İsmail Hakkı Baltacıoğlu

L HAKKI İstanbul Darülfünunu Müderrislerinden

Mürebbilere
Mefkure, Yeni hayat, Cazi, Tipler, içtimaiyat, Çocuk, Türkçülük, Kadın, Ruhiyat, Felsefe Ahlâk, Güzel mazi estetik, Şehircilik

SUHULET

KÜTÜPANESİ:

SEMİH

LÜTFÜ

İstanbul — A n k a r a c a d d e s i 1 9 3 2

MÜELLİFİN DİĞER ESERLERİ: Taiim ve terbiyede inkilâp Jem-Jacques Rousseau, terbiye felsefesi Demokrasi ve San'at Umumî pedagoji Hususî tedris usulleri
I

\ S \ j j j [ j „ „ „ „ „ „ „ „ „ „ „ „

İçtimaiyat noktai nazarından terbi/e Terbiye müsahibeleri Terbiye avam Din ve hayat Ahlâksızlık Maarifte bir siyaset Kaibin gözü Avrupa bizi nasıl tanıyor? Terbiye ve iman | İlmi terbiye konferansları j Terbiye ilmi j Terbiye dersleri 1 Usulü terbiye ve tedris \ Coğrafyanın usulü tedrisi I Hendesenin usulü tedrisi < Resim usulü tedrisi
\

Nüshası kalmamıştır,

"

I 1
<

j Eşya derslerinin usulü tedrisi El işlerinin usulü tedrisi | Mektep temsilerinin usulü tedrisi

„ „ „

İstanbul: TECELLİ MATBAASI

Mefkure

Bu kitap on iki seneden beri yazdığım dağınık ve kısa yazılarımın bir araya toplanmasından vücude geldi. Eğer bir aile uzviyeti halinde birleşmeselerdi öleceklerdi. Bu ölüme razı olamadım. İçindeki fikirler mevzuları olan vakaların tarihinden bazen çok evvel bazen de biraz sonra yazılmıştır. Hemen hepsi Türkiye düşüncesinden doğduğu için aralarında akrabalık vardır. Hayatın aynı manzarasından bahseden parçalar eski yeni sirasiîe birbirini kovalar. Bu yeni teşekkül vesüesile yazılarımın ne şekli ne de manası ' üzerinde heman hiç tadilât yapmadım. Aralarında bazen saf vet ve samimiyetleri bazen de cüret ve cesaretlerile şimdi beni bile düşündüren parçalar vardır. Bazı kanaatlerimin şimdiye kadar hiç değişmediğini gördüm, bundan sonrada belki değişmiyeceklerdir...
Çamlica, 7 Teşrinisani 1931

İsmail Hakkı

Yaşayacakmıyız?
Niçin yaşıyoruz ve niçin yaşamak istiyoruz?. Bir sual ki cevabını kolayca bulmak bence mümkün değil.,. On sene evvel bir gün, Paris Sefarethanesinin intizar salonunda oturuyordum, orada benim gibi işi olan bir genç daha vardı. Söz açıldı. Garbm medeniyetinden, müzelerinden, saraylarından, kütüphanelerinden, tünellerinden bahsedildi... Muhatabım birden bire şu suali soruverdu: — Ya bizim nemiz var?!. Evet, bizim nemiz vardı?!. Hangi tünellerimiz, hangi • müzelerimiz, hangi fabrikalarımız ve gemilerimiz vardı?!. Tıkandım kaldım!. Fakat o zamandan beri bir ses, derinden, ruhumdan gelen bir seş, bana şöyle dedi: — Yaşıyoruz ve yaşıyacagız!.. Ben ki fikirlerimle, muhakemelerimle müdafaa edemediğim bu hakka hissimle, ruhumla çoktan inanmıştım, yaşamıya niçin imanım olduğunu bilmezdim, gönülden gelen haberler gibi bu da, "Trükrn yaşamak hakkı,, da benim için bir "karanlık fikir,, di... Bu iman akla nakadar zıt gelirse gelsin, bir imandır, bu iman ilmî tahlillerden, mantıkî istidlallerden nakadar kaçarsa kaçsın, yine bir imandır, her iman gibi bir kuvvettir, ve her kuvvet gibi yoktan var edici, yaratıcıdır. Harbin zararları, Anadolunun nüfusu, hiç bir felâket hiç bir sebep bende bu imanı sarsmadı, sarsamadı. Bu ka ra günlerde bile türk milletinin bitmez tükenmez olan "yaşa mak kudreti,, ne iman ediyorum; Dinde bütün masivadan mücerret bir Allah var, diye haykıran, ahlükta manfaa i hodbinliği gömen, zevkte, san'atte sadeliği, kibarlığı beye-,

g nen, tarihte bir devir kapayıp ikinci bir devir açan Türklerin insaniyet aleminde bir vazifesi, hatta vazifeleri olduğuna iman ediyorum. Bu iman yalnız benim değil, en cahil köylülerden en münevverlerine kadar bütün Türklerin samimî duygusu, en canlı bir aşkıdır. Bu sihirli kuvvet her gün bir kerre daha Türklerle meskûn olan topraklan sarsıyor, ve ondan yeni insanlar, yeni mucizeler çıkarıyor! Yine onun, o imanın şiddetli bir hamlesile bugün yarın bu topraklar üzerinde yepyeni bir türk medeniyeti dogamayacağım kim, hangi ilim, hangi aklıselim idda edebilir?..

Yalan ve riya
Eğer ruhu madde gibi, canlıyı camit gibi parçalamak caizse, memleket hakkındaki hislerimizi de ikiye ayırmak, parçalamak caizdir: Betbinlik, nikbinlik... Betbinlerin ağZında dolaşan sözler hep: Ölmek, batmak, parçalanmaktır. Bu iki cereyan çok kere zıt ve düşman olan iki şey gibibirbirine çarpar, birleşmiyerek, anlaşmıyarak birbirini ezer ve üzer... Betbinler çok kere hayatın dişini, ölüsünü gören müşahitlerdir; ilimleri müşahedelerinden, hesabtan, akıldan gelir. Nikbinler daha ziyade hayatın içini, seyyalesini sezen müminlerdir; hükümleri histen, kalpten, ilhamdan doğar... Akıl, hesap işidir; his, imana bağlıdır. Betbinlik ile nikbinlik nasıl zıt ise; madde ile ruh, fikirle iman da öylece ayrıdır. Ölü ile diri bir değildir. Dökülen, kırılan her şey maddedir. Ayıbı görülen, kusuru anlaşılan her şey maddedir. Fakat ruh, iman, mefkure, ne derseniz deyiniz, hayat, canlı, yaşayan böyle değildir; maddeden ayndir. Meselâ Allah tutulmaz, gözle görülmez, kusuru, noksanı düşünülemez, her türlü tahlil ve tenkidimizden kaçar. Yalnız yalnız duyulur, yaşanır, sevilir, uğuruda maddeler, vücutlar, miletler ifna edilir...

Fakat ölü daima dirinin na'şıdir. ilmin tekâmülünü bütün tetkik ediniz. kurşunlar alemi gibi bir de dinler.. Gerçi bizim için bu ceset hürmete lâyıktır. imanı fikirle tenkit eden felsefe delâlettir.. Mefkure yer yüzüne inince madde kisvesine girer. mefkureler aleminin ve nihayet. bütün istiklâlile sade. ahlâklar. Kante'larda süzülen felsefe hamlesinde ne göreceksiniz? Dağlar. Omuzlarımıza çöken bu muhterem cesedi.Deseartes' İarda. Onu gömmek lâzımdır. madde. Bu feryat vazifesi ise inkılâpçıların.Ruhu madde ile anlayan. gerçe bizim ona karşı bir vazifemiz vardır. vakur bir mimari icat . Artık bütün imanlarımız. sütü temiz Türklerindir. maneviyatı akılla tartan. Fakat ne bu hürmet. demirler.. Ve en büyük delâletimiz bu felsefedir.. En büyük düşmanımız. Ölüye takılmak. büyük ve mukaddes yarın içindir.." hakkı hayatı olmıyan bu ölü maziyi gömmektir. bütün emellerimiz yarın için.Aristolardan gelen. ne de bu vazife dirilere karşı olanın aynı değildir. ölmüştür. vicdan kudretinin varlığına. Lâkin girdiği gün artık mefkure değildir. taşlar. Sofistlerden. ilim mantığının. san'atler.. mananın artığıdır. mahrem olan bu his aleminin. Felsefenin sırrını. yaratıcılığına şehadetler. Maneviyat Türkler tarihte büyük vazifeler yaptılar. ölmekle birdir. yalan ve riya!. elimizde yaşanmış bir aşkın cesedinden başka bir şey kalmamıştır!. Kurunu vustanın ihtiraslı ve iztiraplı hayatından bütün benliği. Bu defin yalnız bir şartla mümkündür: Ölenin öldüğünü en tiz ve en yüksek sesle bağırmak. alnı açık. en azemetli mefkureleri yer yüzünde asırlarca muhafaza ve müdafaa ettiler. akıl cihazının kavrayamıyacağı derecede hususî. hayatı. Bu yarına varmanın en kısa yolu nedir?.

bir sevkulceyş hatasından evvel. Türk manen zayıftır. gözlerinizin önünde duran bir millet yıkıntısı.. fikir._. aklın. zaman ile. heyecanlarının tekevvününde. iztirap ile çöktüler. Asya Türkçesinin canh unsurlarını alarak yepyeni bir terkip ve imtizaçla sade. mefkuresinin. maddiyatta bulacaktır. Birincileri yetiştiren tahsildir. hastayı hep dışından tedaviye koyuldular! Hastanın vücudunda çıban gördükçe yardılar. Türk maddeten zayıf. Türkün hasta vücudu örselene örselene bir gün geldi yıkihverdi! . Şimdiye kadar gelenler Türkün bu içerideki zafını anlayamadılar. usulleri de başkadır. bütün seciyelerile kendilerine mahsus bir medeniyeti hemen hemen yoktan var ettiler. Darülfünundur. garbin zinet ve sefahet iptilâsına karşı sadelik zevkini canlandırdılar. heyecandır. bir ruh harabesi var! Türk milletinin yarınki hayatını tanzim edecek olan güzideleri başlıca şu iki sınıfa mensup olacaklardır. Eğer bir millet hissen hasta ise tedavisini kalbte. Nihayet Türkler çöktüler. maneviyatta bulacaktır.. Türk maddeten zayıftır. Artık samimî Türkler için ne rauahedenameden. onlar zekânın. Eğer bir millet fikren hasta ise tedavisini akılda. mantıkî bir dil yabtılar. her iki faaliyetin tabiati.. hissi. bunlar da doğrudan doğruya hayatın mevlududur. Bütün ananeleri. Her iki dehanın menşei bir olmadığı gibi. İkincileri yetiştiren zevktir. Bu inkilâbı yanliz mütefekkirler yapar. Bu intibah bediî bir intihahtır. manen zayıftır. tetebbüün mahsulüdür. ilim yapan mütefekkirler.. çünkü manen kuvvtli değildir. Bu inkilâp ilmî bir inkılâptır. Garbın menfaat ahlâkına karşı hasbilik ahlâkını. çünkü Türkün maneviyatı mazisinin enkazı altında kalmıştır. ne muharebeden bahse hacet yok! Bir siyaset iflâsından. Acemin. Garbin. bütün bu hamlelerinde millî dehalarının şiddetini gösterdiler. mefkureyi yaşatan sanatkârlar. Bütün bu icatlarında.. Bu intibahı da san'atkârlar yapar. 8 ettiler. yardıkça başka yerden patlak verdirdiler!. muhakemenin usullerinde.

. riyadan samimiyete. çöken mazisini atıp. Herkes her alim. her kahraman bu manevî hastalığı tedaviye ehil. izan ve takdir işidir. Ozaman Türk kendi benliğini tekrar bulmak zevkile tarihinin duyan. edebiyatını. maneviyatını islâh vazifesi nasıl teslim edilebilir?!. aklıselimini. düşünen devirlerinde olduğu gibi. Hele seciyeyi "bir cismi mürekkep. kahpten ruha. kafaları mücerret kelimelerle dolmuş. başka istidatlar lâzımdır. İnkılâbın sırrı şu noktadadır: Riyayı kaldunp samimiyeti bulmak!. Türkün manevî dertlerini sezecek. memleketin ahlâkını... gözleri pencereden dışarısını bile göremeyen kafası dolgunlara böyle bir vazife. Kitapların kuru ibareleri üzerine kapanmış.— 9 Mazinin bu hatalarım tekrar etmek için güzidelere başka fikirler. daha doğrusu kelimenin kaç manası var bilmem! Benim bildiğim bîr şey varsa o da bu kelimenin psikoloji kitablarmda bile manasının pek açık surette tespit edilmemiş olmasıdır. ölüden diriye sıçramak lâzımdır!. duygularının bütün berraklığını kaybetmiş. seciyesiz „ diyorlar. canîı bir ahlâk şeklinde cesetlendireceklerdir. herşevden evvel bir duygu. henüz yaratıcı olan hayat kuvvetini bulacaklar ve onu canh bir edebiyat. yaratmak kudretini gösterecektir. Türkün hissî inkilâbmı yapacak olanlar yalnız sanatkârlardır O sanatkârlar ki Türkün ölen. Bunun için vicdandan gelen bir hamle ile silkinmek. Bu iş bir fikir ve mantık yahut cesaret meselesi değil. Kelime ne manada kollanılıyor. Mazi ile hal " Seciyeli. altında henüz sıcak. bu maneviyat alemini sezmeğe muktedir değildir. gibi düşünüp te basit unsurlarını araştıran psikoloji müellifleri .

yazı kâinatında koca bir âlem idi. Bu yazıların asıl şayanı hayret olan ciheti. Kazesker Efendinin eserlerinde yazı tarihinde şeyh Hamdullah efendiler. O... eser.. şayanı iftihar derecede bir hattat olmuştur. kemal şeref ve tevazula diyor ki: — Maşallah Şefik Bey artık bizi de geçtiniz. muvaffakiyet.. hatırlattığı bir vak'a olacak. Kazesker Efendiyi geçmek! Bu. Bunlar yazı tarihinde bir devir başlangıcı olacak derecede müstesna eserlerdir.. benim hatırıma gelen şu vak'adır: Ayasofya Camii şerifindeki Ciharı Yarı Güzin lavhalannı herkes bilir: Allah. Hafız Osmanlar. diyorlar. lâvhasını yazan Şefik Bey de büyük bir hattattı. Kazesker Efendi müsveddeyi evirip çeviriyor. Bu büyük lâvhalarm her elifi bir insan gövdesi kadar geniştir. Boylan ise belki altı yedi metrodur. Alfred Fouillee gibi bazı müellifler de "seciyenin terkibinde zekâ da vardır. Mustafa İzzet efendi büyük bir hattat aynı zamanda büyük bir musikişinas idi. Bir gün Şefik Bey büyük bir Celi yazısını tashiettirmek için hocasının. Dikkat ediyor. Bende bu hatıra eski terbiyemize ait bir vaka'mndır. Bazılarına göre seciyenin unsurları sadece irade ile histir. Bunu ancak yazı ile uğraşanlar hakkile takdir edebilir.- 10 - çoktur. Galatasaray Sultanisin hat muallimi olan Mehmet izzet efendi merhum değil. Celâlettinlerdeki gibi bir hususiyet vardı. fakat hiç bir zaman yazıda Kazesker Efendinin kâbına erişemedi. Mustafa Rakımlar. Harbiye nezaretinin methali üzerindeki "Daireyi Umuru Askeriye. o tarihten sonra . cehit karşısında duran bir Türkün alacağı vaziyeti alıyor. galiba yalısına gidiyor.. güzelliğidir.Bu ilmî telâkkilerden sarfınazar her halde seciyenin zihnimizde az çok vazıh bir surette delâlet ettiği. Muhammet. her hotbinliği unutuyor. Seciye der demez. oüyüklüğü değil. bakıyor kî talebesi artık mertebeyi kemale ermiş. Bu lâvhalarm hattatı Kazesker Mustafa İzzet Efendi merhumdur. Büyük adam her gururu.

her şey külliyen değişti?! Gerçi feylesoflar derler ki: Hayat değişmektir. kendi yatağını bozmuştur. Ya şimdi?!. Ona mecrasını bulduracak olan. İzmir Rumlarından para toplamak için. Şimdi mahviyet ve tevazua bu kadar meclüp olan bir milletin dehası nasıl olur da bu seciyeye taban tabana zıt olarak arsızlık ve yüzsüzlük şekline girebilir?!.M gelenler arasında Şefik Bey de dahil olduğu halde kaç hattata müyesser oldu acaba?!. Güzelliği zamanına göredir. Fakat hiç bir zaman mazisile alâkasını büsbütün kesmek değil! Değişmek fikrinde maziye saplanıp kalmak yoksa da.. belki tıkanmıştır ve her taraftan taşan hayat. yalnız samimiyet. de okudum. İşte o devrin hattatile şakirdi!. istikbale akmamış. maziyi devam ettirebilmektir. Yunan Ceneralı Papulas. nasıl mukabele etsin ?! — Aman efendim estafurullah!. Şefik Bey böyle bir iltifata lâkayit kalamıyor. bir şiirdir. bundan dört ay evvel kordonda bir nutuk veriyor. Papulasın nutku Dün "Vakit. yüzde iki ihtimal mevcut olsa. nihayetinde İzmirin istikbalini karanlık görenlere hitaben diyor ki: " İzmirin bizim elimizden çıkması hakkında çok değil. mazisinden çıkmak ta yok!. Her şey yakın mazi ile taban tabana zıttır! Acaba nasıl bir tarihî inkilâp oldu da her şeyin altı üstüne geldi. mütemadiyen değişmektir.. Bu bir lâvhadır. Mamafih bu söz üstadı azamın ağzından bir kerre çıkmıştır. Diyerek hocasının ellerine sarılıyor!. biz Asyayı Sugaradan Türk- . yalnız şuurlu bir tenkittir... Terakki. Sadeliğe ve kanaata o kadar mclüp olan bir millet nasıl olur da israfa ve iptizale bu derece meftun olur ?! insanın hüküm edeceği geliyor ki mazimiz yürümemiş..

Asyayı Sugaray otuz sene istifade edilemez bir hale getirmek için yapılacak iş. İcabında da bunlardan tecahül etmek kolaylığı daima vardır! Çünkü aynı gazetenin verdiği malûmata göre Yunan işgali altında kalan türk köyleri ve köylüleri bugün yunan çeteleri tarafından yakılmaktadır. askerî satvetini ve madî kudretini tahdit eden . velev Yunan hükümeti olsun. Çünkü tabiatta hiç bir devlet yalnız değildir.. çılgın ve salgın devirleri vardır: Nitekim bütün cihana ilânı harp eden ve yarı Avrupayı istilâya koyulan Almanyanın o zamanki halini tetkik eden içtimahiyatçı Durkheim buna " Dehameti irade „ diyor ve Almanyanın er geç mağlup olacağını keşfediyordu. bu Asyanın üarp taraflarını işgal ediyor.. Çünkü bazı menfaat endişeler1 buna manidir. Papulasın sözlerinde zulmü ifade için öyle bir kudret ve samimiyet var ki. Bugün Yunan kuvveti.. topraklarınız. bu yağmakeriiğj açıktan açığa yapmak istemez. Asyayi Sugara Türk vatanının en mühim parçasıdır.. en bereketli. Şu halde dört ay evvel Papulasm söylediği nutka mevzu olan o sözler artık bugün. Bu gayrı mes'ul kuvvetler. hem de ele avuca sığmayacak bir teşkilâta lüzum vardır: Çeteler!. Papulasm arzusu veçle.. arkasındaki Yunan hükümeti tarafından arzu edildiği gibi terbiye ve tenmiye edilebilir. en uyanık. gayet basittir: Bir yandan Türk sekenesini. en müterekki ahalimiz bu işgal edilen kısımdadır. bir niyetin ifadesi değil. Şu var ki "Ben Asyayı Sugaraya medeniyet getiriyorum!. iddiasında bulunan bir hükümet. Anlaşılan fertler gibi milletlerin de hastalıkları. Ceneral. bir yandan da servet ve sanayiini mahvetmektir!. İzmir ve Bursa gibi en zengin. O zaman Papulasın diramını oynayacak.— 12 — leri otuz sene istifadeden mahrum edecek vesaite müracaatta tereddüd etmeyiz. rum zenginlerinin hamiyetini tahrik için Türk köyleriniu nasıl yakıldığını ve yıkıldığın1 da söylemekten çekinmeyecektir!. belki kanlı bir vakanın hikâyesidir!.

yakacak. İşte o şuura söylüyorum ki: Yunan makinesi pek yakında bir gün kırılacaktır. Papulasın ağzile " İzmirden çıkarsam Anadoluyu yakarım!. bir makine intizam ve kudretile çalıştığını izahettikten sonra kırıldığını ve aitmda milyonlarca insanın ezildiğini tasvir ediyor ve manevî. zuiüm ve istilâ makinesi çahşa çalışa.. feylesof Bergson bir nutkunda Almanyayı büyük bir makinaya benzetiyor. ^ İşte. sadece. selâmeti fikir ve muhakemesidir. yıkacak. fakat nihayet tükenecektir. „ diyen ve izmirden çıkmak ihtimalinin kuvvetleştiğini görünce aynı Anadoluyu çeteleriie yakan bugünkü Yunanistanın hali dünkü Almanyanın halinden farklı değild r. bilâkis yaratıcı ve lâyezal olduğunu kaydediyor. Türkü belk Türkten daha iyi tanıyailir.. kesecek. Haktan. Dünkü büyük Almanya gibi. Öyle bir şuur ki Yunan istilâsı karşısında derhal bir orduyu yoktan var etmiş ve diğer bir devlet için yeni bir hayat mebdei bulmuştur. nihayet aşınacak. para ve kömür kuvvetile işleyen bu harp. iradesi şişmiş demektir.— 13 — diğer devletler vardır. Diğer cihetten. Benim müracaat edeceğim kuvvet. şuuru kör. Afrika içlerini ve buz kıtalarını bile keşfe. tetkike çalışan insaniyet alemi. bugünkü küçük Yunanistan da iradesi şişkin. mütemadiyen sağına soluna saldıracak.. Türk milletinin bu hakarete lâyık olmadığını mevzubahsedecek ve müstesna medeniyetimizi insaniyet âlemine ilân ve müdafaa edecek olan ben değilim. milletin namus ve şeref duygusu. Fakat tabiat değişmez.. vicdandan gelen bizim kuvvetimiz ise bütün manevî ve . iradesi diğer milletlerin iradesile. biçecek. bir gün gelup kırılacaktır. İşte Almanya gibi bu hakikati. bu muayyeniyeti tanımamış olan bir devletin şuuru körleşmiş. Yunanistanm bugünkü muvaffakiyeti herne olursa olsun. milletin şuurudur. ahlâkî kuvvetlerin ise mahvolmayacağmı. serveti diğer milletlerin servetile tahdit edilmiştir. hep saldırıyor. Böyle bir devlet..

. Akşama doğru artık bu çam dağlarını terk . Arabamızı anadolunun iztiraplarını söyleyen bu canlı heykelin karşısında durdurduk ve ona sadaka verdik. Kaç gündür gönlümüz Anadolunun..çok işletmek. ve nihayet aşındırıp kırmaktır. bu hazin ve rüya memleketinin aşkile dolmuş gibiydi. nevilerinin bütün neşvmema hırsını. Bu mücadeledeki bütün hüner ve dehamız zulüm ve şekavet makinesi ni mümkün olduğu kadar . tepelerinden güneş yiyen bu uzun boylu mahlûklar.— 14 — rahmani kvvetler gibi lâyezaldîr. hemen yolun kıyısında oturan bir köylüye rastgeldik. Zengin bir dekor içinde yolculuk ediyoruz. Öyle zamanı olmuştu.bizim için az zararla . toprağının her karışında ferdleri on on beş metro yükselen bir çam ailesi vardır.. yaşamak ve çoğalmak aşkını duymak işin Ilgazlara gelmişlerdir!. Arabamız köşeyi döner dönmez ileride. Ilgazlann her sırtında.. Keder yolcuları Geçen yaz. Çamlar. temmuz iptidalarında Kastamunu ormanlarını geçiyoruz: Ilgazları görenler yalnız çamlarla meskûn. artık hareket etmiyordu. Dağların etek lerinden adım başına sızan sularla ıslanan çamurlu bir yoldan geçiyoruz. Kör sadece: — Uğurlar olsun size! Dedi. dindar anadolu topraklarının yeşil ve canlı minareleridir! Üzerinde bu yeşil minareler yükselen sırtları saatlerce çıkarsınız ve sulak bir vadiye doğru saatlerce inersiniz.. gözleri çukura kaçmış bir kördü! Arabanın yaklaştığını duyunca sükûnetle ayağa kalktı. tekerleğin geldiği tarafı arar gibi ellerim uzatıyordu. hoş bir memleket zannederler. Yüksek bir tepeyi aştıktan sonra bir derenin kenarına inmiştik. nüfusu çok.. Köklerinden kum.. taşmak coşmak için vesile arayordu. Bu adam.

dinleniyoruz. ileride bir köre rasgeldiniz mi? — Evet rasgeldik. Bu kadın. Kadın böyle diyerek çocuğun elinden totup sürüklerken sualimin samimiyetinden cesaret almış gibi. Kadın korkak bir vaziyetle elindeki mendili açtı. dedim. . acemileri oyuna teşvik ediyor. Nasıl marul bakayım! Dedim. annesine verdi. Dedim. Uzaktan gelen çocuklu bir kadm nazarı dikkatimizi kendi üzerine celbetti. içinden susuzluktan büyümemiş bir kaç marul fidesi çıkardı. ihtiyarın biride raksediyor. Çucuk bize döndü.— 15 - etmiştik.. iki saat kadar ilerde!. Kafilenin kumandanı olan çavuş. Bu tesadüf çok hazindi. araba yolcularına bîı kötü marulları satarak geçiniyordu. Kadm tekrar çocuğun kolundan tutup sürüklüyor ve: — Uğurlar olsun kardeş!.. Kadın yaklaşınca: — Kardeş! Dedi. Diyordu. Çocuk bu parayı hiç görmemiş gibi bir müddet evirip çevirdikten sonra. daha fazlası mukadder değlmiş. havaim ve . hem de otuz kırk kişilik bir sevkıyat kafilesinin istirahat halini seyrediyoruz. bu raks sade olduğu kadar canlı idi. yine köye götüreceğiz.raksın tesirini sürükleyüp götürmüştü. Yolun bilmem hangi noktasında arabamız yine durmuş. O sizin neniz olur? —r İşte o kör bizim köyden. dedi ki: — Ağa marul istermisiniz? — Marulmu?. Az çok neş'elendik fakat.. çalıyor. çocuğun kulağına eğilerek gizlice bir şey söyledi. Kadıncağız mahcup oldu ve ne diyeceğini şaşırdı. O aralık hatamı tamir için çocuğun eline bir mecidiye verdim.. Ben kötü mal gören müşteriler gibi alelade: — Kadın. bu maruldan başka hsr şeye benziyor! Bu yenmez ki!. Bu kaval her zamanki gibi dokunaklı. biri kaval. hiç şübhesiz Harbi Umumîde kocasını kaybetmiş genç bir duldu.

On yaşlarında sarı benizli sıska bir kız çocuğu girdi. evinde tığ yapan fakir bir adamın kızıdır... — İstanbul nasıl.' — Tığ. Bu vak'ayı gencin ağzından dinlediğim zaman hayli nazari dikkatimi celbetmisti. Genç adam teslim olmayı güçüklük saydığı için bir kayayı siper aldı. ince ve titrek bir şeşle soruyor.- 16 — Yine dün akşam çayhanenin birinde oturuyorum. istermisiniz?. aynı talihin kulları. Vicdan ve irade Geçen yaz Niğde yerlerinden birinin oğlu bağdan dönüyordu. gencin hesabı dörde karşı birin hesabı değildi. Çaycı izahatat verdi: Bu. ellerile tığ işliyebiliyor. ihtiyar.. Bir müddet sonra eşkiya kaçtı. şu yaşayan çocukları olsun öldürme!.. Dört kişinin tecavüzüne karşı nefsini . Çaycı bu sefalet ve mücadele hikâyesini anlatırken ben de üç Anadolu seyyahatimle Anadolularm bana sordukları suvali hatırlayordum.. tecavuza karşı nefsini müdafaa eden bir adamın hesabiydi. Adamcağızın sokakta çalışmaya gücü yetmiyor. Genç salimen babasının evine döndü. Elinde siyah bir tepsi üzerinde beyaz madenden işlenmiş bir parçayı müşterilerin önünden geçiyor. İki taraftan ateş açıldı. genç. çocuk. Anadollu. biz Türkler hep aynı haldeyiz: hep aynı ikbalin düşkünleri. bununla geçiniyorlar!. dulun eri dönmesi hikmeti ilâhiyene mugayirse. aynı kederin yolcularıyız!. İstanbullular ne halde?! Ve diyordum ki. kızı da bu tığları yirmi beş kuruşa satıyor. Daha doğrusu bu bir hesabtan ziyade bir mucizeye benziyordu. Ey kum dağlarını ve çam ormanlarını yaşatan ve çoğaltan Allahim! Körün gözü parlaması. Dağda karşısına dört silâhlı çıktı ve teslim olmasını istediler.

ve bir kuvveti vardı: İrade.. Niğdenin hafızasında yaşıyan hatıralar yalnız bu münferit şecaat vakıalarından ibaret değildir. yorulmıyor yoruyor. fakirin zengine karşı zaferinden ibaret olan bu harika ancak manevî kuvvetlerin maddî kuvvetlere karşı olan hâkimiyetiie izah edilebilir. Bu ufak başı bozuk kuvvet bütün da yollarını k apadıktan başka bir gün muntazam bir ordunun altı yedi yüz kişisini de esir ederek Niğde sokaklarına indiriverdi. şecaatin daha büyük manzaralarını gördüler: Millî Hareketin başlangıcında Sivastan gelen istiklâl ve müdafaa daveti Niğdeliler arasında anî bir aksi tesir gösterdi: Bu daveti redde müstait olan memurlar bir gece ansızın memleket haneme sevkediliverdi. iradenin kendisidir. Bn manevî kudret ve kuvvetin şanı yalnız maddî kuvvetlere er geç hâkim olmak değil. En ihtiyarları başta olduğu halde iki üç yüzü birden dağa çıkıverdi.— 17 — ne suretle müdafaa edebildiğini o da izah edemiyordu. bu. Niğde evlerinde bu gün o kahramanlığın maceraları söyleniyor ve en çok hayret edenler arasında yine kahramanlar bulunuyor. Eğer Anadolu korkmuyor korkutuyor. Aynı memleketin evlâtları azmin.. ve bir gün gelip maddî huvvetlereri de yaratmaktır. mahvolmamak. ne de bir erkânı harbiyeye malik değildi. Yalnız bir amiri vrdı: dan. Bu ufak kuvvet ne fennî bir pilâna. kendi eseri karşınında kendisi de hayret ediyordu. O da bizim gibi birin dörde karşı müdafaasını şahane buluyor. azın çoğa. İşte bütün Anadolu harekâtı aklın ve hesabın çerçevesine siğdınlamıyan vicdanî ve iradî eserlerdendir Hatta denilebilir ki bu müdafaa vicdanın. Zayıfın kaviye. . bitmez tükenmez bir kudret ve kuvvet hazinesine malik olduğundandır. alçalmıyor yükselivorsa.

bu ruhlarda derin bir tevekkül. Zira bu vect her türlü maddî iztirapları eritmiştir. asker kafileleri geçiyordu. sulh içinde yaşayan bir memlekette zannedebilirdiniz. maddî olan her felâket. Ocakta. Ankara Darülmualliminin natamam binasında toplanan genç ve ihtiyar muallimler. ruhlarda ihtiras yoktu. tarlada. müdafaanın bütün fevkalladeliğine rağmen Anadoluda her şey. Anadoluda ölmek bîr emri tabiîdir. her kes sakindi. Tarihin zulüm ve tecavüz devirlerinde olduğu gibi zihinlerde ihtilâl. Anadolunun bu sükûnet ve sekineti yanlız mafevkinin emrine itaat eden cahil ve masum halkta da değil. O derecede ki kendinizi harp etmiyen. her his müdafaya çevrilmiştir. kader ve talihe karşı büyük bir teslimiyet vardı. Sakarya harbinin bütün şiddetine.. Bu. Açlık. bıkkınlık ve yeistir. tayyare takımları. her iş en gürültüsüz ve en üzüntüsüz bir şekilde yapılıyordu. Anadolu müdafaasını yoktan var eden kumandanlarda da vardır. Gerçi Ank araya giden bütün şosalardan akın akın cephane kervanları. Anadolu müdafaasının göze görünen kısımdır. Kalp. duyulan hep o müdafaadır. yolda. her yer. O âlemde her fikir. yorgunluk. Sakarya harbi Ankara muallimler kongurasımn toplandığı bir zamana tesadüf ediyordu. Fakat bu hareketlerde hiç bir gösteriş yoktu.. için muntazaman ricat ederken.Anadolu harbinin felsefesi Geçen yaz Anadolunun harp sahasına en yakın olan Vilâyetlerini gezdim. bilâkis tarihin büyük vect ve hürriyet zamanlarında olduğu gibi. soğuk. hatta ölüm. Pulath hattına kadar çekmek. ruh ciheti ayrı bir âlemdir. her acı bu iklimde duyulmaz olmuştur. Türkiye maarifinin islâhı ile uğraşıyorlardı. Öğünlerin birinde cepheden henüz avdet etmiş olan Mustafa Kemal Paşa muharebenin safhaları hakkında Millet Meclisine izahat ve- .. Tabiî olmıyan. yara. hükümet konağında düşünülen. Türk ordusu düşmanı içeriye. top arabaları.

Elinde harita. vesaiti daima katkat faik bir düşmana İnönünde. gösterişsiz çalışan bu insanları görenler için iki nazariyeden biri: Ya Anadolu yaptığı muazzam müdafanın tarihî ve insanî kıymetini taktirden aciz insanların ülkesidir. İnsan bu hakikati gözile gördükten sonra kendi kendine sorar ki: Acaba Anadolu halkı türk ve yunan harbinin bütün fennî ve askerî mahiyetini. sırtında cephane taşıyan kadınları görmek kâfidir. ihtimallerini düşünecek. ikinci nazariyenin ne derece doğru olduğunu anlamak için mutlaka cephelerde bulunmak lâzım değildir.|Q riyordu. hudutların selâmeti için çalışan köylüleri. düşmanının zebun olduğu kanaati nerden geliyor ? Kim. Cephede ve cephe arkasında sessiz. en büyük bir melhameye kadar her insan sakin. yahut bu insanlar bütün bir orduyu var ettikten ve bu ordu ile adedi.. atisini tenvir etmek maksadile köylere ve en cahil köylülere varıncaya kadar telkinatta bulunmak maksadile teşkil edilmiş bir propaganda şebekesi mi vardır? Yine hayır!. en sade bir lisanla fikirlerini ifade eden bu zatin hali sade bir lisanla meramını anlatan bir mukarririn hali kadar külfetsiz idi. vakur insanların vatanıdır. Uzak köylerde bile cephe menkıbelerini dinlemek. hangi esrarengiz . zafer hususunda yüzde yüz emin olduğunu anlayacak derecede münevver midir? Hayır!. Anadoludaki j millî hayatın nevi şimdiye kadar zihnin ve lisanın icat ettiği mefhumların hiç birile kabili ifade değildir. Zannedersiniz ki Anadolu kumandanlarının bütün dehası düşmanın her kuvvetini. her tecavüzünü ve hayatın her şeametini sükûnetle karşılamaklar ve her maddî kuvvete karşı sebat etmekten ibarettir. Sakaryada galip geldikten sonra kendi mucizesinden gururlanmiyacak ve hiç bir nümayiş yapmayacak derecede yüksek seciyeli. Öyle ise Anadoluda bu harbin mahiyetini.. Ohalde bu saf. her zafer nümayişsizdir. en ufak bir müsademeden. Hulâsa Anadoluda en küçük bir neferden en büyük bir kumandana. cahil ve fakir halka davasının hak.

cepheye koş ! Allah seninle beraber dir. ahlâkın. kvvetten başka hak tanımıyan Almanyan değil. kabiliyeti harbiyesini hesap ettiren. velilerin. Artık hiçbir şeyden korkusu kalmamıştı Bugünkü Anadolu hükümetinin vaziyeti için en yakın misal ne olabilir? Bir Frausız mütefekkiri için bu cihanı istilâ sevdasına düşen ve kendinden başka kuvvet. yaşamak ve hürriyetini müdafa etmek şevki tabisîdir. diyor?!. vesaitini.. dinin. fakat tarihimizin. Bu esrarengiz şuur hiçbir ilmin. bir namus uğruna köylüsünden kralına kadar bütün topraklarını ve bütün medeniyetini düşmanına istilâ ettiren Belçikanın ve aynı hassasiyetle düşman istilâsını istihkar eden Fransasra vaziyetidir. hayatımızın. istihkâm bulunmayan yerde göğüsle müdafaa ettiren. hiçbir talimin ve hiçbir propagandanın mahsulü değil. İşte bu lâhutî kudret aklın ve muhakemenin sathına çıktığı gün Anadolu Türkü kendisini mintarafillâh bir vazifeyi mukaddeseye memur duydu ve peygamberlerin. Köylerden asker çıkaran ve onu yeryer müdafaa merkezleri haline getiren. Bence bu esrarengiz kuvvet iki tarafın kuvvetini. fakat tarihî ve manevî bir hayatı olan bir milletin vicdanının en derin nahiyelerinden gelen bir ilham.. mefkurenin adeta kendisidir. gerçi Almanya da kendisinin ali ve ilâhî bir ırk olduğunu iddia ediyor ve bu iddiasını teyit edecek ırk nazariyetîerine . en derin ve en samimî benliğimizin sesidir.. Yunanlıların bir çok maddî hususlardaki faikıyetini düşündüren kuru bir akıl ve muhakemenin çıkardığı riyazi netice değil. nihayet muntazam bir orduya kaiben. bir şevki tabiî. silâh olmayan yerde taş._ on _ kuvvettir ki "Köylü. fatihlerin iradesini kendi nefsinde buldu. sanatın. Gerçi Almanya da Belçika ve Fransa gibi dünya üzerinde hak davasında bulunuyordu. en nihayet bütün mütemeddin insaniyetin huzurunda "İşte ben varım ve var olacağım! „ dedirten bu şevki tabiîdir.

Almanya gibi bu milletin de iradesi salim bir irade değildir. Çünkü Alamanyanın kuvveti manevî değil. diyordu. ._j. Gerçi Alamanyada . Fakat topları patlamaz. para. Bu gün müteveffa Dürkheim'm nazariyesini teyit eden misal Yunanlıların vaziyetidir. dehamete uğramıştır. ve gayet namuskâr olduğu için Harbi Umumîde bitaraflığını bozmak istemiyen ufak bir milletin. Almanya yalnız askerî hududlara değil aynı silâhla beşeriyetin mali müştereği olan manevî sahalara.. Aîamanyanın iradesi salim bir irade değildir. Fakat nihayet tükendi!. İradeyi beşer bu kuvvetlerin zaruretlerile mukayyettir. top gibi maddî kuvvetlerini nüfusun. Bu günkü Yunanlılar da dünkü Atamanlar gibi tabiatin kanunlarına karşı isyan etmiştir.. fakat Alamanya haksızdı!. gemileri yüzmez oldu!. dışarıdan.zaferi nihaî. gemi. Belçikanın hududlarım çiğnemişti.. Gerçi Alamanyanın da namütenahi zannedilen kuvvetleri vardı. Büyük Kante'm milleti o kadar büyük feylesofları olmıyan fakat buna mukabil gayet çalışkan. diyordu. çünkü tabiatta beşerî kuvvetler haricinde maddî kuvvetler vardır. hudut. Gerçi Alamanya da dünyanın en cesim toplarını dokuyor ve müthiş tahtelbahirler yüzdürüyordu.. „ gibi insanların en mukaddes tanıdıkları kıymetlere ve mefkurelere hücum ediyordu. dehamete uğramıştır. Dünkü Alamanya "Millî hududlar. şeref ve namus. Kuvvet içeriden gelmiyor. fakat münhezim ve makhur oluyordu. kurşun.. Nüfus. halbuki Alamanya bu tabiî kuvvetlere de isyan etti.. maddî idi. toptan ve gülleden geliyordu! [*]. bedialara da hücum ediyordu. İçtimaiyatçı Dürkheim " Harbi kim istedi?. zaruret tanımıyor. idare adamlarının kifayet edemiyeceği mesafelere döküyor.. unvanile yazdığı risalede: Alamanya mağlûp olacak. servetin. 91 sarılıyordu. Gotik san'atinin en mütekâmil eseri olan Reims kilisesinin dantel gibi mce oymalarını Krup fabrikasının obüsleri tuz gibi dalı*] Bu hükümlerin esasi içtimaiyatçı Durkheim'la feylesof Bergson'undur. hürriyet.

. Çünkü manevî kuvvetler yaratıcıdır.ğıtıyordu!. Yunanistan makhur olacaktır. Bir gün îstadbuiun oldukça uzak bir mahallesinde nümüne mektebinin bahçesinde çocuklar ve aileler toplanmışlar. Halbuki bizim kuvvetimiz tükenmiyecektir. Harbimizin felsefesi hürriyetin felsefesidir. Halkın bu intizarlarını görenler onun daha manalı bir şey beklediğine . Zira manevî kuvvetlerin menbaı ilâhîdir. hiç bir his yoktur. Alamanyamn toplan Yunanistanın Efzunları gibi tükenen kvvetlerdendir. âlemde tükenen hem de tükenmiyen kuvvetler vardır. İlâhî zafer Balkan hezimetinden iki sene sonra idi. Bizim ordumuz ricat etse bile inhiiâl etmiyecektir.. Çünkü maddî kuvvetler tükenicidir. Hülâsa ister Anadolu halkı gibi sadece hayat şevki tabiîsine müracat ediniz. tüfekle her şey mahvolur sanıyordu. nihayet vasıl olacağım netice şudur: Yunanistan düşecek. Müsamere fikirlerde hiç bir iz. Almanya da topla. ister bir içtimaiyat âlimine sorunuz ve yahut bir feylesof gibi harbimizin mukadderatını maddî manevî kuvvetlerin mukadderatile izah ediniz. Türk kurtulacaktır. adlı makalelerinde dediği gibi. Yunan ordusu ergeç inhiiâl edecektir.. Beiçikanın vatanperverliği Türkün namus ve kahramanlığı gibi tükenmiyen kuvvetlerdendir. Halbuki Fransamn. Mağlûbiyetin acısı henüz geçmemişti. hislerde hiç bir uyanıklık hasıl etmeksizin saatlerce devam ediyordu!. kadın erkek bütün halk bu tantanalı fakat cansız sözleri mihaniki ve gayrı şuurî surette aîkışlayorlardı. müsamere seyrediyorlardı. Halbuki Meşhur feylesof Bergson'un"Harbin manası. fakat Yunanistan ölen Efzunlarının yerini doldurmıyacaktır. Mini mini çocuklar manasını anlayamadıkları manzumeleri okuyorlar. Bizim bu itikadımızı sarsacak hiç bir ilim.

topları. Arkadaşları arasındaki mevkii sadece müspet düşünen.. Genç muallim boğuk. fabrikaları. Millî intibahın bu safhası en sönük safhadır. Genç muallimin rüyası o tarihte bütün genç milliyetperverim ruyasiydi. titrek bir sesle. Zaman zaman biz milliyetçiler rüyasında zengin olan fakirler gibi her uyanışta bir kere daha a vuçlarımizın içini arayorduk. resmi ve musikiyi ilâve etmiş bir mütefekkirdir. minareler kırılıyor. Bunlar da meçhuldü. serviler yıkılıyor. cemaate karşı söz söylemekten çok sıkılan bir muallim konferans vermeğe başladı. senayii nefisesi olan bir devletindi. Bunların hiç biri evelden bilinmiyordu. orduları. hangi tarihe onu kaydetmek şerefini vermişti?.. Türkçülük mefkuresinin bediî timsali bu " muhayyel ülke. milletlerin tahayyül ettiği ülkelerin en muhayyeli idi. Fakat aradan seneler geçiyor. genç hatibin hayali asla vücut bulmuyordu!. İhtiyar bir dostuma tesadüf ettim. harap yurdumuz Turan olacak!. Bütün genç muallimler. Konferansın mevzuu ne idi. ticaret filoları. Bu ülkenin havası saf. Bu ülkeyi kim. hatipler: "Bir gün gelecek. Müsamerenin sonuna doğru yirmi yirmi beş yaşlarında bir genç. ekseriya da ellerinin kollarının sarsak hareketlerine müracaat ederek muhayyel bir türk ülkesinden bahsediyordu. Benim hafızamda millî intibahın ikinci safhasını tespit eden vak'a şudur: Bir akşam geç vakit Şehzade Başından geçiyordum. mezarlar insanlarla doluyor. muhakemelerinde ki vuzuh ve katiyetle teshir eden bir mütefekkir mevkii değil.. muharebeler oluyor. Milliyetçilik sukutu hayali her türlü hayalsizlikten daha elimdi. toprakları feyyaz insanları çok çalışkandı. büyük mektepleri. hangi kudret halk etmiş. Bu zat doktorluk mesleğine şiiri. diritnotları. hem de hayat hamlelerini taşıyan . Bu ülke muazzam bir devletindi. Diyorİardı. kimlere hitap ediyordu? Ne maksatla hitap ediyordu?. hangi millete tevdi etmiş. idi. Bu ülke tarihin kaydettiği ülkelerin en müterakkisi.— 23 — zahip oluyorlardı.

ciddi bir adammevkiiydi. İki ayda basit bir bina yapalım. Yer yok. Müstakil yaşamak istiyen Türkiye için artık hiç bir ümit kapısı açık kalmamıştı. hayali hakikate kalp etmek çarelerini buluyor... diğe . duvarcı olanlar duvarını!. Günün. Gelecek senelerde yine çalışırız. menfi bir teşhirle kalmıyor. Doktorla aramızda millet bahsi açıldı. Ak saçlı doktor bu sözleri okadar i ddiyetle ve o kadar samimiyetle söylüyordi ki müteessir olmamak kabil değildi. Her zamanki gibi parlak gözlerini ileri dikerek kalın ve keskin sesile hikâye etti: "Senelerden beri Türk Ocağına gidiyorum. içine girelim. her tefekkür tıkanılıyordu. işte o kadar. ölünciye kadar.. hissinin bütün melekâtını karşı koyan bir kumandan memuren Şarkî Anadoluya gidiyordu. Her ümit. Günün birinde Çanakkale sperleri içinde ölümle göğüs göğüse çarpışan ve ölümle sade vücudunu değil. fazla olarak her ay yüz. Öyle ise arkadaşlar dedim. birinde Harbi Umumî Türkiyeyi İtilâf devletlerine mağlûp etmişti. burada belki üç bin kişiyiz. usulede vakıf. Doktorun bu sözleri üzerinde düşündüm: İşte bir miliyetperver ki birincisi gibi hayalle. razla olarak tefekkür ediyor. iki yüz lira masrafımız oluyor.... her hayal sararıyor... Fakat hayatın huzurunda bu doktorla o muallim ar* mdaki fark ne olabilir? Biri sadece tahayyül ediyor. Bu tesadüflerden sonra hayli zaman geçti. içimizde mircar olanlar haritasını yapsınlar. yine her birimiz birer tuğla getirelim. rüyasına vücut verecek fenne. gidelim yangın yerlerinde bir arsa satın alalım. Her yerde ölüm havası teneffüs ediyordu.- 24 - mezara girse kendisile birlikte hayatı sürükleyen' bir san'atkâr. aklının. Bu gidişle bir yurt sahibi oimak imkânı olmıyacak. gelecek sene biraz daha ikmal ederiz. Senelerdenberi de ocak için bir bina yaptırmak me'elesi görülşüüyor.. her birimiz bir gün temel kazalım. Bu adam kimdi ? Sekiz sene evvel muhayyel ülkeyi terennüm eden . Biz öldükten sonra da gelecekler çalışsınlar.

Fakat ne rüyaların içinde boğulup kaldı. münhasıran iyi düşünülmüş bir plânın. müdekkik insanlarından ayıran bir seciye vardı. belki o genç hatip gibi millî rüyaların zevkini tadan. Bu ferdî azimler birleşe birieşe ve her birleştikçe yeni yeni kudretler doğa doğa bu günkü müzafferiyeti doğurdu. Vücudumuzu sperlere yerleştirelim. düşünülmemiş bir zafer diyeceksiniz vs gayrı kabili izah bir hadise karşısında bulunacaksınız. iffeti körleten. minarelerini. ihtiyar mütefekkir gibi ülkeyi inşa etmenin çaresi budur demişti. bu adamı evvelki enmuzeçierden ve dünyanın bütün şair. fakat bütün bediî ve ilmî tefsirlerle izah edilemiyen bu harikulade eser iradenin. aklımızı Anadolu askerinin sîslile. damarlarımızda dolaşan kana susayan bir düş- . belki o mütefekkir gibi emellerin nasıl tahakkuk edeceğini bilen bir adam. bu batini kudretindir. hassas. Yarinki devletin ilk temel taşını sırtında taşıdı ve tuğlasını kendi elile koydu. Ruhun bu güzel mucizesini. mihraplarını yıkan. kubbelerimizi. Bu seciye ne hayalî ne de fikrî sahada kalmıyor. Sağdan soldan. genç muallimin rüya sidir. ne de fikirler tavsiyesi ile vakit geçirdi. bu zaferi idare eden zekâ. namusu. yüksek bir hayatiyete malik otan verasetler gibi şuurun. Nihayet herkes gibi bilâ ihtiyar siz de harikul ade bir netice. türk milletinin yaratıcı kabiliyetini bir kere daha ispat için ileriye atıldı. hissimizi muhariplerinin hissiie birleştirelim. Bu seciyenin kökü azimdi. Bu adamda genç muallim gibi rüyasında bir ü ke görmüş.- 25 - genç miydi? Yoksa basit projeyi tavsiye eden mütefekkir miydi? hayır. iyi tatbik edilmiş vesaitiie izaha kalkışacaksınız. mütefekkir doktorun zekâsıdır. bir kere bu mucize azmin. iradenin esrarengiz menbalarından fışkırdıktan sonra. Anadolu zaferinde tecelli eden rüya. Onun için bütün aklî muhakemelerden. dağdan tepeden. ilmî tahlillerden evel hayata yaklaşalım. vicdanın en derin tabakalarına indiriyordu. sadece bir asker. şarktan garptan gelen kuvvetler kuvvetine zammoldu.

çoluk çocuk bütün müslümanlar minarelerden gelen bir davet üzerine şehrin meydanlığında toplandılar. Zavallılar beyhude telâş ediyorlardı.. Efzunla istilâ edilmiyen ülke Günün birinde İzmirin Yunanlılar tarafından işgal •olunacağı şayi olmuştu. Milliyet kökleri rademizin. tüfek. Kadın.- 26 — manla karşılaşmak için evvelâ ölüm kokusunu duyalım ve ruhumuzun gayrı kabili ifade bir hamlesile irademizin bütün şiddetile sarsılalım. haktan. propaganda. Millî müdafaanın bize öğrettiği hikmetler gayet basittir: 1 — Para. her rüya tahakkuka amade bir maksat olacaktır. Aradan ^ok geçmeden işgal vaki oldu. Büyük adamlar hürriyet yerine zillet yolunu ihtiyar ederek kendilerile beraber milletlerini de ölüme sürüklerler! Halbuki yine o adamlar ölüm bahasına hayat ve istiklâl yolunu tutarak kendilerini ve mîlletlerini hürriyete ksvştururlar.. erkek. o zaman her fikir millî gayemiz için muti bir alet. halbuki izzeti nefis. 2 — Milliyetin.. Niçin "yaşasın Venizelos! „ bağtrmayorsun diye bir . ne de sadece fennî plânlardadır. her emel. Körfezde yatan zıhlılara protestolar çektiler. hayattan. top.. vicdandan gelmiyen maddî kuvvetler tükenicidir. fedakârlık ve istihkarı hayat gibi cevherleriîe beslenen genç bir fidandır.. gibi. mefkure gibi manevî kuvvetler lâyezaldir ve maddî kuvvetlerin fevkindedir. hürriyetin ihtiyacı ne sadece bediî tahayüllere. 3 — Milletlerin esaret veya isiklâli mevzuubahsolduğu tarihler tarihlerinin hayat veya memat noktalarıdır. beyhuhude o zamanın âciz valisine müracaat ettiler. azim. Elinde Yunan bayrağı taşıyan bir kız Kordondan geçen taburların önünden yürüyordu. namus.. işte o zaman bir âlemi imkân içinde yaşadığımızı göreceğiz.

Yunanlıların bu beyannameleri. tecavüz tecavüzü takipetti. eski yunan feylosoflarmdan alınan esasatı ne idi ?! Bnnu üç buçuk senelik işgalin tarihi göstermiye hazırlanıyordu!. Yunanistan acaba hangi medeniyetini tesise geliyordu ?! Cahil anadolunun vatanında Atina Darülfünununun acaba hangi şubelerini açacaktı ?! Esasen bu ufak milletin ilim ve irfanını taşıyor muydu ?! Izmire ayak basmadan evvel. Bütün bunlar Yunan idare adamları tarafından bile samimî surette belki hiç mevzuubahsolmamıştı!.27 zabitimizi şehit ediverdiler. şu basit suali belki hiçbir Yunanlı bir kere olsun kendi vicdanına sormamıştı : Ben neyim ? !. nutukları haricindeki adaleti. fakat hilekârdı. sergüzeşte neden atılıyordu ?!. Derakap vukuat vukuatı. dahilde nümayişçilerin türlü alâyişinden sarfınazar. zulüm zulmü teştit etti. Bu sualin cevabını hayatın. akıbeti meçhul olan bu kanlı. Ve- . âlemi tenvir için kendisine ilahî bir memur vecdi mi duymuştu ?! Yoksa bu zayıf millet tekessür eden nüfusunu taşırmak için bir müstemlike mi arıyordu?! Anadolu Türklerinin kendi kendilerini idareye kabiliyeti olmadığını bu millet kimden öğrenmişti?! Kendisinin büyük bir müstemlike milleti olduğunu ona kim söylemişti ?! Yunanistanm müdafae ettiği Hak hangi hak. Bu adam. himaye edeceği ilim hangi ilim. Kumandanları beyannamelerin de Anadoluya hürriyet ve adalet getirdiğini söylüyordu. Venizelos müdebbir değil. İdare adamları nutuklarında Yunan idaresinin esasatı yunan feylesoflarının esasatına göre olduğunu ilân ediyorlardı. Venizelostu. aynı hayatın aynı tarihin cahili olan bir serseri veriyordu. O halde Yunanistan topraklarımızı niçin istilâya geliyor. ezelî zaruretlerini idrak eden durendişler hakikî millet adamları değil.. Kıratları da dahi' olduğu halde hariçte pulatikacılarm vaitlerinden.. Venizelos hükümet adamı değil fakat bir komitacı idi. neşredeceği medeniyet hangi medeniyetti ? ! İşte bütı n bunlar meçhuldü.

tüfek. Hastalarını ilâçlarının iksir olduğuna inandıran yalancı hekimler gibi. Hilekâr zekâsının. Gerçi Yunanistan henüz Harbi Umumiden çıkmıştı.. zebunküş mizacının bütün kuvvetini sarfetti.. Bunun haricinde olarak Yunanistan silâhın. Gerçi Yunanistan bu Harbi Umnmide maktul vermişti. nihayet teslim oldu. Yalnız bir kuvvet. Yunanistanın "Sizi idareye geldim. Denizlere hâkim. fakat büyük zayiata uğramamıştı. Yunanistanda top. İpnotizma mütahassıslannın sinirli hastalarını sunî olarak uyuttukları gibi... Efzu». fakat fırsat düşkünüydü!. fakat bütün maddî. Filhakika Yunanistan istilâya. Gerçi Yunanistan harp için masraf etmişti fakat maliyesi zengindi. haricî olan kuvvetlere benzemiyen.. sahte pulatikacı da aciz milletinin aklını. manevî bir kuvvet: Vicdan! Halbuki o da daha evvel Başvekil tarafından uyuşturulmuştu. bütün selâmet hissini. batım. fakat bu harbe geç girmişti. ona "Dön geril. hatta kendi dindaşı olan anadollular dahi Yunanistanı istemiyordu. Binaenaleyh Yunanistan ne ha- .. zıhlı. karalara yakındı. dediği millet onun adaletini istemiyordu. bütün tenkit ve ihtiyat melekelerini kötürümleştiriyordu. iradesini uyutuyor. zulme niyet eden bir milletin bütün hazırlıklarına malikti. " Megaloidea „ ile. diyecek hariçte dahilde hiç bir kuvvet yoktu. hayaliham ile melûf bir milletin iptidaî kalan şuurunu büsbütün körleştirdi. Bu vaziyette tecavüz eden Yunanistan ne yapacaktı? Kendisini cebren istetecekti!. bu yalancı diplomat ta puanının lâyuhti olduğuna kandırıyordu. diritnot.28 nizelos azimkar değil. Yunanistanı bu teşebbüsten vazgeçirecek. cephanenin bütün envaına malikti. Yunanistanın "Size adalet getirdim. komitacı ruhunun. dediği millet onun idaresini talep etmemişti I Hiç bir Türk. Dırahmi herşey vardı.. Yunanistan böyle bir ipotizmacıya teslim olmak için ruhunun en müstait bir zamanında yakalanmıştı. Bütün bu maddî vasıtalar haricinde müttefiklerinin manevî müzaheretine lâyık görünmüştü.

Türkün vicdanı denilen bu manevî kuvvet acaba açık limanları kapatabilir miydi. ikinci safhada bu efzunun karşısına çıkan silâh namına elinde yalnız bir asâ . Efzunla istilâ edilmeyen ve zaman ile tükenmiyen bir knvveti vardı: Vicdan! O vicdan ki âlemde gayet müstesna bir medeniyeti. Türkiyenîn zengin bir maliyesi. Zaruret vardı. Türkiye İzmirin işgalinden çok evvel mağlup milletler gibi bir mütareke aktetmiş. köy yakmak. Gençlerinin kısmıazamı Harbi Umumide telef olmuş. Her taraftan denizle muhat olan Anadoîumın limanları topsuz. Devletin tükenen hazinesini doldura bilir miydi ?!. kan dökmek. incirinden. Bu safha köylü tarafından mukavemetsizlik ve yeis Efzun tarafından cüret ve zulüm safhasıdır. İzmir kordonuna çıkan bir Efzun karşısında ellerinden kollarından başka silâhı. ne de batımnde bu tecavüzünü tevkif edebilecek hiçbir manie tesadüf etmiyerek ipnotize edilmiş bir adam mihanikitiyle saldırdı. zillet yoktu. ekinleri mahvetmek için saldırdı. Birinci safha. Türk vicdanının unsurları arasında ölüm vardı. birçok dirayetli zabitleri şehit düşmüştü.ficinde. istilâlara maruz bir halde idi.. tabiyesiz. Anadolunun azalan nüfusunu çoğalta bilir miydi. Silâhsız ve cephanesiz Türkiye dünyanın en nazik bir kıtasında sakin bulunuyordu. tükenmez bir hazinesi de yoktu.. Bu harbi sırf bu noktadan dört safhaya ayırabilirsiniz. islâm ve türk medeniyetini vücude getirdikten ve hayatının mukadder olan bütün ezalarına göğüs gerdikten sonra Çanakkale muzafferiyetini yaratmıştı. silâhlarını bile teslim etmişti. devesinden başka serveti olmayan bir köylü vardır. esaret yoktu. Yunan bayrağı İzmir kordonunda gezdirildiği gün Türkiyenin asker denilebilecek askeri. müstakil denilebilecek devleti yoktu. Maddî kuvvetlerle manevî kuvvetlerin cidalini bu türk ve yunan harbi gösterdi. Beri yanda Türkler ise zaten talihin bütün meşum akibetlerine uğramışlardı. Fakat yine bu Türklerin para ile satın alınmayan. şehir işgal etmek.

maddî inkılâpların anası heyecanların kaynağı ise... İnönü muzafferiyetlerini hatırlayınız. askısı ipli bir tüfek taşıyan köylüdür. Yine bilmezsin ki bu büyük zaferi kazanan millî iradenin hızı tükeninceye kadar âlemde neler yaratacak?. Ve hiçbir ülke bir millet için bir hürriyet ülkesi kadar giranbaha değildir. diyorlar ki: Biz bu harpte ne kazandık ?! Düşman zaten memleketimizde değil miydi ?! O halde onu sürüp çıkarmakla ne kazanmış olduk ?! Evet arkadaş.. bir devir için kendi manevî varlığını duyması kendi hürriyetinin zevkine vasıl olmasıdır. Bilinmez ki Yunanistanın bu hezimetinden sonraki akibeti ne olacak?. Efzun manevî adamın harikulade bir savletiyle mızrağın ucuna saplanmıştır. İlk hamle sırf etten ve kemikten teşekkül eden düşman kuvvetinin erimesi için kâfi gelmişti. milletin bir an. manevî bir ülkedir. bu inkılâp zaferimizin en mukaddesidir» .. fakat makhurane bir ricatla nihayet bulduğunu gösterir. Efzun ise mitralyozları kullanan Efzondur. adıda hürriyettir. Dördüncü safhada maddî kuvvetler aşağıyukarı tevazm etmişti. Harbin bu safhasında Sakarya bize faik olan maddî kuvvetlerin maddî . Şimdi bazı garip insanlar var. Arkadaş! ilmî. Belki hiçbir imar.fakat manevî kuvvetlerle beslenen maddî . hakkını.- 30 - servet namına cebinde yalnız bir atmişlık taşıyan bir fakirvardır.. hiçbir İslâhat. bizim kazandığımız senin anladığın gibi maddî bir ülke değil. Üçüncü safhada Efzun karşısına çıkan namlısı paslı. Bu> zafer inkılâpların en büyüğü. iktisadî bütün zahirî. hürriyetini müdafaa etmiş ve vicdanının ülke* sine saltanat kurmuş bir milletin iradesi kadar tarihine hayat bahşedici değildir.kuvvetler karşısında evvela dalgalandığını ve sonra nasıl sarsılarak mağrurane değil. Fakat arada büyük bir manevî kuvvet farkı vardı.

aç kalır. fakat kaçtılar. Çünkü bir tesadüf. İnönü hezimetinin adını mağrurane ricat.. demişlerdi. meyus olmayın.Kostantini şaşırtan netice "idaremizin esasları eski yunan feylesoflarından mülhemdir. onum için ey eski yunan feylesoflarının esasatına göre idare ettiğim ey hayali ham milletim.. onun için galibiyet de. En muntazam. bir takım ufak sebeblerden dolayı nihayet kaçabilir. koymuşlardı. Çünkü en muntazam ve en muharip ordular dahi kaçabilirler. kaçmakta bir emri mukadderdir. aynı zamanda makhur bir milletin kralı olmasaydı sözlerini bir noktadan şayanı dikkat bulacaktık. ehemmiyetsiz bir sebep bu mağlûbiyeti hazırladı. siperlerde otura otura canı sıkılır.... mücerret lâkırdılardan sıyrı- . Son kat'i mağlûbiyetlerini ve makhurane ricatlerini de sıkılmadan "Geri tecemmüleri^.. Fakat bu gün bu sözlerin meyus tebaasının vicdan azabını teskinden başka ne gayesi olabilir?! Zira Kostantinin bu sözlerden kastettiği mana kolaylıkla anlaşılıyor.larile mütenasip bir lisan icat etmişlerdi: İzmir havalisinin işgaline "askerî gezinti. bu sözlerime inanıp müteselli olun.. en muharip ordular dahi ufak sebeplerle perişan olabilirler. sözile ifade edîvermişlerdi!. Yalnız bir şey ifade eder ki o da kaçtıklarıdır. Eğer Kostantin mücrim. diyen yunan kumandanları "mağlûbiyet deha. ve bu mağlûbiyetin düşmanın hatır ve hayalinden bile geçmediğini ilâve ediyordu.. Şair milletin feylesof kralı Efzunlar kordondan denize dökülürken bu durendiş milletine neşrettiği beyannamede mağlûbiyetin ordular için gayri mûtat olmadığını söylüyor. Kaçmıyabilirlerdi. Binaenaleyh ey şaşkınlar.. zira galip gelmekte. mağlûbiyet de ordular için bir emri mukadderdir. İşte Kralut beyannamesi bir takım umumî. mağlûp hükümdar demek istiyor ki: "Ordum galip gelebirdi. ordumun tabana kuvvet kaçması çok şey ifade etmez. fakat mağlûp oldu... meselâ askerleri korkar.

basit. Bu suvalimize cevap verebilmek için taarruzun ilk günlerinde ki vaziyetimizi. Bütün bu hazırlıklar bu neticeyi kat'iye içindi. saçı sakalı tozdan bem beyaz olmuş. Osmanlı . ansızın vaki olması ve fevkalâde sur'atle inkişaf etmesi.. Şair. Evet Anadolu müdafaası hiçte kolay olmadı. O günlerde bizi büyük bir takdir ve hayrete sevkeden iki nokta vardı: Darbemizin fevkalâde surette. Anadolu bu neticeyi kat'iyeyi istihsal için tam üç senedir uğraşıyordu. Hakikat hal hiç böyle değildir. asker. bütün hükümet memurları boş durmuyorlardı. Üç senedenberi Anadolu erkânıharbinin timsali.— 32 — lıpta tafsil ve teşhir ediliverince böyle bir hezeyana münkalip oluyor! Kralın sözlerini bir derece daha çürütmek müzah muharrirlerinin işidir! Ba sözlerde tetkika. Anadolu erkânı harpleri de gece gündüz düşmanı mağlûp etmek için imalifikrediyordu. cephane. hatipler.. Üç senedenberi bütün Anadolu münevverlerinin timsali müdafaanın şuuru haline inkilâp etmiş ruhlardan ibaretti.. Anadolu köylüsü gece gündüz kazandığını müdafayi milliyeye verirken. Mualimler. Beyhude bu müdafaanın başlangıcındaki çete tertibatına zihninizi saplayorsunuz ve çetelerin seyyar. plân. para. anî faaliyetlerile bu günkü Anadolu teşkilâtını anlamağa çalışıyorsunuz. haleti ruhiyemizi hatırlamak icap ediyor. Onlar da mütemadiyen davayı milliyi bir fikir ve şuur haline getirmeğe çalışıyorlardı. Üç senedenberi Anadolu köylüsünün timsali üzeri başı. vaızlar.. Bu gün aynı taaruzun bizi yine hayret ve takdire sevkeden diğer noktası fevkalâde az bir müddet zarfında neticeyi kat'iyesini istihsal etmesidir. Fakat kakikî bir vatanperver kalbiyle son harbimizin inkişafına teveccüh ettiğimiz zaman bizi hakikaten şaşırtan noktalar yokmudur ?!. neferden sade üniformasının ufak yıldızlarile fark edilebilen mütevazi bir askerdi. tabiye. mütemadiyen cephane taşıyan bir kölüydü. münakaşeye değer hiç bir mahiyet yoktur.

O halde neticesi malûm olmıyan bir iş için kan dökmeğe neden lüzum vardı?! Halbuki netice iman ehli için pek muayyen. can ve mal sarfediyorduk.. Bu kadar büyük bir azim.. Bu cehtimızin sonu zafer olacağına iman ediyorduk. Sevres müahedesile devletler şöyle böyle bize Anadoluda bir hakkı iskân veriyorlardı. İzmir yolunda besalet gösterecek askerlerimizin gizli ruhunu bilmiyorduk. fakat bu netice ne zaman kat'i surette istihsal edilecekti? Ne şekilde istihsal edilecekti? Ne kadar müddet zarfında istihsal edilecekti?. Bütün hazırlıklar bu neticenin istihsali içindi.. Dumlupmar muharebelerini yapan bir millet için kendi vicdanından kopup gelen güzel hareketleri tesadüfle. Bunları kimse bilemezdi. bu kadar büyük fedakârlıklar ne içindi? Neticesi gayrı muayyen bir harbe girişmek. Bütün o üç senelik müdafaa hayatı. işte okadar. Biz yalnız sebat ediyorduk. pek vazıhdı.— 33 — .. Sakarya. fedakârlık sahneleri boş değildi. Filhakika sırasıyle İnönü. Gerçe biz davanın müdafaası için cehtediyorduk. Yunanın İzmir e yerleşmesi bir emri vaki olmuştu. lâkin maksat uğrunda sarfediiecek emeklerimizin mikdarını. Anadoludaki harakâtı milliyeyi idare edenlerin ilk rüyaları tahakkuk etmişti. Halbu ki hayatın istikbali keşfedilemezdi. Bu gün bu netice emrivakidir. talihle.. Ruhun bu muazzam eseri karşısında ya Kostantin gibi şaşmak yahut izaha çalışmak bizim elimizdedir. fitlimizin hayır. Bunlar hayatın istikbaliydi. maksat uğrunda şehit düşecek evlâtlarımızın adedini bilmiyorduk.saltanatının müessesesine bir aşiretten bir devlet çıkardık diyor. daha asîl hareketler 3 . Gerçi bizi davamızın hak olduğuna inandıran hissimiz. neticesinde zafer olduğuna iman ederek. İddia edilen nokta Yunanlıları sürüp atmaktı. halbuki Anadolunun mukadderatine vaziyet edenler yeni devleti hemen yoktan vucude getirdiler. düşmanın korJîaklığıyle izah etmekten daha doğru. vicdanımızdı. Afyonkarahisar. zaten makûs olan talimize yalvarmak için miyidi ?!.

. pek zengin bir menbaı vardır ki onu ancak " maneviyat „ sözüyle ifade edebiliriz. Galibiyet ve hâkimiyet müteaddi fiillerdir. İntizamsız bir ordu bir toz yığınından başka nedir?! Fakat hissi. Nerede itiyatlarımızın ve sevkıtabiîlerimizin eseri olan kuvvetleri tadil için mefkûrevî bir illete müracaat edersek orada cehit vardır. Nasıl ki zapturapt da bir ordu için bir hayat ve memat mes'elesidir. Fakat bu nihayet zabturaptı olan bir ordunun kütlesine ait. en çok mukavemet gösteren bir yolu takip ettiğimizi hissederiz. Sevkulceyş harekâtının ehemmiyeti harbiyesini asker olmadan dahi bir derece takdir etmek mümkündür. İşte mefkurenin tahakkuk . hassasiyetine. bu hareketlere refakat eden "cehıt. Meşhur amerikah ruhiyatçı ve feylesof Viiliam James ruhiyata dair yazdığı büyük kitabın "irade. Çünkü bu kuvvetler cisme tatbik edildiği zaman sa'yi akal kanununa tabi olarak en kısa. Cehti kuvayi madiyeye benzetemeyiz. daha fikrî şeylerdir. Türk zaferinin harikuladeliğini kabul etmiyecek olan zekâ Kral Kostantin'inki dir. tabiyenin mahareti bir orduyu teşkil eden fertlerin ahvali ruhiyesine. Halbuki yeni ruhiyat ve içtimaiyat ilimleri ruhun bu gibi muazzam hamleleri karşısında gayet müspet ve teslimiyetkâr vaziyetler takınmışlardır. mihaniki ve fennî tedbirlerden ibarettir. mukavemette devamın pek derin. insanî mefkureler yerine husumeti koyanr fertlerden mürekkep bir ordunun zapturaptı kaç para eder ?! Hulâsa harpte mukavemetin. Halbuki iradî bir fiilde en güç. kahramanlığına göre daha zahirî.- 34 - neden olmasın?! Millî kahramanlığımızın ne izahını ne alelade bir zabıturapt muvaffakiyetinde nede alelade bir sevkulceyş ve tabiye zekâsında bulamayız. den bahsediyor. diyor ki: Cehdin mevcudiyetini tefrik için elimizde bir miyar vardır. en mukavemetsiz yolu takip ederler. Çünkü ordunun intizamı. ye dair olan kısmında iradî hareketlerin evsafını zikrettikten sonra.. vicdanı olmayan daha doğrusu vatanî.

. ve hüsün sıfatlariyle telâkki ettiği Allahtır. Amerikalı ruhiyatçının fert hakkında söylediği sözleri cemiyetlerin hayatına teşmil etmek pek mümkündür. vicdanın yegâne.. miktarını tayin etmek psikolojinin iktidarı haricinde bir iştir. Ancak bu gaye için çarpıştık ve Hikmetullahı bir kere daha ilân ettik. İşte biz Türkler bu Alla hin kuluyuz. Türkün mefkure dediği şey hayır. Şeref kimlerindir ? Yunanlılar İzmiri işgal ettikleri gün Anadolu Devleti henüz teşkkül etmemişti. Millî kuvvetler bir müddet dağınık . Bu eserin azametini takdir etmek için evvelâ onu besleyen mefkurenin azametini takdir etmek icap eder.— 35 ve tecessüdü için müracaat ettiği kuvvet bu cehittedir. Çünkü ruhun her mucizesi gibi yepyeni. baş kumandanını da esir etmek şar tiyi e yıldırım sür'atile eziyor. Onun için bizim zaferimiz dostun da düşmanın da hesabını şaşırtan bir zaferdir. hak. Yalnız bizim bileceğimiz bir şey vardır. yekpare ve yaratıcı zaferdir. Bunlar öyle hadiselerdir ki ancak zuhur ettikten sonra hayretle temaşa edilir. Bu icazkâr zaferle beraber olan mutlaka Cenabı Haktır. çünkü hiçbir akıl ve hesap keşfe muktedir olamazdı. Fakat bu cehdin ehemiyetini takdir.. ölümü ne derece istihkar edebilir. milletimizin dünyada hikmeti vücudu bu Allaha tapmaktır. o da şudur: Bir millet ki vesaiti maddiye itibariyle kendisine faik yahut müsavi olan bir milleti. ruhun. müptekir eserleridir. meselâ bir türk milleti bir müdafaa ve istiklâl muharebesinde ne kadar kuvvet sarfedebilir. ve bu cehdi harikulade bir sür'atle inkişaf ediyor. Bir cemiyet. ve ne sür'atle İzmir kordonuna vasıl olabilirdi ? Bunu hiç bir ilim. William James'in ilmine istinaden diyebiliriz ki: Ö milletin mefkuresi gayet velut bir mefkuredir.

Bu aralık meydanı boş bulan Yunanlılar Bursa ve Bahkesiri kolaylıkla işgal ettiler. İnönünde mükerrejren ve Sakarya harbinde ise müthiş surette mağlup oluyordu. diyorlar. Biz silâhla mukavemet ettikçe Anadolu Yunan istilâsına maruz kalacak. Muhalefet bu esası müdafaa için söze. mukavemet kat'i bir felâketti. Efkârı umumiyemiz Yunanlıların bu istilâsından çok meyus oldu. ilerdeki halâs ümitlerini dahi mahvediyordu !. Lâkin vaktaki KuvayıMilliye perakende kuvvetler halinden çıkıp müçtemi bir kuvvet haline geldi. her şeye müracaa etmişti. el'an da mütenebbih olmuyoruz.. Bu sonuncular şu tarzda idareikelâm ediyor!ardı: . hatta ay m siyaset Yunanlıları İzmirden çıkarmak için bile kâfiydi. Bu adamlar Yunan istilâsının ilerlemesini millî mukavemete atfediyorlardı. eğer hafızam yanılmayorsa. Bu mantığın esası harpten kaçınmak.. Fakat yine bunların aklınca çareiselâmet. bu suretle Devlet.. misale. silâhlan elden bırakıp teslim olmaktı!. her yerde muvaffakiyetler hasıl olmıya başladı: Yunanlılar. şimdiye kadar ne kaybettikse siyasetsizlik yüzünden kaybettik. Bunun üzerine düşman istilâsına silâhla mukavemet edilmesini muvafık bulmayan kimseler şu mütalâayı yürütüyorlardı: — Biz demedik miydi?! KuvayıMUUye bu memleket için bir felâkettir. tecrübeye. ve sulha kavuşmak için siyasete sarılmaktı.. olmak istidadmdada değiliz!. Millet büsbütün mahvolacaktır.. buna "muhalefet mantığı.- 36 - ve mahallî çeteler halinde çalıştılar. Bu bir mantıktı. vaktaki mahallî müdafaa hey'etleri yerine mîllî ordular kaim oldu.. Belki bu mülâhazaları doğruydu. elimizde kalanı da bu adamlar batıracaklar. Mülkilerin yeni mazhariyetleriyle birlikte İstanbulda yeni bir mantık erbabı hasıl olmağa başladı. KuvayıMilüye böyle bir mukavemete teşebbüs eylemiş olduğundan memleketi batırıyor.. Bilâkis her ne şekilde olursa olsun. Çünkü siyaset her şeyi halledebilirdi.

devletinizin istiklâlini temie eden bir hareketin elbet aleyhinde bulunamazsınız. çünkü anadolu mefkûrecidir. sadece gözdür! Siz milletinizin selâmetini. şu kadar ki . ne de intihasını takdir edenlerdir. . Fakat ne derece kadim lehdarı idiler ?. ve hareketin tekâlümüne yardımınız hiçtir. atinin emin olduğunu. Gerçi bu adamlar bu sözlerile Kuvayı Milliyenin aleyhdarı değildiler. bu hareket .- 37 - — Biz zaten biliyorduk. muhakeme değil. İster bidayettenberi bu harekete aleyhdar olun.her hangi harekete taraftarlığınızın. Türkün imanı kuvvetlidir. veyahut her hangi hareketin akıbetini keşf hususundaki firasetinizin delili bu günde değil. Türk yenilmez.her hangi neticeye demiyorum. ister bu hareket muvaffakiyetlerini istihsal ettikten sonra onun meddahı kesilin. belki bu hareketin iptidasından intihasına kantar muhabbet ve emniyetle bilfiil çalınanlar.. harekâtımilliyenin yüzde yüz muvaffak olacağını keşfetmiştik. anadoluda azim ve iman sahipleri çoktur. Türk devleti ölmez. madem ki hareketin iptidasındaki tesiriniz sıfır. Çünkü MillîHareketi vücude getirenler ne iptidasında tezyif edenler. kat'i neticeye varmadan evvelki zamandadır. biz zaten bu harekete taraftardık. bulunabilmek için mutlaka suiniyet sahibi olmalısınız! Onun için bir kere mukavemet muzafferiyetle neticelendikten sonra herkes gibi size de bir vatandaş sifatile takdir ve hayet düşer. Halbuki bu eser vücude geldikten sonra onun azemetini takdir edecek olan alet fikir. Çünkü esasen iyi olduğunuzdan iyiliği istiyordunuz. netice üzerinde ferden tesahup ve tefahür hakkı sizin değildir. MUlî maksadın meşru olduğuna ne vakıttenberi inanıyorlardı ?! Çünkü bütün bu taraftarlıklar ve bu memnuniyetler ancak KuvayıMiliiyenin muvaffakiyeti belirdikten sonra izhar edilmişti!. Şu taktirce HarekâtıMiUiyenin bu günkü takdirkârîarile dünkü muhaleiîerinin çok farkı yoktur ! Her iki mantığı sahiplerinin HarekâtıMiUiyenin inkişafına bir hizmeti olmamıştır.

Bu kimseler harbin şeametini sulhun selâmetini ispat için en ziyade ölen insanlardan. Öyle dakikalar olmuştur ki millî maksadın aleyhinde sarfediien tek sözün bir taburun dağılması kadar meşum bir tesiri olabilirdi. yaşamak için ölümü istihkar edenlerin. canını feda edenlerdir. dörmak yok!. sız.sulhu tercih ederler. O müşkül dakikalarda istiklâl için çarpışan bü kuvvet her kalpten muhabbet. Binaenaleyh dünkü muhaleflerlerle bigâneler bu gün Harekâtimilliyenin müspet neticelerinden isterlerse memnun istemezlerse gayrı memnun olsunlar. her ne bahsına olursa olsun. şeref en ümitsiz zamanlarda çalışanların.için malini. Bunlar harbi beşeriyet) için bir musibet telâkki ederler. Fakat] sulh aşkına mahvolmayı da arzu etmediklerinden silâh-. Muharebelerin dersleri Anadoiunun silâhlı siyasetini terviç etmiyenler alel-i itlâk harp aleyhdari olan kimselerdir.. sesi çıkmıyan siyaseti tavsiye ederler.. Bizim memleketimizde harp aleyhdarları yalnız siyasi .. Bidayette bu hareketin yegâne kuvveti ittihat idi: Emelde. sönen ocaklardan bahsederler. yetim kalan çocuklardan. O tarihte istiklâli samimi surette talep edenler silâha yahut kaleme sarıldılar.. "ilerlemek var. dediler. Filhakika MillîHareke şerefli bir Ölümü zelil bir esaret hayatına tercihle başla mışti. Onun için her zaman. Mazideki her harbin neye mal olduğunu hesap eder dururlar.. yalnız onlarındır. her türkten yardım bekliyordu. histe birlik. Böyle hayat ve memat arasında çalışan bir tehdit eden tehlike ne olabilirdi? Düşmana karşı mukavemetin ve dahilde maneviyatın zayıflaması. Yine öyle dakikalar oldu ki bir kalbin muhabbeti bir istihkâmın metaneti kadar maksadı tahkim ediyordu.

her iki zümrenin fikirleri. Esasen bu zatler söz telkinile hayatın değişivireceğini zannedecek kadar basit düşünürler.. bunlarda milletler arasındaki nifakı ordular arasında ki cidali insaniyet umedesine muhalif sayarlar. Bunların umdesi insaiyet umdesidir. ve bunun neticesinde asken aç ve elbisesiz bırakan Saray istipdadına karşı genç ruhlarda isyan hamlesi doğmadı?!.. Hakikatte harp düşmanlarının muhakemeleri gayet tarafgiranedir: Muharebede ölenlerin miktarı kayıbolan toprakların mesahası gibi harbin münhasıren ferdî ve maddî kısımların düşünülür. İnkilâbın heyecanları acaba Tasalya ovalarında duyulmadın»?!. siyasî hiç bir fayda temin etmiyen bu eski Yunan barbi MektebiHarbiyeden yetişen genç ve münevver zabitlerimizle fakir ve masun Anadoluluları bir arada. Gerek bu muhaliflerin gerek bu feylesofların hayatî kıymetleri müsavidir. Beyhude eski Yunanistanm bir kısmini işgal için kan döktük. bir siperde bulunmak vesilesini hazırladı?! Kim iddia edebilir ki ateş ve Ölüm karşısında zabitle neferlerin bulunması ruhlarında bir kaynaşma husule getirmedi. ve felsefeye hasretmiş olan münevverlerimiz arasında da sulhun dostu ve harbin mutlak surette düşmanı olanlar vardır. niyetleri her ne olursa olsun milletlerinin hayatına aynı derece müfit veya muzir kimselerdir. Birinciler felsefe yapmaksızin ikinciler siyasî bir fırka teşkil etmeksizin hayata karşı aynı vaziyeti alırlar. Sulhu istihsal için insaniyetçilerin tasviye ettikleri usul gayet basittir. para zayiatı itibariyle meşum olan ve maddî.an muhalifler değildir. bütün istilâ ettiğimiz topraklarden kendimizi çektik! Fakat kim inkâr edebilir ki insan. şiire. Binaenaleyh. ve millî harpleri insanî vs hdete daima mugayir görürler. Gerçi Yunanharbi Türkler için büyük bir zayiattı. Bu mütefekkirler de döne dolaşa nihayet sulh gayesine teveccüh ederler.. bütün milletlere harp nefreti yerine sulh ve müsalemet aşkı telkin etmek. Kim . Nefsini san'ate. beyhude para ve cephane sarf ettik.

kadınları evinden işe sürüklüyor. cemiyetin mürakebesine terkediyor. kendi ben ligini idrak etmesi lâzım geldiğini öğretmedi. bir millet için istinatkâhin ancak kendi vicdanı olduğunu. akil ve muhakeme faaliyetleri hasıl olduğu gibi. Yine kim inkâr edebilir ki Harbiumumide Çanakkale müdafaasında duyduğumuz heyecan. müdafaa. Ve çok kere muharebelerin yaratıcı tesirleri vardır. millî heyecanların dogmasına sebep olmadı?!. arzuya istiklâl. elle tutulur bir hale geliyor. Muharebelerde bütün bir milletin en geç. çocukları ebeveyninin devamlı mürake besinden ahp daha ziyade mektebin. Erkekleri işinden cepheye. Bu suretle milletin yeni hayatına yeni yeni ufuklar açıyor. bereket zamanlarının kıymetsiz eşyasına kıymet geliyor. Türk bundan böyle kendini duyması. Muharebeler ozatnana kadar mevcut ve müesses olan hayatın şeklini. namus gibi milletin her ferdinin vicdanında zayıf derecede yaşıyan bir takım hisler manevi bir volkan gibi patlayor. Hulâsa muharebeler ne bir dersin ne bir aklın doğrudan doğruya tevlit edemediği içtimaî inküâplarm yalnız başına vücude getiriyor. Millîharekâtin mebdei degıldır?!. muhteviyatı gözle görülür. vaziyetini değiştiriyor. Muharebe esnasında bir çok iktisadî meslekler adamsız kahyor. hissi millyiet. cephe arkasında kalanlar için azamî derecede çalışmak bu suretle günün bütün meşakkatlerine göğüs gererek azamini. Hülâsa muharebelere neresinden bakılsa milletler için manevî inkilâlaplardir. Muharebelerin bu terbiyetkâr tesirlerini kabul etmek . ve diğer milletlerin kütleriyle temasından türlü fikir ceryanları. iradesini kuvvetlendirmek mecburiyeti hasıl oluyor. Bazı muharebeler büyük maddî felâketlerin amilî olduğu kadar.inkâr edebilir ki: Balkan Harbi bütün hezimetlerine rağmen bize. millet mefkuresinin. bazı muharebelerde büyük manevî intibahların mebdei olabiliyor. vezinde fertlerinin kütlesiyle hareketinden.

3 — Anadolu harbi bir vatanını zorla istila etmek için bir millete karşı ilân edilmiş bir zulüm harbi değildir. bütün insanlar. millet tam bir vahdet haline geldi.. yepyeni bir zihniyet vermiştir. bir millet ve istiklâl harbidir. Binaenaleyh mütereddit. kadın. aile. terbiyesinde vücude getireceği yeniliği bugün kimse bilmez! Nitekim böyle bir harp neticesinde yapılacak olan sulhun yarınki Türkiye için nasıl bir istihsal sahası hazırlıyacağmı da kimse bilmezi Fakat bu gün bildiğimiz bîr hakikat vardır ki oda şudur:: . Fakat hayatî bir feveran. İşte Anadolu Harbi bu kadar müstesna şeraitin dahil olduğu bir harptir. Fakat meşrutiyetten bert biribirini takip eden harplerden hiçbiri bu Anadolu harbi kadar hususî şeraitte olmamıştır. Bu büyük harp kanaat. değil. amirle memur.. müvesvis. devlet. alimle cahil. Onun için bu harbte zabitle nefer. bir ihtilâldir. Gibi bir çok meftunlarımızın muhteviyatını tadil etmiş Türklere adeta. tahsil. Bilâkis vatanı istilâ edilen bir milletin yaptığı müdafaa ve istiklâl harbidir.. neferin heyecanı da zabitin fennine öylece itimat ediyordu. Ve bu harbin iptidası mihaniki bir inzibat ve intizam. terbiye. ahlâkında.' Bu harbte zabitin fenni neferin heyecanına nasıl hizmet ediyorsa. ukelâ seciyeler için bu harbin tarihinde hiç bir mevki yoktur. Böyle bir harbin yarınki Türk cemiyetinin zevkinde. Bu harbi temyiz eden başlıca seciyeler şunlardır: 1 — Anadolu harbi bir hükümet ve saltanat harbî değildir. Bunlar bizzat istiklâlin arzu eden ve bunun için samimi surette çalışanlardır. Türk olan ve Türkün istiklâlini müdafaa eden bütün kalbler birleşti. istihsal.. edebiyatında.— 41 — için Harbiumumi esnasında vücude gelen içtimaî tahayyüllerimizi hatırlamak kâfidir. 2 — Anadolu harbine iştirak edenler ve bu harbin talihini kabul e a enler ne alelade memurlar. çocuk. ne de alelade amirlerdir.

. Mefkurenin galebesi kahirdir Anadoludaki Türk . dağlara tırmandı. muallem askeri. O halde muntazam ordusu. Yunanlılar alelade tecavüz ediyorlar.Yunan harbinin safahatını takip etmiş onlar için merak edilecek noktalar vardır. ve âlemde kendisin mevdu olan medenî ve tarihî vezifeyi ifaya belki her millet ten ziyade ve her zamandan daha iyi hazırlamıştır. Fakat bunlar cevaptan ziyade yeni birer sualdir! Çünkü tesadüf ve talii harp fikirleri izah edici olmaktan ziyade bizzat kendileri izaha muhtaç olan fikirlerdendir. taîii harp. Bu ordu rastgele devşirme askerlerden.. fenni vardı fakat iki milleti hareket ettiren kuvvetler aynı menbadan •gelemiyordu. acami köylülerden de teşekkül etmiyordu. Türklet •ise sadece müdafaa ediyorladı..AO _ Türk milleti millî ruhun feyiz ve azemetini en ziyada b harpte görmüş. Filhakika iki milletinde ordusu. bilhassa vesaiti nakliyelerinin mebzuliyetini her vesile ile anlaşılıyordu. Bu mükemmel ordunun cephanesi de kıt değildi..ler cahil miydi?! Bunu da zanndetmeyiniz!. cephanesi. Çünkü Yunanlılar müteaddid taarziarında fennî surette harbettikierini göstermişlerdi. Evvelâ Yunanlıların Anadoluya getirdikleri kuvvet dağınık ve serseri bir çete kuuveti değildi. Yunanlıların aradığı evvelâ . muallem askerlerden mürekkep bir orduydu. bol cephanesîyle.. niçin?!. Yoksa yunan fırkalarına kumanda eden cenaral. tüfeklerini attı. kumandanlarının fennî puanlarına göre hareket eden bu millet neden toplarını bıraktı. toplarının. Yunan ve Türk ordularının maddiyatında bulamadığımız bu orduların maneviyatında bulmak mümkün olmayacak anı?. muntazam bir orduydu. gibi bir cevap bulmak güç değildir. Gerçi bu suale tesadüf.. iradesine sahip olan milletlerin Allahta başka korkusu olamıyacağmı anlamış.

şuurludur.— 43 — sütü sonra da eti yenilebiiecek sağmaldı! Türklerin kuruduğu mukaddes bir hayat. diğer cihetten uzvî ihtirasların ölümü kendi kendine olur. istiklâl. kördür. zulüm. şeref. Bir iktirasin menşei uzvî. Yunanı tahrik] eden tamah. Türk ordusuna hayat veren milliyet gibi bir mefkure idi. bu hayatın namusu. şekavet gibi ihtiraslar gelip geçicidir. sinirli adamlar gibi!. Türk ordusu üç seneden beri her ne muvaffakiyete mazhar olduysa içtimaî mefkurelerin hayatına tabi olarak mazhar oldu. manevî büyük farklar vardı. Bu ihtiraslar uzviyetin amakından fışkırıp ta bir kere hayatın sathına geldikten sonra cihetini. tabîridiğerle mefkureler böyle . ve hayvanı olunca o ihtiras adeta uzvî ve maddî kuvvetlerin akibetine uğrayacaktır. Efzun alaylarını Anadolu ovalarına sevketmek için yunan pulâtikacılarının harekete getirdiği hisler namus. neticesi bütün uzviyeti tahrip etmektir!. muvazenesizdir.. zulüm. Uzvî ihtirasların ölümü anidir. gibi manevî ve rahmanı tecellileriydi. Yunan ordusu şu üç sene zarfında her ne felâkete uğradıysa uzvî ihtirasların şeraitine tabi olarak uğradı. Halbuki türk orduları en büyük kuvvatini bu mef küre vî hislerden alıyorlardı. şeref... Halbuki içtimaî ihtiraslar. millet gibi içtimaî ihtiraslar devamlıdır. istikametini şaşırır yalnız hareket etmek için hareket ederler. gayesinden haberdar değildir. Böyle bir ihtirasın bütün kuvveti. şekavet.. bütün şiddeti muvakkat bir zaman içindir. namus. Din. istiklâl gibi mefkûrevî hisler değildi. muvazenelidir.. "Yunan ordusunun akibeti maddenin akibetine tabidi. İki ordu arasında zahirî.... Türk ordusunun mukadderatı ise mefkurenin mukadderatıdi. vatan. maddî olan bütün müşabehetlere rağmen batını. Meşhur ruhiyatçı Ribot ihtirasların psikolojisine dair yazdığı kitapta hakiki ihtirasları sathi ve muvakkat heyecanlardan ayırmıştır.. Halbuki hırs. Birer fikiri sabit idi. Nihayet yorulur.

Nasıl ki namusunu müdafaa edenler için de şeref büyüklerinindir.. Bu kabahat sadece idare adamlartnındır. daima ilâhî.. Mukadderatını tanzim edecek adamları beyendiği için. Cemiyetler ister bir millet. büyük adamlar milletin rubunda yaşayan hürriyet. Mefkurelerin tecellisi iâaklî olsa bile.. Hedeflerineb yaklaşdıkça daha kuvvetlenirler. Halbuki sefil ihtiraslarda daima kendi kendini nakzeden dahilî taaruzlar vardır. heves ve iştahasından değil. dediğimiz hür ve bakir hayat zuhur eder. vicdanından alır ve hiç hedef ve istikametlerini şaşırmaksızuı betaetle tekamül ederler. hiç bir zaman gaynmakul olmaz. medeniyet saygisıyle bir zamana kadar uzviyetlerinde sakladıkları bu deli ihtirasın zincirlerini kırdılar ve Anadoluya koyverdiler! Bu deli dört bir tarafa saldılar yıktı. şeytanî ve hayvam loanlar da vardır. Bunlar kuvvet ve kudretini bir ferdin. Şakinin bu intiharını görenler diyorlar ki: Yunan milleti hesabına kabahaı kimindir?. Mefkure hayatı ise akıl ile hissin öyle bir imtizaç ve ahengidir ki ondan "İrade. vucüdü kalan kısmyle Kordondan denize atladı ve boğuldu!. bütün şeraitini buluyorsunuz. yaktı ve nihayet yoruldular. ayakları kırıldılar. kaçmak istedi kovaladılar. bir cemiyetin tarihinden. îşte Anadolu harbinde sefil ihtiraslarla ali bir mefkurenin bütün evsafını. Fakat ne olursa olsun her millet kendi âmelinden? kendi icraatından mesuldür.. kuvvetlendikçe hareketlerini süratlendirirler. Mefkurelerin hayatı emin. muvaffakiyetleri kat'idir. insanî olamar gibi. kanun kıyafetinde bir şekavet idi! Yunanlılar belki Avrupa korkusu. Yunanlıların Anadoluya getirdiği ordu şeklinde bir zulüm. ister bir aşiret olsun ve bu cemiyetler ister müterakki.. adalet. Milletlerin melekleri olduğu gibi şeytanları da vardır. ruhanî mahlûklar değildirler" Bir milletin hafızasında ve kalbinde yaşayan fikirler ve hisler arasında ahlâkî. Uyumak istedi rahat bırakmadılar. ister gayrı müterakki bulunsun. Milletler için zaman zaman bu blisin telkinatı müthiştir.44 değildir. insaniyet duygularını uyandırarak .

. bir çok camekânlarm yüzünden allı beyazlı zincirler sarkıyordu. Donanmış sokakları seyir ede ede çarşı kapısına kadar gelmiştim. Orada bir sokağın başında caddedeki büyük takızaferlere nispeten daha ufak bir takızafer yapmışlardı. her evin kapısında. üzerleri bayraklar ve fenerlerle donatılmıştı. kin... penceresinde bir bayrak sallanıyor. Her tarafta elektirik tramvaylarının tellerini aşan takı zaferler vardı.. Bu takızaf erler hayatı ve kudsiyeti temsil eden yeşil dallardan yapılmış. zulüm şeytanını kudurtarak onu sefalet ve habaset yoluna sokarlar. Arada sırada keskin bir düdük sedasile arkasında koca bir bayrak taşıyan bir otomobilin geçtiğinden haberdar oluyoruzz.. Fakat bu takın hiç bir şeyi eksik . Yeni bir karara tevessül eden yeni bir harp ilân eden büvük.. Fakat millî. Venizelos da bir hükümet adamıydı. insanî mefkurelerden mülhem olmak şartıyie. Takı zaferdeki timsal Dün İstanbulda büyük bir sevinç vardı. hem de istikbâllerinin nazmıdır. Fakat Venizelos şeytanî Yunanistandi şeytanca idare ettiği de aynı Yunanistandı. çoluk çocuk. Bütün minimini çocukların elinde birer ikişer minimini bayraklar geziyor. insanla doluydu. küçük bütün milletler için ibret: Mefkurenin galebesi kahirdir... Bütün sokaklar kadın. Venizelos gibi bir adam Yunanistanı böyle bir felâkete sokmaya bilirdi. Ve Yunanistanı hakikaten idare etti. Her dükkânın. Onun için büyük adamlar milletlerinin hem bir mahsulü.onu selâmet ve saadet yoluna sokarlar ve yahut yine aynı millettin nefesinde yatan tamah. erkek. bir alay sancağı kadar büyük olan bayraklar Türklerin yüzüne şürüle sürüle gezdiriliyordu. Her biri yapanların zevkine göre tenvvü ediyordu.

_ 46 — değildi. şeklini tenkitten geri kalmadığım bu lâvhanın ruhu. ve tacı düşer!. Takizaferia üzerine bu timsali asan halkin ruhu demek isteyordu ki. "Medenî. ey bu takın altından geçen ve bu takın kurulduğunu işiten bütün insanlar! Biliniz ki: Türklerin namusu. Her taraf kana boyanmış.. Halkın neş'esi bu manayı mütemadiyen hatırlamaktan beni ahkoyamıyordu. „ Resmini.. bir elinde kalkan. manası o kadar kuvvetli idiki bütün gece hatırımdan çıkmayordu. bayraklar. istiklâli mukaddes bir ölkedir. "Geçilmez» in mevzuu şudur: Gayet dar bir buğaz var. diğer eli belinde tarihî bir kahraman duruyor. Bu lâvhanın adı "geçilmez!. Birde kafası biçilmiş iki efzun yatıyor. Bu kelime resmin üzerine birden göze çarpacak kadar kalın yaziyle yazılmıştı.. alk beyazlı zincirler. di. Bunun bir kenarında başı kavuklu. Arkasında koca bir Türk sancağı dalgalanıyor. müslüman hırıstıyan. Fakat resim» fennine vakıf olmıyan bu halk san'atkârı üç senedenberi Anadoluda harp eden Türklerin emelini. avrupah asyalı. fenerler.Bütün bu yeşil kırmızı süsler arasında yarı kurşun kalemle* yarı sulu boya ile yapılmış bir lâvha en ziyade nazandikkatini celpediyordu. tarihî. Gerçi bu iâvhada en basit resim ve menazir kaidelerine bile riayet edilmiş değildi. mefkuresini belki de dünyanın en büyük farzedüen siyasilerinden daha iyi keşfederek en büyük san't eserlerinin lisanından daha açık bir lisanla ve en canlı bir timsalle anlatıyordu.. vahşî. oradan geçilmez! Oradan geçmek »stiyen efzunun başı kesilir. Ben de takı kuranlar gibi ruhumun garip bir ihtiyacile bütün hak ve hürriyet tammıyan müstevlilere. hak ve hür bir türklük tanımamak için inat eden garip medenilere karşı Türk milletinin hakkını ve hürriyetini kastederek bağırmak isteyordum: — Geçilmez! . ananevi süslerin hepsi vardı: Tefne dalları. kahraman resimleri. beli kuşaklı..

hakikati. Çünkü hayır dediğimiz şey hakkın ve hakikatin ahlâkta tecellisidir. san'atin yeni bir ahlâkın zuhuru hürriyetin husuliyle tevemdir... Bunlar gibi mületiee îlik eden bir hayır sahibinin fiili de hürdür. Hür adamı fiiliyle dünya yüzüne ya bir ilim. Şu halde hürriyet: ilimin. hür bir fiili ihtiyar eden ruhumuzdur. İrade olsun. yahut bir fazilet gelir. tıraş eden san'atkârının fiili de hürdür. Her gün itiyat saikasiyla .. ya bir bedi. hürriyet olsun. irade bahsi kadar karışık hangi bahis vardır? Hangi mes'ele hürriyet rnes'elesi kadar âlim ve feylesofların zihnini yormuştur? Ruhiyatta irade. Bu mefkûrevîlik şanı hürriyetin tek seciyesi değildir. ümmetine rahmet yetiştiren paygamberin fiili hürdür. hayatı tetkik eden zekâların takıldığı bir istifham işaretidir. daha kısası mefkurenin kendisidir. Çünkü bu fiil doğru. hisse. Bu itibar ile insanın fiili hür olmak için mutlak insanî bir mefkurenin ifadesi olmak gerektir. Çünkü bu heykel hakkı. Hür olan hareketler daima bir fikrin: hakka. Hürriyetin şanı.— 47 — Millî Hareket niçin hürdür? Ruhiyat ve felsefe kitaplarını açınız. hür fiilin en büyük şayanı yeniliktir: Hür fiil her gün bir itiyat veya insiyak saikasıyle yaptığımız şuursuz daha doğrusu az şuurlu bir hareket değildir. Fiil hür olmak için ya doğru olmak lâzımdır ki bu ilimdir. iyi ve güzeldir. ve hareketi tefrik. Netekim "Venüsü. felsefede hürriyet. dinilebilir ki bütün basit. temyiz eden. san'atin. ahlâkın.. Onun için "İradî bir fiili. iptidaî r vazih malûmatın müntehası. hüsnü başka vasıtalarla ifade eden bir lisandır. Sualini sorabiliriz. seciyeler nerededir?. hayra müveçcih. fakat bazı vazifeleri. yahut hayır olmak lâzımdır ki bu ahlâktır.. Nitekim. insanî bir tasvvuru ifadesidir. tarif edilemez.. şuurlu olmaktır. İrade. yahut ta güzel olmak lâzımdır ki bu da san'attir. bazı hassaları tayın etmemize imkân vardır. Onun için yeni bir dinin.

Halbuki askere iane vermek için boynundaki paraları söken köylü kadınının hareketi çok hürdür. îhtiyarsızdır. çünkü şuursuzdur. Hürriyet en sefil bir hüceyreden en ali melekeye kadar bütün uzviyetin ve bütün ruhiyetin ittifakını. gittikçe kuvvetlenicidir. şevki tabiilerin. alelumum safil ihtirasların fiili devamsızdır. Hür hareketlerin büyük bir şartı da imtidathr. hiddet ve şiddetlerin. hürriyetin nizama tabi olan bu şuuri hemde süreklidir. Mihaniki fiilleriniz. ne de üzüntülü bir cehtin eseridir. imanı taklittir. Bazen bir mefkurenin istihsali için bütün bir batnin ömrü kifayet «tmez. Çünkü böyle bir hareket ne uzun bir teemmülün. fitret ve fitne . Hür olan hayatlarda igtişaş yerine intizam. ihtiras bir kere huylandıktan sonra kendi kendine tırmalayan sinirler kadın gibidir! Halbuki hürriyette şuursuz gibi. zira beğenilmiş. esir hareketlerimiz parlayıp sönücü. Vahdet ve ahenk hürriyetin şanıdır. haksız bir istilâ hergünü ve fani kuvvet gibi zail olucudur. mefkurenin tahakkuku tarihlere düşer. bütün benliğin ifadesidir.veren bir zenginin hareketi hür değildir. bir nizam da vardırki. zira bu hareketleri alelade bir korkunun. yahut alelade bir menfaat endişesinin mihaniki tesirlerine muadil gibidir. gittikçe parlayıcı. inhizam yerine ittifak bardır. seçil miş've öylece duyimuştur. Halbuki eli ayağı tutmıyan bir kötürümün bile millet yolundaki en ufak bir heyecani hürdür. Mefkurelerin icrasını çok kerre nesiller deruhte ederler. şekavet.. mihanikidir. sadece ahşıkhğın mahsulüdür. yahut huzurunu ihlâl •eden dilencileri kogar gibi imane.— 48 — Icâğıt paraların kirlilerini atar gibi. çünkü şuurludur müteemmilanedir. Halbuki zulüm. ittihadını temin eden manevî bir hükümdardır. çünkr bütün kalbin. gelip jgeçicidir. Namus ve istiklâl için cephede ölenlerin emeli tahakkuk ettikten sonra büyük maksadı herkes gibi alkışlayan mukallitlerin fiili hür değildir.

hiç bir eser sanatte haksızlığı güzel bulmuyordu. tekrarden. Şimdi hürriyetin kat'i bir lisanla ifade ettiğimiz bu seciyelerini milletimizin hayatına tatbik edelim. Millî Hareket aynı zamanda ilmin. onun için hür b'r hareketti. ne de basit bir fikirdi. çünkü bu mashariyet gayrı memul. azimden geliyordu. fakat tasavvurların en alisi olan milliyet tasavvuru yani dinde. hürriyet varlığımızın en derin noktalarında» gelen bir sesin âlemdeki aksi sedasıdır. çünkü tamamiîe maddî bir hesabın mahsulüdür. zira bu hareketi besleyen ne kuru bir hayal. çünkü bu hareket. nevinde münferit hareketlerdir. Kavinin zayıfa tesallütü hiç te hür değildir. Hür hareketler bakir. müstesna. zira her ne namda ve her ne içtihatta olursa olsun ilim. hiç bir zevk. Ne göreceğiz ? Mefkure denilen. imtidat ve harikuladelikten ibaret olan bu sıfatları aynen ve tamamen milletimizin hayatında bulacağız. taklitten. istiklâlsiz bir milliyeti teyit etmiyordu. vahdet ve ahenk. Belki kuvvetini şuurdan. zevkte müstakil olmak tasavvuruydu. ne de bir hesabın mahsulüdür. Millî Hareketin bütün evsafı hürriyetin bu saydığımız evsafıdır.. Millî Harelcet hür bir harektti. Bütün kudreti cehitten. Fakat ölünün diriye savleti hürdür. ahlâkın ve sanatin.— 49 — yalnız şuursuz ve vicdansız hayatların felâketidir. bütün maddî ve 4 . Hülâsa hürriyet ruhun bir harikasıdır. ahlâkta. milletin vicdanından alıyordu. Hürriyet ruhun muazzam bir hamlesidir. sonra hiç bir ahlâk meshebi esaretin bir fazilet olduğunu iddia etmiyordu.. çünkü. zira hesabm zıttıdır. Millî Hareket hür bir hareketti. Millî Hareket hür bir hareketti. Millî Hareket dünyanın en hür bir hareketiydi. gayrı muntazar bir keyfiyettir. mefkurenin yolunu tutmuştu. Hürriyet basübadelmevte mashar olan milletlerin sıfatıdır. mihanikiyetten daiam azade idi.. asırlık bir pulatikanın mukerreren iflâs etmiş eski diplomat zihniyetinin sahte bir taklidini yapmıyordu. Hürriyet ne haricî bir hayalin taklidi.. belki bu bir tasavvur.

Bu hareket devam ettikçe zayıfhyacak yerde kuvvetlendi. çünkü r hürriyetin en büyük alâmeti olan harikuladeliği vardı.. senelerce bu hareket devam etti. san atin bir tercümanı iken onlarınki hak ve insaniyet denilen mefkureye isyan ediyordu! Biz vicdanımızın emrini yapıyorduk.- 50 - haricî olan şeraitin makûs olmasına rağmen. Millî Hareketin hür olan sıfatları karşısında yunan hareketini yalnız makûs sıfatlarla tavsif edebilirsiniz. müstevli iken münhezim . zenginine en fakirine. Millî Hareket hür bir hareketti. hatta yalnız Türkiye sahesinda değil. Bizim hareketimiz mefkureden fışkırırken onlarınki hırstan damlayordu! Bizim hareketimiz ilmin. Hiç bir inhilâl. onlar imparotorluk taklidi yapıyorlardı t Biz devam ederken onlar dağlıyor. Bu hareket Türklerin uzun bir muharebeden çıktığı ve silâhlarını teslim ettiği tarihte başlamış ve en diri. Biz hak vadisine çıktık. ahlâkın. kuvvetlendikçe devam kudreti arttı. Millî Hareketi sırf bir hareketi askeriye şeklinde görenlerin zehabına rağmen bu hareket butun müteakip ve müteselsil şekillerde devam edebilecektir. zira en cahilinden en alimine. hiç bir zaaf eseri göstermedi. bütün islâm âleminde maddeten ve manen iştirak ediliyordu^ Sanki bütün türk milleti ve islâm ümmeti yekpare olmuş gibi çalışıyordu. en. Millî Hareket hür bir hareketti. Bu maksada yalniz hür Anadoluda değil. biz yaratırken onlar ölüyordu!. fert denilen bu içtimaî hüceyrelerin azamî hayatiyet ve azamî faaliyetiyle bir ve bütün olan maksada. en genç bir millet eserinin fevkalâdeliğini göstermi şti. istilâya uğrayan topraklarda.İşte millî harekette bulduğumuz kudretler temamile hürriyetin yaratıcı kudretleridir. en yakınından en uzağına kadar bütün fertlerin. garpta Çanakkale kahramanlıkları şek' ünde tecelli eden millî irade Mütarekeden sonra en yüksek şeklini bu Millî Harekette bulmuştur.Denüebiiirki ilk defa istiptada karşı isyan ettikten sonra şarkta Kütülamare. en küçüğünden en büyüğüne. vazifeye iştirakini temin ediyordu.

Ben türk inkilâbını bu noktayı nazardan mütalâa etmek istediğim zaman onda başlıca üç hassa görüyorum ve bu hassalazı türk inkilâbmın ruhiyatı için mühim farikalar olarak kabul ediyorum: Birincisi: inkılâbın gayesinde ki. kudurmuş gibi nihayet kendi kendini ısıracaktır !.. bir de bu inkılâbın ruhu itibariyle.. Saltanat bu neviden hiç bir fikir vücude .. hangileri çürümüştür. muayyen maksatları evvelâ tasavvur ve hazim etmiş ve bunu hiç bir safsataya meydan bırakmiyacak surette tespit etmiştir. safhaları neden ibarettir? işte bu kısımların mütalâası inkılâbın ruhiyatıdır. "Ya istiklâl ya hiç!.Ki olan Yunanistan ne olacaktır ?. yaşayanların ruhundaki faaliyetleri... hülâsa inkılâbın tarihte değil. Vicdandan gelmiyen safil ihtirasların tabiati bir derece tefe'ül etmemize müsade ediyor. münakaşası caiz olmıyan kir fikirdir. Binaenaleyh bir psikoloji mevzuudur. Yunanista durmayacak. Mazide hangi müessiseler vardı. hangi mefkureler canlanmıştı? Bütün bu meselelerin inkılâp üzerine tesiri neden ibaret olmuştur? Bunların tetkiki içtimaî noktayı nazara aittir. hedeflerindeki kat'i vuzuh. fikri bu hükmün kuvvetini göstermiye kâfidir. Türk inkılâbı nekadar geç olursa olsun. Halbuki bir inkilâp vücude gelirken kendisiyle birlikte ne gibi ruhî haletler doğur du ? Ne gibij kıymetlere vücut verdi. İnkılâbın bütün tarihinde tesadüf edilen ve bir fikri sabit gibi inkılâbın bütün edebiyatını dolaşan istiklâl fikri bu iddianın en kat'i delilidir. bilâkis ne gibilerini itibardan düşürdü. Türk inkılâbında istiklâl yalnız münakaşası kabil olmıyan değil. Türk inkılâbının psikolojik mahiyeti Bir inkılâp iki türlü mütalâa edilebilir : Onu vücüde geliren içtimaî mütekaddimleriyle.

. ebediyet. İnkılâp böyle yaparak asîl ve iâyuhti olduğuna inanıyordu. tamamiyle içtimaî menşeli kıymetlerdir. Manialar. Türk inkılabını besliyen kaynaklar doğrudan doğruya beşeriyetin idi. icap ve zaruretten başka bir kanun tanımıyan bir âlemde bir nevi icap ve zaruretten ibaret bir hareket olarak tecelli etti. Türk inkılabı ne kutsî sayılan ne de ihtiyar veya şayanı hürmet sayıldığı için sevilen insanların muhabbeti ile yaşamıyordu.. Türk inkılâbının ikinci böyük hassası taşıdığı duyguların âlemşümul olan kaynaklarıdır. bütün beşerîyetinidi. Her şeyden evvel fikirlerinde riyazî bir açıklık. Çünkü kuvvet aldığı membalar bir şahsın. Ne göreceğiz? Onun başında bulunan büyük adamın psikolojisini. fikirlerdeki hendesî camittik ve kat'i vazıhtık onu son derece temyiz edecek vasıflardandır. milliyet. canlı mevcutlar gibi. Bunlardan birini.getirmemiştir. seyyareler. Üçüncü hassas şudur: Türk inkılâbı canlı cansız mevcutlardan mürekkep. aynı âîemde kendisine mahsus bir seyir ve tekâmül vucude getirdi. bir milletin menbaları değil. medeniyet. temayül ve istidad demetlerinden ibarettir. Bu itibarla türk inkılabı âlemde mevcut olan sabiteler. duygularında beşerî bir akis. Bu iki psikolojinin muvaziliği bizi şu felsefeye sürüklüyor Ferdin hayatında olduğu gibi> cemiyetin hayatında da tek ve mutlak bir istikamet yokturHayat istikamet tellerinden. Şimdi türk inkilabmı temyiz eden bu hassaları nazarıdikkate alalım. hatta ricatler. Şu halde türk inkılâbının farikası yepyeni fikirler olmasa bile.. hiç bir şey onun zarurî olmak ve tabiatın' icra etmekten ibaret olan varlığına sekte veremedi. tehditler. Hareketlerinde sebat inkılâbın iradesini temyiz eden en mühim hassadır. iradesinde fizikî bir muayyeniyet. bütün tarihin. maddeler..şamatalar. gibi duygular ki her biri ferdî veya hodbin bir hassasiyetin eseri değil. bir kaçını intihap etmek onlara . İstiklâl.

Hınzır tıpkı kötü insanlara benzer. Ali Osman her zamanki gibi çalışıyor. millet denilen temayül ve istidad huzmelerinden seçen ve onlardan bir iktidar yekunu vücude getiren san'atkârlardır. — Bel belliyorum Beyim. Bilâkis diğerlerini terketmek onları dumura uğratmaktır. Ben bu fikirleri yalnız tarz ve üsluba soktum : Bir ilk bahar günü bahçeye çıktım. toprak belliyordu. Ali Osmana itiraz ettim : .— 53 — vücut ve cismaniyet vermektir. nerede bir sapı bitse orayı kaplar. Dünyada bunun kadar arsız. alelade bir insandır. Bahçıvanlığı ondan daha iyi anladığımı zanneden ben. yabani otlan ayıklıyordu. dedi. Nereye düşse orada biter. artık iyiler yaşayamaz olur. Ali Osmanın faaliyetine dikkat ediyordum. Nereye bir tanesi girse orada fenalık c oğahr. Şu halde büyük adamlar milletlerini olduğu gibi sürükliyen insanlar değil. Ali Osman ağa?. Geçen sene benim bahçıvanimdı ve memleketine gidinceye kadar benimle çalıştı. Buradaki fikirlerin asıl sahibi kendisidir. çiçeğin düşmanıdır. ne de bir şeytandır. Ali Osmanın bu faaliyetinde vakit geçiren tenbel bir adamın kesik hali vards. dedim. Çok ayrık var. fakat dakikalarca elini toprağa sokarak karıştırıyor. onları temizliyorum. Ayrık sebzenin.. Ali Osman bir bel vuruyor. — Temizlemesen ne olur?! Ali Osman hayretle yüzüme baktı : — Ne söylüyorsun sen Efendi! Temizlemesem ne mi olur?! Ayrık her tarafı kaplar dikdiğin şey kaybolur.. Sordum: — Ne yapıyorsun. bunun kadar it canlı ne vardırki!. o ne bir evliya. Bahçıvan Ali Osmanın anlayışı Bahçıvan Ali Osman.

hayvandandan değil. bir harstır. köklerini her yere salar. Ben tecrübeli bahçıvanın merakını takdir ettiğim için onu bir az daha söyletmek istedim... taassup. Tam mahsul yetişeceği vakit birde bakarsın ki başını kaldırmış. kim ki mahsulünü yalnız ottan.. Bu tavsiyemin hayattan aldığı bütün tecrübelere karşı geldiğini düşünürken gözleri evinden fırlar gibi oluyordu: — Delimisin sen Efendi?! dedi. Sonra onu çıkarayım derken bütün mahsulü kaybedersin!.. tüy bile bırakmaz. Bahçıvan Alt Osm ana son sualimi sormak istedim: — Ali Osman ağa kaç senelik bahçıvansın? — Efendi.— 54 - — İyi amma Ali Osman Ağa böyle ber birini elinle ayrı ayrı ayıklayacağına. — Kim ki evvelâ tarlasını iyice ayıklar. gibi menfi bir hayattır.. işte o adam bahçıvandır Efendi. O hınzır ayrık ayıklanır mı hiç?! O bir kerre toprağın altında kaldı mı.. "Ali Osman.. ise içtimaî hayat hakkındaki müspet fikirlerimizdir. "Tohum. kimki iyi tohumu tam vaktinde dikmeyi bilir. o halde ayrıkları çıktığı zaman birer birer çekersin olmaz mı? Bu sefer Ali Osman ne güldü. bana söylermisin ?. kendinden bile kıskanır. düzlersin. Şimdi Ali Osmanın kanaatini genişletiyorum: "Tarla. — Canım Ali Osman ağa. ayrık öldü sanırsın amma o toprağın altında yaşar. Bu hadler bir kerre malûm oidukt~n . bir cemiyettir. Bu sefer Ali Osman gülerek şu cevabı verdi : — Çocukmusun sen efendi! Hiç ayrığın kökleri toprağın altında bırakılır mı!? Sen çapa ile üstünü kesersin.. bir idare adamıdır ? "Bahçıvanlık. ne de yüzüme baktı. kim ki tohumu iyi seçer. Artık gücün yeterse uğraş! Bütün emeklerin boşa gider. yirmi beş! — Sence usta bahçıvan kimdir. tıpkı fena insanlar gibi gizlenir.. irtica.. içinde ayrık değil. "Ayrık. üzerine bir çapa vursan olmazmı?..

İlim yerine dram ve trajedi yazan bu güzel üsluplu adamın ne demek istediğini acaba yalınız ben mi anlıyamıyorum?! İşte ^'ırk. inkılâp mı? Gustave le Bon bir "ihtilâl» bir "inkılap» değildir. uzvî ve bünyevî olanları da vardır...sonra Ali Osman in kanaatini içtimaî hayatımıza da tatbik etmek mümkündür.. bir emrivakidir. mutlaka bir fert tarafından istihsal edilebilir. İnkılâbı tanımak lâzımdır İnkılâp bir kelime değildir. İşte vasıl olduğum netice şudur: Bir inkılâp her hangi tabiî bir hadise gibi ancak bir ilmi ve metodu olan insanlar tarafından doğru anlaşılabilir. Halbuki inkılâp bir şe'niyet olduğundan. şe'niyet olarak düşünülebilir. ali.. Halbuki her ne de olsa. O hatta maddî ve müspet bir şeydir. Bazı fikrî vaziyetler vardır ki inkılabı doğru anlamamıza engel olur: 1 — İnkılâbı kelimelerle düşünmek. 2 — İnkılâbı "siyasî n diyerek daima gelip geçici bir şey sanmak.. Gibi bir çok kelimeler ki mu- . inkılâp bir emir. 4 — İnkılâbı sadece bir adamın eseri sanmak. ruh. Halbuki sathî inkılâplar gibi.. safii. Halbuki cemiyetin karnında olmiyan ve vakti gelmiyen bir İnkılâp zorla doğurtulamaz. demiş! Bunu derken de türk inkılâbını kastetmiş!. Niçin böyie yipıhmyor ? Bunu ilim ve hars müessiseleri mutlaka yapmalıdır. İnkılâp şe'niyet üzerinde kazanılmış bir zaferdir. 3 — İnkılâbı sadece tarihin ve içtimaî mukadderatın bir neticesi sanmak.. karacter. İhtilâl mı.

Yine aynı kanaata göre.. "Yaratıcı tekâmül nazariyesi. fakat hiç bir zaman ikna edici olmıyan bir muharrir!. ihtilâl anî ve fevrî. Bu kanaat eski olduğu kadar da hayatın bütün vakıalarına uymiyan bir tedriç nazariyesinin eseridir.harririn bunlarla kastettiği ilmî manaları anlamak hemen? kabil değil. Çünkü ezelî şe'niyetlere uygundur.. inkılâp ise tedricî ve tarihîdir. Daima ilhamkâr. Çünkü fikrin sahibine göre.ni biyoloji sahesinden sosyoloji sahasine götürmekte hata yoktur.. Bence Gustave le Bon şe'niyet fikirleri üzerinde çalışan yarı edip. ihtilâl sathî. Niçin bir ihtilâl bir inkılâp değildir?. cazip üsluplu bir muharrirdir. Bir ihtilâle tekâmül kıymeti verdiren şey. . Türk inkılâbı hak ve hakikattir. ne onun güçlüğü ne de onun gençliğidir. yarı mütefekkir.. Halbuki inkılâplar anî de olabilir. inkılâp ise bünyevîdir.. Sadece eşyanın tâbiatine ve hayatın seyrine muvafık olmasıdır.

Yen! hayat .

.

tahminlerimiz fevkinde büyüktür. Zira Harbi Umumîdenberi Türk milletinin ruhunda.İşte bütün bu içtimaî ihtilâllerin ergeç vasıl olacağı bir tevazün ve . aynı zamanda tarifi güç bir gurur duymaktan kendilerini alamıyorlar. bu mefkurenin sihir ve kudreti gibi bu süratin imkânını da bir derece hesap ve mukayese etmek istiyorlar. denilen mefkurenin baş döndürücü bir süratle terakki etmekte olduğunu görenler memnuniyetle karışık bir hayrete duçar olmaktan. zihninde iıasıl olan inkilâp. Muharebeleri sırf mekanizmesi noktai nazarından düşünüp "yıkmak. kesmek.„ fiilleriyle ifade edenlerin enfüsî hükümleri nasıl münferit ve mücerret bir merhamet yahut insaniyet fikrinden mülhem olursa olsun. Malûmatımızın ve tecrübemizin mahdut olan unsurlarüe böyle bir hesap ve mukayeseye muvaffak olamayınca. Bizi şaşırtan en mühim sebepîererden biri belki içtimaî hayatımız hakkında mantık zorıyle edinilen müphem ve mahdut fikrimiz. daha doğrusu vakıalara uymıyan eski telâkkimizdir. eski ahlâkî. Muharebeler içtimaî tabakaları sarsan.. hayat ve hakikat hissimiz bize içtimaî neviden şüphesiz hayırlı ve halâskâr. Harbeden cemiyetler bünyelerindeki hüceyrelerin nesci değiştiğini de hissederler. Fakat akıl ve muhakememizin aczi ne derecede olursa oısun.Yeni hayat "Misaki Millî... bununla beraber mukavemetsuz bir cereyan içerisinde ferdî hayatımızın akıp gittiğini söylüyor. iktisadî manzumeleri yerinden oynatan zelzelelerdir. muharebelerin içtimaî hayattaki müspet tesirlerini tetkik edenler gözlerini temamile hakikat üzerinde dolaşdırmışlardır. millî hareketin tarihini az çok asri bir feza içerisinde görmek biz İstanbul Türkleri için tabiî bir haleti ruhiyedir.

Yeni Türkiye Devletini eski Osmanlı saltanatının bilâfasila devamı addetmek nasıl doğru değilse. Bu fikirler alelade fikirler değil. Çanakkale müdafaasının öğrettiği hakikat türk milletinin namus ve istiklâl mefkûrasine verdiği kıymettir. Bu günkü Türk milletinin hayatında görülen bu süratli yenileşme faaliyetini uzun zamandan beri mütemadi muharebeler. Harbi Umumî bir millet için siyasî ittifakların her ne temin ederse etsin. mütevali felâketler neticesinde hasıl olan tahavvüîlerin zarurî bir neticesi olarak telâkki etmek doğrudur Meşrutiyet iptidalarından beri devam eden bu içtimaî tehavvüîler neticesinde gerek maddiyet ve gerek maneviyet: sahasinde bîr çok kuvvetlerin tecellisine şahit olduğumuz. bünyesinden temamiyle hariç kalan mahiyetini gösterdi. bütün müdafaaların tarihinden çıkan cani* fikirlerdir. Harp nasıl bir hali tabîî ise sulh ve sükûn da onun kadar tabiî bir haldir. zamanda ve mekânda tahakkuknndan başka bir şey değildir. bir takım zayıf kıymetlerin de feyz ve kuvvet kespettiğine şahit olduk. gibi. Mütareke günleri bize aciz hükümeti tarafından terkedilen bir milletlerin nefsinden ve iradesinden başka desteği olmıyacagım anlattı.. Yeni Türkiye Devleti bu canlı fikirlerin vücudünden. Şu halde cemiyetimizin bünyesi gibi ruhu da. Millî müdafaanın tarihi ise fenni usullerle idare edilen bu harbin manevî kuvvetlerle birleşince âlemde şeref ve istiklâlin yegâne müdafii olabileceğini^ bizimle beraber âleme ispat etti. Şu taktirce senelerce harb eden bir cemiyetin kendi bünyesinde hasıı olan ihtilûlkâr hareketlerin bir tevazün haline girmesi emi tabiîdir. Yoksa cemiyet böyle bir intizama mazhar olmadıkça payidar olamaz. yeni . yani ahlakî hukukî zihniyeti de beraber degişmtir Bu uzun cidal hayatının bize öğrettiği hakikatler mutaaddittir Eski Türk-Yunan harbi bize idareyi mutlakanm Rumen'de aç ve çıplak bıraktığı neferlerin sefaletini gösterdi.— 60 — taazzi hali vardır.

ademi imkân tahvil eden büyük irade şimdi de Demokrasinin icabatını mutlak surette tatbik ediyor. Halbuki Demokrasi memleketin bütün ahlâk. terbiye ve maarif sistemini değiştirecek derecede derin. Çünkü siyasî inkilâplar da . ahlâkî ve iktisadî inkilâplar gibi . içtimaî tahavvüllerdir. Çünkü yeni hayat milletin nefsine itimadından doğmuştur. siyasette. Milletçe nasıl yenileşdikse devletçe de yenileşmek zaruretindeyiz. ahlâk.dinî.— 61 — «devlet hayatımızı eski devlet hayatımızın tekerrürü ve taklidi şeklinde tekâmülünü beklemek te o derece doğru değildir. terbiye lisaniyle vazihen ifade edilebilir. hukuk. adamının adi siyaset yapması caiz değildir. hukukta.. terbiyede. Bu eser karşısında ilimin sağır ve dilsiz kalması mümkün değildir. Bu akisleri ve neticeleri görmek için her şeyden evvel Demokrasinin ne olduğunu vazihen ifade etmek mecburiyetindeyiz. Demokrasinin ne olduğunu anlamak için de bu sekilin tamamiyle zıddı olan Kast devrine iraei nazar etmek lâzım geliyor: . fakat siyaset ve siyasî inkilâplann ilmini yapması neden cayiz olmasın?!.içtimaîdir. binaenaleyh onların da afakî bir mevcudiyetleri vardır. bunun akisleri olmak »lâzım gelir. Demokrasi nedir? Memleket hiç bir tarihin idrak etmediği ve hiç bir memleketin şahit olmadığı muazzam bir inkiiâbı vücude getiriyor. Afakî bir surette tetkik edilmeleri lâzım gelir.. Es3reti hürriyete. yeisi ümide. Binaenaleyh ahlâkta. Yahut ta Demokrasi bu neticelerle alâkadar olmıyan sathî bir değişikliktir. Diğer cihetten ya Demokrasi içtimaî hayatımızın esaslarını sarsacak derecede derin bir inkılâptır. o halde bunun neticeleri hukuk. binaenaleyh ati mutlaka bu nefsin şeref ve izzetine lâyık olacaktır. o halde bu değişikliğin derecesi ve mahiyeti anlaşılmalıdır. Gerçi ilin.

Demokrasi devrine girmiş bir cemiyetin seciyeleri Kastlarî devrindeki cemiyetin bu seciyelerine tamamiyle zıddır. Hiç kimse diğerlerinin ne mafevki ne de madunudur. ne de fiilen cevvaliyet yoktur. her Kast diğerinin son derece muhasımidır. 3 — Kastın efradı mesleğini intihapta da serbest değildir. . zürram arasında hukuk farkları vardır. Bunları demokratik cemiyetlerden temyiz eden seciyeler şunlardır: 1 — Kast dahilindeki fertler aynı hukuka malik değildir. Bunlar büyük günah teşkil eden fiillerdir. Aralarında taksimi amel yoktur. meshep farkları nazi itibara alınmaksızın müsavidirler. Meselâ rahibin oğlu rahip. Kast dahilinde rahiplerin. meslek. Şöyle ki: t — Demokratik bir cemiyette fertler kanun nazarında aynı hukuku. muhariplerin. diğer bir kastın yemeğini yemek. 4 — Kastlar arasında bir nevi umumî vahdet olmakla beraber. Demokrasiye ise en geç vasıl olmuşlardırÇünkü Demokrasi içtimaî tekamülün son merhalelerinden biridir. ecnebilerle temas etmek.. cins. Çünkü bu cemiyetlerde meslek intihabı aile ile mukayyettir. aynı kıymeti haizdirler. Muhtelif meslek erbabı arasında hukuk farkları mevzuubahis değildir. rahip muharibin mafevkidir. Demokratik cemiyette sınıf teşkilâtı yoktur. Cemiyetler kastlar devri dediğimiz bu İbtidaî şekli idrak etmişlerdir.- 62 - Kastlar Hindistanda yaşiyan ufak cemiyetlerdir. Meselâ muharip zürraıa mafevki. gibi birçok fiiller memnudur. demircinin oğlu demircidir. muharibin oğlu muharip. ırk. 5 — Kast devrinde cemiyet son derece hareketsiz. Butun insanlar sınıf. 2 — Kastın erkek efradı için meselâ diğer bir kasttan kız almak. atıldır. Binaenaleyh meslek* ihtisas verasetin bir tabiidir. Bu devrin insanlarında ne fikren.

Demokraside meslekler taksimi amele ve tesanüde müstenittir Demokraside meslek zümresiyle meslek zümresi arasındaki his. Meselâ alimin oğlu demirci olabileceği gibi. Bütün ou şartlar ve'neticeler toplanarak denilebilir ki :Demokarsi Adalet mefkuresinin tecellisidir. 3 — Demokroside fert istediği mesleği. şeklinde hürriyet. ten ibarettir.. Meselâ Demokrasi ferdi istediği cemmiyetten kız almakta ve istediği yemeği yemekte ve ecnebilerle temasta ve buna mümasil olan bütün fiillerinde serbestir Hiç bir dinî kayıtla mukayyet değildir. hem fikren. husumet değil.. bütün vatandaşlar için vicdanın kabul etmediği veya muvafık bulmadığı velayete tabi olmamaktan ibaretan olan " dünyevilik. kendi kuvvet ve kabiliyetinin müsade ettiği mesleği intihapta serbes kalmaktan ibaret olan "müsavat. Meslek intihabı Kastlar devrinde olduğu*: gibi aile ile mukayyet değildir. hem de fiilen cevvaldir. Cumhuriyetin bir şahsiyetidir.. şeklinde hürriyet. Hürriyet. zümre ile zümrelerin.2 — Kast dahilinde dinî bir mahiyeti haiz oian bir çok fiiller demokratik cemiyette lâdinî bir mahiyeti haizdir. Bazı kimseler bu müsavatçılığın bir vahime ve müsavatçılık mücadelesinin sunnî .... 5 — Demokratik cemiyette fert son derece fail. Şu takdircs demokratik cemiyetlerin seciyelerini hülâsa etmek istersek diyebiliriz ki bu hülâsa "Hürriyet. 4 — Kast devrindeki husumetler Demokrasinin meslekleri arasında yoktur. demircinin oğlu da alim olabilir. millet ile milletlerin müsalehasından mütevellit "tesanüt. bütün vatandaşlar için aynı hukuku kabul eden "Müsavat. istediği veçle intihapta serbestir. ferdin hem cismanî hem de ruhanî melekelerini azamî derecede ve serbesce neşvünemaya mazhar olmasından tevellüt eden ahlâkî ve insanî bir "şahsiyet» şeklinde hürriyet. bilâkis muhabbettir. şeklinde hürriyet. şeklinde hürriyet.. O Kastın bir zerresi değil.

Nitekim Demokrasi mefkuresi de ilk defa Avrupa milletlerinde zuhur etmiş değildir. . İnkılâbı şu veya bu vasıta ile. Tarih ve içtimaiyat onu yunan medeniyeti kadar eski buluyor. fakat söylenen birdi. Bu gün bütün avrupa milletlerinde ve bizde Demokrasi ve Cumhuriyet şeklînde tecelli eden mefkure de tarihî dinlerin zuhuru gibi içtimaî hayatın tevelit ettiği bir zarurettir. O da bütün bu şiirler. Kim iddia edebilir ki türk tarihinde bu mefkure tekevvün ederken onun terkibine milletini aldatan Sultanların hatırası. Filhakika Büyük adamlar yanhz hayatın boğuk ve kısık sesini işidebilenlerdir. fakat mefkureyi halk ve icat etmek ellerinde değildir. O.. Buna bu gün de mutavaat etmemek belki mümkün olurdu. Aynı mefkurenin uzun bir husufe oğradıktan sonra tekrar tecellisi bir günlük iş olmamıştır. Balkanlarda.Fakat hiç bir zaman içtimaî mefkureler gibi milyonlarla insanın vicdanını saran kuvvetlerin zaruretleri. bazı inkilâbçılar da aynı mefkureyi incilden istinbata kadar gidiyorlardı. Söyleyenler ve söyletenler pek çoktu.'in verdiği hamle ile hareket etmekte idiler. Bilâkis bu mefkure bazen siyasî bir şuur gibi ronesan'dan beri tenvir ede ede zamanımıza kadar gelmiştir ve bütün asrî milletleri sarsmıştır. Fransa İhtilâli Kebirinin kahramanları ruhen rousseau'nun "tabiat. umdesile ve "Contrat social._ 64 - •olduğuna âkanidirler.. içtimaî zaruretlere tekabül etmedikçe cehalet yüzünden payidar olmasını akil bizzat nefyediyor.. tefsirler ve iddialar arkasında yaşayan ve değişen bir cemiyetin iştiyakı idi. Tırabulusta. şu veya bu şekilde yapıp yapmamak gerçi ellerindedir. Fakat ne büyük zarar ve istiraplarla ve ne büyük tehlikelerle!. Çanakkalede. sadece tarihin bir mucizesidir. Müttehidei Amerika istiklâli mücadelesinde görüldüğü gibi. Rönesansin edebiyatı yunan felsefesinin mahsulâtı gibi bu mefkureyi de takdir ve tepcil ediyordu. Gerçi ilmin ve felsefenin tarihinde mefkurelerin bile vahime ve cehil eseri olduğunu söyleyenler gelmiştir.

Hocalarımız arasında müteveffa Vasil Naom Bey gibi hüdayinabit olarak yetişmiş meşhur bir kimykker ve büyük bir mürebbi bulunuyordu. Darülfünunu âncârk bW hareket ve inkılâp yapmak için değil. kimyanın alat ve edevatından. inkılâbın âlemden beklediği cesaretlerine ve tehlikelerine iştirak olmıyabilir. fakat ellerimizi hiç bir şeye sürmeden dışarıya çıkardık!... Bu ... Fakat bütün . Hocamız tecrübelerinin kıymetli •neticelerini bildirirken açık. fcir' gün.. Diyen ilmine mağrur kimyakerin AbdüJ Hamit istipdadına karşı bir isyanı idi. şim5 . kuvvetli ifadesini ve kuvvetli telâkkileriyle bizde ilim fikrini.zatin derslerinde hem ilmî fikirler. İnkilâpta yarım yoktur. Biz tahsilimizi Meşrutiyetten evvel İstanbul Darülfünunu Fen Şubesinde yaptık. hem de bediî bir mahiyet vardı. ilim muhabbetini de vücude getiriyordu. kimyam sayesinde... inkılâbımız gözleri karartacak derecede başımızı döndürüyor.kendime gıda yaparım!. İşte size bu cismin terkibi». o Zamanki Darülfünnunun. Lâkin bu cismin kokusunu tebeşirin kokusundan.. hatta en •ufak tacrübelerden bile mahrum bulunuyordu. Bu kimyahaneyi ancak bir iptidaî mektebi müzesi gibi ziyaret eder. Filvaki o zamanki Darülfünnunun kimyahanesin de ancak bir kaç «eza dolabı vardı!. İstipdat... sırf Saltanatın1 JHrdarüİfünnunü olduğunu göstermek için yaşatıyordu. Fakat hiç olmaisa olanı anlaması ve anlatmasıdır.bu vasıflarına rağmen Vasil Naom Beyin dersi. Bizden evvel ders alanlar kendisine atfen şu sözleri söylemişlerdi.- 65 - Arabistan da ölen meçhul Mehmetierin âhı da karışmamıştır. . rengini de tebeşirin renginden anlarsınız!. JHi unutmam. :Bu sözler bütün hayatını tecrübe ile geçirmiş ve "Beni kuyuya atsalar yine aç kalmam.

Burada gösterecek hiç bir yok ama'israrınız üzerine yine göstereyim !. sıkıcı tereddütlerle doludur.. arizî endişelerden salim bir surette.. Bu tekasüf neticesindedir ki ecnebi istilâsı. Çüdkü bu devir de hiç bir şey. Abdül Hamidin bütün dehası işte bu noktada tecelli ediyordu!. O zaman hiç bir şey ciddi. tesadüflerin eseri idi. iktisat hey şey böyle eksikdi...„. tabiî. Hülâsa mutlakiyet maarifi bir gösteriş ve idareyi maslahat maarifiydi. Türkiye. Mümkün olduğu kadar günü geçirmek ve yarın için yine yarım tedbirler düşünmek. Meşrutiyet tarihi fasılalı. olan bu tarih içtimaî ve siyasî hayatın her nevine şahit oldu. Sultanın iştipdatı idi. tarihinin en kara ve betbaht günlerinde bu camiayı. hiç bir şey esaslı ve tamam değildi. esaret. Bazen iyi bazen fena bazen müterakki bazen mütereddi. parça parça kanaatler taşıyan. mutlakıyetin bütün idare şubelerinde vardı. Bütün bu eserler. bir ferdin. perakende olarak helak olan millî kuvvetlerini ateş ve hararete kalbeden mihrakı buldu. hiç bir maksat zahirî. Aynı tarih bize şu üç hakikati bariz bir surette ispat ve ilân etmiştir: 1 — Bir millet ne kadar cahil ve maddî medeniyet itibariyle ne derece geri olursa olsun.- 66 - diki DarüimuaHiminin koridorlarından birinde dolaşırken Darülfünunun ziyarete gelmiş olan ecnebileri gezdirmekte olan bir memurun şu sözleri söylediğini işitmiştim: "Darülfünnunu gösterin diyorsunuz. zarurî şartlar dahilinde vazedilip halledil-. Saltanat. istiklâl ve şerefini muhafaza etmek heyecanını duyduğu müddetçe ölmüş . miyordu. her şey yıkıldı.. bütün kudret ve hamlesiyh tecelli için yekpare bir ruh ve ceset bulamamış.. Her şey vukuatın. Harekatı Milliyenin tarihidir.. zayıf fertler arasında dağılmış kalmıştı!. Mutlakiyet devrinde esaslı teceddütlere mani olan. Bu noksan. Meşrutiyet devrinde aynı teceddütlere mani olan müteaddit fertlerin kararsızlığı idi. Fakat esasen bu devrin de evvelkinden farkı yoktu.... Hukuk.. Sanki içtimaî hayat.

Cumhuriyetimizin temelleri Mutlakıyetin ve meşrutiyetin bir mantığı olduğu gibi..— 67 — sayılmaz. vatan ve millet namına ölmek büyük bir iş.. yeni bir millet yaparken ve yeni bir tarih yaratrıken büyük adamların müracaat ettiği tek usul vardır: Tarlayı baştan aşağıya temizlemek ve yeni binayı yepyeni malzeme ile ve yepyeni nispetlere göre inşa etmektir. fakat milletini. Âksitakdirde inkılâp hali hayatımızı maziye iade şeklinde ricatle neticelenmez. İnkılâbın birleşmiyeceği yanlız bir fikir vardır. Müsavat. hiç bir ferdin ve hiç bir sınıfın sultasına maruz kalmamaları. vatanını şan ve şeref. servet farkı olmaksızın bütün vatandaşların millî hayatın feyizlerinden ve nimetlerinden istifadesini temin edecek olan kanunları ve müessiseleri vücude getirmektir. bir heyecan ve irade kahramanlığı olduğu kadar.. şehir. Şan ve şeref. büsbütün ihtilâle münkalip olabilir. bütün vatandaşların aynı hukuka malik olmaları. Cumhuriyetin esası adalettir. Şu takdirce cumhurî hükümetin ilk mühim vazifesi fertlerin veya sınıfların sultasına mâni olacak. sahibi bir vatan ve milleti olarak idameye muvaffak olmak büyük bir dirayet ve fikir eseridir. ilim ve teknik kahramanlığıdır. içtimaî nimetlerden istifade etmeleri ve içtimaî bir meslek intihabı hususunda bütün vatandaşların aynı vesaite mazhar olmalarıdır. .. Bu netice. Ei verirki bu heyecana mihrak olacak tarihî kahramanım bulsun. hayat için kazanç mevzuubahsolurken büyük bir ziyandır!. 3 — Yeni bir eser vücude getirirken. o da yarım ve yama fikirleridir. 2 — Asrî kahramanlık. cumhuriyetin de bir mantığı vardır. aile. asalet. içtimaî feyizlerden. Adaletin ilk şartı müsavattır.

süthaneler. evlâdıpı tahsil ettirmek şerefinden mahrum kalmamalıdır. cumhuriyet esasına sadık kata mak mecburiyetiyle talî ve ali tahsilde "boursewlar. kanunları ve mahkemeleri gibi mekteplerinin de hayatını müsavatçılık esası üzerine tensik etmeli. Hastahaneler. çocukları himaye ve fukara cemiyetleri.. ruhlarda. iradeleri tahrik edebilecek bir hayatiyet kazanması da lâzımdır. aşhaneler. Bunun çaresi içtimaî tesanüt teşkilâtı vücude getirmektir.ajiye kadar bütün mektepler tahsile müstait fakir çocuklar: için meccani olmalıdır. ahlâk.. belediyeleri ve diğer cemiyetlerde çalışmalıdır. bir haksızlıktır.. Servet ve onun terakümü sahibine bir tai kim imtiyazlar ve nüfuzlar temin etmekle kalmayıp servetolmıyanların dolay isiyle mahrumiyetini ve servetliye karşı esareti neticesini de tevlit etmektedir.. Devlet.. aynı zamanda tarih. Cümhurî devlet bu içtimaî hakslzlıklan bütün kuvvetiyle tamir ve teiâfi etmek mecburiyetindedir. Bizde vakıf en ziyade tesanütçülükten kuvvetini alan demokratik bir teşkilâttır. . iptidaîden . Bu müsavatçılığın hukuk ve kanun şeklinde tecessüt etmesi kâfi değil. namı altında adalete hizmet ederken bu hizmeti bir yandan da mekteplerinde ve maarifinde tesis etmek mecburiyetindedir. Bu.- 68 - Cumhuriyet içinde adlî. vicdanlarda şuurlanmasi.. Fakat asrî cemiyet içinde müsatçıhğm en büyük düşmanı servettir. edebiyat ve felsefe dersleriyle bu kıymetleri takviye etmelidir. tır. sandıklar. hukukî ıslâhatı idare eden mihver fikir. hep bu umdenin vücude getirdiği müessiselerdir.. "tesanütçülük. Onun için cumhurî devlet.. sırf fakir olduğundan dolayı. Cumhurî devlet "Muaveneti içtimaiye. Bu tesise yalnız deylet değü. müsavatçılığın bir şeklidir. işte bu "müsavatçılık. vakıflar tesis etmelidir. Taki cumhuriyet inkılâbı aristokratik ve monarşik devirlerin müstehaseleri şeklinde yaşıyan ölü telâkkilerden büsbütün azat olabilsin. Şöyle ki cumhuriyet içinde fakir bir aile.

hürriyet ve müsavat esasları üzerine kurarak yapar. vatandaşların manevî kuvvetlerin sultasından azade olması demektir. fiilî olarak ta ayrılması lâzımdır. yani ilmî neviden dersler olabilir. millî hayatm temeli olan müşterek kıymetlerin masuniyetini temin etmektir. vatandaşlara zoria. Binaenaleyh din ile devletin yalınız nazarî olarak değil. Cumhurî devletin asıl vazifesi budur. Bu manevî kuvvet ister dinî bir akide. Devlet bu vazifesini bir yandan kanunları ve zabitesiyle yapmakla beraber bir yandan da tedrisatına dünyevî bir seciye kazandırarak ve millî terbiyeyi hâkimiyati milliye. Devletin fertlerden talep edeceği şey. hatta müspet mahiyeti olmıyan ahlâkî tedrisat hakkında da göstermelidir. zabitesine müracaat edemez. filân mezhebe sâlik veya filân siyasî kanaate malik olduğundan ve kabili münakaşa. . Hürriyet. Cumhuriyetin mektepleri bu bitaraflığı yalnız münakaşayı mucip olan akideler hakkında değil. Hiç kimse şahsına ve ailesine ait olan hususî ahlâk va hayat telâkkilerinden dolayı tecziye olunamaz. muhakemesi hilafında kabul ettirilemez. ister metafizkî bir mektep. Hiç bir akidenin hürriyet esasını yıkacak surette neşrine muvafakat etmezken her hangi maddeci^ intifaiyeci veya iftıkâriyeci feylesofun ahlakî kanaatlerini genç nesillerin ruhuna zeredilmesine muvafakat etmemelidir. aklı. mefhumlarında tophyabiliriz. Bu devletin mektepte tedrisine muvafakat edeceği manevî c'ersler ancak tarih veya içtimaiyata müstenit. kabili içtihat oian mes'eleri şu veya bu suretle düşündüğünden dolayı takbih veya tezyif edilemez. ister siyasî bir içtihat şeklinde olsun.Adaletin ikinci şartı hürriyettir.. böyle şahsî kanaatlere nüfuz etmek değil. Devlet insanları zorla mutekit etmek ve zorla zahit kılmak için kuvvetine. Bu kıymetlerin mühim bir kısmını "hakimiyeti milliye ve hürriyeti şahsiye. Cumhuriyeti yükseltecek olan kafaları ancak bu müspet tedrisat sayesinde yetiştirebiliriz. Cumhuriyette hiç bir kimse filân akideye sahip.

Bu milliyet şuuru bir yandan milliyyetçi ve halkçi bir devlete. Bu zat on altı senelik inkılâp tarihi. . belki her kuvvetin mefkureden.. dinî kıymetlerin şiddetin kaybetmesiyle birlikde şuursuzluk nahiyesinden şuur nahiyesine girmiştir. meb'dei yoktur. zulümler gibi içtimaî akibetler doğuran kitlevî ve bünyevî hareketler bu şuurun uyanmasına sebep olmuştur. Bu harp. Çünkü şuursuz olarak mevcut olan milliyetin tarih'.— 70 — İnkılâbımız ve fikirler Geçende Türk inkılâbının hararetli takdirkârı olan bir Amerikalı ile görüştüm. Bu mülakatımız benim için çok istifadeli oldu. bize hem milliyet ateşi ile yanan cemiyetlerin iradesini hem de millî idareye malik olmıyanların şeametini gösteriyor.. Çanakkale harbi bize asgarî madde ile mücehhez mefkûreci birordunun cihan ordularına karşı koyabileceğini türk ile gayır arasında insanlık itibariyle hiç bir ayrılık olmadığını söylüyordu. Suvallerinde birine verdiğim cevap şu idi: Zannediyorum ki siz milliyet şuurunun zuhuru tarihini sormak istiyorsunuz. On altı senelik hayatın seyrini iyiden iyiye tetkik etmiştir. Balkan muharebesi bu intibahın diğer bir amili oldu. açhklar. Netice malûmdur. bilhassa Millî Harekâtın safhaları hakkında bir eser yazacaktır. Bütün bu vukuat türklük şuurunun bir kuvvet fikri haline gelmesi için kâfiydi. samimiyetten geldiğini öğretiyordu. iradeden. sarayın istipdadına ve israfına rağmen Türkün tükenmek bilmiyen hayat cevherini meydana çıkardığı için genç ve mektebli zabitlerin ruhunda şiddetli bir milli" yetçilik veya halkçılık heycamnı uyandırdı. Bu sırrî. Her millette olduğu gibi bizde de muharebeler. ve hükümet idaresinde saçın sakalın hiç bir kıymeti olmadığını. Bu itibar ile eski Yunan harbi türk neferini çıplak bir halde gösterdiği. Çünkü bir Amerikalının nerlere dikkat ettiğini ve neleri öğrenmek istediğini anlatıyordu.

Doktor Gustav Le Bon' dur. İkinci merhalede fikirlerinizi en çok tenvir eden mütefekkir içtimaiyatçı Durkheim olmuştur._ 71 — bir yandan da dünyevî ve cumhurî bir idare şekline inkılâp •etti. bilhassa kavimlerin içtimaî ruhiyatına dair olan kitapları bizi çok müteessir etmiştir. fakat hiç bir tatbikatçı ve hükümet adamı tarafından kollanılmadı. Le Bon'un açık ve cazibeli ifadesi. Üçüncüsü: bu ananeci ve tahribkâr cemaatleri idare için müracaat edilecek vasıtalar tekrar. İşte Durkheimcıhk tam zamanında Türkiyeye naklediliyordu.. nede bu amil. fakat ne olduğu ilmî surette bilinmiyordu. hususiyle oldukça amiyane olan düsturları ve nassî hükümleri henüz içtimaî meseleleri müspet surette tetkike alışmamış olan memleketimizde kolayca ve çabukça intişârını temin etmiştir. Durkheim'm mütefekkirlerimiz arasında süratli intişarı muhtelif sebeblerden ileri gelmiştir. Eserleri bu suhuletine ve cazibesine rağmen yalınız okundu. hangi felsefeler en çok hükmüran oldu?. Bu tarihin mütefekkirleri nastl çalıştılar? Bu tarihte hangi ilimler. Bir kere mütefekkirlerimiz böyle bir mektebe zaten muhtaç bir halde idiler.. İtiraf etmek lâzım gelir ki Meşrütiyettenberi bizde en çok okunan zat. cemaate de cemaat rolünü verecek müspet bir mektebe ihtiyaç vardı. Le Bon'nun bizde müspet denilebilecek bir fikir neticesi vücude getirebildiğine kani değilim. Bu zatin eserlerinden alınan başlıca iki fikir vardır: Bunlardan biri: cemaatler ananeci ve tahripkârdır. telkin gibi mihaniki ve nihayet pisikolojik fiillerdir. içtimaiyatı olabilirdi. Sorbonne'da tahsil etmiş ve bizzat müteveffanın derslerini takip etmiş .. Ferde fert rolünü. Bu mektep Durkheim. Çünkü inkılâbımızın her günkü tecrübeleri bize ispat ediyordı ki içtimaî tekâmülün amili ne cemaatlerin kör ve şuursuz ihtilâllari. Bu zatin muhtelif şubelere. Cemaatin de. Diğeri: bu cemaatleri idare edeır. muharriklerdir. feretlerin iradesi ve mihaniki telkin ve tekrarlarıdır. fertlerin de bu tekâmülde bir şey olduğu hissediliyor.

Bununla beraber müspet içtimaiyatçıhk fikir tarihçemizin son merhalesi değildir. millî ve insanî bir hukukun yine dünyevî ve müsavatçı bir terbiyenin faikiyyetini müspet bir kaanat olarak kazandırmıştır. hayat amüstenit olan tekâmül mezhepleriydi. Kısaca söylemek lâzım gelirse maddeciliğin. Çünkü içtimaiyat bize halkçı ve cumhuriyetçi bir devletin. sualini sormak ta o derece tabiîdir. Çünkü ilim nekadar müspet olursa olsun bir felsefeni» yerini tutamaz. sualini sormak tabiî olduğu kadar. îşte bence inkılâp tarihimizi en çok tenvir eden mektep budur. münhasıran maddeye istinat eden her hangi felsefe değil. tekâmülcülükün bu tecellisi türk harsi için çok tahripkâr idi. Bu tekâmülcülük vicdaniyat sahasine girdiği zaman vicdan felsefeleriyle karşıtaşmıyor. Çünkü insan için "nasıl?. Bunlar ya dinî esasta hayat. hukukta. Bu sualin cevabını ancak felsefe verebilir.. ahlâkıyat ve vicdaniyat sahasine de giriyordu. müessiseleremize kadar tesir etmiştir. Müspet içtimaiyatçıhk Gustav Le Bon'un fikirleri gibi yalınız hafızada kalmamış. nereye gidiyoruz? biz neyiz?. Hülâsa bu içtimaiyatla beraber türk fikir . Binaenaleyh içtimaî hayat hadiseleri ne derece izah edilirse edilsin yine şu sualin cevabını vermek ihtiyacı baki kalacaktır: "Nereden geliyoruz?. iradenin de malûmlarını cem ve bel'ederek düşünen bir felsefe» . kâinat.. vücut telâkkileri veya maddeye. saheyi boş buluyor ve bütün genç fikirleri istilâ ediyordu. terbiyede.— 72 — olan gene müderrislerin tedrisatı da bu işi çok kolaylaştırdı. Evvelden beri Türkiyede felsefe namına hükmünü icra eden mektepler vardı. Devlette.âleminde ki bütün ihtilâllere bitmiş nazariyle bakılabilir. hep birden akim. Hususiyle Gök Alp gibi bu mektebin en selâhiyetdar bir mümessili kendi aramızda bulunmakta idi. Fakat münhasıran akla... hissin. Bizde Darvincilik yalnız hayatiyat sahasinde kalmıyor. "niçin?... iktısatda vücude gelen bütün tahavvülleri doğrudan doğruya bu mektebin kanadtlarine raptedebiliriz.

Hususiyle mütearız olması lâzım gelmiyen iki tefekkürşubesi gibi. Bu büyük ilim ve felsefe mekteplerinin tedrisatından memleket çok faide görmüştür. fikir inkılâbımızın tarihinde bu üç zatin ismi mühimdir. Fakat Beragson tamim edildikçe hakikati daha iyi anlaşılacaktır. Mefkuremiz kuvvetli.İşte bu felsefe Bergson'unkidir.. fikirler. düsturlar gibi kat'i.. Tahakkukları.. Fakat Durkheim ve Bergson yaşamaktadır.'e çok kıymet veriyordu. Nitekim bizde de bu? suale cevap veren o oldu. Bersgonculuk ne" ilmin aynı. Halbuki Bergson. Mefkureler duyulur. takdis edilir. Bergson felsefesinin esası içtimaiyat ta dahil olmak şartiyle terkibine bütün müspet ilimlerin son mutalarını almaktır. tekniğimiz. Bu sebeple iki şey biri birine zıt farzedildi. ne de ilmin gayrıdır. Evvelemirde Begrsonçuluk Durkheimcıhğın bir aksülameii gibi telâkki edildi! Filvaki Durkheim mektebinin tedrisatında içtimaî muayyeniyet fikri içtimaî kadercilik şeklinde anlaşılmaktaydı. felsefesini ruh âleminde hürriyete istinat ettiriyordu. Hususiyle "Batınî ben. yere. Gerçi Darülfünunumuzda Le bon mevzubahs bile edilmez. Bir de Bergson'un felsefesi mistisizm gibi anlaşıldı! Çünüku her felsefe gibi o da batını idi. Gerçi Le Bon bu gün sadece bir hatıradan ibarettir. Bergson'da ne bu mistisizm nede içtimaî muayyeniyetin inkârı yoktur. toprağa inmeyenleri zamanla . hendesî vücutlar arzetmezle. belki ilmin mutaları üzerinden kâinata tevcih edilen külli ve mutlak bir nazardır. Hülâsa. fakat Durkheim ve Bergson içtimaiyat ve felsefe tedrisatımızı şiddetle alâkadar eden iki mühim şahsiyettir.daha iyi anlamak lâzımdır. zayıftır Mefkureler heyecanlı mevzulardır.. Onları .

. Niçin böyledir? Çünkü mefkurelerin sahesi vicdan sahesidir. Güzel memleket. güzeli şehir. Temiz. bu faaliyet neye yarar?. Aranılan ne asabî. ne konfor. Frkat burada iradenin delâletini iyice kavratnahdır. Türk ülkesini vücude getiren bütün vatan çocuklarının ilk mektep tahsilini görmesini kim emel edinmiştir?. Zekâ olmazsa. Duyduğumuz iktisadî. Fakat bugün mektep görenlerin adedi inanılmaz derecede azdır?. güzel maarif. Medeniyet dediğimiz bu vasıtalar. Bundan ilerisi.. bu zekâyı kullanacak malumlar. Bugün siyasî hürriyet ve iktisadî refah heyecanlar vardır? Bunlar inkılâbımızın en büyük hedefleridir. denilebilir ki ne iktisat. Mefkure bize "Koş. fikirler. Fakat bugün bu mefkure de tahakkuk etmemiştir. hep doğru fikirlere. Bir mefkure hakikate geçerken bir takım şekiller alır. yürü. Mefkurelerin fikirleşmesi. fakat okadar. bütün akıbet bizim irademize. ilimler yoksa.. Mefkureler tahakkuk etmek için vasıtalar ilmine muhtaçtır.__ 74 — •olur. Eakat bunlardan birincisi tahakkuk etmiş. bizim ihtimamlarımıza bağlıdır. Mefkuremize vücut vermek için hem ilme. hakikati de. birden tahakkuk edecek cinsten gayeler değildir.. düsturlaşması hayli güçtür. der. O halde siyasî saheden sarfınazar. kemali de. ne de uziî... hakkı da. içtimaiyat/ ilimlerinin kanatierine sığınan bir takım amelî bahislerin. cemali de..... riyaziyat. \ bütün fenlerin hizmetine muhtaçtır. zengin ve güzel bir İstanbul görmek İstanbulda yaşıyan herkes için bir gayedir. ne de maarif sahesinde hiç bir mefkuremiz henüz tahakkuk etmiş değildir.. fikrî kıymetlere henüz vücut vermemişizdir. O bize mukadderatımızın istikamet veçhesini gösterebilir. doğru düsturlara. güzel iktisat. doğru hareketlere muhtaçtır. sıhhî. ameliyeler ... mutlak ve inkıtasız bir faaliyet değildir. Tahakkuk etmek talihinde olan mefkurenin ihtiyacı eşyanın tabiatine muvafık olan bir faaliyettir. tabiiyat. hem de fenne muhtacız. her şeyi orada hulacaksin. Esasen aynı günde. O. ikincisi edememiştir.

sağlam bir vukufa sahip olan teknik adamlarıdır. Hafız Osmani. Reyhaniden.. şimdi muhtaç olduğu bir şey vardır o da. türk Celisi Mustafa Rakımı. Benim yazı tarihi ve yazı bediiyatı ile uğraştığımı bilen bu zat bazı sualler sordu.' Türkler için silâhsız ve muharebesiz bir Avrupaya istila mevzuubahstir. türk Rıkası Mimtaz Efendiyi. Nesih. Türkler ve Türkiye zanedildiğinden çok fazla idealistir. asabî bir lisan yapan yine Türklerdir. Celi yazılarına büsbütün bediî bir huviyyet veren Türklerdi.tnecmuası mefkuremizi edebiyat semalarından hakikat meydanına indirecek yegâne ağırlıktır. Sülüs. teknik. Şimdi lâtincenin kabuliyle eski san.. Büyük İnkilâplar ve yeni teknikler Dün Millî Mecmua idarehanesinde eski bir hattatla görüştüm.at yazılarının tarihinde ne büyük bir kudret ve muvaffakiyet gösterdiğini her müdekkik kabul eder. Fakat türk Sülüsü şeyh Hamdullah Efendiyi. fen. basit bir şeydir. Şehirde. adlarını verdiğimiz akıl. Şeref için ölmesini bilen bir millette idial zaafı nasıl tahayyül edebilir?! Milletimizin bu müfrit mefkûreciliğini daralamak için realisttik.. maharet. Mademki Türkiye. elektirikte. avrupalı gibi bütün. Galatasaray hat muallimi *zzet Efendiyi vücude getirdikten sonra daha ne yapabilecekti ? ! Hattatlığın muasır bir san'at gibi zevkimizi terbi- . Rik'ayı icat eden. köprüde. mektepte. iktisatta. materiyalistlik istemiyeceğim. Biz Türklerin san.at yazılarından ayrılan zevkimize acıyan insanlarla hasbıhal etmek istiyorum. Divaniden. hesap. ilim. mefkuresinin insaniyet aleminde tahakkukunu istiyor. türk Taliki Yesarileri. Yesari ve Yesarizade kalemiyle işliyen Türklerdi. Benim istediğim sade. ondan ince. bedialar vücude getiren yine onlardır. Taliki. sahelerine akın etmektir. vukuf.

Bu gibi şekil san'atlerinin inkişaf mi daim ve tekâmülünü ebedî kılan şey. Büyük san'at inki lapları için yeni teknikler lâzımdır. Yesarilerin Talikleri ne derece insicamlı olursa olsun bir peysaja muadil olur mu?! Hülâsa Türk hattatlığının hat sahasindeki tarihî muvaffakiyetleri ne derece parlak olursa olsun bunun ilelebet devamına imkân yoktu. Halbuki bu kabiliyet yazıda yoktur. .. Nasıl ki mimari bir şekil san'ati olmaktan ziyade bir hacım ve kitle san'atidir. hep üç budüe birden istinat etmeleri ve bu sayede yüksek bir teknikle genişlemiye kadir olmalarıdır. Resim. Hattın doyurmadığı ruh ve zevk ihtiyaçlarımızı zaten resimden._ 76 yede devam edememesinin sebebi kendisindedir. Eski harflerin yegâne müdafaa noktası olan güzellikleri maatteessüf tarihî bir tekâmülün mahdut-ve muayyen merhalesinden fazla bir şey değildir. hatta bütün varlığını iki budun arasina hasretmiştir. çizgi ve renk san'ati olmaktan ziyade bir manazır ve terkip san'atidir. heykelden almıya mecbur idik. Onun için istikballeri namına teessüre hiç bir sebep yoktur. Çünkü bu san'at Garp yazılarında olduğu gibi tarihî zaruretler neticesinde inkişaf imkânlarını. Mustafa Rakımın elifleri ne kadar canlı olursa olsun bir heykel değildir!.

Gazi .

.

Hüseyin Ragıp Bey Harekâtı Miiliyenin bidayetinden beri fikir sahasinde çalı* şanlardan biridir. Muharrir büyük muzafferiyetten evvel yazdığı bu eserin mukaddimesi olmak üzere ilâve ettiği satırlarda diyorki: "Dostlarınızın mukabeleyi bilmisil. Müteakiben matbuat müdürlüğü ile hükümetin ninıresnıî bir gazetesi olan "Hakimiyeti Milliye. şerefine. Fakat heyhat! Tecrübeleriniz bize göstermişti ki: Cidali men' için dünyanın en dehşetli manialarını bile yenmek muzaffer ve haklı olmak . Ragıp Bey bu hizmette bir sene kadar çalıştı. vatanına. ne tamamiyle edebî.. türk matbuatını takip edemiyenlere tanıtmak istemiştir. "Türk Harekâtı Milliyesi. Millî hükümet namına ilk vazifeyi İtalyada görmüştü. Muharrir bunda millî hareketin en canlı noktalarını. en şayanı dikkat saflıklarını türkçe bilmiyen..Türk Harekâtı Milliyesi ve Mustafa Kemal Paşa Bu serlevha son günlerde Paris te neşredilmiş fransızca bir eserin adıdır.. Şon zamanlarda Anadolonun Paris mümessilliği refakatinde olarak Parise gitmişti. ne de temamiyle siyasî bir eserdir. düşmanıarmızın husumet eseri olarak telâkki ettikleri bu muzafferiyet hakikati halde biz Türkler için bir vazife. Bu muharrir arkadaşımızın Anadolu vukuatına dair fransızca olarak neşrettiği eserin hususî bir ehemmiyeti olacağını tahmin etmek güç değildir.. Gerçi hakkımızın müdafaasından sonra böyle bir eseri neşretmek faidesizdi. nin ser muharrirliğini deruhte etmişti. Eserin sahibi sabık Ankara matbuat umum müdürü Hüseyin Ragıp Beydir. istiklâline hürmet ettirmeyi bilen bütün milletler için mukaddes olan vazifedir.

Bu fasıl Meclisi Mebusanda Sinop mebusu Rıza Nur Beyin verdiği acı takririn suretiyle bitiyor. namı verdiğimiz müstesna tarihin en mühim noktalarından bahsediyor. Yalınız bir adam. Bu tek. ihti farları seçiyor.. Her taraf kara. her taraf harabe.„. zira dünyada öyle kuvvetler vardır ki yalnız bir milletin kendi vatanını. İkinci iasil Meclisi Millinin ilk günlerindeki Ankarayı anlatıyor. mahkûm edilen istiklâlini. bu fenapezir maddenin ötesinde "Vatan. Mustafa Kemal Paşa. tepedeki kaleleri seyrederken meyus olmuyor. her ruh yeis ile dolu!. "Tür Harekâtı Milliyesi. Türk ortodoksçuluğu.. vazifesini izahla kalmayıp kibir ve gurur ve istilâculuk hırsiyle masum kanı dökmenin müthiş akibetlerini göstermek lâzımdır. İşgal günü Üsküdar iskelesinden vapura binen bir Türkün gördüğü ve duyduğu şeyleri anlatıyor.. bu üstüste yıkılan kara yurtlar?. fakat yine meyus olmuyor. esir İzmiri. ruhundan bahsediyor onu yetiştiren muhitleri gösteriyor. esir Adanayı. fakat küvvetH. Büyük Millet Meclisinin küşadı. çünkü bu toz ve toprak yığını arkasında. BIPyBik adamların aimhitleri >vei terbiyesi noktasından okadar^py&ffiı 'dikkat . Ekalliyetlerin hukuku. denilen manevî ülkeyi görüyor. Aynı adam gözleri önünde esir îstandolu. zira mümin adâmhutkü iftitahîsîbi söylerken orada toplânnhşf olan elli millet vekilinin kalbine ateş ve iman Serpiyor. kadınları.. Artık herkes iriâthybr ki turk milleti kurtulacak. zira milletinin ebedî olan hayatiyetine iman «diyor Ve ö kuvveti kalp»ilemeclise giriyor. Yunanlılar tarafından yakılan çocukları. istilâya uğrayan toprakarını. Puntusçular. yangın yerlerini. buğazlanan evlatlarını müdafaa efmek hususundaki hakkını.bu ufak mukaddimeden sonra atideki fasıllara ayrılıyor: İstanbolun işgali askerîsi. esir Antalyayi da görüyor. Üçüncü fasılda muharrir Mustafa Kemal Paşanın şahsından.. Görülüyor ki muharrir " Harekâtı Milliye. İstanbulun işgali askerîsi gayet kısa bir parçadır.Icâfi değildir. çünkü esarete tahamül ' etJemiyecekf ir.

Zavallı Türkler! Hab il ile Kabil faciasındanberi dünya bir kin ve iftira dünyası oldu. "Kim kimi buğazlıyor? ! „ Sualine cevap veriyor: Türkler yalnız İzmirde. Hüseyin Ragıp Bey burada hiç bir şey gizlemiyor.. köyleri yağma... Pontusçular bahsinde türk vatanında yaşıyanların cinayeti tasvir ediliyor. Bu kısım Anadolu hükümetini bir "hükümet olarak düşünmiye alışmamış olan milletler için kısa bir ders olacak! "Ekalliyetlerin hukuku „ bahsinde " Türkiye de ekalliyetlerin zulmü „ nı anlatıyor. Daha sonra Dahiliye Vekâletinin bu asılara karşı neşrettiği beyannameyi tercüme ediyor. Bu kısımda Millî hükümetin bütün istihaleleri doğru ve anlaşılır bir tarzda yazılmıştır. Hükümet isyanınıza nasıl cevap vereceğini biliyor.olan bu bahis de güzeldir.. " Ankara Hükümeti „ müteakip faslın mevzuudur. her hakikati söyliyor. insanları katlettiniz. Ecnebi tesiriyle vatandaşlarına silâh çekenlerin akibeti söyleniyor. Türkiyenin siyasî vahdeti ise "akalliyetlerin mektepleri.. siz silâhlarınızı vatanına çevirdiniz. le tehdit ediliyordu!. yani " hukuksuzluğunu „ anlatıyor!. Burusada buğazlanmadı. . Dahiliye Vekâleti "Ey Pontosçular. size son bir ihtar! Kan dökülmesine meydan bırakmayın. anlıyna sivri sinek sazdır derler!. Muharrir Yunanistan müslümanarının hukukundan bahsediyor. Türkiyenin serveti " ekalliyetin sarrafları. türk milleti düşmanlarına karşı mevcudiyetini müdafaa ettiği bir sırada. elinde hapsoluyor. Türkler belki asırlardan beri ekalliyet yılanlarının dişleri arasında buğazlandı!. büzülüyordu!. Türkiyenin midesi "ekalliyetlerin ispirtosiyle» eriyor..... Pontusçularla türk ortadokusluğu eserin kara beyaz iki sahifesidir. Fakat beyhude zahmet değilmi. Türkiyenin saadeti "ekalliyetlerin nefsaniyetiyle. menafimiz ve hâttâ kendi menafimiz aleyhine olarak hariein teşvikatına kapıldınız. Hülâsa Türkiyede haktan mahrum olan bir millet var amma hangisi?!. millî hükümetinize isyan ettiniz. Fakat o tarihdenberi hiç bir iftira sana edilen kadar zalimane değildir..

türk olan.. Türkiyeyi uzaktan tanıyanlarla Türkiyeyi Türk sıfatiyle tanıyanların yazıları arasında çok fark var.. Durgun denizin üzerinde bir takım uzun ve siyah lekeler kayıyordu..- 82 - gelin teslim olun. türkçe giyinen. Çakal dağına yaklaştığımız vakit ayağımız yerdeki tellere takıldı. Ragıp Beyin türk ortodokslanndan ve papa Eftim Efendiden bahseden mekalesi Anadolu seyyahatimin bazı hatirauyandırdı: Niğdede.. türk zevkine tabi olan milletdaşlarımızın refahını temin den bir papasın hissi selimi daha çok hayırlı imiş. malûm mukabele.. ve dedim ki bin nazariyeden» bin farziyeden. adeta bir hayaldi. Artık tepeye varmıştık.. Daha ileride muntazam bir surette kazılmış istihkâmlar vardı. Kayseride türkçe konuşan.. muharririnin kendine has olan dikkati ve millî meselelerdeki isabetli hükmü itibariyle fransızçe bilenler için okunması çok faideli ve çok zevkli bir eserdir.». Bu hayal diğer bir hayali davet etti: Beş sene evvel bir sabah Binbirdirekte Millî Talim ve Terbiye Cemiyetinin konferans salonundan Marmaraya bakıyordum. Bu levha en muhayyel mevzular kadar zengindi. Bunlar İstanbolu işgale gelea . ayrı bir dinden olan fakat ırkan Türk olduğunu bilen ve bu fikrini bütün hayatında dindaşlarına neşreden Akdağlı Eftim Efendinin hissi selimini gösterdi. Bunlar muhtemel Anadolu akınlarına karşı İngilizlerin gerdiği tel örgülerin enkazıydı. malûm cevap. Uç hakikat Dün Kısıklıdan Beylerbeyi üzerine iki üç arkadaşla yürüyüş yaptık. hatta evlerini. Buğaziçinin tepeler arasından görülen bir parçası uzaktan yağlı boya bir resim levhasına benziyordu. odalarını türk zevkine göre süsliyen bu Ortodoksların mukadderatını düşündürdü. Hulâsa "Türk Hareke! MilliyesiM..

Bu his. bu zan sahibi için nederece tabiî ve masum olursa olsun.. Sakarya ve büyük taarruz harplarını idare ettikten sonra cumhuriyet esaslarını kuran adamın muvaffakiyet sırlarını bilmek ve yeni .. istiklâle. zulüm ve şekavet görüyor. Herkes gibi ben de onun şahsi etrafında bir takım hayaller vücude getiriyor ve " hayalimin Mustafa Kemali „ ni tahlil ile uğraşıyordum. te bu taatıta. Şübhesiz Çakal Dağından görülen denizin hatırası da bir hayale kalboldu Fakat bu iki hayal arasında bir hakikat yokmu?! Harakât Millîyenin tarihi! O tanh ki en ümitsiz. milletin hakimiyetine varıyor.. O insan ki bir gün Ankaranın toprak evleri üzerinden ufuklara bakıyor ve vatanının istikbalini seyrediyordu. beni nasıl meşgul ediyorsa başkalarının onun hakkında hasıl ettikleri fikirleri. İnönü. Belki de " ya her şey. her taraftan menfi bir mukabele. Onun şahsını bir çokları gibi ben de tanımıyordum.. veliler gibi mütevekkildi. Bunlar arasında en çok şayamdikkat bulduğum abit ve zahit bir zatin tasviridir: Bu zate göre İnönü muzafferiyetlerin kazanan Kemal Paşa sabahlara kadar ibadet ve taatle meşgul olan. Acaba bu iki hayal arasındaki büyük hakikat hayatının muayyen bir dakikasında atıl ve mihaniki bir memuriyet vazifesi yerine istiklâlin zevkini duyan ve ölümün kokusunu kokhyan bir insanın iradesi değilmidir?.. Şimdi denizde bunlardan eser bile yoktu.. „ diyordu. İşgal günlerinin kara hatıralariyle dolu olan gönlüm hayretle. Belki hiç!. Bu "hayalî Mustafa Kemal. Dünden beri otuz otuz beş saat geçti. elinden tespihi düşmiyen bir zattı.— 83 — galiplerin tekneleriydi. fakat nihayet zafere. tarih ve ilim nazarında ne kıymeti olabilir?!. Avrupa istilâsına karşı koyan. Paşanın bütün muvaffakiyet sırları işte bu ibadet.. sevinçle kabanyordu. Paşa melekler gibi masum. en kara bir günde başlıyor.. vücude getirdikleri hayalleri de büyük bir alâka ile takip ediyordum.. bu masumiyet ve tevekkeldeydi!. yahut hiç!.

bir yandan ali bir hessasiyet.- 84 - nesillere doğru olarak bildirmek borcumuzdur. hiç bir millet için tarihi münkariz denilemez. paranın. İşte bir yandan ilim ve zekâ. ilmi zihniyetin. ilmî velayetin. Saniyen: Bazan maşerî bir vecit. manevi kuvvetle hür. harptaki tesirini. her şey müdir ve mütefekkir bir zekânın iktidarına. hesap zekâsı. ilmî terbiyenin. maddî kuvvetler esir.. Türk milleti için bu muzafferiyeti vucude getirdikten ve bu üç mefhumun delâletlerini tarihle.. yazık ilim yerine vehmi. bazanda bediî bir hesasiyet şeklinde tecelli eden yüksek derecede mefkurecilik. bazan ahlâkî bir mecburiyet... fen. tarihî şekilleriyle bütün beşerî kıymetler dahil. iman yerine yesi koyan başlara!. bir yandan bütün ilimlerin ve tefekkürlerin fevkine çıkan metafizikî bir itikat. insanî. nüfusun. ilim adamlarının. Bu üç nokta bir millet programının esasları değilmidir? Söyle ki: Evvelâ : milletçe her sahede ilmin. bütün icraat ve İslâhatta yine bu üç noktaya istinat etmek mümkün değilmidir?. . manevî kuvvetlerle beslenmiyen maddî kuvvetler nihayet zevalpezir. mevkiini. bu mefkurecilikte millî. pilânın. ilim saltanatının mutlak surette hakimiyetini temin etmeliyiz. Salisen: îki şartı ihata eden bir hayat felsefesi. ilin: müessiseltrinin. İlmin vatanında ilimden başka hiç bir şeyin sultasını kabul etmemeliyiz. eşya ve hadiseleri idaresine muallak. Nice bu muvaffakiyetin unsurlarını şu üç noktada toplamak mümkündür: Evvelâ: maddenin yani silâhın. vatanî.. hiç bir hayat için bitmiye mahkum.. ehemmiyetini takdir eden ve bilmukabele bunları idare eden bir zekâ.. bence millî harekâtın bütün felsefesi bu üç noktanın vucude getirdiği müsellestir.. istikbalin anahtarı büyük adamların elinde. manevi kuvvetler baki. âlem bir âlemi imkân. vukuatla ölçtükten sonra acaba bütün içtimaî teşkilâtında. Sonra. ilmî tedrisatın. bu flsefeye göre maddî kuvvetler esasen fani. ilim.

terbiyemiz bir vicdan terbiyesine inkılâp etmelidir. ruhlar daki harareti için lâzım olan şartlan. Benim maksadım hadiseyi sırf bir cemiyet hadisesi gibi nazarıitibare almak. yine büyük adamlarına ait birer imkândır. Evvelâ türkcemiye tinin Mustafa Kemal Paşanın şahsına karşı gösterdiği bu derin hürmet ve alâka ne ile tefsir edilebilir? Bu alelade bir riya veya bir taklit eseri midir? Yoksa içtimaî bir dalâlet midir? Vaka türk inkılabına ve Paşanın şahsına en çok . Buna mukabil bütün memleket cok mühim gördüğü bu suikast teşebbüsünü şiddetle felin etmiştir. ahlakî. bediî kıymetlerin hürriyeti.. intişarı.. Salisen: müstakbel nasillerin terbiyesini idare edecek olan hürriyet ve imkân felsefesini en mücerrep. neşriyat ve felsefemizi alâkadar eden bir mahiyettedir. insanî.. teşkilâtı. idare hayatımızı. Bu üç şart aynı zamanda hükümet teşkilâtımızı. en millî bir felsefe gibi kabul etmeliyiz. terbiyeyi vucude getirmeliyiz.- 85 - Saniyen: Millî. Tarihinden ibret ahp almamak yine milletlere. Şimdiye kadar gazetelerde tesadüf ettiğimiz resmî ve gayrı resmî malumat gösteriyor ki bu teşebbüs kuvveden fiile çıkmak için hazırlanmıştır.. hükümetimiz bir vicdan hükümetine.. Büyük adamın şahsı Türkiye Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin şahsı hakkında suikast havadisi bir haftadan beri bütün memlekette çalkanmaktadır. bununla bütün maddeci ve bedbin olan felsefelere mukabele etmeliyiz.. terbiye ve tedrisatımızı. fertlerin ve cemiyetlerin hadiselerini tetkik eden ruhiyat ve içtimaiyat ilimlerinin zaviyesinden bir kere daha görmektir.

aynı irade türk milletinin halde veya istikbalde ki ktisadî medeniyetin. darlıkla olmuştur. Bence şudur: Türk heyeti içtimaiyesi Mustafa Kemal Paşanın şahsını türk milletinin selâmetinde bir " amili mutlak „ olarak tanımaktadır. huzurla ve sırf para ile olmamıştır. Şu halde türk milletinin Mustafa Kemal Paşa hakkındaki bu şuuru ne bir tesadüfün. Şimdi meselenin ikinci safhasına geçelim: Türk vatanının tamamiyetini ve türk milletinin istiklâlini temin eden aynı . zahiridir ?. aynı kuvvetle çalışmış. Paşa herne vadetmişse yapmıştır ve bütün bu mazhariyetler rahatla. Aynı millet insanlara muhabbet etmek gibi nefret etmek tecrübesini de mükerreren yapmıştır. Bu. Paşa milletin istiklâli ve refahı hakkında vicdanının sesini duyduğu günden beri hep aynı tarzda.- 86 - düşman bir insan tarafından mütalâa edilsin farzedelim.kafa. içtimaî bir tecrübenin. Türk milleti bu büyük adamın şahsı hakkındaki bu layezal kanaati bir günde yoktan elde etmemiştir. Bu kanaati istiklâl tarihinin bütün safhalariyle elde etmiştir.„ Fakat hadiselere dikkat edelim ve türk milletinin tarihî hayatını düşünelim. içtimaî vicdanın doğurduğu yine içtimaî nevinden bir kanaattir. fedakârlıkla. sıhhi ve bediî refahını da temin ede- . hep aynı gayelere yaklaşmıştır. denilsin ki " Bu hürmet ve alaka sırf şeklîdir. O halde millette Paşanın şahsına karşı tavî surette duyulan bu muhabbet ve taktir duygusunun tabiî sebeplerini düşünmek lâzım geliyor. tşte cemiyete ait olan bu karar ferdî zekâlar ve mücerret mantıklar tarafından ne derece tenkit ve tenzil edilmek istenirse istensin şimdiye kadar umumî mahiyetinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Hiçbir mecburiyet bu muhabbeti türklerin kalbine tahmil etmediği gibi hiçbir sebep de sunî bir hassasiyeti bir milletin hayatında devam ettiremez. ne de bir zilletin eseridir. iziyetlerle. Türk milleti onun idare ettiği ve onun kanşdığı bir millet meselesine şeytanî kuvvetlerin karışamıyacağına inanıyor.

tesanüt ve vahdet mihveri teşkil etmesi kadar tabiî bir şey olamaz. müteredditlerin. Yaradan hep cemiyettir ve içtimaî bir kadercilik eseri olarak milletleri muhtaç oldukları güzideleri hep bulacaklardır. bir istiklâl . hususiyle şahsi bir çok ümitsizlerin. Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin şahsı böylece en bitaraf ve en afakî bir tarzda tetkik edildiği zaman ona büyük adam. Fakat ne gariptir ki halkın bu hissi selimi bazı münevverlerde bozulmuş. cansız bir izan İtayım olmuştur. Fakat bu anlayış ne ters bir anlayıştır!. Fakat her tarafına basdıkca kahraman veya dahi çıkaran bir makine gibi bir cemiyet mefhumu sakattır. görülecektir ki Paşa bu mukaddes kavganın her devrinde her şeyden evvel milletin ebedî hayatına iman eden mefkûreci gibi çalışmış. bu kuvvet. millet sağolsun.. cemiyetin teşkilâtında.- 87 - bilecekmidir? Mnstafa Kemal Paşa yalnız büyük bir asker sıfatıyla millî faaliyeti kendi sahesıne münhasır kalmış bir zat değil midir?. bünyesindedir. İşte " Biri gider biri gelir. Evet gerçi içtimaî hadiselerin ilk izahı cemiyetin kendisinde. Bu anlayışa göre fertlerin hiç bir kıymeti yoktur. Bir milliyet. Bu suale doğru cevap verebilmek için yine maziyi hatırlamak mecburiyetindeyiz. bir kaç Mustafa Kemal daha yetiştirir. En çok milliyet taraftan olan içtimaiyatçılar bile bunu idda etmemişlerdir. onun yerine kuru mantık. O halde Paşanın şahsı hakkında türk cemiyetinin heyecanını bir de yarın şuuriyle izah etmek mümkündür. aynı zamanda kahraman ve müteceddit sıfatlarını vermekte mütefekkir olan bir insan tereddüt edemez. Hayatta bu kadar büyük bir icaz sahibi olan birMustafa Kemalin istikbali için en kuvvetli bir ciheti camia. Paşanın mazideki eserini sırf askerî diye takyit etmek delâletten değilse bile hamakattendir. İstikbalin tarihi tetkik edilsin. zaıyf kaplilerin bile hayat ve kuvvet aldığı bir menba ve mihrak vazifesi görmüştür. gibi mülâhazalar ilimi olmayan bir anlayış tarzından başka nedir?.

Milletleri yalınız itaat eden koyunlar farzetmek çok yanlış bir teşbihdir. fakat onu işliyen bir sanatkâr da lâzım.yutan ve içinde kaybeden aç zekâlardan değildir. her fikrin doldurduğu bir boşluk vardır. Fakat şahsiyetini vücude getiren büyük kuvvetleri seçmek daha kolaydır. Bu liyakatten istifade edip onu müstakil kılacak sanatkâr kimdi ? Tarihin bütün sırrı işte burada. her fikir bir hududa malik. Bu kuvvetler neden ibarettir? Eevvelâ zekâsının hayret edilecek bir derecedeki "açik görmek kabiliyeti. Fakat bu milliyet bu istiklâl Rübens'in bir tablosu.. Michel-Ange'm bir heykeli.— 88 — olmak için gerçi bir cemiyet mevcut olmalıdır.. aldığım olduğu gibi . herhangi mfitevassıt yaradılışlı bir Mustafa bir Kemal o sanat eserini vücude getirebilecekti. Milletler için büyük adamları tanımak çok hayati bir meseledir.. hiç bir mefhum askıda değildir. Evet türk milleti şüphesiz ki istiklâle çok lâyıktı. Ve o sanatkârın iradesi oderece mühim ki bu iradenin hayır gibi şerre de taluk etmesi için içtimaî hiçbir mani yoktur. ilhamının mey vasidir. her şey açık... faak büyük adamlarını da birer kukla farzetmek ondan daha az yanlış mıdır?. berrak.. Eğer bu sanatkârın sinirleri olmasaydı ve damarlarında ki kan öyle dolaşmasaydı. bu zekâ şeinleri.. ve hadise- . Mustafa Kemal şahsiyeti Mustafa Kemal gibi büyük bir adamın. Sinanın bir camii gibi bir sanat eseri. şahsiyetini tarif etmek güç bir iştir. dehanın çocuğu.. Milletler bu büyük adamların asırlar ve batınlar verasetinden topladığı hilkat ve yenilik cevherlerini kullanarak tabiî kuvvetlerin servetinden istifade etmiş oluyorlar. Bu zekâ her gördiğünü içine alan. Evet cemiyet var ve lâzım. Fakat esarete girmişti. Mustafa Kemalin zekâsında hiç bir fikir karanlıkta. Aksine..

çünki bu kıymetler o azameti vücude getiremezler . Bu Büyk adamın ruhî şahsiyeti ne derece şayanidikkat olursa olsun insanların tarihinde oynadığı rol ondan daha şayanı dikkattir. insaniyet. ve tarihî mukadderatın sadece neticesi değildir.^ gibi büyük ve beşerî neviden kıymetlerdedir. ebediyet. sırrına mazhar eden esrarengiz bir fert te değildir. medeniyet.. Bu beşerf neviden kıymetler bu kalbi o derece kaplamıştır ki diğer ufak kıymetlerin orada tam bir seyrini bulmak mümkün bile değildir. icabın bir tecellisidir.. her yalan. Büyük adamın iradesi tabiatin bütün kuvvetleri gibi zaruretin.- 89 — leri dayıma süzen ve yalnız kendisine yarayan cevherleri kabul eden ve her sunî. Bu kalbin azameti meselâ arkadaş hissi yahut aile muhabbeti gibi ferdî hislere çok civar olan dar kıymetlerle değildir . Mustafa Kemal mistik tarihçilerin kabul ettiği gibi türk milletini "basübadelmevt». artık meyve vermiyen hasta . Mustafa Kemal şahsiyetini vücude getiren son büyük hassa iradesinin hususiyetidir. Mustafa Kemalin zekâsında bulduğumuz açıklığın eşini medrese kılâsiklerinin şekli ve lisanı olan belagatlerînde değil. Zekâ Mustafa Kemalinin türklüğü işte bu noktadır. belki türk halkının tarihî akli seliminde bulmak mümkündür. Bu iradenin haricî tesirler karşısında bir türlü bozulmuyan bir muayyeniyeti... her muvakkat şeyi kovan bir tabiat cihazıdır.... Hiç bir hadise.belki milliyet. Mustafa Kemal tarihî kadercilerin anladığı gibi türk milletinin alellâde bir mümessili. Mustafa Kemalin büyük kalbini görmek için ferdî hayatından uzaklaşmak ve bu kalbin beşeri muharriklerini uzaktan seyretmek lâzım gelir . Mustafa Kemal hayat ağacının kuruyan. " Mutedil adam „ mefkuresi bu hilkati katiyen ifade edemez. Mustafa Kemal şahsiyetini vücude getiren ikinci hassa Kalbindir.. hiç bir ölüm korkusu şimdiye kadar onu tuttuğu yoldan çevirmemiştir.. şaşırmiyan bir istikameti vardır.

fakat bu aşıyı vurduktan sonra . Onun için türk inkılâbının ispat ettiği hakikat şudur: İçtimaî tekâmülde büyük adamların rolü yalnız büyük olmakla kalmıyor. Gazinin en büyük eseri Bence Gazinin en büyük eseri Türk milletinin yaşamak kabiliyetini hiç bîr inkılpâıçya. ona mükemmel bir medeniyet aşısı vuran. yahut ayrı cinsleri yakiaştırmıya çabahyanların yeis getirici rolündan tamamiyle ayrıdır. . hatta içtimaî muayyeniyetçiliği bile şüpheye düşürecek derecede iradîleşebiliyor.«dallarım hiç acımadan kesen. Bütün aşılar gibi bu medeniyet aşısının da hakikî kıymeti ancak meyvelan kemale geldikten sonra anlaşılacaktır. yahut hiç bir milliyet sanatkârına müyesser olmıyan büyük bir ihtirasla bu düşünceye inanmasıdır. kıskanan emsalsiz bir sanatkârdır. Onun için Mustafa Kemalin turk tarihindeki mevkii eskiyi tamire. kurtlara terketmiyen. yeni türkleri bir mabut gibi yoktan var etmiş olmasa bile.. hakiki ölümden muhakkak kurtarmıştır. Çünhi bu büyük adamın elan aklıma hayret veren bütün maddî teşebbüslerini idare eden. onu daima gözliyen. bütün medenî hamlelerini kovahyan yaratıcı kudreti işte bu ( Anlayış ve duyuş tarzı) dır..ağacın hayatını fırtınalara. yahut hiç bir fikirciye müyesser olmıyan bir zekâ ile anlaması ve hiç bir milliyetçiye. böceklere. O. bu rol bazan içtimaî kaderciliği inkâr ettirecek.mütevekkil bahçıvanlar gibi .

Tipler .

.

. malik olmak kabiliyetinde de bulunmıyan insanlardır. Onlar için yalnız madde âlemi. incelik. Ribot' nun irade hakkındaki bu tasnifini diğer kabiliyetlere de sokmak. taklitle geçer. çünkü kararını icra için lâzım gelen cehit ve gayreti sarfedemiyen. hiç bir hisse malik değildir. hendese. kimya. hakkındaki eserinde bir sınıf iradesiz insanlardan bahısediyor. Bunlar incelik. bence kabildir: İradenin dahileri olduğu gibi meselâ zevkin. güzellik. zevkin aptalları ise gayrın zevkiyle geçinen mukallitlerdir. . diyor!... Bir insan fikir ve ilim hususunda münevver olmakla beraber.ya göre iradenin dahileri olduğu gibi aptalları da vardır: Kendi kendine karar veremiyen. nefsinde bulmıyan insanlar bu sınıftandır. Ribot bunlara " aptal „ demek istiyor.. Hakkında hiç bir fikre. mutlaka fikri aptallığı icap etmiyeceğin gibi.. Bunlarda güzellik şuuru. irade aptallığı. İradenin aptalları haricin tesiriyle. Bunlar haricî tesirlere maruz kalan cansız mevcutlar gibi mihaniki bir surette hareket eden cehitsiz ve aizrasiz kimselerdir.. Bütün hayatları diğerlerinin vücude getirdiği güzellikleri hiç anlamıyarak. gibi baıslerde gerçi zeki ve malûmatlıdır. zevk belaheti mutlaka fikir belahetini istilzam etmez... fakat zekâ aptallarına karışmasın diye "irade aptalları. Bu nevi aptallar kendiliklerinden ne bir güzelliği idrake ne de bir güzelliği icada muktedir değildirler. hikmet. karar verse bile icra edemiyen. güzellik hususunda bir aptal ve yahut bir cahildir..Zevk aptallar ı Meşhur ruhiyatçı Ribot "İradenin hastalıkları. başkalarının iradesiyle haraket eden otomatlardır. fakat sadelik.. İradenin aptalları olduğu gibi zevkin de aptalları vardır. güzellik hissinin de dahileri vardır.. güzellik idraki yoktur.. sadelik. İnsan vardır ki hesap. zevk hususunda budala kalabilir!. Ribot.

. bütün çirkinlikleri. türk sanatinin itilâ noktalarını takip eden devirlerin zavkinde hep bu belâhet eseri görülmüştür. Fakat aynı zatler ne giyinmesini. İkisinin arasında aptal.. derece derece zeki yahut aptal insanlara tesadüf edildiği gibi. Çünkü her güzellikten anlamıyan adam zevk hususunda mutlaka bir kabiliyetsiz. ahmak. Her birimiz yaradılışımız itibariyle zevkin derecelerinden birine dahiliz.. bütün kabahklariyle be- . zekâlarının kuvvetiyle mevki iktidara geçince yine . bir aptal değildir. ne söylemesini. mümaresesiz kalmış. nitekim zekâ " fikrî terbiye „ ile. gayet duygulu. dehası işlememiştir. ne de yaşamasını bilmezler! Hele ilimlerinin. arap. hüsün kanunları yoktur ve onlardaki ilimleri bunlardaki cehillerini tazmin etmezt Bu nevi alimler gerçi ilimden.. mütevassıt. güzellik cehaleti karşısındayız demektir. gabi.. Yunan. gotik. Adam vaıdır.Güzel namına ne varsa farkına varmaksızın yakarlar yıkarlar !. aptal değildir. gözle icade gayet müstait.o nevi aptallıklarından olacak! .. Kabiliyet daima kabiliyet olarak mevcuttur. meknuzdir. gözle idrake. Netekim her âlim olmıyan insan. bir de tahsil ve terbiye noktasından kabu' etmek lâzım geliyor. hüsün kâinatı. derece derece insanlara tesadüf etmek mümkündür. öbür ucunda dahiler bulunur. zeki ve çok zeki. kanundan selâhiyetle bahsederler ve anlarlar da. bir milletin hayatında büyük bir hamelin icapettiği rehavettir. bediî zevki " bediî terbiye „ ile inkişaf eder. Bu dereceleri yalnız istidat ve veraset noktasından değil. o zaman güzellik belâheti karşı smda değil. Zekânın derecesi vardır. bir milletin hayatında da derece derece zevkli zevksiz devirlere ve bu zevkte derece derece belâhet ve dehaet anlerina tesadüf etmek mümkün olacak. Belki bu. İnsanlardaki bu fikir ve zevk farkları miltlerin hayatında da olacak. Fakat mümarese ile inkişaf edebilir.. Hattın bir ucunda aptallar. lâkin bu istidadı tahsilsiz.mantık esasları vardır..

şehrin iradesini temsil eden .. Beyazit meydanını dolduruyor. Meğer bizim şehir. Hamdolsun ki zevki bozulan yalnız münevverler. Anadoluda nüfusun inkirazma. resmî hususî binaların kapılarını. Bizim zevksizlik hususunda uğradığımız tereddiyi görmek için etrafımıza bakmak kâfidir: Manasız. binaların çökmesine rağmen asıl ve Türk kalan şehirler çoktur: Kastamoni. yazıları çerçivesinden fırhyan kocaman lavhalar. Elimizden gelse güzel olarak na varsa Beyazıtin Camisi. Hep böyledir. asaletsiz.- 95 — raber zarurîdir. esaletini tamamiyle muhafaza etmiştir. halkın zevkini münevverlerinin idraksizliğinden korumak. Çangırı. heykel hakkında makul ve güzel denilebilecek bir fikrimiz yokmuş. koyuyor. Kayseri. Nevşeir. cami. asıl halk. meydan. Anadolu halkı zevkini. hem de bir hars ve hüsün merkezi olduğunu galiba anlamıyor. Ortasına asian şeklinde bir "musluk taşı. kibar olan şeyi henoz duyuyor. Münevverlerinizin bedii aptallığına yahut cahilliğine karşı samimi münevverler için ilk yapılacak iş gayet basit ve menfidir..Emanetin bedîi idraksizliğine şaşıp kalmamak mümkün değildir: Bu aralık Emanet İstanbolun en eski ve bütün mimari yeniliklerine de adeta nümunevazifesi görmüş olan Beyazıt Camiini görmüyor... pencerelerini kaphyan. Fakat temadisi ne derece tabiîdir?.. şımarık çocuklar gibi sıyırtan evlermiz. tezyinatımız. bütün bu zevksiz şeyler tamamiyle bedii bir aptallık devresinde yaşadığımızı göstermiyormı ? ! Beyazit meydanını yakından tetkik eden kimse için . âlemde bir sanat . Allanın evi de olsa yine defnedeceğiz!. yahut tanımıyor! Bunun hem bir tarih. yalnız mühendisler. ve şehir eminleridir. mefruşatımız. Anadolu T u r ki sade... Avanuş. bu tesviyeyi yapmak için Beyazıt camisini ayaklarına kadar toprağa gömüyor. Şimdi Beyazit camisi tramvay yolu tarafından toprağa batmış bir binadır ve hissen mevcut değildir!.

şehiremini şeklinde millî zevee isyan eden münevverlerinizden korumaktır. Arabacının bu ciddiyetine karşı bozgunluk olmasın -diye mecburi sustuk. Fakat iş tamamen aksine oldu. Niğdeden bizi "yaşlı başlıdır... Arabacı uyukladığımızın farkına varınca başını çevirip bize dediki: — Ne uyuyorsınız be ? ! — Ne olacak ? — Araba ağırlaşır! Hepimiz gülmiye başladık.. siz gülersiniz! Onu ben bilirim: Uyuyanca araba ağırlaşır mı. Niğdede kaldığımız müddetçe hep şu temennide bulunuyordum: Samsuna kadar on iki günlük yolda iyi bir arabacıya düşsek. Günde dokuz on saat yaylıda sallanmaktan adeta hasta olmuştuk öğle zamanı sıcak da bastırınca uyuklamıya başladık. Ankaradan Ürkübe kadar götüren Erzurumlu AH ağada gayet iyi bir insandı. Yine bir gün ikindi vaktiydi..... çektiğimi Allahla ben bilirim! Huysuzlık. Bilmem seyyahatımızın kaçıncı günüydi. sözünde devam ediyordu: — Ya.. başka ihsan istemem !„ diyor. Her türlüsü bu adamda vardı.96 - yaratan Türk milletinin zevkini mühendis. tecrübelidir. aksilik. Tecrübe edin de bakın!. Samsuna kadar on beş gün zarfında kendi hesabıma.. mimar... ağırlaşmaz mı. Sırtlan göziyle Anadoluda günlerce araba yolculuğu yapanlar bilir: İyi bir arabacıya düşmek ne mutludır! Bu yaz bizi Kastamoniden Ankaraya götüren arabacı Çangırıh Cemal gayet iyi bir gençti. namuslıdır... Fakat herif hiç gülmiyor.. arabanın içinde her ... diye gayet götü huylu bir bunağın arabasına koydular. Üç kişiydik. Halkı bu münevverlere " zevkime gölge etme.

Arabacı yine başını çevirdi: — Ne susuyorsunuz be ? Türkü söylesenizeL dedi... Samsun'na kadar bu derdi çekecektik. Günün birinde akşam üzeri Amasya'ya yaklaştık. Yine bir gün şosanm bir kıyısında iki kamyon enkazına rastgelmiştik. ne de satmaic!. Fakat herifin kulağına lakırdı mı girer! O boyuna söylüyor ve küfrediyordu..- 97 - birimiz bir tarafa yaslanmış kalmıştık... Bize diş geçiremiyeceğini de anladı. — Şu kavga ne zaman bitecekse hayırhsiyle bitse. mola veriyor7 . Bütün gün arabacının lan etliğini nasıl savuşturacağız diye düşünüyorduk. Artık belâmızı bulmuştuk. Fakat bunak herif bir türlü huyundan vazgeçmiyordu. ağzına gelen küfürleri savuruyordu. T. Terbiyesiz adam her dakika bir suretle bizi rahatsız ediyor ve kizdıryordu. Yine bir gün adi bir sebple bana çattı. Alt mı geleceğiz. Herif gitgide tahammülfersa olmıya başladı. Arkadaşlardan biri muharebenin millî gayesini izaaha çalıştı... Yolun iki tarafında kağnı kervanlaiarı durmuş. artık yeter!. gibi sözler söylüyor.. Ben geçende Malatya'ya bir maarif müdürü götürmüştüm. Bir kaçkerre homurdandıktan sonra aynen şu sözleri sarf etti: — Siz ne biçim hocasınız ?!. Fakat arabacı bunları hep bu günkü harbe vesile edinerek atıp tutuyordu: — Yazık Türkiyenin paralarına yazık!.Ağa biz türkü bilmeyiz! dedik. Bu sefer muharebeyi tenkide başladı.. ben de. Bunların Harbi Umumî zamanından kalma enkaz olduğu pek alâ anlaşılıyordu. üst mü geleceğiz anlaşılsa. — Artık yeter! Bari nefes almak için de senden izin alalım! dedim. Fakat ne atmak mümkündü. Hemde ciddi olarak. Yolda hep güzel güzel türküler söyloyordu..

her şeyi izah ediyordu. İşte o zaman: — Türk . İhtiyar kağmcımn bu sözü o kadar yüksek ve keskindi ki!. her tarafı toz ve topraktan bembeyaz olmuş bir adam çıkıp bir iki adım attı. Akıl ve mantıkla izah edemediğimiz bu manayı başka bir usûlle daha kolay anhyabiliyorduk.. milletine. Bir insan. O vaziyetle haykırdı: — Söyle söyle! Kimdir şu memlekette imansız olan?!. niçin bu kadar kötü huylu.Yunan harbi bizim ya altında yahut üstünde . yorgun mandaları. yalınayak başı kabak manda güden çocukları. lanetin dili tutuldu !. O ane kadar sessiz ve haraketsiz duran kağuıcılar arasından uzun boylu. kağnı kârvanını. dedi.- 98 - lardi. Üç gün üç gece bu ters adamın haleti ruhiyesini tahlile çalıştık. miiletdaşlarıne karşı niçin bu derece mütecaviz oluyor neden?. uzun sakallı. Üç gün sonra Samsun'a vardık. bu müsademede hayvanlardan birinin kayışı kopmuştu. Arabacı ağzını bozmak için haricî bir sebebe muhtaç değildi. bizim araba için durup beklemek vardı. arlanmazlar! insafsız herifler! Yolu böyle tutarlar mı? Siz de din. maksadı. taşmıya başladı. kağnıciiara hücum başladı: — Utanmazlar. Tekerlek taşa takılmış... iman olsa biraz kenarda durur sunnz!. Bu adamın halüvaziyeti.. oraya yerleşmek. Fakat aksi herif kağnı kervanları arasındaki dar ve taşlıktı yerden geçmek istiyerek zaten yorgun olan atlan sürdü. Kağnılar dar yolun iki tarafını tamamiyle kapamış. Şöyleki kendimize.. gayeyi.. kendi fikir ve kanaatimize ayit ne kadar hak ve hakikat fikirleri varsa onlardan tecerrüt edip arabacının ruhuna girmek.. sonra bütün hadiseleri ve kâinatı o kirli ruhun penceresinden görmek lâzımdı. bir müslüman. Yarım dakika sonra tekerleklerin büyük bir mukavemete çarptığını anlatan sert bir ses işittik. Küfürün kazam zaten kaynıyordu.

bir güreş. Halbuki fenalıkla o adam arasında ayrı gayrı yoktu. derler. A "abacımız müşteriyi. Bu adam nasıl oluyorda fena oluyor? diyorduk ve fenalığı o adamla birleştirmek için zihnen çabalıyorduk. İstidamı okuyunca "sen ne bilirsin? „ dedi. onun hükmü değil. kumandanı. Bir istida yapıp müracaat ettim.. bizim tenkidimizin tarzıydı. Fena. ne bir zahmet sarfetmiyordu. dediler. kalın sesli ve güler yüzlü bir zat çıktı. olduğu gibi kalıyor ve fena oluyordu! "Herkesin hanei kalbinde bir aslan yatar. Bu zat dairenin müsteşarı idi. milleti hep sjrtian göziyle görüyor ve sırtlan burniyle kokluyordu. hodbin olmak için ne bir dikkat. Haydi bakayım bana son baharı bir tasvir edivir!. " Ya ! demek edebiyat ta okudunuz? !. kırık kamyonlar zavallı Türkiye'nin zavallı parası. son baharı tasvir edersem memuriyet verecek dedim. fakat mutlaka bitmesi lâzım gelen. kendime bir iş arıyordum. Onun hanei kalbinde ise dişlek bir sırtlan yatıyordu. sakat dediğimiz şeyler arabacının aklına. Ben sevindim. Bir sırtlan için bundan daha tabîî ne olabilirdi ? Yeni adam enmuzeci Henüz yirmi yaşını bitirmiştim. Eshişehir cephesi çocuklarınızı yemek için açılmış bir ağız. O adam fenalığın ta kendisiydi. He- . Vefa İdadisinde okuduklarımı birbir saydım. harbi. Karcıma iri yapılı.- 99 - kalarak. Şu halde bizim kendi aklımıza göre yanlış. mantığına göre çok doğru. İnsanlıktan bir şey feda etraiye mecbur değildir. idadi şahadetnamesini almış. çok düzgündü! Ve sanki yanlış olan.. Fena adam. kağnı taşıyan ihtiyarlar birer imansız. dedi.. Anadolu Paşaları hep birer sergerdedir!. " Hazine! Hassada adam alıyorlar.

„ Dedi Allahtan ümit kesilir mi ?! Ben eski neşemden bir şey gayibetmiyor.. "efendim. Daha bir iki haftabekledim.. havale edildi. Evde herkes sevindi. imtihandan kaçmıyorum. Hafta sonunu iple çektim! Nihayet ken îimi Müsteşarın karşısında buldum.. Hamidiye Etfal Hastahanesi sertabibine müracaat et!. dedi. Nihayet adamcağız Hazineyi Hassa Müsteşarının onkerre de söyleyemediği sözü o günü bir defa da söyleyiverdi: "Size doğ- .. beni görünce tanıdı: "Oğlum seni alacağız. " Öyle ise bir arzuhal ver de oraya havale edeyim.— 100 — men müsteşarlık odasının yanı başındaki ufak odaya geçtim. Hamidiye Etfal Hastahanesitıde! İmtihane girer misin? dedi.. bir de yüzüme baktı: " O ! Kuvvei kalemiyen var. Gittiğim zamanlar kalem odasında.. Üç beşkerre sertabibi görmek için gittim bulamadığa. Çünkü bu zat galiba aynızamanda Sarayın da tabibi idi. dedi. baş kâtibin yanında oturuyordum. bir hafta sonra da gidiyorum. Bir müddet daha kâğıdıma baktıktan sonra gay*t yavaş ve mülayim bir sesle: "Bir hafta sonra gel!... diyordum. "Hiç merak etme oğlum işin oldu. fakat burada değil.. hep kati neticeye intizar ediyordum. dedim. Nihayet "imtihanı kazandın. Fakat bir az müsaade et!. Müsteşar Bey bir kâğıda.. dedi. Türlü terkipler ve türlü hayallerle süslenmiş bir son bahar tasviri vücüde getirdim! Nihayetine de 11 Tevfik Fikret merhumun ne zaman zert ve muhtazır eylül. Ben hemen babama koştum: Yazım beyenildi.„ dedi. fakat daha bir iki hafta bekle!.. üslubun da parlak !. dedim. O tarihte geceli gündüzlü ciltlerini ezberlercesine okuduğum " Servetifünün „ kolleksiyonu gözümün önünde duruyor gibiydi..„ Birkerre daha imtihan olduk. girerim ne vazife de olsa yaparım. Gözüm gözünün içinde idi. Artik o da sıkılmış olacak kîii: " Senin için iş var. arzuhali verdim. Acaba ne diyecek.. dediler.„ Mısraiyle başlıyan eylül manzumesini koydum birde imzalayıp heman verdim. Aradan bir az vakit daha geçtiktan sonra yine gittim. yine gittim. ben.

Harbi Umumî ile birlikte bu enmuzeç de mütarekesini yaptı. Bu gayri tabiî enmuzeç de çok yaşamadı. serlevhasiyle Akşamda teşhir etmişti... Her ne hal ise ben o gün meyus ve raakhur bir lhalde. Etfal Hastahanesini terketmiştim. O zamana kadar iş başında gördüğüm insanların simasını yaşım gözümün önüne getirdim. . .gibi!. Ben yaşta olanlar arasinda müstakil vazife görenler yok gibiydi.. muamelâtın sırrına vakıf bir Efendi! „ idi. Bu vaka o tarihdeki insanların memur. dedi! Ben bu sözleri işidince şaşırdım kaldım. mukayydi sani. Avrupa'yı görmüş zat Avrupa'yı görmemiş olan "babayani.' nin makûsudur.— 101 — rusunu söyleyeyim mi ?! İmtihan evrakınızı gördümı pek iyi yazmışsınız. Meşrutiyet bu enmuzecin enbüyük düşmanı oldu. yaşlı başlı. salis.. daha doğrusu yarattığı enmuzeç ise: "Lisan aşina. Bu devrin adamları arasında Babıali kalemlerinde görüldüğü gibi selâm sabaha riayet etmek şartiyle kalemi hokka yabatirmadan senelerce memur olanlar vardır!. Bu ihtiyarın hayatına en büyük darbeyi o vurdu. muaşerete vakıf. nutka. Bu enmuzecin en mübalağalı şeklini aynı zamanda kudretli şair ve merhametsiz bir hicivci olan bir arkadaşımız bundan üç sene evvel "Avrupayı görmüş zat. O günden sonra ilk işim insanı ihtiyari atmıyacak derece de çabuk biten bu İdadi tahsilini kâfi göimeyip Darülfünun'a yazılmak oldu. Hep ihtiyar adamlardı. Harbi Umumî firarileri gibi nihayet o da kaçtıgitti. Hemen Meşrutiyete kadar devam eden bu devir adeta "ihtiyarlar devri. fakat ne çare ki gençsiniz. İşte Meşrutiyet'ten evvelki memur enmuzeci "saçlı sakallı. mülâ kata müsteit genç bir kavval „ <iur.. dır. pek gençsiniz! Bu yaşta size bu vazifeyi tevdi edemiyeceğiz!. Birde en ehemmiyetsiz vazifeler bile meselâ mukayyittik aklı başında tek adama değil. bir kaç adama birden tevdi edilirdi: Baş mukayyit. Meşrutiyetin bulduğu. iş adamı hakkındaki haleti ruhiyesini gösterir.. hüsnühatınız da var.„ .

Mefkûrecilikleri de marazi bir mefkûrecilik çokkerre mevhumecilik idi. sıfatlarından teşekkül edecekti. Fakat büyük misal gözümüzün önündedir. Fakat şayanı dikkat olan nokta şudur: Bütün Harakâtı Milliye tarihince "kalp ve ihtiras vazifesi gören. bunu itiraf ederim. Fakat birincilerin cehli. tecrübenin tarihidir. müstesna insanlar vardı. az kalsın mahvoluyorduk!. ondan ibret almak yeni Türk enmuzecini şuurlu. Gerçi Büyük Millet Meclisinin ilk azasından bir heyet İstanbula geldiği zaman içlerinden bir Darülfünun konferans salonunda darülfünunlulara hitaben şu sözleri söylemişti: "Efendiler! Bu meclis şimdiye kadar. ilmin. cevval insanlardı. Meşrutiyetten sonraki idare adamları ekseriyetle faal. bir milletin ümidine.. makhur. imanına müracaat ederek kuvvet al- . Bu his meclisini muvaffakiyetler iyle.. umumiyetle.- 102 - Eğer Anadolu'da yeni bir türk ordusu teşekkül edip te yeni bir devlet kurulmasaydı. ve müdafaa hatlarmız Pulath'ya kadar gerilediği zamanlarda bile yerinden kımıldamayan bu iyi yürekli insanlar arasında "beyin ve irade vazifesi gören. Yeni insan enmuzeci. demişti ve doğruydu. Onun için denilebilir ki Harakâtı Milliyenin tarihi.. vukufun. Yeni hayatımızın müdürlerini ancak bu hayata imkân ve hürriyet bahşeden Harakâtı Milliyenin tarihçesinde görebileceğiz. Fakat ümit. Bu ilim. zaferleriyle tenvir ve tahkim edenler hep onlardı.. vazih bir hale getirmek lâzım. Bu devri vucude getirenler aynı zamanda "faal vefekkâr „ insanlardır... Bunun için de zihninde şu mantıkî silsileyi vcüude getirmelidir: Meşrutiyete kadar memleket hem cahil hem de atıl ihtiyarları tecrübe etti... Bu adamların iradesi Almanya'nın iradesi gibi marazı bir irade idi. gelmiş olan meclislerin fikren belki madunudur. emel ve iman itibariyle bütün onların fevkinde olduğunu iddia edebilirim. daha başka şekilde. yeni idare adamı enmuzeci bu hasta ve ölü unsurlarla terkip edilemez. onlarda da vardı. bedbin ve daha ziyade menfaatperest.. bizim için insan enmuzeci belki pe "meyus...

lakırdı ebelerine.— 103 — dığı için akamete mahkûm kalmadı. Evvelâ söyleyiniz hangi meslek mevzuu bahistir ? Askerlik mevzuu bahis ise kurtardığı tarihe. ne biri ne diğeri akıldan başlayıp amle müntehi olan. müdafaa ettiği cephelere. parmakların ucunda. ihtîbari vukufu. Yaptığı yollara.. Vilâyet idaresi mi mevzu bahis?. tabiatı eşyaya mutabık bir iradenin sahibindedir. gayrı kabili zeval bir hayatiyeti haizdi. Bu hayvanların işleri ne kadar hayretaver olursa olsun zekâ için numune teşkil etmezler! Cırcır Böceklerini de örnek a'mayıniz! Çünkü sesleri ne kadar çok olursa olsun iş yapmazlar! Gayeyi hayaliniz "insan. Onların kimler olduklarını mı soruyorsunuz?. amelden haraketle akılda nihayet bulan faal ve yaratıcı bir ilimdir. Bu melekenin bir kökü kafada... muzaffer olduğu muharebelere bakınız. zihnî sermayeleridir. kuruttuğu bataklıklara. Şu halde sırf nazari adamların ve adi manasiyle: kelimecilerin ve hayalcilerin hayatta bir kıymeti yok! Fakat ayni hayatta sırf faal ve maceraperest insani arında bir kıymeti yok! Bütün mesele hadiselere. nede Meşrutiyetten sonraki kavvalların sırf nazarî.. züppelere. Yeni nesli teşkil edecek olan mürebbilere bir meslektaş gibi tavsiyem: Arı ve kunduz yetiştirmekten sakınınız. bir kökü kalpte bütün dalları. Zira bu ilim ne Meşrutiyette evvelki ihtiyarların sırf ameli. olsun. Bu iradenin en tabiî unsurları hissi selimi gayip olmamış bir zekâ ile bu zekâyı fiile isal eden bir hasasiyet manzumesidir. hiç teslimi salâhiyet etmeyiniz! İdare hayatında yalnız sahibi irade olanlar şayanı itimattırlar. istiklâlini iade eden ve istikbalini eminleştirmek ümidini kazandıran bu ilim tamamyile hususî bir mahiyeti. Yine yeni hükümet makinesini kuracak olan mesul insanlara bir vatandaş gibi tavsiyem: Umumiyetle menfilerden. ameldedir. fakat "yaratıcı bir insan... kolları elleri de. kevezelere. ihya ettiği ormanlara . Yine çok dikkat edelim ki Türk milletine tarihini. atillerdan ve mürtecilerden sakınınız.

Çünkü dindarlığın. yahut mantıkî bir mahiyeti vardır. yerden yüksek yerlerde yaşamak ve yerden yüksek yerler için yaşamak adeti teessüs edecekti.. Bu feragat olmadıkça söylenen her sözün ve dermiyan edilen her iddianın nihayet edebi. yerde içmek.. numuneyi imtisal olduğu yeniliklere bakınız. milliyetperverliğin insaniyetperverliğin en müspet tecellisi işte bu feragat. koyduğu usullere. ve her şey yere oturmak.... yerlerden yüksek bir yerde oturmak.— 104 — bakınız. fakat bunlardan hiç biri kanepeye avrupah bir insan gibi . kanapeye oturmak çamurdan ve tozdan kaçınmıyan bu halka temizlik dersi veririm!. dedi. yere oturmiya alışan.. yerden yüksek yerlerde yemek. yerden yüksek yerleri sevmek. faziletperverliğini ölçmek ise bunun da gayet afakî bir usulü vardır: Mevzuu bahs olan §ahsın menfaati şahsiyesini hayatta kaç defa ve kaç türlü feda ettiğini anlamak lâzımdır. demir ayaklı kanepeler koyarım. Muarif İslâhatı mı mevzuu baıs?! İdare ettiği mekteplere. içmek. yerleri bu "Haki fena „'yi sevmek. menfaati şahsiyesinden feragattir. asıl ahlâk ona bir kıymet vermez!. Terakkiden kaçan adam İstanbul şehrine Gülhane Parkını kazandıran şehremini günün birinde dahiyane bir fikre malik oldu: "Parkın muhtelif noktalarına yeşil tahtalı. Hakikaten yerde oturmak kanapeye oturmak adetine münkalip olursa şarkta büyük bir tahavvül olacaktı. yanılmazsımz. Maksat adamların ahlâkını. iradenin bu meşru evlatlariyle ölçünüz. Garip netice!.. yerde oturmak yani yerde yemek. yerde yaşamak ve yer için ölmek adeti hep değişecek. nefsinden. Hülasa icraat hayatında insanı yalnız ve sade işiyle.... Parkı ziyarete gelenlerden çocuğun kanepeye oturmak ihtiyaciyle gerçi ayakları yerden kesildi..

yeni zahmet ve meşakkatlerle olur. İnsan uzviyeti iktizası terakkiye değil. Ve onlara sessiz velveîesız bir }isan ile hitap ediyorum. Sanatten kaçan adam! Durkheim insanı kendi kendine cehte muktedir bir mahlûk olmak üzere tavsif ediyor. elem mabdünün dinidir!. Seni adam yapacak olan din. nede bir muhakeme dinidir O sırf katı mafsalierin ve uyuşuk adalelerin ile mücadele edecek olan bir zahmet dini. alıştığı gibi yaşamıya müstaittir.. Ve bu terakkigirizliği bir türlü izah edemedi. Onun için terakki bir fikir gibi nekadar arzu edilirse edilsin. Şimdi bile terakkinin meşhur düşmanlarını görüyorum ve gayizlerinin illetini anlıyorum. Çünkü insani Terakki demek durup dinlenmeden zahmet çekmek demektir. bu izahı o kadar kabul ettim ki her terakki davasının peşinde zahmetten.. fiilen icrası güç olan bir şeydir. Bilâkis hepsi kanepeyi tahtadan bir yer faz ederek üzerine bağdaş kurdular}. Lâkin bu hadiseyi gözden kaçirmıyan bir insan şöyle izah ediyordu: — Terakki bir emri cebrîdir.. Ben bu düşünceyi. . ne bir fikir. Halbuki her yeni itiyat yeni tefekkürler. Filvaki hayvan da ceht eder. Terakki yalnız ceht ve elem ağacının meyvasıdır. diyorum ki: — Ey kanepeye otururken mafsalları acıyan insan! Sen terakkinin zahmetlerine nasıl katlanacaksın?!. Bu suretle o vakit Şehremini insanların bu garip inadı karşısında şaşırdı kaldı. elemden. itiyatlarını muhafazaya. yeni yeni itiyatlar hazırlar. Cemiyette vücude gelen her terakki uzviyetimizde derin ve elim aksülamellerie. Yazık o lisana ve edebiyatına ki terakkiyi bir zevk gibi gösterir!. kaçan insanların feryadını işittikçe hiç garip bulmuyordum.105 oturamadı.

İnsan en güç işlerde bile bu cehte yalnız başına muktedirdir. anlamak. diyorsun. dikkatimizin müdahalesi şarttır. Bunlar bilbedahe ve bilâ vasıta şuurumuza yerleşecek basit eserler değildir. Büyük bir sanatkâr dikkatiyle tahlil edilmedikçe.. Avrupa musikisinde bazen en derunî ve en fevzaî ihtiraslarımızın bazen de en insanî ve en beşerî emellerinizin ifadesi vardır. İlim gibi sanatta bizden dikkat ve ceht ister bir Mozart ve bir Wagner. o da bir cehttir..i anlamak için zekâmızın. o eseri ruhunda yeni baştan yaratmak demektir. siz ciddi ve ilmî bir bahsi izah ederken gözleri süzülen ve ağzı açılıp kapanan şu adama!. insanı neviden olan hangi idrâkimizde cehtimizin müdahalesi yoktur ?! Bakınız. Zaten bir sanat eserini anlamak..— 106 — Fakat hayvanın cehti haricî bir tazyik ile olur. ahengi. Halbuki burada ne bir lüzum nede bir ispat mevzuubahstır. dağnık ve mütezat görünen parçalara büyük bir ahenk sokulmadıkça bu musiki bizim için cehennemi bir gürültü. Sadece . Beşerî olan hangi vazifede. Bunu elde etmek için seneler lâzımdır. dinleyemiyor !. Şu halde nevinin İstırabını duymıyacak derecede kulakları sağırlaşan ve en ufak bir aşk heycanı yaşamıyacak kadar içi kuruyan bir adama doğrudan doğruya " sanatin ve sanatkârın sesini işit „ demek manasız olur. Onun için insana " yalnız başına cehte müstait olan hayvan „ demek doğrudur. Yük taşıyan at misalinde olduğu gibi. Fakat bu ceht bir günün mahsulü değildir.. Çünkü bu insan dinlemeye ahşmamıştir! Çünkü dinlemek.. İnsan terbiye tesiriyle senelerce cehtetmeliki kendi kendine cehtetmeğe alışabilsin.. den başka bir şey değildir. Meselâ çocuk için en güç iş elbise giymektir.. sanat eserini manayı. heycanı. Zavallı yoruluyor.. hayatı isthkar eden adam.. Fakat terbiye almış bir insan için bu iş kolaydır. rast geldiğine " bunların ne lüzumu var?. Bu hayvanı cehte sevkeden kirpactır! Halbuki insan terbiye sayesinde o hale gelir ki haricî hiç bir tazyika muhtaç olmaksızın cehtedebilir. Güzelden kaçan.

..- 107 - büyük ve elemli bir cehtin teslim edeceği bir zevk vardır.. aile değil. mektep hayatı ise geniş. " akıllı ve hisli adam „ . On sekizinci asrın beğendiği adam. dır. Yeni cemiyetlerin " Ahlâkı hasene „ . Bunu bulamıyorsan kabahat ne eserin. dır. " Sıkılgan adam „ tipi yeni tipin tamamiyle zıdtıdır.. mekteptir. Aile vasıtasiyle mektebi ıslâh etmek fikri sakattır: Aile muktedir ise kendi kendini ıslâh etsin!. Bu günkü vatandaşın seciyesi acaba nedir?. " ukelâ ve sathî adam» tipi yeni tipin tamamiyle zıddıdır. Bu günkü çocuğun aile hayatı dar ve mahduttur. Yeni tipin hamurunu yoğuracak olan muhit.. devamlı ve feyizlidirMektep bu yaratıcı tesirini yapabilmek için her şeyden evvel ve her şeyden ziyade şu hakikate dikkat etmelidirTesanütçü bir ahlâkın ve istihsalci bir irfanın hakikati . Kendisini bütün cemiyetin cüzü duyan ve cüzü gibi yaşiyan vatandaşın ahlâkı. gene cemiyettir. Kurunu Vüsta "Aziz... fakat yeni cemiyetler çin kâfi değil. On altıncı asrın mükemmel adamı "Honnete Homme.'. Yeni vatandaşı yaratacak olan sanatkâr. "Honnete Homme.. irfanı yaratıcı.. Bu gün evliyalar yoktur! " Mübarek adam „ enmüzeci bile silinmiş gibidir. fakat bu günün hayatı için müphem ve umumîdir. ne sahibinindir. " Akıllı ve hisli M adam enmüzeç güzel. meslekî istihsalleri vücude getirici olmak lâzımdır. dir. Sonra.. muhterem.. Yeni vatandaşın siması ancak yeni cemiyetin çizgilerinde» ve renklerinden teşekkül edecektir. si " tesanüt ahlâkı „ . vatandaşın ilmi. senin! Cumhuriyetin adam numunesi Eski Yunan medeniyetinin ekmel numunesi " Hakim „ idi. leri vücuda getirdi. yalnız senindir. Bize zümrevî hayatın bütün icaplarını tanıyan ve yaşıyan vatandaşın hayatı lâzımdır.

Faal adam! Meşrutiyetten evvelki adam teşebbüsü şahsiden mahrum olan atıl adam idi. Öyle ise mektep her şeyden evvel tesanütçü bir h yata mazhar olmalıdır.. başka bir yerden gelmiyecektir. talim sarf ve helak edici halinden kurtulup istihsal ve istismar edici hale gelmelir. diyoruz. dediler. oldu.. „ diyoruz. Mektep cemiyetinin içtimaî hayat zevklerini tatmasına müsayit mesafe ve mekân ile mektep cemiyetinin müstahsil hayat şartlarını teminine müsayit aletler ve teknikler. Yalnız "müteşebbüs' adam.. Meşrutiyetten sonra aranılan. faal adamdır. Cumhuriyeti yaratan irade mekteplerin binalarına da teveccüh etmelidir. Sonra ilim. faal adamdır. Kendi kendini ıslâh edemiyen bir mevcut başkalarını ıslâh edemez!.. ve türk milletinin şimdiye kadar felâketi "teşebbüsü şahsînin fıkdanından dır. Talebe ve muallimler denilen zümreler müstait oldukları zümrevî hayatı azamî derecede yaşamalıdır. "Falan muallimi tanınınsınız ? „" diyorlar. Mektep canlı bir mevcuttur. Yeni idarenin mukadderatından mes'ul olan artık yeni terbiyenin mahiyetidir. Ve insan kendi kendine soruyor: Demek ki fa- . yeni bir idare ise yeni insanlarla yaşayabilir.. "tanırım... Kendisinden çıkacaktır. "Filan adamı tanırmısın ? „ diyorlar.nin destanını okudular. tavsifini kullanıyoruz. tasvifi yerine "faal adam..— 108 — ona dışarıdan. Millî İnkılâbın vücude getirdiği adam enmuzecinin tasvirini henüz vazıh surette göremiyoruz. Meşrutiyet inkılâbında nntuk söyliyen hatipler "teşebbüsü şahsî. Ve ondan İnkilâp namına iki şey istemelidir. "Tanırım.. Bunlar haricinde yeni vatandaş teşekkül edemez. "müteşebbüs adam. .

Fakat netice gene birdir. Fakat bakınız size bir kaç faaliyet numunesi ki meziyet olmak şöyle dursun. hatta felâkettir. belki noksan. in ne olduğunu düşünüyor i İstiyerek fikrimizi şüpheye düşürelim ve soralım ki: "Faaliyet bir meziyet midir ? „ . istihsal kadreti. Otomatik faaliyeti temyiz eden şey iradî faaliyetin zıttı olarak şuursuzluk ve terkipsizlik tir. hayvanı jir faaliyettir. faaliyetlerin en iptidaî şeklidir. mantıkî. şuur. Şüphesiz derhal "faaliyet bir meziyettir. „ diye kabul edeceğiz. Bu faaliyet ilerde içtimaî faaliyetlere mebdei hareket olmak itibariyle gayet şayanı dikkattir. güzel faaliyetler arasınde ne münasibet vardır ? O halde ne demeli ? "faaliyet bir meziyet değildir mi. Birincisi otomatik faaliyet. Fakat olduğu gibi kalan bir çocuk faaliyetinin medenî nev'inden hiçbir kıymeti yoktur. şuuru sathî bir şuurdur. güzel nev'inden eser denilebilecek hiçbir şey vücude getirmez. . Her hareketlerini. sevk ve idare yoktur. Fakat delinin faaliyetiyle medenî faaliyeti ifade eden iyi. demeli? ! Hayır. Bu faaliyette gerçi intizam ve şuur vardır. bir ittırat vardır. Fakat faaliyetlerine rağmen eser vücude getirebildikleri eser payidar olmaz. Fakat yaratıcılık. iyi. Alelumum deli de faal bir mahluktur. doğru.— 109 — aliyet bir meziyettir. doğru. Yani neticede gene istihsal yoktur. . Evvelâ çocuğun faaliyeti. Mütalaayı kolaylaştırmak için üç nevi faaliyet enmuzeci kabul ediyorum:. her şeyden evvel bu faaliyet fikrine biraz vuzuh vermeliyiz. Otomatik faliyet.. Ekseriya cahil ve zekâsı cevval olan insanlarda görürüz. Çünkü bu faaliyetin intizamı... her teşebbüslerini mantıklariyle teyit ederler. Şu halde çocuk faal bir mahluk olmakla beraber makbul bir insan enmuzeci midir ? Daha ağır bir misal delidir. Otomatik harekette gerçi kendisine göre bir intizam. Çünkü bu faaliyet yapıcı olmaktan ziyade yıkıcıdır. İkincisi: mantığa müstenit faaliyettir. Fakat pek az kimse bu meziyet olmak imtiyazım alan "faaliyet.

Bu faaliyetin zekâsı aklı selimin zekâsı değildir. aklı selim ile faal olan mı. tabiyetten alır. Müsbet kafalı insanlara muhtacız Asrî bir milletin mühim seciyelerinden biri de ilim hâkimiyeti değil midir? Asrî milleti orta zaman cemiyetlerinden ayıran mühim fark din yerine ilme mevki vermesi değil midir? Orta zamanda itikadın ve kitabın idare ettiği yerleri bu gün hep ilmin fikirleri tabiatın kanunları idare ediyor.. Muasır faaliyet enmuzeci teknik faaliyettir. ananalar hayat meydanından hep koğuIuyorlar. Teknik faaliyet mutlaka eser vücude getirir. fen zekâsidır. ve eseri mutlaka payidar olur. Kuvvetini mantıktan değil. Bence alelıtlak faaliyetin. rnütefennin insanlarda görürüz. Bu nevi faaliyet faaliyetlerimizin en yüksek şeklidir. O halde dün dinin tuttuğu yerlere bu gün ilim geçmiştir.. hesaba. hele otomatik faaliyetin bu bahiste hiçbir değeri yoktur. Bu faaliyeti mutlaka âlim. tecrübeye dayanan müsbet kanaatler geçiyor. Cahil insanlarda da bir istisna halinde tecelli edemez. itikatler. Dün dinle idare edilen işler bu gün ilim ile idare edilmektedir. mantığın faaliyeti de birincisi kadar yıkıcıdı. ilmî yani gayrı şahsî zekâdır. hangisi?. Şimdi beğendiğiniz faal adam kimdir?. Hattâ aklı selimin faaliyeti gibi zekâya onun kadar muhtaç olmıyan bir faaliyettir. yoksa teknik faaliyetin sahibi mi. Şu halde denilebilir ki: İlmî . yerine akla. Müsbet olmıyan şeylerin tabiatına uymıyan fikirler..- 110 — Üçüncüsü: tekniğe müstenit faaliyet. Gariptir ki bu faaliyet mütevassıt zekâlı insanlarda da tecelli edebilir. Muasır faal adam ancak bir ihtisas sahibi olabilir. fazla olarakta aldatır. Çünkü zekâsı ferdî zekâ değil. Otomatik faaliyetin sahibimi. Çünkü muntazam ve şuurlu olmkla beraber yaratıcıdır.

her yerde muhabbetle. Fakat bu mefhumların içine girelim ve onların içinde bulunanlara dikkat edelim. mutahassıslarıdır. bu sermayelerin medeniyetin uzviyetile doğrudan doğruya münasebeti yoktur. Adabı muaşeret ince ruhlar gibi kaba ruhların yüzünüde cilalayabilir.— 111 — olmak. " Asrî olmak „ . bu hükmü bir kerre daha genişleterek diyebiliriz ki: Böyle bir millet en çok menfaatlere. Çünkü bütün bu muaşeret kaidelerinin ehemmiyeti onları kukla gibi yapmakta değil.. Fakat cemiyet itibarile incelmek daha güç bir şeydir. Umumî. Fakat umumî malûmların sahibi olmak. Asıl mesele millette doğru. kitaplarda. iştiyakla tekrar edilen canlı sözlerdir. çobanlarda dahil olduğu halde asrî bir milletin bütün fertleri için lâzımdır. her hangi meslekte mutahassıs kimselere muhtaçtır. " muasır millet „. bir ilimde mutahassıs olmak değildir. Bir milletin umumî muaşeret kaidelerine vakıf olması ve bunları hayata tatbik etmesi lüzumlu ve hayırlı bir şeydir. Muaşeret kaideleri ayni zamanda doğruluğun. ilme dayanmak asri milletlerin mühim tabiatlarından biridir. asıl bu kaidelerin doğduğu telakki farklarını taşımaktadır. azaltmaktır. iyiliğin ve güzelliğin bir tecellisidir. "asrileşmek. " yenilik „ " yeni adam „ sözleri derslerde. Muaşeretini tanzim etmiyen bir milletin içtimaî hayat yüzü daima pürüzlü kalacaktır. Asrî bir cemiyetin en çok muhtaç olduğu şey. binaenaleyh sathî kalmıya mahkûm plan malûmlar ile bir millet medeni tekâmülün zaruretlerim k vrayamaz. Ne göreceğiz? Çok kerre umumî ve sathî malumlar. serbest söz söylemek melekesi ve salon muaşeretinden ibaret bir takım unsurlardir! Halbuki bu melekelerin. işte âlimler. salonlarda. Umumî malûmat sahibi olmak hele bunun bir derecesi köylüler. iyi ve güzel kıymetlerin hür bir surette cevlânına engel olabilecek sebepleri kaldırmak. Hülâsa nereden hareket edilse " asrîlik „ mefhumunun .

Türk çok kerre ferdî zekâsının icabatım .. Şu halde Avrupa medeniyetleri mevzuu bahsolduğu zaman gözümüze en çok çarpan onların çalışkanlığıdır. Akıl bizi. Fakat ilmin mahrumiyetlerine. usûlleri. Bu hayret sahiplerinin söylediği söz daima şudur! "Şu Avrupalılar ne çalışkan adamlardır!. Onun için aslî bir millet mevkiinde ilmi istemeliyiz. müsbet hakikatlere iriştirebîlecek olan yegâne kılavuzdur. Fakat bu medeniyetin hakiki sırrı çalışma saatlerinin daha çok olmasımıdır?! Bunu zannetmek doğru değildir. vasıtaları. bu asır da yaşamaktan fazla bir muvaffakiyettir...— U2 - kökleri vicdanın pek derin tabakalarına kadar iniyor.. dur Avrupalı adam ilmî bir metot içinde çalışan adamdır. İşte bu umdelerin başında " müsbet neviden olan her şey akıl içindir. İnkılâbını yapmakta olan yeni Türkiye için büyük gaye şudur: Garbın ilmini bütün mevzuu.. müesseseleri. Bu faaliyette her şeyden ziyade görülmesi lâzım gelen bir şey varki o da "metot. hattâ ahlâkî düsturları ile aynen ve harfiyen getirmektir. bütün istifadesinide birlikte kazanmış oluyoruz. kapları. düsturu vardır. ilmi anlıyan hakiki kanaat sahibi gibi ilmi isteyince ilmin bütün hürriyetini. Fakat ezberci gibi değil.. ilmin yorgunluğuna. bütün feyzini. Asrileşmek. „ İngiliz avamı da Belçikalı komşularım taktir ederken ona benzer bir söz söylüyorlar: "Şu Belçikalılar ne çalışkan adamlardır!. O da asnn maddî ve ahlâkî hayatına imkân veren inkılâp umdelerini yakalamakla mümkün olacaktır. Usulsüz faaliyet ne işe yarar ? Avrupa memleketlerini ilk defa ziyaret eden bir şarklının intibaı ne olabilir? Ezici bir faaliyet içinde çalışan kütlelere ait intibaı. ilmin vazifesinede katlanmak şartiyle.

Bir ayile hayatında . metot yahut prosede. fakat Üsküdar belediyesinin bütçesi için bir mezarlık açmasaydı! .— 113 - takip eder. kanaat sahibi olan adam yer yüzüne yayılmak ve bir hayvan gibi çalışmak sevkıtabiisinden uzaklaşacak. fakat inadına ıssız yollarını göstermişlerdir: "Şu geniş caddeyi görüyor musunuz ? İşte bu filân belediye müdürünün eseridir. Bana kaç kere Çamhcalann kırk elli metro geniş. şöhreti için vesile. en adi bir işte bile: Fasulye. Şu halde medeniyetin faaliyette tecellisi doğrudan doğruya azlık veya çokluk şeklinde olmuyor.. İşte. Bütün servetini bir çocuğunun elbisesine ve oyuncaklarına sarfederek geriye kalan dört beş çocuğu aç ve çıplak bırakmak doğru değildir. en basit bir ticaret işinde bile kabul etmeliyiz. Onun için alelıtlak çalışkanlık onları bizden ayıramaz. çok geniş caddeler açmak değildir.. Ben bu ayrı çalışan ve ayrı eser vücude getiren yalnız adam sevkitabiîsinden ürkerek dayima şu cevabı veriyordum: Keşke o adam bu geniş ve ıssız caddeleri vücude getirmeseydi. yahut içtimaî bir tesanüt şeklinde oluyor. Bu metot fikrini yalnız tayyare ve demiryolu yapmak hususunda değil. Nihayet ilme istinat etmiyen kaba bir tecrünin esiridir. Ferdî zekâsı. Çünkü imar mefhumu alelitlâk genişliğin müradifi olamaz.. muayyen tekniklere malik olmalarıdır. ferdî hassasiyeti onu mümkün olduğu kadar çok bel bellemiye sevkedecektir. en ufak bir sanaatte. demişlerdir. dikmek için bel belliyen iki adam tatsavvur ediniz. Fakat usûl. bamye. yahut teşkilât.. Bunlardan biri bel bellemek işinin içtimaî tecrübesine henüz malik değildir. tecrübe. belki ilmî bir usûlle çalışan adam demektir. Öyle ise "Asrî adamn alelitlâk zeki adam değil. Fakat usullü çalışkanlık onları bizden katiyen ayırabilir. toprağı mütemadiyen ayıkhyacak beli âdetten ziyade derin vuracak ve türlü vasıtalarla bu toprağı islâh edecektir. Bizi onlardan ayıran avrupahlann cemiyetçe tatbik edilen asrî usullere. Medenîlik mutlaka çok çalışmak.

yani makul ve şeylerin tabiatine uygun olmıyan faaliyetler mutlaka yıkıcıdır. ne de bu mazinin gayrıdır. belki maziden müstağni kalmıyan. Mefhumlara esir!. mefhumumlara esirdir. Zekâlar vardır. Bizim sakat fikirleriniz yalnız tekâmül bahsine ayit değildir. Her sahede asrî faaliyet. Çünkü tetriç tekâmülün dayimî bir vasfı değildir. Hakihati halde takâmül ne tetricî. Yalnız şehir idaresinde değil. Mu- .— U4 — olduğu gibi bir şehir imarında da tatbik edilecek adalet düsturları vardır. Fennî olmıyan çalışkanlığı beğenmiyelim ve nafile cesaretlendirmiyeiim. Bir hal ki mütemadiyen istikbale doğru şişer. Tekâmülün birdenbire olan safhaları da vardır. temiz ve işlek bir hale getiremiyen bir idareye asrî diyemem. Yoksa bir türk inkılâbı derece derece ve muntazam bir surette tahakkuk etmesi lâzımgelen makul. Tekâmül için daha canlı. bu günkü neticelerden mahrum olacaktık. tetricî. muntazam bir hareket olamak lâzımgelirdi. daha mutabık bir hayal bulunabilir. yahut intizam hayali ona yabancıdır. Gene " Son saat „' in sayfalarında idi. Burada içtimaî tehavvülleri bir hattı müstakim hayaline irca eden akliyecileri tenkit etmiştim. Belki tekâmül yaratıcıdır. Halbuki inkılâbımız anî gibi olmuştur. metodik faaliyetin bir müradifidir. Eğer bunda mühendis intizamı ve akıl mantığı şart olsaydı. " Tedricen ! „ Serlevhalı bir makalem çıktı. fakat maziden yeni bir mahsûl vücude getirmek üzere gebe kalan bir haldir. Şu veya bu süsü yapan fakat elindeki şehri bütçesiyle mütenasip bir derecede sağlam. ne de mutlak surette anîdir. Çünkü fennî olmıyan. Hakikati halde tekâmül ne mazinin aynı. Fakat her halde yalnız başına tetriç..

sebatın canlı vazifesini öğretmek doğrudur. ümit. Bunları bize kazandıran asrî ve felsefî tefekkürümüzün faaliyeti değil. meslek muhitlerinde dayima böyle insanlara rasgelmek mümkündür.. Cesaretin. bir nevi insandır. istikbalden ümitsiz. fikirlerinin seyrini kovalayınız. Biz ana ve baba hikmetlerinden ziyade ilmin muttalarına ve yalnız ilim mutaları üzerine kurulan bir felsefenin terkibçi mefhumlarına muhtacız. Cemiyte küskün adamın mantığını yoklayımz. Bunlar tabiî kuvvetlerdir. Çünkü bizden evvel yaşamış bir cemiyetin mirasıdır. bu. sabır ve sebat hakkında da bir çok fikirleriniz vardır ki hakikati halde bunlar hasta klişelerden başka bir şey değildir. bazen de mazi için daha az müşkül pesentiir. Bu mefhumlar eski cemiyete göre düstur olarak kifayet eden şeylerdi. Öyle ise niçin bu mefhumları taşıyoruz ?. ^ Cemiyete küskün adam! " Cemiyete küskün adam „ . düm düz bir sebat „ ve inatçı bir sabır „ yerine gerek ferdin gerekse cemiyetin hayatında cesaretin. memnuniyetsizliğini ispata çalışan bir dikkatle karşılaşacaksınız: . sabrın. sabrın. ayile.lig vaffakıyet. Şu halde " mutlak bir cesaret. eski harsın sür'ati iptidaiyesidir. sebatın her şey olduğunu gençlere öğretmekle çok bir şey kazanmış olmayız. Hayatta. Tenkit eder. Yeni neslin terbiyesinde metafizikî hükümlermizin de mesuliyetini idrak edelim Din taassubunu kaldırmışken yerine tefelsefe taassubunu koymıyahm. Fakat pek mudH ve pek müterakki olan yeni hayatımızı idareden acizdirler. Bunlar şuun ve hadisatı aşan mutlak kuvvetler değildir. Bunlarında kendilerine mahsus hudutları ve nihayetleri vardır.

. Cemiyete küskün adamın bütün fikrî faaliyeti küskünlüğüne sebep gösterdiği hadiseleri muayyen fertlere. cemiyt maneviyatını şidditlice taşımadıkları için aynı zamanda bedbin. Hayır. O halde cemiyete küskün adamın tevekkülünü fikrî mantığında. Fert bu faaliyeti. ve aynı zamanda hodbindirler. yahut hüküm ve muhakeme işlemiyen esrarengiz derecede münferit bir kabiliyete atfetmekten ibarettir. Cemiyete küskün adam hakikî bir müdekkik. Cemiyete küskün adam tipinin menşei marazîdir.— 116 — Bu dikkat mütemadiyen sokakların kirliliğini. bir yandan da ferdî endişelerden gelen bir memnuniyetsizlik. Salim bir cemiyet adamı dayıma faaldir. Salim bir cemiyet adamı dayıma mefkûrecidir. size söylüyecektir. Muayyen fertler içtnaaî hayatı sıkıca yaşamadıkları. en afakî bir müşahit ve rasıt mevkiinde tekrar ettiğine sjzi inandırmak istiyecektir. ehliyetin takdir edilmediğini.. Onun için cemiyete küskün adamla münakaşa ederken hep bu ilmî ihatasizlıkla. Küskünler cemiyet . Halbuki bu küskünlerin dar zekâları hakikati halde siyasî bir idareyi besliyebilecek içtimaî tekâmül telâkkisine malik değildir. Cemiyete küskün adamın zihnî faaliyeti iki şekle irca edilebilir: Bir yandan içtimaî hadiselerde zaruret tanımıyan bir teffekkür. bu hodbin hassasiyete çarparız. yahut dar hodbinliğinde aramak doğru değildir. İlâh. Hodbin hassasiyetleri ise siyasî faaliyetin muvaffakiyeti için elzem olan fedakârlık şimesiyle de kabili telif değildir. Bu menşe bizzat cemiytin hayatında hasıl olan boşluklardadır. mekteplerin eskisinden daha geri olduğunu. şahıslara yükletmekten.. mefkureciliği kaybettiği dakikada artık hastalanmıştır. bürokrasinin» zararlarını. Ve bütün bunları en bitaraf. çünkü bu zekâda ilmin en mühim temeli olan icap ve zaruret fikirleri yotur. ilmî bir mütefekkir midir?. Cemiyete küskün adamın siyasî vaziyeti ekseriya dar bir muhaliflik şeklilde tecelli ediyor.

Mütefekkir hıfzu tahattur ve tahsil hususunda mütebahhirin dehasını gösteren adam değildir. morfoçya alimidir. farz ve tahmin kuvvetidir. vecit. Mütefekkir bir toplayıcı değil. Rolü daha ziyade icat rolüdür. tahkik ve tensik edilmiş olsun. bedbinleri azaltmanın tek çaresi içtimaî mevcudun bilhassa haz. O halde cemiyet içinde bobinleri. Bu adamları türlü sıfatlarla tavsif etmek ve derya misali olan ilimlerinden dolayı takdir etmek pek tabiîdir. Mütebehhirin teşekkülünü hazırlıyan en mühim meleke kuvvetli bir hafızadır. Mütefekkirin teşekkülünde hafızanın rolü mühim midir? Şüphesiz bir bakıma öyledir. Halbuki kuvvetli bir hafızanın en büyük sebebi verasettir. Mütefekkir İlmi bipayan insanlar vardır. hafıza veraseti değil. mefkure veren bediî ve manevî muhitlerini uyandırmakatan başka çare yoktur. Bir çocuk bu veraseti taşımıyorsa ne kadar terbiye edilse de mükemmel bir hafızaya malik olamaz. Filân adam tarih alimidir . Şuhalde mütefekkire lâzım olan. neşe. Demek mütefekkir hazır fikirleri tefekkür eden adam demektir. Filân da atikiyat ile uğraşır. Yalnız başkaları tarafından bulunan bu malzemeyi kullanarak eser vücude getirir. Halbuki mütefekkir. Fakat bu ehemmiyet bir dereceye kadardır.— 117 — denilen manevî terkibin inhilâl eden cüzü fetleridir. Filân adam mükemmel bir nebatçıdir. belki bir teşkilâtçıdır. mukayese. Yeni cemiyetimizi ahlâkî ve bediî zevki idrake müsayit cihazlarla zenginleştirmek lâzımmi geliyor. izah. . bambaşkadır. Şu halde mütebahhirin teşekkülünde terbiyenin rolü mahdut demektir. Elverir ki bu malûmat usulü daiyresnide tedarik. Mütefekkir fikir binasının malzemesini bulmaz. Bunlar cemiyetten koparak yalnız adamın tabiatine ricat etmektedirler. Mütefekkirin asıl cihazı tasnif.

Mefhumun öldürdüğü adam! Anadolu'dan geldiğim zaman " Acaba güvelerini yedi ? ! „ diye bermutat büyük dolabın altındaki gözü çektim. usul sahiplerinin kıtlığından şikâyet etmelidir... kabartma çiçekler» renkli şekiller. Ancak tebehhurun da. Orada bir İkdam gazetesinin yaprakları arasında sakladığım resim koleksiyonunu karıştırmağa başladım. bir tefekkür usulüne malik olanların kıymetini düşürmemeliyiz. Solgun. ölgün. dıvarlann sadeliği. " Parlak zekâlar „' a kıymet verecek yerde. resim dersanesinde idik. tefekkürün de usulleri memleket için pek yenidir. Onun için bizim tedrisat hayatımızda mühim olan şey. Sanatkârı beş altı sene evvel bir mektebi ziyaret ederken tamdım. gayet temiz giyinmiş yirmi. Şimdi yeni Türkiyenin muhtaç olduğu fikir adamı hangi cinstendir. Kara kalem heykel başlan. fikir adamlarının azlığından değil. çocukların lisanı kadar masum şeyler L Onu bana hediye eden zat. Çünkü mütefekkir hafızasının noksanını türlü tarikler ve kolaylıklarla dahi telâfi edebilir. Fakat tefekkür usulüne. Türkiye. Alçı keykeiler. Türkiye fikir adamının her cinsine muhtaçtır. Çünkü milletin fikir hayatının mey vasim toplattıran teşekkül. Sehpalrı karşısında çalışan.— 118 — tam ve mükemmel bir tefekkür cihazıdır. Mekteplerimizde ve ilim müesseselerimizde adet kıymeti yerine keyfiyet kıymetini koymalıyız. ilim tekniğine malik olmıyan bir adam için ilim yapmak ümidi yoktur. sualine verilecek cevap gayet basittir. yirmi beş kız çocağu resim yapıyordu. . bu usuldür. merhum Teke Zade Sayit Bey'dir. yağlı boya bir ördek resmi. mütefekkirlerin ruhunda oluyor.. hele sekenesinin huşu ve sükûneti burasını eski bir yunan mabedine benzetiyordu!-.

Mekteplerde aldığmız resinf dersleri bizi hep mikâp ağaç. Çünkü . bariz. resmi ve kâinatı bunlardan ibaret zannettirirdi!. " Teke Zade „ unvanının benim hafızamda derin bir hayali vardır: Vefa idadisinde talebe olduğumdan beri Şehzade başından geçer. Resim yapan kızlar hiç kımıldamaksısın gözlerinin ucu ile bize baktılar. hele hamalların. o kadar sade ve heybetliydi. ve evlerle oyalar. Müdirenin odasına döndüğümüz zaman kendisinden bahsettim.— 119 — Sınıf o kadar çıplak ve beyaz.. Müdirenin bu cevabından çok memnun oldum. bir insanı kâmildir. dedi. insan kafası. Bu hareketsizliklerinde bir mahviyet ve bir selâm manası vardı. İşte biz. hamal. göziyile. satıc kfalarım seyrederim. orta yaşlı. İmzanın sahibine karşı uzarktan uzağa bir hürmetimiz vardı. Bizi görünce yaklaştı.. ora da bir dükkânın camekân içerisinde ki yağlı boya insan resimlerini: köylü. fakat şahsiyle. çalışkan kızlarının eserini koruyan.. Köşede.. altındaki " Teke Zade „ imzasını da aynı canlılıkla.. Zeki kadın derhal bahse lüzumu kadar ehmmiyet verdiğini ispat eder bir vaziyet aldı. Hemen şu sözleri söyledi: — Evet! Teke Zade bizim için alelade bir resim hocası değil. ve eyiye olan muhabbetiyle kızlarımız için büyük bir mürebbidir.. Mektepte kendisini görünce san'ati gibi şahsı da dikkatimi celbetti. aynı hürriyetle atılmış bulurduk. hurda ve kati çizkiler zevkine isyan edercesine kalın. diye takdim ettiler. satıcıların kaba ve kalın suratları çirkin hissiyle klâsik tedrisatın haricinde kalırdı!. inadına canlı ve mistik idi. tıknaz bir adam duruyordu. Kendisim bize — Resim muallimimiz Teke Zade Sait bey. alkişhyan bir üstat vaziyetinde. Bu mevzular bize o kadar garip o kadar cür'etkârane gelirdi ki!. mühmel fakat. İnsan resmi. resim ve model hakkına eski telâkkilerimizi yirtan bu canlı halk resimlerinin meftunu olurken. Teke Zade'nin resimleri eski..

usuller çalışa çalışa ve bu "pedagojiye muvafık„ ıslâhat " terakki „ ede ede varmış.. ne meşum talihsizliktir yarabbi!. idarenin bu hareketini sanat. Ziyaretimi müteakip Teke Zade hatıra olarak güzide çıraklarının resimlerinden bir koleksiyon yapıp bana günderdi. usulünü. Bütün bu talebeyi. Fakat netice hasıl olamadı. hocasını. Bu. Bu teşkilât ve ıslâhat o kadar gücüme gitti ki o zaman mevkii iktidarda bulunan büyük bir memura müracaat ettim ve haykırdım: Hükümetin. İşte ne şahıs ne de kasıt mahiyeti olmadığını ilân ettiler. Çünkü doğrudan doğruya kendi işi değildi.. bir musikişinas hakkında yalnız böyle söylenmesini istiyordum . terbiye ve insanlık namına protesto ettim.— 120 — bu hükümler benim hislerimi okşuyordu: Ben. Kız Sanayi Mektebinin resim dersini tahta kollariyle yakalamış. intizamdan. " Güzel „ denilen hak ve hakikat karşısında yirmi yirmi beş kızın büyük şuurlarla çalışması sizin için. Bu mantıklar. Bir memleket için ne garip. hattâ maddî bir kazanç değil midir? İşte ben de aynı sebepten dolayı memnun ve mes'ut bir ruhla bu ziyaretten avdet ettim. Nizamdan. bütün hisleriyle pencereden aşağı atmıştı: Ziyaretten bir iki ay sonra Teke Zade'nin derslerini elinden aldıklarını işittim. İşin tamiri için lâzımgelen teşebbüste bulundu. talimattan.. hep katı düşünürler!. bir ressam. Onun için istiyordum ki sanatkârlar her yerde çok sevilsin.. "Acaba güvelermi yedi!w diye telaş ettiğim güzel kolsksiyon işte budur. "Sırası gelince ona başka bir ders daha vereceğiz» dediler. . gruptan bahsettiler. Bir de bu tebeddülat kanuni ve mantıkî bir çerçeve içinde yapılmıştı. Hep kaba görürler. inceyi anlamak itibariyle taş devrinde çalışan iptidai insanların seviyesinde kalmışlardır!. memleketiniz için manevî. dersi bam başka düşünen idare adamları. Muhatabım şüphesiz izan sahibi bir zatti. bir milletin ruhu için iflâs değil de nedir?!. Ben öylelerini gördüm kü güzeli. muallimi. bu adamların bir mantığı ve memleketin idare usûlleri varmış!. bütün muvaffakiyetleri.

„.. Diğeri bütün basitliği. Hakikatte sanatkâr yanılmamıştı: Sözleri... yalnız size borçluyum. Şimdide aynen beni zillet öldürüyor. İzmir'de bulunduğum sene kütüphanemin bir tarafında sakladığım bu mektubu. bunun üzerine bana bir mektup yazıyor. nizam. Herkese bildiriniz ki beni yalnız o vak'a. talimat. Bu ölümden yalnız sizi haberdar ediyorum. Bütün hayatımda saimi. suru. hayattan öğrenilen hakikatleri ifade ederler. Şimdi Teke Zadenin hayatından bana kalan yadigâr ikidir: Biri İkdam gazetesinden bir kefene sarılmış on on beş parça baygın ve solgun bir resim koleksiyonudur. Size rica ediyorum. bu ruh beni boğuyor! Ben artık nasıl yaşıyabilirim. Mücerret olarak hiç bir manaları yoktur. hür ve yaratıcı hayattan çıkarılmış cansız.. bütün çıplaklığiyle imana kalbolmuş bir fikridir: Kanun. hayatta mevcut olan manalara delâlet ederler. ruhsuz bir ceset gibi tutunamaz ve artık yaşiyamaz bir hale getirdiler! Benim dersimi benden. benliğimden kopardılar! Ve onu hisle. oazil ve ilga vak'ası öldürüyor. sanatle. Son günlermi size.. mücerret düsturlardır. Doğrudan doğruya hiç bir hakikat öğretmezler. adalet. Hayat için hiç bir . Beni emelsiz bir ruh. namus. Ben bu haberi işitince dondum kaldım! Sonra tabiat ve ateşte çok haksızlık etti. " Beni öldürdüler! Çünkü dersimden ve kızlarımdan ayırdılar. Şimdiye kadar beni yaşatan namus ve gururdu. bu mümkün?! Beş altı gün sonra ben öleceğim.— 121 — Teke Zade benim bu hasbî mücahedemi işitmiş.. hak.. gibi bütün mefhumlar canlı. milliyetle hiç bir dostluğu olrauyan bir adama verdiler! Ruhum kayniyor. çıldıran ve intihar eden enesinin sözleri imiş! Tam beş gün sonra "Teke Zade öldü!n dediler. Bu mektupta güzel rıkkası ve açık türkçesi fakat aynen hatırımda kalmıyan bîr ifade ile hislerini anlatıyordu. ruhumu en yakından anlıyan siz oldunuz. elyazısını yaktı.

remzidirler. fikrin hayatı selâmeti için elzem şeylerdir. alçak istirahat koltuğu vardı. "Kaş yap ayım! „ derken göz çıkarırlar. Aramızda şöyle bir muhavere oldu: — Eşyayı taşıtmıyacak mıyız efendim? — Hayır. Yeni odaya yalnız bana ayit olan eşyayı naklediyordum. O esnada yanımda asistan vazifesiyle çalışan genç bir Ffendi vardı. Hissiz. — Fakat hiç olmazsa bu amerikan koltuğu burada bırakmasak?. kanunla mektep yıkarlar. bir takım hayat ve tecrübe aptallarını ilim. terbiye ıslâhat mefhumlariyie oynatmayınız. selâmetsiz bir müfekkire. zekilre hizmet ederler. bu da elverme zse.. Bunlar mutlak surette ne bir hak. Birtakım akılsız ve izansız adamları. Mefhumlar.. Belki hakin ve hakikatin kelimesi. Bunların arasında bir de amerikankâri. Her biri birer mefhumdur. oludur... . bunlar burada kalacak. Nasıl söyleyeyim bilmiyorum kü!. Fakat hiç bir zaman hayatın kendisi ve selâmetin kendisi değildirler. Canlı olan hakikat. ben size: "Ruhsuz beyin yaramaz.. Bıraktığım odada tirşe renginde güzel bir kumaşla kaplanmış beş altı parçadan ibaret yazıhane mobilyesi bulunuyordu.. ruhsuz bir beyin gibidir.— 122 — zekâ vermezler.. bedahetsiz mefhum. Kaplumbağalr gibi İşaret etmek istediğim haleti ruhiyyeyi şu vak'a ile teşhir edebil irim: Harbi Ummî esnasında Darülfünun'da ders veren Alman müderisleri memleketlerine döndükleri zaman bizim darülmesainin yerini değiştimek lüzumu hasıl olmuştu. bu zihnî mefhumlar haricinde yalnız tabiatte ve vicdanda gömülüdür. yakinsiz. izansız. "Bana beyin lâzım değilmi ?!„ demeyiniz. ne de bir hakikattir. irfan. nizamla adam öldürürler!. diyorum.

. Bu kadar açık ve temiz bir itiraf karşısında takdir ve hürmet duymamak elde değildi. Öyle bir his ve hayat kaplumbağası kî bütün kâyinatı. aynı tarzda ypılmış. Asistanın bu cevabı pek masumdu. tarzı muhakemeniz. itiraf ederim ki. Bu koltuktan şimdiden sonra da o istifade etsin olmaz mı?. Bu basit cevabım üzerine sesini çıkarmadı. kendi şehvetinin uşağı farzederek serbeslik davasında bulunuyor? Niçin bir nazır iki üç bigünahı. Bütün bu hallerin müşterek seciyesi hodbinlik değil midir ? Bütün bu kimselerin ruhunda bir kaplumbağa yatmıyor mu ?!.memlekette garip bir haleti ruhiyenin.. Yalnız bir az şaşırır gibi oldu. Aynı zamanda bu tahsil görmüş genç ruhu. aynı renkte. bu koltuk. benim için yeni bir şey.. niçin bu kadar hasis kalmış. takımın parçası. Vukuatı böyle geniş bir çerçive içinde görmek bizim için lüzumlu bir şey olacak. Her halde alalım. bir anlayışı ve düşünüş tarzının. Buraya diğer bir muallim gelecek. koltuğu sürüklemediğimizden dolayı bu gün âdeta içimde sevinç duyuyorum. cemiyeti kendi arzusunun.. Bunu diğerlerinden ayırırsak yazık olur.....— 123 — niçin?! — Ffendim çok güzel bir şey. öbür tarafta buna benzer bir şey yok. müdafaasız: memuru azletmekte kendisini selâhiyettar buluyor? Niçin ve neden ?! Bütün bunlar . bunu düşünmek vazifemizdir Bunun gibi daha bir çok sualler hatıra geliyor: Niçin bu muharrir dünyada yalnız kendisini doğru düşünebilir farzediyor? Niçin bu kadın bütün hayatı. Bir kaç gün sonra beni tekrar gördüğü zaman samimiyet ve mahcubiyetle şu sözleri söyledi: — Efendim size bir şey söyliyeceğim: Geçen gün koltuk için vrediğiniz cevap doğrusu ya beni düşündürdü... . Hem de burası bir darülmesai olacak. — İyi ama azizim. hatta daha evvel bir nevi duyuşun eseri değil midir ?.. tabiat ve insaniyeti kendi kabuğunun altından seyrediyor.

Fakat bu uzvî ve fikrî faaliyetler haricindeki şuur âlemi: dinî. rızkını kazanabilecek. dayıma bir fikir ve eşya tahsilidir.- 124 — İşine gelirse başını çıkarıyor. fakat başkalarının istihsaline. Bu maksat için . Hulâsa bizde mektep kalbi yaşatmyor. Acaba bu menfaatperestliği ruhlardan kovmak için ne yapıyoruz ? Bütün maarifimizin.işletiyor. sadece aklı işletiyor. istihsal gibi sırf ferdî ve intifaî olan melekelerini . Bu sayede fert kendinden geçerek gayra. ağziyle ve midesiyle seviyor !. Şeklinde. kendi nefsi haricindeki mil'î.o da muvaffak olmak şartile . insanî hakikatlere ne derece inanacak ve tapacak?! Garplı bir mütefekkirin tabiri veçhle ilim ve talim fert rçin mütekarip ilelmerkes bir kuvvettir. ahlâkî heyecanlariyle felce mahkûm kalıyor. menfaatini tanıyabilecek. tahsilimizin bu işteki hissesi. Hars ve terbiye ise mütebayit anümerkes bir kuvvettir. zekâ. eğer zarar geleceğini sezerse gene o başı içeriye çekiyor! Bütün mevcudatı ruhiyle. iyi bir işçi olabilecek. muvaffakiyeti nedir ? Kaplumbağa sevkjtabiîsi yerine lâzım olan insan şuurunu koyabilioyr miyiz ? Maalesef hayır. kimya. Çünkü tahsilimiz hemen bir fikir ve eşya tahsilidir: Hikmet. hakka kavuşur. Bizim maarifimizle iyi tahsile muvaffak olan bir genç belki iyi bir müstahsil.. kozmografya. hendese. Eski tekke mürşitleri mütebait anümerkez olan telkinleriyle müritlerini " fenafülâh „ sırrına mazhar ederlerdi. Bu sayede ferdi hayat kavgasına hazırlamak maksadına yarıyor. Bu haricî ve maddî tahsil ferdin malûmat. Vahdeti. Bu künkü mektep muallimleri ise gençliği hep " Fena filmal „ muvaffakiyetine eriştiriyorlar!.. bediî.. vicdaniyle değil. tesanüdü muhafazaya herkesten ziyade memur olanların bu işteki vazifesi gaeyt sarihtir: Mekteplerde bilhassa pu mütebayit anümerkes olan kuvveti tenmiye etmektir. başkalarının emeğine. Bu sayede fert kendi üzerine katlanır. hesap.

zekâyı tenmiye eden ilimler. Bunun yegâne çaresi butun maarif teşkilât ve ıslâhatını her gün değişen memur ve memuriyet işi halinden çıkarıp felsefenin âlemşümul esaslarına bağlamaktır. talimler kadar hissi. vicdanı sınırlandıracak harslere.— 125 - fikri. Bütün bu indî ve keyfî icraattan kalan eser. Mektepler yalnız maddiyat ve müspetat itibarile değil. ancak ezilen ve üzülen bir hayattır!. . bilhassa maneviyat ve vicdaniyat noktasından da islâh edilmek lâzımgeîir. terbiyelere mevki vermek lâ~ zımgeliyor. Siyaset endişesi yahut cehalet saikasiyle yapılan her türlü ıslâhat yapanlarla beraber gidiyor..

.

içtimaiyat .

.

Sırf bir nezaket olsun diye ders hakkındaki mütalâamı sormakla söze başladı ve nihayet şu sözleri söyledi: — Biz Fransızlar coğrafyayı az bilmekle ismi çıkmış bir milletiz! Biz coğrafya cehaletinin zararlarını memleket 9 .. Darülfünunda hayli zengin bir coğrafya kütüphanesi vardır. Muallim coğrafyayı okutmuyor. Adeta insan bu muallimin ifdesini canlı vukuatın şahidi gibi merak ve heyecanla dinliyor. binlerce eser arasında nasıl oluyor da bir Anadolu seyyahatini tenvir edebilecek.. Beni derhal tanıdı. B. Say isminde büyük bir mektep vardır. Bir gün bu mektebin yüksek sınıflarının birinde coğrafya dersi dinliyordum. iki yüzsahifelik bir eser bulunmuyor ? ! Gerçi kütüphanede Anadolu'nun ahvali tabiiyesine ayit almanca büyük eserler yok değildi. Memur bana bu maksat için rehberlik edebilecek hiç bir kitap bulunmadığını söyledi!. bu âlim san'atkâra karşı kalbimde bir hürmet uyandı. fayidesi âlemşümul bir esere tesadüf edilemiyeceğini artık öğrenmiştim.— 129 — Anadolu meçhul bir ülkedir Bundan dört ay evvel Anadolu'da yapmak istediğim tetetbu seyyahatine medar olur diye bir coğrafya kitabı arıyordum. Tesadüfen yanımda oturan zat biraz evvel dersini dinlediğim coğrafya hocasıydı. yaşatıyordu. selâmlaştık. bu sayede mevzu üzerindeki ihatasını arttırdıkça arttırıyordu. Bu muvaffakiyetli hocaya. O aralık zihnim on senelik bir hatıra üzerine katlandı: Paris'in Auteuil taraflarında Ecole J . İşime yarar bir şey bulurum ümidiie kütüphane memuruna müracaat ettim. hayat ve medeniyetini tanıtabilecek. Yüzlerce. Desrten sonra otobüsle şehrin merkezine iniyordum. Fakat ihtisas maksadiyle yazılmış olan bu hususî eserler istisna edilince Anadolu'nun bilhassa ahvali beşeriyesini. Bu cevap beni şaşırttı.

Belki de "taassup ve icaz» dediklri bu isyanlar. Bir kere bir Fransız ağzından coğrafya cehaletinin bu kadar açık itiraf edildiğini işitmek tuhafıma gitti!.... Kendi kendime dedim ki: Vidalde la Blache gibi büyük alimlere malik olan bir memlekette kendini coğrafya bilmemekle itham edebilirmiş!. Bilmem siz Türk* ler coğrafya için ne yapıyorsunuz?. O derecede ki bu meçhul ülkenin meçhul seknesi.. Belki her iki hükümde yanlıştır.!. daha fazla resimli bir şekle soktuk değil mi? Bu sırada bazı ferdî ve mahallî muvaffakiyetler de var. Fakat bundan sarfınazar. dediler!. Meşrutiyetten sonra bu ilim sahesinde yapabildiğimiz §ey nedir ? Birkaç klâsik ecnebi kitabının kaba saba ve çok kere eksik tercümelerinden ve bunları programa mu* vafıktır diye mekteplere sokup çocuklarımıza ezberletmek ten ibaret değil mi ? Daha sonra bu kitapları daha süslü. bir aksi tesiridir. her keşçe meçhul olan Anadolu ruhunun en tabiî ve en basit bir hadisesi. Neticede Anadolu denilen esrarengiz ülke şimdiye kadar Afrika içleri gibi karanlıkta kaldı!.. ne de bir coğrafya ilmi teessüs edebildi. Belki de Anadolu akla daha çok hayret verici.vererek ve iktisat sahesinde diğer milletlere mağlup olarak ödemişizdir. Sonra biz "Türkler coğ rafya için ne yapıyoruz ?! „ diye düşünmiye başladım. Fakat gene hiçbir şey bilmiyoruz! Ne . Onun için son zamanlarda bizde de bu ilme çok ehemmiyet verilmeğe başlandı. ruhunu bizim gibi tanımıyan Avrupalılar "Taassup galeyan etti! „ dediler. daha büyük bir kudretin şu dakikada sahiptir.. namuslarının muhafazası için dağlara çıktıkları zaman. Bugün el'an bunu düşünüyorum.. Asırlardan beri Anadolu'yu idare etmek iddiasında bulunan İstanbul münevverleri ise aynı harekete "Basübadelmevtw yahut "mucize.. on dört sened enberi memlekette ne bir coğrafya heyecanı hasıl oldu... Fransız mualliminin bu sözleri beni bir kaç cihetten hayrette bıraktı.

. hiç anlaşılmadığı halde bu ruh "ölmüş ve çürümüş! „ diye takbih edilirken bu sözler "yalan ve cehaletn sayılmıyor!.. Belki millî zaruret ve İstıraplarımızın yaratacağı bir fikir kahramanı bir gün bu meçhul ülkeyi ilmin vasıtalariyle keşfedecektir.- 131 - maddî Anadolu'yu ne de manevî Anadolu'yu. Belki o zaman eski medeniyetlerin.. ticaret ve ziraatimizin kuvvetlenmesi için lâzım olan usareyi bu yeni âlemde. ırmakları ne de zevki. san'ati. ahlâkı mefkuresi hakkında sarih denilebilecek bir fikrimiz yoktur. lâkin mazül bir kaymakam ağzından dinlendiği gibi bellenen sahte bir Anadolu fikri bizim için dayima yanılmak ve aldanmak vesilesi olup kalacaktır! Bizde bu memleket. . taassup ocağı !„ diye tarif ve tasvir edilirken kimse bu insanlara "yanlış ve günahtır.. mimarisi. dehası.. demiyor!.. zevkimizin. toprak yığını.. ince ve derin bir hayatı olduğunu hatta muhtacı ispat bir farziye gibi söylemek bazı ukalâlar nezdinde bir cür'et sayılıyor. Anadolu'nun ruhu duyulmadığı. tezyinat ve tefrişatı. meçhul ülkede bulacağız. Lâkin gariptir ki hiç bilinmediği halde bu ülke kendisini tammıyanlar tarafından " harabezar. bediaların eserleriyle karşılaşan bir Kurunu Vusta nesli gibi bizim neslimiz de uyanacaktır. yani toprak ve ruh tanımamanın zararını Fransızlar gibi memleketlerle değil.. kıtalarla ödedik. Anadolu'nun ne dağları. coğrafya bilmemek günahının cezasını bu güne kadar kanlar dökerek çektik!. Aynı zamanda san'atimizin. Anadolu meçhul bir ülkedir! Üç aylık bir seyyahatten sonra müşahedatımı dinlemek istiyenlerin huzurunda Anadolu'nuu kendine mahsus bir ruhu. mübalağaya atfediliyor.

O.. cansız bir şeydir !. o neviden daha başka sualleri de hatırlattı:: — Ziraat nasıl terakki edecek ? ticaret nasıl terakki edecek ? Sanat nasıl terakki edecek ? Maarif nasıl terakki edecek ?. Ben de o felsefeyi düşünerek şu cevabı verdim: — Bu meseleyi halletmek için evvelemirde memleket» sanayi. Ama diyeceksiniz ki bu terakki ağır oluyor ve yahut bu terakki şu merhaleye varamamış. Gene zannediyorsunuz ki " terakki „ hariçten gelip bu katı ve cansız cismi harekete getirecek yabancı bir kuvvettir. hatta terakki ediyor. Bütün bu suallere verilen doğru yanlış bir takım cevaplar vardır. Yoksa ne dışarıdan eklenecek bir yama. hakkındaki fikrinizi tashih etmek mecburiyetindeyiz.. Terakki varsa terakkinin amillerini hariçte aramıya lüzum yoktur.. Bunlar başka meseleler ! Esasen memleket. maarif. fikrinde terakki var mı yokmu ? Mühim olan nokta budur... Siz bu hayatlar w nasıl terakki edecek ? n sualini sorarken onları esasen " terakki etmiyor „ farzediyorsunuz! Zannediyorsunuz ki memleket duran. değişmektedir... Bu sual nazarı dikkatimi celbetti. Bir gün Darülfünun gençleri bana şu suali sordular: — Efendim memleket nasıl terakki edecek ?. Hayır. katı. Bence mühim olan cihet yalnız bu cevapların doğru veya yanlış olması değil. Çünkü terakki bünyevî ve dahilîdir. kımıldamıyan.. asıl bu suallerin istinat ettiği felsefedir.. Bir millet ne halde . O halde terakki meselesini vazedebilmek için her şeyden evvel bizzat yaşıyana hürmet etmeniz lâzımdır.— 132 — Nasıl terakki edecek ?!. ne de nefhedilecek bir havadır. hayatın kendisidir. bu fikriniz tamamiyle yanlış! Memleket canlıdır. Biz Türkler her gün her yerde bu gibi sualleri işitmek talihindeyiz.. Tçrkki her yaşıyan mevcudun hâl ve şanıdır.

Onu katı ve ölü bir şey de sanmayınız.. maddeyi yenmekten ibaret bir terakki.. ölümün kendisidir! İlim. aynı hareketlerin bazen hürriyetle tetevvüç ettiğini.. sanat sahesinde güzeldir. sizin için yapacak bir şey daha kalıyor ki o da iyi kötü yaşıyan. hayatın kendisine dönelim ve kalpgâhına yerleşelim. hayatın gayrı değil. hürriyetleri arttırmak. memuriyette. ölüme mağlûp. aynıdır. terakkisi anlaşılmaz. Şu halde terakkiyi bir meçhul. ahlâk. Fakat yaklaştıkça terakkinin sezilmek imkânı artar. Bunun için de gene tetkik ve tefekkür usullerinizi değiştirmek mecburiyetindesiniz. her dakika evde. Canlı bir mevcuda uzaktan ve hariçten bakılınca onun nasıl terakki etmekte olduğunu anlamak güçtür. mektebte. bilâkis atalete mahkûm. İşte bu. maddeye esir olmaktan ibaret bir tedenni. şer ve çirkin dediğimiz manevî ölümlere karşı yaptığı azemetli mücadeledir.. Fakat işi tabirlere boğmayalım. ve canına hürmet [ediniz.. ne göreceğiz? Her gün.— 133 — olursa olsun yaşıyorsa asla istihkar etmeyiniz.ceht akıl sahesinde ilimdir. Cehil. ölümü. terakki eden bu mevcudun nasıl yaşadığını ve nasıl terakki ettiğini anlamaktır.. Hayatın tarif ve tavsifi kabil olmıyan bir çok ufak hareketlerden. Birinci yolu ihtiyar etmekle ceht sarfına mecbur oluyoruz. sokakta. çirkin ise ölümdür. sanat ruhun cehil. Çünkü terakki bir ceht. O ufak muvaffakiyetleri. harbte. Evvelâ canlı ve değişici bir şey olduğunu kabul ediniz. bir takım muvaffakiyet ve ademi muvaffakiyetlerden ibaret olduğunu. İşte bu ceht terakkinin kendisidir.. her yerde ataleti. yahut mabadüttabiî bir mevzu gibi bizden. .. Zira dediğim gibi terakki. ruhun maddeyi yenmek hususunda sarf ettiği can hamlesidir. ufak engelleri kaldırmak suretiyle hayat terakki edecektir. hayatımızdan. bazen esirliğe mahkûm olduğunu göreceksiniz. Bu muhabbeti duyduktan sonra. Uzaktan ve hariçten bakılınca camit gibi görünür. şer. ahlâk sahesinde hayırdır.

çok hisli bir adamdı. Önüne çıkan her çaresize yardım eder.. terakki diyorsunuz. Şu zavallı mavnacıya yardım edelim. . mavna göz göre göre parçalanacak. Bu adam hayrın. hep birden yedeğe asıldılar ve mavnayı selâmete çıkardılar. Deniz gayet fena. dalgalar çatlıyor. terakki ne derce mütevazi faaliyetlerin eseridir: Bir gün Gülhane Parkının rıhtımında dolaşıyordum.Süleyman Nesip . Terakki. mütemadiyen gayr için. Bu da bir terakkidir.. kır saçlı. gayet şık giyinmiş bir genç hasıl oldu. Misal olarak size bir adamdan bahsedeyim: Merhum Sami Bey . bizimle beraberdir ve her yerdedir. arkasından o yirmi otuz kişi mihaniki olarak koşuştu. doğruluk. kalabalığa sokularak yüksek sesle haykırdı: — Haydi arkadaşlar. O esnada orta boylu. zahire yüklü bir mavna akıntıdan kurtulmak için yorgun bir yedekcinin sırtında çabalıyor. Bu tarik ya zihniyecilerin felsefesi yahut tenbellerin saf sasatasidır. halata asıldı. Kötü. ve güzellik için yaşadı.. Hülâsa terakki için mesele yok. yirmi otuz kişi durmuş bu felâketzedenin seyrine bakıyor. iyilik. kendisine müracaat eden her insana yardım eder.çok zeki. terakkinin mücahidi idi. memlekete ayit olan her işe yardım ederdi. muhabbetin vücudu. Yaşadı. Görüyorsunuz kü benim terakki hakkındaki felsefem gayet basittir!. ceht vardır. Fakat böyle yapmadı. Terakki hayatın ölüme karşı açtığı harptir.— 134 — muhitimizden hariçte aramıya lüzum yotur. terakki. çirkin» yanlış hiç bir şey yapmadı. bakınız. O da diğerleri gibi mavnay seyredecek sandım. dedi ve bunu diyerek yedekcinin yanma koştu.

Bir diğer defa da güneş çarpmıştır. Kazlar öle öle bir tane en zayıfı kaldı. dut ağaçlarının altına dökülen taneleri topluyorlardi. içmiyor. Su. biz bu ölüm vak'alan karşısında türlü tevillerle vakit geçirmiştik: Zehirli ot yedi. dediler. fakat netice sıfırdır. Arkasından biri. Bir iki gün sonra oluverdi. Bunları elli dönümlük boş ve münbit bir araziye salıverdim. Bu yaz Anadolu'da rasgeldiğim bir çiftçi bunun sebebini anlattı: Kazlar haddinden fazla yer içerse çatlarmış! Böyle fazla semizlemiş kazları kesmekten başka çare yokmuş!. Palazlar enine boyuna geziyorlar. başı dayima önüne düşüyordu. Nice cahil doktorlar görülmüştür ki hüsnü niyet ve gayretle adam öldürmüşlerdir} Nice cahil siyasetçiler gelmiştir ki hüsnü niyet ve gayrette memleket batırmışlardır! Nice cahil ebeveyne rasgelinmiştir ki . bir çok para» emek sarfederiz.Meçhul dertler Bir tarihte beslemek için dokuz yavrulu bir kaz kuluçkası satın aldım. Çünkü vukuatın mahiyeti anlaşılamamıştır. yiyecek. Böylelikle on beş yirmi gün içinde mübalâğa olmasın. otluyorlar. her şey vardı.Ötekine berikine sordumsada kimse doğru bir cevap veremedi. bir müddet yıkandıktan sonra çıkıp gene dolaşıyorladı. Bu kaz misalini kaba bulanlar olsa da müddeamı tenvir edecek kadar basittir: Bir çok vukuat karşısında vaziyetimiz böyle cahil tabip vaziyetidir. Hayvan yürüyemiyor. diye başlarına kova ile su döktük. yemiyor. biri daha öldü. Fakat hiç birinin faiydesi olmadı. yaptığımız bütün tedbirler boşa gitti. diye tentürdiyot sürdük!. analarından fark edilmez bir hale geldiler. Karınları şişince havuza giriyorlar. Günün birinde kazlardan biri hastalandı. bir çok tedbirlere müracaat ederiz. Bu vaka bana merak oldu. Bir çok şey düşünürüz. diye arazide ne kadar baldıran varsa sökdürdük! Ayaklarına sızı geldi.

amelî adam yetiştirelim. mekteplerde verilen nazarî derslerdir. daha karışık bir iddiaya girişmiş oluyorsunuz. hayat mektebi şekline sokalım. bir neticedir. O zaman daha ince. Ve meselâ ahalisi sıtmadan ölen bir köyde imlâ ve musiki dersi vermiye!. hepsi teşhissiz tedavinin. İnsan oğlu gariptir. İşte fakrü sefalete maruz bir memleket içindesiniz. Yüz binlerce misaller. yanlış mı?! Acaba fakrü sefalet mekteplerdeki tedrisat amelîleşince mi kalkıyor.. Hülâsa. kıymeti gene " cehaletin fakrü sefalete mebde olması „ hükmüne tabidir.. bir çok meselelerdeki ihtisasımız benim kaz tedavisindeki tebabetime benziyor! Gayet cahilane. akılsız terbiyenin müessir olamıyacağını söylüyor. Gene emeklerinizin kıymeti yeni iddianızın kıymetine tabidir. nitekim bu tedrisat nazarîleşince mi konuyor ?! Bu hususta müspet bir kanaatiniz var mı?! Bunu bir kere kendinize sorunuz!. Ya cehalet fakrü sefaletin mebde değilse?!. fakat . binaenaleyh mektepleri amelîleştirilelim.. hemen izalesine çalışılır. Acaba neyin neticesi?! Fakrü sefaletin elbette sebebleri. Bu yeni teşhisiniz doğru mu..— 136 — hüsnü niyet ve gayretle çocuklarının terbiyesini bozmuştur!. diyeceksiniz. hemen hükmedilir: Meselâ cehalet !„ diye. Bu hüküm bir kere verilip fakrü sefaletin mebdei cehalet olarak kabul edildi mi. Basit şeyleri pek geç ve güç anlar. mütekaddimleri vardır.Acaba bu sebepler. Artık bu uğurda sarfedüecek her emek ne kadar büyük ve ne kadar şiddetli olursa olsun. her işi gücü tehir edip ilim ve marifeti takdim etmeğe!. izansiz siyasetin. Fakrü sefalet elbette bir vak'a. Böyle teşebbüsleri menfi akıbete uğrayan kimseler için intibah müyesser olmazsa hayret yahut hiddet mukadderdir. Yerine masruf olmıyan bu faaliyetler benim kaz tedavisinde sarfettiğim emekler gibi faydasızdır! Ölen gene ölecektir! " Memleketteki fakrin sebebi alelitlâk cehalet değil. Başlar adam. mütekaddimler nelerdir?! tt Böyle düşünülmez.. O zaman felâkettir.

Mevcut olduğu kadarını her zaman ve mekânda olan bir fenalık gibi zarurî görüyor. seciyeyi takviye gibi usullere müracaat edilmesini tavsiye ediyor. Bir taraf esasen kadının ahlâkı düştüğüne kani. Eğer kadın hayatında var dedikleri endişeli hâl cezasızlık. yahut ilmin erbabı olmiyan bir memlektte böyle bir tedavi nasıl mevzuubahs olabilir ?! Bu hafta matbuatımızı istilâ eden iki mühim bahisten biri maarif. ve nasihatsizlîkten ileri gelme bir hâl ise bir diyeceğim yoktur. daha âlemşümul ve meselâ iktisadî bir sebepten ileri geliyorsa o zaman bu tetbirlerin faydası ne olacak ?! Tabiî hiç! Ö halde meçhul bir dert için malûm bir dava tavsiye etmekten ne çıkar? Malûm davayı tatbik etmeden evvel meçhul derdi bulmuya çalışmak daha doğru olmazım ?. Bu düşkünlüğe mani olmak için menfi ve zecrî tedbirlere müracaat edecek. Bence bu noktayı nazarlar zahiren telif edilemez görülüyorsa da hakikatte birdir. imlânın hayatı Çocukluğumdan beri yazıya.— 137 - hüsnü niyetli bir cüret!. Şöyleki her iki tarafa göre de endişeyi mucip olan kadın hayatını zecir yahut rıfk gibi her hangi terbiyevî bir vasıta ile tevkif etmek mümkündür. Böyle olmayıp ta daha başka. Hattatlığın ve müzehhipliğin muhtelif şubeleriyle uğraştım.... diğeri kadınlık hayatının İslahına dayirdi. İslah için vaazü nasihate. Kadınlık meselesini tetkik edenler iki taraftır. Diğer taraf esasen böyle bir düşkünlük vardır demiyor. Neticesi dediğim gibi sıfrı!. hattatlığa merakım vardır. İlme inamlmiyan. Tedavi etmenin yahut edilmenin en mühim şartı tedavi ilmine innamakttr. fikirsizlik. Yazılarımızı en ziyade bediî cihetinden tanır ve bir hattat .

Arkadaşım diyordu ki: — Mademki lâtinceyi kabul edemiyoruz. nesih. bazılannında aşağı taşmak istidadı idi. Arkadaşım böyle söylüyerek beni teşvik ediyor ve bu İslâhatı yazı ile meşgul olduğumdan. Yazımızın lâtinceye temessül eden munfasıl şeklinde mühim olan bir kusur: Bazı harflerin umumî hizadan yukarı. o halde yazımızı lâtince gibi munfasıl bir hale getirelim. . talik. Günün birinde yazılarımız hakkındaki muhabbetimi bir arkadaşın o zaman doğru bulduğum tenkidi sarstı: Bu arkadaş hayatını müspet ilimlere ve lisan hocalığına hasretmiş bir gençti. calibi dikkat bir güzelliği yoktu. Aynı yazı lisan ve imlâ için âdeta bir belâ idi! Bunun gibi milletimizin felâketi.. Yazıyı parçaladık.'ın müstakillen mevcudiyeti. Bu sebepten hem manen hem de matteden bir çok zararlara uğruyorduk!..— 138 — gibi severim. Böylece bir yandan memleketçilik hissine kuvvet vererek bir yandan da hattatlık gururumu okşuyarak kendince makul ve meşru olan bir inkılâp teşebbüsüne beni de teşrik etmek istiyordu. amelî işlerde az çok isabeti fikri vardı [*]. her harfe. daha salâhiyetle ve muvaffakiyetle yapabileceğimi ileri sürüyordu. Yüksek bir tahsili. rıka. gibi bütün şekil ve resim menbalarına müracaat ettik. İhtira[*] Bu 2at Cihangirli ezcacı Şinasi merhumdur. divanî. Filvaki arkadaşımın dediği oldu: Geceleri gündüzlere katarak çalışmağa başladık. Arkadaşımın fikrince yazılarımızın bütün kıymeti güzel olmasından ibaretti. Böylece yarı türkçe yarı lâtince melez bir yazı vücude geldi!. okunması güç ve ihtiyaca gayrı muvaffik bir alfabe ile imlâya malik olmasından ileri geliyordu. Bu "ihtira. her sayite müstakil bir şekil bulduk. Bu müşkülâtı da intihapta uygun şekilleri tercih ederek bazen de güzellikten bir az feda ederek nihayet yendik. Bunları yapabilmek için yazımızın sülüs... Harflerimizi lâtincede olduğu gibi müstakil ve matbaacılığa elverişli surette islâh edelim..

Teşebbüsümüz için yalnız hususî encümenlerde değil.. Ve eminim ki maksadına ve emeline kavuşamuyan insanlar gibi müteessir ve müteellim bir halde öldü. Buna. îng'lizler ise imlâsi en güç olan bir millettir. fakat lâtife şekillerine benzeyememekti!. İspan ya'da o nisbette geridir?.. arap yazısından kopmak.— 139 — timizin bütün imtiyazı. Ebülziya'nın şayanı dikkat: olan bir fikri de şu idi: "İmlânın güçlüğü terakkiye mani. Fakat o zaman bunun farkına kim varacaktı ? ! Biz kendimize "muhteri„ süsü vererek yazımızın mazisine muvafık ve munfasıl harflerin şeraitine mutabık şekilleri bulduk.. şimdi de sıra elyazısma gelmişti!. Maamafih daha da yaşasaydı çok bir şey " göremiyecekti. rastgeldiğimiz. Diğer cihetten güya matbaa yazısını hal ve fasletmişizde. Aradan üç beş sene geçtikten sonra biçare arkadaşım ispanyol nezlesinden öldü. imlâsı en kolay olan bir millet. doktoru da dahil olduğu halde beş on müteced- . Biz bu yazı ihtilâlini meşru göstermek için en ziyade tahsili iptidaîmizin intişar edemediğini ileriye sürüyorduk. Mamafi"filân sâyit için şu şekli mi kabul edelim.. İhtiyar gazetecinin bu tenkidi bizi hayli şaşırttı.. Müddeamızın masuniyyetini temin için çabaladık durduk. Günün birinde Ebülziya merhum Tasviri Efkâr'da bir fıkra neşretti. yazımızın aslî olan seciyesini mahvettiğimizi söylüyordu. Bunda tadili huruf meselesine dayir olan risaleyi ve muaddel numunelerini tenkit ediyor.. yerde munfasıl harfler lehinde telkinatta bulunuyorduk!. Fakat ilk şüphe kalbimize sokulmuştu.. münakaşası Gazi Ahmet Muhtar Paşa merhumun riyasetindeki komisyonda devam edip duruyordu. Zira o kadar tapındığı munfasıl yazı mefkuresi bir türlü tahakkuk edemedi: Bir zamanlar muallimi de. sebep olarak ta yazı ve imlâmızın güçlüğünü gösteriyorduk. bu şekli mi? „.. diye seviniyor. matbuat sahesinde de faaliyet imkânı buluyorduk.. değildir: İspanyollar. Halbuki İngiltere'de maarif iptidaiye ne derece müterkki ise.

canlı olan şeyi cansız. gibi canlı ve mütekevvin imiş..~ 140 — •ditle yüzlerce mürit ve muhibbi peşinden sürüklüyen bu munfasıl harfler teşebbüsü memlekette umumî denilebilecek yalnız bir aksülamel tevlit etti: Ordu Elifbesi!. o tarihlerde bunun farkında bile değil idik. nazarı itibare alıyor ve onu elimizdeki taklit ve tercih desteresile istediğimiz tulde. bazen yazdıklarımı kendim de güçlükle okuduğum vaki olurdu!. Bu zarara mukabil hayat için büyük bir ders almış oldum: Bizi munfasıl harfler gibi kısır bir teşebbüsün yorucu zahmetlerine atan fikir şu idi: " Bizim imlâmız kötü. gene birden kaldırıldı! O tarihten beri bu resmî teşebbüs haricinde göre bildiğim şey.. Harbiye Nazırı Enver Paşa merhum ne bizimkine. Ve nihayet Ebüzziya'mn dediği gibi âdeta seciyesiz bir yazıya vasıl olduk. İster bir imlâ. ahlâk. katı şeyi madde gibi.. bazı gazetelerde munfasıl harflerle yazılmış mağaza ilânlarıdır! Onlar da galiba kolayca okunarak anlaşılsın diye değil. bizim yazımız iptidaî. diğerlerininki mütekâmil!.. Hayatımın hemen üç beş senesini yutan bu harfçilik faaliyetinden şahsen olan istifadem tamamiyle menfidir: Bir kere iyi kötü. güçlükle okunarak nazarı dikkati celbetsin diye yazılıyordu!. bütün muhaberatı askeriyeyi bununla icra ettiriyordu. sanıyorduk. biçilir. istediğimiz biçimde kesilir.. mektepte öğrendiğim imlayı kaybettim! Aynı sayfada aynı sözü mnhteltf imlâda yazar. diğer milletlerinki iyi. sanat. İşte biz bu kanaatin tesiri altında kaldığımızdan dır ki bütün o girift ve dolambaç işlere karıştık.. Fakat biz.. Bir gün geldi ki işin yürüyemiyeceği anlaşıldı.. ne de diğerlerininkine benzemiyen bir munfasıl elifbeyi ve imlâsını orduya kabul ediyor. ister bir ahlâk olsun. Birden kabul edilen bu elif be. Hiç düşünmüyorduk ki esasen imlâmızın bu günkü makul veya gayrı •makul şekli dahi dünkü mantıkî tefekkürlerimizin veya . Meğerse imlâ da lisan. Bu işteki mantığımız tamamiyle nazarî idi.

O hayat ve sayrurettir ki bazen bizim elimizi haberimiz olmadan . Hülâsa hayata da muhabbetimiz yoktu. imlânın seyri ve hürriyeti için bir düşman olmasın!. Diyeceksiniz ki " b u ihtilâl devam etsin mi ? ! „ . batını bir istihalesi vardır. muayyen ve müstakar kayidelere tabi olmadığından hararetle bahsedenler vardır.gayrı makul. ben de "ihtilâl devam etsin! „ Diyor muyum ?î Yalnız imlânın bir ihtilâle girmesi tabiî. Fakat insaf ediniz.. Hayatın hep ittirat.— ut — makul ıslâhlarımızın eseri değildir. hep intizam ile mümkün olduğunu kimiddia edebilir ? ! San'at. hendesî kalıplara sokmağa çalışıyorduk! Zannediyorduk ki her şeyde kemal.. ve intizam mutlaka hendesî olur! Düşünmüyorduk ki: tabiyette bu mana ile muntazam olan mevcutlar yalnız billurlardır. hakikatta yarınki tipleri için hayatî oir ceht değilmidir ? Eğer böyle ise. Korkarım bu zatlerin zihnin deki"ıttiratw ve "kayde. imlânın yaşadığını duymuyorduk! Bugün el'ân imlâmızın ıttiratsızlığından. bu zahirî kargaşalık. gayrı mantıkî . kalıplar içinde gezdiriyor. mefhumları imlânın vücudu ve canı için bir engel. İmlâyı bilmiyor.şekiller. Çünkü imlânın da bütün uzviyetleri gibi. bizi faaliyetimizin bu garip inkiyadı karşısında mütehayyır bile bırakıyor!.. İşte hayatta bu gibi buhranlar ne derece tabiî ise. bu tabiî buhranların müzminleşmesi de o derece gayrı tabiîdir. Ve bütün mevcudat bunlar gibi mikap. Canlı olan imlayı kuru mantığımız için kabul edilmesi elzem olan.. bu hamil ve tevellüt buhranında isti— rap çeken imlâyı intizam kalıbı içinde ezip büzmekten ne çıkar?!... ahlâk buhranları olduğu gibi acaba imlâ ve yazı buhranları da yokmudur ? Acaba imlâmızın bugünkü tezebzübü. Fakat biz acemiler bundan haberdar değildik. . hatta bu ihtilâlin imlânın istikbaline doğru bir ceht... batınî bir faaliyet olduğunu farzediyorum. mutlaka intizamdır. imlâya da. mütevazilmustatilât şeklinde dönseydi kim bilir hayat için ne felâket olurdu!. kendi kendini yapan ve yaratan batını bir hayatı.

. Hatta bu farklar elle dokunulacak kadar barizdir. memur kadınlar. muhakemesizdir. Eski türk kadını halis bir " ev kadını „ dır. diyenler bile vardır! Niçin? Kadın fiziyolojisi.„ İşte bu zümrenin mantığı!.. Meselâ bütün seciyesi. istidada vermek istiyorlar. kadın psikolojisi hakkında ilmî bir fikir edinmişler ?. Bizde kadın nasıl bir hayat yaşıyor. " yaşayış farkları „ dır: Kadın ruhunu erkekten ayıran asıl sebep. kadınla erkek arasında bir fark olmasıdır: Bir kadın erkek gibi düşünmez. meşgalesini hariçteki hayattan almıştır: İşçi kadınlar. faaliyetidir. Ve kadın akılsızdır.. Hatta "Kadın istidatsızdır. Bu farkın sebebi nedir ?. kadının kadın olması değildir. kadın hayatı. erkekler gibi çalışıyorlar mı? „ çok kimseler kız mekteblerinde dersi olanlara bu gibi sualler soruyorlar.. şöyledir böyledir. meslekini. Bazıları bu farkı doğrudan doğruya yaradışa. . Fakat bu farklar birinciler gibi " yaradılış farkları „ değil....— 142 — Hayat kadını "Nasıl kızlarınız zekimi. erkek gibi duymaz bir kadın zihniyeti vardır. hassasiyet farkı gibi sırf manevî faraklar da var. Gerçi kadınlarla erkekler arasında farklar yok değil' Bir kere cinsiyetten mütevellit uzvî ve uzvî . bütün hususiyetleri ile türk kadınını anlamak için türk evini. çünkü kadındır !. " Hayat kadını „ ev kadınından başkacadır. Bir çoğumuz kadınlarınızın zekâsını erkeklerle mukayese ederek düşünmek istiyoruz. Bu bir kadındır ki ev hayatından ayrılmış... türk evinin hayatını anlamak lâzımdır. Sonra bilhassa bizim kadınlarınızla erkeklemiz arasında zihniyet farkı. nasıl bir faaliyet gösteriyorsa ruhu da ona göre bir ruhtur.ruhî farklar var. kabiliyetsizdir!. Hayır: O halde bu hükmü nasıl veriyorlar? Sırf hislerinin yahut görgülerinin tesiriyle. Bunun sebebi.

Hülâsa. bütün mübarezeleri. şehire mi? Meşrutiyet inkılâbıyla beraber İstanbul'da yeni Darülmuallimin tesis edildiği zaman memleketin en münevver tanınmış insanları bile şu itirazda bulundular: — Bu teşkilât çok iyi. Onun için bütün derinliği. sessizlik. mübarezelerinin bütün şiddetiyle bu halik muhittir. Hayat kadını da evine bakacaktır.. Şüphesiz hayat kadını hayat mekteplerinde yetişecekti. sanayii. yeni itiyatlar kazandıracak olan halik kimdir?. muhitin bütün itiyatları bu kadında yaşamaktadır: Korkaklık. matbuatiyle. o kadar. Evde yetişen bu ruh cemiyetin istediği ruha istihale etmelidir: Korkak kadın cessur.. Fakat düşüncesi eve saplanmıyacaktır. sadece mekteptir: Fikir ve tahsil yeridir.. O halde hayat kadının seciyesini kim yaratacak? Kadınlara yeni kudretler.. Her kusuru.... Muhittir: Edebiyatı. fakat bu suretle müstakbel muallimleri şehir hayatına alıştırmış oluyorsunuz!.. bu dar.. Bunlar mektepten çıktıktan sonra köylere gitmezler!. Kadın yuvayı henüz bırakmıştır. fakat kuvvetli. mütevekkil kadın müteşebbis. mektebin asıl vazifsi ne olduğunu anlamamaktır. her vazifeyi ona yüklemek. Kadın hayatını islâh etmek isterseniz her şeyden evvel hasta olan bu muhiti İslah ediniz. amelî bir zekâ. devam. hülyakâr kadın maddî.. kanunları.. fakat bu hazırlık fikre. ilme münhasır kalacaktır. mektep mi?. hayat kadını da evini düşünecektir. Mektep her şey değildir. olmalıdır.. sebat. Bu inkılâbı kim yapacak. ticareti.- 143 - tüccar kadınlar. Köye mi. Lâkin bu inkilâp henüz yenidir. acul kadın saburlu.. bütün kuvvetiyle evin. mistik bir ruh. hayat kadını bir kadındır ki faaliyeti evin dar muhitini kırmış.. Bunun için bütün bir ruh inkılâbı lâzımdır.. cemiyetin geniş muhitine taşmıştır. .

diye soysuzlaştınyorsunuz! Geçen gün Ankara'dan gelirken trende Darülmuallimlerimizin atisini mevzuubahs ediyoruz. . İstanbuldaki Darüleytamlar tevhit edildiği ve yetimler mugaddi yemekler.— 144 — Gene bir gün Darülmuallimin mezunlarının nereye. insanca tuvalet yapmak öğretildiği zaman aynı kafadaki insanlar şu itirazda bulunuyorlardı. anasını babasını beğenmez diyorlar!. Çünkü bu yüzden memlekete zararımız. Görülüyor kü şehir ve köy hakkındaki bu haleti ruhiye bir derece müstevlidir. İstanbul da Darülmuailimin açıyoruz. bin. Bence her şeyden evvel tenvir edilmesi lâzim gelen nokta şudur: Köylülerin şehirlere akın etmesi marazı bir hâlmidir değilmidir ?. şık gezmiye alıştırıyorsunuz. — Yetimlere. babalarını beğenmiyecekler. Alelıtlak bu hâlin marazı olduğunu kabul etmiyorum..Fakat İstanbul'da açılacak olan bu büyük Darülmualliminden çıkanlar taşraya. Yetimleri temizliğe ve güzelliğe alıştırıyoruz. Nitekim İstanbul Darülmuallimini mezunları da gitmiyorlar. Ben taşrada adedi on dörde baliğ olan fakat her birinde yüzden yüz elliden fazla talebe bulunmuyan binasız vesayitsiz. Erenköyüne. köylere gitmiyeceklerdir. talebe taşrıya gitmez diye korkuyorlar. ve rahat karyolalar tedarik edildiği. hangi köylere gittiğini soranlara biri cevap veriyordu: — Köylere gidiyorlar. çamaşırlar.. Sonra anaarını. iyi yimeye. iki bin kişilik mükemmel ve mücehhez asrî bir darülmuailimin açılması lüzumunu ve imkânını mevzuubahs ederken yanımızda bulunan bir maarif adamı da şu mütalaayı dermiyan tmişti: -*. çoktur. köylerine gitmiyecekler! Yetimleri terbiye edelim. Fakat bunların sonu?. ve aynı yetimlere insanca giyinmek. temiz. O halde ne yapalım?! Bu gün bu suali açık sormak mecburiyetindeyiz. hayatsız darülmualliminler yerine meselâ İstanbul'da.. Feriköyüneî. temiz giyinmeye.

Böyle diyerek ne Darülmuallimin mezunlarının köylere gitmesi aleyhinde söylemiş oluyorum. fakat köyden şehre olan her hicretin mutlaka fena olduğunu nasıl iddia edebiliriz?. ne de bu vaziyetin ilânihaye devam etmesini tabiî görüyorum. Şehir mekteplerinde bu kaht ve bu gala varken iki şeyden biri: Ya Darülmuallimin mezunlarını şehirlerin ihtiyaçlarına rağmen zorla köylere sevketmek ve yahut şehrin büyük ihtiyaçlarını tatmin için bu mezunları tabiî olarak şehirde bırakmak. Ve bu uzviyetler bir cihetten köyler sayesinde tagaddi ve tenmmi ederler. Hususiyle Türkiyenin maarif itibariyle pek hususî bir vaziyeti vardır: Asırlarca iptidaî maarifi memleketimizde mühmel ve metrr. gençlerin istikbaline gelince: köylünün çocuğu köylü olmasını düşünmek ve köylü çocuğunu köylü bıramıya çalışmak son derece yanlış bir 10 . maksadım sadece hayatın bir zaruretini ifadedir. Darüknualliminlerden ve Darülmuallimatlarda iyi.k kalmıştır. Köylülüler şehre gelmezlerse ve yahut şehir kendi vasitalariyle artmazsa nasıl neşvünüma bulabilir? Gerçi bu hicret köy için bazan marazı olabilir. çünkü daha içtimaî şeraitte olarak şehirde deruhte ediyorlar. Hangisini tercih edelim? Bence tabiî ve müreccah olan ikinci yoldur. temiz ve güzel yaşıyan gocukların. Darülmuallimin meselesinde hakikat şuki: Şehir maarifimizde büyük bir boşluk köylerden kasabalardan gelen muallim unsurlarını şiddetle cezbetmektedir. O halde Darülmuallimin mezunlarının taşralara gitmesini alelıtlak bir felâket olarak telâkki etmiyelim..- 145 - Çünkü şehirler de köyler gibi içtimaî uzviyetlerdir.... Bu sırada en büyük boşlukların en büyük cazibe ile çekmesi kadar tabiî bir şey olamaz. Çünkü hakikat halde bu gençler hiç bir vazifeye gitmiyorlar değil. Şimdi her boş yeri birden doldurmak mecburiyetindeyiz. daha müsmir. Şehirlerde bu muallim kıtlığı devam ettikçe bizim için köylere hoca bulmak ihtimali zayıftır. köyde bir vazife deruhte edecek yerde bu vazifeyi daha geniş.

. O halde hükümetin vazifesi mesleklerin inhisarına karşı bilâkis hürriyetin tedbirlerini almaktır Hiç kimse diyemez ve hiç bir ilim idda edemez ki: Dahi şehirden çıkar. güzelliğe alışan insanların köylere gitmeyeceğini-ve köyleri beyenmiyeceğini ileri sürenlere karşı şu kısa cevabı ve itirazımı söyliyeceğim: O halde köylere gitmelerini temin için pisliğe. Bu cihet size ayit değildir !. köylünün çocuğu neden mutlaka köylü olsun? Köylü çocuğu olarak doğmak. çirğinliğe mi alıştıralım?! Diğer cihetten temizlik ve güzellik hissini almış insanlar için pis ve çirkin köylerden iğrenmek kadar tabî ne olabilir ?!. Çünkü meslek ile veraset tveemdi. Aristokrasi devirlerinde de aynı şey. neye müstayitse ve ne olmak isterse onu olsun.. her birini müsayit olduğu mesleğe terkedelim. Bu talep asrî olmıyan cemiyetlerde meyzuubahs olabilir. Temizliğe. ve köylü ağır ve sefil şeraite irsen mahkûmdur. ve o zaman ister şehre gitsinler. Hayır. köylü kalmak için bir mecburiyet midir? Bilâkis hürriyet ve musvaat şunu emreder: Köylünün çocuğu mutlaka köylü olmasın. ister köylere. O devirde meslek intihabı kat'iyen serbes olarak icra edilmezdi.. O halde elimizden gelirse yetimlerin her şeyden evvel tam bir insan ve mütekâmil millet fertleri olmasını temin edelim.— 146 — fikir ve tefekkürün mahsulüdür. Zira demokrasi aynı zamanda hukuk nazarında insanların bir ve aynı derecede kıymet ve şerefli olması ve dilediği mesleği intihap hususunda da serbes kalması demektir. Terbiye maziye menfi bir intibak değildir ki bunun icabı . Temeli • " müsavatçılık „ dan ibaret olan demokrasi içinde insanları babalarının ve analarının mesleği ile bağlamak mümkün değildir.. Bu suretle bir kerre istidatları inkişaf itti mi. Cemiyet kastlar devrine'e ikendir ki çocuk için ayilesinin mesleğini takip etmek bir emri zarurîdi.. Hatta köylü ve çocuğu hakkındaki malûm telâkkimiz bile o devirlerin bir yadigârıdır! Ben diyorum ki.

milliyet. Müstakbel nesil temizlik. En basit fikirli bir adama sorunuz: — Memleketin terakkisi için ne lâzımdır? Alacağınız cevap pek basittir: — İlim ve irfan! Fakat bu adama gene sorunuz: — Bu ilim ve irfan neye mütevakkıftır ? ^ Aynı suale bir diğerinden. Meş'um kesafetsizlik!. fakat millet.bir nevi muhafazakârlık ve tassubun kendisidir. halkçılık mefkûresinide hiç kaybetmemelidir. fakat köylüden.. O halde ?. Bu ihtiyaçların temini gene terbiyenin vazifesidir. ayilevî. Yeni nesil temizliğe.. Dikkat edilecek bir nokta var.. konfor ve sayire dediğimiz medeniyetin azamî derecesini idrak etmeli. daha münevverinden alacağınız cevap şudur: — Ahlâk lâzım! Fakat gene sorunuz: — Ahlâkın. Terbiye etmek bilakis mefkureye. sıhhat. Türkten. insanî vazif elet in muta olması için ne lâzımdır? . yeni hayata intibak ettirmektir. türklüğün mefkuresinden uzaklaşırmak hakkımız değildir.. millî. basitlik âdetlerini yeni ruhlarda idame edelim!. O halde yetimler için yapılan iş de gayet doğrudur. O. güzelliğe alıştıralım.. çirkinlik..- 147 - olarak bizde pislik.. milliyeti medeniytsizlikle muhafaza etmek istiyen milliyetçilik sahtedir. Medeniyetin milliyete muzur olduğunu hiç bir zaman kabul etmiyelim.. pislikten ve çirkinlikten iğrendirelim.

Halbuki . Çünkü onlara da aynı güç suali sorabilirsiniz: — Ya çalışmak için ne lâzım?! Cevap ya "gene çalışmak lâzım!. gibi bir talâkkidir!.. halbuki avrupalı ile şarklı arasında ne alelitlâk hilkat. Şunun için ve şu suretle ki o memleketlere göre " çalışmak „ bir emri tabiî ve bir emri zarurîdir.. Meselâ: "Terakki etmek için çalışmak lâzım!» diyenler vardır. ayile terbiyesi lâzım!. O derecede ki bu "her hangi fert. yahut "ilim. memleket idare etmek îstiyen bir insan için en şayanı istifade bir müşahede. çalışmamak araz olduğuna hükmedebilirsiniz! Acaba bu " her hangi fert „ çalışmak için büyük bir tefekkür kuvvetine mi maliktir?! Hayır! Aynı adamda yüksek derecede bir azim ve teşebbüs kudreti mi vardır?! Hayır. için çalışmak asıl. gibi garip bir iddia. — Terbiyeyi nasıl tesis etmeli ?! \ Dayima bu ikinci suallerin cevabı ya hiç yoktur. Fransa'da Almanya veya İngiltere'de çalışan her hangi ferdin psikolojisidir. lâkin bunlar da çok bir şey ifade etmiş olmazlar. ne de alelıtlak zekâ farkı olmadığı bir bedahettir..j 148 - Aynı suale bir üçüncüsünden de belki şu cevabı alacaksınız: — Terbiye lâzım! Fakat sorunuz.. muttarit ve lâyhuti bir surette çalışır. Bir de diyebiliriz ki her .. zeki de olsa gabi de olsa mutlaka çalışacaktır. O muhitlerdeki "her hangi fert. Bir kere diyebiliriz ki: O "her hangi fert „ sırf ferdî kuvvetlerinden ve ferdî meziyetlerinden dola çalışıyor. yahut manasızdır. muntazam.. Bu " her hangi fert „ bir otomatik mihanikiyetyile. o halde niçin ve nasıl çalışıyor demelisiniz. Şimdi bu memleketteki çalışmayı iki noktaiyi nazardan mütalâa ve iki sebebe irca edebiliriz. irfan.

söyleyim sana faaliyetinin derecesini. yahut dinle veya adaletle. Henüz vüstaî itikatları zinde olan çünkü içtimaî bünyesi ilmî taksimi amele müsaade etmiyecek derecede kapalı ve parça parça olan bir cemiyette bu fikirler nasıl revaç bulsun? Hülâsa hangi içtimaî hâdiseyi nazarı itibare alsak da tamik etsek. ilim ve sanat gibi hiç bir hâdisesi yoktur ki onda içtimaî varlığının tabiati müssir olmasın.. Onun için belki cahil ten beller yerine alim tenbeller koymuş oluruz.. "Söyle bana zekâ ve malûmatını. Meselâ çalışmasa ölür. . her hangi türk ferdini o avrupalı gibi sade talim ve terbiye etmekte yakın birfayide yoktur. Bu hüküm ilmî bir hakikat ise.— 149 — hangi adamı çahşmıya mecbur eden sebebler vardır. hülâsa her hangi manevî bir mevzula izah eden bütün nazariyelerden daha kuvvetidir. hukuk. çalışmasa medenî ihtiyaçlarını temin edemez. Müspet ve dünyevî bir irfandan bahsediyorsunuz. diyebilirsiniz.. iktisat. Bunlardan hiç biri tarihî maddeçilğin izahı karşısında duramaz.. söyleyim sana faaliyteinin derecesini. Bu içtimaî muhitin tazyikiyie fert tarafından hatta zorla kabul edilmiş bir itiyattır!. onun altında "içtimaî bünye. ahlâkla... tarihi fikirlerle. Meselâ. insanî ve beynelmilel ahlâk kayidelerinden bahsediyorsunuz... Şu halde o adamın çalışmasında kendi ihtiyarı haricinde muhtelif amiller vardır ve bu amiller içtimaîdir. Fakat cahili de alimi de çalıştırmak içtimaî muhitin elindedir. Bu nazariye.. Meşhur kari Marx tarihi iktisadî hayatın evveliyeti ve hâkimiyeti ile izah eden bir nazariye orhya koymuştur. Çünkü çalışmak veya terakki etmek bir çok kimselerin zannettiği gibi aklî ve mantıkî nevinden basit bir hâdise değildir. çalışmak hâdisesi için doğru olduğu gibi bütün içtimaî hâdiseler için de böyledir. Henüz kabilî bir hayat yaşıyan bir cemiyette bu kıymetler nasıl vücut bulsun?!. Bir cemiyetin en mukaddes hisleri de dahil olduğu halde ahlâk. dediğimiz temeli buluruz. Bu izah. diyemezsiniz! Fakat "Söyle bana cemiyetin her fert üzerindeki faaliyete sevkeden ve tahsili mecbur kılan tayzikini.

. sanat gibi bütün içtimaî hâdiselere şibih hâdise. Çünkü cemiyet âleminde iktisadî hâdiseyi de besliyen büyük bir kök vardır. "Nüfus nasıl çoğalır?„ sualini sormamahdır! Çünkü biz kendimizi nüfus mütehassısı diye hiç bir zaman takdim etmiyoruz: Biz sadece iddia ediyoruz ki nüfus. Bunun aksini söyliyen varsa söylesin de biz de öğrenelim. bütün hakikat değildir. nazariysinedeki hakikat parçası büyük olmakla beraber. Nüfus siyaseti yapacak olanlara bir de şunu diyebiliriz ki: Tat- . iktisat siyaseti akim kalacaktır.. faaliyet. İlmin bu müşahedesinden sonra. Bu bünyenin dağınık veya sık zümrelerden teşkkül ettiğine göre cemiyet başkadır.— 150 — Marx ahlâk. Çünkü nüfusun yalnız çokluğu değil. hemde ağır ve sert olanlardır. içtimaiyat ilmi nazarında en mes'ut cemiyet. Acaba Marx'cılık ilmin son sözümüdür? Hayır. fertler arasındaki manevî mümaseletin. Bu kök içtimaî morfoloji dediğimiz şeydir.. gölge der! Ona nazaran hakikî hâdise iktisadî olandır. bir emri tabiîdir. aynı zamanda nispeten ufak kıtalarda büyük nüfus ihtiva eden milletlerdir. O halde biz memleketimizde Türkleri ve Türkler arasındada hars birliğini temin ederek nüfusumuzu çoğaltmıya çalışmalıyız. bazı avrupa milletleri gibi. Bütün diğerleri onun gölgesidir!. Daha açık tabirle iyi bir cemiyet. nüfus kesafeti nüfus vahdeti dediğimiz bünyevî hâdiseye istinat etmiyen ilim. ihtira. Bir cemiyette vücude gelen bütün tahavvüillerin ve tecellilerin ilk menşei» anası o cemiyetin bünyesidir. Fakat bu da gelişi güzel değil eğer nüfus biribirini anlamıyan fertlerden teşekkül ederse kıyamet kopar. Tabiri diğerle büyük ve kesif bir kitlesi olan milletler en müterakki ve en kuvvetli olanlardır. terakki istiyen bir cemiyetin en büyük vazifesi nüfusunu arttırmak ve bu nüfusu zümre halinde sıklaştırmak olabilir. Bu kadar değil. ahlâk. cemiyet bu bünyenin kitlesine de tabidir. Böyle bir cemiyette terakki. Gevşek cemiyetlerin hayatı da gevşektir. hem büyük. mücadele. hars birliğinin kuvveti de lâzımdır. hukuk.

hep birer " şibih hâdise „ dir ve bunlar asıl hâdisenin bir gölgesidir!. sualiyle tecelli edecek değildir.- 151 — bikatta büyük mesele "nüfusumuzu nasıl arttıralım. Bunlar arasında muhiti coğrafiyi yalnız başına amil görenler olduğu gibi.. Bu zatin " Tarihî maddiyecilik „ denilen mektebine göre ictimî hayatta asi olan hâdise iktisadî hâdisedir. Kari Marx bu mütefekkirlerin en meşhurudur. Filhakika bir milletin dini. hakikat muhitçilerin anladığı gibi değildir. büyük mesele "mevcut veya vücut bulan Türkleri ölümden nasıl kurtaralım?„ meselesidir.. ahlâk.. hukuk. ve bütün diğerleri: din. fakat vefiyata sebep olmak o çok kere bizim elimizdedir. Fakat ilmin bize keşfettirdiği hakikî düşman şu değilmidir: Me'şum kesafetsizlik!. Şimdiye kadar düşmanı bazen şarkta bazen de garp taaraya geldik. Çünkü bu iddiayı bir çok misallerle cerhettnek mümkündür. ahlâkı. Çünkü tevellüdatı çoğalmak güçtür. . içtimaî muessiselerden birini meselâ iktisadî müssiseyi yalnız başına amil gürenler de vardır.. Halbuki ilim nazarında tarihî maddiyecilik daha çok kabili münakaşa ve kabili müdafaadır. sanat. Belki de elimizde değildir. muhiti coğrafî dediğimiz fizikî ve fiziyoloçyaî amillerle kabil değil izah edilemez. Binaenaleyh nüfusumuzu azaltan kuvvetleri öğrenirsek türk devletinin dayimî düşmanlarını da öğrenmiş oluruz. Cemiyetin mukadderatını toprağa bğhyanların davası münakaşaya bile değmez. Bu nazariye birincisine göre daha ilmîdir. Nüfus siyaseti Cemiyetlerin hayatını tetkik edenler içtimaî tekâmül hâdisesini muhtelif sebeplere atfetmişlerdir. lisanı. Bu izahta ilmin de kabul edebileceği bir hakikat hissesi olmakla beraber..

Durkheim'da coğrafî nazariyeciler gibi cemiyetin tekâmülünü muhit ile izah ediyor. Şu taktirce cemiyeti cemiyetten ayıran bir kere nüfusunun .. ahlâkî. san'at gibi cemiyet müessiselerinin iktisadî hayattan alacakları bir çok tesirler vardır. Durkhim'a göre " dahilî muhit „ denilen bir sebeptir. tahavvülleri vücude getiren amil nedir? Bu amil Auguste Gomte'tan sonra müspet içtimaiyatçıhğın vazu olan E. Fakat buna mukabil cemiyetin dinî. iktisadî iradenin de bütün bu kıymetlere tesir ve müdahalesi vardır. daha uzvî bir sebeble tabidirler. Hülâsa bir çok müşahedeler ve mukayeseler neticesinde iktisadî müessisenin içtimaî tekâmülde yalnız başına hâkimiyetini kabul etmek mümkün değildir. cinayetlerin. hukukî.. haricî değil... bediî. iktisadî kıymetlerle manevî kıymetlerin bu münasibeti bilhassa " İptidaî „ dediğimiz cemiyetlerin hayatında zahirdir. intiharların ekmek ve kömür fiyetiyle artıp eksildiğini istatistiklerle ispat etmek güc değildir. içtimaî ve dahilîdir. Acaba bu mühim sebep nedir? İçtimî hayatın motoru neden ibarettir? İktisadî hayatta dahil olduğu halde.. Bu müessise de diğer müessiseler gibi kendilerinden daha esaslı. hatta bediî müessiseleri de iktisadî hayatı üzerine müessirdir. Cürümlerin. ahlâkî. dinî. Meselâ bu cemiyetlerde din. İktisadî taksimi amelin de. Muhiti dahilî muayyen bir cemiyetin içtimaî bünyesini temyiz eden başlıca iki unsurdan ibarettir: Bunlar bir yandan cemiyetin hacmiyle bir yandanda bu hacmin kesafetiyle tayin edilir.. hayvanları ehlileştirmek. Fakat bu muhit coğrafî. muhafaza etmek kayidelerinin müessisi olmuştur. Bilhassa ahlâk. Hatta Simiand gibi içtimaiyatçılar manevî kıymetlere en yabancı görünen iktisadî kıymetlerin dahi bu kıymetlerle münasibeti olduğunu göstermişlerdir.- 152 — Hususiyle tarihî maddiyecilere mülayim gelebilecek olan şu fikrin hiç bir yanlış tarafı yoktur: " İktisat gibi bir müessise bir kere teşekkül ve taazzuv ettikten sonra cemiyetin bütün diğer müessesileri üzerinde mutlaka müessir olur „ .

gibi sebepler görünüşü ve gösterişi ne derece meşum olursa olsun. Asıl mühim olan şart ikincisidir. hareket ve mesafesi üzerine müessir olmıyan her hangi tarihî hâdise içtimaî mahiyeti hayiz değildir.fertler değil! .- 153 - mikdarıdır. hukukî. ahlâkî tefrikalarla mı malûldür. Nitekim muharebeler. Bu nüfus Hindistan'da olduğu gibi. Şu taktirde hâdise ve şibih hâdise tabirlerini bu fikrimizi ifade için kollanmak lâzım . Şu takdirce fikrimizi kısaca ifade etmek için diyebiliriz ki: içtimaî tekâmül mofoiojik bir tekâmüldür.. iktisadî müessiseleri şu veya bu şekli alıyor.. daha müteazzi hâle getirmek şartiyie cemiyeti için mahzi hayırdir.. Fakat bu kadar değil. cüzü fertlerin vaziyet ve hareketi nasıl bir takım yeni hâdiseleri vücude getiriyorsa. içtimaiyatta da cemiyetin hüceyresi makamında olan . İşte bu morfolojik sebeplerden bünye ve taazzuv farklarından dolayıdır ki bir cemiyetin ahlâkî. aynı nüfusa ve aynı içtima! hacma malik olan iki cemiyette bu nüfusun sureti tevezzuudur. Bir kavmin nüfusu Hintliler kadar çok olmuş neye yarar ?!. cemiyetin içindeki meslek zümrelerinin vaziyet. Yedi milyonluk İsviçre kadar mütesanit olmadıktan sonra!. hastalıklar. içtimaî taksimi amelle ve bunun neticesi olan maddî ve ahlâki tesanütle mi mücehhezdir ?. Tabiri diğerle cemiyet denilen uzviyet iptidaî mahlûklarda olduğu gibi.. muhaceretler. yoksa avrupa milletlerinde olduğu gibi. gibi gayet mütedahil ve mütesanit uzuvlar ve vazifelerden nri teşekkül ediyor?. dinî. Binaenaleyh cemiyetin bünyesini sarsmıyan.meslekî zümrelerin vaziyet ve hareketi de yeni yeni kıymetlerin ve bu kıymetlerin canlı bir vücudu makamında olan içtimaî müessiselerin zuhuruna sbep oluyor.. bu dahilî ve uzvî bünyeyi daha mütekâsif. Hikmet ve kimyaya mevzu olan maddiyatta olduğu gibi. yok ali mahlûklarda olduğu. Halbuki muharebeler. vahidülhücey veya senaiyülhüceyre midir. muhaceretler ve hastalıklar neticesinde büyük millî inkılâplar olduğu çok kere vakidir.

yani cemiyetin ıslâhıdır. hatta bediî bütün müessiselerin bir rolü vardır. iktisat. Çünkü içtimaî bünye esas olmakla beraber. asayiş vazifeleri gibi bir de nüfus vazifesi olduğunu düşünmek. ahlâk. hülâsa nüfus vasıtasiyle türk cemiyeti bünyesinin tekemmülü için beşeriyetin fikirlerinden ve .. hukuk.— 154 — gelirse o zaman içtimaî bünye bir hâdise. Hükümet adamı cemiyetin bir mümessili. sadece bir hayır. iktisadî. bunlar da bilmukabele içtimaî bünyenin teşekkül ve taalisinde kendilerine mahsus bir rol yapmaktadırlar. bu ahlâk içtimaî bir taksimi amele ne suretle müessir olabilir?!.. siyasetçinin vazifesi nedir ?!. nefsî bir iş midir ?!. gayet basittir: Hukuk. türk nüfusunun tekasüf. Çünkü bunda dinî. siyaset için de sosyolojidir. türk nüfusunun tesanüdü. bu esasın değişmesi yalnız başına olmuyor.. yapmıya mezun olduğu iş. gibi bütün diğerleri bir şibih hâdisedir demek lâzım gelecektir. Olmak lâzım gelir! Bu esas tababet için fiziyoloji olduğu gibi. Denilecek ki: bu sosyoloji temamiyle müesses değildir! Evet doğru. fakat siyasetçilerin müspet gibi istinat ettiği fikirler hiç müspet değildirya ?!.nden ibarettir. Hülâsa bütün diğer müessiseler içtimaî bünyenin neticesi olmakla beraber. kâfi derecede umumiyet ve alestiyiyet kazanmazsa. türk nüfusunun artması. O halde yapılacak şey. Ezcümle din cemiyeti teşkil eden muhtelif kasetlar için muhtelif telâkkiler ve muhtelif vahdetler şeklinde tecelli ederse. iktisat. bir murahhasıdır. Acaba ilmin bu müspet fikirleri ve keşifleri karşısında idare adamının.. Hükümet adamının yaptığı. ahlâkî. millî ve insanî bir ahlâkta olduğu gibi geniş hudutlara şamil olmaz ve. Bence bu " içtimaî iradenin içtimaî hayata tatbiki. yoksa sırf keyfî. Gene ahlâk telâkkileri ayile hududuna münhasır kalır. Mahaza bu hüküm de tamamiyle ilmî değildir. bu parçalar biri birine nasıl yaklaşsın ?!. Bu ıslâh ameliyesinin müspet bir esası var mıdır. Evvelâ " siyaset „ nedir ?!.

Türlü hislerimiz. içtimaiyatçı Durkheim'dir. Türkiye'de bir çok şey yapıldığı hâlde hiç bir şey hiç yapılmamıştır. İntiharlar üzerinde müessir olabilmek için her şeyden evvel intiharların hangi sebeplerle vücude geldiğini ilmî surette bilmemiz lâzımdır. Buna karşı tedbir almak cemiyetin vazifesidir* İnsanı hayata bağlıyan zevkler yalnız hayvanı değil. türlü heyecanlarımız var ki . sağlam mı. Bizim vazifemiz bu ihtisas şubesi hakkında esasen malik olmadığımız malûmatı uydurmak değil. Fakat intiharlar bir dereceyi bulur ki bu şekli tamaiyle marazîdir. İntiharların içtimaî mahiyetiini bariz bir surette ortıya koyan zat. Onu intihara sevkeden asıl sebep. Yahut alelade bir merhamet. İntiharlara karşı Türkiye'de intiharlar çoğalıyor. Binaenaleyh intihar bütün cemiyetlere şamil olmak itibriyle cemiyetlerin hayatında tabiî birer hâdisedir. intihar edenlerin düşüncesizliğine. İntiharları. İntiharların menşei içtimaîdir. gün geçmiyor ki gazetelerde bir iki intihar vak'ası okunmasın. mefkûresiz mi? Bütün bu hâller intiharların azalıp çoğalmasında amildir. Durkheim'a göre intihar içtimaî bir hâdisedir. Bu intiharlara karşı bizde sade bir ürkeklik var. gevşek mi. yahut her hangi bir deliliğin neticesine atfetmek pek sathî bir izahtır. Yani intihar eden adam sırf kendiliğinden intihar etmez. mensup olduğu cemiyetin hâlidir...I ı/u aynı beşeriyetin mütehassıslarından istifade etmektir. belki fikir ve dikkati bu esaslı hayat meselesi üzerine celbetmektir. mefkureli mi. Bu cemiyet kuvvetli mi. Yine Durkheim a göre içinde intihar olmiyan cemiyet yoktur. hasta mı. Fakat bu gibi hassasiyetlerin intiharların azalmasına hiç bir tesiri yoktur. içtima' zevklerdir. O da üme müstenit bir içtimaî bünye siyasetidir.

yaşamakta mana buluyoruz. cansız hayata ölümü kat'i bir nihayet olarak tercih ediyoruy. Onan için kıymetlerini değiştiren ve kendisine yeni bir vicdan sarayı yapan bir cemiyette en çok iztirap çeken bunlardır. Halbuki bir cemiyet içerisinde her kes aynı derecede intihara müstayit değildir. Şimdi Türkiye'de vukua gelen inkilâpların sürat ve şiddeti bir kerre nazarı itibara alınırsa ruh buhranı itibariyle fertlerin ne oldukları tahmin edilebilir. İşte bu bağsızlıktır ki ölümün girdabına kolayca düşmelerine sebep olur. Dürkheim bu davayı ispat için intihara dayir eserinde bir çok istatistikler göstermektedir. mektebimizin. Bilâkis bu yesi de intiharı da vücude getiren cemiyetsizlik.— 156 — ölüm yerine ayilemizin. Halbuki bütün bu haller en ziyade inkilâp zamanları olur. Şu takdirde intiharlara en çok müsayit olan devirler içtimaî kıymetler dediğimiz dinî akidelerin. boşandığı devirledir. İnsanı intihara sevkeden zannedildiği gibi mutlak bir yeis değildir. Bu intihara en çok müstaiyt olan fertler bilhassa sinirli dediğimiz fijiyoloçiyaî enmuzeçlerdir. Ye bu tatsız. Çünkü bunlar içtimaî sarsıntılardan. Cemiyetlerin eski mefkurelerini yıkıp yeni mefkurelerinin binalarını da temamiyl kuramadıkları devirler fertlerininin tihara en çok müstayit oldukları zamanlardır. meslekî tesanütlerin gevşediği. Fakat bu bağlar günün birinde çözülüverirse işte o zaman felâket zuhur ediyor. bağsızhktir. Böyle zamanlarda fertler eski mefkurelerini canlı bir surette yşıyamadıkları gibi yenilerine de temamiyle sarılmış değildirler. şiddeli bir derecede müteessir olurlar. Çünkü hayata daha bağlıdır. meyus oluyoruz. İşte müntehirlerin sinirli ve muvazenes z adamlar arasından zuhuru bu kimselerin mefkure buhranına en az mütehammil olmalarından ileri geliyor. mesleğimizin hayatını bize tercih ettiriyor ve bunları yaşamakla kendimizi bunları ihtiva eden cemiyete bağlı sayıyoruz. . bedbaht. Hatırım<la kalan garip müşahedelerinden biri de şudur: Kalabalık bir ayilenin reisi intihara diğerlerinden daha az müstayittir. ahlâkî kayidelerin.

. Fakat bu din ve ayile muhitleri haricinede bir muhit kalıyor ki her hangi hayatımız onun içinde geçiyor ve devam itibariyle hepsinden üstün. Durkheim bu bağların ne olabileceğini birer birer tetkik ediyor. bütün işlerini yakından idare etmeli ki onu bir nevi cemiyet ayrılığı olan ölüme yaklaştırmasın. Çünkü umumiyetle dinler tarihteki dünyevî vazifelerini terkedip büsbütün bediî ve mefkürurî bir mahiyet almışlardır. Din ferdin bütün hareketlerini.. gittikçe genişliyen ve yeni . Ferdi intihardan korumak için ayile muhiti müessir olamaz mı?. meşgale benzerliği bu cemiyete son derece ahlâkî bir şekil verebilir* Bir de meslek muhiti ayile muhiti gibi bu günkü hayatta gittikçe daralan bir muhit değil. Meslek muhitim vücude getiren meslekdaşiar arasındaki zevk. Dinler böyle bir rol yapabilmek için hayata pek yakın olı/mk. Hayır çünkü bu günkü ayile sıkı bir muhit. zayıflamış manasında değil.. fakat bu çok sevdiğimiz insanlarla birlikte geçirdiğimiz içtimaî hayatın kemiyet ve keyfiyeti pek mahdut. Ayilede geçen hayatımız dar ve mahduttur.. Çocuklarımız hakkında beslediğimiz his. Evvelâ dinlerin intihara krşı müessir olacağı hatıra geliyor.. Bu muhit meslek muhitidir. Akşamlan toplanmasiyle dağılması bir oluyor. hayatın içinde olmak gerektir. muhabbet azalmış.Şu anlayışa göre müntehirin hastalığını doğrudan doğruya bir mantık kastalığı zannederek vazü nasihata müracaat etmek. yahut alelade bir vücut hastalığı gibi anhyarak doktor ve ilâca müracaat etmek intihar denilen cemiyet hastalığını hakkiyle teşhis edememekten ileri geliyor. Bu gün ise dinlerin böyle bir rol oynaması mümkün değildir. Şu halde bu pek dar zamanın cemiyeti bizi nasıl sıkı sıkıya saracak ve ölümden koruyacak?!. Meslekte ayile gibi içtimaî bir muhittir. Bir memlekette intiharların fevkalâde surette çoğalmasına karşı yapılacak tedbir nedir? Durkheim'm tetkiklerine göre yegâne çare fertleri içtimaî bağlarla bağlamaktır. devamlı bir cemiyet değildir.

Mektepli intiharları karşısınde aldığımız vaziyet sadece teessüf ve hayretten ibaret kalyıor. Binaenaleyh iki meklep arasında açıklık bu itibarla son derece şayanı tetkiktir. Orada dıvarda asılı olan bir grafiği gösterdi. Mahaza amelî sahede çalışmak için intiharların nevilerini tespit etmek lâzımdır. İşte intihara karşı içtimaiyatın tavsiye edebileceği amelî bir tedbir budur. Doktor Schuyten beni Belçika hükümeti tarafından ilmî tetkikleri için tahsis edilen eve götürdü. Bu grafiğin esası şudur. Çocuk ana mektebinden ilk mektebe geçtiği zaman dehşetli bir zekâ buhranına oğruyor.— 158 — yeni uzuvlar vöcude getiren canlı bir muhittir. Meselâ sık sık mektpliler arasında vücude gelen intiharlar bize mektep dediğimiz ahlâkî mevcudun dahi bir buhran geçirdiğini ve bunun içinden nevrastenik bazı unsurların yandığını gösteriyor. Ben yalnız şunu söylemek istiyorum ki: Bu günkü ana mektebi ile ilk mektep arasında bir uçurum vardır. Bu derece şayanı tetkik olur da dün hocasına . Bundan on beş> on altı sene evvel Bürüksel mekteplerini tetkik ettiğim sırada Belçika'nın etfaliyat mütehassıslarından doktor Schuyten ile görüşmümş idim. Daha evvelki gün Milliyet gazetesi İzmir Ticaret ve Lisan Mektebi talebesinden on altı yaşında Cahit isminde bir gencin mektepten kovulduğu için beynine kurşun sıktığını yazıyordu. Üç ilâ yedi yaşında çocuklar tarafından yapılmış olan insan resimlerini hep toplamış ve binlerce insan resminden bir kolleksiyon elde ettikten sonra bunların boyları ile enleri arasındaki nispeti bulmuş. Şu halde meslek muhitini eski ayile muhiti yerine koymak ve ondan ahlâkî bir tesanüt neticesi beklemek mümkündür. Fakat bu vaziyetimiz uzun uzadıya devama mü say it değildir. aynı müşahedeyi yedi yaşından sonraki çocukların resimleri üzerinde de yapmış ve görmüşkü iki nispet arasında bir uçurum var! Doktor Schuyten bana demişti ki: Bu hâdiseyi herkes bir türlü tefsir edebilir.

dar ve loş idi. bu gün de tabancayı kendi kafasına sıkan mektepliler buhranı şayanı tetkik olmaz mı ?!. Mukaddemesi şudur:. maarif işlerinde intiharla mücadele iradesini kollanmak mümkün olur. İçtimaiyatçıların hâdise kaydeden ve istatistik neşreden hükümet şubeleriyle tesanüdü neticesinde memlekette intihar namına olup biten hareketlerin seyrini. istidat ve temayüllerini görmek mümkündür. Bu tetkikleri y. Bir hal son derece . beni teneffüshane hizmetini gören taşlığa jndirdi. Binaenaleyh sırf bu maksatla içtimaiyat tetkiki yapan mütehassısların meşgul olmasını ve hükümetinde bunlara müzharet etmesini temenni etmek zamanı gelmiştir. haraket. Bu binanın maddî sefaleti ise son derecede idi. Bunlar bir kere mütalâa ve izah edildikten sonradır ki polis. bir çok odaları güneş almaz. O zaman mektepte oyun.tabanca çeken. Duvarları rutubetli. dahiliye. " Bundan on beş sene evvel bir gün Beyazıt Rüştiyesi denilen mektebi ziyaret etmiştim. Hayatlar ve kapları Son Saat gazetesinin 8 Teşrinievvel 1926 tarihli nüshasında " Türkiye maarifinde bina siyaseti „ serlavhasiyle bir makale neşretmiştim. Burada yüzlerce çocuk oynuyordu. hep mubah idi. en iyi hocaları oraya topladıktan sonra en iyi usullerle terbiye vermiye çalışıyordu. Bu mektebin başında bu gün maalesef maarif hizmetinden ayrılmış olan kuvvetli bir adam bulunuyor. pacak olanlar müspet bir usûl sahibi olan içtimaiyatçılardır. muaveneti içtimaiye. merkezlerini. Kanaatimce memlekette bu #ibi tetkikleri himayesine alabilecek olan yegâne vekâlet Maarif Vekâleti olabilir. bir aralık müdür. emniyeti umumiye. Binaenaleyh içtimaî noktayı nazarlara son derece ihtiyacımız vardır.

Çünkü Durkheim'a göre evler. ağaç. hep bu ayilenin içtimaî tabiyetine göre bir türlüdür. her oda. taksimatı... Fransız içtimaiyatçısı Durkhei'mm "Annee sociologitjue... bir bakış. her sandalye. Onun için çocuklar muhtaç oldukları mesafe noksanım şakulî haraketlerle telâfiye çabalıyorlardı!. Ribot'ya nazaran dikkat sırf manevî bir hâdise değildir. Hatta onun vücude gelmesinde başkalarının da hizmeti vardır: Fransız ruhiyatçısı Ribot'nun " Dikkatin ruhiyatı „ adlı kitabı bende bu fikri kuvvetlendiren ilk eserlerden biridir. dedim. ihtiyaçlariyle . Onun adele ile.— 160 — nazarı dikkatimi celbetti. Binaenaley ne kadar ayile enmuzeci varsa o kadar ev enmuzeci bulunması tabiîdir.. Çünkü çocukların mikdarı çok. mekânlar vardır. taş. konfor. Bu kanaatimde yalnız değilim. Fakat bu gün madde ile uzananın bir çok yerlerdeki tesanüdü gibi kaplarla içindeki haytlann tesanüdüne kuvvetle inanıyorum. Ve bu hâkimiyet maddî saheden haraket edip manevî sahey e ne kadar girebiliyor? „. Bu gün bile bu sualin tam cevabını veremiyorum. teki bazı neşriyatı da beni bu meselede çoktenvir etmiştir: Durkheim evvelâ içtimaiyatın içtimaî morfoloji içinde mütalâa etmek istediği evleri bilâhara içtimaiyatın teknoloji kısmına sokmuştur. vaziyetle samimî bir alâkası vardır. Her nevi dikkat kendine mahsus bir duruş. her nevi tefekküre müsayit değildir.. ayilenin hakikî hayatiyle. bir vaziyet alış ister. O zaman şu sual kafamda canlandı: " Acaba. zamanlar... bahçe ne derece hâkimdir?. Niçin ? Çünkü evler hakikî hayat şartlarından zaman ve mekân münasibetlerinden hariç mücerret bir fikrin mahsulü değil. bir mektebin hayatında mesafe mekân. içinde yaşiyan ve ayile denilen zümrevî hayatın kaparıdır. Bütün çocuklar etrafa dağılıp sağa sola haraket edecek yerde sade zıplıyorlardı!.. halbuki mesafe son derece azdı. Şu halde her hava. her oturuş her nevi dikkate. vaziyeti. Evlerin cesameti. Dikkat eden zekâlar gibi dikkat ettiren.

hangi ilme sorulsa hayatlar ile onların maddî zarfları arasında sıkı bir münasibetin... konforlara. Nereye gidilse. yahut söylediklerini ispat edemiyecek kadar fena biliyorlar. hatta şehir denilen içtimaî vahdetlere bile teşmil edilebilir.. Eğer telâkkimiz hakikî ve canlı bir telâkki olsaydı.. onun hürriyeti ve ouun sayrureti için hiç bir maddeyi. " Biz madde istemiyoruz.„ diyenler ya ne söylediklerini bilmiyorlar. Bu anlayış Orta Zaman sofusunun esrarengiz ve miskin telâkkisidir.. Ruh hayatını anlayışımız ne müspet bir ruhiyatçının. " Ecole Nouvell' „ ler mektep terbiyesiyle mektep kabının tesanüdünü başka bir dille iylân eden teşebbüslerdir. Mutlaka yeni bir zarf... ne müspet bir içtimaiyatçının. Hayır. 11 . hakikî bir tesanıdün bulunduğunu iddia edenlere rasgeliyoruz. yeni bir ruh kazanmıştır.— 161 — birlikte teşekkül ve tahavvül eden içtimaî aletlerdir.. mana istiyoruz. Bu fikirler ruhiyat ve içtimaiyat ilimlerinin nazarî sadesine münhasır kalmamıştır. Ayile ile evin bu tarihî münasibetine bakıp hükmedliebilir ki bir ayile ancak kendisine lâyık olan kabı bulduğu zaman tabiî hayata mazhar olabilecektir. Bu ilimleri tatbike çalışan pedagoji sahesinde de rasgeliyoruz: Gençliğin ancak açık havada ve kır muhitinde terbiye edilebileceğini iddia eden "New-SchoolMler. Froebel'in meşhur terbiye vasıtalarından farklı bir terbiye tarzı icat ettiğini anlatan italyan terbiyecisi Montessori her şeyden ziyade mektep sıralarına itiraz ediyor ve eseriyle onları yıkıyor. O halde niçin binalara. Ev hakkındaki bu mülâhaza bütün mekteplere. nede müspet bir terbiyecinin anlayışıdır. ilmî olmayan bir kıymet hükmünü bilmiyerek taşıyoruz. Türkiye bir inkılâp yapmış. hiç bir vasıtayı tahkir etmezdik . bütün atelyelere. Çünkü " ruh „ hakkında müspet olmıyan. ve güzelliklere itiraz ediyoruz?!. sus istemiyoruz tahsil isteyoruz. yeni bir kalıp ister. Esasen bu mesele hissi selimin inkâr edebileceği bir müphemlik mi taşıyor?. şekil istemiyoruz cevher isteyoruz.

. Korkuyorum ki bu kıymet hükümlerimizin altında zuhdî bir hassasiyetin menfi vicdanı gizli kalmış olmasın. Bu demir yolu örgüsünü sırf iktisadî bir eser zannedenler aldanıyorlar. İçtimaî tmorfoloji cemiyet bünyesinin teşekül tarzını gösterir. demire ayit her teşebbüsü maddî biliyoruz.Yeni Türkiye için yeni bir mektep binası ister. nüfusun çoğalmasına ayit her işi yalnız sıhhî bir alâka ile takip ediyoruz. Ey mefkûreciler.. haktır ve hakkınızdır. her konforu da lüks addediyoruz. ile münasibetli bir madde zannetmek için cemiyetin maneviyat hayatı.. Mefkureyi istediğiniz kadar takdis ediniz. Bu benzeyişe isterseniz hars diyebilirsi- .. Türk ayilesi yeni kıymetler kazanmıştır.. Nüfusa... Konforu. O içtimaî morfolojidir. bir yapışma. Onsuz mefkureler cisimlenemez. müsaadedir. Demir yollan Taşa. bir menşei vardır.. medenî bir hodbinlik zannediyoruz. Fakat aralarında kâfi.. Fakat maddeyi istihkar etmeyiniz. çok mu? Çokluk müsavi şartlar içinde içtimaî tekamül için bir hayır. kaynaşma olamıyan çokluk neye yarar? Bir cemiyet olmak için lüzumu kadar benzeme lâzımdir. Içtimayatçi Durkheim'a nazaran içtimaî hâdiselerin bir temeli. Hususiyle öyle bir madde ki ruhun kabı ve kalıplanmışıdır.Bu yeni kazançlarını muhafaza için yeni bir zarfa muhtaçtır. her lüksü israf olarak kabul ediyoruz!. Azlık mı? Yine müsavi şartlar içinde bu müsayit bir vaziyet değildir.. Her demir parçasını "arzu talep. Türkiye Başvekilinin demir yolu siyasetini herkes bilir. Cemiyeti teşkil eden fertlerin sayısı ne kadardır? Az mı.. cemiyetin maneviyat tekâmülü hakkında fikir sahibi olmamak lâzım gelir.

büsbütün yeniieşen bir milletin ruhunu. Öyle ise şimendiferler cemiyetin hareketleri. en büyük tekâmül amili olduğuna kanaat ediyorum. buna hep manidir.. tayyarelerdir. Şu halde yalnız çokluk değil. çokluğu vücude getiren cüzlerin meselâ lisan gibi maneviyat çimentolariyle yapışmaları da lâzımdır. şimendiferler. ferler ve meslek zümreleri arasındaki mesafeyi azaltmak. tazelenen emelleri. Böyle bir kitlenin içinde hususi istidatlar çıkar hususî meslekler. Halbuki dağlr. uzun mesafeler. iktisâdı hayattmda ne değişiklik olmuş?! Milletin parsına yazık değiltni?!. yaşamak idaresini düşünmüyorlar. türk inkılâbında. kayalar.. Cemiyetin bünyesi incelir. uyanık bir hâle gelir. cemiyetin tekamülü noktasından bakılırsa âdeta manevî neticeler kazandıran vasıtalardır. oraya şimendifer işliyor. Şimdi bu birlik vücude geldikten sonra cemiyet için uzviyetleşmek. ihtisas işleri vücut bulur.. türk istiklâlinde en birinci. O halde tek çare. hele zümre ile zümre arasındaki mesafe darahnalıdır. Bu makale vakıf işleri hakkında millet meclisindeki ilk haleti ruhiyeyl ve bir baş vekilin vakıf meselesini derhal halledivermek için . Fakat şimendiferler vasıtasıyla açılan firkirleri. Böyle bir netice hasıl olmak için fertle fert arasında. Bazı kimseler en hasis bir ticaret adamı gibi soruyorlar.— 163 — niz. Ben şimendiferlerin türk harsinde.. mükemmelleşmek pek mümkündür. Fertler bir vücudun parçaları olduklarını duyabilmelidirler. Fakat haksızlık ediyorlar. Evkaf meselesi Evkaf meselesi hakkında Yunus Nadi Beyin " Cumhuriyet „' te çıkan makalesini okudum. " Otuz bukadar senedir. Bunn en makul vasıtaları şüphesiz ki vapurlar. kuvvetlenir. çünkü bu kimseler şimenferlerin sırf iktisadî tesirlerini ölçüyorlar.

tımarhaneler. mektepler. Bu memleketlerde yapılacak olan ilmî tetkikler. köprüler. Bu servetin bir kısmı da vakıf teşkilâtının asrîleşmemesi: yüzünden mahvolmuştur. Böylece kaybolan cami. veya hayır . Sıhhat. millî servetin el'an mühim bir kısmım teşkil ediyor. çeşmeler.. tezyin sanati.. işçilik itibariyle de büyük manası olan eserlerdir. Teşkilâtsızlık yüzünden bir müddet: sonra geriye kalanlarında çoğu mahvolacaktır. hanlar. medreseler. yetimhaneler. arsa. kitabeler. Bunlar yalnız maddî kıymeti hayiz olan eserler değil. ilim. hastahaneler. imaretler. olmak arzusunu göstermesi itibariyle son derece şayanı dikkattir. Vakfa ayit olup ta bu gün için ne maddeten ne de manen kabili istifade olmıyan bina. muvakkithaneler. hattatlık. çok defa mimarlık. gibi şeyler satılıp vâkıfın meşru maksatlarına muvafık şekilde işletilmeli ve sarfedilmelidir. Türkiye'de vakıf. hamamlar. zinet eşyasının yerleri belli değildir. Yalnız İstanbul'da on üç bin vakıf vardır: Camiler. sırf içtimaî bir nazarla tetkik edilmesi lüzumunda İsrar etmiştim. kütüphaneler. vakıf teşkilâtını asrîleştirmek için kâfidir. Son günlerde Türkiye Baş Vekilinin vakıf teşkilâtı için İsviçre'de tetkikler yapılmasını arzu ettiğini gene gazetede okudum. kabristan arsaları. Bu sırada bizde vakfa ayit bazı müşahede ve mülâhazalarımı burada tespit etmeyi fayideli görüyorum. Maddeleri itibariyle değilse bile sanatleri itibariyle muhafazalarında millî menfatlar vardır. kütüphaneler. Bundan üç sene evvel " Akşam „' da neşrettiğim bir makalede bu işin her türlü enfüsî telâkkilerden azade bir surette. sebiller. İcareyi vahideli akaretlerin vaziyetleri yeni hukuk telâkkileriyle hemahenk surette ve bir defaya mahsus olmak üzere tespit edilmelidir.. alhâk. Bizi bu hususta en çok: tenvir edebilecek olan misaller diğer muasır memleketlerdeki vakıfların muasır teşkilâtıdır.— 164 — vaziyeti pek müsayit bulmasına rağmen gene ihtiyata riayetle: meseleyi ilmî surette tetkik etmek ve kâfi derecede mücehhez.. türbe. kabristanlar.

Her iş umumî bir mahiyet ve çehre gösterir. gibi türk sanatinin güzel eserlerini mütemadiyen muhafaza ve tamiri için de sarf edilmeli. çeşme. Darülfünun talebesinin tahsili için servetini. kütüphaneler.- 165 - ımaksatlariyle vücude getirilen ufak vakıfların nemaları ve varidatı cem ve teksif edilerek halk mektebleri. malini vakfetmek istiyen insanların cesaretini kırmamahyız. Dedi ki: Bizde bir kusur var. gibi içtimaî hayatın inkişafına toptan hizmet edebilecek büyük tesisler vücude getirilmelidir. Vakıf teşkilâtı böyle asrî bir hüviyet kazandıktan sonra bir vâkfın hayır için terkettiği servet sahipsizde olsa maksadına hizmet etmek hürriyetini dayima bulacak ve ona şu fert veya bu idare tarafından tecavüz edilmiyecektir. iktisat işlerinde bize en çok zarar veren en büyük eksikliktir. Ve Türkiye'de meselâ yetimlerin.. Prograrosızhk belediye. müzeler. bu suretle şimdiye kadar bir türlü halli çaresi bulunamıyan eski ve güzel eserlerin muhafazas emri devlet bütçesine yük olmadan temin edilebilmelidir. Fakat her şeyden evvel mühim olan şey vakıf denilen tesisatın medenî ve asrî şekli hakkında sarih ve müspet bir fikir elde etmemizdir.darülrfününlar. Vakfiarda her sene bir derece daha artacak olan millî servetin bir kısmı da cami. kütüphanesini. Halef selefi niçin takip etmiyor? Dün münevver bir zatle görüşüyordm. Türklerin imar ve temdin işlerindeki bir noksanını işaret etti. Bu fikri kazandıktan sonra vakıf teşkilâtına müstayit ve lâyık olduğu içtimaî mahiyeti vermeliyiz.. sebil. iş odaları. dayima bir program takip edilir. Halbuki bu hâl diğer memleketlerde yoktur. maarif. halef selefini beğenmez. gelen gidenin eserini bozar. Arkadaşımın pek makul görünen bu sözleri üzerinde bir .

. Fakat ilk şart temin edildikten sonra bunun o kadar tehlikesi kalmaz. tabiati eşvaya mutabık ve muvaffık olmasıdır. Türkiye'nin teşebbüslerine bu tabiîlik ve hakikilik hassalarını vermek için hüsnü niyetin her işte olduğu gibi bir şart olduğunu biliyorum. Denilecek ki: Nefsülemre ve tabiati eşyaya muvaffık bir projenin zamanla tahakkuk ve tekâmül etmemesinde şahsî garezlerin.. tenafür ve tenakür yoktur. ferdî istirkaplarm müdahalesi olamaz mı?. O halde selefini takip etmenin ilk şartı mütekaddim teşebbüslerdeki bu tabiîlik ve afakîliktir. Mühim mesele " tabiîlik „ hassasını temin edecek olan ihtisastır. Türklerden bir çoğunun fikri değilmidir?.. Hepimiz sırası geldikçe programsızlıktan şikâyet etmiyor miyiz?.. Meselâ gelen şehiremîninin giden şehiremininin işini beğenmemesinin ve izini takip etmemesinin asıl sebebi budur. Esasen bu tarzda yapılan itirazlar düşünen. Benim kanaatimce halefin selefi tekzip etmemesinin en büyük sebebi halef tarafından vücude getirilen projenin nefsülemre. İlmin ve sanatin düşmanı olanlar yalnız yarı ilimlilerdir.Fakat bu programdan ne anlamak lâzımdır? Program fikri her hangi halef tarafından gelişi güzel tespit edilmiş bir karar mı ifade ediyor? Eğer böyle ise. Yani bir işi hususî surette bütün tafsilâtiyle bilmelidir. devlet veya şehir işlerinde dayıma muta ve makbul olmak kuvvetini temin edebilir mi ?.lâhza duralım.. hakikî irfanda tesanüt vardır. Olur. Şu halde halefin selefini takip etmemesinin sebebini işlerin bidayette ihtisas eliyle yapılmamış olmasına irca edebiliriz. Başka memleketlerin işlerinde gördüğümüz istikrar ve tekâmül hep bu tabiîlik hassasının neticesinden başka bir şey değildir. Fakat ihtisas şartı kâfimi?. Fakat teknik işlerde bu niyet hiçte kâfi değildir. böyle bir programın büyük meziyeti daha evvel tespit edilmiş olmaktan ibaret kalacaktır! Bu. Çünkü bir kere mütehassıs mütehassısı tekzip etmez.

Binaenaleyh iymar ve temdin işlerinde hakikî bir imti-madm.Birde mütehassıs kendi kudretini göstermek için muvaffak olmuş bir eseri yıkmiya muhtaç değildir.. 3 — Avrupa'yı görmek. iktisadiyatına ayit ne gibi düsturlar vardır ki tabiati eşyaya muvafık olmaları sebebiyle âdeta beynelmilel bir mahiyet almıştır? Gene meselâ insanlar İstanbul gibi büyük bir şehrin imar ve tanziminde ne gibi esaslar keşfedebilmişlerdir ?.. Avrupa'da birkaç gün veya birkaç sene kalmak Avrupa'yı anlamak için kâfi değildir.„ şeklindeki müşahede ve izah tamamiyle doğru değildir. Avrupa'da seyahat etmek.Almanya'da meselâ şehirlerin. . yahut kalem odalarının hüsnü idaresine. müfettişlik.. Fakat imar ve teceddüt siyasetini teşkil edecek olan mücerret fikirler» mülâhaza ve muhakemeler bu görgülerle elde edilemez. Bence Türkiye'nin bu meseleyi kalletmesi için evvel emirde şu noktaları halletmesi lâzımdır. 1 — " İhtisas „ mefhumu ne derece geniş bir mefhumdur? Bu mefhum yalnız erkânı harplik. Gerçi bunlar tabiatiyle teşekkül. kimyakerlik gibi meşhur ihtisasları mı ihtiva ediyor? Belediyecilik. şifendifercilik. Binaenaleyh " Türkiye'de halef selefi takip etmiyor. tabiî bir tekâmülün tecellisini arzu ettiğimiz dakikada ihtisas noktasına dikkat etmek zarurîdir. İngiltere'de. gibi sade hissi selim ve gayretle olabilir zannedilen meşgaleler de ihtisas sahesi midir ?. Onun için Avrupa Türklerin mütefekkirleri tarafından tetkik ve tefekkür edilmedikçe Türkiye için model vazifesini göreceğini zannetmemelidir. Hakikî dert işlerde ancak bir mütehassıs elinden çıkan işlerde bulunan devam kabiliyetinin bulunmaması veya az olmasıdır. tekemmül etmiş olan müessiselerin en ziyade hali hazırına ve istikballerine ayit olan temayüllerini gösterebilir.. Şahsî kudretini eserin tekâmülü yolunda da gösterebilir. çünkü gelen gideni beğenmemek zafına müptelâdır. 2 — Fransa'da.

Hiç hayret etmiyorum... „ diyecekler.. fikir güreşlerini beklemeksizin değişen bir hakikat vardır. Türkçe türk cemiyetinin hareketi nisbetinde. Ben eski edebiyat adamları arasında firenkçeden ter" cüme ettikleri metin için: "Terkipleri türkçe kayidesi üzerine yaptım. yoksa mahdut fakat mütefekkir zümreden ve yaratıcı bir kudreti taşıyan mahdut insanlar mı göndermelidir ?. yoksa terkipler. Fakat mantık kavgalarını. Bu dava kıyamete kadar sürebilir. Gerçi bunun güzel olduğuna kanatim yoktur. acemceye muhtaç olduğunu söyliyenler vardır. " Bir emri vakidir!. Sade veya süslü fakat dayima samimî bir türkçe istediğimiz zaman bize türkçenin bu günkü hâlini gösteriyorla ve " Bakınız. diyenlere rastgeldim ve kanaatlerine şahit oldum.... itibariyle midir? Bunu pek tasrih otmiyorlar... acemceden terkipler almak suretiyle zenkinleşmek ihtiyacında olduğunu iddia edenler vardır. Fakat bu muhtaç oluş kelimeler itibariyle midir. türkçeyi kullanan ve yaşıyanların birleşmesi. ve iki tarafın biri birini anlamak için müşterek bir dili olmadıktan sonra!.... şu veya bu terkibi bu türkçe ile nasıl ifade edelim?!.— 168 — . o da türkçenin kendisidir. Bu değişme bir emri vaki midir değil midir ? Evvelâ buna cevap vermek lâzımdır. O halde her şeyden evvel tarihî bir müşahedeye lüzum vardır. kaynaşması ve meslek zümrelerine ayrılması nispetinde bizim . türkçenin arapçaya. 4 — Şu taktirce Avrupa'nın ihtisaslarından istifade etmek için alelade çok adam mı göndermeli. Çünkü bir dava gibi ikame edildikçe. Fakat ne çare ki şimdi hu moddır!. Her halde bu sınıfın içinde türkçenin arapçadan. diyorlar. Türkçenin kuvvetini bilelim Türkçeyi düşünenler arasında türkçenin kendine kâfi gelmediğini.

Darülfünun müderrislerinden Halil Nimetullah Beyin "Müşahedeye doğru» serlevhasiyle " Millî Mecmua „ nüshalarında neşrettiği makaleler bu arzuyu tahakkuk ettirebilecek tabiatte yazılardır. bu suretle tekâmülü kolaylaştırmak için o kaiydelerden istifade etmektir. türkçenin en tabiî mantığını keşfedebiliriz. O halde alime ve ilme ne lüzum var. İlim adamlarının vazifesi onun seyrini sadece tespit etmek. Arkadaşım. Fikir adamının davası hiç bir zaman duygu adamının ilhamı yerine geçemez. Alim. Gene tabiî türkçenin muarızları haksız olarak diyorlar ki " Bu iddialarnizın meydana getirdiği güzel türkçe nerededir? !„ Fakat iki şeyi biri birine karıştırmamak lâzımdır. bir sanatkâr değildir. Gök Alp'tan evvel ve sonra bizim fikir âlemimizde ilim namına bu neviden müspet ve kat'i iddialar -dermiyan eden zatlere rasgelinmedi. salim bir tekâmülün vücudunu ispat edecek elimizde akıl tarafından verilmiş başka bir vasıta yoktur. Ancak davanın mevzuu bu günkü türkçe olduğundan tetkikatı müşahhas olarak onun üzerinde yapmak lâzım gelecektir. tekâmülün istikametini görebilir bir hale getirmek. Binaenaleyh tabiî türkçenin aleyhtarları için hasımlariyle mücadeleden evvel kabul edilecek olan nokta ilmin bitaraf noktayı nazarından başka bir şey olamaz. Ediyorsa tekâmülün yolu üzerindeyiz. Her şeyde olduğu gibi türkçe bahsind de hisler karıştıkça ve noktayı nazarlar indî kaldıkça bu meselenin fikir sahesinde halline imkân yoktur.— 169 - arzu ettiğimiz ve " tabiati eşya „ ya uygun dediğimiz seyri takip ediyor mu?. güzelliğin icadı ve . Tabiî. Fakat mademki her ne olursa olsun tekâmül eden bir türkçe vardır. ve şayet mümkünse bu tekâmülün tabiatinden doğan muayyen kayideleri de tespit etmek.. İşte merhum Ziya Gök Alp'in türkçülük esaslarında mevzuubahs ettiği lisanların tekâmülüne ayit umumî zaruret kanunları bu nevidendir. Türkçeyi ilim gözüyle kovalıyarak yalnız lisanın sadelik hamlelerini değil. Etmiyorsa muarızlar haklıdır..

Zaten mevcut ve hakikî olan bir hayatın istikbale uzamış kısımlarıdır? Binaenaleyh tahakkuk edebilirler. Mefkureler vehimden. telâkkisine tekaddüm eden maddî ve mantıkî neviden ibaret kalan ihtilâlci hareketler vardır. Bunu sanatkârın ilhamı şeklinde telâkki etmek ilhamı verenle alan hakkında gayet kaba bir hayal sahibi olmaktır. fakat her halde hazırlayıcı rolünü yapabilir deyince inanmamahdır. İlim sanat yerine geçmeyi iddia ettiği zaman dalâlettedir.— 170 — tasarrufu sanatkâra ayit olduktan sonra?!. sanatkârın derunî enesine. geçi maddî ve haricî. salim. yaratıcı muhayyilesiyle istenmelidir. tabiî türkçe inkılâbına muhtaçtır. Bu münasibetle " Halka doğru gitmek „ düsturunu hatırlatmak isterim. Mefkure ile mevhume Bir arkadaşım ideal yahut mefkure. Her şeyden evvel türkçenini harimine giren: ecnebi elleri. Montaigne. ecnebi zekleri kovmak. Fakat sanatte ilmin. Mefkureler tahakkuk edebilecek.. Müsyait şartlarla tahakkuk edeceklerdir. olan şeylerdir. mefkureler.. sanatkârın cismanî hareketi değildir. Hayır. Rabelais. Ondan sonra hür sanatkârların. şekiller değildir. Bu günkü türkçe güzel türkçe inkılâbından evvel doğru. evvelâ tarlayı temizlemek lâzımdır. hayalden kopup uçuşan renkler. . Descartes ve Jean-Jactlues Rousseau'nun yaptığı gibi. Ben de soruyorum ki o halde nasıl oluyorda akıllı bir adam mefkûreci oluyor?!. Eğer mefkure yanına yaklaşılması mümkün olmıyan bir fikir ise bu imkânsızlık nispetinde o bir mevhume olacak değil midir?. mantığın. mevhumeler değildir. Bu düsturlakast edilen fikir. diyor. vuslatı mümkün olmıyan bir fikirdir. Burada kastedilen mana. „ îtim adamına: şu itibarla lüzum var ki her yeni zevkin ve yeni güzelliğin. samimî ruhuna kavuşmasıdır.

Bunlar ancak eşyanın tabiatine ve müsaadesine göre hüküm ve muhakeme edilebilecek şeylerdir. Bizzat Amerika'nın kendi kendini geçmek için sarfettiği kudretin zaman ve mekânla mukayyet fizikî ve içtimaî kudretlerden ibaret olduğunu unutmamalıdır. çiçekleri ve meyvalam istikbaldedir. İlim adamının vazifesi bu iki şeyi ayırmak olduğu gibi. Mefkure ne bu gün için ne yarın için bir yalan değildir.. diyen bir adamın iddiasına şaşmamak kabil değildir.— 171 Mefkurenin koku hakikatte. nüfusunun tezayüt veya tenakusu sebebleri ya- . İçtimaî ve iktisadî cografiyası tetkik edilmeden. devlet ve siyaset adamının vazifesi de bu iki şeyi karıştırmamaktır. vadeden insanlara hayretle bakıyorum. Bu adamlar hakikaten sözlerinde ve fikirlerinde samimî insanlar mıdır. cemiyetin mefkuresine yaklaştırmaktır. Onun için nüfusumuzun. Eğer ilmî tetkikler yalan söylemiyorsa bir memleketin nüfusu ve serveti ile coğrafî vaziyeti. Ancak bu gayeleri bize gösterecek olan bitaraf el. muharebeleri. fikrî seviyesi arasında uzvî münasibetler vardır. Şu halde mefkure ile mevhumeyi ayırmak lâzım geliyor. Bunları iyice görüp te bunlara doğru ilerlemek kadar bir cemiyet hesabına afif ve meşru bir haraket ne olabilir?. ilmin elidir. muhakemesiz surette atıp tutan. Fakat bu mevhumecilerin iddiası ne olursa olsun her cemiyet. hesapsız. Bunlar arzunun ve iradenin birden bire halledebileceği şeyler değildir. servetimizin artması hakkındaki gelişi güzel. bir sene zarfında çocuklarına kazandıracağı irfan hamulesi hesap edilmeden. beynelmilel münasibetleri. diyorum.. Onun için "Biz on seneye kadar Amerika'yı bile geçeceğiz!. mücadeleleri.. Hatırımda kalan doğru ise Durkheim içtimaiyat usullerine dayjr yazdığı kitabın bir tarafında şöyle diyordu: Devlet adamının vazifesi cemiyeti bir mevhumeye doğru koşturmak değildir. her millet için vasıl olunması mümkün ve ihtiyarî olan mefkûrevî gayeler vardır.

Fakat maziperestlik. Hiç kimse "iki kere iki beş eder.. Bunlar maddî.kalanmadan cemiyet için bu hedefleri müspete yakın bir surette işaret etmek mümkün değildir. Bunlar riyazi ve maddî ilimlerin mevzuudur. böyle başı boş bir zekâ ile içtihat edilemez mi?! Şu halde içtihat fikrine bir gem vurmak. Ve hiç kimse " Sukut kanununu bu kanununu benim içtihadıma zit. iğtişaş lehinde bile. Bir kere içtihat mevzuu olmiyan hakikatleri düşünelin. afakî tecrübelerimizin mahsulü olan hakikat . içtihat hakkı Soruyorum: — Niçin garp medeniyeti haricinde bir medeniyetin hakikî bir medeniyet olduğuna kanisiniz?. Gene soruyorum: — Niçin eski ev kadınının hayatı daha ahlâkî ve daha mesut olduğuna kanisiniz?. Her vatandaş içtihat hakkını taşır mı?. Şüphesiz. diye tekzip edemez. Çünkü burada içtihada mevzu olacak bir keyfiyet yoktur. Şimdi düşünüyorum: İçtihad bir hak mıdır?. samim îmefkûrecilerinin itikadıne kendisini bağlamahdır. Gene hiç kimse arazı müspet. müspet. irtica... — Çünkü bu benim içtihadımdır.. Hülâsa türk cemiyeti her şeyden evvel müspet çalışmak mecburiyetinde olan bir millettir. Her millet gibi türk cemiyeti de mevhumecilerin iddialarına değil. Her şeyde olduğu gibi terakki mezhebinde de samimiyet esas şarttır. çünkü bu benin içtihadımdır!... Cavap veriyor: — Bu benim içtihadımdır. diyemez. tedavi usulü müspet bir hastalığın tebabetine itiraz edemez. içtihat fiilini bir dayire içine almak lâzım geliyor.

ancak akim müspet bir surette karar vermediği vakitlerde çalışır. İçtihat melekesi müspet muhakemenin halledeceği işlere karışamaz. Tabiat ilimlerinin telâkkisi. onların doğru. güzel çirkin fikirleri şahsî fikirler. Türkçenin zenginliği Geçenlerde Maarif Vekâleti Vekili bulunan İsmet Paşa Hazretlerinin kendi riyasetlerinde toplanan İlmî İstılahlar Komisyonunun ilk celsesinde söyledikleri nutkun suretini gazetelerde okuduğum zaman bir sürpriz karşısında bulu- . teneffüs. Fakat dikkatimizi teksif edelim. mütevazı fakat kuvvetli kanaatlere tevcih edelim. dine.. tekâmül gibi doğrudan doğruya tabiî ve afakî fikirlerdir. Bu dikkati içtimaiyat tetkiklerinin vasıl olduğu mahdut. müspet hâdiseler sahesinde itikat unsurunu kaldırdığı gibi içtimaî ilimlerin tarakisi de içtimaî hayat meselelerinde içtihadın müdahalesini kaldırmaktadır. Ne göreceğiz? Hürriyet* müsavat.. lisana karışınca herkes müçtehit kesiliyor. kadının bir meslek sahibi olması fikirleri içtihat fikirleri. cemiyete. Burada doğru eğri. Fakat iş ruh ve maneviyat sahesine. iş bölümü. tegaddi. Netice şudur ki garp medeniyeti hiçbir ilmin ve hiçbir alimin tenkit veya muaheze edemiyeceği bir hakikat olduğundan onun naklinde şahsî fikirler müdahele edemez. Bu gün ilmî bir tahsil görmüş olan cemiyet adamı içtimaî tekâmülün eseri olan bu tecellileri garipsemez. hayat. o da müspet hakikatlere dayanmak şartiyle. yanlış..- 173 - fikirleridir. eyi kötü.. eyi kötü. Neden?. yahut güzel çirkin olduğunu münakaşa etmez. Tekâmülü tekâmül olduğu için kabul eder. sanata. şahsf telâkkiler değil. İçtihat. ölüm. Çünkü herkes bu bahislerin keyfî ve şahsî bahisler olduğuna kani gibidir. ahlâka. mezhep fikirleri. demokrasi. ihtisas. içtihat mevzuları gibi tecelli ediyor.

Bir gün bir makalemde "kadar. . daha doğrusu sevindiren bu tesirin mahiyeti ne olabilir?.. yahut bir lisan inkılâpçısı olmadıklarını biliyordum.. sebep şu idi: Bu nutuk alelade bir ütopist.._ 174 - nan insan gibi şaşalamıştım Fakat benim bu şaşalamam bazı kimselerde olduğu gibi kullanılmamış ve hiç bir yeni yazıda yer tutmamış olan türkçe kelimelerin verdiği sade bir hayretten ibaret değildi. O zaman arap harfleriyle yazılan türkçenin imlâsını da elimizden geldiği kadar sadeleştiriyorduk. Ben de ismet Paşa Hazretlerinin bir lisancı. Ve kendi kanaatimce tarihî bir kıymeti olan nutuklarının bir örnek olarak söylenilmediğini tahmin ediyordum • Onun için bir müddet düşündüm: Beni şaşırtan. Onu arayıp meydana çıkarmak lâzımdır. gayet feyizli bir aksisedasi olacaktı: Türkçe zengin bir lisandır. Türkçenin bir şiir lisanı olarak ne kabiliyette olduğunu selâhiyet sahibi olan san'atkârlara bırakıyorum. Siyasî bir velayetin türk lisan ve san'at adamları için açtığı yenilik hayatının kıymetini ancak evvelden beri çalışanlar bilebilir. Yavaş yavaş anlıyordum. gayet şiddetli. O bir hazînedir. nutkun. Kelimeleri. Fakat bunları yalnız şahsî kanaatimizin dayiresine hapsetmiyorduk. kelimesini okunduğu gibi yazdığım ve "kader w şeklinde yazmadığım için şiddetli bir hücuma uğramıştım. Darülmuallimin talebesine de telkin etmiye çalışıyorduk. bir mevhumeci tarafından ortıya atılmıyor. büyük ve temiz inkılâbımıza o kadar çok inanmış ve bu inkılâbın manzaralarını ve renklerini o kadar eyi işlemiş kudretli bir fen ve hayat kahramanı tarafından söyleniyordu. Bu gün o telâkki devrinden çok uzaktayız. Bundan yirmi sene evvel bütün yazılarımdan arap ve acem kayidelerine göre yapılan terkipleri atmıştım. menuslukları her ne olursa olsun. Türkçenin hür ve medenî bir milletin meramını ifade etmek kudretine kani olduğumuz içindir ki Darülfünun arkadaşlarımızdan üç zat ile birlikte türkçe bir felsefe kamusu vücude getirmeğe altı aydan beri çalışmaktayız.

koullananlarındır. diye kelimeyi hayalimde tefsir edip duruyordum. böcekler. Kör.. Zayıf. Baş muallim yanlarına götürdü. şirin bir park. ağaçlar. Nihayet en sevimlilerinden bir kaç kız hocanın teşvikiyle yanıma yaklaşdı. Şimdiye kadar bu asaletli lisan felsefeleşmemişse kabahat •onun değil. Yaklaştık. her şey. çocuklar her şey. parlak ve neşeli idi. Burada bize göre mektebi.. kör çocuklara mahsus •olan iptidaî mekteplerini ziyaret ediyorum.. Sokaklar inadına zikzak! Yanıltıcı ve gözleri eğlendirici bir perişanlıkla sağa sola dönüyor.- 175 - Tecrübelerimize göre türk lisanı en felsefî düşünceleri bir avrupa lisanı gibi vuzuh ve kuvvetle ifade edebilir.. köşk tarzında evler. o zaman ingilizce pek az bildiğim için manasını anlayamadım. sağır. İki keçeli ufak. biri de tarihî bir manzume okudu. Bahçe dedikleri yer. Mektebin bulunduğu mahalle merkezi Londura'nımn kara. Hemen hepsinin önünde ufak. Zavallı dilsizler 336 senesi Londra'da aptal. açık.. bütün canlı mahlûklar. hocaları aynı biçimde bir adam. hesap yaptılar. Çiçekler. uzun boylu. dilsiz. genişliyordu. Bu cetvelde ziyaret etmek üzere olduğum mektebin ismi hizasında " Deaf Sehool „ diye bir işaret gördüm... kışlayı hatırlatan bir şey yok! Çocuklar bahçede imiş. Çocuklar yazdılar yazdılar... matruş bir İngiliz. ingilizkâri bir köşktü. sisli manzarasına zıt. Nihayet mektebe vardım. kuşlar. hemen hepsinin kapıları. çalılıklar ve çiçekler içinde nefti yeşil boyalı. Elimde Maarif İdaresi tarafından verilmiş bir cetvel var. boyalı. yeşil. daralıyor... besbelli ders yapıyorlar . mekteplerin isimleri ve adresleri yazılı. pancurlu nefti boyalı!. Ağaçlar. Ta uzaklarda bir çocuk kümesi taplanmış. Gayet açık bir telâffuzla ve . raksettiler. şık. vahşî bir bahçe var.

.. Demek bir dilsiz mektebi varmış!. Hem de en basit pedagoji kayidiyle: Ağız hareketlerine. Bu derecesi inanılır şey değildi!. eksik olan biçare dilsizlerin dili değil. Dilsizler konuşmayı öğrendikten sonra böyle kısık sesli adamlar gibi konuşurlar! Dilsizlerin dillilerden farkı budur. Hakikat.. Pek az bildiğim ingilizce ile yalan yanlış bunlara cevap vermeğe çabaladım.. Evet vardı. Usulü tedrislerini tetkik ettim.. lakırdı işitmiye değilse bile. Çok şey. Beni büsbütün bir merak aldı.... Bu açık hava mektebini terk ettikten sonra yolda baş.. Dilsiz dediğimiz "sağır dilliler» " işiten dilliler „ gibi konuşmıya. dillilerin "dilsizlik hakkındaki fikri.. ve lakırdı anlamiya mukatedrir oluyorlardı. dedim. Daiyma "Padişahım çok yaşa. malumatı„ idi!.. Nihayet İstanbul'a geldim. Hatta hocaları bile lakırdı işitmez!.. Bu basit görgüler hem hoşuma gidiyor hem de şarkta dili yoktur. muallimin bir nokta hakkında nazarı dikkatini celbetmek istedim: — Affedersiniz efendim. Ben de tabiatiyle bir kere bu mektebi ziyaret etmek merakı uyandı. dikkat ettim. Londra'da nekadar "deaf school. nereye gideceğimi. Hatta çocukken resimli gazetelerde resimlerini bile görürdük. diye konuşturulmıyan dilsizleri düşündürerek beni mahzun ediyordu. bilmiyor musunuz?! Burası bir "deaf schoolw dur! Burada gördüğünüz bütün çocuklar anadan doğma sağırdırlar..— 176 — benim anhyabileceğim derecede sade bir ifade ile nereden» geldiğimi. Ragip Paşa Kütüphanesinin önünden geçerken gözüme ilişti: Dilsiz Mektebi. "lakırdı görmiye... Burası eski hatıraları uyandıran ağır başlı . Gittim. Bu neden ?!. İstanbul'u Türkleri sordular. çocukların ekserisi ingilizceyi pek güzel telâffuz ediyorlar! Fakat boğuk bir sesle!. — A Efendi. varsa hepsini ziyaret ettim. seda mahreçlerine dikkat ettirerek. işaret eden vaziyette çıkarırlardı!!. Bir gün Aksaray'dan aşağı doğru iniyordum.

Hele bir muallim olduğuma sıkıldım. Yanındaki sandalyeye oturdum ve dedim ki: — Dilsiz Mektebini ziyaret için geliyorum. O da onun gibi fakir ! Her gün elin12 . Dinledikçe ezildim. vukufsuzluğun dilsiz çocukları gömdüğü bir mezardı!. cehlin. Meğer bu memlekette dilsiz mektebini görmek istiyen insanlar da varmış!. Burası ihmal ve teseyyübün. Selâm vererek yanına yaklaştım. Bir kaç saniye geçtikten sonra başını pencereden tarafa çevirerek... Mektebin yegâne sekenesi olan bu beş çocuk halâ ellerini. her gün buraya Eyip Sultan'dan gelir! Fakir. Derdii adamın hali bana çok dokundu..- 177 - tarihî bir yerdir. Fakat bunu kim ayıphyabilirdi?! Bakınız müdürün anlattığı vak'alar ne kadar canlı. Havlıya girer girmez sağa dönülüyor. zavallı bir yetim! Bir ablası var. orta yaşlı. Büyük ve loşca bir odaya giriliyor.. ne kadar acıklı şeylerdi: — Ah Efendi oğlum! Soruyorsunuz ki dilsizler de tahsile heves var mıdır? Neden olmasın?! Ba*k şu çocuğa! İşte o. diye haykırdı ve titriyen sesiyle şu sözleride ilâve etti: — Yarabbi! bu ne hikmet ?! Otuz senedir burasını bekliyorum.. Bu odada üç beş çocukla köşede ufak ve eski bir yazıhanenin başında oturmuş. — Of!. Hamdolsun. Yarabbi! Otuz senedenberi belki hiç değişmemişti. her şeyi bıraktım. Mermer bir merdivenden yukarı çıkılıyor. ziyarete hayret eden adam hali vardı!. müsaade ederseniz bir fikir alacağım?. Yerinden kımıldamıyan adam gene mukabele etmedi. gözlerini ve kaşlarını kımıldatıp duruyorlar!. Adamcağız selâma mukabele etmediği gibi yerinden de kımıldamadı! Onda vakitsiz bir misafiri istiskalden ziyade. gençlik ve insanlık namına ezildim. çok şükür yarabbi!. Bu otuz senelik dilsizler babasını dinlemiye koyuldum. Artık mektebi tedrisatı.. kır sakallı bir zat vardı.

Hiç kimseye düşmanlığım yoktur. Sersem ve perişan bir halde kütüphaneden çıktım. Teessrden yaşarmış gözleriyle dilsizin ablasını aramağa başladı. diye dilsizleri insanlık haricine çıkarken tasnifle yine dilsizleri tahsilden mahrum bırakan kalp mantığın düşmanıyım. Akşamlara kadar. uzaklaştım..... Yine Şehremini'nin "dilsizleri mi?! Elimden gelse dillileri okuturum!. Bak şimdi oradadır!.. ne Şehremini'ne.- 178 - den tutar. O tarihten beri dilsizlere çok tesadüf etmedim.. İşte dillilerde bu kafa varken buna dilsiz ne yapsın? .. Ben "Dilsizler! Dilsizler!.. Ettimse de görmemezliğe geldim. şu karşıki viranenin otları üzerinde oturur. ne de Şehremanetine!. sonra gider. kalktım. O teessürü veriyorlardı. Sanki bunlar benim cinayetimin kurbanı olmuş biçarelerdi!. Şu dakikada ben dilsizleri yazarken elim titriyor! Bir gün dilsizlerden biri çıkıp ta bizi süründüren dillilerden bir intikam alalım. Kederli adam başını pencereden tarafa çevirdi. ta evinden buraya kadar getirir. diye rasgele yakama sarılırlar diye korkuyorum! İşte Şehremini'nin "var mı?M dediği dilsiz mektebi vardır. O işte budur. Artık dayanamadım. derken düşündüğü "dilsizler» de onlardır! Şehremini'nin insanlık kafilesine seçtiği dilliler hep birden işte bizleriz!.

Çocuk .

.

Bir gün bu valideye yanında dört beş çocuğu okluğu halde rasgeldim. Manzara çok samimî ve çok acıklı idi.. büyük adamın iradesi. Baba her akşam için beş okka ekmek parası olan seksen üç kuruş otuz parayı kazanmak için ayrıca rençperlik ediyor. Hemen kendi ağzından bir istida yazdım. ahllah Mustafa Kemalin ordularını muvaffak etsin. Bu istidayı Heyeti İlmiye içtimaına giderken Ankara'ya götürdüm.. Allah onun düşmanlarını kahretsin. Baba beş yüz kuruştan fazla maaşı olmıyan fakır bir müezzindir... bu çocukların babası fakır bir muhacirdir. İstanbul'da bir ayile tanırım ki sekiz çocuk sahibidir.. Cenabı Hak bu ayilenin çucuk nüfusunu yakında dokuza da baliğ edecektir diyorlar. dedim. Bundan üç ay evvel gene bu kadına rasgeldim. "Akşamnt' nevvelki günkü nüshasında " üç sende yedi çocuk validesi „ diye bir fikra vardı: Bu fıkra bu gün ber hayat kalan evlât anası bir valideden bahsediyor. hükümet ve memleket bunlara şefkatini göstermek mecburiyetindedir „ diyor. muhtacı muavenettir. Kadın bu sözlerimi çok hissetti. bu sekiz çocuk annesinin arzusunu yerine getirdi. bütün bu yavrular onun emeline feda olsun.. mukadderat. Hayat.. Gayrı ihtiyari: — Hanım? İnşallah Mustafa Kemal Paşa İstanbul'a gelir de senin çocuklarına nafaka bağlar. ne derseniz diyiniz. çocuklarının nafakasını soruyordu. Gözleri gözlerimin içinde.— 181 - Çocukları yaşatalım. dedi.. Valide gene hiç varidatsız ve servetsiz zavallı bir kadındır. Byeim. Milli Harekâtın henüz başlangıcında bulu nuyoruz. Aynı istidayı Darülfünun müderrislerinden maruf bir zat Muaveneti İçtimaiye .. Bu ayileye ayit gayet hazin bir vakayı burada hikâye edebilir miyim? Senelerce evvel. Ve onlara benim zihnimdekinden fazla ehemmiyet verdi: — Ah..

. Yine bu bahsin şayanı dikkat keşiflerinden biri de şudur: Nüfusun eksilmesi aleltlâk tevellüdatın azalmasından değil. Bu şevk zaten mevcut ve bu heyecan kâfidir bile.. Bütün bunları sayıp döküp ferden ferda merhametsizliğimizi iddia edecek diğilim. Bu gün tenakusu nüfus ve tezyidi nüfus bahsinde ortiya konulan en basit hakikat şudur: Bir memleketin nüfusu doğurmıyan. yurt yoktu. tehyice de hacet yoktur. erkek bir çok Akşam karileri matbaaya hücum etmişler..- 182 - Vekâletinde bulunan doktor Tevfik Rüştü Beye verdi ve tavsiyede bulundu Bu istidanın neticesi ne olduğunu henüz öğrenmedim. Valide için çocuklar için yer.. Biz bunu haber alıp imdada gidinciye kadar çocukların üçü de ölmüştü !. Bu seri hassasiyet çocukların müdafaası.. Binaealeyh fakir çocuklar hakkında türk milletinin hissini. neticelerini ilâna ve ispata da muhtaç değiliz. üçüzlere hediye göndermişlerdi. fakir. fıkrasını Akşam'a yazdığımve Allah'tan bu çocukları ısıtmak için kömür ve çıplak vücutelrini sarmak için kundak istediğim zaman zegnin. O halde bütün çocuk siyaseti yeni doğanları ve doğmuşları öldürmemek esbabını . Daha bir vaka ki hatırası hayatımın en müellim dakikalariyie karışmıştır: Bundan dört sene evvelgünün birin de Çamlica'da bir kadın üç çocuk birden doğurdu. Çocuk müdafaası ve çocuk himayesinin nüfus ve iktisat noktasından kayidelerini. fakat tabiyetiyle doğan çocukları yaşatmakla artabilir. Harap bir evin çerçevesi» ve camsız odasına sığınmışlardı. merhametini celbetmek için teşvike. ve doğurmak istemiyen kadınlarını zorlamakla değil. çocukların himayesi için milletimizin ruhunda ne sağlam bir merhamet kumaşı olduğunu ispat eder. "Bir batında üç çocuk!. çouk vefeyatimn artmasından ileri geliyor. Tahta parçaları yakarak çocukları isıtmıya çalışıyorlardı. Milletteki sefalet fertlerdeki hissizliğin bir neticesi olduğunu söylemek istemiyorum. kadın...

ve insanların ayaklarını inciten bir belediyeniz faaliyette oldukça!. ve bu çocuk nüfu-< sunu himaye etmek için ihtiyaç "içtimaî bir teşkilât. İş daha başka türlüdür. dayima "içtimaî bir teşkilât. Çünkü çocukları temiz havadan. Halbuki köyde?.- 183 — aramaktadır. aynı milletin iradesini müstakbel vatandaşları olan . tabiî bereketi tenasülleri teşvik edecek içtimaî bir teşkilâta henüz malik değiliz! Bu teşilatsızhğın. en büyük zararını gören ve çeken şehirlerdir. istatistikle zorlamakta bir fayide yoktur.. ölmekten ve öldürülmekten niçin kurtaramıyoruz?! Bence bunun sebebi gayet basittir: Ferden ferda merhametli. o biçarelerdir. ister Himayeyi Etfalin tevessuu şeklinde olsun. fakir çocuk analarını doyuracak.. fakat buraya gitmek için ne araba yolu ne de piyade yolu yoktur. Ben bir şehirliyim.. vatanî vazifelerimi günü gününe yapmam bu işde neye yarar?! Varidatın. fikirle mantıkla. eyi sudan. Bu insan geçmiyen kaldırımları benim ve birkaç mahlelinin eline kürek alarak yapması mümkün müdür ? Bu koca yolu belediye yapmazsa ben nasıl yapabilirim?! Hatta vergimi muntazaman vermem. Acaba çocukları ölümden. hamiyetli. mahiyetinde. çocuktan hoşlanmıyan anaları akılla. doğurmakta manevî bir zevk bulmıyan. servetinin menbaı olan arabaların tekerleklerini kırdıran.. eğer farziyemde yamlmayorsam. farzediyorum ki İstanbul'un en güzel bir mevkiinde oturuyorum. millî bir tesanüt halinde tecelli etmelidir. Buna muktedir misiniz? Değilseniz doğurmıyan. bu çocuk muhabbetini yapmak.. Demek ki bu çocuk asrında bu çocuk mezhebini gütmek. Bu teşkilât ister Hilâliahmerin bir şubesi gibi vücude getirilsin. mikropsuz sütten ve fakir olan anaları babaları mahalle ve köy tsanüdünden en çok mahrum olanlar onlar.a' dır. çccukları yaşatacak. çocuk muhabbetlisi olmamıza rağmen biz Türkler. Büyük bir kumandan yaratıcı dehasiyle milletin iradesini gene milletin halâsı için istimal ettiği gibi.

Halbuki esasen fıkara çocuklarıdırlar! Hülâsa siz darüleytam mürebbileri. yn* fikirlerle darül ey tamları tenkit ederek diyorlar ki: "Çocuklar bu tedrisatınızla fikir mesleklerine sevkediyorsunuz. halbuki bu zavallıların ayilelerinde yatacak yer yoktur! Paranın.. Yetimde bir insandır L Darüleytamların mukadderatını düşünen insanların bir kısmı şöyle diyor: " Bu çocuklar mademki yetimdir. halbuki bunlar esasen yüksek tahsil görecek derecede zengin değildirler: Konfora alıştırıyorsunuz. işte darüleytamlar için gayet kuvvetli. Bu tarzı telâkkiyi kısa bir sözle ifade edebiliriz: " Yetimi yetim bırakınız!. çocukları müstakbel hayatlarının sefalet ve zaruretiyle mütenasip bir surette yetiştirmiyorsunuz! Onların ayilesini.. içtimaî sınıfını nazarı itibare almıyorsunuz! Çocukları bozuyorsunuz!. fazla okuyacaklarına iş öğretsinler... hayatın bütün mahrumiyetlerine alışsınlar ve illâ bu kadar temizliğe ve güzelliğe alıştıktan sonra betbaht olurlar!.... Bu mübalağada çocuk vaziyetinin vehametini gösteren bir kasıt vardır. konforu bilmesinler. „ Darüleytamlara yetim olarak gelenleri gene yetim olarak çıkarmak. servetin imkânlarından istifade ettiriyorsunuz. meşakkate katlansınlar. O de- . anaları babaları yoktur. Mademki yetimdirler. On seneden beri memleketimizde darüleytam teşkilâtı etrafında yapılan bütün itirazların ve yapılan bütün hücumların belli başlı fikri ve felsefesi işte bu garip mülâhazadır.- 184 — mini minilerin canım kurtarmak için de işletmek mümkündür ve lâzımdır. mazisini. ve gayet müessir olan telâkki. Çünkü bu gün yetimleri ve muhtaç çocukları ile Türkiye baştan başa bir darüleytamdtr... Bir zatin dediği gibi: Türkiye'de darüleytamlar tesisi tnevzuubahs değildir.

— 185 — recede ki günün birinde İstanbul şehri düşman kuvvetleri tarafından işgal edildiği ve yetim yuvalan basılarak üç bin yetim sokağa döküldüğü gün hepsini saraylara yerleştirmek suretiyle hayatlarını kurtaran adamı düşürmek için de aynı mantğı... fakat fena roürebbi. bir dereceye kadar münevverlerde de vardır. şehirli ve . Çünkü bu düsturun menşei ahlâkî bir mülâhaza değil. Çünkü yetimlerin erkeklerini " Bey „ kızlarını " Hanım „ yapıyor. düsturu bir terbiye düsturu değil. aynı silâhı kullandılar. "Niçin bulgur çorbasiyle beslemiyorsun?!. kibar ve avam... bu sırf inhisarcı bir kafanın mahsulüdür. İnsanları zengin ve fakir. artık yıkılması lâzım gelen bir hurafedir.» diyorlardı!. Ben darüleytamların teşkilştını bu tarzda tenkit ve tezyif edenlere çok rasgeldim. ve bu israf yetim lerin atisi için büyük bir tehlikedir. rençber yapacak yerde muallim ve lise talebesi yapıyor? Bu sefahat. İşe . "yetim de bir insandır ve her insan gibi cemiyetin bütün nimetlerinden hissedar olmak hakkini taşır„. tarihî bir hurafedir.. Yetimlerin iyaşe ve ibatesine aiyt her ne teceddüt yaptımsa kabul etmediler. Düşünelim ki. her yetimin kat kat çamaşırı.. ne de ilmî bir mülâhazadır. çok iyi bir müdiri umumî. Bu yalnız cahillerde değil. Bu satırları yazmadan üç saat evvel görüştüğüm kıymetli bir maarif adamımız ise Balıkesir'deki darüleytamin müdürü bulunduğu zamana ayit hatıralarından bahsederken diyordıki: — Bana en çok yetimlere et ve tatlı yedirdiğim için hücum ettiler! Hücum edenler arasında maatteessüf münevverler de vardı. Ve evlerinde görmedikleri şeylere alıştırmak muzurdur dediler!. tertemiz karyolası var! Yetimlere bulgur çorbası yerine 5 et ve tatlı yediriyor. Hülâsa yetimler bahsindeki bu zihniyet umumî ve saridir. Teessüf ederim ki bu haleti zihniyenin menşei ne içtimaî bir endişe. "Yetimleri yetim bırakmak!. dediler ki: — Bu adam çok çalışkan.

ne ebeveyni ne de hükümet olmalıdır. Her halde yetimi bütün diğer insanlardan ayırmak yanlıştır. . Sonra mademki Türkler hukukan müsavidirler. Her Türk müstayit olduğu ve arzu ettiği mesleği intihapta serbes olmalıdır. yetimin değildir! O halde kendi çocuklarımız için reva görmediğimiz bir hayat tarzını diğerlerinin yetim kalan yavruları için hiç reva görmiyelim. yazmak.- 186 - köylü.. Müsavatçılık demokrasinin temelidir. giyinmek.. beyaz ve siyah. Herkese her çocuk veya gence mesleğini kabul ettirecek olan kuvvet. Yetim de bir insandır ve bütün insanlar gibi. Eğer bu müsavatçılık bilfiil tahakkuk etmezse demokrasi yalan olur!. babası. Fert bu mesleği kendi kendine. serveti. fikir ve iş mesleklerinden birini intihap etmek hususunda yetimde niçin hürriyet ve hak tasavvur etmiyorsununz?! için bir yetimden bir çiftçi. bir demirci olacağını tasavvur ediyorsunuz da bir kumandan. ve madem ki her fert kendi kuvvet ve kabiliyetini inkişaf ettirmek hususunda serbestir. bir avukat ve bir kimyaker olabileceğini kabul etmiyorsunuz? Yoksa yetimlerde yetimlikle beraber uzvî bir noksan olduğunu mu tasavvur ediyorsunuz?!. Bu kadar da değil. Bunun için ferdin kuvvet ve kabiliyetlerini inkişaf ettirecek müessiseleri bir hükümet adamı sıfatiyle hazırlamak mecouriyetindesiniz. evi malikânesi olmamak insanlar için kabahat olsa bile. tekâmül kapılarını açalım ve bırakalım girsinler. fertlerin o müessiselerden istifadesi imkânını da temin edeceksiniz. terakki. Bütün insanlar gibi yetimlere de inkişaf. Mademki bir demokraside insanla insanın kıymet ve şeref itibariyle hiç bir farkı yoktur. okumak. içmek. kıymetli ve şerefli bir insandır. o halde yemek.. kendi kuvvet ve kabiliyetlerinin tabiyetine ve istikametine göre serbesce intihap edebilmelidir. anası. o halde anası babası olan türk ile olmıyan türk arasında hiç bir imtiyaz farkı olmamak lâzım gelir.. gibi farklarla ayırmak musavatçı bir millette nasıl mevzuubahs olabilir?.

— 187 — — Bütün yetimler yalnız fikir mesleklerine mi hazırlansınlar?! Bu suali sormayınız. Bunun farkı olsa olsa hususî ve ayilevî bir terbiye ile umumî ve resmî bir terbiye farkı olabilir ki cemiyetler içersinde ikincisi en tehlikesiz olanıdır. "Bütün yetimleri hep işçi yapalım! „ demek nekadar yanlışsa. vasisi mevkiinde bulunuyor. Zengin. Şu takdirde yetimlerin mektebi alelade mekteplerden hiç farklı olamaz. ve kuru tahtalar üzerinde yatmak için. fakat yetim olmtyan her çocuk gibi! Çünkü icabında meşakkati çekmek. Onun için bütün yetimleri terbiye edelim ve hangisi neye müstayitse onu olsun. yalnız istidatlarıdır... yani kendi çocuklarından esirgeyemez?. "bütün yetimleri fikir adamı yapalım demek te aynı derecede yanlıştır. Tarihte tahsil bir inhisardı.. Gene soruyorlar ki: — Fakat yetim hiç meşakkata alışmasın mı... yetim kuru tahta üzerinde yatmıya alışmasın mı?. bulgurla tagaddi etmek. Yoksa biz değiliz! Biz sadece istidat dediğimiz bu tabiî sermayeyi azamî derecede neşvünüma ettirmiye memuruz. neden et ve tatlı yemesin. neden temiz karyolada yatmayı öğren" meşin ve neden içtimaî meslekler arasın en müstayit olduğuna hazırlanmasın? Buna da siz cevap veriniz!. Bu mülâhazaya binaen " yetimi yetim bırakmak „ düsturu yerine "yetimi yetim bırakmamak „ düsturunu koymak lâzım gelir. Çünkü kaldırmak istediğimiz şey "inhisarcılık»'tır. diye bir sınıf bilmiyoruz ve kabul etmiyoruz ve yetimlerle yetim olmayanlar arasında da hiç bir fark gözetmiyoruz... Biz "yetim. Olacakları şeyi tayin edecek olan hâkim. alışsın. Fakat her insan gibi aynı yetim neden rahata da alışmasın. şehirli. meslek intihabı ayile ve . — Evet efendiler. Bunun aksi ne haktır ne de adalet.. Hususiyle devlet burada yetimlerin doğrudan doğruya babası. münevverlerin çocukları için tavsiye ve tedarik ettiği maarif nimetini yetimlerden.

. bütün hayat mutazarrır olur. irili ufaklı çok tesadüf edilen bu fakir sınıfın hayatı. Kundura boyacılığı eden dokuz yaşında sarışın gözleri parhyan bir çocuğa iskarpinlerimi boyatıyorum. . hangi mektebe gittiklerini. Çünkü vasileri develet yani bütün milletin iradesidir. Yetimler ise bu kayideden hiç müstesna olamazlar. mukadderatı üzerinde zarurî olarak tekrar düşünmiye başladım. Meydana bakarak açık hava kahvelerinden birinde oturtum. anası kardeşleri. babasız. olup olmadığını. Sokaktaki Çocuklar! Dün öğle zamanı Edirne Kapısı'ndanberi yaptığım bir gezinti neticesinde çok yorgun bir halde Fatih meydanına varmıştım. Çocuğun babası. bu inhisarcılıktan yalnız yetimler değil. bundan. Yeni cemiyetlerde ne bu inhisar nede bu kayıt yoktur. daha doğrusu niçin gitmediklerini sormıya lüzum yoktu. Pek te fazla düşümiyerek sordum: — Nasıl günde elli kuruş kazanabiliyormusunuz? Çocuk acıklı bir tavırla başını soluna çevirdi: — Ne gezer! yirmi kuruş kazanırsak iyi! Sabahtanberi beş kuruş aldım!. nerede oturduklarını. belediye bırakmıyor!. anasız. Herkes bir ve herkes meslek intihabında serbestir.- 188 — -verasetle mukayetti. Hürriyet ve müsavat temelleri üzerine yeni devletin binasını kuran türk milleti için. Dedi. Dikkat edelim. Yalnız bu ufak temastan sonra köyde şehirde. Çünkü alınacak cevabın ne olduğunu bu gibi çocuklara sora sora artık öğrenmiş bulunuyordum. Tekrar sordum: — Şehzade taraflarına gitmiyormusunuz ? — Hayır. softanın elinden aldığımız taassubu ukalâların idaresine birakmiyalım.

Daha ziyade zihnimizin yüzündedir. Bu husustaki tavsiyelerim şunlardır. Halbuki canlı fikirler duyulan. mutlaka adam denilen bahçıvanın ihtimamına muhtaçtır. Türkiye matbuatında çocuk himayesini mevzuubahs eden sayifeler az değildir. Himayeyi Etfal cemiyeti ise millî bir müessise olarak mevcuttur.. sadece bir zekâ ve mantıktır. o cansız. irademizle ve faaliyetimizledir. Bir fikir ki insanı teşebbüse. ölü fikirdir. Bunların işi hafıza ve muhakememizle değil.. Denilemez ki bu sefaletin menşei kalpsizliktir! Hayır. 1 — Herşeyden evvel ufak çocukların zekâsı ve kabiliyeti .. Çocuk ehli bir fidandır. Gerçi her iki nevi fikir bir ismi taşıyor.. icraata sevketmez. Çocuk kendi kendini yetişdiremez. Fakat ruhdaki işleri bir değildir: Gölge fikirlerin hayatta canlı bir rolü yoktur. yaşman fikirlerdir. fıkara yavrularını elinden tutmaktan daha mukaddes ne iş olabilir? Türk milletinin insanî duygularından.. Fakat bakalım bu fikir de doğru mu?. Bir milletin çocukları için cemiyetsiz kalmak felâketlerin belki en büyüğüdür. Şu halde " bizde çocuk duygusu var ise de çocuk teşkilâtı için fikir yok!. demek lâzım gelecek.. Yeni Türkiye senenin bir gününü çocukların yardımına vermiştir.- 189 - şehit çocuklarını. bu sefaletin menşei sedece teşkilatsızlıktır. Hatta meşhur Fransız feylesofu Alferd Fouillâe fikirleri ikiye ayırarak " kuvvet fikirler „ ve "gölge fikirler» demişti. fakat bu henüz tamamiyle kuvvet fikir hâline gelmiş değildir. Fikirden fikire fark vardır. Daha bir çok ispatlar ve işaretler var ki Türkiye'de çocuk himayesi fikri mevcut olduğunu gösteriyor: Ancak bir nokta var. haline getirmektir. Bunlar yalnız öğrenilen fikirlerdir. Onun için fakir çocuklara yapacağımız en büyük hizmet onların ihtiyacını bir "kuvvet fikir. mutlaka. Gerçi bizde çocukları himaye fikri vardır. Fikirler hep bir çeşit değildir. yüksek. zengin insanlık fikirlerinden kim şüphe edebilir?.

Avrupa'da bilhassa şimal memleketlarinde meşhur İsviçreli terbiyeci Pestalozi' nin tasavvur ettiği gibi işle tahsili birleştiren mektepler vücude getirmişlerdir. Binaenaleyh cemiyet için pek iayideli olan bir takım işleri bu çocukların kuvvetlerinden istifade ederek yaptırmak pek mümkündür. 2 — Yedi sekiz yaşında bir çocuk sade tahsil için bir talebe değil. yüz binlerce türk çocuğunu bu günkü sefaletlerinden kurtarmaktır O halhe zaten mevcut ve metruk olan mescitlerden. oymacılık.— 190 — hakkındaki fikrimizi tashih etmeliyiz. gibi orjinal türk motiflerini taşıyan el işlerine sevketmek mümkündür ki bu suretle işlerin ecnebi memleketlerine ihraç kabiliyetini arttırmış oluruz. Onlar nevinde münferit. marangozluk. medreselerden neden istifade etmiyelim? 5 — Diğer bir imkân olmak üzere bu nevi faaliyetleri meselâ yemeni. 3 — Çocukları himaye için büyük mikyasta teşebbüslerde bulunamamızm bir mühim sebebi de Avrupa'da ve Amerika'da bu gibi işler hakkındaki teşkilâtı bilmememizdir. Maksat zengin bir memlekette muhteşem dershaneler veya iş odaları vücude getirmek değil. kabiliyetleri olan mini mini mahlûklardır. her şey öğretirler. Buralarda çocuklara sepet. ufak hah. 4 — Bütün bu teşebbüsler için memleketin bu günkü vastalarından istifade etmelidir. mozayık. Bu gün sokaklarda sürünmekten kurtulan bu çocuklar . Bu tetkik o derece müşahhas olmak gerektir ki müessiseleri görmiyen türk müteşebbisleri tarafından da yapılması mümkün olsun... Sonra kendilerine mahsus dükkânlarda satarlar.. 6 — Çocukları himaye tesisatımızı Hilâliahmer ve tayyare teşkilâtı gibi memlekete yaymakta mutlaka hayır vardır. kendilerine göre hayatları. dokumacılık. Çocuklar insanların ufalmışn numuneleri değildir. Bu gibi müessiseleri iyiden iyiye tetkik etmeliyiz. istihsal ve iktisat kuvveti hiçte yabana atılmıyacak olan bir amildir.. terzilik..

Hele hayatla. Bizim çocukluğumuz lıiç te talihli bir devir değildi. sırrıdır. sergüzeştleri ve renkli kâgıtlariyle bizi âdeta teshir ediyordu. Nihayet günün birinde (Çocuklara mahsus gazete) imdadımıza yetişti. Çocukların en koyu metafizikciler gibi en mutlak sualleri sormak ve cevap istemek tabiatinde olduklauni da unutmayalım. Çocuk ezeldenberi oyuncaklarını kırar. fakat bahse yaklaştıkça munis bulacaksınız. Çocuk maarifine olan ihtiyaç " Çocuk maarifi „ tabiri evvelâ kulağa ve zihne garip geliyor. millî ruhlu eserler de vsrdı.. en güzel vasıtalarla okutmak lazım değiimidir ?. Bunu böyle kabul «ttikten sonra inkılabımız için acaba büyük bir vazife meydana çıkmaz mı ? Bu büyük "küçükler kitlesini» en eyi. Çocuk hayalini kımıldatan her yazıyi okumak okutmak ve dinlemek ister. O iptidaî mecmua karikatürleri. hareketle münasebeti olan her mevzu onun dikkatini uyandın. Fakat yirminci asırda yaşıyan bir milletin çocukları ruhunun bütün yiyeceğini millî de olsa bu harekeli masallardan alamazdı. Bu vazifede . Hulâsa çocuk..— 191 arasından yarın bir dâhinin zuhur ettniyeceğini kim iddia edebilir? Yahut bunun aksini ispat edebilecek ilmî bir Icuvvet var mıdır?. Bu gün bile o mecmuanın bazı resimlerini hatırhyabilıyorum. Çocukluk devri faaliyet •devridir. meraklı bir okuyucudur. Gerçi bunların arasında halk menbah. aradığı şey hep eşyanın içi.. Muhayyilemizin ateşini söndürmek için çok kere harekeli masallara bile muhtaç oluyorduk!. Çocuklar zannedildiğinden fazla okuyucu ve iyi yazıları seçici insanlardır.. Çocukluk devri kızgın bir muhayyile devridir..

Gerçi mesele bu değil. Bunları bilmekte mutlaka zarar vardır denilemezFakat lazımdır ki çocuk yalınız doğruluğu ve iyiliği sevsin. lafontik masalları hakkındaki tenkitlerini hatırlarım.. masal okutmak zannedildiğinden çok nazik ve mes'uliyetli bir iştir. Muhyile gibi bir kuvveti u tahrik „ etmekle " terbiye ve tanzim „ etmek bir şeymidir acaba ?!. Doğrudan doğruya verilen ve haplar gibi yutturulmak istenilen bu sözlerden çocuklar için fayda beklememelidir. Ben bu bahtsta dayıma Jan Jak Rosunun.. Kabul edelim ki " hakikat en büyük mürebbidir.— 192 — muvaffak olmak için her şeyden evvel çocuk ruhunun ihtiyaçlarının göz önünde bulundurmalıyız. bir hadise ve bir imkândır. hayvanları konuştururlar. Fakat çocukların bu muhyilelerini deli saçmalarile çıldirtup yakmaktada ne çocuk ne de cemiyet için bir fayda yoktur. Bunun için vasıta yalnız yilan ve fil hikâyeleri değildir... Hatta bence çocuk her ikisini de öğrenir.. asıl ahlak budur. Evet. İşte asıl terbiye. Şu halde çocukları müstefit etmek için onların karşısına geçip mutlaka ehlak dersi vermek yahut kafalarını harcıalem masallar ve yalanlarla doldurmak lazım değildir. çünki ikiside bir fikir. Çocuklara masal söylemek. çocukların tahyiiden zevk aldıklarım hep biliyoruz. o tilki ve karga manzumesini hatırlayınız. . sanki bütün bu yalanlar süzülüp bir ahlak ve fazilet olacakta çocukların kalbine akacak!. ev vesaitinakliye. Bazı ukalalarda " Kıssadan hisse almalı „ fikrini takip ederler. Çocuk peyniri ağzından kaptıran kargadan safdillik zararlarının» öğrenecek? ya tilkinin hilekârlığını öğrenmeyi tercih ederse?!. „ Çocukları doğrudan doğruya yahutta dolayisiyle hakikatla temasta bulunduralım. gazete ve yazı deyince bir yığın bayat nasihat reçeteleri düşünürler! Bu ne şaşkınlıktır!. çocukların kızgın bir muhyile sahibi olduğunu. olmıyacak şeyleri olmuş gibi gösterirler. Bazı kimseler çocuklar için kitap. Yirminci asırda makine.

hatta bir derecede muhabbetli bir muhit hasıl olması beni çok sevindiriyor. Fakat çocuk için iyi yazılmış gerek tabiî. O halde esk eşya derslerini ve yeni tabiat derslerini " hakikat dersleri „ şekline sokarak bunlara çocuk edebiyatında mühim bir mevki ayırmak doğrudur. hayalî. seyahatnamelere. İlk tedrisat programlarının tarafımdan yazılan resim müfredatındaki tezyini. Bu günün çocuk terbiyesinde " kendi kendini yetiştirmek „ usulünü kabul etmeli. çocuk muhayyilesine hitap edecek yazılara gelince: Burada en mühim hisseyi tarihe. İşi çocuk için ve tekâmül namına değil. hariç için yahut mektep için yaptırdılar. Bir de " elişini „ is- 13 . Şüphesiz bu tedrisatın hikmet ve mantığını kavrıyan mürebbilere sözüm yoktur. vukuata vermek kadar doğru bir şey olamaz. Bunun yegane sebebi henüz memleketimizde gerek maarif memurlarından gerek mürebbilerden mürekkep bir elişi mutahassıslan zümresinin teşekkül edememiş olmasıdır. bu hakikatin içindedir. Fakat bu şayifelerde iddia ediyorum ki şimdiye kadar elişi namına memleketin mekteplerinde ciddiden ziyade gösterişe ehemmiyet verildi.- 199 — Her şey her şey. gerekse içtimaî vak'alar kadar canlı ve istifadeli bir şey olamaz. sınaî ve bediî ihtiralara ayırmak en doğru şeydir. Bu sahede maarifimiz için yapılacak inkilâp bu usulleri sadece neşretmektir. Ben ingilizce çocuk edebiyatında çok rasgeldiğimiz güzel resimli peri masallarına doğrudan doğruya taraftar değilim. 1 Çocuk için masal gayet tehlikeli bir şeydir. ezber resim idmanlarından maksat hep budur. çocuğu elleriyle çalışıp fikrî ihtiralar vücude getirmek fırsatlarına mazhar etmelidir. Fakat umumiyetle tedrisat mevzuubahistir. muhayyile bahsinde en büyük hisseyi fennî. hakikî sergüzeştlere. "El işi dersleri» serlevhasiyle on altı senedeberi Türkiye maarifinde teşhir ve müdafaa ettiğim fikrin etrafında bu gün nispeten müsayit.

Bir iş saltanatı olan demokrasi on altı senedir işidüen sesimizi elbette herkesten fazla dinleyecektir. Türkiye Cumhuriyeti maarifi bütün cihan milletleri arasında çocuk ruhiyatına birinci derecede riayetkar bir çocuk harsinin temelini atamaz mı? Hatta Türkiye maarifi bu itibar ile bir hususiyet bile gösteremez mi?. doktoru ye doktorluğu hakir gören insanlar vardır. Bir çocuk sahibinin böyle bir müracaatı şüphesiz ki şayanı dikkat bir seviyeyi gösterir. Acaba Türkiye'de bunu yapacak adamlar yok mudur? Çocuklarımızı evde nasıl terbiye edelim ? Bazı anneler ye babalar bana soruyorlar: "Çocuklarımızı evde nasıl terbiye edelim?.— 200 mine bakıp ta ellerin işi zannetmek yanlıştır. Biz " elişleri muallimleri mektebinin „ tesisini ve Harbiye Mektebinden zabit yetiştiği gibi buradan da iş ordusunun küçük zabitleri yetişmesini bekliyoruz. Bu böyle olmakla beraber "Çocuğumuzu nasıl terbiye edelim? „ sualini soranlar çocuklarında muayyen ve müşahhas îbr kusurun tashihi çaresini araştırmıyorlar.. Bu fikirler etrafında bütün bir milletin çocuk terbiyesi prorgamı hazırlanamaz mı? . terbiye derdi için bir terbiyecinin fikrini almak istiyenler ise yok denilecek derecede azdır.. Bu memlekette cisim hastalığı için bir doktora müracaat etmiyen.... suallerini hep . Ruh hastalığı. Geçen gün bir gazetede Maarif Vekili Mustafa Necati Beyin Kılıç Zade ile mülakatını yazan satırlar arasında Maarif Vekilinin mektepte inzibat usulleri hakkındaki sarih ve tamamiyle gelişi güzele söylenilmemiş olan bu sözlerinden çok ümitlendim.

. Çocuklarınızı iyi ve asil bir terbiye sahibi etmek mi istiyorsunuz. Hülâsa.'yi meselâ bir ana mektebinde olduğu gibi ancak muayyen aletler. Ne garip telâkki!. Perdeniz basmadan..• Eviniz. Adi ve sefil bir evde ali ve asil duyguların yaşıaycağına inanmayınız [*].. Bizzat siz bu terbiyeyi. ama temiz ve güzel olsun. Hayır. evde olduğuna nazaran ni gibi aletlerle onu terbiye etmek lâzım geldiğini anlamak istiyorlar. bu inceliği taşıyor musunuz? Her şeyden evvel ayilenin fertleri arasına emniyete. her şeyden evvel evinizi mutlaka evinizi is'âh ediniz. Ezcümle fakir çocuğun eline kâğıt kalem de geçmeyibilir.. hele bir kaç renkli kalemin onun zekâsı. vastasiyle olur farzediyorlar ve çocuk ana mektebinde değ&. adalete taksimi amele. Ondan sonra yapabileceğiniz en büyük İslâhat nefsinize ayit olacaktır.. . içtimaî hayat denilen şe'niyettir. Bütçeniz dar. yemekleriniz basit olabilir.. Bu umumî suallerin illetini araştırdım. oyunlar. tagaddiniz sıhhî olsun.. iniscama ayit bir inzibat koyunuz. ama sarfiyatınız makul. yemek masanız çam ağacından olabilir..— 201 — umumî olarak soruyorlar. Zannetmiyiniz ki ben çocuğun eline verilecek olan bir kaç tahta parçasının. Çocuk "Froebel hediye. her şeyden evvel iyi ve asil bir "yuva. eşyanız fakir olabilir. onun yaratıcı hayatı üzerindeki tesirlerini anlamıyacak derecede dikkatsiz bir adamım!. Bunlar iyi. Taki çocuklar kendilerini ahlâk bağlarına bağlanmış bir muhitte [*] Burada mevzubahs olan asillik ayile hayatının maneviyatına ayıitir.. Fakat terbiyenin illetleri daha büyük ve daha bünyevîdİr. Bir çocuktan henüz almadığı ve kazanmadığı terbiyeyi istemeyiniz. çünkü terbiyeyi vücude getiren asıl kuvvet.. sahibi olunuz. yapınız ve yapa dursunlar.'lerinden mahrum kalabilir. Hayır. Bulduğum illet şudur: Bu anneler ve babalar çocuklarım " terbiye etme. şarkılar.. ama hakir olmasın. hususiyle terbiyenin en mühim fırsatları artık kaybolmuştur?.. Zanneder misiniz ki her şey. Yoksa binaya maddî serveta değil!..

en cazibeli oyuncaklarıdır.. Bir yandan hakikî bir ayile hayatı. Sandalyeler. Asıl oyuncaklar evin eşyasıdır. Oyuncak. Çocukların oyuncakları Oyuncakla çocuğun alâkasını herkes bilir.. dünyanın en mes'ut anası yahut babası siz: olursunuz.- 202 - hissetsinler. Ucu] bucağı bulunmuyan bu dükkân oyuncaklarını vermiye mecbur değilsiniz. kitaplar. Bununla beraber belli başlı noktaları tespit edebiliriz.. Yavrularınızı böyle bir odaya mazhar etmek kudretini taşıyormusunuz.. İşte çocukların hakikî tekâmülü için müsayit olan en kuvvetli vasıtalar bunlardır2 Bu vasıtalar gözünüzün önünde ve ayağınızın altında durup dururken onları dışarıda ve başka yerde fabrikatörlerin kafasında.. bir yandan bu hakikî ayilenin içinde çocuğun hayatı ve hürriyeti için terkedilmiş olan hakikî eşya.. dünyanın en mes'ut çocuğu da mutlaka sizin çocuğunuz olacaktır.. derken beni büsbütün oyuncak aleyhtar! sanmayınız. hep mini mini gardrop. mutlaka kullanılabilecek gibisini alınız.. Elverir ki çocuk bunlarla oynarken siz. masalar. şu veya bu alâka ile ona mani olmayınız. kalemler ve bahçedeki taş ve toprak. yazıhane ve tuvalettir... Fakat "Hangi oyuncaklar? „ sualine cevap vermek kolay değildir.. minderler. sandalye. mevhumecilerin iddiasında aramayınız. Hülâsa her şeyden ziyade ve her şeyden evvel çocuğu hakikatle temasta bırakınız.. Oyuncaklar çocukta faaliyetin en mühim sebeplerindendir. mutlaka hakikîsini alınız. masa. bile onun için en canlı. Hatta çacuğun kendi karyolası. Bence . Çocuklara mutlaka oyuncak almak isterseniz irisini. yastığı. Emin olunuz ki onun için en hakikî oyuncak ona ayrılacak bir odanın içindeki mini mini karyola. Bilâkis onlarla oynamayı ve sıra geldikçe de onları kullanmayı öğretiniz.

çocuğun yaşiyle mütenasip ve tehlikesiz bir surette kullanılabilecek olması şarttır. çocuk için zarurî olan oyuncakları. meşgaleleri tespit etmek lâzımdır. Bu kumdan çocukların istifadesini temin içinde mutlaka ufak kürek ve kova gibi şeylere ihtiyaç vardır* Avrupa'da umumî parklardaki çocuk bahçelerinin ve kum havuzlarının hikmeti vücûdu budur. Çok kapalı. Son yirmi otuz senedenberi çocuk oyuncaklarının resimlerinde bir tekâmül vücude gelmektedir. teferruat yerine daha ziyade ana hatlar ve bariz renkler kayim olmaktadır. umumiyetle vasıtayi nakliyeler çocuk için belli bşalı cazibe mevzuudur.— 203 en mühim mesele şudur. Onun için hazır satılan kutuları örnek yaparak marangoza büyük mikyasta yaptırmalıdır. Şekiller mütemadiyen basitleşmektedir. Çocuk haklı olarak bu mihanikiyetleri arıyacak ve o sırada oyuncağını behmehal kıracaktır. Netice hem zararlı hem de çocuk için kederli bir neticedir. Bahçede mutlaka bir miktar kum yığıntısı bulunacaktır. Bu günkü oyuncak fabrikalarının mamulâtı ne mürebbileri ne de bizzat çocukları memnun edebilecek bir . Evin içine gelince bence en mühim olan şey takozlardır Dört köşe dört köşe kesilmiş olan tahta parçalariyle çocuk için mükemmel oyuncak vücude getirilebilir. mihanikiyeti çok gizli oyuncakların tavsiyesi mahzurludur. Arabalar. Ufak bir keserle çivinin çocuk için en mühim bir vasıta olduğunu kabul etmelisiniz. Ancak bu oyuncakların pek mini mini değil. Bilâkis inşaat işlerinin büyük parçalarla yapılması çok faydalıdır. Bahçe bu vasıtaların başında bulunuyor. Bir çocuk mevzuu yaptığı zaman hiç olmazsa yarı boyuna varmalıdır. Tafsilât. Çünkü bunlar umumiyetle pek ufak parçalardan yapılıyor. Yalnız mağazalarda satılan hazır tahta parçaları "Konstrüksiyonw kutuları bu maksat için kâfi gelmez. Nasıl oyuncaklar alalım diye düşünmeden evvel. Çocuk ekseriya yalnız olarak bazen de büyüklerin yardimiyle çalışarak bu vasıtalarla bir takım oyuncaklar vücude getirecektir.

— 204 — halde değildir. En sabit ve en mütevazi vasıtalarla çocukları çok eğlendirebilecek oyuncaklar vücude getirmek mümkündür.. Çocuklarının terbiyesini mürebbiyelere teslim edenlerin sayısı nispeten azdır. Binaenaleyh çocuk büyükler tarafından mütemadiyen tamamlanması lâzım gelen bir eksik değil. Hele bu terbiyenin vasıtaları msvzuubahs olunca daha çok müteretddittirler. O. Halbuki bilzat ı nneleri ve mürebbiyeleri çocuk için oynncak imaline davet etmek çok doğm bir harekettir. Hangi oyunlar. hangi oyuncaklar. nevinde münferit. yabancılardır.. ne de büyük adamın ufak bir numunesi dir. Terbiyede . bir çok anneler "Çocuğuma nasıl bir terbiye vereyim?^ diye soruyorlar ve terbiye gözlerinde esrarlı bir şeydir!. umumiyetle knndisine kifayet edebilen tam bir mahlûktur. mesuliyetin vücude gelmesi hatıra gelmiyen basit vasıtalarla oluyor. Gerçi pedagoçya oyuncak fabrikalarına hulul etmek için çabalıyor. Çocukların odası Bizde çocukların terbiyesiyle yakından meşgul olan< anneler çoktur. Çünkü ouyuncak amilleri bizzat mürebbiler yahut çocuklar değil. hangi kitaplar ?. nev'i kendisine münhasır bir mevcuttur. büyük adamın ihtiyaçları da hâkim olmamalı. Her şeyden evvel şu yanlış fikrimizi tashih etmeliyiz: Çocuk ne küçülmüş bir adam. haysiyetin. Elverir ki bun numuneleri yaparken yalnız fabrikatörün değil. çocuğu nazar itibara almalıdır. Fakat henüz bu hulul vaki değildir. Halbuki çocukta şahsiyetin teşkkülü.. Bence oyunlardan ve oyuncaklardan daha mühim olan şey çocuğun odasıdir. Garip şey. Onun için bu bahis üzerinde annelerle hasbihal etmek faydasız değildir.

Odanın ortasını dayima açık bırakmak lâzım gelecektir. Bir odaya ve müstakil sşyaya malik olan çocukta ahlâkî şahsiyetin teşekkülü şayanı hayret derrecede çabbuk olur. büyük insanlara mahsus olan eşya da zarurette çocuklara tahsis olunabilir. hakikî bir oda olmalıdır. Bu odada aranılacak şey en mühim şartlardan biri şüphesiz sıhhattir. çocuğun odası bir oyuncak gibi taklit oda değil. Şayet bu mümkün değilse. Avrupa'da onunla bilhassa oğraşan ressamlarda vardır. küçük. Fakat bu kadarı kâfi değil.- 205 — bütün mesele bu eksik mahlûku tamamlamak değil. sandalye. gardrop. fakat bu tam mahlûkun gene tam şekilde istihalesini temin edebilmektir. Bu duvarların yağlı boya olmakla beraber üzerinde çocuk hayatını tasvir eden mevzular. İçerisinde eşya hakikî ve kullanılabilir eşya olmalıdır. Çocuk odasının eşyası hakikatten ibaret olduğundan bu eşyanın tertip ve istimali tamamiyle büyük adam eşyasının aynı olmalıdır. masa-. Bu odanın irçerisinde oyuncakların muhafazasına mahsus birde dolap yahut raf bulundurmak pek muvafıktır. Çocuk odaları ressamları odanın duvarlarına dayima itina etmişlerdir. Çünkü çocukla büyük adamı ayıran şiddetli oyun ihtiyacı bu boş mesafeyi zarurî kılar.. Şüphesiz ideal. Bir çocuk odasının eşyası hususî bir mobilye fikrini ifade eder. Ayilede çocuğun müstakil bir odası olmalıdır. . Çocuk tasarrufun bütün mesuliyet ve selâhiyetlerini taşıyacaktır. sade ve dayanıklı olmasıdır. gibi. yahut hayvanlarla süslenmesi muvafıktır. Karyola. İşte bu terbiyenin ilk muhiti ayile olduğuna göre en mühim vasıtalardan biri çocuğun odasidır. bu eşyanın çocuk tarafından kolayca kollanabilecek gibi alçak. Şayet bu mümkün değilse muayyen bir oda içinde çocuğun kendisine mahsus eşyası bulunmalıdır. lavabo. hikâyeler. Bu eşyanın yegane sahip ve hâkimi çocuk olacaktır.

Onun münzevi ve bedbaht olmaması için muhitini nazarı itibar e almak mecburiyetindesiniz. Bir kere şu hakikati kabul ediniz ki çocuğumuza istediğimiz gibi terbiye vermek bizim elimizde değildir. Bu sizin hakkınız olabilir. Çocuklarınızın daha ziyade yakın muhitlerinin terbiyesini alıyorlar. Benim de sizden istediğim bir şey var: Tavsiyelerimi dikatle okumanız ve bir kere tecrübe etmedikten sonr harcı âlem fikirler gibi yabana atmamanızdır. Bu sözlerini muhayyilesi kuvvetli bir nazariyecinin tasavvurları olarak değil. Ne yapacaksınız? Bence emirlere. Bukünğüayile hayatımıza göre çocuk tamamiyle bizim nüfuzumuzun altında kalmıyor. muayyen bir cemiyetin içinde yaşıyacaktır. Bu itibarla çocuğunuz mümkün olduğu kadar mükemmel ve mücehhez bir türk çocuğu olacaktır. Benden bu terbiye için faydası olacak amelî kayideleri soruyorsunuz. İntizamperver olmasın1 . Çünkü o. Yalnız çocuğunuz hakkında umumî tavsiyelerde bulunmamı istiyorsunuz. nehiylere çok kıymet vermeyiniz. Siz bana muayyen vakalardan ve meselâ çocuğunuzun muayyen itiyatlarından bahsetmiyorsunuz. Şu halde siz de çocuğuna ideal bir terbiye vermek istiyen her ana gibi iyi ve güzel usuller keşfetmek sevdasındasınız. çocuk terbiye etmiş bir adamın amelî tavsiyeleri olarak kabul edebilirsiniz. Çocuğunuzun terbiyeli olması için hiç olmazsa şayanı tenkit olmıyan bir yuva hayatı vücude getiriniz.— 206 — Çocuğun terbiyesini soran anneye cevap Bana çocuğunuzun terbiyesi hakkında müracaat ediyorsunuz. Bnnda şüphe yok. Yeni hayatın temas ve ihtilât yolları çoktur. Fakat asıl mühim olan mesele başkadır. Bununla beraber meyus olmayınız. O halde size en az ehemmiyet verilen fakat en büyük farkları vücude getiren bazı sebeplerden bahsedeceğim. Çünkü bu muhitlerin en yakını gene sizsiniz.

Bilmiyorum. Bakınız size annelerin fena itiyatlarını işaret edeyim. hiç olmazsa yaptırınız. kımıldama. fakat çoğu da haddinden ziyade mülayimdir. hep kendisine tabi olduğunu görüyorsunuz ve haklı olarak endîşe ediyorsunuz. ona keyf ve hevesinizin kılıcını havale etmeyiniz!. Ben ihtilâl tarihlerinin kaharamanlarım sayan. O halde?. ne işe yarar ?!..kadar inicin onu itaat dayiresine sokmadınız ?!. yahut seyyareleri bilen ve yahut yağmurun. Fakat her ne hal ise bir kere emri vediniz... Çocukla her gün meşgul olmak ta bence bir kabahattir. Sizin tarafınızdan tereddüt onun için pek mühlik olur. Çocuk için intizam bir iikir değil. sus. Her şeyden evvel makul olmıyan ve çocuk tarafından yapılması da mümkün olmıyan emirleri hiç vermeyiniz: " Aç dur. Bunlar arasında büyük türk şairlerinin manzumelerini ezber okuyanlar vardı. Çocuğunuzu niçin bu hale getirdiniz?!.. karın teşkkülünü izah eden mini mini çocukalr gördüm!. Belki siz de bir çok anneler gibi çocuğunuzun söz dinlemediğinden dolayı hiddetleniyorsunuz. Çocuğun maddî yahut manevî varlığı tehlikeye girmedikçe ona karışmayınız. Tabiî bilmiyorum. Çocuğunuzu kukla . dolaplarınızın eşyasından alacaktır.." Çocuğunun nefeslerini sayarcasına hayatım kovahyan bir valde iyi bir eser vücude getiremez. Çocuk sizi makul ve adil tanısın. Daha doğrusu şimdiye .. evin odalarından. Hayır. uyuma. Annelerin gerçi pek azı zalimdir. Çünkü bu emirleri verdiğiniz taktirde dinlenmemek akibetine oğrıyacaksmiz!.— 207 — arzu ettiğiniz mini mini. Çocuğunuzun size değil. elbisesinden. fHer dakika elinden tutmayınız ve düşünce de her zaman kaldırmayınız.. intizam dersini sizin ağzınızdan değil. Sonradan pişman olmayınız ve sonradan! fedakârlık etmeyiniz. ses çıkarma! „ gibi. Onlar çok kere emretmeyi bilmezler! Çocuğun müracaatını ve hususiyle ricasını kabul etmeyi bilmedikleri gibi!. belki bir alışkanlıktır. bu da terbiye midir? Terbiye de olsa. yemek saatlerinden.

saniyen bu nebatlardan istifade. çocuk kalsa daha iyi olur. Fikrimi açıkça söyleyebilmek için evvelâ fikrimin ne olmadığını bildirmeliyim: Bazı analar... Yapacağınız en büyük hizmet. fizyoloçyaîdir. güzel bir faaliyet olarak düşünüyorlar: Koşmak. salisen bu nebatların tanzimi. Burada en mühim hâdise 'çocuğun nebatlarla olan müaasebetini temin elmektir.. kafasını yalanlar ve yanlışlarla doldurmamak ve vücudunu hastalık larla çürütmemektir. Onun ne allâme.. Çocuk ve bahçe "Çocuklarımızı evde nasıl terbiye edelim?„ Serlevhasiyle yine "Son Saat . Çocukta bu üç alâkanın uyanması ve üç nevi şahsiyetin teşekkülü için en mühim şart "çocuğun büyük bir adam gibi mümkün olan bütün işlere . Ancak bahçe daha başka noktalardan görülecek bir mevzudur.. oynamak. Bu münasibet bir kaç cepheden tessüs edebilir: Evvelâ nebatların hayatı. bediî olmak üzere üç mühim alâka mevzuuîbahstir. babalar.. iktisadî. noktasından düşünmelidir. yahut mürebbiler çocuğun bahçedeki faaliyetini geliş. Fakat unutmamalı ki bu ehemmiyetin mahiyeti psikolociyaî olmaktan çok ziyade. Bu bahiste başka fırsatlarla söyleyecek daha bir çok sözüm vardır. ne de ukalâ olması iyi bir şey değildir.- 208 - yapmayınız. Ben bu başı boş» daha doğrusu insiyakı faaliyetin ehemmiyetini inkâr edecek derecede gafil değilim. Bahçede yapılan bu nevi hareket sporlarının fayidelerini en ziyade tenefüz. taşları toprakları karıştırmak.'te çıkan bir makalemde çocukları» tekâmülünde hakikî evle eşyasının büyük tesirleri olacağını söylemiştim. Çocuk. Binaenaleyh bahçede hayatî. Bahçe de çocuğun tekâmülünde büyük bir rot oynamak kudretinde bir amildir. sıhhat. Bırakınız o çocuk kalsın.

ağaç aşılamak. 3 . tabiyetinden koparır. Ancak hayatiyatın mutalariyle izah edebilir. Bir mevzu maddeye ayit olup ta hasseler ve adaleler ile yaşanmıyorsa " Amelîlik „ sıfatını alması haksızdır. Meselâ "Bir cins ağaç nasıl çoğaltılır? „ sualine derece derece doğru ye kıymetli cevaplar vermek mümkündür: 1 . Çocuklar bu mevzuların her biri hakkında ya büsbütün malûmatsızdır.Ananın çekirdeğinden yetişen yabanilere aşı vurarak. yahut kafasında bir çok yanlış malumatla beraberdir. faklı değildir. Şu halde bu güukü Türkiye'nin muhtaç olduğu vatandaşlar faaliyetin? senpatik gösteren işgüzarlara değil. Bahçe işle rizannec ildiğinden çok fazla zekâya ve tefekküre muhtaçtır. tesadüfi faaliyetlerden değildir. Binaenaleyh teknik adamı hoşa gitse de gitmese de içtimai tekâmülün muhtaç olduğu adamdır. 5 . eserinin muvaffakiyetini söz ve fikir rüşvetinden değil. 2 . daha doğrusu " icat ve istihsal „ fikirleriyle birleştirmelidir. ağaç budamak ameliyeleri keyfî.fl Babası bahçesindeki gülleri tımar ederken* sade seyreden bir çocuğun istifadesi kitap okunurken dinleyen veya tımar resimlerini gören çocuktan esaslıca.Ananın çekirdeğinden dikerek. sıfaitı terbiyede "gözle görülen„ mevzulara veriyorlar ki tamamiyle yanlıştır.Yabaninin çekirdeğinden yetişen yabanilere ananın aşısını vurarak. iktisat ve güzellik esasları vardır.. eşyanın tabiiyetine müstenit ve içtimaî tekâmüle hadim yaratı. Fakat bu beş şeklin bşe ayrı kıymeti ihtiva eder.- 209 — karıştırılmasıdır. Bir çok kimseler "amelî. hâdiselerin muayyeniyetini görür. Bunlarda da yine hayat. . 4 . Bunlar çocuk.Ananın yavrularından ayırarak. O efkâr umumiyeden çok ziyade eşyanın tabiyetini. yahut acemi adam için meçhuldür. bahçe işlerinde de amelîlik sıfatını " adelî faaliyet „ . Binaenaleyh her işte olduğu güi.Ananın dallarından çelik yaparak. Bu kıymetler dizisi de sebepsiz değildir. Meselâ ağaç dikmek.

varidatları da vardır. yüzlerce fakir. hiç «olmazsa tulumbası. En ucuz...metruk camiler hiç bir işe yaramaz mı ?. Bu yavrucaklara sepetçilik. Acaba bu cemaatsiz. Çocuklar için iş odaları Türkiye şehirlerinde bir çok mescit. Bunlar dilenir. dokumacılık. apteshaneleri vardır. Sonra bunları okutup yazdırmak lâzım. ufak cami vardır.. Öğleden sonra ayrı bir hoca daha doğrusu usta gelecektir. millî servettir. gibi en basit. Malin iyisi kötüsü gibi. bu faaliyet öğleye kadar devam eder. ekseriya akar suyu. Bütün bu çocuklar yalnız türk nüfusu değil. çok defa da açlıktan yahut hastalıktan ölür. daha sonra ufak ve sermayesiz bir meslek. sonra biraz terbiye ve tahsil. Bunların kendilerine göre vakıfları.- 210 — cılık hassasını gösterebilenleredir. Bu tahsil gayet basit bir tahsil olacaktır. sürünür. Bütün çocukları mahalle mahalle bu ufak mabet binalarına toplamalıdır. Bunların üç şeye ihticı yardır: Evvelâ yiyecek. fakat en sıhhî ve mugaddi bir kap yemek verilir. en kolay bir sanatın •çıraklığı öğretilecektir. Her şeyden evvel karınlarını doyurmak lâzımdır.. Fikrimi izah ediyorum: Her şehirde. Sonra çarşıda bu fakir çocuklara . faaliyetin de hakikîsini ve kalbini seçelim. kâfidir. fakat fevkalâde mektepler olarak kullanmak mümkün değil midir?. aç ve çıplak çocuk vardır. Bu binalar böylece kapalı kalmıya mı mahkûm olacaklar? Bunları alelade mektepler olarak kollanmak mümkün olmasın. Bunlar metruk bir hâldedir. . Bunun için hatta yüz çocuğa tek hoca. fırçacılık. paspas yapmak. Halbuki her mescidin yahut ufak caminin büyük bir salonu. Bu da gayet basit bir teşkilâtla: Fransız mekteplerinde olduğu gibi "Cantine scolaire» teşkilâtı yapılır.

talebe işlerinin satış hasılatı. Norveç iş evlerinin varidatı hibeler. . tahakkuk etmiş bir fikirdir. 1886 da Norveç'te yapılmıştır. Türkiye'de binlerce çocuk aç ve tahsilzisdir. nahiye ve belediye muavenetleridir.. Türkiye'de çocuk sarayı yapabilecek maddî ve manevî sermaye imkânları vardır. Bu eşyanın getireceği para yiyeceklerine. Bu evler Norvoç'te ekseriya zengin sınıfın kadınları tarafından meccanen idare edilir. Tesisat masraflarına mahsus olmak üzere zengin bir vakıf ta vardır. Bu müessiselerin gayesi himayesiz çocukları sefaletten kurtarmaktır.— 211 — mahsus olan dükkânda bütün bu eşya satılığa çıkarılacaktır. O halde bu çocukları sefaletten kurtarmak bir vazifedir. Bu teşkilât bir tasavvur değil. Bizde bu teşkilâtı vücude getirebilecek olan en yakın müessise Himayeyi Eytfal Cemiyetidir Türkiye'de mescit ve ufak camiler boştur. başlarına sarfedilecektir. Ondan sonra iş odalarında tahsillerini bitiren çocuklar oraya buraya çırak olarak yerleştirileceklertir. Norveç iş evleri nahiyelerden yardım görürler. üstlerine.

.

Türkçülük .

.

Onun için bu enfesü usulü kabul eden feylesofların nazarında ahlâk ilmi hikmet. sadece " Yunanlı „ idi. sadece bir kısım insanları ihtiva ettiğini söylüyor. Levy-Bruhl bu eserinde " insaniyet „ fikrinin tarihin bildiği bütün devirlerde bir olmayıp Yunanı kadimde.sabit ve lâyetagayyerdir. zaman ve mekânda sabit olmayıp bilâkis cemiyetten cemiyete ve muhitten muhite değişmiş olduğudur. Fransız içtimaiyatçılarından Levy-Bruhl bu değişme hâdisesini ahlâk ilmine dayir olan meşhur eserinde açık bir tarzda göstermiştir. ne etnografyaya müracaat etmek ve bu suretle beşeriyetin zaman ve mekândaki tahavvüllerini tetkik etmek. Eflatun'un Cosmo14 ... Bu tecrübeler diğer feylesofların nefsî tecrübeleriyle daha takviye edilirse ne alâ. biyoloji ilimleri gibi. zaruretleri birdir. bu sabit ve lâyetagayyer olan tabiati beşeriyenin esaslı ihtiyaçlarına istinat etmelidir. haricî tabiyetin afakî bir surette tetkiki neticesinde tesis edilecek bir şey değil. Ahlâk ilmini tesis için yalnız feylesofun nefs ve nefsine ayit tecrübeleri kâfidir.. Roma'da. Feylesofların lisanyile "ilimi ahlâkw'i tesis için ne tarihe. ne zaman ne de mekânla değişmez " insan dayıma insandır! Yine aynı feylesofların fikrince. Bu tabiatın ihtiyaçları. ve bu tahavvüllerin tabi olduğu sebepleri araştırmak hiç lâzım değildir. saikaları..Asrı Türklük Bir çok"feylesoflar için "tabiati beşeriye.. Filvaki Yunam kadim felsefesinde mevzuubahs olan " adam „ insaniyet değil. Hiristiyanhğm ve İslâmlığın zuhurundan sonra başka başka olduğunu ve "insaniyetlin etnografyanın fiziyolojinin tavsif ettiği bütün insanları değil.. sadece derunî tefahhusların yakın bir neticesidir. Halbuki tarih ve etnografya malûmatının mukayeseli bir surette tetkiki neticesinde vasıl olacağımız mühim neticelerden biri " insaniyet „ fikrinin mutlak olmayıp izafî olduğu. ahlâk ve "kavaidi ahlâkiye.

Amerika'da yerliler hakkında cari olan örfler herkesin malûmudur. hariçte kalanlara aynı kıymeti vermiyordu. Fakat bunlar ikinci derecede insanlardan addedilirlerdi. Levy-Bruhl'ün iptidaî cemiyetlerde zihnî melekâtm tetkikine dayir olan içtimaî psikoloji nevinden kitaplar eski neşriyat arasında pek görülmez. Bu tarz anlayış duyuş el'an avrupahlarda devam etmektedir. Ve yakın zamana kadar ahlâkî felsefe dediğimiz bahisler yunanı kadim felsefesinin yakından veya uzaktan tabii idi. Avrupalılar nazarında " yerliler „ insaniyet fikrine pek zayif nispette iştirak eden unsurlardır.... Roma İmperatorluğunun tesisi bilhassa İslamiyetin intişarı bu dar insaniyet fikri yerine insanlara daha geniş muhtevalı bir "insaniyet. Gerçi Yunanlılar nazarında barbarlarda insaniyet mefhumuna dahil idiler.. avrupalıdan gayrisini mevzuu haricinde bırakmıştır. insaniyet fikrini yalnız hâkim olduğu insanlar fikriyle birleştiriyor. Bu adam ve onun müradifi olan tasavvur. Aynı tahavvülü muhtelif cemiyetlerin terbiye gayesinde de görmek kabildir: Her cemiyette terbiyenin gayesi "Adam n dır. hatta Mısır'dan ve Şarktan aldıkları medeniyetleri sonraları unutuyorlardı. Barbarların nıüessiseleri Yunanlılar için yalnız bir eğlence mevzuuydu. fikri kazandırdı. nesep farklarını siliyordu. Avrupalıların müstemlike siyasetleri şüphesiz " müstemlike fikri . müstemlike hakkındaki ahlâkî kıymetlerin bir tabiidir. Bu dar insaniyet fikrinin devamına diğer bir misal de psikoloji ve ruhiyat dediğimiz eski ilmin tekâmülüdür: Bu "ilim. aralarındaki servet. yakın zamana kadar beyaz adamdan... bütün insanları hak ve hakikat karşısında bir farzediyor. Eski Yunanlılar kendilerile barbarlar arasındaki mesafeyi büyük farzediyorlar.'nin. mücerret bir . Fakat yine şayanı dikkattir ki Hıristiyanlık alemşümul bir din olmak iddiasına rağmen.— 216 — lojisi ancak yunan sitelerini ihtiva ediyordu. Eski psikoloji de mevzuubahs olan bütün " melekât „ bu beyazın ve avrupalının melekâtıdir. Bihassa İslâmiyet.

Atina'nın nazarında bu adam ince fikirli. melek. bünyesinde mühim tahavvüller vücude getirdi. Bu tahavvülü görmek için iki üç bin senelik tarihe müracaat etmek zarurî değildir. zevk sahibi.. fikrî ve ahlâkî itiyatları olan bir emmuzeçtir. belki cemiyetimizin esaslı telâkkilerini müteesir edebilen bünyevî sebeplerdir.- 217 - fikir değil. kof belâgatçiliğe ve seri tefekküre karşı gelen bir kuvvettir. Her iki seciyeyi hayız olan adam asrî türklüğün başlıca seciyelerim taşıyor demektir. görülüyor kü müceret ve sabit farzettiğimiz mefhumlar bile zaman ve mekânla tahavvül edebiliyor. gelip geçici hâdiseler değil. "iyi mübarek.. mücerret mübahaselere kadir olandı. Meşrutiyetten beri "Adam» hakkındaki telâkkimiz mütemadiyen tahavvül etmiştir. Bütün bu tahavvülleri vücude getiren sebepler şüphesiz sathî. pek müşahhas bir fikir yani bedenî. hürriyetperver ve edebî bir delâleti vardı. Aynı fikrin Rönesans'ta daha lâdinî. insan.. enmuzeci acaba nedir?. Romalılar nazarında aynı adam zafere teşne.. Bu tesirlerle bu günün Türklerin nazarında tecelli eden "adam. Bence bu enmuzeci vücude getiren iki seciyeden biri " ilmî ve müspet bir kafa . ahlâkî. Bu telâkki eski dar ayile ahlâkı telâkkisine karşı gelen bir kuvvettir. Aynı harp ve onu temadi ettiren büyük sarsıntıların da " adam n 'ı anlayışımız ve düşünüşümüz üzerinde tesiri olması zarurîdir.. sıfatlariyle tavsif ettiğimiz müteaddit adam enmuzeçleri vardır. .'dır. Ayni adam fikri Kurunu Vustada zühdî bir mana ifade ediyordu. Bu seciye eski.. Bu seciyeden ikincisi "içtimaî bir ahlâk telâkkisi» dir. mukavim vücutlu. Harbi Umumî bütün avrupa milletlerinin iktisadî. kendi halinde. edebiyat ve senayii nefiseye bigâne olan bir enmuzece ayitti. Bizim gibi süratle değişen milletlerin tarihinde de bu tahavvülü işaret etmek mümkündür.

Büyük feylesof siz. Hülâsa Ziya Bey. Çünkü sükût bilirsiniz ki ekseri ahvalde bir belagattir.. güneşe bakmayı da öğrettiniz. siz bize iradenin yaratıcı kudretini ilân ettiniz. Büyük mümin.— 218 — Büyük üstadın kabri başında Büyük alim ve müderris Ziya Bey! kabrinizin başında ve arkadaşlarınızın lisanından size hitab ediyorum. yerine usulü koydunuz.... ümitsizliği kovdunuz.. Siz bir Ümmeti ışıldattınız. ilminizin ve felsefenizin edebiyatını da yaptınız. yerine imanı koydunuz. yerine istiklal ve hüriyyeti koydunuz. siz. büyük alim. bize ışığı göstermekle kanmadınız. Siz. Ziya Bey! Senelerce evvel hislerimiz maddî ve hodbin hislerdi. Ziya Bey siz. Ziya Bey! Bundan senelerce evvel gözlerimiz karanlığa çok alışmıştı. her millî hissi alıp türk ölkesinin en hücra köşelerine kadar götürdünüz ve onlarla her türkün kalbinde histen bir abide inşa ettiniz. İstibdat ve Saltanatı kaldırdınız. mezarınızın başında susarken içtimaiyatınızın . Ziya Bey siz. fikirlerden anarşiyi kaldırdınız. bize ışığı gösterdiniz: Fakat Ziya Bey siz. ilâhî bir hamle gibi cehli yıktınız» yerine ilmi koydunuz. Sizin büyüklüğünüzü teslim için susmak lâzımdır.. yalnız bir ilim ve felsefe yapmakla doy madınız. siz. Ziya Bey! Hayatınız hayatı bir takım maddî ve süflî kuvvetlerin bir terkibi gibi anlayanlar için ne kat'i bir tekzipti. o kadar büyüksünüz kü bunu ifade etmek için bizzat yarattığınız millî edebiyatın kuvveti bile kâfi gelemez. ondan bir Millet çıkardınız. Yalnız Ziya Bey. senelerce evvel irademiz mefluç bir hâlde sanki paslıydı. bize millî ve insanî hislerin varlığını öğrettiniz! Ziya Bey. Ölümünüz ise mefkurenin ebediyetine ne büyük şahittir.

ancak Mustafa Kemal'in irade* sinde görebildik.milletler ise sırrı ebediyete mazhardırlar. Eğer bu millî kahraman zuhur etmeseydi ilmin mütalâası. Roger Marx ismindeki müellifin " Art Social „ adlı kitabının nihayetindeki ankete iştirak eden Bergson şöyle diyor: " Ana navîyi tekrar etmekle büyük sanat ananemize riayet etmiş olmayız. Fakat bu olanın vücûdunu. Biz ilmin kafasiyle olması lâzım geleni düşünmekle kaldık. Gök Alp Türkçülüğü mazimizin sultasından kurtarmak için hep mefkureyi işaret ediyor ve ona sanki İâhutî bir makam veriyordu. Çünkü hiç bir ilim. Yaratıcı Türkçülük Merhum Gök Alp Ziya Türkçülüğün tarihini vücude getirirken bütün menfi ve irticakâr telâkkilere isyan ederdi. cebrin düsturları sırf zihnî kalacaktı. Bu parmağı bazen sanatkârın. hiç bir içtimaî tefekkür bize henüz " olmıyan „ fakat * olmakta olan „ bir hayatın şahsını. şahsını. Gök Alp hemen her yazısında Türkçülük mefkuresinin ne olmadığını göstermek istediği zaman felsefesinin parmağıyle işaret ediyor. Bunların mezhebine " Tarihî Türkçülük „ derdi. Bilmem bu noktada haklı mıyım?!.n. Ziya Beyde canlı harsı afakî usullerle keşif ve tespit etmek iradesi son zamanlarda tereddüde uğramış gibiydi... vücudunu madenî bir billur gibi gösteremez!. O sanat ananasi ki şimdiye kadar hep yeniyi ara- . Türkçülüğü mazimizin devamı gibi anhyan muhafazakârları tanımazdı. O hâlde hayatı hayalleriyle duyurmak istiyen sanatkârla hayatı mefhumlariyle anlatmak istiyen feylesofa müracaatten başka bir şey kalmıyordu..Mİ 1/ büyük ve sert bir kanununu tekrardan kendimi alamıyorum: "Fertler fani. bazen de millî bir feylesofun vicdanına sokup çıkarmak istiyordu. Gerçi hayat da bu kanaati te'yitten başka bir şey yapmadı.

. Bir susuzluk.. bu duygyu|tabiî ve zarurî bir kuvvet olarak izah ediliyor.. Duygu türkçülüğünün vaziyeti vecit ve istikrak vaziyetidir. Bence lisanda. Bilgi türkçülügünün vaziyetif tefekkür vaziyetidir. Hangi ufuk geridedir ? . o zaman bu tabiî saikanın imkân âleminde vü- . Bu kıymetlerin duyuiabilmesi için bir Türkün ne alim. Artık o zaman: ya kalbimizin durması. Bununla beraber bu milliyet duygusunun ne tabiîliğini. O zaman bilgilerimizle duygularımız. bilgilerimizin kontrolü lâzım gelir.. „ Bergson'un Fransızlar için söylediği bu> sözler hangi milletin anane felsefesi için doğru olmaz ? . Benim anladığım türkçülük Bir Türk için en samimî hayat türklük denilen manevî kıymetleri yaşamaktır. ne de feylezof olmasına lüzum yoktur.mak olmuştur . eski ananelere riayet etmekle değil. Milliyet duygusu mücbirdir... Ruhumuzun ne ahengi kalır. Hangi yenilik " yeniliksiz n 'dir ?.. aklımızla kalbimiz arasında garip bir çarpışma başlar.. yahut ne de sükûneti kalır. açlık duygusu gibi milliyet duygusu da ta* biatin zaruretini bildiren kuvvetlerdendir. sanatte yaşayışta yenilik... Hangi değişiklik inkârsizdır ?. değişmek ananesine uymakla kabildir. Bu hâlin adına "duygu türkçülüğü» diyorum.. Türkçü her şeyden ziyade sanatkâr bir feylezof olmak mecburiyetindedir. ne de zarurîliğini hakkiyle idrak edemediğimiz.. Türkçülük fikri sanat ve: felsefe fikridir. Fakat vaktaki bu bilgi. Tekniksiz bir sanat ve ilimsiz bir felsefeyi anhyamadiğımı söylemiye lüzum varmi ?. anler olmuştur. Bu kontrol son hadlerine varınca milliyetler ilminden ibaret bir nevi muhkem bilgi vücude gelir. Elverirki bu kıymetler lüzumu kadar sınırlanmış olsun. Bu son bilginin türklük için elde edilmesine de "Bilgi türkçülüğü* diyorum.

iktisat ve adalet Türkiye'sini tamamlamak için mütemadiyen irade sarf etmektir. Şimdi benim anladığım türkçülük işte budur. Türk mimarı idiler. bir yandan da milliyet ilmimizin irşadı ile oluyor. Rokoko tarzı en yüksek sanat nevidir. Ve harekete başhyoruz. yahut Barok. Türkiye'de türkçülüğün tekâmülü nazarı dikkate alınırsa bunun bu üç merhaleden ikisini geçtiği ve üçüncü merhalenin siyasî derecelerine vardığı görülüyor. bir Sinan. çeşmeler vücude getirdiler. türbeler. yahut Rönesans sanati. Bu çalışma bir yandan milliyet vicdanımızı» tazyiki. turkiyatçı değildiler. İtalyan ve Firenk ustalar bir . bir Hayrettin. Türk toprakları garp sanatinin zevki tarafından istilâ edildiği zamanlar bu üstatların eserleri anlaşılmaz oldu. Türk sanatkârının anlaşılmayan s/ •• Eskiden bir İlyas Ali. Bir çok Rum. fakat eserlerine türklüğün damgasını vurdular. bir Kasım ağa vardı. bir Mehmet Ağa. Camiler. Belki de bir türkçü. İrade türkçülüğünün vaziyeti yaratmak vaziyetidir. Bu istilâ devrinin sanatkâr mantığı şundan ibaretti: Eski Yunanistan sanati. ne de düşünce türkçüiüğüdür. belki bir ilim. Binaenaleyh sanatın bu yüksek numunelerini taklit etmekten başka bir şey yapılamaz. Bunlar mimar idiler._ 221 — cude getirebileceği bütün hareketleri. yahut siyasî istiklâlini elde etmek için değil. eserleri mubah ve insanî görüyoruz. irade türkçülüğüdür. Onları elde etmek için çabalamak bir ihtiyaç oluyor. Bu da türklerin siyasî vahdetini. fiilleri. Hep bu eserler Türk oldular. O halde bugünkü Türklerin vazifesi ne duygu türkcülüğü. Yaşayışın bu manzarasına da "irade türkçülüğü „ diyorum.

Onun için Yunanîden. tezyinatlarım türkeştirdiler ve ilhamlarını maziden. Âlim ve içtimaiyatçı olan yeni mimarlar bize yeni bir sanat kazandırabildiler mi? Eski mimarlar kırık kemeri.— 222 — bakıma türk şehirlerini zevkler vatanına benzeten yabancı eserlerini hep böyle vücude getirdiler. Barokdan hemen hemen başka bir Yunanı. kendi kendine oldu. Lâkin bu istilâ kat'i olamazdı. lar. Bu ustalar sade türk ve büyük sanatkâr oldukları içindir ki kemerlerini. müstehaselerden değil.. Rokokodan. vücude getirdi. Âiim ve içtimaiyatçı olmıyan eski ustalar tarihe bir türk sanati kazan" dırdılar. kubbelerini. Çünkü millet her şeyi. düşünüyorlar. insiyaki bir surette. Türkçülük mefkuresinin açtığı çığır ne dir? Bunu anlamak için otuz senedenberi Türkiye'nin her tarafında kırılan cami kemerlerine ve her tarafında şişen cami kubbelerine bakmak kâfidir!.. Fakat buda ilmî bir kastla.. vicdandan ve muasır cemiyetin hayatından aldılar. her haricî sultayı olduğu gibi kabul eden menfi bir mevcut değildi. istilâktiti şekil âlemin Türkleri olarak kullanmadılar. lkubbeyi.. Hep teceddütçü olan bu adamların misalinden koyu bir muhafazakârlık ve ananeperestlik düsturu çıkarılabilirini?. taşınıyorlar. başka bir Rönesans. . Bu istihale tabiatiyle. Rönesansdan. mantıkî bir mücahede ile sunî bir surette olmadı. her binaya bir türklük dam ğasını vumak için çabalıyorlar. Mimar Vedat Bey Yeni Postahane binasını yaptığı tarihten beri yeni türk sanatkârlarında şayanı dikkat bir uğraşma var. Mimarlıkta hep milliyeti türklüğü arıyor.

kadın .

.

olmamalı mı? „ sualine içtimaî vakıalara müstenit tetkikat yapan bir ilmin. Garp büyük sanayiin vatanıdır. Muasır garp medeniyetinde bu hâkim kuvvetler üçtür: Sanayi. bilhassa Parlamentoya dahil olmalı mı. Müsavatçılık mefkuresini vücude getiren. bünyevî bir sebeptir. Garplı her şeyden evvel tabiate hâkim bir adamdır. İşte müsavatçılık içtimaî bir vak'a gibi kabul edilince kadınların da bundan müstefit olması kadar tabiî ne olabilir ?! Fakat buna karşı iki cinsin arasındaki " uzviyet farkı. yani içtimaiyatın şimdiden cevap verip veremeyeceğini mevzubahs ediyor.medeniyetidir. halka hesap vermiye mecbur tutulmaktadır.şüphesiz müspet ilimler .. Fakat ilimle beslenmiyen bir sanayi nasıl yaşar?! Onun için garp medeniyeti bir sanayi medeniyeti olduğundan ziyade bir ilim . Bougle'ye nazaran her medeniyette bir takım hâkim kuvvetleri vardır. Bu kitabın bir faslı "Fâminisme et Sociologie. bu mefkurenin müradifi olan içtimaî bir tahavvül.dir.- 225 - Demokrasi ve kadın Geçen sene îstanbu'Iu ziyaret etmiş ve Darülfünunda fransız sosyolojisine dayir bir konferans vermiş olan Paris Darülfünunu müderrislerinden Müsyü Bougle "De la Sociologie â l'Action Sociale „ adlı bir eser neşretmiştir. ilim. Garp milletlerinde demokrasinin tarakkisi de şayanı dikkat bir vasıf mümeyyizdir: Bu milletler gitgide kendi mukadderatlarına kendileri vazıülyet olmakta. demokrasi. Garp cemiyetlerinde müsavat fikirleri bir tesadüf veya keyif mahsulü müdür?! hayır! Belliki bu fikirler bizzat cemiyetin bazı esaslı akidelerine dahildir. Professör Bouglö "Kadın bütün içtimaî mesleklere. Vicdanı ammede bu kontrola mesnet olan fikirler müsavat fikirleridir. bu milletlerde hükümet yalnız halk için çahşmıya değil.'nı ileriye sürerler ve derler ki: Kadınla erkek arasındaki uzvî fark fikrî ve hele sisasî ..

Şu takdirce bir cemiyet içinde kadının iştirakten mahrum kaldığı bazı vazifeler varsa bunun da menşei dinî. Patriyarkal ayilede baba ufak .. Bir çok kabileler gösterilebiürki arada kadının vazifesi muarızların mikyasiyle hiçte kadın işi değildir. içtimaî bir zaruretti. Filvaki uzvî farzettiğimiz bir çok kuvvet ve kabiliyetlerimizin menşei. Şu halde kadınla erkek arasındaki taksimi amelin menşei uzvî değil. Eğer böyle olmasaydı. bilâkis soyolojinin bu noktada •öğreteceği dimağın her şey olmadığı. ahlâkî bir sebeptir.. aklı teşrihi bünye tayin eder.— 226 — sahede kadın ile erkeğin müsavi olmalarına bir manidir. bu cemiyetin dinî. İlim bu gibi farziyeleri teyit ediyor mu? hayır. ne de zaman ve mekânda sabit. ahlakî.. zevce ve ayile reisi olması biyolocyaî bir zaruret değildi. "Cinsi zaif.. Meselâ çiftçilik. Nitekim dün kadının yalnız valide. balıkçılık. Kadının deruhte ettiği vazifeler ne yeknesak. hatta bazı kabilelerde muhariplik bile!. Bu sualin cevabı da teşrihte değil. ahlakî akideleridir. fakat terbiyenin yani cemiyetten gelen tesirlerin pek mühim olduğudur. Halbuki tarih ve etnografya bunun aksini gösteriyor.. Fakat bu istişhadin temeli maddiyeci bir kanattir: Zira böyle demek. Kadın ancak bir ana. Bu gibi iddiaların neticesi dayima menfi veya meşkûk. tarihte ve zaman ve mekânın icabatindadır. Ve gene dinî bir akidenin kadına kapadığı bazı yolları iktisadî tekâmülün açması mümkündür. demektir. hammallık. Burada müessir olan kadının bünyesi degii bizzat cemiyetin bünyesi. Biyoloji ile izah edilmek istenilen bir çok ruhiyat hâdiselerinin hakikî izahı içtimaiyattadır. Mubah ve haram fikirleri tarih menşeli fikirlerden olduklarından cemiyetin değişmesiyle bunların de değişmesi mümkündür. zevce. Ya bu gün aynı kadın nasıl bir mevki sahibi olacak ?!. içtimaî muhitimizdir. bütün zaman ve mekânda kadınla erkek arasındaki taksimi amelin doğrudan doğruya cinsî bir esas üzerinde yapılması iktiza ederdi. fikrini her cemiyette bulmak kabil değil.. manevî. ayilesinin reisi olabilir. olmak lâzım geliyor.

aynı ehemmiyetle içtimaî hayata karıştırmıyan ve kabul etmiyen hayat nasıl müstakil bir hayat olabilir ?J Türk kadını yuvasını terk ettiği dakikada her hangi içtimaî vazife alamazsa. Bu fırsatla kadınlar o zamana kadar mahrum oldukları erkek işlerine girmişlerdir. iktisadî haklarınızı taarruzdan kurtarmadıkça biz Türkler için bir istiklâl naşı mezubahs olabilir?! Efendiler. Kadın ve hayat — Efendiler iktisadî olmıyan bir istiklâl.. ise feminizm haricinde nemalanamaz. İşte ben bundan on. talâkkilerimiz üzerinde tesiri olmaması: mümkünmü ?! Kadına bütün iktisadî mevkileri bahşettikten sonra daha doğrusu kadın iktisadî hürriyetini aldıktan sonra ondan siyasî hürriyeti esirgemek mümkünmüdür ?!. büyük bir nüfuz temin eden ve buna mukabil kadına hürriyet vermiyen bu bünye garp cemiyetlerinde muhtelif amillerin.- 227 - bir hükümetin reisi ve muayyen bir dînin nâzımıdır. Harp cephelerine giden erkeklerin bıraktığı boşlukları doldurmak için kadınlara seferberlik ilân etmişlerdi. Diyordiki: . Babaya. Bu hatibin mantığı gayet kuvvetliydi. çıktı. Hü* lâsa demokrasi müsavat fikriyle tevemdir. nasıl bir istiklâldir ?! gümrüklerinize hâkim olmadıkça. kadınlarınızı erkeklermiz gibil aynı hizada.. tesiriyle bozulmuştur. ne bir atelyedir. Derken kürsüye bir ikinci hatip daha. on iki sene evvel böyle söylenerek tt İstiklâli millî „ şerefine yapılan bir içtimada nutkuma devam ediyordum. Bu gibi vukuatın kadın hakkındaki fikirlerimiz. Müsavat fikirleri. Ayile bünyesini sarsan son hâdiselerden biride Cihan Harbi olmuştur.. Aynı zamanda istihsal ve istihlâk etmek kudretini ve kendi kendisine kifayet etmek iktidarını kaybetmiştir. kazanamazsa o kadınların dahil olduğu cemiyete nasıl müstakil diyelim?!.. Artık yuva ne bir hükümet.

Hayır» Hammler. çok doğru. mantıkî mantıktır! — Efendiler. ikiden biri: Ya bir gün gelip kadının bu denize çıkacağını ve denize düşeceğini bildiğiniz halde. ondan sonra erkekle yarışa çıksınlar... Kadın inkılâbına sekte vermek istieyn bu kara kuvvet her ne olursa olsun... „ . diyoruz. Çünkü mantıksız olan asıl mantık değil. sanatte kadın. Bir maarif vekilinin dediği gibi: " Kadınlarınız mütemadiyen içtimaî emri vakiler ihdas ediyorlar. ticarette kadın. Biz de. ne istiyorsunuz? Önümüzde hayat. karada kalacaksınız. düşmezsiniz. ondan sonra piyano çalsınlar!. darülfünunda kadın. Memuriyette kadın. fakat evvelâ kadınlarınız Mal Hatun kadar "Saliha» olsunlar. bu mantıkçılarla mantık dayiresinde anlaşmak faydasız değildir. Evvelâ kadınlarınız iyi yemek pişirmeyi ve çamaşır yıkamayı öğrensinler. Zahiren kadın inkılâbını meşru gören ve halkın dikkatini inkılâbın usulüne çağıran bu hakikî mürteci ve yalancı müteceddidi halk daha çok beğeniyordu. Acaba el'an kuvvetli olan bu mantık değilmi dir ?! Mantıkçılar diyorlar ki: — Pek güzel! Biz kadının içtimaî hayata karışmasına da taraftarız. Kadın meselesi bütün bir " emri vakiler „ silsilesidir. hep birdenbire ihdas edilmiş ve gittikçe kuvvet ve metanet bulmuş sayısız emri vakilerdir.Fakat kadınlarınız ekekler seviyesinde mi?! Kadınlarınızı bîr kere o seviyeye getirelim. ondan sonra !. cemiyet. Halk bu mnatığı daha kuvvetli buluyor ve sahibini daha çok alkışlıyordu. fakat bir kere hayata bakalım. hayata musallat olmak istiyen aklı mücerredin mantığı.. gibi muhtelif isim ye tabirlerle ifadeye çalıştığımız bir hayat denizi vardır. sizin için yüzmek ihtiyacı . iktisat.- 228 - — Bey biraderimizin dedikleri çok iyi. . On beş senedenberi bu masum halk gibi cahil hükümet adamı da bu mantığın kurbanı oldu. Bizim için bu emri vakileri takip edebilmek ne büyük bir muyaffakiyettir ! . yirminci asrın içtimaî şerayiti..

— O halde. terbiye.. ondan sonra kadını denize çıkmakta serbes bırakalım*. Büyük terbiyeci en müstayitleı inden birine şu suali sormuş: " Oğlum sen denize düşsen ne yaparsın? „ Cevap gayet samimiydi: "Batarım efendim!. — Telâş etmeyiniz.. — O halde bu yüzmeyi öğretmek için nasıl bir usûl takip etmeliyiz? — Mektep. — Nedir o çare ?!. Yahut yüzmek ihtiyacını teslim ederek alıştıracaksınız... Yüzme öğrenmeden evvel kadını denize atmak yazıktır! Evvelâ yüzmeyi öğretelim. tahsil. tedrisatında. Çünkü bu çocuklar yüzmenin gramerini yani aklını tahsil etmiş olmalarına rağmen yizmenin itiyadını ve şevki tabiîsini kazanmamışlardı!.. idmanlar evvelce de vardı. usulünde idi. — Olmadı amma kabahat bu mekteplerin şerayitinde.. — O halde ?!. — O halde müsaade ederseniz sözü selâhiyettarlarma bırakalım. Bakınız fikrimi izah edeyim: Amerikalı feylesof ve pedagok mister Dewey bir gün Amerika'daki yüzgeç mekteplerinden birini ziyaret etmiş. Binaenaleyh bu çocukları yüzdürmek için tek çare kalıyordu.. biz de sizin gibi yüzme öğrenmesini istiyoruz.. Bir kere " Denize atmak! „ deme•dim.. — Fakat bütün bu muhitler.. Kadın inkılâbına tekaddüm etmişti. bacaklarını kımıldatarak yüzmeye ahştırıhyormuş. Bunlardan hangisini kabul ediyorsunuz ? — Şüphesiz kadının bir gün gelip bu hayat denizine çıkacağını kabul ediyorum. ilim.. " Sokmak „ dedim. matlup hasıl oldumuydu?!. denize sokmak! — Ya boğulursa ?!.„ diyeceksiniz ve böylelikle onları aldatacaksınız !.. boğulmak o kadar kolay . Fakat acele etmiyoruz. — Yüzmeyi tariften evvel... Sonra..— 229 — yoktur ! .. Onları islâh etmeli. Bu mekteplerde çocuk sunî ve iradî hareketlerle bir oda içerisinde kollarını.

. kadın ancak ve illâ hayata çıkarak. „ .. Taaddüdü zevcat bir fikir meselesi midir? Biri diyor ki: — Taaddüdü zevcat dinen menedüemez. Bir üçüncüsü diyor ki: — Taaddüdü zevcat asıl hayatî bir meseledir. Ve binnetice meşru olan.. ya hukukî veya sırf iktisadî bir noktayı nazardan yapılıyor ve taaddüdü zevcat meselesi sırf dinî bir itikat. fakat bu meşruiyet mutlak değil. Zira her fiilin tecrübesi kendindedir. Ne hacet bazı milletler çocuklarını bu usulle yüzmiye alıştırmıyorlar mı ?. söylenilen bütün söz- . mukayyettir... Ve her ihtimale karşı yanında* smız. Taaddüdü zevcata kanun cevaz vermelidir.. haricindeki bir akılda ve tahsilde değil!. Çünkü bu cevaz nüfusumuzun tekessüriyle ve eşsiz kalan yüzbinlerce kadının refah ve seadetiyle alâkadardır... elverir ki mürebbiler şevki tabiînin ilhamları yerine mücerret aklın düsturlarını ikame etmiş olmasınlar!. Buna karşı bir diğeri cevap veriyor: — Bilâkis taaddüdü zevcatm dinen meni lâzım gelir. Eğer hata ederse tashih edersiniz. bir mantık ve bir menfaat meselesi gibi vazediliyor! Lehte aleyhte. Fakat dayıma bir şart île: "Yüzmek ancak ve illâ su içinde öğrenilebilir. hayata çıktıktan sonra ve hayat içinde hayat melekesini kazanabilir.— 230 — değildir! Elverir ki fert bir hayvan ve bir çocuk safiyetini muhafaza etmiş olsun. Ne gariptir ki bütün münakaşalar ya dinî. Gerçi taaddüdü zevcat dinen meşrudur. Çünkü hakkında ahkâmı seriye vardır. Çünkü bu cihet ruhu şeriate daha muvafıktır. taaddüdü zevcatm kanunen menedilmesidir.

. çünkü hakkında şu veya bu ahkâmı seriye vardır„ diyenlere soruyorum: — O halde menetmeyinizL Menetmediğiniz müddetçe taaddüdü zevcat hâdisesi çoğaldı mı?! Menetmemekte devam ederseniz aynı hâdisenin tenakusuna mani olabilecek misiniz?!. — O halde acele etmiyelim!. çünkü bu sözlerden hiçbiri taaddüdü zevcat meselesini afakî bir surette vazetmiyor. "Taaddüdü zevcat dinen mendilemez.. "Taaddüdü zevcata cevaz vermeli.. çünkü bu cevaz nüfusumuzun tekessüriyle alâkadardır» diyenlere soruyorum : — Fakat taaddüdü zevcat meselesini nüfus miyariyle hâlletmek selâhiyetini veren kimdir? Bu selâhiyeti ve bu cevazı kimden. Afakî olmadan evvel meseleye vaziyet etmeniz lâzım gelir. her şey... — Bu ne demek?! — Sarahaten şu demek ki siz taddüdü zevcat gibi sırf "ahlâkî. hangi alimden aldınız? Yarın bir takım köylüler taaddüdü zevcat meselesini "ucuz amele temin eden bir usul „ gibi vazederlerse onlara karşı ne diyelim?! Bu köylülerin aynı meseleyi vaz'ile sizin vazuuz arasında bir nezaket farkından başka ne vardır ? Fakat diyeceksiniy ki: — Biz meseleyi enfüsî bir surette hâlletmek istemiyoruz.. gibi tamamiyle "maddîw yahut "intifaîB bir mecraya sokuyorsunuz ve ahlâkî meseleyi iktisadî endişelerle sarıyor15 . Fakat suali yalnız her günkü müşahedelerinize ve vicdanınıza sormak kâfidir.- 231 — ler fikrî ve edebî olan bütün servetlerine rağmen aynı derecede sakattır.. Veya muvafık olduğu için mi cayiz görülüyor ? Bunun için cevap istemez. "Bilâlkis taaddüdü zevcatın meni lâzım gelir. afakî bir surette halletmeyi düşünüyoruz!. çünkü bu cihet ruhu şeriate daha muvafıktır» diyenlere soruyorum : — Gayet açık olarak söyleyiniz. her iş ruhu şeriate daha muvafık olduğu için mi menediliyor. nereden. bir meseleyi bereketi tenasül. sonra afakî olabilirsiniz. tezayüdü nüfus refahı iktisadî.

Çünkü asıl hayatın mantığı yalnız ondadır ve bu ahlâkî vicdanın emirleri mevzuubahs olduğu zaman gözümüzü Anadolu'nun insan barınamıyan ve ot yaşamıyan tuzlu ve kireçli . diyelim. Zaten buna ne hakkınız var?! Binaenaleyh evvela taaddüdü zevcat meselesinin ahlâkî bir mesele olduğunu kabul ediniz ve teslim^buyurunuz ki: Ahlâkî hayat orijinal bir hayat demektir.. kadın hayatında hürriyeti ve hukuk sahesinde müsavatı tesis eden "mületw denilen o manevî mahlukundur. diyor. milyonlara baliğ olan köylü kadınlarının mı?!.. çünkü bugünkü ahlâkî vicdanımıza tamamiyle mugayirdir. ahlâkî vicdan milletin. yoksa ekseriyetin. her hangi münferit şahsın vicdanı değildir. O. Bütün cehline ve bütün sefaletine rağmen yaşıyan. İşte cevabı: "ahlâkî vicdan» ne senin. ne de dinin uşağıdır! Ahlâk ahlâktır. diyecektiniz değil mi?!. Hiç bir kimse hiç bir vîcdanfbizejtaaddüdü zevcat gibi bir milletin harsi için en r manevî ve en harim bir davayı cetvel ve pergerle hallet dememiştir !. ne de milyonlara baliğ olan köylü kadınlarınındır. ne benim... O hepimizden büyük ve biz onun belki bir tabiiyiz. fakat "mefkûrevî milletin „' dir...sunuz. ve emirleri müstakildir. millî tarihin.. — "Fakat ahlâkî vicdan„ dediğiniz şey nedir?! Senin. Ve çünkü ahlâkımızın vicdanı: "yanlıştır.. fenadır. ne iktisadın kölesi. askerlik sahesinde zaferi. siyaset sahesinde istiklâli. Çünkü bu ahlâkî bir «zillettir. Daha nasıl delil istiyorsunuz ?!. benim vicdanım mı yoksa ekseriyetin vicdanı mı ?. "Ahlâkî vicdan. — Sözünüzü bitirmiye lüzum bile yok! Çünkü ne diyeceğinizi biliyorum ve bekliyordum: Evet " Senin benim vicdanım mı.. Ve belki de haberiniz olmıyarak vicdanın emri yerine pergerinizinfuçlarımzı gösteriyorsunuz. Birden fazla kadın alamazsınız ve birden fazla kadın da size varmaz. Onun için ferdî fikirlerimizi o vicdana musallat edeceğimiz yerde o vicdanın mantığını kendimize mantık yapalım. "Taaddüdü zevcat cayiz değildir ve müdafaa edilemez. millî hayatın vicdanıdır. çirkindir!.

.giriyor.. Bunlardan biri: "hissi selim„ dediğimiz hayat ve tekâmül hissini kaybetmektir. — Fakat sizin müdafaanız çok müphem. Zaten benim sözlerim içtimaiyat bahislerine alışık olanlar içindi... sanate giriyor.. Bütün acemiliklerine rağmen girdiği sahede türk kadını muvaffak dahi oluyor. Yalnız sunuda ilave edeyim ki: İçtimaî bahisleri münakaşa edenler için iki noksan pek tehlikelidir. diğeri içtimaî hâdiseleri kendi tabiat ve zaruretlerine mutabık bir ilim zihniyetinden ve ilmî bir usulden mahrum bulunmaktır!. "ahlâkî vicdan„ diye " mistik „ bir mahluktan bahsettiniz! Bu mevzu bizatihi muhtacı ispat değil midir ?!. Türkiye'de cemiyet ve kadın Yirmi seneye yakın bir zamandanberi türk kadını inkılâbını yapıyor. hatta erkekle mücadeleye . Çünkü ahlâkî vicdanın en ziyade temerküz ettiği mihraklar yalnız bunlardır. Medeniyet meselesinde "köylere gidelim!„ demek nasıl sakatsa. ticarete giriyor.. her yeni mübahasede gene aynı sabit fikir: " Kadın erkeğin müsavisi olabilir mi? »Bereket versin ki içtimaî hareketler yalnız kendi temayüllerini ve istikametlerini kovalıyorlar. ahlâk ve "taaddüdü zevcatnmeselesindede"köylülerin fikrini alalım!„ demek öylece sakattır. Hiç bir kadın yeniliği mantık müsademelerinin. — Doğru! taaddüdü zevcat makalesiyle bilmiyenlere içti* maiyat dersi verilemez. İlme giriyor. Fakat her hâlde hissi selimi zedeiemiyen bir cehil ahlâkî kıymetleri hırpalıyan sahte ilimcilikten daha az zararlıdır!. bilâkis bugün medeniyetin " mehdi zuhuru» olan şehirlere çevirelim. Fakat kadın inkılâbını sevmiyenlerin mantığı bu yirmi senedenberi sanki donmuş gibi hiç te değişmiyor! Her yeni mecliste.— 233 — çöllerine çevirmiyelim. ve bu şehirler arasında İstanbul.... İzmir gibi en mütekâmil şehirlerimizi tercih edelim.

kadın • dünden bu güne • daha içtimaî ve binaenaleyh daha şerefli mevkiler kazanıyor Fakat içtimaî bir inkılâp olurken ilmin vazifesi nedir? Susmak mı? t Elbette değil.zaman kadın hayatı bu günkü ev kadını şartları haricindeki şartlarla birleşmemiştir? İşte kadmcıhk cerayemnın muarızları senelerdenberi bu sualimizin cevabını vermiyorlar. Yahut bu sualin manasını bizim gibi anlamıyorlar. yoksa bu emri vakiler kadının tarihî . „. Biz de bu emri vakii inkâr etmiyoruz. Siz iddia edebilirsiniz ki: Sırf bu farklardan dolayıdır ki kadın erkeğin müsavisi olamamış ve hiç bir . Filhakika kadın ile erkeğin uzviyeti mevzuubahs olduğu zaman bir takım fizyoloçyaî farkları kabul etmemek mümkün değildir. Gerçi türk kadının inkılâbına fikren taraftar olmiyanlar da bize itirazlarının mebdeini ilimden aldıklarını söylüyorlar ve diyorlar ki. Türk kadını.. İlim bize türk kadının erkeğin müsavisi olup olmadığını göstermelidir. Kadmcıhk aleyhtarları bazen psikoloçya sahesine girerek bize kadının taba'n "Nazik. "işte kadının fizyioloçyası! Bu tabiat erkeğin müsavisi mi dir ?. Muhafazakârların yahut müteassıpların fikirleri. yahut kanaatleri her ne olursa olsun. — muzafferiyeti gibi vücude gelmiyor.— 9'Kâ.. ince. Evet ilmin tabiî olan vazifesi budur.. türk ayilesinin tabiî bir surette değişmesi neticesinde değişiyor. tahammülsüz. îtim bir inkılâbı doğrudan doğruya yapamaz çünkü ilim ihtilâlci değildir.. yalnız gene soruyoruz ki: Bütün bu emri vakiler kadının fiziyoloçyaî tabiatının ebedî müradifleri midir.. Fakat ilim mümkün ile muhali ayırmaz? Bir mefkure ile mevhumenin ayrılması ilim vasıtasiyle olmaz mı? Cemiyet hayatında tabiî ile marazı olan hâdiselerin farkedilmesi ilim sayesinde olmiyacak mı?. Yalnız muarızlarınızla bir türlü anlaşamadığımız nokta şudur: Mühim mesele bu farkların bulunup bulunmaması değil.n Olduğunu söylüyorlar. belki bu gibi farkların içtimaî hayat sahesinde hakikî bir müsavatsızlık icap ettirip ettirmiyeceğidir.

Bu tabiatin tamamiyle salim olduğunu tarihin ve etnografyanın malûmlariyle de görüyoruz. Kadıncılığın muarızları bu suale de müspet bir cevap vermiyorlar. Asrî bir devletin yapacağı şey.- 235 - hayatının vücude getirdiği muvakkat ve yeni şartlarla zeval bulması şüphesiz olan içtimaî emri vakiler midir?. muarızların doğruya benzer mülâhazaları gibi eğri mülâhazaları da Türkiye'de kadın cereyanı üzerine tesir edememiştir.. bu cereyanın selâmetini temin için dayima maniaları önünden kaldırmaktır. Hülâsa. . Kadıncılık hareketinin tabiî bir hareket olduğunu gösteren alâmetlerden biri de inkılâbın mücbir olan tabiatidir.

.

Ruhiyat .

.

Bu hüküm gene bir kısım münevverlerimizin türk san- . Ecole des Roches sistemini tavsiye edenler hemen bu kanaatle hareket eden kimselerdir Bu nazariyecilere göre seciye bir milletin. Böyle düşünenlerin nazarında türkte olmıyan yalnız seciye değildir.. onun adetlerini. Gene Gustave LeBon araplarm medeniyetine dayir yazdığı kitapta türkleri cılız minare yapmakla. Bu seciyesizlerin seciyelenmesi için çare seciyeli millete temessül etmektir. fedakârlık gibi seciye unsurlarının ehemmiyeti çoktur. konferansla islâh etmek fikrinde olanları da vardır. arap sanatinin inhisarıdır. sebat. meziyetlerini meziyet. türkün sanayii nefiseside yoktur. Fransız muharririnin bu fikirleri bir takım münevverlerimizin fikirlerine uygundur. Ermenide buldukları seciyeyi türkün noksanı sayarlar. Aramızda türk seciyesinin noksanlarını mekteple dersle. Demolen mektebini.. hayatta muvaffakiyet için malûmatın o derece ehemmiyeti yoksa da teşebbüs. hatta Musevide. mukaddeslerini mukaddes bilmektir. türk mimarlarını minareyi anlamamakla itham ediyor.239 - Türkün seciyesi Kitapları bizde çok okunan bir fransız muharriri vardır : "Güstave Le Bon» iâtin ve anglosakson medeniyetlerini tenkit ederken iki kavra arasındaki seciye farkı üzerine nazarı dikkati celbediyor. Gustave Lebon'a göre seciye nasıl bir milletin imtiyazı ise. islâm mimarisi de bir sanatin. ve arap minarisine nazaran türk minarisi çirkindir. kuvvetlerini kuvvet. Binaenaleyh dünya üzerindeki bütün talisiz. Meselâ bir türk mimarisi mevcut değildir.. buna mukabil. derler. fikrince lâtinlerin felâketi seciyelerinin zayıflamasıdır. Bu münevverler seciyemizin zayıf olduğuna hayatta muvaffak olmak için bu seciyenin kâfi olmadığına kanidirler. Rumda. ve dayima iktisadî medeniyeti müterakki olan bir milletin imtiyazıdır. onun terbiyesini kabul etmek. anglosaksonların kudreti seciyelerinin metanetidir.. Türk müteşebbis değildir. fakir ve cahil milletler seciyesizdir.

.karşısında bulunduğumu anlıyorum. O dakikada duydğum saadetin gururu yalnız bana. kendi dehasiyle. türk tezyinat- . Tecbrübe ile anladım ki türk sanatı. Türk sanatini meselâ şu İstanbul camilerinin bir türlü anlayamazdım. Bizans arap ve acem sanatının halitasidir. acemden kemerleri. Acemden. Bu münevverler derler ki: Türk mimarisi diye müstakil bir sanat yoktur. Zaman geçtikçe gayet müstesna. Elhamra Sarayı benim için islâm sanatının yekâne bediası idi. Bizanstan kubbeyi almış. O tarihtenberi türk mimarisini. ne icabetlerinin kapısı hadinden fazla açılmış bin bir ağıza benziyen acem sanatı. hattâ en basit bir türk motifi bile Araptan. ne de basık kubbesinin sıkletiyle çöken Bizans sanati idi. Bir tesadüfle bu uykudan uyana bildim: Bir gün Beyazıt camisinin civarında bir kubbenin üzerinde lâleyi hatırlatan mermerden oyulmuş bir çiçek gözüme ilişti. ne de acem idi. Bu sanat Gustav Le Bon'nun perestidesi olan Arapların sanati. bunları karıştırarak melez bir mimari yapar ştup. bilhassa Endülüste'ki metrukâtını taktir ediyordum. Ben de bir takımlari gibi türk arap ve acem sanatlerinin muhtaser bir taklidi farzederdim. Meselâ türk araptan tezyinatı. millî benliğime ayit oluyordu. bediî hislerin menbaıdır. hendesî bedialar ariyan bir zevkle türk sanatinin asaletini. Bunu ahşap bir evin tezyinatı için çizmek hevesine düştüm. hatta Selçuktan ayrı nevinde güzelliklerin. Sadece türktü. Bütün zevkim bu garip tezyinatı seyirden. tenazurları.. Bilâkis.— 240 — ati hakkındaki şüphesin? kuvvetlendirebilir. taklitten ibaret kalıyordu. kendi hususî telâkkisiyle müstakil bir sanat . İşte o zaman bir çokları gibi ben de mimaride hep tenazur. Sinanlann. Mehmetlerin Kasımların sanatİni bir türlü keşfedemiyordum. Hattatlık ve tezyinatçılıkla uğraştığım tarihte ben de islâm mimarisi ve tezyinatı namına yalnız arabi. tedahülleri ile aklahayret veren hendesî arabsekler beni teshir ederdi. bu güzellik trkündü. Bu güzel motif ne arap. Artık bu basit lâle timsalinde türk güzelini seyrediyordum.

kendi varlığı içinde. onun şahsiyetini yabancıların zevkine göre değil. ve hayatın müptekir. hükümeti nefisin. büyük adamlarının teşebbüsleri. bir diğeri vazıh fikirlerin. kendi esaletinden şüphelenir.. Rabbini nefsinde ariyan milletlerin ise başka felsefesi. Bu milletlerden biri sanayii nefisenin. bir eseri olarak telâkki eden bir adam için kendi milletinin seciyesini beğenmemek nasıl mümkün olur ?!.— 241 - çılığını. daha bir çok sebepler her birine has bir an'ane icat ederek insaniyet âleminde mefkurenin şu veya bu muayyen bir şeklini temsile müstayit kılar. Her milleti. üzerinde yerleştiği toprak. kendi milliyetini sevecek yerde ecnebi milliyetlere imrenir. „ Bu sözleri meşhur Fransız içtimaiyatçısı ve feylesofu Bougle'nin " fransiz demokrasisi için „ yazdığı kitaptan aldım. kendi hususiyetleriyle duymağa çabaladım. her tarihi. sanat. Ve her birinin temsile memur olduğu muayyen hah ve hüsün şekilleri vardır. ve bulduğum yerde onu. olduğu gibi. İtalyan milleti sanayii nefisenin.. Bu hâller tereddidir. her vatan bu amelin hissesine düşen kismını yapar. ve ihtilâlkâr tesirleri vardır: Yeni nesiller kendi varlığından. Ve şüphesiz Gustave Le Bonun sözlerinden daha doğrudur. hatta türk ahlâkını kendi hayatının seyrine dalmış.. Bunlar sevilmek ve tepcil edilmek için hususî birer sebeptir. müessiselerin seciyesi. bir diğeri de derin fikirlerin Arzı Mevudu olmakla iftihar eder. kendi talihine bağlanmış manevî bir insanı arar gibi aramak sevdasına düştüm. teşebbüsün. ingiliz . milliyet ve tekâmül bahislerinde Gustave Le Bon'un felsefesini kabul etmek nasıl cayiz olabilir ?! Böyle bir nazariyenin gençlerin terbiyesi hususunda gayet muzır. başka feylesofları olmak lâzımgelir. Her kavmin tarihindeki muhtelif hâdiseler. türk hattatlığını. diğeri ticaretin. her seciyeyi hususî bir hilkat. 15 " İnsaniyetin bütün kuvvetlerini fiile kalbeden amel milletler arasında inkısama oğrar. Böyle bir insan için seciye.. her kavmin intihap edildiği bir vazife vardır.

bazen mizaç seciye telâkkisi dışında bırakılmıştır. hisleri. Seciyeyi . Bu cevaplardaki manaları geniş ve dar olmak üzere iki kısma ayırmak mümkündür. mayası hep iyilikle. bu asil ve metin seciyenin hürriyetine. Bir hayat imal edilemez. mevcudatı ottan ve kayadan ibaret olmıyan Türk vatamda şüphesiz diğer neviden manevî kuvvetlerin arzı mevududurSiz bu iddianın ispatını istermisiniz? îşte o toprakların müdafaası için ölen insanlar!. bazande zekâyı bu çerçevenin dişarsmda bırakmışlar. La Bruyere seciyeyi bu manada almıştı... faaliyetine engel olan manialara sorun. Geniş manasiyle seciye bir ferdin fikirleri. Seciye nedir?. hürriyeti için mücahede edenlere yardım edin. Bu suale muhtelif müellifler muhtelif tarzda cevap vermişlerdir. ve islâh edelim diye Türkün yekpare seciyesine yama uracağımza. Seciye Seciye fransızcadaki "caractere w kelimesinin mukabili ve tercümesidir. Dar manasiyle seciye bir ferdin hassasiyet veya faaliyet tarzıdır. Müdafaası uğrunda ölümü bile ihtiyar ettiren bir hayatın esaletinden. Diğer cihetten mizaç bazen seciyenin bir unsuru gibi tarifin içinde görülmüş. Seciyeyi dar mana ile tarif edenler zekâyı bazen bu tariflerinin çerçevesi içine almışlar. Meselâ niçin zenğinleşemiyoruz?! Siz onu._ 242 — •milleti teşebbüsün ve hükümeti nefsin Arzı Mevudu ise. temayüllerinin heyeti mecmuasıdır.. güzellikle. Seciye kelimesi fransızcada olduğu gibi türkçedede muhtelif manalarda kullanılan ve muhtelif talâkkilere uğrayan bir kelimedir. fakat hiç olmazsa hürriyeti müdafaa edebilir.. seciyesinin metanetinden kimin şüphe etmiye hakkı vardır ? ? Fakat diyeceklerki: Bu iyi ve metin seciye ile niçin tarakki edemiyoruz. doğrulukla yoğrulmuş olan türk seciyesine değil.

fazla tekrarlarından sarfı nazar edilmek lâzım gelirdi. seciyesiz: adam.- 243 - doğrudan doğroya mizaç müradifi anltyan müellifler de vardır. seciyesi kuvvetli. girmesin mi?. belki bu unsurlara istinat eden ve hatta onları terkibine almakla beraber oniardan ibaret olmayan bir terkip. ne de şuuruna dahil olan ene idrakidir. seciyesi zayıf adam. Evvelâ seciye kelimelerinin müradifi değildir. Fakat her iki talâkkide faaliyetin esaslı mevkii muhtaıcı münakaşa değildir. Seciyeyi tarif eden müelliflerden mizaç ve fitir temayülleri bu tarifin hududu harcinde bırkanlar arasında da ihtilâf vardır.. T. . ne ferdiyetini teşkil eden uzvî ve ruhî farkları. Hülasa secize öyle bir fikirdir ki bukadar muhtelif ve hatta biribirine zıt tarifleri olmasına bakılınca tarif edilemez bir mevzu zanedilir!. insanın şahsiyet sahibi olmakla beraber yine seciyeli veya seciyesiz olabileceği de düşünülebilir. Filvaki "seciyeli adam. Bilâkis Alfred Fouillee zekâyı seciyenin bünyesine sokmuştur. İşte seciye kelimesinin uğradığı ithamlar böylece uzaklaştırıldıktan ve hususiyle seciyenin ne oimadığj anlaşıldıktan sonra seciyenin ne olabileceğini düşünelim. Şayanı dikkattir ki seciye tarifleri arasındaki bu ihtilaf bizzat seciye fikrinin muhtelif olmasındandır. O derece ki aynı mizaca mensup insanlar arasında seciye farkı mevzubahs olabileceği gibi. Onuniçin her şeyden evvel seciye ile her müellifin hangi nevi hâdiseyi kastettiğini aramak bir de hususiyle seciyeyi seciye olraıyan şeylerden tefrik etmek lâzım gelir. Eğer seciye bu üç fikrin müradifi olsaydı lüzumsuz bir kelime gibi işaret edilmek. yüksek adam» tabirlerinde ifade edilen hakikat ne bir adamın nazarî kabiliyetleri. Bu ihtilâfın esası şudur: Seciyenin terkibine zekâ girsin mi. Her müellifin seciyeden anladığı mevzu bir değildir ki bt£ mevzuun tarifleri arasında tevafuk olabilsin. Ribot bu unsuru seciyenin hududu haricinde bırakmıştır. bir hassa kast: ediliyor. Salisen seciye şahsiyet mizaç ve ferdiyet kelimesinin bir müradifi değildir.

Hatta seciyeyi infiali hayatta arıyanlar. Seciye fikri şüphesiz bu ikinci kısımdadır. hiç bir korkunun tesiri altında oltmyarak belki yalnız ahlâkî vicdanına tabi olarak haraket etmiş. Bilâkis bu fikre münafidir. Fakat bizzat faaliyet mefhumu umumîdir. Şu halde seciyeyi diğer tabir ve hadlerin biriyle karıştırmaksızın düşünenlerin tarifinde müşterek olan unsur bu faaliyet unsurudur. Çünkü filân hâdise münasibetiyle hiç bir ihtirazın. seciyeli adam fikriyle alâkadar değildir. "Filân adam seciyelidir» deriz. Seciye. İradî faaliyet ali umdelere tabi olmadıkça ve bu faaliyet bu umdeleri tatbik hususunda sadakat ve vehdet göstermedikçe seciye ismini alması mevzubahs değildir. Fakat her iradî hareket seciyeyi mi ifade eder ? Hayır. Çünkü asıl otomatizim ister bir çocuğun haraketleri. Secize faaliyeti ihtiva eden faaliyetle alâkadar olan bir mefhumdur. Halbuki ali umdeler dediğimiz umdeler hep içtimaî . faaliyette ahenk hassasıdır. O halde iradeyi seciyenin başlıca unsuru olarak kabul edelim. Hangi nevi faaliyetlerdir ki seciyenin terkibine giriyor ve ona seciye ismini verdiriyor? Pisikolojide faaliyet başlıca otomatik ve iradi faaliyetler olarak ikiye ayrılıyor. hassasiyetle faaliyetin münasibeti fikridir. hareketinde sebat etmiş' eğrilmemiştir. ve temayüllerle tespit etmek isteyenler nezdinde bile müessir olan fikir. Şu taktirce seciye olmak için ali umdeler karşısında iradenin faaliyette sebat. Demek ki seciye fikrinin delâlet ettiği faaliyetler iradî nevinden olanlardır. buna seciyeli dimeye salâhiyettar değiliz. müşahhas değildir. Bir insan menfaati şahsiyesini istihsal hususunda istediği kadar faal ve müteşebbis ve hatta muannit olsun. istikrar ve vahdet bulunmak gerektir. menşei uzvî ve suflî olmıyan umdelere göre faaliyette sebat. ister bir mecnunun veya bir fikri sabit sahibinin haraketleri şeklinde olsun._ 244 — Çünkü faaliyet seciyenin en esaslı unsurudur. seciye alelitlâk iradi haraketlerin heyeti mecmuası değildir.

şahsî ve keyfî emirler yerine gayrı şahsî umumî emirlerin ikamesidir. Çünki bizi uzvî ve ferdî amirlerin sultasına karşı ahlâkan mücehhez bulunduracak kuvvet ve iktidar menbaı yalnız odur... intizamsızlık tecrübelerinin izalesi dolayısiyle seciyenin hayatına müessir olmak mümkündür. hatta seciyeli ferdi kendi ferdî kuvvetleriyle.. fertteki seciyenin mukabili cemiyetteki adalettir.— 245 - menşeli kıymetlerdir. Şu halde ^seciyeli ol. Pek güzel anlaşılıyor ki seciyenin istihsali. ayile. cemiyetin manevî hayatı ve kuvvetidir. seciye lâzımdır.. Eğer bir cemiyet ve onun tarihi olmasaydı. Fakat muhitte ahlâki umdelerin vuzuh ile tecellisine mani olan şeytanî kuvvetleri uzaklaştıracak tenkitler ve gene muhitteki ihtilâl.. seciyenin teşşekülü basit bir iş mevzuu gibi doğrudan doğruya terbiyecilerin elinde değildir. Adalet maşerî amirlerin ferdî sultalara galebesi. Binaenaleyh dinî. Şu halde seciyemizin mukadderatı her şeyden evvel cemiyetimizin mukadderatına tabidir. Seciyeye kıvamını veren ve onu mukavim bir hale getiren ancak içtimai muhittir. . iğtişaş. ahlakî umdeleri sarsılan bir memlekette seciye terbiyesinin bir buhran safhasına girmesi gayet zarurîdir. böyle ferdî ihtirasları mağlûp ettirecek. seciyenin terbiyesini ve seciyenin irtidadını kabile. Sözün kısası. millet. denilen içtimaî mevcutta aramalıyız. uzvî amirleriyle çarpıştıracak bir cazibe ve kuvvet mebaı da vücut bulmazdı. meslek. Ve bu seciyenin içtimaî hayattaki kıvam ile mütenasip olarak tevazün ve selabet kespetmesi kadar tabiî bir şey olamaz. a Fertlere Seciyeli ol! „ diyende " Olma ! „ diyen de odur. seciyemizi düzeltelim. mektep. demekte filen bir kıymet yoktur. Ferdi seciyeli kılan cemiyeti. Bu münasibet nazarı itibara alınarak dinilebirlir ki: Seciyenin İslahını.

zamanın çocukları. bu da muh terem bir zatidi: " Size bir müşkülümü hal ettirmek için geliyorum. Fakat bir türlü kararını vermemiş: "Acaba ben ne olabilirim? „ sualini soruyordu. kendisi ne olmak istiyor ? „ dedim . Fakat . buna tabiyetile muktedir olmalıydı. tt Ya kızınız. Bu gence şu suali sordum: "Fakat siz ne olmak istiyorsunuz ? „ Aldığım cevap şu idi: "Bilmiyorum ki!. cemiyetimizin hususî bir safhayı işaret etmiyor mu? Eski hayatta mesleği intihap edenler babalar. Bu müracaatler ve bu sualler beni hayli düşündürdü. ben de!. Bu sırada ebeveynin çocuk üzerindeki velayeti azalarak çocuk. Diğer bir gün bir çocuk babası geldi. bir şahsiyet ve muhtariyet kazanıyor. Şu cevabı vermişti: "O da tayin edemiyor.w Acaba bu sualler. yeni hayatta aynı meslekleri bizzat çocuklar intihap ediyorlar. orta tahsilini bitirmiş ve yüksek mesleklerden birine girmek istiyordu. Fakat niçin bü genç ve bu kız babası bana veya size müracaat edip meslek soruyor? Çünkü bu çocuk kendi kendilerine meslek intihap edecek bir kudrette değildirler. muayyen bir yaşta kendi mesleklerini kendileri intihap mecburiyetindedirler.- 246 - İstidat bahsi Günün birinde bir genç geldi. fakat hangisine vereyim tayin edemiyorum. „ dedi. Liseyi ikmal etmiş bir kızım var. ayilenin eski dinî. Hülâsa. Büyük mektep lerden birine girmek istiyor.. taksimi amele mazhar oldukça ve meslekî zümreler teazzi ettikçe eski ayile suretleride inhilâl ederek yeni ayile şekli zuhur ediyor.. ahlâkî ve iktisadî faaliyetleri daralarak büyük cemiyete intikal ediyor. Çocuğum için hangi mesleği ve hangi mektebi tavsiye edersiniz? . „ Aynı suali çocuk babasına da sordum r. Asrî çocukların ayilelerinde kazandıkları hukuk tarihi misallerle kabili mukayese bile de» ğildir. analar idi. Halbuki asrî genç. Tabiri diğerle. Çünkü cemiyet.

Ebeveynin her fiili ve her muamelesi mutlaka müspet veya menfi bir tesir vücude getirir.. tabiri diğerle yalnız maddiyat. Ancak bu şeraitle müstayitierin istidatla* rını seçmek müyesser olacaktır. resim ve elişine müstenit bir tedrisat. Tedrisatın bilhassa lisan ve edebiyat derslerinin marifeti nefs. basit bir iki fiilden ve muameleden ibaret değildir. tabiiyat ve riyaziyata müstenit değil. Ayile hayatında arzu ettiğimiz gibi uyanık ve kendinden haberi olan çocukları yetiştirecek olan terbiye. Binaenaleyh bu gün ayile hayatının yeni şartlara göre tanzimi icap eder. edebiyat. hakikaten muazzamdır. Sonra tam ve temamiyet düsturuna muvafık bir tedrisat. Bu deslerin müsavat namına müdafaası lâzımdır. Seciye.. içtimaî bir mahsûl Meşrutiyet inkılâbı bize muhtelif içtimaî mefhumlar 16 .- 247 — bu kudretsizlik neden? Bu kudretsizlik şüphesiz. O dersler ki tarzı tedrisine göre müspet bir zihniyet gibi vustaî bir kafa da teşkil edebilir. istipsan nefs hususunda oynıycağı rol. Marifeti nefs ve şahsiyeti öldüren başlıca iki sebep vardır: Biri eski ayile terbiyesinin büsbütün menfi ve korkak yetiştiren tesirleridir. Demokrasi ve cumhuriyet inkılâbı namına mektepte görmek istediğimiz en büyük tahavvül istidatlara hürmet etmek. Diğeri mekteplerde fikrî hayatın inkişafına engel olan ezbercilik ve şahsî mesainin tanınmamış olmasıdır. tahlili nefs. felsefe. istidatların inkişafına müsayit faaliyetleri hazırlamak ve istidatların inkişafına müsayit usuller kullanmak olabilir. Mektebe gelince burada en mühim vasıta derslerdir. Bir de demokrasinin en büyük vazifesi istidatların hakkını vermektir. müteaddit istidatların inkişafını temin edebilir. ki bu gençlerin aldıkları terbiyeden ileri geliyor.

adalet gibi.. Mütefekkirler için bunları müşahhaslaştırmak elim bir tefekkür mücahedesi idi. Bu mefhumlar zihinlerde biri birine zıt okuyan şeylerdi. Bu itibarla cemiyetimizin sadece bir makesiyiz. bir muharriptir. Ruhlarınızda vahdet ve kıvam bulmak için vahdet ve kıvamı olan bir cemiyetin hayatını yaşamış olmalıyız.getirdi. gayrı Türk unsurlar Türk samimiyetinin tabiatini bozuyordu.. Saray ile halk zahidin telâkkisiyle lâik zihniyet boğuşuyordu. terkip ve ibda kudretini veren yüksek ve hâkim bîr mevcut olacak. müsavat... Fakat cemiyetin hayatında birleşemiyorlardı. Hakikat şu idi: Din ile ilim. uhuvvet. bazan bir seciye sosiyolojisi yapıyor. fakat sedyenin kendisini icattan âciz kalıyorduk !. Ruhlarınız ikizlikten ancak ikizliği atmış bir cemiyetin devamlı ve ahenkli hayatiyle kurulacaktır.. Hürriyet. Çünkü seciye psikolojisi bize seciyenin en mühim mümeyyizesi olarak ferdî faaliyetlerde ittıradı. Seciye terbiyecilerin en büyük endişesi idi. ve otomatizm vardır. Bu ittırat Meşrutiyet cemiyetinde yoktu. Seciyemiz içtimaî varlığımızın bir parçasıdır. Aynı ferdin faaliyetinde irade ve terkip kudreti yerine insiyak. Biz böyle yaparak bazan bir seciye psikolojisi. Yaratıcı bir muhayyileye ancak yaratmak ihtimallerini taşıyan bir cemiyet hayatiyle sahip olabileceğiz. İnkılâp pedagojisinin bu bitmek tükenmek bilmiyen davasını son defa rüyet etmek lâzımdır. . Cemiyetin bu yaratıcı kudret veren tesiri ne suretle vaki oluyor? İşte seciye pedagojisinin bütün mukadderatı bu sualin hâiline bağlıdır. Bu mevcut şüphesiz ki cemiyettir. O halde ferdin bu uzvî kuvvetlerine vahdet. hezeyana mütemayildir. Aynı fert muhayyilesi itibariyle halk ve icade muktedir değil.. Fert hayvanı tabiati iktizası bir mübdi değil. seciyenin sosiyolojisi ise bize en mühim bir hakikat olarak iradenin içtimaî menşeini gösteriyordu. Ezcümle Meşihat maarifi tadil ediyor. Çünkü bu cemiyetin müessiseleri tezat halinde idi. Bütün tefekkürlerinizin adesesini onun üzerinde dolaştırıyorduk.

Yokluktan varlık çıkarmı?! "Yokluktan varlık çikârrm?. yaratıcı olan hayatını bütün feyz ve şiddetiyle yaşatabilmektir. Ve ben bir bedaheti münakaşa etmek istiyen adam mevkiine düşmüş oluyorum!. Bu renkli resimleri çocuklar. ahlâk kaplarını genişletiniz ve bu kapların ağızlarını bütün türk çocuklarına tamamiyle açınız. makasla keserler ve uç uca getirerek inşaat numuneleri yaparlar Ben bu eğlencelerin terbiyevî mahiyetlerine şiddetle kaniim.— 249 — Halbuki yeni türk cemiyetinin hayatı bu gün bu şartları Jıayizdir. O halde bütün mesele yeni bir cemiyetin teşkküiünü beklemek değil.. Bakınız ne garip cevaplar alınıyor. Bir iki vakayı misal veriyorum. Günün birinde bir zat bana şu sözler söyledi: ''İnşaat işleri terbiyevî değildir. kendi kendine icat etmesi lâzımdır. Bir ev... Çünkü bu nevi işler çocuğu*mihaniki surette çalışmıya alıştırır. teşekkül hâlinde bulunan bu cemiyetin. sanat. bu suali böyle bir fikir suali olarak akıllı bir adama sorunca: "Ne mümkün! „ cevabım alıyorum.. iyi ve güzel nüskundan mümkün olduğu kadar çok içsinler. Gene günün birinde bir ilk mektep . Bu çocuklar yeni cemiyetin doğru. yekpare. Senelerden beri Avrupa'dan Türkiye'ye idhal edilen inşaat resimleri vardır. O halde yeni türk neslinin seciyeli olarak teşekkülüne hiç bir mani yoktur. Halbuki maksadım kelime oyunu değildir. Çocuk hazır numuneleri kesip yapıştıracağına. bir değirmen ve sayire. Bu suali bir de iş lisaniyle sorunuz.. Yedi sekiz yaşındaki çocukların kendi kendine icat etmesini istiyen bu zatin sözlerindeki ilmî mahiyet acaba nedir? Bunu düşündüm. metin ve yaratıcı fertler olarak neşvünüma bulacaklardır. İnkılâbın kıymetlerini taşıyan irfan. Osun için çocuğu olanlara her zaman tavsiye ederim. bir çiflik.

hatta muayyen bir tekâmül devresine kadar onları icat edecek değil.„ diyor. işlemez. armut ağacı da tomurcuk yapıp meyva vermeden evvel büyümek. Bırakınız çocuk kendisi icat etsin. böylelikle istifade ederler. Çünkü tabiatin mali değidir.. diyor. beşeriyetin mirasını elde etsin.. halbu ki müfettiş Bey diyorlar ki bırakınız kendileri icat etsinler. Biz bunları çocuklardan öğrenecek değiliz. ahlâkını medeniyetini öğrenmektir. çocuklara bunları biz öğretecğiz. onları olduğu gibi kabul edecektir. fakat neyi ?! Medeniyeti mi ?! İşte çocuk buna muktedir değildir.. medeniyet çocuğun icat ettiği bir şey değildir. Taklit olmıyan yerde icat nasıl olur?! Fakir kalan bir hafıza zengin bir muhayyileyi nasıl besler ?! Bu da bir ruhiyat hatası olacak: Bırakınız çocuk icat etsin.. kazançları cemiyet öğretmezse tabiat nasıl verir?!. diyorlar! Fakt bırakınız çocuk evvelâ temeddün etsin. ahlâk. Onlar kendisinden evvel vücut bulmuş müessiselerdir.. Bildiğimizi açık söylemekle mükellefiz. Gene bu muallim bir gün bana rasgelince soruyor: "Siz diyorsunuz ki mini mini çocuklar hazır numuneleri kesip yapıştırsınlar. Dil. Biz de şaşırdık kaldık. Elma. mütemadiyen tegaddi ve temsil etmek ihtiyacındadır. . Terbiyenin vazifesi ona dilini. İlmî bir münakaşa neticesinde kati bir hezimete uğrayıncıya kadar kanaatimizi muhafaza edeceğiz. nasıl hareket edeceğiz bilmem?!. bes'lenmek. Henüz söylemez. Cemiyete ayit olan sermayeleri.. anlamaz.müfettişi bu hazır numuneleri kestiren bir muallime soruyor: " Ne yaptırıyorsunuz?!. Çocuk dünyaya geldikten sonra... Çocuk içtimaîleşmek iztırarmda olan bir mahlûktur. Şimdi istiyoruz ki henüz içtimaî rüşte vasıl olmıyan bu biçare vahşiler icat etsinler. Muallim anlatıyor: " Mevsim münasibetiyle hazır bir soba* nümunesinini çocuklara kestiriyorum „ • Müfettiş itiraz ediyor: " Böyle hareket etmek yanlıştır.

İstidatlı diye talebesinin bir kısmını teşvik ederken. arkadaşlarından geri kalan çocuk istidatsız. kabiliyetsiz. Halbuki tekâmül fikrinin bu gün en samimî müradifi orijinalik fikridir.. umumiyetle insanın tekâmülü hakkında felsefî. yahut tenbel ve sayiredir.Istidaden zayıf! Geçende ecnebi bir mektebin imtihanında donen bir çocuğun vaziyetini tetkik ettim. bunlar mektep hocalarının dilinde ve terbiye kitaplarının sayfalarında.. Şu halde nasıl oluyor da bir iki lisanı zararsızca yazan ve okuyan temiz ve gözel giyinen ve muaşeret kayidelerini tatbik ede- . Hele muayyen bir mektepte beğenilmiyen bir çocuğun diğer bir mektepte takdir edildiği çok kere vakidir. Bir çocuğun tekâmülü ötekine benzemez Çocukların tekâmülleri arasında kat'i bir muvazilik tesis edilemez. hiç olmazsa canlı denilebilecek bir tellâk ki sahibi değildir. iktidar..Bu adam klâsik kayidelerine ve ananevi usûllerine rağmen çocuğun. meleke. belki hususî zkâIar vardır. her hangi musahabede yahut tenkitte gelişi güzel kullanılan klişelerdir. Bunlar çok kere müphem oldukları için vazh ve kat'i fikirler gibi kuUmldtkları zaman ekseriya dalâlete. muayyen ve kat'i bir zekâ yok. Bana bilvasıta şu cevap verildi : "Istidaden zayıf olduğundan!. Onun nazarında ikinci senede şu muayyen malûmatı kazanmıyan. „• On beş yaşırçda bir gencin bir senelik hayatı üzerinde hükmünü veren bu mektebin sözünü düşünüuyorum: İstidat. kabiliyet. Bu çocuğun niçin sınıftan döndüğünü anlamak istedim. seciye. Bir çok hilkatlerin mektep haricinde ve mektepten sonra inkişaf ettikleri görülmştür. istidatsız diye diğerlerini ihmal eden bir mektepçinin mesuliyeti şu notadadır. Bir çok hilkatler de hayatın ilk devirerinde inkişaf etmemekle beraber daha sonra birden yaratıcı bir hamleyle inkişaf etmişlerdir. adaletsizliğe sevkeden tehlikeli aletlerdir.

. yalnız? kemiyetini ölçü olarak kullanan telâkkilere karşı yazmaktır.. istiyor ki çocuk mektebe intibak ettsin!. Mektebin zayıf yahut kuvyetli. kanunda aradığımız adaleti mektebin işlerinde de arıyahm . En amelî en ziyade müşahedeye muhtaç olan tetkiklerde bile bu böyledir. birer dikkatli bahçıvan olduğunu unutmıyahm. nebatların ve hayvanların yalnız tavsifini yapan morfoloji bahisleri de böyledir. Fakat bu nasıl mümkün olur ?. Evvelâ şunu ehemmiyetle işaret etmeliyim ki malûmatın. Mektep çocuğunun hususî kabiliyetlerine intibak edebilecek gibi tedbirler almış mıdır ? Mektep bir türlü çocuğu kavrıyamiyan çerçivesini biraz daha daraltmış mıdır? Hayır. yahut zengin bütün çocukları» tekâmülünü idareye mahsus bir bahçe ve hocaların bu nebatlara karşı betbin ve bethah yabancılar değil.. fakir. yani . Froebel'in icadı olan w Çocuk bahçesi „ hayali ne kadar beşerî bir hayaldir. psikoloji ve sosiyoloji gibi sırf tefekküre.. Terbiyeye memur olan çocuk değil. Meselâ tarih. etnografya.9^9 _ bilen bir gence istidaden zayıf diyebiliyoruz ?!. Mahkemede. Çok okumak Bu serlevhanın altında "çok okumak mı iyidir. yalnız bir şartla : Bu unsurlar beynimizin dokunmasına karışmalıdır. Bu bahisler tabiatin kanunlarını arayıp bulmak vayifesini taşımadıkları hâlde bir müdekkik ve bir tespit edici mevkiinde yine ilmî bir tefekkürdür. nasıl oluyor da birden onu sınıftan dışarıya ata biliyoruz!. Kaldı ki biyoloji. görgünün çokluğu kadar akıl hayatımız için mühim bir sermaye ve azık olmaz .. Haydi bunu diyebildik. Maksadım okumanın yalnız çokluğunu. mekteptir. az okumak mı iyidir? „ gibi avamca bir suale cevap verecek değilim. ehlî yahut vahşî. çünkü bir hüküm ve muhakeme hissesi vardır.

irade. dayima karışık olan hakikat karşısında insanın usulü dayiresinde düşünmesidir . kalp. dinî bir intibah. mefkure. ilim. gibi ruhî ve vicdanî mevzuları aynı suretle tezyif. servet ve saman gibi haricî ve maddî mevzuları aynı kafa ile tepcil ediyorlar!. vicdanın en harim eserlerine. Felsefe hayat yakut tekâmül dediğimiz hiç te sade olmiyan. yahut bediî bir iştiyak şeklinde görünen fakat dayima batını bir tekevvünden haricî bir teşekküle doğru seyreden .. ve maddenin katı elleriyle ruhun. gibi aynı hayatın tecellileri hakkında yalnız başkalarını nakleden fakat felsefesi yahut felsefe görüşü olmiyan bir "çok okumuşsun kıymeti ne olabilir ?!. ahlâk. sanat. Siyasiyatta " Tanzimaçılık „ hayatta "Mihanikiyetçilik» . fen. ruh ve vicdan mahlûk...— 253 — mukayese ve istidlale istinat eden ilim şubeleri.. Yalnız çok okuyan hatta okuduğunu iyice hazmeden ve böylece muhtelif meselelerden bahseden bir içtimaiyatçı farzediniz. zevke. ruh ile vicdan netice sanıyorlar... ahlâkî bir buhran. Şöyle ki madde halik.dayima hariçten dahile doğru olanmihanikî tesirleriyle müdahale ediyorlar.. terakki. Böyle olduğuna göre zekâ. Aklın hangi çeçe- .bu ruh ve vicdan inkişaflarına maddenin . aynı vaziyettir. ahlâka tasallut ediyorlar. terbiyede " Fikircilik „ kılığına girerek kuvvetini ya eksik bir ilimden alan yahut ilmini yanlış bir felsefeye saplıyan bu mezhepler.. vicdan. madde sebep. ahlâkıyatta "Menfeatçilik. böyle bir zatin ne ilmî bir kıymeti ne de ilmî bir rolü olamaz. Maddiyatperestler ve yeni gençlik Bu memlekette bir kısım münevverler var ki hak. İlimden felsefeye geçelim.. siyasî bir inkılâp. Bunlar doğrudan doğruya tefekkür mevzularıdır . madde ile ruh ve vicdan hakkında aynı galeti ruiyyetin esiridirler.

tahsili manevî ve ahlâkî inkılâplara mebde bilen terbiyeciler bence hep bu mezhepten sayılabilir. Avrupa'yı kör körüne taklitle memleketi islâh etmek istiyen tanzimatçılar.idare eden kanunlara bakıyor. zayıfı. kavî ile zayıf arasında bir güreştir. kuvvanî bir hakikat. mahsusat ve maneviyat âleminden haberdar görünmüyorlar. gözle görülemiyen.. fikri. hesaba. Kanaat.— 254 — çevesine girerse girsin.. mağlubu takbih ediyor. evvelâ iğrenip. Bu hükmü nasıl veriyorlar ? !. tevekkül. hayır ve şer mefhumlarını ferdî hesaplarla hâlle kalkışan ahlâkıyatçılar.. Galebe kavinindir.'tir.. ilmin muayyiniyeti haricinde nizam yoktur. kavga. vicdanlarda bulamayınca akla. tahlile girmiyen.kelimenin en geniş telâkkisiyle . bu mezhebin en derin temeli . Maddeciler işte bu mebdeden hareket ederek milletin vicdanî duygularını." Maddecilik .. " Hayat bir kavgadır. bütün aklî ve iradî tedbirler ve teşepbüsleri fevkinde kadere karşı göstediği tevekküle " aciz „. fakat ezelîyi. Aynı. vicdanın hangi mevzuuna çökerse çoksun. içtimaî hayvanları değil . rahmaniyi takdis etmenin hissî ikrarı olan mahviyetine " zillet „ . akılla izah edüemiyen. her türlü külfet ve israftan azade olan hayatına " iptidaî „ diyorlar !. Maddenin mihanikiyeti haricinde amel... kuvveti atkdis. sonra düşünerek !.. Maddeciler makulât ve maddiyat dünyası haricinde ve akıl ile ilmin maverasında mevcut ve müstakil bir âlemden. mahviyet. şan ve şöhreti istihkar. hayata hikmiyen kimyevî bir hâdise diyen hayatçılar tekâmülü sırf muhitin kör ve tesadüfi tesirleriyle izaha yeltenen tabiiyatçılar.kafa ile madde- . Maddecilik.. keşfe sığmayan bir hakikat yoktur diyorlar. mefkureyi iştiyaklarını bile tezyiften çekinmiyorlar: Meselâ Türkün yaşayışında iffetin en büyük düstûru olan kanaatine " miskinlik „ . „ diyerek kavgayı. denilen hayatı duyduktan ve yaşadıktan sonra iğrenerek'mi ? Hayır. kökleri hayatta o'mıyan her harici kuvvet gibi müeyyidesini kalplerde. ilme teveccüh ediyor: Tabiatte " vahşî „ hayvanları .

medeniyete husumet gibi telâkki edildi. halkı bu enmuzçeten çıkarmaktır. Hatta avrupahlarm " Hasta adam „ dedikleri bu Türke o daha fazlasını söylüyor: " Bitmiş ! „ diyor. Hasta. ve " eşek Türk! „ demekte tereddüt etmiyor. mütefessih bir mahlûk gibidir !. Halk münevvrlere. maddeciler de kendilerini istırarî bir mevkide görüyorlar. firengili.. Memlekette bir yeis dalgası gibi süratle yayılan bu tefekkür hastalığı meşum neticeler doğurdu. bu hayattan sadece iğreniyorlar. Maddecilerin gayesi " Medenî adam „ yetiştirmekti. Maziye muhabbet. O zaman merdut bir ırk nazariyesine yapışıyorlar. Maddecilerin zihninde u Anadolu köylüsü „ hasta. ameliyatın icrası için her şiddeti. „ diyor!. Bütün siyasetlerinin gayesi hasta hayale karşı nefret telkin etmek. Türk yaşamak kabiliyetini gösterdikçe " Halâ yaşıyor ! „ diyor. Bu içtimaî şakavetin tahribatı bereket versin ki münevverler sahesinde kalıyor da halka giremiyor.bir edibimizin tasvir ettiği gibi .- 255 — cilik göz önünde olanlara başını çeviriyor. bütün geriliğimizi kafa tasiyle izaha kalkışıyorlar !. her cebri mubah sayıyorlar. Maddeci bolulu Türkün bu saygısızlığa karşı isyanında medeniyet için bir kabiliyetsizlik manası buluyor. " Sürünenler için ölüm saadet..evvel emirde yalnız bıyıkları tıraş edilmesi lâzım gelen bir aşçı yamağıdır!. Türk yaşamakta inat ettikçe " Acaba niçin ölmüyor ! „ diye şaşırıp kalıyor. terakki ve temetdüne asi.. Tahribat halkın aklı selimine çarptıkça maddeciler şaşırıyorlar. Milliyetinden irtidat. Bir kere halkle münevverlerin arası açıldı. " Avrupa görmüş zat „ 'tir! Anadolu köylüsü ise . kangren bir uzva ameliyat yapan cerrahlar gibi.. vicdanından istifa edenler görülmüye başladı. Nazariyelerinin çürüklüğünü görmekten âciz olan bu insanlar çürüklüğü halkin hayatında bulmak istiyorlar. Medenî adam. Sevmiyorlar... Hakikati halde maddeciler islâh etmek istedikleri hayatı seviyorlar mı ? !. Hayat ve necat . geriye kalanlara hayat haktır. münevverler halke karşı derin bir gayz duydu.

orjinal bir ruhu olduğunu. yahut hariçten düşman gözüyle görülen ve iğrenilen bu hayatı bütün samimiyet ve harimietiyle bir kere kavrayıp nefret siyaseti yerine muhabbet felsefesi koyacaklar. f Bu katlanış ve dönüş ne maziyi parça parça . zevkin. vicdanı.. Gençlik bu felsefî inkılabı yapabilmek için lâzım ki her şeyden evvel yabancı bir hayatın cansız mefhumlarını zihninden atsın. Bilâkis ruhu. her kavmin diğerine göre iyi kötü. büzmek. türkçe anlaşmak. türkçe yaşamak âdeta güçleşti.- 256 - hep mazinin inkıtamda arnadı.. Millî. bediî bir hayatı. garbı . Tarihin devamında ise ölüm tehlikesi görüldü. Yeni gayreti. hülâsa kendine göre bir oluşu ve duyuşu olduğunu düşünemediler. orjinal bir medeniyet yaratabileceğini.. sanatin. mefkurenin yalnız vicdandan doğabileceğini bir türlü anlıyamadilar. sandılar. sonra tarihine katlansın. bir tekevvün mahsulü olduğunu farkedemediler. ve yine müstesna. mahallî olan şeylere karşı husumet edildi. cansız bir şey gibi ezmek. ahlâkın canlı olduğunu. istikbalin ancak maziden. Tekâmülün bir tahrik eseri değil. tarihin canlı. avrupaî olmakla beraber lisanı. makul gayrı makul. Türk milletinin de müstesna. bu tarihi bütün canlı sadmelerinde ve yaratıc» hamlelerinde duysun. ilim yayılır.kör körüne . Bütün bu ceryanm neticesinde seciyemizi tahripkârlık ve riyakârlıktan ibaret bir tabaka kapladı. hayatı bir mühendis gözüyle görecek yerde. canimin canlıdan. Maddeciler tekâmülün içeriden gelme bir şey olduğunu bilmediler. O derecede ki türkçe söylemek. eski nefreti âdeta bir din oldu.. ahlâk düzelir. Artık bu günkü gençler şu iki yoldan birini tutacaklardır : Ya maddeci kafasiyle maneviyat sahesinde ki tahribatımızı sonuna kadar götürecekler. zihinlerdeki madde kahbiyle kalıplamak istediler.taklitle şark terakki eder. Terakki ilâç gibi hariçten şırınga edilir. bir sanatkâr kalbiyle duyacaklar ve bir sanatkâr aşkıyla seveceklerdir. katı. zorla güzellik olur. bütün seyirleri ve zarureleriyle bu tarihi yaşasın .

altında dolaşan insanların temasından uzak kalırlar ne güzel!. üzerinde ki riya ve irtidat kabuğunu atıp halin mütereddit günlerinde mevut istikbaline atlıyacaktır. İşte Bu vaziyetlerde örümceği almcıya kadar kan ter içinde kalırlar. Bir sanatkâr ki ahlâkın. gerileyip gerileyip te canlı mazisinden aldığı bu hızla ancak. Bazen de bellerinden iple bağlanarak kubbenin etrafındaki gezinti yerinden ileriye sarkarlar ve ellerindeki tavan süpürgesini uzatırlar. aynı nehrin dalgaları.— 257 - tespit eden müverrihin. Örümcek alan. belki cani* mevzuun duyan bir sanatkârın. Bir kere kurulup örüldükten sonra bu kubbeler. Fakat örümcek denilen cılız ve sessiz bir hayvan vardır . ne meyzin. Bu canbazlar bazen hayatlarım tehlikiye koyarak orta kandilin zincirine tırmanırlar. ayakla tırmanmak mümkün değildir. Artık kubbenin güzelliğini kirleten bu lekeyi temizlemek farzolur. sanatın maziden beri ardı arası keislmkesizin akıp gelen nehrini duyacak.. bu canbazlarln bütün hayatları böyle örümcek almak için kubbeden kubbeye tırmanmakla geçer. Ruh. ne imam. Onlara "filân kubbe nasıl?„ diye so- . mahsus canbazlar vardır. şelâleleri kendi vicdanının derinliğinden bu gün bile akıp geçtiğini işitecektir. bir hayat ve tarih sanatkârının sezişine benzeyecektir. ne de bu parçalan zorla yaşatmak istiyen mürteciin teşebbüsüne. benzemiyecek.. Yüksek cami kubbelerine elle yetişmek. inadına gider kubbenin ta ortasında sinekleri yakalamak için ağ kurar! Aşağından bakanlar bazen bu ağı kubbeye sürülmüş siyah bir leke gibi görürler.. ne de o güzel kubbeyi yapan sanatkârdır. Bu işi görebilecek adam.. Örümcek alan canbazlar.

Bu tenkit canbazlarma sorsalar ki kitabın. Bu sözden hiç bir şey anlamaya- . cami kubbelerini örümcek ağları kaplardı • Fakat bir kaç canbaz bütün İstanbul kubbelerinin örümceğini almak için kâfidir . Yalnız örümcek ağının kara hayali vardır .rulsa. mecmuanın. "Çok pis.. felsefesinden ne haber?!. İnsanları böyle mesleklere teşvikte belki daha ziyade fay ide memul ola. şekli. Bu münekkkitlerin bütün gayretleri filân kitabın. manasından. filân faslında ve filân satırındaki filân kelimenin ve filân harfin manası. noktası ve yahu I bilmem nesidir!.... kubbe hesabı anlamak kabiliyetleri» sanki örümcek ağiyle örtülmüştür!. ne zaman yeni bir kubbe örülse derhal altına gelip örümceği var mı diye kubbesine bakarlar ! Bulamazlarsa kızarlar.. ruhundan.. Örümcek canbazları İstanbul gibi kubbesi çok bir şehir için pek lüzumlu adamlardır: Eğer onlar olmasaydı. zira geçinmeleri o yüzdendir! Bulurlarsa hemen kollarını sıvarlar. Nazarlarında kubbe. Yerden kırk elli metre yüksekliğe tırmanan. Çünkü bir canbaz her gün bir yerde çalışsa senede yüzlerce caminin örümceğini alır. çok kirli!. Bazı münakkitler vardır. ne de kubbeyi tutan fennin hesabından haberleri bile yoktur. bu örümcek canbazlara benzerler ! Ne zaman yeni bir kitap. filân mecmuanın. „ derler. ekmek parası kazanmak zaruretiyle örümceği alınması lâzım gelen yüksek bir tavandır! İşte o kadar. Ne örümcekli kubbenin ne de örümceksiz kubbenin zihinlerinde bir manası yoktur. mimarlar için iş böyle değildir. Bunlar ne kadar çoğalsalar belki o derece hayırlı olur. yeni bir mecmua çıksa. ya altından.. ya kenarından eserin örümcekli yerlerine tenkitlerinin süpürgesini uzatırlar !. fazla olurlarsa aç kalırlar. Onun için her keşi örümcek canbazı yapmakta fayda var mı bilmem ?! Halbuki ressamlar. ne zaman yeni bir fikir ortiya konulsa. şairler. yine o kadar bir derinliğe sarkan bu zavallıların kubbe zevki duymak.. Ne kubbeyi yapan mimarın zevkinden.

kollan tavan süpürgesini sallıya^ kadar uzun olmak şar tiyle. müfit adamlardır. imlâ. mana. . kelime.. Ve bütün gibi görülmek. Çünkü ne vaziferi. Çünkü her eser mutlaka kusurlu. derler. büyük. mefkureyi aramıya mü say i t değildir. canlı bir bütündür. Gözleri harf.— 259 - rak ve dayima örümcekten bahsediliyor sanarak " Aman sormayın çok kirli. Fakat. dediğim gibi. canlı eser olamazdı. Kusuruz olan yalnız Allah'tır!. Gerisi?! Kuru kalabalık !. öyle anlaşılmak lâzım gelir. ne de idraklari asıl fikri. böyle bir kaç tane olursa bütün bir şehir için kâfidir!.. O da.. ruhuyle yekpare. Her eser vücudiyle.. bacakları zincire tıranacak kadar kuvvetli. ruhu. çok fena!. nokta ağları altındaki koca bir âlemi. Sanat eseri bir dokuma değildir ki her bir teli ayrı ayrı çekilip yoklansın. maksat. kısmen örümceklidir. Fakat denilecek ki bu nevi tenkitçiler mücrim midir ? Hayır bilâkis.. kuvvet âlemini göremez.. hatalı.. Eğer münekkitlik bu canbazların zahmetinden ibaret olsaydı dünyada güzel.

Felsefe .

Felsefe .

.

Fakat yolu bilmiyoruz . kaç dakika uzakta olduğunu. çocukları mektebe göndererek sersemleştirmekten ise.. Bir müddet yüzlerine bakarak. gemirip duruyor ! yanımızda bir kaç musevî genci var. manasızca sırıttı.. Hiç unut17 . lakırdı söyletmemek. cahil bırakalım.. değnek elde hayvan gibi sürmekten ibaret olan ananevi usullü terbiyemize isyan ettim. halkın ruhundaki safvet ve bekârete veriyordum !. Gerçi benim böyle söylenmemi cehalet taraftarı ve ilmü irfan düşmanı olduğuma atfedenler oldu ! Hatta zürefadan biri bu " İlim husumeti. yiyecek. Çocuğa: İsmin ne ? diye sordular. Köyü dolaşmak istiyoruz . Şehirli çocuğun bu yabaniliğini görünce o köylü çobani hatırladım. Çocuğa köyün yolunu. gözü karışık. Sonra başını önüne eyip yine ayvasını. Hiç cevap vermedi. kirli.. Bu güne kadar devlet ve milletin muammer olmasını bile münevverlerin ilminden ziyade. içecek bulunup bulunmadığını sorduk. Şehirli ananesinin bu çirkinliğine karşı köylü ruhunun sadeliğini tercih ettim. Tarlanın kenarından sekiz on yaşlarında küçük bir çobana rastgeldik.. Çocuk bize istizaha hacet bırakmıycak derecede açık ve kat'i cevaplar verdi.yine sekiz on yaşlarında diğer bir çocuk bulunuyordu : yüzü. diyordum!. utandırmak. Böyle bir maarife cehaleti tercih ederim. alık salık bir şey!.'nin tarihçesini bile yazmıya kalkıştı!. Elinde koca bir limon ayvası. Tekrar sordular. O tarihte intişar eden kitaplarımda hep bu miskinliğin aleyhinde yazıyordum.. Köye vardığımızda çocuğun verdiği bütün malûmattan istifade ettik . daha iyidir. Bir iki gün sonra İstanbul'a avdet ederken vapurda kamarotun oğlu olacak .— 263 — Babnî hakikatler 1912 senesi Mudanya karşısında Armutlu köyünde bulunuyorum. Deniz seyahati uzun sürdüğü için canları sıkıldığı anlaşılıyordu. bu sefer daha dişliyerek koparmıya başladı !. Vapur Bozburun'n dolaşamadığmdan Armutlu limanına iltica etmiştir .

insan vücudu. Bence iki türlü. onu renge. göze göründüğü gibi çizmek. haksız olur .. Gerçi her ikisinde de gözün rolü bir değil. tabiatin kendisi değildir. bir alet.. zaptetmek lâzımdır . Siz sanatkârın resmini fotoğraf ve mühendis göziyle tabiate ne derecede mutabık diye tenkit ederseniz. sokak. bahçe. Nasıl oluyor da böyle bir adam cehalet propagandası yaptığıma kani oluyordu ?! Bunun sebebi o adamdaki mantıktır. San'atkâr ruhunu bu batini tabiat vasitasiyle ve bu tabiat vesilesiyle tecelli ettiriyor demek.— 264 — mam bir gün de fazıl ve müdekkik tanınmış bir dostumla görüşüyordum. dedim . bazılarını atar. çiçek. Lâkırdı sırasında lâtife olsun diye: — Malûm a. Sanatkâr onu duyuyor. Ne derece doğru diye değil. hem görmez ! Bazı çizginleri alır. bazılarını da mübaleğalandırır. Bu zat gayet tabiî olarak: — Ayol halâmı öylesin?! dedi!. hatta bir gayedir! Mühendis için. . bazılarını hafifletir. mühendis için.. maksadımı izah edeyim: İşte bir şehir. Çünkü sanatkâr bu suretle gördüğünü çizmek değil göz için mekşuf olmıyan bir hakikata vasıl olmak istiyor. göz. Adamcağız gerçekten inanmış ve şimdide hayret ediyordu. yahut bir ressam gibi duyarak göreceksiniz . takdire müsayit olmamasıdır. cisimler yaratıyor . Kullandığı mantığın vukuatı kavramağa . belki kendi ruhunun tabiatıdır .. ne derece canlı diye. Ancak heyecan ve güzellik itibariyle kendi tabiatına ne derece mutabık yani manevî dünyasını ne derece tasvir etmiş diye tenkit etmelisiniz . karşısındasınız. bunu ya bir mühendis gibi tahlil ederek... çizgiye sokmak için yepyeni bir âlem. biz cehalet taraftarıyız!.. Öyle bir bediî âlem ki hiç bir hakikati tabiatinkine mutabık değil! Şu halde sanatkârın icat ettiği tabiat. diyeceksiniz!. Batinî bir hakikat . Kaç türlü mantık vardır. şekiller. hatta iki türlü görüş vardır. Fakat sanatkâr için böyle değil: O hem görür...

vazifeleri vardır.. miyar artık zevktir . müessesesiz cemiyet. Her cemiyette din. kısalık. Mevzu nedir. Bu batını hayat zahirî bir vücude tutunacaktır. Sanatkâr bunları söylemek için bir lisana muhtaçtır. ne kadar yaşadı ve yaşattı. aklın mantıhını kullanmakta elbette haklıyız. diye tenkit edebiliriz. kalp manasiyle ne kadar iyi duydu. Tarih ve hayat İçtimaiyatçılar derler ki: " İçtimaî hayat. Değilse mikyas. dinî. fakat o kadar. ahenk. gibi manevî. Hülâsa tenkit. müessisesiz içtimaî hayat yoktur. Cemiyet olan yerde bu müessiseler vardır. Kabul edelim ki madde sahasinde hakikat " Doğru „ olandır. Bu hakikat «şyaya. ıstırap.— 265 - Çünkü sanat aleminde ifade edilen hakikatler uzunluk. ve duydurdu. cemiyetinde içtimaî uzviyetine muvafık müessiseâeri. yeşillik. hesaba. ister bir heykeltıraş olsun.. bu ister bir ressam. iktisat.. düşünen adam.. Batıl. iktisat. bir takım anüessiselerden teşekkül edrr. yoksa batını bir hakikatimi. bediî.. hayata temas «den bahislerde göz manasiyle ne kadar doğru gördü diye değil. Kendi hakikatine kendi hakkına vasıl olmak için.. neyi ifade etmek istiyor! Zahirî bir hakikatimi. kırmızılık gibi maddî. iştiyak. zahirî hakikatler değil elem. batini hakikatlerdir. iyi ve güzel olandır . Tutunduktan sonra bu vücudu yani bu renek ve çizgileri taşar aşar. hendese mevzuu mu? Yoksa bir ruh ve heyecan mevzuumu ? Yazan.. mevzua göre değişir. akla taalluk eden neviden ise. ahlâk. Bir hesap. Binaenaleyh zevke.. sanate. ahlâk. ahlâkî. dediğimiz müe- . Fakat mana sahasinde hakikat. Din... müesseseler. Canlı mahlûkların uzviyetlerine mutabık fiilleri olduğu gibi. müessiseleri o cemiyetin bünyesine göre bir türlüdür. yalnız çirkin ile fenadır..

arzuyu hod yi kılamaz ! „ İçtimaiyatın bu hükümlerini dinledikten sonra birden bire kendimize. gibi her hangi bir cemiyet dahilinde yapılacak olan bütün inkılâp teşebbüslerinin. ehemmiyeti yokmudur ?!. bir cemiyeti teşkil eden zümreler arasında içtimaî münasibetin U biatidir. ve ne gibi maddî tesanütler vardır?. teceddüdü ne kadar arzu ederse etsin ve bu uğurda ne kadar çalışırsa çalışsın cemiyetin bünyesi değişmedikçe. fertlerinin işte bu tarzı teşekkülüne. devlet.cemizetten cemiyete.. yani cemiyet dahilinde de.? Bütün içtimaî hayatın mukadderatı. yoksa muhtelif işler ve muhtelif ihtisaslerle birbirine bağlanmışım bulunuyorlar ? Fertler tarafından vücude getirilen zümrelerin tedahülü. „ Fakat bilâkis.. Bu bünye değişmedikçe. " içtimaî bünye „ denilen hakikattirİçtimaî bünye.yani tahassüs ve tefekkür tarzlar» . Ferdin iradeyi cüziyesinin. beynemilel münasebetler. soracağımız sualler şudur: " O halde fert içtimaî bir cebriyetin tarihi şeametin kör körüne esirimidir ?!. aşiret. . Fertler dağınık. tesanüdü ne derecededir. ihtiyarının cemiyet hayatında bir kıymeti. Bu değişmenin aleti. buna dikkat etmeli... Bu bünyeyi tadil ve ıslâh edecek mahiyette olan her ferdî. Fert. bünyeyi değiştirecek inküâplar olmadıkça teceddüt hususundaki bütün mesaisi kısır kalacak. ferdin keyfi. Bir fert terakkiyi. devirden devire değişir. iradî hareket. içtimaileşemiyecektir. cemiyetin hayatına müessirdir.— 266 - ssiseler. Coğrafi muhit. içtimaiyatın irşadından çıkarılacak doğru netice şudur: Kabile. cemiyetin bünyesine bağlıdır. içtimaî hayatça değişemez. doğrudan doğruya cemiyetin bünyesi olmak lâzım gelir. cemiyetine karşı menfi kalmak vaziyetinden kurtulamaz!.. O halde evvelâ bu içtimaî bünye nasıl değişir. . Meselâ umumiyetle bu fertler arasında ne gibi manevî müşabıhetler. kabilevî bir hayatmı yaşayorlar. ferdî iradelerin hedefi. " İçtimaî bünye n gibi ilk uzvî bir mebdein neticesi olan içtimaî müessiseler^ ve bu müessiselerin toptan ifadesi olan içtimaî hayat.

vicdanımızın en derin. gibi dahilî. devirmek için aramıya. bu kuvvetlerin de tabiatıne. pek büyük. iktidar ise imkâna asılır.. vefiyat. diğer bir neviden ve diğer bir tabiat demek olan içtimaî kuvvetlerin varlığı bu ihtiyarımızı neden selbetsin ?! O şartla ki sarfedilecek emek. muharebeler. Hülâsa fert içtimaî hayatta bir takım mukavemetlere maruzdur ve bunları yenmek. sari hastalıklar. Demek ki mesele içtimaiyat noktayi nazarından mevzuu bahs ve münakaşa olan ferdî idarenin vücudu değil. Keyfin tazammün ettiği şekiller mevhumdur. rzvî sebepler.— 267 — iktisadî muameleler. Şüphesiz bu vazifenin imkânı. keyfidir. hayatının seyrine karşı gelen hailleri yıkmak. gibi kuvvetlerin mevcut olması. bir mefkureye koşar!.-kanularına uygun olsun.. heyecanlarının mühim bir faaliyeti mevzubahs olmaktadır. Bu cebrî şeraitte bile ferdin iradesinin ve tabiatiyle zekasının.. Çünkü irade. bütün benliğimizi sarsar. her duyulması lâzımgelen arzu. ihtiras gibi. iktidar ifade eder. tahlil ve tarifi imkânsız olan bin türlü heyecanlar. elektrik. madde üzerinde ki nüfuz ve hakimiyetimizi selbetmiyor.. keşfiyat. en karanlık tabakalarından kopup aklımızın en aydınlık yüzüne çıkar. kanunlar. Böyce aşılmaz. yenilmez zannedilen setlerin karşısında kalan fertlerin ve millet- . gayret ve cesaretle çalışmak ihtiyacını duyar. sonra o asırda ulûm ve fününun terakkisi. türlü düşünceler. böyle olurken şuurumuzu.. batını mücahedelerle... ziya. Bilhassa büyük yeis ve tereddüt anlari vardır ki fert. Filhakika içtimaî ilimlerin ve tarihî tetkikatın bize nefiyettiği şey ferdin iradesi değil. büyük dinlerin zuhuru. muhakemeler. gibi haricî/ siyasî sebepler. tevellüdat. aşmak vazifesiyle mükelleftir. Öyle dakikalar ki büyük. gibi büsbütün cihanşümul ve beşerî sebeplerle bu tahavvülün mihaniki bir surette vücude geldiğini farzedelim. Bu ihtiyaç.. aksam ve anasırı meçhul. ilimler fenler ile yine şüphesiz. Cansız tabiatte cazibeyi arz. düşünmıye muhtaç olur.. mektepler... belki bu iradenin hedefi. istikametidir.

. öyle bir noktaya varır kî artık içtiği su.. kendi vicdanıdır... Vardığı yer. hürriyet havasıdır.— 268 — lerin hayatı son derece esrarengizdir. Her terakki bir icat. ölümü aşmak zaruretinde olan bir hayat için.. Teneffüs ettiği hava. hızlanır. hürriyetini tehlikede görünce. yaratıcı hamlelere pek müsait bir zemindir: Bir şair ki canlı ilhamlarını sığdıracak lisan bulamıyor. yeni ihtiyaçlara göre yeni baştan vücude getirmektir. en karanlık nok talanna doğru. cemiyette aceba tarih ve sanat oynamıyormu? Onun için meselâ Türklerin . yeni yeni müessiseler vücude getirmiyormu ? !. Fakat bu sefer ruhunun en derin.. Ferdin hayatında gördüğümüz bu canlı irticai aceba cemiyetin hayatında bulmıyormuyuz? Cemiyet te zaman zaman bilhassa büyük bir hezimet ve atalet devirlerinden sonra hayatını. bîr radde gelir. yahut kahraman. Fertte hafızanın ve garyi şuurî * hayatının oynadığı bu rolü. Haricin nazarında aşikâr bir irtica olan bu hareket. Sanatkâr.. her hangi adam ki hayatının önüne dikilen koca duvarı yıkmak için vücudünde takat. hayat ırmağının suyudur. ö'ümle karşılaşan böyle bir ferdin halâs ve hürriyet için baş vurduğu çare nedir ? Yine kendi ruhu. hızlanarak ta ileriler. Cemiyet mazisinin canlı hatıralarını karıştırarak eski unsurlarla yeni eserler. en selikavî bir harekettir: Hayat geriliyerek.. hayatın kaynağıdır. ruhunun en gayri meşur. kendi aklı. Çünkü derinleşmek ve gerilemek. en tabiî. en kuvvani nahiyelerine inerek esrarıenğiz bir kuvvet ve kudret menbaı arar gibi dolaşır dolaşır. Ruhlar ihtilâlci sadmelere.. Düşününüz bir kere. kuvvet bulamıyor . en dik yokuşlarına tırmanır. böyle bir adam. istikbale atlar. her icatta maziyi karıştırıp yeni şartlara. bir mimar ki muhayyelesinin doğurduğu taş ve demir şiirini okuyacak bir meslek. nihayet o yoldan bütün mazisinin en uzak. geriye sıçırayarak mazisini yoklamıyormu ?. bir mektep bulamıyor. batının zevkince kat'ı bir itilâdır.

. büyük savletlere davet [*] Mefkure ile mazının münasebetine dair olan bu yazıları 1922 neşr etmiştim. bütün iyilikleri. ne Almanya'da olduğu gibi. hakkı öğretmek.. en kaçıcı hatıralarını yokladığımız anler hangi anlerdir? En müşkül. çirkinlikleriyle göstermelidir. büyük müverrihlerin fikrine zıt değilse bile. maziyi mazinin hayatını. ne de bir takım muallimlerin zannettiği gibi. . Yalnız hakka hizmet etmeli. hatta ruhun en münzevi. tarihten de istenilen bunaktır. tamamiyle mutabık da değildir . [*] Maziye dair Müverrih Ch. Yeni kanaatimi demokrasi ve sanat adlı kitabimde izah ettiğim gibi tarih ve terbiye ye dayir neşr etmek üzere olduğum yeni eserimde de mevzubahs ediyorum. Bunun gibi milletin en felâketli en buhranlı dakikaları hangi dakikala rdır ? Varlığının tehlikelere girdiği. fenahklariyle. vatanperverlik hissini tahrik için alet olmalı.Mefkure ile mazinin munasibetini bu gün böyle duşünmeyorum. zihnin hüküm. Langlois ile Ch. bütün güzellikleri.— 269 — bu gün tarih ve sanat eliyle mazilerini karıştırmaları bir hayır çünkü bir hayat alâmeti değil midir ?. Tarih. hak olmasına tabidir. müessiselerini. Seignobos tarihi methal tetkiklere olarak yazdıkları eserin sonunda: Bütün ilimlerin kıymeti. haricî tehlikiye en çok maruz kaldığımız dakikalar değil midir. hakka hizmet etmektir .V. olduğu gibi. diyorlar. en sırrî nahiyeleridir. ahlâk hocalığı yapmalıdır. Fikrimce tarihin eseri. İki müellifin tarih ve tedrisatı hakkında ki fikirleri aşağı yukarı budur. yani. mazimizin en uzak. . hak ve hakikat fikri vermekten daha derindir: Bir milletin zihninde tarihi tedrisatın nüfuz ettiği tabakalar. Tarihin hayatî rolü hakkındaki tahminim. Düşünelim. muhakeme gibi nispeten sathî ve kışrî olan tabakaları altındadır.. Çünkü tarihin hakikî hizmeti mazinin hakikatim öğretmek.

felsefemizin bir mazisidir ki müslümanlığm en mahrem heyecanlarını mütalâaya çalışır. hayatın mazisine muhabet edenlerin her işi. muvaffakiyet ve inkizarlarını yokluyor. bir mimari tarihinden evvel.. bu istikbal için hayırlı bir alâmettir. Bu yanma ve yıkılma tehlikesi karşısında. yahut bu tarihi öğretecek vesikaları tesbit etmektir. onları eritiyor ve yeni bir hayat şekline döküyor.. Demek ki hayat. en hayatî faaliyet hangisidir ? Maziye. istikbali noktayı nazarından gayet büyük bir ehemmiyeti vardır.. Bu taktirce tarihi şuurun milletlerin bakası. Nitekim geçende öğrendim ki"Cemiyeti sofiye. isminde tasavvuf meraklılarından. halin en canlı bir idrakma dokunacaktır. Bir millet için tarihî tetkikat. Bu gün hangi mevkide bulunuyoruz? Mazimizin hakikatine bizi götürecek olan eserler ister bir yazma kitap şeklinde. bütün hatıralarını. ilmî eserlere kadar tarihî neşriyat inkişaf etmek istidadını gösteriyor. neş'e ve İstıraplarını. tarihî tahsil zevki uyanmişsa. Onun için bir tasavvuf tarihinden evvel. Diğer cihetten maziyi tenvir için çalışan hususî teşebbüsler vardır. yıkılmaya mahkûm bulunuyor!. çeşmelerin. hep yanmıya. Bu mazinin sermayelerini.— 270 — edildiği dakikalar değil midir ?. ister bir mescit harabesi halinde olsun.. yeni bir istikbale namzet olduğu ande canlı bir irtica ile mazisine katlanıyor. mürekkep bir cemiyet mevcut imiş . Bu dakikalardaki en tabiî. Yevmî matbuattan başhyarak haftalık mecmualara. harap olan camilerin. vücudunden . bu hafıza ise o anlayışın şuurudur. her şeyi sadece " kurtarmak „ maksadına dönmelidir. Tasavvuf. Tasavvuf ve tarihi hakkında yapılacak her teşebbüs. Bu cemiyet bir zamandan beri tasavvuf tarihi yazdırmakla meşgul. iptidası dır. mazinin tasvirinden evvel. Bu teşebbüs iki şek'lde yapılabilir : Ya tasavvufun ve umumiyetle hayatın tarihini yazmak. lezzet ve elemlerini. istikbale atılan hayatın hafızası. mutasavvıfların yazma kitapların. Tarih. Bu itibar ile tasavvuf bizim için dinî halin bir mazisi. yaratan. tarihe katlanmak degilmidir ?.

bir chopin neden takdir edilsin ? Yeniyi kabul ve temessül hazırlığı yalnız ilim ve sanat için değil. Memlekette ilim aleyhine cereyan olacak „ dedi. Devrimizin ruhunda ve bizzat ruhumuzda yeni felsefeye . her devir.. her okumuş yazmış ve bir az düşünmiye alışmış olan insan da her felsefî bir telkâkiye hazırlanmış değildir. Nitekim fikrî terbiyesi olmıyan bir memlekette ilmin telâkkisi. O münasibet ise muhabbettir. Felsefe ile devir. felsefe için de lâzım değil midir ? O halde her memleket. Birgün. feylosofla onu okuyan mütefekkir arasında her şeyden evvel canlı bir münasibet lâzımdır. her felsefî telâkkiye müsayit olmadığı gibi.. anlaşılması için doğru olması. Arkadaşım o zamana kadar Bergson'u okumadığını itiraf etti. Ben sadece Bergson'culuk cereyanını kasdediyorsa bu felsefe ne zannetliği gibi ilim aleyhtarı ne de mystik bir felsefe olmadığını söyledim. arkadaşlarımdan biri : u Nedir bu yaptığınız ? mistisisme gidiyorsunuz!. hatta açık bir lisanla yazılması kâfi değildir. takdir edilsin!. Ve kendisinin mistiissme aleyhinde yazacağını söyledi. bu muhavere tekrar gösterdi ki bir feisefenin bir memlekette. Ve bizzat Bergson'un eserlerini okumasını tavsiye ettim. Bergson'un felsefesine dayir Millî Harekâtın henüz başladığı tarihte idi. ilmin kıymeti ne olabilir ? Bediî terbiyesi iptidaî olan bir memlekette bir Wagner.nasıl ki yeni bir ilim ve sanat . (Akşam)'da manevî kuvvetlerin hakikatinden ve yaratıcılığından bahseden bir iki makalem çıkmıştı. Bu tesadüf.. Artık bu vazife kimlerindir. Her halde doğru telâkki edilmiye müsayit bir muhitte intişar etmesi doğru telekkiye müsayit dimağlara ekilmesi lâzımdır.- 271 - baki kalan eserlerin muhafazası.

çünkü lisan ile temamen ifade edilemiyen samimî bir idrâkin noksanından ileri geldiğini zannediyorum . Çok kere . Bütün Bergson felsefesi bu iki iddianın istiklâline ve yeniliğine dayir ilhamlar ve ispatlarla doludur . görünen bir çok hükümlerin canlı bir vahdet içinde eridiğini gcrürüz. Filvaki idrâkimizi bu feylosofun idrâkiyle birleştirdiğimiz zaman felsefesinin fikir âlemine başlıca iki istiklâl davasiyle girdiğini görüyoruz: bunlardan biri felsefenin mevzuuna. bir hayvanın yahut bir insanın. noksanları ve tezatları maverasında dolaşan manayı bulmak ve onu yakalamak için sanatkârın aldığı gerçi hayatî. diğeri usulüne dayirdir. Zira Bergson'un eserlerini canlı bir alâka ile ile tekrar tekrar okumuş olsaydı ve bu feylosofun dediğinden ziyade demek istediği sezilseydi. bu muhabbettir. mistisismedir. Âlemi hariciye ayit bir mevzuun. İşte Bergson'un felsefesine ayit başlıca itirazlar muhabbet sözü ile ifade etmek istediğim belki de temamiyle ifade edemediğim. manasına vasıl olur ki bedi odur. bizi yeniyi. Yeniyi anlamak için yaptığımız her türlü tahlil ve mukayeselerin altından bu canlı alâka tessüs etmek sayesindedir ki yeni felsefenin kalbigâhına vasıl oluruz. yeni bir hayat eserini de anlamak için böylece samimî bir idrâke muhtacız. belki ruhuna. çünkü yeniyi anlatan. anlıyacak vaziyete koyan her şeyden. samimî fakat lâ-aklî vaziyet dahi bunu gösterir. O zaman bu felsefede zahiren garip ve mütezat. meselâ bir binanın. Yeni bir sanati. Sanatkâr bu suretle eşyanın parçalarına değil. hususiyle yoktan vücude getirir gibi görünen eserleri müelllifin alâkası ile yaşansaydı BergsoncuUık ilme mugayirdir. gibi itirazlar dermiyan edilemezdi. Alelade zamanlarda bile karşınızdakinin meramını anlamak için yaptığımız hamle dahi katiyen bundan başka bir şey değildir. her talim ve tahsilden evvel bu duygu. canlı cansız bir manzaranın acizleri.— 272 — telekkisine karşı .bu muhabbet olmadıkça onu anlamak güçtür.

imkânlarına yalnız hakikatin yüzüne serpmemiştir. hayatiyat. Madde ve hayat. bilakis ilmin giremediği nahiyelerde çalışarak mevzuunun vahdetini bırakmak ve onun şekli. bazen de feylosofu alimin ve felsefeyi ilmin düşmanı sanmışlardır . çirkin. güzel. sahibi bir mühendistir. hakikatlerin ancak cemiyetleşmiş kısımlarım tetkik edebilir . Bergson'a göre felsefe ne ilme aynen mutabık ne de ilme büsbütün mugayirdir . vicdanımızdız. fekat yine bu ilmi taşan bir nevi ilimdir . iztirap. Çünkü ilim bir alet. Halbuki insan şuuru için tecrübe sahesi sadece ilim sahasinden ibaret değildir . Çünki nebatat ve hayvanata oğrayarak bütün kâinatı dolaşan hayat ırmağının son yatağı bizim ruhumuz. Belki felsefe ilmi kavrıyan. Asıl ilim maddeyi ve ilim dediğimiz. cebrî lisanlarla ifade etmek suretiyle ilmin faaliyetini devam -ettirmek değil. Hülâsa sanatkârın vazifesi neş'e. Madde ve hayatın yüzünü tenvireden mihanikiyet ve muayyeniyet tabakaları altında öyle taviyet ve hürriyet nahiyeleri bu nahiyelerinde öyle hür ve tabiî sekenesi vardır ki bunlar hendesemizin. hakikatin bu kabili mukayese ve muhakeme olan katı kısımlarını yakahyabilir. ruhiyat ve içtimaiyat dediğimiz ilimlerin mevzuları hep bu tabakanın sekenesidir. Sanatkârın işi mevzuunu ölçmek. cismi değil. haş- . Hikmet kimya. manayı ifade edebilecek bir lisanla ifade etmektir. Feylosofun "moi fondamentalw dediği batını ene bu tahtanı cereyanların arzıdır. diğer mevzularla münasebetini bulmak ve onu aklî mefhumlar.feylesofun âlimin işini tekrareden bir alim farzetmişler. . hesabımızın şekillerini' hassalarını taşan mevcutlardır. Onları akıl gözünün görmesine imkân yoktur. İlmin melekesi olan akıl. İnsan için böyle batini bir tecrübelerin kabiloiduğuna delil işte hakikate tahlil ve mukayese etmeyerek vasıl olan sanattır. Fakat zevk ve hats dediğimiz kalp gözüyle görülebi~ lirler.Hakikatin bu kısmı ilim için tecrübe sahesidir. biçmek.

fakat felsefe için ilim basamaktır. çalışan bir aklı vardır. Sanatkâr gibi feylesof ta asıl mevzuunu kavramak için bir takım tahlillere muhtaç olacaktır. Fekat sanat bu tetkikte kalmaz .• • fa 074 I *x — - met. Sanatkâr hayata ve manasına vasıl olmak için evvelâ bu hayat ve mananın tutunduğu maddeyi ve şekli bulmak. Feylosof bir fizik alemi olan ilme basarak bir metafizik âlemi olan felsefeye athyabilir. Nasıl resim ve heykeltıraşlık gibi sanatler asıl terkibi mevzularını bulmak için bidayeten bir takım tahlillere muhtaç oluyorsa. fikre kadar gitmek ve sanatin temsillerinden daha fikrî olmak üzere ifadeler bulmak mümkün olmaz mı ? Sorulacak ki felsefe bu faaliyetinde iime muhtaç deiğilmıdır. Buna tutunarak daha içeriye girer ve manaya doğru ilerler. Her ressam manayı ifade etmeden evvel az çok şekli taklide başlar . Ruhun . azamet kelimeleriyle ifadeye çalıştığımız fakat bir türlü ifade edemediğimiz bâtını âlemin sekenesini bulmak ve onları haricî âleme kadar sürükleyip merî bir hale getirmektir. hayatın bu sıcak ve zaman zaman infilâk eden burkanıdır. Onun için feylesof ilim vasitasiyle hakikate teması temin ettikten sonra sanatkâr gibi daha içeriye girer ve alimin dağınık mütalâalarına hep birden menba teşkil eden bir. O halde felsefenin ilim tabakaları altında arayan bir gözü. felsefe de asıl mevzuunu kavramak için bidayeten bir takım tahlillere muhtaç olacaktır. Onun için her tasavvurun meşur ve ya gayrı meşur bir tahlili vardır. anlamak mecburiyetindedir. ruhî bir eneyi ifade hususunda yalnız temsilci bir vazife görüyor. Hakikî felsefe hakikî ilmin mabadıdır. Ona bu tahlilleri veren ve feylesofu hakikatin evvelâ soğuk yüzü ile temas ettiren vasıta ilimdir. hayat ve fevza merkezini bulur ve görür ki bütün o hâdiselerin anası. bütün ve canlı merkezini. Asıl bediî faaliyet işte bu batini âlemde olur. Acaba feylosof için sanat yolundan daha ileriye. Fakat sanatkâr samimî. Faaliyetinin bu safhasında sanatkâr maddeyi tetkik eden âlime yaklaşır .

müşabih olan unsurlarını ayırıyor . İlmin de.. demek içinde " mistik „ kelimesine müspet telâkkisi haricinde menfi bir mana vermiş olmalıdır. felsefenin de mevzuu hakikattir. bu gözün nurudur.- 275 - karanlıklarını delen nur. dinamik hakikattir. İlim hakikatin kabili müşahede. Şimdi insan bu felsefeye ilme mugayirdir demek için anlamamış olmalıdır. felsefenin mevzuu kuvvanî. Halbuki felsefe hakikatin kısır gibi kabili tecezzi olmayan kuvvanî kısmını bütün ve canlı olarak gösteriyor. Felsefecin melekesi hats ( intuition ). daha doğrusu duyuruyor . kuvvanîdir. felsefe ilimden ziyade sanate yakındır diyebiliriz yine böyle anlaşıldığına göre felsefenin usûlü ilmin usulünden başka olduğu görülür. "Mistik. yani derunî. Şu halde ilim sanatten ziyade hirfete. kabili mukayese ve kabili muhakeme olan sathını tenvir ederken felsefe aynı hakikatin bilâkis yalnız kabili tahaddüs. Bu böyle anlaşıldığına göre Bergson'un felsefesi ile ilmin mutaları arasında nasıl taarruz olabilir?!. Sanat ve felsefe içini bu mana ile mistik olmak kendine sadık olmak demektir- . Hayatın sırlarıiını keşfeden meleke bu aklın melekesidir . Bergson felsefesi ilmin bıraktığı yerden başlıyor ve ilmin rüyetlerini vahdete irca edecek olan asıllarını bulmak üzere derinleşiyor. Bilâkis tesanüt vardır . kabili tasvir ve kabili telkin olan umkunu keşfediyor . İlmin melekesi akıl usûlü tahlildir . batini rûyetlere vasıl olan her idrâk az çok mistiktir. İlmin mevzuu tastik hakikat. usûlü terkiptir .. tasnif ve mukayese ediyor. yani ilmin mutalarını belediyor . İlmin akıl vasıtasiyle maddeyi ve ya madde gibi gördüğü hayatı tahlil. Nitekim her sanat te bu mana ile mistiktir. Şu taktirce felsefe ilme nazaren müstakil bir mevzu oluyor. batini.. Filvaki ilmî nazarlardan uzaklaşan.

hazım mi ?! Dün Sümmer palast'a Strasburg'lu müsafirlerimizle Şehremini Beyin ziyafetinde bulunuyorduk . lâiklik meselesini. Kavimlerin terakkisinden de tedennisinden de mesul olan müessiseleri değil midir ?.. Aralarından biri " Türk kavmi dünyanın müstayit kavimlerinden biridir „ dedi. Buna aksiyle itiraz etmek daha kolay olduğunu söyledi ve Fransa'da olduğu gibi Türkiye'de de millî ve harsî vahdetin emniyet ve selâmeti için bu mıntıka fikrini kabul ve tatmin etmekten başka çare olmadığını söyledi .. Türkün terakkisine bir mani varsa bu kafa . hep sordular. Bundan sonra misafirler muhtelif fırsatlarla ve muhtelif tabirlerle Türkiye'de vukua gelen siyasî ve içtimaî inkilâplann harikulade mahiyetinden ve Gazi Paşa Hazretlerinin müstesna şahsiyetlerinden bahsettiler. Terakkiyi de. gibi müessiseler. ahlâk.. Hilkaten ve hayaten terakkiye müstayit olmiyan kavim var mıdır?. Bu fikir etrafında biri az münakaşa oldu. Mu safirlerimiz arsında şayanı dikkat münevver zatler vardır.. tedenniyide icap eden din. Hemen bahis maarif teşkilâtımıza intikal etti.. içtimaî vakıalar de:ğil midir ?. Ben bu teşkilâtın memlektimizde taraftarları olduğunu ve yeni yapmakta olduğumuz maarif kanununda bu esası kabul ettiğimizi söyledim ve bunun aleyhinde bulunanlar tarafından müfrit bir merkeziyet itirazı dermiyan edildiğini söylediğim zaman muhatabım gi'ldü . hukuk. Hususiyle ilk tahsilin mecburiyeti memleketimizde tatbik edilip edilmediğini. Aynı zat Fransa'da olduğu gibi Türkiyede akademi mıntakaları vücude getirilmesi hakkındaki fikrimi soruyordu. iktisat. kadınlarımızın içtimaî hayattaki mevkilerini ve intihabata iştirak edip etmediklerini. Bu zatlerdan biri taşra maarif teşkilâtımız hakkında malûmat istedi .. sanat. Demek istedi ki : Türk filân falan kavim gibi terakkiye gayri müstayit değildir.— 276 — Taklit mi.

meslekî. Ingiltereden ferdiyet harsini alınız. yazı. Ben dedim ki: Mektep ve tedrisat Fransa'sını doğru olarak anlamak için hiç olmazsa bir sene onun ilk. fena taraflarını almayalım . edebiyat.- 277 - tasiyle . dediler. Fransadaki kat'i müşahedelerimin verdiği salâhiyetle diyorum ki: Fransa Usan. Ben bu tecrübeyi yaptım. fakat Avrupamn iyi taraflarım alalım. Fakat hepsinin esası şudur: Medeniyet parça parça unsurlardan şuradan buradan alınıp eklenmesiyle teşekkül eden bir halitadır. İngiltere'nin spor ve " selfgovrenment. Mübahasa esnasında pek munsaf davranan Strosburg lisesi müdürüne şu cevabı verdim: Evet her kes bize buna yakın tavsiyelerde bulunuyor. „ Bu tavsiyeleri biri birinden daha makul ve mantıki olabilir. müessisleriyle alâkadardır. Nihayet bahis mektep ve tedrisat notayi nazarından Fransaya intikal etti . siz Fransa'dan lisan ve edebiyat dehasını. Hiç bir memleket bu dersler hususunda Fransız muallim ve müderrisler kadar hedeflerini vazıh bir surette tayin ve usullerini psikolojik esaslar üzerine vazedememişlerdir. Avrupa memleketlerini mütehassıs oldukları cihetlerden taklit ediniz „ . ve bunları birleştirerek asrî bir terbiye ve maarifin «sasını kurunuz . Bu dava etrafında hayli konuştuk. toprağı mevkiindeki hakimiyetinden bahsedildi. yüksek. tarihiyle. orta.. diğer memleketlerin maarif hayatına intikal ettiği zaman Almanya'dan tebahhur ve sınarri tedrisat notasından. Misafirler bu sözlerden çok memnun oldular. felsefe. O halde .dimağının hüceyreîeriyle değil. Italyadan sanayii nefise vatnı olmak itibariyle. Almanya'dan iktisat pedagojisni. salim gayrı salim mekteplerinde yaşamak ve bu mekteplerin hâlile hemhal olmak lâzımdır. Meselâ . umumî. Bu münevverlerimiz derler ki : " Avrupayı rehber ittihaz edelim. Bahis. Onun için bana Fransa'nın maarifini tarif için üzülmeyiniz. diyorlar! Bu fikir ve itikat öteden beri bizim bir kısım münevverlerimizde de vardır . tedrisatı itibariyle dünya üzerinde birinci derecede bir raemlikettir .

— 278 — Fransa'dan vuzuh vemantık unsurunu. Sözümü bitirir bitirmez muhataplarımdan biri şu kısa cevabı verdi: — Evet... Eğer öyle olsaydı siz Fransızlar hâkim oldukları noktada Almanları. hatta yaşamalı..bittabi insanî ve beynelmilel olan esaslar başka . profesör Bougle'nin dediği gibi. bütün milletleri görmeli. ve bütün büyük milletleri taklitte tereddüt etmezdiniz!.. Bizim yeni bir medeniyeti nasıl icat edeceğimize gelince Türkler yalnız şu veya bu milleti değil. Almanya'dan teknik unsurunu. Han . İngiltere'den hürriyet ve ferdiyet dehasını alan ve tophyan Türkler bunları yan yana getirmekle kendilerine mahsus bir tarz ve şekil icat edebileceklerdir!. " Size Darülmuallimini iptidaiye binasını gösterelim. O şair gibi ki bütün klâsikleri okumuş ve zamanın bütün sanatkârlarını tanımıştır. taklit değil. Fransa vazıh fikirler ve mantık memleketi. fakat eseri kendinindir.» İktisadî hayatta olduğu gibi harsı ve manevî hayatta da her milletin dehasını tebarüz ettirecek içtimaî bir taksimi amel mevzuubahs oluyor. en samimî ve en derunî bir tarzda fakat hiç birini hiç bir şeyi mihaniki olarak taklit ve kabul etmememeli . Zira kendi ruhunun ve kendi samimiyetinin zadesidir. keza İngilizleri. hazım !. Şimdilik! Fenamı? Sakarya harbi esnasında Tokat'tan geçiyordum. İngiltere ise " Selef Governemnet „ memleketidir .ve sonra kendi memleketlerinde işin gerisini akli selime. hazım.. Bir içtimaiyatçınızın. hatese bırakarak samimî bir faaliyetle icada çalışmalıdır. Fakat hayır! Buçalşma icat ve ibdaın sırlarına mugsjiıc'ir terakki hiç bir zaman bu yan yana getirip eğlemenin mahsulü olamaz. italya sanayii nefisenin arzı mevudu.. dediler..

.. Yeni şehri vücude getirecek olan en mühim binalar bu hususî meskenler. ebedîliğe inanıyoruz. Bizim senemiz. Bu defa arma komisyonu münasibetiyle Ankara'yı ziyaret ettim. Yeni Cumhuriyetin şehirlerini vücude getirirken ve binalarını yaparken " Şimdilik ! „ dimeyiniz. Dediler.. „ düsturu doğru değil. Asıl cemiyet müesşişeleri. Arkaşıma dedim ki: — Yeni şehir mutlaka bu düzlükte teşekkül edecektir. ve ticaret evleridir ki bu büyük şehre hususî bir sima verecektir . „ Biz bir göçebe kavim ve bir kabiyle değiliz. Bu söz beni senelerdenberi sinirlendiriyordu.. Yukarı Ankara'da büyük taş binalar yapılırken yeni Ankara'da mukavva şatolar gibi yapılan ufacık tefecik evleri gördüm. " Şimdilik ! Fenamı ? !. Ve bizim hayatımız yalnız ebedîlikle ölçülebilir. Şimdilik ! Fenamı ?... ömrümüz yaprakların ömrü değildir. Şimdilik diyenler bu büyüklüğe inanmıyanlardır. Bn evlerin hâli nedir ?. Bu kanaatin altında yatan zühtî bir kıymet var. Onlar fenaya. — Şimdilik!. Fenamı ?. Şimdilik düsturu yanlıştır. şimdilik düsturu fenadır. ayile evleri değildir. on iki ay değildir. Hakkınız yoktur. Arkadaşım şk cevabı verdi : — Şehremaneti bunları yersiz kalan ufak memurlar için yaptırdı. " Şimdilik ! Fenamı ? . Fenamı ?. biz ise bakaya.. Bir kaç sene evvel Derülfünün binası olan Ziynep Hanım konağının önünde asarı atikadan olan süslü sebilin yanında tahtadan bir belediye kulübesi yapıyorlardı... Bu karanlık binanın çürüyen döşemelerini değiştiriyorlardı... — Şimdilik !.... Birine sordum : — Bu nasıl belediye kulübesi ?!.. Biz bir milletiz. Hayır. Cumhuriyet hayat siyasetinin düsturlarını ebedilikten ve cidalden alırken siz 18 .. dedi..... ilim. hayır .97O - gibi karanlık ve dar bir yere girdik.. — Darülmuallimini İptidaiye binası dediğiniz yer burası mı ?! dedim. faniye itikat ediyorlar.

" Şimdilik! „ düstûrunu gömünüz.. bunların " bir manaya. Bu ölçü. Ey imarcılar! Milletin hayatı için kullanacağınız ölçüleri fani olan hayatınızdan almayınız. Şu hâlde sanat te. İki nevi terkip arasında yalnız şu fark vardır: Sanat eserinin ifade ettiği mana bediî bir kıymettir. „ düstûrunu alınız. Milletin ebdî hayatına kayil olunuz. İyiyi yalnız ebedîlikte ve bakada arayınız. felsefe en mücerret mefhumlara kadar varabilir . " Yarın için ve ilelebet için . Sanat ve felsefe Bir felsefe sistemini bir sanat eserine benzetmek kadar uygun bir tespih olamaz. hayallerin " yan yana gelmesi „ değil. Sanat ancak hayale kada varır. maddeden. mutlak fikirlere delâlet edecek surette birleşmesi. Her işi milletin ebedî olan hayatı. onu vücude getiren faaliyet bu unsurların " gelişi güzel karışması „ değildir: belki " hususî ve manalı bir tarzda imtizacındır. mefkurelerin hayatındadır. her zayii şeyin adına " Fena „ diyiniz..'tir. kanaatten almıyınız. çizkiler.. Her sanat eseri bir takım renkler.. günlerden ve senelerden alsaydı yer yüzünde Türk kalmazdı. Sanat eseri bir takım unsurlardan teşekkül etmekle beraber. cisimler veya seslerden teşekkül eder» her felsefe sistemi de bir takım fikirlerden. ..'dır. muhakemelerden. Türk hayatını kurtaran insan mücadelenin mikyaslarını saatlerden. hayallerden teşekkül eder .. müstakbel ihtiyaçları için yapınız. olsa olsa. Halbuki felsefe eserinin ifade ettiği mana fikrî bir kıymettir.. Çünkü felsefe sistemi de sanat eseri gibi bir nevi " terkip .— 280 — imar siyasetinizin düsturlarını zühtîlikten.. Her fani... anlaşması .. felsefe de haricî âlemden. İşte sanatkârların asıl icadı bu manadır. İşte felsefe sistemini de vücude getiren fikirlerin..

sanat ve felsefe gibi tabiatı duymak veya anlamak için çalışmaz. asıl bu unsurların vücude getirdiği ahengi. sadece gördüğünü u kayt ve izah „ eder. Çünkü burada ilmin eserinde olduğu gibi çizkileri. İlim yalnız " nasıl ölüyor ? „ sualine cevap verir. ilme mutabık. fakat " nedir? „ sualine cevap vermiye uğraşmaz. onları hesap ve istifade edilebilir bir takım basitlere ayırıyor. Sanatkârın eserini parçaiıyacak yerde toptan kavramak. Sanat ve felsefenin terkip çiliğine mukabil ilmin fiili tahlilcidir. ne de taşlardır. Ancak bir sanat eserini sanat eseri yapan asıl hakkiat ne müracaat ettiği çizgiler. afakî hahikatiari bildirmek değildir. unsurlar vasıtasiyle kaçıcı manaları ifade edecek yerde hiç bir manası olmıyan cansız maddeleri parçalıyor. Nasıl ki felsefenin vazifesi kâinat hakkında . gayeleri de ayrıdır: Hatta bir sanat. Nihayet haricî âlemdeki şeniyete mutabakatını aramaktır.ilmin yaptığı gibi . taşlar vasıtasiyle ifade edebildiği manadır. Bir felsefe sistemi ilme müracaat ve ilmi istimal etse bile doğrudan doğruya ilmin kendisi değildir. eseri parçalamak ve parçasını bin türlü tecrübe etmektir. manzaralarını doğru öğretmek değildir. ilimlerde felsefe sistemi için sadece bir vasıtadır. ilimden aldıkları unsurlarla bir takım yeni yeni kıymetlere vücut veren orjinal eserlerdir.— 281 — fikirden. . Halbuki bir sanat eserini anlamak için müracaat edilecek usul. anlamaktan ziyade duymak lâzımdır. belki sanatkârın hayatından aldığı ve çizgiler. Şimdi bir ilim eserini. bunun aynı değildir. İlim. Halbuki alimin işi bunun aksidir: İlim. Çizgiler. cisimleri ayrı ayrı tahlil etmek değil. bir hâdiseyi diğerine bağlar. bir ilim adamının davasını anlamak için müracaat edilecek usul şüphesiz ki tektir: Zekâyı bu esere tatbik etmek. fikirler. Sanatkâr gibi feylesof ta bunları yalnız vasıta olarak kullanır. şekilleri.müspet fikirleri. İki faaliyetin istikametleri. bazan mugayir de olabilir. Çünkü sanatin vazifesi haricî âlemin eşyasını. taşlar sanat eseri için nasıl bir vasıta ise.

Madem ki ilmin mevzuu olan madde ile sanatın ve felsefenin mevzuu olan mana ayrı şeniyetlerdir. Aynı adamlar.. Onların nazarında bu mektep siyasî. köy için her şeydir. İlmin melekesi " zekâ „ sanat ile felsefenin melekesi " hats. Bunlar basit görüşlüdürler.. Fakat bir de bu istediklerinin menşelerini.'tir.. Tkrk köyleri için mektep istemek kadar meşru bir hareket ne olabilir ? . Bir felsefe sistemi bir sanat eseri gibi mütalâa edilmek lâzım gelir. Basitçilik Memlekette bir sınıf vardır ki aynı zaaf. türk köylüsü. Her şeniyetin vahidi kendinden olur.. onların anlaşılması için kullanılacağı vahitlerin de ayrı cinsten ve kend| cinslerine mutabık şeniyetler olması zarurîdir. mektep ve terbiye tarzını ıslâh sevdasında olan alelade münakkitleri nazarı itibara alınız. Felsefe eserinde anlaşılması lâzimgelen mühim hakikat fikirler* hayaller. fyelesofun telâkkisi. Bunun için eseri parçalamıyıp toplamak.. toptan kavramak lâzımdır.. Bunlar senelerdenberi: a köy ve mektep ! „ demişlerdir.— 282 derunî lisanı keşfetmek lâzımdır.. cümleler değil. sıtma mikroplarının hastası iken de helası için yalnız bu mektebi istemişlerdir. " kâinatı görüş tarzı .. ahlâkî bütün teceddüt ve tekemmül hareketlerinin hülâsa. aynı noksan ile malûldürler. Sanatkârın eseri ilmİD eseri gibi anlaşılmak istendikçe anlaşılmaz bir hâie gelir. ve asîl mebdeidir. iktisadî.. sayiklerini yakından tetkik ediniz. Yani ilim eseri gibi zekâ ile tahlil edilecek yerde bir sanat eseri gibi kalp ile duyulmalıdır. kabitülâsyon»arın esiri. Demek ki " Halk için mut- .'dır. Basit görüş ne demektir ? Meselâ memleketin maarifini. imparatorun askeri. ideal bir hayatın yegane. Göreceksiniz ki onların nazarında " mektep „ yalnız mektep değil. asksrî.

. kere "tesettür. Hatta " garp medeniyetinin iyi adetlerini „ alıp ta " kötü olan adetlerini „ onlara bırkmak isterler!.. Sonra ahlâkî hayat sahesine giriniz. istiyen bu adamlar içtimaî hayatın esaslı zaruretlerinden ve mektebin cemiyet içinde ki hakikî vazifesinden tamamiyle habersizdirler. daha âlemşümul şekiller alır... ne de ahlâksızlıkla.... Demekki bu adamlar refahın. Asıl iktisadiyat sahesine geçince bu adamların iddiaları daha garip. tahavvülleri hakkında yahut ayile ve kadın örfleri hakkında hakikî denilebilecek hiç bir fikre ve kanaate de malik olamamışlardır. Bütün bu . Bu adamlar " iyi ahlâk „ isterler.- 283 - laka bir mektep. Çok . gibi ne ahlâkla... Basit görüşlülerin bir kısmı da vardır ki memlekette fuzulî gayretkeşlik vazifesini ifa ederler. Bir memleketin iktisadî sefaletinden sadece şahısların mesul olduğunu iddia ederler ... Demek ki bu adamlar ferdî istekler haricinde ve şahısların gayretj ve teşepbüsü fevkinde memleketin iktisadiyatını idare eden millî ve beynelmilel faaliyet veya atalet sebepleri olduğunu duşünemiyolar. Demek ki bu adamlar ahlâkî kıymetlerin şeniyeti. doğrudan doğruya bir münasilaeti olmıyan kıyafet ve tuvalet meselelerini bile samimî olarak bir namus ve iffet meselesi gibi telâkki etmekte inat ederler. yahut sefahetin dışarıdan tutulabileceğini ve her geniş caddenin elzem ve elzem tevehhüm edilen her yolun güzel olacağını kabul edecek kadar şehirlerin uzvî hayatından gaflet ederler. Nerede boş ve avare bir insana rasgelseler: " durma çalış! „ derler. Mevzuubahs olan mesele diğer bir şehri güzelleştirmek midir ? O hâlde her şeyden evvel eski namına nesi varsa yıkmalı. Mevzuubahs olan mesele meselâ bir şehri zenginleştirmek midir ? Q hâlde evvelâ onun " bir sefahet merkezi „ hâline getirmelidir .. fakat kos koca caddeler açmahdlr. Çünkü bu işsizlerin ve memlekette işsizliğin yegane mesulü fertlerin iradesi olduğunu farz ve tahmin ederler..

hudut tammamasıdır. Faaliyetlerinin amiri olan iradelerinde salim bir kudret değil. daha doğrusu salim faaliyeti için muhtaç olduğu ilmî müşahede ve mukayese faaliyetlerinden mahrum kalması ve hâdiselerin derinliklerine dalacak yerde yalnız sathında yüzmesidir.. Basitçiiiğin bu tabiatleri malûm olduktan sonra onun menşeini görmek ve menşeine kadar çıkarak tedavi etmek mümkündür. İçtimaî hayat hakkında ki bu müşterek telâkkilerinin ve fikirlerinin noksanıdır ki hangi faaliyet veya mesuliyet sahasine dahil olurlarsa olsunlar onları hep biri birine benzer bir tarzda duyar ve işler adamlar hâline getiriyor. Bütün bu fikirçilerin terbiye. akim inzibatsızlığı. Bu adamlar marazı bir surette her şeyden gayrı memnun. gelişi güzel akılsızlık değil. muayyetiyetlerin vücudunu kabul etmektir ve onlara itaat etmektir..— 284 — muhtelif fikircileri biri birine bağlıyan bir zihniyet birliği vardır ki o da " basitçi „ olmalarından ibarettir. uzuv ve ruh mevzuları haricinde mütalâa edilecek derece hususî ve mudil olan içtimî hayat hakkında son derece iptidaî fikirlere. fakat en ufak iddi— alamdan dolayı sermestirler. vardır. gem. zaneden bir adamdır .. ahlâk. " Basitçiler . fziyoloji ve psikoloji ilimlerinin mevzuunu teşkil: eden madde. Bence basitçüik her şeyden evvel bir zekâ fakrüddeminin eseridir^ Aynı hastalık tabiatiyle bir takım arazlar meydana getiriyor ki bunlar da tespit etmek güç değildir.... Çünkü salim bir iradenin şartı.. Halbuki basitçi fikrî zaafı sebebiyle kendisini "kadiri kayyum.. eahamet.. Basitçilerde görülen ikinci hâl taşkın bir hassasiyettir. Ukalâlık. Mademki basitçilik esasen bir fikir hastalıkı- . faaliyetinin hedefi olan tabiatte bir takım.'de şayanı: dikkat olan bir nakise de iradelerinin başı boş olması. Evvelâ bütün basitçiler " ukalâ „ kimselerdir. Basitçiler içtimaî hâdiseler hakkındaki sathî fikirleri sebebiyle kadir her şeyi kendilerini her şeyde kendilerine tabi farzederler. iktisat ve şehir denilen ve dayima fizik. kaba mefhumlara sahiptirler..

İlim ve ihtisas mefhumları Hiç kimse "ben cehil namına hareket ediyorum.. menfi cihetten hareket edilmiş olsa bile Cumhuriyet nesillerinin terbiyesinde bizi müspet neticelere ulaştıracaktır.. hayatiyat. cehli temsil ediyorum. Çünkü malûmatımız fikrî terbiyemizin kerestesidir. tasnifli ve izahlı ilimleri kastetmek lâzımdır: Matddiyat. Halbuki ilim harsinin bir vazifesi de aklı selim hudutlarını göstermek ve mücerret bir mantık olmadığını. işte bu ilim terbiyesinin noksanıdır ki tabiat ve şeniyet zekâsı yerine o hasta ve kör zekâların vücudüne meydan vermiştir. Fakat " ilim „ diyerek " malûmat „ kelimesinin müradifini değil. Türkiye millî idaresinin her noktasında ihtisasa hürmet ederse gene millî hayatımız basitçilerin tahribatından kendini kurtarabilecektir. „ .. Böylece inşa ve icat nevinden bir zekânın mürebbisi yalnız ilim olabilir. onu fikrî terbiye sahesinde tedavi etmek çarelerini aramalıdır.. İşte hakikî ilim terbiyesine istinat edilerek yeni nesillere ilim ve hakikat kafası verilirse Türkiye tefekkür âlemi muhtaç olduğu " Şeniyet hürmeti w 'ni kazanacaktır. her şeniyetin mantığı kendi içinde bulunabileceğini ispat etmektir. binası değildir. O hâlde fikrin inşaî bir noksan demek olan basitçiliğin menşeini ansiklopedik bir tahsilin noksanında aramamalıdır Asıl düşünücü zekânın kuvvetli olmamasıdır ki bu nevî kafaların teşekkülüne meydan bırakıyor.- 285 - tır. Evvelâ basitçideki fikri zaafı herhangi malûmat noksanı değildir. mukayeseli. Gene bu ilim noksanının bir neticesi olarak basitçi dayima aklı selim ve mücerret mantığa istinat etmek istidadındadır.. benim düsturlarım cahilane fikirlerdir. Fikrî noksanlarımızı korkmiyarak ve aldanmıyarak teşhir etmek. ruhiyat ve içtimaiyat ilimleri gibi.

Sonra sanat eserlerinde nevilerin zuhur. Her şey ilim değildir: İlimi eşya. diyorlar. ruh. Çünkü sanat aserlerini müşahede ve tasnif kudretini teşıyan o adam yerli yerindedir.. yarınki hayatı kat'î olarak bugünden tayin edebilir mi?!. siyasette. Fizik..- 286 - demez. meselâ içtimaiyata girince bir çok kimselerde tereddüt baş gösteriyor.„ der. diyemezsiniz. İlim kelimesinin her şeye izafe edilmesi tehlikeli bir harekettir.. küllî hakikatler olmak lâzımgelir. şüphesi yoktur.. Sonra " ilim „ fikrine bitişik olarak " ihtisas „ fikri vardır. Fakat iç- . gerçi bunlar hep haki kîihtisaslardir. ahlâkta. usulü dayiresinde bir görüş ve anlayıştan ibarettir. mühendislere. ilim muayyen bir mevzudur. mimarlık gibi san'atlerin san'atlere ayit olan hususî ihtisas şeklî başka. "ilimde ihtisas. Çünki ilim olmak için madde. " Terbiyede. fende ihtisas. fikirlerim ilmin fikirleridir . cemiyet denilen afakî mevzulara ayit ve yine afaki neviden sabit tabiatler. Fakat hiç birini diğerine karıştırmamahyız. san'atte ihtisas.. san'at tarihçilerine yahut estetik mütehassıslarına ayit olan fikrî ve ilmî ihtisas şekli başkadır. içtimaiyatta nasıl iddia edebiliriz ki müpset kanunları nadir ? İçtimaiyat mefkureyi keşfedebilir mi? yarmki zevkî. ruhiyat. Çünkü yaptığı iş yaratıcılık değil. Pek muayyen bir şeydir. Sanatin tarihini yazan bir mütehassısa "ne selâhiyetin var. tte. Fakat " ilim „ fikrini süyiistimal etmiyelim. ilimi tarîh. Fakat bahis manevî ilimlere. sanatkâr mısın ? „ diyemezsiniz. Diye ilim yoktur. iktisatta.. Herkes ilim namına hareket ediyorum. kimya. içtimaiyat ilimleri vardır ve olabilir. tekâmül ve inhitatındaki sebepleri tetkik eden. Şu hâlde ihtisas hudutsuz ve hesapsız müphem bir fikir değildir. fen memurlarınaayit olan tatbiki ihtisas şekli başka. san'atkârmısm?!. Onu süyiistimal etmemek gerektir. kimya gibi müspet ilimler için kimsenin itirazı. bediî vakıalar üzerinde mukayeseli tetkikler yapan bu bediyatçıyâ " sen niçin bu işe karışıyorsun. ilimi hesap ilimi servet .. ilme istinat ediyorum. Resim. Bir de hikmet.

. arasında fark vardır. Fakat kabahat çocuğun değildi. denilecek. ciheti ve istikameti olabilir. Fakat o da maziyi ancak sabit. Bu ilim ne derece iptidaî olursa olsun ona istinat bir zarurettr.. " Çocuğumu ahlâkî bir insan olarak yetiştirmek istiyorum.. diyorlar. "Talebeme resim dersi veriyorum. bir takım mukayeseler sayesinde cemiyet hayatında salim olanla salim olmıyam ayırtır. Bir zaman matbu modellerden yaptırdık.. Mazi ne bir model. hiç bir şey çizemezlerdi! Şimdi de serbes bırakınız. Ne esaret ne de anarşi. idaremiz müspet bir idaredir.. çünkü içtimaiyata istinat akla istinattır. Mecburuz.— 287 — timaiyat gibi mevzuu süratle tekamül eden ve hayat olan bir âlemde aranacak katiyet ancak tekâmülün seyri. sadece tekâmül. serbes bıraktık. Fakat "mazi ilmi yapmak. Çünkü içtimaiyat cemiyet hayatının eserleri üzerine tatbik edilmiş ve bu eserler üzerinde çalışmış olan akıldan başka bir şey değildir. Maziyi "bir ibret. olarak kabul edebilir. Bu suretle tekâmülün seyrini kolaylaştırır.?!„ Bir baba böyle söylüyordu. Başını boş bıraksam arsız oluyor.. " Fakat bu ilme yahut bu ilmî tefekküre istinade neden mecburuz?. âlem şümul hakikatleri itibariyle nazarı dikkate alarak.. ile "maziyi mezhep yapmak. ben de şaşırdım ne yapacağımı . Fakat netice aynı: Yine bir . İstikamet bize istikbalin keşfi için düsturlar ve reçeteler veremez amma. Ilmden başka bir istinatgahı yoktur. ne de bir misaldir. Mademki medeniyetimiz müspet bir medeniyet. sıksam miskin oluyor. Yoksa mazi tefekkür hamlemizi boğacak yepyeni orijinal inkılâbın duygusunu körletecek bir ağırlık değildir.

bütün terbiye fiillerinde bulacaksınız. çünkü tezyinat âleminde haylaz olur !. hem de kendi kendine icatta serbes bırakmak.. Onun için terbiye bilâkis inzibatı kabul etmiyen Tolstoi'in anarşist nazariyesine de hapsedilemez. Terbiyenin tekâmül mahiyetini yalnız ahlâk terbiyesinde değil. Bulunmazsa çocukları serbes bırakmak . Kabahat fikirlerin. tehlike olmadıkça bırakır.. Kant'ın nazariyesi bircehit ve inzibat nazariyesi. muayyeniyetle müzdeviç olarak görmüştür. en âlemşümul mahi- .— 288 — şey öğrenmediler !. Bir mürebbi de böyle söylüyordu.. Terbiyenin hakikî tabiatini en iyi gören Jean-Jacques Rousseau'dur ki onu aynı zamanda hür vetabi. Çocukta hazır tezyinat şekillerini taklit ettirmek. aynı zamanda " hürriyet „ fikirlerini tophyan canlı bir fiildir.. Hem de lüzumu kadar serbestir. Terbiye meselâ: yüzme bilmiyen adamın beline sardığı iptir! Hem lüzumu kadar karaya bağlıdır. Çocuk yalnız başına da bir şey icat edemez. " Tekâmül „ hakkındaki yanlış ve sakat telâkkilerin . Rousseau'nun nazariyesi ise hakikî tekâmül nazariyesidir. O hâlde terbiye aynı zamanda "inzibat. Şunun için ki çocuk modelleri taklitle kalamaz. Meselâ yaratıcı muhayyilenin tebiyesini nazarı itibara alalım: İstiyoruz ki çocuklara resim dersleri sırasında tezyinat resimleri yaptıralım İki imkân vardır.. Hayır onların da değil. Bu iki imkân hakikî imkân olmakla beraber usul olarak sakattır. Tehlike oldukça bırakmaz. Tolstoi'in nazariyesi sadece serbeslik ve kayıtsızlık nazariyesidir. Şu hâlde tezyinat tedrisatının siyaseti şudur: Çocukların hafızasını en iyi.. esir olur. Fakat kabahat resim yapamıyan çocuğun yine değildi.. O hâlde kabahat kimindir? O baba ile bu mürebbinin mi ?. Tek çare şudur: Çocuğu hem modellere bağlamak. Bilmiyorum ki ne yapmamalı ?!„ . Çünkü terbiye çocuğu ne kapamak ne de başı boş bırakmaktır.. Terbiyeyi mutlaka başıboş bir idare yahut mutlaka esaretli bir idare gioi anlamaktır ki bu muvaffakiyetsizlikleri vücude getiriyor.

Felsefe gayzı İlim gayzı olduğu gibi felsefe gayzı da vardır. kelimesine mukabil şunun bunun kafasında yaşayabilir.- 289 - yette örnekler göstere göstere zenginleştirmek.. Şu hâlde felsefenin mevzuu olan bütün tekâmül bahislerinde olduğu gibi terbiyenin ve tedrisatın tekâmülünü de canlı bir anlayış ile anlamak lâzımdır. mudur?. Felsefe bir " ilim „ midir ? Felsefe bir " cehil „ midir ? Felsefe " Güzel sanatlerden biri „ midir ? Felsefe " Hakikat hakkında ind ve enfüsî kanaatlerin mecmuu. felsefe dostları ile felsefe düşmanlarının anlaşması için bir çare vardır. Bunu ancak felsefe kelimesini kullanan adamlar bilir. Böyle yapa yapa çocuk hem beşerin mazisine bağlı. Belki esaret ve anarşi unsurlarının canlı izdivacı olan tekâmül hayalini araştırmalıdır.. Hangisi?!. hem de onun harsinde yenilik yapacak derecede ayrı kalmış olacaktır. " Felsefe yalandır ! „ demek güçtür.'idir !. Fakat ne olursa olsun. Felsefe zihnin bir " art decoratif . İlmin düşmanları olduğu gibi felsefenin düşmanları da vardır. Yahut "Felsefe hakikat hakkında mevcut ilmî kanaatlerin umumî bir yekûnu „ mudur ?. Fakat " Felsefe bir eğlencedir ! „ demek kolaydır... " Felsefe bir zevk • tir. İşte bir çok sualler ve fikirler ki "felsefe. O da her şeyden evvel dost ve ya düşman oldukları şu " felsefe „ mefhumunu tespit etmektir. hem de çocukları serbes bırakarak icat. ihtira yolunda yürütmek. „ diyenlerin " felsefe „ kelimesini ne manada anladıklarını anlamak güç bir iştir. Fakat felsefe bu fikirlerin hangisidir. felsefe zihnin bir nevi mimarlığıdır.. Ben hayatımda felsefe ile uğraşan hem de pek kıymetli .. İdrakimiz ne esaret nede anarşi hayalinde hapsedilmemelidir..

diğeri felsefenin usulüdür. Onun için felsefe ilmin ne aynı. f esef eler.' mecmuasının bir nüshasına Bergson'culuğun ne olduğuna dayir kısa bir makale yazmıştım. felsefesi.. „ dedikleri hâlde. İlmin mevzuu olan kemiyet ve madde âlemini parçalar hâlinde idrak eden zihin kısmı. Halbuki ilmin mevzuu da " şeniyet. Yalnız Bergsonun felsefe müessisesi için temel taşı olarak koyduğu iki mühim fikri işaret ediyorum : Bunlardan kiri felsefenin mevzuu. Felsefenin keyfiyet ve hayat âlemini bütün olarak idrak eden zihin kısmı.. bu kelimenin medlulünü vazıh bir surette tespit etmemişlerdir. beşerî bir müessise gibi teessüs etmek istidadında olan felsefenin kendisidir.. " Bergson denilen herif! „ sözleri söylenildiğini duyduğum zaman felsefe kelimesinin ne talihsiz bir kelime olduğunu görmüştüm.' tir.. İstanbul işgali esnasında Darülfünunda tekâmül bahislerine dokunan tedrisatım esnasında feylesof Bergson'dan bahsettiğim sıralarda orada burada " ilim aleyhtarlığı yapıyorlar !. Böyle söylerken feylesof Bergso'nun «Evolution creatri'ce>>'te yahut Les donnees immediates de îa conscience»'ta vasıl olduğu neticeleri düşünmiyorum.. belki ilmi de ihtiva etmek şartiyle teessüs edebilir. Şu hâlde ilim şeniyetin parça parça olarak akılla mütalaası» . ayrılamiyorsa yoktur. felsefî. ilmin dişinda da değil. yani keyfiyetidir. . Halbuki canlı şeniyet cansız şeniyeti taşan ve onu ihtiva eden bir şeydir. belki bu ilmi ihtiva edicidir. ne de gayrı olabilir. f esef em. O hâlde ihtiva edici olan felsefe ilmin içinde değil. j .— 290 — gençlerin zihni faaliyetlerinin şiddetine ve felsefe zevklerine rağmen " felsefe „ mefhumu üzerinde düşünmediklerini ve felsefenin vehminden evvel hakikatini mütalâa etmediklerini gördüm. Nitekim bir takım müellifler vardır ki " felsefe. Bence Bergson'culuk felsefî bir meslek değil. hats kuvvetidir. Bunun üzerine o aralık "içtihat. İlmin mevzuu bu şeniyetin cansız kısmı. zekâdır. Eğer felsefe esaslı bir nevi tefekkürden ibaret olan ilimden ayrılabiliyorsa -vardır.

.- 291 - halbuki felsefe şeniyetin bütün olarak hats ile kavranmasıdir. O hâlde mutlaka iyi kötü bir cevap vermiye mecburuz.? Muhafazakârlar mazi üzerinde serbesce bir tasfiye yapıyorlar. usulsüz. belli başlı iki zümrenin şahidi olduk. Değilmi ki ilim. Tahâmülcüler ise inkilabi anca bir şartla kabul ediyorlardı. her telâkki duruyor. bütün yaratıcılığım kaybetmiş. mukadderat. metafezikî bir hayvan olan insan için şu ezelî sual dayima mevcuttr : " Neredea geliyoruz ? Nereye gidiyoruz ? Biz neyiz ?„. O devirde her kıymet.. kâinat. felsefeyi limsiz. Otuz bir mart vakası sarih bir irtica idi. Vaktaki Hareket Ordusuyle içtimaî muvazene temin edildi. Bu devirde bütün akıl. bir yandan da Postahane binası ile tecelli eden yeni türk sanati pek gizli ve çok kerre de kendini bulamıyan millî şuurun indifaları gibidi. Zaten mahvolan kıymetleri feda edip ölü harsı müdafaa ediyorlardı. Tehlikeli olan. felsef eyapmak değil. " hayat. gelişi güzel yapmaktır. Fakal niçin tedriç?! Çünkü tecriç tekâmülün şartı. yaşamıyordu. içtimaî muhayyile. kendi" . Bu şart "tedriçtir. Tedricen Abdülhamit devri dönmüş bir devirdi. bütün mantık. tekâmül. Bunlar ne istiyorlardı. içtimaî vicdan âdeta bir atalet kazanmıştı. Şurada burada bn sal" tanata karşı yıkıcı ruh taşıyan ihtilâlciler bir tarafa bırakılırsa bir yandan Edebiyatı Cedidenin kozmopolit iştiyakları. kımıldamıyor. saltanatı ve istiptadı tehlikiye düşürebilecek olan her temayülü boğuyordu. Meşrutiyet inkılâbı bu camit zihniyeti sarsar gibi oldu. Hakikati hâlde millet ve devlet namına kat'î ve şeklî bir muhafazakârlık hükümran idi. Muhafazakârlar ve tekâmülcüler !. „ denilen mevzuların mutlak olarak mütalâasını deruhte etmiyor.

— 292 — sidir, onun için.. Tekârnülcüler anî, ihtilâlci, ayratıcı olan her hareketten sakınıyorlar, hareketi, tekâmülü sarsıntısız olarak arzu ediyorlardı. Muhafazakârların da, tekâmülcülerin de arzusu bir neticeye varıyordu: O da hayatı olduğu gibi seyretmek ve seyrine insan elini karıştırmamak. Bu iki telâkki arasında felsefe namına müdafaası kabil olan yalnız tekâmülcülüktür. Çünkü mutalarını hep ilimden aldığını iddia eder ve unsurları itibariyle müspet olduğuna inanır. Fakat tekâmcülüğe hakkyile yaklaşalım. Onda "tedricen „ tavsiyesini meşru kılacak bir tabiat var mıdır ? Bu tekâmülcüîer içtimaî hayatta tedriç istiyorlar, çünkü içtima* tekâmülü tedricen vukua gelir düz, muntazam, makul, hendesî bir tekâmül zannediyorlar. Bize cemiyet hayatının düz bir çizgi üzerinde gayet muntazam bir surette tedricen de-, ğiştiğini ve bir hedefe doğru ilerlediğini gösterecek olan şey nedir? Elbete tarihî bir tetkik üzerine kurulmuş olan bir tekâmül felsefesi değil midir ? Halbuki tekâmülcüîer esasen felsefelerini tarihe değil, bilerek bilmiyerek hâyatiyata istinat ettiriyorlardı. Çünkü zihinlerdeki hayaller, hep Lamack'm hayalleri idi. Onlar da Lamack gibi zürafalan boynu yüksek ağaçları yemek ihtiyaciyle uzamış sanıyorlar ve âlemde hiç bir şeyin anî olarak vücude gelebileceğini zannetmiyorlardı. Halbuki ilmin tam mutaları üzerine kurulmuş olan bir tekâmül felsefesi bize tekâmülün mihaniki değil, yaratıcı mahiyetini gösteriyor. Tekâmülün haricî ve muhiti değil, batını ve uzvî bir emir olduğunu anlatıyor. Tekâmülü hep böyle bir hendesî çizgi hayaline sokarak yaptığımız farziyeler arasında kim bilir ne kadar yanlışları vardır: Dinlerin zuhuru, san'atlarin zuhuru, dillerin zuhuru ve tekâmülleri hakkında kim bilir ne kadar delâlatte kalmış olanları vardır. Muhafazakârlar niçin böyle düşünüyorlardı?.. Çünkü değişmek kabiliyetinde olimyan cahil adamlardı. Tekâmülcüîer niçin böyle düşünüyorlardı?. Çünkü okumuş olmakla beraber ruhen muhafazakâr insanlardı. Bizim

-

293 -

neslimiz bu yaratıcı kudrete niçin iman ediyor? Çünkü yaratıcı bir devrin neslidir onu için. Hükümetler gibi felsefeler de ancak lâyık olanları buluyor. İnkılâbın en büyük eserlerinden biri de bizi tam ve hür bir hayat felsefesine vasıl olmak için ruhen hazırlaması değil midir? Bu felsefeyi elde ettikten sonra " tedricen „ düstûrundan belki ilelebet uzakuzaklaşacağız.

Hürriyet
Jean-jacc[us Rousseau terbiyecilerin en hür ve en hürriyetperver olanıdır. "Emile,, başından sonuna kadar hürriyetin, hürriyet hayatının, hür yaradılan adamın, hür yetiştirilen çocuğun destanıdır. Hiç bir tefekkür onun kadar hürriyetin zevkini, hürriyetin aşkını terbiye emellerine karıştırasıamıştır. Hiç bir sistem onun kadar terbiyede haricî sultaların müdahalesini men'e muktedir olamamıştır. Hatta onun içindir ki Rousseau'yu tenkit eden Greard; Rousseau'nun terbiye plânını "tehlikeli bir vahime,, olarak teşhir etmiştir. Halbuki hakikat büsbütün başkadır. Kitabın her tarafında "hürriyet, hürriyet!,, diye bağıran Rousseau terbiye âleminde zahmete, meşakkate en çok mevki veren, terbiyenin hamurunu en ziyade zahmet ve meşakkat duygularyile yoğuran bir feylesoftur. Çocuklarda keyfe, hevese mevki vermek, hayatını hayvanı sayiklerine terketmek şöyle dursun, bu keyef ve heves mekanizmasına en çok kızan, hatta zahmet ve meşakkati, elem ve istirabı tabiatin içinde bulan kendisidir. Rosseau'nun pedagojisi her şeyden evvel bir ceht ve tekemmül pedagojisi, bir zaruret ve meşakkat pedagojisidir. O hâlde Rousseau'nun terbiye sistemindeki bu tezadın menşei nedir? Felsefesidir. Fakat felsefesinde mevcut olan bu menşe bir tezat değil, bir ahenktir. Şöyle ki

— 294 —

hürriyetin en iptidaî telâkkisi her istediğini yapmaktır, yani başı boş olmaktır. Halbuki bu mümkün değildir. Zira insandan daha kuvvetli olan bir tabiat vardır. İnsan bu tabiatı ne istihfaf ne de ist'hkar edemez. O hâlde insan her istediğini değil, istediklerinin yalnız mümkün olanlarını yapabilecektir. Şu şartla ki istediği şeyler aynı zamanda tabiatin kanunlarına uygun olsun... O hâlde hürriyeti adamın, yalnız istemesi değil, istediğini bilmeside lâzımdır. Sonra hürriyetini istiyen adamın arzusu tabiatı eşyaya muvafık olması kâfi değildir. Çünkü bu arzunun tahakkuku bir istihsale bağlıdır. İnsan hürriyetini, istihsal etmek sayesinde kazanır. Bu istihsal için yalnız usul, teknik, vasıta, fikir kâfi değil, kendini idare etmek, müstahsilin kudretine, fikrî hayalî, hissî ve iradî kudretine kavuşturmak ta lâzımdır. Müstahsil bir anarşist değildir. O hem fizikî tabiat üzerinde hem de ruhî, batınî tabiat üzerinde işliyen mükemmel bir sanatkârdır. İstihsal eden adam yalnız bilen adam değil, aynı zamanda gücü yeten adamdır. Kendi kendini idare edemiyen hırçınlıklarını, muvazenesizliklerini, sersemliklerini yenemiyen bir adam âlemi harcîde hür yani doğru, iyi, güzel, faydalı birfiili nasıl vücude getirebilir ? O hâlde hürriyete lâyık olan adam hem fikrin, hem de iradenin kahramanı olan adamdır. Hür olmak için hem serbes olmak, hem de bağlı olmak lâzımdır. Rousseau bu iki ayrı şeyi bire kalbetmiştir. Hürriyeti başı boş kalmaktan, tabiati de esaretten uzaklaştırarak biri birine yaklaştırmış, tabiî terbiye dediği telâkkiyi vücude getirmiştir. Bu günkü ilim Rousseau'unun hatsine hiç bir şey ilâve etmemiştir. Yalnız bu hatsi izaha gayret ediyor.

Tezat kabul etmîyen felsefe
Oduncu ile Ezrayil'in masalı bence ruhumuzun garip bir ikizliğini ifade ediyor : Çok kere bir şeyi hem aklımızla istemiyiz, hem de hissimizle isteriz, Çok kere aklımızla beğenmediğimiz hayatı hissimizle iyi buluruz. Sahte ilmimizle tezyif ettiğimiz şeyleri halis hayatımızla kabul ederiz. Cihan harbinden evvel memleketleri için « un vieux paıjsl » diyen Fransızlar muharebeden sonra aynı memleketi genç ve zinde buldular. "Bu memleket adam olmaz !„ diyen Türkler de adamlıklarını bile Borçlu oldukları bu memleketin eseri karşısında şaşırdılar. Bedbin, hayâtı istemediğini söylediği hâlde Ezrayili görünce odun yüklenen bir köylüdür. Şu hâlde hissimizle ve irademizle beğendiğimiz hayatı aklımızla niçin inkâr edelim ?.. Ve bu ikiz hayat yeirine tek ve ahenktar bir hayat neden koymuyahm ?.. Buna mani olan; hayat, zaruret ve tekâmül telâkkimiz olsa gerektir. O hâlde sevmediğimiz, beğenmediğimiz şeyler hayat değil, başka bir şeydir. Filhakika asıl hayat, sevilen ve Ezrayile teslim edilmiyen kısımlardan ve kıymetlerden teşekkül ediyor ... Fakat hayatın ağır gelen, ezen yükleri de vardır. Şu hâlde bu yük ile bu kıymetleri ayırmak lâzımgelir, İki şıktan biri: Ya yükü azaltmak, yahut tahammülümüzü çoğatlmak için bu kıymetleri daha ziyade duymak Iâzımdir. İnkılâbın gördüğü şey zebun ve ezik bir Türkiye idi. Fakat duyduğu şey bu Türkiye'nin can hamlesi, irade kuvveti idi. Bir inkılâbın yoktan var olduğunu zannetmek aklımızı tırmalıyan bir dalâlettir. Fakat inkılâbın hayatın her günkü en sathî itiyatlarından teraküm edebileceğini farzetmek te bir dalalettir. İnkılâbın müracaat ettiği zengin kudret Türkiye halkının vicdanı olmuştur. Bu vicdanın kudreti ve nuru sayesindedir ki Türkiye bir çok yüklerini azalttığı gibi bir 19

— 296 — •

takım yüklerini taşımak için de kudret ve kuvvet kazanmıştır. Eski, vusatî itiyatlara karşı gayz duyalım; bu bizim hakkımızdır. Fakat yeni ve canlı olan hayatımızdan şikâyet etmiyelira. Birini istememek için ötekini inkâra lüzum yoktur. Hasta fikir, sakat muhakeme bize bedbinliği tavsiye edecektir. Fakat vicdanın lâyuhti sesini işitelim. Ancak o zaman hakikî hayatımıza uygun, samimî bir felsefe yapabiliriz, zaten felsefenin vazifesi sathî ve haricî müşahedelerin inhisarcı hükümlerine karşı yekpare ve canlı bir hayat rüyeti vücude getirmek değil midir ?..

Mefkure ile mevhume
Bir arkadaşım " ideal yahut mefkure vuslatı mümkün olmıyan bir fikirdir „ diyor. Ben de soruyorum ki o hâlde nasıl oluyor da akıllı bir adam mefkûreci oluyor?! Eğer mefkure yanma yaklaşılması mümkün olmıyan bir fikir ise bu imkânsızlık nispetinde o bir mevhume olacak değil midir?. Hayır mefkureler mevhumeler değildir. Mefkureler tahakkuk edebilecek olan şeylerdir. Mefkureler vehimden, hayalden kopup uçan renkler, şekiller değildir. Zaten mevcut ve hakikî olan bir hayatın istikbale uzamış kısımlarıdır, binaenaleyh tahakkuk edebilirler. Müsayit şartlarla tahakkuk edeceklerdir. Mefkurenin kökü hakikatte, çiçekleri ve meyvaları istikbaldedir. Mefkure bugün için bir hayaldir, fakat ne bugün için ne yarın için bir yalan değildir. Şu hâlde mefkure ile mevhumeyi ayırmak lâzımgeliyor. İlim adamının vazifesi bu iki şeyi ayırmak olduğu gibi, devlet ve siyaset adamının vazifesi de bu iki şeyi karıştırmamaktır* Hatırımda kalan doğru ise, Durkheim içtimaiyat usullerine dayir yazdığı kitabın bir tarafında şöyle diyordu: Devlet

adadamının vazifesi cemiyeti bir mevhumeye doğru koşturmak değildir, cemiyetin mefkuresine yaklaştırmaktır... Onun için nüfusumuzun, servetimizin artması hakkındaki gelişi güzel, hesapsız, muhakemesiz surette atıp tutan, vaadeden insanlara hayretle bakıyorum. Bu adamlar hakikaten sözlerinde ve fikirlerinde samimî insanlar mıdır?., diyorum. Eğer ilmî tetkikler yalan söyleniyorlarsa bir memleketin nüfusu ve serveti ile coğrafî vaziyeti, beynelmilel münasibetleri, muharebeleri, mücadeleleri, fikrî seviyesi arasında uzvî münasibetler vardır. Bunlar arzunun ve iradenin birdenbire halledilebileceği şeyler değildir. Bunlar ancak eşyanın tabiatine ve müsaadesine göre hüküm ve muhakeme edilebilecek şeylerdir. Onun için biz on seneye kadar Amerika'yı bile geçeceğiz! diyen bir adamın iddiasına şaşmamak kabil değildir. Bizzat Amerika'nın kendi kendini geçmek için sarfettiği kudretin zaman va mekânla mukayyet fiziği ve içtimaî kudretlerden ibaret olduğunu unutmamalıdır : Fakat bu mevhumecilerin iddiası ne olursa olsun her cemiyet; her millet için vasıl olunması mümkün ve mukadder olan mefkûrevî gayeler vardır. Bunları eyice görüp te bunlara doğru ilerilemek kadar bir cemiyet hesabına afif ve meşru bir hareket ne olabilir ?.. Ancak bu gayeleri bize gösterecek olan bitaraf el, ilmin elidir, içtimaî ve iktisadî coğrafyası tetkik edilmeden, bir sene zarfında çocuklarına kazandıracağı irfan hesap edilmeden nüfusunun tezayüt veya tenakus sebepleri yakalanmadan cemiyat için bu hedefleri müspete yakın bir surette işaret etmek mümkün değildir. Hülâsa türk cemiyeti her şeyden evvel müspet çalışmak mecburiyetinde olan bir millettir. Her millet gibi türk cemiyeti de mevhumecilerin iddialarına değil, samimî mefkûrecilerinin itikatlaırna kendisini bağlamahdir. Her şeyde olduğu gibi terakki meshebinde de samimiyet esas şarttır.

— 298 —

Hayatın arkasından giden felsefe
Mütarekenin en meşum günlerinden biri idi. Bir türk mütefekkirine rasgeldim bana bir münasibetle şu sözleri söyledi: — Türkler dejenere değil midir ?.. Cismen demeyorüm* ahlâkan dejenere değil midir?.. Muhatabımın bu zalim iddiayı ortıya atıvermesi beni çok şaşırttı. Hiç bir şey söylemedim. Halbuki ben mütareke zamanı değil, meşrutiyet zamanı da değil, ta çocukluğumdan beri Türklerin yaşama kabiliyetine çok inanmış bir insanım. Gerçi bu kanaatimi hayatımın her devrinde aynr vuzuh ve aynı müspetlik ile taşımadım. Fakat o-ir şevki tabiî gibi duyuyordum ve yirmi senedenberi bütün yazılarımda ve derslerimde aynı itikadı, aynı dini neşrettim. Milleti hakkında kanaati yıkılan bu adam beni çok ürkütmüştü. Zeynep Hanım konağının üst pencerelerinden görülen yangın yerleri ve ayağı çıplak çocuklar bu kara kanaat için kara bir çerçeve oluyordu. Fakat bir adam, cihanın bile en büyük feylesofu olan Bergson beni çok irşat etti. Ruhun yaratıcı kudretini onunla daha vazıh olarak düşünmüye başladım. Bir türk hadisesi bu yaratıcı kudret feylesofunun davasını bilâkaydüşart teyit etmişti: Anadolu'da Mustafa Kemal'in zaferi. Bu büyük adam bir mütefekkirin tereddi ile tavsife kıyam ettiği milletinin hayatiyetini cihana kabul ettiriyordu. Bir feylesof hayatın imkânlarını, meydanlarını kavrıyamiyacak derecede katı ve maddeci ise neye yarar ?.. Felsefe bir inkılâpçının eserlerini anlamıya çalışacak yahut izah edecek bir ilim değildir. Vazifesi hayatın önüne geçmektir Mütemadiyen hayatın mazisine bakarak ve hâlini tartarak cemiyetin istikbale müteveccih meydanlarını seçmek, işte feylsefenin vazifesi budur. Ne sırrîlik, ne akılcılık ve maddecilik ne de yalnız başına

. Gözü arkada kalan ve hayatın arkasından giden felsefe ne millî olabilir. ne insanî olabilir. beşerî tekâmüle ettiği hizmettir. Okuyanda bu muhabbet yoksa eser ona açılmaz. Ve hiç bir şey anlamadığını söyledi!. Türk feylesoflarının vazifesi olmuş bitmiş şeylerin ve tarihî emri vakilerin adilâne seyir ve temaşası değil. Feylesofun büyüklüğü kendi zamanında felsefe binasına koyduğu taşın ağırlığına bakar... resul gibi bir muhitin adamıdır.— 299 - tüm bu istikbal hamlelerini veremez bunu ancak hayatı seyrinde ve ihtilâllerinde şuurla yakalıyan felsefe yapabilir. Şu hâlde keşfedilecek şey. Eserin yüzünden ziyade yüreğine varmak istemeliyiz. Bu dostum gibi bir çok insanlar da felsefelerden bir şey anlamadıklarını söylerler. türk milletinin mazisine bakmakla. Bu müsayit ruhî vaziyeti aldıktan sonra yapılacak şey şudur: feylesoftan ne bekliyoruz? Bence beklenecek şey sadece kâinatı bir görüştür ve ezelî bir seziş tarzıdır. deyiniz. Beş on gün sonra kitabı iade etti. O hâlde sahibinin ne demek istediğini anlamak kararından evvel. hâlini yakalamakla beraber istikbalini araştırmaktır. İsterseniz buna "sympathie. anlamak arzusu lâzımdır. hatta alimin . O da alim.. Feylesofları anlarken Gustave Le Bon'u çok okuyan ve çok seven bîr arka daşım vardır. Bu muharriri büyük bir mütefekkir olarak kabul eder. sanatkâr. Bir gün kendisine Henri Bergson'un "Evolution creatrice „ adlı eserini verdim. Feylesofu anlarken dikkat edilecek bir nokta daha mütefekkirin muhitidir. Bence bir feylesofu ve bir sanatkârı anlamak için en büyük şart bir nevi muhabbettir. Feylesofun dili halkin dili değildir. Sonra hiç unutmuyahm ki feylesofu ancak kendi diliyle ve kendi mantıkiyle anlıyabilirîz.

Hele iradesi sönmüş biçareler vardır. ilhamın kaynağıdır.anft çili değildir. sadece hizmetkârımızdır. Şehir hayatına bir türlü uyamıyan bir nevi sinir hastalarını hatırlayınız.. bu tabiati kullanmak için görür. bence bütün felsefesini anlamıya bedeldir. . Fakat bu ayrı adamların benziyen bir tarafları vardır. Tabiat bizim ne dinimiz. çok okumak. tekrar tekrar okumak. hemhal oluncuya kadar okumak lâzımdır. içerilerine katılmak için cazibelerine katılacak kadar yaklaşmak lâzımdır. Bu dil ifade etmek istediği orijinal manzarama dizgileri ve renkleridir.. hayatının son günlerini tenha bir köyde geçirmek isterler!. Eski medeniyet tabiatte kemal ve mutlakiyet âleminin bir hayalini görüyordu. o da şudur: Ne tabiat ne de medeniyet hakkında doğru bir kanaate sahip olmamak. hep inziva aralar!. Sistemler sakinlerini çoğaltmak istemiyen kıskanç âlemlerdir. Onun için bir feylesoftaki orjinat tabirleri anlamak. Hayat felsefesi yaptığını zanneden bazı kimseleri hatırlayınız. İnsanların tabiatten ayrıldıklarına esef ederler !. ne efendimiz. ne de üstadımızdır. Nihayet feylesofu anlamak için okumak lâzımdır. Ortazaman medeniyeti tabiati sırlarla dolu görüyordu. Rönesans beşerî kurtuluşu bu tabiatte zannetti.. medeniyet mi ? Tabiatle medeniyet kiymetleri hayatımızın her cephesinde çarpışıyor. Tabiat yalnız fizikî kuvvetlerin sahnesidir. Muasır kafalar tabiate teslim olmak için değil. O hâlde muasır milletlerde " Tabiat aşkı. Bütün bu hükümler birbirine irca edilemiyecek kadar manevî vaziyetleri ayrı kimseler tarafından veriliyor. Bizim zamanımızda tabiatın ne maveraî ne dinî ne de ahlâkî hiç bir kıymeti yoktur. Tabiat ıhı. Bazı nazariyecilere göre de tabiat sanatin.

birFroebel. hatta sezişlerin . sadelik ve samimîliktir. tabiatı zaptetmek. Bergson'a göre haricî âlemin klişeleri. vazjh. Bence bir Durkheim.. Vuzuh İçtimaiyatçı Bougle fikirlerin tarihinden bahsederken H. Bu anlayışa göre sonradan gelenler evvelden gelenleri ayıklamışlar. ne de felsefî bir iştir. felsefenin canlı ve terkipçi lisanına müracaat etmek lâzımdır. Durkheim ve Auguste Comte'un.. Hangisi ?.. Yalnız tabiatı kullanmak. mefkurelerin) iradelerin tekevvününü ifade için salih değildirler. " tabiate dönelim» denildiği zaman hep bu manayı anlıyorum. Vuzuh bu mudur ? Eğer bu ise. tabiat terbiyesi . temizlemişler. Bergson'u maddî âleme mahsus klişelerle batmî âlemi düşünmenin tehlikesini gösteren feylesof olarak anlıyor. Bu suretle işleri ne ilmî. bir Pestalozzi. hatta bu günküler hep birer başkalıktır. sadece amelî ve mihaniki bir iştir!.— 301 — tabiat harsı. berrak bir hâle getirmişlerdir !. sade bir neşircisinden ve tamimcisinden başka nedir ?. içtimaiyat için E. şahsiyet. Acaba " vuzuh. meselâ ihtirasların. tabiatten istifade etmek gibi sözlerin asrî bir kiymeti olabilir. keyfiyet ve seyir âlemi olan batmîyi/ derunîyi.'tır. O hâlde katı maddenin sert ve dümdüz lisanı olan ilimden başka olan bir lisanla... Bu adamların ya canlı bir rolü var yahut yok. tavzih „ dediğimiz zaman ne kastdediyoruz ?. Froebel.. Hatta fikirlerinin en müşterek olan " muayyencilik „ yüzünnde. Bu sual madde dilindeki klişelerinden bazıları: " ayırmak.„ gibi sözlerin müspet bir delâlet olmamalıdır. Asrımızın tabiatı müsavat. Ben ahlâkta olsun. sanatte olsun. bir mana. hatta bunlar ilmî de olsalar. berraklaştırmak. açmak. Jean-Jactjues Rousseau'nun... terbiye için Pestalozzi.

diğerlerinden ayrıca bir şeydir. Benzemekle bir olmak bir şey değildir. Her şeyden evvel böyle bir kamus ilmin maddiyat yani fizik ve kimya. ruhiyat ilimleri kamusu.. hangi ilim mensubu alâka göstermez ?. Istılahların konulmsında en büyük güçlük îstilahların şekli hususunda.... Çünkü bu dikkat haricinde şuunu kavrayamazsınız. meselâ maddiyat. hayatiyat yahut biyolocya. felsefede tessüs etmiş olan İstılahlarımızın sayısı binlercedir . Bunlar koca bir mecelle olacağına.. Bu müşkül vazifede . ruhlara kadar inerek canlı bir iş görmüşse o. tip kamusu.. Bununla beraber ilim dilimizin bütün parçaları da müdevven olduğunu iddia edemeyiz . tabiat. bu fikir adamları hep " tabiat.. içtimaiyat ve felsefe şubelerini ihtiva etmelidir. fende. Yüksek ilim tedrisatının bu mühim ihtiyacına karşı kim. topraklara. hatta Rönesans'tan beri. Adî neşirci ile yaşatarak tekemmül ettiriciyi biribirinden ayırmakta sadece bir iffet değil. ruhiyat. ?. birleşmek noktasında görülüyor . diyorlar.. Vuzuh !. Bizde ilim İstılahlarını tespit etmek teşebbüsü yeni değildir. Roussean'dan beri. Bu eserleri vücude getirecek olan heyet mutlaka bu lügat işiyle uğraşan kimselerden mürekkep olmalıdır. Tıpta.en eş olan " tabiat „ fikrinde bile. İlim İstılahları Bir ilim İstılahları kamusu yapılacağını okudum . Bunu iyice anlamıya çalışalım : Vuzuhlandıran adam. Bütün ilim lügatlerini cem ve telif etmek teşebbüsü hakindaki fikir ve kanaatimi burada söylemek istiyorum . felsefe kamusu gibi menus ve kullanılması kolay parçalara ayrılmalıdır. mecburiyet vardır. fakat acaba kendi ananesi içinde yaşıyan bizler onun mukallitlerimiyiz Varisleri. kopyecilarıiyiz ?.. taşlara.

yahut mistikler gibi bir devrin adamıdır.Beynelmilel mahiyette olan tabirleri aynen kabul etmek . varsa ve canlıysa. Arkadaşım Almanyada felsefe yapmış olan bir gençti. 2 . Bunlar şeniyet manzarasını seyretmek için batın kâşanesinden açılmış pencerelerdir.Her tabirin evvelâ türkçesini aramak. zengin bir lisan olduğu kanaatini vermiştir.. bu türkçe. Bence felsefeler bir nevi içtimaî haletlerdir. İstilâh kamuslarını vücude getirecek olan heyetler kendi kabul ettikleri karşılıkları yazmakla beraber şimdiye kadar neşredilmiş diğer karşılıkları da işaret ve zaptederlerse tarihî hizmetleri daha mükemmel olur. Bir çokları gibi o da Kant'çıdır. Fenomen ve Numen'ile Kant.Bir feylezofun sistemine göre orjinal bir fikri ifade eden tabirleri keza aynen kabul etmek.— 303 ^ muvaffak olmak için kabul ettiğimiz esaslar şunlardır : 1 . nasıl bir zaruretin ifadesidir? Ben içtimaî bir dava ortıya atmak arzusiyle değil de misafirimi memunun etmek için biperva şu izahatı verdim: — Kant'ta Ansikiopedistler ve Rousseau. Bu şeniyet o kadar . Dilde iştirak içinde söylediğini yazmakta lâzımdır . Bu esaslar sayesinde faaliyetimiz iierileyecektir . 3 . Metafizik Bu bahse nasıl girdiğimizi eyice hatırlamayorum. acaba neyin. aynen kabul etmek. Müşterek bir ilim dili ilmin içtimaî hayatı için bir şarttır. Her zamanki gibi güç suallerinden birini daha havale etti: — Nazarî ve amelî akılları.. emperatifleri. Şimdiye kadar yaptığımız tecrübe bize türkçenin felsefe düşüncelerini açık ve kat'i bir surette ifade edebilecek. 4 .İstılahların kabulünde birleşilmeyince her kes tercih ettiği tabiri imzası altında yazaaktır.

ne hissiyeci. Rousseau ne Alman.. „ . Seciyemiz bizim rüyetimizi tadil ediyor.... aynı amel hakkında aynı nazara malik miyiz. Niçin ? Çünkü Rousseu'da şahsiyet millî değil. bir harsın. Fakat dayıma böyle olması neticesi çıkarılamaz. Böyle yoğurulan bir seciyenin mukadderatı.. Kant kendi zaruret mezhebinde gerçi ince bir mütefekkirdir. — O hâlde sizin anlayışınıza göre bir feylesof kimdir ? — Bu adam şüphesiz H. şeniyeti hep intizam. bir medeniyetin tabiatine takılıp kalması bu tefekkürün tarihi bir kaderdir. O hâlde metafizik şahsî.. Halbuki Rousseau. — Evet. o kadar karışıktır ki türlü cephelerinden türlü man* zaralariyle görmek kabildir. millî yahut daha geniş olarak beşerî mahiyette bir şey olacak. Fakat Rousseau. ne akliyeci.Rousseau'dan başka bir şey değildir. Şahıs veya mezhep işinden kurtulması mümkündür. ne Fransızdır. Herkes aynı şeniyeti aynı tarzda görmeğe sevkedilmiş değildir. cebir manzaralariyle idrâk etmek olacaktır.. Metafiziğin bir şahsın.. Felsefesinde keşfettiğini zannettiği tabiî adam. Kâinatı seciyemizin gözlüğüyle seyrediyoruz. şeniyeti tam ve bütün kavramak iti— barile kaba sabada olsa daha genç bir kafadır.— 304 — girift. Fakat mutlaka " Evolution CrĞatrice „ yahut " Les Donnees immâdiates. ne İngiliz. kontrol için laboratuvara sokması bile mümkündür . ne de elcidir. ne benci. Çünkü vatan yerine küreiarzı iskân etmişti. amiriyet. kendi halis Enesinden başka bir şey değildi. Bu hayatın ne kadar inzibat aştkı bir hayat olduğu görülecektir. hatta ne İsviçreli. Hatta onun içindir ki Kant. Kant'm hayatı tetkik edilsin. zaruret unsuruna irca edilmiş bir J-J. beşerîdir. bakınız bu adam ne zaruretçi. O hâlde rüyetlermizide enfûsî kalan bir mahiyet vardır. sadece insandı. Vatanı yoktu. metafizik tarihini nazarı itibara alırsak gerç* böyle. Hatta keşiflerinin neticesini. Metafizik te ilim gibi afakî bir tefekkür mahiyeti alabilir. Aynı vaka. Bergson'dur.

şeniyeti bütün ve seyyâl olarak mütalâa eder. Bergson'un bütün arzusu metafizikin ilim gibi beynelmilel ve gayrı şahsî bir hâle gelmesidir. İlmin usulü cebir ve hendese yani akıldır. şeniyeti madde gibi mütalâa etmek.. Mevzuu ne olursa olsun metafizik toplar. ister uzviyet ve ruhiyetin isterse cemiyetin tekâmülü olsun.. Halbuki metafiziğin usulü hatstir. — O hâlde metafizik sanat gibi bir şey oluyor ? — Evet sanat gibi bir şey.. . mezhepçilikten kurtulamıyacağım söylerim. İster maddenin. hendesedir. biraz daha vazıh olarak nedir? — Şudur: İlimin mvvzuu maddedir. — O hâlde tarihî feylesofların rolü ? — Bunların rolü. çünkü sade hayal ve his sahesinde kalmıyor. mütecanis parçalara ayırır.. fakat sanat değil.. usulünü ilmin usulünden ayıran ve metafiziği de ilim gibi afakî bir tefekkür olarak anhyan Bergson. Ben de sanat terbiyesi almıyan metafiziğçinin. Mevzuu ne olursa olsun ilim parçalar.. Bir çokları ilimden geçmiyen kafaların metafiziğe kadir olmiyacağını iddia ederler. tekâmül dediğimiz mevzuun cephelerini ayrı ayrı keşfetmeden ibaret kalmıştır.feylesofu Bergson değil. İster maddî... metafiziğin mevzuunu ilmin mevZuundan... Onun için hepsi mezhepçidir. sanat yolundan ... gerçi ilim yolundan değil. isterse içtimaî hayata ayit olsun. ister uzvî ve ruhî. Hayasızlık Tophanenin üstünde Sormagir derler bir türk mahallesi vardır. fakat bütün tekâmülü birden kavrıyamamışlardır. sadece tekâmüldür. tasavvur ve mefhum sahesine giriyor. — Bergson'un hizmeti. Çocukluğum o civarda geçtiği için o civara. Halbuki metafiziğin mevzuu tekâmül. şeniyeti canlı olarak mütalâa etmek. Bunlar tekâmülün anlayışına hizmet etmişler.

Bunlardan biri Sormagir bekçisine dönerek dedi ki: — Nasıl Ahmet ağa. Fakat bunlar o kadar az.- 306 - ayit hatıralarım çoktur. ben o zatin çinarma dokunamam !. Küçüklükte alınan bazı fikirler iman kuvvetini taşıyor.... Halk bunların her birine " gâvur farmason „ gibi bir isim takarak " sen benden değilsin! „ demek istiyordu . Şimdi mahelleli kazanın önüne geçmek için çmarı kesmiyi düşünüyordu. ister mabet hürmeti. Uzun seneler bilmiyerek. Bir gün Sormagir camimin önünden geçiyordum. „ Zaman bu hükmü tasdik ettiriyor. Buna rağmen Sormagirliler onu severler. fakat " akla mugayir „ olanlar pek az !.. kim bilir ne kadar adi bir işti!. karşıdaki mezarlığa bakıyorlardı... çok şey var. isterse bir " antika merai „ şeklinde olsun. < u yaz Surler haricinde gezmeğe gitmiştim. dedi. cahil bekçi bu teklifin kabalığına karşı . şu çınarı devirebilir misin ? Bu zatin nazarında çınar devirmek. Hiç unutmam. Bu mezarlık Çeşmi Hüseyin Efndi isminde evliya tanınmış bir zatindir. hakkın sesidir. Lâkin " Halkın sesi. Bu cevap bütün manasiyle yirmi beş sene evvelki Sormagirlilerin ölülere karşı hissiyatını bildiriyordu .kizararak bozararak geriledi. kabrini tahkir edenler vardı. gayrı ahlâkî bir hizmet teklif edilen insanlar gibi . Mezarlığın içindeki kocamiş çınar son günlerde devrilmek tehlikesini göstermişti.kendisine gayrı meşru. Hatta bu inanışımı çok kere izah edemiyorum .. sert ve haşin bir tarzda : — Efendi. Çeşmi Hüseyin Efendi kerametinden çok bahsedilmiyen velilerdendi.. İster evliya . maneviyetma sığınırlardı. Maksadı» . Gerçi o tarihte bile mahalleli arasında ölüyü. Sokakta üç beş kişi toplanmış. anlamiyarak ölülere hürmet etmekte devam ettim . mazisini seven bir kavimle sevmiyen /bir değilmiş. Halkın itikadında "akıldan hariç. mahalle hayatındaki mevkileri o kadar hiçti ki..

kavukları bir tarafta. hatta insan zadelerin bile değil. yerde yatan taş kavuklar üzerine at başı iskeletleri koymuş !. eski lâhitleri bir kere daha görmekti. bu itikadın zadesi olan kabristanları tahrip ediyor . gövdeleri öbür tarafta !. Burası en aşağı üç yüz senelik bir mezarlık.— 307 — tarihî ve kutsî hatıralarla dolu olan bu yerleri. Zaman ile camisinden ayrılmış . . Ağaçlar. vahşî çitlenbikler. İçerisindeki lâhitler hep kırılmış.. Artık ne bu çukuru ne de bunu açan mühendisi benden sormayınız .. bu üç yüz senenin eritemediği mermerleri parçalamış atmış ! Buraya artık bir kabristan diyemezsiniz ! Belki bir kabristan.. tarlalar istilâsına uğramış hazin bir bucaktır. bilmem ki nasıl bir yaşamak hırsiyledir. eski türbe' leri . bütün mezar taşları.. Merkez Efendi dergâhından Yenikapı Mevlevihanesine doğru İlyas Zadelere ayit tarihî bir kabristan var .. Belki bu türlüsü bir tanedir .. diyordum. Kız Taşından beri bütün evlerin münasibettar olduğu bir mecraya yol açmak için bu kabriatanı ortasından ikiyeye ayrılmışlar. kim bilir " neslicedit „ imarcilari atalarının itikadını pek cahilane bulduğu için olacak. En yeni taşının üzerinde 1190 tarihi okunuyor. kitabeler mdeniyet elinin açtığı bu nezafet çukuruna yuvarlanmış.. fakat İlyas Zadelerin. sadece hayvanların kabristanı! Artık buraya ne meşhur ne de meçhul insanlar gömülmüyor. idare adamlarının seyyiatı lâhitlerdeki eski sanatin nizamım bozmuş. sadece civardaki at leşleri dökülüyor! Zamanın telâkkileri. her tarafından civarındaki evlerin. Fakat Aksaray'a geldiğim zaman Horhor'a doğru yine bir cami ve kabristan harabesine daha rasgeldim . Yazık k* bu hakaretin bediî şeklini bulamamışlar !.

.

Ahlak .

.

İstanbul'da. Kollejin bulunduğu tepe gibi. dolaşık sokaklardan geçerek bir tepeye çıktık. şehre hâkim bir tepeye . Orada her şey ağır. Uzaktan sanayi mektebinin büyük binaları görünüyordu. bu intibaı almıştım.. şurada gene mektebin elişlerinden gayet ince dokumah ziynet halıları. Maarif müdürü bize Darülmuallimni. Alçak. İzmir'de.. Kayserimden gelen yolcular için bu azemetli. Ankara'da emsalini gördüğüm bir mektepti.. Darülmuallimatı.- 311 -s Hayır ile şer Sivas azemetli. İşte mektebin mamulâtından : On Beşinci Louis tarzında cevizden oymalı bîr masa. hiç şüphe yok. ikametimin son günüydü. penbe dağlar memleketidir. dediler . zevk sahibi bir mimarın daha evvel bir valinin eseri... Yaklaştıkça sönmüş bir saltanatın enkazım göreceğiz gibi acı bir hisle müteessir oluyorduk. diyordum. misafir kabulüne mahsus olan salon hep mektebin mamulâtiyle döşenmiş. ne güzel bina .. Nihayet dar.. Bütün insanlar ağırbaşlılık için yaratılmış zannedilir . ufak gösterişsiz evler arasından girersiniz. Oradan şehre. yahut bir selçuk kapısı yükselen bu }ürk ve tarih şehri. Nihayet Kızıl ırmağa varırsınız. bana mektebin mazideki bütün ikbal ve itbar devirlerini anlatıyordu. oturaklı. penbe dağları aşmak lâzımdır. ziyaret edecek bir müessise kalmıştı. Sabahleyin. köşede duran ufak bir sigara 20 . Yolda Sanayi Mektebim aynı zamanda idareye memur edilen Darülmuallimin müdürü malûmat veriyordu. bir millet hafızası gibi zengindir. Dershaneleri de öyle güzel.. kemerleri renkli taşlarla süslenmiş.. Acaba Sıvas'ınki nasıl. O da Mektebi Sanayi. Bu. ilk defa şehre çıktığım zaman. Üç günlük ziyaretlerim gene bu intibaı teyit etti.. Sivas her tarafında bir selçuk minaresi. İşte asıl mektep.^ her şey ciddidir. kapıları. erkek kız iptidailerini gezdirdi. Bursa'da.

hakte... Filvaki. Hayır. üzerinde bir tablo var ki tablodan ziyade bir resim levhasına benziyor. bu " mektepli inhitat „ nedir ? diyordum . Şimdi tasavvur ediniz. " Tarih „ diyerk iktisadî.iskemlesi. ne şekilde olursa olsun. Dışarıya çıktığımız zaman öğrendik ki vaktiyle Sivas'ın kayalarını. taşlarını o kadar güzel tıraş eden türk sanatkârlarının memlektinde bu gün taş oyan tek bir türk taşçı kalmamıştır ! Kendi kendime soruyorum: O " mektep siz itilâ „ ne idi.Talihsiz çocuklar! dedim ve bu sukutun sebebini düşünmiye başladım. bu neticede tarihin hissesini. Imî. O renkte. uğraşıyorlar. dokumada. netice bunun tamamyle aksi olmuştur! Böyle olduğunu hem içeride. Darülmuallimin idaresi sanayie vaziyet etmeseydi. değil mi ?. yapraklarla işlenmiş. bu çocuklar belki bu hayatı da buiamıyacaklardi. Eğer Sanayi mektebi DarülmualHmme yerleştirilmese. hem dışarıda öğrendim: Mektebin hâli hazırda mevcut olan marangozhanesine indiğimiz zaman gördüm kü: Orada talebe namına yalnız yedi yetim var! Önlerinde bir iki tahta parçası. Tarihimiz ve topraklarınız haricinde aynı zamanda zaruret ve suhuletle teşekkül eden bir takım iktisat ve ilim merkezleridir ki bizde dahil oldu- . içtimaî tedahülleri kastediyorum. Bu işler yeni idarenin temin ettiği ilk vazife. Aynı salonun dışarısında gene bir kapının üzerinde vaktiyle resim hocalığı eden bir zatın yağlı boya levhası var ki klâsik italyan sanatkârlarının eserlerini hatırlatıyor. beynelmilel hayatı. servetini arttırmalıydı. mesuliyetini hesaba katmamak nasıl mümkün olur ? !. "esimde bu kadar ileriye giden bir mektebin Sivas'ın iktisadiyatına hizmeti ne olmalıydı ? Pek büyük dğeil mi ? Her sene yetiştirdiği yüzlerce sanatkârlarla Sivas'ın taşlarını oymalı. yünlerini boyamalı. gene hatırıma geliyor . ilk faaliyetti. Sivas'ın en mutena bir eseri mimarisini gözle görülemiyecek derecede ince olan taksimat ve tersimatiyle bunun üzerine hakketmişler. bir kaç fotin. Bu sual ne kadar garip olursa olsun. her tarafı selçuk tarzında çiçeklerle.

gene bu ikiden biridir.. hatta fertten ferde değişen refah ve muvaffakiyet şartları irefah ve muvaffakiyet noksanları da vardır. Sivas'ın selâmeti bu yolda idi.. yapılarına kalfa bulannyorsa bundan mesul olması lâzımgelen kimlerdi ? Öyle tasavvur ediyorum ki Sivas Sanayi Mektebi tesis •edildiği gün bu mektebin hayatını idareye memur olan büyük küçük memurlar hayat tarafından iki yoldan birini intihap etmeğe davet edildiler: Biri. Sivas sanayi mektebi sade bir misaldir.zerre mihanikiyetiyle kendisine doğru çekmiş. Şimdi her sanayi mektebinin idaresine. İkinci yol u hakikat ve ihtiyaç yolu . makama hizmet ettiler! Sanatkâr yetiştirecek yerde. idi. valilere. Sivas aptesthaneleri için taşçı. ipek gibi ince halılar lâzımdı. Otuz otuz beş sene kendisine taptıran bir Saray ve her yerde bunun yerine kayim olan saray zihniyetti valiler vardı. Sivas evleri için doğramacı. bütün •muvaffakiyeti. işte evliyayı umur Efendiler bu iki yoldan yazık ki birincisini intihap ettiler. Sivas hayatı için adam lâzımdı. Sivas.. Artık Sivas'a ve çocuklarına hizmet edecek yerde. Ya gösterişi. Bunların hoşuna gitmek için ancak süslü sigara iskemleleri* On Beşinei Louis tarzı masalar. kârlarına iltifat . şuuru makamı vilâyetpenahiye donen.tımuz hâlde hariçte kalan bütün unsurları birer maddî .. kıymeti. Fakat haricî münasibetler sabit kalmakla beraber dahilde gene unsurdan unsura. binalarına taşçı. sadece eseri sanat yaptırdılar. her maarif teşkilâtının başına ve her resikâra geçen müdürlerin. kerestelerine doğramacı. sathî olan zevklerine. depdebe ve saltanatta ariyan Sivas Sanayi Mektebi kendi kendini kaybetti ve bu parlak baş* langıcın sonu böyle karanlık ve hüzünlü oldu!. o kuvvettediğer her hangi bir merkezin teşekkülüne. her hangi uzviyetin taazisine engel olmuştur. " gösteriş yolu „ idi. harici. İşte bütün bütün aklı. şahsı düşünerek ellerinin altındaki çocukları öldürecekler. idare adamlarının gideceği yol. yahut haricin fani.

hatta sabunla yıkanarak tamamiyle temizlendiğini farzetmek bile biraz tehlikelidir. temizlik kahramanlarıda vardır . Derilerimiz dayimî surette yağ ifraz etmektedir!. Hususiyle yikanıyor. Bu zatlere sorarım: Kendiniz için mi çalışıyorsunuz. hatta mübarektir!. „ demişti. O vakit bu iki yoldan birini intihapta mustar kalacaksınız. oradaki ilk müşahedem de garsonun baş parmağını çorba tabağına sokması oldu !. Abani sarıklı zat bana " Efendi.. Bunlar da halk arasında meşhurdurlar. kürek. müessiselerini... kepçe. Bu gün bu kahramanlardan birini ziyarete gittik. mektebin haliyle hallenmek. Yine bir gün istanbul'un en meşhur muhallebicilerinden birine gittik.. memleketlerini baka sırrına mazhar etmek istiyeceklerdir.. memleketin ihtiyaciyle ünsiyet etmek... hakikate girmek. Bu son vakayı kendisine hikâye ettiğim bir doktor bana şu cevabı vermişti: Ellerin. Neticede şu ikiden biridir: Bir hayır yahut bir şer ! Temizlik ve Medeniyet Yarış. güreş kahramanları olduğu gibi.. Ona tarak. gayrı için mi ?!. Onun için yıkandıktan .. bu el beş vakitte yıkanıyor!-. Evet halkın kanaatince sağ el her yere sürülebilir . tezgâhtarı büyük tavuk göksü tabağını kaşıkla ufak tabaklara istif ederken eliyle tatlıyı tutmak için baş parmağım da kullanıyordu !.... Eliyle matruş başını kaşıdıktan sonra aynı elini etrafındaki bütün eşyaya sürdüğünü gördük L Ankara'da temizîiğiyle meşhur bir lokanta var dediler. kaşık. vazifesi gördürülebilir. çünkü sağ el temizdir. Yine bundan on sene evvel o kadar meşhur olmıyan diğer bir muhallebicinin de muhallebileri avucu içine alarak ufak tabaklara geçirdiğini görünce tahammül edemiyerek itiraz etmiştim .— 314 — etmiyip vazifenin içine. sen afedersin.

ona mektebin yataklarını niçin bu kadar temiz tuttun ? „ diye itiraz edilemez!. Bunun tecrübesi gayet kolaydır : Her hangi tahareti müteakip vücudunuzun muayyen kısmraı sigara kâğıdiyle uvahymiz.. veya ihtilâlci. Türkiye garp medeniyetini temsil etmek istiyorsa mekteplerinin programlan kadar mekteplerinin aptesthaneleriyle." Değilmi ki yine kirlenecek o hâlde temizlenmiye ne lüzum var ?!. darüleytamlar.ayileler hazırlamak temizlik medeniyetinin memlekette yerleşmesi için kâfidir. "Taasupw . Bir maarif adamına " zalim. Ben on altı. „ di- . Binaenaleyh memlekete lüzumu kadar fennî temizliğe muktedir . on sekiz leylî talebesine kapaksisz dolap -veren ve verdiği dolapları da ayaksız bırakan. her yere sürtmek! Tarihî itiyatlarımız ve doktorun izahatı herkesi düşündürebilir mahiyettedir.sıkılgan bir kelimedir.— 315 — dakika sonra bile kirlenenirler . bilhassa leylî mekteplerin hayatını bilfiil değiştirerek. Gerçi her biri bir fikir • e zan ihtiva ediyor: Yıkanan ellerin kir tutmıyacağı gibi!. Bir çok harekektlerimiz var ki onları sırf şuursuzlukla muhafaza ediyoruz.. liseler. göreceksiniz ki kâğıt lekeleniyor! Kaldı ki günde bir kaç kere yıkanan eli temizdir dîye on altı saat zarfında rasgele. yemekhane veyatakhanesiyle de meşgul olmalıdır.. anarşist „ diye hücum edilir ama. müstebit. Saniyen mekteplerin. hiç olmazsa tevekkufumuzun amilleri olacaklardır !. Halbuki itirazların bu nevini de idrak etmişizdir !. v Her yenilik gibi temizlik te ustadan öğrenilir. Buna ancak şu yoldan gidebiliriz: Bu tarz temizliği yaşiyarak ve yaşamakta olan temiz manasiyle medenî insanları bu terbiye muhitlerinin başına getirerek . yalnız dinin mürtecilerine takılmıştır !. hamamiyle. yahut ayak yerine gaz sandıklarının parçalarını çivileten bir mektebe mektep demem L Bu mana ve bu itibar iledir ki hükümetin . Halbuki temizliğin de mürtecileri vardır !.elinde bulunan leylî iptidaîler. ali mektepler medeniyet âleminde terakkimizin olmasa bile tedennimizin..

yani cismanî ahlâğı değil midir ? Fennî. Bu mektubunda Akşam'da intişar eden " dayak „. Fazla olarak bu mektep İstanbul mekteplerinin en iyilerinden biridir. temiz bir muhitte ve temizlik kayidelerine tevfikan temiz olarak yetiştirebilmektedir. temizlik fikrini sonuna kadar tafsil edebilirsiniz ve ondan bütün bir kayideler ve edepler mecmr. üçüncüsü mutlaka temizliği. Bir insanın asri seviyesini en iyi ölçen mikyaslardan biri de meselâ o adamın hürriyetperverliği. diğeri muktesitliği ise. Bu mektep müdürü: u her gün müteaddit mektuplar ve Akşam gazetesi parçalarım alıyorum. Onlara inanmıyahm ve çocuklarımızı inandırtnıyalım . mektebin etrafında derhal dedi kodu oluyor ve dedi kodunun olması için semt münasibeti kâfi geliyor. ne de mektepte buna benzer bir vaka zuhur etmişti. Cezası olmıyan cürümler! Geçende bir mektep müdürümüz bana bir mektup yazıyor. fenne itibar etmeksizin temizlik: iddia edenler de vardır. Bütün bunlara rağmen. ve kesik gazetelerle de aynı şey hatırlatmak isteniliyor „ diyor ve makalede mevzuubahs olan mektebin kendi mektebi olmadığı hakkında benim tarafımdan izahat verilmesini de rica ediyor.ası yapabilirsiniz. serlevhah makalemden bahsediyor.yenler çok olduğu gibi.. Fakat bütün mesele bizzat yeni nesilleri yetiştirecek olanları fennî temizlik mefhumuna göre. Filhakika hademesini döğen mektep ile bu mektep arasında sadece bir semt münasibeti vardıKendisine mektup ve gazete parçaları gönderilen bu zat ne hademesini dövmüştü.. bu mektuplarda sizin makalede mevzuubahsolan hademesini doğen müdür ben olduğum iddia ediliyor. Bu mektup- . Bence medenî İslahatımızın büyük bir safhası budur .

yıkacak derecede şiddetli bir tesir hasıl ettiği görülüyor. her hangi mektep müdür veya mualliminin mevkiini. şu veya bu ferdî sebeple. Halbuki bir memlekette şahsî kıymetleri. ferdin hürriyet ve saadetine engel olacak bir mahiyet aldığı zaman o cemiyetin hayatında bazı gayrı tabiîlikler mevcut olduğunu kabul etmelidir.- 317 — lan yazanlar ve o makale parçalarını gönderenler acaba samimî ve hasbî kimseler midir ?. Çünkü çalışanlara karşı beslenilen muhabbet ve hürmet imzasız mektupla tahrikat yapmıya manidir. Ve bu teşebbüs müspet bir surette meşru usullerle değil... hissiyata müracaat edilerek yapılır. Bunlar şüphesiz husumetkâr ve insafsız kimselerdir. bir memurun. Çünkü intihar ve cinayet gibi hâdiselerin cemiyet hayatında tabiî olan birer derecesi vardır. tekrar ve telkinle. Binaenaleyh bunların tahrikatından derhal müteessir olmanın manası nedir. Fakat maatteessüf dedi kodu dediğimiz ve binnazariye kendisine hakikat ve kıymet atfetmedtiğimiz telkinatm ve neşriyatın içtimaî hayatımıza merhametsizce tesirleri oluyor. diyebilirsiniz . insanlık şerefini ve haysiyetini müdafaa eden başlıca müeyyideler kanunlardır. cinayetler. her memlekette ve her zümrede bulunabilir. Kanunlar ise esasen ahlâkın ifade ve istitalesi demek olduğundan bu şeref ve haysiyetin muhafız ve mürakibide efkârı umumiyedir. intiharlar gibi içtimaî hayatın elîm zaruretlerinden biri olduğuna gerçi kaniyim.. Dedi koduların.. Bu dereceyi bir kere aştıktan sonra dedi kodu da marazî bir şekil almış demektir. Bunu zannetmiyorum.. şöhretini sarsacak. fakat bunlar insanları hukukundan mahrum edecek. Dedi kodu şahsî kıymetleri alçaltmak için yapılan bir teşebbüsdür. Şu takdirce her hangi . sonra cürüm atfederken imzalarını gizlemek zilletini irtikâp edebilmişlerdir.Samimiyet bu fiilin neresindedir?!. ve her hangi menfaat endişesiyle evvelâ muğber olmuşlar. Gerçi böyle adamlar her yerde. Memleketimizde her hangi neşriyatın ve her hangi propagandanın bir millet adamının.

bediî ve iktisadî şekilde islâh etmek yani içtimaîleştirmek onun vazifesidir. zevke müdahale edemediği gibi. ve kast zihniyetini yıkalım. taarruzuna oğrayabilir. yerine millî va insanî bir ahlâk telâkkisi koyalım. cezanın yapacağı şeyi yapabilir. Çünkü kanunlar tuvalete. Binaenaleyh meselâ lise tahsili görenle görmiyen ahlâkî telâkki itibariyle bir olamaz. fazla olarak pusula adres- . muhakkak ahlâkî felsefemiz gibi ahlâkî terbiyemiz de daha başka türlü olurdu . bu vicdanın kuvvetlenmesi kanunun. Bunun için ahlâkımız mahalle ahlâkından çıkıp millet ahlâkı şekline girmeli.. O hâlde bu gibi cürümlerin yegâne müeyyideleri efkârı umumiye. içtimaî hayatımız gene mahalle hayatının icap ettirdiği infiratçılıktan kurtulup millet hayatının muhtaç olduğu tesanütçülüğe vasıl olmalıdır. avuca sığar veya tartılır cürümlerden değilir !. ammenin. O zaman mektebin heyeti idaresinden olan bir zât tabiiyat muallimlerinden birine hademesiyle bir pusula gönderiyor ve bu pusulada belki lüzumundan fazla amirane bir lisan kullanıyor. Şimdiye kadar bir takım alimlerimiz sırf madde felsefesi yapmasalardı. Ben hayatımda bir vakaanın şahidi oldum ki bütün insanlar için şayanı ibrettir: Meşrutiyetin ilk seneleri idi. cumhurun vicdani olabilir. Elbette değildir. ve çünkü dedi kodu dediğimiz şey ele.. Darülmualliminde bulunuyoruz. nefsanî temayüllerinizi ilmî. ahlâksızlığın bu nevine de müdahale edemez. onun işi şüphesiz ahlâkî kıymetleri icat etmek değildir. Akıl dayima bir dümendir. Her vasıta ile eski mahalle ahlâkını. Halbuki bu nevi gayrı ahlâkî faaliyetlere mani olacak yegâne kuvvet. bir takım feylesoflarınız da sevkitabiî ve menfaat felsefelerini mezhep edinmeselerdi. Bu vicdanın nur lan ması.. Bilenle bilmiyen müsavi midir ?!. fakat bir çok sevkitabiîlermizi.— 318 — sebeple bu iki müeyyide zayıflar veya lüzumu kadar kuvvet ve selâbet kazanamazsa ferdin kıymeti ve şeref ve haysiyeti de yalnız başına terkedilmiş olacağından her taraftan şeytanî ve gayrı ahlâkî kuvvetlerin hücumuma. efkârı umumiyedir.

Halbuki millet ahlâkını kazanmış olan seciyeli bir insanın kulağı bu gibi ihtirasların sesini katiyen işitemez. Bu vaka ferdî iğbirarla içtimaî kıymetlerin karşılaşmasına ve içtimaî mefkurenin hakimiyetine bir misaldir. Fakat bu iğbirar tamamiyle ferdî bir mahiyettedir. çünkü dedi koduyu teşvik eden şey. Bu samimî itiraf ve bu millî hassasiyet karşısında hürmet duymamak kabil değildi. Bilâterddüt cevap verdi. dersinde çok muvaffak olduğunu. kendisi o işte haksızdı. gayrın kiymtele- . Aynı sebeple kendisinin hizmetine ve iktidarına da muğber olmak için ne sebep var ?! Tekrar ediyorum ki kendisi Darülmualliminin en iktidarh ve en vazifeşinas bir hocası idi „ . muallimin bahsi geçti. Kendisinden bu zatin ehliyeti ve iktidarı hakkında fikir soruldu. Bütün millet işlerinde aynı zihniyetle hareket etmek ve aynı kafa ile hareket etmiye alıştırmak nefsimize ve nesillere karşı bir terbiye borcudur. dinliyen kulakların çokluğudur !... tuvaletsiz adam her salona girmediği gibi. Cahil adam.. Muallim de müracaatin bu şeklini haysiyetşiken bularak ağır bir mukabelede bulunuyor ve arada gayrıkabiliizale bir suyitefehhüm hasıl oluyor.— 319 - siz bırakılmıştır . „ Şu cevabı vermişti: " Filhakika o vakaadan dolayı son derece muğberim. en vazifeşinas bir darülmualümin hocası olduğunu ve müessesenin kendisiyle iftihar edebileceğini söyledi. Bir aralık kendisine şu suali sormaktan kendimi alamadım: "Hâlbuki o sizi bir muhavere meslesinden dolayı rencide etmişti* Şahsına karşı bir iğbirar duymuyor musunuz ?!. Zannedilirdi ki bu iki zat artık biribirinin hasmıcam olmuştur . Biz bu tesanütçulük mefkuresini şuurlu bir hâle getirirsek dedi koduya karşı en müthiş silâhı elde etmiş oluruz. kirli adam. Fakat bir gün mevzuubahs idare adamiyie bir yerde bulunuyorduk. dedi koducu adam. Efkârı umumiyenin bu sahedeki tecellisi dedi koduculari bellemek ve mütemadiyen hariminden kovarak onları içtimaî hayatın seyr ve tekâmülü üzerinde gayrı müessir bir hâle getirmektir .

rmı her vesiyle ile münaksaya koyan muhtekir dahi her salona giremez. Filânın hayatı, filânın şahsî ahlâkî hakkında söz söylemiye başhyan adamın medenî bir muhitte göreceği mukabele pek aşikârdır: " Bu bizi alâkadar etmez i „ derler ve sustururlar. Şu hâlde dedi kodunun mahiyeti ve dedi koducularon ahlâkî seviyesi hakkında gayet vazıh bir fikir sahibi olmak onların faaliyetini ve cesaretini sıfıra yaklaştırmak için en kat'i çaredir. Kanunlarımızı millet kanunları hâline getirmekle beraber ahlâkî terbiyemizde ahlâkî tetrisatımızda muhabbet ve tesanüt umdelerine lüzumu kadar mevki verelim. Unutmuyalım ki muhabbet içtimaî hayatın kanunnudur . Tesanüt ise onun uzvî bir mukabilidir. Ne muhabbet ve ne de tesanüt olmıyan yerde hürriyet yoktur. Hürriyetsiz bir cemiyet bir kabiyle ve aşirettir, fakat bir millet değildir..

Adabı maşeret
Hangi hareketlermiz muaşerete muvafıktır ?! O hareketler ki hayvanın diğer hayvanlarla münasibetinde ki hareketerden uzaktır!.. Çünkü adabı muaşeretin esası, insanlarlaolan münasibetlermizdeki temizlik, güzellik ve hakşinaslıktır. Hangi fiil ki insanlarla münasibetimize ayit olmakla beraber kirlidir, çirkindir ve hakksızday adabı muaşerete muvafık olamaz ... İşte ben bir lise talebesinin adabı muaşeret hakkındaki sualine böyle cevap vermiştim. Bu cevap belki tamamiyle doğru değildir; fakat adabı muaşereti en iyi temyiz eden bir mahiyeti haizdir. O da bu adabın hayvanî, uzvî menşeli olmadığı, tabiî temayüllerin, sevkitabiîlerin basit bir faaliyetinden husule gelmediğidir. Filhakika adabı muaşeret namına yapdiğımiz bütün hareketlerde ve gene o nama kaçındığımız bütün fiillerde sıhhî, ahlâkî, ve bediî bir endişe

— 321 —

hâkimdir. Bir milletin kendi ahlâkî, bediî ve ilmî telâkkisine göre bir insanla diğer insanlarının münasibetini tanzim etmesi... Bence adabı muaşeret budur. Binaenaleyh adab^ muaşeret insanla insan arasında mümkün ve muhtemel olan bin türlü çirkin, gayrı sıhhî, ve haksız temaslar ve münasibetler yerine bilâkis güzel, temiz ve dürüst münasibetler ikamesi demektir. Bu suretle adabı muaşeret insanla insanın münasibetinde ahlâkın, sanatin, ilmin ve fennin müdahalesi demek olur. Muaşeret adabının bu içtimaî mahiyeti bir kere iddia edildikten sonra bu adabın içtimaî vakıalara ayit bazı: hususiyetlerini işaret etmek icap eder: İçtimaî hâdiseleri diğer nevi tabiî hâdiselerden fark ve temyiz eden belli başlı vasıf, afakî bir mahiyeti hayız olmalarıdır. Yani din,, ahlâk ve sanat gibi adabı muaşeret kayidelerinin de haricî mevcudiyeti vardır. Onları tesis eden biz ve bizim ferdî idaremiz değildir; bunlar zamanla muayyen mekânlarda, tarihî zaruretlerle teessüs etmiş ve tekerrür edegeimiş olan içtimaî kiymetlerdir. Milletin lisanını, dinini değiştirmek insanın elinde olmadığı gibi, içtimaî muhitin muaşeret kayidelerini inkâr etmek te kimsenin elinde değildir. Bu kayidelerde yalnız afakîlik vasfı değil, umumîlik hâli dahi vardır. Muaşeret kayideleri aynı muhit ve bünyede olan bütün • insanlar için bilaistisna cari ve hâkimdir. Bu afakîlik ve bu umumîlik neticesi gayrikabilicerh ve mukavemetsuz olmalarıdır. Tabiî kuvvetleri temyiz eden sıfat haricî taarruzlar karşısındaki mukavemetleridir. Taşı, denizi zorlamak tecrübesi dayima bizim zararımızla, aksülamele duçar olmamızla neticelenir. Bunun gibi, muaşeret kayidelerinin ihlâli de muhitimiz tarafından şiddetli bir aksülâmelle neticelenecektir . Bu ihlâle cüret eden adam gerçi dinsiz, ahlâksız ve cahil sıfatlariyle tezyif edilmezse de her hâlde " kaba „ sıfatiyle tavsif edilir . Binaenaleyh ferd içtimaî muhitine intibak etmek zaruretiyle bu kaba sıfatından kaçınmak ve " nazik, terbiyeli „ sıfatlarını kazanmak mecbu-

•- 322 •riyetindedir. Her cemiyetin adabı muaşereti kendine göre •olmak lâzımgelir. Çünkü adabı muaşeretin menşei her cemiyetin " kaba adam „ ve " nazik adam „ fikirlerine verdiği manaya göre değişir . Bu itibar ile kabiyle muaşereti, aşiret muaşereti, millet muaşereti .. diyebiliriz. Adabı muaşeret yalnız cemiyetten cemiyete değil, aynı cemiyetin muhtelif tekâmül devirlerine görede degişecektir.Meselâ cemiyette müspet ilimlerin, iktisadî müessisenin, lâik fikirlerin hâkim oluşuna göre, muaşeret tarzlarının da bir türlü olması iktiza eder . Bunun en açık misali bizim memleketimizdir . Memleketimiz müspet ilimler, büyük iktisat ve :lâiyık devlet medeniyeti olan avrupa medeniyetine giriyor. Adabı muaşeret telâkkilerimizinde değişmesi zarurîdir. Bu esnada mahalle hayatında olduğu gibi vüstayî ve zühtî bir takım kayideler yerine asrî ve dünyevî kayidelerin kabulündeki zarureti takdir etmeliyiz. Bu büyük iktisat devrinde vaktin nakit, temizliğin ancak fen, itikatların ise mutlaka serbes olduğunu bilmeliyiz. Artık gelişi güzel her kese misafir gitmek ve gittiği yerde saatlerce kalmak, istiskal edilince de darılmak ve istediğimiz gibi yemek yimek, ve rastgele her keşi din namına aforoz etmek elimizde değildir... Mevzuubahs olan ihtiyaç, Fransız ve İngiliz terbiyesini kabul veya retetmek değil; zarurî ve küllî bir medeniyetin zarurî ve küllî kayidelerini kabul etmek veya bu medeniyete girmekten vazgeçmektir. Yeni Türkiye garbin iktisadî ve ilmî aynı zamanda lâik ve müsavatçı medeniyetine girmek istedikçe muaşeretinde de şu medeniyetin adabım olduğu gibi kabul etmemek mecburiyetindedir: 1 - Hiç kimseyi tasdi etmemek ve kimseye kendi vaktini israf ettirmemek. 2 - Bütün hayat ve muamelâtta ilmin tatbikatını bilâkaydüşart kabul etmek. 3 - Gayrın itikatlarına hürmet, ve kendi itikatları namına kimseyi taciz etmemek. 4 - Heryerde kadın erkek, zengin fakir, bütün insnalari müsavi muameleye tabi tutmak. Maaşeretin bu esaslar1

— 323 —

beynelmileldir, insanidir. Bunlar üzerinde pazarhketmek yalnız Türklerin değil, asrî olan hiç bir milletin eline değildir!..

Kast zihniyeti
"Kast,, Hindistan'da mevcut bir nevi cemiyettir. Kastat mensup olan bir adam diğer kasttan kız alamaz. Hatta diğer kastın yemeğini yiyemez, ecnebilerle temas edemez. Her kast diğer kastlara karşı muhasim bir vaziyettedir. Hülâsa kast kapalı bir cemiyettir. Kastın benzemediği cemiyetler bugünkü Avrupanın açık ve mütesanit cemiyetleridir. Bu avrupa cemiyetlerinde gördüğümüz şeyler kastlarda gördüğümüz şeylerin temamiyle aksidir. Onun için bir avrupalı zihniyeti gibi bir de kast zihniyeti vardır. Nsfeıl ki bir aşiret ve millet zihniyeti de vardir. Kast zihniyetinin ifade ettiği şey, millî vahdete, millî tesanüde, içtimaî mefkûreciliğe ayit bir dar kafalılıktır. Bu dar kafalılığı, ve kast zihniyetini yalnız Hindistan'daki cemiyetlerin haleti ruhiyesini ifade etmek için değil, asrî cemiyetler içinde bile bazı insanların zihniyetini bildirmek için kullanıyoruz. Kasttan bahsederken Kast zihniyeti dediğimiz gibi, bu insanlardan bahsederken de " bu adamda kast zihniyeti var! „ diyoruz. Hulâsa "kast zihniyeti„ içtimaî hayatımızda bir nevi dar hassasiyetin ve bir nevi dar zekânın alemi olmuştur. Acaba bu zihniyetin amili nedir ? Ruhiyat ilmini içtimaiyat ilmine istinat ettiren alimlere göre her hangi şekilde olursa olsun zihniyet, bir haleti uzviyeden evel bir haleti çtimaiyenin ifadesidir. Dindarlığı, taassubu, milliyet ve insaniyet mefkuresini ve bunlara göre muayyen zihniyetleri vücude getiren, insanların yaradıhşmdaki hususiyetler değil, bw insanların muhtelif hilkat ve istidatta olmalarına rağmen muhitlerinin yani ayile, meslek ve cemiyetlerinin bir ve-

— 324 — tnütebeller olan hayatı, bu hayatın fertler üzerinde yaptığı muayyen tazyiklerdir. Nitekim kastların dar zihniyetinden mes'ul olan bu cemiyetlere mensup insanların kafa tasları değil, belki içtimaî hayatlarının tarzı, içtimaî teşrihleridir. İşte zekâ, namus, vicdan, irade gibi ali melekelerin zuhur ve teşekkülü ancak muhitle, muhitin içtimaî bünyesiyle kabiliizahtır. Tavus kuşunun ayakları kadar kastın da taassubu tabiidir! Fakat bu cemiyetlerin bünyesi bir kere değişmiye başlayınca kast zihniyetide tabiatiyle yumuşar,içtimaî manasiyle dar kafalık azalır.Asrî cemiyetler bu itibarla kastlara en zıt olan cemiyetlerdir. Çünkü bunlarda müsavatçılık hâkimdir, insanla insan arasında fark gözetmemek, bütün insanları aynı hakla mücehhez bilmek asrî cemiyetlerin şanıdır. Halbuki bu cemiyetlerde bile kibarla avam, şehirli ile köylü, memurla amele, elişçisi ile fikir işçisi, siyah ile beyaz farkı yaşamaktadır. Gerçi bunlar hukuata değil, fakat itiyatlarda yaşıyor. Bunun sebebi eski cemiyet kast zihniyetine mütehammil olmıyacak derece inhilâl etmekle beraber bu zihniyeti barındıracak bazı hususî muhitlerin henüz tamamiyle mahvoimamasıdır. Servet gibi, umumî ve millî bir tahilin noksanı gibi bazı sebeplerle kast hâli, vlev artık bir surette, yine yaşamaktadır ... Bu zihniyetle yapılacak mücadelenin mebdei bizzat cemiyeti harekete getirmektir* Elimizde iki mühim vasıta vardır: Biri ordu, diğeri mekteptir. Ordu ile mektep millî kaynaşmanın birinci vasıtasıdır. Fakat terbiyeci için her iki mefhumu bütün genişliğiyle ve içtimaî hayatın zevklerine, heyecanlarına ayit olan bütün müsaadeleriyle düşünmek icap ediyor. Türkiye'ye refah ve saadet verecek mekteplerden ne kast" tedildiğini henüz anlayamadım!.. Mektepten mektebe fark vardır! Evet mektep, fakat on yedinci asırda mektep ile yirminci asırda mektep bir şey midir?! Daha ileriye gidebiliriz: Yirminci asırda her mektep mektep iştiyakımızı, mektep mefkuremizi ifade edebilir mi ?! Bakınız ben alel-

îtlâk Türkiye yeni mekteplere muhtaçtır „ demiyorum; u Türkiye içtimaî hayat icabına göre tesis edilmiş Cumhuriyet mekteplerine ve bu mektepler içerisinde bir teşebbüs ahlâkına yani iş hayatına muhtaçtır.. „ diyorum. Bu muammanın halli için evvelâ bir mimar cumhuriyet mefkuresine bunu kazandıracak içtimaî bir mektep plânını çizmelidir .„

tt

Gösteriş
Belçika, pedagoji noktayı nazarından görülmeğe değer bir memlekettir. Mekteplerinde, teceddütlere dayıma tesadüf etmek mümkündür. 325'ten sonra Bruxelles'de idim. Şehrin usulü tedris itibariyle meşhur olan bîr iptidaisini ziyaret etmiştim. Bu mektebin muallimlerinden biri, elişlerini tedrisata tatbik etmek, dersleri Amerikalıların tabiri veçhile "işleyerek öğrenmek„ usulünü kullanıyordu bu muallim, her veçhle şayanı dikkat bir zatti. Söz arasında BruXelles'de bir sene evvel açılmış olan sergiye dayir bir vakayı hikâye etti; dedi ki: "Geçen sene maarif müfettişlerinden biri mektebimi ziyarete gelmişti; benim elişi tedrisatına merak ettiğimi öğrenmiş. Talebe tarafından hazırlanmış bazı numuneleri istedi. Ve sergiye konulmak üzere bazı numuneler daha hazırlatmamı tavsiye etti,,.. Ben de çocukları çalıştırarak arzu ettiği şeyleri hazırladım. Müfettiş Efendi tekrar gelip numuneleri gördüğü zaman hoşnutsuzluğunu gizlemedi; "ben sizden daha güzel şeyler bekliyordum, bunları sergiye nasıl koyalım ? ! „ dedi ... Ben de : "efendim siz benden çocuk işi istemiştiniz ! Bu yaştaki çocuklar bunu ve bu adarım yapabiliyorlar» Filhakika bunlar sergi için ilmî veya pedagojik mevzular olabilir. Fakat arzu ettiğiniz reklamların yerini tutamazlar, dedim. Ve numuneleri vermedim. Muallimin bu samimiyeti şayanı dikkat idi. Bu vakayı dinlerken bizim

— 326 —

eski tevzii mükâfatlarda ve yeni müsamerelerde çocuklara zorla ezberletilen nutukları ve tiyatro piyeslerini hatırlıyordum !.. Bunlar ne garip, ne cebrî teşebbüslerdir İ Pariste " Butes Chaumont „ civarında bir iptidaî mektebi vardı; " mektepte sanat „ isminde bediî terbiye komitesinin himayesi altında bulunuyordu. Mektebin dıvarlan, bilhassa yemekhanesi yağlı boya çiçek tezyinatiyle örtülmüştür. Burası bir mektep avlusundan ziyade şık ve kibar bir tiyatro dekoruna benziyordu. Aynı şehrin diğer bir mahallesinde ziyaret ettiğim diğer bir mektepte, bediî terbiye namına ne yapıldığını sorduğum zaman : "Efendi mektebin badanası için kâfi tahsisat alalım da tezyinatım sonra düşünürüz! „ demişti. Bunun gibi bizim hayatımızda nice misaller vardır. Hemen bir bina cesametinde kıristal lâvhalar üzerine yazılmış yaldızlı iri yazılar, aynalarla süslenmiş lustura dükkânları, toz ve pislik içinde olmasına rağmen bu kabil tezyinatı bir türlü ihmal edemiyen lokantalar, gazinolar... Bunlar hep aynı gösteriş ve yaldızcılık kafasiyle yapılan şeylerdir. Şu hâlde hayatta ihtiyaç için yapılan ile gösteriş için yapıla» vardır. Samimî gibi cali de var, çok kerre bu cali, samimînin ve hakikînin yerini çalıyor!. Bu sırıtkan eşya, nezaketinin değil, arsızlığın eseridir. Bu, süslenmek ve güzelleşmek ihtiyacından ziyade lâubalileşmek ve zevkçe çıldırmak hâdisesine bağlanabilir. Eşyamızda, ticaretimizde, senayiimizde gördüğümüz bu riyayı, bu tereddi ve ölüm hassasını bizzat sanatimizin tarihinde bulmak mümkündür: Fatihin camiinden gelen, ikinci Beyazit Camisinin o ebedî eserinden geçen nihayet Yeni Camide "mertebeyi kusva» sini bulan türk mimarlığı, Üçüncü Ahmet devrinde çıldırmıştı. Babı Hümayun önündeki çeşmeve daha o devrin diğer çeşmeleri, bu sarhoşluğu» abideleridir!. Türk bu kadar sefih ve bu kadar hayasız, bir mimariyi bütün tarihinde görmemiştir.

Bunlar da bir nevi riyakârlık.. soysusluğûn. fevkalâde gösteriş merakı da içtimaî hayatın imkânları ve zaruretleriyle izah edilebilir. Olduğundan fazla dindar görünmek.. çirkinliğin. ve istikra usulüne v •müracaat etmeksizin riya psikolojisinin mantıkî şartlarını tahmin edemez miyiz ? . Riya da tassup veya mübalâtsizhk gibi içtimaî hâdiselerden biridir. bir kalfanın •şahsî temayülü eseri olsun . mukayese. alim ile cahili. riyacı eserleri izah eden riyacı devirler vardır. bu sahte kerametfüruşluğun menşei acaba ferdî bir temayül. . Bilâkis. samimî ile riyakarı. Durkheim " İntihar. samimî ve hakikî hayatın düşmanlarıdır. . sütunda. Bence bu şartların başlicası hakikî «vasıflar. ilim. Onlar da bugün türk mimarisi namına Lehistan sanayi sergisinde sivri kemerli bir kapı üzerine bir çiçek sovanı oturtan Leh kalfaları gibi. bunlar da her riyakârlık gibi. ahlâk.Ondan sonra gelen bütün mimarlar sanki şeytanî bir muhayyilenin kulu idiler!. bir Üçüncü Ahmet devrinin sanatinde görülen çılgınlık bir mimarın. " İçtimaî iş bölümü „ ve " Dinî hayatın ilk suretleri „ hakkında içtimaî tetkikler yaptı. Bir içtimaiyatçı da bu görünmek merakının. yalnız zevk için değil. Riya da. Bu. Yani cemiyet şarlatan ile ciddiyi. Fakat teşebbüs güç • e yorucudur. bu sahte vakarların içtimaî tetkikini yapabilir. kubbede. Hülâsa hem tarihte tereddi etmiş devirler.. snuayyen ve kafi fikirleri olmamasıdır. Bir sual: bu riya. fakat hiç zanetmiyorum ve kabul edemiyorum ki. saçakta. tezyinatta anarşinin bütün tecrübelerini yaptılar. asrî adamla müstehase adamı tefrik edemediği bir zamanda21 . Kemerde. yaşayış için de böyledir.. samimî küvetler hakkında cemiyetin henüz vazıh. ilim simsarlığı yapmak . fiiliyatiyle kabul etmediği ahlâk umdelerini fikriyatla müdafaa etmek. cümleyi asabiyenin bir icabı ve hususiyeti midir ? Bence her içtimaî hâdise de olduğu gibi bunda da ferdin hissesini ayırmalı. Acaba tetkik. . hem de hâli hazırda tereddi eden zevkler vardır. türk zevkine yabancı idiler !.

mazide ferdin . içtimaî hayatı. karısını öldürenler ! . edebiyatla.. bu fikrin hürriyetini. Hakikî seciyeler yerine yalancıları teşekkül ediyor. „ . tamamiyetini. iş ve kıymet yerine geçiyor! Bu sahte hayattan kurtulmak için yegâne çare " eski ve müstehase adam „ fikriyle mücadele. içtimaiyatın size temin edebildiği bir selâhiyetle ve meseleyi afakî bir tarzda mütalâa ederek diyorsunuz ki: " kerçi cemiyette büyük bir buhran var. evvelâ muhatabınızın dediği vukuat oluyor mu ? . hakikî mataları temyiz „ . dersle. Bu. fakat bir kerre maziye bakalım. " Ticaret âleminde olduğu gibi. . büsbütün başka vasıfları hayizdir. Parodi'nin dediği gibi "Honnete homme. her yerde işüişret. cinayetler. sokaklarda kadınlara tecavüz. Siz düşünüyorsunuz. hemşiresini. ruh âleminde de sahte mataları teşhir. Hayır.. . intiharlar çoğalıyor ve muhtelif şekillerde oluyor. felsefe ile. ihtikârdan kurtarmanın başka vasıtası yoktur ! .- 328 - dır ki bu nevi " seciye yalanları „ zuhur ediyor ve muhite kendisini besletebilir! . Evet oluyor. Cemiyetler böyle adam mefkurelerini değiştirdikçe seciyelerin teşekkülünde bir çok zararlı tecrübeler oluyor. ne de Kurunu Vüstanın dindarıdır. ilmin. Bu suretle gösteriş. Asrî adam ise. hülâsa bütün vasıtalarla temin etmektir. fakat bütün bu vukuat ahlâkın sukut ettiğine ilmen delâlet eder mi etmez mi ? . Aynı adam on sekizinci asırda " faziletkâr ve hassas „ sifatleriyle tecelli ediyor. tenkitle. Filvaki milletler büyük devirler nihayetinde " adam „ mefhumlarını değiştirirler: Rönesansm adam mefkuresi ne eski hakim.'dur. . " yeni ve asrî adam „ fi rine mümkün olduğu kadar vuzuh vermek. Gayzm mantıki Muhatabınız diyor ki : " ahlâk sukut etti. babasını.

baloya gitmek veya gitmemek.. ve susuyorsunuz. • Fakat beyhude zahmet! Çünkü muhatabınız İsrar ediyor. gençlerin her yerde maruz kaldığı tecavüzlerin şekline bakalım. fakat şunun bir de tatbikatını gösterseniz ! „ .. fena taraflarını bırakmak ! „ . şu şekil veya kıyafette sokağa çıkmak. mazide çocukların. bir vatanperveri değil miyim ?! Size o selâhiyet ve bu hisle tekrar ediyorum ki: heyeti içtimaiyemizin vaziyeti vahimdir!. siz ne söylerseniz o yine aynı şeyi tekrar ediyor : " hayır. .. Bütün bu suallerin cevaplarını afakî bir surette veriyorsunuz ve münakaşanıza mevcut ve muayyen sedalarla devam etmek istiyorsunuz.. hayır. Siz bu lüzumu ispata çalışlyorsunnz. fakat muhatabınız aynı noktaya geliyor ve diyor ki: " Avrupa medeniyeti sahtedir ! Şarkın kendine mahsus bir medeniyeti vardır. Siz diyorsunuz ki: " aman ne güzel şey.. Sonra yine ilâve ediyorsunuz ki: ahlâktan kastınız nedir ? Yemek. Bir diğeriyle medeniyet mübahasesine girişiyorsunuz.. .— 329 — tabi olduğu gayrı insanî kayıtların derecesine. bu günkü hürriyetin ve bu günkü kudsiyetinin derecesi nedir ?. Mazide fert bir derece hür ve muhterem idi.. „ Nihayet kâinatı hep kanlı gören bu bedbinle münakaşadan vaz geçiyor. . Siz kendi kendinize yegane tedbir olarak " Avrupalılık nedir ? Avrupalılaşmak nedir ? Biz ne için Avrupahlaşmallyız ? Biz nasıl Avrupahlaşırız ? . Bunlar da hep ahlâk mevzular imidir ? ! . sukutu ahlâk müthiştir! Ben de bu memleketin öz evladı. içmek. Nihayet meyus görünüyorsunuz . değil mi ? „ Muhatabınız Aavrupahlaşmak aleyhindedir. " Avrupalılaşmak lâzım mı.. Diğer bir muhatabınız Avrupalılaşmak taraftarıdır. fakat bazı şartlarla: " Avrupa medeniyetinin eyi taraflarını almak. gezmek.. Nafile! Muhatabınız hep sözlerinizi cerhe çalışıyor. Hep bunları tetkik ve mukayese ettikten sonra hükhmedebiliriz ki memlekette ahlâk sukut etmiş veya etmemiştir. Memleket müthiş bir uçuruma sürükleniyor ! .. Bunsuz. bu medeniyetsiz yaşanmıyacağını ispat ediyorsunuz.

taşkınlıkları. muaşeretine karışılacak !.. Bazan yüksek perdeden takdir de ederken bazan da alelade tezyif ediyor. sefahetleri. Beyhude zahmet! Çünkü bütün münakaşaların umumî neticesi ya medeniyeti istipdatla birlikte kabul etmek ve yahut hiç bir şey kabul etmemek!. Diyorsunuz ki: " bu nasıl şey ? ! Medeniyeti bir hürriyettir diye alırken bir okadar da istipdat mı getirelim ? ! „ . seyrüseferine. herkesin kıyafetine. bermütad EnVer ve Cemal Paşalar birer klişe gibi geçip gidiyorlar. dolaşıyor.Muhatabınız tatbikatını gösteriyor : Avrupa medeniyeitni alacaksınız fakat israfları. . bunun için zabita kuvvetine selâhiyet verilecek. . Muhatabınız size ta bidayetten. iktisadî teşkilât davasıdır. Muhatabınız eski hükümet nazırı ise " ben bunları filân tarihte tatbika başlamıştım ! „ diyor. his ve ihtirastır. o derecede ki sanki olmasa da olurdu !. Şimdi bütün bu muhakemeve münakaşaları idare eden kuvvet nedir ? Akıl ve ilim melekesi ve hakikat hissi midir ? .. kuru bir hayal hâline getiriyor. asrî irfan. hürriyet. harekâtına. bütün bu muhakeme ve münakaşaları idare eden yegane kuvvet. En nihayet mütareke ve işgal hâdiseleri . . Millet Meclisinin teessüsü. Nihayet Arabistan ve Kafkasya seferlerini sayıp döküyor.„ diyor. Muhatap mütekait bir sefir ise " ben bu istikbali İspanya'da iken sezmiştim ! „ diyor. Nihayet Türklerin mukaddes ve ebedî davasını açıyorsunuz: Bu dava istiklâl. Harekâtı MiUiyenin tarihi. Hayır. coşkunlukları girmiyecek. saltanatın ilgası Cumhuriyetin ilânı muhatabınız her birinin etrafında dudak büküyor. Nihayet siz şaşırıyorsunuz ve münakaşadan vaz geçip soruyorsunuz. Eğer aynı zat kıskanç bîr komiteci ise „ bu neticeler zaten bizim eserimizdir ! „ diyor. Hülâsa bir diğeri tenzilât yapa yapa Türk halaskarını da alelade bir mümessil. Eğer mutaassıp bir dindar ise: "jyokdan hiç bir şey var olmaz ki devlet halkedilsin !. Harbi Umuminin ilânından başlıyor : " hata ! „ diyor...

dediğimiz şeyler İttihatçılar. îttilâfçilar. " benim olan bu heyecanı. bir ihtirasın teşriidir. bir his mantığı mı ? Ve muhatabım benimle beraber hakikat aramıya mı çıkıyor. Ancak bu sualin cevabını verdikten sonradır ki işe başlıyabilirsiniz. Muhatabınız " acaba hakikat nedir ? „ diye etrafını araştırmıyor. ihtirasın zebunu bir bedbahttır! Bu adamın yapmak istediğine ilme. bü ihtirası nasıl teyit edeyim ? „ diye çalışıyor !. hissin mantığında hükmün evvelden verilmiş olmasıdır. Filhakika hissin mantığını aklın mantığından ayıran asıl fark.— 331 _ Muhatabınızın aradığı şey. ezelî tekevvünün merhaleleridir. terbiye ve mektep adamları için varit olan şu sualin cevabı verilmesi lâzım geliyor: a muhatabım bir akü mantığı mı yapıyor. medeniyetin fenalıklarından Türk halaskarlarının menfi rolünden bahseden adam hakikati hâlde hakikat aşikı bir mütefekkir değil. Hakikati hâlde bu adamların yalnız bir gayzı vardır. bir akıl mantığı değil. sema gib. Bu gayz istediği kadar makul. bir his mantığıdır. dünyanın yuvarlak olması gibi ispat ve kabul edile- .. mutedil ve vatanperverane renklerle boyansın. O hâlde münakaşa mevkiinde olan bütün idare. Muhatabınızın gayesi zekâsının sıhhat ve katiyetle istimali değil. gayzın kendisidir. Çünkü ahlâk medeniyet. aynı şeydir. yoksa kendi hakikâtini zorla bana kabul mü ettirmek istiyor ? „. Ve bu gayz inkılâba müteveccihtir. tezahürü ve ispâh değildir. mugalâtalar o hissin teşhiri. akıl mantıkında hükümlerin muhakemelerden sonra verilmesi. O ahlâkın sukutundan. tenzilât!. değilml ki neticesi inkılâptan tenzilâtdir. inkılâptan. fakat bu hissesinin.. sadece tenzilâttır! Hürriyyetten. siyaset. yeni bir hakikatin keşfi. Bütün o muhakemeler. asrîlik. Onun için muhatabınızın kullandığı mantık. tarihî hakikatler. sadece bir hissin telkini. teyidi ve müdafaası içindir. dinîler veya gayrı dinîler tarafından ihtira edilmiş klişeler değil. Güneş gibi. ne de hakikate hizmettir. bu ihtirasının sadece masuniyetidir. medeniyyetten.

Bunlar kökleri itiyatlarda. Bence hiç. Bunlar haicinde istinatgah ve kuvvet aramak dalâlettir. ihtiraslar bir fikir ve muhakeme ile tadil ve tağyir edilebilecek kadar sathî mevcutlar değildirler. hakikat. Bunun için. İşte her devirde inkılâpçıların istinatgahı yalnız bu iki şeydir. mani olan bütün madî veya manevî neviden engelleri kaldırmak lâzımdır. İnkılâbı doğuran içtimaî iradedir. İlim. Çünkü bu gibi hisler. inkilâptan tenzilât yapan herşey inkılâbın bizzat düşmanı sayılmalıdır. münakaşa olsa olsa akim tenvir edemediği karanlık noktalar üzerinde yapılabilir. sıfırdır !. Bir inkılâp kendini yiyen ve yutmak istiyen bütün şeytanî kuvvetleri mahvederek inkişaf edebilir. asrî ve dünyevî bir irfan umdelerinin hürriyet ve tamamiyetlerini bütün müessiselerde temin etmektir. Biri inkılâba hadim içtimaî teşkilât. ruhun gayrı meşur nahiyetlerinde olan haletlerdir ve çok kere marazı şekilde tecelli ederler 2.. hürriyet. Fakat bütün bu münakaşaların hayat için amelî fayidesi nedir ? . diğeri inkılâba göre bir terbiye ve tedrisdir. cumhuriyet ve asrîlik mantıkiyle meşbu yeni nesli doğrudan doğruya vücude getirmektir. ikincisi zekâsı hürriyet. istiklâl. Münakaşaya dahil olan bir inkılâp intihara mecburdur. Bir inkılâp kendini münakaşa ede ede tessüs edemez. Binaenaley inkilâbı tehdit eden herşey. Diğer cihetten bir inkılâp kuru ve mücerret bir mantığın neticesi değildir. Binaenaleyh akıl ve muhakeme tarikiyle İslahlarına imkân yoktur. cumhuriyet. hak. . ret ve inkârda edilebilir. İçtimaî iradenin mantığı selâmet ve seadetini mücerredata terki nefs etmek değil. Fakat inkâr için batıl bir itikat gibi tefekküre müdahale eden hissî bir amil mevcut olmalıdır. . itidal kisvesi içinde ki inkılâp gayzını katiyetle teşhis edelim.- 332 - bilir. Binaenaleyh iki fikir adamı arasında bu hakikatlerin münakaşası bu mahiyette olamaz. Bu da iki suretle: bir kere " istiklâl. fakat bu neticeyi bizzat kendi yaratıcı faaliyetyile istihsal etmektir. İçtimaî iradenin mantığı da içtimaî bir mantıktır.

Tezyif âcizlerin içkisidir
Arkadaşlarımdan biri bir gün " döşeme mevzuubahs olunca medeniyet parkedir „ demişti. Bu söz benim zihnimde yer etmiştir. Yine zihnimde yer eden vakalardan biri de bir Alman kadınının İstanbul'da bir evde tahta kurularına karşı açtığı mücadeledir. Bu kadın vatanında ve şehirinde mevcut ve malûm olmıyan bu fena kokolu haşaratın döşeme altından ve tavan üzerinden döküldüğünü görünce dayanamamış, kollarını sıvamış, başına bez sarmış, sabaha kadar deliği deşiği gazlamıştı. Bir Avrupalının tahta kurularına karşı açtığı bu on iki saatlik kanlı mücadelenin hatırası bende çok kuvetlidir . . . Ben şerefli adam hatırasında temiz derili bir insan bulurum. Bendeki duygulu adam hayalinde şık bir insan gizlidir. Ne temizliği, ne şıklığı, ne de parkeyi medeniyetten, hür ve temiz yaşamak iradesinden ayıramam. Fakat bir gün Zeynep Hanım konağının bahçesindeki ballı babalarla aylandoz ağaçlarım yoldurduğum zaman " zalim, meyva ağaçlarını kestirdi! „ dediler. Yine bir gün Yıldız, Sarayın'da, çürümüye mahkûm elli bin cilt kitabı taş bir binaya yerleşdirttiğim zaman " kütüphane değil, anbar yaptı! „ dediler. Yine bir gün altı mermer, üstü çini, dıvarları kârgir her tarafı aydınlık ve temiz bir eczacı ve dişçi mektebi hazırlattığım zaman "mektebi ahıra soktu! „ dediler. Yine bir gün kolundan kurşunla vurulmuş Darülfünun gencinin " bu, haksızlığı tecviz edermisiniz ? „ sualine karşı hayır oğlum ben haksızlığı tecviz etmem didiğim zaman, bak Darülfünun Eemini talebeyi ihtilâle teşvik ediyor ! dediler. Yine bir gün zevki bediî sahibi bir arkaaşm hediye ettiği al renkli bir ipek mendili ceketimin yan cebine koyduğum zaman " bu nedir, neye delâlet eder ? ! „ dedüer... Şimdi bütün bu memnuniyetsizliklerin ve bütün bu hü-

— 334 —

cumların sebebini soran genç muharrir ! Türk milletinin İstiklâl ve hüriyetini iade edenler de dahi dahil olduğu hâlde tarihte tek bir adam göster ki bütün ammenin muhabbetine mazhar olmuş olsun! Yine bana tek bir müessise göster ki eyilik ve güzellik numunesi olarak hatırası müebbet kalsın.. Tezyif âcizlerin içkisidir. Bir müddet için başı döndürür. İşte yavrum ben hasta değilim, onlar sarhoşturlar. .

İçtimaî mesleklerin adisi olur mu?
Bundan on iki esne evvl hususî bir mektebin salununda sanayi mektepleri ve sanayi tedrisatı hakkmta umumî bir konferans veriyordum. Bu konferansta işçinin içtimaî mevkiinden, işin şeref ve haysiyetinden bir hayli bahsettim. Konferans bitince Mektebi Sanayi elbisesini taşıyan iki, üç genç yanıma yaklaştı ; " size bazı şeyler söylemek istiyoruz „ dediler. Bu gençlerle bir müddet konuştuk. İtiraf ettiler ki o güne kadar sanayiin manevî hayatla, bir cemiyetin şeref ve istiklâliyle münasibetine, işçinin içtimaî mevkiine, işin millî hayattaki yaratıcı kudretine dayir tek süz işitmemiştiierdir... Yine bu gençler dediler ki " biz son sınıf talebesiyiz, yesîmizden hemen hemen mektebimizi terketmek üzereydik.Çünkü cemiyet içinde kendimize bir mevki bulamıyorduk. Fakat sizin sözleriniz bizi çok sarstı, gözlerimin önünde mesleğimiz için yeni bir ufuk açıldı. Şimdi biz ne yapmalıyız ? Özlediğimiz gayelere nasıl irişmeliyiz ? . . . „ . Bu gençlere ilk tavsiyem, ne olursa olsun mekteplerini terketmemeleri oldu. Filvaki şahadetnamelerini aldıktan sonra her biri bir suretle, tahsillerinde devam ettiler. Bunlardan biri İsviçre'de elektrik mühendisliği tahsilinin bütün derecelerini ve sitajlarım gördükten sonra memlekete avdet etti.

Eİyem Vekâletlerden birinin heyeti f emayesinde azadır. Zannederim ki bu, Türkiye'de çalışan genç mühendislerin en kuvetlilerinden biridir. Şu gençlerin ruhuna bedbinliği yerleştiren mekteptir denilemez. Bir mektep kendi gayeleri aleyhine nasıl çevrilebilir ?! Gerçi sanayi mekteplerinin bu itibar ile lüzumu kadar mefkureci olduğunu da kabul •edemiyorum. Türkiye'de mevcut sanayi mekteplerinin bir kısmını reyelayn gördüm ve etraflıca tetkik ettim. Bu eylerde genç işçilerin içtimaî duygularım, meslekî aşkını besliyecek ne ahlâkî bir tesanüt teşkilâtına ne de bediî bir ayine, hatta ne de mesleğin kudsî duygularını temsil edecek bir armaya, bir remze tesadüf edemedim!.. istanbul Mektebi Sanayiini bundan on sene evvel mükerreren ziyaret ettiğimiz zaman bu cinsten olarak bütün gördüğüm varlık - hatırımda kalan doğru ise - demirhanenin kapısı üzerine asılmış olan bir sanayi armasından ibaretti. Bu arma da merhum Ebüzziya Tevfi'ğin müdürlük zamanına ayit bulunuyordu. Remizler, armalar, bayraklar, ayinler, zümrevî duyguların madî tecellileridir. Bunlar bir müssisenin hayatında zuhur etmemiş ise bizzat duygularının henüz canlanmamış, küvetle memiş olduğunu kabul etmemek lâzım gelir. Acaba bizde sanayi mektepleri Türk sanayiinin asrîleşmesi ihtiyaçlariyle tesis edilmiş hakikî tekâmül müessiseleri midr ? .. Bu sualin cevabını ancak ilk müssiselerinin iradesinde bulmak mümküdür .... Bizde sanayi mektepleri her hangi bir gaye ile tesis edilmiş olurlarsa olsunlar, bir kerre tessüs ettikten sonra acaba asrî ihtiyaçlara tekabül etmişler midir ? Bunun cevabını da ancak mezunlarının cemiyet içindeki muvaffakiyetleri tayin edebilir. Her hâlde benim bildiğim mühim bir hakikat varsa o da şudur: Bütün inkılâplara rağmen, halkın dememeli, bir nevi güzidelerin demeli - tahteşşuurunda yaşıyan sanayi düşmanı bir takım yanlış itikatlar, hurafeler vardır. Demircilik, marangozluk, taşçılık... bütün bunlr o itikatlar

— 336 — nazarında adi, sefil ve hasis işler gibi görülmektedir. Muhitin bir kısmı bu menfi ve düşman hükümlerle, meşbu bir hâldedir. Fransa'da Jules Ferry umumî, meccani ve lâyık bir devlet maarifinin temellerini kurarken mekteplere tarih, coğrafya dersleriyle birlikte marangozluk, demircilik, çamur.. dsrslerinin de girmesini istiyordu. " Ancak o zaman Fransız mekteplerine millet mektebi diyebilirim „ diyordu... Hayatımızın haricî düşmanlarını hep attık. Fakat hayatımızın dahilî düşmanlariyle mücadeleden vazgeçmemeliyiz, işçiyi, işi, iş mektebini, iş mefkuresini tenzil eden, tezlil eden her şey kendine mahsus silâhlarla iş cemiyeti tarafından mahvedilmelidir. Zaten demokrat olad Türk halkının iktisadî müessiselerine karşı çevrilen hakaret ve istihfaf nazarları körletilmelidir. Bunun için takip edeceğimiz terbiye siyaseti gayet basittir : Her şeyden evvel iş ruhunu ve iş dehasını besliyen mektepleri maddî ve amelî oldukları kadar, hatta olduklarından daha ziyade menevî ve harsî müessiseler hâline getirmek, sanatkâra yalnız meslekî tekniklere değil, manevî kıymetleriyle de aşılmak.. Bazı dersler, konferanslar, ilmî, ahlâkî, millî vesilelerle yapılan dahilî içtimalar, bediî ayinler, bütün bunlar vasıtasiyle genç Türk işçisinin ruhunda aynı zamanda millî, meslekî ve insanî mefkureyi tesis etmek, sonra Türk işçisini hiç bir sınlf farkı düşünmeksizin vatandaş mevkiine, zeki, vakur, temiz, hatta şık bir vatandaş hâline getirmek. Cuma günü şehirde gezerken diğerlerinden medeniyet, zekâ ve şeref itibariyle hiç bir suretle ayırt edilemiyen bir vatandaş yetiştirmek. Sanayi mekteplerini misal verdim. Çünkü bunlar en ey i tanınmış olan meslek müessiseler dir. Bugün bu mülâhazaları dıvarcılara, nakkaşlara, garsonlara, şoförlere, dülgerlere tatbik etmek neden cayiz ve mümkün olmasın ?. Bunlardan hiç biri avukatlıktan, şairlikten, diplomatlıktan daha aşağı, daha kıymetsiz faaliyetler değildir. Hepsi ma-

demki içtimaî mesleklerdir, içtima! mesleklerin adisi, bayağısı yoktur. İnsanları eli çekiç ve orak tuttuğu için içtimaî haklarından mahrum eden, örs ve önlüğü tahkir eden devir mazide gömülüdür. İçtimaî bîr mesleğin kötüsü olmaz. Meslekdaşlar arasında fenaları bulunabilir. Fakat bu kabahat ferdindir. Türk inkilâbinm müsavat ve adalet temelleri üzerinde yeni işçinin terbiye binasını kurmak için dikkat edilecek mühim nokta bu binanın yalnız ilim ve teknik harciyle yapılması değil, mefkure ve heycanla da işlenmesidir...

îstirap çekenler için
Bundan üç sene evvel Tıp Fakültesinin teşrihhanesini ziyaret ediyordum. Şimdi Darülfünun Emini elan Nurettin B. beni teşrihhanenin içinden, içinden kol ve bacak fırlayan ölü havuzlan arasından geçirerek üzerinde yine kol ve bacak parçaları dolu bir masanın başında çalışmakta olan sarıca benizli bir zatin yanına götürdü: — Teşrih muallimi İsmail Hakkı B. ... dedi. Ben İsmail Hakkı Beyi ilk defa orada, teşrihhanede tanıdım. O tarihten sonra İsmail Hakkı Beyin en samimî bir dostu olmuştum. İsmail Hakkı Beyi burada tavsif edecek değilim. Yalnız pek şayanı dikkat bir iki vasfını söylemek istiyorum. Bu adamda büyük bir sükûnet ve tevazu içine gömülmüş büyük bir nefsine itimat hassası vardı. Bu hassa onu zannederim ki teşrihi malûmatı en büyük dikkat ve kat'iyetle zabt ve tasarruf edebilen bir insan kudretine mazhar etmişti. İsmail Hakkı B. aynı zamanda itimat ettiği bu nefsinden büsbütün feragat etmek hassasını da taşıyordu. Bu hassa da onu bir teşrih muallimi vaziyetinden çıkarıp büyük bir vatanperverin marazı derecede şidetli hasasiyetiyle yaşatıyordu. İşte böyle tanıdığım teşrih muallim ile son defa An-

— 338 — kara'ya giderken Çamhca'da büyük fıstık ağacının altında diğer Darülfünun arkadaşlariyle birlikte görüşmüştük. On beş gün sonra istanbul'a avdet edip te memnun olacağı bir haberi kendisine vermek istediğimiz zaman öldüğünü haber aldık... Garessiz ve hesapsızca sevilen .bir adamın ölümü ne olduğunu ancak bu acı tecrübeyi yapanlar bilir ... Fakat daha acıklı bir şey: bu hep kendisine itimat eden fakat hep kendisinden başkaları için çalışan adamın haksız ölümüyle beraber yetim kalan çocukları idi. Bu çocuklar için Darülfünun hasasiyetîni gösterdi. Yetimlerin himayesini Maarif Vekilinden ehmiyetle rica etti. Türkiye'de kim bilir kaç mektep hocası için aynı akıbet mukadderdir. Kadavra, mikrop, kesik kol, bacak arasında geçen iztiraph bir hayat günün birinde de apansız ve saygısız bir ölüm, arkasından yıkılan bir ayile, ve bu ayilenin mükâfat namına iztiraba kavuşan fertleri.. Bu meşum akıbetten mesul olan kim dir? Ölen mi ? ! O teşrih öğretmiş, teşrih öğretmiş, " git dinlen, öleceksin!..,, dedikleri zamanda "bırakınız teşrihhanemde öleyim ?!„ demiş ve ölmüş.. Kabahat, para biriktirmemesi mi? Para sahibi olmaması bir kabahat im ?.. Kabahat ölümde mi ? Fakat o ezelî bir şeamet yahut bir seadettir. Onun hesabı, mantığı, hele hiç bir adaleti yoktur ki... Yine kabahat kimde, çocuklarında mı ? . . Belki onlarda olacaktı... Eğer tahsillerini bitirmiş, tekmil etmiş olsalardı. Fakat hayır, bunlarda henüz çocuk . . . O hâlde kabahat hükümette mi ?! Fakat bu uzvun da muayyen faaliyetleri vardır, hükümet bütün felâketleri tamir eden mutlak bir adalet müessisesi midir ?.. Şu veya bu yetimi himaye etsin, bütün Türk yetimlerini nasıl kurtaracak ?.. Bu zümrede nihayet bütçesiyle mukayyettir. Görüyorsunuz ki bileğinin kuvveti ile yaşıyan ve ayile denilen müessisenin cayiz değil. Bir ana ölümü her saadeti ölümü her istikbale nihayet veriyor... ve gözünün nuru kuvvetine inanmak bozuyor, bir baba Namusluca yaşman

— 339 — ferdî bir hayat adama dayima servet temin etmiyor. O zaman tek müessise, tek istinatgah kalıyor. Biz öldükten sonra çocuklarımızı teslim edebileceğimiz tek zümre... Bu şüphesiz meslektir. Bu meslek ki biz onun haysiyetinin, şerefinin bir parçası, .varlığının bir zerresiyiz. O, yıkılan ve bu dünyadan giden meslekdaşlann çocuklarını maddî, manevî himaye etmekle mükelleftir. Yazık hocalık gibi meslekî tesanüdün icaplarını sonuna kadar götüremiyen, babalarını daha diri iken ölülerin yanma sokan, öldükten sonra da çocuklarını parasız pulsuz bırakan, yetimlere kucağını açamıyan mesleklere... Bu meslekler bizi niçin bu tehlikiye atıyorlar?!-

Tasarruf fikrinin ahlâkî mahiyeti
Geçenlerde Galatasaray Lisesinde yapılan tasarzuf sandığı teşkilâtı mühim bir vaka olarak gazetelere aksetti. Bu telâkki çok tabiîdir. Ancak bu mektep tarafından gösterilen örneğin diğerleri tarafından ne suretle kabul edildiğini bilmiyoruz. Böyle bir teşkilât sade fikirle ve sözle takdir edilecek her hangi eyi bir şey midir, yoksa ehemiyeti büyük olan bir teşebbüs müdür?..Bu bapta herkesin ne düşündüğünü bilmiyorum. Yalnız bildiğim bir cihet varsa o da bazı memleketlerde ciddi ve sağlam, taşkilâta malik olan bu tasarruf teşebbüsünün henüz mekteplerimize girmediğidir. Tasarrufun bu büyük ehmiyeti ne olabilir ? Bunu takdir etmek için her şeyden evvel tasarruf vakasının ferdin çalışması ve ferdin kazanması ile değil, cemiyetin idaresi ve iktisadı ile münasibetini düşünmek mecburiyetindeyiz. Bizim kafamızda tasarruf fikri bu geniş cemiyet çerçevesi içine yerleşmiş bir fikir değildir Hep israftan kaçınmak, paramızı eyi idare ötmek isteriz ; fakat hemen dayima bir endişe ile : ferdî menfaat. Fakat fertleri tasarruf eden bir

Fransız mektebine girildiği zaman bu millî itiyadın mektep teşkilâtını bulmak mümkündür. Tasarruf fikrini " medenî ihtiyaçlara karşı susmak. Bence salim ve hakiki bir tasarruf muayyen bir hars ve muayyen bir medeniyet taşıyan içtimaî adamın müsmir ihtimaller karşısında müsmir olmıyan ihtimalleri terketmesidir. iptidaî ve kısır bir hayat yaşamak. Fransa birinci derecede tasarrufçu bir memlekettir. kendini mahrum etmek. Her talebe meselâ pazartesi günü getireceği bir miktar parayı sınıfın mürebbisine verecek mukabilinde lâzım gelen kayıt yapılacaktır. pansiyonun sahibi olan kadındı. Şu hâide Türk çocuğu bu itiyatları işliyen bir muhit içinde yetişmelidir. Alman para emniyet sandığına gidip yatacak ve çocuk mektepten çıkdığı zaman eline fayiziyle birlikte ve ihmal edilem'yecek olan bir yekûn geçecektir. Her cumartesi günü Sein Darülmuallimini tatbikat mektebinin müdürü tarafından teneffüs bitip sınıflara girileceği sırada gayet açık. Bu teşkilâtın ferdî kazanç neticesini gözlemiyerek içtimaî tesanüd neticesine varması büsbütün ahlâkî bir mahiyet gös- . bu pek bedihîdir. Tasarrufun zekâsı izah edilirdi. fakat içinden yalnız üç tane kiprit çıkarırdı. Çocuklar mütemadiyen tasarrufa. Fransız mekteplerinde " Caisse d'6pargne „ denilen tasarruf teşkilâtı vardır. Kutunun içerisine üç kibriti koyan. Her defasında hizmetçi bir kutu kibrit ile gelir. Hizmetçiden kibrit isterdik..- 340 — cemiyette fertleri tasarruf etmiyen bir cemiyet müsavi midir? Cemiyetler arasında harp. Benim gördüğüm ve tanıdığım bütün Fransızların seciyesi bu itiyatla yoğrulmuştur. iktisadî rekabet ve hayat mübarezesi olduğu hâlde parayı israf eden bir millet parasını idare eden bir milletle müsavi olamaz. işte bir vaka : Paris'te bulunduğum sırada Auteuil semtinde Boulevard £xelmans'ta bir Fransiz ayilesinin pansiyoneri idim. „ manasında almamalıdır. idareye teşvik edilirdi. gayet kat'i ve kısa bir nutuk söylenirdi.

Sarfiyatın da ahlâkî bir hududu vardır.„ demişti. Cemiyetlerin vicdanı artık " para benim değil mi ? İstersem sokağa atarım ! . . muvaffakiyetine sarfetmek kudretini taşıyan reşitler hâline getirmelidir. hem Türkçede hem de Fransızçada üstattır. En ufak bir fedakârlıkla mektebi parasîyle. hakkındaki eserinin bir tercümesini okudum.terir. Ben de öyle demiştim. Bu terkipler daha benim gibi bu tercümeyi okomuş olan bir arkadaşımın da nazar dikkatini celbetmişti..'Ierin israfına tahammül edemez bir hâle gelmiştir. ne de içtimaî bir hayır yoktur. Tercümenin sahibi. Tahakküm var mı ? Bu hafta Hippolyte Taine'in "sanat tarihi.. „ tarzında düşünen " sahibi iradet! . Açlar ölürken tokların şişmesinde ne ferdî. Bu. hür bir cemiyet hâline girmek mümkündür. Mektepte yiyenlerin yanında bakanlar da yardır. Ve bu bakanların hiç bir kabahatlari yoktur. . analarının fukara olmasından ibarettir! Bunlar arasında üstü başı yırtık ve kitap almaktan âciz olan zevkli ve ahlâklı çocuklar da vardır. mektebin işidir.. O da " Cemler ve terkipler Türkçe olsun. içmekte. giyinmekte az çok müsavatçı. Tür çocuğunu parasının kıymetini bilen ve fazlaları muhtaç vatandaşların hayatına. Yalnız şiddetle itiraz edebileceğim nokta Türkçe olmiyan terkipleriydi. Butun kabahatleri babalarının. Fakat bütün mesele Türk çocuğuna sokağa atarcasına harcettiği kuruşu kendi gibi çucuklarm kanı ve canı için vermeyi öğretmektir. cemiyetteki mevkiiyle kuvvetli ve şerefli geçinen çocuklar da dahil olduğu hâlde yemekte.. Mektep tarihimizde Hilâliahmer Cemiyettnin vücude getirdiği meccani gıda teşkilâtı kadar insanî ve onun kadar ahlâkî bir teşebbüs hatirhyamıyorum.

Şimdi bu "tahakküm „ kelimesi beni hakikaten düşündürüyor. fakat mutlaka başka menfi bir unsur var ki onu hayırlı.. merdut bir şey olarak tespit ediyor» O nedir ? . neticelere bizi sevkediyor. ile kasttettiğimiz mana nedir?. Eğer böyle ise meselâ bir sanatin tahsili de tahakküm eseri oluyor.. Ancak bir reşidin. Zihnim hayh karışıyor ve bir müddet işin içinden çıkamıyorum.. " istipdat.. Eğer öyle ise hatta hava. Çünkü terbiye ancak bir nevi tahak.. topraktan aldığı ve senelerce taşıyarak yukarıya kaldırdığı büyük bir taş parçası vardır. ve herkesin hürmet ettiği bu zat te " lisana tahakküm etmiye hakkımız var mı ? ! „ diyordu.. bir büyüğün tahakkümü ile oluyor. Hulâsa tahakküm alelitlâk haricî bir kuvvetin fiil ve tesiri gibi anlaşıldıkça hep kabul edilemiyecek hükümlere. su da bir tahamkküm ifade ediyor.. Demek istiyorum ki terbiye çocuğu kendi kendine bırakmakla olmuyor. Lisana tahakküme hakkımız var mı ? ! Kıyafete tahakküme hakkımız var mi ? ! „ İmlâya tahakküme hakkımız var mı ? ! „ diyorum. Eğer böyle ise bir çok işlerimiz tehakküm işidir : Başta terbiye . Bu taş» . insanın varlığı da bu haricî kuvvetlere karşı itaat edici bir vaziyette kalmıya mahkûmdur . . Fakat her şeyden evvel bu " tahakküm „ kelimesini anlamak istiyorum. Tahakküm fikrinde bu haricîlik olsun. " Tahakküm „ ile " tecebbür „'ile. Çünkü orijinal bir hayatı olan ağacın.gayet bübük bir ağaç vardır. üslûbunun telkininden başka bir şey değildir. ziya. zarurî olan bütün haricî tesirlerden ayn. Acaba tahakküm kelimesinin yukarıki cümlelerde ifade ettiği mana nedir ? " Haricî bir kuvvetini fiil ve tesiri „ midir?. Çünkü ustadm yaptığı şey. talebesine karşı bir " nümunei ekmel „ olan mektebinin. Fikrimi ancak bir misalle açık söyliyebilirim t Gülhane Parkının kapısunda kökünün etrafı kaldırımla çevrilmiş . .— 342 — Fakat mübahasemize vâkıf olan diğer bir arkadaşımız. kümün eseridir.. Bu ağacın gövdesinde zannediyorum.

. terbiye. taş gibi maddî kuvvetlere maruz kalabilir.'unuz değil.. Bu itiraza karşı gayet açık bir cavap vermek için diyorum ki : Evet belki haklı olurdunuz ve ağaç bahsinde belki bir münakaşa yapabilirdiniz.. Bir şart. eğer canlı mahlûğun batini tekâmülünü rahnedar etmiyorsa ve bilâkis bu tekâmülü temin ediyorsa. İşte haricî bir kuvvetin canlı bir mevcutla alâkasını muhakeme edebilmek için mutlaka bu tekâmül fikrini karıştırmıya muhtacız. Şunun için ki iki vaziyet arasında büyük ve esaslı bir fark vardır : Gövdesinde kaya parçasını taşıyan ağaç. bu kaza ve kaderden dolayı muztariptir. ne de ikinciler esaret. İşte ağacı sulama bir tahakküm değildir. kurularını ayıklama bir tahakküm değildir. daha doğrusu yalnız sizin değil. emir. toprak. topraklara batan ağaç ise taliin bu lutfundan dolayı müteşekkirdir!.... Denilemez ki ağacın köklerindeki taşın veya toprağın vaziyeti de deminki gibi bir vaziyettir.— 343 — tahakkümün bir timsalidir !.. belki yardım etmektir. bizzat cem22 . ziya. Fakat denilecekti: Velev ağacın tekâmülü neticesini doğursun. Fakat insan bahsinde asla!. Halbuki bir ağacın hayatı taşların varlığına karşı dayiraa bigâne değildir. sizden gayrı bir vücuttur.. gibi manevî sultalara. ister tekâmül eder ister etmez. kıyafet. inzibat. istipdat. sizin. Bu içtimaî tekâmülde sizin reyiniz "reyi hod. imlâ. Çünkü mevzuubahs olan lisan. idare. Kökleri taşlara. Ağacın kökleri bu taşın eriyebilen kısımlarını yer içer ! .. cemiyetindir. amirlere de maruz kalabilirFakat ne birinciler. terbiye.. değil miki ağaç yahut insan. bu tekâmüle yardım etmek bile bir nevi tahakküm ve tasallut değil mi idi ? !. Veillâ hükmümüz sakat olacaktır. hükümet. Yine her canlı mahlûk talim. tahakküm fikriyle müşterek değildir. hatta ağacı budama bir tahakküm değildir. Çünkü bütün bu hareketlerin eseri ağacın tabiî olan tekâmülüne engel olmak değil. O hâlde cebir ve tahakkümü onu zıddindan ayıran bir şey var : Her canlı mahluk hava.

Bu serlevhayı niçin intihap ediyorum. Tenkit malûm ve müşahhass eserler hakkında yapılır . Tenkit edenin maksadı eseri bu düstûrlara ve bu Ölçülere göre tahkik ve muhakeme etmektir. bir binayı. Tenkidin zulmü!. benim anladığım gibi mi oluyor ? „ ..— 344 — iyetin hayatı mevzuubahstir. Çünkü şu veya bu şahsın hissine rağmen içtimaî tekâmüle mutabık ve bu içtimaî tekâmül mefhumunun keyfî tefsirlerine meydan bırakmıyacak derecede açıktır. çünkü zulüm işleyen tenkitlerin vücudüne kaniim. iktisat. Tenkidinde zulmü vardır. Hayır . Çünkü elimde eyi kitap. bir usulü tenkit ederim. Tekâmülü mütalâa eden bütün ilimleri ve onların son mutalalarım ele alalım ve bakalım: Dünyada serpuşla muhafaza edilen miliyet var mı ? ! Bakalım ecnebi usuliyle terkip yapan millî bir dil var mı ? Bakalım hür ve vicdanî olrnıyan bir terbiyenin asrisi olur mu ? !. O hâlde münakaşa tamamiyle ilmî bir saheye giriyor. bazan tabiatın zaruretlerinden gelmiş esaslar. Nasıl tekâmül bahsini keyfî arzulara bırakamazsak tekâmülün mefhumunu da enfüsî kanaatlere teslim edemeyiz. doğru usul hakıknda bazan ammenin vicdanından. siyaset. Bence yeni Türkiye'nin din. Meselâ ben bir kitabı... Maksadım yazılarımın mahiyeti ne olursa olsun nazar dikkati celbetmek midir.Ve bu tenkit afakî. kıyafet ve muaşeret sahelerinde yaptığı bütün inkılâplar mahzi hayırdır. yahut tabiatı eşyaya muvafık farzedilen birtakım miyarlar ve mikyaslar vasıtasiyle olur. düstur . Bu serlevhayı intihap ediyorum. güzel bina. Siz ne hak ile içtimaî bir tekâmülü kendi keyfinizle geri birakacaksınız ?!. Fakat yine diyebilirsiniz ki bakalım içtimaî tekâmül sizin anladığınız gibi mi.

.. Çünkü zaman ve mekânla mukayyet.— 345 — fikirler vardır. mazeretler. kendini devam ettirmek için başkalarının ferdiyetine tasallut etmek istidadını kazanacaktır. imtihan meydanına getirilenleri onlara göre ölçer biçerim. O hâlde zulüm olmak için bu tecavüz fiili olmak lâzım gelir. Bu cinnet kendini kendi vasıtalariyle doyuramayınca inbisatın vasıtalarından biri olan zulürae de müracat edebilir. fikrin ölçüsüne göre asıp kesiyor. Bence zulmü yaratan bu zekâ değildir. Bunlardan bir kısmının tenkitleri adildir.hürriyetine karşı yapılan tecavüzdür. alevlendirmek için çalışır. Bir kaç hasis kabh. kendi hürriyet hudutlarını geçen serseri ve mütecaviz bir kuvvettir. . ferdiyettir. ne göreceğiz ? . Bu zatlerin tenkitleri şahsî menfeatlarinin doymayan hırslarını beslemek için değildir. Ona zulüm eden tenkit demek de hakkımız vardır. hiç olmazsa mazur göstermek için sebepler. Memleket işlerini tenkit eden ecnebi ve yerli fikir sahiplerini başlıca iki kısma ayırabiliriz. Dayima kendi kendini meşru göstermek. hiç olmazsa bahaneler ariyan bir zekânın faaliyeti! . O hâlde zalimdir. zaruret ve tekâmül mebdelerine göredir . O hâlde tenkidin taşıdığı hükümler indî ve keyfî hükümler olmak lâzım gelir. fakat dayima zulmü cesaretlendirmek.. Şu hâlde zulmün en büyük müşevv iki bir nevi yaşamak cinneti dir. Zulüm. topal bir zekâdır. Ferdi varlıktır .Adalet işliyen bir tenkit olduğu gibi zulüm işliyen bir tenkit de vardır. Fakat madem ki bu tenkit aklın yahut vicdanın ölçülerine göre hükümlerini vermiyor. Şimdi asıl hedefim olan içtimaî hayatımızın sahesine girebiliriz. tabiat. Fakat bu ferdiyet bir kerre haddinden fazla neşvünüma buldu mu yaşamak.. Diğer cihetten zulüm. Fakat zulme yaklaşalım. dediğimiz şeyin esası kıymet olarak tanınmış olan bir vücudun hayatına. kör. sırf adil bir hüküm vermek niyetiledir.. Tenkit aklın yahut vicdanın zarurî bir surette tevdi ettiği mutalara göre hüküm etseydi adil olacaktı. Bu zekâ dayima sakat.

-

346 —

Bir kısmının tenkitleri de tamamiyle zalimdir. Çünkü bu tenkitlerinde bitaraf değildirler. Çünkü tenkitleri şu veya bu şahsî endişenin, tesiri altındadır. Ve en büyük hakikatlere bir tecavüzdür. Tarihî, hali pek malûm olan Türkiye her ne bahasına olursa olsun yaşamak iradesini taşıyor. Bu irade her müşkülâta karşı gerilecek, mutlaka mutlaka faal olacaktır. Bunun için şimendifer yapacak, vergi alacak ve yaşamak iradesini kırmak istiyen yabancı bir kuvvet bulursa mutlaka ezecektir... Bunun için, bu yaşamak iradesi için fert denilen, servet denilen, ayile, meslek denilen bütün parçaları, içtimaî vahdetleri, kuvvetleri çalıştı racak, yoracak, hatta aşındıracaktır.. Bu yaşamak emeli, bu yaşamak dinî karşısında bütün sarfiyatin, hatta bütün israfların bile ahlâkî bir mahiyeti vardır. Bunu görmeyip, yolların çamurlarını, sebzenin fiyetini, şirketlerin münasibetsizliğini yeni idarenin selâmetinden şüphe etmek için kâfi gören bir tenkit matbuat sahesinde olmasa da şahsî fikir sahesinde bile olsa, yine zulüm eden, günahkâr bir tenkit değil de nedir ? .. Türkiye, müstakil Türkiye olduğu gibi zengin ve müreffeh bir Türkiye olmak için de yalnız vücutlerin ve faaliyetlerin değil, kanaatlerin ve imanların da bir, bütün sarsılmaz bir kitle hâlinde olmasını ister. Türk vatanının hürriyeti, müdafaası, inkişafı namına bu günkü Türklerin çekdiği ve çekeceği zahmetlerin mükâfatım çocuklarının idrâk etmesini beklemeden evvel yine aynı Türkler idrâk edebileceklerdir. Her ne olursa olsun, Türk mevcudiyetinin müdafaası her kıymetin fevkindedir. Tenkitte bu mikyası unutan bir zekânın hükümleri birer hiyanettir.

347

Bugünkü ahlâkî telâkkimiz ve lüks
Harbiumuminin vücude getirdiği sefaletler fakir ve servetsiz insanların iztirabım daha göze çarpacak bir hâle getirdi. Harbin sonu ile beraber ahlâkî telâkkilerinizde de bir çok tahavvüüer vücude geldi. Bu günkü zengin dünkü gibi gözden uzak ve her hususta manevî mesuliyetten beri değildir. Yeni milletlerde müsavatçılık fikri insanları he r hususta olduğu gibi servet ve sarfiyat hususunda da daha hassas kılmıştır. Onun için temerküz eden servetlerin marazı bir faaliyetinden ibaret olan lüks her devirden ziyade bu gün insanların gözüne çarpıyor. Her yerde, her medenî faaliyet şubesinde lüksten kaçan fakat sadelik ve samimiyete yaklaşan içtimaî bir temayül seziliyor. Şehircilik, mimarlık, mobilyecilik, tezyinat bağçeleri, giyinmek .... Gibi her saha da vicdanlar lükse karşı çekingen bir hâldedir. Hulâsa hakikate, zevke, kıyafete isyan eden her israf yalan, çirkin ve gayrı beşeri sayılmak istidadındadır. Denilebilir ki halis demokrasi lüks ve israf fikirlerinin yabancısıdır. Yalnız bir mesele insani düşündirebilir : Acaba büyük servetlerin temerküzü neticesinde güzel sanatler sahesinde vücuda gelen teceddütleri lüks nefretile birlikte insanlar kayip etmiyecekler mi ? Meselâ Versay siz bir on dördüncü Louis tezyinatı, saraysız bir Lâle devri nasıl teşekkül edecek ?. Hakikat şudur : Lüksün inhitatı halk muhayyelesini zenginleştirecek, halk sanatlarının inkişafına sebep olacaktır. Diğer cihetten lüksün vücuda getirdiği inhisarcılık yerine umumî ve münteşir bir zevk kaim olacak, yalnız inhisarcı merkezler değil bütün hayat güzel olacaktır.

— 348 —

Şu hâlde ahlâk sahesinde hasbîlik, tesanüt, teavün sözleriyle ifade etmek istediğimiz demokrasi mefkuresi sanat sahesinde lüksün ilgası ile kendisini gösteriyor. Avrupa'da yeni mimarlıkta motiflerin ilgası bu demokratik hareketin başlıca eserlerindendir. Yeni telâkkiye göre mimarlık motifleri iptidaîlik addediliyor. Daha doğrusu motifler bir nevi zaaf, tahakümdür. Bu gün bir Versaiiles vücude getirmek kabil olmamakla beraber, bütün halk eserlerini birden sade ve güzel olarak vücude getirmek mümkün oluyor. Şu hâlde müsavatçılık umdesini samimî surette benimsiyen milletler için yalnız ahlâkî hars sahesinde değil, bediî ve medenî icatlar ve tesisler sahesinde de uyanık bulunmak lâzımdır. Türkiye şehirlerini imar ederken, yeni Türk mobilyeciliğine levac verirken medenî müessiselerimizi vücude getirirken hep müsavatsızlığın helak edici mahsulü olan lüks yerine, müsavatçılığın öz mahsulü olan sade ve samimî zevki koymalıdır. Lüks ile mücadele, demokrasi için ahlâkî bir vazifedir.

Kör gayz
Ruhumuzun garip bir hâli vardır : Her adamdan hoşlanmayız, her rengi sevmeyiz, her müellif bizim için aynı derecede cazip değildir. Hatta her saat çalışmamız için aynı derece de müsayit bulunmaz. Bu hâlleri tetkik ettiğimiz zaman aklî bir surette izah edemeyiz. Muhabbet veya nefretimizin mücazip yahut münafiretimizin köklerini haricî bir sebepte, makul ve müspet bir izahta bulamayız. Bulamayınca bu bir his meselesi dir, hislerimizin kendine mahsus bir mantığı vardır, deriz. İşte hayatımız böyle şuursuzca sarf ve israf ettiğimiz muhabbet ve nefret seyya-

— 349 —

ieleriyle dolu bir hazine gibidir. Yaşıyan insan duyan insandır. Duymak bir bakıma muhabbetini, nefretini şuursuzca sarf ve israf etmekten ibarettir. İşte çocuğun ruhiyatı budur. Hatta bütün hayatî duygunun hamleleri ve zelzeleleryile sarsılan san'atkânn ruhiyatı budur. Hatta denilebilir ki aklın, muhakemenin hakimiyetine teslim olmıyan tabiî ve serazat insanların ruhiyatı budur. Muhabbet nefret hayatını tabiî surette yaşıyan adamın mantığı şudur: filân adamı, filân müellifi, filân felsefeyi sevmiyorum. Çünkü sevmiyorum. Lâkin evvelâ hayvan için sonra mini mini çocuk için, daha sonra tefekkür manasiyle medeni leşmiş köylü için, nihayet ruhî faaliyetinin nevi itibariyle duygu, ilham nahiyesinde çalışan sanatkâr için bu garip hasasiyet tabiî, yahut zarurî olsun. Medenî adam, ictimaileşmiş adam, akli ve muhakeme mesleklerinden birine girmiş adam için bu hasassiyet tabiî midir?.. Bu uzvî ve hayvanı hasassiyetimizi bütün akıl ve muhakemenin sahelerine kadar yapmıyacağımız var mıdır ? Meselâ bir idare adamı tasavvur ediyorum. Bu adamın maiyetinde çalışan derece derece memurlara karşı hüküm ve kararlarını bu uzvî hasassiyetin emirlerine göre vermesi ahlâkî vaziyetle kabili telif midir ? Korkusmdan hoşlandığı adamın ayaklarına kapanmak hayvanı tabiati olsun, çehresini beyendiği adamın kucağına atılmak çocuğun hakkı olsun, sırf çehresine, saçına sakalına bakarak adam hakkında iyi, mübarek.. Hükümlerini vermek cahil köylünün muhakemesi, olsun yıldızları çirkin görmek, beşeriyete gayzetmek, hatta insanlığı tezyif etmek sanatkârın sanati olsun.. Fakat bütün bu hissî hükümleri idare,, akıl, ilim, hürriyet, zaruret fikirleriyle birleşebiîir mi ? Bence Pestalozzi müziç bir pedagoktur, fakat okurum. Filan adamın şahsı bende tabiî nefret uyandırır. Fakat onu medenî hürmetle taktir ederim. Fakat hiç bir kimse filan arkadaşıma daha samimî olmaktan beni menedemez. O da benim ferdî hürriyetimdir»

— 350 — Ona kimse karışamaz, Meşrutiyet inkılabını müteakip mühim bir muallim mektebinde idare hayatına iştirak etmiş olan genç bir arkadaşımıza bir gün sormuştuk: Filân hoca hakkındaki fikriniz nedir ? Cevap olarak " emsalsiz bir mütefekkir, gayet iyi bir hocadır.. „ dedi. " Halbuki siz onu hiç sevmediğimizi ihsas etmiştiniz I „ dedik. "Ben ferdî ve hissi takdirimi vazifeme siçratmam! „ cevabını verdi. Ferdî duyuşlar içtimaî görüşlerimizi bozmamalıdır.

Bu kitabın sonuna kap sayifesindeki mündericat lavhasında zikredilen " güzel mazi, estetik ve şehircilik „ hakkındaki yazılarımı dercetmek istiyordum. Böyle yapsaydım kitap beş yüz sayîfeyi geçecektir. Sanate ayit olan yazılarımı sanat serlâvhast altında toplaayip bu eserin ikinci kısmını teşkil etmek üzere ve "sanat n adiyle ayrı bir kitap hâlinde neşretmeyi daha münasip gördüm. Bu yeni kitabım da basılmaktadır.
İsmail Hakkı

FİHRİST Mefkure Maksat Yaşiyacak mıyız Yalan ve riya Maneviyet Mazi ile hâl Papulas'ın nutku Keder yolcuları Vicdan ve irade Anadolu harbini'n felsefesi İlâhî zafer Efzunla istiiâ edilemiyen ülke Konstantini şaşırtan netice Şeref kimlerindir? Muharebelerin dersleri Mefkurenin galebesi kahir dir Takı zaferde ki timsal Millî Hareket niçin hürdür? Türk inkılâbının psikolojik mahiyeti Bahçıvan Ali Osman'ın anlayışı İnkılâbı tanımak lâzımdır İhtilâl mi . İnkılâp mı? Yazıldığı tarih 7 Teşrinisani 28 Şubat 9 Mart 22 Ağustus 23 Şubat 16 Mart 25 Mart 23 Teşrinisani 6 Eylül 10 Eylül 16 Eylül 20 Eylül 25 Eylül 29 Eylül 6 Teşrinievvel 20 Teşrinievvel 23 Teşrinievvel 29 Ağustos 15 Şubat 1 Mart 10 6 29 3 6 2 Teşrinisani Mart Nisan Mayıs Temmuz Şubat 1931 1920 1920 1920 1922 1922 1922 1922 1922 1922 1922 1922 1922 1922 1922 1922 1922 1927 1928 1929 1929 1922 1924 1924 1924 1924 1927 Sayfa 4 5 6 7 9 11 14 16 19 22 26 31 35 38 42 45 47 51 53 55 55 59 61 Yeni hayat Yeni hayat Demokrasi nedir? İnkılâpta yarım yoktur Cumhuriyetimizin temelleri İnkılâbımız ve fikirler Mefkuremiz kuvvetli. Büyük inkilâplâr ve yeni teknikler 65 67 70 73 75 79 82 20 Kânunuevvel 1928 Gazi Türk Harekâtı Milliyesi ve Mustafa 3 Teşrinievvel I92l\ Kemal Paşa Üç hakikat 7 Teşrinievvel 1923 . tekniğimiz zayıftır.

Büyük adamın şahsı Mustafa Kemal şahsiyeti Gazi'nin en büyük eseri 354 — Yazıldığı tarih 29 Haziran 27 Haziran 9 Haziran 6 13 16 15 22 1 3 Kânunuevvel Kânunuevvel Teşrinievve Mart Nisan Teşrinisani Ağustos 1926 1927 1929 sayfa 85 8S E0 93 93 99 104 Tipler Zevk aptalları Sırtlan gözüyle Yeni adam enmuzecî Terakkiden kaçan adam Sanatten kaçan adam Cumhuriyetin adam en müzeci Faal adam Müspet kafalı insanlara muhtacız Usulsüz faaliyet ne işe yarar? Mefhumların esiri Cemiyete küskün adam Mütefekkir Mefhumun öldürdüğü adam Kaplumbağalar gibi 1921 1921 1923 1925 1925 1925 1927 1927 17 Teşrinievvel 1927 9 Kânunuevvel 1927 22 Kânunusani 1928 1 i Haziran 1928 7 Teşrinisani 1921 20 Teşrinisani 1921 21 11 3 23 24 28 24 4 30 7 20 26 6 15 23 2 15 17 Teşrinisani 1921 Kânunuevvel 1927 Kânunusani 1922 Kânunusani 1922 Teşrinievvel Mart 1924 Teşrinievvel 1924 Haziran 1924 Mayıs 1926 Kânunuevvel 1926 Kânunuevvel 1926 Künunuevvel 1926 Ağustos 1926 Mart 1927 Nisan 1928 1928 Eylül Haziran 1929 Kânunusani 1922 105 107 108 110 112 114 115 117 118 )22 129 İçtimaiyat Anadolu meçhul bir ülkedir Nasıl terakki edecek? Meçhul dertler İmlânın hayatı Hayat kadını Köye mi. şehre mi? Meşum kesafetsizlik Nüfus siyaseti İntiharlara karşı Hayatlar ve kapları Demir yollaaı Evkaf meselesi Halef selefi niçin takip etmiyor ? Türkçenin kuvvetini bilelim Mefkure ile mevhurae İçtihat hakkı Türkçenin zenginliği Zavallı dilsizler 132 135 137 143 147 151 155 159 162 163 165 168 170 172 173 175 .

6 ye cevap Çocuk ve bahçe 2 Çocuklar için iş odası 2 Teşrinievvel Mart Nisan Mayıs Kânunuevvel Teşrinievvel Teşrinievvel Teşrinievvel Şubat Eylül Haziran Teşrinisani Kânunuevvel Mart Mayıs 1923 1924 1928 1926 1927 1927 1927 1927 1927 1927 1924 1924 1923 1928 1928 181 184 sayı 188 191 200 202 204 206 208 210 215 219 219 220 221 Türkçülük Asrî Türklük Büyük üstadın kabri başında Yaratıcı türkçülük Benim anladığım türkçülük Türk sanatkârının anlaşılmiyan türkçülüğü 7 5 8 13 23 Kadın Demokrasi ve kadın Kadın ve hayat Taadüdü zevcat bir fikir meselesi midir? Türkiye'de cemiyet ve kadın 14 Kânunusani 22 Şubat 26 Şubat 20 Eylül 1 Eylül 4 Ağustos 18 Eylül 1 Kânunusani 2 Mart 4 Nisan 30 Kânunusani 14 Şubat 12 Mavi s 1924 1924 1924 1927 1922 1924 1924 192S 1928 1924 1930 1921 1921 225 227 230 233 239 246 247 249 251 252 253 257 Ruhiyat Türkün seciyesi Seciye İstidat bahsi Seciye içtimaî bir mahsul Yokluktan varlık çıkar mı ? İstidaden zayıf Çok okumak Maddiyatperestler ve yeni gençlik Örümcek alan canbazlar .355 Yazıldığı tarih Çocjklar Çocukları yaşatalım 10 Yetim de bir insandır 23 20 Sokaktaki çocuklar Çocuk maarifine olan ihtiyaç 25 Çocuklarımızı nasıl terbiye edelim? 23 Çocukların oyuncakları 31 Çocukların odası 10 Çocuğunun terbiyesini soran anne.

sadece 15 Nisan tekâmül 1927 Felsefe gayzı 3 Mayıs 1927 Tedricen 16 Ağustos 1928 Hürriyet 15 Mart 1928 Tezat kabul etmiyen felsefe 14 Nisan 1928 Mefkure ile mevhume 23 Nisan 1928 Hayatın arkasından giden felsefe 26 Temmuz Feylesofları anlarken 27 Kânunuevvel 1929 1929 Tabiat mı. fena mı ? 6 Kânunuevvel 1926 Sanat ve felsefe 20 Kânunusani 1927 1927 Basitçilik 4 Şubat 1927 İlim ve ihtisas mefhumu 18 Mart 1927 Ne esaret ne de anarşi. medeniyet mi? 1 Ağustos Vuzuh 15 Teşrinisani 1929 ilim İstılahları 24 Teşrinisani 1929 1930 Metafizik Temmuz 1922 Hayasızlık 5 Temmuz Ahlâk 1922 Hayır ile şer 5 Mart Temizlik ve medeniyet 23 Haziran 1924 Cezası olmıyan cürümler 20 Temmvz 1924 Adabı muaşeret 20 Ağustos 1924 Kast zihniyeti 29 Ağustos 1924 Gösteriş 10 Eylül Gayzın mantığı 18 Teşrinievvel 1924 1925 Tezyif âcizlerin içkisidir 1 Mart 1926 İçtimaî mesleklerin adisi olur mu? 7 Mart İstirap çekenler için 21 Kânunuevvel 1926 1927 Tasarruf fikrinin ahlâkî mahiyeti 2 Nisan 1927 Tahakküm var mı? 3 Şubat Tenkidin zulmü Bugünkü ahlâkî telâkkimiz ve lüks Kör gayz sayl 263 265 269 271 276 278 2S0 282 285 287 289 291 293 295 296 298 299 300 301 302 30î* 305 311 314 316 320 323 325 328 339 334 337 339 344 347 348 341 . hazım mı ? 27 Ağustos Şimdilik.— 356 Felsefe — Yazıldığı tarih Batınî hakikatler 29 Kânunusani 1922 1922 Tarih ve hayat 8 Şubat 1922 Maziye dayir 28 Şubat Bergson'un felsefesine dayir 25 Kânunusani 1923 1924 Taklit mi.

. terbiyeciler.. ilim ve terbiye. yüksek mektepler. Çünkü ben ilk kitabım olan " Talim ve terbiyede inkilâp . Kitabın «maksat. cemiyet hayatında da hiç bir harsın ötekilerinden fazla veya eksik kıymette olacağını düşünmem. Onun için bu kitabın parçaları arasında aynı eserin fasılları arasındaki şekil ve tertip münasebeti yoktur. iktisat ve terbiye. buna lüzum yoktur. Bu da faiydesizdir. müşterek terbiye. Beni1 bütün fikir ve meslek hayatinea en çok sinirlendiren temayüllerden biri de kelimeler ve klişelere şeniyetlerden daha fazla ehemmiyet . ilim veya sanat terbiyesinin mevkini sarsmam. Her medeniyet gibi terbiyenin de tabiatte bir yeri vardır. usul.'ın neşrindenberi aynı kanaatleri taşıyorum ve yirmi senedenberi bunlardan hiç ayrılmadım Bence terbiye fikri medeniyet fikrinin bir manzarasıdır. hem de hususiyle bir zihniyet ifadesidir Bu zihniyet esasını taşı m ıy an bir terbiye sağlam değildir. Başlıca mevzuları şunlardır: Maarif teşkilâtı. Uzviyet hayatında hiç bir vazifenin ötekinden daha lüzumlu veya kustî olacağım düşünmediğim gibi. Fakat bu ayrılık düşünce esasında birleşmelerine mani olmamıştır. Ben şeniyetin şu veya bu unsuruna ötekilerinden daha fazla ehemmiyet verenlerden değilim. Her makale ayrı bir tarihte. ayrı bir davanın müdafaasıdır. Darülfünun. sanat ve terbiye. Nitekim sanat harsini müdafaa ederken de ona ahlâkî bir hüviyet eklemem.Terbiye Müellifi: İsail Hakkı İstanbul Darülfünununda terbiye ve içtimaiyat müderrisi İsmail Hakkı beyin muhtelif terbiye meselelerini tetkik eden yeni bir eseridir. Terbiye hem bir tenkit ifade eder. Cemiyet sınıflarından kalkmış olan imtiyazlar medeniyet müessiselerine yerleştirilmemelidir. Meselâ ahlâk terbiyesini müdafaa için. kısmında şu sözler vardır: " Bu kitap on iki senedenberi Cumhuriyet maarifi ve terbiye tenkitleri hakkında yazdığım dağınık yazıları topluyor. Salim ve tabiî şahsiyetlerin teşekkülü için beşerî mirasın her parçası alınmalıdır. Bence medeniyette her şey yerli yerinde ve kendisine göre bir ehemmiyette olmalıdır.

Yoksa fikirler terakkinin amili olacak yerde engeli olurlar. Fakat söylemek lâzım olan yerde söylemelidir.ve kıymet verilmesidir. onu hiç kimse kestiremez.. ve intizamsız bir surette söylediğim bir çok sözleri ve yazdığım bir çok yazıları bir kitap kabı içinde toplanmış olarak Türk vatandaşlarına arzetmek. Susmak. Bu kitabın içindeki yazılar doğru söylemek. doğru bildiğini söylememektir. işte ben onu yaptım. iyi ve güzel ihtiyacı duyulurken eğri. Dağınık. Bu eser Türk şuurunu teşekkülünde en ufak bir yazife yapsa yine mesut olurum. El'an bir çok terbiye meselelerinin gayet yanlış bir surette anlaşılmakta olduğunu görüyorum. Benim için yapılması lâzım gelen bir şey vardı ki onu yaptım. söyliyeceği sözü biliyorsa incitmez. kötü ve çirkinle oyalanmak içtimaî ölümün kendisidir. Tenkidin dili ne kadar keskin olursa olsun. poğruyu aramak için doğru niyetlerle yazılmıştır. Fiat 150 kuruştur. Kitap 156 Sayifedır. Hurafelerin daığlması için tam ve doğru fikirlere ihtiyaç vardır. Hayat bunların hangisini beğenir alır. Türkiye siyasî sahede çok büyük adımlar atmıştır. susmak ve bildiğini. . Yanlış bir tenkit doğru bir tenkitle daraianır ve ondan hayata hiç bir zarar gelmez. hangisini beğenmez atar. Fikirlerdeki anarşi bile ahlâkî anarşi gibi helak edici değildir ve hayat için anî hiç bir tehlikesi yoktur. kesik. Bu adımları teknik sahesinde de atması lâzımdır. Fikir sahesinde meşum olan. doğru..

.

Hayret 125 125 125 100 100 100 100 İLİM KİTAPLARI İstanbul nasıl eğleniyordu? R.30 Türk" inkılâbı Celâl Nurij 75 Yeni adabı muaşeret M.I-1 AT İ f ttö : ÜİlTÜlSİ 1HO KUfttJŞ SUHULET KÜTÜPANESİ NEŞRİYATI I0Ü 100 75 75 125 100 150 150 i 00 100 150 i 50 150 150 100 100 50 40 150 150 175 50 125 100 60 75 50 50 Aka Gündüz J 75 Onların lomanı Üb kızın romanı İ200 Aysei İ25 Reşat Nuri 125 Acımak Yeşil gece 1150 Leylâ ile Mecnun 75 Şimşek Peyami Safa 100 Bir akşamdı 100 Fatih-Harbiye 50 Bir tereddüdün romanı „ „ 100 Ak saçlı genç kız Mahmut Yesarİ 75 Çulluk 75 Su Sinekleri 60 Bahçemde bir gül açtiM „ 35 65 Kalbimin suçu „ „ 20 Ölünün gözleri » „ 50 Kırlangıçlar 50 Şeker Osman Yusuf Ziya Yakılacak kitap Etern îzzet 50 Iztırap çocuğu 100 Beş hasta var 25 Gün doğmayınca Ercüment 700 Ekrem 35 Meşhedi Aslan peşinde „ 300 Meşhedile devri alem Zeynep Hayriye Melek Hunç 500 Gönül gibi Suat Derviş Benimi? 500 Buhran gecesi „ „ 50 Gökmen Güney Halim Son yıldız Mehmet Rauf Sönen iŞik Mebrnre Niçin beni aldattın .Nû Çocuk kalbi İbrahim Alâestin Şen Yazılar tik gençlik „ „ Tais Anatol Frans Babil Melikesi Selâmı îzzet Küçük hanımın kısmeti „ Geceye aşık „ Cennet Hanım M. Bahri Gizli ilimler ansiklopedisi Muhittin Dalkılıç . Sadretthı Çölde istanbul kızı Esat Mahmut Aşk ve IhanK Tolestoy Acıklı bir sergüzeşt „ Küçük Yakup Mehmet Ali Robenson ıssız adada „ „ Mefe Yusuf Osman Kalpazan Salih Münür Zümrütüanka koleksiyonu 2 Cilt (müceîîet) Bir Heyeti edebiye Zümrütüanka Salnamesi „ „ Ayine koleksiyonu „ „ „ Cem koleksiyonu (eski) Refik 1-33 Halil ... Adem Kooperatifçilik Suphi Nuri Tarih ticaret Kenan Centlimen H. Ankara Avrupa siyaseti H. 1150 Bediiyat Mustafa Namık. Nihâi Derviş sözleri Tokatî zade Sekip Zehrifüsun M.A. Dalkılıç! Çakıl taşlan Necmettin Halil Zindan ismail Safa Tıirk edebiyatı tarihi ve nü'muneleri Sadettin Nüzhet Hazan rüzgârları Ş. Alâettin 15 içtimaî mektep ismail Hakkı 75 Mürebbilere „ „ 75 Terbiye „ „ 125 Tarihi'n tedrisi „ . „ Kadın kalbi Saffet Nezihi Leke Vü . „ î—48(yeni) Cemil Musiki nazsrîvan Muhittin Sadık ŞİİRLER 150 100 75 75 50 75 75 Bir^ömür böyle geçti Faruk Nafiz 25 Ben ve ötesi Necip fazıl 50 Kafatası Nazım Hikmet[290 Benerci kendini niçin öldürdü J Persefon Salih Zekij 30 Asya şarkıları 15 Çanakkale izleri I..

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful