İsmail Hakkı Baltacıoğlu

L HAKKI İstanbul Darülfünunu Müderrislerinden

Mürebbilere
Mefkure, Yeni hayat, Cazi, Tipler, içtimaiyat, Çocuk, Türkçülük, Kadın, Ruhiyat, Felsefe Ahlâk, Güzel mazi estetik, Şehircilik

SUHULET

KÜTÜPANESİ:

SEMİH

LÜTFÜ

İstanbul — A n k a r a c a d d e s i 1 9 3 2

MÜELLİFİN DİĞER ESERLERİ: Taiim ve terbiyede inkilâp Jem-Jacques Rousseau, terbiye felsefesi Demokrasi ve San'at Umumî pedagoji Hususî tedris usulleri
I

\ S \ j j j [ j „ „ „ „ „ „ „ „ „ „ „ „

İçtimaiyat noktai nazarından terbi/e Terbiye müsahibeleri Terbiye avam Din ve hayat Ahlâksızlık Maarifte bir siyaset Kaibin gözü Avrupa bizi nasıl tanıyor? Terbiye ve iman | İlmi terbiye konferansları j Terbiye ilmi j Terbiye dersleri 1 Usulü terbiye ve tedris \ Coğrafyanın usulü tedrisi I Hendesenin usulü tedrisi < Resim usulü tedrisi
\

Nüshası kalmamıştır,

"

I 1
<

j Eşya derslerinin usulü tedrisi El işlerinin usulü tedrisi | Mektep temsilerinin usulü tedrisi

„ „ „

İstanbul: TECELLİ MATBAASI

Mefkure

Bu kitap on iki seneden beri yazdığım dağınık ve kısa yazılarımın bir araya toplanmasından vücude geldi. Eğer bir aile uzviyeti halinde birleşmeselerdi öleceklerdi. Bu ölüme razı olamadım. İçindeki fikirler mevzuları olan vakaların tarihinden bazen çok evvel bazen de biraz sonra yazılmıştır. Hemen hepsi Türkiye düşüncesinden doğduğu için aralarında akrabalık vardır. Hayatın aynı manzarasından bahseden parçalar eski yeni sirasiîe birbirini kovalar. Bu yeni teşekkül vesüesile yazılarımın ne şekli ne de manası ' üzerinde heman hiç tadilât yapmadım. Aralarında bazen saf vet ve samimiyetleri bazen de cüret ve cesaretlerile şimdi beni bile düşündüren parçalar vardır. Bazı kanaatlerimin şimdiye kadar hiç değişmediğini gördüm, bundan sonrada belki değişmiyeceklerdir...
Çamlica, 7 Teşrinisani 1931

İsmail Hakkı

Yaşayacakmıyız?
Niçin yaşıyoruz ve niçin yaşamak istiyoruz?. Bir sual ki cevabını kolayca bulmak bence mümkün değil.,. On sene evvel bir gün, Paris Sefarethanesinin intizar salonunda oturuyordum, orada benim gibi işi olan bir genç daha vardı. Söz açıldı. Garbm medeniyetinden, müzelerinden, saraylarından, kütüphanelerinden, tünellerinden bahsedildi... Muhatabım birden bire şu suali soruverdu: — Ya bizim nemiz var?!. Evet, bizim nemiz vardı?!. Hangi tünellerimiz, hangi • müzelerimiz, hangi fabrikalarımız ve gemilerimiz vardı?!. Tıkandım kaldım!. Fakat o zamandan beri bir ses, derinden, ruhumdan gelen bir seş, bana şöyle dedi: — Yaşıyoruz ve yaşıyacagız!.. Ben ki fikirlerimle, muhakemelerimle müdafaa edemediğim bu hakka hissimle, ruhumla çoktan inanmıştım, yaşamıya niçin imanım olduğunu bilmezdim, gönülden gelen haberler gibi bu da, "Trükrn yaşamak hakkı,, da benim için bir "karanlık fikir,, di... Bu iman akla nakadar zıt gelirse gelsin, bir imandır, bu iman ilmî tahlillerden, mantıkî istidlallerden nakadar kaçarsa kaçsın, yine bir imandır, her iman gibi bir kuvvettir, ve her kuvvet gibi yoktan var edici, yaratıcıdır. Harbin zararları, Anadolunun nüfusu, hiç bir felâket hiç bir sebep bende bu imanı sarsmadı, sarsamadı. Bu ka ra günlerde bile türk milletinin bitmez tükenmez olan "yaşa mak kudreti,, ne iman ediyorum; Dinde bütün masivadan mücerret bir Allah var, diye haykıran, ahlükta manfaa i hodbinliği gömen, zevkte, san'atte sadeliği, kibarlığı beye-,

g nen, tarihte bir devir kapayıp ikinci bir devir açan Türklerin insaniyet aleminde bir vazifesi, hatta vazifeleri olduğuna iman ediyorum. Bu iman yalnız benim değil, en cahil köylülerden en münevverlerine kadar bütün Türklerin samimî duygusu, en canlı bir aşkıdır. Bu sihirli kuvvet her gün bir kerre daha Türklerle meskûn olan topraklan sarsıyor, ve ondan yeni insanlar, yeni mucizeler çıkarıyor! Yine onun, o imanın şiddetli bir hamlesile bugün yarın bu topraklar üzerinde yepyeni bir türk medeniyeti dogamayacağım kim, hangi ilim, hangi aklıselim idda edebilir?..

Yalan ve riya
Eğer ruhu madde gibi, canlıyı camit gibi parçalamak caizse, memleket hakkındaki hislerimizi de ikiye ayırmak, parçalamak caizdir: Betbinlik, nikbinlik... Betbinlerin ağZında dolaşan sözler hep: Ölmek, batmak, parçalanmaktır. Bu iki cereyan çok kere zıt ve düşman olan iki şey gibibirbirine çarpar, birleşmiyerek, anlaşmıyarak birbirini ezer ve üzer... Betbinler çok kere hayatın dişini, ölüsünü gören müşahitlerdir; ilimleri müşahedelerinden, hesabtan, akıldan gelir. Nikbinler daha ziyade hayatın içini, seyyalesini sezen müminlerdir; hükümleri histen, kalpten, ilhamdan doğar... Akıl, hesap işidir; his, imana bağlıdır. Betbinlik ile nikbinlik nasıl zıt ise; madde ile ruh, fikirle iman da öylece ayrıdır. Ölü ile diri bir değildir. Dökülen, kırılan her şey maddedir. Ayıbı görülen, kusuru anlaşılan her şey maddedir. Fakat ruh, iman, mefkure, ne derseniz deyiniz, hayat, canlı, yaşayan böyle değildir; maddeden ayndir. Meselâ Allah tutulmaz, gözle görülmez, kusuru, noksanı düşünülemez, her türlü tahlil ve tenkidimizden kaçar. Yalnız yalnız duyulur, yaşanır, sevilir, uğuruda maddeler, vücutlar, miletler ifna edilir...

ilim mantığının. vicdan kudretinin varlığına.Deseartes' İarda. Artık bütün imanlarımız.. Kante'larda süzülen felsefe hamlesinde ne göreceksiniz? Dağlar. yalan ve riya!. Maneviyat Türkler tarihte büyük vazifeler yaptılar. ölmekle birdir." hakkı hayatı olmıyan bu ölü maziyi gömmektir. madde. sütü temiz Türklerindir. ölmüştür. mahrem olan bu his aleminin. yaratıcılığına şehadetler. büyük ve mukaddes yarın içindir. Lâkin girdiği gün artık mefkure değildir.. Mefkure yer yüzüne inince madde kisvesine girer.. alnı açık. imanı fikirle tenkit eden felsefe delâlettir. Fakat ne bu hürmet. maneviyatı akılla tartan. gerçe bizim ona karşı bir vazifemiz vardır... kurşunlar alemi gibi bir de dinler. ahlâklar. Ölüye takılmak. ne de bu vazife dirilere karşı olanın aynı değildir. Bu feryat vazifesi ise inkılâpçıların. Bu yarına varmanın en kısa yolu nedir?. san'atler. Sofistlerden. bütün istiklâlile sade. taşlar. mananın artığıdır. mefkureler aleminin ve nihayet. akıl cihazının kavrayamıyacağı derecede hususî.Ruhu madde ile anlayan. vakur bir mimari icat . Onu gömmek lâzımdır.Aristolardan gelen. ilmin tekâmülünü bütün tetkik ediniz. Bu defin yalnız bir şartla mümkündür: Ölenin öldüğünü en tiz ve en yüksek sesle bağırmak. Felsefenin sırrını.. En büyük düşmanımız. elimizde yaşanmış bir aşkın cesedinden başka bir şey kalmamıştır!. demirler. Fakat ölü daima dirinin na'şıdir. Kurunu vustanın ihtiraslı ve iztiraplı hayatından bütün benliği. Omuzlarımıza çöken bu muhterem cesedi. bütün emellerimiz yarın için. Gerçi bizim için bu ceset hürmete lâyıktır. en azemetli mefkureleri yer yüzünde asırlarca muhafaza ve müdafaa ettiler. hayatı. Ve en büyük delâletimiz bu felsefedir.

mantıkî bir dil yabtılar. Türkün hasta vücudu örselene örselene bir gün geldi yıkihverdi! .. gözlerinizin önünde duran bir millet yıkıntısı. maddiyatta bulacaktır. İkincileri yetiştiren zevktir. Türk maddeten zayıftır. Artık samimî Türkler için ne rauahedenameden. ilim yapan mütefekkirler. Acemin. onlar zekânın.. Bu intibah bediî bir intihahtır. yardıkça başka yerden patlak verdirdiler!. Bütün ananeleri. iztirap ile çöktüler. aklın. Her iki dehanın menşei bir olmadığı gibi. Garbın menfaat ahlâkına karşı hasbilik ahlâkını. Bu inkilâbı yanliz mütefekkirler yapar. hastayı hep dışından tedaviye koyuldular! Hastanın vücudunda çıban gördükçe yardılar. Garbin. çünkü Türkün maneviyatı mazisinin enkazı altında kalmıştır. çünkü manen kuvvtli değildir. maneviyatta bulacaktır.. bütün bu hamlelerinde millî dehalarının şiddetini gösterdiler. manen zayıftır. usulleri de başkadır. bütün seciyelerile kendilerine mahsus bir medeniyeti hemen hemen yoktan var ettiler. 8 ettiler... bir ruh harabesi var! Türk milletinin yarınki hayatını tanzim edecek olan güzideleri başlıca şu iki sınıfa mensup olacaklardır. ne muharebeden bahse hacet yok! Bir siyaset iflâsından. Asya Türkçesinin canh unsurlarını alarak yepyeni bir terkip ve imtizaçla sade. zaman ile. Türk maddeten zayıf. fikir. mefkureyi yaşatan sanatkârlar. Şimdiye kadar gelenler Türkün bu içerideki zafını anlayamadılar. heyecandır. Türk manen zayıftır. her iki faaliyetin tabiati._. mefkuresinin. Darülfünundur. tetebbüün mahsulüdür. heyecanlarının tekevvününde. Birincileri yetiştiren tahsildir. bir sevkulceyş hatasından evvel. muhakemenin usullerinde. garbin zinet ve sefahet iptilâsına karşı sadelik zevkini canlandırdılar. Bu intibahı da san'atkârlar yapar. Eğer bir millet hissen hasta ise tedavisini kalbte. hissi. Eğer bir millet fikren hasta ise tedavisini akılda. Bütün bu icatlarında. Nihayet Türkler çöktüler. Bu inkilâp ilmî bir inkılâptır. bunlar da doğrudan doğruya hayatın mevlududur.

seciyesiz „ diyorlar. Türkün manevî dertlerini sezecek. duygularının bütün berraklığını kaybetmiş. izan ve takdir işidir. kafaları mücerret kelimelerle dolmuş. canîı bir ahlâk şeklinde cesetlendireceklerdir. gözleri pencereden dışarısını bile göremeyen kafası dolgunlara böyle bir vazife. Bunun için vicdandan gelen bir hamle ile silkinmek. kahpten ruha. edebiyatını. riyadan samimiyete. gibi düşünüp te basit unsurlarını araştıran psikoloji müellifleri . Hele seciyeyi "bir cismi mürekkep. daha doğrusu kelimenin kaç manası var bilmem! Benim bildiğim bîr şey varsa o da bu kelimenin psikoloji kitablarmda bile manasının pek açık surette tespit edilmemiş olmasıdır. bu maneviyat alemini sezmeğe muktedir değildir. başka istidatlar lâzımdır. Mazi ile hal " Seciyeli. yaratmak kudretini gösterecektir... Herkes her alim. Kitapların kuru ibareleri üzerine kapanmış. İnkılâbın sırrı şu noktadadır: Riyayı kaldunp samimiyeti bulmak!. herşevden evvel bir duygu. memleketin ahlâkını.— 9 Mazinin bu hatalarım tekrar etmek için güzidelere başka fikirler. düşünen devirlerinde olduğu gibi. henüz yaratıcı olan hayat kuvvetini bulacaklar ve onu canh bir edebiyat. Kelime ne manada kollanılıyor. her kahraman bu manevî hastalığı tedaviye ehil. aklıselimini. ölüden diriye sıçramak lâzımdır!. çöken mazisini atıp. Bu iş bir fikir ve mantık yahut cesaret meselesi değil. altında henüz sıcak.. Türkün hissî inkilâbmı yapacak olanlar yalnız sanatkârlardır O sanatkârlar ki Türkün ölen. Ozaman Türk kendi benliğini tekrar bulmak zevkile tarihinin duyan. maneviyatını islâh vazifesi nasıl teslim edilebilir?!.

Galatasaray Sultanisin hat muallimi olan Mehmet izzet efendi merhum değil. şayanı iftihar derecede bir hattat olmuştur. fakat hiç bir zaman yazıda Kazesker Efendinin kâbına erişemedi. diyorlar. Boylan ise belki altı yedi metrodur. Bu yazıların asıl şayanı hayret olan ciheti. Bunu ancak yazı ile uğraşanlar hakkile takdir edebilir. Bu lâvhalarm hattatı Kazesker Mustafa İzzet Efendi merhumdur. benim hatırıma gelen şu vak'adır: Ayasofya Camii şerifindeki Ciharı Yarı Güzin lavhalannı herkes bilir: Allah. Kazesker Efendiyi geçmek! Bu.. her hotbinliği unutuyor.. kemal şeref ve tevazula diyor ki: — Maşallah Şefik Bey artık bizi de geçtiniz. güzelliğidir. oüyüklüğü değil. o tarihten sonra .- 10 - çoktur.. Alfred Fouillee gibi bazı müellifler de "seciyenin terkibinde zekâ da vardır. Bazılarına göre seciyenin unsurları sadece irade ile histir. Bir gün Şefik Bey büyük bir Celi yazısını tashiettirmek için hocasının. yazı kâinatında koca bir âlem idi. Bunlar yazı tarihinde bir devir başlangıcı olacak derecede müstesna eserlerdir. Muhammet. galiba yalısına gidiyor. lâvhasını yazan Şefik Bey de büyük bir hattattı.. Celâlettinlerdeki gibi bir hususiyet vardı. Mustafa Rakımlar. Seciye der demez.. O. Büyük adam her gururu. Bende bu hatıra eski terbiyemize ait bir vaka'mndır.Bu ilmî telâkkilerden sarfınazar her halde seciyenin zihnimizde az çok vazıh bir surette delâlet ettiği. Kazesker Efendi müsveddeyi evirip çeviriyor. eser. cehit karşısında duran bir Türkün alacağı vaziyeti alıyor. bakıyor kî talebesi artık mertebeyi kemale ermiş. Kazesker Efendinin eserlerinde yazı tarihinde şeyh Hamdullah efendiler. Mustafa İzzet efendi büyük bir hattat aynı zamanda büyük bir musikişinas idi. Dikkat ediyor.. Hafız Osmanlar. muvaffakiyet. Bu büyük lâvhalarm her elifi bir insan gövdesi kadar geniştir. hatırlattığı bir vak'a olacak. Harbiye nezaretinin methali üzerindeki "Daireyi Umuru Askeriye.

mazisinden çıkmak ta yok!. de okudum. Yunan Ceneralı Papulas. nihayetinde İzmirin istikbalini karanlık görenlere hitaben diyor ki: " İzmirin bizim elimizden çıkması hakkında çok değil. maziyi devam ettirebilmektir. Mamafih bu söz üstadı azamın ağzından bir kerre çıkmıştır. belki tıkanmıştır ve her taraftan taşan hayat. Ya şimdi?!.. kendi yatağını bozmuştur. İzmir Rumlarından para toplamak için. yalnız samimiyet. nasıl mukabele etsin ?! — Aman efendim estafurullah!. Fakat hiç bir zaman mazisile alâkasını büsbütün kesmek değil! Değişmek fikrinde maziye saplanıp kalmak yoksa da. Diyerek hocasının ellerine sarılıyor!.. yalnız şuurlu bir tenkittir. İşte o devrin hattatile şakirdi!.. Bu bir lâvhadır. bundan dört ay evvel kordonda bir nutuk veriyor. biz Asyayı Sugaradan Türk- . mütemadiyen değişmektir. her şey külliyen değişti?! Gerçi feylesoflar derler ki: Hayat değişmektir. yüzde iki ihtimal mevcut olsa.M gelenler arasında Şefik Bey de dahil olduğu halde kaç hattata müyesser oldu acaba?!. bir şiirdir. Ona mecrasını bulduracak olan. Şefik Bey böyle bir iltifata lâkayit kalamıyor. Sadeliğe ve kanaata o kadar mclüp olan bir millet nasıl olur da israfa ve iptizale bu derece meftun olur ?! insanın hüküm edeceği geliyor ki mazimiz yürümemiş. Papulasın nutku Dün "Vakit. istikbale akmamış. Terakki. Her şey yakın mazi ile taban tabana zıttır! Acaba nasıl bir tarihî inkilâp oldu da her şeyin altı üstüne geldi.. Şimdi mahviyet ve tevazua bu kadar meclüp olan bir milletin dehası nasıl olur da bu seciyeye taban tabana zıt olarak arsızlık ve yüzsüzlük şekline girebilir?!. Güzelliği zamanına göredir..

Çünkü tabiatta hiç bir devlet yalnız değildir. iddiasında bulunan bir hükümet. O zaman Papulasın diramını oynayacak.. askerî satvetini ve madî kudretini tahdit eden . belki kanlı bir vakanın hikâyesidir!.. bu Asyanın üarp taraflarını işgal ediyor. Bugün Yunan kuvveti. en müterekki ahalimiz bu işgal edilen kısımdadır. İcabında da bunlardan tecahül etmek kolaylığı daima vardır! Çünkü aynı gazetenin verdiği malûmata göre Yunan işgali altında kalan türk köyleri ve köylüleri bugün yunan çeteleri tarafından yakılmaktadır. Asyayi Sugara Türk vatanının en mühim parçasıdır. Papulasın sözlerinde zulmü ifade için öyle bir kudret ve samimiyet var ki.. Asyayı Sugaray otuz sene istifade edilemez bir hale getirmek için yapılacak iş. rum zenginlerinin hamiyetini tahrik için Türk köyleriniu nasıl yakıldığını ve yıkıldığın1 da söylemekten çekinmeyecektir!. Çünkü bazı menfaat endişeler1 buna manidir. en bereketli. arkasındaki Yunan hükümeti tarafından arzu edildiği gibi terbiye ve tenmiye edilebilir. bu yağmakeriiğj açıktan açığa yapmak istemez.— 12 — leri otuz sene istifadeden mahrum edecek vesaite müracaatta tereddüd etmeyiz. Anlaşılan fertler gibi milletlerin de hastalıkları. Bu gayrı mes'ul kuvvetler. bir niyetin ifadesi değil. Şu var ki "Ben Asyayı Sugaraya medeniyet getiriyorum!. çılgın ve salgın devirleri vardır: Nitekim bütün cihana ilânı harp eden ve yarı Avrupayı istilâya koyulan Almanyanın o zamanki halini tetkik eden içtimahiyatçı Durkheim buna " Dehameti irade „ diyor ve Almanyanın er geç mağlup olacağını keşfediyordu. gayet basittir: Bir yandan Türk sekenesini. Ceneral. bir yandan da servet ve sanayiini mahvetmektir!. en uyanık. hem de ele avuca sığmayacak bir teşkilâta lüzum vardır: Çeteler!. İzmir ve Bursa gibi en zengin. topraklarınız. Papulasm arzusu veçle. Şu halde dört ay evvel Papulasm söylediği nutka mevzu olan o sözler artık bugün.. velev Yunan hükümeti olsun..

„ diyen ve izmirden çıkmak ihtimalinin kuvvetleştiğini görünce aynı Anadoluyu çeteleriie yakan bugünkü Yunanistanın hali dünkü Almanyanın halinden farklı değild r. şuuru kör.. ahlâkî kuvvetlerin ise mahvolmayacağmı. vicdandan gelen bizim kuvvetimiz ise bütün manevî ve . Türk milletinin bu hakarete lâyık olmadığını mevzubahsedecek ve müstesna medeniyetimizi insaniyet âlemine ilân ve müdafaa edecek olan ben değilim. hep saldırıyor. iradesi şişmiş demektir. bilâkis yaratıcı ve lâyezal olduğunu kaydediyor. bu muayyeniyeti tanımamış olan bir devletin şuuru körleşmiş.. milletin şuurudur. iradesi diğer milletlerin iradesile. Öyle bir şuur ki Yunan istilâsı karşısında derhal bir orduyu yoktan var etmiş ve diğer bir devlet için yeni bir hayat mebdei bulmuştur. biçecek. para ve kömür kuvvetile işleyen bu harp. fakat nihayet tükenecektir. serveti diğer milletlerin servetile tahdit edilmiştir. mütemadiyen sağına soluna saldıracak. Haktan. tetkike çalışan insaniyet alemi. ^ İşte. bir makine intizam ve kudretile çalıştığını izahettikten sonra kırıldığını ve aitmda milyonlarca insanın ezildiğini tasvir ediyor ve manevî. yakacak. Afrika içlerini ve buz kıtalarını bile keşfe. yıkacak. milletin namus ve şeref duygusu. feylesof Bergson bir nutkunda Almanyayı büyük bir makinaya benzetiyor. bugünkü küçük Yunanistan da iradesi şişkin.. Benim müracaat edeceğim kuvvet. Türkü belk Türkten daha iyi tanıyailir. selâmeti fikir ve muhakemesidir.. Fakat tabiat değişmez. İşte o şuura söylüyorum ki: Yunan makinesi pek yakında bir gün kırılacaktır. Papulasın ağzile " İzmirden çıkarsam Anadoluyu yakarım!. Böyle bir devlet. Dünkü büyük Almanya gibi.— 13 — diğer devletler vardır. nihayet aşınacak.. kesecek. sadece. Diğer cihetten. bir gün gelup kırılacaktır. Yunanistanm bugünkü muvaffakiyeti herne olursa olsun. zuiüm ve istilâ makinesi çahşa çalışa. İşte Almanya gibi bu hakikati.

tekerleğin geldiği tarafı arar gibi ellerim uzatıyordu.— 14 — rahmani kvvetler gibi lâyezaldîr. yaşamak ve çoğalmak aşkını duymak işin Ilgazlara gelmişlerdir!. artık hareket etmiyordu.çok işletmek. Çamlar.. Bu mücadeledeki bütün hüner ve dehamız zulüm ve şekavet makinesi ni mümkün olduğu kadar . temmuz iptidalarında Kastamunu ormanlarını geçiyoruz: Ilgazları görenler yalnız çamlarla meskûn. taşmak coşmak için vesile arayordu... nevilerinin bütün neşvmema hırsını... ve nihayet aşındırıp kırmaktır. Akşama doğru artık bu çam dağlarını terk . dindar anadolu topraklarının yeşil ve canlı minareleridir! Üzerinde bu yeşil minareler yükselen sırtları saatlerce çıkarsınız ve sulak bir vadiye doğru saatlerce inersiniz. hoş bir memleket zannederler. gözleri çukura kaçmış bir kördü! Arabanın yaklaştığını duyunca sükûnetle ayağa kalktı. Ilgazlann her sırtında. Öyle zamanı olmuştu. Kör sadece: — Uğurlar olsun size! Dedi. Köklerinden kum. Dağların etek lerinden adım başına sızan sularla ıslanan çamurlu bir yoldan geçiyoruz.bizim için az zararla . Arabamız köşeyi döner dönmez ileride. bu hazin ve rüya memleketinin aşkile dolmuş gibiydi.. Zengin bir dekor içinde yolculuk ediyoruz. Bu adam. Keder yolcuları Geçen yaz. hemen yolun kıyısında oturan bir köylüye rastgeldik. nüfusu çok.. toprağının her karışında ferdleri on on beş metro yükselen bir çam ailesi vardır. Kaç gündür gönlümüz Anadolunun. Arabamızı anadolunun iztiraplarını söyleyen bu canlı heykelin karşısında durdurduk ve ona sadaka verdik. tepelerinden güneş yiyen bu uzun boylu mahlûklar. Yüksek bir tepeyi aştıktan sonra bir derenin kenarına inmiştik.

Yolun bilmem hangi noktasında arabamız yine durmuş. araba yolcularına bîı kötü marulları satarak geçiniyordu. Kadm tekrar çocuğun kolundan tutup sürüklüyor ve: — Uğurlar olsun kardeş!.. havaim ve . Kadıncağız mahcup oldu ve ne diyeceğini şaşırdı. daha fazlası mukadder değlmiş. hiç şübhesiz Harbi Umumîde kocasını kaybetmiş genç bir duldu. Kadın korkak bir vaziyetle elindeki mendili açtı. acemileri oyuna teşvik ediyor. çocuğun kulağına eğilerek gizlice bir şey söyledi. Dedim. biri kaval. Az çok neş'elendik fakat. ihtiyarın biride raksediyor.. ileride bir köre rasgeldiniz mi? — Evet rasgeldik. dinleniyoruz. dedi ki: — Ağa marul istermisiniz? — Marulmu?. bu raks sade olduğu kadar canlı idi. Kafilenin kumandanı olan çavuş. dedim. Kadın böyle diyerek çocuğun elinden totup sürüklerken sualimin samimiyetinden cesaret almış gibi.. Bu kaval her zamanki gibi dokunaklı..— 15 - etmiştik. hem de otuz kırk kişilik bir sevkıyat kafilesinin istirahat halini seyrediyoruz. Uzaktan gelen çocuklu bir kadm nazarı dikkatimizi kendi üzerine celbetti. Kadın yaklaşınca: — Kardeş! Dedi. O aralık hatamı tamir için çocuğun eline bir mecidiye verdim. annesine verdi. Diyordu. . çalıyor. Çocuk bu parayı hiç görmemiş gibi bir müddet evirip çevirdikten sonra. Bu tesadüf çok hazindi. O sizin neniz olur? —r İşte o kör bizim köyden. yine köye götüreceğiz. Çucuk bize döndü. içinden susuzluktan büyümemiş bir kaç marul fidesi çıkardı. Ben kötü mal gören müşteriler gibi alelade: — Kadın. iki saat kadar ilerde!.raksın tesirini sürükleyüp götürmüştü. bu maruldan başka hsr şeye benziyor! Bu yenmez ki!. Bu kadın. Nasıl marul bakayım! Dedim.

ellerile tığ işliyebiliyor. Daha doğrusu bu bir hesabtan ziyade bir mucizeye benziyordu. Çaycı bu sefalet ve mücadele hikâyesini anlatırken ben de üç Anadolu seyyahatimle Anadolularm bana sordukları suvali hatırlayordum. şu yaşayan çocukları olsun öldürme!. Adamcağızın sokakta çalışmaya gücü yetmiyor. aynı talihin kulları. İki taraftan ateş açıldı.' — Tığ... Genç salimen babasının evine döndü. Anadollu. Vicdan ve irade Geçen yaz Niğde yerlerinden birinin oğlu bağdan dönüyordu. tecavuza karşı nefsini müdafaa eden bir adamın hesabiydi. ince ve titrek bir şeşle soruyor.. Dört kişinin tecavüzüne karşı nefsini . biz Türkler hep aynı haldeyiz: hep aynı ikbalin düşkünleri. evinde tığ yapan fakir bir adamın kızıdır. istermisiniz?. Bir müddet sonra eşkiya kaçtı. İstanbullular ne halde?! Ve diyordum ki. Ey kum dağlarını ve çam ormanlarını yaşatan ve çoğaltan Allahim! Körün gözü parlaması. On yaşlarında sarı benizli sıska bir kız çocuğu girdi. Dağda karşısına dört silâhlı çıktı ve teslim olmasını istediler. ihtiyar. kızı da bu tığları yirmi beş kuruşa satıyor. Çaycı izahatat verdi: Bu. gencin hesabı dörde karşı birin hesabı değildi.. Bu vak'ayı gencin ağzından dinlediğim zaman hayli nazari dikkatimi celbetmisti.. çocuk. Elinde siyah bir tepsi üzerinde beyaz madenden işlenmiş bir parçayı müşterilerin önünden geçiyor. dulun eri dönmesi hikmeti ilâhiyene mugayirse. aynı kederin yolcularıyız!. Genç adam teslim olmayı güçüklük saydığı için bir kayayı siper aldı. — İstanbul nasıl. bununla geçiniyorlar!. genç.- 16 — Yine dün akşam çayhanenin birinde oturuyorum.

Eğer Anadolu korkmuyor korkutuyor. bu. ne de bir erkânı harbiyeye malik değildi. Bn manevî kudret ve kuvvetin şanı yalnız maddî kuvvetlere er geç hâkim olmak değil. . Bu ufak başı bozuk kuvvet bütün da yollarını k apadıktan başka bir gün muntazam bir ordunun altı yedi yüz kişisini de esir ederek Niğde sokaklarına indiriverdi. ve bir gün gelip maddî huvvetlereri de yaratmaktır..— 17 — ne suretle müdafaa edebildiğini o da izah edemiyordu. Bu ufak kuvvet ne fennî bir pilâna. iradenin kendisidir. Aynı memleketin evlâtları azmin. yorulmıyor yoruyor.. kendi eseri karşınında kendisi de hayret ediyordu. O da bizim gibi birin dörde karşı müdafaasını şahane buluyor. ve bir kuvveti vardı: İrade. Yalnız bir amiri vrdı: dan. İşte bütün Anadolu harekâtı aklın ve hesabın çerçevesine siğdınlamıyan vicdanî ve iradî eserlerdendir Hatta denilebilir ki bu müdafaa vicdanın. Zayıfın kaviye. şecaatin daha büyük manzaralarını gördüler: Millî Hareketin başlangıcında Sivastan gelen istiklâl ve müdafaa daveti Niğdeliler arasında anî bir aksi tesir gösterdi: Bu daveti redde müstait olan memurlar bir gece ansızın memleket haneme sevkediliverdi. Niğde evlerinde bu gün o kahramanlığın maceraları söyleniyor ve en çok hayret edenler arasında yine kahramanlar bulunuyor. mahvolmamak. En ihtiyarları başta olduğu halde iki üç yüzü birden dağa çıkıverdi. bitmez tükenmez bir kudret ve kuvvet hazinesine malik olduğundandır. fakirin zengine karşı zaferinden ibaret olan bu harika ancak manevî kuvvetlerin maddî kuvvetlere karşı olan hâkimiyetiie izah edilebilir. Niğdenin hafızasında yaşıyan hatıralar yalnız bu münferit şecaat vakıalarından ibaret değildir. alçalmıyor yükselivorsa. azın çoğa.

her acı bu iklimde duyulmaz olmuştur. Açlık. soğuk. her kes sakindi. Öğünlerin birinde cepheden henüz avdet etmiş olan Mustafa Kemal Paşa muharebenin safhaları hakkında Millet Meclisine izahat ve- . Türkiye maarifinin islâhı ile uğraşıyorlardı. için muntazaman ricat ederken. her iş en gürültüsüz ve en üzüntüsüz bir şekilde yapılıyordu. bıkkınlık ve yeistir. Sakarya harbinin bütün şiddetine. her his müdafaya çevrilmiştir. Anadolunun bu sükûnet ve sekineti yanlız mafevkinin emrine itaat eden cahil ve masum halkta da değil. Kalp. Zira bu vect her türlü maddî iztirapları eritmiştir. yolda.. tarlada. Fakat bu hareketlerde hiç bir gösteriş yoktu. her yer. O derecede ki kendinizi harp etmiyen. Bu. Ocakta. hükümet konağında düşünülen. Tabiî olmıyan. maddî olan her felâket. asker kafileleri geçiyordu. kader ve talihe karşı büyük bir teslimiyet vardı. Anadolu müdafaasını yoktan var eden kumandanlarda da vardır. top arabaları. müdafaanın bütün fevkalladeliğine rağmen Anadoluda her şey.Anadolu harbinin felsefesi Geçen yaz Anadolunun harp sahasına en yakın olan Vilâyetlerini gezdim. Sakarya harbi Ankara muallimler kongurasımn toplandığı bir zamana tesadüf ediyordu. ruhlarda ihtiras yoktu. Ankara Darülmualliminin natamam binasında toplanan genç ve ihtiyar muallimler. yara... hatta ölüm. Pulath hattına kadar çekmek. bu ruhlarda derin bir tevekkül. duyulan hep o müdafaadır. O âlemde her fikir. Anadoluda ölmek bîr emri tabiîdir. Tarihin zulüm ve tecavüz devirlerinde olduğu gibi zihinlerde ihtilâl. sulh içinde yaşayan bir memlekette zannedebilirdiniz. ruh ciheti ayrı bir âlemdir. yorgunluk. Türk ordusu düşmanı içeriye. tayyare takımları. Anadolu müdafaasının göze görünen kısımdır. bilâkis tarihin büyük vect ve hürriyet zamanlarında olduğu gibi. Gerçi Ank araya giden bütün şosalardan akın akın cephane kervanları.

|Q riyordu. her tecavüzünü ve hayatın her şeametini sükûnetle karşılamaklar ve her maddî kuvvete karşı sebat etmekten ibarettir. yahut bu insanlar bütün bir orduyu var ettikten ve bu ordu ile adedi. en ufak bir müsademeden. Sakaryada galip geldikten sonra kendi mucizesinden gururlanmiyacak ve hiç bir nümayiş yapmayacak derecede yüksek seciyeli. hudutların selâmeti için çalışan köylüleri. Ohalde bu saf. düşmanının zebun olduğu kanaati nerden geliyor ? Kim. İnsan bu hakikati gözile gördükten sonra kendi kendine sorar ki: Acaba Anadolu halkı türk ve yunan harbinin bütün fennî ve askerî mahiyetini.. ikinci nazariyenin ne derece doğru olduğunu anlamak için mutlaka cephelerde bulunmak lâzım değildir. Hulâsa Anadoluda en küçük bir neferden en büyük bir kumandana. Elinde harita. sırtında cephane taşıyan kadınları görmek kâfidir. hangi esrarengiz . zafer hususunda yüzde yüz emin olduğunu anlayacak derecede münevver midir? Hayır!. ihtimallerini düşünecek. Öyle ise Anadoluda bu harbin mahiyetini. vesaiti daima katkat faik bir düşmana İnönünde.. atisini tenvir etmek maksadile köylere ve en cahil köylülere varıncaya kadar telkinatta bulunmak maksadile teşkil edilmiş bir propaganda şebekesi mi vardır? Yine hayır!. gösterişsiz çalışan bu insanları görenler için iki nazariyeden biri: Ya Anadolu yaptığı muazzam müdafanın tarihî ve insanî kıymetini taktirden aciz insanların ülkesidir. en büyük bir melhameye kadar her insan sakin. en sade bir lisanla fikirlerini ifade eden bu zatin hali sade bir lisanla meramını anlatan bir mukarririn hali kadar külfetsiz idi. Cephede ve cephe arkasında sessiz. her zafer nümayişsizdir. cahil ve fakir halka davasının hak. Anadoludaki j millî hayatın nevi şimdiye kadar zihnin ve lisanın icat ettiği mefhumların hiç birile kabili ifade değildir. Zannedersiniz ki Anadolu kumandanlarının bütün dehası düşmanın her kuvvetini. vakur insanların vatanıdır. Uzak köylerde bile cephe menkıbelerini dinlemek.

cepheye koş ! Allah seninle beraber dir. nihayet muntazam bir orduya kaiben. diyor?!. en derin ve en samimî benliğimizin sesidir. Artık hiçbir şeyden korkusu kalmamıştı Bugünkü Anadolu hükümetinin vaziyeti için en yakın misal ne olabilir? Bir Frausız mütefekkiri için bu cihanı istilâ sevdasına düşen ve kendinden başka kuvvet.. Yunanlıların bir çok maddî hususlardaki faikıyetini düşündüren kuru bir akıl ve muhakemenin çıkardığı riyazi netice değil. silâh olmayan yerde taş. Bu esrarengiz şuur hiçbir ilmin. istihkâm bulunmayan yerde göğüsle müdafaa ettiren. fatihlerin iradesini kendi nefsinde buldu. en nihayet bütün mütemeddin insaniyetin huzurunda "İşte ben varım ve var olacağım! „ dedirten bu şevki tabiîdir. yaşamak ve hürriyetini müdafa etmek şevki tabisîdir.. İşte bu lâhutî kudret aklın ve muhakemenin sathına çıktığı gün Anadolu Türkü kendisini mintarafillâh bir vazifeyi mukaddeseye memur duydu ve peygamberlerin. kabiliyeti harbiyesini hesap ettiren. vesaitini. fakat tarihimizin. Bence bu esrarengiz kuvvet iki tarafın kuvvetini. mefkurenin adeta kendisidir.. fakat tarihî ve manevî bir hayatı olan bir milletin vicdanının en derin nahiyelerinden gelen bir ilham. ahlâkın. gerçi Almanya da kendisinin ali ve ilâhî bir ırk olduğunu iddia ediyor ve bu iddiasını teyit edecek ırk nazariyetîerine . bir namus uğruna köylüsünden kralına kadar bütün topraklarını ve bütün medeniyetini düşmanına istilâ ettiren Belçikanın ve aynı hassasiyetle düşman istilâsını istihkar eden Fransasra vaziyetidir. hiçbir talimin ve hiçbir propagandanın mahsulü değil. Gerçi Almanya da Belçika ve Fransa gibi dünya üzerinde hak davasında bulunuyordu. dinin. velilerin. sanatın._ on _ kuvvettir ki "Köylü. Köylerden asker çıkaran ve onu yeryer müdafaa merkezleri haline getiren. bir şevki tabiî. kvvetten başka hak tanımıyan Almanyan değil. hayatımızın.

servetin. fakat münhezim ve makhur oluyordu.zaferi nihaî. Aîamanyanın iradesi salim bir irade değildir. fakat Alamanya haksızdı!. dehamete uğramıştır. Belçikanın hududlarım çiğnemişti. İradeyi beşer bu kuvvetlerin zaruretlerile mukayyettir. toptan ve gülleden geliyordu! [*]. şeref ve namus. Büyük Kante'm milleti o kadar büyük feylesofları olmıyan fakat buna mukabil gayet çalışkan. para._j. Nüfus. maddî idi. gemileri yüzmez oldu!. Almanya gibi bu milletin de iradesi salim bir irade değildir. Bu gün müteveffa Dürkheim'm nazariyesini teyit eden misal Yunanlıların vaziyetidir. halbuki Alamanya bu tabiî kuvvetlere de isyan etti. Gerçi Alamanyada . Gotik san'atinin en mütekâmil eseri olan Reims kilisesinin dantel gibi mce oymalarını Krup fabrikasının obüsleri tuz gibi dalı*] Bu hükümlerin esasi içtimaiyatçı Durkheim'la feylesof Bergson'undur. bedialara da hücum ediyordu. diyordu. diyordu. ve gayet namuskâr olduğu için Harbi Umumîde bitaraflığını bozmak istemiyen ufak bir milletin. gemi.. zaruret tanımıyor. hudut. Gerçi Alamanyanın da namütenahi zannedilen kuvvetleri vardı... . Bu günkü Yunanlılar da dünkü Atamanlar gibi tabiatin kanunlarına karşı isyan etmiştir.. dışarıdan. Dünkü Alamanya "Millî hududlar. dehamete uğramıştır.. idare adamlarının kifayet edemiyeceği mesafelere döküyor. İçtimaiyatçı Dürkheim " Harbi kim istedi?.. Kuvvet içeriden gelmiyor. Gerçi Alamanya da dünyanın en cesim toplarını dokuyor ve müthiş tahtelbahirler yüzdürüyordu. Fakat nihayet tükendi!. „ gibi insanların en mukaddes tanıdıkları kıymetlere ve mefkurelere hücum ediyordu. Çünkü Alamanyanın kuvveti manevî değil. çünkü tabiatta beşerî kuvvetler haricinde maddî kuvvetler vardır. top gibi maddî kuvvetlerini nüfusun. 91 sarılıyordu.. Almanya yalnız askerî hududlara değil aynı silâhla beşeriyetin mali müştereği olan manevî sahalara. Fakat topları patlamaz. kurşun. hürriyet. unvanile yazdığı risalede: Alamanya mağlûp olacak.

Türk kurtulacaktır. Mağlûbiyetin acısı henüz geçmemişti.. Yunan ordusu ergeç inhiiâl edecektir.ğıtıyordu!. âlemde tükenen hem de tükenmiyen kuvvetler vardır. adlı makalelerinde dediği gibi. Zira manevî kuvvetlerin menbaı ilâhîdir. Müsamere fikirlerde hiç bir iz. Bir gün îstadbuiun oldukça uzak bir mahallesinde nümüne mektebinin bahçesinde çocuklar ve aileler toplanmışlar. Almanya da topla.. Hülâsa ister Anadolu halkı gibi sadece hayat şevki tabiîsine müracat ediniz. Halbuki Fransamn. Bizim bu itikadımızı sarsacak hiç bir ilim. Halkın bu intizarlarını görenler onun daha manalı bir şey beklediğine . Çünkü manevî kuvvetler yaratıcıdır. kadın erkek bütün halk bu tantanalı fakat cansız sözleri mihaniki ve gayrı şuurî surette aîkışlayorlardı. Alamanyamn toplan Yunanistanın Efzunları gibi tükenen kvvetlerdendir. müsamere seyrediyorlardı. hiç bir his yoktur. Beiçikanın vatanperverliği Türkün namus ve kahramanlığı gibi tükenmiyen kuvvetlerdendir. nihayet vasıl olacağım netice şudur: Yunanistan düşecek. İlâhî zafer Balkan hezimetinden iki sene sonra idi. Harbimizin felsefesi hürriyetin felsefesidir. Çünkü maddî kuvvetler tükenicidir. tüfekle her şey mahvolur sanıyordu.. Halbuki Meşhur feylesof Bergson'un"Harbin manası. Halbuki bizim kuvvetimiz tükenmiyecektir. Mini mini çocuklar manasını anlayamadıkları manzumeleri okuyorlar. Yunanistan makhur olacaktır. hislerde hiç bir uyanıklık hasıl etmeksizin saatlerce devam ediyordu!. Bizim ordumuz ricat etse bile inhiiâl etmiyecektir. ister bir içtimaiyat âlimine sorunuz ve yahut bir feylesof gibi harbimizin mukadderatını maddî manevî kuvvetlerin mukadderatile izah ediniz. fakat Yunanistan ölen Efzunlarının yerini doldurmıyacaktır.

Genç muallimin rüyası o tarihte bütün genç milliyetperverim ruyasiydi. Genç muallim boğuk. muhakemelerinde ki vuzuh ve katiyetle teshir eden bir mütefekkir mevkii değil. harap yurdumuz Turan olacak!. toprakları feyyaz insanları çok çalışkandı. topları. diritnotları. idi.. resmi ve musikiyi ilâve etmiş bir mütefekkirdir. hangi kudret halk etmiş. Diyorİardı. İhtiyar bir dostuma tesadüf ettim. Zaman zaman biz milliyetçiler rüyasında zengin olan fakirler gibi her uyanışta bir kere daha a vuçlarımizın içini arayorduk. hem de hayat hamlelerini taşıyan . Konferansın mevzuu ne idi. büyük mektepleri.. muharebeler oluyor. Bu ülkenin havası saf. orduları. Bunlar da meçhuldü. senayii nefisesi olan bir devletindi. Bütün genç muallimler. genç hatibin hayali asla vücut bulmuyordu!. Arkadaşları arasındaki mevkii sadece müspet düşünen. minareler kırılıyor. mezarlar insanlarla doluyor. Bunların hiç biri evelden bilinmiyordu. Bu ülke tarihin kaydettiği ülkelerin en müterakkisi. milletlerin tahayyül ettiği ülkelerin en muhayyeli idi. Müsamerenin sonuna doğru yirmi yirmi beş yaşlarında bir genç. hangi tarihe onu kaydetmek şerefini vermişti?. fabrikaları. titrek bir sesle. Bu ülkeyi kim. hangi millete tevdi etmiş.. ticaret filoları. serviler yıkılıyor. cemaate karşı söz söylemekten çok sıkılan bir muallim konferans vermeğe başladı.— 23 — zahip oluyorlardı. kimlere hitap ediyordu? Ne maksatla hitap ediyordu?. Bu zat doktorluk mesleğine şiiri. hatipler: "Bir gün gelecek. Bu ülke muazzam bir devletindi. Milliyetçilik sukutu hayali her türlü hayalsizlikten daha elimdi. ekseriya da ellerinin kollarının sarsak hareketlerine müracaat ederek muhayyel bir türk ülkesinden bahsediyordu. Millî intibahın bu safhası en sönük safhadır. Benim hafızamda millî intibahın ikinci safhasını tespit eden vak'a şudur: Bir akşam geç vakit Şehzade Başından geçiyordum. Fakat aradan seneler geçiyor. Türkçülük mefkuresinin bediî timsali bu " muhayyel ülke.

Her yerde ölüm havası teneffüs ediyordu. Bu adam kimdi ? Sekiz sene evvel muhayyel ülkeyi terennüm eden . yine her birimiz birer tuğla getirelim. hissinin bütün melekâtını karşı koyan bir kumandan memuren Şarkî Anadoluya gidiyordu. içine girelim. İki ayda basit bir bina yapalım. aklının.. gidelim yangın yerlerinde bir arsa satın alalım. Yer yok. Her zamanki gibi parlak gözlerini ileri dikerek kalın ve keskin sesile hikâye etti: "Senelerden beri Türk Ocağına gidiyorum. Her ümit. Bu tesadüflerden sonra hayli zaman geçti.. Müstakil yaşamak istiyen Türkiye için artık hiç bir ümit kapısı açık kalmamıştı.. her hayal sararıyor. Senelerdenberi de ocak için bir bina yaptırmak me'elesi görülşüüyor. Ak saçlı doktor bu sözleri okadar i ddiyetle ve o kadar samimiyetle söylüyordi ki müteessir olmamak kabil değildi. menfi bir teşhirle kalmıyor. diğe . her tefekkür tıkanılıyordu. işte o kadar... duvarcı olanlar duvarını!. rüyasına vücut verecek fenne. birinde Harbi Umumî Türkiyeyi İtilâf devletlerine mağlûp etmişti.. fazla olarak her ay yüz. razla olarak tefekkür ediyor. burada belki üç bin kişiyiz. Doktorla aramızda millet bahsi açıldı. ciddi bir adammevkiiydi. usulede vakıf. Doktorun bu sözleri üzerinde düşündüm: İşte bir miliyetperver ki birincisi gibi hayalle. ölünciye kadar. Biz öldükten sonra da gelecekler çalışsınlar. Öyle ise arkadaşlar dedim. Günün. gelecek sene biraz daha ikmal ederiz. her birimiz bir gün temel kazalım.- 24 - mezara girse kendisile birlikte hayatı sürükleyen' bir san'atkâr.. Bu gidişle bir yurt sahibi oimak imkânı olmıyacak.. içimizde mircar olanlar haritasını yapsınlar.. hayali hakikate kalp etmek çarelerini buluyor. Günün birinde Çanakkale sperleri içinde ölümle göğüs göğüse çarpışan ve ölümle sade vücudunu değil. Fakat hayatın huzurunda bu doktorla o muallim ar* mdaki fark ne olabilir? Biri sadece tahayyül ediyor. iki yüz lira masrafımız oluyor. Gelecek senelerde yine çalışırız.

dağdan tepeden. iradenin esrarengiz menbalarından fışkırdıktan sonra. hassas. münhasıran iyi düşünülmüş bir plânın. sadece bir asker. Sağdan soldan. ilmî tahlillerden evel hayata yaklaşalım. mihraplarını yıkan. düşünülmemiş bir zafer diyeceksiniz vs gayrı kabili izah bir hadise karşısında bulunacaksınız. Bu seciyenin kökü azimdi. kubbelerimizi. şarktan garptan gelen kuvvetler kuvvetine zammoldu. namusu. Bu adamda genç muallim gibi rüyasında bir ü ke görmüş. bu zaferi idare eden zekâ. yüksek bir hayatiyete malik otan verasetler gibi şuurun. Yarinki devletin ilk temel taşını sırtında taşıdı ve tuğlasını kendi elile koydu. Onun için bütün aklî muhakemelerden. müdekkik insanlarından ayıran bir seciye vardı. Nihayet herkes gibi bilâ ihtiyar siz de harikul ade bir netice. Anadolu zaferinde tecelli eden rüya. ihtiyar mütefekkir gibi ülkeyi inşa etmenin çaresi budur demişti. Ruhun bu güzel mucizesini. bu batini kudretindir. Bu ferdî azimler birleşe birieşe ve her birleştikçe yeni yeni kudretler doğa doğa bu günkü müzafferiyeti doğurdu. damarlarımızda dolaşan kana susayan bir düş- . Fakat ne rüyaların içinde boğulup kaldı. iffeti körleten. iyi tatbik edilmiş vesaitiie izaha kalkışacaksınız. Bu seciye ne hayalî ne de fikrî sahada kalmıyor. belki o mütefekkir gibi emellerin nasıl tahakkuk edeceğini bilen bir adam. ne de fikirler tavsiyesi ile vakit geçirdi. minarelerini. bir kere bu mucize azmin. fakat bütün bediî ve ilmî tefsirlerle izah edilemiyen bu harikulade eser iradenin. vicdanın en derin tabakalarına indiriyordu. türk milletinin yaratıcı kabiliyetini bir kere daha ispat için ileriye atıldı. hissimizi muhariplerinin hissiie birleştirelim. bu adamı evvelki enmuzeçierden ve dünyanın bütün şair. aklımızı Anadolu askerinin sîslile. genç muallimin rüya sidir. Vücudumuzu sperlere yerleştirelim. mütefekkir doktorun zekâsıdır. belki o genç hatip gibi millî rüyaların zevkini tadan.- 25 - genç miydi? Yoksa basit projeyi tavsiye eden mütefekkir miydi? hayır.

Niçin "yaşasın Venizelos! „ bağtrmayorsun diye bir . erkek. tüfek. o zaman her fikir millî gayemiz için muti bir alet. her emel. haktan. Aradan ^ok geçmeden işgal vaki oldu. Körfezde yatan zıhlılara protestolar çektiler. her rüya tahakkuka amade bir maksat olacaktır. Büyük adamlar hürriyet yerine zillet yolunu ihtiyar ederek kendilerile beraber milletlerini de ölüme sürüklerler! Halbuki yine o adamlar ölüm bahasına hayat ve istiklâl yolunu tutarak kendilerini ve mîlletlerini hürriyete ksvştururlar.. işte o zaman bir âlemi imkân içinde yaşadığımızı göreceğiz.. 3 — Milletlerin esaret veya isiklâli mevzuubahsolduğu tarihler tarihlerinin hayat veya memat noktalarıdır. fedakârlık ve istihkarı hayat gibi cevherleriîe beslenen genç bir fidandır. hayattan. çoluk çocuk bütün müslümanlar minarelerden gelen bir davet üzerine şehrin meydanlığında toplandılar.- 26 — manla karşılaşmak için evvelâ ölüm kokusunu duyalım ve ruhumuzun gayrı kabili ifade bir hamlesile irademizin bütün şiddetile sarsılalım. Zavallılar beyhude telâş ediyorlardı. Kadın. Efzunla istilâ edilmiyen ülke Günün birinde İzmirin Yunanlılar tarafından işgal •olunacağı şayi olmuştu.. azim. gibi. top. ne de sadece fennî plânlardadır. mefkure gibi manevî kuvvetler lâyezaldir ve maddî kuvvetlerin fevkindedir.. halbuki izzeti nefis. 2 — Milliyetin. beyhuhude o zamanın âciz valisine müracaat ettiler. Elinde Yunan bayrağı taşıyan bir kız Kordondan geçen taburların önünden yürüyordu. Milliyet kökleri rademizin. hürriyetin ihtiyacı ne sadece bediî tahayüllere. vicdandan gelmiyen maddî kuvvetler tükenicidir. propaganda.. namus. Millî müdafaanın bize öğrettiği hikmetler gayet basittir: 1 — Para..

Bu adam. Venizelos müdebbir değil. zulüm zulmü teştit etti. Yunanistan acaba hangi medeniyetini tesise geliyordu ?! Cahil anadolunun vatanında Atina Darülfünununun acaba hangi şubelerini açacaktı ?! Esasen bu ufak milletin ilim ve irfanını taşıyor muydu ?! Izmire ayak basmadan evvel. Venizelostu. neşredeceği medeniyet hangi medeniyetti ? ! İşte bütı n bunlar meçhuldü. Kıratları da dahi' olduğu halde hariçte pulatikacılarm vaitlerinden. Kumandanları beyannamelerin de Anadoluya hürriyet ve adalet getirdiğini söylüyordu. fakat hilekârdı. tecavüz tecavüzü takipetti. aynı hayatın aynı tarihin cahili olan bir serseri veriyordu. âlemi tenvir için kendisine ilahî bir memur vecdi mi duymuştu ?! Yoksa bu zayıf millet tekessür eden nüfusunu taşırmak için bir müstemlike mi arıyordu?! Anadolu Türklerinin kendi kendilerini idareye kabiliyeti olmadığını bu millet kimden öğrenmişti?! Kendisinin büyük bir müstemlike milleti olduğunu ona kim söylemişti ?! Yunanistanm müdafae ettiği Hak hangi hak. O halde Yunanistan topraklarımızı niçin istilâya geliyor. dahilde nümayişçilerin türlü alâyişinden sarfınazar. Ve- .27 zabitimizi şehit ediverdiler. Bu sualin cevabını hayatın. şu basit suali belki hiçbir Yunanlı bir kere olsun kendi vicdanına sormamıştı : Ben neyim ? !. İdare adamları nutuklarında Yunan idaresinin esasatı yunan feylesoflarının esasatına göre olduğunu ilân ediyorlardı. Bütün bunlar Yunan idare adamları tarafından bile samimî surette belki hiç mevzuubahsolmamıştı!.. himaye edeceği ilim hangi ilim. eski yunan feylosoflarmdan alınan esasatı ne idi ?! Bnnu üç buçuk senelik işgalin tarihi göstermiye hazırlanıyordu!. akıbeti meçhul olan bu kanlı. Yunanlıların bu beyannameleri. sergüzeşte neden atılıyordu ?!. Derakap vukuat vukuatı. Venizelos hükümet adamı değil fakat bir komitacı idi. nutukları haricindeki adaleti. ezelî zaruretlerini idrak eden durendişler hakikî millet adamları değil..

komitacı ruhunun. bütün tenkit ve ihtiyat melekelerini kötürümleştiriyordu. manevî bir kuvvet: Vicdan! Halbuki o da daha evvel Başvekil tarafından uyuşturulmuştu. Dırahmi herşey vardı. Yunanistanın "Sizi idareye geldim. Bu vaziyette tecavüz eden Yunanistan ne yapacaktı? Kendisini cebren istetecekti!. Yalnız bir kuvvet. Bütün bu maddî vasıtalar haricinde müttefiklerinin manevî müzaheretine lâyık görünmüştü. Gerçi Yunanistan harp için masraf etmişti fakat maliyesi zengindi. zulme niyet eden bir milletin bütün hazırlıklarına malikti. fakat bu harbe geç girmişti.. Hilekâr zekâsının. Yunanistanda top. batım. bu yalancı diplomat ta puanının lâyuhti olduğuna kandırıyordu. bütün selâmet hissini. cephanenin bütün envaına malikti.. iradesini uyutuyor. hayaliham ile melûf bir milletin iptidaî kalan şuurunu büsbütün körleştirdi. sahte pulatikacı da aciz milletinin aklını. Denizlere hâkim. fakat fırsat düşkünüydü!.. Filhakika Yunanistan istilâya. karalara yakındı.28 nizelos azimkar değil. Gerçi Yunanistan bu Harbi Umnmide maktul vermişti. haricî olan kuvvetlere benzemiyen. fakat bütün maddî. Yunanistanı bu teşebbüsten vazgeçirecek.. diyecek hariçte dahilde hiç bir kuvvet yoktu. Hastalarını ilâçlarının iksir olduğuna inandıran yalancı hekimler gibi. zebunküş mizacının bütün kuvvetini sarfetti. nihayet teslim oldu. İpnotizma mütahassıslannın sinirli hastalarını sunî olarak uyuttukları gibi. Yunanistanın "Size adalet getirdim. hatta kendi dindaşı olan anadollular dahi Yunanistanı istemiyordu. ona "Dön geril.. dediği millet onun idaresini talep etmemişti I Hiç bir Türk. diritnot. fakat büyük zayiata uğramamıştı. Efzu». Gerçi Yunanistan henüz Harbi Umumiden çıkmıştı.. Bunun haricinde olarak Yunanistan silâhın.. Yunanistan böyle bir ipotizmacıya teslim olmak için ruhunun en müstait bir zamanında yakalanmıştı. zıhlı. " Megaloidea „ ile. dediği millet onun adaletini istemiyordu. Binaenaleyh Yunanistan ne ha- . tüfek.

müstakil denilebilecek devleti yoktu. Silâhsız ve cephanesiz Türkiye dünyanın en nazik bir kıtasında sakin bulunuyordu. istilâlara maruz bir halde idi. Gençlerinin kısmıazamı Harbi Umumide telef olmuş. Birinci safha. tabiyesiz. ikinci safhada bu efzunun karşısına çıkan silâh namına elinde yalnız bir asâ . şehir işgal etmek. Devletin tükenen hazinesini doldura bilir miydi ?!. esaret yoktu. Anadolunun azalan nüfusunu çoğalta bilir miydi. Zaruret vardı. ekinleri mahvetmek için saldırdı. birçok dirayetli zabitleri şehit düşmüştü. Bu harbi sırf bu noktadan dört safhaya ayırabilirsiniz. zillet yoktu.ficinde. devesinden başka serveti olmayan bir köylü vardır. ne de batımnde bu tecavüzünü tevkif edebilecek hiçbir manie tesadüf etmiyerek ipnotize edilmiş bir adam mihanikitiyle saldırdı. Efzunla istilâ edilmeyen ve zaman ile tükenmiyen bir knvveti vardı: Vicdan! O vicdan ki âlemde gayet müstesna bir medeniyeti. Maddî kuvvetlerle manevî kuvvetlerin cidalini bu türk ve yunan harbi gösterdi. Her taraftan denizle muhat olan Anadoîumın limanları topsuz.. Yunan bayrağı İzmir kordonunda gezdirildiği gün Türkiyenin asker denilebilecek askeri. Bu safha köylü tarafından mukavemetsizlik ve yeis Efzun tarafından cüret ve zulüm safhasıdır. kan dökmek. tükenmez bir hazinesi de yoktu.. Türkiye İzmirin işgalinden çok evvel mağlup milletler gibi bir mütareke aktetmiş. incirinden. köy yakmak. İzmir kordonuna çıkan bir Efzun karşısında ellerinden kollarından başka silâhı. Beri yanda Türkler ise zaten talihin bütün meşum akibetlerine uğramışlardı. silâhlarını bile teslim etmişti. Türkün vicdanı denilen bu manevî kuvvet acaba açık limanları kapatabilir miydi. Türkiyenîn zengin bir maliyesi. islâm ve türk medeniyetini vücude getirdikten ve hayatının mukadder olan bütün ezalarına göğüs gerdikten sonra Çanakkale muzafferiyetini yaratmıştı. Fakat yine bu Türklerin para ile satın alınmayan. Türk vicdanının unsurları arasında ölüm vardı.

Ve hiçbir ülke bir millet için bir hürriyet ülkesi kadar giranbaha değildir.- 30 - servet namına cebinde yalnız bir atmişlık taşıyan bir fakirvardır. Fakat arada büyük bir manevî kuvvet farkı vardı. Arkadaş! ilmî.. İnönü muzafferiyetlerini hatırlayınız. manevî bir ülkedir. askısı ipli bir tüfek taşıyan köylüdür.fakat manevî kuvvetlerle beslenen maddî . Efzun ise mitralyozları kullanan Efzondur. hakkını. Efzun manevî adamın harikulade bir savletiyle mızrağın ucuna saplanmıştır. Üçüncü safhada Efzun karşısına çıkan namlısı paslı. fakat makhurane bir ricatla nihayet bulduğunu gösterir. bizim kazandığımız senin anladığın gibi maddî bir ülke değil. bir devir için kendi manevî varlığını duyması kendi hürriyetinin zevkine vasıl olmasıdır. bu inkılâp zaferimizin en mukaddesidir» . hiçbir İslâhat.. Harbin bu safhasında Sakarya bize faik olan maddî kuvvetlerin maddî . Dördüncü safhada maddî kuvvetler aşağıyukarı tevazm etmişti. adıda hürriyettir. İlk hamle sırf etten ve kemikten teşekkül eden düşman kuvvetinin erimesi için kâfi gelmişti. Belki hiçbir imar. Yine bilmezsin ki bu büyük zaferi kazanan millî iradenin hızı tükeninceye kadar âlemde neler yaratacak?. maddî inkılâpların anası heyecanların kaynağı ise. Bu> zafer inkılâpların en büyüğü. iktisadî bütün zahirî. milletin bir an. hürriyetini müdafaa etmiş ve vicdanının ülke* sine saltanat kurmuş bir milletin iradesi kadar tarihine hayat bahşedici değildir.. Şimdi bazı garip insanlar var. Bilinmez ki Yunanistanın bu hezimetinden sonraki akibeti ne olacak?... diyorlar ki: Biz bu harpte ne kazandık ?! Düşman zaten memleketimizde değil miydi ?! O halde onu sürüp çıkarmakla ne kazanmış olduk ?! Evet arkadaş.kuvvetler karşısında evvela dalgalandığını ve sonra nasıl sarsılarak mağrurane değil.

bir takım ufak sebeblerden dolayı nihayet kaçabilir... ve bu mağlûbiyetin düşmanın hatır ve hayalinden bile geçmediğini ilâve ediyordu. fakat kaçtılar. onun için galibiyet de. zira galip gelmekte.. aç kalır. meyus olmayın. Yalnız bir şey ifade eder ki o da kaçtıklarıdır. Son kat'i mağlûbiyetlerini ve makhurane ricatlerini de sıkılmadan "Geri tecemmüleri^.. mağlûp hükümdar demek istiyor ki: "Ordum galip gelebirdi. İşte Kralut beyannamesi bir takım umumî. mücerret lâkırdılardan sıyrı- .. Eğer Kostantin mücrim. sözile ifade edîvermişlerdi!.Kostantini şaşırtan netice "idaremizin esasları eski yunan feylesoflarından mülhemdir.. meselâ askerleri korkar. Şair milletin feylesof kralı Efzunlar kordondan denize dökülürken bu durendiş milletine neşrettiği beyannamede mağlûbiyetin ordular için gayri mûtat olmadığını söylüyor.larile mütenasip bir lisan icat etmişlerdi: İzmir havalisinin işgaline "askerî gezinti. fakat mağlûp oldu. En muntazam. Binaenaleyh ey şaşkınlar. en muharip ordular dahi ufak sebeplerle perişan olabilirler. İnönü hezimetinin adını mağrurane ricat. Çünkü bir tesadüf. kaçmakta bir emri mukadderdir.. demişlerdi.. Çünkü en muntazam ve en muharip ordular dahi kaçabilirler. Kaçmıyabilirlerdi. koymuşlardı. Fakat bu gün bu sözlerin meyus tebaasının vicdan azabını teskinden başka ne gayesi olabilir?! Zira Kostantinin bu sözlerden kastettiği mana kolaylıkla anlaşılıyor. ordumun tabana kuvvet kaçması çok şey ifade etmez.. mağlûbiyet de ordular için bir emri mukadderdir. diyen yunan kumandanları "mağlûbiyet deha. siperlerde otura otura canı sıkılır. ehemmiyetsiz bir sebep bu mağlûbiyeti hazırladı. onum için ey eski yunan feylesoflarının esasatına göre idare ettiğim ey hayali ham milletim. aynı zamanda makhur bir milletin kralı olmasaydı sözlerini bir noktadan şayanı dikkat bulacaktık.. bu sözlerime inanıp müteselli olun..

hatipler. bütün hükümet memurları boş durmuyorlardı. Üç senedenberi Anadolu köylüsünün timsali üzeri başı. Beyhude bu müdafaanın başlangıcındaki çete tertibatına zihninizi saplayorsunuz ve çetelerin seyyar. vaızlar.. münakaşeye değer hiç bir mahiyet yoktur. Anadolu erkânı harpleri de gece gündüz düşmanı mağlûp etmek için imalifikrediyordu. Üç senedenberi bütün Anadolu münevverlerinin timsali müdafaanın şuuru haline inkilâp etmiş ruhlardan ibaretti. anî faaliyetlerile bu günkü Anadolu teşkilâtını anlamağa çalışıyorsunuz. tabiye. plân. cephane. Üç senedenberi Anadolu erkânıharbinin timsali. Anadolu bu neticeyi kat'iyeyi istihsal için tam üç senedir uğraşıyordu. saçı sakalı tozdan bem beyaz olmuş. O günlerde bizi büyük bir takdir ve hayrete sevkeden iki nokta vardı: Darbemizin fevkalâde surette. Osmanlı ... mütemadiyen cephane taşıyan bir kölüydü. Anadolu köylüsü gece gündüz kazandığını müdafayi milliyeye verirken. Bu suvalimize cevap verebilmek için taarruzun ilk günlerinde ki vaziyetimizi. asker. Hakikat hal hiç böyle değildir.. Onlar da mütemadiyen davayı milliyi bir fikir ve şuur haline getirmeğe çalışıyorlardı.— 32 — lıpta tafsil ve teşhir ediliverince böyle bir hezeyana münkalip oluyor! Kralın sözlerini bir derece daha çürütmek müzah muharrirlerinin işidir! Ba sözlerde tetkika. Mualimler. Bu gün aynı taaruzun bizi yine hayret ve takdire sevkeden diğer noktası fevkalâde az bir müddet zarfında neticeyi kat'iyesini istihsal etmesidir. haleti ruhiyemizi hatırlamak icap ediyor. neferden sade üniformasının ufak yıldızlarile fark edilebilen mütevazi bir askerdi. Evet Anadolu müdafaası hiçte kolay olmadı. para. Şair. Bütün bu hazırlıklar bu neticeyi kat'iye içindi. Fakat kakikî bir vatanperver kalbiyle son harbimizin inkişafına teveccüh ettiğimiz zaman bizi hakikaten şaşırtan noktalar yokmudur ?!. basit. ansızın vaki olması ve fevkalâde sur'atle inkişaf etmesi.

Bu kadar büyük bir azim.. işte okadar. Filhakika sırasıyle İnönü. Gerçe biz davanın müdafaası için cehtediyorduk. fakat bu netice ne zaman kat'i surette istihsal edilecekti? Ne şekilde istihsal edilecekti? Ne kadar müddet zarfında istihsal edilecekti?. Yunanın İzmir e yerleşmesi bir emri vaki olmuştu. Bu cehtimızin sonu zafer olacağına iman ediyorduk. Biz yalnız sebat ediyorduk.. can ve mal sarfediyorduk. Bunlar hayatın istikbaliydi. lâkin maksat uğrunda sarfediiecek emeklerimizin mikdarını. Bütün o üç senelik müdafaa hayatı.saltanatının müessesesine bir aşiretten bir devlet çıkardık diyor. Sakarya.. halbuki Anadolunun mukadderatine vaziyet edenler yeni devleti hemen yoktan vucude getirdiler.. Afyonkarahisar. düşmanın korJîaklığıyle izah etmekten daha doğru. Ruhun bu muazzam eseri karşısında ya Kostantin gibi şaşmak yahut izaha çalışmak bizim elimizdedir.— 33 — . Sevres müahedesile devletler şöyle böyle bize Anadoluda bir hakkı iskân veriyorlardı. maksat uğrunda şehit düşecek evlâtlarımızın adedini bilmiyorduk. fitlimizin hayır. Gerçi bizi davamızın hak olduğuna inandıran hissimiz. neticesinde zafer olduğuna iman ederek. fedakârlık sahneleri boş değildi. Dumlupmar muharebelerini yapan bir millet için kendi vicdanından kopup gelen güzel hareketleri tesadüfle.. pek vazıhdı. vicdanımızdı. Bu gün bu netice emrivakidir. daha asîl hareketler 3 . talihle. bu kadar büyük fedakârlıklar ne içindi? Neticesi gayrı muayyen bir harbe girişmek. Anadoludaki harakâtı milliyeyi idare edenlerin ilk rüyaları tahakkuk etmişti. Bunları kimse bilemezdi. İzmir yolunda besalet gösterecek askerlerimizin gizli ruhunu bilmiyorduk. O halde neticesi malûm olmıyan bir iş için kan dökmeğe neden lüzum vardı?! Halbuki netice iman ehli için pek muayyen. Halbu ki hayatın istikbali keşfedilemezdi. İddia edilen nokta Yunanlıları sürüp atmaktı. zaten makûs olan talimize yalvarmak için miyidi ?!. Bütün hazırlıklar bu neticenin istihsali içindi.

Meşhur amerikah ruhiyatçı ve feylesof Viiliam James ruhiyata dair yazdığı büyük kitabın "irade. Fakat bu nihayet zabturaptı olan bir ordunun kütlesine ait. en mukavemetsiz yolu takip ederler. vicdanı olmayan daha doğrusu vatanî. mukavemette devamın pek derin.. en çok mukavemet gösteren bir yolu takip ettiğimizi hissederiz. ye dair olan kısmında iradî hareketlerin evsafını zikrettikten sonra. Çünkü bu kuvvetler cisme tatbik edildiği zaman sa'yi akal kanununa tabi olarak en kısa. tabiyenin mahareti bir orduyu teşkil eden fertlerin ahvali ruhiyesine.- 34 - neden olmasın?! Millî kahramanlığımızın ne izahını ne alelade bir zabıturapt muvaffakiyetinde nede alelade bir sevkulceyş ve tabiye zekâsında bulamayız. Cehti kuvayi madiyeye benzetemeyiz. Galibiyet ve hâkimiyet müteaddi fiillerdir. Nerede itiyatlarımızın ve sevkıtabiîlerimizin eseri olan kuvvetleri tadil için mefkûrevî bir illete müracaat edersek orada cehit vardır. Nasıl ki zapturapt da bir ordu için bir hayat ve memat mes'elesidir. hassasiyetine. den bahsediyor. İntizamsız bir ordu bir toz yığınından başka nedir?! Fakat hissi. insanî mefkureler yerine husumeti koyanr fertlerden mürekkep bir ordunun zapturaptı kaç para eder ?! Hulâsa harpte mukavemetin. Halbuki iradî bir fiilde en güç. kahramanlığına göre daha zahirî. daha fikrî şeylerdir. Türk zaferinin harikuladeliğini kabul etmiyecek olan zekâ Kral Kostantin'inki dir. İşte mefkurenin tahakkuk . Sevkulceyş harekâtının ehemmiyeti harbiyesini asker olmadan dahi bir derece takdir etmek mümkündür. Halbuki yeni ruhiyat ve içtimaiyat ilimleri ruhun bu gibi muazzam hamleleri karşısında gayet müspet ve teslimiyetkâr vaziyetler takınmışlardır. mihaniki ve fennî tedbirlerden ibarettir. diyor ki: Cehdin mevcudiyetini tefrik için elimizde bir miyar vardır. pek zengin bir menbaı vardır ki onu ancak " maneviyat „ sözüyle ifade edebiliriz. bu hareketlere refakat eden "cehıt.. Çünkü ordunun intizamı.

miktarını tayin etmek psikolojinin iktidarı haricinde bir iştir.— 35 ve tecessüdü için müracaat ettiği kuvvet bu cehittedir. Bu eserin azametini takdir etmek için evvelâ onu besleyen mefkurenin azametini takdir etmek icap eder. ölümü ne derece istihkar edebilir. milletimizin dünyada hikmeti vücudu bu Allaha tapmaktır. İşte biz Türkler bu Alla hin kuluyuz.. müptekir eserleridir. yekpare ve yaratıcı zaferdir. meselâ bir türk milleti bir müdafaa ve istiklâl muharebesinde ne kadar kuvvet sarfedebilir. Bu icazkâr zaferle beraber olan mutlaka Cenabı Haktır.. vicdanın yegâne. ve ne sür'atle İzmir kordonuna vasıl olabilirdi ? Bunu hiç bir ilim. William James'in ilmine istinaden diyebiliriz ki: Ö milletin mefkuresi gayet velut bir mefkuredir. o da şudur: Bir millet ki vesaiti maddiye itibariyle kendisine faik yahut müsavi olan bir milleti. Bir cemiyet. baş kumandanını da esir etmek şar tiyi e yıldırım sür'atile eziyor. ve hüsün sıfatlariyle telâkki ettiği Allahtır. Türkün mefkure dediği şey hayır. Onun için bizim zaferimiz dostun da düşmanın da hesabını şaşırtan bir zaferdir. Amerikalı ruhiyatçının fert hakkında söylediği sözleri cemiyetlerin hayatına teşmil etmek pek mümkündür. Bunlar öyle hadiselerdir ki ancak zuhur ettikten sonra hayretle temaşa edilir. Şeref kimlerindir ? Yunanlılar İzmiri işgal ettikleri gün Anadolu Devleti henüz teşkkül etmemişti. hak. Millî kuvvetler bir müddet dağınık . ruhun.. Çünkü ruhun her mucizesi gibi yepyeni. ve bu cehdi harikulade bir sür'atle inkişaf ediyor. Fakat bu cehdin ehemiyetini takdir. Yalnız bizim bileceğimiz bir şey vardır. Ancak bu gaye için çarpıştık ve Hikmetullahı bir kere daha ilân ettik. çünkü hiçbir akıl ve hesap keşfe muktedir olamazdı.

Bu sonuncular şu tarzda idareikelâm ediyor!ardı: . eğer hafızam yanılmayorsa.. silâhlan elden bırakıp teslim olmaktı!. Efkârı umumiyemiz Yunanlıların bu istilâsından çok meyus oldu. olmak istidadmdada değiliz!. Mülkilerin yeni mazhariyetleriyle birlikte İstanbulda yeni bir mantık erbabı hasıl olmağa başladı. Millet büsbütün mahvolacaktır. KuvayıMilüye böyle bir mukavemete teşebbüs eylemiş olduğundan memleketi batırıyor.. Bu bir mantıktı. Çünkü siyaset her şeyi halledebilirdi. ve sulha kavuşmak için siyasete sarılmaktı. Bu aralık meydanı boş bulan Yunanlılar Bursa ve Bahkesiri kolaylıkla işgal ettiler.. elimizde kalanı da bu adamlar batıracaklar. buna "muhalefet mantığı. el'an da mütenebbih olmuyoruz. Belki bu mülâhazaları doğruydu. İnönünde mükerrejren ve Sakarya harbinde ise müthiş surette mağlup oluyordu. Fakat yine bunların aklınca çareiselâmet. her yerde muvaffakiyetler hasıl olmıya başladı: Yunanlılar. mukavemet kat'i bir felâketti.- 36 - ve mahallî çeteler halinde çalıştılar. diyorlar. hatta ay m siyaset Yunanlıları İzmirden çıkarmak için bile kâfiydi.. bu suretle Devlet. Bunun üzerine düşman istilâsına silâhla mukavemet edilmesini muvafık bulmayan kimseler şu mütalâayı yürütüyorlardı: — Biz demedik miydi?! KuvayıMUUye bu memleket için bir felâkettir. Bilâkis her ne şekilde olursa olsun. Bu adamlar Yunan istilâsının ilerlemesini millî mukavemete atfediyorlardı. misale. vaktaki mahallî müdafaa hey'etleri yerine mîllî ordular kaim oldu. tecrübeye.. her şeye müracaa etmişti. Biz silâhla mukavemet ettikçe Anadolu Yunan istilâsına maruz kalacak. Lâkin vaktaki KuvayıMilliye perakende kuvvetler halinden çıkıp müçtemi bir kuvvet haline geldi.. Muhalefet bu esası müdafaa için söze. ilerdeki halâs ümitlerini dahi mahvediyordu !.. şimdiye kadar ne kaybettikse siyasetsizlik yüzünden kaybettik. Bu mantığın esası harpten kaçınmak.

atinin emin olduğunu. bu hareket . çünkü anadolu mefkûrecidir. veyahut her hangi hareketin akıbetini keşf hususundaki firasetinizin delili bu günde değil. İster bidayettenberi bu harekete aleyhdar olun..her hangi harekete taraftarlığınızın. şu kadar ki . sadece gözdür! Siz milletinizin selâmetini. Halbuki bu eser vücude geldikten sonra onun azemetini takdir edecek olan alet fikir. netice üzerinde ferden tesahup ve tefahür hakkı sizin değildir. Çünkü esasen iyi olduğunuzdan iyiliği istiyordunuz. Türk devleti ölmez. . ister bu hareket muvaffakiyetlerini istihsal ettikten sonra onun meddahı kesilin. Gerçi bu adamlar bu sözlerile Kuvayı Milliyenin aleyhdarı değildiler. belki bu hareketin iptidasından intihasına kantar muhabbet ve emniyetle bilfiil çalınanlar. muhakeme değil. Türkün imanı kuvvetlidir. bulunabilmek için mutlaka suiniyet sahibi olmalısınız! Onun için bir kere mukavemet muzafferiyetle neticelendikten sonra herkes gibi size de bir vatandaş sifatile takdir ve hayet düşer. ve hareketin tekâlümüne yardımınız hiçtir. Türk yenilmez. ne de intihasını takdir edenlerdir. Şu taktirce HarekâtıMiUiyenin bu günkü takdirkârîarile dünkü muhaleiîerinin çok farkı yoktur ! Her iki mantığı sahiplerinin HarekâtıMiUiyenin inkişafına bir hizmeti olmamıştır.her hangi neticeye demiyorum.- 37 - — Biz zaten biliyorduk. kat'i neticeye varmadan evvelki zamandadır. devletinizin istiklâlini temie eden bir hareketin elbet aleyhinde bulunamazsınız. harekâtımilliyenin yüzde yüz muvaffak olacağını keşfetmiştik. MUlî maksadın meşru olduğuna ne vakıttenberi inanıyorlardı ?! Çünkü bütün bu taraftarlıklar ve bu memnuniyetler ancak KuvayıMiliiyenin muvaffakiyeti belirdikten sonra izhar edilmişti!. anadoluda azim ve iman sahipleri çoktur. biz zaten bu harekete taraftardık. Fakat ne derece kadim lehdarı idiler ?. madem ki hareketin iptidasındaki tesiriniz sıfır. Çünkü MillîHareketi vücude getirenler ne iptidasında tezyif edenler.

sız. her ne bahsına olursa olsun. Onun için her zaman. yalnız onlarındır. canını feda edenlerdir. Bunlar harbi beşeriyet) için bir musibet telâkki ederler. yetim kalan çocuklardan. Bizim memleketimizde harp aleyhdarları yalnız siyasi . "ilerlemek var. Mazideki her harbin neye mal olduğunu hesap eder dururlar. sesi çıkmıyan siyaseti tavsiye ederler. Böyle hayat ve memat arasında çalışan bir tehdit eden tehlike ne olabilirdi? Düşmana karşı mukavemetin ve dahilde maneviyatın zayıflaması. Binaenaleyh dünkü muhaleflerlerle bigâneler bu gün Harekâtimilliyenin müspet neticelerinden isterlerse memnun istemezlerse gayrı memnun olsunlar.. Filhakika MillîHareke şerefli bir Ölümü zelil bir esaret hayatına tercihle başla mışti. histe birlik.için malini. Bu kimseler harbin şeametini sulhun selâmetini ispat için en ziyade ölen insanlardan.sulhu tercih ederler. O tarihte istiklâli samimi surette talep edenler silâha yahut kaleme sarıldılar.. Muharebelerin dersleri Anadoiunun silâhlı siyasetini terviç etmiyenler alel-i itlâk harp aleyhdari olan kimselerdir. dörmak yok!. Öyle dakikalar olmuştur ki millî maksadın aleyhinde sarfediien tek sözün bir taburun dağılması kadar meşum bir tesiri olabilirdi.. Yine öyle dakikalar oldu ki bir kalbin muhabbeti bir istihkâmın metaneti kadar maksadı tahkim ediyordu. Bidayette bu hareketin yegâne kuvveti ittihat idi: Emelde.. yaşamak için ölümü istihkar edenlerin. Fakat] sulh aşkına mahvolmayı da arzu etmediklerinden silâh-. sönen ocaklardan bahsederler. her türkten yardım bekliyordu. şeref en ümitsiz zamanlarda çalışanların. dediler. O müşkül dakikalarda istiklâl için çarpışan bü kuvvet her kalpten muhabbet..

Beyhude eski Yunanistanm bir kısmini işgal için kan döktük. Esasen bu zatler söz telkinile hayatın değişivireceğini zannedecek kadar basit düşünürler.. niyetleri her ne olursa olsun milletlerinin hayatına aynı derece müfit veya muzir kimselerdir. Hakikatte harp düşmanlarının muhakemeleri gayet tarafgiranedir: Muharebede ölenlerin miktarı kayıbolan toprakların mesahası gibi harbin münhasıren ferdî ve maddî kısımların düşünülür. para zayiatı itibariyle meşum olan ve maddî. ve felsefeye hasretmiş olan münevverlerimiz arasında da sulhun dostu ve harbin mutlak surette düşmanı olanlar vardır. Kim .. bir siperde bulunmak vesilesini hazırladı?! Kim iddia edebilir ki ateş ve Ölüm karşısında zabitle neferlerin bulunması ruhlarında bir kaynaşma husule getirmedi. beyhude para ve cephane sarf ettik. Bunların umdesi insaiyet umdesidir. ve millî harpleri insanî vs hdete daima mugayir görürler. şiire. bütün milletlere harp nefreti yerine sulh ve müsalemet aşkı telkin etmek. bütün istilâ ettiğimiz topraklarden kendimizi çektik! Fakat kim inkâr edebilir ki insan. her iki zümrenin fikirleri. Binaenaleyh. Bu mütefekkirler de döne dolaşa nihayet sulh gayesine teveccüh ederler. Birinciler felsefe yapmaksızin ikinciler siyasî bir fırka teşkil etmeksizin hayata karşı aynı vaziyeti alırlar. Gerek bu muhaliflerin gerek bu feylesofların hayatî kıymetleri müsavidir. bunlarda milletler arasındaki nifakı ordular arasında ki cidali insaniyet umedesine muhalif sayarlar. ve bunun neticesinde asken aç ve elbisesiz bırakan Saray istipdadına karşı genç ruhlarda isyan hamlesi doğmadı?!..an muhalifler değildir. Nefsini san'ate. Gerçi Yunanharbi Türkler için büyük bir zayiattı. İnkilâbın heyecanları acaba Tasalya ovalarında duyulmadın»?!. siyasî hiç bir fayda temin etmiyen bu eski Yunan barbi MektebiHarbiyeden yetişen genç ve münevver zabitlerimizle fakir ve masun Anadoluluları bir arada. Sulhu istihsal için insaniyetçilerin tasviye ettikleri usul gayet basittir.

Hülâsa muharebelere neresinden bakılsa milletler için manevî inkilâlaplardir. iradesini kuvvetlendirmek mecburiyeti hasıl oluyor. bereket zamanlarının kıymetsiz eşyasına kıymet geliyor. Bazı muharebeler büyük maddî felâketlerin amilî olduğu kadar. vaziyetini değiştiriyor. arzuya istiklâl. millî heyecanların dogmasına sebep olmadı?!. Millîharekâtin mebdei degıldır?!. Bu suretle milletin yeni hayatına yeni yeni ufuklar açıyor. bir millet için istinatkâhin ancak kendi vicdanı olduğunu. müdafaa. vezinde fertlerinin kütlesiyle hareketinden. millet mefkuresinin. çocukları ebeveyninin devamlı mürake besinden ahp daha ziyade mektebin. akil ve muhakeme faaliyetleri hasıl olduğu gibi. muhteviyatı gözle görülür. hissi millyiet. kadınları evinden işe sürüklüyor. bazı muharebelerde büyük manevî intibahların mebdei olabiliyor. cephe arkasında kalanlar için azamî derecede çalışmak bu suretle günün bütün meşakkatlerine göğüs gererek azamini. Muharebelerde bütün bir milletin en geç.inkâr edebilir ki: Balkan Harbi bütün hezimetlerine rağmen bize. Muharebelerin bu terbiyetkâr tesirlerini kabul etmek . cemiyetin mürakebesine terkediyor. Muharebe esnasında bir çok iktisadî meslekler adamsız kahyor. Muharebeler ozatnana kadar mevcut ve müesses olan hayatın şeklini. namus gibi milletin her ferdinin vicdanında zayıf derecede yaşıyan bir takım hisler manevi bir volkan gibi patlayor. Türk bundan böyle kendini duyması. kendi ben ligini idrak etmesi lâzım geldiğini öğretmedi. Yine kim inkâr edebilir ki Harbiumumide Çanakkale müdafaasında duyduğumuz heyecan. ve diğer milletlerin kütleriyle temasından türlü fikir ceryanları. Ve çok kere muharebelerin yaratıcı tesirleri vardır. elle tutulur bir hale geliyor. Hulâsa muharebeler ne bir dersin ne bir aklın doğrudan doğruya tevlit edemediği içtimaî inküâplarm yalnız başına vücude getiriyor. Erkekleri işinden cepheye.

bir millet ve istiklâl harbidir. 2 — Anadolu harbine iştirak edenler ve bu harbin talihini kabul e a enler ne alelade memurlar. ahlâkında. alimle cahil. bütün insanlar. Fakat hayatî bir feveran.' Bu harbte zabitin fenni neferin heyecanına nasıl hizmet ediyorsa. Bu harbi temyiz eden başlıca seciyeler şunlardır: 1 — Anadolu harbi bir hükümet ve saltanat harbî değildir. terbiye.— 41 — için Harbiumumi esnasında vücude gelen içtimaî tahayyüllerimizi hatırlamak kâfidir. ne de alelade amirlerdir. istihsal. Bunlar bizzat istiklâlin arzu eden ve bunun için samimi surette çalışanlardır.. Gibi bir çok meftunlarımızın muhteviyatını tadil etmiş Türklere adeta. Binaenaleyh mütereddit. Bilâkis vatanı istilâ edilen bir milletin yaptığı müdafaa ve istiklâl harbidir.. değil. Türk olan ve Türkün istiklâlini müdafaa eden bütün kalbler birleşti... yepyeni bir zihniyet vermiştir. Böyle bir harbin yarınki Türk cemiyetinin zevkinde. edebiyatında. tahsil. ukelâ seciyeler için bu harbin tarihinde hiç bir mevki yoktur. aile. müvesvis. çocuk. terbiyesinde vücude getireceği yeniliği bugün kimse bilmez! Nitekim böyle bir harp neticesinde yapılacak olan sulhun yarınki Türkiye için nasıl bir istihsal sahası hazırlıyacağmı da kimse bilmezi Fakat bu gün bildiğimiz bîr hakikat vardır ki oda şudur:: . Ve bu harbin iptidası mihaniki bir inzibat ve intizam. neferin heyecanı da zabitin fennine öylece itimat ediyordu. Fakat meşrutiyetten bert biribirini takip eden harplerden hiçbiri bu Anadolu harbi kadar hususî şeraitte olmamıştır. millet tam bir vahdet haline geldi. Bu büyük harp kanaat. bir ihtilâldir. amirle memur. Onun için bu harbte zabitle nefer. İşte Anadolu Harbi bu kadar müstesna şeraitin dahil olduğu bir harptir. 3 — Anadolu harbi bir vatanını zorla istila etmek için bir millete karşı ilân edilmiş bir zulüm harbi değildir. kadın. devlet.

Yunanlılar alelade tecavüz ediyorlar. fenni vardı fakat iki milleti hareket ettiren kuvvetler aynı menbadan •gelemiyordu.. Gerçi bu suale tesadüf. Türklet •ise sadece müdafaa ediyorladı. Evvelâ Yunanlıların Anadoluya getirdikleri kuvvet dağınık ve serseri bir çete kuuveti değildi. muntazam bir orduydu. Bu mükemmel ordunun cephanesi de kıt değildi. muallem askerlerden mürekkep bir orduydu. Çünkü Yunanlılar müteaddid taarziarında fennî surette harbettikierini göstermişlerdi. kumandanlarının fennî puanlarına göre hareket eden bu millet neden toplarını bıraktı. taîii harp. cephanesi. toplarının. gibi bir cevap bulmak güç değildir. ve âlemde kendisin mevdu olan medenî ve tarihî vezifeyi ifaya belki her millet ten ziyade ve her zamandan daha iyi hazırlamıştır. Mefkurenin galebesi kahirdir Anadoludaki Türk . Yunanlıların aradığı evvelâ . niçin?!.. O halde muntazam ordusu..Yunan harbinin safahatını takip etmiş onlar için merak edilecek noktalar vardır... Filhakika iki milletinde ordusu.ler cahil miydi?! Bunu da zanndetmeyiniz!. tüfeklerini attı. iradesine sahip olan milletlerin Allahta başka korkusu olamıyacağmı anlamış. acami köylülerden de teşekkül etmiyordu. bilhassa vesaiti nakliyelerinin mebzuliyetini her vesile ile anlaşılıyordu. Fakat bunlar cevaptan ziyade yeni birer sualdir! Çünkü tesadüf ve talii harp fikirleri izah edici olmaktan ziyade bizzat kendileri izaha muhtaç olan fikirlerdendir. Yunan ve Türk ordularının maddiyatında bulamadığımız bu orduların maneviyatında bulmak mümkün olmayacak anı?. Bu ordu rastgele devşirme askerlerden. Yoksa yunan fırkalarına kumanda eden cenaral. bol cephanesîyle. dağlara tırmandı.AO _ Türk milleti millî ruhun feyiz ve azemetini en ziyada b harpte görmüş. muallem askeri..

.. Din. Efzun alaylarını Anadolu ovalarına sevketmek için yunan pulâtikacılarının harekete getirdiği hisler namus. Uzvî ihtirasların ölümü anidir.. muvazenelidir.. neticesi bütün uzviyeti tahrip etmektir!. Bir iktirasin menşei uzvî. zulüm. Yunanı tahrik] eden tamah. şekavet gibi ihtiraslar gelip geçicidir. Halbuki içtimaî ihtiraslar. millet gibi içtimaî ihtiraslar devamlıdır..— 43 — sütü sonra da eti yenilebiiecek sağmaldı! Türklerin kuruduğu mukaddes bir hayat. "Yunan ordusunun akibeti maddenin akibetine tabidi.. tabîridiğerle mefkureler böyle . şeref. bu hayatın namusu. Türk ordusu üç seneden beri her ne muvaffakiyete mazhar olduysa içtimaî mefkurelerin hayatına tabi olarak mazhar oldu. namus. manevî büyük farklar vardı. sinirli adamlar gibi!. gayesinden haberdar değildir. şeref.. Böyle bir ihtirasın bütün kuvveti. istiklâl.. Nihayet yorulur. Türk ordusuna hayat veren milliyet gibi bir mefkure idi. istikametini şaşırır yalnız hareket etmek için hareket ederler. şekavet. kördür. bütün şiddeti muvakkat bir zaman içindir. maddî olan bütün müşabehetlere rağmen batını. şuurludur.. istiklâl gibi mefkûrevî hisler değildi. Birer fikiri sabit idi. Yunan ordusu şu üç sene zarfında her ne felâkete uğradıysa uzvî ihtirasların şeraitine tabi olarak uğradı. zulüm. ve hayvanı olunca o ihtiras adeta uzvî ve maddî kuvvetlerin akibetine uğrayacaktır. Meşhur ruhiyatçı Ribot ihtirasların psikolojisine dair yazdığı kitapta hakiki ihtirasları sathi ve muvakkat heyecanlardan ayırmıştır. Halbuki hırs. diğer cihetten uzvî ihtirasların ölümü kendi kendine olur. muvazenesizdir. Halbuki türk orduları en büyük kuvvatini bu mef küre vî hislerden alıyorlardı. vatan. İki ordu arasında zahirî. gibi manevî ve rahmanı tecellileriydi. Türk ordusunun mukadderatı ise mefkurenin mukadderatıdi. Bu ihtiraslar uzviyetin amakından fışkırıp ta bir kere hayatın sathına geldikten sonra cihetini.

Yunanlıların Anadoluya getirdiği ordu şeklinde bir zulüm. ister bir aşiret olsun ve bu cemiyetler ister müterakki. Milletlerin melekleri olduğu gibi şeytanları da vardır. bütün şeraitini buluyorsunuz. Bunlar kuvvet ve kudretini bir ferdin.44 değildir. dediğimiz hür ve bakir hayat zuhur eder. Mefkurelerin hayatı emin. adalet. daima ilâhî. medeniyet saygisıyle bir zamana kadar uzviyetlerinde sakladıkları bu deli ihtirasın zincirlerini kırdılar ve Anadoluya koyverdiler! Bu deli dört bir tarafa saldılar yıktı. ruhanî mahlûklar değildirler" Bir milletin hafızasında ve kalbinde yaşayan fikirler ve hisler arasında ahlâkî. Halbuki sefil ihtiraslarda daima kendi kendini nakzeden dahilî taaruzlar vardır. Bu kabahat sadece idare adamlartnındır. bir cemiyetin tarihinden. Nasıl ki namusunu müdafaa edenler için de şeref büyüklerinindir. Fakat ne olursa olsun her millet kendi âmelinden? kendi icraatından mesuldür. îşte Anadolu harbinde sefil ihtiraslarla ali bir mefkurenin bütün evsafını.. yaktı ve nihayet yoruldular. kanun kıyafetinde bir şekavet idi! Yunanlılar belki Avrupa korkusu. vicdanından alır ve hiç hedef ve istikametlerini şaşırmaksızuı betaetle tekamül ederler.. insaniyet duygularını uyandırarak . Cemiyetler ister bir millet. Şakinin bu intiharını görenler diyorlar ki: Yunan milleti hesabına kabahaı kimindir?. ayakları kırıldılar.. ister gayrı müterakki bulunsun. hiç bir zaman gaynmakul olmaz. büyük adamlar milletin rubunda yaşayan hürriyet. muvaffakiyetleri kat'idir. Uyumak istedi rahat bırakmadılar. Mefkurelerin tecellisi iâaklî olsa bile. Hedeflerineb yaklaşdıkça daha kuvvetlenirler. vucüdü kalan kısmyle Kordondan denize atladı ve boğuldu!. Milletler için zaman zaman bu blisin telkinatı müthiştir... kuvvetlendikçe hareketlerini süratlendirirler. insanî olamar gibi. kaçmak istedi kovaladılar. Mukadderatını tanzim edecek adamları beyendiği için. Mefkure hayatı ise akıl ile hissin öyle bir imtizaç ve ahengidir ki ondan "İrade. şeytanî ve hayvam loanlar da vardır. heves ve iştahasından değil.

Venizelos gibi bir adam Yunanistanı böyle bir felâkete sokmaya bilirdi. Her tarafta elektirik tramvaylarının tellerini aşan takı zaferler vardı.. Orada bir sokağın başında caddedeki büyük takızaferlere nispeten daha ufak bir takızafer yapmışlardı. bir çok camekânlarm yüzünden allı beyazlı zincirler sarkıyordu. küçük bütün milletler için ibret: Mefkurenin galebesi kahirdir. Bütün sokaklar kadın. insanî mefkurelerden mülhem olmak şartıyie. her evin kapısında. Ve Yunanistanı hakikaten idare etti. Fakat bu takın hiç bir şeyi eksik .... zulüm şeytanını kudurtarak onu sefalet ve habaset yoluna sokarlar. Bütün minimini çocukların elinde birer ikişer minimini bayraklar geziyor. erkek.onu selâmet ve saadet yoluna sokarlar ve yahut yine aynı millettin nefesinde yatan tamah. Donanmış sokakları seyir ede ede çarşı kapısına kadar gelmiştim. Arada sırada keskin bir düdük sedasile arkasında koca bir bayrak taşıyan bir otomobilin geçtiğinden haberdar oluyoruzz. Yeni bir karara tevessül eden yeni bir harp ilân eden büvük. insanla doluydu. Venizelos da bir hükümet adamıydı. Takı zaferdeki timsal Dün İstanbulda büyük bir sevinç vardı. üzerleri bayraklar ve fenerlerle donatılmıştı. Her biri yapanların zevkine göre tenvvü ediyordu. Her dükkânın. Fakat Venizelos şeytanî Yunanistandi şeytanca idare ettiği de aynı Yunanistandı.. Onun için büyük adamlar milletlerinin hem bir mahsulü. hem de istikbâllerinin nazmıdır.. kin. Bu takızaf erler hayatı ve kudsiyeti temsil eden yeşil dallardan yapılmış. çoluk çocuk. bir alay sancağı kadar büyük olan bayraklar Türklerin yüzüne şürüle sürüle gezdiriliyordu. penceresinde bir bayrak sallanıyor.. Fakat millî..

oradan geçilmez! Oradan geçmek »stiyen efzunun başı kesilir. "Geçilmez» in mevzuu şudur: Gayet dar bir buğaz var. vahşî... Gerçi bu iâvhada en basit resim ve menazir kaidelerine bile riayet edilmiş değildi. alk beyazlı zincirler. Ben de takı kuranlar gibi ruhumun garip bir ihtiyacile bütün hak ve hürriyet tammıyan müstevlilere. „ Resmini. istiklâli mukaddes bir ölkedir. fenerler. manası o kadar kuvvetli idiki bütün gece hatırımdan çıkmayordu._ 46 — değildi.. Takizaferia üzerine bu timsali asan halkin ruhu demek isteyordu ki. diğer eli belinde tarihî bir kahraman duruyor. kahraman resimleri. şeklini tenkitten geri kalmadığım bu lâvhanın ruhu. bayraklar. ananevi süslerin hepsi vardı: Tefne dalları.. hak ve hür bir türklük tanımamak için inat eden garip medenilere karşı Türk milletinin hakkını ve hürriyetini kastederek bağırmak isteyordum: — Geçilmez! .. ey bu takın altından geçen ve bu takın kurulduğunu işiten bütün insanlar! Biliniz ki: Türklerin namusu. Arkasında koca bir Türk sancağı dalgalanıyor. Bunun bir kenarında başı kavuklu. mefkuresini belki de dünyanın en büyük farzedüen siyasilerinden daha iyi keşfederek en büyük san't eserlerinin lisanından daha açık bir lisanla ve en canlı bir timsalle anlatıyordu. di. Bu kelime resmin üzerine birden göze çarpacak kadar kalın yaziyle yazılmıştı. "Medenî. bir elinde kalkan. avrupah asyalı.Bütün bu yeşil kırmızı süsler arasında yarı kurşun kalemle* yarı sulu boya ile yapılmış bir lâvha en ziyade nazandikkatini celpediyordu. Birde kafası biçilmiş iki efzun yatıyor. ve tacı düşer!. Fakat resim» fennine vakıf olmıyan bu halk san'atkârı üç senedenberi Anadoluda harp eden Türklerin emelini. beli kuşaklı. Bu lâvhanın adı "geçilmez!. Her taraf kana boyanmış. Halkın neş'esi bu manayı mütemadiyen hatırlamaktan beni ahkoyamıyordu. tarihî. müslüman hırıstıyan.

hür fiilin en büyük şayanı yeniliktir: Hür fiil her gün bir itiyat veya insiyak saikasıyle yaptığımız şuursuz daha doğrusu az şuurlu bir hareket değildir.. Hür olan hareketler daima bir fikrin: hakka. Bu mefkûrevîlik şanı hürriyetin tek seciyesi değildir. irade bahsi kadar karışık hangi bahis vardır? Hangi mes'ele hürriyet rnes'elesi kadar âlim ve feylesofların zihnini yormuştur? Ruhiyatta irade. tarif edilemez. Bunlar gibi mületiee îlik eden bir hayır sahibinin fiili de hürdür. yahut bir fazilet gelir. san'atin yeni bir ahlâkın zuhuru hürriyetin husuliyle tevemdir. hisse. Onun için "İradî bir fiili. ahlâkın. yahut hayır olmak lâzımdır ki bu ahlâktır. Bu itibar ile insanın fiili hür olmak için mutlak insanî bir mefkurenin ifadesi olmak gerektir. Nitekim. temyiz eden. hür bir fiili ihtiyar eden ruhumuzdur. şuurlu olmaktır. ümmetine rahmet yetiştiren paygamberin fiili hürdür. Şu halde hürriyet: ilimin. Her gün itiyat saikasiyla . yahut ta güzel olmak lâzımdır ki bu da san'attir. hürriyet olsun. hayatı tetkik eden zekâların takıldığı bir istifham işaretidir. Hürriyetin şanı. insanî bir tasvvuru ifadesidir... Fiil hür olmak için ya doğru olmak lâzımdır ki bu ilimdir. hakikati. ve hareketi tefrik. san'atin. Sualini sorabiliriz. Hür adamı fiiliyle dünya yüzüne ya bir ilim. bazı hassaları tayın etmemize imkân vardır. fakat bazı vazifeleri. tıraş eden san'atkârının fiili de hürdür.. dinilebilir ki bütün basit. İrade. felsefede hürriyet.. seciyeler nerededir?. daha kısası mefkurenin kendisidir..— 47 — Millî Hareket niçin hürdür? Ruhiyat ve felsefe kitaplarını açınız. İrade olsun. Çünkü bu heykel hakkı. iyi ve güzeldir. hüsnü başka vasıtalarla ifade eden bir lisandır. hayra müveçcih. iptidaî r vazih malûmatın müntehası. Çünkü bu fiil doğru. Onun için yeni bir dinin. Netekim "Venüsü. Çünkü hayır dediğimiz şey hakkın ve hakikatin ahlâkta tecellisidir. ya bir bedi.

îhtiyarsızdır. Halbuki zulüm. bir nizam da vardırki. zira bu hareketleri alelade bir korkunun. Hürriyet en sefil bir hüceyreden en ali melekeye kadar bütün uzviyetin ve bütün ruhiyetin ittifakını. hürriyetin nizama tabi olan bu şuuri hemde süreklidir. ne de üzüntülü bir cehtin eseridir. seçil miş've öylece duyimuştur. gittikçe parlayıcı. ittihadını temin eden manevî bir hükümdardır. Halbuki askere iane vermek için boynundaki paraları söken köylü kadınının hareketi çok hürdür. şekavet. inhizam yerine ittifak bardır. mefkurenin tahakkuku tarihlere düşer. Halbuki eli ayağı tutmıyan bir kötürümün bile millet yolundaki en ufak bir heyecani hürdür. Bazen bir mefkurenin istihsali için bütün bir batnin ömrü kifayet «tmez. fitret ve fitne .— 48 — Icâğıt paraların kirlilerini atar gibi. sadece ahşıkhğın mahsulüdür. bütün benliğin ifadesidir. yahut huzurunu ihlâl •eden dilencileri kogar gibi imane. çünkü şuursuzdur. çünkü şuurludur müteemmilanedir. şevki tabiilerin. Mihaniki fiilleriniz. gelip jgeçicidir. zira beğenilmiş. gittikçe kuvvetlenicidir. Çünkü böyle bir hareket ne uzun bir teemmülün. imanı taklittir. esir hareketlerimiz parlayıp sönücü. haksız bir istilâ hergünü ve fani kuvvet gibi zail olucudur. hiddet ve şiddetlerin. alelumum safil ihtirasların fiili devamsızdır. Hür hareketlerin büyük bir şartı da imtidathr. çünkr bütün kalbin. Mefkurelerin icrasını çok kerre nesiller deruhte ederler. yahut alelade bir menfaat endişesinin mihaniki tesirlerine muadil gibidir. Hür olan hayatlarda igtişaş yerine intizam.. Vahdet ve ahenk hürriyetin şanıdır. ihtiras bir kere huylandıktan sonra kendi kendine tırmalayan sinirler kadın gibidir! Halbuki hürriyette şuursuz gibi. mihanikidir.veren bir zenginin hareketi hür değildir. Namus ve istiklâl için cephede ölenlerin emeli tahakkuk ettikten sonra büyük maksadı herkes gibi alkışlayan mukallitlerin fiili hür değildir.

Hür hareketler bakir. ahlâkın ve sanatin. Hürriyet basübadelmevte mashar olan milletlerin sıfatıdır. Ne göreceğiz ? Mefkure denilen. milletin vicdanından alıyordu. mihanikiyetten daiam azade idi. zevkte müstakil olmak tasavvuruydu. çünkü bu mashariyet gayrı memul. nevinde münferit hareketlerdir. vahdet ve ahenk. çünkü bu hareket.. Millî Hareket hür bir hareketti.. Hürriyet ne haricî bir hayalin taklidi. bütün maddî ve 4 . Hülâsa hürriyet ruhun bir harikasıdır. Kavinin zayıfa tesallütü hiç te hür değildir.— 49 — yalnız şuursuz ve vicdansız hayatların felâketidir.. Belki kuvvetini şuurdan. fakat tasavvurların en alisi olan milliyet tasavvuru yani dinde. gayrı muntazar bir keyfiyettir. Millî Hareketin bütün evsafı hürriyetin bu saydığımız evsafıdır. Millî Hareket aynı zamanda ilmin. çünkü tamamiîe maddî bir hesabın mahsulüdür. taklitten. istiklâlsiz bir milliyeti teyit etmiyordu. mefkurenin yolunu tutmuştu. ne de basit bir fikirdi. Bütün kudreti cehitten. ne de bir hesabın mahsulüdür. ahlâkta. Millî Hareket dünyanın en hür bir hareketiydi. Millî Hareket hür bir hareketti. zira hesabm zıttıdır.. hiç bir eser sanatte haksızlığı güzel bulmuyordu. Hürriyet ruhun muazzam bir hamlesidir. Fakat ölünün diriye savleti hürdür. azimden geliyordu. zira her ne namda ve her ne içtihatta olursa olsun ilim. zira bu hareketi besleyen ne kuru bir hayal. belki bu bir tasavvur. Şimdi hürriyetin kat'i bir lisanla ifade ettiğimiz bu seciyelerini milletimizin hayatına tatbik edelim. onun için hür b'r hareketti. çünkü. hiç bir zevk. imtidat ve harikuladelikten ibaret olan bu sıfatları aynen ve tamamen milletimizin hayatında bulacağız. sonra hiç bir ahlâk meshebi esaretin bir fazilet olduğunu iddia etmiyordu. hürriyet varlığımızın en derin noktalarında» gelen bir sesin âlemdeki aksi sedasıdır. tekrarden. asırlık bir pulatikanın mukerreren iflâs etmiş eski diplomat zihniyetinin sahte bir taklidini yapmıyordu. müstesna. Millî Harelcet hür bir harektti.

ahlâkın. en. en genç bir millet eserinin fevkalâdeliğini göstermi şti. senelerce bu hareket devam etti. fert denilen bu içtimaî hüceyrelerin azamî hayatiyet ve azamî faaliyetiyle bir ve bütün olan maksada. hatta yalnız Türkiye sahesinda değil. hiç bir zaaf eseri göstermedi. Millî Hareketin hür olan sıfatları karşısında yunan hareketini yalnız makûs sıfatlarla tavsif edebilirsiniz. zenginine en fakirine. onlar imparotorluk taklidi yapıyorlardı t Biz devam ederken onlar dağlıyor.Denüebiiirki ilk defa istiptada karşı isyan ettikten sonra şarkta Kütülamare. garpta Çanakkale kahramanlıkları şek' ünde tecelli eden millî irade Mütarekeden sonra en yüksek şeklini bu Millî Harekette bulmuştur. san atin bir tercümanı iken onlarınki hak ve insaniyet denilen mefkureye isyan ediyordu! Biz vicdanımızın emrini yapıyorduk. müstevli iken münhezim . kuvvetlendikçe devam kudreti arttı. istilâya uğrayan topraklarda. vazifeye iştirakini temin ediyordu. Bu hareket Türklerin uzun bir muharebeden çıktığı ve silâhlarını teslim ettiği tarihte başlamış ve en diri. biz yaratırken onlar ölüyordu!. Millî Hareket hür bir hareketti. çünkü r hürriyetin en büyük alâmeti olan harikuladeliği vardı. Biz hak vadisine çıktık. Bu maksada yalniz hür Anadoluda değil. en küçüğünden en büyüğüne. Bizim hareketimiz mefkureden fışkırırken onlarınki hırstan damlayordu! Bizim hareketimiz ilmin. en yakınından en uzağına kadar bütün fertlerin.İşte millî harekette bulduğumuz kudretler temamile hürriyetin yaratıcı kudretleridir. zira en cahilinden en alimine. Bu hareket devam ettikçe zayıfhyacak yerde kuvvetlendi. bütün islâm âleminde maddeten ve manen iştirak ediliyordu^ Sanki bütün türk milleti ve islâm ümmeti yekpare olmuş gibi çalışıyordu.- 50 - haricî olan şeraitin makûs olmasına rağmen. Millî Hareketi sırf bir hareketi askeriye şeklinde görenlerin zehabına rağmen bu hareket butun müteakip ve müteselsil şekillerde devam edebilecektir.. Hiç bir inhilâl. Millî Hareket hür bir hareketti.

. "Ya istiklâl ya hiç!. safhaları neden ibarettir? işte bu kısımların mütalâası inkılâbın ruhiyatıdır.. Saltanat bu neviden hiç bir fikir vücude . Ben türk inkilâbını bu noktayı nazardan mütalâa etmek istediğim zaman onda başlıca üç hassa görüyorum ve bu hassalazı türk inkilâbmın ruhiyatı için mühim farikalar olarak kabul ediyorum: Birincisi: inkılâbın gayesinde ki. muayyen maksatları evvelâ tasavvur ve hazim etmiş ve bunu hiç bir safsataya meydan bırakmiyacak surette tespit etmiştir. fikri bu hükmün kuvvetini göstermiye kâfidir.Ki olan Yunanistan ne olacaktır ?. kudurmuş gibi nihayet kendi kendini ısıracaktır !. bilâkis ne gibilerini itibardan düşürdü. hedeflerindeki kat'i vuzuh. Yunanista durmayacak. Binaenaleyh bir psikoloji mevzuudur. bir de bu inkılâbın ruhu itibariyle... münakaşası caiz olmıyan kir fikirdir. hangi mefkureler canlanmıştı? Bütün bu meselelerin inkılâp üzerine tesiri neden ibaret olmuştur? Bunların tetkiki içtimaî noktayı nazara aittir. Mazide hangi müessiseler vardı. Türk inkılâbı nekadar geç olursa olsun. İnkılâbın bütün tarihinde tesadüf edilen ve bir fikri sabit gibi inkılâbın bütün edebiyatını dolaşan istiklâl fikri bu iddianın en kat'i delilidir. hangileri çürümüştür.. Türk inkılâbının psikolojik mahiyeti Bir inkılâp iki türlü mütalâa edilebilir : Onu vücüde geliren içtimaî mütekaddimleriyle. hülâsa inkılâbın tarihte değil. Vicdandan gelmiyen safil ihtirasların tabiati bir derece tefe'ül etmemize müsade ediyor. Halbuki bir inkilâp vücude gelirken kendisiyle birlikte ne gibi ruhî haletler doğur du ? Ne gibij kıymetlere vücut verdi. Türk inkılâbında istiklâl yalnız münakaşası kabil olmıyan değil. yaşayanların ruhundaki faaliyetleri.

Manialar.. İnkılâp böyle yaparak asîl ve iâyuhti olduğuna inanıyordu. Çünkü kuvvet aldığı membalar bir şahsın. Türk inkılabını besliyen kaynaklar doğrudan doğruya beşeriyetin idi. aynı âîemde kendisine mahsus bir seyir ve tekâmül vucude getirdi. Ne göreceğiz? Onun başında bulunan büyük adamın psikolojisini. Bu iki psikolojinin muvaziliği bizi şu felsefeye sürüklüyor Ferdin hayatında olduğu gibi> cemiyetin hayatında da tek ve mutlak bir istikamet yokturHayat istikamet tellerinden. Hareketlerinde sebat inkılâbın iradesini temyiz eden en mühim hassadır. Bunlardan birini. bir kaçını intihap etmek onlara . Üçüncü hassas şudur: Türk inkılâbı canlı cansız mevcutlardan mürekkep. milliyet. tehditler. maddeler. temayül ve istidad demetlerinden ibarettir. hatta ricatler. bir milletin menbaları değil. bütün tarihin. Şu halde türk inkılâbının farikası yepyeni fikirler olmasa bile. tamamiyle içtimaî menşeli kıymetlerdir. icap ve zaruretten başka bir kanun tanımıyan bir âlemde bir nevi icap ve zaruretten ibaret bir hareket olarak tecelli etti. iradesinde fizikî bir muayyeniyet. canlı mevcutlar gibi. fikirlerdeki hendesî camittik ve kat'i vazıhtık onu son derece temyiz edecek vasıflardandır..şamatalar.. seyyareler. Bu itibarla türk inkılabı âlemde mevcut olan sabiteler. Türk inkılabı ne kutsî sayılan ne de ihtiyar veya şayanı hürmet sayıldığı için sevilen insanların muhabbeti ile yaşamıyordu.. duygularında beşerî bir akis. medeniyet. bütün beşerîyetinidi. Her şeyden evvel fikirlerinde riyazî bir açıklık. ebediyet. Şimdi türk inkilabmı temyiz eden bu hassaları nazarıdikkate alalım. Türk inkılâbının ikinci böyük hassası taşıdığı duyguların âlemşümul olan kaynaklarıdır. hiç bir şey onun zarurî olmak ve tabiatın' icra etmekten ibaret olan varlığına sekte veremedi. İstiklâl.getirmemiştir. gibi duygular ki her biri ferdî veya hodbin bir hassasiyetin eseri değil.

fakat dakikalarca elini toprağa sokarak karıştırıyor. Hınzır tıpkı kötü insanlara benzer. Ben bu fikirleri yalnız tarz ve üsluba soktum : Bir ilk bahar günü bahçeye çıktım. Ali Osman bir bel vuruyor. Ali Osmana itiraz ettim : . onları temizliyorum. — Temizlemesen ne olur?! Ali Osman hayretle yüzüme baktı : — Ne söylüyorsun sen Efendi! Temizlemesem ne mi olur?! Ayrık her tarafı kaplar dikdiğin şey kaybolur. bunun kadar it canlı ne vardırki!. dedim. Ali Osman her zamanki gibi çalışıyor. Ali Osmanın faaliyetine dikkat ediyordum. Buradaki fikirlerin asıl sahibi kendisidir. dedi. Ali Osman ağa?. Sordum: — Ne yapıyorsun. Şu halde büyük adamlar milletlerini olduğu gibi sürükliyen insanlar değil. Ayrık sebzenin. ne de bir şeytandır. alelade bir insandır. — Bel belliyorum Beyim. Bahçıvan Ali Osmanın anlayışı Bahçıvan Ali Osman. Çok ayrık var. Nereye düşse orada biter..— 53 — vücut ve cismaniyet vermektir. Geçen sene benim bahçıvanimdı ve memleketine gidinceye kadar benimle çalıştı. çiçeğin düşmanıdır.. Dünyada bunun kadar arsız. toprak belliyordu. yabani otlan ayıklıyordu. artık iyiler yaşayamaz olur. Bilâkis diğerlerini terketmek onları dumura uğratmaktır. millet denilen temayül ve istidad huzmelerinden seçen ve onlardan bir iktidar yekunu vücude getiren san'atkârlardır. Ali Osmanın bu faaliyetinde vakit geçiren tenbel bir adamın kesik hali vards. Nereye bir tanesi girse orada fenalık c oğahr. Bahçıvanlığı ondan daha iyi anladığımı zanneden ben. nerede bir sapı bitse orayı kaplar. o ne bir evliya.

hayvandandan değil..... bir cemiyettir. O hınzır ayrık ayıklanır mı hiç?! O bir kerre toprağın altında kaldı mı.. irtica. tıpkı fena insanlar gibi gizlenir. Bahçıvan Alt Osm ana son sualimi sormak istedim: — Ali Osman ağa kaç senelik bahçıvansın? — Efendi. bir harstır. ise içtimaî hayat hakkındaki müspet fikirlerimizdir.— 54 - — İyi amma Ali Osman Ağa böyle ber birini elinle ayrı ayrı ayıklayacağına. ayrık öldü sanırsın amma o toprağın altında yaşar.. bir idare adamıdır ? "Bahçıvanlık. kim ki tohumu iyi seçer. "Tohum. Tam mahsul yetişeceği vakit birde bakarsın ki başını kaldırmış. bana söylermisin ?. kim ki mahsulünü yalnız ottan. — Canım Ali Osman ağa.. üzerine bir çapa vursan olmazmı?. o halde ayrıkları çıktığı zaman birer birer çekersin olmaz mı? Bu sefer Ali Osman ne güldü. taassup.. içinde ayrık değil. Artık gücün yeterse uğraş! Bütün emeklerin boşa gider. Şimdi Ali Osmanın kanaatini genişletiyorum: "Tarla.. yirmi beş! — Sence usta bahçıvan kimdir. Bu tavsiyemin hayattan aldığı bütün tecrübelere karşı geldiğini düşünürken gözleri evinden fırlar gibi oluyordu: — Delimisin sen Efendi?! dedi. — Kim ki evvelâ tarlasını iyice ayıklar. "Ali Osman. Ben tecrübeli bahçıvanın merakını takdir ettiğim için onu bir az daha söyletmek istedim. Bu hadler bir kerre malûm oidukt~n . gibi menfi bir hayattır. kendinden bile kıskanır. Sonra onu çıkarayım derken bütün mahsulü kaybedersin!. düzlersin. Bu sefer Ali Osman gülerek şu cevabı verdi : — Çocukmusun sen efendi! Hiç ayrığın kökleri toprağın altında bırakılır mı!? Sen çapa ile üstünü kesersin.. tüy bile bırakmaz.. işte o adam bahçıvandır Efendi. kimki iyi tohumu tam vaktinde dikmeyi bilir. "Ayrık. köklerini her yere salar. ne de yüzüme baktı.

2 — İnkılâbı "siyasî n diyerek daima gelip geçici bir şey sanmak. uzvî ve bünyevî olanları da vardır. İhtilâl mı.. şe'niyet olarak düşünülebilir. safii. Halbuki her ne de olsa.. bir emrivakidir. Gibi bir çok kelimeler ki mu- . Halbuki cemiyetin karnında olmiyan ve vakti gelmiyen bir İnkılâp zorla doğurtulamaz. demiş! Bunu derken de türk inkılâbını kastetmiş!. inkılâp bir emir. Halbuki inkılâp bir şe'niyet olduğundan. İşte vasıl olduğum netice şudur: Bir inkılâp her hangi tabiî bir hadise gibi ancak bir ilmi ve metodu olan insanlar tarafından doğru anlaşılabilir. 3 — İnkılâbı sadece tarihin ve içtimaî mukadderatın bir neticesi sanmak.. ruh. mutlaka bir fert tarafından istihsal edilebilir.. Bazı fikrî vaziyetler vardır ki inkılabı doğru anlamamıza engel olur: 1 — İnkılâbı kelimelerle düşünmek. inkılâp mı? Gustave le Bon bir "ihtilâl» bir "inkılap» değildir. Halbuki sathî inkılâplar gibi. 4 — İnkılâbı sadece bir adamın eseri sanmak. karacter. İnkılâp şe'niyet üzerinde kazanılmış bir zaferdir.. Niçin böyie yipıhmyor ? Bunu ilim ve hars müessiseleri mutlaka yapmalıdır. ali.sonra Ali Osman in kanaatini içtimaî hayatımıza da tatbik etmek mümkündür... O hatta maddî ve müspet bir şeydir. İlim yerine dram ve trajedi yazan bu güzel üsluplu adamın ne demek istediğini acaba yalınız ben mi anlıyamıyorum?! İşte ^'ırk. İnkılâbı tanımak lâzımdır İnkılâp bir kelime değildir.

Sadece eşyanın tâbiatine ve hayatın seyrine muvafık olmasıdır.. Daima ilhamkâr. . ihtilâl anî ve fevrî. inkılâp ise bünyevîdir.. ne onun güçlüğü ne de onun gençliğidir. Bir ihtilâle tekâmül kıymeti verdiren şey. Çünkü ezelî şe'niyetlere uygundur. Türk inkılâbı hak ve hakikattir. Bence Gustave le Bon şe'niyet fikirleri üzerinde çalışan yarı edip. inkılâp ise tedricî ve tarihîdir. fakat hiç bir zaman ikna edici olmıyan bir muharrir!. ihtilâl sathî. Yine aynı kanaata göre.harririn bunlarla kastettiği ilmî manaları anlamak hemen? kabil değil. Halbuki inkılâplar anî de olabilir.. Niçin bir ihtilâl bir inkılâp değildir?..ni biyoloji sahesinden sosyoloji sahasine götürmekte hata yoktur. "Yaratıcı tekâmül nazariyesi. Bu kanaat eski olduğu kadar da hayatın bütün vakıalarına uymiyan bir tedriç nazariyesinin eseridir. yarı mütefekkir.. Çünkü fikrin sahibine göre. cazip üsluplu bir muharrirdir.

Yen! hayat .

.

zihninde iıasıl olan inkilâp.. eski ahlâkî. Harbeden cemiyetler bünyelerindeki hüceyrelerin nesci değiştiğini de hissederler.Yeni hayat "Misaki Millî. hayat ve hakikat hissimiz bize içtimaî neviden şüphesiz hayırlı ve halâskâr.. Bizi şaşırtan en mühim sebepîererden biri belki içtimaî hayatımız hakkında mantık zorıyle edinilen müphem ve mahdut fikrimiz.„ fiilleriyle ifade edenlerin enfüsî hükümleri nasıl münferit ve mücerret bir merhamet yahut insaniyet fikrinden mülhem olursa olsun. daha doğrusu vakıalara uymıyan eski telâkkimizdir. bununla beraber mukavemetsuz bir cereyan içerisinde ferdî hayatımızın akıp gittiğini söylüyor. denilen mefkurenin baş döndürücü bir süratle terakki etmekte olduğunu görenler memnuniyetle karışık bir hayrete duçar olmaktan. kesmek. bu mefkurenin sihir ve kudreti gibi bu süratin imkânını da bir derece hesap ve mukayese etmek istiyorlar. muharebelerin içtimaî hayattaki müspet tesirlerini tetkik edenler gözlerini temamile hakikat üzerinde dolaşdırmışlardır. millî hareketin tarihini az çok asri bir feza içerisinde görmek biz İstanbul Türkleri için tabiî bir haleti ruhiyedir.. Muharebeler içtimaî tabakaları sarsan. tahminlerimiz fevkinde büyüktür. Muharebeleri sırf mekanizmesi noktai nazarından düşünüp "yıkmak. aynı zamanda tarifi güç bir gurur duymaktan kendilerini alamıyorlar.İşte bütün bu içtimaî ihtilâllerin ergeç vasıl olacağı bir tevazün ve . iktisadî manzumeleri yerinden oynatan zelzelelerdir. Zira Harbi Umumîdenberi Türk milletinin ruhunda. Malûmatımızın ve tecrübemizin mahdut olan unsurlarüe böyle bir hesap ve mukayeseye muvaffak olamayınca. Fakat akıl ve muhakememizin aczi ne derecede olursa oısun.

Şu taktirce senelerce harb eden bir cemiyetin kendi bünyesinde hasıı olan ihtilûlkâr hareketlerin bir tevazün haline girmesi emi tabiîdir. Bu fikirler alelade fikirler değil. gibi.— 60 — taazzi hali vardır.. Mütareke günleri bize aciz hükümeti tarafından terkedilen bir milletlerin nefsinden ve iradesinden başka desteği olmıyacagım anlattı. yani ahlakî hukukî zihniyeti de beraber degişmtir Bu uzun cidal hayatının bize öğrettiği hakikatler mutaaddittir Eski Türk-Yunan harbi bize idareyi mutlakanm Rumen'de aç ve çıplak bıraktığı neferlerin sefaletini gösterdi. Yeni Türkiye Devleti bu canlı fikirlerin vücudünden. Şu halde cemiyetimizin bünyesi gibi ruhu da. Bu günkü Türk milletinin hayatında görülen bu süratli yenileşme faaliyetini uzun zamandan beri mütemadi muharebeler. yeni . zamanda ve mekânda tahakkuknndan başka bir şey değildir. Yeni Türkiye Devletini eski Osmanlı saltanatının bilâfasila devamı addetmek nasıl doğru değilse. bütün müdafaaların tarihinden çıkan cani* fikirlerdir. Yoksa cemiyet böyle bir intizama mazhar olmadıkça payidar olamaz. Millî müdafaanın tarihi ise fenni usullerle idare edilen bu harbin manevî kuvvetlerle birleşince âlemde şeref ve istiklâlin yegâne müdafii olabileceğini^ bizimle beraber âleme ispat etti. Harbi Umumî bir millet için siyasî ittifakların her ne temin ederse etsin. bünyesinden temamiyle hariç kalan mahiyetini gösterdi. Harp nasıl bir hali tabîî ise sulh ve sükûn da onun kadar tabiî bir haldir. mütevali felâketler neticesinde hasıl olan tahavvüîlerin zarurî bir neticesi olarak telâkki etmek doğrudur Meşrutiyet iptidalarından beri devam eden bu içtimaî tehavvüîler neticesinde gerek maddiyet ve gerek maneviyet: sahasinde bîr çok kuvvetlerin tecellisine şahit olduğumuz. bir takım zayıf kıymetlerin de feyz ve kuvvet kespettiğine şahit olduk. Çanakkale müdafaasının öğrettiği hakikat türk milletinin namus ve istiklâl mefkûrasine verdiği kıymettir.

içtimaîdir. hukuk. bunun akisleri olmak »lâzım gelir. Bu akisleri ve neticeleri görmek için her şeyden evvel Demokrasinin ne olduğunu vazihen ifade etmek mecburiyetindeyiz. Halbuki Demokrasi memleketin bütün ahlâk. hukukta. Milletçe nasıl yenileşdikse devletçe de yenileşmek zaruretindeyiz. o halde bu değişikliğin derecesi ve mahiyeti anlaşılmalıdır. Demokrasinin ne olduğunu anlamak için de bu sekilin tamamiyle zıddı olan Kast devrine iraei nazar etmek lâzım geliyor: . Çünkü yeni hayat milletin nefsine itimadından doğmuştur. Demokrasi nedir? Memleket hiç bir tarihin idrak etmediği ve hiç bir memleketin şahit olmadığı muazzam bir inkiiâbı vücude getiriyor.dinî. Çünkü siyasî inkilâplar da . Bu eser karşısında ilimin sağır ve dilsiz kalması mümkün değildir.. ahlâkî ve iktisadî inkilâplar gibi . o halde bunun neticeleri hukuk. Afakî bir surette tetkik edilmeleri lâzım gelir. Yahut ta Demokrasi bu neticelerle alâkadar olmıyan sathî bir değişikliktir. terbiyede.— 61 — «devlet hayatımızı eski devlet hayatımızın tekerrürü ve taklidi şeklinde tekâmülünü beklemek te o derece doğru değildir. Es3reti hürriyete. ahlâk. terbiye lisaniyle vazihen ifade edilebilir. yeisi ümide. Binaenaleyh ahlâkta. terbiye ve maarif sistemini değiştirecek derecede derin. içtimaî tahavvüllerdir.. ademi imkân tahvil eden büyük irade şimdi de Demokrasinin icabatını mutlak surette tatbik ediyor. adamının adi siyaset yapması caiz değildir. Gerçi ilin. binaenaleyh onların da afakî bir mevcudiyetleri vardır. Diğer cihetten ya Demokrasi içtimaî hayatımızın esaslarını sarsacak derecede derin bir inkılâptır. siyasette. binaenaleyh ati mutlaka bu nefsin şeref ve izzetine lâyık olacaktır. fakat siyaset ve siyasî inkilâplann ilmini yapması neden cayiz olmasın?!.

ırk. Butun insanlar sınıf. ecnebilerle temas etmek. Demokrasi devrine girmiş bir cemiyetin seciyeleri Kastlarî devrindeki cemiyetin bu seciyelerine tamamiyle zıddır. 2 — Kastın erkek efradı için meselâ diğer bir kasttan kız almak. Kast dahilinde rahiplerin. Aralarında taksimi amel yoktur. Demokratik cemiyette sınıf teşkilâtı yoktur.- 62 - Kastlar Hindistanda yaşiyan ufak cemiyetlerdir.. demircinin oğlu demircidir. meslek. aynı kıymeti haizdirler. muharibin oğlu muharip. 4 — Kastlar arasında bir nevi umumî vahdet olmakla beraber. Bu devrin insanlarında ne fikren. Bunları demokratik cemiyetlerden temyiz eden seciyeler şunlardır: 1 — Kast dahilindeki fertler aynı hukuka malik değildir. Hiç kimse diğerlerinin ne mafevki ne de madunudur. zürram arasında hukuk farkları vardır. rahip muharibin mafevkidir. 3 — Kastın efradı mesleğini intihapta da serbest değildir. gibi birçok fiiller memnudur. . cins. her Kast diğerinin son derece muhasımidır. meshep farkları nazi itibara alınmaksızın müsavidirler. Bunlar büyük günah teşkil eden fiillerdir. diğer bir kastın yemeğini yemek. Binaenaleyh meslek* ihtisas verasetin bir tabiidir. atıldır. Çünkü bu cemiyetlerde meslek intihabı aile ile mukayyettir. Cemiyetler kastlar devri dediğimiz bu İbtidaî şekli idrak etmişlerdir. ne de fiilen cevvaliyet yoktur. Şöyle ki: t — Demokratik bir cemiyette fertler kanun nazarında aynı hukuku. Meselâ muharip zürraıa mafevki. muhariplerin. Muhtelif meslek erbabı arasında hukuk farkları mevzuubahis değildir. 5 — Kast devrinde cemiyet son derece hareketsiz. Demokrasiye ise en geç vasıl olmuşlardırÇünkü Demokrasi içtimaî tekamülün son merhalelerinden biridir. Meselâ rahibin oğlu rahip.

hem de fiilen cevvaldir.. 4 — Kast devrindeki husumetler Demokrasinin meslekleri arasında yoktur. husumet değil. Demokraside meslekler taksimi amele ve tesanüde müstenittir Demokraside meslek zümresiyle meslek zümresi arasındaki his. hem fikren. zümre ile zümrelerin. Meselâ Demokrasi ferdi istediği cemmiyetten kız almakta ve istediği yemeği yemekte ve ecnebilerle temasta ve buna mümasil olan bütün fiillerinde serbestir Hiç bir dinî kayıtla mukayyet değildir.. ferdin hem cismanî hem de ruhanî melekelerini azamî derecede ve serbesce neşvünemaya mazhar olmasından tevellüt eden ahlâkî ve insanî bir "şahsiyet» şeklinde hürriyet.2 — Kast dahilinde dinî bir mahiyeti haiz oian bir çok fiiller demokratik cemiyette lâdinî bir mahiyeti haizdir. Bütün ou şartlar ve'neticeler toplanarak denilebilir ki :Demokarsi Adalet mefkuresinin tecellisidir. şeklinde hürriyet.. şeklinde hürriyet. Bazı kimseler bu müsavatçılığın bir vahime ve müsavatçılık mücadelesinin sunnî . bilâkis muhabbettir. bütün vatandaşlar için aynı hukuku kabul eden "Müsavat. millet ile milletlerin müsalehasından mütevellit "tesanüt. Hürriyet. şeklinde hürriyet. kendi kuvvet ve kabiliyetinin müsade ettiği mesleği intihapta serbes kalmaktan ibaret olan "müsavat. Meselâ alimin oğlu demirci olabileceği gibi. 5 — Demokratik cemiyette fert son derece fail.. bütün vatandaşlar için vicdanın kabul etmediği veya muvafık bulmadığı velayete tabi olmamaktan ibaretan olan " dünyevilik. Meslek intihabı Kastlar devrinde olduğu*: gibi aile ile mukayyet değildir.. şeklinde hürriyet. demircinin oğlu da alim olabilir. 3 — Demokroside fert istediği mesleği. Şu takdircs demokratik cemiyetlerin seciyelerini hülâsa etmek istersek diyebiliriz ki bu hülâsa "Hürriyet.. O Kastın bir zerresi değil.. Cumhuriyetin bir şahsiyetidir. istediği veçle intihapta serbestir. ten ibarettir.

Tarih ve içtimaiyat onu yunan medeniyeti kadar eski buluyor. bazı inkilâbçılar da aynı mefkureyi incilden istinbata kadar gidiyorlardı. Nitekim Demokrasi mefkuresi de ilk defa Avrupa milletlerinde zuhur etmiş değildir. Bu gün bütün avrupa milletlerinde ve bizde Demokrasi ve Cumhuriyet şeklînde tecelli eden mefkure de tarihî dinlerin zuhuru gibi içtimaî hayatın tevelit ettiği bir zarurettir.. sadece tarihin bir mucizesidir. Rönesansin edebiyatı yunan felsefesinin mahsulâtı gibi bu mefkureyi de takdir ve tepcil ediyordu. Aynı mefkurenin uzun bir husufe oğradıktan sonra tekrar tecellisi bir günlük iş olmamıştır. İnkılâbı şu veya bu vasıta ile. içtimaî zaruretlere tekabül etmedikçe cehalet yüzünden payidar olmasını akil bizzat nefyediyor. Kim iddia edebilir ki türk tarihinde bu mefkure tekevvün ederken onun terkibine milletini aldatan Sultanların hatırası. O. Buna bu gün de mutavaat etmemek belki mümkün olurdu._ 64 - •olduğuna âkanidirler.'in verdiği hamle ile hareket etmekte idiler. Bilâkis bu mefkure bazen siyasî bir şuur gibi ronesan'dan beri tenvir ede ede zamanımıza kadar gelmiştir ve bütün asrî milletleri sarsmıştır.. Fakat ne büyük zarar ve istiraplarla ve ne büyük tehlikelerle!. Filhakika Büyük adamlar yanhz hayatın boğuk ve kısık sesini işidebilenlerdir. . tefsirler ve iddialar arkasında yaşayan ve değişen bir cemiyetin iştiyakı idi. Gerçi ilmin ve felsefenin tarihinde mefkurelerin bile vahime ve cehil eseri olduğunu söyleyenler gelmiştir. Söyleyenler ve söyletenler pek çoktu. Müttehidei Amerika istiklâli mücadelesinde görüldüğü gibi. şu veya bu şekilde yapıp yapmamak gerçi ellerindedir. Fransa İhtilâli Kebirinin kahramanları ruhen rousseau'nun "tabiat. O da bütün bu şiirler. Tırabulusta.. Çanakkalede. fakat mefkureyi halk ve icat etmek ellerinde değildir. Balkanlarda.Fakat hiç bir zaman içtimaî mefkureler gibi milyonlarla insanın vicdanını saran kuvvetlerin zaruretleri. fakat söylenen birdi. umdesile ve "Contrat social.

JHi unutmam. Bizden evvel ders alanlar kendisine atfen şu sözleri söylemişlerdi. ilim muhabbetini de vücude getiriyordu. İstipdat.- 65 - Arabistan da ölen meçhul Mehmetierin âhı da karışmamıştır. hatta en •ufak tacrübelerden bile mahrum bulunuyordu. İşte size bu cismin terkibi». kimyanın alat ve edevatından. fakat ellerimizi hiç bir şeye sürmeden dışarıya çıkardık!.zatin derslerinde hem ilmî fikirler. sırf Saltanatın1 JHrdarüİfünnunü olduğunu göstermek için yaşatıyordu.kendime gıda yaparım!.. şim5 .. rengini de tebeşirin renginden anlarsınız!. Diyen ilmine mağrur kimyakerin AbdüJ Hamit istipdadına karşı bir isyanı idi. . Fakat hiç olmaisa olanı anlaması ve anlatmasıdır. :Bu sözler bütün hayatını tecrübe ile geçirmiş ve "Beni kuyuya atsalar yine aç kalmam. İnkilâpta yarım yoktur.bu vasıflarına rağmen Vasil Naom Beyin dersi. o Zamanki Darülfünnunun. hem de bediî bir mahiyet vardı.. Darülfünunu âncârk bW hareket ve inkılâp yapmak için değil.. Lâkin bu cismin kokusunu tebeşirin kokusundan. inkılâbımız gözleri karartacak derecede başımızı döndürüyor.. Filvaki o zamanki Darülfünnunun kimyahanesin de ancak bir kaç «eza dolabı vardı!. fcir' gün. Fakat bütün ... kuvvetli ifadesini ve kuvvetli telâkkileriyle bizde ilim fikrini.. Hocamız tecrübelerinin kıymetli •neticelerini bildirirken açık. Biz tahsilimizi Meşrutiyetten evvel İstanbul Darülfünunu Fen Şubesinde yaptık. Hocalarımız arasında müteveffa Vasil Naom Bey gibi hüdayinabit olarak yetişmiş meşhur bir kimykker ve büyük bir mürebbi bulunuyordu... kimyam sayesinde. Bu . Bu kimyahaneyi ancak bir iptidaî mektebi müzesi gibi ziyaret eder. inkılâbın âlemden beklediği cesaretlerine ve tehlikelerine iştirak olmıyabilir.

mutlakıyetin bütün idare şubelerinde vardı. Çüdkü bu devir de hiç bir şey. Mümkün olduğu kadar günü geçirmek ve yarın için yine yarım tedbirler düşünmek. hiç bir şey esaslı ve tamam değildi. arizî endişelerden salim bir surette. Aynı tarih bize şu üç hakikati bariz bir surette ispat ve ilân etmiştir: 1 — Bir millet ne kadar cahil ve maddî medeniyet itibariyle ne derece geri olursa olsun. Türkiye. her şey yıkıldı.. hiç bir maksat zahirî.- 66 - diki DarüimuaHiminin koridorlarından birinde dolaşırken Darülfünunun ziyarete gelmiş olan ecnebileri gezdirmekte olan bir memurun şu sözleri söylediğini işitmiştim: "Darülfünnunu gösterin diyorsunuz. tarihinin en kara ve betbaht günlerinde bu camiayı. parça parça kanaatler taşıyan. Bu tekasüf neticesindedir ki ecnebi istilâsı. tesadüflerin eseri idi. esaret... istiklâl ve şerefini muhafaza etmek heyecanını duyduğu müddetçe ölmüş . sıkıcı tereddütlerle doludur.. Saltanat.„. zayıf fertler arasında dağılmış kalmıştı!. Hukuk. Meşrutiyet devrinde aynı teceddütlere mani olan müteaddit fertlerin kararsızlığı idi. Burada gösterecek hiç bir yok ama'israrınız üzerine yine göstereyim !. Meşrutiyet tarihi fasılalı. Sultanın iştipdatı idi. Mutlakiyet devrinde esaslı teceddütlere mani olan. tabiî.. perakende olarak helak olan millî kuvvetlerini ateş ve hararete kalbeden mihrakı buldu. zarurî şartlar dahilinde vazedilip halledil-.. Her şey vukuatın. Fakat esasen bu devrin de evvelkinden farkı yoktu. Bu noksan. miyordu. olan bu tarih içtimaî ve siyasî hayatın her nevine şahit oldu. bir ferdin. Bütün bu eserler. Hülâsa mutlakiyet maarifi bir gösteriş ve idareyi maslahat maarifiydi.. Abdül Hamidin bütün dehası işte bu noktada tecelli ediyordu!. Bazen iyi bazen fena bazen müterakki bazen mütereddi.. Sanki içtimaî hayat. bütün kudret ve hamlesiyh tecelli için yekpare bir ruh ve ceset bulamamış. iktisat hey şey böyle eksikdi. Harekatı Milliyenin tarihidir... O zaman hiç bir şey ciddi..

Adaletin ilk şartı müsavattır.— 67 — sayılmaz. 2 — Asrî kahramanlık. fakat milletini. şehir.. aile. hiç bir ferdin ve hiç bir sınıfın sultasına maruz kalmamaları. Bu netice.. bütün vatandaşların aynı hukuka malik olmaları. Ei verirki bu heyecana mihrak olacak tarihî kahramanım bulsun. yeni bir millet yaparken ve yeni bir tarih yaratrıken büyük adamların müracaat ettiği tek usul vardır: Tarlayı baştan aşağıya temizlemek ve yeni binayı yepyeni malzeme ile ve yepyeni nispetlere göre inşa etmektir. bir heyecan ve irade kahramanlığı olduğu kadar. servet farkı olmaksızın bütün vatandaşların millî hayatın feyizlerinden ve nimetlerinden istifadesini temin edecek olan kanunları ve müessiseleri vücude getirmektir. Cumhuriyetimizin temelleri Mutlakıyetin ve meşrutiyetin bir mantığı olduğu gibi. sahibi bir vatan ve milleti olarak idameye muvaffak olmak büyük bir dirayet ve fikir eseridir. Âksitakdirde inkılâp hali hayatımızı maziye iade şeklinde ricatle neticelenmez. içtimaî feyizlerden. vatanını şan ve şeref. vatan ve millet namına ölmek büyük bir iş. ilim ve teknik kahramanlığıdır. Müsavat. Şu takdirce cumhurî hükümetin ilk mühim vazifesi fertlerin veya sınıfların sultasına mâni olacak. o da yarım ve yama fikirleridir. asalet.. büsbütün ihtilâle münkalip olabilir. cumhuriyetin de bir mantığı vardır. İnkılâbın birleşmiyeceği yanlız bir fikir vardır. . Cumhuriyetin esası adalettir. içtimaî nimetlerden istifade etmeleri ve içtimaî bir meslek intihabı hususunda bütün vatandaşların aynı vesaite mazhar olmalarıdır.. 3 — Yeni bir eser vücude getirirken. Şan ve şeref. hayat için kazanç mevzuubahsolurken büyük bir ziyandır!.

Taki cumhuriyet inkılâbı aristokratik ve monarşik devirlerin müstehaseleri şeklinde yaşıyan ölü telâkkilerden büsbütün azat olabilsin.. evlâdıpı tahsil ettirmek şerefinden mahrum kalmamalıdır. tır. bir haksızlıktır. iradeleri tahrik edebilecek bir hayatiyet kazanması da lâzımdır. süthaneler.. Bunun çaresi içtimaî tesanüt teşkilâtı vücude getirmektir. Cümhurî devlet bu içtimaî hakslzlıklan bütün kuvvetiyle tamir ve teiâfi etmek mecburiyetindedir. hukukî ıslâhatı idare eden mihver fikir. iptidaîden .ajiye kadar bütün mektepler tahsile müstait fakir çocuklar: için meccani olmalıdır. vicdanlarda şuurlanmasi. hep bu umdenin vücude getirdiği müessiselerdir. Bu müsavatçılığın hukuk ve kanun şeklinde tecessüt etmesi kâfi değil. Servet ve onun terakümü sahibine bir tai kim imtiyazlar ve nüfuzlar temin etmekle kalmayıp servetolmıyanların dolay isiyle mahrumiyetini ve servetliye karşı esareti neticesini de tevlit etmektedir... Bizde vakıf en ziyade tesanütçülükten kuvvetini alan demokratik bir teşkilâttır. sırf fakir olduğundan dolayı. kanunları ve mahkemeleri gibi mekteplerinin de hayatını müsavatçılık esası üzerine tensik etmeli. Devlet. ahlâk. Hastahaneler. işte bu "müsavatçılık. Bu tesise yalnız deylet değü. . ruhlarda... müsavatçılığın bir şeklidir. Onun için cumhurî devlet. Bu. cumhuriyet esasına sadık kata mak mecburiyetiyle talî ve ali tahsilde "boursewlar. vakıflar tesis etmelidir. sandıklar.. Şöyle ki cumhuriyet içinde fakir bir aile. aynı zamanda tarih.. "tesanütçülük.- 68 - Cumhuriyet içinde adlî. aşhaneler. namı altında adalete hizmet ederken bu hizmeti bir yandan da mekteplerinde ve maarifinde tesis etmek mecburiyetindedir. Cumhurî devlet "Muaveneti içtimaiye. belediyeleri ve diğer cemiyetlerde çalışmalıdır. çocukları himaye ve fukara cemiyetleri. Fakat asrî cemiyet içinde müsatçıhğm en büyük düşmanı servettir. edebiyat ve felsefe dersleriyle bu kıymetleri takviye etmelidir.

böyle şahsî kanaatlere nüfuz etmek değil. Cumhuriyette hiç bir kimse filân akideye sahip. zabitesine müracaat edemez. muhakemesi hilafında kabul ettirilemez.. Cumhuriyetin mektepleri bu bitaraflığı yalnız münakaşayı mucip olan akideler hakkında değil. Hiç kimse şahsına ve ailesine ait olan hususî ahlâk va hayat telâkkilerinden dolayı tecziye olunamaz. Bu devletin mektepte tedrisine muvafakat edeceği manevî c'ersler ancak tarih veya içtimaiyata müstenit. Binaenaleyh din ile devletin yalınız nazarî olarak değil. aklı. mefhumlarında tophyabiliriz. ister metafizkî bir mektep. Bu manevî kuvvet ister dinî bir akide. vatandaşlara zoria. Devlet insanları zorla mutekit etmek ve zorla zahit kılmak için kuvvetine. Bu kıymetlerin mühim bir kısmını "hakimiyeti milliye ve hürriyeti şahsiye. Cumhurî devletin asıl vazifesi budur. kabili içtihat oian mes'eleri şu veya bu suretle düşündüğünden dolayı takbih veya tezyif edilemez. . ister siyasî bir içtihat şeklinde olsun. hatta müspet mahiyeti olmıyan ahlâkî tedrisat hakkında da göstermelidir. Devletin fertlerden talep edeceği şey. Hürriyet. filân mezhebe sâlik veya filân siyasî kanaate malik olduğundan ve kabili münakaşa. vatandaşların manevî kuvvetlerin sultasından azade olması demektir. hürriyet ve müsavat esasları üzerine kurarak yapar. millî hayatm temeli olan müşterek kıymetlerin masuniyetini temin etmektir. yani ilmî neviden dersler olabilir. Devlet bu vazifesini bir yandan kanunları ve zabitesiyle yapmakla beraber bir yandan da tedrisatına dünyevî bir seciye kazandırarak ve millî terbiyeyi hâkimiyati milliye. fiilî olarak ta ayrılması lâzımdır. Cumhuriyeti yükseltecek olan kafaları ancak bu müspet tedrisat sayesinde yetiştirebiliriz.Adaletin ikinci şartı hürriyettir. Hiç bir akidenin hürriyet esasını yıkacak surette neşrine muvafakat etmezken her hangi maddeci^ intifaiyeci veya iftıkâriyeci feylesofun ahlakî kanaatlerini genç nesillerin ruhuna zeredilmesine muvafakat etmemelidir.

. Çanakkale harbi bize asgarî madde ile mücehhez mefkûreci birordunun cihan ordularına karşı koyabileceğini türk ile gayır arasında insanlık itibariyle hiç bir ayrılık olmadığını söylüyordu. Suvallerinde birine verdiğim cevap şu idi: Zannediyorum ki siz milliyet şuurunun zuhuru tarihini sormak istiyorsunuz. Bu milliyet şuuru bir yandan milliyyetçi ve halkçi bir devlete. açhklar. Bu sırrî.. meb'dei yoktur. Çünkü şuursuz olarak mevcut olan milliyetin tarih'. sarayın istipdadına ve israfına rağmen Türkün tükenmek bilmiyen hayat cevherini meydana çıkardığı için genç ve mektebli zabitlerin ruhunda şiddetli bir milli" yetçilik veya halkçılık heycamnı uyandırdı. . Bu zat on altı senelik inkılâp tarihi. Bu itibar ile eski Yunan harbi türk neferini çıplak bir halde gösterdiği. bilhassa Millî Harekâtın safhaları hakkında bir eser yazacaktır. On altı senelik hayatın seyrini iyiden iyiye tetkik etmiştir.— 70 — İnkılâbımız ve fikirler Geçende Türk inkılâbının hararetli takdirkârı olan bir Amerikalı ile görüştüm. Bütün bu vukuat türklük şuurunun bir kuvvet fikri haline gelmesi için kâfiydi. Bu mülakatımız benim için çok istifadeli oldu. Her millette olduğu gibi bizde de muharebeler. zulümler gibi içtimaî akibetler doğuran kitlevî ve bünyevî hareketler bu şuurun uyanmasına sebep olmuştur. Balkan muharebesi bu intibahın diğer bir amili oldu. bize hem milliyet ateşi ile yanan cemiyetlerin iradesini hem de millî idareye malik olmıyanların şeametini gösteriyor. belki her kuvvetin mefkureden. Bu harp. ve hükümet idaresinde saçın sakalın hiç bir kıymeti olmadığını. dinî kıymetlerin şiddetin kaybetmesiyle birlikde şuursuzluk nahiyesinden şuur nahiyesine girmiştir. Netice malûmdur. iradeden. samimiyetten geldiğini öğretiyordu. Çünkü bir Amerikalının nerlere dikkat ettiğini ve neleri öğrenmek istediğini anlatıyordu.

Cemaatin de. fakat hiç bir tatbikatçı ve hükümet adamı tarafından kollanılmadı. Üçüncüsü: bu ananeci ve tahribkâr cemaatleri idare için müracaat edilecek vasıtalar tekrar. Bu zatin muhtelif şubelere. Bir kere mütefekkirlerimiz böyle bir mektebe zaten muhtaç bir halde idiler.. Durkheim'm mütefekkirlerimiz arasında süratli intişarı muhtelif sebeblerden ileri gelmiştir. hangi felsefeler en çok hükmüran oldu?.. içtimaiyatı olabilirdi. Sorbonne'da tahsil etmiş ve bizzat müteveffanın derslerini takip etmiş . fakat ne olduğu ilmî surette bilinmiyordu. nede bu amil. Le Bon'un açık ve cazibeli ifadesi. fertlerin de bu tekâmülde bir şey olduğu hissediliyor. Bu tarihin mütefekkirleri nastl çalıştılar? Bu tarihte hangi ilimler. Eserleri bu suhuletine ve cazibesine rağmen yalınız okundu. telkin gibi mihaniki ve nihayet pisikolojik fiillerdir. Le Bon'nun bizde müspet denilebilecek bir fikir neticesi vücude getirebildiğine kani değilim. hususiyle oldukça amiyane olan düsturları ve nassî hükümleri henüz içtimaî meseleleri müspet surette tetkike alışmamış olan memleketimizde kolayca ve çabukça intişârını temin etmiştir._ 71 — bir yandan da dünyevî ve cumhurî bir idare şekline inkılâp •etti. muharriklerdir. feretlerin iradesi ve mihaniki telkin ve tekrarlarıdır. Ferde fert rolünü. Doktor Gustav Le Bon' dur. Bu zatin eserlerinden alınan başlıca iki fikir vardır: Bunlardan biri: cemaatler ananeci ve tahripkârdır. bilhassa kavimlerin içtimaî ruhiyatına dair olan kitapları bizi çok müteessir etmiştir. İkinci merhalede fikirlerinizi en çok tenvir eden mütefekkir içtimaiyatçı Durkheim olmuştur. Diğeri: bu cemaatleri idare edeır. İtiraf etmek lâzım gelir ki Meşrütiyettenberi bizde en çok okunan zat. Çünkü inkılâbımızın her günkü tecrübeleri bize ispat ediyordı ki içtimaî tekâmülün amili ne cemaatlerin kör ve şuursuz ihtilâllari. İşte Durkheimcıhk tam zamanında Türkiyeye naklediliyordu. Bu mektep Durkheim. cemaate de cemaat rolünü verecek müspet bir mektebe ihtiyaç vardı..

hayat amüstenit olan tekâmül mezhepleriydi. Bu tekâmülcülük vicdaniyat sahasine girdiği zaman vicdan felsefeleriyle karşıtaşmıyor. Fakat münhasıran akla. Çünkü içtimaiyat bize halkçı ve cumhuriyetçi bir devletin. Binaenaleyh içtimaî hayat hadiseleri ne derece izah edilirse edilsin yine şu sualin cevabını vermek ihtiyacı baki kalacaktır: "Nereden geliyoruz?. Çünkü insan için "nasıl?.. hukukta. Devlette. Bizde Darvincilik yalnız hayatiyat sahasinde kalmıyor. ahlâkıyat ve vicdaniyat sahasine de giriyordu. iradenin de malûmlarını cem ve bel'ederek düşünen bir felsefe» .. Bunlar ya dinî esasta hayat. vücut telâkkileri veya maddeye. Çünkü ilim nekadar müspet olursa olsun bir felsefeni» yerini tutamaz. Bununla beraber müspet içtimaiyatçıhk fikir tarihçemizin son merhalesi değildir. terbiyede. iktısatda vücude gelen bütün tahavvülleri doğrudan doğruya bu mektebin kanadtlarine raptedebiliriz. "niçin?. münhasıran maddeye istinat eden her hangi felsefe değil. hep birden akim. îşte bence inkılâp tarihimizi en çok tenvir eden mektep budur. kâinat.âleminde ki bütün ihtilâllere bitmiş nazariyle bakılabilir.. müessiseleremize kadar tesir etmiştir. Hususiyle Gök Alp gibi bu mektebin en selâhiyetdar bir mümessili kendi aramızda bulunmakta idi. millî ve insanî bir hukukun yine dünyevî ve müsavatçı bir terbiyenin faikiyyetini müspet bir kaanat olarak kazandırmıştır. Kısaca söylemek lâzım gelirse maddeciliğin.— 72 — olan gene müderrislerin tedrisatı da bu işi çok kolaylaştırdı. hissin. nereye gidiyoruz? biz neyiz?. saheyi boş buluyor ve bütün genç fikirleri istilâ ediyordu... Hülâsa bu içtimaiyatla beraber türk fikir . sualini sormak ta o derece tabiîdir. Bu sualin cevabını ancak felsefe verebilir. tekâmülcülükün bu tecellisi türk harsi için çok tahripkâr idi. sualini sormak tabiî olduğu kadar. Evvelden beri Türkiyede felsefe namına hükmünü icra eden mektepler vardı. Müspet içtimaiyatçıhk Gustav Le Bon'un fikirleri gibi yalınız hafızada kalmamış..

Hususiyle "Batınî ben.daha iyi anlamak lâzımdır.'e çok kıymet veriyordu. hendesî vücutlar arzetmezle. Onları .. ne de ilmin gayrıdır. Bergson felsefesinin esası içtimaiyat ta dahil olmak şartiyle terkibine bütün müspet ilimlerin son mutalarını almaktır. Gerçi Darülfünunumuzda Le bon mevzubahs bile edilmez. Hülâsa. takdis edilir. belki ilmin mutaları üzerinden kâinata tevcih edilen külli ve mutlak bir nazardır. fakat Durkheim ve Bergson içtimaiyat ve felsefe tedrisatımızı şiddetle alâkadar eden iki mühim şahsiyettir. Halbuki Bergson. Bu sebeple iki şey biri birine zıt farzedildi. Evvelemirde Begrsonçuluk Durkheimcıhğın bir aksülameii gibi telâkki edildi! Filvaki Durkheim mektebinin tedrisatında içtimaî muayyeniyet fikri içtimaî kadercilik şeklinde anlaşılmaktaydı. Bu büyük ilim ve felsefe mekteplerinin tedrisatından memleket çok faide görmüştür. Mefkuremiz kuvvetli. Gerçi Le Bon bu gün sadece bir hatıradan ibarettir. Fakat Durkheim ve Bergson yaşamaktadır.. tekniğimiz. Bersgonculuk ne" ilmin aynı. fikirler. zayıftır Mefkureler heyecanlı mevzulardır. Hususiyle mütearız olması lâzım gelmiyen iki tefekkürşubesi gibi. Mefkureler duyulur. felsefesini ruh âleminde hürriyete istinat ettiriyordu. Nitekim bizde de bu? suale cevap veren o oldu. Tahakkukları. toprağa inmeyenleri zamanla . Fakat Beragson tamim edildikçe hakikati daha iyi anlaşılacaktır. Bir de Bergson'un felsefesi mistisizm gibi anlaşıldı! Çünüku her felsefe gibi o da batını idi. Bergson'da ne bu mistisizm nede içtimaî muayyeniyetin inkârı yoktur. yere... fikir inkılâbımızın tarihinde bu üç zatin ismi mühimdir. düsturlar gibi kat'i.İşte bu felsefe Bergson'unkidir.

zengin ve güzel bir İstanbul görmek İstanbulda yaşıyan herkes için bir gayedir.. bu zekâyı kullanacak malumlar. sıhhî.. Fakat bugün bu mefkure de tahakkuk etmemiştir. Medeniyet dediğimiz bu vasıtalar. Güzel memleket. içtimaiyat/ ilimlerinin kanatierine sığınan bir takım amelî bahislerin. Mefkurelerin fikirleşmesi. der. birden tahakkuk edecek cinsten gayeler değildir. fakat okadar. hakikati de. Fakat bugün mektep görenlerin adedi inanılmaz derecede azdır?. bütün akıbet bizim irademize. \ bütün fenlerin hizmetine muhtaçtır... güzel iktisat. bizim ihtimamlarımıza bağlıdır. Niçin böyledir? Çünkü mefkurelerin sahesi vicdan sahesidir.. denilebilir ki ne iktisat..__ 74 — •olur.. Zekâ olmazsa. ikincisi edememiştir. Temiz. Mefkureler tahakkuk etmek için vasıtalar ilmine muhtaçtır. O.. doğru hareketlere muhtaçtır. fikrî kıymetlere henüz vücut vermemişizdir. cemali de. ne de uziî.. ne konfor. Mefkure bize "Koş. Eakat bunlardan birincisi tahakkuk etmiş. Aranılan ne asabî. hep doğru fikirlere. fikirler. ameliyeler . hakkı da. Bugün siyasî hürriyet ve iktisadî refah heyecanlar vardır? Bunlar inkılâbımızın en büyük hedefleridir. mutlak ve inkıtasız bir faaliyet değildir. ilimler yoksa. Frkat burada iradenin delâletini iyice kavratnahdır. Duyduğumuz iktisadî. Bir mefkure hakikate geçerken bir takım şekiller alır. düsturlaşması hayli güçtür. her şeyi orada hulacaksin. riyaziyat.. Bundan ilerisi. Esasen aynı günde. tabiiyat. ne de maarif sahesinde hiç bir mefkuremiz henüz tahakkuk etmiş değildir. Tahakkuk etmek talihinde olan mefkurenin ihtiyacı eşyanın tabiatine muvafık olan bir faaliyettir. hem de fenne muhtacız. güzeli şehir. kemali de.. yürü. O halde siyasî saheden sarfınazar. Mefkuremize vücut vermek için hem ilme. Türk ülkesini vücude getiren bütün vatan çocuklarının ilk mektep tahsilini görmesini kim emel edinmiştir?.. güzel maarif.. doğru düsturlara. bu faaliyet neye yarar?. O bize mukadderatımızın istikamet veçhesini gösterebilir.

şimdi muhtaç olduğu bir şey vardır o da. Benim istediğim sade. Türkler ve Türkiye zanedildiğinden çok fazla idealistir. türk Celisi Mustafa Rakımı.tnecmuası mefkuremizi edebiyat semalarından hakikat meydanına indirecek yegâne ağırlıktır.. Taliki. iktisatta. Büyük İnkilâplar ve yeni teknikler Dün Millî Mecmua idarehanesinde eski bir hattatla görüştüm. avrupalı gibi bütün. Mademki Türkiye.at yazılarından ayrılan zevkimize acıyan insanlarla hasbıhal etmek istiyorum. mektepte. Şehirde. fen. Nesih. Yesari ve Yesarizade kalemiyle işliyen Türklerdi. Biz Türklerin san. teknik.. Benim yazı tarihi ve yazı bediiyatı ile uğraştığımı bilen bu zat bazı sualler sordu.at yazılarının tarihinde ne büyük bir kudret ve muvaffakiyet gösterdiğini her müdekkik kabul eder. sağlam bir vukufa sahip olan teknik adamlarıdır. bedialar vücude getiren yine onlardır. elektirikte. vukuf. Şimdi lâtincenin kabuliyle eski san. köprüde. Rik'ayı icat eden.. adlarını verdiğimiz akıl.' Türkler için silâhsız ve muharebesiz bir Avrupaya istila mevzuubahstir. türk Rıkası Mimtaz Efendiyi. ilim. mefkuresinin insaniyet aleminde tahakkukunu istiyor. Galatasaray hat muallimi *zzet Efendiyi vücude getirdikten sonra daha ne yapabilecekti ? ! Hattatlığın muasır bir san'at gibi zevkimizi terbi- . Sülüs. Şeref için ölmesini bilen bir millette idial zaafı nasıl tahayyül edebilir?! Milletimizin bu müfrit mefkûreciliğini daralamak için realisttik. materiyalistlik istemiyeceğim. Celi yazılarına büsbütün bediî bir huviyyet veren Türklerdi. Fakat türk Sülüsü şeyh Hamdullah Efendiyi. türk Taliki Yesarileri. maharet. asabî bir lisan yapan yine Türklerdir. hesap. sahelerine akın etmektir. ondan ince. basit bir şeydir. Reyhaniden. Hafız Osmani. Divaniden.

Bu gibi şekil san'atlerinin inkişaf mi daim ve tekâmülünü ebedî kılan şey. Büyük san'at inki lapları için yeni teknikler lâzımdır. Mustafa Rakımın elifleri ne kadar canlı olursa olsun bir heykel değildir!. hep üç budüe birden istinat etmeleri ve bu sayede yüksek bir teknikle genişlemiye kadir olmalarıdır. Hattın doyurmadığı ruh ve zevk ihtiyaçlarımızı zaten resimden. çizgi ve renk san'ati olmaktan ziyade bir manazır ve terkip san'atidir. Çünkü bu san'at Garp yazılarında olduğu gibi tarihî zaruretler neticesinde inkişaf imkânlarını. heykelden almıya mecbur idik. Yesarilerin Talikleri ne derece insicamlı olursa olsun bir peysaja muadil olur mu?! Hülâsa Türk hattatlığının hat sahasindeki tarihî muvaffakiyetleri ne derece parlak olursa olsun bunun ilelebet devamına imkân yoktu. Nasıl ki mimari bir şekil san'ati olmaktan ziyade bir hacım ve kitle san'atidir. Onun için istikballeri namına teessüre hiç bir sebep yoktur. Eski harflerin yegâne müdafaa noktası olan güzellikleri maatteessüf tarihî bir tekâmülün mahdut-ve muayyen merhalesinden fazla bir şey değildir.. Halbuki bu kabiliyet yazıda yoktur. hatta bütün varlığını iki budun arasina hasretmiştir. Resim._ 76 yede devam edememesinin sebebi kendisindedir. .

Gazi .

.

Hüseyin Ragıp Bey Harekâtı Miiliyenin bidayetinden beri fikir sahasinde çalı* şanlardan biridir. Eserin sahibi sabık Ankara matbuat umum müdürü Hüseyin Ragıp Beydir. düşmanıarmızın husumet eseri olarak telâkki ettikleri bu muzafferiyet hakikati halde biz Türkler için bir vazife. ne de temamiyle siyasî bir eserdir. Şon zamanlarda Anadolonun Paris mümessilliği refakatinde olarak Parise gitmişti. Muharrir büyük muzafferiyetten evvel yazdığı bu eserin mukaddimesi olmak üzere ilâve ettiği satırlarda diyorki: "Dostlarınızın mukabeleyi bilmisil. Millî hükümet namına ilk vazifeyi İtalyada görmüştü. Ragıp Bey bu hizmette bir sene kadar çalıştı.Türk Harekâtı Milliyesi ve Mustafa Kemal Paşa Bu serlevha son günlerde Paris te neşredilmiş fransızca bir eserin adıdır. istiklâline hürmet ettirmeyi bilen bütün milletler için mukaddes olan vazifedir. Gerçi hakkımızın müdafaasından sonra böyle bir eseri neşretmek faidesizdi... "Türk Harekâtı Milliyesi. nin ser muharrirliğini deruhte etmişti.. Müteakiben matbuat müdürlüğü ile hükümetin ninıresnıî bir gazetesi olan "Hakimiyeti Milliye. türk matbuatını takip edemiyenlere tanıtmak istemiştir. vatanına. ne tamamiyle edebî. en şayanı dikkat saflıklarını türkçe bilmiyen.. Bu muharrir arkadaşımızın Anadolu vukuatına dair fransızca olarak neşrettiği eserin hususî bir ehemmiyeti olacağını tahmin etmek güç değildir. şerefine. Fakat heyhat! Tecrübeleriniz bize göstermişti ki: Cidali men' için dünyanın en dehşetli manialarını bile yenmek muzaffer ve haklı olmak . Muharrir bunda millî hareketin en canlı noktalarını.

Büyük Millet Meclisinin küşadı. Görülüyor ki muharrir " Harekâtı Milliye. Mustafa Kemal Paşa.„. yangın yerlerini. ruhundan bahsediyor onu yetiştiren muhitleri gösteriyor. Puntusçular. bu üstüste yıkılan kara yurtlar?.. Yunanlılar tarafından yakılan çocukları.. her ruh yeis ile dolu!. "Tür Harekâtı Milliyesi. vazifesini izahla kalmayıp kibir ve gurur ve istilâculuk hırsiyle masum kanı dökmenin müthiş akibetlerini göstermek lâzımdır. İkinci iasil Meclisi Millinin ilk günlerindeki Ankarayı anlatıyor. fakat küvvetH. ihti farları seçiyor. Bu tek. her taraf harabe. fakat yine meyus olmuyor. BIPyBik adamların aimhitleri >vei terbiyesi noktasından okadar^py&ffiı 'dikkat . kadınları. buğazlanan evlatlarını müdafaa efmek hususundaki hakkını. bu fenapezir maddenin ötesinde "Vatan. Üçüncü fasılda muharrir Mustafa Kemal Paşanın şahsından.. tepedeki kaleleri seyrederken meyus olmuyor. zira dünyada öyle kuvvetler vardır ki yalnız bir milletin kendi vatanını. namı verdiğimiz müstesna tarihin en mühim noktalarından bahsediyor. Ekalliyetlerin hukuku.Icâfi değildir. zira mümin adâmhutkü iftitahîsîbi söylerken orada toplânnhşf olan elli millet vekilinin kalbine ateş ve iman Serpiyor.. esir Antalyayi da görüyor. Aynı adam gözleri önünde esir îstandolu. istilâya uğrayan toprakarını. Bu fasıl Meclisi Mebusanda Sinop mebusu Rıza Nur Beyin verdiği acı takririn suretiyle bitiyor. Her taraf kara.. Türk ortodoksçuluğu. esir İzmiri. esir Adanayı. İstanbulun işgali askerîsi gayet kısa bir parçadır. İşgal günü Üsküdar iskelesinden vapura binen bir Türkün gördüğü ve duyduğu şeyleri anlatıyor. zira milletinin ebedî olan hayatiyetine iman «diyor Ve ö kuvveti kalp»ilemeclise giriyor. Yalınız bir adam. çünkü bu toz ve toprak yığını arkasında. çünkü esarete tahamül ' etJemiyecekf ir.bu ufak mukaddimeden sonra atideki fasıllara ayrılıyor: İstanbolun işgali askerîsi. mahkûm edilen istiklâlini. denilen manevî ülkeyi görüyor. Artık herkes iriâthybr ki turk milleti kurtulacak.

Burusada buğazlanmadı. Türkiyenin siyasî vahdeti ise "akalliyetlerin mektepleri.. Pontusçular bahsinde türk vatanında yaşıyanların cinayeti tasvir ediliyor... yani " hukuksuzluğunu „ anlatıyor!. size son bir ihtar! Kan dökülmesine meydan bırakmayın. Bu kısım Anadolu hükümetini bir "hükümet olarak düşünmiye alışmamış olan milletler için kısa bir ders olacak! "Ekalliyetlerin hukuku „ bahsinde " Türkiye de ekalliyetlerin zulmü „ nı anlatıyor.. elinde hapsoluyor. " Ankara Hükümeti „ müteakip faslın mevzuudur. Pontusçularla türk ortadokusluğu eserin kara beyaz iki sahifesidir. Ecnebi tesiriyle vatandaşlarına silâh çekenlerin akibeti söyleniyor. Türkler belki asırlardan beri ekalliyet yılanlarının dişleri arasında buğazlandı!. Zavallı Türkler! Hab il ile Kabil faciasındanberi dünya bir kin ve iftira dünyası oldu. Hüseyin Ragıp Bey burada hiç bir şey gizlemiyor. menafimiz ve hâttâ kendi menafimiz aleyhine olarak hariein teşvikatına kapıldınız. Türkiyenin serveti " ekalliyetin sarrafları.olan bu bahis de güzeldir. Dahiliye Vekâleti "Ey Pontosçular. Fakat beyhude zahmet değilmi.. "Kim kimi buğazlıyor? ! „ Sualine cevap veriyor: Türkler yalnız İzmirde.. Daha sonra Dahiliye Vekâletinin bu asılara karşı neşrettiği beyannameyi tercüme ediyor. Hükümet isyanınıza nasıl cevap vereceğini biliyor. türk milleti düşmanlarına karşı mevcudiyetini müdafaa ettiği bir sırada. büzülüyordu!. anlıyna sivri sinek sazdır derler!.. millî hükümetinize isyan ettiniz.. Hülâsa Türkiyede haktan mahrum olan bir millet var amma hangisi?!. le tehdit ediliyordu!. siz silâhlarınızı vatanına çevirdiniz. Türkiyenin saadeti "ekalliyetlerin nefsaniyetiyle. köyleri yağma. her hakikati söyliyor. . Fakat o tarihdenberi hiç bir iftira sana edilen kadar zalimane değildir.. insanları katlettiniz. Türkiyenin midesi "ekalliyetlerin ispirtosiyle» eriyor. Muharrir Yunanistan müslümanarının hukukundan bahsediyor. Bu kısımda Millî hükümetin bütün istihaleleri doğru ve anlaşılır bir tarzda yazılmıştır..

Türkiyeyi uzaktan tanıyanlarla Türkiyeyi Türk sıfatiyle tanıyanların yazıları arasında çok fark var. Durgun denizin üzerinde bir takım uzun ve siyah lekeler kayıyordu. malûm cevap. Artık tepeye varmıştık. türk olan.». Daha ileride muntazam bir surette kazılmış istihkâmlar vardı. Bu levha en muhayyel mevzular kadar zengindi.. adeta bir hayaldi.. Buğaziçinin tepeler arasından görülen bir parçası uzaktan yağlı boya bir resim levhasına benziyordu.. Ragıp Beyin türk ortodokslanndan ve papa Eftim Efendiden bahseden mekalesi Anadolu seyyahatimin bazı hatirauyandırdı: Niğdede. Hulâsa "Türk Hareke! MilliyesiM... türk zevkine tabi olan milletdaşlarımızın refahını temin den bir papasın hissi selimi daha çok hayırlı imiş.. Uç hakikat Dün Kısıklıdan Beylerbeyi üzerine iki üç arkadaşla yürüyüş yaptık. Bunlar muhtemel Anadolu akınlarına karşı İngilizlerin gerdiği tel örgülerin enkazıydı.- 82 - gelin teslim olun. malûm mukabele. ayrı bir dinden olan fakat ırkan Türk olduğunu bilen ve bu fikrini bütün hayatında dindaşlarına neşreden Akdağlı Eftim Efendinin hissi selimini gösterdi. odalarını türk zevkine göre süsliyen bu Ortodoksların mukadderatını düşündürdü.. türkçe giyinen. Çakal dağına yaklaştığımız vakit ayağımız yerdeki tellere takıldı.. hatta evlerini. Bunlar İstanbolu işgale gelea . Bu hayal diğer bir hayali davet etti: Beş sene evvel bir sabah Binbirdirekte Millî Talim ve Terbiye Cemiyetinin konferans salonundan Marmaraya bakıyordum. ve dedim ki bin nazariyeden» bin farziyeden. muharririnin kendine has olan dikkati ve millî meselelerdeki isabetli hükmü itibariyle fransızçe bilenler için okunması çok faideli ve çok zevkli bir eserdir. Kayseride türkçe konuşan.

. Sakarya ve büyük taarruz harplarını idare ettikten sonra cumhuriyet esaslarını kuran adamın muvaffakiyet sırlarını bilmek ve yeni .. Avrupa istilâsına karşı koyan. te bu taatıta. Bu "hayalî Mustafa Kemal.— 83 — galiplerin tekneleriydi. elinden tespihi düşmiyen bir zattı. Onun şahsını bir çokları gibi ben de tanımıyordum. her taraftan menfi bir mukabele. Acaba bu iki hayal arasındaki büyük hakikat hayatının muayyen bir dakikasında atıl ve mihaniki bir memuriyet vazifesi yerine istiklâlin zevkini duyan ve ölümün kokusunu kokhyan bir insanın iradesi değilmidir?. Belki hiç!. zulüm ve şekavet görüyor. Şimdi denizde bunlardan eser bile yoktu. Paşa melekler gibi masum.. Şübhesiz Çakal Dağından görülen denizin hatırası da bir hayale kalboldu Fakat bu iki hayal arasında bir hakikat yokmu?! Harakât Millîyenin tarihi! O tanh ki en ümitsiz. sevinçle kabanyordu. milletin hakimiyetine varıyor. bu masumiyet ve tevekkeldeydi!. istiklâle... Herkes gibi ben de onun şahsi etrafında bir takım hayaller vücude getiriyor ve " hayalimin Mustafa Kemali „ ni tahlil ile uğraşıyordum.. O insan ki bir gün Ankaranın toprak evleri üzerinden ufuklara bakıyor ve vatanının istikbalini seyrediyordu. İşgal günlerinin kara hatıralariyle dolu olan gönlüm hayretle. vücude getirdikleri hayalleri de büyük bir alâka ile takip ediyordum. fakat nihayet zafere.. Dünden beri otuz otuz beş saat geçti. İnönü. „ diyordu. beni nasıl meşgul ediyorsa başkalarının onun hakkında hasıl ettikleri fikirleri. Paşanın bütün muvaffakiyet sırları işte bu ibadet. Belki de " ya her şey. Bunlar arasında en çok şayamdikkat bulduğum abit ve zahit bir zatin tasviridir: Bu zate göre İnönü muzafferiyetlerin kazanan Kemal Paşa sabahlara kadar ibadet ve taatle meşgul olan.. tarih ve ilim nazarında ne kıymeti olabilir?!. veliler gibi mütevekkildi. bu zan sahibi için nederece tabiî ve masum olursa olsun.. en kara bir günde başlıyor. yahut hiç!. Bu his.

paranın. ilmî terbiyenin. ilmî velayetin. hiç bir hayat için bitmiye mahkum. bir yandan ali bir hessasiyet. bu mefkurecilikte millî.. ilim adamlarının. Nice bu muvaffakiyetin unsurlarını şu üç noktada toplamak mümkündür: Evvelâ: maddenin yani silâhın. pilânın. maddî kuvvetler esir. Bu üç nokta bir millet programının esasları değilmidir? Söyle ki: Evvelâ : milletçe her sahede ilmin.. Salisen: îki şartı ihata eden bir hayat felsefesi. âlem bir âlemi imkân. mevkiini. ilin: müessiseltrinin. ilmi zihniyetin. Saniyen: Bazan maşerî bir vecit. İlmin vatanında ilimden başka hiç bir şeyin sultasını kabul etmemeliyiz. iman yerine yesi koyan başlara!. bir yandan bütün ilimlerin ve tefekkürlerin fevkine çıkan metafizikî bir itikat. her şey müdir ve mütefekkir bir zekânın iktidarına. bazan ahlâkî bir mecburiyet. insanî. bence millî harekâtın bütün felsefesi bu üç noktanın vucude getirdiği müsellestir.. nüfusun. hiç bir millet için tarihi münkariz denilemez.. yazık ilim yerine vehmi.. vatanî.. İşte bir yandan ilim ve zekâ. . ehemmiyetini takdir eden ve bilmukabele bunları idare eden bir zekâ. ilim. Türk milleti için bu muzafferiyeti vucude getirdikten ve bu üç mefhumun delâletlerini tarihle. bu flsefeye göre maddî kuvvetler esasen fani. ilim saltanatının mutlak surette hakimiyetini temin etmeliyiz. vukuatla ölçtükten sonra acaba bütün içtimaî teşkilâtında. manevi kuvvetle hür.. manevî kuvvetlerle beslenmiyen maddî kuvvetler nihayet zevalpezir.. istikbalin anahtarı büyük adamların elinde. fen. Sonra. hesap zekâsı. tarihî şekilleriyle bütün beşerî kıymetler dahil. eşya ve hadiseleri idaresine muallak. harptaki tesirini. bütün icraat ve İslâhatta yine bu üç noktaya istinat etmek mümkün değilmidir?. ilmî tedrisatın. manevi kuvvetler baki.- 84 - nesillere doğru olarak bildirmek borcumuzdur. bazanda bediî bir hesasiyet şeklinde tecelli eden yüksek derecede mefkurecilik.

Benim maksadım hadiseyi sırf bir cemiyet hadisesi gibi nazarıitibare almak. Salisen: müstakbel nasillerin terbiyesini idare edecek olan hürriyet ve imkân felsefesini en mücerrep. terbiyemiz bir vicdan terbiyesine inkılâp etmelidir. Büyük adamın şahsı Türkiye Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin şahsı hakkında suikast havadisi bir haftadan beri bütün memlekette çalkanmaktadır. Buna mukabil bütün memleket cok mühim gördüğü bu suikast teşebbüsünü şiddetle felin etmiştir. idare hayatımızı. ruhlar daki harareti için lâzım olan şartlan. hükümetimiz bir vicdan hükümetine..- 85 - Saniyen: Millî.. intişarı. Şimdiye kadar gazetelerde tesadüf ettiğimiz resmî ve gayrı resmî malumat gösteriyor ki bu teşebbüs kuvveden fiile çıkmak için hazırlanmıştır. bununla bütün maddeci ve bedbin olan felsefelere mukabele etmeliyiz.. fertlerin ve cemiyetlerin hadiselerini tetkik eden ruhiyat ve içtimaiyat ilimlerinin zaviyesinden bir kere daha görmektir. terbiye ve tedrisatımızı. ahlakî. insanî. Tarihinden ibret ahp almamak yine milletlere. Evvelâ türkcemiye tinin Mustafa Kemal Paşanın şahsına karşı gösterdiği bu derin hürmet ve alâka ne ile tefsir edilebilir? Bu alelade bir riya veya bir taklit eseri midir? Yoksa içtimaî bir dalâlet midir? Vaka türk inkılabına ve Paşanın şahsına en çok .. neşriyat ve felsefemizi alâkadar eden bir mahiyettedir. yine büyük adamlarına ait birer imkândır. terbiyeyi vucude getirmeliyiz. en millî bir felsefe gibi kabul etmeliyiz. Bu üç şart aynı zamanda hükümet teşkilâtımızı.. teşkilâtı.. bediî kıymetlerin hürriyeti.

kafa. içtimaî vicdanın doğurduğu yine içtimaî nevinden bir kanaattir. zahiridir ?. sıhhi ve bediî refahını da temin ede- . tşte cemiyete ait olan bu karar ferdî zekâlar ve mücerret mantıklar tarafından ne derece tenkit ve tenzil edilmek istenirse istensin şimdiye kadar umumî mahiyetinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Bence şudur: Türk heyeti içtimaiyesi Mustafa Kemal Paşanın şahsını türk milletinin selâmetinde bir " amili mutlak „ olarak tanımaktadır. içtimaî bir tecrübenin. denilsin ki " Bu hürmet ve alaka sırf şeklîdir. Paşa milletin istiklâli ve refahı hakkında vicdanının sesini duyduğu günden beri hep aynı tarzda. Paşa herne vadetmişse yapmıştır ve bütün bu mazhariyetler rahatla. fedakârlıkla. Bu kanaati istiklâl tarihinin bütün safhalariyle elde etmiştir. Türk milleti onun idare ettiği ve onun kanşdığı bir millet meselesine şeytanî kuvvetlerin karışamıyacağına inanıyor. aynı irade türk milletinin halde veya istikbalde ki ktisadî medeniyetin.- 86 - düşman bir insan tarafından mütalâa edilsin farzedelim. Türk milleti bu büyük adamın şahsı hakkındaki bu layezal kanaati bir günde yoktan elde etmemiştir.„ Fakat hadiselere dikkat edelim ve türk milletinin tarihî hayatını düşünelim. hep aynı gayelere yaklaşmıştır. O halde millette Paşanın şahsına karşı tavî surette duyulan bu muhabbet ve taktir duygusunun tabiî sebeplerini düşünmek lâzım geliyor. iziyetlerle. Hiçbir mecburiyet bu muhabbeti türklerin kalbine tahmil etmediği gibi hiçbir sebep de sunî bir hassasiyeti bir milletin hayatında devam ettiremez. huzurla ve sırf para ile olmamıştır. Şu halde türk milletinin Mustafa Kemal Paşa hakkındaki bu şuuru ne bir tesadüfün. aynı kuvvetle çalışmış. Aynı millet insanlara muhabbet etmek gibi nefret etmek tecrübesini de mükerreren yapmıştır. ne de bir zilletin eseridir. Bu. Şimdi meselenin ikinci safhasına geçelim: Türk vatanının tamamiyetini ve türk milletinin istiklâlini temin eden aynı . darlıkla olmuştur.

. zaıyf kaplilerin bile hayat ve kuvvet aldığı bir menba ve mihrak vazifesi görmüştür. hususiyle şahsi bir çok ümitsizlerin. bünyesindedir. Hayatta bu kadar büyük bir icaz sahibi olan birMustafa Kemalin istikbali için en kuvvetli bir ciheti camia. gibi mülâhazalar ilimi olmayan bir anlayış tarzından başka nedir?. İşte " Biri gider biri gelir. O halde Paşanın şahsı hakkında türk cemiyetinin heyecanını bir de yarın şuuriyle izah etmek mümkündür. İstikbalin tarihi tetkik edilsin. cansız bir izan İtayım olmuştur. Fakat ne gariptir ki halkın bu hissi selimi bazı münevverlerde bozulmuş. Yaradan hep cemiyettir ve içtimaî bir kadercilik eseri olarak milletleri muhtaç oldukları güzideleri hep bulacaklardır. Fakat her tarafına basdıkca kahraman veya dahi çıkaran bir makine gibi bir cemiyet mefhumu sakattır. Bu suale doğru cevap verebilmek için yine maziyi hatırlamak mecburiyetindeyiz. cemiyetin teşkilâtında. Evet gerçi içtimaî hadiselerin ilk izahı cemiyetin kendisinde. bir kaç Mustafa Kemal daha yetiştirir. tesanüt ve vahdet mihveri teşkil etmesi kadar tabiî bir şey olamaz. onun yerine kuru mantık. Bu anlayışa göre fertlerin hiç bir kıymeti yoktur. Fakat bu anlayış ne ters bir anlayıştır!. millet sağolsun. bu kuvvet. Bir milliyet. müteredditlerin. En çok milliyet taraftan olan içtimaiyatçılar bile bunu idda etmemişlerdir. Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin şahsı böylece en bitaraf ve en afakî bir tarzda tetkik edildiği zaman ona büyük adam. Paşanın mazideki eserini sırf askerî diye takyit etmek delâletten değilse bile hamakattendir.- 87 - bilecekmidir? Mnstafa Kemal Paşa yalnız büyük bir asker sıfatıyla millî faaliyeti kendi sahesıne münhasır kalmış bir zat değil midir?. görülecektir ki Paşa bu mukaddes kavganın her devrinde her şeyden evvel milletin ebedî hayatına iman eden mefkûreci gibi çalışmış. aynı zamanda kahraman ve müteceddit sıfatlarını vermekte mütefekkir olan bir insan tereddüt edemez. bir istiklâl .

fakat onu işliyen bir sanatkâr da lâzım. Fakat esarete girmişti.— 88 — olmak için gerçi bir cemiyet mevcut olmalıdır. dehanın çocuğu.. Bu zekâ her gördiğünü içine alan.. her şey açık. Bu kuvvetler neden ibarettir? Eevvelâ zekâsının hayret edilecek bir derecedeki "açik görmek kabiliyeti. Milletler için büyük adamları tanımak çok hayati bir meseledir.. Sinanın bir camii gibi bir sanat eseri. Bu liyakatten istifade edip onu müstakil kılacak sanatkâr kimdi ? Tarihin bütün sırrı işte burada. ve hadise- .yutan ve içinde kaybeden aç zekâlardan değildir. Eğer bu sanatkârın sinirleri olmasaydı ve damarlarında ki kan öyle dolaşmasaydı. berrak. aldığım olduğu gibi . her fikir bir hududa malik.. Mustafa Kemalin zekâsında hiç bir fikir karanlıkta. Evet cemiyet var ve lâzım. Michel-Ange'm bir heykeli.... herhangi mfitevassıt yaradılışlı bir Mustafa bir Kemal o sanat eserini vücude getirebilecekti. Evet türk milleti şüphesiz ki istiklâle çok lâyıktı. şahsiyetini tarif etmek güç bir iştir. Milletler bu büyük adamların asırlar ve batınlar verasetinden topladığı hilkat ve yenilik cevherlerini kullanarak tabiî kuvvetlerin servetinden istifade etmiş oluyorlar.. Ve o sanatkârın iradesi oderece mühim ki bu iradenin hayır gibi şerre de taluk etmesi için içtimaî hiçbir mani yoktur. her fikrin doldurduğu bir boşluk vardır. hiç bir mefhum askıda değildir. ilhamının mey vasidir.. Milletleri yalınız itaat eden koyunlar farzetmek çok yanlış bir teşbihdir. faak büyük adamlarını da birer kukla farzetmek ondan daha az yanlış mıdır?. Mustafa Kemal şahsiyeti Mustafa Kemal gibi büyük bir adamın. Fakat şahsiyetini vücude getiren büyük kuvvetleri seçmek daha kolaydır. Aksine. Fakat bu milliyet bu istiklâl Rübens'in bir tablosu. bu zekâ şeinleri.

Mustafa Kemal şahsiyetini vücude getiren son büyük hassa iradesinin hususiyetidir. Mustafa Kemalin büyük kalbini görmek için ferdî hayatından uzaklaşmak ve bu kalbin beşeri muharriklerini uzaktan seyretmek lâzım gelir . Mustafa Kemal mistik tarihçilerin kabul ettiği gibi türk milletini "basübadelmevt».. Bu Büyk adamın ruhî şahsiyeti ne derece şayanidikkat olursa olsun insanların tarihinde oynadığı rol ondan daha şayanı dikkattir. Zekâ Mustafa Kemalinin türklüğü işte bu noktadır. Hiç bir hadise.. sırrına mazhar eden esrarengiz bir fert te değildir. " Mutedil adam „ mefkuresi bu hilkati katiyen ifade edemez. Mustafa Kemal şahsiyetini vücude getiren ikinci hassa Kalbindir.. medeniyet. Bu iradenin haricî tesirler karşısında bir türlü bozulmuyan bir muayyeniyeti.^ gibi büyük ve beşerî neviden kıymetlerdedir. Mustafa Kemalin zekâsında bulduğumuz açıklığın eşini medrese kılâsiklerinin şekli ve lisanı olan belagatlerînde değil. Mustafa Kemal tarihî kadercilerin anladığı gibi türk milletinin alellâde bir mümessili.çünki bu kıymetler o azameti vücude getiremezler .- 89 — leri dayıma süzen ve yalnız kendisine yarayan cevherleri kabul eden ve her sunî. ve tarihî mukadderatın sadece neticesi değildir.. Bu kalbin azameti meselâ arkadaş hissi yahut aile muhabbeti gibi ferdî hislere çok civar olan dar kıymetlerle değildir .. belki türk halkının tarihî akli seliminde bulmak mümkündür.. artık meyve vermiyen hasta . her yalan.. hiç bir ölüm korkusu şimdiye kadar onu tuttuğu yoldan çevirmemiştir..belki milliyet. her muvakkat şeyi kovan bir tabiat cihazıdır. şaşırmiyan bir istikameti vardır.. Bu beşerf neviden kıymetler bu kalbi o derece kaplamıştır ki diğer ufak kıymetlerin orada tam bir seyrini bulmak mümkün bile değildir. insaniyet. Mustafa Kemal hayat ağacının kuruyan. ebediyet. Büyük adamın iradesi tabiatin bütün kuvvetleri gibi zaruretin. icabın bir tecellisidir.

yahut hiç bir fikirciye müyesser olmıyan bir zekâ ile anlaması ve hiç bir milliyetçiye.. Bütün aşılar gibi bu medeniyet aşısının da hakikî kıymeti ancak meyvelan kemale geldikten sonra anlaşılacaktır. ona mükemmel bir medeniyet aşısı vuran.ağacın hayatını fırtınalara. . kurtlara terketmiyen. Onun için Mustafa Kemalin turk tarihindeki mevkii eskiyi tamire.«dallarım hiç acımadan kesen. yahut hiç bir milliyet sanatkârına müyesser olmıyan büyük bir ihtirasla bu düşünceye inanmasıdır.. Gazinin en büyük eseri Bence Gazinin en büyük eseri Türk milletinin yaşamak kabiliyetini hiç bîr inkılpâıçya. bütün medenî hamlelerini kovahyan yaratıcı kudreti işte bu ( Anlayış ve duyuş tarzı) dır. yahut ayrı cinsleri yakiaştırmıya çabahyanların yeis getirici rolündan tamamiyle ayrıdır. kıskanan emsalsiz bir sanatkârdır. Çünhi bu büyük adamın elan aklıma hayret veren bütün maddî teşebbüslerini idare eden. onu daima gözliyen. O. hatta içtimaî muayyeniyetçiliği bile şüpheye düşürecek derecede iradîleşebiliyor. böceklere. bu rol bazan içtimaî kaderciliği inkâr ettirecek. Onun için türk inkılâbının ispat ettiği hakikat şudur: İçtimaî tekâmülde büyük adamların rolü yalnız büyük olmakla kalmıyor.mütevekkil bahçıvanlar gibi . yeni türkleri bir mabut gibi yoktan var etmiş olmasa bile. fakat bu aşıyı vurduktan sonra . hakiki ölümden muhakkak kurtarmıştır.

Tipler .

.

fakat zekâ aptallarına karışmasın diye "irade aptalları.. Ribot' nun irade hakkındaki bu tasnifini diğer kabiliyetlere de sokmak. Onlar için yalnız madde âlemi. başkalarının iradesiyle haraket eden otomatlardır. güzellik idraki yoktur. malik olmak kabiliyetinde de bulunmıyan insanlardır. zevk belaheti mutlaka fikir belahetini istilzam etmez. İradenin aptalları olduğu gibi zevkin de aptalları vardır. zevk hususunda budala kalabilir!. taklitle geçer. İradenin aptalları haricin tesiriyle. Bütün hayatları diğerlerinin vücude getirdiği güzellikleri hiç anlamıyarak. Ribot. mutlaka fikri aptallığı icap etmiyeceğin gibi. zevkin aptalları ise gayrın zevkiyle geçinen mukallitlerdir. Bir insan fikir ve ilim hususunda münevver olmakla beraber. incelik. hendese. güzellik hissinin de dahileri vardır. güzellik.. İnsan vardır ki hesap. Bunlar haricî tesirlere maruz kalan cansız mevcutlar gibi mihaniki bir surette hareket eden cehitsiz ve aizrasiz kimselerdir.. . nefsinde bulmıyan insanlar bu sınıftandır.. kimya.. bence kabildir: İradenin dahileri olduğu gibi meselâ zevkin. gibi baıslerde gerçi zeki ve malûmatlıdır. karar verse bile icra edemiyen. çünkü kararını icra için lâzım gelen cehit ve gayreti sarfedemiyen. diyor!.Zevk aptallar ı Meşhur ruhiyatçı Ribot "İradenin hastalıkları.. Bunlar incelik. fakat sadelik. Ribot bunlara " aptal „ demek istiyor.. irade aptallığı.. Bunlarda güzellik şuuru. sadelik. Bu nevi aptallar kendiliklerinden ne bir güzelliği idrake ne de bir güzelliği icada muktedir değildirler..ya göre iradenin dahileri olduğu gibi aptalları da vardır: Kendi kendine karar veremiyen.... hikmet. hiç bir hisse malik değildir. hakkındaki eserinde bir sınıf iradesiz insanlardan bahısediyor. güzellik hususunda bir aptal ve yahut bir cahildir. Hakkında hiç bir fikre.

mütevassıt. İnsanlardaki bu fikir ve zevk farkları miltlerin hayatında da olacak. Bu dereceleri yalnız istidat ve veraset noktasından değil. gözle icade gayet müstait. İkisinin arasında aptal. bir aptal değildir. Fakat mümarese ile inkişaf edebilir... meknuzdir.. güzellik cehaleti karşısındayız demektir. Netekim her âlim olmıyan insan. Adam vaıdır. bütün kabahklariyle be- . Zekânın derecesi vardır. lâkin bu istidadı tahsilsiz. bir milletin hayatında da derece derece zevkli zevksiz devirlere ve bu zevkte derece derece belâhet ve dehaet anlerina tesadüf etmek mümkün olacak. ne söylemesini. bir milletin hayatında büyük bir hamelin icapettiği rehavettir. Hattın bir ucunda aptallar. gabi. mümaresesiz kalmış. gayet duygulu.. dehası işlememiştir. gözle idrake. ahmak. Her birimiz yaradılışımız itibariyle zevkin derecelerinden birine dahiliz. derece derece insanlara tesadüf etmek mümkündür.. öbür ucunda dahiler bulunur. o zaman güzellik belâheti karşı smda değil.Güzel namına ne varsa farkına varmaksızın yakarlar yıkarlar !. Kabiliyet daima kabiliyet olarak mevcuttur.. Yunan.o nevi aptallıklarından olacak! . Belki bu. hüsün kâinatı. hüsün kanunları yoktur ve onlardaki ilimleri bunlardaki cehillerini tazmin etmezt Bu nevi alimler gerçi ilimden.mantık esasları vardır.. bütün çirkinlikleri. türk sanatinin itilâ noktalarını takip eden devirlerin zavkinde hep bu belâhet eseri görülmüştür. zekâlarının kuvvetiyle mevki iktidara geçince yine . nitekim zekâ " fikrî terbiye „ ile. kanundan selâhiyetle bahsederler ve anlarlar da. bediî zevki " bediî terbiye „ ile inkişaf eder. ne de yaşamasını bilmezler! Hele ilimlerinin. Fakat aynı zatler ne giyinmesini. bir de tahsil ve terbiye noktasından kabu' etmek lâzım geliyor. gotik. Çünkü her güzellikten anlamıyan adam zevk hususunda mutlaka bir kabiliyetsiz. arap. aptal değildir. derece derece zeki yahut aptal insanlara tesadüf edildiği gibi.. zeki ve çok zeki.

Elimizden gelse güzel olarak na varsa Beyazıtin Camisi. kibar olan şeyi henoz duyuyor. yalnız mühendisler.. Hamdolsun ki zevki bozulan yalnız münevverler. Bizim zevksizlik hususunda uğradığımız tereddiyi görmek için etrafımıza bakmak kâfidir: Manasız. Ortasına asian şeklinde bir "musluk taşı. resmî hususî binaların kapılarını. Meğer bizim şehir. halkın zevkini münevverlerinin idraksizliğinden korumak. bu tesviyeyi yapmak için Beyazıt camisini ayaklarına kadar toprağa gömüyor. Fakat temadisi ne derece tabiîdir?.şehrin iradesini temsil eden . esaletini tamamiyle muhafaza etmiştir. Anadolu T u r ki sade. asıl halk. Nevşeir.. hem de bir hars ve hüsün merkezi olduğunu galiba anlamıyor. bütün bu zevksiz şeyler tamamiyle bedii bir aptallık devresinde yaşadığımızı göstermiyormı ? ! Beyazit meydanını yakından tetkik eden kimse için . Münevverlerinizin bedii aptallığına yahut cahilliğine karşı samimi münevverler için ilk yapılacak iş gayet basit ve menfidir. yahut tanımıyor! Bunun hem bir tarih. binaların çökmesine rağmen asıl ve Türk kalan şehirler çoktur: Kastamoni. Anadoluda nüfusun inkirazma.Emanetin bedîi idraksizliğine şaşıp kalmamak mümkün değildir: Bu aralık Emanet İstanbolun en eski ve bütün mimari yeniliklerine de adeta nümunevazifesi görmüş olan Beyazıt Camiini görmüyor.. pencerelerini kaphyan. Anadolu halkı zevkini.. Çangırı. meydan. âlemde bir sanat . asaletsiz. şımarık çocuklar gibi sıyırtan evlermiz. cami. tezyinatımız. Allanın evi de olsa yine defnedeceğiz!. ve şehir eminleridir.- 95 — raber zarurîdir.. mefruşatımız. Avanuş.. koyuyor. yazıları çerçivesinden fırhyan kocaman lavhalar. Şimdi Beyazit camisi tramvay yolu tarafından toprağa batmış bir binadır ve hissen mevcut değildir!. heykel hakkında makul ve güzel denilebilecek bir fikrimiz yokmuş.. Hep böyledir. Kayseri. Beyazit meydanını dolduruyor.

. Arabacı uyukladığımızın farkına varınca başını çevirip bize dediki: — Ne uyuyorsınız be ? ! — Ne olacak ? — Araba ağırlaşır! Hepimiz gülmiye başladık. aksilik. mimar. Samsuna kadar on beş gün zarfında kendi hesabıma... Arabacının bu ciddiyetine karşı bozgunluk olmasın -diye mecburi sustuk. sözünde devam ediyordu: — Ya... Fakat herif hiç gülmiyor.96 - yaratan Türk milletinin zevkini mühendis. Günde dokuz on saat yaylıda sallanmaktan adeta hasta olmuştuk öğle zamanı sıcak da bastırınca uyuklamıya başladık. Fakat iş tamamen aksine oldu. Üç kişiydik. ağırlaşmaz mı... başka ihsan istemem !„ diyor. tecrübelidir.. Sırtlan göziyle Anadoluda günlerce araba yolculuğu yapanlar bilir: İyi bir arabacıya düşmek ne mutludır! Bu yaz bizi Kastamoniden Ankaraya götüren arabacı Çangırıh Cemal gayet iyi bir gençti.. Ankaradan Ürkübe kadar götüren Erzurumlu AH ağada gayet iyi bir insandı. Her türlüsü bu adamda vardı.. Niğdeden bizi "yaşlı başlıdır.. diye gayet götü huylu bir bunağın arabasına koydular.. arabanın içinde her . Tecrübe edin de bakın!. Bilmem seyyahatımızın kaçıncı günüydi. Halkı bu münevverlere " zevkime gölge etme. Yine bir gün ikindi vaktiydi.. siz gülersiniz! Onu ben bilirim: Uyuyanca araba ağırlaşır mı. namuslıdır. Niğdede kaldığımız müddetçe hep şu temennide bulunuyordum: Samsuna kadar on iki günlük yolda iyi bir arabacıya düşsek.. çektiğimi Allahla ben bilirim! Huysuzlık.. şehiremini şeklinde millî zevee isyan eden münevverlerinizden korumaktır..

Alt mı geleceğiz. Arabacı yine başını çevirdi: — Ne susuyorsunuz be ? Türkü söylesenizeL dedi. Fakat arabacı bunları hep bu günkü harbe vesile edinerek atıp tutuyordu: — Yazık Türkiyenin paralarına yazık!. üst mü geleceğiz anlaşılsa.. — Artık yeter! Bari nefes almak için de senden izin alalım! dedim. Arkadaşlardan biri muharebenin millî gayesini izaaha çalıştı. Yolda hep güzel güzel türküler söyloyordu. Günün birinde akşam üzeri Amasya'ya yaklaştık.Ağa biz türkü bilmeyiz! dedik. Samsun'na kadar bu derdi çekecektik.. Fakat ne atmak mümkündü. ne de satmaic!. Yolun iki tarafında kağnı kervanlaiarı durmuş. T. Artık belâmızı bulmuştuk. Terbiyesiz adam her dakika bir suretle bizi rahatsız ediyor ve kizdıryordu.. Yine bir gün adi bir sebple bana çattı. Bize diş geçiremiyeceğini de anladı. Bu sefer muharebeyi tenkide başladı.. Bütün gün arabacının lan etliğini nasıl savuşturacağız diye düşünüyorduk. ben de. Fakat herifin kulağına lakırdı mı girer! O boyuna söylüyor ve küfrediyordu. artık yeter!. — Şu kavga ne zaman bitecekse hayırhsiyle bitse. Hemde ciddi olarak. Herif gitgide tahammülfersa olmıya başladı. Fakat bunak herif bir türlü huyundan vazgeçmiyordu. Yine bir gün şosanm bir kıyısında iki kamyon enkazına rastgelmiştik. mola veriyor7 . Ben geçende Malatya'ya bir maarif müdürü götürmüştüm.- 97 - birimiz bir tarafa yaslanmış kalmıştık.. Bunların Harbi Umumî zamanından kalma enkaz olduğu pek alâ anlaşılıyordu. Bir kaçkerre homurdandıktan sonra aynen şu sözleri sarf etti: — Siz ne biçim hocasınız ?!...... ağzına gelen küfürleri savuruyordu. gibi sözler söylüyor.

maksadı. lanetin dili tutuldu !. her tarafı toz ve topraktan bembeyaz olmuş bir adam çıkıp bir iki adım attı. her şeyi izah ediyordu. Akıl ve mantıkla izah edemediğimiz bu manayı başka bir usûlle daha kolay anhyabiliyorduk. miiletdaşlarıne karşı niçin bu derece mütecaviz oluyor neden?. sonra bütün hadiseleri ve kâinatı o kirli ruhun penceresinden görmek lâzımdı. O ane kadar sessiz ve haraketsiz duran kağuıcılar arasından uzun boylu. iman olsa biraz kenarda durur sunnz!. kağnıciiara hücum başladı: — Utanmazlar. İşte o zaman: — Türk . dedi. Küfürün kazam zaten kaynıyordu.. gayeyi. Kağnılar dar yolun iki tarafını tamamiyle kapamış. Şöyleki kendimize.. Tekerlek taşa takılmış.- 98 - lardi. uzun sakallı... milletine..Yunan harbi bizim ya altında yahut üstünde . yalınayak başı kabak manda güden çocukları. Bu adamın halüvaziyeti. kendi fikir ve kanaatimize ayit ne kadar hak ve hakikat fikirleri varsa onlardan tecerrüt edip arabacının ruhuna girmek. Üç gün sonra Samsun'a vardık. arlanmazlar! insafsız herifler! Yolu böyle tutarlar mı? Siz de din. Bir insan. Fakat aksi herif kağnı kervanları arasındaki dar ve taşlıktı yerden geçmek istiyerek zaten yorgun olan atlan sürdü. bir müslüman. bu müsademede hayvanlardan birinin kayışı kopmuştu. Arabacı ağzını bozmak için haricî bir sebebe muhtaç değildi. yorgun mandaları. O vaziyetle haykırdı: — Söyle söyle! Kimdir şu memlekette imansız olan?!. kağnı kârvanını. oraya yerleşmek. Yarım dakika sonra tekerleklerin büyük bir mukavemete çarptığını anlatan sert bir ses işittik. Üç gün üç gece bu ters adamın haleti ruhiyesini tahlile çalıştık.. İhtiyar kağmcımn bu sözü o kadar yüksek ve keskindi ki!. bizim araba için durup beklemek vardı.. taşmıya başladı. niçin bu kadar kötü huylu.

çok düzgündü! Ve sanki yanlış olan. Anadolu Paşaları hep birer sergerdedir!. ne bir zahmet sarfetmiyordu. kendime bir iş arıyordum. Fena. derler. harbi. Şu halde bizim kendi aklımıza göre yanlış. bizim tenkidimizin tarzıydı. dediler. kağnı taşıyan ihtiyarlar birer imansız. idadi şahadetnamesini almış. Bir sırtlan için bundan daha tabîî ne olabilirdi ? Yeni adam enmuzeci Henüz yirmi yaşını bitirmiştim. onun hükmü değil. Bu adam nasıl oluyorda fena oluyor? diyorduk ve fenalığı o adamla birleştirmek için zihnen çabalıyorduk. olduğu gibi kalıyor ve fena oluyordu! "Herkesin hanei kalbinde bir aslan yatar. Haydi bakayım bana son baharı bir tasvir edivir!. Halbuki fenalıkla o adam arasında ayrı gayrı yoktu. Fena adam.- 99 - kalarak. mantığına göre çok doğru. Bir istida yapıp müracaat ettim. Onun hanei kalbinde ise dişlek bir sırtlan yatıyordu. " Ya ! demek edebiyat ta okudunuz? !. fakat mutlaka bitmesi lâzım gelen.. Ben sevindim. Karcıma iri yapılı. dedi.. A "abacımız müşteriyi.. Bu zat dairenin müsteşarı idi. O adam fenalığın ta kendisiydi. son baharı tasvir edersem memuriyet verecek dedim. kumandanı. Eshişehir cephesi çocuklarınızı yemek için açılmış bir ağız. milleti hep sjrtian göziyle görüyor ve sırtlan burniyle kokluyordu. " Hazine! Hassada adam alıyorlar. Vefa İdadisinde okuduklarımı birbir saydım. hodbin olmak için ne bir dikkat. He- . kırık kamyonlar zavallı Türkiye'nin zavallı parası. kalın sesli ve güler yüzlü bir zat çıktı. bir güreş. İnsanlıktan bir şey feda etraiye mecbur değildir. İstidamı okuyunca "sen ne bilirsin? „ dedi. sakat dediğimiz şeyler arabacının aklına.

Aradan bir az vakit daha geçtiktan sonra yine gittim.„ dedi... beni görünce tanıdı: "Oğlum seni alacağız. hep kati neticeye intizar ediyordum. dedim.„ Birkerre daha imtihan olduk. imtihandan kaçmıyorum. fakat burada değil. diyordum... "Hiç merak etme oğlum işin oldu. üslubun da parlak !. Nihayet "imtihanı kazandın. Hamidiye Etfal Hastahanesi sertabibine müracaat et!. dedi. Fakat bir az müsaade et!. Üç beşkerre sertabibi görmek için gittim bulamadığa. Hamidiye Etfal Hastahanesitıde! İmtihane girer misin? dedi. Daha bir iki haftabekledim.. fakat daha bir iki hafta bekle!. Acaba ne diyecek. Nihayet adamcağız Hazineyi Hassa Müsteşarının onkerre de söyleyemediği sözü o günü bir defa da söyleyiverdi: "Size doğ- . Ben hemen babama koştum: Yazım beyenildi. bir de yüzüme baktı: " O ! Kuvvei kalemiyen var.. "efendim. yine gittim..„ Mısraiyle başlıyan eylül manzumesini koydum birde imzalayıp heman verdim. Bir müddet daha kâğıdıma baktıktan sonra gay*t yavaş ve mülayim bir sesle: "Bir hafta sonra gel!. dedi. O tarihte geceli gündüzlü ciltlerini ezberlercesine okuduğum " Servetifünün „ kolleksiyonu gözümün önünde duruyor gibiydi. Evde herkes sevindi. „ Dedi Allahtan ümit kesilir mi ?! Ben eski neşemden bir şey gayibetmiyor. " Öyle ise bir arzuhal ver de oraya havale edeyim. arzuhali verdim. ben.. havale edildi. dedim. Hafta sonunu iple çektim! Nihayet ken îimi Müsteşarın karşısında buldum. Artik o da sıkılmış olacak kîii: " Senin için iş var. baş kâtibin yanında oturuyordum... girerim ne vazife de olsa yaparım. Türlü terkipler ve türlü hayallerle süslenmiş bir son bahar tasviri vücüde getirdim! Nihayetine de 11 Tevfik Fikret merhumun ne zaman zert ve muhtazır eylül. Gözüm gözünün içinde idi. Gittiğim zamanlar kalem odasında. dediler...— 100 — men müsteşarlık odasının yanı başındaki ufak odaya geçtim. dedi.. Müsteşar Bey bir kâğıda. bir hafta sonra da gidiyorum. Çünkü bu zat galiba aynızamanda Sarayın da tabibi idi.

Bu ihtiyarın hayatına en büyük darbeyi o vurdu.— 101 — rusunu söyleyeyim mi ?! İmtihan evrakınızı gördümı pek iyi yazmışsınız. Bu enmuzecin en mübalağalı şeklini aynı zamanda kudretli şair ve merhametsiz bir hicivci olan bir arkadaşımız bundan üç sene evvel "Avrupayı görmüş zat. iş adamı hakkındaki haleti ruhiyesini gösterir. Birde en ehemmiyetsiz vazifeler bile meselâ mukayyittik aklı başında tek adama değil. dır. serlevhasiyle Akşamda teşhir etmişti. yaşlı başlı. nutka. Bu gayri tabiî enmuzeç de çok yaşamadı. Avrupa'yı görmüş zat Avrupa'yı görmemiş olan "babayani. Hemen Meşrutiyete kadar devam eden bu devir adeta "ihtiyarlar devri.. Harbi Umumî ile birlikte bu enmuzeç de mütarekesini yaptı. fakat ne çare ki gençsiniz. dedi! Ben bu sözleri işidince şaşırdım kaldım. .„ .gibi!. bir kaç adama birden tevdi edilirdi: Baş mukayyit. .' nin makûsudur. daha doğrusu yarattığı enmuzeç ise: "Lisan aşina. muamelâtın sırrına vakıf bir Efendi! „ idi. Meşrutiyetin bulduğu. Ben yaşta olanlar arasinda müstakil vazife görenler yok gibiydi. salis. Meşrutiyet bu enmuzecin enbüyük düşmanı oldu... O günden sonra ilk işim insanı ihtiyari atmıyacak derece de çabuk biten bu İdadi tahsilini kâfi göimeyip Darülfünun'a yazılmak oldu. mülâ kata müsteit genç bir kavval „ <iur. Etfal Hastahanesini terketmiştim. hüsnühatınız da var. mukayydi sani. İşte Meşrutiyet'ten evvelki memur enmuzeci "saçlı sakallı. Bu devrin adamları arasında Babıali kalemlerinde görüldüğü gibi selâm sabaha riayet etmek şartiyle kalemi hokka yabatirmadan senelerce memur olanlar vardır!. pek gençsiniz! Bu yaşta size bu vazifeyi tevdi edemiyeceğiz!. Her ne hal ise ben o gün meyus ve raakhur bir lhalde... O zamana kadar iş başında gördüğüm insanların simasını yaşım gözümün önüne getirdim.. Harbi Umumî firarileri gibi nihayet o da kaçtıgitti. muaşerete vakıf. Hep ihtiyar adamlardı. Bu vaka o tarihdeki insanların memur.

makhur. yeni idare adamı enmuzeci bu hasta ve ölü unsurlarla terkip edilemez. bunu itiraf ederim. Fakat birincilerin cehli. Bu his meclisini muvaffakiyetler iyle. daha başka şekilde. demişti ve doğruydu..- 102 - Eğer Anadolu'da yeni bir türk ordusu teşekkül edip te yeni bir devlet kurulmasaydı. Gerçi Büyük Millet Meclisinin ilk azasından bir heyet İstanbula geldiği zaman içlerinden bir Darülfünun konferans salonunda darülfünunlulara hitaben şu sözleri söylemişti: "Efendiler! Bu meclis şimdiye kadar. Fakat şayanı dikkat olan nokta şudur: Bütün Harakâtı Milliye tarihince "kalp ve ihtiras vazifesi gören.. imanına müracaat ederek kuvvet al- .. Meşrutiyetten sonraki idare adamları ekseriyetle faal. tecrübenin tarihidir.. onlarda da vardı.. gelmiş olan meclislerin fikren belki madunudur. Bunun için de zihninde şu mantıkî silsileyi vcüude getirmelidir: Meşrutiyete kadar memleket hem cahil hem de atıl ihtiyarları tecrübe etti. zaferleriyle tenvir ve tahkim edenler hep onlardı. sıfatlarından teşekkül edecekti. vazih bir hale getirmek lâzım. ilmin. müstesna insanlar vardı. Bu devri vucude getirenler aynı zamanda "faal vefekkâr „ insanlardır... umumiyetle. ondan ibret almak yeni Türk enmuzecini şuurlu. vukufun. Bu ilim.. Yeni hayatımızın müdürlerini ancak bu hayata imkân ve hürriyet bahşeden Harakâtı Milliyenin tarihçesinde görebileceğiz. bir milletin ümidine. cevval insanlardı... Mefkûrecilikleri de marazi bir mefkûrecilik çokkerre mevhumecilik idi.. bedbin ve daha ziyade menfaatperest. Onun için denilebilir ki Harakâtı Milliyenin tarihi. bizim için insan enmuzeci belki pe "meyus. az kalsın mahvoluyorduk!. Bu adamların iradesi Almanya'nın iradesi gibi marazı bir irade idi. emel ve iman itibariyle bütün onların fevkinde olduğunu iddia edebilirim. Yeni insan enmuzeci. ve müdafaa hatlarmız Pulath'ya kadar gerilediği zamanlarda bile yerinden kımıldamayan bu iyi yürekli insanlar arasında "beyin ve irade vazifesi gören. Fakat büyük misal gözümüzün önündedir. Fakat ümit.

hiç teslimi salâhiyet etmeyiniz! İdare hayatında yalnız sahibi irade olanlar şayanı itimattırlar.. ihtîbari vukufu. kuruttuğu bataklıklara. muzaffer olduğu muharebelere bakınız. nede Meşrutiyetten sonraki kavvalların sırf nazarî. atillerdan ve mürtecilerden sakınınız. Şu halde sırf nazari adamların ve adi manasiyle: kelimecilerin ve hayalcilerin hayatta bir kıymeti yok! Fakat ayni hayatta sırf faal ve maceraperest insani arında bir kıymeti yok! Bütün mesele hadiselere. amelden haraketle akılda nihayet bulan faal ve yaratıcı bir ilimdir. bir kökü kalpte bütün dalları. kevezelere. Yaptığı yollara. Onların kimler olduklarını mı soruyorsunuz?. parmakların ucunda.— 103 — dığı için akamete mahkûm kalmadı. lakırdı ebelerine. ihya ettiği ormanlara . Vilâyet idaresi mi mevzu bahis?. Bu hayvanların işleri ne kadar hayretaver olursa olsun zekâ için numune teşkil etmezler! Cırcır Böceklerini de örnek a'mayıniz! Çünkü sesleri ne kadar çok olursa olsun iş yapmazlar! Gayeyi hayaliniz "insan. istiklâlini iade eden ve istikbalini eminleştirmek ümidini kazandıran bu ilim tamamyile hususî bir mahiyeti. müdafaa ettiği cephelere.... tabiatı eşyaya mutabık bir iradenin sahibindedir. Bu melekenin bir kökü kafada. fakat "yaratıcı bir insan.. olsun. züppelere. kolları elleri de. Yine yeni hükümet makinesini kuracak olan mesul insanlara bir vatandaş gibi tavsiyem: Umumiyetle menfilerden. Evvelâ söyleyiniz hangi meslek mevzuu bahistir ? Askerlik mevzuu bahis ise kurtardığı tarihe. gayrı kabili zeval bir hayatiyeti haizdi. ameldedir.. Yeni nesli teşkil edecek olan mürebbilere bir meslektaş gibi tavsiyem: Arı ve kunduz yetiştirmekten sakınınız. Bu iradenin en tabiî unsurları hissi selimi gayip olmamış bir zekâ ile bu zekâyı fiile isal eden bir hasasiyet manzumesidir. Zira bu ilim ne Meşrutiyette evvelki ihtiyarların sırf ameli. ne biri ne diğeri akıldan başlayıp amle müntehi olan. zihnî sermayeleridir. Yine çok dikkat edelim ki Türk milletine tarihini.

... asıl ahlâk ona bir kıymet vermez!.. numuneyi imtisal olduğu yeniliklere bakınız. kanapeye oturmak çamurdan ve tozdan kaçınmıyan bu halka temizlik dersi veririm!. yerde oturmak yani yerde yemek. Hülasa icraat hayatında insanı yalnız ve sade işiyle.. ve her şey yere oturmak. yerleri bu "Haki fena „'yi sevmek. fakat bunlardan hiç biri kanepeye avrupah bir insan gibi . iradenin bu meşru evlatlariyle ölçünüz. Garip netice!.— 104 — bakınız.. yerde içmek. Maksat adamların ahlâkını. Hakikaten yerde oturmak kanapeye oturmak adetine münkalip olursa şarkta büyük bir tahavvül olacaktı.. yerden yüksek yerlerde yemek. demir ayaklı kanepeler koyarım. Muarif İslâhatı mı mevzuu baıs?! İdare ettiği mekteplere. yahut mantıkî bir mahiyeti vardır. menfaati şahsiyesinden feragattir. koyduğu usullere. içmek.. faziletperverliğini ölçmek ise bunun da gayet afakî bir usulü vardır: Mevzuu bahs olan §ahsın menfaati şahsiyesini hayatta kaç defa ve kaç türlü feda ettiğini anlamak lâzımdır. yerden yüksek yerlerde yaşamak ve yerden yüksek yerler için yaşamak adeti teessüs edecekti.. milliyetperverliğin insaniyetperverliğin en müspet tecellisi işte bu feragat. dedi. yerlerden yüksek bir yerde oturmak. Çünkü dindarlığın. Parkı ziyarete gelenlerden çocuğun kanepeye oturmak ihtiyaciyle gerçi ayakları yerden kesildi. yanılmazsımz. Bu feragat olmadıkça söylenen her sözün ve dermiyan edilen her iddianın nihayet edebi. Terakkiden kaçan adam İstanbul şehrine Gülhane Parkını kazandıran şehremini günün birinde dahiyane bir fikre malik oldu: "Parkın muhtelif noktalarına yeşil tahtalı.. yerden yüksek yerleri sevmek.. yere oturmiya alışan. yerde yaşamak ve yer için ölmek adeti hep değişecek. nefsinden.

elem mabdünün dinidir!. alıştığı gibi yaşamıya müstaittir. Seni adam yapacak olan din. Onun için terakki bir fikir gibi nekadar arzu edilirse edilsin. Halbuki her yeni itiyat yeni tefekkürler.105 oturamadı. Bu suretle o vakit Şehremini insanların bu garip inadı karşısında şaşırdı kaldı. Yazık o lisana ve edebiyatına ki terakkiyi bir zevk gibi gösterir!. fiilen icrası güç olan bir şeydir. ne bir fikir. Şimdi bile terakkinin meşhur düşmanlarını görüyorum ve gayizlerinin illetini anlıyorum. itiyatlarını muhafazaya. Sanatten kaçan adam! Durkheim insanı kendi kendine cehte muktedir bir mahlûk olmak üzere tavsif ediyor. yeni zahmet ve meşakkatlerle olur. Ve onlara sessiz velveîesız bir }isan ile hitap ediyorum.. yeni yeni itiyatlar hazırlar. Filvaki hayvan da ceht eder. Ve bu terakkigirizliği bir türlü izah edemedi.. diyorum ki: — Ey kanepeye otururken mafsalları acıyan insan! Sen terakkinin zahmetlerine nasıl katlanacaksın?!.. elemden. Lâkin bu hadiseyi gözden kaçirmıyan bir insan şöyle izah ediyordu: — Terakki bir emri cebrîdir. Cemiyette vücude gelen her terakki uzviyetimizde derin ve elim aksülamellerie. Çünkü insani Terakki demek durup dinlenmeden zahmet çekmek demektir. nede bir muhakeme dinidir O sırf katı mafsalierin ve uyuşuk adalelerin ile mücadele edecek olan bir zahmet dini. kaçan insanların feryadını işittikçe hiç garip bulmuyordum. . İnsan uzviyeti iktizası terakkiye değil. Terakki yalnız ceht ve elem ağacının meyvasıdır. Ben bu düşünceyi. Bilâkis hepsi kanepeyi tahtadan bir yer faz ederek üzerine bağdaş kurdular}. bu izahı o kadar kabul ettim ki her terakki davasının peşinde zahmetten.

Onun için insana " yalnız başına cehte müstait olan hayvan „ demek doğrudur.. hayatı isthkar eden adam. Fakat bu ceht bir günün mahsulü değildir.. Şu halde nevinin İstırabını duymıyacak derecede kulakları sağırlaşan ve en ufak bir aşk heycanı yaşamıyacak kadar içi kuruyan bir adama doğrudan doğruya " sanatin ve sanatkârın sesini işit „ demek manasız olur. Fakat terbiye almış bir insan için bu iş kolaydır. diyorsun. Büyük bir sanatkâr dikkatiyle tahlil edilmedikçe.. ahengi.. İnsan terbiye tesiriyle senelerce cehtetmeliki kendi kendine cehtetmeğe alışabilsin. Beşerî olan hangi vazifede. Güzelden kaçan.. Zaten bir sanat eserini anlamak. dinleyemiyor !.. sanat eserini manayı. o eseri ruhunda yeni baştan yaratmak demektir. dağnık ve mütezat görünen parçalara büyük bir ahenk sokulmadıkça bu musiki bizim için cehennemi bir gürültü. den başka bir şey değildir. Bunu elde etmek için seneler lâzımdır. anlamak. Zavallı yoruluyor.. İnsan en güç işlerde bile bu cehte yalnız başına muktedirdir. heycanı.— 106 — Fakat hayvanın cehti haricî bir tazyik ile olur. Halbuki burada ne bir lüzum nede bir ispat mevzuubahstır. Yük taşıyan at misalinde olduğu gibi.. Sadece . Meselâ çocuk için en güç iş elbise giymektir. rast geldiğine " bunların ne lüzumu var?. dikkatimizin müdahalesi şarttır. Çünkü bu insan dinlemeye ahşmamıştir! Çünkü dinlemek. İlim gibi sanatta bizden dikkat ve ceht ister bir Mozart ve bir Wagner.. Bunlar bilbedahe ve bilâ vasıta şuurumuza yerleşecek basit eserler değildir. insanı neviden olan hangi idrâkimizde cehtimizin müdahalesi yoktur ?! Bakınız. siz ciddi ve ilmî bir bahsi izah ederken gözleri süzülen ve ağzı açılıp kapanan şu adama!. Avrupa musikisinde bazen en derunî ve en fevzaî ihtiraslarımızın bazen de en insanî ve en beşerî emellerinizin ifadesi vardır. o da bir cehttir.i anlamak için zekâmızın. Bu hayvanı cehte sevkeden kirpactır! Halbuki insan terbiye sayesinde o hale gelir ki haricî hiç bir tazyika muhtaç olmaksızın cehtedebilir.

Bu günkü çocuğun aile hayatı dar ve mahduttur. Bunu bulamıyorsan kabahat ne eserin.. On sekizinci asrın beğendiği adam. dır. " Sıkılgan adam „ tipi yeni tipin tamamiyle zıdtıdır. ne sahibinindir. senin! Cumhuriyetin adam numunesi Eski Yunan medeniyetinin ekmel numunesi " Hakim „ idi. gene cemiyettir. dır.. " ukelâ ve sathî adam» tipi yeni tipin tamamiyle zıddıdır. si " tesanüt ahlâkı „ . dir. Yeni vatandaşın siması ancak yeni cemiyetin çizgilerinde» ve renklerinden teşekkül edecektir.. fakat bu günün hayatı için müphem ve umumîdir. fakat yeni cemiyetler çin kâfi değil. Bize zümrevî hayatın bütün icaplarını tanıyan ve yaşıyan vatandaşın hayatı lâzımdır..- 107 - büyük ve elemli bir cehtin teslim edeceği bir zevk vardır... mektep hayatı ise geniş. Yeni tipin hamurunu yoğuracak olan muhit.'. " Akıllı ve hisli M adam enmüzeç güzel. yalnız senindir. Yeni vatandaşı yaratacak olan sanatkâr.... Bu günkü vatandaşın seciyesi acaba nedir?.. vatandaşın ilmi. Kendisini bütün cemiyetin cüzü duyan ve cüzü gibi yaşiyan vatandaşın ahlâkı. meslekî istihsalleri vücude getirici olmak lâzımdır. aile değil. Yeni cemiyetlerin " Ahlâkı hasene „ . On altıncı asrın mükemmel adamı "Honnete Homme. "Honnete Homme. irfanı yaratıcı. Kurunu Vüsta "Aziz. leri vücuda getirdi. Sonra. Aile vasıtasiyle mektebi ıslâh etmek fikri sakattır: Aile muktedir ise kendi kendini ıslâh etsin!.. muhterem. Bu gün evliyalar yoktur! " Mübarek adam „ enmüzeci bile silinmiş gibidir. mekteptir. devamlı ve feyizlidirMektep bu yaratıcı tesirini yapabilmek için her şeyden evvel ve her şeyden ziyade şu hakikate dikkat etmelidirTesanütçü bir ahlâkın ve istihsalci bir irfanın hakikati . " akıllı ve hisli adam „ .

Meşrutiyet inkılâbında nntuk söyliyen hatipler "teşebbüsü şahsî.. Ve ondan İnkilâp namına iki şey istemelidir.. talim sarf ve helak edici halinden kurtulup istihsal ve istismar edici hale gelmelir. Yalnız "müteşebbüs' adam. Kendi kendini ıslâh edemiyen bir mevcut başkalarını ıslâh edemez!. diyoruz.. faal adamdır. „ diyoruz.. başka bir yerden gelmiyecektir. Bunlar haricinde yeni vatandaş teşekkül edemez. Meşrutiyetten sonra aranılan. "Filan adamı tanırmısın ? „ diyorlar. Yeni idarenin mukadderatından mes'ul olan artık yeni terbiyenin mahiyetidir. "Falan muallimi tanınınsınız ? „" diyorlar. dediler. Mektep cemiyetinin içtimaî hayat zevklerini tatmasına müsayit mesafe ve mekân ile mektep cemiyetinin müstahsil hayat şartlarını teminine müsayit aletler ve teknikler.. Sonra ilim. Mektep canlı bir mevcuttur...nin destanını okudular.. Kendisinden çıkacaktır. "müteşebbüs adam.. . oldu.— 108 — ona dışarıdan. ve türk milletinin şimdiye kadar felâketi "teşebbüsü şahsînin fıkdanından dır. tavsifini kullanıyoruz. tasvifi yerine "faal adam. Millî İnkılâbın vücude getirdiği adam enmuzecinin tasvirini henüz vazıh surette göremiyoruz. Ve insan kendi kendine soruyor: Demek ki fa- . faal adamdır. "tanırım. Faal adam! Meşrutiyetten evvelki adam teşebbüsü şahsiden mahrum olan atıl adam idi. "Tanırım. Öyle ise mektep her şeyden evvel tesanütçü bir h yata mazhar olmalıdır. Talebe ve muallimler denilen zümreler müstait oldukları zümrevî hayatı azamî derecede yaşamalıdır. yeni bir idare ise yeni insanlarla yaşayabilir. Cumhuriyeti yaratan irade mekteplerin binalarına da teveccüh etmelidir.

Fakat olduğu gibi kalan bir çocuk faaliyetinin medenî nev'inden hiçbir kıymeti yoktur. şuur. Otomatik faliyet. Bu faaliyet ilerde içtimaî faaliyetlere mebdei hareket olmak itibariyle gayet şayanı dikkattir. Her hareketlerini. doğru. doğru. Otomatik harekette gerçi kendisine göre bir intizam. Fakat yaratıcılık. in ne olduğunu düşünüyor i İstiyerek fikrimizi şüpheye düşürelim ve soralım ki: "Faaliyet bir meziyet midir ? „ . demeli? ! Hayır. Birincisi otomatik faaliyet. Bu faaliyette gerçi intizam ve şuur vardır. Fakat pek az kimse bu meziyet olmak imtiyazım alan "faaliyet. Şu halde çocuk faal bir mahluk olmakla beraber makbul bir insan enmuzeci midir ? Daha ağır bir misal delidir. Otomatik faaliyeti temyiz eden şey iradî faaliyetin zıttı olarak şuursuzluk ve terkipsizlik tir. Fakat delinin faaliyetiyle medenî faaliyeti ifade eden iyi.. İkincisi: mantığa müstenit faaliyettir. güzel faaliyetler arasınde ne münasibet vardır ? O halde ne demeli ? "faaliyet bir meziyet değildir mi. istihsal kadreti. faaliyetlerin en iptidaî şeklidir.. Evvelâ çocuğun faaliyeti. Çünkü bu faaliyet yapıcı olmaktan ziyade yıkıcıdır. Fakat faaliyetlerine rağmen eser vücude getirebildikleri eser payidar olmaz. iyi. her teşebbüslerini mantıklariyle teyit ederler. her şeyden evvel bu faaliyet fikrine biraz vuzuh vermeliyiz. Yani neticede gene istihsal yoktur. belki noksan. „ diye kabul edeceğiz. şuuru sathî bir şuurdur. Alelumum deli de faal bir mahluktur. hatta felâkettir. güzel nev'inden eser denilebilecek hiçbir şey vücude getirmez.— 109 — aliyet bir meziyettir. sevk ve idare yoktur.. bir ittırat vardır. . Mütalaayı kolaylaştırmak için üç nevi faaliyet enmuzeci kabul ediyorum:. Fakat netice gene birdir. Çünkü bu faaliyetin intizamı. Ekseriya cahil ve zekâsı cevval olan insanlarda görürüz. Şüphesiz derhal "faaliyet bir meziyettir. mantıkî. Fakat bakınız size bir kaç faaliyet numunesi ki meziyet olmak şöyle dursun. . hayvanı jir faaliyettir.

Otomatik faaliyetin sahibimi. Müsbet olmıyan şeylerin tabiatına uymıyan fikirler.. Bu nevi faaliyet faaliyetlerimizin en yüksek şeklidir. Bu faaliyetin zekâsı aklı selimin zekâsı değildir. Müsbet kafalı insanlara muhtacız Asrî bir milletin mühim seciyelerinden biri de ilim hâkimiyeti değil midir? Asrî milleti orta zaman cemiyetlerinden ayıran mühim fark din yerine ilme mevki vermesi değil midir? Orta zamanda itikadın ve kitabın idare ettiği yerleri bu gün hep ilmin fikirleri tabiatın kanunları idare ediyor. tecrübeye dayanan müsbet kanaatler geçiyor. hesaba.- 110 — Üçüncüsü: tekniğe müstenit faaliyet. Muasır faal adam ancak bir ihtisas sahibi olabilir. Bence alelıtlak faaliyetin. ananalar hayat meydanından hep koğuIuyorlar. Hattâ aklı selimin faaliyeti gibi zekâya onun kadar muhtaç olmıyan bir faaliyettir. rnütefennin insanlarda görürüz. mantığın faaliyeti de birincisi kadar yıkıcıdı. O halde dün dinin tuttuğu yerlere bu gün ilim geçmiştir. tabiyetten alır. ilmî yani gayrı şahsî zekâdır. ve eseri mutlaka payidar olur. Gariptir ki bu faaliyet mütevassıt zekâlı insanlarda da tecelli edebilir. Çünkü muntazam ve şuurlu olmkla beraber yaratıcıdır.. Şimdi beğendiğiniz faal adam kimdir?. aklı selim ile faal olan mı. Kuvvetini mantıktan değil. Bu faaliyeti mutlaka âlim. hele otomatik faaliyetin bu bahiste hiçbir değeri yoktur. yerine akla. hangisi?. Dün dinle idare edilen işler bu gün ilim ile idare edilmektedir. Cahil insanlarda da bir istisna halinde tecelli edemez. itikatler. fazla olarakta aldatır. Çünkü zekâsı ferdî zekâ değil. Şu halde denilebilir ki: İlmî . Muasır faaliyet enmuzeci teknik faaliyettir. fen zekâsidır. Teknik faaliyet mutlaka eser vücude getirir. yoksa teknik faaliyetin sahibi mi..

asıl bu kaidelerin doğduğu telakki farklarını taşımaktadır. çobanlarda dahil olduğu halde asrî bir milletin bütün fertleri için lâzımdır. kitaplarda. işte âlimler. bir ilimde mutahassıs olmak değildir. serbest söz söylemek melekesi ve salon muaşeretinden ibaret bir takım unsurlardir! Halbuki bu melekelerin. her hangi meslekte mutahassıs kimselere muhtaçtır. Fakat bu mefhumların içine girelim ve onların içinde bulunanlara dikkat edelim. Ne göreceğiz? Çok kerre umumî ve sathî malumlar. Muaşeretini tanzim etmiyen bir milletin içtimaî hayat yüzü daima pürüzlü kalacaktır. azaltmaktır. salonlarda. Bir milletin umumî muaşeret kaidelerine vakıf olması ve bunları hayata tatbik etmesi lüzumlu ve hayırlı bir şeydir. binaenaleyh sathî kalmıya mahkûm plan malûmlar ile bir millet medeni tekâmülün zaruretlerim k vrayamaz. Umumî malûmat sahibi olmak hele bunun bir derecesi köylüler. Muaşeret kaideleri ayni zamanda doğruluğun. Fakat umumî malûmların sahibi olmak. her yerde muhabbetle. Hülâsa nereden hareket edilse " asrîlik „ mefhumunun . bu sermayelerin medeniyetin uzviyetile doğrudan doğruya münasebeti yoktur. "asrileşmek.— 111 — olmak. Adabı muaşeret ince ruhlar gibi kaba ruhların yüzünüde cilalayabilir. iştiyakla tekrar edilen canlı sözlerdir. bu hükmü bir kerre daha genişleterek diyebiliriz ki: Böyle bir millet en çok menfaatlere. " muasır millet „. " yenilik „ " yeni adam „ sözleri derslerde. Çünkü bütün bu muaşeret kaidelerinin ehemmiyeti onları kukla gibi yapmakta değil. ilme dayanmak asri milletlerin mühim tabiatlarından biridir. iyi ve güzel kıymetlerin hür bir surette cevlânına engel olabilecek sebepleri kaldırmak. iyiliğin ve güzelliğin bir tecellisidir.. " Asrî olmak „ . Fakat cemiyet itibarile incelmek daha güç bir şeydir. Umumî. Asıl mesele millette doğru. mutahassıslarıdır. Asrî bir cemiyetin en çok muhtaç olduğu şey.

Bu hayret sahiplerinin söylediği söz daima şudur! "Şu Avrupalılar ne çalışkan adamlardır!. Bu faaliyette her şeyden ziyade görülmesi lâzım gelen bir şey varki o da "metot.. usûlleri. Fakat ezberci gibi değil.. bütün feyzini. düsturu vardır. ilmi anlıyan hakiki kanaat sahibi gibi ilmi isteyince ilmin bütün hürriyetini.— U2 - kökleri vicdanın pek derin tabakalarına kadar iniyor. ilmin yorgunluğuna. Usulsüz faaliyet ne işe yarar ? Avrupa memleketlerini ilk defa ziyaret eden bir şarklının intibaı ne olabilir? Ezici bir faaliyet içinde çalışan kütlelere ait intibaı. bu asır da yaşamaktan fazla bir muvaffakiyettir. kapları. müesseseleri. Türk çok kerre ferdî zekâsının icabatım . ilmin vazifesinede katlanmak şartiyle.. Fakat ilmin mahrumiyetlerine. Fakat bu medeniyetin hakiki sırrı çalışma saatlerinin daha çok olmasımıdır?! Bunu zannetmek doğru değildir. İşte bu umdelerin başında " müsbet neviden olan her şey akıl içindir. İnkılâbını yapmakta olan yeni Türkiye için büyük gaye şudur: Garbın ilmini bütün mevzuu. Akıl bizi. Onun için aslî bir millet mevkiinde ilmi istemeliyiz. O da asnn maddî ve ahlâkî hayatına imkân veren inkılâp umdelerini yakalamakla mümkün olacaktır. Asrileşmek. Şu halde Avrupa medeniyetleri mevzuu bahsolduğu zaman gözümüze en çok çarpan onların çalışkanlığıdır. vasıtaları. bütün istifadesinide birlikte kazanmış oluyoruz. dur Avrupalı adam ilmî bir metot içinde çalışan adamdır. müsbet hakikatlere iriştirebîlecek olan yegâne kılavuzdur... hattâ ahlâkî düsturları ile aynen ve harfiyen getirmektir.. „ İngiliz avamı da Belçikalı komşularım taktir ederken ona benzer bir söz söylüyorlar: "Şu Belçikalılar ne çalışkan adamlardır!.

yahut teşkilât. Çünkü imar mefhumu alelitlâk genişliğin müradifi olamaz. Bu metot fikrini yalnız tayyare ve demiryolu yapmak hususunda değil. Bana kaç kere Çamhcalann kırk elli metro geniş. en adi bir işte bile: Fasulye. Onun için alelıtlak çalışkanlık onları bizden ayıramaz. Bir ayile hayatında . Öyle ise "Asrî adamn alelitlâk zeki adam değil. dikmek için bel belliyen iki adam tatsavvur ediniz. Nihayet ilme istinat etmiyen kaba bir tecrünin esiridir.. ferdî hassasiyeti onu mümkün olduğu kadar çok bel bellemiye sevkedecektir. Bütün servetini bir çocuğunun elbisesine ve oyuncaklarına sarfederek geriye kalan dört beş çocuğu aç ve çıplak bırakmak doğru değildir. bamye. metot yahut prosede. en basit bir ticaret işinde bile kabul etmeliyiz. fakat Üsküdar belediyesinin bütçesi için bir mezarlık açmasaydı! . Şu halde medeniyetin faaliyette tecellisi doğrudan doğruya azlık veya çokluk şeklinde olmuyor. Bizi onlardan ayıran avrupahlann cemiyetçe tatbik edilen asrî usullere.. toprağı mütemadiyen ayıkhyacak beli âdetten ziyade derin vuracak ve türlü vasıtalarla bu toprağı islâh edecektir. şöhreti için vesile. kanaat sahibi olan adam yer yüzüne yayılmak ve bir hayvan gibi çalışmak sevkıtabiisinden uzaklaşacak. muayyen tekniklere malik olmalarıdır. Fakat usullü çalışkanlık onları bizden katiyen ayırabilir.. Ferdî zekâsı. yahut içtimaî bir tesanüt şeklinde oluyor. İşte. en ufak bir sanaatte. Fakat usûl. tecrübe. demişlerdir. çok geniş caddeler açmak değildir. Bunlardan biri bel bellemek işinin içtimaî tecrübesine henüz malik değildir.. belki ilmî bir usûlle çalışan adam demektir.— 113 - takip eder. fakat inadına ıssız yollarını göstermişlerdir: "Şu geniş caddeyi görüyor musunuz ? İşte bu filân belediye müdürünün eseridir. Ben bu ayrı çalışan ve ayrı eser vücude getiren yalnız adam sevkitabiîsinden ürkerek dayima şu cevabı veriyordum: Keşke o adam bu geniş ve ıssız caddeleri vücude getirmeseydi. Medenîlik mutlaka çok çalışmak.

yahut intizam hayali ona yabancıdır. Yalnız şehir idaresinde değil. Tekâmülün birdenbire olan safhaları da vardır. daha mutabık bir hayal bulunabilir. Bizim sakat fikirleriniz yalnız tekâmül bahsine ayit değildir. Şu veya bu süsü yapan fakat elindeki şehri bütçesiyle mütenasip bir derecede sağlam. yani makul ve şeylerin tabiatine uygun olmıyan faaliyetler mutlaka yıkıcıdır.. Çünkü fennî olmıyan. temiz ve işlek bir hale getiremiyen bir idareye asrî diyemem. muntazam bir hareket olamak lâzımgelirdi. mefhumumlara esirdir. Fakat her halde yalnız başına tetriç. belki maziden müstağni kalmıyan. ne de mutlak surette anîdir. bu günkü neticelerden mahrum olacaktık. Tekâmül için daha canlı. Yoksa bir türk inkılâbı derece derece ve muntazam bir surette tahakkuk etmesi lâzımgelen makul. ne de bu mazinin gayrıdır. Zekâlar vardır. Belki tekâmül yaratıcıdır. Bir hal ki mütemadiyen istikbale doğru şişer.— U4 — olduğu gibi bir şehir imarında da tatbik edilecek adalet düsturları vardır. metodik faaliyetin bir müradifidir. Çünkü tetriç tekâmülün dayimî bir vasfı değildir. Mefhumlara esir!. Hakikati halde tekâmül ne mazinin aynı. Hakihati halde takâmül ne tetricî. Gene " Son saat „' in sayfalarında idi. tetricî. Mu- . " Tedricen ! „ Serlevhalı bir makalem çıktı. Halbuki inkılâbımız anî gibi olmuştur. Burada içtimaî tehavvülleri bir hattı müstakim hayaline irca eden akliyecileri tenkit etmiştim. Her sahede asrî faaliyet. Fennî olmıyan çalışkanlığı beğenmiyelim ve nafile cesaretlendirmiyeiim. fakat maziden yeni bir mahsûl vücude getirmek üzere gebe kalan bir haldir. Eğer bunda mühendis intizamı ve akıl mantığı şart olsaydı.

lig vaffakıyet. ayile. ^ Cemiyete küskün adam! " Cemiyete küskün adam „ . Bu mefhumlar eski cemiyete göre düstur olarak kifayet eden şeylerdi. sabrın. sabır ve sebat hakkında da bir çok fikirleriniz vardır ki hakikati halde bunlar hasta klişelerden başka bir şey değildir. Bunlarında kendilerine mahsus hudutları ve nihayetleri vardır. Şu halde " mutlak bir cesaret. Tenkit eder. bir nevi insandır.. Cesaretin. istikbalden ümitsiz. sebatın canlı vazifesini öğretmek doğrudur. sebatın her şey olduğunu gençlere öğretmekle çok bir şey kazanmış olmayız. Çünkü bizden evvel yaşamış bir cemiyetin mirasıdır. eski harsın sür'ati iptidaiyesidir. Fakat pek mudH ve pek müterakki olan yeni hayatımızı idareden acizdirler. meslek muhitlerinde dayima böyle insanlara rasgelmek mümkündür. bazen de mazi için daha az müşkül pesentiir. ümit. memnuniyetsizliğini ispata çalışan bir dikkatle karşılaşacaksınız: . Bunları bize kazandıran asrî ve felsefî tefekkürümüzün faaliyeti değil. bu. fikirlerinin seyrini kovalayınız. Bunlar şuun ve hadisatı aşan mutlak kuvvetler değildir. düm düz bir sebat „ ve inatçı bir sabır „ yerine gerek ferdin gerekse cemiyetin hayatında cesaretin. sabrın. Yeni neslin terbiyesinde metafizikî hükümlermizin de mesuliyetini idrak edelim Din taassubunu kaldırmışken yerine tefelsefe taassubunu koymıyahm. Öyle ise niçin bu mefhumları taşıyoruz ?. Cemiyte küskün adamın mantığını yoklayımz. Hayatta. Bunlar tabiî kuvvetlerdir. Biz ana ve baba hikmetlerinden ziyade ilmin muttalarına ve yalnız ilim mutaları üzerine kurulan bir felsefenin terkibçi mefhumlarına muhtacız.

bu hodbin hassasiyete çarparız. ve aynı zamanda hodbindirler. Cemiyete küskün adam hakikî bir müdekkik. size söylüyecektir. Muayyen fertler içtnaaî hayatı sıkıca yaşamadıkları. cemiyt maneviyatını şidditlice taşımadıkları için aynı zamanda bedbin. Cemiyete küskün adamın bütün fikrî faaliyeti küskünlüğüne sebep gösterdiği hadiseleri muayyen fertlere. mefkureciliği kaybettiği dakikada artık hastalanmıştır. Fert bu faaliyeti. yahut hüküm ve muhakeme işlemiyen esrarengiz derecede münferit bir kabiliyete atfetmekten ibarettir. Salim bir cemiyet adamı dayıma mefkûrecidir. çünkü bu zekâda ilmin en mühim temeli olan icap ve zaruret fikirleri yotur. Cemiyete küskün adam tipinin menşei marazîdir. Cemiyete küskün adamın zihnî faaliyeti iki şekle irca edilebilir: Bir yandan içtimaî hadiselerde zaruret tanımıyan bir teffekkür. bir yandan da ferdî endişelerden gelen bir memnuniyetsizlik. en afakî bir müşahit ve rasıt mevkiinde tekrar ettiğine sjzi inandırmak istiyecektir. bürokrasinin» zararlarını. Küskünler cemiyet . Halbuki bu küskünlerin dar zekâları hakikati halde siyasî bir idareyi besliyebilecek içtimaî tekâmül telâkkisine malik değildir. Bu menşe bizzat cemiytin hayatında hasıl olan boşluklardadır. Cemiyete küskün adamın siyasî vaziyeti ekseriya dar bir muhaliflik şeklilde tecelli ediyor. Salim bir cemiyet adamı dayıma faaldir... Ve bütün bunları en bitaraf. ilmî bir mütefekkir midir?. yahut dar hodbinliğinde aramak doğru değildir. ehliyetin takdir edilmediğini. mekteplerin eskisinden daha geri olduğunu.. Onun için cemiyete küskün adamla münakaşa ederken hep bu ilmî ihatasizlıkla. Hayır. şahıslara yükletmekten. Hodbin hassasiyetleri ise siyasî faaliyetin muvaffakiyeti için elzem olan fedakârlık şimesiyle de kabili telif değildir. O halde cemiyete küskün adamın tevekkülünü fikrî mantığında. İlâh.— 116 — Bu dikkat mütemadiyen sokakların kirliliğini.

bambaşkadır. O halde cemiyet içinde bobinleri. bedbinleri azaltmanın tek çaresi içtimaî mevcudun bilhassa haz. Mütefekkir fikir binasının malzemesini bulmaz. Filân adam mükemmel bir nebatçıdir. mefkure veren bediî ve manevî muhitlerini uyandırmakatan başka çare yoktur. Mütefekkirin asıl cihazı tasnif. Filân adam tarih alimidir . Halbuki mütefekkir. vecit. neşe. Mütefekkir bir toplayıcı değil. Şu halde mütebahhirin teşekkülünde terbiyenin rolü mahdut demektir. hafıza veraseti değil. Rolü daha ziyade icat rolüdür.— 117 — denilen manevî terkibin inhilâl eden cüzü fetleridir. farz ve tahmin kuvvetidir. Bunlar cemiyetten koparak yalnız adamın tabiatine ricat etmektedirler. Fakat bu ehemmiyet bir dereceye kadardır. Bu adamları türlü sıfatlarla tavsif etmek ve derya misali olan ilimlerinden dolayı takdir etmek pek tabiîdir. Filân da atikiyat ile uğraşır. Mütebehhirin teşekkülünü hazırlıyan en mühim meleke kuvvetli bir hafızadır. Yeni cemiyetimizi ahlâkî ve bediî zevki idrake müsayit cihazlarla zenginleştirmek lâzımmi geliyor. Mütefekkir İlmi bipayan insanlar vardır. tahkik ve tensik edilmiş olsun. belki bir teşkilâtçıdır. izah. Bir çocuk bu veraseti taşımıyorsa ne kadar terbiye edilse de mükemmel bir hafızaya malik olamaz. Mütefekkirin teşekkülünde hafızanın rolü mühim midir? Şüphesiz bir bakıma öyledir. . Elverir ki bu malûmat usulü daiyresnide tedarik. Yalnız başkaları tarafından bulunan bu malzemeyi kullanarak eser vücude getirir. Mütefekkir hıfzu tahattur ve tahsil hususunda mütebahhirin dehasını gösteren adam değildir. morfoçya alimidir. Şuhalde mütefekkire lâzım olan. mukayese. Demek mütefekkir hazır fikirleri tefekkür eden adam demektir. Halbuki kuvvetli bir hafızanın en büyük sebebi verasettir.

Türkiye fikir adamının her cinsine muhtaçtır. Orada bir İkdam gazetesinin yaprakları arasında sakladığım resim koleksiyonunu karıştırmağa başladım. hele sekenesinin huşu ve sükûneti burasını eski bir yunan mabedine benzetiyordu!-. dıvarlann sadeliği. çocukların lisanı kadar masum şeyler L Onu bana hediye eden zat. kabartma çiçekler» renkli şekiller. merhum Teke Zade Sayit Bey'dir. Mekteplerimizde ve ilim müesseselerimizde adet kıymeti yerine keyfiyet kıymetini koymalıyız. Şimdi yeni Türkiyenin muhtaç olduğu fikir adamı hangi cinstendir. yağlı boya bir ördek resmi.. Çünkü mütefekkir hafızasının noksanını türlü tarikler ve kolaylıklarla dahi telâfi edebilir. bir tefekkür usulüne malik olanların kıymetini düşürmemeliyiz. usul sahiplerinin kıtlığından şikâyet etmelidir. yirmi beş kız çocağu resim yapıyordu. ilim tekniğine malik olmıyan bir adam için ilim yapmak ümidi yoktur. gayet temiz giyinmiş yirmi. . bu usuldür. Fakat tefekkür usulüne. Türkiye. Solgun. ölgün. Alçı keykeiler. Çünkü milletin fikir hayatının mey vasim toplattıran teşekkül. " Parlak zekâlar „' a kıymet verecek yerde. Mefhumun öldürdüğü adam! Anadolu'dan geldiğim zaman " Acaba güvelerini yedi ? ! „ diye bermutat büyük dolabın altındaki gözü çektim.— 118 — tam ve mükemmel bir tefekkür cihazıdır. Sanatkârı beş altı sene evvel bir mektebi ziyaret ederken tamdım. Ancak tebehhurun da.. sualine verilecek cevap gayet basittir. Sehpalrı karşısında çalışan. mütefekkirlerin ruhunda oluyor. Onun için bizim tedrisat hayatımızda mühim olan şey. resim dersanesinde idik.. fikir adamlarının azlığından değil. Kara kalem heykel başlan. tefekkürün de usulleri memleket için pek yenidir.

Teke Zade'nin resimleri eski. Resim yapan kızlar hiç kımıldamaksısın gözlerinin ucu ile bize baktılar. orta yaşlı..— 119 — Sınıf o kadar çıplak ve beyaz. inadına canlı ve mistik idi. Mektepte kendisini görünce san'ati gibi şahsı da dikkatimi celbetti. bir insanı kâmildir. mühmel fakat. Bizi görünce yaklaştı. ve eyiye olan muhabbetiyle kızlarımız için büyük bir mürebbidir. aynı hürriyetle atılmış bulurduk. bariz. resim ve model hakkına eski telâkkilerimizi yirtan bu canlı halk resimlerinin meftunu olurken. diye takdim ettiler. altındaki " Teke Zade „ imzasını da aynı canlılıkla. Hemen şu sözleri söyledi: — Evet! Teke Zade bizim için alelade bir resim hocası değil. hurda ve kati çizkiler zevkine isyan edercesine kalın. Müdirenin odasına döndüğümüz zaman kendisinden bahsettim. dedi. Bu hareketsizliklerinde bir mahviyet ve bir selâm manası vardı. satıcıların kaba ve kalın suratları çirkin hissiyle klâsik tedrisatın haricinde kalırdı!. Zeki kadın derhal bahse lüzumu kadar ehmmiyet verdiğini ispat eder bir vaziyet aldı. Köşede. hele hamalların. İşte biz. alkişhyan bir üstat vaziyetinde. Müdirenin bu cevabından çok memnun oldum. ora da bir dükkânın camekân içerisinde ki yağlı boya insan resimlerini: köylü. Çünkü . çalışkan kızlarının eserini koruyan. satıc kfalarım seyrederim. İmzanın sahibine karşı uzarktan uzağa bir hürmetimiz vardı. İnsan resmi. o kadar sade ve heybetliydi. ve evlerle oyalar.. tıknaz bir adam duruyordu. Kendisim bize — Resim muallimimiz Teke Zade Sait bey. resmi ve kâinatı bunlardan ibaret zannettirirdi!. insan kafası.. hamal. Bu mevzular bize o kadar garip o kadar cür'etkârane gelirdi ki!. fakat şahsiyle.... göziyile. " Teke Zade „ unvanının benim hafızamda derin bir hayali vardır: Vefa idadisinde talebe olduğumdan beri Şehzade başından geçer. Mekteplerde aldığmız resinf dersleri bizi hep mikâp ağaç..

usulünü. intizamdan. inceyi anlamak itibariyle taş devrinde çalışan iptidai insanların seviyesinde kalmışlardır!. " Güzel „ denilen hak ve hakikat karşısında yirmi yirmi beş kızın büyük şuurlarla çalışması sizin için. bir musikişinas hakkında yalnız böyle söylenmesini istiyordum .. hep katı düşünürler!. hattâ maddî bir kazanç değil midir? İşte ben de aynı sebepten dolayı memnun ve mes'ut bir ruhla bu ziyaretten avdet ettim. talimattan. Bu mantıklar. bu adamların bir mantığı ve memleketin idare usûlleri varmış!. "Sırası gelince ona başka bir ders daha vereceğiz» dediler. Ziyaretimi müteakip Teke Zade hatıra olarak güzide çıraklarının resimlerinden bir koleksiyon yapıp bana günderdi. bütün hisleriyle pencereden aşağı atmıştı: Ziyaretten bir iki ay sonra Teke Zade'nin derslerini elinden aldıklarını işittim.— 120 — bu hükümler benim hislerimi okşuyordu: Ben.. Bütün bu talebeyi. Hep kaba görürler. memleketiniz için manevî. Onun için istiyordum ki sanatkârlar her yerde çok sevilsin. bir milletin ruhu için iflâs değil de nedir?!. hocasını. Kız Sanayi Mektebinin resim dersini tahta kollariyle yakalamış. idarenin bu hareketini sanat. İşte ne şahıs ne de kasıt mahiyeti olmadığını ilân ettiler. Fakat netice hasıl olamadı. muallimi. gruptan bahsettiler.. ne meşum talihsizliktir yarabbi!. Nizamdan. Çünkü doğrudan doğruya kendi işi değildi. İşin tamiri için lâzımgelen teşebbüste bulundu. Bu. terbiye ve insanlık namına protesto ettim. "Acaba güvelermi yedi!w diye telaş ettiğim güzel kolsksiyon işte budur. Bir de bu tebeddülat kanuni ve mantıkî bir çerçeve içinde yapılmıştı. dersi bam başka düşünen idare adamları. Bir memleket için ne garip. bütün muvaffakiyetleri. Muhatabım şüphesiz izan sahibi bir zatti.. usuller çalışa çalışa ve bu "pedagojiye muvafık„ ıslâhat " terakki „ ede ede varmış. Bu teşkilât ve ıslâhat o kadar gücüme gitti ki o zaman mevkii iktidarda bulunan büyük bir memura müracaat ettim ve haykırdım: Hükümetin. bir ressam. Ben öylelerini gördüm kü güzeli. .

Şimdiye kadar beni yaşatan namus ve gururdu. hayatta mevcut olan manalara delâlet ederler. Son günlermi size. talimat. hayattan öğrenilen hakikatleri ifade ederler. Bu mektupta güzel rıkkası ve açık türkçesi fakat aynen hatırımda kalmıyan bîr ifade ile hislerini anlatıyordu... Mücerret olarak hiç bir manaları yoktur. Şimdide aynen beni zillet öldürüyor. Diğeri bütün basitliği. bu ruh beni boğuyor! Ben artık nasıl yaşıyabilirim. bütün çıplaklığiyle imana kalbolmuş bir fikridir: Kanun. Hakikatte sanatkâr yanılmamıştı: Sözleri. hür ve yaratıcı hayattan çıkarılmış cansız. ruhsuz bir ceset gibi tutunamaz ve artık yaşiyamaz bir hale getirdiler! Benim dersimi benden.„. Şimdi Teke Zadenin hayatından bana kalan yadigâr ikidir: Biri İkdam gazetesinden bir kefene sarılmış on on beş parça baygın ve solgun bir resim koleksiyonudur. yalnız size borçluyum. nizam. Doğrudan doğruya hiç bir hakikat öğretmezler. bu mümkün?! Beş altı gün sonra ben öleceğim. Herkese bildiriniz ki beni yalnız o vak'a. Hayat için hiç bir . Bütün hayatımda saimi. İzmir'de bulunduğum sene kütüphanemin bir tarafında sakladığım bu mektubu.— 121 — Teke Zade benim bu hasbî mücahedemi işitmiş. adalet.. oazil ve ilga vak'ası öldürüyor. mücerret düsturlardır.. ruhumu en yakından anlıyan siz oldunuz.. namus. Ben bu haberi işitince dondum kaldım! Sonra tabiat ve ateşte çok haksızlık etti. milliyetle hiç bir dostluğu olrauyan bir adama verdiler! Ruhum kayniyor. Beni emelsiz bir ruh.. gibi bütün mefhumlar canlı. Size rica ediyorum. bunun üzerine bana bir mektup yazıyor. elyazısını yaktı. çıldıran ve intihar eden enesinin sözleri imiş! Tam beş gün sonra "Teke Zade öldü!n dediler. Bu ölümden yalnız sizi haberdar ediyorum. benliğimden kopardılar! Ve onu hisle. suru. " Beni öldürdüler! Çünkü dersimden ve kızlarımdan ayırdılar. hak. sanatle..

Kaplumbağalr gibi İşaret etmek istediğim haleti ruhiyyeyi şu vak'a ile teşhir edebil irim: Harbi Ummî esnasında Darülfünun'da ders veren Alman müderisleri memleketlerine döndükleri zaman bizim darülmesainin yerini değiştimek lüzumu hasıl olmuştu.. bir takım hayat ve tecrübe aptallarını ilim. izansız. Belki hakin ve hakikatin kelimesi. Bunlar mutlak surette ne bir hak. bu da elverme zse. nizamla adam öldürürler!. oludur.. Nasıl söyleyeyim bilmiyorum kü!.. selâmetsiz bir müfekkire. fikrin hayatı selâmeti için elzem şeylerdir. — Fakat hiç olmazsa bu amerikan koltuğu burada bırakmasak?. remzidirler. Bunların arasında bir de amerikankâri. Bıraktığım odada tirşe renginde güzel bir kumaşla kaplanmış beş altı parçadan ibaret yazıhane mobilyesi bulunuyordu. Her biri birer mefhumdur. Yeni odaya yalnız bana ayit olan eşyayı naklediyordum. alçak istirahat koltuğu vardı. ben size: "Ruhsuz beyin yaramaz. .. bedahetsiz mefhum. ruhsuz bir beyin gibidir. "Bana beyin lâzım değilmi ?!„ demeyiniz.— 122 — zekâ vermezler. ne de bir hakikattir. "Kaş yap ayım! „ derken göz çıkarırlar. yakinsiz. bunlar burada kalacak.. terbiye ıslâhat mefhumlariyie oynatmayınız. diyorum. bu zihnî mefhumlar haricinde yalnız tabiatte ve vicdanda gömülüdür. Fakat hiç bir zaman hayatın kendisi ve selâmetin kendisi değildirler. O esnada yanımda asistan vazifesiyle çalışan genç bir Ffendi vardı. zekilre hizmet ederler. irfan. Aramızda şöyle bir muhavere oldu: — Eşyayı taşıtmıyacak mıyız efendim? — Hayır. Canlı olan hakikat. Hissiz. Birtakım akılsız ve izansız adamları. Mefhumlar. kanunla mektep yıkarlar...

Bütün bu hallerin müşterek seciyesi hodbinlik değil midir ? Bütün bu kimselerin ruhunda bir kaplumbağa yatmıyor mu ?!. Öyle bir his ve hayat kaplumbağası kî bütün kâyinatı.. hatta daha evvel bir nevi duyuşun eseri değil midir ?. koltuğu sürüklemediğimizden dolayı bu gün âdeta içimde sevinç duyuyorum. müdafaasız: memuru azletmekte kendisini selâhiyettar buluyor? Niçin ve neden ?! Bütün bunlar . aynı tarzda ypılmış. Hem de burası bir darülmesai olacak. Her halde alalım. Bunu diğerlerinden ayırırsak yazık olur. bu koltuk. Bu kadar açık ve temiz bir itiraf karşısında takdir ve hürmet duymamak elde değildi.. Asistanın bu cevabı pek masumdu. Bu koltuktan şimdiden sonra da o istifade etsin olmaz mı?.. Bir kaç gün sonra beni tekrar gördüğü zaman samimiyet ve mahcubiyetle şu sözleri söyledi: — Efendim size bir şey söyliyeceğim: Geçen gün koltuk için vrediğiniz cevap doğrusu ya beni düşündürdü. itiraf ederim ki. kendi şehvetinin uşağı farzederek serbeslik davasında bulunuyor? Niçin bir nazır iki üç bigünahı.. benim için yeni bir şey. Buraya diğer bir muallim gelecek. cemiyeti kendi arzusunun. öbür tarafta buna benzer bir şey yok. tarzı muhakemeniz. Vukuatı böyle geniş bir çerçive içinde görmek bizim için lüzumlu bir şey olacak. Bu basit cevabım üzerine sesini çıkarmadı.. — İyi ama azizim.. takımın parçası..memlekette garip bir haleti ruhiyenin... niçin bu kadar hasis kalmış. Aynı zamanda bu tahsil görmüş genç ruhu. bunu düşünmek vazifemizdir Bunun gibi daha bir çok sualler hatıra geliyor: Niçin bu muharrir dünyada yalnız kendisini doğru düşünebilir farzediyor? Niçin bu kadın bütün hayatı. tabiat ve insaniyeti kendi kabuğunun altından seyrediyor..— 123 — niçin?! — Ffendim çok güzel bir şey. Yalnız bir az şaşırır gibi oldu. bir anlayışı ve düşünüş tarzının.. aynı renkte. .

Vahdeti. Çünkü tahsilimiz hemen bir fikir ve eşya tahsilidir: Hikmet. tesanüdü muhafazaya herkesten ziyade memur olanların bu işteki vazifesi gaeyt sarihtir: Mekteplerde bilhassa pu mütebayit anümerkes olan kuvveti tenmiye etmektir. kozmografya. Bu künkü mektep muallimleri ise gençliği hep " Fena filmal „ muvaffakiyetine eriştiriyorlar!..- 124 — İşine gelirse başını çıkarıyor. Bu sayede fert kendinden geçerek gayra. Hulâsa bizde mektep kalbi yaşatmyor.o da muvaffak olmak şartile . fakat başkalarının istihsaline. Acaba bu menfaatperestliği ruhlardan kovmak için ne yapıyoruz ? Bütün maarifimizin. muvaffakiyeti nedir ? Kaplumbağa sevkjtabiîsi yerine lâzım olan insan şuurunu koyabilioyr miyiz ? Maalesef hayır. rızkını kazanabilecek. dayıma bir fikir ve eşya tahsilidir. hendese. Bu maksat için .. istihsal gibi sırf ferdî ve intifaî olan melekelerini . Bu sayede ferdi hayat kavgasına hazırlamak maksadına yarıyor. başkalarının emeğine.işletiyor. Şeklinde. hesap. iyi bir işçi olabilecek. bediî. ahlâkî heyecanlariyle felce mahkûm kalıyor. kimya. Bizim maarifimizle iyi tahsile muvaffak olan bir genç belki iyi bir müstahsil. kendi nefsi haricindeki mil'î. Bu sayede fert kendi üzerine katlanır.. sadece aklı işletiyor. zekâ. Bu haricî ve maddî tahsil ferdin malûmat. eğer zarar geleceğini sezerse gene o başı içeriye çekiyor! Bütün mevcudatı ruhiyle. vicdaniyle değil. tahsilimizin bu işteki hissesi. menfaatini tanıyabilecek. insanî hakikatlere ne derece inanacak ve tapacak?! Garplı bir mütefekkirin tabiri veçhle ilim ve talim fert rçin mütekarip ilelmerkes bir kuvvettir. Fakat bu uzvî ve fikrî faaliyetler haricindeki şuur âlemi: dinî. hakka kavuşur. ağziyle ve midesiyle seviyor !. Hars ve terbiye ise mütebayit anümerkes bir kuvvettir. Eski tekke mürşitleri mütebait anümerkez olan telkinleriyle müritlerini " fenafülâh „ sırrına mazhar ederlerdi.

.— 125 - fikri. talimler kadar hissi. . Mektepler yalnız maddiyat ve müspetat itibarile değil. terbiyelere mevki vermek lâ~ zımgeliyor. bilhassa maneviyat ve vicdaniyat noktasından da islâh edilmek lâzımgeîir. vicdanı sınırlandıracak harslere. Bunun yegâne çaresi butun maarif teşkilât ve ıslâhatını her gün değişen memur ve memuriyet işi halinden çıkarıp felsefenin âlemşümul esaslarına bağlamaktır. zekâyı tenmiye eden ilimler. Bütün bu indî ve keyfî icraattan kalan eser. ancak ezilen ve üzülen bir hayattır!. Siyaset endişesi yahut cehalet saikasiyle yapılan her türlü ıslâhat yapanlarla beraber gidiyor.

.

içtimaiyat .

.

Desrten sonra otobüsle şehrin merkezine iniyordum. bu sayede mevzu üzerindeki ihatasını arttırdıkça arttırıyordu. hayat ve medeniyetini tanıtabilecek. Muallim coğrafyayı okutmuyor. Bu cevap beni şaşırttı. Adeta insan bu muallimin ifdesini canlı vukuatın şahidi gibi merak ve heyecanla dinliyor. B. Beni derhal tanıdı. İşime yarar bir şey bulurum ümidiie kütüphane memuruna müracaat ettim. Yüzlerce. Memur bana bu maksat için rehberlik edebilecek hiç bir kitap bulunmadığını söyledi!. Fakat ihtisas maksadiyle yazılmış olan bu hususî eserler istisna edilince Anadolu'nun bilhassa ahvali beşeriyesini. Bu muvaffakiyetli hocaya. fayidesi âlemşümul bir esere tesadüf edilemiyeceğini artık öğrenmiştim. Darülfünunda hayli zengin bir coğrafya kütüphanesi vardır. selâmlaştık. Bir gün bu mektebin yüksek sınıflarının birinde coğrafya dersi dinliyordum.. bu âlim san'atkâra karşı kalbimde bir hürmet uyandı. Tesadüfen yanımda oturan zat biraz evvel dersini dinlediğim coğrafya hocasıydı. yaşatıyordu. binlerce eser arasında nasıl oluyor da bir Anadolu seyyahatini tenvir edebilecek.. iki yüzsahifelik bir eser bulunmuyor ? ! Gerçi kütüphanede Anadolu'nun ahvali tabiiyesine ayit almanca büyük eserler yok değildi.— 129 — Anadolu meçhul bir ülkedir Bundan dört ay evvel Anadolu'da yapmak istediğim tetetbu seyyahatine medar olur diye bir coğrafya kitabı arıyordum. Sırf bir nezaket olsun diye ders hakkındaki mütalâamı sormakla söze başladı ve nihayet şu sözleri söyledi: — Biz Fransızlar coğrafyayı az bilmekle ismi çıkmış bir milletiz! Biz coğrafya cehaletinin zararlarını memleket 9 . O aralık zihnim on senelik bir hatıra üzerine katlandı: Paris'in Auteuil taraflarında Ecole J . Say isminde büyük bir mektep vardır.

vererek ve iktisat sahesinde diğer milletlere mağlup olarak ödemişizdir. Bir kere bir Fransız ağzından coğrafya cehaletinin bu kadar açık itiraf edildiğini işitmek tuhafıma gitti!.!. Fransız mualliminin bu sözleri beni bir kaç cihetten hayrette bıraktı.. Fakat gene hiçbir şey bilmiyoruz! Ne ... namuslarının muhafazası için dağlara çıktıkları zaman. Belki her iki hükümde yanlıştır... her keşçe meçhul olan Anadolu ruhunun en tabiî ve en basit bir hadisesi. bir aksi tesiridir. daha büyük bir kudretin şu dakikada sahiptir. Bugün el'an bunu düşünüyorum. Asırlardan beri Anadolu'yu idare etmek iddiasında bulunan İstanbul münevverleri ise aynı harekete "Basübadelmevtw yahut "mucize. Belki de Anadolu akla daha çok hayret verici. Meşrutiyetten sonra bu ilim sahesinde yapabildiğimiz §ey nedir ? Birkaç klâsik ecnebi kitabının kaba saba ve çok kere eksik tercümelerinden ve bunları programa mu* vafıktır diye mekteplere sokup çocuklarımıza ezberletmek ten ibaret değil mi ? Daha sonra bu kitapları daha süslü. Fakat bundan sarfınazar.. daha fazla resimli bir şekle soktuk değil mi? Bu sırada bazı ferdî ve mahallî muvaffakiyetler de var. Neticede Anadolu denilen esrarengiz ülke şimdiye kadar Afrika içleri gibi karanlıkta kaldı!. dediler!. Belki de "taassup ve icaz» dediklri bu isyanlar. Sonra biz "Türkler coğ rafya için ne yapıyoruz ?! „ diye düşünmiye başladım.. O derecede ki bu meçhul ülkenin meçhul seknesi. Bilmem siz Türk* ler coğrafya için ne yapıyorsunuz?.. Onun için son zamanlarda bizde de bu ilme çok ehemmiyet verilmeğe başlandı. on dört sened enberi memlekette ne bir coğrafya heyecanı hasıl oldu. ne de bir coğrafya ilmi teessüs edebildi.. ruhunu bizim gibi tanımıyan Avrupalılar "Taassup galeyan etti! „ dediler. Kendi kendime dedim ki: Vidalde la Blache gibi büyük alimlere malik olan bir memlekette kendini coğrafya bilmemekle itham edebilirmiş!..

lâkin mazül bir kaymakam ağzından dinlendiği gibi bellenen sahte bir Anadolu fikri bizim için dayima yanılmak ve aldanmak vesilesi olup kalacaktır! Bizde bu memleket. Anadolu'nun ruhu duyulmadığı. ince ve derin bir hayatı olduğunu hatta muhtacı ispat bir farziye gibi söylemek bazı ukalâlar nezdinde bir cür'et sayılıyor. Lâkin gariptir ki hiç bilinmediği halde bu ülke kendisini tammıyanlar tarafından " harabezar. demiyor!. ... mübalağaya atfediliyor..- 131 - maddî Anadolu'yu ne de manevî Anadolu'yu. Anadolu'nun ne dağları.. mimarisi. Aynı zamanda san'atimizin. Belki millî zaruret ve İstıraplarımızın yaratacağı bir fikir kahramanı bir gün bu meçhul ülkeyi ilmin vasıtalariyle keşfedecektir. ahlâkı mefkuresi hakkında sarih denilebilecek bir fikrimiz yoktur. yani toprak ve ruh tanımamanın zararını Fransızlar gibi memleketlerle değil. tezyinat ve tefrişatı. Belki o zaman eski medeniyetlerin.. hiç anlaşılmadığı halde bu ruh "ölmüş ve çürümüş! „ diye takbih edilirken bu sözler "yalan ve cehaletn sayılmıyor!. kıtalarla ödedik. san'ati... ırmakları ne de zevki. taassup ocağı !„ diye tarif ve tasvir edilirken kimse bu insanlara "yanlış ve günahtır. zevkimizin. meçhul ülkede bulacağız. coğrafya bilmemek günahının cezasını bu güne kadar kanlar dökerek çektik!. ticaret ve ziraatimizin kuvvetlenmesi için lâzım olan usareyi bu yeni âlemde. Anadolu meçhul bir ülkedir! Üç aylık bir seyyahatten sonra müşahedatımı dinlemek istiyenlerin huzurunda Anadolu'nuu kendine mahsus bir ruhu. toprak yığını. dehası. bediaların eserleriyle karşılaşan bir Kurunu Vusta nesli gibi bizim neslimiz de uyanacaktır..

Tçrkki her yaşıyan mevcudun hâl ve şanıdır. kımıldamıyan. Bir gün Darülfünun gençleri bana şu suali sordular: — Efendim memleket nasıl terakki edecek ?. değişmektedir. ne de nefhedilecek bir havadır. Terakki varsa terakkinin amillerini hariçte aramıya lüzum yoktur. Bir millet ne halde . Bütün bu suallere verilen doğru yanlış bir takım cevaplar vardır.. asıl bu suallerin istinat ettiği felsefedir. cansız bir şeydir !. O halde terakki meselesini vazedebilmek için her şeyden evvel bizzat yaşıyana hürmet etmeniz lâzımdır... Ama diyeceksiniz ki bu terakki ağır oluyor ve yahut bu terakki şu merhaleye varamamış. hatta terakki ediyor. Bunlar başka meseleler ! Esasen memleket. Ben de o felsefeyi düşünerek şu cevabı verdim: — Bu meseleyi halletmek için evvelemirde memleket» sanayi. bu fikriniz tamamiyle yanlış! Memleket canlıdır. maarif. hakkındaki fikrinizi tashih etmek mecburiyetindeyiz. Bu sual nazarı dikkatimi celbetti.. Çünkü terakki bünyevî ve dahilîdir.. Siz bu hayatlar w nasıl terakki edecek ? n sualini sorarken onları esasen " terakki etmiyor „ farzediyorsunuz! Zannediyorsunuz ki memleket duran.. O.. Yoksa ne dışarıdan eklenecek bir yama. katı. o neviden daha başka sualleri de hatırlattı:: — Ziraat nasıl terakki edecek ? ticaret nasıl terakki edecek ? Sanat nasıl terakki edecek ? Maarif nasıl terakki edecek ?. Hayır. fikrinde terakki var mı yokmu ? Mühim olan nokta budur... hayatın kendisidir.. Gene zannediyorsunuz ki " terakki „ hariçten gelip bu katı ve cansız cismi harekete getirecek yabancı bir kuvvettir. Biz Türkler her gün her yerde bu gibi sualleri işitmek talihindeyiz. Bence mühim olan cihet yalnız bu cevapların doğru veya yanlış olması değil.— 132 — Nasıl terakki edecek ?!.

şer. Canlı bir mevcuda uzaktan ve hariçten bakılınca onun nasıl terakki etmekte olduğunu anlamak güçtür.. ruhun maddeyi yenmek hususunda sarf ettiği can hamlesidir. mektebte.. bilâkis atalete mahkûm. bazen esirliğe mahkûm olduğunu göreceksiniz. İşte bu ceht terakkinin kendisidir. Bu muhabbeti duyduktan sonra. ufak engelleri kaldırmak suretiyle hayat terakki edecektir. O ufak muvaffakiyetleri. memuriyette. Fakat yaklaştıkça terakkinin sezilmek imkânı artar. sizin için yapacak bir şey daha kalıyor ki o da iyi kötü yaşıyan. terakkisi anlaşılmaz. Hayatın tarif ve tavsifi kabil olmıyan bir çok ufak hareketlerden. Uzaktan ve hariçten bakılınca camit gibi görünür. Fakat işi tabirlere boğmayalım. ölüme mağlûp. terakki eden bu mevcudun nasıl yaşadığını ve nasıl terakki ettiğini anlamaktır. Zira dediğim gibi terakki. hayatın gayrı değil. aynıdır. Birinci yolu ihtiyar etmekle ceht sarfına mecbur oluyoruz. bir takım muvaffakiyet ve ademi muvaffakiyetlerden ibaret olduğunu. çirkin ise ölümdür. harbte. . sokakta. İşte bu. Onu katı ve ölü bir şey de sanmayınız.. ahlâk sahesinde hayırdır.. her yerde ataleti.— 133 — olursa olsun yaşıyorsa asla istihkar etmeyiniz. her dakika evde. Çünkü terakki bir ceht. ahlâk.. hayatın kendisine dönelim ve kalpgâhına yerleşelim. aynı hareketlerin bazen hürriyetle tetevvüç ettiğini. maddeyi yenmekten ibaret bir terakki.. şer ve çirkin dediğimiz manevî ölümlere karşı yaptığı azemetli mücadeledir. Şu halde terakkiyi bir meçhul. Cehil. hayatımızdan. yahut mabadüttabiî bir mevzu gibi bizden.ceht akıl sahesinde ilimdir.. ve canına hürmet [ediniz. Evvelâ canlı ve değişici bir şey olduğunu kabul ediniz. ne göreceğiz? Her gün. ölümü. sanat sahesinde güzeldir. sanat ruhun cehil. hürriyetleri arttırmak. maddeye esir olmaktan ibaret bir tedenni.. Bunun için de gene tetkik ve tefekkür usullerinizi değiştirmek mecburiyetindesiniz. ölümün kendisidir! İlim.

mütemadiyen gayr için. terakki ne derce mütevazi faaliyetlerin eseridir: Bir gün Gülhane Parkının rıhtımında dolaşıyordum. halata asıldı. dalgalar çatlıyor. Terakki. ve güzellik için yaşadı. çok hisli bir adamdı. kendisine müracaat eden her insana yardım eder. arkasından o yirmi otuz kişi mihaniki olarak koşuştu. Bu tarik ya zihniyecilerin felsefesi yahut tenbellerin saf sasatasidır.. Şu zavallı mavnacıya yardım edelim. iyilik. muhabbetin vücudu. terakkinin mücahidi idi. O esnada orta boylu. bizimle beraberdir ve her yerdedir. terakki. bakınız. gayet şık giyinmiş bir genç hasıl oldu. Önüne çıkan her çaresize yardım eder. . doğruluk. terakki diyorsunuz. mavna göz göre göre parçalanacak. zahire yüklü bir mavna akıntıdan kurtulmak için yorgun bir yedekcinin sırtında çabalıyor. Yaşadı.. ceht vardır. Misal olarak size bir adamdan bahsedeyim: Merhum Sami Bey . Hülâsa terakki için mesele yok.çok zeki. memlekete ayit olan her işe yardım ederdi. Deniz gayet fena. hep birden yedeğe asıldılar ve mavnayı selâmete çıkardılar. çirkin» yanlış hiç bir şey yapmadı. dedi ve bunu diyerek yedekcinin yanma koştu. Bu adam hayrın. Terakki hayatın ölüme karşı açtığı harptir. Görüyorsunuz kü benim terakki hakkındaki felsefem gayet basittir!. kalabalığa sokularak yüksek sesle haykırdı: — Haydi arkadaşlar. Kötü. Fakat böyle yapmadı. O da diğerleri gibi mavnay seyredecek sandım.Süleyman Nesip . Bu da bir terakkidir. yirmi otuz kişi durmuş bu felâketzedenin seyrine bakıyor.— 134 — muhitimizden hariçte aramıya lüzum yotur. kır saçlı..

Bir diğer defa da güneş çarpmıştır. Bir iki gün sonra oluverdi. Bir çok şey düşünürüz. dut ağaçlarının altına dökülen taneleri topluyorlardi. otluyorlar. dediler. Kazlar öle öle bir tane en zayıfı kaldı. başı dayima önüne düşüyordu. Çünkü vukuatın mahiyeti anlaşılamamıştır. yemiyor.Meçhul dertler Bir tarihte beslemek için dokuz yavrulu bir kaz kuluçkası satın aldım. Palazlar enine boyuna geziyorlar. Bu vaka bana merak oldu. yiyecek. içmiyor. her şey vardı. Bunları elli dönümlük boş ve münbit bir araziye salıverdim. Böylelikle on beş yirmi gün içinde mübalâğa olmasın. biri daha öldü. diye başlarına kova ile su döktük. Bu yaz Anadolu'da rasgeldiğim bir çiftçi bunun sebebini anlattı: Kazlar haddinden fazla yer içerse çatlarmış! Böyle fazla semizlemiş kazları kesmekten başka çare yokmuş!. bir müddet yıkandıktan sonra çıkıp gene dolaşıyorladı. analarından fark edilmez bir hale geldiler.Ötekine berikine sordumsada kimse doğru bir cevap veremedi. Fakat hiç birinin faiydesi olmadı. Su. diye arazide ne kadar baldıran varsa sökdürdük! Ayaklarına sızı geldi. yaptığımız bütün tedbirler boşa gitti. biz bu ölüm vak'alan karşısında türlü tevillerle vakit geçirmiştik: Zehirli ot yedi. Bu kaz misalini kaba bulanlar olsa da müddeamı tenvir edecek kadar basittir: Bir çok vukuat karşısında vaziyetimiz böyle cahil tabip vaziyetidir. Hayvan yürüyemiyor. Nice cahil doktorlar görülmüştür ki hüsnü niyet ve gayretle adam öldürmüşlerdir} Nice cahil siyasetçiler gelmiştir ki hüsnü niyet ve gayrette memleket batırmışlardır! Nice cahil ebeveyne rasgelinmiştir ki . Karınları şişince havuza giriyorlar. fakat netice sıfırdır. bir çok para» emek sarfederiz. diye tentürdiyot sürdük!. Arkasından biri. bir çok tedbirlere müracaat ederiz. Günün birinde kazlardan biri hastalandı.

bir neticedir. diyeceksiniz.. O zaman daha ince. Acaba neyin neticesi?! Fakrü sefaletin elbette sebebleri. mütekaddimler nelerdir?! tt Böyle düşünülmez. fakat .. Fakrü sefalet elbette bir vak'a. Ya cehalet fakrü sefaletin mebde değilse?!. Hülâsa. Yüz binlerce misaller.Acaba bu sebepler. amelî adam yetiştirelim. nitekim bu tedrisat nazarîleşince mi konuyor ?! Bu hususta müspet bir kanaatiniz var mı?! Bunu bir kere kendinize sorunuz!. Gene emeklerinizin kıymeti yeni iddianızın kıymetine tabidir. mütekaddimleri vardır.— 136 — hüsnü niyet ve gayretle çocuklarının terbiyesini bozmuştur!. mekteplerde verilen nazarî derslerdir. Bu yeni teşhisiniz doğru mu. hepsi teşhissiz tedavinin. Başlar adam. Ve meselâ ahalisi sıtmadan ölen bir köyde imlâ ve musiki dersi vermiye!. bir çok meselelerdeki ihtisasımız benim kaz tedavisindeki tebabetime benziyor! Gayet cahilane. izansiz siyasetin. Basit şeyleri pek geç ve güç anlar. Artık bu uğurda sarfedüecek her emek ne kadar büyük ve ne kadar şiddetli olursa olsun. binaenaleyh mektepleri amelîleştirilelim. hayat mektebi şekline sokalım.. hemen hükmedilir: Meselâ cehalet !„ diye. her işi gücü tehir edip ilim ve marifeti takdim etmeğe!. İşte fakrü sefalete maruz bir memleket içindesiniz.. Böyle teşebbüsleri menfi akıbete uğrayan kimseler için intibah müyesser olmazsa hayret yahut hiddet mukadderdir. daha karışık bir iddiaya girişmiş oluyorsunuz. Yerine masruf olmıyan bu faaliyetler benim kaz tedavisinde sarfettiğim emekler gibi faydasızdır! Ölen gene ölecektir! " Memleketteki fakrin sebebi alelitlâk cehalet değil. Bu hüküm bir kere verilip fakrü sefaletin mebdei cehalet olarak kabul edildi mi. yanlış mı?! Acaba fakrü sefalet mekteplerdeki tedrisat amelîleşince mi kalkıyor. kıymeti gene " cehaletin fakrü sefalete mebde olması „ hükmüne tabidir.. hemen izalesine çalışılır. akılsız terbiyenin müessir olamıyacağını söylüyor. İnsan oğlu gariptir. O zaman felâkettir.

diğeri kadınlık hayatının İslahına dayirdi. Diğer taraf esasen böyle bir düşkünlük vardır demiyor. seciyeyi takviye gibi usullere müracaat edilmesini tavsiye ediyor.. Bence bu noktayı nazarlar zahiren telif edilemez görülüyorsa da hakikatte birdir.— 137 - hüsnü niyetli bir cüret!. Mevcut olduğu kadarını her zaman ve mekânda olan bir fenalık gibi zarurî görüyor. Bu düşkünlüğe mani olmak için menfi ve zecrî tedbirlere müracaat edecek. hattatlığa merakım vardır. fikirsizlik. Kadınlık meselesini tetkik edenler iki taraftır. ve nasihatsizlîkten ileri gelme bir hâl ise bir diyeceğim yoktur. Hattatlığın ve müzehhipliğin muhtelif şubeleriyle uğraştım. yahut ilmin erbabı olmiyan bir memlektte böyle bir tedavi nasıl mevzuubahs olabilir ?! Bu hafta matbuatımızı istilâ eden iki mühim bahisten biri maarif. İslah için vaazü nasihate. Böyle olmayıp ta daha başka. daha âlemşümul ve meselâ iktisadî bir sebepten ileri geliyorsa o zaman bu tetbirlerin faydası ne olacak ?! Tabiî hiç! Ö halde meçhul bir dert için malûm bir dava tavsiye etmekten ne çıkar? Malûm davayı tatbik etmeden evvel meçhul derdi bulmuya çalışmak daha doğru olmazım ?. Yazılarımızı en ziyade bediî cihetinden tanır ve bir hattat .. Neticesi dediğim gibi sıfrı!. Şöyleki her iki tarafa göre de endişeyi mucip olan kadın hayatını zecir yahut rıfk gibi her hangi terbiyevî bir vasıta ile tevkif etmek mümkündür. Eğer kadın hayatında var dedikleri endişeli hâl cezasızlık.. İlme inamlmiyan. Tedavi etmenin yahut edilmenin en mühim şartı tedavi ilmine innamakttr. imlânın hayatı Çocukluğumdan beri yazıya. Bir taraf esasen kadının ahlâkı düştüğüne kani.

Bu müşkülâtı da intihapta uygun şekilleri tercih ederek bazen de güzellikten bir az feda ederek nihayet yendik. . Yüksek bir tahsili. Bu sebepten hem manen hem de matteden bir çok zararlara uğruyorduk!. Arkadaşım böyle söylüyerek beni teşvik ediyor ve bu İslâhatı yazı ile meşgul olduğumdan. gibi bütün şekil ve resim menbalarına müracaat ettik. talik. her sayite müstakil bir şekil bulduk. daha salâhiyetle ve muvaffakiyetle yapabileceğimi ileri sürüyordu. amelî işlerde az çok isabeti fikri vardı [*]. calibi dikkat bir güzelliği yoktu. Böylece bir yandan memleketçilik hissine kuvvet vererek bir yandan da hattatlık gururumu okşuyarak kendince makul ve meşru olan bir inkılâp teşebbüsüne beni de teşrik etmek istiyordu.'ın müstakillen mevcudiyeti. nesih. Aynı yazı lisan ve imlâ için âdeta bir belâ idi! Bunun gibi milletimizin felâketi. her harfe. bazılannında aşağı taşmak istidadı idi. Bu "ihtira. okunması güç ve ihtiyaca gayrı muvaffik bir alfabe ile imlâya malik olmasından ileri geliyordu.. Arkadaşım diyordu ki: — Mademki lâtinceyi kabul edemiyoruz... Günün birinde yazılarımız hakkındaki muhabbetimi bir arkadaşın o zaman doğru bulduğum tenkidi sarstı: Bu arkadaş hayatını müspet ilimlere ve lisan hocalığına hasretmiş bir gençti.. İhtira[*] Bu 2at Cihangirli ezcacı Şinasi merhumdur. rıka. Filvaki arkadaşımın dediği oldu: Geceleri gündüzlere katarak çalışmağa başladık.. divanî. Yazımızın lâtinceye temessül eden munfasıl şeklinde mühim olan bir kusur: Bazı harflerin umumî hizadan yukarı. Harflerimizi lâtincede olduğu gibi müstakil ve matbaacılığa elverişli surette islâh edelim. Böylece yarı türkçe yarı lâtince melez bir yazı vücude geldi!. o halde yazımızı lâtince gibi munfasıl bir hale getirelim. Bunları yapabilmek için yazımızın sülüs.— 138 — gibi severim. Yazıyı parçaladık. Arkadaşımın fikrince yazılarımızın bütün kıymeti güzel olmasından ibaretti.

Teşebbüsümüz için yalnız hususî encümenlerde değil. İhtiyar gazetecinin bu tenkidi bizi hayli şaşırttı. Maamafih daha da yaşasaydı çok bir şey " göremiyecekti. Biz bu yazı ihtilâlini meşru göstermek için en ziyade tahsili iptidaîmizin intişar edemediğini ileriye sürüyorduk. yerde munfasıl harfler lehinde telkinatta bulunuyorduk!.. Ve eminim ki maksadına ve emeline kavuşamuyan insanlar gibi müteessir ve müteellim bir halde öldü. değildir: İspanyollar. doktoru da dahil olduğu halde beş on müteced- . Zira o kadar tapındığı munfasıl yazı mefkuresi bir türlü tahakkuk edemedi: Bir zamanlar muallimi de. diye seviniyor. matbuat sahesinde de faaliyet imkânı buluyorduk. îng'lizler ise imlâsi en güç olan bir millettir.. İspan ya'da o nisbette geridir?... Aradan üç beş sene geçtikten sonra biçare arkadaşım ispanyol nezlesinden öldü. Mamafi"filân sâyit için şu şekli mi kabul edelim. Fakat ilk şüphe kalbimize sokulmuştu. imlâsı en kolay olan bir millet. rastgeldiğimiz. Ebülziya'nın şayanı dikkat: olan bir fikri de şu idi: "İmlânın güçlüğü terakkiye mani. şimdi de sıra elyazısma gelmişti!.— 139 — timizin bütün imtiyazı.. Diğer cihetten güya matbaa yazısını hal ve fasletmişizde.. yazımızın aslî olan seciyesini mahvettiğimizi söylüyordu. Bunda tadili huruf meselesine dayir olan risaleyi ve muaddel numunelerini tenkit ediyor... arap yazısından kopmak.. bu şekli mi? „. Halbuki İngiltere'de maarif iptidaiye ne derece müterkki ise. Fakat o zaman bunun farkına kim varacaktı ? ! Biz kendimize "muhteri„ süsü vererek yazımızın mazisine muvafık ve munfasıl harflerin şeraitine mutabık şekilleri bulduk. Buna. fakat lâtife şekillerine benzeyememekti!. sebep olarak ta yazı ve imlâmızın güçlüğünü gösteriyorduk. Günün birinde Ebülziya merhum Tasviri Efkâr'da bir fıkra neşretti. münakaşası Gazi Ahmet Muhtar Paşa merhumun riyasetindeki komisyonda devam edip duruyordu. Müddeamızın masuniyyetini temin için çabaladık durduk.

Fakat biz. sanıyorduk.. Birden kabul edilen bu elif be. nazarı itibare alıyor ve onu elimizdeki taklit ve tercih desteresile istediğimiz tulde. bizim yazımız iptidaî. Meğerse imlâ da lisan. diğerlerininki mütekâmil!. ahlâk. ne de diğerlerininkine benzemiyen bir munfasıl elifbeyi ve imlâsını orduya kabul ediyor. diğer milletlerinki iyi. bütün muhaberatı askeriyeyi bununla icra ettiriyordu. Hiç düşünmüyorduk ki esasen imlâmızın bu günkü makul veya gayrı •makul şekli dahi dünkü mantıkî tefekkürlerimizin veya . İşte biz bu kanaatin tesiri altında kaldığımızdan dır ki bütün o girift ve dolambaç işlere karıştık. katı şeyi madde gibi. Bu zarara mukabil hayat için büyük bir ders almış oldum: Bizi munfasıl harfler gibi kısır bir teşebbüsün yorucu zahmetlerine atan fikir şu idi: " Bizim imlâmız kötü. Ve nihayet Ebüzziya'mn dediği gibi âdeta seciyesiz bir yazıya vasıl olduk. mektepte öğrendiğim imlayı kaybettim! Aynı sayfada aynı sözü mnhteltf imlâda yazar... biçilir. istediğimiz biçimde kesilir. sanat. İster bir imlâ.. canlı olan şeyi cansız.. güçlükle okunarak nazarı dikkati celbetsin diye yazılıyordu!. Bu işteki mantığımız tamamiyle nazarî idi. ister bir ahlâk olsun. Hayatımın hemen üç beş senesini yutan bu harfçilik faaliyetinden şahsen olan istifadem tamamiyle menfidir: Bir kere iyi kötü. gibi canlı ve mütekevvin imiş... Harbiye Nazırı Enver Paşa merhum ne bizimkine.~ 140 — •ditle yüzlerce mürit ve muhibbi peşinden sürüklüyen bu munfasıl harfler teşebbüsü memlekette umumî denilebilecek yalnız bir aksülamel tevlit etti: Ordu Elifbesi!. Bir gün geldi ki işin yürüyemiyeceği anlaşıldı.. gene birden kaldırıldı! O tarihten beri bu resmî teşebbüs haricinde göre bildiğim şey. bazı gazetelerde munfasıl harflerle yazılmış mağaza ilânlarıdır! Onlar da galiba kolayca okunarak anlaşılsın diye değil. o tarihlerde bunun farkında bile değil idik. bazen yazdıklarımı kendim de güçlükle okuduğum vaki olurdu!.

Fakat biz acemiler bundan haberdar değildik. mütevazilmustatilât şeklinde dönseydi kim bilir hayat için ne felâket olurdu!. . kalıplar içinde gezdiriyor. bu hamil ve tevellüt buhranında isti— rap çeken imlâyı intizam kalıbı içinde ezip büzmekten ne çıkar?!. imlânın yaşadığını duymuyorduk! Bugün el'ân imlâmızın ıttiratsızlığından. ahlâk buhranları olduğu gibi acaba imlâ ve yazı buhranları da yokmudur ? Acaba imlâmızın bugünkü tezebzübü. batınî bir faaliyet olduğunu farzediyorum. batını bir istihalesi vardır. ben de "ihtilâl devam etsin! „ Diyor muyum ?î Yalnız imlânın bir ihtilâle girmesi tabiî. mefhumları imlânın vücudu ve canı için bir engel. hendesî kalıplara sokmağa çalışıyorduk! Zannediyorduk ki her şeyde kemal. Diyeceksiniz ki " b u ihtilâl devam etsin mi ? ! „ . Canlı olan imlayı kuru mantığımız için kabul edilmesi elzem olan. hatta bu ihtilâlin imlânın istikbaline doğru bir ceht. O hayat ve sayrurettir ki bazen bizim elimizi haberimiz olmadan . İmlâyı bilmiyor. gayrı mantıkî . bu zahirî kargaşalık. bizi faaliyetimizin bu garip inkiyadı karşısında mütehayyır bile bırakıyor!.şekiller. Hülâsa hayata da muhabbetimiz yoktu....— ut — makul ıslâhlarımızın eseri değildir. Fakat insaf ediniz. hep intizam ile mümkün olduğunu kimiddia edebilir ? ! San'at.. İşte hayatta bu gibi buhranlar ne derece tabiî ise. bu tabiî buhranların müzminleşmesi de o derece gayrı tabiîdir. Ve bütün mevcudat bunlar gibi mikap. Çünkü imlânın da bütün uzviyetleri gibi. ve intizam mutlaka hendesî olur! Düşünmüyorduk ki: tabiyette bu mana ile muntazam olan mevcutlar yalnız billurlardır. imlânın seyri ve hürriyeti için bir düşman olmasın!.. Korkarım bu zatlerin zihnin deki"ıttiratw ve "kayde.gayrı makul. mutlaka intizamdır.. imlâya da. muayyen ve müstakar kayidelere tabi olmadığından hararetle bahsedenler vardır... hakikatta yarınki tipleri için hayatî oir ceht değilmidir ? Eğer böyle ise. kendi kendini yapan ve yaratan batını bir hayatı. Hayatın hep ittirat.

Fakat bu farklar birinciler gibi " yaradılış farkları „ değil. Hatta "Kadın istidatsızdır. Bunun sebebi. muhakemesizdir. Bu bir kadındır ki ev hayatından ayrılmış. şöyledir böyledir. Bu farkın sebebi nedir ?. Gerçi kadınlarla erkekler arasında farklar yok değil' Bir kere cinsiyetten mütevellit uzvî ve uzvî .. Bir çoğumuz kadınlarınızın zekâsını erkeklerle mukayese ederek düşünmek istiyoruz.. erkek gibi duymaz bir kadın zihniyeti vardır.. " Hayat kadını „ ev kadınından başkacadır. kadınla erkek arasında bir fark olmasıdır: Bir kadın erkek gibi düşünmez. kadının kadın olması değildir. Hatta bu farklar elle dokunulacak kadar barizdir. meslekini.— 142 — Hayat kadını "Nasıl kızlarınız zekimi. " yaşayış farkları „ dır: Kadın ruhunu erkekten ayıran asıl sebep. çünkü kadındır !. istidada vermek istiyorlar.ruhî farklar var. Hayır: O halde bu hükmü nasıl veriyorlar? Sırf hislerinin yahut görgülerinin tesiriyle. faaliyetidir. kadın hayatı. kabiliyetsizdir!. hassasiyet farkı gibi sırf manevî faraklar da var. kadın psikolojisi hakkında ilmî bir fikir edinmişler ?. memur kadınlar.. meşgalesini hariçteki hayattan almıştır: İşçi kadınlar. nasıl bir faaliyet gösteriyorsa ruhu da ona göre bir ruhtur. diyenler bile vardır! Niçin? Kadın fiziyolojisi.. .„ İşte bu zümrenin mantığı!. bütün hususiyetleri ile türk kadınını anlamak için türk evini... Bazıları bu farkı doğrudan doğruya yaradışa. Sonra bilhassa bizim kadınlarınızla erkeklemiz arasında zihniyet farkı. Ve kadın akılsızdır. Bizde kadın nasıl bir hayat yaşıyor. Eski türk kadını halis bir " ev kadını „ dır. türk evinin hayatını anlamak lâzımdır. Meselâ bütün seciyesi.. erkekler gibi çalışıyorlar mı? „ çok kimseler kız mekteblerinde dersi olanlara bu gibi sualler soruyorlar..

sanayii.. sessizlik. ticareti. matbuatiyle.. fakat bu suretle müstakbel muallimleri şehir hayatına alıştırmış oluyorsunuz!. o kadar. Mektep her şey değildir.. mütevekkil kadın müteşebbis. Bunlar mektepten çıktıktan sonra köylere gitmezler!. olmalıdır. kanunları. Kadın hayatını islâh etmek isterseniz her şeyden evvel hasta olan bu muhiti İslah ediniz. bütün kuvvetiyle evin.. fakat kuvvetli. . şehire mi? Meşrutiyet inkılâbıyla beraber İstanbul'da yeni Darülmuallimin tesis edildiği zaman memleketin en münevver tanınmış insanları bile şu itirazda bulundular: — Bu teşkilât çok iyi. fakat bu hazırlık fikre. Şüphesiz hayat kadını hayat mekteplerinde yetişecekti. hayat kadını bir kadındır ki faaliyeti evin dar muhitini kırmış. Onun için bütün derinliği.. cemiyetin geniş muhitine taşmıştır.. Köye mi. Fakat düşüncesi eve saplanmıyacaktır. Evde yetişen bu ruh cemiyetin istediği ruha istihale etmelidir: Korkak kadın cessur. Bunun için bütün bir ruh inkılâbı lâzımdır. muhitin bütün itiyatları bu kadında yaşamaktadır: Korkaklık. bu dar.. sebat.. bütün mübarezeleri. Her kusuru. mektebin asıl vazifsi ne olduğunu anlamamaktır. her vazifeyi ona yüklemek. mistik bir ruh. Hayat kadını da evine bakacaktır. hayat kadını da evini düşünecektir..- 143 - tüccar kadınlar. Bu inkılâbı kim yapacak. sadece mekteptir: Fikir ve tahsil yeridir. Kadın yuvayı henüz bırakmıştır. yeni itiyatlar kazandıracak olan halik kimdir?. Muhittir: Edebiyatı.. acul kadın saburlu. O halde hayat kadının seciyesini kim yaratacak? Kadınlara yeni kudretler. hülyakâr kadın maddî.. Hülâsa... mektep mi?.. ilme münhasır kalacaktır. amelî bir zekâ. devam.. Lâkin bu inkilâp henüz yenidir. mübarezelerinin bütün şiddetiyle bu halik muhittir.

Feriköyüneî. insanca tuvalet yapmak öğretildiği zaman aynı kafadaki insanlar şu itirazda bulunuyorlardı.. Yetimleri temizliğe ve güzelliğe alıştırıyoruz. iyi yimeye. anasını babasını beğenmez diyorlar!. köylerine gitmiyecekler! Yetimleri terbiye edelim. Çünkü bu yüzden memlekete zararımız.. köylere gitmiyeceklerdir. Bence her şeyden evvel tenvir edilmesi lâzim gelen nokta şudur: Köylülerin şehirlere akın etmesi marazı bir hâlmidir değilmidir ?. babalarını beğenmiyecekler.— 144 — Gene bir gün Darülmuallimin mezunlarının nereye. çoktur. O halde ne yapalım?! Bu gün bu suali açık sormak mecburiyetindeyiz. temiz. Erenköyüne. İstanbuldaki Darüleytamlar tevhit edildiği ve yetimler mugaddi yemekler. Nitekim İstanbul Darülmuallimini mezunları da gitmiyorlar. bin. şık gezmiye alıştırıyorsunuz. Görülüyor kü şehir ve köy hakkındaki bu haleti ruhiye bir derece müstevlidir. Ben taşrada adedi on dörde baliğ olan fakat her birinde yüzden yüz elliden fazla talebe bulunmuyan binasız vesayitsiz. hayatsız darülmualliminler yerine meselâ İstanbul'da. İstanbul da Darülmuailimin açıyoruz. Sonra anaarını. Alelıtlak bu hâlin marazı olduğunu kabul etmiyorum.. talebe taşrıya gitmez diye korkuyorlar.Fakat İstanbul'da açılacak olan bu büyük Darülmualliminden çıkanlar taşraya. Fakat bunların sonu?. — Yetimlere. . ve rahat karyolalar tedarik edildiği. temiz giyinmeye. hangi köylere gittiğini soranlara biri cevap veriyordu: — Köylere gidiyorlar. çamaşırlar. ve aynı yetimlere insanca giyinmek. diye soysuzlaştınyorsunuz! Geçen gün Ankara'dan gelirken trende Darülmuallimlerimizin atisini mevzuubahs ediyoruz. iki bin kişilik mükemmel ve mücehhez asrî bir darülmuailimin açılması lüzumunu ve imkânını mevzuubahs ederken yanımızda bulunan bir maarif adamı da şu mütalaayı dermiyan tmişti: -*.

Hangisini tercih edelim? Bence tabiî ve müreccah olan ikinci yoldur. Şehirlerde bu muallim kıtlığı devam ettikçe bizim için köylere hoca bulmak ihtimali zayıftır. Ve bu uzviyetler bir cihetten köyler sayesinde tagaddi ve tenmmi ederler.. Darülmuallimin meselesinde hakikat şuki: Şehir maarifimizde büyük bir boşluk köylerden kasabalardan gelen muallim unsurlarını şiddetle cezbetmektedir. Çünkü hakikat halde bu gençler hiç bir vazifeye gitmiyorlar değil. Köylülüler şehre gelmezlerse ve yahut şehir kendi vasitalariyle artmazsa nasıl neşvünüma bulabilir? Gerçi bu hicret köy için bazan marazı olabilir. Şimdi her boş yeri birden doldurmak mecburiyetindeyiz. Bu sırada en büyük boşlukların en büyük cazibe ile çekmesi kadar tabiî bir şey olamaz.. daha müsmir. Böyle diyerek ne Darülmuallimin mezunlarının köylere gitmesi aleyhinde söylemiş oluyorum. maksadım sadece hayatın bir zaruretini ifadedir. ne de bu vaziyetin ilânihaye devam etmesini tabiî görüyorum. köyde bir vazife deruhte edecek yerde bu vazifeyi daha geniş.. Darüknualliminlerden ve Darülmuallimatlarda iyi. fakat köyden şehre olan her hicretin mutlaka fena olduğunu nasıl iddia edebiliriz?.k kalmıştır. çünkü daha içtimaî şeraitte olarak şehirde deruhte ediyorlar. gençlerin istikbaline gelince: köylünün çocuğu köylü olmasını düşünmek ve köylü çocuğunu köylü bıramıya çalışmak son derece yanlış bir 10 ..- 145 - Çünkü şehirler de köyler gibi içtimaî uzviyetlerdir. Şehir mekteplerinde bu kaht ve bu gala varken iki şeyden biri: Ya Darülmuallimin mezunlarını şehirlerin ihtiyaçlarına rağmen zorla köylere sevketmek ve yahut şehrin büyük ihtiyaçlarını tatmin için bu mezunları tabiî olarak şehirde bırakmak. O halde Darülmuallimin mezunlarının taşralara gitmesini alelıtlak bir felâket olarak telâkki etmiyelim. temiz ve güzel yaşıyan gocukların. Hususiyle Türkiyenin maarif itibariyle pek hususî bir vaziyeti vardır: Asırlarca iptidaî maarifi memleketimizde mühmel ve metrr.

ve köylü ağır ve sefil şeraite irsen mahkûmdur. çirğinliğe mi alıştıralım?! Diğer cihetten temizlik ve güzellik hissini almış insanlar için pis ve çirkin köylerden iğrenmek kadar tabî ne olabilir ?!.. Cemiyet kastlar devrine'e ikendir ki çocuk için ayilesinin mesleğini takip etmek bir emri zarurîdi. neye müstayitse ve ne olmak isterse onu olsun. O devirde meslek intihabı kat'iyen serbes olarak icra edilmezdi... Terbiye maziye menfi bir intibak değildir ki bunun icabı . Temeli • " müsavatçılık „ dan ibaret olan demokrasi içinde insanları babalarının ve analarının mesleği ile bağlamak mümkün değildir. Aristokrasi devirlerinde de aynı şey. köylü kalmak için bir mecburiyet midir? Bilâkis hürriyet ve musvaat şunu emreder: Köylünün çocuğu mutlaka köylü olmasın. güzelliğe alışan insanların köylere gitmeyeceğini-ve köyleri beyenmiyeceğini ileri sürenlere karşı şu kısa cevabı ve itirazımı söyliyeceğim: O halde köylere gitmelerini temin için pisliğe. Çünkü meslek ile veraset tveemdi. Bu talep asrî olmıyan cemiyetlerde meyzuubahs olabilir.. Bu cihet size ayit değildir !. ister köylere. O halde elimizden gelirse yetimlerin her şeyden evvel tam bir insan ve mütekâmil millet fertleri olmasını temin edelim. Temizliğe. Hatta köylü ve çocuğu hakkındaki malûm telâkkimiz bile o devirlerin bir yadigârıdır! Ben diyorum ki. her birini müsayit olduğu mesleğe terkedelim. Hayır.. ve o zaman ister şehre gitsinler. köylünün çocuğu neden mutlaka köylü olsun? Köylü çocuğu olarak doğmak. O halde hükümetin vazifesi mesleklerin inhisarına karşı bilâkis hürriyetin tedbirlerini almaktır Hiç kimse diyemez ve hiç bir ilim idda edemez ki: Dahi şehirden çıkar.— 146 — fikir ve tefekkürün mahsulüdür. Zira demokrasi aynı zamanda hukuk nazarında insanların bir ve aynı derecede kıymet ve şerefli olması ve dilediği mesleği intihap hususunda da serbes kalması demektir. Bu suretle bir kerre istidatları inkişaf itti mi.

Dikkat edilecek bir nokta var.. O halde yetimler için yapılan iş de gayet doğrudur.. Meş'um kesafetsizlik!. Terbiye etmek bilakis mefkureye. çirkinlik.- 147 - olarak bizde pislik. Medeniyetin milliyete muzur olduğunu hiç bir zaman kabul etmiyelim.. türklüğün mefkuresinden uzaklaşırmak hakkımız değildir.. halkçılık mefkûresinide hiç kaybetmemelidir.bir nevi muhafazakârlık ve tassubun kendisidir. milliyet.. yeni hayata intibak ettirmektir. pislikten ve çirkinlikten iğrendirelim. konfor ve sayire dediğimiz medeniyetin azamî derecesini idrak etmeli. güzelliğe alıştıralım. fakat millet. daha münevverinden alacağınız cevap şudur: — Ahlâk lâzım! Fakat gene sorunuz: — Ahlâkın. sıhhat. O.. Bu ihtiyaçların temini gene terbiyenin vazifesidir. milliyeti medeniytsizlikle muhafaza etmek istiyen milliyetçilik sahtedir.. millî. Müstakbel nesil temizlik. O halde ?. Türkten. insanî vazif elet in muta olması için ne lâzımdır? . fakat köylüden. En basit fikirli bir adama sorunuz: — Memleketin terakkisi için ne lâzımdır? Alacağınız cevap pek basittir: — İlim ve irfan! Fakat bu adama gene sorunuz: — Bu ilim ve irfan neye mütevakkıftır ? ^ Aynı suale bir diğerinden. ayilevî. Yeni nesil temizliğe.. basitlik âdetlerini yeni ruhlarda idame edelim!.

j 148 - Aynı suale bir üçüncüsünden de belki şu cevabı alacaksınız: — Terbiye lâzım! Fakat sorunuz.. Halbuki .. muntazam. Fransa'da Almanya veya İngiltere'de çalışan her hangi ferdin psikolojisidir. O muhitlerdeki "her hangi fert.. çalışmamak araz olduğuna hükmedebilirsiniz! Acaba bu " her hangi fert „ çalışmak için büyük bir tefekkür kuvvetine mi maliktir?! Hayır! Aynı adamda yüksek derecede bir azim ve teşebbüs kudreti mi vardır?! Hayır. halbuki avrupalı ile şarklı arasında ne alelitlâk hilkat. gibi garip bir iddia. Bu " her hangi fert „ bir otomatik mihanikiyetyile. Bir kere diyebiliriz ki: O "her hangi fert „ sırf ferdî kuvvetlerinden ve ferdî meziyetlerinden dola çalışıyor. Çünkü onlara da aynı güç suali sorabilirsiniz: — Ya çalışmak için ne lâzım?! Cevap ya "gene çalışmak lâzım!. Bir de diyebiliriz ki her . irfan. lâkin bunlar da çok bir şey ifade etmiş olmazlar. memleket idare etmek îstiyen bir insan için en şayanı istifade bir müşahede. Şunun için ve şu suretle ki o memleketlere göre " çalışmak „ bir emri tabiî ve bir emri zarurîdir. Şimdi bu memleketteki çalışmayı iki noktaiyi nazardan mütalâa ve iki sebebe irca edebiliriz. O derecede ki bu "her hangi fert. yahut manasızdır. ne de alelıtlak zekâ farkı olmadığı bir bedahettir.. ayile terbiyesi lâzım!. için çalışmak asıl. yahut "ilim. — Terbiyeyi nasıl tesis etmeli ?! \ Dayima bu ikinci suallerin cevabı ya hiç yoktur. gibi bir talâkkidir!.. Meselâ: "Terakki etmek için çalışmak lâzım!» diyenler vardır.. muttarit ve lâyhuti bir surette çalışır. zeki de olsa gabi de olsa mutlaka çalışacaktır. o halde niçin ve nasıl çalışıyor demelisiniz.

. Meselâ çalışmasa ölür. Bu nazariye. tarihi fikirlerle. Henüz kabilî bir hayat yaşıyan bir cemiyette bu kıymetler nasıl vücut bulsun?!. Meşhur kari Marx tarihi iktisadî hayatın evveliyeti ve hâkimiyeti ile izah eden bir nazariye orhya koymuştur. Meselâ... Onun için belki cahil ten beller yerine alim tenbeller koymuş oluruz. söyleyim sana faaliyteinin derecesini. "Söyle bana zekâ ve malûmatını. Bunlardan hiç biri tarihî maddeçilğin izahı karşısında duramaz. hukuk.. Şu halde o adamın çalışmasında kendi ihtiyarı haricinde muhtelif amiller vardır ve bu amiller içtimaîdir. her hangi türk ferdini o avrupalı gibi sade talim ve terbiye etmekte yakın birfayide yoktur. Bu izah. Bu hüküm ilmî bir hakikat ise. diyemezsiniz! Fakat "Söyle bana cemiyetin her fert üzerindeki faaliyete sevkeden ve tahsili mecbur kılan tayzikini. diyebilirsiniz. ahlâkla... söyleyim sana faaliyetinin derecesini. çalışmak hâdisesi için doğru olduğu gibi bütün içtimaî hâdiseler için de böyledir.. yahut dinle veya adaletle. hülâsa her hangi manevî bir mevzula izah eden bütün nazariyelerden daha kuvvetidir. insanî ve beynelmilel ahlâk kayidelerinden bahsediyorsunuz.. Çünkü çalışmak veya terakki etmek bir çok kimselerin zannettiği gibi aklî ve mantıkî nevinden basit bir hâdise değildir. onun altında "içtimaî bünye.. dediğimiz temeli buluruz. ilim ve sanat gibi hiç bir hâdisesi yoktur ki onda içtimaî varlığının tabiati müssir olmasın. iktisat.. Henüz vüstaî itikatları zinde olan çünkü içtimaî bünyesi ilmî taksimi amele müsaade etmiyecek derecede kapalı ve parça parça olan bir cemiyette bu fikirler nasıl revaç bulsun? Hülâsa hangi içtimaî hâdiseyi nazarı itibare alsak da tamik etsek. Müspet ve dünyevî bir irfandan bahsediyorsunuz. Bir cemiyetin en mukaddes hisleri de dahil olduğu halde ahlâk. çalışmasa medenî ihtiyaçlarını temin edemez. Fakat cahili de alimi de çalıştırmak içtimaî muhitin elindedir. Bu içtimaî muhitin tazyikiyie fert tarafından hatta zorla kabul edilmiş bir itiyattır!.— 149 — hangi adamı çahşmıya mecbur eden sebebler vardır.

ahlâk. fertler arasındaki manevî mümaseletin. nüfus kesafeti nüfus vahdeti dediğimiz bünyevî hâdiseye istinat etmiyen ilim. terakki istiyen bir cemiyetin en büyük vazifesi nüfusunu arttırmak ve bu nüfusu zümre halinde sıklaştırmak olabilir. aynı zamanda nispeten ufak kıtalarda büyük nüfus ihtiva eden milletlerdir. bütün hakikat değildir. Çünkü nüfusun yalnız çokluğu değil. Bütün diğerleri onun gölgesidir!. iktisat siyaseti akim kalacaktır. hem büyük. Bu kök içtimaî morfoloji dediğimiz şeydir. Daha açık tabirle iyi bir cemiyet. hukuk. faaliyet. hemde ağır ve sert olanlardır. Bu kadar değil. cemiyet bu bünyenin kitlesine de tabidir. Gevşek cemiyetlerin hayatı da gevşektir. İlmin bu müşahedesinden sonra. Fakat bu da gelişi güzel değil eğer nüfus biribirini anlamıyan fertlerden teşekkül ederse kıyamet kopar. mücadele. sanat gibi bütün içtimaî hâdiselere şibih hâdise. içtimaiyat ilmi nazarında en mes'ut cemiyet. Bu bünyenin dağınık veya sık zümrelerden teşkkül ettiğine göre cemiyet başkadır.. Böyle bir cemiyette terakki. O halde biz memleketimizde Türkleri ve Türkler arasındada hars birliğini temin ederek nüfusumuzu çoğaltmıya çalışmalıyız. Bunun aksini söyliyen varsa söylesin de biz de öğrenelim. "Nüfus nasıl çoğalır?„ sualini sormamahdır! Çünkü biz kendimizi nüfus mütehassısı diye hiç bir zaman takdim etmiyoruz: Biz sadece iddia ediyoruz ki nüfus. bazı avrupa milletleri gibi.— 150 — Marx ahlâk. ihtira. Çünkü cemiyet âleminde iktisadî hâdiseyi de besliyen büyük bir kök vardır. Nüfus siyaseti yapacak olanlara bir de şunu diyebiliriz ki: Tat- . nazariysinedeki hakikat parçası büyük olmakla beraber. gölge der! Ona nazaran hakikî hâdise iktisadî olandır. hars birliğinin kuvveti de lâzımdır. Acaba Marx'cılık ilmin son sözümüdür? Hayır. Tabiri diğerle büyük ve kesif bir kitlesi olan milletler en müterakki ve en kuvvetli olanlardır.. bir emri tabiîdir.. Bir cemiyette vücude gelen bütün tahavvüillerin ve tecellilerin ilk menşei» anası o cemiyetin bünyesidir.

- 151 — bikatta büyük mesele "nüfusumuzu nasıl arttıralım. muhiti coğrafî dediğimiz fizikî ve fiziyoloçyaî amillerle kabil değil izah edilemez. Fakat ilmin bize keşfettirdiği hakikî düşman şu değilmidir: Me'şum kesafetsizlik!. lisanı. Kari Marx bu mütefekkirlerin en meşhurudur.. Halbuki ilim nazarında tarihî maddiyecilik daha çok kabili münakaşa ve kabili müdafaadır. sualiyle tecelli edecek değildir. Belki de elimizde değildir.. sanat. Bunlar arasında muhiti coğrafiyi yalnız başına amil görenler olduğu gibi. hep birer " şibih hâdise „ dir ve bunlar asıl hâdisenin bir gölgesidir!. Bu nazariye birincisine göre daha ilmîdir. ahlâkı.. fakat vefiyata sebep olmak o çok kere bizim elimizdedir. büyük mesele "mevcut veya vücut bulan Türkleri ölümden nasıl kurtaralım?„ meselesidir. Nüfus siyaseti Cemiyetlerin hayatını tetkik edenler içtimaî tekâmül hâdisesini muhtelif sebeplere atfetmişlerdir. hakikat muhitçilerin anladığı gibi değildir.. Çünkü tevellüdatı çoğalmak güçtür. içtimaî muessiselerden birini meselâ iktisadî müssiseyi yalnız başına amil gürenler de vardır. ahlâk. hukuk. Bu izahta ilmin de kabul edebileceği bir hakikat hissesi olmakla beraber. . ve bütün diğerleri: din. Cemiyetin mukadderatını toprağa bğhyanların davası münakaşaya bile değmez.. Çünkü bu iddiayı bir çok misallerle cerhettnek mümkündür. Şimdiye kadar düşmanı bazen şarkta bazen de garp taaraya geldik. Filhakika bir milletin dini. Binaenaleyh nüfusumuzu azaltan kuvvetleri öğrenirsek türk devletinin dayimî düşmanlarını da öğrenmiş oluruz. Bu zatin " Tarihî maddiyecilik „ denilen mektebine göre ictimî hayatta asi olan hâdise iktisadî hâdisedir.

İktisadî taksimi amelin de. dinî. intiharların ekmek ve kömür fiyetiyle artıp eksildiğini istatistiklerle ispat etmek güc değildir. hayvanları ehlileştirmek. hatta bediî müessiseleri de iktisadî hayatı üzerine müessirdir. bediî. haricî değil. hukukî... daha uzvî bir sebeble tabidirler. ahlâkî. Acaba bu mühim sebep nedir? İçtimî hayatın motoru neden ibarettir? İktisadî hayatta dahil olduğu halde. Hatta Simiand gibi içtimaiyatçılar manevî kıymetlere en yabancı görünen iktisadî kıymetlerin dahi bu kıymetlerle münasibeti olduğunu göstermişlerdir. Durkheim'da coğrafî nazariyeciler gibi cemiyetin tekâmülünü muhit ile izah ediyor. Fakat buna mukabil cemiyetin dinî. Bilhassa ahlâk. iktisadî kıymetlerle manevî kıymetlerin bu münasibeti bilhassa " İptidaî „ dediğimiz cemiyetlerin hayatında zahirdir. Bu müessise de diğer müessiseler gibi kendilerinden daha esaslı. Muhiti dahilî muayyen bir cemiyetin içtimaî bünyesini temyiz eden başlıca iki unsurdan ibarettir: Bunlar bir yandan cemiyetin hacmiyle bir yandanda bu hacmin kesafetiyle tayin edilir. san'at gibi cemiyet müessiselerinin iktisadî hayattan alacakları bir çok tesirler vardır. cinayetlerin. ahlâkî. içtimaî ve dahilîdir... tahavvülleri vücude getiren amil nedir? Bu amil Auguste Gomte'tan sonra müspet içtimaiyatçıhğın vazu olan E. Cürümlerin. Durkhim'a göre " dahilî muhit „ denilen bir sebeptir...- 152 — Hususiyle tarihî maddiyecilere mülayim gelebilecek olan şu fikrin hiç bir yanlış tarafı yoktur: " İktisat gibi bir müessise bir kere teşekkül ve taazzuv ettikten sonra cemiyetin bütün diğer müessesileri üzerinde mutlaka müessir olur „ . Meselâ bu cemiyetlerde din. Şu taktirce cemiyeti cemiyetten ayıran bir kere nüfusunun . muhafaza etmek kayidelerinin müessisi olmuştur. Hülâsa bir çok müşahedeler ve mukayeseler neticesinde iktisadî müessisenin içtimaî tekâmülde yalnız başına hâkimiyetini kabul etmek mümkün değildir. Fakat bu muhit coğrafî. iktisadî iradenin de bütün bu kıymetlere tesir ve müdahalesi vardır.

Asıl mühim olan şart ikincisidir..fertler değil! . gibi sebepler görünüşü ve gösterişi ne derece meşum olursa olsun. vahidülhücey veya senaiyülhüceyre midir. Halbuki muharebeler. muhaceretler ve hastalıklar neticesinde büyük millî inkılâplar olduğu çok kere vakidir. yok ali mahlûklarda olduğu. Hikmet ve kimyaya mevzu olan maddiyatta olduğu gibi.. bu dahilî ve uzvî bünyeyi daha mütekâsif. Bir kavmin nüfusu Hintliler kadar çok olmuş neye yarar ?!. dinî. aynı nüfusa ve aynı içtima! hacma malik olan iki cemiyette bu nüfusun sureti tevezzuudur.meslekî zümrelerin vaziyet ve hareketi de yeni yeni kıymetlerin ve bu kıymetlerin canlı bir vücudu makamında olan içtimaî müessiselerin zuhuruna sbep oluyor. hukukî. Binaenaleyh cemiyetin bünyesini sarsmıyan. Şu taktirde hâdise ve şibih hâdise tabirlerini bu fikrimizi ifade için kollanmak lâzım .. ahlâkî tefrikalarla mı malûldür. hareket ve mesafesi üzerine müessir olmıyan her hangi tarihî hâdise içtimaî mahiyeti hayiz değildir. içtimaî taksimi amelle ve bunun neticesi olan maddî ve ahlâki tesanütle mi mücehhezdir ?... Yedi milyonluk İsviçre kadar mütesanit olmadıktan sonra!. Şu takdirce fikrimizi kısaca ifade etmek için diyebiliriz ki: içtimaî tekâmül mofoiojik bir tekâmüldür. cemiyetin içindeki meslek zümrelerinin vaziyet. gibi gayet mütedahil ve mütesanit uzuvlar ve vazifelerden nri teşekkül ediyor?. İşte bu morfolojik sebeplerden bünye ve taazzuv farklarından dolayıdır ki bir cemiyetin ahlâkî. Bu nüfus Hindistan'da olduğu gibi. yoksa avrupa milletlerinde olduğu gibi. cüzü fertlerin vaziyet ve hareketi nasıl bir takım yeni hâdiseleri vücude getiriyorsa.- 153 - mikdarıdır. daha müteazzi hâle getirmek şartiyie cemiyeti için mahzi hayırdir. muhaceretler. içtimaiyatta da cemiyetin hüceyresi makamında olan . Nitekim muharebeler. Fakat bu kadar değil. Tabiri diğerle cemiyet denilen uzviyet iptidaî mahlûklarda olduğu gibi. iktisadî müessiseleri şu veya bu şekli alıyor. hastalıklar.

türk nüfusunun tesanüdü. Gene ahlâk telâkkileri ayile hududuna münhasır kalır. asayiş vazifeleri gibi bir de nüfus vazifesi olduğunu düşünmek. Evvelâ " siyaset „ nedir ?!. nefsî bir iş midir ?!. bunlar da bilmukabele içtimaî bünyenin teşekkül ve taalisinde kendilerine mahsus bir rol yapmaktadırlar. türk nüfusunun artması. siyasetçinin vazifesi nedir ?!. hatta bediî bütün müessiselerin bir rolü vardır. türk nüfusunun tekasüf. hülâsa nüfus vasıtasiyle türk cemiyeti bünyesinin tekemmülü için beşeriyetin fikirlerinden ve . gibi bütün diğerleri bir şibih hâdisedir demek lâzım gelecektir. yapmıya mezun olduğu iş. yoksa sırf keyfî. iktisat. iktisadî. Ezcümle din cemiyeti teşkil eden muhtelif kasetlar için muhtelif telâkkiler ve muhtelif vahdetler şeklinde tecelli ederse. Denilecek ki: bu sosyoloji temamiyle müesses değildir! Evet doğru. Bence bu " içtimaî iradenin içtimaî hayata tatbiki. Mahaza bu hüküm de tamamiyle ilmî değildir... bu esasın değişmesi yalnız başına olmuyor. millî ve insanî bir ahlâkta olduğu gibi geniş hudutlara şamil olmaz ve. hukuk. O halde yapılacak şey. siyaset için de sosyolojidir. ahlâkî. Hülâsa bütün diğer müessiseler içtimaî bünyenin neticesi olmakla beraber. Hükümet adamının yaptığı. bu ahlâk içtimaî bir taksimi amele ne suretle müessir olabilir?!.. bu parçalar biri birine nasıl yaklaşsın ?!. kâfi derecede umumiyet ve alestiyiyet kazanmazsa. Çünkü içtimaî bünye esas olmakla beraber. iktisat. yani cemiyetin ıslâhıdır. sadece bir hayır. Bu ıslâh ameliyesinin müspet bir esası var mıdır. bir murahhasıdır. Çünkü bunda dinî. Olmak lâzım gelir! Bu esas tababet için fiziyoloji olduğu gibi. ahlâk. Hükümet adamı cemiyetin bir mümessili.. Acaba ilmin bu müspet fikirleri ve keşifleri karşısında idare adamının. fakat siyasetçilerin müspet gibi istinat ettiği fikirler hiç müspet değildirya ?!. gayet basittir: Hukuk.— 154 — gelirse o zaman içtimaî bünye bir hâdise.nden ibarettir.

belki fikir ve dikkati bu esaslı hayat meselesi üzerine celbetmektir. Yine Durkheim a göre içinde intihar olmiyan cemiyet yoktur. Türkiye'de bir çok şey yapıldığı hâlde hiç bir şey hiç yapılmamıştır. İntiharların menşei içtimaîdir. Fakat intiharlar bir dereceyi bulur ki bu şekli tamaiyle marazîdir. içtimaiyatçı Durkheim'dir. Onu intihara sevkeden asıl sebep. gevşek mi. Bu intiharlara karşı bizde sade bir ürkeklik var. İntiharların içtimaî mahiyetiini bariz bir surette ortıya koyan zat. Türlü hislerimiz. Bizim vazifemiz bu ihtisas şubesi hakkında esasen malik olmadığımız malûmatı uydurmak değil. yahut her hangi bir deliliğin neticesine atfetmek pek sathî bir izahtır. Fakat bu gibi hassasiyetlerin intiharların azalmasına hiç bir tesiri yoktur.I ı/u aynı beşeriyetin mütehassıslarından istifade etmektir. Bu cemiyet kuvvetli mi. O da üme müstenit bir içtimaî bünye siyasetidir. İntiharlar üzerinde müessir olabilmek için her şeyden evvel intiharların hangi sebeplerle vücude geldiğini ilmî surette bilmemiz lâzımdır. türlü heyecanlarımız var ki . İntiharları. mefkûresiz mi? Bütün bu hâller intiharların azalıp çoğalmasında amildir. mefkureli mi. mensup olduğu cemiyetin hâlidir. gün geçmiyor ki gazetelerde bir iki intihar vak'ası okunmasın. Yani intihar eden adam sırf kendiliğinden intihar etmez. Durkheim'a göre intihar içtimaî bir hâdisedir... Buna karşı tedbir almak cemiyetin vazifesidir* İnsanı hayata bağlıyan zevkler yalnız hayvanı değil. intihar edenlerin düşüncesizliğine. Binaenaleyh intihar bütün cemiyetlere şamil olmak itibriyle cemiyetlerin hayatında tabiî birer hâdisedir. içtima' zevklerdir. sağlam mı. hasta mı. Yahut alelade bir merhamet. İntiharlara karşı Türkiye'de intiharlar çoğalıyor.

Halbuki bütün bu haller en ziyade inkilâp zamanları olur. Çünkü bunlar içtimaî sarsıntılardan. Halbuki bir cemiyet içerisinde her kes aynı derecede intihara müstayit değildir. bedbaht. Ye bu tatsız. Hatırım<la kalan garip müşahedelerinden biri de şudur: Kalabalık bir ayilenin reisi intihara diğerlerinden daha az müstayittir. Cemiyetlerin eski mefkurelerini yıkıp yeni mefkurelerinin binalarını da temamiyl kuramadıkları devirler fertlerininin tihara en çok müstayit oldukları zamanlardır. Şimdi Türkiye'de vukua gelen inkilâpların sürat ve şiddeti bir kerre nazarı itibara alınırsa ruh buhranı itibariyle fertlerin ne oldukları tahmin edilebilir. Böyle zamanlarda fertler eski mefkurelerini canlı bir surette yşıyamadıkları gibi yenilerine de temamiyle sarılmış değildirler. Fakat bu bağlar günün birinde çözülüverirse işte o zaman felâket zuhur ediyor. yaşamakta mana buluyoruz. Bu intihara en çok müstaiyt olan fertler bilhassa sinirli dediğimiz fijiyoloçiyaî enmuzeçlerdir. cansız hayata ölümü kat'i bir nihayet olarak tercih ediyoruy. boşandığı devirledir. bağsızhktir. Onan için kıymetlerini değiştiren ve kendisine yeni bir vicdan sarayı yapan bir cemiyette en çok iztirap çeken bunlardır. İnsanı intihara sevkeden zannedildiği gibi mutlak bir yeis değildir. Şu takdirde intiharlara en çok müsayit olan devirler içtimaî kıymetler dediğimiz dinî akidelerin. Çünkü hayata daha bağlıdır. Bilâkis bu yesi de intiharı da vücude getiren cemiyetsizlik. İşte müntehirlerin sinirli ve muvazenes z adamlar arasından zuhuru bu kimselerin mefkure buhranına en az mütehammil olmalarından ileri geliyor. Dürkheim bu davayı ispat için intihara dayir eserinde bir çok istatistikler göstermektedir. İşte bu bağsızlıktır ki ölümün girdabına kolayca düşmelerine sebep olur. mesleğimizin hayatını bize tercih ettiriyor ve bunları yaşamakla kendimizi bunları ihtiva eden cemiyete bağlı sayıyoruz.— 156 — ölüm yerine ayilemizin. mektebimizin. . ahlâkî kayidelerin. şiddeli bir derecede müteessir olurlar. meslekî tesanütlerin gevşediği. meyus oluyoruz.

gittikçe genişliyen ve yeni . Şu halde bu pek dar zamanın cemiyeti bizi nasıl sıkı sıkıya saracak ve ölümden koruyacak?!. Fakat bu din ve ayile muhitleri haricinede bir muhit kalıyor ki her hangi hayatımız onun içinde geçiyor ve devam itibariyle hepsinden üstün. meşgale benzerliği bu cemiyete son derece ahlâkî bir şekil verebilir* Bir de meslek muhiti ayile muhiti gibi bu günkü hayatta gittikçe daralan bir muhit değil.. Meslekte ayile gibi içtimaî bir muhittir..Şu anlayışa göre müntehirin hastalığını doğrudan doğruya bir mantık kastalığı zannederek vazü nasihata müracaat etmek. Bu gün ise dinlerin böyle bir rol oynaması mümkün değildir. muhabbet azalmış. zayıflamış manasında değil. fakat bu çok sevdiğimiz insanlarla birlikte geçirdiğimiz içtimaî hayatın kemiyet ve keyfiyeti pek mahdut. hayatın içinde olmak gerektir. Bir memlekette intiharların fevkalâde surette çoğalmasına karşı yapılacak tedbir nedir? Durkheim'm tetkiklerine göre yegâne çare fertleri içtimaî bağlarla bağlamaktır. Dinler böyle bir rol yapabilmek için hayata pek yakın olı/mk. Durkheim bu bağların ne olabileceğini birer birer tetkik ediyor. Ferdi intihardan korumak için ayile muhiti müessir olamaz mı?. bütün işlerini yakından idare etmeli ki onu bir nevi cemiyet ayrılığı olan ölüme yaklaştırmasın.. Hayır çünkü bu günkü ayile sıkı bir muhit. Çünkü umumiyetle dinler tarihteki dünyevî vazifelerini terkedip büsbütün bediî ve mefkürurî bir mahiyet almışlardır. Ayilede geçen hayatımız dar ve mahduttur. Meslek muhitim vücude getiren meslekdaşiar arasındaki zevk. Akşamlan toplanmasiyle dağılması bir oluyor. yahut alelade bir vücut hastalığı gibi anhyarak doktor ve ilâca müracaat etmek intihar denilen cemiyet hastalığını hakkiyle teşhis edememekten ileri geliyor. Din ferdin bütün hareketlerini. Çocuklarımız hakkında beslediğimiz his. devamlı bir cemiyet değildir... Bu muhit meslek muhitidir. Evvelâ dinlerin intihara krşı müessir olacağı hatıra geliyor.

Bu grafiğin esası şudur. Mektepli intiharları karşısınde aldığımız vaziyet sadece teessüf ve hayretten ibaret kalyıor. Bundan on beş> on altı sene evvel Bürüksel mekteplerini tetkik ettiğim sırada Belçika'nın etfaliyat mütehassıslarından doktor Schuyten ile görüşmümş idim.— 158 — yeni uzuvlar vöcude getiren canlı bir muhittir. Çocuk ana mektebinden ilk mektebe geçtiği zaman dehşetli bir zekâ buhranına oğruyor. İşte intihara karşı içtimaiyatın tavsiye edebileceği amelî bir tedbir budur. Bu derece şayanı tetkik olur da dün hocasına . Fakat bu vaziyetimiz uzun uzadıya devama mü say it değildir. Ben yalnız şunu söylemek istiyorum ki: Bu günkü ana mektebi ile ilk mektep arasında bir uçurum vardır. Doktor Schuyten beni Belçika hükümeti tarafından ilmî tetkikleri için tahsis edilen eve götürdü. aynı müşahedeyi yedi yaşından sonraki çocukların resimleri üzerinde de yapmış ve görmüşkü iki nispet arasında bir uçurum var! Doktor Schuyten bana demişti ki: Bu hâdiseyi herkes bir türlü tefsir edebilir. Daha evvelki gün Milliyet gazetesi İzmir Ticaret ve Lisan Mektebi talebesinden on altı yaşında Cahit isminde bir gencin mektepten kovulduğu için beynine kurşun sıktığını yazıyordu. Mahaza amelî sahede çalışmak için intiharların nevilerini tespit etmek lâzımdır. Binaenaleyh iki meklep arasında açıklık bu itibarla son derece şayanı tetkiktir. Şu halde meslek muhitini eski ayile muhiti yerine koymak ve ondan ahlâkî bir tesanüt neticesi beklemek mümkündür. Orada dıvarda asılı olan bir grafiği gösterdi. Üç ilâ yedi yaşında çocuklar tarafından yapılmış olan insan resimlerini hep toplamış ve binlerce insan resminden bir kolleksiyon elde ettikten sonra bunların boyları ile enleri arasındaki nispeti bulmuş. Meselâ sık sık mektpliler arasında vücude gelen intiharlar bize mektep dediğimiz ahlâkî mevcudun dahi bir buhran geçirdiğini ve bunun içinden nevrastenik bazı unsurların yandığını gösteriyor.

tabanca çeken. Bu mektebin başında bu gün maalesef maarif hizmetinden ayrılmış olan kuvvetli bir adam bulunuyor. dahiliye. Binaenaleyh içtimaî noktayı nazarlara son derece ihtiyacımız vardır. Binaenaleyh sırf bu maksatla içtimaiyat tetkiki yapan mütehassısların meşgul olmasını ve hükümetinde bunlara müzharet etmesini temenni etmek zamanı gelmiştir. hep mubah idi. merkezlerini. maarif işlerinde intiharla mücadele iradesini kollanmak mümkün olur. pacak olanlar müspet bir usûl sahibi olan içtimaiyatçılardır. Mukaddemesi şudur:. istidat ve temayüllerini görmek mümkündür. muaveneti içtimaiye. Bu binanın maddî sefaleti ise son derecede idi. Bu tetkikleri y. emniyeti umumiye. Bunlar bir kere mütalâa ve izah edildikten sonradır ki polis. beni teneffüshane hizmetini gören taşlığa jndirdi. Bir hal son derece . en iyi hocaları oraya topladıktan sonra en iyi usullerle terbiye vermiye çalışıyordu. bu gün de tabancayı kendi kafasına sıkan mektepliler buhranı şayanı tetkik olmaz mı ?!. bir aralık müdür. Kanaatimce memlekette bu #ibi tetkikleri himayesine alabilecek olan yegâne vekâlet Maarif Vekâleti olabilir. Burada yüzlerce çocuk oynuyordu. O zaman mektepte oyun. Hayatlar ve kapları Son Saat gazetesinin 8 Teşrinievvel 1926 tarihli nüshasında " Türkiye maarifinde bina siyaseti „ serlavhasiyle bir makale neşretmiştim. İçtimaiyatçıların hâdise kaydeden ve istatistik neşreden hükümet şubeleriyle tesanüdü neticesinde memlekette intihar namına olup biten hareketlerin seyrini. dar ve loş idi. " Bundan on beş sene evvel bir gün Beyazıt Rüştiyesi denilen mektebi ziyaret etmiştim. bir çok odaları güneş almaz. Duvarları rutubetli. haraket.

dedim. Hatta onun vücude gelmesinde başkalarının da hizmeti vardır: Fransız ruhiyatçısı Ribot'nun " Dikkatin ruhiyatı „ adlı kitabı bende bu fikri kuvvetlendiren ilk eserlerden biridir. ihtiyaçlariyle . bir mektebin hayatında mesafe mekân.. mekânlar vardır. her oda. Ribot'ya nazaran dikkat sırf manevî bir hâdise değildir. Bütün çocuklar etrafa dağılıp sağa sola haraket edecek yerde sade zıplıyorlardı!. Çünkü çocukların mikdarı çok.. içinde yaşiyan ve ayile denilen zümrevî hayatın kaparıdır. Şu halde her hava. Fransız içtimaiyatçısı Durkhei'mm "Annee sociologitjue.... Çünkü Durkheim'a göre evler. Ve bu hâkimiyet maddî saheden haraket edip manevî sahey e ne kadar girebiliyor? „. halbuki mesafe son derece azdı. her oturuş her nevi dikkate. zamanlar.. Dikkat eden zekâlar gibi dikkat ettiren. Her nevi dikkat kendine mahsus bir duruş.. vaziyeti.— 160 — nazarı dikkatimi celbetti. taş. vaziyetle samimî bir alâkası vardır. taksimatı. Fakat bu gün madde ile uzananın bir çok yerlerdeki tesanüdü gibi kaplarla içindeki haytlann tesanüdüne kuvvetle inanıyorum. Niçin ? Çünkü evler hakikî hayat şartlarından zaman ve mekân münasibetlerinden hariç mücerret bir fikrin mahsulü değil. her sandalye. bir vaziyet alış ister.. hep bu ayilenin içtimaî tabiyetine göre bir türlüdür. ayilenin hakikî hayatiyle. O zaman şu sual kafamda canlandı: " Acaba. teki bazı neşriyatı da beni bu meselede çoktenvir etmiştir: Durkheim evvelâ içtimaiyatın içtimaî morfoloji içinde mütalâa etmek istediği evleri bilâhara içtimaiyatın teknoloji kısmına sokmuştur. bahçe ne derece hâkimdir?.. Evlerin cesameti. konfor. Binaenaley ne kadar ayile enmuzeci varsa o kadar ev enmuzeci bulunması tabiîdir. Bu kanaatimde yalnız değilim. Bu gün bile bu sualin tam cevabını veremiyorum. bir bakış. Onun adele ile. Onun için çocuklar muhtaç oldukları mesafe noksanım şakulî haraketlerle telâfiye çabalıyorlardı!. her nevi tefekküre müsayit değildir. ağaç.

Türkiye bir inkılâp yapmış. hakikî bir tesanıdün bulunduğunu iddia edenlere rasgeliyoruz.. yahut söylediklerini ispat edemiyecek kadar fena biliyorlar. mana istiyoruz. Hayır. Bu fikirler ruhiyat ve içtimaiyat ilimlerinin nazarî sadesine münhasır kalmamıştır. Ev hakkındaki bu mülâhaza bütün mekteplere. Esasen bu mesele hissi selimin inkâr edebileceği bir müphemlik mi taşıyor?. Ruh hayatını anlayışımız ne müspet bir ruhiyatçının. Froebel'in meşhur terbiye vasıtalarından farklı bir terbiye tarzı icat ettiğini anlatan italyan terbiyecisi Montessori her şeyden ziyade mektep sıralarına itiraz ediyor ve eseriyle onları yıkıyor. Mutlaka yeni bir zarf. Bu anlayış Orta Zaman sofusunun esrarengiz ve miskin telâkkisidir.„ diyenler ya ne söylediklerini bilmiyorlar... 11 . Eğer telâkkimiz hakikî ve canlı bir telâkki olsaydı. bütün atelyelere. şekil istemiyoruz cevher isteyoruz. Nereye gidilse.. " Ecole Nouvell' „ ler mektep terbiyesiyle mektep kabının tesanüdünü başka bir dille iylân eden teşebbüslerdir. " Biz madde istemiyoruz. yeni bir kalıp ister. nede müspet bir terbiyecinin anlayışıdır. hatta şehir denilen içtimaî vahdetlere bile teşmil edilebilir. konforlara. ilmî olmayan bir kıymet hükmünü bilmiyerek taşıyoruz.— 161 — birlikte teşekkül ve tahavvül eden içtimaî aletlerdir. onun hürriyeti ve ouun sayrureti için hiç bir maddeyi.. ne müspet bir içtimaiyatçının.. Ayile ile evin bu tarihî münasibetine bakıp hükmedliebilir ki bir ayile ancak kendisine lâyık olan kabı bulduğu zaman tabiî hayata mazhar olabilecektir. yeni bir ruh kazanmıştır.. Bu ilimleri tatbike çalışan pedagoji sahesinde de rasgeliyoruz: Gençliğin ancak açık havada ve kır muhitinde terbiye edilebileceğini iddia eden "New-SchoolMler. O halde niçin binalara. Çünkü " ruh „ hakkında müspet olmıyan. sus istemiyoruz tahsil isteyoruz. hiç bir vasıtayı tahkir etmezdik . ve güzelliklere itiraz ediyoruz?!.. hangi ilme sorulsa hayatlar ile onların maddî zarfları arasında sıkı bir münasibetin.

müsaadedir. Bu demir yolu örgüsünü sırf iktisadî bir eser zannedenler aldanıyorlar.Yeni Türkiye için yeni bir mektep binası ister. Fakat maddeyi istihkar etmeyiniz... demire ayit her teşebbüsü maddî biliyoruz. Demir yollan Taşa. ile münasibetli bir madde zannetmek için cemiyetin maneviyat hayatı. Türkiye Başvekilinin demir yolu siyasetini herkes bilir. medenî bir hodbinlik zannediyoruz. her lüksü israf olarak kabul ediyoruz!. bir menşei vardır. çok mu? Çokluk müsavi şartlar içinde içtimaî tekamül için bir hayır. bir yapışma. Nüfusa. Içtimayatçi Durkheim'a nazaran içtimaî hâdiselerin bir temeli. cemiyetin maneviyat tekâmülü hakkında fikir sahibi olmamak lâzım gelir...Bu yeni kazançlarını muhafaza için yeni bir zarfa muhtaçtır... Her demir parçasını "arzu talep. Korkuyorum ki bu kıymet hükümlerimizin altında zuhdî bir hassasiyetin menfi vicdanı gizli kalmış olmasın. Cemiyeti teşkil eden fertlerin sayısı ne kadardır? Az mı. Fakat aralarında kâfi. Türk ayilesi yeni kıymetler kazanmıştır. kaynaşma olamıyan çokluk neye yarar? Bir cemiyet olmak için lüzumu kadar benzeme lâzımdir. Onsuz mefkureler cisimlenemez. Hususiyle öyle bir madde ki ruhun kabı ve kalıplanmışıdır... Bu benzeyişe isterseniz hars diyebilirsi- . Konforu. nüfusun çoğalmasına ayit her işi yalnız sıhhî bir alâka ile takip ediyoruz... haktır ve hakkınızdır. Ey mefkûreciler.. O içtimaî morfolojidir. Mefkureyi istediğiniz kadar takdis ediniz. İçtimaî tmorfoloji cemiyet bünyesinin teşekül tarzını gösterir. Azlık mı? Yine müsavi şartlar içinde bu müsayit bir vaziyet değildir. her konforu da lüks addediyoruz.

Şimdi bu birlik vücude geldikten sonra cemiyet için uzviyetleşmek. buna hep manidir.— 163 — niz. kuvvetlenir. Böyle bir netice hasıl olmak için fertle fert arasında. Bu makale vakıf işleri hakkında millet meclisindeki ilk haleti ruhiyeyl ve bir baş vekilin vakıf meselesini derhal halledivermek için . tayyarelerdir. türk istiklâlinde en birinci. " Otuz bukadar senedir. yaşamak idaresini düşünmüyorlar. tazelenen emelleri. çokluğu vücude getiren cüzlerin meselâ lisan gibi maneviyat çimentolariyle yapışmaları da lâzımdır. kayalar. Ben şimendiferlerin türk harsinde. Cemiyetin bünyesi incelir. Fertler bir vücudun parçaları olduklarını duyabilmelidirler. iktisâdı hayattmda ne değişiklik olmuş?! Milletin parsına yazık değiltni?!. Bazı kimseler en hasis bir ticaret adamı gibi soruyorlar. şimendiferler. O halde tek çare.. uzun mesafeler. Böyle bir kitlenin içinde hususi istidatlar çıkar hususî meslekler. Halbuki dağlr. büsbütün yeniieşen bir milletin ruhunu. Fakat haksızlık ediyorlar. Evkaf meselesi Evkaf meselesi hakkında Yunus Nadi Beyin " Cumhuriyet „' te çıkan makalesini okudum.. cemiyetin tekamülü noktasından bakılırsa âdeta manevî neticeler kazandıran vasıtalardır.. oraya şimendifer işliyor. Fakat şimendiferler vasıtasıyla açılan firkirleri. en büyük tekâmül amili olduğuna kanaat ediyorum. ihtisas işleri vücut bulur. hele zümre ile zümre arasındaki mesafe darahnalıdır.. Şu halde yalnız çokluk değil. ferler ve meslek zümreleri arasındaki mesafeyi azaltmak. uyanık bir hâle gelir. türk inkılâbında. mükemmelleşmek pek mümkündür. Öyle ise şimendiferler cemiyetin hareketleri. çünkü bu kimseler şimenferlerin sırf iktisadî tesirlerini ölçüyorlar. Bunn en makul vasıtaları şüphesiz ki vapurlar.

hattatlık. Bu memleketlerde yapılacak olan ilmî tetkikler. millî servetin el'an mühim bir kısmım teşkil ediyor.. Teşkilâtsızlık yüzünden bir müddet: sonra geriye kalanlarında çoğu mahvolacaktır.. medreseler. alhâk. köprüler. kütüphaneler. kütüphaneler. Vakfa ayit olup ta bu gün için ne maddeten ne de manen kabili istifade olmıyan bina. imaretler.— 164 — vaziyeti pek müsayit bulmasına rağmen gene ihtiyata riayetle: meseleyi ilmî surette tetkik etmek ve kâfi derecede mücehhez. olmak arzusunu göstermesi itibariyle son derece şayanı dikkattir.. tezyin sanati. muvakkithaneler. Bundan üç sene evvel " Akşam „' da neşrettiğim bir makalede bu işin her türlü enfüsî telâkkilerden azade bir surette. Son günlerde Türkiye Baş Vekilinin vakıf teşkilâtı için İsviçre'de tetkikler yapılmasını arzu ettiğini gene gazetede okudum.. işçilik itibariyle de büyük manası olan eserlerdir. gibi şeyler satılıp vâkıfın meşru maksatlarına muvafık şekilde işletilmeli ve sarfedilmelidir. hanlar. hastahaneler. türbe. Bu servetin bir kısmı da vakıf teşkilâtının asrîleşmemesi: yüzünden mahvolmuştur. sebiller. mektepler. Bunlar yalnız maddî kıymeti hayiz olan eserler değil. yetimhaneler. kitabeler. Bu sırada bizde vakfa ayit bazı müşahede ve mülâhazalarımı burada tespit etmeyi fayideli görüyorum. Türkiye'de vakıf. kabristan arsaları. Sıhhat. kabristanlar. tımarhaneler. Yalnız İstanbul'da on üç bin vakıf vardır: Camiler. veya hayır . arsa. çok defa mimarlık. ilim. Maddeleri itibariyle değilse bile sanatleri itibariyle muhafazalarında millî menfatlar vardır. Bizi bu hususta en çok: tenvir edebilecek olan misaller diğer muasır memleketlerdeki vakıfların muasır teşkilâtıdır. Böylece kaybolan cami. zinet eşyasının yerleri belli değildir. çeşmeler. sırf içtimaî bir nazarla tetkik edilmesi lüzumunda İsrar etmiştim. İcareyi vahideli akaretlerin vaziyetleri yeni hukuk telâkkileriyle hemahenk surette ve bir defaya mahsus olmak üzere tespit edilmelidir. hamamlar. vakıf teşkilâtını asrîleştirmek için kâfidir.

. Bu fikri kazandıktan sonra vakıf teşkilâtına müstayit ve lâyık olduğu içtimaî mahiyeti vermeliyiz. Halbuki bu hâl diğer memleketlerde yoktur. Vakfiarda her sene bir derece daha artacak olan millî servetin bir kısmı da cami. gibi içtimaî hayatın inkişafına toptan hizmet edebilecek büyük tesisler vücude getirilmelidir. Her iş umumî bir mahiyet ve çehre gösterir. Fakat her şeyden evvel mühim olan şey vakıf denilen tesisatın medenî ve asrî şekli hakkında sarih ve müspet bir fikir elde etmemizdir. Vakıf teşkilâtı böyle asrî bir hüviyet kazandıktan sonra bir vâkfın hayır için terkettiği servet sahipsizde olsa maksadına hizmet etmek hürriyetini dayima bulacak ve ona şu fert veya bu idare tarafından tecavüz edilmiyecektir. halef selefini beğenmez. maarif. bu suretle şimdiye kadar bir türlü halli çaresi bulunamıyan eski ve güzel eserlerin muhafazas emri devlet bütçesine yük olmadan temin edilebilmelidir. çeşme. iktisat işlerinde bize en çok zarar veren en büyük eksikliktir. Türklerin imar ve temdin işlerindeki bir noksanını işaret etti. Dedi ki: Bizde bir kusur var. iş odaları. Halef selefi niçin takip etmiyor? Dün münevver bir zatle görüşüyordm. kütüphanesini. Ve Türkiye'de meselâ yetimlerin. Prograrosızhk belediye. gelen gidenin eserini bozar.darülrfününlar. kütüphaneler. sebil. gibi türk sanatinin güzel eserlerini mütemadiyen muhafaza ve tamiri için de sarf edilmeli. Darülfünun talebesinin tahsili için servetini.- 165 - ımaksatlariyle vücude getirilen ufak vakıfların nemaları ve varidatı cem ve teksif edilerek halk mektebleri. dayima bir program takip edilir. Arkadaşımın pek makul görünen bu sözleri üzerinde bir .. müzeler. malini vakfetmek istiyen insanların cesaretini kırmamahyız.

Meselâ gelen şehiremîninin giden şehiremininin işini beğenmemesinin ve izini takip etmemesinin asıl sebebi budur. Çünkü bir kere mütehassıs mütehassısı tekzip etmez. Esasen bu tarzda yapılan itirazlar düşünen. Fakat ilk şart temin edildikten sonra bunun o kadar tehlikesi kalmaz. Denilecek ki: Nefsülemre ve tabiati eşyaya muvaffık bir projenin zamanla tahakkuk ve tekâmül etmemesinde şahsî garezlerin. İlmin ve sanatin düşmanı olanlar yalnız yarı ilimlilerdir. Olur. hakikî irfanda tesanüt vardır. . Benim kanaatimce halefin selefi tekzip etmemesinin en büyük sebebi halef tarafından vücude getirilen projenin nefsülemre.. tenafür ve tenakür yoktur.. devlet veya şehir işlerinde dayıma muta ve makbul olmak kuvvetini temin edebilir mi ?. Yani bir işi hususî surette bütün tafsilâtiyle bilmelidir. Türkiye'nin teşebbüslerine bu tabiîlik ve hakikilik hassalarını vermek için hüsnü niyetin her işte olduğu gibi bir şart olduğunu biliyorum.lâhza duralım. Türklerden bir çoğunun fikri değilmidir?. ferdî istirkaplarm müdahalesi olamaz mı?.Fakat bu programdan ne anlamak lâzımdır? Program fikri her hangi halef tarafından gelişi güzel tespit edilmiş bir karar mı ifade ediyor? Eğer böyle ise.. Mühim mesele " tabiîlik „ hassasını temin edecek olan ihtisastır.. Başka memleketlerin işlerinde gördüğümüz istikrar ve tekâmül hep bu tabiîlik hassasının neticesinden başka bir şey değildir. Şu halde halefin selefini takip etmemesinin sebebini işlerin bidayette ihtisas eliyle yapılmamış olmasına irca edebiliriz. tabiati eşvaya mutabık ve muvaffık olmasıdır. Fakat ihtisas şartı kâfimi?. Hepimiz sırası geldikçe programsızlıktan şikâyet etmiyor miyiz?. O halde selefini takip etmenin ilk şartı mütekaddim teşebbüslerdeki bu tabiîlik ve afakîliktir. Fakat teknik işlerde bu niyet hiçte kâfi değildir. böyle bir programın büyük meziyeti daha evvel tespit edilmiş olmaktan ibaret kalacaktır! Bu.

Onun için Avrupa Türklerin mütefekkirleri tarafından tetkik ve tefekkür edilmedikçe Türkiye için model vazifesini göreceğini zannetmemelidir. Avrupa'da seyahat etmek.. kimyakerlik gibi meşhur ihtisasları mı ihtiva ediyor? Belediyecilik. İngiltere'de.„ şeklindeki müşahede ve izah tamamiyle doğru değildir. Şahsî kudretini eserin tekâmülü yolunda da gösterebilir. 1 — " İhtisas „ mefhumu ne derece geniş bir mefhumdur? Bu mefhum yalnız erkânı harplik. .Birde mütehassıs kendi kudretini göstermek için muvaffak olmuş bir eseri yıkmiya muhtaç değildir. çünkü gelen gideni beğenmemek zafına müptelâdır. iktisadiyatına ayit ne gibi düsturlar vardır ki tabiati eşyaya muvafık olmaları sebebiyle âdeta beynelmilel bir mahiyet almıştır? Gene meselâ insanlar İstanbul gibi büyük bir şehrin imar ve tanziminde ne gibi esaslar keşfedebilmişlerdir ?. 3 — Avrupa'yı görmek.. Binaenaleyh iymar ve temdin işlerinde hakikî bir imti-madm. müfettişlik. gibi sade hissi selim ve gayretle olabilir zannedilen meşgaleler de ihtisas sahesi midir ?.. Fakat imar ve teceddüt siyasetini teşkil edecek olan mücerret fikirler» mülâhaza ve muhakemeler bu görgülerle elde edilemez. Gerçi bunlar tabiatiyle teşekkül. tekemmül etmiş olan müessiselerin en ziyade hali hazırına ve istikballerine ayit olan temayüllerini gösterebilir. yahut kalem odalarının hüsnü idaresine. Binaenaleyh " Türkiye'de halef selefi takip etmiyor. tabiî bir tekâmülün tecellisini arzu ettiğimiz dakikada ihtisas noktasına dikkat etmek zarurîdir. şifendifercilik.Almanya'da meselâ şehirlerin. Hakikî dert işlerde ancak bir mütehassıs elinden çıkan işlerde bulunan devam kabiliyetinin bulunmaması veya az olmasıdır. Bence Türkiye'nin bu meseleyi kalletmesi için evvel emirde şu noktaları halletmesi lâzımdır. 2 — Fransa'da.. Avrupa'da birkaç gün veya birkaç sene kalmak Avrupa'yı anlamak için kâfi değildir.

şu veya bu terkibi bu türkçe ile nasıl ifade edelim?!.. fikir güreşlerini beklemeksizin değişen bir hakikat vardır. diyorlar.. diyenlere rastgeldim ve kanaatlerine şahit oldum.. Türkçenin kuvvetini bilelim Türkçeyi düşünenler arasında türkçenin kendine kâfi gelmediğini. Sade veya süslü fakat dayima samimî bir türkçe istediğimiz zaman bize türkçenin bu günkü hâlini gösteriyorla ve " Bakınız. Gerçi bunun güzel olduğuna kanatim yoktur. Bu değişme bir emri vaki midir değil midir ? Evvelâ buna cevap vermek lâzımdır. yoksa terkipler. türkçeyi kullanan ve yaşıyanların birleşmesi.. o da türkçenin kendisidir. itibariyle midir? Bunu pek tasrih otmiyorlar.. „ diyecekler. türkçenin arapçaya.. ve iki tarafın biri birini anlamak için müşterek bir dili olmadıktan sonra!. acemceden terkipler almak suretiyle zenkinleşmek ihtiyacında olduğunu iddia edenler vardır. 4 — Şu taktirce Avrupa'nın ihtisaslarından istifade etmek için alelade çok adam mı göndermeli. acemceye muhtaç olduğunu söyliyenler vardır.. Çünkü bir dava gibi ikame edildikçe. O halde her şeyden evvel tarihî bir müşahedeye lüzum vardır. Fakat bu muhtaç oluş kelimeler itibariyle midir.. Fakat ne çare ki şimdi hu moddır!. kaynaşması ve meslek zümrelerine ayrılması nispetinde bizim . Bu dava kıyamete kadar sürebilir.. Ben eski edebiyat adamları arasında firenkçeden ter" cüme ettikleri metin için: "Terkipleri türkçe kayidesi üzerine yaptım.. yoksa mahdut fakat mütefekkir zümreden ve yaratıcı bir kudreti taşıyan mahdut insanlar mı göndermelidir ?.— 168 — .. Hiç hayret etmiyorum. Türkçe türk cemiyetinin hareketi nisbetinde. Fakat mantık kavgalarını. " Bir emri vakidir!. Her halde bu sınıfın içinde türkçenin arapçadan.

Alim. Binaenaleyh tabiî türkçenin aleyhtarları için hasımlariyle mücadeleden evvel kabul edilecek olan nokta ilmin bitaraf noktayı nazarından başka bir şey olamaz.— 169 - arzu ettiğimiz ve " tabiati eşya „ ya uygun dediğimiz seyri takip ediyor mu?.. Etmiyorsa muarızlar haklıdır. Arkadaşım. İlim adamlarının vazifesi onun seyrini sadece tespit etmek. Fikir adamının davası hiç bir zaman duygu adamının ilhamı yerine geçemez. Fakat mademki her ne olursa olsun tekâmül eden bir türkçe vardır. Her şeyde olduğu gibi türkçe bahsind de hisler karıştıkça ve noktayı nazarlar indî kaldıkça bu meselenin fikir sahesinde halline imkân yoktur. Ediyorsa tekâmülün yolu üzerindeyiz. Ancak davanın mevzuu bu günkü türkçe olduğundan tetkikatı müşahhas olarak onun üzerinde yapmak lâzım gelecektir. bu suretle tekâmülü kolaylaştırmak için o kaiydelerden istifade etmektir. O halde alime ve ilme ne lüzum var. türkçenin en tabiî mantığını keşfedebiliriz. güzelliğin icadı ve . Gök Alp'tan evvel ve sonra bizim fikir âlemimizde ilim namına bu neviden müspet ve kat'i iddialar -dermiyan eden zatlere rasgelinmedi. tekâmülün istikametini görebilir bir hale getirmek. İşte merhum Ziya Gök Alp'in türkçülük esaslarında mevzuubahs ettiği lisanların tekâmülüne ayit umumî zaruret kanunları bu nevidendir. bir sanatkâr değildir. Tabiî. Darülfünun müderrislerinden Halil Nimetullah Beyin "Müşahedeye doğru» serlevhasiyle " Millî Mecmua „ nüshalarında neşrettiği makaleler bu arzuyu tahakkuk ettirebilecek tabiatte yazılardır. Türkçeyi ilim gözüyle kovalıyarak yalnız lisanın sadelik hamlelerini değil. ve şayet mümkünse bu tekâmülün tabiatinden doğan muayyen kayideleri de tespit etmek.. Gene tabiî türkçenin muarızları haksız olarak diyorlar ki " Bu iddialarnizın meydana getirdiği güzel türkçe nerededir? !„ Fakat iki şeyi biri birine karıştırmamak lâzımdır. salim bir tekâmülün vücudunu ispat edecek elimizde akıl tarafından verilmiş başka bir vasıta yoktur.

Rabelais. Zaten mevcut ve hakikî olan bir hayatın istikbale uzamış kısımlarıdır? Binaenaleyh tahakkuk edebilirler. yaratıcı muhayyilesiyle istenmelidir. Bu düsturlakast edilen fikir. şekiller değildir. . Descartes ve Jean-Jactlues Rousseau'nun yaptığı gibi. Mefkureler tahakkuk edebilecek. olan şeylerdir. Ondan sonra hür sanatkârların. mantığın. Bunu sanatkârın ilhamı şeklinde telâkki etmek ilhamı verenle alan hakkında gayet kaba bir hayal sahibi olmaktır. Müsyait şartlarla tahakkuk edeceklerdir. İlim sanat yerine geçmeyi iddia ettiği zaman dalâlettedir. mevhumeler değildir. „ îtim adamına: şu itibarla lüzum var ki her yeni zevkin ve yeni güzelliğin. tabiî türkçe inkılâbına muhtaçtır. Ben de soruyorum ki o halde nasıl oluyorda akıllı bir adam mefkûreci oluyor?!. evvelâ tarlayı temizlemek lâzımdır. Mefkureler vehimden.— 170 — tasarrufu sanatkâra ayit olduktan sonra?!. Her şeyden evvel türkçenini harimine giren: ecnebi elleri. geçi maddî ve haricî.. hayalden kopup uçuşan renkler. diyor. salim. Montaigne. Mefkure ile mevhume Bir arkadaşım ideal yahut mefkure. vuslatı mümkün olmıyan bir fikirdir. mefkureler. Eğer mefkure yanına yaklaşılması mümkün olmıyan bir fikir ise bu imkânsızlık nispetinde o bir mevhume olacak değil midir?. Hayır. samimî ruhuna kavuşmasıdır. Fakat sanatte ilmin. Burada kastedilen mana. Bu günkü türkçe güzel türkçe inkılâbından evvel doğru. ecnebi zekleri kovmak. Bu münasibetle " Halka doğru gitmek „ düsturunu hatırlatmak isterim.. fakat her halde hazırlayıcı rolünü yapabilir deyince inanmamahdır. telâkkisine tekaddüm eden maddî ve mantıkî neviden ibaret kalan ihtilâlci hareketler vardır. sanatkârın cismanî hareketi değildir. sanatkârın derunî enesine.

Onun için nüfusumuzun. fikrî seviyesi arasında uzvî münasibetler vardır. mücadeleleri. Ancak bu gayeleri bize gösterecek olan bitaraf el. diyorum. Bunları iyice görüp te bunlara doğru ilerlemek kadar bir cemiyet hesabına afif ve meşru bir haraket ne olabilir?. beynelmilel münasibetleri. muharebeleri. vadeden insanlara hayretle bakıyorum. İlim adamının vazifesi bu iki şeyi ayırmak olduğu gibi. İçtimaî ve iktisadî cografiyası tetkik edilmeden. diyen bir adamın iddiasına şaşmamak kabil değildir...— 171 Mefkurenin koku hakikatte. Şu halde mefkure ile mevhumeyi ayırmak lâzım geliyor. çiçekleri ve meyvalam istikbaldedir. Fakat bu mevhumecilerin iddiası ne olursa olsun her cemiyet. Mefkure ne bu gün için ne yarın için bir yalan değildir. Hatırımda kalan doğru ise Durkheim içtimaiyat usullerine dayjr yazdığı kitabın bir tarafında şöyle diyordu: Devlet adamının vazifesi cemiyeti bir mevhumeye doğru koşturmak değildir. cemiyetin mefkuresine yaklaştırmaktır. nüfusunun tezayüt veya tenakusu sebebleri ya- . Bizzat Amerika'nın kendi kendini geçmek için sarfettiği kudretin zaman ve mekânla mukayyet fizikî ve içtimaî kudretlerden ibaret olduğunu unutmamalıdır. Bu adamlar hakikaten sözlerinde ve fikirlerinde samimî insanlar mıdır. Bunlar ancak eşyanın tabiatine ve müsaadesine göre hüküm ve muhakeme edilebilecek şeylerdir. devlet ve siyaset adamının vazifesi de bu iki şeyi karıştırmamaktır. bir sene zarfında çocuklarına kazandıracağı irfan hamulesi hesap edilmeden. Bunlar arzunun ve iradenin birden bire halledebileceği şeyler değildir. muhakemesiz surette atıp tutan. servetimizin artması hakkındaki gelişi güzel. Onun için "Biz on seneye kadar Amerika'yı bile geçeceğiz!. Eğer ilmî tetkikler yalan söylemiyorsa bir memleketin nüfusu ve serveti ile coğrafî vaziyeti. hesapsız.. ilmin elidir. her millet için vasıl olunması mümkün ve ihtiyarî olan mefkûrevî gayeler vardır.

kalanmadan cemiyet için bu hedefleri müspete yakın bir surette işaret etmek mümkün değildir. Ve hiç kimse " Sukut kanununu bu kanununu benim içtihadıma zit. Hiç kimse "iki kere iki beş eder. müspet. Cavap veriyor: — Bu benim içtihadımdır. içtihat hakkı Soruyorum: — Niçin garp medeniyeti haricinde bir medeniyetin hakikî bir medeniyet olduğuna kanisiniz?. Bunlar riyazi ve maddî ilimlerin mevzuudur.. Gene soruyorum: — Niçin eski ev kadınının hayatı daha ahlâkî ve daha mesut olduğuna kanisiniz?. iğtişaş lehinde bile. Fakat maziperestlik. tedavi usulü müspet bir hastalığın tebabetine itiraz edemez. Şüphesiz. Hülâsa türk cemiyeti her şeyden evvel müspet çalışmak mecburiyetinde olan bir millettir.. böyle başı boş bir zekâ ile içtihat edilemez mi?! Şu halde içtihat fikrine bir gem vurmak.. Bunlar maddî.. Her şeyde olduğu gibi terakki mezhebinde de samimiyet esas şarttır.. Her vatandaş içtihat hakkını taşır mı?. irtica. Her millet gibi türk cemiyeti de mevhumecilerin iddialarına değil. diye tekzip edemez. samim îmefkûrecilerinin itikadıne kendisini bağlamahdır. Şimdi düşünüyorum: İçtihad bir hak mıdır?. Bir kere içtihat mevzuu olmiyan hakikatleri düşünelin. çünkü bu benin içtihadımdır!.. Çünkü burada içtihada mevzu olacak bir keyfiyet yoktur. diyemez. afakî tecrübelerimizin mahsulü olan hakikat . Gene hiç kimse arazı müspet. — Çünkü bu benim içtihadımdır. içtihat fiilini bir dayire içine almak lâzım geliyor.

. lisana karışınca herkes müçtehit kesiliyor. onların doğru. içtihat mevzuları gibi tecelli ediyor. ancak akim müspet bir surette karar vermediği vakitlerde çalışır. İçtihat. teneffüs. o da müspet hakikatlere dayanmak şartiyle. cemiyete. yanlış. Neden?. sanata. Çünkü herkes bu bahislerin keyfî ve şahsî bahisler olduğuna kani gibidir.. şahsf telâkkiler değil.. tegaddi. ahlâka. Ne göreceğiz? Hürriyet* müsavat. hayat. Fakat iş ruh ve maneviyat sahesine. İçtihat melekesi müspet muhakemenin halledeceği işlere karışamaz.- 173 - fikirleridir. iş bölümü. Burada doğru eğri. mezhep fikirleri. Türkçenin zenginliği Geçenlerde Maarif Vekâleti Vekili bulunan İsmet Paşa Hazretlerinin kendi riyasetlerinde toplanan İlmî İstılahlar Komisyonunun ilk celsesinde söyledikleri nutkun suretini gazetelerde okuduğum zaman bir sürpriz karşısında bulu- . dine. Tabiat ilimlerinin telâkkisi.. Fakat dikkatimizi teksif edelim. Bu dikkati içtimaiyat tetkiklerinin vasıl olduğu mahdut. Bu gün ilmî bir tahsil görmüş olan cemiyet adamı içtimaî tekâmülün eseri olan bu tecellileri garipsemez. eyi kötü. müspet hâdiseler sahesinde itikat unsurunu kaldırdığı gibi içtimaî ilimlerin tarakisi de içtimaî hayat meselelerinde içtihadın müdahalesini kaldırmaktadır. Netice şudur ki garp medeniyeti hiçbir ilmin ve hiçbir alimin tenkit veya muaheze edemiyeceği bir hakikat olduğundan onun naklinde şahsî fikirler müdahele edemez. tekâmül gibi doğrudan doğruya tabiî ve afakî fikirlerdir. ihtisas. yahut güzel çirkin olduğunu münakaşa etmez. mütevazı fakat kuvvetli kanaatlere tevcih edelim. güzel çirkin fikirleri şahsî fikirler. Tekâmülü tekâmül olduğu için kabul eder. ölüm. eyi kötü. kadının bir meslek sahibi olması fikirleri içtihat fikirleri. demokrasi.

gayet şiddetli. Türkçenin hür ve medenî bir milletin meramını ifade etmek kudretine kani olduğumuz içindir ki Darülfünun arkadaşlarımızdan üç zat ile birlikte türkçe bir felsefe kamusu vücude getirmeğe altı aydan beri çalışmaktayız. Türkçenin bir şiir lisanı olarak ne kabiliyette olduğunu selâhiyet sahibi olan san'atkârlara bırakıyorum. Bundan yirmi sene evvel bütün yazılarımdan arap ve acem kayidelerine göre yapılan terkipleri atmıştım. Ve kendi kanaatimce tarihî bir kıymeti olan nutuklarının bir örnek olarak söylenilmediğini tahmin ediyordum • Onun için bir müddet düşündüm: Beni şaşırtan.. Bir gün bir makalemde "kadar. O bir hazînedir. Darülmuallimin talebesine de telkin etmiye çalışıyorduk.. kelimesini okunduğu gibi yazdığım ve "kader w şeklinde yazmadığım için şiddetli bir hücuma uğramıştım. nutkun. Kelimeleri. Siyasî bir velayetin türk lisan ve san'at adamları için açtığı yenilik hayatının kıymetini ancak evvelden beri çalışanlar bilebilir. sebep şu idi: Bu nutuk alelade bir ütopist. Fakat bunları yalnız şahsî kanaatimizin dayiresine hapsetmiyorduk. daha doğrusu sevindiren bu tesirin mahiyeti ne olabilir?. O zaman arap harfleriyle yazılan türkçenin imlâsını da elimizden geldiği kadar sadeleştiriyorduk. Onu arayıp meydana çıkarmak lâzımdır. yahut bir lisan inkılâpçısı olmadıklarını biliyordum. Yavaş yavaş anlıyordum. .. bir mevhumeci tarafından ortıya atılmıyor. büyük ve temiz inkılâbımıza o kadar çok inanmış ve bu inkılâbın manzaralarını ve renklerini o kadar eyi işlemiş kudretli bir fen ve hayat kahramanı tarafından söyleniyordu. gayet feyizli bir aksisedasi olacaktı: Türkçe zengin bir lisandır. Bu gün o telâkki devrinden çok uzaktayız._ 174 - nan insan gibi şaşalamıştım Fakat benim bu şaşalamam bazı kimselerde olduğu gibi kullanılmamış ve hiç bir yeni yazıda yer tutmamış olan türkçe kelimelerin verdiği sade bir hayretten ibaret değildi. menuslukları her ne olursa olsun. Ben de ismet Paşa Hazretlerinin bir lisancı.

Elimde Maarif İdaresi tarafından verilmiş bir cetvel var. mekteplerin isimleri ve adresleri yazılı. besbelli ders yapıyorlar . bütün canlı mahlûklar. diye kelimeyi hayalimde tefsir edip duruyordum. Mektebin bulunduğu mahalle merkezi Londura'nımn kara. hocaları aynı biçimde bir adam. Burada bize göre mektebi. Yaklaştık. dilsiz. Gayet açık bir telâffuzla ve . Hemen hepsinin önünde ufak. Zayıf. yeşil. koullananlarındır.. Nihayet en sevimlilerinden bir kaç kız hocanın teşvikiyle yanıma yaklaşdı. Çiçekler. uzun boylu. açık. Bahçe dedikleri yer. vahşî bir bahçe var. sisli manzarasına zıt. Sokaklar inadına zikzak! Yanıltıcı ve gözleri eğlendirici bir perişanlıkla sağa sola dönüyor. Baş muallim yanlarına götürdü.- 175 - Tecrübelerimize göre türk lisanı en felsefî düşünceleri bir avrupa lisanı gibi vuzuh ve kuvvetle ifade edebilir. şık. hemen hepsinin kapıları. Ağaçlar. böcekler. boyalı. Zavallı dilsizler 336 senesi Londra'da aptal. kışlayı hatırlatan bir şey yok! Çocuklar bahçede imiş. genişliyordu. pancurlu nefti boyalı!. Şimdiye kadar bu asaletli lisan felsefeleşmemişse kabahat •onun değil.... hesap yaptılar. çalılıklar ve çiçekler içinde nefti yeşil boyalı.. daralıyor. her şey. biri de tarihî bir manzume okudu. İki keçeli ufak. köşk tarzında evler. parlak ve neşeli idi... Bu cetvelde ziyaret etmek üzere olduğum mektebin ismi hizasında " Deaf Sehool „ diye bir işaret gördüm.. Ta uzaklarda bir çocuk kümesi taplanmış. ağaçlar. sağır. kör çocuklara mahsus •olan iptidaî mekteplerini ziyaret ediyorum. Çocuklar yazdılar yazdılar.. raksettiler. matruş bir İngiliz... Kör. çocuklar her şey. o zaman ingilizce pek az bildiğim için manasını anlayamadım. Nihayet mektebe vardım. şirin bir park. ingilizkâri bir köşktü. kuşlar.

. Evet vardı. bilmiyor musunuz?! Burası bir "deaf schoolw dur! Burada gördüğünüz bütün çocuklar anadan doğma sağırdırlar. dedim. varsa hepsini ziyaret ettim. Ben de tabiatiyle bir kere bu mektebi ziyaret etmek merakı uyandı.. Londra'da nekadar "deaf school... Hakikat. Nihayet İstanbul'a geldim. Hatta hocaları bile lakırdı işitmez!. dillilerin "dilsizlik hakkındaki fikri. Bu derecesi inanılır şey değildi!. seda mahreçlerine dikkat ettirerek. Hem de en basit pedagoji kayidiyle: Ağız hareketlerine.. ve lakırdı anlamiya mukatedrir oluyorlardı.. Bu açık hava mektebini terk ettikten sonra yolda baş.. Çok şey. eksik olan biçare dilsizlerin dili değil. Beni büsbütün bir merak aldı.. diye konuşturulmıyan dilsizleri düşündürerek beni mahzun ediyordu. Dilsiz dediğimiz "sağır dilliler» " işiten dilliler „ gibi konuşmıya. nereye gideceğimi.. Bir gün Aksaray'dan aşağı doğru iniyordum. muallimin bir nokta hakkında nazarı dikkatini celbetmek istedim: — Affedersiniz efendim. "lakırdı görmiye. Usulü tedrislerini tetkik ettim. Hatta çocukken resimli gazetelerde resimlerini bile görürdük.— 176 — benim anhyabileceğim derecede sade bir ifade ile nereden» geldiğimi. Gittim. Ragip Paşa Kütüphanesinin önünden geçerken gözüme ilişti: Dilsiz Mektebi.. Demek bir dilsiz mektebi varmış!.. Daiyma "Padişahım çok yaşa. malumatı„ idi!.. Bu neden ?!... İstanbul'u Türkleri sordular. Dilsizler konuşmayı öğrendikten sonra böyle kısık sesli adamlar gibi konuşurlar! Dilsizlerin dillilerden farkı budur.. Pek az bildiğim ingilizce ile yalan yanlış bunlara cevap vermeğe çabaladım. — A Efendi. dikkat ettim. lakırdı işitmiye değilse bile. Burası eski hatıraları uyandıran ağır başlı . çocukların ekserisi ingilizceyi pek güzel telâffuz ediyorlar! Fakat boğuk bir sesle!. işaret eden vaziyette çıkarırlardı!!. Bu basit görgüler hem hoşuma gidiyor hem de şarkta dili yoktur.

Meğer bu memlekette dilsiz mektebini görmek istiyen insanlar da varmış!. Derdii adamın hali bana çok dokundu. Hamdolsun. orta yaşlı. vukufsuzluğun dilsiz çocukları gömdüğü bir mezardı!. kır sakallı bir zat vardı. Yanındaki sandalyeye oturdum ve dedim ki: — Dilsiz Mektebini ziyaret için geliyorum.. Selâm vererek yanına yaklaştım. Yerinden kımıldamıyan adam gene mukabele etmedi.. ziyarete hayret eden adam hali vardı!.- 177 - tarihî bir yerdir. Bu odada üç beş çocukla köşede ufak ve eski bir yazıhanenin başında oturmuş. gençlik ve insanlık namına ezildim. Bu otuz senelik dilsizler babasını dinlemiye koyuldum.. Artık mektebi tedrisatı. Havlıya girer girmez sağa dönülüyor. Yarabbi! Otuz senedenberi belki hiç değişmemişti.. çok şükür yarabbi!. ne kadar acıklı şeylerdi: — Ah Efendi oğlum! Soruyorsunuz ki dilsizler de tahsile heves var mıdır? Neden olmasın?! Ba*k şu çocuğa! İşte o. gözlerini ve kaşlarını kımıldatıp duruyorlar!. Büyük ve loşca bir odaya giriliyor. cehlin.. Burası ihmal ve teseyyübün. Mermer bir merdivenden yukarı çıkılıyor. Dinledikçe ezildim.. Mektebin yegâne sekenesi olan bu beş çocuk halâ ellerini. müsaade ederseniz bir fikir alacağım?. her gün buraya Eyip Sultan'dan gelir! Fakir. Bir kaç saniye geçtikten sonra başını pencereden tarafa çevirerek. Adamcağız selâma mukabele etmediği gibi yerinden de kımıldamadı! Onda vakitsiz bir misafiri istiskalden ziyade. Fakat bunu kim ayıphyabilirdi?! Bakınız müdürün anlattığı vak'alar ne kadar canlı. her şeyi bıraktım. Hele bir muallim olduğuma sıkıldım. diye haykırdı ve titriyen sesiyle şu sözleride ilâve etti: — Yarabbi! bu ne hikmet ?! Otuz senedir burasını bekliyorum. — Of!. O da onun gibi fakir ! Her gün elin12 . zavallı bir yetim! Bir ablası var.

ne Şehremini'ne. uzaklaştım. sonra gider. İşte dillilerde bu kafa varken buna dilsiz ne yapsın? . Ben "Dilsizler! Dilsizler!.. Sanki bunlar benim cinayetimin kurbanı olmuş biçarelerdi!. O tarihten beri dilsizlere çok tesadüf etmedim.. O işte budur.. diye dilsizleri insanlık haricine çıkarken tasnifle yine dilsizleri tahsilden mahrum bırakan kalp mantığın düşmanıyım. Ettimse de görmemezliğe geldim. Sersem ve perişan bir halde kütüphaneden çıktım. ne de Şehremanetine!. Akşamlara kadar. Bak şimdi oradadır!. şu karşıki viranenin otları üzerinde oturur. derken düşündüğü "dilsizler» de onlardır! Şehremini'nin insanlık kafilesine seçtiği dilliler hep birden işte bizleriz!. ta evinden buraya kadar getirir. kalktım. O teessürü veriyorlardı. Şu dakikada ben dilsizleri yazarken elim titriyor! Bir gün dilsizlerden biri çıkıp ta bizi süründüren dillilerden bir intikam alalım. Yine Şehremini'nin "dilsizleri mi?! Elimden gelse dillileri okuturum!.. Artık dayanamadım. Teessrden yaşarmış gözleriyle dilsizin ablasını aramağa başladı. diye rasgele yakama sarılırlar diye korkuyorum! İşte Şehremini'nin "var mı?M dediği dilsiz mektebi vardır. Hiç kimseye düşmanlığım yoktur. Kederli adam başını pencereden tarafa çevirdi.- 178 - den tutar.....

Çocuk .

.

.. büyük adamın iradesi. Hayat. Aynı istidayı Darülfünun müderrislerinden maruf bir zat Muaveneti İçtimaiye . dedi. Gözleri gözlerimin içinde. Hemen kendi ağzından bir istida yazdım. mukadderat.. Allah onun düşmanlarını kahretsin. bu sekiz çocuk annesinin arzusunu yerine getirdi. Valide gene hiç varidatsız ve servetsiz zavallı bir kadındır.. Ve onlara benim zihnimdekinden fazla ehemmiyet verdi: — Ah. Manzara çok samimî ve çok acıklı idi. "Akşamnt' nevvelki günkü nüshasında " üç sende yedi çocuk validesi „ diye bir fikra vardı: Bu fıkra bu gün ber hayat kalan evlât anası bir valideden bahsediyor.. Kadın bu sözlerimi çok hissetti. muhtacı muavenettir.. Gayrı ihtiyari: — Hanım? İnşallah Mustafa Kemal Paşa İstanbul'a gelir de senin çocuklarına nafaka bağlar. Baba her akşam için beş okka ekmek parası olan seksen üç kuruş otuz parayı kazanmak için ayrıca rençperlik ediyor. ne derseniz diyiniz.— 181 - Çocukları yaşatalım. Bundan üç ay evvel gene bu kadına rasgeldim. Bu ayileye ayit gayet hazin bir vakayı burada hikâye edebilir miyim? Senelerce evvel.. Baba beş yüz kuruştan fazla maaşı olmıyan fakır bir müezzindir. ahllah Mustafa Kemalin ordularını muvaffak etsin. bütün bu yavrular onun emeline feda olsun. dedim. bu çocukların babası fakır bir muhacirdir.. Byeim. İstanbul'da bir ayile tanırım ki sekiz çocuk sahibidir. hükümet ve memleket bunlara şefkatini göstermek mecburiyetindedir „ diyor. Bir gün bu valideye yanında dört beş çocuğu okluğu halde rasgeldim. Cenabı Hak bu ayilenin çucuk nüfusunu yakında dokuza da baliğ edecektir diyorlar. çocuklarının nafakasını soruyordu.. Milli Harekâtın henüz başlangıcında bulu nuyoruz. Bu istidayı Heyeti İlmiye içtimaına giderken Ankara'ya götürdüm..

merhametini celbetmek için teşvike. çocukların himayesi için milletimizin ruhunda ne sağlam bir merhamet kumaşı olduğunu ispat eder. Milletteki sefalet fertlerdeki hissizliğin bir neticesi olduğunu söylemek istemiyorum.. çouk vefeyatimn artmasından ileri geliyor. neticelerini ilâna ve ispata da muhtaç değiliz. Daha bir vaka ki hatırası hayatımın en müellim dakikalariyie karışmıştır: Bundan dört sene evvelgünün birin de Çamlica'da bir kadın üç çocuk birden doğurdu. Bu gün tenakusu nüfus ve tezyidi nüfus bahsinde ortiya konulan en basit hakikat şudur: Bir memleketin nüfusu doğurmıyan. yurt yoktu. Bütün bunları sayıp döküp ferden ferda merhametsizliğimizi iddia edecek diğilim. fakat tabiyetiyle doğan çocukları yaşatmakla artabilir. Binaealeyh fakir çocuklar hakkında türk milletinin hissini. Tahta parçaları yakarak çocukları isıtmıya çalışıyorlardı.. O halde bütün çocuk siyaseti yeni doğanları ve doğmuşları öldürmemek esbabını . Harap bir evin çerçevesi» ve camsız odasına sığınmışlardı. kadın. Biz bunu haber alıp imdada gidinciye kadar çocukların üçü de ölmüştü !. fakir.. Bu seri hassasiyet çocukların müdafaası. erkek bir çok Akşam karileri matbaaya hücum etmişler.. ve doğurmak istemiyen kadınlarını zorlamakla değil... Bu şevk zaten mevcut ve bu heyecan kâfidir bile. Yine bu bahsin şayanı dikkat keşiflerinden biri de şudur: Nüfusun eksilmesi aleltlâk tevellüdatın azalmasından değil. üçüzlere hediye göndermişlerdi..- 182 - Vekâletinde bulunan doktor Tevfik Rüştü Beye verdi ve tavsiyede bulundu Bu istidanın neticesi ne olduğunu henüz öğrenmedim. "Bir batında üç çocuk!. fıkrasını Akşam'a yazdığımve Allah'tan bu çocukları ısıtmak için kömür ve çıplak vücutelrini sarmak için kundak istediğim zaman zegnin. tehyice de hacet yoktur. Valide için çocuklar için yer. Çocuk müdafaası ve çocuk himayesinin nüfus ve iktisat noktasından kayidelerini.

fakir çocuk analarını doyuracak. Bu insan geçmiyen kaldırımları benim ve birkaç mahlelinin eline kürek alarak yapması mümkün müdür ? Bu koca yolu belediye yapmazsa ben nasıl yapabilirim?! Hatta vergimi muntazaman vermem. eyi sudan. Buna muktedir misiniz? Değilseniz doğurmıyan.. çocuktan hoşlanmıyan anaları akılla. fikirle mantıkla. fakat buraya gitmek için ne araba yolu ne de piyade yolu yoktur. Çünkü çocukları temiz havadan... Bu teşkilât ister Hilâliahmerin bir şubesi gibi vücude getirilsin. hamiyetli. tabiî bereketi tenasülleri teşvik edecek içtimaî bir teşkilâta henüz malik değiliz! Bu teşilatsızhğın. aynı milletin iradesini müstakbel vatandaşları olan . servetinin menbaı olan arabaların tekerleklerini kırdıran. eğer farziyemde yamlmayorsam.a' dır. millî bir tesanüt halinde tecelli etmelidir. o biçarelerdir. ister Himayeyi Etfalin tevessuu şeklinde olsun. mahiyetinde.. ve insanların ayaklarını inciten bir belediyeniz faaliyette oldukça!. İş daha başka türlüdür. farzediyorum ki İstanbul'un en güzel bir mevkiinde oturuyorum. ölmekten ve öldürülmekten niçin kurtaramıyoruz?! Bence bunun sebebi gayet basittir: Ferden ferda merhametli. Ben bir şehirliyim. istatistikle zorlamakta bir fayide yoktur. Demek ki bu çocuk asrında bu çocuk mezhebini gütmek. vatanî vazifelerimi günü gününe yapmam bu işde neye yarar?! Varidatın. Acaba çocukları ölümden. bu çocuk muhabbetini yapmak.. çccukları yaşatacak. doğurmakta manevî bir zevk bulmıyan. çocuk muhabbetlisi olmamıza rağmen biz Türkler. Büyük bir kumandan yaratıcı dehasiyle milletin iradesini gene milletin halâsı için istimal ettiği gibi. en büyük zararını gören ve çeken şehirlerdir. dayima "içtimaî bir teşkilât. Halbuki köyde?. mikropsuz sütten ve fakir olan anaları babaları mahalle ve köy tsanüdünden en çok mahrum olanlar onlar.- 183 — aramaktadır. ve bu çocuk nüfu-< sunu himaye etmek için ihtiyaç "içtimaî bir teşkilât.

servetin imkânlarından istifade ettiriyorsunuz. halbuki bunlar esasen yüksek tahsil görecek derecede zengin değildirler: Konfora alıştırıyorsunuz.. halbuki bu zavallıların ayilelerinde yatacak yer yoktur! Paranın. Bir zatin dediği gibi: Türkiye'de darüleytamlar tesisi tnevzuubahs değildir. Bu tarzı telâkkiyi kısa bir sözle ifade edebiliriz: " Yetimi yetim bırakınız!. fazla okuyacaklarına iş öğretsinler. meşakkate katlansınlar. çocukları müstakbel hayatlarının sefalet ve zaruretiyle mütenasip bir surette yetiştirmiyorsunuz! Onların ayilesini. ve gayet müessir olan telâkki.. Yetimde bir insandır L Darüleytamların mukadderatını düşünen insanların bir kısmı şöyle diyor: " Bu çocuklar mademki yetimdir. içtimaî sınıfını nazarı itibare almıyorsunuz! Çocukları bozuyorsunuz!.. On seneden beri memleketimizde darüleytam teşkilâtı etrafında yapılan bütün itirazların ve yapılan bütün hücumların belli başlı fikri ve felsefesi işte bu garip mülâhazadır... işte darüleytamlar için gayet kuvvetli. Bu mübalağada çocuk vaziyetinin vehametini gösteren bir kasıt vardır. O de- . Çünkü bu gün yetimleri ve muhtaç çocukları ile Türkiye baştan başa bir darüleytamdtr.. Mademki yetimdirler. anaları babaları yoktur. „ Darüleytamlara yetim olarak gelenleri gene yetim olarak çıkarmak.... hayatın bütün mahrumiyetlerine alışsınlar ve illâ bu kadar temizliğe ve güzelliğe alıştıktan sonra betbaht olurlar!. mazisini. konforu bilmesinler.- 184 — mini minilerin canım kurtarmak için de işletmek mümkündür ve lâzımdır. yn* fikirlerle darül ey tamları tenkit ederek diyorlar ki: "Çocuklar bu tedrisatınızla fikir mesleklerine sevkediyorsunuz. Halbuki esasen fıkara çocuklarıdırlar! Hülâsa siz darüleytam mürebbileri.

ve bu israf yetim lerin atisi için büyük bir tehlikedir. Çünkü bu düsturun menşei ahlâkî bir mülâhaza değil.. bir dereceye kadar münevverlerde de vardır. "yetim de bir insandır ve her insan gibi cemiyetin bütün nimetlerinden hissedar olmak hakkini taşır„. kibar ve avam.. her yetimin kat kat çamaşırı. artık yıkılması lâzım gelen bir hurafedir. fakat fena roürebbi. ne de ilmî bir mülâhazadır. bu sırf inhisarcı bir kafanın mahsulüdür. Ben darüleytamların teşkilştını bu tarzda tenkit ve tezyif edenlere çok rasgeldim. dediler ki: — Bu adam çok çalışkan. Hülâsa yetimler bahsindeki bu zihniyet umumî ve saridir. aynı silâhı kullandılar. rençber yapacak yerde muallim ve lise talebesi yapıyor? Bu sefahat. Ve evlerinde görmedikleri şeylere alıştırmak muzurdur dediler!.. Çünkü yetimlerin erkeklerini " Bey „ kızlarını " Hanım „ yapıyor. "Niçin bulgur çorbasiyle beslemiyorsun?!. düsturu bir terbiye düsturu değil. İşe . Düşünelim ki. tarihî bir hurafedir. Bu yalnız cahillerde değil. Teessüf ederim ki bu haleti zihniyenin menşei ne içtimaî bir endişe. İnsanları zengin ve fakir.. Yetimlerin iyaşe ve ibatesine aiyt her ne teceddüt yaptımsa kabul etmediler. "Yetimleri yetim bırakmak!.. çok iyi bir müdiri umumî.— 185 — recede ki günün birinde İstanbul şehri düşman kuvvetleri tarafından işgal edildiği ve yetim yuvalan basılarak üç bin yetim sokağa döküldüğü gün hepsini saraylara yerleştirmek suretiyle hayatlarını kurtaran adamı düşürmek için de aynı mantğı.. şehirli ve . Bu satırları yazmadan üç saat evvel görüştüğüm kıymetli bir maarif adamımız ise Balıkesir'deki darüleytamin müdürü bulunduğu zamana ayit hatıralarından bahsederken diyordıki: — Bana en çok yetimlere et ve tatlı yedirdiğim için hücum ettiler! Hücum edenler arasında maatteessüf münevverler de vardı. tertemiz karyolası var! Yetimlere bulgur çorbası yerine 5 et ve tatlı yediriyor.» diyorlardı!.

o halde yemek.. içmek. ve madem ki her fert kendi kuvvet ve kabiliyetini inkişaf ettirmek hususunda serbestir. bir avukat ve bir kimyaker olabileceğini kabul etmiyorsunuz? Yoksa yetimlerde yetimlikle beraber uzvî bir noksan olduğunu mu tasavvur ediyorsunuz?!. Yetim de bir insandır ve bütün insanlar gibi. Her halde yetimi bütün diğer insanlardan ayırmak yanlıştır. giyinmek. babası. bir demirci olacağını tasavvur ediyorsunuz da bir kumandan. beyaz ve siyah. Fert bu mesleği kendi kendine. Sonra mademki Türkler hukukan müsavidirler. . kendi kuvvet ve kabiliyetlerinin tabiyetine ve istikametine göre serbesce intihap edebilmelidir. yazmak.. Mademki bir demokraside insanla insanın kıymet ve şeref itibariyle hiç bir farkı yoktur. Herkese her çocuk veya gence mesleğini kabul ettirecek olan kuvvet. gibi farklarla ayırmak musavatçı bir millette nasıl mevzuubahs olabilir?. Bunun için ferdin kuvvet ve kabiliyetlerini inkişaf ettirecek müessiseleri bir hükümet adamı sıfatiyle hazırlamak mecouriyetindesiniz. ne ebeveyni ne de hükümet olmalıdır.. serveti. tekâmül kapılarını açalım ve bırakalım girsinler. terakki.- 186 - köylü. evi malikânesi olmamak insanlar için kabahat olsa bile. Bu kadar da değil. Eğer bu müsavatçılık bilfiil tahakkuk etmezse demokrasi yalan olur!. Bütün insanlar gibi yetimlere de inkişaf. yetimin değildir! O halde kendi çocuklarımız için reva görmediğimiz bir hayat tarzını diğerlerinin yetim kalan yavruları için hiç reva görmiyelim. fertlerin o müessiselerden istifadesi imkânını da temin edeceksiniz. Her Türk müstayit olduğu ve arzu ettiği mesleği intihapta serbes olmalıdır. kıymetli ve şerefli bir insandır. fikir ve iş mesleklerinden birini intihap etmek hususunda yetimde niçin hürriyet ve hak tasavvur etmiyorsununz?! için bir yetimden bir çiftçi.. o halde anası babası olan türk ile olmıyan türk arasında hiç bir imtiyaz farkı olmamak lâzım gelir. Müsavatçılık demokrasinin temelidir. anası. okumak.

Yoksa biz değiliz! Biz sadece istidat dediğimiz bu tabiî sermayeyi azamî derecede neşvünüma ettirmiye memuruz. Şu takdirde yetimlerin mektebi alelade mekteplerden hiç farklı olamaz. Bunun aksi ne haktır ne de adalet. Hususiyle devlet burada yetimlerin doğrudan doğruya babası. Bunun farkı olsa olsa hususî ve ayilevî bir terbiye ile umumî ve resmî bir terbiye farkı olabilir ki cemiyetler içersinde ikincisi en tehlikesiz olanıdır. Onun için bütün yetimleri terbiye edelim ve hangisi neye müstayitse onu olsun. münevverlerin çocukları için tavsiye ve tedarik ettiği maarif nimetini yetimlerden. Zengin..— 187 — — Bütün yetimler yalnız fikir mesleklerine mi hazırlansınlar?! Bu suali sormayınız. yalnız istidatlarıdır. şehirli.. bulgurla tagaddi etmek. — Evet efendiler. diye bir sınıf bilmiyoruz ve kabul etmiyoruz ve yetimlerle yetim olmayanlar arasında da hiç bir fark gözetmiyoruz. yetim kuru tahta üzerinde yatmıya alışmasın mı?. neden et ve tatlı yemesin. fakat yetim olmtyan her çocuk gibi! Çünkü icabında meşakkati çekmek.. Gene soruyorlar ki: — Fakat yetim hiç meşakkata alışmasın mı. "bütün yetimleri fikir adamı yapalım demek te aynı derecede yanlıştır..... vasisi mevkiinde bulunuyor. meslek intihabı ayile ve . Tarihte tahsil bir inhisardı. Biz "yetim. Olacakları şeyi tayin edecek olan hâkim. Çünkü kaldırmak istediğimiz şey "inhisarcılık»'tır. "Bütün yetimleri hep işçi yapalım! „ demek nekadar yanlışsa.. neden temiz karyolada yatmayı öğren" meşin ve neden içtimaî meslekler arasın en müstayit olduğuna hazırlanmasın? Buna da siz cevap veriniz!. Fakat her insan gibi aynı yetim neden rahata da alışmasın. ve kuru tahtalar üzerinde yatmak için. Bu mülâhazaya binaen " yetimi yetim bırakmak „ düsturu yerine "yetimi yetim bırakmamak „ düsturunu koymak lâzım gelir. alışsın. yani kendi çocuklarından esirgeyemez?.

Yalnız bu ufak temastan sonra köyde şehirde. softanın elinden aldığımız taassubu ukalâların idaresine birakmiyalım. nerede oturduklarını. bütün hayat mutazarrır olur. hangi mektebe gittiklerini. olup olmadığını. . Dedi. Dikkat edelim. belediye bırakmıyor!. anası kardeşleri. mukadderatı üzerinde zarurî olarak tekrar düşünmiye başladım. irili ufaklı çok tesadüf edilen bu fakir sınıfın hayatı. Kundura boyacılığı eden dokuz yaşında sarışın gözleri parhyan bir çocuğa iskarpinlerimi boyatıyorum. bu inhisarcılıktan yalnız yetimler değil. Yetimler ise bu kayideden hiç müstesna olamazlar. Herkes bir ve herkes meslek intihabında serbestir. Pek te fazla düşümiyerek sordum: — Nasıl günde elli kuruş kazanabiliyormusunuz? Çocuk acıklı bir tavırla başını soluna çevirdi: — Ne gezer! yirmi kuruş kazanırsak iyi! Sabahtanberi beş kuruş aldım!. Çocuğun babası. Hürriyet ve müsavat temelleri üzerine yeni devletin binasını kuran türk milleti için. Meydana bakarak açık hava kahvelerinden birinde oturtum. Çünkü alınacak cevabın ne olduğunu bu gibi çocuklara sora sora artık öğrenmiş bulunuyordum. daha doğrusu niçin gitmediklerini sormıya lüzum yoktu.- 188 — -verasetle mukayetti. anasız. Yeni cemiyetlerde ne bu inhisar nede bu kayıt yoktur. Çünkü vasileri develet yani bütün milletin iradesidir. babasız. bundan. Tekrar sordum: — Şehzade taraflarına gitmiyormusunuz ? — Hayır.. Sokaktaki Çocuklar! Dün öğle zamanı Edirne Kapısı'ndanberi yaptığım bir gezinti neticesinde çok yorgun bir halde Fatih meydanına varmıştım.

zengin insanlık fikirlerinden kim şüphe edebilir?. Daha bir çok ispatlar ve işaretler var ki Türkiye'de çocuk himayesi fikri mevcut olduğunu gösteriyor: Ancak bir nokta var. o cansız. icraata sevketmez. Yeni Türkiye senenin bir gününü çocukların yardımına vermiştir. Fikirler hep bir çeşit değildir. Fakat ruhdaki işleri bir değildir: Gölge fikirlerin hayatta canlı bir rolü yoktur.. mutlaka. irademizle ve faaliyetimizledir. Bunlar yalnız öğrenilen fikirlerdir. Türkiye matbuatında çocuk himayesini mevzuubahs eden sayifeler az değildir. Fakat bakalım bu fikir de doğru mu?. Bir milletin çocukları için cemiyetsiz kalmak felâketlerin belki en büyüğüdür. mutlaka adam denilen bahçıvanın ihtimamına muhtaçtır. Gerçi bizde çocukları himaye fikri vardır. fakat bu henüz tamamiyle kuvvet fikir hâline gelmiş değildir.- 189 - şehit çocuklarını. Himayeyi Etfal cemiyeti ise millî bir müessise olarak mevcuttur. Onun için fakir çocuklara yapacağımız en büyük hizmet onların ihtiyacını bir "kuvvet fikir. 1 — Herşeyden evvel ufak çocukların zekâsı ve kabiliyeti . Bu husustaki tavsiyelerim şunlardır... Hatta meşhur Fransız feylesofu Alferd Fouillâe fikirleri ikiye ayırarak " kuvvet fikirler „ ve "gölge fikirler» demişti. yüksek. Şu halde " bizde çocuk duygusu var ise de çocuk teşkilâtı için fikir yok!. Halbuki canlı fikirler duyulan. Bir fikir ki insanı teşebbüse. Çocuk ehli bir fidandır. Çocuk kendi kendini yetişdiremez. Daha ziyade zihnimizin yüzündedir. fıkara yavrularını elinden tutmaktan daha mukaddes ne iş olabilir? Türk milletinin insanî duygularından. Bunların işi hafıza ve muhakememizle değil.. sadece bir zekâ ve mantıktır. Fikirden fikire fark vardır.. yaşman fikirlerdir. Gerçi her iki nevi fikir bir ismi taşıyor. haline getirmektir. demek lâzım gelecek. ölü fikirdir. Denilemez ki bu sefaletin menşei kalpsizliktir! Hayır. bu sefaletin menşei sedece teşkilatsızlıktır..

Sonra kendilerine mahsus dükkânlarda satarlar. Çocuklar insanların ufalmışn numuneleri değildir. Bu gün sokaklarda sürünmekten kurtulan bu çocuklar . mozayık. Buralarda çocuklara sepet. Onlar nevinde münferit.. 4 — Bütün bu teşebbüsler için memleketin bu günkü vastalarından istifade etmelidir.. 2 — Yedi sekiz yaşında bir çocuk sade tahsil için bir talebe değil. Maksat zengin bir memlekette muhteşem dershaneler veya iş odaları vücude getirmek değil. Avrupa'da bilhassa şimal memleketlarinde meşhur İsviçreli terbiyeci Pestalozi' nin tasavvur ettiği gibi işle tahsili birleştiren mektepler vücude getirmişlerdir.. 3 — Çocukları himaye için büyük mikyasta teşebbüslerde bulunamamızm bir mühim sebebi de Avrupa'da ve Amerika'da bu gibi işler hakkındaki teşkilâtı bilmememizdir. yüz binlerce türk çocuğunu bu günkü sefaletlerinden kurtarmaktır O halhe zaten mevcut ve metruk olan mescitlerden.. her şey öğretirler. terzilik. 6 — Çocukları himaye tesisatımızı Hilâliahmer ve tayyare teşkilâtı gibi memlekete yaymakta mutlaka hayır vardır. Bu tetkik o derece müşahhas olmak gerektir ki müessiseleri görmiyen türk müteşebbisleri tarafından da yapılması mümkün olsun.— 190 — hakkındaki fikrimizi tashih etmeliyiz. medreselerden neden istifade etmiyelim? 5 — Diğer bir imkân olmak üzere bu nevi faaliyetleri meselâ yemeni. ufak hah. oymacılık. kendilerine göre hayatları. marangozluk. Bu gibi müessiseleri iyiden iyiye tetkik etmeliyiz. istihsal ve iktisat kuvveti hiçte yabana atılmıyacak olan bir amildir.. Binaenaleyh cemiyet için pek iayideli olan bir takım işleri bu çocukların kuvvetlerinden istifade ederek yaptırmak pek mümkündür. gibi orjinal türk motiflerini taşıyan el işlerine sevketmek mümkündür ki bu suretle işlerin ecnebi memleketlerine ihraç kabiliyetini arttırmış oluruz. dokumacılık. kabiliyetleri olan mini mini mahlûklardır.

Çocuk maarifine olan ihtiyaç " Çocuk maarifi „ tabiri evvelâ kulağa ve zihne garip geliyor. Çocukların en koyu metafizikciler gibi en mutlak sualleri sormak ve cevap istemek tabiatinde olduklauni da unutmayalım. en güzel vasıtalarla okutmak lazım değiimidir ?. sırrıdır. sergüzeştleri ve renkli kâgıtlariyle bizi âdeta teshir ediyordu. meraklı bir okuyucudur. Bunu böyle kabul «ttikten sonra inkılabımız için acaba büyük bir vazife meydana çıkmaz mı ? Bu büyük "küçükler kitlesini» en eyi. Bizim çocukluğumuz lıiç te talihli bir devir değildi.. Çocukluk devri kızgın bir muhayyile devridir. Hulâsa çocuk.. Gerçi bunların arasında halk menbah.. Muhayyilemizin ateşini söndürmek için çok kere harekeli masallara bile muhtaç oluyorduk!. Hele hayatla. Bu gün bile o mecmuanın bazı resimlerini hatırhyabilıyorum. Bu vazifede . millî ruhlu eserler de vsrdı.. Çocuk ezeldenberi oyuncaklarını kırar. Çocuk hayalini kımıldatan her yazıyi okumak okutmak ve dinlemek ister. Çocuklar zannedildiğinden fazla okuyucu ve iyi yazıları seçici insanlardır.. Nihayet günün birinde (Çocuklara mahsus gazete) imdadımıza yetişti.— 191 arasından yarın bir dâhinin zuhur ettniyeceğini kim iddia edebilir? Yahut bunun aksini ispat edebilecek ilmî bir Icuvvet var mıdır?. O iptidaî mecmua karikatürleri. Çocukluk devri faaliyet •devridir. fakat bahse yaklaştıkça munis bulacaksınız. hareketle münasebeti olan her mevzu onun dikkatini uyandın. Fakat yirminci asırda yaşıyan bir milletin çocukları ruhunun bütün yiyeceğini millî de olsa bu harekeli masallardan alamazdı. aradığı şey hep eşyanın içi.

Kabul edelim ki " hakikat en büyük mürebbidir.. Doğrudan doğruya verilen ve haplar gibi yutturulmak istenilen bu sözlerden çocuklar için fayda beklememelidir. sanki bütün bu yalanlar süzülüp bir ahlak ve fazilet olacakta çocukların kalbine akacak!. çünki ikiside bir fikir. hayvanları konuştururlar. Bazı ukalalarda " Kıssadan hisse almalı „ fikrini takip ederler.. Çocuklara masal söylemek.. . lafontik masalları hakkındaki tenkitlerini hatırlarım. Muhyile gibi bir kuvveti u tahrik „ etmekle " terbiye ve tanzim „ etmek bir şeymidir acaba ?!. masal okutmak zannedildiğinden çok nazik ve mes'uliyetli bir iştir. Fakat çocukların bu muhyilelerini deli saçmalarile çıldirtup yakmaktada ne çocuk ne de cemiyet için bir fayda yoktur.. olmıyacak şeyleri olmuş gibi gösterirler. Evet. Gerçi mesele bu değil. ev vesaitinakliye. bir hadise ve bir imkândır. çocukların tahyiiden zevk aldıklarım hep biliyoruz. o tilki ve karga manzumesini hatırlayınız. Ben bu bahtsta dayıma Jan Jak Rosunun. Bunun için vasıta yalnız yilan ve fil hikâyeleri değildir. Hatta bence çocuk her ikisini de öğrenir. „ Çocukları doğrudan doğruya yahutta dolayisiyle hakikatla temasta bulunduralım.— 192 — muvaffak olmak için her şeyden evvel çocuk ruhunun ihtiyaçlarının göz önünde bulundurmalıyız. Bunları bilmekte mutlaka zarar vardır denilemezFakat lazımdır ki çocuk yalınız doğruluğu ve iyiliği sevsin. İşte asıl terbiye. Yirminci asırda makine. Çocuk peyniri ağzından kaptıran kargadan safdillik zararlarının» öğrenecek? ya tilkinin hilekârlığını öğrenmeyi tercih ederse?!.. asıl ahlak budur. Şu halde çocukları müstefit etmek için onların karşısına geçip mutlaka ehlak dersi vermek yahut kafalarını harcıalem masallar ve yalanlarla doldurmak lazım değildir. Bazı kimseler çocuklar için kitap. gazete ve yazı deyince bir yığın bayat nasihat reçeteleri düşünürler! Bu ne şaşkınlıktır!. çocukların kızgın bir muhyile sahibi olduğunu.

Bu günün çocuk terbiyesinde " kendi kendini yetiştirmek „ usulünü kabul etmeli. "El işi dersleri» serlevhasiyle on altı senedeberi Türkiye maarifinde teşhir ve müdafaa ettiğim fikrin etrafında bu gün nispeten müsayit. Fakat çocuk için iyi yazılmış gerek tabiî. çocuk muhayyilesine hitap edecek yazılara gelince: Burada en mühim hisseyi tarihe. gerekse içtimaî vak'alar kadar canlı ve istifadeli bir şey olamaz. sınaî ve bediî ihtiralara ayırmak en doğru şeydir. 1 Çocuk için masal gayet tehlikeli bir şeydir. İşi çocuk için ve tekâmül namına değil. hatta bir derecede muhabbetli bir muhit hasıl olması beni çok sevindiriyor. Fakat bu şayifelerde iddia ediyorum ki şimdiye kadar elişi namına memleketin mekteplerinde ciddiden ziyade gösterişe ehemmiyet verildi. Bunun yegane sebebi henüz memleketimizde gerek maarif memurlarından gerek mürebbilerden mürekkep bir elişi mutahassıslan zümresinin teşekkül edememiş olmasıdır. çocuğu elleriyle çalışıp fikrî ihtiralar vücude getirmek fırsatlarına mazhar etmelidir. seyahatnamelere. İlk tedrisat programlarının tarafımdan yazılan resim müfredatındaki tezyini. ezber resim idmanlarından maksat hep budur.- 199 — Her şey her şey. Bu sahede maarifimiz için yapılacak inkilâp bu usulleri sadece neşretmektir. muhayyile bahsinde en büyük hisseyi fennî. hakikî sergüzeştlere. Fakat umumiyetle tedrisat mevzuubahistir. Şüphesiz bu tedrisatın hikmet ve mantığını kavrıyan mürebbilere sözüm yoktur. bu hakikatin içindedir. hayalî. Bir de " elişini „ is- 13 . Ben ingilizce çocuk edebiyatında çok rasgeldiğimiz güzel resimli peri masallarına doğrudan doğruya taraftar değilim. O halde esk eşya derslerini ve yeni tabiat derslerini " hakikat dersleri „ şekline sokarak bunlara çocuk edebiyatında mühim bir mevki ayırmak doğrudur. vukuata vermek kadar doğru bir şey olamaz. hariç için yahut mektep için yaptırdılar.

. Biz " elişleri muallimleri mektebinin „ tesisini ve Harbiye Mektebinden zabit yetiştiği gibi buradan da iş ordusunun küçük zabitleri yetişmesini bekliyoruz. terbiye derdi için bir terbiyecinin fikrini almak istiyenler ise yok denilecek derecede azdır.. Bir çocuk sahibinin böyle bir müracaatı şüphesiz ki şayanı dikkat bir seviyeyi gösterir. doktoru ye doktorluğu hakir gören insanlar vardır. Bu fikirler etrafında bütün bir milletin çocuk terbiyesi prorgamı hazırlanamaz mı? .. Bu memlekette cisim hastalığı için bir doktora müracaat etmiyen. Acaba Türkiye'de bunu yapacak adamlar yok mudur? Çocuklarımızı evde nasıl terbiye edelim ? Bazı anneler ye babalar bana soruyorlar: "Çocuklarımızı evde nasıl terbiye edelim?. Bu böyle olmakla beraber "Çocuğumuzu nasıl terbiye edelim? „ sualini soranlar çocuklarında muayyen ve müşahhas îbr kusurun tashihi çaresini araştırmıyorlar. Bir iş saltanatı olan demokrasi on altı senedir işidüen sesimizi elbette herkesten fazla dinleyecektir. suallerini hep . Türkiye Cumhuriyeti maarifi bütün cihan milletleri arasında çocuk ruhiyatına birinci derecede riayetkar bir çocuk harsinin temelini atamaz mı? Hatta Türkiye maarifi bu itibar ile bir hususiyet bile gösteremez mi?..— 200 mine bakıp ta ellerin işi zannetmek yanlıştır. Geçen gün bir gazetede Maarif Vekili Mustafa Necati Beyin Kılıç Zade ile mülakatını yazan satırlar arasında Maarif Vekilinin mektepte inzibat usulleri hakkındaki sarih ve tamamiyle gelişi güzele söylenilmemiş olan bu sözlerinden çok ümitlendim. Ruh hastalığı..

. Zanneder misiniz ki her şey. Bütçeniz dar.. hususiyle terbiyenin en mühim fırsatları artık kaybolmuştur?. bu inceliği taşıyor musunuz? Her şeyden evvel ayilenin fertleri arasına emniyete. yapınız ve yapa dursunlar.. Bir çocuktan henüz almadığı ve kazanmadığı terbiyeyi istemeyiniz.. Ondan sonra yapabileceğiniz en büyük İslâhat nefsinize ayit olacaktır. içtimaî hayat denilen şe'niyettir. Çocuklarınızı iyi ve asil bir terbiye sahibi etmek mi istiyorsunuz. Ne garip telâkki!. evde olduğuna nazaran ni gibi aletlerle onu terbiye etmek lâzım geldiğini anlamak istiyorlar. Perdeniz basmadan. yemek masanız çam ağacından olabilir. . onun yaratıcı hayatı üzerindeki tesirlerini anlamıyacak derecede dikkatsiz bir adamım!. adalete taksimi amele.— 201 — umumî olarak soruyorlar.• Eviniz. Bizzat siz bu terbiyeyi.. eşyanız fakir olabilir. tagaddiniz sıhhî olsun. Bu umumî suallerin illetini araştırdım. Fakat terbiyenin illetleri daha büyük ve daha bünyevîdİr. sahibi olunuz. Ezcümle fakir çocuğun eline kâğıt kalem de geçmeyibilir.'yi meselâ bir ana mektebinde olduğu gibi ancak muayyen aletler. Yoksa binaya maddî serveta değil!. ama sarfiyatınız makul. Çocuk "Froebel hediye.'lerinden mahrum kalabilir. her şeyden evvel iyi ve asil bir "yuva.. Zannetmiyiniz ki ben çocuğun eline verilecek olan bir kaç tahta parçasının. Hayır. vastasiyle olur farzediyorlar ve çocuk ana mektebinde değ&. her şeyden evvel evinizi mutlaka evinizi is'âh ediniz. şarkılar. çünkü terbiyeyi vücude getiren asıl kuvvet. Hayır.. Bulduğum illet şudur: Bu anneler ve babalar çocuklarım " terbiye etme. yemekleriniz basit olabilir. hele bir kaç renkli kalemin onun zekâsı... ama temiz ve güzel olsun. oyunlar. Adi ve sefil bir evde ali ve asil duyguların yaşıaycağına inanmayınız [*]. Bunlar iyi. ama hakir olmasın... iniscama ayit bir inzibat koyunuz... Hülâsa. Taki çocuklar kendilerini ahlâk bağlarına bağlanmış bir muhitte [*] Burada mevzubahs olan asillik ayile hayatının maneviyatına ayıitir.

. mevhumecilerin iddiasında aramayınız. hep mini mini gardrop... dünyanın en mes'ut anası yahut babası siz: olursunuz. mutlaka hakikîsini alınız. Sandalyeler.- 202 - hissetsinler. şu veya bu alâka ile ona mani olmayınız. Bence . Elverir ki çocuk bunlarla oynarken siz. Oyuncaklar çocukta faaliyetin en mühim sebeplerindendir. Asıl oyuncaklar evin eşyasıdır. masalar. bir yandan bu hakikî ayilenin içinde çocuğun hayatı ve hürriyeti için terkedilmiş olan hakikî eşya. derken beni büsbütün oyuncak aleyhtar! sanmayınız.. Oyuncak. Bilâkis onlarla oynamayı ve sıra geldikçe de onları kullanmayı öğretiniz. Bununla beraber belli başlı noktaları tespit edebiliriz. mutlaka kullanılabilecek gibisini alınız. kitaplar. en cazibeli oyuncaklarıdır. kalemler ve bahçedeki taş ve toprak. Emin olunuz ki onun için en hakikî oyuncak ona ayrılacak bir odanın içindeki mini mini karyola. Fakat "Hangi oyuncaklar? „ sualine cevap vermek kolay değildir. sandalye. Bir yandan hakikî bir ayile hayatı. Ucu] bucağı bulunmuyan bu dükkân oyuncaklarını vermiye mecbur değilsiniz. yastığı... minderler. Hülâsa her şeyden ziyade ve her şeyden evvel çocuğu hakikatle temasta bırakınız.. Yavrularınızı böyle bir odaya mazhar etmek kudretini taşıyormusunuz.. Çocukların oyuncakları Oyuncakla çocuğun alâkasını herkes bilir.. masa. bile onun için en canlı... İşte çocukların hakikî tekâmülü için müsayit olan en kuvvetli vasıtalar bunlardır2 Bu vasıtalar gözünüzün önünde ve ayağınızın altında durup dururken onları dışarıda ve başka yerde fabrikatörlerin kafasında. yazıhane ve tuvalettir.. Çocuklara mutlaka oyuncak almak isterseniz irisini. Hatta çacuğun kendi karyolası. dünyanın en mes'ut çocuğu da mutlaka sizin çocuğunuz olacaktır.

Çok kapalı. umumiyetle vasıtayi nakliyeler çocuk için belli bşalı cazibe mevzuudur. Çünkü bunlar umumiyetle pek ufak parçalardan yapılıyor. Bilâkis inşaat işlerinin büyük parçalarla yapılması çok faydalıdır. Son yirmi otuz senedenberi çocuk oyuncaklarının resimlerinde bir tekâmül vücude gelmektedir. Arabalar. Ufak bir keserle çivinin çocuk için en mühim bir vasıta olduğunu kabul etmelisiniz. Bu günkü oyuncak fabrikalarının mamulâtı ne mürebbileri ne de bizzat çocukları memnun edebilecek bir . Çocuk ekseriya yalnız olarak bazen de büyüklerin yardimiyle çalışarak bu vasıtalarla bir takım oyuncaklar vücude getirecektir. Bu kumdan çocukların istifadesini temin içinde mutlaka ufak kürek ve kova gibi şeylere ihtiyaç vardır* Avrupa'da umumî parklardaki çocuk bahçelerinin ve kum havuzlarının hikmeti vücûdu budur. Şekiller mütemadiyen basitleşmektedir. Yalnız mağazalarda satılan hazır tahta parçaları "Konstrüksiyonw kutuları bu maksat için kâfi gelmez. Bahçe bu vasıtaların başında bulunuyor. meşgaleleri tespit etmek lâzımdır. teferruat yerine daha ziyade ana hatlar ve bariz renkler kayim olmaktadır. Bahçede mutlaka bir miktar kum yığıntısı bulunacaktır. Çocuk haklı olarak bu mihanikiyetleri arıyacak ve o sırada oyuncağını behmehal kıracaktır. mihanikiyeti çok gizli oyuncakların tavsiyesi mahzurludur. Ancak bu oyuncakların pek mini mini değil. Evin içine gelince bence en mühim olan şey takozlardır Dört köşe dört köşe kesilmiş olan tahta parçalariyle çocuk için mükemmel oyuncak vücude getirilebilir. Bir çocuk mevzuu yaptığı zaman hiç olmazsa yarı boyuna varmalıdır. çocuğun yaşiyle mütenasip ve tehlikesiz bir surette kullanılabilecek olması şarttır. çocuk için zarurî olan oyuncakları. Nasıl oyuncaklar alalım diye düşünmeden evvel. Netice hem zararlı hem de çocuk için kederli bir neticedir. Onun için hazır satılan kutuları örnek yaparak marangoza büyük mikyasta yaptırmalıdır.— 203 en mühim mesele şudur. Tafsilât.

ne de büyük adamın ufak bir numunesi dir. büyük adamın ihtiyaçları da hâkim olmamalı. Hele bu terbiyenin vasıtaları msvzuubahs olunca daha çok müteretddittirler. Çünkü ouyuncak amilleri bizzat mürebbiler yahut çocuklar değil. O. çocuğu nazar itibara almalıdır. hangi oyuncaklar. Çocuklarının terbiyesini mürebbiyelere teslim edenlerin sayısı nispeten azdır. bir çok anneler "Çocuğuma nasıl bir terbiye vereyim?^ diye soruyorlar ve terbiye gözlerinde esrarlı bir şeydir!. mesuliyetin vücude gelmesi hatıra gelmiyen basit vasıtalarla oluyor. Hangi oyunlar. yabancılardır.— 204 — halde değildir. hangi kitaplar ?. Gerçi pedagoçya oyuncak fabrikalarına hulul etmek için çabalıyor.. Halbuki bilzat ı nneleri ve mürebbiyeleri çocuk için oynncak imaline davet etmek çok doğm bir harekettir. Her şeyden evvel şu yanlış fikrimizi tashih etmeliyiz: Çocuk ne küçülmüş bir adam. Bence oyunlardan ve oyuncaklardan daha mühim olan şey çocuğun odasıdir. Binaenaleyh çocuk büyükler tarafından mütemadiyen tamamlanması lâzım gelen bir eksik değil. Garip şey. Onun için bu bahis üzerinde annelerle hasbihal etmek faydasız değildir. Elverir ki bun numuneleri yaparken yalnız fabrikatörün değil.. haysiyetin. Fakat henüz bu hulul vaki değildir. umumiyetle knndisine kifayet edebilen tam bir mahlûktur. Çocukların odası Bizde çocukların terbiyesiyle yakından meşgul olan< anneler çoktur. Terbiyede . Halbuki çocukta şahsiyetin teşkkülü. nev'i kendisine münhasır bir mevcuttur. nevinde münferit. En sabit ve en mütevazi vasıtalarla çocukları çok eğlendirebilecek oyuncaklar vücude getirmek mümkündür..

fakat bu tam mahlûkun gene tam şekilde istihalesini temin edebilmektir. Bir odaya ve müstakil sşyaya malik olan çocukta ahlâkî şahsiyetin teşekkülü şayanı hayret derrecede çabbuk olur. İçerisinde eşya hakikî ve kullanılabilir eşya olmalıdır. . Şayet bu mümkün değilse muayyen bir oda içinde çocuğun kendisine mahsus eşyası bulunmalıdır. Şayet bu mümkün değilse. çocuğun odası bir oyuncak gibi taklit oda değil. Çocuk odasının eşyası hakikatten ibaret olduğundan bu eşyanın tertip ve istimali tamamiyle büyük adam eşyasının aynı olmalıdır. Bir çocuk odasının eşyası hususî bir mobilye fikrini ifade eder. küçük. büyük insanlara mahsus olan eşya da zarurette çocuklara tahsis olunabilir. Bu duvarların yağlı boya olmakla beraber üzerinde çocuk hayatını tasvir eden mevzular. Çocuk tasarrufun bütün mesuliyet ve selâhiyetlerini taşıyacaktır. gardrop. Fakat bu kadarı kâfi değil. hikâyeler. yahut hayvanlarla süslenmesi muvafıktır. Avrupa'da onunla bilhassa oğraşan ressamlarda vardır. İşte bu terbiyenin ilk muhiti ayile olduğuna göre en mühim vasıtalardan biri çocuğun odasidır. masa-. hakikî bir oda olmalıdır. bu eşyanın çocuk tarafından kolayca kollanabilecek gibi alçak. Odanın ortasını dayima açık bırakmak lâzım gelecektir. Karyola. Ayilede çocuğun müstakil bir odası olmalıdır. lavabo. sandalye. Çünkü çocukla büyük adamı ayıran şiddetli oyun ihtiyacı bu boş mesafeyi zarurî kılar. Bu odanın irçerisinde oyuncakların muhafazasına mahsus birde dolap yahut raf bulundurmak pek muvafıktır. Şüphesiz ideal.. gibi.- 205 — bütün mesele bu eksik mahlûku tamamlamak değil. sade ve dayanıklı olmasıdır. Bu eşyanın yegane sahip ve hâkimi çocuk olacaktır. Çocuk odaları ressamları odanın duvarlarına dayima itina etmişlerdir. Bu odada aranılacak şey en mühim şartlardan biri şüphesiz sıhhattir.

Fakat asıl mühim olan mesele başkadır. Benim de sizden istediğim bir şey var: Tavsiyelerimi dikatle okumanız ve bir kere tecrübe etmedikten sonr harcı âlem fikirler gibi yabana atmamanızdır. Benden bu terbiye için faydası olacak amelî kayideleri soruyorsunuz. Yalnız çocuğunuz hakkında umumî tavsiyelerde bulunmamı istiyorsunuz. nehiylere çok kıymet vermeyiniz. O halde size en az ehemmiyet verilen fakat en büyük farkları vücude getiren bazı sebeplerden bahsedeceğim. Ne yapacaksınız? Bence emirlere.— 206 — Çocuğun terbiyesini soran anneye cevap Bana çocuğunuzun terbiyesi hakkında müracaat ediyorsunuz. Çocuklarınızın daha ziyade yakın muhitlerinin terbiyesini alıyorlar. Yeni hayatın temas ve ihtilât yolları çoktur. Çünkü o. çocuk terbiye etmiş bir adamın amelî tavsiyeleri olarak kabul edebilirsiniz. Çünkü bu muhitlerin en yakını gene sizsiniz. Onun münzevi ve bedbaht olmaması için muhitini nazarı itibar e almak mecburiyetindesiniz. Bu sizin hakkınız olabilir. Bununla beraber meyus olmayınız. Bir kere şu hakikati kabul ediniz ki çocuğumuza istediğimiz gibi terbiye vermek bizim elimizde değildir. muayyen bir cemiyetin içinde yaşıyacaktır. Bu itibarla çocuğunuz mümkün olduğu kadar mükemmel ve mücehhez bir türk çocuğu olacaktır. Bu sözlerini muhayyilesi kuvvetli bir nazariyecinin tasavvurları olarak değil. İntizamperver olmasın1 . Çocuğunuzun terbiyeli olması için hiç olmazsa şayanı tenkit olmıyan bir yuva hayatı vücude getiriniz. Şu halde siz de çocuğuna ideal bir terbiye vermek istiyen her ana gibi iyi ve güzel usuller keşfetmek sevdasındasınız. Bnnda şüphe yok. Bukünğüayile hayatımıza göre çocuk tamamiyle bizim nüfuzumuzun altında kalmıyor. Siz bana muayyen vakalardan ve meselâ çocuğunuzun muayyen itiyatlarından bahsetmiyorsunuz.

. Çocukla her gün meşgul olmak ta bence bir kabahattir... hiç olmazsa yaptırınız. Çünkü bu emirleri verdiğiniz taktirde dinlenmemek akibetine oğrıyacaksmiz!. karın teşkkülünü izah eden mini mini çocukalr gördüm!. Fakat her ne hal ise bir kere emri vediniz. ona keyf ve hevesinizin kılıcını havale etmeyiniz!. ses çıkarma! „ gibi. Annelerin gerçi pek azı zalimdir. yemek saatlerinden. Her şeyden evvel makul olmıyan ve çocuk tarafından yapılması da mümkün olmıyan emirleri hiç vermeyiniz: " Aç dur. ne işe yarar ?!. Ben ihtilâl tarihlerinin kaharamanlarım sayan. fHer dakika elinden tutmayınız ve düşünce de her zaman kaldırmayınız." Çocuğunun nefeslerini sayarcasına hayatım kovahyan bir valde iyi bir eser vücude getiremez. belki bir alışkanlıktır. Çocuğunuzu kukla . Bunlar arasında büyük türk şairlerinin manzumelerini ezber okuyanlar vardı. Sizin tarafınızdan tereddüt onun için pek mühlik olur.kadar inicin onu itaat dayiresine sokmadınız ?!.. fakat çoğu da haddinden ziyade mülayimdir. Çocuğunuzu niçin bu hale getirdiniz?!.— 207 — arzu ettiğiniz mini mini. Bilmiyorum. Onlar çok kere emretmeyi bilmezler! Çocuğun müracaatını ve hususiyle ricasını kabul etmeyi bilmedikleri gibi!. Bakınız size annelerin fena itiyatlarını işaret edeyim. Çocuk sizi makul ve adil tanısın. bu da terbiye midir? Terbiye de olsa. sus. Daha doğrusu şimdiye . Sonradan pişman olmayınız ve sonradan! fedakârlık etmeyiniz. O halde?... hep kendisine tabi olduğunu görüyorsunuz ve haklı olarak endîşe ediyorsunuz. Hayır. Belki siz de bir çok anneler gibi çocuğunuzun söz dinlemediğinden dolayı hiddetleniyorsunuz. dolaplarınızın eşyasından alacaktır. kımıldama. intizam dersini sizin ağzınızdan değil. Tabiî bilmiyorum. evin odalarından. Çocuğunuzun size değil. yahut seyyareleri bilen ve yahut yağmurun. elbisesinden. Çocuğun maddî yahut manevî varlığı tehlikeye girmedikçe ona karışmayınız.. uyuma. Çocuk için intizam bir iikir değil.

- 208 - yapmayınız. güzel bir faaliyet olarak düşünüyorlar: Koşmak.. Bahçe de çocuğun tekâmülünde büyük bir rot oynamak kudretinde bir amildir. Bu münasibet bir kaç cepheden tessüs edebilir: Evvelâ nebatların hayatı. fizyoloçyaîdir. kafasını yalanlar ve yanlışlarla doldurmamak ve vücudunu hastalık larla çürütmemektir. Ben bu başı boş» daha doğrusu insiyakı faaliyetin ehemmiyetini inkâr edecek derecede gafil değilim. Onun ne allâme. Bırakınız o çocuk kalsın. iktisadî. yahut mürebbiler çocuğun bahçedeki faaliyetini geliş. Burada en mühim hâdise 'çocuğun nebatlarla olan müaasebetini temin elmektir. saniyen bu nebatlardan istifade. Çocukta bu üç alâkanın uyanması ve üç nevi şahsiyetin teşekkülü için en mühim şart "çocuğun büyük bir adam gibi mümkün olan bütün işlere .. Binaenaleyh bahçede hayatî.'te çıkan bir makalemde çocukları» tekâmülünde hakikî evle eşyasının büyük tesirleri olacağını söylemiştim.. oynamak. Yapacağınız en büyük hizmet. Ancak bahçe daha başka noktalardan görülecek bir mevzudur. Fakat unutmamalı ki bu ehemmiyetin mahiyeti psikolociyaî olmaktan çok ziyade. Bahçede yapılan bu nevi hareket sporlarının fayidelerini en ziyade tenefüz. bediî olmak üzere üç mühim alâka mevzuuîbahstir.. Çocuk. Çocuk ve bahçe "Çocuklarımızı evde nasıl terbiye edelim?„ Serlevhasiyle yine "Son Saat .. salisen bu nebatların tanzimi.. ne de ukalâ olması iyi bir şey değildir. Fikrimi açıkça söyleyebilmek için evvelâ fikrimin ne olmadığını bildirmeliyim: Bazı analar. taşları toprakları karıştırmak. çocuk kalsa daha iyi olur. babalar. noktasından düşünmelidir. sıhhat. Bu bahiste başka fırsatlarla söyleyecek daha bir çok sözüm vardır.

4 .Ananın dallarından çelik yaparak. hâdiselerin muayyeniyetini görür. Ancak hayatiyatın mutalariyle izah edebilir. Binaenaleyh her işte olduğu güi. Fakat bu beş şeklin bşe ayrı kıymeti ihtiva eder.Ananın çekirdeğinden dikerek. yahut acemi adam için meçhuldür. Şu halde bu güukü Türkiye'nin muhtaç olduğu vatandaşlar faaliyetin? senpatik gösteren işgüzarlara değil. eserinin muvaffakiyetini söz ve fikir rüşvetinden değil. 2 . 5 .. daha doğrusu " icat ve istihsal „ fikirleriyle birleştirmelidir. Bunlar çocuk. iktisat ve güzellik esasları vardır. tesadüfi faaliyetlerden değildir. Bir mevzu maddeye ayit olup ta hasseler ve adaleler ile yaşanmıyorsa " Amelîlik „ sıfatını alması haksızdır. ağaç budamak ameliyeleri keyfî. 3 . sıfaitı terbiyede "gözle görülen„ mevzulara veriyorlar ki tamamiyle yanlıştır. Bunlarda da yine hayat.Ananın yavrularından ayırarak.Yabaninin çekirdeğinden yetişen yabanilere ananın aşısını vurarak.Ananın çekirdeğinden yetişen yabanilere aşı vurarak. Çocuklar bu mevzuların her biri hakkında ya büsbütün malûmatsızdır. O efkâr umumiyeden çok ziyade eşyanın tabiyetini. Bu kıymetler dizisi de sebepsiz değildir. .fl Babası bahçesindeki gülleri tımar ederken* sade seyreden bir çocuğun istifadesi kitap okunurken dinleyen veya tımar resimlerini gören çocuktan esaslıca. bahçe işlerinde de amelîlik sıfatını " adelî faaliyet „ . tabiyetinden koparır. Binaenaleyh teknik adamı hoşa gitse de gitmese de içtimai tekâmülün muhtaç olduğu adamdır. Meselâ ağaç dikmek. Bir çok kimseler "amelî. ağaç aşılamak. eşyanın tabiiyetine müstenit ve içtimaî tekâmüle hadim yaratı. Bahçe işle rizannec ildiğinden çok fazla zekâya ve tefekküre muhtaçtır.- 209 — karıştırılmasıdır. yahut kafasında bir çok yanlış malumatla beraberdir. Meselâ "Bir cins ağaç nasıl çoğaltılır? „ sualine derece derece doğru ye kıymetli cevaplar vermek mümkündür: 1 . faklı değildir.

aç ve çıplak çocuk vardır.. dokumacılık. Öğleden sonra ayrı bir hoca daha doğrusu usta gelecektir. Acaba bu cemaatsiz. millî servettir. Her şeyden evvel karınlarını doyurmak lâzımdır. bu faaliyet öğleye kadar devam eder. gibi en basit. En ucuz. Bunların kendilerine göre vakıfları. paspas yapmak.. fakat en sıhhî ve mugaddi bir kap yemek verilir. Bunların üç şeye ihticı yardır: Evvelâ yiyecek. Bu yavrucaklara sepetçilik. çok defa da açlıktan yahut hastalıktan ölür. Bunlar metruk bir hâldedir..- 210 — cılık hassasını gösterebilenleredir. faaliyetin de hakikîsini ve kalbini seçelim. Bunun için hatta yüz çocuğa tek hoca. Bu tahsil gayet basit bir tahsil olacaktır. en kolay bir sanatın •çıraklığı öğretilecektir. varidatları da vardır. Bu da gayet basit bir teşkilâtla: Fransız mekteplerinde olduğu gibi "Cantine scolaire» teşkilâtı yapılır. sonra biraz terbiye ve tahsil. yüzlerce fakir. hiç «olmazsa tulumbası. . Sonra çarşıda bu fakir çocuklara . sürünür. Fikrimi izah ediyorum: Her şehirde. ufak cami vardır. Bu binalar böylece kapalı kalmıya mı mahkûm olacaklar? Bunları alelade mektepler olarak kollanmak mümkün olmasın. Bütün çocukları mahalle mahalle bu ufak mabet binalarına toplamalıdır.. Sonra bunları okutup yazdırmak lâzım. apteshaneleri vardır. Bütün bu çocuklar yalnız türk nüfusu değil. Halbuki her mescidin yahut ufak caminin büyük bir salonu. kâfidir. ekseriya akar suyu.metruk camiler hiç bir işe yaramaz mı ?. Bunlar dilenir. Çocuklar için iş odaları Türkiye şehirlerinde bir çok mescit. daha sonra ufak ve sermayesiz bir meslek. Malin iyisi kötüsü gibi. fakat fevkalâde mektepler olarak kullanmak mümkün değil midir?. fırçacılık.

talebe işlerinin satış hasılatı. tahakkuk etmiş bir fikirdir. Ondan sonra iş odalarında tahsillerini bitiren çocuklar oraya buraya çırak olarak yerleştirileceklertir. Türkiye'de binlerce çocuk aç ve tahsilzisdir. . Bu müessiselerin gayesi himayesiz çocukları sefaletten kurtarmaktır. 1886 da Norveç'te yapılmıştır. başlarına sarfedilecektir.. Bizde bu teşkilâtı vücude getirebilecek olan en yakın müessise Himayeyi Eytfal Cemiyetidir Türkiye'de mescit ve ufak camiler boştur. O halde bu çocukları sefaletten kurtarmak bir vazifedir.— 211 — mahsus olan dükkânda bütün bu eşya satılığa çıkarılacaktır. Norveç iş evlerinin varidatı hibeler. Bu teşkilât bir tasavvur değil. Bu eşyanın getireceği para yiyeceklerine. üstlerine. nahiye ve belediye muavenetleridir. Bu evler Norvoç'te ekseriya zengin sınıfın kadınları tarafından meccanen idare edilir. Tesisat masraflarına mahsus olmak üzere zengin bir vakıf ta vardır. Norveç iş evleri nahiyelerden yardım görürler. Türkiye'de çocuk sarayı yapabilecek maddî ve manevî sermaye imkânları vardır.

.

Türkçülük .

.

Ahlâk ilmini tesis için yalnız feylesofun nefs ve nefsine ayit tecrübeleri kâfidir. saikaları. ahlâk ve "kavaidi ahlâkiye. sadece derunî tefahhusların yakın bir neticesidir.. Fransız içtimaiyatçılarından Levy-Bruhl bu değişme hâdisesini ahlâk ilmine dayir olan meşhur eserinde açık bir tarzda göstermiştir. Eflatun'un Cosmo14 . Hiristiyanhğm ve İslâmlığın zuhurundan sonra başka başka olduğunu ve "insaniyetlin etnografyanın fiziyolojinin tavsif ettiği bütün insanları değil. ve bu tahavvüllerin tabi olduğu sebepleri araştırmak hiç lâzım değildir. Bu tabiatın ihtiyaçları. haricî tabiyetin afakî bir surette tetkiki neticesinde tesis edilecek bir şey değil. Halbuki tarih ve etnografya malûmatının mukayeseli bir surette tetkiki neticesinde vasıl olacağımız mühim neticelerden biri " insaniyet „ fikrinin mutlak olmayıp izafî olduğu. sadece bir kısım insanları ihtiva ettiğini söylüyor. Feylesofların lisanyile "ilimi ahlâkw'i tesis için ne tarihe. sadece " Yunanlı „ idi... zaruretleri birdir. zaman ve mekânda sabit olmayıp bilâkis cemiyetten cemiyete ve muhitten muhite değişmiş olduğudur. Roma'da. Onun için bu enfesü usulü kabul eden feylesofların nazarında ahlâk ilmi hikmet... Filvaki Yunam kadim felsefesinde mevzuubahs olan " adam „ insaniyet değil.Asrı Türklük Bir çok"feylesoflar için "tabiati beşeriye.sabit ve lâyetagayyerdir. biyoloji ilimleri gibi. ne etnografyaya müracaat etmek ve bu suretle beşeriyetin zaman ve mekândaki tahavvüllerini tetkik etmek. Bu tecrübeler diğer feylesofların nefsî tecrübeleriyle daha takviye edilirse ne alâ. Levy-Bruhl bu eserinde " insaniyet „ fikrinin tarihin bildiği bütün devirlerde bir olmayıp Yunanı kadimde.. bu sabit ve lâyetagayyer olan tabiati beşeriyenin esaslı ihtiyaçlarına istinat etmelidir. ne zaman ne de mekânla değişmez " insan dayıma insandır! Yine aynı feylesofların fikrince.

Levy-Bruhl'ün iptidaî cemiyetlerde zihnî melekâtm tetkikine dayir olan içtimaî psikoloji nevinden kitaplar eski neşriyat arasında pek görülmez. Barbarların nıüessiseleri Yunanlılar için yalnız bir eğlence mevzuuydu. Bu dar insaniyet fikrinin devamına diğer bir misal de psikoloji ve ruhiyat dediğimiz eski ilmin tekâmülüdür: Bu "ilim. fikri kazandırdı.. Eski Yunanlılar kendilerile barbarlar arasındaki mesafeyi büyük farzediyorlar.. hatta Mısır'dan ve Şarktan aldıkları medeniyetleri sonraları unutuyorlardı. yakın zamana kadar beyaz adamdan. Eski psikoloji de mevzuubahs olan bütün " melekât „ bu beyazın ve avrupalının melekâtıdir. mücerret bir .— 216 — lojisi ancak yunan sitelerini ihtiva ediyordu. Avrupalıların müstemlike siyasetleri şüphesiz " müstemlike fikri . insaniyet fikrini yalnız hâkim olduğu insanlar fikriyle birleştiriyor. Amerika'da yerliler hakkında cari olan örfler herkesin malûmudur. nesep farklarını siliyordu. Fakat bunlar ikinci derecede insanlardan addedilirlerdi. müstemlike hakkındaki ahlâkî kıymetlerin bir tabiidir. Fakat yine şayanı dikkattir ki Hıristiyanlık alemşümul bir din olmak iddiasına rağmen. aralarındaki servet. Ve yakın zamana kadar ahlâkî felsefe dediğimiz bahisler yunanı kadim felsefesinin yakından veya uzaktan tabii idi. Bihassa İslâmiyet. Gerçi Yunanlılar nazarında barbarlarda insaniyet mefhumuna dahil idiler.. Bu tarz anlayış duyuş el'an avrupahlarda devam etmektedir.. bütün insanları hak ve hakikat karşısında bir farzediyor. Roma İmperatorluğunun tesisi bilhassa İslamiyetin intişarı bu dar insaniyet fikri yerine insanlara daha geniş muhtevalı bir "insaniyet. avrupalıdan gayrisini mevzuu haricinde bırakmıştır. hariçte kalanlara aynı kıymeti vermiyordu. Aynı tahavvülü muhtelif cemiyetlerin terbiye gayesinde de görmek kabildir: Her cemiyette terbiyenin gayesi "Adam n dır.. Avrupalılar nazarında " yerliler „ insaniyet fikrine pek zayif nispette iştirak eden unsurlardır.'nin. Bu adam ve onun müradifi olan tasavvur..

edebiyat ve senayii nefiseye bigâne olan bir enmuzece ayitti. pek müşahhas bir fikir yani bedenî. belki cemiyetimizin esaslı telâkkilerini müteesir edebilen bünyevî sebeplerdir.. Bence bu enmuzeci vücude getiren iki seciyeden biri " ilmî ve müspet bir kafa . kof belâgatçiliğe ve seri tefekküre karşı gelen bir kuvvettir. sıfatlariyle tavsif ettiğimiz müteaddit adam enmuzeçleri vardır.'dır. zevk sahibi. Bu tesirlerle bu günün Türklerin nazarında tecelli eden "adam. fikrî ve ahlâkî itiyatları olan bir emmuzeçtir. Her iki seciyeyi hayız olan adam asrî türklüğün başlıca seciyelerim taşıyor demektir. "iyi mübarek. Ayni adam fikri Kurunu Vustada zühdî bir mana ifade ediyordu.. . Harbi Umumî bütün avrupa milletlerinin iktisadî. kendi halinde. görülüyor kü müceret ve sabit farzettiğimiz mefhumlar bile zaman ve mekânla tahavvül edebiliyor. melek. Bizim gibi süratle değişen milletlerin tarihinde de bu tahavvülü işaret etmek mümkündür.. ahlâkî. enmuzeci acaba nedir?. gelip geçici hâdiseler değil. bünyesinde mühim tahavvüller vücude getirdi. Bütün bu tahavvülleri vücude getiren sebepler şüphesiz sathî. Aynı fikrin Rönesans'ta daha lâdinî. mukavim vücutlu.- 217 - fikir değil. Meşrutiyetten beri "Adam» hakkındaki telâkkimiz mütemadiyen tahavvül etmiştir. insan. Aynı harp ve onu temadi ettiren büyük sarsıntıların da " adam n 'ı anlayışımız ve düşünüşümüz üzerinde tesiri olması zarurîdir. Bu tahavvülü görmek için iki üç bin senelik tarihe müracaat etmek zarurî değildir. Bu seciyeden ikincisi "içtimaî bir ahlâk telâkkisi» dir. Atina'nın nazarında bu adam ince fikirli. mücerret mübahaselere kadir olandı. Bu telâkki eski dar ayile ahlâkı telâkkisine karşı gelen bir kuvvettir. hürriyetperver ve edebî bir delâleti vardı... Bu seciye eski. Romalılar nazarında aynı adam zafere teşne..

— 218 — Büyük üstadın kabri başında Büyük alim ve müderris Ziya Bey! kabrinizin başında ve arkadaşlarınızın lisanından size hitab ediyorum. ümitsizliği kovdunuz. Hülâsa Ziya Bey. Ziya Bey siz. Siz bir Ümmeti ışıldattınız. ilminizin ve felsefenizin edebiyatını da yaptınız. o kadar büyüksünüz kü bunu ifade etmek için bizzat yarattığınız millî edebiyatın kuvveti bile kâfi gelemez. Ölümünüz ise mefkurenin ebediyetine ne büyük şahittir. bize ışığı gösterdiniz: Fakat Ziya Bey siz. Ziya Bey! Senelerce evvel hislerimiz maddî ve hodbin hislerdi. Siz. Sizin büyüklüğünüzü teslim için susmak lâzımdır.. siz. Büyük mümin.. bize millî ve insanî hislerin varlığını öğrettiniz! Ziya Bey. Ziya Bey! Bundan senelerce evvel gözlerimiz karanlığa çok alışmıştı. mezarınızın başında susarken içtimaiyatınızın . siz bize iradenin yaratıcı kudretini ilân ettiniz. Ziya Bey! Hayatınız hayatı bir takım maddî ve süflî kuvvetlerin bir terkibi gibi anlayanlar için ne kat'i bir tekzipti.. Ziya Bey siz. Büyük feylesof siz. yerine imanı koydunuz. siz. ondan bir Millet çıkardınız. yerine istiklal ve hüriyyeti koydunuz. İstibdat ve Saltanatı kaldırdınız. her millî hissi alıp türk ölkesinin en hücra köşelerine kadar götürdünüz ve onlarla her türkün kalbinde histen bir abide inşa ettiniz. güneşe bakmayı da öğrettiniz. büyük alim. Yalnız Ziya Bey. bize ışığı göstermekle kanmadınız. ilâhî bir hamle gibi cehli yıktınız» yerine ilmi koydunuz. senelerce evvel irademiz mefluç bir hâlde sanki paslıydı. yalnız bir ilim ve felsefe yapmakla doy madınız... fikirlerden anarşiyi kaldırdınız. Çünkü sükût bilirsiniz ki ekseri ahvalde bir belagattir. yerine usulü koydunuz..

Gök Alp hemen her yazısında Türkçülük mefkuresinin ne olmadığını göstermek istediği zaman felsefesinin parmağıyle işaret ediyor. Biz ilmin kafasiyle olması lâzım geleni düşünmekle kaldık.n. Roger Marx ismindeki müellifin " Art Social „ adlı kitabının nihayetindeki ankete iştirak eden Bergson şöyle diyor: " Ana navîyi tekrar etmekle büyük sanat ananemize riayet etmiş olmayız. şahsını.milletler ise sırrı ebediyete mazhardırlar. Yaratıcı Türkçülük Merhum Gök Alp Ziya Türkçülüğün tarihini vücude getirirken bütün menfi ve irticakâr telâkkilere isyan ederdi. cebrin düsturları sırf zihnî kalacaktı. Fakat bu olanın vücûdunu. O sanat ananasi ki şimdiye kadar hep yeniyi ara- . hiç bir içtimaî tefekkür bize henüz " olmıyan „ fakat * olmakta olan „ bir hayatın şahsını. Bunların mezhebine " Tarihî Türkçülük „ derdi. Gök Alp Türkçülüğü mazimizin sultasından kurtarmak için hep mefkureyi işaret ediyor ve ona sanki İâhutî bir makam veriyordu. Bu parmağı bazen sanatkârın. Çünkü hiç bir ilim. O hâlde hayatı hayalleriyle duyurmak istiyen sanatkârla hayatı mefhumlariyle anlatmak istiyen feylesofa müracaatten başka bir şey kalmıyordu. Ziya Beyde canlı harsı afakî usullerle keşif ve tespit etmek iradesi son zamanlarda tereddüde uğramış gibiydi.Mİ 1/ büyük ve sert bir kanununu tekrardan kendimi alamıyorum: "Fertler fani. Bilmem bu noktada haklı mıyım?!.. Eğer bu millî kahraman zuhur etmeseydi ilmin mütalâası.. bazen de millî bir feylesofun vicdanına sokup çıkarmak istiyordu.. ancak Mustafa Kemal'in irade* sinde görebildik. Gerçi hayat da bu kanaati te'yitten başka bir şey yapmadı. Türkçülüğü mazimizin devamı gibi anhyan muhafazakârları tanımazdı. vücudunu madenî bir billur gibi gösteremez!.

Hangi ufuk geridedir ? . Benim anladığım türkçülük Bir Türk için en samimî hayat türklük denilen manevî kıymetleri yaşamaktır. eski ananelere riayet etmekle değil. aklımızla kalbimiz arasında garip bir çarpışma başlar.. Bu son bilginin türklük için elde edilmesine de "Bilgi türkçülüğü* diyorum. ne de zarurîliğini hakkiyle idrak edemediğimiz. Hangi yenilik " yeniliksiz n 'dir ?. Bir susuzluk. anler olmuştur. O zaman bilgilerimizle duygularımız. değişmek ananesine uymakla kabildir. Artık o zaman: ya kalbimizin durması.. yahut ne de sükûneti kalır. Duygu türkçülüğünün vaziyeti vecit ve istikrak vaziyetidir. sanatte yaşayışta yenilik. Milliyet duygusu mücbirdir.. bu duygyu|tabiî ve zarurî bir kuvvet olarak izah ediliyor. Bununla beraber bu milliyet duygusunun ne tabiîliğini. Türkçülük fikri sanat ve: felsefe fikridir.. Ruhumuzun ne ahengi kalır. Bilgi türkçülügünün vaziyetif tefekkür vaziyetidir. bilgilerimizin kontrolü lâzım gelir. ne de feylezof olmasına lüzum yoktur. Bu kıymetlerin duyuiabilmesi için bir Türkün ne alim. Fakat vaktaki bu bilgi... Hangi değişiklik inkârsizdır ?.mak olmuştur . Tekniksiz bir sanat ve ilimsiz bir felsefeyi anhyamadiğımı söylemiye lüzum varmi ?. „ Bergson'un Fransızlar için söylediği bu> sözler hangi milletin anane felsefesi için doğru olmaz ? . o zaman bu tabiî saikanın imkân âleminde vü- .... Elverirki bu kıymetler lüzumu kadar sınırlanmış olsun. Bu kontrol son hadlerine varınca milliyetler ilminden ibaret bir nevi muhkem bilgi vücude gelir. Türkçü her şeyden ziyade sanatkâr bir feylezof olmak mecburiyetindedir. Bu hâlin adına "duygu türkçülüğü» diyorum.. açlık duygusu gibi milliyet duygusu da ta* biatin zaruretini bildiren kuvvetlerdendir... Bence lisanda.

yahut Barok. türbeler. Belki de bir türkçü. Camiler. İrade türkçülüğünün vaziyeti yaratmak vaziyetidir. Yaşayışın bu manzarasına da "irade türkçülüğü „ diyorum. çeşmeler vücude getirdiler. bir Kasım ağa vardı. bir Mehmet Ağa. turkiyatçı değildiler. Bunlar mimar idiler. yahut siyasî istiklâlini elde etmek için değil. Bu çalışma bir yandan milliyet vicdanımızı» tazyiki. Bir çok Rum. Onları elde etmek için çabalamak bir ihtiyaç oluyor. yahut Rönesans sanati. Bu da türklerin siyasî vahdetini. Hep bu eserler Türk oldular. bir yandan da milliyet ilmimizin irşadı ile oluyor. bir Sinan. irade türkçülüğüdür. Ve harekete başhyoruz. Bu istilâ devrinin sanatkâr mantığı şundan ibaretti: Eski Yunanistan sanati._ 221 — cude getirebileceği bütün hareketleri. iktisat ve adalet Türkiye'sini tamamlamak için mütemadiyen irade sarf etmektir. Şimdi benim anladığım türkçülük işte budur. O halde bugünkü Türklerin vazifesi ne duygu türkcülüğü. ne de düşünce türkçüiüğüdür. Türkiye'de türkçülüğün tekâmülü nazarı dikkate alınırsa bunun bu üç merhaleden ikisini geçtiği ve üçüncü merhalenin siyasî derecelerine vardığı görülüyor. fakat eserlerine türklüğün damgasını vurdular. Türk mimarı idiler. Binaenaleyh sanatın bu yüksek numunelerini taklit etmekten başka bir şey yapılamaz. Türk toprakları garp sanatinin zevki tarafından istilâ edildiği zamanlar bu üstatların eserleri anlaşılmaz oldu. bir Hayrettin. Türk sanatkârının anlaşılmayan s/ •• Eskiden bir İlyas Ali. fiilleri. belki bir ilim. İtalyan ve Firenk ustalar bir . Rokoko tarzı en yüksek sanat nevidir. eserleri mubah ve insanî görüyoruz.

her haricî sultayı olduğu gibi kabul eden menfi bir mevcut değildi. tezyinatlarım türkeştirdiler ve ilhamlarını maziden. Hep teceddütçü olan bu adamların misalinden koyu bir muhafazakârlık ve ananeperestlik düsturu çıkarılabilirini?. Bu istihale tabiatiyle. düşünüyorlar. kubbelerini... Onun için Yunanîden. Türkçülük mefkuresinin açtığı çığır ne dir? Bunu anlamak için otuz senedenberi Türkiye'nin her tarafında kırılan cami kemerlerine ve her tarafında şişen cami kubbelerine bakmak kâfidir!. Rokokodan. Fakat buda ilmî bir kastla. taşınıyorlar. müstehaselerden değil. vücude getirdi. mantıkî bir mücahede ile sunî bir surette olmadı. istilâktiti şekil âlemin Türkleri olarak kullanmadılar.. insiyaki bir surette. başka bir Rönesans. her binaya bir türklük dam ğasını vumak için çabalıyorlar.— 222 — bakıma türk şehirlerini zevkler vatanına benzeten yabancı eserlerini hep böyle vücude getirdiler. Bu ustalar sade türk ve büyük sanatkâr oldukları içindir ki kemerlerini. Âiim ve içtimaiyatçı olmıyan eski ustalar tarihe bir türk sanati kazan" dırdılar. vicdandan ve muasır cemiyetin hayatından aldılar. Barokdan hemen hemen başka bir Yunanı. Âlim ve içtimaiyatçı olan yeni mimarlar bize yeni bir sanat kazandırabildiler mi? Eski mimarlar kırık kemeri. lkubbeyi. Rönesansdan. lar. .. Mimarlıkta hep milliyeti türklüğü arıyor. Çünkü millet her şeyi. Lâkin bu istilâ kat'i olamazdı. kendi kendine oldu. Mimar Vedat Bey Yeni Postahane binasını yaptığı tarihten beri yeni türk sanatkârlarında şayanı dikkat bir uğraşma var.

kadın .

.

- 225 - Demokrasi ve kadın Geçen sene îstanbu'Iu ziyaret etmiş ve Darülfünunda fransız sosyolojisine dayir bir konferans vermiş olan Paris Darülfünunu müderrislerinden Müsyü Bougle "De la Sociologie â l'Action Sociale „ adlı bir eser neşretmiştir. bu mefkurenin müradifi olan içtimaî bir tahavvül. Müsavatçılık mefkuresini vücude getiren. Fakat ilimle beslenmiyen bir sanayi nasıl yaşar?! Onun için garp medeniyeti bir sanayi medeniyeti olduğundan ziyade bir ilim . ilim. bu milletlerde hükümet yalnız halk için çahşmıya değil. İşte müsavatçılık içtimaî bir vak'a gibi kabul edilince kadınların da bundan müstefit olması kadar tabiî ne olabilir ?! Fakat buna karşı iki cinsin arasındaki " uzviyet farkı. Garp milletlerinde demokrasinin tarakkisi de şayanı dikkat bir vasıf mümeyyizdir: Bu milletler gitgide kendi mukadderatlarına kendileri vazıülyet olmakta.şüphesiz müspet ilimler .medeniyetidir.'nı ileriye sürerler ve derler ki: Kadınla erkek arasındaki uzvî fark fikrî ve hele sisasî . Garp cemiyetlerinde müsavat fikirleri bir tesadüf veya keyif mahsulü müdür?! hayır! Belliki bu fikirler bizzat cemiyetin bazı esaslı akidelerine dahildir. bilhassa Parlamentoya dahil olmalı mı. Garplı her şeyden evvel tabiate hâkim bir adamdır. yani içtimaiyatın şimdiden cevap verip veremeyeceğini mevzubahs ediyor.dir. demokrasi. Garp büyük sanayiin vatanıdır. halka hesap vermiye mecbur tutulmaktadır. Muasır garp medeniyetinde bu hâkim kuvvetler üçtür: Sanayi. Professör Bouglö "Kadın bütün içtimaî mesleklere. olmamalı mı? „ sualine içtimaî vakıalara müstenit tetkikat yapan bir ilmin. Bu kitabın bir faslı "Fâminisme et Sociologie.. bünyevî bir sebeptir.. Bougle'ye nazaran her medeniyette bir takım hâkim kuvvetleri vardır. Vicdanı ammede bu kontrola mesnet olan fikirler müsavat fikirleridir.

ne de zaman ve mekânda sabit.. Halbuki tarih ve etnografya bunun aksini gösteriyor. İlim bu gibi farziyeleri teyit ediyor mu? hayır. balıkçılık. Meselâ çiftçilik.. içtimaî bir zaruretti. bu cemiyetin dinî. tarihte ve zaman ve mekânın icabatindadır. Bir çok kabileler gösterilebiürki arada kadının vazifesi muarızların mikyasiyle hiçte kadın işi değildir.. Bu gibi iddiaların neticesi dayima menfi veya meşkûk. bütün zaman ve mekânda kadınla erkek arasındaki taksimi amelin doğrudan doğruya cinsî bir esas üzerinde yapılması iktiza ederdi. aklı teşrihi bünye tayin eder. Patriyarkal ayilede baba ufak . zevce ve ayile reisi olması biyolocyaî bir zaruret değildi. hatta bazı kabilelerde muhariplik bile!. Kadının deruhte ettiği vazifeler ne yeknesak.. Burada müessir olan kadının bünyesi degii bizzat cemiyetin bünyesi. fikrini her cemiyette bulmak kabil değil. ahlâkî bir sebeptir. zevce. Bu sualin cevabı da teşrihte değil.. Fakat bu istişhadin temeli maddiyeci bir kanattir: Zira böyle demek.. ayilesinin reisi olabilir. Eğer böyle olmasaydı. Şu takdirce bir cemiyet içinde kadının iştirakten mahrum kaldığı bazı vazifeler varsa bunun da menşei dinî. bilâkis soyolojinin bu noktada •öğreteceği dimağın her şey olmadığı. Nitekim dün kadının yalnız valide. Biyoloji ile izah edilmek istenilen bir çok ruhiyat hâdiselerinin hakikî izahı içtimaiyattadır. Ve gene dinî bir akidenin kadına kapadığı bazı yolları iktisadî tekâmülün açması mümkündür. içtimaî muhitimizdir. Mubah ve haram fikirleri tarih menşeli fikirlerden olduklarından cemiyetin değişmesiyle bunların de değişmesi mümkündür. Filvaki uzvî farzettiğimiz bir çok kuvvet ve kabiliyetlerimizin menşei. fakat terbiyenin yani cemiyetten gelen tesirlerin pek mühim olduğudur. olmak lâzım geliyor. ahlakî.— 226 — sahede kadın ile erkeğin müsavi olmalarına bir manidir. Kadın ancak bir ana. demektir. ahlakî akideleridir. Şu halde kadınla erkek arasındaki taksimi amelin menşei uzvî değil. "Cinsi zaif. manevî. Ya bu gün aynı kadın nasıl bir mevki sahibi olacak ?!. hammallık.

Artık yuva ne bir hükümet. Müsavat fikirleri. aynı ehemmiyetle içtimaî hayata karıştırmıyan ve kabul etmiyen hayat nasıl müstakil bir hayat olabilir ?J Türk kadını yuvasını terk ettiği dakikada her hangi içtimaî vazife alamazsa. Diyordiki: . Babaya.. kazanamazsa o kadınların dahil olduğu cemiyete nasıl müstakil diyelim?!. İşte ben bundan on.. çıktı. Aynı zamanda istihsal ve istihlâk etmek kudretini ve kendi kendisine kifayet etmek iktidarını kaybetmiştir. iktisadî haklarınızı taarruzdan kurtarmadıkça biz Türkler için bir istiklâl naşı mezubahs olabilir?! Efendiler. talâkkilerimiz üzerinde tesiri olmaması: mümkünmü ?! Kadına bütün iktisadî mevkileri bahşettikten sonra daha doğrusu kadın iktisadî hürriyetini aldıktan sonra ondan siyasî hürriyeti esirgemek mümkünmüdür ?!. ise feminizm haricinde nemalanamaz. tesiriyle bozulmuştur.. on iki sene evvel böyle söylenerek tt İstiklâli millî „ şerefine yapılan bir içtimada nutkuma devam ediyordum. nasıl bir istiklâldir ?! gümrüklerinize hâkim olmadıkça. Bu gibi vukuatın kadın hakkındaki fikirlerimiz. Bu fırsatla kadınlar o zamana kadar mahrum oldukları erkek işlerine girmişlerdir. Hü* lâsa demokrasi müsavat fikriyle tevemdir.. ne bir atelyedir.- 227 - bir hükümetin reisi ve muayyen bir dînin nâzımıdır. Ayile bünyesini sarsan son hâdiselerden biride Cihan Harbi olmuştur. Bu hatibin mantığı gayet kuvvetliydi. Harp cephelerine giden erkeklerin bıraktığı boşlukları doldurmak için kadınlara seferberlik ilân etmişlerdi. kadınlarınızı erkeklermiz gibil aynı hizada. Kadın ve hayat — Efendiler iktisadî olmıyan bir istiklâl. büyük bir nüfuz temin eden ve buna mukabil kadına hürriyet vermiyen bu bünye garp cemiyetlerinde muhtelif amillerin. Derken kürsüye bir ikinci hatip daha.

sanatte kadın. Kadın inkılâbına sekte vermek istieyn bu kara kuvvet her ne olursa olsun. fakat evvelâ kadınlarınız Mal Hatun kadar "Saliha» olsunlar..- 228 - — Bey biraderimizin dedikleri çok iyi. mantıkî mantıktır! — Efendiler... çok doğru. ne istiyorsunuz? Önümüzde hayat. hep birdenbire ihdas edilmiş ve gittikçe kuvvet ve metanet bulmuş sayısız emri vakilerdir. Acaba el'an kuvvetli olan bu mantık değilmi dir ?! Mantıkçılar diyorlar ki: — Pek güzel! Biz kadının içtimaî hayata karışmasına da taraftarız. ondan sonra erkekle yarışa çıksınlar. darülfünunda kadın. Çünkü mantıksız olan asıl mantık değil. ondan sonra !. ikiden biri: Ya bir gün gelip kadının bu denize çıkacağını ve denize düşeceğini bildiğiniz halde. sizin için yüzmek ihtiyacı . karada kalacaksınız. Evvelâ kadınlarınız iyi yemek pişirmeyi ve çamaşır yıkamayı öğrensinler. fakat bir kere hayata bakalım. gibi muhtelif isim ye tabirlerle ifadeye çalıştığımız bir hayat denizi vardır. Memuriyette kadın. yirminci asrın içtimaî şerayiti. diyoruz. bu mantıkçılarla mantık dayiresinde anlaşmak faydasız değildir. hayata musallat olmak istiyen aklı mücerredin mantığı. Bizim için bu emri vakileri takip edebilmek ne büyük bir muyaffakiyettir ! .. iktisat. On beş senedenberi bu masum halk gibi cahil hükümet adamı da bu mantığın kurbanı oldu. Bir maarif vekilinin dediği gibi: " Kadınlarınız mütemadiyen içtimaî emri vakiler ihdas ediyorlar. Halk bu mnatığı daha kuvvetli buluyor ve sahibini daha çok alkışlıyordu..Fakat kadınlarınız ekekler seviyesinde mi?! Kadınlarınızı bîr kere o seviyeye getirelim. Biz de.. düşmezsiniz. ondan sonra piyano çalsınlar!. Hayır» Hammler. . cemiyet. Zahiren kadın inkılâbını meşru gören ve halkın dikkatini inkılâbın usulüne çağıran bu hakikî mürteci ve yalancı müteceddidi halk daha çok beğeniyordu. „ . Kadın meselesi bütün bir " emri vakiler „ silsilesidir. ticarette kadın.

. — Olmadı amma kabahat bu mekteplerin şerayitinde. " Sokmak „ dedim.„ diyeceksiniz ve böylelikle onları aldatacaksınız !. ilim. Bu mekteplerde çocuk sunî ve iradî hareketlerle bir oda içerisinde kollarını. — Nedir o çare ?!. matlup hasıl oldumuydu?!.. Kadın inkılâbına tekaddüm etmişti.. Binaenaleyh bu çocukları yüzdürmek için tek çare kalıyordu. — O halde ?!.. Bunlardan hangisini kabul ediyorsunuz ? — Şüphesiz kadının bir gün gelip bu hayat denizine çıkacağını kabul ediyorum. Çünkü bu çocuklar yüzmenin gramerini yani aklını tahsil etmiş olmalarına rağmen yizmenin itiyadını ve şevki tabiîsini kazanmamışlardı!.. — O halde müsaade ederseniz sözü selâhiyettarlarma bırakalım... bacaklarını kımıldatarak yüzmeye ahştırıhyormuş.. — O halde bu yüzmeyi öğretmek için nasıl bir usûl takip etmeliyiz? — Mektep. Bir kere " Denize atmak! „ deme•dim.. — O halde. — Yüzmeyi tariften evvel. Yüzme öğrenmeden evvel kadını denize atmak yazıktır! Evvelâ yüzmeyi öğretelim. tahsil. denize sokmak! — Ya boğulursa ?!. Büyük terbiyeci en müstayitleı inden birine şu suali sormuş: " Oğlum sen denize düşsen ne yaparsın? „ Cevap gayet samimiydi: "Batarım efendim!.. Bakınız fikrimi izah edeyim: Amerikalı feylesof ve pedagok mister Dewey bir gün Amerika'daki yüzgeç mekteplerinden birini ziyaret etmiş. tedrisatında. biz de sizin gibi yüzme öğrenmesini istiyoruz. Yahut yüzmek ihtiyacını teslim ederek alıştıracaksınız. ondan sonra kadını denize çıkmakta serbes bırakalım*... Sonra. idmanlar evvelce de vardı. boğulmak o kadar kolay . Onları islâh etmeli... usulünde idi.. terbiye.. — Fakat bütün bu muhitler. — Telâş etmeyiniz. Fakat acele etmiyoruz.— 229 — yoktur ! .

ya hukukî veya sırf iktisadî bir noktayı nazardan yapılıyor ve taaddüdü zevcat meselesi sırf dinî bir itikat. Ne gariptir ki bütün münakaşalar ya dinî. Çünkü hakkında ahkâmı seriye vardır. Ve binnetice meşru olan. Çünkü bu cevaz nüfusumuzun tekessüriyle ve eşsiz kalan yüzbinlerce kadının refah ve seadetiyle alâkadardır. Çünkü bu cihet ruhu şeriate daha muvafıktır. mukayyettir. Ve her ihtimale karşı yanında* smız.. fakat bu meşruiyet mutlak değil. kadın ancak ve illâ hayata çıkarak. bir mantık ve bir menfaat meselesi gibi vazediliyor! Lehte aleyhte. taaddüdü zevcatm kanunen menedilmesidir..— 230 — değildir! Elverir ki fert bir hayvan ve bir çocuk safiyetini muhafaza etmiş olsun. Bir üçüncüsü diyor ki: — Taaddüdü zevcat asıl hayatî bir meseledir. Ne hacet bazı milletler çocuklarını bu usulle yüzmiye alıştırmıyorlar mı ?. elverir ki mürebbiler şevki tabiînin ilhamları yerine mücerret aklın düsturlarını ikame etmiş olmasınlar!. haricindeki bir akılda ve tahsilde değil!.. Zira her fiilin tecrübesi kendindedir. Taaddüdü zevcat bir fikir meselesi midir? Biri diyor ki: — Taaddüdü zevcat dinen menedüemez.. Eğer hata ederse tashih edersiniz. Taaddüdü zevcata kanun cevaz vermelidir... Fakat dayıma bir şart île: "Yüzmek ancak ve illâ su içinde öğrenilebilir.. Gerçi taaddüdü zevcat dinen meşrudur. „ . hayata çıktıktan sonra ve hayat içinde hayat melekesini kazanabilir. Buna karşı bir diğeri cevap veriyor: — Bilâkis taaddüdü zevcatm dinen meni lâzım gelir.. söylenilen bütün söz- .

Fakat suali yalnız her günkü müşahedelerinize ve vicdanınıza sormak kâfidir. bir meseleyi bereketi tenasül. çünkü hakkında şu veya bu ahkâmı seriye vardır„ diyenlere soruyorum: — O halde menetmeyinizL Menetmediğiniz müddetçe taaddüdü zevcat hâdisesi çoğaldı mı?! Menetmemekte devam ederseniz aynı hâdisenin tenakusuna mani olabilecek misiniz?!. afakî bir surette halletmeyi düşünüyoruz!. nereden. çünkü bu sözlerden hiçbiri taaddüdü zevcat meselesini afakî bir surette vazetmiyor. çünkü bu cihet ruhu şeriate daha muvafıktır» diyenlere soruyorum : — Gayet açık olarak söyleyiniz. — O halde acele etmiyelim!. Afakî olmadan evvel meseleye vaziyet etmeniz lâzım gelir.. "Taaddüdü zevcata cevaz vermeli.. her şey. tezayüdü nüfus refahı iktisadî.. Veya muvafık olduğu için mi cayiz görülüyor ? Bunun için cevap istemez. çünkü bu cevaz nüfusumuzun tekessüriyle alâkadardır» diyenlere soruyorum : — Fakat taaddüdü zevcat meselesini nüfus miyariyle hâlletmek selâhiyetini veren kimdir? Bu selâhiyeti ve bu cevazı kimden. "Taaddüdü zevcat dinen mendilemez... gibi tamamiyle "maddîw yahut "intifaîB bir mecraya sokuyorsunuz ve ahlâkî meseleyi iktisadî endişelerle sarıyor15 . sonra afakî olabilirsiniz.- 231 — ler fikrî ve edebî olan bütün servetlerine rağmen aynı derecede sakattır. hangi alimden aldınız? Yarın bir takım köylüler taaddüdü zevcat meselesini "ucuz amele temin eden bir usul „ gibi vazederlerse onlara karşı ne diyelim?! Bu köylülerin aynı meseleyi vaz'ile sizin vazuuz arasında bir nezaket farkından başka ne vardır ? Fakat diyeceksiniy ki: — Biz meseleyi enfüsî bir surette hâlletmek istemiyoruz. — Bu ne demek?! — Sarahaten şu demek ki siz taddüdü zevcat gibi sırf "ahlâkî... her iş ruhu şeriate daha muvafık olduğu için mi menediliyor. "Bilâlkis taaddüdü zevcatın meni lâzım gelir.

kadın hayatında hürriyeti ve hukuk sahesinde müsavatı tesis eden "mületw denilen o manevî mahlukundur. "Taaddüdü zevcat cayiz değildir ve müdafaa edilemez. Çünkü asıl hayatın mantığı yalnız ondadır ve bu ahlâkî vicdanın emirleri mevzuubahs olduğu zaman gözümüzü Anadolu'nun insan barınamıyan ve ot yaşamıyan tuzlu ve kireçli . Birden fazla kadın alamazsınız ve birden fazla kadın da size varmaz. ne iktisadın kölesi. siyaset sahesinde istiklâli.. Zaten buna ne hakkınız var?! Binaenaleyh evvela taaddüdü zevcat meselesinin ahlâkî bir mesele olduğunu kabul ediniz ve teslim^buyurunuz ki: Ahlâkî hayat orijinal bir hayat demektir. fenadır.. diyelim. ne de milyonlara baliğ olan köylü kadınlarınındır. Daha nasıl delil istiyorsunuz ?!. yoksa ekseriyetin. diyor.. milyonlara baliğ olan köylü kadınlarının mı?!. askerlik sahesinde zaferi. ve emirleri müstakildir.. benim vicdanım mı yoksa ekseriyetin vicdanı mı ?. her hangi münferit şahsın vicdanı değildir. fakat "mefkûrevî milletin „' dir. millî hayatın vicdanıdır. — "Fakat ahlâkî vicdan„ dediğiniz şey nedir?! Senin. millî tarihin. Bütün cehline ve bütün sefaletine rağmen yaşıyan. çünkü bugünkü ahlâkî vicdanımıza tamamiyle mugayirdir. O hepimizden büyük ve biz onun belki bir tabiiyiz. ahlâkî vicdan milletin. Çünkü bu ahlâkî bir «zillettir. çirkindir!. ne benim. Ve çünkü ahlâkımızın vicdanı: "yanlıştır.. ne de dinin uşağıdır! Ahlâk ahlâktır. O. diyecektiniz değil mi?!...sunuz.. "Ahlâkî vicdan. — Sözünüzü bitirmiye lüzum bile yok! Çünkü ne diyeceğinizi biliyorum ve bekliyordum: Evet " Senin benim vicdanım mı.. Ve belki de haberiniz olmıyarak vicdanın emri yerine pergerinizinfuçlarımzı gösteriyorsunuz. Hiç bir kimse hiç bir vîcdanfbizejtaaddüdü zevcat gibi bir milletin harsi için en r manevî ve en harim bir davayı cetvel ve pergerle hallet dememiştir !. İşte cevabı: "ahlâkî vicdan» ne senin. Onun için ferdî fikirlerimizi o vicdana musallat edeceğimiz yerde o vicdanın mantığını kendimize mantık yapalım.

ahlâk ve "taaddüdü zevcatnmeselesindede"köylülerin fikrini alalım!„ demek öylece sakattır.. "ahlâkî vicdan„ diye " mistik „ bir mahluktan bahsettiniz! Bu mevzu bizatihi muhtacı ispat değil midir ?!. Medeniyet meselesinde "köylere gidelim!„ demek nasıl sakatsa. Çünkü ahlâkî vicdanın en ziyade temerküz ettiği mihraklar yalnız bunlardır. bilâkis bugün medeniyetin " mehdi zuhuru» olan şehirlere çevirelim. Fakat kadın inkılâbını sevmiyenlerin mantığı bu yirmi senedenberi sanki donmuş gibi hiç te değişmiyor! Her yeni mecliste. hatta erkekle mücadeleye . Yalnız sunuda ilave edeyim ki: İçtimaî bahisleri münakaşa edenler için iki noksan pek tehlikelidir. diğeri içtimaî hâdiseleri kendi tabiat ve zaruretlerine mutabık bir ilim zihniyetinden ve ilmî bir usulden mahrum bulunmaktır!. Bunlardan biri: "hissi selim„ dediğimiz hayat ve tekâmül hissini kaybetmektir. — Fakat sizin müdafaanız çok müphem. ticarete giriyor.— 233 — çöllerine çevirmiyelim. Fakat her hâlde hissi selimi zedeiemiyen bir cehil ahlâkî kıymetleri hırpalıyan sahte ilimcilikten daha az zararlıdır!. İlme giriyor.. sanate giriyor. Zaten benim sözlerim içtimaiyat bahislerine alışık olanlar içindi. Bütün acemiliklerine rağmen girdiği sahede türk kadını muvaffak dahi oluyor. — Doğru! taaddüdü zevcat makalesiyle bilmiyenlere içti* maiyat dersi verilemez... ve bu şehirler arasında İstanbul..giriyor. her yeni mübahasede gene aynı sabit fikir: " Kadın erkeğin müsavisi olabilir mi? »Bereket versin ki içtimaî hareketler yalnız kendi temayüllerini ve istikametlerini kovalıyorlar.. ... Hiç bir kadın yeniliği mantık müsademelerinin. Türkiye'de cemiyet ve kadın Yirmi seneye yakın bir zamandanberi türk kadını inkılâbını yapıyor. İzmir gibi en mütekâmil şehirlerimizi tercih edelim.

Yalnız muarızlarınızla bir türlü anlaşamadığımız nokta şudur: Mühim mesele bu farkların bulunup bulunmaması değil..zaman kadın hayatı bu günkü ev kadını şartları haricindeki şartlarla birleşmemiştir? İşte kadmcıhk cerayemnın muarızları senelerdenberi bu sualimizin cevabını vermiyorlar.— 9'Kâ. yoksa bu emri vakiler kadının tarihî . Türk kadını. türk ayilesinin tabiî bir surette değişmesi neticesinde değişiyor.. ince. îtim bir inkılâbı doğrudan doğruya yapamaz çünkü ilim ihtilâlci değildir.n Olduğunu söylüyorlar. Kadmcıhk aleyhtarları bazen psikoloçya sahesine girerek bize kadının taba'n "Nazik. — muzafferiyeti gibi vücude gelmiyor. Evet ilmin tabiî olan vazifesi budur. Fakat ilim mümkün ile muhali ayırmaz? Bir mefkure ile mevhumenin ayrılması ilim vasıtasiyle olmaz mı? Cemiyet hayatında tabiî ile marazı olan hâdiselerin farkedilmesi ilim sayesinde olmiyacak mı?. Biz de bu emri vakii inkâr etmiyoruz.. "işte kadının fizyioloçyası! Bu tabiat erkeğin müsavisi mi dir ?. „. Siz iddia edebilirsiniz ki: Sırf bu farklardan dolayıdır ki kadın erkeğin müsavisi olamamış ve hiç bir . Muhafazakârların yahut müteassıpların fikirleri. Yahut bu sualin manasını bizim gibi anlamıyorlar. belki bu gibi farkların içtimaî hayat sahesinde hakikî bir müsavatsızlık icap ettirip ettirmiyeceğidir.. İlim bize türk kadının erkeğin müsavisi olup olmadığını göstermelidir. yalnız gene soruyoruz ki: Bütün bu emri vakiler kadının fiziyoloçyaî tabiatının ebedî müradifleri midir. kadın • dünden bu güne • daha içtimaî ve binaenaleyh daha şerefli mevkiler kazanıyor Fakat içtimaî bir inkılâp olurken ilmin vazifesi nedir? Susmak mı? t Elbette değil. yahut kanaatleri her ne olursa olsun. tahammülsüz. Filhakika kadın ile erkeğin uzviyeti mevzuubahs olduğu zaman bir takım fizyoloçyaî farkları kabul etmemek mümkün değildir.. Gerçi türk kadının inkılâbına fikren taraftar olmiyanlar da bize itirazlarının mebdeini ilimden aldıklarını söylüyorlar ve diyorlar ki.

. Kadıncılık hareketinin tabiî bir hareket olduğunu gösteren alâmetlerden biri de inkılâbın mücbir olan tabiatidir. muarızların doğruya benzer mülâhazaları gibi eğri mülâhazaları da Türkiye'de kadın cereyanı üzerine tesir edememiştir. Asrî bir devletin yapacağı şey. bu cereyanın selâmetini temin için dayima maniaları önünden kaldırmaktır. Kadıncılığın muarızları bu suale de müspet bir cevap vermiyorlar.- 235 - hayatının vücude getirdiği muvakkat ve yeni şartlarla zeval bulması şüphesiz olan içtimaî emri vakiler midir?. Bu tabiatin tamamiyle salim olduğunu tarihin ve etnografyanın malûmlariyle de görüyoruz.. Hülâsa.

.

Ruhiyat .

.

hayatta muvaffakiyet için malûmatın o derece ehemmiyeti yoksa da teşebbüs. ve dayima iktisadî medeniyeti müterakki olan bir milletin imtiyazıdır.. türk mimarlarını minareyi anlamamakla itham ediyor. Bu seciyesizlerin seciyelenmesi için çare seciyeli millete temessül etmektir. fikrince lâtinlerin felâketi seciyelerinin zayıflamasıdır. mukaddeslerini mukaddes bilmektir. Demolen mektebini. buna mukabil. onun adetlerini. Gene Gustave LeBon araplarm medeniyetine dayir yazdığı kitapta türkleri cılız minare yapmakla. arap sanatinin inhisarıdır. ve arap minarisine nazaran türk minarisi çirkindir.. Bu hüküm gene bir kısım münevverlerimizin türk san- . Böyle düşünenlerin nazarında türkte olmıyan yalnız seciye değildir. onun terbiyesini kabul etmek. fakir ve cahil milletler seciyesizdir. fedakârlık gibi seciye unsurlarının ehemmiyeti çoktur. meziyetlerini meziyet. Binaenaleyh dünya üzerindeki bütün talisiz. Aramızda türk seciyesinin noksanlarını mekteple dersle. Fransız muharririnin bu fikirleri bir takım münevverlerimizin fikirlerine uygundur. konferansla islâh etmek fikrinde olanları da vardır. Meselâ bir türk mimarisi mevcut değildir. sebat.. Türk müteşebbis değildir. Rumda.. islâm mimarisi de bir sanatin. hatta Musevide. Ermenide buldukları seciyeyi türkün noksanı sayarlar. Gustave Lebon'a göre seciye nasıl bir milletin imtiyazı ise.239 - Türkün seciyesi Kitapları bizde çok okunan bir fransız muharriri vardır : "Güstave Le Bon» iâtin ve anglosakson medeniyetlerini tenkit ederken iki kavra arasındaki seciye farkı üzerine nazarı dikkati celbediyor. Ecole des Roches sistemini tavsiye edenler hemen bu kanaatle hareket eden kimselerdir Bu nazariyecilere göre seciye bir milletin. anglosaksonların kudreti seciyelerinin metanetidir. derler. Bu münevverler seciyemizin zayıf olduğuna hayatta muvaffak olmak için bu seciyenin kâfi olmadığına kanidirler. kuvvetlerini kuvvet. türkün sanayii nefiseside yoktur.

Hattatlık ve tezyinatçılıkla uğraştığım tarihte ben de islâm mimarisi ve tezyinatı namına yalnız arabi. İşte o zaman bir çokları gibi ben de mimaride hep tenazur. bunları karıştırarak melez bir mimari yapar ştup. Bunu ahşap bir evin tezyinatı için çizmek hevesine düştüm. Sinanlann.. bu güzellik trkündü. Ben de bir takımlari gibi türk arap ve acem sanatlerinin muhtaser bir taklidi farzederdim.— 240 — ati hakkındaki şüphesin? kuvvetlendirebilir. Bizans arap ve acem sanatının halitasidir. kendi dehasiyle. acemden kemerleri. hatta Selçuktan ayrı nevinde güzelliklerin. Bu sanat Gustav Le Bon'nun perestidesi olan Arapların sanati. Bizanstan kubbeyi almış. Bu münevverler derler ki: Türk mimarisi diye müstakil bir sanat yoktur. O dakikada duydğum saadetin gururu yalnız bana. ne icabetlerinin kapısı hadinden fazla açılmış bin bir ağıza benziyen acem sanatı. tenazurları. Artık bu basit lâle timsalinde türk güzelini seyrediyordum.. taklitten ibaret kalıyordu. ne de basık kubbesinin sıkletiyle çöken Bizans sanati idi. Bütün zevkim bu garip tezyinatı seyirden. millî benliğime ayit oluyordu. Meselâ türk araptan tezyinatı. ne de acem idi. Türk sanatini meselâ şu İstanbul camilerinin bir türlü anlayamazdım. Zaman geçtikçe gayet müstesna. Acemden. tedahülleri ile aklahayret veren hendesî arabsekler beni teshir ederdi. Sadece türktü. Tecbrübe ile anladım ki türk sanatı. kendi hususî telâkkisiyle müstakil bir sanat . türk tezyinat- . Bir tesadüfle bu uykudan uyana bildim: Bir gün Beyazıt camisinin civarında bir kubbenin üzerinde lâleyi hatırlatan mermerden oyulmuş bir çiçek gözüme ilişti. bediî hislerin menbaıdır. bilhassa Endülüste'ki metrukâtını taktir ediyordum. Mehmetlerin Kasımların sanatİni bir türlü keşfedemiyordum. Bu güzel motif ne arap. Elhamra Sarayı benim için islâm sanatının yekâne bediası idi. hattâ en basit bir türk motifi bile Araptan. hendesî bedialar ariyan bir zevkle türk sanatinin asaletini. O tarihtenberi türk mimarisini.karşısında bulunduğumu anlıyorum. Bilâkis.

Bu milletlerden biri sanayii nefisenin. Ve her birinin temsile memur olduğu muayyen hah ve hüsün şekilleri vardır. daha bir çok sebepler her birine has bir an'ane icat ederek insaniyet âleminde mefkurenin şu veya bu muayyen bir şeklini temsile müstayit kılar.. olduğu gibi. İtalyan milleti sanayii nefisenin. 15 " İnsaniyetin bütün kuvvetlerini fiile kalbeden amel milletler arasında inkısama oğrar. her vatan bu amelin hissesine düşen kismını yapar. Böyle bir insan için seciye.. Bu hâller tereddidir. onun şahsiyetini yabancıların zevkine göre değil. her tarihi. her seciyeyi hususî bir hilkat. Her milleti.. diğeri ticaretin. bir diğeri vazıh fikirlerin. başka feylesofları olmak lâzımgelir. Ve şüphesiz Gustave Le Bonun sözlerinden daha doğrudur. her kavmin intihap edildiği bir vazife vardır. bir eseri olarak telâkki eden bir adam için kendi milletinin seciyesini beğenmemek nasıl mümkün olur ?!. Rabbini nefsinde ariyan milletlerin ise başka felsefesi. müessiselerin seciyesi. bir diğeri de derin fikirlerin Arzı Mevudu olmakla iftihar eder. ve hayatın müptekir. sanat. hatta türk ahlâkını kendi hayatının seyrine dalmış. üzerinde yerleştiği toprak. ve bulduğum yerde onu. Her kavmin tarihindeki muhtelif hâdiseler. kendi esaletinden şüphelenir. ingiliz . milliyet ve tekâmül bahislerinde Gustave Le Bon'un felsefesini kabul etmek nasıl cayiz olabilir ?! Böyle bir nazariyenin gençlerin terbiyesi hususunda gayet muzır.. hükümeti nefisin. kendi milliyetini sevecek yerde ecnebi milliyetlere imrenir. ve ihtilâlkâr tesirleri vardır: Yeni nesiller kendi varlığından. kendi hususiyetleriyle duymağa çabaladım. „ Bu sözleri meşhur Fransız içtimaiyatçısı ve feylesofu Bougle'nin " fransiz demokrasisi için „ yazdığı kitaptan aldım. kendi varlığı içinde. büyük adamlarının teşebbüsleri.— 241 - çılığını. teşebbüsün. Bunlar sevilmek ve tepcil edilmek için hususî birer sebeptir. kendi talihine bağlanmış manevî bir insanı arar gibi aramak sevdasına düştüm. türk hattatlığını.

Seciyeyi dar mana ile tarif edenler zekâyı bazen bu tariflerinin çerçevesi içine almışlar. mayası hep iyilikle.. Diğer cihetten mizaç bazen seciyenin bir unsuru gibi tarifin içinde görülmüş. Müdafaası uğrunda ölümü bile ihtiyar ettiren bir hayatın esaletinden. hisleri. güzellikle. temayüllerinin heyeti mecmuasıdır. La Bruyere seciyeyi bu manada almıştı.._ 242 — •milleti teşebbüsün ve hükümeti nefsin Arzı Mevudu ise. doğrulukla yoğrulmuş olan türk seciyesine değil. mevcudatı ottan ve kayadan ibaret olmıyan Türk vatamda şüphesiz diğer neviden manevî kuvvetlerin arzı mevududurSiz bu iddianın ispatını istermisiniz? îşte o toprakların müdafaası için ölen insanlar!. Dar manasiyle seciye bir ferdin hassasiyet veya faaliyet tarzıdır.. hürriyeti için mücahede edenlere yardım edin. ve islâh edelim diye Türkün yekpare seciyesine yama uracağımza. faaliyetine engel olan manialara sorun. fakat hiç olmazsa hürriyeti müdafaa edebilir. Bir hayat imal edilemez. bazen mizaç seciye telâkkisi dışında bırakılmıştır. bu asil ve metin seciyenin hürriyetine.. bazande zekâyı bu çerçevenin dişarsmda bırakmışlar. Seciyeyi . Meselâ niçin zenğinleşemiyoruz?! Siz onu. Seciye nedir?. Bu cevaplardaki manaları geniş ve dar olmak üzere iki kısma ayırmak mümkündür. Bu suale muhtelif müellifler muhtelif tarzda cevap vermişlerdir. Geniş manasiyle seciye bir ferdin fikirleri. Seciye kelimesi fransızcada olduğu gibi türkçedede muhtelif manalarda kullanılan ve muhtelif talâkkilere uğrayan bir kelimedir. Seciye Seciye fransızcadaki "caractere w kelimesinin mukabili ve tercümesidir. seciyesinin metanetinden kimin şüphe etmiye hakkı vardır ? ? Fakat diyeceklerki: Bu iyi ve metin seciye ile niçin tarakki edemiyoruz.

bir hassa kast: ediliyor. fazla tekrarlarından sarfı nazar edilmek lâzım gelirdi. Bilâkis Alfred Fouillee zekâyı seciyenin bünyesine sokmuştur. Evvelâ seciye kelimelerinin müradifi değildir. seciyesi kuvvetli. girmesin mi?. belki bu unsurlara istinat eden ve hatta onları terkibine almakla beraber oniardan ibaret olmayan bir terkip. Fakat her iki talâkkide faaliyetin esaslı mevkii muhtaıcı münakaşa değildir. Bu ihtilâfın esası şudur: Seciyenin terkibine zekâ girsin mi. T. seciyesiz: adam. O derece ki aynı mizaca mensup insanlar arasında seciye farkı mevzubahs olabileceği gibi. Şayanı dikkattir ki seciye tarifleri arasındaki bu ihtilaf bizzat seciye fikrinin muhtelif olmasındandır. Seciyeyi tarif eden müelliflerden mizaç ve fitir temayülleri bu tarifin hududu harcinde bırkanlar arasında da ihtilâf vardır. seciyesi zayıf adam. İşte seciye kelimesinin uğradığı ithamlar böylece uzaklaştırıldıktan ve hususiyle seciyenin ne oimadığj anlaşıldıktan sonra seciyenin ne olabileceğini düşünelim. Salisen seciye şahsiyet mizaç ve ferdiyet kelimesinin bir müradifi değildir. Onuniçin her şeyden evvel seciye ile her müellifin hangi nevi hâdiseyi kastettiğini aramak bir de hususiyle seciyeyi seciye olraıyan şeylerden tefrik etmek lâzım gelir. ne ferdiyetini teşkil eden uzvî ve ruhî farkları. . ne de şuuruna dahil olan ene idrakidir. yüksek adam» tabirlerinde ifade edilen hakikat ne bir adamın nazarî kabiliyetleri.. insanın şahsiyet sahibi olmakla beraber yine seciyeli veya seciyesiz olabileceği de düşünülebilir. Eğer seciye bu üç fikrin müradifi olsaydı lüzumsuz bir kelime gibi işaret edilmek.- 243 - doğrudan doğroya mizaç müradifi anltyan müellifler de vardır. Ribot bu unsuru seciyenin hududu haricinde bırakmıştır. Hülasa secize öyle bir fikirdir ki bukadar muhtelif ve hatta biribirine zıt tarifleri olmasına bakılınca tarif edilemez bir mevzu zanedilir!. Her müellifin seciyeden anladığı mevzu bir değildir ki bt£ mevzuun tarifleri arasında tevafuk olabilsin. Filvaki "seciyeli adam.

istikrar ve vahdet bulunmak gerektir. Hatta seciyeyi infiali hayatta arıyanlar. seciye alelitlâk iradi haraketlerin heyeti mecmuası değildir. İradî faaliyet ali umdelere tabi olmadıkça ve bu faaliyet bu umdeleri tatbik hususunda sadakat ve vehdet göstermedikçe seciye ismini alması mevzubahs değildir. Bilâkis bu fikre münafidir. menşei uzvî ve suflî olmıyan umdelere göre faaliyette sebat. Bir insan menfaati şahsiyesini istihsal hususunda istediği kadar faal ve müteşebbis ve hatta muannit olsun._ 244 — Çünkü faaliyet seciyenin en esaslı unsurudur. hassasiyetle faaliyetin münasibeti fikridir. Fakat her iradî hareket seciyeyi mi ifade eder ? Hayır. seciyeli adam fikriyle alâkadar değildir. "Filân adam seciyelidir» deriz. ve temayüllerle tespit etmek isteyenler nezdinde bile müessir olan fikir. Halbuki ali umdeler dediğimiz umdeler hep içtimaî . faaliyette ahenk hassasıdır. Fakat bizzat faaliyet mefhumu umumîdir. Secize faaliyeti ihtiva eden faaliyetle alâkadar olan bir mefhumdur. Çünkü asıl otomatizim ister bir çocuğun haraketleri. O halde iradeyi seciyenin başlıca unsuru olarak kabul edelim. Şu taktirce seciye olmak için ali umdeler karşısında iradenin faaliyette sebat. hiç bir korkunun tesiri altında oltmyarak belki yalnız ahlâkî vicdanına tabi olarak haraket etmiş. ister bir mecnunun veya bir fikri sabit sahibinin haraketleri şeklinde olsun. Şu halde seciyeyi diğer tabir ve hadlerin biriyle karıştırmaksızın düşünenlerin tarifinde müşterek olan unsur bu faaliyet unsurudur. Seciye. müşahhas değildir. Hangi nevi faaliyetlerdir ki seciyenin terkibine giriyor ve ona seciye ismini verdiriyor? Pisikolojide faaliyet başlıca otomatik ve iradi faaliyetler olarak ikiye ayrılıyor. buna seciyeli dimeye salâhiyettar değiliz. hareketinde sebat etmiş' eğrilmemiştir. Demek ki seciye fikrinin delâlet ettiği faaliyetler iradî nevinden olanlardır. Seciye fikri şüphesiz bu ikinci kısımdadır. Çünkü filân hâdise münasibetiyle hiç bir ihtirazın.

şahsî ve keyfî emirler yerine gayrı şahsî umumî emirlerin ikamesidir. Fakat muhitte ahlâki umdelerin vuzuh ile tecellisine mani olan şeytanî kuvvetleri uzaklaştıracak tenkitler ve gene muhitteki ihtilâl.. . intizamsızlık tecrübelerinin izalesi dolayısiyle seciyenin hayatına müessir olmak mümkündür. Sözün kısası. Adalet maşerî amirlerin ferdî sultalara galebesi. Şu halde ^seciyeli ol. meslek. fertteki seciyenin mukabili cemiyetteki adalettir. Eğer bir cemiyet ve onun tarihi olmasaydı. ayile. mektep. hatta seciyeli ferdi kendi ferdî kuvvetleriyle. millet. iğtişaş. Seciyeye kıvamını veren ve onu mukavim bir hale getiren ancak içtimai muhittir. seciyenin terbiyesini ve seciyenin irtidadını kabile. ahlakî umdeleri sarsılan bir memlekette seciye terbiyesinin bir buhran safhasına girmesi gayet zarurîdir.. cemiyetin manevî hayatı ve kuvvetidir. a Fertlere Seciyeli ol! „ diyende " Olma ! „ diyen de odur.— 245 - menşeli kıymetlerdir.. seciyenin teşşekülü basit bir iş mevzuu gibi doğrudan doğruya terbiyecilerin elinde değildir. Bu münasibet nazarı itibara alınarak dinilebirlir ki: Seciyenin İslahını.. seciye lâzımdır.. Çünki bizi uzvî ve ferdî amirlerin sultasına karşı ahlâkan mücehhez bulunduracak kuvvet ve iktidar menbaı yalnız odur. denilen içtimaî mevcutta aramalıyız. seciyemizi düzeltelim. Pek güzel anlaşılıyor ki seciyenin istihsali. demekte filen bir kıymet yoktur. Ferdi seciyeli kılan cemiyeti. uzvî amirleriyle çarpıştıracak bir cazibe ve kuvvet mebaı da vücut bulmazdı. Ve bu seciyenin içtimaî hayattaki kıvam ile mütenasip olarak tevazün ve selabet kespetmesi kadar tabiî bir şey olamaz. Şu halde seciyemizin mukadderatı her şeyden evvel cemiyetimizin mukadderatına tabidir. Binaenaleyh dinî. böyle ferdî ihtirasları mağlûp ettirecek.

„ Aynı suali çocuk babasına da sordum r. bu da muh terem bir zatidi: " Size bir müşkülümü hal ettirmek için geliyorum. zamanın çocukları. Hülâsa. ahlâkî ve iktisadî faaliyetleri daralarak büyük cemiyete intikal ediyor. Bu gence şu suali sordum: "Fakat siz ne olmak istiyorsunuz ? „ Aldığım cevap şu idi: "Bilmiyorum ki!. Bu müracaatler ve bu sualler beni hayli düşündürdü.. Büyük mektep lerden birine girmek istiyor. Fakat niçin bü genç ve bu kız babası bana veya size müracaat edip meslek soruyor? Çünkü bu çocuk kendi kendilerine meslek intihap edecek bir kudrette değildirler. ayilenin eski dinî.. Liseyi ikmal etmiş bir kızım var.- 246 - İstidat bahsi Günün birinde bir genç geldi. cemiyetimizin hususî bir safhayı işaret etmiyor mu? Eski hayatta mesleği intihap edenler babalar. analar idi. kendisi ne olmak istiyor ? „ dedim . Şu cevabı vermişti: "O da tayin edemiyor. muayyen bir yaşta kendi mesleklerini kendileri intihap mecburiyetindedirler. Çocuğum için hangi mesleği ve hangi mektebi tavsiye edersiniz? . taksimi amele mazhar oldukça ve meslekî zümreler teazzi ettikçe eski ayile suretleride inhilâl ederek yeni ayile şekli zuhur ediyor. Fakat . Bu sırada ebeveynin çocuk üzerindeki velayeti azalarak çocuk. fakat hangisine vereyim tayin edemiyorum. buna tabiyetile muktedir olmalıydı. ben de!. yeni hayatta aynı meslekleri bizzat çocuklar intihap ediyorlar. „ dedi. Diğer bir gün bir çocuk babası geldi. orta tahsilini bitirmiş ve yüksek mesleklerden birine girmek istiyordu.w Acaba bu sualler. Fakat bir türlü kararını vermemiş: "Acaba ben ne olabilirim? „ sualini soruyordu. Halbuki asrî genç. Çünkü cemiyet. tt Ya kızınız. Asrî çocukların ayilelerinde kazandıkları hukuk tarihi misallerle kabili mukayese bile de» ğildir. Tabiri diğerle. bir şahsiyet ve muhtariyet kazanıyor.

basit bir iki fiilden ve muameleden ibaret değildir. Tedrisatın bilhassa lisan ve edebiyat derslerinin marifeti nefs. Diğeri mekteplerde fikrî hayatın inkişafına engel olan ezbercilik ve şahsî mesainin tanınmamış olmasıdır. edebiyat. felsefe. Bir de demokrasinin en büyük vazifesi istidatların hakkını vermektir. O dersler ki tarzı tedrisine göre müspet bir zihniyet gibi vustaî bir kafa da teşkil edebilir. Seciye. tahlili nefs. hakikaten muazzamdır. Mektebe gelince burada en mühim vasıta derslerdir. Marifeti nefs ve şahsiyeti öldüren başlıca iki sebep vardır: Biri eski ayile terbiyesinin büsbütün menfi ve korkak yetiştiren tesirleridir. müteaddit istidatların inkişafını temin edebilir. Bu deslerin müsavat namına müdafaası lâzımdır. Demokrasi ve cumhuriyet inkılâbı namına mektepte görmek istediğimiz en büyük tahavvül istidatlara hürmet etmek. Sonra tam ve temamiyet düsturuna muvafık bir tedrisat. içtimaî bir mahsûl Meşrutiyet inkılâbı bize muhtelif içtimaî mefhumlar 16 . Ancak bu şeraitle müstayitierin istidatla* rını seçmek müyesser olacaktır. Ebeveynin her fiili ve her muamelesi mutlaka müspet veya menfi bir tesir vücude getirir. tabiri diğerle yalnız maddiyat. ki bu gençlerin aldıkları terbiyeden ileri geliyor.. istipsan nefs hususunda oynıycağı rol. resim ve elişine müstenit bir tedrisat.. Ayile hayatında arzu ettiğimiz gibi uyanık ve kendinden haberi olan çocukları yetiştirecek olan terbiye. Binaenaleyh bu gün ayile hayatının yeni şartlara göre tanzimi icap eder.- 247 — bu kudretsizlik neden? Bu kudretsizlik şüphesiz. istidatların inkişafına müsayit faaliyetleri hazırlamak ve istidatların inkişafına müsayit usuller kullanmak olabilir. tabiiyat ve riyaziyata müstenit değil.

gayrı Türk unsurlar Türk samimiyetinin tabiatini bozuyordu. Aynı ferdin faaliyetinde irade ve terkip kudreti yerine insiyak. . seciyenin sosiyolojisi ise bize en mühim bir hakikat olarak iradenin içtimaî menşeini gösteriyordu. terkip ve ibda kudretini veren yüksek ve hâkim bîr mevcut olacak.. bir muharriptir.. O halde ferdin bu uzvî kuvvetlerine vahdet. Fert hayvanı tabiati iktizası bir mübdi değil. Fakat cemiyetin hayatında birleşemiyorlardı. Çünkü bu cemiyetin müessiseleri tezat halinde idi. Saray ile halk zahidin telâkkisiyle lâik zihniyet boğuşuyordu.. Seciye terbiyecilerin en büyük endişesi idi. İnkılâp pedagojisinin bu bitmek tükenmek bilmiyen davasını son defa rüyet etmek lâzımdır. Bu mevcut şüphesiz ki cemiyettir. müsavat. Aynı fert muhayyilesi itibariyle halk ve icade muktedir değil. Biz böyle yaparak bazan bir seciye psikolojisi. Yaratıcı bir muhayyileye ancak yaratmak ihtimallerini taşıyan bir cemiyet hayatiyle sahip olabileceğiz.getirdi. Ezcümle Meşihat maarifi tadil ediyor. Bütün tefekkürlerinizin adesesini onun üzerinde dolaştırıyorduk. Ruhlarınızda vahdet ve kıvam bulmak için vahdet ve kıvamı olan bir cemiyetin hayatını yaşamış olmalıyız.. bazan bir seciye sosiyolojisi yapıyor. Cemiyetin bu yaratıcı kudret veren tesiri ne suretle vaki oluyor? İşte seciye pedagojisinin bütün mukadderatı bu sualin hâiline bağlıdır.. Bu mefhumlar zihinlerde biri birine zıt okuyan şeylerdi. ve otomatizm vardır. Bu itibarla cemiyetimizin sadece bir makesiyiz. Hakikat şu idi: Din ile ilim. adalet gibi. Hürriyet. Mütefekkirler için bunları müşahhaslaştırmak elim bir tefekkür mücahedesi idi.. Ruhlarınız ikizlikten ancak ikizliği atmış bir cemiyetin devamlı ve ahenkli hayatiyle kurulacaktır. hezeyana mütemayildir. Çünkü seciye psikolojisi bize seciyenin en mühim mümeyyizesi olarak ferdî faaliyetlerde ittıradı. fakat sedyenin kendisini icattan âciz kalıyorduk !. Seciyemiz içtimaî varlığımızın bir parçasıdır. uhuvvet. Bu ittırat Meşrutiyet cemiyetinde yoktu.

İnkılâbın kıymetlerini taşıyan irfan. Bu renkli resimleri çocuklar.. Yedi sekiz yaşındaki çocukların kendi kendine icat etmesini istiyen bu zatin sözlerindeki ilmî mahiyet acaba nedir? Bunu düşündüm. Çocuk hazır numuneleri kesip yapıştıracağına. Gene günün birinde bir ilk mektep . makasla keserler ve uç uca getirerek inşaat numuneleri yaparlar Ben bu eğlencelerin terbiyevî mahiyetlerine şiddetle kaniim. Senelerden beri Avrupa'dan Türkiye'ye idhal edilen inşaat resimleri vardır.— 249 — Halbuki yeni türk cemiyetinin hayatı bu gün bu şartları Jıayizdir. Bir ev. O halde yeni türk neslinin seciyeli olarak teşekkülüne hiç bir mani yoktur. Osun için çocuğu olanlara her zaman tavsiye ederim. iyi ve güzel nüskundan mümkün olduğu kadar çok içsinler. Bu çocuklar yeni cemiyetin doğru.. bu suali böyle bir fikir suali olarak akıllı bir adama sorunca: "Ne mümkün! „ cevabım alıyorum.. sanat. Halbuki maksadım kelime oyunu değildir. Yokluktan varlık çıkarmı?! "Yokluktan varlık çikârrm?.. Bir iki vakayı misal veriyorum. Bakınız ne garip cevaplar alınıyor. Bu suali bir de iş lisaniyle sorunuz. Çünkü bu nevi işler çocuğu*mihaniki surette çalışmıya alıştırır. kendi kendine icat etmesi lâzımdır.. ahlâk kaplarını genişletiniz ve bu kapların ağızlarını bütün türk çocuklarına tamamiyle açınız. metin ve yaratıcı fertler olarak neşvünüma bulacaklardır. O halde bütün mesele yeni bir cemiyetin teşkküiünü beklemek değil. yaratıcı olan hayatını bütün feyz ve şiddetiyle yaşatabilmektir. bir değirmen ve sayire. yekpare. bir çiflik. Ve ben bir bedaheti münakaşa etmek istiyen adam mevkiine düşmüş oluyorum!. Günün birinde bir zat bana şu sözler söyledi: ''İnşaat işleri terbiyevî değildir. teşekkül hâlinde bulunan bu cemiyetin.

nasıl hareket edeceğiz bilmem?!. medeniyet çocuğun icat ettiği bir şey değildir.. Bildiğimizi açık söylemekle mükellefiz. Biz bunları çocuklardan öğrenecek değiliz. Biz de şaşırdık kaldık.. onları olduğu gibi kabul edecektir. .. diyorlar! Fakt bırakınız çocuk evvelâ temeddün etsin. çocuklara bunları biz öğretecğiz. Çünkü tabiatin mali değidir. diyor. işlemez.müfettişi bu hazır numuneleri kestiren bir muallime soruyor: " Ne yaptırıyorsunuz?!. Cemiyete ayit olan sermayeleri. Çocuk dünyaya geldikten sonra. Çocuk içtimaîleşmek iztırarmda olan bir mahlûktur.. anlamaz. Muallim anlatıyor: " Mevsim münasibetiyle hazır bir soba* nümunesinini çocuklara kestiriyorum „ • Müfettiş itiraz ediyor: " Böyle hareket etmek yanlıştır. İlmî bir münakaşa neticesinde kati bir hezimete uğrayıncıya kadar kanaatimizi muhafaza edeceğiz. mütemadiyen tegaddi ve temsil etmek ihtiyacındadır. Taklit olmıyan yerde icat nasıl olur?! Fakir kalan bir hafıza zengin bir muhayyileyi nasıl besler ?! Bu da bir ruhiyat hatası olacak: Bırakınız çocuk icat etsin.. Şimdi istiyoruz ki henüz içtimaî rüşte vasıl olmıyan bu biçare vahşiler icat etsinler. Gene bu muallim bir gün bana rasgelince soruyor: "Siz diyorsunuz ki mini mini çocuklar hazır numuneleri kesip yapıştırsınlar.„ diyor. Henüz söylemez. Dil. fakat neyi ?! Medeniyeti mi ?! İşte çocuk buna muktedir değildir. kazançları cemiyet öğretmezse tabiat nasıl verir?!. hatta muayyen bir tekâmül devresine kadar onları icat edecek değil. Elma. Terbiyenin vazifesi ona dilini. Onlar kendisinden evvel vücut bulmuş müessiselerdir. Bırakınız çocuk kendisi icat etsin.. armut ağacı da tomurcuk yapıp meyva vermeden evvel büyümek. ahlâkını medeniyetini öğrenmektir.. halbu ki müfettiş Bey diyorlar ki bırakınız kendileri icat etsinler. ahlâk. beşeriyetin mirasını elde etsin. bes'lenmek.. böylelikle istifade ederler.

İstidatlı diye talebesinin bir kısmını teşvik ederken. Hele muayyen bir mektepte beğenilmiyen bir çocuğun diğer bir mektepte takdir edildiği çok kere vakidir. Bir çok hilkatler de hayatın ilk devirerinde inkişaf etmemekle beraber daha sonra birden yaratıcı bir hamleyle inkişaf etmişlerdir.. Halbuki tekâmül fikrinin bu gün en samimî müradifi orijinalik fikridir. hiç olmazsa canlı denilebilecek bir tellâk ki sahibi değildir. Bu çocuğun niçin sınıftan döndüğünü anlamak istedim. Bana bilvasıta şu cevap verildi : "Istidaden zayıf olduğundan!. kabiliyet. Bir çok hilkatlerin mektep haricinde ve mektepten sonra inkişaf ettikleri görülmştür. her hangi musahabede yahut tenkitte gelişi güzel kullanılan klişelerdir. muayyen ve kat'i bir zekâ yok. Onun nazarında ikinci senede şu muayyen malûmatı kazanmıyan.. Bunlar çok kere müphem oldukları için vazh ve kat'i fikirler gibi kuUmldtkları zaman ekseriya dalâlete. seciye. arkadaşlarından geri kalan çocuk istidatsız. yahut tenbel ve sayiredir. iktidar. kabiliyetsiz.. bunlar mektep hocalarının dilinde ve terbiye kitaplarının sayfalarında.Bu adam klâsik kayidelerine ve ananevi usûllerine rağmen çocuğun. istidatsız diye diğerlerini ihmal eden bir mektepçinin mesuliyeti şu notadadır. „• On beş yaşırçda bir gencin bir senelik hayatı üzerinde hükmünü veren bu mektebin sözünü düşünüuyorum: İstidat. umumiyetle insanın tekâmülü hakkında felsefî. belki hususî zkâIar vardır. Bir çocuğun tekâmülü ötekine benzemez Çocukların tekâmülleri arasında kat'i bir muvazilik tesis edilemez. meleke.Istidaden zayıf! Geçende ecnebi bir mektebin imtihanında donen bir çocuğun vaziyetini tetkik ettim. adaletsizliğe sevkeden tehlikeli aletlerdir. Şu halde nasıl oluyor da bir iki lisanı zararsızca yazan ve okuyan temiz ve gözel giyinen ve muaşeret kayidelerini tatbik ede- .

. fakir. nasıl oluyor da birden onu sınıftan dışarıya ata biliyoruz!. Haydi bunu diyebildik.. Mektep çocuğunun hususî kabiliyetlerine intibak edebilecek gibi tedbirler almış mıdır ? Mektep bir türlü çocuğu kavrıyamiyan çerçivesini biraz daha daraltmış mıdır? Hayır. yahut zengin bütün çocukları» tekâmülünü idareye mahsus bir bahçe ve hocaların bu nebatlara karşı betbin ve bethah yabancılar değil. Terbiyeye memur olan çocuk değil. Mahkemede.. nebatların ve hayvanların yalnız tavsifini yapan morfoloji bahisleri de böyledir. Bu bahisler tabiatin kanunlarını arayıp bulmak vayifesini taşımadıkları hâlde bir müdekkik ve bir tespit edici mevkiinde yine ilmî bir tefekkürdür. Evvelâ şunu ehemmiyetle işaret etmeliyim ki malûmatın. yani . Mektebin zayıf yahut kuvyetli.. En amelî en ziyade müşahedeye muhtaç olan tetkiklerde bile bu böyledir. birer dikkatli bahçıvan olduğunu unutmıyahm. istiyor ki çocuk mektebe intibak ettsin!.. mekteptir. az okumak mı iyidir? „ gibi avamca bir suale cevap verecek değilim. Froebel'in icadı olan w Çocuk bahçesi „ hayali ne kadar beşerî bir hayaldir. psikoloji ve sosiyoloji gibi sırf tefekküre.9^9 _ bilen bir gence istidaden zayıf diyebiliyoruz ?!. Çok okumak Bu serlevhanın altında "çok okumak mı iyidir. ehlî yahut vahşî. Meselâ tarih. etnografya. kanunda aradığımız adaleti mektebin işlerinde de arıyahm . çünkü bir hüküm ve muhakeme hissesi vardır. Fakat bu nasıl mümkün olur ?. yalnız? kemiyetini ölçü olarak kullanan telâkkilere karşı yazmaktır. Kaldı ki biyoloji. görgünün çokluğu kadar akıl hayatımız için mühim bir sermaye ve azık olmaz . yalnız bir şartla : Bu unsurlar beynimizin dokunmasına karışmalıdır. Maksadım okumanın yalnız çokluğunu.

. irade.. vicdan. Felsefe hayat yakut tekâmül dediğimiz hiç te sade olmiyan. terbiyede " Fikircilik „ kılığına girerek kuvvetini ya eksik bir ilimden alan yahut ilmini yanlış bir felsefeye saplıyan bu mezhepler.. servet ve saman gibi haricî ve maddî mevzuları aynı kafa ile tepcil ediyorlar!.. fen. madde ile ruh ve vicdan hakkında aynı galeti ruiyyetin esiridirler. ahlâkî bir buhran. zevke. ruh ve vicdan mahlûk.. aynı vaziyettir. ahlâka tasallut ediyorlar.. Yalnız çok okuyan hatta okuduğunu iyice hazmeden ve böylece muhtelif meselelerden bahseden bir içtimaiyatçı farzediniz. ahlâkıyatta "Menfeatçilik. ruh ile vicdan netice sanıyorlar.dayima hariçten dahile doğru olanmihanikî tesirleriyle müdahale ediyorlar.. böyle bir zatin ne ilmî bir kıymeti ne de ilmî bir rolü olamaz. yahut bediî bir iştiyak şeklinde görünen fakat dayima batını bir tekevvünden haricî bir teşekküle doğru seyreden . mefkure. Maddiyatperestler ve yeni gençlik Bu memlekette bir kısım münevverler var ki hak. Bunlar doğrudan doğruya tefekkür mevzularıdır . Aklın hangi çeçe- . kalp. dinî bir intibah. madde sebep.. vicdanın en harim eserlerine.. ahlâk. sanat.bu ruh ve vicdan inkişaflarına maddenin .— 253 — mukayese ve istidlale istinat eden ilim şubeleri. gibi aynı hayatın tecellileri hakkında yalnız başkalarını nakleden fakat felsefesi yahut felsefe görüşü olmiyan bir "çok okumuşsun kıymeti ne olabilir ?!. terakki. Siyasiyatta " Tanzimaçılık „ hayatta "Mihanikiyetçilik» . Böyle olduğuna göre zekâ. ilim. dayima karışık olan hakikat karşısında insanın usulü dayiresinde düşünmesidir . siyasî bir inkılâp. Şöyle ki madde halik. İlimden felsefeye geçelim. ve maddenin katı elleriyle ruhun. gibi ruhî ve vicdanî mevzuları aynı suretle tezyif.

fikri. Galebe kavinindir. kavî ile zayıf arasında bir güreştir. Maddecilik.kafa ile madde- . kuvvanî bir hakikat.. Maddenin mihanikiyeti haricinde amel. Avrupa'yı kör körüne taklitle memleketi islâh etmek istiyen tanzimatçılar. hayır ve şer mefhumlarını ferdî hesaplarla hâlle kalkışan ahlâkıyatçılar. mağlubu takbih ediyor. şan ve şöhreti istihkar.. her türlü külfet ve israftan azade olan hayatına " iptidaî „ diyorlar !. zayıfı. evvelâ iğrenip. tevekkül. kavga. denilen hayatı duyduktan ve yaşadıktan sonra iğrenerek'mi ? Hayır.. tahsili manevî ve ahlâkî inkılâplara mebde bilen terbiyeciler bence hep bu mezhepten sayılabilir.— 254 — çevesine girerse girsin. hesaba..idare eden kanunlara bakıyor. akılla izah edüemiyen." Maddecilik . bu mezhebin en derin temeli . tahlile girmiyen.. mefkureyi iştiyaklarını bile tezyiften çekinmiyorlar: Meselâ Türkün yaşayışında iffetin en büyük düstûru olan kanaatine " miskinlik „ . kuvveti atkdis. ilmin muayyiniyeti haricinde nizam yoktur. sonra düşünerek !. rahmaniyi takdis etmenin hissî ikrarı olan mahviyetine " zillet „ . Kanaat. gözle görülemiyen. içtimaî hayvanları değil . Bu hükmü nasıl veriyorlar ? !. fakat ezelîyi.'tir.. Aynı. mahsusat ve maneviyat âleminden haberdar görünmüyorlar. kökleri hayatta o'mıyan her harici kuvvet gibi müeyyidesini kalplerde. " Hayat bir kavgadır. keşfe sığmayan bir hakikat yoktur diyorlar. „ diyerek kavgayı.. Maddeciler makulât ve maddiyat dünyası haricinde ve akıl ile ilmin maverasında mevcut ve müstakil bir âlemden. Maddeciler işte bu mebdeden hareket ederek milletin vicdanî duygularını. mahviyet. ilme teveccüh ediyor: Tabiatte " vahşî „ hayvanları .kelimenin en geniş telâkkisiyle . vicdanın hangi mevzuuna çökerse çoksun. bütün aklî ve iradî tedbirler ve teşepbüsleri fevkinde kadere karşı göstediği tevekküle " aciz „. hayata hikmiyen kimyevî bir hâdise diyen hayatçılar tekâmülü sırf muhitin kör ve tesadüfi tesirleriyle izaha yeltenen tabiiyatçılar... vicdanlarda bulamayınca akla.

Medenî adam.. Sevmiyorlar. Maddecilerin gayesi " Medenî adam „ yetiştirmekti. Bütün siyasetlerinin gayesi hasta hayale karşı nefret telkin etmek. vicdanından istifa edenler görülmüye başladı.. terakki ve temetdüne asi. Maddecilerin zihninde u Anadolu köylüsü „ hasta. " Sürünenler için ölüm saadet. Nazariyelerinin çürüklüğünü görmekten âciz olan bu insanlar çürüklüğü halkin hayatında bulmak istiyorlar. Memlekette bir yeis dalgası gibi süratle yayılan bu tefekkür hastalığı meşum neticeler doğurdu. bu hayattan sadece iğreniyorlar. medeniyete husumet gibi telâkki edildi. Hakikati halde maddeciler islâh etmek istedikleri hayatı seviyorlar mı ? !. Bu içtimaî şakavetin tahribatı bereket versin ki münevverler sahesinde kalıyor da halka giremiyor. firengili..- 255 — cilik göz önünde olanlara başını çeviriyor.bir edibimizin tasvir ettiği gibi . Milliyetinden irtidat. mütefessih bir mahlûk gibidir !. Halk münevvrlere. " Avrupa görmüş zat „ 'tir! Anadolu köylüsü ise . Hasta.. Tahribat halkın aklı selimine çarptıkça maddeciler şaşırıyorlar. halkı bu enmuzçeten çıkarmaktır...evvel emirde yalnız bıyıkları tıraş edilmesi lâzım gelen bir aşçı yamağıdır!. Türk yaşamakta inat ettikçe " Acaba niçin ölmüyor ! „ diye şaşırıp kalıyor. her cebri mubah sayıyorlar. münevverler halke karşı derin bir gayz duydu. ameliyatın icrası için her şiddeti. ve " eşek Türk! „ demekte tereddüt etmiyor. Maddeci bolulu Türkün bu saygısızlığa karşı isyanında medeniyet için bir kabiliyetsizlik manası buluyor. bütün geriliğimizi kafa tasiyle izaha kalkışıyorlar !. „ diyor!. geriye kalanlara hayat haktır. Hatta avrupahlarm " Hasta adam „ dedikleri bu Türke o daha fazlasını söylüyor: " Bitmiş ! „ diyor. Maziye muhabbet. Bir kere halkle münevverlerin arası açıldı. O zaman merdut bir ırk nazariyesine yapışıyorlar. Hayat ve necat . maddeciler de kendilerini istırarî bir mevkide görüyorlar. Türk yaşamak kabiliyetini gösterdikçe " Halâ yaşıyor ! „ diyor. kangren bir uzva ameliyat yapan cerrahlar gibi.

taklitle şark terakki eder. ve yine müstesna. zihinlerdeki madde kahbiyle kalıplamak istediler. hülâsa kendine göre bir oluşu ve duyuşu olduğunu düşünemediler.. katı. vicdanı. eski nefreti âdeta bir din oldu.. Millî. sanatin. mahallî olan şeylere karşı husumet edildi. yahut hariçten düşman gözüyle görülen ve iğrenilen bu hayatı bütün samimiyet ve harimietiyle bir kere kavrayıp nefret siyaseti yerine muhabbet felsefesi koyacaklar.. tarihin canlı. bir tekevvün mahsulü olduğunu farkedemediler. istikbalin ancak maziden.kör körüne . Türk milletinin de müstesna. ahlâkın canlı olduğunu. bu tarihi bütün canlı sadmelerinde ve yaratıc» hamlelerinde duysun. Tekâmülün bir tahrik eseri değil. cansız bir şey gibi ezmek.- 256 - hep mazinin inkıtamda arnadı. canimin canlıdan. büzmek. Maddeciler tekâmülün içeriden gelme bir şey olduğunu bilmediler. Bilâkis ruhu. sandılar. türkçe anlaşmak. ilim yayılır. bir sanatkâr kalbiyle duyacaklar ve bir sanatkâr aşkıyla seveceklerdir. zorla güzellik olur. ahlâk düzelir. türkçe yaşamak âdeta güçleşti. makul gayrı makul. Yeni gayreti. her kavmin diğerine göre iyi kötü. hayatı bir mühendis gözüyle görecek yerde. f Bu katlanış ve dönüş ne maziyi parça parça . sonra tarihine katlansın. bütün seyirleri ve zarureleriyle bu tarihi yaşasın . bediî bir hayatı. Tarihin devamında ise ölüm tehlikesi görüldü. avrupaî olmakla beraber lisanı. zevkin. O derecede ki türkçe söylemek. mefkurenin yalnız vicdandan doğabileceğini bir türlü anlıyamadilar. Gençlik bu felsefî inkılabı yapabilmek için lâzım ki her şeyden evvel yabancı bir hayatın cansız mefhumlarını zihninden atsın. garbı .. Terakki ilâç gibi hariçten şırınga edilir. orjinal bir ruhu olduğunu. orjinal bir medeniyet yaratabileceğini. Bütün bu ceryanm neticesinde seciyemizi tahripkârlık ve riyakârlıktan ibaret bir tabaka kapladı. Artık bu günkü gençler şu iki yoldan birini tutacaklardır : Ya maddeci kafasiyle maneviyat sahesinde ki tahribatımızı sonuna kadar götürecekler.

mahsus canbazlar vardır. Bu işi görebilecek adam. Yüksek cami kubbelerine elle yetişmek. benzemiyecek. üzerinde ki riya ve irtidat kabuğunu atıp halin mütereddit günlerinde mevut istikbaline atlıyacaktır. Bu canbazlar bazen hayatlarım tehlikiye koyarak orta kandilin zincirine tırmanırlar. Örümcek alan canbazlar. ne imam. Bazen de bellerinden iple bağlanarak kubbenin etrafındaki gezinti yerinden ileriye sarkarlar ve ellerindeki tavan süpürgesini uzatırlar. ayakla tırmanmak mümkün değildir. gerileyip gerileyip te canlı mazisinden aldığı bu hızla ancak. Bir kere kurulup örüldükten sonra bu kubbeler.. İşte Bu vaziyetlerde örümceği almcıya kadar kan ter içinde kalırlar. altında dolaşan insanların temasından uzak kalırlar ne güzel!. Bir sanatkâr ki ahlâkın. sanatın maziden beri ardı arası keislmkesizin akıp gelen nehrini duyacak. inadına gider kubbenin ta ortasında sinekleri yakalamak için ağ kurar! Aşağından bakanlar bazen bu ağı kubbeye sürülmüş siyah bir leke gibi görürler. Artık kubbenin güzelliğini kirleten bu lekeyi temizlemek farzolur... aynı nehrin dalgaları. ne de bu parçalan zorla yaşatmak istiyen mürteciin teşebbüsüne. ne de o güzel kubbeyi yapan sanatkârdır. Onlara "filân kubbe nasıl?„ diye so- . bir hayat ve tarih sanatkârının sezişine benzeyecektir. ne meyzin. belki cani* mevzuun duyan bir sanatkârın. bu canbazlarln bütün hayatları böyle örümcek almak için kubbeden kubbeye tırmanmakla geçer. Örümcek alan. Ruh. Fakat örümcek denilen cılız ve sessiz bir hayvan vardır .— 257 - tespit eden müverrihin. şelâleleri kendi vicdanının derinliğinden bu gün bile akıp geçtiğini işitecektir..

şekli. "Çok pis. ruhundan. Nazarlarında kubbe.rulsa. noktası ve yahu I bilmem nesidir!. Bu münekkkitlerin bütün gayretleri filân kitabın. İnsanları böyle mesleklere teşvikte belki daha ziyade fay ide memul ola. yine o kadar bir derinliğe sarkan bu zavallıların kubbe zevki duymak. bu örümcek canbazlara benzerler ! Ne zaman yeni bir kitap.. Onun için her keşi örümcek canbazı yapmakta fayda var mı bilmem ?! Halbuki ressamlar. yeni bir mecmua çıksa. ya altından. felsefesinden ne haber?!.. Bunlar ne kadar çoğalsalar belki o derece hayırlı olur. ne zaman yeni bir kubbe örülse derhal altına gelip örümceği var mı diye kubbesine bakarlar ! Bulamazlarsa kızarlar.. Bazı münakkitler vardır. ne de kubbeyi tutan fennin hesabından haberleri bile yoktur. ya kenarından eserin örümcekli yerlerine tenkitlerinin süpürgesini uzatırlar !. cami kubbelerini örümcek ağları kaplardı • Fakat bir kaç canbaz bütün İstanbul kubbelerinin örümceğini almak için kâfidir . Bu tenkit canbazlarma sorsalar ki kitabın. mecmuanın. ekmek parası kazanmak zaruretiyle örümceği alınması lâzım gelen yüksek bir tavandır! İşte o kadar. kubbe hesabı anlamak kabiliyetleri» sanki örümcek ağiyle örtülmüştür!. Ne kubbeyi yapan mimarın zevkinden. zira geçinmeleri o yüzdendir! Bulurlarsa hemen kollarını sıvarlar.. ne zaman yeni bir fikir ortiya konulsa. Örümcek canbazları İstanbul gibi kubbesi çok bir şehir için pek lüzumlu adamlardır: Eğer onlar olmasaydı. Bu sözden hiç bir şey anlamaya- . filân mecmuanın. çok kirli!.. Yerden kırk elli metre yüksekliğe tırmanan.... Ne örümcekli kubbenin ne de örümceksiz kubbenin zihinlerinde bir manası yoktur. „ derler. fazla olurlarsa aç kalırlar. Yalnız örümcek ağının kara hayali vardır . filân faslında ve filân satırındaki filân kelimenin ve filân harfin manası. manasından. şairler. mimarlar için iş böyle değildir. Çünkü bir canbaz her gün bir yerde çalışsa senede yüzlerce caminin örümceğini alır.

ne de idraklari asıl fikri. derler. nokta ağları altındaki koca bir âlemi. dediğim gibi. kısmen örümceklidir. böyle bir kaç tane olursa bütün bir şehir için kâfidir!.. Her eser vücudiyle. Gerisi?! Kuru kalabalık !. . maksat.. canlı bir bütündür. büyük. öyle anlaşılmak lâzım gelir. Sanat eseri bir dokuma değildir ki her bir teli ayrı ayrı çekilip yoklansın.. mefkureyi aramıya mü say i t değildir.— 259 - rak ve dayima örümcekten bahsediliyor sanarak " Aman sormayın çok kirli. ruhuyle yekpare. çok fena!. hatalı. Çünkü her eser mutlaka kusurlu. Gözleri harf. Fakat denilecek ki bu nevi tenkitçiler mücrim midir ? Hayır bilâkis. Fakat. imlâ. canlı eser olamazdı. mana. bacakları zincire tıranacak kadar kuvvetli. ruhu. Ve bütün gibi görülmek. kelime. Kusuruz olan yalnız Allah'tır!.. kuvvet âlemini göremez. Eğer münekkitlik bu canbazların zahmetinden ibaret olsaydı dünyada güzel. Çünkü ne vaziferi.. müfit adamlardır.. kollan tavan süpürgesini sallıya^ kadar uzun olmak şar tiyle.. O da.

Felsefe .

Felsefe .

.

halkın ruhundaki safvet ve bekârete veriyordum !.. gözü karışık. Çocuk bize istizaha hacet bırakmıycak derecede açık ve kat'i cevaplar verdi. Hiç unut17 . Elinde koca bir limon ayvası.yine sekiz on yaşlarında diğer bir çocuk bulunuyordu : yüzü. Fakat yolu bilmiyoruz .. manasızca sırıttı. içecek bulunup bulunmadığını sorduk. Köye vardığımızda çocuğun verdiği bütün malûmattan istifade ettik . yiyecek. diyordum!. alık salık bir şey!.. çocukları mektebe göndererek sersemleştirmekten ise. değnek elde hayvan gibi sürmekten ibaret olan ananevi usullü terbiyemize isyan ettim. Şehirli ananesinin bu çirkinliğine karşı köylü ruhunun sadeliğini tercih ettim. kaç dakika uzakta olduğunu. O tarihte intişar eden kitaplarımda hep bu miskinliğin aleyhinde yazıyordum. Hiç cevap vermedi. Köyü dolaşmak istiyoruz . Sonra başını önüne eyip yine ayvasını. Tekrar sordular.. Bu güne kadar devlet ve milletin muammer olmasını bile münevverlerin ilminden ziyade.. Bir iki gün sonra İstanbul'a avdet ederken vapurda kamarotun oğlu olacak . Böyle bir maarife cehaleti tercih ederim. Çocuğa köyün yolunu. Şehirli çocuğun bu yabaniliğini görünce o köylü çobani hatırladım. Bir müddet yüzlerine bakarak. cahil bırakalım.. Vapur Bozburun'n dolaşamadığmdan Armutlu limanına iltica etmiştir . Tarlanın kenarından sekiz on yaşlarında küçük bir çobana rastgeldik. gemirip duruyor ! yanımızda bir kaç musevî genci var. Deniz seyahati uzun sürdüğü için canları sıkıldığı anlaşılıyordu. utandırmak. lakırdı söyletmemek.'nin tarihçesini bile yazmıya kalkıştı!. daha iyidir. kirli. Çocuğa: İsmin ne ? diye sordular.— 263 — Babnî hakikatler 1912 senesi Mudanya karşısında Armutlu köyünde bulunuyorum. Gerçi benim böyle söylenmemi cehalet taraftarı ve ilmü irfan düşmanı olduğuma atfedenler oldu ! Hatta zürefadan biri bu " İlim husumeti. bu sefer daha dişliyerek koparmıya başladı !.

.. Çünkü sanatkâr bu suretle gördüğünü çizmek değil göz için mekşuf olmıyan bir hakikata vasıl olmak istiyor.. Ne derece doğru diye değil. hatta iki türlü görüş vardır. Adamcağız gerçekten inanmış ve şimdide hayret ediyordu. onu renge. Nasıl oluyor da böyle bir adam cehalet propagandası yaptığıma kani oluyordu ?! Bunun sebebi o adamdaki mantıktır. takdire müsayit olmamasıdır. bazılarını da mübaleğalandırır. bahçe.. diyeceksiniz!... dedim . Kullandığı mantığın vukuatı kavramağa . hem görmez ! Bazı çizginleri alır. Bence iki türlü. Siz sanatkârın resmini fotoğraf ve mühendis göziyle tabiate ne derecede mutabık diye tenkit ederseniz. Ancak heyecan ve güzellik itibariyle kendi tabiatına ne derece mutabık yani manevî dünyasını ne derece tasvir etmiş diye tenkit etmelisiniz . bazılarını hafifletir. mühendis için. çizgiye sokmak için yepyeni bir âlem.— 264 — mam bir gün de fazıl ve müdekkik tanınmış bir dostumla görüşüyordum. zaptetmek lâzımdır . Lâkırdı sırasında lâtife olsun diye: — Malûm a.. Sanatkâr onu duyuyor. haksız olur . hatta bir gayedir! Mühendis için. biz cehalet taraftarıyız!. sokak. San'atkâr ruhunu bu batini tabiat vasitasiyle ve bu tabiat vesilesiyle tecelli ettiriyor demek. karşısındasınız. Fakat sanatkâr için böyle değil: O hem görür. bazılarını atar. çiçek. maksadımı izah edeyim: İşte bir şehir. göz.. ne derece canlı diye. . Batinî bir hakikat . göze göründüğü gibi çizmek. bunu ya bir mühendis gibi tahlil ederek. tabiatin kendisi değildir. yahut bir ressam gibi duyarak göreceksiniz . Bu zat gayet tabiî olarak: — Ayol halâmı öylesin?! dedi!. şekiller. bir alet. Kaç türlü mantık vardır. insan vücudu. cisimler yaratıyor . Öyle bir bediî âlem ki hiç bir hakikati tabiatinkine mutabık değil! Şu halde sanatkârın icat ettiği tabiat.. belki kendi ruhunun tabiatıdır . Gerçi her ikisinde de gözün rolü bir değil.

akla taalluk eden neviden ise. iyi ve güzel olandır .. gibi manevî. müessiseleri o cemiyetin bünyesine göre bir türlüdür. cemiyetinde içtimaî uzviyetine muvafık müessiseâeri. ve duydurdu. Canlı mahlûkların uzviyetlerine mutabık fiilleri olduğu gibi. iktisat. vazifeleri vardır. diye tenkit edebiliriz.. Değilse mikyas. Kabul edelim ki madde sahasinde hakikat " Doğru „ olandır. miyar artık zevktir .. Tutunduktan sonra bu vücudu yani bu renek ve çizgileri taşar aşar. neyi ifade etmek istiyor! Zahirî bir hakikatimi. ne kadar yaşadı ve yaşattı. fakat o kadar. Din. Her cemiyette din.. hendese mevzuu mu? Yoksa bir ruh ve heyecan mevzuumu ? Yazan.. Bu hakikat «şyaya. Tarih ve hayat İçtimaiyatçılar derler ki: " İçtimaî hayat. zahirî hakikatler değil elem.. Binaenaleyh zevke. aklın mantıhını kullanmakta elbette haklıyız. Hülâsa tenkit. ahlâk. ahenk. bir takım anüessiselerden teşekkül edrr. ahlâkî.. kalp manasiyle ne kadar iyi duydu. dinî. ahlâk. Cemiyet olan yerde bu müessiseler vardır. kırmızılık gibi maddî. iktisat. Fakat mana sahasinde hakikat.. Batıl. Bu batını hayat zahirî bir vücude tutunacaktır. yeşillik.. ıstırap. yalnız çirkin ile fenadır. Mevzu nedir. kısalık. hayata temas «den bahislerde göz manasiyle ne kadar doğru gördü diye değil. batini hakikatlerdir. sanate. Kendi hakikatine kendi hakkına vasıl olmak için. iştiyak. dediğimiz müe- . Sanatkâr bunları söylemek için bir lisana muhtaçtır..— 265 - Çünkü sanat aleminde ifade edilen hakikatler uzunluk. müesseseler. Bir hesap. müessesesiz cemiyet. bu ister bir ressam. ister bir heykeltıraş olsun. düşünen adam. hesaba. müessisesiz içtimaî hayat yoktur. mevzua göre değişir. yoksa batını bir hakikatimi.. bediî.

. içtimaiyatın irşadından çıkarılacak doğru netice şudur: Kabile. Ferdin iradeyi cüziyesinin. Bu değişmenin aleti.? Bütün içtimaî hayatın mukadderatı. iradî hareket. doğrudan doğruya cemiyetin bünyesi olmak lâzım gelir.. buna dikkat etmeli. cemiyetin hayatına müessirdir. yoksa muhtelif işler ve muhtelif ihtisaslerle birbirine bağlanmışım bulunuyorlar ? Fertler tarafından vücude getirilen zümrelerin tedahülü. arzuyu hod yi kılamaz ! „ İçtimaiyatın bu hükümlerini dinledikten sonra birden bire kendimize. gibi her hangi bir cemiyet dahilinde yapılacak olan bütün inkılâp teşebbüslerinin. içtimaileşemiyecektir.— 266 - ssiseler. ihtiyarının cemiyet hayatında bir kıymeti. ehemmiyeti yokmudur ?!. Meselâ umumiyetle bu fertler arasında ne gibi manevî müşabıhetler. kabilevî bir hayatmı yaşayorlar. devirden devire değişir. cemiyetine karşı menfi kalmak vaziyetinden kurtulamaz!. aşiret. .yani tahassüs ve tefekkür tarzlar» . O halde evvelâ bu içtimaî bünye nasıl değişir. " İçtimaî bünye n gibi ilk uzvî bir mebdein neticesi olan içtimaî müessiseler^ ve bu müessiselerin toptan ifadesi olan içtimaî hayat. Bu bünyeyi tadil ve ıslâh edecek mahiyette olan her ferdî. Coğrafi muhit. tesanüdü ne derecededir.. bir cemiyeti teşkil eden zümreler arasında içtimaî münasibetin U biatidir. fertlerinin işte bu tarzı teşekkülüne... ve ne gibi maddî tesanütler vardır?. Fert. Bu bünye değişmedikçe. . cemiyetin bünyesine bağlıdır. içtimaî hayatça değişemez. ferdin keyfi. Fertler dağınık. ferdî iradelerin hedefi. soracağımız sualler şudur: " O halde fert içtimaî bir cebriyetin tarihi şeametin kör körüne esirimidir ?!. yani cemiyet dahilinde de. " içtimaî bünye „ denilen hakikattirİçtimaî bünye. „ Fakat bilâkis. bünyeyi değiştirecek inküâplar olmadıkça teceddüt hususundaki bütün mesaisi kısır kalacak.cemizetten cemiyete. Bir fert terakkiyi. beynemilel münasebetler. teceddüdü ne kadar arzu ederse etsin ve bu uğurda ne kadar çalışırsa çalışsın cemiyetin bünyesi değişmedikçe. devlet.

-kanularına uygun olsun. iktidar ise imkâna asılır. yenilmez zannedilen setlerin karşısında kalan fertlerin ve millet- . böyle olurken şuurumuzu. iktidar ifade eder. tevellüdat. rzvî sebepler. en karanlık tabakalarından kopup aklımızın en aydınlık yüzüne çıkar. keşfiyat. gibi dahilî. vicdanımızın en derin. Böyce aşılmaz. düşünmıye muhtaç olur. sari hastalıklar. Çünkü irade. belki bu iradenin hedefi. sonra o asırda ulûm ve fününun terakkisi. madde üzerinde ki nüfuz ve hakimiyetimizi selbetmiyor. muharebeler. mektepler. elektrik. Öyle dakikalar ki büyük. gayret ve cesaretle çalışmak ihtiyacını duyar. Bilhassa büyük yeis ve tereddüt anlari vardır ki fert. batını mücahedelerle. Keyfin tazammün ettiği şekiller mevhumdur. ziya.. keyfidir. tahlil ve tarifi imkânsız olan bin türlü heyecanlar. diğer bir neviden ve diğer bir tabiat demek olan içtimaî kuvvetlerin varlığı bu ihtiyarımızı neden selbetsin ?! O şartla ki sarfedilecek emek. büyük dinlerin zuhuru. hayatının seyrine karşı gelen hailleri yıkmak.— 267 — iktisadî muameleler... vefiyat.. muhakemeler. Demek ki mesele içtimaiyat noktayi nazarından mevzuu bahs ve münakaşa olan ferdî idarenin vücudu değil.... aşmak vazifesiyle mükelleftir. Bu ihtiyaç.. Bu cebrî şeraitte bile ferdin iradesinin ve tabiatiyle zekasının. pek büyük. istikametidir. gibi haricî/ siyasî sebepler.. türlü düşünceler. gibi büsbütün cihanşümul ve beşerî sebeplerle bu tahavvülün mihaniki bir surette vücude geldiğini farzedelim. gibi kuvvetlerin mevcut olması. bütün benliğimizi sarsar. ihtiras gibi. Cansız tabiatte cazibeyi arz. bir mefkureye koşar!.. heyecanlarının mühim bir faaliyeti mevzubahs olmaktadır. kanunlar. aksam ve anasırı meçhul. devirmek için aramıya. Filhakika içtimaî ilimlerin ve tarihî tetkikatın bize nefiyettiği şey ferdin iradesi değil. bu kuvvetlerin de tabiatıne. her duyulması lâzımgelen arzu. ilimler fenler ile yine şüphesiz. Şüphesiz bu vazifenin imkânı.. Hülâsa fert içtimaî hayatta bir takım mukavemetlere maruzdur ve bunları yenmek.

en dik yokuşlarına tırmanır. Çünkü derinleşmek ve gerilemek. bîr radde gelir. yeni ihtiyaçlara göre yeni baştan vücude getirmektir. Her terakki bir icat. böyle bir adam. istikbale atlar. hızlanır. her icatta maziyi karıştırıp yeni şartlara. bir mektep bulamıyor. Düşününüz bir kere. bir mimar ki muhayyelesinin doğurduğu taş ve demir şiirini okuyacak bir meslek. Teneffüs ettiği hava.. geriye sıçırayarak mazisini yoklamıyormu ?.. cemiyette aceba tarih ve sanat oynamıyormu? Onun için meselâ Türklerin . hürriyetini tehlikede görünce. yeni yeni müessiseler vücude getirmiyormu ? !. en tabiî. kendi aklı. kuvvet bulamıyor . en selikavî bir harekettir: Hayat geriliyerek.. ö'ümle karşılaşan böyle bir ferdin halâs ve hürriyet için baş vurduğu çare nedir ? Yine kendi ruhu. Cemiyet mazisinin canlı hatıralarını karıştırarak eski unsurlarla yeni eserler.. Haricin nazarında aşikâr bir irtica olan bu hareket.. batının zevkince kat'ı bir itilâdır.. en kuvvani nahiyelerine inerek esrarıenğiz bir kuvvet ve kudret menbaı arar gibi dolaşır dolaşır. yaratıcı hamlelere pek müsait bir zemindir: Bir şair ki canlı ilhamlarını sığdıracak lisan bulamıyor. Vardığı yer. öyle bir noktaya varır kî artık içtiği su. Fertte hafızanın ve garyi şuurî * hayatının oynadığı bu rolü. ruhunun en gayri meşur. hürriyet havasıdır. hayat ırmağının suyudur.. Ferdin hayatında gördüğümüz bu canlı irticai aceba cemiyetin hayatında bulmıyormuyuz? Cemiyet te zaman zaman bilhassa büyük bir hezimet ve atalet devirlerinden sonra hayatını.. Fakat bu sefer ruhunun en derin. yahut kahraman. Sanatkâr. hızlanarak ta ileriler. ölümü aşmak zaruretinde olan bir hayat için. en karanlık nok talanna doğru.— 268 — lerin hayatı son derece esrarengizdir.. hayatın kaynağıdır. Ruhlar ihtilâlci sadmelere. kendi vicdanıdır. nihayet o yoldan bütün mazisinin en uzak. her hangi adam ki hayatının önüne dikilen koca duvarı yıkmak için vücudünde takat.

Tarih.. Fikrimce tarihin eseri. mazimizin en uzak. tarihten de istenilen bunaktır. zihnin hüküm. tamamiyle mutabık da değildir . maziyi mazinin hayatını. büyük müverrihlerin fikrine zıt değilse bile.Mefkure ile mazinin munasibetini bu gün böyle duşünmeyorum. çirkinlikleriyle göstermelidir. ne Almanya'da olduğu gibi. en sırrî nahiyeleridir. haricî tehlikiye en çok maruz kaldığımız dakikalar değil midir. hakka hizmet etmektir . hak olmasına tabidir. olduğu gibi. İki müellifin tarih ve tedrisatı hakkında ki fikirleri aşağı yukarı budur... . bütün güzellikleri. diyorlar. Yeni kanaatimi demokrasi ve sanat adlı kitabimde izah ettiğim gibi tarih ve terbiye ye dayir neşr etmek üzere olduğum yeni eserimde de mevzubahs ediyorum. Langlois ile Ch. Bunun gibi milletin en felâketli en buhranlı dakikaları hangi dakikala rdır ? Varlığının tehlikelere girdiği. Tarihin hayatî rolü hakkındaki tahminim. hakkı öğretmek. Yalnız hakka hizmet etmeli. Çünkü tarihin hakikî hizmeti mazinin hakikatim öğretmek. yani. [*] Maziye dair Müverrih Ch. . vatanperverlik hissini tahrik için alet olmalı. Düşünelim. ahlâk hocalığı yapmalıdır. muhakeme gibi nispeten sathî ve kışrî olan tabakaları altındadır. bütün iyilikleri. fenahklariyle. Seignobos tarihi methal tetkiklere olarak yazdıkları eserin sonunda: Bütün ilimlerin kıymeti. müessiselerini.V. hatta ruhun en münzevi. büyük savletlere davet [*] Mefkure ile mazının münasebetine dair olan bu yazıları 1922 neşr etmiştim. hak ve hakikat fikri vermekten daha derindir: Bir milletin zihninde tarihi tedrisatın nüfuz ettiği tabakalar. en kaçıcı hatıralarını yokladığımız anler hangi anlerdir? En müşkül.— 269 — bu gün tarih ve sanat eliyle mazilerini karıştırmaları bir hayır çünkü bir hayat alâmeti değil midir ?. ne de bir takım muallimlerin zannettiği gibi.

vücudunden . çeşmelerin. hep yanmıya. onları eritiyor ve yeni bir hayat şekline döküyor. yaratan.. Bu cemiyet bir zamandan beri tasavvuf tarihi yazdırmakla meşgul. en hayatî faaliyet hangisidir ? Maziye. bütün hatıralarını. Bu taktirce tarihi şuurun milletlerin bakası. tarihe katlanmak degilmidir ?. Nitekim geçende öğrendim ki"Cemiyeti sofiye. yeni bir istikbale namzet olduğu ande canlı bir irtica ile mazisine katlanıyor. her şeyi sadece " kurtarmak „ maksadına dönmelidir. Bu dakikalardaki en tabiî.— 270 — edildiği dakikalar değil midir ?. yahut bu tarihi öğretecek vesikaları tesbit etmektir. halin en canlı bir idrakma dokunacaktır. mutasavvıfların yazma kitapların. bu istikbal için hayırlı bir alâmettir. istikbali noktayı nazarından gayet büyük bir ehemmiyeti vardır. Yevmî matbuattan başhyarak haftalık mecmualara. Bu gün hangi mevkide bulunuyoruz? Mazimizin hakikatine bizi götürecek olan eserler ister bir yazma kitap şeklinde. bir mimari tarihinden evvel.. Tarih. tarihî tahsil zevki uyanmişsa. Diğer cihetten maziyi tenvir için çalışan hususî teşebbüsler vardır. mürekkep bir cemiyet mevcut imiş . harap olan camilerin. Bu teşebbüs iki şek'lde yapılabilir : Ya tasavvufun ve umumiyetle hayatın tarihini yazmak. ilmî eserlere kadar tarihî neşriyat inkişaf etmek istidadını gösteriyor. Tasavvuf. felsefemizin bir mazisidir ki müslümanlığm en mahrem heyecanlarını mütalâaya çalışır. isminde tasavvuf meraklılarından. yıkılmaya mahkûm bulunuyor!. mazinin tasvirinden evvel. istikbale atılan hayatın hafızası. Bu yanma ve yıkılma tehlikesi karşısında. Tasavvuf ve tarihi hakkında yapılacak her teşebbüs. Bir millet için tarihî tetkikat. muvaffakiyet ve inkizarlarını yokluyor. iptidası dır. Bu mazinin sermayelerini. neş'e ve İstıraplarını. Demek ki hayat.. bu hafıza ise o anlayışın şuurudur. ister bir mescit harabesi halinde olsun. lezzet ve elemlerini. hayatın mazisine muhabet edenlerin her işi. Onun için bir tasavvuf tarihinden evvel. Bu itibar ile tasavvuf bizim için dinî halin bir mazisi..

Ben sadece Bergson'culuk cereyanını kasdediyorsa bu felsefe ne zannetliği gibi ilim aleyhtarı ne de mystik bir felsefe olmadığını söyledim. Devrimizin ruhunda ve bizzat ruhumuzda yeni felsefeye . bir chopin neden takdir edilsin ? Yeniyi kabul ve temessül hazırlığı yalnız ilim ve sanat için değil. Bu tesadüf. arkadaşlarımdan biri : u Nedir bu yaptığınız ? mistisisme gidiyorsunuz!. Birgün. hatta açık bir lisanla yazılması kâfi değildir. her okumuş yazmış ve bir az düşünmiye alışmış olan insan da her felsefî bir telkâkiye hazırlanmış değildir. anlaşılması için doğru olması. O münasibet ise muhabbettir.. bu muhavere tekrar gösterdi ki bir feisefenin bir memlekette. felsefe için de lâzım değil midir ? O halde her memleket. Her halde doğru telâkki edilmiye müsayit bir muhitte intişar etmesi doğru telekkiye müsayit dimağlara ekilmesi lâzımdır.. her devir..nasıl ki yeni bir ilim ve sanat . ilmin kıymeti ne olabilir ? Bediî terbiyesi iptidaî olan bir memlekette bir Wagner. her felsefî telâkkiye müsayit olmadığı gibi. feylosofla onu okuyan mütefekkir arasında her şeyden evvel canlı bir münasibet lâzımdır. Arkadaşım o zamana kadar Bergson'u okumadığını itiraf etti. Artık bu vazife kimlerindir. Ve kendisinin mistiissme aleyhinde yazacağını söyledi. Felsefe ile devir. Nitekim fikrî terbiyesi olmıyan bir memlekette ilmin telâkkisi. Bergson'un felsefesine dayir Millî Harekâtın henüz başladığı tarihte idi.- 271 - baki kalan eserlerin muhafazası. takdir edilsin!. Memlekette ilim aleyhine cereyan olacak „ dedi. (Akşam)'da manevî kuvvetlerin hakikatinden ve yaratıcılığından bahseden bir iki makalem çıkmıştı. Ve bizzat Bergson'un eserlerini okumasını tavsiye ettim.

Bütün Bergson felsefesi bu iki iddianın istiklâline ve yeniliğine dayir ilhamlar ve ispatlarla doludur . her talim ve tahsilden evvel bu duygu. hususiyle yoktan vücude getirir gibi görünen eserleri müelllifin alâkası ile yaşansaydı BergsoncuUık ilme mugayirdir. belki ruhuna.— 272 — telekkisine karşı . görünen bir çok hükümlerin canlı bir vahdet içinde eridiğini gcrürüz. Alelade zamanlarda bile karşınızdakinin meramını anlamak için yaptığımız hamle dahi katiyen bundan başka bir şey değildir. canlı cansız bir manzaranın acizleri. O zaman bu felsefede zahiren garip ve mütezat. Âlemi hariciye ayit bir mevzuun. Çok kere .bu muhabbet olmadıkça onu anlamak güçtür. meselâ bir binanın. Yeniyi anlamak için yaptığımız her türlü tahlil ve mukayeselerin altından bu canlı alâka tessüs etmek sayesindedir ki yeni felsefenin kalbigâhına vasıl oluruz. Yeni bir sanati. manasına vasıl olur ki bedi odur. mistisismedir. anlıyacak vaziyete koyan her şeyden. samimî fakat lâ-aklî vaziyet dahi bunu gösterir. Filvaki idrâkimizi bu feylosofun idrâkiyle birleştirdiğimiz zaman felsefesinin fikir âlemine başlıca iki istiklâl davasiyle girdiğini görüyoruz: bunlardan biri felsefenin mevzuuna. çünkü yeniyi anlatan. diğeri usulüne dayirdir. İşte Bergson'un felsefesine ayit başlıca itirazlar muhabbet sözü ile ifade etmek istediğim belki de temamiyle ifade edemediğim. Zira Bergson'un eserlerini canlı bir alâka ile ile tekrar tekrar okumuş olsaydı ve bu feylosofun dediğinden ziyade demek istediği sezilseydi. çünkü lisan ile temamen ifade edilemiyen samimî bir idrâkin noksanından ileri geldiğini zannediyorum . bu muhabbettir. noksanları ve tezatları maverasında dolaşan manayı bulmak ve onu yakalamak için sanatkârın aldığı gerçi hayatî. gibi itirazlar dermiyan edilemezdi. bir hayvanın yahut bir insanın. Sanatkâr bu suretle eşyanın parçalarına değil. yeni bir hayat eserini de anlamak için böylece samimî bir idrâke muhtacız. bizi yeniyi.

manayı ifade edebilecek bir lisanla ifade etmektir. Belki felsefe ilmi kavrıyan. Sanatkârın işi mevzuunu ölçmek. İlmin melekesi olan akıl. bilakis ilmin giremediği nahiyelerde çalışarak mevzuunun vahdetini bırakmak ve onun şekli.feylesofun âlimin işini tekrareden bir alim farzetmişler.Hakikatin bu kısmı ilim için tecrübe sahesidir. hakikatin bu kabili mukayese ve muhakeme olan katı kısımlarını yakahyabilir. Asıl ilim maddeyi ve ilim dediğimiz. biçmek. Çünkü ilim bir alet. Onları akıl gözünün görmesine imkân yoktur. Çünki nebatat ve hayvanata oğrayarak bütün kâinatı dolaşan hayat ırmağının son yatağı bizim ruhumuz. cismi değil. bazen de feylosofu alimin ve felsefeyi ilmin düşmanı sanmışlardır . Hülâsa sanatkârın vazifesi neş'e. haş- . Fakat zevk ve hats dediğimiz kalp gözüyle görülebi~ lirler. çirkin. sahibi bir mühendistir. . İnsan için böyle batini bir tecrübelerin kabiloiduğuna delil işte hakikate tahlil ve mukayese etmeyerek vasıl olan sanattır. cebrî lisanlarla ifade etmek suretiyle ilmin faaliyetini devam -ettirmek değil. hakikatlerin ancak cemiyetleşmiş kısımlarım tetkik edebilir . Feylosofun "moi fondamentalw dediği batını ene bu tahtanı cereyanların arzıdır. Madde ve hayatın yüzünü tenvireden mihanikiyet ve muayyeniyet tabakaları altında öyle taviyet ve hürriyet nahiyeleri bu nahiyelerinde öyle hür ve tabiî sekenesi vardır ki bunlar hendesemizin. hesabımızın şekillerini' hassalarını taşan mevcutlardır. vicdanımızdız. Halbuki insan şuuru için tecrübe sahesi sadece ilim sahasinden ibaret değildir . imkânlarına yalnız hakikatin yüzüne serpmemiştir. güzel. diğer mevzularla münasebetini bulmak ve onu aklî mefhumlar. iztirap. fekat yine bu ilmi taşan bir nevi ilimdir . Hikmet kimya. hayatiyat. Bergson'a göre felsefe ne ilme aynen mutabık ne de ilme büsbütün mugayirdir . Madde ve hayat. ruhiyat ve içtimaiyat dediğimiz ilimlerin mevzuları hep bu tabakanın sekenesidir.

felsefe de asıl mevzuunu kavramak için bidayeten bir takım tahlillere muhtaç olacaktır. azamet kelimeleriyle ifadeye çalıştığımız fakat bir türlü ifade edemediğimiz bâtını âlemin sekenesini bulmak ve onları haricî âleme kadar sürükleyip merî bir hale getirmektir. Onun için her tasavvurun meşur ve ya gayrı meşur bir tahlili vardır. Asıl bediî faaliyet işte bu batini âlemde olur. Fakat sanatkâr samimî. Her ressam manayı ifade etmeden evvel az çok şekli taklide başlar . Sanatkâr hayata ve manasına vasıl olmak için evvelâ bu hayat ve mananın tutunduğu maddeyi ve şekli bulmak. Onun için feylesof ilim vasitasiyle hakikate teması temin ettikten sonra sanatkâr gibi daha içeriye girer ve alimin dağınık mütalâalarına hep birden menba teşkil eden bir. hayatın bu sıcak ve zaman zaman infilâk eden burkanıdır. Ruhun .• • fa 074 I *x — - met. fakat felsefe için ilim basamaktır. Hakikî felsefe hakikî ilmin mabadıdır. Acaba feylosof için sanat yolundan daha ileriye. Faaliyetinin bu safhasında sanatkâr maddeyi tetkik eden âlime yaklaşır . Ona bu tahlilleri veren ve feylesofu hakikatin evvelâ soğuk yüzü ile temas ettiren vasıta ilimdir. çalışan bir aklı vardır. Nasıl resim ve heykeltıraşlık gibi sanatler asıl terkibi mevzularını bulmak için bidayeten bir takım tahlillere muhtaç oluyorsa. fikre kadar gitmek ve sanatin temsillerinden daha fikrî olmak üzere ifadeler bulmak mümkün olmaz mı ? Sorulacak ki felsefe bu faaliyetinde iime muhtaç deiğilmıdır. hayat ve fevza merkezini bulur ve görür ki bütün o hâdiselerin anası. Sanatkâr gibi feylesof ta asıl mevzuunu kavramak için bir takım tahlillere muhtaç olacaktır. bütün ve canlı merkezini. Fekat sanat bu tetkikte kalmaz . O halde felsefenin ilim tabakaları altında arayan bir gözü. ruhî bir eneyi ifade hususunda yalnız temsilci bir vazife görüyor. anlamak mecburiyetindedir. Buna tutunarak daha içeriye girer ve manaya doğru ilerler. Feylosof bir fizik alemi olan ilme basarak bir metafizik âlemi olan felsefeye athyabilir.

Halbuki felsefe hakikatin kısır gibi kabili tecezzi olmayan kuvvanî kısmını bütün ve canlı olarak gösteriyor. Felsefecin melekesi hats ( intuition ). İlmin akıl vasıtasiyle maddeyi ve ya madde gibi gördüğü hayatı tahlil. İlim hakikatin kabili müşahede. Nitekim her sanat te bu mana ile mistiktir. kabili tasvir ve kabili telkin olan umkunu keşfediyor . felsefenin de mevzuu hakikattir. Şu taktirce felsefe ilme nazaren müstakil bir mevzu oluyor. Şimdi insan bu felsefeye ilme mugayirdir demek için anlamamış olmalıdır. dinamik hakikattir. batini. demek içinde " mistik „ kelimesine müspet telâkkisi haricinde menfi bir mana vermiş olmalıdır.. yani ilmin mutalarını belediyor . Bergson felsefesi ilmin bıraktığı yerden başlıyor ve ilmin rüyetlerini vahdete irca edecek olan asıllarını bulmak üzere derinleşiyor. "Mistik. İlmin de. bu gözün nurudur. Sanat ve felsefe içini bu mana ile mistik olmak kendine sadık olmak demektir- .- 275 - karanlıklarını delen nur. daha doğrusu duyuruyor . tasnif ve mukayese ediyor. İlmin mevzuu tastik hakikat. usûlü terkiptir . kuvvanîdir. Hayatın sırlarıiını keşfeden meleke bu aklın melekesidir . Şu halde ilim sanatten ziyade hirfete. batini rûyetlere vasıl olan her idrâk az çok mistiktir. felsefe ilimden ziyade sanate yakındır diyebiliriz yine böyle anlaşıldığına göre felsefenin usûlü ilmin usulünden başka olduğu görülür... Filvaki ilmî nazarlardan uzaklaşan. İlmin melekesi akıl usûlü tahlildir . yani derunî. Bu böyle anlaşıldığına göre Bergson'un felsefesi ile ilmin mutaları arasında nasıl taarruz olabilir?!. felsefenin mevzuu kuvvanî. kabili mukayese ve kabili muhakeme olan sathını tenvir ederken felsefe aynı hakikatin bilâkis yalnız kabili tahaddüs. müşabih olan unsurlarını ayırıyor . Bilâkis tesanüt vardır .

.. Hilkaten ve hayaten terakkiye müstayit olmiyan kavim var mıdır?. Terakkiyi de. hukuk. Buna aksiyle itiraz etmek daha kolay olduğunu söyledi ve Fransa'da olduğu gibi Türkiye'de de millî ve harsî vahdetin emniyet ve selâmeti için bu mıntıka fikrini kabul ve tatmin etmekten başka çare olmadığını söyledi . lâiklik meselesini.— 276 — Taklit mi. Bu fikir etrafında biri az münakaşa oldu. iktisat. Hususiyle ilk tahsilin mecburiyeti memleketimizde tatbik edilip edilmediğini.. Bu zatlerdan biri taşra maarif teşkilâtımız hakkında malûmat istedi . Kavimlerin terakkisinden de tedennisinden de mesul olan müessiseleri değil midir ?. Aralarından biri " Türk kavmi dünyanın müstayit kavimlerinden biridir „ dedi.. gibi müessiseler. içtimaî vakıalar de:ğil midir ?. Hemen bahis maarif teşkilâtımıza intikal etti. Türkün terakkisine bir mani varsa bu kafa . Aynı zat Fransa'da olduğu gibi Türkiyede akademi mıntakaları vücude getirilmesi hakkındaki fikrimi soruyordu. kadınlarımızın içtimaî hayattaki mevkilerini ve intihabata iştirak edip etmediklerini. Bundan sonra misafirler muhtelif fırsatlarla ve muhtelif tabirlerle Türkiye'de vukua gelen siyasî ve içtimaî inkilâplann harikulade mahiyetinden ve Gazi Paşa Hazretlerinin müstesna şahsiyetlerinden bahsettiler. Demek istedi ki : Türk filân falan kavim gibi terakkiye gayri müstayit değildir.. tedenniyide icap eden din.. Ben bu teşkilâtın memlektimizde taraftarları olduğunu ve yeni yapmakta olduğumuz maarif kanununda bu esası kabul ettiğimizi söyledim ve bunun aleyhinde bulunanlar tarafından müfrit bir merkeziyet itirazı dermiyan edildiğini söylediğim zaman muhatabım gi'ldü . hep sordular. sanat. Mu safirlerimiz arsında şayanı dikkat münevver zatler vardır. ahlâk. hazım mi ?! Dün Sümmer palast'a Strasburg'lu müsafirlerimizle Şehremini Beyin ziyafetinde bulunuyorduk .

yazı. fena taraflarını almayalım . Meselâ . dediler. meslekî. toprağı mevkiindeki hakimiyetinden bahsedildi. orta. diğer memleketlerin maarif hayatına intikal ettiği zaman Almanya'dan tebahhur ve sınarri tedrisat notasından. Fakat hepsinin esası şudur: Medeniyet parça parça unsurlardan şuradan buradan alınıp eklenmesiyle teşekkül eden bir halitadır. Ingiltereden ferdiyet harsini alınız. tedrisatı itibariyle dünya üzerinde birinci derecede bir raemlikettir . Ben dedim ki: Mektep ve tedrisat Fransa'sını doğru olarak anlamak için hiç olmazsa bir sene onun ilk. umumî. Misafirler bu sözlerden çok memnun oldular. ve bunları birleştirerek asrî bir terbiye ve maarifin «sasını kurunuz . fakat Avrupamn iyi taraflarım alalım. salim gayrı salim mekteplerinde yaşamak ve bu mekteplerin hâlile hemhal olmak lâzımdır. Bu münevverlerimiz derler ki : " Avrupayı rehber ittihaz edelim. Bahis. Fransadaki kat'i müşahedelerimin verdiği salâhiyetle diyorum ki: Fransa Usan. Nihayet bahis mektep ve tedrisat notayi nazarından Fransaya intikal etti .- 277 - tasiyle . „ Bu tavsiyeleri biri birinden daha makul ve mantıki olabilir. Ben bu tecrübeyi yaptım. Onun için bana Fransa'nın maarifini tarif için üzülmeyiniz. diyorlar! Bu fikir ve itikat öteden beri bizim bir kısım münevverlerimizde de vardır . Bu dava etrafında hayli konuştuk. siz Fransa'dan lisan ve edebiyat dehasını. Almanya'dan iktisat pedagojisni. Mübahasa esnasında pek munsaf davranan Strosburg lisesi müdürüne şu cevabı verdim: Evet her kes bize buna yakın tavsiyelerde bulunuyor. müessisleriyle alâkadardır. İngiltere'nin spor ve " selfgovrenment. tarihiyle. O halde . felsefe.dimağının hüceyreîeriyle değil. Italyadan sanayii nefise vatnı olmak itibariyle. yüksek. edebiyat. Avrupa memleketlerini mütehassıs oldukları cihetlerden taklit ediniz „ . Hiç bir memleket bu dersler hususunda Fransız muallim ve müderrisler kadar hedeflerini vazıh bir surette tayin ve usullerini psikolojik esaslar üzerine vazedememişlerdir..

italya sanayii nefisenin arzı mevudu. Almanya'dan teknik unsurunu. Bizim yeni bir medeniyeti nasıl icat edeceğimize gelince Türkler yalnız şu veya bu milleti değil. profesör Bougle'nin dediği gibi. en samimî ve en derunî bir tarzda fakat hiç birini hiç bir şeyi mihaniki olarak taklit ve kabul etmememeli . Şimdilik! Fenamı? Sakarya harbi esnasında Tokat'tan geçiyordum. Fransa vazıh fikirler ve mantık memleketi. keza İngilizleri. Eğer öyle olsaydı siz Fransızlar hâkim oldukları noktada Almanları. hazım. Sözümü bitirir bitirmez muhataplarımdan biri şu kısa cevabı verdi: — Evet. İngiltere'den hürriyet ve ferdiyet dehasını alan ve tophyan Türkler bunları yan yana getirmekle kendilerine mahsus bir tarz ve şekil icat edebileceklerdir!..ve sonra kendi memleketlerinde işin gerisini akli selime. dediler. O şair gibi ki bütün klâsikleri okumuş ve zamanın bütün sanatkârlarını tanımıştır. Zira kendi ruhunun ve kendi samimiyetinin zadesidir. hatta yaşamalı.. fakat eseri kendinindir. Han .— 278 — Fransa'dan vuzuh vemantık unsurunu. hazım !. " Size Darülmuallimini iptidaiye binasını gösterelim... taklit değil.. bütün milletleri görmeli. hatese bırakarak samimî bir faaliyetle icada çalışmalıdır.bittabi insanî ve beynelmilel olan esaslar başka .. Bir içtimaiyatçınızın.. İngiltere ise " Selef Governemnet „ memleketidir . ve bütün büyük milletleri taklitte tereddüt etmezdiniz!.» İktisadî hayatta olduğu gibi harsı ve manevî hayatta da her milletin dehasını tebarüz ettirecek içtimaî bir taksimi amel mevzuubahs oluyor. Fakat hayır! Buçalşma icat ve ibdaın sırlarına mugsjiıc'ir terakki hiç bir zaman bu yan yana getirip eğlemenin mahsulü olamaz.

. Yeni şehri vücude getirecek olan en mühim binalar bu hususî meskenler. Bu karanlık binanın çürüyen döşemelerini değiştiriyorlardı. Şimdilik diyenler bu büyüklüğe inanmıyanlardır.. Arkadaşım şk cevabı verdi : — Şehremaneti bunları yersiz kalan ufak memurlar için yaptırdı.. şimdilik düsturu fenadır. Ve bizim hayatımız yalnız ebedîlikle ölçülebilir..97O - gibi karanlık ve dar bir yere girdik. Hakkınız yoktur. Biz bir milletiz.. ömrümüz yaprakların ömrü değildir........ " Şimdilik ! Fenamı ? !.. Arkaşıma dedim ki: — Yeni şehir mutlaka bu düzlükte teşekkül edecektir. Bn evlerin hâli nedir ?.. Şimdilik ! Fenamı ?.. Fenamı ?. " Şimdilik ! Fenamı ? . Yeni Cumhuriyetin şehirlerini vücude getirirken ve binalarını yaparken " Şimdilik ! „ dimeyiniz. Asıl cemiyet müesşişeleri. faniye itikat ediyorlar. Bu defa arma komisyonu münasibetiyle Ankara'yı ziyaret ettim. ayile evleri değildir. Bu kanaatin altında yatan zühtî bir kıymet var.. Bizim senemiz. — Şimdilik!. ve ticaret evleridir ki bu büyük şehre hususî bir sima verecektir .. dedi. ebedîliğe inanıyoruz. Cumhuriyet hayat siyasetinin düsturlarını ebedilikten ve cidalden alırken siz 18 . on iki ay değildir. hayır . „ Biz bir göçebe kavim ve bir kabiyle değiliz. ilim. „ düsturu doğru değil. — Şimdilik !. Yukarı Ankara'da büyük taş binalar yapılırken yeni Ankara'da mukavva şatolar gibi yapılan ufacık tefecik evleri gördüm. Onlar fenaya. Hayır. — Darülmuallimini İptidaiye binası dediğiniz yer burası mı ?! dedim. Dediler..... Bu söz beni senelerdenberi sinirlendiriyordu. biz ise bakaya. Bir kaç sene evvel Derülfünün binası olan Ziynep Hanım konağının önünde asarı atikadan olan süslü sebilin yanında tahtadan bir belediye kulübesi yapıyorlardı. Birine sordum : — Bu nasıl belediye kulübesi ?!. Şimdilik düsturu yanlıştır. Fenamı ?.

onu vücude getiren faaliyet bu unsurların " gelişi güzel karışması „ değildir: belki " hususî ve manalı bir tarzda imtizacındır.. Şu hâlde sanat te. çizkiler. günlerden ve senelerden alsaydı yer yüzünde Türk kalmazdı. Milletin ebdî hayatına kayil olunuz. muhakemelerden. maddeden. bunların " bir manaya. " Şimdilik! „ düstûrunu gömünüz. felsefe en mücerret mefhumlara kadar varabilir .'tir. Halbuki felsefe eserinin ifade ettiği mana fikrî bir kıymettir.. .. felsefe de haricî âlemden. Bu ölçü. Sanat ancak hayale kada varır...— 280 — imar siyasetinizin düsturlarını zühtîlikten. Her fani.. İki nevi terkip arasında yalnız şu fark vardır: Sanat eserinin ifade ettiği mana bediî bir kıymettir. hayallerin " yan yana gelmesi „ değil. Her işi milletin ebedî olan hayatı. mefkurelerin hayatındadır. İyiyi yalnız ebedîlikte ve bakada arayınız. İşte felsefe sistemini de vücude getiren fikirlerin.. kanaatten almıyınız. hayallerden teşekkül eder .. cisimler veya seslerden teşekkül eder» her felsefe sistemi de bir takım fikirlerden. Çünkü felsefe sistemi de sanat eseri gibi bir nevi " terkip . Ey imarcılar! Milletin hayatı için kullanacağınız ölçüleri fani olan hayatınızdan almayınız. anlaşması . mutlak fikirlere delâlet edecek surette birleşmesi. olsa olsa. Türk hayatını kurtaran insan mücadelenin mikyaslarını saatlerden.....'dır. " Yarın için ve ilelebet için . Her sanat eseri bir takım renkler. her zayii şeyin adına " Fena „ diyiniz. „ düstûrunu alınız. müstakbel ihtiyaçları için yapınız. İşte sanatkârların asıl icadı bu manadır. Sanat eseri bir takım unsurlardan teşekkül etmekle beraber. Sanat ve felsefe Bir felsefe sistemini bir sanat eserine benzetmek kadar uygun bir tespih olamaz.

anlamaktan ziyade duymak lâzımdır. bunun aynı değildir. İlim yalnız " nasıl ölüyor ? „ sualine cevap verir. ne de taşlardır. ilme mutabık.müspet fikirleri.ilmin yaptığı gibi . Sanatkâr gibi feylesof ta bunları yalnız vasıta olarak kullanır. ilimden aldıkları unsurlarla bir takım yeni yeni kıymetlere vücut veren orjinal eserlerdir. Çünkü sanatin vazifesi haricî âlemin eşyasını. Halbuki bir sanat eserini anlamak için müracaat edilecek usul. bazan mugayir de olabilir. fikirler. Sanat ve felsefenin terkip çiliğine mukabil ilmin fiili tahlilcidir. Şimdi bir ilim eserini. eseri parçalamak ve parçasını bin türlü tecrübe etmektir. cisimleri ayrı ayrı tahlil etmek değil. Halbuki alimin işi bunun aksidir: İlim. taşlar sanat eseri için nasıl bir vasıta ise. Çizgiler. Nasıl ki felsefenin vazifesi kâinat hakkında . bir ilim adamının davasını anlamak için müracaat edilecek usul şüphesiz ki tektir: Zekâyı bu esere tatbik etmek. fakat " nedir? „ sualine cevap vermiye uğraşmaz. gayeleri de ayrıdır: Hatta bir sanat. sadece gördüğünü u kayt ve izah „ eder. onları hesap ve istifade edilebilir bir takım basitlere ayırıyor. şekilleri. unsurlar vasıtasiyle kaçıcı manaları ifade edecek yerde hiç bir manası olmıyan cansız maddeleri parçalıyor. sanat ve felsefe gibi tabiatı duymak veya anlamak için çalışmaz. İki faaliyetin istikametleri. Ancak bir sanat eserini sanat eseri yapan asıl hakkiat ne müracaat ettiği çizgiler. bir hâdiseyi diğerine bağlar. Sanatkârın eserini parçaiıyacak yerde toptan kavramak. ilimlerde felsefe sistemi için sadece bir vasıtadır. asıl bu unsurların vücude getirdiği ahengi.— 281 — fikirden. Bir felsefe sistemi ilme müracaat ve ilmi istimal etse bile doğrudan doğruya ilmin kendisi değildir. Çünkü burada ilmin eserinde olduğu gibi çizkileri. belki sanatkârın hayatından aldığı ve çizgiler. Nihayet haricî âlemdeki şeniyete mutabakatını aramaktır. manzaralarını doğru öğretmek değildir. İlim. . taşlar vasıtasiyle ifade edebildiği manadır. afakî hahikatiari bildirmek değildir.

aynı noksan ile malûldürler.. mektep ve terbiye tarzını ıslâh sevdasında olan alelade münakkitleri nazarı itibara alınız. Yani ilim eseri gibi zekâ ile tahlil edilecek yerde bir sanat eseri gibi kalp ile duyulmalıdır. Bunlar basit görüşlüdürler. ahlâkî bütün teceddüt ve tekemmül hareketlerinin hülâsa.. sıtma mikroplarının hastası iken de helası için yalnız bu mektebi istemişlerdir. cümleler değil. Fakat bir de bu istediklerinin menşelerini.. ideal bir hayatın yegane. Göreceksiniz ki onların nazarında " mektep „ yalnız mektep değil.. toptan kavramak lâzımdır. Tkrk köyleri için mektep istemek kadar meşru bir hareket ne olabilir ? . türk köylüsü. köy için her şeydir. ve asîl mebdeidir. Bunlar senelerdenberi: a köy ve mektep ! „ demişlerdir. onların anlaşılması için kullanılacağı vahitlerin de ayrı cinsten ve kend| cinslerine mutabık şeniyetler olması zarurîdir. Madem ki ilmin mevzuu olan madde ile sanatın ve felsefenin mevzuu olan mana ayrı şeniyetlerdir.— 282 derunî lisanı keşfetmek lâzımdır.. Bunun için eseri parçalamıyıp toplamak. Basitçilik Memlekette bir sınıf vardır ki aynı zaaf. fyelesofun telâkkisi... imparatorun askeri. Demek ki " Halk için mut- .. Onların nazarında bu mektep siyasî. Her şeniyetin vahidi kendinden olur. İlmin melekesi " zekâ „ sanat ile felsefenin melekesi " hats. Bir felsefe sistemi bir sanat eseri gibi mütalâa edilmek lâzım gelir.'tir.'dır. Felsefe eserinde anlaşılması lâzimgelen mühim hakikat fikirler* hayaller. kabitülâsyon»arın esiri. iktisadî.. sayiklerini yakından tetkik ediniz. Aynı adamlar. Sanatkârın eseri ilmİD eseri gibi anlaşılmak istendikçe anlaşılmaz bir hâie gelir. asksrî. " kâinatı görüş tarzı . Basit görüş ne demektir ? Meselâ memleketin maarifini.

. Demek ki bu adamlar ahlâkî kıymetlerin şeniyeti. Çok . Demekki bu adamlar refahın. yahut sefahetin dışarıdan tutulabileceğini ve her geniş caddenin elzem ve elzem tevehhüm edilen her yolun güzel olacağını kabul edecek kadar şehirlerin uzvî hayatından gaflet ederler. Bu adamlar " iyi ahlâk „ isterler. tahavvülleri hakkında yahut ayile ve kadın örfleri hakkında hakikî denilebilecek hiç bir fikre ve kanaate de malik olamamışlardır. fakat kos koca caddeler açmahdlr.. istiyen bu adamlar içtimaî hayatın esaslı zaruretlerinden ve mektebin cemiyet içinde ki hakikî vazifesinden tamamiyle habersizdirler. Nerede boş ve avare bir insana rasgelseler: " durma çalış! „ derler. Basit görüşlülerin bir kısmı da vardır ki memlekette fuzulî gayretkeşlik vazifesini ifa ederler. Bir memleketin iktisadî sefaletinden sadece şahısların mesul olduğunu iddia ederler . Demek ki bu adamlar ferdî istekler haricinde ve şahısların gayretj ve teşepbüsü fevkinde memleketin iktisadiyatını idare eden millî ve beynelmilel faaliyet veya atalet sebepleri olduğunu duşünemiyolar... Bütün bu . Hatta " garp medeniyetinin iyi adetlerini „ alıp ta " kötü olan adetlerini „ onlara bırkmak isterler!.. Mevzuubahs olan mesele meselâ bir şehri zenginleştirmek midir ? Q hâlde evvelâ onun " bir sefahet merkezi „ hâline getirmelidir . Asıl iktisadiyat sahesine geçince bu adamların iddiaları daha garip.. gibi ne ahlâkla.. kere "tesettür. Mevzuubahs olan mesele diğer bir şehri güzelleştirmek midir ? O hâlde her şeyden evvel eski namına nesi varsa yıkmalı. daha âlemşümul şekiller alır... doğrudan doğruya bir münasilaeti olmıyan kıyafet ve tuvalet meselelerini bile samimî olarak bir namus ve iffet meselesi gibi telâkki etmekte inat ederler... Sonra ahlâkî hayat sahesine giriniz.. Çünkü bu işsizlerin ve memlekette işsizliğin yegane mesulü fertlerin iradesi olduğunu farz ve tahmin ederler..- 283 - laka bir mektep. ne de ahlâksızlıkla.

. Basitçiiiğin bu tabiatleri malûm olduktan sonra onun menşeini görmek ve menşeine kadar çıkarak tedavi etmek mümkündür. Bence basitçüik her şeyden evvel bir zekâ fakrüddeminin eseridir^ Aynı hastalık tabiatiyle bir takım arazlar meydana getiriyor ki bunlar da tespit etmek güç değildir. Mademki basitçilik esasen bir fikir hastalıkı- . gem. gelişi güzel akılsızlık değil. Faaliyetlerinin amiri olan iradelerinde salim bir kudret değil.'de şayanı: dikkat olan bir nakise de iradelerinin başı boş olması. Bu adamlar marazı bir surette her şeyden gayrı memnun.. fakat en ufak iddi— alamdan dolayı sermestirler. Evvelâ bütün basitçiler " ukalâ „ kimselerdir. faaliyetinin hedefi olan tabiatte bir takım... " Basitçiler ... Basitçiler içtimaî hâdiseler hakkındaki sathî fikirleri sebebiyle kadir her şeyi kendilerini her şeyde kendilerine tabi farzederler.. uzuv ve ruh mevzuları haricinde mütalâa edilecek derece hususî ve mudil olan içtimî hayat hakkında son derece iptidaî fikirlere. İçtimaî hayat hakkında ki bu müşterek telâkkilerinin ve fikirlerinin noksanıdır ki hangi faaliyet veya mesuliyet sahasine dahil olurlarsa olsunlar onları hep biri birine benzer bir tarzda duyar ve işler adamlar hâline getiriyor. iktisat ve şehir denilen ve dayima fizik. kaba mefhumlara sahiptirler. daha doğrusu salim faaliyeti için muhtaç olduğu ilmî müşahede ve mukayese faaliyetlerinden mahrum kalması ve hâdiselerin derinliklerine dalacak yerde yalnız sathında yüzmesidir. ahlâk. Bütün bu fikirçilerin terbiye. akim inzibatsızlığı. Halbuki basitçi fikrî zaafı sebebiyle kendisini "kadiri kayyum.. fziyoloji ve psikoloji ilimlerinin mevzuunu teşkil: eden madde. zaneden bir adamdır . Ukalâlık... eahamet.— 284 — muhtelif fikircileri biri birine bağlıyan bir zihniyet birliği vardır ki o da " basitçi „ olmalarından ibarettir. hudut tammamasıdır. Çünkü salim bir iradenin şartı. Basitçilerde görülen ikinci hâl taşkın bir hassasiyettir. muayyetiyetlerin vücudunu kabul etmektir ve onlara itaat etmektir. vardır.

Çünkü malûmatımız fikrî terbiyemizin kerestesidir. binası değildir. „ . Fikrî noksanlarımızı korkmiyarak ve aldanmıyarak teşhir etmek.. Evvelâ basitçideki fikri zaafı herhangi malûmat noksanı değildir.. ruhiyat ve içtimaiyat ilimleri gibi. menfi cihetten hareket edilmiş olsa bile Cumhuriyet nesillerinin terbiyesinde bizi müspet neticelere ulaştıracaktır. O hâlde fikrin inşaî bir noksan demek olan basitçiliğin menşeini ansiklopedik bir tahsilin noksanında aramamalıdır Asıl düşünücü zekânın kuvvetli olmamasıdır ki bu nevî kafaların teşekkülüne meydan bırakıyor. İşte hakikî ilim terbiyesine istinat edilerek yeni nesillere ilim ve hakikat kafası verilirse Türkiye tefekkür âlemi muhtaç olduğu " Şeniyet hürmeti w 'ni kazanacaktır.. hayatiyat. Gene bu ilim noksanının bir neticesi olarak basitçi dayima aklı selim ve mücerret mantığa istinat etmek istidadındadır. tasnifli ve izahlı ilimleri kastetmek lâzımdır: Matddiyat. mukayeseli. İlim ve ihtisas mefhumları Hiç kimse "ben cehil namına hareket ediyorum. işte bu ilim terbiyesinin noksanıdır ki tabiat ve şeniyet zekâsı yerine o hasta ve kör zekâların vücudüne meydan vermiştir. Türkiye millî idaresinin her noktasında ihtisasa hürmet ederse gene millî hayatımız basitçilerin tahribatından kendini kurtarabilecektir. her şeniyetin mantığı kendi içinde bulunabileceğini ispat etmektir. cehli temsil ediyorum.. Fakat " ilim „ diyerek " malûmat „ kelimesinin müradifini değil. Halbuki ilim harsinin bir vazifesi de aklı selim hudutlarını göstermek ve mücerret bir mantık olmadığını. onu fikrî terbiye sahesinde tedavi etmek çarelerini aramalıdır.- 285 - tır. benim düsturlarım cahilane fikirlerdir.. Böylece inşa ve icat nevinden bir zekânın mürebbisi yalnız ilim olabilir.

cemiyet denilen afakî mevzulara ayit ve yine afaki neviden sabit tabiatler. gerçi bunlar hep haki kîihtisaslardir.- 286 - demez. Fakat iç- . Onu süyiistimal etmemek gerektir. siyasette. Resim. ilimi tarîh.. Çünkü yaptığı iş yaratıcılık değil. ruhiyat. İlim kelimesinin her şeye izafe edilmesi tehlikeli bir harekettir. " Terbiyede. fende ihtisas.. tekâmül ve inhitatındaki sebepleri tetkik eden. Bir de hikmet. ilim muayyen bir mevzudur. Sonra " ilim „ fikrine bitişik olarak " ihtisas „ fikri vardır. Şu hâlde ihtisas hudutsuz ve hesapsız müphem bir fikir değildir. küllî hakikatler olmak lâzımgelir. mühendislere. Çünkü sanat aserlerini müşahede ve tasnif kudretini teşıyan o adam yerli yerindedir.. Fizik.. Fakat hiç birini diğerine karıştırmamahyız. Her şey ilim değildir: İlimi eşya. Herkes ilim namına hareket ediyorum. tte.. mimarlık gibi san'atlerin san'atlere ayit olan hususî ihtisas şeklî başka. sanatkâr mısın ? „ diyemezsiniz. "ilimde ihtisas. iktisatta. fen memurlarınaayit olan tatbiki ihtisas şekli başka. içtimaiyat ilimleri vardır ve olabilir. Diye ilim yoktur. içtimaiyatta nasıl iddia edebiliriz ki müpset kanunları nadir ? İçtimaiyat mefkureyi keşfedebilir mi? yarmki zevkî. Fakat bahis manevî ilimlere. meselâ içtimaiyata girince bir çok kimselerde tereddüt baş gösteriyor. bediî vakıalar üzerinde mukayeseli tetkikler yapan bu bediyatçıyâ " sen niçin bu işe karışıyorsun. Pek muayyen bir şeydir.. san'at tarihçilerine yahut estetik mütehassıslarına ayit olan fikrî ve ilmî ihtisas şekli başkadır. ilimi hesap ilimi servet .. Fakat " ilim „ fikrini süyiistimal etmiyelim.„ der. yarınki hayatı kat'î olarak bugünden tayin edebilir mi?!. kimya. san'atkârmısm?!. Çünki ilim olmak için madde. Sanatin tarihini yazan bir mütehassısa "ne selâhiyetin var. san'atte ihtisas. şüphesi yoktur. usulü dayiresinde bir görüş ve anlayıştan ibarettir. ilme istinat ediyorum. Sonra sanat eserlerinde nevilerin zuhur. ahlâkta. ruh. kimya gibi müspet ilimler için kimsenin itirazı. diyorlar. fikirlerim ilmin fikirleridir . diyemezsiniz.

Fakat kabahat çocuğun değildi. Fakat "mazi ilmi yapmak. denilecek. Bu ilim ne derece iptidaî olursa olsun ona istinat bir zarurettr. ben de şaşırdım ne yapacağımı . sadece tekâmül. diyorlar. Yoksa mazi tefekkür hamlemizi boğacak yepyeni orijinal inkılâbın duygusunu körletecek bir ağırlık değildir.. hiç bir şey çizemezlerdi! Şimdi de serbes bırakınız.— 287 — timaiyat gibi mevzuu süratle tekamül eden ve hayat olan bir âlemde aranacak katiyet ancak tekâmülün seyri. idaremiz müspet bir idaredir. sıksam miskin oluyor. " Fakat bu ilme yahut bu ilmî tefekküre istinade neden mecburuz?.?!„ Bir baba böyle söylüyordu. ne de bir misaldir. arasında fark vardır. Bir zaman matbu modellerden yaptırdık. Mademki medeniyetimiz müspet bir medeniyet. Başını boş bıraksam arsız oluyor.. Çünkü içtimaiyat cemiyet hayatının eserleri üzerine tatbik edilmiş ve bu eserler üzerinde çalışmış olan akıldan başka bir şey değildir.. Bu suretle tekâmülün seyrini kolaylaştırır. ile "maziyi mezhep yapmak. Maziyi "bir ibret. Ne esaret ne de anarşi. İstikamet bize istikbalin keşfi için düsturlar ve reçeteler veremez amma. "Talebeme resim dersi veriyorum. âlem şümul hakikatleri itibariyle nazarı dikkate alarak. Ilmden başka bir istinatgahı yoktur. Fakat netice aynı: Yine bir . Mazi ne bir model. bir takım mukayeseler sayesinde cemiyet hayatında salim olanla salim olmıyam ayırtır.. " Çocuğumu ahlâkî bir insan olarak yetiştirmek istiyorum. çünkü içtimaiyata istinat akla istinattır. Mecburuz. olarak kabul edebilir. ciheti ve istikameti olabilir. Fakat o da maziyi ancak sabit. serbes bıraktık....

tehlike olmadıkça bırakır. Şu hâlde tezyinat tedrisatının siyaseti şudur: Çocukların hafızasını en iyi. Bir mürebbi de böyle söylüyordu. O hâlde terbiye aynı zamanda "inzibat. Rousseau'nun nazariyesi ise hakikî tekâmül nazariyesidir. aynı zamanda " hürriyet „ fikirlerini tophyan canlı bir fiildir. O hâlde kabahat kimindir? O baba ile bu mürebbinin mi ?. muayyeniyetle müzdeviç olarak görmüştür. en âlemşümul mahi- . çünkü tezyinat âleminde haylaz olur !. Çocuk yalnız başına da bir şey icat edemez. Terbiyenin hakikî tabiatini en iyi gören Jean-Jacques Rousseau'dur ki onu aynı zamanda hür vetabi. Terbiyeyi mutlaka başıboş bir idare yahut mutlaka esaretli bir idare gioi anlamaktır ki bu muvaffakiyetsizlikleri vücude getiriyor. Terbiye meselâ: yüzme bilmiyen adamın beline sardığı iptir! Hem lüzumu kadar karaya bağlıdır. Çocukta hazır tezyinat şekillerini taklit ettirmek.— 288 — şey öğrenmediler !. Meselâ yaratıcı muhayyilenin tebiyesini nazarı itibara alalım: İstiyoruz ki çocuklara resim dersleri sırasında tezyinat resimleri yaptıralım İki imkân vardır. hem de kendi kendine icatta serbes bırakmak. Kabahat fikirlerin. Bilmiyorum ki ne yapmamalı ?!„ . esir olur. bütün terbiye fiillerinde bulacaksınız... Şunun için ki çocuk modelleri taklitle kalamaz.... Tolstoi'in nazariyesi sadece serbeslik ve kayıtsızlık nazariyesidir. Çünkü terbiye çocuğu ne kapamak ne de başı boş bırakmaktır.. Hem de lüzumu kadar serbestir. Hayır onların da değil. Tek çare şudur: Çocuğu hem modellere bağlamak. Tehlike oldukça bırakmaz.. " Tekâmül „ hakkındaki yanlış ve sakat telâkkilerin . Bulunmazsa çocukları serbes bırakmak . Onun için terbiye bilâkis inzibatı kabul etmiyen Tolstoi'in anarşist nazariyesine de hapsedilemez. Fakat kabahat resim yapamıyan çocuğun yine değildi. Kant'ın nazariyesi bircehit ve inzibat nazariyesi.. Terbiyenin tekâmül mahiyetini yalnız ahlâk terbiyesinde değil. Bu iki imkân hakikî imkân olmakla beraber usul olarak sakattır.

Fakat felsefe bu fikirlerin hangisidir. hem de onun harsinde yenilik yapacak derecede ayrı kalmış olacaktır. " Felsefe bir zevk • tir. Felsefe bir " ilim „ midir ? Felsefe bir " cehil „ midir ? Felsefe " Güzel sanatlerden biri „ midir ? Felsefe " Hakikat hakkında ind ve enfüsî kanaatlerin mecmuu.. Felsefe gayzı İlim gayzı olduğu gibi felsefe gayzı da vardır. İlmin düşmanları olduğu gibi felsefenin düşmanları da vardır. Ben hayatımda felsefe ile uğraşan hem de pek kıymetli . mudur?. Yahut "Felsefe hakikat hakkında mevcut ilmî kanaatlerin umumî bir yekûnu „ mudur ?. Bunu ancak felsefe kelimesini kullanan adamlar bilir. ihtira yolunda yürütmek.. " Felsefe yalandır ! „ demek güçtür. hem de çocukları serbes bırakarak icat. felsefe dostları ile felsefe düşmanlarının anlaşması için bir çare vardır.. Hangisi?!.- 289 - yette örnekler göstere göstere zenginleştirmek. kelimesine mukabil şunun bunun kafasında yaşayabilir. Belki esaret ve anarşi unsurlarının canlı izdivacı olan tekâmül hayalini araştırmalıdır. Böyle yapa yapa çocuk hem beşerin mazisine bağlı.. Fakat " Felsefe bir eğlencedir ! „ demek kolaydır. felsefe zihnin bir nevi mimarlığıdır.'idir !. Felsefe zihnin bir " art decoratif . İşte bir çok sualler ve fikirler ki "felsefe... O da her şeyden evvel dost ve ya düşman oldukları şu " felsefe „ mefhumunu tespit etmektir. Fakat ne olursa olsun. İdrakimiz ne esaret nede anarşi hayalinde hapsedilmemelidir.. „ diyenlerin " felsefe „ kelimesini ne manada anladıklarını anlamak güç bir iştir. Şu hâlde felsefenin mevzuu olan bütün tekâmül bahislerinde olduğu gibi terbiyenin ve tedrisatın tekâmülünü de canlı bir anlayış ile anlamak lâzımdır.

. „ dedikleri hâlde. yani keyfiyetidir.' mecmuasının bir nüshasına Bergson'culuğun ne olduğuna dayir kısa bir makale yazmıştım. hats kuvvetidir. O hâlde ihtiva edici olan felsefe ilmin içinde değil. belki ilmi de ihtiva etmek şartiyle teessüs edebilir. " Bergson denilen herif! „ sözleri söylenildiğini duyduğum zaman felsefe kelimesinin ne talihsiz bir kelime olduğunu görmüştüm. f esef em. beşerî bir müessise gibi teessüs etmek istidadında olan felsefenin kendisidir. felsefî.. j . ilmin dişinda da değil. Onun için felsefe ilmin ne aynı.. Nitekim bir takım müellifler vardır ki " felsefe. Bence Bergson'culuk felsefî bir meslek değil. Halbuki canlı şeniyet cansız şeniyeti taşan ve onu ihtiva eden bir şeydir.— 290 — gençlerin zihni faaliyetlerinin şiddetine ve felsefe zevklerine rağmen " felsefe „ mefhumu üzerinde düşünmediklerini ve felsefenin vehminden evvel hakikatini mütalâa etmediklerini gördüm. İlmin mevzuu olan kemiyet ve madde âlemini parçalar hâlinde idrak eden zihin kısmı. Felsefenin keyfiyet ve hayat âlemini bütün olarak idrak eden zihin kısmı. Şu hâlde ilim şeniyetin parça parça olarak akılla mütalaası» . .. ne de gayrı olabilir.. Bunun üzerine o aralık "içtihat. zekâdır. belki bu ilmi ihtiva edicidir. Halbuki ilmin mevzuu da " şeniyet. bu kelimenin medlulünü vazıh bir surette tespit etmemişlerdir. ayrılamiyorsa yoktur. f esef eler. İstanbul işgali esnasında Darülfünunda tekâmül bahislerine dokunan tedrisatım esnasında feylesof Bergson'dan bahsettiğim sıralarda orada burada " ilim aleyhtarlığı yapıyorlar !. felsefesi.' tir. diğeri felsefenin usulüdür. Eğer felsefe esaslı bir nevi tefekkürden ibaret olan ilimden ayrılabiliyorsa -vardır. İlmin mevzuu bu şeniyetin cansız kısmı. Böyle söylerken feylesof Bergso'nun «Evolution creatri'ce>>'te yahut Les donnees immediates de îa conscience»'ta vasıl olduğu neticeleri düşünmiyorum. Yalnız Bergsonun felsefe müessisesi için temel taşı olarak koyduğu iki mühim fikri işaret ediyorum : Bunlardan kiri felsefenin mevzuu.

Vaktaki Hareket Ordusuyle içtimaî muvazene temin edildi. tekâmül. bütün mantık. Fakal niçin tedriç?! Çünkü tecriç tekâmülün şartı. bir yandan da Postahane binası ile tecelli eden yeni türk sanati pek gizli ve çok kerre de kendini bulamıyan millî şuurun indifaları gibidi.? Muhafazakârlar mazi üzerinde serbesce bir tasfiye yapıyorlar. Değilmi ki ilim. bütün yaratıcılığım kaybetmiş. Meşrutiyet inkılâbı bu camit zihniyeti sarsar gibi oldu. her telâkki duruyor.. kâinat.. içtimaî vicdan âdeta bir atalet kazanmıştı.- 291 - halbuki felsefe şeniyetin bütün olarak hats ile kavranmasıdir. Bu devirde bütün akıl. O devirde her kıymet. kımıldamıyor. „ denilen mevzuların mutlak olarak mütalâasını deruhte etmiyor. usulsüz. O hâlde mutlaka iyi kötü bir cevap vermiye mecburuz. metafezikî bir hayvan olan insan için şu ezelî sual dayima mevcuttr : " Neredea geliyoruz ? Nereye gidiyoruz ? Biz neyiz ?„. mukadderat. belli başlı iki zümrenin şahidi olduk. Otuz bir mart vakası sarih bir irtica idi. Hakikati hâlde millet ve devlet namına kat'î ve şeklî bir muhafazakârlık hükümran idi. yaşamıyordu. felsef eyapmak değil. Bu şart "tedriçtir. Tedricen Abdülhamit devri dönmüş bir devirdi. gelişi güzel yapmaktır. Tehlikeli olan. Zaten mahvolan kıymetleri feda edip ölü harsı müdafaa ediyorlardı. kendi" . Muhafazakârlar ve tekâmülcüler !. felsefeyi limsiz. saltanatı ve istiptadı tehlikiye düşürebilecek olan her temayülü boğuyordu. Tahâmülcüler ise inkilabi anca bir şartla kabul ediyorlardı. Bunlar ne istiyorlardı. Şurada burada bn sal" tanata karşı yıkıcı ruh taşıyan ihtilâlciler bir tarafa bırakılırsa bir yandan Edebiyatı Cedidenin kozmopolit iştiyakları. içtimaî muhayyile. " hayat.

— 292 — sidir, onun için.. Tekârnülcüler anî, ihtilâlci, ayratıcı olan her hareketten sakınıyorlar, hareketi, tekâmülü sarsıntısız olarak arzu ediyorlardı. Muhafazakârların da, tekâmülcülerin de arzusu bir neticeye varıyordu: O da hayatı olduğu gibi seyretmek ve seyrine insan elini karıştırmamak. Bu iki telâkki arasında felsefe namına müdafaası kabil olan yalnız tekâmülcülüktür. Çünkü mutalarını hep ilimden aldığını iddia eder ve unsurları itibariyle müspet olduğuna inanır. Fakat tekâmcülüğe hakkyile yaklaşalım. Onda "tedricen „ tavsiyesini meşru kılacak bir tabiat var mıdır ? Bu tekâmülcüîer içtimaî hayatta tedriç istiyorlar, çünkü içtima* tekâmülü tedricen vukua gelir düz, muntazam, makul, hendesî bir tekâmül zannediyorlar. Bize cemiyet hayatının düz bir çizgi üzerinde gayet muntazam bir surette tedricen de-, ğiştiğini ve bir hedefe doğru ilerlediğini gösterecek olan şey nedir? Elbete tarihî bir tetkik üzerine kurulmuş olan bir tekâmül felsefesi değil midir ? Halbuki tekâmülcüîer esasen felsefelerini tarihe değil, bilerek bilmiyerek hâyatiyata istinat ettiriyorlardı. Çünkü zihinlerdeki hayaller, hep Lamack'm hayalleri idi. Onlar da Lamack gibi zürafalan boynu yüksek ağaçları yemek ihtiyaciyle uzamış sanıyorlar ve âlemde hiç bir şeyin anî olarak vücude gelebileceğini zannetmiyorlardı. Halbuki ilmin tam mutaları üzerine kurulmuş olan bir tekâmül felsefesi bize tekâmülün mihaniki değil, yaratıcı mahiyetini gösteriyor. Tekâmülün haricî ve muhiti değil, batını ve uzvî bir emir olduğunu anlatıyor. Tekâmülü hep böyle bir hendesî çizgi hayaline sokarak yaptığımız farziyeler arasında kim bilir ne kadar yanlışları vardır: Dinlerin zuhuru, san'atlarin zuhuru, dillerin zuhuru ve tekâmülleri hakkında kim bilir ne kadar delâlatte kalmış olanları vardır. Muhafazakârlar niçin böyle düşünüyorlardı?.. Çünkü değişmek kabiliyetinde olimyan cahil adamlardı. Tekâmülcüîer niçin böyle düşünüyorlardı?. Çünkü okumuş olmakla beraber ruhen muhafazakâr insanlardı. Bizim

-

293 -

neslimiz bu yaratıcı kudrete niçin iman ediyor? Çünkü yaratıcı bir devrin neslidir onu için. Hükümetler gibi felsefeler de ancak lâyık olanları buluyor. İnkılâbın en büyük eserlerinden biri de bizi tam ve hür bir hayat felsefesine vasıl olmak için ruhen hazırlaması değil midir? Bu felsefeyi elde ettikten sonra " tedricen „ düstûrundan belki ilelebet uzakuzaklaşacağız.

Hürriyet
Jean-jacc[us Rousseau terbiyecilerin en hür ve en hürriyetperver olanıdır. "Emile,, başından sonuna kadar hürriyetin, hürriyet hayatının, hür yaradılan adamın, hür yetiştirilen çocuğun destanıdır. Hiç bir tefekkür onun kadar hürriyetin zevkini, hürriyetin aşkını terbiye emellerine karıştırasıamıştır. Hiç bir sistem onun kadar terbiyede haricî sultaların müdahalesini men'e muktedir olamamıştır. Hatta onun içindir ki Rousseau'yu tenkit eden Greard; Rousseau'nun terbiye plânını "tehlikeli bir vahime,, olarak teşhir etmiştir. Halbuki hakikat büsbütün başkadır. Kitabın her tarafında "hürriyet, hürriyet!,, diye bağıran Rousseau terbiye âleminde zahmete, meşakkate en çok mevki veren, terbiyenin hamurunu en ziyade zahmet ve meşakkat duygularyile yoğuran bir feylesoftur. Çocuklarda keyfe, hevese mevki vermek, hayatını hayvanı sayiklerine terketmek şöyle dursun, bu keyef ve heves mekanizmasına en çok kızan, hatta zahmet ve meşakkati, elem ve istirabı tabiatin içinde bulan kendisidir. Rosseau'nun pedagojisi her şeyden evvel bir ceht ve tekemmül pedagojisi, bir zaruret ve meşakkat pedagojisidir. O hâlde Rousseau'nun terbiye sistemindeki bu tezadın menşei nedir? Felsefesidir. Fakat felsefesinde mevcut olan bu menşe bir tezat değil, bir ahenktir. Şöyle ki

— 294 —

hürriyetin en iptidaî telâkkisi her istediğini yapmaktır, yani başı boş olmaktır. Halbuki bu mümkün değildir. Zira insandan daha kuvvetli olan bir tabiat vardır. İnsan bu tabiatı ne istihfaf ne de ist'hkar edemez. O hâlde insan her istediğini değil, istediklerinin yalnız mümkün olanlarını yapabilecektir. Şu şartla ki istediği şeyler aynı zamanda tabiatin kanunlarına uygun olsun... O hâlde hürriyeti adamın, yalnız istemesi değil, istediğini bilmeside lâzımdır. Sonra hürriyetini istiyen adamın arzusu tabiatı eşyaya muvafık olması kâfi değildir. Çünkü bu arzunun tahakkuku bir istihsale bağlıdır. İnsan hürriyetini, istihsal etmek sayesinde kazanır. Bu istihsal için yalnız usul, teknik, vasıta, fikir kâfi değil, kendini idare etmek, müstahsilin kudretine, fikrî hayalî, hissî ve iradî kudretine kavuşturmak ta lâzımdır. Müstahsil bir anarşist değildir. O hem fizikî tabiat üzerinde hem de ruhî, batınî tabiat üzerinde işliyen mükemmel bir sanatkârdır. İstihsal eden adam yalnız bilen adam değil, aynı zamanda gücü yeten adamdır. Kendi kendini idare edemiyen hırçınlıklarını, muvazenesizliklerini, sersemliklerini yenemiyen bir adam âlemi harcîde hür yani doğru, iyi, güzel, faydalı birfiili nasıl vücude getirebilir ? O hâlde hürriyete lâyık olan adam hem fikrin, hem de iradenin kahramanı olan adamdır. Hür olmak için hem serbes olmak, hem de bağlı olmak lâzımdır. Rousseau bu iki ayrı şeyi bire kalbetmiştir. Hürriyeti başı boş kalmaktan, tabiati de esaretten uzaklaştırarak biri birine yaklaştırmış, tabiî terbiye dediği telâkkiyi vücude getirmiştir. Bu günkü ilim Rousseau'unun hatsine hiç bir şey ilâve etmemiştir. Yalnız bu hatsi izaha gayret ediyor.

Tezat kabul etmîyen felsefe
Oduncu ile Ezrayil'in masalı bence ruhumuzun garip bir ikizliğini ifade ediyor : Çok kere bir şeyi hem aklımızla istemiyiz, hem de hissimizle isteriz, Çok kere aklımızla beğenmediğimiz hayatı hissimizle iyi buluruz. Sahte ilmimizle tezyif ettiğimiz şeyleri halis hayatımızla kabul ederiz. Cihan harbinden evvel memleketleri için « un vieux paıjsl » diyen Fransızlar muharebeden sonra aynı memleketi genç ve zinde buldular. "Bu memleket adam olmaz !„ diyen Türkler de adamlıklarını bile Borçlu oldukları bu memleketin eseri karşısında şaşırdılar. Bedbin, hayâtı istemediğini söylediği hâlde Ezrayili görünce odun yüklenen bir köylüdür. Şu hâlde hissimizle ve irademizle beğendiğimiz hayatı aklımızla niçin inkâr edelim ?.. Ve bu ikiz hayat yeirine tek ve ahenktar bir hayat neden koymuyahm ?.. Buna mani olan; hayat, zaruret ve tekâmül telâkkimiz olsa gerektir. O hâlde sevmediğimiz, beğenmediğimiz şeyler hayat değil, başka bir şeydir. Filhakika asıl hayat, sevilen ve Ezrayile teslim edilmiyen kısımlardan ve kıymetlerden teşekkül ediyor ... Fakat hayatın ağır gelen, ezen yükleri de vardır. Şu hâlde bu yük ile bu kıymetleri ayırmak lâzımgelir, İki şıktan biri: Ya yükü azaltmak, yahut tahammülümüzü çoğatlmak için bu kıymetleri daha ziyade duymak Iâzımdir. İnkılâbın gördüğü şey zebun ve ezik bir Türkiye idi. Fakat duyduğu şey bu Türkiye'nin can hamlesi, irade kuvveti idi. Bir inkılâbın yoktan var olduğunu zannetmek aklımızı tırmalıyan bir dalâlettir. Fakat inkılâbın hayatın her günkü en sathî itiyatlarından teraküm edebileceğini farzetmek te bir dalalettir. İnkılâbın müracaat ettiği zengin kudret Türkiye halkının vicdanı olmuştur. Bu vicdanın kudreti ve nuru sayesindedir ki Türkiye bir çok yüklerini azalttığı gibi bir 19

— 296 — •

takım yüklerini taşımak için de kudret ve kuvvet kazanmıştır. Eski, vusatî itiyatlara karşı gayz duyalım; bu bizim hakkımızdır. Fakat yeni ve canlı olan hayatımızdan şikâyet etmiyelira. Birini istememek için ötekini inkâra lüzum yoktur. Hasta fikir, sakat muhakeme bize bedbinliği tavsiye edecektir. Fakat vicdanın lâyuhti sesini işitelim. Ancak o zaman hakikî hayatımıza uygun, samimî bir felsefe yapabiliriz, zaten felsefenin vazifesi sathî ve haricî müşahedelerin inhisarcı hükümlerine karşı yekpare ve canlı bir hayat rüyeti vücude getirmek değil midir ?..

Mefkure ile mevhume
Bir arkadaşım " ideal yahut mefkure vuslatı mümkün olmıyan bir fikirdir „ diyor. Ben de soruyorum ki o hâlde nasıl oluyor da akıllı bir adam mefkûreci oluyor?! Eğer mefkure yanma yaklaşılması mümkün olmıyan bir fikir ise bu imkânsızlık nispetinde o bir mevhume olacak değil midir?. Hayır mefkureler mevhumeler değildir. Mefkureler tahakkuk edebilecek olan şeylerdir. Mefkureler vehimden, hayalden kopup uçan renkler, şekiller değildir. Zaten mevcut ve hakikî olan bir hayatın istikbale uzamış kısımlarıdır, binaenaleyh tahakkuk edebilirler. Müsayit şartlarla tahakkuk edeceklerdir. Mefkurenin kökü hakikatte, çiçekleri ve meyvaları istikbaldedir. Mefkure bugün için bir hayaldir, fakat ne bugün için ne yarın için bir yalan değildir. Şu hâlde mefkure ile mevhumeyi ayırmak lâzımgeliyor. İlim adamının vazifesi bu iki şeyi ayırmak olduğu gibi, devlet ve siyaset adamının vazifesi de bu iki şeyi karıştırmamaktır* Hatırımda kalan doğru ise, Durkheim içtimaiyat usullerine dayir yazdığı kitabın bir tarafında şöyle diyordu: Devlet

adadamının vazifesi cemiyeti bir mevhumeye doğru koşturmak değildir, cemiyetin mefkuresine yaklaştırmaktır... Onun için nüfusumuzun, servetimizin artması hakkındaki gelişi güzel, hesapsız, muhakemesiz surette atıp tutan, vaadeden insanlara hayretle bakıyorum. Bu adamlar hakikaten sözlerinde ve fikirlerinde samimî insanlar mıdır?., diyorum. Eğer ilmî tetkikler yalan söyleniyorlarsa bir memleketin nüfusu ve serveti ile coğrafî vaziyeti, beynelmilel münasibetleri, muharebeleri, mücadeleleri, fikrî seviyesi arasında uzvî münasibetler vardır. Bunlar arzunun ve iradenin birdenbire halledilebileceği şeyler değildir. Bunlar ancak eşyanın tabiatine ve müsaadesine göre hüküm ve muhakeme edilebilecek şeylerdir. Onun için biz on seneye kadar Amerika'yı bile geçeceğiz! diyen bir adamın iddiasına şaşmamak kabil değildir. Bizzat Amerika'nın kendi kendini geçmek için sarfettiği kudretin zaman va mekânla mukayyet fiziği ve içtimaî kudretlerden ibaret olduğunu unutmamalıdır : Fakat bu mevhumecilerin iddiası ne olursa olsun her cemiyet; her millet için vasıl olunması mümkün ve mukadder olan mefkûrevî gayeler vardır. Bunları eyice görüp te bunlara doğru ilerilemek kadar bir cemiyet hesabına afif ve meşru bir hareket ne olabilir ?.. Ancak bu gayeleri bize gösterecek olan bitaraf el, ilmin elidir, içtimaî ve iktisadî coğrafyası tetkik edilmeden, bir sene zarfında çocuklarına kazandıracağı irfan hesap edilmeden nüfusunun tezayüt veya tenakus sebepleri yakalanmadan cemiyat için bu hedefleri müspete yakın bir surette işaret etmek mümkün değildir. Hülâsa türk cemiyeti her şeyden evvel müspet çalışmak mecburiyetinde olan bir millettir. Her millet gibi türk cemiyeti de mevhumecilerin iddialarına değil, samimî mefkûrecilerinin itikatlaırna kendisini bağlamahdir. Her şeyde olduğu gibi terakki meshebinde de samimiyet esas şarttır.

— 298 —

Hayatın arkasından giden felsefe
Mütarekenin en meşum günlerinden biri idi. Bir türk mütefekkirine rasgeldim bana bir münasibetle şu sözleri söyledi: — Türkler dejenere değil midir ?.. Cismen demeyorüm* ahlâkan dejenere değil midir?.. Muhatabımın bu zalim iddiayı ortıya atıvermesi beni çok şaşırttı. Hiç bir şey söylemedim. Halbuki ben mütareke zamanı değil, meşrutiyet zamanı da değil, ta çocukluğumdan beri Türklerin yaşama kabiliyetine çok inanmış bir insanım. Gerçi bu kanaatimi hayatımın her devrinde aynr vuzuh ve aynı müspetlik ile taşımadım. Fakat o-ir şevki tabiî gibi duyuyordum ve yirmi senedenberi bütün yazılarımda ve derslerimde aynı itikadı, aynı dini neşrettim. Milleti hakkında kanaati yıkılan bu adam beni çok ürkütmüştü. Zeynep Hanım konağının üst pencerelerinden görülen yangın yerleri ve ayağı çıplak çocuklar bu kara kanaat için kara bir çerçeve oluyordu. Fakat bir adam, cihanın bile en büyük feylesofu olan Bergson beni çok irşat etti. Ruhun yaratıcı kudretini onunla daha vazıh olarak düşünmüye başladım. Bir türk hadisesi bu yaratıcı kudret feylesofunun davasını bilâkaydüşart teyit etmişti: Anadolu'da Mustafa Kemal'in zaferi. Bu büyük adam bir mütefekkirin tereddi ile tavsife kıyam ettiği milletinin hayatiyetini cihana kabul ettiriyordu. Bir feylesof hayatın imkânlarını, meydanlarını kavrıyamiyacak derecede katı ve maddeci ise neye yarar ?.. Felsefe bir inkılâpçının eserlerini anlamıya çalışacak yahut izah edecek bir ilim değildir. Vazifesi hayatın önüne geçmektir Mütemadiyen hayatın mazisine bakarak ve hâlini tartarak cemiyetin istikbale müteveccih meydanlarını seçmek, işte feylsefenin vazifesi budur. Ne sırrîlik, ne akılcılık ve maddecilik ne de yalnız başına

hâlini yakalamakla beraber istikbalini araştırmaktır. Okuyanda bu muhabbet yoksa eser ona açılmaz. O hâlde sahibinin ne demek istediğini anlamak kararından evvel. deyiniz.— 299 - tüm bu istikbal hamlelerini veremez bunu ancak hayatı seyrinde ve ihtilâllerinde şuurla yakalıyan felsefe yapabilir. Şu hâlde keşfedilecek şey. resul gibi bir muhitin adamıdır.. O da alim. Bu dostum gibi bir çok insanlar da felsefelerden bir şey anlamadıklarını söylerler. Bu müsayit ruhî vaziyeti aldıktan sonra yapılacak şey şudur: feylesoftan ne bekliyoruz? Bence beklenecek şey sadece kâinatı bir görüştür ve ezelî bir seziş tarzıdır. Eserin yüzünden ziyade yüreğine varmak istemeliyiz. Gözü arkada kalan ve hayatın arkasından giden felsefe ne millî olabilir. Sonra hiç unutmuyahm ki feylesofu ancak kendi diliyle ve kendi mantıkiyle anlıyabilirîz. sanatkâr. anlamak arzusu lâzımdır. Feylesofun büyüklüğü kendi zamanında felsefe binasına koyduğu taşın ağırlığına bakar. Feylesofu anlarken dikkat edilecek bir nokta daha mütefekkirin muhitidir. türk milletinin mazisine bakmakla. Ve hiç bir şey anlamadığını söyledi!. Bu muharriri büyük bir mütefekkir olarak kabul eder. beşerî tekâmüle ettiği hizmettir.. Türk feylesoflarının vazifesi olmuş bitmiş şeylerin ve tarihî emri vakilerin adilâne seyir ve temaşası değil. hatta alimin . Feylesofun dili halkin dili değildir. Feylesofları anlarken Gustave Le Bon'u çok okuyan ve çok seven bîr arka daşım vardır. ne insanî olabilir. İsterseniz buna "sympathie. Bence bir feylesofu ve bir sanatkârı anlamak için en büyük şart bir nevi muhabbettir... Bir gün kendisine Henri Bergson'un "Evolution creatrice „ adlı eserini verdim. Beş on gün sonra kitabı iade etti.

Nihayet feylesofu anlamak için okumak lâzımdır. Onun için bir feylesoftaki orjinat tabirleri anlamak. tekrar tekrar okumak. Bizim zamanımızda tabiatın ne maveraî ne dinî ne de ahlâkî hiç bir kıymeti yoktur... Bu dil ifade etmek istediği orijinal manzarama dizgileri ve renkleridir.anft çili değildir. Tabiat yalnız fizikî kuvvetlerin sahnesidir. Şehir hayatına bir türlü uyamıyan bir nevi sinir hastalarını hatırlayınız. Rönesans beşerî kurtuluşu bu tabiatte zannetti. Sistemler sakinlerini çoğaltmak istemiyen kıskanç âlemlerdir. içerilerine katılmak için cazibelerine katılacak kadar yaklaşmak lâzımdır. Bazı nazariyecilere göre de tabiat sanatin. o da şudur: Ne tabiat ne de medeniyet hakkında doğru bir kanaate sahip olmamak. Hele iradesi sönmüş biçareler vardır. Tabiat bizim ne dinimiz. Eski medeniyet tabiatte kemal ve mutlakiyet âleminin bir hayalini görüyordu. ilhamın kaynağıdır. bu tabiati kullanmak için görür. O hâlde muasır milletlerde " Tabiat aşkı. ne de üstadımızdır.. hemhal oluncuya kadar okumak lâzımdır. Fakat bu ayrı adamların benziyen bir tarafları vardır. medeniyet mi ? Tabiatle medeniyet kiymetleri hayatımızın her cephesinde çarpışıyor. Tabiat ıhı. hayatının son günlerini tenha bir köyde geçirmek isterler!. Ortazaman medeniyeti tabiati sırlarla dolu görüyordu. ne efendimiz. çok okumak. Hayat felsefesi yaptığını zanneden bazı kimseleri hatırlayınız. sadece hizmetkârımızdır. bence bütün felsefesini anlamıya bedeldir. Bütün bu hükümler birbirine irca edilemiyecek kadar manevî vaziyetleri ayrı kimseler tarafından veriliyor. Muasır kafalar tabiate teslim olmak için değil. . İnsanların tabiatten ayrıldıklarına esef ederler !. hep inziva aralar!.

ne de felsefî bir iştir. hatta bu günküler hep birer başkalıktır. birFroebel. bir Pestalozzi. vazjh. terbiye için Pestalozzi. Yalnız tabiatı kullanmak. " tabiate dönelim» denildiği zaman hep bu manayı anlıyorum. hatta bunlar ilmî de olsalar. Vuzuh bu mudur ? Eğer bu ise. Durkheim ve Auguste Comte'un. açmak. berrak bir hâle getirmişlerdir !. şahsiyet. sade bir neşircisinden ve tamimcisinden başka nedir ?. tabiatten istifade etmek gibi sözlerin asrî bir kiymeti olabilir. tabiatı zaptetmek. Asrımızın tabiatı müsavat. Bu suretle işleri ne ilmî.„ gibi sözlerin müspet bir delâlet olmamalıdır. Bergson'u maddî âleme mahsus klişelerle batmî âlemi düşünmenin tehlikesini gösteren feylesof olarak anlıyor. Vuzuh İçtimaiyatçı Bougle fikirlerin tarihinden bahsederken H. Jean-Jactjues Rousseau'nun. hatta sezişlerin . felsefenin canlı ve terkipçi lisanına müracaat etmek lâzımdır. Froebel. sanatte olsun. Bu adamların ya canlı bir rolü var yahut yok. keyfiyet ve seyir âlemi olan batmîyi/ derunîyi.. Bergson'a göre haricî âlemin klişeleri. O hâlde katı maddenin sert ve dümdüz lisanı olan ilimden başka olan bir lisanla. Bu sual madde dilindeki klişelerinden bazıları: " ayırmak.. içtimaiyat için E. Bence bir Durkheim.....— 301 — tabiat harsı.. meselâ ihtirasların. tavzih „ dediğimiz zaman ne kastdediyoruz ?. berraklaştırmak. sadelik ve samimîliktir. Bu anlayışa göre sonradan gelenler evvelden gelenleri ayıklamışlar. sadece amelî ve mihaniki bir iştir!. mefkurelerin) iradelerin tekevvününü ifade için salih değildirler.'tır. Hatta fikirlerinin en müşterek olan " muayyencilik „ yüzünnde.. temizlemişler. Hangisi ?. tabiat terbiyesi . Ben ahlâkta olsun. bir mana. Acaba " vuzuh.

meselâ maddiyat. Bu eserleri vücude getirecek olan heyet mutlaka bu lügat işiyle uğraşan kimselerden mürekkep olmalıdır.en eş olan " tabiat „ fikrinde bile. Bu müşkül vazifede . Bütün ilim lügatlerini cem ve telif etmek teşebbüsü hakindaki fikir ve kanaatimi burada söylemek istiyorum .. bu fikir adamları hep " tabiat.. hatta Rönesans'tan beri. mecburiyet vardır.. topraklara. ruhlara kadar inerek canlı bir iş görmüşse o. Bunu iyice anlamıya çalışalım : Vuzuhlandıran adam. ruhiyat ilimleri kamusu. Roussean'dan beri. Adî neşirci ile yaşatarak tekemmül ettiriciyi biribirinden ayırmakta sadece bir iffet değil. Çünkü bu dikkat haricinde şuunu kavrayamazsınız. hayatiyat yahut biyolocya. kopyecilarıiyiz ?. diğerlerinden ayrıca bir şeydir. diyorlar. felsefede tessüs etmiş olan İstılahlarımızın sayısı binlercedir . Istılahların konulmsında en büyük güçlük îstilahların şekli hususunda.. ?. Benzemekle bir olmak bir şey değildir. fakat acaba kendi ananesi içinde yaşıyan bizler onun mukallitlerimiyiz Varisleri. felsefe kamusu gibi menus ve kullanılması kolay parçalara ayrılmalıdır. Tıpta.. tip kamusu. içtimaiyat ve felsefe şubelerini ihtiva etmelidir.. ruhiyat. Bizde ilim İstılahlarını tespit etmek teşebbüsü yeni değildir. Vuzuh !. Her şeyden evvel böyle bir kamus ilmin maddiyat yani fizik ve kimya. tabiat. Bunlar koca bir mecelle olacağına.. birleşmek noktasında görülüyor . taşlara. fende. İlim İstılahları Bir ilim İstılahları kamusu yapılacağını okudum . Bununla beraber ilim dilimizin bütün parçaları da müdevven olduğunu iddia edemeyiz . hangi ilim mensubu alâka göstermez ?... Yüksek ilim tedrisatının bu mühim ihtiyacına karşı kim.

2 . Her zamanki gibi güç suallerinden birini daha havale etti: — Nazarî ve amelî akılları. zengin bir lisan olduğu kanaatini vermiştir. Müşterek bir ilim dili ilmin içtimaî hayatı için bir şarttır.Her tabirin evvelâ türkçesini aramak. Bunlar şeniyet manzarasını seyretmek için batın kâşanesinden açılmış pencerelerdir. acaba neyin. Bu esaslar sayesinde faaliyetimiz iierileyecektir . Bu şeniyet o kadar .Beynelmilel mahiyette olan tabirleri aynen kabul etmek . Bence felsefeler bir nevi içtimaî haletlerdir. Dilde iştirak içinde söylediğini yazmakta lâzımdır . Fenomen ve Numen'ile Kant.İstılahların kabulünde birleşilmeyince her kes tercih ettiği tabiri imzası altında yazaaktır. Metafizik Bu bahse nasıl girdiğimizi eyice hatırlamayorum. aynen kabul etmek.. Bir çokları gibi o da Kant'çıdır. 3 . İstilâh kamuslarını vücude getirecek olan heyetler kendi kabul ettikleri karşılıkları yazmakla beraber şimdiye kadar neşredilmiş diğer karşılıkları da işaret ve zaptederlerse tarihî hizmetleri daha mükemmel olur.. emperatifleri. varsa ve canlıysa. bu türkçe.— 303 ^ muvaffak olmak için kabul ettiğimiz esaslar şunlardır : 1 . Şimdiye kadar yaptığımız tecrübe bize türkçenin felsefe düşüncelerini açık ve kat'i bir surette ifade edebilecek. nasıl bir zaruretin ifadesidir? Ben içtimaî bir dava ortıya atmak arzusiyle değil de misafirimi memunun etmek için biperva şu izahatı verdim: — Kant'ta Ansikiopedistler ve Rousseau. 4 . Arkadaşım Almanyada felsefe yapmış olan bir gençti. yahut mistikler gibi bir devrin adamıdır.Bir feylezofun sistemine göre orjinal bir fikri ifade eden tabirleri keza aynen kabul etmek.

bir medeniyetin tabiatine takılıp kalması bu tefekkürün tarihi bir kaderdir.. kontrol için laboratuvara sokması bile mümkündür . Kâinatı seciyemizin gözlüğüyle seyrediyoruz. Hatta keşiflerinin neticesini. — O hâlde sizin anlayışınıza göre bir feylesof kimdir ? — Bu adam şüphesiz H. bir harsın. Fakat mutlaka " Evolution CrĞatrice „ yahut " Les Donnees immâdiates.— 304 — girift. Niçin ? Çünkü Rousseu'da şahsiyet millî değil. O hâlde metafizik şahsî. — Evet. Seciyemiz bizim rüyetimizi tadil ediyor. ne hissiyeci. ne benci. cebir manzaralariyle idrâk etmek olacaktır. Kant kendi zaruret mezhebinde gerçi ince bir mütefekkirdir. Aynı vaka. kendi halis Enesinden başka bir şey değildi. amiriyet.. Fakat Rousseau. o kadar karışıktır ki türlü cephelerinden türlü man* zaralariyle görmek kabildir. Metafiziğin bir şahsın.. Metafizik te ilim gibi afakî bir tefekkür mahiyeti alabilir. beşerîdir.. şeniyeti tam ve bütün kavramak iti— barile kaba sabada olsa daha genç bir kafadır. O hâlde rüyetlermizide enfûsî kalan bir mahiyet vardır. Bergson'dur. hatta ne İsviçreli. aynı amel hakkında aynı nazara malik miyiz. Fakat dayıma böyle olması neticesi çıkarılamaz. ne İngiliz.. Felsefesinde keşfettiğini zannettiği tabiî adam. sadece insandı. „ . zaruret unsuruna irca edilmiş bir J-J.. millî yahut daha geniş olarak beşerî mahiyette bir şey olacak. Bu hayatın ne kadar inzibat aştkı bir hayat olduğu görülecektir..Rousseau'dan başka bir şey değildir. ne de elcidir. Herkes aynı şeniyeti aynı tarzda görmeğe sevkedilmiş değildir. ne akliyeci. Hatta onun içindir ki Kant. metafizik tarihini nazarı itibara alırsak gerç* böyle. şeniyeti hep intizam. Çünkü vatan yerine küreiarzı iskân etmişti. bakınız bu adam ne zaruretçi. Şahıs veya mezhep işinden kurtulması mümkündür. ne Fransızdır. Vatanı yoktu. Rousseau ne Alman. Böyle yoğurulan bir seciyenin mukadderatı. Kant'm hayatı tetkik edilsin.. Halbuki Rousseau.

Onun için hepsi mezhepçidir. — O hâlde metafizik sanat gibi bir şey oluyor ? — Evet sanat gibi bir şey. İster maddenin. Halbuki metafiziğin usulü hatstir. Bunlar tekâmülün anlayışına hizmet etmişler. isterse içtimaî hayata ayit olsun. Çocukluğum o civarda geçtiği için o civara. İlmin usulü cebir ve hendese yani akıldır. mezhepçilikten kurtulamıyacağım söylerim. usulünü ilmin usulünden ayıran ve metafiziği de ilim gibi afakî bir tefekkür olarak anhyan Bergson. Mevzuu ne olursa olsun ilim parçalar. mütecanis parçalara ayırır. sadece tekâmüldür. fakat bütün tekâmülü birden kavrıyamamışlardır. — Bergson'un hizmeti. hendesedir. şeniyeti bütün ve seyyâl olarak mütalâa eder. Ben de sanat terbiyesi almıyan metafiziğçinin.. Bir çokları ilimden geçmiyen kafaların metafiziğe kadir olmiyacağını iddia ederler. fakat sanat değil. ...... İster maddî.. şeniyeti canlı olarak mütalâa etmek.. şeniyeti madde gibi mütalâa etmek. Mevzuu ne olursa olsun metafizik toplar. tekâmül dediğimiz mevzuun cephelerini ayrı ayrı keşfetmeden ibaret kalmıştır. Bergson'un bütün arzusu metafizikin ilim gibi beynelmilel ve gayrı şahsî bir hâle gelmesidir. Hayasızlık Tophanenin üstünde Sormagir derler bir türk mahallesi vardır. ister uzvî ve ruhî.. metafiziğin mevzuunu ilmin mevZuundan. tasavvur ve mefhum sahesine giriyor.. Halbuki metafiziğin mevzuu tekâmül. sanat yolundan . çünkü sade hayal ve his sahesinde kalmıyor.feylesofu Bergson değil. gerçi ilim yolundan değil.. ister uzviyet ve ruhiyetin isterse cemiyetin tekâmülü olsun. biraz daha vazıh olarak nedir? — Şudur: İlimin mvvzuu maddedir.. — O hâlde tarihî feylesofların rolü ? — Bunların rolü.

Halk bunların her birine " gâvur farmason „ gibi bir isim takarak " sen benden değilsin! „ demek istiyordu . Hatta bu inanışımı çok kere izah edemiyorum .. maneviyetma sığınırlardı.kendisine gayrı meşru. „ Zaman bu hükmü tasdik ettiriyor. Küçüklükte alınan bazı fikirler iman kuvvetini taşıyor.. şu çınarı devirebilir misin ? Bu zatin nazarında çınar devirmek. İster evliya . dedi.... Bir gün Sormagir camimin önünden geçiyordum. mahalle hayatındaki mevkileri o kadar hiçti ki. Bu cevap bütün manasiyle yirmi beş sene evvelki Sormagirlilerin ölülere karşı hissiyatını bildiriyordu .kizararak bozararak geriledi. sert ve haşin bir tarzda : — Efendi. kim bilir ne kadar adi bir işti!. Hiç unutmam. Gerçi o tarihte bile mahalleli arasında ölüyü. Uzun seneler bilmiyerek. Çeşmi Hüseyin Efendi kerametinden çok bahsedilmiyen velilerdendi. karşıdaki mezarlığa bakıyorlardı. Bunlardan biri Sormagir bekçisine dönerek dedi ki: — Nasıl Ahmet ağa. çok şey var. mazisini seven bir kavimle sevmiyen /bir değilmiş.. Bu mezarlık Çeşmi Hüseyin Efndi isminde evliya tanınmış bir zatindir... Fakat bunlar o kadar az. Sokakta üç beş kişi toplanmış. Buna rağmen Sormagirliler onu severler. ben o zatin çinarma dokunamam !.. ister mabet hürmeti. Mezarlığın içindeki kocamiş çınar son günlerde devrilmek tehlikesini göstermişti. hakkın sesidir. isterse bir " antika merai „ şeklinde olsun. Maksadı» . fakat " akla mugayir „ olanlar pek az !.- 306 - ayit hatıralarım çoktur. Lâkin " Halkın sesi. cahil bekçi bu teklifin kabalığına karşı . anlamiyarak ölülere hürmet etmekte devam ettim . < u yaz Surler haricinde gezmeğe gitmiştim. Şimdi mahelleli kazanın önüne geçmek için çmarı kesmiyi düşünüyordu. gayrı ahlâkî bir hizmet teklif edilen insanlar gibi . Halkın itikadında "akıldan hariç. kabrini tahkir edenler vardı.

bu itikadın zadesi olan kabristanları tahrip ediyor . eski türbe' leri . bu üç yüz senenin eritemediği mermerleri parçalamış atmış ! Buraya artık bir kabristan diyemezsiniz ! Belki bir kabristan. diyordum.— 307 — tarihî ve kutsî hatıralarla dolu olan bu yerleri. sadece civardaki at leşleri dökülüyor! Zamanın telâkkileri. vahşî çitlenbikler. fakat İlyas Zadelerin. sadece hayvanların kabristanı! Artık buraya ne meşhur ne de meçhul insanlar gömülmüyor.. Belki bu türlüsü bir tanedir . her tarafından civarındaki evlerin. bütün mezar taşları. Kız Taşından beri bütün evlerin münasibettar olduğu bir mecraya yol açmak için bu kabriatanı ortasından ikiyeye ayrılmışlar.. kavukları bir tarafta. İçerisindeki lâhitler hep kırılmış. En yeni taşının üzerinde 1190 tarihi okunuyor. tarlalar istilâsına uğramış hazin bir bucaktır. Merkez Efendi dergâhından Yenikapı Mevlevihanesine doğru İlyas Zadelere ayit tarihî bir kabristan var .. gövdeleri öbür tarafta !. kitabeler mdeniyet elinin açtığı bu nezafet çukuruna yuvarlanmış.. Fakat Aksaray'a geldiğim zaman Horhor'a doğru yine bir cami ve kabristan harabesine daha rasgeldim . eski lâhitleri bir kere daha görmekti. kim bilir " neslicedit „ imarcilari atalarının itikadını pek cahilane bulduğu için olacak. Ağaçlar. . Zaman ile camisinden ayrılmış ... Burası en aşağı üç yüz senelik bir mezarlık. idare adamlarının seyyiatı lâhitlerdeki eski sanatin nizamım bozmuş.. bilmem ki nasıl bir yaşamak hırsiyledir. Artık ne bu çukuru ne de bunu açan mühendisi benden sormayınız . yerde yatan taş kavuklar üzerine at başı iskeletleri koymuş !. Yazık k* bu hakaretin bediî şeklini bulamamışlar !. hatta insan zadelerin bile değil.

.

Ahlak .

.

Ankara'da emsalini gördüğüm bir mektepti. oturaklı.. Sabahleyin.. İzmir'de.. şurada gene mektebin elişlerinden gayet ince dokumah ziynet halıları. köşede duran ufak bir sigara 20 . Bursa'da. Uzaktan sanayi mektebinin büyük binaları görünüyordu. Oradan şehre.. Sivas her tarafında bir selçuk minaresi. Orada her şey ağır. ufak gösterişsiz evler arasından girersiniz.. yahut bir selçuk kapısı yükselen bu }ürk ve tarih şehri. kemerleri renkli taşlarla süslenmiş. bir millet hafızası gibi zengindir. Darülmuallimatı.- 311 -s Hayır ile şer Sivas azemetli. dolaşık sokaklardan geçerek bir tepeye çıktık. Yolda Sanayi Mektebim aynı zamanda idareye memur edilen Darülmuallimin müdürü malûmat veriyordu. ikametimin son günüydü. ilk defa şehre çıktığım zaman. dediler . penbe dağları aşmak lâzımdır. Üç günlük ziyaretlerim gene bu intibaı teyit etti. Maarif müdürü bize Darülmuallimni. ziyaret edecek bir müessise kalmıştı. Kollejin bulunduğu tepe gibi. erkek kız iptidailerini gezdirdi. penbe dağlar memleketidir. Alçak.. zevk sahibi bir mimarın daha evvel bir valinin eseri. Dershaneleri de öyle güzel. misafir kabulüne mahsus olan salon hep mektebin mamulâtiyle döşenmiş. Acaba Sıvas'ınki nasıl. kapıları. diyordum. Kayserimden gelen yolcular için bu azemetli. şehre hâkim bir tepeye . Nihayet dar.. bana mektebin mazideki bütün ikbal ve itbar devirlerini anlatıyordu. Nihayet Kızıl ırmağa varırsınız. Yaklaştıkça sönmüş bir saltanatın enkazım göreceğiz gibi acı bir hisle müteessir oluyorduk. İşte mektebin mamulâtından : On Beşinci Louis tarzında cevizden oymalı bîr masa.. İstanbul'da. Bu. O da Mektebi Sanayi. Bütün insanlar ağırbaşlılık için yaratılmış zannedilir . hiç şüphe yok. ne güzel bina .^ her şey ciddidir. bu intibaı almıştım. İşte asıl mektep...

servetini arttırmalıydı.iskemlesi. netice bunun tamamyle aksi olmuştur! Böyle olduğunu hem içeride. hem dışarıda öğrendim: Mektebin hâli hazırda mevcut olan marangozhanesine indiğimiz zaman gördüm kü: Orada talebe namına yalnız yedi yetim var! Önlerinde bir iki tahta parçası. Bu işler yeni idarenin temin ettiği ilk vazife. " Tarih „ diyerk iktisadî. uğraşıyorlar. O renkte. dokumada. beynelmilel hayatı. üzerinde bir tablo var ki tablodan ziyade bir resim levhasına benziyor. Tarihimiz ve topraklarınız haricinde aynı zamanda zaruret ve suhuletle teşekkül eden bir takım iktisat ve ilim merkezleridir ki bizde dahil oldu- . bir kaç fotin. Bu sual ne kadar garip olursa olsun. Filvaki. yünlerini boyamalı. bu " mektepli inhitat „ nedir ? diyordum . ilk faaliyetti. Imî..Talihsiz çocuklar! dedim ve bu sukutun sebebini düşünmiye başladım. bu çocuklar belki bu hayatı da buiamıyacaklardi. "esimde bu kadar ileriye giden bir mektebin Sivas'ın iktisadiyatına hizmeti ne olmalıydı ? Pek büyük dğeil mi ? Her sene yetiştirdiği yüzlerce sanatkârlarla Sivas'ın taşlarını oymalı. yapraklarla işlenmiş. taşlarını o kadar güzel tıraş eden türk sanatkârlarının memlektinde bu gün taş oyan tek bir türk taşçı kalmamıştır ! Kendi kendime soruyorum: O " mektep siz itilâ „ ne idi.. gene hatırıma geliyor . Aynı salonun dışarısında gene bir kapının üzerinde vaktiyle resim hocalığı eden bir zatın yağlı boya levhası var ki klâsik italyan sanatkârlarının eserlerini hatırlatıyor. Dışarıya çıktığımız zaman öğrendik ki vaktiyle Sivas'ın kayalarını. her tarafı selçuk tarzında çiçeklerle. mesuliyetini hesaba katmamak nasıl mümkün olur ? !. Eğer Sanayi mektebi DarülmualHmme yerleştirilmese. Sivas'ın en mutena bir eseri mimarisini gözle görülemiyecek derecede ince olan taksimat ve tersimatiyle bunun üzerine hakketmişler. ne şekilde olursa olsun. içtimaî tedahülleri kastediyorum. değil mi ?. Darülmuallimin idaresi sanayie vaziyet etmeseydi. hakte. Hayır. Şimdi tasavvur ediniz. bu neticede tarihin hissesini.

kerestelerine doğramacı.zerre mihanikiyetiyle kendisine doğru çekmiş. Fakat haricî münasibetler sabit kalmakla beraber dahilde gene unsurdan unsura. sathî olan zevklerine.. binalarına taşçı. Otuz otuz beş sene kendisine taptıran bir Saray ve her yerde bunun yerine kayim olan saray zihniyetti valiler vardı. ipek gibi ince halılar lâzımdı. valilere. Bunların hoşuna gitmek için ancak süslü sigara iskemleleri* On Beşinei Louis tarzı masalar. depdebe ve saltanatta ariyan Sivas Sanayi Mektebi kendi kendini kaybetti ve bu parlak baş* langıcın sonu böyle karanlık ve hüzünlü oldu!. Sivas hayatı için adam lâzımdı. idare adamlarının gideceği yol. her maarif teşkilâtının başına ve her resikâra geçen müdürlerin. sadece eseri sanat yaptırdılar. Sivas aptesthaneleri için taşçı. " gösteriş yolu „ idi. o kuvvettediğer her hangi bir merkezin teşekkülüne. İşte bütün bütün aklı. işte evliyayı umur Efendiler bu iki yoldan yazık ki birincisini intihap ettiler. her hangi uzviyetin taazisine engel olmuştur.. Sivas sanayi mektebi sade bir misaldir. Ya gösterişi. şuuru makamı vilâyetpenahiye donen.tımuz hâlde hariçte kalan bütün unsurları birer maddî . yapılarına kalfa bulannyorsa bundan mesul olması lâzımgelen kimlerdi ? Öyle tasavvur ediyorum ki Sivas Sanayi Mektebi tesis •edildiği gün bu mektebin hayatını idareye memur olan büyük küçük memurlar hayat tarafından iki yoldan birini intihap etmeğe davet edildiler: Biri. Sivas evleri için doğramacı. yahut haricin fani. makama hizmet ettiler! Sanatkâr yetiştirecek yerde. idi. Artık Sivas'a ve çocuklarına hizmet edecek yerde. bütün •muvaffakiyeti. Sivas'ın selâmeti bu yolda idi. Şimdi her sanayi mektebinin idaresine. gene bu ikiden biridir.. şahsı düşünerek ellerinin altındaki çocukları öldürecekler. harici. kârlarına iltifat . kıymeti. İkinci yol u hakikat ve ihtiyaç yolu . hatta fertten ferde değişen refah ve muvaffakiyet şartları irefah ve muvaffakiyet noksanları da vardır. Sivas..

. kepçe. Neticede şu ikiden biridir: Bir hayır yahut bir şer ! Temizlik ve Medeniyet Yarış. Eliyle matruş başını kaşıdıktan sonra aynı elini etrafındaki bütün eşyaya sürdüğünü gördük L Ankara'da temizîiğiyle meşhur bir lokanta var dediler.. güreş kahramanları olduğu gibi. memleketlerini baka sırrına mazhar etmek istiyeceklerdir. bu el beş vakitte yıkanıyor!-. vazifesi gördürülebilir. O vakit bu iki yoldan birini intihapta mustar kalacaksınız.. hatta sabunla yıkanarak tamamiyle temizlendiğini farzetmek bile biraz tehlikelidir. oradaki ilk müşahedem de garsonun baş parmağını çorba tabağına sokması oldu !. Derilerimiz dayimî surette yağ ifraz etmektedir!. Abani sarıklı zat bana " Efendi. hatta mübarektir!. Onun için yıkandıktan . memleketin ihtiyaciyle ünsiyet etmek. Bu gün bu kahramanlardan birini ziyarete gittik... sen afedersin... temizlik kahramanlarıda vardır . Bu zatlere sorarım: Kendiniz için mi çalışıyorsunuz. çünkü sağ el temizdir.— 314 — etmiyip vazifenin içine. Evet halkın kanaatince sağ el her yere sürülebilir . gayrı için mi ?!... tezgâhtarı büyük tavuk göksü tabağını kaşıkla ufak tabaklara istif ederken eliyle tatlıyı tutmak için baş parmağım da kullanıyordu !.. Bu son vakayı kendisine hikâye ettiğim bir doktor bana şu cevabı vermişti: Ellerin. kaşık. müessiselerini. Yine bundan on sene evvel o kadar meşhur olmıyan diğer bir muhallebicinin de muhallebileri avucu içine alarak ufak tabaklara geçirdiğini görünce tahammül edemiyerek itiraz etmiştim . „ demişti.. Yine bir gün istanbul'un en meşhur muhallebicilerinden birine gittik. mektebin haliyle hallenmek.. kürek. Bunlar da halk arasında meşhurdurlar. Ona tarak. Hususiyle yikanıyor. hakikate girmek.

. Bir çok harekektlerimiz var ki onları sırf şuursuzlukla muhafaza ediyoruz. ali mektepler medeniyet âleminde terakkimizin olmasa bile tedennimizin. darüleytamlar.. Bir maarif adamına " zalim. yemekhane veyatakhanesiyle de meşgul olmalıdır. Gerçi her biri bir fikir • e zan ihtiva ediyor: Yıkanan ellerin kir tutmıyacağı gibi!. "Taasupw . yahut ayak yerine gaz sandıklarının parçalarını çivileten bir mektebe mektep demem L Bu mana ve bu itibar iledir ki hükümetin . göreceksiniz ki kâğıt lekeleniyor! Kaldı ki günde bir kaç kere yıkanan eli temizdir dîye on altı saat zarfında rasgele. Halbuki itirazların bu nevini de idrak etmişizdir !.ayileler hazırlamak temizlik medeniyetinin memlekette yerleşmesi için kâfidir. Ben on altı. yalnız dinin mürtecilerine takılmıştır !. veya ihtilâlci. liseler. her yere sürtmek! Tarihî itiyatlarımız ve doktorun izahatı herkesi düşündürebilir mahiyettedir. müstebit. on sekiz leylî talebesine kapaksisz dolap -veren ve verdiği dolapları da ayaksız bırakan.sıkılgan bir kelimedir..elinde bulunan leylî iptidaîler. v Her yenilik gibi temizlik te ustadan öğrenilir. Türkiye garp medeniyetini temsil etmek istiyorsa mekteplerinin programlan kadar mekteplerinin aptesthaneleriyle. hamamiyle. Halbuki temizliğin de mürtecileri vardır !. Bunun tecrübesi gayet kolaydır : Her hangi tahareti müteakip vücudunuzun muayyen kısmraı sigara kâğıdiyle uvahymiz. ona mektebin yataklarını niçin bu kadar temiz tuttun ? „ diye itiraz edilemez!. Binaenaleyh memlekete lüzumu kadar fennî temizliğe muktedir .— 315 — dakika sonra bile kirlenenirler . hiç olmazsa tevekkufumuzun amilleri olacaklardır !. Buna ancak şu yoldan gidebiliriz: Bu tarz temizliği yaşiyarak ve yaşamakta olan temiz manasiyle medenî insanları bu terbiye muhitlerinin başına getirerek . anarşist „ diye hücum edilir ama. „ di- .. bilhassa leylî mekteplerin hayatını bilfiil değiştirerek. Saniyen mekteplerin." Değilmi ki yine kirlenecek o hâlde temizlenmiye ne lüzum var ?!.

ve kesik gazetelerle de aynı şey hatırlatmak isteniliyor „ diyor ve makalede mevzuubahs olan mektebin kendi mektebi olmadığı hakkında benim tarafımdan izahat verilmesini de rica ediyor. mektebin etrafında derhal dedi kodu oluyor ve dedi kodunun olması için semt münasibeti kâfi geliyor. Onlara inanmıyahm ve çocuklarımızı inandırtnıyalım .ası yapabilirsiniz. Bu mektubunda Akşam'da intişar eden " dayak „. Cezası olmıyan cürümler! Geçende bir mektep müdürümüz bana bir mektup yazıyor. Bu mektup- . fenne itibar etmeksizin temizlik: iddia edenler de vardır. Fazla olarak bu mektep İstanbul mekteplerinin en iyilerinden biridir. Filhakika hademesini döğen mektep ile bu mektep arasında sadece bir semt münasibeti vardıKendisine mektup ve gazete parçaları gönderilen bu zat ne hademesini dövmüştü. Bütün bunlara rağmen. Bu mektep müdürü: u her gün müteaddit mektuplar ve Akşam gazetesi parçalarım alıyorum. ne de mektepte buna benzer bir vaka zuhur etmişti. Bir insanın asri seviyesini en iyi ölçen mikyaslardan biri de meselâ o adamın hürriyetperverliği.. bu mektuplarda sizin makalede mevzuubahsolan hademesini doğen müdür ben olduğum iddia ediliyor. diğeri muktesitliği ise. üçüncüsü mutlaka temizliği. serlevhah makalemden bahsediyor. Fakat bütün mesele bizzat yeni nesilleri yetiştirecek olanları fennî temizlik mefhumuna göre. temizlik fikrini sonuna kadar tafsil edebilirsiniz ve ondan bütün bir kayideler ve edepler mecmr. Bence medenî İslahatımızın büyük bir safhası budur . yani cismanî ahlâğı değil midir ? Fennî. temiz bir muhitte ve temizlik kayidelerine tevfikan temiz olarak yetiştirebilmektedir.yenler çok olduğu gibi..

Şu takdirce her hangi . Ve bu teşebbüs müspet bir surette meşru usullerle değil.. şöhretini sarsacak. Dedi koduların. Çünkü intihar ve cinayet gibi hâdiselerin cemiyet hayatında tabiî olan birer derecesi vardır. Memleketimizde her hangi neşriyatın ve her hangi propagandanın bir millet adamının. intiharlar gibi içtimaî hayatın elîm zaruretlerinden biri olduğuna gerçi kaniyim. Bunu zannetmiyorum. her hangi mektep müdür veya mualliminin mevkiini. ferdin hürriyet ve saadetine engel olacak bir mahiyet aldığı zaman o cemiyetin hayatında bazı gayrı tabiîlikler mevcut olduğunu kabul etmelidir.. Kanunlar ise esasen ahlâkın ifade ve istitalesi demek olduğundan bu şeref ve haysiyetin muhafız ve mürakibide efkârı umumiyedir. cinayetler. fakat bunlar insanları hukukundan mahrum edecek. Bunlar şüphesiz husumetkâr ve insafsız kimselerdir. her memlekette ve her zümrede bulunabilir. Bu dereceyi bir kere aştıktan sonra dedi kodu da marazî bir şekil almış demektir. ve her hangi menfaat endişesiyle evvelâ muğber olmuşlar. şu veya bu ferdî sebeple. tekrar ve telkinle. Dedi kodu şahsî kıymetleri alçaltmak için yapılan bir teşebbüsdür.Samimiyet bu fiilin neresindedir?!. Binaenaleyh bunların tahrikatından derhal müteessir olmanın manası nedir. hissiyata müracaat edilerek yapılır. Çünkü çalışanlara karşı beslenilen muhabbet ve hürmet imzasız mektupla tahrikat yapmıya manidir. yıkacak derecede şiddetli bir tesir hasıl ettiği görülüyor. insanlık şerefini ve haysiyetini müdafaa eden başlıca müeyyideler kanunlardır. Fakat maatteessüf dedi kodu dediğimiz ve binnazariye kendisine hakikat ve kıymet atfetmedtiğimiz telkinatm ve neşriyatın içtimaî hayatımıza merhametsizce tesirleri oluyor. Halbuki bir memlekette şahsî kıymetleri. sonra cürüm atfederken imzalarını gizlemek zilletini irtikâp edebilmişlerdir. bir memurun... Gerçi böyle adamlar her yerde.- 317 — lan yazanlar ve o makale parçalarını gönderenler acaba samimî ve hasbî kimseler midir ?.. diyebilirsiniz .

cezanın yapacağı şeyi yapabilir.. ve çünkü dedi kodu dediğimiz şey ele. zevke müdahale edemediği gibi. ammenin. Bunun için ahlâkımız mahalle ahlâkından çıkıp millet ahlâkı şekline girmeli. Çünkü kanunlar tuvalete. bir takım feylesoflarınız da sevkitabiî ve menfaat felsefelerini mezhep edinmeselerdi. Bu vicdanın nur lan ması. bu vicdanın kuvvetlenmesi kanunun. taarruzuna oğrayabilir. Halbuki bu nevi gayrı ahlâkî faaliyetlere mani olacak yegâne kuvvet. içtimaî hayatımız gene mahalle hayatının icap ettirdiği infiratçılıktan kurtulup millet hayatının muhtaç olduğu tesanütçülüğe vasıl olmalıdır.— 318 — sebeple bu iki müeyyide zayıflar veya lüzumu kadar kuvvet ve selâbet kazanamazsa ferdin kıymeti ve şeref ve haysiyeti de yalnız başına terkedilmiş olacağından her taraftan şeytanî ve gayrı ahlâkî kuvvetlerin hücumuma. avuca sığar veya tartılır cürümlerden değilir !. Darülmualliminde bulunuyoruz. Binaenaleyh meselâ lise tahsili görenle görmiyen ahlâkî telâkki itibariyle bir olamaz. cumhurun vicdani olabilir. Akıl dayima bir dümendir. onun işi şüphesiz ahlâkî kıymetleri icat etmek değildir. nefsanî temayüllerinizi ilmî. fakat bir çok sevkitabiîlermizi. muhakkak ahlâkî felsefemiz gibi ahlâkî terbiyemiz de daha başka türlü olurdu . Her vasıta ile eski mahalle ahlâkını. Bilenle bilmiyen müsavi midir ?!. ahlâksızlığın bu nevine de müdahale edemez. Elbette değildir. Şimdiye kadar bir takım alimlerimiz sırf madde felsefesi yapmasalardı. ve kast zihniyetini yıkalım. O zaman mektebin heyeti idaresinden olan bir zât tabiiyat muallimlerinden birine hademesiyle bir pusula gönderiyor ve bu pusulada belki lüzumundan fazla amirane bir lisan kullanıyor.. fazla olarak pusula adres- .. efkârı umumiyedir. Ben hayatımda bir vakaanın şahidi oldum ki bütün insanlar için şayanı ibrettir: Meşrutiyetin ilk seneleri idi. bediî ve iktisadî şekilde islâh etmek yani içtimaîleştirmek onun vazifesidir. yerine millî va insanî bir ahlâk telâkkisi koyalım. O hâlde bu gibi cürümlerin yegâne müeyyideleri efkârı umumiye.

Biz bu tesanütçulük mefkuresini şuurlu bir hâle getirirsek dedi koduya karşı en müthiş silâhı elde etmiş oluruz. Bilâterddüt cevap verdi. muallimin bahsi geçti. Kendisinden bu zatin ehliyeti ve iktidarı hakkında fikir soruldu. Halbuki millet ahlâkını kazanmış olan seciyeli bir insanın kulağı bu gibi ihtirasların sesini katiyen işitemez. Aynı sebeple kendisinin hizmetine ve iktidarına da muğber olmak için ne sebep var ?! Tekrar ediyorum ki kendisi Darülmualliminin en iktidarh ve en vazifeşinas bir hocası idi „ . Efkârı umumiyenin bu sahedeki tecellisi dedi koduculari bellemek ve mütemadiyen hariminden kovarak onları içtimaî hayatın seyr ve tekâmülü üzerinde gayrı müessir bir hâle getirmektir . Fakat bir gün mevzuubahs idare adamiyie bir yerde bulunuyorduk.. Bir aralık kendisine şu suali sormaktan kendimi alamadım: "Hâlbuki o sizi bir muhavere meslesinden dolayı rencide etmişti* Şahsına karşı bir iğbirar duymuyor musunuz ?!. dersinde çok muvaffak olduğunu. dedi koducu adam.. Bu samimî itiraf ve bu millî hassasiyet karşısında hürmet duymamak kabil değildi. Bu vaka ferdî iğbirarla içtimaî kıymetlerin karşılaşmasına ve içtimaî mefkurenin hakimiyetine bir misaldir. „ Şu cevabı vermişti: " Filhakika o vakaadan dolayı son derece muğberim. Fakat bu iğbirar tamamiyle ferdî bir mahiyettedir. kirli adam. Bütün millet işlerinde aynı zihniyetle hareket etmek ve aynı kafa ile hareket etmiye alıştırmak nefsimize ve nesillere karşı bir terbiye borcudur. çünkü dedi koduyu teşvik eden şey.. kendisi o işte haksızdı. Zannedilirdi ki bu iki zat artık biribirinin hasmıcam olmuştur . dinliyen kulakların çokluğudur !. gayrın kiymtele- . tuvaletsiz adam her salona girmediği gibi. en vazifeşinas bir darülmualümin hocası olduğunu ve müessesenin kendisiyle iftihar edebileceğini söyledi. Muallim de müracaatin bu şeklini haysiyetşiken bularak ağır bir mukabelede bulunuyor ve arada gayrıkabiliizale bir suyitefehhüm hasıl oluyor.— 319 - siz bırakılmıştır . Cahil adam.

rmı her vesiyle ile münaksaya koyan muhtekir dahi her salona giremez. Filânın hayatı, filânın şahsî ahlâkî hakkında söz söylemiye başhyan adamın medenî bir muhitte göreceği mukabele pek aşikârdır: " Bu bizi alâkadar etmez i „ derler ve sustururlar. Şu hâlde dedi kodunun mahiyeti ve dedi koducularon ahlâkî seviyesi hakkında gayet vazıh bir fikir sahibi olmak onların faaliyetini ve cesaretini sıfıra yaklaştırmak için en kat'i çaredir. Kanunlarımızı millet kanunları hâline getirmekle beraber ahlâkî terbiyemizde ahlâkî tetrisatımızda muhabbet ve tesanüt umdelerine lüzumu kadar mevki verelim. Unutmuyalım ki muhabbet içtimaî hayatın kanunnudur . Tesanüt ise onun uzvî bir mukabilidir. Ne muhabbet ve ne de tesanüt olmıyan yerde hürriyet yoktur. Hürriyetsiz bir cemiyet bir kabiyle ve aşirettir, fakat bir millet değildir..

Adabı maşeret
Hangi hareketlermiz muaşerete muvafıktır ?! O hareketler ki hayvanın diğer hayvanlarla münasibetinde ki hareketerden uzaktır!.. Çünkü adabı muaşeretin esası, insanlarlaolan münasibetlermizdeki temizlik, güzellik ve hakşinaslıktır. Hangi fiil ki insanlarla münasibetimize ayit olmakla beraber kirlidir, çirkindir ve hakksızday adabı muaşerete muvafık olamaz ... İşte ben bir lise talebesinin adabı muaşeret hakkındaki sualine böyle cevap vermiştim. Bu cevap belki tamamiyle doğru değildir; fakat adabı muaşereti en iyi temyiz eden bir mahiyeti haizdir. O da bu adabın hayvanî, uzvî menşeli olmadığı, tabiî temayüllerin, sevkitabiîlerin basit bir faaliyetinden husule gelmediğidir. Filhakika adabı muaşeret namına yapdiğımiz bütün hareketlerde ve gene o nama kaçındığımız bütün fiillerde sıhhî, ahlâkî, ve bediî bir endişe

— 321 —

hâkimdir. Bir milletin kendi ahlâkî, bediî ve ilmî telâkkisine göre bir insanla diğer insanlarının münasibetini tanzim etmesi... Bence adabı muaşeret budur. Binaenaleyh adab^ muaşeret insanla insan arasında mümkün ve muhtemel olan bin türlü çirkin, gayrı sıhhî, ve haksız temaslar ve münasibetler yerine bilâkis güzel, temiz ve dürüst münasibetler ikamesi demektir. Bu suretle adabı muaşeret insanla insanın münasibetinde ahlâkın, sanatin, ilmin ve fennin müdahalesi demek olur. Muaşeret adabının bu içtimaî mahiyeti bir kere iddia edildikten sonra bu adabın içtimaî vakıalara ayit bazı: hususiyetlerini işaret etmek icap eder: İçtimaî hâdiseleri diğer nevi tabiî hâdiselerden fark ve temyiz eden belli başlı vasıf, afakî bir mahiyeti hayız olmalarıdır. Yani din,, ahlâk ve sanat gibi adabı muaşeret kayidelerinin de haricî mevcudiyeti vardır. Onları tesis eden biz ve bizim ferdî idaremiz değildir; bunlar zamanla muayyen mekânlarda, tarihî zaruretlerle teessüs etmiş ve tekerrür edegeimiş olan içtimaî kiymetlerdir. Milletin lisanını, dinini değiştirmek insanın elinde olmadığı gibi, içtimaî muhitin muaşeret kayidelerini inkâr etmek te kimsenin elinde değildir. Bu kayidelerde yalnız afakîlik vasfı değil, umumîlik hâli dahi vardır. Muaşeret kayideleri aynı muhit ve bünyede olan bütün • insanlar için bilaistisna cari ve hâkimdir. Bu afakîlik ve bu umumîlik neticesi gayrikabilicerh ve mukavemetsuz olmalarıdır. Tabiî kuvvetleri temyiz eden sıfat haricî taarruzlar karşısındaki mukavemetleridir. Taşı, denizi zorlamak tecrübesi dayima bizim zararımızla, aksülamele duçar olmamızla neticelenir. Bunun gibi, muaşeret kayidelerinin ihlâli de muhitimiz tarafından şiddetli bir aksülâmelle neticelenecektir . Bu ihlâle cüret eden adam gerçi dinsiz, ahlâksız ve cahil sıfatlariyle tezyif edilmezse de her hâlde " kaba „ sıfatiyle tavsif edilir . Binaenaleyh ferd içtimaî muhitine intibak etmek zaruretiyle bu kaba sıfatından kaçınmak ve " nazik, terbiyeli „ sıfatlarını kazanmak mecbu-

•- 322 •riyetindedir. Her cemiyetin adabı muaşereti kendine göre •olmak lâzımgelir. Çünkü adabı muaşeretin menşei her cemiyetin " kaba adam „ ve " nazik adam „ fikirlerine verdiği manaya göre değişir . Bu itibar ile kabiyle muaşereti, aşiret muaşereti, millet muaşereti .. diyebiliriz. Adabı muaşeret yalnız cemiyetten cemiyete değil, aynı cemiyetin muhtelif tekâmül devirlerine görede degişecektir.Meselâ cemiyette müspet ilimlerin, iktisadî müessisenin, lâik fikirlerin hâkim oluşuna göre, muaşeret tarzlarının da bir türlü olması iktiza eder . Bunun en açık misali bizim memleketimizdir . Memleketimiz müspet ilimler, büyük iktisat ve :lâiyık devlet medeniyeti olan avrupa medeniyetine giriyor. Adabı muaşeret telâkkilerimizinde değişmesi zarurîdir. Bu esnada mahalle hayatında olduğu gibi vüstayî ve zühtî bir takım kayideler yerine asrî ve dünyevî kayidelerin kabulündeki zarureti takdir etmeliyiz. Bu büyük iktisat devrinde vaktin nakit, temizliğin ancak fen, itikatların ise mutlaka serbes olduğunu bilmeliyiz. Artık gelişi güzel her kese misafir gitmek ve gittiği yerde saatlerce kalmak, istiskal edilince de darılmak ve istediğimiz gibi yemek yimek, ve rastgele her keşi din namına aforoz etmek elimizde değildir... Mevzuubahs olan ihtiyaç, Fransız ve İngiliz terbiyesini kabul veya retetmek değil; zarurî ve küllî bir medeniyetin zarurî ve küllî kayidelerini kabul etmek veya bu medeniyete girmekten vazgeçmektir. Yeni Türkiye garbin iktisadî ve ilmî aynı zamanda lâik ve müsavatçı medeniyetine girmek istedikçe muaşeretinde de şu medeniyetin adabım olduğu gibi kabul etmemek mecburiyetindedir: 1 - Hiç kimseyi tasdi etmemek ve kimseye kendi vaktini israf ettirmemek. 2 - Bütün hayat ve muamelâtta ilmin tatbikatını bilâkaydüşart kabul etmek. 3 - Gayrın itikatlarına hürmet, ve kendi itikatları namına kimseyi taciz etmemek. 4 - Heryerde kadın erkek, zengin fakir, bütün insnalari müsavi muameleye tabi tutmak. Maaşeretin bu esaslar1

— 323 —

beynelmileldir, insanidir. Bunlar üzerinde pazarhketmek yalnız Türklerin değil, asrî olan hiç bir milletin eline değildir!..

Kast zihniyeti
"Kast,, Hindistan'da mevcut bir nevi cemiyettir. Kastat mensup olan bir adam diğer kasttan kız alamaz. Hatta diğer kastın yemeğini yiyemez, ecnebilerle temas edemez. Her kast diğer kastlara karşı muhasim bir vaziyettedir. Hülâsa kast kapalı bir cemiyettir. Kastın benzemediği cemiyetler bugünkü Avrupanın açık ve mütesanit cemiyetleridir. Bu avrupa cemiyetlerinde gördüğümüz şeyler kastlarda gördüğümüz şeylerin temamiyle aksidir. Onun için bir avrupalı zihniyeti gibi bir de kast zihniyeti vardır. Nsfeıl ki bir aşiret ve millet zihniyeti de vardir. Kast zihniyetinin ifade ettiği şey, millî vahdete, millî tesanüde, içtimaî mefkûreciliğe ayit bir dar kafalılıktır. Bu dar kafalılığı, ve kast zihniyetini yalnız Hindistan'daki cemiyetlerin haleti ruhiyesini ifade etmek için değil, asrî cemiyetler içinde bile bazı insanların zihniyetini bildirmek için kullanıyoruz. Kasttan bahsederken Kast zihniyeti dediğimiz gibi, bu insanlardan bahsederken de " bu adamda kast zihniyeti var! „ diyoruz. Hulâsa "kast zihniyeti„ içtimaî hayatımızda bir nevi dar hassasiyetin ve bir nevi dar zekânın alemi olmuştur. Acaba bu zihniyetin amili nedir ? Ruhiyat ilmini içtimaiyat ilmine istinat ettiren alimlere göre her hangi şekilde olursa olsun zihniyet, bir haleti uzviyeden evel bir haleti çtimaiyenin ifadesidir. Dindarlığı, taassubu, milliyet ve insaniyet mefkuresini ve bunlara göre muayyen zihniyetleri vücude getiren, insanların yaradıhşmdaki hususiyetler değil, bw insanların muhtelif hilkat ve istidatta olmalarına rağmen muhitlerinin yani ayile, meslek ve cemiyetlerinin bir ve-

— 324 — tnütebeller olan hayatı, bu hayatın fertler üzerinde yaptığı muayyen tazyiklerdir. Nitekim kastların dar zihniyetinden mes'ul olan bu cemiyetlere mensup insanların kafa tasları değil, belki içtimaî hayatlarının tarzı, içtimaî teşrihleridir. İşte zekâ, namus, vicdan, irade gibi ali melekelerin zuhur ve teşekkülü ancak muhitle, muhitin içtimaî bünyesiyle kabiliizahtır. Tavus kuşunun ayakları kadar kastın da taassubu tabiidir! Fakat bu cemiyetlerin bünyesi bir kere değişmiye başlayınca kast zihniyetide tabiatiyle yumuşar,içtimaî manasiyle dar kafalık azalır.Asrî cemiyetler bu itibarla kastlara en zıt olan cemiyetlerdir. Çünkü bunlarda müsavatçılık hâkimdir, insanla insan arasında fark gözetmemek, bütün insanları aynı hakla mücehhez bilmek asrî cemiyetlerin şanıdır. Halbuki bu cemiyetlerde bile kibarla avam, şehirli ile köylü, memurla amele, elişçisi ile fikir işçisi, siyah ile beyaz farkı yaşamaktadır. Gerçi bunlar hukuata değil, fakat itiyatlarda yaşıyor. Bunun sebebi eski cemiyet kast zihniyetine mütehammil olmıyacak derece inhilâl etmekle beraber bu zihniyeti barındıracak bazı hususî muhitlerin henüz tamamiyle mahvoimamasıdır. Servet gibi, umumî ve millî bir tahilin noksanı gibi bazı sebeplerle kast hâli, vlev artık bir surette, yine yaşamaktadır ... Bu zihniyetle yapılacak mücadelenin mebdei bizzat cemiyeti harekete getirmektir* Elimizde iki mühim vasıta vardır: Biri ordu, diğeri mekteptir. Ordu ile mektep millî kaynaşmanın birinci vasıtasıdır. Fakat terbiyeci için her iki mefhumu bütün genişliğiyle ve içtimaî hayatın zevklerine, heyecanlarına ayit olan bütün müsaadeleriyle düşünmek icap ediyor. Türkiye'ye refah ve saadet verecek mekteplerden ne kast" tedildiğini henüz anlayamadım!.. Mektepten mektebe fark vardır! Evet mektep, fakat on yedinci asırda mektep ile yirminci asırda mektep bir şey midir?! Daha ileriye gidebiliriz: Yirminci asırda her mektep mektep iştiyakımızı, mektep mefkuremizi ifade edebilir mi ?! Bakınız ben alel-

îtlâk Türkiye yeni mekteplere muhtaçtır „ demiyorum; u Türkiye içtimaî hayat icabına göre tesis edilmiş Cumhuriyet mekteplerine ve bu mektepler içerisinde bir teşebbüs ahlâkına yani iş hayatına muhtaçtır.. „ diyorum. Bu muammanın halli için evvelâ bir mimar cumhuriyet mefkuresine bunu kazandıracak içtimaî bir mektep plânını çizmelidir .„

tt

Gösteriş
Belçika, pedagoji noktayı nazarından görülmeğe değer bir memlekettir. Mekteplerinde, teceddütlere dayıma tesadüf etmek mümkündür. 325'ten sonra Bruxelles'de idim. Şehrin usulü tedris itibariyle meşhur olan bîr iptidaisini ziyaret etmiştim. Bu mektebin muallimlerinden biri, elişlerini tedrisata tatbik etmek, dersleri Amerikalıların tabiri veçhile "işleyerek öğrenmek„ usulünü kullanıyordu bu muallim, her veçhle şayanı dikkat bir zatti. Söz arasında BruXelles'de bir sene evvel açılmış olan sergiye dayir bir vakayı hikâye etti; dedi ki: "Geçen sene maarif müfettişlerinden biri mektebimi ziyarete gelmişti; benim elişi tedrisatına merak ettiğimi öğrenmiş. Talebe tarafından hazırlanmış bazı numuneleri istedi. Ve sergiye konulmak üzere bazı numuneler daha hazırlatmamı tavsiye etti,,.. Ben de çocukları çalıştırarak arzu ettiği şeyleri hazırladım. Müfettiş Efendi tekrar gelip numuneleri gördüğü zaman hoşnutsuzluğunu gizlemedi; "ben sizden daha güzel şeyler bekliyordum, bunları sergiye nasıl koyalım ? ! „ dedi ... Ben de : "efendim siz benden çocuk işi istemiştiniz ! Bu yaştaki çocuklar bunu ve bu adarım yapabiliyorlar» Filhakika bunlar sergi için ilmî veya pedagojik mevzular olabilir. Fakat arzu ettiğiniz reklamların yerini tutamazlar, dedim. Ve numuneleri vermedim. Muallimin bu samimiyeti şayanı dikkat idi. Bu vakayı dinlerken bizim

— 326 —

eski tevzii mükâfatlarda ve yeni müsamerelerde çocuklara zorla ezberletilen nutukları ve tiyatro piyeslerini hatırlıyordum !.. Bunlar ne garip, ne cebrî teşebbüslerdir İ Pariste " Butes Chaumont „ civarında bir iptidaî mektebi vardı; " mektepte sanat „ isminde bediî terbiye komitesinin himayesi altında bulunuyordu. Mektebin dıvarlan, bilhassa yemekhanesi yağlı boya çiçek tezyinatiyle örtülmüştür. Burası bir mektep avlusundan ziyade şık ve kibar bir tiyatro dekoruna benziyordu. Aynı şehrin diğer bir mahallesinde ziyaret ettiğim diğer bir mektepte, bediî terbiye namına ne yapıldığını sorduğum zaman : "Efendi mektebin badanası için kâfi tahsisat alalım da tezyinatım sonra düşünürüz! „ demişti. Bunun gibi bizim hayatımızda nice misaller vardır. Hemen bir bina cesametinde kıristal lâvhalar üzerine yazılmış yaldızlı iri yazılar, aynalarla süslenmiş lustura dükkânları, toz ve pislik içinde olmasına rağmen bu kabil tezyinatı bir türlü ihmal edemiyen lokantalar, gazinolar... Bunlar hep aynı gösteriş ve yaldızcılık kafasiyle yapılan şeylerdir. Şu hâlde hayatta ihtiyaç için yapılan ile gösteriş için yapıla» vardır. Samimî gibi cali de var, çok kerre bu cali, samimînin ve hakikînin yerini çalıyor!. Bu sırıtkan eşya, nezaketinin değil, arsızlığın eseridir. Bu, süslenmek ve güzelleşmek ihtiyacından ziyade lâubalileşmek ve zevkçe çıldırmak hâdisesine bağlanabilir. Eşyamızda, ticaretimizde, senayiimizde gördüğümüz bu riyayı, bu tereddi ve ölüm hassasını bizzat sanatimizin tarihinde bulmak mümkündür: Fatihin camiinden gelen, ikinci Beyazit Camisinin o ebedî eserinden geçen nihayet Yeni Camide "mertebeyi kusva» sini bulan türk mimarlığı, Üçüncü Ahmet devrinde çıldırmıştı. Babı Hümayun önündeki çeşmeve daha o devrin diğer çeşmeleri, bu sarhoşluğu» abideleridir!. Türk bu kadar sefih ve bu kadar hayasız, bir mimariyi bütün tarihinde görmemiştir.

.Ondan sonra gelen bütün mimarlar sanki şeytanî bir muhayyilenin kulu idiler!. mukayese. ahlâk. Bence bu şartların başlicası hakikî «vasıflar. " İçtimaî iş bölümü „ ve " Dinî hayatın ilk suretleri „ hakkında içtimaî tetkikler yaptı. . yalnız zevk için değil. Bu. Acaba tetkik. fiiliyatiyle kabul etmediği ahlâk umdelerini fikriyatla müdafaa etmek. Bilâkis. Riya da. alim ile cahili.. hem de hâli hazırda tereddi eden zevkler vardır. bir kalfanın •şahsî temayülü eseri olsun . fevkalâde gösteriş merakı da içtimaî hayatın imkânları ve zaruretleriyle izah edilebilir. riyacı eserleri izah eden riyacı devirler vardır. asrî adamla müstehase adamı tefrik edemediği bir zamanda21 . Olduğundan fazla dindar görünmek. bu sahte kerametfüruşluğun menşei acaba ferdî bir temayül. Onlar da bugün türk mimarisi namına Lehistan sanayi sergisinde sivri kemerli bir kapı üzerine bir çiçek sovanı oturtan Leh kalfaları gibi. Bir içtimaiyatçı da bu görünmek merakının. tezyinatta anarşinin bütün tecrübelerini yaptılar. Kemerde. yaşayış için de böyledir. snuayyen ve kafi fikirleri olmamasıdır. Bunlar da bir nevi riyakârlık. sütunda. soysusluğûn. bunlar da her riyakârlık gibi. türk zevkine yabancı idiler !. fakat hiç zanetmiyorum ve kabul edemiyorum ki. Durkheim " İntihar. Bir sual: bu riya. . ilim. saçakta. samimî küvetler hakkında cemiyetin henüz vazıh. . ve istikra usulüne v •müracaat etmeksizin riya psikolojisinin mantıkî şartlarını tahmin edemez miyiz ? . bu sahte vakarların içtimaî tetkikini yapabilir.. ilim simsarlığı yapmak . samimî ve hakikî hayatın düşmanlarıdır. kubbede.. bir Üçüncü Ahmet devrinin sanatinde görülen çılgınlık bir mimarın. Hülâsa hem tarihte tereddi etmiş devirler. Yani cemiyet şarlatan ile ciddiyi. çirkinliğin. cümleyi asabiyenin bir icabı ve hususiyeti midir ? Bence her içtimaî hâdise de olduğu gibi bunda da ferdin hissesini ayırmalı. Fakat teşebbüs güç • e yorucudur. samimî ile riyakarı. Riya da tassup veya mübalâtsizhk gibi içtimaî hâdiselerden biridir.

bu fikrin hürriyetini. karısını öldürenler ! . felsefe ile. Asrî adam ise. dersle. Bu suretle gösteriş. Filvaki milletler büyük devirler nihayetinde " adam „ mefhumlarını değiştirirler: Rönesansm adam mefkuresi ne eski hakim. evvelâ muhatabınızın dediği vukuat oluyor mu ? . cinayetler. büsbütün başka vasıfları hayizdir. hemşiresini. Cemiyetler böyle adam mefkurelerini değiştirdikçe seciyelerin teşekkülünde bir çok zararlı tecrübeler oluyor. tenkitle. ihtikârdan kurtarmanın başka vasıtası yoktur ! . hülâsa bütün vasıtalarla temin etmektir. intiharlar çoğalıyor ve muhtelif şekillerde oluyor. iş ve kıymet yerine geçiyor! Bu sahte hayattan kurtulmak için yegâne çare " eski ve müstehase adam „ fikriyle mücadele. " Ticaret âleminde olduğu gibi. ilmin.. babasını. fakat bütün bu vukuat ahlâkın sukut ettiğine ilmen delâlet eder mi etmez mi ? . Hakikî seciyeler yerine yalancıları teşekkül ediyor. . mazide ferdin . her yerde işüişret.'dur. içtimaiyatın size temin edebildiği bir selâhiyetle ve meseleyi afakî bir tarzda mütalâa ederek diyorsunuz ki: " kerçi cemiyette büyük bir buhran var. Aynı adam on sekizinci asırda " faziletkâr ve hassas „ sifatleriyle tecelli ediyor. sokaklarda kadınlara tecavüz. . Parodi'nin dediği gibi "Honnete homme. Siz düşünüyorsunuz. hakikî mataları temyiz „ . fakat bir kerre maziye bakalım. ne de Kurunu Vüstanın dindarıdır. Hayır. Evet oluyor.. ruh âleminde de sahte mataları teşhir. " yeni ve asrî adam „ fi rine mümkün olduğu kadar vuzuh vermek. Gayzm mantıki Muhatabınız diyor ki : " ahlâk sukut etti. . „ . içtimaî hayatı. tamamiyetini. Bu.- 328 - dır ki bu nevi " seciye yalanları „ zuhur ediyor ve muhite kendisini besletebilir! . edebiyatla.

Sonra yine ilâve ediyorsunuz ki: ahlâktan kastınız nedir ? Yemek. Bütün bu suallerin cevaplarını afakî bir surette veriyorsunuz ve münakaşanıza mevcut ve muayyen sedalarla devam etmek istiyorsunuz.. Bir diğeriyle medeniyet mübahasesine girişiyorsunuz. . „ Nihayet kâinatı hep kanlı gören bu bedbinle münakaşadan vaz geçiyor. Siz diyorsunuz ki: " aman ne güzel şey. . hayır. değil mi ? „ Muhatabınız Aavrupahlaşmak aleyhindedir.— 329 — tabi olduğu gayrı insanî kayıtların derecesine. fakat muhatabınız aynı noktaya geliyor ve diyor ki: " Avrupa medeniyeti sahtedir ! Şarkın kendine mahsus bir medeniyeti vardır. mazide çocukların. şu şekil veya kıyafette sokağa çıkmak. • Fakat beyhude zahmet! Çünkü muhatabınız İsrar ediyor. " Avrupalılaşmak lâzım mı. sukutu ahlâk müthiştir! Ben de bu memleketin öz evladı. Bunlar da hep ahlâk mevzular imidir ? ! .. . bu medeniyetsiz yaşanmıyacağını ispat ediyorsunuz... Diğer bir muhatabınız Avrupalılaşmak taraftarıdır. gençlerin her yerde maruz kaldığı tecavüzlerin şekline bakalım.. Mazide fert bir derece hür ve muhterem idi. bu günkü hürriyetin ve bu günkü kudsiyetinin derecesi nedir ?. Bunsuz. Hep bunları tetkik ve mukayese ettikten sonra hükhmedebiliriz ki memlekette ahlâk sukut etmiş veya etmemiştir. bir vatanperveri değil miyim ?! Size o selâhiyet ve bu hisle tekrar ediyorum ki: heyeti içtimaiyemizin vaziyeti vahimdir!. Nihayet meyus görünüyorsunuz . Memleket müthiş bir uçuruma sürükleniyor ! . fakat şunun bir de tatbikatını gösterseniz ! „ . siz ne söylerseniz o yine aynı şeyi tekrar ediyor : " hayır. ve susuyorsunuz. Siz kendi kendinize yegane tedbir olarak " Avrupalılık nedir ? Avrupalılaşmak nedir ? Biz ne için Avrupahlaşmallyız ? Biz nasıl Avrupahlaşırız ? . içmek.. Nafile! Muhatabınız hep sözlerinizi cerhe çalışıyor. Siz bu lüzumu ispata çalışlyorsunnz. baloya gitmek veya gitmemek.. fena taraflarını bırakmak ! „ .. gezmek.. fakat bazı şartlarla: " Avrupa medeniyetinin eyi taraflarını almak..

Muhatabınız eski hükümet nazırı ise " ben bunları filân tarihte tatbika başlamıştım ! „ diyor. Nihayet Arabistan ve Kafkasya seferlerini sayıp döküyor. . Harbi Umuminin ilânından başlıyor : " hata ! „ diyor. herkesin kıyafetine. Eğer aynı zat kıskanç bîr komiteci ise „ bu neticeler zaten bizim eserimizdir ! „ diyor. Eğer mutaassıp bir dindar ise: "jyokdan hiç bir şey var olmaz ki devlet halkedilsin !. iktisadî teşkilât davasıdır. Diyorsunuz ki: " bu nasıl şey ? ! Medeniyeti bir hürriyettir diye alırken bir okadar da istipdat mı getirelim ? ! „ . hürriyet. Harekâtı MiUiyenin tarihi. Beyhude zahmet! Çünkü bütün münakaşaların umumî neticesi ya medeniyeti istipdatla birlikte kabul etmek ve yahut hiç bir şey kabul etmemek!.. Hayır. his ve ihtirastır. . o derecede ki sanki olmasa da olurdu !.. Hülâsa bir diğeri tenzilât yapa yapa Türk halaskarını da alelade bir mümessil. Muhatap mütekait bir sefir ise " ben bu istikbali İspanya'da iken sezmiştim ! „ diyor. asrî irfan. sefahetleri. harekâtına. muaşeretine karışılacak !. taşkınlıkları.. Muhatabınız size ta bidayetten. seyrüseferine. Nihayet siz şaşırıyorsunuz ve münakaşadan vaz geçip soruyorsunuz.. bunun için zabita kuvvetine selâhiyet verilecek. Şimdi bütün bu muhakemeve münakaşaları idare eden kuvvet nedir ? Akıl ve ilim melekesi ve hakikat hissi midir ? . En nihayet mütareke ve işgal hâdiseleri . Millet Meclisinin teessüsü.Muhatabınız tatbikatını gösteriyor : Avrupa medeniyeitni alacaksınız fakat israfları. Nihayet Türklerin mukaddes ve ebedî davasını açıyorsunuz: Bu dava istiklâl. coşkunlukları girmiyecek. bermütad EnVer ve Cemal Paşalar birer klişe gibi geçip gidiyorlar. kuru bir hayal hâline getiriyor. bütün bu muhakeme ve münakaşaları idare eden yegane kuvvet. saltanatın ilgası Cumhuriyetin ilânı muhatabınız her birinin etrafında dudak büküyor. Bazan yüksek perdeden takdir de ederken bazan da alelade tezyif ediyor.„ diyor. dolaşıyor. .

" benim olan bu heyecanı. sadece bir hissin telkini. medeniyetin fenalıklarından Türk halaskarlarının menfi rolünden bahseden adam hakikati hâlde hakikat aşikı bir mütefekkir değil. mugalâtalar o hissin teşhiri. medeniyyetten. bir his mantığıdır. bir ihtirasın teşriidir. O hâlde münakaşa mevkiinde olan bütün idare. yoksa kendi hakikâtini zorla bana kabul mü ettirmek istiyor ? „. tezahürü ve ispâh değildir. sema gib. Bu gayz istediği kadar makul. inkılâptan. ne de hakikate hizmettir. bir akıl mantığı değil. tarihî hakikatler. aynı şeydir. îttilâfçilar. teyidi ve müdafaası içindir. Filhakika hissin mantığını aklın mantığından ayıran asıl fark.. fakat bu hissesinin. gayzın kendisidir. Muhatabınızın gayesi zekâsının sıhhat ve katiyetle istimali değil. Onun için muhatabınızın kullandığı mantık. Güneş gibi. Ve bu gayz inkılâba müteveccihtir. dediğimiz şeyler İttihatçılar. Muhatabınız " acaba hakikat nedir ? „ diye etrafını araştırmıyor. tenzilât!.. Bütün o muhakemeler. Çünkü ahlâk medeniyet. yeni bir hakikatin keşfi. değilml ki neticesi inkılâptan tenzilâtdir. Hakikati hâlde bu adamların yalnız bir gayzı vardır. dünyanın yuvarlak olması gibi ispat ve kabul edile- . sadece tenzilâttır! Hürriyyetten. terbiye ve mektep adamları için varit olan şu sualin cevabı verilmesi lâzım geliyor: a muhatabım bir akü mantığı mı yapıyor. asrîlik. akıl mantıkında hükümlerin muhakemelerden sonra verilmesi. ihtirasın zebunu bir bedbahttır! Bu adamın yapmak istediğine ilme. mutedil ve vatanperverane renklerle boyansın. hissin mantığında hükmün evvelden verilmiş olmasıdır. siyaset. bir his mantığı mı ? Ve muhatabım benimle beraber hakikat aramıya mı çıkıyor.— 331 _ Muhatabınızın aradığı şey. bü ihtirası nasıl teyit edeyim ? „ diye çalışıyor !. dinîler veya gayrı dinîler tarafından ihtira edilmiş klişeler değil. O ahlâkın sukutundan. Ancak bu sualin cevabını verdikten sonradır ki işe başlıyabilirsiniz. bu ihtirasının sadece masuniyetidir. ezelî tekevvünün merhaleleridir.

ruhun gayrı meşur nahiyetlerinde olan haletlerdir ve çok kere marazı şekilde tecelli ederler 2. istiklâl. Bunun için. ikincisi zekâsı hürriyet. Binaenaley inkilâbı tehdit eden herşey. Bence hiç. mani olan bütün madî veya manevî neviden engelleri kaldırmak lâzımdır. cumhuriyet ve asrîlik mantıkiyle meşbu yeni nesli doğrudan doğruya vücude getirmektir. inkilâptan tenzilât yapan herşey inkılâbın bizzat düşmanı sayılmalıdır. itidal kisvesi içinde ki inkılâp gayzını katiyetle teşhis edelim. İşte her devirde inkılâpçıların istinatgahı yalnız bu iki şeydir. Bir inkılâp kendini yiyen ve yutmak istiyen bütün şeytanî kuvvetleri mahvederek inkişaf edebilir.- 332 - bilir. Bir inkılâp kendini münakaşa ede ede tessüs edemez. fakat bu neticeyi bizzat kendi yaratıcı faaliyetyile istihsal etmektir. İçtimaî iradenin mantığı selâmet ve seadetini mücerredata terki nefs etmek değil. Binaenaleyh akıl ve muhakeme tarikiyle İslahlarına imkân yoktur. sıfırdır !. ihtiraslar bir fikir ve muhakeme ile tadil ve tağyir edilebilecek kadar sathî mevcutlar değildirler. Biri inkılâba hadim içtimaî teşkilât. İçtimaî iradenin mantığı da içtimaî bir mantıktır. ret ve inkârda edilebilir.. Bunlar haicinde istinatgah ve kuvvet aramak dalâlettir. Münakaşaya dahil olan bir inkılâp intihara mecburdur. diğeri inkılâba göre bir terbiye ve tedrisdir. hürriyet. İlim. Fakat bütün bu münakaşaların hayat için amelî fayidesi nedir ? . Fakat inkâr için batıl bir itikat gibi tefekküre müdahale eden hissî bir amil mevcut olmalıdır. Diğer cihetten bir inkılâp kuru ve mücerret bir mantığın neticesi değildir. hakikat. asrî ve dünyevî bir irfan umdelerinin hürriyet ve tamamiyetlerini bütün müessiselerde temin etmektir. Binaenaleyh iki fikir adamı arasında bu hakikatlerin münakaşası bu mahiyette olamaz. Çünkü bu gibi hisler. Bu da iki suretle: bir kere " istiklâl. münakaşa olsa olsa akim tenvir edemediği karanlık noktalar üzerinde yapılabilir. cumhuriyet. . hak. . İnkılâbı doğuran içtimaî iradedir. Bunlar kökleri itiyatlarda.

Tezyif âcizlerin içkisidir
Arkadaşlarımdan biri bir gün " döşeme mevzuubahs olunca medeniyet parkedir „ demişti. Bu söz benim zihnimde yer etmiştir. Yine zihnimde yer eden vakalardan biri de bir Alman kadınının İstanbul'da bir evde tahta kurularına karşı açtığı mücadeledir. Bu kadın vatanında ve şehirinde mevcut ve malûm olmıyan bu fena kokolu haşaratın döşeme altından ve tavan üzerinden döküldüğünü görünce dayanamamış, kollarını sıvamış, başına bez sarmış, sabaha kadar deliği deşiği gazlamıştı. Bir Avrupalının tahta kurularına karşı açtığı bu on iki saatlik kanlı mücadelenin hatırası bende çok kuvetlidir . . . Ben şerefli adam hatırasında temiz derili bir insan bulurum. Bendeki duygulu adam hayalinde şık bir insan gizlidir. Ne temizliği, ne şıklığı, ne de parkeyi medeniyetten, hür ve temiz yaşamak iradesinden ayıramam. Fakat bir gün Zeynep Hanım konağının bahçesindeki ballı babalarla aylandoz ağaçlarım yoldurduğum zaman " zalim, meyva ağaçlarını kestirdi! „ dediler. Yine bir gün Yıldız, Sarayın'da, çürümüye mahkûm elli bin cilt kitabı taş bir binaya yerleşdirttiğim zaman " kütüphane değil, anbar yaptı! „ dediler. Yine bir gün altı mermer, üstü çini, dıvarları kârgir her tarafı aydınlık ve temiz bir eczacı ve dişçi mektebi hazırlattığım zaman "mektebi ahıra soktu! „ dediler. Yine bir gün kolundan kurşunla vurulmuş Darülfünun gencinin " bu, haksızlığı tecviz edermisiniz ? „ sualine karşı hayır oğlum ben haksızlığı tecviz etmem didiğim zaman, bak Darülfünun Eemini talebeyi ihtilâle teşvik ediyor ! dediler. Yine bir gün zevki bediî sahibi bir arkaaşm hediye ettiği al renkli bir ipek mendili ceketimin yan cebine koyduğum zaman " bu nedir, neye delâlet eder ? ! „ dedüer... Şimdi bütün bu memnuniyetsizliklerin ve bütün bu hü-

— 334 —

cumların sebebini soran genç muharrir ! Türk milletinin İstiklâl ve hüriyetini iade edenler de dahi dahil olduğu hâlde tarihte tek bir adam göster ki bütün ammenin muhabbetine mazhar olmuş olsun! Yine bana tek bir müessise göster ki eyilik ve güzellik numunesi olarak hatırası müebbet kalsın.. Tezyif âcizlerin içkisidir. Bir müddet için başı döndürür. İşte yavrum ben hasta değilim, onlar sarhoşturlar. .

İçtimaî mesleklerin adisi olur mu?
Bundan on iki esne evvl hususî bir mektebin salununda sanayi mektepleri ve sanayi tedrisatı hakkmta umumî bir konferans veriyordum. Bu konferansta işçinin içtimaî mevkiinden, işin şeref ve haysiyetinden bir hayli bahsettim. Konferans bitince Mektebi Sanayi elbisesini taşıyan iki, üç genç yanıma yaklaştı ; " size bazı şeyler söylemek istiyoruz „ dediler. Bu gençlerle bir müddet konuştuk. İtiraf ettiler ki o güne kadar sanayiin manevî hayatla, bir cemiyetin şeref ve istiklâliyle münasibetine, işçinin içtimaî mevkiine, işin millî hayattaki yaratıcı kudretine dayir tek süz işitmemiştiierdir... Yine bu gençler dediler ki " biz son sınıf talebesiyiz, yesîmizden hemen hemen mektebimizi terketmek üzereydik.Çünkü cemiyet içinde kendimize bir mevki bulamıyorduk. Fakat sizin sözleriniz bizi çok sarstı, gözlerimin önünde mesleğimiz için yeni bir ufuk açıldı. Şimdi biz ne yapmalıyız ? Özlediğimiz gayelere nasıl irişmeliyiz ? . . . „ . Bu gençlere ilk tavsiyem, ne olursa olsun mekteplerini terketmemeleri oldu. Filvaki şahadetnamelerini aldıktan sonra her biri bir suretle, tahsillerinde devam ettiler. Bunlardan biri İsviçre'de elektrik mühendisliği tahsilinin bütün derecelerini ve sitajlarım gördükten sonra memlekete avdet etti.

Eİyem Vekâletlerden birinin heyeti f emayesinde azadır. Zannederim ki bu, Türkiye'de çalışan genç mühendislerin en kuvetlilerinden biridir. Şu gençlerin ruhuna bedbinliği yerleştiren mekteptir denilemez. Bir mektep kendi gayeleri aleyhine nasıl çevrilebilir ?! Gerçi sanayi mekteplerinin bu itibar ile lüzumu kadar mefkureci olduğunu da kabul •edemiyorum. Türkiye'de mevcut sanayi mekteplerinin bir kısmını reyelayn gördüm ve etraflıca tetkik ettim. Bu eylerde genç işçilerin içtimaî duygularım, meslekî aşkını besliyecek ne ahlâkî bir tesanüt teşkilâtına ne de bediî bir ayine, hatta ne de mesleğin kudsî duygularını temsil edecek bir armaya, bir remze tesadüf edemedim!.. istanbul Mektebi Sanayiini bundan on sene evvel mükerreren ziyaret ettiğimiz zaman bu cinsten olarak bütün gördüğüm varlık - hatırımda kalan doğru ise - demirhanenin kapısı üzerine asılmış olan bir sanayi armasından ibaretti. Bu arma da merhum Ebüzziya Tevfi'ğin müdürlük zamanına ayit bulunuyordu. Remizler, armalar, bayraklar, ayinler, zümrevî duyguların madî tecellileridir. Bunlar bir müssisenin hayatında zuhur etmemiş ise bizzat duygularının henüz canlanmamış, küvetle memiş olduğunu kabul etmemek lâzım gelir. Acaba bizde sanayi mektepleri Türk sanayiinin asrîleşmesi ihtiyaçlariyle tesis edilmiş hakikî tekâmül müessiseleri midr ? .. Bu sualin cevabını ancak ilk müssiselerinin iradesinde bulmak mümküdür .... Bizde sanayi mektepleri her hangi bir gaye ile tesis edilmiş olurlarsa olsunlar, bir kerre tessüs ettikten sonra acaba asrî ihtiyaçlara tekabül etmişler midir ? Bunun cevabını da ancak mezunlarının cemiyet içindeki muvaffakiyetleri tayin edebilir. Her hâlde benim bildiğim mühim bir hakikat varsa o da şudur: Bütün inkılâplara rağmen, halkın dememeli, bir nevi güzidelerin demeli - tahteşşuurunda yaşıyan sanayi düşmanı bir takım yanlış itikatlar, hurafeler vardır. Demircilik, marangozluk, taşçılık... bütün bunlr o itikatlar

— 336 — nazarında adi, sefil ve hasis işler gibi görülmektedir. Muhitin bir kısmı bu menfi ve düşman hükümlerle, meşbu bir hâldedir. Fransa'da Jules Ferry umumî, meccani ve lâyık bir devlet maarifinin temellerini kurarken mekteplere tarih, coğrafya dersleriyle birlikte marangozluk, demircilik, çamur.. dsrslerinin de girmesini istiyordu. " Ancak o zaman Fransız mekteplerine millet mektebi diyebilirim „ diyordu... Hayatımızın haricî düşmanlarını hep attık. Fakat hayatımızın dahilî düşmanlariyle mücadeleden vazgeçmemeliyiz, işçiyi, işi, iş mektebini, iş mefkuresini tenzil eden, tezlil eden her şey kendine mahsus silâhlarla iş cemiyeti tarafından mahvedilmelidir. Zaten demokrat olad Türk halkının iktisadî müessiselerine karşı çevrilen hakaret ve istihfaf nazarları körletilmelidir. Bunun için takip edeceğimiz terbiye siyaseti gayet basittir : Her şeyden evvel iş ruhunu ve iş dehasını besliyen mektepleri maddî ve amelî oldukları kadar, hatta olduklarından daha ziyade menevî ve harsî müessiseler hâline getirmek, sanatkâra yalnız meslekî tekniklere değil, manevî kıymetleriyle de aşılmak.. Bazı dersler, konferanslar, ilmî, ahlâkî, millî vesilelerle yapılan dahilî içtimalar, bediî ayinler, bütün bunlar vasıtasiyle genç Türk işçisinin ruhunda aynı zamanda millî, meslekî ve insanî mefkureyi tesis etmek, sonra Türk işçisini hiç bir sınlf farkı düşünmeksizin vatandaş mevkiine, zeki, vakur, temiz, hatta şık bir vatandaş hâline getirmek. Cuma günü şehirde gezerken diğerlerinden medeniyet, zekâ ve şeref itibariyle hiç bir suretle ayırt edilemiyen bir vatandaş yetiştirmek. Sanayi mekteplerini misal verdim. Çünkü bunlar en ey i tanınmış olan meslek müessiseler dir. Bugün bu mülâhazaları dıvarcılara, nakkaşlara, garsonlara, şoförlere, dülgerlere tatbik etmek neden cayiz ve mümkün olmasın ?. Bunlardan hiç biri avukatlıktan, şairlikten, diplomatlıktan daha aşağı, daha kıymetsiz faaliyetler değildir. Hepsi ma-

demki içtimaî mesleklerdir, içtima! mesleklerin adisi, bayağısı yoktur. İnsanları eli çekiç ve orak tuttuğu için içtimaî haklarından mahrum eden, örs ve önlüğü tahkir eden devir mazide gömülüdür. İçtimaî bîr mesleğin kötüsü olmaz. Meslekdaşlar arasında fenaları bulunabilir. Fakat bu kabahat ferdindir. Türk inkilâbinm müsavat ve adalet temelleri üzerinde yeni işçinin terbiye binasını kurmak için dikkat edilecek mühim nokta bu binanın yalnız ilim ve teknik harciyle yapılması değil, mefkure ve heycanla da işlenmesidir...

îstirap çekenler için
Bundan üç sene evvel Tıp Fakültesinin teşrihhanesini ziyaret ediyordum. Şimdi Darülfünun Emini elan Nurettin B. beni teşrihhanenin içinden, içinden kol ve bacak fırlayan ölü havuzlan arasından geçirerek üzerinde yine kol ve bacak parçaları dolu bir masanın başında çalışmakta olan sarıca benizli bir zatin yanına götürdü: — Teşrih muallimi İsmail Hakkı B. ... dedi. Ben İsmail Hakkı Beyi ilk defa orada, teşrihhanede tanıdım. O tarihten sonra İsmail Hakkı Beyin en samimî bir dostu olmuştum. İsmail Hakkı Beyi burada tavsif edecek değilim. Yalnız pek şayanı dikkat bir iki vasfını söylemek istiyorum. Bu adamda büyük bir sükûnet ve tevazu içine gömülmüş büyük bir nefsine itimat hassası vardı. Bu hassa onu zannederim ki teşrihi malûmatı en büyük dikkat ve kat'iyetle zabt ve tasarruf edebilen bir insan kudretine mazhar etmişti. İsmail Hakkı B. aynı zamanda itimat ettiği bu nefsinden büsbütün feragat etmek hassasını da taşıyordu. Bu hassa da onu bir teşrih muallimi vaziyetinden çıkarıp büyük bir vatanperverin marazı derecede şidetli hasasiyetiyle yaşatıyordu. İşte böyle tanıdığım teşrih muallim ile son defa An-

— 338 — kara'ya giderken Çamhca'da büyük fıstık ağacının altında diğer Darülfünun arkadaşlariyle birlikte görüşmüştük. On beş gün sonra istanbul'a avdet edip te memnun olacağı bir haberi kendisine vermek istediğimiz zaman öldüğünü haber aldık... Garessiz ve hesapsızca sevilen .bir adamın ölümü ne olduğunu ancak bu acı tecrübeyi yapanlar bilir ... Fakat daha acıklı bir şey: bu hep kendisine itimat eden fakat hep kendisinden başkaları için çalışan adamın haksız ölümüyle beraber yetim kalan çocukları idi. Bu çocuklar için Darülfünun hasasiyetîni gösterdi. Yetimlerin himayesini Maarif Vekilinden ehmiyetle rica etti. Türkiye'de kim bilir kaç mektep hocası için aynı akıbet mukadderdir. Kadavra, mikrop, kesik kol, bacak arasında geçen iztiraph bir hayat günün birinde de apansız ve saygısız bir ölüm, arkasından yıkılan bir ayile, ve bu ayilenin mükâfat namına iztiraba kavuşan fertleri.. Bu meşum akıbetten mesul olan kim dir? Ölen mi ? ! O teşrih öğretmiş, teşrih öğretmiş, " git dinlen, öleceksin!..,, dedikleri zamanda "bırakınız teşrihhanemde öleyim ?!„ demiş ve ölmüş.. Kabahat, para biriktirmemesi mi? Para sahibi olmaması bir kabahat im ?.. Kabahat ölümde mi ? Fakat o ezelî bir şeamet yahut bir seadettir. Onun hesabı, mantığı, hele hiç bir adaleti yoktur ki... Yine kabahat kimde, çocuklarında mı ? . . Belki onlarda olacaktı... Eğer tahsillerini bitirmiş, tekmil etmiş olsalardı. Fakat hayır, bunlarda henüz çocuk . . . O hâlde kabahat hükümette mi ?! Fakat bu uzvun da muayyen faaliyetleri vardır, hükümet bütün felâketleri tamir eden mutlak bir adalet müessisesi midir ?.. Şu veya bu yetimi himaye etsin, bütün Türk yetimlerini nasıl kurtaracak ?.. Bu zümrede nihayet bütçesiyle mukayyettir. Görüyorsunuz ki bileğinin kuvveti ile yaşıyan ve ayile denilen müessisenin cayiz değil. Bir ana ölümü her saadeti ölümü her istikbale nihayet veriyor... ve gözünün nuru kuvvetine inanmak bozuyor, bir baba Namusluca yaşman

— 339 — ferdî bir hayat adama dayima servet temin etmiyor. O zaman tek müessise, tek istinatgah kalıyor. Biz öldükten sonra çocuklarımızı teslim edebileceğimiz tek zümre... Bu şüphesiz meslektir. Bu meslek ki biz onun haysiyetinin, şerefinin bir parçası, .varlığının bir zerresiyiz. O, yıkılan ve bu dünyadan giden meslekdaşlann çocuklarını maddî, manevî himaye etmekle mükelleftir. Yazık hocalık gibi meslekî tesanüdün icaplarını sonuna kadar götüremiyen, babalarını daha diri iken ölülerin yanma sokan, öldükten sonra da çocuklarını parasız pulsuz bırakan, yetimlere kucağını açamıyan mesleklere... Bu meslekler bizi niçin bu tehlikiye atıyorlar?!-

Tasarruf fikrinin ahlâkî mahiyeti
Geçenlerde Galatasaray Lisesinde yapılan tasarzuf sandığı teşkilâtı mühim bir vaka olarak gazetelere aksetti. Bu telâkki çok tabiîdir. Ancak bu mektep tarafından gösterilen örneğin diğerleri tarafından ne suretle kabul edildiğini bilmiyoruz. Böyle bir teşkilât sade fikirle ve sözle takdir edilecek her hangi eyi bir şey midir, yoksa ehemiyeti büyük olan bir teşebbüs müdür?..Bu bapta herkesin ne düşündüğünü bilmiyorum. Yalnız bildiğim bir cihet varsa o da bazı memleketlerde ciddi ve sağlam, taşkilâta malik olan bu tasarruf teşebbüsünün henüz mekteplerimize girmediğidir. Tasarrufun bu büyük ehmiyeti ne olabilir ? Bunu takdir etmek için her şeyden evvel tasarruf vakasının ferdin çalışması ve ferdin kazanması ile değil, cemiyetin idaresi ve iktisadı ile münasibetini düşünmek mecburiyetindeyiz. Bizim kafamızda tasarruf fikri bu geniş cemiyet çerçevesi içine yerleşmiş bir fikir değildir Hep israftan kaçınmak, paramızı eyi idare ötmek isteriz ; fakat hemen dayima bir endişe ile : ferdî menfaat. Fakat fertleri tasarruf eden bir

idareye teşvik edilirdi. Fransız mektebine girildiği zaman bu millî itiyadın mektep teşkilâtını bulmak mümkündür.- 340 — cemiyette fertleri tasarruf etmiyen bir cemiyet müsavi midir? Cemiyetler arasında harp. Çocuklar mütemadiyen tasarrufa.. Alman para emniyet sandığına gidip yatacak ve çocuk mektepten çıkdığı zaman eline fayiziyle birlikte ve ihmal edilem'yecek olan bir yekûn geçecektir. pansiyonun sahibi olan kadındı. Her cumartesi günü Sein Darülmuallimini tatbikat mektebinin müdürü tarafından teneffüs bitip sınıflara girileceği sırada gayet açık. Kutunun içerisine üç kibriti koyan. Her talebe meselâ pazartesi günü getireceği bir miktar parayı sınıfın mürebbisine verecek mukabilinde lâzım gelen kayıt yapılacaktır. işte bir vaka : Paris'te bulunduğum sırada Auteuil semtinde Boulevard £xelmans'ta bir Fransiz ayilesinin pansiyoneri idim. Her defasında hizmetçi bir kutu kibrit ile gelir. kendini mahrum etmek. gayet kat'i ve kısa bir nutuk söylenirdi. Hizmetçiden kibrit isterdik. Fransız mekteplerinde " Caisse d'6pargne „ denilen tasarruf teşkilâtı vardır. Tasarrufun zekâsı izah edilirdi. fakat içinden yalnız üç tane kiprit çıkarırdı. Bu teşkilâtın ferdî kazanç neticesini gözlemiyerek içtimaî tesanüd neticesine varması büsbütün ahlâkî bir mahiyet gös- . Şu hâide Türk çocuğu bu itiyatları işliyen bir muhit içinde yetişmelidir. „ manasında almamalıdır. bu pek bedihîdir. Tasarruf fikrini " medenî ihtiyaçlara karşı susmak. Fransa birinci derecede tasarrufçu bir memlekettir. Bence salim ve hakiki bir tasarruf muayyen bir hars ve muayyen bir medeniyet taşıyan içtimaî adamın müsmir ihtimaller karşısında müsmir olmıyan ihtimalleri terketmesidir. iktisadî rekabet ve hayat mübarezesi olduğu hâlde parayı israf eden bir millet parasını idare eden bir milletle müsavi olamaz. iptidaî ve kısır bir hayat yaşamak. Benim gördüğüm ve tanıdığım bütün Fransızların seciyesi bu itiyatla yoğrulmuştur.

. Bu. hem Türkçede hem de Fransızçada üstattır.„ demişti.terir. Yalnız şiddetle itiraz edebileceğim nokta Türkçe olmiyan terkipleriydi. Tahakküm var mı ? Bu hafta Hippolyte Taine'in "sanat tarihi. Açlar ölürken tokların şişmesinde ne ferdî. analarının fukara olmasından ibarettir! Bunlar arasında üstü başı yırtık ve kitap almaktan âciz olan zevkli ve ahlâklı çocuklar da vardır. muvaffakiyetine sarfetmek kudretini taşıyan reşitler hâline getirmelidir. „ tarzında düşünen " sahibi iradet! . giyinmekte az çok müsavatçı. cemiyetteki mevkiiyle kuvvetli ve şerefli geçinen çocuklar da dahil olduğu hâlde yemekte. Tür çocuğunu parasının kıymetini bilen ve fazlaları muhtaç vatandaşların hayatına. ne de içtimaî bir hayır yoktur. Ve bu bakanların hiç bir kabahatlari yoktur. mektebin işidir. .. Fakat bütün mesele Türk çocuğuna sokağa atarcasına harcettiği kuruşu kendi gibi çucuklarm kanı ve canı için vermeyi öğretmektir. . O da " Cemler ve terkipler Türkçe olsun. Cemiyetlerin vicdanı artık " para benim değil mi ? İstersem sokağa atarım ! .. Ben de öyle demiştim.'Ierin israfına tahammül edemez bir hâle gelmiştir. içmekte. Tercümenin sahibi. Butun kabahatleri babalarının. Bu terkipler daha benim gibi bu tercümeyi okomuş olan bir arkadaşımın da nazar dikkatini celbetmişti.. En ufak bir fedakârlıkla mektebi parasîyle. hakkındaki eserinin bir tercümesini okudum. hür bir cemiyet hâline girmek mümkündür. Mektep tarihimizde Hilâliahmer Cemiyettnin vücude getirdiği meccani gıda teşkilâtı kadar insanî ve onun kadar ahlâkî bir teşebbüs hatirhyamıyorum. Mektepte yiyenlerin yanında bakanlar da yardır. Sarfiyatın da ahlâkî bir hududu vardır.

. Lisana tahakküme hakkımız var mı ? ! Kıyafete tahakküme hakkımız var mi ? ! „ İmlâya tahakküme hakkımız var mı ? ! „ diyorum. fakat mutlaka başka menfi bir unsur var ki onu hayırlı. Demek istiyorum ki terbiye çocuğu kendi kendine bırakmakla olmuyor. Ancak bir reşidin. Şimdi bu "tahakküm „ kelimesi beni hakikaten düşündürüyor. üslûbunun telkininden başka bir şey değildir. Hulâsa tahakküm alelitlâk haricî bir kuvvetin fiil ve tesiri gibi anlaşıldıkça hep kabul edilemiyecek hükümlere. Fakat her şeyden evvel bu " tahakküm „ kelimesini anlamak istiyorum. Bu ağacın gövdesinde zannediyorum. ile kasttettiğimiz mana nedir?. ve herkesin hürmet ettiği bu zat te " lisana tahakküm etmiye hakkımız var mı ? ! „ diyordu.. Eğer böyle ise bir çok işlerimiz tehakküm işidir : Başta terbiye . Tahakküm fikrinde bu haricîlik olsun. topraktan aldığı ve senelerce taşıyarak yukarıya kaldırdığı büyük bir taş parçası vardır. " Tahakküm „ ile " tecebbür „'ile. neticelere bizi sevkediyor. Çünkü ustadm yaptığı şey. kümün eseridir.. Eğer böyle ise meselâ bir sanatin tahsili de tahakküm eseri oluyor. . Acaba tahakküm kelimesinin yukarıki cümlelerde ifade ettiği mana nedir ? " Haricî bir kuvvetini fiil ve tesiri „ midir?. Eğer öyle ise hatta hava. bir büyüğün tahakkümü ile oluyor. su da bir tahamkküm ifade ediyor. Fikrimi ancak bir misalle açık söyliyebilirim t Gülhane Parkının kapısunda kökünün etrafı kaldırımla çevrilmiş . zarurî olan bütün haricî tesirlerden ayn. ziya. Bu taş» . Çünkü orijinal bir hayatı olan ağacın.gayet bübük bir ağaç vardır.. Çünkü terbiye ancak bir nevi tahak. .. insanın varlığı da bu haricî kuvvetlere karşı itaat edici bir vaziyette kalmıya mahkûmdur . talebesine karşı bir " nümunei ekmel „ olan mektebinin... " istipdat..— 342 — Fakat mübahasemize vâkıf olan diğer bir arkadaşımız. merdut bir şey olarak tespit ediyor» O nedir ? . Zihnim hayh karışıyor ve bir müddet işin içinden çıkamıyorum.

cemiyetindir. inzibat. gibi manevî sultalara.. taş gibi maddî kuvvetlere maruz kalabilir. İşte haricî bir kuvvetin canlı bir mevcutla alâkasını muhakeme edebilmek için mutlaka bu tekâmül fikrini karıştırmıya muhtacız. emir.. terbiye. Kökleri taşlara. bu tekâmüle yardım etmek bile bir nevi tahakküm ve tasallut değil mi idi ? !. Şunun için ki iki vaziyet arasında büyük ve esaslı bir fark vardır : Gövdesinde kaya parçasını taşıyan ağaç. terbiye. Fakat insan bahsinde asla!. idare... Ağacın kökleri bu taşın eriyebilen kısımlarını yer içer ! . tahakküm fikriyle müşterek değildir. topraklara batan ağaç ise taliin bu lutfundan dolayı müteşekkirdir!. İşte ağacı sulama bir tahakküm değildir. Bir şart. toprak. Çünkü mevzuubahs olan lisan... ister tekâmül eder ister etmez. Veillâ hükmümüz sakat olacaktır. sizin. belki yardım etmektir. Halbuki bir ağacın hayatı taşların varlığına karşı dayiraa bigâne değildir.. eğer canlı mahlûğun batini tekâmülünü rahnedar etmiyorsa ve bilâkis bu tekâmülü temin ediyorsa. Bu içtimaî tekâmülde sizin reyiniz "reyi hod. hatta ağacı budama bir tahakküm değildir.. amirlere de maruz kalabilirFakat ne birinciler.— 343 — tahakkümün bir timsalidir !. istipdat. Çünkü bütün bu hareketlerin eseri ağacın tabiî olan tekâmülüne engel olmak değil. imlâ.'unuz değil. ziya. bu kaza ve kaderden dolayı muztariptir. sizden gayrı bir vücuttur. hükümet. kurularını ayıklama bir tahakküm değildir. Fakat denilecekti: Velev ağacın tekâmülü neticesini doğursun.. değil miki ağaç yahut insan. kıyafet. O hâlde cebir ve tahakkümü onu zıddindan ayıran bir şey var : Her canlı mahluk hava. ne de ikinciler esaret. bizzat cem22 . daha doğrusu yalnız sizin değil. Yine her canlı mahlûk talim. Denilemez ki ağacın köklerindeki taşın veya toprağın vaziyeti de deminki gibi bir vaziyettir. Bu itiraza karşı gayet açık bir cavap vermek için diyorum ki : Evet belki haklı olurdunuz ve ağaç bahsinde belki bir münakaşa yapabilirdiniz..

Tenkit edenin maksadı eseri bu düstûrlara ve bu Ölçülere göre tahkik ve muhakeme etmektir. yahut tabiatı eşyaya muvafık farzedilen birtakım miyarlar ve mikyaslar vasıtasiyle olur. Hayır . Siz ne hak ile içtimaî bir tekâmülü kendi keyfinizle geri birakacaksınız ?!. Bu serlevhayı intihap ediyorum.. Tenkit malûm ve müşahhass eserler hakkında yapılır . kıyafet ve muaşeret sahelerinde yaptığı bütün inkılâplar mahzi hayırdır. düstur . Tekâmülü mütalâa eden bütün ilimleri ve onların son mutalalarım ele alalım ve bakalım: Dünyada serpuşla muhafaza edilen miliyet var mı ? ! Bakalım ecnebi usuliyle terkip yapan millî bir dil var mı ? Bakalım hür ve vicdanî olrnıyan bir terbiyenin asrisi olur mu ? !. siyaset. Meselâ ben bir kitabı. benim anladığım gibi mi oluyor ? „ . Çünkü şu veya bu şahsın hissine rağmen içtimaî tekâmüle mutabık ve bu içtimaî tekâmül mefhumunun keyfî tefsirlerine meydan bırakmıyacak derecede açıktır.Ve bu tenkit afakî. güzel bina. iktisat.— 344 — iyetin hayatı mevzuubahstir. bir binayı. Bence yeni Türkiye'nin din. çünkü zulüm işleyen tenkitlerin vücudüne kaniim. bazan tabiatın zaruretlerinden gelmiş esaslar... Maksadım yazılarımın mahiyeti ne olursa olsun nazar dikkati celbetmek midir. Bu serlevhayı niçin intihap ediyorum. Fakat yine diyebilirsiniz ki bakalım içtimaî tekâmül sizin anladığınız gibi mi. Tenkidinde zulmü vardır. doğru usul hakıknda bazan ammenin vicdanından. O hâlde münakaşa tamamiyle ilmî bir saheye giriyor. Tenkidin zulmü!. bir usulü tenkit ederim. Çünkü elimde eyi kitap. Nasıl tekâmül bahsini keyfî arzulara bırakamazsak tekâmülün mefhumunu da enfüsî kanaatlere teslim edemeyiz.

Tenkit aklın yahut vicdanın zarurî bir surette tevdi ettiği mutalara göre hüküm etseydi adil olacaktı. . hiç olmazsa bahaneler ariyan bir zekânın faaliyeti! . Bir kaç hasis kabh.. dediğimiz şeyin esası kıymet olarak tanınmış olan bir vücudun hayatına. Fakat zulme yaklaşalım. O hâlde tenkidin taşıdığı hükümler indî ve keyfî hükümler olmak lâzım gelir. hiç olmazsa mazur göstermek için sebepler. Şu hâlde zulmün en büyük müşevv iki bir nevi yaşamak cinneti dir. Bu zatlerin tenkitleri şahsî menfeatlarinin doymayan hırslarını beslemek için değildir.Adalet işliyen bir tenkit olduğu gibi zulüm işliyen bir tenkit de vardır. Zulüm. Diğer cihetten zulüm. topal bir zekâdır. kör. alevlendirmek için çalışır. Bence zulmü yaratan bu zekâ değildir. Bu zekâ dayima sakat. O hâlde zalimdir. Ona zulüm eden tenkit demek de hakkımız vardır. sırf adil bir hüküm vermek niyetiledir. Fakat madem ki bu tenkit aklın yahut vicdanın ölçülerine göre hükümlerini vermiyor. Memleket işlerini tenkit eden ecnebi ve yerli fikir sahiplerini başlıca iki kısma ayırabiliriz. Dayima kendi kendini meşru göstermek. O hâlde zulüm olmak için bu tecavüz fiili olmak lâzım gelir. . Bu cinnet kendini kendi vasıtalariyle doyuramayınca inbisatın vasıtalarından biri olan zulürae de müracat edebilir. Ferdi varlıktır . Şimdi asıl hedefim olan içtimaî hayatımızın sahesine girebiliriz. ferdiyettir. imtihan meydanına getirilenleri onlara göre ölçer biçerim. kendini devam ettirmek için başkalarının ferdiyetine tasallut etmek istidadını kazanacaktır.— 345 — fikirler vardır. fikrin ölçüsüne göre asıp kesiyor.. Bunlardan bir kısmının tenkitleri adildir. fakat dayima zulmü cesaretlendirmek. kendi hürriyet hudutlarını geçen serseri ve mütecaviz bir kuvvettir.. Çünkü zaman ve mekânla mukayyet.. tabiat.hürriyetine karşı yapılan tecavüzdür. zaruret ve tekâmül mebdelerine göredir . ne göreceğiz ? . Fakat bu ferdiyet bir kerre haddinden fazla neşvünüma buldu mu yaşamak. mazeretler.

-

346 —

Bir kısmının tenkitleri de tamamiyle zalimdir. Çünkü bu tenkitlerinde bitaraf değildirler. Çünkü tenkitleri şu veya bu şahsî endişenin, tesiri altındadır. Ve en büyük hakikatlere bir tecavüzdür. Tarihî, hali pek malûm olan Türkiye her ne bahasına olursa olsun yaşamak iradesini taşıyor. Bu irade her müşkülâta karşı gerilecek, mutlaka mutlaka faal olacaktır. Bunun için şimendifer yapacak, vergi alacak ve yaşamak iradesini kırmak istiyen yabancı bir kuvvet bulursa mutlaka ezecektir... Bunun için, bu yaşamak iradesi için fert denilen, servet denilen, ayile, meslek denilen bütün parçaları, içtimaî vahdetleri, kuvvetleri çalıştı racak, yoracak, hatta aşındıracaktır.. Bu yaşamak emeli, bu yaşamak dinî karşısında bütün sarfiyatin, hatta bütün israfların bile ahlâkî bir mahiyeti vardır. Bunu görmeyip, yolların çamurlarını, sebzenin fiyetini, şirketlerin münasibetsizliğini yeni idarenin selâmetinden şüphe etmek için kâfi gören bir tenkit matbuat sahesinde olmasa da şahsî fikir sahesinde bile olsa, yine zulüm eden, günahkâr bir tenkit değil de nedir ? .. Türkiye, müstakil Türkiye olduğu gibi zengin ve müreffeh bir Türkiye olmak için de yalnız vücutlerin ve faaliyetlerin değil, kanaatlerin ve imanların da bir, bütün sarsılmaz bir kitle hâlinde olmasını ister. Türk vatanının hürriyeti, müdafaası, inkişafı namına bu günkü Türklerin çekdiği ve çekeceği zahmetlerin mükâfatım çocuklarının idrâk etmesini beklemeden evvel yine aynı Türkler idrâk edebileceklerdir. Her ne olursa olsun, Türk mevcudiyetinin müdafaası her kıymetin fevkindedir. Tenkitte bu mikyası unutan bir zekânın hükümleri birer hiyanettir.

347

Bugünkü ahlâkî telâkkimiz ve lüks
Harbiumuminin vücude getirdiği sefaletler fakir ve servetsiz insanların iztirabım daha göze çarpacak bir hâle getirdi. Harbin sonu ile beraber ahlâkî telâkkilerinizde de bir çok tahavvüüer vücude geldi. Bu günkü zengin dünkü gibi gözden uzak ve her hususta manevî mesuliyetten beri değildir. Yeni milletlerde müsavatçılık fikri insanları he r hususta olduğu gibi servet ve sarfiyat hususunda da daha hassas kılmıştır. Onun için temerküz eden servetlerin marazı bir faaliyetinden ibaret olan lüks her devirden ziyade bu gün insanların gözüne çarpıyor. Her yerde, her medenî faaliyet şubesinde lüksten kaçan fakat sadelik ve samimiyete yaklaşan içtimaî bir temayül seziliyor. Şehircilik, mimarlık, mobilyecilik, tezyinat bağçeleri, giyinmek .... Gibi her saha da vicdanlar lükse karşı çekingen bir hâldedir. Hulâsa hakikate, zevke, kıyafete isyan eden her israf yalan, çirkin ve gayrı beşeri sayılmak istidadındadır. Denilebilir ki halis demokrasi lüks ve israf fikirlerinin yabancısıdır. Yalnız bir mesele insani düşündirebilir : Acaba büyük servetlerin temerküzü neticesinde güzel sanatler sahesinde vücuda gelen teceddütleri lüks nefretile birlikte insanlar kayip etmiyecekler mi ? Meselâ Versay siz bir on dördüncü Louis tezyinatı, saraysız bir Lâle devri nasıl teşekkül edecek ?. Hakikat şudur : Lüksün inhitatı halk muhayyelesini zenginleştirecek, halk sanatlarının inkişafına sebep olacaktır. Diğer cihetten lüksün vücuda getirdiği inhisarcılık yerine umumî ve münteşir bir zevk kaim olacak, yalnız inhisarcı merkezler değil bütün hayat güzel olacaktır.

— 348 —

Şu hâlde ahlâk sahesinde hasbîlik, tesanüt, teavün sözleriyle ifade etmek istediğimiz demokrasi mefkuresi sanat sahesinde lüksün ilgası ile kendisini gösteriyor. Avrupa'da yeni mimarlıkta motiflerin ilgası bu demokratik hareketin başlıca eserlerindendir. Yeni telâkkiye göre mimarlık motifleri iptidaîlik addediliyor. Daha doğrusu motifler bir nevi zaaf, tahakümdür. Bu gün bir Versaiiles vücude getirmek kabil olmamakla beraber, bütün halk eserlerini birden sade ve güzel olarak vücude getirmek mümkün oluyor. Şu hâlde müsavatçılık umdesini samimî surette benimsiyen milletler için yalnız ahlâkî hars sahesinde değil, bediî ve medenî icatlar ve tesisler sahesinde de uyanık bulunmak lâzımdır. Türkiye şehirlerini imar ederken, yeni Türk mobilyeciliğine levac verirken medenî müessiselerimizi vücude getirirken hep müsavatsızlığın helak edici mahsulü olan lüks yerine, müsavatçılığın öz mahsulü olan sade ve samimî zevki koymalıdır. Lüks ile mücadele, demokrasi için ahlâkî bir vazifedir.

Kör gayz
Ruhumuzun garip bir hâli vardır : Her adamdan hoşlanmayız, her rengi sevmeyiz, her müellif bizim için aynı derecede cazip değildir. Hatta her saat çalışmamız için aynı derece de müsayit bulunmaz. Bu hâlleri tetkik ettiğimiz zaman aklî bir surette izah edemeyiz. Muhabbet veya nefretimizin mücazip yahut münafiretimizin köklerini haricî bir sebepte, makul ve müspet bir izahta bulamayız. Bulamayınca bu bir his meselesi dir, hislerimizin kendine mahsus bir mantığı vardır, deriz. İşte hayatımız böyle şuursuzca sarf ve israf ettiğimiz muhabbet ve nefret seyya-

— 349 —

ieleriyle dolu bir hazine gibidir. Yaşıyan insan duyan insandır. Duymak bir bakıma muhabbetini, nefretini şuursuzca sarf ve israf etmekten ibarettir. İşte çocuğun ruhiyatı budur. Hatta bütün hayatî duygunun hamleleri ve zelzeleleryile sarsılan san'atkânn ruhiyatı budur. Hatta denilebilir ki aklın, muhakemenin hakimiyetine teslim olmıyan tabiî ve serazat insanların ruhiyatı budur. Muhabbet nefret hayatını tabiî surette yaşıyan adamın mantığı şudur: filân adamı, filân müellifi, filân felsefeyi sevmiyorum. Çünkü sevmiyorum. Lâkin evvelâ hayvan için sonra mini mini çocuk için, daha sonra tefekkür manasiyle medeni leşmiş köylü için, nihayet ruhî faaliyetinin nevi itibariyle duygu, ilham nahiyesinde çalışan sanatkâr için bu garip hasasiyet tabiî, yahut zarurî olsun. Medenî adam, ictimaileşmiş adam, akli ve muhakeme mesleklerinden birine girmiş adam için bu hasassiyet tabiî midir?.. Bu uzvî ve hayvanı hasassiyetimizi bütün akıl ve muhakemenin sahelerine kadar yapmıyacağımız var mıdır ? Meselâ bir idare adamı tasavvur ediyorum. Bu adamın maiyetinde çalışan derece derece memurlara karşı hüküm ve kararlarını bu uzvî hasassiyetin emirlerine göre vermesi ahlâkî vaziyetle kabili telif midir ? Korkusmdan hoşlandığı adamın ayaklarına kapanmak hayvanı tabiati olsun, çehresini beyendiği adamın kucağına atılmak çocuğun hakkı olsun, sırf çehresine, saçına sakalına bakarak adam hakkında iyi, mübarek.. Hükümlerini vermek cahil köylünün muhakemesi, olsun yıldızları çirkin görmek, beşeriyete gayzetmek, hatta insanlığı tezyif etmek sanatkârın sanati olsun.. Fakat bütün bu hissî hükümleri idare,, akıl, ilim, hürriyet, zaruret fikirleriyle birleşebiîir mi ? Bence Pestalozzi müziç bir pedagoktur, fakat okurum. Filan adamın şahsı bende tabiî nefret uyandırır. Fakat onu medenî hürmetle taktir ederim. Fakat hiç bir kimse filan arkadaşıma daha samimî olmaktan beni menedemez. O da benim ferdî hürriyetimdir»

— 350 — Ona kimse karışamaz, Meşrutiyet inkılabını müteakip mühim bir muallim mektebinde idare hayatına iştirak etmiş olan genç bir arkadaşımıza bir gün sormuştuk: Filân hoca hakkındaki fikriniz nedir ? Cevap olarak " emsalsiz bir mütefekkir, gayet iyi bir hocadır.. „ dedi. " Halbuki siz onu hiç sevmediğimizi ihsas etmiştiniz I „ dedik. "Ben ferdî ve hissi takdirimi vazifeme siçratmam! „ cevabını verdi. Ferdî duyuşlar içtimaî görüşlerimizi bozmamalıdır.

Bu kitabın sonuna kap sayifesindeki mündericat lavhasında zikredilen " güzel mazi, estetik ve şehircilik „ hakkındaki yazılarımı dercetmek istiyordum. Böyle yapsaydım kitap beş yüz sayîfeyi geçecektir. Sanate ayit olan yazılarımı sanat serlâvhast altında toplaayip bu eserin ikinci kısmını teşkil etmek üzere ve "sanat n adiyle ayrı bir kitap hâlinde neşretmeyi daha münasip gördüm. Bu yeni kitabım da basılmaktadır.
İsmail Hakkı

FİHRİST Mefkure Maksat Yaşiyacak mıyız Yalan ve riya Maneviyet Mazi ile hâl Papulas'ın nutku Keder yolcuları Vicdan ve irade Anadolu harbini'n felsefesi İlâhî zafer Efzunla istiiâ edilemiyen ülke Konstantini şaşırtan netice Şeref kimlerindir? Muharebelerin dersleri Mefkurenin galebesi kahir dir Takı zaferde ki timsal Millî Hareket niçin hürdür? Türk inkılâbının psikolojik mahiyeti Bahçıvan Ali Osman'ın anlayışı İnkılâbı tanımak lâzımdır İhtilâl mi . tekniğimiz zayıftır. İnkılâp mı? Yazıldığı tarih 7 Teşrinisani 28 Şubat 9 Mart 22 Ağustus 23 Şubat 16 Mart 25 Mart 23 Teşrinisani 6 Eylül 10 Eylül 16 Eylül 20 Eylül 25 Eylül 29 Eylül 6 Teşrinievvel 20 Teşrinievvel 23 Teşrinievvel 29 Ağustos 15 Şubat 1 Mart 10 6 29 3 6 2 Teşrinisani Mart Nisan Mayıs Temmuz Şubat 1931 1920 1920 1920 1922 1922 1922 1922 1922 1922 1922 1922 1922 1922 1922 1922 1922 1927 1928 1929 1929 1922 1924 1924 1924 1924 1927 Sayfa 4 5 6 7 9 11 14 16 19 22 26 31 35 38 42 45 47 51 53 55 55 59 61 Yeni hayat Yeni hayat Demokrasi nedir? İnkılâpta yarım yoktur Cumhuriyetimizin temelleri İnkılâbımız ve fikirler Mefkuremiz kuvvetli. Büyük inkilâplâr ve yeni teknikler 65 67 70 73 75 79 82 20 Kânunuevvel 1928 Gazi Türk Harekâtı Milliyesi ve Mustafa 3 Teşrinievvel I92l\ Kemal Paşa Üç hakikat 7 Teşrinievvel 1923 .

şehre mi? Meşum kesafetsizlik Nüfus siyaseti İntiharlara karşı Hayatlar ve kapları Demir yollaaı Evkaf meselesi Halef selefi niçin takip etmiyor ? Türkçenin kuvvetini bilelim Mefkure ile mevhurae İçtihat hakkı Türkçenin zenginliği Zavallı dilsizler 132 135 137 143 147 151 155 159 162 163 165 168 170 172 173 175 .Büyük adamın şahsı Mustafa Kemal şahsiyeti Gazi'nin en büyük eseri 354 — Yazıldığı tarih 29 Haziran 27 Haziran 9 Haziran 6 13 16 15 22 1 3 Kânunuevvel Kânunuevvel Teşrinievve Mart Nisan Teşrinisani Ağustos 1926 1927 1929 sayfa 85 8S E0 93 93 99 104 Tipler Zevk aptalları Sırtlan gözüyle Yeni adam enmuzecî Terakkiden kaçan adam Sanatten kaçan adam Cumhuriyetin adam en müzeci Faal adam Müspet kafalı insanlara muhtacız Usulsüz faaliyet ne işe yarar? Mefhumların esiri Cemiyete küskün adam Mütefekkir Mefhumun öldürdüğü adam Kaplumbağalar gibi 1921 1921 1923 1925 1925 1925 1927 1927 17 Teşrinievvel 1927 9 Kânunuevvel 1927 22 Kânunusani 1928 1 i Haziran 1928 7 Teşrinisani 1921 20 Teşrinisani 1921 21 11 3 23 24 28 24 4 30 7 20 26 6 15 23 2 15 17 Teşrinisani 1921 Kânunuevvel 1927 Kânunusani 1922 Kânunusani 1922 Teşrinievvel Mart 1924 Teşrinievvel 1924 Haziran 1924 Mayıs 1926 Kânunuevvel 1926 Kânunuevvel 1926 Künunuevvel 1926 Ağustos 1926 Mart 1927 Nisan 1928 1928 Eylül Haziran 1929 Kânunusani 1922 105 107 108 110 112 114 115 117 118 )22 129 İçtimaiyat Anadolu meçhul bir ülkedir Nasıl terakki edecek? Meçhul dertler İmlânın hayatı Hayat kadını Köye mi.

355 Yazıldığı tarih Çocjklar Çocukları yaşatalım 10 Yetim de bir insandır 23 20 Sokaktaki çocuklar Çocuk maarifine olan ihtiyaç 25 Çocuklarımızı nasıl terbiye edelim? 23 Çocukların oyuncakları 31 Çocukların odası 10 Çocuğunun terbiyesini soran anne.6 ye cevap Çocuk ve bahçe 2 Çocuklar için iş odası 2 Teşrinievvel Mart Nisan Mayıs Kânunuevvel Teşrinievvel Teşrinievvel Teşrinievvel Şubat Eylül Haziran Teşrinisani Kânunuevvel Mart Mayıs 1923 1924 1928 1926 1927 1927 1927 1927 1927 1927 1924 1924 1923 1928 1928 181 184 sayı 188 191 200 202 204 206 208 210 215 219 219 220 221 Türkçülük Asrî Türklük Büyük üstadın kabri başında Yaratıcı türkçülük Benim anladığım türkçülük Türk sanatkârının anlaşılmiyan türkçülüğü 7 5 8 13 23 Kadın Demokrasi ve kadın Kadın ve hayat Taadüdü zevcat bir fikir meselesi midir? Türkiye'de cemiyet ve kadın 14 Kânunusani 22 Şubat 26 Şubat 20 Eylül 1 Eylül 4 Ağustos 18 Eylül 1 Kânunusani 2 Mart 4 Nisan 30 Kânunusani 14 Şubat 12 Mavi s 1924 1924 1924 1927 1922 1924 1924 192S 1928 1924 1930 1921 1921 225 227 230 233 239 246 247 249 251 252 253 257 Ruhiyat Türkün seciyesi Seciye İstidat bahsi Seciye içtimaî bir mahsul Yokluktan varlık çıkar mı ? İstidaden zayıf Çok okumak Maddiyatperestler ve yeni gençlik Örümcek alan canbazlar .

medeniyet mi? 1 Ağustos Vuzuh 15 Teşrinisani 1929 ilim İstılahları 24 Teşrinisani 1929 1930 Metafizik Temmuz 1922 Hayasızlık 5 Temmuz Ahlâk 1922 Hayır ile şer 5 Mart Temizlik ve medeniyet 23 Haziran 1924 Cezası olmıyan cürümler 20 Temmvz 1924 Adabı muaşeret 20 Ağustos 1924 Kast zihniyeti 29 Ağustos 1924 Gösteriş 10 Eylül Gayzın mantığı 18 Teşrinievvel 1924 1925 Tezyif âcizlerin içkisidir 1 Mart 1926 İçtimaî mesleklerin adisi olur mu? 7 Mart İstirap çekenler için 21 Kânunuevvel 1926 1927 Tasarruf fikrinin ahlâkî mahiyeti 2 Nisan 1927 Tahakküm var mı? 3 Şubat Tenkidin zulmü Bugünkü ahlâkî telâkkimiz ve lüks Kör gayz sayl 263 265 269 271 276 278 2S0 282 285 287 289 291 293 295 296 298 299 300 301 302 30î* 305 311 314 316 320 323 325 328 339 334 337 339 344 347 348 341 . fena mı ? 6 Kânunuevvel 1926 Sanat ve felsefe 20 Kânunusani 1927 1927 Basitçilik 4 Şubat 1927 İlim ve ihtisas mefhumu 18 Mart 1927 Ne esaret ne de anarşi. hazım mı ? 27 Ağustos Şimdilik.— 356 Felsefe — Yazıldığı tarih Batınî hakikatler 29 Kânunusani 1922 1922 Tarih ve hayat 8 Şubat 1922 Maziye dayir 28 Şubat Bergson'un felsefesine dayir 25 Kânunusani 1923 1924 Taklit mi. sadece 15 Nisan tekâmül 1927 Felsefe gayzı 3 Mayıs 1927 Tedricen 16 Ağustos 1928 Hürriyet 15 Mart 1928 Tezat kabul etmiyen felsefe 14 Nisan 1928 Mefkure ile mevhume 23 Nisan 1928 Hayatın arkasından giden felsefe 26 Temmuz Feylesofları anlarken 27 Kânunuevvel 1929 1929 Tabiat mı.

kısmında şu sözler vardır: " Bu kitap on iki senedenberi Cumhuriyet maarifi ve terbiye tenkitleri hakkında yazdığım dağınık yazıları topluyor. Her makale ayrı bir tarihte. terbiyeciler. Onun için bu kitabın parçaları arasında aynı eserin fasılları arasındaki şekil ve tertip münasebeti yoktur. Terbiye hem bir tenkit ifade eder. hem de hususiyle bir zihniyet ifadesidir Bu zihniyet esasını taşı m ıy an bir terbiye sağlam değildir. Cemiyet sınıflarından kalkmış olan imtiyazlar medeniyet müessiselerine yerleştirilmemelidir. cemiyet hayatında da hiç bir harsın ötekilerinden fazla veya eksik kıymette olacağını düşünmem. Kitabın «maksat. Uzviyet hayatında hiç bir vazifenin ötekinden daha lüzumlu veya kustî olacağım düşünmediğim gibi. Darülfünun. Beni1 bütün fikir ve meslek hayatinea en çok sinirlendiren temayüllerden biri de kelimeler ve klişelere şeniyetlerden daha fazla ehemmiyet . Ben şeniyetin şu veya bu unsuruna ötekilerinden daha fazla ehemmiyet verenlerden değilim. Meselâ ahlâk terbiyesini müdafaa için. Başlıca mevzuları şunlardır: Maarif teşkilâtı. müşterek terbiye. sanat ve terbiye. ilim ve terbiye. ayrı bir davanın müdafaasıdır. ilim veya sanat terbiyesinin mevkini sarsmam.'ın neşrindenberi aynı kanaatleri taşıyorum ve yirmi senedenberi bunlardan hiç ayrılmadım Bence terbiye fikri medeniyet fikrinin bir manzarasıdır. Nitekim sanat harsini müdafaa ederken de ona ahlâkî bir hüviyet eklemem. buna lüzum yoktur. Fakat bu ayrılık düşünce esasında birleşmelerine mani olmamıştır. Çünkü ben ilk kitabım olan " Talim ve terbiyede inkilâp .Terbiye Müellifi: İsail Hakkı İstanbul Darülfünununda terbiye ve içtimaiyat müderrisi İsmail Hakkı beyin muhtelif terbiye meselelerini tetkik eden yeni bir eseridir. Bence medeniyette her şey yerli yerinde ve kendisine göre bir ehemmiyette olmalıdır. Salim ve tabiî şahsiyetlerin teşekkülü için beşerî mirasın her parçası alınmalıdır. Her medeniyet gibi terbiyenin de tabiatte bir yeri vardır. Bu da faiydesizdir. iktisat ve terbiye. usul.. yüksek mektepler..

. Hayat bunların hangisini beğenir alır. Yanlış bir tenkit doğru bir tenkitle daraianır ve ondan hayata hiç bir zarar gelmez. Bu kitabın içindeki yazılar doğru söylemek. Dağınık. doğru. Fiat 150 kuruştur. Benim için yapılması lâzım gelen bir şey vardı ki onu yaptım. kesik. susmak ve bildiğini. Bu adımları teknik sahesinde de atması lâzımdır. kötü ve çirkinle oyalanmak içtimaî ölümün kendisidir.. Tenkidin dili ne kadar keskin olursa olsun. poğruyu aramak için doğru niyetlerle yazılmıştır.ve kıymet verilmesidir. ve intizamsız bir surette söylediğim bir çok sözleri ve yazdığım bir çok yazıları bir kitap kabı içinde toplanmış olarak Türk vatandaşlarına arzetmek. Türkiye siyasî sahede çok büyük adımlar atmıştır. hangisini beğenmez atar. Fakat söylemek lâzım olan yerde söylemelidir. Hurafelerin daığlması için tam ve doğru fikirlere ihtiyaç vardır. Yoksa fikirler terakkinin amili olacak yerde engeli olurlar. Fikirlerdeki anarşi bile ahlâkî anarşi gibi helak edici değildir ve hayat için anî hiç bir tehlikesi yoktur. doğru bildiğini söylememektir. iyi ve güzel ihtiyacı duyulurken eğri. söyliyeceği sözü biliyorsa incitmez. El'an bir çok terbiye meselelerinin gayet yanlış bir surette anlaşılmakta olduğunu görüyorum. Kitap 156 Sayifedır. Susmak. işte ben onu yaptım. Bu eser Türk şuurunu teşekkülünde en ufak bir yazife yapsa yine mesut olurum. Fikir sahesinde meşum olan. onu hiç kimse kestiremez. .

.

Nihâi Derviş sözleri Tokatî zade Sekip Zehrifüsun M. „ Kadın kalbi Saffet Nezihi Leke Vü . „ î—48(yeni) Cemil Musiki nazsrîvan Muhittin Sadık ŞİİRLER 150 100 75 75 50 75 75 Bir^ömür böyle geçti Faruk Nafiz 25 Ben ve ötesi Necip fazıl 50 Kafatası Nazım Hikmet[290 Benerci kendini niçin öldürdü J Persefon Salih Zekij 30 Asya şarkıları 15 Çanakkale izleri I. Sadretthı Çölde istanbul kızı Esat Mahmut Aşk ve IhanK Tolestoy Acıklı bir sergüzeşt „ Küçük Yakup Mehmet Ali Robenson ıssız adada „ „ Mefe Yusuf Osman Kalpazan Salih Münür Zümrütüanka koleksiyonu 2 Cilt (müceîîet) Bir Heyeti edebiye Zümrütüanka Salnamesi „ „ Ayine koleksiyonu „ „ „ Cem koleksiyonu (eski) Refik 1-33 Halil ..30 Türk" inkılâbı Celâl Nurij 75 Yeni adabı muaşeret M. Hayret 125 125 125 100 100 100 100 İLİM KİTAPLARI İstanbul nasıl eğleniyordu? R. Ankara Avrupa siyaseti H.. Adem Kooperatifçilik Suphi Nuri Tarih ticaret Kenan Centlimen H. 1150 Bediiyat Mustafa Namık. Dalkılıç! Çakıl taşlan Necmettin Halil Zindan ismail Safa Tıirk edebiyatı tarihi ve nü'muneleri Sadettin Nüzhet Hazan rüzgârları Ş.. Bahri Gizli ilimler ansiklopedisi Muhittin Dalkılıç .I-1 AT İ f ttö : ÜİlTÜlSİ 1HO KUfttJŞ SUHULET KÜTÜPANESİ NEŞRİYATI I0Ü 100 75 75 125 100 150 150 i 00 100 150 i 50 150 150 100 100 50 40 150 150 175 50 125 100 60 75 50 50 Aka Gündüz J 75 Onların lomanı Üb kızın romanı İ200 Aysei İ25 Reşat Nuri 125 Acımak Yeşil gece 1150 Leylâ ile Mecnun 75 Şimşek Peyami Safa 100 Bir akşamdı 100 Fatih-Harbiye 50 Bir tereddüdün romanı „ „ 100 Ak saçlı genç kız Mahmut Yesarİ 75 Çulluk 75 Su Sinekleri 60 Bahçemde bir gül açtiM „ 35 65 Kalbimin suçu „ „ 20 Ölünün gözleri » „ 50 Kırlangıçlar 50 Şeker Osman Yusuf Ziya Yakılacak kitap Etern îzzet 50 Iztırap çocuğu 100 Beş hasta var 25 Gün doğmayınca Ercüment 700 Ekrem 35 Meşhedi Aslan peşinde „ 300 Meşhedile devri alem Zeynep Hayriye Melek Hunç 500 Gönül gibi Suat Derviş Benimi? 500 Buhran gecesi „ „ 50 Gökmen Güney Halim Son yıldız Mehmet Rauf Sönen iŞik Mebrnre Niçin beni aldattın .A.Nû Çocuk kalbi İbrahim Alâestin Şen Yazılar tik gençlik „ „ Tais Anatol Frans Babil Melikesi Selâmı îzzet Küçük hanımın kısmeti „ Geceye aşık „ Cennet Hanım M. Alâettin 15 içtimaî mektep ismail Hakkı 75 Mürebbilere „ „ 75 Terbiye „ „ 125 Tarihi'n tedrisi „ .

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful