P. 1
21 Eylül Komplosuna Karşı Yazılar

21 Eylül Komplosuna Karşı Yazılar

|Views: 3,733|Likes:
Yayınlayan: gelecekgazetesi
Sosyalistlere Karşı 21 Eylül Komplosunu Eleştiren Yazılar
Sosyalistlere Karşı 21 Eylül Komplosunu Eleştiren Yazılar

More info:

Published by: gelecekgazetesi on Apr 04, 2011
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

11/03/2012

pdf

text

original

21 EYLÜL KOMPLOSUNA

KARŞI YAZILAR

21 EYLÜL KOMPLOSUNA

KARŞI YAZILAR

SOSYALİST DEMOKRASİ BROŞÜR DİZİSİ BİRİNCİ BASKI İSTANBUL 2011

İÇİNDEKİLER

BİR

İDDİANAMENİN OTOPSİSİ 9-26 11 19 23 Sibel Özbudun - Temel Demirer: “İddianame”nin Otopsisi: Yalanlar, Yalancılar ve Gerçek Rıdvan Turan: Devrimci Karargah İddianamesini Anlama Kılavuzu Tuncay Yılmaz: Devrimci ‘Karargah’

İKİ

SOSYALİSTLERE KOMPLO TEZGAHI 27-46 29 33 37 41 43 Rıdvan Turan: AKP’nin ‘Güç Kirliliği’ ve Sosyalistlere Komplo Tezgahı 21 Eylül Komplosu: 21. Yüzyılın Dreyfus Davası 21 Eylül Komplosu ve Sosyalistler Tuncay Yılmaz: Sıra Kimde? Buzağı Arama Operasyonu
ÜÇ

21 EYLÜL’DE HUKUK KATLEDİLDİ 47-64 49 51 55 60 Av. Gülizar Tuncer: Özel Yetkili Mahkemeler Kaldırılmalıdır Sosyalistleri İtibarsızlaştırma Operasyonu Av. Özlem Gümüştaş: Her ‘Dava’nın Gelişimi Seçimimize Bağlıdır Av. Şengül Özdemir: 21 Eylül’de Hukuk Katledildi

DÖRT

KARŞI YAZILAR 65-309 67 70 77 79 83 84 89 90 91 93 95 97 99 104 107 111 117 122 126 128 132 134 137 139 142 145 150 153 156 158 A. Altınörs: Dayanışmanın Gücüyle Afşin Demir: Komplolara İnat Birlik Yolumuzdan Dönmeyeceğiz Enternasyonalist Çizgimizden Taviz Vermeyeceğiz Ahmet Abakay: Demokrasi Ya Vardır Ya Yoktur Ahmet Saymadi: “Pardon” Geliyorum Diyor! Akın Birdal: Onların Enternasyonalist Dayanışması Er Geç Türkiye’ye Kardeşliği Getirecek TBMM Başkanlığı’na Alper Taş: Demokrasi ve Özgürlükleri Birlikte Savunmalıyız 12 Eylül Zihniyeti Aziz Çelik: Solu Kriminalize Etme Girişimleri Büşra Ersanlı: Bertaraf Etme Kampanyası Çakır Ceyhan Süvari: Neoliberal Sahtekarlık Dursun Yıldız: Zindanlarınıza Güvenmeyin Ender Helvacıoğlu: ‘Korku İmparatorluğu’nun ‘Bilimsel’ Temeli! Eren Keskin: Çivisi Çıktı Ersin Önsel: Terörizm Kapitalizm Tarih Boyunca Hep ‘Flu’ Mu Yansıdı? Ertuğrul Kayserilioğlu: Medya 21 Eylül’de Sınıfta Kaldı Ertuğrul Kürkçü: Sosyalistleri Kişiliksizleştirme Komplosu Fehmi Bayraktaroğlu: Açık Mektup - 1 Açık Mektup - 2 Ferhat Tunç: Maskeler Düşüyor Figen Yüksekdağ: Sırayı Bozmak KanıksamayacAğız Direneceğiz! Gülfer Akkaya: Dört Ay Geçti, Tutuklu SDP ve TÖP’lülere İddianame Yok 15 Yıllık Yabancı Tek Kişilik Kış Gülsüm Kav: Sıra Size De Gelecek Hakan Gülseven: Beş Vakit Namaz, Beş Vakit Yalan! Hakan Koçak: Sosyalistlere Yönelik Komplolara Karşı Dayanışma Zamanı Hakan Öztürk: Martıları Tutukladınız

160 163 166 169 172 178 182 184 187 192 193 200 204 210 215 217 223 226 230 234 236 238 242 244 247 249 252 256 259 264 267 270 279 289 291 294 298 301

Kaideyi Bozmayın Havan Topunu AKP Kullanıyor Hakan Tahmaz: Ne Dediniz, Değişim mi? Halit Elçi: ‘Korku İmparatorluğu’na Teslim Olmayacağız 21 Eylül Komplosunu Boşa Çıkaracağız Haluk Yurtsever: Son Operasyon: Seçmeli Caydırıcılık Saldırısı Hüseyin Gevher: SDP ve TÖP’lüler Serbest Bırakılmalı İlknur Birol: İktidarın Korktuğunu Başına Getirmeliyiz Kamil Tekin Sürek: Yargısal Linç Levent Tüzel: Muhalifleri Sindirme Kenan Kalyon: Hanefi Avcı Vakası Üzerine Notlar... M. Özlem: Sıkıntı Yok Sıra Kimde? Mahir Sayın: Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselİşi Mehmet Özgen: Komplo Tüm Sosyalistleredir Mehmet Saltoğlu: AKP Artık ‘Devlet Benim’ Diyor Mehmet Yücel: Sözkonusu Siyasetse Metin Yeğin: Kapatılmak ve Özgürleşmek Üzerine Bir Methiye Mukaddes Erdoğdu Çelik: Siyasi Davalara Karşı Mücadele Nurettin Aldemir: Sıra Kimde? Sevim Belli: Tırpan Atılıyor Seyfi Öngider: Silahsız Kuvvetler İş Başında Sibel Özbudun: AKP’nin “Şeytan Üçgeni” AKP’nin Derin Devleti Sibel Uzun: Bumerang Adalı’nın Türküsü Susmayacak Her Dönemeçte Birleşik Güç Suat Bozkuş: Demokrasi mi? Sivil Faşizm mi? Sultan Seçik: Her İşte Bir Hayır Var Mı? Sungur Savran: Şaşkın Düzenin Gedikleri Evcilleştirme Temel Demirer: Bizim İflahımız Kesilmez; Çünkü Biz Komünistiz! Onları Tanırım Teslim Töre: Sinsi Düşman Tuncer Bakırhan: AKP Saldırganlığı Vedat Türkali: Bu Çocukların Böyle Feda Edilmesinden Nefret Duyuyorum Xwe Metin Ayçiçek: Bir TC Klasiği: SDP’ye Yeniçeri Baskını Yavuz Önen: Gün Demokrasi ve İnsan Hakları İçin Dayanışma

303 306

Günüdür Yücel Demirer: Bir Bayağılığın Arkasında Yatan Zafer Aydın: Yeni Rejim Eski Zihniyet... KARŞI MESAJLAR

68 Adil Okay 71 Ahmet Telli 72 Ali Balkız 73 Ali Erol 75 Altan Erkekli 81 Ayhan Bilgen 92 Bilge Contepe 94 Bülent Uluer 96 Cahide Sarı 98 Eriş Bilaloğlu 133 Fikret Başkaya 135 Filiz Kalaycı - Murat Vargün - Halil İbrahim Vargün 151 Hacı Orman 181 Hüsnü Öndül 183 İlkay Akkaya 185 İsmail Beşikçi 188 Kamer Gonca 189 Kazım Öz 190 Kemal Yılmaz 191 Kuvvet Lordoğlu 205 Mehmet Özer 211 Mehmet Türkay 218 Metin Bakkalcı 229 Onur Hamzaoğlu 232 Öztürk Türkdoğan 250 Sait Çetinoğlu 251 Sami Evren 253 Selçuk Kozağaçlı 254 Sezai Sarıoğlu 261 Sinan Çiftyürek 272 Şenol Morgül 286 Tayfun İşçi 302 Yılmaz Demiral 304 Yüksel Akkaya 307 Zeki Demirkubuz 308 Zübeyde Kılıç

BİR

İDDİANAMENİN OTOPSİSİ

SİBEL ÖZBUDUN - TEMEL DEMİRER “İDDİANAME”NİN OTOPSİSİ: YALANLAR, YALANCILAR VE GERÇEK

“Bugün üzgünüm Ama yarın Yarın bu dünya böyle kalmaz.”*

İki şeyin altını özenle çizerek başlayalım. Yazmamız gereken, yazmaktan başka açarımızın olmadığı bu yazıyı “yalanlar, yalancılar” konusunda kaleme alırken; bunun da “iddianame” denilen şey için nihayetinde bir “otopsi” olduğunun altını çizmeli… Bu birincisi… “Narke”, Yunanca bir sözcük. “Narkoz”, “Narkotik” gibi sözcüklerin kökünü oluşturuyor ve derin uyku, uyuşma anlamına geliyor… “Egemen hukuk(suzluk)” denilen şeyin bir yalan olması yanında; “yargı bağımsızlığı” söylenceleri de dahil olmak üzere, “Narke” sözcüğüyle, yani uyuşturma ile doğrudan ilişkili olduğundan şüphe etmiyoruz; bu da ikincisi…
“İDDİANAME”

Elimizin altında, karşımızda “iddianame” denen bir şey var; Kadir Altınışık (34960) imzalı ve tam 130 sayfa… Rıdvan Turan’ın, “İddianame o denli fantastik ki, bir çırpıda anlayıvermek öyle her babayiğidin harcı değil”; Tuncay Yılmaz’ın, “İnsan yazarken neresinden başlasa şaşırıyor,” diye betimledikleri evrak, yani 2011/48 nolu “iddianame” asılsız beyanlara dayalı bir komplo senaryosu. “Senaryo” dedik; belirtmeden geçmeyeyim: Üçüncü sınıf bile değil… Söz konusu senaryo ile SDP, TÖP yöneticileri ve Sosyalist Parti’den Mahir Sayın gibi onlarca devrimci, aydın, sosyalist de ya
* Necati Cumalı.

11

tutuklanmış, ya da tutuklanma tehdidiyle yüzyüze kalmıştır. Bu komplo ile radikal sosyalist hareketin tepesinde Demokles’in kılıcı sallanmaktadır. Devrimci Karargâh davası ile ilişkilendirilmek istenen, ancak hiçbir aklî ve somut delile dayanmayan “iddianame”de “Ahmet Türk’e yönelik yumruklu saldırıyı protesto etme”nin, “Newroz’a, “IMF protestosuna katılma”nın Devrimci Karargâh örgütüne üyeliğin kanıtı olarak gösterildiğinden söz edersek; varın gerisini siz düşünün! (Geçerken belirtelim: her ikimiz de, Ahmet Türk’e yönelik yumruklu saldırıyı protesto ettik, Ankara’daki Newroz ve İstanbul/ Taksim’deki IMF protestosuna katıldık; ne olmuş yani?) Bundan başka SDP ve TÖP yöneticilerinin, legal Demokrasi İçin Birlik Hareketi toplantılarına katılmaları bile “suç” olarak sunuluyor! Aslı sorulursa bu; yalancıların yalanlarıyla, radikal sosyalistlere karşı tezgâhlanmış (AKP patentli) bir komplodur; STV Haber Bülteni’ni, ‘Zaman Gazetesi’ni andıran yapısıdır… Söz konusu evrakı sınır tanımaz bir kriminalizasyon mantık(sızlığ)ı biçimlendirirken; saçmalamalar ve iftiralar da işin cabasıdır…
SAÇMALAMALAR, İFTİRALAR

21 Eylül 2010’da evleri basılarak gözaltına alınan kardeşlerimiz, dört günlük sorgu sürecinin ardından tutuklandılar. Önce Silivri’ye kondular, şimdi de Tekirdağ F Tipi’ndeler… Tutuklu olan olmayan, ismi bir şekilde bu dosyaya giren herkesi Devrimci Karargâh Örgütü “üyesi” olmakla suçlayan, dört buçuk ay sonra açıklanan 130 sayfalık ve 40 ek klasörlük iddianame için söylenecek tek şey “zorlama yalan(lar)” yani saçmalamalar ve iftiralar olabilir… Çünkü Joseph Roux’nun, “İftira nedir? Çıkarını gözeten, önyargılı bir yargıcın, sanığın yokluğunda, kapalı kapılar ardında, savunmasını bile almadan vardığı ‘suçlu’ yargısı”; Henry Fielding’in, “İftira kılıçtan da acımasız bir silahtır,” diye betimler onu. Ve “iftira” deyip geçmeyin; hele ki “delili”, sadece polis fezlekeleriyse… “Saçmalamalar”a gelince; mesela telefondaki espriler, “iddiana12

me” denilen şeyde “kanıt” olabilir! Örneğin SDP’lilerin günlük görüşmelerinin teknik takibe alındığı “iddianame”de, Mahir Sayın ile Tuncay Yılmaz arasında geçen telefon görüşmesi ve görüşmede yapılan “Burası devrimci karargâh yaa” esprisi dahi “örgüt konuşması” sayılabilmiştir! Mahir Sayın’ın, “Bir acayip örgüt davası”* diye mahkûm ettiği şey saçma değilse, nedir?! Örnek çok; tıpkı “biz” gibi…
BİR PARANTEZ…

İnsanın kendinden söz etmesi çok zor; ancak “zaruri” olunca yapacak bir şey yok… Örneğin Kadir Altınışık’ın “iddiamesi”nin 47’inci sayfasında: “Şüpheli Günay KUBİLAY’ın ikametinde yapılan aramada elde edilen 120 GB’lik Seagate marka dijital malzemenin yapılan incelemesinde; 7.000’den fazla ofis belgesinin bulunduğu, çok sayıda belgenin Temel DEMİRER ve Sibel ÖZBUDUN imzası ile yazıldığı”; 65’inci sayfasında: “Şüpheli Sultan Seçik KUBİLAY’ın ikametinde yapılan aramada elde edilen 120 GB’lik Seagate marka dijital malzemenin yapılan incelemesinde; 7.000’den fazla ofis belgesinin bulunduğu, çok sayıda belgenin Temel DEMİRER ve Sibel ÖZBUDUN imzası ile yazıldığı”; 95’inci sayfasında: “Partizan yolu (16 Haziran) TKP-Kıvılcım ve Dev-Sol darbeci kanat birlikte hareket ediyorlar. 16 Hazirandan Serdar KAYA, Mehmet YILMAZER ve Temel DEMİRER birlikte dergi-kitap çıkarıyorlar. ‘BİLİNÇ VE EYLEM’, Su Yayınlarından kitaplaştırılmıştır. 2005-2006 yıllarında bu yazılar vardır. Dolayısıyla bu gruplar hep birlikte Devrimci Karargâh içindedirler”; 96’ıncı sayfasında: “SON TEZGÂH’ın beyanlarında geçen Mehmet YILMAZER ve Temel DEMİRER’e ait dijital malzemeler içerisinde ‘m.Yılmaz’ ve ‘TDEMİRER’ isimli belgelerin bulunması hususu birlikte değerlendirildiğinde şüpheli Selda BASUSTA’nın yasadışı DEVRİMCİ KARARGÂH terör örgütü ve örgüt mensupları ile irtibatlı olduğu ve Örgüt üyesi olduğu kanaatine varılmıştır,” ibareleri
* Mahir Sayın, “Bir Acayip Örgüt Davası”, Kızılcık, No: 40, Güz 2010-Kış 2011, s.36-39.

13

geçiyor… “İddaname”de hangi amaçla vurgulandığı anlaşılamasa’ “müphem” gibi görünse de altı çizilmek istenen: Sibel Özbudun ile Temel Demirer’in de Devrimci Karargâh “mensubu oldukları”(?!) gibi bir şey galiba… Çünkü bunun bir öncesi de var! I. no’lu Devrimci Karargâh “iddianame”sinin 27/04/1009 tarihli “Devrimci Karargâh Operasyonu Genel Değerlendirme Raporu”nun 40’ıncı sayfasındaki Devrimci Karargâh “örgüt şeması”nın üç dalından (en solda Bedreddini Hareket, ortada “Devrimci Sol Örgüt” var…) en sağındaki “16 Haziran Hareketi” alt başlığında sıralanan isimlerin 3. sırasinda Temel Demirel yer alıyor… Yine “Bilgi Alma Tutanağı”daki Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nün 18/01/2009 tarihinde “Son Tezgâh” kod adlı “Gizli Tanık”ın (yani itirafçının!) 43’üncü sayfada başlayan yalanlarının 44’üncü sayfasında: “Partizan Yolu (16 Haziran) TKP-Kıvılcım ve Dev-Sol darbeci kanat birlikte hareket ediyorlar. 16 Hazirandan Serdar KAYA, Mehmet YILMAZER ve Temel DEMİRER birlikte dergi-kitap çıkarıyorlar… Dolayısıyla bu gruplar hep birlikte Devrimci Karargâh içindedirler…” denilmişti… Bunların yanında “Gizli Tanık İfadesinde Geçen ‘Devrimci Karargâh’ Terör Örgütü ile İlgili Tespit Tutanağı”nın 122’inci sayfasında Temel Demirer’in adı geçerken; “12-14-15-18-20 no’lu klasörler” ile “Ana Dosya”da da “örgüt yöneticisi (?) Temel Demirer ile “teorisyen” Sibel Özbudun’dan söz ediliyor… Kanıt ne? “Gizli Tanık”ın (yani itirafçının!) yalanları! Saçmalamalar ve iftiralar bunlar! Kardeşlerim de bu mantık(sızlık)la ve Hanefi Avcı ile “birlikte” yargılanıyorlar!
O BİR “AVCI”

Onun için Nuray Mert, “Her şeyden önce, siyasal-kişisel bir muhasebe söz konusu, zaman içinde, “devletin Avcısı” olmayı nasıl sorguladığını anlatıyor. Ben bu muhasebenin “samimi” olduğu kanaati edindim,” dese de; bu kanaati paylaşmak mümkün değil! Avcı bir işkenceci; bu özelliği onun kariyerinin ayrılmaz parçası!
14

“Ben bir ‘efsane’ydim” patolojisiyle, “32 yıllık meslek hayatımın her olayı, her konusu bir kitaba, bir filme konu olacakken, tüm yaşadıklarımı ve hayatımı bir kitaba sığdırabilmem mümkün değil,” diyen O, “işkence ettiklerine imrenen” bir işkenceci olarak bilinçaltını şu satırlara yansıtıyor: “İnançları ve idealleri uğruna çalışan, bu uğurda fedakârlık gösteren, her şeylerini bırakıp legal örgüt mensubu olan insanlara eskiden beri aşırı saygı duyardım…” “Neden”i de şöyle “gerekçe”lendiriyor kendince Avcı: “Çevremde gördüğüm devlet memurları üç beş kurus rüşvet almak için haksız ve hukuksuz davranışlara girişip vicdanlarını satarken; her şeyi para için yapan ama kendilerini vatansever olarak tanıtan mafya mensubu organize suç şebekeleri birkaç kuruş için namuslarını ayaklar altına alarak cana kıyıp, insanlara eziyet ederken; ülkenin ve benim düşmanım olduklarını düşünerek karşı olduğum illegal örgüt mensupları kendi idealleri uğruna her fedakârlığı yapıyordu.” “Soru(n)” dediği şeyi, onca yaşanmışlık ardından “böyle” tarif ederek diyor ki: “Simonlaşmayacaktım. Yanlışı kim yaparsa yapsın karşı çıkacaktım; suç işleyenlere kendi tarafımdan insanlar, kendi arkadaşlarım bile olsa veya ne kadar güçlü olursa olsun, bedeli ne olursa olsun, karşı duracaktım…” “Yıllar yılları kovaladı, olaylar olayları… Bir süre sonra, toplumsal yaşam için yıllarca düşmanca gördüğüm grup, düşünce ve örgütlerin aslında sağlıklı bir demokrasinin olmazsa olmazı olduklarını; modern bir toplum için asıl tehlikenin, bunların aksine her muhalefeti yok etmeye odaklanmış benim savunduğum değerler olduğunu anladım. Bunun acısını derinlerden yaşadım…”* Dediğimiz gibi, ne derse desin, O bir Avcı… O Avcı ki, “iddianame”de “Devrimci Karargâh örgütüne yardım, yataklık”tan yargılanırken; ‘Son Tezgâh’ adı verilen gizli tanığın Devrimci Karargâh terör örgütü ile ilgili verdiği ifade de yer aldı. Bir an düşünün Avrupa Parlamentosu Milletvekili Marietje
* Hanefi Avcı, Haliç’te Yaşayan Simonlar-Dün Devlet Bugün Cemaat, Angora Yay., 2010, s. 10-11-18-8.

15

Schaake’nin, Adalet Bakanlığı’na başvurarak, yüz yüze görüşme izni istediği Hanefi Avcı, Ergenekon için Devrimci Karargâh’a “yardım yataklık” edecekmiş… Bu ve Avcı’nın “değiştiği” yollu “iddia” da olsa olsa, bir turşulu baklava tarifi kadar “mantıki”dir; tıpkı “Yetmez ama Evet”çilerin demokrat ilan ettiği AKP gibi…
AKP’NİN -VERİLİ- TABLOSU

Yalancıların komplolarından, yalanlarına uzanan bu tablonun mimarı, elbette AKP… ‘The Economist’ dergisinin ‘2010 Yılı Demokrasi Endeksi’ raporunda Türkiye, -bırakın “tam demokrasi” olmayı!- “kusurlu demokrasiler” denen kategoriye bile sokulmuyor, “melez rejimler” başlığı altında yer alıyordu. 13 Ocak 2011’de ‘Freedom House’ adlı düşünce kuruluşunun yayınladığı ‘Dünyada Özgürlük 2011’ araştırmada da 193 ülke içinde Türkiye, “kısmen özgür” kategorisinde yer alıyor. Sezgin Tanrıkulu’na göre, “AKP’nin sekiz yıllık iktidarı boyunca, toplam 116 faili meçhul cinayet işlendi, yargısız infaz, dur ihtarı, rasgele ateş açma sonucunda 367 kişi hayatını kaybetti. Gözaltında ya da cezaevinde 370 ölüm olayı meydana geldi. Kan oluk oluk akmaya devam ediyor, acılara sürekli yenileri ekleniyor; 8 yılda çatışmalarda 2 bin 262 kişi yaşamını yitirdi, 8 bin 710 kişi işkenceden geçirildi, 87 bin 513 kişi gözaltına alındı. 671 yayın yasaklandı.” Dört bir yandan mantar gibi toplu mezarlar fışkırıyorken; hangi “ileri demokrasi”den söz ediyorsunuz? Kuşku yok; su götürmez şu: Tuz da koktu! - Örneğin Kars Ağır Ceza Mahkemesi, 2009 yılında gözaltında Tahsin Orman adlı Digorlu bir köylünün işkence görmesine ilişkin “İşkencenin hayvani bir uygulama olduğu” şeklinde demeç veren eski DEP Milletvekili Mahmut Alınak’a 14 ay 17 gün hapis cezası verdi… - Şanlıurfa’nın Bozova İlçesi’ne bağlı Küpeli Köyü’nde köylüleri yüzüstü yere yatırıp sopayla döven astsubay sadece 740 TL para cezasına çarptırıldı…
16

- Polis memuru Vahit Karşılıyan, Altındağ’da Soner Çankal’ın öldürülmesi olayıyla ilgili yargılandığı Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davada, “taksirle öldürme” suçundan 6 ay 20 gün hapis cezası verildi… - 12 Haziran 1980’de İnciraltı Öğrenci Yurdu’nda kalan 5 öğrencinin katledilmesine yönelik, 30 yıl sonra yapılan suç duyurularıyla ilgili takipsizlik kararı verildi… - Mehmet Ağar’ın Susurluk çetesine yardım ettiği iddiasıyla yargılandığı davanın duruşmasında karar beklenirken, mahkeme heyet değişti, duruşma ertelendi…
“YETMEZ” Mİ?!

Türkiye’de siyaset “sivil” (denilen!) otoriterliğe savruluyor. Değişen hiçbir şey olmadı, olmayacak. Yargının AKP patentli yürütmenin denetimine devredilmesi yönündeki adımlar, yeni bir anayasa vaat eden genel seçimlere yüzde on barajı ile gidilmesi konusundaki ısrar, Kürt meselesinde milliyetçi siyaset anlayışına geri dönüş, gösteri, ifade özgürlüğü, muhalefete tahammülsüzlük, vb’leri siyasetin “demokratikleştiği”nin değil, otoriterleştiğinin ifadesi… Burada altı çizilmesi gereken “Yetmez ama evet”çilerin, tüm bunları ısrarla görmezden gelmesi, en iyi ihtimalle lafı dolandırması, “darbe” tehdidi dışında hiçbir meseleyi ciddiye almaması. Dahası, “Muhayyel bir demokratik gelecek” beklentisiyle, AKP’nin otoriter siyasetlerini doğrudan veya dolaylı desteklemeleri… KCK’dan Devrimci Karargâh tezgâhına ya da 3 Mart 2011 sabahı Ahmet Şık, Nedim Şener ve Yalçın Küçük ile diğer gazeteci ve yazarların gözaltına alınmalarına; AKP’ce “bizler”e biçilen deli gömleğinin ne olduğunu -bir kez daha!- ortaya koydu… Hâlâ mı “Yetmez ama Evet”? Ahmet Şık, Nedim Şener kitap yazdı, gazetecilik yaptı… Muhalefet etti… Bunlar ağır suçlar değil mi? Sakın ola kimse “Bunlar Erdoğan’ın talimatıyla olan şeyler değil,” deme zırvasına sarılmasın!
17

Her şey Ahmet Şık’ın “Dokunan yanar” haykırışında altını çizdiği üzeredir. Artık, “Yetmez ama Evet”çiler dışında herkes hedeftir; yani “Bilgisayardan kurtarılan belge”ler(?!) ile zindanlara kapatılmaya adaydır… “Gerekçe(sizlik)” bu denli saçma ve aptalca da olsa… Radikal sosyalistlere yönelik 21 Eylül 2010 (ve benzeri) komplolardan KCK veya Devrimci Karargâh çuvalına doldurma harekâtlarına ilişkin sınır tanımaz mantıksızlığa olup bitmeyene ne diyorsunuz “Yetmez ama Evet”çiler… Şimdi Neyzen Tevfik Kolaylı’nın, “Türkü yine o türkü, sazlarda el değişti/ Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti”; Mevlana’nın, “Bozuk düzen, çürümüş bir köktür./ Çürümüş bir ağaç meyve vermez,” dizelerinin altını bir kez daha çizerek soralım: Bu cadı avının, Ergenekon’dan farklı ne?
KARDEŞLERİM(İZ)E

İçeridekiler, kardeşlerim(iz), komploların da, yalancıların da, yalanlarıyla yerle yeksan olacağı bir yere gidiyoruz. Çünkü mumu söndüren rüzgâr, yangını alevlendirir; malum devrimcilerin hayal gücü henüz “var olmayan” şeyleri görme yeteneğidir… Hepimize C. F. Meyer’in, “Ahlâkın temeli, özgürlüktür”; Bernard Shaw’ın, “Siz var olan şeyleri görür ve şöyle dersiniz: Neden? Ama ben var olmayan şeyleri hayal ederim ve derim ki: Neden olmasın?” sözünü anımsatan bir gelecek eşikte… İçeridekiler, kardeşlerim(iz), “Les montagnes ne se rencontrent pas, mais les hommes se rencontrent / Dağlar kavuşmazlar, fakat insanlar kavuşurlar”; mutlaka görüşeceğiz, kucaklaşacağız, yeniden alanlarda buluşacağız… Hem de ‘Mecelle’ Madde: 11’in, “Zaruretler, memnu olan şeyi mubah kılar” ve yine ‘Mecelle’ Madde: 39’un, “Mani, zail oldukta memnu avdet eder,” saptamalarını yaşama geçirmemiz gerektiğini anımsatarak…
6 Mart 2011 22:23:33, Ankara. Sosyalist Demokrasi, 6 Nisan 2011, n° 104

18

RIDVAN TURAN DEVRİMCİ KARARGAH İDDİANAMESİNİ ANLAMA KILAVUZU

Devrimci Karargah iddianamesini okuyunca bir “anlama kılavuzu” yazmaya karar verdim. İddianame o denli fantastik ki, bir çırpıda anlayıvermek öyle her babayiğidin harcı değil. İnsan haklı olarak toplamda yüzlerce yılla yargılanınca daha somut ve anlaşılır bir iddianame bekliyor doğrusu. Bizim iddianame ise evlere şenlik. Polis fezlekesi olduğu gibi iddianameye dönüştürülmüş. Somut deliller yerine bol miktarda varsayıma ve imaya yer verilmiş. Gerçi emek verenlerin hakkını da yemiş olmayayım. Örneğin katıldığım basın açıklamaları, şenlikler, partiye gidiş gelişim hatta parti üyeleriyle irtibatım delillerle ispat edilmiş. Ama daha ileri gidilemediği, örneğin Devrimci Karargah üyesi olduğum kanıtlanamadığı yerde de ima ve varsayımlara yer verilmiş. Bu metod herkes için teker teker kullanılmış. Böylece iddianame daha baştan kanıtlara dayalı olarak iddia edilenlerle, hissiyatlara dayalı olarak ima edilenler arasında şizofrenik bir yarılma ile malul olmuş. İddianame adı altında, birbiriyle ilgisiz pek çok olgu birbirine acemice eklenerek iç tutarlılığı olmayan bir metin oluşturulmuş. Bu “özenli” çalışma esnasında da –ne kadar çok atılırsa o kadar çok tutturulabilir felsefesinden hareketle– çember mümkün mertebe geniş tutulmuş. Ortalıkta ne kadar sosyalist parti, platform, örgüt ya da kişi varsa tümü Devrimci Karargah ile bir biçimde ilişkili gösterilmiş. Böylesine karmaşık bir vazifeyi layıkıyla yerine getirebilmek için de zorunlu olarak kurgulara, imalara, genellemelere başvurulmuş. Farklı yapboz parçaları birbirine eklenemeyince, parçalar istenildiği gibi kesilmiş, törpülenmiş ve zorla birleştirilmiş. Yine de kalan boşluklar da gizli tanık ve itirafçı beyanatlarıyla, hukuki geçerliliği olmayan mülakatlarla doldurulmuş. Ortaya anlamlı bir
19

yapboz resmi çıkmamış belki ama, teknik olarak başarılı bulunmuş olacak ki, böylesi bir garabet mahkemece kabul edilmiş. İddianame esas olarak SDP’nin Devrimci Karargah’ın yasal alandaki uzantısı olduğu savı üzerine kuruluyor. SDP ve TÖP üyelerine yönelik iddialar ise bu eksende yapılıyor. Ancak bu iddialar sözde delillerle “uygun” hale getirilmeye çalışılırken, “hayatın olağan akışıyla uygunsuzluğu” görmezden geliniyor. Hiçbir yasadışı silahlı örgütün, SDP gibi tüm faaliyetleri adli ve idari denetime açık yasal bir parti içinde gizlenme yolunu seçmeyeceği, bu durumun “hayatın olağan akışına aykırı” olduğu hiç hesaba katılmıyor. İddianamede Devrimci Karargah’ın teknolojiyi çok iyi kullanan tecrübeli bir örgüt olduğundan bahsediliyor. Bir adım ilerde SDPDevrimci Karargah ilişkisinin anlatıldığı kısımda ise, zımnen örgütün silahlı eylemleri sonrası gelip Taksim’in merkezindeki SDP binasında gizlendiği iddia edilmiş oluyor. Sizce bu iddiada aklın izanın zerresi var mı? Ancak yine de, Orhan Yılmazkaya’nın bilgisayarından çıktığı iddia edilen, kim tarafından, ne zaman, hangi bilgisayarda yazıldığı bilinmeyen, içerik olarak Bedreddini Hareket’in SDP’ye katılmasını değerlendirdiği anlaşılan (dahası içinde Devrimci Karargah adı hiç geçmeyen) “SDP’de olmamızın anlamı üzerine” adlı belge SDP ile Devrimci Karargah ilişkisinin en somut kanıtı olarak sunuluyor. Dahası SDP’nin ve Sosyalist Demokrasi gazetesinin internet sitesinden herkesin kolaylıkla indirebileceği gazete yazıları, toplantı tutanakları, parti kararlarının Yılmazkaya’nın bilgisayarında da bulunduğu iddiası SDP ile Devrimci Karargah arasındaki ilişkinin doğrudan kanıtı olarak gösteriliyor. Yine Yılmazkaya’nın yargısız infaz edilişinin ardından Gazi Mahallesinde 20 civarında kurumun organize ettiği basın açıklamasına SDP ve TÖP üyelerinin katıldığı iddiası ve bu etkinliğin Sosyalist Demokrasi gazetesinde haberleştirilerek yayınlanması SDP-Devrimci Karargah ilişkisinin kanıtı olarak sunuluyor. Dayanaksız iddialarla bir yere varılamayacağı anlaşılmış olacak ki, iddianame kurnazca genellemelerle devam ediyor. Devrimci Karargah’ın “Kürt özgürlük çizgisiyle birleşik bir yapı oluşturma” diye özetlenen siyasi çizgisi ile “Demokrasi İçin Birlik Hareketi” (Çatı Partisi) çalışmalarının fikri düzeyde paralel olduğu söylene20

rek, buradan hareketle DBH bileşenlerinin (buradan da hareketle SDP ve TÖP çalışanlarının) Devrimci Karargah üyesi olması gerektiği genellemesi yapılıyor. Benzer biçimde sol birlik tartışmalarına ilişkin Devrimci Karargah’ın bildirilerinde yaptığı bazı değerlendirmelerden hareketle birlik görüşmeleri yapan SDP ve TÖP mensuplarının Devrimci Karargah üyesi olduklarına da yine bir genellemeyle ulaşılıyor. Yani açıkça “kanıta gerek yok, fikirler arasında benzerlik varsa siz de Devrimci Karargah üyesisiniz” denmiş oluyor. Bir an iddia makamının, Türkiye’deki onlarca siyasi yapının benzer tezlere ve yaklaşımlara sahip olduğunu bilmediğini düşünsek de, gerçeklere Aristo’cu bir mantıkla ulaşmaya çalışması en hafif deyimle komik oluyor. En azından iddianamede bol bol faydalanılan google arama motoru bu konuda da kullanılabilirdi! Genellemelerin ardından da imalar başlıyor. Örneğin benim Newroz mitinglerine, Ahmet Türk’e yapılan saldırıyı protesto gösterisine ya da IMF protestolarına katılmamın siyasi “suçlara” meyilli olduğum kanaati oluşturmak için iddianameye konulduğu açıkça görülebiliyor. Bu imalar, evimde ele geçen “komünist fikir adamlarının eserleri” ile destekleniyor. Hele siyasi hayatının önemli bir bölümünü gizli savaş aygıtlarıyla, Ergenekon ve benzeri örgütlerle mücadeleyle geçiren ve defalarca koğuşturmaya uğrayan SDP’ye Ergenekon’la ilişkili imasında bulunmak, iddianameyi hazırlayanların bilisizliğine muazzam bir örnek teşkil ediyor. TÖP sözcüsü Tuncay Yılmaz’ın fiziki takip sonucunda SDP’ye geldiğinin anlaşılması, Necdet Adalı ve Ceylan Önkol’a ilişkin basın açıklamalarına katılması ve Mahir Sayın ile yaptığı matrak telefon görüşmesi benzer mantıkla Devrimci Karargah üyeliğine delil olarak sunuluyor. Tarihe geçecek bir acar hafiyelik örneği olarak benimle yardımcılarım, MYK ve PM üyelerimiz arasındaki irtibatın delillerle kanıtlanması karşısında ise insanın tüm suçlamaları kabul edesi geliyor! Özensizlik, ciddiyetsizlik ve temelsizlik iddianamenin her yanından akıyor. Hatta sıklıkla yalana başvuruluyor. SDP Genel Başkan yardımcısı Günay Kubilay’la ilgisi olmayan materyaller evinden çıkmış gibi iddianameye yansıtılıyor. Bu yazdıklarım özetin özeti bile değil. Bol tekrarlı 130 sayfalık iddianamenin tutarsızlığı karşısında
21

tekrarsız 530 sayfa cevap yazılabilir. Komedi gibi bir iddianame ile bizler yüzlerce yılla yargılanıyoruz. Dahası benzer nitelikteki iddianamelerle yüzlerce yıla mahkum edilenler var. Bu ülkedeki adalet mekanizması ne yazık ki böyle işliyor. Bizi 314/2’den (silahlı terör örgütü üyeliği) yargılayan iddianame esas olarak baştan sona bir 141/142 (komünizm propagandası) iddianamesi özelliği gösteriyor. Bu ülkede yasalar değişse de kafalar değişmiyor. Atılan demokrasi nutuklarına rağmen “zarf” değişiyor, “mazruf” aynı kalıyor. O nedenle bu iddianameyi anlamak ve anlamlandırmak için referans kaynağınız demokrasi ve hukuk normları olmamalı. O minvalden bakıldığında anlaşılabilecek bir şey inanın ki yok. Siyaset olmalı, hem de en çirkefleşmiş, balçık kıvamına gelmiş, “çamur at izi kalsın” türünden bir burjuva siyaset! Oradan bakıldığında, bu iddianamenin özelde SDP ve TÖP’ü, genelde ise tüm sosyalistleri gayrımeşru göstermek için yapılmış kriminal bir mühendislik çalışması olduğu görülebilir. Sosyalistlerin mücadelesinin, neden işkenceci bir polis şefiyle süren hesaplaşmaya bulaştırılmaya çalışıldığı anlaşılabilir. Ve nihayet yargının nasıl hukukun değil de polisin gözünden bakarak hareket ettiği görülebilir. Son olarak bu iddianameye imza atanlara sesleniyorum: Biz her şeyin farkındayız, burada yargılanmak istenen işçi sınıfı ve ezilen halkların haklı mücadelesidir. Demokrasi ve özgürlüklerdir. Ama yağma yok, buna gücünüz yetmeyecek! Devrimci Karargah üyesi olmadığımızı siz de çok iyi biliyorsunuz. Tutarsız, dayanaksız, genellemelerle ve imalarla dolu düzmece suçlamaları bir kenara bırakın. Ciddi olun! Çünkü bilin ki yaptığınız suçtur. Hem de insanlığın ortak kazanımlarına, hukuka ve demokrasiye karşı işlenen bir suç!
Birgün, 24 Şubat 2011

22

TUNCAY YILMAZ DEVRİMCİ ‘KARARGAH’

21 Eylül 2010’da evlerimiz basılarak gözaltına alınmış, dört günlük sorgu sürecinin ardından tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne konmuştuk. Şimdi Tekirdağ F Tipine yerleştirildik. Dört buçuk ay sonra iddianame açıklandı: Tutuklu olan olmayan, ismi bir şekilde bu dosyaya giren herkes Devrimci Karargah Örgütü üyesi olmakla suçlanıyor. Açıklanan 130 sayfa ve 40 ek klasörlük iddianame o kadar zorlama ki, insan yazarken neresinden başlasa şaşırıyor. İddianamenin ruhunu veren yaklaşımı aktarabilmek için küçük bir alıntıyla başlayacağım: “Devrimci Karargah terör örgütünün en kısa anlamda stratejisinin; ‘Türkiye Devrimci Hareketini birleştirme ve Devrimci bir çatı altında toplama’ sloganını kullanarak terör ve şiddeti devam ettirme olduğu değerlendirilmiştir.” Sosyalistlerin birliğini savunan tüm yapılar ve bireyler, potansiyel bir ‘Devrimci Karargah’ üyesi. Oysa ÖDP’sinden TKP’sine, EHP’sinden ESP’sine herkes sosyalistlerin birliğini savunmuyor mu bu memlekette? Birlik işinin şakası yok, “Terör örgütüyle aynı stratejiyi benimsediğiniz” tespit ediliverir. İddianameye ruhunu veren ikinci eksen “Kürtler ve sosyalistlerin birliği” tehlikesi. Mümkün olan her yere “Çatı Partisi”, “Demokrasi İçin Birlik Hareketi (DBH)” meselesini katarak ne kadar “tehlikeli” bir yönelim içerisinde olduğumuz ve Devrimci Karargah’ın bu yönlü stratejisiyle üst üste düştüğümüz ispatlanmaya çalışılmış: “Kürt özgürlük çizgisiyle birlikte Türkiye sosyalizminde egemenliğini sürdüren oportünizme ve reformizme alternatif devrimci bir yol çizme görevinde BİRLEŞİK BİR ÖRGÜT23

olarak Demokrasi İçin Birlik Hareketi (Çatı Partisi) içerisinde faaliyet yürüttükleri belirlenmiştir.” Öcalan’ın önerisi! 2008’in Aralık ayında birçok sosyalist, demokrat, liberal, aydın ve siyasi yapılanmanın çağrısıyla ortak bir “çatı partisi” oluşturmak için yan yana gelenler meğer Devrimci Karargah’ın stratejisi doğrultusunda hareket ediyormuş. Bu iddiayı renklendirmek için ikinci bir alıntı yapalım. DBH’nın 21 Şubat 2010’da Ankara’da düzenlediği “Demokratik Çözüm, Demokratik Türkiye” sempozyumuna Abdullah Öcalan’ın avukatları aracılığıyla gönderdiği mesaja dayanarak: “Abdullah Öcalan’ın önerisiyle bir çatı partisinin kurulması, bu yapı içerisinde her grubun kendisini ifade etmesinin güç birliğine gidilmesi kararlaştırıldı.” 2008 Aralık ayında oluşturulan “Çatı Partisi Girişimi-DBH”, Şubat 2010’da Öcalan’ın gönderdiği mesajla kurulmuş meğer! İddianamenin üçüncü ve en zayıf ekseni Ergenekon bağlantısı. Dava Ergenekon’la ilişkilendirmek için o kadar zorlanmış ki, Ergenekoncu Doğu Perinçek’in “Karargah Evleri”, “Devrimci Karargah Evlerine” dönmüş. Ergenekon tutuklamaları için “Yetmez! Fırat’ın doğusundaki Ergenekoncuları da, 12 Eylülcüleri de tutuklayın” diye Silivri’ye gidip basın açıklaması yapanlar (bizzat ben de bunlardan biriyim), Ergenekon’la ilişkili olmaktan tutuklular. Oysa TÖP’ün de SDP’nin de hem eski statükonun, hem AKP’nin yeni statükosunun Ergenekonuna, kontrgerillasına karşı politik mücadele veren siyasi yapılanmalardan olduğu aşikârdır. İddianamenin dördüncü ve son ekseni ise IMF ve Dünya Bankası karşıtı eylemlere katılmak, TEKEL işçilerinin direnişine destek vermek. 6 Ekim 2009 tarihinde DİSK, KESK, TMMOB’un çağrısıyla İstanbul’da gerçekleştirilen Dünya Bankası toplantılarını protesto etmek için yapılan basın açıklamasına tüm sosyalist, emek dostu kurumlar gibi TÖP ve SDP de katılmıştı. Ancak basın açıklamaları sonrasında ortaya çıkan olayları bu yapılara ve bizlere fatura etmeye çalışmak inandırıcılıktan çok uzak. Tutuklanmamızdan bir buçuk yıl önce başlatılan teknik ve fiziki takipte elde edilen tüm veriler, evlerimizin, bürolarımızın
24

SEL YAPI OLUŞTURMAK şeklinde belirlediği stratejisinin gereği

aranması sonucu el koyulan tüm materyaller bu dört eksenin filtresinden geçirilerek işlenmiş. Yetmediği noktada iftiralara, gizli tanıklara “verdirilen” ifadelere başvurulmuş. Tüm bu açıklamaya rağmen sunulan maddi delillerle isnat edilen suç arasında somut bir tek bağlantı kurulamamış. Bir buçuk yıl dinlenen telefonumdan iddianameye koyabildikleri tek delil Mahir Sayın ile Tekel eylemleri sırasında yaptığım konuşma. “Tuncay: Siz neredesiniz… Mahir: Maydanoz’dayız, gel. Tuncay: Maydanoz’dasınız ha… Mahir: Burası Devrimci Karargah yaa… “ şeklinde devam eden konuşmaya iddianamenin yorumu şöyle: “Şeklinde görüşmelerin geçtiği şifreli yapılan konuşmalarında Devrimci Karargah örgütünün isminin zikredildiği görülmüştür.” Daha neler yaptık neler Maydanozun 78 günlük Tekel direnişinin çadırlarının yanı başındaki “Maydanoz Kafe” olduğunu, Tekel işçilerini ziyarete giden devrimcilerin, sosyalistlerin, işçilerin kışın soğuğundan korunmak için bu kafede toplandıklarını, Mahir Sayın’ın bu minvalde bir espri yaptığını anlatmak ağrına gidiyor insanın. Ayrıca takip ettikleri, kafelerde, restoranlarda, sokakta resimlerini çektikleri Orhan Yılmazkaya ‘nın evinin dışında yakalanabilecekken yargısız infazla ölü olarak ele geçirilmesini protesto etmek için 18 siyasi parti ve demokratik kitle örgütünün birlikte düzenlediği basın açıklamasına katılmak iddianamede savunulabilen tek maddi delil neredeyse. Aynı iddianamede bizzat benim Başbakan Erdoğan’ın meclis kürsüsünden istismar amaçlı ismini zikrettiği Necdet Adalı ve 11 yaşında havan topuyla parçalanarak hayatını kaybeden Ceylan Önkol’la ilgili basın açıklamalarına katıldığımı tespit ediyor. Bu tespite yenilerini ekleyeyim: Hrant Dink’in de cenaze törenine katıldım, Eyüp Baş’ın yürüyüşüne de, devlet güçleri tarafından katledilen Kenan Burak’ın, Kemal Türkler’in anma toplantılarına da katıldım. Daha onlarca yürüyüş, açıklama sayabilirim katıldığım, konuşma yaptığım. Ne zamandan beri basın açıklamasına katılmak örgüt üyeliği için delil sayılıyor? Sizin ileri demokrasiniz de, geri demokrasiniz de aynı! Bizim başka beklentimiz yoktu, ancak bu dava öyle bir beklentisi olanın da çok dikkatli takip etmesi gereken bir dava olacak
25

görünen. TÖP ve SDP’ye operasyon kararını alanlar, bu iddianameyi hazırlayanlar bizler üzerinden sosyalistlerin demokratik alandaki çalışmalarını yasaklamak, kriminalize etmek istiyorlar. Bu kez olmayacak. Sosyalistler, demokratlar oynanan oyunu gördü, ortaklaşa yürütülen “Sıra Kimde” kampanyasıyla çoktan “sırayı bozdular”. 13-15 Nisan’daki davamızda “ileri demokrasinin” öncekinin makyajlı hali olduğunu açığa çıkartacağız.
Radikal 2, 27 Şubat 2011

26

İKİ

SOSYALİSTLERE KOMPLO TEZGAHI

“Özgürlük ve Adalet İçin Sırayı Bozuyoruz” Etkinliği, İstanbul Kadıköy Caferağa Spor Salonu, 21 Ocak 2011

RIDVAN TURAN AKP’NİN ‘GÜÇ KİRLİLİĞİ’ VE SOSYALİSTLERE KOMPLO TEZGAHI

Başbakan Kızılcahamam konuşmasında BDP’ye (mealen) “Silahları bırakın gelin, görelim kaç oy alacağınızı. Yakarım yıkarımla alınmış oyun bir meşruiyeti yoktur” dedi. Bu bir dil sürçmesi değilse, ki (Başbakan’ın son aylarda politik üslubunu giderek sertleştirdiğine bakılırsa) değil, ciddi analize ihtiyaç gösteren bir saptama olduğu ortada. Başbakan özenle kurgulanmış bu cümleyi sarf ederken esasta ne demek istiyor? BDP’nin silahlı bir örgüt olmadığını cümle alem bildiğine göre Başbakan’ın ağzından çıkan cümlenin bir başka derinliği olmalı. Başbakan bu talihsiz söylemiyle BDP ile PKK’yi eşitliyor. Böylece iki şey yapmaya çalışıyor. Birincil olarak BDP’nin mevcut tutum alışıyla sorunun çözümünde bir taraf olarak görülmeyeceğini hatta (“terör örgütü” ile devlet görüşmez söylemine bağlı olarak) PKK ile eşitlediği BDP ile de bu verili koşullarda görüşülemeyeceği mesajını veriyor. İkincil olarak da BDP ile PKK’yi eşitlediği için BDP Eşbaşkanlarından vekillere kadar herkese “milletvekili dokunulmazlığı nedeniyle kendinizi güvende hissetmeyin, bir sabah ansızın gelebiliriz’’ mesajını veriyor. Siyasal sürecin bu denli hassas olduğu bir dönemde, Başbakan’ın külhani bir tarza ve meydan okuyucu bir üsluba sahip olması ve ülkenin en temel meselesinde saldırganlaşması, bir beyin ameliyatının etkilerine olmasa da, sağlam bir akıl tutulmasına işaret ediyor gibi. Başbakan böyle konuşursa maazallah ‘’bağımsız’’ yargı durumdan vazife çıkarmaz mı? Gerçi bu akıl tutulması yeni değil.
29

Bu akıl tutulmasının en somut göstergelerinden birisi bu KCK operasyonunun kendisi. Başkası mı salık verdi, yoksa Başbakan kendi mi icat etti bilinmez ama, bu operasyonların var olan tüm sorunları derinleştirdiği açık seçik görülüyor.
MUHALEFETİ UMURSAMIYOR AKP’nin iktidarını stabilize ettiği, daha bir güç kazandığı 22 Temmuz seçimlerinden bugüne aksi iddia edilse de bir sorun çözme yöntemi olarak “muhalefeti takmama”, “vurdurup gitme” taktiğinin pek çok örneği mevcut. Örneğin, AKP açısından HSYK seçimleri tüm tartışmalı yanlarına rağmen başarılar zincirinin referandumdan sonraki ilk halkası olarak görülüyor ve alkışlanıyor. Parti kademelerinde eski HSYK’yi haklı olarak bir kast olarak gören HSYK’nin kürsülerin temsilcisi olmasını savunanların, bakanlığın yan kuruluşu gibi çalışacak yeni HSYK’ye itirazları duyulmuyor. Birkaç gün önce TV’de izlediğimiz H. Çelik’in bu tabloyu savunuşundaki saldırganlığı ve gayretkeşliği sokaktaki insanın dün demokrasi adına savunulanlar bugün neden inkar ediliyor itirazını hiç önemsemediklerini gösteriyor. AKP kendi statükosunu egemen kıldıkça, seçim ya da referandum gibi kritik süreçlerde verdiği sözleri unutuyor. Bu onun bastığı zemini hızla eritiyor.. Cumhurbaşkanlığı seçimi, 27 Nisan muhtırası ve 367 rezaleti günlerindeki çıkışı bugün eriyen zemin nedeniyle geriliyor. Bu bir siyasi özgüven göstergesi mi, yoksa bitişin başlangıcı mı? AKP güç kazandıkça ve özgüven sahibi oldukça memnuniyet üretemiyor ama kendi anti-tezini üretiyor. Güce sahip olanın her şeye sahip olacağı türden bir siyasal pragmatizme, hedefe ulaşmak için her yolu mübah gören bir Makyavelizm ile hareket ediyor. AKP her adımında gayrimeşru bir bataklığa saplanıyor. Meşruiyetin kaynağını icraatlarında ve kitleleri ikna yeteneğinde değil, şu anda parlamentoda, bürokraside vb. elde ettiği güçte görüyor. Egemenlerin, egemenliklerini önce adalet, ardından meşruiyet zeminlerini kaybettikten sonra kaybedeceklerini belli ki akıl hocaları onlara anlatmamış. 30

KAPILAR KIRILDI

21 Eylül sabahının kör karanlığında, kırılan kapılardan içeri giren özel harekat polisleri işte AKP’nin ürettiği bu adaletsiz ve gayrimeşru zemine ayaklarını basmışlardı. Sosyalist Demokrasi Partisi ve Toplumsal Özgürlük Platformu gibi sosyalist kamuoyunca ne yapmaya çalıştıkları, ne savundukları bilinen örgütlerin/platformların yöneticilerinin, sözcülerinin ait olmadıkları bir örgüte üyelikle suçlanmaları ve hayatını devrimcilerle mücadeleye adamış bir polis şefinin de suç ortağı olarak gösterilmesi, hükümetinin siyasi meşruiyetle işinin olmadığını, esas meseleyi muarızlarını tasfiye etmek olarak gördüğünü gösteriyor. Başbakan bizlerin siyasi düşüncelerimiz nedeniyle cezaevlerine doldurulduğu bir ortamda rahatça demokrasi ve özgürlük nutukları atabiliyor. Referandum öncesinde yaşadıkları hukuksuzluklar nedeniyle idam edilen Necdet Adalı ve Erdal Eren gibi devrimciler için tüh vah eder gözyaşı dökerken, referandum sonrası onların yoldaşlarına aynı hukuksuzluklarla cezaevlerini reva görüyor. Bu kadar düzmeceden, tezgahtan, ikiyüzlülükten meşruiyet ürer mi? SDP içinde Devrimci Karargah adlı silahlı bir örgüt varmış. SDP’den 3 yıl önce ayrıldığı halde Mahir Sayın bu örgütün şefiymiş ve Hanefi Avcı’nın yardımıyla yurtdışına kaçmış. Meşruiyeti falan geçtik ama, bu tezgahı hazırlayanlar (bu arada gizli tanığımızın adı da ‘’ son tezgah’’mış ) en azından 3. sınıf bir film senaryosunun iç tutarlılığı kadar bir tutarlılığa ulaşmış olsalardı... Gizli bir silahlı örgütü içinde saklayan, her an ilgili kurumların denetimine açık ve tüm faaliyetleri meydanda bir yasal parti. Ve içinde ne olduğu dışarıdan görünen o partide gizlenen bir gizli örgüt. Hayatın olağan akışına uygun mu bunlar? Dünyayı kurtaran adam fikri bile daha tutarlı değil mi? Kaldı ki, Mahir Sayın nasıl bencil bir liderdir ki aldığı haberi kimseciklere duyurmamış, kendi kaçarken elemanlarını kendi kaderlerine terk etmiş. El insaf yani!.. Mülakat adlı sorguda tarafıma Müfettiş Kluzo edasıyla yöneltilen genel başkan yardımcılarımı tanıyıp tanımadığım yo31

lundaki sorular, tanıdığımı söyleyince de sorgucuların “aha da yakaladık işte” refleksleri. Evlere şenlik…
SOSYALİSTLERİ BÖLÜYOR

Tüm bunlar sebepsiz değil, bir anlamı var elbette. Büyük medya kuruluşlarının gündemi olmasa da, epey bir süredir AKP sosyalistlere yönelik bölmeyi, parçalamayı, AKP’lileştirmeyi, başaramasa da tasfiye etmeyi amaçlayan bir mühendislik çalışmasına başlamış durumda. Kimine teşekkür ederken kimini cezaevlerine doldurması bu yarılmayı güçlendirmek içindir. Özel olarak SDP ve TÖP’ün sosyalist solda yeni bir merkez oluşturma projeleri, gerek içerdiği devrimci potansiyel nedeniyle gerekse de Kürtlere yakın durma politikası nedeniyle engellenmeye çalışılıyor. Referandum sürecinde küçük sosyalist yapıların dahi politik tutumlarını önemseyen ve manipüle etmeye çalışan AKP’nin böylesi bir projeye kayıtsız kalacağını beklemek saflık olur. AKP, CHP’nin solunda bir muhalefet hele hele kitlesel sosyalist bir muhalefet olmasını istemiyor. CHP’nin “muhalefeti” ise defalarca gördüğümüz üzere AKP’ye aşı gibi geliyor. Onu güçlendiriyor, bağışıklığını arttırıyor. AKP, örneğin, Kürt sorununda batıda çözümü dayatacak, Kürtlere dost bir gücün, bir odağın oluşmasını istemiyor. Kürtler yalnız kalsın istiyor.
BAŞÖRTÜSÜNE ÖZGÜRLÜK

Başörtüsü sorununu kişisel hak ve özgürlükler bağlamında mütalaa eden ve bu çerçevede sorunun özgürlükçü çözümünden yana olan, ancak özgürlükleri en radikal biçimde savunacak, bu anlamda AKP’yi de açmaza alacak bir sosyalist odağın oluşmasını istemiyor. Çünkü başörtüsü sorununun çözümsüzlüğünden AKP siyasal güç elde ediyor. Aleviler din derslerinin seçmeli olması mücadelesinde sosyalist bir müttefike sahip olmasın istiyor. Ve sonuçta işçiler boğaz tokluğuna çalışmaya devam etsinler,
32

var olana itiraz etmesinler istiyor. AKP, Kürdün başında savaşın, Müslümanın başında KemalistLaik zorbalığının, Alevinin başında zorla kabul ettirmeye çalışılan Sünni İslam’ın, işçisinin başında neo-liberal politikaların Demokles’in kılıcı gibi sallanmaya devam etmesini istiyor. AKP, kendi gücünü bu gerilim noktalarından alıyor. Bu gerilim noktalarını ustaca kullanarak Müslüman, demokrat ve özgürlükçü illüzyon yaratıyor. Bu kesimleri özgürlükçü ve demokratik bir zeminde ancak sosyalistler birleştirebileceği için ruşeym halindeki projelerin ve adımların dahi engellenmesini sağlamaya çalışıyor. Bu yüzden SDP ve TÖP’ten başlayan ve kısa sürede tüm sosyalistlere yayılacak bir tasfiye dalgasını adım adım örgütlüyor. Tarihsel olarak meşruiyeti tükenmiş fakat siyasal olarak hala ciddi oy alabilen AKP, elde ettiği “muharebe” başarılarıyla yeni bir başlangıca doğru hızla ilerliyor. Sonun başlangıcına! Komplolardan medet umuyor, giderek bir meşruiyet bunalımına giriyor, adalet taleplerini görmezden geliyor, gayrimeşrulaştıkça öfkelenmeye, bağırıp çağırmaya başlıyor. Biri AKP’ye 16. yüzyılın ikinci yarısından sonraki Osmanlı İmparatorluğu tarihini incelemesini önermeli. Orada kendi iktidarlarının geleceğine ilişkin verileri bulacaklardır. Hak, hukuk ve adalet yoksa en yüksek tepeye tırmanırken, tırmanmış ne kadar debdebeli ise iniş de o denli mahvedici olacaktır. Benden söylemesi.
Günlük, 5 Kasım 2010

21 EYLÜL KOMPLOSU: 21. YÜZYILIN DREYFUS DAVASI 21 Eylül 2010 Salı günü, Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel Başkanı olarak şahsımın, genel başkan yardımcılarımızın, genel merkez yöneticilerimizin, Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) sözcülerinin, Red ve Bilim ve Gelecek dergisi editörlerinin gözaltına alınmaları ve ardından tutuklanmalarıyla başlayan süreç 21. yüzyılın Dreyfus davasıdır. Davanın kurgulanışı, sözde delillerin toplanışı, telefon kayıt33

larının derlenişi; bu davayı şimdiden hukuk tarihimizde özgün bir yere yerleştirmiştir. Bu özgünlük olumsuz anlamda bir özgünlüktür. Gözaltına alınışımız, kapıların kırılması, evlerin otomatik silahlı, kar maskeli polislerce basılması, Emniyette bir türlü ne ile suçlandığımızı öğrenememiş olmamız, kameralı mülakatlar ve daha birçok hukuksuzluk; başbakanın iddialarının aksine, ülkenin demokratik ve hukuki açıdan ne halde olduğunu gözler önüne seriyor. Tutuklanmamızın sebebini hâlâ bilmiyoruz. Avukatlarımız dava dosyasını, dosya hakkındaki gizlilik kararı nedeniyle bir türlü göremiyorlar. Bu nasıl bir demokrasi ve hukuk anlayışıdır ki kendimizi savunma hakkımız olmadan, hakkımızda hiçbir somut iddia ve delil bulunmadan tutuklanabiliyoruz. İşi gücü belli olan, kurulu bir düzeni olan insanlar, hiçbir biçimde kaçma olasılığı olmadığı halde kolayca tutuklanabiliyorlar. Yasal siyasi faaliyet sürdüren (siyasi partiler yasasına göre kurulmuş ve idari denetime her an açık olan bir partide çalışan), kaç-göç bir durumu olmayan sosyalistlerin evi gecenin bir yarısı neden timlerce basılır? Neden gelip ifade vermekten imtina etmeyecek insanlar yasadışı bir örgüt üyesi süsü verilerek derdest edilirler? Yaşadığımız tecrübe, Türkiye’nin demokrasi standartlarında bir ilerleme olmadığının, insanların hâlâ düzmece iddialarla tutuklandığının açık kanıtıdır. Değişen yalnızca iktidarın sahipleridir. Dünün “mazlumları” bugünün zalimleri olmuşlardır. 28 Şubat’tan bugüne kendilerini bu ülkenin asli sahibi olarak gören askeri vesayetçilerin karşısındaki “mazlumlar”, bugün bize zulmedenler oldular. Son cumhurbaşkanlığı seçimi, 367 rezaleti ve genel seçimlerden sahip olduğu mazlum imajı sayesinde ciddi güç ve prestij elde eden AKP şimdi elde ettiği prestij ve gücün sarhoşluğuyla sosyalistlere saldırıyor. AKP bugün kendini devletin yeni sahibi olarak görüyor. İktidarının uygulama alanlarında hiçbir hukuki engeli tanımıyor. Tarihin tanıklık ettiğini AKP de iyi bilmelidir ki, adaletin olmadığı yerde iktidarlar da gelip geçicidir. Ülkenin demokratik standartlarının yükseldiğini iddia edenler, 28 Şubat andıçlarına rengini veren zihniyetle bugünün 21 Ey34

lül komplosunu planlayan zihniyet arasında ne fark olduğunu açıklamalıdırlar. Görülecektir ki, anlayış aynı, kişiler farklıdır. Referandum sürecinde Necdet Adalı’ya, Erdal Eren’e yapılan haksızlıklardan bahseden başbakan, bizim tutuklanmamız sonucunu doğuran komplo hakkındaki soruya “durup dururken yoldan geçen birilerini almıyorlar” cevabını verebiliyor. Dün için hamaset yapan başbakan, bugün Adalı’nın yoldaşlarına yapılan haksızlığı görmezden geliyor, dünün darbecilerinin yaptığı hatayı bugün o tekrarlıyor. Geçmişin hatalarıyla yüzleşmek iyidir ama daha iyisi bugün o hataları tekrar etmemektir. Hatırlayınız, başbakan referandumda evet sonucunun çıkmasını, daha demokratik bir sürecin kapılarının açılması olarak sunmuş, bu çerçevede de soldan ve demokratik çevrelerden azımsanamayacak bir destek almıştı. Bugün bu saiklerle AKP’ye destek verenlerin cevaplaması gereken devasa bir soru ortaya çıkmıştır. AKP’nin elde ettiği güç tekeli, bir tür “güç kirliliği”ne dönüşmüşken, düzmece iddialarla sosyalistlere karşı bir sürek avı başlatılmışken; üstelik kendini hukukla bağlamaksızın beş benzemezden düzmece bir “illegal örgüt” imal etmeye kalkarak ülke nasıl demokratikleştirilebilir? AKP’ye destek verenler açısından bu denli ciddi bir adaletsizlik bir sorun teşkil etmemekte midir? RP, FP ve AKP’ye yapılanlara karşı duranların aynı hukuksuzluğun sosyalistlere yapıldığı durumda takınacakları tutum, tarihsel öneme sahip ve unutulmaz olacaktır. Sorunun bir diğer yanı, bazı basın organlarının bu konudaki neşriyatlarıdır. Zaman, Vakit gibi gazetelerde yazılan, Kanal 7, STV, KanalTürk gibi kanallarda yayınlanan programlarda ileri sürülen iddialar, açık bir biçimde “içerden” bazı enformasyonlara bağlı olarak yapılmaktadır. Avukatlarımızdan esirgenen iddialar, bu medya organlarından esirgenmemekte, dahası komplonun basın ayağı olarak bu kuruluşlar kullanılmakta, desteklenmektedir. Yaratılan medya kirliliği, kişilik haklarımıza bir saldırı olmasının dışında, yargıyı da etkileme özelliğine sahiptir. Herkesin iyi bilmesi gereken bir şey var: Biz sosyalistler, cezaevlerinin, tutuklamaların, işkencelerin ne anlama geldiğini iyi biliriz. İdeallerimiz için bunlara katlanmayı da zul görmeyiz.
35

Ancak savaşın da, düşmanlığın da bir hukuku, bir ahlakı olmalıdır. Ömürlerinin yarısından çoğunu demokrasi ve sosyalizm mücadelesine adayanları, Avcı gibi yaşamını devrimcilere karşı mücadeleyle geçirmiş bir polis şefiyle aynı kareye koymaları en azından bu “savaş hukuku”nun ihlalidir. Ahlak dışıdır. Sistem içi kavganın bir tarafı olan Avcı ile şahsımın, genel merkez yöneticilerimin ve TÖP sözcüsü arkadaşlarımın ortak bir senaryoda, ne olduğunu, kimlerden oluştuğunu bilmediğimiz bir örgütte birleştirilmesi, Sosyalist Parti danışmanı olan Mahir Sayın’ın örgütün yöneticisi olarak lanse edilmesi, komik olmasının yanında, çocukların dahi inanmayacağı bir düzmecedir. Üzerimizde tezgahlanan komplo ile açık siyasal faaliyetimizin yasadışı faaliyetmiş gibi gösterilmesi amaçlanmaktadır. Sorgu sürecinde tarafımıza yönlendirilen sorular bu amacı açıkça göstermektedir. Kürt sorununa duyarlı yapılarla açık alanda örgütlenen ve toplantı ve kararlarını kamuoyuyla paylaşan Demokrasi için Birlik Hareketi’nin (DBH) adeta illegal bir örgüt gibi gösterilmeye çalışılması (DBH ile ilişkimizin, toplantılarına gidip gitmediğimizin, DBH’nin Öcalan’ın önerisiyle kurulup kurulmadığı yolunda garip soruların sorulması) bir hazırlık soruşturmasından çok verilmiş bir kararın figüranları haline getirilmek istendiğimizi kanıtlamaktadır. Henüz bilmediğimiz iddianamede hangi gizli tanık ifadesine yer verileceğini, hangi zorlama ilişkilerin kurulacağını ve iddianame hazırlanana dek adeta bir ceza haline dönüşmüş tutukluluk sürecinin sekiz ay mı, bir yıl mı, yoksa daha fazla mı olacağını hepimiz hukuk ve adalet adına göreceğiz. Ancak bugünden kesin olan şey, sosyalistlere yönelik yeni bir saldırı dalgasının başladığıdır. Bu yeni saldırı dalgasının ilk adımı olarak sosyalist solun birlikçi ve Kürt sorununda duyarlı kesiminin devlet içi kavgada hedef haline gelmiş bir polis şefiyle ilişkilendirilerek tasfiye edilmesi ve onurumuza el uzatılması planlanmıştır. Bu komplo, eninde sonunda boşa çıkarılacaktır. Kamuoyu bilmelidir ki, Sosyalist Demokrasi Partisi, yasal alanda mücadele eden sosyalist bir partidir. Ne yasadışı örgütle ne de polis şefiyle en ufak bir ilişkisi vardır. Ve bugün kendine demokrat diyen tüm insanlar, bir tercihle karşı karşıyadırlar. Demokratlık anda36

ki değil, sürecin tümündeki tutumla alakalıdır. Ve yeni süreçte demokratlığın önemli bir kıstası 21 Eylül komplosu ve çağdaş Dreyfus davası karşısında takınılacak tutum olacaktır. Herkesin adalet ve demokrasi algısını göreceğiz. Bakalım, RP, FP, AKP’ye gösterilen adil ve demokratik tutum sosyalistlere de gösterilebilecek mi?
Evrensel, 27 Ekim 2010

21 EYLÜL KOMPLOSU VE SOSYALİSTLER Kürt sorununun çözümüne ilişkin umutların güçlendiği bir dönemden geçiyoruz. Doğal olarak hiçbir savaş sonsuza dek sürmez. Kürt sorunu da er ya da geç elbete çözüme ulaşacaktır. Ancak içinden geçtiğimiz sürecin ikili bir karakter arz ettiğini ve barış vektörünün savaş ve çatışma vektöründen daha kuvvetli olmadığını tespit etmeliyiz. Sorunun çözümüne ilişkin umutvari bir durum söz konusu olsa da hükümetinin soruna yaklaşımının bu zamana kadarki geleneksel yaklaşımlardan ciddi düzeyde bir kopuş sağlayamadığı ortadadır. Süreç ikili bir karaktere sahiptir. Hükümet bir yandan BDP ile görüşür, sorunun siyasal planda ele alınmasına ilişkin işaretler verirken diğer yandan arkadan dolanarak Suriye başta olmak üzere bölgesel güçlerle PKK’ye karşı ortak operasyon tezgahlamaya çalışıyor. Bir yandan demokrasiden, silah kullanmamak suretiyle görüş açıklama ve siyaset yapma özgürlüğünden bahsederken diğer yandan yeni KCK operasyonlarına imza atıyor. Türkiye’de enternasyonalist sosyalistlere komplolar ve tutuklama kampanyaları düzenliyor. Dışarıdan bakıldığında tüm bunların bir arada olmasının bir çelişki olduğu düşünülebilir. Oysa ortada çelişkili bir durum yoktur. Tersine tüm bu zalimlerin bir iç tutarlılığı vardır. Bu çelişkili gibi görünen tablonun bütünü AKP’nin Kürt sorununu nasıl çözmek istediğine ilişkin veriler sunmaktadır. AKP, Kürt sorununun çözümünden yanadır ama demokratik bir çözümden yana değildir. Tablonun bütünü değerlendirildiğinde ortaya çıkan sonuç budur. Eylemsizlik sürecinde olduğu halde TSK’nin PKK’ye yönelik devam eden operasyonları,
37

KCK’ye yönelik operasyon ve tutuklama dalgası, Kürt halkının örgütlü gücünü tasfiye etmeyi amaçlıyor. Yeni Kürt sorununun AKP çözümü, Kürt halkının örgütlerinin çözülmesi esasına dayanıyor. Buraya kadar yeni ve özgün bir durumdan bahsetmediğimiz düşünülebilir. Oysa yeni ve özgün bir durum vardır. Yeni ve özgün durum, Kürt özgürlük mücadelesini yalnızlaştırmak için kendilerini stratejik bir ittifak bağıyla Kürt özgürlük mücadelesine bağlı olarak gören Türkiyeli enternasyonalist sosyalistlere de saldırı dalgasının başlatılmış olmasıdır. Kürt sorunu hem Kürt halkı açısından hem de hükümet açısından oldukça hassas bir dönemden geçiyor. AKP, arzu ettiği çözüme ulaşabilmek için her ihtimali değerlendiriyor ve hiçbir gücü ihmal etmek istemiyor. Bu nedenle, gücü ve etkisi sınırlı da olsa enternasyonalist sosyalistlerin etkilerini ihmal etmek istemiyor ve bize karşı da bir tasfiye operasyonu olarak 21 Eylül komplosunu hazırlıyor. Soruna bu açıdan yaklaştığımızda SDP ve TÖP’ e yönelik olarak hazırlanan 21 Eylül komplosunun mantık itibariyle KCK operasyonlarından çok da farklı olmadığını görmüş olacağız. AKP Kürt halkının özgürlük mücadelesini zayıflatmak adına Kürt halkının dostlarına pervasızca saldırıyor. Eylül komplosunun bir diğer önemli nedeni de SDP ve TÖP tarafından başlatılan birlik sürecinin enternasyonalist sosyalistlerin en geniş parti birliğini yaratmaya aday oluşudur. Bu komployu hazırlayanlar, Türkiye cenahından Kürt sorununu temel bir sorun olarak gören kitlesel, sosyalist bir partinin ku38

Günlük, 13 Ekim 2010

ruluşunu engellemek istemektedirler. Dahası, Demokrasi İçin Birlik Hareketi’ni (DBH) yasadışı ilan ederek onu tasfiye etmek istemektedirler. Bu işe de SDP ve TÖP’e yönelik operasyonlarla başlamış durumdadırlar. Bizlerin Devrimci Karargah üyesi olduğumuz yolundaki iddia ise yukarıdaki gerekçelerin üzerini örtmek için tezgahlanmış bir komplodur. Zaten sorgu sürecinde de hemen hemen hiçbirimize adı geçen örgüte ilişkin soru sorulmadı. Bize sorulan sorular Kürt sorununun çözümü hakkında nasıl bir yol önerdiğimiz, DBH’ye nasıl baktığımız, toplantılarına katılıp katılmadığımız, DBH’nin Öcalan’ın önerisiyle kurulup kurulmadığı, SDP-TÖP birliğinden muradımızın ne olduğu biçimindeydi. Net olarak gördük ki, mesele illegal bir örgüte üye olma meselesi değil. Bize bu komployu hazırlayanlar işlerini şansa bırakmak istemiyorlar. Bu nedenle daha yıkıcı bir darbe vurmak adına bizleri işkenceci bir polis şefiyle aynı senaryoya dahil etmek istiyorlar. Yani aynı zamanda onurlarımıza da saldırmak istiyorlar. Hiçbir somut delil olmaksızın devrimcileri ait olmadıkları bir örgüte bağlamaya, polis şefini de aynı kefeye yerleştirmeye çalışıyorlar. Görünen o ki, sosyalistlere yönelik bu saldırı dalgası burada kalmayacak, giderek genişleyecek. Hükümet başta DBH’yi oluşturan sosyalistler olmak üzere tüm sosyalistleri hedef tahtasına yerleştirmiş durumdadır. Bu tablodan çıkaracağımız sonuç topyekün saldırıya karşı topyekün direnişi örgütlemek olmalıdır. Eğer bu saldırı bu cephede durdurulmazsa sosyalistler ve Kürt özgürlük mücadelesi adına önemli bir dönem daha kaybedilmiş olacaktır. Saldırıya karşı cevap, saldırının hukuki değil, siyasi bir komplo olduğu gerçeği üzerinden verilmeli ve politik olarak saldırının geldiği yer olan sosyalist hareketle Kürt özgürlük mücadelesi arasındaki ilişkiyi daha da güçlendirerek saldırıya karşı konulmalıdır. Ayrılıklar değil, ortaklıklar öne çıkarılarak birlikçi bir bakışla saldırıya cevap üretilmelidir. 21 Eylül komplosu boşa çıkarıldığında elde edilen kazanım hepimizin olacaktır. Bugün oligarşinin ahlaksız bir komplosuyla cezaevlerine doldurulmuş olsak da Kürt halkının dostları olarak bizler biliyoruz ki, başarı iki halk arasındaki kardeşlik köprüsünün ve mücadele
39

ortaklığının geliştirilmesinden geçmektedir. Kriz anları devrimci çıkış olanaklarını içinde barındırır. Oligarşinin Kürt halkını yalnız bırakma, kurumlarını tasfiye etme ve sosyalist hareketi yeni bir tasfiye sürecine uğratma çabalarına karşı direneceğiz. Ve biz çok iyi biliyoruz ki beraber başaracağız.
Günlük, 13 Ekim 2010

40

TUNCAY YILMAZ SIRA KİMDE?

Yazının başlığı 21 Eylül 2010 şafağında evlerimizin kapıları vurula kırıla açılıp gözaltına alınmamız ve sonrasında tutuklanmamızın ardından devrimci, demokratik ve yurtsever kamuoyunun yürüttüğü kampanyanın ismi. Dostlarımızın oldukça yaratıcı bir biçimde koydukları kampanya ismi, bizlere bu komployu düzenleyenlerin düşünce sistematiğini daha ilk başta açığa çıkartıveriyor. Bu komplo ilk değildi ve son da olmayacak! Bu operasyonun düğmesine basanlar rastgele değil, belirli bir hedef ve sırayla hareket etmekteler. Nitekim kampanyayla ilgili görsel malzemeleri hazırlarken de oynanan oyunu ilmek ilmek çözmeye devam etmiş arkadaşlarımız. Halen Diyarbakır’da devam etmekte olan KCK davasının tüm vicdanlara kazınmış fotoğrafı olan elleri kelepçeli arkadaşlarımızın yanına bizlerin fotoğraflarını da eklemişler. “İşte AKP Demokrasisi” başlığının altına “BDP’liler, Halkevciler, ESP’liler, SDP’liler ve TÖP’lüler… SIRA KİMDE?” diyerek tablonun önemli bir kısmını tek bir pankarta sığdırmışlar. Tutuklanan 13 kişiden 6’sı Genel Başkan dahil olmak üzere SDP üyesi. Resimde aralarında bulunduğum 3’ü Toplumsal Özgürlük Platformu sözcü ve üyeleri. 1 kişi Red dergisi yazarı, 1 kişi Bilim ve Gelecek dergisi editörü, 1 kişi de 70 yaşında eski bir sendikacı. Hepimiz “Devrimci Karargah” örgütü üyesi olmak iddiasıyla tutuklandık. Hiçbirimizin ne evinde, ne birbuçuk yıldır teknik takip altında tutulan telefon görüşmelerimizde “Devrimci Karargah”a ilişkin en ufak bir delile rastlanmamışken sadece gizli tanık ve itirafçı ifadelerine dayanarak bizleri tutuklamalarının arkasında
41

yatan gerçeklik ne peki? Operasyonun hedefini en iyi görebildiğimiz yer bizlere sorulan sorular oldu. Dosyamız üzerinde gizlilik kararı olduğundan hakkımızdaki suçlamaları bilmiyoruz dahi. SDP ve Toplumsal Özgürlükçülere yöneltilen soruların iki ekseni vardı: Birincisi, Demokrasi İçin Birlik Hareketi, yani Kürt Hareketiyle oluşturmaya çalıştığımız stratejik ittifak; ikincisi ise TÖP, SDP ve SBH’nin başlatmış olduğu Sosyalist Yeniden Yapılanma perspektifli birlik ve kuruluş süreciydi. Hepimizin bilgisayarlarından, defterlerinden, notlarından bol miktarda çıkan “belgeler” ağırlıklı olarak bu iki konuya ilişkin. İşçilerin, emekçilerin, ezilenlerin demokratların ortak mücadelesini sağlayacak bir “demokrasi cephesinin” ve bunun içerisinde sosyalist bir perspektifle kendini yeniden inşa etmekte olan Devrimci Kolektif Özne’nin inşasına ilişkin istemedikleri kadar doküman bulabilirler bizden aldıkları belgeler arasında. Ama “Devrimci Karargah”a ilişkin tek bir belge dahi bulamazlar/bulamadılar. “Yeni statüko”nun “ileri demokrasisi” bizleri yaptıklarımızla köşeye sıkıştıramadığından, yapmadıklarımızla suçlayarak kriminalize etmeye çalışmaktadır. Sermayenin AKP eliyle kurduğu yeni statüko, SDP ve TÖP’e yönelik gerçekleştirdiği operasyonla iki mesaj veriyor demokratik kamuoyuna: 1) Sermayenin ulusalcı ya da liberal kanatlarına angaje olmamış, sosyalizmin ve sosyalist hareketin deneyimlerinden dersler çıkarmış, işçi sınıfının, kadınların, Kürtlerin, ekoloji hareketlerinin, inanç özgürlüğü mücadelesi verenlerin devrimci ve demokratik mücadelesini kendisine rehber edinmiş birleşik bir komünist odak yaratmaya kalkmayın! 2) Kürt Halkının büyük bedeller ödeyerek ortaya çıkardığı “özgürlük hareketiyle”, Türkiyeli işçilerin, emekçilerin ve tüm ezilenlerin ortak bir demokrasi programı etrafında toplanmasını sağlayacak kararlı, stratejik bir ilişkilenmeye yeltenmeyin! Eğer bunları yaparsanız sizin yasal, meşru çalışma yapmanıza bakmaz, yolunu bulur cezaevine tıkarız. Devrimci, demokrat ve yurtsever dostlarımız, “yeni statüko42

nun ve demokrasi anlayışının” sonuçlarının nerelere kadar uzanabileceğini çok iyi gördüklerinden, ve tabii ki devrimci dayanışma duygularıyla soruyorlar: Sıra Kimde?
Günlük, 2 Kasım 2010

BUZAĞI ARAMA OPERASYONU Her operasyona, darbe girişimine bir isim takmak artık gelenek oldu. Biz de kendi operasyonumuza bir isim takmasak boyumuz kısa kalırdı! 21 Eylül 2010 şafağında, kar maskeli, uzun namlulu silahları olan Terörle Mücadele polisleri kapımı döve kıra açıp ikiz kulelerin yıkılması emrini vermiş örgüt üyelerini yakalamış edasıyla evimi talan ederken başladı aslında operasyona isim arayışım. Uzaktan kumanda olabilecek cep telefonlarıma, pC4 işlemcili bilgisayarıma ve de yanlışlıkla 5x1 ses sisteminin kumandasına el koyup evin en tehlikeli bölümü olan kütüphaneye giriştiklerinde saat 06.00’ydı. O ara, aramaya şahit olması için yatağından çıkartılıp getirilen komşunun gözleriyle karşı karşıya geldim ve tamam dedim kendi kendime, operasyonun ismini buldum, “Mahmur Gözler Operasyonu”. Evden topladıkları bir dünya “el yazması” not, içerisinde tüm “enternasyonal” bağlantılarımı açığa çıkartacak yeterlikte film ve müzik CD-DVD’si (yazık oldu Baba I-II-III ve Aşk Tarifi’ne) aralarında bölücü ayraçlar olan kitap ve dergilerle dört gün kalmak üzere götürüldüğüm Terörle Mücadele Şubesi nezaretinde yeniden düşündüm operasyonun ismini. Özellikle Ersen ve Dadaşlar’daki Ersen’in ikiz kardeşi olması kuvvetle muhtemel olan sorgucunun (pardon, sorgu değil “kameralı mülakat”) Devrimci Karargâh Örgütüyle ilişkimi (!) açığa çıkartmak için sorduğu sorular ve attığı zarflar, yeni bir isim arayışına sürükledi beni. Zira “Mahmur Gözler” ismi pek incelikli olmasa da bir gözlem yeteneğini barındırıyordu içerisinde. Hücredeki diğer arkadaşlarla (17 kişi davet edilmişti bu buluşmaya) tuvalete, hastaneye, tükürük testine, el yazısı örneği vermeye (bu arada biri sol elimle yazdıklarımı bulup yok etsin lütfen, ne
43

zavallıymış meğer sol elim) gidip gelirken yapabildiğim küçük sohbetlerde yavaş yavaş belirmeye başlamıştı zihnimde operasyonun ismi.
KAMERA ŞAKASI MI?

İlk ışık “İstanbul’u düdüklüyorum ne demek” sorusuyla yandı aslında. “X şahsıyla yaptığınız görüşmede, gemide olduğu belirlenen şahıs size ‘İstanbul’u düdüklüyorum’ derken ne mesajı vermeye çalışıyordu?” O an bir gitti geldi kafam. Kamera şakası olabilirdi bu, ama çüş yani dört gün sürmez ki bir şaka! Hem, silahlarını da gördüm, hepsi gerçekti. Şaka gibiydi ancak buz gibi gerçekti. Gemi kaptanı olan bir arkadaşımın İstanbul Boğazı’ndan her geçişinde geminin düdüğüne asılıp beni arayarak “Neredesin, İstanbul’u düdüklüyorum, duyuyor musun?” sorusunu ne demek istiyor diye soruyorlardı bana. Daha kendimi toparlayamadan sevgilimin Antalya’daki Saint Pier kilise gezisi dönüşü “Hacı oldum” lafından kıllanıp art arda sordukları “çapraz” sorular, iyice sersemletti beni. Ama son vuruşu Mahir Sayın sorusuyla yaptılar. Ankara’da 78 gün süren Tekel işçilerinin direnişini ziyarete gittiğimizde kalabalıkta kaybettiğim Mahir Sayın’ı telefonla aramışım ve “Neredesin abi, bir görüşelim” demişim. Sayın hayatının hatasını yapmış ve “Devrimcilerin karargâhındayım, gel istersen” demiş. Gülme ses efektleri ve ardından “Orası neresi abi, bilmiyorum” cevabına “Çadırların yanında Maydanoz Kafe diye bir yer var, ordayız, tüm devrimciler, sendikacılar burada” diye bir açıklama yapmış Mahir Sayın ama nafile: “Türk polisi yakalar.” Hele bir de Terörle Mücadele timindense, üstüne üstlük Hoca Efendi’nin nefesini de arkasına almışsa “yakalamakla” bırakmaz bir de “yakar” adamı...
KEMAL AMCA

Tekrar hücreye nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Hayatımın bir bölümünü cezaevinde geçirmeme neden olacak bu sorgulamanın Pentagon-NASA işbirliğiyle geliştirilmiş yeni bir teknik olabileceğini düşünürken, Kemal amcanın sesiyle kendime gel44

dim. Aynı koridorda çapraz hücrede kalıyordu Kemal amca. 69 yaşında, eski sendikacı. Kalp var, şeker var, komünist de bir yüreği var ama o ayrı! Ağız dolusu homurdanırken kapandı demir kapı üzerine. Hayırdır Kemal amca ne oldu der demez bastı küfrü. Eski arkadaşlarıyla telefonda konuşmuş. Sormuş neredesiniz, Kadıköy’e gelin de görüşelim diye. Onlar da Maltepedeyiz, gelemeyiz bu saatte demiş. Hay sizin Maltepe’nizi diye basmış inceden Kemal amca, “Ulan karargah yaptınız oraları” demiş ardından başına gelecekleri bilmeyerek. Süper teknolojik, cevval TEM polisi klas bir Ctrl+F hareketiyle bulduğu “karargah” kelimesini bold ve italik yapıp en ciddi yüz ifadesiyle sormuş Kemal amcaya “Devrimci Karargâhla ilişkiniz nedir, örgüte ne zaman katıldınız, kim aracı oldu?” diye. Operasyonda bizimle birlikte alınan ancak Silivri’ye kadar bizimle sürüklenmeyip savcılıktan serbest bırakılan bilgisayar mühendisi Önder kardeş ise her hafta yaptıkları halı saha maçını kast ederek “Ekşın (aksion) var mı bu akşam, kaçta olacak” sorusuyla bonus kazanmış sorgu ekibinden. “Ekşın derken neyi kast ettin, soru sorduğun kişi kim ve o saatte neler yaptınız?” Bu arada anladım ki Tekel işçilerinin 4C eylemleri polisler tarafından C4 diye algılanmış ve potansiyel takip kelimeleri içerisine alınmış. Sosyalist Demokrasi Partisi genel başkanı Rıdvan Turan’ın genel başkan yardımcısıyla yaptığı telefon görüşmesinde “Şu an çadırdayım, az sonra çıkarım buradan. Bir saat sonra görüşelim” sözleri tabii ki terör uzmanı polislerimizin teknik takibine takılmış ve hak ettiği soruyu kazanmış. “Bulunduğunuz çadır ne çadırıdır, nerededir ve siz orada ne yapmaktasınız?” Buyur buradan yak. “Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?” masumluğu katılarak hemen hepimize sorulan “Senin için Marx mı önde gelir Şeyh Bedrettin mi?” sorusu ise polisin edindiği siyasal gelişmenin en parlak örneklerinden. Ellerinde bir resim ve isim listesi, SDP parti meclisi üyesi arkadaşa aralarında parti genel başkanı, genel başkan yardımcıları, MYK üyelerinin de olduğu insanları tanıyıp tanımadığı, tanıyorsa nereden tanıdığı gibi soruları da ihmal etmemişler tabii. 1-1,5 yıl yoğun emek harcanarak toplanmış bilgiler, dinlen45

miş telefonlar, yapılmış teknik takipler sonucunda sentezlenerek her birimiz için hazırlanmış 70-80 sayfalık ifade dosyasındaki soruları dinlerken (dinlerken diyorum çünkü hiçbirimiz emniyette ifade vermedik) insan ister istemez alan araştırması yapan şirketlerin anket çalışmasında gibi hissediyor kendini. Şimdi diyorsun kendi kendine, beş tane kart çıkartacak, siyah-beyaz-sarı-mavi ve kırmızı kartlar ve soracak “Bu kartlardan hangisi size daha çekici geliyor?” Kırmızı dersen hapı yuttun! İşte somut bağ... Metris cezaevinden özel güvenlikli Silivri 4 Nolu cezaevine sevk edilirken küçücük bir ring arabasının içerisinde 13 kişi birlikte koyduk operasyonun ismini. Bu operasyonun ismi olsa olsa ÖABAO, “Öküz Altında Buzağı Arama Operasyonu” olabilirdi... Et fiyatları da bu kadar artmışken bu operasyondan kurtulabilene aşkolsun.
Silivri Özel Güvenlikli 4 Nolu L Tipi Cezaevi Radikal 2, 17 Ekim 2010

46

ÜÇ

21 EYLÜL’DE HUKUK KATLEDİLDİ

AKP Ankara İl Binasına Yürüyüş, Ankara, 9 Ekim 2010

Av. GÜLİZAR TUNCER ÖZEL YETKİLİ MAHKEMELER KALDIRILMALIDIR!

Yargının içinde bulunduğu hal artık bağımsızlık, tarafsızlık ve siyasallaşma tartışmalarıyla açıklanamayacak boyutta vahim bir durum sergiliyor. Her türlü hukuksuzluğun yaşandığı genel yargının konumu bir yana, özel yetkilerle donanmış, olağanüstü nitelikteki ağır ceza mahkemeleri artık bir siyasi merci niteliği taşımaktadır. Bu mahkemeler, yargının muhalif güçlere yönelik baskı ve gözdağı mekanizmasına dönüştürüldüğünün ve siyasi mücadele aracı olarak kullanıldığının en çarpıcı göstergesidir. Bugünkü haliyle devletin kendisinin bir suç örgütüne dönüştüğü; kolluk güçlerinin olağanüstü yetkilerle donatılıp rahatlıkla adam öldürebildiği, istediği zaman istediği yere gidip baskın yapabilme, arama, elkoyma yetkisine sahip olduğu, herkesin her türlü iletişim-teknik takip araçlarıyla izlenip gözetlenerek yaşamlarının alt üst edildiği bir ülkede, özel yetkili mahkemelerin özel yetkili savcılarının da özel yetkilerini kullanarak, her türlü hukuka aykırılığı gerçekleştirip herkesi ‘sanık’ statüsüne sokabilmesi normal hale gelmiştir. Bu nedenle, her türlü hak ve özgürlük mücadelesini devletin güvenliği ve statükonun korunması uğruna yok eden bir yargıdan ve resmi ideolojinin sınırlarına sıkı sıkıya bağlı hakim ve savcılardan adalet beklemek boşunadır. 12 Eylül zihniyetinin devamı niteliğinde olup, uygulamalarıyla 12 Eylül hukukunu dahi aratır hale gelen özel yetkili mahkemeler, artık özellikle illegal örgütler ve silahlı eylemlerde bulunanlara değil, legal alanda ve demokratik zeminde faaliyet yürütmeye çalışanlara da yaşama hakkı tanımıyor. Her dönem yakın tehlike olarak gördükleri Kürtler başta olmak üzere, sol adına hareket eden bütün siyasi
49

parti, dernek, platform, sendika vb. kurumlar Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nin hedefinde. Son dönem yargılamalarına egemen olan anlayışla, artık her şeyin ‘suç’ sayılıp ‘terör eylemi’ olarak nitelendirildiği, ‘muhtemel suç’ ve ‘muhtemel suçlular’ yaratılarak, suçlamalara dayanak yapılan istihbarat verilerinin iddianamelere kadar yansıtıldığı, insanların cezalandırılma amacıyla tutuklanıp cezaevlerine konulduğu ve bununla yetinilmeyip uydurma delillere dayanılarak haklarında mahkumiyet kararı verildiği bir dönemdeyiz. Hukuka aykırı, anti demokratik düzenlemelerle, siyasal suçlarda farklı yargılama kurallarını uygulayan bu mahkemeler, TCK ve TMK’daki son değişikliklerle birlikte her şeyin bir gizlilik perdesi altında yürütüldüğü, iddia ve ‘delil’leriyle birlikte adeta bir muammaya dönüştürülen davalar yaratmaya başladılar. Hazırlık soruşturmasının bütünüyle polisin inisiyatifine terk edilerek her türlü hukuksuzluğa ve keyfiliğe olanak sağlandığı, ‘gizlilik kararı’ adı altında savunma ve adil yargılanma hakkının bütünüyle ortadan kaldırıldığı, her türlü tahrifata açık dijital verilerle internet çıkışlarının ve tabii ki -kim oldukları hatta var olup olmadıkları bile belli olmayan- ‘gizli tanık’ların dava dosyalarının temel delillerini oluşturduğu bir süreçte hukuktan bahsedilemez. Özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin yargılama pratiğine uygun biçimde, SDP ve TÖP yöneticileri ile Bilim ve Gelecek, Red ve Demokratik Dönüşüm dergisi çalışanları ile bir sendikacının da aralarında olduğu toplam 17 kişinin haksız biçimde gözaltına alınıp, medya aracılığıyla yürütülen teşhir ve karalama kampanyası ile baştan mahkum edilmeleri de bu genel tablonun içinde değerlendirilmelidir. Ancak insanların hiç ilgileri olmayan ve silahlı eylemlerle adını duyuran yasadışı bir örgütle ilişkilendirilmeleri bir yana, ‘Devrimci Karargah’ adı altında yürütülen operasyonların başlangıcından itibaren Ergenekon ve Jitem’le bağlantılı gösterilmesi ve son operasyondaki Hanefi Avcı ilişkisiyle artık sınırlar aşılmıştır. Kendilerine ait ne kadar kirlilik varsa sosyalistlere ve ezilenlerden yana mücadele edenlere yıkmaya çalışanlar, yarattıkları şiddetli dezenformasyon ve kara propagandayla solu değersizleştirmeye, topluma da “ legal-illegal, silahlı-silahsız bütün soldan uzak durun” mesajını vermeye çalı50

şıyorlar ki esas tehlikeli olan budur. Bu nedenle, yasal zeminde faaliyet yürüten siyasi parti ve kurumlara kendilerini ifade etme, toplantı ve gösteri yapabilme, örgütlenme, siyasal faaliyette bulunma hakkı dahi tanımayan, aynı şekilde Kürt siyasetçileri sırf Kürt oldukları ve siyasal faaliyette bulunma, anadillerinde savunma haklarını kullanmak istedikleri için içerde rehin tutan bu yargı anlayışına karşı herkesin mücadele etmesi gerekiyor. Yıllardır Sıkıyönetim Mahkemeleri, Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri biçiminde varlığını sürdüren, olağanüstü yargı yetkisine sahip, doğal yargıç ilkesinin ortadan kaldırıldığı, savunmanın işlevsizleştirildiği, hukuk dışı yargılamaların yapıldığı özel yetkili siyasal mahkemelerin artık vadesi dolmuştur. SDP-TÖP için yürütülen kampanyaların KCK operasyonuna karşı yürütülen kampanyayla birlikte yürütülmesi ve devamında da Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nin, TCK, CİK ve CMK’daki antidemokratik hükümler ile Terörle Mücadele Yasası’nın kaldırılması için mücadele edilmesi gerekiyor. Tıpkı 1970’lerde Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne karşı yürütülen kampanyalarda olduğu gibi Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’yle ilgili olarak da toplumun tüm kesimlerini içine alacak geniş kampanyalar yürütülmeli ve bu mahkemelerin yalnızca Kürtler ve sol muhalif güçler için değil, ezilen, sömürülen, sistemle sorunu olan herkes için bir tehlike oluşturduğu anlatılmalıdır.
Günlük, 29 Ocak 2010

SOSYALİSTLERİ İTİBARSIZLAŞTIRMA OPERASYONU
AKP iktidarı demokrasicilik oynuyor ve bir demokrasi şalı altında darbelere, komplolara karşıyız diyor; ancak her türlü saldırıyı yapıyor. Daha önce KCK operasyonu adı altında Kürtlere bir operasyon düzenlendiler. Şimdi de onlara destek veren sosyalistlere, ezilenlere, emekten yana olan güçlere karşı bu tarz bir saldırı içindeler. Tamamen açık alanda siyasi mücadele yürüttükleri halde müvekkillerimiz, Devrimci Karargah üyesi oldukları, PKK 51

kamplarında eğitim gördükleri ve PKK’ye lojistik destek verdikleri iddia edilerek tutuklandı. Devrimci Karargah örgütünün PKK’ye yakın bir örgüt olarak niteleniyor olması, kurulan bu ilişkiyle Kürt sorunununda duyarlı olan ve Kürt hareketi ile ittifak içinde olan siyasetlerin hedef alındığını gösteriyor. Devrimci Karargah’la bağlantı kurulmasının ayrıca iki nedeni var. Birincisi, yeni ve bilinmezi çok olan bir örgüt olması. Bir diğer boyutu ise uzun süredir silahlı bir eylemin sol içinde görülmemesi. Devrimci Karargah, adını silahlı eylemlerle duyurdu; Selimiye saldırısı, AKP’ye yönelik eylem, Bostancı’daki çatışma. Özellikle Bostancı’da yaşanan çatışmanın direniş boyutu var. Silahlı bir militan direniş gösterdi ve bu durum devrimci kamuoyunda moral etkisi yarattı. Bu, etkinin kırılmak istenmesi diğer boyutu. İki yıldır Devrimci Karargah adı altında operasyonlar sürüyor. Daha önceki operasyonlarda da Ergenekon’la ve JİTEM’le bağdaştırmaya çalışıyorlardı. Bu operasyonda da Hanefi Avcı üzerinden Ergenekon’la bağlama çalışmaları var. En fazla kirlenmeyi ise son operasyonlarda yaşadık. Devletin vermek istediği mesaj açık: Legal-illegal alanda kendini sol olarak tanımlayan bütün güçler, derin devletle ilişkilendirerek, itibarsızlaştırma operasyonuna uğratılıyor. Sol, kirletilerek bir umut olmaktan çıkarılmaya çalışılıyor. Bir de sistem içinde Ergenekoncular, askerler, Fettullahçılar ve AKP iktidarı olarak süren iktidar savaşı var. Bu çatışmalar içinde yargı kamplara ayrılmış ve ne söyleniyorsa onu yapıyor. Hazırlık sürecinden itibaren yaşanalar ise bunun en açık göstergesi. Emniyet güçleri tarafından silahlı, çelik yelekli, özel timler tarafından insanların evleri basılıyor, kapıları kırılıyor. Örneğin SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan onbir yıldır yasal bir siyasal mücadele veriyor aynı zaman da hekimlik mesleğini sürdürüyor. Kısaca adresi açık olan bir insan. Ona ya da diğer müvekkillerimize tebligat yapılsa, gidip ifade verebilirlerdi. Diğer taraftan, elleri kelepçeli vaziyette mahkeme çıkartılıyorlar. Bu durum KCK operasyonlarında da yaşandı. Amaç, teşhir etmek ve kamuoyunda peşinen suçlu olarak yansıtmak. Teşhir olayı en çok basın aracılığıyla yapıldı. Yalan- yanlış bilgiler basına sızdı. Şiddetli bir dezenformasyon yaratıldı. Dos52

yaya gizlilik kararı koyuyorlar, avukatlardan dosyaları gizliyorlar; fakat bakıyoruz ki tüm bilgiler medyanın elinde, televizyon haberlerinde konu oluyor. Yargı, maddi ve hukuki koşul oluşmadığı halde tutuklama kararı veriyor. Bu tarz davalarda yargılanan insanlara, ne zaman örgüte girdikleri, örgüt içinde görevleri, gerçekleşen eylemlerle ilgili sorular sorulur; fakat bu davada ise bu sorulara hiç yer verilmiyor. Necdet Kılıç’ın Örgüt üyesi olduğu iddiaları ve Hanefi Avcı’nın örgüte yardım ettiği iddalarının hiçbiri müvekkillerime sorulmuyor. Örgütle ilgili sorulan iki soru var “Orhan Yılmazkaya’yı tanıyor musun?” ve “Gazi Mahallesi’nde yapılan basın açıklamasına katıldın mı?”. Tabii, Gazi Mahallesi’nde yapılan anma açıklamasına müvekkillerim katıldığını belirtiyor. Yani Orhan Yılmazkaya’nın da yaşama hakkı vardı ve Devrimci Karargahla ilgili aylardır yürütülen bir soruşturma var. Bu soruşturma sürecinde Orhan Yılmazkaya sağ yakalanabilirdi; fakat devlet oraya özellikle onu öldürmek için gittiğini gösterdi. Buanlamda yaşama hakkını tüm sosyalist kamuoyu sahiplenir ve yargısız infaza karşı çıkar. Önemli bir dezenformasyon ise dosya ile ilgili yaşanıyor. Hanefi Avcı’nın kendisinin şikayetçi olduğu bir dava dosyası var, hazırlık numarası 1860. Bu dosyanın bizim dosyamız olduğu ve Hanifi Avcı’nın bu dosyayı Necdet Kılıç’a verdiği iddia ediliyor; fakat bizim dava dosyamız 1868 numaralı dosya. Tabi bu bilinçli bir biçimde yapılıyor. Sözde Hanefi Avcı Necdet Kılıç’ı aramış ve Necdet Kılıç da Mahir Sayın’ı aramış, O da yurt dışına kaçmış. Tümüyle çarpıtma ve yalan üzerine kurgulanmış bir dosya. Dosya şu an hazırlık aşamasında ve savcı Kadir Altınışık’ın elinde. Gizlilik kararı olduğu için mahkeme süreci henüz belirsiz. Hazırlık aşamasında, ortada toplanacak bir delil yok. Sadece telefon görüşmeleri ve teknik takip olayı var. Telefon görüşmeleri, günlük konuşmalardan ibaret. Teknik takipse tam bir komedi. Üç kişi: Rıdvan Turan, Ecevit Piroğlu ve İbrahim Turgut’a sorulan “şu tarihte bir araya gelip yemek yemişsiniz” sorusundan ibaret. Biz, tüm bunlar olurken savcılık, emniyet ve basın hakkında suç duyurusunda bulunduk. Özellikle basınla ilgili yayın dur53

durma talebimiz oldu. Tutukluk haline itiraz ettik; fakat ret edildi. Her ay tutukluluk incelemesi yapılıyor. Biz, her ay tahliye talebimizi yineleyeceğiz. Davanın 9. Ağır Ceza Mahkemesine gelme ihtimali yüksek. Sonuçta tahliye durumu olabilir; fakat bu uzun bir zamana yayılacak gibi görünüyor. Yaşananlar son dönem yargılamalarda sıkça yaşanıyor. Tüm açık alanda siyaset yapan; parti, sendika, dergi vb. yapılanmaların illegal örgütlerle ilişkisi olduğu iddia edilerek mahkum edilmeye çalışılıyor. Yapılan her eylem bu çerçevede değerlendiriliyor. Yaşanan operasyon hukuki yönünden çok siyasi yönüyle incelenmeli. Bu operasyonlarla insanların siyasi faaliyet biçimleriyle oynamak isteniyor. Legal alanda siyaset hakkı engellenmeye çalışılıyor. Topyekun bir saldırı var karşımızda. Yapılması gereken topyekun bir duruş örgütlemek, ortak bir karşı duruş sergilemektir.
Sosyalist Demokrasi, 28 Ekim 2010, n° 99

54

Av. ÖZLEM GÜMÜŞTAŞ HER ‘DAVA’NIN GELİŞİMİ SEÇİMİMİZE BAĞLIDIR

KESK binaları ve yöneticilerinin evleri bir sabah vakti “arandı”. Sendikacılar “yakalandı”, yasadışı örgüte üye oldukları, mali destek sundukları gerekçeleri ile “sorgulandı”, “tutuklandı”. DTP’li belediye başkanları, parti yöneticileri sabaha karşı evlerinde “yakalandı”, plastik kelepçelerle adliyeye sevk edildi, sorgulandı, tutuklandı. Polis, Savcılık denetimi ve mahkeme izni ile parti binalarını, belediye binalarını dinledi, izledi. Referanduma 2 gün kala ESP üye ve yöneticileri gözaltına alındı. “Boykotun aktifleşeceği” gerekçesiyle “Emniyet güçleri düğmeye basmışlar”dı. Erzurum’daki “özel yetkili” savcı, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’i gözaltına almak üzere adliyeye geldi. Savcıyı “yakaladı”, odasında “arama” yaptı ve “gözaltına” aldı. Erzurum özel yetkili 2. Ağır Ceza Mahkemesi hâkimi Başsavcı hakkında “tutuklama” kararı verdi. HSYK Erzurum özel yetkili savcısı Osman Şanal ve diğer üç savcının “özel yetkileri”ni kaldırdı. Yargıtay ve Danıştay, HSYK kararının hukuka uygun olduğunu açıkladı. Adalet Bakanı çok kızdı. Cami ve cemevlerine dönük bombalamalar ve yargısız infaz planlarının olduğu Balyoz soruşturmasında emekli ve muvazzaf askerler gözaltına alındı, tutuklama istemi ile sevk edildikleri öz el yetkili mahkeme “eylemlerin düşünce aşamasında kaldığı” gerekçesi ile tutuklama istemini reddetti. Soruşturma sırasında İstanbul özel yetkili 10. Ağır Ceza Mahkemesi; 102 şüpheli hakkında “yakalama kararı” verdi. Karara itirazları değerlendiren üst mahkeme, “tutuklama tedbirdir, esas olan tutuksuz yargıla* Ezilenlerin Hukuk Bürosu

55

madır... Şüphelilerin tamamı sabit ikametgah sahibidir ve kaçma, delilleri karartma şüphesi altında değildir” dedi, yakalama kararını kaldırdı. SDP ve TÖP üyeleri evlerinde “yakalandı”, parti binalarında “aramalar” yapıldı, “çeşitli dokümanlar” “ele geçirildi”. İstanbul Emniyet Müdürlüğü bir video hazırlamıştı, bunu tüm ulusal basınla “paylaşmayı” görev bildi. SDP ve TÖP üyeleri saatlerce “sorgulandı”, “örgüt üyesi oldukları” gerekçesi ile “tutuklandı”. Olabilir mi diye sormayın. Türkiye’de her şey olur. Bütün bunları yapabilirler mi? Ama yapıldı. Yasalar buna elverişli mi? Herkes birbiriyle kavga ediyor ama mevcut “ceza mevzuatı” yapmak istedikleri her şeye elverişli. Elverişli çünkü; yorumlanabilen ve yoruma göre uygulanabilen yasalar yazdılar, yaptılar. Siz bu tabloyu nasıl yorumlarsanız yorumlayın... Somut ve katlanılması zor olan; belediye başkanları, bir partinin genel başkanı, sendikacılar, gazeteciler, hukukçular, insan hakları savunucuları, yurtseverler, sosyalistler “tutukludur”. Önümüzde duran tek gerçek budur. Son yıllarda 12 Eylül hukukunu ve sürecini aratmayacak şekilde toplumun ezilen kesimlerinin hak ve taleplerini dile getiren meşru ve yasal kurumlara yönelik operasyonlar ve olağandışı yargılamalar sistematikleştiriliyor. Bu olgu; “küresel olağanüstü hal hukuku” veya “düşman savaşçı hukuku” olarak adlandırılan, hukuk açısından kazanılmış tüm teminat ilkelerini ihlal eden; ceza mevzuatındaki değişiklikler, TMY ve uygulamasının bir sonucudur. Bu uygulamaların ve bu tür soruşturma ve yargılamaların temel felsefesinde “özgürlük düşman şey, güvenlik temel şey” anlayışı yatmaktadır. Yönetilenlerin, ezilen ve sömürülen sınıfların, kimlikleri tanınmak istenmeyen azınlık ve etnik grupların mevcut sisteme sessizce boyun eğmesi anlayışı vardır. Tüm dünyada dayatılmak istenen; sessizce boyun eğenlere ‘yurttaşlık yasaları’, hak ve özgürlük arayanlara ise ‘düşman savaşçı’ ögesinin yerleştirildiği ‘terörle mücadele yasaları’dır. Yasaların teminatı altında kurulan demokratik kuruluşlara, toplumsal yaşamın olmazsa olmazı parti ve örgütlere “gizli örgüt” iddiasıyla
56

suni davalar açılmakta, siyasi saiklere bağlanmış hukuki saldırganlık örgütlenmektedir. “Yasadışılık” tespitine, hukuk kriterlerinden uzak, soyutlama ve kıyas yoluyla ulaşılmakta, eylemden çok düşünce ve kimlikler cezalandırılmaktadır. Yürürlükte bulunan Türk Ceza Kanunu (TCK), Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK), Terörle Mücadele Yasası (TMY) ve uygulaması ile ortaya çıkan bu sorunları yine bu ceza adalet sistemi ve mevzuatı içinde kalarak çözemeyiz. Çağlar boyu verilen mücadeleler ve ceza yargılamasında oluşan gelişmeler sonucu, ceza yargılamasının amacı cezalandırma olmaktan çıkmış; gerçeğin araştırılması ve sanık haklarının teminat altına alınması ağırlıklı bir niteliğe dönüşmüştür. Yani, artık hukuk ilkeleri çerçevesinde soruşturma yürütülecek, hukuka uygun delillerle dürüst yargılanma ilkeleri ihlal edilmeden maddi gerçek ortaya çıkarılacaktır. Özellikle siyasi davalarda bu kural daha da yaşamsal hale gelmektedir. Çünkü, yargılama diyalektiği en çok siyasal davalarda zorlanır. “Hegel’in otorite teşkil eden fikrine rağmen insanlar devletin içinde olduğu kadar devletin dışında da yaşarlar” (Spit). Siyasal davaların soruşturmalarında önsel olarak bu ilke zedelenir. Bu tür soruşturmalarda daha başlangıçta isnat edilen suçun neden ibaret olduğu ayrıntılarıyla ve gerekçeleriyle şüpheliye bildirilmek istenmez. İletişimin denetlenmesi, izleme, arama, gözaltına alma, tutuklama tedbirlerinde ‘makul şüphe’ standardından vazgeçilir, siyasi hesaplarla bir “suçlu” yaratma psikolojisine giren siyasi iktidar ve polis basit bir şüphe veya yorumlama ile bu tedbirlere başvurur. Hukuken aranması şart olan “kusurlu irade + tipe uygun fiil” kriterini besleyecek delil aranmaz, çıkarsamalardan temellenen soruşturmalarla sansasyonel davalar yolu açılır, hayali örgüt üyelikleri suçlaması üretilir. Uygulamanın en önemli sonucu ve sorunu, tutuklamadır. CMK 100. ve devamındaki maddelerde düzenlenmiş olan “tutuklama” tedbiri yeniden düzenlenmelidir. Bu madde herhangi bir soruşturmada “kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olgular”ın var olup olmadığının takdiri sırasında özgürlüğü istisna, tutuklamayı kural olarak uygulamaktadır. TCK’nun “Devlet Güvenliğine Karşı Suçlar” başlığı altında düzenlenen “yasa57

dışı örgüt kurmak, yönetmek, üyesi olmak” vd.maddeleri gerekçesiyle yürütülen herhangi bir soruşturmanın subjesi haline gelmek, otomatik olarak tutuklama nedeni olmaktadır. Madde düzenlemesi ve uygulama nedeniyle tedbir olan tutuklama, cezalandırma aracına dönüştürülmüştür. Kasım 2009 tarihi itibariyle cezaevi nüfusu 117 bin 61 kişidir ve bu nüfusun 60 bin 175 kişisi “tutuklu”dur. Yargılama süreçlerinin uzunluğu nedeniyle tutukluluk hali cezanın infazına dönüşmektedir. Daha önemli yasal sorun ise, CMK 250, 251 ve 252 inci maddelerdeki, “Bazı Suçlara İlişkin Muhakeme” hakkındaki düzenlemedir. Bu maddelerle, yürürlükten kaldırılan ‘Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne ceza mevzuatının değiştirildiği 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yeniden yasallık sağlanmıştır. DGM’ler “özel yetkili savcılar” ve “özel yetkili mahkemeler”le sürmektedir. Bu yasal düzenlemeyle, hukuk ilkeleri ikiye ayrılmış, yargıda çift başlılık yaratılmış, olağanüstü soruşturma ve yargılamalar ceza adalet sistemi içine yerleştirilmiştir. Bu mahkemeler eşitlik ve doğal yargıç ilkesine, ayrımcılık yasağına aykırıdır. Herkes, “olağan mahkemeler” tarafından yargılanma ve kanunlar önünde eşit olma hakkına sahiptir. TMY ve “Özel yetkili mahkemeler” eliyle oluşturulan ‘öteki’ ceza sistemi, toplum içinde birinin iyi diğerinin kötü kabul edildiği ve buna göre yasalar üretilerek, bu anlayışa göre hukukun uygulandığı düşman ceza hukuku yaratmaktadır. Herşeyden önce yargıdaki bu çifte standarda son verilmesi gerekmektedir. Bugün yaşanılan sorunların asıl düğümü 12 Eylül hukukundadır. Türk yargı ve ceza adalet sistemi; darbe düzeni ve anlayışının devamında yarar görenlerin, temel hak ve özgürlüklerin kullanımını kırmızı çizgilerle sınırlandıranların, Anayasa’dan önce Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ni düzenleyenlerin siyasal tercihlerinin sonucudur. Gelecek de öyle! Bu nedenle “yargılama” sanıklardan ibaret olmadığı gibi “savunma” da salondan ibaret değil, demokratik muhalefetin tüm bileşenlerinin müdahil olduğu bir eylemdir. “Bir dava, kaderin kurduğu bir tuzak değildir. Bütün gelişimi, sanığın seçimine bağlıdır. Başka hiçbir yerde bir insanın eline, bir araya gelmiş bu kadar gücü yenmek için bu kadar çok

şans verilmez. Orada sadece silahlarını atan silahsızdır. Dendi ki; iktidarsız ihtiras suçtur; cesaretsiz felaket de öyle.” (Verges – Savunma Saldırıyor)
Sosyalist Demokrasi, 28 Ekim 2010, n° 99

Evrensel, 28 Eylül 2010

Av. ŞENGÜL ÖZDEMİR 12 EYLÜL’DE HUKUK KATLEDİLDİ

1) Soruşturmayı yürüten İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli polisler ve soruşturma Savcısı tarafından, dava dosyasının gizlilik kararı ihlal edilmiştir. Soruşturmanın yürütüldüğü dosya ile ilgili, Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nün talebi üzerine, avukatların soruşturma dosyasını inceleyebilmesi ve evraklardan örnek almasının kısıtlanması, ayrıca gözaltına alınanların 24 saat avukatlarıyla görüşmelerinin engellenmesi yönünde Mahkemece karar alınmıştır. Avukatların hazır bulunup altına imza attıkları ifade tutanakları bile kendilerine verilmezken, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nda ifadelerin alınması sırasında, basında, gözaltına alınan müvekkillerimizin kişilik haklarını rencide eden, hakaret ve iftira içeren çarşaf çarşaf haberler çıkmaya başlamıştır. Yazılı ve görsel medyada yer alan tüm bu yayınların temelinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi yetkililerinin verdiği bilgiler ile yine onlara ait kamera görüntüleri bulunmaktadır. Hatta İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi yetkilileri tarafından özel olarak bu konuda kısa film çalışmaları yapılmış, fon müziği eşliğinde silahların havada uçuştuğu klipler hazırlanıp medyaya servis edilmiştir. Avukatlardan gizlenen emniyet ifadesi vb. dava dosyasına ait çeşitli belgelerin televizyon kanallarında gazeteciler tarafından okunması, basında çıkan haberlerde yer alması, gizlilik kararının ihlal edildiğini açıkça göstermektedir. Haklarında henüz dava dahi açılmamış müvekkillerimizle ilgili olarak, soruşturması ‘gizli’ olarak yürütülen bir dosya kap60

samında yapılan bu yayınlar, gizlilik kararının ihlali olduğu gibi aynı zamanda yargıyı yönlendirme ve adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçlarının işlendiğinin de açık göstergesidir. 2) Medya tarafından yargı yönlendirilmeye çalışılmış, yapılan yayınlarla müvekkillerimize karşı iftira ve hakaret suçu işlenmiş, müvekkillerimizin kişilik hakları ihlal edilmiştir. Ev, işyeri ve parti binalarının basıldığı ve müvekkillerimizin gözaltına alındığı 21.09.2010 tarihinden itibaren çeşitli televizyon kanallarında, gazete ve dergiler ile internet sitelerinde, gözaltına alınan müvekkillerimizle ilgili olarak, üyesi ve sözcüsü oldukları yasal parti ve platformlarla hiçbir ilişkisi olmayan Devrimci Karargâh örgütü ile bağlantıları varmış gibi haberler yapılmış, hepsi de yasal ve meşru zeminlerde siyasi faaliyet yürüten müvekkillerimiz hiçbir alakaları olmadıkları halde örgütün üyesi olarak gösterilmişlerdir. Siyasi Partiler Yasası’na göre kurulup bu çerçevede faaliyet yürüten, dolayısıyla her türlü idari ve yargısal denetime açık, yasal bir parti olan Sosyalist Demokrasi Partisi yönetici ve üyeleri ile yine yasal ve meşru zeminde faaliyet yürüten Toplumsal Özgürlük Platformu sözcü ve üyeleri, yapılan bu haberlerle silahlı eylemlerde bulunan bir örgütün üyeleri olarak kamuoyuna tanıtılmış ve bir kısmının örgüt kamplarında askeri eğitim gördükleri, bir kısmının da değişik eylemlerde yönlendiricilik yaptığı hatta gasp ve soygun eylemlerine katıldıkları şeklindeki iddialarla operasyon bir karalama kampanyasına dönüştürülmüştür. Yapılan haberler sonucu gözaltına alınan müvekkillerimiz kamuoyuna “suçlu” olarak gösterilmiş ve gerçeğe aykırı, asılsız haberlerle çeşitli suçlamalara konu edilmişlerdir. Belirtildiği şekilde hakaret ve iftira içeren yayınların yapılmış olması suç olduğu gibi aynı zamanda müvekkillerimizin kişilik haklarının da ihlalidir. 3) Yakalama, arama ve el koyma işlemleri hukuka aykırı olarak yapılmıştır. Soruşturma kapsamında yürütülen operasyon nedeniyle gö61

zaltına alınan müvekkillerimizin, sabaha karşı evleri ve işyerleri basılmış, bazılarının evlerine kapıları kırılarak girilmiş, evler onlarca çelik yelekli, maskeli ve silahlı polis eşliğinde aranmış, eşyalar dağıtılmıştır. Gözaltına alınan SDP Genel Başkanı, yardımcıları ve parti meclisi üyeleri ile Toplumsal Özgürlük Platformu sözcülerinin hepsi yasal zeminde siyaset yapan, açık alanda çalışan kişilerdir. Gözaltına alınanların neredeyse tamamı yıllardır oturdukları ikametgâhlarında gözaltına alınmışlardır. Bu şahıslar, operasyon öncesinde tebligat yapılıp savcılığa veya ilgili mahkemeye çağrılmış olsalardı rahatlıkla ifadeleri alınabilecek kişilerdir. Yakalama ve arama işlemlerinin tamamıyla hukuka aykırı koşullarda gerçekleşmesi sonucu gözaltına alınanlar kadar aileleri de mağdur edilmiştir. Ayrıca el koyma işlemleri sırasında dijital verilerle ilgili yedekleme yapılıp bir örneğinin de müvekkillerimize verilmesi yasal bir gereklilik iken, dijital verilere herhangi bir yedekleme işlemi yapılmadan el konulması bir diğer hukuka aykırı işlemdir. 4) Müvekkillerimizin savunma hakkı kısıtlanmış, adil yargılanma hakları ihlal edilmiştir. Hukuka aykırı biçimde gerçekleşen bu yakalama ve devamındaki gözaltı işlemleri sırasında müvekkillerimiz 24 saat avukatlarıyla görüştürülmemişlerdir. Gizlilik kararı gerekçe gösterilerek dosya kapsamı konusunda hiçbir bilgi ve belge verilmediği gibi gizlilik kararının gerekçesi dahi gözaltına alınan müvekkillerimize ve avukatlarına bildirilmemiştir. Böylelikle soruşturma kapsamındaki hiçbir bilgi ve belge kendilerine verilmeden, dosyayı inceleme imkanı bulamadan emniyette, savcılık ve sorgu hâkimliği aşamasında avukatların müvekkillerine hukuki yardımda bulunma olanağı ellerinden alınmış ve savunmayı tümüyle devre dışı bırakan bu yaklaşım nedeniyle ciddi sorunlar yaşanmıştır. İlk günden itibaren yürütülen ve bir karalama kampanyasına dönüştürülen yayınlarla “masumiyet karinesi” ihlal edilerek müvekkillerimiz kamuoyuna “suçlu” olarak gösterilmiş ve ger62

çeğe aykırı, asılsız haberlerle çeşitli suçlamalara konu edilmişlerdir. Bu durum aynı zamanda Anayasada ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ifadesini bulan “adil yargılanma hakkı”nın ihlalidir ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına da aykırıdır. 5) Tutuklama kararları hukuka aykırıdır. Bilindiği gibi ceza yargılama hukukunda tutuksuz yargılama esastır ve tutuklama kararı ancak istisnai durumlarda ve bir zorunluluk varsa verilir ve neden dolayı bu önleme başvurulduğu da mahkeme kararında açıkça belirtilir. Ancak söz konusu olayda verilen tutuklama kararları keyfidir ve herhangi bir gerekçeye dayandırılmamıştır. Tutuklanan müvekkillerimizle ilgili olarak sorgu hâkimliğince “üzerine yüklenen silahlı terör örgütüne üye olma, suçunu işledikleri hususunda kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların bulunması, şüphelilerin kaçma ihtimali, şüpheliler hakkında adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının yetersiz kalacağı göz önüne alınarak CMK’nun 100 ve devamı maddeleri gereğince” denilerek müvekkillerimizin tutuklanmalarına karar verilmiştir. Ancak dosya kapsamına göre tutuklamanın şartları oluşmamıştır. Tutuklama gerekçelerinden olan ‘kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların bulunduğu’ gerekçesi hukuki temelden yoksundur. Soruşturma dosyasında, tutuklananların neredeyse tamamıyla ilgili somut hiçbir delil bulunmamaktadır. Kuvvetli suç şüphesi gösteren olgular bulunması gerekçesinde yer alan “olgular”ın neler olduğu da gerekçede açıklanmamıştır. Söz konusu kararda belirtilen CMK 100 ve devamı maddesine dayanılarak tutuklama nedenlerinin var olduğu gerekçesi de kabul edilemeyecek bir gerekçedir. CMK 100/3 md. Baktığımızda, “aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni varsayılabilir” şeklinde bir düzenleme mevcuttur. Cümlenin en son kelimesinde yer alan “varsayılabilir” ifadesini “varsayılır” şeklinde anlayan mahkeme bu değerlendirme ile “şüphelileri” baştan itibaren “suçlu”
63

görmüş ve önyargılı davranmıştır. Tutuklama kararı verirken “Adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağı anlaşıldığından” gerekçesi de yerinde değildir. Zira sabit ikametgâh ve iş sahibi müvekkillerimizin dosya kapsamındaki delilleri karatma veya etki etme durumları da söz konusu olmadığından ve duruşmalara katılımları da müdafileri tarafından sağlanabilecekken adli kontrol uygulamasına karar verilmemiş olması da büyük bir haksızlıktır. Bu nedenle yakalama işlemiyle birlikte soruşturma aşamasının başından tutuklama kararına kadar yapılan işlemlerin hukuka aykırı olduğu ortadadır. Ayrıca tutuklama kararları masumiyet karinesinin de açık ihlali anlamındadır. 6) İfade alma sırasında ve sorgu hâkimliğinde müvekkillerimize psikolojik baskı yapılmıştır. İfade sırasında İfade Alma Yönetmeliği’nin ilgili hükümleri gerekçe gösterilerek, avukatların ve kendilerinin rızası olmadığı halde, bazı müvekkillerimizin kamera kaydı yapılmıştır. Keza hiçbir alakaları olmadığı halde Devrimci Karargâh örgütü üyesi olmakla suçlanan kişilerin ifadelerinin alındığı odada tam karşılarına gelecek biçimde Bostancı’daki çatışmada öldürülen Başkomiser Semih Balaban’ın fotoğrafı asılarak psikolojik baskı ortamı yaratılmıştır. Ayrıca sorgu hâkimliğindeki duruşma salonunda terörle mücadele polisleri ifade sırasında salonda yer almış, avukatlar tarafından terörle mücadele polislerinin sorgu sırasında bulunmasının psikolojik baskı oluşturacağı beyan edilmesine rağmen sorgu hâkimliğince polislerin dışarı çıkarılması talebi reddedilerek sorgu böyle bir ortamda gerçekleşmiştir.
Sosyalist Demokrasi, 28 Ekim 2010, n° 99

64

DÖRT

KARŞI YAZILAR KARŞI MESAJLAR

Cumhuriyet, 27 Ekim 2010

A. ALTINÖRS DAYANIŞMANIN GÜCÜYLE

AKP’nin referanduma sunduğu anayasa değişikliği paketinin geçmesiyle, bir tür demokratikleşme yaşanacağı yalanlarına biat eden ‘solcular’ oldu. Onlar Erdoğan’ın referandum ertesi yaptığı konuşmasında, “Pakete destek veren devrimci solculara teşekkür ediyorum” sözleriyle takdis edildiler. Göğüslerine, ömür boyu taşıyacakları utanç madalyası, Erdoğan tarafından takıldı. Aynı Erdoğan, boykot taktiğiyle AKP Hükümetine direnişi örgütleyen ilerici, demokratik ve sosyalist akımlara ise terör ve komployla yanıt verdi. Referanduma iki gün kala ESP ve BDP’ye yönelik saldırılarla başlayan gözaltı tutuklama saldırısı, referandumun ardından SDP ve TÖP’le sürdü. “Devrimci Karargah” operasyonu adı altında SDP Genel Başkanı, TÖP sözcüleri ve üyeleri tutuklandı. AKP Hükümeti ve siyasi polis, bu saldırıyla hem SDP’nin fiili meşru mücadeleye açılan politika yapma tarzını kırmaya, hem SDP ve TÖP arasında geliştirilen mücadeleci birlik eğilimini bozmaya, hem de bu iki bileşenin şahsında Boykot Cephesi’ni darbelemeye yöneldi. Bu, kuşkusuz sadece AKP’nin değil, bir bütün olarak sistem güçlerinin Boykot Cephesi’ni bir tehdit olarak algıladığının sinyaliydi. AKP ve Gülen cemaati, kendilerini rahatsız eden kitabının intikamını almak ve devrimcileri işkenceci katillerle irtibatlı göstermek için Hanefi Avcı’yı da bu komplonun içine dahil ettiler. Kuşkusuz güneş balçıkla sıvanmaz ve siyasi polisin bu kara propagandası da boşa çıkartılacaktır. AKP Hükümetinin çıkardığı “Terörle Mücadele Yasası” temelinde geliştirdiği polis saldırıları giderek genişleyen halkalarla 67

ADİL OKAY BURJUVA HUKUKU BİLE İŞLEMİYOR Türkiye’de yine at izi ile it izi birbirine karıştı. ‘Demokrat’ geçinen kimi gazeteciler, politikacılar, ‘aydınlar’ bu dumanlı havada AKP’yi destekliyor. Ancak bu cenahın ne KCK operasyonu adı altında yüzlerce seçilmiş Kürt siyasetçinin zindanlara tıkılması ne de en son SDP ve TÖP’e yönelik komplolara karşı sesleri çıkmadı. SDP ve TÖP’e yönelik operasyon Türkiye’de ‘burjuva hukukunun bile işlemediğini bir kez daha ortaya koydu. Yan yana gelmeleri eşyanın tabiatına aykırı isimler bir çuvala konarak devrimciler hakkında karalama kampanyası başlatıldı. AKP emir erleri (Savcılar, Emniyet, yayın kuruluşları) bir taşla birkaç kuş vurduklarını sanıyorlar. Amaçları: Bir yandan Fethullah ‘hocalarına’ laf eden eski istihbaratçı ? işkenceci Ha-

nefi Avcı’yı bertaraf etmek, diğer yandan devrimci harekete bir darbe vurmak ve bu darbe ile Kürt ulusal kurtuluş mücadelesini yalnızlaştırmak. Televizyonda Tamil Şayyar ve Doğu Ergil gibi kimi gazeteci ve ‘aydınların’ konuyla ilgili açıklamaları yüz kızartıcı. SDP gibi köklü-tarihi bir sosyalist geleneği olan bir partiyi, Hanefi Avcı ile özdeşleştirmek abesle iştigaldir. AKP’nin tehlike gördüğü her sol örgütü ‘Devrimci Karargah’ ile ilişkilendirmesi, her muhalif Kürt’ü de PKK’li ilan etmesi bilinen bir uygulamadır. Türkiye halkları bu filmi daha önce de görmüştür. Her cümlesi yalan kokan bu senaryo, bu komplo AKP’nin ve Fethullahçıların elini yakacaktır. SDP ve TÖP’e yönelik bu karalama kampanyası ve fiziki saldırı bertaraf edilecektir. Tetikçi gazeteciler de ömür boyu alınlarında kara bir lekeyle dolaşacaktır.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

tüm tutarlı demokrat, ilerici, antifaşist, Kürt yurtseveri, devrimci kesimleri içine alıyor. 2006’da ilk kapsamlı uygulaması “Gaye” saldırısıyla yaşanan Toplumla Mücadele Yasası’nın hedefi giderek genişliyor. “KCK operasyonu” adı altında Kürt belediye başkanları ve politikacıları dalgalar halinde gözaltına alındı ve tutuklandı. ‘Taşları yerinden oynatan’ Kürt çocukları kitleler halinde hapishaneye atıldı. KESK Genel Merkezi basıldı ve pek çok KESK yöneticisi tutuklandı. TAYAD’lı aileler tecride karşı müca68

delelerinden ve hasta tutsak Güler Zere’nin özgürlüğünü kazanma mücadelesinden dolayı tutuklandı. Polis, dün uyguladığı işkenceyle delil üretme yöntemini bugün esas olarak dinlemelerle ve belge üreterek sağlamaya çalışıyor. Emniyet gözaltına alıyor, ACM’ler polis fezlekesine dayanarak tutukluyor, ceza veriyor. Ev baskınları devlet/polis terörünün yeni uygulama sahası haline geliyor. Evi, işi, adresi belli olan insanlar gece yarısı helikopterler eşliğinde ağır silahlarla basılıyor, her baskında emekçi semtleri kuşatılıyor. AKP Hükümeti, polis devletinin yasal dayanaklarını oluşturuyor. Gelinen noktada, “özel yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri” ve Toplumla Mücadele Yasası geniş kesimler nezdinde teşhir olmaya başlamıştır. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bile, ACM’lerin yetkilerinin çokluğundan şikayet ediyor, “DGM’lerde sadece insanlar değişti, üniformalar çıktı. Özünde bir şey değişmedi” diyor. Hedefe bu faşist mahkeme ve yasayı oturtan bir “Politik tutsaklara özgürlük” kampanyasının zamanıdır. “TMY iptal edilsin, özel yetkili ACM’ler kapatılsın” talebi etrafında bütün ilerici, devrimci, sosyalist çevreler birleşebilir. Tüm kesimler devlet terörüne karşı ortak bir cephe açabilir. Tek tek davalarla ilgili kampanyalar ortaklaştırılabilir. AKP Hükümetinin estirdiği faşist terör dalgası ancak dayanışmanın gücüyle geriletilebilir. Devrim ve sosyalizm için, ulusal özgürlük ve ulusal demokratik haklar için mücadelenin politik meşruluğu ancak bu yoldan perçinlenebilir. SDP’ye yönelik saldırının ardından gelişen dayanışma, böyle bir ortak kampanyanın kaldıracı yapılabilirse, kazanan işçi ve ezilenler olacaktır.
Atılım, 2 Ekim 2010, n° 38

69

AFŞİN DEMİR KOMPLOLARA İNAT BİRLİK YOLUMUZDAN DÖNMEYECEĞİZ, ENTERNASYONALİST ÇİZGİMİZDEN TAVİZ VERMEYECEĞİZ

21 Eylül sabahı oligarşinin kolluk kuvvetlerince, Sosyalist Demokrasi Partisi ve Toplumsal Özgürlük Platformu üye ve temsilcileri başta olmak üzere, komünistlere karşı başlatılan komplo hakkında Partimiz Merkez Yürütme Kurulu’nun yaptığı ilk açıklama, bunun AKP tarafından komünistlere karşı sahneye konan yeni bir “Reichstag Yangını Davası” olduğu yönündeydi. Aradan geçen zaman zarfında komplonun aldığı boyutlar, bu saptamanın sıradan bir siyasi refleks olmanın çok ötesinde bir gerçekliğe tekabül ettiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Sosyalist Demokrasi Partisi’nin siyasal hattını ve mücadele pratiğini takip eden herkesçe bilindiği üzere; AKP’nin yükselişe geçmesi ve iktidar olması sonrasında burjuva siyasetine damga vuran bütün gerilim ve kavgaların merkezinde bir yanda askerisivil bürokrasi ve bunların vesayeti altında palazlanmış geleneksel tekelci sermayenin, diğer yanda İslami sermayenin saf tuttuğu bir sınıf içi mücadelenin yer aldığı tespitinden hareketle Partimiz, oligarşi içinde cereyan eden bu kavganın taraflarından herhangi birinin kuyruğuna takılmayı mutlak surette reddetmiş, egemenler arasındaki sınıfsal çelişkilerden proletaryanın, Kürt halkının ve diğer ezilenlerin menfaatine azami biçimde yararlanma taktiklerini gücü oranında hayata geçirmiştir. Bugün karşı karşıya kaldığımız 21 Eylül Komplosundan hareketle Partimizin bilhassa Hrant Dink davasında ve Ergenekon yargılamaları sırasında izlediği siyasi hat, Şemdinli olayı sonrası “Paşa Paşa Yargılanacaksınız” başlığı altında yürüttüğü antimilitarist anti-faşist kampanyalar, hükümetin Kürt açılımını ilk telaffuz ettiği süreçte gerçekleştirdiği Kürt Sorununda Demokra70

AHMET TELLİ “ZULMÜN ARTSIN”

Halk arasında bir söz vardır: “Zulmün artsın!” Haksızlığı, adaletsizliği pervasızlık düzeyine çıkarmış olanlar için söylenen bu sözün ardındaki gerçek şudur: Baskıyı, zulmü bu derece arttıran sistem, kişi, kendi sonunu görmüştür. Egemenliğini bir süre daha sürdürebilmek için yapar bu zulmü. Şöyle de söyleyebilirim: İşçi gençlik, öğrenci gençlik hızla sosyalist örgütlerin, partilerin çatısı altında buluşuyor ve önemli bir gövde oluşturuyor. İtaatsizlik dalga dalga büyüyor. Gittikçe biriken bu kitle, iktidarın gözünü korkutmuştur. Komplo-

lar düzenleyerek kitlelerle sosyalist örgütlerin arasına girme düşüncesindedir. Böylece kitlelerin moral gücünü, heyecanını engelleyebileceğini sanmaktadır. Zulmü bu yüzdendir, adaletsizliği ve haksızlığı bu yüzdendir. Oysa bu ülkede sosyalizm bilgisi ve bilinci nice zulümlerle, işkencelerle sınanmıştır. Boşunadır bunca gayretleri. Evet, egemen kendi sonunu görmüştür ki, zulmü artırmaktadır. İşte o yüzden “zulmün artsın” diyorum ben de. SDP ve TÖP bu sınavdan da alnının akıyla çıkacak ama egemen iktidar bir kez daha tarihin bağışlamayacağı bir sayfa yazmaya devam edecektir.
Sosyalist Demokrasi, 20 Kasım 2010, n°100

tik Çözüm İçin Ankara Yürüyüşü, Anayasa değişikliği referandumunda “hayır”cı cephe içinde yer almayıp boykot taktiğini benimsemesi ve benzeri eylemler, kimi kesimlerce müstehzi biçimde eleştiri konusu edilmekte, siyaseti anti-AKP’cilikten ibaret bir düzlemde ele almayışımızın kaçınılmaz bedelini bugün ödemekte olduğumuz ileri sürülmektedir. Partimiz başta olmak üzere, komünistlere karşı başlatılan son saldırı dalgasının Fetullah Gülen cemaatinin emniyet ve yargı içerisindeki uzantılarınca yürütüldüğü, keza karşı karşıya olduğumuz aşağılık karalama ve iftira kampanyasının merkezinde aynı cemaatin kontrolü altındaki medya kuruluşları ve gazetecilerin durduğu, bu trajikomik komplodan amaçlananın son kertede AKP’nin mutlak hegemonyası önünde engel olabilecek her türlü muhalefetin tasfiye edilmesi olduğu tartışma götürmez
71

ALİ BALKIZ SİLKİNDİKÇE DÖKÜLÜYOR Okumayan, düşünmeyen, soru sormayan, merak etmeyen, itiraz etmeyen bir toplum yaratmak istiyor olabilirler, pirinç üreteni, buğday üretenin, tütün üreteni, çay üretenin karşısına çıkarmak isteyebilirler. KürtTürk’le, Alevi-Sünni ile düşman olsun isteyebilirler. Halk bir araya gelirse, gelebilirse eğer; ne olabileceğini bilirler çünkü. Bu nedenledir ki; nerede bir halk örgütlenmesi var, ki o; dernek, vakıf, sendika, oda ya da partidir, o yapıyı düşman bellerler. İşin içinde bir de; “Sosyalist” ve “Demokrasi” sıfatlarını taşıyan bir parti var ise eğer; önce
* Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı

demokrasi, özgürlük, eşitlik, söylev ve söylemlerine karşın; kurulabilecek tuzakların, örülebilecek çorapların haddi hesabı olmaz. Bunun adına; “Silkelendikçe Dökülmek”, “Çırpındıkça Batmak”, “Maskelendikçe Gözükmek” denir. Ya da “Şapka Düştü Kel Gözüktü” deyişimizdir bunun adı. Sosyalist Demokrasi Partisi’nin değerli yöneticilerine “Demokrat” maskeli faşistlerin gerçek yüzlerini gösterdikleri için ne denli teşekkür etsek azdır. Tarih; yargılayanların yargılandıkları, tersine çevrilmiş duruşmaların tanığıdır. Sevgili Rıdvan Turan ve “cürümleri”nden beklediğimiz budur. Hiçbir “gece” yok ki; “sabah”ı olmasın. Her “sabah”ın bir dili vardır, geceyi anlatır.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

gerçeklerdir. Ancak durumu apaçık ortada olan bu gerçeklerden ibaret zannederek, “AKP karşıtlığı uğruna ulusalcı-ergenekoncu cenaha yakın durmakta beis görmeyen siyasi hattın doğrulandığı”, “SDP’nin temsilcilerinden olduğu enternasyonalist komünist çizginin ise yanlışlandığı” sonucuna varmak fevkalade sığ ve temelsiz bir yaklaşımdır. Marx’ın dediği gibi, “Eğer şeylerin dış görünümleri ile özleri doğrudan örtüşseydi, tüm bilim gereksiz olurdu”. Gelinen aşama itibarı ile operasyon, kendisi de bir cemaatçi olan ve menfaat çatışması nedeniyle Fetullah Gülen cemaa72

ALİ EROL BU ABLUKA DAĞITILACAK Solculara ve muhaliflere yönelik klasik devlet geleneği devam ediyor. Yüz yıllık devlet geleneği, sosyalistlere ve onların politik mücadelelerine, sırf öyle oldukları için her daim suçlulaştırma politikasıyla karşılık vermiştir. Yasal zeminde mücadele edip politika yapsalar bile devlet, solculara karşı kendi yasalarını çiğnemekten, gerektiğinde komplo kurmaktan geri durmamıştır. Devletin 80 yıllık geleneğinin aşıldığı, baskıcı bürokratik sistemin değiştiği ve haliyle devletin demokratikleştiğinin söylendiği bir süreçte klasik devlet refleksinin devam ettiği görülüyor. İki yasal kuruluş olan Sosyalist Demokrasi Partisi ve Toplumsal Özgürlük Platformu üyelerine yönelik polis baskını ve ardın-

dan gelen tutuklamalarda kendini gösteren sosyalistleri düşman bellemiş devlet geleneği, sözüm ona devleti demokratikleştiren yeni siyasi aktörler tarafından sahipleniliyor. Geleneğin devralınması emniyet güçlerinin hoyratlığında da yansımasını buluyor ve baştan suçlu ilan edilen yasal mücadele veren solculara yönelik gözaltılar dezenforme edilerek polis bültenleri hazırlanıyor. Polis bültenlerini olduğu gibi yayınlamakta beis görmeyen medya ile abluka tamamlanıyor. Bütün bunları biliyoruz. Bildiğimiz ve tüm bu baskılara rağmen umudumuzu yitirmediğimiz gerçek ise aynı devletin yüz yıldır uğraştığı halde dezenforme edemediği eşitlik ve özgürlük mücadelesidir. Bu abluka mutlaka dağıtılacak!”
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

tine karşı tavır alan işkenceci polis şefi Hanefi Avcı’nın dahil edilmesi sonucu sansasyonel boyutlar almışsa da, bu saldırının esas hedefinin SDP ve TÖP’ün temsil ettiği, Kürt ulusal hareketi ile Türkiye sosyalist hareketinin stratejik ittifakını savunan enternasyonalist-komünist hattın tasfiyesi olduğunun altı daha kalın çizgilerle çizilmelidir. Zira polis tarafından basına servis edilen bilgilerden, Hanefi Avcı’nın teknik takibe alınma tarihinin, komünistlere karşı takibin başladığı tarihten çok sonra olduğu anlaşılmaktadır. Bir taşla birden fazla kuş vurma gayretkeşlikleri ve fantezi dünyalarının genişliği iyi bilinen Fetullahçı polis ve yargı mensuplarının, Hanefi Avcı’yı da tasfiye sürecine
73

dahil etmiş olmaları, operasyonun asıl hedefinin komünistler olduğu gerçeğini unutturmamalıdır. Bu itibarla, öncelikle enterne edilmek istenenlerin neden referandumda “hayır” cephesinde yer alan ve siyasi faaliyetinin neredeyse bütününü anti-AKP’ciliğe hasredenler değil de, SDP ve TÖP gibi boykot çizgisini benimseyen yapılar olduğu sorusu, partimize müstehzi eleştiriler yöneltenler tarafından görmezden gelinmektedir. Bu sorunun cevabı, emperyalizmin ve Türkiye oligarşisinin konjonktürel yönelim ve pazarlıklarında aranmalıdır. Komünistlere karşı gerçekleştirilen 21 Eylül operasyonunun yalnızca bir gün öncesinde, Ankara’da, PKK’nin referandum öncesi başlattığı ve hükümetin adım atmaması halinde sona erdireceğini açıkladığı eylemsizlik kararının bitmesine saatler kala Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’daki programını yarıda keserek katıldığı “sürpriz” bir Güvenlik Zirvesi gerçekleştirilmesi, zirvede MİT müsteşarı Hakan Fidan yerine Müsteşar Yardımcısı Afet Güven’in hazır bulunması, zira o esnada Hakan Fidan’ın ABD’de CIA ile görüşme halinde olduğunun ortaya çıkması tesadüf olarak görülebilir mi? Söz konusu zirveyi müteakip hükümetin Kürt açılımı konusundaki adımlarını sıklaştıracağı yönünde sinyaller vermesi, keza Öcalan ile yoğun bir görüşme trafiğinin başlatılması, komünistlere karşı gerçekleştirilen tutuklamaların hiç de tesadüfî nitelikte olmadığını, AKP’nin Kürt sorununda ABD ile mutabakat halinde bir takım adımlar atarken yeni bir Habur sendromu ile karşılaşmamak adına tedbir olarak cephe gerisini temizlemeyi hedeflediğini açıkça ortaya koymuyor mu? Milliyetçi-faşist histerinin doruğa çıkmasına kesin gözle bakılan böyle bir konjonktürde, Fırat’ın batısı BDP’den ve ona yakın duran enternasyonalist komünistlerden arındırılmaya çalışılmaktadır. Partimize karşı başlatılan komplonun hemen öncesi ve hemen sonrasında metropollerde “KCK operasyonu” adı altında Kürt siyasetçilere karşı gerçekleştirilen gözaltı ve tutuklama terörü de bunu teyit etmektedir. Öte yandan, komplonun ABD emperyalizminin ve işbirlikçi Türkiye oligarşisinin konjonktürel yönelimleri ile bağlantılı
74

ALTAN ERKEKLİ HERKES İÇİN DEMOKRASİ Özgürlüklerin tam olarak yaşanamadığı bir ülkede bunların olması çok da anormal değil. Yargı bağımsızlığının, hukukun üstünlüğünün, tam demokrasinin olmadığı bir ülkede yaşamak zorunda kalıyoruz. Bu hayatı insanlara zindan eden bir yaşam algısı yaratıyor. Siyasal iktidar özgürlükleri anayasal güvenceye kavuşturmak yerine, bu ihtiyacı sadece kendi ihtiyaç duyduğu düzenlemeleri yapacak referandumlarla geçiştiriyor. Bunları yaşamak bir sanatçı olarak mutsuzluk veriyor. Partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasi partiler gö-

rüşleri ne olursa olsun hayatın içindedir. Sivil toplumun gelişebilmesi siyasi partilerin yaşam içinde özgürce yer alması gerekir. Bir ülkenin saygınlığını koruması için bunlara tahammül etmesi gereklidir.Venedik kriterlerini uygulayacağız diyerek yola çıkanlar özgürlükleri yalnızca kendileri için istemekten vazgeçsinler.Tam bağımsız bir demokrasi için siyasi partileri çalışmalarını özgürce yürütmelidirler. Böyle bir olayın yaşanmaması gerekiyor. Herkes için demokrasi, herkes için hukuk diyorum. Yapılan hukuksuz uygulamayı da kınıyorum.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

böylesi bir nesnel arka plana sahip olması, AKP’nin ve Fetullah Gülen cemaatinin öznel rollerini hafife almamızı veya yok saymamızı gerektirmez. Son Yüksek Askeri Şura kararları ve referandum sonrası ortaya çıkan tablo, AKP’nin devletle özdeşleşme sürecinde –henüz tamamlanmış olmasa da- önemli mesafe katettiğini göstermektedir. AKP, 2002 yılının AKP’si olmaktan çoktan çıkmıştır. Askeri vesayet gerekçe gösterilerek kusursuzluk/sorumsuzluk atfedilen AKP, Dolmabahçe mutabakatından bu yana hegemonya mücadelesinde arayı açmış, cemaatin polis-yargımedya üçgenindeki sağlam desteği sayesinde iktidarını konsolide etmiştir. Gelinen nokta itibarı ile AKP “ileri demokrasi” vaazlarıyla işçi sınıfını ve emekçi halkı uyuşturarak, koçbaşı olarak da cemaati kullanarak, kendisine muhalif tüm unsurları tasfiye etmekte, kendi diktatoryasını inşa etmektedir. Bu bağlamda, komünistlere karşı ABD-AKP-Fetullah işbirliği
75

ile sahnelenen bu iğrenç komployu, yeni bir Reichstag Yangını Davası olarak adlandırmamız, “Takunyalı Führer” türünden manasız bir analoji kurma çabası veya anakronizm değildir. ABD başta olmak üzere emperyalizm, sosyalist sisteme, komünistlere, işçi önderlerine, aydınlara karşı mücadele konusunda Nazilere çok şey borçludur. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’in kara propaganda ve itibarsızlaştırma taktikleri bütün dünyada antikomünist istihbarat örgütlerinin başucu kitabı konumundadır. Türk polis teşkilatı ve yargı mensupları içinde on yıllardır dal budak saran Fetullahçı örgütlenme, zihin bulandırıcı kara propaganda yöntemlerini uygulamakta en az Ergenekoncular kadar, belki de onlardan daha fazla mahir olduğunu ardı ardına gerçekleştirdiği dinleme ve kaset operasyonlarıyla kanıtlamıştır. Bugün de komünistlere karşı başlatılan itibarsızlaştırma ve iftira kampanyasında, en ilkel provokasyon unsurlarını dahi seferber etmekten, bir toplumsal linç zemini üretmekten çekinmemektedir. Yeni bir Reichstag Yangını Davası tespiti yapmak, ona uygun mücadele araçlarını da inşa etme görevi ile karşı karşıya bulunmak anlamına gelir. Genel Başkanımız Rıdvan Turan başta olmak üzere tüm tutsak yoldaşlarımızın, yargılama sürecinde Dimitrov gibi devleşeceklerinden, üzerlerine atılan yalan ve iftira çamurunu iddia makamının ve komplo tezgahlayanların suratlarına birer birer çarpacaklarından hiçbir şüphemiz yok. Bizlerin önünde ertelenemez bir görev olarak duran ise, ideolojik-politik çizgimizden taviz vermeksizin, mevzilerimizi terk etmeksizin; çoğulcu, enternasyonalist, devrimci bir birleşik komünist partisini kurma yolunda birlik çalışmalarımıza hız kesmeden devam etmek ve komplocu ABD-AKP-Fetullah üçgenine karşı en geniş anti-emperyalist anti-oligarşik demokratik cepheyi süratle inşa etmektir.
sosyalistdemokrasigazete.net, 8 Ekim 2010

76

AHMET ABAKAY DEMOKRASİ YA VARDIR YA YOKTUR

Demokrasi, insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü ,temel hak ve özgürlükler gibi kavramlar sıradan sözcükler değildir.Bu kavramlar uğruna dünyada da ülkemizde de yüzyıllar boyunca ciddi mücadeleler verilmiş, bedeller ödenmiş, sadece kişiler değil, kuşaklar üzerinde de ağır baskılar, işkenceler, sindirme operasyonları yapılmıştır. Acıları, zulümleri içeren bu mücadeleler sonunda belli kazanımlar elde edilmiştir. Genel anlamda “demokratikleşme” olarak adlandırdığımız bu süreçte ülkemizde de ağır bedeller ödenerek bugünlere gelinmiştir. Başbakan Erdoğan başta olmak üzere, Türkiye’de 8 yıldan beri iktidarda olan AKP hükümeti sözcüleri demokratikleşmeyi, demokrasiyi, insan haklarını, düşünce ifade özgürlüğünü çok telaffuz etmelerine karşın, gerçek hayatta bunun karşılığı olmadığını çok sayıda somut örnekle görüyoruz. Ve anlıyoruz ki bu sözcükler sadece iktidarını devam ettirmek, muhalefeti sindirmek için kullanılan, “laf olsun” diye söylenen, salt propaganda ve oy çalmaya yönelik çıkışlardır. “Demokrasi” aldatmaca konusu olmaz. Seçim Propagandalarına meze yapılamaz. Ya vardır ya yoktur. Son olarak 18 Eylül’de yaşanan ve cezaevlerindeki tecrit uygulamalarının eleştirildiği tutuklu ve hükümlü ailelerinin TAYAD öncülüğünde yaptığı eylemler, Ankara’ya yürüyüş sırasında emniyet güçlerinin şiddet kullanarak bunu engellemesi, çok sayıda kişiyi gözaltına alması önemlidir. Aynı süreçte 21 Eylül’de evleri basılarak gözaltına alınan Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Başkanı Rıdvan Turan, TÖP
* Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Başkanı

77

sözcüleri ve SDP üyelerinin cezaevlerine doldurulması karşısında demokrasi, insan hakları sözleri ya da nutuklarının hiçbir geçerliliği, inandırıcılığı olmadığı görülüyor. Yasal partilerin haksızlıklara karşı yaptıkları yasal eylemlerinin; zor kullanılarak dağıtılması ancak ve ancak darbe dönemlerinde, olağanüstü hal uygulamalarının olduğu dönemlerde çok gördüğümüz, yaşadığımız olgulardı. Ne yazık ki, bu haksızlıklar, uygulanan baskılar iktidar yandaşı medya organlarında yasal eylemde bulunanlara karşı haksız saldırılar olarak ortaya çıktı. Objektif habercilikten, yayıncılıktan uzak, gerçeği tahrif eden, baskı uygulayan iktidarın basın bürosu ve memurları gibi çalıştılar. Bugün Türkiye’de 45 kişi basın, düşünce, ifade özgürlüğünü kullandıkları, yazdıkları, konuştukları için tutuklu bulunuyor. Ayrıca gazeteci, yazarlar için 700’den fazla dava mahkemelerde devam ediyor. Bu tutuklulara şimdi SDP Genel Başkanı, yöneticileri, üyeleri de eklenmiştir. Bu manzaranın Türkiye için içeride ve uluslararası camiada itibar kaybına yol açtığı tartışılmaz. Gazeteci ve yazarlara, yasal partilerin yasal eylemlerine yönelik bu baskıların, tutuklamaların son bulması Türkiye’de demokratikleşmenin hayata geçmesinin en önemli ölçütlerinden biri olacaktır. Bekleyip göreceğiz.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

78

AHMET SAYMADİ ”PARDON” GELİYORUM DİYOR!

‘’Pardon’’ diye bir film vardı bilmem hatırlar mısınız? Ferhan Şensoy’un filmi, yanlışlıkla işlemediği bir suçtan mahkûm olan ve yıllarca hapis yattıktan sonra, suçsuz olduğu anlaşılıp serbest bırakılan birinin hikâyesi anlatılıyordu. Serbest bırakılma anında devlet görevlisinin ‘Pardon’ kelimesi olaya devletin bakışını özetliyordu aslında. Ömür hırsızı devlet, istediği zaman, istediği insanı alır, yıllarca hapislerde çürütürdü ve bir ‘pardon’ ile salıverirdi. Bir Pardon vakası ile uzun zamandır karşı karşıyayız! Tutuklu yargılanan insanların yargılama süresinin çok uzun sürmesi ve kimi zaman hapiste kaldıkları sürenin alacakları cezayı bile geçmesi üzerine, kamuoyunda ciddi bir tepki oluşmuştu. Geçtiğimiz aylarda Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) hazırladığı ‘Tutuklama Raporu’ gerçekleri gözler önüne serdi. AKP’nin iktidarda olduğu son yedi yılda, cezaevlerindeki tutuklu sayısının hükümlü sayısını aştığını ortaya koyan bir belgeydi bu. Tutuklu sayısının artmasının başlıca sebeplerinden biri 2005 yılında değiştirilen Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun tutukluluk sürelerini düzenleyen 102. maddesinin yürürlüğe giriş tarihinin gecikmesiydi. Maddenin yürürlük tarihi 1 Nisan 208 olarak belirlenmiş, daha sonra 5739 sayılı kanunla maddenin yürürlük tarihi 31 Aralık 2010 olarak değiştirilmişti. TBB’nin Raporunda, 2004 yılından bu yana cezaevindeki tutuklular ile hükümlüler arasındaki oran giderek farklılaştığı ve son yedi yılda cezaevlerindeki toplam tutuklu sayısının 338 bin 520, hükümlü sayısı ise 266 bin 986 olduğu belirtiliyordu. Çoğu zaman keyfi olarak uygulanan tutuklu yargılama ka79

rarı, son yıllarda mahkemeler tarafından çokça başvurulan bir yöntem olmuştu. Oysa dünya standartlarında durum çok farklıydı. Tutuklu ve hükümlü oranları “üçte bir tutuklu, üçte iki hükümlü” olarak belirlenmişti. CMK’nın 102. maddesi ile birlikte değerlendirilen 252. maddesi ile ‘Kanunda öngörülen tutuklama süresi, devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine ve milli savunmaya karşı suçlar ile devlet sırlarına karşı suçlarda iki kat olarak uygulanır’ ifadesi yer alıyor. Yargıtay 9. dairesiyse, CMK’nın 102. maddesine ilişkin ‘süre Tartışması’na noktayı koydu ve tutukluluğun örgütlü suçlarda 10, diğer suçlarda 5 yılı aşamayacağına hükmetti. AKP son yıllarda, Ergenekon, KCK ve Devrimci Karargâh davaları ile binlerce insanı tutuklamış durumda. Maddenin uygulanması ile ilgili esas tartışma bu davalarla ilgili olmasına rağmen bu davalarda tahliye yok denecek kadar az. AKP istediği zaman istediğini insanları bu davalarla ilişkilendirerek tutukluyor ve kimin hangi sebeple alındığı ise meçhul.
80

TBMM Önü, Ankara, 21 Aralık 2010

AYHAN BİLGEN SİYASAL BASKI MEKANİZMASI KURULUYOR Bu operasyonu “yargı bağımsız ne yapalım” mantığı ile izah etmek siyasal sorumluluk üstlenmekten kaçınmaktır. Güvenlik bürokrasisinin kendisine karşı sorumlu olduğu siyasi irade görmezlikten gelinerek bu nitelikteki operasyonlar izah edilemez. İfade ve örgütlenme özgürlüğü konusunda tahammülsüz-

lüğün devam ettiği bir ortamda yaşıyoruz. Daha önce Ergenekon davasında adı anılarak konu ile bağlantısı kurulmaya çalışılan bir örgüt gerekçe gösterilerek Ergenekon örgütlenmelerine en çok tepki gösteren çevreler tutuklanıyor. Hanefi Avcı üzerinden yapılan spekülasyonlar da dikkate alındığında, açıkça bir siyasal baskı mekanizması kurulmaya çalışıldığı görülebilir.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

Hepimizin gözü önünde, asılsız iddialarla BDP’li belediye başkanları, BDP’li yöneticiler ve üyeler, SDP genel başkanı ve yöneticileri, ESP üyeleri, Toplumsal Özgürlük Platformu sözcüleri, Halkevleri üyeleri tutuklandı. Tutuklu yargılama aynı zamanda AKP’nin siyasi muarızlarını etkisiz hale getirmek için sık sık kullandığı bir yöntem haline gelmiş durumda. Davalar ile ilgili iddianameler bile aylar sonra hazırlanıyor. Eğer bu insanların tutuklanmalarını gerektirecek kadar ciddi deliller varsa, neden iddianameler hızlıca hazırlanmıyor? Bu durum; acaba önce tutuklayıp sonra kılıf mı uyduruluyor diye düşünmemize sebep oluyor. Nihayetinde hazırlanan iddianameler de böyle düşünmemize imkân sağlayacak saçmalıklarla dolu. AKP yaptığı birçok işlemde olduğu gibi CMK’nın 102. maddesinin uygulamasında da birçok hukuksuzluğa imza atıyor ve toplum vicdanını yaralıyor. Bunlar da yetmezmiş gibi, yaptığı değişikliği de karşımıza çok farklı bir şey gibi sunuyor. Aslında tutukluluk süresi uzatılırken, kısaltılmış gibi göstermeye çalışıyorlar. Tabi salıverilmeler AKP’nin çıkarları doğrultusunda gerçekleşiyor. Bu bir nevi adı konulmamış af gibi. Teca81

vüz, gasp, taciz, cinayet gibi suçlardan yargılanan ve yargılaması bir türlü sona erdirilemeyen birçok suçlu salıveriliyor. Bu madde, AKP’nin elinde, seçimler öncesi hem bir siyasi affa hem de, kendisi için zararlı gördüğü muhaliflerine karşı bir tehdide dönüştü. Hizbullah sanıklarının yargılandığı dava 10 yılda bitirilmediği için, 188 cinayetle suçlanan ve yakın tarihin en kanlı örgütüne üye 17 sanık serbest bırakıldı. Serbest bırakılanlar, yazar Konca Kuriş’in ve eski DEP milletvekili Mehmet Sincar’ın öldürülmesi eylemlerinden de yargılanıyordu. Hizbullah Ana Davası olarak bilinen davada Tahliye edilen Hizbullahçılar arasında Hizbullah’ın askeri kanat sorumlusu Cemal Tutar ve beyin takımından Edip Gümüş ile Rıfat Demir’de var. Beş yılı aşkın süredir cezaevinde olan ve adları onlarca cinayetle anılan Sedat ve Vedat Şahin kardeşlerden Sedat Şahin ve aynı davada tutuklu olan Oktay Öztürk de tahliye edilenler arasında. Sedat Şahin’in üç kez uygulanmak üzere, “taammüden adam öldürmeye azmettirmek” suçundan müebbet ağır hapis cezasına çarptırılması isteniyordu. “Uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı” iddiasıyla tutuklu yargılanan Urfi Çetinkaya’nın sağ kolu olarak bilinen Enver Sarı’da serbest bırakıldı. Tahliye edilmeyenler de var... Diyarbakır’da 12 yıldır tutuklu Süleyman Kaya ve Faruk Menekşe raporlu olmalarına rağmen 30 Aralık’ta zorla hâkim karşısına çıkarılıp ömür boyu hapse çarptırıldı. Bu manzara, yangından mal kaçırır gibi yargılama bize tanıdık... Alelacele yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren’den ve yaşı küçültülerek idam edilen Seyit Rıza’dan biliyoruz biz, bu kanunların kimlere ve neye göre değiştiğini... Yarın herhangi birimizin adını bile hiç duymadığımız bir örgüte üyelikten tutuklanmayacağımızı kim garanti edebilir? Adalet bir ‘şafak vakti operasyonu’ ile kapımızı çalmaya muktedir görünüyor.
Bianet, 5 Ocak 2011

82

AKIN BİRDAL ONLARIN ENTERNASYONALİST DAYANIŞMASI ER GEÇ TÜRKİYE’YE KARDEŞLİĞİ GETİRECEK

Buyurun efendim. (BDP sıralarından alkışlar) AKIN BİRDAL (Diyarbakır) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öneri üzerine usulen, aleyhte Barış ve Demokrasi Partisi adına söz almış bulunuyorum ama güncel konu üzerine ve sürece ilişkin görüşlerimizi size sunacağız. Saygıyla hepinizi selamlıyorum. Bugün yine Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündemine sınır ötesi bir operasyon için, tezkere için izin alınacak ve bu getiriliyor. Daha önceki 2 kez getirilmişti. Biz Demokratik Toplum Partisi olarak ve daha sonra da Barış ve Demokrasi Partisi olarak bu tezkerenin izin verilmesine karşı çıkmıştık çünkü sorunların demokratik, barışçıl çözümünü, insan haklarına dayalı ve demokrasiye bağlı, farklı olanların bir arada yaşamasını esas alan bir yaklaşımın dikkate alınarak kalıcı çözüm olacağını söylemiştik. Ama ne yazık ki azınlıkta oluşumuz, bu karşı çıkış gerekçelerimizi değerli milletvekilleri düşünmeye, dikkate almaya değer bulmadılar ve tezkereye izin verdiler. Şimdi, yeniden, üçüncü kez sınır ötesi operasyonu için çatışma, şiddet, savaş ve yeni acılara ve gözyaşlarına yol açacak yeni bir tezkerenin izni isteniyor. Şimdi, bu tezkere, Kürt sorununun demokratik, barışçıl çözümsüzlüğünde bir inattır. Bu tezkerede bu kadar ısrarlı olunması doğrusu uluslararası konsepte boyun mu eğiliyor, diye insanın aklına geliyor. Yine, küresel dünyada Orta Doğu politikaları açısından sorunun gerçekten Türkiye’ye biçilen rolünü mü yerine getiriyor da bu konuda, tezkere konusunda inat mı ediyor, diye insanın aklına geliyor. Bu tezkerenin militarizmin her nedenle üzerinde birtakım tar* Tutanaklardan TBMM Genel Kurulunda Konuşma Metni, 12 Ekim 2010

83

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞI’NA* Bugün sabaha karşı Sosyalist Demokrasi Partisi İstanbul İl Başkanlığı polis tarafından basılmıştır. Eş zamanlı olarak ta partinin Genel Başkanı Rıdvan Turan ile yöneticileri Ecevit Piroğlu, Ulaş Bayraktaroğlu, İbrahim Turgut ve Özgür Kalafat evlerinin kapısı kırılarak gözaltına alınmıştır. Sosyalist Demokrasi Partisi ile birleşme görüşmelerini sürdüren Toplumsal Özgürlük Platfor* Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal’ın 21 Eylül 2010’da İçişleri Bakanının yazılı olarak yanıtlaması talebiyle verdiği soru önergesinin tam metni.

mu sözcüleri Tuncay Yılmaz ve Oğuzhan Kayserilioğlu da aynı operasyondan dolayı gözaltına alınmışlardır. Adı geçen kişiler yasal bir partinin yöneticileridir. İşleri, evleri bellidir. Anayasa değişikliği ile beraber demokrasinin yerleştiği söylemine karşın yapılan bu baskın sol, sosyalist yapılara düşmanlığın sürdüğünün bir göstergesidir. Aldığımız bilgilere göre operasyon “Devrimci Karargah” isimli yapı ile ilişkilendirilmiştir ve gözaltına alınanlar avukatları ile görüştürülmemektedir. Bu çerçevede konuyla ilgili olarak; 1 - Sosyalist Demokrasi Partisi ve Toplumsal Özgürlük Platfor-

tışmalar oluyorsa da -ki biz buna elbette ki anlam veriyoruz- 1980 faşist darbe anayasasının ardından getirilen militarist, vesayetçi sistemin hâlâ otoritesini ve onun muktedir olduğunu mu acaba akla getiriyor, diye de insan düşünmeden edemiyor. Bu tezkere, barış ister gibi görünüp, sorunların demokratik çözümünü ister gibi görünüp, savaş konusunda, şiddet ve askerî çözümde ısrarı ve kışkırtıcılığı mı akla getiriyor? Bu tezkere, zenginlerin daha çok savaş rantını artırırken yoksulları daha yoksullaştırıcı neoliberal, kapitalist bir tercihin sonucu mudur, diye akla getiriyor. Bu, Kürt halkının siyasi, toplumsal iradesini dışlayıcı ve halkı yalnızlaştırıcı bir tezkere olduğunu biz defalarca söyledik. Birinci tezkereyle ikinci tezkere sonrası kaç kişi yaşamını yitirmiştir, kaç asker öldürülmüştür, kaç PKK’li öldürülmüştür, kaç asker, PKK’li ve sivil mayın patlamasında yaşamını yitirmiştir? Bunların acaba parti grupları olarak bir araştırmasını yaptık mı ya da bunun çetelesi çıkarıldı mı? Bu konuda bilgimiz var mı? Varsa
84

mu üyelerine ve İstanbul İl başkanlığına yapılan operasyonların gerekçesi nedir? 2 - Yasal siyasal faaliyet yürüten bir partinin Genel Başkanının ve yöneticilerinin sabaha karşı evlerinin kapılarının kırılarak gözaltına alınması hangi yasal gerekçeye dayanmaktadır? 3 - Gözaltında tutulanlar hangi gerekçe ile avukatları ile görüştürülmemektedir? 4 - Yapılan baskınlar rutin gözaltı ve arama işleminin ötesinde “hücre evi” baskını şeklinde yapılmıştır. Böyle davranılmasının gerekçesi nedir? 5 - Sosyalist Demokrasi Partisi ile Toplumsal Özgürlük Platfor-

munun sürdürdüğü birleşme görüşmeleri bu operasyonun bir gerekçesini mi oluşturmaktadır? 6 - “Devrimci Karargah” isimli yapıya ilişkin operasyonlar 18 ay önce yapılmış ve şu anda konu yargının sorumluluğundadır. Dolayısıyla hangi gerekçe ile bu operasyon “Devrimci Karargah” ile ilişkilendirilmektedir? 7 - Referandum sonucunun evet çıkması ile beraber Hükümetin sıkça kullandığı “daha demokratik bir ülke ve hukukun üstünlüğü” söylemi ile yapılanlar çelişmemekte midir? 8 - Bu uygulamaları, demokrasi ve hukuk devleti anlayışı ile açıklamak olanaklı mıdır?

yeniden izin verilecek tezkerenin karşılığının ne olacağını bile bile de el kaldırılması gerçekten demokratik bir irade açısından, vicdan açısından sorgulamaya değer değil midir? Şimdi, ayrıca tabii bu savaşın, çatışmanın Türkiye ekonomisine de kaça mal olduğu, neye mal olduğunun da herhâlde bir bilançosunu bize çıkarırlar ilgililer. Şimdi, bu soruların yanıtını kim verecek sayın milletvekilleri? Elbette ki bu tezkereye izin verenlerin vermesi gerekir ya da bu savaş tezkeresine el kaldıranların yanıt vermesi gerekir. Şiddet, çatışma ve savaştaki inadın Kürt sorununu çözümsüzlüğüne götürdüğü herkesçe bilinmektedir. Şimdi, bakın birkaç gün sonra yaklaşık bir buçuk yıl önce başlayan bir operasyonun duruşması var. 18 Ekimde, KCK adı altında ve Diyarbakır’da başlayacak bir duruşma var. Şimdi, örneğin kimi güvenlik güçleri gözetim altına alındığı zaman kimileri arıyorlar, eşlerini ya da kendilerini arayarak “geçmiş olsun” diyorlar. Acaba kimi kamu görevlileri ya da güvenlik görevlileri uğradığı hukuksuzluk olarak değerlendirilerek aranıyorsa demokrasinin olmazsa olmazı
85

olan siyasi parti yöneticilerinin on sekiz aydır özgürlüklerinden yoksun bırakılmış olması o siyasetçileri ya da demokrasi anlayışı sahiplerini rahatsız etmiyor mu? Bugüne değin doğrusu aranmamışızdır ve bu sürece ilişkin kimse de bizden bilgi sormamıştır ne oluyor, ne bitiyor diye. Hiç değilse 18 Ekimdeki KCK adı altında, aralarında seçilmişlerin olduğu, Demokratik Toplum Kongresi’nin Eş Başkanı, belediye başkanlarımız, İnsan Hakları Derneğimizin Genel Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Şube Başkanımız Avukat Muharrem Erbey’in olduğu ve başka emek örgütlerinin, sendikaların, sivil toplum örgütlerinin, yani bilgi becerisini emekçi halkıyla birlikte birleştirmiş ve çözümü onlarla birlikte arayan demokratik kitle örgütü yöneticilerinin özgürlüklerinden yoksun bırakılmış olmasına, gelin ayın 18’inde birlikte tanıklık edelim. Şimdi, Sayın Cumhurbaşkanı da söyledi, gerçekten bu herkes için söz konusu. Bunu bu çatı altında defalarca söyledik, insan hakları konusunda bir çifte standardımız yok. Gerçekten kim neyle suçlanıyorsa bir an önce adil, bağımsız yargının önüne çıkarılmalı, herkes savunma hakkını kullanmalı, yargılanma hakkını kullanmalı ve suçluysa yasaların gereği yerine getirilmeli, eğer suçsuzsa da evine, işine, hayata geri gönderilmeli. Bu Silivri’de de böyle ve işte, bizim Diyarbakır’da da, Maraş’ta da, Çorum’da da, Şırnak’ta da, Urfa’da da böyle. Şimdi, tabii, Silivri deyince, orada da özgürlüğünden yoksun bırakılmış, “Geciken adalet adalet değil.” anlayışında elbette ki insanlar var, ama Silivri deyince, şimdi Silivri’ye, oraya başkaları da gönderildi. Yaklaşık bir buçuk yıl önce Devrimci Karargâh adı altında -ki o operasyon sırasında tanık olunan yargısız infazı bu Genel Kurula taşımıştık- Bostancı’da Orhan Yılmazkaya diye Devrimci Karargâh’ın lideri olduğu söylenen biri evde kıstırıldı ve güvenlik güçlerinin ateşiyle öldürüldü. O ara, tabii, on beş yaşında Diyarbakırlı bir çalışan çocuk da yaşamını yitirdi ve onun da hangi kurşunla, kimin açtığı ateşle öldürüldüğüne dair sorumuz bugüne değin yanıtsız kaldı. Ki daha önce yargısız infazlara tanık olunmuştur çok, ama ne yazık ki yaşatan değil öldüren bir devlet anlayışını, despotik, baskıcı, yasakçı ve korku üreten bir devlet anlayışını sürdürmekte ısrar ediyoruz. Örneğin Sayın Başbakan, referandum çalışmalarında, otuz yıl
86

Sabahat Tuncel, Bengi Yıldız ve Akın Birdal, Silivri Cezaevinde SDP’li ve TÖP’lü tutsakları ziyaret, 8 Ekim 2010

önce bu sisteme itiraz eden ve sonra darağacına gönderilen Necdet Adalı ve yaşı da bir yıl büyütülerek idam edilen Erdal Eren için gözyaşlarını sunarken, o duygusal retoriği sürdürürken, kendi dönemlerinde örneğin, üç ay önce -ki, iki gün sonra onun da duruşması var Eskişehir’de, halkın da böyle gözünden kaçırarak- Uğur Ceylan’da. Ceylan Önkol’da bunları yaşıyoruz. Şimdi, Şerzan Kurt, üniversiteli bir genç. Kimin? Güvenlik güçlerinin açtığı ateşle öldürüldü. Onun için bir şey söylemiyorlar ya da iki yıl önce Dicle Üniversitesinde Aydın Erdem, onun için bir şey söylenmiyor. Şimdi, Orhan Yılmazkaya sağ ele geçirilip Devrimci Karargâh’a ilişkin kimin ilişkisi var, yok öğrenilip soruşturma gerçekten sağlıklı yürütülebilecekken öldürdüler. Nasıl ki, Kürt muhalefetini KCK adı altında bir operasyonla etkisizleştirmeye ve iradeyi halktan yalnızlaştırmaya ve koparmaya çalışıyorlarsa şimdi Devrimci Karargâh adı altında da Türkiye’nin devrimci demokrat, sol, sosyalist güçlerini ve onların muhalefetini etkisizleştirmeye çalışıyorlar. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bakın şimdi, geçtiğimiz günlerde, 21 Eylülde yeni bir operasyon oldu. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Sayın Birdal, konuşmanızı tamamlayınız lütfen.
87

AKIN BİRDAL (Devamla) - Tamamlıyorum Sayın Başkan. Teşekkür ederim. Devrimci Karargâh’la ilişkilendirilerek -ki, daha önce biz telefon konuşmaları, çay içmeleri nedeniyle gazeteci arkadaşlarımızın bu davadan alıkonup bir yıl sonra bırakıldıklarına tanık olduk- şimdi Sosyalist Demokrasi Partisi, Toplumsal Özgürlük Platformu, demokratik siyaset yapan, gerçekten insan hakları için, demokrasi için, emek için, barış ve özgürlük için ve kardeşlik için mücadele eden bir siyasi partinin ve bir platformun yöneticileri de sabaha karşı kapıları kırılarak derdest içeri alınmıştır. Bakın, örneğin, sosyalistlerin, solun birliğinden mi kaygı duymaktadırlar ya da boykot cephesinde Kürt siyasi hareketiyle yan yana olmuş olması mı cezalandırılmaktadır ya da Demokrasi İçin Birlik Hareketi, yani Türkiye’de ezilenlerin ve emekçilerin birliği yolunda bir çatı hareketinin, bir birlik hareketinin buluşmasından mı kaygı duyulmaktadır? (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN - Teşekkür cümlenizi alayım Sayın Birdal. AKIN BİRDAL (Devamla) - Teşekkür ederim Sayın Başkan. Bitiriyorum, son cümlemi söylüyorum. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şimdi şuna dikkatinizi çekmek istiyoruz: Birincisi; KCK adı altında gerçekten Kürt halkını onun iradesinden uzaklaştırmak ve yalnızlaştırmak isteyen ya da başka bir deyimle tasfiye hareketinin getireceği hiçbir şey yok. İkincisi; onlarla birlikte demokrasi, barış, eşitlik ve özgürlük mücadelesi yürüten emek ve demokrasi güçlerini Kürt siyasi hareketinden, onların özgürlüğünden yoksun bırakarak, cezaevlerine tıkarak yine bu halkı ve iradesini yalnızlaştıracaklarını sanıyorlarsa bu da sonuç vermeyecek. Çünkü onların enternasyonalist, halkların kardeşliği, işçilerin birliği yolundaki dayanışması mutlaka er geç bu Türkiye’ye demokrasiyi, barışı, hukukun üstünlüğünü ve kardeşliği getirecektir. Bunda hiçbir kuşkumuz yoktur. Bu umutla hepinizi saygıyla selamlıyor ve bu tezkereye bir kez artık izin vermemenizi diliyoruz. Saygılar sunuyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

88

ALPER TAŞ DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜKLERİ BİRLİKTE SAVUNMALIYIZ

Referandumun ardından AKP’nin ‘ileri demokrasiye’ geçildiğini ‘müjdelemesinin’ hemen ardından sosyalistlere yönelik bir ‘cadı avı’ başlatıldı. Bu cadı avı ile AKP kendisine karşı olan herkesi susturmakla birlikte ‘itibarsızlaştırmaya-gözden düşürmeye’ çalışıyor. Polis tarafından hazırlanan ve hızla cemaat medyasınca yaygınlaşan iddialarla ‘suç da ceza da’ kesilerek demokrasi ve hukuk da ortadan kaldırılıyor. Totaliter-faşizan yöntemlerin devreye sokulduğu bu uygulamalarla kimseye kendini savunma hakkı tanınmıyor. Kendisi gibi olmayan, kendisi gibi düşünmeyen, kendisi gibi konuşmayan herkes üzerinde bir baskı ve korku imparatorluğu kurmayı amaçlayan AKP tüm bunları da ‘demokrasi ve özgürlükler’ adına yaptığını ileri sürüyor. Oysa yaşanan gerçekler AKP’nin gerçek baskıcı-otoriter yüzünü ortaya koymaktadır. Son dönemde gençlik üzerinde kurulmaya çalışılan baskı da bunun bir parçasıdır. YÖK eliyle ‘güvenlik ve özgürlük’ adına polisin üniversitelerin içine yerleşmesinin önünün açılmasının ardından üniversiteler polis-idare-özel güvenlik üçgeninde şiddet sarmalının içine sokuldu. Neredeyse her gün üniversite öğrencileri gözaltına alınıyor, haklarında soruşturma açılıyor, tutuklanıyor. Dolmabahçe’de yaşanan polis şiddeti ve ardından AKP ve yandaş medya eliyle yürütülen linç kampanyası gençlere dönük yeni bir operasyon zemininin hazırlandığını gösteriyor. Muhalefet edenin kim olduğuna bakılmaksınız kimi zaman HES’lere karşı suyuna ve toprağına sahip çıkan köylüler; kimi zaman emeğini savunan TEKEL işçileri; kimi zaman kimliğini ve dilini savunan Kürtler; kimi zaman parasız eğitim isteyen üniversite öğrencileri ‘terörizmle’ kodlanarak saldırıya uğruyor. AKP, açık baskı yöntemlerinin yanı sıra inceltilmiş baskı yöntem* Özgürlük ve Dayanışma Partisi Genel Başkanı

89

ALPER TAŞ 12 EYLÜL ZİHNİYETİ AKP’nin anayasa değişikliğinin ardından ‘ileri demokrasi’ ve ‘özgürlüklerin geliştirilmesi’ diye sunduğu sürecin yeni baskı ve sindirme operasyonu anlamına geldiği SDP ve TÖP’e yapılan operasyonla göründü. Bir partinin Genel Başkanı, MYK üyeleri ve bir Platformun sözcüleri polis baskını ile gözaltına alınarak tutuklandı. AKP, sözde 12 Eylül ile hesaplaşıyoruz derken 12 Eylül yöntemlerinin kullanarak bu zihniyeti sürdürmektedir. Hitlervari bir propaganda yöntemi ile kendisine karşı olan tüm kesimleri itibarsızlaşma çabası içerisinde olan AKP, sosya-

listleri de ‘Devrimci Karargah’ çuvalının içerisine doldurarak boğmaya çalışıyor. Egemenlerin kendi iç hesaplaşmalarını sosyalist kesimlerin üzerinden sürdürerek, sosyalistleri de bunun parçası kılınmaya çalışılması burada da Hanefi Avcı üzerinden gerçekleştirilmek istenmektedir. Cemaat yayınlarından yürütülen bu düzmece operasyon yalnızca AKP’nin gerçek yüzünü bir kez daha ortaya koymuştur. SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan ve MYK üyeleri ile TÖP sözcüleri, Bilim ve Gelecek Dergisi ve Red Dergisi çalışanları derhal serbest bırakılmalı, bu kara propagandaya son verilmelidir.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

lerini de hayata geçirerek, baskıcı devlet geleneğinden kendisini ayrıştırdığı yanılsaması yaratmakla birlikte asıl olarak eskinin bütün baskıcı kurumlarını kendi kontrolüne alarak yukarıdan aşağıya kendi rengi ve sesinin hakim olduğu bir ülke yaratıyor. ‘Kötü devletten iyi devlete geçiş’, ‘statükodan demokrasi geçiş’ tartışmaları içinde görülüyor ki olup biten yalnızca egemen sınıflar içerisindeki güç değişiminden başka bir şey değil. AKP eliyle geliştirilen bu baskılara ve cadı avına karşı birlikte direnmek ve karşı koymaktan başka şansımız yok. Buna karşı demokrasi ve özgürlükleri savunmak için öncelikle yapmamız gereken birbirimize sahip çıkmak ve devrimci dayanışmayı yükseltmek olmalıdır. Düzmece iddialarla bir hukuksuzluk örneği olarak tutuklanan SDP’li ve TÖP’lü yoldaşlarımızın da bir an önce özgürlüklerine kavuşmaları için sesimizi birlikte yükseltmeye devam edeceğiz.
Günlük, 24 Aralık 2010

90

AZİZ ÇELİK SOLU KRİMİNALİZE ETME GİRİŞİMLERİ

12 Eylül ve sıkıyönetim dönemlerinden tanık olduğumuz uygulamalarla yüz yüzeyiz. Demokratik siyaset zemininde mücadele yürüten çeşitli sol parti, çevre ve kişilere yönelik operasyonlar ve hükümet yandaşı basında yürütülen gayri ahlaki ve yasaları hiçe sayan iftira kampanyaları “demokratikleşme ve sivilleşme” iddialarının ne kadar kof olduğunu ortaya koymaktadır. “Beyaz bir sıkıyönetim” ile yüz yüzeyiz. Hukuk devletinin en temel ilkesi olan masumiyet karinesi açıkça ihlal edilmektedir. Soruşturmanın gizliliği ilkesi hiçe sayılmaktadır. Suçlanan insanların avukatlarının görmediği bilgi ve belgeler yandaş basın organlarına sistemli olarak servis edilmektedir. Tıpkı 12 Eylül TRT’sinin yaptığı gibi kolluk kuvvetleri ile açık işbirliği halinde bazı medya organları insanları daha yargılanmadan suçlu ilan etmektedir. Adil yargılanma hakkı ve kişisel yaşamın dokunulmazlığı ilkesi açıkça ihlal edilmektedir. Hiçbir ahlaki ve siyasi ilke tanımayan sansasyonel iftira kampanyaları ile sol kriminalize edilmek istenmektedir. Potansiyel bir suçlu gibi muhalifler dinlenmekte ve izlenmektedir.Yaygın bir dinleme ağı sayesinde muhaliflerin neredeyse bütün konuşmaları dinlenmekte ve bunların sonucunda akıllara durgunluk veren senaryolar üretilmektedir. Tutuklama bir tedbir olmaktan çıkmış bir cezalandırılma mekanizmasına dönüşmüştür. Tutukluluk süreleri cezaya dönüşmektedir. Bu kampanya ve operasyonlar ile demokratik siyasetin ve hukuk devletinin en temel ilkeleri ihlal edilmektedir. Bu kampanyanın amacı muhalif potansiyeli barındıranları kriminalize etmektir. Her muhalif yasadışı kampanyanın potansiyel hedefi durumun91

BİLGE CONTEPE AKIL VE HUKUKDIŞI OPERASYON Değerli Dostlar, Sosyalist Demokrasi Partisi ve Toplumsal Özgürlük Platformu yöneticilerine yönelik, bütün temel hakları hiçe sayan akıl ve hukukdışı operasyonu nefretle kınıyor, operasyonun son tu-

tuklusu tahliye edilene dek, bu dostlarıma isnat edilen tüm suçları onurla üstlendiğimi sizlerin aracılığıyla duyuruyorum. Bu ülkede devrimci sosyalistlerin çalışmalarını karalama ve gayrımeşru bir zemine itme çabalarına karşı duruşunuzu destekliyorum. Dostlukla.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

dadır. Demokratikleşme ve sivilleşme kavramlarını ağızlarından düşürmeyenler demokrasinin, hukuk devletinin dahası yasa devletin en temel ilkelerini ayaklar altına almaktadır. Demokratik siyaset zemini, söz, eylem ve örgütlenme özgürlüğü sistemli bir saldırı ile yüz yüzedir. Demokrasiyi, söz, eylem ve örgütlenme özgürlüğünü, adil yargılanma hakkını savunan herkes bu McCarthy dalgasına karşı sesini yükseltmek zorundadır.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

92

Günlük, 22 Eylül 2010

BÜŞRA ERSANLI BERTARAF ETME KAMPANYASI

Son hafta içinde yapılan SDP ve TÖP tutuklamaları genel bir “bertaraf” etme kampanyasının parçası olarak değerlendirilebilir. Özellikle birbirleriyle ilişkileri olmayan yerli ve yersiz olarak Ergenekon ile ilişkilendirilmeye çalışılan tutuklama furyası içinde kaynatılan bir olay görünümü vermektedir. Bu denli kolaylıkla somut delilleri olmadan/açıklanmadan baskın ve tutuklama yapmak iki şeye işaret ediyor. Birincisi Türkiye’de anti-komünizmin hala çok güçlü olması, ikincisi de BDP ile dayanışması olan veya bu potansiyeli taşıyan kesimleri mümkün olduğunca devre dışı bırakmak ve yıldırmak. Komünizm ve sosyalizm aleyhtarlığının resmi düzeyde, yargı düzeyinde, iktidar düzeyinde ve birçok merkez sağ ve sol partide bu denli güçlü oluşu özellikle bu tür adli haksızlıkların artmasının arkasındaki nedenler içinde önemli bir nedendir. Ayrıca yargının bağımsız olmadığının başka bir göstergesidir. Referandumdan sonra böyle bir hareket boykot seçeneğini uygun gören tüm partililere uygulanabilir. Kanımca bu tür tutuklamalar rastgele görünümü verilerek ve özellikle tüm halkın reddedeceği olaylarla ve görüntülerle karalanarak devam edebilir. Böyle bir ortamda sosyalist ve sosyal demokrat parti ve sivil toplum örgütlerinin çok daha ciddi ilkeli ve kalıcı bir dayanışma içinde olması gereği sadece bir umut olmaktan çıkmalıdır. Muhafazakar/liberal iktidar yanlısı kesimlerin muhafazakarlığın temel ilkelerinden ziyade rekabetçi rant ve gasp piyasa yöntemleriyle hareket ettikleri ve bu piyasanın işleyişini eleştiren örgütlü birimleri anayasa çalışmalarının dışında tutmak iste93

BÜLENT ULUER BEN MAHİR’İ TANIRIM Ben Mahir’i tanırım… Mahir Sayın Türkiye Sosyalist Hareketine, “Sosyalist Demokrasiyi, Kadın Sorununu” yerleştiren en önemli teorisyendir. Mahir Sayın, sosyalist, devrimci, sol, işçi adıyla olan örgütlerde olabilir; ama sosyalizmde bile orduyu savunmayan, orduyu çağrıştıran hiçbir örgütün içinde olamaz.

Polisin kendi içindeki vuruşmaya kurban ararken Mahir’i yanlış buldular. SDP’li gençler görüşleri ne olursa olsun inançlarıyla sosyalizm mücadelesinin neferleridirler ve onlar bizden sonraki neslin onurunun devamıdırlar. Onların da katiline âşık olacak bir ilişkiye gireceklerine hiç inanmıyorum. Onları çok seviyorum…
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

yeceği de unutulmamalıdır. Yeni bir anayasa için uzlaşma ümitleri çok cılız olan bugünkü koşullarda, bu olumsuz atmosferi ancak güçlü bir sol örgütlülük/dayanışma değiştirebilir.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

94

Taraf, 22 Eylül 2010

ÇAKIR CEYHAN SÜVARİ NEOLİBERAL SAHTEKARLIK

Yirmi altı anayasa maddesi için referanduma gidildiğinde “yetmez ama evet”çiler neredeyse devrim arifesinde olduğumuzu ilan edeceklerdi. Onlara göre ülkede güzel şeyler oluyordu: Darbeci askerlerden hesap soruluyor, faali meçhuller aydınlatılıyor, açılımlar yapılıyordu. Üstelik tüm bunlar İslamcı neo-liberal AKP eliyle gerçekleştiriliyordu. Referandum sonrası muzaffer hükümet lideri “okyanus ötesi”nden “yetmez ama evet”çilere varıncaya kadar tüm destekçilerine teşekkür ederken artık bütün sorunlarımızın çözüleceğini de “müjdeliyordu”. Ülke, “evet”çiler ve “hayır”cılar arasında düzeyi düşük tribün çekişmesini izlemeye mecbur bırakılmışken, üçüncü bir seçenek sunan ve “şere de ehven-i şere de hayır” diyen bir ses iki kesimi de rahatsız etmiştir. Birbirine düşman ve uzlaşmaz görünen “hayır”cı ve “evet”çi cephenin boykotu destekleyen sosyalistler karşısında geliştirdikleri düşmanca tavır aslında her iki kesimin nihai olarak aynı amaca hizmet ettiklerinin en açık kanıtıdır. Nitekim referandumdan hemen sonra 21 Eylül günü boykot cephesinde yer alan SDP ve TÖP’e yönelik gerçekleştirilen operasyon, asıl çelişkinin rejimin sürdürücüleri olan neo-liberal “evet”çi ve militarist “hayır”cı cephe arasında değil, boykota omuz veren sosyalistler ve sermaye kesimi arasında olduğunu bir kez daha göstermiştir. Neo-liberalizmin nimetlerinden bahseden ve hükümetten devrim bekleyen “yetmez ama evet”çilerin, devrimci sosyalistlere yönelik tüm bu saldırılar karşısındaki suskunlukları gerçekte kime hizmet ettiklerinin sessiz itirafı olmuştur. İnsanların, militarizm ya da neo-liberalizm arasında seçim yapmaya zorlandığı bir ortamda, hem militarizme hem de neo-liberalizme karşı geliştirdikleri onurlu mücadeleleriyle her zaman üçüncü
95

CAHİDE SARI UMUT DAYANIŞMADA Neoliberal politikalarla toplumsal hayatın yıkıma uğratılmaya çalışıldığı, yoksulların, emekçilerin, işsizlerin, kadınların, farklı dillere, etnik kökenlere ve inançlara sahip insanların hayatlarının güvencesizleştiril* Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası uzmanı

mek istendiği bir yerde muhalif ve devrimci kesimlere yönelik saldırıların asıl nedeni büyük bir açıklıkla ortadadır. Çözümün tam da tüm bu sorunların düğümlendiği yerden ve mağdurların haklı öfkesinden yeniden ve yılmadan çoğalacağına dair umudumuz, dayanışma ile büyümektedir.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

bir yolun/seçeneğin var olduğunu haykıran ve bundan dolayı sermayenin canını sıkan SDP ve TÖP’e yönelik gerçekleştirilen operasyonu ve tutuklamaları kınıyorum. Söz konusu tutuklamalar neo-liberalizmin sahtekâr ve kendine demokrat yüzünü bir kez daha ortaya koymuştur.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

96

Günlük, 25 Eylül 2010

DURSUN YILDIZ ZİNDANLARINIZA GÜVENMEYİN!

21 Eylül 2010 günü evleri basılarak gözaltına alındıktan sonra tutuklanan SDP ve TÖP yöneticileri aylardır mahkemeye çıkarılmadılar. Halkların kardeşliği şiarının teorik ve pratik gereklerini yerine getirme çabasında ilerleyen, devrimci, sosyalist dostlarımıza sistem tarafından büyük bir komplo düzenlendi. Yıllardır devrimcilere, sosyalistlere işkence yapan geçmişi kirli, eli kanlı birilerinin iftiralarıyla devrimci, sosyalist dostlarımız Silivri’de rehin tutulmaktadır. KCK davasında Kürt yurtseverlere oynanan oyunun bir başka versiyonu Türkiyeli devrimcilere uygulandı. Görülüyor ki tekelci oligarşik sistem Türk-Kürt kardeşliğini engellemek istiyor. Bu nedenle Türkiye emekçilerinin ve devrimcilerinin elini kolunu bağlamak istiyor. Türkiye tarihini incelediğimizde, Bizans ve Osmanlı’dan kalan envai çeşit oyunlarla karşılaşmak mümkündür. Geçmişte Türkiye İşçi Partisi, Kürtlerin varlığından söz edince kapatıldı. Kürt sorununu dillendiren İbrahim Kaypakkaya işkenceyle katledildi. Türk-Kürt kardeşliğini savunan Denizler idam edildi. Hem Kürtlerden söz etmek hem de sosyalist olmak, devletin sinir uçlarına dokunuyor. Mevcut sistem Kürtlere, emekçilere, Alevilere ve diğer çevrelere karşıdır. Onları tümden yok sayar. Kürt sorunu başta olmak üzere, Alevi sorunlarından, emek sorunlarından ve de çözüm yollarından söz eden herkes sistemin amentüsünü bozmuş olacaktır. Kardeşlik ve barış propagandasından, vebadan korkar gibi korkan mevcut hükümet, devrimcilerin ve sosyalistlerin yükselen sesini boğmak istiyor. Metropollerde gelişen devrimci kalkışma iktidarı ürkütmeye yetiyor.
* Barış ve Demokrasi Partisi İstanbul İl Eşbaşkan Yardımcısı

97

ERİŞ BİLALOĞLU EN İYİ YANIT ORTAKLAŞMAK Türkiye Temmuz’un ikinci yarısından başlayarak referandum propaganda sürecini yaşadı. Bu süreçte Başbakan, 12 Eylül’ün Necdet Adalı’nın idamı ile başlayan devrimci, sol, sosyalistlere yönelik saldırılarını da propaganda malzemesi olarak kullandı. Oysa AKP 12 Eylül’ün ürünü bir partiyidi, tıpkı başkanı gibi. Referandumun hemen ardından
* Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı

nasıl da 12 Eylül’ün her anlamda tıpatıp aynısı olduklarını -bir kez daha- kanıtlayan bir operasyona “imza” attılar. Kapıları kırarak saldırdılar. Bu saldırının özelliği üçüncü AKP dönemi öncesi sol/sosyalistlerin bu ülkenin bütün ezilenleriyle birleşebilme potansiyeli olan mücadele umutlarına/süreçlerine yönelik olmasıdır. Verilebilecek en iyi yanıt ise seçimlere yönelik görünür, etkin, ortak bir süreci şekillendirmekten geçmektedir.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

Hain korkak olur derler, gerçekten doğrudur. Egemen statükocu siyasal iktidar zindanlara güvenerek, korkularını gidermiş oluyor. Bence nafile. Hiçbir kelepçe, hiçbir demir parmaklık mevcut düzenin garantisi olamaz. Tarih boyunca nice zindanlar yıkılmış, nice kelepçeler parçalanmıştır. Spartaküsler, Kemal Pirler, Mazlum Doğanlar var olduğu sürece daha nice tahtlar ve saraylar yıkılır. Pir Sultan’ın deyimiyle bozuk çark düzen tutmaz ve tutması da mümkün değildir. SDP ve TÖP’lü kardeşlerimizin özgürlük sevdaları ve şiarları, dağlarda ve sokaklarda yankılanıyor. Biz dışarıdakiler olarak onlara güven katacağız, seslerine ses olacağız. Eminiz ve inanıyoruz ki bir gün mutlaka dağlarımıza bahar gelecektir. Geçmişimizle onur duyacağız o gün. Ve yine o zaman başları öne eğik utanıp sıkılanlar kim olabilir dersiniz? Balkonda oturup olup biteni seyredenler, at gözlüğü takanlar, deve kuşu gibi başını kuma gömenler, cellatlarına aşık olanlar ve daha niceleri, utanacaklardır ve belki de maskeyle dolaşacaklardır. Kim bilir?
Günlük, 16 Ocak 2011

98

ENDER HELVACIOĞLU KORKU İMPARATORLUĞU’NUN ‘BİLİMSEL’ TEMELİ!

Bilim ve Gelecek dergisinin idari işlerini yürüten, aynı zamanda editörlüğünü yapan Baha Okar arkadaşımız, 21 Eylül sabahı 04.00’de Emniyet güçleri tarafından evi basılarak gözaltına alındı. Okar, 4 günlük gözaltı süresinin sonunda 25 Eylül sabahı tutuklanarak cezaevine gönderildi. Baha Okar, kamuoyuna “Devrimci Karargâh” diye sunulan bir operasyonun bünyesinde başka 12 kişi ile birlikte tutuklandı. Sorgusu sırasında kendisine şu suçlamalar yöneltilmiş: 1,5 yıl kadar önce İstanbul-Bostancı’da çıkan çatışmada öldürülen bir Devrimci Karargâh üyesinin evinde Okar’ın tek bir adet parmak izine rastlandığı; bir PKK itirafçısının Okar’ın 2005 yılında Kuzey Irak’taki PKK kamplarında kaldığını söylediği; Okar’ın annesine ait olduğu iddia edilen bir telefondan şu anda Ergenekon davasının sanığı olan bir Ulusal Kanal çalışanının defalarca arandığı… Bir televizyon reklamından esinlenerek söyleyelim: Vay, vay, vay, vay, suçlara bak! Bizim Baha hem Devrimci Karargâhçı, hem PKK’cı, hem de Ergenekoncu! Artık hangisinden tutturursan! Avukatının aktardığına göre Baha Okar bütün bu iddialara bildik sakin tavrıyla yanıt vermiş. Söz konusu kişilerin (öldürülen Devrimci Karargâhçı, PKK itirafçısı, Ulusal Kanal çalışanı) hiçbirini tanımadığını, 2005 yılının her gününde nerede olduğunu rahatlıkla kanıtlayacağını (tanıklardan bazıları da ben ve diğer Bilim ve Gelecek çalışanları, eğer Baha geceleri Kuzey Irak’a ışınlanmıyorsa!), söz konusu telefon numarasıyla hiçbir ilgisinin olmadığını, annesinin telefonunun belli olduğunu, parmak izinin ise eğer doğruysa tamamen tesadüf olacağını, bunun zaten sadece bir adet parmak izinden söz edilmesinden de anlaşılabi99

leceğini bir bir anlatmış. Fakat savcı yine de Baha Okar’ı tutuklama ihtiyacı hissetti. Sevgili arkadaşımız Baha Okar bilinmedik bir kişi değil. Bilim ve Gelecek dergisinin neredeyse çıkışından bugüne dek çalışanı. Derginin önce teknik ve grafik işlerini, sonra bütün idari işlerini ve ek olarak editörlüğünü yaptı. Dergimizin birçok dosyasında, makalesinde ve sürekli bölümünde imzası var. Bilim ve Gelecek’in okurları ve yazarları tarafından bilinen, olumlu insani nitelikleriyle çok sevilen, ülkemizin bilim ve yayıncılık camiasının tanıdığı bir şahsiyet. Yeri yurdu, yaptığı ettiği, yazdığı çizdiği ortada olan bir kişi. Bu kadar illegal örgütün üyeliğini, hem de kimseye çaktırmadan nasıl becerdi, hayret ki hayret! Tabi aslında bunu beceren Baha değil, bu iddiaları öne süren veya ciddiye alan bildik savcıların beyinleri! *** Ülkemizde hâlâ devam eden bazı davalarda da tanık olduğumuz bu tür iddiaların nasıl üretilebildiğini, ne tür beyinlerin ve nasıl bir düşünüş biçiminin ürünü olabileceklerini -bu kez de Baha’nın davasının özelinde- düşünürken birdenbire kafamda bir ışık çaktı. Evet, evet, bu tür iddialar son derece bilimsel! Neden? Biz yıllar önce Bilim ve Ütopya dergisini çıkarırken bir çeviri makale yayınlamıştık. Başlığı: “Onu tanıyan birini tanıyan birini tanıyan birini tanıyorsunuz” (Bilim ve Ütopya, Sayı: 55, Ocak 1999, s.40-42). O dönem yayınladığımızda da çok ilgimi çektiğini anımsadığım makalenin özeti şu: “Dünyadaki herhangi iki insan en çok 6 tanışıklık halkasından oluşan bir zincirle birbirine bağlıdır.” Aslında 6 halka pek görülmüş bir şey de değil; çünkü dünyada bu kadar alakasız iki kişi bulmak zor. Çoğu kişiye 2-3 tanışıklık halkası ile ulaşabilirsiniz. Örneğin benim Atatürk ile aramda sadece 1 halka var. Stalin ve Mao Zedung ile de sadece 1. Yazmaya korkuyorum (!) ama Öcalan’la da 1. Neyse ki Sayın Başbakanımızla ve ünlü kanaat önderimiz Fethullah Hoca’yla da 1. Hitler biraz uzak, onunla aramda 2 halka var. Lenin’le de 2. Çoğu Ergenekon sanığıyla aramda halka bile yok. Usame Bin Ladin veya Çakal Carlos’a da sanırım 2, bilemedin 3 halkayla ula100

şırım! Aslında bu tür tanınmış insanlara ulaşmak herkes için çok kolay. Ama herhalde bir Amazon yerlisine veya Avustralyalı bir Aborjin’e veya bir Eskimo’ya da 3-4 tanışıklık halkasıyla ulaşabilirim. Şöyle bir düşünün, sizin için de aynı durum söz konusu. Ve tabi Baha için de… İşte sayın savcılar bu bilimsel gerçeğe dayanıyorlar. Sanırım iddianameleri bu bilimsel “Tanışıklık Halkaları Teorisi”nden esinlenerek hazırlıyorlar. Soruyorlar: Şunu tanıyor musun? Yanıt doğal olarak: Yok kardeşim, tanımıyorum. Tanıyorsun, tanıyorsun; onu tanımasan bile onu tanıyan birini tanıyorsun; olmadı, onu tanıyan birini tanıyan birini tanıyorsun. Vallahi haklılar! Bu yöntemle Türkiye’de yaşayan herkes, taş çatlasa 3 halkayla herhangi bir illegal örgüt üyesi yapılabilir! Tabi bu halkalar parmak izleri, telefon konuşmaları, msn sohbetleri veya fotoğraflarla, hiçbiri yoksa düzmece ifadelerle kanıtlanabilir! Gülmeyin; gidin bu tür davaların iddianamelerini inceleyin, bütün bunları göreceksiniz. Komedi, değil mi? Hiç de değil. Çıplak bir gerçek. Sevgili Baha arkadaşımız cezaevinde yatıyor. Yaşamına yok yere el konmuş durumda. Bundan daha büyük bir gerçek var mı? Komedilerin trajediler yarattığı bir ülkeyiz biz! Ah, Aziz Nesin yaşasaydı, kim bilir ne öyküler üretirdi bu yaşananlarla. *** Gelelim şu parmak izi meselesine. Buradan yola çıkarak da çok esaslı olasılık teorileri geliştirilebilir. Hiç düşündünüz mü, kimlerin evinde parmak iziniz olabilir? Aklınıza hayalinize gelmeyecek kişilerin evinde parmak iziniz bulunabilir. Veya tersi: Aklınıza hayalinize gelmeyecek kişilerin parmak izleri sizin evinizde bulunabilir. Diyelim ki, bir kitabevinden veya bir marketten bir kitap, bir CD veya bir DVD aldınız. O kitap, CD veya DVD’ye daha önce kim bilir kimler dokundu. İşte onların hepsinin parmak izleri şu anda sizin evinizdedir! Veya sizin kitabevinde veya markette alışveriş yaparken dokunduğunuz ama almadığınız onlarca kitabı, CD’yi daha sonra alan birinin evine artık sizin parmak iziniz girmiş bulunmaktadır! Hele bir de yayıncıysanız, her ay yüzlerce kişiye dergi yolluyorsanız, kitabeviniz varsa ve gelenlere ki101

tap satıyorsanız, parmak izinizin bulunduğu ev sayısı geometrik seri biçiminde artacaktır. Diyelim ki, kalabalık bir caddede yürümeye çalışıyorsunuz, dolu bir otobüste veya minibüste kendinize alan açmaya uğraşıyorsunuz, tıklım tıklım dolu olan bir konserde veya maçtasınız… Kim bilir kaç kişiye dokundunuz veya kaç kişi size dokundu. Hepsinin montunda, ceketinde parmak iziniz vardır artık. Ve onların parmak izleri de sizin montunuzda ve ceketinizde. Montlar ve ceketler öyle sık sık da yıkanmaz; dolayısıyla parmak izleri evinizin demirbaşı olacaktır. Ya paralar? Cebinizdeki paralarda kim bilir kimlerin parmak izi vardır? O paralar aracılığıyla sizin parmak iziniz kim bilir kimlerin cebine girivermiştir? Daha böyle pek çok aracı bulunabilir. Ama bildik savcılar için bundan âlâ kanıt mı olur? “Parmak İzi Teorisi”, “Tanışıklık Halkaları Teorisi”nden bile daha etkili olabilir. Çünkü insan tanımadığı insanlar (veya onların eşyaları) üzerinde de parmak izi bırakabilir. Bunun olasılığını hesaplamak neredeyse olanaksız, çünkü kaotik bir durum. Ama parmak izi halkaları kurulursa, sanırım en fazla denilen sayı 6’dan az olacaktır. Tabi burada kritik mesele kaç tane parmak izinin bulunduğu. Örneğin bir evde 10 ayrı yerde parmak iziniz çıkarsa, bu, o eve girdiğinizin ve zaman geçirdiğinizin bir kanıtı olabilir. Ama tek bir tane parmak izi saptanmışsa, işte o zaman yukarıdaki teori gündeme gelecektir. Bu parmak izi “kanıtı”ndan kurtulmak için tek çare yaz-kış eldivenle dolaşmak. Yani bir tür paranoyak olmak. Ama asıl paranoyak olan siz misiniz, yoksa bu tür olguları kanıt sayıp insanların hayatlarını kesintiye uğratma hakkını kendinde gören savcılar mı? Kaldı ki sorun parmak izi bırakmamakla bitmiyor ki. Ya telefon konuşmaları, msn yazışmaları, e-postalar vb.? Bunlara ne çare bulacaksınız? Günde kaç kişiyle telefonda konuşuyorsunuz, kaç kişiye e-posta çekiyorsunuz, msn veya facebook’ta sohbet ediyorsunuz? Bunların hepsi tespit edilebilir ve halkaların kanıtlarıymış gibi sunulabilir. Telefonda ne konuştuğunuz, msn’de ne yazdığınız da önem102

li. Örneğin “dergiler geldi mi?” dediniz. Ya bu “dergi” sözcüğü “silah”ın kodu olmasın?! Sizin “dergi” derken aslında silahlardan söz etmediğinizi nereden bilsin savcı!? Yetmedi. Biri sizin hakkınızda yalan ifade verebilir; vermese bile verdirtirler. Yalancının söylediğini kanıtlama gereği yok, ama sizin yalanın yalan olduğunu kanıtlama derdiniz var! Yalancının mumu yatsıya kadar yanar, ama yatsıya kadar içerde yatarsınız. İşte Baha Okar arkadaşımız cezaevinde yatıyor… Ailesinden, sevdiklerinden, yaşamdan, işinden gücünden koparıldı, hem de yok yere… *** Bu yazıda işi biraz şakaya vurduk, durumun acayipliğini, hukuksuzluğun, yalanın dolanın, iftiranın boyutunu anlatabilmek için. Bütün bunlar şaka değil gerçek; bir Türkiye gerçeği. Ülkemizin AKP marifetiyle sokulduğu, Referandum sonrası gemi iyice azıya alan bir hattın uygulamaları bunlar. Gelecek sayılarımızda bu konuyu ayrıntılarıyla tartışacağız. Bu sayımızın kapak dosyası: “Ölü Aydınlar Ülkesi”; en değerli beyinlerimizin nasıl karanlık cinayetlerle katledildiğini, böylece nasıl bir korku toplumu yaratıldığını anlatıyoruz. Şimdi artık yöntemler çeşitlendi. Yukarda anlattığımız yöntemlerle ülkemiz bir “korku imparatorluğu”na, paranoyak bir topluma dönüştürülüyor. Genel bir yılgınlık iklimi yerleştirilmeye çalışılıyor. Bunun adı “faşizm”dir! Bize düşen bu gidişata direnmek, elbirliğiyle rüzgârı tersine çevirmek. Bütün gücümüzle haykırıyoruz: Baha Okar’a özgürlük! Türkiye’ye özgürlük!
28 Eylül 2010 Bilim ve Gelecek, Ekim 2010, n° 80

103

EREN KESKİN ÇİVİSİ ÇIKTI

“Çivisi çıktı” diye bir tabir vardır ya, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu tam da böyle tanımlayabiliriz. Yıllarca, topluma dayatılan yalanlar, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunun bir devrim olduğu, Türkiye’nin sınıfsız bir toplum olduğu, Mustafa Kemal’in Türkiye’ye demokrasi getirdiği, Kürtlere, Ermenilere ve coğrafyada yapılan tüm kimliklere hep eşit davranıldığı yalanları bir bir bomba gibi patlayarak parçalanmakta. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, “kanlı bir soykırımla” beslenerek kurulmuştur. Bugüne kadar bize dayatarak öğretilen resmi ideoloji, resmi tarih koskoca bir yalandır. Ve bu yalanlar imparatorluğu, coğrafyada yaşayan ne yazık ki %90 insanı teslim almıştır. Geride kalan %10’un her türlü bedeli göze alarak dile getirmeye çalıştığı gerçekler ise bir bir ortaya çıkmaktadır. Yaşadığımız coğrafyada, devletin bir görünen bir de görünmeyen yüzü vardır. Ve esas belirleyici olan bu “görünmeyen devlet”tir. “Görünmeyen devlet”in, “görünmeyen adamları” vardır. Bunlar, askerin, polisin, siyasettin ve yaşamın tüm alanlarında değişik kimliklerle ortaya çıkarlar. Ve toplumu her türlü yöntemle kandırarak, yönetmeye devam ederler. İşte bu günlerde topluma adeta bir kahraman olarak sunulan Hanefi Avcı da böyle adamlardan biridir. Hanefi Avcı’nın, Kürdistan’da savaşın en kirli dönemlerinde üst düzeyde görevde olduğu unutulmamalıdır. Hanefi Avcı’nın,
104

sevgili Vedat Aydın da dahil birçok insanımızın acımasızca katledilmesinde rolü büyüktür. Yıllar önceydi. Necdet Menzir İstanbul Emniyet Müdürüydü. O dönem, o kadar çok yargısız infaz işledi ki, biz İnsan Hakları Derneği’nde “yargısız infazlara karşı komisyon” kurmak zorunda kaldık. Hemen her gün yargısız cinayetler işleniyordu. Ve bizler olayı haber alır almaz infaz yerine gidiyorduk. Hiçbir zaman hafızalarımızdan silinmeyecek korkunç görüntülerle karşılaşıyorduk. Hiç unutmuyorum, İstanbul Kadıköy’de bir evde katledilen tiyatro sanatçısı Ayşe Gülen’in çocukluk fotoğrafları da dahil, tüm fotoğrafları duvara dizilmiş ve fotoğraflar da kurşunlanmıştı. Böylesine acımasız cinayetlerin sorumlusu olan Necdet Menzir’in üstündeki kişi Hanefi Avcı’ydı. Hanefi Avcı o dönem istihbaratın en tepesindeki adamdı. Sonra ne oldu? Bir gün Hanefi Avcı, bir iki işkence olayı nedeniyle özür diledi ve medyada yer aldı. Ondan sonra da bazı kesimlerce adeta “kahraman” ilan edildi. Her gizli teşkilatta olduğu gibi, suçlar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayınca teşkilatın içinde iktidar savaşları başlar. Ve bu
105

Galatasaray Meydanı, İstanbul, 9 Ekim 2010

nedenle, Hanefi Avcı bugün cezaevinde. Ve hepimiz biliyoruz ki çok yakın bir sürede cezaevinden çıkacak. Şahsen benim için Hanefi Avcı’nın cezaevinde olmasının hiçbir önemi yok. Beni asıl ilgilendiren bu iktidar savaşında kurban edilmeye çalışılan SDP’liler. SDP, Kurtuluş geleneğinin bir kısmının kurduğu legal bir parti. Benim açımdan Kurtuluş geleneğinin şöyle bir önemi vardır; bana göre Türkiye solu içinde Kürdistan sorununa en doğru bakan örgüttür. Ve başlarına gelen bu inanılmaz olayın asıl nedeni de budur. SDP, her zaman sistem karşıtı olmuş, militarizme karşı tavır takınmış, hep Kürt halkının yanında olmuş bir siyasi partidir. Herşeyden önce, kamuoyundan bildiğimiz kadarıyla ki, böyle bir örgüt varsa eğer, Devrimci Karargah Örgütü ile SDP’nin siyasi bakışları, perspektifleri yan yana gelemeyecek kadar farklıdır. Evet, beni sadece onlar ilgilendiriyor. Yıllarca yan yana mücadele ettiğimiz, birlikte gözaltına alınıp dayaklar yediğimiz, hepsini yakından tanıdığımız arkadaşlarımıza yapılan affedilmez yanlışlık ilgilendiriyor.
4.Ekim.2010 Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

106

ERSİN ÖNSEL TERÖRİZM

Sosyal gerçeklikleri onlarca yıl sonra “sözde” kabullenenler, yürütme erkine sahip oluşlarından aldıkları güçle siyaset arenasında bu gün oldukça mağrur bir hali yansıtmaktadırlar. Söylemler odur ki AKP, dünya mali formuna süratle uyum sağlayıp, emperyalizme biat edişle taçlandırdığı iktidar olma konumunu, tarifi imkânsız bir riyakârlığın dünyasıyla hayata geçirme azmi gayreti ve coşkusu içine girmiş bulunmaktadır. Yaşanan konjonktürde ezilenlere ve emekçi sınıflara tarihen sosyal bir özeleştiri veriyormuşçasına “duygusal, insani, dramatik” görünümlere bürünüp, halkımızın karşısına çıkan ve bu hallerin üzerinden toplumsal politika yapmak isteyen oligarşinin yeni kanadı “Çağdaş Hürriyet ve İtilafçılar”, bu günlerde üçüncü sınıf aktörleriyle kokuşmuş bir devlet oyununu sahnelemeye uğraşmaktadırlar. Devlet deneyiminde birikimli, tarihler boyunca emekçilere ve halklara karşı sayısız komplonun ve provokasyonun “yaratıcı” sı, İTİHATÇI-KEMALİST öncülleri ise, kendilerine çok yararlanacakları bir yığın deneyimi miras olarak bırakıp, şimdilik devlet sahnesinden kısmen de olsa geri çekilmiş durumdadırlar. İşçi sınıfı ve ezilen halklara ve onların devrimcilerine, sosyalistlerine, demokratlarına gün yüzü göstermeyenler, tarihen hesabı görülmeyeceğini sandıkları bir düzenin keyfini sürdürmeye devam etmektedirler. Sömürgen sınıf konumlarıyla uzun bir tarih yazan, çağın bu organize asker-sivil egemen sınıfı, bilindiği üzere henüz yakın tarihin belleklerimizden silinmemiş sayısız siyasi provokatif vakalarıyla ve estirdikleri terör dolu günlerle varlıklarını tekrar tekrar oligarşinin yeni “yandaş” kanadına
107

sunmada örnek olmuşlardır. Bu pratikleriyle “devletin demir yumruğunun kadife eldiven içerisinde nasıl sunulacağının sayısız örnekleri daima terörizm markalı olup, oligarşinin yeni burjuvazisine “değerli” bir armağanıdır. Sayelerinde; gün gelmiş, bu egemen sınıf ittifakının, altı ayda koca bir ulusu tarih sahnesinden silme amacına yönelik büyük provokasyonunun dayanılmaz vahşetini yaşamışızdır. İttihat ve Terakkinin hayata geçirdiği Ermeni tehcirinin ve “o yürüyüşteki” vahşetin, yok edişin unutulmayan kara lekesi ve terörü dünya ölçeğinde halklar arasında muazzam bir nefrete neden olmuş, ayrıca da hiçbir resmi tarihin unutturamadığı gayrı insani şoven bir kalıcılaşmaya yol açmıştır. Gün gelmiş Karadenizin sularını TKP’nin yiğit önderi Mustafa Suphi ve arkadaşları “Onbeşler”e mezar yaparken, dönemin egemen önderliği bu barış ve destek heyetine unutulmayacak bir provokasyonla terörünü uygulamış ve TKP’li yoldaşları dünyanın gözü önünde katledip, kendi halkının belleğinden de silmiştir. Gün gelmiş, halkların şehirlerini, kasabalarını yangın yerine döndüren devletin dehşet dolu provokasyonlarını görmüşüzdür. Yahudi topluluğu üzerinden uluslararası itibar kazanmak düşüncesiyle dünyaya Yahudi toplumunu kurtarmak için ta İspanyalardan kendilerine kucak açtığımızı söyleyen egemen burjuvazi, bir halkın bu hazin hikâyesini yıllardır söyleyip durmuş, akabinde utanmadan uygulanan büyük terör dalgasıyla anlatılan öykünün kahramanlarını, Yahudi topluluğunu perişan etmede bir sakınca görmediğini cihana göstermiştir. Eylemini bu biçimde sonlandırmayan egemen sınıf, aynı halkı Kırklareli’nden, Çanakkale’den, Edirne’den kovup yok edişinin acı öyküsünü kısa bir sürede dezenformasyonla unutturma başarısını da göstermesini bilmiştir. Gün gelmiş, başta Şehri -İstanbul olmak üzere İzmir ve Ankara’da bir hazan mevsiminin 6-7 Eylül’ünde panik, talan, korku içinde ortalık kana bulanmış, azınlık halklar topluluğu insanlıklarından çıkarılmış, estirilen devlet organizeli terör ile mallarına ve canlarına kastedilmiştir. Binlerce Rum, Ermeni, Yahudi vatandaş büyük göçlere zorlanmak amacıyla eylemler günlerce
108

sürdürülmüştür. Gün gelmiş Alevi topluluklara, Türk İslam sentezi üzerinden yükselen iktidarların planlı kanlı terör saldırılarıyla ve İslamofobi faşistlerin öncülüğünde ağır zararlar verilmiş, yüzlercesi hunharca katledilerek, geride utanç dolu bir tarih bırakılmıştır. Gün gelmiş, 30 yıl boyunca kirli bir savaş kesintisiz sürdürülmüş, inkâr ve asimilasyona dayandırılan şiddet politikalarının merkeze alınışı temelinde Kürt halkı üzerindeki İnsanlık tarihinde örneğine az rastlanılabilir dramlar yaşatılmış, on binlerce faili belli cinayet açıkça işlenerek, bölge ve şehirler sivil halkın mezarlarına dönüştürülmüştür. Burjuvazi bütün bu provakasyonlarına hazırlanırken mevcut ortamı terörize ederek işine girişmiş, yasama yürütme yargı cephesinin görünmeyen ittifakı her defasında olduğu gibi başarılı eşgüdümlerle toplumu serseme döndürmüş, yağmur gibi bir dezenformasyon harekatı ile toplum asimile edilmeye çalışılarak yeniden kalıba dökülmüştür. Terjrizm bu somut olgularla ezilen sınıflar ve emekçi halkların yaşamından hiçbir dönem çıkıp gitmemiştir. Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte tek parti döneminin hemen başında Terörizm ile beslenen İstiklal Mahkemeleri ortalığı kasıp kavurmuş, tek bir muhalif kalmamacasına Kemalizm iktidarını perçinlemiştir. 1950 yıllarıyla birlikte bu defa da “Çok partili demokrasi şiarıyla” yürüyüş devam ettirilmiştir. 1960 askeri darbesiyle başlayan süreç sayısız sivil ve askeri cuntaların tozu dumana kattığı bir ülke olarak bugün 2010’lara dayandığında 12 Eylül 1980 askeri faşist diktatörlüğünün bütün kurum ve kuralları aynen kendini muhafaza ederek, baştan sona bir terör devleti yapılanmasıyla yaşamlarımızdaki mevkilerin orta yerinde konumlanmıştır. Devlet hala karmakarışık ve demokratik hukuk devleti adı altında şaibeli bir tarzda varlığını toplumun ezilmesi üzerinden terörle devam ettirmektedir. Bütün bu tarihsel hatırlatmaların amacının, tarihin sınıflar mücadelesi ve iktidar olma biçimlerini göstermek ve terörizm uygulamalarının asıl adresinin devlet olduğunun bir kez daha anlaşılmasına katkı koymaktır. Aynı zamanda da iktidar erkinin bu dengeyi tutturabilmesinin yolunun kapitalist devletlerin sistematik bir terör organizasyonundan vazgeçemeyişinin kaçı109

nılmaz olarak altının çizilmesidir. Yukarıda sözü geçen bütün olguların zamanla nasıl açığa çıktığını ve baş aktörün ise devlet terörünün bir sonucu olarak cisimleştiğini görmekteyiz. 21 Eylül 2010 tarihinde SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİ ve TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK PLATFORMU’NA yapılan saldırı, gerekçelendirilirken, müthiş bir zorlama herkes tarafından anlaşılabiliyordu. Devlet bu tip uygulamaları defalarca gerçekleştirmiş şaibeli durum artık kanıksanan bir olgu oluvermişti. İlgili olay işbirlikçi medyaya servis edilirken görülen tablo TERÖRİZM üzerinden yola çıkan kendi içinde sayısız çelişkiler taşıyan koca bir provokasyona dönüşüyordu. Terörle yatıp terörle kalkanlar işkenceci sürüleriyle teşkilatlar oluşturanlar, yıllardır demokrasi ve özgürlükler için mücadele veren SDP ve TÖP’e bu hain saldırıyı terörizm suçlaması üzerinden yapabiliyorlardı. Hiçbir şekilde inandırıcılığı olmayan bu saldırı geleceğin önlenmesini geciktirmek adına provakatif bir saldırı olduğu gibi, senaryolaştırılan bir terör ortamıyla da oldukça manidardır. Bölgede yılların mücadelesi sonucunda barış ve özgürlük hareketi tüm dengeleri alt üst ederken, Batıda da kaçınılmaz olarak emekçi sınıfları yeni ufuklara yelken açtıracak Türkiye sosyalist hareketinin birliği, başta Türkiye burjuvazisi olmak üzere oligarşinin bileşenlerini tedirgin etmiştir. Egemenler, kendilerine muhalif güçlerin sönümlendirilmesi ve mas edilmeleri konularında oldukça deneyimli bir geçmişe ve örgütlenmeye sahiptir. Hal böyle iken giderek ve sistematik biçimde bu güne dek pek görülmemiş bir kapsayıcılıkla Türkiye devrimcilerinin sosyalistlerinin geliştirdiği emekçi sınıflar ve ezilen halklarca çekim merkezi haline gelebilecek örgütlenmeler oligarşinin hesaplarını çıkmaza sokmaktadır. Barışla birlikte yeni bir açılımın stratejisi masaya yatırılırken toplumda mevzilenmiş tüm sınıf ve katmanların hesapları farklılık arz etmektedir. ”Sömürünün ebedi kılınması ”esasına dayanan egemen erk, toplumsal muhalefete varacak yığınsal çıkışlar konusunda tedbirlerini bu günlerden almanın hazırlığı içerisindedir. Toplumsal fay hatlarının kırılmasında Ortaya konulan ve zaman içerisinde bir mücadelenin sonucu olarak cisimlenen Kürt sorunu, Kemalizm,öncü savaş tezleri, kadın sorunu, enter110

nasyonalist devrimci anlayış, sınıf dayanışması temeli üzerinde çoğulcu sosyalist parti anlayışları ve bunun gerçekleşmesi yolunda sonuna kadar ısrarcı olma bilinci ve eylemi SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİNİ ve bu anlayışlardaki diğer kardeş parti ve platformlarını öne geçirmiştir. Bize dair özet birkaç cümle söyleyecek olursak, içinde bulunduğumuz bu tarihsel kesit, yıllarca ısrarlı bir titizlikle ve sıkı bir mücadeleyle ortaya çıkartılan, sönümlendirilemeyen, ileriye açık olguların toplamını savunan hattımızdır. Bu platform çok geniş demokratik cepheli toplumsal güçlerden takviye edilmeyi beklemektedir. Varlığımızla, görüşlerimizle, sosyalist demokrasimizle oligarşi bizden rahatsızdır. Burjuvaziye “sol”dan destek sağlayan örgütlenmeler o derece süratle hayatiyetlerini kaybetmektedir ki liberal yapılanmalar bile bu “sol”u ayakta tutamamaktadır. Yoldaşlarımızı sadece devrimci ve sosyalist oluşları üzerinden aylarca tutuklu bırakıp cezalandırmayı kararlaştıranlar yığınların özgürlük ve demokrasi çıkışları karşısında bakalım hangi halleri takınacaklardır. Tarihin sahnesinden sadece uygun adımlarla yürüyen askeri kıtalar geçmez. Emeğin kurtuluşu uğrunda özgürlükler ve demokrasi için verilen mücadeleler , yeni bir yürüyüş tarzını ve hayatın yolunu er geç önümüze serecektir. Bu böyle biline…
sosyalistdemokrasigazete.net, 13 Kasım 2010

KAPİTALİZM TARİH BOYUNCA HEP ‘FLU’ MU YANSIDI?
KAPİTALİZM yaşamlarımıza iktidarları boyunca hep “FLU” mu yansıdı? Evet diyerek başlarsak söze, pek de yanlış yapmayız sanırım. Tarihi boyunca savımızı doğrulayan sayısız kanıtlarla bu kapalı görünümlü dört yüz yıllık KAPİTALİZM artık bu gün, beşeri laboratuarlarda daha mikroskobik şekilde “Büyük insanlığın” önünde ayrımlanıyor. Şu bir gerçek ki bir sosyal ve siyasal fenomen olarak orta yerde duran Kapitalizm, müthiş bir SÖMÜRÜ

111

ve YABANCILAŞTIRMA organizasyonu olarak tarihi boyunca ezilen halklara ve sömürülen sınıfların yaşamlarına fark edilmemek gayretiyle sürekli “FLU” görünümlerle yansıdı ve sistem kendisini bu konularda tekrar, tekrar görünmez olarak” ispat etti”. Görülmesi , anlaşılması zor olan bir olgu biçiminde yansıyan, çağın siyasal VEBASI olarak kendisini tespit ettiğimiz KAPİTALİZM, hayatiyetini ve başatlığını tüm dayanılmazlığıyla sürdürüyor. Kirli katil ruhların sıradanlığına alıştırılan yığınlar şizofrenik ordular halinde ve toplumsal güçler biçiminde yerlerini almış bulunmaktadırlar.Sistem tarafından kutuplardan, ekvatora, denizlerden, atmosfere kadar boyutsuz bir yıkımla karşı karşıyayız. İnsani içeriklerimizin özünün durmaksızın boşaltıldığını, bütün etik değerlerimizin yerle bir edildiğini, yaşıyor ve biliyoruz. Berhava edilen hayatlarımızın acısını ve nesilden nesile geçişini çaresizlikle içimize gömmüş bulunmaktayız. KAPİTALİZM tarafından sunulan bu gayri insani hayat tarzı o derece süratle yayılmakta ki karşı konulması için oluşturulan ÖRGÜTLÜLÜĞÜMÜZ, gerekli reflekslerimiz, saldırılara çaresiz kalıyor, yetişemiyor, önleyici etkisini gösteremiyor. Sayısız parametrelerle dayatılan bu maddi yaşam tarzı, her türden insan aklını çelmeye, yığınlar halinde yabancılaştırılmış varlıkları oluşturmaya devam ediyor. Dünya ölçeğinde KAPİTALİZM siyasi örgütlülüğünü sürdürürken, 19-20.yüz yıllarla birlikte Osmanlı imparatorluğu bünyesinde de ilk siyasi parti organizasyonlarını görmeye başlıyoruz. İttihat ve Terakki fırkası, Hürriyet ve itilaf fırkası, halaskar zabitan gurubu, Osmanlı ahrar fırkası, Milli meşrutiyet fırkası,Radikal avam fırkası, Osmanlı sosyalist fırkası gibi partiler bunların en önemlileri olarak siyasi hayatlarımızda yerlerini almış bulunuyorlardı.
MODERN HAYATLARIMIZDAKİ İTTİHAT VE TERAKKİ– KEMALİZM AMA BU SEFER HÜRRİYET VE İTİLAF DA VAR

Yüz küsur yıllık siyasal, sosyal ve ekonomik tarihimiz içinde; imparatorluk toprakları bünyesinde Kapitalizmin rüşeym döneminin siyasal parti organizasyonu olarak İTTİHAT ve TERAKKİ
112

büyük bir öneme sahiptir. Yapılanmasının ve onun devam eden geleneğinin tüm toplumsal sınıflardan ama özellikle emekçi sınıf ve ezilen halklardan neler götürdüğünü, halkların başına ne tür gaileler açtığını birlikte gördük ve yaşadık. Sözü edilen bu siyasi partinin Köklerindeki,Jakobenlik, ruhundaki her türlü düşüklük,melanet ve desiseyi gözlemledik. İmparatorluk halklarına verdiği muazzam yıkımlara şahit olduk. Bu siyasi organizasyonun CUMHURİYET ile birlikte ki idamecisi bilindiği üzere CHP’dir. Oligarşik yapılanmanın kanatlarından en güçlü olanı oluşturan KEMALİZM ve onun partisi CHP, bulunulan konjonktür de hangi sınıf ve katmanlar üzerinde yükseleceğini, hangi programlarla oligarşi içinde emperyalizme hizmette kusur edemeyeceğini bile hesaplayamayacak bir hale düşmüştür.Modern zamanların burjuva kültürüyle bile donanmayı 90 yıldır beceremeyen bir halde siyaset arenasında başıboş bir mayın gibi hamisi EMPERYALİZME hizmet edememenin sancılarıyla yaşamaktadır.Devleti devlet yapan güçler ayrımının bütün ayakları büyük bir deprem içerisinde oligarşinin yeni bloklarına yenilip teslim olmuştur.Darbeci gelenekçiliğini,ırkçı şoven tek dil ,tek ulus baskınlığını,ulusalcı tek kültüre biat eden tarzlarını konjonktüre göre yeniden düzenleyebilme becerisini gösteremeyerek yenik düşen CHP ERGENEKON KALESİNE sığınmış bir durumdadır. Emperyalizm ise bu yeni misyonuyla İslam soslu burjuvaziyi tercih edip, ayakta alkışlamaktadır. Evet on beş yıldan beri yeni bir “GÜNEŞ” doğuyor ufuklarımızda bu “HÜRRİYET ve İTİLAF GÜNEŞİ”dir. Yüz küsur yıldır egemen sınıfların kanatlarını oluşturan yüklendikleri misyonlarına göre cumhuriyete kadar sarkarak gelen bu “yeni” siyasi organizasyon, Dün merkezde İTTİHAT VE TERAKKİNİN MUHALEFETİYKEN bugün merkezde AKP olarak, iktidar olarak, oluştuğu ve büründüğü yeni burjuvalığıyla en görkemli günlerini yaşıyor. Artık Kemalizm yenilmiş,devlet yarı yarıya HÜRRİYET VE İTİLAF misyonunun eline geçmiştir. Kemalizmin temsil ettiği devlet eliyle palazlandırılıp oluşturulan burjuvazinin karşısına yeni bir burjuvazi olarak, İslam sosuyla, Anadolu “yeşil sermayesiyle donanan AKP”, allanıp pullanarak çıkıvermiştir.
113

Bir yandan Emperyalizmin ORTADOĞUDA stratejik anlamdaki uzun ve orta erimli konumlanışının, planları yapılırken, içe ve dışa karşı belirli dengeleri kurmaya aday yeni burjuvazi ağır ve kurumsallaşan gövdesiyle kendisini göstermektedir. KÜRT, ARAP, ACEM halkların sarmaladığı coğrafyada en büyük ortak payda sömürünün FULULAŞTIRILMASINA büyük katkı koyacak olan MÜSLÜMANLIK olgusudur. Bu altüst oluşan süreçlerde işler karışmış görünse de, Emperyalizme karşı “anti” bir duruş görüntüde yer alsa bile bu her zamanki “fluluğun” yeni bir versiyonudur. Sınıflar mücadelesinin ve özgürlük mücadelesinin yılmaz savaşçıları bu arenada üzerlerine atılan kalın katmanlarla hiçe sayılma durumuna getirilirken, dezenformasyon tüm toplumu ablukaya almış gibidir. Bu” yeni burjuvazi” İttihatçılığın aksaklıklarını, provokasyonlarını , darbeciliklerini bünyesinde taşırken aynı zamanda yüzyılın rövanşını alma aşamasında HÜRRİYET VE İTİLAFÇILIĞIN bütün şark kurnazlıklarını da ortama koymayı becermiştir. Ancak devlet yeniden reorganizasyona tabi kılınırken bunca tarihsel deneyime rağmen burjuvazi şaşkın bir sapıtma ve programsızlığı da yansıtmaktadır. Şark kurnazlığı pek sökmemiş, özgürlük mücadelesi ve devrimci dikleniş egemenleri şimdiden bocalar hale getirmiştir. Çarpık sosyal kombinezonların kendine has İSLAMİ-TÜRK kültürüyle yoğrulmuş yeni burjuvazi baltalarını taşlara vura, vura yol kat etmeye çalışmaktadır. Sosyalistlerin, devrimcilerin tarihsel süreçte savundukları ve ortaya getirdikleri sayısız sosyal argüman yeni burjuvazi tarafından çalıntı malları gibi araklanıp piyasaya sürülmüş,halklar büyük bir sahtekarlıkla ve bu “devrimci literatürle” aldatılmaya devam edilmiştir. Başta Kürt sorunu olmak üzere Demokrasi, özgürlük, eşitlik, çevre bilinci, kadın sorunu gibi sosyal çelişkiler son otuz yıldır sosyalistler ve devrimciler tarafından sürekli gündemde tutulmaya çalışılan, üzerinde mücadeleler yürütülen olgular olarak bilinmektedir Ancak ne hikmetse tarih içinde burjuvazi tarafından sürekli reddedilen insanlığımızın sosyal projeleri ve başat olguları bu günlerde yeni burjuvazi tarafından “BENİMSENİR” olmuştur.
114

Elindeki büyük olanaklarla sömürü çarkının var olan uluslar arası entegrasyonunu en üst düzeye çıkarma hazırlıklarını sürdüren “yeni” burjuvazi ORTADOĞUDA yüklendiği misyonuyla bu hazırlıklarını son aşamaya getirmiş durumda olup, ALAMETİ FARİKA OLARAK da “AKP” markasıyla bizzat Emperyalizm tarafından tescil edilmiştir.
21 EYLÜL 2010 SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİ VE TÖP TUTUKLAMALARI TARİHİ BİR VİRAJDIR

Bir takım aklı evvellerin, devlet tarafından üfürülmeye aday bir avuç insan gibi gördükleri enternasyonalist devrimciler bu günlerde sadece devletin hain provokasyonlarıyla uğraşmıyor, aynı zamanda sırtını devlet destekli yeni burjuvaziye dayamış her hal ve koşulda hacıyatmaz gibi “ayakta duran” şarlatanlarla da uğraşmak konumundadırlar. Tarihte öyle vakalar vardır ki işin “KRİPTON”unu oluşturur. Marks ve Engels koca bir sistemi tarihin en büyük sosyal depremi ile yerle bir ederken, bir avuçtular; Bolşevikler, büyük Ekim devriminin kapılarını dünya insanlığına açarken bir avuçtular, Küba’nın özgürlük savaşçıları Maestra (Sierra) dağlarında KÜBA devrimini yaratırken bir avuçtular, Özgürlük savaşçıları yeni bir ulusun uyuyan bütün kimliklerini onurluca gün yüzüne çıkartırken bir avuçtular. Asıl sorun bakıp görmek ve değiştirmeye devrimciler gibi yaklaşmaktır. SDP ve TÖP işte böyle bir “kripton”luğa aday görüldüğü için devletin hain provokasyonlarına uğramış ve aynı zamanda da utanmaz işbirlikçiliğiyle “çakma” sosyalistlerin atış menziline girmiştir.
TÜM PARTİLİ YOLDAŞLAR

Devrimciler; ezilen sınıfların ve halkların kurtuluşu için mücadele yürütürken yazdıkları ve yaşadıkları tarihin ittifaklarını iyi bilirler. Emperyalizmin temel düşman olduğunu bir dem unutmaksızın bu saldırıyı BERHAVA etmeye hazırlanmak, en geniş sol güçlerle demokrasi cephesini oluşturmak bilinci ile hareket etmek zorundayız. Biz devrimciler sistem içindeki oligarşi115

nin herhangi bir kanadına dolayımlı katkı verecek argümanlara yaslanmayı hiçbir dönem denemediğimiz gibi, onlarla geçici ittifaklar kurmayı akıllarımızdan dahi geçirmedik. Devrimcilerin ENTERNASYONALİST SINIF BAKIŞININ harareti Ergenekonculuğu, Fetullahçılığı, ulusalcılığı ve bil cümle tatlısu devrimciliğini eritmeye yeter. İttifaklarımız, bir avuç kalsak bile bu şaibeli güçlerden medet ummayı reddeder. SDP’nin Ergenekon ve Fetullahçılık mihrakları karşısında taraf olmak üstünden bir politika tarzı asla olamaz SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİ ve onun geleneği, sosyalist demokrasi anlayışı içinde tüm sömürülen ve ezilen halkların kurtuluş mücadelesini Enternasyonalist bir anlayış ve dayanışma içerisinde başarıya götürmektir. Bu çizgi ne Liberalizmin aldatıcı, çarptırıcı sahte çarklarıyla, Ne ulusalcı anlayışların içi boş antiemperyalizmleriyle, ne Kemalizmi sol literatüründen bir türlü çıkarıp bir kenara koyamayan “solcularıyla” ittifaklar kurma işi değildir. Onun için anlayana diyoruz ki 21 EYLÜL SDP VE TÖP TUTUKLAMALARI Türkiye sosyalist hareketi tarihinde çok önemli bir köşe taşıdır. Bu sese kulak vermeyenler, duruşlarıyla kimliklerini koruyamayanlar, özgüçlerini küçümsemeyi uzlaşı sayanlar, kendi sağındaki güçlerden sürekli medet ummayı tek çıkar yol bilenler her zamanki gibi tarih yazamayacaklardır. Sosyalist Demokrasi Partisi Genel başkanı sevgili RIDVAN TURAN, Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Başkan Yardımcısı sevgili GÜNAY KUBİLAY, Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Başkan Yardımcısı sevgili ECEVİT PİROĞLU, Sosyalist Demokrasi Partisi Merkez Yürütme Kurulu Üyesi sevgili ULAŞ BAYRAKTAROĞLU, Sosyalist Demokrasi Partisi Üyesi sevgili ÖZGÜR CAFER KALAFAT ve TÖP’lü yoldaşlar ve diğer tutuklu arkadaşlar, tümünüzü devrimci yüreklerimizle, hasretle kucaklar, mücadelenizi ayakta alkışlarken kalplerimizin dışarıda ve içerde birlikte atışını tüm dünyaya ilan ederiz.
sosyalistdemokrasigazete.net, 14 Ekim 2010

116

ERTUĞRUL KAYSERİLİOĞLU MEDYA 21 EYLÜL’DE SINIFTA KALDI

Enternasyonalist sola karşı 21 Eylül 2010 günü uygulamaya konan komploda yalnızca hukuk tanımazlıkla yetinilmemiş, operasyonun bir diğer ayağı olarak “kullanılan” medyada da gazeteciliğin en temel ilkeleri ayaklar altına alınmıştır. Ana akım medya, her zamanki özensiz ve kolaycı tutumuyla operasyona dolaylı olarak destek verirken, özellikle Samanyolu ve Zaman gibi medya organları haysiyet cellâtlığına soyunmuştur. Bilindiği gibi, gerek hukukta gerekse haberciliğin kuralları arasında “masumiyet karinesi” çok özel bir yer tutar. Bu karine genel olarak, bir insanın, suçu ispatlanmadığı sürece masum olarak kabul edilmesi gereğini işaret eder. Kaldı ki, kimi zaman, suçun ispatlanmış olması bile tartışma konusudur. Düşünce özgürlüğünün olmadığı bir ülkede, salt bir düşüncesini ifade ettiği için yargılanarak “suçu sabit görülen” bir insan, evrensel hukuk çerçevesinde ne kadar suçludur, ne kadar masumdur? Bu ve benzeri sorular, haberciliği, olaylar ve insanlar ile arasına belli bir mesafe koymaya zorunlu kılar. Bu nedenle gazeteciler, yorum ya da analiz yaparken değil ama “haber” verirken, çerçevesi gazetecilik ilkeleri tarafından belirlenmiş bazı kurallara uymakla yükümlüdür.
GAZETECİLİĞİN ÇİĞNENEN İLKELERİ

Gazeteciliğin “masumiyet karinesi” kadar önemli bir diğer ilkesi de haberin, olayın bütün boyutlarıyla, yani farklı tarafların bakış açılarını da yansıtacak biçimde kurgulanması gereğidir. Tek bir tarafın sunuşuyla ya da algılayışıyla verilen bir haber,
117

haber değil propagandadır çünkü. Bu noktada gazetecilerin özellikle dikkat etmesi gereken denge, resmi ve sivil olan arasında kurulandır. Medyadan beklenen, bir olayın bütün taraflarına eşit mesafede konumlanması ama spesifik olarak da resmi dil ve söyleme mümkün olduğunca mesafeli durmasıdır. Kendisine hedef olarak belli çıkar gruplarına hizmet etmeyi değil halkın haber alma hakkına katkıda bulunmayı belirleyen bir basın yayın organı, anılan bu ilkelere uygun davranmaya çalışır ve bunu başardığı oranda da saygınlığı ve kamuoyu nezdindeki etkisi pekişir. Ne yazık ki Türkiye’de basının hali, çizilen bu “ideal” tablodan fersah fersah uzak bir görünüm sergilemektedir. Son olarak 21 Eylül komplosunda da görüldüğü üzere, gerek yazılı gerekse görsel medya bir kez daha sınıfta kalmıştır. Bir kısmı bilinçli olarak polisin halkla ilişkiler ajansı gibi çalışırken, bir diğer bölümü ise ilkesiz ve özensiz yaklaşımıyla, sanki gerçekten ortada bir “Devrimci Karargah operasyonu” varmış propagandasına alet olmuşlardır.
HABERLEŞTİRME SÜRECİ NASIL İŞLİYOR?

Daha çok mal ya da hizmet satmak, dolayısıyla daha çok kar etmek isteyen bir şirket... Veya topluma belli bir konuda mesaj vermek ve onu istediği biçimde yönlendirmek isteyen resmi bir kurum... Hiç fark etmiyor, her ikisi de herhangi bir somut olay konusunda bir basın bülteni ile mesajını topluma iletir. Bu bülten, ister istemez, söz konusu olayla ilgili o kurumun, kuruluşun ya da şirketin bakış açısını yansıtan, topluma vermek istediği mesajlarla örülü bir metin olarak şekillenir. Normalde bir gazetecinin bu gerçeği bilmesi ve bültenle arasına bir mesafe koyarak, o metindeki haber olabilecek unsurları süzerek, mümkün olduğunca nesnel bir dille topluma aktarması gerekir. Ancak, Türkiye gibi burjuva demokrasisinin “bile” oluşamadığı, kurumsallaşamadığı ülkelerde süreç böyle işlemez. Gazeteci, önüne gelen basın bültenine, çalıştığı kurumun ideolojik konumuna göre yaklaşır ve o metnin içinden aynı ideolojik konuma ters düşmeyecek mesajları seçerek yayına koyar. Bu bağlamda işleyen bir başka önemli süreç de medyada gün geçtikçe ağırla118

şan sömürü ve ucuz emek koşulları nedeniyle ilkesiz, özensiz ve kolaycı haberleştirme sürecidir. Yani gazeteci önüne gelen, örneğin bir polis bültenini, yeterli dikkat ve duyarlılığı göstermeden olduğu gibi kullanır. Oysa o gazetecinin o bülteni “olduğu gibi” kullanması bile başlı başına bir politik tavırdır ama kimi zaman bunun farkına dahi varılmaz!
GERÇEKTEN DEVRİMCİ KARARGÂH OPERASYONU MU?

Medya, 21 Eylül 2010 günü sabah 5 sularında üç kentte birden başlayan komployu, “Devrimci Karargah operasyonu” diye yansıttı. Üstelik de ürküten iddialar ve görüntüler eşliğinde! Normal vatandaş bir kenara, bu görüntüleri izleyen bir demokrata bile, “Devrimci Karargah örgütüne baskın yapılmış” dedirtecek bir haber üslubu kullanılmıştı. Oysa ortada ne Devrimci Karargah vardı ne de bu örgüte yönelik bir operasyon! Gözaltı operasyonu başlar başlamaz, başta AKP ve Fetullah Gülen cemaatinin yayın organları olmak üzere medyada, Emniyet’ten servis edildiği ve psikolojik harekat uzmanlarınca önceden hazırlandığı apaçık ortada olan haber paketleri gazete sayfalarında, internet sitelerinde ve TV kanallarında boy gösterdi. Arkadaşlarımız daha gözaltındayken, avukatlarıyla bile henüz görüşememiş ve üstelik de dosyadaki gizlilik kararı sürüyorken, Emniyet kendini yargının yerine koydu ve masumiyet karinesini çiğneyerek, aksiyon filmlerini hatırlatacak bir tarzda montajlanmış videoları medyaya servis etti. Gözaltına alınan TÖP ile SDP üye ve yöneticileri 24 Eylül Cuma günü Adliye’ye götürüldü. Arkadaşlarımızın savcılığa ifade vermekte olduğu saatlerde ise Emniyet Müdürlüğü’nce hazırlanan 6,5 dakikalık bir video resmen basına servis edildi. Söz konusu video ilk olarak Fetullah Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen samanyoluhaber.com sitesinde, daha sonra ise devlet kanalı TRT ve diğer ulusal televizyon kanallarında “Emniyet’ten Şok Görüntüler” başlığı ile yayımlandı. Emniyet tarafından hazırlanan bu videoda ve ona dayalı olarak verilen haberlerde, TÖP ve SDP üyeleri 2008’de AKP il binasının bombalanması gibi birçok olayla ilgiliymiş gibi gösterilmeye
119

çalışıldı. 1 Mayıs mitingleri, NATO ve IMF’yi protesto eylemleri ve benzeri farklı zaman ve mekanlarda gerçekleşen birbirinden bağımsız olaylar, silahlı eylemlerle bir araya getirilerek, arkadaşlarımıza asılsız suçlar yakıştırıldı ve yasa dışı birçok olayın sorumluları olarak gösterilmeye çalışıldı. Bu haberlerde çizilen tabloyla, tümüyle yasal ve meşru zeminlerde faaliyet gösteren TÖP ile SDP yönetici ve üyeleri, illegal bir örgüt olan Devrimci Karargah’la bağlantılandırıldı ve bu mesaj bir kitlesel beyin yıkama operasyonu halinde sürekli tekrar edildi. AKP yanlısı Bugün, Yeni Şafak, Star ve Samanyolu TV gibi basın/yayın organlarında ortaya atılan asılsız iddia ve iftiralar bununla da sınırlı kalmadı; tutuklananlar hakkında ahlaksızca iftiralara varan bir karalama ve dezenformasyon kampanyası yürütüldü. Bu psikolojik harekat haberlerinde ayrıca yakın zamanda bir kitap çıkararak geçmişte yandaşı olduğu Fetullah Gülen cemaatinin devlet içindeki örgütlenmesini deşifre eden işkenceci polis şefi Hanefi Avcı’yla söz konusu sosyalist örgütler
120

Ankara, 27 Eylül 2010

ilişkilendirilmeye çalışıldı. 24 Eylül Cuma günü belki de Türkiye basın tarihinde bir ilk daha yaşandı. Arkadaşlarımızın savcılık ifadelerinin ardından sorgu hakimi daha ifadeleri almaya başlamamışken, AKP / Fetullah yanlısı medya, “gözaltındakilerin tutuklandığı” haberlerini geçmeye başladı. Nitekim bu haberler yayımlandıktan yaklaşık 12 saat sonra gözaltındakiler, Devrimci Karargah yönetici ve üyesi olma iddiasıyla tutuklanacaktı.
MEDYA SUÇ İŞLEDİ

Sonuç olarak, gözaltına alınan arkadaşlarımız hakkında yapılan ve bir iftira kampanyasına dönüştürülen bu yayınlarla “masumiyet karinesi” ihlal edilerek arkadaşlarımız kamuoyuna birer “suçlu” olarak gösterilmiştir. Polisin medyaya dağıttığı kasetteki görüntüler yoluyla, adeta yargılama peşinen yapılmış ve kararlar verilmiştir. Selimiye’deki 1. Ordu merkezine yönelik füze saldırısı girişimine ve Bostancı’da Orhan Yılmazkaya’nın girdiği çatışmaya ilişkin görüntüler... AKP İstanbul İl Başkanlığı’nın bombalanması... Ardından 13 arkadaşımızın evlerine yapılan polis baskınlarından kareler... Bu arada, molotof kokteyli atan yüzleri maskeli göstericiler... Derken bu insanların elleri kelepçeli olarak mahkemeye getirilişleri... Tüm bunlar aynı haberin içinde gösterilerek, arkadaşlarımız gerçeğe aykırı bir biçimde topluma tanıtılmıştır. Özellikle hükümet yanlısı medya, savcılık tarafından verilen gizlilik kararı dolayısıyla avukatların dahi dosya kapsamındaki hiçbir bilgi ve belgeye ulaşamadığı bir ortamda, arkadaşlarımız hakkında kişilik haklarını yok sayan, tamamen hakaret ve iftiraya dayalı yayınlar yapmış olmakla açıkça suç işlemiştir!
28 Ekim 2010 Sosyalist Demokrasi, 28 Ekim 2010, n° 99

121

ERTUĞRUL KÜRKÇÜ SOSYALİSTLERİ KİŞİLİKSİZLEŞTİRME KOMPLOSU

Buradaki esas bağlantı AKP hükümetinin sadece kendi hegemonyasını sağlamlaştırmakla yetinmeyip öte yandan devlete de yeni bir şekil verme, hepimizin bildiği, kendi öngördüğü tasarımı mevcut devlet içine yerleştirme yaklaşımı iledir. Bunun en önemli iki ayağını, güvenlik aygıtının iki önemli cephesi oluşturuyor. Ordu ve MİT, öbürü de Emniyet. MİT büyük ölçüde AKP’nin öngördüğü biçimde düzenlendi, Silahlı Kuvvetler tam öyle değilse bile bir adım geriye doğru çekildi eski hakimiyet noktasından. Şu an AKP’nin asıl düzenleyici aygıtı Emniyet. Bu Emniyet vasıtasıyla AKP muhaliflerini ve olası muhaliflerini hizaya sokuyor. Bunu mutlaka tutuklamalar yoluyla yapması gerekmiyor. Mesela, dinleme kayıtları, görüntüleri, kaynağı belli olmayan, nereden ortaya çıktığı bilinmeyen ve ansızın internette gördüğümüz bir dizi kayıt. Bunların hepsinin politik sonuçları oluyor. İşte bir partinin genel başkanı devriliyor ve yerine başkası getiriliyor vs. Şimdi bunların hepsinin AKP hükümeti tarafından yapıldığını tahmin etmiyorum ama mücadelenin esas olarak bu alana yığılmış olduğu ve açık politik mücadele yerine konspirasyon, konspirasyonun başlıca aygıtı olarak da emniyetin çeşitli birimlerinin medya ile kurduğu ilişkilerin geçtiği açık. Bu açıdan doğrusu şu an için Fettullah Gülen cemaatinin kilit rol oynadığını ben de düşünüyorum. Böyle düşünmemiz için mutlaka Ergenekoncu olmamız gerekmiyor. Çünkü medya, Emniyet, hükümet, çeşitli sermaye grupları arasında dolaysız bir bağ kurabilecek bir esneklikte, bunların
* Ertuğrul Kürkçü’nün 21 Eylül komplosuna ilişkin görüşleri söyleşi biçiminde alındı. Başlık Sosyalist Demokrasi tarafından eklendi.

122

hepsini kucaklayan hiçbir devlet yapısı ya da başka bir resmi yapı yok. Bunun gayri resmi bir yapı olması kaçınılmaz ya da bu gereklidir. Öte yandan bu gayri resmi yapının bunların hepsinin üzerinde bir hâkimiyetinin, bir nüfuzunun olması icap eder. O zaman ister istemez bu genişlikte ve bu nüfuzda başka hiçbir yapı olmadığını görünce bizim bunları Fettullah Gülen’le ilişkilendirmemiz kaçınılmazdır. Bu gerçektir, reeldir ve somut bir durum olarak karşı karşıyayız. Şimdi bu hem AKP’yle beraber hem ondan ayrı. AKP’yle beraber, çünkü esas olarak AKP’nin iktidarı muhafaza etmesine bağlı bu cemaatin varlığı ve gücü, ama öbür taraftan da kendine özgü bir tasavvuru ve hesabı olduğunu düşünmek için de pek çok sebep var. Ben o nedenle bugün Türkiye’de iki yönlü bir hâkimiyet mücadelesinin sürdüğünü söylüyorum. Bir tanesi AKP’nin yekpare olarak bir tek parti devletine ulaşma çabalarıyla ile AKP içindeki bu Gülen cemaatinin de bütün bu gidişata kendi damgasını vurma eğilimi. Çünkü AKP’ye baktığımızda mesela Tayyip Erdoğan’ın dinciliği hâlâ bir bakıma milli görüş dinciliği iken Fettullah Gülen’in dinciliği daha çok bir çeşit sermaye dinciliği. Ya da emperyalizmin çıkarlarına çok yumuşak bir biçimde uydurulmuş ve dünyevi işlerle çok fazla alakadar bir dincilik. Bu durumun bizim arkadaşlarımıza yapılan hukuksuz uygulamayla bağlantısı ise Hanefi Avcı ve sosyalistleri kişiliksizleştirmek için bir komplo olmasıdır. Yoksa işin aslına baktığımızda bu kişilerin hiçbir alakası yoktur. Bu kişilerin arasında hiçbir bağ olmadığını bilmeyen kimse yok. Bugüne kadar Ergenekon davasında bile bu kadar infial doğmadı, burada böyle bir şey yaşandı. Çünkü aslında Hanefi Avcı da cemaat içinden gelen bir insan, burada yükseldi ve işlerini burada gördü. Fakat sonunda öyle bir noktaya geldi ki Avcı cemaate karşı bir itiraz yükseltti. O zaman onun da bertaraf edilmesi için, devlet, Hanefi Avcı’yı en hassas yerlerinden vurdu. İşte bunlardan birincisi bir kadınla olan ilişkisi (yani eşinden başka bir kadının mevcudiyeti), ikincisi de Necdet Kılıç’la olan ilişkisinden diğer arkadaşlarımızın da sürecin içine sokulmaları. Aslında Devrimci Karargah bağlantısı Emniyet tarafından, tasrif edilmeyen ya da bir şekilde “harcanması” düşünülen sosyalistlerin Devrimci Karargah’la kriminali123

ze edilmesi için en uygun şey olarak görülüyor. Çünkü Devrimci Karargah o kadar üyelikleri ve yapısı bilinmeyen, belirsiz bir örgüt ki; mesela deseler ki ‘Mahir Sayın PKK’dir, Günay Kubilay PKK’dir’, bunun böyle olmadığını biliriz. Ya da dense ki ‘Mahir Sayın ve Günay Kubilay Dev-Sol’dur, HPG’dir’ yine olmaz. Ama Devrimci Karargah o kadar belirsiz bir çerçeve oluşturuyor ki herkesi bunun içine koyabiliyorlar. Şimdi herkes kendini kurtaracak, böyle bir durumla karşı karşıyayız.Ben buna izin vermememiz gerektiğini düşünüyorum. Burada birbirimiz hakkında olumlu ya da olumsuz şeyler düşünmemizden bağımsız olarak, buna maruz kalan bizim en uzağımızdaki politik hareket bile olsaydı, burada sola karşı girişilmiş bir komplonun gayrimeşru biçimde icraatına sessiz kalmak yarın hepimiz için, aynı süreçler çalışacağı için kabul edilemezdir. O yüzden buna karşı çıkmamız, bunları geri çevirmemiz gerekir. Bizim açımızdan çok önemli: Biz, öte yandan bu operasyona maruz kalan arkadaşlarımız, hepimiz ortak tavır aldık, referandumu boykot ettik, bir 3. cephe olduk ve emekçilerin ve ezilenlerin boykot cephesinin kurulması çağrısında bulunduk. Bence eğer DBH ve BDP ile ilişkileri içersinde de düşünecek olursak bugün Türkiye’deki en eleştirel, en düzen karşıtı eleştiri yapan odağın varlığının korunması bizim için birinci derecede önemli şeydir ve bu tutuklamalar burayı haksız yere tehdit ediyor. Zaten bunun gerçek zemini yok. Kriminalize edilmesi için bir suçla ilişkilendirilmesi lazım, ortada bir suç yok. Bu yüzden hep beraber hareket etmeli ve seçimlere az bir zaman kala üçüncü bir cephe yaratmalıyız. CHP, AKP ve MHP ittifakı etrafında konumlanmış olan yeni düzen içi ilişkilerin karşısına bir başka cepheyi çıkartmamız tarihi bir önemdir. Bu çerçevede hükümet, bu gücün yaratabileceği bütün demokratizasyon imkanlarını da bir şekilde bertaraf etmek için kendi açısından bütün imkanları kullanabiliyor. Şimdi 12 Eylülle giden süreçte katliamlar, komplolar, cinayetler bunların soruşturulması önemli. Ama ben kaygılıyım açıkçası Ergenekon kovuşturması için. Ergenekon kovuşturmasında darbe yapma ihtimali ve imkanı olan bütün generaller dışarıda veya hastanede ama elerinde hiçbir silahlı güç olmayan siviller cezaevinde yatmaktadırlar.
124

Bu komplolar açığa çıkartılacakmış gibi yapılarak aslında bir şey açığa çıkmayacağı için de kaygılıyım. Fakat neticede ne olacak? Denilecek ki işte hükümet gördüğünüz gibi komploların üzerine gitti. İşte memleketi demokratize etti. Bence demokratizmin iki tane örgüsü var: Birincisi ifade ve örgütlenme özgürlüğünün önünde hiçbir engel olmaması ama bugün bunun önünde ne kadar engel olduğunu görmekteyiz. İkincisi ise devletin yurttaşlarla savaşmıyor olması tam tersine yurttaşlar tarafından sorgulanıyor olması gerekir. Oysa bugün savaş devam ediyor. Nihayet sermayenin karşında emeğin haklarının herhangi bir biçimde genişlemediğini referandum sonrasında görüyoruz. Bizim bu nedenle bu demokratizm aldatmacasını da teşhir etmek için birlik olmamız gerekiyor. Bizzat bu operasyonun kendisi de bu demokratizm aldatmacasının patladığı yerdir çünkü bunun kanıtı olarak onlarca insan gözaltına alınmış ve belki de bunun devamı gelecek. Basın toplantısında da söylemiştim, bu referandumu soldan onaylayan arkadaşlarımıza yani ‘yetmez ama evet’çilere sormak zorundayız: ‘Bu kadarı yeter mi?’ artık bu hükümete tavır almak için. Mesela liberaller, Ali Bayramoğlu gibi isimler, tavır alırken DSİP gibi hareketlerin hala sessiz kalmasını veya görünür bir tutum içinde olmamasını sıkıntı verici olarak görüyorum ama biz bunlara takılmadan esas meseleyle uğraşmaya devam etmeliyiz. Esas mesele, AKP’nin tek parti hegemonyasına meydan okumak ikincisi bu Fethullah Gülen cemaatinin AKP ve özellikle Emniyet içindeki faaliyetlerini deşifre etmek ve özgürlükler için mücadeleye devam etmek.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

125

FEHMİ BAYRAKTAROĞLU AÇIK MEKTUP - 1

PARTİLİ (SDP) DOSTLARA, YOLDAŞLARA AÇIK MEKTUP

Partiyle (SDP) ilgili son politik gelişmeler üzerine birkaç açık mektup yazmaya karar verdim. “Neden açık mektup var?” diye sorulursa, bu aralar içinde olduğum ruh halimi en iyi bu formla dile getirebilirim diye düşündüm. Ve bunu, ruh halimi özellikle paylaşmak istiyorum. Çünkü böyle yapmamın, hepimizin ve mücadelemizin işine yarayacağına düşünüyorum. Bu yazıya başlamadan bir gün önce Silivri Cezaevi’nde ziyarette, avukat görüşündeydim. Oğlum Ulaş Bayraktaroğlu’nu, SDP Başkanı Rıdvan Turan’ı ve Genel Başkan Yardımcısı Ecevit Piroğlu’nu gördüm, konuştum. Açıkça yazayım; onların yanına gitmeden önce ve giderken psikolojim son derece bozuktu. Bunun yürütülen operasyonla veya ileri sürülen adli suçlamalarla bir ilgisi yok. Tam tersine, bu konularda düşüncem çok açık! Bunun nedeni esas olarak yıllar boyunca giderek kötüleşen beden sağlığım ve ona bağlı olarak sinir sisteminin dayanıklılığının azalması sanırım. Daha önceki yıllarda daha iyi dayandım birçok şeye. Birçok şeye şimdilerde eskiden olduğu gibi göğüs geremiyorum. Adeta “hasta düşüyorum!” desem yeridir. Bunu daha önce ve ilk olarak 3-4 yıl kadar önce Ankara’da, evlat gibi sevdiğim partili bir genç gözaltına alınıp tutuklandığında yaşamıştım. Ben Cengiz’in görüşüne gidene kadar, yıllar boyunca birçok siyasi insanın görüşüne avukat olarak gitmiştim. Hatta yaklaşık 6 yıl boyunca bizzat oğlumun görüşüne gitmiştim, ama hiç F tipi cezaevi görmemiştim. Bir kere (en başta) cezaevinin güvenlik koşullarına bağlı olarak yapılmış düzenlemelerde, avukatların da katlanmak zorunda bırakıldığı bu koşullar daha baştan yeterince sinir bozucu. Bunlar çok ya126

zıldı ve eleştirildi, ama yetkililerce yasal ya da fiili hiç bir düzenleme yapılmadı. Bunu geçiyorum. İçeri girdiğimde Cengiz’i yanıma getirdiklerinde boynunda bir kart asılıydı ve üzerinde ‘PKK’li’ yazıyordu. “Cengiz bu ne oğlum?” dediğimde “Ben de bilmiyorum abi. İçeri koyarlarken bunu boynuma astılar.” dedi. Gardiyanı çağırıp sordum. “ İdareye sorun avukat bey, onlar bilir.” dedi. İdareye çıktığımda odadaki memurlardan birisi “Bu nedir?” diye sorduğunda “Ne fark eder ki.” dedi. Ben de Cengiz’in SDP il üyesi ve il yöneticisi olduğunu, işlediği iddia edilen suçu da (bir mitingdeki konuşmada söyledikleri) il yöneticisiyken yaptığını, böyle bir uygulama yapamayacaklarını söyledim. Sonuçta “yanlışları” düzelttiler. Ama bütün bu işler bir sürü gerginliğe, tartışmaya, sinir bozukluğuna, tansiyonumun ve şekerimin oynamasına neden oldu. Görüşten çıktığımda adeta titriyor ve ağlıyordum. Uzatmayayım sonuçta birkaç gün sonra doktora gidip ilaç tedavisine başlamak zorunda kaldım. Bilenler bilir, benim gibi bedensel sağlık sorunları olanların psikolojilerinin bozulmasından sonra düzelmeleri uzun zaman alıyor. Ama mücadelemizin zorunlulukları açısından BUNLAR GERÇEKTEN DERT DEĞİL! Demirden korkan trene binmez. Bunların hepsi olacak, bunu biliyorum. Yıllar boyu da yaşadım, yaşadık zaten. Ama bu anlattığım olaydan 4-5 sene geçtikten; ben en başta sağlık nedenlerimden fiili siyasi koşturmayı bıraktıktan ve bedensel çalışmayı da bırakıp dinlenerek yaşamaya başladıktan sonra; bu olaylar olduğunda yeniden adeta kilitleneceğimi, psikolojimin bu kadar bozulabileceğini düşünmemiştim. HER ŞEY ADETA O
ESKİ ZAMANLARDAKİ GİBİ GERİ GELDİ VE BENİ OLDUĞUM YERE ÇİVİLEDİ VE KİLİTLEDİ. Sonuçta, ben oğlumun ve arkadaş-

larının görüşünü bedenimi sürükleyerek 15-20 gün sonra daha yeni gidebildim. Bu satırları da oğlumun İstanbul’daki evinde yatağımın içinde dinlenirken yazıyorum. Dostlar, yoldaşlar şimdi bunları neden yazdığıma geliyorum. Ama önceden bu açıklamaları yaptım ki diyeceklerimi doğru anlayın! Şimdi, SDP’li kardeşler ve parti dostları; ben, biri kendi oğlum olmak üzere, bu acayip (!) suçlamalardan tutuklanıp hapse konulan SDP’li arkadaşlardan üçünü ziyarette gördüm. (Görüş zamanı ancak bu arkadaşlara yetti.). Gördüğüm; inanın bir ta127

nesi oğlum diye söylemiyorum; ONLARIN HEPSİ BAŞLARI DİK, KENDİLERİNDEN VE HAKLILIKLARINDAN EMİN, KOÇ GİBİ YATIYORLAR! “KAPLAN KAFESTE DE KAPLANDIR” yani... Ben de

eski bir avukatım. Ve şu ana kadarki olan biteni birlikte hukuk açısından da değerlendirdik. Hepimizin tespiti partimizin bu güne kadar açıkladığı gerçeklerin haklı ve yerinde olduğu. Dava görülürken bunun açık seçik ortaya çıkacağı. ZATEN BUNLARIN
BÖYLE OLDUĞUNU BİLEN MALUM YAYIN ORGANLARI DA, TV VE BASIN YANİ, BU YÜZDEN BU KADAR YIRTINARAK YAYGARA KOPARTIYORLAR. Ve tuhaf olan ve gerçekten zoruma giden

bütün bunlar değil; çünkü bunların böyle yaşanacağını deneyimlerimle, bugüne kadar gördüklerimizle biliyorum, biliyoruz. Zoruma giden; tıpkı bizim gibi bütün bunların farkında olan ve ona göre davranmaları gereken bir takım demokrat, devrimci (!) zevatın, SİNİK (hadi böyle adlandırmayayım) ve ÇAPSIZ davranışları... Bunu ayrı bir açık mektupta bir kere daha yazacağım. Şimdilik bir kere daha söyleyeyim AK YÜZ, KARA YÜZ ŞİMDİ BELLİ OLUYOR İŞTE. Son olarak arayıp soran; geçmiş olsun dileyen dostlara selam ve sevgiler. Biraz da onlar sayesinde daha güçlü ayakta durmayı başarıyoruz. Bir selama, geçmiş olsuna bile yürekleri yetmeyenlere ise mesajımdır: ETRAFLARINDAKİ,
EVLERİNDEKİ BÜTÜN AYNALARI KALDIRSINLAR. HANGİ YÜZLE KENDİ SURATLARIYLA YÜZLEŞECEKLER Kİ?
sosyalistdemokrasigazete.net, 20 Ekim 2010

AÇIK MEKTUP - 2
GÖRSEL VE YAZILI MEDYA ARACILIĞI İLE HERKESE AÇIK MEKTUP: ASIL TERÖRİST KİM, GERÇEK TERÖRİST NE?

Kısa bir süre önce yazıp yolladığım ilk açık mektubu okuyanlar ve üzerinde düşünenler, bu mektupla ne yapmak istediğimi iyi niyetle düşününce fark etmişlerdir: Güdümlü yayın organları aracılığı ile olan-bitenleri izleyenlere; SDP’li arkadaşlar -ve diğerleri de- bir çeşit ÖCÜ gibi; terör örgütü üyesi vb. diye tanıtıldılar. Oysa bu insanlar; açıkça savundukları sosyalist siyasi fikirleri
128

doğrultusunda; kurdukları, yöneticisi oldukları siyasi partide (SDP) açık siyasi faaliyet yürüten veya kalan diğerleri için, sosyalizme sempati duyan insanlardı. Bunların yanında; tıpkı herkes, HEPİMİZ GİBİ bir hayatları, evleri, aileleri, kiminin okulları, yaptıkları bir işleri, normal sürdürdükleri bir gündelik hayatları vardı. Ve güdümlü medyanın canla-başla çarpıttığı gibi, teröristliği çağrıştıran bir hayatları yoktu. Sadece, devrimci idealler ve bu karşı yayınlarla TERÖRİSTLİK(!) diye çarpıtılarak verilen, yansıtılan bir siyasi faaliyetleri, mücadeleleri vardı. Bu operasyon ve suçlama ile önce ve esnasında bu insanların gündelik yaşamları ve faaliyetleri –teknik fenni ile- TERÖRİZE edildi. Örneğin, benim oğlum; yakınları ile evinde uyurken, kapısı sabahın köründe tekmelerle kırılıp içeriye girildi (sanırım, başka bazı ev ve mekanlara da…) her yer, alt üst edildi. “Şüpheli malzeme” diye, gündelik hayata dair, birçok sıradan eşya alınıp, götürüldü. Örneğin; üzerinde, içinde ne olduğu basılı orijinal baskılı zarfın içinde olan bir sürü film CD’si gibi. Ben şu birkaç gün, oğlumu ziyaret ederken o evde kaldım. Sanırım uğraşmaya üşendikleri için, çocukların film arşivlerinden onlarca CD’yi almışlar, onlarcasını da olduğu gibi bırakmışlar. Eğer suç unsuru bir şey var mı diye bakacaklarsa, neden hepsi değil de bir kısmı? Sakın, seyretmek istedikleri filmleri seyretmek için olmasın? Değilse, niye böyle? Bu örnekteki gibi, anlamlı bir izahı olmayan daha bir dizi uygulama ve garip sorularla dolu bir sorgu süreci; çocuklarla konuştuğumdan ve tutanaklardan bu çıkıyor. Uzatmamak için hepsini tek-tek yazmıyorum, anlatmıyorum. Ama çok ”anlamlı” bulduğum bir tanesini örnek vermeden edemeyeceğim: Sorgu süreci, izlenmesi, dinlenmesi yapılmış, yüzlerce telefon görüşmesinin soruları ile dolu imiş. Bir tanesi, bir kaptan arkadaşlarının boğazdan geçerken geminin düdüğünü öttürdükten sonra; arkadaşlarına telefonda söylediği “İstanbul’u düdükledim!” sözüyle ilgili sormuşlar, “bununla ne demek istedi, neyin şifresi?” !!! Daha bunun gibi onlarca örnek var; bunların bir kısmı da, bu örnekte olduğu gibi, görünüşte komik. Zaman-zaman sorguyu yönetenlerin de güldükleri gibi. Ama, bu olaylar HİÇ KOMİK DEĞİL! Bu gülmeler bana, “İşte sizi böyle bir komedi ile bile topar129

lar, götürür içeri tıkarız” demenin alayı, gülmesi gibi geliyor! Ve de öyle oldu sonuçta değil mi? Ama güdümlü medya aracılığı ile halka yansıtılan görüntü, hiç de böyle değil! Dikkat ediliyorsa, yazımın bu noktasına kadar; bu olaylara ilişkin dava dosyasının üzerindeki gizlilik kararını ihlal edebilecek; davalıların ve vekillerinin ellerinde bulunan evrakın, tutanakların vb. içerdiklerinin dışında olan bir konuyla; dava içeriğiyle ilgili iddia ve bilgi, materyal, belgelere ilişkin hiçbir iddiaya değinmedim. Bunu, hem yasal usul ve kurallara dikkat etmek için yapıyorum; hem de yargılanma süreci neyin ne ve neden öyle veya böyle olduğunu konuşup-tartışmak için daha çok fırsat olacak. Hem de bu arada geçen sürede; herkes, her taraf, neyi neden ve nasıl yaptığını daha bir sakin kafayla değerlendirecektir. Elbette, bu operasyonu yürütenler de dahil, bu dediğime… Şimdi toparlarsam; bu davada ortada terör örgütü falan yok; şiddet kullanarak (kapıları kırmak vb) yürütülen bir operasyonla, yandaş medyanın da yoğun propagandası ile terörize edilen, bu doğrultuda enforme edilen bir kamuoyu var. Bu yöntemlerle kamuoyu öyle bir şartlandırılıyor ki; böylece, bırakın sıradan insanları, fikirdaşların bile kafaları karışıyor, duruş ve tutumları
130

Adliye Önü, İstanbul, 30 Eylül 2010

bulanıyor! İŞTE ASIL TERÖR TAM DA BUDUR. ASIL TERÖRİSTLER, bu çarpıtılmış haberleri yapanlardır ve onlara –üstelik de üzerinde gizlilik ibaresi olan bir dosyadan- bu bilgi ve belgeleri onlara verenler terör yaşatmaktadırlar!!! Şimdi bu mektubun başlığında, “kamuoyuna” demeyi sevmediğim ve doğru da bulmadığım için; “HERKESE” hitabını kullanmıştım. Bu “herkes” in içinde siyasi yelpazedeki herkesten, bu operasyonu düzenleyen ve uygulayan herkes de var tabii. Ama, bu mektuplar; partinin (SDP) internet sitesinde yayımlandığı için; ağırlıklı okurları, üyelerinden, sempati duyanlarına kadar SDP’liler, diğer sosyalist siyasetlerden bir kısım insanlar, bu yayınları takiple görevliler ve taraflar hariç, çok sınırlı sayıda bir okur sayısına hitap ediyorum, ediyoruz. KARŞI PROPAGANDA araçları ise, onlarca gazete, tv kanalı ve yazar-yayımcıları ile; çok daha geniş bir halk topluluğunu “enforme” ediyor. Daha doğrusu, bu yoldan TERÖRİZE EDİYOR, ŞARTLANDIRIYOR, YÖNLENDİRİYOR, KORKUTUYOR VB, VB… Şimdi sözüm yakın düşündüğümüz herkese; zaten çok sınırlı olan gücümüzle bu halka gerçekleri, derdimizi anlatmak istiyorsak;
1- ARTIK AYRIYI GAYRIYI BIRAKIP, ZORUNLULUKLARIMIZ İÇİN SAHİDEN BİRLİKTE DURMAYI BECERMELİ, BUNUN ARAÇLARINI YARATMALIYIZ; ÇÜNKÜ ZATEN EGEMENLER, TERSİNİ YAPMAK İÇİN BÜTÜN BUNLARI YAPIYORLAR, 2- FARKLILIKLARIMIZIN DEĞİL BENZERLİKLERİMİZİN, ORTAK İHTİYAÇLARIMIZIN PEŞİNDEN KOŞMALIYIZ, 3- HER TÜRDEN HATALARIMIZI SAKLAMAYA, GÖZLERDEN UZAK TUTUP, İNSANLARA UNUTTURMAYA DEĞİL; ONLARI ARTIK BİR DAHA YAPMAMAK ÜZERE YAŞAMIMIZDAN VE MÜCADELEMİZDEN ÇIKARMAYA, UZAKLAŞTIRMAYA BAKMALIYIZ. YOKSA, HAREKETE GEÇİRMEK İSTEDİĞİMİZ İNSANLAR, GİDEREK BİZDEN VE FAALİYETİMİZDEN UZAKLAŞIRLAR!!!
sosyalistdemokrasigazete.net, 24 Ekim 2010

131

FERHAT TUNÇ MASKELER DÜŞÜYOR

Türkiye’de özellikle son dönemlerde yaşanılanlar tipik bir Türk işi olarak ortaya çıkıyor. Bu memlekette her an gündemler değişebilir, tüm gerçekler ters düz edilerek servis edilebilir. Egemenlerin Türkiye’nin ilerici kesimlerine dönük saldırılarını en fazla artırdığı dönemin Türkiye’ de demokrasi ve özgürlüklerin en fazla geliştiğinin iddia edildiği dönemlere denk gelmesi çok şaşırtıcı olmasa gerek. Referandum sırasında başbakan referandumun özgürlükleri büyüteceğini, demokrasinin gelişeceğini söylüyordu. Çok geçmeden nasıl gelişeceğini gördük: Ferhat Tunç barış istediği için yargılanıyor, Ragıp Zarakolu kitap bastığı için yargılanıyor, Dersim’de ormanlar yanmaya devam ediyor, işçi sınıfına dönük saldırılar sürüyor, hapishanelerde insanlar ölmeye devam ediyor ve son olarak da Türkiye’nin devrimci güçlerine dönük saldırı dalgası gelişti. Görüldüğü gibi başbakan yalakaları, liberaller ve umudu Tayyip olmuş solcuların çok savundukları AKP tipi özgürlük gelişiyor. Bu saldırı dalgalarını nasıl okumalı? Saldırıya uğrayan güçlerin ortak özellikleri nelerdir? İyi bakmak ve anlamak gerekiyor. Türkiye egemenleri, Kürt sorunun çözümü noktasında yaşadığı tıkanmayı saldırılarla aşmaya çalışıyor. Demokratik Kürt hareketinin barış ve Türkiyelileşme hedefleri ilerleme kaydettikçe egemenlerin de yönelimleri değişiyor. Bunun için de strateji olarak Kürt hareketi ile birlikte olmaya, onlara omuz vermeye çalışan tüm güçlere saldırıyor. Şahsıma açılan davada suçlama, barışı savunmam, diğer yargılamalarda konu; Kürt sorunu SDP, TÖP üyesi arkadaşların, Dönüşüm, Bilim Gelecek ve Red dergisi
132

yazarı arkadaşların tutuklanma FİKRET BAŞKAYA sebebi de Kürt halkı ile olan bağDEVLET TEZGAHI larıdır. MANİPÜLASYON SDP ve TÖP operasyonu ile verilmek istenen mesaj “KürtlerSDP ve TÖP şahsında tüm le dayanışmayın, onları yalnız devrimci sosyalistlere yöbırakın” mesajıdır. Uzun süredir neltilen provokatif saldırı ve Kürtlerle dayanışmayı strateji devlet tezgâhı manipülasyoolarak benimseyen sosyalistlere nu şiddetle kınıyor ve sizlerdönük bu saldırılar genel olarak le dostça dayanışma duygusosyalist harekete verilen gözdalarımı ifade ediyorum. ğıdır. Gerçekle alakası olmayan, Sosyalist Demokrasi, düzmece ifadelerle sosyalistlerin 7 Ekim 2010, n°98 tutuklanması başka türlü izah edilemez SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan ile diğer arkadaşların kelepçeli görüntüleri ile Kürt belediye başkanlarının kelepçeli görüntüleri arasında fark yoktur. Tüm bu gelişmelerin Türkiyeli ilerici güçlere yüklediği görevleri unutmamak gerekiyor. Saldırılara karşı devrimcilerin birlik olması, dayanışma içerisinde olması gereklidir. Saldırı dalgasını püskürtmenin yegâne yolu birlik ve dayanışmadır. Tüm ilerici güçler, sosyalistlere dönük bu saldırılara karşı sessiz kalmamalı, sessizlik saldırıların sürmesine sebep olacaktır. O yüzden de farklı düşünsek dahi saldırıların genel olarak sosyalistlere, Kürt halkı ile dayanışmaya, kardeşlik ve barışa dönük olduğunu unutmamalıyız. Özcesi bugün birlik ve dayanışma günüdür. Saldırılara karşı topyekûn birlik, günümüzün görevidir.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

133

FİGEN YÜKSEKDAĞ SIRAYI BOZMAK

SDP ve TÖP’e yönelik tutuklama saldırısının üzerinden iki ayı aşkın bir süre geçti. Geçen bu süre boyunca kamuoyu, bu tür saldırıları kanıksamakla kanıksamamak arasında gidip geldi. Bir taraftan birleşik politik bir sahiplenme, diğer taraftan da sonuç alma pratiğinin belli bir sınıra gelip dayanması... Galiba şimdi o sınırdayız. Bu sınır geçildiğinde, toplumun politik özgürlüklere dönük devlet saldırıları, gözaltı-tutuklama terörü karşısındaki kanıksama eşiği de aşılmış olacak. 21 Eylül gözaltı ve tutuklamalarından sonra çeşitli siyasi parti, platform ve kitle örgütlerince oluşturulan “Sıra kimde” inisiyatifi, gelinen sınıra işaret etmek bakımından önemli ve çarpıcı bir soru sordu. Aslında durum tam da, herkese “sıra kimde” derirtecek bir aşamaya geldi. 2004’te bugün olduğu gibi “AB’ye uyum” ve demokratikleşme borazanlarını çalarak hayata geçirilen TCK ve TMK’daki faşist restorasyonun sonuçları, sıra atlamadan sosyalist, devrimci ve Kürt yurtsever siyasi merkezlere tutuklama, tasfiye ve tecrit etme saldırısı olarak dönüyor. Demokratik alanın bütününü içine alacak biçimde yayılan ve sistematikleşen bir saldırı bu. Öncelikli olarakta AKP hükümeti eliyle yürütülüyor. Bu, yüzlerce klasör dava dosyasından bir incir çekirdeği dolduramasalar da alternatif emek ve özgürlük siyasetini kriminalize etme, en önemli yanıyla da bir rehin alma siyasetidir. Kara ve kirli bir AKP siyasetidir. Bugün SDP-TÖP tutukluları da Diyarbakır’da yargılanan Kürt siyasi tutukluları da aynı rehin alma siyasetinin hedefi olmuştur. ESP’de 2006’dan bu yana sistematik olarak bu tip saldırıların hedefi oluyor.
* Ezilenlerin Sosyalist Partisi Genel Başkanı

134

Av. FİLİZ KALAYCI Av. MURAT VARGÜN Av. HALİL İBRAHİM VARGÜN KOMPLONUN AMACINI BİLİYORUZ Derneklerin, siyasi partilerin basıldığı, onar onar insanların gözaltına alındığı, aylarca hakkındaki iddiaları bilmeden tutuklu kaldığı, yıllarca tutuklu yargılandığı bir süreçte; demokratikleşiyoruz yalanına, iktidar yalakalarına, körleri sağırları oynayanlara karşı sesimizi yükseltmenin zamanıdır. SDP ve TÖP’e yönelik çirkin komplonun arkasındaki amaçları biliyoruz. İktidar bilinç bulanıklığı yaratarak, komplolar kurarak gerçeklerin üzerini örtemez. Çünkü gerçekler devrimcidir. Hiçbir yalan ve tahakküm onu engelleyemez. Muhalif kurum ve kişilerin susturulmaya çalışıldığı bir süreçte iktidar odakları aynı komplo-

larla savunmanlık yapmamızı engellemeye çalışmıştır. İnsan hakları mücadelesinde yürüttüğümüz faaliyetlerin terör faaliyeti olduğunu iddia etmiş, 10 yıla kadar hapis cezası istemiş, bizlerden Av. Filiz Kalaycı’yı 8 ay tutuklu yargılamıştır. Eskiden yargısız infaz, kaybetme ve işkence ile sindirilmeye çalışılan kişi ve kurumlar bugün yargı kıskacında “ehlileştirilmeye” çalışılıyor. Dışarıda kalanları ise vergilerimizle alınmış trilyonluk teknik cihazlarla 24 saat dinleyerek, takip ederek, dışarıyı, büyük bir hapishaneye çevirmişlerdir. Hepimize giydirilmeye çalışılan bu “deli gömleğini” yırtmanın zamanıdır. Hayır demenin ve konuşmanın zamanıdır. Dayanışmayı yükseltmenin ve birlikte mücadele etmenin zamanıdır.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

Toplamda baktığımızda, Kürt halk hareketinin politik iradesine ve Kürt sorununun çözümünde sosyalist bir irade geliştirmeye yönelen politik merkezlere yönelen bir saldırı hareketi görüyoruz. Ama bu sadece buz dağının görünen yüzü. AKP, bu merkezlere yönelmeyi öncelikli görse de, başka bir taraftan karşısında sıraya dizilmiş ve sistematik saldırı aşamalarında kaygıyla sıranın kendisine gelmesini bekleyen bir muhalefet istiyor. Onun gibi düşünmeyen ve davranmayan her siyasi odak -özellikle de sol odaklar- bu kaygı ve politik baskı ortamında hareketsizleşmeye, tutumlarında silikleşmeye-ikirciklenmeye, en nihayetinde
135

de politik tasfiyeye itiliyor. İşte tam da burada, “sıra kimde” sorusuna verdiğiniz yanıt önemlidir. Ya emniyetsiz bir bekleyiş ve kaygının sonucunda “sıra bizde” diyeceksiniz ya da sırayı bozacaksınız. Zaten sistematik saldırıları durdurmakta, diğer bir deyişle sıranın dışına çıkmakta, devrimci-sol siyasette sıra dışı bir hamle yapmakta ancak böyle bir tutumla mümkündür. Bugün için bu politik tutum ve hamlenin iki önemli yönü vardır. Birincisi, tutukluları içerde ve dışarda sahiplenerek, haksız tutuklama durumuna son verecek ve onları dışarıya çıkaracak bir hareketin örgütlenmesidir. Sol-sosyalisit hareket SDP-TÖP, KCK ve benzeri davalarda, tutuklu siyasetçi arkadaşlarımızı cezaevlerinden koparıp alacak bir başarıya ihtiyaç duyuyor. Bu bize dayatılan sıranın bozulması bakımından da oldukça önemlidir. Demek ki, öncelikle somut bir saldırıya somut bir yanıt vermek ve buradan bir başarı kaydetmek zorundayız. Tutukluların serbest bırakılması mücadelesi, bir dönemin saldırı konsepti karşısında güç ve inisiyatif kazanmak bakımından da, direnişçi ve somut kazanıma kilitlenmiş bir siyaset tarzının gelişimi bakımından da kilit noktada duruyor. İkinci olarak, SDP ve TÖP’e dönük saldırı bize bir kez daha göstermiştir ki, devlet siyaseti ve terörü, emekçi sol, yurtsever Kürt ve sosyalist hareketin birleşik mücadele zemin ve olanaklarını dağıtmayı hedefliyor. Öyleyse, bu tür saldırıların dağılmaya değil, daha güçlü olarak birleşmeye, birleştirmeye yarayacağını göstermeliyiz. Bugün için saldırılara verilecek yanıtın ikinci önemli halkası da budur. Önümüzde, bir cephe görüş açısıyla birleşik mücadele olanaklarının güçlü zeminde realize edilebileceği bir süreç var. Bugün bizim için bir saldırıdan güçlenerek çıkmak, aynı zamanda birleşerek çıkmak anlamına gelir. Şimdi de birleşerek yeni bir güç kurmanın, yaklaşan seçimleri de kapsayacak biçimde emek, barış ve özgürlükler alanından ezilenleri bütünleyebilecek bir siyasi merkez yaratmanın zamanıdır. Sırayı bozmak ve ezilenlerin düzenden bağımsız politik iradesini yaşamda cisimleştirmekte böyle mümkündür.
Günlük, 5 Aralık 2010

136

KANIKSAMAYACAĞIZ DİRENECEĞİZ! Hepimizi ilgilendiren bu saldırganlığa karşı birleşik karşı koyuşu örgütlemek güncel bir görevdir. Geçici, anlık tepki ve reflekslerle yetinilmemelidir. TMY yasasının kaldırılması ve Özel Yetkili mahkemelerin kapatılması somut talepler olarak ileri sürülmelidir. Bu tür saldırılara karşı sürekliliği olan örgütlenmelere de gidilebilir. Bu saldırganlığı kanıksamamak önemlidir. Öyleyse bugün, birlik, dayanışma ve gelişkin mücadele biçimleriyle zenginleştirilmiş bir duruşla saldırganlığa karşı koymalıyız. AKP Hükümeti demokratikleşiyoruz yalanı eşliğinde sosyalist, yurtsever ve ilerici güçlere yönelik gözaltı ve tutuklama saldırılarını sürdürüyor. Tam bir keyfiyet içinde sürdürülen bu saldırılar sistematik bir hal kazandı. Evi, işi, yaptıkları belli olan insanlar, helikopter, silahlar ve yüzlerce polis eşliğinde evleri basılarak gözaltına alınıyor. Aynı şekilde kurumlar basılıyor. Mahalleler ablukaya alınıyor. Gözaltılar tam bir devlet terörüne, sindirme ve yıldırma saldırısına dönüşüyor. Gözaltı ve tutuklama saldırısının son hedefi SDP ve Toplumsal Özgürlük Platformu oldu. SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan, Toplumsal Özgürlük Platformu temsilcisi Oğuz Kayserilioğlu’yla birlikte 13 arkadaşımız tutuklandı. Bu saldırı ve tutuklamaları şidetle kınıyoruz. SDP ve TÖP’lü siper yoldaşlarımızla dayanışma içerisinde olacağız. Toplumsal muhalefetin önemli ve mücadeleci bileşenleri olan, referandumda da Boykot Cephesinde birlikte çalıştığımız SDP ve TÖP’e yapılan saldırıyı, partimizede yapılmış bir saldırı olarak görüyoruz. Gözaltı ve tutuklamaların tam bir komplo çerçevesinde yürütüldüğü ortadadır. Tutuklamalar ve gündemleştirilen gerekçeler bu komployu ele vermektedir. İşkenceci bir polis şefinin isminin sosyalistlerle yan yana konulması, AKP ve polis komploculuğunun ulaştığı düzeyi görmek bakımından ibretliktir. AKP Hükümeti ve polisi en alakasız ve en aşağılık gerekçelerle, ilericilere, sosyalistlere saldırıyı bir alışkanlık haline getirmiştir. Bu komplocu yöntemlerle kamuoyunda ilerici ve sosyalist güçlere dair şüphe yaratmayı da ihmal etmemektedir. Tutuklama saldırısı siyasi olarak boykot iradesini hedefle137

mektedir. Referandum günü partimize yönelik benzer gözaltılar yaşandı. Keza, aynı süreçte BDP’ye yönelik yaygın tutuklamalar oldu. Son olarak ise SDP ve TÖP benzer bir tutuklama saldırısı yöneldi. Bu saldırılar tesadüfi değildir. Sistematik olmasının yanında özel olarak boykotta kendisini gösteren birleşik siyasi iradeyedir. AKP Hükümeti tasfiye saldırganlığında derinleşiyor. Bir taraftan açılımdan söz ediyor, diğer taraftan BDP üye ve yöneticilerini tutukluyor. Bir taraftan çözümden söz ediyor, diğer taraftan savaş teskeresini uzatmaya çalışıyor, askeri saldırganlığını sürdürüyor. Bir taraftan dmokrasiden söz ediyor, diğer taraftan demokratik güçlere sistematik olarak saldırıyor. Bütün bunlar AKP Hükümetinin tasfiyeci saldırganlığının bir parçası ve devamıdır. Diri, devrimci ve mücadeleci güçlerin sindirilmesi, elimine edilmesi, çalışamaz hale getirilmesi yönelimi, tasfiyeci saldırganlığın bir parçasıdır. AKP sadece kendisi ve temsil ettiği güçler için demokrasi istemektedir. Kendisine muhalif hiçbir güce tahammülü yoktur. Polis devleti uygulamalarının ve tutuklamaların yasal dayanağı TMY yasasıdır. TMY, toplumla mücadele yasasıdır ve çıkarıldığı günden itibaren bu işlevi görmektedir. TMY’nin bu işlevi DGM bozması Özel Yetkili Mahkemeler tarafından tamamlanmaktadır. Cumhurbaşkanı A. Gül bile, DGM’lerin sadece üniformasının çıkarıldığını itiraf etmiştir. Hepimizi ilgilendiren bu saldırganlığa karşı birleşik karşı koyuşu örgütlemek güncel bir görevdir. Geçici, anlık tepki ve reflekslerle yetinilmemelidir. TMY yasasının kaldırılması ve Özel Yetkili mahkemelerin kapatılması somut talepler olarak ileri sürülmelidir. Bu tür saldırılara karşı sürekliliği olan örgütlenmelere de gidilebilir. Bu saldırganlığı kanıksamamak önemlidir. Öyleyse bugün, birlik, dayanışma ve gelişkin mücadele biçimleriyle zenginleştirilmiş bir duruşla saldırganlığa karşı koymalıyız. Bu konuda partimiz üzerine düşen görevi yerine getirmeye her zaman hazırdır.
Sosyalist Demokrasi, 28 Ekim 2010, n° 99

138

GÜLFER AKKAYA DÖRT AY GEÇTİ, TUTUKLU SDP VE TÖP’LÜLERE İDDİANAME YOK

Üç ay bitti, dördüncü ayındayız 21 Eylül’de sosyalistlere yönelik yapılan komplonun. Dile kolay tam dördüncü ay. AKP’nin ileri demokrasi cumhuriyetinde 17 sosyalist insan, demokratik alanda mücadele sürdürürken “Devrimci Karargahçı” oldukları yalanıyla önce evleri basılıp gözaltına alındılar, sonra 13 kişi tutuklandılar ve işkenceci emniyet müdürü Hanefi Avcı ile aynı davada yargılanacaklar. Kendini demokratik alanda sosyalist mücadele verir sanırken, hoop yasadışı silahlı örgüt üyeliğinden tutuklu buluyorsun. Nerden nereye... AKP ve Gülen ikilisi bir taşla birçok kuş vurmayı hedeflerken, uydurulan komplo senaryosu o kadar sırıttı ki, hükümet ve okyanus ötesindeki hesap topluma uymadı desek yeridir. Yargılanmasına yargılanacaklar da ne hikmetse dördüncü ayına giren bu komplo davanın hala iddianamesi yok, neden hapis yattıklarını bilmeyen 13 kişi hala Silivri Cezaevinde keyfi olarak bekletilmekte, onların yakınları, dostları, akrabaları, yoldaşları, eşleri, sevgilileri olan bizlerin endişeli bekleyişi ise artarak devam etmekte. Endişelenmeyip de ne yapacağız? Hiçbir gerekçe açıklanmadan dört ay hapis yatırtan ve daha ne kadar yatacakları muhataplarından sır gibi saklanan bir adalet sistemi karşısında başka nasıl hissedilir ki? Ekim ayında Cumhurbaşkanı bile tutukluluk sürelerinin uzunluğundan, geciken adaletin adalet olmadığından bahsetmedi mi? Ama ne gam! On beş yıla yakın süredir davası süren ama bu yılları cezaevinde yatarak geçiren tutukluların varlığını duyunca küçük dilinizi yutacak gibi olmuyor
139

musunuz? Adaletsizlik, haksızlığa uğramış olmak duygusu çok ağır bir hal. İnsanın kendini teselli edemediği bir durum. Ne kendinizin, ne de bir başkasının sözleri size ulaşmıyor. Biz tutuklu yakınlarının hali tam olarak böyle. Peki ya özgürlükleri devlet şerriyle ellerinden alınanlar, içerde tutulanlar, acaba onlar ne düşünüyor, ne hissediyor? Hepimizin ihtiyacı olan hukuk şimdilerde şöyle işliyor. Evinizi basıyorlar, sizi alıyorlar, tutukluyorlar, neden tutuklu olduğunuzu bilme hakkınız yok. Avukatınız da dahil kimseye bir şey söylenmiyor, dosyada gizlilik oluyor. Yandaş medyaya bu gizlilik yok. Onlara bilgiler yollanıyor emniyet tarafından, onlar da yalan dolan haberleri çarşaf çarşaf yazıyorlar, yayınlıyorlar. Basın etiği metiği, hak getire. İddianame ne zaman istenirse o zaman yazılıyor. On sekiz ay boyunca yazılmamış iddianameler var. Sonra yine ne zaman istenirse o zaman mahkeme tarihi belli oluyor. Uzun lafın kısası, başınıza es kaza bir şey geldiğinde en az altı ay iddianame yazılacak diye, yaşananlardan öğrendiğimiz kadarıyla “en hızlı” üç ay içinde dava açılacak diye toplam dokuz ay zaten kafadan yatıyorsunuz. İlk davada bırakılan şanslı kişilerden değilseniz artık Allah kerim, sonraya yeni bir dava, ondan sonra diğer dava diye süreç devam ediyor. Bu davalar serisi ise ömrünüzden çalınan birkaç yıla ya da daha fazlasına tekabül ediyor.
KOĞUŞ FATURASI 105 LİRA

Bazen kendimi tutuklanan arkadaşlarımızın yerine koyuyorum. Düşünsenize, hakkınızda somut bir tek delil bile yokken apar topar hapse atılıyorsunuz. Sadece özgürlüğünüz değil, kendinizi savunma hakkınız dahi elinizden alınıyor, ömrünüzden ömür çalınıyor. Halbuki, hukuken tutuklanmanız için çok özel bir iki gerekçe varmış, bunlar da zaten o kadar istisnai durumlar ki herkese uygulanmıyormuş. Oysa yaşadıklarımız öyle mi? Şu anda Türkiye’deki cezaevleri gırtlağına dek dolu. Binlerce insan tıpkı bizim arkadaşlarımız gibi, keyfi bir şe140

kilde hapse tıkılıyorlar. Tutuklamaların politik nedeni bir süre ayak altında dolaşmasınlar iken, hukuki neden ise hukukun işlememesi. Bir tür hukuksuzluk hali. Yani adaletsiz işleyen bir adalet mekanizması. Ama bunlar tesadüf değil, özellikle böyle ayarlanmış ki “ders olsun.” Üstelik bu süreçte uğradığımız adaletsizlik bunlarla da sınırlı değil. Yaklaşık dört aydır tutuklu bulunan arkadaşlarımızın bir kısmı işlerinden oldular, işyerlerini kapattılar. Geçimlerini kendileri değil, yakınları, akrabaları, arkadaşları sağlıyor. Bu da yetmezmiş gibi cezaevinde kaldıkları için fatura ödüyorlar. Bildiğiniz elektrik faturası. İlk fatura 75 lira iken, İkincisi 105 lira. Evet, yanlış duymadınız. 105 lira. Bu rakamı evinize gelen faturayla karşılaştırmanızı rica ediyorum. İçerde çamaşır, bulaşık makinesi yok. Bilgisayar, teyp, radyo yok. Olan radyolar pille çalışıyor. Evlere gelmeyen faturalar cezaevi koğuşuna geliyor. Bu nasıl oluyor? Bitmedi, tutuklulara içme suyu da verilmiyor. Musluktan su içmiyorsanız o zaman suyu da satın alacaksınız. Hem insanları haksız yere tutuklayacaksınız, hem maddi kazançlarını sonlandıracaksınız ya da azaltacaksınız, hem tutukluyken -hükümlü bile değil ki hükümlü de olsa yine de devlet cezaevindeki insanların ihtiyaçlarını karşılamak zorunda- yüklü faturalar ödeteceksiniz. Böyle adalet olur mu? Bir kere daha hatırlatmakta fayda var sanırım. Devlet cezaevindeki kişilerin her türlü durumundan bizzat kendisi sorumludur. Tutuklu ve hükümlü olan herkesin tüm ihtiyaçları yakınları tarafından değil, devlet tarafından karşılanır. Adalet Bakanlığı kendisine bizlerin vergilerinden oluşan bütçeyle sadece cezaevi yapılmadığının sanırım farkındadır. Ya da sadece memur ve çalışanlara maaş verilmediğinin. O bütçe aynı zamanda tutuklu ve hükümlülerin de ihtiyaçlarını kapsamalıdır, kapsamaktadır. Talebimiz cezaevlerindeki faturalı uygulamaların derhal son bulması ve şimdiye dek tutuklulara ödetilen faturaların karşılığının iade edilmesidir.

141

ARKADAŞLARIMIZ SERBEST BIRAKILSIN

Türkiye’deki adalet mekanizmasının daha adil işlemesi için yalnız kendi yakınlarımız için değil, benzer durumdaki tüm tutuklular için daha hızlı ilerleyen bir adalet sistemi istiyoruz. İddianamenin hızla yazılmamasının keyfi, hukuksuz bir uygulama olduğu açıktır. Deniyor ki iddianame altı ay içinde yazılmalıdır. Öyle bile olsa altı ay sanıldığından çok daha uzun bir süredir. İnsan yaşayınca daha iyi anlıyor. Ve sakın ola kimse bizlerin başına gelenin kendisinden uzak olduğunu sanmasın. Artık evinizin polislerce basılması, sonrasında tutuklanmanız için iddia edilen “suçu” işlemiş olmanıza gerek yok. Sadece iktidara muhalif olmanız yeterli. Gerisi çorap söküğü. Bizler bir an evvel siyasi komployla tutuklanan arkadaşlarımızın derhal serbest bırakılmasını istiyoruz. Arkadaşlarımızla 2011’de camların ardında, telefonların aracılığıyla değil, can cana sohbet etmek, dokunmak, gülmek ve bu süreci unutmak istiyoruz.
Bianet, 11 Ocak 2011

15 YILLIK YABANCI Kapıdaki görevliye soruyorum, bayramda ben de açık görüş yapabilir miyim diye. Yok, siz yapamazsınız diyor. Neden diyorum. Siz yabancısınız diyor 21 Eylül sabah saat 05.00’te evlerimiz basılıp, birlikte yaşadığımız insanlar alakalarının olmadığı bir örgütün üyesi oldukları gerekçesiyle tutuklanıp Silivri Cezaevine konalı, neredeyse iki ay oldu. AKP’nin ileri demokrasisi, seçimlere giderken elini güçlendirmek, seçimlerden güçlü çıkmak için vargücüyle çalışıyor. AKP ilk kurulduğunda muhafazakâr demokrattı. Referandumla nitel sıçrama yaşayarak ileri demokrat oldu. Şimdinin ileri demokratları polisiye ve hukuki bir tezgahla sosyalistleri yaptığı işten değil, uzaktan yakından ilgileri olmayan başka bir örgüt dolayısıyla etkisizleştirmeye çalıştılar.
142

Hep söyledik, bu komplo son bulana kadar söylemeye devam edeceğiz. 21 Eylül sabahı evleri basılan sosyalistler Karargahçı oldukları için değil, sosyalistlerin birliği için çabaladıkları ve Kürt halkıyla dayanışmada inat ettikleri için tutuklandılar. Gerisi laf-ı güzaf. Zira bir güç haline gelen sosyalistler ve Kürtlerle ortak duruş, önümüzdeki seçimlerde AKP için hakikaten korkutucu bir birlik. Sosyalistlerin parçalı halde girdikleri referandumda bu gerçek, en açık haliyle kendini göstermişti. Bugün tüm sosyalistlerin üzerine düşen bu devrimci görevi, daha kararlı bir şekilde üstlenmek ve üçüncü cepheyi örebilmek. Demokrasinin AKP’ye, devrimciliğin CHP’ye bırakılamayacak kadar hepimiz için elzem olduğunu unutmamamız gerek. AKP’nin 21 Eylül operasyonu ardından içerdekiler ekibini her Perşembe sabahı ziyarete giden bir dışarıdakiler ekibi de oluştu. Bu ekipte bebekten yaşlıya her tür insan var. Bebek olan Rıdvan Turan’ın kızı Ada. Nasıl sevimli, saçları daha saç değil, tüy. Kucaktan kucağa dolaşıyor. Daha bir yaşında yok. Annesi anlatıyor, evde baba dediklerinde Ada elini kulağına götürüyormuş. Kapalı görüşler telefonla yapılıyor ya, oradan kalmış... Annesi haklı olarak kaygılı. Babasını böyle anımsasın istemiyor. Görüşmeciler ekibinin yaşlılarını anneler oluşturuyor. En yaşlı anne Oğuzhan Kayserilioğlunun annesi. 85 yaşında. Herkes Ocak ayında bırakılacak diye bekliyor. “Daha fazlasına dayanamam” diyor. Bacaklarından ameliyat olmuş, platin takmışlar. Kontrol noktalarında geçerken zart zart diye bağırtıyor aletleri. Her defasında eteklerini kaldırıp bakıyorlar. Ameliyat izlerini görünce tamam deyip etekleri salıyorlar aşağı. Bir de Rıdvan Turan ve Ulaş Bayraktaroğlu’nun anneleri var. Yeri geliyor şaka yapıyorlar, bizlere takılıyorlar. Bir tezgahla cezaevine konulan çocuklarını yalnız bırakmıyorlar, o yaşta ve o koşullarda her hafta çocuklarını görmek, seslerini duymak, onlara güç vermek için inadına geliyorlar görüşe. Diğer ziyaretçiler eş, sevgili, nişanlı, arkadaş ve yoldaşlar... En ballılar aile-akraba olanlar. Enişteden baldıza, yeğenden kuzene hepsi, bayramlarda açık görüş hakkına sahip. Benim gibi arkadaş kadrosundan ziyarete gelenler, bayramlarda açık görüş yapamıyor. Tek açık görüş hakkımız ayın ilk perşembesi yapılan açık görüşler. O da 1 saat 15 dakikacık.
143

SİZ YABANCISINIZ

29 Ekim açık görüşünden faydalanamayan ben kurban bayramı için umutlanıyorum. Her şey olan AKP, aynı zamanda dinci de olduğu için dini bayramda daha “demokrattır” diye. Kapıdaki görevliye soruyorum. Bayramda ben de açık görüş yapabilir miyim diye. Yok, siz yapamazsınız diyor. Neden diyorum. Siz yabancısınız diyor. Cevap yüzüme çarpıyor. 15 yıldır Tuncay Yılmaz ile yaşıyorum ve yabancıyım, öyle mi diye soruyorum. O da şaşırıyor. Durumun garipliğini fark ediyor ve gülümsüyor. 15 yıldır Tuncay’la yaşayan ben her cevaba hazırım da, yabancısınız cevabına hazır değilim. Böylece AKP’nin riyakâr, toplumdan, hayattan uzak, soğuk muhafazakâr yüzüyle karşılaşıyorum. Muhafazakâr demokratlık bu değilse ne? Hani ileri demokrat olmuşlardı? Nikahlı olmayan ama bir erkekle yaşayan nice kadın var. Benim gibi evlilik karşıtları, imam nikahlılar, metresler, ikinci ve hatta üçüncü dördüncü kadınlar, sevgililer... Demek hiçbirimizin bırakın mal mülk paylaşımını, açık görüş dahi yapma hakkımız yok. Düşünüyorum, mesela çocukları olan imam nikahlı kadınlar cezaevi kapısında ne yapacaklar? O çocuklar da mı yabancı sayılacak? Erkeklerin yazdıkları kanunların nasıl onların muhafazakârlığını, çifte standartçı ahlakçılığını devam ettirdiğini, biz kadınların mağduriyetine, kararlarına, yaşamdaki duruşlarına nasıl ilgisiz ve karşı olduklarını defalarca düşündüm. Bu durum hayatlarımızı her alanda çepeçevre saran bu erkekçe yasaların bizlerin onlara itiraz ettiğimiz noktalarda nasıl bir cezalandırmaya dönüştüğünün ispatı değilse nedir? Nikahsız mı yaşıyorsun, o zaman yabancısın diyor, en temel insani haklarımızı ihlal ediyorlar. Temas etme, yan yana oturma, arada cam olmadan bakışma hakkımızı... Evlerimizi silahlarla basıp biçare bir şekilde kurdukları tezgah için delil arayanlar, şahsi eşyalarımıza el koyarken, nikahlı nikahsız ayrımı yapmadan kişilik haklarımızı çiğnerken, aynı “ileri demokrat tavırlarını” hayatın diğer alanlarından esirgemesini çok iyi biliyorlar.
144

Onların kanunlarıyla uzaktan yakından alakası olmayan, bizimki gibi kanunsuz birliktelikleri yaşama hakkı için mücadele etmek boynumuzun borcu. 15 yıllık yabancı olarak inanıyorum ki, bizim inadımız engin çıkacak.
Radikal 2, 21 Kasım 2010

‘TEK KİŞİLİK KIŞ’
SDP ve TÖP’lülere yönelik operasyondan hem duygusal hem de “örgütsel” olarak etkilendim. “Kış iki kişiliktir” diyordu geçenlerde Ece Temelkuran, “Bir kişiyle üstesinden gelinmez kışın.” Benim bu kışım öyle görünüyor ki tek kişilik olacak. Siz bu yazıyı okuduğunuzda ben beşinci kez cezaevine ziyarete gitmiş olacağım. Ve beşinci kez, camın öte yanındaki hayat arkadaşım-dostum-sevgilimle konuşmak için elimi kapalı görüş telefonuna doğru uzatırken, “Benim burada işim ne, karşımdaki insan neden tutsak” diye soracağım. On beş yıl boyunca yan yana olduğum, dokunup kokladığım, uzun uzun sohbet ettiğim insanla şimdi neden başkalarının gölgesi, dinlemesi, izlemesi altında, daha kahredici olanı müsaadesi çerçevesinde, görüşmek zorunda kaldığımı sorgulayacağım. Siz bu yazıyı okurken ben, insanın dünyadaki en büyük mahreminden, kendisinden bahsetmek zorunda kalmasının aynı zamanda politik olduğu “cesaretiyle”, şahsımın/şahsımızın uğradığı haksızlığa dikkatlerinizi çekebilmeyi umut ediyor olacağım. SİLAHLI POLİSLER EV BASKININDA

Bir sabah saat beşte kapınız polis tarafından kırılıp/zorlanıp, savcılıktan çıkartılan arama, bulma, yakalama emriyle üstünüze çeşitli büyüklükte ve türde silahlarla onlarca polis yürüdüğünde, ne kadar demokratik bir ülkede yaşadığınızı görmüş oluyorsunuz. Demokratik alanda siyaset yapan, kamuoyunca bilinen, parti yöneticisi, platform sözcüsü olan ve demokratik siyaset sınır145

ları çerçevesinde İstanbul’un göbeğinde gerçekleştirdikleri eylemlerde polisle sürekli irtibat halinde olan sosyalist insanların, evleri basılarak savcılık özel izniyle, daha gözaltına alınmamışken gözaltı sürelerinin dört gün olacağı bilgisiyle evlerinden alınmalarına tanık oluyorsunuz. Oysa yasal gözaltı süresi iki gün. Operasyonun başı olan komisere sordum, “Her gün ortalıkta dolaşan insanların evlerine baskın düzenlemek yerine emniyete çağırsaydınız, gelmezler miydi?” diye. Evimiz didik didik arandı. Sık aralarla komiserin telefonu çaldı ve karşı tarafın soruları komiser tarafından “temiz” kelimesiyle yanıtlandı. Elbette “temiz” olan evimizden çuvallarca eşyamız emniyete götürülmekten kurtulamadı. Bol miktarda kitap, film ve müzik CD’leri götürüldü. Üstelik arama, bulma, yakalama izninde yer almayan şahsım da payına düşeni aldı. El yazılarımla dolu eski defterlerim, öykü, roman ve şiir taslaklarım, bilgisayarım, müzik dinleme aletlerim, telefon defterim ve nice eşyam çuvallara doldurulup götürüldü. Elleri boş gerisin geri gitmiş olacaklar ki çıkarlarken parmak izi ekibi sorumlusuna eğilerek “Burada mutlaka bir şey bul” diye fısıldadı polisin biri. “Ne bulabilir ki?” sorum, yanıt oldu. Uzaktan yakından alakalarının olmadığı yasadışı örgüt dolayısıyla gözaltına alınan yakınlarımız için, dört günlük gözaltı sonrasında Beşiktaş Adliyesi önünde kaygılı bekleyişimiz sürerken, yüzün üstünde insan, öğreniyoruz tezgahın hası nasıl ku146

Birgün, 15 Aralık 2010

147

Birgün, 15 Aralık 2010

rulurmuş. Bu kez “Devrimci Karargahçılar’la birlikte çay içtin”, “kitapta parmak izin var” gibi örgüt üyeliğini ispat eden devasa deliller yok, ama şimdilerde moda olduğu üzere birkaç gizli tanığın ifadesi var. Hükümete yakın basın organlarının canhıraş haberleri, aynı basın organlarına emniyetin dağıttığı kes yapıştır -çamur at izi kalsın video görüntüleri ve mahkeme kararından 12 saat önce çıkan “tutuklandılar” haberleri var. Tezgâh sadece sosyalistlerin tutuklanması maksadıyla düzenlenmemişti. Toplum nezdindeki itibarlarına da yönelikti. Karalama, dezenformasyon gibi hedefleri vardı. Zaman gazetesi, adliye önünde olduğumuz gün Hanefi Avcı ve Necdet Kılıç hakkında ilk haberini yapmıştı bile. Şamil Tayyar ise Star gazetesindeki köşesinde Kurtuluş geleneğinden olan Necdet Kılıç’ı Doktor Hikmet Kıvılcımlı geleneğine sahip Toplumsal Özgürlükçü yapıvermişti. “Avcı Haliç’te mi karargahta mı avlandı” adlı 24 Eylül 2010 tarihli (yani operasyonun 3. günü) yazısında Necdet Kılıç için Toplumsal Özgürlük yazarlarından diyordu. Tenezzül edip Toplumsal Özgürlük sitesine bile girmemiş. Ne diyelim, bu kadar güvenilirler. Hala düzeltilmeyen bu hatayı yapmasına yazıyı aceleden yazması mı, söz konusu kişiler sosyalist olunca ne yazarsan yaz ruh halinin “özgürlüğü” mü neden oldu, bilinmez.
DİNCİ FAŞİZM

Gözaltına alınanlara, gözaltında bulundukları süre boyunca üyesi oldukları iddia edilen örgüte dair soruların nerdeyse hiç sorulmadığı, telefon dinlemelerinde suç unsurlarına rastlanmadığı bu akıllara zarar komplo, ancak dezenformasyonla yol alabilirdi. Gerek emniyet müdürlüğü yetkilileri, gerek hükümete yakın yayın organları yukarıda bahsettiğim yayınlar aracılığıyla haftalarca bu kişilerin masumiyet karinelerini ayaklar altına alarak, karalama kampanyasını yürüttüler, suç işlediler.
148

Vakit Gazetesi, yazarı olan ve bir kız çocuğunu taciz ettiği için hâlâ yargılanan Hüseyin Üzmez’i cevvalce sahiplenmiş, altından kalkamayacaklarını görünce Gülmez’i gazeteden uğurlamak zorunda kalmış, iş sosyalistlere çamur atmaya gelince, ahlakçı kesilerek riyakar bir tonda hepimize bir kere daha en yandaş medyanın kim olduğunu göstermiş oldu. Bu komplo, muhafazakar demokrat olan AKP’nin demokrasisinin ne olduğunu göstermesi açısından önemli. 12 Eylül ile savaştığını iddia eden, kendisi o 12 Eylül’ün ürünü olan kendine demokrat AKP ve Fetullah Gülen, bir süredir topluma pervasızca kendi eylül zulümlerini yaşatmakta. KCK operasyonları, 21 Eylül operasyonu, devrimcilere, muhaliflere karşı yapılan saldırılar AKP’nin ve Fetullah Gülen’in kendi eylülünün göstergesidir. Ne oldu? Gitti 12 Eylül faşizmi, geldi dinci faşizm. Tayyip Erdoğan, “Yoldan geçenler alınmadı ya” dedi. Bu gidişle yoldan geçen kalmayacak. Boşuna değil Diyarbakırlılara, Diyarbakır cezaevini yıkıp yenisini yapacağız demesi ve Avrupa’nın en büyük adliyesinin İstanbul’un orta yerine dikilmesi.
İKİ KİŞİLİK KIŞ

İnsan onuru ve insanın duyguları iyi ki var. İyi ki onurumuz ve duygularımız yaratılmak istenen korku imparatorluğuna rağmen hiç ehlileşmiyor. İyi ki başka bir canı kendi canımızdan daha çok sevebiliyoruz, başka bir canla yoldaş olabiliyoruz. Bu operasyonla ben hem duygusal hem de “örgütsel” olarak etkilendim. “Kış iki kişiliktir” diyordu geçenlerde Ece Temelkuran TV programında. “Bir kişiyle üstesinden gelinmez kışın” diye ekliyordu. Benim bu kışım öyle görünüyor ki tek kişilik olacak. Umuyorum ve diliyorum ki, kış bu ülkede bir daha başka hiç kimse için tek kişilik olmasın. Daha güzel günler için, daha sıcak kışlar için birbirimize sahip çıkmaktan başka bir yol bilmiyorum.
Bianet, 25 Ekim 2010

149

GÜLSÜM KAV SIRA SİZE DE GELECEK

Şimdi siz, size hiç sıra gelmeyecek sanıyorsunuz. Hep ezilenler ve ömrünü ezilenler için yaşayanlar baskı görecek değil mi? Ölüm kokan maden ocakları, tersaneler, İşkence kokan emniyet müdürlükleri, cezaevleri, Yalan kokan, kara çalma kokan adliyeler, Cehennem gibi hastaneler, okullar hep bize düşecek, siz hep saraylarda kalacaksınız öyle mi? Dünya hep böyle dönecek sanıyorsunuz. Aldanıyorsunuz. Kapitalizmin haklı çıktığını sandığı bu havalarda aldanmanız kolay. Her yaptığınıza alkış tutanlar, “yetmese de evet” diyenler de aldanmanıza yardımcı oluyor. Şimdi biz, gerçeği ararken parçalanmış yüzlerimizle, size gerçeği açıklıyoruz; sıra asıl size gelecek. Kulübelerle barışıp, saraylarla savaş ede ede gelenler, bu yolda hayatları ve yüzleri değişenler, sizin o saraylarınızı zapt edeceğiz. Ve o zaman biz, sizi gerçekten ait olduğunuz örgüt davalarıyla yargılayacağız. Ömrünü bir davaya bağlayan her devrimci, kendi davasıyla yargılanmak ister ve bununla onur duyar. Siz şimdi, sıra size geldiğinde, sizde bulunmayacak olanı; bu onurumuzu kıskanıyorsunuz. Devrimcilerden onuru almaya çalışıyor, bu kadar alçalıyorsunuz. BDP’li, SDP’li, TÖP’lü yoldaşlarımızı, cezaevlerindeki Türk ve Kürt devrimcileri onurundan ayıramazsınız.
150

HACI ORMAN YAN YANA KOL KOLAYIZ Sosyalist Demokrasi Partisi ile Toplumsal Özgürlük Platformu’na yönelik gözaltı ve tutuklamalar, devletin antidemokratik saldırı alışkanlığının fütursuz bir örneğidir. SDP ve TÖP’ün Ergenekon bağlantılı olduğunu ileri sürmek ise, gülünç ve bayağı bir kara propaganda olmaktan başka bir şey değildir. Başbakanın son zamanlarda ağzından düşürmediği “ileri demokrasi” Çılgın Türkler re* BEKSAV YK Başkanı

jiminde ancak bu kadar olabiliyor demek ki! Fakat bunu kabul edemeyiz. SDP ve TÖP’le omuz omuzayız. Bu saldırılara karşı kol kola, yan yanayız. Başta Genel Başkan Rıdvan Turan, sözcüler Oğuzhan Kayserilioğlu ile Tuncay Yılmaz olmak üzere, bütün arkadaşlarımıza geçmiş olsun diyor, en kısa sürede özgürlüklerine kavuşmalarını diliyorum. Bu fiziki terör ile psikolojik savaş yöntemlerine başvurmaktan çekinmeyen İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Müdürlüğü yetkilileri pervasızlıklarının hesabını vermelidir.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

Çaresizsiniz. Alçaksınız ve sizin alçaklık listeniz, insanlık suçlarınız giderek kabarıyor. Senelerdir hükümet eden AKP, hele senin verilecek hesabın gün be gün artıyor. Darbe tehditlerinin kendine yönelen kadarını savuşturmak dışında, halklarımıza karşı sürekli suçlusun. Ve bizim, sizin gibi düzmece iddianamelere hiç ihtiyacımız yok. Sadece bir bir sayacağız; Tuzla’yı, Karadon madenini, işsizliği, yoksulluğu, kadınların öldürüldüğü sokakları, evleri, devrimcilerin can verdiği cezaevlerini, Diyarbakır’ı, Hakkari’yi, oyun oynarken ölen çocuk bedenlerini sayacağız. İşsiz sayısı kadar yükselmiş olan güvencesiz çalışanların sayısını da sayacağız, Kürt halkının her gün kaldırdığı cenazeleri de. Sizi o sayı kadar yargılayacağız. Adil olacağız yani. Sizin gibi yapmayacağız. Siz bizi korkutamazsınız. Sıra size gelene kadar, doğru bil151

diğimizi yapmaktan bir an bile tereddüt etmeyeceğiz. Siz şimdi bizim üzerimizde yeni planlar yapadurun. Sıra asıl size gelecek.Çünkü tarihteki Spartaküs biziz. Ve bizim geleneğimiz sizin topunuzun tarihinden daha köklü.
Emekçi Hareket, 30 Ekim 2010

152

Evrensel, 23 Eylül 2010

HAKAN GÜLSEVEN BEŞ VAKİT NAMAZ, BEŞ VAKİT YALAN!

Düzmece ‘Devrimci Karargah’ operasyonunun, alelacele, karikatür gibi yapılma gerekçesi aşağı yukarı belli odu. Hanefi Avcı’nın kitabı üzerine Hanefi Avcı’yı da dahil edecekleri bir salata hazırlamışlar, evde ne varsa içine tıkıştırmışlar. Devrimci Karargah savaşçısı Orhan Yılmazkaya’nın Gazi Mahallesi’ndeki anmasında –ki binlerle insan vardı- görüntülenmiş birileri... Birileri o birileriyle aynı partideymiş… Birilerinin üzerine ifade varmış… mış… mış… Neticede 13 tutuklama çıktı. Soruşturmanın düzmece ve alelacele olduğu o kadar belli ki, pokerde ‘beş benzemez’ tabir edilen kimseleri yan yana koyup herkesi ‘terörist’ yapmak için klip bile hazırlamış emniyet teşkilatımız. Yazarımız Hakan Soytemiz; SDP’nin Genel Başkanı Rıdvan Turan, yine senelerdir SDP ve öncüllerinden tanıdığımız Ecevit ve Ulaş; TÖP’ten Oğuzhan Ağabey ve Tuncay; ODTÜ’den ve sonrasından yakın arkadaşım Bilim ve Gelecek Editörü Baha Okar… Bu isimlerin hepsi değerli sosyalistlerdir ve fakat farklı farklı şeyler savunurlar. Kimisi birbirini şahsen tanımaz bile… Mesela biz son referandumda ‘Hayır’ oyu verilmesini savunduk ve aramızda bunu ilk telaffuz eden Hakan Soytemiz’di. Yanılmıyorsam Baha da referandumda ‘Hayır’ı savunuyordu. SDP ve TÖP’ün tercihi ise ‘Boykot’tu. Yani, bana birisi, “13 isim seç, bunları terörist ilan edip bir örgütten yargılayacağız,”dese, en son aklıma gelecek şey, bu kadar ahmakça bir kombinasyon yapmak olabilirdi!.. Anlaşılan o ki, günde beş vakit abdest alıp namaz kıldıktan sonra, o abdestli elleri ve ‘engin gönül’leriyle röntgenleme, düzmece iddialar hazırlama falan gibi işlere başlayan Simon
153

Emmi’lerin derslerine daha iyi çalışmaları lazım… Bizim alışık olmadığımız işler bu işler. Hakikaten insanın midesi bulanıyor… Cemaat medyası bir de Hanefi Avcı’yı tıkıştırdı ya bu operasyona, insanın tebrik edesi geliyor. 12 Eylül döneminde devrimcileri katleden Mersin Emniyeti’nin mümessili bu zat meğer neymiş de haberimiz yokmuş! Yahu, şu Simon kitabındaki iddialar için soruşturma başlatmak hiçbir savcının aklına gelmiyor mu
154

Evrensel, 26 Eylül 2010

da, Hanefi Avcı’yı alelacele bir devrimci ‘örgüt’ davasına dahil etmeye çalışıyorlar? İnternette takip ediyorum, cemaat medyasının ardından ‘yetmez ama evet’ sempatizanları da hemen başlamış sanal alemde devrimci hareketle ‘ergenekon’ arasında ilişki senaryolarına. Boşuna uğraşmayın, o kadarını beceremezsiniz… Senaryo çok açık: Ufukurasgiller, Baskınorangiller, Ronigiller, Bobigiller gibi cemaat solcuları ‘düzenin solu’ olarak kapıya bağlanmış vaziyette havlayacak; devrimciler ise polisiye bir vaka düzeyine indirgenerek imha edilecek… Devrimci hareketlere Hanefi Avcı’yı ya da benzerlerini bulaştırmaya çalışarak güvenilirliklerini yok etmeye çalışacaklar. Yani her türlü dezenformasyona ve her türlü komploya hazırlıklı olmamız gerekiyor… Elbette bu senaryoya pabuç bırakmayız. Onlar bizim gözaltına alındıktan sonra, “Aslında ben Amerikancıyım,” diye nedamet getiren ‘ulusalcı’ çöpler gibi davranacağımızı düşünüyor olabilirler. Halbuki biz bu topraklarda onyıllardır onca saldırıya direndik; onca işkencelerden, kaçırmalardan, faili meçhullerden, mahpusluklardan başımız dik çıktık; soyumuzu tüketemediler! Yazarımız Hakan Soytemiz’in ‘DGM’ye girerkenki haline herkes baksın… “Bu nedir ki?!” diyor, onu tanıyan herkesin alacağı bir selam yolluyor. Kaldığı adrese uzun namlulu silahlar ve kameralarla girdikleri anda da, “Hangi kanal?!” diyecek kadar nüktedandı zaten!.. Bizim insan malzememiz budur; soyumuz temizdir!.. Şimdi de yapılması gereken açıktır. Bir araya gelip, bu aşağılık komplolara karşı direneceğiz. Üstelik çıplak gövdemizle değil; işçilerin, emekçilerin talepleriyle dikileceğiz karşılarına. Günde beş vakit abdest alıp, beş vakit namaz kılıp, beş vakit yalan söyleyenleri, yoksul Müslüman halkımıza teşhir ede ede ilerleyeceğiz. Bütün devrimci hareketlerin boynunun borcudur şimdi birleşmek, bir olmak, iri olmak, diri olmak…
Red, 26 Eylül 2010

155

HAKAN KOÇAK SOSYALİSTLERE YÖNELİK KOMPLOLARA KARŞI DAYANIŞMA ZAMANI

İnsan olan bitene gülmek istiyor. Evet trajik sonuçları olmasa güleceğiz bu saçmalıklar zincirine; bir polis şefiyle birbirinden farklı çizgideki bir grup sosyalistin oluşturduğu şu ucube “karargah” davasına. Memleketin 1940’ları, 50’leri yaşayan sosyalistleri için ne kadar tanıdık, bildik bayağı komplolar bunlar. Malum 6-7 Eylül Olaylarını da çıkaran dönemin komünistleri idi. Şimdi hepbirlikte gülüyoruz değil mi? Ama olaylardan birkaç gün sonra toparlanıp içeri tıkılanlar o zaman gülemiyorlardı elbet. Tıpkı geçtiğimiz günlerde malum bazı medya organlarının sipariş yayınları eşliğinde teşhir edilerek hapse tıkılanlar gibi. Onlar da gülemiyorlardır bu traji-komik duruma herhalde. Yakın Türkiye tarihi, solculara yönelik sayısız katliam, suikast ve faili meçhulun yanısıra bir komplolar tarihidir de ne yazıkki. Ama yıl 2010 ve insan bu memlekette hala bu kadar ucuz numaralarla, bayağı yöntemlerle siyaset yapılmasını, solcuların tasfiye edilmeye çalışılmasını kabullenemiyor, bir yandan öfkelenirken bir yandan bu seviye düşüklüğü karşısında şaşırmaktan kendini alıkoyamıyor. Ama biz nasıl düşünürsek düşünelim, nasıl hissedersek hissedelim bazı kafalar şu çok bildik “çamur at izi kalsın” taktiğinden daha parlak formüller geliştiremiyor veya bu yöntemin her zaman çalışacağına inanıyor. Tabii bu operasyon çok daha karmaşık nitelikte, birçok amacı birden gerçekleştirmeye yönelmiş, bu belli. Ama taa Ergenekon davasının başından beri gördük ki sosyalist solu bir şekilde karalamak, kıymetsizleştirmek, siyaseten hareketsizleştirmek yönünde ısrarcı bir gayret var. Tüm bu operasyondaki tutarsızlıklar, saçmalıklar çok yazıldı, çizildi,
156

bunlara ekleyecek fazla bir şey yok. Ama kanımızca bu gayretlerin geçici sonuçlar dışında nihai bir başarı elde etme şansı da yok. Çünkü sosyalistlerin durdukları yer, toplumsal ve siyasal meşruiyet zeminleri, etik, insani ilkelerden hareketle yürüttükleri çabaların çamurlar içinde kaybedilmesi mümkün değil. Çünkü sosyalist olmak-hele de bu ülkede- zaten çamura batmama sanatıdır. Onun içindir ki tüm niceliksel zayıflığına karşın Türkiye’de sosyalistlerin toplumsal vicdanda, bellekte ve yaşamda kapladıkları alan hiç de azımsanmayacak boyuttadır. Onlar çamura batmadıkları, batırılamadıkları için hala ve herşeye karşın varlar siyasette. “O kafaların” bunu hiç unutmamaları gerek. Bazılarını sosyalist siyasetten ve emek mücadelelerinden tanıdığım haysiyetli insanların özgürlüklerinin bu kirli komployla ellerinden alınmasına çok öfkeliyim. Şu anda bu toplumun geniş kesimlerinin vicdanı gibi benimkisi de bu durumu kabullenemiyor. Yıllardır darmadağın mücadele eden sol güçlerin bu vesileyle güçlü bir dayanışma içine girmesini umut ediyorum. Memlekete demokrasi geldi/geliyor masalına inanan, hatta bunu tüm yaşananları göre göre yeniden üreten solcuların artık akıllarını başlarına toplayacaklarını da umut ediyorum. Artık giderek netleşiyor. Gelen demokrasi filan değil olsa olsa farklı türden bir baskı rejimi. Şimdi dayanışmanın ve uyanık olmanın zamanı. Şimdi demokrasi ve özgürlükten sözedebilmenin ölçüsü komplo kurbanı sosyalistlere sahip çıkmak. Bu ara dilimde dolaşan dizeleri onların da duyabileceği bir sesle söyleyelim isterim hepbirlikte: “Senin sesin yenilgi tanımaz, bu abluka dağılacak”
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

157

HAKAN ÖZTÜRK MARTILARI TUTUKLADINIZ

Onlar genç bir insan olarak devrimcilikle tanıştıklarında, önceki kuşağın hepsi cezaevindeydi. Kendi kendilerine çalan bir davulla zurnaydılar. Hudayinabittiler. Ama bir kere bitti mi kökü kurutulamayan ayrık otu cinsinden. Sosyalizmin şen şarkılarını içlerine çekmeden, ağabey ve ablalarının işkence anılarında kendini saklayan iniltiyi dinlediler. İlk teorik kitapları “Adressiz Sorgular”dı, “Sanık Ayağa Kalk’tı. Sırf bir insana böyle azgınca işkence yapılabilen bir dünyayı ortadan kaldırmak üzere yemin ettiler, yumruklarını sıktılar. Mor külhaniydiler. “Köklerini kazıdık” dedikçe televizyonlar, kendilerini hınçla en dibe ekiliyorlardı. 12 Eylül en çok onları yetim bırakmıştı. Ama alıştılar, ama öğrendiler isyana davet eden bildirilerin imlasını yavaş yavaş. Korksalar da kaçmıyorlardı artık köpeklerden. Sokaklarda, gecekondularda, kampuslarda kontrolsüz konuşuyor, ufak ufak ilişmeye başlayan poliste susuyorlardı. Onlar 12 Eylül sonrası kıyıların martılarıydılar. Eğer denizde nasip yoksa balıkçıların kasasından çalmayı öğrenmişlerdi. Bedenlerindeki ağrı sızı için bir of demeyi ayıp sayarlardı ama sosyalizm diye bildikleri diyarlar 1989’da viran olunca, ilk kez belleri büküldü. Öküz ölünce bıçak çekenler çoğalmıştı. Ama olsun, dediler en kötü olan en olanaklı olandı.
158

“Ne oldu?” sorusunun yükü omuzlarındaydı. Yükü bırakanlar çoğaldıkça, ipler daha fazla kesti onları. İpleri bırakanlara mı üzülselerdi, daha fazla kesildiklerine mi? Carlos Santana, Cohen ve Bernardo Bertolucci’nin Budizm’e gönül verdiklerini duydular. 1900 bir, 1900 iki ve Konformist’ten sonra Budizm ha. Yazıklar olsun. Cem Karaca, Özal’ın elini öpmüştü. Gör akan o yaşları… Onlar hayallerinde kalan geçkin artistlere aşık az sayıda çocuktular. Ama cellatlarına ve kendilerine aşık değillerdi. Kendileriyle barışık da değillerdi. Onlar da sosyalizmin diyarının neden viran olduğu üzerine düşünüyorlardı. Kendilerine vasiyet edilmiş sloganları gökyüzüne kaldırılmış, bir bebek gibi taşıyorlardı ama bir yandan da hipotetiktiler. Kendileriyle barışık değil, iç savaşıktılar. Lise, üniversite böyle geçti. Dersleri toparlamak için örgütü bırakmadılar. Sosyalizmi doçentlik tezi sanmadılar asla. Eylemlere “hafta sonu ne yapak” tarzı katılmadılar. PKK’ye, PeKaKa diyen Taraf köşe yazarlarını şovenizmin esas eleştiricisi görmediler. Hiçbir zaman kusurlarını fazilet saymadılar. Ayıplarını örtmek için yalan konuşmadılar. Onlar, sosyalizm hayal kırıklığı yarattığı tehlikeli şehirlerde yaşamaya kalkışmış martılardı. Fetullahçı ibişler, sizler o çocukları tutukladınız 21 Eylül komplosuyla bir sabah. Şunu aklınıza koyun. Onlar 90’ların ve 2000’lerin devrimcileridir. Gül kurutur, huysuz çocuk emzirirler. Genç diye aldanmayın sakın. İki cihan harbi görmüş gibidir hepsi. (Bazı Büyüklerimiz de gerçekten eski topraktır, hepsine saygılarımı sunarım. Onlar ayrı ilim gerektirir.) Az suyla çok yol almasını bilirler. Teyemmümle namaza alışıklardır. Haberiniz ola.
159

2000’lerin devrimcilerine ne yapacağınızı bilememenin şaşkınlığını görüyorum hepinizde. Yargısız infaz düşünseniz (metaforik anlamda değil ama) olmuyor. Korkutsak deseniz korkmuyor. Terörist deseniz uymuyor. Liberalleştirelim gel deseniz gelmiyor, teşekkür kabul etmiyor. Oy verdirseniz boykot ediyor. Kırk kere tembih etseniz kapıcı çocuklarıyla oynuyor, Kürt çocuklarıyla ağacaçıkıyor. Eve IMF’yi davet etseniz demliği deviriyor. 1 Mayıs’ta Taksim’e karakol kursanız, karakoldan kaçıyor… Devletin ekmeğine, suyuna, yanmayan kaloriferine yazık. Boşu boşuna tutukladınız SDP’li ve TÖP’lü kardeşlerimizi. Göreceksiniz bu da çare değil. Çok beceriksizsiniz. Penguen gibi gözüküyorsunuz. Karargah kelimesini gördüğünüz her yerde “Bu devrimci karargah mı?” diye sorgu olmaz. İnsan hayatı boyunca 300 bin kere “karargah” der. Her insan der. Tutuklamalarınıza bir gerekçe bulmaya bile tenezzül etmiyormuşsunuz duyduğuma göre. Sizden önceki ağabeyleriniz de böyleydi. Sandalyeden düştü öldü derlerdi, kendini kapıya astı… İşkenceyle öldürdükleri insanlarla ilgili doğru dürüst bir ölüm gerekçesi bile sunmuyorlardı. Ama ne oldu, yıkıldı gitti Likya. Sizin de zulmünüz bu kadar çok ve temelsiz olsun ki çabuk yıkılın.
Emekçi Hareket, 18 Ekim 2010

KAİDEYİ BOZMAYIN Gizlice çekilmiş görüntüleri ifşa edilerek Deniz Baykal’a karşı sonuç alan bir komplo yapılmış olması kötü bir eğilimi yükseltti. Deniz Baykal’ın görüntülerinin gizlice çekilmiş olması sorun olmadı. Görüntülerin Baykal’ın kesinlikle özel kalması gereken hayatına dair olması sorun olmadı.
160

Askeri müdahale tehdidinin imkanıyla siyaset yapmaya kalkıştığı yani siyasetin meşru sınırlarının dışına çıktığı için eleştirilen Baykal’a tamamen siyaset dışı bir yolla saldırılmış olması sorun olmadı. Herkes çok fazla Kurtlar Vadisi izliyordu ve oradaki gibi bir senaryo kimseyi fazla rahatsız etmedi. Baykal’ın müstehcen görüntülerini görmüştük. Daha ne gerekirdi ki? O da öyle yakalanmasaydı yani. Bunun siyasetle ne alakası var? Hiç ama önemli değil. Cin şişeden çıktı. Siyasetin dışındaki alçakça bir yol çok geniş bir şekilde açılmış oldu. Deniz Baykal’ın bu metotla etkisiz hale getirilmesini CHP de kabul etmese iyi olurdu diyeceğim ama maalesef bu işin altında CHP’lilerin olduğu konuşuluyor. Hakikaten küçük Amerika olmuş durumdayız. Amerika’nın yine tekniğini değil ama ahlaksızlığını alıverdik. Memlekette ana muhalefet partisinin genel başkanına bu yapılabiliyorsa geri kalanımızın vay haline. Bu durum karşısında sürekli askeri müdahale ile yani siyaset dışı faktörlerle tehdit edildiğini söyleyerek şikayet eden Tayyip Erdoğan ne yaptı? Bu komployu benimsedi. Görüntülerin içeriği hakkında görüş belirtmeye başladı. Bundan yararlandı. Ama kendisi siyaset dışı faktörlerin mağduruydu güya. Baykal’ın siyaset dışı faktörlerle mağlup edilmesini canı gönülden onayladı. Genel olarak başbakanın, siyaset yapanların ve toplumun durumu bu. Ortalığı Kurtlar Vadisi’ndeki gibi yönetmek isteyenlerin yararlandığı zemin de bu. Bu zeminden Fetullahçılar yararlanmaz mı? Yararlanır tabii ki. Neden yararlanmasın? Aynı familyadan olan Erdoğan’ın Baykal’a yönelik komploya ilişkin tutumu ortada. Fetullahçılar, Sosyalist Demokrasi Partili ve Toplumsal Özgürlükçü arkadaşlarımıza da aynı ana fikirle davranıyor. Bu defa, “Pensilvanya’dan gelen samimi üzüntü telefonları”
161

da yok dikkat edilirse. SDP genel başkanının önüne alıp bir CD’de toplanmış görüntülerini koyuyorlar. Bu sefer de görüntüleri titizlikle hazırlamışlar. Ne var görüntülerde? Devrimci Karargah örgütünün eylemleri. Başka ne var? Gayet normal basın açıklamaları ve eylem görüntüleri. Her partinin yaptığı eylemler. Sayın AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Başkanı Rıdvan Turan’a kendi siyaseti dışındaki unsurlarla hücum edemezsiniz. Buna hakkınız yok. SDP Genel Başkanı’nın silahlı bir örgütle elbette ki ilişkisi yoktur. SDP’nin kendi siyaseti ve eylemleri hukuk çerçevesinde istendiği kadar tartışma konusu edilebilir ama başka bir örgütün eylemlerinin görüntüsü devreye sokulamaz. Her şeyin bir kaidesi var. Kimse kaideleri bozmaya kalkışmasın. Otuz senedir Kürt halkına karşı bozulmuş kaidelerin bedelini ödüyoruz. Güvencesiz hale getirilen TEKEL işçilerinin yanında yer aldıkları için kızılıyor aslında SDP ve TÖP’e. Kürt halkının, genç liselilerin, kadınların yanında yer aldıkları için kızılıyor. Vicdansız, egoist ve liberallerin dünyasında örgütlü mücadele yürüttükleri için kızılıyor. Onlar kendileriyle çelişenlerden dostluk temenni etmiyorlar. Hiçbir kavgada ağlayıp sızladıkları da görülmedi daha. Tek istedikleri hile yapılmadan dövüşülmesidir. Ortalığa asılsız CD’ler atıp müstehcen görüntüler yaratmaya çalışmak ise müstekrehtir.
Günlük, 5 Ekim 2010

162

HAVAN TOPUNU AKP KULLANIYOR Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ismini anıp ağladığı Necdet Adalı var ya... İşte en son gerçekleştirilen operasyonlarla tutuklanan Sosyalist Demokrasi Partisi’nden insanlar onun vefalı arkadaşlarıdır. Recep Bey, Necdet Adalı sadece haksız yere idam edilmiş biri değildi. Necdet Adalı, fikir sahibi olan bir insandı. Necdet Adalı, sizin daha yeni idrak etmeye çalıştığınız Kürt meselesini, on yıllar önce, o gencecik yaşında kavrayabilmiş birisiydi. Necdet Adalı, sizin gibi sadece kendisi için değil, halkı için demokrasi istemeyi ahlak edinmiş birisiydi. Tutuklattığın SDP’liler işte o Necdet Adalı’nın öz kardeşleridir. Bir de Hikmet Kıvılcımlı diye büyük bir çınar var. Belki danışmanların bilgi vermediler henüz sana. O, kimse daha bir sorun olarak kavrayamıyorken, Kürt meselesini 1930’larda kavramsallaştırmış birisidir. Danışmanlardan üç-beş önemli isim ezberlemek değil ama bak. Kavramsallaştırmak. Öyle birisidir ki Hikmet Kıvılcımlı, emin ol bir tane ‘kalın’ kitabını okusan sen bile değişirsin. İşte Toplumsal Özgürlükçüler onun yolunun yolcusudurlar. Onları tutuklattın. Red, Dönüşüm, Bilim ve Gelecek dergilerinde çalışan insanları da tutuklattın sen. Referandum sonrasında 12 Eylül’den kurtulacağımızı topluma müjdelerken, herkese tam bir 12 Eylül senaryosu yaşattın. Efendim, Devrimci Karargah örgütü ile ilişkisi olma ihtimali olanlar SDP’ye üyeymiş. Bu ne temelsiz bir suçlamadır. SDP demokratik bir örgüttür. Programatik görüşlerini kabul ettiğini söyleyen herkes SDP’ye üye olabilir. SDP ne yapacak? Üye olmak isteyen insanlarla ilgili mahkeme mi kuracak? Sizin kanunsuz bir şekilde herkese yaptığınız gibi evini-telefonlarını
163

mı dinleyecek, başka nereyle ilişkisi var diye? Hadi bazı üyeleri Devrimci Karargah’la ilişkili olmakla suçladınız, peki partinin genel başkanı Rıdvan Turan kardeşimizi neyle suçluyorsunuz? O aynı zamanda başka örgüte de mi başkan? Ey Tayyip Erdoğan partimi kapatacaklar diye yaygarayı basıyordun. Şimdi bir başka partiye saldırıp genel başkanını tutuklattırıyorsun. İşte senin riyakar demokrasin budur. 12 Eylül’den beter olmak budur. Önceden solcular-sosyalistler hiç değil ise kendi içinde yer aldıkları örgütlerden, yaptıkları eylemlerden yargılanırlardı. Şimdi bu ‘kazanımımızı’ da kaybettik. Yasal partinin, yasla dergi çalışanlarının önüne getirip havan topunu koyuyorlar. ‘Söyle bakalım bunu niye yaptın?’ Buyur buradan yak. İnsanların katıldığı mitingleri yasadışı ilan ediyorsan, et.
164

İHD Genel Merkezi, Ankara, 23 Eylül 2010

İnsanların yaptığı konuşmaları mahkemeye vereceksen, ver. Ama havan topunu önüne koyup ‘bunla ilişkin ne?’ demek saçmalıktır. Sen Sosyalist Demokrasi Partisi’nin genel başkanına bunu soramazsın. Sen Toplumsal Özgürlük Platformu’nun sözcüsüne bunu soramazsın. Buna hakkın yok. Eğer bu yapılabiliyorsa, o havan topundan kimsenin kaçabilme şansı yoktur. Asıl AKP hükümeti o havan topuyla herkesi vurabilir ve vuruyor. Asıl o havan topunu kullanan AKP hükümeti. Asıl biz ona soruyoruz: ‘Bu havan topu ne?’ Yeni öğrendik ki, bu sefer de Sosyalist Parti’nin adana il örgütüne ses bombası atılmış. Adana’da bomba atan değil, bomba atılan yine biziz. Bize havan topunu, bombayı soranların hiç uzağa gitmesine gerek yok. Bomba Sosyalist Parti’nin içinde değil, kapısının önünde. Bizde havan topu yok ama kapımızın önünde bombalar var.
Günlük, 28 Eylül 2010

la.

İnsanların yaptığı basın açıklamalarını yasaklıyorsan, yasak-

165

HAKAN TAHMAZ NE DEDİNİZ, DEĞİŞİM Mİ?

Bu operasyon, hukukun ne derece keyfiyet içerdiğini, demokratik zeminin ve siyasetin ne derece karmaşık bir durumda olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu operasyonla bu zemindeki aktörlerin oyunu kuralına göre oynamadıkları bir kez daha tescil edildi. 12 Eylül’de yapılan anayasa referandumunun sonuçlarına bakarak Türkiye’de değişim sürecinin hızlanacağı hevesine kapılanların, Hanefi Avcı operasyonundan sonra bu iddialarını gözden geçirmelerinde yarar var. Aksi durumda insanlar bu iddia sahiplerinin akıl sağlığından kuşkuya kapılacaklar. Çünkü referandumun galibi bir anlamda Fettullah Gülen cemaati. Referandum gecesi AKP lideri ve Başbakan R. T. Erdoğan’ın Gülen’e desteğinden dolayı teşekkür etmesi, AKP içersindeki koalisyon dengesinin cemaat lehine bozulmasının işaretidir. Bunun kendini açıktan hissettirdiği alanlar ise polis ve yargıdır. Zaten AKP içi, koalisyon çatışmasının, dışa vurulduğu alanlar buralardı. Bilindiği gibi Gülen, uzun dönemdir bu iki alanda güçlenmeye çalışıyordu. Bunda başarılı oldu. Bu durum cemaatın hükümeti teslim alması ve bu alanlarda istediği gibi at koşturmasına yol açmıştır. Cemaat fütursuzlaştı Hanefi Avcı’yı, malum kitabı yazmaya iten en önemli etkenlerden biri de bu çatışmada Gülen cemaatinin kazanmasıydı zaten. Bu nedenledir ki, sosyalistlerle, devrimcilerle; işkenceci ve solcu avcısı eski istihbaratçıyı aynı örgüt mensubu olarak gösterecek kadar fütursuzlaşma cesaretini gösterebiliyorlar. Gözlerini o derece karartmışlar ki, 40 yıllık Mahir Sayın’ı ve
166

SDP’nin genç Genel Başkanı Rıdan Turan’ı işkencesiyle ve istihbaratçılığıyla ün salmış Avcı’yla aynı kuyuya atmaya çalışacak kadar aptallaşabiliyorlar. O derece fütursuzlaştılar ki, bizzati kendi hukuklarını ayaklar altına alarak, sosyalistleri mahkum etmeye çalışıyorlar. O derece fütursuzlaştılar ki, kendilerine ihanet ettiğini düşündükleri Hanefi Avcı’dan intikam almak için sosyalistleri “kullanmakta” kaçınmıyorlar. Bir taşla iki kuş vurmaya çalışıyorlar. Bir taraftan sosyalistleri çetrefilli ilişkiler içinde göstererek toplum nezdinde karalama kampanyası yürütüyorlar. Bu nedenle bir solcunun işkencecisiyle barışık hayat yaşaması gibi tuhaf ve anlaşılması imkansız durumu sürekli işliyorlar. Bu operasyon, hukukun ne derece keyfiyet içerdiğini, demokratik zeminin ve siyasetin ne derece karmaşık bir durumda 167

Birgün, 22 Eylül 2010

olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu operasyonla bu zemindeki aktörlerin oyunu kuralına göre oynamadıkları bir kez daha tescil edildi. Demokratik siyaset zemininin ihtiyaçlarına göre davranış sergileyememek hukuksuzluğu ortaya çıkarıyor. Demokratik zemini darlaştırıyor. Bu bakımdan da Avcı operasyonundan çıkarılması gerek sonuçlar bulunuyor. Hukuksuzluğa karşı mücadele Şimdi bu hukuksuzluğun ve fütursuzlaşmanın nasıl durdurulabileceği daha fazla önem kazandı. Özellikle de bu konuda sol liberallerin takınacağı tutum Türkiye’nin geleceği açısından oldukça önemlidir. Çünkü kuralsızlığın kural haline gelmesinin güçlü bir eğilim olarak ortaya çıktığı koşullarda, buna itiraz etmekten, çeşitli nedenlerle imtina edilmez, değişimin gerçek dinamiğinin zayıflatılmasına göz yummaktır. Bu tutum egemen siyasete biat etmek veya en hafif deyimle rıza göstermek gibi ağır ve izahı mümkün olmayan bir tutum olur. Son operasyon, Ergenekon soruşturmasıyla başlayan süreçte yeni bir kırılmanın ipuçlarını verdi. Ergenekon soruşturmasına destek verenlerin kendilerini sorgulamasına yol açtı. Hukukun ve yargının ne derece siyasal olduğunun görülmesine ve sorgulanmasına da yol açtı.Bunun doğru sonuçlara ulaşması operasyonlara karşı doğru direniş çizgisinin geliştirilmesiyle mümkündür. Bu açıdan yapılabilecek oldukça fazla şey olduğu akıllardan çıkarılmamalıdır. Geleceği kazanmak savıyla, bugünü geçiştirecek taktikler geliştirmek ya da tarihe iz bırakmak adına “sol çocukluk hastalığına” kapılmak, yapılabilecek en büyük yanlışlık olur.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

168

HALİT ELÇİ ‘KORKU İMPARATORLUĞU’NA TESLİM OLMAYACAĞIZ

Bir sabah, saat 5 sularında kapınız çalınıyor. Uyku sersemliğiyle kapıyı açıyorsunuz ve karşınızda size doğrultulmuş silahlar, kar maskeli adamlar görüyorsunuz. Adamlar önce sizi “etkisiz hale” getirdikten sonra büyük bir hızla gürültüler ve homurtular (evet, homurtu şeklinde sesler) çıkararak eve dağılıyor. Uyumakta olan insanlar gürültünün etkisiyle uyandıklarında, tepelerinde kendilerine yöneltilmiş silahlarıyla kar maskeli adamları görüyorlar. “Kim bu adamlar? Neler oluyor?” demeye fırsat bulamadan yere yatırılıyorsunuz, sertçe üzeriniz aranıyor. Bir süre sonra Amerikan aksiyon filmlerinden çıkmışa benzeyen bu insan mı, robot mu olduğu anlaşılmayan yaratıklar, yerlerine daha insan görünümlü birilerini bırakarak evi terk ediyorlar. Bu kez başka bir eziyet başlıyor. Ev, köşe bucak, didik didik aranıyor. Önce bilgisayarlarınız, ardından kameralarınız, ses kayıt cihazlarınız “ele geçiriliyor”. Evinizin duvarları, kapıları, masaları (parmak izi aramasında kullanılan) spreyle sıkılan boya benzeri bir maddeyle kirletiliyor. İç çamaşırı çekmecelerinize, çocukluk/gençlik fotoğraflarınızın olduğu kutulara el atılıyor; bebeğinizin yattığı oda ve eşyaları dahil bütün odalar sıkı bir aramadan geçiriliyor; yıllardır satır satır yazıp sakladığınız defterleriniz, notlarınız, şiirleriniz “suç kanıtı” olarak götürülmek üzere resmi kayıtlara geçiriliyor. *** Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel Başkanı Rıdvan Turan, Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) sözcüleri Oğuzhan Kayserilioğlu ve Tuncay Yılmaz ile bu iki siyasi örgütün yönetici ve üyeleri; yanı sıra aralarında çeşitli yasal yayınların çalışanları
169

ve 70 yaşındaki eski bir sendikacının bulunduğu toplam 17 kişi, muhtarlık kayıtlarında bulunan ikametgah adreslerinde gözaltına alındı ve 4 günlük gözaltı süresinden sonra kelepçelenerek Adliye’ye götürüldü. 17 kişiden ikisi savcılık tarafından, ikisi de mahkeme tarafından serbest bırakılırken, 13 kişi tutuklanarak hapse kondu.
BİR TAŞLA BİRKAÇ KUŞ

Yasal bir partinin genel başkanının, açık siyasi faaliyet yürüten, adresleri, işyerleri belli olan bu insanların evleri neden sabahın saat 5’inde kar maskeli, çelik yelekli kişiler tarafından basılır? Bütün faaliyetlerini açık alanda yürüten, kendi siyasi hareketlerinde yöneticilik ve aktif militanlık yapmış olan bu insanlar, yaşamları boyunca savundukları ideolojik-politik görüşleriyle hiçbir ilgilisi olmayan illegal bir örgütün üyesi olmakla nasıl suçlanabilir? Bunun tek bir adı vardır: Komplo. Cumhurbaşkanlığı seçiminden 12 Eylül Referandumuna kadar çeşitli hamlelerle artık statükocu güçler karşısında üstün duruma geçen ve “devletleşen” AKP ile özellikle onun içindeki Fethullahçı yapılanmanın bir komplosudur bu. Daha önce AKP ve Cemaatle ilişkili olduğu görülen Hanefi Avcı’nın son dönemlerde (egemen güçler arasındaki) diğer kanada yanaştığı ve “Haliçte Yaşayan Simonlar” kitabıyla saldırıya (ya da kimine göre savunmaya) geçtiği biliniyor. Cemaat yayınları bundan sonra Avcı’ya karşı harekete geçmiş ve özel yaşamına varana kadar zayıf noktalarından vurulmaya çalışılmıştı. Sorguda sorulan sorulardan ve (gizlilik kararı nedeniyle) sınırlı ölçüde edinilen dosya bilgilerinden anlaşıldığına göre TÖP ve SDP’ye yönelik operasyonun hazırlıklarının başlangıcı 1,5 yıl öncesine kadar gidiyor. Bundan da anlaşılıyor ki, Emniyet’teki Cemaatçi yapılanma, Avcı’ya yönelik kampanyaya, onu TÖPSDP operasyonu üzerinden illegal bir sol örgütle ilişkilendirerek yıpratma/baskı kurma hamlesiyle katıldı. Sosyalist ve demokratik güçlere yönelik gözaltı/tutuklama/ mahkumiyet dalgaları son 1 yıldır giderek yoğunlaşıyor. 1700
170

kişilik KCK davasının yanı sıra ESP’ye yönelik dalgalar halinde operasyonlar yapılıyor; Halkevleri ve Sosyalist Parti üyelerine, Odak dergisi okurlarına, TAYAD’lılara yönelik tutuklamalar birbirini izliyor. Yakın zamanda kimi gençler sırf Kızıldere şehitlerini andıkları için mahkum edildiler. TÖP ve SDP’ye yöneltilen saldırı ise, genel hedeflerin yanı sıra, bu iki yapının bir birlik sürecini başlatmış olmasının ve Kürt halk hareketiyle geleneksel yakın ilişkilerinin yaratabileceği potansiyel tehlikeye yönelik olarak görülebilir.
SALDIRI HEPİMİZE

Oğuzhan Kayserilioğlu, Rıdvan Turan, Tuncay Yılmaz, Günay Kubilay… Sol kamuoyu bu kişileri yakından tanıyor. Onlar siyasi görüşlerini sokaklarda, meydanlarda, kürsülerde açıkça savundular. Kendi örgütlerinin dışında bir illegal örgütün üyesi oldukları şeklindeki iddia, böylesine ağır sonuçları olmasa, komik bulunabilirdi ancak. Ancak bu arkadaşlarımız polisin hazırladığı senaryo doğrultusunda mahkeme tarafından tutuklandı. Ortada büyük bir yalan var. Bu yaşananlar, AKP’nin “ileri demokrasi”sinde bundan sonra neler olabileceğinin bir göstergesidir. Bundan böyle herkes, yukarıdaki baskın sahneleriyle karşılaşabilir. Her sosyalist, her demokrat, her aydın ve sanatçı, binlerce saatlik telefon dinlemelerine, şuradan buradan derlenmiş uydurma delillere, itirafçı ifadelerine dayanılarak, uyduruk bir senaryoyla, siyasi görüşleriyle en ufak bir ilgisi olmayan bir örgütün üyesi olarak tutuklanabilir ve ortalama 1 yıl hiç mahkemeye çıkarılmadan, yani savunma yapma imkanı bulamadan hapiste tutulabilir. Siyasi iktidar sadece gözaltı/tutuklama/ mahkumiyetle değil, elindeki muazzam medya olanaklarıyla, psikolojik harekat uzmanlarınca hazırlanmış kara propaganda/ dezenformasyon içeren haber paketleriyle adınızı kirletebilir. Bu saldırı hepimizedir. Bu saldırı tüm muhalifleredir. Yaratılan psikolojik ortam, insanların telefonda sıradan konuları konuşurken bile kendisini kontrol etmesine, hiç olmadık yere kaygılar duymasına neden oluyor. Çünkü “suçlanmak” için “suçlu” ol171

manız gerekmiyor. Birileri, sırf sizi kendi çıkarlarına aykırı görüşler savundunuz diye hapse atabiliyor ve kamuoyu nezdinde “suçlu” olarak gösterebiliyor. Bu Korku İmparatorluğu kurma planını bozmak elimizde. TÖP ve SDP’ye yönelik saldırıya karşı sosyalist ve muhalif güçlerin gösterdiği güçlü dayanışma, ardından başlayan kampanya sürecinde ve protesto eylemlerinde gerçekleşen geniş katılım umut vericidir. Egemenlerin yaratmak istediği korku bulutlarını ancak tüm sosyalizm ve demokrasi güçlerinin ortak aklı ve gücüyle dağıtabiliriz.
Birgün, 28 Ekim 2010

21 EYLÜL KOMPLOSUNU BOŞA ÇIKARACAĞIZ 21 Eylül sabahı Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) ve Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) yönetici ve üyelerinin evleri, SDP binaları kar maskeli, çelik yelekli kolluk kuvvetleri tarafından basıldı. Yoldaşlarımız, polisin senaryosu çerçevesinde alınan kimi başka kişilerle birlikte tutuklandı. Bu operasyon, baştan sona bir komplodur. Burjuvazi kendi hukukunu hiçe saymış ve tamamen düzmece bir senaryo uydurarak yoldaşlarımızı hapse atmıştır. Yoldaşlarımız, uzun yıllar içinde mücadele ettikleri siyasi hareketlerinin faaliyetlerinden dolayı değil, Devrimci Karargah adlı örgütün üyesi olmakla suçlanarak tutuklandı. Bunun düpedüz bir yalan olduğu açıktır. Gerek TÖP gerekse SDP’nin tarihlerinden bu yana izledikleri ideolojik-politik çizginin sözkonusu örgütün çizgisiyle hiçbir ilişkisinin ve yakınlığının olmadığı da politikayı az çok izleyen herkes tarafından net biçimde bilinmektedir. Ama bu büyük yalan, yaygın medyada ve özellikle AKP’ye yakın ve Fethullahçı çeteye ait TV kanalları, internet siteleri ve gazetelerde, yanı sıra yaygın medyada binbir türlü yalan ve çarpıtmayla karıştırılarak sunuldu; tam bir psikolojik harekat yürütüldü. Daha savcılık sorguları tamamlanmadan (Mahkeme kararının açıklanmasından yaklaşık 12 saat önce) Fethullahçı medyada yoldaşlarımızın tutuklandığı haberleri çıktı. Keza Emniyet’in
172

servis ettiği bir video, yaygın medyada günlerce yayımlandı. Gözaltı süresinde bu operasyona ilginç bir isim eklendi. Geçtiğimiz haftalarda bir kitap yayımlayarak devlet içindeki Fethullahçı örgütlenmeyi anlatan, kendisi de yakın zamana kadar bu cemaatin ve AKP’nin yandaşı olarak tanınan, devletin ve Emniyet teşkilatının önemli isimlerinden olan -yakın zamana kadarEskişehir Emniyet Müdürlüğü yapan, hayatını devrimcilere ve Kürtlere karşı işkence, baskı ve yıkım operasyonlarıyla geçirmiş olan Hanefi Avcı, medyada, operasyonda gözaltına alınan bir kişi (Necdet Kılıç) üzerinden Devrimci Karargah’a yardımcı olmakla suçlandı. Ardından da gözaltına alınıp tutuklandı. Bu öylesine büyük bir saçmalıktı ki, bu senaryonun yazarları burjuva medyanın yazarlarını, yorumcularını bile buna inandıramadılar. Avcının kirli adının yoldaşlarımızla birlikte anılması her ne kadar incitici olsa da, onun sözkonusu örgütle ilişki içinde olduğu suçlaması, bu davanın mantıksızlığını, saçmalığını ve hukuk dışılığını gösterme bakımından iyi bir göstergedir. Belli ki bu operasyonun yapılmasına karar veren karanlık güçler, bir taşla birkaç kuş vurmak istiyorlar. Bir yandan komünist güçlere darbe vururken, diğer yandan kendi iç hesaplaşmaları için bu davadan yararlanmayı amaçlıyorlar.
21 EYLÜL KOMPLOSU NEDEN YAPILDI?

Bu operasyonun siyasi sorumluluğu kuşkusuz AKP Hükümetine aittir. AKP iktidarı içinde de Fethullah Gülen uluslararası çetesinin bu operasyonda özel olarak öne çıktığı görülüyor. Cemaatin devlet içindeki ilişkilerini (kendi çıkarına uyduğu ölçüde) deşifre eden Hanefi Avcı’nın ezilmesi amacına yönelik olarak TÖP ve SDP’ye yapılan operasyondan yararlanılmıştır. Ancak TÖP ve SDP’ye yönelik düzenlenen bu komplo, çok daha geniş bir resmin bir parçasını oluşturmaktadır. AKP, egemen sınıf içindeki iktidar mücadelesinde asıl olarak gücünü Anadolu sermayesinden alan ama genel olarak tekelci sermayeyi temsil eden bir parti olarak yer almaktadır. AKP Hükümeti, Ordu ve genel olarak “devlet sınıfı” ile köklü bir çatışmaya girmiyor ama arkasını dayadığı küresel ve yerel burjuvazi173

den aldığı güçle devlet iktidarını ele geçirmek için hamle üstüne hamle yapıyor. AKP önce hükümet oldu, sonra cumhurbaşkanlığı makamını ele geçirdi, sonra YÖK’e hakim oldu, son Askeri Şura’da Ordu’nun içine müdahale etti ve en son 12 Eylül referandumu ile yargı kurumunda önemli mevziler kazandı. İktidar mücadelesi sürmekte, statükocu güçler de çeşitli hamleler yapmakta, eski güçlerine kavuşmaları mümkün olmasa da konumlarını korumaya çalışmaktadırlar. (Örneğin, Hanefi Avcı’nın egemen sınıf içinde taraf değiştirmesinin nedeni henüz açık değilse de, bu kişi yayımladığı kitapla birlikte statükocuların cephesinden bir hamle yapmıştır.) Ancak artık AKP/burjuvazi iktidar mücadelesinde üstün duruma geçmiştir ve üstte güreşmektedir. AKP, hükümet olmaktan iktidar olmaya geçmekte ve “devletleşmektedir.” Devlet reflekslerini üstlenmektedir. TÖP ve SDP’ye yönelik saldırıda bu refleksin önemli bir payının olduğu görülüyor. Sermaye sınıfının AKP eliyle yürüttüğü iktidarlaşma çabası, aynı zamanda egemen sınıfın toplumu/devleti mevcut dünya ve Türkiye koşullarına, kendi sınıf çıkarlarına uygun olarak yeniden örgütleme, biçimlendirme girişimidir. Devlet, Avrupa’daki devletlere benzer biçimde, emekçileri ve ezilenleri yönetmede şiddeti geri plana iterken, “kontrol”ü ön plana çıkaracak şekilde yeniden örgütlenmektedir. (Elbette devlet şiddet tekelini elinde tutma konusunda “hassas” olmaya devam edecek ve kontrolün yetmediği noktalarda acımasız şiddetini kullanmaktan kaçınmayacaktır.) Bu, Türkiye koşullarında bir bakıma “asker devleti”nden, “polis devleti”ne geçiş demektir. Gözaltında artık işkenceye fazlaca gerek görülmemektedir. Çünkü teknik olanaklar sayesinde insanlar öylesine sıkı biçimde kontrol edilmekte ki, telefon dinlemeleri, şehirlerin bütün caddelerini hatta sokaklarını 24 saat kaydeden kameralar, banka kartları, ulaşım kartları (bilet yerine), hastane kayıtları, vergi kayıtları vb. onlarca yolla hedef alınan kişinin özel/genel hayatının bütün ayrıntılarına ulaşılabilmekte ve bunlardan arzu edilen her türlü “suç kanıtı” sağlanabilmektedir. Kurulmakta olan yeni siyasi düzen, liberallerin/solliberallerin pompaladığı hayallere uygun biçimde “demokratik”
174

bir düzen değildir. Hele Erdoğan’ın referandum sonrasında söylediği gibi “ileri demokratik düzen” hiç değildir. Tersine, yukarıda anlatıldığı gibi genel olarak bireyi, özel olarak işçi ve emekçileri ve ezilenleri en rafine “bilimsel ve teknik” yöntemlerle tam denetime sokmayı, felç etmeyi amaçlayan otoriter, “modern gerici” bir polis düzeni kurulmaktadır. AKP eliyle yürütülen bu devletin/toplumun yeniden örgütlenmesi girişimi, küresel sermayenin dünyayı yeniden biçimlendirme amacına ve ABD’nin bölgede Türkiye’ye yeni bir misyon verme politikasıyla da uyum içindedir. Türkiye, ABD’nin himayesi altında kendi bölgesinin (Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu) liderliğine soyunmaktadır. Bu durumda Türkiye’nin emekçi ve ezilenlerinin kontrol altında tutulması daha da önem kazanmaktadır.
NEDEN SDP ve TÖP? TÖP ve SDP’ye yönelik saldırının temel nedenlerinden biri, bu iki yapının Kürt halk hareketiyle dayanışma içinde olmaları ve iki halkın mücadele birliğini ısrarla ve kesintisiz biçimde uzun zamandır savunmaları, bu görüşlerini samimiyetle hayata geçirmeleridir. İki yapı, Türkiye’nin emekçi ve ezilenleriyle Kürt halkının birliğini savunan Demokrasi İçin Birlik Hareketi’nin oluşması ve yürümesinde oldukça etkin roller üstlenmiştir. Bunun ötesinde de her türlü dayanışma ve ortak mücadele deneyimini yaşamıştır. 21 Eylül komplosunda tutuklanan Rıdvan Turan ve Tuncay Yılmaz, 2009 Mart yerel seçimlerinde Demokratik Toplum Partisi listesinden İstanbul Sancaktepe ve Sarıyer ilçelerinde belediye başkan adayı olmuştur. AKP Hükümeti ve derin devlet Türkiyeli sosyalistlerin Kürt halkıyla bağ kurmasından son derece rahatsızdır. Bu bağı kurmakta ısrarlı davranan sosyalistler bu nedenle hedef tahtasına konmaktadır. Türkiyeli sosyalistler henüz bir toplumsal güç olmamalarına rağmen, potansiyel bir tehlike olarak görülmektedir. Bu durum, özellikle Kürt sorununda kimi adımların hazırlıklarının yapıldığı bugünlerde önem arz etmektedir. TÖP ve SDP’ye vurarak hem bu yapılara hem de Kürt Özgür175

lük Hareketiyle dostluk ve dayanışma içindeki diğer sosyalist güçlere, “Kürtlerden uzak durun” mesajı verilmektedir. Kürtler ile sosyalistlerin bağını kopararak, Özgürlük Hareketinin batıdaki bağları ve meşruiyeti zayıflatılmak isteniyor. Ayrıca siyasi iktidar, bu ilişkinin ulusal cephe niteliğindeki Kürt hareketi içindeki emekçi/sosyalist damarı güçlendirdiğini, liberal eğilimleri ise zayıflattığını fark etmekte, bunu önlemeye çalışmaktadır. İşte bu gibi nedenlerle TÖP ve SDP’ye saldırılmıştır. Ayrıca DBH bileşeni güçlerden Sosyalist Parti’nin MYK danışmanı Mahir Sayın’a yönelik soruşturma açılması ve Demokrasi ve Özgürlük Hareketi üyesi (aynı zamanda BDP İstanbul YK üyesi) Yaman Yıldız’ın evinin basılması da bu görüşü güçlendirmektedir. 21 Eylül komplosunun bir diğer nedeni, SDP ve TÖP’ün bir örgütsel birlik sürecini başlatması ve bu yönde bir etki alanı yaratmasıdır. Gerek TÖP gerekse SDP son dönemlerde enerjik ve militan bir mücadele hattı izlemekte, ortak eylemlilikleriyle de dikkat çekmektedir. Ortak mücadele alanları üzerinde güçlerini birleştirmeye başlayan SDP ve TÖP’e Sosyalist Birlik Hareketi (SBH) de katılmıştır. Ayrıca birlik zemini olarak görülen alandan pek çok birey ve grup da sürece katılma eğilimine girmiştir. Türkiyeli enternasyonalist sosyalistlerin güçlü bir kolektif devrimci özne yaratma olasılığı, siyasi iktidarı rahatsız etmiş ve daha başlangıcında bu birliği yapabiliyorsa dağıtma, yapamıyorsa hiç olmazsa sınırlandırma amacıyla saldırmaya itmiştir.
SALDIRI TÜM MUHALİF GÜÇLERE TÖP ve SDP’ye yönelik bu saldırının bu iki yapıya ilişkin özel nedenleri olsa da, aynı zamanda bu saldırı tüm sosyalist ve yurtsever güçlere yapılan saldırının bir parçasını oluşturmaktadır. 2009 baharından bu yana Kürt halkının seçilmiş belediye başkanları ve meclis üyelerine, politik temsilcilerine yönelik dalga dalga yürütülen KCK operasyonları çerçevesinde 1700 kişi halen tutuklu bulunmaktadır. Son günlerde bu operasyonun yeni dalgasıyla Urfa’da onlarca Kürt siyasetçi gözaltına alınmıştır. Türkiyeli sosyalist güçlere yönelik gözaltı/tutuklama/mahkumiyet saldırıları da hız kesmeden sürmektedir. Ezilenlerin 176

Sosyalist Partisi’ne yönelik operasyonlar dalgalar halinde devam etmektedir. En son geçtiğimiz haftalarda yeni bir gözaltı/ tutuklama operasyonu yapılmıştır. Son aylarda Halkevleri üyelerine, Odak dergisi okurlarına, TAYAD üyelerine yönelik bu tür operasyonlar yapılmıştır. Diğer sosyalist ve yurtsever güçlere yapılanların yanı sıra TÖP ve SDP’ye yönelik bu operasyon, AKP Hükümeti tarafından muhalif olarak görülen tüm sosyalistlerin, demokratların, hatta emek örgütlerinin uydurma senaryolarla suçlanarak kriminalize edilebileceğini, yönetici ve üyelerinin asılsız iddialarla yıllarca hapiste tutulabileceğini göstermiştir. Saldırı hepimizedir; sadece TÖP ve SDP’ye değil, sadece sosyalist ve yurtsever güçlere değil, tüm muhalifleredir. Düşman bize bir darbe vurdu. Gerilemeyeceğiz. Düşmanın saldırısından dersler çıkaracağız; hata ve eksiklerimizi açık yüreklilikle tespit edip bunları en kısa zamanda aşacağız. Bu saldırıya, meşru mücadele zemininde işçi ve emekçilerle, ezilenlerle daha sıkı bağlar kurarak, kitleler içindeki mevzilerimizi güçlendirerek, ideolojik-politik hattımızı hayata geçirerek, birlik/yeniden kuruluş sürecini derinleştirerek ve Kürt halkının mücadelesiyle dayanışmamızı yükselterek cevap vereceğiz. Bir yandan komünist çizgimizin gerektirdiği görevleri yerine getirirken, diğer yandan yoldaşlarımızı düşmanın elinden koparıp almak için bütün gücümüzle mücadele edeceğiz. AKP Hükümeti ve emrindekilerin tezgahladığı komployu halkımıza ve dünyaya teşhir etmek için -en geniş demokrasi ve sosyalizm güçleriyle birlikte- bütün gücümüzle çalışacağız. Gün, daha büyük bir enerji ve kararlılıkla ileri atılma günüdür.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

177

HALUK YURTSEVER SON OPERASYON: SEÇMELİ CAYDIRICILIK SALDIRISI

AKP/Fethullah bloku bu operasyonla, bir taşla birden fazla kuş vurmayı hedefledi: Hanefi Avcı üzerinden Fethullahçılığa ihanet ve karşıtlığın cezasız kalmayacağını göstermek; sosyalist hareketin “suç” ve “terör” kavramlarıyla algılanması operasyonlarına yeni bir halka eklemek ... 12 Eylül 2010’dan bu yana Türkiye’de olup biten her şey AKP/ Fethullah blokunun güçler dengesini, bağlaşıklarını gözeten seçmeli bir dost-düşman ayırımı temelinde, devlet içindeki tırmanma ve yıpratma savaşını yeni bir evreye taşıdığını gösteriyor. Yüzde 58’i (aslında yüzde 41.85*), totaliter ve korporatif devlet/toplum örgütlenmesinin pistonu yapmaya çalışıyorlar. Bu şeytan akıllı, din taciri blokun başarısı, tek parti diktatörlüğüne gidişi “demokratikleşme” , “askeri vesayet rejiminin sonu” “Kürt sorununda açılım” olarak gösterebilmesi; “ehveni şer”e razı, “güçlü”ye biat etmeye teşne kalabalıkların gözünde meşruluk algısı yaratabilmesidir. Liberallerin, genel olarak “yetmez ama evet”çilerin bu algının oluşumunda oynadıkları rol kritik ve ibret vericidir. * Türkiye’de İslamcı hareketin tarihsel ve temel misyonunu İslamiyeti kapitalizmle barıştırmak olarak özetlemek hiç yanlış olmaz. Şimdi, dünya kapitalizminin çok daha kritik ve kaotik bir geçiş döneminde, Fethullahçılık eliyle Türkiye üzerinden İslami* Referandum sonuçlarını “yüzde 58 evet, yüzde 42 hayır” olarak almak, siyasal değerlendirmeleri bu rakamlara göre yapmak ve yorumlamak doğru olmuyor. Doğrusu, tüm seçmenleri esas almak, o esas üzerinden evet, hayır, geçersiz katılmayan/boykot oylarını hesaplamaktır. O hesaba göre sonuç şöyle oluyor: % 41,85 “Evet”; % 30,46 “Hayır”; % 1,39 “Geçersiz”; % 26,29 “Katılmayanlar”. “Aktif evet” yüzde 42 bile değil.

178

yetin ABD’yle barıştırılması, ABD’ye eklemlenmesi aşamasındayız. Fethullahçılık ayrıca, Kürtleri aşağıdan, cami ve “imamlar” üzerinden düzene bağlamanın etkili bir aracı olarak da işlevsel görünüyor. Fethullah hareketinin bugünkü gücü esas olarak bu misyon ve görevlendirmelerden geliyor. Fethullahçılığı meşru, saygın, etkili kılmak yalnız ABD’nin ve AKP’nin değil, sermayenin ihtiyacıdır. Bunu, referandumda “hayır” oyu kullanarak ya da sandığa gitmeyerek karşı çıkan yüzde 56.75’e kabul ettirmenin göründüğü kadar kolay olmadığını ise en iyi kendileri biliyorlar. * Hanefi Avcı’nın kitabı Fethullahçılık karşıtı bir hamleydi. Hepimizin bildiği, çok yinelenen nedenlerle etkili oldu. Fethullahçılığın meşruluğuna önemli bir darbe vurdu. Bu hamleye karşı kitabı önemsizleştirme çabaları tutmayınca, liberal döneklerden biri herkesten önce davranarak, Fethullahçı “imam”ların polis ve silahlı kuvvetler içindeki varlığının “normal” bir yurttaşlık durumu olduğunu öne sürerek Fethullahçılığın meşruluk algısında çıtayı yükseltti. Ardından “hoca efendi”yi güzelleyen medya ziyareti gerçekleşti. Bunlar etkili oldu ama yetmedi. Meşruluğun en ikna edici kanıtı her zaman “güç”tür. Hanefi Avcı’yı içeri tıkmanın milyonlarca sözcükten daha ikna edici bir güç gösterisi olduğu, “bize dokunana dünyayı zindan ederiz” iletisinin özellikle de Avcı’yı izlemesi olası çevrelere tebliğ edildiği açıktır. * Nedenlerini tam olarak bilemiyoruz. Ama ortada kanıtları son derece zayıf, tel tel dökülen “çakma” bir operasyon olduğunu görebiliyoruz. Operasyonun bilgisine, dava dosyasına birinci elden vakıf olan hukukçular, üyeleri operasyon kapsamına alınan Sosyalist Demokrasi Partisi, Toplumsal Özgürlük Platformu, Bilim ve Gelecek ve Red sözcüsü arkadaşlar tertibi daha şimdiden aydınlatmış, deşifre etmiş durumdalar. Hanefi Avcı’nın eski “işkencecisi” olduğu kişi üzerinden “terör örgütüne yardım ve yataklık” ettiği iddiasının iler tutar yanı olmadığı daha şimdiden ortaya çıkmıştır. Siyasal bir çözümleme için ise birkaç noktanın altını çizmek gerekiyor.
179

* Operasyonun merkezinde devrimci, illegal bir örgüt olan Devrimci Karargâh var. Bu örgütün web sitesinde bu operasyon açısından anlamlı sayılabilecek siyasal tutum açıklamaları yer alıyor: “Fethullah Gülen’i bir din adamı değil, ABD ajanı olarak görüyoruz.” “Türkiye’de başarıya ulaşan tüm askeri darbeler, NATO’nun, ABD’nin bilgisi, onayı ve yönlendirmesiyle muvazzaf subaylar tarafından yapıldı.” “Kürt özgürlük hareketiyle siper yoldaşıyız.” Bilindiği gibi, Devrimci Karargâh ile ilgili olarak daha önce de benzer tipte, bu örgütün mensubu olduğu iddia edilen kişilere herhangi bir nedenle değen birçok kişinin içine katıldığı operasyonlar yapılmış, “Ergenekon” bağlantısı iddiaları öne sürülmüş, bunlardan 34 sanıktan yalnızca 4’ünün tutuklu kalması örneğinde de görüldüğü gibi fazla bir şey çıkmamıştı. Daha ilginç olan, 24 Mart 2009’da örgütün web sitesinde “Fethullahçı medya karşı devrimin saldırı borazanını çaldı” dendikten sonra, kendilerinin Ergenekon davası ile ilişkilendirilmesini şöyle açıklamasıdır: “… etkinliği ‘bilinmez’ bir devrimci örgütü” “Ergenekonla ilişkilendirmeye ihtiyaçları vardır. Akıllarınca Devrimci Karargâh kimliğini ‘şişirerek’ bu zeminde kullanmak istemektedirler.” Bu son derece soğukkanlı, bugünkü operasyona da ışık tutan bir saptamadır. Söz konusu kimliğin, birden çok nedenle yönelinen hedeflere uygun bulunarak şişirilmeye devam edildiği anlaşılıyor. * AKP/Fethullah bloku bu operasyonla, bir taşla birden fazla kuş vurmayı hedefledi: Fethullah karşıtlarını seçmeli şiddetle sindirmek; Hanefi Avcı üzerinden Fethullahçılığa ihanet ve karşıtlığın cezasız kalmayacağını göstermek; sosyalist hareketin “suç” ve “terör” kavramlarıyla algılanması operasyonlarına yeni bir halka eklemek; “Kürt açılımı”nı Kürt özgürlük hareketini tecrit ve tasfiye ekseninde gerçekleştirmeye uygun toplumsal psikolojik ortamın hazırlanmasına katkı yapmak. Türkiye’nin bugününde, aktif düzen ve rejim, hatta AKP karşıtlarının kişisel hak ve özgürlüklerinin hiçbir hukuksal, yasal güvencesi yoktur.
180

HÜSNÜ ÖNDÜL MÜCADELEYE DEVAM ETMEK SDP’lilere ve Toplumsal Özgürlük Platformu sözcülerine ve okurlarına yönelik yargı baskısını protesto ediyorum. Türkiye’de muhalifler her dönemde benzer gerekçelerle gözaltı, tutuklama ve yargılama muamelelerinin muhatabı olmaktadır. Türkiye’de ne yazık ki, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, adil yargılanma hakkı soruşturma ve kovuşturma makamları tarafından ihlal edilmektedir. Bireylerin özel hayatlarının dokunulmazlığına ve haberleşme özgürlüklerine saygı gösterilmemekte ve keyfi müdahaleler yapılmaktadır. Muhalif düşüncelerin ifade özgürlükleri ve örgütlenme öz-

gürlükleri ihlal edilmektedir. Yukarıda bahsettiğim hak ve özgürlükler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin sırasıyla 5, 6, 8, 10 ve 11. maddelerine karşılık gelmektedir. Türkiye bu Sözleşmenin 1954 yılından beri tarafıdır. Türkiye’nin altına imza attığı bu Sözleşmenin hükümlerine tam 56 yıldır uymadığının tanığı, gözaltı merkezlerinin hücreleri, hapishanelerin koğuş ve hücreleri ve mahkeme salonları ve dava dosyalarıdır. 56 yılın onbinlerce düşünce suçlusudur. Yine de umudu diri tutmak ve insan hakları ve demokratik standartların yükseltilmesi, ve yaşama geçmesi için mücadeleye devam etmek lazım. Haklar ve özgürlükler böyle kazanılıyor çünkü. Emekle...
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

“Özel yetkili ağır ceza mahkemeleri” eski DGM’lerin “sivilleştirilmiş” devamıdır. Terörle Mücadele Yasası ve Ceza Yasası’ndaki bu özel mahkeme ve yargılamayla ilgili hükümler çerçevesinde bir yurttaşın 6 yıl mahkum olmadan tutuklu kalması yasaldır! Yalnızca bu tek örnek bile, mücadelenin ve dayanışmanın yükseltilmesi gereken bir temel hak ve özgürlükler gündemimiz olduğunu açık seçik gösteriyor. Özel yetkili mahkemelerin ve Terörle Mücadele Yasası’nın kaldırılması başta olmak üzere bu başlıklarda hakkıyla mücadele etmek AKP’nin ve liberallerin iki yüzlülüklerini göstermenin, haklı talepleri sömürmelerini engellemenin de en etkili yöntemidir.
2 Ekim 2010 Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

181

HÜSEYİN GEVHER SDP ve TÖP’LÜLER SERBEST BIRAKILMALI

21 Eylülde gerçekleştirilen bir operasyonla SDP Genel Başkanı Dr. Rıdvan Turan ve TÖP Sözcüsü Oğuzhan Kayserilioğlu ile birlikte 17 sosyalist ‘’Devrimci Karargah’’ örgütüyle ilişkilendirilerek gözaltına alınmış, 4 gün sonra da 13 sosyalist tutuklanmıştır. Yasal ve meşru bir parti ile birlikte, bir platformun tüm demokratik kamuoyunca bilinen genel başkanı ve sözcüsünün de aralarında bulunduğu yöneticilerinin, illegal bir örgütle ilişkilendirilerek tutuklanmaları bu operasyonun siyasal bir komplo olduğunu göstermektedir. 12 Eylül Referandumunun ardından yeni ve daha demokratik bir döneme girildiğini vaaz eden iktidar sözcülerinin ilk icratı olan bu komplo ile; farklı halklar, inançlar, kültürler mozaiği olan ortak ülkemiz Türkiye’de gerçek anlamda özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren tüm dinamiklere yönelecek saldırıların işareti verilmiştir. Hükümet olmaktan iktidar olmaya doğru hayli yol kateden AKP, iktdarını pekiştrmek için, rejim içi seçeneklere altarnatif; halkların, emekçilerin ve tüm ezilenlerin demokratik birlik seçeneğinden yana tavrını kristalize etmiş SDP ve TÖP’ü yasadışı ve kirli gösterme çabasıyla toplumdan yalıtma ve tasfiye etme yoluna başvurmuştur. SDP ve TÖP’e adlarıyla değil, hiç alakalarının olmadığı bir başka örgüt adıyla saldırılmış ve Sosyalist Parti MYK Danışmanı Mahir Sayın da bu saldırı halkasının içine alınmıştır. Evet, bu neviden saldırılar ne ilktir, ne de son olacaktır. Nitekim, önceleri ESP’ye, HALKEVLERİ’ne, daha dün de BDP’ye saldırılmıştır. Birikmiş, katmerleşmiş sorunlar yumağı Türkiye’de
* 78’liler Girişimi Ankara Sözcüsü

182

İLKAY AKKAYA ŞAKA GİBİ... Mantıklı bir açıklaması olmayan operasyonlardan biri ile daha karşı karşıyayız. Süreç şöyle işliyor sanıyorum: öncelikle muhaliflerin, gıcık olduklarının bir listesini yapıyorlar, bu kişileri derdest edebilmek için takibe alıyorlar. Tutuklanması için bir neden bulamadıklarını da ‘Devrimci Karargah’ adlı örgüte üye olma gerekçesiyle gözaltına alıyorlar, hapsediyorlar.’Son Tezgah’ adlı gizli tanıkları, ifadeleriyle tüm gizli ilişkileri faş ediyor. Gözaltına aldıkları parti başkanına, partinin başkan yardımcısını nereden tanıdığı vb. sorular sorup dumura uğratıyorlar.

Şaka gibi. Ama iki yıldan beri tam da bu gerçeküstü senaryo ile insanların hayatı üzerinde bir oyun oynanıyor. BDP ve KCK operasyonları, KESK’e yönelik operasyonlar, tutuklu yakınlarına ve F tiplerindeki tutuklu ve hükümlülere yapılanlara baktığımızda toplumun muhalefetsizleştirilmesi için büyük bir uygulama yapıldığı açıktır. Toplumu kilitlemek istedikler türban ve laiklik ekseninde kör dövüşü devam ederken, hem kendi iç hesaplaşmalarını halledip hem de gerçek bir muhalefet örgütlemeye çalışanların sesini kesmeye çalışıyorlar. Bu hukuksuzluğa karşı çıkmak hepimizin görevi. Sıranın kimde olduğu da belli; hepimizde.
Sosyalist Demokrasi, 20 Kasım 2010, n° 100

ulusal ve toplumsal baskıdan, sömürüden kurtuluş için, içiçe girmiş, ortaklaşmış olan sorunlara karşı birleşik devrimci duruşla dikilinmediği sürece bu saldırılar birbirini izleyecektir. Bu bağlam içinde bugün ortak görevimiz; hem SDP ve TÖP’e karşı gerçekleştirilen komployu boşa çıkarmak, hem Kürt Sorunu gibi daha kapsamlı ulusal ve toplumsal sorunların çözümü için birleşik devrimci mücadeleyi ete kemiğe büründürme işine yoğunlaşmaktır.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

183

İLKNUR BİROL İKTİDARIN KORKTUĞUNU BAŞINA GETİRMELİYİZ

AKP’nin ileri demokrasisi “Ya bizdensiniz ya terörist” parolasıyla hayata geçiriliyor. Bu ülkede sesini çıkaran, itiraz eden, sorgulayan, hakkını isteyen herkes yetkileri sınırsızlaştırılan kolluk güçlerinin, her komplonun mubah olduğu özel yetkili mahkemelerinin, terörle mücadele yasalarının hedefi haline getiriliyor. AKP’nin kendisinin yoluna çıkan herkesi atmayı planladığı cadı kazanlarının altına “yandaş” basın yayın organlarınca odun atılıyor. AKP’li olmayan, AKP’nin ileri demokrasi yalanlarına pabuç bırakmayan herkese ama herkese göz dağı veriliyor. Son olarak aralarında SDP ve TÖP üyelerinin, Bilim ve Gelecek ile RED dergisi yazarlarının hedef alındığı operasyon, iktidarın gözü dönmüş saldırganlığının sarsıcı bir örneği olmuştur. Operasyona hedef olan sosyalist kurumların defalarca anlattığı gerçekleri, kara propaganda cihazının nasıl işlediğini, göstere göstere yapılan komployu burada tekrarlamaya gerek yok. Ancak komplonun göstere göstere, gözümüzün içine soka soka yapılmasıyla topluma ve bizlere verilmek istenen mesajın da altını çizmek gerekiyor: Önce Ergenekon operasyonunda rejimin eski bekçilerine, kontrgerilla eskilerine ve ilgili ilgisiz pek çok düzen içi muhalif unsura uygulanan yöntemler genelleşmektedir. KCK operasyonlarında ilk olarak karşımıza çıkan bu gerçek, son operasyonla tescillenmiştir. Verilen mesaj şudur: Neoliberal saldırganlığa karşı hakkını istersen, eşitlik dersen bir şekilde “terörist” ilan edilirsin. Kürtlerin eşit yurttaşlık haklarından bahsedersen, kardeşlik dersen, barış dersen “bölücü” olman işten değil. İktidar ve şürekasına
* Halkevleri Genel Başkanı

184

İSMAİL BEŞİKÇİ HUKUKSUZLUK Türkiye’de yargı hukuksuzluk üretiyor. Bunun temel nedeni Kürt sorunudur. Kürtlerin, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını görmezlikten gelmek, baskı altında tutmak devlet politikası olunca yargı da bu politikanın icra organlarından biri olarak faaliyet yürütmektedir. Yargı toplumsal meşruiyete hiç önem vermemektedir, toplumsal meşruiyeti hiç dikkate almamaktadır. Resmi ideolojinin bilgisiyle, yönlendirmesiyle hareket etmektedir. Bu tutumun ancak çok yaygın düşün yasaklarıyla birlikte yürütüldüğü açık bir gerçekliktir. Düşün yasaklarının, resmi ideolojinin siyasal sistemin en önemli kurumu olduğu bir yerde demokrasiyi kurmak ve geliştirmek ise mümkün değildir. Kürtlerin Kürt toplumu olmaktan doğan haklarının baskı altında tutulması, bütün kurumları çifte standartlı yapmıştır. Başta devlet bürokrasisi, üniversite, yüksek yargı, basın, pek çok sivil toplum örgütü çifte standartlıdır. Başbakan, Almanya’da “Asimilasyon insanlık suçudur” der-

ken, evrensel ilkelerden hareket etmekte bu ilkeleri savunmaktadır. Türkiye’de Kürtçe eğitime karşı çıkarken ise, bu temel ilkeleri bilmezlikten, görmezlikten gelmekte, Kürtlerin temel haklarını hiçe saymaktadır. Bu sadece Başbakan’da görülen ve izlenen bir tutum değildir. Üniversitenin, yüksek yargının, basının ve sivil toplum örgütlerini önemli bir kesiminin düşüncesini ve eylemini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Bu iki zıt tutumun aynı kişide, aynı zamanda, birlikte yaşıyor olması Türk siyasal hayatının, Türk düşün bilim ve sanat hayatının önemli bir yönüdür. Bütün bunlardan dolayı, Türkiye’de demokrasiyi kurup geliştirebilmek için “Türk-Kürt eşittir” anlayışını yaşama geçirmek önemli olmalıdır . Kürt sorununda, çözümden çok sorunun temel niteliği üzerinde durmak, çözümden bağımsız olarak sorunun temel niteliğini irdelemek gerekir. Bunu için de özgür eleştiriyi kurumlaştırmak, çifte standartlı düşünceleri, davranışları eleştirmek, bu eleştiriyi sürekli hale getirmek vazgeçilmez olmalıdır.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

göre özgürlük ve demokrasi istemeye ise zaten gerek bile yok. Demokrasi lazımsa onu da AKP getirir, “iktidara teslim ol, onun
185

çizgisini onayla, ileri demokrasiyi kazan”. Artık yeter! Bu palavralarla kimseyi kandıramazlar. Devrimcilerin adının gözyaşları içerisinde “ileri demokrasi” adı altında kullanılmaya çalışıldığı referandum sürecinden 11 gün sonra Samsunlu Halkevci gençler Mahir Çayan’ı anmaktan, Deniz Gezmiş resmi asmaktan yargılandı. Aynı gün sosyalistlere yönelik saldırı dalgasına tanıklık ettik. Bu operasyondan iki gün sonra Kızıldere anması yapan 21 kişi Adana’da 10’ar ay hapis cezası aldı. Ve bu hafta içi Kürt sorununda çözüm rüzgarları estirilirken KCK operasyonları yine başladı. Tüm bunlardan sonra bizlere AKP’nin “eksik olmakla, yetersiz olmakla beraber ‘‘ileri demokrasisi’’nden bahsedenlere yanıtımız net olmalıdır: Hadi oradan, sen yoluna, biz yolumuza! Referandum gecesi Basketbol maçında kendisini yuhalayan seyircilerin izini süren bir iktidarın haklarını isteyen herkese, emekçilere, sosyalistlere, Kürtlere, Alevilere yönelik saldırganlığının çıtasının yükselmesi beklenemeyecek bir gelişme değildir. Bu saldırılar aynı zamanda zaafın göstergesidir. AKP iktidarı sürekli olarak korku içindedir. Bu korku boşuna değildir. Güvencesizleştirilen emeğin, tüm sosyal hakları sermaye birikiminin kar hırsına kurban edilen halkın, yaşam kaynağı derelerinin önü daha fazla kar uğruna kesilen köylülerin parça parça parıldayan isyanlarının bu kirli düzeni değiştirecek bir güç halinde birleşmesidir. Korkunun nedeni Kürt halkının yoksul emekçi dinamizminin açılım sahtekarlıklarıyla aldatılamamasıdır. Korkunun nedeni Alevilerin tüm manipülasyonlara rağmen gerici projelere eklemlenememesidir. İktidar korku içinde saldırıyorken, komplonun mahkemelerine yüzlerinden gülümsemeyi, dillerinden sosyalizmi eksik etmeden çıkan dostlarımızı selamlıyoruz. Söz veriyoruz dostlar söz: Korktuklarını başlarına getireceğiz!
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

186

KAMİL TEKİN SÜREK YARGISAL LİNÇ

Türkiye’de yargının adil, tarafsız, haktan yana olduğuna dair her zaman kuşkular var olmuştur. Bir burjuva iktidarın, baskı aygıtının en önemli unsurlarından birinin aksi durumda olması da mümkün değildir. Fakat bizdeki yargı çoğu zaman, en ilkel burjuva yargı sistemlerine dahi rahmet okutmuştur. İşkence üzerine bina edilen iddianamelerle açılan davalar ve göstermelik bir yargılama ile verilen ağır cezalar, hatta idamlar... Yasaların kişilere göre yorumlanması ve uygulanması... Zanlının önce basın yoluyla mahkûm edilmesi ve basın yoluyla kamuoyunda oluşturulan kanaatin mahkeme hükmü haline getirilmesi... Kişiye ya da gruplara göre mahkemeler vs. vs. Son yıllarda 12 Eylül günlerindeki ve 90’lı yıllardaki kadar işkence vakalarına rastlanmıyor. Güya, artık teknik yöntemlerle delil toplanarak davalar açılıyor, yargılamalar delillere dayandırılıyor. Delillerin toplanma yöntemi ayrı bir konu. Son yılların yargı alanında en çok tartışılan konularından da biri. Türkiye’ de herkes artık telefonlarının dinlendiğini, internet iletişiminin denetlendiğini, hareketlerin kameralarla kaydedildiğini düşünüyor. Yaygın anlatım biçimiyle; “Büyük Birader hepimizi gözetliyor”. Polis istihbaratında yeni bir dönemi, tekniğin kullanılması dönemini, başlatmakla övünen Emniyet Müdürü Hanefi Avcı Haliç’te Yaşayan Simonlar isimli kitabın da teknik takibin nasıl yasalara, hukuka aykırı olarak sistemli bir biçimde Emniyet, jandarma, vd devlet kurumları tarafından yapıldığını uzun uzadıya anlatıyor.
* Emek Partisi Genel Başkan Yardımcısı

187

KAMER GONCA Mevcut düzen, AKP eli ile uluslararası sermaye ve ABD nin istemleri doğrultusunda kendini yeniden düzenlemeye çalışıyor. Esas olarak İslami sermaye ya da Anadolu sermayesi denen sermayenin siyasi temsilcisi olarak ABD’nin ve emperyalizmin onayını alan AKP iktidara yerleşmek üzere, kendini toplumsal ilişkilerde ve devlet katında yeniden örgütleyip yerleşmeye çalışırken , bir yandan düzenin yerleşik merkez güçleri ile uzlaşma ve çatışma içinde olurken, diğer yandan da kendi geleceği ve esas olarak düzen için tehlikeli olan güçlere karşı (ki bunlar Kürt muhalefeti, devrimci ve sosyalist güçlerdir) 12 Eylüle

rahmet okuturcasına baskı ve şiddet uygulayarak bugüne geldi. Kürt hareketine yönelik tutum, işçi eylemlerine ve toplumsal muhalefete karşı tahammülsüzlük ve gaddarlık bunun en güzel kanıtıdır. Son olarak SDP ve TÖP’ün, gerekçeleri kendinden menkul operasyonun asıl nedeni bu güçlerin referandumda aktif olarak boykot tavrı ve Kürt ulusal demokratik muhalefeti ile stratejik ortaklık öngörüp bu konuda samimi ve tutarlı bir pratik tutum almalarıdır… gerisi yalandır … bu haksız ve mesnetsiz operasyona karşı tüm devrimci çevrelerin ortak tavrı olması gerekir.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

KCK ve Devrimci Karargâh davaları emniyet ve yargının kullandığı yeni yöntemin iki örnek davası. Bu davalardaki karakteristik öğeler aynı. Hükümet siyasi bir rakibini ya da muhalifini etkisiz ya da güçsüz duruma düşürmek, önceki bütün hükümetlerin yaptığı gibi ülke esenliği ve bütünlüğüne karşı bir düşman tesis ederek bu düşmanı tasfiye ettiğini ve vatanı koruma ve kurtarma işlevini eksiksiz yerine getirdiğini halka göstermek vb için bir siyasi gruba yönelik operasyon kararı alıyor. Hükümet, Emniyet ve yargı koordineli çalışıyor. Artık burada, yargının yürütmeden bağımsızlığı, kolluk gücünün yargıya tabi olması gibi hukuki argümanlar ortadan kalkıyor. Hepsi, her şey siyasi iradeye tabi oluyor ve bu irade sonucu belirleyecek bütün gelişmeleri baştan planlayarak bir hukuksal operasyonu gerçekleştiriyor. 188

Operasyonu başlatan iraKAZIM ÖZ de, muhataplarının siyasi ve kriminal niteliğine karar SDP ve TÖP’e dönük bu opeveriyor ve bu karara uygun rasyonlar ve saldırılar; aslında deliller elde etmek, kanaat bu yapıların doğru bir şekiloluşturmak üzere emniyeti de çalışmaya devam etmeleri, kullanıyor. Emniyet, hedefin özellikle de Kürt hareketi ile yakın, uzak çevresini teknik kurdukları dayanışma ilişkisini takibe alıyor. Binlerce insagüçlü bir ittifaka çevirmeleri dunın telefonu dinleniyor, adım rumunda toplumun umudu haline geleceklerine işarettir. Bizler adım takip ediliyor, kameraKürt sanatçıları olarak yapılan larla her davranışı tespit edibu saldırıları kınıyor onlarla birliyor, internet iletişimi kontlikte olduğumuzu iletiyoruz. rol altına alınıyor, hakkında Sosyalist Demokrasi, arşiv araştırması yapılıyor. Bu 7 Ekim 2010, n°98 aşamadan sonra sıraya basın giriyor. Emniyet ve yargıdan basına aktarılan bilgilerle kamuoyunda bir kanaat oluşturulmaya çalışılıyor. Telefon kayıtları, video görüntüleri yazılı ve görsel medyada yayınlanmaya başlanıyor. Elbette, bire bin katarak, yayınlanan bilginin açıkça göstermediği hususlarda yorumlar yaparak birileri baştan suçlu ediliyor, kamuoyu nezdinde mahkum ediliyor. Yargısal linç kampanyası devreye sokuluyor. İlerici, demokrat basının ensesinden nefesini ayırmayan savcılar, bu tür yayınları yasalara, hukuka aykırı olmasına rağmen görmezden geliyor. Mağdurlarının şikâyetlerini reddediyor. Halk, daha iddianame hazırlanmadan gözaltına alınanların şu ya da bu terör örgütü üyesi olduğuna ikna edilmeye çalışılıyor. Sonra yedi bin sayfalık iddianameler, yüzlerce klasörlük dosyalar gündeme geliyor. Burada da teknik iğdiş ediliyor. İnternetten indirilen bilgiler, fotokopiler, gazete kupürleri, bilgisayar ortamında elde edilmiş sahte belgeler, bir dava dosyası içinde ya da iddianamede belki de onlarca kez tekrar tekrar kullanılmış belge ve deliller... Yüzlerce klasörlük evrakı delil ve dosya diye hakimlerin önüne getiriyorlar. Hakimlerin on binlerce sayfayı bulan bele ve ev189

KEMAL YILMAZ TEK PANZEHİR SOSYALİZM Kapitalizmin ve onun iktidarlarının tartışmasız tek panzehiri sosyalizmdir. Emek, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi verenler ve bu enerjiyi barındıran her kesim doğal olarak bu düzenin hedefindedir. Emeğinin kavgasını veren işçilere uygulanan vahşet neyse muhalif gazetecile* Sağlık Ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası Genel Sekreteri

rin, bilim insanlarının, gençlerin, siyasi partilerin, seçilmiş Kürt siyasetçilerin uydurma senaryolarla toplama kamplarına doldurulması da aynıdır. SDP’ye yapılana da şaşırmamak gerekir. Sermayenin iktidarları rollerini yerine getiriyor. Bize düşen kuru bir kınama değil emek ve demokrasi güçlerini daha fazla örgütlemek, daha fazla mücadele ve dayanışmadır. Yoksa sıra çok yakında herkese gelecektir.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

rakları, yani delilleri birkaç saat içinde incelemesi ve önüne getirilen şüpheliler hakkında tutuklu ya da tutuksuz yargılanmasına karar vermesi bekleniyor. Hakimler de kendilerinden bekleneni yapıyor. On bin sayfalık belge ve dokümanları bir saat içinde inceleyip, delil durumlarını ve isnat edilen suçun ağırlığını takdir edip şüphelileri tutukluyor. Fakat, tutuklama konusunda bir saat içinde yapılan işlem, yargılamanın başlaması ve seyri esnasında yıllara varan uzun sürelerde bir daha yapılamıyor, yani sanıkların hakkındaki deliller ve sanıklar arasındaki ilişkiler yargılama sürecinde yıllarca hakimler tarafından incelenip bir karara varılamıyor. Hakim ve savcıların tutuklama aşamasında birkaç saat içinde inceledikleri devasa dosyalar iddianame hazırlamak için bir, iki senede incelenip davalar açılabiliyor. Sanıkların sorgulanması ve tek tek delil durumlarının incelenmesi de benzer süreleri alıyor. Daha birkaç gün önce AİHM’deki Türkiye’li yargıcın “Türkiye’ de 14 senedir tutuklu yargılanan insanlar var” diye adeta isyan çığlığı atması, yukarıdaki tutuklama ve yargılama sürelerine iyi bir örnek olarak tarih tutanaklarına geçiyor. Yargı, delillerin yasaya aykırı toplanması konusunda sağır, hiçbir itirazı dikkate almıyor. Sahte delil mefhumunu aklına ge190

KUVVET LORDOĞLU SDP genel başkanı ve yöneticilerinin terör örgütüne üye olmak gibi bir suçla gözaltına alınmaları genel baskı yaratma sürecinin bir örneği olarak karşımıza çıkıyor. Liberal görüntünün ardından bu tutuklamaların ve gözaltıla-

rın olması tahammülsüzlüğün tipik göstergesidir aynı zamanda. En kısa zamanda tutuklanan yöneticilerin serbest bırakılmasını ve hazırlanan komplonun ortaya çıkarılmasını talep ediyorum.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

tirmeyi dahi zül sayıyor. Siyasi iradenin ve ona bağlı emniyetin yaptığı iş ve eylemler nasıl sahte, hukuka aykırı vs. olabilir? Aslında hukuk ve yasa onlar değil mi? Yargının bakış açısı sanki böyle. KCK davasında yargılanan kişilerin hemen hemen tamamı BDP üyesi, yöneticisi, Belediye başkanı, yerel yönetim organlarına seçilmiş insanlar. Devrimci karargah davasına dahil edilmiş SDP, TÖP, SP, SEH vd parti ve örgütlerin ye ve taraftarları da öyle. Bu kişilerde partilerinin başkan, merkez yöneticisi vb. görevlerde bulunuyorlar. Çoğunu yıllardan beri tanıyoruz. Açık siyaset alanında çalışan ve çalışmaları herkes tarafından takip edilebilecek insanlar. Birinin bir diğeriyle telefonla görüşmesi, bir kahvede birlikte çay içmesi, yolda karşılaşıp konuşması, bir panel ya da konferansta birlikte olması; yasadışı örgüt ilişkisi olarak tanımlanıyor davalarda. Gençliklerinden itibaren bütün yaşamı boyunca devrimci siyasi çalışmanın içinde olana kişiler “derin Devlet” ile ilişkilendirilmek isteniyor. Yasadışı delil, medya ve yargı yoluyla lincin yanı sıra bir iftira kampanyası da yürütülüyor. Siyasi iktidarın, emniyet, medya ve yargı eliyle uyguladığı yukarıdaki yöntemlerle bir “terör örgüt”üne dahil edilemeyecek kişi yoktur. Herkesi bu yöntemlerle terörist ilan edebilir, yargılayabilir ve mahkum edebilirsiniz. Yapılanların “6-7 Eylül olaylarını , Marmara gemisinin batırılmasını, AKM’nin yakılmasını komünistler yaptı” iftirasından bir farkı yoktur.
191

LEVENT TÜZEL MUHALİFLERİ SİNDİRME SDP ve TÖP yöneticilerine yapılan operasyon ve tutuklamalar AKP hükümetinin vaadettiği düzenin ve demokrasi anlayışının ne olduğunu göstermiştir. Anayasa değişikliği referandumunu değişim, 12 Eylül ile hesaplaşma ve demokratikleşme iddialarıyla halka sunan AKP hükümetinin, yeniden yapılandırdığı devlet ve yönetim anlayışı, SDP ve TÖP yöneticilerine dönük hukuksuz, komplo çağrışımları barındıran bir yargılamada da ortaya çıkmıştır. Sansasyonel bir tarzda topluma sunulan ve psikolojik harekat çağrıştıran bu yargılamada toplum önünde yasal ve meşru bir çalışma içinde olan bu siyasi çevre ve güçlerin “Devrimci Karargah” örgütüyle zorlama ilişkilendirilmeye çalışılması, giderek hükümetin hedefi haline
* Emek Partisi Genel Başkanı

gelen eski emniyet müdürü ile birlikte anılması hukuksuzluğu bir yana hükümetin, halkın söz basın ve örgütlenme özgürlüğünü ihlal eden bir anlayışının ürünüdür. Artık her şeyiyle yürütme gücünün kontrolünde süren ve siyasi mülahazalarla hareket ettiği ortada olan bu “terör” yargılamalarının, hükümetin muhaliflerini sindirmeye dönük bir hukuk yaratma ve uygulaması olduğu görülmektedir. Muhalif güçleri fiilen cezalandırma anlamına gelen bu yargılamaya son verilmesi, tutuklananların serbest bırakılması, sadece bir hukuksuzluğu gidermekten öte ülkemizin demokratikleşme mücadelesinin bir talebi olarak da partimizce ifade edilmektedir. Aksi takdirde AKP hükümetinin tüm emek ve demokrasi güçlerine, Türkiye toplumuna dayattığı anti demokratik düzen kökleşerek karşımıza konulacaktır.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

Siyasi iktidarın söz konusu komplolarını boşa çıkarmanın yolu; hukuki mücadele ile birlikte siyasi mücadele de yürütmekten geçiyor. Emek ve demokrasi güçlerinin birleşik mücadelesi bu komploları da etkisiz kılacaktır. Komplocuları açığa çıkarıp, mahkûm edecektir.
Birgün, 24 Kasım 2010

192

KENAN KALYON HANEFİ AVCI VAKASI ÜZERİNE NOTLAR...

Türkiye’nin süratle değişen gündem sıralamasında şimdi çok gerilere düşmüş olsa da, kendini solda addeden kimilerinin dahi methiye kabilinden ve ‘’hafıza-ı beşer nisyan ile malüldür’’ deyişini doğrularcasına “efsanevi” sıfatını layık gördükleri polis şefi ve istihbaratçı Hanefi Avcı’nın çıkışının ve yok satarcasına rağbet gören “Haliç’te Yaşayan Simonlar’’ başlıklı kitabının, süre giden rejim içi kutuplaşma ve kavgalarda yeni bir girdi, yeni bir veri ve kefelerden birine konan yeni bir ağırlık olduğuna hiç şüphe yok. Şimdi “kurban” olmaktan yakınan Avcı, bir karşı hamleyle derdest edilmiş, cemaatin “okyanus ötesindeki” imamı azamı onun hakkında vurun boynunu dercesine “Allah taksiratını affetsin” fetvası vermiş olabilir. Ama laf ve kitap ortaya düşüp dolaşıma girdi, Avcı, gerekli gördüğü yetkili makamlara, kitabında yer alan bilgilerden çok daha fazlasını içeren dilekçelerle başvurdu ve tutuklanmasının hemen öncesinde, Genelkurmay Askeri Savcılığına cemaatin ordu içindeki yapılanması ve sorumlu imamı hakkında dağarcığındaki bilgileri aktardı bir kere. Bütün bunlar yok hükmünde sayılamaz artık. Diyalektiğe nazire yaparcasına, şu sıralar avcı/kurban arafında gezinen Avcı’nın, müdebbir bir istihbaratçı olarak, bazı bilgileri gerektiğinde ifşa etmek veya bir pazarlık kartı olarak kullanmak amacıyla herkesten esirgemesi yahut sadece en güvenilir sırdaşlarının uhdesinde yedeklemesi ihtimali de cabası.
OLAYIN KENDİSİ KANIT

Sosyalist solu ve Kürt hareketini kovuşturmayı kariyeri bo193

yunca ihtiraslı bir uğraşa dönüştürmüş, kitabının da delalet ettiği gibi son derece “işkolik” bir polis şefinin yasadışı bir sol örgüte yardım ve yatakçılıktan cezaevine tıkılması, şahsi çerçevede ironinin, olay daha geniş bir kadraja yerleştirildiğinde ise skandalın ta kendisi olabilir. Ancak, Türkiye’deki rejim içi tepişmelerin sert siyasal mantığından bakıldığında, Mavi Marmara soğukluğunun ardından, referandum sürecinde muhabbet tazeleyen hükümet-cemaat ittifakı, Hanefi Avcı’nın çıkışına bir güç gösterisiyle cevap vermeye, onun sözcülüğüne soyunduğu emniyet içindeki unsurları simgesel bir vuruşla sindirmeye, muktedirliğini herkesin gözüne çakmaya ve en iyi savunma saldırıdır anlayışıyla davranmaya mecbur ve mahkûmdu. Ama bu mecburiyetin yol açtığı garipliğe bakın ki, Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) ve Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) mensubu sosyalistlerle Avcı’yı aynı kareye yerleştiren, sıfır inandırıcılıkta, her açıdan kabalık kokan bir tertip ve fesatla sergilenen bu güç gösterisinin kendisi, Avcı’nın iddiasını doğrulayan yeni ve çok çarpıcı bir kanıta dönüştü. Hükümete desteklerini sürdüren Ali Bayramoğlu gibi liberallerin kafasını karıştıran, AKP katarından çoktan inmiş Cüneyt Ülsever gibilerini ise, tutuklanan sosyalistleri unutup Avcı’ya sahip çıkan bir kısım “solcu” ile birlikte eylemli tepkiye sevk eden işte bu durumdu. Avcı’nın iddiası özü itibarıyla şudur: Emniyette, özellikle de emniyetin istihbarat ve operasyon birimlerinde, MİT’te, orduda ve yargıda, her birinin başında birer sektör imamının bulunduğu, kendi hiyerarşisine sahip cemaat yapılanmaları mevcuttur. Bunlar kendi aralarındaki bağlantılarla devlet içinde ayrı bir irade ve kuşatıcı bir şebeke oluşturmaktadırlar. Kendi dolaysız hâkimiyet alanını genişletmek için her yolu mubah gören, kendinden olmayanlara tezgâhlar kuran, seçmeli hedeflerine vururken kendine bağlı medya ağlarını da bir propaganda aygıtı gibi seferber edebilen bir şebekedir bu.
BİRAZCIK CARL SCHMİTT

Carl Schmitt adı bazılarımıza yabancı olabilir. Bu yüzden, önce kısa ve tanıtıcı bir not: Bu zatı muhterem, Nazi iktidarını
194

haklılaştıran, müzakereciliğin, mutabakatçılığın, normatifliğin, liberalizmin ve parlamenter demokrasinin azılı düşmanı olan bir siyaset ve hukuk kuramcısı; başka hiçbir onamaya ve göndermeye ihtiyaç duymaksızın meşruiyetini kendisinden alan bir egemenlik halini hukuki terimlere dökmüş bir “kararcı.” Schmitt’in bugünün Türkiye”si için de açıklayıcı olabilecek kilit kavramlarından biri olağanüstü veya “istisnai” haldir. Schmitt’e göre; adına layık egemen, olağanüstü hali veya bunalımı yönetebilen, bunalımın çeşitli uğraklarında kendisinden menkul kararlar verebilen, kuvvetler ayrılığı gibi ilkeleri bir budalalık olarak gören ve kendini önceden verili bağlayıcı bir yasallıkla sınırlamayan kişi veya tüzel kişiliktir. Carl Schmitt’in ruhunun bugünün Türkiye’sinde gezindiğini söylemek abartı olmasa gerek. Lakin, çok önemli bir tadilat ve uyarlamayla birlikte: Günümüz Türkiye’sinde “kararcılık”, demokrasi şalı altında, sözüm ona “sivil siyaset” alanını genişletme iddiasıyla, özünde “kararcı” olan çeşitli icraatları gerekli kılıf ve kisvelere büründürmeyi ihmal etmeden; bu demektir ki, kitabına uydurmanın daha incelikli yöntemleriyle, hukuku siyasallaştırmanın daha uzmanlaşmış ve özgün biçimleriyle icra edilmektedir. Bütün gafillerin hilafına, Avcı’nın kitabında bir dizi örneğini verdiği emniyet içi ayak kaydırmalar, üzerinde özel olarak durduğu Yücel Aşkın ve İlhan Cihaner vakaları bir yana, KCK davası ve en son “Devrimci Karargâh” soruşturması buram buram “kararcılık” kokmuyor mu?
BİRAZCIK KARL MARX

Louis Bonaparte darbesini irdelediği ünlü çalışmasında, Karl Marx, aynı zamanda burjuva devletin sınıf mücadelelerinin basıncı ve hâkim sınıf hiziplerinin itiş kakışları arasında durmaksızın daha da yetkinleşmesini anlatır bize. Devlet yetkinleştikçe toplumun gözeneklerini tıkayan devasa bir askeri-bürokratik aygıta, gittikçe azmanlaşan asalak bir ura dönüşür. Bu sürecin her evresinde yürütme daha başına buyruk hale gelir. Bu, burjuvazinin çeşitli hiziplerinin bu aygıtı ele geçirme mücadelelerini de kızıştıran bir durumdur aynı zamanda.
195

“Haliç’te Yaşayan Simonlar” devletin yetkinleşmesinin tek bir kurum üzerinden, polis teşkilatı penceresinden bir anlatımı olarak da okunabilir. Avcı, kitabında yasadışı örgütler karşısındaki yetersizliklerini, donanım, uzmanlaşma, izleme ve dinleme teknikleri, taktik yenilik ve bu örgütleri daha yakından tanıma açısından zamanla nasıl aştıklarına dair bir dizi veri sunuyor. Hatta öyle ki, yazar, yeri geldikçe karşılaştırmalar yapıyor ve mücadele halinde oldukları örgütlerin gıpta ettiği çeşitli üstünlüklerini övmekten geri durmuyor. Şüphesiz, devletin yetkinleşmesi daha bütünsel, derece derece bütün kurumlara, devlet-toplum ilişkilerinin her düzeyine yayılan ve aynı zamanda yeni kurumların ihdasını gerektiren bir süreç. Okul, fabrika, emek süreçleri, sokak ve mekansal stratejiler de bu yetkinleşmeden kendi nasiplerini kesinlikle alırlar. Sınıf mücadeleleri ve derinleşen işbölümü bu süreçte bir bakıma mahmuz işlevi görür. Bu bütünsellik içinde emniyet, bir tür barometre ve mızrak başı olarak görülebilir.
BİRAZCIK FOCAULT VE NEGRİ

“Disiplin toplumundan denetim toplumuna geçiş,” A. Negri’nin günümüz kapitalist toplumlarını betimlemek amacıyla kimi Fransız düşünürlerinden, özellikle de M. Fuocault’dan esinlenerek kullandığı bir tabir. Bu geçiş üç tipik gösterge üzerinden izlenebilir: Bio-politika, polis teşkilatının evrimi veya daha doğrusu, bütün toplumun polisiye faaliyetlerin nesnesi haline gelmesi, bunun uzantısı olarak bizzat ordunun da gitgide polisleşmesi ve her şeyin görülüp izlenmesi anlamında panoptikon gözetleme. Başka bir ışıktan bakıldığında, Avcı’nın kitabı bu geçişin bir öyküsü olarak da okunabilir. Elektronik izleme, dinleme, denetim ve takip ağının kurucularından biri olan Avcı’nın bu yönde emniyetin kat ettiği ilerlemeleri “mucize” olarak adlandırması, tam böyle bir bağlama oturuyor. Şimdi dönüp yaratıcılarından birini de vurmuş olsa bile, bu mucizenin getirileri saymakla bitmez. Tabiri caizse, artık bütün evler camdan, bütün perdeler çekili, bütün özel ilişkiler ve mahremiyet alanları yolgeçen hanı ve her an ifşaata açık, bütün top196

lum bir BBG evi, devletin optiğinden her şey ayan beyan ve her şey saydam. Hal böyleyse, yeraltını da artık bir kedi-fare oyununa dönüşmüş sayabiliriz. Avcı’nın durduğu yerden bakarsanız, bu durum neredeyse devletin nihai ve mutlak bir zaferi. Ama devletin bir akrep gibi kendi kendisini sokmaması için, bu zaferin yasalarla sınırlanması gerekiyor, o kadar. Gelgelelim, kendi başarımlarının büyüsüne ve esrimesine kapılmış istihbaratçımız yanılıyor. Kitabında hayranlıkla anlattığı, Diyarbakır Cezaevinde istihbaratı alınan ama bütün aramalara rağmen bir türlü bulunamayan tünel olayı yanıldığının bir karinesi aslında. Hiç kimse, hiçbir yeni tedbir ve buluş, ezilen dünyanın yaratıcılığına, yenilikçiliğine, kurnazlığına, çalışılacak zayıf yan bulma ve engel aşma arayışlarına sınır çekemez. Bu, ezilenlere fıtraten bahşedilmiş Allah vergisi bir meleke değil, edinilen bir yetenek. Varoluş koşullarının, her daim risklerle boğuşarak ayakta kalmanın ve çoğu kez sırat köprüsü halleri yaşamanın ezilen dünyayı iteklediği bir doğrultu. “Efsanevi” istihbaratçımıza bir hatırlatma daha: Birçok Marxist araştırmacının işaret ettiği gibi, burjuva devletin ilerleyen teknik hassasiyeti, aynı zamanda müdahale edilebilir bir aşırı bağımlılık ve kırılganlık demek…
YAZARLIK VE POLİSLİK

Hanefi Avcı kitabının girişinde, polislikten sıyrılıp sözcüğün gerçek anlamında yazar olmaya karar vermiş biri izlenimini veriyor. Karşımızda biyolojik olarak kendini 35-40’ında, ama çekilen acıların, yaşanan iç fırtınaların ve bir bütün olarak deneyim yükünün “kemal” yaşı olarak 150’sinde hisseden karmaşık bir kişilik vardır. Avcı, simgesel evreninin ve değerler manzumesinin çöküşünü ve halen sürmekte olan iç hesaplaşmalarını Türkiye’nin bir tarihsel kesitiyle sarmalayarak, belirli bir olay örgüsü ile ve otobiyografi türünün elverdiği sınırlar içinde serimleme vaadinde bulunur adeta. Ama girişten hemen sonra bu vaat, ne hikmetse unutuluverir. Karşımızda zırhlarını kuşanmış, tartarak konuşan, bazı yerler197

de iyiden iyiye ketum bir polis şefi vardır bu kez. Kitaba adını vermiş olan “Simon” dahi, karakter şöyle dursun, bir tip bile olamaz. Avcı’nın manevi bunalımından bir çırpıda sıyrılmasının basit bir vesilesinden başka bir şey değildir o. Bize sunulan polisiye serüvenler dizisinde ise kimi anlamlı suskunluk bölgeleri var. Örneğin Mersin Siyasi Şubede olup bitenlerin hızla geçiştirilmesi ve kendisini JİTEM’le buluşturan itirafçıların sevk ve idaresine ise hiç değinilmemesi gibi. İnsanın polisten bu kadar yazar olurmuş diyesi geliyor.
HANEFİ AVCI’NIN DERDİ

Hanefi Avcı’nın çıkışının gerisinde karmaşık ve komploculuk kokan nedenler aramak yersiz. Çokça iddia edildiğinin aksine, o cemaatin saf değiştiren bir ihanetçisi de değil. Bu tescilli işkenceci, emniyette bir ekolün savunucusu ve temsilcisi sayılırsa her şey daha basitleşir. Bu ekol sadece teknik yeniliklere öncülük etmemiş, zamanında işkenceyi de “en yüksek verim” esası üzerinden daha sistematik, daha yoğun, daha çok türlü ve bu anlamda
198

İlkay Akkaya, “Sırayı Bozuyoruz” Etkinliği, 21 Ocak 2011

daha “rasyonel” hale getirmiştir. Farklı emniyet müdürlüklerinin muamelesinden geçtikten sonra Avcı ve ekibi tarafından sorgulanan herkes, aradaki farkın canlı tanığıdır. Bu satırların yazarı da bunlardan biridir. Ama rasyonalite Avcı ve onun gibi düşünenler açısından genel, yönlendirici ve mesleki bir bir ilke veya tutumdur. Kendilerini teknik yenilikler peşinde koşmaya sevk eden de aynı yaklaşımdır. Avcı, siyasi görüşleri “iş”e ve işin gereklerine bulaştırmamanın, “iş yaparken” indoktrine olmanın, profesyonelliğin, kadro seçiminde ve atamalarda liyakat ölçütünden sapmamanın ısrarlı bir savunucudur. Onun, bir yanılsamanın ifadesi olsa da “devletin ideolojisi olmamalıdır” demesinin, çeşitli emniyetçiler hakkında kanaat belirtirken yukarıdaki ölçütleri kullanmasının nedeni budur. Kitabın çeşitli yerlerine serpiştirilmiş rejim eleştirileri de aynı mantıktan besleniyor. Zamanlamasını ve hesaplarını doğru yapıp yapmadığı, çıkışından bir “kelebek etkisi” bekleyip beklemediği ayrı bahis; ama onun emniyetteki cemaat yapılanmasıyla açık bir çatışmaya girmeyi göze almasının “sırrı” da buradadır. Kitabında bunun bolca kanıtı var. Hal böyleyken, solda sıkça rastladığı gibi, işkenceciliğinin altını çizmekle yetinip Avcı’nın ifşaatlarının içerimleriyle ilgilenmemek, farklı düzeyleri birbirine karıştıran gayri siyasi bir tutum. Hakeza, bu ifşaatları “devletin hangi sermeye hizbi tarafından ele geçirildiğinin ne önemi var” kayıtsızlığı ile karşılamak da öyle. Unutmayalım; sürüp gitmekte olan bir rejim ve devlet biçimi çekişmesidir, basit bir ele geçirme değil.
Ekmek ve Özgürlük, Kasım-Aralık 2010

199

M. ÖZLEM SIKINTI YOK

Rivayet odur ki ‘’Sıkıntı Yok’’, SDP yöneticileri arasında kullanılan bir şifreymiş. Muhtemelen tam bir komedi ürünü olan ‘’Son Tezgah’’ın tezgahı kurabilmek için sığındığı zorlamayı aşan bir yorum. Malum olduğu üzere 21 Eylül sabahında genel başkan Rıdvan Turan, MYK ve PM üyeleri, İstanbul il ve ilçe binalarını hedef alan ve ‘’Devrimci Karargah’’la ilişkilendirilen operasyon sonucunda TÖP’lü ve SDP’li on arkadaşımız gözaltına alınmıştır. Gene malum olunduğu üzere komediyi andıran soruşturma ve mahkeme süreci sonucunda dokuz arkadaşımız tutuklanmış ve cezaevine yollanmıştır. Devrim ve devrimcilikle uğraşan herkesin muhtemel mola yerlerinden biridir cezaevleri. Bir ceza değil, yaptığımız işlerin olası karşılıklarından biri olarak algılanmalıdır. Gözaltı ve cezaevleri devrimle uğraşanlar için çok sıra dışı gündemler değildir. Cezaevine dokuz yönetici düzeyinde yoldaşını bırakan hareketin yapması gereken en başat görev ‘’on’’ları cezaevine koyarak süreci akamete uğratmak, siyasal faaliyeti durdurmak, örgütlülüğü dağıtıp yılgınlığı hakim kılmak isteyen oligarşinin planlarını boşa düşürmek olmalıdır. Bu yönelim kaçınılmaz olarak yarıda kalan görevlerin tamamlanması, boşalan yerlerin tahkim edilmesi ve mevzilerin korunması görevini karşımıza diker. Bu bağlamda öncelikle birlik sürecinin başarıyla sonucuna ulaştırılması acil ve zaruri bir durum olarak öne çıkmaktadır. TÖP ve SDP’liler SBH’la beraber bu görevi yerine getirmelidir. Cezaevi sürecinin önümüze diktiği bir başka görev parti faaliyetinin aksamadan yürümesini sağlayacak tedbirlerin alınmasıdır. Tutuklu yargılananlar SDP’nin ve TÖP’ün tutsaklarıdır. Şimdi hızla tu200

tukluların boşalttığı organlar doldurulmalı, görevleri üstlenecek kadrosal tahkimatlar yapılmalı ve işe koyulmalıdır. Cezaevi sürecinin önümüze diktiği bir başka görev ise bir yandan içerdekilerin özgürlüğüne kavuşması için yoğunlaştırılmış bir faaliyet gösterirken diğer yandan kazanılmış mevzilerin korunması ve siyasal faaliyetin kesintisiz sürdürülmesi için ortaya yoğun bir emek koymaktır. Sakin olmak süreci Devrimci faaliyetin olağanlığı içinde kavramak ve siyasal görevleri kesintiye uğratmamak önemlidir. Mantığın politikaya olan hakimiyetini elden bırakmadan kampanyayı en geniş zemine yayacak mütevazi bir duruş ve meşru bir zemin kurgulamaktır. Kabul edilmelidir ki bu ne ilk ne de son saldırıdır. Sıraladığımız üçlü görev dizini yürüttüğümüz faaliyetin yürüme ve gelişmesine paralel olarak standartlaşacak bir görev dizinidir. Tutsakların özgürlüğü yönünde yürütülecek çalışma siyasal faaliyette bir daralmaya, kazanılmış mevzilerin terk edilmesine yol açacak bir sapmaya dönüşmemelidir. Zira tutsakların özgürlüğü için yapılacak en anlamlı işlerden birisi birlik sürecinin başarıyla sonuçlandırılmasıdır. Kabul edilmelidir ki birlik sürecinin başarısı alanlarda yürütülecek mücadelenin, bu mücadelenin kazanımlarının yükselmesine paraleldir. Tutsaklık siyasal faaliyetin ödediği bir bedeldir. Bedel ona değecek kazanımlara denk gelmelidir. İçeriye dokuz yoldaşını veren hareket, bu bedelin kazanımlarını toplama göreviyle yüz yüzedir. Bu her şeyden önce içerdekilere karşı bir görevdir. Oligarşinin medya üzerinde yürüttüğü anti-propagandayı tersine çevirmeyi temel yollarının başında mevzilerin tutulması bu alanlardaki faaliyetin doruk noktasına çıkarılması gerekir. Herkes dünden daha azimli daha kararlı ve daha planlı bir şekilde alanlarına dönmeli ve dört koldan faaliyete asılmalıdır. Gücümüz bu alanlarda yürütülen faaliyetten gelmektedir. Alan faaliyeti aynı zamanda bize kitlelerle buluşma ve cepheyi genişletme imkanını sunarken bir başka yönden tutsakların özgürlüğü için yürüttüğümüz faaliyetin değişik alanlara yayılmasına ve görünür hale gelmesini de sağlayacaktır. Mevzilerin zayıflatılmasına ve alan çalışmasının daralmasına yol açabilecek her yönelim içerdekilerin tutsaklığına bizim cephemizden katkı olacaktır.
201

TÖP ve SDP saflarını hedef alan saldırının politik analizi doğal olarak bu politik yönelimi karşısına alan bir siyasal perspektifin tespitini zorunlu kılar. Bu politik analiz aynı zamanda bir yanıyla yürütmekte olduğumuz siyasal hattın ana parametrelerinin yeniden hatırlanması ve genişletilmesini dayatırken bir başka yanıyla siyasal faaliyetin sürekliliğine ilişkin tedbirlerin de alınmasını gerektirir. Operasyonu ele alırken yapılış zamanlaması ve yönelimleri operasyonun mahiyetine dair önemli ipuçlarını ele vermektedir. Kısa yoldan tarif edecek olursak operasyonların SDP ve TÖP yöneticilerini hedef almış olması ve hatta emniyetle tarikatın kendi iç çatışmalarını bu operasyon üzerinden yürütmeye çalışıyor olması tesadüfi değildir. SDP ve TÖP’ün yürüttüğü SBH’ı da kapsayan birlik görüşmeleri bu oluşumların referandum sürecinde boykot taktiğiyle cisimleşen enternasyonalist devrimci politik tutum alışları operasyonun onlara yönelmesine sebep olmuştur. SDP ve TÖP politikalarında cisimleşen enternasyonalist çizginin politik dışa vurumu bir yanıyla enternasyonalist devrimci öznenin oluşturulmasını hedef alan birlik çalışmalarıyla belirginleşirken diğer yanıyla Kürt özgürlük hareketiyle stratejik ittifakı cisimleştiren çatı partisi projesiyle şekil almıştır. Oligarşinin, emperyalizmin bilgisi ve onayı dahilinde ABD ile omuz omuza yürürlüğe koyduğu Kürt sorununa yönelik yeni konsept sürecin sonuçlarına müdahale edebilecek sosyalist güçlerin de devreden çıkarılmasını gerektirmektedir. Saflarımıza yönelik operasyonun ana ayaklarından birini izlediğimiz politik hattın doğruluğu oluşturmaktadır. Siyasal hattın doğruluğunu belirgin hale getiren temel unsur bu hattın militan ve direngen bir mücadeleyle pratiğe dökülüyor olmasıdır. Oligarşi hem içine girdiği iç çatışmalı süreçte hem Kürt hareketinin direngen tavrı karşısında yenilgiye dönüşen stratejisinde yeni yönelimlerini inşa ettiği konseptte en fazla rahatsız eden doğru siyasal hattan beslenen militan mücadeledir. Mahkeme sürecinde medyaya servis edilen görüntüler operasyonun bizim sokak ayağımızı kesmeyi önemli bir amaç olarak gördüğünü göstermektedir. Oligarşinin bu planlarını boşa düşürme görevi bize aittir. Siyasal hattın doğruluğu bu siyasal hattın yeniden gözden ge202

çirilmesini de gerektirmektedir. Gerek TÖP’ün gerekse SDP’nin mücadele tarafında doğrulanan siyasal hattı enternasyonalist çizginin sınıfsal bir temelde oligarşinin kendisini ve yönelimlerini karşısına alarak yürütülmesi olarak özetleyebiliriz. Bu hat sola egemen olan ulusalcı ve liberal çizginin karşısındaki devrimci proletarya enternasyonalizminin somut ifadesidir. SDP ve TÖP’e yöneltilen operasyon Hanefi Avcı kimliği üzerinden emniyet ve tarikat içi çatışmanın parçası haline getirilmesi bu çatışmanın doğallığında tarikat ve hükümet medyasının bütün rezillikleriyle saldırı kampanyası yürütmesi politik yönelimimizi zedelememelidir. Kabul edilmelidir ki liberal ya da tarikat medyası kendi karşıtı bütün güçleri Ergenekon’la ilişkilendirerek servis etmektedir. Ergenekon başlığı altında yürütülen çatışma ise son döneme damgasını vuran oligarşi içi mücadelenin görünümlerinden birisidir. Ulusalcı ya da liberal sol referandum sürecinde açıkça cisimleştiği üzere oligarşi içi çatışmada oligarşik güçlere eklemlenme görünümündedir. SDP ve TÖP oligarşi içi çatışmayı enternasyonalist bir kanaldan sınıf perspektifiyle yaklaşarak çatışmanın kendisine karşı taraf olmayı tercih etmişlerdir. Bu bağlamda oligarşinin bizi Ergenekoncu cepheyle ilişkilendirme çabalarına kesinlikle boşluk bırakılmamalıdır. Ulusalcı yönelimin politik sloganı Anti-AKP’ciliktir. SDP ve TÖP’ün adının ulusalcılıkla yan yana anılması bile küfürdür. İdeolojik söylemimizi kurarken hükümetin uygulamalarıyla mücadele ederken devletin oligarşik karakteri ve sınıfsal özü gözden kaçırılmamalıdır. Biz medyanın, polisin ve yargının tarikatçı ya da Kemalist olanına değil oligarşinin kendisine ve bütün kurumlarına karşıyız. Şeytanların arasından şimdiye kadar şeytan seçmedik bundan sonra da seçmeyeceğiz. Önderlerimizi ve yoldaşlarımızı tutuklayanlar, adımızı Hanefi Avcı’nın, Ergenekoncuların yanına yazarak bizi karalamaya çalışanlar bu yöntemle siyasal faaliyetimizi kesintiye uğratmak isteyenler yanıldıklarını kısa sürede anlayacaklar. Geleneğimiz, bu geleneğin yaslandığı teorik zemin, bu zeminden beslenen politik pratik içinden mücadeleye yön verecek yeni önderler ve kadrolar çıkaracak, boşluğa izin vermeyecek derinliktedir. Dostlarımız ve bizi dost belleyenler içleri rahat uyumalıdır. Biz bu
203

saldırıları önceden görecek ve gerekli tedbirleri alacak öngörüye sahibiz. Ne SDP ne Dev-Genç ne Dev-Lis ve ne de sınıf içinde yürüttüğümüz faaliyetimiz hiçbir kesintiye uğramamıştır. Şifremiz değil ama artık bir sloganımız: SIKINTI YOK!
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

SIRA KİMDE?
SDP ve TÖP üzerinden başlatılan operasyonun gündeme getirdiği bir slogan ‘sıra kimde?’ Slogan kendi diyalektiğinde bir tahlili de bağrında taşıyor. Sloganla dile getirilen tahlil ya da yapılan vurgu bitmiş tamamlanmış bir durumu değil, başlamış, devam eden ve sürecek bir süreci izah ediyor. Doğallığında TÖP’ü ve SDP’yi hedef alan ayakları havada ve giderek içi boşaltılan operasyonun ‘Devrimci Karargâh’ başlığı altında genişleyerek yayılan ve herkesi kapsayabilecek bir yönelime evirileceği tespitidir. Operasyonu böyle algılamak kaçınılmaz bir şekilde bizi konjonktürün ulusal ve uluslararası ilişkileri boyutlarını kavramaya girift bağlarını görmeye çalışmaya ve bu bağlamda sürece daha bütünsel bakmaya zorlamaktadır. Kısa vadede AKP hükümetinin yönelimleri olarak açıklanabilecek saldırı bu derin ilişkiler ekseninde emperyalizmin ve sermayenin yönelimleri temelinde ele alınmalıdır. Yine kaçınılmaz olarak operasyonun diğer sol güçlere Kürt özgürlük hareketine yönelen boyutlarını görmek bu bağlamda oligarşi içi çatışmayı operasyon düzleminde yeniden gündeme getirmek gerekmektedir. AKP hükümeti ve onunla bağlantılı bir şekilde Hanefi Avcı düzleminde Gülen cemaatini yoğun bir şekilde gündeme oturmuş olması Hanefi Avcı kimliği üzerinden cemaat ve devlet içi çatışmanın yürütülüyor olması bu çatışma doğrultusunda yandaş medyanın yoğun bombardımanı bizi AKP ve Gülen cemaatiyle karşı karşıya gelmeye zorlamaktadır. Doğallığında güncel saldırının hükümet ve cemaat kaynaklı yürütülüyor olması savunmayı savunmanın politik zeminini politik zeminin dile getiriliş tarzını yani söylemini bu iki güce karşı şekillendirmesi meselenin bütünsel ve uluslararası ilişkilerini görmezden gel204

MEHMET ÖZER GÖĞSÜMÜZÜN ÜSTÜNDE BİR KİMLİĞİMİZ VAR: SDP’LİYİZ Sosyalist Demokrasi Partisine saldırarak aslında bize saldırdılar. Düşlerimize, geleceğimize saldırıdır. Bu pusu hepimiz içindir. Fiziki olarak engelleyemediği sosyalist mücadeleyi, yalan çarklarını çevirerek yoksulların gelecekten sosyalistlerden umut kesmesini sağlamaya çalışıyor. Tüm baskılara rağmen yoksullar, işçiler, kadınlar, aydınlar sosyalistlerin düzenin çürük çarkına çomak sokma çağrısını yanıtsız

bırakmadılar. Bu egemenleri çılgına çevirdi. Kendi hukukunu bile hiçe sayarak, çiğneyerek, SDP’ye ve onun şahsında sosyalistlere karşı giriştiği saldırıyı boşa çıkarmak için SDP kimliğini yakamıza takarak bir adım daha öne çıkıyoruz. Boşalan safları doldurarak daha yakın duruyoruz. Dayanışma bilincimiz, halklarımıza olan bağlılığımız, sosyalizme olan inancımız ve yoldaşlarımıza olan güvenle bu yalan çarkını kıracağız. Bu da bizim sözümüz. Yaşasın Dayanışma Varolsun Yoldaşlar.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

memize yol açmamalıdır. Aynı şekilde son dönem politikalarda ağırlığını hissettiren politik söyleme damgasını vuran ve bir nevi ayar çizgisi haline gelen AKP-Ergenekoncu kamplaşmasını zemin oluşturacak her çeşit yönelimden uzak durulmalıdır. Biri diğerine tercih edinilmemelidir. Bu yönelimden ve olası başka yanlışa düşme eğilimlerinden bizi esas olarak koruyan şey sınıf devlet ve emperyalizm meselesine dair Marksist gelenek ve teorik birikimlerimizdir. ABD emperyalizminin Roma dönemiyle kristalize olan yeni yöneliminin başlıklarından birini küresel ölçekte ve özellikle Ortadoğu ve Hazar havzasında kendi politikalarıyla uyumlu hükümetler ve devlet yapıları oluşturmak kurgusu belirlemektedir. Bu kurguya ABD’nin askeri hegemonyasını destekleyecek bölgesel güç odakları şekillendirme planı eşlik etmektedir. Bu planın hayata geçirilmesinde pek çok aracın yanı sıra Soros ve Gülen kimlikleri de eşlik etmektedir. Ukrayna’dan Gürcistan’a bütün renkli ‘devrimleri’ İran dahil bir çok hükümete karşı muhalefet eylemlerini destekleyen ’STK’ların arkasında Soros vakfının de205

rin bağlarının bulunduğu gündelik basının sıradan haberlerine düşecek oranda ortalığa saçılmıştır. Aynı şekilde hazar havzasındaki Türkî cumhuriyetlerin nerdeyse tamamında Gülen cemaatinin okullar vb. kurumlar üzerinden hükümetlere hükümet politikalarına ve bu politikalara muhalefet edenlere şekil vermeye çalışan yoğun çabaları bilinmektedir. Azerbaycan dan Özbekistan’a suikastlarla ve hükümet karşıtı ayaklanma girişimleriyle bir anılan gülen cemaatinin rolü Soros vakfının Hıristiyan dünyasında oynadığı rolün İslami motiflerle yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir. Diyebiliriz ki ABD Ortadoğu ve Hazar havzasında denetim sağlamanın yeni yolunu kendine uyumlu hükümetler devlet yapıları ve toplumsal formasyonlar oluşturmakta bulmuştur. Bu süreç bütün bölge hükümetlerini ve devletleri kapsayarak derinleşecektir. Çevre ülkeler bu bağlamda Kırgızistan da olduğu gibi sürekli bir iç kargaşa tehdidiyle yüz yüzedir. ABD bu noktada TC’ye ikincil bir misyon daha biçmiştir. Bu misyonun bir ayağını Şii İran’ın yalnızlaştırılarak etkisiz hale getirilmesi ve emperyalizmle uyumlu şekillenme planına boyun eğmeye zorlanması oluştururken bir başka ayağını İsrail’i sarmalayan Müslüman ülkelere ve halk kitlelerine batı ile uyumlu emperyalizmi içselleştirmiş bir örnek ve önderlik şekillendirilmesi oluşturmaktadır. Bu misyon emperyalizmin yeni dönem yönelimlerinin yanı sıra misyonun kendisinden kaynaklanan sebeplerle Türkiye deki devlet yapısının ve toplumsal formasyonun yeniden şekillenmesini zorunlu kılmaktadır. Sermayenin akışkanlığının önündeki ve ticaretin frenlendiği bütün korumacı ulusal duvarların yıkılmasını uluslararası sermayenin bütün ülkelerin ekonomilerinin hiçbir engelle karşılaşmadan müdahale etmesini hedefleyen ekonomik yönelim emperyalizmin yeniden paylaşım süreciyle çakışınca ulusalcı her çeşit devlet yapısını ve yönelimlerin tasfiyesini zorunlu hale getirmiştir. Bir yandan Hazar ve Ortadoğu petrol ve doğalgaz yataklarını diğer yandan bu enerji kaynaklarının dünyaya servisini sağlayan geçiş hatlarını denetleme ve güvence altına alma çabası öte yandan yeni palazlanan Çin ve Hint ekonomilerini ayrıca enerji kaynakları üzerindeki tekeli nedeniyle Rusya’yı denetleme çabası ABD ye bölgede
206

daha etkin ve daha aktif hareket etme müttefiklerinin hızlı ve istikrarlı davranmasını sağlama yükümlülüğünü getirmiştir. Bölge ülkelerini hedef alan bu yeniden yapılandırma çabasının bölgede eksen ülke olmayı hedefleyen ve bu hedefi emperyalizmin kendisine biçtiği misyonlarla çakışan kendisine böylesine bir görev verilen TC devletini de kapsaması kadar doğal bir gelişim olamaz. Emperyalizmin bu yönelimlerinin Türk sermayesinin TC devletine yönelik yeniden yapılandırma projesiyle ve aynı zamanda ortaya çıkan yeni sermaye grubunu AKP önderliğinde oligarşik yapıya dâhil olma yönelimiyle çakışması karmaşık ilişkileri daha karmalık hale getirmiş fakat oligarşi içi çatışmayı da anlaşılır kılmıştır. Kürt özgürlük hareketi bir yanıyla ABD’nin emperyalizmle güdümlü yeniden yapılandırma projesine bir başka yanıyla TC sermayesini toplumsal formasyonu ve devleti yeniden yapılandırma projesine karşı en ciddi en engeli oluşturuyor olması özgürlük hareketini karşısına alan Bağdat Erbil Ankara Washington trafiğini anlaşılır kılmaktadır. Türkiye’de yapılmakta olan bir yanıyla oligarşi içi çatışmanın farklı iki boyutunun çözümlenmesidir. Bu yana rengini veren olgulardan birincisi Müsiad kavramsallaştırması altında büyüyen Anadolu pazarını eline geçiren ve devlet ihaleleriyle iyice palazlanan yeşil sermayenin oligarşik yapıya dâhil edilmesi mücadelesidir. İkinci renk ise Tüsiad ve İslami sermayenin devlet aygıtını yeniden biçimlendirme denetim altına alma çabasıdır. Bu çabanın ikinci ayağını toplumsal formasyonu yeniden inşası diyebiliriz ki bu süreç 28 Şubatta başlamıştır. 28 Şubat bir yanıyla oligarşi içindeki iç çatışmaya bir cevap anlamını taşırken bir başka yanıyla toplumsal dokunun sermayenin ve emperyalizmin isterlerin doğrultusunda yeniden inşa edilmesi anlamına gelmekteydi. Bu bağlamda sol muhalefet F tipi saldırılarıyla etkisizleştirilip sistem içine geri çekilmeye zorlanırken Kürt özgürlük hareketi Osman Öcalan çizgisiyle benzer bir yönelime kanalize edilmeye çalışılmıştır. KÖH bu yönelimi kısa sürede tasfiye etme becerisini gösterirken Türkiye sosyalist hareketi F tipi saldırılarının yol açtığı tahribatı daha uzun bir zamanda giderme yönelimine girmiştir. F tipi saldırılarıyla başlayan süreç
207

sosyalist hareketle günümüz politik yönelimlerine damgasını vuran güçlü bir çatlamanın oluşmasına yol açmıştır. Bu çatlamalardan birini o dönem demokratik Avrupa söylemi üzerinden şekillenen liberal çizgi oluştururken bir başka yönünü emperyalizm yönelimlerinden beslenerek daha fazla ulusalcılıkta arayan çizgi oluşturmuştur. Bu iki kanadın karşısında o günün koşullarına daha zayıf görünen devrimci enternasyonal çizgi ayakta kalma ve alan genişletme çabasına girişmiştir. Geldiğimiz noktada sermaye hükümetlerinin emperyalist politikalarla uyumlu ekonomik yönelimleri gelir uçurumun derinleşmesine yoksulluğun artmasına ve bütün eşlik eden bir şekilde işsizliğin yaygınlaşmasına yol açarak halk kitlelerinin devletle bağın zayıflamasına sebep olmuştur. Bugün hala AKP’nin çok yüksek bir oy oranına sahip oluyor olmasının sebebi politik-ekonomik yönelimlerinin halk kitleleri tarafından kabul ediliyor olması değil karşısında sistemi karşısına alan politik bir sol gücün bulunmamasıdır. Operasyonu gündeme getiren tam da böylesi bir süreçtir. Bir yanıyla Kürt hareketini etkisiz hale getirmek için dalga dalga geliştirilen KCK operasyonları sürerken saldırının başka bir versiyonu Türkiye sosyalistlerini hedef alan ‘Devrimci Karargâh’ operasyonu ile adlandırılmıştır. Operasyona yol veren toplumsal gelişmeler ekonomik krizin tetiklediği işçi hareketindeki canlanmalar özellikle güvencesiz işçilerin artan örgütlenme istekleri ve mücadele deneyimleri varoşları saran sınıfsal öfke ve bütün bunların sisteme karşı önderlik arayışının giderek belirgin hale gelmesidir. SDP’nin uzun süredir yürüttüğü militan faaliyet sahip olduğu enternasyonalist devrimci çizgi ve son olarak boykot sürecinde cisimleşen sistem karşıtı politik yönelimleri onu görünür kılmış bu görünürlük TÖP’le yürütülen birlikte mücadele ve birleşme çizgisiyle daha belirginleşmiştir. SDP’ye yönelen polis operasyonu esas olarak bu belirginliği flulaştırmaya yöneliktir. Flulaşma sadece partinin sokaktan çekilmesini sağlamayı hedeflememektedir. Aynı şekilde uzun süredir yaşam tarafından sınanarak doğrulanmış politik çizgisini de hedef almaktadır. AKP hükümeti bir yanıyla uluslararası emperyalist politikaları Türkiye deki uygulayıcısı olarak karşımızda dururken diğer yanıyla devlet içi yeniden yapılandırma projesinin başat
208

gücü ve yürütücüsü olarak karşımıza çıkmaktadır. Aynı zamanda Anadolu’da hâkimiyet kuran tekelci yeşil sermayenin siyasi temsilciliğini de üstlenmiş durumdadır. Bu noktada politik söylemin hükümete ve uygulamalarına bu uygulamaların arka plandaki taşıyıcısı gülen cemaatine yöneliyor olması hükümetin ve cemaatin emperyalizm ve sermayeyle sınıfsal bağlarını gözden kaçırmamıza meyil vermemelidir. Partiye yönelen saldırı bir bütün olarak emperyalizmin yönelimleriyle uyumludur. Aynı şekilde oligarşi içi çatışmanın yansımalarından birisidir. Ve yine aynı zamanda bütünsel olarak tekelci sermayenin ortaklaşa yönelimidir. Ne Ergenekon’un ne de tek başına Fetullah Gülen’in operasyonudur. Bu bağlamda söylemimizi hükümetle karşı karşıya kurgularken bu söylemi saldırıya uğrayan dost güçleri kapsayacak şekilde genişletmeli ve oligarşi içi çatışmaya taraf görüntüsü verebilecek vurgulardan kaçınmalıyız. ‘Sıra Kimde? ‘ başlığıyla tariflenen kampanya tarif etmeye çizdiğimiz bütünsel görünüm içinde tüm solu Kürt özgürlük hareketini, demokrasi, barış ve emek güçlerini hedef alan bütünsel bir saldırının geri püskürtülmesine yönelik bir kampanyadır. SDP ve TÖP’ü korumaya yönelik değil politik ve ideolojik olarak sol sosyalist söylemi, duruşu ve muhalefeti korumaya yöneliktir. Durdurulamazsa genişleme potansiyeline sahip bir saldırıdır. Bu operasyonun geriye püskürtülebilmesinin koşullarında birini benzer bir operasyonu KCK başlığı altında yiyen Kürt özgürlük hareketiyle yan yana gelmek oluştururken diğerini tüm sol sosyalist emek ve demokrasi güçlerinin bu cepheye dahil edilmesi oluşturmaktadır. Saldırı çok kapsamlı ve uzun solukludur. Direniş kapsamlı ve uzun soluklu olmalıdır. SDP bir yandan sahip olduğu teorik ve politik çizgiyi koruyup derinleştirirken diğer yandan sistem içine ötelenme çabalarına bütün gücüyle diremeli gerçekleşmesi için yoğun emek harcanan birlik sürecini muradına erdirmeli ve en geniş cepheyi oluşturacak esnek bir dil ve söylem geliştirmelidir. Bütün bunların yapılabilmesinin ön koşulu hızla örgütsel tahkimatlarını sağlamasından ve önce kendi yakın çevresinin birlikteliğini sağlamasından geçmektedir.
sosyalistdemokrasigazete.net, 5 Ekim 2010

209

MAHİR SAYIN ARTURO Uİ’NİN ÖNLENEBİLİR YÜKSELİŞİ

Ama yetti artık! Bu kadar da alay edilmeyi hak etmiyoruz. Nedir bu rezalet? Devrimcilere karşı kullandıkları ne idüğü belirsiz gizli tanığın adını bile “son tezgah” koyacak kadar işi eğlenceye almış durumdalar. Erbakan’ı tepeleyecekler, beni buluyorlar. Avcı’yı tepeleyecekler yine beni buluyorlar. Ama benim başıma bela olanlar da birbirlerinin belalısı. Biri Ergenekoncu diğeri Cemaatçi. Gerçi hepsinin patronu ABD ama herhalde ben de ABD için bu kadar önemli değilimdir. 28 Şubat sürecinde Çevik Bir, Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand, Akın Birdal’ın yanında beni de andıçladı. Fehmi Koru benim için “Devletin sırlarını ortalığa yayarsan başına gelenlere şaşma! Dua et ki yurtdışındaymışsın!” diye yazdı. Gerçi şimdi de “Öcalan’dan derlediğim devlet sırları”na hiç “şaşırmamam” karşısında bana bir mim koymuş olduğunu anlatarak, beni Ergenekon şaibesi altına sokmaya çalışıyor. Bütün operasyonun da “harcanan arkadaşlarını kurtarmak, kendisinin iyi aile babası imajını korumak” üzere “Akbabanın Üç Günü”nden ödünç alarak Hanefi Avcı’nın tezgahlamış olduğunu anlatıyor: Avcı, ben ve DK, Avcı’nın bu intikam oyunu için Ergenekon çatısı altında biraraya gelmiş oluyoruz. Bu kadar keskin zekanın küpünü çatlatmaması mümkün değil. İzleyelim göreceğiz çatlaktan gelen sızıntıyı. O fırtına, Akın Birdal’ın ölümcül yaralanması ve diğerlerinin de nispeten ufak tefek sıyrıklar almasıyla atlatıldı. Ben bir on yıl daha yurtdışında kalmak zorunda oldum; Çevik Bir artık insan içine çıkamıyor. Bu tezgahı başımıza saranların akıbeti de benzer olur inşallah! Ama ben bir on yıl daha yurtdışında kalmak istemiyorum.
210

MEHMET TÜRKAY APOLETSİZ FAŞİZM OPERASYONA BAŞLADI Türkiye bir kırılma sürecinin ortasında, bir resmi ideoloji ve pratik tasfiye edilirken iktidarı paylaşan muhafazakar-liberal koalisyon kendi resmi ideolojisini de kurmak ve tahkim etmek adına epey yol aldı. Bu tahkimat bugüne yönelik olduğu kadar geleceği de kapsayacak niteliktedir ve bu sürecin karşısında duracak olanlar da güçlü yada güçsüz olsunlar her zaman sosyalistler olmuştur. 21 Eylül’de

yapılan operasyon geleceğe dönük sistemik kaygılara dayanmaktadır. Faşizm sadece apoletleriyle gelmez. Liberalizm ile muhafazakarlığın karışımı bir sivil faşizm sosyalistlere karşı önlemlerini bu operasyonla başlatmış görünmektedir. Burjuva demokrasisini bile aratacak bu ve benzeri operasyonlara karşı bir arada durmak, davranmak sosyalistlere güç verecektir. Haksız yere tutuklanan “haklı” arkadaşlara selamlarımı iletiyor ve bu hukuksuzluğu protesto ediyorum.
Sosyalist Demokrasi, 28 Ekim 2010, n°99

HİÇBİR YERE KAÇMADIM

14 Eylül günü Sabiha Gökçen’den üzerinde Mahir Sayın yazan İsviçre kimliğimle 25 yıldır yaşadığım Basel’e geldim. Memleketimde artık turistim ya! Üzerinden bir hafta geçti ki, SDP ve TÖP’lülere Devrimci Karargah Örgütü (DK) dolayısıyla geniş bir operasyon gerçekleştirildiği ve benim de DK’nın reisi/üst düzey yöneticisi olarak aranmakta olduğum, cemaat yanlısı gazete, TV ve internet sitelerinde yayınlandı. Ama ne yazık ki, operasyonun yapılacağını “yasak aşk videolarını çekip şantaj yoluyla örgüte hizmete mecbur kıldığımız” Hanefi Avcı’dan, örgüt elemanlarımız Necdet Kılıç ve Doğan Fırtına aracılığıyla öğrenmiş olduğum için örgütün asıl sırlarıyla birlikte elden kaçırılmıştım! Örgüt lideri firardaydı! Avcı’nın kitabı 20 Ağustos’ta çıkmış. Kitapta yer aldığına göre bana göndereceği “kaç” enformasyonuna çoktan ulaşmış. Kitabı bir ayda yazsa, demek ki en az bir ay önce. Yani en az 20 Temmuz’dan beri takip altındayım.
211

14 Ağustos günü Yunanistan’ın Sisam adasına gidip geliyorum ama ne giderken ne gelirken bana gümrükte dur diyen yok. 19 Ağustos’ta İzmir’de düzenlenen panelde konuşuyorum. 2 Eylül tarihinde Pegasus’tan Basel’e bilet alıyorum: “Kaçacağım artık, besbelli!” ama yine sesini çıkaran yok. Uyandırmamak ve kalan ilişkileri de ele geçirmek için olabilir tabii. O zaman daha yakından takibe alıp gerçekten kaçmaya kalkıştığım anda yakalamak en akıllıcası olur. Ama bunu yapan memurları görevi ihmalden cezalandırmak gerekir. Çünkü Avcı’nın bu haberi iletmesinden sonra, ömrü mücadeleyle geçmiş bir insan bir yolunu bulur ve ortadan kaybolur. Ama ben Antakya, İzmir, Sisam, İstanbul fink atıyorum. Ya Yunanistan’a gittiğimde geri gelmesem? Kuş uçtu işte! Ama ben güvenliyim ki, geliyorum. Ya da dünyadan haberim yok. Ve nihayet o sıkı takip altındayken S. Gökçen’den polisin gözleri önünde uçup gidiyorum. Neden bana karşı bu kadar iyiler? Acaba Avcı’dan başka bizzat operasyonu yürütenler arasında da adamlarım olmasın? Ergenekon oraya da uzanmış olabilir! Başka türlüsü mümkün mü? Bu ne demek oluyor? Ne olacak? İddianamede yer aldığı gibi hepimizle alay edercesine “son tezgah” işliyor. Ne için işliyor?
BİR TAŞLA BİRKAÇ KUŞ!

Birincisi Avcı artık, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı vs’ye verdiği dilekçelerle Cemaatin tasfiye eylemine müdahale etmiş durumda. Bakanlığa yasadışı dinlemeler dolayısıyla kitabından tam dokuz ay önce şikayette bulunuyor ve dert çıkaracağını gösteriyor. Ama bakanlıktan tık yok. Avcı bunu neden yapar, şu andaki durum açısından beni hiç ilgilendirmez. Ergenekon davasına bakan savcıları görevden aldırmak için mi ya da bilemeyeceğim bambaşka bir amacı mı var? O kısmı Cemaat avukatlarını ilgilendiriyor. Şu tezgahtan bir çıkalım tabii onlarla da ilgileneceğiz. Ergenekon’la mücadele Cemaatin değil, esas bizim işimiz. Onlar sadece Ergenekon’la yer değiştirmek derdinde olabilirler. Nesnel olarak Cemaat önüne geleni dinliyor ve Emniyet başta
212

olmak üzere muhtelif kurumlarda tasfiye için gerekli girişimleri gerçekleştiriyor. H. Avcı dilekçesi ve bilahare de kitabıyla bunu kamuoyuna mal etti. Anlattıklarının nesnelliğini, yani Emniyet’te Gülen cemaatinin yaygın ilişkilerinin olduğunu ve Emniyet içinde ciddi çatışmaların cereyan ettiğini Taraf’ın “Öcalan’ı asıp işi bitirme” merakındaki “demokrat” polis yazarları Önder Aytaç ve Emre(ullah) Uslu, “emniyette ne zaman çatışma olmamış ki?” diyerek sıradanlaştırarak anlattılar. Yine Ali Bayramoğlu, Gülen cemaatinin emniyetteki masum yaygın varlığını ve çatışmaları izah etti. Bu çatışmalar neden oluyor? Kimler arasında cereyan ediyor? Gülen cemaati bu çatışmalarda nerede duruyor? Cemaat/tarikat demek mutlak itaat ilişkilerinin işlediği gizli cemiyet demektir. Nasıl oluyor da devlet memurları böyle mutlak itaatin olduğu gizli bir cemiyete üye olabiliyorlar? Bunun neresi normal ve masum? Gidip bir legal partiye üye olsunlar bakalım neler olacak? Bu soruların yanıtları işte Avcı’da. Ve onda çok daha fazla bilginin de olduğunu daha önce sürdürdükleri ilişkiler dolayısıyla biliyorlar. Onun için ona şimdilik Silivri bilahare Edirnekapı ya da Karacaahmet diye uyarıda bulunuyorlar. Bakalım Avcı bu tehditlere ne yanıt verecek? İkincisi de bu “son tezgah” döndürülürken, “yeni anayasa yapacağım” diye liberalleri peşine takmış olan iktidarın hazırladığı yepyeni tezgahlar. Anayasa seçim sonrasına atıldı. Öcalan’la güya görüşmeler yapılıyor ama Başbakan “anadil, özerlik; geçin
213

Günlük, 25 Eylül 2010

bunları!” diyor. Bu nasıl “açılım” dediğinde her şey tıkandıysa, barış dediğinde de savaş çıkacak anlamına geliyor. 1994’ün topyekun savaş koşullarına ilerliyoruz. Tansu Çiller filmi yeni koşullarda sanki yeniden çekiliyor. İşte bunun için bu “son tezgah”ın içerisine enternasyonalist sosyalistler dahil edilip tasfiye edilmek isteniyor. Tasfiye edilmeliler ki, Kürtlere karşı geliştirilecek saldırıda vah edenleri olmasın! Bu burada kalmaz. Saldırı müttefiklerinden başladı, Kürtlerin kendilerine doğru ilerliyor. Oradan nerelere sıçrayacağını görmek için de 1994’e bakalım. Referandum öncesinde bu noktaya gelinmişti. Bir manevrayla Öcalan’ın Tayyip Erdoğan’a bir şans daha tanıması sağlandı. Ama o da önceki şanslar gibi bir an için kullanılıp harcandı.
TEZGAH BU TEZGAH!

Avcı tutukevinden gönderdiği mektupta isnat edilen şifre, kripto cihazı, sevgilisini gizleme derdi, bana “kaç” haberini ilettiği iddia edilen Necdet Kılıç ile olan ilişkiler konusuna itiraz edilemez açıklamalar getiriyor ve tüm suç isnatlarının nasıl temelsiz olduğunu anlatıyor. Brecht, Hitler faşizminin yükselişini anlatmak için New York’lu gangster Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi’ni kaleme almıştı. Şimdi Arturo Ui New York değil, Pensylvania’da yükselişte. Kanser gibi girdiği alanda etkisi görülmeden yayılıyor. Metastaz evresinde ise kemoterapi de artık işe yaramayacak.
Radikal 2, 10 Ekim 2010

214

MEHMET ÖZGEN KOMPLO TÜM SOSYALİSTLEREDİR

Referandum öncesi Birgün gazetesinde yayınlanan bir yazımda, bu referandumun diktatörlük için bir kaldıraç olacağını yazmıştım. Çünkü karşı karşıya geldiğimiz şey, sermayenin eski ve yeni bileşenleri arasındaki çatışmanın referandumla safları netleştirip bir başka aşamaya geçecek olmasından ibaret değildi yalnızca. “Mesele, sivilleşme-demokratikleşme aldatmacasıyla, bu çatışmayı İslami bir rejimle/faşist bir düzenle aşma meselesi”ydi. Bu yöndeki ilk önemli işaret sonraki günlerde ortaya çıktı. Başkanlık sistemini gündeme getirdiler. Görünen o ki, çatışma bunun etrafında şekillenecek. İslami rejim mimarisi bu iskele üzerinden örülecek. ABD emperyalizminin, Büyük Ortadoğu Projesinin Türkiye ayağı böylece ete-kemiğe bürünüyor. Bu proje, bilindiği gibi, NATO’nun da baş tehdit olarak tanımladığı radikal islama karşı “ılımlı İslam modelini” geliştirme stratejisiydi. Ergenekon davasında halka karşı işlenen suçların bir tekinin bile hesabı sorulmazken, sivilleşme ve demokratikleşmenin, 12 Eylül faşizminin sorumlularından hesap sorulacağının bir aldatmaca, faşist bir demagoji olduğu belliydi. Şimdi SDP, SP ve TÖP’e yönelik komplo bunu daha da netleştiriliyor. Komplo, devleti yeniden -İslami surette- biçimlendirmenin deşifrasyonunu perdelemek amacıyla, artık bir komplo merkezi olarak iş gören Pensilvanya’daki cemaat karargahından verilen direktiflerle tezgahlandı. Muhafazakar-milliyetçi ve üstelik eski işkenceci bir emniyetçiden, MacCartyci bir senaryo ile devrimci örgüt üyesi yaratmanın başka bir izahı yok. Çünkü Hanefi Avcı’nın kitabı, siyasal islamcıların gelecekteki devletlerinin mevcut olan
215

içindeki illegal-nüvelerini deşifre ediyor. Sadece cemaatin değil, arkasındaki ABD emperyalizminin tekerine de çomak sokmuş oluyor. Bu yüzden, SDP, SP ve TÖP üzerinden tüm sosyalistlere yönelik bu komployu iyi okumak gerekir. Amaç sadece H. Avcı’nın susturulması değildir. Eğer bu komplo, iktidarın Kuzey Irak’ta bir üs açma niyeti ile birlikte okunursa, ABD emperyalizmi ve Kürt gericileriyle birlikte Kürt özgürlük hareketine ve onun müttefiklerine yönelik daha geniş ve boyutlu bir saldırının işaret fişeği olduğunu görebiliriz. Bu yüzden bu komploya karşı saf tutmak bütün sosyalistlerin görevidir.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

216

Cumhuriyet, 24 Ekim 2010

MEHMET SALTOĞLU AKP ARTIK ‘DEVLET BENİM’ DİYOR

AKP tek başına hükümran olmak istiyor. Tüm toplumsal kuvvetlere “yanıma gel, gelmezsen yok olursun” diyor. Tehditle, korku politikalarıyla, her türlü komplolarla “ya sev ya da öl” diyor. TC devletinin yeni versiyonu AKP, artık devlet benim, ben devletim, güç bende diyor. Artık TC devleti benden sorulur, derin devleti ben kurarım, “demokrasiyi” de, gerekirse komünizmi de ben getiririm diyor. İstediğime istediğimi yaparım. Çamuru atarım. Gücünüz yetiyorsa temizleyin diyor. Bir taraftan halk desteğini yitiriyor, saldırganlaşıyor. Diğer taraftan devlet gücünü kullanarak “imparatorluk” yaratmaya çalışıyor. Eski, statükocu, Kemalist devletin yıpranmış, kullanılamaz kurumlarını tasfiye ederken sömürü sistemini sürekli hale getirecek, baskı, şiddet ve korku toplumunun başka bir versiyonunu kuruyor. Hedef belli, yanına aldığı liberal, aydın kesimler dışında gerçek demokrasiyi isteyen, radikal tavır ve çözüm üretmeye çalışan herkes. Tüm devrimci demokrasi ve sosyalist güçler. 90 yıllık cumhuriyet tarihinde ilk yıllarda CHP “imparatorluğu”ndan sonra ilk defa onu da aşan bir yerden AKP (ekonomik olarak güçlü, siyasallaşmış cemaatler topluluğu) “imparatorluğunu” kuruyor. Hem de bunu 2002 yılından beri halka verdikleri hiçbir sözü tutmayan, söylediklerinin arkasında durmayan bir parti olarak gerçekleştiriyor. AKP, bu gücü nereden alıyor? Önce tüm aldatmacalarıyla halkın desteğinden aldı. Sonra ABD’ye ve AB’ye sadakat göstererek 217

METİN BAKKALCI Her türlü faaliyetini herkesin gözü önünde ve devletin denetimindeki yasal zeminde gerçekleştiren bir siyasal parti olan Sosyalist Demokrasi Partisi’nin (SDP) Genel Başkanı Rıdvan Turan’ın da dahil olduğu SDP’nin ve Toplumsal Özgürlük Platformu’nun (TÖP) yetkili ve üyelerinin tutuklanmış olması, örgütlenme ve ifade özgürlüğünün ve siyaset yapma hakkının ihlal edilmesidir. Tutuklamanın

istisnai bir önlemden çıkıp bir cezalandırma aracı haline geldiğini uzun zamandır vurgulamaktayız. İkametgâhı belli ve delilleri karartma ihtimali artık ortadan kalkmış olan bu kişilerin, kabul edilemez bir kampanya ile tutuklanmış olmaları muhalefeti susturma girişimi olarak görülmelidir. Bu nedenle bu kişilerin bir an önce tutukluluk hallerine son verilerek, serbest bırakılmaları gerekmektedir.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

sağladı. Şimdi de polis, savcı, hakim ve devletin diğer kurumlarına yerleştirdiği kadrolardan alacak. Artık tüm güç onda olacak. Bugün gelinen noktayı, komplo ve saldırılarını daha iyi anlamak için 2002’den beri uygulanan politikalara ve değişime kısaca bakmak yeterlidir. AKP, 2002 yılından önce anti ABD’ci, Ortadoğu’da İsrail’e karşı, söylemleriyle halkın ulusal ve dini duygularını okşayarak, sömürerek iktidara geldi. Ama ne yaptı? Gazze’de öldürülen binlerce insan ve çocuk için sahte gözyaşları dökerken, İsrail’in Ortadoğu’daki zorbalıklarına mahalle kabadayısı edasıyla sözde tavır alırken İsrail’e karşı hiçbir fiili yaptırım uygula(ya)madı. Gazze’yi bombalayan uçaklar Konya’dan kalktı. İsrail’le hiçbir anlaşmayı iptal etmedi. İsrail’le kavgaları ABD emperyalizminin bölgede bir numaralı ortağı olma kavgasıydı. Bölgede ABD yanında önemli güç ben olacağım kavgasıydı. Bu gayretlerini halktan gizleyerek Gazze’de ölenler için timsah göz yaşları dökerek gerçekleri halktan gizledi. AKP, seçim meydanlarında benim işçim, memurum, emeklim…diye başlayan sözlerinde iş güvencesi sözü verdi. Uyguladıkları yeni liberal ekonomi politikalarıyla işsiz sayısı (resmi rakamlar %14 diyor) %20’lere dayandı. Özelleştirmelerle, 4/b,
218

4/c ile çalışanların önemli bir kesiminin iş güvencelerini ortadan kaldıran uygulamalar yaptı. Hangi tarikatın müritlerinin güvence altına alındığını, iş imkanlarının kimlere sağlandığını biliyoruz. İşçi, çiftçi, memur, emekli umurlarında olmadı. Utanmadan özelleştirmeleri, 4/b, 4/c’leri halk için yaptıklarını anlatmaya çalıştı. Tekel işçileri ön kesmese bir çok iş kolunda çalışanların iş güvenceleri ellerinden alınmaya devam edilecekti. Halen yürürlükte olan 4/b ve 4/c uygulamalarının sadece hızı kesildi. Sekiz yıldır uygulanan ekonomi politikanın işçi, memur, emeklinin lehine olmadığı, cemaatlerinin, müritlerinin kapitalist işletmeler kurmasını, sermayedar olmasını sağladığı görüldü. Önümüzdeki genel seçim çalışmalarında halkın karşısına çıkıp işçisi, memuru, emeklisi için ne söyleyecek. Söyleyeceği demagoji ve yalandan başka bir şey değildir. AKP, demokrasi havarisi kesildi. Ülkenin ne kadar sorunu varsa, Kürt sorunu da dahil çözeceğini söyledi. Açılımlar yaptı. Kürt açılımı, Alevi açılımı, Demokrasi açılımı adı altında yıllarca toplumsal dinamikleri oyaladı. Umut yarattı. Hiçbir toplum kesimini dikkate almadan, kendi perspektifleri doğrultusunda içi boş açılımlar, sorunların muhatapları tarafından sahiplenilip, “ciddiyseniz gelin taleplerimiz doğrultusunda çözümleri birlikte üretelim” dediklerinde anında çark edip açılımlarına “milli birlik projesidir” dedi. Amaçlarının Kürt sorununu çözmek olmadığı, Kürt hareketini tasfiye etmek ve Kürt bölgelerinde cemaatlerinin etkisini arttırmak olduğu, Alevi sorununu çözmek olmadığı, ulusalcı zemine yığılmış Alevileri kendilerine çekmek için politik bir manevra olduğu ortaya çıktı. Demokratik açılımlarının da ne olduğu yapılan anayasa değişikliği ve referandumla ortaya çıktı. Bu değişikliklerin 12 Eylül anayasasının bir devamı ve devletin kurumlarında polis teşkilatında, yargıda ellerini daha da güçlendirme girişimi olduğu anlaşıldı. Demokratik çözüm bekleyen temel meselelerde samimi olmadığı görüldü. AKP 2002’den beri elde ettiği gücü halk için kullanmayı aklının ucundan bile geçirmemiştir. Hiçbir zaman bu zihniyette olmamıştır. Ama bu coğrafyada yaşayan halkların çözüme kavuşturulması gereken ciddi sorunlarının olduğunu çok iyi biliyor ve bu sorunların sadece lafını ederek, halkı kandırarak gücünü
219

sürdürmeye çalışıyor. Tek derdi var. O da devleti temsil ettiği cemaatleri üzerinden yeniden yapılandırmak. Demokratlığı da, halkçılığı da bu amaç için kullandı. Ve tüm komplo ve yalanlarıyla bu amacını gizledi. Anayasa referandumu da diğer bir aldatmacaydı. Demokratikleşme, ileri demokrasi adı altında 12 Eylül anayasasının devamını sağladı. Aldatmaca bununla bitmedi. Anayasa değişikliği referandumunda oylamaya katılanların %58’i Evet, %42’si Hayır dedi. Bu sonucu AKP ve yandaş medyası büyük başarı olarak ilan etti. Oy kullananlar üzerinden ortaya çıkan bu yasal tablonun arkasında gerçek durum farklıydı. Bu durum AKP ve yandaş medya tarafından gizlendi. Referandum sonuçlarını 2007 genel seçim sonuçlarıyla kıyaslayarak bakıldığında gerçek tablo ortaya çıkmaktadır. YSK’nın açıklamasına göre referandumda toplam seçmen sayısı yurtdışı, cezaevleri dahil yuvarlak 52 milyondur. Evet oylarının toplamı 21,8 milyon, yüzdesi de 41,9’dur. Hayır oylarının toplamı 15,9 milyon yüzdesi 30,5’dir. Sandığa gitmeyenlerin toplamı 13,7 milyondur. Yüzdesi 26,3 olmuştur. 2007 genel seçimlerde AKP ve Selamet Partisinin aldığı toplam oy %49, CHP, MHP ve diğer hayır diyen partilerin toplamı da %41,5’dir. DTP ile “Biz de Varız, Birlikte Başaracağız” platformlarıyla devrimci, sosyalist güçlerin aldığı oy ise %5,3’dür. Bu sonuçlarla değerlendirildiğinde referandumdan kim başarılı çıkmıştır? Boykot cephesi dışında ne Evet, ne de Hayır başarılı olamamıştır. Her konuda olduğu gibi referandumun yasa ile belirtilen sonuçları dışında AKP, CHP ve MHP’nin oy kayıpları halktan gizlenmiştir. Hiçbir görsel ya da yazılı medyanın üzerinde durmadığı bu gerçeği AKP hepimizden daha iyi bilmektedir. Referandum akşamı büyük başarı elde ettik aldatmacasıyla halka seslenen Erdoğan, gerçek tablo karşısında önlemler almanın hesaplarını yapmaya başlamıştı bile… Referandum akşamı ülkenin “ileri demokrasiye” geçtiğini ilan eden Erdoğan 2007 genel seçimlerinin yapıldığı günün akşamında halka yaptığı konuşmaya benzer bir konuşma daha yaptı. Bu konuşmayı yaparken gerçeği gören ve bilen insanlar “eyvah hepimizi kucaklayan, kapsayıcı bir konuşma daha, yarından sonra hepimiz, özellikle de boykotçular hapı yuttuk!” demiştir. Çok
220

geçmedi öyle de oldu. Halkevleri, BDP, ESP gibi demokrasiden, sosyalizmden yana örgütlere yönelik saldırılarını referandumun hemen sonrasında SDP, TÖP ve yasal dergi çevresinden sosyalistlere yöneltti. Hem de örneğine az rastlanır komplolarla… Referandumdan 9 gün sonra, “ileri demokrasinin” ilk günlerinde sabah 05:00’te üç ilde 21 noktada kar maskeli, ağır silahlı polis timleri operasyon yaptı. Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel Başkanı Rıdvan Turan, Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) sözcüleri Oğuzhan Kayserilioğlu ve Tuncay Yılmaz, SDP Genel Başkan Yardımcısı Günay Kubilay, SDP Genel Başkan Yardımcısı Ecevit Piroğlu, SDP MYK Üyesi Ulaş Bayraktaroğlu, SDP PM Üyesi ve İHD İstanbul Şube yöneticisi Sultan Seçik, SDP Üyesi Özgür Cafer Kalafat, Toplumsal Özgürlük dergisi okurlarından Semih Aydın, Demokratik Dönüşüm dergisinin yazıişleri müdürü Özgür Aytukum, Red dergisi yazarı Hakan Soytemiz ve Bilim ve Gelecek dergisi editörü Baha Okar’ın da aralarında bulunduğu 17 kişi evleri, işyerleri basılarak göz altına alındı. 24 Eylül’de sabah saat 04:30’a kadar süren savcı sorgulaması ve mahkeme kararı sonucunda SDP Genel Başkanı, yardımcıları, TÖP sözcüleri başta olmak üzere 13 kişi tutuklandı. Adı Sosyalist Demokrasi Partisi, Toplumsal Özgürlük Platformu olan, yasal zeminde mücadele veren örgütlerin genel başkanı ve üst düzey yöneticilerin, adresleri, yerleri, üye oldukları örgütleri biliniyor ve belliyken, kar maskeli ağır silahlı timlerle sabaha karşı evleri basılarak alınmaları hangi demokrasi anlayışına sığar? Gerçekleri gizlemede maharetli iktidar halka yasal zeminde demokrasi ve sosyalizm mücadelesi veren örgütleri ve mensuplarını uydurma senaryolar ve komplolarla “terörist” olarak gösterdi. Başka türlü, açıkça ben sizin demokrasi mücadelenizi, sosyalizm mücadelenizi engelleyeceğim diyen bir ileri demokrasi olamayacağı için, tezgahlar kurulmalıydı. Daha öncede hiç birbirine benzemez, alakasız kişileri gözaltına alıp, tutuklayarak “Devrimci Karargah” isimli örgüte üye olmaktan tutuklamışlardı. Yasa dışı örgüt davası olan mahkeme bir komediydi. Ben silahlı mücadeleye karşıyım diyen İGD üyesi bir kişi halen bu davadan tutuklu bulunmaktadır. Hiç birbirleriyle alakası olmayan, Denizli’den İstanbul’a kız arkadaşını görmeye ge221

len, özel sorunlarını çözmeye çalışan öğrenci gençler “Devrimci Karargah” örgütünün üyeleri oldular. Tarih ilk defa böyle bir yasadışı örgüt davasına tanık oldu. Bostancı’da polis tarafından öldürülen Orhan Yılmazkaya ile birlikte öğrendiğimiz “Devrimci Karargah” polis tarafından yine sosyalistlere karşı kullanılmaktadır. 12 Eylül tim ve işkencecilerine şapka çıkarttıracak senaryo ve komplolarla, sapla saman birbirine karıştırılıp halkın önüne aynı tepside servise sunulmaktadır. H. Avcı gibi 12 Eylül döneminin işkencecisiyle devrimciler aynı gizli örgütte buluşturulmaktadır. Bu çirkin aldatmacaya karşı demokrasi veya halkçı anlayışlar falan değil, ahlak ve haysiyet sorgulanmalıdır. AKP için artık temel meselelerin çözümü üzerine demagojileri tükenmiş, sona doğru gidilmektedir. Toplumu değiştirecek, dönüştürecek güçlere, devrimci demokratlara, sosyalistlere saldırmaktan başka çaresi kalmamıştır. AKP önümüzdeki süreçte devrimci demokrasi ve sosyalist güçlere karşı komplolarını arttıracaktır. Saldırıların hedefi bu ülkede gerçek demokrasiden yana olanların, sosyalistlerin birlik ve dayanışmasının, istedikleri kendi dili, dini, kültürüyle yaşamak olan, özgürlük diyen Kürtler ve diğer azınlıkların birlikte, ortak yaşayacağı demokratik bir toplum için demokratik birlikler kurulmasının önünü kesmektir. AKP tek başına hükümran olmak istiyor. Tüm toplumsal kuvvetlere “yanıma gel, gelmezsen yok olursun” diyor. Tehditle, korku politikalarıyla, her türlü komplolarla “ya sev ya da öl” diyor. Başarılı mı? Evet başarılı. Çünkü karşısında bugün acil çözüm bekleyen sorunları çözme kavuşturulması noktasında gericileşmiş bir burjuvazinin devletine karşı, halk demokrasisini gerçekleştirecek bir birleşik gücün olamamasıdır. Ya birleşik cepheyi kurarız. Ya da kurarız. Başka çare yok. Bu noktada demokrasiden, sosyalizmden yana güçlerin defalarca düşünmesi gerekmektedir. Tutsak SDP, TÖP ve diğer sosyalistlerin bir an önce özgürlüğe kavuşması için mücadelemiz sürecektir.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

222

MEHMET YÜCEL SÖZKONUSU SİYASETSE

Savaş sürüyor, kan akmaya devam ediyor. Hükümetin sorunu diyalog yoluyla çözmeye niyeti yok. Geçen yıl, “çözüm” derken amaçladığı şeyin Kürt Özgürlük Hareketini çözmek, tasfiye etmek olduğu daha ilk adımda anlaşılmıştı. Referandum öncesinde zora düştüğünde, kırmızı çizgilerini unuttu, eski pozisyonundan geri adım atarak Öcalan’la müzakereyi kabul etmek zorunda kaldı. Son günlerdeki gelişmeler yeni girişimin de zaman kazanmaya dönük olduğunu gösteriyor. KCK davasındaki gelişmeler süreci etkileyebilir, ne var ki Diyarbakır’dan yansıyan ilk izlenimler hiç de umut verici değil. Nasıl bir dönemin eşiğinde olduğumuza bir başka işaret de, SDP ve TÖP tevkifatı. Komplo’nun niteliği, polisin, savcı ve mahkemenin pervasızlığı, zor günlerle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Devrimci hareketimiz bu tür saldırılarla ilk defa karşılaşmıyor, ne ki, bu kadar mesnetsiz iddialarla bu kapsamda bir komplo bir ilk sayılır. * Dert çok, durum oldukça vahim. Sosyalist Hareketimizin içinde bulunduğu durumu kasdediyoruz. Çok derdin tek bir çözümü olduğu söylenir. Söz konusu olan siyasetse, çözüm örgütte. Bize bir örgüt gerek! Memleketin, işçi sınıfı ve emekçi halkımızın makûs talihini değiştirmek ve Kürt halkını özgürlüğe taşıyacak bir çözüme katkıda bulunabilmek için. Lafı uzatmadan ifade edeyim, SDP ve TÖP’ün Birlik/Yeniden Kuruluş girişimini bu yönde mütevazi bir adım olarak görüyorum. İşçi sınıfıyla, şehir ve kır yoksulları ile emekçi kadınlarla buluşma yeteneğine sahip bir Parti’ye ekmek, su kadar ihtiyaç
223

var. SBH’nın bu çağrıya omuz vereceğini açıklaması ve sürece katılması da bu anlayışın ürünü. Burada, SBH Konferansında alınan kararı hatırlatmak isterim. Konferans kararımız şöyle ifade edilmişti: Bir süredir, “Sosyalist Hareketin Yeniden Yapılanması” amacıyla kendi aralarında çalışma yürüten Sosyalist Demokrasi Partisi ve Toplumsal Özgürlük Platformu’nun, Hareketimize yaptığı çağrıyı, 29 Ağustos 2010 tarihindeki Konferansımızda etraflıca değerlendirdik ve aşağıdaki kararları aldık, Karar 1: İşçi sınıfı ve emekçilerle, kadın hareketi, ekoloji hareketi ve diğer toplumsal dinamiklerle buluşma yeteneği olan birleşik bir sosyalist partinin yaratılması amacıyla, yapılan çağrı olumlu bulunmuş ve iki hareketin başlattığı yeniden yapılanma sürecine katılma kararı alınmıştır. Ayrıca, Sosyalist Hareketin Yeniden Kuruluş çalışmalarına diğer enternasyonalist sol güçlerin de katılması için çaba gösterilecektir. Karar 2: Kürt Özgürlük Hareketiyle bugün Demokrasi için Birlik Hareketi olarak somutlanan ortak mücadelenin gelişti224

Evrensel, 27 Ekim 2010

rilmesi ve derinleştirilmesinin önemini vurgulayan Konferans delegeleri, kurulacak birleşik sosyalist partinin bu sürece ivme kazandıracağı inancını paylaşmış, bu bilinç ve inançla çabalarımızın devam etmesini kararlaştırmıştır. * Yeterli mi? Bu güçlerin buluşması yeterli mi? Elbette hayır. Askeri bir kavramla ifade edecek olursak, sosyalist hareketimiz çeşitli müfrezelere bölünmüş durumda. Kendi halinden memnun, mutlu, Birlik/Yeniden Kuruluş sorunu olmayan parti ve çevreler olduğunu biliyoruz, onlara bir diyeceğimiz yok. Sözümüz, Marksizm’den esinlenen, “işçi sınıfı sosyalizmi” diye tanımlayabileceğimiz bir zeminde yer alan Parti ve çevrelere. Bu Parti ve çevreler, 1902’de Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi II. Kongresi’nde biraraya gelen delegasyondan (Kongrede Lenin’in grubu Iskra’cılar yanında, Ekonomistler, Yahudi Milliyetçiler vb. birçok çevre mevcuttu) çok daha mütecanis (türdeş). O Kongre’de, Büyük Ekim Devrimini yaratan Bolşevik Partisi doğdu. İyi örneği, tarihsel olarak başarı kazanmış bir örneği niçin taklit etmeyelim? Bu anlayışla ve içinde bulunduğumuz bu kritik dönemde, Birlik/Yeniden Kuruluş sorunu olan tüm Sosyalist Parti ve çevrelere yalın bir sorumuz var: Bu süreçte siz niçin yoksunuz? Niçin?
Sosyalist Demokrasi, 28 Ekim 2010, n° 99

225

METİN YEĞİN KAPATILMAK VE ÖZGÜRLEŞMEK ÜZERİNE BİR METHİYE

Bir Uruguay kitabı okumuştum. Mate çayı içiyorlardı. Şili de ki faşist cuntayı konuşuyorlardı. Bir soba yanıyordu. Anlatmıyordu ama emindim. Masanın üstünde kitaplar vardı ve kitap aralarında bildiriler. Bir Şili halkıyla dayanışma afişi asılıydı. Elinde silahıyla faşist cuntaya direnen bir sosyalist, başkan Allende fotoğrafı, altından El pueblo unido jamás será vencido! -Birleşen halk yenilmez yazıyordu. Mate çayı el ele dolaşıyordu. Anlatıyordu. Kapı kırılıyordu. Tüfekleri, üniformaları, üzerlerine yüklenmiş emirleri ve ölümleriyle ile içeri dalıyorlardı. Çok yıl önceydi. Henüz kendi faşist cuntamız gelmemişti. Bir Ordu merkezinde üniforma üstüne cüppeli ve hatta sadece üniformalı hakimler önüne çıkarmışlardı. Henüz hiç sakal tıraşı olmamıştım. Bir kere daha büyümüştüm. Hiç konuşmamıştım. – Polis çocuğa sorar kaç yaşındasın- yüz- Bir tokat atar polis. Kaç yaşındasın –yüzbir-* Bu sefer tutukladılar. Bir ring arabasına attılar. Araba hareket etti. ‘Biri dağlarına bahar gelmiş’i söyledi. Onunda ellerinde kelepçe vardı. Dışarı da bahar gelmişti. Bir Arjantin cezaeviydi. Sokaklarında isyan vardı. 2 ayda 5 devlet başkanı değiştirtmişlerdi. İkisi hükümet binasının çatısından helikopterle ABD’ye kaçmıştı. Diego ile Carlos’u ziyaret etmeye gidiyorduk. Diego’nun elinde bir bomba patlamıştı. Kolu kopmuştu. Kolu olmadan ve karnında büyük açık bir yarayla cezaevine atıldığında, arkadaşları karnına şeker koyarak iyileştirdiler. Şekerin iyi gelip, gelmediğini bilmiyorlardı. Başka bir şeyleri yoktu. Sadece şekerleri vardı. İçeri bir kamera soktuk. Yakalansaydık Türkiye de biz hep kamera ile gireriz diyecek* Andrzej Wajda

226

tik. Cezaevi kantininde kaset satarlar diyecektik. Kaset ne kadar diye soracaktık. Görüşmeyi çektik. Sokaklarda Diego ve Carlos için özgürlük kampanyası vardı. Artık imza masalarının arkasında Diego ve Carlos görüşmesi oynuyordu. Pepe Mujica ile konuşuyordum. Tupomoros gerilla lideri. Uruguay devlet başkanı. 14 yıl cezaevinde kalmıştı. Nerdeyse bu 14 yılını bir hücrede geçirmişti. Uzun süre kafasına çuval geçirilmiş bir şekilde, başında iki nöbetçi ile yaşamıştı hücrede. Delirmesini beklemişlerdi. Cezaevinden çıktığında, mücadeleye devam edeceğiz demişti. Tupomoros şehir gerilla kitaplarını cezaevinde okumuştum. Yiyecek kamyonlarını kaçırıp halka dağıtıyorlardı. Büyükelçileri kaçırıp arkadaşlarını özgür bıraktırma gibi özel bir af sistemi geliştirmişlerdi. Dünya kupası final maçı sırasında radyo istasyonunu ele geçirmişlerdi. Bildirilerini okumak için devre arasını beklemişlerdi. Gerilla, tutsaklık ve başkan olmak en zor hangi dönem diye sormuştum. En zoru politik olarak yok olmak diyordu. Tecride karşı direnişi ve yitirilenleri anlattım. Yüzüne kenara kaçırdı. İki parmağıyla, hızla göz altını sildi. Kumandan Salvador, FRMP lideriydi. Toplama kampından, Şili’den kaçıp Küba’ya gitmişti. Uluslar arası tugayları örgütleyip, Nikaragua devrimine katıldı. Pinochet’e suikast düzenledi. –Kenarı uçurum olan bir yoldu. Dağın eteklerinde yer aldı gerillalar. Bir roketatar geç patladı. Pinochet’in arabasını sıyırıp, ardından gelen korumalarını havaya uçurdu. Sonra ceket ve kravat giydi gerillalar, otomobil üstüne bir tepe lambası koydular. Başkanın koruması gibi oradan uzaklaştılar. Pinochet kaçtı. Halkın adaletini ensesinde duydu.- Kumandan Salvador’un Şili de ki Sosyalist! hükümet iadesini istiyordu. Pinochet’in yakın arkada227

Birgün, 22 Aralık 2010

şı medya patronu Pinochet kadar şanslı değildi. 30 yılı aştı yorulmadın mı diye sordum. Ama cunta hala devam ediyor dedi. İstanbul da bir İsviçreli kız benle tanıştı. Kolunda FRMP bilekliği vardı. Kumandan Salvador’u tanıyor musun diye sordum. Boynuma sarıldı. Erkek arkadaşını hapishanenin avlusuna inen bir helikopterle O kaçırmıştı. Buanes Aires de, Uluslar arası terörizm cezaevinin bir hücresinde, Leonardo Bertulazzi ile konuşuyorduk. Kızıl tugayların liderlerinden biriydi. 22 yıldır aranıyordu. Fiat fabrikasının patronunu kaçırmak gibi bağışlanamayacak suçları vardı. Arjantin de ki isyana dahil olmak için El Salvador dan motosikletle Arjantin’e gelmişti. El Salvador Arjantin arası 7 ülke ve 20.000 kilometreydi. Hücre 2 metreye 3 metreydi. Arjantin sokağı sahip çıktı. İtalya demokrasisi! onu alamadı. Yunanistan da Kürt, Türk ve Yunanlı devrimcilerle birlikte kalıyorduk diye anlatıyordu. Birbirleriyle saatlerce tartışıyorlardı ve birbirlerine o kadar çok benziyorlardı ki diyordu. O kadar çok bize benziyordu ki… Jose Bove Kore de anlatıyordu. En son evini bastıklarında helikopterlerle etrafını kuşatmışlardı. Yaşasın Avrupa demokrasisi! Köylüler ona Asterix diyordu. İlk duyduğumda traktörle Mc Donaldsa girmişti. Obez kültürün ortasına küçük bir ziyaretti. Bove ve arkadaşları GDO’lu tarlalara saldırdılar. Bedenlerimizin kanserlerine ve küçük çiftçi yok edicilerine. Bove tecrit de yattı, çıktı. Fransa yasa çıkarmak zorunda kaldı. GDO’ya sınırlamalar koydu. KCK sanıkları yargılanıyordu. Kürtçe, bilinmeyen bir dil de konuşuyorlardı. Türkçe konuşmaları isteniyordu. Söz alıp İspanyolca konuşmak istedim. Madem kimse ana dilinde konuşturulmuyor, bende ikinci dil de konuşmalıyım diye düşündüm. Mahkemenin adeti böyle olmalıydı. Muhtemel mahkeme beni anlayacaktı. Çünkü ekleriyle 13.000 sayfa tutan iddianameyi 15 gün içinde okuyup kabul etmişlerdi. –Woody Allen’ın bir filminde vardı. Hızlı okuma kurslarına gidiyordu. Savaş ve barışı 3 günde bitirmişti. Nasıl bir roman diye sorduklarında; sanırım roman Rusya da geçiyor. Diyordu.Annem ‘Oğlum senin hiç cezaevine girmeyen arkadaşın var mı?’ diye soruyordu.
228

Operasyon, yakalanmak, ONUR HAMZAOĞLU ele geçmek, ölü olarak ele geçmek, içeri atılmak, zindan, Dostlar, mahpus, hapis, tutukevi, E İnsanlık, tarihindeki yeni bir tipi, F tipi D tipi ve daha biryol ayrımında. Önümüzdeki iki çok harf tipi cezaevi, işkence, yoldan birisi, yaşamın öznesinin fena muamele, kastı aşan ihinsan olduğunun tercih edileceği malden ölmek, zindanlarınız mücadele yolu diğeri de insanlıbize vız gelir vız, içeri tıkmak, ğın teslim alındığı paranın tapıdam da beraber yatmak, şarnaklarının yolu. Yenilmeyi göze alıp teslim olmayanların insan kılar, şiirler, filmler yani bikalabileceğini dosta, düşmana zim ve egemenlerin diliyle bedelini ödemek pahasına göskapatılmak. Ancak dünyanın terenlere selam olsun. Para tapıefendisi ölüm ile karşılaştırınaklarının sahipleri de maşaları labilir bir kelime zenginliği. da güneşin bizlerle doğabileceEğer söylenenler doğruysa, ğinin korkusu ile boğulacaklar. ölürken gözümüzün önünSosyalist Demokrasi, den hayatımız bir film şeridi 7 Ekim 2010, n°98 gibi geçiyorsa, peş peşe dizilecek ‘Kapatılma lügati’, bir fener alayı gibi akacak gözümüzün önünden, ranzalar, görüş saatleri ve mahkeme başkanları ve savcılar cüppeleriyle ki iyi ki cüppeleriyle -ya çıplak olsaydı. Siz bu kadar yıl yargılandınız hiç güzel hakim gördünüz mü?- ve tabiî ki biraz da faturalar, sınavlar ve illaki mesai saatleri…Ne saçma cehennem diye bir yer var mı sorusu… Onlar suçlu. Onların suçlu olduğundan bir an için kuşku duymadım. Suçlular çünkü dünyayı değiştirmek istiyorlar. Selam olsun suçlulara! Rıdvan’a, Oğuzhan’a, Mehmet’e, tüm tutsaklara, dünyayı değiştirecek olanlara, bu lanet olası cehennemi başlarına yıkacaklara…

229

MUKADDES ERDOĞDU ÇELİK SİYASİ DAVALARA KARŞI MÜCADELE

1991 Terörle Mücadele Yasası, komünizm korkusundan kurtulan emperyalist sitemin yeni imha, ezme ve işkence konseptini topluma sunmaktaydı. Türkiye’de bu konsept iki özel olgu eşliğinde ve onları hesaba katarak uygulanmaya gitti. 12 Eylül rejiminin suyu ısınmıştı, egemen burjuvazi özellikle Batı’da rejimin toplumsal yaralarına merhem aramaktaydı. Kürt özgürlük hareketi ise faşist rejimin ve devlet sisteminin bütün temel unsurlarını derin bir sarsıntı ve çözülme sürecine sokmuştu. Yasa, uluslararası nedenleriyle birlikte bu ortamda, kendisine ön gelen sansür ve sürgün kararnamelerini içererek çıktı. Yasaya göre devrimci ve komünistin adı artık terörist, Kürt yurtseverininki ise bölücü terörist idi. Çifte kavrulmuş gibi, değil mi? Zaten Kürt tutsaklara infaz yasasında çifte ölçü uygulandı. Devrimci ve sosyalist örgütlerden tutuklu ve hükümlülere tahliye olabilmek için 10 yıl, Kürt tutsaklara ise 20 yıl hapislik tabanı belirlendi, böylece Kürt Türk ayrımı ceza sistemine alenen girdi. TMY’nin sonraki uygulamaları da böyle oldu. Kürt özgürlük mücadelesine katılmak cinayetlerin, katliamların, faili bellilerin, köy yakma ve boşaltmaların konusu olmaktan başka çifte ceza müddetleriyle karşılanmak demekti. Batı’da bu yasayla birlikte devrimci ve sosyalist güçlere yönelik süreklileşen operasyonlar, uzatılan tutukluluklar ve açılan davalar da işçi ve emekçileri mücadelelerinde örgütsüz, öndersiz bırakmak veya hiç olmazsa örgütlü mücadelede kesintiler, istikrarlaşma ve dağılmalar yaratmaktır. Bırakalım bugünleri, daha devlet olmadan devletin kurucu asker ve sivil kadrosu işe, Mustafa Suphi ile 15 komünisti 1921 zemherisinde Karadeniz’de boğ230

durarak başlamıştır. Aynı yıl Koçgiri’de yapılan Kürt katliamı da bu amaçla yapmıştır. Tek partili, çok partili ya da darbeli bütün rejimlerinde Türk egemen burjuvazisi kendi hesabına devrim ve sosyalizm mücadelesini yürütenleri, özgürlük ve eşitlik isteyenleri her zaman saldırı menziline koymuştur. TMY’yla yaptığı bunların devamı ama yeni savaş konseptine uygun özel bir savaş stratejisi uygulak olmuştur. Artık komünist değil de “terörist” dediği silahlı olan ya da az çok militan eylemlere başvuran örgütlenmeleri imhaya girişmiştir. Bu strateji yeni koşullarda devrimci ve reformcu ayrımıydı devletin. 1991-93 arasında onlarca devrimci militan böyle imha edildi. Batıda kayıplar, cezaevi katliamları bu nedenle vahşet çağlarını aratmaz şekilde yapıldı. Sayısız örgüt davası açıldı, binlerce yıllık cezalar kesildi. Bugünkü siyasi davalar da TMY’nın bir tür uygulama alanları ve ezici çoğunluğu ve ana gövdesi yine Kürt özgürlük hareketine dair. Yaklaşık on ay açılan KCK davası, sömürgeci burjuvazinin ve faşist rejimin, devlet ve “vatanın tek”liği dayatmasının bir alanı. Kürt özgürlük hareketinin özellikle kentsel örgütlülüğünü yok etmek, düzenini bozmak amaçlı ve yasal mevzilerin, açık siyaset yapma olanaklarının zorbalıkla Kürt halkının elinden alınması girişimidir. Ayrıca eklemeliyiz ki amaç, yasal mevziler231

Birgün, 26 Ocak 2011

ÖZTÜRK TÜRKDOĞAN SOSYALİSTLERE GÖZDAĞI Siyasal iktidarın yargı yolu ile uyguladığı baskı politikasından, SDP başkanı ve yöneticileri ile TÖP temsilcileri ve gazeteciler de nasibini aldı. Eski DGM’lerin devamı olan özel yetkili ve görevli ağır ceza mahkemeleri ve savcılıkları toplumsal muhalefet
* İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı

odaklarına karşı işlemeye devam etti. Hukukun üstünlüğü, adil yargılanma hakkı, kişi güvenliği ve özgürlüğü hakkı lafta kaldı. Tutuklama rejiminin bu kadar ağır biçimde uygulanmasıyla sosyalistlere gözdağı verilmeye çalışıldı. Bu haksızlıklara karşı gelmek ve sesini yükseltmek hak mücadelesidir. Mücadeleyi yükseltelim.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

de örgütlenme ve siyaset yapmayı, katliamlar yapılamadığında kullanılamaz hale getirmek ve tehdit altında tutmaktır. Bir başka amaçtan da söz edilebilir aslında. Devlet ele geçiremediği silahlı kuvvetlerin yerine açık siyaset kadrolarını rehin tutmak, bütün hareketi silahlı mücadele çizgisinden caydırmak için buradan da sıkıştırmak istemektedir. Ama asıl görünen ve hissedilen gerekçe, Kürt halkını hergünkü mücadelesinde etkili bir yönetici güçten yoksun bırakmak olmalı. HEP’ten BDP’ye neredeyse yirmi yıl böyle geçmiştir. 10 Eylül davası, birçok bakımdan yorumlanabilir ama egemenler için öncelikli amacın, batıda devrimci hareketin en kayda değer liderliğini ve devrimci eylemli siyaset tarzını etkisizleştirmek olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kürt özgürlük davası ve örgütlenmesiyle kurulan ilişkinin bu davada önemli bir rolü olduğunu belirtmek gerekir. SDP davası ve son operasyonlar, Batı’dan Kürt hareketine verilmiş desteğin devletce cezalandırılması sayılmalıdır öncelikle. Sömürgeci rejim bu davalar dolayımıyla aynı zamanda Kürt özgürlük mücadelesine desteğin biçimleri arasındaki farkın cezalandırmalara yansıyacağını da ilan etmiş, bir tehdit savurmuş sayılır. Devrimci Karargahı her yere bulaşştırma çabası bir yana, devlet bu operasyon tarzı açtığı dava ile devrimci çizgide siyaset
232

yapmayı ve eylemli tarzı cezalandırmak istemiştir. Buna benzer şekilde ESP’ye karşı açılımış çok sayıda davanın nedeni de fiili meşru mücadele hattını cezalandırma amaçlıdır. “Taş atan çocuklar” davaları, Türk devletinin yargı düzeninin ama özel olarak TMY’nin, siyasi bir nitelik atfettiği her durumda çocuk ya da hasta fark etmeden siyasi hasım çizgisi izlediğinin en açık kanıtıdır. Çocuklar TMY’ye göre ağır cezalarda ve örgüt üyeliğiyle yargılanmış, yıllardır hapis yatmışlardır. Son bir infaz düzenlemesinin yalnızca bir makyaj olduğu da sürmekte olan yargılamalarla anlaşılmıştır. Sonuç olarak, 12 Eylül’den çıkış sürecine karşı faşist rejim yeni tedbirleri devreye koyarken muhaliflerini kaçırıp kaybetmeyi bir politika haline getirdi ve Kürt özgürlük hareketine karşı kitlesel bir kıyım yolu olarak uygulamıştır. 20 yıla dayanmış uygulama sonunda Terörle Mücadele Yasası her seferinde mücadelenin eskittiği yerden yamanarak kullanılmıştır. Bugünkü siyasi davaların açılma gerekçesi olmaya devam eden bu yasa yerinde durdukça daha çok “terörist” mahkum çıkacak bu topraklardan. Sadece siyasi mücadelenin asli güçlerini değil sendikacıları, işçi eylemlerini, aydınları da çok yönlü baskı ve ceza tehditi altında tutan bu yasaya karşı mücadele temel hak ve özgürlükler kapsamındadır. Yasaya karşı mücadele toplam yasak yasa düzeniyle hesaplaşmanın önemli bir bileşenidir. TMY, özellikle bu süreçte adalet arayışının en önemli bir hedefi haline gelmiştir. Yine de TMY ve bu yasaya göre çalışmakta olan özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin lağvedilmesi, siyasi tutsakların kapatıldığı tecrit hapishanelerinin kapatılması, üçlü protokolün iptali, siyasi davaların düşürülmesi ve siyasi tutsaklara özgürlük mücadeleleri birlikte ele alınması gerekir. SDP operasyonu ile başlayan “Sıra kimde?” şiarlı birleşik mücadele bu hedefleri de kapsayarak yeni bir atılıma dönüşebilir. 20 yıl önce, “Susma, sustukça sıra sana gelecek” kayıplarla mücadelenin şiarı bugün isabetli bir şekilde siyasi davalara karşı mücadeleyi ortaklaştırmanın şiarı haline gelmiştir. Sorunlar eskimedikçe şiarlar da eskimiyormuş demek ki. Şimdi onu yeniden en geniş kitlelerin eylem şiarı haline getirmekte sıra.
Günlük, 19 Aralık 2010

233

NURETTİN ALDEMİR SIRA KİMDE?

12 Eylül referandumunu geride bıraktık. Referandum sonuçlarını herkes kendi penceresinden tartıştı, tartışmaya bir süre daha devam edecek. AKP evet çıkması halinde ülkemize daha fazla demokrasi geleceğini vaaz etti. Elde ettiği % 58 evet oyu bu söyleme göre daha fazla demokrasinin ayak sesleri olmalıydı; ancak gelişmeler hiç de öyle söylemiyor. Bu ülkede insanlar barış dedikçe AKP savaş yöntemlerine başvuruyor. AKP bir taraftan Kürtlerin temsilcileriyle görüşürken bir taraftan da askeri, siyasi, bürokratik operasyonel taktikler kullanıyor. Bu tehlikeli bir durumdur. Bugün, düne göre daha fazla barış umudu besliyorsak bunun nedeni AKP değil barış isteyen kesimlerin siyasi olgunluğu ve barışa olan inancıdır. AKP referandum başarısı ile daha da pervasızlaşmış görünüyor; sadece Kürtleri değil; sosyalistleri ve kendine karşı olan herkesi cezalandırmak istiyor. AKP ülke sorunlarının çözümü ile ilgili kimseyle uzlaşmak istemezken; cemaatlerle ittifaklarını sıkılaştırıyor. Cemaat AKP ittifakı sisteme, kendilerine muhalefet eden herkese saldırıyor. Derin devlete karşı olduğunu söyleyen, sözde Ergenekon kovuşturmaları yapan Cemaat ve AKP ittifakı kendi derin devletini yaratıyor. 12 Eylül vesayetine, askeri vesayete karşı olduğuna herkesi inandırmaya çalışan bu ittifak siyaset, ekonomi ve sosyal yaşam üzerinde kendi vesayetini kuruyor. Geçtiğimiz günlerde Devrimci Karargah tanımlamasıyla Sosyalist Demokrasi Partisi’ne; Toplumsal Özgürlük Platformu’na (TÖP) ve zoraki bağlantı kurularak Hanefi Avcı’ya yapılan operasyonlar AKP’nin pervasızlığını yeterince kanıtlamıyor mu?
234

Hanefi Avcı devrimci-sosyalist kamuoyunda bir dönemin işkencecisi olarak bilinir. Bunu Hanefi Avcı ile ilişkilendirilen Necdet Kılıç da söylüyor. Necdet Kılıç ifadelerinde ‘Hanefi Avcı işkencecimdir.’ diyor. Avcı, Necdet Kılıç’a ait bu ifadeyi yalanlamadı. Avcı ile Kılıç Mersin’de gelenekselleşmiş bir ‘pilav gününde’ karşılaşırlar. Avcı, Kılıç’tan ve orada bulunan diğer bazı işkence mağdurlarından özür diler. Bu günden sonra Avcı ve Kılıç arasında iletişim, hal hatır sormalar yaşanır. Bu iletişim iki insanı, iddiaya göre aynı örgütte buluşturuyor. Geçmişleri, gelecek dünya görüşleri farklı iki insanı aynı çuvala koymak inanılacak bir şey mi? Bu yetmiyor; Necdet Kılıç ile SDP, birlik görüşmeleri yapan SDP ile (TÖP) ilişkilendirilerek; adını yakın geçmişte duyduğumuz; ölü ele geçirilen Orhan Yılmazkaya’dan başka hiç kimsenin hiçbir ferdini tanımadığı Devrimci Karargah örgütü operasyonu yapılıyor. Operasyon bağlamında Hanefi Avcı, Necdet Kılıç, SDP, TÖP aynı davada bir arada. Bu operasyonun ardında toplumsal muhalefete, cemaat sözü dinlemeyenlere ağır bir gözdağı yok mu sizce? Hanefi Avcı ile sosyalistleri örgütsel bir formatta aynı çuvala koymanın mümkün olmayacağını vasat bir akıl sahibi bile bilir. Hanefi Avcı ile sosyalistleri aynı çuvala koymak ne kadar mümkün değilse SDP ve TÖP’ü de Devrimci Karargah çuvalına koymak o denli mümkün değildir. Çünkü bu kurumlar yasaldır. Tüzük ve programlarında, mücadele yöntemlerinde silahlı mücadele yoktur. Referandum öncesi günlerde, 12 Eylül döneminin ilk siyasi idamı olan (8 Ekim 1980) Necdet Adalı ve diğerleri için gözyaşı döküp evet oyu dilenen Başbakan SDP ve Necdet Adalı’nın aynı siyasi gelenekten geldiğini bilmiyor herhalde. Başbakan yaşayan muhalifleri değil; anlaşılan ölü muhalifleri seviyor. Tanrı muhalifleri Başbakan’ın sevgisinden korusun! Ey muhalifler inancınız, etnik kimliğiniz, siyasi düşünceniz ne olursa olsun; bugünlerde kendinize lütfen şu soruyu sorun ‘Sıra kimde?’ ve hazırlıklarınıza başlayın; her ne yapacaksanız!
Eskişehir Sonhaber, 6 Ekim 2010

235

SEVİM BELLİ TIRPAN ATILIYOR

Cumhuriyet’in kuruluşundan beri ülkenin rotası böyle çizildi: Sol sesini duyurmaya, güçlenmeye başladığında hemen bir tırpan atılıyor, etkin operasyonlar düzenleniyor. Bu son vartada tutuklananlar arasında birçok sol kesimin tanıdığı, değer verdiği yoldaşlarımız var. Kendilerine “Geçmiş olsun!” diyoruz. Bugün Türkiye’de özgürlük ve demokrasi var deniyor. Yaşananlar, sözü edilen “özgürlüklerin” solda duranlar için pek de kullanılabilirliği olmadığını gösteriyor. Naziler döneminden kalma bir anekdot vardır: birçoğumuz duymuş ya da okumuşuzdur. O dönemde yaşananlara hiç tepki vermemiş ancak en sonunda kendisi de bu cinsten bir uygulamaya maruz kalmış birinin (yanılmıyorsam bir rahibin) anlattıkları. Özeleştiri şöyle: “Naziler önce komünistleri aldılar. Ben komünist değildim ve ses çıkarmadım. Sonra sendikacıları götürdüler. Ben sendikacı da değildim, sesimi çıkarmadım. Daha sonra Yahudilere sıra geldi. Yahudilerle bir yakınlığım yoktu, gene sustum. Bir gün beni almaya geldiklerinde, benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı artık!!!” Evet, sen sana sıra gelmeden tepki göstermezsen var olduğunu sandığın haklarının hiçbirini kullanamazsın. Hakların teminatı kitlelerdir. Üstelik de demokrasiye aykırı olan, insan haklarını, toplumsal özgürlükleri baltalayan herhangi bir uygulamaya karşı çıkmak mağdur ile dayanışmak en başta gelen bir insanlık görevidir! Bugün nasıl insan olmanın, enternasyonalizm ülküsüyle tüm ezilen halklarla dayanışma ilişkileri kurmanın yöntemini ve ey* İşçilerin Sosyalist Partisi Genel Başkanı

236

lemini geliştirmeye çalışıyorsak ulusal çapta da gerekli dayanışmayı geliştirmeliyiz. Bütün sol ilgi, emek mücadelesinin dayanışmasına yönlendirilmelidir. Dost kurumlar desteklerini sunmalıdır. Görev, dayanışarak bu saldırıları durduracak mücadele cephesini kurmak ve genişletmektir. Bu son tutuklama operasyonlarıyla devrimci sol tasfiye edilmeye çalışılıyor. Kürt sorununda dayanışma vurgusunu öne çıkaran solun hedef alındığı izlenimi oldukça yaygın. Bir tarafta burjuva medyada Kürt sorununun çözümüne ilişkin haberlerin yoğunlukta olmasındaki, öte yandan da legal solcu kuruluşlara karşı operasyonların gerçekleştirilmesindeki çelişki ilginçtir. Dilimizde bir deyiş vardır: Merhametten maraz hasıl olur! Tersi de doğru olmak gerek. Diyalektik düşünecek olursak baskı ve tedhişten de birlik ve dayanışma doğar elbette. Hem gereksinim olarak ve de zorunlu ilke olarak: Yeter ki gereğini yapabilelim! Umulur ki yıllardır, çeşitli nedenlerle, toparlanamayan ve beklenebilecek bir düzeyde etkinleşmeyi gerçekleştiremeyen ülkemiz solu maruz kaldığı bu süreçte dayanışmasını ve gücünü arttıracaktır. Kardeşleşme köklenecektir. Ve mücadele ivme kazanacaktır.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

237

Evrensel, 28 Eylül 2010

SEYFİ ÖNGİDER SİLAHSIZ KUVVETLER İŞ BAŞINDA

Sadece Sincan’da tankları yürüterek değil esas olarak “silahsız kuvvetler” diye nitelendirilen medya ve bazı kitle örgütleri kullanılarak “demokrasiye balans ayarı” yapıldığı iddia edilen ve daha sonra bizzat uygulayıcıları tarafından “postmodern darbe” diye adlandırılan 28 Şubat sürecinin en çok tartışılan olaylarından biri, bazı gazetecilere kurulan tezgâhtı. Baş aktör zamanın Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir’di. 28 Şubat’ın beyni olan bu generalin hazırladığı bir “andıç”ta PKK’nin önde gelen isimlerinden Şemdin Sakık’ın ifadelerinde Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar’ın PKK ile işbirliği içinde olduğunu söylediği iddia ediliyordu. Genelkurmay’dan gelen her şeyi olduğu gibi yayımlamakla kendisini görevli gören anaakım medya, derhal bu iki gazeteciye tavır alacaktı. Bir süre sonra çalıştıkları gazetelerden de kovulan bu iki gazetecinin yanı sıra andıçta ismi geçen Mahir Sayın’ın gazeteci kimliği yoktu ancak sosyalist hareketin bilinen isimlerinden biriydi. O tarihte İsviçre’de yaşamakta olan Sayın bu andıçtan pek etkilenmedi ama yine andıçta “Apo’nun tabancası” diye adlandırılarak hedef gösterilen İHD Genel Başkanı Akın Birdal, silahlı saldırıya uğradı ve ölümün eşiğinden döndü. Bir süre sonra Sakık’ın böyle bir ifadesi olmadığı, bunların tamamen uydurma ve o sırada yürütülmekte olan psikolojik savaşın bir parçası olarak üretildiği ortaya çıktı ama bu arada 28 Şubatçılar da hayli mesafe almış ve amaçlarına ulaşmışlardı. Böyle yalan dolanla, psikolojik savaş yöntemleriyle yürütülen, “silahsız kuvvetler” aracılığıyla uygulanan bu sürecin yol açtığı haksızlıklar, adaletsizlikler AKP gibi bir partinin doğma238

sında ve hızla güçlenmesinde büyük rol oynadı. Darbe süreci sona erip rejimde bir miktar normalleşme görülünce kurulan AKP, ilk seçimde iktidara yerleşti ve geride kalan sekiz yılda da iktidarını iyice sağlamlaştırdı. 1997’de yaşanan 28 Şubat’ın üzerinden 13 yıl geçti ve iki hafta önce yapılan 12 Eylül referandumundan sonra artık “ileri demokrasi”ye geçtiğimizi ilan eden ve bizzat kendisi de 28 Şubat’ın mağdurlarından olan Başbakan Erdoğan’ın devri iktidarında 28 Şubat’ta olanlara çok benzer şeyler oluyor. Ancak 28 Şubat’ın kimi mağdurları, yeni “silahsız kuvvetler” olarak devrede ve bu kez başkalarına haksızlık ve zulüm yapılmasına aracılık ediyorlar...
KOD ADI “SON TEZGÂH”

Bu kez kod adı “Son tezgâh” olan gizli bir tanık bulunduğu söyleniyor. Gerek bu tanığın ifadeleri, gerekse bir süredir yapılan izlemelerin sonucunda Akın Birdal’ın “Onursal Başkanı” olduğu Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) ve Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) yöneticileriyle birlikte ünlü polis şefi Hanefi Avcı’nın da iliştirildiği “Devrimci Karargah Örgütü” tutuklamaları yine PKK ile bağlantılı bir operasyon olarak sunuluyor. 28 Şubat’ın andıçlanan isimlerinden Mahir Sayın’ın yine resmin içine yerleştirilmesiyse olayın dikkat çekici yönlerinden biri. 17 kişinin gözaltına alındığı ve 13’ünün tutuklandığı bu operasyonla ilgili olarak basına verilen bilgide “örgüt lideri Mahir Sayın’ın da yurtdışına kaçtığı” belirtiliyordu. Başta 28 Şubat döneminin mağdurlarını sahiplenen Yeni Şafak, Zaman, Vakit gazetesi, Samanyolu ve Küre televizyonu gibi yayın organlarının üzerine atladığı ve basının diğer kesimlerinin de onları referans göstererek kullandığı bu “haber”, en az Hanefi Avcı “haberleri” kadar uydurmaydı. Zamanında basına yansıdığı ve soldaki gelişmeleri biraz takip eden herkesin de bildiği gibi, üç yıl önce meydana gelen bir siyasi anlaşmazlık sonucunda Mahir Sayın’ın SDP ile hiçbir ilişkisi kalmadı. Ve SDP’den ayrılanların oluşturduğu, İşçilerin Sosyalist Partisi ile birlikte hareket ediyor. Ayrıca halen İsviçre vatandaşı olan Sayın’ın operasyon öncesinde İsviçre’ye
239

gidişini “örgüt lideri yurtdışına kaçtı” diye duyurmak ancak “silahsız kuvvetler” mantığı ve misyonunun sonucu olabilirdi. 28 Şubat’ta hedefte Refah Partisi veya Fazilet Partisi olunca “vicdandan, adaletten” veya “dürüst, namuslu gazetecilik”ten söz eden bu yayın organları şimdi hedefte SDP gibi küçük bir sol parti olunca nasıl da vicdanları kararıyor, hemen “terörist örgüt” muamelesi yapıyorlar? Milliyetçi-muhafazakâr bir kimliği olduğu bilinen, “Benim ömrüm sol örgütlerle mücadeleyle geçti, ben nasıl sol örgüt üyesi olurum?” diye bas bas bağıran Hanefi Avcı’nın bu operasyona dahil edilerek tutuklanmasının yazmış olduğu kitapla ilgisinin olmadığını hangi vicdan sahibi söyleyebilir? Ve bu ünlü polis şefinin sesine kulak verilmediği bir ülkede kimin sesi duyulabilir, kimin feryadı, adalet isteyen haykırışları yeni iktidar sahiplerinin sırça köşklerine kadar ulaşabilir?
MAZLUM ZALİM OLURSA

İktidar sahipleri değişse de siyasal sistemin temelde değişmediği, yeni sahiplerine eski biçim ve yöntemlerle hizmete devam etmesi karşısında anlatılan demokrasi masallarına nasıl inanılabilir? Örneğin, referandumda yüzde 58’in demokrasiye destek olduğunu anlatan ve kendisi de andıçlanmış gazetecilerden biri olan Cengiz Çandar, acaba bu olayla ilgili ne düşünüyor? Sistemi, onun yol açtığı haksızlıkları, zulmü eleştirerek iktidara gelenler, devlet aygıtı içinde kendilerine aynı şekilde hizmette kusur etmeyen kişileri ve kurumları bulunca, memnun olup onlar aracılığıyla yönetmeye başladıklarında, iktidardan uzaklaştırdıklarının kaderini paylaşmaktan kurtulamazlar. Yani mesele sadece YÖK falan değil, 28 Şubat sürecinde devlet aygıtı ve “sivil toplum” nasıl çalıştıysa, nasıl işlediyse şimdi de öyle çalışmaya ve işlemeye devam ediyor. AKP’nin “ileri demokrasi”sinin bu alanda hiçbir şeyi değiştirmediği bu operasyonla bir kez daha ortaya çıktı. Sadece şimdi hedefte başkaları var, zulme uğrayanlar sol ve “AKP karşıtı” olunca bunu hak ettikleri anlatılıyor veya gerçekler görmezden geliniyor. Ordunun, Silahlı Kuvvetler’in siyasetten uzaklaştırılması ve
240

Akın Birdal, Ahmet Türk, Vedat Türkali, Sevim Belli, Ertuğrul Kürkçü ve Sırrı Süreyya Önder’in çağrısı ile Taksim Hill otelde çok sayıda aydın, yazar, sendikacı ve siyasetçinin katılımıyla gerçekleştirilen basın toplantısında Ahmet Türk konuşurken, 26 Ekim 2010

kendi alanına doğru itilmesi, darbe girişimlerinden hesap sorulması iyidir de onların boşalttığı alanı 28 Şubat’ta olduğu türden bir “silahsız kuvvetler” işgal ettiğinde, temelde değişen fazla bir şey olmaz. Sadece iktidar mevkiine geçenler değişmiş, diğer her şey yerli yerinde duruyor demektir. AKP’nin ne kadar demokratik olduğunu anlatanlar, olan bitenlere ve özellikle bu son operasyona bir de bu açıdan bakarlarsa ve hâlâ bir vicdanları varsa, bu hakikati görebilirler. Mazlumların iktidar mevkiine geçince zalim haline gelmesi ilk kez olmuyor. Haksızlıkların, adaletsizliklerin bu kadar uyduruk gerekçelerle, bu kadar pervasızca yapılması da ilk kez değil. Ancak ne olursa olsun mazlumun ahı da yerde kalmıyor. 28 Şubat’ın zulmü AKP’yi doğurmuş ve o AKP 28 Şubatçılardan hesap sormuşsa AKP’nin zulmü de elbet kendisinden hesap soracak bir gücün doğmasına yol açacaktır.
Radikal 2, 3 Ekim 2010

241

SİBEL ÖZBUDUN AKP’NİN “ŞEYTAN ÜÇGENİ”

“Eskiyecek her şeye ‘yeni’ derler.”* AKP iktidarının kimi Anayasa maddelerini değiştirmek üzere gündeme getirdiği Referandumu, bir milat kabul etme eğilimindeyiz, nedense… Bilindiği üzere değişiklik paketinin ana gövdesini Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın bileşimi ve yetkileri oluşturmaktaydı; iktidar partisi, 12 Eylül Referandumu’yla onaylanan Anayasa değişikliğiyle birlikte, bu kurumlar üzerindeki denetimi pekiştirerek, belki de “laik” Cumhuriyet rejiminin “son kale”sine, hukuk sistemine de nüfuz etmenin yolunu açtı. “Laik güçler”, bu değişikliğin “Hukuk Devleti”ne doğrudan bir saldırı, bir “suikast”, AKP’nin “gizli ajanda”sını yürürlüğe sokmasında ileri bir adım olduğunu öne süredursunlar - ola ki öyledir. Ancak bu ülkenin ezilenleri, madunları ve onların yanında yer alanlar, Kürtler, emekçiler, kadınlar, sosyalistler, devrimciler açısından 12 Eylül Referandumuyla devreye sokulan Anayasa değişikliğinin anlamı, ancak yakın bir zaman öncesine tarihlenen bir başka yasa değişikliğiyle birlikte ele alındığında gerçek boyutlarıyla ortaya çıkıyor. 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu’nda 2 Haziran 2007 tarihinde yapılan değişikliklerden söz ediyorum. Özellikle de polisin zor ve silah kullanma yetkisini arttıran ve “zor kullanma yetkisi kapsamında direnmeyi etkisiz kılmak amacıyla kullanacağı araç ve gereç ile kullanacağı zorun derecesini(…) takdir ve tayin” yetkisini bizzat kolluk gücüne bırakan maddeden. Bu değişikliğin ardından bu ülkede devletin kolluk güçleri
* Özdemir Asaf

242

tarafından gerçekleştirilen hak ihlâllerinin zirve yaptığı ve/fakat kovuşturulan, cezalandırılan polis sayısının ise neredeyse sıfırlandığı biliniyor. Yasa değişikliğinin, yakın bir tarih öncesine dek her vesilede “Kahrolsun İnsan Hakları!” sloganıyla gövde gösterilerine kalkışan kolluk kuvvetlerinin, deyim yerindeyse “yüreğini soğuttuğu”, onlara kanunun lafzının ötesinde bir güç/ iktidar alanı açtığı da öyle. 12 Eylül 2010 Referandumu’yla birlikte yeniden yapılandırılan yargı sistemi, “AKP’nin yargıçları” kavramını elle tutulur bir olasılık hâline getirdi. Adalet Bakanı’nın HSYK üzerinde artan yetkisi sayesinde müdahale ettiği (ve sicil amirliğini elinde tuttuğu) yargıçlar ile “AKP’nin polisleri” arasında, böylelikle “verimli” bir işbirliği alanı biçimlenmiş oldu. Elbette, AKP’nin iktidara gelişinden çok önceleri de, bu ülkenin emniyet ve adalet örgütleri, “Devletin bekası, rejime yönelik tehdit(ler)” vb. söz konusu olduğunda mükemmel bir uyum sergilemekteydiler. Emniyet tutanaklarının -imla ve ifade bozukluklarıyla birlikte- olduğu gibi savcılık iddianamesine hatta hükümlere geçirilegeldiğini, bu ülkede “terör”e ilişkin herhangi bir suçlamayla (üyelik, propaganda, övme, yardım-yataklık, vb…) yargı önüne çıkmış herkes “bittecrübe” bilir. Ancak PVSK’daki değişiklikler ile 12 Eylül referandumu sonucu yargı sisteminde gerçekleşen değişiklikler, “Devletin bekası ve rejim”e yönelen tehditlerin ne olduğunu tayin yetkisini tek ve tikel bir partinin, AKP’nin eline verdi. Bir başka deyişle “rejime yönelen tehdit(ler)” algısını biçimlendirme erki, AKP’nin (ve gerisindeki cemaatlerin, özellikle de Fethullahçıların) eline geçmiş oldu. [AKP ile Cemaat(ler) arasındaki olası çatlak ve yarılmalar, bu yazının konusu değil…] Bu durum, -kimileri “demokratikleşme”, “ileri demokrasiye geçiş”, “vesayetçi sistemin çökertilmesi” olarak alkışlarla karşılasa da- AKP ve cemaatlerin rövanşist reflekslerini “devlet politikası” olarak hayata geçirme yolunun açılmasından başka bir anlam ifade etmemektedir. Nitekim, bu mantık, örneğin “açılım söylenceleri” kapsamında Kandil ve Mahmur’dan gelenleri sınır kapılarına gönderdiği “seyyar savcılar”la karşılayarak ifadelerini alıp serbest bırakacak, ardından, “açılım” duvara toslayınca -durumlarında hiçbir
243

değişiklik olmamasına karşın- “intikamını” topunu tutuklatarak alacaktır. Ya da “kafası bozulduğunda”, BDP yöneticilerini, bileklerinde plastik kelepçeler, “terör örgütünün şehir yapılanması” suçlamasıyla Diyarbakır Adliyesi önünde sıraya dizecektir. Ya da Fethullahçılara yakınlığıyla bilinen bir polis müdürü, Hanefi Avcı’nın, sonradan şu ya da bu nedenle cemaatle ters düşmesi üzerine, Sosyalist Demokrasi Partisi Başkanı Rıdvan Turan ve diğer yöneticiler, Oğuzhan Kayserilioğlu ve Toplumsal Özgürlük Platformu mensupları ile birlikte (“yandaş medya”da sık sık Ergenekon ile ilişkili olduğu açık ve örtük biçimde ima edilen) “Devrimci Karargâh” örgütü operasyonu kapsamında tutuklanıp Silivri cezaevine sevk edilmesi yine bu türden bir “rövanş” operasyonudur… Bu arada aynı örgüt ile ilişkili olarak daha önce tutuklananların nedense başka cezaevlerinde tutulduğunu da kaydedelim! Bitmedi, Sosyalist Parti yöneticilerinden Mahir Sayın’ın -uyduruk telefon dinlemelerine dayanarak- Devrimci Karargâh liderlerinden ilan edilmesi de cabası… Evet, AKP iktidarı, özellikle de onun PVSK ve HSYK operasyonlarıyla birlikte bu ülkenin ezilenleri ve onların savunucularının önünde “yandaş polis”, “yandaş medya” ve “yandaş yargı”dan oluşan yeni bir “Bermuda Şeytan Üçgeni” açılmıştır. Bu “Kara Delik”te kaybolmamak, ancak yan yana durabilme ve yan yana direnebilme yetimizle mümkün olabilecektir.
1 Ocak 2011 Sosyalist Demokrasi, 4 Şubat 2011, n° 103

AKP’NİN DERİN DEVLETİ “Yasalar her zaman malı mülkü olanlara yarar sağlar, hiçbir şeyi olmayanlara zarar verir.”* Walter Scott’un bir repliği vardır: “BAYAN BERTRAM: Bu ipe sapa gelmez, abuk sabuk bir şey, sevgilim.
* Jean-Jacques Rousseau.

244

BAY BERTRAM: Olabilir, sevgilim; ama tam bu yüzden çok iyi bir yasadır belki de…” İşte böyle bir “yasal mevzuat”a dayandırıldı üçüncü “Devrimci Karargâh” harekâtı… Bu kez başrol, İstanbul Emniyeti’nindi… Yasal bir sosyalist partinin başkanının, Rıdvan Turan kardeşimin kapısına dayandılar, daha şafak sökmeden. Dokuz aylık bebesinin odası dâhil her yeri altüst ederek. Aynı saatlerde bir başka SDP yöneticisinin evine baskında, kapıyı kırdılar. Ve her biri açık, yasal alanda faaliyet gösteren, büyük bölümü SDP ve Toplumsal Özgürlük Platformu’ndan, Oğuzhan Kayserilioğlu arkadaşım da dahil onyedi devrimciyi apar topar topladılar evlerinden. Onüçünü tutuklamak üzere… Çok geçmedi, adreslerine savcılık kanalıyla davetiye gönderilse adliyeye gelip ifade vermekten gocunmayacak bu kişiler, fena hâlde tehlikeli bir “terör örgütü”nün, adı salavatla fısıldanan “Devrimci Karargâh”ın mensupları olarak servis edildi F-tipi medyaya… Hani iki yılı aşkın süredir, birbiriyle uzak yakın alakası olmayan pek çok insanın dalga dalga gözaltına alınıp tutuklandığı [kimi Che tişörtü giymekle, kimi İHD pankartı asmakla, kimi Orhan Yılmazkaya ile bir çay içmekle, kimi telefonla görüşmekle suçlanmıştı…] ve hemen tümünün ilk duruşmalarında salıverildiği şu “mahut” örgüt. Hani “mensupları”nın bilgisayarından yazılarımız çıktığı için iddianamesinde Şeyh Bedreddin, Korkut Boratav, Bülent Forta, Mustafa Yalçıner ve -övünmek gibi olmasın- benim “teorisyen”i,* Temel (Demirer)’in ise “yöneticilerinden biri”** olarak geçtiği… [Oysa Rıdvan Turan’ın avukatı, sanıklara ne emniyet ne de adliyede “Devrimci Karargâh” ile ilgili, Orhan Yılmazkaya ile ilgili basın açıklamasına katılıp katılmadıkları dışında bir soru sorulmadığını açıklayacaktı!] Rastgele seçilmiş “dehşet fotoğrafları”yla birlikte: AKP İstanbul İl Örgütü binasına atılan molotof kokteyli, İstanbul’daki kimi
* Bkz: Sibel Özbudun, “Şeyh Bedreddin’le Birlikte Nasıl Örgüt Kurduk?”, Newroz, Yıl:3, No:120, 4 Şubat 2010. ** Bkz: Temel Demirer, “Mea Culpa/Suçlu Benim”, Newroz, Yıl:3, No:121, 11 Şubat 2010.

245

protesto gösterilerinden, aralarında SDP bayraklarının da seçildiği kimi kareler, yanan bir bankomat, ters dönmüş bir araba, vb. vb… velhasıl etkileyici bir kolaj. Ama tabii, “faili meçhul”! Molotofu kim atmış, bankomatı kim yakmış, suçlanan kim, “Devrimci Karargâh” mı, SDP’liler, TÖP’lüler mi? Ya da tüm bunların “Devrimci Karargâh”la alâkâsı ne? Karışık bir iş vesselam… Yani ertesi gün, sabık işkenceci, sabık milliyetçi-muhafazakâr, sabık Fethullah meftunu emniyetçi Hanefi Avcı’yla ilgili haberler uçuş(turul)maya başlandığında, işin encamı biraz daha netleşecekti: Ülkenin yeni “masonları”, Fethullahçı yapılanma, anlaşıldığı kadarıyla Avcı’nın son kitabından pek haz etmemiş, onu “harcamak” için gecikmeden harekete geçmişti. Gayrımeşru bir gönül ilişkisiyle baharatlanan bir kurguyla, Karargâh’ın, bir kadın aracılığıyla Hanefi Avcı’yı kontrolü altına aldığına dair haberler sardı F-tipi medyayı ansızın. Bu çapraşık “rabıta”nın nasıl kurulduğu ise akıllara seza: 12 Eylül’de işkenceden geçirilmiş bir Kurtuluş’çu, Necdet Kılıç ile işkencecisi arasında geliştiği anlaşılan garip dostluk, Necdet Kılıç’ın, Devrimci Karargâh’cı Orhan Yılmazkaya ile ilgili basın açıklamasına katılan kimi SDP’lilerle de ahbap olduğu “keşfi”nden hareketle, Avcı’yı Devrimci Karargâh için çalışıyor hâle getirmeye yetmişti! Dedim ya, karışık bir iş vesselam! Evet, AKP hükümeti, İstanbul Emniyeti eliyle, toplumu terörize, devrimci sosyalistleri kriminalize etmeye çalışıyor. Ve bu çabasını, bir taşla birkaç kuş vurma gayretkeşliği içerisinde Hanefi Avcı’yı etkisiz hâle getirme teşebbüsüyle birleştirirken, kendi “Derin Devlet”ini inşa etmekte olduğunu da açığa vuruyor. Hiçbir etik kural, sınır, ilke tanımayan, dalavere ve tezviratı biricik yöntem bellemiş bir başka “Derin (denilen) Devlet”… Bugün SDP’lilerle, bugün TÖP’lülerle ve tutuklu diğer devrimcilerle dayanışmak, artık bir “protokol” ve “diplomasi” sorunu olmaktan çıkmıştır. Çünkü öyle gözüküyor ki bizler “Yeter Artık!”larımızı birleştirip yükseltmedikçe bu kirli oyun, bizim bedenlerimiz üzerinden sürüp gidecek…
1 Ekim 2010 06:35:21, Ankara Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

246

SİBEL UZUN BUMERANG

Bu süreci yönetenler, devrimcilerde bir yılgınlık yarattıklarını düşündükleri için ancak bir kez daha zavallı durumda kalıyorlar. Tarihte ne darbeler, ne işgaller, ne idamlar, ne işkenceler, ne tutuklamalar devrimcileri yıldıramadı... Bu haksız süreç de yıldıramayacak. Krizin acımasızlığı gittikçe artıyor. Sosyalizm savaşsız ve sömürüsüz bir dünya için hepimize her zamankinden daha gerekli bir hale geldi. Kurucuları ve yöneticileri cezaevinde olan Sosyalist Demokrasi Partisi ve Toplumsal Özgürlük Platformu sosyalist bir dünya için dimdik ayakta. Mahirler’in, Denizler’in yarattığı devrimci dayanışma mirasını arkadaşlarımızın bir an önce özgürlüklerine kavuşması için birleşerek sürdürüyoruz. Tutsak arkadaşlarımız ise cezaevinde devrimci iradeleriyle ne yapılabilecekse ortaya koyuyorlar. Bu engeli de aşacağız hep beraber. Arkadaşlarımızın aramızda olmamasına alışmayacağız. Toplumun işsizine, kadınlarına, gençlerine, sendika mücadelesi veren emekçilerine, Kürtler’e, Ermeniler’e koşan devrimcileridir arkadaşlarımız. Bu onuru, örgütlü bir gücü yaratarak gençlere bıkmadan yorulmadan anlatanlardır arkadaşlarımız. Toplumun en ihtiyacı olan mertebesindedir arkadaşlarımız. Olabildiğince çabuk özgürlüklerine kavuşmaları toplum için
* Emekçi Hareket Partisi Genel Başkanı

SDP’li, TÖP’lü arkadaşlarımız iki ayı aşan süredir tutuklular.

247

elzemdir. Yeri yurdu belli SDP ve TÖP’lü yöneticileri gözaltına alırken sahtekâr bir şekilde televizyonlarda karalamak kolay oldu. Bir çırpıda montaj, seslendirme. Sosyalist Demokrasi Partisi’nin bir çok yerde basını ve halkımızı davet ederek yaptığı basın açıklamaları sanki suçmuş gibi gösterildi. Sanki çok gizlice çekilmiş, çok titiz bir şekilde delilleri toplanmış görüntüsü verilmeye çalışıldı. Gözaltılar ve tutuklamalara haklılık görüntüsü verilmeye kalkışıldı. Fakat iş iddianameye gelince ortaya somut bir şey konamıyor. İddianamenin ne zaman ortaya çıkacağı davanın ne zaman başlayacağı belli değil. Ne oldu? Arkadaşlarımıza bir suç uyduramadınız mı? Nerden bulacaksınız suçu, toplumun bunca derdine koşan bir partiyi kurmuş, yönetmiş kişilerine? Ne suç bulacaksınız? CD’leri montajlamak, seslendirmek kolay oldu. Mahkemelerde yüzümüze baka baka, gözlerimize baka baka karalamak zor olacak değil mi? Ne oldu? Takke kafadan düşecek gibi mi oldu? Sanki kelinizi bilmiyoruz! İddianameyi yazın bakalım. Hazırladığınız bu sahtekârlık iyice kayıtlara geçsin. Savunmalarımız, mücadelemiz mahkemelerde taşsın, suretiniz ne hallere girecek göreceğiz.
BÜYÜK YALANLAR

Tüm egemenlerin sonu gibi AKP’nin sonu da kendisi için pek hayırlı olmayacak. Uyguladığı baskılar, yasaklar, tutuklamalar onun bumerangı olacak. Bizim öfkemizle, mücadelemizle bilenip kendisine keskin bir şekilde geri dönecek. Gençlik mücadelesinde olduğu gibi. Üniversite gençliği, 5 Aralık’ta rektörlerle toplantı yaparak güya YÖK’ü değiştireceğini göstermek isteyen Erdoğan’a Beşiktaş’ta ve İstanbul girişinde büyük bir ders verdi. Gençler, acımasız polis saldırısına rağmen görüşleri alınmadan YÖK düzeninin değiştirilemeyeceğini tüm toplumun alkışını alarak an248

latmayı başardı. Geçen sene harçlarla ilgili fahiş zamlar yapmak isterken GençSen tarafından yakasından yakalanıp kenara fırlatılanlar bu sefer korkularından en ağır polis saldırısına başvurdu. Gözümüz gibi sakındığımız genç yoldaşlarımıza yaptığınız bu zulmü, adım adım size nasıl ödeteceğiz göreceksiniz. Gençleri döverek “üniversite değişimi” diyorlar. Büyük bir yalan! Kürtleri tutuklayarak “demokratik açılım” diyorlar. Büyük bir yalan! Sosyalistleri tutuklayarak “işsizliği çözüyorum” diyorlar. Büyük bir yalan! Gençler olmadan üniversitelerde en ufak bir ilerleme olamaz. Kürtler olmadan Kürt sorunu asla çözülemez. Sosyalistler olmadan bu toplumun işsizliğini çözemezsiniz, işsize iş bulamazsınız, krizleri durduramazsınız. Bu nedenle arkadaşlarımızı derhal serbest bırakın!
Birgün, 10 Aralık 2010

ADALI’NIN TÜRKÜSÜ SUSMAYACAK Referandum sürecinde, boykot kararının mücadelesini verirken Necdet Adalı için ağlayan başbakana çok fena öfkelendik. Demek başbakan evet oyları için Necdet Adalı’nın onurlu ve tertemiz ismine ihtiyaç duymuştu. Bunun üzerine Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Başkanı Rıdvan Turan arkadaşım şöyle yazmıştı: “Bu ülkede kavgada düşen her gencin içinde bir Adalı yaşar. Devrimciler kendileri gibi dövüşenlere saygı duyarlar, dövüşmeden konuşanlara, hele ki dövüşenler adına konuşanlara iyi gözle bakmazlar. Dövüşenler üzerinden menfaat elde etmeye çalışanlardan ise nefret ederler.” Rıdvan Turan çok doğru söylemişti. Onlar’ın adları ancak egemenlere karşı kin, öfke ve nefretle anılabilir. Onlar idama giderken egemenlere nefretini haykırdılar. İdama adım adım giderken bile Türkiye devrimcilerine büyük bir umut bıraktılar. Tüm devrim şehitleri son sözlerine, sloganlarına
249

SAİT ÇETİNOĞLU SDP VE TÖP TUTUKLAMALARI Gerek Osmanlı gerekse Abdülhamid’in yetiştirdiği son Osmanlı paşalarınca ‘kurulan’ TC’nin genetiği reformlara uygun değildir. Bunun sonucu olarak da TC asla demokratik bir hukuk devleti olamaz. Son olarak Devrimci Karargah adlı garabet bir soruşturma ile ilişkilendirilerek SDP yöneticileri ve TÖP bileşenlerine yönelik baskın ve tutuklamalar da bunun somut bir örneğidir. Ne zaman tanzimat, ıslahat,

reform, realiteyi tanıma, açılım ve demokratikleşme gibi sözcükler/kavramlar dolaşıma sokulsa arkasından baskınlar, tutuklamalar ve katliamlar takip etmektedir. Bu bakımdan TC’nin reformlarına bel bağlamak, açılımlarından ve demokratikleşmesinden umutlu olmak sonu hüsranla bitecek bir ahmaklıktır. Devrimci karargah adı altında açılan soruşturma ve tutuklama faslı bir hukuk garabeti olarak TC’nin hukukdışılık tarihinde müstesna yerini alacaktır.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

“Yaşasın!” diyerek başladı. “Yaşasın Halkların Kardeşliği, Yaşasın İşçilerin Birliği, Yaşasın Sosyalizm Mücadelemiz...”. Bizlere ancak başlattıkları bu umudu büyütmek düşer. Necdet Adalı’ya ağlayan başbakan gün gelecek SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan’a da ağlayacak. Ezilenler ve sömürülenler mücadelesinde Necdet Adalı’nın yolundan şaşmadığı için. Bugün bu mirası büyütmeye çalışan onurlu bir insan olduğu için. Tarihimiz dün olduğu gibi bugün de tertemiz olduğu için. SDP’li ve TÖP’lü arkadaşlarımıza yaptıkları tutuklama son derece haksız olduğu için. Arkadaşlarımız cezaevinde, bizler sokakta, ölsek de kalsak da kurtuluşa kadar örgütlü mücadeleden vazgeçmeyeceğimiz için. Referandumun hemen ardından SDP’li ve TÖP’lü arkadaşlarımız, evleri korkunç bir şekilde basılarak, elleri kelepçelenerek, hazırlanan komplo görüntüleri basına pompalanarak tutuklandı. Gözaltına alınan ve tutuklanan arkadaşlarımıza “Devrimci Karargah” örgütü sorusu sorulmadı bile. En çok sorulan ezilen Kürt Halkı için yürüttükleri mücadele oldu. AKP’nin referan250

SAMİ EVREN BÜTÜN SOLU ETKİLER Tutuklu partililerin serbest bırakılması demokratik kamuoyunun acil talebidir. Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Başkanı, yönetici ve üyelerinin tutuklanması ve bir takım karanlık ilişkiler içersinde gösterilmeye çalışılmasını anlamak
* Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu Genel Başkanı

mümkün değildir. Sosyalistler ideal ve iddialarıyla çelişecek davranışlar içersinde olamaz. Bu durum sadece SDP’yi değil aynı zamanda bir bütün solu olumsuz etkiler. Bu nedenle gerçeklerin bir an önce açığa çıkarılması, tutuklu partililerin serbest bırakılması demokratik kamuoyunun acil talebidir.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

dumla kandırmaya çalıştığı adaleti işte buydu. Referandumdan beklentisi olan eğilimlere bilhassa altını çizmek lazım. Bu adaletsizliğe karşı ikirciksiz bir mücadeleye ihtiyaç var. Büyük ve tarihsel soruyu bir kez daha sormamız iyi olacak. Madem adaletin ekmeği bu kadar önemli, onu kim pişirmeli, dostlar, söyleyin? 6 Kasım’da alanları dolduran gençler. Okullarındaki özel kolluk güçlerinin saldırılarına karşı, giriş yasağını bir çırpıda yerle bir eden birleşik üniversiteli gençlik mücadelesi. Her Cuma Taksim’de yürüyerek katledilen kadınların hesabını soran ve 25 Kasım’da meclis önünde toplanacak kadınlar. Her Cumartesi evlatlarının katillerinden hesap soran Anneler. Mücadelesini direne direne kazanmış olan Türkan Albayrak. Tuzla Tersaneleri’nde tek başına direnmeye devam eden Zeynel Kızılaslan. Hak arayışlarını sendikalarına karşı tekrar çadırlarında mücadele ile devam eden TEKEL işçileri. Mahkeme önünde nöbette, sokaklarda eylemle anadili için mücadele eden Kürt Hareketi. Kadıköy’de zorunlu din derslerinin kaldırılması için mücadele eden Aleviler.
251

Genel Başkanı Rıdvan Turan olan SDP, sözcüsü Oğuzhan Kayserilioğlu olan TÖP, tüm bu mücadelelerin içinde örgütlü bir şekilde yer alıyor. SDP’li ve TÖP’lü arkadaşlarımız her zamankinden daha öfkeli yollarına devam ediyor. AKP seçimlerde SDP ve TÖP gibi devrimci güçlerin barikatı ile karşılaşacağını biliyor. Sürdürdüğü kriz, işsizlik, güvencesizlik, artan iş cinayetleri ortamına en güçlü ve sınıfsal itirazı bu güçlerden alacağını da biliyor. Kürt Hareketi’nin mücadelesine bu güçlerin omuz vermeye devam edeceğini de biliyor. Seçimden önce bu barikatı bu şekilde kaldırabilirim diye düşündü. Bir kez daha diğerleri gibi yanıldın AKP. Bizleri yıldıramadın! Barikatlarımız hâlâ sapasağlam. Arkadaşlarımızın hesabını sormaya devam edeceğiz. Bir kez daha adaletin senin ve senin gibilerin elinde ne hale geleceği görüldü. Adalet ancak ve ancak üretenlerin yönettiği bir dünya ile gelecek. Bakalım başbakan, bizlerden adalet isteyeceği gün geldiğinde referandumdaki gibi mi ağlayacak?
Günlük, 11 Kasım 2010

HER DÖNEMEÇTE BİRLEŞİK GÜÇ
AKP referandumda çıkan evetleri cebine doldurduktan sonra, belli ki büyük bir sabırsızlıkla planladığı saldırıyı gerçekleştiriyor. Asılsız iddialarla hesapta devrimci ve demokrat güçleri yıldırmaya çalışıyor. ‘Darbe ile hesaplaşıyoruz’, ‘ demokrasi gelecek’ başlıkları ile yaptığı reklam kampanyasının gerçek sonuçlarını şimdi görmeye başladık. Referandum süreci boyunca özellikle boykot cephesine yapılmaya çalışılan baskılar ve yasaklamalar, Bursa’da referandum mitinginde Akın Birdal’a yapılan saldırı, Hemen ardından gerçek bir boykot zaferi elde etmiş Hakkari’de yapılan saldırı ve 9 kişinin hayatını kaybetmesi, Ezilenlerin Sosyalist Partisi’ne hukuksuz bir şekilde yapılan operasyonlar ve tutuklamalar, 30 Mart 1972’de Kızıldere’de ölen Mahir Çayan ve arkadaşlarına anma gerçekleştiren ESP, Halkevleri ve Öğrenci Kolektifleri 252

Av. SELÇUK KOZAĞAÇLI TASFİYE GİRİŞİMİNE KILIF Sosyalistlere saldırıyı lanetliyoruz. Bu kolluk operasyonu, sadece özel yaşamlarımızın, mesleki veya sendikal mücadelemizin değil bir bütün olarak siyasal alanımızın da hükümetle doğrudan ilişkili bir kıskaca alınmak istendiğini gösteriyor. Siyasal alanımızın daraltılmasına, muhalefetin aktif ve öncü kadrolarının yıldırılmasına izin vermemeliyiz. Yargıç Kararı gö* Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı

rünümündeki bu baskı açıkça siyasaldır, hukukla tek ilişkisi tasfiye girişimine bir kılıf bulmak olabilir. Çağdaş Hukuçular Derneği sosyalist muhalefetin, siyasal parti kadrolarının, aydınların ve mücadele eden tüm muhalefetin avukatıdır. Karalama, kamuoyunun yanıltılması ve baskı karşısında tüm gücümüzle dostlarımızın yanındayız ve serbest bırakılarak mücadelelerini daha da büyük bir gayretle sürdürecekleri güne kadar biz de mücadeleci hukukun tüm imkanlarını harekete geçireceğiz.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

üyeleri ile Devrimci Proleter ve Barikat dergisi okuru olan 21 kişiye 10 ay hapis cezası, Sosyalist Parti Adana İl Örgütü binasında üyeleri toplantı halinde iken kapı önüne parça tesirli ses bombasının bırakılması ve patlatılması, Ezilenlerin Sosyalist Partisi Gaziantep il örgütünün kapısının kırılması ve binasına izinsiz girilmesi, Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Başkanı Rıdvan Turan’a, Toplumsal Özgürlük Platformu sözcüsü Oğuzhan Kayserilioğlu’na, yöneticilerine, üyelerine, Dönüşüm Dergisi okuruna, Red Dergisi yazı işleri sorumlusuna hukuksuz bir şekilde operasyon düzenlenmesi ve tutuklanmaları, Saldırıların sistematik, haksız, hukuksuz bir şekilde devrimci ve demokrasi güçlerine yöneldiği açık bir şekilde ortadadır. Bu saldırı AKP eli ile yürütülmektedir. İşsizlik, özelleştirme, ezilen Kürt halkı, demokrasi mücadelesinde gerçek bir düşman ve hedef olarak gördüğü devrimcilere, Kürtlere, demokratlara elinden gelen her türlü baskı yöntemlerini uygulamaya çalışıyor.
253

SEZAİ SARIOĞLU KIRILMAK AMA BİRLİKTE
“Kırılmak ama birlikte/ Birlikte, ama kırılmamak” (Edip Cansever)

Devlet arkadaşımıza el koydu! Daha doğrusu, arkadaşlarım, tarihin marangoz hatası sağ(cılar) tarafından “sol” olarak ele geçirildi. Dini bütün, pare pare paralanan o bildik iktidar şımarığı medya, siyasi ve düzmece bir komployu magazinleştirdi. Dahası, arkadaşlarımızın avukatlarından bile gizlenen haberleri ele geçirip(!) allayıp sağ’layıp, pullayıp sol’layıp kendi meşrebince pazarladı. Bununla da kalınmadı, kötülük toplumunun kötülük piyasası, dikey ve yatay olarak pazarlanan haberleri feth-u afiyetle güle(n) oynaya

satın aldı… Bu siyasal eşikte bizim mahallenin asi ve aksi çocuklarına düşen; biz’leri ele geçirdiklerini zannedenleri ele geçirerek suçüstü yapmanın tarihsel sorumluluğudur. Bizler dışarıdan, arkadaşlarımız içeriden, turfanda oligarşinin ipliğini pazara çıkarmak tarihen ve siyaseten devrimin, devrimciliğin boynunun borcudur... Bu örgütlü kötülüğü, örgütlü iyiliğe çevirmek mümkündür ve tarih önümüze “Çıkmazın güzelliği” bahsinde bir fırsat sunmuştur. Savunmayı bırakıp hücuma geçmek, mahkeme sürecini ve tüm olanaklarımızı devrimin ve sosyalizmin kürsüsü olarak kullanmak için düşbaşına…
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

Sosyalist Demokrasi Partisi’nin de diğer siyasi partiler gibi alanlarda, toplantılarda seçime girmek için örgütlenen, mücadelesini yürüten bir güç olduğu herşeyi ile ortadadır. 4. kongresini yapmış ve genel başkanını seçmiş bir siyasi partiye yapılan haksız ve hukuksuz saldırı planı ancak ve ancak demokrasi düşmanları tarafından yapılabilir. AKP bu dönemin demokrasi düşmanıdır. Seçimde ve iktidarda neredeyse yüzyıllar boyunca tek olacağı bir sistemin planlamasını yapıyor. Asıl saldırılması gerekenler patronlardır, linçcilerdir, kadınları katledenlerdir, gözaltındakileri kaybedenlerdir, işkencecilerdir, katliamcılardır. AKP bu güçlere hiç bir şey dememektedir, bu güçlerle anlaşmaktadır. Kadınlar olarak haksız bir şekilde gözaltına alınan ve asılsız
254

iddialarla basında yer alan Sultan Seçik arkadaşımızı sahipleniyoruz. Sultan arkadaşımızın anlatımından anlıyoruz ki gözaltında suçlanmakta oldukları “Devrimci Karargah” ile ilgili tek bir soru sorulmamıştır. Fakat iletişim araçlarında üyesi oldukları yönünde yoğun bir karalama politikası yürütülmüştür. Hiçbir güç sosyalist kadınları, demokrasi mücadelesi veren, kurtuluş mücadelesi veren kadınları, demokratik haklarını kullanmaktan, örgütlenmekten alıkoyamayacak, yıldıramayacak. Birleşik bir mücadele ihtiyacı her dönemeçte karşımıza çıkıyor. Saldırıları, tutuklamaları kendimize yapılmış gibi gördük. Arkadaşlarımızın hesabını sormak için, onları kurtarmanın mücadelesini vermek için kolları sıvadık. Fakat egemenlerin saldırılarına çok öncelerden hazır olmak, birleşik mücadeleyi her dönemeçte güçlü tutmak büyük bir ihtiyaç.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

255

İstanbul, 25 Aralıkk 2010

SUAT BOZKUŞ DEMOKRASİ Mİ? SİVİL FAŞİZM Mİ?

SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan, Toplumsal Özgürlük Platformu sözcüleri Oğuzhan Kayserilioğlu ve Tuncay Yılmaz, SDP Genel Başkan Yardımcıları Günay Kubilay ve Ecevit Piroğlu, MYK üyesi Ulaş Bayraktaroğlu, SDP üyesi Özgür Cafer Kalafat, İbrahim Turgut, Toplumsal Özgürlük Platformu üyesi Semih Aydın hukuk dışı baskınlarla gözaltına alınıp tutuklanmış bulunuyor. SP yöneticisi Mahir Sayın’ın da arandığı biliniyor. Daha aranan kimler var, sırada kimler var bilmiyoruz. Ama şunu iyi biliyoruz ki bu arkadaşların iddia edildiği gibi Devrimci Karargah adlı örgütle bir ilgileri yoktur. Hepsi de uzun yıllardır devrimci mücadelerini sürdüren ve bugün değişik legal platformlarda demokrasi ve sosyalizm mücadelesi veren arkadaşlardır. İyi bildiğimiz ikinci bir konu da bu arkadaşların Kürt halkının özgürlük mücadelesine her zaman dost olmaları ve Kürt halkıyla dayanışmayı ortak mücadele düzeyine çıkarma çabalarıdır. SDP ve TÖP birçok devrimci örgüt ve kişilerle birlikte son anayasa referandumunu boykot çalışmalarına aktif olarak katılmışlar ve konunun Türkiye kamuoyuna mal olmasında önemli bir rol oynamışlardır. Bu çalışmaların sonucu hem toplumda hem de sandıkta hissedilir iz bırakmıştır. Yaklaşan seçim dönemi ve gündemin başına yerleşen yeni ve demokratik bir anayasa ve Kürt halkının özgürlük istemlerinin anayasal garantiye alınması mücadelesi toplumun gündemindedir. Türkiye krtitik bir dönemeçtedir. Bu dönemeçte demokrasi ve özgürlük güçleri ağır basarsa özgürlük yolu açılacaktır. Yok kaybederse statüko kemikleşecek toplumsal-ulusal esaret rejimi sürecektir. 256

Türkiye’nin yaşadığı bütün kritik dönemlerde öncelikle sol ve demokrasi güçleri ezilmiştir. Son yıllarda öncelik yükselen Kürt özgürlük güçlerinin tasfiyesine verilmektedir. Ama onunla birlikte Kürt özgürlük mücadelesine yakın duran, Kürt halkının özgürlük istemlerine destek olan sol-demokrat örgüt, kişi ve kurumların tasfiyesi de paralel olarak yapılmaktadır. 93 konseptinin başını çeken zamanın Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, “PKK düşmandır, PKK’ye düşman olmayan da düşmandır” diyerek saldırı emrini verdikten sonra onbinlerce insanın katledildiği, milyonlarca Kürdün göçertildiği kanlı tasfiye süreci başlamıştı. Aradan yıllar geçti ama devletin tasfiyeci kafası değişmedi. 2002 yılından beri AKP hükümetleri eliyle sürdürülmek istenen tasfiye çabaları da halkın direnişiyle başarısız oldu. Gerek 2007 seçimlerinde gerekse 2009 yerel seçimlerinde Kürt Halkı özgür iradesini ortaya koydu ve tasfiyeci girişimleri sandıkta boğdu. En son referandum oyununu da boykot tavrıyla bozdu. Yeni ve demokratik bir anayasa ihtiyacı gündeme geldi. İşte bu kritik süreçte AKP ve devlet halkın sesini susturmak için gene saldırıyor. İki bine yakın seçilmiş Kürt siyasetçi halen KCK sanığı olarak zindanlarda. Bu yetmiyor ki yeni operasyonlar yapıyorlar. Bu da yetmiyor ki sosyalist ve demokrat kişileri, örgütleri susturmaya çalışıyorlar. AKP hükümeti bu saldırılarıyla kendisine kuşkuyla bakan Kürt halkının ve sivil faşizm-sivil vesayet endişesini dile getiren aydınların haklı olduğunu gösteriyor. Bir yandan 12 Eylül ve darbelere karşıyım deyip bir yandan da halkın elindeki en küçük demokratik kırıntıyı bile geri almaya kalkışan AKP hükümetini ve ona hukuk dışı olarak destek veren devlet içindeki çeteleri uyarıyoruz. Son otuz yıldan hiç ders almadınız mı? Bu halk yaksanız da öldürseniz de size boyun eğmeyecektir. Ya özgür yaşam ya da ölüm diyerek direnecek ve kazanacaktır. Zindanlarda direnen arkadaşlarımızı ve onlarla dayanışma eylemleri geliştiren tüm devrimcileri sevgi ve saygıyla selamlı257

yorum. Ailelerini, arkadaşlarını ve tüm halkımızı demokrasi ve özgürlük mücadelemizi yükseltmeye çağırıyorum.
3 Ekim 2010 Pazar Sosyalist Demokrasi, 28 Ekim 2010, n° 99

258

Evrensel, 27 Eylül 2010

SULTAN SEÇİK HER İŞTE BİR HAYIR VAR MI?

Uzun zaman oldu yazmayalı/yazamayalı. Şimdi yıllar sonra ve maalesef biraz tarihin zoru, biraz hayatın size sormaya bile zahmet etmeksizin kapınıza gelip dayadığı zorunluluklarla yazıyorum. ‘Her işte bir hayır vardır’ dedikleri de bu mu? Merak ediyorum... İsyan etmeyi, reddetmeyi, hayır demeyi yeni yeni öğrendiğim 90’lı yıllarda bir sosyalist, bir Alevi kökenli, bir Kürt/Zaza, bir Dersim ‘38 sürgünü, bir kadın ve bir genç olarak bütün ‘günahları’ sırtlayıp sırtıma henüz 22 yaşında iken çıkarıldım filistin askısına. Annemin dediği gibi ‘Ah dili olsa o İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nin...’ Dili olsa da söylese itile kakıla koca koca adamların yumruk ve tekmeleri altında nasıl körüklediğini isyanımı acılarımın. Genç bir kadın, genç bir beden ve genç bir akıl iken ben, öğrendim maaşlarını halkımın ödediği vergilerden alanların gerçekte kimin memurları olduğunu. Üstelik ironiye bakın ki Emniyetten emekli bir bekçi babanın kızıydım ben. İşkencecilerimin saçlarımdan sürürken dediklerine göre, ‘Onların ekmeğiyle büyümüş, aslını inkar eden bir haramzade’ idim. İstanbul, Bursa, Ankara... Birçok emniyet müdürlüğü, ilçe emniyeti ve semt karakolunda geçen bir dizi ‘deneyim’ sonrasında anlamıştım ki, polis iktidarın memuru, halkın amiri idi. İşkence münferit değil, yönetme biçimini güvencelemekte kullanılan sistematik bir devlet politikası idi. Gençtim. Kadındım. Öğrenmekteydim daha hayatı. Hep dedim ki kendime, ‘Alışma sakın!’... Alışmamalı insan. İnsana yabancı olan ve insanı insan olmaktan çıkaran hiçbir baskıya.
259

Alışmamaktaki ısrarım 40’ı aşkın gözaltı, sayısız polis ve asker tekmesi ve copu, dökülen saçlarım, tutmayan kollarım, kırılan burnum, kaybettiğim dişlerim ve en sonunda gidebilecekleri en uç noktalardan olan şiddetli cinsel işkenceyle tanıştırdı beni. Şimdilerde geriye baktığımda, yolun yarısını ardında bırakmış ve hâlâ sosyalist olan bir kadın olarak diyebilirim ki hiç alışmadım ve olağan karşılamadım yaşadıklarımı. Devlet, 6 Eylül 2010 tarihinde AİHM’de işkence yapmak, soruşturmayı hukuksuz yürütmek, yargı sürecine müdahale etmekten suçlu bulunup, tarafıma tazminat ödemeye mahkum edildiğinde, sanılanın aksine mutlu değil acılıydım yüreğimde. Keşke dedim, keşke... Yaşamasaydım bu kadar acıyı. Keşke, hiç olmasaydı işkence... Çok değil, AİHM kararının Türk devletine iletildiğinin üzerinden daha iki hafta geçmemişken basıldı evim sabah beş buçukta.
260

Cumhuriyet, 15 Ekim 2010

SİNAN ÇİFTYÜREK SDP İLE DAYANIŞMAYA ÇAĞIRIYORUZ “Demokrasi” ve “özgürlük” söyleminin sermaye ile AKP hükümet sözcülerince yoğun kullanıldığı bir süreçte; yasal, meşru bir parti olan SDP’ye yapılan bu operasyon, sermaye ve AKP hükümetinin “demokrasi” sınırlarının tipik göstergesidir. Demek ki kapitalizmde “demok* Newroz Gazetesi Yazarı

rasi” ve “özgürlük”, sermaye ve siyaseti içindir! SDP operasyonu ile bu bir kez daha teyit edilmiştir. Başından beri Kürt/Kürdistan davasında enternasyonal bir siyaset izleyen SDP’ye yapılan operasyonu ve Genel Başkan Rıdvan Turan ile diğer partililerin tutuklanmasını kınıyor, devrimci, ilerici, sosyalist güçleri SDP ile dayanışma içerisinde olmaya çağırıyoruz! Tutuklular serbest bırakılmalıdır.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

Sevgilim/eşim Günay Kubilay ve ben bu defa üyesi olduğumuz SDP’nin de dahil edildiği bir operasyon kapsamında gözaltına alındık. Kar maskeli timler, kelepçe ve nezarethane yıllar öncesinde bıraktıklarımdı. Beklemediğim ancak pek de şaşırmadığım bir durumdu yaşadıklarım. Değişmemiştim çünkü. Hâlâ bir sosyalist, bir Alevi kökenli, bir Kürt/Zaza, bir Dersim ‘38 sürgünü, bir kadındım. Bir tek gençliğim kalmıştı geride. Ve hayat öğretti bana bir kez daha, 4 günlük gözaltı, sabaha kadar süren trajikomik bir mahkeme sahnesinde. Diyordu ki polisler sık sık, ‘Bakın Sultan Hanım değiştik biz.’, ‘Bakın Sultan Hanım işkence yapmıyoruz artık.’ Her sözlerinden sonra bana bakıp onaylamamı ister gibiydiler. Biliyorlardı, o duvarlar konuşamasa da ben konuşmaya devam edenlerdendim hâlâ. Bir tek şey söyledim: ‘Siz değişmediniz, biz değiştirdik...’ Yanıtı eşime verdiler. Yanıt manidardı... ‘Kabul edersiniz ki Hocam, biz devletin memurlarıyız. Bugün iktidarda kim varsa onu yapıyoruz. Yarın siz başa gelirseniz sizin dediklerinizi yaparız...’ Ben adı ‘Devrimci Karargah operasyonu’, kendi ‘devrimci ve sosyalistleri komplolarla dize getirme senaryosu’ olan bir
261

tezgaha dahil edildim, birileri böyle buyurdu diye... ‘Devrimci Karargah operasyonu’ ile yargılanmak şaşkınlığında iken, ikinci bir şoku yaşıyorum şu günlerde. İşkence suçlusu olduğunu itiraf etmiş biri olan Hanefi Avcı ile yan yana getirilmek kabul edilemez benim için. Yıllarca gördüğü işkencelerin izlerini bedeninde taşıyan ve ömrünü işkence karşıtı bir mücadele ile ören bir kadın olarak beni, asla yan yana gelemeyeceğim, asla affetmeyeceğim ve asla unutmayacağım suçların suçlusu Hanefi Avcı ile aynı sanık sandalyesinde yargılamak... Olağanlaştırmak istedikleri, yan yana gelmezleri yakın göstererek itibarsızlaştırmaksa, tarih de yaşanmışlıklarımız da tanıktır ki, kirletmeye yetmez Avcı’nın adı ile yan yana yazmaları bizi. Biliyorum ki işkence bir insanlık suçu. Ne bireysel olarak affedilebilir ne de zaman aşımına uğrar, işkence yaşamış olanın gerçekliğinde. Şimdi, yıllar sonra aldım kalemi elime yazıyorum. Her işte bir hayır vardır da diyemiyorum nedense... Bir sosyalist, bir Alevi kökenli, bir Kürt/Zaza, bir Dersim ‘38 sürgünü, bir kadın olarak bir kez daha not düşüyorum tarihe. Dün nasıl yapmadıklarımı kabul ettirmek için işkence ile suç yaratmasını kabul etmediysem devletin, bugün de, bir kez daha kabul etmeyeceğim işkencesiz metotlarla, kriminalize ederek oluşturulan ve kargaların bile gülmekten çenesinin ağrıdığı yalanları. Anlıyorum ki değişmiş yöntemi egemenlerin. İtirazlarımızla, ödedikleri tazminatlarla yeni metotlara yönelmişler. Şimdi gerekmiyor onlara işkence tezgahları. Ne de olsa var ellerinde ‘Son Tezgah’ diye adlandırdıkları yalan bombardımanları. Oh ne ala... Önce suçu yarat. Sonra delilleri inşa et. Daha sonra suçlayacağın kişileri seç. En sonunda da mahkum et. Kendimi bir masal kahramanı gibi görüyorum nedense. Hansel ve Gratel masalındaki gibi, 4 gün boyunca İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde; elimde Elif Şafak’ın ‘Baba ve Piç’ romanı, uzanıp fiber kaplamalı nezarethane yatağıma, arada bir sigaramı tellendirdiğim, sorgusuz sualsiz bekletilirken anlamıştım zaten, masalın, pardon gözaltının, sonunda kaynar kazanlara atıp pişirme hazırlığında olduklarını.
262

Takke düştü kel göründü dedikleri gibi; gözaltı sonrasında bir de ne göreyim, SDP’li olmaktan da yaptıklarımdan da yargılayamayınca beni, olmuşuz ‘Devrimci Karargah’, olmuşuz ‘Ergenekoncu’, olmuşuz ‘Hanefi Avcı’nın suç ortakları’ ve bu da yetmemiş ki, biraz PKK, biraz KCK, biraz da telefon tapesi ve malumunuz ‘gizli sanık’ sosu koyunca kazana, ne diyeyim ‘pes’ demekten başka. Tanıdık geliyor değil mi? Tıpkı bir zamanlar habire ‘işkence var’ diye ortalığa çıkanlar gibi, şimdilerde de ‘olmayan suçları varmış gibi yaratıyorlar’ diyenleri duyuyoruz. Zaman değişti, yöntemler de değişti... Hatırlatmakta fayda var yine de, yalanlara suskun kalmamaktaki inadım hâlâ değişmedi. Kadınım. Sosyalistim. Öğrenmekteyim daha hayatı. Ve soruyorum kendime, gerçekten her işte bir hayır var mı?
Bianet, 22 Ocak 2011

263

Günlük, 26 Eylül 2010

SUNGUR SAVRAN ŞAŞKIN DÜZENİN GEDİKLERİ

Türkiye referandumla seçimin arasında kaskatı kesilmiş duruyor. AKP referandumda elde ettiği büyük avantajı koruyabilmek için sanki zamanı dondurmaya çabalıyor. CHP Baykal’ın yerine büyük halk kitlelerine pazarlanabilir olduğunu umduğu yeni başkanına rağmen referandumda ciddi bir atılım yapamamasının yarattığı düş kırıklığını aşmak için yol arıyor. Ama mevcut bütün yeni yolları denemekten korkuyor. MHP yaşadığı büyük hezimetin daha da büyüğünü yaşamamak için hata yapmama çabası içinde. Yani nedenler farklı ama kimse yerinden kıpırdayamıyor. AKP referandum dengesi apaynı kalsın diye. CHP kendi dengelerinin bozulmasından korktuğu için. MHP tepe taklak gidişi hızlandırmamak için. Türkiye burjuvazisinin bütün temsilcileri sanki “tıp!” dendiğinde herkesin olduğu yerde hiç kıpırdamadan durduğu oyunu oynuyor. Biri ”tıp!” demiş, herkes olduğu yerde kaskatı kesilmiş, hata yapmadan seçimin gelmesini bekliyor. Bu donuk ve statik ortamda Kürt hareketi her geçen hafta yepyeni siyasi ataklarla düzenin kalelerini dövüyor. Referandumdan hemen sonra anadilinde eğitim boykotu. Ardından çift dilli yaşam çıkışı. Ardından Demokratik Toplum Kongresi’nin “demokratik özerklik” çalıştayı ve oraya sunulan bildiri. Gol üstüne gol! Düzen güçleri kan ter içinde bu salvoları savuşturmaya çalışıyor. Ama bütün amaçları savuşturmak olduğu için, darmadağın oluyorlar, bu yaratıcı ataklar karşısında bataklığa daha fazla batıp duruyorlar.
GELDİK SADEDE!

İki dilli yaşam ve demokratik özerklik tartışmaları çeyrek
264

yüzyıllık mücadele tarihinde ciddi bir yenilik taşıyor. Bugüne kadar tartışma hep konunun başka yönleriyle iç içe geçiyordu. “Son terörist ortadan kaldırılıncaya kadar ” edebiyatından “dış mahreklerin Türkiye’yi karıştırması” safsatasına kadar birçok farklı boyut ve tartışma, Kürt sorununun kendisini maskelemek için kullanılıyordu. Kürt hareketi son dönemde yaptığı ataklarla, gerçek Kürt sorununu halkın gözlerinin önünde gündeme yerleştirdi. Bir bakıma, Kürt sorunu, bütün ikincil faktörlerden arındırılmış biçimde, esas özüyle, bilimsel bir arılık içinde Türkiye toplumunun gündemine sağır edici bir gürültü ile girdi. İşte burada Türk hakim sınıflarının temsilcisi siyasi güçler ve onların paralı ideologları muazzam bir fikir yoksulluğu içinde çırpınıyorlar. Sadece Başbakan Erdoğan’ın durumuna bakın yeter. İki dilli yaşam tartışmasında güya bir argüman öne sürüyor, aslında kendi kendini baştan mahkûm ediyor. Kendi siyasi kültürünün terimleriyle diyor ki, “kavimlere saygımız vardır, ama ırkçılığa izin yok.” Türkçülüğe de, Kürtçülüğe de hayır. Sonra ekliyor: “Benim milletimin tek dili Türkçedir.” Türk milliyetçiliğinde MHP ile rekabet etme telaşı içinde fark edemiyor kendi kurduğu simetriyi bir an sonra kendi eliyle bozduğunu. Türkçülük de yok, Kürtçülük de. Ama Türkçe mübah, Kürtçe tehdit! İşte burada işçi sınıfı devrimcileri de Kürt dostlarımızla birlikte emekçi halk kitlelerine meseleyi anlatmak için büyük bir avantaj elde etmiş oluyor. Şimdi yüklenmemiz gerekiyor. Geçmişte burjuvazi Kürtleri askere giden gençlerin katili gibi gösteriyor, “terör” edebiyatına sığınıyordu. Geçmişte burjuvazi Kürt sorununun emperyalist güçlerin, en başta da ABD’nin Türkiye’nin başına ördüğü bir çorap olduğu zehrini kitlelerin zihnine zerkediyordu. Oysa şimdi sorun bütün çıplaklığı ile ortadadır: İki halk, Türk ve Kürt eşit yaşayabilecek midir? İki dil, Türkçe ve Kürtçe eşit haklardan yararlanabilecek midir?
ÜÇÜNCÜ CEPHE’YE DOĞRU

Referandum ile seçim arasındaki Türkiye’nin ufkunda ikinci önemli gelişme, bir Üçüncü Cephe’nin, bir Emek ve Özgür265

lük Cephesi’nin kurulmasının somut olarak gündeme girmiş olmasıdır. Ta 1995 seçimlerinde kurulan Emek Barış Özgürlük Bloku’ndan bu yana işçi sınıfının mücadelesini temsil eden güçlerle Kürt halkının temsilcisi hareketler arasında kalıcı bir cephenin kurulması tartışılan ama gerçekleştirilemeyen bir konuydu. 12 Eylül referandumu, “Evet” ve “Hayır” cephelerinin her ikisinin de karşısında “Emekçilerin ve Ezilenlerin Boykot Cephesi” ile bu tür bir salkımlaşmayı billurlaştırmış oldu. Şimdi yapılmakta olan çalışmalar, sosyalist hareketin liberal ve ulusalcı olmayan akımlarıyla Kürt hareketi arasında kalıcı bir mücadele cephesinin temellerini örüyor. Burada söz konusu olan, sadece Kürt hareketinin bazı sosyalist partilerle buluşması olmamalıdır. Yapılması gereken, Türkiye’nin bütün kimyasını değiştirecek bir toplumsal ittifakın yolunun açılmasıdır. Tekel eylemi bize, mücadele eden işçilerin burjuvazinin şovenizm zehrinden kurtulabileceğini öğretmiştir. Dolayısıyla, mücadele eden işçi sınıfı ile zaten mücadelenin ateşi içindeki Kürt halkı arasında kurulacak bir ittifak esas amaç olmalıdır. Bu ittifak, bu Cephe burjuvazinin birbirinin boğazına sarılmış iki cephesinin de karşısında yer alarak mücadeleyi bambaşka bir kulvara sokacaktır. Bu cephenin öncelikli görevlerinden biri düzenin cezaevlerinde çürütülmeye çalışılan tutsakların özgürlüğü için mücadele etmektir. Bu mücadelede ilk tutamak, “açılım” denen yalan rüzgârının tıynetini ortaya koyan KCK davasının tutukluları ile Hanefi Avcı denen devrimci katili ile ilişkilendirilerek cezaevine konulan SDP ve TÖP yöneticilerinin özgürlüğü için mücadele etmektir. Düzen, kendisine meydan okuyan siyasete düşmanlığını, 1 Ocak’tan itibaren Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun tutukluluğa ilişkin hükmünde yürürlüğe girmiş olan değişiklikle bir kez daha ortaya koymuştur. Katillere, tecavüzcülere, yüz kızartıcı suçlara bulaşmış olanlara konulan tutukluluk süre sınırından siyasi örgüt mensupları yararlanamıyor. Katil en fazla beş yıl tutuklu kalırsa, sosyalist ya da Kürt yurtseveri militan on yıl tutuklu tutulabiliyor! KCK, SDP ve TÖP üyesi yoldaşlarımızı dur durak olmaksızın savunmalıyız. Düzen fena halde zor durumdadır. Beş
266

kişinin katilini salmıştır, tecavüzcüyü, uyuşturucu kaçakçısını salacaktır. Ama yoldaşlarımızı tutmaktadır. Hep birlikte yüklenelim. Tutuklu yoldaşlarımız, özgür kalır kalmaz, Emek ve Özgürlük Cephesi’nin en yetenekli, en cesur mimarları olacaktır!
Günlük, 9 Ocak 2011

EVCİLLEŞTİRME “Açılım” politikası hortladı. Yalnız şimdi adı yok, hepsi bu. Kimileri ortalıkta bir “bahar havası” estiğini söylüyor. Biz de “açılım”ın yeniden gündeme geldiğini buradan çıkartıyoruz sanılabilir. Hayır, geçtiğimiz günlerde, başta Urfa olmak üzere çeşitli Kürt illerinde yapılan KCK operasyonlarından, BDP’lilere yapılan taarruzdan çıkartıyoruz. Şaşıranlar olabilir. “Açılım”ın nesi kötü ki, “hortladı” demek uygun düşüyor ya da başladığı operasyonlardan çıkartılıyor, denebilir. İnsanın ilk ”açılım”ı nasıl gördüğüne bağlı bu. Biz geçen yıl “açılım” gündeme geldiğinde derhal teşhisimizi koymuştuk: “Açılım” politikası Kürt sorununu değil, Kürt hareketini çözme politikasıydı. Eğer gerçekten bir yere “açılım” varsa, bu, Barzani’ye doğru idi. Türkiye, Irak’taki Kürdistan bölgesini himayesine almaya yöneliyordu. “Açılım” da, bu yöneliş içinde Türkiye’nin kendi Kürt hareketini tasfiye ederek Kürt halkına belirli kırıntılar vermenin adı idi. Şimdi referandumdan sonra bir bahar havası estiği söyleniyor. BDP ile görüşüldüğüne, Abdullah Öcalan’la bile görüşme yapılmakta olduğu neredeyse itiraf edildiğine göre de Kürt hareketi artık muhatap alınıyor. O zaman bu defaki geçen “açılım”dan farklıdır... diyebilir miyiz? Bizim cevabımız hayır. Ama bu “hayır”ı açıklamadan önce, belirtelim ki, önümüzdeki dönemde, referandumun yelkenlerine doldurduğu rüzgârla, AKP hükümeti Kürt sorununda devletin hedefleri yönünde cesur adımlar atabilir. Habur’un yarattığı atmosfer dağılmıştır. Referandumda MHP’nin aldığı yenilgi AKP’nin elini rahatlatmıştır.
267

Dolayısıyla, bir süre boyunca Kürt sorununda bir “ikinci bahar” havası esecektir. Ama Kürt hareketinin ve dostlarının, dostları arasında da sosyalist hareketin bu “ikinci bahar” atmosferine son derecede temkinli yaklaşması gerekir. Solun ilk “açılım” aşamasında olduğu gibi hükümet tarafından atılan adımları kolları açık karşılaması, büyük yanlışlara yol açar. Bu sefer Kürtler muhatap alınmadan yürünemeyeceği açıktır. Çünkü referandum AKP’nin evetinden de fazla boykotun zaferi ile sonuçlanmıştır. “Terör örgütünün tasfiyesi” Her şeyden önce, cumhurbaşkanından hükümete ve AKP yöneticilerine kadar değişik sözcülerin kullandığı dile çok dikkat etmek gerekiyor. Söylem “terör örgütünün tasfiyesi”dir. Hükümet önüne “Kürt sorununu çözme”yi koymadığını, amacın Kürt hareketini çözmek olduğunu bu kez açık biçimde dile getiriyor. Denebilir ki, bu söylem, milliyetçi/ulusalcı akımlara Türk tarafındaki tepkileri kışkırtma fırsatını vermemek içindir. Denebilirdi. Şayet şunlar olmasaydı. Birincisi, devlet sadece Kürt hareketi ile görüşmüyor. Aynı zamanda ve hummalı biçimde ABD, Irak, Irak Kürdistanı ve Suriye yönetimleriyle de görüşüyor. Atalay-Barzani görüşmesinde üç aşamalı bir tasfiye planında anlaşma olduğu basına sızdırılıyor. Suriye ile yapılan ve Türkiye tarafından 12 bakanın katıldığı üst düzey toplantı sonrasında Atalay ortak operasyonun mümkün olduğunu belirtiyor. Bakanlar Kurulu, Kuzey Irak’ta operasyon yetkisini bir yıl daha uzatan tezkereyi meclise sevk ediyor. Ve nihayet, en önemlisi, Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde yıllardır oluşturmak istediği “güvenlik şeridi”ne, hatta yepyeni bir fikir olan üs talebine ABD’nin olumlu yaklaştığı basına sızdırılıyor ve yalanlanmıyor. Denebilir ki, bütün bunlar Kürt hareketini sıkıştırmak içindir. Doğru olabilir. Ama sürecin her an sert bir savaşa dönüşmesi potansiyelini de içinde taşıyor. Daha önemlisi ise şudur: Devletin bütün yetkilileri, hükümetin liberal destekçileri de dahil olmak üzere, açıkça Kürt sorununda adım atılabilmesi için önce silahların bırakılması gerektiğini söylemektedirler. Öyleyse, yaşanan sürecin sınanacağı ilk noktayı saptamış bulunuyoruz: zamanlama. PKK’nin silah bırakması Kürtlere belirli
268

hakların tanınması için önkoşul mu olacaktır yoksa iki süreç paralel mi yürüyecektir? İkinci ve daha önemli sınama kriteri ise silah bırakmadan sonra Kürt hareketinin biçimlenmesine ilişkindir. Baştan açıkça belirtelim: Devletin amacı, varolan Kürt hareketinin yerine evcil bir önderlik geçirmektir. Bir kere, en az beş yıldır, sol liberal aydınların ve daha sonra kurumsal olarak Taraf gazetesinin de katkıda bulunduğu bir operasyon yürütülüyor: yumuşak Kürdü mücadeleci Kürdün karşısına çıkarmak. Türkiye Kürtlerini mümkün olduğunca AKP etrafında toplamak, bunun ötesinde kalan ve bu kadar geri bir çözüme razı olmayacak milyonları ise Kürtlerin Irak’ta kazanmış olduğu haklar dolayısıyla yüksek prestije sahip olan Barzani doğrultusunda örgütlemek. Televizyonlara bir bakın. En “liberal”, Kürt sorununda TÜSİAD doğrultusunda çözüme en açık kanallarda dahi tartışma programlarında nasıl da Kürt hareketinin dışında kalan bir avuç insan öne çıkartılıyor. Em önemlisi, Kürt burjuvazisi ve onun lideri olarak eski DYP Diyarbakır İl Başkanı, bugün Diyarbakır Sanayi ve Ticaret Odası Başkanı Salim Ensarioğlu nasıl destekleniyor. “Sivil toplum örgütleri”nin huzura kabul edilmesi için aralarından Demokratik Toplum Kongresi’ni çıkartmaları isteniyor! İşte KCK operasyonları bunun için “açılım” süreci ile çelişkili değil, onun asli unsurlarından biridir. Kürt hareketi bütünüyle siyasileştiği zaman kitle çalışmasında en önemli olacak olan kadrolar ya tasfiye edilmek isteniyor ya da mümkün olduğunca uzun süre pasifleştirilmek ki yeni liderlikler öne fırlayabilsin. SDP ve TÖP’e yapılan operasyon da bunun bir dalı olarak görülebilir. Yeni dönemde Kürt hareketinin bütün ağırlığıyla siyasete yöneleceği aşamada, Kürtlerle dayanışma içinde yürüyen, Türk ve Kürt emekçileri arasında bir ittifakı savunan siyasi hareketlerin de pasifleştirilmesi, Kürtlerin evcilleştirilmesi çabasının bir parçası olarak kavranabilir. Buna karşı sosyalist hareketin enternasyonalist kanadı olarak bizler, hem Kürt halkıyla, hem de tutsak alınan sosyalist arkadaşlarımızla dayanışmayı yükselteceğiz.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

269

TEMEL DEMİRER BİZİM İFLAHIMIZ KESİLMEZ; ÇÜNKÜ BİZ KOMÜNİSTİZ!

“Belirleyici olan nereye bakıldığı değil, nereden bakıldığıdır.”*

Yine ve bir kez daha SDP-TÖP’lü yoldaşlarıma dair yazacağım. Kolay mı? Bana Oscar Wilde’ın, “Ilımlılık ölümcül bir şeydir... Aşırılık gibisi yoktur,” sözlerindeki içtenliği anımsatan Onlarladır kalbimin yarısı… Dosttan düşmana herkes bunu bilsin! Tam da bu nedenle yazacaklarım, elbette bir “Lapsus Calami/ Kalem Sürçmesi” olmayacaktır; olması da mümkün değildir… Sevgili Tuncay’ın ifadesiyle, “Bu operasyonun ismi olsa olsa ÖABAO, ‘Öküz Altında Buzağı Arama Operasyonu’ olabilirdi...” Öyle de oldu! Hayatı ve geleceği, hayatımızı ve geleceğimizi yasalarıyla yasaklayıp, karartmaları yetmiyormuş gibi, yasalarının yetmediği yerde de “tezgâhlar” kuruyor egemenler… O hâlde ilk saptamamı yapıyorum; genelde zindanlardakiler, özeldeyse Onlar hayatımızı ve geleceğimizi savundukları için egemen(lerin) şiddet(in)e/ tezgâh(ın)a maruz kaldılar… Onların savundukları hayat ve gelecektir; tıpkı, zindana atılanın da Onlar şahsında “biz” olduğumuz gibi… Hayır; “Onlar suçsuz” falan gibi, “ahmak”ça laflar etmeyeceğim; Onlar enternasyonalist komünistlerdir; bu niteliklerinin gerektirdiği her şeyi de gözlerini kırpmadan yapacak kadar cüretkâr ve içten insanlardır; yani kapitalizmin yabancılaştırıp, teslim alamadığı “gibisiz” insandırlar…
YAPILAN YA DA “SUÇ”(UMUZ) NE?

İşte tam da böyle olduğu için haykırıyor o gür ve duru se* P. Carden.

270

siyle Doktor Başkan(ımız) Rıdvan Turan, “Yaşadığımız tecrübe, Türkiye’nin demokrasi standartlarında bir ilerleme olmadığının, insanların hâlâ düzmece iddialarla tutuklandığının açık kanıtıdır. Değişen yalnızca iktidarın sahipleridir. Dünün ‘mazlumları’ bugünün zalimleri olmuşlardır,” diye… Evet, bu bir tezgâh… Mesela dava avukatlarından Sinan Varlı, dosyada gizlilik kararı olduğuna dikkat çekerek savunma olarak dosyada herhangi bir belgeyi inceleme olanağı bulamadıklarını, imza attıkları tutanakları dahi alamadıkları vurgusuyla, tutuklamaların somut bir delile dayanmadığının altını çizerek, “Bazı müvekkillerimizin 1 Mayıs mitingine, basın açıklamalarına katılmaları suç sayılıyor. 1 Mayıs mitingine katılmak suçsa bu ülkede 200 bin kişinin örgüt davasından yargılanması mı gerekiyor? Basındaki tutuklular, SDP ve yasal temsilciliklere ilişkin karalama kampanyasını da protesto ediyoruz” dedi. Yine avukat Züleyha Gülüm de Hanefi Avcı’nın tutuklanan SDP üyeleriyle bir ilgisinin olmadığının altını özenle çizdi… “Öküz altında buzağı aramayın”! Bizim Hanefi Avcı’yla işkence tezgâhları dışında bir işimiz olmaz; ha bir tane daha olabilir; onu halk mahkemesinde işkenceci bir halk düşmanı olarak yargılayabiliriz… “Derin” (denilen) kapitalist devlete (ve ayırt etmeden tüm fraksiyonlarına) karşı dövüşenler aşkı ve hayatı savunan radikal sosyalistlerdir… SDP’lilerin, TÖP’lülerin gözlerine bakın; ne demek istediğimi oradaki ısrarlı, gözü kara, vazgeçmeyen, gözünü budaktan esirgemeyen pırıltılarda görebilirsiniz… Onlar Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın çocukları, Mahir Çayan’ın yoldaşlarıdır… Bizim Hanefi Avcılar’la işimiz olmaz; ya da olursa, olması gerektiği gibi olur! Bu bir tezgâhtır! Soruşturma kapsamında gözaltına alınıp serbest bırakılan SDP Parti Meclisi üyesi Sultan Seçik, “Eskiden sosyalistleri işkenceyle tutuklamaya çalışıyorlardı. Şimdi Emniyet’te kriminolojik bir ekip kurulmuş, topluyor, torbalıyor, suç yaratıyor,” derken;
271

ŞENOL MORGÜL ‘YAZIKTIR, GÜNAHTIR, KURAN ÇARPAR’ İktidarın kendi içindeki ‘Fetullahçı Karargah’ın uzun yıllar en has ve ‘faydalı’ işler yapmış aile dostlarından Hanefi Avcı’nın, yaptığı ‘yaramazlıklar’ sonucu evden kovulup ibreti alem cezalara çarptırılması için gerçekleştirilen 21 Eylül operasyonu, Cumhuriyet tarihinin “Dezenformasyon Belgeseli” olma nite-

liğindedir. Bırakın evinde konuk olmayı evinin sokağından bile geçmeyecek sosyalistleri, Sosyalist Partileri, muhalif aydınları, ev içi temizliğindeki kirli çamaşırlarına bulaştırma gayreti içindekilere ve bu durumdan; “Yapma yaa! Vay be!” şaşkınlığıyla etkilenen soldaşlara, içimden şöyle demek geliyor:
“YAZIKTIR, GÜNAHTIR, KURAN ÇARPAR...” Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

Rıdvan Turan’ın can yoldaşı, aşkı, eşi Dilay da, “Tavrımız cezalandırılıyor” diye ekliyor! Egemenlerin yaptığı tam da bu; “tavrımızı cezalandırıyor” olmaları; yani ortada bir bir “suç” var ise eğer, o da radikal sosyalist olmamızdır… Asılında mesele ya da tezgâh bu kadar basittir!
EGEMENLERİN TEZGÂHI

Aristoteles’in, “İyi, basit; kötü ise çok yönlüdür,” saptamasıyla da betimlenmesi mümkün olan (egemenlerin) bir tezgâhla yüz yüzeyiz ki, bu da, Haluk Ağabeyoğlu’nun işaret ettiği gibi “Bir Toplum Mühendisliği Projesi” manipülasyonu; yani “Emniyet senaryolarındaki Devrimci Karargâh ile onun içine sokulan her devrimci kişi ve kurumun Ergenekon ile ilişkilendirilmesi uydurması”dır… Hayır; bir “komplo teorisi” kotarıyor; bundan “medet” umuyor değilim! Aslında çok farklı bakış açılarının tahlilleri de bu noktada kesişiyor… Örneğin “Ülkemizdeki laçka sistem, yasa uygulayıcıların o yasayı kendi mezhebine göre ve dört bir yana çekiştirebileceği
272

inanılmaz bir elâstikiyet arzediyor. Sübjektif hukuk hüküm sürüyor. Artık şu veya bu komplo teorisini çöpe atmak ve adaleti a-d-i-l kılmak zamanıdır!” itirazını dillendiren Hadi Uluengin’e; “30 yıllık emniyetçi, milliyetçi-maneviyatçı Hanefi Avcı komünist terör örgütüne yardım ve yataklık etmek suçlarından mahkemece tutuklandı! Eğer bu cümleye zerre kadar itibar ediyorsanız, bu yazıyı okumayın. Sizi kendi akıl ve vicdanınızla baş başa bırakıyorum!” saptamasıyla eşlik ediyor Cüneyt Ülsever… Sedat Ergin’in de, “Avcı’nın tutuklanmasının Türkiye’nin gündemine getirip dayadığı ana soru: İnandırıcılık sorunudur…” noktasına dikkat çektiğini hatırlatarak; asıl komplocunun, “Devrimci Karargâh terör örgütüne ‘yardım ve yataklık’ suçlamasıyla tutuklanan Hanefi Avcı ile ilgili en önemli deliller arasında telefon konuşmaları yer alıyor,”* haberlerini sistematik olarak yayınlayan ‘Zaman’ gazetesiyle (Gülen) cemaati olduğunun altını özenle ve defalarca çizelim… Ali Akkuş’un, “Avcı’yı Tartışırken Göz Ardı Edilen Fotoğraflar”; Erkan Acar’ın, “Avcı’nın Cevapsız Bıraktığı Sorular...”; Büşra Erdal ile Mehmet Kuru’nun, “Hanefi Avcı, Terör Örgütüne Yardım ve Yataklık Suçlamasıyla Tutuklandı” başlıklı yazıları bu saptamamızı onaylayan türden rezilliklerdir. Ve nihayet “Hayatımda muhtelif örgütlerin mensubu olmakla birçok kez suçlandım. Hepsinde bir ciddiyet, bir yanından gerçeğe dokunma vardı kuşkusuz. Ama 21 Eylül 2010 tarihinde SDP, TÖP, Red, Dönüşüm, Bilim ve Gelecek dergilerinden insanların tutuklanması sonucu benim de Devrimci Karargâh isimli örgütün ‘üst düzey yöneticisi/lideri’ olarak soruşturulmam kadar tuhaf bir örgüt işiyle karşılaşmadım,” diyen Mahir (Sayın) ağabeyimin işaret ettikleri… 14 Eylül 2010’da kendi pasaportuyla İsviçre’ye giden Mahir Sayın, Devrimci Karargâh örgütüyle alâkâsı olmadığını açıklarken; Ergenekoncuların yerini Fethullahçıların aldığını belirtip, “Ortada bir operasyon var ama var olduğu iddia edilen örgütle ilişkisi olmayan insanlar tutuklu. Bu kabul edilir bir şey değil. Bu operasyonun hedefi Hanefi Avcı ve sosyalistlerdir… Biz ko* Salih Sarıkaya-Serkan Sağlam, “… ‘Yardım ve Yataklık’ın Sırrı Telefon Kayıtlarında”, Zaman, 1 Ekim 2010, s.16.

273

münist, Hanefi Avcı polis! Böyle bir örgütün içindeymişiz. Bunu yan yana getirenlerin klinik olarak akıl sağlıklarının sorgulanması gerekir,” diyor. Tezgâha ilişkin bu kadar saptamanın yettiği kanısındayım…
“AV” OLAN AVCI’NIN HİKÂYESİ

Bir yerde de “av” olan avcı’nın hikâyesini içeren söz konusu tezgâh, egemenlerin çakallığını/ tetikçiliğini yapanların başına ge(tiri)leni anlatıyor; hem de “İktidar ya da hükümranlık bir hiçtir. Fakat bugün bunu hangi devlet adamı anlıyor?” diyen JeanLuc Nancy’nin saptamasını doğrularcasına… Bir sol liberalin, Ahmet İnsel’in ifadesiyle, “Muhafazakâr dünya görüşüne sahip bir demokrat olduğunu ifade eden Hanefi Avcı’nın” iddia edildiği üzere, “demokratlığı” müphem ve meşkuk olsa da işkenceciliği tartışılmayacak kadar maruftur… “Av” olan Avcı hakkında, Şükran Soner’in,* “Tarikatçı, dinci ve diğer bazı medya, Hanefi Avcı’ya niçin acımasızca saldırıyor?” diyen Hikmet Çetinkaya’nın (yani “ulusal sol”cuların) dolaylı desteklerine ilişkin olarak hatırlatmamız gereken “Hanefi Avcı, ‘Haliç’teki Simonlar’ı yazmadan önce, iktidar ve cemaat çevrelerinde muteber bir kişi değil miydi?” sorusudur… Kuşku yoktur ve açık açık itiraf etmiştir ki O; bir cemaatçidir! NTV’nin haberine göre Hanefi Avcı, dört gazeteciye gönderdiği mektupta cemaate karşı olmadığının altını çizerek, “Gülen ve tarikatlara karşı değilim. Yasadışı dinlemelere ve şantaja karşıyım,” dedi! Geçerken anımsatayım: Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın, günde 70 bin telefonun kaydının alındığından söz ettiği; ya da Hanefi Avcı’nın, 4-5 bin kişinin telefonlarını izinsiz dinlediğini söylediği coğrafyamızda biz(ler)i, bir zamanlar dinleyenlerden birisi de bu adam değil miydi? Şimdi neye karşı çıkıyor acaba; elleriyle büyütüp, beslediği canavara mı? Bir de üstüne üstlük “derin” (denilen) devletin tetikçisidir O!
* Bkz: Şükran Soner, “Sağda Hesaplaşma...”, Cumhuriyet, 5 Ekim 2010, s.15.

274

Alın size ‘Radikal’den bir haber: “… ‘Devrimci Karargâh’ soruşturması kapsamında ‘örgüte yardım’ iddiasıyla tutuklanan Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın evinde bulunan ‘sahte’ kimlik ve pasaportlar, 23 yıllık sırrı ortaya çıkardı. Avcı, devletin arşivlerinde kaydı bulunan kimlik ve pasaportları terör örgütüne yönelik operasyon için iki kez Suriye’ye giderken kullanmış”!* İyi mi yeter mi? Hayır yetmez, Erkan Goloğlu’nun işaret ettiği dahası da var ve şunları ekliyor: “Hanefi Avcı’nın, “Hırant Dink cinayeti en ince teferruatına kadar araştırılmış, hiçbir yanı karanlıkta kalmamıştır” sözleri de aynı büyük aktörün veciz sözleridir. Aydınlatılması, dibine kadar gidilmesi bu ülkenin artık namusu olması gereken bir cinayet için bu sözleri edebilmek, ancak çok büyük olmakla mümkündür. Ankaralı devrimcilerin çok iyi bildiği Necdet Menzir ve Orhan Taşanlar da, Hanefi Avcı’nın çok değerli meslek ağbisidir. Bilmem anlatabiliyor muyum?” Nihayet O bir işkencecidir! Mersin 78’liler Derneği’nin açıkladığı üzere, “Avcı’nın solla ilişkisi ancak işkence ve katliamdan ibarettir”; tıpkı Avcı denetimindeki işkence tezgâhından geçen Mehmet Tepebaşı’nın anlattığı gibi… Aynı konuda yine Mersin’de, 1981’de, Hanefi Avcı’nın işkencesine maruz kalan, 12 yaşında işkenceyle tanışan Şaban Dayanan, “Onu biz cemaatçi, İslâmcı olarak biliyorduk. Sorgu sırasında ezan sesini duyunca işkenceyi bırakıp namaza giderdi” diye ekliyor! Sözü edilen dünün Avcısıdır… Bizim onunla bir işimiz olmaz, olamaz; onunla işi olan bu düzendir; kapitalistlerdir; cemaatçilerdir! İş bu nedenle TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Akın Birdal, Silivri Cezaevi’ndeki SDP’lileri ziyareti esnasında, “Hanefi Avcı bir güvenlik sorumlusudur ve sosyalist hareketler üzerinde adı iyi anılmaz, iyi hatırlanmaz. Şimdi onunla arkadaşlarımızın yan yana konulmasını büyük bir haksızlık ola* Lütfü Karakaş, “Avcı’nın Pasaportunda 23 Yıllık Suriye Sırrı”, Radikal, 2 Ekim 2010, s.8.

275

rak görüyorum” dedi.
CEMAAT(ÇİLER)

Bu günün “av”ı Avcı hakkında bu kadar detaylı şeylerden söz ederken, bir cemaat parantezi açmamak olur mu? Ama önce bir saptama yapalım: Nedim Şener’in ‘Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat’ kitabında polisin, MİT’in Gülen cemaati hakkında hazırladığı raporlar yorumsuz ve detaylı olarak yer alırken; kitabın yazarı, Fethullah Gülen kendi hareketinin orijinal olduğunu öne sürerken, MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un ise, Gülen hareketinin ABD’nin yeşil kuşak projesinin bir parçası olduğu söylediğini aktarıyor!* Gülen hareketinin ABD’siz düşünülemezliği çok önemlidir; “es” geçilmemelidir” gerçeğinin altını çizip; bir de “Bir süredir Fethullahçıyız! Tam olarak ne zamandan beri, bunu bilmek pek mümkün değil,” diyen ‘Taraf’çı Ayşegül Şah Bozdoğan ile Berk Efe Altınal’ın “mazeretleri” ciddiye alınmamalıdır notunu düşerek, devam edelim! Cemaat(çiler) ile “av” arasındaki ilişki, W. Shakespeare’in, “Felaket, dost sayısını hızla azaltır,” sözlerindeki üzeredir; ancak ne gam; dünün cemaatçisini bugün aynı şecaatle “ulusal solcular” destekleyip, arka çıkmaktadırlar… Tam da bundan ötürüdür ki Türkiye’deki iktidar koalisyonunun farklı fraksiyonları arasında bir çatışma alanı oluşturan “Av” / “Avcı”ya Fethullah Gülen, “Allah taksiratını affetsin. O mum uzun sürmez, sürse bile yatsıya kadar sürer ve söner” diyerek tepki gösterirken; Avcı hakkında tutuklanmadan önce İçişleri Bakanlığı’nın da sekiz soruşturma başlattığı ortaya çıktı. Müfettişlere göre Avcı’nın 608 sayfalık kitabının 186 sayfasında suç unsuru varmış!
MEDYOKRATİK MEDYA FİLMİ

“Av”/ “Avcı”nın hikâyesine, Spinoza’nın sözüyle, “Ne ağla* Nedim Şener, Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat, Güncel Yay., 2009.

276

yın, ne gülün sadece anlayın”; yeter de artar… Onun hikâyesi; kimilerine medyokratik (vasatın yönetimi) medya melodramıdır ya da korku filmidir! Aslında birbuçuk asır önce Osmanlı ahalisinin “gazete” deyince aklına gelen, dönemin resmî gazetesi ‘Takvim-i Vekai’ ve bir İngiliz tarafından çıkarılan ‘Ceride-i Havadis’ten beri, coğrafyamızda egemen(lerin) basını resmî bir yalan ve tezvirat aygıtından başka bir şey olmamış, olamamıştır! Özetle bugünkü “Av”/ “Avcı”nın hikâyesinin hangi versiyonu öne çıkar(tılır)sa çık(tıl)sın bu film, bu tezgâh made in TC/ USA/Cemaat/AKP alâmet-i farikasıyla damgalıdır! Bu kadar da değil; bu filmin (işlevleriyle “Yetmez Ama Evet”çileri anımsatan!) figüranları da vardır: İşte bir haber: Aydınlar, gazeteciler ve siyasetçiler Hanefi Avcı’nın serbest bırakılması istedi. Eski CHP’li Bakan Ercan Karakaş ve eski milletvekili avukat Sabri Ergül, ressam Bedri Baykam ve gazeteciler Cüneyt Ülsever’in ile Ahmet Hakan’ın aralarında bulunduğu grup 4 Ekim 2010 tarihinde İstanbul Adliyesi önünde buluştular. Avcı için hazırlanan dilekçede, Tarık Akan, Müjde Ar, Rutkay Aziz, gazeteciler Ahmet Hakan, Hikmet Çetinkaya, Ali Bayramoğlu da vardı!
SOL! (MU?)

İyi de ya bu koordinatlar da “sol” mu? Asılsız, mesnetsiz rüya görmeyin; artık “genel” bir sol namına bildiğimiz ne varsa eridi, tükendi, yok oldu… Yaşanan bir saflaşma; ayrıların ayrışması; aynıların birleşmesi süreci… Örneğin, “İktidarı ele geçirme ve koruma aracı olarak şiddete bel bağlamayı (dolayısıyla demokrasiyi küçümsemeyi) şu veya bu şekilde teorileştiren sol” ile yollarını ayıran Halil Berktay’ın ifade ettiği “sol”, AKP’nin etki alanındaki “liberal sol” ve bizimle hiçbir ilişkisi yok; tıpkı “ulusal(cı) sol” gibi… Her ne düzeyde olursa olsun; ne liberal ne de ulusal giysilerle rehabilite edilmiş sürdürülemez kapitalizm bizi kesmez; biz onu yıkmaktan yanayız ve yıkacağız…
277

Hayır; sakın ola “Cumhuriyet son mevzi onu savunalım” diyen ulusalcılar ya da Almanya’da kısmen sosyal demokrasinin “sol kanadı” olarak tanımlanabilecek “demokratik solun” sözcüsü konumundaki Andrea Nahles ve Jon Cruddas’ın, “İyi Toplum. Demokratik Solun Projesi”ndeki önerme veya Sebastian Dullien, Hansjörg Herr ile Christian Keller’in ‘İyi Kapitalizm’ başlıklı yapıtlarında ifade ettikleri yeni-solcu saçmalıkla bir alâkâmız olduğunu bir an bile düşünmeyin… Biz başka bir dünya istiyoruz; bunun mümkün, ve de en iyi kapitalizmin yıkılmış/ölü kapitalizm olduğundan kesinlikle kuşku duymuyoruz… Onlar ister ulusalcı, ister liberal olsunlar; hemen hepsi, nihayetinde ücretli kapitalist köleliğin sürdürülmesini, savunuyorlar! “Hâlbuki mevcut toplumsal ilişkiler, toplum, kapitalizm, hükümetler, ‘iyinin’ gerçek olanaklarını sistematik olarak engelliyorlar ve ezilen, sömürülen insanlardaki bir başka dünyaya olan özlemi, mevcut ilişkilerin iyileşebileceğine dair masum bir iyi niyete indirgiyorlar. Dişleri sökülmüş bu tarz iyi özlemi, mevcut toplumsal ilişki ve kurumların devamını süreklileştiriyor.”* Biz onlardan değiliz! Ya da ‘Taraf’çı Sezin Öney gibi, “Kapitalizmin, müthiş esnek ve hemen değişip dönüşüp kusurlarını gizleyen bir sistem olduğunu unutmamak gerek. Kapitalizmin, solun tüm söylemlerini elinden alma, bunların içini boşaltıp güzelce paketleyip yeniden “kapitalizm” etiketiyle piyasaya sürme becerisi karşısında, solun iflahı kesildi,” diyenlerden de değiliz! Bizim iflahımız kesilmedi; bizim iflahımız kesilmez; çünkü dedik ya biz komünistiz! Behçet Çelik’in, “Bizi heyecanlandıran, duygulandıran bir şey kalmadığı için geçmişle hesaplaşmayı bir ‘heyecan’ olarak sürdürüyorsak, o hesabı kapatamayız?”** tümcesinde betimlediği bel kemiksizlerden değiliz; bu yola baş koyarken neyin ne olduğunu; bizi nelerin bekleyebileceğini biliyorduk; tüm bunla* Gazi Çağlar, “… ‘Demokratik Solun’ Yeni Keşfi: İyi Kapitalizm ya da Özgürlükçü Kölelik Çağrısı!”, Birgün, 20 Eylül 2010, s.10. ** Behçet Çelik, Diken Ucu, Can Yay., 2010.

278

ra karşın “eşitlikçi-özgürlük” ütopyasıyla “vira bismillah” deyip yola düştük Spartaküs’ten Şeyh Bedreddin’e açılan yolda ilerleyerek… Tam da bunun için zindanlara kapatılıyor, işkenceye çekiliyor, katlediliyoruz… Ama nafile; biz her yerde, nefes aldığımız sürece olduğumuz gibi olmaktan vazgeçmeyiz… Devrimci yenilenmenin sürekliliği içinde kopuştan yana olanlar yaptıkları hiçbir şeye pişman olmayanlardır… Kayıt altına alın; Paul Eluard’ın, “Günleri ve mevsimleri hayallerimize göre yeniden yaratacağız” deyişindeki bir geleceğin diyetini ödeyen Onlara yani kardeşlerime dair sizlere, Publilius Syrus’un, “Dürüst insanın öfkesi büyük olur”; bir de Stefan Zweig’ın, ‘Dünün Dünyası’ndaki, “Bugünümüzle dünümüz ve önceki günümüz arasındaki tüm köprüler yıkılmıştır... Yeni bir dönemeçte, yeni bir bitişte ve yeni bir başlangıç çizgisindeyiz,” sözlerini anımsatayım! Diyeceklerimi noktalıyorum; biz hepimiz içerdeki yoldaşlarımızdan dışarıdakilere asla pişman değiliz; ve unutmayın tam da bunun için suların şavkıdığı bir şafak vakti sizleri müsebbibi olduğunuz elem, acı, azap ve karanlıklar için pişman edeceğiz… Tarih biz(ler)i beraat ettirecektir; ama sizleri asla!
11 Kasım 2010 12:17:27, Ankara Sosyalist Demokrasi, 20 Kasım 2010, n° 100

ONLARI TANIRIM
“Budalanın sersemliği her zaman zeki kimselere bileği taşı hizmet görür.”*

Söylemek istediğim ilk şey, “Onları tanıdığım ve arkadaşları olmaktan da müthiş onur duyduğum”dur… SDP Genel Başkan Dr. Rıdvan Turan’ı, Bursa’da Tıbbiye öğ* W. Shakespeare.

279

rencisi olduğu günlerden beri tanırım; yürekli bir entelektüeldir. 29 Mart 2009 Yerel Seçimleri’nde İstanbul Sancaktepe’den DTP belediye başkan adayıyken Onunla omuz omuza çalıştım; o ne müthiş bahtiyarlıktı. SDP MYK üyesi Ecevit Piroğlu’nu, İzmir’den, Özgür Üniversite’ye geldiği günlerden tanırım; ayağı 1 Mayıs’ta kırıldığında müthiş acı çekmiştim; canım ciğerimdir. SDP MYK üyesi Ulaş Bayraktaroğlu’nu Ankara’daki öğrencilik günlerinden, antropolojiye özel ilgisinden, arkadaşım olan babasından tanırım; yiğit insandır; en son Tek-el mahallesinde kucaklamıştım Onu. SDP PM üyesi İbrahim Turgut’u, parti üyesi Özgür Cafer Kalafat’ı da bilirim; ucuzcu bir bol kepçe lokantasında yemek ısmarlamıştım Onlara da; içtenlikli has insandırlar. SDP Genel Başkan Yardımcısı Günay Kubilay’ı da ÖDP günlerinden beri tanırım, sessiz, gösterişten uzak, zeki, sıkı bir militan aydındır; sıcacık gülüşüyle aklımdadır hep. Sonra TÖP’den Oğuzhan Kayserilioğlu’nu da, 80’li yılların Avru-pa’sından beri tanırım; sağlam bir devrimci Marksist, deneyimli-yaratıcı bir Doktorcu’dur. TÖP’den Tuncay Yılmaz’ı da ilk gençliğinde bir tekstil atölyesinde çalıştığı günlerden beri tanırım; ne kadar da büyüdü, gelişti… Onlar (ismini zikredemediklerim dahil) radikal sosyalist olmanın gerekliliklerini, hem de bir ahlâk ve yaşam biçimi olarak hayata geçirmekte duraksamayan dürüst insanlardır; Onları tanımak elbette müthiş bir onurdur; ama bundan da öte, onlarla radikal sosyalizm cephesinde omuz omuza dayanışma içinde olmak ise en büyük bahtiyarlığımdır; çünkü hepsi kardeş(ler)imdir… *** Onlar şimdi; “AKP” patentli “Cemaat” mamûlatı bir komployla karşı karşıyalar. Söz konusu komplonun “5N 1K”sına ilişkin olarak Mihrac Ural, ‘Cemaatin Rövanşı (Hanefi Avcı ve Şeytani Pusu)’ başlıklı yazısında şunlara işaret ediyor:
280

“Beklenen oldu. Hanefi Avcı, ‘devrimci bir örgütle ilişkilendirilerek’ tutuklandı. Bu kadarını da beklemiyorduk diye düşünen varsa, Cemaat’i bilmiyorlar demektir… Cemaatten her şey beklenir ve olur. Burası Türkiye… Cemaat, şeytanın aklına gelmeyecek bir suçlamayla Hanefi Avcı’yı vurdu; Devrimci Karargâh Örgütü’ne bilgi sızdırmaktan suçlayarak tutuklattı. Kırk akıllı bir araya gelse de böylesi bir şeytani düzenek kurulamazdı. Böyle bir suçlamanın öncelikle Devrimci Karargâh Örgütü’nce kayıtsız şartsız ret edileceği açıktır. Bu eli kanlı emniyetçiyle devrimcilerin bir savaşı vardı, ilişkisi değil.” *** Bu tablo “adalet”ten yoksun bir hukuk(suzluk)tur! François-Rene de Chateaubriand’ın, “Adalet, halkın ekmeğidir; halk adalete her zaman açtır”; Jules Renard’ın, “Adalet diye bir şey vardır,… cazgır adaletsizliğin hemen arkasında”; Yevgeni Yevtuşenko’nun, “Adalet, hemen her zaman rötar yapan bir trene benzer”; Ulpinnus’un, “Adaletin küçüldüğü ülkelerde, büyük olan artık suçlulardır”; Montaigne’inin, “Adaletin olmadığı yerde ahlâk da yoktur”; Phaedrus’un, “Gücün haklı çıktığı yerde adalet bekleme,” sözleriyle betimlediği “adalet” deyip geçmeyin; Martin Luther King’in, 1963 yılında Bermingham Cezaevi’nden kaleme aldığı mektubundaki üzere, “Herhangi bir yerde haksızlık yapılıyorsa her yerde adalet tehlikede demektir.” Bunu sadece ben demiyorum; örneğin Eflatun’un ‘Devlet’ çalışmasını oluşturan 10 kitabın I. ve VIII. kitapları “adalet” ve “adaletli toplum” kavramı üzerine çok önemli bir tartışmaları içerirken; Eflatun, bir toplumun adaletli olup olmadığının esas gözlemlenme alanının, bireysel değil, devlet yönetimi ve politika olduğunu söyler. Haksız da değildir! Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nca (TESEV) hâkim ve savcılardan oluşan 51 kişiyle görüşülerek hazırlanan rapora göre, “Adaletin terazisi devletten yana”yken; Doç. Dr. Muhammet Özekes’in, “Ülkemizde bugün hukukun her yönü ile vicdan ve ahlâk sorunu vardır”; Gürsel Kasım’ın, “Yargı erki,
281

yasama ve yürütme erkinden ayrılmazsa özgürlük olmaz. Yasama erkiyle birleşirse toplum yaşamı ve özgürlüğü keyfi kontrole gidebilir,” sözlerinin altı özenle çizilmelidir! Yine Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ABD seyahatine giderken, “Özel yetkili mahkemeler üniformasız DGM… Tutukluluk süreleri cezaya dönüşüyor… Yargıda gerçek anlamda reform yapalım diye yola çıktığımızda kurumlardan itirazlar ve tavsiyeler geldi. Sonuçta, DGM’lerde sadece insanlar değişti, üniformalar çıktı. Özünde bir şey değişmedi,” derken; Türk(iye) hukuk(suzluğ)unun ne menem bir şey olduğunu itiraf da etmiş olmuyor mu?! Nihayet AKP’nin “Cemaat” patentli yandaş medyasından ‘Zaman’daki, ‘Yargıdaki Siyasallaşmanın Kitabını Yazdı’ başlıklı yazısında Mükremin Albayrak da bakın ne diyor: “Türk yargı sistemi müdahale ve baskı derdinden hiç kurtulmadı. Kimi dönemlerde ‘önce infaz, sonra mahkeme ve karar oluşturma’ uygulamaları yapıldığı eleştirilerine maruz kaldı”! Bu kadarı yeter mi? Yetmez! Tam da bu koordinatlarda burjuva hukuk(suzluk) ve Türk(iye) boyutu için Anatole France’ın, “Yasalar, o görkemli eşitlikleriyle, köprü altında yatmayı, sokaklarda dilenmeyi ve ekmek çalmayı yoksullara olduğu kadar zenginlere de yasaklar”; John Locke’nin, “Hukukun bittiği yerde zorbanın egemenliği başlar”; Ambrose Bierce’nin, “Dava. Domuz olarak girip sosis olarak çıktığınız bir düzenek,” haykırışlarını anımsayın… *** Söz konusu hukuk(suzluğ)a bir de manipülasyon medyasının iftiraları eşlik ediyor. Mesela bu noktada Thomas Jefferson’un, “Bir gazetenin en yanlışsız sayfaları ilan sayfalarıdır,” demesinde, gülmeceyle bezeli bir aşağılama yok mudur? Ya da Oscar Wilde’ın, “Eskiden işkence âletleri vardı, şimdi gazeteler var...” Veya George Bernard Shaw’ın, “Görünen o ki, gazeteler bir bisiklet kazası ile uygarlığın çöküşünü birbirinden ayırt edemiyor...” deyişi…
282

Yani medyatik yalan(lar)ın, ifti-ral(lar)ın öne çıkarıldığı egemen(lerin) hukuk(suzluğ)un keyfiliği… *** Bu(nlar) böyle olunca da Aristoteles’in, “Yasaların egemen olmadığı yerde mantar gibi demagog biter”; Mark Twain’in, “Doğru daha ayakkabılarını giyemeden, yalan dünyanın yarısını dolaşır,” deyişlerindeki tablo, SDP ve TÖP’lülere yönelik medya “tezgâhı”ndaki somutta olduğu gibi dikilir karşımıza… Örneğin gözaltına alınanların henüz ifade vermekte olduğu saatlerde, emniyet tarafından hazırlanan 6 buçuk dakikalık bir videonun basına servis edildiği ve Fetullah Gülen cemaatine yakınlığı ile bilinen Samanyoluhaber.com sitesinde yayınlandığı aktarıldı. Bu görüntüler daha sonra devlet kanalı TRT ve hükümete yakın birçok basın kuruluşuna servis edildi! Mesela ‘Zaman’dan Salih Karakaya, “Hanefi Avcı kitapta deşifre edince örgüt lideri yurtdışına kaçtı,”* derken; Mahir Sayın CNN’de, “Hanefi Avcı’yı tanımam, bilmem. Yurtdışına kaçtığım yalandır. Yasal yollardan, Sabiha Gökçen’den ayrıldım. İsviçre’de yaşıyorum. Hakkımdaki iddiaları çürütmek için Türkiye’ye döneceğim,” diyor! Dikkat edin emniyetin “iddia”sı, “hükme”/ “infaza” tahvil ediliyor! Mesela ‘Zaman’ gazetesi, “… ‘Dinlendim’ dediği hat Devrimci Karargâh örgütü üyesine ait”…** “Hanefi Avcı’nın kefil olduğu Devrimci Karargâh terör örgütü üyesi tutuklandı…”*** “Hanefi Avcı, örgüt üyesiyle 8 ayda 30 kez görüşmüş… Devrimci Karargâh terör örgütünün, ‘operasyonel kitap’ olarak da anılan ‘Haliç’te Yaşayan Simonlar’ın yazarı Avcı’yı ‘içişleri bakanı’ yapmayı planladığı ortaya çıktı...”**** türünden bir “hüküm”/
* Salih Karakaya, “Hanefi Avcı Kitapta Deşifre Edince Örgüt Lideri Yurtdışına Kaçtı”, Zaman, 25 Eylül 2010, s.15. ** “… ‘Dinlendim’ Dediği Hat Devrimci Karargâh Örgütü Üyesine Ait”, Zaman, 23 Eylül 2010, s.17. *** Büşra Erdal, “Hanefi Avcı’nın Kefil Olduğu Devrimci Karargâh Terör Örgütü Üyesi Tutuklandı”, Zaman, 26 Eylül 2010, s.1-16. **** “Hanefi Avcı, Örgüt Üyesiyle 8 Ayda 30 Kez Görüşmüş”, Zaman, 26 Eylül 2010, s.16.

283

“infaz” tetikçiliğini üstleniyor! ‘Star’ın Ankara Temsilcisi Şamil Tayyar’ın “niyet okumaları”ndan tutun da “yasak aşk” veya “şantaj” hikâyelerine 32 kısım tekmili birden egemen(lerin) manipülasyon medyası rezilliği karşımızdadır… Mesela ‘Vakit’, “… ‘Haliç’te Yaşayan Simonlar’ kitabıyla gündeme gelen eski Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın, irtibatlı olduğu tespit edilen Devrimci Karargâh terör örgütü mensubu Necdet Kılıç’ın evinde yasak aşk yaşadığı iddia edildi,”* derken Necdet Kılıç’ın “Devrimci Karargâh terör örgütü mensubu”(!?) olduğunu, “yasak aşk” yaygaraları eşliğinde yargısızca hükme bağlamış oluyor! Sonra ‘Bugün’ gazetesi “Devrimci Karargâh operasyonunda şok bir gelişme yaşandı” vurgusuyla devreye girip, “Avcı’nın kitabında ‘arkadaşım’ dediği Necdet Kılıç çevresinde odaklanan soruşturma, Hanefi Avcı ile örgüt arasındaki tuhaf ilişkiyi ortaya çıkardı. Avcı’nın yasak aşkının örgüt tarafından kaydedilmesi sebebiyle şantaja uğramış olabileceği iddia edildi,”** diyerek “şantaj” teorisini kotarıyor… Ancak söz konusu kadın NTV’ye çıktığında dedikleriyle bu yalanı da yerle yeksan ediyor… Ya Necdet Kılıç hakkında denilenler?! Yine ‘Zaman’dan Salih Sarıkaya’ya göre, “Terör örgütü ile SDP üst düzey yöneticileriyle görüşmeleri tespit edilen Necdet Kılıç, 1980 öncesi THKP-C içerisinde yer almış ve 1981 yılında yakalanarak tutuklanmıştı. Ayrıca Kılıç’ın birçok örgüt mensubu ile irtibatlı olduğu, Ecevit Piroğlu, İbrahim Turgut ve Özgür Cafer Kalafat ile illegal kazanç elde ederek, örgüte finansman sağladıkları öğrenildi. Kılıç, Mersin’de ‘Bahçe’ olarak ifade ettiği yerde üst düzey örgüt mensupları, TKKKÖ Merkez Komite üyeliği yapmış şahıslar, Dev-Sol kurucusu, THKP-C/Kurtuluş örgütü kurucusu gibi şahıslarla toplantılar düzenlediği öğrenildi.”*** “Kılıç’tan çocuk pornosu çıktı. Kılıç’ın fuhuşa aracılık yaptığı ve
* “Örgüt Evinde Zina İddiası”, Vakit, 24 Eylül 2010, s.20. ** “Karargâh’ta Avcı Sürprizi”, Bugün, 24 Eylül 2010, s.13. *** Salih Sarıkaya, “Devrimci Karargâh İrtibatı Deşifre Olan Hanefi Avcı Genelkurmay’a Gidiyor”, Zaman, 24 Eylül 2010, s.1-4.

284

bazı kadınları çalıştırdığı da iddialar arasında,”* diyen iğrençlik; üçüncü sınıf bile olamayan polisiye anlatıcılığına dahi parmak ısırtamıyor… William Shakespeare’in, “Kılıçtan da keskindir iftira,/ Bin kat daha zehirlidir dili/ Nil’in tekmil yılanlarından,/ En hızlı rüzgâra nal toplatır soluğu,/ Ulaşır dünyanın dört yanına,/ Sapan taşı yetişmez ardından,” diye betimlediği iftiraların tutmayacağından kimsenin kuşkusu olmasın! *** Ne bu komplonun ne de Hanefi Avcı hikâyelerinin SDP ve TÖP’lü radikal sosyalistleri bağlayan bir yanı yoktur! Bizim, “Cemaat”in de Hanefi Avı’nın da kim olduğunu unutma/ unutturma ve bağışlama lüksümüz asla yok; olmadı; olmayacaktır da… Hatırlanır… 1980 Temmuz’unda gözaltına alınan Ali Uygur, Mersin Emniyet Müdürlüğü’nde sorguda öldürülmüş, önce gözaltında olduğu bile kabul edilmeyen Uygur’un daha sonra “yer gösterirken kaçtığı” açıklanmış ve cesedi kimsesizler mezarlığında bulunmuştu. Uygur’la birlikte gözaltında bulunan bazı tanıklar Hanefi Avcı’nın onlara Uygur’un ayakkabısını göstererek “Bu ayakkabının sahibini tanıyor musun?” sorusunu sorduğunu söylemişlerdi. Avcı, gözaltındaki diğer devrimcileri “Konuşmazsanız sonunuz Ali Uygur gibi olur” diyerek tehdit ediyordu. 2000’li yılların ortalarında Ali Uygur’un arkadaşlarının, arkadaşlarının “kimsesiz” olmadığını kanıtlayarak mezarını yaptırdıklarını, Mersin 78’liler Derneği ve Ali Uygur’un kardeşi tarafından Cumhuriyet Savcılığı’na yapılan suç duyurusunun ise kabul görmediğini anımsatmadan geçmeyeyim… 1980’li yıllarda Mersin’de yaşayan pek çok kişi açısından, sadece işkenceci değil aynı zamanda bir devrimcinin gözaltında katledilmesinden, hatta cesedinin bile kaybedilmesinden birinci derecede sorumlu olan Hanefi Avcı’nın, “Bu bir cemaat operasyonudur. Benim hayatım sol örgütlerle mücadeleyle geçti,” söz* Salih Karakaya, “Hanefi Avcı Kitapta Deşifre Edince Örgüt Lideri Yurtdışına Kaçtı”, Zaman, 25 Eylül 2010, s.15.

285

TAYFUN İŞÇİ ‘DARBE KARŞITI’ AKP SİVİLLERİ TOPLUYOR Darbe karşıtı olduğu ve sivil yönetim iddiasında bulunan AKP iktidara yerleştikçe emekten demokrasiden yana sivil güçleri zorlama iddialarla terörist ilan edip, bir bir zindanlara dolduruyor. Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Başkanı Rıdvan Turan, Genel Başkan yardımcısı Günay Kubilay, Ecevit Piroğlu, MYK üyesi Ulaş Bayraktaroğlu Üye Özgür Cafer Kalafat , Toplumsal Özgürlük Platformu Sözcüleri Oğuzhan Kayserilioğlu ve Tuncay Yılmaz göz altına alınıp tutuklanmışlardır. Kamuoyunun da yakından tanıdığı bu kişiler, bilindiği gibi Anayasa değişikliği ile ilgili

yapılan referandumu “boykot “edip demokratik anayasa talebinde bulunmuşlardır. Gerek SDP gerekse TÖP insanların linç kültürü ile birbirini boğazlamaya teşvik edildiği bir ortamda Türk ve Kürtlerin eşit ve özgür ilişki içinde demokratik Türkiye’de birlikte yaşaması için demokratik barışı savunmaktadırlar. Barıştan yana emek ve demokrasi güçlerine dönük bu tutuklamaların savunulacak hiçbir maddi temeli yoktur. Yapılan bu hukuksuz uygulama AKP’nin barış ve demokrasi güçlerini “bertaraf etme” çabasıdır. Demokrasi güçlerine yapılan bu saldırıları şiddetle kınıyor, tutukluların derhal serbest bırakılmaları için, tüm demokrasi güçlerinin SDP ve TÖP ile dayanışmasının gerektiğine inanıyorum.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

lerinin altı özenle çizilmelidir! Onun bugünü hakkında “Avcı’nın ne zaman ve nasıl ‘devrimci’ olduğunu hiç kimse asla öğrenemeyecek,” diyen Ertuğrul Mavioğlu’nun ironisini hiçbir nedenle göz ardı edemeyiz! Altını çiziyorum: Kardeş(ler)imin, işkenceciyle hiçbir alâkâları söz konusu değildir, olamaz da… *** “İyi de olan ne” mi? “Kral çıplak” diyenler, çıplak kral tarafından “cezalandırılıyor”... Örneğin gözaltına alınıp, mahkeme tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan SDP PM Üyesi ve İHD İstanbul
286

Şube Yöneticisi Sultan Seçik’in, “Türkiye’nin tarihi karanlık olaylarla doludur. O televizyonlarda kendi işledikleri cinayetleri üzerimize yıkmaya çalışan basın”dan söz ettiği; SDP Genel Başkan Yardımcısı Ekin Bodur’un, referandum sonrasında yaşanan gözaltıların 12 Eylül cuntasını aratmayacak şekilde gerçekleştiğini belirttiği; Hanefi Avcı’nın, Necdet Kılıç’ın Devrimci Karargâh örgütü üyesi olduğu gerekçesiyle gözaltına alınmasını “uyduruk olay” diye nitelendirdiği düzlemde tarihsel planda bildik/ tanıdık bir senaryo ile yüz yüzeyiz yine… Bundan 77 sene önce, genel seçimle kazandıkları iktidarı mutlak bir diktatoryaya çevirmek ve bütün muhaliflerini yok etmek planlarının ilk adımı olarak Alman Parlamentosu Reichstag binasını ateşe vermişti Naziler. Kendi elleriyle gerçekleştirdikleri bu provokasyonu komünistlerin üzerine yıkmışlar; düzmece iddialarla başlattıkları tutuklama terörüyle önce komünistleri, sosyalistleri, aydınları, sendikacıları daha sonra da din adamları da dahil olmak üzere kendilerine karşı olan herkesi toplama kamplarına doldurmuşlardı. 77 sene sonra dünyanın bir başka coğrafyasında, Türkiye’de aynı senaryonun sahneye konulduğuna tanık olunmaktadır. 12 Eylül 2010 Referandumu öncesinde, toplumun her kesimine demokratikleşme vaatlerini bol keseden dağıtan, “Evet çıkması durumunda derhâl yeni anayasa çalışmalarını başlatacağını, ileri demokratik bir düzen tesis edeceğini iddia ederek herkesin ağzına bir parmak bal çalan AKP; referandumdan iki hafta sonra, muhaliflerini ezmek, mutlak iktidarını pekiştirmek amacıyla yeni bir pasifikasyon harekâtını devre sokmuştur. Bu bağlamda AKP’ye muhalif radikal sosyalistlere karşı, Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’e rahmet okutacak bir dezenformasyon, kara çalma, iftira kampanyası sürdürülmektedir. AKP’nin “ileri demokrasi”si, tamı tamına budur: Provokasyon, komplo, yalan! Emniyet’in “servis” ettiği videoyla AKP yanlısı ‘Bugün’, ‘Yeni Şafak’, ‘Star’ ve ‘Samanyolu TV’ gibi basın/yayın organlarında ortaya atılan asılsız iddia ve iftiralarla da sınırlı kalınmayıp; tutuklananlar hakkında “ASALA örgütüyle içli dışlı olmak”tan, “fuhuş organizasyonu yapma”ya, “çocuk pornosu bulundurma”ya
287

varan iğrenç karalama, dezenformasyon kampanyası sürdürülmektedir. Oynanan sinsi, kirli bir AKP oyundur: Solu ve toplumu sindirmek ve toplumsal muhalefeti etkisizleştirmek için siyaset ve etik dışı yöntemlerden, ince tezgâhlardan medet uman bir çizgiyi temel faaliyet çizgisi hâline getirmiştir ki, bu da AKP’nin -kendi- 12 Eylül’ünü devam ettirdiğinin açık göstergesidir. Sanırım buna “Cemaat”çiler ile “Yetmez”cileri dışında hiç kimsenin itirazı yoktur ve olmayacaktır da! George Clooney’in, “Son yıllarda karşı çıkışların anlamı da etkisi de azaldı. İnsanlar muhalif davranıştan korkuyorlar, vatan haini ilan edilmekten çekiniyorlar,” dediği koordinatlarda diyeceklerimi şu sözlerle bitiriyorum: “Kardeşlerim, siz orada, biz burada yalanın egemenliğine karşı isyanı büyütüyoruz; bugün değilse yarın bizim de sıramız gelecek… Ruhi Su’nu dediği gibi, ‘Sabahın sahibi var, sorarlar bir gün sorarlar’… Kimsenin bundan şüphesi olmasın!”
1 Ekim 2010 12:12:58, Ankara Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

288

TESLİM TÖRE SİNSİ DÜŞMAN

Sosyalistlerin karşısındaki şimdiki düşmanın daha sinsi, daha makyavelist, daha mıymıntı, sünepe ve sünepe olduğu kadar da kalleş ve kahpe olduğunun bilinmesi ve bundan sonra buna göre davranılması gerekir diye düşünüyorum. Türkiye sosyalist hareketi hiçbir dönemde düşmansız kalmamıştır. Her dönemde düşmanı olmuştur, ama her dönemin düşmanı farklı yöntemler kullanmıştır. Mustafa Suphilerin, Denizlerin, Mahirlerin düşmanları, katilleri farklı zamanlarda farklı odaklar olmuştur. Ama hepsinin amacı aynı olmuştur: mücadeleyi engellemek, imha etmek. Yaşayarak da tanık olduğumuz kadarıyla, SDP ve TÖP üyelerine yönelik operasyon ve gerekçeleri, bugünkülere oranla daha sinsice, daha kalleşçe bir yöntemle yapıldı. Bugüne kadarkiler daha harbiden, daha doğrudan yönelimlerdi. Sosyalistlerin, sistem karşıtlığı, ideolojik, politik duruşları vb. nedenlerle saldırı yapılıyordu. SDP ve TÖP üyelerine yönelik saldırı, sosyalistlerin işkencecisi, katili, ideolojik düşmanı bir kişinin bağlantısı ile yapılıyor. Sosyalizme, sosyalistlere düşmanlarından değil de, Hanefi Avcı ile kontaklarından dolayı saldırı yapılıyor havası veriyorlar. Düne kadar, sosyalistlere işkence yapmış, işkence sonucu devrimcileri katletmiş bir polis şefini (müdür), yaptığı telefon konuşması ile bütün dini ve ideolojik inançlarından vazgeçmiş, tarikatını, tanrısını bırakmış, ideolojik değişim yaşayarak (!) sosyalistlerin safına geçmiş gibi gösteriyorlar. Hanefi Avcı, sadece dinden biri değil, hem dini ideolojiye hem de devlet ideolojisine sahip, üst düzey bir devlet güven289

liği bürokratı. Nasıl olmuşsa, böylesi bir kişiyi, işkence yaptığı ve daha sonra da “özür” dilediği kişi, ikna ederek, iflah olmaz bir devrimci yapmış! Buna kargalar bile güler. Bu kafalar dini kirlettikleri gibi şimdi de zaten yeterince kirli olan sistemi bile eskisinden daha beter kirletiyorlar. Dün bunların hepsi, bir mıh çıkını gibi sosyalizme ve sosyalistlere karşı idiler. Ergenekoncuları ötelediler, devleti kendileri ele geçirdiler. Devleti ele geçirirken, nemalanırken, çıkar çelişkisine düştüler. Daha fazla tıkınmak için birbiri ile kapıştılar. Çıkar çatışmalarında bile, iğrenç yöntemlere başvuruyorlar. Devrimcilerin işkencecisini devrimci, sosyalistleri ise kendi işkencecisinin işbirlikçisi gibi gösteriyorlar. Bu gibilere ne söylenir ya da söylediklerim yeterli midir bilemiyorum. Ama sosyalistlerin karşısındaki şimdiki düşmanın daha sinsi, daha makyavelist, daha mıymıntı, sünepe ve sünepe olduğu kadar da kalleş ve kahpe olduğunun bilinmesi ve bundan sonra buna göre davranılması gerekir diye düşünüyorum. Ve lanetliyorum.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

290

Birgün, 7 Şubat 2011

TUNCER BAKIRHAN AKP SALDIRGANLIĞI

Bugün tek tek yapılara karşı geliştirilen bu saldırılar, yarın tüm demokratik güçleri ve hak mücadelesi veren çevreleri hedefleyecektir. Dolayısıyla gittikçe pervasızlaşan AKP saldırganlığı karşısında her zamankinden çok birlik ve dayanışmaya ihtiyaç vardır. AKP ve yedeklediği kimi çevreler, referandum sonrası ‘Yeni Türkiye’ söylemini sıkça dile getiriyorlar. ‘Yeni Türkiye’ terimine bu kesimlerce, antidemokratik oligarşik cumhuriyetin demokratik cumhuriyete dönüştüğü, özgürlüklerin önünün açıldığı, daha da önemlisi ‘düzenin değişmesini’ kapsayan bir anlam yükleniyor. Oysa ki, referandumla birlikte 12 Eylül darbe anayasasına yapılan yama ile ne statüko aşılmış oldu, ne yargı demokratikleşti, ne toplumsal özgürlüklerin önü açıldı, ne de bir bütün cumhuriyet demokratikleşti. Sadece, Türkiye halklarının yaşamakta olduğu sorunların köklü çözümünü sağlayacak Demokratik Anayasa talebi ötelenmek istendi. Ancak AKP’nin çok yönlü maniplasyon yöntemiyle hayata geçirmeye çalıştığı bu sinsi planı, boykot tavrıyla boşa çıktı. Bundandır ki daha referandum sürecinde AKP ve CHP yeni anayasa söylemini geliştirmek zorunda kaldı. Dolayısıyla ileri sürülen ‘Yeni Türkiye’ iddialarının pratik karşılığı olmayıp, ortaya çıkan durumun, sadece statüko üzerindeki hegemonyanın büyük oranda AKP lehine el değiştirmiş olmasıdır. Bu durumla birlikte AKP’nin devlet ve statükonun partisine dönüşmesi gerçeği daha pekişmiş oldu. Elbette bu gücünü öncelikle halklarımızın barış, özgürlük ve
* Barış ve Demokrasi Partisi Eş Genel Başkan Yardımcısı

291

demokrasi taleplerine cevap verecek demokratik seçeneğin gelişmesini engellemek ve bu seçeneği geliştirecek olan güçleri ezmek için kullanacaktır. Zaten iktidara geldiğinden bu yana esas olarak bunu yapmaya çalıştı. Nitekim partimize karşı ara vermeksizin sürdürdüğü politikalar sonucu, yüzlerce arkadaşımız tutuklanmış durumda. Şu ana kadar yaşananlar fazlasıyla gösteriyor ki, AKP’nin esas amacı bağımsız, tarafsız ve adil bir şekilde işleyen bir yargı sistemi oluşturmak ve cumhuriyeti demokratikleştirmek değil. Yapmak istediği, sistemin temel dayanaklarından olan yargıyı denetimine alarak, kendi politikaları önünde engel teşkil eden güçleri bertaraf etme amacıyla kullanmaktır. Bugün bu durumu, referandum sonrası Ezilenlerin Boykot Cephesi bileşenlerine karşı temelsiz iddialarla geliştirilen operasyonlarda görüyoruz. Referandum süresince geliştirilen gözaltı ve tutuklamaların, sonrasında Devrimci Karargâh operasyonu adı altında hiç alakası olmayan Boykot Cephesi Bileşenlerine yöneltilerek boyutlandırılması, tesadüfi değildir. Burada da boykot tavrı karşısında aldığı yenilginin faturasını SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan ile TÖP sözcüsü Oğuzhan Kayserilioğlu’nun da aralarında bulunduğu 13 yöneticisi tutuklanan, SDP ve TÖP gibi oluşumlara çıkartarak, bir yandan Kürt ve Türk halkının ortak iradesini esas alan güçlü bir seçeneğin oluşmasını sekteye uğratmak; diğer yandan Kürt halkının örgütlü yapılarını bu desteklerden yalıtarak yalnızlaştırmayı hedeflemektedir. Çünkü
292

Milliyet, 26 Eylül 2010

özellikle bölgede gerçekleşen yüksek başarı düzeyinin, Boykot Cephesi Bileşenleri ile önümüzdeki genel seçimlerde Türkiye metropollerinde güçlü sonuçlar doğuracağının farkında. Halkların demokratik iradesini açığa çıkartacak bu sonuçlar, şimdiden AKP’yi fazlasıyla rahatsız etmeye başladı. Çünkü bu irade hem Kürt sorununun demokratik çözümünde, hem yeni bir anayasa yapılması sürecinde hem de tıpkı referandumda olduğu gibi önümüzdeki seçimlerde de gelişmelere yön verecek bir irade açığa çıkartacaktır. İşte AKP, bu operasyonlarla bu iradeyi şimdiden dağıtmak ve boğmak istiyor. Bu durumun önüne geçmenin ilk şartı, AKP’nin sahte değişim söylemini deşifre edecek güçlü bir demokratik iradenin oluşmasıdır. Aksi takdirde bugün tek tek yapılara karşı geliştirilen bu saldırılar, yarın tüm demokratik güçleri ve hak mücadelesi veren çevreleri hedefleyecektir. Dolayısıyla gittikçe pervasızlaşan AKP saldırganlığı karşısında her zamankinden çok birlik ve dayanışmaya ihtiyaç vardır.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

293

VEDAT TÜRKALİ ‘BU ÇOCUKLARIN BÖYLE FEDA EDİLMESİNDEN NEFRET DUYUYORUM’
Akın Birdal, Ahmet Türk, Sevim Belli, Sırrı Süreyya Önder ve Ertuğrul Kürkçü’nün çağrısıyla 26 Ekim 2010’da İstanbul’da biraraya gelen aydın, yazar, sanatçı ve siyasetçilerin katıldığı kahvaltılı basın toplantısına bir video mesajıyla katılım gösteren yazar Vedat Türkali’nin 21 Eylül Komplo’suna ilişkin görüşleri:

Şimdi benden tutuklamalarla ilgili düşüncelerimi öğrenmek istediniz. Tabii ayrıntıları çok fazla bilemem, ben politikayla uğraşmıyorum doğru düzgün. Ama olayları da izlemeye çalışıyorum tabii, Ülkede neler oluyor, neler olmuyor. Ve bizim ülkemizde kan akıyor, kan dökülüyor. Belki görmüşsünüzdür ben başbakana bir mektup yazdım, açıklandı bu... Mektubun ana fikri şu “Kürt sorunu çözülmeden Türkiye’de demorasi sorunu çözülmez. Demokrasi sorunu çözülmeden de Kürt sorununu çözemezsiniz.” Bunu ben yıllardan beri söylüyorum bugün de bunu tekrar ediyorum. Bana öyle geliyor ki sizin söylemlerinizden de onu anlıyorum. Bunun arkasında Türkiye’nin temel sorunu olan Kürt sorununu geciktirmek savsaklamak ve çıkmaza sokmak çabası var. Böyle bir hareket Türkiye’ye zarardan başka hiçbir şey sağlamaz. Yazık edilir, insanlarımız ölür, bir iç çıkmazında kalkmakta devam eder. Dün ben, bizim Yıldırım Türker’in bir yazısını* okudum, röportajını... Yıldırım çok iyi bir sorgulamacıdır ve çok ince noktalara da değinmesini bilir. Şimdi komik bir durum, bir yandan diyorlar ki tutukladıklarına ve ailesine, görüyorsunuz çok demokratik davranıyoruz, yasadışı birşey yapmıyoruz. Ama öte yandan işin biçimine bakıyorsunuz, sabah 5’te git kapıyı çal, açmadılar diye, takır takır kır kapıyı sonra “çok demokratik davrandım” de. Pes yani, olacak şey değil! Yani bu operasyon, o kadar çok önemli bir durum ise, 1 aydan beri çoktan bunun
* “Kibar Bir 12 Eylül Üslubuyla basıldılar”, Radikal, 24 Ekim 2010.

294

gerekçelerinin kamuoyuna duyurulması gerekirdi. Ben böyle bir hareketi lanetle karşılıyorum. İdda edilmelidir ki, bu küçük oyunlarla hiçbir yere varamazlar, temel sorun bugün Kürt sorunudur ve bu acilen çözülmelidir. Bu kan durmalıdır. Ve binbir bahaneyle ara yollardan, geciktirme savsaklama yoluna gitmek, bu ülkeye ihanet etmektir. Ve süreç, bu kafalarla yürütüldükçe hiç kimse Türkiye’ye demokrasi getirme çabasında olduğunu iddia edemez. Bu gençler hemen bırakılmalıdır. Benim gördüğüm o... Ortada ciddi birşey olsa çoktan çıkmaları lazım. Bir daha tekrar ediyorum, bu hareketi, bir Türk insanı olarak, bir Türk dedesi olarak, bu çocukların böyle feda edildiği bir yolda yürütülmesinden nefret duyuyorum. Çirkindir, yanlıştır ve ülke çıkarlarına tam zıt bir tutumdur bu. Başka ne diyeyim daha ağır laf bulamadım yani, bulsam onu da kullanacağım. Sonunda beni siz galiba bu tevkifata karıştırdınız, beni de alacaklar. Ne yapayım, kaderde varsa gideriz (gülüyor).”
Sosyalist Demokrasi, 28 Ekim 2010, n°99

295

296

297

Radikal, 24 Ekim 2010

XWE METİN AYÇİÇEK BİR TC KLASİĞİ: SDP’YE YENİÇERİ BASKINI

Geçen haftaki yazıya giriş cümlem şu idi: “Anayasa değişikliğine ilişkin referandum, beklenen sonucu verdi: Hakkari’nin Peyanis beldesi civarında yola döşenen mayınla çoluk çocuk çok sayıda insan katledildi. Suçlu hemen fırladı ortaya ve açıklama yaptı: ‘Bu bir PKK eylemidir.” 12 Eylül: Referandum sonucu: Boykot’ta yatan güçlü barış ve özgürlük dinamiğinin sergilenişi. 16 Eylül: Devletin intikamı. Boykot oylarının yüzde yüze yakın olduğu Hakkari’nin (Colemêrg) Peyanis köyünde, yola döşenen mayının patlatılarak sivil Kürt halkından 9 kişinin öldürülmesi. “İyi çocukların” izleri silmeye bile vakit bulamadan, refleks eylemle sahne alması. Henüz içişleri bakanı bile açıklama yapmadan katil ortaya atlayarak açıklama yaptı. “Bunu PKK yapmıştır” dedi. 20 Eylül: Korkuyla beklenen sevindirici karar: Eylemsizlik kararının süresi uzatıldı. Eh, Osmanlı geleneği kanına işlemiş bir hükümetin, her barış girişimine karşı bir provokasyon yapmaması beklenebilir mi? Bu kez birkaç gün beklemeyi bile gereksiz buldular. 21 Eylül: Devletin intikamı. Referandum’da “boykot” diyerek Kürt halkıyla omuz omuza yürüyüşünü sürdüren Sosyalist Demokrasi Partisi’ne cemaat ocaklarında eğitilmiş yeniçeri saldırısı. Partinin genel başkanı Dr. Rıdvan Turan ile birlikte 18 kişi gözaltına alındı. Ve suçlu hemen fırladı ortaya ve “Türk tipi demokratik açılım” sözcüleri SDP’ye yapılan bu baskının gerekçesini açıkladılar: “PKK ve Devrimci Karargah ile işbirliği.” SDP İstanbul İl ve Kadıköy İlçe binalarına düzenlenen bas298

kında, yüzleri kar maskeli, çelik yelekli özel harekat timleri parti binalarına ve kullanılan araçlara zarar verebilmek amacıyla özellikle saldırgan davrandılar. Partinin bilgisayarları ile görsel ve yazılı parti arşivine el koyuldu. Aynı saatlerde evlere yapılan polis baskınlarında, Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel Başkanı Rıdvan Turan, Genel Başkan Yardımcıları Günay Kubilay ve Ecevit Piroğlu, MYK Üyesi Ulaş Bayraktaroğlu, Parti Meclisi üyeleri İbrahim Turgut ve Sultan Seçik, SDP Üyesi Özgür Cafer Kalafat ile Toplumsal Özgürlük dergisi yazarları Oğuzhan Kayserilioğlu ve Tuncay Yılmaz, dergi okurlarından Semih Aydın ile Red dergisi yazarlarından Hakan Soytemiz gözaltına alındılar. Aynı cümleyi tekrar ederek başlayacağım bu haftaki yazıya da: “Anayasa değişikliğine ilişkin referandum, beklenen sonucu verdi.” Evet’i “kardeş” ilan ederek evetçi solculara bile teşekkür eden hükümet, “sömürgeci sistemi reddeden” boykot ve hayır’a karşı cezalandırma yöntemine yönelmede gecikmedi. İşte demokrat Osmanlı kimliğinin düşünce özgürlüğü anlayışı. Ulusal ve uluslararası değişimlerin yarattığı ve sürecin dayattığı bir zorunluluk olarak artık kaçılamayacağı anlaşılan bir barışa evet diyebilmenin dayanılmaz ağırlığıdır bu egemen ulus kişiliğinde. Kibri için lanetlenen bir halkadır bu Türk halkının boynuna takılmak istenen. Vicdanda, duyguda, bilinçte içselleşemeyen bir barış arayışı öncesi, barış dinamiklerini iğdiş etme, barış güvercinlerinin kanatlarını yolma çabasıdır. Bilinen sözdür: Katranı kaynatsan olur mu şeker? Cinsini sevdiğim, cinsine çeker. *** Sayın Öcalan ile “nitelikli” görüşmeler artık açıktan “müzakere” haline geldi. Devlet, iki on yıldır aranan “muhatap” olma görevini nihayet kabul etti. O haddini bilmez, önünü görmez kör kibir yani egemen ulus kişiliği direnmeye devam etse de, Kürt Özgürlük Hareketinin gözle görülür elle tutulur başarısı, toplumsal yaşamı bütün alanlarda “ya çözülür, ya çözülür” noktasında tıkamıştır. Sömürgecilik artık sadece iki seçeneğinin kaldığını bilmektedir: Ya halkların ortak iradesiyle bu tıkanma ba299

rış ve özgürlüklerin genişletilmesiyle aşılacaktır, ya da Türkiye, üzerinde huzur içinde ve güvenle yaşanabilir bir ülke olmaktan çıkacaktır. Akl-ı selim elbette birincisini seçecektir. MİT müsteşarının yaptığı açıklama bu nedenle anlamlıdır: “PKK, silahlı mücadele ile hak taleplerinin 21. asırda mümkün olmadığını görmüştür. Türkiye de, meselenin, dar çerçeveli bir güvenlik konsepti içerisinde, polisiye ve askeri tedbirlerle çözülemeyeceğini anlamıştır.” * Sürekli yükseliş halinde olan Kürt ulusal özgürlük hareketinin gelişim eğrisini yansıtan bir Festival olmadı bu yılın festivali. Bunca deneyim sahibi ve olağanüstü büyüklükte emek-yoğun bir festivalin, bana göre, bu kadar kaotik bir organizasyonla ortaya çıkması kabul edilemez. Küçük gibi görülen olgular ama yan yana geldiğinde hem kaynak tüketen hem de moral bozan etkiye sahip oluyor. Örneğin, festivalin genel bütçesi içinde adı anılacak kadar bile öneme sahip olmayacak küçücük bir harcama ile en azından standların yerleşim düzenine ilişkin bir plan basılsaydı, onca yolu tepip Avrupa’nın dört bir yanından gelen yurtseverlerin, meydanı dört dönerek yer arama derdi ortadan kaldırılabilirdi. Stadyumun ses düzeni “berbat” değilse de, berbata yakındı. AB standartları gibi korunan çaydanlık ölçüleri biraz büyük tutulabilseydi, bir bardak çay için onca insanın yarım saat kuyrukta beklemesi çilesine son verilebilirdi. Kürt halkının, “saygıda kusur olduğu” gibi bir algıya ulaşmasına ve bu nedenle kurumlarını eleştirmeye yönelmesine imkan vermeyecek bir titizlik gerekir. Bu halk bunun fazlasına layıktır. Yıllardır festivallere gençlik katılımını gözlemlemeye çalışıyorum. Bu yıl, önceden de saptadığım gibi, gençlik katılımı zirvede idi. Dilerim gençlik eğitimine yönelik politikalar, bu büyük hazineyi geleceğin mirasına eksiksiz katabilecek bir yeterliliği yakalayabilir.
Yeni Özgür Politika, 24 Eylül 2010

300

YAVUZ ÖNEN GÜN DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI İÇİN DAYANIŞMA GÜNÜDÜR

Tüm demokrasi, insan hakları ve barıştan yana kişi ve örgütleri güçlünün adaletsizliğine karşı adaletin gücünü sonuna kadar savunmaya, SDP ve TÖP yöneticileri için adil ve yansız bir yargılama talebini dile getirmeye, tutukluların salıverilmesini talep etmeye davet ediyorum. Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) ile Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP)’nun 17 yöneticisinin gözaltına alınması ve 13 ünün tutuklanması süreci kaygı verici işaretler içermektedir. -Legal olarak Siyasal Parti, Platform ve Dergi etrafında kendilerini ifade etmekte olan yurttaşlar muhalif düşünceleri nedeniyle kamuoyuna terörist olarak tanıtılmaktadır. -Bu tanıtım Samanyolu TV, Yeni Şafak, Zaman, Vakit gibi yayın organları aracılığıyla yalan ve yanıltıcı haberlerle donatılarak yapılmaktadır. Bu tarz bir operasyonun adı KOMPLO’dur. Bu komploya maruz kalanlar aynı etkinlikte kamuoyu oluşturacak ve gerçekleri açıklayacak olanaklara sahip değildir ve atılan çamuru temizlemek açısından telafisi zor bir mağduriyete uğramışlardır. Adı geçen yayın organları görülmekte olan davayla ilgili yayın yaparken; soruşturmanın gizliliğini, suç atımında bulunarak hukuktaki masumiyet karinesini ve söz konusu kişilerin özel hayatlarının mahremiyetini açıkça ve pervasızca hiçe sayabilmektedir. Bu tarzın, basın yayın organlarının kamuoyuna doğru ve yansız haber verme görevi ile, basın ahlakı ile bir ilişkisi yoktur. Bunun da adı siyasi muhaliflere yönelik YARGISIZ İNFAZ’dır. -AKP Hükümetleri döneminde Ergenekon Davası, Balyoz Operasyonu ve Kafes Eylem Planı operasyonları ve yargılama
301

YILMAZ DEMİRAL BU KOMPLOYA KARŞI ÇIKMAK DEVRİMCİ BİR GÖREVDİR Bu operasyon tüm devrimci değerlere bir saldırıdır! Uğrunda ölmeyi göze aldığımız, birçok yoldaşımızı yitirdiğimiz bir mücadele anlayışını ve değerler toplamını kirletmeye yöneliktir! Bu operasyon aynı zamanda devrimcilerin birliğine ve bu nedenlerle tüm devrimci güçlere saldırıdır! Bu komploya karşı çıkmak,

tüm güçlerimiz ve olanaklarımızla, örgütlenme ve mücadele anlayışlarına bakmaksızın, komploya maruz kalan devrimci güçler üzerinden ortaklaşarak topyekün bir direniş hattı kurmak; en önemli devrimci görevlerden biri olarak önümüzde durmaktadır. Hiçbir komplo, hiçbir güç yarattığımız değerleri kirletmeye yetmez! Bu komplo boşa çıkarılacak ve sahiplerini boğacaktır!
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

süreçlerinde yaşanan hukuksuzluk ve kanunsuzluklar Devrimci Karargah Örgütü operasyonu sürecinde de açıkça görülmektedir. - Hanefi Avcı’yı bertaraf etmek üzere kurgulanan bu senaryo ile birkaç kuş birden vurulmak istenmekte ve siyasi muhalifler bir şekilde ‘terör’ eylemleriyle ilişkilendirilmektedir. Bu nedenle, Bir insan hakları savunucusu olarak; Soruşturma aşamasında Hükümeti, yargılama aşamasında da mahkemeleri insan haklarına dayalı hukukun üstünlüğüne riayet etmeye, örgütlenme ve ifade özgürlüğüne yönelik bu polisiye komployu açığa çıkarmaya, Tüm demokrasi, insan hakları ve barıştan yana kişi ve örgütleri güçlünün adaletsizliğine karşı adaletin gücünü sonuna kadar savunmaya, SDP ve TÖP yöneticileri için adil ve yansız bir yargılama talebini dile getirmeye, tutukluların salıverilmesini talep etmeye davet ediyorum.
İstanbul, 4 Ekim 2010 Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

302

YÜCEL DEMİRER BİR BAYAĞILIĞIN ARKASINDA YATAN

Bu ülkede sosyalistlerin karşı karşıya kaldığı baskının cumhuriyet tarihinin başlangıcına dayanan ve günümüze dek uzanan derinliği ve bayağılığını anlatmak için çok çaba sarfetmek gerekmiyor. Hangi tarihsel döneme bakılırsa bakılsın, hangi çevreden yaşını başını almış bir devrimci ile konuşulursa konuşulsun bu sistemli baskının iz ve delillerini görmek olanaklı. SDP ve TÖP’lü arkadaşların dayanaksız iddialarla tutuklanmaları ve sosyalist çevrelerde bu cadı avı üzerinden estirilen baskı rüzgarı, bu tarihsel ve ideolojik eğilimin bir devamı niteliğini taşımakta. Öncelikle bu kampanyadan birinci derecede etkilenen içerdeki dostlara selam ve geçmiş olsun dileklerimle başlamak isterim. Kendilerine dikkat etsinler, bizim için önemliler. Hemen arkasından onlara yönelik tezgah haber kanallarına düştüğünde aklıma gelen birkaç noktaya değinmek isterim. On yıllardır, belki de yüzyıllardır demeliydim, siyaset ve hukuk arasındaki belirlenim ilişkisine ilişkin tartışmalarda hep kendimizi – sosyalistleri – defansif ve daima “açıklayan” bir pozisyonda bulageldik. Ekonomik ve siyasal süreci açıklarken kullandığımız gür tonun hukuk ve hukuksal süreçlere ilişkin meselelerde düştüğünü gözlemişimdir. Son dönemin benim “komitacılığa dönüş” dediğim tarz-ı siyaseti bu durumu ortadan kaldıracak gibi görünmekte. Artık hiçbir açıklama ve örnek derleme çabası gerektirmeyecek bir biçimde, hukuk dediklerinin burjuva hukuksallığını bile hiçe sayar bir biçimde keyfi bir biçimde tanımlanma halleri ile karşıkarşıya bulunmaktayız. Hukuk dedikleri günümüzde yalın kılıç bir siyaset yapma biçiminin tekelinde, kapitalistlerin siyasetinin tekelinde ve bu durumun
303

YÜKSEL AKKAYA SINIF MÜCADELELERİ, SDP VE TÖP Kar alanlarının kapsamını genişletme isteği arttıkça, sömürü oranlarını yükseltmek için yoğun çaba harcanmaya başlanınca emek ile sermaye arasındaki mücadelenin de sertleşeceği açıktır. Emek, bu mücadele de sendikalar ve siyasal partiler aracılığı ile mücadele etmek ister. Bu nedenle bu örgütlenmeler işçi sınıfı açısından önemlidir. 12 Eylül’den sonra işçi sınıfının örgütlenmesi olan sendikalar etkisiz, güçsüz ve zayıf kılınmış, izleyen yıllarda rekabetçi bir ekonomi için uyumlu hale getirilmiştir. İşçi sınıfı adına mücadele veren siyasal örgütlenmeler muazzam baskılarla sindirilmeye çalışılmış, ancak bu örgütler küllerinden yeniden doğmuş ve sınıf mücadelesini sürdürmeğe devam etmişlerdir.

Sendikaları dize getiren ama siyasal yapıları dize getiremeyen sermaye, bu çabasından hiç vazgeçmemiş, gerek ceza politikaları ile gerek başka baskı araçları ile siyasal mücadelenin alanını daraltmaya kararlılıkla devam etmiştir. Bu kararlılığın son eylemi SDP ve TÖP’ün yöneticilerini, üyelerini “cezalandırma” isteği olmuştur. Devrimci Karargah operasyonu adı altında yapılan sınıf mücadelesi veren siyasal yapılara yönelik bir alan daraltma politikası, kırmızı çizgiler çekmek çabasıdır. Dün olduğu gibi bugün ve yarın da bu türden çabalar anlamsız kalacaktır. Sınıf mücadelesinin sermaye cephesine verdiği korku, bu tür yıldırma, hukuksuz işlemlerle etkisizleştirilemeyecek, Promete gibi ateşi çalma isteğini sürdürecektir.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

sosyalistler açısından teşhis ve teşhiri moderninden muhafazakarına, muhafazakarından liberaline “demokrat”larla yapılan ideolojik mücadelede önemli bir yer sahip. “Demokrasi” ve “demokrat” kavramlarının dikkatle tırnak içine alınması gereken içinden geçtiğimiz kesitte, demokrasi algısı sistemli ve sürekli bir tecavüz altında. Kavramı yalnızca kendi doğruları, çıkarları ve siyasal başarı tanımı içerisinde tanımlayan ve bu sınırlı çerçeve içinde tutum ve davranışlarda bulunan burjuva klikleri ile mücadele yakıcı öneme sahip. Baskıcı, ilkesiz ve kendine demokrat söylemlerin demokrasi gömleğini
304

sahiplendiği bu dönemde, devrimci-demokratik ütopyalarımızı dillendirmenin ve sahiplenmenin, komplocunun ideolojik hegemonya kurma projesini sarsmanın tam zamanı. Denenen ve tutmayacağına emin olduğum komplo, bir yanıyla siyasal karşıtımızın sosyalistleri onların kendilerini aldıklarından daha çok ciddiye almalarının da kanıtı. Cumhuriyetçi, kapitalist, muhafazakar, liberal demokrasi anlayışlarının çözümleyemediği çelişkilerin orta yerinde kendimizi ciddiye almanın ve alternatif örgütlü bir siyasal gücü bize armağan edecek modern prensi hayata geçirmenin bu komplunun bayağılığına verilecek en iyi yanıt olduğunu düşünüyorum. Sustukça sıranın hepimize geldiğini görüyorum.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n° 98

305

ZAFER AYDIN YENİ REJİM ESKİ ZİHNİYET...

Cenaze namazını, isteyen Ağustos 2010’da yapılan Yüksek Askeri Şûra’dan sonra, isteyen 13 Eylül 2010 günü kılmış olsun “askeri vesayetin” sonu geldi. Uzun süredir önemli gerilimlerin ve çatışmaların odağı olarak kabul edilen ikili iktidar durumu, AKP’nin ve AKP’de temsil imkânı bulan sınıfların lehine çözülme yolunda. Eski rejimin kontrol mekanizmalarında pozisyonlarını koruyan “kılıç artıkları” olmasına rağmen, vesayet rejiminin kumanda ve kontrol mekanizmalarında asker hâkimiyeti neredeyse sıfırlandı. Devletin bekasını askerin belindeki silah ve bu silahın gölgesinde sağlanacak nizamda arayanlar için sarsıcı olsa da, bu durum hayırlı bir gelişme. Ancak, orta yerde demokrasi geldi diye sevinilecek bir durum da yok. Çünkü askerin aleyhine bozulan denge, demokrasi lehine gelişmiyor. Askerin vesayeti bitti, askerci bürokrasinin gücü kırıldı; ne var ki vesayet rejimi, rejimin aygıtları olduğu gibi yerli yerinde duruyor. Teşbihte hata olmasın; saha aynı, kurallar aynı, oyun aynı, değişen sadece oyuncular! HSYK seçimlerinde belirgin biçimde anlaşıldığı üzere,oyuna yeni girenler eskileri aratmayacak bir performansla sahadalar. Besbelli ki yeniler, tart edilenlerin ruh ve fikir ikizi olarak “devlet etme geleneğini” sürdürecekler. Bunun en kuvvetli göstergelerinden birini Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, katıldığı bir televizyon programında ortaya koydu. Cemil Çiçek Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ni “devlet organlarına vizyon ve gelecek tasavvuru” sunan belge olarak tanımladı. Bu tanımla Cemil Çiçek, hem giden ile gelen arasındaki zihinsel benzerliğe işaret etmiş, hem de – tehdit unsurlarına yönelik algı değişmekle birlikte306

ZEKİ DEMİRKUBUZ Yapılan tutuklamalar Türkiye’de genel bir duruma işaret ediyor. Bütün hükümetler kendi karşıtlarını tasfiye etmek için bu tür bahaneler buluyorlar. Ellerinde somut bir şeyler olsa da olmasa da hoşlanmadıklarını tutuklamaktan geri durmuyorlar. Hele Türkiye sosyalist hareketi geçmişten beri her zaman hukuk dışı tutuluyor. Üzgünüz ama bu

durumu artık yadırgamıyoruz. Böyle şeyleri duyduğumuzda pek de şaşırmıyoruz. Maalesef artık durumun değişeceğine dair umudumuz da azaldı. Birşeyler yapılmazsa bu şartlarda yönetilmeye devam edeceğiz. Yapılan tutuklamalar büyük bir hukuksuzluk örneğidir. Protesto ediyorum.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

yeni rejimin temelini de Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin oluşturacağına vurgu yapmış oldu. Demek ki “ileri demokrasinin” çerçevesi de kırmızı kitapla çizilecek, yeni rejimin kasasında da “gizli bir anayasa” olacakmış. Referandumdan sonra , AKP’inin daha fazla demokrasi diliyle konuşacağını bekleyenler için bu açıklama hayal kırıklığına yol açtı mı bilinmez; ama Cemil Çiçek, “yeni” rejimin niteliği ve işleyişi konusunda anlayana sivri sinek saz kıvamında berrak, güçlü bir tasvir yapmış. “Eski” ve “yeni” rejimin benzerlikleri, ortak noktaları sadece kırmızı kitaptan hiza almalarından ibaret değil. Eski rejim gibi yeni rejim de faili meçhullerin araştırılıp, gün yüzüne çıkarılmasını istemiyor. Eski rejimin bir numaralı muktediri 12 Eylül günlerinde DİSK’i, Barış Derneği’ni, aydınları, sanatçıları bir çırpıda “terörist” ilan etmişti, yeni rejimin muktediri de aynı şeyi, aynı maharetle çevreciler için yapıyor. Eski rejimin “suç” teşhirinde vazgeçemediği obje kitaptı, SDP ve TÖP operasyonlarının yansıtılması sırasında gördük ki yeni rejimde de kitap, “suç aleti” olarak esas yerini koruyor. Eski rejim akla zarar iddialarla örgüt davaları açardı; Hanefi Avcı ile aynı davanın içine sokulan SDPliler, TÖPlüler, bir kitapta parmak izi bulunduğu için tutuklanan Kemal Hamzaoğlu örnektir, yeni rejim de aynı istikamette ilerliyor. Eski rejim muhaliflerini susturmak, etkisizleştirmek için, demir kelepçelerle kelepçeleyip, hapse atardı, Kürt siyasetçilerin
307

ZÜBEYDE KILIÇ YANLIŞTAN BİR AN ÖNCE DÖNÜLMELİ Özellikle referandum tartışmaları süreci ve sonrasında toplumun çok önemli bir bölümünün üzerinde hemfikir oldukları konu özgürlükçü, demokratik bir anayasa yapılması ihtiyacı olmuştur. Bu ihtiyacın temel nedeni bu ülkeyi 12 Eylül’ün ürünü olan baskıcı, anti-demokratik, askeri vesayetçi anayasadan kurtarmaktır. Demokrasinin gereği de budur. Demokratikleşmeye dair seslerin bu kadar güçlü çıktığı bir noktada, bu taleplerden rahatsızlık duyan, demokratikleşmeye dair atılan her adımı kendileri için bir
* Eğitim Sen Genel Başkanı

güç geriletme olarak gören derin, karanlık güçler bir kez daha devreye girmiştir. Türkiye’nin emek, barış ve demokrasi mücadelesinin önemli bir parçası olan SDP’nin genel başkanı, üye ve yöneticilerine yönelik tutuklamalara kadar varan bu akıl almaz tutumun hiçbir izahı yoktur. Görünen odur ki en temel haklar olan örgütlenme ve siyaset yapma hakkına hiç tahammül yoktur. Bilinmelidir ki bu tutum demokrasi güçlerince sadece bir siyasi partiye ya da örgütlenmeye değil demokrasi ve özgürlüklere yönelik bir tutum olarak değerlendirilecektir. Bu akıl almaz yanlıştan bir an önce dönülmeli, tutuklananlar derhal serbest bırakılmalıdır.
Sosyalist Demokrasi, 7 Ekim 2010, n°98

yargılandığı KCK tutuklamaları sırasında görüldü ki yeni rejim aynı şeyi plastik kelepçelerle yapıyor. Eski rejim, hapis, sansür, işten attırma yoluyla gazetecileri susturur, diğerlerine gözdağı verirdi; hapisteki 50 gazeteci, gazeteciler hakkında hapis ve para cezası istemiyle açılan yüzlerce dava, işten attırmalar bu alışkanlığının yeni rejimde sürdüğünü gösteriyor. Eski rejim çevreyi, doğayı, tarihi tahrip ederken ne hukuk tanırdı, ne Koruma Kurulu kararı; Elektrik santrali yapılmak istenilen İkizdere Vadisi’nin Koruma Kurulunca sit alanı ilan edilmesinden sonra bu yetkiyi Koruma Kurullarından almak üzere başlatılan çalışma gösteriyor ki yeni rejim de aynı yoldan yürüyor. Eski rejim, işkencecisini, suça karışmış personelini “Memurin Muhakematı Kanunu” ile koruma altına alırdı, Hrant Dink davasında soruşturulmasına izin verilmeyen kamu görevlilerinde olduğu gibi yeni rejim “Me308

murlar ve Diğer kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun”u koruma kalkanı olarak kullanıyor. Eski rejim gibi yeni rejimde yüzde on seçim barajını “istikrarlı iktidarın” en muhkem kalelerinden biri olarak görüyor. Anadilde eğitim, eski rejim için kırmızı çizgiydi, yeni rejim de aynı yaklaşımı sahipleniyor. Bunlardan söz edildiğinde kimileri eski rejimden yadigar “münferit” kavramıyla, dikkat çekilen noktaları küçümseyip, Başbakanın “ileri demokrasi” vaadine sarılıyorlar. Olgulara gözlerini kapayıp, söyleme, ajitasyona fit oluyorlar. Oysa alt alta yazıldığında bu toplamdan demokrasi değil, 12 Eylül rejiminin ağırlığını koruduğu, asker/sivil bürokratik oligarşinin yerine muhafazakâr/cemaatçi oligarşinin geçerek eski rejimin otoriter karakteri ve antidemokratik özellikleriyle sürdüğü çıkar. Fazla söze hacet yok; Neyzen Tevfik’in mısraları değişeni değişmeyeni gayet iyi özetliyor; “Türkü yine o türkü/ sazlarda tel değişti/ yumruk yine o yumruk/ bir varsa el değişti.” Eski rejimin otoriter karakterini muhafaza ederek yeni rejimi tesis eden AKP, sanki muktedir olan kendisi değilmiş gibi hala eski rejime yumruk sallıyor. Bu sayede mağdur ve muhalif bir demokrasi kahramanı profili vermek, bunu da seçimlerde bir kez daha oya tahvil etmek istiyor. Ne gariptir kendini solda tanımlayan bazı kesimler de AKP’nin suretine girerek, bu çizgide bir siyasete yatırım yapıyorlar. Yeni rejimin demokrasi dışı uygulamalarını es geçerek sadece eski rejimle, eski rejimin kılıç artıklarıyla kavgayı tercih ediyorlar. Oysa böyle bir tercihin gölge boksu yapmak dışında bir anlamı olmadığı gün gibi ortada. Giden gitti; güncel olan, yapılması gereken, gelen rejimle, onun antidemokratik karakteriyle, eylem ve uygulamalarıyla mücadele etmektir. Sola düşen, AKP’ye demokrasi misyonu atfederek, onun yetersizliklerini yeterli hale getirmek üzere gölge boksu yapanları, boşluğa yumruk sallamakla baş başa bırakıp bütünsel bir demokrasi programı etrafında demokrasi dinamiklerini harekete geçirmek olmalıdır.
Birgün, 24 Kasım 2010

309

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->