P. 1
İsmail Hakkı Baltacıoğlu - Mürebbilere ( 1932 )

İsmail Hakkı Baltacıoğlu - Mürebbilere ( 1932 )

|Views: 151|Likes:
Yayınlayan: ARASTIRMACI

More info:

Published by: ARASTIRMACI on Jul 07, 2011
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

03/21/2014

pdf

text

original

Sections

  • Felsefe
  • Ahlak

İsmail Hakkı Baltacıoğlu

L HAKKI

İstanbul Darülfünunu Müderrislerinden

Mürebbilere

Mefkure, Yeni hayat, Cazi, Tipler, içtimaiyat, Çocuk,
Türkçülük, Kadın, Ruhiyat, Felsefe Ahlâk, Güzel
mazi estetik, Şehircilik

SUHULET KÜTÜPANESİ: SEMİH

LÜTFÜ

İstanbul — Ankara caddesi

19

3

2

MÜELLİFİN DİĞER ESERLERİ:

Taiim ve terbiyede inkilâp

\

Jem-Jacques Rousseau, terbiye felsefesi

S

Demokrasi ve San'at

\

Umumî pedagoji

j

Hususî tedris usulleri

I

İçtimaiyat noktai nazarından terbi/e

j

Terbiye müsahibeleri

j

Terbiye avam

[

Din ve hayat

Nüshası kalmamıştır, j

Ahlâksızlık

Maarifte bir siyaset

Kaibin gözü

Avrupa bizi nasıl tanıyor?

Terbiye ve iman

| İlmi terbiye konferansları

j Terbiye ilmi

j Terbiye dersleri

I

\

"

<

1 Usulü terbiye ve tedris

1

\ Coğrafyanın usulü tedrisi

I Hendesenin usulü tedrisi

< Resim usulü tedrisi

j Eşya derslerinin usulü tedrisi

El işlerinin usulü tedrisi

| Mektep temsilerinin usulü tedrisi

İstanbul: TECELLİ MATBAASI

Mefkure

Bu kitap on iki seneden beri yazdığım dağınık ve kısa
yazılarımın bir araya toplanmasından vücude geldi. Eğer
bir aile uzviyeti halinde birleşmeselerdi öleceklerdi. Bu
ölüme razı olamadım. İçindeki fikirler mevzuları olan vaka-
ların tarihinden bazen çok evvel bazen de biraz sonra ya-
zılmıştır. Hemen hepsi Türkiye düşüncesinden doğduğu için
aralarında akrabalık vardır. Hayatın aynı manzarasından
bahseden parçalar eski yeni sirasiîe birbirini kovalar. Bu
yeni teşekkül vesüesile yazılarımın ne şekli ne de manası
' üzerinde heman hiç tadilât yapmadım. Aralarında bazen
saf vet ve samimiyetleri bazen de cüret ve cesaretlerile şimdi
beni bile düşündüren parçalar vardır. Bazı kanaatlerimin
şimdiye kadar hiç değişmediğini gördüm, bundan sonrada
belki değişmiyeceklerdir...

Çamlica, 7 Teşrinisani 1931

İsmail Hakkı

Yaşayacakmıyız?

Niçin yaşıyoruz ve niçin yaşamak istiyoruz?. Bir sual
ki cevabını kolayca bulmak bence mümkün değil.,. On
sene evvel bir gün, Paris Sefarethanesinin intizar salonunda
oturuyordum, orada benim gibi işi olan bir genç daha
vardı. Söz açıldı. Garbm medeniyetinden, müzelerinden, sa-
raylarından, kütüphanelerinden, tünellerinden bahsedildi...
Muhatabım birden bire şu suali soruverdu:

— Ya bizim nemiz var?!.
Evet, bizim nemiz vardı?!. Hangi tünellerimiz, hangi •
müzelerimiz, hangi fabrikalarımız ve gemilerimiz vardı?!.
Tıkandım kaldım!. Fakat o zamandan beri bir ses, derin-
den, ruhumdan gelen bir seş, bana şöyle dedi:
— Yaşıyoruz ve yaşıyacagız!.. Ben ki fikirlerimle, muha-
kemelerimle müdafaa edemediğim bu hakka hissimle, ruhumla
çoktan inanmıştım, yaşamıya niçin imanım olduğunu bilmez-
dim, gönülden gelen haberler gibi bu da, "Trükrn yaşamak
hakkı,, da benim için bir "karanlık fikir,, di... Bu iman
akla nakadar zıt gelirse gelsin, bir imandır, bu iman ilmî
tahlillerden, mantıkî istidlallerden nakadar kaçarsa kaçsın,
yine bir imandır, her iman gibi bir kuvvettir, ve her kuv-
vet gibi yoktan var edici, yaratıcıdır.

Harbin zararları, Anadolunun nüfusu, hiç bir felâket
hiç bir sebep bende bu imanı sarsmadı, sarsamadı. Bu ka ra
günlerde bile türk milletinin bitmez tükenmez olan "yaşa
mak kudreti,, ne iman ediyorum; Dinde bütün masivadan
mücerret bir Allah var, diye haykıran, ahlükta manfaa i
hodbinliği gömen, zevkte, san'atte sadeliği, kibarlığı beye-,

g

nen, tarihte bir devir kapayıp ikinci bir devir açan Türk-
lerin insaniyet aleminde bir vazifesi, hatta vazifeleri oldu-
ğuna iman ediyorum. Bu iman yalnız benim değil, en cahil
köylülerden en münevverlerine kadar bütün Türklerin sa-
mimî duygusu, en canlı bir aşkıdır. Bu sihirli kuvvet her
gün bir kerre daha Türklerle meskûn olan topraklan
sarsıyor, ve ondan yeni insanlar, yeni mucizeler çıkarıyor!
Yine onun, o imanın şiddetli bir hamlesile bugün yarın bu
topraklar üzerinde yepyeni bir türk medeniyeti dogamaya-
cağım kim, hangi ilim, hangi aklıselim idda edebilir?..

Yalan ve riya

Eğer ruhu madde gibi, canlıyı camit gibi parçalamak
caizse, memleket hakkındaki hislerimizi de ikiye ayırmak,
parçalamak caizdir: Betbinlik, nikbinlik... Betbinlerin ağ-
Zında dolaşan sözler hep: Ölmek, batmak, parçalanmaktır.
Bu iki cereyan çok kere zıt ve düşman olan iki şey gibi-
birbirine çarpar, birleşmiyerek, anlaşmıyarak birbirini ezer
ve üzer...

Betbinler çok kere hayatın dişini, ölüsünü gören mü-
şahitlerdir; ilimleri müşahedelerinden, hesabtan, akıldan
gelir. Nikbinler daha ziyade hayatın içini, seyyalesini sezen
müminlerdir; hükümleri histen, kalpten, ilhamdan doğar...
Akıl, hesap işidir; his, imana bağlıdır. Betbinlik ile
nikbinlik nasıl zıt ise; madde ile ruh, fikirle iman da öylece
ayrıdır. Ölü ile diri bir değildir. Dökülen, kırılan her şey
maddedir. Ayıbı görülen, kusuru anlaşılan her şey maddedir.
Fakat ruh, iman, mefkure, ne derseniz deyiniz, hayat,
canlı, yaşayan böyle değildir; maddeden ayndir. Meselâ Allah
tutulmaz, gözle görülmez, kusuru, noksanı düşünülemez,
her türlü tahlil ve tenkidimizden kaçar. Yalnız yalnız du-
yulur, yaşanır, sevilir, uğuruda maddeler, vücutlar, miletler
ifna edilir...

Ruhu madde ile anlayan, maneviyatı akılla tartan,
imanı fikirle tenkit eden felsefe delâlettir. Ve en büyük
delâletimiz bu felsefedir. Felsefenin sırrını, ilmin tekâmülünü
bütün tetkik ediniz, Sofistlerden,Aristolardan gelen,Deseartes'
İarda, Kante'larda süzülen felsefe hamlesinde ne göreceksiniz?
Dağlar, taşlar, demirler, kurşunlar alemi gibi bir de dinler,
ahlâklar, san'atler, mefkureler aleminin ve nihayet, ilim
mantığının, akıl cihazının kavrayamıyacağı derecede husu-
sî, mahrem olan bu his aleminin, vicdan kudretinin varlığına,
yaratıcılığına şehadetler...
Fakat ölü daima dirinin na'şıdir; madde, mananın
artığıdır... Mefkure yer yüzüne inince madde kisvesine
girer. Lâkin girdiği gün artık mefkure değildir, ölmüştür,
elimizde yaşanmış bir aşkın cesedinden başka bir şey kal-
mamıştır!.. Gerçi bizim için bu ceset hürmete lâyıktır; gerçe
bizim ona karşı bir vazifemiz vardır. Fakat ne bu hürmet,
ne de bu vazife dirilere karşı olanın aynı değildir. Ölüye
takılmak, ölmekle birdir. Onu gömmek lâzımdır. Artık
bütün imanlarımız, bütün emellerimiz yarın için, büyük ve
mukaddes yarın içindir. Bu yarına varmanın en kısa yolu
nedir?. Omuzlarımıza çöken bu muhterem cesedi, hayatı,"
hakkı hayatı olmıyan bu ölü maziyi gömmektir. Bu defin
yalnız bir şartla mümkündür: Ölenin öldüğünü en tiz ve
en yüksek sesle bağırmak. Bu feryat vazifesi ise inkılâpçı-
ların, alnı açık, sütü temiz Türklerindir. En büyük düşmanımız,
yalan ve riya!..

Maneviyat

Türkler tarihte büyük vazifeler yaptılar, en azemetli
mefkureleri yer yüzünde asırlarca muhafaza ve müda-
faa ettiler. Kurunu vustanın ihtiraslı ve iztiraplı hayatından
bütün benliği, bütün istiklâlile sade, vakur bir mimari icat

_. 8 -

ettiler. Garbin, Acemin, Asya Türkçesinin canh unsurlarını
alarak yepyeni bir terkip ve imtizaçla sade, mantıkî bir
dil yabtılar. Garbın menfaat ahlâkına karşı hasbilik ahlâ-
kını, garbin zinet ve sefahet iptilâsına karşı sadelik zevkini
canlandırdılar. Bütün ananeleri, bütün seciyelerile kendile-
rine mahsus bir medeniyeti hemen hemen yoktan var et-
tiler. Bütün bu icatlarında, bütün bu hamlelerinde millî de-
halarının şiddetini gösterdiler. Nihayet Türkler çöktüler,
zaman ile, iztirap ile çöktüler..
Artık samimî Türkler için ne rauahedenameden, ne
muharebeden bahse hacet yok! Bir siyaset iflâsından, bir
sevkulceyş hatasından evvel, gözlerinizin önünde duran bir
millet yıkıntısı, bir ruh harabesi var! Türk milletinin yarınki
hayatını tanzim edecek olan güzideleri başlıca şu iki sınıfa
mensup olacaklardır, fikir, ilim yapan mütefekkirler, hissi,
mefkureyi yaşatan sanatkârlar... Birincileri yetiştiren tahsil-
dir, Darülfünundur; onlar zekânın, tetebbüün mahsulüdür.
İkincileri yetiştiren zevktir, heyecandır; bunlar da doğrudan
doğruya hayatın mevlududur. Her iki dehanın menşei bir
olmadığı gibi, her iki faaliyetin tabiati, usulleri de başkadır.
Eğer bir millet fikren hasta ise tedavisini akılda, aklın,
muhakemenin usullerinde, maddiyatta bulacaktır. Bu inkilâp
ilmî bir inkılâptır. Bu inkilâbı yanliz mütefekkirler yapar.
Eğer bir millet hissen hasta ise tedavisini kalbte, mefku-
resinin, heyecanlarının tekevvününde, maneviyatta bulacak-
tır. Bu intibah bediî bir intihahtır. Bu intibahı da san'at-
kârlar yapar...

Türk maddeten zayıf, manen zayıftır. Türk maddeten
zayıftır, çünkü manen kuvvtli değildir. Türk manen zayıftır,
çünkü Türkün maneviyatı mazisinin enkazı altında kalmıştır.
Şimdiye kadar gelenler Türkün bu içerideki zafını anlaya-
madılar, hastayı hep dışından tedaviye koyuldular! Hasta-
nın vücudunda çıban gördükçe yardılar, yardıkça başka
yerden patlak verdirdiler!. Türkün hasta vücudu örselene
örselene bir gün geldi yıkihverdi!

— 9 -

Mazinin bu hatalarım tekrar etmek için güzidelere
başka fikirler, başka istidatlar lâzımdır. Herkes her alim,
her kahraman bu manevî hastalığı tedaviye ehil, bu mane-
viyat alemini sezmeğe muktedir değildir.
Bu iş bir fikir ve mantık yahut cesaret meselesi değil,
herşevden evvel bir duygu, izan ve takdir işidir. Kitapla-
rın kuru ibareleri üzerine kapanmış, kafaları mücerret ke-
limelerle dolmuş, aklıselimini, duygularının bütün berraklı-
ğını kaybetmiş, gözleri pencereden dışarısını bile göreme-
yen kafası dolgunlara böyle bir vazife, memleketin ahlâkını,
edebiyatını, maneviyatını islâh vazifesi nasıl teslim
edilebilir?!.

Türkün manevî dertlerini sezecek, Türkün hissî inki-
lâbmı yapacak olanlar yalnız sanatkârlardır O sanatkârlar
ki Türkün ölen, çöken mazisini atıp, altında henüz sıcak,
henüz yaratıcı olan hayat kuvvetini bulacaklar ve onu canh
bir edebiyat, canîı bir ahlâk şeklinde cesetlendireceklerdir.
Bunun için vicdandan gelen bir hamle ile silkinmek,
kahpten ruha, riyadan samimiyete, ölüden diriye sıçramak
lâzımdır!..

Ozaman Türk kendi benliğini tekrar bulmak zevkile
tarihinin duyan, düşünen devirlerinde olduğu gibi, yaratmak
kudretini gösterecektir. nkılâbın sırrı şu noktadadır: Riyayı
kaldunp samimiyeti bulmak!..

Mazi ile hal

" Seciyeli, seciyesiz „ diyorlar; Kelime ne manada
kollanılıyor, daha doğrusu kelimenin kaç manası var bilmem!
Benim bildiğim bîr şey varsa o da bu kelimenin psikoloji
kitablarmda bile manasının pek açık surette tespit edilme-
miş olmasıdır. Hele seciyeyi "bir cismi mürekkep,, gibi
düşünüp te basit unsurlarını araştıran psikoloji müellifleri

- 10 -

çoktur. Bazılarına göre seciyenin unsurları sadece irade
ile histir. Alfred Fouillee gibi bazı müellifler de "seciyenin
terkibinde zekâ da vardır, diyorlar- Bu ilmî telâkki-
lerden sarfınazar her halde seciyenin zihnimizde az çok vazıh
bir surette delâlet ettiği, hatırlattığı bir vak'a olacak. Bende
bu hatıra eski terbiyemize ait bir vaka'mndır. Seciye der
demez, benim hatırıma gelen şu vak'adır:
Ayasofya Camii şerifindeki Ciharı Yarı Güzin lavhalannı
herkes bilir: Allah, Muhammet... Bu büyük lâvhalarm her
elifi bir insan gövdesi kadar geniştir. Boylan ise belki
altı yedi metrodur. Bu yazıların asıl şayanı hayret olan
ciheti, oüyüklüğü değil, güzelliğidir. Bunlar yazı tarihinde
bir devir başlangıcı olacak derecede müstesna eserlerdir. Bu
lâvhalarm hattatı Kazesker Mustafa İzzet Efendi merhumdur.
Galatasaray Sultanisin hat muallimi olan Mehmet izzet
efendi merhum değil.. Mustafa İzzet efendi büyük bir hattat
aynı zamanda büyük bir musikişinas idi. Harbiye nezareti-
nin methali üzerindeki "Daireyi Umuru Askeriye,, lâvhasını
yazan Şefik Bey de büyük bir hattattı, fakat hiç bir zaman
yazıda Kazesker Efendinin kâbına erişemedi. Kazesker
Efendinin eserlerinde yazı tarihinde şeyh Hamdullah efen-
diler, Hafız Osmanlar, Mustafa Rakımlar, Celâlettinlerdeki
gibi bir hususiyet vardı. O, yazı kâinatında koca bir âlem
idi. Bunu ancak yazı ile uğraşanlar hakkile takdir edebilir.
Bir gün Şefik Bey büyük bir Celi yazısını tashiettirmek için
hocasının, galiba yalısına gidiyor. Kazesker Efendi müsved-
deyi evirip çeviriyor. Dikkat ediyor, bakıyor kî talebesi
artık mertebeyi kemale ermiş, şayanı iftihar derecede bir
hattat olmuştur. Büyük adam her gururu, her hotbinliği
unutuyor, eser, muvaffakiyet, cehit karşısında duran bir
Türkün alacağı vaziyeti alıyor, kemal şeref ve tevazula
diyor ki:

— Maşallah Şefik Bey artık bizi de geçtiniz...
Kazesker Efendiyi geçmek! Bu, o tarihten sonra

M

gelenler arasında Şefik Bey de dahil olduğu halde kaç
hattata müyesser oldu acaba?!. Mamafih bu söz üstadı
azamın ağzından bir kerre çıkmıştır. Şefik Bey böyle bir
iltifata lâkayit kalamıyor, nasıl mukabele etsin ?!
— Aman efendim estafurullah!..
Diyerek hocasının ellerine sarılıyor!,.
İşte o devrin hattatile şakirdi!.. Bu bir lâvhadır, bir
şiirdir. Güzelliği zamanına göredir.
Ya şimdi?!. Her şey yakın mazi ile taban tabana zıt-
tır! Acaba nasıl bir tarihî inkilâp oldu da her şeyin altı
üstüne geldi, her şey külliyen değişti?! Gerçi feylesoflar
derler ki: Hayat değişmektir, mütemadiyen değişmektir.
Fakat hiç bir zaman mazisile alâkasını büsbütün kesmek değil!
Değişmek fikrinde maziye saplanıp kalmak yoksa da, mazi-
sinden çıkmak ta yok!.. Terakki, maziyi devam ettirebilmek-
tir. Şimdi mahviyet ve tevazua bu kadar meclüp olan bir
milletin dehası nasıl olur da bu seciyeye taban tabana zıt
olarak arsızlık ve yüzsüzlük şekline girebilir?!.
Sadeliğe ve kanaata o kadar mclüp olan bir millet
nasıl olur da israfa ve iptizale bu derece meftun olur ?!
insanın hüküm edeceği geliyor ki mazimiz yürümemiş,
istikbale akmamış, belki tıkanmıştır ve her taraftan taşan
hayat, kendi yatağını bozmuştur. Ona mecrasını bulduracak
olan, yalnız samimiyet, yalnız şuurlu bir tenkittir.

Papulasın nutku

Dün "Vakit,, de okudum, Yunan Ceneralı Papulas,
İzmir Rumlarından para toplamak için, bundan dört ay
evvel kordonda bir nutuk veriyor; nihayetinde zmirin istik-
balini karanlık görenlere hitaben diyor ki:
" zmirin bizim elimizden çıkması hakkında çok değil,
yüzde iki ihtimal mevcut olsa, biz Asyayı Sugaradan Türk-

— 12 —

leri otuz sene istifadeden mahrum edecek vesaite müraca-
atta tereddüd etmeyiz,,.
Asyayi Sugara Türk vatanının en mühim parçasıdır.
Bugün Yunan kuvveti, bu Asyanın üarp taraflarını işgal
ediyor. İzmir ve Bursa gibi en zengin, en bereketli, top-
raklarınız, en uyanık, en müterekki ahalimiz bu işgal edi-
len kısımdadır. Papulasm arzusu veçle, Asyayı Sugaray
otuz sene istifade edilemez bir hale getirmek için yapıla-
cak iş, gayet basittir: Bir yandan Türk sekenesini, bir yan-
dan da servet ve sanayiini mahvetmektir!.. Şu var ki "Ben
Asyayı Sugaraya medeniyet getiriyorum!,, iddiasında bulunan
bir hükümet, velev Yunan hükümeti olsun, bu yağmakeriiğj
açıktan açığa yapmak istemez. Çünkü bazı menfaat endişeler1
buna manidir. O zaman Papulasın diramını oynayacak, hem de
ele avuca sığmayacak bir teşkilâta lüzum vardır: Çeteler!..
Bu gayrı mes'ul kuvvetler, arkasındaki Yunan hükümeti tara-
fından arzu edildiği gibi terbiye ve tenmiye edilebilir. İca-
bında da bunlardan tecahül etmek kolaylığı daima vardır!
Çünkü aynı gazetenin verdiği malûmata göre Yunan işgali
altında kalan türk köyleri ve köylüleri bugün yunan çete-
leri tarafından yakılmaktadır. Şu halde dört ay evvel Pa-
pulasm söylediği nutka mevzu olan o sözler artık bugün,
bir niyetin ifadesi değil, belki kanlı bir vakanın hikâyesi-
dir!. Papulasın sözlerinde zulmü ifade için öyle bir kudret
ve samimiyet var ki, Ceneral, rum zenginlerinin hamiyetini
tahrik için Türk köyleriniu nasıl yakıldığını ve yıkıldığın1
da söylemekten çekinmeyecektir!.

Anlaşılan fertler gibi milletlerin de hastalıkları, çılgın
ve salgın devirleri vardır: Nitekim bütün cihana ilânı harp
eden ve yarı Avrupayı istilâya koyulan Almanyanın o za-
manki halini tetkik eden içtimahiyatçı Durkheim buna
" Dehameti irade „ diyor ve Almanyanın er geç mağlup
olacağını keşfediyordu. Çünkü tabiatta hiç bir devlet yalnız
değildir, askerî satvetini ve madî kudretini tahdit eden

— 13 —

diğer devletler vardır, iradesi diğer milletlerin iradesile,
serveti diğer milletlerin servetile tahdit edilmiştir. İşte Al-
manya gibi bu hakikati, bu muayyeniyeti tanımamış olan
bir devletin şuuru körleşmiş, iradesi şişmiş demektir. Böyle
bir devlet, mütemadiyen sağına soluna saldıracak, kesecek,
biçecek, yakacak, yıkacak, fakat nihayet tükenecektir. Di-
ğer cihetten, feylesof Bergson bir nutkunda Almanyayı
büyük bir makinaya benzetiyor, bir makine intizam ve
kudretile çalıştığını izahettikten sonra kırıldığını ve aitmda
milyonlarca insanın ezildiğini tasvir ediyor ve manevî, ahlâ-
kî kuvvetlerin ise mahvolmayacağmı, bilâkis yaratıcı ve
lâyezal olduğunu kaydediyor..

^

İşte, Papulasın ağzile " zmirden çıkarsam Anadoluyu
yakarım!. „ diyen ve izmirden çıkmak ihtimalinin kuvvet-
leştiğini görünce aynı Anadoluyu çeteleriie yakan bugünkü
Yunanistanın hali dünkü Almanyanın halinden farklı
değild r. Dünkü büyük Almanya gibi, bugünkü küçük Yu-
nanistan da iradesi şişkin, şuuru kör, hep saldırıyor. Fakat
tabiat değişmez. Yunanistanm bugünkü muvaffakiyeti herne
olursa olsun, para ve kömür kuvvetile işleyen bu harp,
zuiüm ve istilâ makinesi çahşa çalışa, nihayet aşınacak,
bir gün gelup kırılacaktır...
Türk milletinin bu hakarete lâyık olmadığını mevzu-
bahsedecek ve müstesna medeniyetimizi insaniyet âlemine
ilân ve müdafaa edecek olan ben değilim; Afrika içlerini ve
buz kıtalarını bile keşfe, tetkike çalışan insaniyet alemi,
Türkü belk Türkten daha iyi tanıyailir. Benim müra-
caat edeceğim kuvvet, sadece, milletin şuurudur, milletin
namus ve şeref duygusu, selâmeti fikir ve muhakemesidir.
Öyle bir şuur ki Yunan istilâsı karşısında derhal bir or-
duyu yoktan var etmiş ve diğer bir devlet için yeni bir
hayat mebdei bulmuştur... İşte o şuura söylüyorum ki: Yu-
nan makinesi pek yakında bir gün kırılacaktır. Haktan,
vicdandan gelen bizim kuvvetimiz ise bütün manevî ve

— 14 —

rahmani kvvetler gibi lâyezaldîr. Bu mücadeledeki bütün
hüner ve dehamız zulüm ve şekavet makinesi ni mümkün
olduğu kadar - bizim için az zararla - çok işletmek, ve
nihayet aşındırıp kırmaktır...

Keder yolcuları

Geçen yaz, temmuz iptidalarında Kastamunu ormanlarını
geçiyoruz: Ilgazları görenler yalnız çamlarla meskûn, nüfusu
çok, hoş bir memleket zannederler.... Çamlar, nevilerinin
bütün neşvmema hırsını, yaşamak ve çoğalmak aşkını duy-
mak işin Ilgazlara gelmişlerdir!. Ilgazlann her sırtında,
toprağının her karışında ferdleri on on beş metro yükselen
bir çam ailesi vardır. Köklerinden kum, tepelerinden güneş
yiyen bu uzun boylu mahlûklar, dindar anadolu toprakla-
rının yeşil ve canlı minareleridir! Üzerinde bu yeşil mina-
reler yükselen sırtları saatlerce çıkarsınız ve sulak bir
vadiye doğru saatlerce inersiniz... Zengin bir dekor içinde
yolculuk ediyoruz. Öyle zamanı olmuştu. Yüksek bir tepeyi
aştıktan sonra bir derenin kenarına inmiştik. Dağların etek
lerinden adım başına sızan sularla ıslanan çamurlu bir
yoldan geçiyoruz. Arabamız köşeyi döner dönmez ileride,
hemen yolun kıyısında oturan bir köylüye rastgeldik,
tekerleğin geldiği tarafı arar gibi ellerim uzatıyordu. Bu
adam, gözleri çukura kaçmış bir kördü! Arabanın yaklaş-
tığını duyunca sükûnetle ayağa kalktı, artık hareket etmi-
yordu. Kaç gündür gönlümüz Anadolunun, bu hazin ve
rüya memleketinin aşkile dolmuş gibiydi, taşmak coşmak
için vesile arayordu. Arabamızı anadolunun iztiraplarını
söyleyen bu canlı heykelin karşısında durdurduk ve ona
sadaka verdik. Kör sadece:

— Uğurlar olsun size!
Dedi. Akşama doğru artık bu çam dağlarını terk

— 15 -

etmiştik. Yolun bilmem hangi noktasında arabamız yine
durmuş, dinleniyoruz, hem de otuz kırk kişilik bir sevkıyat
kafilesinin istirahat halini seyrediyoruz. Kafilenin kuman-
danı olan çavuş, acemileri oyuna teşvik ediyor, biri kaval,
çalıyor, ihtiyarın biride raksediyor. Bu kaval her zamanki
gibi dokunaklı, bu raks sade olduğu kadar canlı idi. Az
çok neş'elendik fakat, daha fazlası mukadder değlmiş;
Uzaktan gelen çocuklu bir kadm nazarı dikkatimizi kendi
üzerine celbetti. Kadın yaklaşınca:
— Kardeş! Dedi, ileride bir köre rasgeldiniz mi?
— Evet rasgeldik, dedim, iki saat kadar ilerde!..

O sizin neniz olur?

—r şte o kör bizim köyden, yine köye götüreceğiz.
Kadın böyle diyerek çocuğun elinden totup sürükler-
ken sualimin samimiyetinden cesaret almış gibi, çocuğun
kulağına eğilerek gizlice bir şey söyledi. Çucuk bize
döndü, dedi ki:
— Ağa marul istermisiniz?
— Marulmu?.. Nasıl marul bakayım!
Dedim. Kadın korkak bir vaziyetle elindeki mendili
açtı. içinden susuzluktan büyümemiş bir kaç marul fidesi
çıkardı.

Ben kötü mal gören müşteriler gibi alelade:
— Kadın, bu maruldan başka hsr şeye benziyor! Bu

yenmez ki!..

Dedim. Kadıncağız mahcup oldu ve ne diyeceğini şa-
şırdı. O aralık hatamı tamir için çocuğun eline bir meci-
diye verdim. Çocuk bu parayı hiç görmemiş gibi bir müddet
evirip çevirdikten sonra, annesine verdi. Kadm tekrar ço-
cuğun kolundan tutup sürüklüyor ve:
— Uğurlar olsun kardeş!..
Diyordu. Bu kadın, hiç şübhesiz Harbi Umumîde koca-
sını kaybetmiş genç bir duldu; araba yolcularına bîı kötü
marulları satarak geçiniyordu. Bu tesadüf çok hazindi;
havaim ve .raksın tesirini sürükleyüp götürmüştü.

- 16 —

Yine dün akşam çayhanenin birinde oturuyorum. On
yaşlarında sarı benizli sıska bir kız çocuğu girdi. Elinde
siyah bir tepsi üzerinde beyaz madenden işlenmiş bir
parçayı müşterilerin önünden geçiyor, ince ve titrek bir
şeşle soruyor.'

— Tığ, istermisiniz?..
Çaycı izahatat verdi: Bu, evinde tığ yapan fakir bir
adamın kızıdır. Adamcağızın sokakta çalışmaya gücü yet-
miyor, ellerile tığ işliyebiliyor, kızı da bu tığları yirmi beş
kuruşa satıyor, bununla geçiniyorlar!..
Çaycı bu sefalet ve mücadele hikâyesini anlatırken
ben de üç Anadolu seyyahatimle Anadolularm bana sorduk-
ları suvali hatırlayordum.
— İstanbul nasıl, İstanbullular ne halde?!
Ve diyordum ki, Anadollu, çocuk, genç, ihtiyar, biz
Türkler hep aynı haldeyiz: hep aynı ikbalin düşkünleri, aynı
talihin kulları, aynı kederin yolcularıyız!.. Ey kum dağlarını
ve çam ormanlarını yaşatan ve çoğaltan Allahim! Körün
gözü parlaması, dulun eri dönmesi hikmeti ilâhiyene mu-
gayirse, şu yaşayan çocukları olsun öldürme!...

Vicdan ve irade

Geçen yaz Niğde yerlerinden birinin oğlu bağdan dönü-
yordu. Dağda karşısına dört silâhlı çıktı ve teslim olmasını
istediler. Genç adam teslim olmayı güçüklük saydığı için
bir kayayı siper aldı. İki taraftan ateş açıldı. Bir müddet
sonra eşkiya kaçtı. Genç salimen babasının evine döndü.
Bu vak'ayı gencin ağzından dinlediğim zaman hayli nazari
dikkatimi celbetmisti; gencin hesabı dörde karşı birin hesabı
değildi, tecavuza karşı nefsini müdafaa eden bir adamın
hesabiydi. Daha doğrusu bu bir hesabtan ziyade bir mu-
cizeye benziyordu. Dört kişinin tecavüzüne karşı nefsini

— 17 —

ne suretle müdafaa edebildiğini o da izah edemiyordu. O da
bizim gibi birin dörde karşı müdafaasını şahane buluyor,
kendi eseri karşınında kendisi de hayret ediyordu.
Niğdenin hafızasında yaşıyan hatıralar yalnız bu mün-
ferit şecaat vakıalarından ibaret değildir. Aynı memleketin
evlâtları azmin, şecaatin daha büyük manzaralarını gördü-
ler: Millî Hareketin başlangıcında Sivastan gelen istiklâl
ve müdafaa daveti Niğdeliler arasında anî bir aksi tesir
gösterdi: Bu daveti redde müstait olan memurlar bir gece
ansızın memleket haneme sevkediliverdi. En ihtiyarları
başta olduğu halde iki üç yüzü birden dağa çıkıverdi.
Bu ufak kuvvet ne fennî bir pilâna, ne de bir erkânı harbi-
yeye malik değildi. Yalnız bir amiri vrdı:

dan, ve bir
kuvveti vardı: İrade... Bu ufak başı bozuk kuvvet bütün
da yollarını k apadıktan başka bir gün muntazam bir or-
dunun altı yedi yüz kişisini de esir ederek Niğde sokakla-
rına indiriverdi. Niğde evlerinde bu gün o kahramanlığın
maceraları söyleniyor ve en çok hayret edenler arasında
yine kahramanlar bulunuyor.
İşte bütün Anadolu harekâtı aklın ve hesabın çerçe-
vesine siğdınlamıyan vicdanî ve iradî eserlerdendir
Hatta denilebilir ki bu müdafaa vicdanın, iradenin kendisidir.
Zayıfın kaviye, azın çoğa, fakirin zengine karşı zaferinden
ibaret olan bu harika ancak manevî kuvvetlerin maddî
kuvvetlere karşı olan hâkimiyetiie izah edilebilir. Eğer
Anadolu korkmuyor korkutuyor, yorulmıyor yoruyor, alçal-
mıyor yükselivorsa, bu, bitmez tükenmez bir kudret ve
kuvvet hazinesine malik olduğundandır. Bn manevî kudret
ve kuvvetin şanı yalnız maddî kuvvetlere er geç hâkim
olmak değil, mahvolmamak, ve bir gün gelip maddî huv-
vetlereri de yaratmaktır.

Anadolu harbinin felsefesi

Geçen yaz Anadolunun harp sahasına en yakın olan
Vilâyetlerini gezdim. Sakarya harbinin bütün şiddetine, mü-
dafaanın bütün fevkalladeliğine rağmen Anadoluda her
şey, her yer, her kes sakindi. O derecede ki kendinizi
harp etmiyen, sulh içinde yaşayan bir memlekette zanne-
debilirdiniz. Gerçi Ank araya giden bütün şosalardan akın
akın cephane kervanları, top arabaları, tayyare takımları,
asker kafileleri geçiyordu. Fakat bu hareketlerde hiç bir
gösteriş yoktu, her iş en gürültüsüz ve en üzüntüsüz bir
şekilde yapılıyordu... Bu, Anadolu müdafaasının göze görü-
nen kısımdır. Kalp, ruh ciheti ayrı bir âlemdir. O âlemde
her fikir, her his müdafaya çevrilmiştir. Ocakta, yolda,,
tarlada, hükümet konağında düşünülen, duyulan hep o
müdafaadır. Tarihin zulüm ve tecavüz devirlerinde olduğu
gibi zihinlerde ihtilâl, ruhlarda ihtiras yoktu, bilâkis
tarihin büyük vect ve hürriyet zamanlarında olduğu gibi,
bu ruhlarda derin bir tevekkül, kader ve talihe karşı
büyük bir teslimiyet vardı. Anadoluda ölmek bîr emri tabiî-
dir. Tabiî olmıyan, yorgunluk, bıkkınlık ve yeistir. Zira bu
vect her türlü maddî iztirapları eritmiştir. Açlık, soğuk,
yara, hatta ölüm, maddî olan her felâket, her acı bu
iklimde duyulmaz olmuştur. Anadolunun bu sükûnet ve
sekineti yanlız mafevkinin emrine itaat eden cahil ve ma-
sum halkta da değil, Anadolu müdafaasını yoktan var eden
kumandanlarda da vardır. Sakarya harbi Ankara muallim-
ler kongurasımn toplandığı bir zamana tesadüf ediyordu.
Türk ordusu düşmanı içeriye, Pulath hattına kadar çekmek;
için muntazaman ricat ederken, Ankara Darülmualliminin
natamam binasında toplanan genç ve ihtiyar muallimler;
Türkiye maarifinin islâhı ile uğraşıyorlardı. Öğünlerin birinde
cepheden henüz avdet etmiş olan Mustafa Kemal Paşa
muharebenin safhaları hakkında Millet Meclisine izahat ve-

|Q

riyordu. Elinde harita, en sade bir lisanla fikirlerini ifade
eden bu zatin hali sade bir lisanla meramını anlatan bir mukar-
ririn hali kadar külfetsiz idi. Zannedersiniz ki Anadolu
kumandanlarının bütün dehası düşmanın her kuvvetini, her
tecavüzünü ve hayatın her şeametini sükûnetle karşılamaklar
ve her maddî kuvvete karşı sebat etmekten ibarettir.
Hulâsa Anadoluda en küçük bir neferden en büyük
bir kumandana, en ufak bir müsademeden, en büyük bir
melhameye kadar her insan sakin, her zafer nümayişsizdir.
Cephede ve cephe arkasında sessiz, gösterişsiz çalışan bu
insanları görenler için iki nazariyeden biri: Ya Anadolu
yaptığı muazzam müdafanın tarihî ve insanî kıymetini tak-
tirden aciz insanların ülkesidir, yahut bu insanlar bütün
bir orduyu var ettikten ve bu ordu ile adedi, vesaiti daima
katkat faik bir düşmana İnönünde, Sakaryada galip gel-
dikten sonra kendi mucizesinden gururlanmiyacak ve hiç
bir nümayiş yapmayacak derecede yüksek seciyeli, vakur
insanların vatanıdır., ikinci nazariyenin ne derece doğru
olduğunu anlamak için mutlaka cephelerde bulunmak lâzım
değildir. Uzak köylerde bile cephe menkıbelerini dinlemek,
hudutların selâmeti için çalışan köylüleri, sırtında cephane
taşıyan kadınları görmek kâfidir. Anadoludaki j millî hayatın
nevi şimdiye kadar zihnin ve lisanın icat ettiği mefhumların
hiç birile kabili ifade değildir. İnsan bu hakikati gözile
gördükten sonra kendi kendine sorar ki: Acaba Anadolu
halkı türk ve yunan harbinin bütün fennî ve askerî
mahiyetini, ihtimallerini düşünecek, zafer hususunda yüzde
yüz emin olduğunu anlayacak derecede münevver midir?
Hayır!. Öyle ise Anadoluda bu harbin mahiyetini, atisini
tenvir etmek maksadile köylere ve en cahil köylülere varın-
caya kadar telkinatta bulunmak maksadile teşkil edilmiş bir
propaganda şebekesi mi vardır? Yine hayır!.. Ohalde bu
saf, cahil ve fakir halka davasının hak, düşmanının zebun
olduğu kanaati nerden geliyor ? Kim, hangi esrarengiz

_ on _

kuvvettir ki "Köylü, cepheye koş ! Allah seninle beraber
dir,, diyor?!. Bence bu esrarengiz kuvvet iki tarafın kuv-
vetini, vesaitini, kabiliyeti harbiyesini hesap ettiren, Yu-
nanlıların bir çok maddî hususlardaki faikıyetini düşündü-
ren kuru bir akıl ve muhakemenin çıkardığı riyazi netice
değil, fakat tarihî ve manevî bir hayatı olan bir milletin
vicdanının en derin nahiyelerinden gelen bir ilham, bir
şevki tabiî, yaşamak ve hürriyetini müdafa etmek şevki
tabisîdir.

Köylerden asker çıkaran ve onu yeryer müdafaa mer-
kezleri haline getiren, nihayet muntazam bir orduya
kaiben, silâh olmayan yerde taş, istihkâm bulunmayan
yerde göğüsle müdafaa ettiren, en nihayet bütün müte-
meddin insaniyetin huzurunda "İşte ben varım ve var ola-
cağım! „ dedirten bu şevki tabiîdir. Bu esrarengiz şuur
hiçbir ilmin, hiçbir talimin ve hiçbir propagandanın mah-
sulü değil, fakat tarihimizin, hayatımızın, en derin ve en
samimî benliğimizin sesidir, dinin, ahlâkın, sanatın, mef-
kurenin adeta kendisidir... İşte bu lâhutî kudret aklın ve
muhakemenin sathına çıktığı gün Anadolu Türkü kendisini
mintarafillâh bir vazifeyi mukaddeseye memur duydu ve
peygamberlerin, velilerin, fatihlerin iradesini kendi nefsinde
buldu. Artık hiçbir şeyden korkusu kalmamıştı
Bugünkü Anadolu hükümetinin vaziyeti için en yakın
misal ne olabilir? Bir Frausız mütefekkiri için bu cihanı
istilâ sevdasına düşen ve kendinden başka kuvvet,
kvvetten başka hak tanımıyan Almanyan değil, bir
namus uğruna köylüsünden kralına kadar bütün top-
raklarını ve bütün medeniyetini düşmanına istilâ ettiren
Belçikanın ve aynı hassasiyetle düşman istilâsını istihkar
eden Fransasra vaziyetidir. Gerçi Almanya da Belçika ve
Fransa gibi dünya üzerinde hak davasında bulunuyordu,
gerçi Almanya da kendisinin ali ve ilâhî bir ırk olduğunu
iddia ediyor ve bu iddiasını teyit edecek ırk nazariyetîerine

_j. 91

sarılıyordu, fakat Alamanya haksızdı!. Gerçi Alamanyada
,,zaferi nihaî,, diyordu, fakat münhezim ve makhur oluyor-
du. Gerçi Alamanyanın da namütenahi zannedilen kuvvet-
leri vardı. Fakat nihayet tükendi!.. Gerçi Alamanya da
dünyanın en cesim toplarını dokuyor ve müthiş tahtelbahir-
ler yüzdürüyordu. Fakat topları patlamaz, gemileri yüzmez
oldu!.. Çünkü Alamanyanın kuvveti manevî değil, maddî
idi. Kuvvet içeriden gelmiyor, dışarıdan, toptan ve gülle-
den geliyordu! [*].

İçtimaiyatçı Dürkheim " Harbi kim istedi?,, unvanile
yazdığı risalede: Alamanya mağlûp olacak, çünkü tabiatta
beşerî kuvvetler haricinde maddî kuvvetler vardır. İradeyi
beşer bu kuvvetlerin zaruretlerile mukayyettir, halbuki
Alamanya bu tabiî kuvvetlere de isyan etti. Aîamanyanın
iradesi salim bir irade değildir, dehamete uğramıştır, diyordu.
Bu gün müteveffa Dürkheim'm nazariyesini teyit eden misal
Yunanlıların vaziyetidir. Bu günkü Yunanlılar da dünkü
Atamanlar gibi tabiatin kanunlarına karşı isyan etmiştir.
Nüfus, para, gemi, kurşun, top gibi maddî kuvvetlerini
nüfusun, servetin, idare adamlarının kifayet edemiyeceği
mesafelere döküyor, hudut, zaruret tanımıyor, Almanya
gibi bu milletin de iradesi salim bir irade değildir, dehamete
uğramıştır. Dünkü Alamanya "Millî hududlar, hürriyet, şe-
ref ve namus... „ gibi insanların en mukaddes tanıdıkları
kıymetlere ve mefkurelere hücum ediyordu. Büyük Kante'm
milleti o kadar büyük feylesofları olmıyan fakat buna mukabil
gayet çalışkan, ve gayet namuskâr olduğu için Harbi Umu-
mîde bitaraflığını bozmak istemiyen ufak bir milletin, Bel-
çikanın hududlarım çiğnemişti. Almanya yalnız askerî hudud-
lara değil aynı silâhla beşeriyetin mali müştereği olan manevî
sahalara, bedialara da hücum ediyordu. Gotik san'atinin
en mütekâmil eseri olan Reims kilisesinin dantel gibi
mce oymalarını Krupfabrikasının obüsleri tuz gibi da-

lı*] Bu hükümlerin esasi içtimaiyatçı Durkheim'la feylesof Bergson'undur.

ğıtıyordu!. Almanya da topla, tüfekle her şey mahvolur
sanıyordu. Halbuki Meşhur feylesof Bergson'un"Harbin ma-
nası,, adlı makalelerinde dediği gibi, âlemde tükenen hem de
tükenmiyen kuvvetler vardır. Alamanyamn toplan Yuna-
nistanın Efzunları gibi tükenen kvvetlerdendir. Halbuki
Fransamn, Beiçikanın vatanperverliği Türkün namus ve
kahramanlığı gibi tükenmiyen kuvvetlerdendir. Zira manevî
kuvvetlerin menbaı ilâhîdir.
Yunan ordusu ergeç inhiiâl edecektir. Çünkü maddî kuv-
vetler tükenicidir. Halbuki bizim kuvvetimiz tükenmiyecektir.
Çünkü manevî kuvvetler yaratıcıdır. Bizim ordumuz ricat
etse bile inhiiâl etmiyecektir, fakat Yunanistan ölen Efzun-
larının yerini doldurmıyacaktır. Yunanistan makhur olacaktır.
Hülâsa ister Anadolu halkı gibi sadece hayat şevki
tabiîsine müracat ediniz, ister bir içtimaiyat âlimine sorunuz
ve yahut bir feylesof gibi harbimizin mukadderatını maddî
manevî kuvvetlerin mukadderatile izah ediniz, nihayet vasıl
olacağım netice şudur: Yunanistan düşecek, Türk kurtula-
caktır. Harbimizin felsefesi hürriyetin felsefesidir. Bizim bu
itikadımızı sarsacak hiç bir ilim, hiç bir his yoktur.

İlâhî zafer

Balkan hezimetinden iki sene sonra idi. Mağlûbiyetin
acısı henüz geçmemişti. Bir gün îstadbuiun oldukça uzak
bir mahallesinde nümüne mektebinin bahçesinde çocuklar
ve aileler toplanmışlar, müsamere seyrediyorlardı. Mini
mini çocuklar manasını anlayamadıkları manzumeleri
okuyorlar, kadın erkek bütün halk bu tantanalı fakat can-
sız sözleri mihaniki ve gayrı şuurî surette aîkışlayorlardı..
Müsamere fikirlerde hiç bir iz, hislerde hiç bir uyanıklık
hasıl etmeksizin saatlerce devam ediyordu!.. Halkın bu
intizarlarını görenler onun daha manalı bir şey beklediğine

— 23 —

zahip oluyorlardı. Müsamerenin sonuna doğru yirmi yirmi beş
yaşlarında bir genç, cemaate karşı söz söylemekten çok
sıkılan bir muallim konferans vermeğe başladı. Konferansın
mevzuu ne idi, kimlere hitap ediyordu? Ne maksatla hitap
ediyordu?. Bunların hiç biri evelden bilinmiyordu. Genç
muallim boğuk, titrek bir sesle, ekseriya da ellerinin kolla-
rının sarsak hareketlerine müracaat ederek muhayyel bir
türk ülkesinden bahsediyordu. Bu ülke muazzam bir dev-
letindi, diritnotları, topları, orduları, fabrikaları, ticaret
filoları, büyük mektepleri, senayii nefisesi olan bir devletindi.
Bu ülkenin havası saf, toprakları feyyaz insanları çok
çalışkandı. Bu ülke tarihin kaydettiği ülkelerin en müte-
rakkisi, milletlerin tahayyül ettiği ülkelerin en muhayyeli
idi. Bu ülkeyi kim, hangi kudret halk etmiş, hangi millete
tevdi etmiş, hangi tarihe onu kaydetmek şerefini vermiş-
ti?.. Bunlar da meçhuldü.
Genç muallimin rüyası o tarihte bütün genç milliyet-
perverim ruyasiydi. Türkçülük mefkuresinin bediî timsali
bu " muhayyel ülke,, idi. Bütün genç muallimler, hatipler:
"Bir gün gelecek, harap yurdumuz Turan olacak!,, Diyor-
İardı. Fakat aradan seneler geçiyor, muharebeler oluyor,
mezarlar insanlarla doluyor, serviler yıkılıyor, minareler
kırılıyor, genç hatibin hayali asla vücut bulmuyordu!. Zaman
zaman biz milliyetçiler rüyasında zengin olan fakirler gibi her
uyanışta bir kere daha a vuçlarımizın içini arayorduk. Milli-
yetçilik sukutu hayali her türlü hayalsizlikten daha elimdi.
Millî intibahın bu safhası en sönük safhadır.
Benim hafızamda millî intibahın ikinci safhasını tespit eden
vak'a şudur: Bir akşam geç vakit Şehzade Başından geçi-
yordum. htiyar bir dostuma tesadüf ettim. Bu zat doktorluk
mesleğine şiiri, resmi ve musikiyi ilâve etmiş bir mütefek-
kirdir. Arkadaşları arasındaki mevkii sadece müspet düşünen,
muhakemelerinde ki vuzuh ve katiyetle teshir eden bir
mütefekkir mevkii değil, hem de hayat hamlelerini taşıyan

- 24 -

mezara girse kendisile birlikte hayatı sürükleyen' bir
san'atkâr, ciddi bir adammevkiiydi. Doktorla aramızda millet
bahsi açıldı. Her zamanki gibi parlak gözlerini ileri dikerek
kalın ve keskin sesile hikâye etti: "Senelerden beri Türk
Ocağına gidiyorum. Senelerdenberi de ocak için bir bina
yaptırmak me'elesi görülşüüyor. Yer yok, fazla olarak her
ay yüz, iki yüz lira masrafımız oluyor. Bu gidişle bir yurt
sahibi oimak imkânı olmıyacak. Öyle ise arkadaşlar dedim,
burada belki üç bin kişiyiz, gidelim yangın yerlerinde
bir arsa satın alalım, her birimiz bir gün temel kazalım,,
yine her birimiz birer tuğla getirelim, içimizde mircar
olanlar haritasını yapsınlar, duvarcı olanlar duvarını!. İki
ayda basit bir bina yapalım, içine girelim, gelecek sene
biraz daha ikmal ederiz. Gelecek senelerde yine çalışırız,
ölünciye kadar... Biz öldükten sonra da gelecekler çalış-
sınlar... Ak saçlı doktor bu sözleri okadar i ddiyetle ve
o kadar samimiyetle söylüyordi ki müteessir olmamak kabil
değildi. Doktorun bu sözleri üzerinde düşündüm: İşte bir
miliyetperver ki birincisi gibi hayalle, menfi bir teşhirle kalmı-
yor, hayali hakikate kalp etmek çarelerini buluyor, rüya-
sına vücut verecek fenne, usulede vakıf... Fakat hayatın
huzurunda bu doktorla o muallim ar* mdaki fark ne ola-
bilir? Biri sadece tahayyül ediyor, diğe . razla olarak tefekkür
ediyor, işte o kadar...

Bu tesadüflerden sonra hayli zaman geçti. Günün,
birinde Harbi Umumî Türkiyeyi İtilâf devletlerine mağlûp
etmişti. Müstakil yaşamak istiyen Türkiye için artık hiç
bir ümit kapısı açık kalmamıştı. Her ümit, her hayal sara-
rıyor, her tefekkür tıkanılıyordu. Her yerde ölüm havası
teneffüs ediyordu. Günün birinde Çanakkale sperleri içinde
ölümle göğüs göğüse çarpışan ve ölümle sade vücudunu
değil, aklının, hissinin bütün melekâtını karşı koyan bir
kumandan memuren Şarkî Anadoluya gidiyordu. Bu adam
kimdi ? Sekiz sene evvel muhayyel ülkeyi terennüm eden

- 25 -

genç miydi? Yoksa basit projeyi tavsiye eden mütefekkir
miydi? hayır, sadece bir asker, belki o genç hatip gibi millî
rüyaların zevkini tadan, belki o mütefekkir gibi emellerin
nasıl tahakkuk edeceğini bilen bir adam, bu adamı evvelki
enmuzeçierden ve dünyanın bütün şair, hassas, müdekkik
insanlarından ayıran bir seciye vardı. Bu seciye ne hayalî
ne de fikrî sahada kalmıyor, yüksek bir hayatiyete malik
otan verasetler gibi şuurun, vicdanın en derin tabakalarına
indiriyordu. Bu seciyenin kökü azimdi. Bu adamda genç
muallim gibi rüyasında bir ü ke görmüş, ihtiyar mütefek-
kir gibi ülkeyi inşa etmenin çaresi budur demişti. Fakat
ne rüyaların içinde boğulup kaldı, ne de fikirler tavsiyesi
ile vakit geçirdi, türk milletinin yaratıcı kabiliyetini bir
kere daha ispat için ileriye atıldı. Yarinki devletin ilk temel
taşını sırtında taşıdı ve tuğlasını kendi elile koydu. Sağdan
soldan, dağdan tepeden, şarktan garptan gelen kuvvetler
kuvvetine zammoldu. Bu ferdî azimler birleşe birieşe
ve her birleştikçe yeni yeni kudretler doğa doğa bu günkü
müzafferiyeti doğurdu. Anadolu zaferinde tecelli eden
rüya, genç muallimin rüya sidir; bu zaferi idare eden zekâ,
mütefekkir doktorun zekâsıdır; fakat bütün bediî ve ilmî
tefsirlerle izah edilemiyen bu harikulade eser iradenin,
bu batini kudretindir. Ruhun bu güzel mucizesini, bir kere
bu mucize azmin, iradenin esrarengiz menbalarından fış-
kırdıktan sonra, münhasıran iyi düşünülmüş bir plânın, iyi
tatbik edilmiş vesaitiie izaha kalkışacaksınız. Nihayet herkes
gibi bilâ ihtiyar siz de harikul ade bir netice, düşünülmemiş
bir zafer diyeceksiniz vs gayrı kabili izah bir hadise
karşısında bulunacaksınız. Onun için bütün aklî muhake-
melerden, ilmî tahlillerden evel hayata yaklaşalım. Vücu-
dumuzu sperlere yerleştirelim, aklımızı Anadolu askerinin
sîslile, hissimizi muhariplerinin hissiie birleştirelim, kubbe-
lerimizi, minarelerini, mihraplarını yıkan, namusu, iffeti
körleten, damarlarımızda dolaşan kana susayan bir düş-

- 26 —

manla karşılaşmak için evvelâ ölüm kokusunu duyalım
ve ruhumuzun gayrı kabili ifade bir hamlesile irademizin
bütün şiddetile sarsılalım, işte o zaman bir âlemi imkân
içinde yaşadığımızı göreceğiz, o zaman her fikir millî gaye-
miz için muti bir alet, her emel, her rüya tahakkuka amade
bir maksat olacaktır.
Millî müdafaanın bize öğrettiği hikmetler gayet basittir:
1 — Para, top, tüfek, propaganda... gibi, haktan,
hayattan, vicdandan gelmiyen maddî kuvvetler tükenicidir;
halbuki izzeti nefis, namus, mefkure gibi manevî kuvvetler
lâyezaldir ve maddî kuvvetlerin fevkindedir.
2 — Milliyetin, hürriyetin ihtiyacı ne sadece bediî
tahayüllere, ne de sadece fennî plânlardadır. Milliyet kökleri
rademizin, azim, fedakârlık ve istihkarı hayat gibi cevher-
leriîe beslenen genç bir fidandır.
3 — Milletlerin esaret veya isiklâli mevzuubahsolduğu
tarihler tarihlerinin hayat veya memat noktalarıdır. Büyük
adamlar hürriyet yerine zillet yolunu ihtiyar ederek ken-
dilerile beraber milletlerini de ölüme sürüklerler! Halbuki
yine o adamlar ölüm bahasına hayat ve istiklâl yolunu tu-
tarak kendilerini ve mîlletlerini hürriyete ksvştururlar...

Efzunla istilâ edilmiyen ülke

Günün birinde İzmirin Yunanlılar tarafından işgal
•olunacağı şayi olmuştu. Kadın, erkek, çoluk çocuk bütün
müslümanlar minarelerden gelen bir davet üzerine şehrin
meydanlığında toplandılar. Zavallılar beyhude telâş ediyor-
lardı. Körfezde yatan zıhlılara protestolar çektiler, beyhu-
hude o zamanın âciz valisine müracaat ettiler... Aradan
^ok geçmeden işgal vaki oldu. Elinde Yunan bayrağı ta-
şıyan bir kız Kordondan geçen taburların önünden yürü-
yordu. Niçin "yaşasın Venizelos! „ bağtrmayorsun diye bir

27

zabitimizi şehit ediverdiler. Derakap vukuat vukuatı, teca-
vüz tecavüzü takipetti, zulüm zulmü teştit etti.
Kumandanları beyannamelerin de Anadoluya hürriyet
ve adalet getirdiğini söylüyordu. dare adamları nutuklarında
Yunan idaresinin esasatı yunan feylesoflarının esasatına
göre olduğunu ilân ediyorlardı. Yunanlıların bu beyanna-
meleri, nutukları haricindeki adaleti, eski yunan feylosof-
larmdan alınan esasatı ne idi ?! Bnnu üç buçuk senelik iş-
galin tarihi göstermiye hazırlanıyordu!.. Yunanistan acaba
hangi medeniyetini tesise geliyordu ?! Cahil anadolunun
vatanında Atina Darülfünununun acaba hangi şubelerini
açacaktı ?! Esasen bu ufak milletin ilim ve irfanını taşıyor
muydu ?! Izmire ayak basmadan evvel, âlemi tenvir için
kendisine ilahî bir memur vecdi mi duymuştu ?! Yoksa bu
zayıf millet tekessür eden nüfusunu taşırmak için bir müs-
temlike mi arıyordu?! Anadolu Türklerinin kendi kendilerini
idareye kabiliyeti olmadığını bu millet kimden öğrenmişti?!
Kendisinin büyük bir müstemlike milleti olduğunu ona kim
söylemişti ?! Yunanistanm müdafae ettiği Hak hangi
hak, himaye edeceği ilim hangi ilim, neşredeceği medeni-
yet hangi medeniyetti ? ! İşte bütı n bunlar meçhuldü. Bü-
tün bunlar Yunan idare adamları tarafından bile samimî
surette belki hiç mevzuubahsolmamıştı!.. Kıratları da dahi'
olduğu halde hariçte pulatikacılarm vaitlerinden, dahilde
nümayişçilerin türlü alâyişinden sarfınazar, şu basit suali
belki hiçbir Yunanlı bir kere olsun kendi vicdanına sor-
mamıştı : Ben neyim ? !. O halde Yunanistan topraklarımızı
niçin istilâya geliyor, akıbeti meçhul olan bu kanlı, sergüzeşte
neden atılıyordu ?!.

Bu sualin cevabını hayatın, ezelî zaruretlerini idrak

eden durendişler

hakikî millet adamları değil, aynı
hayatın aynı tarihin cahili olan bir serseri veriyordu. Bu
adam. Venizelostu. Venizelos müdebbir değil, fakat hilekârdı.
Venizelos hükümet adamı değil fakat bir komitacı idi. Ve-

28

nizelos azimkar değil, fakat fırsat düşkünüydü!. Hilekâr
zekâsının, komitacı ruhunun, zebunküş mizacının bütün
kuvvetini sarfetti. " Megaloidea „ ile, hayaliham ile me-
lûf bir milletin iptidaî kalan şuurunu büsbütün körleştirdi...
İpnotizma mütahassıslannın sinirli hastalarını sunî ola-
rak uyuttukları gibi, sahte pulatikacı da aciz milletinin
aklını, iradesini uyutuyor, bütün selâmet hissini, bütün
tenkit ve ihtiyat melekelerini kötürümleştiriyordu.. Hasta-
larını ilâçlarının iksir olduğuna inandıran yalancı hekimler
gibi, bu yalancı diplomat ta puanının lâyuhti olduğuna kan-
dırıyordu. Yunanistan böyle bir ipotizmacıya teslim olmak
için ruhunun en müstait bir zamanında yakalanmıştı, nihayet
teslim oldu. Yunanistanın "Size adalet getirdim,, dediği
millet onun adaletini istemiyordu. Yunanistanın "Sizi idare-
ye geldim,, dediği millet onun idaresini talep etmemişti I
Hiç bir Türk, hatta kendi dindaşı olan anadollular dahi
Yunanistanı istemiyordu. Bu vaziyette tecavüz eden Yuna-
nistan ne yapacaktı? Kendisini cebren istetecekti!..

Filhakika Yunanistan istilâya, zulme niyet eden bir
milletin bütün hazırlıklarına malikti. Gerçi Yunanistan he-
nüz Harbi Umumiden çıkmıştı, fakat bu harbe geç gir-
mişti. Gerçi Yunanistan harp için masraf etmişti fakat ma-
liyesi zengindi. Gerçi Yunanistan bu Harbi Umnmide mak-
tul vermişti, fakat büyük zayiata uğramamıştı. Bunun hari-
cinde olarak Yunanistan silâhın, cephanenin bütün envaına
malikti. Yunanistanda top, tüfek, zıhlı, diritnot, Efzu», Dı-
rahmi herşey vardı. Denizlere hâkim, karalara yakındı.
Bütün bu maddî vasıtalar haricinde müttefiklerinin manevî
müzaheretine lâyık görünmüştü. Yunanistanı bu teşebbüs-
ten vazgeçirecek, ona "Dön geril,, diyecek hariçte dahil-
de hiç bir kuvvet yoktu. Yalnız bir kuvvet, fakat bütün
maddî, haricî olan kuvvetlere benzemiyen, batım, manevî
bir kuvvet: Vicdan! Halbuki o da daha evvel Başvekil
tarafından uyuşturulmuştu. Binaenaleyh Yunanistan ne ha-

ficinde, ne de batımnde bu tecavüzünü tevkif edebilecek
hiçbir manie tesadüf etmiyerek ipnotize edilmiş bir
adam mihanikitiyle saldırdı, kan dökmek, şehir işgal et-
mek, köy yakmak, ekinleri mahvetmek için saldırdı...
Beri yanda Türkler ise zaten talihin bütün meşum
akibetlerine uğramışlardı. Türkiye İzmirin işgalinden çok
evvel mağlup milletler gibi bir mütareke aktetmiş, silâhları-
nı bile teslim etmişti. Türkiyenîn zengin bir maliyesi, tü-
kenmez bir hazinesi de yoktu. Gençlerinin kısmıazamı
Harbi Umumide telef olmuş, birçok dirayetli zabitleri şehit
düşmüştü. Silâhsız ve cephanesiz Türkiye dünyanın en nazik
bir kıtasında sakin bulunuyordu. Her taraftan denizle
muhat olan Anadoîumın limanları topsuz, tabiyesiz, istilâla-
ra maruz bir halde idi. Yunan bayrağı İzmir kordonunda
gezdirildiği gün Türkiyenin asker denilebilecek askeri, müs-
takil denilebilecek devleti yoktu. Fakat yine bu Türklerin para
ile satın alınmayan, Efzunla istilâ edilmeyen ve zaman ile
tükenmiyen bir knvveti vardı: Vicdan! O vicdan ki âlem-
de gayet müstesna bir medeniyeti, islâm ve türk medeni-
yetini vücude getirdikten ve hayatının mukadder olan bü-
tün ezalarına göğüs gerdikten sonra Çanakkale muzafferi-
yetini yaratmıştı. Türk vicdanının unsurları arasında ölüm
vardı, esaret yoktu. Zaruret vardı, zillet yoktu. Türkün
vicdanı denilen bu manevî kuvvet acaba açık limanları
kapatabilir miydi, Anadolunun azalan nüfusunu çoğalta bi-
lir miydi, Devletin tükenen hazinesini doldura bilir miydi ?!.
Maddî kuvvetlerle manevî kuvvetlerin cidalini bu türk ve
yunan harbi gösterdi. Bu harbi sırf bu noktadan dört
safhaya ayırabilirsiniz. Birinci safha, İzmir kordonuna çıkan
bir Efzun karşısında ellerinden kollarından başka silâhı,
incirinden, devesinden başka serveti olmayan bir köylü
vardır. Bu safha köylü tarafından mukavemetsizlik ve yeis
Efzun tarafından cüret ve zulüm safhasıdır, ikinci safhada
bu efzunun karşısına çıkan silâh namına elinde yalnız bir asâ

- 30 -

servet namına cebinde yalnız bir atmişlık taşıyan bir fa-
kirvardır. Efzun manevî adamın harikulade bir savletiyle mız-
rağın ucuna saplanmıştır. İnönü muzafferiyetlerini hatırla-
yınız.. Üçüncü safhada Efzun karşısına çıkan namlısı paslı,
askısı ipli bir tüfek taşıyan köylüdür. Efzun ise mitral-
yozları kullanan Efzondur. Harbin bu safhasında Sakarya
bize faik olan maddî kuvvetlerin maddî fakat manevî kuv-
vetlerle beslenen maddî - kuvvetler karşısında evvela
dalgalandığını ve sonra nasıl sarsılarak mağrurane değil,
fakat makhurane bir ricatla nihayet bulduğunu gösterir.
Dördüncü safhada maddî kuvvetler aşağıyukarı tevazm
etmişti. Fakat arada büyük bir manevî kuvvet farkı vardı.
İlk hamle sırf etten ve kemikten teşekkül eden düşman
kuvvetinin erimesi için kâfi gelmişti...
Şimdi bazı garip insanlar var, diyorlar ki: Biz bu
harpte ne kazandık ?! Düşman zaten memleketimizde de-
ğil miydi ?! O halde onu sürüp çıkarmakla ne kazanmış ol-
duk ?! Evet arkadaş, bizim kazandığımız senin anladığın
gibi maddî bir ülke değil, manevî bir ülkedir, adıda
hürriyettir. Ve hiçbir ülke bir millet için bir hürriyet
ülkesi kadar giranbaha değildir. Bilinmez ki Yunanistanın
bu hezimetinden sonraki akibeti ne olacak?.. Yine bilmezsin
ki bu büyük zaferi kazanan millî iradenin hızı tükeninceye
kadar âlemde neler yaratacak?.. Belki hiçbir imar, hiçbir İs-
lâhat, hakkını, hürriyetini müdafaa etmiş ve vicdanının ülke*
sine saltanat kurmuş bir milletin iradesi kadar tarihine ha-
yat bahşedici değildir. Arkadaş! ilmî, iktisadî bütün za-
hirî, maddî inkılâpların anası heyecanların kaynağı ise, mil-
letin bir an, bir devir için kendi manevî varlığını duyması
kendi hürriyetinin zevkine vasıl olmasıdır. Bu> zafer inkı-
lâpların en büyüğü, bu inkılâp zaferimizin en mukaddesidir»

Kostantini şaşırtan netice

"idaremizin esasları eski yunan feylesoflarından mül-
hemdir,, diyen yunan kumandanları "mağlûbiyet deha,,larile
mütenasip bir lisan icat etmişlerdi: İzmir havalisinin işgaline
"askerî gezinti,, demişlerdi, İnönü hezimetinin adını mağ-
rurane ricat,, koymuşlardı. Son kat'i mağlûbiyetlerini ve
makhurane ricatlerini de sıkılmadan "Geri tecemmüleri^.
sözile ifade edîvermişlerdi!. Şair milletin feylesof kralı Efzun-
lar kordondan denize dökülürken bu durendiş milletine
neşrettiği beyannamede mağlûbiyetin ordular için gayri
mûtat olmadığını söylüyor, ve bu mağlûbiyetin düşmanın
hatır ve hayalinden bile geçmediğini ilâve ediyordu.
Eğer Kostantin mücrim, aynı zamanda makhur bir
milletin kralı olmasaydı sözlerini bir noktadan şayanı dikkat
bulacaktık. Fakat bu gün bu sözlerin meyus tebaasının
vicdan azabını teskinden başka ne gayesi olabilir?! Zira
Kostantinin bu sözlerden kastettiği mana kolaylıkla an-
laşılıyor, mağlûp hükümdar demek istiyor ki: "Ordum galip
gelebirdi, fakat mağlûp oldu, Çünkü bir tesadüf, ehem-
miyetsiz bir sebep bu mağlûbiyeti hazırladı. En muntazam,,
en muharip ordular dahi ufak sebeplerle perişan olabilir-
ler, onun için galibiyet de, mağlûbiyet de ordular için bir
emri mukadderdir. Binaenaleyh ey şaşkınlar, bu sözlerime
inanıp müteselli olun, ordumun tabana kuvvet kaçması
çok şey ifade etmez. Yalnız bir şey ifade eder ki o da
kaçtıklarıdır. Kaçmıyabilirlerdi, fakat kaçtılar, Çünkü en
muntazam ve en muharip ordular dahi kaçabilirler, meselâ
askerleri korkar, aç kalır, siperlerde otura otura canı sıkı-
lır, bir takım ufak sebeblerden dolayı nihayet kaçabilir, onum
için ey eski yunan feylesoflarının esasatına göre idare
ettiğim ey hayali ham milletim, meyus olmayın, zira galip
gelmekte, kaçmakta bir emri mukadderdir....,,. İşte Kralut
beyannamesi bir takım umumî, mücerret lâkırdılardan sıyrı-

— 32 —

lıpta tafsil ve teşhir ediliverince böyle bir hezeyana mün-
kalip oluyor! Kralın sözlerini bir derece daha çürütmek
müzah muharrirlerinin işidir! Ba sözlerde tetkika, müna-
kaşeye değer hiç bir mahiyet yoktur.
Fakat kakikî bir vatanperver kalbiyle son harbimizin inki-
şafına teveccüh ettiğimiz zaman bizi hakikaten şaşırtan nokta-
lar yokmudur ?!. Bu suvalimize cevap verebilmek için
taarruzun ilk günlerinde ki vaziyetimizi, haleti ruhiyemizi
hatırlamak icap ediyor. O günlerde bizi büyük bir takdir
ve hayrete sevkeden iki nokta vardı: Darbemizin fevkalâ-
de surette, ansızın vaki olması ve fevkalâde sur'atle inkişaf
etmesi... Bu gün aynı taaruzun bizi yine hayret ve takdire
sevkeden diğer noktası fevkalâde az bir müddet zarfında
neticeyi kat'iyesini istihsal etmesidir.
Anadolu bu neticeyi kat'iyeyi istihsal için tam üç
senedir uğraşıyordu; para, asker, cephane, tabiye, plân...
Bütün bu hazırlıklar bu neticeyi kat'iye içindi. Anadolu
köylüsü gece gündüz kazandığını müdafayi milliyeye ve-
rirken, Anadolu erkânı harpleri de gece gündüz düşma-
nı mağlûp etmek için imalifikrediyordu. Mualimler,
vaızlar, hatipler, bütün hükümet memurları boş durmu-
yorlardı. Onlar da mütemadiyen davayı milliyi bir fikir
ve şuur haline getirmeğe çalışıyorlardı. Üç senedenberi
Anadolu köylüsünün timsali üzeri başı, saçı sakalı tozdan
bem beyaz olmuş, mütemadiyen cephane taşıyan bir kölüy-
dü. Üç senedenberi Anadolu erkânıharbinin timsali, neferden
sade üniformasının ufak yıldızlarile fark edilebilen mütevazi
bir askerdi. Üç senedenberi bütün Anadolu münevverlerinin
timsali müdafaanın şuuru haline inkilâp etmiş ruhlardan
ibaretti. Evet Anadolu müdafaası hiçte kolay olmadı. Bey-
hude bu müdafaanın başlangıcındaki çete tertibatına
zihninizi saplayorsunuz ve çetelerin seyyar, basit, anî faa-
liyetlerile bu günkü Anadolu teşkilâtını anlamağa çalışıyor-
sunuz. Hakikat hal hiç böyle değildir. Şair, Osmanlı

— 33 —

.saltanatının müessesesine bir aşiretten bir devlet çıkardık
diyor; halbuki Anadolunun mukadderatine vaziyet edenler
yeni devleti hemen yoktan vucude getirdiler. Bu kadar
büyük bir azim, bu kadar büyük fedakârlıklar ne içindi?
Neticesi gayrı muayyen bir harbe girişmek, zaten makûs
olan talimize yalvarmak için miyidi ?!. Yunanın İzmir e
yerleşmesi bir emri vaki olmuştu. Sevres müahedesile dev-
letler şöyle böyle bize Anadoluda bir hakkı iskân veriyor-
lardı. O halde neticesi malûm olmıyan bir iş için kan dökmeğe
neden lüzum vardı?! Halbuki netice iman ehli için pek
muayyen, pek vazıhdı. ddia edilen nokta Yunanlıları sürüp
atmaktı. Bütün o üç senelik müdafaa hayatı, fedakârlık
sahneleri boş değildi. Bütün hazırlıklar bu neticenin istih-
sali içindi, fakat bu netice ne zaman kat'i surette istihsal
edilecekti? Ne şekilde istihsal edilecekti? Ne kadar müddet
zarfında istihsal edilecekti?.. Bunları kimse bilemezdi.
Bunlar hayatın istikbaliydi. Halbu ki hayatın istikbali keşfe-
dilemezdi... Gerçi bizi davamızın hak olduğuna inandıran
hissimiz, vicdanımızdı. Gerçe biz davanın müdafaası için
cehtediyorduk. Bu cehtimızin sonu zafer olacağına iman
ediyorduk, lâkin maksat uğrunda sarfediiecek emeklerimizin
mikdarını, maksat uğrunda şehit düşecek evlâtlarımızın
adedini bilmiyorduk. İzmir yolunda besalet gösterecek
askerlerimizin gizli ruhunu bilmiyorduk. Biz yalnız sebat
ediyorduk, can ve mal sarfediyorduk, fitlimizin hayır, ne-
ticesinde zafer olduğuna iman ederek, işte okadar...

Bu gün bu netice emrivakidir. Anadoludaki harakâtı
milliyeyi idare edenlerin ilk rüyaları tahakkuk etmişti. Ru-
hun bu muazzam eseri karşısında ya Kostantin gibi şaş-
mak yahut izaha çalışmak bizim elimizdedir. Filhakika sı-
rasıyle İnönü, Sakarya, Afyonkarahisar, Dumlupmar muha-
rebelerini yapan bir millet için kendi vicdanından kopup
gelen güzel hareketleri tesadüfle, talihle, düşmanın kor-
Jîaklığıyle izah etmekten daha doğru, daha asîl hareketler

3

- 34 -

neden olmasın?! Millî kahramanlığımızın ne izahını ne alelade
bir zabıturapt muvaffakiyetinde nede alelade bir sev-
kulceyş ve tabiye zekâsında bulamayız. Çünkü ordunun
intizamı, tabiyenin mahareti bir orduyu teşkil eden fertle-
rin ahvali ruhiyesine, hassasiyetine, kahramanlığına göre da-
ha zahirî, daha fikrî şeylerdir. Sevkulceyş harekâtının
ehemmiyeti harbiyesini asker olmadan dahi bir derece tak-
dir etmek mümkündür. Fakat bu nihayet zabturaptı
olan bir ordunun kütlesine ait, mihaniki ve fennî tedbir-
lerden ibarettir. Nasıl ki zapturapt da bir ordu için bir
hayat ve memat mes'elesidir. İntizamsız bir ordu bir toz
yığınından başka nedir?! Fakat hissi, vicdanı olmayan daha
doğrusu vatanî, insanî mefkureler yerine husumeti koyanr
fertlerden mürekkep bir ordunun zapturaptı kaç para
eder ?! Hulâsa harpte mukavemetin, mukavemette devamın
pek derin, pek zengin bir menbaı vardır ki onu ancak
" maneviyat „ sözüyle ifade edebiliriz.

Türk zaferinin harikuladeliğini kabul etmiyecek olan
zekâ Kral Kostantin'inki dir. Halbuki yeni ruhiyat ve içti-
maiyat ilimleri ruhun bu gibi muazzam hamleleri karşısın-
da gayet müspet ve teslimiyetkâr vaziyetler takınmışlardır.
Meşhur amerikah ruhiyatçı ve feylesof Viiliam James ruhiyata
dair yazdığı büyük kitabın "irade,, ye dair olan kısmında
iradî hareketlerin evsafını zikrettikten sonra, bu hareket-
lere refakat eden "cehıt,, den bahsediyor, diyor ki: Ceh-
din mevcudiyetini tefrik için elimizde bir miyar vardır;
Nerede itiyatlarımızın ve sevkıtabiîlerimizin eseri olan
kuvvetleri tadil için mefkûrevî bir illete müracaat edersek
orada cehit vardır. Cehti kuvayi madiyeye benzetemeyiz,
Çünkü bu kuvvetler cisme tatbik edildiği zaman sa'yi akal
kanununa tabi olarak en kısa, en mukavemetsiz yolu takip
ederler. Halbuki iradî bir fiilde en güç, en çok mukave-
met gösteren bir yolu takip ettiğimizi hissederiz. Galibiyet
ve hâkimiyet müteaddi fiillerdir. İşte mefkurenin tahakkuk

— 35 -

ve tecessüdü için müracaat ettiği kuvvet bu cehittedir. Fakat
bu cehdin ehemiyetini takdir, miktarını tayin etmek psiko-
lojinin iktidarı haricinde bir iştir..
Amerikalı ruhiyatçının fert hakkında söylediği sözleri
cemiyetlerin hayatına teşmil etmek pek mümkündür. Bir
cemiyet, meselâ bir türk milleti bir müdafaa ve istiklâl
muharebesinde ne kadar kuvvet sarfedebilir, ölümü ne
derece istihkar edebilir, ve ne sür'atle İzmir kordonuna
vasıl olabilirdi ? Bunu hiç bir ilim, çünkü hiçbir akıl ve
hesap keşfe muktedir olamazdı. Bunlar öyle hadiselerdir
ki ancak zuhur ettikten sonra hayretle temaşa edilir, ru-
hun, vicdanın yegâne, müptekir eserleridir. Yalnız bizim
bileceğimiz bir şey vardır, o da şudur: Bir millet ki vesa-
iti maddiye itibariyle kendisine faik yahut müsavi olan bir
milleti, baş kumandanını da esir etmek şar tiyi e yıldırım
sür'atile eziyor, ve bu cehdi harikulade bir sür'atle inki-
şaf ediyor, William James'in ilmine istinaden diyebiliriz ki:
Ö milletin mefkuresi gayet velut bir mefkuredir. Bu icaz-
kâr zaferle beraber olan mutlaka Cenabı Haktır. Onun için
bizim zaferimiz dostun da düşmanın da hesabını şaşırtan
bir zaferdir. Çünkü ruhun her mucizesi gibi yepyeni, yek-
pare ve yaratıcı zaferdir. Bu eserin azametini takdir etmek
için evvelâ onu besleyen mefkurenin azametini takdir et-
mek icap eder. Türkün mefkure dediği şey hayır, hak, ve
hüsün sıfatlariyle telâkki ettiği Allahtır. İşte biz Türkler
bu Alla hin kuluyuz, milletimizin dünyada hikmeti vücudu
bu Allaha tapmaktır. Ancak bu gaye için çarpıştık ve
Hikmetullahı bir kere daha ilân ettik...

Şeref kimlerindir ?

Yunanlılar İzmiri işgal ettikleri gün Anadolu Devleti
henüz teşkkül etmemişti. Millî kuvvetler bir müddet dağınık

- 36 -

ve mahallî çeteler halinde çalıştılar. Bu aralık meydanı boş
bulan Yunanlılar Bursa ve Bahkesiri kolaylıkla işgal etti-
ler. Efkârı umumiyemiz Yunanlıların bu istilâsından çok
meyus oldu. Bunun üzerine düşman istilâsına silâhla mu-
kavemet edilmesini muvafık bulmayan kimseler şu müta-
lâayı yürütüyorlardı:
— Biz demedik miydi?! KuvayıMUUye bu memleket
için bir felâkettir, elimizde kalanı da bu adamlar batıra-
caklar, şimdiye kadar ne kaybettikse siyasetsizlik yüzün-
den kaybettik, el'an da mütenebbih olmuyoruz, olmak isti-
dadmdada değiliz!.. Biz silâhla mukavemet ettikçe Anadolu
Yunan istilâsına maruz kalacak, bu suretle Devlet, Millet
büsbütün mahvolacaktır,,. Bu adamlar Yunan istilâsının
ilerlemesini millî mukavemete atfediyorlardı. Belki bu mü-
lâhazaları doğruydu. Fakat yine bunların aklınca çareiselâ-
met, silâhlan elden bırakıp teslim olmaktı!.. Çünkü siya-
set her şeyi halledebilirdi, hatta ay m siyaset Yunanlıları
İzmirden çıkarmak için bile kâfiydi., Bilâkis her ne şekilde
olursa olsun, mukavemet kat'i bir felâketti, KuvayıMilüye
böyle bir mukavemete teşebbüs eylemiş olduğundan mem-
leketi batırıyor, ilerdeki halâs ümitlerini dahi mah-
vediyordu !..

Bu bir mantıktı, eğer hafızam yanılmayorsa, buna
"muhalefet mantığı,, diyorlar. Bu mantığın esası harpten
kaçınmak, ve sulha kavuşmak için siyasete sarılmaktı.
Muhalefet bu esası müdafaa için söze, misale, tecrübeye,
her şeye müracaa etmişti. Lâkin vaktaki KuvayıMilliye pe-
rakende kuvvetler halinden çıkıp müçtemi bir kuvvet ha-
line geldi, vaktaki mahallî müdafaa hey'etleri yerine mîllî
ordular kaim oldu, her yerde muvaffakiyetler hasıl olmı-
ya başladı: Yunanlılar, İnönünde mükerrejren ve Sakarya
harbinde ise müthiş surette mağlup oluyordu. Mülkilerin
yeni mazhariyetleriyle birlikte İstanbulda yeni bir man-
tık erbabı hasıl olmağa başladı. Bu sonuncular şu tarzda
idareikelâm ediyor!ardı:

- 37 -

— Biz zaten biliyorduk, biz zaten bu harekete taraf-
tardık, atinin emin olduğunu, harekâtımilliyenin yüzde
yüz muvaffak olacağını keşfetmiştik, çünkü anadolu mefkû-
recidir, anadoluda azim ve iman sahipleri çoktur, Türkün
imanı kuvvetlidir, Türk yenilmez, Türk devleti ölmez..

Gerçi bu adamlar bu sözlerile Kuvayı Milliyenin aleyh-
darı değildiler. Fakat ne derece kadim lehdarı idiler ?.
MUlî maksadın meşru olduğuna ne vakıttenberi inanıyor-
lardı ?! Çünkü bütün bu taraftarlıklar ve bu memnuniyet-
ler ancak KuvayıMiliiyenin muvaffakiyeti belirdikten sonra
izhar edilmişti!. Halbuki bu eser vücude geldikten sonra
onun azemetini takdir edecek olan alet fikir, muhakeme
değil, sadece gözdür! Siz milletinizin selâmetini, devle-
tinizin istiklâlini temie eden bir hareketin elbet aleyhinde
bulunamazsınız, bulunabilmek için mutlaka suiniyet sahibi
olmalısınız! Onun için bir kere mukavemet muzafferiyetle
neticelendikten sonra herkes gibi size de bir vatandaş si-
fatile takdir ve hayet düşer. Çünkü esasen iyi olduğu-
nuzdan iyiliği istiyordunuz, şu kadar ki her hangi netice-
ye demiyorum, her hangi harekete taraftarlığınızın, ve-
yahut her hangi hareketin akıbetini keşf hususundaki fi-
rasetinizin delili bu günde değil, kat'i neticeye varmadan
evvelki zamandadır. Şu taktirce HarekâtıMiUiyenin bu gün-
kü takdirkârîarile dünkü muhaleiîerinin çok farkı yoktur !
Her iki mantığı sahiplerinin HarekâtıMiUiyenin inkişafına
bir hizmeti olmamıştır. İster bidayettenberi bu harekete
aleyhdar olun, ister bu hareket muvaffakiyetlerini istihsal
ettikten sonra onun meddahı kesilin, madem ki hareketin
iptidasındaki tesiriniz sıfır, ve hareketin tekâlümüne yar-
dımınız hiçtir, netice üzerinde ferden tesahup ve tefahür
hakkı sizin değildir. Çünkü MillîHareketi vücude getiren-
ler ne iptidasında tezyif edenler, ne de intihasını takdir
edenlerdir, belki bu hareketin iptidasından intihasına ka-
ntar muhabbet ve emniyetle bilfiil çalınanlar, bu hareket

için malini, canını feda edenlerdir... Filhakika MillîHareke
şerefli bir Ölümü zelil bir esaret hayatına tercihle başla
mışti. Bidayette bu hareketin yegâne kuvveti ittihat idi:
Emelde, histe birlik. O müşkül dakikalarda istiklâl için
çarpışan bü kuvvet her kalpten muhabbet, her türkten
yardım bekliyordu. O tarihte istiklâli samimi surette talep
edenler silâha yahut kaleme sarıldılar, "ilerlemek var, dör-
mak yok!,, dediler. Böyle hayat ve memat arasında çalışan bir
tehdit eden tehlike ne olabilirdi? Düşmana karşı mukave-
metin ve dahilde maneviyatın zayıflaması. Öyle dakikalar
olmuştur ki millî maksadın aleyhinde sarfediien tek sözün
bir taburun dağılması kadar meşum bir tesiri olabilirdi.
Yine öyle dakikalar oldu ki bir kalbin muhabbeti bir
istihkâmın metaneti kadar maksadı tahkim ediyordu.
Binaenaleyh dünkü muhaleflerlerle bigâneler bu gün Hare-
kâtimilliyenin müspet neticelerinden isterlerse memnun
istemezlerse gayrı memnun olsunlar, şeref en ümitsiz za-
manlarda çalışanların, yaşamak için ölümü istihkar edenle-
rin, yalnız onlarındır.

Muharebelerin dersleri

Anadoiunun silâhlı siyasetini terviç etmiyenler alel-i
itlâk harp aleyhdari olan kimselerdir. Bunlar harbi beşeriyet)
için bir musibet telâkki ederler. Onun için her zaman,
her ne bahsına olursa olsun- sulhu tercih ederler. Fakat]
sulh aşkına mahvolmayı da arzu etmediklerinden silâh-;
sız, sesi çıkmıyan siyaseti tavsiye ederler. Bu kim-
seler harbin şeametini sulhun selâmetini ispat için en ziyade
ölen insanlardan, yetim kalan çocuklardan, sönen ocak-
lardan bahsederler. Mazideki her harbin neye mal olduğunu
hesap eder dururlar...
Bizim memleketimizde harp aleyhdarları yalnız siyasi

an

muhalifler değildir. Nefsini san'ate, şiire, ve felsefeye
hasretmiş olan münevverlerimiz arasında da sulhun dostu
ve harbin mutlak surette düşmanı olanlar vardır. Bunların
umdesi insaiyet umdesidir, bunlarda milletler arasındaki
nifakı ordular arasında ki cidali insaniyet umedesine
muhalif sayarlar, ve millî harpleri insanî vs hdete daima mugayir
görürler. Bu mütefekkirler de döne dolaşa nihayet sulh
gayesine teveccüh ederler. Sulhu istihsal için insaniyetçile-
rin tasviye ettikleri usul gayet basittir, bütün milletlere
harp nefreti yerine sulh ve müsalemet aşkı telkin etmek.
Esasen bu zatler söz telkinile hayatın değişivireceğini
zannedecek kadar basit düşünürler... Gerek bu muhaliflerin
gerek bu feylesofların hayatî kıymetleri müsavidir. Birinciler
felsefe yapmaksızin ikinciler siyasî bir fırka teşkil etmek-
sizin hayata karşı aynı vaziyeti alırlar. Binaenaleyh, her
iki zümrenin fikirleri, niyetleri her ne olursa olsun millet-
lerinin hayatına aynı derece müfit veya muzir kimselerdir.
Hakikatte harp düşmanlarının muhakemeleri gayet tarafgi-
ranedir: Muharebede ölenlerin miktarı kayıbolan toprak-
ların mesahası gibi harbin münhasıren ferdî ve maddî
kısımların düşünülür. Gerçi Yunanharbi Türkler için büyük
bir zayiattı. Beyhude eski Yunanistanm bir kısmini işgal
için kan döktük, beyhude para ve cephane sarf ettik, bütün
istilâ ettiğimiz topraklarden kendimizi çektik! Fakat kim
inkâr edebilir ki insan, para zayiatı itibariyle meşum olan
ve maddî, siyasî hiç bir fayda temin etmiyen bu eski Yu-
nan barbi MektebiHarbiyeden yetişen genç ve münevver
zabitlerimizle fakir ve masun Anadoluluları bir arada, bir
siperde bulunmak vesilesini hazırladı?! Kim iddia edebilir
ki ateş ve Ölüm karşısında zabitle neferlerin bulunması
ruhlarında bir kaynaşma husule getirmedi, ve bunun ne-
ticesinde asken aç ve elbisesiz bırakan Saray istipdadına
karşı genç ruhlarda isyan hamlesi doğmadı?!.. İnkilâbın
heyecanları acaba Tasalya ovalarında duyulmadın»?!. Kim

inkâr edebilir ki: Balkan Harbi bütün hezimetlerine rağmen
bize, bir millet için istinatkâhin ancak kendi vicdanı
olduğunu, Türk bundan böyle kendini duyması, kendi ben ligini
idrak etmesi lâzım geldiğini öğretmedi, millet mefkure-
sinin, millî heyecanların dogmasına sebep olmadı?!. Yine
kim inkâr edebilir ki Harbiumumide Çanakkale müdafaa-
sında duyduğumuz heyecan, Millîharekâtin mebdei de-
gıldır?!.

Hülâsa muharebelere neresinden bakılsa milletler için
manevî inkilâlaplardir. Ve çok kere muharebelerin yaratıcı
tesirleri vardır. Bazı muharebeler büyük maddî felâketlerin
amilî olduğu kadar, bazı muharebelerde büyük manevî intibah-
ların mebdei olabiliyor. Muharebelerde bütün bir milletin
en geç, vezinde fertlerinin kütlesiyle hareketinden, ve
diğer milletlerin kütleriyle temasından türlü fikir ceryanları,
akil ve muhakeme faaliyetleri hasıl olduğu gibi, arzuya istik-
lâl, hissi millyiet, müdafaa, namus gibi milletin her ferdinin
vicdanında zayıf derecede yaşıyan bir takım hisler manevi
bir volkan gibi patlayor, muhteviyatı gözle görülür, elle tu-
tulur bir hale geliyor. Muharebeler ozatnana kadar mevcut
ve müesses olan hayatın şeklini, vaziyetini değiştiriyor. Er-
kekleri işinden cepheye, kadınları evinden işe sürüklüyor,
çocukları ebeveyninin devamlı mürake besinden ahp daha
ziyade mektebin, cemiyetin mürakebesine terkediyor. Mu-
harebe esnasında bir çok iktisadî meslekler adamsız kah-
yor, bereket zamanlarının kıymetsiz eşyasına kıymet geli-
yor, cephe arkasında kalanlar için azamî derecede çalış-
mak bu suretle günün bütün meşakkatlerine göğüs gere-
rek azamini, iradesini kuvvetlendirmek mecburiyeti hasıl olu-
yor. Hulâsa muharebeler ne bir dersin ne bir aklın doğ-
rudan doğruya tevlit edemediği içtimaî inküâplarm yal-
nız başına vücude getiriyor. Bu suretle milletin yeni haya-
tına yeni yeni ufuklar açıyor.

Muharebelerin bu terbiyetkâr tesirlerini kabul etmek

— 41 —

için Harbiumumi esnasında vücude gelen içtimaî tahayyülleri-
mizi hatırlamak kâfidir. Bu büyük harp kanaat, kadın, ço-
cuk, aile, istihsal, terbiye, tahsil, devlet... Gibi bir çok
meftunlarımızın muhteviyatını tadil etmiş Türklere adeta,
yepyeni bir zihniyet vermiştir. Fakat meşrutiyetten bert
biribirini takip eden harplerden hiçbiri bu Anadolu harbi
kadar hususî şeraitte olmamıştır. Bu harbi temyiz eden baş-
lıca seciyeler şunlardır:
1 — Anadolu harbi bir hükümet ve saltanat harbî de-
ğildir, bir millet ve istiklâl harbidir. Ve bu harbin iptida-
sı mihaniki bir inzibat ve intizam, değil, Fakat hayatî bir
feveran, bir ihtilâldir.
2 — Anadolu harbine iştirak edenler ve bu harbin
talihini kabul e a enler ne alelade memurlar, ne de alelade
amirlerdir. Bunlar bizzat istiklâlin arzu eden ve bunun için
samimi surette çalışanlardır. Binaenaleyh mütereddit, mü-
vesvis, ukelâ seciyeler için bu harbin tarihinde hiç bir
mevki yoktur...

3 — Anadolu harbi bir vatanını zorla istila etmek için bir
millete karşı ilân edilmiş bir zulüm harbi değildir. Bilâkis
vatanı istilâ edilen bir milletin yaptığı müdafaa ve istiklâl
harbidir. Onun için bu harbte zabitle nefer, amirle me-
mur, alimle cahil, bütün insanlar, Türk olan ve Türkün
istiklâlini müdafaa eden bütün kalbler birleşti, millet tam
bir vahdet haline geldi.' Bu harbte zabitin fenni neferin he-
yecanına nasıl hizmet ediyorsa, neferin heyecanı da zabitin
fennine öylece itimat ediyordu.
İşte Anadolu Harbi bu kadar müstesna şeraitin dahil
olduğu bir harptir. Böyle bir harbin yarınki Türk cemiyeti-
nin zevkinde, ahlâkında, edebiyatında, terbiyesinde vücude
getireceği yeniliği bugün kimse bilmez! Nitekim böyle bir
harp neticesinde yapılacak olan sulhun yarınki Türkiye
için nasıl bir istihsal sahası hazırlıyacağmı da kimse bilmezi
Fakat bu gün bildiğimiz bîr hakikat vardır ki oda şudur::

AO

_

Türk milleti millî ruhun feyiz ve azemetini en ziyada b
harpte görmüş, iradesine sahip olan milletlerin Allahta
başka korkusu olamıyacağmı anlamış, ve âlemde kendisin
mevdu olan medenî ve tarihî vezifeyi ifaya belki her millet
ten ziyade ve her zamandan daha iyi hazırlamıştır...

Mefkurenin galebesi kahirdir

Anadoludaki Türk - Yunan harbinin safahatını takip
etmiş onlar için merak edilecek noktalar vardır. Evvelâ
Yunanlıların Anadoluya getirdikleri kuvvet dağınık ve serseri
bir çete kuuveti değildi, muntazam bir orduydu. Bu ordu
rastgele devşirme askerlerden, acami köylülerden de teşekkül
etmiyordu, muallem askerlerden mürekkep bir orduydu.
Bu mükemmel ordunun cephanesi de kıt değildi, toplarının,
bilhassa vesaiti nakliyelerinin mebzuliyetini her vesile ile anla-
şılıyordu. Yoksa yunan fırkalarına kumanda eden cenaral-
ler cahil miydi?! Bunu da zanndetmeyiniz!. Çünkü Yunan-
lılar müteaddid taarziarında fennî surette harbettikierini
göstermişlerdi. O halde muntazam ordusu, muallem askeri,
bol cephanesîyle, kumandanlarının fennî puanlarına göre
hareket eden bu millet neden toplarını bıraktı, tüfeklerini
attı, dağlara tırmandı, niçin?!. Gerçi bu suale tesadüf,
taîii harp... gibi bir cevap bulmak güç değildir. Fakat
bunlar cevaptan ziyade yeni birer sualdir! Çünkü tesadüf
ve talii harp fikirleri izah edici olmaktan ziyade bizzat
kendileri izaha muhtaç olan fikirlerdendir..
Yunan ve Türk ordularının maddiyatında bulamadığımız
bu orduların maneviyatında bulmak mümkün olmayacak
anı?.. Filhakika iki milletinde ordusu, cephanesi, fenni vardı
fakat iki milleti hareket ettiren kuvvetler aynı menbadan
•gelemiyordu. Yunanlılar alelade tecavüz ediyorlar, Türklet
•ise sadece müdafaa ediyorladı. Yunanlıların aradığı evvelâ

— 43 —

sütü sonra da eti yenilebiiecek sağmaldı! Türklerin kuruduğu
mukaddes bir hayat, bu hayatın namusu, şeref, istiklâl...
gibi manevî ve rahmanı tecellileriydi... Efzun alaylarını
Anadolu ovalarına sevketmek için yunan pulâtikacılarının
harekete getirdiği hisler namus, şeref, istiklâl gibi mefkû-
revî hisler değildi. Halbuki türk orduları en büyük kuvva-
tini bu mef küre vî hislerden alıyorlardı...
Yunanı tahrik] eden tamah, zulüm, şekavet.. Birer fikiri
sabit idi. Türk ordusuna hayat veren milliyet gibi bir mef-
kure idi. İki ordu arasında zahirî, maddî olan bütün
müşabehetlere rağmen batını, manevî büyük farklar vardı.
"Yunan ordusunun akibeti maddenin akibetine tabidi. Türk
ordusunun mukadderatı ise mefkurenin mukadderatıdi.
Yunan ordusu şu üç sene zarfında her ne felâkete uğra-
dıysa uzvî ihtirasların şeraitine tabi olarak uğradı, Türk
ordusu üç seneden beri her ne muvaffakiyete mazhar ol-
duysa içtimaî mefkurelerin hayatına tabi olarak mazhar

oldu.

Meşhur ruhiyatçı Ribot ihtirasların psikolojisine dair
yazdığı kitapta hakiki ihtirasları sathi ve muvakkat heye-
canlardan ayırmıştır. Din, vatan, namus, millet gibi içtimaî
ihtiraslar devamlıdır, şuurludur, muvazenelidir, Halbuki
hırs, zulüm, şekavet gibi ihtiraslar gelip geçicidir, gayesin-
den haberdar değildir, kördür, muvazenesizdir. Bir iktirasin
menşei uzvî, ve hayvanı olunca o ihtiras adeta uzvî ve
maddî kuvvetlerin akibetine uğrayacaktır, Böyle bir ihti-
rasın bütün kuvveti, bütün şiddeti muvakkat bir zaman
içindir, diğer cihetten uzvî ihtirasların ölümü kendi ken-
dine olur. Bu ihtiraslar uzviyetin amakından fışkırıp ta
bir kere hayatın sathına geldikten sonra cihetini, istikame-
tini şaşırır yalnız hareket etmek için hareket ederler,
sinirli adamlar gibi!.. Nihayet yorulur. Uzvî ihtirasların
ölümü anidir, neticesi bütün uzviyeti tahrip etmektir!..
Halbuki içtimaî ihtiraslar, tabîridiğerle mefkureler böyle

44

değildir. Bunlar kuvvet ve kudretini bir ferdin, heves ve
iştahasından değil, bir cemiyetin tarihinden, vicdanından alır
ve hiç hedef ve istikametlerini şaşırmaksızuı betaetle tekamül
ederler. Hedeflerineb yaklaşdıkça daha kuvvetlenirler,
kuvvetlendikçe hareketlerini süratlendirirler. Mefkurelerin
hayatı emin, muvaffakiyetleri kat'idir. Mefkurelerin tecel-
lisi iâaklî olsa bile, hiç bir zaman gaynmakul olmaz.
Halbuki sefil ihtiraslarda daima kendi kendini nakzeden
dahilî taaruzlar vardır. Mefkure hayatı ise akıl ile hissin öyle
bir imtizaç ve ahengidir ki ondan "İrade,, dediğimiz hür
ve bakir hayat zuhur eder... îşte Anadolu harbinde sefil
ihtiraslarla ali bir mefkurenin bütün evsafını, bütün şeraitini
buluyorsunuz. Yunanlıların Anadoluya getirdiği ordu şek-
linde bir zulüm, kanun kıyafetinde bir şekavet idi! Yunan-
lılar belki Avrupa korkusu, medeniyet saygisıyle bir zamana
kadar uzviyetlerinde sakladıkları bu deli ihtirasın zincirlerini
kırdılar ve Anadoluya koyverdiler! Bu deli dört bir tarafa
saldılar yıktı, yaktı ve nihayet yoruldular. Uyumak istedi rahat
bırakmadılar, kaçmak istedi kovaladılar, ayakları kırıldılar,
vucüdü kalan kısmyle Kordondan denize atladı ve boğuldu!..
Şakinin bu intiharını görenler diyorlar ki: Yunan milleti
hesabına kabahaı kimindir?.. Bu kabahat sadece idare
adamlartnındır. Nasıl ki namusunu müdafaa edenler için de
şeref büyüklerinindir. Cemiyetler ister bir millet, ister bir
aşiret olsun ve bu cemiyetler ister müterakki, ister gayrı
müterakki bulunsun, daima ilâhî, ruhanî mahlûklar değildirler"
Bir milletin hafızasında ve kalbinde yaşayan fikirler ve
hisler arasında ahlâkî, insanî olamar gibi, şeytanî ve hayvam
loanlar da vardır. Milletlerin melekleri olduğu gibi şeytan-
ları da vardır. Milletler için zaman zaman bu blisin telkinatı
müthiştir. Fakat ne olursa olsun her millet kendi âmelinden?
kendi icraatından mesuldür. Mukadderatını tanzim edecek
adamları beyendiği için, büyük adamlar milletin rubunda
yaşayan hürriyet, adalet, insaniyet duygularını uyandırarak

onu selâmet ve saadet yoluna sokarlar ve yahut yine aynı mille-
ttin nefesinde yatan tamah, kin, zulüm şeytanını kudurta-
rak onu sefalet ve habaset yoluna sokarlar. Onun için
büyük adamlar milletlerinin hem bir mahsulü, hem de istik-
bâllerinin nazmıdır.

Venizelos da bir hükümet adamıydı. Ve Yunanistanı
hakikaten idare etti. Fakat Venizelos şeytanî Yunanistandi
şeytanca idare ettiği de aynı Yunanistandı. Venizelos gibi
bir adam Yunanistanı böyle bir felâkete sokmaya bilirdi,
Fakat millî, insanî mefkurelerden mülhem olmak şartıyie...
Yeni bir karara tevessül eden yeni bir harp ilân eden
büvük, küçük bütün milletler için ibret: Mefkurenin gale-
besi kahirdir...

Takı zaferdeki timsal

Dün İstanbulda büyük bir sevinç vardı. Bütün sokaklar
kadın, erkek, çoluk çocuk, insanla doluydu. Her dükkânın,
her evin kapısında, penceresinde bir bayrak sallanıyor, bir
çok camekânlarm yüzünden allı beyazlı zincirler sarkıyor-
du... Bütün minimini çocukların elinde birer ikişer minimini
bayraklar geziyor, bir alay sancağı kadar büyük olan bay-
raklar Türklerin yüzüne şürüle sürüle gezdiriliyordu...
Arada sırada keskin bir düdük sedasile arkasında koca
bir bayrak taşıyan bir otomobilin geçtiğinden haberdar
oluyoruzz. Her tarafta elektirik tramvaylarının tellerini
aşan takı zaferler vardı. Bu takızaf erler hayatı ve
kudsiyeti temsil eden yeşil dallardan yapılmış, üzerleri
bayraklar ve fenerlerle donatılmıştı. Her biri yapanların
zevkine göre tenvvü ediyordu. Donanmış sokakları seyir
ede ede çarşı kapısına kadar gelmiştim. Orada bir sokağın
başında caddedeki büyük takızaferlere nispeten daha ufak
bir takızafer yapmışlardı. Fakat bu takın hiç bir şeyi eksik

_ 46 —

değildi, ananevi süslerin hepsi vardı: Tefne dalları, alk
beyazlı zincirler, bayraklar, fenerler, kahraman resimleri..-
Bütün bu yeşil kırmızı süsler arasında yarı kurşun kalemle*
yarı sulu boya ile yapılmış bir lâvha en ziyade nazandik-
katini celpediyordu. Bu lâvhanın adı "geçilmez!,, di. Bu
kelime resmin üzerine birden göze çarpacak kadar kalın
yaziyle yazılmıştı. "Geçilmez» in mevzuu şudur: Gayet dar
bir buğaz var. Bunun bir kenarında başı kavuklu, beli
kuşaklı, bir elinde kalkan, diğer eli belinde tarihî bir kah-
raman duruyor. Arkasında koca bir Türk sancağı dal-
galanıyor. Birde kafası biçilmiş iki efzun yatıyor. Her taraf
kana boyanmış... Gerçi bu iâvhada en basit resim ve
menazir kaidelerine bile riayet edilmiş değildi. Fakat resim»
fennine vakıf olmıyan bu halk san'atkârı üç senedenberi
Anadoluda harp eden Türklerin emelini, mefkuresini belki de
dünyanın en büyük farzedüen siyasilerinden daha iyi keş-
federek en büyük san't eserlerinin lisanından daha açık
bir lisanla ve en canlı bir timsalle anlatıyordu. Takizaferia
üzerine bu timsali asan halkin ruhu demek isteyordu ki;
"Medenî, vahşî, müslüman hırıstıyan, avrupah asyalı, ey
bu takın altından geçen ve bu takın kurulduğunu işiten
bütün insanlar! Biliniz ki: Türklerin namusu, tarihî, istiklâli
mukaddes bir ölkedir, oradan geçilmez! Oradan geçmek
»stiyen efzunun başı kesilir, ve tacı düşer!.. „ Resmini,
şeklini tenkitten geri kalmadığım bu lâvhanın ruhu, manası
o kadar kuvvetli idiki bütün gece hatırımdan çıkmayordu.
Halkın neş'esi bu manayı mütemadiyen hatırlamaktan beni
ahkoyamıyordu. Ben de takı kuranlar gibi ruhumun garip
bir ihtiyacile bütün hak ve hürriyet tammıyan müstevlilere,
hak ve hür bir türklük tanımamak için inat eden garip
medenilere karşı Türk milletinin hakkını ve hürriyetini
kastederek bağırmak isteyordum:
— Geçilmez!

— 47 —

Millî Hareket niçin hürdür?

Ruhiyat ve felsefe kitaplarını açınız, irade bahsi kadar
karışık hangi bahis vardır? Hangi mes'ele hürriyet rnes'elesi
kadar âlim ve feylesofların zihnini yormuştur? Ruhiyatta
irade, felsefede hürriyet, dinilebilir ki bütün basit, iptidaîr
vazih malûmatın müntehası, hayatı tetkik eden zekâların
takıldığı bir istifham işaretidir... İrade olsun, hürriyet olsun,
tarif edilemez, fakat bazı vazifeleri, bazı hassaları tayın
etmemize imkân vardır. Onun için "İradî bir fiili, ve
hareketi tefrik, temyiz eden, seciyeler nerededir?,, Sualini
sorabiliriz, Hür olan hareketler daima bir fikrin: hakka,
hisse, hayra müveçcih, insanî bir tasvvuru ifadesidir. Hür
adamı fiiliyle dünya yüzüne ya bir ilim, ya bir bedi, yahut
bir fazilet gelir. Onun için yeni bir dinin, san'atin yeni bir
ahlâkın zuhuru hürriyetin husuliyle tevemdir. Bu itibar ile
insanın fiili hür olmak için mutlak insanî bir mefkurenin
ifadesi olmak gerektir. Nitekim, ümmetine rahmet yetiştiren
paygamberin fiili hürdür. Çünkü bu fiil doğru, iyi ve
güzeldir. Netekim "Venüsü,, tıraş eden san'atkârının
fiili de hürdür. Çünkü bu heykel hakkı, hakikati, hüsnü
başka vasıtalarla ifade eden bir lisandır. Bunlar gibi müle-
tiee îlik eden bir hayır sahibinin fiili de hürdür, Çünkü
hayır dediğimiz şey hakkın ve hakikatin ahlâkta tecellisidir.
Fiil hür olmak için ya doğru olmak lâzımdır ki bu
ilimdir, yahut hayır olmak lâzımdır ki bu ahlâktır,
yahut ta güzel olmak lâzımdır ki bu da san'at-
tir. Şu halde hürriyet: ilimin, ahlâkın, san'atin, daha
kısası mefkurenin kendisidir. İrade, hür bir fiili ihtiyar
eden ruhumuzdur... Bu mefkûrevîlik şanı hürriyetin tek
seciyesi değildir, hür fiilin en büyük şayanı yeniliktir:
Hür fiil her gün bir itiyat veya insiyak saikasıyle yaptığı-
mız şuursuz daha doğrusu az şuurlu bir hareket değildir.
Hürriyetin şanı, şuurlu olmaktır. Her gün itiyat saikasiyla

— 48 —

Icâğıt paraların kirlilerini atar gibi, yahut huzurunu ihlâl
•eden dilencileri kogar gibi imane.veren bir zenginin hare-
keti hür değildir, çünkü şuursuzdur, îhtiyarsızdır, mihaniki-
dir. Çünkü böyle bir hareket ne uzun bir teemmülün, ne de
üzüntülü bir cehtin eseridir, sadece ahşıkhğın mahsulüdür.
Halbuki askere iane vermek için boynundaki paraları sö-
ken köylü kadınının hareketi çok hürdür, çünkü şuurludur
müteemmilanedir, çünkr bütün kalbin, bütün benliğin ifa-
desidir.. Namus ve istiklâl için cephede ölenlerin emeli
tahakkuk ettikten sonra büyük maksadı herkes gibi alkış-
layan mukallitlerin fiili hür değildir, imanı taklittir, zira
bu hareketleri alelade bir korkunun, yahut alelade bir
menfaat endişesinin mihaniki tesirlerine muadil gibidir.
Halbuki eli ayağı tutmıyan bir kötürümün bile millet yo-
lundaki en ufak bir heyecani hürdür, zira beğenilmiş, seçil
miş've öylece duyimuştur.

Hür hareketlerin büyük bir şartı da imtidathr. Miha-
niki fiilleriniz, esir hareketlerimiz parlayıp sönücü, gelip
jgeçicidir, şevki tabiilerin, hiddet ve şiddetlerin, alelumum
safil ihtirasların fiili devamsızdır, ihtiras bir kere huylan-
dıktan sonra kendi kendine tırmalayan sinirler kadın
gibidir! Halbuki hürriyette şuursuz gibi, bir nizam da var-
dırki, hürriyetin nizama tabi olan bu şuuri hemde sürek-
lidir, gittikçe parlayıcı, gittikçe kuvvetlenicidir. Bazen bir
mefkurenin istihsali için bütün bir batnin ömrü kifayet
«tmez. Mefkurelerin icrasını çok kerre nesiller deruhte
ederler, mefkurenin tahakkuku tarihlere düşer. Halbuki
zulüm, şekavet, haksız bir istilâ hergünü ve fani kuvvet gibi
zail olucudur.

Hürriyet en sefil bir hüceyreden en ali melekeye
kadar bütün uzviyetin ve bütün ruhiyetin ittifakını, ittiha-
dını temin eden manevî bir hükümdardır. Hür olan
hayatlarda igtişaş yerine intizam, inhizam yerine ittifak
bardır. Vahdet ve ahenk hürriyetin şanıdır, fitret ve fitne

— 49 —

yalnız şuursuz ve vicdansız hayatların felâketidir... Hürri-
yet ne haricî bir hayalin taklidi, ne de bir hesabın mahsu-
lüdür, hürriyet varlığımızın en derin noktalarında» gelen
bir sesin âlemdeki aksi sedasıdır. Hürriyet ruhun muazzam
bir hamlesidir. Hür hareketler bakir, müstesna, nevinde
münferit hareketlerdir. Kavinin zayıfa tesallütü hiç te hür
değildir, çünkü tamamiîe maddî bir hesabın mahsulüdür.
Fakat ölünün diriye savleti hürdür, zira hesabm zıttıdır.
Hürriyet basübadelmevte mashar olan milletlerin sıfatıdır,
çünkü bu mashariyet gayrı memul, gayrı muntazar bir key-
fiyettir. Hülâsa hürriyet ruhun bir harikasıdır.

Şimdi hürriyetin kat'i bir lisanla ifade ettiğimiz bu seci-
yelerini milletimizin hayatına tatbik edelim. Ne göreceğiz ?
Mefkure denilen, vahdet ve ahenk, imtidat ve harikulade-
likten ibaret olan bu sıfatları aynen ve tamamen milleti-
mizin hayatında bulacağız. Millî Hareketin bütün evsafı
hürriyetin bu saydığımız evsafıdır. Millî Hareket dünyanın
en hür bir hareketiydi, zira bu hareketi besleyen ne kuru
bir hayal, ne de basit bir fikirdi, belki bu bir tasavvur,
fakat tasavvurların en alisi olan milliyet tasavvuru yani
dinde, ahlâkta, zevkte müstakil olmak tasavvuruydu.
Millî Hareket hür bir hareketti, zira her ne namda ve
her ne içtihatta olursa olsun ilim, istiklâlsiz bir milliyeti
teyit etmiyordu, sonra hiç bir ahlâk meshebi esaretin bir
fazilet olduğunu iddia etmiyordu, hiç bir zevk, hiç bir eser
sanatte haksızlığı güzel bulmuyordu... Millî Hareket aynı
zamanda ilmin, ahlâkın ve sanatin, mefkurenin yolunu tut-
muştu, onun için hür b'r hareketti. Millî Hareket hür bir
hareketti, çünkü bu hareket, asırlık bir pulatikanın muker-
reren iflâs etmiş eski diplomat zihniyetinin sahte bir takli-
dini yapmıyordu. Belki kuvvetini şuurdan, milletin vicda-
nından alıyordu, taklitten, tekrarden, mihanikiyetten dai-
am azade idi. Bütün kudreti cehitten, azimden geliyordu.
Millî Harelcet hür bir harektti, çünkü, bütün maddî ve

4

- 50 -

haricî olan şeraitin makûs olmasına rağmen, senelerce bu
hareket devam etti. Hiç bir inhilâl, hiç bir zaaf eseri gös-
termedi. Bu hareket devam ettikçe zayıfhyacak yerde
kuvvetlendi, kuvvetlendikçe devam kudreti arttı. Millî
Hareketi sırf bir hareketi askeriye şeklinde görenlerin
zehabına rağmen bu hareket butun müteakip ve müteselsil
şekillerde devam edebilecektir. Millî Hareket hür bir ha-
reketti, zira en cahilinden en alimine, en, zenginine en
fakirine, en küçüğünden en büyüğüne, en yakınından en
uzağına kadar bütün fertlerin, fert denilen bu içtimaî
hüceyrelerin azamî hayatiyet ve azamî faaliyetiyle bir ve
bütün olan maksada, vazifeye iştirakini temin ediyordu.
Bu maksada yalniz hür Anadoluda değil, istilâya uğrayan
topraklarda, hatta yalnız Türkiye sahesinda değil, bütün
islâm âleminde maddeten ve manen iştirak ediliyordu^
Sanki bütün türk milleti ve islâm ümmeti yekpare olmuş
gibi çalışıyordu. Millî Hareket hür bir hareketti, çünkür
hürriyetin en büyük alâmeti olan harikuladeliği vardı. Bu
hareket Türklerin uzun bir muharebeden çıktığı ve silâh-
larını teslim ettiği tarihte başlamış ve en diri, en genç bir
millet eserinin fevkalâdeliğini göstermi şti.İşte millî harekette
bulduğumuz kudretler temamile hürriyetin yaratıcı kudretleri-
dir.Denüebiiirki ilk defa istiptada karşı isyan ettikten sonra
şarkta Kütülamare, garpta Çanakkale kahramanlıkları şek'
ünde tecelli eden millî irade Mütarekeden sonra en yüksek
şeklini bu Millî Harekette bulmuştur. Millî Hareketin hür
olan sıfatları karşısında yunan hareketini yalnız makûs
sıfatlarla tavsif edebilirsiniz. Bizim hareketimiz mefkureden
fışkırırken onlarınki hırstan damlayordu! Bizim hareketimiz
ilmin, ahlâkın, san atin bir tercümanı iken onlarınki hak ve
insaniyet denilen mefkureye isyan ediyordu! Biz vicdanımızın
emrini yapıyorduk, onlar imparotorluk taklidi yapıyorlardı t
Biz devam ederken onlar dağlıyor, biz yaratırken onlar
ölüyordu!.. Biz hak vadisine çıktık, müstevli iken münhezim

Ki

olan Yunanistan ne olacaktır ?.. Vicdandan gelmiyen safil
ihtirasların tabiati bir derece tefe'ül etmemize müsade ediyor.
Yunanista durmayacak, kudurmuş gibi nihayet kendi kendini
ısıracaktır !...

Türk inkılâbının psikolojik

mahiyeti

Bir inkılâp iki türlü mütalâa edilebilir : Onu vücüde
geliren içtimaî mütekaddimleriyle, bir de bu inkılâbın ruhu
itibariyle.. Mazide hangi müessiseler vardı, hangileri çü-
rümüştür, hangi mefkureler canlanmıştı? Bütün bu mesele-
lerin inkılâp üzerine tesiri neden ibaret olmuştur? Bunla-
rın tetkiki içtimaî noktayı nazara aittir. Halbuki bir inkilâp
vücude gelirken kendisiyle birlikte ne gibi ruhî haletler doğur
du ? Ne gibij kıymetlere vücut verdi, bilâkis ne gibilerini
itibardan düşürdü, hülâsa inkılâbın tarihte değil, yaşayanların
ruhundaki faaliyetleri, safhaları neden ibarettir? işte bu kı-
sımların mütalâası inkılâbın ruhiyatıdır. Binaenaleyh
bir psikoloji mevzuudur. Ben türk inkilâbını bu noktayı
nazardan mütalâa etmek istediğim zaman onda başlıca üç
hassa görüyorum ve bu hassalazı türk inkilâbmın ruhiyatı
için mühim farikalar olarak kabul ediyorum:
Birincisi: inkılâbın gayesinde ki, hedeflerindeki kat'i
vuzuh. Türk inkılâbı nekadar geç olursa olsun, muayyen
maksatları evvelâ tasavvur ve hazim etmiş ve bunu hiç bir
safsataya meydan bırakmiyacak surette tespit etmiştir.
İnkılâbın bütün tarihinde tesadüf edilen ve bir fikri sabit
gibi inkılâbın bütün edebiyatını dolaşan istiklâl fikri bu
iddianın en kat'i delilidir. Türk inkılâbında istiklâl yalnız
münakaşası kabil olmıyan değil, münakaşası caiz olmıyan
kir fikirdir. "Ya istiklâl ya hiç!,, fikri bu hükmün kuvvetini
göstermiye kâfidir. Saltanat bu neviden hiç bir fikir vücude

getirmemiştir. Şu halde türk inkılâbının farikası yepyeni
fikirler olmasa bile, fikirlerdeki hendesî camittik ve kat'i
vazıhtık onu son derece temyiz edecek vasıflardandır.
Türk inkılâbının ikinci böyük hassası taşıdığı duygu-
ların âlemşümul olan kaynaklarıdır. Türk inkılabı ne kutsî
sayılan ne de ihtiyar veya şayanı hürmet sayıldığı için
sevilen insanların muhabbeti ile yaşamıyordu. Türk inkı-
labını besliyen kaynaklar doğrudan doğruya beşeriyetin idi.
İstiklâl, medeniyet, milliyet, ebediyet... gibi duygular
ki her biri ferdî veya hodbin bir hassasiyetin eseri değil,
tamamiyle içtimaî menşeli kıymetlerdir. İnkılâp böyle ya-
parak asîl ve iâyuhti olduğuna inanıyordu. Çünkü kuvvet
aldığı membalar bir şahsın, bir milletin menbaları değil,
bütün tarihin, bütün beşerîyetinidi.
Üçüncü hassas şudur: Türk inkılâbı canlı cansız mev-
cutlardan mürekkep, icap ve zaruretten başka bir kanun
tanımıyan bir âlemde bir nevi icap ve zaruretten ibaret
bir hareket olarak tecelli etti. Manialar, tehditler.şamatalar,
hatta ricatler, hiç bir şey onun zarurî olmak ve tabiatın'
icra etmekten ibaret olan varlığına sekte veremedi. Bu
itibarla türk inkılabı âlemde mevcut olan sabiteler,
seyyareler, maddeler, canlı mevcutlar gibi, aynı âîemde
kendisine mahsus bir seyir ve tekâmül vucude getirdi.
Hareketlerinde sebat inkılâbın iradesini temyiz eden en
mühim hassadır.

Şimdi türk inkilabmı temyiz eden bu hassaları nazarı-
dikkate alalım. Ne göreceğiz? Onun başında bulunan
büyük adamın psikolojisini.,. Her şeyden evvel fikirlerinde
riyazî bir açıklık, duygularında beşerî bir akis, iradesinde
fizikî bir muayyeniyet. Bu iki psikolojinin muvaziliği
bizi şu felsefeye sürüklüyor Ferdin hayatında olduğu gibi>
cemiyetin hayatında da tek ve mutlak bir istikamet yoktur-
Hayat istikamet tellerinden, temayül ve istidad demetlerinden
ibarettir. Bunlardan birini, bir kaçını intihap etmek onlara

— 53 —

vücut ve cismaniyet vermektir. Bilâkis diğerlerini terketmek
onları dumura uğratmaktır. Şu halde büyük adamlar mil-
letlerini olduğu gibi sürükliyen insanlar değil, millet deni-
len temayül ve istidad huzmelerinden seçen ve onlardan
bir iktidar yekunu vücude getiren san'atkârlardır.

Bahçıvan Ali Osmanın anlayışı

Bahçıvan Ali Osman, o ne bir evliya, ne de bir şeytandır,
alelade bir insandır. Geçen sene benim bahçıvanimdı ve
memleketine gidinceye kadar benimle çalıştı. Buradaki
fikirlerin asıl sahibi kendisidir. Ben bu fikirleri yalnız tarz
ve üsluba soktum :

Bir ilk bahar günü bahçeye çıktım. Ali Osman her
zamanki gibi çalışıyor, toprak belliyordu. Bahçıvanlığı
ondan daha iyi anladığımı zanneden ben, Ali Osmanın faa-
liyetine dikkat ediyordum. Ali Osman bir bel vuruyor,
fakat dakikalarca elini toprağa sokarak karıştırıyor, yabani
otlan ayıklıyordu. Ali Osmanın bu faaliyetinde vakit geçiren
tenbel bir adamın kesik hali vards. Sordum:
— Ne yapıyorsun, Ali Osman ağa?... dedim.
— Bel belliyorum Beyim. Çok ayrık var, onları

temizliyorum, dedi.
— Temizlemesen ne olur?!
Ali Osman hayretle yüzüme baktı :
— Ne söylüyorsun sen Efendi! Temizlemesem ne mi
olur?! Ayrık her tarafı kaplar dikdiğin şey kaybolur.
Dünyada bunun kadar arsız, bunun kadar it canlı ne vardırki!.
Nereye düşse orada biter, nerede bir sapı bitse orayı
kaplar. Ayrık sebzenin, çiçeğin düşmanıdır. Hınzır tıpkı
kötü insanlara benzer. Nereye bir tanesi girse orada fenalık

c

oğahr, artık iyiler yaşayamaz olur.
Ali Osmana itiraz ettim :

— 54 -

— İyi amma Ali Osman Ağa böyle ber birini elinle
ayrı ayrı ayıklayacağına, üzerine bir çapa vursan olmazmı?.
Bu sefer Ali Osman gülerek şu cevabı verdi :
— Çocukmusun sen efendi! Hiç ayrığın kökleri top-
rağın altında bırakılır mı!? Sen çapa ile üstünü kesersin,
düzlersin, ayrık öldü sanırsın amma o toprağın altında
yaşar, tıpkı fena insanlar gibi gizlenir. Tam mahsul yetişe-
ceği vakit birde bakarsın ki başını kaldırmış. Artık gücün
yeterse uğraş! Bütün emeklerin boşa gider...
Ben tecrübeli bahçıvanın merakını takdir ettiğim için
onu bir az daha söyletmek istedim.
— Canım Ali Osman ağa, o halde ayrıkları çıktığı
zaman birer birer çekersin olmaz mı?
Bu sefer Ali Osman ne güldü, ne de yüzüme baktı.
Bu tavsiyemin hayattan aldığı bütün tecrübelere karşı geldi-
ğini düşünürken gözleri evinden fırlar gibi oluyordu:
— Delimisin sen Efendi?! dedi. O hınzır ayrık ayıkla-
nır mı hiç?! O bir kerre toprağın altında kaldı mı, köklerini
her yere salar. Sonra onu çıkarayım derken bütün mahsulü
kaybedersin!..

Bahçıvan Alt Osm ana son sualimi sormak istedim:
— Ali Osman ağa kaç senelik bahçıvansın?
— Efendi, yirmi beş!
— Sence usta bahçıvan kimdir, bana söylermisin ?..
— Kim ki evvelâ tarlasını iyice ayıklar, içinde ayrık
değil, tüy bile bırakmaz, kim ki tohumu iyi seçer, kimki iyi
tohumu tam vaktinde dikmeyi bilir, kim ki mahsulünü
yalnız ottan, hayvandandan değil, kendinden bile kıskanır,
işte o adam bahçıvandır Efendi...
Şimdi Ali Osmanın kanaatini genişletiyorum: "Tarla,,
bir cemiyettir. "Tohum,, bir harstır. "Ayrık,, taassup,
irtica, gibi menfi bir hayattır. "Ali Osman,, bir idare
adamıdır ? "Bahçıvanlık,, ise içtimaî hayat hakkındaki müspet
fikirlerimizdir. Bu hadler bir kerre malûm oidukt~n

sonra Ali Osman in kanaatini içtimaî hayatımıza da tatbik
etmek mümkündür.

İnkılâbı tanımak lâzımdır

İnkılâp bir kelime değildir. İnkılâp şe'niyet üzerinde
kazanılmış bir zaferdir. O hatta maddî ve müspet bir
şeydir. Bazı fikrî vaziyetler vardır ki inkılabı doğru anla-
mamıza engel olur:

1 — İnkılâbı kelimelerle düşünmek. Halbuki inkılâp
bir şe'niyet olduğundan, şe'niyet olarak düşünülebilir.
2 — İnkılâbı "siyasîn diyerek daima gelip geçici bir
şey sanmak. Halbuki sathî inkılâplar gibi, uzvî ve bünyevî
olanları da vardır.

3 — İnkılâbı sadece tarihin ve içtimaî mukadderatın
bir neticesi sanmak. Halbuki her ne de olsa, inkılâp bir emir,
bir emrivakidir, mutlaka bir fert tarafından istihsal edilebilir.
4 — İnkılâbı sadece bir adamın eseri sanmak. Halbuki
cemiyetin karnında olmiyan ve vakti gelmiyen bir İnkılâp
zorla doğurtulamaz...
İşte vasıl olduğum netice şudur: Bir inkılâp her hangi
tabiî bir hadise gibi ancak bir ilmi ve metodu olan
insanlar tarafından doğru anlaşılabilir.
Niçin böyie yipıhmyor ? Bunu ilim ve hars müessiseleri

mutlaka yapmalıdır.

İhtilâl mı, inkılâp mı?

Gustave le Bon bir "ihtilâl» bir "inkılap» değildir,
demiş! Bunu derken de türk inkılâbını kastetmiş!., İlim
yerine dram ve trajedi yazan bu güzel üsluplu adamın ne
demek istediğini acaba yalınız ben mi anlıyamıyorum?! şte
^'ırk, ruh, karacter, ali, safii...,, Gibi bir çok kelimeler ki mu-

harririn bunlarla kastettiği ilmî manaları anlamak hemen?
kabil değil. Bence Gustave le Bon şe'niyet fikirleri üze-
rinde çalışan yarı edip, yarı mütefekkir, cazip üsluplu bir
muharrirdir. Daima ilhamkâr, fakat hiç bir zaman ikna
edici olmıyan bir muharrir!.. Niçin bir ihtilâl bir inkılâp
değildir?.. Çünkü fikrin sahibine göre, ihtilâl sathî, inkılâp
ise bünyevîdir. Yine aynı kanaata göre, ihtilâl anî ve fevrî,
inkılâp ise tedricî ve tarihîdir... Bu kanaat eski olduğu
kadar da hayatın bütün vakıalarına uymiyan bir tedriç
nazariyesinin eseridir. Halbuki inkılâplar anî de olabilir.
"Yaratıcı tekâmül nazariyesi,,ni biyoloji sahesinden sosyoloji
sahasine götürmekte hata yoktur. Bir ihtilâle tekâmül kıy-
meti verdiren şey, ne onun güçlüğü ne de onun gençliğidir.
Sadece eşyanın tâbiatine ve hayatın seyrine muvafık olma-
sıdır. Türk inkılâbı hak ve hakikattir. Çünkü ezelî şe'ni-
yetlere uygundur.

Yen! hayat

Yeni hayat

"Misaki Millî,, denilen mefkurenin baş döndürücü bir
süratle terakki etmekte olduğunu görenler memnuniyetle
karışık bir hayrete duçar olmaktan, aynı zamanda tarifi
güç bir gurur duymaktan kendilerini alamıyorlar, bu mef-
kurenin sihir ve kudreti gibi bu süratin imkânını da bir
derece hesap ve mukayese etmek istiyorlar. Malûmatımızın
ve tecrübemizin mahdut olan unsurlarüe böyle bir hesap
ve mukayeseye muvaffak olamayınca, millî hareketin tari-
hini az çok asri bir feza içerisinde görmek biz İstanbul
Türkleri için tabiî bir haleti ruhiyedir. Fakat akıl ve mu-
hakememizin aczi ne derecede olursa oısun, hayat ve ha-
kikat hissimiz bize içtimaî neviden şüphesiz hayırlı ve ha-
lâskâr, bununla beraber mukavemetsuz bir cereyan içerisin-
de ferdî hayatımızın akıp gittiğini söylüyor. Bizi şaşırtan
en mühim sebepîererden biri belki içtimaî hayatımız hak-
kında mantık zorıyle edinilen müphem ve mahdut fikri-
miz, daha doğrusu vakıalara uymıyan eski telâkkimizdir.
Zira Harbi Umumîdenberi Türk milletinin ruhunda, zihninde
iıasıl olan inkilâp, tahminlerimiz fevkinde büyüktür, Mu-
harebeleri sırf mekanizmesi noktai nazarından düşünüp
"yıkmak, kesmek...„ fiilleriyle ifade edenlerin enfüsî hüküm-
leri nasıl münferit ve mücerret bir merhamet yahut
insaniyet fikrinden mülhem olursa olsun, muharebelerin
içtimaî hayattaki müspet tesirlerini tetkik edenler gözlerini
temamile hakikat üzerinde dolaşdırmışlardır. Muharebeler
içtimaî tabakaları sarsan, eski ahlâkî, iktisadî manzumeleri
yerinden oynatan zelzelelerdir. Harbeden cemiyetler bünye-
lerindeki hüceyrelerin nesci değiştiğini de hissederler.İşte bü-
tün bu içtimaî ihtilâllerin ergeç vasıl olacağı bir tevazün ve

— 60 —

taazzi hali vardır. Yoksa cemiyet böyle bir intizama maz-
har olmadıkça payidar olamaz. Harp nasıl bir hali tabîî ise
sulh ve sükûn da onun kadar tabiî bir haldir. Şu taktirce
senelerce harb eden bir cemiyetin kendi bünyesinde hasıı
olan ihtilûlkâr hareketlerin bir tevazün haline girmesi emi
tabiîdir.

Bu günkü Türk milletinin hayatında görülen bu süratli
yenileşme faaliyetini uzun zamandan beri mütemadi mu-
harebeler, mütevali felâketler neticesinde hasıl olan tahav-
vüîlerin zarurî bir neticesi olarak telâkki etmek doğrudur
Meşrutiyet iptidalarından beri devam eden bu içtimaî tehav-
vüîler neticesinde gerek maddiyet ve gerek maneviyet:
sahasinde bîr çok kuvvetlerin tecellisine şahit olduğumuz,
gibi, bir takım zayıf kıymetlerin de feyz ve kuvvet kesp-
ettiğine şahit olduk. Şu halde cemiyetimizin bünyesi gibi
ruhu da, yani ahlakî hukukî zihniyeti de beraber degişmtir
Bu uzun cidal hayatının bize öğrettiği hakikatler mutaaddittir

Eski Türk-Yunan harbi bize idareyi mutlakanm
Rumen'de aç ve çıplak bıraktığı neferlerin sefaletini gös-
terdi. Harbi Umumî bir millet için siyasî ittifakların her ne
temin ederse etsin, bünyesinden temamiyle hariç kalan mahi-
yetini gösterdi. Çanakkale müdafaasının öğrettiği hakikat
türk milletinin namus ve istiklâl mefkûrasine verdiği
kıymettir. Mütareke günleri bize aciz hükümeti tarafından
terkedilen bir milletlerin nefsinden ve iradesinden başka des-
teği olmıyacagım anlattı. Millî müdafaanın tarihi ise fenni
usullerle idare edilen bu harbin manevî kuvvetlerle birle-
şince âlemde şeref ve istiklâlin yegâne müdafii olabileceğini^
bizimle beraber âleme ispat etti.. Bu fikirler alelade
fikirler değil, bütün müdafaaların tarihinden çıkan cani*
fikirlerdir. Yeni Türkiye Devleti bu canlı fikirlerin vücu-
dünden, zamanda ve mekânda tahakkuknndan başka bir şey
değildir. Yeni Türkiye Devletini eski Osmanlı saltanatının
bilâfasila devamı addetmek nasıl doğru değilse, yeni

— 61 —

«devlet hayatımızı eski devlet hayatımızın tekerrürü ve taklidi
şeklinde tekâmülünü beklemek te o derece doğru değildir.
Milletçe nasıl yenileşdikse devletçe de yenileşmek zarure-
tindeyiz. Çünkü yeni hayat milletin nefsine itimadından
doğmuştur, binaenaleyh ati mutlaka bu nefsin şeref ve
izzetine lâyık olacaktır.

Demokrasi nedir?

Memleket hiç bir tarihin idrak etmediği ve hiç bir
memleketin şahit olmadığı muazzam bir inkiiâbı vücude
getiriyor. Es3reti hürriyete, yeisi ümide, ademi imkân tahvil
eden büyük irade şimdi de Demokrasinin icabatını mutlak
surette tatbik ediyor. Bu eser karşısında ilimin sağır ve
dilsiz kalması mümkün değildir. Gerçi ilin. adamının
adi siyaset yapması caiz değildir, fakat siyaset ve
siyasî inkilâplann ilmini yapması neden cayiz olma-
sın?!. Çünkü siyasî inkilâplar da - dinî, ahlâkî ve
iktisadî inkilâplar gibi içtimaîdir, binaenaleyh onların da
afakî bir mevcudiyetleri vardır. Afakî bir surette
tetkik edilmeleri lâzım gelir. Diğer cihetten ya Demokrasi
içtimaî hayatımızın esaslarını sarsacak derecede derin bir
inkılâptır, o halde bunun neticeleri hukuk, ahlâk, terbiye
lisaniyle vazihen ifade edilebilir. Yahut ta Demokrasi bu
neticelerle alâkadar olmıyan sathî bir değişikliktir, o halde
bu değişikliğin derecesi ve mahiyeti anlaşılmalıdır. Halbuki
Demokrasi memleketin bütün ahlâk, hukuk, terbiye ve
maarif sistemini değiştirecek derecede derin, içtimaî tahavvül-
lerdir. Binaenaleyh ahlâkta, hukukta, siyasette, terbiyede..,
bunun akisleri olmak »lâzım gelir. Bu akisleri ve ne-
ticeleri görmek için her şeyden evvel Demokrasinin ne
olduğunu vazihen ifade etmek mecburiyetindeyiz. Demok-
rasinin ne olduğunu anlamak için de bu sekilin tamamiyle
zıddı olan Kast devrine iraei nazar etmek lâzım geliyor:

- 62 -

Kastlar Hindistanda yaşiyan ufak cemiyetlerdir. Bunları
demokratik cemiyetlerden temyiz eden seciyeler şunlardır:
1 — Kast dahilindeki fertler aynı hukuka malik de-
ğildir. Kast dahilinde rahiplerin, muhariplerin, zürram
arasında hukuk farkları vardır. Meselâ muharip zürraıa
mafevki, rahip muharibin mafevkidir.
2 — Kastın erkek efradı için meselâ diğer bir kasttan
kız almak, diğer bir kastın yemeğini yemek, ecnebilerle
temas etmek., gibi birçok fiiller memnudur. Bunlar büyük
günah teşkil eden fiillerdir.
3 — Kastın efradı mesleğini intihapta da serbest de-
ğildir. Çünkü bu cemiyetlerde meslek intihabı aile ile
mukayyettir. Meselâ rahibin oğlu rahip, muharibin oğlu
muharip, demircinin oğlu demircidir. Binaenaleyh meslek*
ihtisas verasetin bir tabiidir.
4 — Kastlar arasında bir nevi umumî vahdet
olmakla beraber, her Kast diğerinin son derece muhasımidır.
Aralarında taksimi amel yoktur.
5 — Kast devrinde cemiyet son derece hareketsiz, atıl-
dır. Bu devrin insanlarında ne fikren, ne de fiilen cevvaliyet
yoktur.

Cemiyetler kastlar devri dediğimiz bu İbtidaî şekli
idrak etmişlerdir. Demokrasiye ise en geç vasıl olmuşlardır-
Çünkü Demokrasi içtimaî tekamülün son merhalelerin-
den biridir. Demokrasi devrine girmiş bir cemiyetin
seciyeleri Kastlarî devrindeki cemiyetin bu seciyelerine tama-
miyle zıddır. Şöyle ki:
t — Demokratik bir cemiyette fertler kanun nazarında
aynı hukuku, aynı kıymeti haizdirler. Demokratik cemiyette
sınıf teşkilâtı yoktur. Muhtelif meslek erbabı arasında
hukuk farkları mevzuubahis değildir. Hiç kimse diğerlerinin
ne mafevki ne de madunudur. Butun insanlar sınıf, meslek,
ırk, cins, meshep farkları nazi itibara alınmaksızın müsa-
vidirler.

2 — Kast dahilinde dinî bir mahiyeti haiz oian bir
çok fiiller demokratik cemiyette lâdinî bir mahiyeti haizdir.
Meselâ Demokrasi ferdi istediği cemmiyetten kız almak-
ta ve istediği yemeği yemekte ve ecnebilerle temasta ve
buna mümasil olan bütün fiillerinde serbestir Hiç bir dinî
kayıtla mukayyet değildir.
3 — Demokroside fert istediği mesleği, istediği veçle
intihapta serbestir. Meslek intihabı Kastlar devrinde olduğu*:
gibi aile ile mukayyet değildir. Meselâ alimin oğlu demirci
olabileceği gibi, demircinin oğlu da alim olabilir.
4 — Kast devrindeki husumetler Demokrasinin meslek-
leri arasında yoktur. Demokraside meslekler taksimi amele
ve tesanüde müstenittir Demokraside meslek zümresiyle
meslek zümresi arasındaki his, husumet değil, bilâkis
muhabbettir.

5 — Demokratik cemiyette fert son derece fail, hem
fikren, hem de fiilen cevvaldir. O Kastın bir zerresi değil.
Cumhuriyetin bir şahsiyetidir.
Şu takdircs demokratik cemiyetlerin seciyelerini hülâsa
etmek istersek diyebiliriz ki bu hülâsa "Hürriyet,, ten
ibarettir. Hürriyet, bütün vatandaşlar için aynı hukuku
kabul eden "Müsavat,, şeklinde hürriyet, bütün vatandaşlar
için vicdanın kabul etmediği veya muvafık bulmadığı
velayete tabi olmamaktan ibaretan olan " dünyevilik,,
şeklinde hürriyet, kendi kuvvet ve kabiliyetinin müsade ettiği
mesleği intihapta serbes kalmaktan ibaret olan "müsa-
vat,, şeklinde hürriyet, zümre ile zümrelerin, millet ile mil-
letlerin müsalehasından mütevellit "tesanüt,, şeklinde hürri-
yet, ferdin hem cismanî hem de ruhanî melekelerini azamî
derecede ve serbesce neşvünemaya mazhar olmasından tevel-
lüt eden ahlâkî ve insanî bir "şahsiyet» şeklinde hürriyet...
Bütün ou şartlar ve'neticeler toplanarak denilebilir ki :Demok-
arsi Adalet mefkuresinin tecellisidir. Bazı kimseler bu müsa-
vatçılığın bir vahime ve müsavatçılık mücadelesinin sunnî

_ 64 -

•olduğuna âkanidirler. Gerçi ilmin ve felsefenin tarihinde mef-
kurelerin bile vahime ve cehil eseri olduğunu söyleyenler gel-
miştir- Fakat hiç bir zaman içtimaî mefkureler gibi milyonlarla
insanın vicdanını saran kuvvetlerin zaruretleri, içtimaî zaru-
retlere tekabül etmedikçe cehalet yüzünden payidar olmasını
akil bizzat nefyediyor. Bu gün bütün avrupa milletlerinde ve
bizde Demokrasi ve Cumhuriyet şeklînde tecelli eden mefku-
re de tarihî dinlerin zuhuru gibi içtimaî hayatın tevelit ettiği
bir zarurettir. Buna bu gün de mutavaat etmemek belki
mümkün olurdu. Fakat ne büyük zarar ve istiraplarla ve
ne büyük tehlikelerle!.. Filhakika Büyük adamlar yanhz

hayatın boğuk ve kısık sesini işidebilenlerdir. İnkılâbı şu
veya bu vasıta ile, şu veya bu şekilde yapıp yapmamak
gerçi ellerindedir, fakat mefkureyi halk ve icat etmek
ellerinde değildir. O, sadece tarihin bir mucizesidir.
Nitekim Demokrasi mefkuresi de ilk defa Avrupa mil-
letlerinde zuhur etmiş değildir. Tarih ve içtimaiyat onu
yunan medeniyeti kadar eski buluyor. Aynı mefkurenin
uzun bir husufe oğradıktan sonra tekrar tecellisi bir
günlük iş olmamıştır. Bilâkis bu mefkure bazen siyasî bir
şuur gibi ronesan'dan beri tenvir ede ede zama-
nımıza kadar gelmiştir ve bütün asrî milletleri sarsmıştır.
Rönesansin edebiyatı yunan felsefesinin mahsulâtı gibi
bu mefkureyi de takdir ve tepcil ediyordu. Fransa İhtilâli
Kebirinin kahramanları ruhen rousseau'nun "tabiat,, umdesile
ve "Contrat social,,'in verdiği hamle ile hareket etmekte
idiler. Müttehidei Amerika istiklâli mücadelesinde görüldüğü
gibi, bazı inkilâbçılar da aynı mefkureyi incilden istinbata
kadar gidiyorlardı. Söyleyenler ve söyletenler pek çoktu,
fakat söylenen birdi. O da bütün bu şiirler, tefsirler ve
iddialar arkasında yaşayan ve değişen bir cemiyetin işti-
yakı idi. Kim iddia edebilir ki türk tarihinde bu mefkure
tekevvün ederken onun terkibine milletini aldatan Sultan-
ların hatırası, Tırabulusta, Balkanlarda, Çanakkalede,

- 65 -

Arabistan da ölen meçhul Mehmetierin âhı da karışma-
mıştır, inkılâbımız gözleri karartacak derecede başımızı
döndürüyor. , inkılâbın âlemden beklediği cesaretlerine ve
tehlikelerine iştirak olmıyabilir. Fakat hiç olmaisa olanı
anlaması ve anlatmasıdır.

İnkilâpta yarım yoktur...

Biz tahsilimizi Meşrutiyetten evvel İstanbul Darülfünu-
nu Fen Şubesinde yaptık. Hocalarımız arasında müteveffa
Vasil Naom Bey gibi hüdayinabit olarak yetişmiş meşhur
bir kimykker ve büyük bir mürebbi bulunuyordu. Bu
.zatin derslerinde hem ilmî fikirler, hem de bediî
bir mahiyet vardı. Hocamız tecrübelerinin kıymetli
•neticelerini bildirirken açık, kuvvetli ifadesini ve kuvvetli
telâkkileriyle bizde ilim fikrini, ilim muhabbetini de vücude
getiriyordu. Fakat bütün - bu vasıflarına rağmen Vasil
Naom Beyin dersi, kimyanın alat ve edevatından, hatta en
•ufak tacrübelerden bile mahrum bulunuyordu. Filvaki o za-
manki Darülfünnunun kimyahanesin de ancak bir kaç
«eza dolabı vardı!.. Bu kimyahaneyi ancak bir iptidaî
mektebi müzesi gibi ziyaret eder, fakat ellerimizi hiç bir
şeye sürmeden dışarıya çıkardık!.. Bizden evvel ders alan-
lar kendisine atfen şu sözleri söylemişlerdi. İşte size bu
cismin terkibi».. Lâkin bu cismin kokusunu tebeşirin ko-
kusundan, rengini de tebeşirin renginden anlarsınız!..
:Bu sözler bütün hayatını tecrübe ile geçirmiş ve "Beni
kuyuya atsalar yine aç kalmam, kimyam sayesinde- kendime
gıda yaparım!..,, Diyen ilmine mağrur kimyakerin AbdüJ
Hamit istipdadına karşı bir isyanı idi.. İstipdat, Darülfünunu
âncârk bW hareket ve inkılâp yapmak için değil, sırf Salta-
natın1

JHrdarüİfünnunü olduğunu göstermek için yaşatıyordu.
JHi unutmam, fcir' gün, o Zamanki Darülfünnunun, şim-

5

- 66 -

diki DarüimuaHiminin koridorlarından birinde dolaşırken
Darülfünunun ziyarete gelmiş olan ecnebileri gezdirmekte
olan bir memurun şu sözleri söylediğini işitmiştim: "Darül-
fünnunu gösterin diyorsunuz... Burada gösterecek hiç bir
yok ama'israrınız üzerine yine göstereyim !..„.
Hülâsa mutlakiyet maarifi bir gösteriş ve idareyi mas-
lahat maarifiydi. O zaman hiç bir şey ciddi, hiç bir şey
esaslı ve tamam değildi. Bu noksan, mutlakıyetin bütün
idare şubelerinde vardı. Hukuk, iktisat hey şey böyle
eksikdi... Mümkün olduğu kadar günü geçirmek ve yarın
için yine yarım tedbirler düşünmek, Abdül Hamidin bütün
dehası işte bu noktada tecelli ediyordu!.. Meşrutiyet tarihi
fasılalı, sıkıcı tereddütlerle doludur. Bazen iyi bazen fena
bazen müterakki bazen mütereddi, olan bu tarih içtimaî ve
siyasî hayatın her nevine şahit oldu. Fakat esasen bu
devrin de evvelkinden farkı yoktu. Çüdkü bu devir de hiç
bir şey, hiç bir maksat zahirî, arizî endişelerden salim bir
surette, tabiî, zarurî şartlar dahilinde vazedilip halledil-,
miyordu. Her şey vukuatın, tesadüflerin eseri idi. Mutlaki-
yet devrinde esaslı teceddütlere mani olan, bir ferdin, Sultanın
iştipdatı idi. Meşrutiyet devrinde aynı teceddütlere mani
olan müteaddit fertlerin kararsızlığı idi. Sanki içtimaî hayat,
bütün kudret ve hamlesiyh tecelli için yekpare bir ruh
ve ceset bulamamış, parça parça kanaatler taşıyan, zayıf
fertler arasında dağılmış kalmıştı!.. Türkiye, tarihinin en
kara ve betbaht günlerinde bu camiayı, perakende olarak
helak olan millî kuvvetlerini ateş ve hararete kalbeden
mihrakı buldu. Bu tekasüf neticesindedir ki ecnebi istilâsı,
esaret, Saltanat... her şey yıkıldı... Bütün bu eserler, Ha-
rekatı Milliyenin tarihidir. Aynı tarih bize şu üç hakikati
bariz bir surette ispat ve ilân etmiştir:

1 — Bir millet ne kadar cahil ve maddî medeniyet
itibariyle ne derece geri olursa olsun, istiklâl ve şerefini
muhafaza etmek heyecanını duyduğu müddetçe ölmüş

— 67 —

sayılmaz. Ei verirki bu heyecana mihrak olacak tarihî kah-
ramanım bulsun..

2 — Asrî kahramanlık, bir heyecan ve irade kahra-
manlığı olduğu kadar, ilim ve teknik kahramanlığıdır. Şan
ve şeref, vatan ve millet namına ölmek büyük bir iş, fakat
milletini, vatanını şan ve şeref, sahibi bir vatan ve milleti
olarak idameye muvaffak olmak büyük bir dirayet ve fikir
eseridir...

3 — Yeni bir eser vücude getirirken, yeni bir millet
yaparken ve yeni bir tarih yaratrıken büyük adamların
müracaat ettiği tek usul vardır: Tarlayı baştan aşağıya
temizlemek ve yeni binayı yepyeni malzeme ile ve yepyeni
nispetlere göre inşa etmektir.
İnkılâbın birleşmiyeceği yanlız bir fikir vardır, o da
yarım ve yama fikirleridir. Âksitakdirde inkılâp hali hayatımızı
maziye iade şeklinde ricatle neticelenmez, büsbütün ihtilâle
münkalip olabilir. Bu netice, hayat için kazanç mevzuubahs-
olurken büyük bir ziyandır!..

Cumhuriyetimizin temelleri

Mutlakıyetin ve meşrutiyetin bir mantığı olduğu gibi,
cumhuriyetin de bir mantığı vardır. Cumhuriyetin esası
adalettir. Adaletin ilk şartı müsavattır. Müsavat, bütün
vatandaşların aynı hukuka malik olmaları, hiç bir ferdin
ve hiç bir sınıfın sultasına maruz kalmamaları, içtimaî fe-
yizlerden, içtimaî nimetlerden istifade etmeleri ve içtimaî
bir meslek intihabı hususunda bütün vatandaşların aynı
vesaite mazhar olmalarıdır.
Şu takdirce cumhurî hükümetin ilk mühim vazifesi
fertlerin veya sınıfların sultasına mâni olacak, aile, şehir,
asalet, servet farkı olmaksızın bütün vatandaşların millî
hayatın feyizlerinden ve nimetlerinden istifadesini temin
edecek olan kanunları ve müessiseleri vücude getirmektir.

- 68 -

Cumhuriyet içinde adlî, hukukî ıslâhatı idare eden mihver
fikir, işte bu "müsavatçılık,, tır. Bu müsavatçılığın hukuk
ve kanun şeklinde tecessüt etmesi kâfi değil, ruhlarda,
vicdanlarda şuurlanmasi, iradeleri tahrik edebilecek bir
hayatiyet kazanması da lâzımdır. Onun için cumhurî dev-
let, kanunları ve mahkemeleri gibi mekteplerinin de haya-
tını müsavatçılık esası üzerine tensik etmeli, aynı zamanda
tarih, ahlâk, edebiyat ve felsefe dersleriyle bu kıymetleri
takviye etmelidir. Taki cumhuriyet inkılâbı aristokratik
ve monarşik devirlerin müstehaseleri şeklinde yaşıyan ölü
telâkkilerden büsbütün azat olabilsin...
Fakat asrî cemiyet içinde müsatçıhğm en büyük düş-
manı servettir. Servet ve onun terakümü sahibine bir tai
kim imtiyazlar ve nüfuzlar temin etmekle kalmayıp servet-
olmıyanların dolay isiyle mahrumiyetini ve servetliye karşı
esareti neticesini de tevlit etmektedir. Bu, bir haksızlıktır.
Cümhurî devlet bu içtimaî hakslzlıklan bütün kuvvetiyle ta-
mir ve teiâfi etmek mecburiyetindedir.
Bunun çaresi içtimaî tesanüt teşkilâtı vücude getir-
mektir, "tesanütçülük,,, müsavatçılığın bir şeklidir. Hasta-
haneler, sandıklar, süthaneler, aşhaneler, çocukları himaye
ve fukara cemiyetleri... hep bu umdenin vücude getirdiği
müessiselerdir. Bizde vakıf en ziyade tesanütçülükten
kuvvetini alan demokratik bir teşkilâttır. Cumhurî devlet
"Muaveneti içtimaiye,, namı altında adalete hizmet eder-
ken bu hizmeti bir yandan da mekteplerinde ve maarifinde
tesis etmek mecburiyetindedir. Şöyle ki cumhuriyet içinde
fakir bir aile, sırf fakir olduğundan dolayı, evlâdıpı tahsil
ettirmek şerefinden mahrum kalmamalıdır, iptidaîden .ajiye
kadar bütün mektepler tahsile müstait fakir çocuklar: için
meccani olmalıdır. Devlet, cumhuriyet esasına sadık kata
mak mecburiyetiyle talî ve ali tahsilde "boursewlar, vakıflar
tesis etmelidir. Bu tesise yalnız deylet değü, belediyeleri
ve diğer cemiyetlerde çalışmalıdır.

Adaletin ikinci şartı hürriyettir. Hürriyet, vatan-
daşların manevî kuvvetlerin sultasından azade olması de-
mektir. Bu manevî kuvvet ister dinî bir akide, ister meta-
fizkî bir mektep, ister siyasî bir içtihat şeklinde olsun, va-
tandaşlara zoria, aklı, muhakemesi hilafında kabul ettirile-
mez. Cumhuriyette hiç bir kimse filân akideye sahip, filân
mezhebe sâlik veya filân siyasî kanaate malik olduğundan
ve kabili münakaşa, kabili içtihat oian mes'eleri şu veya
bu suretle düşündüğünden dolayı takbih veya tezyif edile-
mez. Hiç kimse şahsına ve ailesine ait olan hususî ahlâk
va hayat telâkkilerinden dolayı tecziye olunamaz. Binaen-
aleyh din ile devletin yalınız nazarî olarak değil, fiilî olarak
ta ayrılması lâzımdır. Devlet insanları zorla mutekit etmek
ve zorla zahit kılmak için kuvvetine, zabitesine müracaat
edemez. Devletin fertlerden talep edeceği şey, böyle şahsî
kanaatlere nüfuz etmek değil, millî hayatm temeli olan
müşterek kıymetlerin masuniyetini temin etmektir. Bu kıy-
metlerin mühim bir kısmını "hakimiyeti milliye ve hürriyeti
şahsiye,, mefhumlarında tophyabiliriz. Cumhurî devletin
asıl vazifesi budur. Devlet bu vazifesini bir yandan kanun-
ları ve zabitesiyle yapmakla beraber bir yandan da tedrisa-
tına dünyevî bir seciye kazandırarak ve millî terbiyeyi hâkimi-
yati milliye, hürriyet ve müsavat esasları üzerine kurarak
yapar. Cumhuriyetin mektepleri bu bitaraflığı yalnız mü-
nakaşayı mucip olan akideler hakkında değil, hatta müspet
mahiyeti olmıyan ahlâkî tedrisat hakkında da göstermeli-
dir. Hiç bir akidenin hürriyet esasını yıkacak surette neş-
rine muvafakat etmezken her hangi maddeci^ intifaiyeci
veya iftıkâriyeci feylesofun ahlakî kanaatlerini genç nesil-
lerin ruhuna zeredilmesine muvafakat etmemelidir. Bu dev-
letin mektepte tedrisine muvafakat edeceği manevî c'ersler
ancak tarih veya içtimaiyata müstenit, yani ilmî neviden
dersler olabilir. Cumhuriyeti yükseltecek olan kafaları
ancak bu müspet tedrisat sayesinde yetiştirebiliriz.

— 70 —

İnkılâbımız ve fikirler

Geçende Türk inkılâbının hararetli takdirkârı olan bir
Amerikalı ile görüştüm. Bu zat on altı senelik inkılâp tarihi,
bilhassa Millî Harekâtın safhaları hakkında bir eser yaza-
caktır. On altı senelik hayatın seyrini iyiden iyiye tetkik
etmiştir. Bu mülakatımız benim için çok istifadeli oldu.
Çünkü bir Amerikalının nerlere dikkat ettiğini ve neleri
öğrenmek istediğini anlatıyordu.

Suvallerinde birine verdiğim cevap şu idi: Zannediyo-
rum ki siz milliyet şuurunun zuhuru tarihini sormak
istiyorsunuz. Çünkü şuursuz olarak mevcut olan milliyetin
tarih', meb'dei yoktur. Bu sırrî, dinî kıymetlerin şiddetin
kaybetmesiyle birlikde şuursuzluk nahiyesinden şuur nahi-
yesine girmiştir. Her millette olduğu gibi bizde de muha-
rebeler, açhklar, zulümler gibi içtimaî akibetler doğuran kitlevî
ve bünyevî hareketler bu şuurun uyanmasına sebep olmuştur.
Bu itibar ile eski Yunan harbi türk neferini çıplak bir
halde gösterdiği, sarayın istipdadına ve israfına rağmen
Türkün tükenmek bilmiyen hayat cevherini meydana çıkardığı
için genç ve mektebli zabitlerin ruhunda şiddetli bir milli"
yetçilik veya halkçılık heycamnı uyandırdı. Balkan muhare-
besi bu intibahın diğer bir amili oldu. Bu harp, bize hem
milliyet ateşi ile yanan cemiyetlerin iradesini hem de millî
idareye malik olmıyanların şeametini gösteriyor, ve hükü-
met idaresinde saçın sakalın hiç bir kıymeti olmadığını, belki
her kuvvetin mefkureden, iradeden, samimiyetten geldiğini
öğretiyordu. Çanakkale harbi bize asgarî madde ile mücehhez
mefkûreci birordunun cihan ordularına karşı koyabileceğini
türk ile gayır arasında insanlık itibariyle hiç bir ayrılık olmadı-
ğını söylüyordu... Bütün bu vukuat türklük şuurunun bir ku-
vvet fikri haline gelmesi için kâfiydi. Netice malûmdur. Bu
milliyet şuuru bir yandan milliyyetçi ve halkçi bir devlete,

_ 71 —

bir yandan da dünyevî ve cumhurî bir idare şekline inkılâp
•etti. Bu tarihin mütefekkirleri nastl çalıştılar? Bu tarihte
hangi ilimler, hangi felsefeler en çok hükmüran oldu?..
İtiraf etmek lâzım gelir ki Meşrütiyettenberi bizde en çok
okunan zat, Doktor Gustav Le Bon' dur. Bu zatin muhtelif
şubelere, bilhassa kavimlerin içtimaî ruhiyatına dair olan
kitapları bizi çok müteessir etmiştir. Le Bon'un açık ve
cazibeli ifadesi, hususiyle oldukça amiyane olan düsturları ve
nassî hükümleri henüz içtimaî meseleleri müspet surette
tetkike alışmamış olan memleketimizde kolayca ve çabukça
intişârını temin etmiştir. Bu zatin eserlerinden alınan baş-
lıca iki fikir vardır: Bunlardan biri: cemaatler ananeci ve
tahripkârdır. Diğeri: bu cemaatleri idare edeır, muharrik-
lerdir. Üçüncüsü: bu ananeci ve tahribkâr cemaatleri idare
için müracaat edilecek vasıtalar tekrar, telkin gibi miha-
niki ve nihayet pisikolojik fiillerdir. Le Bon'nun bizde
müspet denilebilecek bir fikir neticesi vücude getirebildiğine
kani değilim. Eserleri bu suhuletine ve cazibesine rağmen
yalınız okundu, fakat hiç bir tatbikatçı ve hükümet adamı
tarafından kollanılmadı. kinci merhalede fikirlerinizi en çok
tenvir eden mütefekkir içtimaiyatçı Durkheim olmuştur.

Durkheim'm mütefekkirlerimiz arasında süratli intişarı
muhtelif sebeblerden ileri gelmiştir. Bir kere mütefekkirleri-
miz böyle bir mektebe zaten muhtaç bir halde
idiler. Çünkü inkılâbımızın her günkü tecrübeleri bize ispat
ediyordı ki içtimaî tekâmülün amili ne cemaatlerin kör ve
şuursuz ihtilâllari, nede bu amil, feretlerin iradesi ve
mihaniki telkin ve tekrarlarıdır. Cemaatin de, fertlerin de
bu tekâmülde bir şey olduğu hissediliyor, fakat ne olduğu
ilmî surette bilinmiyordu... Ferde fert rolünü, cemaate de
cemaat rolünü verecek müspet bir mektebe ihtiyaç vardı.
Bu mektep Durkheim, içtimaiyatı olabilirdi, İşte Durkheim-
cıhk tam zamanında Türkiyeye naklediliyordu. Sorbonne'da
tahsil etmiş ve bizzat müteveffanın derslerini takip etmiş

— 72 —

olan gene müderrislerin tedrisatı da bu işi çok kolaylaştırdı.
Hususiyle Gök Alp gibi bu mektebin en selâhiyetdar bir
mümessili kendi aramızda bulunmakta idi.
îşte bence inkılâp tarihimizi en çok tenvir eden mek-
tep budur. Müspet içtimaiyatçıhk Gustav Le Bon'un fikirleri
gibi yalınız hafızada kalmamış, müessiseleremize kadar tesir
etmiştir. Devlette, hukukta, terbiyede, iktısatda vücude
gelen bütün tahavvülleri doğrudan doğruya bu mektebin
kanadtlarine raptedebiliriz. Çünkü içtimaiyat bize halkçı ve
cumhuriyetçi bir devletin, millî ve insanî bir hukukun yine
dünyevî ve müsavatçı bir terbiyenin faikiyyetini müspet bir
kaanat olarak kazandırmıştır. Hülâsa bu içtimaiyatla beraber
türk fikir .âleminde ki bütün ihtilâllere bitmiş nazariyle
bakılabilir. Bununla beraber müspet içtimaiyatçıhk fikir
tarihçemizin son merhalesi değildir. Evvelden beri Türkiyede
felsefe namına hükmünü icra eden mektepler vardı. Bunlar ya
dinî esasta hayat, kâinat, vücut telâkkileri veya maddeye,,
hayat amüstenit olan tekâmül mezhepleriydi. Bizde Darvin-
cilik yalnız hayatiyat sahasinde kalmıyor, ahlâkıyat ve
vicdaniyat sahasine de giriyordu. Bu tekâmülcülük vic-
daniyat sahasine girdiği zaman vicdan felsefeleriyle karşı-
taşmıyor, saheyi boş buluyor ve bütün genç fikirleri istilâ
ediyordu. Kısaca söylemek lâzım gelirse maddeciliğin, tekâ-
mülcülükün bu tecellisi türk harsi için çok tahripkâr idi.
Çünkü ilim nekadar müspet olursa olsun bir felsefeni»
yerini tutamaz. Çünkü insan için "nasıl?,, sualini sormak
tabiî olduğu kadar, "niçin?,, sualini sormak ta o derece
tabiîdir. Binaenaleyh içtimaî hayat hadiseleri ne derece
izah edilirse edilsin yine şu sualin cevabını vermek ihtiyacı
baki kalacaktır: "Nereden geliyoruz?,, nereye gidiyoruz?
biz neyiz?,,. Bu sualin cevabını ancak felsefe verebilir.
Fakat münhasıran akla, münhasıran maddeye istinat eden
her hangi felsefe değil, hep birden akim, hissin, irade-
nin de malûmlarını cem ve bel'ederek düşünen bir felsefe»

İşte bu felsefe Bergson'unkidir. Nitekim bizde de bu?
suale cevap veren o oldu. Evvelemirde Begrsonçuluk Durk-
heimcıhğın bir aksülameii gibi telâkki edildi! Filvaki Durk-
heim mektebinin tedrisatında içtimaî muayyeniyet fikri
içtimaî kadercilik şeklinde anlaşılmaktaydı. Halbuki Berg-
son, felsefesini ruh âleminde hürriyete istinat ettiriyordu.
Bu sebeple iki şey biri birine zıt farzedildi. Bir de Berg-
son'un felsefesi mistisizm gibi anlaşıldı! Çünüku her felsefe
gibi o da batını idi. Hususiyle "Batınî ben,,'e çok kıymet
veriyordu. Fakat Beragson tamim edildikçe hakikati daha
iyi anlaşılacaktır. Bergson'da ne bu mistisizm nede içtimaî
muayyeniyetin inkârı yoktur. Bergson felsefesinin esası içti-
maiyat ta dahil olmak şartiyle terkibine bütün müspet ilim-
lerin son mutalarını almaktır. Bersgonculuk ne" ilmin aynı,,
ne de ilmin gayrıdır; belki ilmin mutaları üzerinden kâinata
tevcih edilen külli ve mutlak bir nazardır.
Hülâsa, fikir inkılâbımızın tarihinde bu üç zatin ismi
mühimdir. Gerçi Le Bon bu gün sadece bir hatıradan
ibarettir. Fakat Durkheim ve Bergson yaşamaktadır.
Gerçi Darülfünunumuzda Le bon mevzubahs bile edilmez,
fakat Durkheim ve Bergson içtimaiyat ve felsefe tedri-
satımızı şiddetle alâkadar eden iki mühim şahsiyettir. Bu
büyük ilim ve felsefe mekteplerinin tedrisatından memleket
çok faide görmüştür. Onları .daha iyi anlamak lâzımdır.
Hususiyle mütearız olması lâzım gelmiyen iki tefekkür-
şubesi gibi...

Mefkuremiz kuvvetli, tekniğimiz;
zayıftır

Mefkureler heyecanlı mevzulardır, fikirler, düsturlar
gibi kat'i, hendesî vücutlar arzetmezle. Mefkureler duyulur,
takdis edilir. Tahakkukları, yere, toprağa inmeyenleri zamanla

__ 74 —

•olur. Bir mefkure hakikate geçerken bir takım şekiller
alır. Mefkurelerin fikirleşmesi, düsturlaşması hayli güçtür.
Bugün siyasî hürriyet ve iktisadî refah heyecanlar vardır?
Bunlar inkılâbımızın en büyük hedefleridir. Eakat bun-
lardan birincisi tahakkuk etmiş, ikincisi edememiştir. Esasen
aynı günde, birden tahakkuk edecek cinsten gayeler değildir.
Temiz, zengin ve güzel bir İstanbul görmek İstanbulda
yaşıyan herkes için bir gayedir. Fakat bugün bu mefkure
de tahakkuk etmemiştir. Türk ülkesini vücude getiren bütün
vatan çocuklarının ilk mektep tahsilini görmesini kim emel
edinmiştir?... Fakat bugün mektep görenlerin adedi ina-
nılmaz derecede azdır?...
O halde siyasî saheden sarfınazar, denilebilir ki ne
iktisat, ne konfor, ne de maarif sahesinde hiç bir mefkuremiz
henüz tahakkuk etmiş değildir. Duyduğumuz iktisadî, sıhhî,
fikrî kıymetlere henüz vücut vermemişizdir. Niçin böyledir?
Çünkü mefkurelerin sahesi vicdan sahesidir. O bize mu-
kadderatımızın istikamet veçhesini gösterebilir. Mefkure
bize "Koş, yürü, hakkı da, hakikati de, cemali de, kemali de,
her şeyi orada hulacaksin...,, der, fakat okadar... Bundan
ilerisi, bütün akıbet bizim irademize, bizim ihtimamlarımıza
bağlıdır. Frkat burada iradenin delâletini iyice kavratnah-
dır. Aranılan ne asabî, ne de uziî, mutlak ve inkıtasız bir
faaliyet değildir. Tahakkuk etmek talihinde olan mefkure-
nin ihtiyacı eşyanın tabiatine muvafık olan bir faaliyettir.
Zekâ olmazsa, bu zekâyı kullanacak malumlar, ilimler yoksa,
bu faaliyet neye yarar?.. Mefkureler tahakkuk etmek için
vasıtalar ilmine muhtaçtır. O, riyaziyat, tabiiyat, içtimaiyat/
ilimlerinin kanatierine sığınan bir takım amelî bahislerin, \
bütün fenlerin hizmetine muhtaçtır. Güzel memleket, güzeli
şehir, güzel maarif, güzel iktisat... hep doğru fikirlere,
doğru düsturlara, doğru hareketlere muhtaçtır. Mefkure-
mize vücut vermek için hem ilme, hem de fenne muhtacız.
Medeniyet dediğimiz bu vasıtalar, fikirler, ameliyeler

tnecmuası mefkuremizi edebiyat semalarından hakikat mey-
danına indirecek yegâne ağırlıktır. Türkler ve Türkiye
zanedildiğinden çok fazla idealistir. Şeref için ölmesini bilen
bir millette idial zaafı nasıl tahayyül edebilir?! Milletimi-
zin bu müfrit mefkûreciliğini daralamak için realisttik, ma-
teriyalistlik istemiyeceğim. Benim istediğim sade, basit bir
şeydir. Şehirde, iktisatta, mektepte, köprüde, elektirikte...
avrupalı gibi bütün, sağlam bir vukufa sahip olan teknik
adamlarıdır.

Mademki Türkiye, mefkuresinin insaniyet aleminde
tahakkukunu istiyor, şimdi muhtaç olduğu bir şey vardır o da,
ilim, fen, teknik, adlarını verdiğimiz akıl, hesap, vukuf,
maharet, sahelerine akın etmektir.' Türkler için silâhsız ve
muharebesiz bir Avrupaya istila mevzuubahstir.

Büyük İnkilâplar ve yeni teknikler

Dün Millî Mecmua idarehanesinde eski bir hattatla
görüştüm. Benim yazı tarihi ve yazı bediiyatı ile uğraştığımı
bilen bu zat bazı sualler sordu.. Şimdi lâtincenin kabuliyle
eski san,at yazılarından ayrılan zevkimize acıyan insanlarla
hasbıhal etmek istiyorum. Biz Türklerin san,at yazılarının
tarihinde ne büyük bir kudret ve muvaffakiyet gösterdiğini
her müdekkik kabul eder. Nesih, Sülüs, Celi yazılarına
büsbütün bediî bir huviyyet veren Türklerdi. Taliki, Yesari
ve Yesarizade kalemiyle işliyen Türklerdi. Divaniden,
Reyhaniden, bedialar vücude getiren yine onlardır. Rik'ayı
icat eden, ondan ince, asabî bir lisan yapan yine Türklerdir.
Fakat türk Sülüsü şeyh Hamdullah Efendiyi, Hafız
Osmani, türk Celisi Mustafa Rakımı, türk Taliki Yesarileri,
türk Rıkası Mimtaz Efendiyi, Galatasaray hat muallimi
*zzet Efendiyi vücude getirdikten sonra daha ne yapabile-
cekti ?! Hattatlığın muasır bir san'at gibi zevkimizi terbi-

_ 76 -

yede devam edememesinin sebebi kendisindedir. Çünkü bu
san'at Garp yazılarında olduğu gibi tarihî zaruretler ne-
ticesinde inkişaf imkânlarını, hatta bütün varlığını iki budun
arasina hasretmiştir. Resim, çizgi ve renk san'ati olmaktan
ziyade bir manazır ve terkip san'atidir.
Nasıl ki mimari bir şekil san'ati olmaktan ziyade bir
hacım ve kitle san'atidir. Bu gibi şekil san'atlerinin inki-
şaf mi daim ve tekâmülünü ebedî kılan şey, hep üç budüe
birden istinat etmeleri ve bu sayede yüksek bir teknikle
genişlemiye kadir olmalarıdır. Halbuki bu kabiliyet yazıda
yoktur. Mustafa Rakımın elifleri ne kadar canlı olursa
olsun bir heykel değildir!.. Yesarilerin Talikleri ne derece
insicamlı olursa olsun bir peysaja muadil olur mu?!
Hülâsa Türk hattatlığının hat sahasindeki tarihî mu-
vaffakiyetleri ne derece parlak olursa olsun bunun ilelebet
devamına imkân yoktu. Hattın doyurmadığı ruh ve zevk
ihtiyaçlarımızı zaten resimden, heykelden almıya mecbur
idik. Eski harflerin yegâne müdafaa noktası olan güzellikleri
maatteessüf tarihî bir tekâmülün mahdut-ve muayyen mer-
halesinden fazla bir şey değildir. Onun için istikballeri
namına teessüre hiç bir sebep yoktur. Büyük san'at inki
lapları için yeni teknikler lâzımdır.

Gazi

Türk Harekâtı Milliyesi ve
Mustafa Kemal Paşa

Bu serlevha son günlerde Paris te neşredilmiş fransızca
bir eserin adıdır. Eserin sahibi sabık Ankara matbuat
umum müdürü Hüseyin Ragıp Beydir. Hüseyin Ragıp Bey
Harekâtı Miiliyenin bidayetinden beri fikir sahasinde çalı*
şanlardan biridir. Millî hükümet namına ilk vazifeyi talyada
görmüştü. Müteakiben matbuat müdürlüğü ile hükümetin
ninıresnıî bir gazetesi olan "Hakimiyeti Milliye,, nin ser
muharrirliğini deruhte etmişti. Ragıp Bey bu hizmette bir
sene kadar çalıştı. Şon zamanlarda Anadolonun Paris
mümessilliği refakatinde olarak Parise gitmişti. Bu muhar-
rir arkadaşımızın Anadolu vukuatına dair fransızca olarak
neşrettiği eserin hususî bir ehemmiyeti olacağını tahmin
etmek güç değildir.

"Türk Harekâtı Milliyesi,, ne tamamiyle edebî, ne de
temamiyle siyasî bir eserdir. Muharrir bunda millî hareketin
en canlı noktalarını, en şayanı dikkat saflıklarını türkçe
bilmiyen, türk matbuatını takip edemiyenlere tanıtmak
istemiştir. Muharrir büyük muzafferiyetten evvel yazdığı
bu eserin mukaddimesi olmak üzere ilâve ettiği satırlarda
diyorki:

"Dostlarınızın mukabeleyi bilmisil, düşmanıarmızın husu-
met eseri olarak telâkki ettikleri bu muzafferiyet hakikati
halde biz Türkler için bir vazife, şerefine, vatanına, istik-
lâline hürmet ettirmeyi bilen bütün milletler için mukaddes
olan vazifedir. Gerçi hakkımızın müdafaasından sonra böyle
bir eseri neşretmek faidesizdi... Fakat heyhat! Tecrübe-
leriniz bize göstermişti ki: Cidali men' için dünyanın en
dehşetli manialarını bile yenmek muzaffer ve haklı olmak

Icâfi değildir; zira dünyada öyle kuvvetler vardır ki
yalnız bir milletin kendi vatanını, istilâya uğrayan toprak-
arını, mahkûm edilen istiklâlini, buğazlanan evlatlarını
müdafaa efmek hususundaki hakkını, vazifesini izahla
kalmayıp kibir ve gurur ve istilâculuk hırsiyle masum kanı
dökmenin müthiş akibetlerini göstermek lâzımdır...„.
"Tür Harekâtı Milliyesi,,bu ufak mukaddimeden sonra ati-
deki fasıllara ayrılıyor: İstanbolun işgali askerîsi, Büyük Millet
Meclisinin küşadı, Mustafa Kemal Paşa, Ekalliyetlerin hu-
kuku, Puntusçular, Türk ortodoksçuluğu. Görülüyor ki muhar-
rir " Harekâtı Milliye,, namı verdiğimiz müstesna tarihin
en mühim noktalarından bahsediyor. İstanbulun işgali as-
kerîsi gayet kısa bir parçadır. İşgal günü Üsküdar iskele-
sinden vapura binen bir Türkün gördüğü ve duyduğu şey-
leri anlatıyor. Bu fasıl Meclisi Mebusanda Sinop mebusu
Rıza Nur Beyin verdiği acı takririn suretiyle bitiyor. İkinci
iasil Meclisi Millinin ilk günlerindeki Ankarayı anlatıyor.
Her taraf kara, her taraf harabe, her ruh yeis ile dolu!.
Yalınız bir adam, bu üstüste yıkılan kara yurtlar?, yangın
yerlerini, tepedeki kaleleri seyrederken meyus olmuyor,
çünkü bu toz ve toprak yığını arkasında, bu fenapezir
maddenin ötesinde "Vatan,, denilen manevî ülkeyi görüyor.
Aynı adam gözleri önünde esir îstandolu, esir İzmiri, esir
Adanayı, esir Antalyayi da görüyor, Yunanlılar tarafından
yakılan çocukları, kadınları, ihti farları seçiyor, fakat yine
meyus olmuyor, zira milletinin ebedî olan hayatiyetine iman
«diyor Ve ö kuvveti kalp»ilemeclise giriyor. Bu tek, fakat
küvvetH; zira mümin adâmhutkü iftitahîsîbi söylerken orada
toplânnhşf olan elli millet vekilinin kalbine ateş ve iman
Serpiyor. Artık herkes iriâthybr ki turk milleti kurtulacak,
çünkü esarete tahamül ' etJemiyecekf ir. Üçüncü fasılda mu-
harrir Mustafa Kemal Paşanın şahsından, ruhundan bahse-
diyor onu yetiştiren muhitleri gösteriyor. BIPyBik adamların
aimhitleri >vei terbiyesi noktasından okadar^py&ffiı 'dikkat

olan bu bahis de güzeldir. " Ankara Hükümeti „ müteakip
faslın mevzuudur. Bu kısımda Millî hükümetin bütün isti-
haleleri doğru ve anlaşılır bir tarzda yazılmıştır. Bu kısım
Anadolu hükümetini bir "hükümet olarak düşünmiye alışma-
mış olan milletler için kısa bir ders olacak! "Ekalliyetlerin
hukuku „ bahsinde " Türkiye de ekalliyetlerin zulmü „ nı
anlatıyor. "Kim kimi buğazlıyor? ! „ Sualine cevap veriyor:
Türkler yalnız İzmirde, Burusada buğazlanmadı, Türkler
belki asırlardan beri ekalliyet yılanlarının dişleri arasında
buğazlandı!.. Türkiyenin serveti " ekalliyetin sarrafları,,
elinde hapsoluyor, Türkiyenin midesi "ekalliyetlerin ispirto-
siyle» eriyor, Türkiyenin saadeti "ekalliyetlerin nefsaniyetiyle,,
büzülüyordu!.. Türkiyenin siyasî vahdeti ise "akalliyetlerin
mektepleri,, le tehdit ediliyordu!.. Hülâsa Türkiyede haktan
mahrum olan bir millet var amma hangisi?!. Zavallı Türk-
ler! Hab il ile Kabil faciasındanberi dünya bir kin ve iftira
dünyası oldu. Fakat o tarihdenberi hiç bir iftira sana edilen
kadar zalimane değildir... Muharrir Yunanistan müslüman-
arının hukukundan bahsediyor, yani " hukuksuzluğunu „
anlatıyor!,. Fakat beyhude zahmet değilmi, anlıyna sivri
sinek sazdır derler!.. Pontusçularla türk ortadokusluğu
eserin kara beyaz iki sahifesidir. Pontusçular bahsinde
türk vatanında yaşıyanların cinayeti tasvir ediliyor. Ecnebi
tesiriyle vatandaşlarına silâh çekenlerin akibeti söyleniyor.
Hüseyin Ragıp Bey burada hiç bir şey gizlemiyor, her
hakikati söyliyor. Daha sonra Dahiliye Vekâletinin bu
asılara karşı neşrettiği beyannameyi tercüme ediyor. Dahi-
liye Vekâleti "Ey Pontosçular, menafimiz ve hâttâ kendi
menafimiz aleyhine olarak hariein teşvikatına kapıldınız,
millî hükümetinize isyan ettiniz, köyleri yağma, insanları
katlettiniz, türk milleti düşmanlarına karşı mevcudiyetini
müdafaa ettiği bir sırada, siz silâhlarınızı vatanına çevir-
diniz, Hükümet isyanınıza nasıl cevap vereceğini biliyor,
size son bir ihtar! Kan dökülmesine meydan bırakmayın,

- 82 -

gelin teslim olun...», malûm cevap, malûm mukabele...
Ragıp Beyin türk ortodokslanndan ve papa Eftim Efendi-
den bahseden mekalesi Anadolu seyyahatimin bazı hatira-
uyandırdı: Niğdede, Kayseride türkçe konuşan, türkçe
giyinen, hatta evlerini, odalarını türk zevkine göre süsliyen
bu Ortodoksların mukadderatını düşündürdü; ayrı bir din-
den olan fakat ırkan Türk olduğunu bilen ve bu fikrini
bütün hayatında dindaşlarına neşreden Akdağlı Eftim Efen-
dinin hissi selimini gösterdi, ve dedim ki bin nazariyeden»
bin farziyeden, türk olan, türk zevkine tabi olan millet-
daşlarımızın refahını temin den bir papasın hissi selimi daha
çok hayırlı imiş... Hulâsa "Türk Hareke! MilliyesiM, muhar-
ririnin kendine has olan dikkati ve millî meselelerdeki
isabetli hükmü itibariyle fransızçe bilenler için okunması
çok faideli ve çok zevkli bir eserdir. Türkiyeyi uzaktan
tanıyanlarla Türkiyeyi Türk sıfatiyle tanıyanların yazıları
arasında çok fark var.

Uç hakikat

Dün Kısıklıdan Beylerbeyi üzerine iki üç arkadaşla
yürüyüş yaptık. Çakal dağına yaklaştığımız vakit ayağımız
yerdeki tellere takıldı. Bunlar muhtemel Anadolu akınla-
rına karşı İngilizlerin gerdiği tel örgülerin enkazıydı. Daha
ileride muntazam bir surette kazılmış istihkâmlar vardı.
Artık tepeye varmıştık. Buğaziçinin tepeler arasından
görülen bir parçası uzaktan yağlı boya bir resim levhasına
benziyordu. Bu levha en muhayyel mevzular kadar zen-
gindi, adeta bir hayaldi... Bu hayal diğer bir hayali davet
etti: Beş sene evvel bir sabah Binbirdirekte Millî Talim
ve Terbiye Cemiyetinin konferans salonundan Marmaraya
bakıyordum. Durgun denizin üzerinde bir takım uzun ve
siyah lekeler kayıyordu. Bunlar İstanbolu işgale gelea

— 83 —

galiplerin tekneleriydi... Şimdi denizde bunlardan eser bile
yoktu. İşgal günlerinin kara hatıralariyle dolu olan gönlüm
hayretle, sevinçle kabanyordu.
Dünden beri otuz otuz beş saat geçti. Şübhesiz Çakal
Dağından görülen denizin hatırası da bir hayale kalboldu
Fakat bu iki hayal arasında bir hakikat yokmu?! Harakât
Millîyenin tarihi! O tanh ki en ümitsiz, en kara bir günde
başlıyor, her taraftan menfi bir mukabele, zulüm ve şeka-
vet görüyor, fakat nihayet zafere, istiklâle, milletin haki-
miyetine varıyor.. Acaba bu iki hayal arasındaki büyük
hakikat hayatının muayyen bir dakikasında atıl ve mihaniki
bir memuriyet vazifesi yerine istiklâlin zevkini duyan
ve ölümün kokusunu kokhyan bir insanın iradesi
değilmidir?.. O insan ki bir gün Ankaranın toprak evleri
üzerinden ufuklara bakıyor ve vatanının istikbalini seyredi-
yordu. Belki de " ya her şey, yahut hiç!.. „ diyordu.
Onun şahsını bir çokları gibi ben de tanımıyordum.
Herkes gibi ben de onun şahsi etrafında bir takım hayaller
vücude getiriyor ve " hayalimin Mustafa Kemali „ ni tahlil
ile uğraşıyordum... Bu "hayalî Mustafa Kemal,, beni nasıl
meşgul ediyorsa başkalarının onun hakkında hasıl ettikleri
fikirleri, vücude getirdikleri hayalleri de büyük bir alâka
ile takip ediyordum. Bunlar arasında en çok şayamdikkat
bulduğum abit ve zahit bir zatin tasviridir: Bu zate göre
İnönü muzafferiyetlerin kazanan Kemal Paşa sabahlara
kadar ibadet ve taatle meşgul olan, elinden tespihi düşmi-
yen bir zattı, Paşa melekler gibi masum, veliler gibi müte-
vekkildi, Paşanın bütün muvaffakiyet sırları işte bu ibadet,
te bu taatıta, bu masumiyet ve tevekkeldeydi!. Bu his,
bu zan sahibi için nederece tabiî ve masum olursa olsun,
tarih ve ilim nazarında ne kıymeti olabilir?!. Belki hiç!..
Avrupa istilâsına karşı koyan, İnönü, Sakarya ve büyük
taarruz harplarını idare ettikten sonra cumhuriyet esasla-
rını kuran adamın muvaffakiyet sırlarını bilmek ve yeni

- 84 -

nesillere doğru olarak bildirmek borcumuzdur. Nice bu
muvaffakiyetin unsurlarını şu üç noktada toplamak
mümkündür:

Evvelâ: maddenin yani silâhın, paranın, nüfusun, pilâ-
nın... harptaki tesirini, mevkiini, ehemmiyetini takdir eden
ve bilmukabele bunları idare eden bir zekâ; ilim. fen, he-
sap zekâsı.

Saniyen: Bazan maşerî bir vecit, bazan ahlâkî bir mec-
buriyet, bazanda bediî bir hesasiyet şeklinde tecelli eden
yüksek derecede mefkurecilik; bu mefkurecilikte millî, va-
tanî, insanî, tarihî şekilleriyle bütün beşerî kıymetler dahil...
Salisen: îki şartı ihata eden bir hayat felsefesi; bu
flsefeye göre maddî kuvvetler esasen fani, manevi
kuvvetler baki; maddî kuvvetler esir, manevi kuvvetle hür,
manevî kuvvetlerle beslenmiyen maddî kuvvetler nihayet
zevalpezir.. Sonra, âlem bir âlemi imkân; hiç bir hayat için
bitmiye mahkum, hiç bir millet için tarihi münkariz deni-
lemez; her şey müdir ve mütefekkir bir zekânın iktidarına,
eşya ve hadiseleri idaresine muallak; istikbalin anahtarı
büyük adamların elinde, yazık ilim yerine vehmi, iman yerine
yesi koyan başlara!..
İşte bir yandan ilim ve zekâ, bir yandan ali bir hessa-
siyet, bir yandan bütün ilimlerin ve tefekkürlerin fevkine
çıkan metafizikî bir itikat; bence millî harekâtın bütün
felsefesi bu üç noktanın vucude getirdiği müsellestir. Türk
milleti için bu muzafferiyeti vucude getirdikten ve bu üç
mefhumun delâletlerini tarihle, vukuatla ölçtükten sonra
acaba bütün içtimaî teşkilâtında, bütün icraat ve İslâhatta
yine bu üç noktaya istinat etmek mümkün değilmidir?. Bu
üç nokta bir millet programının esasları değilmidir? Söyle ki:
Evvelâ : milletçe her sahede ilmin, ilmî velayetin, ilmi
zihniyetin, ilmî tedrisatın, ilmî terbiyenin, ilim adamlarının,
ilin: müessiseltrinin, ilim saltanatının mutlak surette hakimi-
yetini temin etmeliyiz. İlmin vatanında ilimden başka hiç
bir şeyin sultasını kabul etmemeliyiz...

- 85 -

Saniyen: Millî, insanî, ahlakî, bediî kıymetlerin hürri-
yeti, intişarı, ruhlar daki harareti için lâzım olan şartlan,
teşkilâtı, terbiyeyi vucude getirmeliyiz; hükümetimiz bir
vicdan hükümetine, terbiyemiz bir vicdan terbiyesine inkı-
lâp etmelidir...

Salisen: müstakbel nasillerin terbiyesini idare edecek
olan hürriyet ve imkân felsefesini en mücerrep, en millî bir
felsefe gibi kabul etmeliyiz; bununla bütün maddeci ve
bedbin olan felsefelere mukabele etmeliyiz...
Bu üç şart aynı zamanda hükümet teşkilâtımızı, idare
hayatımızı, terbiye ve tedrisatımızı, neşriyat ve felsefemizi
alâkadar eden bir mahiyettedir. Tarihinden ibret ahp alma-
mak yine milletlere, yine büyük adamlarına ait birer
imkândır...

Büyük adamın şahsı

Türkiye Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal Paşa Haz-
retlerinin şahsı hakkında suikast havadisi bir haftadan
beri bütün memlekette çalkanmaktadır. Şimdiye kadar
gazetelerde tesadüf ettiğimiz resmî ve gayrı resmî
malumat gösteriyor ki bu teşebbüs kuvveden fiile
çıkmak için hazırlanmıştır. Buna mukabil bütün mem-
leket cok mühim gördüğü bu suikast teşebbüsünü şiddetle
felin etmiştir. Benim maksadım hadiseyi sırf bir cemiyet
hadisesi gibi nazarıitibare almak, fertlerin ve cemiyetlerin
hadiselerini tetkik eden ruhiyat ve içtimaiyat ilimlerinin
zaviyesinden bir kere daha görmektir. Evvelâ türkcemiye tinin
Mustafa Kemal Paşanın şahsına karşı gösterdiği bu derin
hürmet ve alâka ne ile tefsir edilebilir? Bu alelade bir
riya veya bir taklit eseri midir? Yoksa içtimaî bir dalâlet
midir? Vaka türk inkılabına ve Paşanın şahsına en çok

- 86 -

düşman bir insan tarafından mütalâa edilsin farzedelim,
denilsin ki " Bu hürmet ve alaka sırf şeklîdir, zahiridir ?.„
Fakat hadiselere dikkat edelim ve türk milletinin tarihî
hayatını düşünelim. Aynı millet insanlara muhabbet etmek
gibi nefret etmek tecrübesini de mükerreren yapmıştır.
Hiçbir mecburiyet bu muhabbeti türklerin kalbine tahmil
etmediği gibi hiçbir sebep de sunî bir hassasiyeti bir
milletin hayatında devam ettiremez. O halde millette Paşa-
nın şahsına karşı tavî surette duyulan bu muhabbet ve
taktir duygusunun tabiî sebeplerini düşünmek lâzım geliyor.
Bence şudur: Türk heyeti içtimaiyesi Mustafa Kemal Paşanın
şahsını türk milletinin selâmetinde bir " amili mutlak „
olarak tanımaktadır. Türk milleti onun idare ettiği ve onun
kanşdığı bir millet meselesine şeytanî kuvvetlerin karışa-
mıyacağına inanıyor. Türk milleti bu büyük adamın şahsı
hakkındaki bu layezal kanaati bir günde yoktan elde etme-
miştir. Bu kanaati istiklâl tarihinin bütün safhalariyle elde
etmiştir. Paşa milletin istiklâli ve refahı hakkında vicdanının
sesini duyduğu günden beri hep aynı tarzda, aynı kuvvetle
çalışmış, hep aynı gayelere yaklaşmıştır. Paşa herne vadet-
mişse yapmıştır ve bütün bu mazhariyetler rahatla, huzurla
ve sırf para ile olmamıştır, fedakârlıkla, iziyetlerle, darlıkla
olmuştur. Şu halde türk milletinin Mustafa Kemal Paşa
hakkındaki bu şuuru ne bir tesadüfün, ne de bir zilletin
eseridir.

Bu, içtimaî bir tecrübenin, içtimaî vicdanın doğurduğu
yine içtimaî nevinden bir kanaattir, tşte cemiyete ait olan
bu karar ferdî zekâlar ve mücerret mantıklar tarafından
ne derece tenkit ve tenzil edilmek istenirse istensin şim-
diye kadar umumî mahiyetinden hiçbir şey kaybetmemiştir.
Şimdi meselenin ikinci safhasına geçelim: Türk vatanının
tamamiyetini ve türk milletinin istiklâlini temin eden aynı
.kafa, aynı irade türk milletinin halde veya istikbalde ki
ktisadî medeniyetin, sıhhi ve bediî refahını da temin ede-

- 87 -

bilecekmidir? Mnstafa Kemal Paşa yalnız büyük bir asker
sıfatıyla millî faaliyeti kendi sahesıne münhasır kalmış bir
zat değil midir?. Bu suale doğru cevap verebilmek için
yine maziyi hatırlamak mecburiyetindeyiz. İstikbalin tarihi
tetkik edilsin, görülecektir ki Paşa bu mukaddes kavganın
her devrinde her şeyden evvel milletin ebedî hayatına iman
eden mefkûreci gibi çalışmış, hususiyle şahsi bir çok ümit-
sizlerin, müteredditlerin, zaıyf kaplilerin bile hayat ve kuvvet
aldığı bir menba ve mihrak vazifesi görmüştür. Paşanın
mazideki eserini sırf askerî diye takyit etmek delâletten
değilse bile hamakattendir.
Hayatta bu kadar büyük bir icaz sahibi olan birMustafa
Kemalin istikbali için en kuvvetli bir ciheti camia, bu kuv-
vet, tesanüt ve vahdet mihveri teşkil etmesi kadar tabiî
bir şey olamaz. Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin şahsı
böylece en bitaraf ve en afakî bir tarzda tetkik edildiği
zaman ona büyük adam, aynı zamanda kahraman ve müte-
ceddit sıfatlarını vermekte mütefekkir olan bir insan tered-
düt edemez. O halde Paşanın şahsı hakkında türk cemiye-
tinin heyecanını bir de yarın şuuriyle izah etmek mümkündür.
Fakat ne gariptir ki halkın bu hissi selimi bazı münevver-
lerde bozulmuş, onun yerine kuru mantık, cansız bir izan
İtayım olmuştur. İşte " Biri gider biri gelir, millet sağolsun,
bir kaç Mustafa Kemal daha yetiştirir,, gibi mülâhazalar
ilimi olmayan bir anlayış tarzından başka nedir?. Bu anla-
yışa göre fertlerin hiç bir kıymeti yoktur. Yaradan hep
cemiyettir ve içtimaî bir kadercilik eseri olarak milletleri
muhtaç oldukları güzideleri hep bulacaklardır. Fakat bu
anlayış ne ters bir anlayıştır!. En çok milliyet taraftan
olan içtimaiyatçılar bile bunu idda etmemişlerdir.

Evet gerçi içtimaî hadiselerin ilk izahı cemiyetin ken-
disinde, cemiyetin teşkilâtında, bünyesindedir. Fakat her
tarafına basdıkca kahraman veya dahi çıkaran bir makine
gibi bir cemiyet mefhumu sakattır. Bir milliyet, bir istiklâl

— 88 —

olmak için gerçi bir cemiyet mevcut olmalıdır. Fakat bu
milliyet bu istiklâl Rübens'in bir tablosu, Michel-Ange'm bir
heykeli, Sinanın bir camii gibi bir sanat eseri, dehanın
çocuğu, ilhamının mey vasidir. Eğer bu sanatkârın sinirleri
olmasaydı ve damarlarında ki kan öyle dolaşmasaydı, her-
hangi mfitevassıt yaradılışlı bir Mustafa bir Kemal o sanat
eserini vücude getirebilecekti... Evet cemiyet var ve lâzım,
fakat onu işliyen bir sanatkâr da lâzım... Ve o sanatkârın
iradesi oderece mühim ki bu iradenin hayır gibi şerre de
taluk etmesi için içtimaî hiçbir mani yoktur.
Evet türk milleti şüphesiz ki istiklâle çok lâyıktı. Fakat
esarete girmişti. Bu liyakatten istifade edip onu müsta-
kil kılacak sanatkâr kimdi ? Tarihin bütün sırrı işte bura-
da... Milletleri yalınız itaat eden koyunlar farzetmek çok
yanlış bir teşbihdir, faak büyük adamlarını da birer kukla
farzetmek ondan daha az yanlış mıdır?. Milletler için bü-
yük adamları tanımak çok hayati bir meseledir. Milletler
bu büyük adamların asırlar ve batınlar verasetinden top-
ladığı hilkat ve yenilik cevherlerini kullanarak tabiî kuv-
vetlerin servetinden istifade etmiş oluyorlar..

Mustafa Kemal şahsiyeti

Mustafa Kemal gibi büyük bir adamın, şahsiyetini tarif
etmek güç bir iştir. Fakat şahsiyetini vücude getiren büyük
kuvvetleri seçmek daha kolaydır. Bu kuvvetler neden iba-
rettir? Eevvelâ zekâsının hayret edilecek bir derecedeki
"açik görmek kabiliyeti,,. Mustafa Kemalin zekâsında hiç
bir fikir karanlıkta, hiç bir mefhum askıda değildir; her
şey açık, berrak, her fikir bir hududa malik, her fikrin
doldurduğu bir boşluk vardır. Bu zekâ her gördiğünü
içine alan, aldığım olduğu gibi .yutan ve içinde kaybeden
aç zekâlardan değildir. Aksine, bu zekâ şeinleri, ve hadise-

- 89 —

leri dayıma süzen ve yalnız kendisine yarayan cevherleri
kabul eden ve her sunî, her yalan, her muvakkat şeyi ko-
van bir tabiat cihazıdır...
Mustafa Kemalin zekâsında bulduğumuz açıklığın eşini
medrese kılâsiklerinin şekli ve lisanı olan belagatlerînde
değil, belki türk halkının tarihî akli seliminde bulmak müm-
kündür. Zekâ Mustafa Kemalinin türklüğü işte bu noktadır.
Mustafa Kemal şahsiyetini vücude getiren ikinci hassa
Kalbindir. Bu kalbin azameti meselâ arkadaş hissi yahut
aile muhabbeti gibi ferdî hislere çok civar olan dar kıymet-
lerle değildir - çünki bu kıymetler o azameti vücude geti-
remezler belki milliyet, insaniyet, medeniyet, ebediyet..^
gibi büyük ve beşerî neviden kıymetlerdedir. Bu beşerf
neviden kıymetler bu kalbi o derece kaplamıştır ki diğer
ufak kıymetlerin orada tam bir seyrini bulmak mümkün
bile değildir... " Mutedil adam „ mefkuresi bu hilkati kati-
yen ifade edemez. Mustafa Kemalin büyük kalbini görmek
için ferdî hayatından uzaklaşmak ve bu kalbin beşeri mu-
harriklerini uzaktan seyretmek lâzım gelir ...
Mustafa Kemal şahsiyetini vücude getiren son büyük
hassa iradesinin hususiyetidir. Bu iradenin haricî tesirler
karşısında bir türlü bozulmuyan bir muayyeniyeti, şaşırmiyan
bir istikameti vardır. Büyük adamın iradesi tabiatin bütün
kuvvetleri gibi zaruretin, icabın bir tecellisidir. Hiç bir
hadise, hiç bir ölüm korkusu şimdiye kadar onu tuttuğu
yoldan çevirmemiştir...
Bu Büyk adamın ruhî şahsiyeti ne derece şayanidikkat
olursa olsun insanların tarihinde oynadığı rol ondan daha
şayanı dikkattir. Mustafa Kemal tarihî kadercilerin anladığı
gibi türk milletinin alellâde bir mümessili, ve tarihî mu-
kadderatın sadece neticesi değildir; Mustafa Kemal mistik
tarihçilerin kabul ettiği gibi türk milletini "basübadelmevt».
sırrına mazhar eden esrarengiz bir fert te değildir. Mustafa
Kemal hayat ağacının kuruyan, artık meyve vermiyen hasta

«dallarım hiç acımadan kesen, ona mükemmel bir
medeniyet aşısı vuran, fakat bu aşıyı vurduktan sonra
- mütevekkil bahçıvanlar gibi ağacın hayatını fırtınalara,
böceklere, kurtlara terketmiyen, onu daima gözliyen, kıska-
nan emsalsiz bir sanatkârdır. Bütün aşılar gibi bu mede-
niyet aşısının da hakikî kıymeti ancak meyvelan kemale
geldikten sonra anlaşılacaktır. Onun için Mustafa Kemalin
turk tarihindeki mevkii eskiyi tamire, yahut ayrı cinsleri
yakiaştırmıya çabahyanların yeis getirici rolündan tamamiyle
ayrıdır. O, yeni türkleri bir mabut gibi yoktan var etmiş
olmasa bile, hakiki ölümden muhakkak kurtarmıştır. Onun
için türk inkılâbının ispat ettiği hakikat şudur: İçtimaî
tekâmülde büyük adamların rolü yalnız büyük olmakla kal-
mıyor, bu rol bazan içtimaî kaderciliği inkâr ettirecek,
hatta içtimaî muayyeniyetçiliği bile şüpheye düşürecek
derecede iradîleşebiliyor...

Gazinin en büyük eseri

Bence Gazinin en büyük eseri Türk milletinin yaşamak
kabiliyetini hiç bîr inkılpâıçya, yahut hiç bir fikirciye müyes-
ser olmıyan bir zekâ ile anlaması ve hiç bir milliyetçiye,
yahut hiç bir milliyet sanatkârına müyesser olmıyan büyük
bir ihtirasla bu düşünceye inanmasıdır. Çünhi bu büyük
adamın elan aklıma hayret veren bütün maddî teşebbüs-
lerini idare eden, bütün medenî hamlelerini kovahyan
yaratıcı kudreti işte bu ( Anlayış ve duyuş tarzı) dır.

Tipler

Zevk aptallar ı

Meşhur ruhiyatçı Ribot "İradenin hastalıkları,, hakkın-
daki eserinde bir sınıf iradesiz insanlardan bahısediyor.
Bunlar haricî tesirlere maruz kalan cansız mevcutlar gibi mi-
haniki bir surette hareket eden cehitsiz ve aizrasiz kimse-
lerdir. Ribot bunlara " aptal „ demek istiyor, fakat zekâ
aptallarına karışmasın diye "irade aptalları,, diyor!.. Ri-
bot,ya göre iradenin dahileri olduğu gibi aptalları da vardır:
Kendi kendine karar veremiyen, karar verse bile icra ede-
miyen, çünkü kararını icra için lâzım gelen cehit ve gayreti
sarfedemiyen, nefsinde bulmıyan insanlar bu sınıftandır...
Ribot' nun irade hakkındaki bu tasnifini diğer kabiliyetlere
de sokmak, bence kabildir: İradenin dahileri olduğu gibi
meselâ zevkin, güzellik hissinin de dahileri vardır. İradenin
aptalları olduğu gibi zevkin de aptalları vardır. Bunlar
incelik, sadelik, güzellik... Hakkında hiç bir fikre, hiç bir
hisse malik değildir, malik olmak kabiliyetinde de bulun-
mıyan insanlardır. İradenin aptalları haricin tesiriyle, baş-
kalarının iradesiyle haraket eden otomatlardır, zevkin ap-
talları ise gayrın zevkiyle geçinen mukallitlerdir. Bu nevi
aptallar kendiliklerinden ne bir güzelliği idrake ne de bir
güzelliği icada muktedir değildirler. Bütün hayatları diğer-
lerinin vücude getirdiği güzellikleri hiç anlamıyarak, taklitle
geçer. Bunlarda güzellik şuuru, güzellik idraki yoktur...
irade aptallığı, mutlaka fikri aptallığı icap etmiyeceğin gibi,
zevk belaheti mutlaka fikir belahetini istilzam etmez. Bir
insan fikir ve ilim hususunda münevver olmakla beraber,
zevk hususunda budala kalabilir!.. İnsan vardır ki hesap,
hendese, hikmet, kimya... gibi baıslerde gerçi zeki ve ma-
lûmatlıdır, fakat sadelik, incelik, güzellik hususunda bir
aptal ve yahut bir cahildir. Onlar için yalnız madde âlemi,

mantık esasları vardır, hüsün kâinatı, hüsün kanunları yok-
tur ve onlardaki ilimleri bunlardaki cehillerini tazmin etmezt
Bu nevi alimler gerçi ilimden, kanundan selâhiyetle bah-
sederler ve anlarlar da... Fakat aynı zatler ne giyinmesini,
ne söylemesini, ne de yaşamasını bilmezler! Hele ilimlerinin,
zekâlarının kuvvetiyle mevki iktidara geçince yine - o nevi
aptallıklarından olacak! Güzel namına ne varsa farkına
varmaksızın yakarlar yıkarlar !..
Zekânın derecesi vardır. Hattın bir ucunda aptallar,
öbür ucunda dahiler bulunur. kisinin arasında aptal, ahmak,
gabi, mütevassıt, zeki ve çok zeki... derece derece insan-
lara tesadüf etmek mümkündür. Her birimiz yaradılışımız
itibariyle zevkin derecelerinden birine dahiliz. Bu derece-
leri yalnız istidat ve veraset noktasından değil, bir de tah-
sil ve terbiye noktasından kabu' etmek lâzım geliyor. Çünkü
her güzellikten anlamıyan adam zevk hususunda mutlaka
bir kabiliyetsiz, bir aptal değildir. Netekim her âlim olmı-
yan insan, aptal değildir... Kabiliyet daima kabiliyet olarak
mevcuttur, meknuzdir. Fakat mümarese ile inkişaf ede-
bilir, nitekim zekâ " fikrî terbiye „ ile, bediî zevki " bediî
terbiye „ ile inkişaf eder. Adam vaıdır, gayet duygulu,
gözle idrake, gözle icade gayet müstait, lâkin bu istidadı
tahsilsiz, mümaresesiz kalmış, dehası işlememiştir, o zaman
güzellik belâheti karşı smda değil, güzellik cehaleti karşı-
sındayız demektir.

İnsanlardaki bu fikir ve zevk farkları miltlerin haya-
tında da olacak, derece derece zeki yahut aptal insanlara
tesadüf edildiği gibi, bir milletin hayatında da derece de-
rece zevkli zevksiz devirlere ve bu zevkte derece derece
belâhet ve dehaet anlerina tesadüf etmek mümkün olacak..
Yunan, gotik, arap, türk sanatinin itilâ noktalarını takip
eden devirlerin zavkinde hep bu belâhet eseri görülmüştür.
Belki bu, bir milletin hayatında büyük bir hamelin icapet-
tiği rehavettir, bütün çirkinlikleri, bütün kabahklariyle be-

- 95 —

raber zarurîdir. Fakat temadisi ne derece tabiîdir?...
Bizim zevksizlik hususunda uğradığımız tereddiyi görmek
için etrafımıza bakmak kâfidir: Manasız, asaletsiz, mefru-
şatımız, tezyinatımız, şımarık çocuklar gibi sıyırtan evlermiz,
resmî hususî binaların kapılarını, pencerelerini kaphyan,
yazıları çerçivesinden fırhyan kocaman lavhalar, bütün bu
zevksiz şeyler tamamiyle bedii bir aptallık devresinde ya-
şadığımızı göstermiyormı ? !
Beyazit meydanını yakından tetkik eden kimse için
- şehrin iradesini temsil eden Emanetin bedîi idraksizliği-
ne şaşıp kalmamak mümkün değildir: Bu aralık Emanet
İstanbolun en eski ve bütün mimari yeniliklerine de adeta nü-
munevazifesi görmüş olan Beyazıt Camiini görmüyor, yahut ta-
nımıyor! Bunun hem bir tarih, hem de bir hars ve hüsün
merkezi olduğunu galiba anlamıyor, Beyazit meydanını dol-
duruyor.. Ortasına asian şeklinde bir "musluk taşı,, koyu-
yor, bu tesviyeyi yapmak için Beyazıt camisini ayaklarına
kadar toprağa gömüyor. Şimdi Beyazit camisi tramvay yolu
tarafından toprağa batmış bir binadır ve hissen mevcut
değildir!..

Meğer bizim şehir, meydan, cami, heykel hakkında
makul ve güzel denilebilecek bir fikrimiz yokmuş. Elimiz-
den gelse güzel olarak na varsa Beyazıtin Camisi, Allanın
evi de olsa yine defnedeceğiz!.
Hamdolsun ki zevki bozulan yalnız münevverler, yal-
nız mühendisler, ve şehir eminleridir, asıl halk, Anadolu
halkı zevkini, esaletini tamamiyle muhafaza etmiştir. Ana-
dolu Tur

ki sade, kibar olan şeyi henoz duyuyor. Anado-
luda nüfusun inkirazma, binaların çökmesine rağmen asıl
ve Türk kalan şehirler çoktur: Kastamoni, Çangırı, Avanuş,
Nevşeir, Kayseri... Hep böyledir. Münevverlerinizin bedii
aptallığına yahut cahilliğine karşı samimi münevverler için
ilk yapılacak iş gayet basit ve menfidir; halkın zevkini mü-
nevverlerinin idraksizliğinden korumak, âlemde bir sanat

96 -

yaratan Türk milletinin zevkini mühendis, mimar, şehiremini
şeklinde millî zevee isyan eden münevverlerinizden koru-
maktır. Halkı bu münevverlere " zevkime gölge etme, başka
ihsan istemem !„ diyor.

Sırtlan göziyle

Anadoluda günlerce araba yolculuğu yapanlar bilir:
İyi bir arabacıya düşmek ne mutludır! Bu yaz bizi Kasta-
moniden Ankaraya götüren arabacı Çangırıh Cemal gayet
iyi bir gençti. Ankaradan Ürkübe kadar götüren Erzurumlu
AHağada gayet iyi bir insandı... Niğdede kaldığımız müd-
detçe hep şu temennide bulunuyordum: Samsuna kadar
on iki günlük yolda iyi bir arabacıya düşsek... Fakat iş
tamamen aksine oldu. Niğdeden bizi "yaşlı başlıdır, tecrü-
belidir, namuslıdır,, diye gayet götü huylu bir bunağın
arabasına koydular. Üç kişiydik. Samsuna kadar on beş
gün zarfında kendi hesabıma, çektiğimi Allahla ben bilirim!
Huysuzlık, aksilik... Her türlüsü bu adamda vardı. Bilmem
seyyahatımızın kaçıncı günüydi... Günde dokuz on saat
yaylıda sallanmaktan adeta hasta olmuştuk öğle zamanı
sıcak da bastırınca uyuklamıya başladık. Arabacı uyukla-
dığımızın farkına varınca başını çevirip bize dediki:
— Ne uyuyorsınız be ? !
— Ne olacak ?
— Araba ağırlaşır!
Hepimiz gülmiye başladık... Fakat herif hiç gülmiyor,
sözünde devam ediyordu:
— Ya; siz gülersiniz! Onu ben bilirim: Uyuyanca araba
ağırlaşır mı, ağırlaşmaz mı... Tecrübe edin de bakın!..
Arabacının bu ciddiyetine karşı bozgunluk olmasın
-diye mecburi sustuk...
Yine bir gün ikindi vaktiydi, arabanın içinde her

- 97 -

birimiz bir tarafa yaslanmış kalmıştık. Arabacı yine başını
çevirdi:

— Ne susuyorsunuz be ? Türkü söylesenizeL dedi.
T- Ağa biz türkü bilmeyiz! dedik. Bir kaçkerre ho-
murdandıktan sonra aynen şu sözleri sarf etti:
— Siz ne biçim hocasınız ?!. Ben geçende Malatya'ya
bir maarif müdürü götürmüştüm. Yolda hep güzel güzel
türküler söyloyordu..
Artık belâmızı bulmuştuk. Bütün gün arabacının lan et-
liğini nasıl savuşturacağız diye düşünüyorduk. Terbiyesiz
adam her dakika bir suretle bizi rahatsız ediyor ve kizdır-
yordu. Hemde ciddi olarak... Yine bir gün adi bir sebple
bana çattı, ben de.

— Artık yeter! Bari nefes almak için de senden izin

alalım! dedim.

Fakat bunak herif bir türlü huyundan vazgeçmiyordu.
Bize diş geçiremiyeceğini de anladı. Bu sefer muharebeyi
tenkide başladı.

— Şu kavga ne zaman bitecekse hayırhsiyle bitse..
Alt mı geleceğiz, üst mü geleceğiz anlaşılsa, artık yeter!.,
gibi sözler söylüyor, ağzına gelen küfürleri savuruyordu.
Arkadaşlardan biri muharebenin millî gayesini izaaha
çalıştı. Fakat herifin kulağına lakırdı mı girer! O boyuna
söylüyor ve küfrediyordu. Yine bir gün şosanm bir kıyısında
iki kamyon enkazına rastgelmiştik. Bunların Harbi Umumî
zamanından kalma enkaz olduğu pek alâ anlaşılıyordu. Fa-
kat arabacı bunları hep bu günkü harbe vesile edinerek
atıp tutuyordu:

— Yazık Türkiyenin paralarına yazık!..
Herif gitgide tahammülfersa olmıya başladı. Fakat ne
atmak mümkündü, ne de satmaic!... Samsun'na kadar
bu derdi çekecektik...
Günün birinde akşam üzeri Amasya'ya yaklaştık, Yo-
lun iki tarafında kağnı kervanlaiarı durmuş, mola veriyor-

7

- 98 -

lardi. Kağnılar dar yolun iki tarafını tamamiyle kapamış,
bizim araba için durup beklemek vardı. Fakat aksi herif
kağnı kervanları arasındaki dar ve taşlıktı yerden geçmek
istiyerek zaten yorgun olan atlan sürdü. Yarım dakika
sonra tekerleklerin büyük bir mukavemete çarptığını anla-
tan sert bir ses işittik. Tekerlek taşa takılmış, bu müsade-
mede hayvanlardan birinin kayışı kopmuştu. Arabacı ağzını
bozmak için haricî bir sebebe muhtaç değildi. Küfürün
kazam zaten kaynıyordu, taşmıya başladı, kağnıciiara hü-
cum başladı:

— Utanmazlar, arlanmazlar! insafsız herifler! Yolu
böyle tutarlar mı? Siz de din, iman olsa biraz kenarda
durur sunnz!..

O ane kadar sessiz ve haraketsiz duran kağ-
uıcılar arasından uzun boylu, uzun sakallı, her tarafı toz
ve topraktan bembeyaz olmuş bir adam çıkıp bir iki adım
attı. Bu adamın halüvaziyeti, maksadı, gayeyi, kağnı kâr-
vanını, yorgun mandaları, yalınayak başı kabak manda
güden çocukları, her şeyi izah ediyordu. O vaziyetle
haykırdı:

— Söyle söyle! Kimdir şu memlekette imansız olan?!,
dedi. İhtiyar kağmcımn bu sözü o kadar yüksek ve kes-
kindi ki!.. lanetin dili tutuldu !..
Üç gün sonra Samsun'a vardık, Üç gün üç gece bu
ters adamın haleti ruhiyesini tahlile çalıştık.. Bir insan, bir
müslüman, niçin bu kadar kötü huylu, milletine, miiletdaş-
larıne karşı niçin bu derece mütecaviz oluyor neden?.,
Akıl ve mantıkla izah edemediğimiz bu manayı başka bir
usûlle daha kolay anhyabiliyorduk. Şöyleki kendimize, ken-
di fikir ve kanaatimize ayit ne kadar hak ve hakikat fikir-
leri varsa onlardan tecerrüt edip arabacının ruhuna girmek,
oraya yerleşmek, sonra bütün hadiseleri ve kâinatı o kirli
ruhun penceresinden görmek lâzımdı... İşte o zaman:
— Türk Yunan harbi bizim ya altında yahut üstünde

- 99 -

kalarak, fakat mutlaka bitmesi lâzım gelen, bir güreş, Eshişehir
cephesi çocuklarınızı yemek için açılmış bir ağız, kırık kam-
yonlar zavallı Türkiye'nin zavallı parası, kağnı taşıyan ihti-
yarlar birer imansız, Anadolu Paşaları hep birer sergerdedir!..
Şu halde bizim kendi aklımıza göre yanlış, sakat de-
diğimiz şeyler arabacının aklına, mantığına göre çok doğ-
ru, çok düzgündü! Ve sanki yanlış olan, onun hükmü de-
ğil, bizim tenkidimizin tarzıydı. Bu adam nasıl oluyorda
fena oluyor? diyorduk ve fenalığı o adamla birleştirmek
için zihnen çabalıyorduk. Halbuki fenalıkla o adam arasında
ayrı gayrı yoktu. O adam fenalığın ta kendisiydi. Fena,
hodbin olmak için ne bir dikkat, ne bir zahmet sarfetmi-
yordu. İnsanlıktan bir şey feda etraiye mecbur değildir.
Fena adam, olduğu gibi kalıyor ve fena oluyordu! "Herke-
sin hanei kalbinde bir aslan yatar, derler. Onun hanei
kalbinde ise dişlek bir sırtlan yatıyordu,, A "abacımız müşteriyi,
harbi, kumandanı, milleti hep sjrtian göziyle görüyor ve
sırtlan burniyle kokluyordu. Bir sırtlan için bundan daha
tabîî ne olabilirdi ?

Yeni adam enmuzeci

Henüz yirmi yaşını bitirmiştim; idadi şahadetnamesini
almış, kendime bir iş arıyordum. " Hazine! Hassada adam
alıyorlar, dediler. Bir istida yapıp müracaat ettim. Kar-
cıma iri yapılı, kalın sesli ve güler yüzlü bir zat çıktı. Bu
zat dairenin müsteşarı idi. İstidamı okuyunca "sen ne bi-
lirsin? „ dedi. Vefa İdadisinde okuduklarımı birbir saydım.
" Ya ! demek edebiyat ta okudunuz? !. Haydi bakayım
bana son baharı bir tasvir edivir!,, dedi. Ben sevindim;
son baharı tasvir edersem memuriyet verecek dedim. He-

— 100 —

men müsteşarlık odasının yanı başındaki ufak odaya geç-
tim. O tarihte geceli gündüzlü ciltlerini ezberlercesine o-
kuduğum " Servetifünün „ kolleksiyonu gözümün önünde
duruyor gibiydi. Türlü terkipler ve türlü hayallerle süslen-
miş bir son bahar tasviri vücüde getirdim! Nihayetine de
Tevfik Fikret merhumun11

ne zaman zert ve muhtazır eylül..„
Mısraiyle başlıyan eylül manzumesini koydum birde imzala-
yıp heman verdim. Müsteşar Bey bir kâğıda, bir de yüzüme
baktı: "O ! Kuvvei kalemiyen var, üslubun da parlak !..„
dedi. Gözüm gözünün içinde idi; Acaba ne diyecek, diyor-
dum. Bir müddet daha kâğıdıma baktıktan sonra gay*t
yavaş ve mülayim bir sesle: "Bir hafta sonra gel!,, dedi.
Ben hemen babama koştum: Yazım beyenildi, bir hafta
sonra da gidiyorum, dedim. Evde herkes sevindi, Hafta so-
nunu iple çektim! Nihayet ken îimi Müsteşarın karşısında
buldum, beni görünce tanıdı: "Oğlum seni alacağız, fakat
daha bir iki hafta bekle!..,, dedi. Daha bir iki haftabekledim,
yine gittim, "Hiç merak etme oğlum işin oldu. Fakat bir
az müsaade et!.. „ Dedi Allahtan ümit kesilir mi ?! Ben eski
neşemden bir şey gayibetmiyor, hep kati neticeye intizar
ediyordum. Aradan bir az vakit daha geçtiktan sonra yine
gittim. Artik o da sıkılmış olacak kîii:

" Senin için iş var, fakat burada değil, Hamidiye Etfal
Hastahanesitıde! İmtihane girer misin? dedi. "efendim, ben,
imtihandan kaçmıyorum, girerim ne vazife de olsa yaparım..,,
dedim. " Öyle ise bir arzuhal ver de oraya havale edeyim.,,
dedi. arzuhali verdim, havale edildi.„ Birkerre daha imti-
han olduk. Nihayet "imtihanı kazandın, Hamidiye Etfal
Hastahanesi sertabibine müracaat et!,, dediler. Üç beşkerre
sertabibi görmek için gittim bulamadığa. Çünkü bu zat ga-
liba aynızamanda Sarayın da tabibi idi. Gittiğim zamanlar
kalem odasında, baş kâtibin yanında oturuyordum. Nihayet
adamcağız Hazineyi Hassa Müsteşarının onkerre de söyleye-
mediği sözü o günü bir defa da söyleyiverdi: "Size doğ-

— 101 —

rusunu söyleyeyim mi ?! İmtihan evrakınızı gördümı pek
iyi yazmışsınız, hüsnühatınız da var, fakat ne çare ki genç-
siniz, pek gençsiniz! Bu yaşta size bu vazifeyi tevdi ede-
miyeceğiz!.„ , dedi! Ben bu sözleri işidince şaşırdım kaldım.
O zamana kadar iş başında gördüğüm insanların simasını
yaşım gözümün önüne getirdim. Hep ihtiyar adam-
lardı. Ben yaşta olanlar arasinda müstakil vazife görenler
yok gibiydi. Birde en ehemmiyetsiz vazifeler bile meselâ
mukayyittik aklı başında tek adama değil, bir kaç adama
birden tevdi edilirdi: Baş mukayyit, mukayydi sani, salis..
.gibi!.. Her ne hal ise ben o gün meyus ve raakhur bir
lhalde, Etfal Hastahanesini terketmiştim. O günden sonra
ilk işim insanı ihtiyari atmıyacak derece de çabuk biten
bu İdadi tahsilini kâfi göimeyip Darülfünun'a yazılmak
oldu. Bu vaka o tarihdeki insanların memur, iş adamı hak-
kındaki haleti ruhiyesini gösterir. Hemen Meşrutiyete kadar
devam eden bu devir adeta "ihtiyarlar devri,, dır. Bu de-
vrin adamları arasında Babıali kalemlerinde görüldüğü gibi
selâm sabaha riayet etmek şartiyle kalemi hokka yabatirma-
dan senelerce memur olanlar vardır!.. İşte Meşrutiyet'ten
evvelki memur enmuzeci "saçlı sakallı, yaşlı başlı, muamelâtın
sırrına vakıf bir Efendi! „ idi.

Meşrutiyet bu enmuzecin enbüyük düşmanı oldu. Bu
ihtiyarın hayatına en büyük darbeyi o vurdu. Meşrutiyetin
bulduğu, daha doğrusu yarattığı enmuzeç ise: "Lisan aşina,
muaşerete vakıf, nutka, mülâ kata müsteit genç bir kavval „
kudretli şair ve merhametsiz bir hicivci olan bir arkadaşımız
bundan üç sene evvel "Avrupayı görmüş zat,, serlevhasiyle
Akşamda teşhir etmişti. Avrupa'yı görmüş zat Avrupa'yı
görmemiş olan "babayani,,' nin makûsudur. Bu gayri tabiî
enmuzeç de çok yaşamadı. Harbi Umumî ile birlikte bu
enmuzeç de mütarekesini yaptı, Harbi Umumî firarileri gibi
nihayet o da kaçtıgitti.

- 102 -

Eğer Anadolu'da yeni bir türk ordusu teşekkül edip
te yeni bir devlet kurulmasaydı, bizim için insan enmuzeci belki
pe "meyus, makhur, bedbin ve daha ziyade menfaatperest,.,,
sıfatlarından teşekkül edecekti. Fakat büyük misal gözü-
müzün önündedir, ondan ibret almak yeni Türk enmuze-
cini şuurlu, vazih bir hale getirmek lâzım. Bunun için de
zihninde şu mantıkî silsileyi vcüude getirmelidir: Meşruti-
yete kadar memleket hem cahil hem de atıl ihtiyarları
tecrübe etti; az kalsın mahvoluyorduk!.. Meşrutiyetten son-
raki idare adamları ekseriyetle faal, cevval insanlardı. Fakat
birincilerin cehli, daha başka şekilde, umumiyetle, onlarda da
vardı. Bu adamların iradesi Almanya'nın iradesi gibi marazı
bir irade idi. Mefkûrecilikleri de marazi bir mefkûrecilik
çokkerre mevhumecilik idi. Yeni insan enmuzeci, yeni idare
adamı enmuzeci bu hasta ve ölü unsurlarla terkip edilemez.
Yeni hayatımızın müdürlerini ancak bu hayata imkân
ve hürriyet bahşeden Harakâtı Milliyenin tarihçesinde göre-
bileceğiz. Bu devri vucude getirenler aynı zamanda "faal
vefekkâr „ insanlardır. Gerçi Büyük Millet Meclisinin ilk
azasından bir heyet İstanbula geldiği zaman içlerinden bir
Darülfünun konferans salonunda darülfünunlulara hitaben
şu sözleri söylemişti: "Efendiler! Bu meclis şimdiye kadar,
gelmiş olan meclislerin fikren belki madunudur, bunu itiraf
ederim. Fakat ümit, emel ve iman itibariyle bütün onların
fevkinde olduğunu iddia edebilirim..,, demişti ve doğruydu;
Fakat şayanı dikkat olan nokta şudur: Bütün Harakâtı Mil-
liye tarihince "kalp ve ihtiras vazifesi gören,, ve müdafaa
hatlarmız Pulath'ya kadar gerilediği zamanlarda bile yerin-
den kımıldamayan bu iyi yürekli insanlar arasında "beyin
ve irade vazifesi gören,, müstesna insanlar vardı. Bu his
meclisini muvaffakiyetler iyle, zaferleriyle tenvir ve tahkim
edenler hep onlardı. Onun için denilebilir ki Harakâtı Mil-
liyenin tarihi, ilmin, vukufun, tecrübenin tarihidir. Bu ilim...
bir milletin ümidine, imanına müracaat ederek kuvvet al-

— 103 —

dığı için akamete mahkûm kalmadı. Yine çok dikkat ede-
lim ki Türk milletine tarihini, istiklâlini iade eden ve istik-
balini eminleştirmek ümidini kazandıran bu ilim tamamyile
hususî bir mahiyeti, gayrı kabili zeval bir hayatiyeti haizdi,
Zira bu ilim ne Meşrutiyette evvelki ihtiyarların sırf ameli,
ihtîbari vukufu, nede Meşrutiyetten sonraki kavvalların sırf
nazarî, zihnî sermayeleridir; ne biri ne diğeri akıldan
başlayıp amle müntehi olan, amelden haraketle akılda niha-
yet bulan faal ve yaratıcı bir ilimdir. Şu halde sırf nazari
adamların ve adi manasiyle: kelimecilerin ve hayalcilerin
hayatta bir kıymeti yok! Fakat ayni hayatta sırf faal ve
maceraperest insani arında bir kıymeti yok! Bütün mesele
hadiselere, tabiatı eşyaya mutabık bir iradenin sahibindedir.
Bu iradenin en tabiî unsurları hissi selimi gayip olmamış bir
zekâ ile bu zekâyı fiile isal eden bir hasasiyet manzume-
sidir.

Yeni nesli teşkil edecek olan mürebbilere bir meslek-
taş gibi tavsiyem: Arı ve kunduz yetiştirmekten sakınınız,
Bu hayvanların işleri ne kadar hayretaver olursa olsun zekâ
için numune teşkil etmezler! Cırcır Böceklerini de örnek
a'mayıniz! Çünkü sesleri ne kadar çok olursa olsun iş yap-
mazlar! Gayeyi hayaliniz "insan,, olsun, fakat "yaratıcı bir
insan,, Bu melekenin bir kökü kafada, bir kökü kalpte bütün
dalları, kolları elleri de, parmakların ucunda, ameldedir. Yine
yeni hükümet makinesini kuracak olan mesul insanlara bir
vatandaş gibi tavsiyem: Umumiyetle menfilerden, atillerdan
ve mürtecilerden sakınınız; kevezelere, züppelere, lakırdı
ebelerine, hiç teslimi salâhiyet etmeyiniz! İdare hayatında
yalnız sahibi irade olanlar şayanı itimattırlar. Onların kim-
ler olduklarını mı soruyorsunuz?.. Evvelâ söyleyiniz hangi
meslek mevzuu bahistir ? Askerlik mevzuu bahis ise kurtar-
dığı tarihe, müdafaa ettiği cephelere, muzaffer olduğu mu-
harebelere bakınız... Vilâyet idaresi mi mevzu bahis?.. Yap-
tığı yollara, kuruttuğu bataklıklara, ihya ettiği ormanlara

— 104 —

bakınız. Muarif İslâhatı mı mevzuu baıs?! İdare ettiği mek-
teplere, koyduğu usullere, numuneyi imtisal olduğu yenilik-
lere bakınız... Hülasa icraat hayatında insanı yalnız ve sade
işiyle, iradenin bu meşru evlatlariyle ölçünüz, yanılmazsımz...
Maksat adamların ahlâkını, faziletperverliğini ölçmek
ise bunun da gayet afakî bir usulü vardır: Mevzuu bahs olan
§ahsın menfaati şahsiyesini hayatta kaç defa ve kaç türlü
feda ettiğini anlamak lâzımdır. Çünkü dindarlığın, milliyet-
perverliğin insaniyetperverliğin en müspet tecellisi işte bu
feragat, nefsinden, menfaati şahsiyesinden feragattir. Bu
feragat olmadıkça söylenen her sözün ve dermiyan edilen
her iddianın nihayet edebi, yahut mantıkî bir mahiyeti var-
dır, asıl ahlâk ona bir kıymet vermez!..

Terakkiden kaçan adam

İstanbul şehrine Gülhane Parkını kazandıran şehremini
günün birinde dahiyane bir fikre malik oldu: "Parkın muh-
telif noktalarına yeşil tahtalı, demir ayaklı kanepeler koya-
rım, yere oturmiya alışan, kanapeye oturmak çamurdan
ve tozdan kaçınmıyan bu halka temizlik dersi veririm!..,, dedi.
Hakikaten yerde oturmak kanapeye oturmak adetine münkalip
olursa şarkta büyük bir tahavvül olacaktı, ve her şey yere
oturmak, yerleri bu "Haki fena „'yi sevmek, yerde oturmak
yani yerde yemek, yerde içmek, yerde yaşamak ve yer için
ölmek adeti hep değişecek, yerlerden yüksek bir yerde
oturmak, yerden yüksek yerleri sevmek, yerden yüksek
yerlerde yemek, içmek, yerden yüksek yerlerde yaşamak ve
yerden yüksek yerler için yaşamak adeti teessüs edecekti...
Garip netice!.. Parkı ziyarete gelenlerden çocuğun
kanepeye oturmak ihtiyaciyle gerçi ayakları yerden kesildi,
fakat bunlardan hiç biri kanepeye avrupah bir insan gibi

105

oturamadı. Bilâkis hepsi kanepeyi tahtadan bir yer faz
ederek üzerine bağdaş kurdular}.. Bu suretle o vakit
Şehremini insanların bu garip inadı karşısında şaşırdı kaldı.
Ve bu terakkigirizliği bir türlü izah edemedi. Lâkin bu
hadiseyi gözden kaçirmıyan bir insan şöyle izah ediyordu:
— Terakki bir emri cebrîdir. İnsan uzviyeti iktizası
terakkiye değil, itiyatlarını muhafazaya, alıştığı gibi yaşa-
mıya müstaittir. Cemiyette vücude gelen her terakki uzvi-
yetimizde derin ve elim aksülamellerie, yeni yeni itiyatlar
hazırlar. Halbuki her yeni itiyat yeni tefekkürler, yeni
zahmet ve meşakkatlerle olur. Onun için terakki bir fikir
gibi nekadar arzu edilirse edilsin, fiilen icrası güç olan bir
şeydir. Ben bu düşünceyi, bu izahı o kadar kabul ettim ki
her terakki davasının peşinde zahmetten, elemden, kaçan
insanların feryadını işittikçe hiç garip bulmuyordum. Şimdi
bile terakkinin meşhur düşmanlarını görüyorum ve gayizle-
rinin illetini anlıyorum. Ve onlara sessiz velveîesız bir
}isan ile hitap ediyorum, diyorum ki:
— Ey kanepeye otururken mafsalları acıyan insan!
Sen terakkinin zahmetlerine nasıl katlanacaksın?!. Seni adam
yapacak olan din, ne bir fikir, nede bir muhakeme dinidir
O sırf katı mafsalierin ve uyuşuk adalelerin ile mücadele
edecek olan bir zahmet dini, elem mabdünün dinidir!..
Çünkü insani Terakki demek durup dinlenmeden zahmet
çekmek demektir. Terakki yalnız ceht ve elem ağacının
meyvasıdır. Yazık o lisana ve edebiyatına ki terakkiyi bir
zevk gibi gösterir!..

Sanatten kaçan adam!

Durkheim insanı kendi kendine cehte muktedir bir mah-
lûk olmak üzere tavsif ediyor. Filvaki hayvan da ceht eder,

— 106 —

Fakat hayvanın cehti haricî bir tazyik ile olur. Yük taşıyan
at misalinde olduğu gibi... Bu hayvanı cehte sevkeden
kirpactır! Halbuki insan terbiye sayesinde o hale gelir ki
haricî hiç bir tazyika muhtaç olmaksızın cehtedebilir.
İnsan en güç işlerde bile bu cehte yalnız başına muktedir-
dir. Onun için insana " yalnız başına cehte müstait olan
hayvan „ demek doğrudur... Fakat bu ceht bir günün
mahsulü değildir. Bunu elde etmek için seneler lâzımdır.
İnsan terbiye tesiriyle senelerce cehtetmeliki kendi kendine
cehtetmeğe alışabilsin. Meselâ çocuk için en güç iş elbise
giymektir. Fakat terbiye almış bir insan için bu iş kolay-
dır. Beşerî olan hangi vazifede, insanı neviden olan hangi
idrâkimizde cehtimizin müdahalesi yoktur ?! Bakınız, siz ciddi
ve ilmî bir bahsi izah ederken gözleri süzülen ve ağzı
açılıp kapanan şu adama!.. Zavallı yoruluyor, dinleyemiyor !..
Çünkü bu insan dinlemeye ahşmamıştir! Çünkü dinlemek,
anlamak, o da bir cehttir. İlim gibi sanatta bizden dikkat
ve ceht ister bir Mozart ve bir Wagner,i anlamak için
zekâmızın, dikkatimizin müdahalesi şarttır. Bunlar bilbedahe
ve bilâ vasıta şuurumuza yerleşecek basit eserler değildir.
Avrupa musikisinde bazen en derunî ve en fevzaî ihti-
raslarımızın bazen de en insanî ve en beşerî emellerinizin
ifadesi vardır. Büyük bir sanatkâr dikkatiyle tahlil edilmedikçe,
dağnık ve mütezat görünen parçalara büyük bir ahenk
sokulmadıkça bu musiki bizim için cehennemi bir gürültü,
den başka bir şey değildir. Zaten bir sanat eserini anlamak,
o eseri ruhunda yeni baştan yaratmak demektir. Şu halde
nevinin İstırabını duymıyacak derecede kulakları sağırlaşan
ve en ufak bir aşk heycanı yaşamıyacak kadar içi kuruyan
bir adama doğrudan doğruya " sanatin ve sanatkârın sesini
işit „ demek manasız olur. Güzelden kaçan, sanat eserini
manayı, heycanı, ahengi, hayatı isthkar eden adam; rast
geldiğine " bunların ne lüzumu var?,, diyorsun... Halbuki
burada ne bir lüzum nede bir ispat mevzuubahstır. Sadece

- 107 -

büyük ve elemli bir cehtin teslim edeceği bir zevk vardır.
Bunu bulamıyorsan kabahat ne eserin, ne sahibinindir,
yalnız senindir, senin!

Cumhuriyetin adam numunesi

Eski Yunan medeniyetinin ekmel numunesi " Hakim „
idi. Kurunu Vüsta "Aziz,,, leri vücuda getirdi. On altıncı
asrın mükemmel adamı "Honnete Homme,, dır. On sekizinci
asrın beğendiği adam, " akıllı ve hisli adam „ , dır. Bu
günkü vatandaşın seciyesi acaba nedir?.. Bu gün evliya-
lar yoktur! " Mübarek adam „ enmüzeci bile silinmiş gi-
bidir. "Honnete Homme,, muhterem, fakat yeni cemiyetler
çin kâfi değil... " Akıllı ve hisli M adam enmüzeç güzel,
fakat bu günün hayatı için müphem ve umumîdir. Yeni
vatandaşı yaratacak olan sanatkâr, gene cemiyettir. Yeni
vatandaşın siması ancak yeni cemiyetin çizgilerinde»
ve renklerinden teşekkül edecektir. Yeni cemiyetlerin
" Ahlâkı hasene „ , si " tesanüt ahlâkı „ , dir. Kendisini
bütün cemiyetin cüzü duyan ve cüzü gibi yaşiyan va-
tandaşın ahlâkı... " Sıkılgan adam „ tipi yeni tipin tama-
miyle zıdtıdır. Bize zümrevî hayatın bütün icaplarını
tanıyan ve yaşıyan vatandaşın hayatı lâzımdır. Sonra,
vatandaşın ilmi, irfanı yaratıcı, meslekî istihsalleri vücude
getirici olmak lâzımdır. " ukelâ ve sathî adam» tipi yeni
tipin tamamiyle zıddıdır. Yeni tipin hamurunu yoğuracak
olan muhit, mekteptir, aile değil..'. Aile vasıtasiyle mektebi
ıslâh etmek fikri sakattır: Aile muktedir ise kendi ken-
dini ıslâh etsin!.. Bu günkü çocuğun aile hayatı dar ve
mahduttur; mektep hayatı ise geniş, devamlı ve feyizlidir-
Mektep bu yaratıcı tesirini yapabilmek için her şeyden
evvel ve her şeyden ziyade şu hakikate dikkat etmelidir-
Tesanütçü bir ahlâkın ve istihsalci bir irfanın hakikati

— 108 —

ona dışarıdan, başka bir yerden gelmiyecektir. Kendi-
sinden çıkacaktır. Öyle ise mektep her şeyden evvel
tesanütçü bir h yata mazhar olmalıdır. Talebe ve mual-
limler denilen zümreler müstait oldukları zümrevî hayatı
azamî derecede yaşamalıdır. Sonra ilim, talim sarf ve
helak edici halinden kurtulup istihsal ve istismar edici
hale gelmelir. Mektep canlı bir mevcuttur. Kendi ken-
dini ıslâh edemiyen bir mevcut başkalarını ıslâh edemez!..
Cumhuriyeti yaratan irade mekteplerin binalarına da
teveccüh etmelidir. Ve ondan İnkilâp namına iki şey
istemelidir. Mektep cemiyetinin içtimaî hayat zevklerini
tatmasına müsayit mesafe ve mekân ile mektep cemiyetinin
müstahsil hayat şartlarını teminine müsayit aletler ve
teknikler... Bunlar haricinde yeni vatandaş teşekkül
edemez, yeni bir idare ise yeni insanlarla yaşayabilir.
Yeni idarenin mukadderatından mes'ul olan artık yeni
terbiyenin mahiyetidir.

Faal adam!

Meşrutiyetten evvelki adam teşebbüsü şahsiden mah-
rum olan atıl adam idi. Meşrutiyetten sonra aranılan,
"müteşebbüs adam,, oldu. Meşrutiyet inkılâbında nntuk
söyliyen hatipler "teşebbüsü şahsî,, ,nin destanını okudu-
lar, ve türk milletinin şimdiye kadar felâketi "teşebbüsü
şahsînin fıkdanından dır,, dediler. Millî İnkılâbın vücude
getirdiği adam enmuzecinin tasvirini henüz vazıh surette
göremiyoruz. Yalnız "müteşebbüs' adam,, tasvifi yerine
"faal adam,, tavsifini kullanıyoruz. "Filan adamı tanırmı-
sın ? „ diyorlar, "tanırım, faal adamdır,, diyoruz. "Falan
muallimi tanınınsınız ? „" diyorlar, "Tanırım, faal adamdır. „
diyoruz. Ve insan kendi kendine soruyor: Demek ki fa-

— 109 —

aliyet bir meziyettir.. Fakat pek az kimse bu meziyet ol-
mak imtiyazım alan "faaliyet,, , in ne olduğunu düşünüyor i
İstiyerek fikrimizi şüpheye düşürelim ve soralım ki:
"Faaliyet bir meziyet midir ? „ , Şüphesiz derhal "faa-
liyet bir meziyettir. „ diye kabul edeceğiz. Fakat bakınız
size bir kaç faaliyet numunesi ki meziyet olmak şöyle
dursun, belki noksan, hatta felâkettir, Evvelâ çocuğun
faaliyeti.. Bu faaliyet ilerde içtimaî faaliyetlere mebdei ha-
reket olmak itibariyle gayet şayanı dikkattir. Fakat olduğu
gibi kalan bir çocuk faaliyetinin medenî nev'inden hiçbir
kıymeti yoktur. Çünkü bu faaliyet yapıcı olmaktan ziyade
yıkıcıdır; iyi, doğru, güzel nev'inden eser denilebilecek
hiçbir şey vücude getirmez, hayvanı jir faaliyettir. Şu hal-
de çocuk faal bir mahluk olmakla beraber makbul bir
insan enmuzeci midir ? Daha ağır bir misal delidir. Alelu-
mum deli de faal bir mahluktur. Fakat delinin faaliyetiyle
medenî faaliyeti ifade eden iyi, doğru, güzel faaliyetler
arasınde ne münasibet vardır ? O halde ne demeli ? "faa-
liyet bir meziyet değildir mi, demeli? ! Hayır, her şeyden
evvel bu faaliyet fikrine biraz vuzuh vermeliyiz. Mütalaayı
kolaylaştırmak için üç nevi faaliyet enmuzeci kabul ediyorum:.
Birincisi otomatik faaliyet. Otomatik faaliyeti tem-
yiz eden şey iradî faaliyetin zıttı olarak şuursuzluk ve
terkipsizlik tir. Otomatik harekette gerçi kendisine göre
bir intizam, bir ittırat vardır. Fakat yaratıcılık, istihsal kad-
reti, şuur, sevk ve idare yoktur. Otomatik faliyet, faaliyet-
lerin en iptidaî şeklidir.
İkincisi: mantığa müstenit faaliyettir. Bu faaliyette
gerçi intizam ve şuur vardır. Fakat netice gene birdir.
Yani neticede gene istihsal yoktur. Çünkü bu faaliyetin
intizamı, mantıkî, şuuru sathî bir şuurdur. Ekseriya cahil
ve zekâsı cevval olan insanlarda görürüz. Her hareketle-
rini, her teşebbüslerini mantıklariyle teyit ederler. Fakat
faaliyetlerine rağmen eser vücude getirebildikleri eser
payidar olmaz.

- 110 —

Üçüncüsü: tekniğe müstenit faaliyet. Bu nevi faaliyet
faaliyetlerimizin en yüksek şeklidir. Çünkü muntazam ve
şuurlu olmkla beraber yaratıcıdır. Bu faaliyetin zekâsı ak-
lı selimin zekâsı değildir, fen zekâsidır. Kuvvetini man-
tıktan değil, tabiyetten alır. Bu faaliyeti mutlaka âlim, rnü-
tefennin insanlarda görürüz. Cahil insanlarda da bir istisna
halinde tecelli edemez. Gariptir ki bu faaliyet mütevassıt
zekâlı insanlarda da tecelli edebilir. Hattâ aklı selimin fa-
aliyeti gibi zekâya onun kadar muhtaç olmıyan bir faali-
yettir. Çünkü zekâsı ferdî zekâ değil, ilmî yani gayrı şah-
sî zekâdır. Teknik faaliyet mutlaka eser vücude getirir,
ve eseri mutlaka payidar olur.
Şimdi beğendiğiniz faal adam kimdir?... Otomatik faa-
liyetin sahibimi, aklı selim ile faal olan mı, yoksa teknik
faaliyetin sahibi mi, hangisi?.. Bence alelıtlak faaliyetin, he-
le otomatik faaliyetin bu bahiste hiçbir değeri yoktur,
mantığın faaliyeti de birincisi kadar yıkıcıdı, fazla ola-
rakta aldatır. Muasır faaliyet enmuzeci teknik faaliyettir.
Muasır faal adam ancak bir ihtisas sahibi olabilir.

Müsbet kafalı insanlara muhtacız

Asrî bir milletin mühim seciyelerinden biri de ilim hâ-
kimiyeti değil midir? Asrî milleti orta zaman cemiyet-
lerinden ayıran mühim fark din yerine ilme mevki ver-
mesi değil midir? Orta zamanda itikadın ve kitabın idare
ettiği yerleri bu gün hep ilmin fikirleri tabiatın kanunları
idare ediyor. Müsbet olmıyan şeylerin tabiatına uymıyan
fikirler, itikatler, ananalar hayat meydanından hep koğu-
Iuyorlar, yerine akla, hesaba, tecrübeye dayanan müsbet
kanaatler geçiyor. O halde dün dinin tuttuğu yerlere bu
gün ilim geçmiştir. Dün dinle idare edilen işler bu gün
ilim ile idare edilmektedir. Şu halde denilebilir ki: İlmî

— 111 —

olmak, ilme dayanmak asri milletlerin mühim tabiatlarından
biridir.

" Asrî olmak „ , "asrileşmek,, " muasır millet „, " ye-
nilik „ " yeni adam „ sözleri derslerde, kitaplarda, salon-
larda, her yerde muhabbetle, iştiyakla tekrar edilen canlı
sözlerdir. Fakat bu mefhumların içine girelim ve onların içinde
bulunanlara dikkat edelim. Ne göreceğiz? Çok kerre umumî
ve sathî malumlar, serbest söz söylemek melekesi ve salon
muaşeretinden ibaret bir takım unsurlardir! Halbuki bu
melekelerin, bu sermayelerin medeniyetin uzviyetile doğ-
rudan doğruya münasebeti yoktur. Umumî malûmat sahibi
olmak hele bunun bir derecesi köylüler, çobanlarda dahil
olduğu halde asrî bir milletin bütün fertleri için lâzımdır.
Fakat umumî malûmların sahibi olmak, bir ilimde muta-
hassıs olmak değildir. Umumî, binaenaleyh sathî kalmıya
mahkûm plan malûmlar ile bir millet medeni tekâmülün
zaruretlerim k vrayamaz. Asrî bir cemiyetin en çok
muhtaç olduğu şey, işte âlimler, mutahassıslarıdır, bu hük-
mü bir kerre daha genişleterek diyebiliriz ki: Böyle bir
millet en çok menfaatlere, her hangi meslekte mutahassıs
kimselere muhtaçtır.

Bir milletin umumî muaşeret kaidelerine vakıf olması
ve bunları hayata tatbik etmesi lüzumlu ve hayırlı bir şey-
dir. Muaşeretini tanzim etmiyen bir milletin içtimaî hayat
yüzü daima pürüzlü kalacaktır. Fakat cemiyet itibarile in-
celmek daha güç bir şeydir. Çünkü bütün bu muaşeret
kaidelerinin ehemmiyeti onları kukla gibi yapmakta değil,
asıl bu kaidelerin doğduğu telakki farklarını taşımaktadır.
Muaşeret kaideleri ayni zamanda doğruluğun, iyiliğin ve
güzelliğin bir tecellisidir. Adabı muaşeret ince ruhlar gibi
kaba ruhların yüzünüde cilalayabilir. Asıl mesele millette
doğru, iyi ve güzel kıymetlerin hür bir surette cevlânına
engel olabilecek sebepleri kaldırmak, azaltmaktır.
Hülâsa nereden hareket edilse " asrîlik „ mefhumunun

— U2 -

kökleri vicdanın pek derin tabakalarına kadar iniyor.
Asrileşmek, bu asır da yaşamaktan fazla bir muvaffakiyettir.
O da asnn maddî ve ahlâkî hayatına imkân veren inkılâp
umdelerini yakalamakla mümkün olacaktır.
İşte bu umdelerin başında " müsbet neviden olan her
şey akıl içindir. Akıl bizi, müsbet hakikatlere iriştirebîle-
cek olan yegâne kılavuzdur.,, düsturu vardır. Onun için
aslî bir millet mevkiinde ilmi istemeliyiz. Fakat ezberci
gibi değil, ilmi anlıyan hakiki kanaat sahibi gibi ilmi iste-
yince ilmin bütün hürriyetini, bütün feyzini, bütün istifa-
desinide birlikte kazanmış oluyoruz. Fakat ilmin mahru-
miyetlerine, ilmin yorgunluğuna, ilmin vazifesinede kat-
lanmak şartiyle. İnkılâbını yapmakta olan yeni Türkiye için
büyük gaye şudur: Garbın ilmini bütün mevzuu, usûlleri,
vasıtaları, kapları, müesseseleri, hattâ ahlâkî düsturları ile
aynen ve harfiyen getirmektir.

Usulsüz faaliyet ne işe yarar ?

Avrupa memleketlerini ilk defa ziyaret eden bir şark-
lının intibaı ne olabilir? Ezici bir faaliyet içinde çalışan
kütlelere ait intibaı.. Bu hayret sahiplerinin söylediği söz
daima şudur!

"Şu Avrupalılar ne çalışkan adamlardır!.. „ İngiliz
avamı da Belçikalı komşularım taktir ederken ona benzer
bir söz söylüyorlar: "Şu Belçikalılar ne çalışkan adamlardır!,,
Şu halde Avrupa medeniyetleri mevzuu bahsolduğu zaman
gözümüze en çok çarpan onların çalışkanlığıdır. Fakat bu
medeniyetin hakiki sırrı çalışma saatlerinin daha çok ol-
masımıdır?! Bunu zannetmek doğru değildir. Bu faali-
yette her şeyden ziyade görülmesi lâzım gelen bir şey var-
ki o da "metot,, dur Avrupalı adam ilmî bir metot içinde
çalışan adamdır. Türk çok kerre ferdî zekâsının icabatım

— 113 -

takip eder. Nihayet ilme istinat etmiyen kaba bir tecrü-
nin esiridir. Bu metot fikrini yalnız tayyare ve demiryolu
yapmak hususunda değil, en ufak bir sanaatte, en basit
bir ticaret işinde bile kabul etmeliyiz. Bizi onlardan ayıran
avrupahlann cemiyetçe tatbik edilen asrî usullere, muay-
yen tekniklere malik olmalarıdır. İşte, en adi bir işte bile:
Fasulye, bamye... dikmek için bel belliyen iki adam ta-
tsavvur ediniz. Bunlardan biri bel bellemek işinin içtimaî
tecrübesine henüz malik değildir. Ferdî zekâsı, ferdî has-
sasiyeti onu mümkün olduğu kadar çok bel bellemiye sev-
kedecektir. Fakat usûl, tecrübe, kanaat sahibi olan adam
yer yüzüne yayılmak ve bir hayvan gibi çalışmak sevkıta-
biisinden uzaklaşacak, toprağı mütemadiyen ayıkhyacak
beli âdetten ziyade derin vuracak ve türlü vasıtalarla
bu toprağı islâh edecektir. Şu halde medeniyetin faaliyet-
te tecellisi doğrudan doğruya azlık veya çokluk şeklinde
olmuyor, metot yahut prosede, yahut teşkilât, yahut içti-
maî bir tesanüt şeklinde oluyor. Onun için alelıtlak çalış-
kanlık onları bizden ayıramaz. Fakat usullü çalışkanlık
onları bizden katiyen ayırabilir. Öyle ise "Asrî adamn
alelitlâk zeki adam değil, belki ilmî bir usûlle çalışan
adam demektir. Bana kaç kere Çamhcalann kırk elli metro
geniş, fakat inadına ıssız yollarını göstermişlerdir: "Şu geniş
caddeyi görüyor musunuz ? İşte bu filân belediye müdürünün
eseridir. demişlerdir.. Ben bu ayrı çalışan ve ayrı eser vücude
getiren yalnız adam sevkitabiîsinden ürkerek dayima şu ce-
vabı veriyordum: Keşke o adam bu geniş ve ıssız cad-
deleri vücude getirmeseydi, şöhreti için vesile, fakat Üs-
küdar belediyesinin bütçesi için bir mezarlık açmasaydı! ..
Çünkü imar mefhumu alelitlâk genişliğin müradifi olamaz.
Medenîlik mutlaka çok çalışmak, çok geniş caddeler
açmak değildir. Bütün servetini bir çocuğunun elbisesine
ve oyuncaklarına sarfederek geriye kalan dört beş çocuğu
aç ve çıplak bırakmak doğru değildir. Bir ayile hayatında

— U4 —

olduğu gibi bir şehir imarında da tatbik edilecek adalet
düsturları vardır. Şu veya bu süsü yapan fakat elindeki
şehri bütçesiyle mütenasip bir derecede sağlam, temiz ve
işlek bir hale getiremiyen bir idareye asrî diyemem. Yal-
nız şehir idaresinde değil. Her sahede asrî faaliyet; meto-
dik faaliyetin bir müradifidir. Fennî olmıyan çalışkanlığı
beğenmiyelim ve nafile cesaretlendirmiyeiim. Çünkü fennî
olmıyan, yani makul ve şeylerin tabiatine uygun olmıyan
faaliyetler mutlaka yıkıcıdır.

Mefhumlara esir!..

Zekâlar vardır, mefhumumlara esirdir. Gene " Son
saat „' in sayfalarında idi. " Tedricen ! „ Serlevhalı bir
makalem çıktı. Burada içtimaî tehavvülleri bir hattı müs-
takim hayaline irca eden akliyecileri tenkit etmiştim.
Çünkü tetriç tekâmülün dayimî bir vasfı değildir. Tekâ-
mülün birdenbire olan safhaları da vardır. Yoksa bir türk
inkılâbı derece derece ve muntazam bir surette tahakkuk
etmesi lâzımgelen makul, tetricî, muntazam bir hareket
olamak lâzımgelirdi. Halbuki inkılâbımız anî gibi olmuştur.
Eğer bunda mühendis intizamı ve akıl mantığı şart
olsaydı, bu günkü neticelerden mahrum olacaktık. Haki-
hati halde takâmül ne tetricî, ne de mutlak surette anîdir.
Belki tekâmül yaratıcıdır. Hakikati halde tekâmül ne
mazinin aynı, ne de bu mazinin gayrıdır; belki maziden
müstağni kalmıyan, fakat maziden yeni bir mahsûl vücude
getirmek üzere gebe kalan bir haldir. Bir hal ki müte-
madiyen istikbale doğru şişer. Tekâmül için daha canlı,
daha mutabık bir hayal bulunabilir. Fakat her halde yalnız
başına tetriç, yahut intizam hayali ona yabancıdır. Bizim
sakat fikirleriniz yalnız tekâmül bahsine ayit değildir. Mu-

lig

vaffakıyet, ümit, sabır ve sebat hakkında da bir çok fikir-
leriniz vardır ki hakikati halde bunlar hasta klişelerden
başka bir şey değildir. Cesaretin, sabrın, sebatın her şey
olduğunu gençlere öğretmekle çok bir şey kazanmış olma-
yız. Bunlar şuun ve hadisatı aşan mutlak kuvvetler değil-
dir. Bunlar tabiî kuvvetlerdir. Bunlarında kendilerine
mahsus hudutları ve nihayetleri vardır.
Şu halde " mutlak bir cesaret, düm düz bir sebat „
ve inatçı bir sabır „ yerine gerek ferdin gerekse cemi-
yetin hayatında cesaretin, sabrın, sebatın canlı vazifesini
öğretmek doğrudur. Öyle ise niçin bu mefhumları taşıyo-
ruz ?.. Çünkü bizden evvel yaşamış bir cemiyetin mirasıdır.
Bunları bize kazandıran asrî ve felsefî tefekkürümüzün faali-
yeti değil, eski harsın sür'ati iptidaiyesidir.
Bu mefhumlar eski cemiyete göre düstur olarak kifayet
eden şeylerdi. Fakat pek mudHve pek müterakki olan
yeni hayatımızı idareden acizdirler. Biz ana ve baba hik-
metlerinden ziyade ilmin muttalarına ve yalnız ilim mu-
taları üzerine kurulan bir felsefenin terkibçi mefhumlarına
muhtacız.

Yeni neslin terbiyesinde metafizikî hükümlermizin de
mesuliyetini idrak edelim Din taassubunu kaldırmışken
yerine tefelsefe taassubunu koymıyahm. ^

Cemiyete küskün adam!

" Cemiyete küskün adam „ ; bu, bir nevi insandır. Ten-
kit eder, istikbalden ümitsiz, bazen de mazi için daha az müşkül
pesentiir. Hayatta, ayile, meslek muhitlerinde dayima böyle
insanlara rasgelmek mümkündür. Cemiyte küskün adamın
mantığını yoklayımz, fikirlerinin seyrini kovalayınız; mem-
nuniyetsizliğini ispata çalışan bir dikkatle karşılaşacaksınız:

— 116 —

Bu dikkat mütemadiyen sokakların kirliliğini, bürokrasinin»
zararlarını, ehliyetin takdir edilmediğini, mekteplerin eski-
sinden daha geri olduğunu... İlâh. size söylüyecektir. Ve
bütün bunları en bitaraf, en afakî bir müşahit ve rasıt mev-
kiinde tekrar ettiğine sjzi inandırmak istiyecektir. Cemi-
yete küskün adam hakikî bir müdekkik, ilmî bir mütefekkir
midir?.. Hayır, çünkü bu zekâda ilmin en mühim temeli olan
icap ve zaruret fikirleri yotur. Cemiyete küskün adamın
bütün fikrî faaliyeti küskünlüğüne sebep gösterdiği hadise-
leri muayyen fertlere, şahıslara yükletmekten, yahut hüküm
ve muhakeme işlemiyen esrarengiz derecede münferit bir
kabiliyete atfetmekten ibarettir. Cemiyete küskün adamın
zihnî faaliyeti iki şekle irca edilebilir:
Bir yandan içtimaî hadiselerde zaruret tanımıyan bir
teffekkür, bir yandan da ferdî endişelerden gelen bir memnu-
niyetsizlik. Onun için cemiyete küskün adamla münakaşa
ederken hep bu ilmî ihatasizlıkla, bu hodbin hassasiyete
çarparız. Cemiyete küskün adamın siyasî vaziyeti ekseriya
dar bir muhaliflik şeklilde tecelli ediyor.
Halbuki bu küskünlerin dar zekâları hakikati halde si-
yasî bir idareyi besliyebilecek içtimaî tekâmül telâkkisine
malik değildir. Hodbin hassasiyetleri ise siyasî faaliyetin
muvaffakiyeti için elzem olan fedakârlık şimesiyle de kabili
telif değildir.

Cemiyete küskün adam tipinin menşei marazîdir. Salim bir
cemiyet adamı dayıma faaldir. Salim bir cemiyet adamı dayıma
mefkûrecidir. Fert bu faaliyeti, mefkureciliği kaybettiği
dakikada artık hastalanmıştır. O halde cemiyete küskün adamın
tevekkülünü fikrî mantığında, yahut dar hodbinliğinde ara-
mak doğru değildir. Bu menşe bizzat cemiytin hayatında
hasıl olan boşluklardadır.
Muayyen fertler içtnaaî hayatı sıkıca yaşamadıkları, ce-
miyt maneviyatını şidditlice taşımadıkları için aynı zamanda
bedbin, ve aynı zamanda hodbindirler. Küskünler cemiyet

— 117 —

denilen manevî terkibin inhilâl eden cüzü fetleridir. Bunlar
cemiyetten koparak yalnız adamın tabiatine ricat etmekte-
dirler. O halde cemiyet içinde bobinleri, bedbinleri azalt-
manın tek çaresi içtimaî mevcudun bilhassa haz, neşe, vecit,
mefkure veren bediî ve manevî muhitlerini uyandırmakatan
başka çare yoktur. Yeni cemiyetimizi ahlâkî ve bediî zevki
idrake müsayit cihazlarla zenginleştirmek lâzımmi geliyor.

Mütefekkir

İlmi bipayan insanlar vardır. Filân adam tarih alimi-
dir . Filân adam mükemmel bir nebatçıdir, morfoçya
alimidir. Filân da atikiyat ile uğraşır. Bu adamları türlü
sıfatlarla tavsif etmek ve derya misali olan ilimlerinden
dolayı takdir etmek pek tabiîdir. Elverir ki bu malûmat
usulü daiyresnide tedarik, tahkik ve tensik edilmiş olsun.
Mütebehhirin teşekkülünü hazırlıyan en mühim me-
leke kuvvetli bir hafızadır. Halbuki kuvvetli bir hafızanın en
büyük sebebi verasettir. Bir çocuk bu veraseti taşımı-
yorsa ne kadar terbiye edilse de mükemmel bir hafızaya
malik olamaz. Şu halde mütebahhirin teşekkülünde ter-
biyenin rolü mahdut demektir. Halbuki mütefekkir, bam-
başkadır. Mütefekkir hıfzu tahattur ve tahsil hususunda
mütebahhirin dehasını gösteren adam değildir. Mütefekkir
bir toplayıcı değil, belki bir teşkilâtçıdır. Mütefekkir fikir
binasının malzemesini bulmaz. Yalnız başkaları tarafından
bulunan bu malzemeyi kullanarak eser vücude getirir. Demek
mütefekkir hazır fikirleri tefekkür eden adam demektir. Rolü
daha ziyade icat rolüdür. Mütefekkirin teşekkülünde hafıza-
nın rolü mühim midir? Şüphesiz bir bakıma öyledir. Fakat
bu ehemmiyet bir dereceye kadardır. Mütefekkirin asıl
cihazı tasnif, mukayese, izah, farz ve tahmin kuvvetidir.
Şuhalde mütefekkire lâzım olan; hafıza veraseti değil,

— 118 —

tam ve mükemmel bir tefekkür cihazıdır. Çünkü müte-
fekkir hafızasının noksanını türlü tarikler ve kolaylıklarla
dahi telâfi edebilir. Fakat tefekkür usulüne, ilim tekniğine
malik olmıyan bir adam için ilim yapmak ümidi yoktur.
Şimdi yeni Türkiyenin muhtaç olduğu fikir adamı hangi
cinstendir, sualine verilecek cevap gayet basittir. Türkiye
fikir adamının her cinsine muhtaçtır. Ancak tebehhurun da,,
tefekkürün de usulleri memleket için pek yenidir. Onun
için bizim tedrisat hayatımızda mühim olan şey, bu usuldür.
Türkiye, fikir adamlarının azlığından değil, usul sa-
hiplerinin kıtlığından şikâyet etmelidir. Mekteplerimizde
ve ilim müesseselerimizde adet kıymeti yerine keyfiyet
kıymetini koymalıyız. " Parlak zekâlar „' a kıymet verecek
yerde, bir tefekkür usulüne malik olanların kıymetini dü-
şürmemeliyiz. Çünkü milletin fikir hayatının mey vasim
toplattıran teşekkül, mütefekkirlerin ruhunda oluyor.

Mefhumun öldürdüğü adam!

Anadolu'dan geldiğim zaman " Acaba güvelerini
yedi ? ! „ diye bermutat büyük dolabın altındaki gözü
çektim. Orada bir İkdam gazetesinin yaprakları arasında
sakladığım resim koleksiyonunu karıştırmağa başladım.
Kara kalem heykel başlan, yağlı boya bir ördek resmi...
Solgun, ölgün, çocukların lisanı kadar masum şeyler L
Onu bana hediye eden zat, merhum Teke Zade Sayit
Bey'dir. Sanatkârı beş altı sene evvel bir mektebi ziyaret
ederken tamdım, resim dersanesinde idik. Sehpalrı kar-
şısında çalışan, gayet temiz giyinmiş yirmi, yirmi beş kız
çocağu resim yapıyordu. Alçı keykeiler, kabartma çiçekler»
renkli şekiller, dıvarlann sadeliği, hele sekenesinin huşu ve
sükûneti burasını eski bir yunan mabedine benzetiyordu!-.

— 119 —

Sınıf o kadar çıplak ve beyaz, o kadar sade ve heybetliydi..
Resim yapan kızlar hiç kımıldamaksısın gözlerinin ucu
ile bize baktılar. Bu hareketsizliklerinde bir mahviyet ve
bir selâm manası vardı. Köşede, çalışkan kızlarının eserini
koruyan, alkişhyan bir üstat vaziyetinde, orta yaşlı, tıknaz
bir adam duruyordu. Bizi görünce yaklaştı. Kendisim bize
— Resim muallimimiz Teke Zade Sait bey... diye tak-

dim ettiler.

" Teke Zade „ unvanının benim hafızamda derin bir
hayali vardır: Vefa idadisinde talebe olduğumdan beri Şeh-
zade başından geçer, ora da bir dükkânın camekân içe-
risinde ki yağlı boya insan resimlerini: köylü, hamal, satıc
kfalarım seyrederim. Bu mevzular bize o kadar garip
o kadar cür'etkârane gelirdi ki!.. Mekteplerde aldığmız
resinf dersleri bizi hep mikâp ağaç, ve evlerle oyalar,
resmi ve kâinatı bunlardan ibaret zannettirirdi!. İnsan
resmi, insan kafası, hele hamalların, satıcıların kaba ve
kalın suratları çirkin hissiyle klâsik tedrisatın haricinde
kalırdı!.. Teke Zade'nin resimleri eski, hurda ve kati çizkiler
zevkine isyan edercesine kalın, bariz, mühmel fakat, inadına
canlı ve mistik idi. İşte biz, resim ve model hakkına eski
telâkkilerimizi yirtan bu canlı halk resimlerinin meftunu
olurken, altındaki " Teke Zade „ imzasını da aynı canlılıkla,
aynı hürriyetle atılmış bulurduk... İmzanın sahibine karşı
uzarktan uzağa bir hürmetimiz vardı. Mektepte kendisini
görünce san'ati gibi şahsı da dikkatimi celbetti. Müdirenin
odasına döndüğümüz zaman kendisinden bahsettim. Zeki
kadın derhal bahse lüzumu kadar ehmmiyet verdiğini ispat
eder bir vaziyet aldı. Hemen şu sözleri söyledi:
— Evet! Teke Zade bizim için alelade bir resim ho-
cası değil, fakat şahsiyle, göziyile, ve eyiye olan muhabbetiyle
kızlarımız için büyük bir mürebbidir, bir insanı kâmildir,
dedi.

Müdirenin bu cevabından çok memnun oldum. Çünkü

— 120 —

bu hükümler benim hislerimi okşuyordu: Ben, bir ressam,
bir musikişinas hakkında yalnız böyle söylenmesini isti-
yordum . Ben öylelerini gördüm kü güzeli, inceyi anlamak
itibariyle taş devrinde çalışan iptidai insanların seviye-
sinde kalmışlardır!., Hep kaba görürler, hep katı düşü-
nürler!. Bu, bir milletin ruhu için iflâs değil de nedir?!.
Onun için istiyordum ki sanatkârlar her yerde çok se-
vilsin.. " Güzel „ denilen hak ve hakikat karşısında yirmi
yirmi beş kızın büyük şuurlarla çalışması sizin için, mem-
leketiniz için manevî, hattâ maddî bir kazanç değil midir?
İşte ben de aynı sebepten dolayı memnun ve mes'ut bir
ruhla bu ziyaretten avdet ettim. Ziyaretimi müteakip Teke
Zade hatıra olarak güzide çıraklarının resimlerinden bir
koleksiyon yapıp bana günderdi. "Acaba güvelermi yedi!w
diye telaş ettiğim güzel kolsksiyon işte budur.
Bir memleket için ne garip, ne meşum talihsizliktir
yarabbi!.. Bütün bu talebeyi, muallimi, dersi bam başka
düşünen idare adamları, bu adamların bir mantığı ve
memleketin idare usûlleri varmış!.. Bu mantıklar, usuller
çalışa çalışa ve bu "pedagojiye muvafık„ ıslâhat " terakki „
ede ede varmış, Kız Sanayi Mektebinin resim dersini tahta
kollariyle yakalamış, hocasını, usulünü, bütün muvaffakiyet-
leri, bütün hisleriyle pencereden aşağı atmıştı: Ziyaretten
bir iki ay sonra Teke Zade'nin derslerini elinden aldıklarını
işittim. Bu teşkilât ve ıslâhat o kadar gücüme gitti ki o
zaman mevkii iktidarda bulunan büyük bir memura müra-
caat ettim ve haykırdım: Hükümetin, idarenin bu hareke-
tini sanat, terbiye ve insanlık namına protesto ettim.
Muhatabım şüphesiz izan sahibi bir zatti. İşin tamiri için
lâzımgelen teşebbüste bulundu. Fakat netice hasıl ola-
madı. Çünkü doğrudan doğruya kendi işi değildi. Bir de
bu tebeddülat kanuni ve mantıkî bir çerçeve içinde yapılmıştı.
Nizamdan, talimattan, intizamdan, gruptan bahsettiler. "Sırası
gelince ona başka bir ders daha vereceğiz» dediler. İşte
ne şahıs ne de kasıt mahiyeti olmadığını ilân ettiler.

— 121 —

Teke Zade benim bu hasbî mücahedemi işitmiş, bunun
üzerine bana bir mektup yazıyor. Bu mektupta güzel rıkkası
ve açık türkçesi fakat aynen hatırımda kalmıyan bîr ifade
ile hislerini anlatıyordu.

" Beni öldürdüler! Çünkü dersimden ve kızlarımdan
ayırdılar. Beni emelsiz bir ruh, ruhsuz bir ceset gibi tu-
tunamaz ve artık yaşiyamaz bir hale getirdiler! Benim
dersimi benden, benliğimden kopardılar! Ve onu hisle,
sanatle, milliyetle hiç bir dostluğu olrauyan bir adama
verdiler! Ruhum kayniyor, bu ruh beni boğuyor! Ben artık
nasıl yaşıyabilirim, bu mümkün?! Beş altı gün sonra ben
öleceğim... Bu ölümden yalnız sizi haberdar ediyorum. Şim-
diye kadar beni yaşatan namus ve gururdu... Şimdide aynen
beni zillet öldürüyor. Son günlermi size, yalnız size borç-
luyum. Bütün hayatımda saimi, ruhumu en yakından anlıyan
siz oldunuz. Size rica ediyorum. Herkese bildiriniz ki beni
yalnız o vak'a, oazil ve ilga vak'ası öldürüyor..„.

Hakikatte sanatkâr yanılmamıştı: Sözleri, çıldıran ve
intihar eden enesinin sözleri imiş! Tam beş gün sonra
"Teke Zade öldü!n dediler. Ben bu haberi işitince dondum
kaldım! Sonra tabiat ve ateşte çok haksızlık etti. zmir'de
bulunduğum sene kütüphanemin bir tarafında sakladığım
bu mektubu, elyazısını yaktı. Şimdi Teke Zadenin hayatın-
dan bana kalan yadigâr ikidir: Biri İkdam gazetesinden
bir kefene sarılmış on on beş parça baygın ve solgun bir
resim koleksiyonudur. Diğeri bütün basitliği, bütün çıplak-
lığiyle imana kalbolmuş bir fikridir:

Kanun, nizam, talimat, adalet, hak, namus... gibi bütün
mefhumlar canlı, hür ve yaratıcı hayattan çıkarılmış cansız,
suru, mücerret düsturlardır. Doğrudan doğruya hiç bir
hakikat öğretmezler, hayattan öğrenilen hakikatleri ifade
ederler. Mücerret olarak hiç bir manaları yoktur, hayatta
mevcut olan manalara delâlet ederler. Hayat için hiç bir

— 122 —

zekâ vermezler, zekilre hizmet ederler. Bunlar mutlak
surette ne bir hak, ne de bir hakikattir. Belki hakin ve
hakikatin kelimesi, remzidirler. Her biri birer mefhumdur,
oludur. Canlı olan hakikat, bu zihnî mefhumlar haricinde
yalnız tabiatte ve vicdanda gömülüdür. Mefhumlar, fikrin
hayatı selâmeti için elzem şeylerdir. Fakat hiç bir zaman
hayatın kendisi ve selâmetin kendisi değildirler... Nasıl söy-
leyeyim bilmiyorum kü!.. Hissiz, yakinsiz, bedahetsiz mefhum,
izansız, selâmetsiz bir müfekkire; ruhsuz bir beyin gibidir.
"Bana beyin lâzım değilmi ?!„ demeyiniz; ben size: "Ruhsuz
beyin yaramaz,, diyorum. Birtakım akılsız ve izansız adam-
ları, bir takım hayat ve tecrübe aptallarını ilim, irfan,
terbiye ıslâhat mefhumlariyie oynatmayınız. "Kaş yap ayım! „
derken göz çıkarırlar, kanunla mektep yıkarlar, bu da el-
verme zse, nizamla adam öldürürler!..

Kaplumbağalr gibi

İşaret etmek istediğim haleti ruhiyyeyi şu vak'a ile teşhir
edebil irim: Harbi Ummî esnasında Darülfünun'da ders
veren Alman müderisleri memleketlerine döndükleri zaman
bizim darülmesainin yerini değiştimek lüzumu hasıl olmuştu.
Bıraktığım odada tirşe renginde güzel bir kumaşla kap-
lanmış beş altı parçadan ibaret yazıhane mobilyesi bulu-
nuyordu. Bunların arasında bir de amerikankâri, alçak is-
tirahat koltuğu vardı. Yeni odaya yalnız bana ayit olan
eşyayı naklediyordum. O esnada yanımda asistan vazifesiyle
çalışan genç bir Ffendi vardı. Aramızda şöyle bir muha-
vere oldu:

— Eşyayı taşıtmıyacak mıyız efendim?
— Hayır, bunlar burada kalacak.
— Fakat hiç olmazsa bu amerikan koltuğu burada

bırakmasak?...

— 123 -

— niçin?!
— Ffendim çok güzel bir şey, öbür tarafta buna ben-
zer bir şey yok. Her halde alalım...
— İyi ama azizim, bu koltuk, takımın parçası, aynı
renkte, aynı tarzda ypılmış. Bunu diğerlerinden ayırırsak
yazık olur. Hem de burası bir darülmesai olacak. Buraya
diğer bir muallim gelecek. Bu koltuktan şimdiden sonra da
o istifade etsin olmaz mı?..
Bu basit cevabım üzerine sesini çıkarmadı. Yalnız bir
az şaşırır gibi oldu. Bir kaç gün sonra beni tekrar gör-
düğü zaman samimiyet ve mahcubiyetle şu sözleri söyledi:
— Efendim size bir şey söyliyeceğim: Geçen gün koltuk
için vrediğiniz cevap doğrusu ya beni düşündürdü, tarzı
muhakemeniz, itiraf ederim ki, benim için yeni bir şey...
koltuğu sürüklemediğimizden dolayı bu gün âdeta içimde
sevinç duyuyorum... Vukuatı böyle geniş bir çerçive içinde
görmek bizim için lüzumlu bir şey olacak...
Asistanın bu cevabı pek masumdu. Bu kadar açık ve
temiz bir itiraf karşısında takdir ve hürmet duymamak
elde değildi. Aynı zamanda bu tahsil görmüş genç ruhu;
niçin bu kadar hasis kalmış, bunu düşünmek vazifemizdir
Bunun gibi daha bir çok sualler hatıra geliyor: Niçin bu
muharrir dünyada yalnız kendisini doğru düşünebilir farz-
ediyor? Niçin bu kadın bütün hayatı, cemiyeti kendi arzu-
sunun, kendi şehvetinin uşağı farzederek serbeslik dava-
sında bulunuyor? Niçin bir nazır iki üç bigünahı, müdafaasız:
memuru azletmekte kendisini selâhiyettar buluyor? Niçin ve
neden ?! Bütün bunlar .memlekette garip bir haleti ruhi-
yenin, bir anlayışı ve düşünüş tarzının, hatta daha evvel
bir nevi duyuşun eseri değil midir ?.. Bütün bu hallerin
müşterek seciyesi hodbinlik değil midir ? Bütün bu kimse-
lerin ruhunda bir kaplumbağa yatmıyor mu ?!.
Öyle bir his ve hayat kaplumbağası kî bütün kâyinatı,.
tabiat ve insaniyeti kendi kabuğunun altından seyrediyor.

- 124 —

İşine gelirse başını çıkarıyor, eğer zarar geleceğini sezerse
gene o başı içeriye çekiyor! Bütün mevcudatı ruhiyle, vicda-
niyle değil, ağziyle ve midesiyle seviyor !.
Acaba bu menfaatperestliği ruhlardan kovmak için ne
yapıyoruz ? Bütün maarifimizin, tahsilimizin bu işteki his-
sesi, muvaffakiyeti nedir ?
Kaplumbağa sevkjtabiîsi yerine lâzım olan insan şuu-
runu koyabilioyr miyiz ? Maalesef hayır. Çünkü tahsilimiz
hemen bir fikir ve eşya tahsilidir: Hikmet, kimya, koz-
mografya, hesap, hendese... Şeklinde, dayıma bir fikir ve
eşya tahsilidir. Bu haricî ve maddî tahsil ferdin malûmat,
zekâ, istihsal gibi sırf ferdî ve intifaî olan melekelerini o da
muvaffak olmak şartile işletiyor. Bu sayede ferdi hayat kav-
gasına hazırlamak maksadına yarıyor. Fakat bu uzvî ve fikrî
faaliyetler haricindeki şuur âlemi: dinî, bediî, ahlâkî heye-
canlariyle felce mahkûm kalıyor. Hulâsa bizde mektep kalbi
yaşatmyor, sadece aklı işletiyor. Bizim maarifimizle iyi
tahsile muvaffak olan bir genç belki iyi bir müstahsil, iyi
bir işçi olabilecek, menfaatini tanıyabilecek, rızkını kazana-
bilecek, fakat başkalarının istihsaline, başkalarının emeğine,
kendi nefsi haricindeki mil'î, insanî hakikatlere ne derece
inanacak ve tapacak?!
Garplı bir mütefekkirin tabiri veçhle ilim ve talim
fert rçin mütekarip ilelmerkes bir kuvvettir. Bu sayede
fert kendi üzerine katlanır. Hars ve terbiye ise mütebayit
anümerkes bir kuvvettir. Bu sayede fert kendinden
geçerek gayra, hakka kavuşur. Eski tekke mürşitleri mü-
tebait anümerkez olan telkinleriyle müritlerini " fenafülâh „
sırrına mazhar ederlerdi.
Bu künkü mektep muallimleri ise gençliği hep " Fena
filmal „ muvaffakiyetine eriştiriyorlar!.. Vahdeti, tesanüdü
muhafazaya herkesten ziyade memur olanların bu işteki
vazifesi gaeyt sarihtir: Mekteplerde bilhassa pu mütebayit
anümerkes olan kuvveti tenmiye etmektir. Bu maksat için

— 125 -

fikri, zekâyı tenmiye eden ilimler, talimler kadar hissi, vic-
danı sınırlandıracak harslere, terbiyelere mevki vermek lâ~
zımgeliyor. Mektepler yalnız maddiyat ve müspetat itibarile
değil, bilhassa maneviyat ve vicdaniyat noktasından da islâh
edilmek lâzımgeîir. Bunun yegâne çaresi butun maarif
teşkilât ve ıslâhatını her gün değişen memur ve memuriyet
işi halinden çıkarıp felsefenin âlemşümul esaslarına bağ-
lamaktır. Siyaset endişesi yahut cehalet saikasiyle yapılan
her türlü ıslâhat yapanlarla beraber gidiyor. Bütün bu indî
ve keyfî icraattan kalan eser, ancak ezilen ve üzülen bir
hayattır!..

içtimaiyat

— 129 —

Anadolu meçhul bir ülkedir

Bundan dört ay evvel Anadolu'da yapmak istediğim
tetetbu seyyahatine medar olur diye bir coğrafya kitabı
arıyordum. Darülfünunda hayli zengin bir coğrafya kütüp-
hanesi vardır. İşime yarar bir şey bulurum ümidiie kütüp-
hane memuruna müracaat ettim. Memur bana bu maksat
için rehberlik edebilecek hiç bir kitap bulunmadığını söy-
ledi!.. Bu cevap beni şaşırttı. Yüzlerce, binlerce eser ara-
sında nasıl oluyor da bir Anadolu seyyahatini tenvir ede-
bilecek, iki yüzsahifelik bir eser bulunmuyor ? ! Gerçi kütüp-
hanede Anadolu'nun ahvali tabiiyesine ayit almanca büyük
eserler yok değildi. Fakat ihtisas maksadiyle yazılmış olan
bu hususî eserler istisna edilince Anadolu'nun bilhassa ah-
vali beşeriyesini, hayat ve medeniyetini tanıtabilecek, fayide-
si âlemşümul bir esere tesadüf edilemiyeceğini artık öğ-
renmiştim. O aralık zihnim on senelik bir hatıra üzerine
katlandı:

Paris'in Auteuil taraflarında Ecole J. B. Say isminde
büyük bir mektep vardır. Bir gün bu mektebin yüksek
sınıflarının birinde coğrafya dersi dinliyordum. Muallim
coğrafyayı okutmuyor, yaşatıyordu.. Adeta insan bu
muallimin ifdesini canlı vukuatın şahidi gibi merak ve
heyecanla dinliyor, bu sayede mevzu üzerindeki ihatasını
arttırdıkça arttırıyordu. Bu muvaffakiyetli hocaya, bu âlim
san'atkâra karşı kalbimde bir hürmet uyandı. Desrten
sonra otobüsle şehrin merkezine iniyordum. Tesadüfen ya-
nımda oturan zat biraz evvel dersini dinlediğim coğrafya
hocasıydı. Beni derhal tanıdı, selâmlaştık. Sırf bir nezaket
olsun diye ders hakkındaki mütalâamı sormakla söze baş-
ladı ve nihayet şu sözleri söyledi:
— Biz Fransızlar coğrafyayı az bilmekle ismi çıkmış
bir milletiz! Biz coğrafya cehaletinin zararlarını memleket

9

vererek ve iktisat sahesinde diğer milletlere mağlup ola-
rak ödemişizdir.!.. Onun için son zamanlarda bizde de bu
ilme çok ehemmiyet verilmeğe başlandı. Bilmem siz Türk*
ler coğrafya için ne yapıyorsunuz?.
Fransız mualliminin bu sözleri beni bir kaç cihetten
hayrette bıraktı. Bir kere bir Fransız ağzından coğrafya
cehaletinin bu kadar açık itiraf edildiğini işitmek tuhafıma
gitti!.. Kendi kendime dedim ki: Vidalde la Blache gibi bü-
yük alimlere malik olan bir memlekette kendini coğrafya
bilmemekle itham edebilirmiş!.. Sonra biz "Türkler coğ
rafya için ne yapıyoruz ?! „ diye düşünmiye başladım.
Bugün el'an bunu düşünüyorum...
Meşrutiyetten sonra bu ilim sahesinde yapabildiğimiz
§ey nedir ? Birkaç klâsik ecnebi kitabının kaba saba ve
çok kere eksik tercümelerinden ve bunları programa mu*
vafıktır diye mekteplere sokup çocuklarımıza ezberletmek
ten ibaret değil mi ? Daha sonra bu kitapları daha süslü,
daha fazla resimli bir şekle soktuk değil mi?
Bu sırada bazı ferdî ve mahallî muvaffakiyetler de var.
Fakat bundan sarfınazar, on dört sened enberi memlekette
ne bir coğrafya heyecanı hasıl oldu, ne de bir coğrafya
ilmi teessüs edebildi. Neticede Anadolu denilen esrarengiz
ülke şimdiye kadar Afrika içleri gibi karanlıkta kaldı!.. O
derecede ki bu meçhul ülkenin meçhul seknesi, namusları-
nın muhafazası için dağlara çıktıkları zaman, ruhunu bizim
gibi tanımıyan Avrupalılar "Taassup galeyan etti! „ dedi-
ler. Asırlardan beri Anadolu'yu idare etmek iddiasında
bulunan İstanbul münevverleri ise aynı harekete "Basüba-
delmevtw yahut "mucize,, dediler!.. Belki her iki hükümde
yanlıştır. Belki de "taassup ve icaz» dediklri bu isyanlar,
her keşçe meçhul olan Anadolu ruhunun en tabiî ve en
basit bir hadisesi, bir aksi tesiridir. Belki de Anadolu ak-
la daha çok hayret verici, daha büyük bir kudretin şu da-
kikada sahiptir... Fakat gene hiçbir şey bilmiyoruz! Ne

- 131 -

maddî Anadolu'yu ne de manevî Anadolu'yu... Anadolu'nun
ne dağları, ırmakları ne de zevki, ahlâkı mefkuresi hakkın-
da sarih denilebilecek bir fikrimiz yoktur. Anadolu meç-
hul bir ülkedir! Üç aylık bir seyyahatten sonra müşahe-
datımı dinlemek istiyenlerin huzurunda Anadolu'nuu kendi-
ne mahsus bir ruhu, dehası, san'ati, mimarisi, tezyinat ve
tefrişatı, ince ve derin bir hayatı olduğunu hatta muhtacı
ispat bir farziye gibi söylemek bazı ukalâlar nezdinde bir
cür'et sayılıyor, mübalağaya atfediliyor. Lâkin gariptir ki
hiç bilinmediği halde bu ülke kendisini tammıyanlar
tarafından " harabezar, toprak yığını, taassup ocağı !„
diye tarif ve tasvir edilirken kimse bu insanlara "yanlış
ve günahtır,, demiyor!.. Anadolu'nun ruhu duyulmadığı,
hiç anlaşılmadığı halde bu ruh "ölmüş ve çürümüş! „ diye
takbih edilirken bu sözler "yalan ve cehaletn sayılmıyor!...
Belki millî zaruret ve İstıraplarımızın yaratacağı bir
fikir kahramanı bir gün bu meçhul ülkeyi ilmin vasıtalariyle
keşfedecektir. Belki o zaman eski medeniyetlerin, bediala-
rın eserleriyle karşılaşan bir Kurunu Vusta nesli gibi bizim
neslimiz de uyanacaktır. Aynı zamanda san'atimizin, zevki-
mizin, ticaret ve ziraatimizin kuvvetlenmesi için lâzım olan
usareyi bu yeni âlemde, meçhul ülkede bulacağız, lâkin
mazül bir kaymakam ağzından dinlendiği gibi bellenen sah-
te bir Anadolu fikri bizim için dayima yanılmak ve aldan-
mak vesilesi olup kalacaktır! Bizde bu memleket, yani
toprak ve ruh tanımamanın zararını Fransızlar gibi memle-
ketlerle değil, kıtalarla ödedik; coğrafya bilmemek günahı-
nın cezasını bu güne kadar kanlar dökerek çektik!...

— 132 —

Nasıl terakki edecek ?!.

Bir gün Darülfünun gençleri bana şu suali sordular:
— Efendim memleket nasıl terakki edecek ?..
Bu sual nazarı dikkatimi celbetti, o neviden daha başka
sualleri de hatırlattı::
— Ziraat nasıl terakki edecek ? ticaret nasıl terakki
edecek ? Sanat nasıl terakki edecek ? Maarif nasıl terakki
edecek ?..

Biz Türkler her gün her yerde bu gibi sualleri işitmek
talihindeyiz. Bütün bu suallere verilen doğru yanlış bir
takım cevaplar vardır. Bence mühim olan cihet yalnız bu
cevapların doğru veya yanlış olması değil, asıl bu sualle-
rin istinat ettiği felsefedir. Ben de o felsefeyi düşünerek
şu cevabı verdim:

— Bu meseleyi halletmek için evvelemirde memleket»
sanayi, maarif... hakkındaki fikrinizi tashih etmek mec-
buriyetindeyiz. Siz bu hayatlar w

nasıl terakki edecek ? n
sualini sorarken onları esasen " terakki etmiyor „ farze-
diyorsunuz! Zannediyorsunuz ki memleket duran, kımıl-
damıyan, katı, cansız bir şeydir !.. Gene zannediyorsunuz ki
" terakki „ hariçten gelip bu katı ve cansız cismi harekete
getirecek yabancı bir kuvvettir. Hayır, bu fikriniz tamamiyle
yanlış! Memleket canlıdır, değişmektedir, hatta terakki
ediyor... Ama diyeceksiniz ki bu terakki ağır oluyor ve
yahut bu terakki şu merhaleye varamamış.. Bunlar başka
meseleler ! Esasen memleket... fikrinde terakki var mı yokmu ?
Mühim olan nokta budur. Terakki varsa terakkinin amil-
lerini hariçte aramıya lüzum yoktur. Çünkü terakki bün-
yevî ve dahilîdir. Tçrkki her yaşıyan mevcudun hâl ve
şanıdır. Yoksa ne dışarıdan eklenecek bir yama, ne de
nefhedilecek bir havadır. O, hayatın kendisidir. O halde
terakki meselesini vazedebilmek için her şeyden evvel
bizzat yaşıyana hürmet etmeniz lâzımdır. Bir millet ne halde

— 133 —

olursa olsun yaşıyorsa asla istihkar etmeyiniz. Onu katı
ve ölü bir şey de sanmayınız. Evvelâ canlı ve değişici bir
şey olduğunu kabul ediniz, ve canına hürmet [ediniz...
Bu muhabbeti duyduktan sonra, sizin için yapacak bir
şey daha kalıyor ki o da iyi kötü yaşıyan, terakki eden bu
mevcudun nasıl yaşadığını ve nasıl terakki ettiğini anla-
maktır. Bunun için de gene tetkik ve tefekkür usullerinizi
değiştirmek mecburiyetindesiniz. Canlı bir mevcuda uzak-
tan ve hariçten bakılınca onun nasıl terakki etmekte oldu-
ğunu anlamak güçtür. Uzaktan ve hariçten bakılınca camit
gibi görünür, terakkisi anlaşılmaz. Fakat yaklaştıkça terak-
kinin sezilmek imkânı artar. Hayatın tarif ve tavsifi kabil
olmıyan bir çok ufak hareketlerden, bir takım muvaffakiyet
ve ademi muvaffakiyetlerden ibaret olduğunu, aynı hare-
ketlerin bazen hürriyetle tetevvüç ettiğini, bazen esirliğe
mahkûm olduğunu göreceksiniz. O ufak muvaffakiyetleri,
hürriyetleri arttırmak, ufak engelleri kaldırmak suretiyle
hayat terakki edecektir. Zira dediğim gibi terakki, haya-
tın gayrı değil, aynıdır...
Fakat işi tabirlere boğmayalım, hayatın kendisine
dönelim ve kalpgâhına yerleşelim, ne göreceğiz? Her gün,
her dakika evde, sokakta, mektebte, memuriyette, harbte...
her yerde ataleti, ölümü, maddeyi yenmekten ibaret bir
terakki, bilâkis atalete mahkûm, ölüme mağlûp, maddeye
esir olmaktan ibaret bir tedenni... Birinci yolu ihtiyar
etmekle ceht sarfına mecbur oluyoruz. İşte bu ceht
terakkinin kendisidir. Çünkü terakki bir ceht, ruhun
maddeyi yenmek hususunda sarf ettiği can hamlesidir; İşte
bu.ceht akıl sahesinde ilimdir, ahlâk sahesinde hayırdır,
sanat sahesinde güzeldir. Cehil, şer, çirkin ise ölüm-
dür, ölümün kendisidir! İlim, ahlâk, sanat ruhun cehil,
şer ve çirkin dediğimiz manevî ölümlere karşı yaptığı
azemetli mücadeledir. Şu halde terakkiyi bir meçhul,
yahut mabadüttabiî bir mevzu gibi bizden, hayatımızdan,

— 134 —

muhitimizden hariçte aramıya lüzum yotur. Bu tarik ya
zihniyecilerin felsefesi yahut tenbellerin saf sasatasidır.
terakki, bizimle beraberdir ve her yerdedir.
Misal olarak size bir adamdan bahsedeyim: Merhum
Sami Bey - Süleyman Nesip çok zeki, çok hisli bir
adamdı. Önüne çıkan her çaresize yardım eder, kendisine
müracaat eden her insana yardım eder, memlekete ayit
olan her işe yardım ederdi. Yaşadı, mütemadiyen gayr
için, iyilik, doğruluk, ve güzellik için yaşadı. Kötü, çirkin»
yanlış hiç bir şey yapmadı. Bu adam hayrın, muhabbetin
vücudu, terakkinin mücahidi idi.
Terakki, terakki diyorsunuz, bakınız, terakki ne derce
mütevazi faaliyetlerin eseridir: Bir gün Gülhane Parkının
rıhtımında dolaşıyordum. Deniz gayet fena, dalgalar çatlıyor,
zahire yüklü bir mavna akıntıdan kurtulmak için yorgun
bir yedekcinin sırtında çabalıyor, yirmi otuz kişi durmuş
bu felâketzedenin seyrine bakıyor, mavna göz göre göre
parçalanacak. O esnada orta boylu, kır saçlı, gayet şık
giyinmiş bir genç hasıl oldu. O da diğerleri gibi mavnay
seyredecek sandım. Fakat böyle yapmadı, kalabalığa soku-
larak yüksek sesle haykırdı:
— Haydi arkadaşlar; Şu zavallı mavnacıya yardım

edelim...

dedi ve bunu diyerek yedekcinin yanma koştu, halata
asıldı, arkasından o yirmi otuz kişi mihaniki olarak koşuştu;
hep birden yedeğe asıldılar ve mavnayı selâmete çıkardı-
lar.. Bu da bir terakkidir. Terakki hayatın ölüme karşı
açtığı harptir. Hülâsa terakki için mesele yok, ceht vardır.
Görüyorsunuz kü benim terakki hakkındaki felsefem gayet
basittir!.

Meçhul dertler

Bir tarihte beslemek için dokuz yavrulu bir kaz ku-
luçkası satın aldım. Bunları elli dönümlük boş ve münbit
bir araziye salıverdim. Su, yiyecek, her şey vardı. Palazlar
enine boyuna geziyorlar, otluyorlar, dut ağaçlarının altına
dökülen taneleri topluyorlardi. Karınları şişince havuza
giriyorlar, bir müddet yıkandıktan sonra çıkıp gene dola-
şıyorladı. Böylelikle on beş yirmi gün içinde mübalâğa
olmasın, analarından fark edilmez bir hale geldiler. Günün
birinde kazlardan biri hastalandı, dediler. Hayvan yürüye-
miyor, yemiyor, içmiyor, başı dayima önüne düşüyordu. Bir
iki gün sonra oluverdi. Arkasından biri, biri daha öldü,
biz bu ölüm vak'alan karşısında türlü tevillerle vakit ge-
çirmiştik: Zehirli ot yedi, diye arazide ne kadar baldıran
varsa sökdürdük! Ayaklarına sızı geldi, diye tentürdiyot
sürdük!. Bir diğer defa da güneş çarpmıştır, diye başlarına
kova ile su döktük. Fakat hiç birinin faiydesi olmadı, yap-
tığımız bütün tedbirler boşa gitti. Kazlar öle öle bir tane
en zayıfı kaldı. Bu vaka bana merak oldu- Ötekine beri-
kine sordumsada kimse doğru bir cevap veremedi. Bu yaz
Anadolu'da rasgeldiğim bir çiftçi bunun sebebini anlattı:
Kazlar haddinden fazla yer içerse çatlarmış! Böyle fazla
semizlemiş kazları kesmekten başka çare yokmuş!.

Bu kaz misalini kaba bulanlar olsa da müddeamı ten-
vir edecek kadar basittir: Bir çok vukuat karşısında
vaziyetimiz böyle cahil tabip vaziyetidir. Bir çok şey dü-
şünürüz, bir çok tedbirlere müracaat ederiz, bir çok para»
emek sarfederiz, fakat netice sıfırdır. Çünkü vukuatın
mahiyeti anlaşılamamıştır. Nice cahil doktorlar görül-
müştür ki hüsnü niyet ve gayretle adam öldürmüşlerdir}
Nice cahil siyasetçiler gelmiştir ki hüsnü niyet ve gayrette
memleket batırmışlardır! Nice cahil ebeveyne rasgelinmiştir ki

— 136 —

hüsnü niyet ve gayretle çocuklarının terbiyesini bozmuş-
tur!. Yüz binlerce misaller, hepsi teşhissiz tedavinin, iz-
ansiz siyasetin, akılsız terbiyenin müessir olamıyacağını
söylüyor. Böyle teşebbüsleri menfi akıbete uğrayan kimseler
için intibah müyesser olmazsa hayret yahut hiddet mukad-
derdir. İnsan oğlu gariptir. Basit şeyleri pek geç ve güç
anlar. İşte fakrü sefalete maruz bir memleket içinde-
siniz. Fakrü sefalet elbette bir vak'a, bir neticedir. Acaba
neyin neticesi?! Fakrü sefaletin elbette sebebleri, müte-
kaddimleri vardır.Acaba bu sebepler, mütekaddimler nelerdir?!
Böyle düşünülmez, hemen hükmedilir: Meselâ tt

cehalet !„
diye.. Bu hüküm bir kere verilip fakrü sefaletin mebdei
cehalet olarak kabul edildi mi, hemen izalesine çalışılır.
Başlar adam, her işi gücü tehir edip ilim ve marifeti takdim
etmeğe!. Ve meselâ ahalisi sıtmadan ölen bir köyde imlâ
ve musiki dersi vermiye!. Artık bu uğurda sarfedüecek her
emek ne kadar büyük ve ne kadar şiddetli olursa olsun,
kıymeti gene " cehaletin fakrü sefalete mebde olması „
hükmüne tabidir. Ya cehalet fakrü sefaletin mebde
değilse?!. O zaman felâkettir. Yerine masruf olmıyan bu
faaliyetler benim kaz tedavisinde sarfettiğim emekler gibi
faydasızdır! Ölen gene ölecektir!
" Memleketteki fakrin sebebi alelitlâk cehalet değil,
mekteplerde verilen nazarî derslerdir; binaenaleyh mek-
tepleri amelîleştirilelim, hayat mektebi şekline sokalım,
amelî adam yetiştirelim..,, diyeceksiniz. O zaman daha
ince, daha karışık bir iddiaya girişmiş oluyorsunuz. Gene
emeklerinizin kıymeti yeni iddianızın kıymetine tabidir. Bu
yeni teşhisiniz doğru mu, yanlış mı?! Acaba fakrü sefalet
mekteplerdeki tedrisat amelîleşince mi kalkıyor; nitekim
bu tedrisat nazarîleşince mi konuyor ?! Bu hususta müspet
bir kanaatiniz var mı?! Bunu bir kere kendinize sorunuz!..
Hülâsa, bir çok meselelerdeki ihtisasımız benim kaz
tedavisindeki tebabetime benziyor! Gayet cahilane, fakat

— 137 -

hüsnü niyetli bir cüret!.. Neticesi dediğim gibi sıfrı!.. Te-
davi etmenin yahut edilmenin en mühim şartı tedavi ilmine
innamakttr. İlme inamlmiyan, yahut ilmin erbabı olmiyan bir
memlektte böyle bir tedavi nasıl mevzuubahs olabilir ?!
Bu hafta matbuatımızı istilâ eden iki mühim bahisten
biri maarif, diğeri kadınlık hayatının slahına dayirdi. Ka-
dınlık meselesini tetkik edenler iki taraftır. Bir taraf esasen
kadının ahlâkı düştüğüne kani. Bu düşkünlüğe mani olmak
için menfi ve zecrî tedbirlere müracaat edecek. Diğer taraf
esasen böyle bir düşkünlük vardır demiyor. Mevcut olduğu
kadarını her zaman ve mekânda olan bir fenalık gibi za-
rurî görüyor. İslah için vaazü nasihate, seciyeyi takviye
gibi usullere müracaat edilmesini tavsiye ediyor. Bence bu
noktayı nazarlar zahiren telif edilemez görülüyorsa da haki-
katte birdir. Şöyleki her iki tarafa göre de endişeyi mucip
olan kadın hayatını zecir yahut rıfk gibi her hangi ter-
biyevî bir vasıta ile tevkif etmek mümkündür. Eğer kadın
hayatında var dedikleri endişeli hâl cezasızlık, fikirsizlik,
ve nasihatsizlîkten ileri gelme bir hâl ise bir diyeceğim
yoktur. Böyle olmayıp ta daha başka, daha âlemşümul ve
meselâ iktisadî bir sebepten ileri geliyorsa o zaman bu tet-
birlerin faydası ne olacak ?! Tabiî hiç! Ö halde meçhul
bir dert için malûm bir dava tavsiye etmekten ne çıkar?
Malûm davayı tatbik etmeden evvel meçhul derdi bulmuya
çalışmak daha doğru olmazım ?..

imlânın hayatı

Çocukluğumdan beri yazıya, hattatlığa merakım vardır.
Hattatlığın ve müzehhipliğin muhtelif şubeleriyle uğraştım.
Yazılarımızı en ziyade bediî cihetinden tanır ve bir hattat

— 138 —

gibi severim. Günün birinde yazılarımız hakkındaki mu-
habbetimi bir arkadaşın o zaman doğru bulduğum tenkidi
sarstı: Bu arkadaş hayatını müspet ilimlere ve lisan hoca-
lığına hasretmiş bir gençti. Yüksek bir tahsili, amelî işlerde
az çok isabeti fikri vardı [*]. Arkadaşımın fikrince yazıları-
mızın bütün kıymeti güzel olmasından ibaretti. Aynı yazı
lisan ve imlâ için âdeta bir belâ idi! Bunun gibi milleti-
mizin felâketi, okunması güç ve ihtiyaca gayrı muvaffik
bir alfabe ile imlâya malik olmasından ileri geliyordu. Bu
sebepten hem manen hem de matteden bir çok zararlara
uğruyorduk!. Arkadaşım diyordu ki:
— Mademki lâtinceyi kabul edemiyoruz; o halde ya-
zımızı lâtince gibi munfasıl bir hale getirelim. Harflerimizi
lâtincede olduğu gibi müstakil ve matbaacılığa elverişli su-
rette islâh edelim.

Arkadaşım böyle söylüyerek beni teşvik ediyor ve bu
İslâhatı yazı ile meşgul olduğumdan, daha salâhiyetle ve mu-
vaffakiyetle yapabileceğimi ileri sürüyordu.. Böylece bir
yandan memleketçilik hissine kuvvet vererek bir yandan da
hattatlık gururumu okşuyarak kendince makul ve meşru
olan bir inkılâp teşebbüsüne beni de teşrik etmek istiyor-
du. Filvaki arkadaşımın dediği oldu: Geceleri gündüzlere
katarak çalışmağa başladık. Yazıyı parçaladık, her harfe,
her sayite müstakil bir şekil bulduk. Bunları yapabilmek
için yazımızın sülüs, nesih, rıka, talik, divanî., gibi bü-
tün şekil ve resim menbalarına müracaat ettik. Yazımızın
lâtinceye temessül eden munfasıl şeklinde mühim olan
bir kusur: Bazı harflerin umumî hizadan yukarı, bazılan-
nında aşağı taşmak istidadı idi. Bu müşkülâtı da intihapta
uygun şekilleri tercih ederek bazen de güzellikten bir az
feda ederek nihayet yendik.. Böylece yarı türkçe yarı lâ-
tince melez bir yazı vücude geldi!.. Bu "ihtira,,'ın müsta-
killen mevcudiyeti, calibi dikkat bir güzelliği yoktu. htira-

[*] Bu 2at Cihangirli ezcacı Şinasi merhumdur.

— 139 —

timizin bütün imtiyazı, arap yazısından kopmak, fakat lâtife
şekillerine benzeyememekti!.. Fakat o zaman bunun farkı-
na kim varacaktı ? ! Biz kendimize "muhteri„ süsü vererek
yazımızın mazisine muvafık ve munfasıl harflerin şeraitine
mutabık şekilleri bulduk, diye seviniyor, rastgeldiğimiz.
yerde munfasıl harfler lehinde telkinatta bulunuyorduk!..
Biz bu yazı ihtilâlini meşru göstermek için en ziyade tah-
sili iptidaîmizin intişar edemediğini ileriye sürüyorduk. Buna.
sebep olarak ta yazı ve imlâmızın güçlüğünü gösteriyor-
duk. Teşebbüsümüz için yalnız hususî encümenlerde değil,,
matbuat sahesinde de faaliyet imkânı buluyorduk. Günün
birinde Ebülziya merhum Tasviri Efkâr'da bir fıkra neşretti.
Bunda tadili huruf meselesine dayir olan risaleyi ve muad-
del numunelerini tenkit ediyor, yazımızın aslî olan seciye-
sini mahvettiğimizi söylüyordu. Ebülziya'nın şayanı dikkat:
olan bir fikri de şu idi: "İmlânın güçlüğü terakkiye mani.
değildir: İspanyollar, imlâsı en kolay olan bir millet,,
îng'lizler ise imlâsi en güç olan bir millettir. Halbuki
İngiltere'de maarif iptidaiye ne derece müterkki ise, İspan
ya'da o nisbette geridir?..,,. İhtiyar gazetecinin bu tenkidi
bizi hayli şaşırttı. Müddeamızın masuniyyetini temin için çaba-
ladık durduk. Fakat ilk şüphe kalbimize sokulmuştu. Ma-
mafi"filân sâyit için şu şekli mi kabul edelim, bu şekli mi? „.
münakaşası Gazi Ahmet Muhtar Paşa merhumun riyase-
tindeki komisyonda devam edip duruyordu. Diğer cihetten
güya matbaa yazısını hal ve fasletmişizde, şimdi de sıra elya-
zısma gelmişti!..

Aradan üç beş sene geçtikten sonra biçare arkadaşım
ispanyol nezlesinden öldü. Ve eminim ki maksadına ve
emeline kavuşamuyan insanlar gibi müteessir ve müteellim
bir halde öldü. Maamafih daha da yaşasaydı çok bir şey
" göremiyecekti. Zira o kadar tapındığı munfasıl yazı mef-
kuresi bir türlü tahakkuk edemedi: Bir zamanlar mu-
allimi de, doktoru da dahil olduğu halde beş on müteced-

~ 140 —

•ditle yüzlerce mürit ve muhibbi peşinden sürüklüyen bu
munfasıl harfler teşebbüsü memlekette umumî denilebile-
cek yalnız bir aksülamel tevlit etti: Ordu Elifbesi!.. Harbiye
Nazırı Enver Paşa merhum ne bizimkine, ne de diğerlerininkine
benzemiyen bir munfasıl elifbeyi ve imlâsını orduya kabul
ediyor, bütün muhaberatı askeriyeyi bununla icra etti-
riyordu. Bir gün geldi ki işin yürüyemiyeceği anlaşıldı.
Birden kabul edilen bu elif be, gene birden kaldırıldı! O
tarihten beri bu resmî teşebbüs haricinde göre bildiğim şey,
bazı gazetelerde munfasıl harflerle yazılmış mağaza ilân-
larıdır! Onlar da galiba kolayca okunarak anlaşılsın diye
değil, güçlükle okunarak nazarı dikkati celbetsin diye
yazılıyordu!.

Hayatımın hemen üç beş senesini yutan bu harfçilik
faaliyetinden şahsen olan istifadem tamamiyle menfidir: Bir
kere iyi kötü, mektepte öğrendiğim imlayı kaybettim!
Aynı sayfada aynı sözü mnhteltf imlâda yazar, bazen
yazdıklarımı kendim de güçlükle okuduğum vaki olurdu!.
Bu zarara mukabil hayat için büyük bir ders almış oldum:
Bizi munfasıl harfler gibi kısır bir teşebbüsün yorucu zah-
metlerine atan fikir şu idi: " Bizim imlâmız kötü, diğer
milletlerinki iyi, bizim yazımız iptidaî, diğerlerininki müte-
kâmil!..,,. İşte biz bu kanaatin tesiri altında kaldığımızdan
dır ki bütün o girift ve dolambaç işlere karıştık. Ve ni-
hayet Ebüzziya'mn dediği gibi âdeta seciyesiz bir yazıya
vasıl olduk. Bu işteki mantığımız tamamiyle nazarî idi. İster
bir imlâ, ister bir ahlâk olsun, canlı olan şeyi cansız, katı
şeyi madde gibi, nazarı itibare alıyor ve onu elimizdeki
taklit ve tercih desteresile istediğimiz tulde, istediğimiz
biçimde kesilir, biçilir, sanıyorduk.. Meğerse imlâ da lisan,
ahlâk, sanat... gibi canlı ve mütekevvin imiş. Fakat biz,
o tarihlerde bunun farkında bile değil idik. Hiç düşün-
müyorduk ki esasen imlâmızın bu günkü makul veya gayrı
•makul şekli dahi dünkü mantıkî tefekkürlerimizin veya

— ut —

makul ıslâhlarımızın eseri değildir. Çünkü imlânın da bütün
uzviyetleri gibi, kendi kendini yapan ve yaratan batını bir
hayatı, batını bir istihalesi vardır. O hayat ve sayrurettir ki
bazen bizim elimizi haberimiz olmadan - gayrı makul, gayrı
mantıkî - şekiller, kalıplar içinde gezdiriyor, bizi faaliye-
timizin bu garip inkiyadı karşısında mütehayyır bile bıra-
kıyor!.. Fakat biz acemiler bundan haberdar değildik. Canlı
olan imlayı kuru mantığımız için kabul edilmesi elzem olan,
hendesî kalıplara sokmağa çalışıyorduk! Zannediyorduk ki
her şeyde kemal, mutlaka intizamdır, ve intizam mutlaka
hendesî olur! Düşünmüyorduk ki: tabiyette bu mana ile
muntazam olan mevcutlar yalnız billurlardır. Ve bütün mev-
cudat bunlar gibi mikap, mütevazilmustatilât şeklinde dön-
seydi kim bilir hayat için ne felâket olurdu!.. Hülâsa ha-
yata da muhabbetimiz yoktu, imlâya da.. İmlâyı bilmiyor,
imlânın yaşadığını duymuyorduk!
Bugün el'ân imlâmızın ıttiratsızlığından, muayyen ve
müstakar kayidelere tabi olmadığından hararetle bahseden-
ler vardır. Korkarım bu zatlerin zihnin deki"ıttiratw ve "kay-
de,, mefhumları imlânın vücudu ve canı için bir engel,
imlânın seyri ve hürriyeti için bir düşman olmasın!. Haya-
tın hep ittirat, hep intizam ile mümkün olduğunu kimiddia
edebilir ? ! San'at, ahlâk buhranları olduğu gibi acaba imlâ
ve yazı buhranları da yokmudur ? Acaba imlâmızın bugün-
kü tezebzübü, bu zahirî kargaşalık, hakikatta yarınki tip-
leri için hayatî oir ceht değilmidir ?
Eğer böyle ise, bu hamil ve tevellüt buhranında isti—
rap çeken imlâyı intizam kalıbı içinde ezip büzmekten ne
çıkar?!... Diyeceksiniz ki "bu ihtilâl devam etsin mi ?!„.
Fakat insaf ediniz, ben de "ihtilâl devam etsin! „ Diyor mu-
yum ?î Yalnız imlânın bir ihtilâle girmesi tabiî, hatta bu
ihtilâlin imlânın istikbaline doğru bir ceht, batınî bir fa-
aliyet olduğunu farzediyorum. İşte hayatta bu gibi buhran-
lar ne derece tabiî ise, bu tabiî buhranların müzminleşme-
si de o derece gayrı tabiîdir...

— 142 —

Hayat kadını

"Nasıl kızlarınız zekimi; erkekler gibi çalışıyorlar mı? „
çok kimseler kız mekteblerinde dersi olanlara bu gibi
sualler soruyorlar. Bir çoğumuz kadınlarınızın zekâsını
erkeklerle mukayese ederek düşünmek istiyoruz. Bunun
sebebi, kadınla erkek arasında bir fark olmasıdır: Bir
kadın erkek gibi düşünmez, erkek gibi duymaz bir kadın
zihniyeti vardır.

Bu farkın sebebi nedir ?.. Bazıları bu farkı doğrudan
doğruya yaradışa, istidada vermek istiyorlar. Hatta
"Kadın istidatsızdır, kabiliyetsizdir!,, diyenler bile vardır!
Niçin? Kadın fiziyolojisi, kadın psikolojisi hakkında ilmî
bir fikir edinmişler ?.. Hayır: O halde bu hükmü nasıl
veriyorlar? Sırf hislerinin yahut görgülerinin tesiriyle... Ve
kadın akılsızdır, muhakemesizdir, şöyledir böyledir, çünkü
kadındır !..„ İşte bu zümrenin mantığı!..
Gerçi kadınlarla erkekler arasında farklar yok değil'
Bir kere cinsiyetten mütevellit uzvî ve uzvî ruhî farklar
var. Sonra bilhassa bizim kadınlarınızla erkeklemiz arasında
zihniyet farkı, hassasiyet farkı gibi sırf manevî faraklar da
var. Hatta bu farklar elle dokunulacak kadar barizdir...
Fakat bu farklar birinciler gibi " yaradılış farkları „ değil,
" yaşayış farkları „ dır: Kadın ruhunu erkekten ayıran asıl
sebep, kadının kadın olması değildir, kadın hayatı, faaliye-
tidir. Bizde kadın nasıl bir hayat yaşıyor, nasıl bir faaliyet
gösteriyorsa ruhu da ona göre bir ruhtur. Meselâ bütün
seciyesi, bütün hususiyetleri ile türk kadınını anlamak
için türk evini, türk evinin hayatını anlamak lâzımdır.
Eski türk kadını halis bir " ev kadını „ dır.
" Hayat kadını „ ev kadınından başkacadır. Bu bir
kadındır ki ev hayatından ayrılmış; meslekini, meşgalesini
hariçteki hayattan almıştır: İşçi kadınlar, memur kadınlar,

- 143 -

tüccar kadınlar... Hayat kadını da evine bakacaktır, hayat
kadını da evini düşünecektir. Fakat düşüncesi eve saplan-
mıyacaktır... Hülâsa, hayat kadını bir kadındır ki faaliyeti
evin dar muhitini kırmış, cemiyetin geniş muhitine taşmıştır...
Lâkin bu inkilâp henüz yenidir. Kadın yuvayı henüz
bırakmıştır. Onun için bütün derinliği, bütün kuvvetiyle evin,
bu dar, fakat kuvvetli, muhitin bütün itiyatları bu kadında
yaşamaktadır: Korkaklık, sessizlik, devam, sebat, amelî bir
zekâ, mistik bir ruh... Evde yetişen bu ruh cemiyetin iste-
diği ruha istihale etmelidir: Korkak kadın cessur, acul ka-
dın saburlu, hülyakâr kadın maddî, mütevekkil kadın müte-
şebbis... olmalıdır. Bunun için bütün bir ruh inkılâbı lâzım-
dır. Bu inkılâbı kim yapacak, mektep mi?..
Mektep her şey değildir; sadece mekteptir: Fikir ve
tahsil yeridir, o kadar... Her kusuru, her vazifeyi ona yük-
lemek, mektebin asıl vazifsi ne olduğunu anlamamaktır.
Şüphesiz hayat kadını hayat mekteplerinde yetişecekti; fa-
kat bu hazırlık fikre, ilme münhasır kalacaktır. O halde
hayat kadının seciyesini kim yaratacak? Kadınlara yeni kud-
retler, yeni itiyatlar kazandıracak olan halik kimdir?.. Mu-
hittir: Edebiyatı, ticareti, sanayii, kanunları, matbuatiyle,
bütün mübarezeleri, mübarezelerinin bütün şiddetiyle bu
halik muhittir. Kadın hayatını islâh etmek isterseniz her
şeyden evvel hasta olan bu muhiti İslah ediniz..

Köye mi, şehire mi?

Meşrutiyet inkılâbıyla beraber İstanbul'da yeni Darül-
muallimin tesis edildiği zaman memleketin en münevver
tanınmış insanları bile şu itirazda bulundular:
— Bu teşkilât çok iyi, fakat bu suretle müstakbel
muallimleri şehir hayatına alıştırmış oluyorsunuz!. Bunlar
mektepten çıktıktan sonra köylere gitmezler!.

— 144 —

Gene bir gün Darülmuallimin mezunlarının nereye,
hangi köylere gittiğini soranlara biri cevap veriyordu:
— Köylere gidiyorlar, Erenköyüne, Feriköyüneî.
İstanbuldaki Darüleytamlar tevhit edildiği ve yetimler
mugaddi yemekler, temiz, çamaşırlar, ve rahat karyolalar
tedarik edildiği, ve aynı yetimlere insanca giyinmek, insanca
tuvalet yapmak öğretildiği zaman aynı kafadaki insanlar
şu itirazda bulunuyorlardı.
— Yetimlere, iyi yimeye, temiz giyinmeye, şık gez-
miye alıştırıyorsunuz. Fakat bunların sonu?.. Sonra ana-
arını, babalarını beğenmiyecekler, köylerine gitmiye-
cekler! Yetimleri terbiye edelim, diye soysuzlaştınyorsunuz!

Geçen gün Ankara'dan gelirken trende Darülmuallim-
lerimizin atisini mevzuubahs ediyoruz. Ben taşrada adedi
on dörde baliğ olan fakat her birinde yüzden yüz elliden
fazla talebe bulunmuyan binasız vesayitsiz, hayatsız darül-
mualliminler yerine meselâ İstanbul'da, bin, iki bin kişilik
mükemmel ve mücehhez asrî bir darülmuailimin açılması
lüzumunu ve imkânını mevzuubahs ederken yanımızda bulunan
bir maarif adamı da şu mütalaayı dermiyan tmişti:
-*- Fakat İstanbul'da açılacak olan bu büyük Darül-
mualliminden çıkanlar taşraya, köylere gitmiyeceklerdir. Ni-
tekim İstanbul Darülmuallimini mezunları da gitmiyorlar.
Görülüyor kü şehir ve köy hakkındaki bu haleti ruhiye
bir derece müstevlidir. İstanbul da Darülmuailimin açıyoruz,,
talebe taşrıya gitmez diye korkuyorlar. Yetimleri temizliğe
ve güzelliğe alıştırıyoruz, anasını babasını beğenmez diyor-
lar!. O halde ne yapalım?! Bu gün bu suali açık sormak
mecburiyetindeyiz. Çünkü bu yüzden memlekete zararımız,
çoktur.

Bence her şeyden evvel tenvir edilmesi lâzim gelen
nokta şudur: Köylülerin şehirlere akın etmesi marazı bir
hâlmidir değilmidir ?..
Alelıtlak bu hâlin marazı olduğunu kabul etmiyorum.

- 145 -

Çünkü şehirler de köyler gibi içtimaî uzviyetlerdir. Ve bu
uzviyetler bir cihetten köyler sayesinde tagaddi ve tenmmi
ederler. Köylülüler şehre gelmezlerse ve yahut şehir kendi
vasitalariyle artmazsa nasıl neşvünüma bulabilir? Gerçi bu
hicret köy için bazan marazı olabilir, fakat köyden şehre olan
her hicretin mutlaka fena olduğunu nasıl iddia edebiliriz?..
Darülmuallimin meselesinde hakikat şuki: Şehir maa-
rifimizde büyük bir boşluk köylerden kasabalardan gelen
muallim unsurlarını şiddetle cezbetmektedir. Şehir mektep-
lerinde bu kaht ve bu gala varken iki şeyden biri: Ya
Darülmuallimin mezunlarını şehirlerin ihtiyaçlarına rağmen
zorla köylere sevketmek ve yahut şehrin büyük ihtiyaçla-
rını tatmin için bu mezunları tabiî olarak şehirde bırakmak..
Hangisini tercih edelim? Bence tabiî ve müreccah olan
ikinci yoldur. Şehirlerde bu muallim kıtlığı devam ettikçe
bizim için köylere hoca bulmak ihtimali zayıftır. Hususiyle
Türkiyenin maarif itibariyle pek hususî bir vaziyeti vardır:
Asırlarca iptidaî maarifi memleketimizde mühmel ve metrr.k
kalmıştır. Şimdi her boş yeri birden doldurmak mecburiye-
tindeyiz. Bu sırada en büyük boşlukların en büyük cazibe
ile çekmesi kadar tabiî bir şey olamaz. O halde Darülmu-
allimin mezunlarının taşralara gitmesini alelıtlak bir felâket
olarak telâkki etmiyelim. Çünkü hakikat halde bu gençler
hiç bir vazifeye gitmiyorlar değil, köyde bir vazife deruhte
edecek yerde bu vazifeyi daha geniş, daha müsmir, çünkü
daha içtimaî şeraitte olarak şehirde deruhte ediyorlar...
Böyle diyerek ne Darülmuallimin mezunlarının köylere git-
mesi aleyhinde söylemiş oluyorum, ne de bu vaziyetin ilâ-
nihaye devam etmesini tabiî görüyorum, maksadım sadece
hayatın bir zaruretini ifadedir.
Darüknualliminlerden ve Darülmuallimatlarda iyi, temiz
ve güzel yaşıyan gocukların, gençlerin istikbaline gelince:
köylünün çocuğu köylü olmasını düşünmek ve köylü ço-
cuğunu köylü bıramıya çalışmak son derece yanlış bir

10

— 146 —

fikir ve tefekkürün mahsulüdür. Bu talep asrî olmıyan
cemiyetlerde meyzuubahs olabilir. Cemiyet kastlar dev-
rine'e ikendir ki çocuk için ayilesinin mesleğini takip etmek
bir emri zarurîdi. O devirde meslek intihabı kat'iyen ser-
bes olarak icra edilmezdi. Çünkü meslek ile veraset
tveemdi. Aristokrasi devirlerinde de aynı şey. Hatta köylü
ve çocuğu hakkındaki malûm telâkkimiz bile o devirlerin
bir yadigârıdır! Ben diyorum ki; köylünün çocuğu neden
mutlaka köylü olsun? Köylü çocuğu olarak doğmak, köylü
kalmak için bir mecburiyet midir? Bilâkis hürriyet ve musvaat
şunu emreder: Köylünün çocuğu mutlaka köylü olmasın,
neye müstayitse ve ne olmak isterse onu olsun. Temeli
• " müsavatçılık „ dan ibaret olan demokrasi içinde insanları
babalarının ve analarının mesleği ile bağlamak mümkün
değildir. Zira demokrasi aynı zamanda hukuk nazarında
insanların bir ve aynı derecede kıymet ve şerefli olması
ve dilediği mesleği intihap hususunda da serbes kalması
demektir.

O halde hükümetin vazifesi mesleklerin inhisarına karşı
bilâkis hürriyetin tedbirlerini almaktır Hiç kimse diyemez
ve hiç bir ilim idda edemez ki: Dahi şehirden çıkar, ve
köylü ağır ve sefil şeraite irsen mahkûmdur, Hayır...
O halde elimizden gelirse yetimlerin her şeyden evvel
tam bir insan ve mütekâmil millet fertleri olmasını temin
edelim. Bu suretle bir kerre istidatları inkişaf itti mi, her
birini müsayit olduğu mesleğe terkedelim, ve o zaman ister
şehre gitsinler, ister köylere... Bu cihet size ayit değildir !..
Temizliğe, güzelliğe alışan insanların köylere gitmeye-
ceğini-ve köyleri beyenmiyeceğini ileri sürenlere karşı şu
kısa cevabı ve itirazımı söyliyeceğim: O halde köylere
gitmelerini temin için pisliğe, çirğinliğe mi alıştıralım?!
Diğer cihetten temizlik ve güzellik hissini almış insanlar için
pis ve çirkin köylerden iğrenmek kadar tabî ne olabilir ?!.
Terbiye maziye menfi bir intibak değildir ki bunun icabı

- 147 -

olarak bizde pislik, çirkinlik, basitlik âdetlerini yeni ruh-
larda idame edelim!.. Terbiye etmek bilakis mefkureye,
yeni hayata intibak ettirmektir. O halde ?.. O halde yetimler
için yapılan iş de gayet doğrudur...
Dikkat edilecek bir nokta var. Yeni nesil temizliğe,
güzelliğe alıştıralım, pislikten ve çirkinlikten iğrendirelim,
fakat köylüden, Türkten, türklüğün mefkuresinden uzaklaş-
ırmak hakkımız değildir. Müstakbel nesil temizlik, sıhhat,
konfor ve sayire dediğimiz medeniyetin azamî derecesini
idrak etmeli, fakat millet, milliyet, halkçılık mefkûresini-
de hiç kaybetmemelidir.
Bu ihtiyaçların temini gene terbiyenin vazifesidir. Mede-
niyetin milliyete muzur olduğunu hiç bir zaman kabul et-
miyelim, milliyeti medeniytsizlikle muhafaza etmek istiyen
milliyetçilik sahtedir. O- bir nevi muhafazakârlık ve tassu-
bun kendisidir...

Meş'um kesafetsizlik!...

En basit fikirli bir adama sorunuz:
— Memleketin terakkisi için ne lâzımdır?
Alacağınız cevap pek basittir:
— İlim ve irfan!
Fakat bu adama gene sorunuz:
— Bu ilim ve irfan neye mütevakkıftır ?

^

Aynı suale bir diğerinden, daha münevverinden ala-
cağınız cevap şudur:
— Ahlâk lâzım!
Fakat gene sorunuz:
— Ahlâkın, ayilevî, millî, insanî vazif elet in muta olması

için ne lâzımdır?

- 148 -

j

Aynı suale bir üçüncüsünden de belki şu cevabı ala-

caksınız:

— Terbiye lâzım!
Fakat sorunuz.
— Terbiyeyi nasıl tesis etmeli ?!

\

Dayima bu ikinci suallerin cevabı ya hiç yoktur, yahut
manasızdır. Meselâ: "Terakki etmek için çalışmak lâzım!»
diyenler vardır; lâkin bunlar da çok bir şey ifade etmiş
olmazlar. Çünkü onlara da aynı güç suali sorabilirsiniz:
— Ya çalışmak için ne lâzım?!
Cevap ya "gene çalışmak lâzım!,, gibi garip bir iddia,
yahut "ilim, irfan, ayile terbiyesi lâzım!,, gibi bir talâkkidir!.
Halbuki . memleket idare etmek îstiyen bir insan için en
şayanı istifade bir müşahede, Fransa'da Almanya veya
İngiltere'de çalışan her hangi ferdin psikolojisidir. Bu
" her hangi fert „ bir otomatik mihanikiyetyile, muntazam,
muttarit ve lâyhuti bir surette çalışır. O derecede ki bu
"her hangi fert,, için çalışmak asıl, çalışmamak araz oldu-
ğuna hükmedebilirsiniz!
Acaba bu " her hangi fert „ çalışmak için büyük bir
tefekkür kuvvetine mi maliktir?! Hayır! Aynı adamda yük-
sek derecede bir azim ve teşebbüs kudreti mi vardır?!
Hayır, o halde niçin ve nasıl çalışıyor demelisiniz... Şunun
için ve şu suretle ki o memleketlere göre " çalışmak „ bir
emri tabiî ve bir emri zarurîdir. O muhitlerdeki "her hangi
fert,, zeki de olsa gabi de olsa mutlaka çalışacaktır.

Şimdi bu memleketteki çalışmayı iki noktaiyi nazardan
mütalâa ve iki sebebe irca edebiliriz. Bir kere diye-
biliriz ki: O "her hangi fert „ sırf ferdî kuvvetlerinden ve
ferdî meziyetlerinden dola çalışıyor, halbuki avrupalı ile
şarklı arasında ne alelitlâk hilkat, ne de alelıtlak zekâ
farkı olmadığı bir bedahettir. Bir de diyebiliriz ki her

— 149 —

hangi adamı çahşmıya mecbur eden sebebler vardır. Meselâ
çalışmasa ölür, çalışmasa medenî ihtiyaçlarını temin ede-
mez. Şu halde o adamın çalışmasında kendi ihtiyarı haricin-
de muhtelif amiller vardır ve bu amiller içtimaîdir. Bu hüküm
ilmî bir hakikat ise, her hangi türk ferdini o avrupalı
gibi sade talim ve terbiye etmekte yakın birfayide yoktur.
Çünkü çalışmak veya terakki etmek bir çok kimselerin
zannettiği gibi aklî ve mantıkî nevinden basit bir hâdise
değildir. Bu içtimaî muhitin tazyikiyie fert tarafından hatta
zorla kabul edilmiş bir itiyattır!. Onun için belki cahil
ten beller yerine alim tenbeller koymuş oluruz. Fakat
cahili de alimi de çalıştırmak içtimaî muhitin elindedir. "Söyle
bana zekâ ve malûmatını, söyleyim sana faaliyetinin dere-
cesini...,, diyemezsiniz! Fakat "Söyle bana cemiyetin her
fert üzerindeki faaliyete sevkeden ve tahsili mecbur kılan
tayzikini, söyleyim sana faaliyteinin derecesini...,, diyebilirsiniz.
Bu izah, çalışmak hâdisesi için doğru olduğu gibi
bütün içtimaî hâdiseler için de böyledir. Bir cemiyetin en
mukaddes hisleri de dahil olduğu halde ahlâk, hukuk,
iktisat, ilim ve sanat gibi hiç bir hâdisesi yoktur ki onda
içtimaî varlığının tabiati müssir olmasın. Meselâ, insanî
ve beynelmilel ahlâk kayidelerinden bahsediyorsunuz. He-
nüz kabilî bir hayat yaşıyan bir cemiyette bu kıymetler
nasıl vücut bulsun?!. Müspet ve dünyevî bir irfandan bahse-
diyorsunuz. Henüz vüstaî itikatları zinde olan çünkü içti-
maî bünyesi ilmî taksimi amele müsaade etmiyecek dere-
cede kapalı ve parça parça olan bir cemiyette bu fikirler
nasıl revaç bulsun? Hülâsa hangi içtimaî hâdiseyi nazarı
itibare alsak da tamik etsek, onun altında "içtimaî bünye,, de-
diğimiz temeli buluruz. Meşhur kari Marx tarihi iktisadî
hayatın evveliyeti ve hâkimiyeti ile izah eden bir nazariye
orhya koymuştur. Bu nazariye, tarihi fikirlerle, ahlâkla, yahut
dinle veya adaletle, hülâsa her hangi manevî bir mevzula
izah eden bütün nazariyelerden daha kuvvetidir. Bunlar-
dan hiç biri tarihî maddeçilğin izahı karşısında duramaz.

— 150 —

Marx ahlâk, sanat gibi bütün içtimaî hâdiselere şibih
hâdise, gölge der! Ona nazaran hakikî hâdise iktisadî olandır.
Bütün diğerleri onun gölgesidir!. Acaba Marx'cılık ilmin son
sözümüdür? Hayır, nazariysinedeki hakikat parçası büyük
olmakla beraber, bütün hakikat değildir. Çünkü cemiyet
âleminde iktisadî hâdiseyi de besliyen büyük bir kök vardır.
Bu kök içtimaî morfoloji dediğimiz şeydir. Bir cemiyette
vücude gelen bütün tahavvüillerin ve tecellilerin ilk menşei»
anası o cemiyetin bünyesidir. Bu bünyenin dağınık veya
sık zümrelerden teşkkül ettiğine göre cemiyet başkadır.
Bu kadar değil, cemiyet bu bünyenin kitlesine de tabidir,
içtimaiyat ilmi nazarında en mes'ut cemiyet, bazı avrupa
milletleri gibi, aynı zamanda nispeten ufak kıtalarda büyük
nüfus ihtiva eden milletlerdir. Tabiri diğerle büyük ve kesif
bir kitlesi olan milletler en müterakki ve en kuvvetli olan-
lardır. Daha açık tabirle iyi bir cemiyet, hem büyük, hem-
de ağır ve sert olanlardır. Böyle bir cemiyette terakki,
faaliyet, ihtira, mücadele., bir emri tabiîdir. Gevşek cemiy-
etlerin hayatı da gevşektir... lmin bu müşahedesinden sonra,
terakki istiyen bir cemiyetin en büyük vazifesi nüfusunu
arttırmak ve bu nüfusu zümre halinde sıklaştırmak olabilir.
Fakat bu da gelişi güzel değil eğer nüfus biribirini anlamıyan
fertlerden teşekkül ederse kıyamet kopar. Çünkü nüfusun
yalnız çokluğu değil, fertler arasındaki manevî mümaseletin,
hars birliğinin kuvveti de lâzımdır. O halde biz memleketimiz-
de Türkleri ve Türkler arasındada hars birliğini temin ede-
rek nüfusumuzu çoğaltmıya çalışmalıyız.

"Nüfus nasıl çoğalır?„ sualini sormamahdır! Çünkü biz
kendimizi nüfus mütehassısı diye hiç bir zaman takdim et-
miyoruz: Biz sadece iddia ediyoruz ki nüfus, nüfus kesafeti
nüfus vahdeti dediğimiz bünyevî hâdiseye istinat etmiyen
ilim, ahlâk, hukuk, iktisat siyaseti akim kalacaktır. Bunun
aksini söyliyen varsa söylesin de biz de öğrenelim. Nüfus
siyaseti yapacak olanlara bir de şunu diyebiliriz ki: Tat-

- 151 —

bikatta büyük mesele "nüfusumuzu nasıl arttıralım,, sualiyle
tecelli edecek değildir, büyük mesele "mevcut veya vücut
bulan Türkleri ölümden nasıl kurtaralım?„ meselesidir. Çünkü
tevellüdatı çoğalmak güçtür. Belki de elimizde değildir, fakat
vefiyata sebep olmak o çok kere bizim elimizdedir.
Binaenaleyh nüfusumuzu azaltan kuvvetleri öğrenirsek
türk devletinin dayimî düşmanlarını da öğrenmiş oluruz.
Şimdiye kadar düşmanı bazen şarkta bazen de garp taaraya
geldik. Fakat ilmin bize keşfettirdiği hakikî düşman şu değil-
midir: Me'şum kesafetsizlik!.

Nüfus siyaseti

Cemiyetlerin hayatını tetkik edenler içtimaî tekâmül
hâdisesini muhtelif sebeplere atfetmişlerdir. Bunlar arasında
muhiti coğrafiyi yalnız başına amil görenler olduğu gibi,
içtimaî muessiselerden birini meselâ iktisadî müssiseyi yalnız
başına amil gürenler de vardır.
Kari Marx bu mütefekkirlerin en meşhurudur. Bu
zatin " Tarihî maddiyecilik „ denilen mektebine göre
ictimî hayatta asi olan hâdise iktisadî hâdisedir, ve
bütün diğerleri: din, ahlâk, hukuk, sanat... hep birer
" şibih hâdise „ dir ve bunlar asıl hâdisenin bir gölgesidir!.
Cemiyetin mukadderatını toprağa bğhyanların davası müna-
kaşaya bile değmez. Çünkü bu iddiayı bir çok misallerle
cerhettnek mümkündür. Bu izahta ilmin de kabul edebileceği
bir hakikat hissesi olmakla beraber, hakikat muhitçilerin
anladığı gibi değildir. Filhakika bir milletin dini, ahlâkı,
lisanı... muhiti coğrafî dediğimiz fizikî ve fiziyoloçyaî
amillerle kabil değil izah edilemez. Halbuki ilim nazarında
tarihî maddiyecilik daha çok kabili münakaşa ve kabili
müdafaadır. Bu nazariye birincisine göre daha ilmîdir.

- 152 —

Hususiyle tarihî maddiyecilere mülayim gelebilecek olan şu
fikrin hiç bir yanlış tarafı yoktur: " ktisat gibi bir müessise
bir kere teşekkül ve taazzuv ettikten sonra cemiyetin
bütün diğer müessesileri üzerinde mutlaka müessir olur „ .
Bilhassa ahlâk, san'at gibi cemiyet müessiselerinin iktisadî
hayattan alacakları bir çok tesirler vardır. Cürümlerin,
cinayetlerin, intiharların ekmek ve kömür fiyetiyle artıp
eksildiğini istatistiklerle ispat etmek güc değildir. Fakat
buna mukabil cemiyetin dinî, ahlâkî, hatta bediî müessise-
leri de iktisadî hayatı üzerine müessirdir. İktisadî taksimi
amelin de, iktisadî iradenin de bütün bu kıymetlere tesir ve
müdahalesi vardır. Hatta Simiand gibi içtimaiyatçılar manevî
kıymetlere en yabancı görünen iktisadî kıymetlerin dahi
bu kıymetlerle münasibeti olduğunu göstermişlerdir, iktisadî
kıymetlerle manevî kıymetlerin bu münasibeti bilhassa
" İptidaî „ dediğimiz cemiyetlerin hayatında zahirdir. Meselâ
bu cemiyetlerde din, hayvanları ehlileştirmek, muhafaza
etmek kayidelerinin müessisi olmuştur... Hülâsa bir çok
müşahedeler ve mukayeseler neticesinde iktisadî müessise-
nin içtimaî tekâmülde yalnız başına hâkimiyetini kabul
etmek mümkün değildir. Bu müessise de diğer müessiseler
gibi kendilerinden daha esaslı, daha uzvî bir sebeble tabi-
dirler... Acaba bu mühim sebep nedir? İçtimî hayatın motoru
neden ibarettir? İktisadî hayatta dahil olduğu halde, dinî,
ahlâkî, hukukî, bediî... tahavvülleri vücude getiren amil
nedir? Bu amil Auguste Gomte'tan sonra müspet içtimaiyatçı-
hğın vazu olan E. Durkhim'a göre " dahilî muhit „ deni-
len bir sebeptir. Durkheim'da coğrafî nazariyeciler gibi
cemiyetin tekâmülünü muhit ile izah ediyor. Fakat bu
muhit coğrafî, haricî değil, içtimaî ve dahilîdir. Muhiti
dahilî muayyen bir cemiyetin içtimaî bünyesini temyiz eden
başlıca iki unsurdan ibarettir: Bunlar bir yandan cemiyetin
hacmiyle bir yandanda bu hacmin kesafetiyle tayin edilir.
Şu taktirce cemiyeti cemiyetten ayıran bir kere nüfusunun

- 153 -

mikdarıdır. Fakat bu kadar değil; aynı nüfusa ve aynı
içtima! hacma malik olan iki cemiyette bu nüfusun sureti
tevezzuudur. Bu nüfus Hindistan'da olduğu gibi, dinî, ahlâkî
tefrikalarla mı malûldür, yoksa avrupa milletlerinde olduğu
gibi, içtimaî taksimi amelle ve bunun neticesi olan maddî
ve ahlâki tesanütle mi mücehhezdir ?.. Tabiri diğerle cemi-
yet denilen uzviyet iptidaî mahlûklarda olduğu gibi, vahidül-
hücey veya senaiyülhüceyre midir, yok ali mahlûklarda
olduğu, gibi gayet mütedahil ve mütesanit uzuvlar ve vazife-
lerden nri teşekkül ediyor?.. Asıl mühim olan şart ikincisi-
dir. Bir kavmin nüfusu Hintliler kadar çok olmuş neye
yarar ?!. Yedi milyonluk İsviçre kadar mütesanit olmadık-
tan sonra!.. İşte bu morfolojik sebeplerden bünye ve
taazzuv farklarından dolayıdır ki bir cemiyetin ahlâkî, hukukî,
iktisadî müessiseleri şu veya bu şekli alıyor. Hikmet ve
kimyaya mevzu olan maddiyatta olduğu gibi, cüzü fertlerin
vaziyet ve hareketi nasıl bir takım yeni hâdiseleri vücude
getiriyorsa, içtimaiyatta da cemiyetin hüceyresi makamında
olan fertler değil! meslekî zümrelerin vaziyet ve hare-
keti de yeni yeni kıymetlerin ve bu kıymetlerin canlı bir
vücudu makamında olan içtimaî müessiselerin zuhuruna
sbep oluyor. Şu takdirce fikrimizi kısaca ifade etmek için
diyebiliriz ki: içtimaî tekâmül mofoiojik bir tekâmüldür.
Binaenaleyh cemiyetin bünyesini sarsmıyan, cemiyetin için-
deki meslek zümrelerinin vaziyet, hareket ve mesafesi
üzerine müessir olmıyan her hangi tarihî hâdise içtimaî
mahiyeti hayiz değildir. Halbuki muharebeler, hastalıklar,
muhaceretler... gibi sebepler görünüşü ve gösterişi ne
derece meşum olursa olsun, bu dahilî ve uzvî bünyeyi
daha mütekâsif, daha müteazzi hâle getirmek şartiyie cemi-
yeti için mahzi hayırdir. Nitekim muharebeler, muhace-
retler ve hastalıklar neticesinde büyük millî inkılâplar
olduğu çok kere vakidir. Şu taktirde hâdise ve şibih
hâdise tabirlerini bu fikrimizi ifade için kollanmak lâzım

— 154 —

gelirse o zaman içtimaî bünye bir hâdise, ahlâk, hukuk,
iktisat... gibi bütün diğerleri bir şibih hâdisedir demek
lâzım gelecektir.. Mahaza bu hüküm de tamamiyle ilmî
değildir. Çünkü içtimaî bünye esas olmakla beraber; bu
esasın değişmesi yalnız başına olmuyor. Çünkü bunda dinî,
ahlâkî, iktisadî, hatta bediî bütün müessiselerin bir rolü
vardır. Ezcümle din cemiyeti teşkil eden muhtelif kasetlar için
muhtelif telâkkiler ve muhtelif vahdetler şeklinde tecelli
ederse, bu parçalar biri birine nasıl yaklaşsın ?!. Gene
ahlâk telâkkileri ayile hududuna münhasır kalır, millî ve
insanî bir ahlâkta olduğu gibi geniş hudutlara şamil olmaz
ve. kâfi derecede umumiyet ve alestiyiyet kazanmazsa, bu
ahlâk içtimaî bir taksimi amele ne suretle müessir olabilir?!.
Hülâsa bütün diğer müessiseler içtimaî bünyenin neticesi
olmakla beraber, bunlar da bilmukabele içtimaî bünyenin
teşekkül ve taalisinde kendilerine mahsus bir rol yapmakta-
dırlar.

Acaba ilmin bu müspet fikirleri ve keşifleri karşısında
idare adamının, siyasetçinin vazifesi nedir ?!. Evvelâ
" siyaset „ nedir ?!. Bence bu " içtimaî iradenin içtimaî
hayata tatbiki,,nden ibarettir. Hükümet adamı cemiyetin
bir mümessili, bir murahhasıdır. Hükümet adamının yaptığı,
yapmıya mezun olduğu iş, sadece bir hayır, yani cemiyetin
ıslâhıdır. Bu ıslâh ameliyesinin müspet bir esası var mıdır,
yoksa sırf keyfî, nefsî bir iş midir ?!. Olmak lâzım gelir!
Bu esas tababet için fiziyoloji olduğu gibi, siyaset için de
sosyolojidir. Denilecek ki: bu sosyoloji temamiyle müesses
değildir! Evet doğru, fakat siyasetçilerin müspet gibi istinat
ettiği fikirler hiç müspet değildirya ?!.

O halde yapılacak şey, gayet basittir: Hukuk, iktisat,
asayiş vazifeleri gibi bir de nüfus vazifesi olduğunu düşün-
mek, türk nüfusunun artması, türk nüfusunun tekasüf, türk
nüfusunun tesanüdü, hülâsa nüfus vasıtasiyle türk cemiyeti
bünyesinin tekemmülü için beşeriyetin fikirlerinden ve

I ı/u

aynı beşeriyetin mütehassıslarından istifade etmektir. Bizim
vazifemiz bu ihtisas şubesi hakkında esasen malik olmadı-
ğımız malûmatı uydurmak değil, belki fikir ve dikkati bu
esaslı hayat meselesi üzerine celbetmektir. Türkiye'de bir
çok şey yapıldığı hâlde hiç bir şey hiç yapılmamıştır. O da
üme müstenit bir içtimaî bünye siyasetidir.

İntiharlara karşı

Türkiye'de intiharlar çoğalıyor, gün geçmiyor ki gaze-
telerde bir iki intihar vak'ası okunmasın. Bu intiharlara
karşı bizde sade bir ürkeklik var. Yahut alelade bir mer-
hamet... Fakat bu gibi hassasiyetlerin intiharların azalma-
sına hiç bir tesiri yoktur. İntiharlar üzerinde müessir ola-
bilmek için her şeyden evvel intiharların hangi sebeplerle
vücude geldiğini ilmî surette bilmemiz lâzımdır.
İntiharları, intihar edenlerin düşüncesizliğine, yahut her
hangi bir deliliğin neticesine atfetmek pek sathî bir izah-
tır. İntiharların menşei içtimaîdir. İntiharların içtimaî ma-
hiyetiini bariz bir surette ortıya koyan zat, içtimaiyatçı
Durkheim'dir. Durkheim'a göre intihar içtimaî bir hâdisedir.
Yani intihar eden adam sırf kendiliğinden intihar etmez.
Onu intihara sevkeden asıl sebep, mensup olduğu cemiyetin
hâlidir. Bu cemiyet kuvvetli mi, gevşek mi, sağlam mı, hasta
mı, mefkureli mi, mefkûresiz mi?
Bütün bu hâller intiharların azalıp çoğalmasında amil-
dir. Yine Durkheim a göre içinde intihar olmiyan cemiyet
yoktur. Binaenaleyh intihar bütün cemiyetlere şamil olmak
itibriyle cemiyetlerin hayatında tabiî birer hâdisedir.
Fakat intiharlar bir dereceyi bulur ki bu şekli tamaiyle
marazîdir. Buna karşı tedbir almak cemiyetin vazifesidir*
İnsanı hayata bağlıyan zevkler yalnız hayvanı değil, içtima'
zevklerdir. Türlü hislerimiz, türlü heyecanlarımız var ki

— 156 —

ölüm yerine ayilemizin, mektebimizin, mesleğimizin hayatını
bize tercih ettiriyor ve bunları yaşamakla kendimizi bun-
ları ihtiva eden cemiyete bağlı sayıyoruz, yaşamakta mana
buluyoruz. Fakat bu bağlar günün birinde çözülüverirse işte
o zaman felâket zuhur ediyor, bedbaht, meyus oluyoruz.
Ye bu tatsız, cansız hayata ölümü kat'i bir nihayet olarak
tercih ediyoruy. Dürkheim bu davayı ispat için intihara
dayir eserinde bir çok istatistikler göstermektedir. Hatırım-
bir ayilenin reisi intihara diğerlerinden daha az müstayittir.
Çünkü hayata daha bağlıdır. İnsanı intihara sevkeden
zannedildiği gibi mutlak bir yeis değildir. Bilâkis bu yesi
de intiharı da vücude getiren cemiyetsizlik, bağsızhktir. Şu
takdirde intiharlara en çok müsayit olan devirler içtimaî
kıymetler dediğimiz dinî akidelerin, ahlâkî kayidelerin, mes-
lekî tesanütlerin gevşediği, boşandığı devirledir. Halbuki
bütün bu haller en ziyade inkilâp zamanları olur. Cemiyet-
lerin eski mefkurelerini yıkıp yeni mefkurelerinin binaları-
nı da temamiyl kuramadıkları devirler fertlerininin tihara en
çok müstayit oldukları zamanlardır. Böyle zamanlarda
fertler eski mefkurelerini canlı bir surette yşıyamadıkları
gibi yenilerine de temamiyle sarılmış değildirler. İşte bu
bağsızlıktır ki ölümün girdabına kolayca düşmelerine se-
bep olur. Şimdi Türkiye'de vukua gelen inkilâpların sürat
ve şiddeti bir kerre nazarı itibara alınırsa ruh buhranı iti-
bariyle fertlerin ne oldukları tahmin edilebilir. Halbuki bir
cemiyet içerisinde her kes aynı derecede intihara müstayit
değildir. Bu intihara en çok müstaiyt olan fertler bilhassa
sinirli dediğimiz fijiyoloçiyaî enmuzeçlerdir. Çünkü bunlar
içtimaî sarsıntılardan, şiddeli bir derecede müteessir olurlar.
Onan için kıymetlerini değiştiren ve kendisine yeni bir vic-
dan sarayı yapan bir cemiyette en çok iztirap çeken bun-
lardır. İşte müntehirlerin sinirli ve muvazenes z adamlar
arasından zuhuru bu kimselerin mefkure buhranına en az
mütehammil olmalarından ileri geliyor.

Şu anlayışa göre müntehirin hastalığını doğrudan doğ-
ruya bir mantık kastalığı zannederek vazü nasihata müra-
caat etmek, yahut alelade bir vücut hastalığı gibi anhyarak
doktor ve ilâca müracaat etmek intihar denilen cemiyet
hastalığını hakkiyle teşhis edememekten ileri geliyor. Bir
memlekette intiharların fevkalâde surette çoğalmasına karşı
yapılacak tedbir nedir? Durkheim'm tetkiklerine göre yegâne
çare fertleri içtimaî bağlarla bağlamaktır. Durkheim bu bağ-
ların ne olabileceğini birer birer tetkik ediyor. Evvelâ din-
lerin intihara krşı müessir olacağı hatıra geliyor.
Dinler böyle bir rol yapabilmek için hayata pek yakın
olı/mk, hayatın içinde olmak gerektir. Din ferdin bütün hare-
ketlerini, bütün işlerini yakından idare etmeli ki onu bir nevi
cemiyet ayrılığı olan ölüme yaklaştırmasın. Bu gün ise din-
lerin böyle bir rol oynaması mümkün değildir. Çünkü umumi-
yetle dinler tarihteki dünyevî vazifelerini terkedip büsbütün
bediî ve mefkürurî bir mahiyet almışlardır. Ferdi intihardan
korumak için ayile muhiti müessir olamaz mı?.. Hayır çünkü
bu günkü ayile sıkı bir muhit, devamlı bir cemiyet değildir.
Akşamlan toplanmasiyle dağılması bir oluyor. Ayilede
geçen hayatımız dar ve mahduttur. Çocuklarımız hakkında
beslediğimiz his, muhabbet azalmış, zayıflamış manasında
değil, fakat bu çok sevdiğimiz insanlarla birlikte geçirdi-
ğimiz içtimaî hayatın kemiyet ve keyfiyeti pek mahdut...
Şu halde bu pek dar zamanın cemiyeti bizi nasıl sıkı sıkıya
saracak ve ölümden koruyacak?!.

Fakat bu din ve ayile muhitleri haricinede bir muhit
kalıyor ki her hangi hayatımız onun içinde geçiyor ve
devam itibariyle hepsinden üstün... Bu muhit meslek muhiti-
dir. Meslekte ayile gibi içtimaî bir muhittir. Meslek muhitim
vücude getiren meslekdaşiar arasındaki zevk, meşgale ben-
zerliği bu cemiyete son derece ahlâkî bir şekil verebilir*
Bir de meslek muhiti ayile muhiti gibi bu günkü hayatta
gittikçe daralan bir muhit değil, gittikçe genişliyen ve yeni

— 158 —

yeni uzuvlar vöcude getiren canlı bir muhittir. Şu halde
meslek muhitini eski ayile muhiti yerine koymak ve ondan
ahlâkî bir tesanüt neticesi beklemek mümkündür. İşte
intihara karşı içtimaiyatın tavsiye edebileceği amelî bir
tedbir budur.

Mahaza amelî sahede çalışmak için intiharların nevi-
lerini tespit etmek lâzımdır. Meselâ sık sık mektpliler ara-
sında vücude gelen intiharlar bize mektep dediğimiz ahlâkî
mevcudun dahi bir buhran geçirdiğini ve bunun içinden
nevrastenik bazı unsurların yandığını gösteriyor. Daha
evvelki gün Milliyet gazetesi İzmir Ticaret ve Lisan Mektebi
talebesinden on altı yaşında Cahit isminde bir gencin
mektepten kovulduğu için beynine kurşun sıktığını yazı-
yordu. Mektepli intiharları karşısınde aldığımız vaziyet
sadece teessüf ve hayretten ibaret kalyıor. Fakat bu vazi-
yetimiz uzun uzadıya devama mü say it değildir. Bundan on
beş> on altı sene evvel Bürüksel mekteplerini tetkik ettiğim
sırada Belçika'nın etfaliyat mütehassıslarından doktor Schuy-
ten ile görüşmümş idim. Doktor Schuyten beni Belçika hükü-
meti tarafından ilmî tetkikleri için tahsis edilen eve götürdü.
Orada dıvarda asılı olan bir grafiği gösterdi. Bu grafiğin esası
şudur; Üç ilâ yedi yaşında çocuklar tarafından yapılmış olan
insan resimlerini hep toplamış ve binlerce insan resminden
bir kolleksiyon elde ettikten sonra bunların boyları ile
enleri arasındaki nispeti bulmuş, aynı müşahedeyi yedi
yaşından sonraki çocukların resimleri üzerinde de yapmış
ve görmüşkü iki nispet arasında bir uçurum var! Doktor
Schuyten bana demişti ki: Bu hâdiseyi herkes bir türlü
tefsir edebilir. Ben yalnız şunu söylemek istiyorum ki:
Bu günkü ana mektebi ile ilk mektep arasında bir uçu-
rum vardır. Çocuk ana mektebinden ilk mektebe geçtiği
zaman dehşetli bir zekâ buhranına oğruyor. Binaenaleyh
iki meklep arasında açıklık bu itibarla son derece şayanı
tetkiktir. Bu derece şayanı tetkik olur da dün hocasına

tabanca çeken, bu gün de tabancayı kendi kafasına sıkan
mektepliler buhranı şayanı tetkik olmaz mı ?!. Binaenaleyh
içtimaî noktayı nazarlara son derece ihtiyacımız vardır. Kana-
atimce memlekette bu #ibi tetkikleri himayesine alabilecek
olan yegâne vekâlet Maarif Vekâleti olabilir. Bu tetkikleri
y, pacak olanlar müspet bir usûl sahibi olan içtimaiyatçılardır.
İçtimaiyatçıların hâdise kaydeden ve istatistik neşre-
den hükümet şubeleriyle tesanüdü neticesinde memlekette
intihar namına olup biten hareketlerin seyrini, merkezlerini,
istidat ve temayüllerini görmek mümkündür. Bunlar bir
kere mütalâa ve izah edildikten sonradır ki polis, emniyeti
umumiye, dahiliye, muaveneti içtimaiye, maarif işlerinde
intiharla mücadele iradesini kollanmak mümkün olur. Bina-
enaleyh sırf bu maksatla içtimaiyat tetkiki yapan mütehas-
sısların meşgul olmasını ve hükümetinde bunlara müzharet
etmesini temenni etmek zamanı gelmiştir.

Hayatlar ve kapları

Son Saat gazetesinin 8 Teşrinievvel 1926 tarihli nüs-
hasında " Türkiye maarifinde bina siyaseti „ serlavhasiyle
bir makale neşretmiştim. Mukaddemesi şudur:.
" Bundan on beş sene evvel bir gün Beyazıt Rüştiyesi
denilen mektebi ziyaret etmiştim. Bu mektebin başında
bu gün maalesef maarif hizmetinden ayrılmış olan kuvvetli
bir adam bulunuyor, en iyi hocaları oraya topladıktan
sonra en iyi usullerle terbiye vermiye çalışıyordu. Bu bi-
nanın maddî sefaleti ise son derecede idi; Duvarları ru-
tubetli, bir çok odaları güneş almaz, dar ve loş idi. bir
aralık müdür, beni teneffüshane hizmetini gören taşlığa
jndirdi. Burada yüzlerce çocuk oynuyordu. O zaman mek-
tepte oyun, haraket, hep mubah idi. Bir hal son derece

— 160 —

nazarı dikkatimi celbetti. Bütün çocuklar etrafa dağılıp
sağa sola haraket edecek yerde sade zıplıyorlardı!. Çünkü
çocukların mikdarı çok, halbuki mesafe son derece azdı.
Onun için çocuklar muhtaç oldukları mesafe noksanım
şakulî haraketlerle telâfiye çabalıyorlardı!.. O zaman şu sual
kafamda canlandı: " Acaba, dedim, bir mektebin hayatında
mesafe mekân, konfor, taş, ağaç, bahçe ne derece hâkimdir?.
Ve bu hâkimiyet maddî saheden haraket edip manevî sahey e
ne kadar girebiliyor? „.
Bu gün bile bu sualin tam cevabını veremiyorum. Fakat
bu gün madde ile uzananın bir çok yerlerdeki tesanüdü
gibi kaplarla içindeki haytlann tesanüdüne kuvvetle ina-
nıyorum. Bu kanaatimde yalnız değilim. Hatta onun vü-
cude gelmesinde başkalarının da hizmeti vardır: Fransız
ruhiyatçısı Ribot'nun " Dikkatin ruhiyatı „ adlı kitabı bende
bu fikri kuvvetlendiren ilk eserlerden biridir. Ribot'ya na-
zaran dikkat sırf manevî bir hâdise değildir. Onun adele
ile, vaziyetle samimî bir alâkası vardır. Her nevi dikkat
kendine mahsus bir duruş, bir bakış, bir vaziyet alış ister.
Şu halde her hava, her oda, her sandalye, her oturuş her
nevi dikkate, her nevi tefekküre müsayit değildir... Dikkat
eden zekâlar gibi dikkat ettiren, zamanlar, mekânlar
vardır... Fransız içtimaiyatçısı Durkhei'mm "Annee socio-
logitjue,,, teki bazı neşriyatı da beni bu meselede çoktenvir
etmiştir: Durkheim evvelâ içtimaiyatın içtimaî morfoloji
içinde mütalâa etmek istediği evleri bilâhara içtimaiyatın
teknoloji kısmına sokmuştur. Çünkü Durkheim'a göre
evler, içinde yaşiyan ve ayile denilen zümrevî hayatın kap-
arıdır. Evlerin cesameti, taksimatı, vaziyeti... hep bu
ayilenin içtimaî tabiyetine göre bir türlüdür. Binaenaley ne
kadar ayile enmuzeci varsa o kadar ev enmuzeci bulun-
ması tabiîdir. Niçin ? Çünkü evler hakikî hayat şartlarından
zaman ve mekân münasibetlerinden hariç mücerret bir
fikrin mahsulü değil, ayilenin hakikî hayatiyle, ihtiyaçlariyle

— 161 —

birlikte teşekkül ve tahavvül eden içtimaî aletlerdir. Ayile
ile evin bu tarihî münasibetine bakıp hükmedliebilir ki
bir ayile ancak kendisine lâyık olan kabı bulduğu zaman
tabiî hayata mazhar olabilecektir. Ev hakkındaki bu mülâ-
haza bütün mekteplere, bütün atelyelere, hatta şehir de-
nilen içtimaî vahdetlere bile teşmil edilebilir. Bu fikirler
ruhiyat ve içtimaiyat ilimlerinin nazarî sadesine münhasır
kalmamıştır. Bu ilimleri tatbike çalışan pedagoji sahe-
sinde de rasgeliyoruz: Gençliğin ancak açık havada ve kır
muhitinde terbiye edilebileceğini iddia eden "New-SchoolM-
ler, " Ecole Nouvell' „ ler mektep terbiyesiyle mektep ka-
bının tesanüdünü başka bir dille iylân eden teşebbüslerdir.
Froebel'in meşhur terbiye vasıtalarından farklı bir ter-
biye tarzı icat ettiğini anlatan italyan terbiyecisi Montes-
sori her şeyden ziyade mektep sıralarına itiraz ediyor ve
eseriyle onları yıkıyor. Nereye gidilse, hangi ilme sorulsa
hayatlar ile onların maddî zarfları arasında sıkı bir müna-
sibetin, hakikî bir tesanıdün bulunduğunu iddia edenlere
rasgeliyoruz. Esasen bu mesele hissi selimin inkâr ede-
bileceği bir müphemlik mi taşıyor?. Hayır. O halde niçin
binalara, konforlara, ve güzelliklere itiraz ediyoruz?!. Çünkü
" ruh „ hakkında müspet olmıyan, ilmî olmayan bir kıymet
hükmünü bilmiyerek taşıyoruz. Ruh hayatını anlayışımız
ne müspet bir ruhiyatçının, ne müspet bir içtimaiyatçının,
nede müspet bir terbiyecinin anlayışıdır. Bu anlayış Orta
Zaman sofusunun esrarengiz ve miskin telâkkisidir... Eğer
telâkkimiz hakikî ve canlı bir telâkki olsaydı, onun hür-
riyeti ve ouun sayrureti için hiç bir maddeyi, hiç bir vası-
tayı tahkir etmezdik ... " Biz madde istemiyoruz, mana
istiyoruz; şekil istemiyoruz cevher isteyoruz, sus iste-
miyoruz tahsil isteyoruz...„ diyenler ya ne söylediklerini
bilmiyorlar, yahut söylediklerini ispat edemiyecek kadar
fena biliyorlar... Türkiye bir inkılâp yapmış, yeni bir ruh
kazanmıştır. Mutlaka yeni bir zarf, yeni bir kalıp ister.

11

Yeni Türkiye için yeni bir mektep binası ister. Türk
ayilesi yeni kıymetler kazanmıştır- Bu yeni kazançlarını
muhafaza için yeni bir zarfa muhtaçtır. Ey mefkûreciler...
Mefkureyi istediğiniz kadar takdis ediniz, haktır ve hak-
kınızdır. Fakat maddeyi istihkar etmeyiniz. Hususiyle öyle
bir madde ki ruhun kabı ve kalıplanmışıdır. Onsuz mef-
kureler cisimlenemez...

Demir yollan

Taşa, demire ayit her teşebbüsü maddî biliyoruz. Nüfu-
sa, nüfusun çoğalmasına ayit her işi yalnız sıhhî bir alâka ile
takip ediyoruz. Konforu, medenî bir hodbinlik zannediyo-
ruz, her konforu da lüks addediyoruz, her lüksü israf ola-
rak kabul ediyoruz!.. Korkuyorum ki bu kıymet hükümleri-
mizin altında zuhdî bir hassasiyetin menfi vicdanı gizli kal-
mış olmasın... Türkiye Başvekilinin demir yolu siyasetini
herkes bilir. Bu demir yolu örgüsünü sırf iktisadî bir eser
zannedenler aldanıyorlar...
Her demir parçasını "arzu talep,, ile münasibetli bir mad-
de zannetmek için cemiyetin maneviyat hayatı, cemiyetin
maneviyat tekâmülü hakkında fikir sahibi olmamak lâzım
gelir. Içtimayatçi Durkheim'a nazaran içtimaî hâdiselerin
bir temeli, bir menşei vardır. O içtimaî morfolojidir. İçtimaî
tmorfoloji cemiyet bünyesinin teşekül tarzını gösterir. Ce-
miyeti teşkil eden fertlerin sayısı ne kadardır? Az mı, çok
mu? Çokluk müsavi şartlar içinde içtimaî tekamül için bir
hayır, müsaadedir.. Azlık mı? Yine müsavi şartlar içinde
bu müsayit bir vaziyet değildir.
Fakat aralarında kâfi, bir yapışma, kaynaşma olamıyan
çokluk neye yarar? Bir cemiyet olmak için lüzumu kadar
benzeme lâzımdir. Bu benzeyişe isterseniz hars diyebilirsi-

— 163 —

niz. Şu halde yalnız çokluk değil, çokluğu vücude getiren
cüzlerin meselâ lisan gibi maneviyat çimentolariyle yapış-
maları da lâzımdır. Şimdi bu birlik vücude geldikten sonra
cemiyet için uzviyetleşmek, mükemmelleşmek pek müm-
kündür. Böyle bir kitlenin içinde hususi istidatlar çıkar
hususî meslekler, ihtisas işleri vücut bulur. Cemiyetin
bünyesi incelir, kuvvetlenir, uyanık bir hâle gelir. Böyle
bir netice hasıl olmak için fertle fert arasında, hele züm-
re ile zümre arasındaki mesafe darahnalıdır. Fertler bir
vücudun parçaları olduklarını duyabilmelidirler. Halbuki
dağlr, kayalar, uzun mesafeler, buna hep manidir. O halde
tek çare... ferler ve meslek zümreleri arasındaki mesafeyi
azaltmak. Bunn en makul vasıtaları şüphesiz ki vapurlar,
şimendiferler, tayyarelerdir. Öyle ise şimendiferler cemi-
yetin hareketleri, cemiyetin tekamülü noktasından bakılırsa
âdeta manevî neticeler kazandıran vasıtalardır.
Bazı kimseler en hasis bir ticaret adamı gibi soruyorlar.
" Otuz bukadar senedir, oraya şimendifer işliyor, ikti-
sâdı hayattmda ne değişiklik olmuş?! Milletin parsına yazık
değiltni?!,,. Fakat haksızlık ediyorlar, çünkü bu kimseler şi-
menferlerin sırf iktisadî tesirlerini ölçüyorlar. Fakat şimen-
diferler vasıtasıyla açılan firkirleri, tazelenen emelleri, büs-
bütün yeniieşen bir milletin ruhunu, yaşamak idaresini
düşünmüyorlar. Ben şimendiferlerin türk harsinde, türk
inkılâbında, türk istiklâlinde en birinci, en büyük tekâmül
amili olduğuna kanaat ediyorum.

Evkaf meselesi

Evkaf meselesi hakkında Yunus Nadi Beyin " Cum-
huriyet „' te çıkan makalesini okudum. Bu makale vakıf
işleri hakkında millet meclisindeki ilk haleti ruhiyeyl ve
bir baş vekilin vakıf meselesini derhal halledivermek için

— 164 —

vaziyeti pek müsayit bulmasına rağmen gene ihtiyata riayetle:
meseleyi ilmî surette tetkik etmek ve kâfi derecede mücehhez,
olmak arzusunu göstermesi itibariyle son derece şayanı
dikkattir. Son günlerde Türkiye Baş Vekilinin vakıf teşki-
lâtı için İsviçre'de tetkikler yapılmasını arzu ettiğini gene
gazetede okudum. Bundan üç sene evvel " Akşam „' da
neşrettiğim bir makalede bu işin her türlü enfüsî telâkki-
lerden azade bir surette, sırf içtimaî bir nazarla tetkik
edilmesi lüzumunda İsrar etmiştim. Bizi bu hususta en çok:
tenvir edebilecek olan misaller diğer muasır memleketler-
deki vakıfların muasır teşkilâtıdır. Bu memleketlerde yapı-
lacak olan ilmî tetkikler, vakıf teşkilâtını asrîleştirmek için
kâfidir. Bu sırada bizde vakfa ayit bazı müşahede ve mülâ-
hazalarımı burada tespit etmeyi fayideli görüyorum.
Türkiye'de vakıf, millî servetin el'an mühim bir kısmım
teşkil ediyor. Yalnız stanbul'da on üç bin vakıf vardır: Camiler,,
çeşmeler, sebiller, muvakkithaneler, medreseler, kütüpha-
neler, hastahaneler, tımarhaneler, köprüler, kabristanlar,,
imaretler, hamamlar, hanlar, mektepler, yetimhaneler.. Bunlar
yalnız maddî kıymeti hayiz olan eserler değil, çok defa
mimarlık, hattatlık, tezyin sanati, işçilik itibariyle de büyük
manası olan eserlerdir. Maddeleri itibariyle değilse bile
sanatleri itibariyle muhafazalarında millî menfatlar vardır.
Bu servetin bir kısmı da vakıf teşkilâtının asrîleşmemesi:
yüzünden mahvolmuştur. Böylece kaybolan cami, türbe,,
kabristan arsaları, kitabeler, kütüphaneler, zinet eşyasının
yerleri belli değildir. Teşkilâtsızlık yüzünden bir müddet:
sonra geriye kalanlarında çoğu mahvolacaktır.
İcareyi vahideli akaretlerin vaziyetleri yeni hukuk te-
lâkkileriyle hemahenk surette ve bir defaya mahsus olmak
üzere tespit edilmelidir. Vakfa ayit olup ta bu gün için ne
maddeten ne de manen kabili istifade olmıyan bina, arsa.
gibi şeyler satılıp vâkıfın meşru maksatlarına muvafık şekilde
işletilmeli ve sarfedilmelidir. Sıhhat, ilim, alhâk, veya hayır

- 165 -

ımaksatlariyle vücude getirilen ufak vakıfların nemaları ve
varidatı cem ve teksif edilerek halk mektebleri.darülrfününlar,
iş odaları, kütüphaneler, müzeler., gibi içtimaî hayatın inki-
şafına toptan hizmet edebilecek büyük tesisler vücude getiril-
melidir. Vakfiarda her sene bir derece daha artacak olan
millî servetin bir kısmı da cami, çeşme, sebil., gibi türk sana-
tinin güzel eserlerini mütemadiyen muhafaza ve tamiri için de
sarf edilmeli, bu suretle şimdiye kadar bir türlü halli çaresi
bulunamıyan eski ve güzel eserlerin muhafazas emri devlet
bütçesine yük olmadan temin edilebilmelidir.
Fakat her şeyden evvel mühim olan şey vakıf denilen
tesisatın medenî ve asrî şekli hakkında sarih ve müspet bir
fikir elde etmemizdir. Bu fikri kazandıktan sonra vakıf teş-
kilâtına müstayit ve lâyık olduğu içtimaî mahiyeti vermeliyiz.
Ve Türkiye'de meselâ yetimlerin, Darülfünun talebesinin
tahsili için servetini, kütüphanesini, malini vakfetmek istiyen
insanların cesaretini kırmamahyız. Vakıf teşkilâtı böyle asrî
bir hüviyet kazandıktan sonra bir vâkfın hayır için ter-
kettiği servet sahipsizde olsa maksadına hizmet etmek hür-
riyetini dayima bulacak ve ona şu fert veya bu idare tara-
fından tecavüz edilmiyecektir.

Halef selefi niçin takip etmiyor?

Dün münevver bir zatle görüşüyordm. Türklerin imar
ve temdin işlerindeki bir noksanını işaret etti. Dedi ki:
Bizde bir kusur var, halef selefini beğenmez, gelen gidenin
eserini bozar. Halbuki bu hâl diğer memleketlerde yoktur.
Her iş umumî bir mahiyet ve çehre gösterir, dayima bir
program takip edilir. Prograrosızhk belediye, maarif, iktisat
işlerinde bize en çok zarar veren en büyük eksikliktir.
Arkadaşımın pek makul görünen bu sözleri üzerinde bir

lâhza duralım. Esasen bu tarzda yapılan itirazlar düşünen;
Türklerden bir çoğunun fikri değilmidir?. Hepimiz sırası
geldikçe programsızlıktan şikâyet etmiyor miyiz?- Fakat
bu programdan ne anlamak lâzımdır? Program fikri her
hangi halef tarafından gelişi güzel tespit edilmiş bir ka-
rar mı ifade ediyor?

Eğer böyle ise, böyle bir programın büyük meziyeti
daha evvel tespit edilmiş olmaktan ibaret kalacaktır! Bu,,
devlet veya şehir işlerinde dayıma muta ve makbul ol-
mak kuvvetini temin edebilir mi ?.. Benim kanaatimce ha-
lefin selefi tekzip etmemesinin en büyük sebebi halef ta-
rafından vücude getirilen projenin nefsülemre, tabiati eşvaya
mutabık ve muvaffık olmasıdır. Başka memleketlerin iş-
lerinde gördüğümüz istikrar ve tekâmül hep bu tabiîlik
hassasının neticesinden başka bir şey değildir. O halde
selefini takip etmenin ilk şartı mütekaddim teşebbüs-
lerdeki bu tabiîlik ve afakîliktir. Meselâ gelen şehiremî-
ninin giden şehiremininin işini beğenmemesinin ve izini
takip etmemesinin asıl sebebi budur. Türkiye'nin teşebbüs-
lerine bu tabiîlik ve hakikilik hassalarını vermek için hüsnü
niyetin her işte olduğu gibi bir şart olduğunu biliyorum.
Fakat teknik işlerde bu niyet hiçte kâfi değildir. Mühim
mesele " tabiîlik „ hassasını temin edecek olan ihtisastır.
Yani bir işi hususî surette bütün tafsilâtiyle bilmelidir.

Şu halde halefin selefini takip etmemesinin sebebini
işlerin bidayette ihtisas eliyle yapılmamış olmasına irca
edebiliriz. Fakat ihtisas şartı kâfimi?.. Denilecek ki: Nef-
sülemre ve tabiati eşyaya muvaffık bir projenin zamanla
tahakkuk ve tekâmül etmemesinde şahsî garezlerin, ferdî
istirkaplarm müdahalesi olamaz mı?. Olur. Fakat ilk şart
temin edildikten sonra bunun o kadar tehlikesi kalmaz.
Çünkü bir kere mütehassıs mütehassısı tekzip etmez, ha-
kikî irfanda tesanüt vardır, tenafür ve tenakür yoktur.
İlmin ve sanatin düşmanı olanlar yalnız yarı ilimlilerdir,.

Birde mütehassıs kendi kudretini göstermek için muvaffak
olmuş bir eseri yıkmiya muhtaç değildir. Şahsî kudretini
eserin tekâmülü yolunda da gösterebilir.
Binaenaleyh " Türkiye'de halef selefi takip etmiyor,
çünkü gelen gideni beğenmemek zafına müptelâdır...„ şek-
lindeki müşahede ve izah tamamiyle doğru değildir. Hakikî
dert işlerde ancak bir mütehassıs elinden çıkan işlerde
bulunan devam kabiliyetinin bulunmaması veya az olması-
dır. Binaenaleyh iymar ve temdin işlerinde hakikî bir imti--
madm, tabiî bir tekâmülün tecellisini arzu ettiğimiz dakikada
ihtisas noktasına dikkat etmek zarurîdir. Bence Türkiye'nin
bu meseleyi kalletmesi için evvel emirde şu noktaları
halletmesi lâzımdır.

1 — " İhtisas „ mefhumu ne derece geniş bir mef-
humdur? Bu mefhum yalnız erkânı harplik, şifendifercilik,
kimyakerlik gibi meşhur ihtisasları mı ihtiva ediyor? Bele-
diyecilik, müfettişlik, gibi sade hissi selim ve gayretle
olabilir zannedilen meşgaleler de ihtisas sahesi midir ?..
2 — Fransa'da, ngiltere'de,Almanya'da meselâ şehirlerin,
yahut kalem odalarının hüsnü idaresine, iktisadiyatına ayit
ne gibi düsturlar vardır ki tabiati eşyaya muvafık olmaları
sebebiyle âdeta beynelmilel bir mahiyet almıştır? Gene meselâ
insanlar stanbul gibi büyük bir şehrin imar ve tanziminde
ne gibi esaslar keşfedebilmişlerdir ?..
3 — Avrupa'yı görmek, Avrupa'da seyahat etmek, Av-
rupa'da birkaç gün veya birkaç sene kalmak Avrupa'yı an-
lamak için kâfi değildir. Gerçi bunlar tabiatiyle teşekkül,
tekemmül etmiş olan müessiselerin en ziyade hali hazırına
ve istikballerine ayit olan temayüllerini gösterebilir. Fakat
imar ve teceddüt siyasetini teşkil edecek olan mücerret fikirler»
mülâhaza ve muhakemeler bu görgülerle elde edilemez.
Onun için Avrupa Türklerin mütefekkirleri tarafından tetkik
ve tefekkür edilmedikçe Türkiye için model vazifesini göre-
ceğini zannetmemelidir.

— 168 — .

4 — Şu taktirce Avrupa'nın ihtisaslarından istifade
etmek için alelade çok adam mı göndermeli, yoksa mahdut
fakat mütefekkir zümreden ve yaratıcı bir kudreti taşıyan
mahdut insanlar mı göndermelidir ?..

Türkçenin kuvvetini bilelim

Türkçeyi düşünenler arasında türkçenin kendine kâfi
gelmediğini, türkçenin arapçaya, acemceye muhtaç oldu-
ğunu söyliyenler vardır. Fakat bu muhtaç oluş kelimeler
itibariyle midir, yoksa terkipler, itibariyle midir? Bunu pek
tasrih otmiyorlar. Her halde bu sınıfın içinde türkçenin
arapçadan, acemceden terkipler almak suretiyle zenkinleş-
mek ihtiyacında olduğunu iddia edenler vardır. Sade veya
süslü fakat dayima samimî bir türkçe istediğimiz zaman
bize türkçenin bu günkü hâlini gösteriyorla ve " Bakınız,
şu veya bu terkibi bu türkçe ile nasıl ifade edelim?!,, diyor-
lar... Ben eski edebiyat adamları arasında firenkçeden ter"
cüme ettikleri metin için: "Terkipleri türkçe kayidesi üzerine
yaptım. Gerçi bunun güzel olduğuna kanatim yoktur. Fakat
ne çare ki şimdi hu moddır!..,, diyenlere rastgeldim ve kana-
atlerine şahit oldum... Hiç hayret etmiyorum. Bu dava
kıyamete kadar sürebilir. Çünkü bir dava gibi ikame edil-
dikçe, ve iki tarafın biri birini anlamak için müşterek bir
dili olmadıktan sonra!.., Fakat mantık kavgalarını, fikir
güreşlerini beklemeksizin değişen bir hakikat vardır, o da
türkçenin kendisidir. Bu değişme bir emri vaki midir değil
midir ? Evvelâ buna cevap vermek lâzımdır. " Bir emri
vakidir!. „ diyecekler. O halde her şeyden evvel tarihî bir
müşahedeye lüzum vardır. Türkçe türk cemiyetinin hareketi
nisbetinde, türkçeyi kullanan ve yaşıyanların birleşmesi,
kaynaşması ve meslek zümrelerine ayrılması nispetinde bizim

— 169 -

arzu ettiğimiz ve " tabiati eşya „ ya uygun dediğimiz seyri
takip ediyor mu?. Ediyorsa tekâmülün yolu üzerindeyiz.
Etmiyorsa muarızlar haklıdır...
Tabiî, salim bir tekâmülün vücudunu ispat edecek
elimizde akıl tarafından verilmiş başka bir vasıta yoktur.
Binaenaleyh tabiî türkçenin aleyhtarları için hasımlariyle
mücadeleden evvel kabul edilecek olan nokta ilmin bitaraf
noktayı nazarından başka bir şey olamaz. Her şeyde olduğu
gibi türkçe bahsind de hisler karıştıkça ve noktayı nazarlar
indî kaldıkça bu meselenin fikir sahesinde halline imkân
yoktur. Fakat mademki her ne olursa olsun tekâmül eden
bir türkçe vardır. İlim adamlarının vazifesi onun seyrini
sadece tespit etmek, tekâmülün istikametini görebilir bir
hale getirmek, ve şayet mümkünse bu tekâmülün tabiatin-
den doğan muayyen kayideleri de tespit etmek, bu suretle
tekâmülü kolaylaştırmak için o kaiydelerden istifade etmektir.
İşte merhum Ziya Gök Alp'in türkçülük esaslarında mevzu-
ubahs ettiği lisanların tekâmülüne ayit umumî zaruret kanun-
ları bu nevidendir. Gök Alp'tan evvel ve sonra bizim fikir
âlemimizde ilim namına bu neviden müspet ve kat'i iddialar
-dermiyan eden zatlere rasgelinmedi. Ancak davanın mevzuu
bu günkü türkçe olduğundan tetkikatı müşahhas olarak
onun üzerinde yapmak lâzım gelecektir. Türkçeyi ilim
gözüyle kovalıyarak yalnız lisanın sadelik hamlelerini değil,
türkçenin en tabiî mantığını keşfedebiliriz. Arkadaşım,
Darülfünun müderrislerinden Halil Nimetullah Beyin "Müşa-
hedeye doğru» serlevhasiyle " Millî Mecmua „ nüshalarında
neşrettiği makaleler bu arzuyu tahakkuk ettirebilecek
tabiatte yazılardır. Gene tabiî türkçenin muarızları haksız
olarak diyorlar ki " Bu iddialarnizın meydana getirdiği güzel
türkçe nerededir? !„ Fakat iki şeyi biri birine karıştırma-
mak lâzımdır. Fikir adamının davası hiç bir zaman duygu
adamının ilhamı yerine geçemez. Alim, bir sanatkâr değildir.
O halde alime ve ilme ne lüzum var, güzelliğin icadı ve

— 170 —

tasarrufu sanatkâra ayit olduktan sonra?!.. „ îtim adamına:
şu itibarla lüzum var ki her yeni zevkin ve yeni güzelliğin,
telâkkisine tekaddüm eden maddî ve mantıkî neviden ibaret
kalan ihtilâlci hareketler vardır. Bu günkü türkçe güzel
türkçe inkılâbından evvel doğru, salim, tabiî türkçe inkı-
lâbına muhtaçtır. Her şeyden evvel türkçenini harimine giren:
ecnebi elleri, ecnebi zekleri kovmak, Montaigne, Rabelais,
Descartes ve Jean-Jactlues Rousseau'nun yaptığı gibi, evvelâ
tarlayı temizlemek lâzımdır. Ondan sonra hür sanatkârların,
yaratıcı muhayyilesiyle istenmelidir. İlim sanat yerine geç-
meyi iddia ettiği zaman dalâlettedir. Fakat sanatte ilmin,,
mantığın, geçi maddî ve haricî, fakat her halde hazırlayıcı
rolünü yapabilir deyince inanmamahdır. Bu münasibetle
" Halka doğru gitmek „ düsturunu hatırlatmak isterim.
Bunu sanatkârın ilhamı şeklinde telâkki etmek ilhamı verenle
alan hakkında gayet kaba bir hayal sahibi olmaktır. Bu
düsturlakast edilen fikir, sanatkârın cismanî hareketi değildir.
Burada kastedilen mana, sanatkârın derunî enesine, samimî
ruhuna kavuşmasıdır.

Mefkure ile mevhume

Bir arkadaşım ideal yahut mefkure, vuslatı mümkün
olmıyan bir fikirdir, diyor. Ben de soruyorum ki o halde
nasıl oluyorda akıllı bir adam mefkûreci oluyor?!. Eğer
mefkure yanına yaklaşılması mümkün olmıyan bir fikir ise
bu imkânsızlık nispetinde o bir mevhume olacak değil
midir?. Hayır, mefkureler, mevhumeler değildir. Mefkureler
tahakkuk edebilecek, olan şeylerdir. Mefkureler vehimden,
hayalden kopup uçuşan renkler, şekiller değildir. Zaten mev-
cut ve hakikî olan bir hayatın istikbale uzamış kısımlarıdır?
Binaenaleyh tahakkuk edebilirler. Müsyait şartlarla tahak-
kuk edeceklerdir.

— 171 -

Mefkurenin koku hakikatte, çiçekleri ve meyvalam
istikbaldedir. Mefkure ne bu gün için ne yarın için bir
yalan değildir. Şu halde mefkure ile mevhumeyi ayırmak
lâzım geliyor. İlim adamının vazifesi bu iki şeyi ayırmak
olduğu gibi, devlet ve siyaset adamının vazifesi de bu iki
şeyi karıştırmamaktır. Hatırımda kalan doğru ise Durk-
heim içtimaiyat usullerine dayjr yazdığı kitabın bir tara-
fında şöyle diyordu: Devlet adamının vazifesi cemiyeti bir
mevhumeye doğru koşturmak değildir, cemiyetin mefkure-
sine yaklaştırmaktır.. Onun için nüfusumuzun, servetimizin
artması hakkındaki gelişi güzel, hesapsız, muhakemesiz
surette atıp tutan, vadeden insanlara hayretle bakıyorum.
Bu adamlar hakikaten sözlerinde ve fikirlerinde samimî
insanlar mıdır, diyorum. Eğer ilmî tetkikler yalan söyle-
miyorsa bir memleketin nüfusu ve serveti ile coğrafî va-
ziyeti, beynelmilel münasibetleri, muharebeleri, mücadeleleri,
fikrî seviyesi arasında uzvî münasibetler vardır. Bunlar
arzunun ve iradenin birden bire halledebileceği şeyler de-
ğildir. Bunlar ancak eşyanın tabiatine ve müsaadesine
göre hüküm ve muhakeme edilebilecek şeylerdir. Onun
için "Biz on seneye kadar Amerika'yı bile geçeceğiz!,, diyen
bir adamın iddiasına şaşmamak kabil değildir. Bizzat
Amerika'nın kendi kendini geçmek için sarfettiği kudretin
zaman ve mekânla mukayyet fizikî ve içtimaî kudretlerden
ibaret olduğunu unutmamalıdır. Fakat bu mevhumecilerin
iddiası ne olursa olsun her cemiyet, her millet için vasıl
olunması mümkün ve ihtiyarî olan mefkûrevî gayeler
vardır. Bunları iyice görüp te bunlara doğru ilerlemek ka-
dar bir cemiyet hesabına afif ve meşru bir haraket ne
olabilir?.. Ancak bu gayeleri bize gösterecek olan bitaraf
el, ilmin elidir.

İçtimaî ve iktisadî cografiyası tetkik edilmeden, bir sene
zarfında çocuklarına kazandıracağı irfan hamulesi hesap
edilmeden, nüfusunun tezayüt veya tenakusu sebebleri ya-

kalanmadan cemiyet için bu hedefleri müspete yakın bir
surette işaret etmek mümkün değildir. Hülâsa türk cemiyeti
her şeyden evvel müspet çalışmak mecburiyetinde olan bir
millettir. Her millet gibi türk cemiyeti de mevhumecilerin
iddialarına değil, samim îmefkûrecilerinin itikadıne kendisini
bağlamahdır. Her şeyde olduğu gibi terakki mezhebinde de
samimiyet esas şarttır.

içtihat hakkı

Soruyorum:
— Niçin garp medeniyeti haricinde bir medeniyetin
hakikî bir medeniyet olduğuna kanisiniz?...
Cavap veriyor:
— Bu benim içtihadımdır.
Gene soruyorum:
— Niçin eski ev kadınının hayatı daha ahlâkî ve daha
mesut olduğuna kanisiniz?..
— Çünkü bu benim içtihadımdır.
Şimdi düşünüyorum: İçtihad bir hak mıdır?.. Her vatan-
daş içtihat hakkını taşır mı?.. Şüphesiz. Fakat maziperestlik,
irtica, iğtişaş lehinde bile, böyle başı boş bir zekâ ile içti-
hat edilemez mi?! Şu halde içtihat fikrine bir gem vurmak,
içtihat fiilini bir dayire içine almak lâzım geliyor. Bir kere
içtihat mevzuu olmiyan hakikatleri düşünelin. Bunlar riyazi
ve maddî ilimlerin mevzuudur. Hiç kimse "iki kere iki beş
eder, çünkü bu benin içtihadımdır!,, diyemez. Ve hiç kimse
" Sukut kanununu bu kanununu benim içtihadıma zit,
diye tekzip edemez. Gene hiç kimse arazı müspet, tedavi
usulü müspet bir hastalığın tebabetine itiraz edemez. Çünkü
burada içtihada mevzu olacak bir keyfiyet yoktur. Bunlar
maddî, müspet, afakî tecrübelerimizin mahsulü olan hakikat

- 173 -

fikirleridir. Fakat iş ruh ve maneviyat sahesine, cemiyete,,
dine, ahlâka, sanata, lisana karışınca herkes müçtehit kesili-
yor. Burada doğru eğri, eyi kötü, güzel çirkin fikirleri şahsî
fikirler, içtihat mevzuları gibi tecelli ediyor. Neden?.. Çünkü
herkes bu bahislerin keyfî ve şahsî bahisler olduğuna kani
gibidir... Fakat dikkatimizi teksif edelim. Bu dikkati içti-
maiyat tetkiklerinin vasıl olduğu mahdut, mütevazı fakat
kuvvetli kanaatlere tevcih edelim. Ne göreceğiz? Hürriyet*
müsavat, demokrasi, iş bölümü, ihtisas, kadının bir meslek
sahibi olması fikirleri içtihat fikirleri, mezhep fikirleri, şahsf
telâkkiler değil, tegaddi, teneffüs, hayat, ölüm, tekâmül
gibi doğrudan doğruya tabiî ve afakî fikirlerdir. Bu gün
ilmî bir tahsil görmüş olan cemiyet adamı içtimaî tekâmülün
eseri olan bu tecellileri garipsemez, onların doğru, yanlış,
eyi kötü, yahut güzel çirkin olduğunu münakaşa etmez.
Tekâmülü tekâmül olduğu için kabul eder. Tabiat ilimlerinin
telâkkisi, müspet hâdiseler sahesinde itikat unsurunu kal-
dırdığı gibi içtimaî ilimlerin tarakisi de içtimaî hayat mes-
elelerinde içtihadın müdahalesini kaldırmaktadır. İçtihat
melekesi müspet muhakemenin halledeceği işlere karışamaz.
İçtihat, o da müspet hakikatlere dayanmak şartiyle, ancak
akim müspet bir surette karar vermediği vakitlerde çalışır.
Netice şudur ki garp medeniyeti hiçbir ilmin ve hiçbir alimin
tenkit veya muaheze edemiyeceği bir hakikat olduğundan
onun naklinde şahsî fikirler müdahele edemez.

Türkçenin zenginliği

Geçenlerde Maarif Vekâleti Vekili bulunan İsmet Paşa
Hazretlerinin kendi riyasetlerinde toplanan İlmî İstılahlar
Komisyonunun ilk celsesinde söyledikleri nutkun suretini
gazetelerde okuduğum zaman bir sürpriz karşısında bulu-

_ 174 -

nan insan gibi şaşalamıştım Fakat benim bu şaşalamam
bazı kimselerde olduğu gibi kullanılmamış ve hiç bir yeni
yazıda yer tutmamış olan türkçe kelimelerin verdiği sade bir
hayretten ibaret değildi. Ben de ismet Paşa Hazretlerinin
bir lisancı, yahut bir lisan inkılâpçısı olmadıklarını biliyor-
dum. Ve kendi kanaatimce tarihî bir kıymeti olan nutuk-
larının bir örnek olarak söylenilmediğini tahmin ediyordum •
Onun için bir müddet düşündüm: Beni şaşırtan, daha
doğrusu sevindiren bu tesirin mahiyeti ne olabilir?.. Yavaş
yavaş anlıyordum, sebep şu idi: Bu nutuk alelade bir üto-
pist, bir mevhumeci tarafından ortıya atılmıyor, büyük ve
temiz inkılâbımıza o kadar çok inanmış ve bu inkılâbın
manzaralarını ve renklerini o kadar eyi işlemiş kudretli bir
fen ve hayat kahramanı tarafından söyleniyordu.. Kelime-
leri, menuslukları her ne olursa olsun, nutkun, gayet şid-
detli, gayet feyizli bir aksisedasi olacaktı: Türkçe zengin
bir lisandır. O bir hazînedir. Onu arayıp meydana çıkar-
mak lâzımdır. Siyasî bir velayetin türk lisan ve san'at
adamları için açtığı yenilik hayatının kıymetini ancak ev-
velden beri çalışanlar bilebilir. Bundan yirmi sene evvel
bütün yazılarımdan arap ve acem kayidelerine göre yapılan
terkipleri atmıştım. O zaman arap harfleriyle yazılan türk-
çenin imlâsını da elimizden geldiği kadar sadeleştiriyorduk.
Fakat bunları yalnız şahsî kanaatimizin dayiresine hapset-
miyorduk, Darülmuallimin talebesine de telkin etmiye ça-
lışıyorduk. Bir gün bir makalemde "kadar,, kelimesini
okunduğu gibi yazdığım ve "kaderw şeklinde yazmadığım
için şiddetli bir hücuma uğramıştım. Bu gün o telâkki
devrinden çok uzaktayız. Türkçenin hür ve medenî bir
milletin meramını ifade etmek kudretine kani olduğumuz
içindir ki Darülfünun arkadaşlarımızdan üç zat ile birlikte
türkçe bir felsefe kamusu vücude getirmeğe altı aydan
beri çalışmaktayız. Türkçenin bir şiir lisanı olarak ne
kabiliyette olduğunu selâhiyet sahibi olan san'atkârlara
bırakıyorum.

- 175 -

Tecrübelerimize göre türk lisanı en felsefî düşünceleri
bir avrupa lisanı gibi vuzuh ve kuvvetle ifade edebilir.
Şimdiye kadar bu asaletli lisan felsefeleşmemişse kabahat
•onun değil, koullananlarındır.

Zavallı dilsizler

336 senesi Londra'da aptal, kör çocuklara mahsus
•olan iptidaî mekteplerini ziyaret ediyorum. Elimde Maarif
İdaresi tarafından verilmiş bir cetvel var, mekteplerin
isimleri ve adresleri yazılı. Bu cetvelde ziyaret etmek üzere
olduğum mektebin ismi hizasında " Deaf Sehool „ diye bir
işaret gördüm, o zaman ingilizce pek az bildiğim için manasını
anlayamadım. Kör, sağır, dilsiz., diye kelimeyi hayalimde
tefsir edip duruyordum. Mektebin bulunduğu mahalle merkezi
Londura'nımn kara, sisli manzarasına zıt, açık, yeşil, parlak
ve neşeli idi. İki keçeli ufak, şık, boyalı, köşk tarzında
evler.. Hemen hepsinin önünde ufak, vahşî bir bahçe var,
hemen hepsinin kapıları, pancurlu nefti boyalı!.. Sokaklar
inadına zikzak! Yanıltıcı ve gözleri eğlendirici bir perişan-
lıkla sağa sola dönüyor, daralıyor, genişliyordu...
Nihayet mektebe vardım. Ağaçlar, çalılıklar ve çiçek-
ler içinde nefti yeşil boyalı, ingilizkâri bir köşktü.. Burada
bize göre mektebi, kışlayı hatırlatan bir şey yok! Çocuklar
bahçede imiş. Baş muallim yanlarına götürdü. Bahçe dedik-
leri yer, şirin bir park. Çiçekler, ağaçlar, kuşlar, böcekler,
çocuklar her şey, her şey, bütün canlı mahlûklar... Ta
uzaklarda bir çocuk kümesi taplanmış, besbelli ders ya-
pıyorlar .. Yaklaştık, hocaları aynı biçimde bir adam..
Zayıf, uzun boylu, matruş bir ngiliz.. Çocuklar yazdılar yaz-
dılar, hesap yaptılar, raksettiler, biri de tarihî bir manzume
okudu. Nihayet en sevimlilerinden bir kaç kız hocanın
teşvikiyle yanıma yaklaşdı. Gayet açık bir telâffuzla ve

— 176 —

benim anhyabileceğim derecede sade bir ifade ile nereden»
geldiğimi, nereye gideceğimi, İstanbul'u Türkleri sordular...
Pek az bildiğim ingilizce ile yalan yanlış bunlara cevap
vermeğe çabaladım.

Bu açık hava mektebini terk ettikten sonra yolda baş;
muallimin bir nokta hakkında nazarı dikkatini celbetmek
istedim:

— Affedersiniz efendim, dikkat ettim, çocukların ekserisi
ingilizceyi pek güzel telâffuz ediyorlar! Fakat boğuk bir
sesle!.. Bu neden ?!.
— AEfendi, bilmiyor musunuz?! Burası bir "deaf schoolw
dur! Burada gördüğünüz bütün çocuklar anadan doğma sa-
ğırdırlar. Hatta hocaları bile lakırdı işitmez!.. Dilsizler ko-
nuşmayı öğrendikten sonra böyle kısık sesli adamlar gibi
konuşurlar! Dilsizlerin dillilerden farkı budur...
Bu derecesi inanılır şey değildi!.. Beni büsbütün bir
merak aldı. Londra'da nekadar "deaf school,, varsa hepsini
ziyaret ettim. Usulü tedrislerini tetkik ettim. Hakikat, eksik
olan biçare dilsizlerin dili değil, dillilerin "dilsizlik hakkın-
daki fikri, malumatı„ idi!.. Dilsiz dediğimiz "sağır dilliler»
" işiten dilliler „ gibi konuşmıya, lakırdı işitmiye değilse
bile, "lakırdı görmiye,, ve lakırdı anlamiya mukatedrir olu-
yorlardı. Hem de en basit pedagoji kayidiyle: Ağız hareket-
lerine, seda mahreçlerine dikkat ettirerek... Bu basit görgü-
ler hem hoşuma gidiyor hem de şarkta dili yoktur, diye
konuşturulmıyan dilsizleri düşündürerek beni mahzun edi-
yordu. Nihayet stanbul'a geldim. Bir gün Aksaray'dan aşağı
doğru iniyordum. Ragip Paşa Kütüphanesinin önünden ge-
çerken gözüme ilişti: Dilsiz Mektebi. Çok şey, dedim. Demek
bir dilsiz mektebi varmış!.. Evet vardı. Hatta çocukken
resimli gazetelerde resimlerini bile görürdük. Daiyma "Pa-
dişahım çok yaşa,, işaret eden vaziyette çıkarırlardı!!.. Ben
de tabiatiyle bir kere bu mektebi ziyaret etmek merakı
uyandı. Gittim. Burası eski hatıraları uyandıran ağır başlı

- 177 -

tarihî bir yerdir. Havlıya girer girmez sağa dönülüyor. Mer-
mer bir merdivenden yukarı çıkılıyor. Büyük ve loşca bir
odaya giriliyor... Bu odada üç beş çocukla köşede ufak
ve eski bir yazıhanenin başında oturmuş, orta yaşlı, kır sakallı
bir zat vardı. Selâm vererek yanına yaklaştım. Adamcağız
selâma mukabele etmediği gibi yerinden de kımıldamadı!
Onda vakitsiz bir misafiri istiskalden ziyade, ziyarete hayret
eden adam hali vardı!. Yanındaki sandalyeye oturdum ve
dedim ki:

— Dilsiz Mektebini ziyaret için geliyorum, müsaade
ederseniz bir fikir alacağım?.
Yerinden kımıldamıyan adam gene mukabele etmedi.
Bir kaç saniye geçtikten sonra başını pencereden tarafa
çevirerek.

— Of!..
diye haykırdı ve titriyen sesiyle şu sözleride ilâve etti:
— Yarabbi! bu ne hikmet ?! Otuz senedir burasını
bekliyorum... Meğer bu memlekette dilsiz mektebini görmek
istiyen insanlar da varmış!. Hamdolsun, çok şükür yarabbi!.
Derdii adamın hali bana çok dokundu. Artık mektebi
tedrisatı, her şeyi bıraktım. Bu otuz senelik dilsizler
babasını dinlemiye koyuldum. Dinledikçe ezildim, gençlik
ve insanlık namına ezildim. Hele bir muallim olduğuma
sıkıldım. Burası ihmal ve teseyyübün, cehlin, vukufsuz-
luğun dilsiz çocukları gömdüğü bir mezardı!.. Yarabbi!
Otuz senedenberi belki hiç değişmemişti. Mektebin yegâne
sekenesi olan bu beş çocuk halâ ellerini, gözlerini ve
kaşlarını kımıldatıp duruyorlar!. Fakat bunu kim ayıp-
hyabilirdi?! Bakınız müdürün anlattığı vak'alar ne kadar
canlı, ne kadar acıklı şeylerdi:
— Ah Efendi oğlum! Soruyorsunuz ki dilsizler de tah-
sile heves var mıdır? Neden olmasın?! Ba*k şu çocuğa! İşte
o, her gün buraya Eyip Sultan'dan gelir! Fakir, zavallı bir
yetim! Bir ablası var. O da onun gibi fakir ! Her gün elin-

12

- 178 -

den tutar, ta evinden buraya kadar getirir, sonra gider,
şu karşıki viranenin otları üzerinde oturur. Akşamlara ka-
dar... Bak şimdi oradadır!..
Kederli adam başını pencereden tarafa çevirdi. Teessr-
den yaşarmış gözleriyle dilsizin ablasını aramağa başladı.
Artık dayanamadım, kalktım. Sersem ve perişan bir halde
kütüphaneden çıktım, uzaklaştım.. O tarihten beri dilsizlere
çok tesadüf etmedim. Ettimse de görmemezliğe geldim.
Sanki bunlar benim cinayetimin kurbanı olmuş biçarelerdi!..
O teessürü veriyorlardı. Şu dakikada ben dilsizleri yazar-
ken elim titriyor! Bir gün dilsizlerden biri çıkıp ta bizi sürün-
düren dillilerden bir intikam alalım, diye rasgele yakama
sarılırlar diye korkuyorum!
İşte Şehremini'nin "var mı?M dediği dilsiz mektebi var-
dır. O işte budur. Yine Şehremini'nin "dilsizleri mi?! Elim-
den gelse dillileri okuturum!,, derken düşündüğü "dilsizler»
de onlardır! Şehremini'nin insanlık kafilesine seçtiği dilliler
hep birden işte bizleriz!..
Hiç kimseye düşmanlığım yoktur; ne Şehremini'ne,
ne de Şehremanetine!. Ben "Dilsizler! Dilsizler!,, diye dil-
sizleri insanlık haricine çıkarken tasnifle yine dilsizleri
tahsilden mahrum bırakan kalp mantığın düşmanıyım. İşte
dillilerde bu kafa varken buna dilsiz ne yapsın?

Çocuk

— 181 -

Çocukları yaşatalım...

"Akşamnt' nevvelki günkü nüshasında " üç sende yedi
çocuk validesi „ diye bir fikra vardı: Bu fıkra bu gün ber
hayat kalan evlât anası bir valideden bahsediyor; bu çocuk-
ların babası fakır bir muhacirdir, muhtacı muavenettir,
hükümet ve memleket bunlara şefkatini göstermek mecburi-
yetindedir „ diyor. stanbul'da bir ayile tanırım ki sekiz çocuk
sahibidir. Cenabı Hak bu ayilenin çucuk nüfusunu yakında
dokuza da baliğ edecektir diyorlar... Baba beş yüz kuruştan
fazla maaşı olmıyan fakır bir müezzindir. Valide gene hiç
varidatsız ve servetsiz zavallı bir kadındır. Baba her akşam
için beş okka ekmek parası olan seksen üç kuruş otuz parayı
kazanmak için ayrıca rençperlik ediyor. Bu ayileye ayit
gayet hazin bir vakayı burada hikâye edebilir miyim?
Senelerce evvel, Milli Harekâtın henüz başlangıcında bulu
nuyoruz. Bir gün bu valideye yanında dört beş çocuğu
okluğu halde rasgeldim. Manzara çok samimî ve çok acıklı
idi. Gayrı ihtiyari:

— Hanım? İnşallah Mustafa Kemal Paşa İstanbul'a
gelir de senin çocuklarına nafaka bağlar, dedim. Kadın
bu sözlerimi çok hissetti. Ve onlara benim zihnimdekinden
fazla ehemmiyet verdi:
— Ah, Byeim, Allah onun düşmanlarını kahretsin; ahllah
Mustafa Kemalin ordularını muvaffak etsin; bütün bu
yavrular onun emeline feda olsun... dedi. Hayat, mukad-
derat, büyük adamın iradesi... ne derseniz diyiniz; bu
sekiz çocuk annesinin arzusunu yerine getirdi. Bundan
üç ay evvel gene bu kadına rasgeldim. Gözleri gözlerimin
içinde, çocuklarının nafakasını soruyordu... Hemen kendi
ağzından bir istida yazdım. Bu istidayı Heyeti İlmiye içti-
maına giderken Ankara'ya götürdüm. Aynı istidayı Darül-
fünun müderrislerinden maruf bir zat Muaveneti İçtimaiye

- 182 -

Vekâletinde bulunan doktor Tevfik Rüştü Beye verdi ve
tavsiyede bulundu Bu istidanın neticesi ne olduğunu henüz
öğrenmedim.

Daha bir vaka ki hatırası hayatımın en müellim daki-
kalariyie karışmıştır: Bundan dört sene evvelgünün birin de
Çamlica'da bir kadın üç çocuk birden doğurdu. Valide için
çocuklar için yer, yurt yoktu. Harap bir evin çerçevesi» ve
camsız odasına sığınmışlardı. Tahta parçaları yakarak çocukları
isıtmıya çalışıyorlardı. Biz bunu haber alıp imdada gidin-
ciye kadar çocukların üçü de ölmüştü !..
Bütün bunları sayıp döküp ferden ferda merhametsiz-
liğimizi iddia edecek diğilim. Milletteki sefalet fertlerdeki
hissizliğin bir neticesi olduğunu söylemek istemiyorum. "Bir
batında üç çocuk!,, fıkrasını Akşam'a yazdığımve Allah'tan
bu çocukları ısıtmak için kömür ve çıplak vücutelrini sar-
mak için kundak istediğim zaman zegnin, fakir, kadın, erkek
bir çok Akşam karileri matbaaya hücum etmişler, üçüzlere
hediye göndermişlerdi...
Bu seri hassasiyet çocukların müdafaası, çocukların
himayesi için milletimizin ruhunda ne sağlam bir merha-
met kumaşı olduğunu ispat eder. Binaealeyh fakir çocuklar
hakkında türk milletinin hissini, merhametini celbetmek
için teşvike, tehyice de hacet yoktur. Bu şevk zaten mev-
cut ve bu heyecan kâfidir bile.. Çocuk müdafaası ve ço-
cuk himayesinin nüfus ve iktisat noktasından kayidelerini,
neticelerini ilâna ve ispata da muhtaç değiliz. Bu gün te-
nakusu nüfus ve tezyidi nüfus bahsinde ortiya konulan en
basit hakikat şudur: Bir memleketin nüfusu doğurmıyan,
ve doğurmak istemiyen kadınlarını zorlamakla değil, fakat
tabiyetiyle doğan çocukları yaşatmakla artabilir.. Yine bu
bahsin şayanı dikkat keşiflerinden biri de şudur: Nüfusun
eksilmesi aleltlâk tevellüdatın azalmasından değil, çouk
vefeyatimn artmasından ileri geliyor.. O halde bütün çocuk
siyaseti yeni doğanları ve doğmuşları öldürmemek esbabını

- 183 —

aramaktadır. Buna muktedir misiniz? Değilseniz doğur-
mıyan, doğurmakta manevî bir zevk bulmıyan, çocuktan
hoşlanmıyan anaları akılla, fikirle mantıkla, istatistikle zor-
lamakta bir fayide yoktur..
Acaba çocukları ölümden, ölmekten ve öldürülmekten
niçin kurtaramıyoruz?! Bence bunun sebebi gayet basittir:
Ferden ferda merhametli, hamiyetli, çocuk muhabbetlisi olma-
mıza rağmen biz Türkler, çccukları yaşatacak, fakir çocuk
analarını doyuracak, tabiî bereketi tenasülleri teşvik edecek
içtimaî bir teşkilâta henüz malik değiliz! Bu teşilatsızhğın,
eğer farziyemde yamlmayorsam, en büyük zararını gören
ve çeken şehirlerdir. Çünkü çocukları temiz havadan, eyi
sudan, mikropsuz sütten ve fakir olan anaları babaları ma-
halle ve köy tsanüdünden en çok mahrum olanlar onlar, o bi-
çarelerdir. Halbuki köyde?.. İş daha başka türlüdür. Ben
bir şehirliyim; farzediyorum ki İstanbul'un en güzel bir mev-
kiinde oturuyorum; fakat buraya gitmek için ne araba yolu
ne de piyade yolu yoktur. Bu insan geçmiyen kaldırımları
benim ve birkaç mahlelinin eline kürek alarak yapması
mümkün müdür ? Bu koca yolu belediye yapmazsa ben nasıl
yapabilirim?! Hatta vergimi muntazaman vermem, vatanî
vazifelerimi günü gününe yapmam bu işde neye yarar?! Va-
ridatın, servetinin menbaı olan arabaların tekerleklerini kır-
dıran, ve insanların ayaklarını inciten bir belediyeniz faaliyette
oldukça!..

Demek ki bu çocuk asrında bu çocuk mezhebini güt-
mek, bu çocuk muhabbetini yapmak, ve bu çocuk nüfu-<
sunu himaye etmek için ihtiyaç "içtimaî bir teşkilât,,a' dır.
Bu teşkilât ister Hilâliahmerin bir şubesi gibi vücude ge-
tirilsin, ister Himayeyi Etfalin tevessuu şeklinde olsun, dayima
"içtimaî bir teşkilât,, mahiyetinde, millî bir tesanüt halinde
tecelli etmelidir. Büyük bir kumandan yaratıcı dehasiyle
milletin iradesini gene milletin halâsı için istimal ettiği
gibi, aynı milletin iradesini müstakbel vatandaşları olan

- 184 —

mini minilerin canım kurtarmak için de işletmek müm-
kündür ve lâzımdır. Bir zatin dediği gibi: Türkiye'de darül-
eytamlar tesisi tnevzuubahs değildir; Çünkü bu gün yetimleri
ve muhtaç çocukları ile Türkiye baştan başa bir darüleytam-
dtr... Bu mübalağada çocuk vaziyetinin vehametini gösteren
bir kasıt vardır.

Yetimde bir insandır L

Darüleytamların mukadderatını düşünen insanların bir
kısmı şöyle diyor: " Bu çocuklar mademki yetimdir, fazla
okuyacaklarına iş öğretsinler, konforu bilmesinler, meşakkate
katlansınlar.. Mademki yetimdirler, anaları babaları yoktur,
hayatın bütün mahrumiyetlerine alışsınlar ve illâ bu kadar
temizliğe ve güzelliğe alıştıktan sonra betbaht olurlar!...,, yn*
fikirlerle darül ey tamları tenkit ederek diyorlar ki: "Çocuklar
bu tedrisatınızla fikir mesleklerine sevkediyorsunuz, halbuki
bunlar esasen yüksek tahsil görecek derecede zengin
değildirler: Konfora alıştırıyorsunuz, halbuki bu zavallıların
ayilelerinde yatacak yer yoktur! Paranın, servetin imkânla-
rından istifade ettiriyorsunuz. Halbuki esasen fıkara çocuk-
larıdırlar! Hülâsa siz darüleytam mürebbileri, çocukları
müstakbel hayatlarının sefalet ve zaruretiyle mütenasip bir
surette yetiştirmiyorsunuz! Onların ayilesini, mazisini, içtimaî
sınıfını nazarı itibare almıyorsunuz! Çocukları bozuyorsunuz!,,.
On seneden beri memleketimizde darüleytam teşkilâtı
etrafında yapılan bütün itirazların ve yapılan bütün hücum-
ların belli başlı fikri ve felsefesi işte bu garip mülâhaza-
dır. Bu tarzı telâkkiyi kısa bir sözle ifade edebiliriz:
" Yetimi yetim bırakınız!. „ Darüleytamlara yetim olarak
gelenleri gene yetim olarak çıkarmak, işte darüleytamlar
için gayet kuvvetli, ve gayet müessir olan telâkki. O de-

— 185 —

recede ki günün birinde İstanbul şehri düşman kuvvetleri
tarafından işgal edildiği ve yetim yuvalan basılarak üç
bin yetim sokağa döküldüğü gün hepsini saraylara yer-
leştirmek suretiyle hayatlarını kurtaran adamı düşürmek
için de aynı mantğı, aynı silâhı kullandılar, dediler ki:
— Bu adam çok çalışkan, çok iyi bir müdiri umumî,
fakat fena roürebbi.. Çünkü yetimlerin erkeklerini " Bey „
kızlarını " Hanım „ yapıyor; her yetimin kat kat çamaşırı,
tertemiz karyolası var! Yetimlere bulgur çorbası yerine
et ve tatlı yediriyor. İşe5

, rençber yapacak yerde muallim
ve lise talebesi yapıyor? Bu sefahat, ve bu israf yetim
lerin atisi için büyük bir tehlikedir...
Bu satırları yazmadan üç saat evvel görüştüğüm kıy-
metli bir maarif adamımız ise Balıkesir'deki darüleytamin mü-
dürü bulunduğu zamana ayit hatıralarından bahsederken
diyordıki:

— Bana en çok yetimlere et ve tatlı yedirdiğim için
hücum ettiler! Hücum edenler arasında maatteessüf münev-
verler de vardı. "Niçin bulgur çorbasiyle beslemiyorsun?!.»
diyorlardı!. Yetimlerin iyaşe ve ibatesine aiyt her ne teced-
düt yaptımsa kabul etmediler. Ve evlerinde görmedikleri
şeylere alıştırmak muzurdur dediler!..
Hülâsa yetimler bahsindeki bu zihniyet umumî ve saridir.
Bu yalnız cahillerde değil, bir dereceye kadar münevver-
lerde de vardır. Ben darüleytamların teşkilştını bu tarzda ten-
kit ve tezyif edenlere çok rasgeldim. Teessüf ederim ki
bu haleti zihniyenin menşei ne içtimaî bir endişe, ne de ilmî
bir mülâhazadır, bu sırf inhisarcı bir kafanın mahsulüdür.
"Yetimleri yetim bırakmak!,, düsturu bir terbiye düsturu
değil, artık yıkılması lâzım gelen bir hurafedir. Çünkü bu
düsturun menşei ahlâkî bir mülâhaza değil, tarihî bir hura-
fedir.. Düşünelim ki, "yetim de bir insandır ve her insan
gibi cemiyetin bütün nimetlerinden hissedar olmak hakkini
taşır„. İnsanları zengin ve fakir, kibar ve avam, şehirli ve

- 186 -

köylü, beyaz ve siyah... gibi farklarla ayırmak musavatçı
bir millette nasıl mevzuubahs olabilir?. Müsavatçılık de-
mokrasinin temelidir. Eğer bu müsavatçılık bilfiil tahak-
kuk etmezse demokrasi yalan olur!. Sonra mademki Türk-
ler hukukan müsavidirler, o halde anası babası olan türk
ile olmıyan türk arasında hiç bir imtiyaz farkı olmamak
lâzım gelir.

Her Türk müstayit olduğu ve arzu ettiği mesleği inti-
hapta serbes olmalıdır. Herkese her çocuk veya gence
mesleğini kabul ettirecek olan kuvvet, ne ebeveyni ne de
hükümet olmalıdır; Fert bu mesleği kendi kendine, kendi
kuvvet ve kabiliyetlerinin tabiyetine ve istikametine göre
serbesce intihap edebilmelidir. Bunun için ferdin kuvvet
ve kabiliyetlerini inkişaf ettirecek müessiseleri bir hükü-
met adamı sıfatiyle hazırlamak mecouriyetindesiniz. Bu ka-
dar da değil; fertlerin o müessiselerden istifadesi imkânı-
nı da temin edeceksiniz. Mademki bir demokraside insanla
insanın kıymet ve şeref itibariyle hiç bir farkı yoktur, ve madem
ki her fert kendi kuvvet ve kabiliyetini inkişaf ettirmek husu-
sunda serbestir; o halde yemek, içmek, giyinmek, okumak,
yazmak, fikir ve iş mesleklerinden birini intihap etmek husu-
sunda yetimde niçin hürriyet ve hak tasavvur etmiyorsununz?!
için bir yetimden bir çiftçi, bir demirci olacağını tasavvur
ediyorsunuz da bir kumandan, bir avukat ve bir kimyaker
olabileceğini kabul etmiyorsunuz? Yoksa yetimlerde yetimlikle
beraber uzvî bir noksan olduğunu mu tasavvur ediyorsunuz?!.
Her halde yetimi bütün diğer insanlardan ayırmak
yanlıştır. Yetim de bir insandır ve bütün insanlar gibi,
kıymetli ve şerefli bir insandır, babası, anası, serveti, evi
malikânesi olmamak insanlar için kabahat olsa bile, yeti-
min değildir! O halde kendi çocuklarımız için reva görme-
diğimiz bir hayat tarzını diğerlerinin yetim kalan yavruları
için hiç reva görmiyelim. Bütün insanlar gibi yetimlere de
inkişaf, terakki, tekâmül kapılarını açalım ve bırakalım
girsinler...

— 187 —

— Bütün yetimler yalnız fikir mesleklerine mi hazırlan-

sınlar?!

Bu suali sormayınız. Çünkü kaldırmak istediğimiz şey
"inhisarcılık»'tır. "Bütün yetimleri hep işçi yapalım! „ demek
nekadar yanlışsa, "bütün yetimleri fikir adamı yapalım de-
mek te aynı derecede yanlıştır.. Biz "yetim,, diye bir sınıf
bilmiyoruz ve kabul etmiyoruz ve yetimlerle yetim olmayan-
lar arasında da hiç bir fark gözetmiyoruz. Onun için bütün
yetimleri terbiye edelim ve hangisi neye müstayitse onu ol-
sun... Olacakları şeyi tayin edecek olan hâkim, yalnız is-
tidatlarıdır. Yoksa biz değiliz! Biz sadece istidat dediğimiz
bu tabiî sermayeyi azamî derecede neşvünüma ettirmiye
memuruz...

Şu takdirde yetimlerin mektebi alelade mekteplerden
hiç farklı olamaz. Bunun farkı olsa olsa hususî ve ayilevî
bir terbiye ile umumî ve resmî bir terbiye farkı olabilir ki
cemiyetler içersinde ikincisi en tehlikesiz olanıdır. Hususiyle
devlet burada yetimlerin doğrudan doğruya babası, vasisi
mevkiinde bulunuyor. Zengin, şehirli, münevverlerin ço-
cukları için tavsiye ve tedarik ettiği maarif nimetini ye-
timlerden, yani kendi çocuklarından esirgeyemez?.. Bu mü-
lâhazaya binaen " yetimi yetim bırakmak „ düsturu yerine
"yetimi yetim bırakmamak „ düsturunu koymak lâzım gelir.
Bunun aksi ne haktır ne de adalet.. Gene soruyorlar ki:
— Fakat yetim hiç meşakkata alışmasın mı, yetim ku-
ru tahta üzerinde yatmıya alışmasın mı?.
— Evet efendiler, alışsın; fakat yetim olmtyan her
çocuk gibi! Çünkü icabında meşakkati çekmek, bulgurla ta-
gaddi etmek, ve kuru tahtalar üzerinde yatmak için. Fakat
her insan gibi aynı yetim neden rahata da alışmasın, neden
et ve tatlı yemesin, neden temiz karyolada yatmayı öğren"
meşin ve neden içtimaî meslekler arasın en müstayit oldu-
ğuna hazırlanmasın? Buna da siz cevap veriniz!.
Tarihte tahsil bir inhisardı, meslek intihabı ayile ve

- 188 —

-verasetle mukayetti. Yeni cemiyetlerde ne bu inhisar nede
bu kayıt yoktur. Herkes bir ve herkes meslek intihabında
serbestir. Yetimler ise bu kayideden hiç müstesna olamaz-
lar. Çünkü vasileri develet yani bütün milletin iradesidir.
Dikkat edelim, softanın elinden aldığımız taassubu ukalâla-
rın idaresine birakmiyalım, bundan, bu inhisarcılıktan yalnız
yetimler değil, bütün hayat mutazarrır olur.

Sokaktaki Çocuklar!

Dün öğle zamanı Edirne Kapısı'ndanberi yaptığım bir
gezinti neticesinde çok yorgun bir halde Fatih meydanına
varmıştım. Meydana bakarak açık hava kahvelerinden birin-
de oturtum. Kundura boyacılığı eden dokuz yaşında sarışın
gözleri parhyan bir çocuğa iskarpinlerimi boyatıyorum. Pek
te fazla düşümiyerek sordum:
— Nasıl günde elli kuruş kazanabiliyormusunuz?
Çocuk acıklı bir tavırla başını soluna çevirdi:
— Ne gezer! yirmi kuruş kazanırsak iyi! Sabahtanberi

beş kuruş aldım!..
Dedi. Tekrar sordum:
— Şehzade taraflarına gitmiyormusunuz ?
— Hayır, belediye bırakmıyor!.
Çocuğun babası, anası kardeşleri, olup olmadığını,
nerede oturduklarını, hangi mektebe gittiklerini, daha
doğrusu niçin gitmediklerini sormıya lüzum yoktu. Çünkü
alınacak cevabın ne olduğunu bu gibi çocuklara sora sora
artık öğrenmiş bulunuyordum. Yalnız bu ufak temastan sonra
köyde şehirde, irili ufaklı çok tesadüf edilen bu fakir sınıfın
hayatı, mukadderatı üzerinde zarurî olarak tekrar düşün-
miye başladım. Hürriyet ve müsavat temelleri üzerine yeni
devletin binasını kuran türk milleti için, babasız, anasız,

- 189 -

şehit çocuklarını, fıkara yavrularını elinden tutmaktan daha
mukaddes ne iş olabilir? Türk milletinin insanî duyguların-
dan, yüksek, zengin insanlık fikirlerinden kim şüphe edebi-
lir?. Denilemez ki bu sefaletin menşei kalpsizliktir! Hayır,
bu sefaletin menşei sedece teşkilatsızlıktır. Bir milletin ço-
cukları için cemiyetsiz kalmak felâketlerin belki en büyü-
ğüdür. Çocuk kendi kendini yetişdiremez. Çocuk ehli bir
fidandır, mutlaka, mutlaka adam denilen bahçıvanın ihtima-
mına muhtaçtır.

Şu halde " bizde çocuk duygusu var ise de çocuk teş-
kilâtı için fikir yok!,, demek lâzım gelecek. Fakat bakalım
bu fikir de doğru mu?. Türkiye matbuatında çocuk hima-
yesini mevzuubahs eden sayifeler az değildir. Himayeyi
Etfal cemiyeti ise millî bir müessise olarak mevcuttur.
Yeni Türkiye senenin bir gününü çocukların yardımına
vermiştir. Daha bir çok ispatlar ve işaretler var ki Tür-
kiye'de çocuk himayesi fikri mevcut olduğunu gösteriyor:
Ancak bir nokta var. Fikirler hep bir çeşit değildir. Fi-
kirden fikire fark vardır. Hatta meşhur Fransız feylesofu
Alferd Fouillâe fikirleri ikiye ayırarak " kuvvet fikirler „
ve "gölge fikirler» demişti... Gerçi her iki nevi fikir bir ismi
taşıyor. Fakat ruhdaki işleri bir değildir:
Gölge fikirlerin hayatta canlı bir rolü yoktur. Bunlar
yalnız öğrenilen fikirlerdir. Halbuki canlı fikirler duyulan,
yaşman fikirlerdir. Bunların işi hafıza ve muhakememizle
değil, irademizle ve faaliyetimizledir. Bir fikir ki insanı
teşebbüse, icraata sevketmez, o cansız, ölü fikirdir, sadece
bir zekâ ve mantıktır... Gerçi bizde çocukları himaye
fikri vardır, fakat bu henüz tamamiyle kuvvet fikir hâline
gelmiş değildir. Daha ziyade zihnimizin yüzündedir. Onun
için fakir çocuklara yapacağımız en büyük hizmet onların
ihtiyacını bir "kuvvet fikir,, haline getirmektir. Bu husustaki
tavsiyelerim şunlardır.
1 — Herşeyden evvel ufak çocukların zekâsı ve kabiliyeti

— 190 —

hakkındaki fikrimizi tashih etmeliyiz. Çocuklar insanların
ufalmışn numuneleri değildir. Onlar nevinde münferit, kendi-
lerine göre hayatları, kabiliyetleri olan mini mini mahlûklardır.
2 — Yedi sekiz yaşında bir çocuk sade tahsil için bir
talebe değil, istihsal ve iktisat kuvveti hiçte yabana atıl-
mıyacak olan bir amildir. Binaenaleyh cemiyet için pek
iayideli olan bir takım işleri bu çocukların kuvvetlerinden
istifade ederek yaptırmak pek mümkündür.
3 — Çocukları himaye için büyük mikyasta teşebbüs-
lerde bulunamamızm bir mühim sebebi de Avrupa'da ve
Amerika'da bu gibi işler hakkındaki teşkilâtı bilmememiz-
dir. Avrupa'da bilhassa şimal memleketlarinde meşhur İs-
viçreli terbiyeci Pestalozi' nin tasavvur ettiği gibi işle
tahsili birleştiren mektepler vücude getirmişlerdir. Buralar-
da çocuklara sepet, marangozluk, terzilik, oymacılık, doku-
macılık... her şey öğretirler. Sonra kendilerine mahsus dük-
kânlarda satarlar. Bu gibi müessiseleri iyiden iyiye tetkik
etmeliyiz. Bu tetkik o derece müşahhas olmak gerektir ki
müessiseleri görmiyen türk müteşebbisleri tarafından da
yapılması mümkün olsun..
4 — Bütün bu teşebbüsler için memleketin bu günkü
vastalarından istifade etmelidir. Maksat zengin bir memle-
kette muhteşem dershaneler veya iş odaları vücude getir-
mek değil, yüz binlerce türk çocuğunu bu günkü sefalet-
lerinden kurtarmaktır O halhe zaten mevcut ve metruk
olan mescitlerden, medreselerden neden istifade etmiyelim?
5 — Diğer bir imkân olmak üzere bu nevi faaliyetleri
meselâ yemeni, ufak hah, mozayık... gibi orjinal türk
motiflerini taşıyan el işlerine sevketmek mümkündür ki
bu suretle işlerin ecnebi memleketlerine ihraç kabiliyetini
arttırmış oluruz.

6 — Çocukları himaye tesisatımızı Hilâliahmer ve tay-
yare teşkilâtı gibi memlekete yaymakta mutlaka hayır var-
dır. Bu gün sokaklarda sürünmekten kurtulan bu çocuklar

— 191 -

arasından yarın bir dâhinin zuhur ettniyeceğini kim iddia
edebilir? Yahut bunun aksini ispat edebilecek ilmî bir
Icuvvet var mıdır?..

Çocuk maarifine olan ihtiyaç

" Çocuk maarifi „ tabiri evvelâ kulağa ve zihne garip
geliyor, fakat bahse yaklaştıkça munis bulacaksınız. Çocuk-
lar zannedildiğinden fazla okuyucu ve iyi yazıları seçici
insanlardır. Çocukluk devri kızgın bir muhayyile devridir.
Çocuk hayalini kımıldatan her yazıyi okumak okutmak ve
dinlemek ister. Hele hayatla, hareketle münasebeti olan
her mevzu onun dikkatini uyandın. Çocukluk devri faaliyet
•devridir. Çocuk ezeldenberi oyuncaklarını kırar, aradığı
şey hep eşyanın içi, sırrıdır.. Çocukların en koyu metafizikci-
ler gibi en mutlak sualleri sormak ve cevap istemek tabi-
atinde olduklauni da unutmayalım... Bizim çocukluğumuz
lıiç te talihli bir devir değildi.

Muhayyilemizin ateşini söndürmek için çok kere hare-
keli masallara bile muhtaç oluyorduk!.. Gerçi bunların
arasında halk menbah, millî ruhlu eserler de vsrdı. Fakat
yirminci asırda yaşıyan bir milletin çocukları ruhunun
bütün yiyeceğini millî de olsa bu harekeli masallardan
alamazdı. Nihayet günün birinde (Çocuklara mahsus gazete)
imdadımıza yetişti. O iptidaî mecmua karikatürleri, ser-
güzeştleri ve renkli kâgıtlariyle bizi âdeta teshir ediyordu.
Bu gün bile o mecmuanın bazı resimlerini hatırhyabilıyorum.
Hulâsa çocuk, meraklı bir okuyucudur. Bunu böyle kabul
«ttikten sonra inkılabımız için acaba büyük bir vazife mey-
dana çıkmaz mı ? Bu büyük "küçükler kitlesini» en eyi, en
güzel vasıtalarla okutmak lazım değiimidir ?. Bu vazifede

— 192 —

muvaffak olmak için her şeyden evvel çocuk ruhunun
ihtiyaçlarının göz önünde bulundurmalıyız. Bazı kimseler
çocuklar için kitap, gazete ve yazı deyince bir yığın bayat
nasihat reçeteleri düşünürler! Bu ne şaşkınlıktır!..
Doğrudan doğruya verilen ve haplar gibi yutturulmak
istenilen bu sözlerden çocuklar için fayda beklememelidir.
Bazı ukalalarda " Kıssadan hisse almalı „ fikrini takip eder-
ler, hayvanları konuştururlar, olmıyacak şeyleri olmuş gibi
gösterirler, sanki bütün bu yalanlar süzülüp bir ahlak ve
fazilet olacakta çocukların kalbine akacak!.. Çocuklara
masal söylemek, masal okutmak zannedildiğinden çok nazik
ve mes'uliyetli bir iştir. Evet, çocukların kızgın bir muhyile
sahibi olduğunu, çocukların tahyiiden zevk aldıklarım hep
biliyoruz. Fakat çocukların bu muhyilelerini deli saçmala-
rile çıldirtup yakmaktada ne çocuk ne de cemiyet için bir
fayda yoktur.. Muhyile gibi bir kuvveti u

tahrik „ etmekle
" terbiye ve tanzim „ etmek bir şeymidir acaba ?!. Ben bu
bahtsta dayıma Jan Jak Rosunun, lafontik masalları hakkın-
daki tenkitlerini hatırlarım, o tilki ve karga manzumesini
hatırlayınız. Çocuk peyniri ağzından kaptıran kargadan
safdillik zararlarının» öğrenecek? ya tilkinin hilekârlığını
öğrenmeyi tercih ederse?!.
Gerçi mesele bu değil. Hatta bence çocuk her ikisini
de öğrenir, çünki ikiside bir fikir, bir hadise ve bir im-
kândır. Bunları bilmekte mutlaka zarar vardır denilemez-
Fakat lazımdır ki çocuk yalınız doğruluğu ve iyiliği sevsin.
İşte asıl terbiye, asıl ahlak budur.
Şu halde çocukları müstefit etmek için onların karşı-
sına geçip mutlaka ehlak dersi vermek yahut kafalarını
harcıalem masallar ve yalanlarla doldurmak lazım değildir.
Kabul edelim ki " hakikat en büyük mürebbidir. „ Çocuk-
ları doğrudan doğruya yahutta dolayisiyle hakikatla temas-
ta bulunduralım. Bunun için vasıta yalnız yilan ve fil hikâ-
yeleri değildir. Yirminci asırda makine, ev vesaitinakliye...

- 199 —

Her şey her şey, bu hakikatin içindedir. O halde esk
eşya derslerini ve yeni tabiat derslerini " hakikat dersleri „
şekline sokarak bunlara çocuk edebiyatında mühim bir
mevki ayırmak doğrudur, çocuk muhayyilesine hitap ede-
cek yazılara gelince: Burada en mühim hisseyi tarihe, se-
yahatnamelere, hakikî sergüzeştlere, vukuata vermek kadar
doğru bir şey olamaz. Ben ingilizce çocuk edebiyatında
çok rasgeldiğimiz güzel resimli peri masallarına doğrudan
doğruya taraftar değilim.
1 Çocuk için masal gayet tehlikeli bir şeydir. Fakat
çocuk için iyi yazılmış gerek tabiî, gerekse içtimaî vak'alar
kadar canlı ve istifadeli bir şey olamaz, muhayyile bah-
sinde en büyük hisseyi fennî, sınaî ve bediî ihtiralara
ayırmak en doğru şeydir.
İlk tedrisat programlarının tarafımdan yazılan resim
müfredatındaki tezyini, hayalî, ezber resim idmanlarından
maksat hep budur. Bu sahede maarifimiz için yapılacak
inkilâp bu usulleri sadece neşretmektir. Bu günün çocuk
terbiyesinde " kendi kendini yetiştirmek „ usulünü kabul
etmeli, çocuğu elleriyle çalışıp fikrî ihtiralar vücude getir-
mek fırsatlarına mazhar etmelidir.
"El işi dersleri» serlevhasiyle on altı senedeberi Türkiye
maarifinde teşhir ve müdafaa ettiğim fikrin etrafında bu
gün nispeten müsayit, hatta bir derecede muhabbetli bir
muhit hasıl olması beni çok sevindiriyor. Fakat bu şayi-
felerde iddia ediyorum ki şimdiye kadar elişi namına
memleketin mekteplerinde ciddiden ziyade gösterişe ehem-
miyet verildi. İşi çocuk için ve tekâmül namına değil, hariç
için yahut mektep için yaptırdılar. Şüphesiz bu tedrisatın
hikmet ve mantığını kavrıyan mürebbilere sözüm yoktur.
Fakat umumiyetle tedrisat mevzuubahistir. Bunun yegane
sebebi henüz memleketimizde gerek maarif memurlarından
gerek mürebbilerden mürekkep bir elişi mutahassıslan züm-
resinin teşekkül edememiş olmasıdır. Bir de " elişini „ is-

13

— 200 -

mine bakıp ta ellerin işi zannetmek yanlıştır. Bir iş saltanatı
olan demokrasi on altı senedir işidüen sesimizi elbette her-
kesten fazla dinleyecektir. Biz " elişleri muallimleri mek-
tebinin „ tesisini ve Harbiye Mektebinden zabit yetiştiği
gibi buradan da iş ordusunun küçük zabitleri yetişmesini
bekliyoruz.

Bu fikirler etrafında bütün bir milletin çocuk terbiyesi
prorgamı hazırlanamaz mı? . Geçen gün bir gazetede
Maarif Vekili Mustafa Necati Beyin Kılıç Zade ile mülaka-
tını yazan satırlar arasında Maarif Vekilinin mektepte inzibat
usulleri hakkındaki sarih ve tamamiyle gelişi güzele söyle-
nilmemiş olan bu sözlerinden çok ümitlendim. Türkiye Cum-
huriyeti maarifi bütün cihan milletleri arasında çocuk ruhi-
yatına birinci derecede riayetkar bir çocuk harsinin temelini
atamaz mı? Hatta Türkiye maarifi bu itibar ile bir hususiyet
bile gösteremez mi?.., Acaba Türkiye'de bunu yapacak
adamlar yok mudur?

Çocuklarımızı evde nasıl terbiye
edelim ?

Bazı anneler ye babalar bana soruyorlar: "Çocukları-
mızı evde nasıl terbiye edelim?,,. Bir çocuk sahibinin böyle
bir müracaatı şüphesiz ki şayanı dikkat bir seviyeyi gös-
terir. Bu memlekette cisim hastalığı için bir doktora mü-
racaat etmiyen, doktoru ye doktorluğu hakir gören insanlar
vardır. Ruh hastalığı, terbiye derdi için bir terbiyecinin
fikrini almak istiyenler ise yok denilecek derecede azdır..
Bu böyle olmakla beraber "Çocuğumuzu nasıl terbiye ede-
lim? „ sualini soranlar çocuklarında muayyen ve müşahhas
îbr kusurun tashihi çaresini araştırmıyorlar, suallerini hep

— 201 —

umumî olarak soruyorlar. Bu umumî suallerin illetini araş-
tırdım. Bulduğum illet şudur: Bu anneler ve babalar ço-
cuklarım " terbiye etme,,'yi meselâ bir ana mektebinde
olduğu gibi ancak muayyen aletler, şarkılar, oyunlar...
vastasiyle olur farzediyorlar ve çocuk ana mektebinde de-
ğ&, evde olduğuna nazaran ni gibi aletlerle onu terbiye
etmek lâzım geldiğini anlamak istiyorlar.. Ne garip telâkki!..
Zannetmiyiniz ki ben çocuğun eline verilecek olan bir
kaç tahta parçasının, hele bir kaç renkli kalemin onun ze-
kâsı, onun yaratıcı hayatı üzerindeki tesirlerini anlamıya-
cak derecede dikkatsiz bir adamım!. Hayır.. Bunlar iyi,
yapınız ve yapa dursunlar.. Fakat terbiyenin illetleri daha
büyük ve daha bünyevîdİr. Çocuk "Froebel hediye,,'lerinden
mahrum kalabilir. Ezcümle fakir çocuğun eline kâğıt kalem
de geçmeyibilir. Zanneder misiniz ki her şey, hususiyle ter-
biyenin en mühim fırsatları artık kaybolmuştur?.. Hayır,
çünkü terbiyeyi vücude getiren asıl kuvvet, içtimaî hayat
denilen şe'niyettir. Çocuklarınızı iyi ve asil bir terbiye sa-
hibi etmek mi istiyorsunuz, her şeyden evvel iyi ve asil bir
"yuva,, sahibi olunuz. Adi ve sefil bir evde ali ve asil duy-
guların yaşıaycağına inanmayınız [*].• Eviniz, eşyanız fakir
olabilir, ama hakir olmasın.. Perdeniz basmadan, yemek
masanız çam ağacından olabilir, ama temiz ve güzel olsun.
Bütçeniz dar, yemekleriniz basit olabilir, ama sarfiyatınız
makul, tagaddiniz sıhhî olsun.. Hülâsa, her şeyden evvel
evinizi mutlaka evinizi is'âh ediniz. Ondan sonra yapabi-
leceğiniz en büyük İslâhat nefsinize ayit olacaktır. Bir ço-
cuktan henüz almadığı ve kazanmadığı terbiyeyi istemeyi-
niz. Bizzat siz bu terbiyeyi, bu inceliği taşıyor musunuz?
Her şeyden evvel ayilenin fertleri arasına emniyete, adalete
taksimi amele, iniscama ayit bir inzibat koyunuz. Taki ço-
cuklar kendilerini ahlâk bağlarına bağlanmış bir muhitte

[*] Burada mevzubahs olan asillik ayile hayatının maneviyatına ayıitir.
Yoksa binaya maddî serveta değil!..

- 202 -

hissetsinler... Ucu] bucağı bulunmuyan bu dükkân oyun-
caklarını vermiye mecbur değilsiniz. Asıl oyuncaklar evin
eşyasıdır. Sandalyeler, masalar, minderler, kitaplar, kalem-
ler ve bahçedeki taş ve toprak... Hatta çacuğun kendi
karyolası, yastığı... bile onun için en canlı, en cazibeli
oyuncaklarıdır. Elverir ki çocuk bunlarla oynarken siz.
şu veya bu alâka ile ona mani olmayınız. Bilâkis onlarla
oynamayı ve sıra geldikçe de onları kullanmayı öğreti-
niz. Emin olunuz ki onun için en hakikî oyuncak ona ay-
rılacak bir odanın içindeki mini mini karyola, hep mini
mini gardrop, sandalye, masa, yazıhane ve tuvalettir..
Yavrularınızı böyle bir odaya mazhar etmek kudretini taşı-
yormusunuz, dünyanın en mes'ut anası yahut babası siz:
olursunuz, dünyanın en mes'ut çocuğu da mutlaka sizin
çocuğunuz olacaktır. Oyuncak... derken beni büsbütün
oyuncak aleyhtar! sanmayınız. Çocuklara mutlaka oyuncak
almak isterseniz irisini, mutlaka hakikîsini alınız, mutlaka
kullanılabilecek gibisini alınız. Hülâsa her şeyden ziyade
ve her şeyden evvel çocuğu hakikatle temasta bırakınız.
Bir yandan hakikî bir ayile hayatı, bir yandan bu hakikî
ayilenin içinde çocuğun hayatı ve hürriyeti için terkedil-
miş olan hakikî eşya... İşte çocukların hakikî tekâmülü için
müsayit olan en kuvvetli vasıtalar bunlardır-
2 Bu vasıtalar gözünüzün önünde ve ayağınızın altında
durup dururken onları dışarıda ve başka yerde fabrikatör-
lerin kafasında, mevhumecilerin iddiasında aramayınız..

Çocukların oyuncakları

Oyuncakla çocuğun alâkasını herkes bilir. Oyuncaklar
çocukta faaliyetin en mühim sebeplerindendir. Fakat "Han-
gi oyuncaklar? „ sualine cevap vermek kolay değildir.
Bununla beraber belli başlı noktaları tespit edebiliriz. Bence

— 203 -

en mühim mesele şudur. Nasıl oyuncaklar alalım diye dü-
şünmeden evvel, çocukiçin zarurî olan oyuncakları, meş-
galeleri tespit etmeklâzımdır. Bahçe bu vasıtaların başında
bulunuyor. Bahçede mutlaka bir miktar kum yığıntısı bu
lunacaktır. Bu kumdan çocukların istifadesini temin içinde
mutlaka ufakkürekve kova gibi şeylere ihtiyaç vardır*
Avrupa'da umumî parklardaki çocukbahçelerinin ve kum
havuzlarının hikmeti vücûdu budur. Evin içine gelince ben-
ce en mühim olan şeytakozlardır Dört köşe dört köşe
kesilmiş olan tahta parçalariyle çocukiçin mükemmel oyun-
cak vücude getirilebilir. Yalnız mağazalarda satılan hazır
tahta parçaları "Konstrüksiyonw kutuları bu maksat için
kâfi gelmez. Çünkü bunlar umumiyetle pekufakparçalar-
dan yapılıyor. Bilâkis inşaat işlerinin büyükparçalarla ya-
pılması çokfaydalıdır. Bir çocukmevzuu yaptığı zaman
hiç olmazsa yarı boyuna varmalıdır. Onun için hazır satılan
kutuları örnekyaparakmarangoza büyükmikyasta yaptır-
malıdır. Ufakbir keserle çivinin çocukiçin en mühim bir
vasıta olduğunu kabul etmelisiniz. Çocukekseriya yalnız
olarakbazen de büyüklerin yardimiyle çalışarakbu vasıta-
larla bir takım oyuncaklar vücude getirecektir. Arabalar,
umumiyetle vasıtayi nakliyeler çocukiçin belli bşalı cazibe
mevzuudur. Ancakbu oyuncakların pekmini mini değil,
çocuğun yaşiyle mütenasipve tehlikesiz bir surette kullanı-
labilecek olması şarttır. Çokkapalı, mihanikiyeti çokgizli
oyuncakların tavsiyesi mahzurludur. Çocukhaklı olarakbu
mihanikiyetleri arıyacakve o sırada oyuncağını behmehal
kıracaktır. Netice hem zararlı hem de çocukiçin kederli
bir neticedir. Son yirmi otuz senedenberi çocukoyuncak
larının resimlerinde bir tekâmül vücude gelmektedir. Şe-
killer mütemadiyen basitleşmektedir. Tafsilât, teferruat
yerine daha ziyade ana hatlar ve bariz renkler kayim ol-
maktadır. Bu günkü oyuncakfabrikalarının mamulâtı ne
mürebbileri ne de bizzat çocukları memnun edebilecekbir

— 204 —

halde değildir. Çünkü ouyuncak amilleri bizzat mürebbiler
yahut çocuklar değil, yabancılardır. Gerçi pedagoçya oyun-
cak fabrikalarına hulul etmek için çabalıyor. Fakat henüz
bu hulul vaki değildir. Halbuki bilzat ı nneleri ve müreb-
biyeleri çocuk için oynncak imaline davet etmek çok doğm
bir harekettir. En sabit ve en mütevazi vasıtalarla çocukla-
rı çok eğlendirebilecek oyuncaklar vücude getirmek müm-
kündür. Elverir ki bun numuneleri yaparken yalnız fabrikatö-
rün değil, büyük adamın ihtiyaçları da hâkim olmamalı,,
çocuğu nazar itibara almalıdır.

Çocukların odası

Bizde çocukların terbiyesiyle yakından meşgul olan<
anneler çoktur. Çocuklarının terbiyesini mürebbiyelere
teslim edenlerin sayısı nispeten azdır. Onun için bu bahis
üzerinde annelerle hasbihal etmek faydasız değildir. Garip
şey, bir çok anneler "Çocuğuma nasıl bir terbiye vereyim?^
diye soruyorlar ve terbiye gözlerinde esrarlı bir şeydir!..
Hele bu terbiyenin vasıtaları msvzuubahs olunca daha çok
müteretddittirler. Hangi oyunlar, hangi oyuncaklar, hangi
kitaplar ?..

Halbuki çocukta şahsiyetin teşkkülü, haysiyetin, mes-
uliyetin vücude gelmesi hatıra gelmiyen basit vasıtalarla
oluyor. Bence oyunlardan ve oyuncaklardan daha mühim
olan şey çocuğun odasıdir. Her şeyden evvel şu yanlış
fikrimizi tashih etmeliyiz: Çocuk ne küçülmüş bir adam,
ne de büyük adamın ufak bir numunesi dir. O, nevinde mün-
ferit, nev'i kendisine münhasır bir mevcuttur.
Binaenaleyh çocuk büyükler tarafından mütemadiyen
tamamlanması lâzım gelen bir eksik değil, umumiyetle
knndisine kifayet edebilen tam bir mahlûktur. Terbiyede

- 205 —

bütün mesele bu eksik mahlûku tamamlamak değil, fakat
bu tam mahlûkun gene tam şekilde istihalesini temin ede-
bilmektir. İşte bu terbiyenin ilk muhiti ayile olduğuna göre
en mühim vasıtalardan biri çocuğun odasidır. Ayilede çocu-
ğun müstakil bir odası olmalıdır. Şayet bu mümkün değilse
muayyen bir oda içinde çocuğun kendisine mahsus eşyası
bulunmalıdır.

Bu odada aranılacak şey en mühim şartlardan biri şüp-
hesiz sıhhattir. Fakat bu kadarı kâfi değil, çocuğun odası bir
oyuncak gibi taklit oda değil, hakikî bir oda olmalıdır. çeri-
sinde eşya hakikî ve kullanılabilir eşya olmalıdır. Karyola,
gardrop, lavabo, sandalye, masa-., gibi. Şüphesiz ideal, bu
eşyanın çocuk tarafından kolayca kollanabilecek gibi alçak,
küçük, sade ve dayanıklı olmasıdır. Şayet bu mümkün değilse,
büyük insanlara mahsus olan eşya da zarurette çocuklara
tahsis olunabilir. Bir çocuk odasının eşyası hususî bir mo-
bilye fikrini ifade eder. Avrupa'da onunla bilhassa oğraşan
ressamlarda vardır. Bu eşyanın yegane sahip ve hâkimi
çocuk olacaktır. Çocuk tasarrufun bütün mesuliyet ve selâ-
hiyetlerini taşıyacaktır. Çocuk odasının eşyası hakikatten
ibaret olduğundan bu eşyanın tertip ve istimali tamamiyle
büyük adam eşyasının aynı olmalıdır. Odanın ortasını dayima
açık bırakmak lâzım gelecektir. Çünkü çocukla büyük adamı
ayıran şiddetli oyun ihtiyacı bu boş mesafeyi zarurî kılar.
Bu odanın irçerisinde oyuncakların muhafazasına mahsus bir-
de dolap yahut raf bulundurmak pek muvafıktır. Çocuk
odaları ressamları odanın duvarlarına dayima itina etmiş-
lerdir. Bu duvarların yağlı boya olmakla beraber üzerinde
çocuk hayatını tasvir eden mevzular, hikâyeler, yahut hay-
vanlarla süslenmesi muvafıktır. Bir odaya ve müstakil sşyaya
malik olan çocukta ahlâkî şahsiyetin teşekkülü şayanı hayret
derrecede çabbuk olur.

— 206 —

Çocuğun terbiyesini soran
anneye cevap

Bana çocuğunuzun terbiyesi hakkında müracaat edi-
yorsunuz. Benden bu terbiye için faydası olacak amelî
kayideleri soruyorsunuz. Bu sizin hakkınız olabilir. Benim de
sizden istediğim bir şey var: Tavsiyelerimi dikatle okumanız
ve bir kere tecrübe etmedikten sonr harcı âlem fikirler gibi
yabana atmamanızdır. Siz bana muayyen vakalardan ve me-
selâ çocuğunuzun muayyen itiyatlarından bahsetmiyorsunuz.
Yalnız çocuğunuz hakkında umumî tavsiyelerde bulunmamı
istiyorsunuz. Şu halde siz de çocuğuna ideal bir terbiye ver-
mek istiyen her ana gibi iyi ve güzel usuller keşfetmek sevda-
sındasınız. O halde size en az ehemmiyet verilen fakat en
büyük farkları vücude getiren bazı sebeplerden bahsede-
ceğim. Bu sözlerini muhayyilesi kuvvetli bir nazariyecinin
tasavvurları olarak değil, çocuk terbiye etmiş bir adamın
amelî tavsiyeleri olarak kabul edebilirsiniz.
Bir kere şu hakikati kabul ediniz ki çocuğumuza istedi-
ğimiz gibi terbiye vermek bizim elimizde değildir. Çünkü
o, muayyen bir cemiyetin içinde yaşıyacaktır. Onun münzevi
ve bedbaht olmaması için muhitini nazarı itibar e almak mec-
buriyetindesiniz. Bu itibarla çocuğunuz mümkün olduğu
kadar mükemmel ve mücehhez bir türk çocuğu olacaktır.
Bnnda şüphe yok. Fakat asıl mühim olan mesele başkadır.
Bukünğüayile hayatımıza göre çocuk tamamiyle bizim nüfuzu-
muzun altında kalmıyor. Yeni hayatın temas ve ihtilât yolları
çoktur. Çocuklarınızın daha ziyade yakın muhitlerinin terbi-
yesini alıyorlar. Bununla beraber meyus olmayınız. Çünkü
bu muhitlerin en yakını gene sizsiniz. Ne yapacaksınız?
Bence emirlere, nehiylere çok kıymet vermeyiniz. Çocuğu-
nuzun terbiyeli olması için hiç olmazsa şayanı tenkit olmı-
yan bir yuva hayatı vücude getiriniz. İntizamperver olmasın1

— 207 —

arzu ettiğiniz mini mini, intizam dersini sizin ağzınızdan
değil, evin odalarından, yemeksaatlerinden, elbisesinden,
dolaplarınızın eşyasından alacaktır. Çocukiçin intizam bir
iikir değil, belki bir alışkanlıktır. O halde?.. Belki siz de
bir çokanneler gibi çocuğunuzun söz dinlemediğinden
dolayı hiddetleniyorsunuz. Çocuğunuzun size değil, hep
kendisine tabi olduğunu görüyorsunuz ve haklı olarak
endîşe ediyorsunuz. Tabiî bilmiyorum. Çocuğunuzu niçin
bu hale getirdiniz?!. Daha doğrusu şimdiye .kadar inicin
onu itaat dayiresine sokmadınız ?!. Bakınız size annelerin
fena itiyatlarını işaret edeyim. Onlar çokkere emretmeyi
bilmezler! Çocuğun müracaatını ve hususiyle ricasını kabul
etmeyi bilmedikleri gibi!.. Her şeyden evvel makul olmı-
yan ve çocuktarafından yapılması da mümkün olmıyan
emirleri hiç vermeyiniz: " Aç dur, kımıldama, uyuma, sus,
ses çıkarma! „ gibi. Çünkü bu emirleri verdiğiniz taktirde
dinlenmemekakibetine oğrıyacaksmiz!.. Fakat her ne hal
ise bir kere emri vediniz, hiç olmazsa yaptırınız.. Sonradan
pişman olmayınız ve sonradan! fedakârlıketmeyiniz. Sizin
tarafınızdan tereddüt onun için pek mühlikolur. Çocuksizi
makul ve adil tanısın, ona keyf ve hevesinizin kılıcını havale
etmeyiniz!..

Annelerin gerçi pekazı zalimdir, fakat çoğu da had-
dinden ziyade mülayimdir... Çocukla her gün meşgul olmakta
bence bir kabahattir." Çocuğunun nefeslerini sayarcasına
hayatım kovahyan bir valde iyi bir eser vücude getiremez.
Çocuğun maddî yahut manevî varlığı tehlikeye girmedikçe
ona karışmayınız. fHer dakika elinden tutmayınız ve düşün-
ce de her zaman kaldırmayınız. Ben ihtilâl tarihlerinin kah-
aramanlarım sayan, yahut seyyareleri bilen ve yahut yağ-
murun, karın teşkkülünü izah eden mini mini çocukalr gör-
düm!. Bunlar arasında büyüktürkşairlerinin manzumelerini
ezber okuyanlar vardı. Bilmiyorum, bu da terbiye midir?
Terbiye de olsa, ne işe yarar ?!. Hayır, Çocuğunuzu kukla

- 208 -

yapmayınız. Çocuk, çocuk kalsa daha iyi olur. Onun ne
allâme, ne de ukalâ olması iyi bir şey değildir. Bırakınız
o çocuk kalsın. Yapacağınız en büyük hizmet, kafasını
yalanlar ve yanlışlarla doldurmamak ve vücudunu hastalık
larla çürütmemektir. Bu bahiste başka fırsatlarla söyleyecek
daha bir çok sözüm vardır;

Çocuk ve bahçe

"Çocuklarımızı evde nasıl terbiye edelim?„ Serlevha-
siyle yine "Son Saat ,,'te çıkan bir makalemde çocukları»
tekâmülünde hakikî evle eşyasının büyük tesirleri olacağını
söylemiştim.. Bahçe de çocuğun tekâmülünde büyük bir rot
oynamak kudretinde bir amildir. Fikrimi açıkça söyleyebil-
mek için evvelâ fikrimin ne olmadığını bildirmeliyim: Bazı
analar, babalar, yahut mürebbiler çocuğun bahçedeki faali-
yetini geliş;

güzel bir faaliyet olarak düşünüyorlar: Koşmak,
oynamak, taşları toprakları karıştırmak.. Ben bu başı boş»
daha doğrusu insiyakı faaliyetin ehemmiyetini inkâr edecek
derecede gafil değilim. Fakat unutmamalı ki bu ehemmi-
yetin mahiyeti psikolociyaî olmaktan çok ziyade, fizyolo-
çyaîdir.. Bahçede yapılan bu nevi hareket sporlarının fayi-
delerini en ziyade tenefüz, sıhhat... noktasından düşünme-
lidir. Ancak bahçe daha başka noktalardan görülecek bir
mevzudur. Burada en mühim hâdise 'çocuğun nebatlarla
olan müaasebetini temin elmektir. Bu münasibet bir kaç
cepheden tessüs edebilir: Evvelâ nebatların hayatı, saniyen
bu nebatlardan istifade, salisen bu nebatların tanzimi. Bi-
naenaleyh bahçede hayatî, iktisadî, bediî olmak üzere üç
mühim alâka mevzuuîbahstir. Çocukta bu üç alâkanın uyan-
ması ve üç nevi şahsiyetin teşekkülü için en mühim şart
"çocuğun büyük bir adam gibi mümkün olan bütün işlere

- 209 —

karıştırılmasıdır.fl Babası bahçesindeki gülleri tımar ederken*
sade seyreden bir çocuğun istifadesi kitap okunurken
dinleyen veya tımar resimlerini gören çocuktan esaslıca,
faklı değildir. Bir çok kimseler "amelî,, sıfaitı terbiyede
"gözle görülen„ mevzulara veriyorlar ki tamamiyle yanlıştır.
Bir mevzu maddeye ayit olup ta hasseler ve adaleler
ile yaşanmıyorsa " Amelîlik „ sıfatını alması haksızdır.
Binaenaleyh her işte olduğu güi, bahçe işlerinde de amelî-
lik sıfatını " adelî faaliyet „ , daha doğrusu " icat ve istihsal „
fikirleriyle birleştirmelidir. Bahçe işle rizannec ildiğinden çok
fazla zekâya ve tefekküre muhtaçtır. Meselâ ağaç dikmek,
ağaç aşılamak, ağaç budamak ameliyeleri keyfî, tesadüfi
faaliyetlerden değildir. Bunlarda da yine hayat, iktisat ve
güzellik esasları vardır. Çocuklar bu mevzuların her biri
hakkında ya büsbütün malûmatsızdır, yahut kafasında bir
çok yanlış malumatla beraberdir. Meselâ "Bir cins ağaç
nasıl çoğaltılır? „ sualine derece derece doğru ye kıymetli
cevaplar vermek mümkündür: 1 Ananın yavrularından
ayırarak, 2 Ananın dallarından çelik yaparak, 3 Ananın
çekirdeğinden dikerek, 4 Ananın çekirdeğinden yetişen
yabanilere aşı vurarak, 5 Yabaninin çekirdeğinden yeti-
şen yabanilere ananın aşısını vurarak. Fakat bu beş şeklin
bşe ayrı kıymeti ihtiva eder. Bunlar çocuk, yahut acemi adam
için meçhuldür. Bu kıymetler dizisi de sebepsiz değildir.
Ancak hayatiyatın mutalariyle izah edebilir.

O efkâr umumiyeden çok ziyade eşyanın tabiyetini,
hâdiselerin muayyeniyetini görür, eserinin muvaffakiyetini
söz ve fikir rüşvetinden değil, tabiyetinden koparır. Bina-
enaleyh teknik adamı hoşa gitse de gitmese de içtimai tekâ-
mülün muhtaç olduğu adamdır.
Şu halde bu güukü Türkiye'nin muhtaç olduğu vatan-
daşlar faaliyetin? senpatik gösteren işgüzarlara değil, eşya-
nın tabiiyetine müstenit ve içtimaî tekâmüle hadim yaratı.

- 210 —

cılık hassasını gösterebilenleredir. Malin iyisi kötüsü gibi,
faaliyetin de hakikîsini ve kalbini seçelim..

Çocuklar için iş odaları

Türkiye şehirlerinde bir çok mescit, ufak cami vardır.
Bunlar metruk bir hâldedir. Halbuki her mescidin yahut
ufak caminin büyük bir salonu, ekseriya akar suyu, hiç
«olmazsa tulumbası, apteshaneleri vardır. Bunların kendileri-
ne göre vakıfları, varidatları da vardır. Acaba bu cemaatsiz,
.metruk camiler hiç bir işe yaramaz mı ?..
Bu binalar böylece kapalı kalmıya mı mahkûm olacak-
lar? Bunları alelade mektepler olarak kollanmak mümkün
olmasın, fakat fevkalâde mektepler olarak kullanmak müm-
kün değil midir?. Fikrimi izah ediyorum:
Her şehirde, yüzlerce fakir, aç ve çıplak çocuk var-
dır. Bunlar dilenir, sürünür, çok defa da açlıktan yahut
hastalıktan ölür. Bütün bu çocuklar yalnız türk nüfusu
değil, millî servettir. Bütün çocukları mahalle mahalle bu
ufak mabet binalarına toplamalıdır. Bunların üç şeye ihticı
yardır: Evvelâ yiyecek, sonra biraz terbiye ve tahsil, daha
sonra ufak ve sermayesiz bir meslek. Her şeyden evvel
karınlarını doyurmak lâzımdır. Bu da gayet basit bir teşki-
lâtla: Fransız mekteplerinde olduğu gibi "Cantine scolaire»
teşkilâtı yapılır. En ucuz, fakat en sıhhî ve mugaddi bir
kap yemek verilir. Sonra bunları okutup yazdırmak lâzım.
Bunun için hatta yüz çocuğa tek hoca, kâfidir. Bu tahsil
gayet basit bir tahsil olacaktır, bu faaliyet öğleye kadar
devam eder. Öğleden sonra ayrı bir hoca daha doğrusu
usta gelecektir. Bu yavrucaklara sepetçilik, dokumacılık,
fırçacılık, paspas yapmak... gibi en basit, en kolay bir sanatın
•çıraklığı öğretilecektir. Sonra çarşıda bu fakir çocuklara

— 211 —

mahsus olan dükkânda bütün bu eşya satılığa çıkarılacaktır.
Bu eşyanın getireceği para yiyeceklerine, üstlerine, başlarına
sarfedilecektir. Ondan sonra iş odalarında tahsillerini biti-
ren çocuklar oraya buraya çırak olarak yerleştirileceklertir.
Bu teşkilât bir tasavvur değil, tahakkuk etmiş bir fikirdir..
1886 da Norveç'te yapılmıştır. Norveç iş evleri nahiyelerden
yardım görürler. Bu müessiselerin gayesi himayesiz çocuk-
ları sefaletten kurtarmaktır. Bu evler Norvoç'te ekseriya
zengin sınıfın kadınları tarafından meccanen idare edilir.
Tesisat masraflarına mahsus olmak üzere zengin bir vakıf ta
vardır. Norveç iş evlerinin varidatı hibeler, talebe işlerinin
satış hasılatı, nahiye ve belediye muavenetleridir. Bizde bu
teşkilâtı vücude getirebilecek olan en yakın müessise
Himayeyi Eytfal Cemiyetidir Türkiye'de mescit ve ufak camiler
boştur. Türkiye'de binlerce çocuk aç ve tahsilzisdir. Tür-
kiye'de çocuk sarayı yapabilecek maddî ve manevî sermaye
imkânları vardır. O halde bu çocukları sefaletten kurtarmak
bir vazifedir.

Türkçülük

Asrı Türklük

Bir çok"feylesoflar için "tabiati beşeriye,,sabit ve lâyeta-
gayyerdir. Bu tabiatın ihtiyaçları, saikaları, zaruretleri bir-
dir, ne zaman ne de mekânla değişmez " insan dayıma
insandır! Yine aynı feylesofların fikrince, ahlâk ve "kavaidi
ahlâkiye,, bu sabit ve lâyetagayyer olan tabiati beşeriyenin
esaslı ihtiyaçlarına istinat etmelidir. Feylesofların lisanyile
"ilimi ahlâkw'i tesis için ne tarihe, ne etnografyaya müra-
caat etmek ve bu suretle beşeriyetin zaman ve mekândaki
tahavvüllerini tetkik etmek, ve bu tahavvüllerin tabi olduğu
sebepleri araştırmak hiç lâzım değildir. Ahlâk ilmini tesis
için yalnız feylesofun nefs ve nefsine ayit tecrübeleri kâ-
fidir.. Bu tecrübeler diğer feylesofların nefsî tecrübeleriyle
daha takviye edilirse ne alâ... Onun için bu enfesü usulü
kabul eden feylesofların nazarında ahlâk ilmi hikmet, bi-
yoloji ilimleri gibi, haricî tabiyetin afakî bir surette tetkiki
neticesinde tesis edilecek bir şey değil, sadece derunî te-
fahhusların yakın bir neticesidir. Halbuki tarih ve etnografya
malûmatının mukayeseli bir surette tetkiki neticesinde vasıl
olacağımız mühim neticelerden biri " insaniyet „ fikrinin
mutlak olmayıp izafî olduğu, zaman ve mekânda sabit ol-
mayıp bilâkis cemiyetten cemiyete ve muhitten muhite
değişmiş olduğudur. Fransız içtimaiyatçılarından Levy-Bruhl
bu değişme hâdisesini ahlâk ilmine dayir olan meşhur ese-
rinde açık bir tarzda göstermiştir. Levy-Bruhl bu eserinde
" insaniyet „ fikrinin tarihin bildiği bütün devirlerde bir
olmayıp Yunanı kadimde, Roma'da, Hiristiyanhğm ve slâm-
lığın zuhurundan sonra başka başka olduğunu ve "insani-
yetlin etnografyanın fiziyolojinin tavsif ettiği bütün insan-
ları değil, sadece bir kısım insanları ihtiva ettiğini söylüyor..
Filvaki Yunam kadim felsefesinde mevzuubahs olan " adam „
insaniyet değil, sadece " Yunanlı „ idi. Eflatun'un Cosmo-

14

— 216 —

lojisi ancak yunan sitelerini ihtiva ediyordu. Eski Yu-
nanlılar kendilerile barbarlar arasındaki mesafeyi büyük
farzediyorlar, hatta Mısır'dan ve Şarktan aldıkları mede-
niyetleri sonraları unutuyorlardı. Gerçi Yunanlılar naza-
rında barbarlarda insaniyet mefhumuna dahil idiler; Fakat
bunlar ikinci derecede insanlardan addedilirlerdi. Bar-
barların nıüessiseleri Yunanlılar için yalnız bir eğlence
mevzuuydu.. Roma İmperatorluğunun tesisi bilhassa İsla-
miyetin intişarı bu dar insaniyet fikri yerine insanlara daha
geniş muhtevalı bir "insaniyet,, fikri kazandırdı. Bihassa
İslâmiyet, bütün insanları hak ve hakikat karşısında bir
farzediyor, aralarındaki servet, nesep farklarını siliyordu.
Fakat yine şayanı dikkattir ki Hıristiyanlık alemşümul bir
din olmak iddiasına rağmen, insaniyet fikrini yalnız hâkim
olduğu insanlar fikriyle birleştiriyor, hariçte kalanlara aynı
kıymeti vermiyordu. Bu tarz anlayış duyuş el'an avrupa-
hlarda devam etmektedir. Avrupalıların müstemlike siya-
setleri şüphesiz " müstemlike fikri ,,'nin, müstemlike hak-
kındaki ahlâkî kıymetlerin bir tabiidir. Amerika'da yer-
liler hakkında cari olan örfler herkesin malûmudur. Av-
rupalılar nazarında " yerliler „ insaniyet fikrine pek zayif
nispette iştirak eden unsurlardır. Bu dar insaniyet fikrinin
devamına diğer bir misal de psikoloji ve ruhiyat dediğimiz
eski ilmin tekâmülüdür: Bu "ilim,, yakın zamana kadar beyaz
adamdan, avrupalıdan gayrisini mevzuu haricinde bırakmıştır.
Levy-Bruhl'ün iptidaî cemiyetlerde zihnî melekâtm tetkikine
dayir olan içtimaî psikoloji nevinden kitaplar eski neşri-
yat arasında pek görülmez... Eski psikoloji de mevzuubahs
olan bütün " melekât „ bu beyazın ve avrupalının melekâ-
tıdir. Ve yakın zamana kadar ahlâkî felsefe dediğimiz bahisler
yunanı kadim felsefesinin yakından veya uzaktan tabii idi.
Aynı tahavvülü muhtelif cemiyetlerin terbiye gayesinde de
görmek kabildir: Her cemiyette terbiyenin gayesi "Adamn
dır. Bu adam ve onun müradifi olan tasavvur; mücerret bir

- 217 -

fikir değil, pek müşahhas bir fikir yani bedenî, fikrî ve
ahlâkî itiyatları olan bir emmuzeçtir. Atina'nın nazarında
bu adam ince fikirli, zevk sahibi, mücerret mübahaselere
kadir olandı. Romalılar nazarında aynı adam zafere teşne,
mukavim vücutlu, edebiyat ve senayii nefiseye bigâne olan
bir enmuzece ayitti. Ayni adam fikri Kurunu Vustada zühdî
bir mana ifade ediyordu. Aynı fikrin Rönesans'ta daha
lâdinî, hürriyetperver ve edebî bir delâleti vardı, görülü-
yor kü müceret ve sabit farzettiğimiz mefhumlar bile zaman
ve mekânla tahavvül edebiliyor. Bu tahavvülü görmek için
iki üç bin senelik tarihe müracaat etmek zarurî değildir.
Bizim gibi süratle değişen milletlerin tarihinde de bu ta-
havvülü işaret etmek mümkündür. Meşrutiyetten beri "Adam»
hakkındaki telâkkimiz mütemadiyen tahavvül etmiştir, "iyi
mübarek, kendi halinde, insan, melek,, sıfatlariyle tavsif et-
tiğimiz müteaddit adam enmuzeçleri vardır. Bütün bu ta-
havvülleri vücude getiren sebepler şüphesiz sathî, gelip
geçici hâdiseler değil, belki cemiyetimizin esaslı telâkkile-
rini müteesir edebilen bünyevî sebeplerdir. Harbi Umumî
bütün avrupa milletlerinin iktisadî, ahlâkî... bünyesinde
mühim tahavvüller vücude getirdi. Aynı harp ve onu tema-
di ettiren büyük sarsıntıların da " adam n'ı anlayışımız ve
düşünüşümüz üzerinde tesiri olması zarurîdir. Bu tesirlerle
bu günün Türklerin nazarında tecelli eden "adam,, enmu-
zeci acaba nedir?.. Bence bu enmuzeci vücude getiren iki
seciyeden biri " ilmî ve müspet bir kafa ,,'dır. Bu seciye
eski, kof belâgatçiliğe ve seri tefekküre karşı gelen bir
kuvvettir. Bu seciyeden ikincisi "içtimaî bir ahlâk telâkkisi»
dir. Bu telâkki eski dar ayile ahlâkı telâkkisine karşı gelen
bir kuvvettir. Her iki seciyeyi hayız olan adam asrî türklü-
ğün başlıca seciyelerim taşıyor demektir.

— 218 —

Büyük üstadın kabri başında

Büyük alim ve müderris Ziya Bey! kabrinizin başında
ve arkadaşlarınızın lisanından size hitab ediyorum. Ziya Bey!
Hayatınız hayatı bir takım maddî ve süflî kuvvetlerin bir ter-
kibi gibi anlayanlar için ne kat'i bir tekzipti. Ölümünüz ise
mefkurenin ebediyetine ne büyük şahittir...
Ziya Bey! Bundan senelerce evvel gözlerimiz karanlığa
çok alışmıştı. Siz, büyük alim, bize ışığı gösterdiniz: Fakat
Ziya Bey siz, bize ışığı göstermekle kanmadınız, güneşe bak-
mayı da öğrettiniz...

Ziya Bey! Senelerce evvel hislerimiz maddî ve hodbin
hislerdi. Büyük feylesof siz, bize millî ve insanî hislerin var-
lığını öğrettiniz!

Ziya Bey, senelerce evvel irademiz mefluç bir hâlde
sanki paslıydı. Büyük mümin, siz bize iradenin yaratıcı kud-
retini ilân ettiniz.

Hülâsa Ziya Bey, siz, ilâhî bir hamle gibi cehli yıktınız»
yerine ilmi koydunuz, fikirlerden anarşiyi kaldırdınız, yerine
usulü koydunuz. İstibdat ve Saltanatı kaldırdınız, yerine
istiklal ve hüriyyeti koydunuz, ümitsizliği kovdunuz, yerine
imanı koydunuz. Siz bir Ümmeti ışıldattınız, ondan bir Mil-
let çıkardınız..

Ziya Bey siz, yalnız bir ilim ve felsefe yapmakla doy
madınız, ilminizin ve felsefenizin edebiyatını da yaptınız, siz.
her millî hissi alıp türk ölkesinin en hücra köşelerine kadar
götürdünüz ve onlarla her türkün kalbinde histen bir abide
inşa ettiniz..

Ziya Bey siz, o kadar büyüksünüz kü bunu ifade etmek
için bizzat yarattığınız millî edebiyatın kuvveti bile kâfi ge-
lemez. Sizin büyüklüğünüzü teslim için susmak lâzımdır.
Çünkü sükût bilirsiniz ki ekseri ahvalde bir belagattir. Yal-
nız Ziya Bey, mezarınızın başında susarken içtimaiyatınızın

1/

büyük ve sert bir kanununu tekrardan kendimi alamıyorum:
"Fertler fani,milletler ise sırrı ebediyete mazhardırlar..n.

Yaratıcı Türkçülük

Merhum Gök Alp Ziya Türkçülüğün tarihini vücude
getirirken bütün menfi ve irticakâr telâkkilere isyan ederdi.
Türkçülüğü mazimizin devamı gibi anhyan muhafazakârları
tanımazdı. Bunların mezhebine " Tarihî Türkçülük „ derdi.
Gök Alp Türkçülüğü mazimizin sultasından kurtarmak için
hep mefkureyi işaret ediyor ve ona sanki İâhutî bir makam
veriyordu.. Gök Alp hemen her yazısında Türkçülük mefku-
resinin ne olmadığını göstermek istediği zaman felsefesinin
parmağıyle işaret ediyor. Bu parmağı bazen sanatkârın,
bazen de millî bir feylesofun vicdanına sokup çıkarmak
istiyordu. Ziya Beyde canlı harsı afakî usullerle keşif ve
tespit etmek iradesi son zamanlarda tereddüde uğramış
gibiydi. Bilmem bu noktada haklı mıyım?!. Çünkü hiç bir
ilim, hiç bir içtimaî tefekkür bize henüz " olmıyan „ fakat
* olmakta olan „ bir hayatın şahsını, vücudunu madenî bir
billur gibi gösteremez!.. O hâlde hayatı hayalleriyle duyur-
mak istiyen sanatkârla hayatı mefhumlariyle anlatmak isti-
yen feylesofa müracaatten başka bir şey kalmıyordu. Gerçi
hayat da bu kanaati te'yitten başka bir şey yapmadı. Biz
ilmin kafasiyle olması lâzım geleni düşünmekle kaldık. Fakat
bu olanın vücûdunu, şahsını, ancak Mustafa Kemal'in irade*
sinde görebildik. Eğer bu millî kahraman zuhur etmeseydi
ilmin mütalâası, cebrin düsturları sırf zihnî kalacaktı. Roger
Marx ismindeki müellifin " Art Social „ adlı kitabının niha-
yetindeki ankete iştirak eden Bergson şöyle diyor: " Ana
navîyi tekrar etmekle büyük sanat ananemize riayet etmiş
olmayız. O sanat ananasi ki şimdiye kadar hep yeniyi ara-

mak olmuştur ... „ Bergson'un Fransızlar için söylediği bu>
sözler hangi milletin anane felsefesi için doğru olmaz ? ...
Hangi yenilik " yeniliksiz n'dir ?.. Hangi değişiklik inkâr-
sizdır ?.. Hangi ufuk geridedir ? .. Bence lisanda, sanatte
yaşayışta yenilik, eski ananelere riayet etmekle değil, değiş-
mek ananesine uymakla kabildir. Türkçülük fikri sanat ve:
felsefe fikridir. Türkçü her şeyden ziyade sanatkâr bir
feylezof olmak mecburiyetindedir. Tekniksiz bir sanat ve
ilimsiz bir felsefeyi anhyamadiğımı söylemiye lüzum varmi ?...

Benim anladığım türkçülük

Bir Türk için en samimî hayat türklük denilen manevî
kıymetleri yaşamaktır. Bu kıymetlerin duyuiabilmesi için bir
Türkün ne alim, ne de feylezof olmasına lüzum yoktur. Elve-
rirki bu kıymetler lüzumu kadar sınırlanmış olsun... Bu hâ-
lin adına "duygu türkçülüğü» diyorum. Duygu türkçülüğü-
nün vaziyeti vecit ve istikrak vaziyetidir.

Bir susuzluk, açlık duygusu gibi milliyet duygusu da ta*
biatin zaruretini bildiren kuvvetlerdendir. Milliyet duygu-
su mücbirdir. Bununla beraber bu milliyet duygusunun
ne tabiîliğini, ne de zarurîliğini hakkiyle idrak edemediğimiz,
anler olmuştur. O zaman bilgilerimizle duygularımız, aklı-
mızla kalbimiz arasında garip bir çarpışma başlar. Ruhumu-
zun ne ahengi kalır, yahut ne de sükûneti kalır.. Artık o zaman:
ya kalbimizin durması, bilgilerimizin kontrolü lâzım gelir.
Bu kontrol son hadlerine varınca milliyetler ilminden ibaret
bir nevi muhkem bilgi vücude gelir. Bu son bilginin türk-
lük için elde edilmesine de "Bilgi türkçülüğü* diyorum. Bil-
gi türkçülügünün vaziyetif tefekkür vaziyetidir. Fakat vak-
taki bu bilgi, bu duygyu|tabiî ve zarurî bir kuvvet olarak
izah ediliyor; o zaman bu tabiî saikanın imkân âleminde vü-

_ 221 —

cude getirebileceği bütün hareketleri, fiilleri, eserleri mubah
ve insanî görüyoruz. Onları elde etmek için çabalamak bir
ihtiyaç oluyor. Ve harekete başhyoruz. Bu çalışma bir yandan
milliyet vicdanımızı» tazyiki, bir yandan da milliyet ilmimizin
irşadı ile oluyor. Yaşayışın bu manzarasına da "irade türk-
çülüğü „ diyorum. İrade türkçülüğünün vaziyeti yaratmak
vaziyetidir.

Türkiye'de türkçülüğün tekâmülü nazarı dikkate alınır-
sa bunun bu üç merhaleden ikisini geçtiği ve üçüncü mer-
halenin siyasî derecelerine vardığı görülüyor. O halde bugün-
kü Türklerin vazifesi ne duygu türkcülüğü, ne de düşünce
türkçüiüğüdür, irade türkçülüğüdür. Bu da türklerin siyasî
vahdetini, yahut siyasî istiklâlini elde etmek için değil, belki
bir ilim, iktisat ve adalet Türkiye'sini tamamlamak için müte-
madiyen irade sarf etmektir. Şimdi benim anladığım türk-
çülük işte budur.

Türk sanatkârının anlaşılmayan

s/ ••

Eskiden bir İlyas Ali, bir Hayrettin, bir Sinan, bir
Mehmet Ağa, bir Kasım ağa vardı. Bunlar mimar idiler.
Türk mimarı idiler. Camiler, türbeler, çeşmeler vücude
getirdiler. Hep bu eserler Türk oldular. Belki de bir türkçü,
turkiyatçı değildiler, fakat eserlerine türklüğün damgasını
vurdular. Türk toprakları garp sanatinin zevki tarafından
istilâ edildiği zamanlar bu üstatların eserleri anlaşılmaz
oldu. Bu istilâ devrinin sanatkâr mantığı şundan ibaretti:
Eski Yunanistan sanati, yahut Rönesans sanati, yahut
Barok, Rokoko tarzı en yüksek sanat nevidir. Binaenaleyh
sanatın bu yüksek numunelerini taklit etmekten başka bir
şey yapılamaz. Bir çok Rum, İtalyan ve Firenk ustalar bir

— 222 —

bakıma türk şehirlerini zevkler vatanına benzeten yabancı
eserlerini hep böyle vücude getirdiler. Lâkin bu istilâ kat'i
olamazdı. Çünkü millet her şeyi, her haricî sultayı olduğu gibi
kabul eden menfi bir mevcut değildi. Onun için Yunanîden,
Rönesansdan, Rokokodan, Barokdan hemen hemen başka bir
Yunanı, başka bir Rönesans... vücude getirdi. Fakat buda
ilmî bir kastla, mantıkî bir mücahede ile sunî bir surette
olmadı. Bu istihale tabiatiyle, insiyaki bir surette, kendi ken-
dine oldu. Mimar Vedat Bey Yeni Postahane binasını yap-
tığı tarihten beri yeni türk sanatkârlarında şayanı dikkat
bir uğraşma var. Mimarlıkta hep milliyeti türklüğü arıyor,
lar, düşünüyorlar, taşınıyorlar, her binaya bir türklük dam
ğasını vumak için çabalıyorlar. Türkçülük mefkuresinin açtığı
çığır ne dir? Bunu anlamak için otuz senedenberi Türkiye'nin
her tarafında kırılan cami kemerlerine ve her tarafında
şişen cami kubbelerine bakmak kâfidir!.. Âiim ve içtimai-
yatçı olmıyan eski ustalar tarihe bir türk sanati kazan"
dırdılar. Âlim ve içtimaiyatçı olan yeni mimarlar bize yeni
bir sanat kazandırabildiler mi? Eski mimarlar kırık kemeri,
lkubbeyi, istilâktiti şekil âlemin Türkleri olarak kullan-
madılar. Bu ustalar sade türk ve büyük sanatkâr olduk-
ları içindir ki kemerlerini, kubbelerini, tezyinatlarım türk-
eştirdiler ve ilhamlarını maziden, müstehaselerden değil,
vicdandan ve muasır cemiyetin hayatından aldılar.
Hep teceddütçü olan bu adamların misalinden koyu bir
muhafazakârlık ve ananeperestlik düsturu çıkarılabilirini?..

kadın

- 225 -

Demokrasi ve kadın

Geçen sene îstanbu'Iu ziyaret etmiş ve Darülfünunda fran-
sız sosyolojisine dayir bir konferans vermiş olan Paris Da-
rülfünunu müderrislerinden Müsyü Bougle "De la Sociologie â
l'Action Sociale „ adlı bir eser neşretmiştir. Bu kitabın bir
faslı "Fâminisme et Sociologie,,dir. Professör Bouglö "Kadın
bütün içtimaî mesleklere, bilhassa Parlamentoya dahil ol-
malı mı, olmamalı mı? „ sualine içtimaî vakıalara müstenit
tetkikat yapan bir ilmin, yani içtimaiyatın şimdiden cevap
verip veremeyeceğini mevzubahs ediyor.

Bougle'ye

nazaran her medeniyette bir takım hâkim
kuvvetleri vardır. Muasır garp medeniyetinde bu hâkim kuv-
vetler üçtür: Sanayi, ilim, demokrasi. Garplı her şeyden evvel
tabiate hâkim bir adamdır. Garp büyük sanayiin vatanıdır.
Fakat ilimle beslenmiyen bir sanayi nasıl yaşar?! Onun için
garp medeniyeti bir sanayi medeniyeti olduğundan ziyade
bir ilim şüphesiz müspet ilimler medeniyetidir. Garp mil-
letlerinde demokrasinin tarakkisi de şayanı dikkat bir vasıf
mümeyyizdir: Bu milletler gitgide kendi mukadderatlarına
kendileri vazıülyet olmakta, bu milletlerde hükümet yalnız
halk için çahşmıya değil, halka hesap vermiye mecbur tu-
tulmaktadır. Vicdanı ammede bu kontrola mesnet olan fi-
kirler müsavat fikirleridir. Garp cemiyetlerinde müsavat fi-
kirleri bir tesadüf veya keyif mahsulü müdür?! hayır! Belliki
bu fikirler bizzat cemiyetin bazı esaslı akidelerine dahil-
dir. Müsavatçılık mefkuresini vücude getiren; bu mefkure-
nin müradifi olan içtimaî bir tahavvül, bünyevî bir sebep-
tir. İşte müsavatçılık içtimaî bir vak'a gibi kabul edilince
kadınların da bundan müstefit olması kadar tabiî ne olabilir ?!
Fakat buna karşı iki cinsin arasındaki " uzviyet farkı,,'nı
ileriye sürerler ve derler ki:
Kadınla erkek arasındaki uzvî fark fikrî ve hele sisasî

— 226 —

sahede kadın ile erkeğin müsavi olmalarına bir manidir.
Kadın ancak bir ana, zevce, ayilesinin reisi olabilir. Fakat
bu istişhadin temeli maddiyeci bir kanattir: Zira böyle demek,
aklı teşrihi bünye tayin eder, demektir. İlim bu gibi farzi-
yeleri teyit ediyor mu? hayır. Bu gibi iddiaların neticesi
dayima menfi veya meşkûk, bilâkis soyolojinin bu noktada
•öğreteceği dimağın her şey olmadığı, fakat terbiyenin yani
cemiyetten gelen tesirlerin pek mühim olduğudur. Filvaki
uzvî farzettiğimiz bir çok kuvvet ve kabiliyetlerimizin men-
şei, içtimaî muhitimizdir. Biyoloji ile izah edilmek istenilen
bir çok ruhiyat hâdiselerinin hakikî izahı içtimaiyattadır.
Nitekim dün kadının yalnız valide, zevce ve ayile reisi
olması biyolocyaî bir zaruret değildi, içtimaî bir zaruretti.
Ya bu gün aynı kadın nasıl bir mevki sahibi olacak ?!.
Bu sualin cevabı da teşrihte değil, tarihte ve zaman ve me-
kânın icabatindadır. Eğer böyle olmasaydı, bütün zaman ve
mekânda kadınla erkek arasındaki taksimi amelin doğru-
dan doğruya cinsî bir esas üzerinde yapılması iktiza ederdi.
Halbuki tarih ve etnografya bunun aksini gösteriyor. Bir çok
kabileler gösterilebiürki arada kadının vazifesi muarızların
mikyasiyle hiçte kadın işi değildir. Meselâ çiftçilik; balık-
çılık, hammallık, hatta bazı kabilelerde muhariplik bile!..
Kadının deruhte ettiği vazifeler ne yeknesak, ne de zaman ve
mekânda sabit... "Cinsi zaif,, fikrini her cemiyette bulmak
kabil değil. Şu halde kadınla erkek arasındaki taksimi ame-
lin menşei uzvî değil, manevî, ahlâkî bir sebeptir. Burada
müessir olan kadının bünyesi degii bizzat cemiyetin bünyesi,
bu cemiyetin dinî, ahlakî akideleridir. Şu takdirce bir cemiyet
içinde kadının iştirakten mahrum kaldığı bazı vazifeler varsa
bunun da menşei dinî, ahlakî... olmak lâzım geliyor. Mubah
ve haram fikirleri tarih menşeli fikirlerden olduklarından cem-
iyetin değişmesiyle bunların de değişmesi mümkündür. Ve ge-
ne dinî bir akidenin kadına kapadığı bazı yolları iktisadî
tekâmülün açması mümkündür. Patriyarkal ayilede baba ufak

- 227 -

bir hükümetin reisi ve muayyen bir dînin nâzımıdır. Babaya,
büyük bir nüfuz temin eden ve buna mukabil kadına hürriyet
vermiyen bu bünye garp cemiyetlerinde muhtelif amillerin,
tesiriyle bozulmuştur. Artık yuva ne bir hükümet, ne bir atel-
yedir. Aynı zamanda istihsal ve istihlâk etmek kudretini ve
kendi kendisine kifayet etmek iktidarını kaybetmiştir. Ayile
bünyesini sarsan son hâdiselerden biride Cihan Harbi
olmuştur. Harp cephelerine giden erkeklerin bıraktığı
boşlukları doldurmak için kadınlara seferberlik ilân etmiş-
lerdi. Bu fırsatla kadınlar o zamana kadar mahrum olduk-
ları erkek işlerine girmişlerdir. Bu gibi vukuatın kadın hak-
kındaki fikirlerimiz, talâkkilerimiz üzerinde tesiri olmaması:
mümkünmü ?! Kadına bütün iktisadî mevkileri bahşettikten
sonra daha doğrusu kadın iktisadî hürriyetini aldıktan son-
ra ondan siyasî hürriyeti esirgemek mümkünmüdür ?!.. Hü*
lâsa demokrasi müsavat fikriyle tevemdir. Müsavat fikirleri,
ise feminizm haricinde nemalanamaz...

Kadın ve hayat

— Efendiler iktisadî olmıyan bir istiklâl, nasıl bir istik-
lâldir ?! gümrüklerinize hâkim olmadıkça, iktisadî haklarınızı
taarruzdan kurtarmadıkça biz Türkler için bir istiklâl naşı
mezubahs olabilir?! Efendiler; kadınlarınızı erkeklermiz gibil
aynı hizada, aynı ehemmiyetle içtimaî hayata karıştırmıyan
ve kabul etmiyen hayat nasıl müstakil bir hayat olabilir ?J
Türk kadını yuvasını terk ettiği dakikada her hangi içtimaî
vazife alamazsa, kazanamazsa o kadınların dahil olduğu cemi-
yete nasıl müstakil diyelim?!..
İşte ben bundan on, on iki sene evvel böyle söylenerek

tt

İstiklâli millî „ şerefine yapılan bir içtimada nutkuma
devam ediyordum. Derken kürsüye bir ikinci hatip daha.
çıktı. Bu hatibin mantığı gayet kuvvetliydi. Diyordiki:

- 228 -

— Bey biraderimizin dedikleri çok iyi, çok doğru,
fakat evvelâ kadınlarınız Mal Hatun kadar "Saliha» olsun-
lar, ondan sonra erkekle yarışa çıksınlar. Evvelâ kadınlar-
ınız iyi yemek pişirmeyi ve çamaşır yıkamayı öğrensinler,
ondan sonra piyano çalsınlar!..
Halk bu mnatığı daha kuvvetli buluyor ve sahibini daha
çok alkışlıyordu. Zahiren kadın inkılâbını meşru gören ve
halkın dikkatini inkılâbın usulüne çağıran bu hakikî mürteci
ve yalancı müteceddidi halk daha çok beğeniyordu. On beş
senedenberi bu masum halk gibi cahil hükümet adamı da
bu mantığın kurbanı oldu. Acaba el'an kuvvetli olan bu
mantık değilmi dir ?! Mantıkçılar diyorlar ki:
— Pek güzel! Biz kadının içtimaî hayata karışmasına da
taraftarız- Fakat kadınlarınız ekekler seviyesinde mi?! Kadın-
larınızı bîr kere o seviyeye getirelim, ondan sonra !..
Biz de, fakat bir kere hayata bakalım, diyoruz. Kadın
meselesi bütün bir " emri vakiler „ silsilesidir. Memuriyette
kadın, sanatte kadın, darülfünunda kadın, ticarette kadın...
hep birdenbire ihdas edilmiş ve gittikçe kuvvet ve metanet
bulmuş sayısız emri vakilerdir. Bir maarif vekilinin dediği
gibi: " Kadınlarınız mütemadiyen içtimaî emri vakiler ihdas
ediyorlar. Bizim için bu emri vakileri takip edebilmek ne
büyük bir muyaffakiyettir !..„.
Kadın inkılâbına sekte vermek istieyn bu kara kuvvet her
ne olursa olsun, bu mantıkçılarla mantık dayiresinde anlaş-
mak faydasız değildir. Çünkü mantıksız olan asıl mantık
değil, hayata musallat olmak istiyen aklı mücerredin mantığı,
mantıkî mantıktır!

— Efendiler; ne istiyorsunuz? Önümüzde hayat, cemi-
yet, iktisat, yirminci asrın içtimaî şerayiti... gibi muhtelif isim
ye tabirlerle ifadeye çalıştığımız bir hayat denizi vardır,
ikiden biri: Ya bir gün gelip kadının bu denize çıkacağını
ve denize düşeceğini bildiğiniz halde, Hayır» Hammler, düş-
mezsiniz, karada kalacaksınız, sizin için yüzmek ihtiyacı

— 229 —

yoktur ! ..„ diyeceksiniz ve böylelikle onları aldatacaksınız !..
Yahut yüzmek ihtiyacını teslim ederek alıştıracaksınız. Bun-
lardan hangisini kabul ediyorsunuz ?
— Şüphesiz kadının bir gün gelip bu hayat denizine
çıkacağını kabul ediyorum.
— O halde ?!.
— O halde, biz de sizin gibi yüzme öğrenmesini isti-
yoruz. Fakat acele etmiyoruz. Yüzme öğrenmeden evvel
kadını denize atmak yazıktır! Evvelâ yüzmeyi öğretelim,
ondan sonra kadını denize çıkmakta serbes bırakalım*...
— O halde bu yüzmeyi öğretmek için nasıl bir usûl

takip etmeliyiz?

— Mektep, ilim, terbiye, tahsil...
— Fakat bütün bu muhitler, idmanlar evvelce de vardı.
Kadın inkılâbına tekaddüm etmişti; matlup hasıl oldumuydu?!.
— Olmadı amma kabahat bu mekteplerin şerayitinde,
tedrisatında, usulünde idi... Onları islâh etmeli...

— O halde müsaade ederseniz sözü selâhiyettarlarma
bırakalım. Bakınız fikrimi izah edeyim: Amerikalı feylesof
ve pedagok mister Dewey bir gün Amerika'daki yüzgeç mek-
teplerinden birini ziyaret etmiş. Bu mekteplerde çocuk sunî
ve iradî hareketlerle bir oda içerisinde kollarını, bacaklarını
kımıldatarak yüzmeye ahştırıhyormuş. Büyük terbiyeci en
müstayitleı inden birine şu suali sormuş:
" Oğlum sen denize düşsen ne yaparsın? „ Cevap gayet
samimiydi: "Batarım efendim!..,, Çünkü bu çocuklar yüzme-
nin gramerini yani aklını tahsil etmiş olmalarına rağmen
yizmenin itiyadını ve şevki tabiîsini kazanmamışlardı!..
Binaenaleyh bu çocukları yüzdürmek için tek çare kalıyordu...
— Nedir o çare ?!.
— Yüzmeyi tariften evvel, denize sokmak!
— Ya boğulursa ?!.
— Telâş etmeyiniz. Bir kere " Denize atmak! „ deme-
•dim, " Sokmak „ dedim. Sonra, boğulmak o kadar kolay

— 230 —

değildir! Elverir ki fert bir hayvan ve bir çocuk safiyetini
muhafaza etmiş olsun, elverir ki mürebbiler şevki tabiînin
ilhamları yerine mücerret aklın düsturlarını ikame etmiş
olmasınlar!.. Ne hacet bazı milletler çocuklarını bu usulle
yüzmiye alıştırmıyorlar mı ?. Ve her ihtimale karşı yanında*
smız. Eğer hata ederse tashih edersiniz... Fakat dayıma bir
şart île: "Yüzmek ancak ve illâ su içinde öğrenilebilir; kadın
ancak ve illâ hayata çıkarak, hayata çıktıktan sonra ve hayat
içinde hayat melekesini kazanabilir. Zira her fiilin tecrübesi
kendindedir; haricindeki bir akılda ve tahsilde değil!.. „ .

Taaddüdü zevcat bir fikir
meselesi midir?

Biri diyor ki:
— Taaddüdü zevcat dinen menedüemez. Çünkü hak-
kında ahkâmı seriye vardır...
Buna karşı bir diğeri cevap veriyor:
— Bilâkis taaddüdü zevcatm dinen meni lâzım gelir.
Çünkü bu cihet ruhu şeriate daha muvafıktır. Gerçi taad-
düdü zevcat dinen meşrudur; fakat bu meşruiyet mutlak
değil, mukayyettir. Ve binnetice meşru olan, taaddüdü zevca-
tm kanunen menedilmesidir...
Bir üçüncüsü diyor ki:
— Taaddüdü zevcat asıl hayatî bir meseledir. Taaddüdü
zevcata kanun cevaz vermelidir. Çünkü bu cevaz nüfusu-
muzun tekessüriyle ve eşsiz kalan yüzbinlerce kadının refah
ve seadetiyle alâkadardır.
Ne gariptir ki bütün münakaşalar ya dinî, ya hukukî veya
sırf iktisadî bir noktayı nazardan yapılıyor ve taaddüdü
zevcat meselesi sırf dinî bir itikat, bir mantık ve bir menfaat
meselesi gibi vazediliyor! Lehte aleyhte, söylenilen bütün söz-

- 231 —

ler fikrî ve edebî olan bütün servetlerine rağmen aynı de-
recede sakattır, çünkü bu sözlerden hiçbiri taaddüdü zev-
cat meselesini afakî bir surette vazetmiyor.
"Taaddüdü zevcat dinen mendilemez; çünkü hakkında
şu veya bu ahkâmı seriye vardır„ diyenlere soruyorum:
— O halde menetmeyinizL Menetmediğiniz müddetçe
taaddüdü zevcat hâdisesi çoğaldı mı?! Menetmemekte devam
ederseniz aynı hâdisenin tenakusuna mani olabilecek misi-
niz?!..

"Bilâlkis taaddüdü zevcatın meni lâzım gelir, çünkü bu
cihet ruhu şeriate daha muvafıktır» diyenlere soruyorum :
— Gayet açık olarak söyleyiniz, her şey, her iş ruhu
şeriate daha muvafık olduğu için mi menediliyor. Veya mu-
vafık olduğu için mi cayiz görülüyor ? Bunun için cevap
istemez. Fakat suali yalnız her günkü müşahedelerinize ve
vicdanınıza sormak kâfidir...
"Taaddüdü zevcata cevaz vermeli, çünkü bu cevaz nü-
fusumuzun tekessüriyle alâkadardır» diyenlere soruyorum :
— Fakat taaddüdü zevcat meselesini nüfus miyariyle hâl-
letmek selâhiyetini veren kimdir? Bu selâhiyeti ve bu cevazı
kimden, nereden, hangi alimden aldınız? Yarın bir takım
köylüler taaddüdü zevcat meselesini "ucuz amele temin eden
bir usul „ gibi vazederlerse onlara karşı ne diyelim?! Bu
köylülerin aynı meseleyi vaz'ile sizin vazuuz arasında bir
nezaket farkından başka ne vardır ? Fakat diyeceksiniy ki:
— Biz meseleyi enfüsî bir surette hâlletmek istemiyo-
ruz, afakî bir surette halletmeyi düşünüyoruz!..
— O halde acele etmiyelim!. Afakî olmadan evvel mes-
eleye vaziyet etmeniz lâzım gelir, sonra afakî olabilirsiniz.
— Bu ne demek?!
— Sarahaten şu demek ki siz taddüdü zevcat gibi sırf
"ahlâkî,, bir meseleyi bereketi tenasül, tezayüdü nüfus refahı
iktisadî... gibi tamamiyle "maddîw yahut "intifaîB bir mecraya
sokuyorsunuz ve ahlâkî meseleyi iktisadî endişelerle sarıyor-

15

sunuz. Ve belki de haberiniz olmıyarak vicdanın emri yerine
pergerinizinfuçlarımzı gösteriyorsunuz. Hiç bir kimse hiç bir
vîcdanfbizejtaaddüdü zevcat gibi bir milletin harsi için en
manevî ve enr

harim bir davayı cetvel ve pergerle hallet deme-
miştir !.. Zaten buna ne hakkınız var?! Binaenaleyh evvela
taaddüdü zevcat meselesinin ahlâkî bir mesele olduğunu kabul
ediniz ve teslim^buyurunuz ki: Ahlâkî hayat orijinal bir hayat
demektir. O, ne iktisadın kölesi, ne de dinin uşağıdır! Ahlâk
ahlâktır, ve emirleri müstakildir. "Taaddüdü zevcat cayiz değil-
dir ve müdafaa edilemez,, diyelim, çünkü bugünkü ahlâkî
vicdanımıza tamamiyle mugayirdir. Birden fazla kadın alamaz-
sınız ve birden fazla kadın da size varmaz. Çünkü bu ahlâkî
bir «zillettir. Ve çünkü ahlâkımızın vicdanı: "yanlıştır, fena-
dır, çirkindir!..,, diyor. Daha nasıl delil istiyorsunuz ?!.
— "Fakat ahlâkî vicdan„ dediğiniz şey nedir?! Senin,
benim vicdanım mı yoksa ekseriyetin vicdanı mı ?...
— Sözünüzü bitirmiye lüzum bile yok! Çünkü ne diyece-
ğinizi biliyorum ve bekliyordum: Evet " Senin benim vicda-
nım mı, yoksa ekseriyetin, milyonlara baliğ olan köylü ka-
dınlarının mı?!,, diyecektiniz değil mi?!. İşte cevabı: "ahlâkî
vicdan» ne senin, ne benim, ne de milyonlara baliğ olan köylü
kadınlarınındır; ahlâkî vicdan milletin, fakat "mefkûrevî mil-
letin „' dir.

Bütün cehline ve bütün sefaletine rağmen yaşıyan, as-
kerlik sahesinde zaferi, siyaset sahesinde istiklâli, kadın ha-
yatında hürriyeti ve hukuk sahesinde müsavatı tesis eden
"mületw denilen o manevî mahlukundur. "Ahlâkî vicdan,, her
hangi münferit şahsın vicdanı değildir, millî tarihin, millî ha-
yatın vicdanıdır. O hepimizden büyük ve biz onun belki bir
tabiiyiz. Onun için ferdî fikirlerimizi o vicdana musallat ede-
ceğimiz yerde o vicdanın mantığını kendimize mantık yapa-
lım. Çünkü asıl hayatın mantığı yalnız ondadır ve bu ahlâkî
vicdanın emirleri mevzuubahs olduğu zaman gözümüzü Ana-
dolu'nun insan barınamıyan ve ot yaşamıyan tuzlu ve kireçli

— 233 —

çöllerine çevirmiyelim, bilâkis bugün medeniyetin " mehdi zu-
huru» olan şehirlere çevirelim, ve bu şehirler arasında stan-
bul, zmir gibi en mütekâmil şehirlerimizi tercih edelim. Çünkü
ahlâkî vicdanın en ziyade temerküz ettiği mihraklar yalnız
bunlardır... Medeniyet meselesinde "köylere gidelim!„ demek
nasıl sakatsa, ahlâk ve "taaddüdü zevcatnmeselesindede"köy-
lülerin fikrini alalım!„ demek öylece sakattır...
— Fakat sizin müdafaanız çok müphem, "ahlâkî vicdan„
diye " mistik „ bir mahluktan bahsettiniz! Bu mevzu bizatihi
muhtacı ispat değil midir ?!.
— Doğru! taaddüdü zevcat makalesiyle bilmiyenlere içti*
maiyat dersi verilemez. Zaten benim sözlerim içtimaiyat ba-
hislerine alışık olanlar içindi... Yalnız sunuda ilave edeyim
ki: çtimaî bahisleri münakaşa edenler için iki noksan pek teh-
likelidir. Bunlardan biri: "hissi selim„ dediğimiz hayat ve te-
kâmül hissini kaybetmektir, diğeri içtimaî hâdiseleri kendi
tabiat ve zaruretlerine mutabık bir ilim zihniyetinden ve ilmî
bir usulden mahrum bulunmaktır!.. Fakat her hâlde hissi se-
limi zedeiemiyen bir cehil ahlâkî kıymetleri hırpalıyan sah-
te ilimcilikten daha az zararlıdır!..

Türkiye'de cemiyet ve kadın

Yirmi seneye yakın bir zamandanberi türk kadını
inkılâbını yapıyor. İlme giriyor, sanate giriyor, ticarete giri-
yor, hatta erkekle mücadeleye giriyor. Bütün acemiliklerine
rağmen girdiği sahede türk kadını muvaffak dahi oluyor.
Fakat kadın inkılâbını sevmiyenlerin mantığı bu yirmi sene-
denberi sanki donmuş gibi hiç te değişmiyor! Her yeni mec-
liste, her yeni mübahasede gene aynı sabit fikir: " Kadın
erkeğin müsavisi olabilir mi? »Bereket versin ki içtimaî hare-
ketler yalnız kendi temayüllerini ve istikametlerini kovalı-
yorlar. Hiç bir kadın yeniliği mantık müsademelerinin,

— 9'Kâ. —

muzafferiyeti gibi vücude gelmiyor. Türkkadını, türk
ayilesinin tabiî bir surette değişmesi neticesinde değişiyor.
Muhafazakârların yahut müteassıpların fikirleri, yahut kana-
atleri her ne olursa olsun, kadın • dünden bu güne • daha
içtimaî ve binaenaleyh daha şerefli mevkiler kazanıyor Fakat
içtimaî bir inkılâpolurken ilmin vazifesi nedir? Susmakmı? t
Elbette değil.. îtim bir inkılâbı doğrudan doğruya yapamaz
çünkü ilim ihtilâlci değildir. Fakat ilim mümkün ile muhali
ayırmaz? Bir mefkure ile mevhumenin ayrılması ilim vası-
tasiyle olmaz mı? Cemiyet hayatında tabiî ile marazı olan
hâdiselerin farkedilmesi ilim sayesinde olmiyacakmı?.. Evet
ilmin tabiî olan vazifesi budur. İlim bize türkkadının erkeğin
müsavisi olupolmadığını göstermelidir. Gerçi türkkadının
inkılâbına fikren taraftar olmiyanlar da bize itirazlarının
mebdeini ilimden aldıklarını söylüyorlar ve diyorlar ki; "işte
kadının fizyioloçyası! Bu tabiat erkeğin müsavisi mi dir ?.. „.
Filhakika kadın ile erkeğin uzviyeti mevzuubahs olduğu
zaman bir takım fizyoloçyaî farkları kabul etmemekmümkün
değildir. Yalnız muarızlarınızla bir türlü anlaşamadığımız
nokta şudur:

Mühim mesele bu farkların bulunupbulunmaması değil,
belki bu gibi farkların içtimaî hayat sahesinde hakikî bir
müsavatsızlıkicapettiripettirmiyeceğidir. Siz iddia edebi-
lirsiniz ki: Sırf bu farklardan dolayıdır ki kadın erkeğin
müsavisi olamamış ve hiç bir .zaman kadın hayatı bu günkü
ev kadını şartları haricindeki şartlarla birleşmemiştir? İşte
kadmcıhkcerayemnın muarızları senelerdenberi bu sualimizin
cevabını vermiyorlar. Yahut bu sualin manasını bizim gibi
anlamıyorlar. Kadmcıhkaleyhtarları bazen psikoloçya sahe-
sine girerekbize kadının taba'n "Nazik, ince, tahammülsüz..n
Olduğunu söylüyorlar.. Biz de bu emri vakii inkâr etmiyoruz,
yalnız gene soruyoruz ki:

Bütün bu emri vakiler kadının fiziyoloçyaî tabiatının
ebedî müradifleri midir, yoksa bu emri vakiler kadının tarihî

- 235 -

hayatının vücude getirdiği muvakkat ve yeni şartlarla zeval
bulması şüphesiz olan içtimaî emri vakiler midir?.. Kadıncı-
lığın muarızları bu suale de müspet bir cevap vermiyorlar.
Hülâsa, muarızların doğruya benzer mülâhazaları gibi
eğri mülâhazaları da Türkiye'de kadın cereyanı üzerine tesir
edememiştir. Kadıncılık hareketinin tabiî bir hareket oldu-
ğunu gösteren alâmetlerden biri de inkılâbın mücbir olan
tabiatidir. Bu tabiatin tamamiyle salim olduğunu tarihin ve
etnografyanın malûmlariyle de görüyoruz. Asrî bir devletin
yapacağı şey, bu cereyanın selâmetini temin için dayima
maniaları önünden kaldırmaktır.

Ruhiyat

239 -

Türkün seciyesi

Kitapları bizde çok okunan bir fransız muharriri var-
dır : "Güstave Le Bon» iâtin ve anglosakson medeniyetlerini
tenkit ederken iki kavra arasındaki seciye farkı üzerine
nazarı dikkati celbediyor; fikrince lâtinlerin felâketi seciye-
lerinin zayıflamasıdır; buna mukabil, anglosaksonların kud-
reti seciyelerinin metanetidir; hayatta muvaffakiyet için
malûmatın o derece ehemmiyeti yoksa da teşebbüs, sebat, fe-
dakârlık gibi seciye unsurlarının ehemmiyeti çoktur... Fran-
sız muharririnin bu fikirleri bir takım münevverlerimizin fikir-
lerine uygundur. Bu münevverler seciyemizin zayıf olduğuna
hayatta muvaffak olmak için bu seciyenin kâfi olmadığına
kanidirler. Türk müteşebbis değildir, derler; hatta Musevi-
de, Rumda, Ermenide buldukları seciyeyi türkün noksanı sa-
yarlar... Aramızda türk seciyesinin noksanlarını mekteple
dersle, konferansla islâh etmek fikrinde olanları da vardır.
Demolen mektebini, Ecole des Roches sistemini tavsiye edenler
hemen bu kanaatle hareket eden kimselerdir Bu nazariyecilere
göre seciye bir milletin, ve dayima iktisadî medeniyeti mü-
terakki olan bir milletin imtiyazıdır. Binaenaleyh dünya ü-
zerindeki bütün talisiz, fakir ve cahil milletler seciyesizdir.
Bu seciyesizlerin seciyelenmesi için çare seciyeli millete te-
messül etmektir; onun adetlerini, onun terbiyesini kabul etmek,
kuvvetlerini kuvvet, meziyetlerini meziyet, mukaddeslerini mu-
kaddes bilmektir. Böyle düşünenlerin nazarında türkte olmı-
yan yalnız seciye değildir, türkün sanayii nefiseside yoktur.
Meselâ bir türk mimarisi mevcut değildir. Gene Gustave Le-
Bon araplarm medeniyetine dayir yazdığı kitapta türkleri cı-
lız minare yapmakla, türk mimarlarını minareyi anlamamakla
itham ediyor. Gustave Lebon'a göre seciye nasıl bir mille-
tin imtiyazı ise, islâm mimarisi de bir sanatin, arap sanatinin
inhisarıdır, ve arap minarisine nazaran türk minarisi çirkin-
dir. Bu hüküm gene bir kısım münevverlerimizin türk san-

— 240 —

ati hakkındaki şüphesin? kuvvetlendirebilir. Bu münevverler
derler ki: Türk mimarisi diye müstakil bir sanat yoktur, Bizans
arap ve acem sanatının halitasidir. Meselâ türk araptan
tezyinatı, acemden kemerleri, Bizanstan kubbeyi almış, bun-
ları karıştırarak melez bir mimari yapar ştup...
Hattatlık ve tezyinatçılıkla uğraştığım tarihte ben de
islâm mimarisi ve tezyinatı namına yalnız arabi, bilhassa
Endülüste'ki metrukâtını taktir ediyordum. Elhamra Sarayı
benim için islâm sanatının yekâne bediası idi. Türk sanat-
ini meselâ şu İstanbul camilerinin bir türlü anlayamazdım.
Ben de bir takımlari gibi türk arap ve acem sanatlerinin
muhtaser bir taklidi farzederdim. Bilâkis, tenazurları, teda-
hülleri ile aklahayret veren hendesî arabsekler beni teshir
ederdi. Bütün zevkim bu garip tezyinatı seyirden, taklitten
ibaret kalıyordu. İşte o zaman bir çokları gibi ben de mima-
ride hep tenazur, hendesî bedialar ariyan bir zevkle türk
sanatinin asaletini, Sinanlann, Mehmetlerin Kasımların sanat-
İni bir türlü keşfedemiyordum. Bir tesadüfle bu uykudan uya-
na bildim: Bir gün Beyazıt camisinin civarında bir kubbenin
üzerinde lâleyi hatırlatan mermerden oyulmuş bir çiçek göz-
üme ilişti. Bunu ahşap bir evin tezyinatı için çizmek heve-
sine düştüm. Bu güzel motif ne arap, ne de acem idi. Sadece
türktü. Tecbrübe ile anladım ki türk sanatı, hattâ en basit
bir türk motifi bile Araptan, Acemden, hatta Selçuktan ayrı
nevinde güzelliklerin, bediî hislerin menbaıdır. Zaman geç-
tikçe gayet müstesna, kendi dehasiyle, kendi hususî telâkkisiyle
müstakil bir sanat .karşısında bulunduğumu anlıyorum. Bu
sanat Gustav Le Bon'nun perestidesi olan Arapların sanati, ne
icabetlerinin kapısı hadinden fazla açılmış bin bir ağıza
benziyen acem sanatı, ne de basık kubbesinin sıkletiyle çöken
Bizans sanati idi, bu güzellik trkündü. Artık bu basit lâle
timsalinde türk güzelini seyrediyordum. O dakikada duy-
dğum saadetin gururu yalnız bana, millî benliğime ayit
oluyordu. O tarihtenberi türk mimarisini, türk tezyinat-

— 241 -

çılığını, türk hattatlığını, hatta türk ahlâkını kendi haya-
tının seyrine dalmış, kendi talihine bağlanmış manevî bir
insanı arar gibi aramak sevdasına düştüm, ve bulduğum
yerde onu, onun şahsiyetini yabancıların zevkine göre değil,
olduğu gibi, kendi varlığı içinde, kendi hususiyetleriyle
duymağa çabaladım...

Her milleti, her tarihi, her seciyeyi hususî bir hilkat,
ve hayatın müptekir, bir eseri olarak telâkki eden bir adam
için kendi milletinin seciyesini beğenmemek nasıl mümkün
olur ?!. Böyle bir insan için seciye, sanat, milliyet ve tekâmül
bahislerinde Gustave Le Bon'un felsefesini kabul etmek
nasıl cayiz olabilir ?! Böyle bir nazariyenin gençlerin terbiyesi
hususunda gayet muzır, ve ihtilâlkâr tesirleri vardır: Yeni
nesiller kendi varlığından, kendi esaletinden şüphelenir,
kendi milliyetini sevecek yerde ecnebi milliyetlere imrenir.
Bu hâller tereddidir. Rabbini nefsinde ariyan milletlerin ise
başka felsefesi, başka feylesofları olmak lâzımgelir...
15 " nsaniyetin bütün kuvvetlerini fiile kalbeden amel
milletler arasında inkısama oğrar; her vatan bu amelin
hissesine düşen kismını yapar, her kavmin intihap edildiği
bir vazife vardır. Her kavmin tarihindeki muhtelif hâdiseler,
üzerinde yerleştiği toprak, müessiselerin seciyesi, büyük
adamlarının teşebbüsleri, daha bir çok sebepler her birine
has bir an'ane icat ederek insaniyet âleminde mefkurenin
şu veya bu muayyen bir şeklini temsile müstayit kılar. Bu
milletlerden biri sanayii nefisenin, diğeri ticaretin, teşebbü-
sün, hükümeti nefisin, bir diğeri vazıh fikirlerin, bir diğe-
ri de derin fikirlerin Arzı Mevudu olmakla iftihar eder. Ve
her birinin temsile memur olduğu muayyen hah ve hüsün
şekilleri vardır. Bunlar sevilmek ve tepcil edilmek için hususî
birer sebeptir. „ Bu sözleri meşhur Fransız içtimaiyatçısı
ve feylesofu Bougle'nin " fransiz demokrasisi için „ yaz-
dığı kitaptan aldım. Ve şüphesiz Gustave Le Bonun sözlerin-
den daha doğrudur. İtalyan milleti sanayii nefisenin, ingiliz

_ 242 —

•milleti teşebbüsün ve hükümeti nefsin Arzı Mevudu ise, mev-
cudatı ottan ve kayadan ibaret olmıyan Türk vatamda
şüphesiz diğer neviden manevî kuvvetlerin arzı mevududur-
Siz bu iddianın ispatını istermisiniz? îşte o toprakların
müdafaası için ölen insanlar!. Müdafaası uğrunda ölümü
bile ihtiyar ettiren bir hayatın esaletinden, seciyesinin
metanetinden kimin şüphe etmiye hakkı vardır ? ? Fakat
diyeceklerki: Bu iyi ve metin seciye ile niçin tarakki ede-
miyoruz. Meselâ niçin zenğinleşemiyoruz?! Siz onu, mayası
hep iyilikle, güzellikle, doğrulukla yoğrulmuş olan türk seci-
yesine değil, bu asil ve metin seciyenin hürriyetine, faali-
yetine engel olan manialara sorun, ve islâh edelim diye
Türkün yekpare seciyesine yama uracağımza, hürriyeti için
mücahede edenlere yardım edin. Bir hayat imal edilemez,
fakat hiç olmazsa hürriyeti müdafaa edebilir...

Seciye

Seciye fransızcadaki "caracterew kelimesinin mukabili ve
tercümesidir. Seciye kelimesi fransızcada olduğu gibi türk-
çedede muhtelif manalarda kullanılan ve muhtelif talâkkile-
re uğrayan bir kelimedir. Seciye nedir?.. Bu suale muhte-
lif müellifler muhtelif tarzda cevap vermişlerdir. Bu cevap-
lardaki manaları geniş ve dar olmak üzere iki kısma ayır-
mak mümkündür. Geniş manasiyle seciye bir ferdin fikirleri,
hisleri, temayüllerinin heyeti mecmuasıdır. La Bruyere seciyeyi
bu manada almıştı. Dar manasiyle seciye bir ferdin hassasi-
yet veya faaliyet tarzıdır. Seciyeyi dar mana ile tarif edenler
zekâyı bazen bu tariflerinin çerçevesi içine almışlar, bazande
zekâyı bu çerçevenin dişarsmda bırakmışlar.. Diğer cihetten
mizaç bazen seciyenin bir unsuru gibi tarifin içinde görülmüş,
bazen mizaç seciye telâkkisi dışında bırakılmıştır. Seciyeyi

- 243 -

doğrudan doğroya mizaç müradifi anltyan müellifler de vardır.
Hülasa secize öyle bir fikirdir ki bukadar muhtelif ve hatta
biribirine zıt tarifleri olmasına bakılınca tarif edilemez bir
mevzu zanedilir!. Şayanı dikkattir ki seciye tarifleri arasın-
daki bu ihtilaf bizzat seciye fikrinin muhtelif olmasındandır.
Her müellifin seciyeden anladığı mevzu bir değildir ki bt£
mevzuun tarifleri arasında tevafuk olabilsin. Onuniçin her
şeyden evvel seciye ile her müellifin hangi nevi hâdiseyi
kastettiğini aramak bir de hususiyle seciyeyi seciye olraıyan
şeylerden tefrik etmek lâzım gelir. Evvelâ seciye kelime-
lerinin müradifi değildir. Salisen seciye şahsiyet mizaç ve
ferdiyet kelimesinin bir müradifi değildir.

Eğer seciye bu üç fikrin müradifi olsaydı lüzumsuz bir
kelime gibi işaret edilmek, fazla tekrarlarından sarfı nazar
edilmek lâzım gelirdi.. Filvaki "seciyeli adam, seciyesiz:
adam, seciyesi zayıf adam, seciyesi kuvvetli, yüksek adam»
tabirlerinde ifade edilen hakikat ne bir adamın nazarî
kabiliyetleri, ne ferdiyetini teşkil eden uzvî ve ruhî fark-
ları, ne de şuuruna dahil olan ene idrakidir; belki bu unsur-
lara istinat eden ve hatta onları terkibine almakla bera-
ber oniardan ibaret olmayan bir terkip, bir hassa kast:
ediliyor. O derece ki aynı mizaca mensup insanlar arasında
seciye farkı mevzubahs olabileceği gibi, insanın şahsiyet
sahibi olmakla beraber yine seciyeli veya seciyesiz olabile-
ceği de düşünülebilir. İşte seciye kelimesinin uğradığı it-
hamlar böylece uzaklaştırıldıktan ve hususiyle seciyenin
ne oimadığj anlaşıldıktan sonra seciyenin ne olabileceğini
düşünelim. Seciyeyi tarif eden müelliflerden mizaç ve fitir
temayülleri bu tarifin hududu harcinde bırkanlar arasında da
ihtilâf vardır. Bu ihtilâfın esası şudur: Seciyenin terkibine
zekâ girsin mi, girmesin mi?. T. Ribot bu unsuru seciye-
nin hududu haricinde bırakmıştır. Bilâkis Alfred Fouillee
zekâyı seciyenin bünyesine sokmuştur. Fakat her iki talâk-
kide faaliyetin esaslı mevkii muhtaıcı münakaşa değildir.

_ 244 —

Çünkü faaliyet seciyenin en esaslı unsurudur. Hatta seci-
yeyi infiali hayatta arıyanlar, ve temayüllerle tespit etmek
isteyenler nezdinde bile müessir olan fikir, hassasiyetle
faaliyetin münasibeti fikridir. Şu halde seciyeyi diğer tabir
ve hadlerin biriyle karıştırmaksızın düşünenlerin tarifinde
müşterek olan unsur bu faaliyet unsurudur. Secize faaliye-
ti ihtiva eden faaliyetle alâkadar olan bir mefhumdur.
Fakat bizzat faaliyet mefhumu umumîdir, müşahhas değildir.
Hangi nevi faaliyetlerdir ki seciyenin terkibine giriyor ve
ona seciye ismini verdiriyor? Pisikolojide faaliyet başlıca
otomatik ve iradi faaliyetler olarak ikiye ayrılıyor. Seciye
fikri şüphesiz bu ikinci kısımdadır. Çünkü asıl otomatizim
ister bir çocuğun haraketleri, ister bir mecnunun veya bir
fikri sabit sahibinin haraketleri şeklinde olsun, seciyeli
adam fikriyle alâkadar değildir. Bilâkis bu fikre münafidir.
Demek ki seciye fikrinin delâlet ettiği faaliyetler iradî
nevinden olanlardır. O halde iradeyi seciyenin başlıca unsuru
olarak kabul edelim. Fakat her iradî hareket seciyeyi mi
ifade eder ? Hayır, seciye alelitlâk iradi haraketlerin
heyeti mecmuası değildir. Seciye, menşei uzvî ve suflî ol-
mıyan umdelere göre faaliyette sebat, faaliyette ahenk
hassasıdır. Bir insan menfaati şahsiyesini istihsal hususunda
istediği kadar faal ve müteşebbis ve hatta muannit olsun,
buna seciyeli dimeye salâhiyettar değiliz. İradî faaliyet ali
umdelere tabi olmadıkça ve bu faaliyet bu umdeleri tatbik
hususunda sadakat ve vehdet göstermedikçe seciye ismini
alması mevzubahs değildir. Şu taktirce seciye olmak için
ali umdeler karşısında iradenin faaliyette sebat, istikrar ve
vahdet bulunmak gerektir. "Filân adam seciyelidir» deriz.
Çünkü filân hâdise münasibetiyle hiç bir ihtirazın, hiç bir
korkunun tesiri altında oltmyarak belki yalnız ahlâkî vic-
danına tabi olarak haraket etmiş, hareketinde sebat etmiş'
eğrilmemiştir.

Halbuki ali umdeler dediğimiz umdeler hep içtimaî

— 245 -

menşeli kıymetlerdir. Eğer bir cemiyet ve onun tarihi olma-
saydı, böyle ferdî ihtirasları mağlûp ettirecek, hatta seciyeli
ferdi kendi ferdî kuvvetleriyle, uzvî amirleriyle çarpıştıracak
bir cazibe ve kuvvet mebaı da vücut bulmazdı... Ferdi seci-
yeli kılan cemiyeti, cemiyetin manevî hayatı ve kuvvetidir.
Fertlere a

Seciyeli ol! „ diyende " Olma ! „ diyen de odur.
Şu halde seciyemizin mukadderatı her şeyden evvel cemi-
yetimizin mukadderatına tabidir. Bu münasibet nazarı itibara
alınarak dinilebirlir ki: Seciyenin İslahını, seciyenin terbiye-
sini ve seciyenin irtidadını kabile, ayile, mektep, meslek,
millet... denilen içtimaî mevcutta aramalıyız. Çünki bizi
uzvî ve ferdî amirlerin sultasına karşı ahlâkan mücehhez
bulunduracak kuvvet ve iktidar menbaı yalnız odur.
Pek güzel anlaşılıyor ki seciyenin istihsali, seciyenin teş-
şekülü basit bir iş mevzuu gibi doğrudan doğruya terbiyecile-
rin elinde değildir. Seciyeye kıvamını veren ve onu mukavim
bir hale getiren ancak içtimai muhittir. Binaenaleyh dinî,
ahlakî umdeleri sarsılan bir memlekette seciye terbiyesinin
bir buhran safhasına girmesi gayet zarurîdir. Ve bu seciye-
nin içtimaî hayattaki kıvam ile mütenasip olarak tevazün
ve selabet kespetmesi kadar tabiî bir şey olamaz. Şu halde
^seciyeli ol, seciye lâzımdır, seciyemizi düzeltelim,, demekte
filen bir kıymet yoktur. Fakat muhitte ahlâki umdelerin vu-
zuh ile tecellisine mani olan şeytanî kuvvetleri uzaklaştıra-
cak tenkitler ve gene muhitteki ihtilâl, iğtişaş, intizamsız-
lık tecrübelerinin izalesi dolayısiyle seciyenin hayatına mües-
sir olmak mümkündür. Sözün kısası, fertteki seciyenin mu-
kabili cemiyetteki adalettir. Adalet maşerî amirlerin ferdî
sultalara galebesi, şahsî ve keyfî emirler yerine gayrı şahsî
umumî emirlerin ikamesidir.

- 246 -

İstidat bahsi

Günün birinde bir genç geldi, orta tahsilini bitirmiş
ve yüksek mesleklerden birine girmek istiyordu. Fakat bir
türlü kararını vermemiş: "Acaba ben ne olabilirim? „ sualini
soruyordu. Diğer bir gün bir çocuk babası geldi, bu da muh
terem bir zatidi: " Size bir müşkülümü hal ettirmek için
geliyorum, Liseyi ikmal etmiş bir kızım var. Büyük mektep
lerden birine girmek istiyor, fakat hangisine vereyim tayin
edemiyorum. Çocuğum için hangi mesleği ve hangi mektebi
tavsiye edersiniz? . „ dedi. Bu müracaatler ve bu sualler
beni hayli düşündürdü. Bu gence şu suali sordum: "Fakat
siz ne olmak istiyorsunuz ? „ Aldığım cevap şu idi: "Bil-
miyorum ki!.. „ Aynı suali çocuk babasına da sordum r.

tt

Ya kızınız, kendisi ne olmak istiyor ? „ dedim . Şu
cevabı vermişti: "O da tayin edemiyor, ben de!..w Acaba
bu sualler, cemiyetimizin hususî bir safhayı işaret etmiyor
mu? Eski hayatta mesleği intihap edenler babalar, analar
idi, yeni hayatta aynı meslekleri bizzat çocuklar intihap
ediyorlar. Çünkü cemiyet, taksimi amele mazhar oldukça
ve meslekî zümreler teazzi ettikçe eski ayile suretleri-
de inhilâl ederek yeni ayile şekli zuhur ediyor. Tabiri
diğerle, ayilenin eski dinî, ahlâkî ve iktisadî faaliyetleri da-
ralarak büyük cemiyete intikal ediyor. Bu sırada ebeveynin
çocuk üzerindeki velayeti azalarak çocuk, bir şahsiyet
ve muhtariyet kazanıyor. Asrî çocukların ayilelerinde ka-
zandıkları hukuk tarihi misallerle kabili mukayese bile de»
ğildir. Hülâsa, zamanın çocukları, muayyen bir yaşta ken-
di mesleklerini kendileri intihap mecburiyetindedirler. Fa-
kat niçin bü genç ve bu kız babası bana veya size müra-
caat edip meslek soruyor? Çünkü bu çocuk kendi kendi-
lerine meslek intihap edecek bir kudrette değildirler. Hal-
buki asrî genç, buna tabiyetile muktedir olmalıydı. Fakat

- 247 —

bu kudretsizlik neden? Bu kudretsizlik şüphesiz, ki bu
gençlerin aldıkları terbiyeden ileri geliyor. Marifeti nefs ve
şahsiyeti öldüren başlıca iki sebep vardır: Biri eski ayile
terbiyesinin büsbütün menfi ve korkak yetiştiren tesirleri-
dir. Diğeri mekteplerde fikrî hayatın inkişafına engel olan
ezbercilik ve şahsî mesainin tanınmamış olmasıdır. Ayile
hayatında arzu ettiğimiz gibi uyanık ve kendinden haberi
olan çocukları yetiştirecek olan terbiye, basit bir iki fiilden
ve muameleden ibaret değildir. Ebeveynin her fiili ve her
muamelesi mutlaka müspet veya menfi bir tesir vücude
getirir. Binaenaleyh bu gün ayile hayatının yeni şartlara göre
tanzimi icap eder. Mektebe gelince burada en mühim vası-
ta derslerdir. O dersler ki tarzı tedrisine göre müspet bir
zihniyet gibi vustaî bir kafa da teşkil edebilir... Tedrisatın
bilhassa lisan ve edebiyat derslerinin marifeti nefs, tahlili
nefs, istipsan nefs hususunda oynıycağı rol, hakikaten
muazzamdır. Sonra tam ve temamiyet düsturuna muvafık
bir tedrisat, tabiri diğerle yalnız maddiyat, tabiiyat ve ri-
yaziyata müstenit değil, edebiyat, felsefe, resim ve elişine
müstenit bir tedrisat, müteaddit istidatların inkişafını te-
min edebilir. Bu deslerin müsavat namına müdafaası lâzım-
dır. Bir de demokrasinin en büyük vazifesi istidatların
hakkını vermektir. Ancak bu şeraitle müstayitierin istidatla*
rını seçmek müyesser olacaktır.
Demokrasi ve cumhuriyet inkılâbı namına mektepte
görmek istediğimiz en büyük tahavvül istidatlara hürmet
etmek, istidatların inkişafına müsayit faaliyetleri hazırlamak
ve istidatların inkişafına müsayit usuller kullanmak olabilir.

Seciye, içtimaî bir mahsûl

Meşrutiyet inkılâbı bize muhtelif içtimaî mefhumlar

16

getirdi. Hürriyet, müsavat, uhuvvet, adalet gibi... Bu mef-
humlar zihinlerde biri birine zıt okuyan şeylerdi. Fakat
cemiyetin hayatında birleşemiyorlardı. Mütefekkirler için
bunları müşahhaslaştırmak elim bir tefekkür mücahedesi
idi. Hakikat şu idi: Din ile ilim, Saray ile halk zahidin
telâkkisiyle lâik zihniyet boğuşuyordu.. Seciye terbiyecilerin
en büyük endişesi idi. Bütün tefekkürlerinizin adesesini
onun üzerinde dolaştırıyorduk. Biz böyle yaparak bazan
bir seciye psikolojisi, bazan bir seciye sosiyolojisi yapıyor,
fakat sedyenin kendisini icattan âciz kalıyorduk !.. Çünkü
seciye psikolojisi bize seciyenin en mühim mümeyyizesi
olarak ferdî faaliyetlerde ittıradı, seciyenin sosiyolojisi
ise bize en mühim bir hakikat olarak iradenin içtimaî men-
şeini gösteriyordu. Bu ittırat Meşrutiyet cemiyetinde yoktu.
Çünkü bu cemiyetin müessiseleri tezat halinde idi. Ezcümle
Meşihat maarifi tadil ediyor, gayrı Türk unsurlar Türk
samimiyetinin tabiatini bozuyordu... İnkılâp pedagojisinin
bu bitmek tükenmek bilmiyen davasını son defa rüyet
etmek lâzımdır. Fert hayvanı tabiati iktizası bir mübdi
değil, bir muharriptir. Aynı fert muhayyilesi itibariyle halk
ve icade muktedir değil, hezeyana mütemayildir. Aynı ferdin
faaliyetinde irade ve terkip kudreti yerine insiyak, ve oto-
matizm vardır. O halde ferdin bu uzvî kuvvetlerine vah-
det, terkip ve ibda kudretini veren yüksek ve hâkim bîr
mevcut olacak. Bu mevcut şüphesiz ki cemiyettir. Cemiyetin
bu yaratıcı kudret veren tesiri ne suretle vaki oluyor? İşte
seciye pedagojisinin bütün mukadderatı bu sualin hâiline
bağlıdır. Seciyemiz içtimaî varlığımızın bir parçasıdır. Bu
itibarla cemiyetimizin sadece bir makesiyiz. Ruhlarınızda
vahdet ve kıvam bulmak için vahdet ve kıvamı olan bir
cemiyetin hayatını yaşamış olmalıyız. Ruhlarınız ikizlikten
ancak ikizliği atmış bir cemiyetin devamlı ve ahenkli haya-
tiyle kurulacaktır. Yaratıcı bir muhayyileye ancak yaratmak
ihtimallerini taşıyan bir cemiyet hayatiyle sahip olabileceğiz.

— 249 —

Halbuki yeni türk cemiyetinin hayatı bu gün bu şartları
Jıayizdir. O halde yeni türk neslinin seciyeli olarak teşek-
külüne hiç bir mani yoktur. O halde bütün mesele yeni
bir cemiyetin teşkküiünü beklemek değil, teşekkül hâlinde
bulunan bu cemiyetin, yaratıcı olan hayatını bütün feyz
ve şiddetiyle yaşatabilmektir. İnkılâbın kıymetlerini taşıyan
irfan, sanat, ahlâk kaplarını genişletiniz ve bu kapların
ağızlarını bütün türk çocuklarına tamamiyle açınız. Bu
çocuklar yeni cemiyetin doğru, iyi ve güzel nüskundan müm-
kün olduğu kadar çok içsinler, yekpare, metin ve yaratıcı
fertler olarak neşvünüma bulacaklardır.

Yokluktan varlık çıkarmı?!

"Yokluktan varlık çikârrm?,, bu suali böyle bir fikir su-
ali olarak akıllı bir adama sorunca: "Ne mümkün! „ cevabım
alıyorum. Ve ben bir bedaheti münakaşa etmek istiyen adam
mevkiine düşmüş oluyorum!... Halbuki maksadım kelime
oyunu değildir. Bu suali bir de iş lisaniyle sorunuz. Bakınız ne
garip cevaplar alınıyor. Bir iki vakayı misal veriyorum. Se-
nelerden beri Avrupa'dan Türkiye'ye idhal edilen inşaat resim-
leri vardır. Bir ev, bir çiflik, bir değirmen ve sayire... Bu
renkli resimleri çocuklar, makasla keserler ve uç uca getire-
rek inşaat numuneleri yaparlar Ben bu eğlencelerin terbiyevî
mahiyetlerine şiddetle kaniim. Osun için çocuğu olanlara her
zaman tavsiye ederim. Günün birinde bir zat bana şu sözler
söyledi: ''İnşaat işleri terbiyevî değildir. Çünkü bu nevi işler
çocuğu*mihaniki surette çalışmıya alıştırır. Çocuk hazır nu-
muneleri kesip yapıştıracağına, kendi kendine icat etmesi lâ-
zımdır. Yedi sekiz yaşındaki çocukların kendi kendine icat
etmesini istiyen bu zatin sözlerindeki ilmî mahiyet acaba
nedir? Bunu düşündüm. Gene günün birinde bir ilk mektep

müfettişi bu hazır numuneleri kestiren bir muallime soruyor:
" Ne yaptırıyorsunuz?!,, diyor. Muallim anlatıyor: " Mevsim
münasibetiyle hazır bir soba* nümunesinini çocuklara
kestiriyorum „ • Müfettiş itiraz ediyor: " Böyle hareket
etmek yanlıştır. Bırakınız çocuk kendisi icat etsin..„ diyor.
Gene bu muallim bir gün bana rasgelince soruyor: "Siz di-
yorsunuz ki mini mini çocuklar hazır numuneleri kesip ya-
pıştırsınlar, böylelikle istifade ederler, halbu ki müfettiş Bey
diyorlar ki bırakınız kendileri icat etsinler. Biz de şaşırdık
kaldık, nasıl hareket edeceğiz bilmem?!.,,.
Bildiğimizi açık söylemekle mükellefiz. İlmî bir müna-
kaşa neticesinde kati bir hezimete uğrayıncıya kadar ka-
naatimizi muhafaza edeceğiz. Çocuk içtimaîleşmek iztıra-
rmda olan bir mahlûktur. Henüz söylemez, anlamaz, işle-
mez.. Terbiyenin vazifesi ona dilini, ahlâkını medeniyetini
öğrenmektir. Dil, ahlâk, medeniyet çocuğun icat ettiği bir
şey değildir. Onlar kendisinden evvel vücut bulmuş mües-
siselerdir. Çocuk dünyaya geldikten sonra, hatta muayyen
bir tekâmül devresine kadar onları icat edecek değil, on-
ları olduğu gibi kabul edecektir. Biz bunları çocuklardan
öğrenecek değiliz, çocuklara bunları biz öğretecğiz.
Şimdi istiyoruz ki henüz içtimaî rüşte vasıl olmıyan
bu biçare vahşiler icat etsinler; fakat neyi ?! Medeniyeti
mi ?! İşte çocuk buna muktedir değildir. Elma, armut ağa-
cı da tomurcuk yapıp meyva vermeden evvel büyümek, bes-
'lenmek, mütemadiyen tegaddi ve temsil etmek ihtiyacında-
dır. Taklit olmıyan yerde icat nasıl olur?! Fakir kalan bir
hafıza zengin bir muhayyileyi nasıl besler ?! Bu da bir ru-
hiyat hatası olacak: Bırakınız çocuk icat etsin; diyorlar!
Fakt bırakınız çocuk evvelâ temeddün etsin; beşeriyetin
mirasını elde etsin... Cemiyete ayit olan sermayeleri, kazançları
cemiyet öğretmezse tabiat nasıl verir?!. Çünkü tabiatin mali
değidir.

Istidaden zayıf!

Geçende ecnebi bir mektebin imtihanında donen bir
çocuğun vaziyetini tetkik ettim. Bu çocuğun niçin sınıftan
döndüğünü anlamak istedim. Bana bilvasıta şu cevap ve-
rildi : "Istidaden zayıf olduğundan!.. „• On beş yaşırçda bir
gencin bir senelik hayatı üzerinde hükmünü veren bu mek-
tebin sözünü düşünüuyorum: İstidat, kabiliyet, meleke, ik-
tidar, seciye... bunlar mektep hocalarının dilinde ve ter-
biye kitaplarının sayfalarında, her hangi musahabede ya-
hut tenkitte gelişi güzel kullanılan klişelerdir. Bunlar çok
kere müphem oldukları için vazh ve kat'i fikirler gibi
kuUmldtkları zaman ekseriya dalâlete, adaletsizliğe sevke-
den tehlikeli aletlerdir. İstidatlı diye talebesinin bir kısmını
teşvik ederken, istidatsız diye diğerlerini ihmal eden bir
mektepçinin mesuliyeti şu notadadır- Bu adam klâsik kayi-
delerine ve ananevi usûllerine rağmen çocuğun, umumiyetle
insanın tekâmülü hakkında felsefî, hiç olmazsa canlı denilebile-
cek bir tellâk ki sahibi değildir. Onun nazarında ikinci senede
şu muayyen malûmatı kazanmıyan, arkadaşlarından geri kalan
çocuk istidatsız, kabiliyetsiz, yahut tenbel ve sayiredir.

Halbuki tekâmül fikrinin bu gün en samimî müradifi
orijinalik fikridir. Bir çocuğun tekâmülü ötekine benzemez
Çocukların tekâmülleri arasında kat'i bir muvazilik tesis
edilemez, muayyen ve kat'i bir zekâ yok, belki hususî zkâ-
Iar vardır. Bir çok hilkatlerin mektep haricinde ve mektep-
ten sonra inkişaf ettikleri görülmştür. Bir çok hilkatler de
hayatın ilk devirerinde inkişaf etmemekle beraber daha
sonra birden yaratıcı bir hamleyle inkişaf etmişlerdir. Hele
muayyen bir mektepte beğenilmiyen bir çocuğun diğer
bir mektepte takdir edildiği çok kere vakidir. Şu halde
nasıl oluyor da bir iki lisanı zararsızca yazan ve okuyan
temiz ve gözel giyinen ve muaşeret kayidelerini tatbik ede-

9^9

_

bilen bir gence istidaden zayıf diyebiliyoruz ?!. Haydi bunu
diyebildik, nasıl oluyor da birden onu sınıftan dışarıya ata
biliyoruz!.. Mektep çocuğunun hususî kabiliyetlerine inti-
bak edebilecek gibi tedbirler almış mıdır ? Mektep bir türlü
çocuğu kavrıyamiyan çerçivesini biraz daha daraltmış mıdır?
Hayır, istiyor ki çocuk mektebe intibak ettsin!.. Fakat
bu nasıl mümkün olur ?.. Terbiyeye memur olan çocuk de-
ğil, mekteptir. Mahkemede, kanunda aradığımız adaleti
mektebin işlerinde de arıyahm . Mektebin zayıf yahut kuv-
yetli, ehlî yahut vahşî, fakir, yahut zengin bütün çocukları»
tekâmülünü idareye mahsus bir bahçe ve hocaların bu ne-
batlara karşı betbin ve bethah yabancılar değil, birer dik-
katli bahçıvan olduğunu unutmıyahm. Froebel'in icadı olan

w

Çocuk bahçesi „ hayali ne kadar beşerî bir hayaldir.

Çok okumak

Bu serlevhanın altında "çok okumak mı iyidir, az oku-
mak mı iyidir? „ gibi avamca bir suale cevap verecek deği-
lim. Maksadım okumanın yalnız çokluğunu, yalnız? kemiye-
tini ölçü olarak kullanan telâkkilere karşı yazmaktır. Evvelâ
şunu ehemmiyetle işaret etmeliyim ki malûmatın, görgünün
çokluğu kadar akıl hayatımız için mühim bir sermaye ve azık
olmaz ; yalnız bir şartla : Bu unsurlar beynimizin dokunmasına
karışmalıdır... En amelî en ziyade müşahedeye muhtaç olan
tetkiklerde bile bu böyledir. Meselâ tarih, etnografya, ne-
batların ve hayvanların yalnız tavsifini yapan morfoloji
bahisleri de böyledir, Bu bahisler tabiatin kanunlarını arayıp
bulmak vayifesini taşımadıkları hâlde bir müdekkik ve
bir tespit edici mevkiinde yine ilmî bir tefekkürdür, çün-
kü bir hüküm ve muhakeme hissesi vardır. Kaldı ki biyo-
loji, psikoloji ve sosiyoloji gibi sırf tefekküre, yani

— 253 —

mukayese ve istidlale istinat eden ilim şubeleri... Bunlar
doğrudan doğruya tefekkür mevzularıdır . Yalnız çok oku-
yan hatta okuduğunu iyice hazmeden ve böylece muhtelif
meselelerden bahseden bir içtimaiyatçı farzediniz; böyle
bir zatin ne ilmî bir kıymeti ne de ilmî bir rolü olamaz.
İlimden felsefeye geçelim; aynı vaziyettir. Felsefe hayat
yakut tekâmül dediğimiz hiç te sade olmiyan, dayima karışık
olan hakikat karşısında insanın usulü dayiresinde düşünme-
sidir . Böyle olduğuna göre zekâ, kalp, irade, vicdan, mef-
kure, terakki... gibi aynı hayatın tecellileri hakkında yalnız
başkalarını nakleden fakat felsefesi yahut felsefe görüşü
olmiyan bir "çok okumuşsun kıymeti ne olabilir ?!.

Maddiyatperestler ve yeni gençlik

Bu memlekette bir kısım münevverler var ki hak, ahlâk,
sanat... gibi ruhî ve vicdanî mevzuları aynı suretle tezyif,
ilim, fen, servet ve saman gibi haricî ve maddî mevzuları
aynı kafa ile tepcil ediyorlar!.. Siyasiyatta " Tanzimaçılık „
hayatta "Mihanikiyetçilik» , ahlâkıyatta "Menfeatçilik,,, ter-
biyede " Fikircilik „ kılığına girerek kuvvetini ya eksik bir
ilimden alan yahut ilmini yanlış bir felsefeye saplıyan bu mez-
hepler, madde ile ruh ve vicdan hakkında aynı galeti ruiy-
yetin esiridirler. Şöyle ki madde halik, ruh ve vicdan mah-
lûk, madde sebep, ruh ile vicdan netice sanıyorlar, ve
maddenin katı elleriyle ruhun, vicdanın en harim eser-
lerine, zevke, ahlâka tasallut ediyorlar; dinî bir intibah,
ahlâkî bir buhran, siyasî bir inkılâp, yahut bediî bir iştiyak
şeklinde görünen fakat dayima batını bir tekevvünden
haricî bir teşekküle doğru seyreden bu ruh ve vicdan
inkişaflarına maddenin dayima hariçten dahile doğru olan-
mihanikî tesirleriyle müdahale ediyorlar. Aklın hangi çeçe-

— 254 —

çevesine girerse girsin, vicdanın hangi mevzuuna çökerse
çoksun, bu mezhebin en derin temeli kelimenin en geniş
telâkkisiyle - " Maddecilik ,,'tir. Avrupa'yı kör körüne taklitle
memleketi islâh etmek istiyen tanzimatçılar, hayata hikmiyen
kimyevî bir hâdise diyen hayatçılar tekâmülü sırf muhitin kör
ve tesadüfi tesirleriyle izaha yeltenen tabiiyatçılar, hayır ve
şer mefhumlarını ferdî hesaplarla hâlle kalkışan ahlâkıyat-
çılar, fikri, tahsili manevî ve ahlâkî inkılâplara mebde bilen
terbiyeciler bence hep bu mezhepten sayılabilir.
Maddeciler makulât ve maddiyat dünyası haricinde ve
akıl ile ilmin maverasında mevcut ve müstakil bir âlemden,
mahsusat ve maneviyat âleminden haberdar görünmüyorlar.
Maddenin mihanikiyeti haricinde amel, ilmin muayyiniyeti
haricinde nizam yoktur; kuvvanî bir hakikat, gözle görüle-
miyen, akılla izah edüemiyen, hesaba, tahlile girmiyen,
keşfe sığmayan bir hakikat yoktur diyorlar... Maddeciler
işte bu mebdeden hareket ederek milletin vicdanî duygu-
larını, mefkureyi iştiyaklarını bile tezyiften çekinmiyorlar:
Meselâ Türkün yaşayışında iffetin en büyük düstûru olan
kanaatine " miskinlik „ , bütün aklî ve iradî tedbirler ve
teşepbüsleri fevkinde kadere karşı göstediği tevekküle
" aciz „, şan ve şöhreti istihkar, fakat ezelîyi, rahmaniyi
takdis etmenin hissî ikrarı olan mahviyetine " zillet „,
her türlü külfet ve israftan azade olan hayatına " iptidaî „
diyorlar !.. Bu hükmü nasıl veriyorlar ? !. Kanaat, tevek-
kül, mahviyet... denilen hayatı duyduktan ve yaşadıktan
sonra iğrenerek'mi ? Hayır, evvelâ iğrenip, sonra düşünerek !..
Maddecilik, kökleri hayatta o'mıyan her harici kuvvet
gibi müeyyidesini kalplerde, vicdanlarda bulamayınca
akla, ilme teveccüh ediyor: Tabiatte " vahşî „ hayvanları
. içtimaî hayvanları değil - idare eden kanunlara bakıyor.
" Hayat bir kavgadır, kavga, kavî ile zayıf arasında
bir güreştir. Galebe kavinindir... „ diyerek kavgayı, kuvveti
atkdis, zayıfı, mağlubu takbih ediyor. Aynı.kafa ile madde-

- 255 —

cilik göz önünde olanlara başını çeviriyor, " Sürünenler için
ölüm saadet, geriye kalanlara hayat haktır. „ diyor!.. Bu
içtimaî şakavetin tahribatı bereket versin ki münevverler
sahesinde kalıyor da halka giremiyor. Tahribat halkın aklı
selimine çarptıkça maddeciler şaşırıyorlar. Nazariyelerinin
çürüklüğünü görmekten âciz olan bu insanlar çürüklüğü hal-
kin hayatında bulmak istiyorlar. O zaman merdut bir ırk
nazariyesine yapışıyorlar, bütün geriliğimizi kafa tasiyle
izaha kalkışıyorlar !.. Hakikati halde maddeciler islâh etmek
istedikleri hayatı seviyorlar mı ? !. Sevmiyorlar, bu hayattan
sadece iğreniyorlar. Hasta, kangren bir uzva ameliyat yapan
cerrahlar gibi, maddeciler de kendilerini istırarî bir mevkide
görüyorlar, ameliyatın icrası için her şiddeti, her cebri
mubah sayıyorlar. Maddecilerin zihninde u

Anadolu köy-
lüsü „ hasta, firengili, terakki ve temetdüne asi, mütefessih
bir mahlûk gibidir !.. Bütün siyasetlerinin gayesi hasta hayale
karşı nefret telkin etmek, halkı bu enmuzçeten çıkarmak-
tır. Maddecilerin gayesi " Medenî adam „ yetiştirmekti.
Medenî adam, " Avrupa görmüş zat „ 'tir! Anadolu
köylüsü ise - bir edibimizin tasvir ettiği gibi evvel emirde
yalnız bıyıkları tıraş edilmesi lâzım gelen bir aşçı
yamağıdır!.. Maddeci bolulu Türkün bu saygısızlığa karşı
isyanında medeniyet için bir kabiliyetsizlik manası buluyor,
ve " eşek Türk! „ demekte tereddüt etmiyor. Hatta avru-
pahlarm " Hasta adam „ dedikleri bu Türke o daha fazla-
sını söylüyor: " Bitmiş ! „ diyor, Türk yaşamak kabiliyetini
gösterdikçe " Halâ yaşıyor ! „ diyor. Türk yaşamakta inat
ettikçe " Acaba niçin ölmüyor ! „ diye şaşırıp kalıyor...

Memlekette bir yeis dalgası gibi süratle yayılan bu
tefekkür hastalığı meşum neticeler doğurdu. Bir kere halkle
münevverlerin arası açıldı. Halk münevvrlere, münevverler
halke karşı derin bir gayz duydu. Milliyetinden irtidat,
vicdanından istifa edenler görülmüye başladı. Maziye muhab-
bet, medeniyete husumet gibi telâkki edildi. Hayat ve necat

- 256 -

hep mazinin inkıtamda arnadı. Tarihin devamında ise ölüm
tehlikesi görüldü. Millî, mahallî olan şeylere karşı husumet
edildi. Yeni gayreti, eski nefreti âdeta bir din oldu. O
derecede ki türkçe söylemek, türkçe anlaşmak, türkçe yaşa-
mak âdeta güçleşti. Bütün bu ceryanm neticesinde seciyemizi
tahripkârlık ve riyakârlıktan ibaret bir tabaka kapladı...
Maddeciler tekâmülün içeriden gelme bir şey olduğunu
bilmediler. Tekâmülün bir tahrik eseri değil, bir tekevvün
mahsulü olduğunu farkedemediler. Terakki ilâç gibi hariçten
şırınga edilir, garbı - kör körüne - taklitle şark terakki
eder, ilim yayılır, ahlâk düzelir, zorla güzellik olur, sandılar;
her kavmin diğerine göre iyi kötü, makul gayrı makul,
avrupaî olmakla beraber lisanı, bediî bir hayatı, hülâsa
kendine göre bir oluşu ve duyuşu olduğunu düşünemediler.
Türk milletinin de müstesna, orjinal bir ruhu olduğunu, ve
yine müstesna, orjinal bir medeniyet yaratabileceğini, tari-
hin canlı, zevkin, sanatin, ahlâkın canlı olduğunu, canimin
canlıdan, istikbalin ancak maziden, mefkurenin yalnız vic-
dandan doğabileceğini bir türlü anlıyamadilar. Bilâkis ruhu,
vicdanı, katı, cansız bir şey gibi ezmek, büzmek, zihinlerdeki
madde kahbiyle kalıplamak istediler.
Artık bu günkü gençler şu iki yoldan birini tutacak-
lardır : Ya maddeci kafasiyle maneviyat sahesinde ki tah-
ribatımızı sonuna kadar götürecekler, yahut hariçten düş-
man gözüyle görülen ve iğrenilen bu hayatı bütün samimi-
yet ve harimietiyle bir kere kavrayıp nefret siyaseti yerine
muhabbet felsefesi koyacaklar, hayatı bir mühendis gözüyle
görecek yerde, bir sanatkâr kalbiyle duyacaklar ve bir
sanatkâr aşkıyla seveceklerdir. Gençlik bu felsefî inkılabı
yapabilmek için lâzım ki her şeyden evvel yabancı bir haya-
tın cansız mefhumlarını zihninden atsın, sonra tarihine kat-
lansın, bu tarihi bütün canlı sadmelerinde ve yaratıc»
hamlelerinde duysun, bütün seyirleri ve zarureleriyle bu tarihi
yaşasın ... f Bu katlanış ve dönüş ne maziyi parça parça

— 257 -

tespit eden müverrihin, ne de bu parçalan zorla yaşatmak
istiyen mürteciin teşebbüsüne, benzemiyecek, belki cani*
mevzuun duyan bir sanatkârın, bir hayat ve tarih sanat-
kârının sezişine benzeyecektir. Bir sanatkâr ki ahlâkın, sanatın
maziden beri ardı arası keislmkesizin akıp gelen nehrini
duyacak, aynı nehrin dalgaları, şelâleleri kendi vicdanının
derinliğinden bu gün bile akıp geçtiğini işitecektir. Ruh,
gerileyip gerileyip te canlı mazisinden aldığı bu hızla ancak,
üzerinde ki riya ve irtidat kabuğunu atıp halin mütereddit
günlerinde mevut istikbaline atlıyacaktır.

Örümcek alan canbazlar.

Yüksek cami kubbelerine elle yetişmek, ayakla tır-
manmak mümkün değildir. Bir kere kurulup örüldükten
sonra bu kubbeler, altında dolaşan insanların temasından
uzak kalırlar ne güzel!.. Fakat örümcek denilen cılız ve
sessiz bir hayvan vardır . inadına gider kubbenin ta orta-
sında sinekleri yakalamak için ağ kurar! Aşağından ba-
kanlar bazen bu ağı kubbeye sürülmüş siyah bir leke gibi
görürler. Artık kubbenin güzelliğini kirleten bu lekeyi te-
mizlemek farzolur. Bu işi görebilecek adam, ne imam,,
ne meyzin, ne de o güzel kubbeyi yapan sanatkârdır.
Örümcek alan, mahsus canbazlar vardır. Bu canbazlar ba-
zen hayatlarım tehlikiye koyarak orta kandilin zincirine
tırmanırlar. Bazen de bellerinden iple bağlanarak kubbenin
etrafındaki gezinti yerinden ileriye sarkarlar ve ellerindeki
tavan süpürgesini uzatırlar. İşte Bu vaziyetlerde örümceği
almcıya kadar kan ter içinde kalırlar, bu canbazlarln bü-
tün hayatları böyle örümcek almak için kubbeden kubbeye
tırmanmakla geçer... Onlara "filân kubbe nasıl?„ diye so-

rulsa, "Çok pis, çok kirli!.. „ derler. Ne kubbeyi yapan
mimarın zevkinden, ne de kubbeyi tutan fennin hesabından
haberleri bile yoktur. Yerden kırk elli metre yüksekliğe
tırmanan, yine o kadar bir derinliğe sarkan bu zavallıların
kubbe zevki duymak, kubbe hesabı anlamak kabiliyetleri»
sanki örümcek ağiyle örtülmüştür!.. Ne örümcekli kubbe-
nin ne de örümceksiz kubbenin zihinlerinde bir manası
yoktur. Yalnız örümcek ağının kara hayali vardır . Nazar-
larında kubbe, ekmek parası kazanmak zaruretiyle örümceği
alınması lâzım gelen yüksek bir tavandır! İşte o kadar...
Örümcek canbazları stanbul gibi kubbesi çok bir şehir
için pek lüzumlu adamlardır: Eğer onlar olmasaydı, cami
kubbelerini örümcek ağları kaplardı • Fakat bir kaç can-
baz bütün stanbul kubbelerinin örümceğini almak için kâ-
fidir . Çünkü bir canbaz her gün bir yerde çalışsa senede
yüzlerce caminin örümceğini alır; fazla olurlarsa aç kalırlar.
Onun için her keşi örümcek canbazı yapmakta fayda var mı
bilmem ?! Halbuki ressamlar, şairler, mimarlar için iş böyle
değildir. Bunlar ne kadar çoğalsalar belki o derece hayırlı
olur. İnsanları böyle mesleklere teşvikte belki daha ziyade
fay ide memul ola...

Bazı münakkitler vardır, bu örümcek canbazlara
benzerler ! Ne zaman yeni bir kitap, yeni bir mecmua çıksa,
ne zaman yeni bir fikir ortiya konulsa, ne zaman yeni bir
kubbe örülse derhal altına gelip örümceği var mı diye
kubbesine bakarlar ! Bulamazlarsa kızarlar; zira geçinmeleri
o yüzdendir! Bulurlarsa hemen kollarını sıvarlar, ya altın-
dan, ya kenarından eserin örümcekli yerlerine tenkitlerinin
süpürgesini uzatırlar !.. Bu münekkkitlerin bütün gayretleri
filân kitabın, filân mecmuanın, filân faslında ve filân satı-
rındaki filân kelimenin ve filân harfin manası, şekli, nok-
tası ve yahu I bilmem nesidir!.. Bu tenkit canbazlarma
sorsalar ki kitabın, mecmuanın, manasından, ruhundan,
felsefesinden ne haber?!. Bu sözden hiç bir şey anlamaya-

— 259 -

rak ve dayima örümcekten bahsediliyor sanarak " Aman
sormayın çok kirli, çok fena!,, derler. Gözleri harf, kelime,,
imlâ, nokta ağları altındaki koca bir âlemi, maksat, mana,
kuvvet âlemini göremez. Çünkü ne vaziferi, ne de idrakla-
ri asıl fikri, ruhu, mefkureyi aramıya mü say i t değildir. Eğer
münekkitlik bu canbazların zahmetinden ibaret olsaydı
dünyada güzel, büyük, canlı eser olamazdı. Çünkü her
eser mutlaka kusurlu, hatalı, kısmen örümceklidir. Kusur-
uz olan yalnız Allah'tır!.. Sanat eseri bir dokuma değildir
ki her bir teli ayrı ayrı çekilip yoklansın. Her eser vücu-
diyle, ruhuyle yekpare, canlı bir bütündür. Ve bütün gibi
görülmek, öyle anlaşılmak lâzım gelir. Fakat denilecek ki
bu nevi tenkitçiler mücrim midir ? Hayır bilâkis, müfit
adamlardır. Fakat, dediğim gibi, böyle bir kaç tane olursa
bütün bir şehir için kâfidir!... O da, bacakları zincire tır-
anacak kadar kuvvetli, kollan tavan süpürgesini sallıya-
^ kadar uzun olmak şar tiyle.. Gerisi?! Kuru kalabalık !..

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->