P. 1
Teneke Trampet - Gunter Grass

Teneke Trampet - Gunter Grass

|Views: 178|Likes:
Yayınlayan: dsearya

More info:

Published by: dsearya on Mar 30, 2011
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

08/09/2012

pdf

text

original

GUNTER GRASS TENEKE TRAMPET

DIE BLECHTROMMEL (1959)

GÜNTER GRASS;
1927 yılında Almanya Danzig'de doğdu. Çocukluğu ve ilk gençliği Danzig'de geçti. Genç yaşlarda asker oldu ve esir düştü. 1946 yılından sonra Düsseldorfa gelerek orada resim ve heykel çalıştı. Bir süre Paris ve İtalya'da yaşadı. Bu yıllarda şiir ve oyunlar yazmaya başladı. Sonraları Berlin'e yerleşti ve diğer sanatsal çalışmalarının yanında edebiyata ağırlık vermeye başladı. 1959 yılında yayımladığı Teneke Trampet (Die Blechtrommel) adlı romanıyla dünya edebiyat kamuoyunun dikkatini çekti. ]960'lı yıllarda sosyal demokratların saflarında politikaya aktif olarak katılan Grass, barış hareketlerinde ve insan haklan mücadelesinde de entelektüel tavrın simgesi oldu. Birçok ödülün sahibi olan Grass, birçok kez aday gösterildiği Nobel Edebiyat Ödûlü'nü 1999 yılında kazandı. Günter Grass'ın eserlerinin bazıları şunlardır: Tcnehe Trumpet (Die Bleıhtrommel, 1959), Kedi ve Fare (Katz und Mcıus, 1961), Köpek Yılları (Hundejahre, 196.3), Lokal Anestezi (Örf/idi betaubl, 1969), Pisi Balığı (Der Butt, 1977), Dişi Fare (Die Ratlin, 1977), Kafadan Doğumlar (Kopjgeburten, 1980), Uzak Tarla (Eiıı writes Feld, 1995), Yüzyılım 0«'ulıuııdert, 1999). Günter Grass'ın son yapılı Yüzyılımda içlerinde olmak üzere belli başlı eserleri Gendaş Kültür taralından yayımlanmak üzere hazırlanmaktadır.

www.iskenderiyekutuphanesi.com

Anna Grass için

BOL ETEKLİK Ne yalan söyleyeyim, bir akıl ve ruh hastalıkları kliniğinin sakinlerindenim. Bakıcım göz

allında tutuyor beni, gözlerini üzerimden pek ayırmıyor, çünkü kapıda bir gözetleme penceresi var ve bakıcımın gözleri o malum kahverengi renkte, ben mavi gözlünün bir türlü içini göremiyor. Dolayısıyla bakıcım asla bir düşmanım olamaz. Hallâ sevdim onu; kapı arkasından bakıp duran bu adam, odama ayak atmaya görsün, kendisine başımdan geçen olayları anlatıyor, aradaki gözetleme penceresi onu, beni tanımaktan alıkoymasın istiyorum. Anlattıklarıma da adamcağız değer veriyor anlaşılan; çünkü biraz bir şeyler uydurup söyledim mi, altında kalmamak için bana düğümlerden yaptığı en son heykelcikleri gösteriyor. Bir sanatçı mı, değil mi, orasını bir yana bırakalım; ne var ki, eserlerini sergilese, basında olumlu yankı uyandıracağı, ayrıca kendine üç beş alıcı bulacağı kuşkusuz. Ziyaret saatlerinden sonra, bakımıyla görevlendirildiği hastaların odalarını dolaşıp, bayağı sicimleri topluyor, dolaşık yerlerini açıp düzeltiyor bunları, üst üsle çok katlı düğümler alarak hayaletlere benzeyen birtakım heykelcikler yapıyor, sonra da alçıya daldırıp donduruyor hepsini ve tahta altlıklar üzerine yerleştirdiği örgü şişlerine geçiriyor. Eserlerini renkli yaratmak düşüncesiyle oynayıp duruyor ikide bir. Bense onu bundan vazgeçirmeye çalışıyor, beyaz nikelajlı madenî karyolamı gösterip bu eşsiz yatağı, gözleri önünde allı morlu canlandırmasını rica ediyorum. Bakıyorum, hastabakıcı ellerini dehşete kapılarak başının üzerinde kavuşturuyor, olanca korkusunu biraz fazla donuk ve katı yüzünde açığa vurup renkli tasarılarından el çekiyor. Yani, benim beyaz nikelajlı hastane yalağım bir ölçüt bu konuda. Hatta benim için ondan da ileri bir şey, neden sonra erişilmiş bir hedef, bir avuntudur. Hani idare izin verip bir iki yerini değiştirebilsem, inancım bile olabilirdi; yatağı çeviren kafesi yükselttirildim o zaman, kimse de bundan böyle fazla yanıma sokulamazdı. Ziyaretçiler, benim beyaz madeni çubuklar arasına örülmüş sessizliğimi haftada bir gün sekteye uğratıyor. O gün olunca geliyorlar: Beni kurtarmak isleyenler, beni sevmekten hoşlanıp bende kendilerine saygı duymak, bende kendilerini takdir elmek ve tanımak isleyenler. Ne kafasız, ne sinirli, ne arsız şeyler hepsi! Tırnak makaslarıyla karyola kafesimin beyaz nikelajınm orasını burasını kazıyor, tükenmez ya da kopya kalemlerini çıkarıp üzerine uzunlamasına yakışıksız insan resimleri çizikliriyorlar. Avukatım, günaydın haykırışıyla odayı ayağa kaldırarak içeri dalıyor ve her defasında naylon şapkasını karyolamın sol ali bacağına geçiliyor; ziyaret süresince avukatların da anlatacakları bitmiyor bir türlü bu zorba davranışıyla beni denge ve neşeden ediyor. Ziyaretçilerim, getirdikleri hediyeleri, üzerine muşamba yayılmış beyaz masanın üzerine, suluboya bir haşhaş resminin altına istif ediyor, kurtarılmam konusunda sözde o sıra uyguladıkları ya da ilerisi için uygulamayı tasarladıkları planlarını bana bir bir açıklayıp bıkıp usanmadan özgürlüğe kavuşturmak isledikleri beni, hısım akraba sevgilerinin yüksek düzeyine inandırdıktan sonra, yeniden çekip gidiyor, kendi haz dolu yaşamlarına dönüyorlar. Derken, odayı havalandırıp hediye paketlerinin sicimlerini toplamak üzere, bakıcım Bruno geliyor. Topladığı sicimlerin düğümlerini çözüp açarak çevresine sessizlik yayıyor; öyle ki sonunda sessizliği Bruno'dan, Bruno'yu sessizlikten ayırt edemez oluyorum. Bruna Münslerbcrg yani bakıcım; kelime oyununu bir yana bıraktım şimdi benim için beş yüz yaprak yazı kâğıdı alıp geldi. Saucrland'lı bekâr ve çocuksuz bir adam olan Bruno, bu

kâğıt stoku yelmedi mi, küçükler için oyuncak eşyaların da satıldığı kırtasiye mağazasına bir kez daha uğrayacak ve anılarımı Allah'ın izniyle eksiksiz üzerine dökebileceğim çizgisiz kâğıtları sağlayacak. Doğrusu ziyaretçilerim, örneğin Avukat Bey'den veya Klepp'len bana böyle bir hizmetle bulunmalarını dünyada rica edemezdim; bir ilâç gibi bana sundukları lasa dolu sevgileri, boş kâğıt gibi sakıncalı bir nesneyi yanlarında getirip benim, durmadan heceler salgılayan kafama al buyur demekten elbel alıkoyardı onları. Bakıcım Bruno'ya: "Canım, Bruno'cuğum, n'olur, bana beş yüz yaprak kız oğlan kız kâğıt alır mısın?" dediğim zaman, gözlerini odanın tavanına dikerek ve beni bir örnek vermeye çağırır gibi işaret parmağını da aynı yöne uzatarak: "Beyaz kâğıt, demek isliyorsunuz sanırım, Bay Oskar?" diye cevapladı. Ama ben, kız oğlan kız sözcüğünde direttim, kırtasiye mağazasında da böyle söylemesi için Bruno'ya ricada bulundum. İkindi üzeri kâğıt paketiyle döndüğünde, baktım düşünceli bir hali var; gözlerini birçok kez, uzun uzun, sanki Him esinlerinin kaynağı olan tavana dikti. Nihayet: "Söylemem için tam da kelimesini bulmuşsunuz, Bay Oskar!" dedi. "Ben, kız oğlan kız kâğıt isleyince, yüzü pancar gibi kızardı tezgâhtar kızın, sonra gidip kâğıtları gelirdi." Kırtasiye mağazalarındaki tezgâhtar kızlar üzerine Bruno'yla uzun boylu bir söyleşiye girmeyi göze alamayıp kâğıda kız oğlan kız dediğim için pişman oldum; sesimi çıkarmayarak, bakıcım odadan çıkıp gidene kadar bekledim, sonra beş yüzlük paketi açtım. Elimle terazileyip tartarak fazla oyalanmadım katı, esnek paketle; içinden on yaprak sayıp aldım, gerisini komodinin gözüne tıktım. Dolmakalem çekmecede, albümün yambaşında duruyor; içi dolu, yani mürekkep de tamam. Peki, ama nasıl başlamalı? Bir orta noktadan yola koyularak hikâye etmeye başlayabilirsiniz bir serüveni; sonra geriye olduğu gibi, ileriye doğru atak adımlarla yürüyüp işi karıştırabilirsiniz. Ama çağdaş bir tulumla da davranıp zaman ve uzaklıkların lümü üzerinden bir sünger geçer, hele şükür son anda zaman ve mekân sorununu çözdüğünüzü ilân edebilir ya da ettirebilirsiniz. Ama daha anlatıya başlarken bugün artık bir roman yazılamayacağını ileri sürebilir, ancak sonradan, kendiniz de farkelmeksizin ortaya zorlu bir eser koyup varlığı mümkün en son romancı edasıyla boy gösterebilirsiniz. Bana da söylemişler, kişilik sahibi kimselerin bulunmadığını, kişilik denen nesnenin yilirildiğini, insanların yalnızlık, ortak bir yalnızlık içinde, kişisel bir yalnızlık hakkından yoksun yaşayıp isimsiz ve kahraınansız bir kitle oluşturduğunu, dolayısıyla roman kahramanları diye bir şeyin bundan böyle söz konusu edilemeyeceğini başta kesinlikle belirtmek uygun düşer, alçakgönüllü bir izlenim uyandırır, demişlerdi. Hani söylenildiği gibidir belki bütün bunlar, doğru ve gerçek şeylerdir. Ama yine de ben, kendim Oskar ve bakıcım Bruno hesabına şunu açıklamak islerim ki, ikimiz de kahramanız bizim; birbirinden büsbütün değişik kahramanlarız; Bruno gözetleme penceresinin önünde, ben gözclleme penceresinin gerisinde; Bruno kapıyı açmaya görsün, tüm dostluk ve yalnızlığımıza karşın, ikimiz de henüz isimsiz ve kahraınansız bir kille oluşturmaktan uzak bulunuyoruz. İşle şimdi çok eskilere dönüp başlıyorum anlatmaya; çünkü öz yaşamını kayda geçirmeden önce, anne ve babasından hiç değilse birini anımsama sabrını gösteremeyen kimse bu işe kalkışmasa daha iyi eder. Benim sakini bulunduğum akıl ve ruh hastalıkları kliniğinin dışında karmaşık bir yaşam sürenler, sizlerin hepinize ve siz kâğıt stokumun varlığından bir şey

scziıılcyemeyen dostlarımla haftalık ziyaretçilerime, izin verirseniz şimdi Oskar'ın anneannesini tanıtmak istiyorum. Anneannem Anna Bronski, ekim ayında bir ikindi üzeri eteklikleri içinde, bir patates tarlasının kıyıcığında oturuyordu. Öğleden sonra görecektiniz anneannemi! Doğrusu o ne beceriklilikti! 10 Elinde tırmık, kurumuş patates yapraklarını güzelce bir araya toplayıp öbekler yapmış, öğleyin üzerine domuz yağı sürdüğü marmeladı ekmeğini yemiş, derken tarlayı son bir kez çapalamış, nihayet eteklikleri allına, nerdeyse ağzına kadar patates dolu iki sepet arasına çökmüştü. Ayağındaki burunları birbirine bakan çizmelerin dik pençeleri önünde için için yanan palates yapraklarının ateşi, aslımlı hastalar gibi arada bir başını kaldırıyor, dumanını pek de meyilli olmayan yer kabuğu üzerinden, alçacık ve salınarak ötelere yolluyordu. Yıl, bin sekiz yüz doksan dokuzdu ve Kaschubci'ın* göbeğinde oturuyordu anneannem; Bissau'a yakın, kiremilhaneye daha yakın, Ramkau önünde, Viercck gerisinde, Brennlau şosesi doğrultusunda, Dirschau ile Karlhaus arasında, Karaorman ile Goldkrug'u arkasına almış oturuyor, ucu kömürleşmiş bir fındık dalıyla kızgın külleri eşeleyip, patatesleri altına sürüyordu. Az önce elekliği üzerinde özellikle durarak, umarım yeteri kadar açık seçik: "Anneannem eteklikleri altına çökmüştü" dedimse ve hatla kitabın bu ilk bölümüne "Bol eleklik" başlığını koydııınsa, söz konusu giysiye neler borçlu olduğumu bildiğim içindir. Yalnız bir değil, üsl üste dört eteklik giyerdi anneannem. Hani en üsle bir üsl eleklik, onun allına üç tane iç eleklik giyerdi anlaşılmasın; dört iane, dördü de üst eteklik giyerdi. Her eleklik bir ötekisini taşır, anneannem de belli bir düzene uyup etekliklerin sırasını günden güne değiştirerek, bunların dördünü birden üzerinde taşırdı. Dün en üstteki eleklik bugün hemen onun allında yer alır, ikinci yerde bulunan üçüncü yere geçer, daha dün üçüncü yerdeki, bugün anneannemin tenine iyice sokulurdu. Dün kendisine en yakın elekliğin ise bugün açıkça nakışlı yüzü, daha doğrusu nakışsız yüzü görünürdü; çünkü anneannem Anna Bronski'nin elekliklerinin lümü aynı patates rengine kaçardı; bu renk yakışıyor olmalıydı kendisine. Renk tonlarından ayrı, büyü * Prusya'nın kuzeybalısıyla Pomcraııya'nın kuzeydoğusu arasında kalan bölge. (C.N.) 11 karinemin elekliklerinin bir diğer belirleyici özelliği daha vardı ki, bunlara bol keseden kumaş harcan maşıydı. Rüzgâr çıktı mı geniş bir çember çizer, şişip kabarırdı eteklikler; rüzgâr dinince porsuyup kendilerini bırakır, rüzgâr yanıbaşlarından geçse lakır lakır eder, arkadan esmeye görsün, dördü birden anneannemin önüsıra uçuşup dururdu. Oturacağı zaman, önce elekliklerini elevşirip öyle otururdu anneannem. Sürekli kabaran, üzerinden sarkan, katlar, ve kıvrımlar yapan, ya da katı ve boş, yalağın yambaşmda yer alan dört eteklikten ayrı, bir beşinci elekliği daha vardı anneannemin. Bu beşinci elekliğin patates rengindeki öbür dört eteklikten hiçbir başkalığı yoklu. Bu beşinci eleklik de hep beşinci eleklik olarak kalmaz, o da kendi erkek kardeşleri gibi çünkü etekliklerin cinsiyeti erkektir hep yer değiştirirdi. Üstle taşınan dört üst eteklikten biriydi o da! Onun da ötekiler gibi sırası gelince, yani her beş cumada bir, çamaşır

teknesini boylaması, cumartesi günü mutfak penceresi önüne gerilen ipe asılması ve kuruduktan sonra ütü tahtası üzerine yatırılması gerekiyordu. Anneannem evin büyük temizliğini yaptığı, ekmek pişirip çamaşır yıkayarak ütü ütülediği cumartesi akşamları, ineği sağıp yemini suyunu verdiği, tepeden tırnağa banyo teknesi içine girip sabunlu suya kendinden biraz bir şeyler kattığı ve sonra iri çiçek motifleriyle bezenmiş bornozuna sarılıp yalağın kenarına ilişliği zaman, giyilmiş dön eleklikle yeni yıkanmış eleklik, yere yayılmış duruyor olurdu önünde. Anneannem, sağ işaret parmağını sağ gözünün alı gözkapağıua dayar, kimseye, erkek kardeşi Vinzenı'e bile akıl danışmayarak hemen kararını verirdi: Çıplak ayaklan üzerinde dikilir, patates rengi parlaklığını en çok yitirmiş elekliği ayak parmaklarıyla sürüp kenara alır ve boşalan yere temiz elekliği geçirirdi. Cumartesiyi izleyen pazar günü kiliseye giderken bu yeni baştan düzenlenmiş eteklik dizisini sağlam bir inançla bağlı bulunduğu Hazreti İsa onuruna ilk kez üzerine geçirirdi, anneannem. Eleklikler içinde yeni yıkanmış elekliğin yeri neresiydi acaba? 12 Yalnız temiz değil, biraz da kendini beğenmiş bir kadındı anneannem; en iyi etekliğinin göze görünecek yerde, hava güzelse güneşe karşı bulunmasına dikkat ederdi. Ama şimdi anneannemin patates ateşi karşısında oturduğu bir pazartesi ikindisiydi. Pazarlık etekliği pazartesi günü anneanneme bir eteklik daha yaklaşır, pazar günü tenceğiziyle ısıttığı eleklik, pazartesi günü lam da pazartesiye uygun düşen kasvetli bir görünümle elekliklerin en üsiündc anneannemin kalçalarından aşağı dökülürdü. Anneannem, belli bir ezgi gözetmeksizin rasgele bir ıslık tutturmuş çalıyordu; elerken, bir fındık dalıyla külleri eşeleyip ilk patales kebabını çekti ateşten. Rüzgâr vurup serinletsin diye, patates yumrusunu için için yanan tepeleme palales yapraklarının oldukça uzağına aldı. Üstü kömürleşmeye başlayarak kabuk kabuk yarılmış yumruyu, ucu sivri bir dal parçasına geçirerek ağzına götürdü. İslık çalmayı bırakan ağzı, rüzgârda kuruyup patlamış dudaklarının arasından hava üflüyor, külleri ve toprakları patates kabuğundan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Palatesi üflerken gözlerini yumuyordu anneannem. Yeleri kadar üflediğine güven getirir getirmez, önce bir gözünü, sonra öbürkünü açtı; aralarındaki boşluklardan gerilerin görülebildiği, ama başkaca bir kusuru bulunmayan ön dişleriyle patatesi ısırdı; ama hemen yine çekli dişlerini; henüz fazla sıcak palales yarımını, unumsu ve buğular çıkararak açık ağzında tuttu; ateşin dumanını ve ekim havasını soluyup duran şişkin burun deliklerinin yukarısında belerttiği gözlerini tarla üzerinden ötelere dikti, telgraf direklerinin dilimlere ayırdığı ve kiremithane bacasının ancak üstlen bir parçasının görülebildiği yakın ufku süzmeye başladı. Telgraf direkleri arasında bir şeyler kımıldıyordu. Anneannem, ağzını yumup dudaklarını içeri çekti; gözlerini kısıp geviş gelirir gibi patates yumrusunu çiğnemeye koyuldu ağzında. Telgraf direkleri arasında bir şeyler kımıldıyordu. Bir şeyler hopluyor, sıçrıyordu direklerin orda. Üç adam, telgraf direkleri arasında hoplayıp sıçrıyordu; derken her üçü bacaya doğru koşmaya 13 başladı, sonra dolanıp arkasına geçtiler bacanın, biri lers yüz edip yeni bir hızla ileri atıldı,

kısa ve şişmana benziyordu, kiremithane üzerinden geçip gitti; ötekiler ince uzundu daha çok, ama hemen arkadan onlar da seğirttiler, işte yine direkler arasındaydılar; ama kısa ve şişman, birden yön değiştirdi ve daha çabuk hareket eder gibiydi ince uzunlardan, hoplayıp sıçrayan öbür ikisinden daha çabuk hareket eder gibiydi. Kısa ve şişmanın baca üzerinden yuvarlanıp gittiğini görünce, ince uzunlar gene bacaya doğru seğirtmek zorunda kaldılar ve bacaya iki karış uzaklıkla hızlanıp gözden kayboldular, arlık usanıp bıkmış gibiydiler bu koşudan; derken kısa boylu da bacadan aşağı alladı, ufkun gerisinde görünmez oldu. Orada da kaldılar hepsi, mola verdiler ya da kılık değiştirdiler, belki de kiremit döküp para aldılar. Anneannem, moladan yararlanıp ucu sivri değncğiyle patateslerden bir ikincisini şişlemek islemiş, ama değneği isabet etliremcmişli. Çünkü kısa ve şişmana benzeyen adam, üzerinde deminki giysi, yine ufku tırmanmaya çalışıyordu; sanki ufuk bir çilli de adam hoplaya zıplaya peşinden kovalayanları çil gerisinde, kiremitler arasında ya da Brcnnlau şosesi üzerinde bırakmıştı. Öyleyken acele ediyor, telgraf direklerinden daha da tez davranmak istiyordu; uzun, yavaş adımlarla tarla üzerinden doğru yaklaşıyor, ayakkabılarının pençelerinden etrafa balçık sıçratıyor, ne kadar uzun adımlar alsa da yine balçık içinde güç belâ ilerleyebiliyordu. Bazen yere yapışıp kalmışa benziyor, sonra yine uzun bir zaman kımıldamaksızın âdeta havada duruyor, kırk dönümlük larla içinden çukur yola doğru toprakla yarıklar açarak ilerleyen topuğunu taze sürülmüş tarlaya her seferinde yeniden bastırmadan, sıçramasının lam orta yerinde alnını, kısa ve geniş, silecek vakit bulabiliyordu. Derken çukur yola varmayı başardı; kısa ve şişman daha yeni gözden kaybolmuştu ki, bu arada kiremilhaneyi şöyle bir kolaçan elmiş öbürleri de ufuktan ince ve uzun tırmanıp çıktılar. Çiznıeli adımlarını işte öylesine uzun ve ince atıyorlar, oysa çizme 14 İcri balçığa da az bulaşmıyordu. Anneannem patatesleri şişlemeyi bırakmıştı, her Allah'ın günü görülebilecek bir manzara değildi çünkü; boylan değişik büyüklükte de olsa üç büyük adam, telgraf direklerinin çevresinde hoplayıp zıplıyordu. Derken kircmilhaııcnin az kalsın, bacasını koparacak oldular, sonra belli aralarla, ilkin kısa ve şişman, arkadan ince ve uzunlar, ama üçü de güçlük ve inalla, çizmelerinin tabanlarında daha çok balcı taşıyarak iki gün önce Vinzcııl'in sürdüğü ve büyükannemin yeni temizlediği tarladan, sıçraya zıplaya geçtiler ve çukur yolda gözden kayboldular. Arlık gitmişti her üçü de, anneannem nerdeyse soğumuş bir patatesi şişlemeye cesaret edebilirdi; kabuğundan tozları ve külleri şöylece bir üfleyip palates yumrusunu hemen tümüyle ağız boşluğuna yerleştirdi ve bir şey düşündüyse şunu düşündü: Allah bilir ya, kiremilhanenin adamları bunlar. Hâlâ patatesi ağzında döndüre döndüre çiğneyip duruyordu ki, çukur yoldan zıplayıp çıklı biri, kara bir bıyık üzerinden deli gibi çevresine bakındı; iki sıçrayışla gelip bir önüne, bir arkasına, bir yanına dikildi aleşin; burda sövüp saydı, orda korkuya kapıldı; bilmiyordu nereye gitsin; geri dönemezdi, geriden inceler, çukur yoldan uzunlar geliyordu. Sonunda dövünmeye başladı, dizlerine dizlerine vurdu elleriyle. Başında iki gözü vardı, ikisi de yuvalarından fırlamak ister gibiydi; alnından ter boşanıyordu. Derken tıkanır gibi nefes alıp bıyıkları titreyerek sürüne sürüne yaklaştı;

anneannemin ateşin önünde duran çizmelerinin pençelerine kadar sokulmayı göze aldı; tâ burnunun ucuna kadar yaklaşıp, kısa ve şişman bir hayvan gibi, büyükanneme baktı. Anneannem dayanamayarak iç geçirdi, ağzındaki patelesi çiğneyemez oldu, çizmelerinin pençelerini yatırdı; kiremithaneyi, kiremitleri pişirip boyayanları düşünmekten vazgeçti; birden elekliğini, hayır, dört etekliğinin dördünü yukarı kaldırdı; öyle ki, kiremithane işçilerinden olmayan adanı, kısa ama şişman, tüm vücuduyla girebildi elekliklerin allına ve bıyıkları kayboldu ortadan ve artık bir hayvana da benzemiyordu; arlık ne Ramkau'h, ne de Viereck'liydi, korku 15 larıyla eleklikler alımdaydı ve dizini dövmüyordu arlık, o hırıltılı solumayı, türemeyi ve elleriyle dizlerini dövmeyi bırakmıştı. Dünyanın yaradılışındaki o ilk ya da son gün gibi sessizdi ortalık: Hafif bir rüzgâr palates yapraklarının ateşiyle bir söyleşiyi sürdürüyor, telgraf direkleri seslerini çıkarmaksızın kendi kendilerinin sayımını yapıyor, kiremilhanenin bacası hazırol durumunda dikiliyordu. Anneanneme gelince, orasını burasını düzeltip ikinci eleklik üzerindeki en üsl elekliğine doğal bir görünüm vermeye çalışıyor, dördüncü eleklik altında adamı pek hissetmiyor, tenine böyle yeni ve şaşırtıcı gelen şeyin ne olduğunu hele üçüncü etekliğiyle hiç anlamamışa benziyordu. Bu şey şaşırtıcı olduğundan, ama en üst eleklik uslu uslu durduğundan ve sonra üçüncü eleklik gibi ikincisi de henüz hiçbir şeyin farkına varmadığından, anneannem külü eşeleyerek içinden birkaç patates daha çıkardı; sağ dirseğinin altındaki sepetlen dört çiğ patates alıp teker teker kızgın küllerin içerisine sürdü, üstlerini de yine küllerle kapadı, ateşi dürlükledi ardından, duman canlandı. Başka da ne yapsındı anneannem? Anneannemin eleklikleri henüz yatışmış, kıyasıya diz dövmeler, yer değiştirmeler ve dürlüklemclcrlc doğrultusunu yitiren patates yaprağı ateşinin koyu dumanı yine rüzgâra uyup, tarla boyunca sarı soluk sürünerek güneybatıya henüz yönelmişti ki, eteklikler altındaki kısa ama şişman adamı kovalayan uzun ve inceler, ansızın çukur yoldan çıkıverdi ve anlaşıldı ki gerçekten uzun ve inceydiler ve görevlerinin gerektirdiği jandarma üniformaları vardı üzerlerinde. Anneannemin önünden az kalsın dolu dizgin geçip gidiyorlardı. Halta ateşin üzerinden atlamıştı biri. Ama ansızın akıllarına geldi; ayaklan ve ayaklarında topukları vardı; topukları üzerinde fren yapıp döndüler, çizmeli adımlar attılar ve üzerlerinde üniformalar, çizmeli çizmeli duman içinde dikildiler ve kısa öksürüklerle duman içinden, dumanları da birlikle sürükleyerek yine çekip aldılar üniformalarını, hâlâ kısa kısa öksürerek anneanneme döndüler, Koljaiczek diye birini görüp görmediğini sordu 16 lar; çünkü akıllarınca, anneannemin adamı görmüş olması gerekiyordu; değil mi ki orada, çukur yolun yanıbaşında oturuyordu anneannem; Koljaiczek de işle bu çukur yoldan kayıplara karışmıştı. Ama Koljaiczek adında kimseyi görmemişti anneannem, Koljaiczek adında birini tanımıyordu çünkü. Kiremithanedekilerden olup olmadığını öğrenmek isledi bu Koljaiczek'in, çünkü yalnız kiremilhanedekileri biliyordu. Ama üniformalılar, Koljaiczck'i, kiremilhanedekilerle hiçbir alıp vereceği bulunmayan, bücür bir adam diye tanıttılar. Anneannem anımsar gibi oldu elerken, böyle birini görmüştü, koşa koşa geçmişti yanından;

belirsiz bir hedefi kastederek, sivri değneğin ucundaki lülen patatesle Bissau yönünü gösterdi. Patatese bakılırsa, kiremithane bacasından sağa doğru altıncı ve yedinci telgraf direkleri arasında olmalıydı bu yer. Ama koşarak yanından geçip giden adam Koljaiczek miydi, bunu bilmiyordu anneannem; bilmemesini de çizmelerinin pençeleri önündeki ateşle bağışlatmaya çalıştı, ateşin yanması zalen yelerince uğraştırıyordu kendisini; baksana, şöyle doğru dürüsl yanmayı bilmiyordu merci! Bir de yanıbaşmdan koşarak" geç ip giden ya da duman içinde dikilen adamlarla mı ilgilenecekti! Zaten tanımadığı kimseleri hiç merak etmezdi anneannem; bülün tanıdıkları ise Bissau'da, Ramkau'da, Viercck'tc ve kiremilhanede olanlardı, bu kadarı da kendisine pekâlâ yetiyordu. Anneannem, işle bunları söyleyerek biraz kini çekti, ama hayli sesli bir iç çekişti bu, dolayısıyla üniformalılar ortada iç çekilecek ne olduğunu öğrenmek islediler. Anneannem ateşe doğru başını salladı; hani demek isliyordu ki, doğru dürüst yanmayan ateşlen ve biraz da duman içinde dikilen bir sürü adamdan ölürüdür iç çekişi. Sonra birbirinden aralıklı ön dişlerini ağzındaki patatesi çiğnemeye vererek, gözbebeklerini sol yukarıya kaydırdı. Jandarma üniformalılar, anneannemin dalgın bakışından bir şey çıkaramayarak, telgraf direklerinin gerisindeki Bissau'ı bir kolaçan edip etmemek konusunda karara varamadılar; dolayısıy 17 la, ellerindeki karabinalarla oracıkta henüz yanmamış patates yaprağı yığınlarını dürtüklemekle yetindiler. Ansızın akıllarına esip anneannemin dirsekleri altındaki nerdeyse ağzına kadar dolu iki patates sepetinin ikisini de devirdiler yere; çizmelerinin önüne örme sepetlerden yalnız patateslerin dökülüp neden bir Koljaiczek'in yuvarlanmadığını uzun bir süre kavrayamadılar. Sanki Koljaiczek, bu kadar kısa sürede patates yığını içine dalıp izini kaybetlirebilirmiş gibi, usulcacık ve kuşkuyla, patateslerin çevresinde dolandılar; beri yandan ustalıkla nişan alıp kasaturalarını önlerindeki patates yığınına sapladılar, ama onların canlı bir nesneye isabel elliğini gösteren bir ses işitmediler. Hiçbir fare yuvası, köstebeklerin yığdığı hiçbir toprak tepecik, ne kadar kel olursa olsun hiçbir çalılık yoktu ki, üniformalıların midelerini bulandırmasın. Ama kuşkulan, dönüp dolaşıp anneannemin üzerinde toplanıyordu. Anneanneme gelince, bulunduğu yere kök salmış gibi oturuyor, göğüs geçiriyor, gözbebcklerini gözkapaklarının allına çekip gözlerinin akını açıkla bırakıyor, ne kadar ermiş varsa Kaschubei dilindeki adlarıyla hepsini tek tek sayıp döküyor, bunu da doğru dürüst yanmayan ateşten ve devrilmiş iki patates sepetinden dolayı kahırlanmış bir edayla ve yüksek sesle yapıyordu. Üniformalılar, rahat bir yarım saat kaldılar anneannemin yanında. Ateşin bazen uzağına, bazen yakınına gelip dikildiler, kiremilhane bacasını süzdüler; bir ara Bissau'ı ele geçirmek isleyip, derken saldırıyı sonraki bir zamana ertelediler ve morarmış ellerini ateşin üzerine tuttular. Anneannem, iç geçirmelerine ara vermeksizin, adamların her birine elindeki incecik değneğe geçirilmiş ve kabuğu yer yer çatlamış birer patates uzattı. Ama adamlar lam patatesleri çiğniyorlardı ki, ansızın üniformaları geldi akıllarına; sıçradıkları gibi bir taş atımı uzaklığa seğirttiler, çukur yolun kenarındaki katırtırnakları boyunca ilerlediler, bir tavşanı ürkütüp kaçırdılar; ama Koljaiczek değildi tavşan. Derken yine ateşin başına dönüp, karşılarında sıcak buğular çıkaran unumsu patatesleri buldular; az önce devirmeyi

kendilerine ödev bildikleri 18 sepetlerden yuvarlanmış çiğ yumruları uslu uslu, biraz da yorulmuş bir edayla yeniden toparlayıp sepetlere doldurmaya başladılar. Ancak akşamın ekim göğünü sıkıştırıp ince ve çapraz bir yağmur yağdırması ve mürekkebe benzeyen bir loşluğu ortalığa çöktürmesi üzerine, acele ve neşesiz, bir de lutup tarla içindeki gittikçe karanlığa gömülen bir kayaya saldırdılar; kayanın hesabını gördükten sonra da pes elliler. Biraz bacaklarını çalıştırıp, üzeri habire yağmurla örtülen ve enine boyuna tütüp duran ateşi kutsar gibi ellerini uzattılar, yeşil duman içinde bir kez daha öksürdüler. Yeşil duman içinde yaşaran gözlerin ve çizmelerin Bissau'a doğru öksürüklü ve gözyaşlı bir koşusu... Burada bulunmadığına göre Bissau'da olması gerekiyordu Koljaiczek'in; zaten jandarma dediğin iki olasılık tanır hep. Yavaş yavaş sönüp giden ateşin dumanı anneannemi pek bol bir beşinci eteklik gibi sarıp sarmalamıştı; anneannem de, tıpkı Koljaiczek gibi iç geçirmelerinden ve ermişlerin kutsal adlarından oluşan bir eleklik altındaydı sanki. Ancak üniformalılar uzakta kımıldanan telgraf direkleri arasında, akşam içinde giderek eriyen noktalara döndüğünde, anneannem, olurduğu yere kök salmış da henüz dal budak salmaya başlayan kökünü, topraklan, toprak parçalarını da birlikte çekip alarak yeniden söküp çıkarır gibi hayli zahmetli doğruldu. Koljaiczek, kendini öyle başı açık, kısa ve şişman, ansızın yağmur altında bulur bulmaz, bir üşüme hissetti; pantolonunun düğmelerini ilikledi çarçabuk; içindeki korku ve sınırsız barınak ihtiyacı, eleklikler alımdayken ona pantolon düğmelerini çözük tutmasını öğüllcmişti. Pistonunun bir anda soğumasından çekinerek elini acele düğmeler üzerinde gezdirdi, çünkü güz mevsimine özgü üşütme tehlikesiyle doluydu hava. Derken anneannem, kül allından dört kızgın patales daha bulup çıkardı. Üçünü Koljaiczek'e verip birini kendine ayırdı ve patatesi henüz ısırmamışlı ki, kiremithanenin adamlarından olup olmadığını sordu Koljaiczek'e; oysa Koljaiczek'in başka bir yer 19 den geldiğini, kiremithanede çalışmadığını bilmesi gerekiyordu, dolayısıyla aldığı cevaba pek aldırmadı. Koljaiczek'in sırlına hafif sepeti vurdu, kendisi de ağır sepeti yüklenerek kamburunu çıkardı; ayrıca, tırmıkla kazmayı da kavradı boştaki eliyle. Sepetle, patateslerle, tırmık ve kazmayla, dört eleklik içinde, Bissau Abbaıı'a doğru yel gibi seğirtmeye koyuldu. Bissau değil de, daha çok Ramkaıı yönünde bulunuyordu gidecekleri yer. Derken kiremilhancyi solda bırakıp içinde Goldkrug'un ve arkasında Brenntau'ın yer aldığı Karaorman'a saptılar. Ormanın önünde, bir çukurluk içinde Bissau Abbau görülüyordu. Joseph Koljaiczek, kısa ve şişman, anneannemin arkasından oraya doğru yürüdü; anneannemin etekliklerinden ayrılamaz olmuştu artık. 20 SAL ALTINDA Bir akıl ve ruh hastalıkları kliniğinin sabunlu sularla ovulup temizlenmiş madenî karyolasında ve Bruno'nun gözüyle silâhlı bir gözetleme penceresinin görüş alanı içinde uzanmış yalarak Kaschubei'deki bir patates yaprağı ateşinin dalga dalga dumanlarını ve bir ekim yağmurunun çapraz serpintilerini neden sonra anlatmaya kalkmak, hiç de kolay değil.

Ustalık ve sabırla kullanılırsa asıl konuyu kâğıt üzerine dökebilmem için gerekli tüm ayrmiıları anımsayabildi teneke trampetim ve trampetimi her gün, üç dört saal konuşlurabilmemi sağlayan hastane idaresinin izni elimde bulunmasaydı, bir nine ve dedesinin varlığım belgelerle kamllayamayan zavallı biri durumuna düşerdim. Trampetim bu konuda şunları söylüyor: Bin sekiz yüz doksan yılı ekim ikindisi Güney Afrika'da Krüger Amca,* İngiliz düşmanı gür kaşlarına fırçayla çeki düzen verir ve Dirschau ile Karthaus arasında, Bissau Kiremitlıancsi yakınında aynı renk dört eteklik içinde oluran büyükannem, ermişlerin adlarını kahırlı bir edayla vurgularken, dumanların, korkuların, göğüs geçirmelerin eşliğinde ve çapraz yağan yağmurun allında, iki jandarmanın soruları ve dumandan bulanık bakışları önünde annem Agnes, kısa boylu ama şişman Joseph Koljaiczek tarafından ana rahmine düşürüldü. * Krüger Amca (18251904); Asıl adı Paul Krüger; Güney Afrika'da İngilizlere karşı başarılı bir savaştan sonra soydaşları Boer'lerin bağımsızlığa kavuşmasını sağladı. (1884) (Ç.N.) 21 Anneannem Anna Bronski, daha aynı gecenin siyahı beyaza dönüşmeden adını değiştirip sakrament'leri* bol keseden dağıtan bir rahibin yardımıyla Anna Koljaiczek yaptırarak Yusufçuğunun peşine düştü; Mısır eline değilse bile, onun salcı olarak bir yere kapılanıp şimdilik jandarmaların elinden yakasını kurtardığı Mottlau ırmağı kıyısındaki eyalet başkentine geldi. Annemin doğum yeri olması nedeniyle Moltlau ağzındaki şimdiden adı edilmeye değer kentin henüz adını vermiyorsam, sadece okuyucunun merakını biraz körüklemek içindir. 1900 yılının temmuz sonu tam o sıra imparatorluk savaş filosu için yapılacak gemi sayısının iki kalma çıkarılması planlanmış bulunuyordu annem, aslan burcunda dünyaya açtı gözlerini. Kendine güven, romantik bir mizaç, gönlü yücelik ve kibir. Domus vitae adı da verilen ilk hane ascendant burcunda: Kolay etkilenebilen balıklar. Güneşle Neptün karşı karşıya; yedinci hane ya da domus malrimonii cexorus: Karışık durumlar beklenebilir. Bilindiği üzre dalak ve karaciğer hastalığına yol açan, ekşi gezegen de denen, oğlak burcunda saltanat sürüp aslan burcunda tahtından inen, Neptün'e yılanbalıkları sunup karşılığında köstebek alan, vişneye, soğana ve pancara bayılan, lav püskürüp şarabı mayalandıran Zühal yıldızı Zühre'ylc karşı karşıya. Sekizinci ölümcül haneye kurulan Zühal ve Zühre, kaza ve belayı akla getiriyor, oysa patates tarlasındaki döllenme, akrabalar hanesindeki Ularit'in koruyuculuğu altında ilerisi için en atak bir mutluluğu müjdeliyordu. Bu noktada annemin itirazını araya sıkıştırmadan yapamayacağım; annem, patates tarlasında ana rahmine düşürüldüğünü asla kabul etmemiştir. Babası bu kadarını itiraf ederdi hani patates tarlasında bu yolda bir denemeye kalkışmıştı gerçi; ama gerek babasının durumu, gerek annesinin pozisyonu bir gebelik için gerekli koşullan sağlayacak kadar isabetli seçilmemişti. * Vaftiz ve evlilik gibi törenlerde kilisede rahip tarafından tsa adına bağışlanan kutsallık. (Ç.N.) 22 "Bu olsa olsa ya geceleyin biz kaçarken ya da dayım Vinzent'in üstü açık arabasında oldu. Belki de Troyl'a gidip salcıların yanında başımızı sokacak bir yer bulduğumuz zaman olmuştur." İşte bu sözlerle annem, varlığının temelinin atıldığı tarihi belirlemeye çalışırdı

hep. Aslında gerçek durumu bilmesi gereken anneannem de başını sallayarak söyleneni sabırla dinler ve bütün dünyaya ilân edercesine: "Elbet a kızcağızım!" derdi. "Ya üstü açık arabada oldu, ya Troyl'da. Ama tarlada değil bak! Rüzgârlıydı çünkü tarla; üstelik bir yağmur yağıyor, bir yağmur yağıyordu ki, sanki göğün dibi delinmişti." Anneannemin kardeşinin adı Vinzent'ti. Vinzent, karısının erken ölümü üzerine yayan yapıldak yola düşüp, Tschenstochau'a hacca gitmiş, orada Matka Boska Czcslochowska'dan* aldığı bir direktifle eve dönmüştü: Malka Boska Czeslochowska'ya bundan böyle Polonya'nın müstakbel kraliçesi gözüyle bakacaktı. O gün bugün Vinzenl'in bütün işi acayip kitapları karıştırmak olmuş, okuduğu her cümlenin Tanrı Anası'nın Polonya tahtı üzerindeki hak iddiasını doğruladığı sonucuna varmış, elindeki çiftlikte üç beş tarlanın yönelimini kızkardcşine bırakıp kendisi bir kenara çekilmişti. O zamanlar çelimsiz ve gözü yaşlı dön yaşında bir çocuk olan oğlu Jan, kaz çobanlığı yapıyor, renkli küçük resimler topluyordu; daha o erken yaşta pul biriktirmeye başlamıştı ki hiç de hayra yorulacak bir şey değildi bu. İşte anneannem, Polonya'nın ilâhi Kraliçesi'ne adanmış bu çiftliğe, patates sepelleriyle Koljaiczek'i alıp getirmişti; kardeşi Vinzent de olup biteni öğrenir öğrenmez Ramkau'a koşmuş, kapısını yumruklayarak rahibi evinden çıkarmış, Anna'yı Joseph'e nikahlaması için onu alıp sakrament'lerle donanmış olarak çiftliğe getirmişti. Daha rahip efendi, gözünden uyku akarak, esneme * Polonya'nın Kiclce bölgesindeki endüstri kenti Czeslochowska'da bir manastır kilisesinde asılı olup, St. Luke taralından yapıldığı söylenen Meryem Ana ikonası. Czcslothowska, Polonya'nın kutsal yerlerinden olup, her yıl kalabalık bir haeı kafilesi tarafından ziyaret edilmektedir. (Ç.N.) 23 lerle uzayıp giden takdis törenini bitirip semiz tarafından bir domuz budunu yüklenerek, o mübarek sırlçağızmı oradakilere dönüp yola koyulmaya kalmadan, Vinzenl üstü açık arabasını koşmuş bulunuyordu. Evli çifti arkadaki samanlarla boş çuvallar arasına yerleştirmiş, soğukta titreyerek incecikten bir ağıl tutturan Jan'ı ise yanına oturtmuş, sonra da beygire dosdoğru ve acar acar gece içine dalıp gitmesini çıtlalmıştı; çünkü balayı yolcularının aceleydi işi. Ortalık karanlıktı henüz; ama gece sona ermek üzereydi ki eyalet başkentinin keresle limanına vardı araba. Koljaiczek gibi salcılıkla uğraşan eş dost, kaçak evli çifte kapılarını açlı. Eh, bu durumda Vinzenl geri dönebilir, beygirceğizini Bissau'a doğru sürebilirdi artık; doyurulmaları gereken bir inekle bir keçi, yavrularıyla bir dişi domuz, sekiz kazla bir köpek kendisini bekliyordu; sonra, oğlu Jan'ı yalağa yatıracaktı, çünkü hafif ateşi vardı çocuğun. Joseph Koljaiczek üç hafta saklandı, ortalarda gözükmedi, ikiye ayırıp yeni bir biçim verdi saçlarına, bıyığını kesip atlı, temizinden bir kafa kâğıdı sağladı kendisine ve salcı Joseph Wranka adıyla bir iş buldu. Peki ama, neden Koljaiczek, bir sefer dönüşü yolda çıkan kavgada saldan aşağı yuvarlanan, Modlin'iıı üst kesiminde Bug ırmağında boğulan, ancak âkibeli konusunda resmi makamların bilgisi bulunmayan salcı Wranka'nin kimlik belgesini cebine sokmuş, tomruk tüccarlarına ve hızarlara iş için başvurmuştu? Çünkü bir süredir salcılık yapmayan Koljaiczek, daha önce Schwelz yakınındaki bir hızarda çalışmış ve

burada kışkırtıcı bir renge, yani beyaz ve kırmızıya* boyadığı bir çil yüzünden hızarcı ustasıyla patırtı etmişti de onun için. Bir çitten, yani bir hiç'len kavga koparılabileceğini söyleyen deyimi herhalde haklı çıkarmak amacıyla olacak, hızarcı ustası çillen bir beyaz, bir de kırmızı lata koparmış ve bu Polonya latalarını Koljaiczek'in Kaschubei'lı sırtında parçalayıp o kadar çok beyaz kırmızı yakacak * Beyaz ve kırmızı: Polonya bayrağının rengi. (Ç.N.) 24 tahta parçasına dönüştürmüştü ki, sopadan geçirilen Koljaiczek, bunu kendisi için yeter bir neden görüp, o günü izleyen yıldızlı bir gecede, yeni işletmeye açılmış beyaz badanalı hızarı, bölünmüş, ama asıl bu bölünmeyle birleşmiş olan Polonya şerefine kızıl alevlere boğmuştu. Yani Koljaiczek bir kundakçı, hem de birden çok kundaklama olayının faili olan bir kundakçıydı; çünkü söz konusu olayı izleyen günler, Batı Prusya'daki hızarlar ve keresle yığınları, çifl renkli yanıp tutuşan milli duygulara kundaktık yapmıştı. Polonya'nın geleceğinden her söz açılışında olduğu gibi, bu yangınlardan da Meryem Ana payına düşeni almıştı. Başı Polonya lacıyla süslü bir Tanrı Anası'nı birçok hızarın yangında çökmüş çatıları üzerinde gördüğünü ileri sürenler çıkmış olabilir ve belki bu kimselerin bazıları hâlâ hayatladır. Büyük yangınlarda hiç eksik olmayan seyirci topluluğu, bir söylentiye göre, Boğurodzica, yani Tanrı Anası ilâhisini okumuştu hep; kısacası, şu kadarına inanabiliriz ki Koljaiczek'in çıkardığı yangınlarda her vakit ağırbaşlı bir hava esmiş, kundakçı aleyhinde seyirci topluluğu boyuna yeni antlar içmişti. Kundakçı Koljaiczek ne kadar töhmet altında tutulan ve polisçe aranan kişiyse, o kadar masum, boynu bükük, kendi halinde, kimselerin arayıp sormadığı, halta salak biri olan ve tütününü günlük istihkaklara bölerek çiğneyen Joseph Wranka bundan böyle ben buradayım diyemediğinden ve kimse de kalkıp onun hakkında nelamelli sorular soramadığından, tıpkı ırmakla boğulan Wranka gibi bir cüsseye ve yumurta biçiminde bir kafaya sahip Koljaiczek, Wranka'nin ceketini üzerine geçirmiş, sonra da onun şimdiye kadar bir suç işleyip ceza görmemiş resmi belgeli tenine bürünmüş, pipo içmeyi boşlayıp kendini tütün çiğnemeye alıştırmış, hattâ Wranka'nin en kişisel özelliğini, yani tekleme huyunu bile ondan devralarak yıllarca tulumlu, hafif kekeme ve efendi bir salcı kimliğiyle boyuna ormanları sallara yükleyip Njemen, Bobr, Burg ve Weichsel yoluyla ovaya taşımıştı. Hani şurasını da unutmadan söyleyelim ki, Veliahl'ın hassa süvari alayın 25 da, Mackensen komutasında onbaşılığa kadar yükselmiş bir adamdı Koljaiczek; Wranka'nin henüz askerliğini yapmamış olmasına karşın, Wranka'dan dört yaş daha büyük Koljaiczek, Thorn'daki topçu alayında hiç de parlak denemeyecek şekilde hizmet edip buradan terhis edilmişti. Bütün haydutların, katillerin ve kundakçıların en azılıları, haydutluk, katillik ve kundakçılıklarını sürdürürken bir yandan da dürüst bir işe güce kavuşma fırsatı kollar ve kimilerinin bir arayış sonucu ya da rasgele önlerine çıkar bu fırsat. Koljaiczek de Wranka kimliğine büründükten sonra o ateşli huyundan öylesine şifa bulmuş ve karısı Anna'ya öylesine iyi bir koca olmuştu ki, sadece bir kibriti görmek bile korkudan kendisini titretmeye yetiyordu. Mutfaktaki masanın üzerine, kendilerini beğenmiş ve sere serpe, yan gelip kurulan kibrit kutularının asla canlan güven allında değildi arlık; bu ayartıcı

nesneleri Koljaiczek pencereden dışarı fırlan fırlan veriyor, dolayısıyla anneannem öğle yemeğini vaktinde sofraya çıkarmak için akla karayı seçiyordu. Evde çokluk karanlıkta oturuluyor, çünkü gaz lambasını yakacak bir kibrit bulunamıyordu. Ama yine de Wranka kazak biri değildi. Pazarları anneannemi alıp Niederstad'taki kiliseye götürüyor, kendisiyle resmen evli karısının patates tarlasındaki gibi üst üste dört eleklik giymesine ses çıkarmıyordu. Kışın ırmaklar buz tutup salcıların işi kötüye sardı mı, salcılarla istifçilerden ve dok işçilerinden başka kimsenin bulunmadığı Troyl'da efendi efendi vakit geçiriyor, evde kızı Agncs'e göz kulak oluyordu. Kız da babasına çekmişti âdeta; ya emekleyip yalağın allına giriyor ya da gardırop içinde vakit geçiriyor, misafir geldiği zaman kumaş bebeklerini alıp masanın altına kaçıyordu. Yani Agnes için önemli olan, bir yere gizlenmek ve gizlendiği yerde, annesi Anna'nın eleklikleri altında babası Joseph'in bulduğundan bir başka haz, ama ona benzer bir güvenlik bulmaktı. Kundakçı Koljaiczek, kızının korunmaya olan ihtiyacını anlayacak kadar pişkin bir adamdı. Bu yüzden, bir buçuk odalı evin bal 26 konumsu cumbasında birada tavşanı kümesi çalacağı zaman özellikle kızının boyunu boşunu ölçü almış, ona göre bir kulübecik çalıvermişti. İşle çocukken böyle bir kulübede günlerini geçiren annem, bir yandan bebekleriyle oynamış, bir yandan büyümüştü. Sonraları okula gidince bebeklerinin yüzüne bakmaz olmuş, cam bilyeler ve renkli tüycüklerle oynayarak çıtkırıldım ve nazenin güzelliklere karşı ruhundaki eğilimi ilk kez açığa vurmuştu. Kendi yaşam öyküsünü anlatmaya başlamak için yanıp tuluşan ben, izin verirseniz, bundan böyle Columbus gemisinin Schichau dokunda kızaktan indirildiği bin dokuz yüz on üç yılına kadar Wranka'lan izlemeyerek onları kendi hallerine bırakacağım; çünkü 1913 yılına kadar aile sallan durgun sularda kayıp gitti Wranka'larm; ama bu tarihte de, hiçbir şeyi unutmayan polis, düzmece Wranka'nin izini ele geçirdi. Şöyle oldu olay: Her yazki gibi 1913 Ağustosunda da Koljaiczek, Kijew'den büyük bir sal alarak Pripet yoluyla kanaldan geçirecek, Bug yoluyla Modlin'c getirip Weichsel'den aşağı indirecekti. Hepsi on iki salcı, hizmetinde çalıştıkları hızarın islim üzerindeki "Radaune" römorkörüne atlayıp, Westlich Neufâhr'den Tole Wcichscl'e doğru yola koyularak Eınlagc'yc geldiler. Sonra Weichsel'den yukarı vurup Kasemark, Letzkaıı, Czatıkau, Birschau ve Picckel önünden geçtiler, akşam üzeri de Thor'a varıp demirlediler; Kijew'de tomruklar salın alınırken işin başında duracak yeni hızarcı ustası, karadan römorköre çıktı burada. Sabaha karşı saat dörtle Radaune demir aldığı zaman, hızarcı ustasının güvertede bulunduğu söyleniyordu. Koljaiczek onu ilk kez kahvaltıda gördü. Karşı karşıya oturmuşlardı; ekmeklerini ağızlarında çiğneyip arpa kahvelerini höpürdelliler. Koljaiczek hemen tanımıştı hızarcı ustasını. Başı damdazlak biri olan lıknaz hızarcı uslası, votka getirtip oradakilerin kahve fincanlarına doldurltu; sofranın öbür başında fincanlara votka konulması sürüp giderken, ağzındaki lokmayı çiğneyerek tanıtlı kendini: "Bakın, bilmiş olasınız, ben yeni hızarcı uslanızım, adım DückerhofPlur, disiplin isterim, anlaşıldı mı, disiplin!" 27 Oradakiler, hızarcı ustasının isteğine uyarak sırayla adlarını söyleyip fincanlarını kafalarına diktiler; gırtlaklarındaki adem elmaları kalkıp kalkıp olurdu. Sıra Koljaiczek'e

gelince, ilkin fincanı kafasına dikti, sonra: "Wranka!" dedi, bir yandan da Dückerhoffu süzdü. Dückerhoff daha önce söylenen isimlerde nasıl başını sallanıışsa, gene öyle başını salladı; öbür salcıların isimlerini nasıl tekrarlamışsa, gene öyle tekrarladı: "Wranka!" Ama yine de Dückerhoff, ırmakla boğulup giden o salcının ismini özel bir biçimde, hani sert olmaktan uzak, daha çok düşünceli bir edayla vurgulamış gibi geldi Koljaiczek'e. Derken Radaune, baş kıç yapıp değişik kılavuzlar yardımıyla kumsallardan ustaca sıyırdı kendini, yalnız tek bir yön tanıyan balçıksı bozbulanık akıntıya karşı yalpalayarak yol almaya koyuldu. Sağ ve soldaki setler gerisinde hep aynı manzara: Hasat edilmiş pürüzsüz, pürüzsüz değilse tümsekli tarlalar, çalılıklar, çukur yollar, katıılırnaklarıyla bezenmiş bir boğaz; tek başına çiftlikler, çiftlikler arasında uzanan düzlükler: Süvari hücumları için biçilmiş kaftan, soldaki kumluktan doğru çarkederek gelen bir mızraklı süvari alayı için, çalılıklardan doludizgin geçen atlılar için biçilmiş kaftan, genç süvari subaylarının düşlerinde yaşattıkları bir arazi, şimdiye kadar yapılmış ve ileride boyuna yapılacak savaşlarla savaş tabloları için birebir yerler: Tatarlar, alları üzerine uzanıp yatmış, hafif süvariler, atlar üzerinde dimdik. Kılıçlı Rahipler Tarikatına* mensup süvariler, allardan yuvarlanıyor ve tarikatın efendisi, larikal pelerinini kana boyuyor, göğsündeki zırhın bülün kopçaları tamam, yalnızca Mosovien dükünün kopardığı bir tek kopça eksik. Ve atlar, sonra hiçbir sirkle bulunamayacak bu kır allar, yerinde duramayan, püsküller ve ince boncuklarla süslenip bezenmiş allar; kirişlerine ve kaslarına diyecek yok; karinen kırmızısı şişmiş burun kanatları, bulutlar püskürüyor ve bulutlan delik deşik ediyor mızraklar; flamalar, inik mız * Hıristiyanlığı yayına amacıyla 1202'dc Livland piskoposunun önayak olmasıyla kurulmuş bir tarikat. (Ç.N.) 28 raklar gözyüzünü ve akşam kızıllığını parçalara bölüyor. Kılıçlar sonra ve orada, arka planda her tablonun bir arka planı vardır— ufka sımsıkı perçinlenmiş tütüp duran bir köycük, yağız atın arı bacakları arasında güzel güzel yalıyor; sinmiş duran damlar; yosun tutmuş, üzerleri saman kaplı; evlerde bir kenara kaldırılmış duran zırhlar, kendilerinin de söz konusu tabloda yer alacakları, ağır süvariler arasında hafif taylar gibi, Wcichsel'in iki yakasında, setler gerisinde uzanan ovada boy gösterecekleri yarınları düşlüyorlar. Wloclawek'e geldiklerinde, Koljaiczck'in ceketine hafifçe dokundu Dückerhoff: "Söylesene bakayım a be Wranka, yıllar önce sen bir ara Schwelz'dc bir hızarda çalışmadın mıydı, ha? Hızar da yanıp kül almadı mıydı, ha?" Koljaiczek, hayır anlamında güçlükle başını salladı, bir şey başını sallamasına engel olmuştu âdeta; beri yandan ustalıkla davranarak bakışlarına mahzun ve yorgun bir ifade verdi; onun bu bakışları karşısında Dückerhoff sormaya niyetlendiği daha başka soruları sormaktan vazgeçti. Bug ırmağının Wcichsel'e karıştığı ve Radaunc'nin Bug içine dümen kırdığı Modlin'e geldiklerinde, Koljaiczek, salcıların âdcline uyarak küpeşteye yaslanıp üç kez suya tükürmüşiü ki, Dückcrhoff, elinde bir puro, yanıbaşına gelip dikildi, ateşini istedi Wranka'dan. Ne zaman ateş ya da kibril sözcüğünü işitse, koljaiczek'in tüyleri diken diken olurdu hep. "Bre herif, niye kızardın öyle? Ateş isledik alt tarafı. Karı olsan neyse. Karı mısın yoksa len?" Modlin'i arkalarında bırakmışlardı ki, ancak o zaman Koljaiczek'in yüzündeki kırmızılık, utanç kırmızılığı değil de bir vakit ateşe verilen hızarların gecikmiş yansısı olan kırmızılık

kayboldu. Modlin'le Kiyev arasında, yani Bug'tan yukarı doğru çıkıp Bug'u Primet'e bağlayan kanalda yol alırken ve Primel'i izleyip Dinyeper'e ulaşıncaya kadar, Koljaiczek Wranka ile Dückerhoff arasında kayda değer bir konuşma geçmedi. Salcılar arasında, dümenci ve ateşçilerle kaptan, kaptanla boyuna değişen kılavuzlar 29 I arasında erkekler için normal sayılabilecek, halia belki gerçeklen normal kimi olaylar geçmiş olabilir kuşkusuz. Kaschubci'lı salcılarla Siellin'li dümenci arasında bir paiıriı çıktığı da düşünülebilir ve römorkörde bir ayaklanmanın başlangıcını oluşturabilir bu patırdı: Bakarsın mutfakta toplanılmış, kuralar çekilerek girişilecek ayaklanmada iş bölümü yapılmış, parolalar belirlenip bıçaklar bilenmiştir. Her neyse, biz bırakalım şimdi bunları. Ne politika yüzünden çıngar çıkıp bir Alman Polonya bıçaklı döğüşü oldu, ne de gemideki yaşam koşullarının bozukluğundan ötürü elle tutulup gözle görülür bir ayaklanma. Kömürleri uslu uslu gövdesine indirip yoluna devam etti römorkör. Bir ara, sanıyorum Plock'dan az sonraydı, bir kumluğa olurdu, ama kendi gücüyle yine yakayı kurlardı. Derken Ncufahrwasser'li kaplan Barbusch ile Ukrayna'lı kılavuz kaplan arasında kısa süren seri bir ağız dalaşı, hepsi o kadar. Seyir defterinde kayıtlı bundan öle bir şey yok pek. Koljaiczek'in kafasından geçen düşünceler için bir seyir defleri veya hızarcı uslası Dückerhofl'un iç dünyasını yansıtacak bir günlük tutmak gerekse ve tutmak isteseydim, değişik olaylar ve serüvenler, kuşkular ve bunları doğrulayan olaylar, güvensizlikler ve bunların tez elden giderilmesi gibi yeleri kadar anlatacak şey bulurdum. Hem Koljaiczek, hem DückerhoK, ikisi de korkuyordu. DückerhofPun korkusu daha büyüktü; çünkü Rusya'da idiler. Dückerhofl da Wranka'nm akıbetine uğrayıp güverteden aşağısını boylayabilir veya artık Kiyev'e varmış bulunuyoruzinsamn koruyucu meleğini kaybedeceği o başı sonu seçilemeyen koca tomruk labirentlerinin birinde, ansızın bir yığından ayrılan ve bundan böyle hiçbir şeyin durduramayacağı bir sürü tomruk arasında kalabilirdi. Ama bakarsın kurtarılabilirdi sonra; bir Koljaiczek tarafından kurtarılabilirdi: Koljaiczek hızarcı ustası Dückerhoff'u Pripet ya da Bug'un sularından çekip alır, onu koruyucu meleklerin ayak almadığı bir tomruk labirentindeki tomruk çığı önünden son anda yakalayıp kurtarabilirdi. Bu konuda, az kalsın ırmakla boğulan ya da tomruklar allında ezilen Dücker 30 hoff'un hâlâ güçlükle soluyup gözlerinde bir nebze ölüm barındırarak, Wanka'nm kulağına: "Sağol Koljaiczek, sağol kardeşim" sözlerini ve çaresiz biraz susup: "Ödeştik gayrı, bir sünger geçelim üzerinden!" cümlesini fısıldadığını ve her ikisinin de buruk bir dostlukla, mahcup gülümseyerek, birbirlerinin çekingen, ama nasırlı ellerini sıktıklarını anlatabilsem, ne güzel olurdu. Biz bu sahneyi, fotoğrafları çarpıcı bir güzellik taşıyan filmlerden biliriz; öyle filmler ki, hani birden yöneticilerinin akıllarına eser, harikulade bir oyun çıkaran birbirine düşman iki kardeşi, iyide kötüde birbirinden ayrılamayan ve bundan böyle anca beraber kanca beraber, bin bir serüvenin üstesinden gelen mıymıntı kimseler yaparlar. Gelgeldim Koljaiczek ne Dückerhoff'un boğulmasını sağlayacak bir fırsal geçircbildi eline,

ne de onu ilerden ağır ağır yuvarlanıp gelen tomruklu bir ölümün pençesinden çekip kurtarabildi. Dückerhoff, gözünü açıp firmasının çıkarını kollayarak tomrukları satın aldı Kiyev'de; sonra tomruklar dokuz sala yüklenirken başlarında bulundu; âdet olduğu üzere, salcılar arasında ovaya dönüş için bol bol Rus parası dağıttı avans olarak; derken trene atladığı gibi Varşova, Modlin, Dculsch Eylau, Marienburg, Dirschau üzerinden çalıştığı hızara döndü; Klavvitter dokuyla Schichau arasındaydı hızar. Haftalar boyu sürecek sıkı bir çalışmadan sonra salcıları Kiyev'den alıp ırmaklardan ve kanaldan geçirerek Weichscl'den aşağı indirmeden düşünüyorum da, acaba diyorum Dückerhofl kundakçı Koljaiczek olduğundan emin miydi Wranka'nm? Bana sorarsanız, hızarcı uslası, kendi halinde, iyi niyetli, bönlüğüne karşın herkesçe sevilen Wrankay'la aynı römorkörde eğleştiği süre, onun kendisinden her kötülük beklenebilecek Koljaiczek olabileceğine ihtimal vermemiş, ancak trene atlayıp bir kompartımana girerek koltuklardan birine oturduğu zaman bu inancını yitirmişti. Ve tren varacağı yere vardığı, Danzig merkez garına girdiği vakiı hani şimdi açığa vuruyorum bunu Dückerhoff, Dückerhoff'ça kararlarını almış bulunuyordu. Bavullarını bir faytona 31 alıp eve gönderdi, kendisi elini kolunu sallayarak çevik adımlarla Wiebenwal yakınındaki polis karakoluna yollandı. Birer ikişer sıçrayarak çıktı merdivenleri; kısa, ama yoğun bir arayıştan sonra aradığı odayı bulup girdi içeri; oda o kadar soğuk döşenmişti ki, yalnızca olaylara değinen az ve öz bir rapor vermeye zorladı Dückerhoffu: Hani hızara ustası bir ihbarda bulunuyor değildi, Koljaiczek Wranka işinin bir gözden geçirilmesini rica ediyordu, o kadar. Görevliler de bunu yapacaklarına söz verdiler. Tomrukların, üzerinde kamıştan kulübecikler ve salcılarla değişik ırmaklardan aşağı aheste aheste sürüklendiği ilerideki haftalar, bir sürü resmi dairede bir sürü evrak yazılıp çizildi, Joseph Koljaiczek'in askerlik dosyası çıkarıldı ortaya; falan filanına Batı Prusya topçu alayında silik bir topçu olarak askerliğini yapmıştı Koljiczek. Sarhoş durumda avazı çıktığı kadar bağırarak söylediği yarı Polonyaca, yarı Almanca bozguncu sözlerden dolayı her defasında üçer gün olmak üzere iki kez hapis cezasına çarptırılmıştı. Langfuhr'daki hassa süvari alayında askerliğini yapmış Onbaşı Wranka'nin dosyasında bulunmayan yüzkaralarıydı bunlar; Wranka, adı geçen alayda övülecek şekilde hizmet etmiş ve bir manevrada tabur habercisi olarak Veliahl'ın dikkatini çekip takdirini kazanmış, ayrıca bir taler ödül almıştı. Ancak bu taler Onbaşı Wranka'nin askerlik belgelerinde kayıtlı değlidi; bunu anneannem, kardeşi Vinzent'lc sorguya çekildiklerinde yüksek sesle yana yakıla açıklamıştı. Ama anneannem, kundakçı sözcüğüne yalnız bu açıklamayla karşı çıkmamış, başka belgeler de öne sürmüştü; öyle belgeler ki Joseph Wranka'nin daha 1904 yılında Danzig Niedersladl Gönüllü İtfaiyeciler Derncği'nc üye yazıldığını ve bütün salcıların işi tatil ettikleri kış aylarında gönüllü itfaiyeci olarak irili ufaklı birçok yangınlara karşı savaştığını tekrar lekrar belirtiyordu. Bir belge de vardı ki, burada İtfaiyeci Wranka'nin merkez cer atölyesinde büyük yangında yalnız yangını söndürmekle kalmayıp, iki tesviyeci çırağını kurtardığı açıklanıyordu. Tanık olarak çağrılan İtfaiye Müdürü Hechl de bu yolda beyanda bulunmuştu. Şöyle 32

başhvordu Heclıl'in tutanağa geçen sözleri: "Yangınları söndüren bir kimse nasıl olur da yangın çıkarabilir? Heubudc'deki kilise yanarken, onu yangın merdiveni üzerindeki haliyle hâlâ gözlerimin önünde görür gibiyim. Küller ve alevler arasından silkinip çıkan, sadece yanan kiliseyi değil, bu dünya yangınını ve Rabbiıniz İsa'nın susuzluğunu da söndüren bir Anka Kuşuydu sanki. Vallahi, size söylüyorum, her kim yollarda herkesin kendisine yol açlığı, sigorta ortaklıklarının el üstünde tuttuğu, ister bir simge olarak, isler gördüğü işten ötürü cebinde hep biraz kül taşıyıp başına bir itfaiyeci m iği eri geçiren bu adama, kim bu mübarek zata, kim bu eşi bulunmaz Anka Kuşu'na kırmızı horoz der, boynuna bir değirmen lası geçirilmeyi ve..." Sizin de hani farkeltiğiniz gibi, Gönüllü İtfaiye Müdürü Hecht, konuşmasını bilen bir rahipti; pazardan pazara Langgarten'deki Sı. Barbara Kiliscsi'nin ınimberindc dikilir, Koljaiczek aleyhindeki kovuşturma ve soruşturmalar yürütülürken, cennetlik itfaiyeci ve cehennemlik kundakçıya ilişkin benzetmelerini, benzer sözlerle cemaatinin kafasına dönüp dolaşıp sokmaya çalışmakta bir küçüklük görmezdi. Gelgeldim cinayet masası memurlarının Sı. Barbara Kilisesine yollan düşmediğinden, ayrıca Anka Kusu'ıuı Wranka'yi temize çıkaran bir söz görmeyip bunda Majestelerine yöneltilmiş bir aşağılamanın kokusunu aldıklarından Wranka'nin gönüllü itfaiyeciliğinde bir bilyeniği sezdiler. Çeşitli hızarlardan raporlar istenip Wranka'nin memleketinden belgeler getirildi. Wranka, gözlerini Tuchel'dc dünyaya açmış, oysa Koljaiczek, Thoru'da doğmuştu. Öle yandan, eski salcıların ve uzak akrabaların ifadelerinde ufak tefek uyuşmazlıklar vardı. Testi boyuna gidip gelmişti suya, kırılmayacaktı da ne olacaktı? Soruşturmalar lam bu noktadayken büyük sal topluluğu, ülkenin sınırına varmış bulunuyordu ve Thorn'dan sonra el altından denetlenmeye, iskelelerde gözaltında tutulmaya başlandı. Ancak Dirschau'ı geçtikten sonra, ardına takılmış memurların farkına vardı, büyükbabam. Zaten kendilerini beklemişti; bazen 33 üzerine çöken melankoliye benzer bir miskinlik Letzkaıı, olmazsa Kâsemark'la bir lirara yellenmekten onu alıkoymuştu; ama böyle bir girişim şimdi geçtikleri ve kendisinin pek iyi bildiği bu yerlerde onu seven birkaç salcı yardımıyla hâlâ gerçekleştirilebilirdi. Einlage geride bırakılmış, sallar aheste aheste, birbirlerine toslayarak Tote Wciehscl'dc sürüklenmeye durmuştu ki güvertesinde gereğinden fazla tayfa bulunduran bir balıkçı teknesi, göze çarpmadan, salların yanı başında seyrelmeye başladı. Plcchcndorl'u biraz geçince sahildeki sazlıktan iki polis motoru fırladı şimşek gibi, sürekli sağa sola seğirtip Tote Weichsel'in gittikçe acılaşarak limana yaklaşıldığını müjdeleyen sularında yarıklar açlı. Heubude'nin ilerisinde, köprünün arkasında "mavi üniformalılar"m yolu kapamak üzere çektikleri bir kordon görülüyordu. Klawitler dok'u karşısında tomruk yığınları, küçük kayıkhaneler, gittikçe genişleyerek Moıtlau'a doğru açılan kereste limanı, çeşitli hızarlara ait iskeleler, sonra büyükbabamın çalıştığı hızarın iskelesi ve salcıların iskele üzerinde bekleşen yakınları ve dön bir yandan "mavi üniformalılar." Yalnızca karşıda, Sclıichau dok'unda görülmüyorlardı; başlan başa flamalarla donatılmıştı Schichau dok'u, başka bir şeyler oluyordu orada, galiba kızaktan indirilecek bir şey vardı, bir sürü insan, marnlan ürkütüp havalandırıyordu, bir şenlik düzenlenmişti orada; acaba büyükbabam için miydi

şenlik? Ne zaman ki büyükbabam kereste limanını mavi üniformalılarla dolu gördü ve motorlar, gittikçe daha çok felâketi müjdeleyerek yönelecekleri yöne yönetip sallar üzerine dalgalar yollamaya başladı, ne zaman ki büyükbabam kendi şeıeline düzenlenen bu masraflı karşılaşmadaki niyeti sezdi, ancak o zaman eski kundakçı Koljaiczck damarı kabardı, yumuşak başlı Wranka'yi âdeta lükürüp atlı içinden, Gönüllü İtfaiyeci Wranka kalıbından sıyrıldı; bağırarak ve kekelemeden, kekeme Wranka ile ilişkisini kestiğini haber verdi kendi kendine ve tabanları kaldırdı, sallar üzerinden, sallantılı geniş tahta yüzeyler üzerinden yalınayak, rende görmemiş bir zemin üzerinden, tomruklan tomruğa allayarak, bayrakların rüzgârda neşeyle dalgalandığı, kızakla bir şeylerin 34 bulunduğu Schichau dokuna doğru tomruklar üzerinden kaçmaya başladı; güzel güzel nutuklar alılıyor Schichau dokunda, kimse Wranka ya da Koljaiczck diye bağırmıyor, sadece şu sözler işitiliyordu: Sana SMS* Columbus adını veriyorum Amerika kırk bin lon üzerinde bir deplasman otuz bin beygir gücü majestelerinin gemisi birinci sınıf bir sigara salonu ikinci sınıl bir yemekhane, mermer bir jimnastik salonu, bir kitaplık — Amerikaınajestclcrinin gemisi dalgalar arasında bir tunel gezinti güvertesi yaşasın zafer çelenkli, cıvadıraya çekilen anavatan Hamasi. Prens Hcinrich dümen başında, büyükbabam Koljaiczck ise yalınayak, ayakları tomruklara dokunmuyor sanki, nefesli sazlar topluluğuna doğru seğirtiyor—böyle prenslere sahip bir ulus büyükbabam saldan sala halk sevgi gösterisinde bulunuyor, yaşasın zafer çelenkli ve bütün dokların sirenleri çalıyor, Columbus, Amerika, özgürlük ve iki motorlu bir tekne, sevincinden âdeta çılgına dönmüş, büyükbabamın yanı sıra, büyükbabam sandaldan sandala, majestelerinin sandalları ve derken yolunu kesiyorlar, oyunbozanlık ediyorlar, çaresiz duruyor büyükbabam, oysa ne de güzel hızlanmıştı, şimdi tek başına bir sal üzerinde, Amerika'yı da görmeye başlamıştı, motorlar salın uzunlamasına iki yanında şimdi ve büyükbabam isler islemez suya atıyor kendini; yüzerken görenler var büyükbabamı, bir sala doğru yüzüyor ve sal Moltlau'dan içeri kayıyor ve polis motorları yüzünden büyükbabamın suya dalması, motorlar yüzünden sular allında kalması gerekiyor ve sal sürükleniyor büyükbabamın başının üzerinde, bir lürlü arkası gelmiyor, sal boyuna bir başka sal doğuruyor, senin salından sal, sonsuzluğa dek: Sal. Motorlar motorlarını durdurmuş, amansız göz çiftleri su yüzeyini tarıyordu. Ama bir daha dönmemek üzere veda edip gitmişti Koljaiczek; nefesli sazlar müziğinden, sirenlerden, gemi kampanalarından ve majestelerinin gemisinden, Prens Heinrich'in gemiyi vaftiz konuşmasından ve majestelerinin şaşkına dön * S.M.S. (Seiner Majcslaı SchilT): Majestelerinin Gemisi. (C.N.) muş martılarından uzaklaşmış. Yaşasın Zafer Çelenkli'den, majestelerinin gemisinin kayması için kızağa sürülen majestelerinin sabunundan uzaklaşmış, Amerika'dan, "Columbus"lan ve polisin sonu gelmeyen tomruklar üzerindeki arayıp taramalarından uzaklaşmıştı. Büyükbabamın cesedi bulunamadı. Ama ben onun sal allında can verdiğine kesin olarak inanmıyorum; ancak, gerçeklen ayrılmamak için, büyükbabamın mucizevi kurluluşuyla ilgili çeşitli söylentilerden de burada söz açmadan duramayacağım.

Bir söylentiye göre, sal altında tomruklar arasında bir boşluk ele geçirmiş büyükbabam; tam ağzını burnunu su yüzünde tutmasına, nefes alıp vermesine yetecek kadarmış boşluk. Ama yukarıya doğru öylesine daralıyormuş ki, gecenin geç vaktine kadar salları, halta sallar üzerindeki kamış kulübeleri arayıp tarayan polislerin gözünden kaçmış. Sonra da büyükbabam karanlığa sığınıp ilerisi böyle söylentinin kendini suda sürüklenmeye bırakmış; bitkin, ama sağ salim Motllau'ın karşı kıyısına, Schichau dokunun oraya ulaşmış, hurda demirler arasında barınacak bir yer bulmuş kendine ve sonradan, galiba Yunanlı tayfalardan yardım görerek şimdiye kadar kaçak pek çok insana yataklık yapmış olması gereken ne idiğü belirsiz tankerlerden birine kapağı atmış. Daha başka bir söylentiye göre de, o sıra henüz ciğerleri güçlü iyi bir yüzücü olan Koljaiczck, su altında yüze yüze yalnız salı geçmekle kalmamış, Molllau'ın karşı kayısıyla aradaki o hatırı sayılır uzaklığı geride bırakıp, Schichau dokundaki şenliğin düzenlediği yere varmış sağ salim, ortalığı heyecana vermeden dok işçilerinin, sonra da coşkunluk içindeki halkın arasına karışmış, oradakilerle "Yaşa, Ey Zafer Çelenkli" dizesini terennüm etmiş, ayrıca sık sık alkışlayarak Prens Heinrich'in "Columbus" la ilgili vaftiz konuşmasını dinlemiş, gemi başarıyla kızaktan indirilince kalabalığa karışıp yarı ıslak giysilerle şenlik alanından toz olmuş, ertesi günü de bir adım daha ileri gidip —işte bu noktada ilk kurtulma söylentisi ikincisiyle çakışıyor ne idüğü belirsiz Yunan tankerlerinden birine kaçak yolcu olarak kapağı atmış. 36 Hiçbir şeyin eksik kalmaması için bir üçüncü söylentiye de değinmeden geçemeyeceğim burada; söylentiye göre, büyükbabanı su üstünde yüzen bir tahta parçası gibi akıntıyla sürüklene sürüklene denize varmış, burada balıkçılar tarafından hemen sudan çıkarılıp üç millik bölge dışına getirilerek İsveç bandıralı bir açık deniz teknesine teslim edilmiş. İsveç'te büyükbabam yavaş yavaş, mucize denecek bir şekilde yine eski gücüne kavuşmuş ve kalkıp Malmö'ye gelmiş ve v.b. Bütün bunlar saçma tabiî ve balıkçı dedikodusu. Liman kentlerindeki hiçbirine güvenilemeyecek o tanıkların beyanları da bana kalırsa beş para etmez hani; sözde bu tanıklar büyükbabamı Birinci Dünya Savaşı'ndan az sonra Amerika'nın Buffalo kentinde göresiymişler; Joe Colchik adını taşıyormuş büyükbabam, Kanada'yla tomruk ticareti yapıyormuş, kibrit firmalarıyla ortaklıklara girip yangın sigortalan kurmuşmuş; para babası olup yalnız yaşayan bir adammış; bir gökdelende kocaman bir masa başında duruyormuş; beş parmağının beşinde de yanıp sönen taşlı bir yüzük varmış; üzerinde itfaiyeci üniforması taşıyıp, Polonyaca şarkılar söyleyebilen Zümrüdüanka adındaki fedaisiyle yangın söndürme talimlerinde bulunuyormuş. 37 PERVANE VE AMPUL Bir adam lıer şeyini bıraktı, kocaman sulardan geçip Amerika'ya gitti ve orada zengin oldu. Adı Polonyaca Goldjaczck mi, Kaschubei'ca Koljaiczck mi. Amerikanca Joc Colchik mi, ne olursa olsun, büyükbabam üzerinde anlattıklarım yeler artık, burada kesmek isliyorum. Oyuncakçı dükkânlarıyla büyük satış mağazalarından sağlanabilecek basil bir teneke trampeti konuşturup, bir ırmakla nerdeyse ufka kadar uzanıp giden sallar ortaya çıkarmak kolay olmuyor. Ama yine de keresle limanını, körlez yerlerde dönüp duran ve sazlıklarda

çürüyüp maniarlaşan tahta parçalarını, Schichau Doku'yla Klawilter Doku'nun ve bazısı yalnız onarım işinde kullanılan o bir sürü kayıkhanenin kızaklarını, vagon lahrikasının hurda çöplüğünü, margarin fabrikasının acı yağ kokan hindistancevizi depolarını ve Spcieher Adasındaki bildiğim bütün saklanılıp gizlenilecek yerleri leneke trampetimden çıkarmasını becerdim. Büyükbabam artık hayatla değil, bana bir cevap vermiyor, imparatorluk filosuna ait gemilerin kızaktan indirilmesini, bir geminin çok vakit yıllar süren ve daha kızaktan indirilmesiyle başlayan batış serüvenini merak etmiyor. Bu kez Columbus idi geminin adı ve filonun "övünç kaynağı" olarak gösteriliyordu; pek tabii Amerika'ya doğru dümen kırmıştı hemen, sonradan batırılmış ya da kendi kendini batırmıştı. Belki yine çıkarılmış sudan, kalafatlan geçirilip yeni bir isimle donatılmış, ama belki de hurdaya ayrılmıştı. Hani batmamış, sadece suya dalmış da olabi 38 lirdi bu Columbus, büyükbabama öykünmüş olabilirdi; belki de hâlâ kırk bin ton ağırlığı, sigara salonu, mermer jimnastik salonu, yüzme havuzu ve masaj kabinleriyle, diyelim Filipinler Denizi'ndeki uçurumun sekiz bin metre derinliğinde veya Emden Kanalı'nın dibinde sağa sola sürüklenip duruyordu; "Weyer" de veya filo takvimlerinde okumak mümkün bunu. Hani bana öyle geliyor ki, ya birinci ya da ikinci Columbus, savaşla uğradığı bir yüzkarasını onuruna yediremediğinden kendi kendini batırdı. Sal hikâyesinin birazını Bruno'ya da okudum, sonra tarafsız biz gözle düşüncesini söylemesini rica eltim. "Enfes bir ölüm!" diyerek hayranlığını belirtti Bruno ve hemen sicimlerini alarak, ırmakla boğulan büyükbabamı o düğüm heykelciklerden birine dönüştürdü. Bruno'nun cevabıyla yetindim, öyle çılgınca düşüncelerle kalkıp Amerika'ya göçmekten ve orada büyükbabamın mirasına konmaktan vazgeçtim. Dostlarım Klcpp ve Vittlar beni ziyarete geldiler. Klepp iki yüzü de King Oliver tarafından doldurulmuş bir caz plâğı getirdi. Viıtlar ise pembe bir kurdelenin ucundan sarkan yürek biçimindeki bir çikolatayı yapmacık bir edayla bana uzattı. İkisi de akla gelebilecek ne densizlik varsa yapmadan bırakmadılar, benini yargılanmamla ilgili bazı sahneleri gülünç bir biçimde yeniden sahneye koydular. Ben de onların gönlünü hoş etmek için, bütün ziyaret günlerindeki gibi neşeli göründüm, hatla en sersemce şakalar karşısında kahkaha almaya hazır bir poz takındım. Klcpp caz müziği ile Marksizm'in ilişkisi konusunda çekmeden duramadığı konferansına başlamadan, lQ13'le, yani henüz silahlar patlamadan az önce âdeta uçsuz bucaksız bir sal alımı boylayan ve bundan böyle su yüzüne çıkmayan bir adamın öyküsünü pek umursamaz bir edayla anlatmaya koyuldum; "ölüsü bile bulunamadı," dedim. Sorum üzerine hani işte öylesine, pek sıkılmış bir tonla sormuştum Klcpp suratını asıp, yağlı bir boyun üzerinde taşıdığı başını döndürdü; bir ilikleyip, bir çözdü ceketinin düğmelerini; yüzer gibi hareketler yapıp sal altında kalmış süsü verdi kendi 39 ne. Sorduğum soruyu nihayet üzerinden silkip atlı ve beni cevapsız bırakışırım suçunu öğle sonrasının pek erken saatine yükledi. Vittlar kaskatı duruyordu; pantolonunun ütüsünün bozulmaınasına dikkat ederek bacak bacak üstüne atlı, hani artık sadece gökteki meleklerde rasl?nabilccek o nazenin ve bir

tuhaf kibirli tavrını lakındı: "Salın üzerindeyim şimdi!" dedi. "Ne de hoş salın üzeri! Sivrisinekler oramı buramı ısırıyor, öff ne fena! Salın altındayım şimdi. Ne hoş salın altı! Hiç sinek ısınılıyor, oh ne rahat! Sal allında sanırım yaşıyabilir insan; yeter ki aynı zamanda sal üzerinde oyalanmak isteyip, sineklere ısırtmasın kendini." Derken Viular, gene o etkili molalarından birini verdi, beni süzdü ve bir baykuşa benzemek islediği zamanlar yaptığı gibi, doğuştan kalkık kaşlarını daha da kaldırdı, sesinde lam bir dramatik ton: "Bana kalırsa sal altında kalıp boğulan adam büyük daymdı senin!" dedi. "Ama büyükbaban da olabilir. Bir büyük dayı, daha çok bir büyükbaba olarak, adamcağız sana karşı bir yükümlülük hissediyordu, bu yüzden kalkıp ölüme atlı kendini; çünkü seni hayatla hiçbir şey bir büyükbaban bulunduğunu bilmek kadar rahatsız etmeyecekti. Yani sen yalnızca büyükbabanın değil, büyükdayınm da katilisin. Büyükbaban da işle her gerçek büyükbabanın yapacağını yapıp seni biraz cezalandırmak isledi, suda şişmiş bir cesedi ona buna göstererek: "Benim şu ölmüş büyükbabama bakın! Bir kahramandı o! Peşine düşenlerin elinden kurtulmak için kentlini suya allı!" tarzında lâflar ederek bir lorunun duyacağı kıvancı esirgedi senden. Büyükbaban başkalarından ve kendi torunundan cesedini kaçırdı ki, kendisinden sonra yaşayacaklar ve sen torunu uzun zaman onunla meşgul olsun, onu unutmasın." Sonra bir coşkunluktan ötekisine atlayan Vittlar, kurnazca biraz öne doğru eğilip sözde barışma numarası yaparak ekledi: "Amerika bu, sevin be, Oskar, sevin! Al sana bir hedef işte, al sana bir ödev! Mahkemeyi nasıl olsa kazanacaksın, eh buradan da salacaklar seni. Amerika'ya gitmeyip nereye gideceksin? Her şe 40 yin, halta kayıp bir büyükbabanın bile yeniden ele geçirilebileceği Amerika'ya!" Vitllar'm cevabı ne kadar alaylı ve tümüyle incitici olsa da, dostum Klepp'in ölümle hayat arasında pek bir ayrım gözetmeyen homurtusundan veya "SMS Columbus"un kızaktan indirilmesine ve etrafa dalgalar savurmasına bakarak büyükbabamın ölümüne "enfes bir ölüm" diyen Bruno'nun cevabından daha çok aydınlattı beni. Sinesinde konserve büyükbabalar barındıran Viltlar'ın Amerika'sına karşı övgümü esirgemedim içimden; Avrupa'dan bıkıp trampeti ve kalemi elimden atmak isledim mi beni elimden tutup kaldıracak bir hedef, bir ülkü olacak Amerika. "Ama sen yine yazmana bak, Oskar! Amerika'nın Bufalo kentinde tomruk ticareti yapan ve bir gökdelende oturup kibritlerle oynayan o para babası, ama yaşamaktan bezmiş büyükbaban Koljaiczek'in halın için yazmana bak!" Nihayet Klepp'le Viular veda edip gidince, Bruno içerisini adamakıllı havalandırıp, dostlarımın odada bıraktıkları rahatsız edici kokuyu kapı dışarı elti. Bunun üzerine trampetimi yeniden elime aldım, ama arlık büyükbabamın ölümünü örtbas eden salları ve tomrukları bırakıp, ]Q14 Ağusios'undan başlayarak herkesin isler islemez ayak uydurduğu o hızlı ve sıçramah tempoya geçtim. Bu yüzden, büyükbabamın Amerika'ya göçerek Avrupa'da bıraktığı yaslı ailesinin ben hayata gözlerimi açana kadar izlediği yolu, ancak şöylece, sıçramah olarak verebileceğim. Koljaiezek sal altında kaybolduğu vakiı, hızar iskelesinde bekleşen salcılarla onların çoluk çocuğu arasında anneannemle kızı Agnes, Vinzent Bronski ile on yedi yaşındaki oğlu Jan da bulunuyor, korku ve telâşla kıvranıp duruyorlardı. Biraz kenarda da, Joseph'in soruşturma

nedeniyle kente çağrılan ağabeyi Gregor Koljaiczek dikilmekleydi. Gregor Koljaiezek, polisin karşısına hep aynı cevapla çıkmayı başarmıştı: '"Kardeşimi pek tanıdığım yok ki! Bütün bildiğim, adının Joseph oluşu. Galiba on, bilemedin on iki yaşından sonra hiç görmedim kendisini. Küçükken ayakkabılarımı temizler, annemle bira içmek istedik mi, gidip bize bira alırdı." 41 Büyükbabamın annesinin biraya düşkün bir kadın olduğu böylece ortaya çıkmış, ancak Grcgor Koljaiczek'in cevabının polise pek yararı dokunmamışlı. Ama Koljaiczek'in bir ağabeyinin var oluşu pek işine yaramıştı anneannemin. Stettin, Berlin ve son olarak Schneidemühl'de ömrünün birçok yılını geçiren Gregor, bundan böyle Danzig'le kalarak. Bastion Kaninchen yakınındaki bir baruthanede kendine iş bulmuş ve anneannem, düzmece Wranka'yla evliliğinin oluşturduğu karmaşık sorun açıklığa kavuşturulup belgelere geçirildikten bir yıl sonra onunla evlenmişti; Koljaiczek ailesinden gelmeseydi, asla onunla evlenmez veya bu kadar çabuk ona varmazdı. Baruthanedeki işi, asker elbisesini sırtına geçirmekten ve az sonra da öbür dünyayı boylamaktan esirgedi Gregor'u. Kundakçı Koljaiczek'i yıllar yılı saklayıp barındırmış bir buçuk odalı eve üç kişilik aile yerleşti. Ama derken bir Koljaiczek'in en yakım olan bir diğer Koljaiczek'e ille de benzemesi gerekmeyeceği anlaşılmıştı, çünkü anneannem evlendi daha bir yıl olmadan, Troyl'daki evin bodrumundaki boş dükkânı tutmuş, iğne iplikten lahanaya kadar ne varsa burada salıp kendine bir kazanç yolu aramak zorunda kalmıştı. Baruthanedeki isinden eline tonla para geçen Grcgor, bu paranın pek azını bile eve götürmeyerek elinelekini avcundakini içkiye yatırıyordu. Grcgor'da belki ninemin ninesinden geçmiş bir içki iplilasi bulunuyordu; oysa büyükbabam Joseph, arada topu topu bir kadehçik rakı yuvarlamaktan hoşlanır bir adamdı. Hani üzüntüsünden içiyor değildi Gregor; neşeli de olsa —karasevdaya meyli yüzünden seyrekti böyle anları— neşesinden içmez, hiçbir şeyi yarı buçuk yapmak istemeyen biri olduğundan, alkol konusunda da böyle davranır, bu yüzden adamakıllı çekerdi kafayı. Kimse sağlığında kadehindeki ardıç rakısını yarım bırakıp kalktığını görmemişti Gregor'un. O vakitler on beşinde tombul bir kız olan annem, eli boş olurmayarak dükkândaki işlere yardım ediyor, malların üzerine etiketleri yapıştırıyor, cumartesi oldu mu malları alıp dağılıyor, veresiyeci müşterilerden alacakları toplamak için patavatsız, ama zengin hayal gücüyle dolu, uyaran mektuplar kaleme alıyordu. Ne yazık ki bu mektuplardan bir tanesi bile elimde değil; yoksa şimdi şurada, bir yan öksüz tarafından atılmış o yan çocuksu, yarı genç kızsı imdat çığlıklarından birkaçını okumak ne hoş bir şev olurdu! Yarı öksüzdü annem; çünkü Gregor Koljaiczek lam bir babanın yerini dolduramıyor, anneannemle kızı, üsl üste kapatılmış iki çinko kaptan oluşup içi çokluk bakır ve biraz gümüş parayla dolu kasayı, hep bağrı yanık barutçu Gregor'un karasevdalı bakışından ancak güçlükle kaçırabiliyordu. Grcgor 1917 yılında gripten ölünce, bakkal dükkânının kazancı da biraz artmaya yüz tuttu, ama pek fazla da değildi artış, çünkü 1917 yılında satacak ne kalmıştı? Barutçu Gregor'un ölümünden sonra, annemin cehennemden korktuğu için bundan böyle oturmak istemediği bir buçuk odalı eve, o zamanlar yirmi yaşındaki kuzeni Jan Bronski taşınmıştı. Jan Bronski, Bissau'clan ve babasından ayrılmış, Karlhaus Orlaokulu'nu iyi dereceyle bitirip kasabanın postanesinde staj dönemini tamamlamış ve merkez

postanesinde orta dereceli bir memur hayalına başlamak üzere kalkıp Danzig'e, halasının evine gelmiş, o zengin pul koleksiyonunu da beraberinde getirmişti. Pul toplamaya ta çocukluğunun ilk yıllarında başlamıştı Jan, yani postacılığa karşı sadece mesleki değil, her vakit titizlikle sürdürülmüş özel bir ilgisi vardı. Çelimsiz, yürürken hafif kamburunu çıkaran Jan Bronski, şirin, oval ve galiba fazlasıyla sevimli, o vakitler on yedisini süren annem de kendisine gönlünü kaptırmadan dııraınamıştı. Üç kez askerlik yoklamasına çağrılmış, üçünde de vücut yapısının elverişsizliğinden ötürü geri bırakılmıştı Jan. O zamanlar şöyle biraz dikine büyüyüp boy salan ne varsa, Fransız topraklarında, o ebedi yatay duruma sokulmak için Verdun'a yollandığı düşünülürse, Jan Bronski'ııin ne türlü bir vücut yapısına sahip bulunduğu bütün açıklığıyla anlaşılacaktır. Jan Bronski ile annem arasındaki âşıktaşlığın, pul koleksiyonlarım birlikte seyrederlerken, hepsi ayrı bir değer taşıyan pulların tırtıllı kenarlarını baş başa gözden geçirirlerken başlaması gc i 42 43 rckiyordu aslında. Gelgeldim bunun başlaması daha doğrusu patlak vermesi, Jan'ın bir dördüncü kez askerlik yoklamasına çağrılması üzerine oldu. Annem zaten o ğün kente ineceğinden, şubeye kadar Jan'a arkadaşlık etmiş ve sonra nöbetçi kulübesinin yanma dikilip beklemişti; bu kez ille de Fransa'ya gitmesi, o zavallı göğüs kafesini bu ülkenin demirli ve kurşunlu havasında şifaya kavuşturması için Jan'la görüş birliğine varmışlardı. Belki de annem, Jan'ı beklerken, nöbetçinin ünilornıasındaki düğmeleri dönüp dolaşıp saymış ve her dclasında ayrı bir sonuca varmıştı. Belki de o zaman düğmeler üniformalara o türlü yerleştiriliyordu ki, son sayılan düğme hep Verdun'u veya güney Vogcz'lcrin yukarı Alsas'daki uzantılarındaki birini ya da Somme ya da Marne gibi bir ırmakçığı dile getiriyordu. Dördüncü kez yoklamaya çağrılan Jan Bronski aradan bir saat geçtikten sonra şubenin kapısından çıkmış, ayaklan ayaklarına dolaşarak merdivenleri inmiş, annemin boynuna atılarak o vakitler pek revaçla olan "Ne kıç, ne ense beğenildi, bir yıl sonraya ertelendi" tekerlemesini fısıldamış, annem de bunun üzerine onu ilk kez kucaklayıp bağrına bastırmıştı; bilmem ilerde annemin Jan Bronski'yi daha bir mutlu kucakladığı olmuş mudur? Hayata gözlerini açışım savaşa borçlu olan bu körpe sevginin ayrıntıları üzerinde bilgim yok pek. Jan, güzel şeylere, şık giysilere ve pahalı eşyalara düşkün annemin isteklerini karşılayabilmek için pul koleksiyonunun birazını elden çıkarmış, söylediğine göre o zamanlar bir de günlük tutmuş, ama ne yazık ki sonradan kaybolmuş bu günlük. Anneannem iki genç arasındaki bu ilişkiye ilişkinin de akrabalık sınırlarını aştığını düşünmek yanlış olmaz sanırım göz yummuştu anlaşılan; çünkü Jan Bronski, savaştan az sonrasına kadar Tro) l'daki daracık evde kalmış ve ancak, Matzerath adındaki bir bayın evdeki varlığının inkâr edilmez bir durum alması ve isler istemez kabulünün gerekmesi üzerine hurdan ayrılmıştı. Annemin adı geçen bayı, 1918 yazında, Oliva'daki Silberhammcr Haslanesi'nde yardımcı hemşirelik yaparken tanımış olması gerekiyor. Ren bölgesinde dünyaya gelen 44

Alfred Matzerath, tanı üst baldırını delip geçen, şen şakrak Rcnli mizacıyla, Agnes Hemşire de içinde olmak üzere bütün hemşirelerin gözdesi kesilmişti. Yarı iyileşen Malzeralh bir bu, bir o hemşirenin koluna girerek koridorlarda sekip durmuş, Agnes Hemşire'nin kepi değirmi yüzüne pek yakışıp ateşli bir aşçı olan kendisi de duygulardan çorba hazırlamasını iyi becerdiğinden, anneme hastanenin mutfağında yardım etmeye başlamıştı. Yarası iyileşen Alfred Malzcraih, Danzig'le kalmış, Ren bölgesindeki eski firmasının, kâğıt sanayii alanındaki bu büyük kuruluşun temsilciliğini yapmaya başlamıştı. Derken savaş sona ermiş, ilerdeki savaşlara neden olacak barış antlaşmalarının pişirilip kotarılmasına başlanmıştı; Wcichsel ağzının çevresinde, aşağı yukarı Nehrung üzerindeki Vogelsang'tan Nogat boyunca Picckel'e, oradan Wcichscl'le bayır aşağı Czatlkau'a, sonra solda bir dik açı yaparak Schönfliess'e kadar uzanan, sonra Saskanschin Ormanı çevresinde Otlomin Gölü'ne kadar bir dirsek yapıp, Mattern, Raınkau ve Bissau'ı, anneanneme bırakarak Klein Katz'da Ballık Denizi'ne ulaşan bölge Bağımsız Devlet ilân ediliyor ve Birleşmiş Milletler'in yönelimine veriliyordu. Polonya, kentin merkez kesiminde bir serbest limanın sahibi oluyor, ayrıca cephane deposunu, Wcstcrplatlc'yi, şimendifer idaresini ele geçiri) n Hcvelius Meydanı'nda kendi postanesine kavuşuyordu. Bağımsız Devlct'in posla idaresi, üzerinde yüksek güverteli bir gemi ve bir arma resmi bulunan allın renginde pullar kullanıyor, Polonyalılar ise mektuplarını kralları Kasimir ve Balory ile ilgili olayları dile getiren mor renkle kasvetli sahnelerle donatıyorlardı. Jan Bronski, Polonya postanesine geçmiş, onun bu davranışı yani Polonyayı seçişi kendiliğinden gerçekleşmişti. Birçoklarına bakılırsa, Jan Bronski'nin Polonya uyruğuna geçişinin nedenini annemin davranışında aramak gerekiyor. 1919'da, yani Mareşal Pilsudski'nin Kızılordu'yu Varşova yakınında yenilgiye uğrattığı, Weichsel kıyısındaki bu mucizenin Vinzent Bronski gibilerince Meryem Ana'nın, askeri uzmanlarca General Sikorski ya da Ge 45 neral Wcygand'dan birinin eseri sayıldığı ve talihin Polonyalılar'in yüzüne güldüğü o yıl, annem Alman uyruklu Matzeralh'la nişanlanmışlı. Hani anneannem Anna'nın da Jan gibi bu nişanlanmadan memnun kalmadığına nerdeyse manasım geliyor. Anneannem o sıra biraz hale yola koyduğu bodrum kalındaki dükkânı kızına bırakarak Bissau'a, kardeşi Vinzenl'in yanına, yani kenlin Polonya kesimine taşınmış, Koljaiczck'lcrie düşüp kalkmadan önce olduğu gibi pancar ve patates tarlalarıyla çiftliğin yönetimini eline almış, günden güne daha çok Tanrı inayetinin kucağına yuvarlanan kardeşinin, Polonya'nın Bakire Kraliçcsiyle düşüp kalkmasına ve onunla görüşüp konuşmasına göz yummuş, dört eteklik içinde palates yapraklarının güzsü ateşi önüne çömüp hâlâ telgraf direklerinin dilimlere ayırdığı ufka doğru göz kırpıştırmaya başlamıştı. Ancak Jan Bronski'nin Hcdwig'i, yani kenlle yaşayan, ama Ramkau'da tarlaları bulunan bu Kaschubei'h kızı ele geçirip evlenmesi üzerine, annem ile Jan arasındaki ilişki düzelmeye yüz tuttu. Sözde Cafe Woyke'dcki bir danslı eğlentide annemle Jan bir gün tesadüfen karşılaşmışlar ve annem Jan'ı tutup Malzcrath'la tanıştırmıştı. Karakterleri pek değişik, ama annem üzerinde aynı görüşü paylaşan baylar birbirlerinden hoşlanmışlar; hatla Jaıı'ın Polonya Poslanesi'ne geçişini, Ren'li mizacına uygun düşen bir edayla sesini yükselten

Malzeralh'ın, içki masasında akla esiveren düşüncelerden biri diye nitelemesi gölge düşürmemişti bu yakınlığa; eğlentide Jan annemle, Malzeralh da iri kemikli ve enine boyuna Heclwig'lc danseimişli. Hcdwig'te bir ineğin anlaşılmaz bakışı vardı, bu da çevresindekilerin ona hep hamile bir kadın gözüyle bakmalarına yolaçıyordu. İlk dans bilmiş, onun arkasından daha birçok kez karmakarışık danselmişler, her dansta bir sonraki dansı düşünmüş, polka'da kendilerini biraz unutur gibi olmuş, ingiliz Valsi'nde kendilerinden düpedüz geçmiş, nihayet çarlislon'da kendilerine güven duymaya başlamış, ağır fokslrol'la ise kendilerini dinsel denebilecek bir duyarlığa kaptırmışlardı. 46 Alfred Matzerath, 1923 yılında, bir kum kibrit fiyatına, yani bir hiç karşılığı bir yatak odası duvarlarının duvar kâğıtlarıyla kaplanabildiği tarihle annemle evlendiği zaman, biri Jan'dı tanıkların, ötekisi Bakkal Mühlcn. Mühlcn'le ilgili olarak anlatacak pek bir şey yok. Annemle Malzerath'ın Langfuhr banliyösünde, tam rcntcnmark'ın* piyasaya sürüldüğü günler, iyi işlcmeyip veresiyeci müşlcrilerce yıkıma sürüklenen bakkal dükkânını kendisinden devren satın almaları dolayısıyla adı edilmeye değer biri sadece Mühlen. Troyl'da bodrum katındaki dükkânda her türlü veresiyeci müşteriye karşı ustalıklı davranmasını öğrenen, ayrıca doğuştan bir ticari yeteneğe, zekâ ve hazırcevaplığa sahip bulunan annem iler tutar yeri kalmamış dükkânı pek kısa zamanda öylesine adam etmişti ki, Malzeralh zaten pek iş kalmamış kâğıt sanayiindeki ticari temsilcilik görevinden ayrılmış, dükkânda anneme yardım etmeye başlamıştı. Annemle Malzeralh birbirini harikulade bülünlüyordu. Annem, tezgâhın başında müşteriler karşısında çalışıyor, Ren'li Matzcratlı ise çeşitli firma temsilcilikleriyle konuşup görüşerek ve loptan alış veriş işlerini yürüterek anneminkinden geri kalmayan başarılı bir çalışma ortaya koyuyordu. Öte yandan, Malzeralh, büyük bir hevesle önlüğü kuşanıyor, bulaşıkların yıkanması da içinde olmak üzere mutlak işlerini görüyor, bu da daha çok alamünil yemek taraflısı annemi bir yükten kurtarıyordu. Dükkâna bitişik ev dar ve kullanışsızdı, ama Troyl'daki kendim görmeyip yalnız kulaktan işittiğim eve göre yine de yelerince orta halli sayılabilirdi ve annem, hiç değilse evliliğinin ilk yılları, Labes Cacldesi'ndeki bu evde kendini rahat hissetmiş olmalıydı. Çokluk, persil paketlerinden geçilmeyen ve bir yerinde hafif dirsek yapan uzun bir koridoruyla geniş bir mutfağı vardı evin; ama mutfağın rahat yarısını konserve kutuları, un lorbacıkları ve Rcııimnıark: Almanya'da 1923 yılında cııllasyonu ortadan kaldırmak için kabul edilen para birimi. (Ç.N.) 47 yulal ezmesi paketleri dolduruyor, iki penceresiyle yazın Ballık Dcnizi'nden çıkarılmış istiridye kabuklarının süslediği bir ön bahçe ve caddeye bakan oturma odası, bu zemin katın ağırlık noktasını oluşturuyordu. Duvar kâğıtlarının fazla şarap kırmızısına karşılık, şezlongun kumaşı âdeta erguvan rengindeydi. Uzatılıp kisallilabilcn yuvarlak köşeli bir masayla siyah deri kaplı dört sandalye ve sürekli yeri değiştirilen yuvarlak bir sigara sehpası, siyah bacaklarıyla mavi halı üzerinde dikiliyordu. İki pencere arasında bir ayaklı saat, siyah ve allından; erguvan rengi şezlongun yanı başında, ilkin kirayla alınıp sonradan azar azar parası ödenen siyah bir piyano; piyano önünde, uzun yeleli bir hayvanın beyaz

sarımsı postu üzerinde bir döner kolluk. Piyanonun karşısında siyah bir büfe; siyah beyzi köşeli sürme cam kapaklar, porselen eşyanın ve masa örtülerinin saklandığı gözler üzerinde iri ve siyah oyma süsler; ayakları siyah pençelere benziyor büfenin; üst kısmı da yine siyah. İçinde yapma süs meyvelerinin görüldüğü bir kristal çanak ile piyangoda kazanılmış yeşil vazo arasında, annemin ticari yeteneğinin sonradan açık kahverengi bir radyoyla dolduracağı bir boşluk. Yatak odası sarı renkte tutulmuş olup dört katlı kira evinin avlusuna bakıyordu. Bu evlilik kalesindeki yatağın sayvanı açık maviydi. Yatağın başucunda açık renk bir çerçeve içinde camlattırılmış tövbe eden bir Magdalena tasviri bulunuyor, tasvirde Magdalena el rengi tcniyle bir mağarada yalıyor, resmin üst sağ kenarına doğru bakarak anlayıp ofluyor ve göğsü üzerinde o kadar çok parmağı ovup duruyordu ki, insan sanki parmakların sayısı ondan fazlaymış sanısına kapılarak onları dönüp dönüp saymadan duramıyordu dersem lütfen inanınız bana. Yalağın karşısında aynalı kapaklarıyla beyaz cilalı bir gardırop, solda bir tuvalet masası, sağda üzeri mermer bir komidin duruyor, oturma odasındaki gibi kumaş bir abajur içerisine alınmamış lamba iki pirinç kolla tavandan sarkıyor ve arkada ampullerin görülebildiği hafif pembe porselen abajurlar gerisinden ortalığı aydınlatıyordu. Bugün uzun bir öğle öncesini trampetimi konuşturarak har 48 cadım, sorular yönelttim trampetime, yatak odamızdaki ampullerin kırk mı, yoksa altmış mumluk mu olduğunu bilmek isledim Benim için çok önemli bu soruyu kendime ve trampetime soruşum ilk değil. Gerilere dönüp o ampullerin yanına varana kadar çokluk, saatler geçiyor aradan. Çünkü trampetimi gösterişe kaçmaksızın adamakıllı konuşturarak hastanenin lek tip aydınlatıcılar ormanından bir yol bulup Labes Caddcsi'ndeki yalak odamızın ampullerine dönünceye kadar her defasında bir sürü evlere girip çıkmam ve bu arada ilgili düğmeleri açıp kapayarak binlerce ışık kaynağını uyandırmam ya da uykulara daldırmam gerekiyor. Annem evde doğum yaplı. Sancısı tuttuğunda hâlâ dükkânda dikiliyor, yarım kiloluk ve iki yüz elli gramlık mavi kese kâğıtlarına şeker dolduruyordu. Sonunda da işte doğumevine gitmekte geç kalınmış, yakındaki Herla Sokağı'nda oturan, ama artık küçük alet çantasına seyrek el atan yaşlıca bir ebe çağrılmıştı. Ebe gelmiş, yatak odasında annemle benim birbirimizden ayrılmamızı sağlamıştı. Gözlerimi açmış, dünyanın ışığını altmış mumluk iki ampul olarak görmüştüm. Dolayısıyla hâlâ bugün İncil'deki "Işık olsun dedi ve ışık oldu" sözleri, OsramAmpul Firınası'nın en başarılı reklamlarından biri gibi gelir bana. Annemin apış arasındaki o zorunlu yırtılma dışında doğumum lam bir düzen içinde geçmiş, annelerin, embriyonların ve ebelerin aynı şekilde takdir elliği baş konumunda kolaycacık sıyrılıp çıkmıştım dışarı. Hemen söyleyeyim ki kulakları delik, ruhsal gelişimini daha doğmadan tamamlamış ve bundan böyle işi sadece bu gelişimin örneklerini ortaya koymak olacak bebelerden biriydim. Bir embriyonken nasıl bütün dış etkilere kendimi kapalı tutmuş ve kendimden başkasının sözünü dinlemeyerek döl suyunun aynasında "oy gösterip kendi kendime saygı duymuşsam, ampuller allında anne ve babamın ağzından kendiliğinden dökülen ilk sözlere de eleştirisel bir açıdan kulak kabartmışımı. Kulaklarım kirişteydi. Ufacık, bükük, arkaya yapışık, ama kuşkusuz zarif kulaklarım,

49 ilk izlenimler olması bakımından benim iyin bundan böyle çok önem taşıyacak sözlerin bir tekini bile ıska geçmiyordu. Dalıası var: Kulaklarımla kaplığım sözleri hemen o minik beynimle değerlendiriyor, bütün işitip duyduklarım üzerinde yeteri kadar düşünüp falan şeyi yapmaya, ondan başkasını ise kuşkusuz yapmaktan kaçınmaya karar veriyordum. "Oğlan!" dediğini işilmiştiın, kendini babam sanan Bay Malzcrath'ın. "İlerde dükkânın başına o geçer. Eh, neden bu kadar uğraşıp didindiğimizi artık biliyoruz demektir." Annem ise, işten çok oğlunun donanımını düşünüyordu: "Biliyordum zaten oğlan olacağını, bazen kız olacak dedim ya, olsun, biliyordum gene." Böylece daba erkenden kadın mantığıyla tanışmış bulunuyordum. Derken şöyle dediğini işittim annemin: "Hele bir üç yaşma gelsin, Oskar'cığıma bir teneke trampet alacağım." Annemle babamın vaatlerini uzunca bir süre karşılıklı teraziye vurarak, ben, yani Oskar, yolunu şaşırıp odadan içeri giren bir pervaneyi izlemeye, pervanenin sesine kulak kabartmaya başlamıştım. Orta boyda tüylü bir şey olup, altmış mumluk ampullerin çevresinde pervanelere özgü çemberler çiziyor, sağa sola gölgeler düşürüyor, gergin kanatlarının eniyle kıyaslanmayacak genişlikteki gölgeler bütün mobilyasıyla titreşime sürükledikleri odayı bir genişlik ve büyüklükle donatıyordu. Ama ışık ve gölge oyunundan cok, pervane ile ampul arasındaki söyleşi oldu benim aklımda kalan. Pervane, bildiklerini üzerinden almak için sanki çırpınıyor, söz konusu ışık kaynaklarıyla sonraları yarenlik edecek vakit bulamayacakmış gibi çene çalıp duruyordu. Pervane ile ampul arasındaki bu söyleşi, âdela pervanenin son günah çıkarmasıydı ve ampullerin çıkardığı günahın da ne türlü bir günah çıkarma sayılacağı düşünülürse, pervane ilerde başka günahlar işlemeye ve çapkınlıklara fırsat bulamayacaktı. Bugün Oskar sade bir dille der ki: Pervane trampet çalıyordu. Ada tavşanlarının, tilkilerin, dağ farelerinin trampet çalar gibi sesler çıkardıklarını işittim. Trampet çalar gibi ölerek bir fırlına 50 ORHAN KEMAL İL HALK KÜTÜPHANESİ yi davet edebilir kurbağalar. Ağaçkakana gelince, gagasıyla ırampel çalarak kurtları yuvalarından dışarı uğrattığı söylenir. Nihayet insan da davul çalar, zil çalar, trampet çalar; trampet gibi ses çıkaran toplu tabancalardan, trampet yaylım ateşinden söz edilir. Sonra insanın elleri ve yumrukları, kapılarda trampet çalarak, evden çıkarabilir bir kimseyi; trampet çalınarak insanlar bir araya toplanabilir, trampetle gömütlüğe uğurlanabilir insanlar. Bunu da işte trompetçiler yapar. Müzisyenler vardır, yaylı sazlar ve vurmalı calgılarjçin besteler düzerler. Ayrıca kışlalardaki akşam yal trampetlerini ve askeri törenlerde bandolarca çalınan trampet havalarını anımsatmak ve Oskar'ın bugüne kadar olan kendi denemelerine de işaret etmek islerim. Ama bütün bunlar, söz konusu pervanenin, doğumun şerelinc altmış mumluk iki basit ampulün çevresinde düzenlediği trampet cümbüşü yanında hiç kalır. Olur hani, Afrika'nın en siyah bölgesindeki siyahilerle Amerika'da yaşayıp Afrika'yı henüz unutmamış zenciler, bu ritim bakımından örgütlenmiş bu insanlar arasında tıpkı benim pervane gibi ya da ona benzer biçimde veya Afrika pervanelerine özenerek ki bilindiği üzere Afrika pervcnaleri Doğu Avrupa pervanelerinden

daha iri ve gösterişlidir hem mazbut, hem taşkın ve özgür, davullarını konuşturabilenler vardır. Ben kendim Doğu Avrupa ölçülerine bağlı kalıyor, yani doğum saatimin benekleri kahverengiye kaçan orta boydaki pervanesinden ayrilmayıp ona, Oskar'ın üstadı gözüyle bakıyorum. Eylülün ilk günlerindcydi. Güneş Bakire Burcu'nda bulunuyor, uzaklardan bir yaz sonu fırtınası, sandıkları dolapları yerlerinden oynatıp gece içinden yol alarak bize doğru yaklaşıyordu. Merkür bana eleştirisel bir ruh, Uranüs buluştan yana zengin bir kala bağışlıyor. Zühre küçük çapla muiluluk, Mars ise hırslı bir karakter müjdeliyordu. Ascendant Hanesi'nde yükselen terazi beni bir duyarlıkla donatıyor, aşırılıklara sapmaya ayarlıyordu. Neptün yaşamın ortasındaki onuncu haneyi tutmuş, beni mucize ve aldatmalar arasına yerleştiriyor, üçüncü hanede Jupiler karşısında yer alan Saturn ise soyum sop um üzerinde kuşkular 51 uyandırıyordu. Ama kimdi bu pervaneyi yollayan? Kimdi pervaneyi ve bir yaz sonu fırtınasının o bir başöğretmence gürlcmclerine izin verip annemin vaadettiği trampete karşı içimdeki hevesi körükleyen, söz konusu çalgının benim için giderek daha somut ve daha özlenir kılan? Yalancıktan çığlığı basıp kendime ağlamaktan mosmor olmuş birvbebe süsünü vererek, babamın önerisini, yani bakkal dükkânıyla ilgili bütün sözlerini düpedüz geri çevirdim; annemin isteğini ise zamanı gelince, yani üçüncü yaş günümde iyi niyetle yeniden gözden geçirecektim. Geleceğime ilişkin bütün bu düşünüp taşınmalar bana şunu gösterdi ki annemle babam Matzcrath, benim itiraz ve kararlarımı sezip gerektiğinde bunlara saygı gösterecek yetenekten yoksundular. Dolayısıyla Oskar, tek başına ve anlaşılmadan, ampuller altında yattı; altmış, yetmiş yıl sonra kesin bir kısa devre tüm ışık kaynaklarını elektrik cereyanından yoksun bırakana kadar bunun değişmeden böyle sürüp gideceği sonucunu çıkardı, daha ampuller altındaki bu hayal başlamadan yaşamak şevkini yitirdi. İşte o vakit embriyonal baş konumuna tersyüz dönmek istediğini daha bir güçle açığa vuracak oldum, ama ileride alacaklarına söz verdikleri trampet beni bundan alıkoydu. Hem zaten ebe hanım da göbeğimi kesmişti; elden ne gelirdi arlık. ALBUM Bekçiliğini yaptığım bir hazine var elimin altında. Sadece takvim günlerinden oluşan bütün o berbat yıllar boyunca bu hazineyi bekledim, saklı tuttum, arada bir çıkarıp baktım, marşandiz trenindeki yolculukta değerli bir eşya gibi göğsüme bastırdım; uvumak istedi mi, hazinesi üzerinde, fotoğraf albümü üzerinde uyudu Oskar. Her şeyi açıklayan ve kendisi açık seçik ortada duran bu aile kabristanı elimde olmasa ne yapardım? Yüz yirmi sayfalık, titizlikle sayfanın bütün yüzeyine dağıtılmış, bir yerde simetri kurallarını gözetip diğer bir yerde simetriye yan çizen dört ya da allı, bazen da yalnız iki resim. Deri bir cildi var albümün, eskidikçe daha çok deri kokuyor. Öyle zamanlar oldu ki, hava ve rüzgâr albümün üzerine çullandı, resimler çıktı yerlerinden; perişan halleri, âdela harap olmuş rcsinıciklerjn alıştıkları eski yerlerine kavuşmalarım sağlayacak bir yapıştırıcı bulmak için geniş bir zaman aramaya, uygun bir fırsat kollamaya zorladı beni.

Bir resim albümündeki anlatı zenginliği, bu dünya yüzünde başka nerede vardır? Hamarat bir amatör fotoğrafçı kimliğiyle bizi her pazar yukardan aşağı, yani boylarımızı alabildiğine kısaltıp, ışık durumunu biraz iyi, biraz kötü ayarlayarak resimlerimizi çeken ve kendi albümüne yapıştıran Aziz Tanrı, dilerim elimden tutsun, ne denli haz duyarsam duyayım, yakışık almayacak ölçüde uzun süre tek bir resim karşısında oyalanmaktan alıkoya 53 52 rak, bu albüm içinden selametle geçirsin beni; Oskar'ın dolambaçlı yollara sapma hevesini körüklemesin; çünkü fotoğrafların asıllarını ortaya koymayı ne kadar isliyorum bilseniz. Ayrıntılara kaçmadan albümle ilgili birkaç söz: Alabildiğine değişik üniformalar görülüyor bir yerde, moda ve saç tuvaletleri değişiyor; bir yerde annem daha tombul, Jan daha bir kendini koyvermiş; bir yerde hiç tanımadığım kimseler;kim olduklarını tahminle çıkarmam gerekiyor. Peki ama, bu resmi de kim çekti? Sonunda baş aşağı bir iniş; yirminci yüzyıla geçerken sanat resmi yozlaşıp günümüzün pratik resmine dönüşüyor. Örneğin büyükbabam Koljaiczek'in o abide gibi duran fotoğrafıyla dostum Klepp'in vesikalık fotoğrafını alalım ele; kahverengimsi bir renk tonu gösteren büyükbabamın port resiyle Klepp'in o düz, damga! damga! diye bağıran vesikalık resminin sadece yan yana konulması, fotoğrafçılıktaki ilerlemenin bizi nerelere kadar getirdiğini her vakit yeniden gösteriyor bana. Şipşak fotoğraf makinelerinin yalnızca o bir sürü ıvır zıvırmı düşünmek yeler. Bu arada Klcpp'ten çok, kendi kendime sitemde bulunmam gerekiyor; çünkü albümün sahibi benim, seviyeyi korumak bana düşerdi nihayet. Günün birinde cehennem kapımızı çalarsa, en seçkin işkencelerinden biri, insanın çırılçıplak soyulup yaşadığı günlerin çerçeveli resimlcriyle bir odaya tıkılması olacaktır. Aman çabuk biraz coşkunluk: Enstantane fotoğraflar, şipşak fotoğraflar, vesikalık fotoğraflar arasındaki ey insan! Flâş ışığmdaki insan! Eğik Piza Kulesi önünde dikilen insan! Vesikalık resimler elde edebilmek için sağ kulağını objektife çeviren insan! Tamam, şimdi yine bir yana bırakabiliriz coşkuyu: Belki bu cehennem bile katlanılır bir şey olacaktır insan için; çünkü resimlerin en kötüleri düşlenir, çekilmez, çekilseler bile banyo yapılıp tab edilmezler. Klepp'le ben, resimlerimizi makkaroni yeyip dostluk kurduğumuz Julich Sokağı'ndaki ilk günler çektirmiştik. Ben kafamda o zamanlar gezi plânları kuruyordum. Yani o sıra öylesine üzgündüm ki, bir geziye çıkmak ve dolayısıyla bir pasaport almak için harekele geçmek niyetindeydim. Ama beri yandan Roma, Napo 54 lj, ya da hiç değilse Paris'i kapsayacak dört başı mamur bir geziyi finanse edebilecek nakit param olmadığı için sevinçliydim, çünkü bir ruh sıkıntısıyla geziye çıkmaktan daha neşesiz bir şey olamazdı. Ama ikimizde de o kadarcık para bulunduğundan Klepp'le sinemalara gidiyor, Klepp'in zevkine uygun kovboy filmleriyle benim zevkimi okşayan, örneğin hemşire rolünde Mana Schell'in ağladığı, başhekim rolündeki delikanlının pek çetin bir ameliyatın hemen ardından balkonun açık kapısı önünde Beethoven'in piyano sonatlarını çalıp bir sorumluluk duygusuyla beyaz perdede boy gösterdiği filme benzer filmler seyrediyorduk. Ama topu lopu iki saat sürmesine pek üzülüyorduk filmlerin. Bazısını da iki kez

göreceğimiz geliyordu. Çokluk film biliyor, gişeden aynı filin için yeniden bir bilet alacak oluyorduk. Ama salondan çıkıp gişe önünde bekleşen uzun ya da kısa kuyruğu görür görmez cesaretimiz uçup gidiyordu. Yalnız kasadaki kızdan değil, gerçekten arsızca denecek bakışları yüzlerimizde gezinen o büsbütün yabancı tiplerden işle öylesine utanıp sıkılıyorduk ki gişe önündeki kuyruğu daha da uzatmayı göze alamıyorduk. Böylesi günler, hemen her filmden sonra, vesikalık fotoğraflarımızı çektirmek üzere Graf Adolf Mcydam'na yakın bir fotoğrafçı atölyesinde alıyorduk soluğu. Aıölycdc arlık bizi tanıyorlardı; biz içeri girer girmez bıyık allından gülümsüyor, ama nazik bir dille buyurup oturmamızı söylüyorlardı; biz atölyenin müşterileri, dolayısıyla saygıdeğer kişilerdik. Bugün belleğimde yalnızca sevimli bir bayan olarak kalan genç kız, art arda bizi o sırada boşalan bir kabinden içeri tıkıyor, birkaç el harekeliyle ilkin benim, sonra Klepp'in orasını burasını çekip çekiştirerek düzeltiyor, çakıp sönen ışığa bağlı bir zil sesi pes peşe allı kez buzlu cam üzerine geçtiğimizi bildirene kadar belli bir noktaya bakmamızı söylüyordu. Fotoğraflarımız çekilip ağzımızın köşelerinde hâlâ hafif bir kasılma sürüp giderken, kız bizi rahat hasır koltuklara olunuyor, taih bir dille hep tatlıydı zaten ve tatlı bir giysisi vardı beş dakika sabretmemizi rica ediyordu. Seve seve bekliyorduk, nihayet 55 beklediğimiz bir şey vardı: Nasıl çıktıklarını öylesine merak ettiğimiz vesikalık resimlerimiz. Bilemedin yedi dakika sonra hâlâ güler "yüzlü"den başka bir sözle anlatamayacağım kız iki zarf uzatıyor, biz de ücreti bayılıyorduk. Klepp'in hafifçe öne fırlamış gözlerindeki o zafer ifadesi! Zarfları alır almaz en yakın bir birahanenin yolunu tutuyorduk; çünkü kimse tozlu sokak ortasında gürültü patırtı içinde dikilip gelip giden yayalar önünde bir engel oluşturarak vesikalık fotoğraflarını gözden geçirmekten hoşlanmaz. Nasıl fotoğrafçı atölyesine sadık kalıyorsak, bira içmek için de hep Friedrich Caddcsi'ndeki birahaneye gidiyorduk. Bira, soğanlı kan sucuğu ve kara ekmek söylüyor, daha söylediklerimiz yoldayken tahta masanın bütün yuvarlak yüzüne henüz biraz nemli resimlerimizi yayıyor ve o saat getirilip önümüze konan birayı içerek kan sucuğunu yerken, zorlanmış yüz çizgilerimizin seyrine dalıyorduk. Ayrıca son sinema dönüşü çektirdiğimiz resimleri hiç eksik etmiyorduk yanımızdan. Böylece iki resmi karşılaştırma fırsatı buluyorduk; bir yerde de bir karşılaştırma fırsatı çıkmaya görsün, neşeli bir hava ya da Ren Bölgcsi'ndeki deyimle, hava yaratılması için birincisinin arkasından bir ikinci, bir üçüncü, derken bir dördüncü bira söylenebiliyordu. Ama gene de burada üzüntülü bir insanın, vesikalık bir resim yardımıyla üzüntü konusunu yok edebileceğini ileri sürmek istediğimiz sanılmasın. Çünkü gerçek üzüntünün zaten bir konusu yoktur, hiç değilse Klepp'le benim üzüntümüzün bağlanabileceği bir neden yoklu ve işte bu bağımsız sevinç, nedensizliğiyledir ki hiçbir kasvete boğulamayacak kadar bir gücü içeriyordu. Üzüntümüzle flört etmek için bir imkân varsa, bunu da yalnız fotoğraflar sağlıyordu bize; çünkü seri olarak şipşak çekiliveren bu fotoğraflarda kendimizi açık seçik değil, ama ondan daha önemlisi pasif ve nölralize edilmiş durumda buluyorduk. Kendi kendimize dilediğimiz gibi davranabilir, beri yandan bira içip kan sucuklarına gaddarca girişebilir, hava yaratıp oyun oynayabilirdik. Özellikle bu amaç için yanımızda taşıdığımız makaslarla resim 56

cikleri büküp katlıyor, kesip doğruyorduk. Eski ve yeni resimleri yan yana koyuyor, kendimize tek gözlü, üç gözlü biçimler veriyor, burunlarımızdan kulaklar yapıyor, sağ kulağımızla konuşup susuyor, alnımızı getirip çenemize buyur ediyorduk. Bu montaj işini yalnız kendi resimlerimize reva görüyor değildik; Klepp, kimi ayrıntıları benden ödünç alıyor, ben de karakteristik bazı parçalar için ona başvuruyordum; böylece yeni ve umduğumuz gibi daha bir mutlu varlıklar yaratmayı başanyorduk. Biz biz demekle Klcpp ve beni kastediyorum, monle edilmiş kişiler sözümün dışında Rudi diye çağırdığımız garsona, birahaneye her uğrayışımızda, ki birahane haftada en az bir kez görüyordu yüzümüzü, bir resim armağan etmeyi âdet haline getirmiştik. Hani on iki çocuğa babalık, bir sekizine de vasilik yapabilecek tipte bir adam olan Rudi, bizim derdimizden anlıyordu. Profilden çekilmiş düzinelerle ve cepheden çekilmiş ondan fazla resim toplanmıştı kendisinde. Her seferinde duygularımızı paylaşan bir yüz takınıyor, uzun boylu danışıp görüşmeler ve kılı kırk yaran bir seçme sonunda ayırdığımız resimleri kendisine uzaimaınıza karşılık teşekkürlerini sunuyordu. Büfedeki bayana ve kucağında sigara tablasıyla ortada dolaşan kızıl saçlı kıza asla bir resim armağan etmemiştir Oskar; çünkü kadın milletine fotoğraf armağan etmeye gelmez, bunları sadece kötüye kullanırlar. Ama bütün o miskinliğine bakmayarak, kadınlara bir türlü doymak bilmeyen ve delilik derecesine varan boşboğazlığıyla her kadının önünde, içinde ne var ne yok dışarı vuran Klepp, anlaşılan bir gün benden habersiz bir resim vermiş sigaracı kıza; çünkü resmini geri alabilmek için bu ağzı süt kokan çok bilmiş kızla önce nişanlanıp sonra da evlenmek zorunda kaldı. Vaktinden önce davranarak albümün son yapraklan üstüne fazla söz harcadım. Söz konusu budalaca şipşak resimler bu kadar söze lâyık değiller doğrusu; olsalar da ancak bir karşılaştırmaya olanak vermeleri, albümün ilk sayfalarındaki büyükbabanı Koljaiczek'e ait portrenin bugün bile üzerimde ne büyük ne eşsiz 57 bir elki yaptığını gösterecek bir karşılaştırmaya olanaklı kılmaları bakımından buna lâyık olabilirler. Oymalı bir sehpanın yanı başında, kısa ve geniş, dikiliyor büyükbabam. Ne yazık ki resmi bir kundakçı değil, gönüllü bir itfaiyeci olarak çektirmiş, yani bıyıksız. Ama göğsündeki can kurtarıcı madalyası, kalıp gibi üzerine oturan üniforma ve sephayı bir mihraba çeviren itfaiyeci miğferi, kundakçı Koljaiczek'in bıyıklarını nerdeyse aratmıyor. Gözleri nasıl da ciddi, yirminci yüzyılın bütün acı ve kahırlarından nasıl da haberli bakıyor öyle! Ortadaki siyasal durumun bütün trajikliğine karşın, bu mağrur bakış, İkinci İmparatorluk Döncmi'nde herkesin aşinası bulunduğu pek makbul bir bakış olsa gerek; çünkü aynı bakış Gregor Koljaiczek'de, bu ayyaş ama fotoğraflarda daha çok ayık izlenimi uyandıran barutçu ustasında da var. Elinde takdis edilmiş bir mum tutan Vinzcnı Bronksi'nin resmi ise, Tschenslochau'da çekildiğinden daha çok mistik bir hava taşıyor. Çelimsiz Jan Bronski'nin resmine gelince, bilinçli bir karasevdanın, fotoğrafçılığın emekleme yıllarındaki olanaklarıyla ele geçirilen bir kanıtını sergiliyor. O dönemin kadınlarında ise, söz konusu bakışa ve buna uygun düşen poza seyrek rastlanmakla. Nihayet Tanrı hakkı için tam bir kişilik sahibi anneannem Anna bile, Birinci Dünya Savaşı kopmadan çekilen resimlerinde yapmacığa kaçarak salakça bir gülümsemeyi

yüzüne oturtmuşa benziyor ve alabildiğine ketum, üst üsle dört elekliğinin yabancılara barınaktık yapan genişliğinden hiçbir şey sezdirmiyor. Kara bezleri allında sağa sola sekip durarak fotoğraf objektilİcrini açıp kapayan fotoğrafçılara, Birinci Dünya Savaşı yıllarında da gülümsemeye devam edildi. Bu zamana ilişkin iki kartpostal büyüklüğünde sağlam bir kart üzerine çekilmiş bir resim bulunuyor albümde; aralarında yardımcı hemşire olarak annemin de yer aldığı yirmi üç hemşireyi Silberhammer Askeri Haslanesi'nde gösteriyor; ortada tutunacak bir dal gibi dikilen doktorun çevresine ürkek ve çekingen kümelenmiş hepsi. Yaraları az çok iyileş 58 iniş muhariplerin de katıldığı kostümlü bir balonun fotoğrafla zaptcdilen bir sahnesi ise, hastanede çalışan bu hatunları biraz daha serbest tavırlar içinde gösteriyor; bir gözünü kırparak, birini öpmek isler gibi, ağzını huzmeyi göze alıyor annem; melek kanaüanııa ve gelin idlerinden saçlarına karşın, âdeta meleklerin de bir cinsiyeti var demek isliyor. Annemin önünde diz çöken Malzeralh, üzerine öyle bir giysi geçirmiş ki, âdeta bunu günlük giysisi yapmaya can atar gibidir: Başında kolalı aşçı lakkesiyle kaşığını havada sallayan bir aşçı. Buna karşılık, göğsünde ikinci sınıf bir Demir Haç Nişanı taşıyan askeri ünilormalı resminde o da Koljaiczek'ler ve Bronski'lcr gibi trajik bir bilinçlilik içinde doğru karşıya bakıyor; resimlerdeki tüm kadınlara bir üstünlüğü var. Ama savaştan sonra bir başka yüz takınıldığı görülüyor. Erkeklerin bakışlarında biraz bitkin bir ifade var; şimdi resimlerde poz vermesini beceren, ciddi ciddi bakmak için ellerinde neden bulunan, gülümscmclcriylc bile yaşamanın kahkahalarını altlan alta sezdirmeye, karşı duramayan kadınlardır. Hani iyi de gidiyor onlara bu poz, 1920 ile 1930 arası yıllarının hüznü kadınlara güzel yakışıyor. Olurmuş, ayakta ve yarı yatarak, kara saçtan hilâlleri şakaklarına yapıştırıp resim çektiren kadınların Madonna ile fahişe tipini birbiriyle uzlasiırıp, bağdaştırman in üstesinden geldikleri görülmüyor mu? Yirmi üç yaşındaki annemin resmi gebelik zamanının başlamasından az önce çekilmiş olmalısakin halkın içeren ve yuvarlak başını gergin elli boynu üzerinde hafif yana eğen, ama resmini seyreden oldu mu, gözlerini doğru ona çeviren genç bir kadını gösteriyor ve sırf şehveti gıcıklayan kenar çizgilerini, kendisinin ve hemcinslerinin ruhunu hareketsiz bir eşya, diyelim bir kahve fincanı ya da bir sigara ağızlığı gibi maviden çok bir grilik içinde algılamaya alışmış bir çili göz ve melankolik bir gülümsemeyle çözüp dağıtıyor, bu kadın. Sıfat olarak kullanacağım ruh dolu sözcüğünün annemin bakışını tanımlamaya yetmeyeceği kuşkusuz. O zamanlardan kalma grup halinde çekilmiş resimlere gelin 59 cc: Daha ilgi çekici değilse de daha kolay değerlendirilebilen ve daha aydınlatıcı şeyler hepsi. Rapallo Antlaşması* imzalandığında gelinlikler ne kadar da gelinsi, ne kadar da ciciymiş. Matzeralh, kendi düğün resminde kolalı bir de yaka takmış; yakışıklı, şık, nerdeyse aydın kişileri andıran bir görünüşü var. Sağ ayağını öne doğru atmış, belki de böylece yaşadığı günlerin bir film artistine, örneğin Harry Liedtke'ye benzemek istiyor. O zamanlar kısayınış giysiler; annemin binlerce plilcrle donatılmış beyaz gelinliği, kopçah iskarpinler içinde âdeta danselmek için yaratılmış ayaklıklarını açıkta bırakıyor. Öbür resimlerde bütün düğün halkını hep bir arada buluyoruz. Kentliler gibi giyinip poz vermiş

kimseler arasında hep de anneannem Anna ve onun hidayete ermiş kardeşi Vinzent, o taşralı katılığı ve insana güven telkin eden köylü tedirgin ligiyle dikkati çekiyor. Annem Agnes, halası Anna ve kendini İsa'ya vakfeden babası Vinzent gibi aynı patates tarlasından gelen Jan Bronski, Kaschubci'lı köylü aslını bir Polonya posta sekreterinin o resmi şık görünüşünün gerisinde saklamasını biliyor. Gürbüz ve geniş bedenli kimseler arasında pek ufak telek ve çelimsiz dikilmesine karşın, yüzündeki adela kadınsı denecek durgunluğu sağlayan bir tuhaf gözleri, kendisi kıyıda kenarda kalsa bile, her resimde orta noktayı oluşturuyor. Hemen düğünden sonra çekilen bir resme hayli zamandır bakıp duruyorum. Teneke trampetime sarılmalıyım; trampetimin değnckleriyle mat ve kahverengimsi dörtgeni karşıma alıp kartpostal üzerinde seçilebilen o üçlü yıldızı trampetimin lake tenekesi üzerine buyur etmeliyim. Söz konusu resim, Magdeburg Sokağı ile Heeresanger'in yaptığı köşede Polonya Öğrenci Yurdu yanındaki bir evde, yani Bronski'lerde çekilmiş olmalı; çünkü arka planda üzerine güneş vurmuş sarmaşıklarla örtülü bir balkon var, evlerin önlerine yapıştırılmış gibi duran bu tür balkonlar kentin Polonya kesimin * Rapallo Anılaşması: Almanya ile Rusya arasında 16.4.1922'dc imzalanan dostluk ve ticaret antlaşması. (Ç.N.) 60 deki evlerde görülüyor sadece. Annem oturmuş, Malzcrath'la Jan ayakta dikiliyor. Ama o nasıl oturuş, o nasıl ayakta dikiliş! Bruno'ya aldırtlığım bir pergel, bir cetvel ve bir gönyeyle bu triumviral'ın çünkü annem eksiksiz bir erkeğin yerini (uluyordu üç üyesinin birbirine karşı konumunu belirlemek isleyecek kadar sersemce davrandım. Boyunlardaki eğim açılarını ölçtüm, bacakları birbirine eşit sayılamayacak bir üçgen çıktı ortaya. Pararcl kaydırmalara başvurdum, zoraki çakışmalar sağladım, pergelle darbeler indirdim resme; pergelin ucu anlamlı bir biçimde dış bölgeye, yani yeşil sarmaşıkların ortasına rastladı ve bir nokta oluşturdu; çünkü bir nokta arıyordum; noktaya inanan, nokta hastası bir davranışla bir görüş noktası olmasa bile bir tutamak noktası, bir çıkış noktası ele geçirmekti amacım. Bu amatörce ölçüp biçme işinde elime geçen, sadece minik, ama yine de rahatsız edici delikler oldu. Pergelin ucuyla bu değerli fotoğrafın en önemli yerlerini oydum. Ne olağanüstlüğü vardı, sanki bu resmin? Beni bu dikdörtgen kartpostal üzerinde matematik ilişkiler ve hayli gülüne bir davranışla kozmik bağıntılar aramaya, hatla bunları bulmaya götüren neydi? Üç insan: Oturan bir kadınla ayakta duran iki erkek. Kadının yeni yıkanıp taranmış siyah saçları var. Matzcralh'ın saçları sarı, kıvırcık; Jaıı'ınkiler ise düz, arkaya taranmış. Üçü de gülümsüyor; Jan Broııski'den daha çok gülümsüyor Matzcralh, ama her ikisi de üst dişlerini göstererek anneminkini kal kal aşan bir gülümsemeyle gülümsüyorlar. Annemin sadece ağzının kenarlarında belli belirsiz bir gülümseme seçiliyor, gözlerinde hiçbir gülümseme belirlisi yok. Malzeralh'ın sol eli annemin sağ omzunda dinleniyor; Jan ise sağ eliyle annemin oturduğu sandclyenin arkalığından şöylece lutuvermiş. Dizleri sağa dönük, kalçalarından yukarısı tam cepheden gözüken annem, kucağında kitaba benzer bir şey tutuyor; uzunca bir süre Bronski'nin pul koleksiyonlarından biri sandım bunu, derken bir moda dergisi ve nihayet sigara kutularındaki ünlü artist resimlerinden bir koleksiyon

gözüyle bakmaya başladım. Fotoğraf makinesinin objektifi açılıp kapatılarak resim 61 çekildiği anda, kucağındaki nesnenin yapraklarını çevirmek isi i yormuş gibi bir hali var, annemin ellerinin. Üçü de mullu görünüyor, sacayağının ayaklarından birinin kendisine gizli kasalar yaptırmasının ya da daha başlan bu çcşil kasaları gizlice elde bulundurmasının sürprizlerine karşı bağışık oldukları için birbirlerini kutluyorlar âdeta. Öte yandan her üçü de bir dördüncü kişiye, yani kızlık adı Lemke olanjan'ın eşi Hedwig Bronski'ye muhtaç bulunuyorlar; çünkü o sıra belki Steplıan'a hamile olan Hedwig Bronski'nin, bu üçlü mutluluğu hiç değilse fotoğraf üzerinde zaplcdebilmek için makineyi üçlü grubun ve onun mutluluğunun üzerine çevirmesi gerekiyor. Ben albümden daha başka dikdörtgen kartpostallar çıkarıp, bu kartpostalla karşılaştırdım: Annemi Malzcralh ya da Jan Bronski'yle bir arada gösteren resimler. Bunların hiçbirinde de o değiştirilemeyecek şey, o en son çıkar yol, balkonlu resimdeki kadar açıkça belli etmiyor kendini. Jan'la annem bir arada: Bir trajedi, bir define arayıcılığı havası, bir bıkkınlığa dönüşen ya da bıkkınlığı beraberinde getiren bir aşırılık kokusu var resimde. Annemle Malzcralh yan yana: Bir halta sonu iktidarı damlıyor resimden; Viyana Pirzolası kızartılıyor, yemekten önce biraz mızmızlamlıp yemekten sonra esneniyor, yatmadan önce nükteler anlatılıyor ya da evliliğin düşünsel bir arka plana kavuşması için duvarlara vergi hesapları çiziktiriliyor. Ama yine de ben, bu fotoğrafa geçirilmiş can sıkıntısını, daha sonraki yıllar Frcudenlal yakınındaki Olivia Ormaııı'nın kulisleri önünde çekilen ve annemi Jan Bronski'nin kucağında gösteren uygunsuz enstantane resimlere üstün tutuyorum. Çünkü bu rezalet —Jan'ın bir eli annemin etekliğinin allında kaybolmuş—annemin Matzeraıh'la evlenmesinin ilk gününden başlayarak zina yolunda yürüyen bedbaht sevgililerin gözü kararmış tutkusunu kanıtlıyor yalnızca. Malzeralh burada, öyle sanıyorum ki resmi çeken duygusuz biri rolünü oynamış. Balkonlu resimdeki o serinkanlılıkları, o uyanık bilinçlilik taşan jestlerden hiçbir şey sezilmiyor; böylesi jestler, belki de ancak iki erkeğin annemin sağma soluna geçip dikilmeleri 62 veya Heubude Plajı'nın kumsalında olduğu gibi, annemin ayakları dibine uzanmaları durumunda gerçekleşebiliyordu. Hayatımın ilk yıllarının bu en önemli üç insanını sacayağı durumunda gösteren bir dikdörtgen kartpostal daha var albümde. Balkonlu resimdeki kadar yoğun olmamasına karşın, ondaki gergin barış havası bu resimden de etrafa saçılıyor; galiba yalnız bu üç kişi arasında sağlanabilen, hatla imzalanabildi bir hava, bu. Tiyatro oyunlarında rağbet gören o sacayağı temasına istediğiniz kadar atıp tutabilirsiniz; ama sahnede iki kişi, helak oluncaya kadar birbiriyle konuşup durmaktan ya da içten içe bir üçüncü kişinin çıkıp gelmesini özlemeklen başka ne yapabilir. Benim resimciğiınde ise üç kişi var. Skat oynuyorlar. Yani gayet düzgün olarak ellerine dizdikleri iskambil kâğıtlarını yelpazeler gibi önlerinde iniliyorlar; ama bir oyun çıkarmak isteyen bir edayla ellerindeki kozlara bakmayıp fotoğraf makinesine çevirmişler gözlerini. Jan'ın eli bozuk paraların yanı başında dümdüz duruyor, yalnız işaret parmağı havaya kalkık; Matzeralh tırnaklarını masanın örtüsüne geçirmiş, annem ise ufak, sanının enfes bir şakada bulunuyor: Elindeki kartlardan birini çekip almış, fotoğraf makinesinin objcktilinc gösteriyor, ama oyun arkadaşlarına çaktırmadan yapıyor

bunu. Bir tek jestle, bir kupa kızının yalnızca gösterilivermesiyle ustaca bir simge ne kadar kolay davet edilebiliyor; öyle ya, kim kupa kızı üzerine yemin elmez. Bilindiği üzere ancak üc kişiyle oynanabilen skat oyunu, annemle iki erkek için yalnız en elverişli oyun değil, şeytana uyup şu ya da bu düzende ikili var olmaya çalışarak, altmış allı veya lavla gibi sersemce oyunlar oynamaya sürüklenecekleri zaman sığındıkları bir barınak, dümen kırdıkları bir liman oluyordu. Hiçbir eksikleri olmadığı halde beni dünyaya geliren bu üç kişiyle ilgili olarak anlattıklarım yeler. Kendimden konuşmaya başlamadan, bir çift söz de annemin arkadaşı Bayan Grctchcn ve onun poslacı kocası Alexander Schelfler üzerinde söylemek isterim. Adam dazlak kafası, kadın ise rahat, yarısı allından kazma dişleriyle gülümsüyor. Adamın bacakları kısa, hep sandalyede 63 oturuyor, ayaklan yerdeki halıya erişmiyor bir türlü; kadın ise kendi eliyle ördüğü dantallerden geçilmeyen giysiler içinde. Ayrıca karıkoca Scheffler'i şezlonglara uzanmış ya da "Williclm Guslloff" adındaki KdF* tenezzüh vapurunun tahlisiye sandalları önünde, Doğu Prusya Denizcilik Hattı'na ait "Tanncnbcrg" in gezinti güvertesinde gösteren resimler. Karıkoca her yıl gezilere çıkıyor; Pillau'dan, Norveç'den, Azor Adaları'ndan, italya'dan hatıra eşyalar satın alıyor, bunları örselemeden ve sağ salim, adamın pasta çörekler yapıp sattığı, kadının ise yastık kılıflarım dantellerle donattığı Kleinhammer Yolu'ndaki eve getiriyorlardı. Alexander Scheffler, konuşmadığı zamanlar, dilinin ucuyla bıkıp usanmadan üst dudağını ıslatıyor, onun bu davranışını ise, Matzerath'ın dostu olup karşımızda, biraz yan taraftaki bir evde oturan Manav Greff terbiyesizliğe kaçan bir zevksizlik görüp hoş karşılamıyordu. Greff evli barklı bir adam olmasına karşın, kocalıktan çok izci önderliği yapıyordu. Bir resim var ki, kısa pantolonlu bir üniforma içinde, geniş bedenli, soğuk ve gürbüz bir kimse olarak gösteriyor Bay Greff'i. Üniformasında kılavuz kordonları, başında bir izci şapkası. Yanı başında aynı kılıkta sarışın, gözleri biraz iri, aşağı yukarı on üç yaşında bir oğlan dikiliyor. Greff sol eliyle oğlanı omuzundan kavramış, sevecenlikle onu kendine doğru çekiyor. Oğlanı seçemedim; ama Bay Greff'i daha sonra karısı Lina aracılığıyla tanımış, nasıl bir adam olduğunu anlamıştım. KdF lenezzüh vapuru yolcularının enstantane fotoğraflarıyla o ince izci erotiğinin belgeleri arasında kaybettim kendimi; dolayısıyla hemen albümün birkaç yaprağını çevirip kendime, benim kendi resimlerime gelmek isliyorum. Güzel bir çocuktum doğrusu. Resim, 1925 yılının Paskalyasında çekilmiş. Sekiz aylıktım o zaman; albümün bir sonraki say * KdF (Kraft durclı Frcude = Sevinç Yoluyla Güç) : Alman işçi sınıfının boş vakitlerini liyatro, spor, gezi v.b. gibi faaliyetlerle değerlendirme amacını güden bir Nasyonal Sosyalizm örgütü. (Ç.N.) 64 fasında aynı boyutlarda bir resmi bulunan ve resminden anlatılamayacak bir bayağılık taşan Slephan Bronski'deıı iki ay küçüktüm. Dalga dalga oyulmuş bir kenarı vardı benim resmin; gerektiğinde adres yazmak için arkasına çizgiler çekilmiş, belki aile içinde kullanılmak üzere çok sayıda tab ettirilmişti. Benim yerim, kartpostalın yaygın dikdörtgeni

içinde taslamam simetrik bir yumurta biçimindeydi. Anadan doğma ve âdela yumurta sarısını canlandırarak, Arktis ülkesindeki beyaz bir ayının çocuk fotoğrafı alanında uzmanlaşmış meslekten bir fotoğrafçıya armağan etmiş olması gereken bir post üzerine yüzükoyun uzanmıştım. O zamanlar çekilen pek çok fotoğrafta olduğu gibi, benim bu ilk resim için de, günümüzün insanlık dışı düz siyah beyaz fotoğrafına karşılık insani diye niteleyebileceğim o eşsiz ve kahverengimsi sıcak renk tonu seçilmişti. Birkaç ışık lekesiyle yumuşatılmış mal bir siliklik içindeki, belki de elle resmedilmiş dallar ve yapraklar, fotoğrafın arka planını oluşturuyordu. Yassı bir sükûna dalmış, pürüzsüz ve gürbüz vücudum, hafif verev durumda, ayının yurdu olan kutup ülkesinin etkisine kendini bırakmış posl üzerinde dinlenirken, yusyuvarlak çocuk başımı ıkına sıkıla havada tutuyor, o anda çıplaklığımı seyredenlere ışıl ışıl gözlerimi dikmiş bakıyordum. Bütün çocuk resimleri gibi buna da işte bir çocuk resmi denebilir. Lütfen bir bakın ellerime: Benim bu ilk resmimin, çeşidi albümlerin hep aynı şirin varlığı gösteren sayısız fotoğraflarından kesinlikle ayrıldığını siz de isler islemez itiraf edeceksiniz. Yumruklarımı sıkmış olarak görülüyorum resimde. Henüz karanlık bir dokunma içgüdüsüne uyup, kendinden geçmiş, postun kıl püskülleriyle oynayan sosis parmaklar değil bunlar. Bu minik pençecikler, bir ağırbaşlılık içinde bir araya toplanmış, başın iki yanında havada süzülüyor; her an inmeye, her an el almaya hazır durumdalar. Neye? Teneke trampete. Doğumumda üçüncü yaş günü için bana alacaklarına söz verdikleri nesne henüz ortada görülmüyor; ama usla bir foto montajcısı için benimkisi gibi bir vücul durumunda en ulak bir rötu 65 şa başvurmaksızın, bir çocuk trampetinin şöyle münasip, yani i küçültülmüş bir klişesini resmin içerisine sıkıştırmak hiç de güç : lük doğurmazdı. Ancak benim hiç ilgilenmediğim o salak kumaş ] hayvan da uzaklaştırılmalıydı resimden; çünkü ilk süt dişlerinin çıkmak üzere bulunduğu o zekâ dolu ve aydın görüşlü yaşı konu alan her bakımdan başarılı kompozisyon içinde, bir yabancı cisim gibi duruyordu. Sonraları kutup ayılarının postlarına yatırmaktan vazgeçmişler beni. Galiba bir buçuk yaşındayken, yüksek tekerlekli bir arabada bir çit önünden, beni ittikleri görülüyor; kazıkların uçlarıyla aralarındaki çapraz bağlantıları bir kar tabakası o kadar açık seçik belirtmiş ki resmin 1926 Aralığı'nda çekilmiş olması gerekliğini sanıyorum. Resme uzunca bir süre bakınca, katran kokan kaba çitle, geniş kışlalarından benden önce Mackensen süvarilerini barındıran, benim zamanımda ise Bağımsız Danzig Devleti' ¦ nin polisine barmaklık eden Hochslricss banliyösü arasında bir j bağ kuruyorum. Ancak bu isimdeki banliyöde oturan bir tanıdığı da anımsamıyor, dolayısıyla sonradan bir daha aranmayan ya da binde bir gidip görülen bir ahbabı, anne ve babamın bir kezlik ziyaretinde söz konusu resim çekilmiş olmalı diyorum. Çocuk arabasını aralarına almış annemle Malzeralh mevsimin soğukluğuna aldırmayarak sırtlarına bir palto ve manto geçirmemişler. Annem uzun kollu bir Rus bluzu giymiş; bluz üzerine işlenmiş süsler, kış ortasında çekilmiş resme şunları söylüyor âdeta: Rusya'nın göbeğinde Çar ailesinin bir resmi çekiliyor, foloğral makinesi Rasputin'in elinde, ben Çarın oğluyum ve çit gerisine Mcnşeviklerle Bolşevikler sinmiş, bombalar hazırlıyor, benim hükümdar ailemi yok etmeyi kararlaşlırıyorlar. Malzerath'm o korkusuz, Orta Avrupa'lı ve

ilerde görüleceği üzere çok şeylere gebe küçük burjuvalığı, fotoğrafta uyuklar görünen bu korkunç öykünün o yaman sivriliğini törpüleyip alıyor: Sakin bir yer olan Hochstriess'e gidilmiş, kışlık palto ve manlosuz, evden bir an dışarı çıkılmış, lam istenildiği gibi şaklabanca bakıp duran küçük Oskar, ortaya alınarak ev sahibi tarafından fotoğraf çekilmiş ve 66 hemen ardından eve dönülerek sıcak, tatlı ve şen, kahve ile kaymaklı pasla başına olurulınuşlu. Oskar'ı yalar, oturur, emekler, koşar durumda, bir yaşında, iki yaşında, iki buçuk yaşında gösteren rahat bir düzine daha enstantane resim var albümde. Resimler az çok başarılı düşmüş, ama hepsi de, üçüncü yaş günüm dolayısıyla çektirilen o boy resmim için sadece bir basamak oluşturuyor. Bu boy resmimde ona, yani trampete kavuşmuş görünüyorum. Kenarında beyaz kırınızı sivri üçgenlerle karnımın önünde gıcır gıcır sarkıyor trampet. Gerçekten kararlı bir yüzle kendimden emin, tahta değnekleri trampetimin tenekesi üzerinde çapraz tutuyorum. Sırlımda çizgili bir kazak var, ayaklarıma pırıl pırıl rugan iskarpinler geçirmişim. Saçlarım temizlik hastası bir fırça gibi tepemde duruyor; mavi gözlerimin her birinde, maiyetinde kendisine yardım edecek kimse bulunmayan ve. işin lek başına üstesinden gelmek zorunda kalan bir iktidar iradesi yansıyor. O zamanlar bu resimde öyle bir pozun üstesinden gelmiştim ki, sonradan bu pozu elden çıkarmaya neden görmedim. O zaman karar vermiştim, ne olursa olsun politikacı, hele bakkal olmayacaktım asla; daha çok bir nokta oluşturacak ve öyle kalacaktım öyle de kaldım; bu boydan, bu kılık kıyafetten yıllar yılı ayrılmadım. Büyük insanlar, küçük insanlar, Hazrcti Davul ve Goliath, Kulaktaki Adam ve Gardcmass, Küçük Ayı, Büyük Ayı, Küçük ve Büyük ilmihallerdcki ayrımlardan yakamı kurtarmak, ayna önünde tıraş olurken bile kendisini babam sanmaktan vazgeçmeyen bir adamın eline bir yetmiş iki boyunda yetişkin bir kimse olarak kendimi teslim etmemek ve Malzcralh'ın arzusunca yirmi bir yaşındaki Oskar için yetişkinlerin dünyasını canlandıracak bir bakkal dükkanına karşı hiçbir yükümlülüğün allına girmemek için, üç yaşındaki çocuk olarak kaldım hep; bir cüce, bir Parmak Çocuk, bir türlü boy atmayan bir bücür olarak kaldım. Bir kasayı boyuna tıkırdatıp durmamak için trampetime sarılıp, üçüncü doğum günümden sonra bir karış bile büyümedim; üç 67 yaşında, ama üç kat daha akıllı bir çocuk olarak kaldım hep; yetişkinlerden boyca çok aşağılarda, ama yetişkinlere üstün, gölgesini onların gölgcsiylc ölçmek islemeyen, yetişkinler, ömürlerinin sonuna kadar habirc bir gelişmeyi sayıklayıp dururken kendisi şimdiden iç ve dış gelişimini tamamlamış, yetişkinlerin yeleri kadar zahmetler ve çok vakit kahırlarla öğrendiklerinin hepsine çoktan sahip olmuş ve bunları şimdi sadece çevresine kabul ettirmeye çalışan, sırf bir şeyin büyüdüğünü kanıtlayabilmek için her yıl bir öncekinden daha büyük iskarpinler ve pantolonlar giymek zorunda bulunmayan üç yaşında, ama üç kat daha akıllı bir çocuk olarak kaldım. Ama beri yandan, bu noktada Oskar'ın da kendisindeki bir gelişimin varlığını teslim etmesi gerekiyor, yine de bir şey vardı içimde büyüyen doğrusu her vakit benim yaranma

olmuyordu bu büyüme ve büyüye büyüye sonunda İsevi bir büyüklük kazandı; ama o günler hep üç yaşında bir trampetçi olarak kalan Oskar'ı görecek göz, Oskar'ı dinleyecek kulak hangi yetişkinde bulunuyordu ki. CAM, CAM, CAMCIK Mademki az önce Oskar'ı trampet ve trampet dcğnekleriyle gösteren bir boy resminden söz açtım ve resim çekilirken üç mumlu pasta çevresinde toplanan doğum günü kalabalığı karşısında Oskar'ın aldığı, çoktan beri içinde olgunlaşagclen kararlan açığa vurdum, şimdi de, albüm yambaşımda suskun ve kapalı durduğu için, kimi olayları dile getirmeden yapamayacağım. Hani bu olaylar benim neden hep üç yaşında kaldığımı açıklamayacak, ama yine de olmuş bilmiş şeyler hepsi ve bunlara yol açan benim. İşin basından beri farkındayım zaten: Büyükler beni anlamayacak, onların gözlerinin seçebileceği gibi büyümezsem bana gelişimi geri kalmış diyecekler, beni ve kendi paralarını alıp yüzlerce doktora taşıyacak, hastalığımın şifasını değilse bile, nedenini arayıp bulmaya çalışacaklardı. Bu yüzden, doktor muayenelerini katlanılır bir ölçüyle smırlandırabilmck için, daha kendileri hastalığımı bir nedene bağlamadan, büyüyüp serpilemeyişime akla yakın bir neden bulup bu nedeni onların eline benim teslim etmem gerekiyordu. Güneşli bir eylül günü, yani üçüncü yaş günümdü. Üflenen bir cam gibi narin, gevrek bir yaz sonu. Gretchcn Schcffler'in bile boğuk çıkıyordu kahkahaları. Annem piyano başında, Çingene Baron'dan parçalar çalıyor. Jan annemin oturduğu taburenin arkasında dikiliyor, vücuduyla annemin omuzlarına dokunuyor 69 du; nolalan okumak isler gibiydi âdela. Malzerath ise ınulfakta akşam yemeğini hazırlıyordu. Anneannem Arına, Hedwig Bronski ve Alexander Schclfler'le beraber sebzeci Greff'len yana kaymışlı; çünkü Bay Grelf'de boldu serüvenler, izci serüvenleri, sadakat ve gözüpeklik isleyen serüvenler. Ayrıca ayaklı bir saal vardı odada, ince dokunmuş eylül gününün hiçbir çeyreğini ıska geçmiyor ve herkes de bu saal gibi enikonu meşgul bulunuyordu; Çingene Baron'ım Macar ülkesinden kalkan bir yol Vogcslerdc* dolaşan Greff'in izci oymakları üzerinden aşarak, Kaschubei'den gelme horoz mantarlarının döş yerinden domuz eli ve çırpma yumurtayla tavada kızardığı Malzeralh'm mutfağının yanından geçliği için, hafiften trampetimi tıngırdatıp odadan sıvıştım; bir solukta dükkana inip tezgâhın başına geçtim. Piyano, horoz mantarları ve Vogcsler uzakta kaldı. Derken kilere inilen kapağın açık olduğunu gördüm; yemeğin üzerine sofraya çıkaracağı bir karışık meyva konservesini almak için kilere inen Matzeralh, sonradan kapağı kapamayı unutmuştu anlaşılan. Ancak aradan bir dakika gibi bir süre geçtikten sonradır ki, kiler kapağının benden istediği şeyi kavrayabilıniştinı. Yo hayır, canıma kıymak (alan değil. Canıma kıymanın güç bir yanı yoktu asla. Gelgeldim yapmayı tasarladığım öteki iş çetin, can sıkıcı bir şeydi, bir fedakârlığa bakıyordu ve benden ne zaman bir fedakârlık beklense her seferinde olduğu gibi, alnımda tomurcuk lerlcr birikmişti. En basla trampetimin başına bir şey gelmesini islemiyordum; basıla basıla aşınmış basamaklardan sağ salim aşağı indirdim onu ve aşağı düşüp de örselenmemesini akla yakın göstermek için un çuvalları arasına yerleştirdim. Sonra yine sekizinci, hayır ondan bir aşağı basamağa kadar tırmandım. Hani beşincisi de aynı işi görürdü, ama kazadan sağ çıkışım ve alacağım yara berenin inandırıcılığı ondan

aşağı bir basamakla bağdaşmazdı doğrusu. Ancak sonra daha yukarı, fazlasıyla yukarı, onuncu basamağa çıktım ve nihayet dokuzuncuda karar kılıp yuvarladım * Vogcsler: Ren nehrinin yukarı kesiminin batı kıyısındaki dağlık bölge (Ç.N.) 70 kendimi aşağı; bir raf dolusu ahududu şurubu şişesini de beraberimde sürükleyerek, kilerimizin çimcnlo zemini üzerine yüzüstü düştüm. Daha bilincimin önüne bir perde çekilmeden, denememin başarısını doğruladım kendi kendime: Kasten beraberimde alaşağı ettiğim ahududu şişeleri, Maizerath'ı mutfaktan, annemi piyano başından, yaş günü topluluğunun geri kalan konuklarını da Vogeslerden alıp dükkâna, kilerin açık kapağına getirecek ve sonra merdivenlerden aşağı indirecek kadar gürültü çıkarmıştı. Sağa sola akan ahududu şurubunun kokusunu daha onlar gelmeden içime çektim; beri yandan baktım, başım kanıyordu. Onlar daha merdivendeyken, böyle bayıltıcı ve yorgunluk verici kokan Oskar'ın kanı mı, yoksa ahududu şurubu mudur diye düşündüm kendi kendime. Ama her şeyin yolunda gidip trampetimin en ufak bir hasar görmeyişine enikonu sevindim. Sanıyorum Bay Greff beni kucalayıp yukarı taşıdı. Ancak oturma odasında, galiba yarısını ahududu şurubunun, yarısını kendi körpe kancağızının oluşturduğu o bulut içerisinden sıyrılıp çıktı, Oskar. Doktor henüz gelmemişti; annem bağırıyor, kendisini yatıştırmak isteyen Malzeralh'm suratına kat il! katil! diyerek elinin yalnız ayasıyla değil, aynı zamanda tersiyle habirc şamarlar indiriyordu. işte böylece doktorlar da sonradan sık sık doğruladı bunuzararsız değilse bile, yine de tarafımdan dozu iyi ayarlanmış küçük bir düşüşle, büyüklerin eline bir türlü gelişip serpilemeyişimin o çok önemli nedenini verdim; ayrıca, hani kendim de istemeksizin, halim selim bir adam olan Matzeralh'cağızı suçlu bir Malzeralh'a dönüştürdüm. Kiler kapağını açık bıraktığından, annem bülün suçu onun üzerine yüklüyordu ve annemin sık değilse bile bazen insafsızca başına kaklığı bu suçu yıllar yılı omuzlarında taşıyıp durdu Malzeralh. Kiler merdiveninden düşüşüm ilkin dört hafta hastanede kalmama yol açtı, sonra sonra, doktor belâsından az buçuk kurtulur 71 gibi oldum; yalnız çarşamba günleri gidip Dr. Hollalz'a bir görünüyorduk, o kadar. Daha ilk trampetli günümde dünyaya bir işarel çakmayı becermiştim; büyükler işin iç yüzünü kavramaya fırsat bulamadan durumum açıklığa kavuşmuştu. Arlık şöyle dediklerini işitiyorum: Üçüncü yaş gününde bizim küçük Oskar'cığımız kiler merdiveninden yuvarlandı, bir yerine bir şey olmadı ama, büyüyüp serpilemedi yavrucak. Bana gelince, trampeti tıngırdatmaya başlamıştım artık. Kirayla oturduğumuz ev dört kattı. Zemin kattan başlayıp tavan arasına kadar trampetimi çala çala çıkıyor, sonra yine merdivenlerden iniyorum. Labes Caddesi'nden Max Halbe Meydanı'na, oradan Neuschollland'a varıyor, Anton Möller Yolu, Maria Caddesi, Kleinhammer Parkı, Aktien Bira Fabrikası, Aklien Gölü, Fröbcl Çayırı, Pcstalozzi Okulu üzerinden Neucr Markl'a geliyor, sonra yine Labcs Caddcsi'ne sapıyordum. Trampetim buna katlanıyor, oysa büyükler pek katlanamıyorlar, trampetimin sözünü kesmek, teneke oyuncağımın yoluna durmak, trampet değneklerime çelme takmak isliyorlar, ama her seferinde cüceliğim ve

bücürlüğüm imdadıma yetişiyordu. Tenekeden bir çocuk trampetine başvurarak büyüklerle aramda gerekli bir uzaklık sağlama yeteneği, kiler kapağından aşağı yuvarlanmamdan az sonra gelişen bir sesle birlikte ortaya çıkmıştı; bu ses öylesine tiz perdeden sürekli olarak ve titreşimli bir ahenkle şarkılar söylememi, bağırmamı ve bağırarak şarkılar söylememi sağlıyordu ki kimse kulaklarını tırmalayan trampetimi elimden çekip almak yürekliliğini gösteremiyordu. Çünkü trampetimi almaya kalktılar mı, çığlık almaya başlıyordum; çığlık da almaya göreyim, en değerli eşyalar parça parça kırılıp dökülüyordu; çağırdığım türkülerle camlan tuz buz edecek bir güç vardı sesimde. Çığlıklarım çiçek vazolarının canına okuyor, şarkılarım pencere camlarını dize getiriyor, odalara girip çıkan havayı yönetiyordu. Sesim bakir, dolayısıyla amansız bir elmas gibi ve bekâretini yitirmeden büfe camlarını yırtıp geçiyor, camların gerisinde cici eller taralından armağan edilmiş hafif tozlu ve sülün gibi 72 zarif likör kadehlerine yükleniyordu. Çok sürmedi, sahip olduğum yetenekler bizim sokakla, BröSen Caddesi'nden hava alanı yakınındaki bahçeli evlere kadar bir bölgede, yani bütün semtle duyuldu. "Ekşi Ringa balığı, bir, iki, üç." veya "Kara aşçı kadın geldi mi?" ya da "Ben bir bir şey görüyorum, sen görmüyorsun," gibi oyunlarına katılmak istemediğim komşu çocukları benimle karşılaştılar mı, hemen iğrenç bir koro halinde yaygaraya başlıyorlardı: Cam, cam, camcik Birasız şeker Bayan Holle pencereyi açacak Bayan Holle piyano çalacak. Elbet sersemce ve anlamsız çocuk tekerlemeleriydi bunlar ve beni pek öyle rahatsız etmiyordu; trampetimin ardı sıra yürüyüp camcık ve Bayan Holle arasından vurup geçiyor, doğrusu bir çekicilikten yoksun bulunmayan şarkının budalaca ritmine kendimi kaptırarak cam, cam, camcık diye trampetimi konuşturuyor, fareli köyün kavalcısı olmasam da çocukları peşimden sürükley i p gö 1 ü r ü y o rd u m. Hatla bugün bile, örneğin Bruno, odamdaki pencerenin camını temizlerken bu dizelere ve bunların söylenişindeki ritme trampetimde yer ayırmadan duramıyorum. Benim için, hele anne ve babam için komşu çocuklarının alaylı şarkısından daha rahatsız edici ve can sıkıcı bir şey vardı ki o da mahallemizdcki haşarı ve arsız veletler taralından kırılan camların da benim hesabıma, daha doğrusu benim sesimin hesabına geçirilmesi, bunun da evdekiler için masraflı bir durum yaraımasıydı. Hani başlangıçta, çokluk sapanlarla tuz buz edilen mutlak pencerelerindeki camların bedelini hiç de güzel güzel ödemiş değildi annem; ama o da sonunda bendeki sesin iç yüzünü kavradı, zarar ziyan talebinde bulunanlardan delil isleyip kırılan camların bedelini ödemeye başladı, soğuk ve donuk gri gözlerle süzüp durdu gelenleri. Komşularımız doğrusu bana haksızlık ediyordu. Hani o zamanlar çocuksu bir yok elme hırsının üzerime çullan 73 dığını, küçüklerin bazen iç yüzü karanlık plansız anlipatilcrini ortalığı kırıp geçirerek açığa vurmaları gibi, benim de cam ve cam eşyalara karşı böyle nedeni belirsiz bir nefret duyduğumu sanmak kadar yanlış bir şey olamaz. Ancak oyun oynayan kimselerdir ki

taşkınlıktan şunu bunu yok ederler. Ama ben oyun oynamıyor, trampetim üzerinde çalışıyordum; sesime gelince, o da ilk zamanlar yalnızca kendini savunuyordu. Ne var ki trampet üzerimde çalışmamın geleceğine ilişkin tasalarım, ses tellerimi böyle bir amaca yöneltmek zorunda bırakmıştı beni. lîğer aynı ses tonları ve aynı çarelere başvurarak, örneğin Bayan Gretchen Schefflcr'in eşsiz hayal gücünden doğan o sıkıcı ve baştan aşağı nakışlarla bezenmiş masa örtülerini parçalayabilsem ya da piyano üzerindeki o iç karartıcı cilayı söküp alabilseydim, camdan mamul bütün eşyaları sağlam ve çın çın bırakmaktan memnunluk duyardım. Ama işle masa örtülerini ve cilalan umursadığı yoktu sesimin; yorulmak bilmez çığlıklarımla ne duvar halılarındaki desenleri silip atabiliyor, ne de uzayıp giden, kabarıp inen ve laş devrindeki gibi zahmetle birbirine sürtünen iki ses tonu sayesinde yakıcı bir ısı oluşturup salondaki iki pencere önünde kuru bir fitil gibi duran ve sigara dumanlarıyla tütsülenmiş bulunan perdeleri dekoratif alevlere dönüştürecek kıvılcımı çıkarabiliyordum. Matzeralh ya da Alexander Scheffler'in oturduğu bir sandalyenin bacağını şarkı ve türkülerimle kesip alamıyordum örneğin. Kendimi daha zararsız ve daha az keramet içeren bir yoldan savunabilscm pek sevinirdim. Gelgeldim, zarar ziyana yol açmayacak hiçbir şey bana hizmet etmiyordu; sözümü dinleyen bir tek cam vardı, dolayısıyla ceremeyi o çekiyordu. Bu yoldaki ilk başarılı oyunumu üçüncü yaş günümden az sonra sundum çevreme. Kendisine kavuşalı dört haftayı biraz geçmiş, bendeki o hamaratlıkla çala çala trampetimin iler tular yerini bırakmamıştım. Gerçi beyaz kırmızı yanıp duran çerçevesi alt ve üst yüzeyi birbirine bağlıyordu, ama ses veren yüz kısmının göbeğindeki delik, arlık gözden kaçacak gibi değildi ve 74 trampetimin alt yüzeyine pek yüz vermediğimden, giderek büyüdü bu delik, saçak saçak oldu, kenarlarında keskin zikzaklar belirdi, üzerine vurulmaktan yufkalaşmış teneke parçacıkları kopup trampetin içerisine düştü ve onlar da her vuruşla keyifsiz keyifsiz takırdamaya başladı. Salondaki halı ve yalak odasının kırmızı kahverengi zemini, boyuna işkencelere göğüs germek zorunda bırakılan trampetimin leneke yüzeyinde daha fazla tutunamayarak yere düşen cila parçacıklarıyla ışıldar olmuştu. Tehlikeli ölçüde keskin teneke köşelerinin bir yerime balabiIcceğimdcn korkuyordu evdekiler. Hele, kiler merdiveninden düşmemden sonra, bana ne kadar göz kulak olsa gene az bulan Matzeralh, trampetimi çalarken dikkatli davranmamı öğüllüyordu. Bilek damarlarım gerçeklen her vakit, alabildiğine bir oynaklıkla trampetimin göbeğindeki kraterin kenarına yakın bulunduğundan, iıiral edeyim ki, Malzerath'ın korkuları aşırı olmakla beraber, pek de yersiz değildi. Nihayet bütün tehlikeyi silip alabilirdi yeni bir trampet; gelgeldim yeni bir trampet almayı da evdekiler lıiç akıllarından geçiniliyordu; aslında eski trampetimi, benimle hastaneyi boylayıp benimle aynı zamanda taburcu edilen, benimle merdivenlerden inip çıkan, benimle arnavut kaldırımları ve yaya kaldırımlar üzerinde yürüyüp "Ekşi ringa, bir, iki, üç," arasından, "Ben bir şey görüyorum, sen görmüyorsun," ve "Kara aşçı kadın geldi mi?" önünden geçen bu leneke trampetimi elimden almak istiyor, ama yerine bir başkasını koymaya yanaşmıyorlardı. Sözde aptalca çikolatalarla tavlayacaklardı beni. Annem dudaklarını sivrilterek çikolatayı uzatıyor, Matzcrath da yapmacık bir hışımla benim sakal trampetime el atıyordu. Bense

hurda oyuncağıma sarılıp bırakmıyordum. Malzcralh, trampetimi tutmuş çekiyordu habire. Derken benim ancak trampetimi konuşturmaya yetecek güçlerim azalıyor, kırmızı alevler bir bir elimden kayıp gidiyordu. Tam, yuvarlak çerçeve elimden sıyrılmak üzereyken, o güne kadar sessiz ve nerdeyse uslu bir çocuk diye bilinen Oskar, o helak edici ilk yaman çığlığın üstesinden geldi: Oda 75 daki ayaklı saatimizin bal rengindeki rakam tablasını toz ve sineklerden koruyan yuvarlak traşlı cam mahfaza çatır çatır çalladı, parçalar yer yer yeni parçalara bölünerek kahverengi kırmızı zemin üzerine döküldü; çünkü halı, saatin durduğu yere kadar uzanamıyordu. Ama saatin içine bir şey olmamıştı; rakkas, hani bir rakkas hakkında böyle bir şey söylenebilirse, istifini bozmadan yoluna devam elli, göstergeler de ondan geri kalmadı. Normal olarak en ufak bir darbeye, örneğin sokaktan yuvarlanarak geçen bir bira arabasının sarsıntısına tepki gösteren duyarlı, nerdeyse isterik saatin zil mekanizmasını bile etkilememişti altığım çığlık; yalnız cam mahfaza çatlamış, ama adamakıllı çatlamıştı. "Eyvah, saat gitti!" diye bağırarak trampeti bıraktı, Malzerath. Şöyle bir göz alınca gördüm ki, çığlığım saatin kendisine bir zarar vermemişti, gitli denilen yalnız cam mahfazaydı. Ne var ki Malzeralh için, ayrıca annem ve o pazar ikindisi bize misafir gelen amcam Jan Bronski için cam mahfazadan daha fazla bir şeyler elden gitmişe benziyordu. Bet benizleri atmış, yuvalarında sağa sola oynayan çaresiz gözlerle birbirlerine bakıyor, ellerini sobaya uzatıyor, piyano ve büfeye tutunuyor, ama yerlerinden kıpırdamayı göze alamıyorlardı. Jan Bronski, gözlerini yalvaran bir edayla döndürüp kurumuş dudaklarını oynatıyordu. Bugün bile öyle sanıyorum ki amcam aşağı yukarı: "Oh, Rabbimin Kuzusu, dünya günahlarını çekip aldın üzerine Mişere nobis" gibi şefaat ve merhamet dilenen bir duanın sözlerini mırıldanmaya başlamıştı harıl harıl. Söz konusu duayı üç kez yineledikten sonra şunları ekledi: "Oh, Rabbim, evimden içeri ayak alacağın kadar sana lâyık değilim, ama ne olur bir lek söz söyle..." Tanrı tabiî hiçbir şey söylemiyordu. Hem saatin kendisi değil, yalnız cam mahlazası kırılmıştı. Ama büyüklerin saatlerine karşı duyguları son derece luhaf ve çocuksu oluyor; öyle çocuksu ki bu anlamda bir çocuk olmadım ben hiç. Beri yandan saat denen şey, belki de en muazzam eseri büyüklerin. Gel gör ki, büyükler yaratıcı olabildikleri, çabalarıyla, hırslarıyla ve biraz da şansları yaver gidip gerçeklen yaratıcı oldukları ölçüde, hemen yarattıkları nes 76 nenin, o çığır açan buluşlarının yaratıkları olup çıkıyorlar. Oysa saat denilen şey, öteden beri büyükler olmadan bir hiçtir sadece. Büyükler onu kurar, ileri ya da geri alır, tutup saatçiye götürür, elden geçirtir, temizletir, gerekirse tamir eltirir. Guguk kuşunun pek erkenden yorgun düşmüş ölüşlerinde, tepetaklak olmuş tuzluklarda, sabah vakti örgü örmelerde, sol taraftan insanın yoluna çıkan kara kedilerde, çivinin sıva içinde gevşemesiylc duvardan düşen amcamın yağlı boya resminde ve aynalarda olduğu gibi, büyükler bir saalin gerisinde ve içinde de aslında bir saatte bulunandan çok fazla şey görüyorlar. Romantik yaradılışlı biri olmasına karşın durumu herkesten daha serinkanlı görüş o delişmenliğiyle her işareti hayra yormasını bilen annem, hemen kurtarıcı sözleri söyledi,

"Kırılan şeyde uğur vardır," diye sesini yükseltti parmaklarını çıtlatarak, sonra faraşla süpürgeyi getirdi, cam kırıklarını ya da uğur dediği şeyi süpürüp bir araya topladı. Annemin sözlerine bakacak olursam, elimden trampetimi almaya kalkışanların evlerinin pencere camlarım, dolu bira bardaklarını, bos bira şişelerini, çevrelerine bahar kokulan salan lavanta şişcciklcrini, süs mcyvclcriylc donatılmış kristal çanakları, sözün kısası cam fabrikalarında cam üfleyicilerin soluğuyla camdan üretilen, kimi sadece hammaddesi camın bedeli karşılığında, kimi de sanal eseri olarak piyasaya sürülen camdan yapılmış ne varsa, hepsini allığım çığlıklar, söylediğini şarkı türkülerle kırıp dökerek, anneme, babama, hısım akrabalarıma, tanıdığım lanımadığım kimselere bol bol uğurlar getirmişim sonradan. Öyle fazla da hasara yol açmamak için çünkü zarif ve gevrek cam eşyaları seviyordumo olmadan küçük yalağıma yatmak islemediğim teneke trampetimi elimden almaya kalktılar mı, oturma odamızdaki çevreye dört koldan aydınlık salan dört ampullü avizenin ampullerinden birini veya birkaçını haklayıveriyordum hemen. Böylece dördüncü yaş günümde, 1928 Eylül ayının başında bir akşam, yelkenli bir gemi ve bir itfaiye arabası gibi bana olmadık şeyler armağan eden, ama bir teneke trampeti benden 77 esirgeyen yaş günü kalabalığını, anne ve babamı, Bronski'leri, büyükannem Koljaiczek'i, Schcfflcr'leri ve Grell'lcri, kısaca benim kurşun askerlerle vakil geçirmemi arzulayan, o deli saçması itfaiyeciliğe, oynanmaya değer bir oyun diye bakmamı isleyen, benim kırık dökük, ama vefakâr trampetimi bana çok gören, benden teneke trampetimi alıp yerine o pek çirkin yelkenlerle donatılmış küçük ve komik tekneyi elime tutuşturmaya çalışan bu kişileri, gözleri beni ve dileklerimi görmezden gelen bütün bu insanları, odayı dört dönen ve avizedeki dört ampulün de canına okuyan çığlığımla dünya yaratılmazdan önceki zifiri karanlığa gömdüm. Büyükler hep böyledir zaten: İlk korkulu bağrışmalardan, ışığa tekrar kavuşmayı âdeta cam yüreklen dilemelerden sonra karanlığa alışıvcrmişlerdi.Küçük Steplıan Bronski'den başka, karanlıktan kendine pay çıkaramayan yalnızca anneannem Koljaiczek olmuştu; anneannem eleğine yapışmış sızlanan Slephan'la dükkâna inip, elinde yanan mumlarla dönerek odayı aydınlatınca, hayli içkili yaş günü topluluğunu tuhaf bir eşleşme halinde buldu. Bluzu bir kenara kaymış annem, bekleneceği üzere, Jan Bronski'nin kucağına tünemişti. Kısa bacaklı Pastacı Alexander Schclfler'in âdeta Bayan GraiTın içerisinde kaybolduğunu görmek, hoş bir manzara değildi doğrusu. Malzcrath ise, Gretchcn Schefller'in altın kazma dişlerini yalıyordu habire. Yalnızca Hedwig Bronski ellerini kucağında tutuyor, hiç içki içmemişken tatlı ve yumuşak bir sesle, bir hüznü peşi sıra sürükleyerek ve kendisini de katılmaya çağırarak şarkı söyleyen Manav Greff'e yakın, ama yine de ondan biraz uzak, mum ışığında dindar, ineksi gözlerle oturup duruyordu. İki sesli bir izci sarkışıydı söyledikleri: Riescngebirge'de* kol gezen Rubezahl ** adında bir periyi anlatmaklaydı. * Riescngcnbirgc: Bohemya ile Silczya arasında kalan bir dağ silsilesi. (Ç.N.) ** Rubezahl: Ricscngenbirgc'de kol gezip kötüleri cezalandıran ve yoksullara yardım eden bir peri. (Ç.N.) Beni unutmuşlardı. Masanın altında Oskar kırık dökük trampetiyle oturuyor, belli bir tutumlulukla tenekeden yarı buçuk havalar çıkarmaya çalışıyordu; ama aralıksız sürüp

giden trampet gürültüsü, birbirleriyle yer değiştirip, kendilerinden geçerek salonda uzanmış yatan ya da oturanların hoşuna gitmişti anlaşılan; çünkü trampet sesi, kendilerini alabildiğine zorlamalarına ve pek yoğun bir çaba göstermelerine karşın bir türlü önüne geçemedikleri şapurtuların ve emip somurma seslerinin bir vernik gibi üzerini örtüyordu. Anneannem odaya girdiğinde de çıkmadım masanın altından, elindeki mumlarla gazaba gelmiş bir baş meleğe benzeyen anneannem, mumların ışığında Sodoın'u gördü; Gomorra'yla karşı karşıya bulunduğunu anladı hemen; elinde titreyen mumlar, bayrağı açtı, olup bitenleri tümüyle rezalet diye niteledi; mumlan kahve fincanlarının tabakları üzerine yerleştirip büfeden skal kâğıtlarını alarak masanın üzerine fırlattı; hâlâ sızlanıp duran Sîephan'ı avutup, yaş günü eğlencesinin ikinci bölümünün başladığını açıklayarak, Ricsengebirge'de kol gezen Rubezahl romantizmine son verdi. Bunun üzerine Matzcralh, avizedeki duylara çarçabuk ampuller laktı, sandalyeler masaya yaklaştırıldı, bira şişeleri pat küt açıldı, derken başımın üzerinde sayısı bir leniğin onda birine bir skal oyunu başladı. Annem daha başla sayısı çeyrek fenik olsun diye bir öneride bulunduysa da, ama amcam Jan, göze alamadı bu kadarını; boş turlar ve arada bir dörllü grand'Iar, onaya sürülen parayı hatırı sayılır ölçüde yükseltmese, (eniğin onda biri gibi bir pintilikle sürüp gidecekti oyun. Masanın altında, dört bir taraftan sarkan masa örtüsünün siperinde keyfime diyecek yoktu doğrusu. Üstümde iskambil kâğıtlarıyla masaya inen yumruklara trampetimi hafiften tıngırdatarak karşılık veriyor, kendimi oyunun akışına uyduruyordum. Oyun başlayalı ancak bir saal geçmişti ki kendi kendime şu haberi ilettim: Jan Bronski kaybediyordu. İyi kâğıtlar geliyor, yine de kaybediyordu. Bunun da şaşılacak bir yanı yoktu, oyunu dikkatle izlemiyordu çünkü. Aklı, elindeki ikisiz karodan bambaşka ^P 78 79 yerdeydi. Oyunun hemen başında, bir yandan halasıyla konuşmasını sürdürürken, öle yandan, deminki ufak çaptaki cümbüşü bayağılaştırarak siyah iskarpinini sol ayağından sıyırmış, başımın yanından uzattığı gri çoraplı ayağıyla karşısında oturan annemin dizini arayıp bulmuştu. Dizine dokunulduğunu hisseder hissetmez, daha çok masaya yaklaşmıştı annem; o anda Malzerath'ın artırmasına karşılık otuz üçte pas diyen Jan, annemin eteğini havalandırmış, önce ayağının ucunu, sonra o gün giyildiği kuşkusuz temiz denebilecek çoraplı ayağını annemin bacakları arasında gezdirmeye başlamıştı. Aşağılarda gittikçe daha çok çaba gösteren Jan'ın yukarıda, Oskar'ın bile bir uyurgezer şaşmazlığıyla kazanacağı oyunları kaybetmesine karşılık, masanın altındaki yün çoraplı ralıalsızlığa aldırmayan annemin gergin masa örtüsü üzerindeki en atak oyunları, bu arada dörtsüz bir ispatiyi, bir yandan pek nükteli konuşmalarda bulunup kazanmasına bravoydu doğrusu! Daha sonra yorgun Stephan'cık da emekleyerek masanın allına geldi ve çok geçmeden uyuyup kaldı burada; babasının panlolonlu bacağının annemin entarisi allında ne aradığına bir türlü akıl erdirememişli. Açık ve bulutlu arasında değişen bir hava. İkindi üzeri hafi! bir sağanak. Erlesi günü Jan Bronski gelerek yelkenli gemiyi, bir gün önce bana verdiği yaş günü armağanını geri aldı; Zeughaus Pasajı'ndaki Sigusmund Parkus'un dükkânına götürüp bu hiçbir şeye

benzemeyen oyuncağı bir teneke trampetle değiştirdi. Yağmurda hafif ıslanmış olarak ikindi sonu, benim arlık avcumun içi gibi bildiğim beyaz kırmızı alevlerle donatılmış trampetle bize uğradı. Yeni trampeti bana uzatıp beyaz kırmızı verniğinin kırıntılarından başka bir şeyi kalmamış o canım eski trampetimin enkazına sarılmak istedi. Amcam yorgun eski trampete, ben yenisine yapışırken Jan'ın, annemin ve Malzeralh'ın gözleri Oskar'ın üzerine dikilmişti; öyle ki az kalsın gülmeden yapamıyordum; ne yani, benim ille de eskiye yapışıp kalacağımı, yüreğimde birtakım ilkeler besleyip barındırdığımı mı sanıyordu bunlar? Oradakilerin beklediği çığlığımı almadan, camların canına okuyan o şarkı türkülerimi çağırmadan, eski hurda trampeti uzallım ve iki elimle yenisine sarıldım hemen. Adamakıllı kendimi vererek iki saal talim ellikten sonra yeni trampete de alıştım. Ancak çevremdeki büyüklerin hepsi Jan Bronski gibi anlayışlı değildi. 1929 yılında beşinci yaş günümden az sonra New York borsasının gümbür gümbür yıkılışından söz ediliyordu ikide bir ve ben de acaba o uzak Buffalo kentinde keresle ticaretiyle uğraşan büyükbabamın bir kaybı olur mu bu işle? diye düşünüp duruyordum annem arlık öyle görmezden gelinemeyecek bir durum alan serpilip gelişemeyişim dolayısıyla endişeye kapıldı, beni elimden tutarak her çarşamba Braunshof Caddesi'ndeki Dr. Hollatz'ın muayenehanesine götürmeye koyuldu. Aşırı derecede sıkıcı ve uzadıkça uzayan bu muayenelere ses çıkarmadan katlandım, çünkü Dr. Hollatz'a yardım eden lnge Hemşire'nin beyaz ve göz okşayıcı giysisi daha o zamanlar hoşuma gitmiş, bana savaş yıllarında çekilmiş fotoğraflardaki annemin hemşirelik günlerini ammsatmıştı; Inge Hemşire'nin giysisiııdeki o ikide bir değişen katlar ve kıvrımlarda enikonu oyalanarak, doktorun boru gibi kalın sesli ve bazen bir anıca gibi tatsız lâl kalabalığını işitmezi i klcn gel ebi I i yord u m. Gözlük camlarıyla muayenehanedeki demirbaş eşyaları yansıtarak krom, nikel ve lake bir sürü eşya vardı muayenehanede; ayrıca içersinde yılanlar, ınoloklar, kara kurbağalar, domuz, insan ve maymun embriyonları bulunan, üzerleri güzel güzel etiketlerle donatılmış kavanozların dizildiği raflar ve vitrinler görülüyordu ispirtoya yatırılmış nesneleri gözlük camlarıyla zaptederek, Dr. Hollalz, muayenelerden sonra kaygılı bir edayla hastalık serüvenimin sayfalarını karıştırıp başını sallıyor, sık sık anneme kiler merdiveninden aşağı yuvarlanışımın öyküsünü anlattırıp dinliyor, annemin kiler kapağını açık bırakan Matzeralh'a ver yansın edip, Malzerath'ı her zaman için bu işte suçlu olarak göreceğini açıklaması üzerine onu yatıştırmaya çalışıyordu. Dr. Hollatz, aylar sonra yine bir çarşamba günü kendisini zi 81 yaret ettiğimizde, o vakte kadar uyguladığı tedavi yönteminin başarısını kendi kendine, belki bu arada Inge Hemşire'ye kanıtlamak için elimden trampetimi çekip almaya kalkınca, o yılan ve kara kurbağa koleksiyonunun büyük bir bölümünü ve çeşitli yaratıkları içeren embriyon koleksiyonlarının tümünü darmadağın ettim. İçi dolu, ama ağızlan açık bira kadehleriyle annemin o zarif parfüm şişecikleri sayılmazsa, ilk defadır ki Oskar, ağızları bin bir özenle kapatılmış bir yığın dolu kavanozu haklamaya kalkmıştı. Elde edilen başarı eşsizdi ve bütün muayenehancdekilcr, hatla benim cam eşyaya karşı ilişkimi bilen annem için yaman ve şaşırtıcı bir şey olmuştu. Fazla değilse bile, daha sesimi biraz yükseltir yükseltmez, Dr. Hollalz'ın bütün o iğrenç ve acayip nesneleri sakladığı vitirini enine boyuna kestim, sonra da vitrin camından âdeta kare biçiminde bir

parçayı öne doğru devirip linolyum kaplı zemin üzerine düşürdüm; kare biçimini koruyamayan cam, binlerce küçük parçaya ayrıldı; attığım çığlığa biraz profil bağışlayıp âdeta bonkörce bir kesinlik kazandırdı ve zengin bir biçimde donatılmış bu sesle deney tüplerini bir bir ziyaret etti. Tüpler, şangır şungur kırılıp dökülüyordu. Şişelerdeki biraz koyulaşmış yeşilimsi alkol, içindeki biraz kasvetli bir görünüm arzeden ilâçlı nesneleri de birlikte sürükleyerek muayenehanenin kırmızı linolyum döşemesine akıyor, odayı deyim yerindeyse elle tutulur diri bir kokuyla öylesine dolduruyordu ki, sonunda annemin midesi bulandı ve Inge Hemşire, Braunshof Caddesi'nc bakan pencereleri açmak zorunda kaldı. Ama koleksiyonlarının kaybını kendisi için bir başarıya dönüştürmenin üstesinden geldi Dr. Hollalz: Söz konusu suikastlen ancak birkaç hafta geçmişti ki, benimle, yani allığı çığlıklar cam eşyaları tuz buz eden Oskar'la ilgili olarak kaleme aldığı bir yazıyı "Doktor ve Dünya" adındaki bir tıp dergisinde yayınlattı. Söylendiğine göre, Dr. Hollalz'ın yirmi sayfayı aşkın bu yazıda savunduğu tez, içerde ve dışarda büyük yankı uyandırmış, yetkili ağızlar yazının lehinde ve aleyhinde laflar etmişlerdi. Dergiden pek çok nüsha da kendisine 82 gönderilen annem, bu yazı dolayısıyla beni tasalandıran bir gurura kaptırmıştı kendini; Greff'lerc, Sclıcfller'lcrc, Jan'a ve yemeklerden sonra sik sık kocası Malzeraılı'a yazıdan parçalar okumadan duramıyordu. hatta bakkal dükkanının müşterileri bile annemin bu yazıdan kimi bölümleri kendilerine okumasına isler islemez katlanıyor ve tıp terimlerini yanlış olmakla beraber zengin hayal gücü sayesinde hakkını vererek vurgulayan anneme hayranlık duyuyorlardı. Adımın ilk kez bir gazeteye geçmesi benim için şuncacık bir anlam taşımamış, benim daha o zamanlar enikonu uyanık kuşkum, Dr. Hollatz'ın eserciğini, daha bir dikkatle bakınca kendini açığa vuran gerçek niieliğiyle görmemi, yani bir öğretim üyeliği için yatırım yapan bir doktorun sayfalar dolusu, beceriksiz denemeyecek, ama asıl konuyla ilgisiz boş lakırdısı olarak değerlendirmemi sağlamıştı. Sesinin artık içinde diş fırçası bulunan bir bardağı bile yerinden kımıldalamadığı, bir zamanki Dr. Hollalz'a anımsatan doktorların boyuna yanına girip çıktıkları, üzerinde Rorschah denemesi diye nitelenen denemeler yapılıp, çağrışım yöntemine ve daha başka testlere başvurularak, kliniğe kapatılmasını gerektiren hastalığına çil çil bir isim bulunmaya çalışıldığı bugün, yatmakta olduğu akıl ve ruh hastalıkları kliniğinde Oskar, sesinin o ilk arkaik dönemini lazla düşünüyor hep. O ilk dönemde ancak darda kaldıkça, ama o zaman da adamakıllı, kuvarz kumundan mamul nesneleri şarkı ve türküleriyle tuz buz etmişse, daha sonraları, sanalının yükseliş ve çöküş dönemlerinde dışlan bir zorlama olmaksızın bu yeteneğinden yararlanmıştı. Sırf oyun içgüdüsünden, bir son dönem maniriznıinin etkisi altında kalıp, kendini sanat sanal içindir ilkesine vererek, şarkılar ve türkülerle camın bünyesine nüfuz etmeye çalışmış ve bu arada yaşı ilerleyip durmuştu. 83 GÜNLÜK PROGRAM Klepp, zaman zaman günün saatlerini nasıl geçireceğimizi gösteren programlar yaparak öldürüyor vakti. Bu arada midesine boyuna kan sucuğuyla hafif ısıtılmış mercimek çorbası indiriyor, hayalperestlerin çok tıkman kimseler olduğunu hiç tereddütsüz ileri süren benim tezi doğruluyor böylece. Klepp'in, çeşitli sütunları doldurup programı hazırlarken gayreti

eksik etmemesine gelince: Bu da ancak gerçek haylazların işten tasarruf sağlayan buluşlar ortaya koyabileceğine ilişkin benim bir diğer tezimi haklı çıkarıyor. Bu yıl da Klepp, gününü saatler halinde planlamak için iki haftayı aşkın bir çaba gösterdi. Dün beni ziyarete geldiğinde uzunca bir süre saklayıp nihayet dokuz kal yapılmış kâğıdı cüzdanından çıkardı; gözleri parlayarak, daha şimdiden kendisinden memnun bir tavırla bana uzattı; yine işlen tasarruf sağlayan bir buluşun üstesinden gelmişti. Kâğıda çarçabuk bir göz gezdirdim; pek de yeni bir şey içerdiği yoktu: Saat onda kahvaltı, ardından kahve, mümkünse yalağa gelecek, sonra yatak içinde oturularak bir saat flüt çalınacak, sonra kalkılıp bir saal odada, yarım saat de avluda dolaşılıp gayda talim edilecek, günde iki saat ya bira içilip kan sucuğu yenecek, ya sinemada ya bira içilmeden film seyredilecek ve bu iş, bir gün biri, bir gün öbürü olmak üzere sıraya konacak, ama sinemadan ya bira içilmeden önce ya da bira içilirken yasaklanmış KPD* * KPD: Almanya Komünist Partisi. (Ç.N.) 84 için çaktırmadan propaganda yapılacak mutlaka, ancak propaganda yarım saal sürdürülüp aşırılığa vardırılmayacak, haftanın üç akşamı "Einhorn" lokalinde dans müziğiyle geçirilecekti; cumartesi gününün ikindi birası KPD propagandasıyla beraber akşama alınıyordu, çünkü cumartesi ikindileri Yeşil Sokak'taki bir saunada masajlı banyoya ayrılmıştı; banyonun ardından "U 9" a yollanılacak, üç çeyrek kızlarla koruyucu sağlık egzersizleri yapılacak, saunadan çıkılıp aynı kızla ve kızın kız arkadaşıyla Cafe Schvvab'da kahve içilip pasla yenilecek, dükkânlar kapanmadan az önce bir berbere gidilip sakal traşi olunacak, gerekirse saç da kestirilerek folomaton'da şipşak bir resim çektirilecek, sonra yine bira içilip kan sucuğu yenilecek, KPD'nin propagandası yapılacak ve keyif çatılacaktı. Klepp'in özene bezene çizikıirdiği bu sanki ısmarlama programdan övgümü esirgemedim, bir kopyasını da çıkarıp bana vermesini rica eltim kendisinden, arada kalan bazı ölü noktalan nasıl dolduracağını bilmek istedim. Bir an düşünüp: "Uyuyarak, olmazsa KPD'yi düşünerek," diye cevapladı Klepp. Acaba Oskar'ın kendi günlük programıyla ne zaman tanıştığını Klepp'e anlatımı mı? Kauer Teyze'nin çocuk yuvası ile tatlı tatlı başlamıştı. Hedwig Bronski her sabah beni evden alıyor, oğlu Slcphan'la beraber Posadowski Yolu üzerinde bulunan Kauer Tcyze'ye götürüyordu. Burada allı ilâ on kadar yumurcak hep de rahatsızlanıp gelmeyen birkaç kişi çıkıyordu bıkıp usanana kadar oyun oynamak zorunda bırakılıyorduk. Bereket versin trampelime bir oyuncak gözüyle bakılıyordu da lahla küplerle oynamak zorunda bırakılmıyordum; salıncak atlar ise, ancak trampet çalan kâğıt miğferli bir süvari gerektikçe sürülüyordu allıma. Trampetim için Kauer Teyze'nin bin bir düğmeyle düğmelenmiş siyah ipekten giysisini konu alıyordum. Rahatça diyebilirim ki, yüzü kırışıklardan geçilmeyen sıska Frolayn Kauer'i, trampetimi tıngırdatıp kostümünün düğmelerini çözerek ve ilikleyerek birkaç kez soyup giydiriyordum her gün; hani aslında vücuduyla ilgilendiğim yoktu. Öğle sonraları Ersbcrg'e tırmanıp Gutenberg Anıtı önünden geçerek keslana ağaçlı yollardan Jeschkenlal Ormani'na yaptığımız geziler o kadar talh sıkıcı ve hafif çocuksu şeylerdi ki, bugün bile Kauer Teyze'nin o kâğıtsı el hareketlerini izleyerek söz konusu gezileri resimli kitaplarda yapmayı arzuladığım oluyor.

İsler sekiz, ister on iki yumurcak olalım, ister istemez arabaya koşuluyorduk. Koşum bir araba okunu andıran açık mavi örme bir sicim oluyor, bu sicimden okun sağında ve solunda hepsi on iki çocuk için altışar yün gem bulunuyordu. On santimetre aralarla çıngıraklar asılmıştı sicime. Dizgini elinde tutan Kauer Teyze'nin önü sıra çıngırakları çın çın öltürüp boşboğazlık ederek kentin dış mahallelerinin güzsü sokaklarında yol alıyor, ben de bu arada trampetimi koyu kıvamlı tıngırdatıyordum. Bazen Kauer Teyze, "Ey Hazreti İsa, senin için yaşar, senin için ölürüm" ilahisini ya da "Ey deniz yıldızı, selam sana"yı söylemeye başlıyor, "Oy Meryem Ana, koş imdadımıza" ve "Tanrının Anası aziiiiiiz, aziiz" sözlerini aydınlık ekim havasına buyur ettiğimizi işiten yolcuların içleri kalkıyordu. Biz, caddeden geçerken isler islemez durdurulması gerekiyordu trafiğin; "Deniz Yıldızı"nı karşı kaldırıma doğru söyleyerek yürüyor, bu arada tramvay, otomobil ve al arabası gibi taşıllar yolda birikiyordu. Yolun öbür yakasına vardık mı, Kauer Teyze bizi karşıya geçiren trafik polisine ipeksi çıtırdayan eliyle teşekkür ediyor, "Rabbimiz İsa bu iyiliğinizi karşılıksız bırakmayacak," diye vaatte bulunup, ipekten giysisini hışırdaiarak uzaklaşıyordu. Oskar'ııı. ilkbahar gelip altıncı yaş günü kullandıktan sonra, Slcphan yüzünden ve onunla beraber, giysisinin düğmeleri çözülüp iliklenebilir Kauer Teyze'den ayrılmak zorunda kalışına üzüldüm doğrusu. Politika burada da işe burnunu sokmuş, her yerde olduğu gibi burada da kimi zorba davranışlara yol açmıştı: Bir gün Erbsberg'e gelmiştik yine, Kauer Teyze yün koşumumuzu çıkarmıştı; körpe fidanlar ışıl ışıl parlıyor, dallarda kımıl kımıl bir yaşam göze çarpıyordu. Kauer Teyze, üzerini arsız yosunların örttüğü bir ve iki saatlik yürüyüş yollarını gösteren bir işaret ta X6 sına oturdu. Baharın gönlünde bir hoş duygular uyandırdığı bir genç kız gibi tralalalı bir hava mırıldanıyor, ancak bir keklikte görülebilecek çevik devinimlerle başını sağa sola oynatarak bizler için yeni bir koşum örüyordu. Hani örülüp bilince öyle de acı kırmızı olacaktı ki! Ama ne çare bu koşumu başıma geçirmem kısmet değilmiş; çünkü bir ara, korulukta bir bağırtıdır koptu. Kauer Teyze hemen havalandı, ördüğü koşumu ve kırmızı yün iplikleri ardı sıra sürükleyerek sesin geldiği yöne tin lin seğirtti ve koruluktan içeri daldı. Ben de Froylayn Kauer'le kırmızı yün ipliğinin peşine takıldım ve az sonra daha çok kırmızıyla karşılaştım: Stephan'ın burnundan kan boşanıyor, saçları bukle bukle ve şakaklarında mor damlacıklar görülen Loıhar adında bir çocuk, çelimsiz ve gözü yaşlı Slcphan'ın göğsüne olurmuş, sanki burnunu içeriye göçertmek ister gibi ha babam veriştiriyordu. Her vuruşla da "Polak!"* diye haykırıyordu tiz bir sesle. "Polak!" Kauer Teyze beş dakika sonra yine açık mavi koşumlarımızı başlarımıza geçirmişti yalnız ben dışarda kalmış, kırmızı iplikleri sarıp topluyordum; hepimizi karşısına alıp âyinlerde kurban edilme ve değişim bölümleri arasında okunan bir duayı söylemeye başladı: "Utanıp sıkılarak, içimiz nedamet ve hicranla dolu..." Sonra Erbsberg'ten aşağı inmeye başladık. Gutenberg Anıtı önünde durduk. Burada ağlayıp sızlayan ve mendili burnuna bastıran Sleplıan'ı uzun parmağıyla gösterip yumuşak bir dille şöyle dedi Kauer Teyze: "Ne yapsın, o da küçük bir Polonyalı işte, elinden ne gelir!" Kauer Teyze'nin tavsiyesine uyularak Stephan bir daha çocuk yuvasına yollanmadı. Oskar,

Polonyalı değildi, Stephan'a da öyle pek değer verdiği yoklu, ama yine de kendisini yalnız bırakmak islemedi. Derken Paskalya ve Paskalyayla beraber okula başlama zamanı çıkagclince bir deneyecek oldular. Gözünde bağa çerçeveli bir gözlük, hiçbir sakınca doğurmayacağı sonucuna vardı Dr. Pülak : Hakaret anlamında Polonyalı. 87 Hollalz ve sesini yükselterek açıkladı: "Küçük Oskar için hiçbir sakıncası yok bunun." Steplıan'ı da Paskalya'nın ardından bir Polonya okuluna yollamak isteyen Jan Bronski, bu fikrinden bir türlü caydırilamadı; anneme ve Matzerath'a ikide bir tekrarlayıp durdu: Kendisi Polonya hizmetinde çalışan bir memurdu, postanede doğru dürüst çalışan bir memura da Polonya Devleti tatlı para veriyordu; nihayet kendisi de bir Polonyalıydı ve başvurulan kabul edilir edilmez eşi Hedwig de Polonya uyruğuna geçecekti; hem Stephan gibi uyanık ve ortanın üstünde yetenekli bir çocuk, Almanca'yı babasının evinde de öğrenebilirdi; küçük Oskar'a gelince ne zaman Oskar'ın adını ağzına alsa hafifçe göğüs geçirmeden duramıyordu Jan Oskar da Stephan gibi allı yaşındaydı; gerçi doğru dürüst konuşamıyordu henüz, zaten yaşma göre hayli geri kalmış sayılırdı; boyu boşuna gelince, her şeye rağmen bir denemeliydi, okul yükümlülüğü okul yükümlülüğüydü, yeler ki okul idaresinin bir itirazı olınasındı. Gelgeldim okul idaresi, Oskar'ı okula kabule yanaşmayarak, doktordan bir rapor isledi. Dr. Hollalz "Cüssesi üç yaşındaki bir çocuğunkinden farksız olup, henüz konuşmasını pek beecrememckle beraber, zekâsı beş, allı yaşındaki bir çocuğunkinden hiç de geri kalmaz sağlam bir oğlan," diye rapor verdi benim için. Ayrıca benim tiroid bezimden söz açtı. Ancak evde, hem de okula başladığım ilk gün, sesimdeki elmaslara etki güçlerini açığa vurdurtmak zorunda kaldım; çünkü Matzcralh, pek akıllıca davranmayarak benden, Fröbel Çayırı karşısındaki Pcslalozzi Okulu'ndan eve irampelsiz dönmemi ve okula giderken de trampetimi yanıma almamamı işlemişti. Ama sonunda Matzeralh zora başvurarak, kendisinden olmayıp yeteri kadar sağlam sinirlerle donatılmadığı için bir işine yaramayacak trampetimi elimden almaya kalkar kalkmaz, hakiki olduğu söylenen bir vazoyu allığım bir çığlıkla ikiye böldüm. Hakiki vazo, hakiki parçalar halinde halı üzerine serilip kalınca, vazo üzerine titreyen Matzerath bana eliyle vuracak oldu; ama bir H8 den annem sıçrayıp kalktı ayağa; o sırada Slcphan'ı elinden tutarak, okula yeni başlayan çocuklara armağan edilen içi şekerleme dolu külahla şöyle ayak üslü ve sanki tesadüfen bize uğramışjan araya girdi. "Rica ederim, Alfred!" dedi Jan, sakin ve yapmacık sesiyle Malzerath dajan'ın mavi ve annemin gri bakışları karşısında elini indirip pantolonunun cebine soktu. Pestalozzi İlkokulu sgraffilos ve fresklerle modern larzda bezenmiş, kiremit kırmızısı, üç katlı, uzunlamasına düz çatılı yeni bir binaydı ve o vakitler henüz pek faal Sosyal Demokratların hayli sıkıştırması sonucu, çocuğu bol banliyö semtinin Şehir Meclisince yaptırılmıştı. Binanın kendisi fena değildi, ama kokusu ve sgraffitoslarla* freskler üzerinde spor yapan Jugendstil** üslûbundaki oğlanları hoşuma gitmedi. Doğal denemeyecek kadar bodur, ama yine de yeşermekten geri kalmayan ağaççıklar,

okulun ana kapısının önündeki çakıllar içinde, yamuk asaları andıran demirden destek çubukları arasında büyüyor, gürültücü ya da alabildiğine sessiz uslu çocukları peşlerinden sürükleyen anneler, ellerinde alacalı bulacalı sivri külahlarla dörl bir yandan buraya seğirtiyordu. Oskar hiç daha bu kadar çok anneyi belli bir yönde ilerlemeye çalışırken görmemişti. Dünyaya getirdikleri ilk ya da ikinci yavrularının satılığa çıkarılacağı bir panayıra doğru yola düşmüşlerdi sanki. Daha ön avluda, mahremiyetle yeryüzündeki her türlü parfümü geride bırakan o şimdiye kadar sık sık anlatılagelmiş okul kokusu duyulmaya başladı. Avlunun çini döşeli zeminine gelişigüzel yerleştirilmiş dört beş mermer havuz bulunuyor, birçok musluktan aynı zamanda sular fışkmyordu. Kimisi benim yaşımdaki çocukların çevresini sardığı bu havuzlar, bazen vücudunu yana Sgraflilos: Rönesanslan bu yatın uygulanan ve özellikli modern mimaride baş vurulan bir dekorasyon tekniği. (Ç.N.) ** Jugendstil: !8C)5 1910 yılları arasında görülen ve ortak özellikleri tarihi lornılara sırt çevirnıek.zamana uygun yeni biçimler aramak olan sanat akımının adı. (Ç.N.) 89 yatırarak yavrularının benzer bir susuzlukla üzerine üşüşmesine göz yuman Dayım Vinzent'in Bissau'daki dişi domuzunu anımsattı bana. Çocuklar havuzlara eğiliyor, dimdik yükselip boyuna geri devrilen su kulecikleri üzerine abanıyor, saçlarını öne sarkıtıyor, ağızlarını açıp fıskiyelerden çıkan suyun içeri girmesine çalışıyorlardı. Oyun mu oynuyor, yoksa su mu içiyorlardı, orasını bilmiyorum artık. Bazen iki çocuk ağızlarında tuttukları, içine tükürük ve ekmek kırıntıları karıştığına kuşku bulunmayan ılımış suyu arsızca bağırıp çağırarak birbirlerinin yüzüne püskürtmek için aynı anda havuzdan doğruluyordu. Avluya girişle düşüncesizce davranıp hemen sol bitişikteki açık jimnastik salonundan içeri bir göz atmış, uzun eşeği, tırmanma direklerini, tırmanma halatını, o korkunç ve her vakit devcilcyin bir sıçramayı gerektiren barfiks aletini görerek önüne geçilmeyecek gerçek bir susuzluk hissetmiştim; tıpkı öbür çocuklar gibi ben de ağzıma bir yudum su koysam memnun olacaktım. Ama beni elimden tutan annemden de Oskar'ı, bu parmak çocuğu kaldırıp böyle bir havuz üzerine tutmasını işleyemez, trampetimi ayağımın altına koysam da yine fıskiyeye ulaşamazdım. Ancak biraz sıçrayıp şöyle bir göz attım havuzun içine; suyun akıp gideceği deliğin nasıl yağlı ekmek artıklarıyla tıkandığını, yani havuzun haznesinde nasıl pis bir salçanın biriktiğini görünce, hayalde olmakla beraber sanki gerçekten bir çöldekinden farksız şaşkın gezindim, derken içimdeki susuzluk kayboldu. Annem beni alıp kocaman, sanki devler için yapılmış merdivenlerden çıkardı; biz yürüdükçe çın çın ölen bir koridordan geçirdi, kapısının üzerindeki tabelâda 1 A yazılı bir odaya soktu. Ben yaştaki oğlanlarla doluydu içerisi; pencere karşısına gelen duvar dibine sıkışmış anneler, kavuşturdukları kollarında okula başladıkları gün çocuklara verilen o geleneksel, alacalı bulacah, üstleri saman kağıdıyla örtülü, boyu benim boyumu aşan şekerleme dolu sivri külahları tutuyorlardı. Annem de böyle bir kâğıt külah almıştı yanma. 90 Ben içeri girince, sınıftaki bütün oğlanlarla anneleri güldü. Trampetime vurmaya kalkan bir çocuğun ayağına, konsere başlayıp da camların canına okumak zorunda kalmamak için

birkaç tekme salladım. Çocuk yere yıkıldı, saçları güzel güzel taranmış başını bir sıraya vurdu, dolayısıyla ense köküme bir lokal yapıştırdı annem. Oğlan bağırmaya başlamıştı; tabii, ben bağırmıyordum, çünkü ben ancak trampetimi elimden almaya kalktılar mı yapıyordum bunu. Öbür annelerin önünde geçen bu olaya canı sıkılan annem, beni pencerelerin önüne dizilmiş sıraların birincisinden içeri itli. Pek tabii boyum fazla alçaktı sıraya göre; ama irice ve çilli oğlanların oturduğu arka sıralar daha yüksekli. Sesimi çıkarmayarak, uslu uslu oturdum, çünkü tasalanmam için bir neden yoktu. Hâlâ ne yapacağını şaşırmışa benzeyen anneni, gidip öbür annelerin arasına sıkışmıştı. Belki de geri kalmış, gelişememiş bir çocuk olduğum için öbür annelerden utanıyordu. Bu anne hanımlar da öyle bir poz takınmışlardı ki, pek de çabuk büyüyüp serpilmiş yumurcaklarıyla iltihar etmeleri için sanki bir neden vardı ortada. Pencereden Fröbel Çaym'nı göremiyordum, çünkü pencere pervazının boyu da tıpkı sıranın boyu gibi bana göre değildi. Oysa izcilerin Sebzeci Grcff yönetimi allında kamp kurup askercilik oynadıklarını ve izcilere yaraşır daha başka olumlu işler yaptıklarını bildiğim bu çayıra zaman zaman bir göz almayı isterdim doğrusu. Bu göklere çıkarılan çadır yaşamına ben de katılayım diye değil; benim merak eniğim, kısa pantolonlu Grcff'in kendisiydi yalnız. Sarı soluk da olsa ince belli, mümkün mertebe iri gözlü oğlanlara karşı duyduğu sevecenlik o kadar büyüklü ki, Grell bu sevecenliğe tutup izciliğin babası Baden Powell'iir üniformasını giydirmişti. Külüstür bir mimari yüzünden nefis bir manzaradan olmuştum, ancak gökyüzünü görebiliyordum oturduğum yerden ve so * Baden Powcl: İngiliz generali; doğ. 22.2.1857, öl. 7.1.1941: İngiliz izciliğinin kurucusu. (Ç.N.) 91 nunda ister islemez bu kadarıyla yetindim. Bulutlar sürekli kuzeybatıdan güneydoğuya göç ediyor, sanki bu yönde olağanüstü bir şeyler bulunuyordu. Şimdiye kadar hiç başım alıp gitmeyi düşünmemiş trampetimi, dizlerimle sıranın gözü arasına sıkıştırmıştım. Sıranın aslında sırt için olan arkalığı, Oskar'ın kafasının arkasını koruyordu yalnız. Geride sınıf arkadaşlarım çan çan gevezelik ediyor, bas bas bağırıyor, gülüp ağlaşıyor, kudurup duruyorlardı. Kâğıt parçalarından yuvarlaklar yaparak bana alıyorlar, ama ben dönüp bakamıyordum; bilinçli bir hedefe doğru seğirten bulutların manzarası, suratlarını buruşturup kaşlarını gözlerini oynatan, iyice zıvanadan çıkmış bu barbar oğlanlar sürüsünden bana daha estetik görünüyordu. Adının Froylayn Spollenhauer olduğunu söyleyen bir bayan içeri girince sessizleşti sınıl. Benim sessizleşmemin gereği yoktu, çünkü ben önce de sessiz ve nerdeyse kendi içine kapalı olurmuş, ilerde olacakları gözlemiştim. Pek açık konuşacak olursam ilerde olacakları gözlemeyi bile gerekli bulmamıştı Oskar; öyle ya, bir eğlenceye ihtiyacı yoklu, yani bir şey gözlememiş, teneke trampetini elinin altında hissederek sırada olurmuş ve Paskalya dolayısıyla silinip temizlenmiş pencere camları arkasından ya da önünden geçen bulutlarla oyalanmışlı. Froylayn Spollenhaucı'in zerafetten yoksun bir giysi' vardı üzerinde, bu da ona kuru, erkeksi bir görünüm veriyordu. Dar ve katı, boyunda kırışıklara yol açan, gırtlak üzerinde kapanan ve benim larkecler gibi olduğuma göre silinip yıkanarak temizlenebildi bir yakalık,

daha da pekiştiriyordu bu izlenimi. Düz, ökçeli spor ayakkabılarıyla sınıflan içeri girer girmez, çocukların sempatisini kazanmak isleyerek sordu Froylayn Spollenhauer: "Ee, sevgili yavrucuklarım, şimdi sizinle bir şarkıcık söyleyelim mi, ha?" Cevap olarak sınıfta bir yaygaradır başladı, ama Froylayn Spollenhauer evet, diye yorumladı bu yaygarayı, çünkü yapmacık ve tiz bir sesle "Mayıs geldi" şarkısını okumaya koyuldu, oysa nisanın ortalarındaydık. Froylayn Spollenhauer, mayısın geldi 92 gini müjdeler müjdelemez, kıyamet de koptu. Çünkü daha başla işaretini beklemeksizin şarkının güftesini doğru dürüst bilmeyen ve şarkının o sade ritmini hissedecek en ufak bir duygudan yoksun bulunan arkamdaki haydut sürüsü, duvarların sıvasını tırnaklarıyla kazıyarak karmakarışık böğürmeye başladı. Cildinin sarıya çalan rengine, alagarson kesilmiş saçlarına ve yakalığı altından çıldır çıldır bakıp duran boyunbağına karşın, Froylayn Spollcnhaucr'in hali dokundu bana. Besbelli okulları tatil bulutlardan kendimi kopararak toparlandım, elimi attığım gibi pantolon askılarımın altından değnekleri çıkarıp şarkının temposunu, yüksek perdeden ve etkileyici, trampetimin teneke yüzeyi üzerine vurmaya başladım. Gelgeldim arkamdaki haydut sürüsünde nerdeydi, bunu anlayacak duygu ve kulak! Yalnız Froylayn Spollenhauer, başını sallayıp cesaretlendirdi beni, duvara âdeta yapışmış oracıkla dikilen anneler grubuna gülümsedi, özellikle annemden yana göz kırptı; ben de bu göz kırpışı ilkin sakin, nihayet bütün hünerimi ortaya dökerek, hiçbir düzen gözetmeden trampetimi çalmaya devam edebileceğime, bir işaret diye yorumladım. Arkamdaki haydul sürüsü, barbarca seslerini araya karıştırmaktan hanidir vazgeçmişti. Tam trampetimin öğrclmcyc, eğitmeye, okul arkadaşlarımı öğrencilerim yapmaya başladığı gibi bir hayale kendimi kaptırmıştım ki, Froylayn Spollenhauer sıramın önüne gelip dikildi; dikkatle ve diplomatça, lıâtıâ kendinden geçmiş gibi gülümseyerek ellerime ve trampet değneklerime baktı; derken ellerini çırparak kendisi de tempoya katıldı, şöyle bir dakika kadar sevimsiz olmayan yaşlıca bir kız gibi davrandı, öğretmenliğini unuttu, kendisi için belirlenmiş karikatür varlık kisvesinden biran sıyrılıp yine insanlaştı; ilgi dolu, çok yönlü, ahlâk kurallarıyla alıp vereceği bulunmayan bir kız olup çıktı. Ama Froylayn Spollenhauer, trampetimin ritmine pek o kadar çabuk ve doğru dürüst uyamadığını görünce, yeniden o eski yalınkat ve sersem, üstelik karşılığında iyi bir ücret ödenmeyen rolüne döndü; bayan öğretmenlerin ara sıra yapmaları gerekliği gi 93 bi toparlandı birden: "Galiba küçük Oskar dedikleri sensin. Senin hakkında çok şey işitmişük zaten. Ne de güzel trampel çalıyorsun! Öyle değil mi, yavrucaklarım? Oskar'cığımız iyi bir trampetçi, öyle değil mi?" Çocuklar bağırıp çağırdı, anneler daha çok sokuldu birbirine. Froylayn Spollenhaucr yine eskisi gibi kendine hâkim bir tavır takınmıştı. "Ama arlık senin şu trampeti sınıfımızın dolabına koysak ha?" diye ekledi tiz bir sesle. "Herhalde yorulmuştur, uyumak isler belki. Sonra okul dağılınca alırsın." Daha Froylayn Spollenhauer bu ikiyüzlü konuşmayı çabuk çabuk makaralardan boşaltırken, kısa ve güdük edilmiş tırnaklarını gösterdi bana: Allah için ne yorulmuş, ne de uyumak isteyen trampetimi on kez kısa ve güdük tırnakları ile kirletecek oldu. İlkin sımsıkı yapışıp

trampeti bırakmadım. Kazağımın kolannı beyazkırmızı çerçeveye dolayıp Froylayn Spollenhauer'e baktım; o çok eskimiş ve kalıplaşmış bayan öğretmen bakışlarını üzerimden ayırmadığını görünce, gözlerimi ruhunun derinliklerine daldırıp Froylayn Spollenhaucr'in içinde, bu kitabın üç ayrı bölümünde anlatmaya yetecek kadar kepaze şeyler buldum. Ama benim için trampetim söz konusuydu, dolayısıyla Spollenhaucr'in iç dünyasından koparıp aldım kendimi; gözlerim onun kürek kemikleri arasında bir yol bulup ilerledi, tazeliğini iyi korumuş teninde uzun kıllarla donatılmış düğme iriliğinde bir ben keşfettim. İçini okuduğumu mu hissetti, yoksa bir zarara yol açmadan, yalnız bir uyan olsun diye sağ gözlük canımı biraz öyle kazıdım da onun için mi. parmaklarının boğum yerlerini tebeşir gibi beyaz renge bürüyen zorbalığından vazgeçti, Froylayn Spollenhauer; sanırım gözlük caınındaki kazıntıya katlanamamış, tüyleri diken diken olmuştu; bir üşüme ve litreme duygusuyla trampetimi koyverdi. "Sen de amma fena bir Oskar'mışsın!" diyerek gözlerini nereye kaçıracağını bilemeyen annemden yana suçlayıcı bir bakışla baktı; sıkıca tuttuğum trampetimi bana bırakıp döndü, düz ökçeli ayakkabılanyla yürüyüp kürsüye geldi, çantasından 94 herhalde bir şey okurken taktığı yakın gözlüğünü çıkardı; tıpkı tırnaklarla bir pencere kazınır gibi sesimin kazıdığı ilk gözlüğünü kesin bir el harekeliyle burnunun üzerine yerleştirdi, sonra şöyle bir gerinip toparlandı, çıtır çıtır sesler duyuldu bu arada, yeniden çantasına el atarken: "Evel!" dedi. "Şimdi ders programını okuyalım ha!" Domuz derisi çantasından bir tomar kâğıt çıkardı, içlerinden birini kendisi için ayırıp kalanını annem de aralarında olmak üzere, oradaki anne hanımlara dağıttı. Arlık huysuzlanmaya başlayan allı yaş çocuklarına ders programının neleri öngördüğünü açıklamaya koyuldu: "Pazartesi: Din dersi, yazı, hesap, oyun. Salı: Hesap, güzel yazı, şarkı, tabiat bilgisi. Çarşamba: Hesap, yazı, resim, resim. Perşembe: Yurlbilgisi, hesap, yazı, din dersi. Cuma: Hesap, yazı, oyun, güzel yazı. Cumartesi: Hesap, şarkı, oyun, oyun." Tıpkı değişmez bir alınyazısı gibi programı açıkladı, Froylayn Spollenhauer: İlkokul öğretmenleri toplantısında hazırlanan programı ilkin hiçbir harfi küçümsemeyen katı sesiyle okudu, sonra öğretmen okulunda öğrendiklerini anımsayarak hayli yumuşadı, büyük bir sevince kaptırdı kendini, eğitici bir neşe içinde coştu: "Şimdi sevgili yavrucuklarım, programı bir kez de hep beraber tekrarlayalım, olmaz mı! Haydi başlıyorum: Pazartesi?" Haydut sürüsü pazartesi diye gürledi. Bunun üzerine Froylayn Spollenhauer: "Din dersiydi, değil mi?" diye sordu. Vaftizli kâfirler, din dersi diye hep birden böğürdüler. Ben sesimi gözeterek din sözcüğünü trampetimin teneke yüzeyinde tıngırdatmakla yelindim. Arkamdan Froylayn Spollenhaucr'in isteğine uyarak bağırdılar: "Yazı." Trampetim iki kez cevap verdi buna. "Hesap." Yine ikili bir trampet vuruşu. Böylece arkamdan gelen bağırmalar ve önümde Froylayn Spollenhauer'in çocuklara tekrarlayacakları sözleri söylemesi sürüp gitti. Bense bu sersemce oyunu hoş karşılayıp, heceleri ne yavaş, ne hızlı tıngırdattım trampetimin teneke yüzeyinde. Soıııın 95 da Froylayn Spollenhauer, kimden emir aldıysa arlık, sıçrayıp kalktı; hırslaıımışu besbelli, ama hani arkamdaki veletlere öfkelenmiş değildi, yanaklarının âdeta bir ateş nöbeti

kırmızılığına bürünmesine ben yolaçmışlım; kimseye zararı dokunmayan Oskar'ın trampeti, benim gibi tempo tutmakta usta birini siğaya çekecek kadar gözüne batmıştı "Oskar! Şimdi bana kulak ver bakalım. Perşembe ne vardı? Yurlbilgisi değil mi?" Perşembe sözcüğünü işitmezliğe gelerek Yurtbilgisi için dört, hesap ve yazı için ikişer kez vurdum trampetime; din dersi için yakışık aldığı üzere dört değil, üç kez o biricik hidayete kavuşturucu* üçcrli trampet darbelerine başvurdum. Ama Froylayn Spollenhauer aradaki ayrımları seçemedi. Trampet vuruşlarının hiçbirisiylc başı hoş değildi. Daha önceki gibi yine alabildiğine güdük kafalı tırnaklarını gösterip, belki on kez trampetime el uzatacak onu kirletmeye kalktı. Ne var ki o daha trampetime el sürmeye vakit bulamadan, camların canına okuyan çığlığımı koyverip sınıftaki kocaman üç pencerenin üst camlarını alaşağı etlim; ortadaki camlar ise ikinci bir çığlığınım kurbanı oldu ve yumuşak bahar havası sere serpe içeri dolmaya başladı. Üçüncü bir çığlık atıp alı camları da haklamanı aslında gereksizdi, halta taşkınlıktan başka bir şey olmazdı; çünkü Froylayn Spollenhauer, üsl ve orta camların işe yaramaz duruma gelmesiyle hemen pençelerini çekmişti üzerimden. Kendini sanat yönü su götürür bir taşkınlığa kaptırıp son camlara da el uzatacakken, yalpalaya yalpalaya geriye çekilen Froylayn Spollenhauer'i gözden uzak tutmasa, Allah bilir daha iyi ederdi, Oskar. O kamış değneği de, Froylayn Spollenhauer, kaşla göz arasında nerden çıkardı, hayretti doğrusu! Ama işle değnek belirmişli ansızın elinde; bahar havasıyla kucak kucağa sınıfın havasında * Biricik Hidayete Kavuşturucu : Üçüncü yüzyıldan bu yana Kalolik Kiliscsi'nc verilen isim. (Ç.N.) 96 titriyor, Froylayn Spollenhauer bu hava karışımı içinde değneği vınlatıp duruyordu; esneklikle elinde oynatıyor değneği, onu aç ve susamış gözü çatlayan ciltlerde, gözü vııın sesinde, bir kamış değneğin insan hayalinde uyandıracağı bir sürü sahneye ve iki tarafın memnun edilmesine can atar bir duruma sokuyordu. Ansızın benim sıranın üzerine şırak diye indirdi değneği; mürekkep hokkasmdaki mürekkep, mor mor havaya zıpladı. Sonra, vursun diye elimi buyur etmediğimi görünce, değneği bu kez trampelinıc, trampetimin leneke yüzüne indirdi, Spollenhauer alçağı, teneke trampetime yapıştırdı değneği. Ne demeye vuruyordu sanki? Bir yere vurmak mı istiyordu? iyi güzel, vursundu, ama ne diye benim trampetimi seçiyordu bunun için? İlle de benim trampetimin leneke yüzüne vurması mı gerekiyordu? Trampet çalmaktan hiç, ama hiç anlamayan onun gibi biri ne diye kalkmış trampetimi kirletiyordu? Flcm gözünde çakan şimşekler de ne oluyordu yani? Boyuna vurmak isteyen bu yaratık nasıl bir hayvandı böyle? Hangi hayvanat bahçesinin duvarlarından allayıp buraya gelmişti? Kendine nasıl bir av arıyordu, peşinde koştuğu neydi? Sonunda birden Oskar'ın başına üşüşlü cinleri; bilmem hangi kuyulardan çıkarak ayakkabısının tabanlarından Oskar'ın üzerine tırmandılar, yukarlara yürüyüp onun ses tellerine el koydular, onu muhteşem ve nefis pencereleri, ışığı zaptedip kırılmalara uğralan Gotik bir katedralin lüm camlarını alaşağı edecek kadar kızışmış bir hayvan gibi nara almaya zorladılar. Başka bir deyişle çille bir çığlık salıvermiştim ve Froylayn Spollenhaucr'in iki gözlük camını da hiç yalansız tuz buz clmişli çığlığım. Kaşları hafif kanayıp içi boş gözlük

çerçevesiyle gözlerini kırpıştırarak el yordamıyla geri geri yürüdü Froylayn Spollenhauer. Sonunda bir ilkokul öğretmenine yakışmayacak kadar kendini koyvermiş çirkin bir edayla hüngürdemeye başladı. Arkamdaki haydut sürüsü de kesti sesini, kimisi sıraların allına sindi, kimisi korkudan dişlerini takırdatmaya başladı. Birkaçı sıradan sıraya kayarak annelerine doğru seğirtti. Anne hanımlar, orladaki hasarı görünce, suçluyu aramaya koyulup annemin üzeri 97 ne çullanmak istediler, hani ben trampetimi kavradığım gibi sıradan çıkmasaydım, belki de çoktan çullanmış olacaklardı. Gözü, yarı görmez duruma gelen Froylayn Spollcnhauer'in önünden geçerek, intikam tanrıçalarının tehdidi altındaki annemin yanına vardım; onu elinden tutup İA sınıfının esintili salonundan dışarı çıkardım. Çın çın ölen koridorlar, dev çocuklar için yapılmış taş merdivenler. Fıskiyelerinde sular fışkıran granit havuzlarda ekmek kırıntıları. Açık jimnaslik salonundaki barfiks altında tilreşcn çocuklar. Ders programını annem hâlâ elinde lutuyordu. Peslalozzi llkokulu'nun ana kapısının önünde kâğıdı annemin elinden alıp yuvarlayarak saçma bir küre yaptım. Kapının sütunları arasında, sivri külâhlarıyla ve anneleriyle okula yeni başlayan öğrencilerin dışarı çıkmasını gözleyen fotoğralçılann, bütün o curcuna havasında kaybolmadan kalmış külahıyla resmini çekmelerine izin verdi Oskar. Derken güneş yüzünü gösterdi. Üstümüzdeki sınıflar arı kovanı gibi uğulduyordu. Fotoğrafçı, kulis olarak kullanılan ve üzerinde "Okula başladığım ilk gün" yazan kara tahtanın önüne dikti Oskar'ı. 98 RASPUTİN VE ALFABE Az önce dostum Klepp ve yarım kulakla bizi izleyen bakıcım Bruno'ya, Oskar'ın ders programıyla ilk karşılaşmasından söz açarak dedim ki: Sırtlarında okul çantaları, ellerinde şekerleme külâhlarıyla allı yaş çocuklarının o kartpostal büyüklüğündeki resimlerini çekerken fotoğrafçının geleneksel bir fon olarak yararlandığı kara tahtada "Okula başladığım ilk gün" yazıyordu. Bu yazıyı hiç kuşkusuz, kendi çocuklarından daha büyük bir heyecan içinde fotoğrafçının arkasında dikilen anneler okuyabiliyordu ancak. Kara tahta önünde duran çocuklar, bu resim kadar güzel fotoğrafların okula başladıkları ilk gün şerefine çekildiğini, bir yıl sonraki Paskalya'nın ardından yeni altı yaş öğrencilerinin okula başlatıldığı gün anlıyor ya da bir yıl öncesinden kalma kendi resimlerindeki yazıyı sökerek çıkarıyorlardı. Sütterlin yazısı*, sivri uçlarıyla ve içleri doldurulmuş olduğundan düzmece kıvrımlarıyla kötü niyetli sürünerek ilerliyor, yeni bir yaşam döneminin başladığını bildiren sözcükleri tebeşirle kara tahta üzerine geçiriyordu. Gerçeklen de bu tip yazı, dikkati çekmesi istenen ve kestirmeden söylenmesi gereken şeyleri, örneğin günlük parolaları dile getirmeye pek elverişliydi. Ayrıca bu yazıy ' Süticrlin Yazısı: Grafikçi ve resini öğrenileni Luchving Süucılin (doğ. J865, öl. ly 17) taralından bulunup, lc) 15 yılında Prusya okullarında, daha sonraları diğer Alman okullarında uygulanan bir çeşit yazı. (Ç.N.) 99 la kaleme alınmış belgeler de vardır belki; kendim görmedim ama, böyle belgelerin

bulunabileceğini pekâlâ düşünebiliyorum; bu konuda aşı kâğıtları, spor belgeleri ve elle yazılmış idam fermanları geliyor aklıma. Kara tahta üzerindeki yazının Sütlerlin yazısı olduğunu sezdiğim, ama okuyamadığım o zamanlar bile, tahtadaki cümleciğin başındaki Sütlerlin karakterli "O" nun yuvarlağı, kenevir kokarak ve sinsi bir kalleşlikle, bana darağacını anımsatacak olmuştu. Ama yine de ben bu cümlecikle saklı anlamı belli belirsiz, kapalı sezmek değil, harf harl okumayı ne kadar isterdim. Çünkü kimse sanmasın ki, alfabeyi sökmüş biri olduğum için Froylayn Spollenhauer'le karşılaşmamızda öyle yüksekten camların canına okumuş ve bir protesto niteliğindeki trampet vuruşlarıyla ona başkaldırmıştım. Asla yok böyle bir şey; söz konusu cümleciğin Sülterlin yazısı olduğunu sezmekle işin bilmediğinden, en basit okul bilgilerinden bile yoksun bulunduğumdan çok iyi haberim vardı. Ama ne çare, Oskar'ı cehaletten kurtarmak için Froylayn Spollenhauer'in başvurduğu yöntem beni pek sarmamışlı. Dolayısıyla, Peslalozzi llkokulu'dan ayrılırken, "Okula başladığım ilkgün, son okul günüm olacak," diye bir kararı asla vermiş değildim. Okul paydos, ne hoş! Koş, haydi eve koş! Böyle şeyler hiç geçmemişti aklımdan. Hatla fotoğrafçı beni alıp, bir daha bulunduğum yerden ayrılmamak üzere resmin içine oturturken şöyle düşünmüştüm: Burada bir kara lahla karşısında dikiliyor, belki önemli, belki de uğursuz bir yazı önünde duruyorsun; gerçi karakterine bakarak içeriği üzerinde bir yargıya varabilirsin yazının; hücre hapsi, koruyucu hapis, polis gözetimi ve ağır hapis gibi çağırışımları sayıp dökebilirsin; ama sökmeye gelince, sökemezsin onu. Cehaletin la yarı bulutlu gökyüzüne kadar uzanıyorken, bir de tutmuş bu ders programlı okula bir daha ayak almamayı kuruyorsun. Peki ama nerede öğreneceksin büyük alfabeyi, Oskar? Nerede öğreneceksin küçük alfabeyi? Bir büyük, bir de küçük alfabenin* bulunduğunu, aslında bir * Büyük Alfabe : Büyük hailleri içeren alfabe. Küçük Alfabe : Küçük harfleri içeren alfabe. (Ç.N.) I 100 ORHAN KEMAL İL HALK KÜTÜPHANESİ küçük alfabeyle yetinebilecek olan ben, biraz da kendilerine yetişkin adını veren ve onlarsız bir dünya düşünülemeyecek olan büyük insanların karışık yaşayışlarından öğrendim. Bir büyük, bir küçük ilmihale, bir büyük, bir küçük çarpım tablosuna* başvurarak bir büyük, bir küçük alfabenin gerekliliğini lanıllamaya çalışmaktan kimsenin bıkıp usandığı yok nihayet; sonra devlet büyüklerinin bir ülkeyi ziyaretlerinde kendilerini karşılayan nişanlarla dekore edilmiş diplomat ve din büyüklerinin azlık ya da çokluğuna göre bir büyük ya da bir küçük resmi kabulün sözü ediliyor. Sonraki aylar, öğrenim ve eğilimimle ne Matzeralh ilgilendi, ne de annem. İkisi de, annem için pek yorucu ve utandırıcı okula başlatma denemesini yeterli buldular. Amcanı Jan Bronski gibi yapıp beni yukarıdan aşağı süzdükçe göğüs geçirdiler; eski hikâyeleri ve üçüncü yaş günümdeki olayı yine kolarıp döktüler ortaya: "O kilerin açık kalan kapağı yok mu! Onu da sen açık bıraktın, yalan mı? Mutfaktaydın sen, daha önce de kilere indin, yalan mı? Kilere inip bir karışık meyve konservesi akim, yemek üzerine solraya çıkaracaktın, yalan mı? Sonra da kapağı kapamadan bıraktın, yalan mı?"

Annemin Matzeralh'ın basma kaklığı şeylerin hiçbiri yalan değildi; ama gene de biliyoruz ki, aslı yoktu bunların. Gelgeldim, kabahat hep Malzeraıh'a yükleniyor, hatla arada bir onun ağladığı bile görülüyordu; çünkü bazen yumuşak ve içli biri olup çıkıyordu Matzerath. Bu gibi durumlarda annemle Jan kendisini avutuyor, ben Oskar'a ise Tanrı'nııı isler istemez katlanılması gereken ve Allah bilir bir daha bozulmayacak olan yazgısı, neden başa geldiği bilinmeyen bir imtihanı gözüyle bakıyorlardı. Yani bu ağır imtihana çekilmiş, feleğin sillesini yemiş çilekeşlerden bir yardım bekleyemezdim. İki yaşındaki kızı Marga'yla Steflen Parkı'nın kum havuzunda oynaman için sık sık gelip be * Büyük Çarpını Tablosu: Birden ona kadar olan çarpım tablosu. Küçük Çarpım Tablosu: Ondan yukarı sayıların çarpım tablosu. (Ç.N.) 101 If» mi alan Bronski Tcyze'yc de bir öğretmen gözüyle bakamıyorduın. Gerçi iyi yürekliydi Bronski Teyze, ama aptal mı aptaldı. Dr. Hollalz'm ne öyle pek aptal, ne iyi yürekli Inge Hemşiresini de silmiştim deflerden; çünkü uyanık bir kızdı Inge Hemşire, doktor muayenehanelerindeki rasgele yardımcılardan biri olmayıp yeri doldurulamayacak bir elemandı, dolayısıyla hiç vakti yoklu bana ayıracak. Her gün birçok kez dört katlı apartmanın yüzü aşkın merdivenini inip çıkarak her katla derdime çare arıyor, apartmandaki on dokuz kiracının öğleyin sofraya çıkaracağı yemeği trampetime, söyletiyor, ama kapılardan hiçbirini çalmıyordum; çünkü ne Heilandl Baha'yı, ne Saatçi Laubschad'ı, hele ne de o şişko Bayan Kater'i veya kendisine karşı duyduğum bütün yakınlığa karşın Truczinski Nine'yi müstakbel öğretmenim olarak görmeye bir türlü yanaşmıyordum. Tavan arasında trompetçi Meyıı oturuyordu. Dört kedisi vardı Meyn'in, ama ayık olduğu zamanı hiç yoklu. "Zinglers Höhc" adındaki bir lokalde dans müziği çalıyordu; Noel gecesi kendisi gibi sarhoş beş arkadaşıyla karlar içinden o sokak senin, bu sokak benim bala çıka yürümüş, ilâhiler söyleyerek sert ayaza karşı savaşmıştı. Bir defasında ona lavan arasında raslamışlım; aşağında siyah bir pantolon, sırtında pahalı bir gömlek arka üstü uzanmış, ayakkabısız ayaklarıyla bir ardıç rakısı şişesini sağa sola yuvarlıyor, beri yandan trompetini harikulade öttürüyordu. Sazını ağzından çekip almadan, sadece başını çevirip arkasında dikilen bana baktı göz ucuyla, trampet çalarak kendisine eşlik etmeye beni lâyık bulduğunu belimi; teneke trompetini benim teneke trampetime üstün gördüğü yoktu. Birlikte yaptığımız düet, Meyn'in dört kedisini damın üzerine kaçırdı ve yağmur oluklarının hafiflen sallanmasına yol açtı. Teneke çalgılarımızı çalmaya son verince, kazağımın altından "Die Neuesien Nachrichlen" gazetesinin eski bir sayısını çıkardım, yanıbaşına çöküp düzlediğim gazeteyi Mcyn'e uzattım, büyük ve küçük alfabeyi bana öğretmesini istedim. 102 Ama Mcyn, trompetini elinden bırakır bırakmaz sızmıştı. Hepsi üç şey vardı onun için: Ardıç rakısı, trompet ve uyku. Hani ilerde de birçok kez, daha doğrusu Mcyn SASüvari Alayı'na trompetçi olarak girip, birkaç yıl içmeyi bırakıncaya kadar, önceden provalarda

bulunmaksızın düetler yaptık kendisiyle; çatıdaki bacalar, yağmur olukları, güvercinler ve kediler için çaldık, ama yine de bana öğretmenlik yapabilecek biri değildi Meyn. Dolayısıyla, Sebzeci Greff'i bir deneyecek oldum. Greff, trampet sesinden pek hazzetmiyordu; bu yüzden, trampetimi yanıma almadan, onun yolun karşısındaki biraz yana düşen bodrum kalındaki dükkânına yollandım. Doğru dürüst bir öğrenim için gerekli tüm koşullar vardı ortada; iki odalı evin dört bir yanı, dükkânının içi, tezgâhın üzeri ve arkası hatla patateslerin bulunduğu oldukça rutubetsiz kiler, kitap doluydu: Macera romanları, şarkı türkü kitapları. Der Cherubincshe Wandersmann, Waller Fclix'in eserleri, Wiccherl'in Das Einfache Lcben'i, Dephnis ve Chloe, sanatçı monografileriyle deste deste spor dergileri, ayrıca bilinmez nedenlerden ötürü çoğu sahildeki kum tepecikleri arasında top peşinden hoplayıp sıçrar veya koşarken çekilen ve âdeta yağ sürülmüşccsinc ısıl ısıl kaslarını gösteren yarı çıplak oğlan resimleriyle cilt cilt albümler. Grcll'in daha o vakitler dükkânla başı hayli dertleydi. Belediye Zabıtasından gelerek terazi ve tartıları kontrol eden memurlar, bazı uygunsuzluklar görüp hilekârlıktan söz etmiş, Grefl de kesilen cezayı ödeyip yeni tartılar almak zorunda kalmıştı. O dertli halinde de, derdini bundan böyle yalnız kitaplara başvurup izci oğlanlarla akşam toplantıları düzenleyerek ve hafta sonu gezilerine çıkarak dağıtılabileceği doğaldı. Dükkâna ayak alışımı şöylece farkeden Greff, çeşitli malların fiyat etiketlerini yazmaya devam etti; ben de bu olumlu fırsattan yararlanarak üç dört beyaz kart ve bir kalem aldım elime; yazılnıış etiketleri örnek edinip Sütlerlin yazısına özenerek harıl harıl çiziktirmeyc koyuldum, bu yoldan GrefPin dikkatini üzerime çekmeye çalıştım. 103 Galiba Greff için pek küçüktü Oskar, öyle iri gözleri de yoktu, sonra hayli sarı soluk bir oğlandı. Bu yüzden kırmızı kalemi bırakıp, GrcfPiıı hemen gözüne çarpacak çıplak oğlan resimleriyle dolu eski bir albüme altını elimi, albümle GrcIPin dikkatini çekmek isledim. Greff için anlam taşıdığını sandığım eğilen ya da uzanıp gerinen oğlanların resimlerini, onun da görebileceği gibi eğik tuttum. Dükkâna bir müşteri gelip kırmızı pancar işlemedikçe bin bir özenle fiyat etiketlerini yazıp çizmekten başka şeye aldırmayan Grelf'in başını kaldırıp okuma yazma bilmeyen bana biraz ilgi göstermesini sağlamak için albümün yapraklarını gürültüyle açıp kapamam ya da yapraklarım çabuk çabuk ve hışırdatarak çevirmem gerekiyordu. Hemen söyleyeyim ki, Greff beni anlamamıştı. Eğer dükkânda izciler bulunuyorsa öğleden sonra da küçük izci önderlerinden ikisi, üçü eksik olmuyordu— beni zaten hiç görmüyordu gözü. Ama yalnızca, sinirli bir sertlikle ve rahatsız edildiği için öfkeyle sıçrıyor: "Bırak o albümü yerine, Oskar!" Nasıl olsa okuyamayacaksın. Pek aplal bir çocuksun, sonra daha pek ulaksın. Albümü yırtıp atacaksın, o olacak. Altı gulden'den (azla para ödedik ona. Canın oyun istiyorsa, sürüyle patates var dükkânda, lahana var, onlarla oyna!" diye buyruklar yağdırıyordu. Sonra külüstür albümünü elimden çekip alıyor, donuk ve katı bir yüzle yapraklarını çevirmeye koyuluyor, beni baş lahanalar, frenk lahanaları, kırmızı lahanalar, beyaz lahanalar, şalgamlar ve patates yumruları arasına salıp yalnızlığa terk ediyordu; çünkü trampeti yanında olmuyordu, Oskar'ın. Gerçi Bayan Grell de vardı ve Bay Grelf beni dükkândan kapı dışarı ellikten sonra, çokluk

karı kocanın yatak odasına yollanıyordum. Bayan Lina Grell'in haftalardan beri yalakta yattığı zamanlardı; hasta ve keyifsiz yatıyor Lina Greff, çürük gecelik kokuyordu. Akla ne gelirse eline alıyordu da sadece bana bir şey öğretecek bir kitabı almaya yanaşmıyordu. Sonraki günler Oskar, içinde hafif bir lıasel duygusuyla yaşıtı 104 çocukların arka çantalarına baktı; çantaların yan taraflarında ardıtvaz labclalarınclaki yazıları silmek için süngerler ve paçavradan silgiler, büyüklük taslayarak sallanıyordu. Ama yine de, "Ne yapalım, sen kendin işledin bu haltı; okul oyununa ses çıkarmayıp katlanacaktın; Froylayn Spollenhauer'lc bir daha düzelmeyecek gibi açmayacaktın aranı; bak şu veletlere, geçtiler seni; sen daha Die Ncueslen Nachricten gazetesini doğru dürüst elinde tutamazken, onlar ya büyük ya da küçük alfabeyi yuttular" gibi bir düşünceye kapıldığını da hiç anımsamıyor, Oskar. Hafif bir hasetten söz açmışımı az önce; evet, ondan öle bir şey değildi. Çünkü şöyle bir koklamak yetiyor, okuldan iyice soğuyordu insan. Siz en ucuzundan deri arka çantalardaki sarı çerçeveli ve üzerleri pul pul arduvaz tabelalara çiziklirecck yazıları silmekte kullanılan doğru dürüst yıkanmamış, nerdeyse lime lime sünger ve paçavraları, bütün o güzel yazı döktürme çabalarından kalkan buğularla küçük ve büyük çarpım tablosunda yükselen buharların ve cızırdayan, tutukluk yapıp yazmayan, kayan ve tükürükle ıslatılmaları gereken taş kalemlere ait terlerin sindiği bu nesneleri bir kokladınız mı? Ben, arada bir, okuldan evlerine dönen çocuklar yanıbaşımda bir yere çantalarını koyup futbolcu ya da ulusçuluk oynadıkları vakit, güneşle kuruyup kavrulan süngerler üzerine eğildim, hani bana öyle geldi ki sanki süngerlerin kolluk aklarına şeytanlar yerleşmiş de böyle gönül bulandırıcı koku bulutları salgılıyor. Diyeceğim; arduvaz labelalı okul, pek zevkime göre değildi. Ama Oskar, çok geçmeden eğilim ve öğretimini üzerine alan Bayan Grctchen Schefller'in de zevkine uygun biri olduğunu ileri sürecek değil hani. Kleinhammcr Caddcsi'nde Pastacı Schelflcr'in dükkân üzerindeki evini dolduran bütün eşyalar bana yukarıdan bakar gibiydi. Süs yerine kullanılan o örlücükler, üzerlerine armalar işlenmiş yaşlıklar, kanepe köşelerinde pusuya yatmış KatheKruse bebekleri*, Kalhe Kruse adında bir kadının atölyesinde «.m'uklar için elle yapılan ve ince bir zevk ürünü kumaş bebekler. (Ç.N.) 105 nereye ayak atılsa hemen orada bitiveren kumaştan hayvanlar, bir fil ayağı bekleyen porselenler, dört bir yanda göze çarpan gezi hatıraları, örülmeye başlanmış örgüler, işlenmeye başlanmış nakışlar, gergefler, yarıda kalmış düğümler şekiller ve sıçan dişi danteller. Bu tatlı, nefis, rahat ve bunaltıcı ölçüde küçük, kışın aşırı ölçüde ısıtılıp yazın çiçeklerle havası zehirlenen evin varlığını açıklayacak bir tek neden geliyor aklıma: Gretchen Schcffler'in çocuksuz oluşu. Bir çocuğu olup da onun için örgüler örmeyi ne kadar islerdi Bayan Schefflcr, alı ne kadar! Suç Bay Schcffler'de mi, yoksa onun kendinde miydi? Ama işle bir çocuğu olsun, onun için örgüler örüp nakışlar işlesin, onu inci boncuklarla donatsın, ona oyalar hazırlasın, onu çatma dikişli öpücüklerle bezesin ne kadar, ah ne kadar isterdi Bayan Sclıcfllcr! Büyük alfabeyi öğrenmek için işte bu evden içeri ayak atmıştım. Bir porselen eşyaya da bir

gezi hatırasına zarar vermemek için çok çaba harcadım. O cam nesnelerin canına okuyan sesimi âdeta evde bırakıp geliyordum. Bayan Schcffler, "Eh, yeter artık çaldığın!" deyip altın kazma dişleriyle gülümseyerek trampetimi dizlerimden çekip aldığında ve kumaştan oyuncak ayılar arasına koyacak olduğunda, bir gözümü yumdum hep, sesimi çıkarmadım. İki KatheKruse bebeğiyle dostluk kurdum, onları bağrıma bastım; hep aptal aptal bakan bu hayvancıkların kirpikleriyle, sanki kendilerine abayı yakınışım gibi oynayıp durdum; bebeklerle bu düzmece, düzmeceliği içinde öylesine o kadar gerçek izlenimi uyandıran dostluğa başvurup Grelclıcn'iıı yukardan aşağı iki çizgili, yanlamasına iki kavisli örme kalbine sevgiler örmek isledim. Planıma diyecek yoklu doğrusu. Daha ikinci ziyaretimde Gretchen bana kalbini açtı, yani nasıl, bir çorap sökülürse öylece söktü kalbinin örgüsünü, bana kalbinin bütün o uzun ve bazı yerinde düğümcükler yapmış, incele incele iplik olmuş liflerini gösterdi; bütün dolapları, sandıkları ve kutucukları açtı önümde; inci boncukla bezenmiş bezleri, kumaşları yaydı; yığın yığın ço 106 cuk hırkacıkları, mini mini çocuk önlükleri, mini mini çocuk pantolonları; beş yaşındakilere göre şeyler; Grelchen bunları üzerime tutarak bana uyup uymadıklarına baktı, giydirip çıkardı hepsini. Sonra da Bay Scheffler'in Muharipler Derneği'nde kazandığı keskin nişancı nişanını gösterdi, ardından resimler sürdü önüme, bizim albümdeki resimlere benziyorlardı biraz; nihayet bebek takımlarına bir kez daha el atlı, şöyle pantolana benzer bir şey ararken birden ortaya kitaplar çıklı. Oskar, hani bebek ıvır zıvırları gerisinde kitaplar bulunduğunu çok iyi tahmin elmişii; çünkü Gretchen bir ara annesiyle kitaplar üzerinde konuşurken kulak misafiri olmuş, nişanlılıkları sırasında ve sonradan, ikisi de hemen aynı genç yaşta evlendikleri için birbirleriyle kitap trampa ettiklerini, sinemanın yanındaki kitaplıktan ödünç kitap aldıklarını, okuduklarıyla içlerini tıka basa doldurup bir bakkal ve bir pastacıyla olan izdivaçlarına daha bir zenginlik kalmak, daha bir genişlik ve parlaklık vermek istediklerini biliyordu. Grclchcn'in bana sağlayabileceği öyle fazla kiiap yoktu. Örgü örüp nakış işlemeye başladı başlayalı, okumayı bırakan Gretchen de galiba Jan dolayısıyla okumaya fırsat bulamayan annem gibi, uzunca süredir üyesi olduğu kitap kulübünün kocaman ciltlerini, örgü örüp nakış işlemediklerinden ve bir Jan Bronski'leri de bulunmadığından henüz okumayı sürdüren kimselere armağan etmişti. Kötü de olsa kitap kitaptır ve bu yüzden kutsaldır. GrcteheıVin evinde ele geçirdiğim kitaplar külüstür, işe yaramaz şeylerdi ve Allah bilir bunların çoğu Doggerbank'ta öbür dünyayı boylayan Gretchen'in denizci kardeşi Theo'nun kiiap sandığından çıkmışlı. Koliler Filo Takvimi'nin çoktan denizin dibine gömülmüş gemilerle dolu yedi veya sekiz cildi, İmparatorluk Bahriyesi'ndcki rütbeleri gösteren bir broşür, deniz kahramanı Paul Bencke üzerine bir kiiap; Grelchen'in gönlünün dilediği besin, sanıyorum pek bunlar olamazdı. Danzig'in Erich Keyser tarafından kaleme alınmış bir tarihi ve Felix Dalın adında birinin Totila, Belisar, Te 107 ja ve Narses yardımıyla Roma'ya karşı girişliği savaşı anlatan bir eser de, sanırım aynı

şekilde denizci biraderin ellerinde parlakhlığını yitirmiş, sırı yerleri örselenmişti. Ayrıca, Gretchcn'in kitaplığında Gustav Freytag'm Alacak ve Verecek* hesabını gören eseriyle Goethe'nin gönül akrabalıkları** üzerine bir eseri, ayrıca Raspulin ve Kadınlar isminde bol resimli kalın bir cilt gözüme çarptı. Uzunca bir duraksamadan sonra seçme yapmak için elimin allında fazla bir şey yoklu, dolayısıyla çabuk karar veremiyordu m— neye el attığımı bilmeden, sadece içimdeki sese uyarak ilkin Raspulin'e sonra Goeıhe'ye uzandım. Bu ikili uzanış da hayalımı, hiç değilse trampetimden ayrı yaşamaya yeltendiğim hayatı belirleyip etkiledi sonradan. Oskar'ın Akıl ve Ruh Hastalıkları Kliniği'nin kitaplığını bir kültür açıkgözlülüğüyle odasına taşıdığı bu güne kadar da Schiller'e ve Schiller gibilerine boş verdim, Goelhe ile Rasputin arasında, üfürükçüyle o allâmci kül arasında, kadınları kendine bend eden o karanlık ruhlu kişiyle, kadınlarca bend edilmeye can alan o aydınlık ruhlu ozanlar kralı arasında bocalayıp durdum. Zaman zaman kendimi daha çok Rasputin'c yakın görmüş, Goethe'nin hoşgörüsüzlüğünden çekinmişsem, bunun suçu, içimde uyanan o hafif kuşkudaydı. Eğer Goelhe'nin yaşadığı zamanlarda trampetini böyle konuştursaydın Oskar, Goethe sende doğaya bir aykırılık görür, seni doğaya aykırılığın la kendisi olarak mahkûm eder, işle öylesine doğal sayılmayan bir kasılma gösterdiği halde şimdiye kadar senin hayranlık duyup özenmeye çalıştığın kendi doğallığını pek tatlı çerezlerle beslerken, seni yumruğuyla olmasa bile Renkler Öğretisi adındaki eserinin kaim bir cildiyle vurup yere sererdi. Ama biz yine Rasputin'e dönelim. Bayan Getchen Scheffler'in de yardımıyla Rasputin, bana küçük ve büyük alfabeyi söklür * Alman yazarı Gustav Pıeylag'm (dog. 13.7.1816 öl. 30.4.1895) bir romanı. ** Goethe'nin bir romanı ; Türkçe'ye Prof. Dr. Sadi Irmak taralından "Gönül Akrabalıkları" adıyla çevrildi. 108 müş, kadınlara nazik davranmayı öğretmiş ve Goethe'nin kırıp gücendirdiği zamanlar, beni avutmuştu. Okumayı öğrenmek, beri yandan her şeyden habersiz biri rolünü oynamak hiç de kolay değildi; yıllarca altına işeyen bir çocuk rolünü oynamaktan daha çetindi, benim için. Yatağa işemede nihayet yaptığım şey, her sabah kendimde, üzerimden kolayca sıyırıp alabileceğim bir kusurun varlığını göstermekti. Oysa her şeyden habersiz biri rolünü oynamak; kaydettiğim o hızlı gelişmeleri saklamamı, içimde yeni filizlenen aydın kişilere özgü kendini beğenmişlikle sürekli savaşmamı gerektiriyordu. Büyüklerin bana yalağa işeyen bir çocuk gözüyle bakmalarını omuz silkerek kabulleniyordum; ama yıllar boyu onların bana bir budala gibi davranması, hem Oskar'ı hem de ona öğretmenlik yapan Grctchen'i kırıyordu. Ben, kitapları çocuk çamaşırları arasından kurtarır kurtarmaz; Gretehen, üzerine düşen öğretmenlik görevini kavrayıp neşesinden bağırıp çağırmaya başlamıştı. Kendini hepten örgüler içine kapayan çocuksuz Grelchen'i ayartarak örgülerinden soyup çıkarmış, nerdeyse mutlu kılmasını becermiştim. Hani Alacak ve Verecck'i okul kitabı yapsam daha çok sevinirdi Grelchen; ama ikinci dersimizde doğrudan doğruya alfabeyi öğrenecekler için

satın aldığı bir kitabı önüme çıkarınca, Raspulin de Raspulin diye direttim; boyuna dağ köylülerinin hayalını anlatan romanlardan, Cüce Burun ve Parmak Çocuk gibi masallardan ayrılmadığını görünce, nihayet konuşmayı kafama koydum. "Raspulin!" ve dediğim oldu; ara sıra düpedüz bönlükle davranıyor, Raşu! Raşu diye saçmalıyordu Oskar; böylelikle derslerde neyin okunmasını istediğini Grelchen anlasın, ama Oskar'ın uyanmakla olan ve âdela gagasıyla lek tek heceleri toplayıp devşiren dehâsını sezmesin istiyordum. Çabuk ve düzenli bir tempoyla öğreniyor, bunu yaparken de pek kafa yormuyordum. Bir yıl sonra Pelersburg'la, bütün Rus halkını sultası altında tutan hükümdarın özel dairesinde, hep hasta Çariçe'nin çocuk odasında, suikaslçilcr ve Orlodoks papaz 109 lar arasında, hele Raspulin'in katıldığı cümbüşlerde âdeta evimde hisseder olmuştum kendimi. Tam bana göre bir şeyler vardı bu cümbüşlerde, hepsi de bir kişinin çevresinde dönüp duruyordu. Kitaba yer yer serpilmiş olan kömür gözlü ve sakallı Raspulin'i siyah çoraplı, ama vücutlarının başka yerleri çıplak kadınlarla bir arada gösteren çağdaş gravürlerden de anlamak bunu mümkündü. Raspulin'in ölümünü bir lürlü unulamıyordum: Zehirli pastayla içine zehir katılmış şarapla zehirliyor, pastadan daha fazla isteyince üzerine tabancayla ateş ediyorlardı; göğsüne saplanan kurşun Rasputin'de bir raks arzusunu uyandırınca onu bağlıyor ve götürüp Ncwa Irmağı'nın buzlu yüzünde açtıkları bir delikten içeri bırakıyorlardı ve bunların hepsini subaylar yapıyordu; başkent Pelersburg'taki hanımefendiler, pedercikleri Raspulin'e kendilerinden islediği her şeyi verirlerdi de asla zehirli pasla vermezlerdi. Kadınlar ona inanıyor, oysa subaylar kişiliklerine karşı yitirdikleri özgüveni yeniden kazanabilmek için Raspulin'i ortadan kaldırmak gereğini duyuyorlardı. O atletik üfürükçünün yaşam serüveninden ve âkibeliııden hoşlanan yalnız ben olmayışım şaşılacak bir şey miydi? Grctchen. el yordamıyla yalpalayarak yine ilk evlilik yıllarındaki kitaplara dönüyor, yüksek sesle okurken zaman zaman çözülüyor, örtüleri sıyırıp alıyor üzerinden, cümbüş sözcüğü geçtikçe ürperip o büyülü sözcüğü özel bir vurguyla belirtiyor, ağzından cümbüş lafı çıktıkça onu yaşamaya hazır bir tavır takınıyor, ama yine de cümbüş deyince gerçek bir cümbüşü hayalinde canlandıramıyordu. Ama annem Kleinhammcr Caddesi'ne gelip pastacı dükkânının üzerindeki derslerde hazır bulunmaya başlar başlamaz, iş kötüye sardı. Bazen bir cümbüşe dönüşlü onun bu gelişleri; bundan böyle cümbüş küçük Oskar için bir ders değil, varılmak istenen amacın kendisi oldu; okunan her üç cümlede bir veya iki sesli kikirdeşmelere yol açtı, dudaklarda kuruluklar ve çatlaklar meydana getirdi, Rasputin diledikçe iki evli kadının birbirlerine daha çok sokulmasını sağladı, kanepenin minderleri üzerinde onları tedirginliğe sürükledi, bacaklarını birbirlerinin bacaklarına bas 110 ıırnıak düşüncesini uyandırdı kafalarında. Başlangıçtaki kikirdcşıncler derken bilsin arlık'h göğüs geçirmelere dönüşlü! Raspulin kitabından on iki sayfanın okunması, belki de hiç islenmemiş ve pek beklenmemiş olan, ama güpegündüz, öğleden sonra seve seve kabullenilen bir sonuç doğurmuştu; Rasputin'in asla itiraz etmeyeceği, itiraz şöyle dursun, dünya var oldukça bedavadan dağıtacağı bir sonuçtu bu. Nihayet iki kadın "Aman Allah! Aman Allah!" diyerek dağılmış saçlarının orasını burasını

bağlar tuttururken, annem: "Sakın, Oskar'cığım bir şey anlamasın, bunlardan?" diye hatırlatacak oldu. "Ah ne gezer şekerim!" sözleriyle yatıştırdı annemi Grelchen. "Baksana, o kadar emek veriyorum, gene de bir şey, ama hiçbir şev öğrendiği yok. Okumaya gelince: Galiba hiç sökemeyecek." Ve benim hiçbir şeyin yerinden oynalamadığı bilmezliğime örnek vermek için ekledi: "Düşün bir şekerim, Agues! Bizim bu okuduğumuz Raspulin romanı var ya, sayfalarını yırtıp yırtıp alıyor, bir güzel kallıyor, derken bakıyorsun hiçbiri yok ortada. Bazen vazgeçesim geliyor bu ders işinden. Ama sonra bakıyorum kitaptan duyduğu sevince de, haydi yırtarsa yırtsın diyorum. Alex'c söyledim zaten, Noel'de yeni bir Raspulin al da, hediye el bari bize, eledim." Yani sizin de fark etmiş olduğunuz gibi, üç ilâ dört yıl içinde işte o kadar, hatla ondan da uzun bir süre öğretmenlik etmişti bana Grelchen Schcffler Rasputin'deki sayfaların yarısını koparıp almayı başarmış, hepsini kollayıp gözeterek bir afacanlık süsü allında katlamış, sonra eve gidip trampetimi konuşturduğum köşede söz konusu yaprakları yine kazağımın altından çıkarıp düzlemiş ve kadınlar tarafından rahalsız edilmeden gizlice okumak üzere tümünü bir araya yığmıştım. Goclhe'dc de aynı yola başvurdum; her dön dersle bir "Döte! Döle!" diye haykırıp Greichen'in elinden kitabı ille de almaya kalktım. Yalnız Rasputin'e bel bağlamak niyetinde değildim çünü; çok geçmeden yaşadığımız dünyada her Raspulin'e karşılık bir Goethe bulunduğu 111 nu anlamıştım; ya Rasputin Gocihe'yi ya da Goelhe Raspuıin'i peşinden sürüklüyor, hatla onu yaratıyor, ama gerektiği zaman canını cehenneme yollamakta duraksamıyordu. Oskar, ciltsiz kitapla tavan arasına veya bisiklelliğin arkasındaki Heilandt Baha'nın sundurmasına çekilip Gönül Akrabalıklan'nın kopuk sayfalarını iskambil karar gibi bir tomar Raspulin'le karıştırıyor, böylece oluşan yeni kitabı giderek artan, ama yine de gülümscmcli bir hayretle okuyordu; Ollilie'yi* Raspulin'in kolunda Orta Almanya parklarında uslu uslu gezinirken, Gocthc'yi ise sefih bir hayat yaşayan asilzade kızı Olga'yla kızağa kurulmuş, kışın hüküm sürdüğü Pelersburg'la cümbüşten cümbüşe seğirtirken görüyordu. Ama biz şimdi yine Kleinhammcr Caddesi'ndeki benim dersaneye dönelim. Hani hiçbir ilerleme kaydetmiyor görünmeme karşın, Grelehen, en genç kızsı bazlardan birini tadıyordu bende; benim yakıncağızımda, beri yandan o Rus üfürükçüsünün göze görünmeyen, ama kıllı olduğuna hiç kuşku bulunmayan mübarek eli allında, odadaki ıhlamurları ve kaktüsleri de kendisiyle beraber sürükleyerek bir güzel yeşerip çiçekleniyordu. Ah, keşke o yıllarda Bay Schcffler arada bir elini hamurdan çekse de, pastane için hazırladığı çörekleri bir başka çörekle değiştirseydi! Grelehen, onun taralından yuğrulup yuvarlanmaya, oyuklarla, deliklerle donatılıp fırına verilmeye dünden hazırdı. Kimbilir, fırından ne çıkardı sonra? Belki bir çocuk. Gretchcn'c bu fırına verilme hazzını çok görmemek gerekiyordu. Ama böyle bir şeyle de karşılaşılmıyor, dolayısıyla Grelehen okuduğu Rasputin romanının duygulan gıcıklayan şayialarından sonra gözleri çakmak çakmak, saçları hafif dağılmış oturuyor, kazma gibi dişlerini oynatıyor, ama dişleyecek bir şey de bulamayarak "Aman Allahım! Aman Allahım!" diye mırıldanıp insanın özünde saklı yalan o dünya kadar eski

mayayı açığa vuruyordu. Annemin Jan'ı vardı, Gretchen'in imdadına koşamıyordu; hani Gretchen şen şakrak biri olmasa, dersin bu bölümünün bir felâ * Goclhc'nin Gönül Akrabalıkları adındaki romanın kadın kahramanlardan biri, Charlolle'nin kocası Cduard'ın gönül kaptırdığı kız. (Ç.N.) 112 kelle sona ermesi işlen değildi. Böyle zamanlarda hemen soluğu mutfakta alıyordu Grelehen; az sonra kahve değirmcniyle dönüyor, bir sevgili gibi değirmeni bağrına bastırıyor, kahve çekilirken yanık ve ateşli bir sesle, annemin eşlik elliği "O Kara Gözler" ile "Kırmızı Sarafan" şarkılarını mırıldanıyor, derken kara gözleri alıp mutfağa götürüyor, ateşin üzerine su koyuyor ve gaz alevinde su ısınırken pastaneye inip çokluk Bay Scheffler'in itirazına aldırmayarak laze bayat ne bulursa alıp getiriyor, her birinin üzerinde ayrı çiçek desenleri görülen kahve fincanları, minik sütlük, şekerlik ve pasla çalallarıyla masayı donatıyor, aralara hercai menekşeler serpiştiriyor, sonra fincanlara kahve dolduruyor, bir yolunu bulup "Çariçe" operetinden melodilere atlıyor, anneme ballı bademler, içi kaymaklı pastalar sunuyordu. Volga kıyısında bir asker duruyor bademli kurabiyeler çok melek var mı yanında yumurtalı köpük kurabiyeler kaymaklı ne de tatlı oluyor, ne de tatlı oluyor. Ve kurabiyeleri, pastaları ağızlarında çiğnerlerken iki kadın daha bir serinkanlı konuşmaya başlıyorlar; az sonra pasta ve kurabiyelere doyuyor, işte öylesine çığırından çıkmış, uçurumlar kadar derin ahlâksızlık balağına gömülmüş çar zamanlarına karşı içtenlikli bir hırsa kaptırıyorlar kendilerini. Ben o yıllarda aşırı ölçüde pasta ve kurabiye tıkmıyordum. Bu da eldeki resimlerden de görüleceği gibi boyumun uzamasına yol açmış, ama beni daha da bir gebeş ve biçimsiz duruma sokmuştu. Çok vakit, Kleinhammcr Caddesi'ndeki dükkânımıza gidip tezgâhın başına geçiyor, Malzeratlı oriadan kaybolur kaybolmaz bir parça kuru ekmeği bir sicimin ucuna bağlayıp içinde Ringa balığı salamurası bulunan Norveç fıçıcıklarından birine sarkıtıyor, ekmek gırtlağına kadar luzlu suya doyar doymaz sicimi çekiyordum. Aşırı ölçüde mideye indirilen pasta ve kurabiyelerden sonra bu luzlu suya banılmış ekmeğin nasıl bir kusturucu ilaç etkisi gösterdiğini bilemezsiniz. Çok vakit Oskar, kilo vereceğim diye tuvalete kapanıyor kusuyordu; o kadar pasla kusuyordu ki, 113 bir Danzig guldeninden Fazla tutardı hepsi; Danzig guldeni de doğrusu çok paraydı o zamanlar. Grelchcn'den aldığım derslerin ücretini ona bir başka şeyle ödüyordum; Çocuk giysileri dikmeye ve örmeye bayılan Gretchen, beni kendisine manken yapmıştı; her cins ve her renk kumaştan hazırlanmış mini mini gömleklerin, kasketlerin, pantolonların ve paltoların üzerimde prova edilmesini hoş karşılamanı ve sineye çekmem gerekiyordu. Bilmem anneni mi, yoksa Grelchcn mi akıl elli, beni sekizinci yaş günümde kurşuna dizilmeyi haketmiş küçük bir Çareviç kılığına soktular. Öğünlerde iki kadının Raspulin'e düşkünlüğü doruğuna ulaşmıştı. Bu dönemden kalma bir resim, beni yağları damlamakla olan sekiz mumun çevrelediği yaş günü pastasının yanı başında, üzerimde işlemeli bir Rus gömleği, başımda külhanca yana yatırılmış bir Kazak kalpağı, göğsümde çapraz fişeklikler, ayağımda beyaz bir külot pantolon ve kısa konçlu çizmelerle gösteriyor.

Trampetimin de bu resimde yer alması bir mutluluk doğrusu! Sonra Bayan Grctchen Scheffler'in. belki de benim ısrarım üzerine, oldukça Biedermcier üslubuna ve Gönül Akrabalıkları'na uyan, bugün bile elimin altındaki albümde yer alıp, o Goethc ruhunu davet eden, benim iki ruhluluğuma tanıklıkla bulunan, yani benim aynı trampetle Wcimar'da "anncler"in* yanına inip, Pctersburg'la hanımlarla cümbüşler düzenlememi sağlayan kostümü dikmesi ve bana giydirmesi de bir başka mutluluktu! * Anneler : Goclhc'nin Fausl adlı dramında (İkinci kısım, birinci perde) Mcplıisto ile Fausl bir kral sarayına gelirler. Sarayın bütçesi tamtakırdır, ortalıkta âdeta bir matem havası eser. Meplıisto, o alışılmış şeytanî hünerlerine başvurup, karşılıksız para bastırarak ortalığı yine sevince boğar. Bu arada Faust Kral'a bir vaaiıc bulunmuştur; bu vaat gereğince Kral Helena ile Paris'i bir an önce karşısında görmek isler. Faust, Mephisto'nun yardımına başvurur. Meplıisto bunun için "anneler" denen, insanlar tarafından bilinmeyen, şeytanlarca da adı edilmek istenmeyen çok derinlerde yalnızlık ve zamansızlık ortasında yaşayan tanrıçaların yanına innesi gerekliğinden söz açar; Paust'a bir anahtar verir ve söz konusu derinliklere indiğinde karşısına çıkacak ışıl ışıl bir sacayağım alarak yeryüzüne getirmesini, bununla her islenilen kişiyi ölüler ülkesinden çıkarabaliceğini söyler. (Ç.N.) 114 STOCKTURM'DAN* SÖYLENEN ŞARKININ UZAK ETKİSİ Hemen her gün bir sigara içimi odama gelen, beni tedavi edecekken her delasında tarafımdan tedavi edilip sinirleri biraz daha yatışmış olarak odamdan çıkan Froylayn Dr. Hornslettcr'in, doğrusu sigaralarından başka şeyle pek düşüp kalkmayan bu pek çekingen hanım doktorun ikide bir ileri sürdüğüne göre, ben çocukluğumda kendi içine kapalı yaşamış başka çocuklarla gereği gibi oynamamışım. Hani başka çocuklar konusunda pek haksız sayılmayabilir Froylayn Hornstetler. Öyle ya, Gretclıen'in yanındaki öğrenciliğim beni o kadar meşgul ediyor, Gocthc ile Rasputin arasında bir o yana, bir bu yana beni öylesine çekip çekiştiriyordu ki, ne kadar istesem çocuklarla halka olup hora tepmeme ve sayışma oyunları oynamama vakit bırakmıyordu. Ama bir bilgin edasıyla kitaplara boş verip, hatla bunlara harf mezarlığı gözüyle bakarak lanetler savurup, sokaktaki insanlarla ne zaman ilişki kurmak istesem, bizim apartmandaki bacaksızlara rastlıyor ve bu acımasız yaratıklarla biraz düşüp kalktıktan sonra yeniden sağ salim kitaplarıma dönebiliısem kendimi mutlu sayıyordum. Oskar ya dükkândan geçerek evden ayrılıyor, ki o zaman ken Siocklurm : Bir zamanlar şehrin savunulmasında önemli bir yer tutan, daha sonra zindan ve hapishane olarak kullanılan bir kule. (Ç.N.) dilli Labcs Caddesi'nde buluyordu, ya da kapıyı arkasından vurup kapıyor, oturdukları daireden çıkıp sahanlığa geliyordu; buradan sol taralı izleyip doğru kendini sokağa atabilir ya da dört merdiveni tırmanıp müzisyen Meyn'in trompetini konuşturduğu tavan arasına çıkabilir, son bir imkân olarak da apartmanın avlusunu seçebilirdi. Cadde, arnavut kaldırımlarıyla döşenmişti. Avlunun stabilize kumu üzerinde ada tavşanları geziniyor, halılar çırpılıyor, tavan arasına gelince, içkili Mcyn'le düet yapabilmemizi sağlıyordu, bundan başka bir de manzarası vardı buranın; tavanarasmdan görülen manzara la uzaklara bakılabiliyor, kulelere çıkanların aradığı, çalı aralarında oturanları romantikleşlireıı o sevimli, ama aldatıcı özgürlük duygusunun insanda uyanmasına yol açıyordu.

Avlunun Oskar için tehlikelerle dolu olmasına karşın, tavan arası güvenilir bir yerdi; ne var ki, Alex Mischkc ile avanesi, günün birinde buradan da attılar Oskaı'ı. Avlunun boyu apartmanın boyu kadardı, ama ancak yedi adımdı derinliği ve üstüne dikenli tel çekilmiş katranlı bir lahla perdeyle komşu üç avludan ayrılıyordu. Tavan arasından kuş bakışı pek iyi görülüyordu bu labirent: Labcs Caddesi'nin, birbiriyle kesişen Herta Caddesi ile Luisc Caddesi'nin ve uzakla, karşıda Maria Caddesi'nin evleri biraraya gelip avlulardan hatırı sayılır bir dörtgen oluşturuyor, bu dörtgende öksürüğe karşı bonbon üreten bir Fabrikayla birkaç baharat imalâthanesi bulunuyordu. Bazı avlulardan ağaç ve fidanlar dışarlara taşıyor, o sıra hangi mevsimin yaşandığını haber veriyordu. Gerçi büyüklükleri değişikli avluların, ama adalavşanları ve halı çırpma çubukları bakımından hepsi bir örnekti. Tavşanlar bütün yıl görülebiliyordu avlularda; oysa halılar ev yönetmeliği uyarınca ancak salı ve cuma günleri çırpılabiliyor, böyle günlerde avluların gerçeklen büyük oldukları ortaya çıkıyordu. Tavan arasından hepsini işitiyor ve görüyordu, Oskar: Yüzü aşkın taban halısı, yol halısı, yatak önlerine serilen paspaslar, lahana salamurasıyla ovuluyor, sonra fırçalanıp çırpılıyor, sonunda üzerlerindeki desenleri açıkça göstermeye zorlanıyordu. Yüzler 116 ce ev kadını çıplak ve tombul kollarını kaldırıp saçlarını ve saç tuvaletlerini kısa bağlamış eşarplar içinde koruyarak halı cesetleri evlerden çıkarıyor, lahla çubuklar üzerine alıp halı çırpma yelpazelerine sarılıyor ve boğuk darbelerle avluların darlık ve sıkışıklığını darmadağın ediyorlardı. Oskar bu hep bir ağızdan söylenen temizlik kasidesine karşı bir nefret duyuyordu içinde. Trampetiyle gürültüye karşı savaşıyor, yine de kadınlar karşısındaki çaresizliğini isler islemez itiraf ediyordu. Halı çırpan yüz kadar kadın bir göğü fethedebilir, genç kırlangıçların kanatlarındaki sivri uçları köreltebilir, Oskar'ın nisan havası içine trampetienıniş tapınakçiğını bir iki vuruşta çökcrtebilirdi. Halı çırpılmadığı günlerde, apartmanımızdaki bacaksızlar avludaki çubukların üzerinde jimnastik yapıyordu. Ben seyrek iniyordum avluya. Ancak Heilandt Baha'nın sundurması bana biraz güvenlik sağlıyor, çünkü Heilandl Baba, hurda eşyaların saklandığı sundurmasına yalnız benim girmeme izin verip öteki çocukların yürüyüp paslanmış dikiş makinalarını, şu ya bu parçası noksan bisikletleri, mengeneleri, sıra sıra dizilmiş şişeleri ve sigara kutularında saklanan eğri ya da eğriyken doğrultulmuş çivileri görmesine pek müsaade etmiyordu. Hayli oyalayıcı bir işti çivi doğrultmak: Heilandl Baba ya sandık tahtalarıııdaki çivileri söküyor ya da bir gün önceden söktüğü çivileri bir örs üzerinde doğrultuyor, hiçbir çivinin ziyan edilmesine gönlü elvermiyordu. Ayrıca, bir evden bir eve laşınılırken yardıma koşan, bayramlarda konu komşunun adaiavşanlarmı boğazlayan, ağzında çiğnediği tütünün posasını avlunun, merdivenlerin ve tavan arasının neresi rasgelirse lükürüp alan bir adamdı. Bir gün çocuklar, çocukluklarını yaparak Heilandl Baba'nm sundurmasının yanı başında bir çorba pişirmeye kalktılar. Nuchi Eyke adındaki çocuk, Heilandl Baha'dan kaynayan suya üç kez tükürmesini isledi, Heilandl Baba da bir hayli geriye çekilip isteneni yaptı, sonra sundurmasına girip yine çivi doğrultmaya koyuldu. Derken Alex Mischke yeni bir katkıda bulundu çorbaya, 117

un haline getirilmiş bir kiremit parçasını suya karıştırdı. Oskar çorbanın pişirilmesini merakla izliyor, ama kenarda durup bir şeye karışmıyordu. Alex Mischke ile Harry Schlager, büyüklerden gelip çorbalarına bir göz alan olmasın diye bez ve paçavralardan çadıra benzer bir şey çalmışlardı. Kiremit tozu fokurdamaya başladı derken. Hanschcn Kollin ceplerini boca edip Aktien Gölü'nde yakaladığı iki canlı kurbağayı çorbaya bağışladı. Kurbağaların öyle şarkısız türküsüz, ayrıca son bir kez sıçrayıp zıplamadan tencerenin dibini boyladıklarını görünce, çadırdaki tek kız Susi Katcr'in yüzünde bir düş kırıklığı ve öfkeli bir ifade belirdi. İlkin Nuchi Eyke, pantolonunun düğmelerini çözerek, Susi Kaler'e aldırış etmeden çorbanın içine işedi. Alex, Harry ve Hanschen izlediler onu. Parmak Çocuk Oskar, on yaşındakilerc nasıl işenirmiş gösterecekti ama, biraz olsun sidik gelmedi (rükünden. Bunun üzerine herkes gözünü Susi'ye çevirdi; Alex Mischke Susi'ye kenarları ezilmiş persil mavisi emaye bir kap uzaltı. Doğrusu o anda hemen savuşup gitmeyi düşündü Oskar, ama sonra biraz daha bekledi. Anlaşılan fistanının altında bir külolçuğu bulunmayan Susi Kaler yere çömdü, dizlerini elleriyle sardı, önce kabı altına çekerek bel bel önüne baktı ve kap içindeki emayemsi şırıltı kendisinin de çorbaya katacak tuzu olduğunu haber verir vermez burnunu kıvırdı. İşle bunun üzerine koşarak uzaklaştım oradan. Aslında koşmayacak, sakin serinkanlı yürüyüp gidecektim. Ama ben koşunca, gözleri daha önce çorba tenceresinde balık avlayan oradakiler arkamdan baktı, arkamdan doğru Susi Katcr'in sesini işitim: "Ne diye koşuyor o bakayım? Bizi ele verecek mutlaka." Dört merdivenin dördünü de düşe kalka tırmanıp ancak tavan arasında rahat bir nefes aldığım zaman, bu sözleri hâlâ iğne gibi vücudumda hissediyordum. Yedi buçuk yaşındaydım o zaman. Susi galiba dokuzundaydı. Klein Kaschen sekizinde vardı ancak. Alex, Nuchi, Hanschen ve Harry on, on bir yaşlarındaydı. Bir de Maria Truczinski bulunuyordu evde, benden biraz büyüktü; ama oynamak için avluya hiç 118 inmez, Truczinski Nine'nin mutfağında bebekleriyle oyalanır ya da Protestan ailelerin çocuklarının devam ettiği bir çocuk yuvasında çalışan yetişkin ablası Guste'yle oynardı. Dolayısıyla, kadınların oturaklara idrarlarını akıtırken çıkan şırıltıya bugün bile katlanamayışım şaşılacak bir şey mi! Oskar'ın trampetini konuşturup kulaklarını yatıştırdığı, tavan arasında soluğu alıp fokurdayan çorbadan yakayı kurtarmış hissettiği bir anda sökün eltiler hep birden, çorbada tuzu olanlar yalınayak ve ayaklarında potinlerle çıkageldiler; Nuchi de çorbayı getirdi. Oskar'ın çevresini sardılar, en son Klein Haschen göründü. Birbirlerini dürttüler, cırtlak bir sesle birbirlerini uyardılar: "Haydisene!" sonunda Alex arkadan yakaladı Oskar'ı, kollarını kıskaca alarak karşı koyamaz duruma gelirdi. Dilini ıslak ve düzgün dişleri arasına kıstırmış gülüp duran Susi, yapılacak işte kötü bir taraf görmediğini açıklayarak Nuchi'nin elinden kaşığı kaplı, kalçalarına sürte sürle gümüş gibi parlattı bu demir parçasını, sonra buğular tüten tencereye daldırıp iyi bir ev hanımı edasıyla tenceredeki lapayı, gereken kıvamı bulması için, yavaş yavaş karıştırdı; kaşığı çorbayla doldurup soğulmak ister gibi üfledi bir süre ve nihayet Oskar'a içirdi; hani ömrümde daha böyle çorba içmedim, lezzetini doğrusu asla unutamayacağım. Birden Nuchi'nin midesi bulamp tencere içine kusmaya başladı, vücudumun sağlık ve afiyetini kendilerine isle öylesine dert edinmiş lıayduı sürüsü beni bırakıp gitti derken;

ancak o zaman, birkaç yatak çarşalmm asılı bulunduğu tavan arasındaki çamaşır kurutma yerinin bir köşesine emekliye sürüne çekildim ve bir iki kaşık pembe çorbayı içimden dışarı attım, ama kusmuklarda kurbağa arlıkları bulamadım doğrusu. Açık duran tavan arası penceresinin altındaki bir masanın üzerine tırmanıp, kuş bakışı uzakla ki evlerin avlularına bakimi; dişlerimin arasında gıcır gıcır ezdim kiremit kalıntılarını; bir şey yapmak için güçlü bir istek duyuyordum, Maria Caddesi'ndeki evlerin uzak pencerelerini gözlerimle yokladım şöyle bir; ışıl ışıl cam. Birden o yönde bağırmaya, uzak etkili şarkımı söylemeye koyuldum; bir başarı elde ede 119 inceliğimi görüyordum, ama yine de uzak etkili şarkıda saklı olanaklara öylesine inanmıştım ki, bundan böyle avlumuz ve avlular bana dar gelmeye başladı! Uzağa, uzaklıklara, uzak bakışlara susamış beni, tek başıma ya da annemin elinden tutarak, Labes Caddesi'nden, kentin bu kenar semtinden dışarı çıkaraeak ve evimizin dar avlusundaki bütün o çorbacıların komplolarından kurtaracak her fırsatı değerlendirmeye koyuldum. Haftanın her perşembesi alışveriş için annem kente inerkeiı, çokluk beni de yanma alıyor, ne zaman Kömür Pazarı'ndaki Zcuglıaus Pasajı'nda bulunan Sigusmund Markus'un oyuncakçı dükkânından bana yeni bir trampet almak istese beni de beraberinde götürüyordu. O zamanlar, yani aşağı yukarı yedi ile on yaşlan arasında, tam iki haftada bir trampetin hakkından geliyordum. On ile on dört yaşlan arasında, bir trampetin teneke yüzünde çala çala delikler açmanı için bir hafta bile çok gelmeye başladı. Daha sonraları ise yeni bir trampeti bir günde hurdaya çıkarmanın üstesinden gelebiliyordum; beri yandan, ruh durumum bir denge içinde bulunuyorsa trampetimi üç dört ay kollayıp gözeterek, ama yine de hızlı hızlı çalabiliyor, yine de teneke yüzünün cilasmdaki birkaç çatlak dışında hiçbir yerini hasara uğratmıyordum. Ama şimdi sizlere hah çırpma çubukları, çivileri doğrultan Heilandl Baba ve o zamana kadar bilinmedik çorbalar icat eden yumurcaklanyla evimizin avlusundan ayrılıp annemle iki haflada bir dükkânına uğradığımız Sigusmund Markus'un çocuk trampetleri arasından kendime yeni bir trampet seçebildiğim zamanlardan söz açacağını. Bazen, trampetim daha yarı sağlam duruyorken yine de bazen beni yanına aldığı oluyordu, annemin; bu gibi öğle sonralarını insanda hep biraz müzemsi bir izlenim uyandıran, kilise çanlarının biri bırakıp birini alarak aralıksız gürültüye boğduğu renkli Eski Şehir'de öldürüyordu. Çokluk hoş bir düzen içinde geçiyordu Markus'u ziyaretlerimiz. Leiser, Slernfeld veya Machwilz mağazalarından gerekli birkaç öteberiyi alıp Markus'a uğruyorduk; en gönül okşayıcı değ 120 ine komplimanları anneme söylemeyi âdet edinmişti Markus. Anneme kur yaptığı kuşkusuzdu; ama hatırımda kaldığına göre, annemin altın diye nitelediği elini harcrelle yakalayıp sessiz sedasız öpmekten öle bir muhabbet gösterisinde de bulunmuyordu ancak şimdi sözünü edeceğim ziyarcliınizdeki dize kapanma olayını saymazsak tabii. Anneannem Koljaiczck'tcn gösterişli ve tombul bir vücutla iyi kalpliliği ve hoşa gider bir kendini beğenmişliği tevarüs eden annemin, Sigusmund Markus'un sevgi gösterilerine ses çıkarmamasının başla gelen nedeni, Markus'un arada bir kendisine kelepir ipekli kumaşları, ucuza kapatılmış, ama hiçbir yerinde kusur bulunmayan çıkma hanım çoraplarını salmaktan

çok hediye etmesiydi. Hele o gülünç denecek kadar az bir para karşılığı iki haftada bir tezgâh üzerinden bana buyur edilen teneke trampetler! Dükkâna her uğrayışınıızda annem, saat tam dört buçuğa gelince acele yapılması gereken bir iki işi daha olduğunu ileri sürüp, Markus'tan yanında bırakmak istediği ben Oskar'a göz kulak olmasını rica ediyordu, iler seferinde de Markus, garip bir gülümsemeyle annemin önünde eğiliyor ve annem, o pek önemli işlerini yapıp çıkarırken beni, yani Oskar'ı gözbebeği gibi koruyacağına tumturaklı bir dille söz veriyordu. Konuştuğu cümleleri tuhaf bir vurguyla donatan Markus'un, pek halif ve incitici olmaktan uzak, alaylı konuşması annemin zaman zaman kızarmasına ve yoksa bu Markus işin iç yüzünü biliyor mu gibilerden bir kuşkuya kapılmasına yol açıyordu. Ama annemin önemli dediği ve alabildiğine bir hamaratlıkla peşinden seğirttiği işlerin ne lürlü şeyler olduğunu ben de bilmiyor değildim. Çünkü bir süre Dülgerler Sokağı'ndaki ucuz bir pansiyona gidip gelirken ona arkadaşlık etmiştim; annem merdivenleri çıkarak pansiyonda kayboluyor, bir kırk beş dakika ortalarda gözükmüyordu. Bense bu arada, bir şey söylemeden getirilip önüme bırakılan hep aynı tatsız limonatanın başında, çokluk likörünü sesli sesli yudumlayan pansiyon sahibesinin hemen yanında oturuyor ve bekliyordum. Derken annem, halinde pek bir 121 değişiklik sczilmeksizin merdivenlerden iniyor, önündeki likör kadehinden başını kaldırmayan pansiyoncu kadına veda edip beni elimden tutuyor, ama elindeki sıcaklığın kendisini ele verdiğinden haberi olmuyordu. Sonra, sıcacık ve el ele, Yünlü Dokumacılar Sokağı'ndaki Cafe Weitzke'ye yollanıyorduk. Annem kendisine bir Türk kahvesi, Oskar'a limonlu dondurma söyleyip bekliyordu; derken her zamanki saatinde Jan sanki oradan geçerken kahveye uğruyor ve yanımıza gelip oturarak masanın yatıştırıcı serinlikteki mermer yüzeyine annem gibi bir Türk kahvesi getirtip koyduruyordu. Hiç çekinmeden önümde konuşuyorlardı, konuşmaları benim hanidir bildiğim şeyleri doğruluyordu: Annemle Jan amca hemen her perşembe Dülgerler Sokağı'ndaki pansiyonda kiralanan ve kirası Jan Amca tarafından ödenen bir odada buluşuyor, kırk beş dakika burada baş başa kalıyorlardı. Beni peşine takıp Dülgerler Sokağı'na ve oradan Cafe Weitzke'ye getirmemesini sonradan herhalde Jan istemiş olacaktı annemden. Jan bazen pek sıkılgan, annemden de sıkılgan davranıyor, annem haklılığına ve doğruluğuna her vakit, halta pansiyondaki buluşmaların arkası kesildikten sonra bile inanmakta devam ettiği bir aşk saatinin son dakikalarına benim lanık olmamda bir sakınca görmüyordu. Dolayısıyla, sonradan, Jan'ın isteği üzerine, hemen her perşembe ikindisi saat dört buçuktan altıya birkaç dakika kalana kadar Sigusmund Markus'un yanında oyalanmaya başlamıştım; Markus, dükkanındaki leneke trampetleri gözden geçirmeme ve bunları çalmama ses çıkarmıyordu. Birden çok trampet üzerinde başka nerclc bulabilirdi bu fırsatı Oskar? sesimi duyulabiliyor ve Markus'un o mahzun köpeksi yüzüne bakabiliyordum; kafasındaki düşüncelerin nereden geldiğini bilmesem de, uzandıkları yeri, bunların Dülgerler Sokağı'ndaki pansiyonda eğleştiğini, burada üzerinde numaralar yazılı oda kapılarını tırmaladığını ya da "Yoksul Lazarus" gibi Cafe Weiizke'deki küçük mermer masa altına tünediğini seziyordum. Neyi bekliyordu Markus? Kendisine kalacak kırıntıları mı? 122

Gelgeldim, annemle Jan geride kırıntı bırakmıyor, ne varsa hepsini kendileri tıkmıyordu. Asla doymak bilmeyen ve sonunda kendi başını yiyen büyük bir iştahları vardı. Kendi kendileriyle öylesine meşgul bulunuyorlardı ki, masanın altında tüneyen Markus'un düşüncelerine hafif bir meltemin sırnaşık okşayışı gözüyle bakacakları kuşkusuzdu. Söz konusu ikindilerin birinde galiba eylüldü, çünkü annem Markus'un dükkânından pas kahverengisi son baharlık kostümle ayrılmıştı Markus'un dalıp gittiğini, içine gömülmüş ve yitik, tezgâhın başında dikildiğini görünce, o gün yeni satın alınmış trampetimle dükkândan dışarı süzüldüm. Zeughaus Pasajı'ndan, iki yanında kuyumcuların, mezeci dükkânlarının ve kilabevlerinin dizildiği o serin ve karanlık tünelden içeri girmeye heveslendim. Ama, ucuzluklarına şüphem olmamakla beraber benim yine de satın alamayacağım öteberilerin sergilendiği vitrinler önünde oyalanmadım pek; tünelden geçerek Kömür Pazarı'na çıktım. Zeughaus'ın önündeki tozlu ışığın orta yerine gidip durdum. Binanın bazalt grisini anımsatan ön cephesi, çeşitli zamanlardaki kuşatmalardan kalma irili, ufaklı top güllelcriyle donatılmış, bu demir kamburların gelip geçenlere kentin tarihini anımsatması istenmişti. Gülleler bana bir şey söylemiyordu; kaldı ki bunların yerlerine kendiliklerinden gelip oturmadıklarım, geçmiş yüzyıllardan kalmış cephaneyi çeşitli kiliselerin, vilâyet konaklarının ve bu arada Zcugfıaus'in ön ve arka cephesine yerleştirilmesi için İmar Müdürlüğü ile Eski Eserler Müclürlüğü'nün ortaklaşa çalıştırdıkları bir duvarcı ustasının bizim kentte yaşadığını biliyordum. Derken sağda kalan, Zeughaus'dan yalnız dar ve ışıksız bir sokakla ayrılıp sütunlu kapısı görünen tiyatrodan içeri girecek oldum. Düşündüğüm gibi tiyatroyu kapalı bulunca suare için gişe ancak yedide açılıyordu— trampetimi çalarak, beri yandan gerekliğinde geriye çekilme düşüncesine de kafamda yer vererek, kararsız, sola yürüdüm. Ansızın Oskar, Stocklurm'la Uzun Sokağa açılan kapı arasında durdu. Kapıdan geçip Uzun Sokağa, son 123 ra sola sapıp geniş Yünlü Dokumacılar Sokağı'na girmeyi göze alamadım, çünkü annemle Jan bu sokaklaki bir kahvede oturuyordu; henüz gelmemişlerse, Dülgerler Sokağı'ndaki islerini belki henüz bitirmiş veya mermer masada Türk kahvelerini içip dinlenmek üzere kahveye doğru yola koyulmuş bulunuyorlardı. Tramvayların sürekli gidip gelerek ya kapıdan girmek istediği ya da zil vurarak kapıdan çıkıp gıcırtılarla virajı aldığı ve Kömür Pazarı'na, Odun Pazarı'ııa, kentin merkez istasyonuna yöneldiği yolu nasıl geçip karşıya geldim, bilmiyorum. Belki de büyüklerden biri, herhalde bir polis memuru beni elimden tutmuş, tehlikelerle dolu trafik içinden kollayarak karşıya geçirmişti. Birden Slockturm'un gökyüzüne yaslanan tuğla cephesinin önünde buldum kendimi ve doğrusu belli bir amaç gözetmeden içimdeki can sıkıntısına uyarak trampetimin değneklerini duvarla kule kapısının demir kasası arasına sıkıştırdım. Tuğladan duvar boyunca yukarlara yollamak isledim bakışımı, ama onu kulenin ön cephesinden koşturmakta güçlük çekiyordum; çünkü duvardaki oyuklardan ve kulenin pencerelerinden sürekli güvercinler havalanıyor, ama az sonra güvercin ölçüşünce kısa bir zaman dinlenmek için yine su olukları ve saçaklar üzerine konuyor, derken tekrar kendilerini duvarda aşağı bırakıyor, bakışımı da bu arada kendileriyle beraber alıp götürüyorlardı. Güvercinlerin yaptıklarına içerledim. Bakışlarıma acıdım, çekip geriye aldım onları; iki

trampet değneğini ciddi bir edayla, beri yandan öfkemi üzerimden almak için kaldıraç gibi kullandım; fazla direnmedi kapı ve daha kapı bütünüyle açılmadan kendini kulenin içinde döner merdivende buldu Oskar; merdivenleri çoktan çıkmaya başlamıştı, boyuna sağ ayağını yukarı alıyor, sol ayağını çekip onun yanma alıyordu. Derken zindanın ilk demir parmaklıklı hücrelerine geldi, bir burgu gibi çıktı döne döne; etiketlerle donatılmış olup bakımına titizlik gösterilen işkence aletlerinin sergilendiği işkence odasını geride bıraktı. Merdivenleri tırmanırken arlık sol ayağını yukarı alıyor, sağ ayağını çekip onun yanına alıyordu dar kafesli bir pencereden bir göz 124 altı aşağılara, kalınlığı üzerinde bir fikir edindi, güvercinleri ürküllü, ama aynı güvercinlere merdivenin bir dönemeç yukarısında tekrar rastladı, yine sağ ayağını yukarı atmaya ve sol ayağını onun yanına çekip almaya başlamıştı; sağ ayağında da sol ayağındaki gibi bir ağırlık hissetmesine karşın, uzun bir süre daha yukarılara çıkmak isteğini duyuyordu. Ama merdivenler onun bu çıkışma vaktinden önce son vermişti. Kulenin mimarisindeki anlamsızlığı ve zavallılığı işte o zaman anladı. Bilmiyorum Stockturm ne kadar yüksekti ve şimdi ne kadar yüksek? Çünkü sağ salim atlattı savaşı. Bakıcım Bruno'dan, Doğu Alman topraklarındaki Gotik üslûpta mimari eserlere ilişkin bir kitap rica etmek isteğini de duymuyorum. Sanırım, kulenin tepesine kadar kırk beş metre vardı. Tepedeki külahı kuşatan bir galeride pek de çabuk yorulan merdiven yüzünden çıkışıma son vermek zorunda kaldım. Yere oturup galeriyi çevreleyen sütunlar arasından ayaklarımı uzattım; sağ kolumla kavradığım bir sütunun yanı başından eğilerek aşağılara, Kömür Pazarı'na baktım; sol elimle, bütün merdivenleri benimle çıkmış trampetimi tutuyordum. Şimdi burada, bir sürü kulesi olan, çanlar çalan, yaşlı ve saygıdeğer, içinde hâlâ Orlaçağ havasının esliği ileri sürülen, binlerce gravüre başarıyla hakedildiği görülen kentin bir panoramasını tasvir ederek, yani Danzig'i kuş bakışı anlatarak sizleri sıkmak niyetinde değilim. Yazı için hiç de nankör bir konu olmadıkları sık sık söylenmesine karşın, güvercinler üzerinde de durmayacağım. Bir güvercin âdeta bir şey söylemez bana, bir martı benim için bir güvercinden daha çok anlam taşır. Barış güvercini sözünde de ancak çelişik anlamda bir doğruluk bulurum. Güvercinlere, gökyüzünün alı kesimlerinin geçimsizlikle üstüne olmayan bu kiracılarına bir barış mesajı emanet etmektense, söz konusu mesajı bir Şahine, halta bir leş kargasına emanet ederim daha iyi. Sözün kısası: Slockturm'da güvercinler vardı. Ama güvercinler, eski eserler bakıcılarının himmetiyle eli yüzü düzgün her kule üzerinde vardır nihayet. 125 Oysa ben başka bir sey kestirmiştim gözüme; Zeughaus Pasajı'ndan çıktığımda kapalı bulduğum Şehir Tiyatrosu. Kubbesinin tepesinde mimikleri, kulisleri, suflörleri, aksesuarı ve bütün sahneleriyle beş perdelik bir oyunun öğütülüp korkunç bir hurdaya çevrilmesini sağlayacak o kol bulunmasa bile, her akşam tıklım tıklım dolu olan bu sanat perisi ve kültür tapınağı, akıl almayacak ölçüde büyütülmüş klasik bir kahve değirmenine, domuzuna benzerlik gösteriyordu. Yavaş yavaş batan ve ufku gittikçe daha çok pembeliğe boğan güneşin, fuayesindeki sülunlu pencerelerden bir türlü ayrılmadığı bu binaya içerledim. Kömür Pazarı'ndan, tramvaylardan, büroların kapanışını kutlayan memur ve

müstahdemlerden hemen otuz metre yukarıda, Markus'a ait misk kokulu ucuz eşya mağazasının, Cafe Weitzke'deki serin ve küçük mermer masanın, iki fincan Türk kahvesinin, annem ve Jan'ın hayli yükseğinde bulunuyordum; kirayla oturduğumuz evi, avlumuzu, avluları, eğri çivileri, doğrultulmuş çivileri, komşu çocuklarını ve komşu çocuklarının pişirdiği kiremitli çorbayı aşağılarda bırakmıştım; şimdiye kadar mecbur kalmadıkça çığlık atmamış olan ben Oskar, şimdi ortada zorlayıcı hiçbir neden yokken bir çığlık koyverdim. Şimdiye kadar o tiz perdeden ses tonlarını ancak trampeti elinden alınmak istendiği vakit bir cam eşyadan, cam ampullerden, bayatlamış birayla dolu bir şişeden içeri yollayan Oskar, şimdi trampeti söz konusu olmadan da kuleden aşağı haykırmaya başlamıştı. Kimse trampetini elinden almak istemiyor, ama yine de bağırıyordu, Oskar. Hani güvercinlerden biri, kendisinden bir çığlık koparmak için pisliğini trampetimin üzerine bırakıvermiş de değildi. Yakınlarda bakır levhalar üzerinde yeşil paslar vardı, cam yoktu; ama yine de bağırıyordu Oskar. Güvercinlerin gözleri kırmızımsı ve ışıl ısıldı, kendisine bakan cam bir göz bulunmuyordu ortada, öyleyken bağırıyordu Oskar. Nereye bağırıyordu, hangi uzaklıktı onu bağırmaya ayarlan? Kiremitli çorbanın içilmesinden sonra tavan arasından avlulara doğru plansız, gelişigüzel savrulan çığlıklar, şimdi burada bir hedefe yönelmiş olarak mı 126 sahnelenecekti. Hangi cam nesneyi gözüne kestirmişti Oskar? Hangi cam üzerindeyalnız cam söz konusuydu nihayet—deneylere girişmek isliyordu? Bu hedef de, benim yapmacık diyebileceğim yeni ses tonlarımı ilk kez evimizi tavan arasından akşam güneşi vurmuş pencerelerine çeken Şehir Tiyatrosu, yani o dramatik kahve değirmeniydi. Hiçbirisiyle bir şey elde edemediğim değişik güçteki çığlıklardan sonra, nerdeyse sessiz bir çığlığın üstesinden geldim: kıvanç duyarak ve hain bir gururla kendi kendine müjdeledi, Oskar: Sol fuaye penceresinin ortadan iki camı akşam güneşinden el çekmek zorunda kalmış, bir an önce yeniden camla kaplanması gereken dörtgen biçiminde kara iki kovuğa dönüşmüştü. Bundan böyle elde edilen başarının doğrulanması gerekiyordu. Yıllardır aramakla olup bir kez ele geçirdiği üslubu, aynı ölçüde muhteşem, aynı ölçüde atak, aynı ölçüde değerli ve çokluk aynı büyüklükteki eserleri parmağı ağzında kalan dünyaya armağan ederek geliştirme yolunu tutmuş modern bir ressam gibi kendi kendimin üretimine geçtim. Hepsi bir çeyrek saat içinde fuayenin bütün pencerelerini ve kapılardan bir kısmını camdan soyup aldım. Tiyatronun önüne telâşlı bir kalabalığın toplandığım gördüm. Seyirden hoşlanan insanlar vardır hep. Sanalımın bu hayranları beni pek etkiledi, ama şüphesiz Oskar'm daha hoyrat ve biçimci bir yöntemle çalışmasına yolaçlı. Daha cesur bir deneye başvurmaya ve bütün pencereleri açıp içerleri göz önüne sermeye niyetleniyor, yani açık fuayeden, sonra bir loca kapısının analılar deliğinden süzülüp henüz karanlık salonu geçerek bütün tiyatro abonelerinin medarı iftiharının, yani tıraş edilmiş çeşitli yüzeylerinin hepsi de ışığı ayna gibi yansılan avize üzerine çullanacak bir çığlık yollamak istiyordum ki, tiyatro önündeki kalabalıkla pas kahverengisi bir kostüm ilişti gözüme: Annem Türk kahvesini içerek Jan'dan ayrılmış. Cafe Weitzke'den dönmüştü demek. Ama ne yalan söyleyeyim, Oskar yine de o haşmetli avizeye bir çığlık yollamadan duramadı.

Ne var ki, çığlığı başarısız kal 127 mışlı anlaşılan; çünkü ertesi günü gazeteler sadece bilinmez nedenlerden ölürü sadece yer yer çatlamış fuaye ve kapı camlarından haber verdi. Günlük hasmın arka safyalarında bununla ilgili bilimsel ve yarı bilimsel incelemeler, haftalarca hayal ürünü zırvaları sütun sütun saçıp döktüler ortaya. "Die Neucslcn Nachricten" gazetesi işi kozmik ışınlardan söz açmaya bile vardırdı. Gözlemevindekiler, yani yüksek aşamadaki fikir işçileri güneş lekelerinden dem vurdu. Ansızın, kısa bacaklarımın elverdiği ölçüde hızlı bir tempoyla kulenin döner merdivenlerinden indim aşağı; biraz soluk soluğa tiyatro önündeki kalabalığın yanına geldim. Annemin pas kahverengisi kostümünün ortalıkta parıldadığı görülmüyordu arlık; herhalde annem Markus'un dükkânına gitmiş, benim sesimin yol açlığı zarar ziyanı anlatıyordu. Oskar, gelişmemiş durumunu ve elmas gibi sesini dünyanın en doğal bir şeyi gören Markus'un, o anda dilinin ucunu yelpaze gibi sağa sola sallayıp bcyazsarımsı ellerini ovduğunu geçirdi hayalinden. Dükkânının kapısından içeri ayak alınca karşılaştığım manzara, bana uzak etkili haykırışımla elde elliğim bütün başarıları unutturdu. Markus, annemin önünde diz çökmüştü ve bütün o kumaş hayvanlar, ayılar, maymunlar, köpekler, hatla gözleri açılıp kapanan bebekler, beri yandan itfaiye arabaları, salıncak allar, onra dükkâna göz kulak olan bütün o kukla adamlar da sanki Markus'la beraber annemin önünde diz çökmek isler gibiydi. Annemin iki elini ellerinin arasına alınıştı Markus; ellerinin sırt kısımlarında açık renk ayva tüyleriylc örtülmüş esmer lekeler seçiliyor, gözlerinden yaşlar akıyordu. Annemin de bakışlarında ciddi bir ifade, ortadaki duruma uygun düşen bir ilgi vardı. "Hayır, Markus. Hayır!" diyordu annem. "Ne olur, bari burada, dükkânda yapma bunu!" Ama Markus bir türlü susmak bilmiyordu; konuşmasında hiç aklımdan çıkmayan büyüleyici, beri yandan abartmalı bir ion vardı. "Jan Bronski'yle düşüp kalkmayın, çünkü postanede çalışıyor o, Polonya postanesinde, sonu iyi olmaz bakın, çünkü Po 128 lonya'yı tutuyor Bronski. Polonyalılara yüz vermeyin! Yüz verecekseniz Almanlara verin! Çünkü Alınanlar ilerleyecek, Alınanlar yükselecek, bugün değilse yarın, hatla şimdiden kalkmmadılar mı biraz, ama Bayan Agnes hâlâ Bronski'ye yüz veriyor, yalnız kocası Malzerath'la düşüp kalksa neyse. Veya lütfedip Markus'la düşüp kalksa, Markus'a kalkıp gelse! Hem yeni de vaftiz oldu Markus. Londra'ya gideriz sizinle, Bayan Agnes, orada eşim dostum vardır, gereken belgelerin hepsi de tamam, siz yeter ki peki deyin, Bayan Agnes! Ama Markus'la gelmek istemiyor musunuz, ondan nefret mi ediyorsunuz, güzel, nefret edin. Ancak Markus'un sizden bir ricası var: Şu kaçık Bronski'den çekin elinizi, çünkü Polonya postanesinde kalacağım diye diretiyor o, ama Polonya'nın işi görülecek yakında. Almanlar bir gelmeye görsün, işi bitiklir Polonya'nın." Önündeki bir sürü imkân ve imkânsızlıktan şaşkına dönen annemin de gözlerinden tam yaşlar gelmek üzereydi ki, Markus kapıda beni gördü; bir elini bıraktı annemin, beş parmağının beşini de konuşturarak beni gösterdi: "Şu yavrucağı, onu da alırız yanımıza, Londra'ya götürürüz; küçük bir prens gibi bakarım ona. Küçük bir prens gibi." Derken annem de beni iark elmişli, hafif bir gülümseme beli, rirgibi oldu yüzünde. Belki

Şehir Tiyalıosu'nun camsız kalan luaye pencereleri aklına gelmiş ya da Markus'un Londra'ya gitme önerisi kendisini böyle keyiflcndirmişti. Yine de başını sallayıp, âdela bir dans davetini geri çevirir gibi, pek fazia düşünmeden: "Teşekkür ederim, Markus, teşekkür ederim. Ama imkânı yok, sahi yok! Biliyorsun Bronski!" demesi doğrusu şaşırttı beni. Amcamın adını bir parola gibi kabullenen Markus hemen doğruldu, annemin önünde eğilerek: "Bağışlayın Markus'u!" eledi. "Bronski varken böyle bir şey olamayacağını düşünmesi gerekirdi." Zeughaus Pasajı'ndaki mağazadan çıktık; henüz dükkânların kapanma saati değildi, öyleyken Markus oyuncakçı mağazasını 129 r, kilitleyip, beş numaralı tramvayın durak yerine kadar geçirdi bizi. Şehir Tiyatrosu'nun önünde hâlâ bir kalabalık vardı ve sağda solda birkaç polis dikiliyordu. Ama ben korkmadım hiç, cama karşı elde ettiğim başarıları o anda pek düşündüğüm yoktu. Markus bana doğru eğilerek, âdeta bizden çok kendisi için şöyle fısıldadı: "Meğer Oskar'ın elinden ne marifetler geliyormuş! Baksana, trampet çalıyor, tiyatronun önünde hadise çıkarmasını becc rıvor. 130 TRİBÜN Şehir Tiyatrosu'nun fuaye pencerelerini şarkı ve türkülerle kırıp dökmem, sahne sanatıyla ilk kez ilişki kurmamı sağlamıştı. Oyuncakçı Markus'un o öğle sonrası kendisini pek meşgul etmesine karşın, annem tiyatroyla aramda kurulan dolaysız ilişkiyi herhalde fark etmiş olacaktı ki, Stephan ve Marga, Oskar ve kendisi için dört bilet alıp son Advent* pazarı her üçümüzü tiyatroda sahnelenen bir Noel masalına götürdü. İkinci yan balkonda ön sırada oturuyorduk. Parter üzerinde tavandan sarkan gösterişli avize, tiyatroyu aydınlatmak için canla başla çalışıyordu. Bunu görünce, Stocıurm'dan aşağı şarkılar ve türküler yollayarak onu kırıp dökmediğim için sevindim. Daha o zamanlar çok, ama pek çok çocuk vardı. Balkoıılardaki çocukların sayısı annelerin sayısını geçiyordu; varlıklı kişilerin, yani çocuk yapmakta daha çekingen davrananların oturduğu parterde çocuklarla ve annelerin sayısı aşağı yukarı birbirine denkti. Şu çocuklar da rahat durmaz ki bir türlü! Benimle az çok uslu Slcphan arasında Marga Bronski oturuyordu; açılıp kapanan kolluğundan ikide bir kayıp iniyor, bazen balkon parmaklığı önünde jimnastik yapmaya hevesleniyor, koltuğun açılıp kapanmasını sağlayan mekanizma içinde ikide bir sıkışıp kalarak ağlamaya başlıyordu; ama o sersem çocuk ağzına annem bonbonlar tıkıştırdı mı, koyverdiği çığlıklar hafifleyerek çevremizdeki öbür Noel'e hazırlık süresi; Noel'den önce dördüncü pazardan başlar. 131 yaygaracı çocuklarınkine göre katlanılır bir durum alıyor ve çok geçmeden kesiliyordu. İkide bir kolluğundan kayıp inerek, ikide bir koltuğuna tırmanmaya çalışarak vaktinden önce yorulan Stephan'ın küçük kızkardeşi, ağzındaki bonbonları emerek temsilin başlamasından az sonra uyuyakaldı; her perde kapanışında alkış için uyandırılıyor,

gerçekten de bol bol alkışlıyordu. Tiyatroda, beni ilk perdeden başlayarak çekip sürükleyen ve kuşkusuz herkesten önce bana hitap eden Parmak Çocuk adında bir masal oynanıyordu. Oyun ustaca düzenlenmişti; asla sahnede görünmeyen Parmak Çocuk'un yalnızca sesi işitiliyor, büyük büyük insanlar oyuna ismini veren o göze görünmez, ama pek hareketli kahramanın arkasından seğirtiyordu. Bir bakıyorsunuz Parmak Çocuk atın kulağında oturuyor, bir bakıyorsunuz bol para karşılığı babası taralından iki serseriye satılıyordu. Bir ara serserilerden birinin şapkasının kenarında gezinip, oradan aşağılara sesleniyor, sonra bir fare yuvasına, fare yuvasından çıkıp bir salyangoz kabuğuna giriyor, hırsızlarla hırsızlık yapıyor, derken samanlar arasına karışıp bir ineğin karnını boyluyordu. Parmak Çocuk'un sesiyle konuşmaya başlayan inek boğazlanıyor, hayvanın işkembesinde hapsolup kalmış Parmak Çocuk işkembeyle beraber çöplüğe alılıyor ve orada kurt tarafından yutuluyordu. Ama kurdu, Parmak Çocuk kurnazca kandırıp babasının evine getiriyor ve kilerden içeri sokuyordu; kilerde kurt tam ortalığı yağmalamak üzereyken Parmak Çocuk yaygaraya başlıyor, oyun da tıpkı masallardaki gibi sona eriyordu: Babası hınzır kurdu öldürüyor, annesi de bir makas alıp obur hayvanın karnını yararak Parmak Çocuk'u içinden çıkarıyordu. Hani çıkarıyor diyorsam, yalnız bağırdığı işitiliyordu Parmak Çocuk'un: "Ah babacığım, ah anneciğim! İlkin bir fare yuvasındaydım; sonra bir ineğin işkembesinde, derken bir kurdun karnında aldım soluğu; artık sizden hiç ayrılmayacağım." Bu son, bana dokunmuştu; başımı kaldırıp bakınca, burnunu mendilinin arkasında sakladığını gördüm annemin, çünkü o da benim gibi sahnede olup bitenleri âdeta yaşamıştı. Duygulan 132 inaktan pek hoşlanırdı annem; bunu izleyen haftalar, hele Noel suresince beni ikide bir tuuıp bağrına bastı, Oskar'a bazen şakadan, bazen üzgün "Parmak Çocuk'um benim" ya da "Benim mini mini Parmak Çocuk'um" veya "Benim zavallı, zavallı Parmak Çocuk'um" diye fısıldadı. Ancak 1933 yılında beni alıp ikinci kez tiyatroya götürdü annem. Benim bir yanlış anlamam sonucu, gerçi iyi sonuçlanmadı bu ikinci gidişim, ama üzerimde sürüp giden bir etki bıraktı; hatla bugün bile bu etkiyle çalkanıp durur içim; çünkü olay açıkla olmuş, her yaz gecelen açık havada Wagner müziğinin doğanın kucağına buyur edildiği Zappot Orman Tiyatrosu'nda geçmişti. Doğrusu evde operadan biraz hoşlanan yalnız annem vardı. Matzeralh için operetler bile fazlaydı. Jan ise anneme uyuyordu; müzikal dış görünüşüne karşın güzel melodilere kulakları düpedüz sağırdı, ama aryalara bayılıyordu sözde. Karthaus Orlaokulu'ndan arkadaşları olup Zappot'la oturan, iskelenin, dinlenme evi önündeki lıskiyenin, otel kumarhane'nin ışıklarına yukarıdan bakan ve kendileri de ışıkçı olarak Orman Tiyalrosu'nun Opera temsillerinde çalışan Formclla kardeşleri tanıyordu. Oliva üzerinden geçiyordu Zappot yolu. Saray Parkı'nda bir öğle öncesi; kırmızı balıklar, kuğular, ünlü Fısıltı Mağarası'nda annemle Jan Bronski; sonra yine kırmızı balıklar ve bir fotoğrafçıyla el ele ortak çalışan kuğular. Resim çekilirken, Matzerath, beni ata biner gibi omuzlarına bindirdi. Ben de trampetimi onun tam tepesine dayayınca herkes güldü; resim albüme yapıştırıldıktan sonra da zaman zaman gülüşmelere yolaçlı bu davranışım. Derken kırmızı balıklardan, kuğulardan, Fısıltı Mağarası'ndan ayrılış. Yalnız Saray Parkı'nda değil,

parkın demir parmaklığı önünde, Glcttkau tramvayında, Glellkau dinlenme evinde, her tarafta pazar günü vardı; öğle yemeğini Glellkau dinlenme evinde yedik; Ballık Denizi, yapacak başka işi yokmuş gibi boyuna insanı sularında yıkanmaya çağırıyordu. Sahildeki gezi yolunu izleyerek Zappol'a giderken ansızın pazar karşımıza çıktı. Bütün dinlenme evi ücretlerini Malzerath ödüyordu. 133 Güney Plajı'nda denize girdik, çünkü burası sözde Kuzey Plajı'ndan daha tenhaydı. Erkekler, plajın erkeklere ayrılan kısmında soyundu; annem bayanlar kısmının bir kabinine götürdü beni; aile plajında herkesin içine anadan doğma çıkmamı istedi. O zamanlar şişmanlığı başını almış giden kendisine gelince: Elli vücudunu saman sarısı bir mayo içerisine tıktı. O bin gözlü aile plajında kendimi fazla çıplak göstermemek için trampetimi önüme tuttum ve sonra yüz üstü kumlara uzandım; davetkâr Ballık Denizi'ne girmeyip önümdekini kumlar içinde saklamak, devekuşu laktiği izlemek istedim. Malzeralh'ın, beri yandan Jan Bronski'nin yeni yapmaya başladıkları yağlı göbcklcriylc öylesine gülünç ve âdeta acınacak bir görünüşleri vardı ki, ikindi üzeri kabinlere dönülerek güneşle yanmış vücutların yağla ovulup nivea kremiylc kulsanınasından sonra pazarlık giysilerin yine üzerlere geçirilmesine memnun oldum. "Seestcrn" gazinosunda pasta yedik, kahve içtik. Annem beş kaili pastadan bir üçüncü porsiyon getirtecek oldu, ama Matzerath karşı çıktı buna. Jan ise hem hayır dedi, hem de annemin isteğini makul karşıladı. Annem pastayı söyledi, derken gelen pastadan Malzeralh'ın tadımlık bir lokma almasına izin verdi, jan'a ise kendi clccğiziyc yedirdi pastadan; her iki erkeğin de gönüllerini hoş ettikten sonra, kama biçimindeki pek tatlı pastayı küçük kaşıkla kaşıklayarak midesine indirmeye başladı. Oh, kutsal krema; üzerine pudra şekeri ekilmiş, açıkla bulutlu arasında değişen pazar ikindisi. Polonya soyluları gözlerinde mavi güneş gözlükleri ve önlerinde koyu limonatalarla masalarda oturuyor, ama limonatalarına el sürmüyorlardı. Hanımlar mor tırnaklarıyla oynuyor, bir mağazadan kirayla aldıkları mevsimlik kürk kaplarının güve tozu kokularını denizden esen rüzgârla bize doğru yolluyorlardı. Matzerath maymunca buldu bu kürk kapları. Ama bir tek öğle sonrası için bile olsa böyle bir kabı kendisinin de seve seve kirayla alacağını belirtti annem. ]an: "Polonya soylularında can sıkıntısı öylesine serpilip boy almış ki" dedi, 134 "borçlarını çoğaltmakta olmasına bakmayarak Fransızca'ya rağbet etmiyor arlık, sırl züppeliklerinden en bayağı bir Polonyaca konuşuyorlar." "Seeslern"de oturup boyuna Polonya soylularının mavi güneş gözlüklerine ve mor tırnaklarına da bakamazdık. İçi dışı pastayla dolan annem kalkılması isteğinde bulundu. Dinlenme evinin parkı kapılarını açtı bize; çekilecek yeni bir resim için beni bir eşeğe bindirip kımıldamadan durmaya zorladılar. Kırmızı balıklar, kuğular doğada neler de yokmuş ve sonra yine kırmızı balıklar ve kuğular, tatlı suların incileri sayılan yaratıklar. Hep iddia edildiğinin tersine fısıldamayan porsuk ağaçlarının arasında gazino kumarhanenin ve Orman Opera evinin ışıklandırıcıları Formclla kardeşlere rasladık. Küçük kardeş operada çalışırken duyup işittiği bütün nükte ve fıkraları ilkin üzerinden atmadan yapamadı. Ağabcysi nüktelerin hepsini önceden bilmesine karşın kardeşine olan

sevgisinden yeri gelince katıla katıla gülüyor ve gülerken kardeşinden bir fazla allın dişini gösteriyordu; kardeşinin sadece üç allın dişi vardı. Derken maehanelel içmek için Gazino Springer'e doğru yola koyulduk. Annem daha çok Kurfürsten'c gidilmesini istemişti. Gazinodan çıktığımızda hâlâ dağarcığından nükteler dağıtıp duran bonkör Formella kardeş, oradakileri akşam yemeği için Restoran Papağan'a davet elti. Restoranda Bay Tuschcl'c rastladık, Tuschel, yarı Zappot'luydu; Zappol'un ise beş sinemasıyla orman içinde bir operası vardı. Ayrıca Formella kardeşlerin şefiydi Tuschel ve biz nasıl kendisiyle tanıştığımıza memnun olmuşsak, o da memnun oldu bizi tanıdığına. Bıkıp usanmadan parmağmdaki yüzüğü çeviriyor, ama yüzük bir türlü "dile benden ne dilersen" yüzüğünü ya da sihirli bir yüzüğe dönüşmüyordu; çünkü olup bilen, hiç ama hiçbir şey yoklu ortada, sadece nükte anlatan Tuschel'di bu kez, üstelik daha önce küçük Formella kardeşlen dinlediğimiz nüktelerin aynını anlatıyor, ancak altın dişleri o kadar fazla olmadığı için sözü daha Çok uzatıyordu. Öyleyken gülüyordu bütün masadakiler, çünkü nükteleri anlatan Tuschel'di. Yalnız ben ciddiyetimi koruyor, kas 135 katı bir yüzle nüktelerdeki can alıcı noktaların canına okuyordum. Ah, yapmacık olmalarına karşın bu kahkaha salvoları bizim tıkındığımız köşedeki pencerenin yuvarlak ve bombeli camlan gibi nasıl da etrafa bir rahatlık saçıyordu. Tuschel'in halinde bir şükran iladesi vardı, nükte üzerine nükte anlatıyordu. Bir ara Goldvvasser likörü getirtti; kahkaha ve Goldwasser likörü içinde yüzerken, ansızın parmağmdaki yüzüğü bir başka türlü döndürmeye başladı ve bunu yapar yapmaz da gerçekten bir şeyler oldu: Tuschel hepimizi, Orman Opcrası'na davet elti. Operada oynanacak küçük bir oyunu nihayet o kaleme almıştı; kendisi maalesef gelemeyecekti, randevuları falan vardı, ama ayırtacağı yerleri lütfen kabul buyurmamızı rica ediyordu; bir loca söz konusuydu, oturulacak yerler kolluktu, yavrucağızın uykusu geldi mi uyuyabilirdi. Derken gümüş bir tükenmez kalem çıkardı cebinden, bir karlvizitçik üzerine Tuschel'ce sözler çiziktirdi, bunlar gittiğimiz yerde kapıları açacaktı bize ve gerçekten de açtı. Daha sonra olanlar birkaç kelimeyle anlatılabilir sanıyorum: İlık bir yaz akşamı; Orman Operası'nda biç yer yok, tamamen dışardan gelen yabancılar doldurmuş tiyatroyu. Daha oyun başlamadan sivrisinekler yetişti; ama hep biraz geciken, bunu nazik bir davranış gören son sivrisinek, kana susamış bir vızıriıyla gelişini haber verir vermez başladı oyun. "Uçan Hollandalı" temsil ediliyordu. Orman Opcrası'na adını veren ormanın içinden bir tekne, denizlerde korsanlık yapmaktan çok ormanı yağma ederek, sürüne sürüne çıktı ortaya. Tayfalar ağaçlara karşı şarkılar söylüyordu. Derken ben Tuschel'in kolluğunda uyuyakalmışını; gözlerimi açlığımda tayfaların şarkıları ya devanı ediyordu veya yeniden şarkı söylemeye başlamışlardı: Dümenci, haydi dümen başına! Ama Oskar tekrar uyudu ve uyurken annesinin Hollandalıya bu kadar ilgi göstermesine, sanki dalgalar üzerinde kayıp giderek Wagner'ce nefes alıp vermesine sevindi. Annem, Malzeraih'la Jan ellerini yüzlerine siper ederek irili ufaklı ağaçları lıorultularıyla biçmekte olduklarını, bu arada benim de ikide bir Wagner'in parmakları arasından kayıp kurtulduğumu fark cimi 136 yordu. Sonunda büsbütün uyandı Oskar; çünkü ormanın içinde tek başına bir kadın dikilmiş ve haykınp duruyordu. Sarı saçlı bir kadındı; ışıkçılardan biri, herhalde Formella

kardeşlerden küçüğü, ışıldakla gözlerini kamaştırıp kendisini rahatsız elliğinden: "Hayır! Hayır!" diye bağırıyordu. "Eyvahlar olsun!" Bir ara da şöyle bağırdı: "Kimdir bana bu kötülüğü reva gören?" Ama bu kötülüğü ona reva gören Formella kardeşlerden küçüğü, ışıldağını bir türlü kadının üzerinden çekmiyordu; annemin daha sonra solist diye nitelediği kadının haykırışı, sonunda tek heceli köpürüp kabaran bir yakınmaya dönüştü; ama bu, her ne kadar Zappot Ormanı'nın ağaçlarındaki yapraklan vaktinden önce soldurabildiysc de, Formella'nın ışıldağını bir türlü ele geçirip işini göremedi. O kadar parlaklığına karşın solist kadının sesi başarısız kalmıştı. Bunun üzerine Oskar sıçrayıp yardıma koşmadan, o küstah ışık kaynağını bulup uzak etkili çığlıklarının bir tekiyle canına okumadan, sivrisineklerin verdiği hafif rahatsızlığı da bu arada yok etmeden duramadı. Bunun bir kısa devreye, kıvılcımların etrafa sıçramasına, gerçi önü alınabilen, ama yine de ortalıkla panik yaratan bir orman yangınına yol açmasını doğrusu istememiştim: kalabalıkla yalnız annemi değil, hoyrat bir şekilde uykularından uyandırılan Bay Matzerath'ı ve Bay Jan'ı da yitirdim; beri yandan trampetim de kargaşalıkta kaybolup gitti. Tiyatroyla bu üçüncü karşılaşmam, Orman Operası'ndaki geceden sonra piyanomuzun kapaklarını Wagner müziğine açan hafif kilo almış annemi, bin dokuz yüz oluz dört yılının baharında beni sirk havasıyla tanıştırmak düşüncesine götürdü. Oskar, trapezdeki gümüş gibi parıldayan artistlerden, Busch Sirki'nin kaplanlarından, o becerikli fok balıklarından söz açacak değil sizlere. Hani sirk çadırının kubbesinden düşen lalan da olnıadı. Hayvan terbiyecilerinden kimsenin ısırıhp koparılmadı bir yeri. Fok balıkları kendilerine öğretilen hünerleri gösterdiler, bu' runlarıyla havada dengeleyip tuttular topları ve ringa balıklarıyla ödüllendirildiler. Ayrıca çocuklar için eğlenceli pek çok gösteri 137 de bulunan ve şişeler üzerinde "Kaplan Jimmy" melodisini çalıp bir Lilipul ekibini yönelen müzikal palyaço Bebra'yla tanışmamı, yine söz konusu sirke borçluyum, ki bu da pek önemli bir tanışma oldu benim için. Manejde rastladık birbirimize. Annemle yanındaki iki kavalyesi bir kafes önünde durmuş, maymunların yakışıksız davranışlarını seyrediyor, o gün istisnai olarak grupla yer alan Bayan Hcdwig Broııski de çocuklarına midillileri gösteriyordu. Bana gelince: Bir aslanın yüzüme karşı esnemesinden sonra düşüncesizce davranıp bir baykuşla oyalanmaya başlamıştım. Gözlerimi dikmiş baykuşu süzüyordum, belki de baykuş beni süzüyordu; derken aptallaşıp kızardı Oskar, la can evinden vurulmuş gibi usulcacık başkuşun yanından ayrılıp ev olarak kullanılan mavi beyaz arabaların arasına yollandı, çünkü burada bağlı birkaç bücür keçiden başka hayvan yoklu. Bebra bir su kovasıyla önümden geçti derken; ayaklarında terlikler vardı, ceketsizdi, pantolon askıları görünüyordu. Sadece şöyle bir karşılaştı bakışlarımız, öyleyken hemen birbirimizi tanıdık. Bcbra kovayı bırakıp iri başını yana eğerek bana doğru geldi; boyu, benim boyumdan aşağı yukarı dokuz santimetre uzundu. Gıptayla yukardan doğru: "Hele bak sen, hele bak sen!" dedi gıcırtılı bir sesle. "Bugün üç yaşındakiler, yeter büyüdüğümüz, deyip fazla boy almak istemiyor." Ben cevap vermeyince, yeniden girişti. "Adım Bebra. Öyle iddia edildiği gibi raslgele bir Savoyarde'nin oğlu değilim, doğru ondördüncü Ludwig'in mahdumu Prens Hugen soyundan geliyorum." Hâlâ

sustuğumu görünce, yeniden bir hamle yaptı: "Onuncu yaş günümden sonra büyümeme dur dedim. Biraz geç kaldım ama, olsun." O bu kadar açık yüreklilikle konuşunca, ben de kendimi tanıttım, ama kasılıp da kafamdan bir soy sop uydurup söylemedim, Oskar! dedim yalnızca. "Ne söylüyorsunuz, kuzum Oskar'cığım! Şu halinizle on dört, on beş hatta on altı yaşında var denebilir sizin için. Olur şey değil! Daha dokuz buçuk yaşındasınız ha?" 138 Şimdi de benim onun yaşını kestirmem gerekiyordu, kasten biraz düşük tahmin eltim. "Siz komplimancmm birisiniz, genç dostum. Oluz beş öyle mi? O, bir zamanlardı. Ağustosta elli üçüncü yaş günümü kutlayacağım; dedeniz olabilirdim hani." Oskar, palyaço rolünde gösterdiği akrobasi başarılarıyla ilgili olarak hoşa gider birkaç şey söyledi Bebra'ya, kendisini olağanüstü müzik yeteneğine sahip biri diye niteledi ve biraz haris bir duyguya kapılarak ona kendi küçük hünerlerinden birini gösterdi. Sirk meydanındaki ampullerden üçü, gösterilen hünerin büyüklüğüne çaresiz inanmak zorunda kaldı. Bay Bcbra ise: "Bravo! Vallahi bravo!" diye bağırıp hemen yanında çalışmasını önerdi Oskar'a. Bebra'nın bu önerisini geri çevirdiğime bugün bile hayıflanırım bazen. O zaman şöyle söyleyerek bu işlen yakamı sıyırmiştım: "Biliyor musunuz, Bay Bebra, kendimi seyircilerden biri olarak görmek daha çok memnun eder beni; bırakın küçük sanatım gizli kalsın, her türlü alkıştan uzak büyüyüp çiçeklensin. Ama sizin gösterilerinize gelince: Bunlardan alkışımı kolay kolay esirgcyemem doğrusu!" Bcbra, kırışıklıklardan geçilmeyen işaret parmağını kaldırarak beni uyardı: "Bay Oskar! Benim gibi görmüş geçirmiş bir meslektaşınıza inanın ki, bizler asla seyirciler arasında yer alamayız. Bizlerin yeri sahnedir, arenadır. Bizler gösterilere ışık tutmak, gösterilere yön vermek zorundayız. Yoksa o adamların eline düşeriz. O adamların da bir kez eline düşmeye görelim!" Nerdeysc kulağımın içine girerek fısıldadı sonra, gözleri sonsuz zamanların gerisinden bakar gibiydi: "Bizimle geleceksiniz, Bay Oskar! Gösterilerin yapıldığı sahneleri elinizde bulunduracak, meşale alayları düzenleyecek, tribünler kuracak, tribünleri şenlendirecek, tribünlerden vaazlar verecek ve insanlık elenen şeyin yıkılıp gitmekte olduğunu ilan edeceksiniz. Dikkat edin, genç dostum, neler, neler olmayacak tribünlerde. Tribünler üzerinde bulunmaya, asla tribünler önünde dikilmcmeye bakın!" 139 İsminin çağrılması üzerine Bay Bcbra kovasına uzandı: "Sizi arıyorlar, aziz tloslum. Yine görüşeceğiz ilerde; değil mi ki birbirimizi kaybedemeyecek kadar küçüğüz. Sonra Bcbra'nın dilinden düşürmediği bir söz vardır: Bizim gibi bücür insanlar, tribünlerin üzeri istediği kadar dolu olsun, yine bir köşede kendilerine bir yercik bulurlar. Tribün üzerinde değilse bile altında olur bu yer ama önünde asla! Doğruca Prens Eugcn soyundan gelen Bebra söylüyor işle size bunu." Oskar! Oskar! diye seslenerek bir arabanın arkasından çıkan anneni. Bay Bcbıa'um alnımdan öptüğünü, sonra kovasına sarılıp omuzlarını kürek gibi kullanarak arabalardan birine doğru dümen kırdığını son anda görmüştü. Malzerallı ile Bay ve Bayan Bronski'ye çileden çıkmış bir tavırla şöyle dedi: "Tasavvur edin Allahaşkına, lilupullarm yanında buldum. İçlerinden biri de alnından öplü Oskar'ı. İnşallah

ilerisi için pek bir şey ifade etmez bu." Ama Bcbra'nın alnıma kondurduğu öpücük ilerde benim için çok şeyler ifade edecekti. Herki yılların politik olayları Bebra'yı haklı çıkarmış, meşale alaylarının ve tribünler önünde resmi geçitlerin vakti gelip çalmıştı. Ben nasıl Bay Bcbra'nın öğütlerini dinlcmişsem, annem de Zeughaus Pasajı'ndaki dükkânda Sigusmund Markus'un kendisine yönelttiği ve perşembe ziyaretlerinde ikide bir tekrarladığı uyarılarının bir kısmına kulak vermişti. Markus'la Londra'ya gitmeyerek, Malzeraih'ın yanında kalmıştı, —doğrusu benim böyle bir yer değiştirmeye pek itirazım olmazdı, Jan'ı da ölçüyü kaçırmadan ancak arada bir görmeye başlamıştı. Bu da kuşkusuz Dülgerler Sokağı'udaki kirasını Jan'ın ödediği pansiyon odasında veya ailece oynayıp sürekli kaybettiği için Jan'a pahalıya oturan skal partilerinde oluyordu. Markus'un öğüdünü dinleyerek annemin, daha çok bağlanmasa bile kendisinde karar kıldığı Malzerallı 1934 yılında, yani oldukça erken, ortada esen havayı sezerek partiye girdi, ama yine de Zellenleiter'den daha üstün bir mevkiye yükselemedi. Olağanüstü bütün olaylar gibi bir araya toplanılıp bir 140 skal oyunu çevrilmesine neden oluşturan bu terfi dolayısıyla Malzerallı, Polonya Postanesi'ndc çalıştığı için Jan'a yönelttiği uyanlara daha sert, ama daha sevecen bir hava verdi. Matzerath'ın Zellenleiler'liğc terhinden sonra, başka da fazla bir şey değişmedi evde. Piyano üzerinde Bay Greff'in bir armağanı olan asık suratlı Beethoven, çividen indirilerek yerine gene öyle asık suratlı Hitlcr'in resmi asıldı. Ağır müzikten hiç hoşlanmayan Malzeraıh'a kalsa, Beethoven'i nerdeyse kapı dışarı edecekti. Ama Beethoven sonatlarının o ağır tempolu cümlelerine bayılan, bunlardan ikisini, üçünü notada belirtildiğinden daha ağır bir tempoyla etüt edip arada bir damla damla piyanomuzdan döktüren annem, Beethoven'in şezlong ya da büfe üzerinde bir yere yerleştirilmesi için diretti. Bu da nihayet en tehlikeli bir yüzleşmenin doğmasına yolaçtı: Hitler ve dâhi Beethoven karşılıklı olarak duvarlarda asılı duruyor, bakışıyor, gözleriyle birbirlerinin içine nüfuz ediyor, öyleyken birbirlerine ısınamıyorlardı. Malzeralh, her fırsatla bir parçasını satın alarak, yavaş yavaş bir üniforma sahibi olmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam parti kasketiyle işe başladı; kayışı çene altını tahriş eden kasketi seve seve, hatla güneşli havalarda bile başında taşıyordu. Bir süre, kafasında bu kasket, beyaz gömlekler giyip siyah boyunbağlar taklı veya kolunda pazıbent bulunan bir deri ceket geçirdi sırlına. İlk kahverengi gömleği satın almasının arası bir halta geçmemişti ki, çizmeler ve kaka renkli külot pantolonlar edinmek isledi, ama annem karşı koydu. Aradan yine haftalar geçti ve günün birinde lam bir üniformaya kavuştu Malzeralh. Her hafta birçok kez, söz konusu üniformayı üzerinde taşımak için fırsal çıkıyor, ama Matzerath onu yalnızca spor salonuna bitişik Mayıs Çayırı'ndaki pazar günü gösterilerine katılacağı zaman giyiyordu. Ancak bu pazar günleri hava ne kadar kötü olursa olsun üniformayı sırtına geçirmeden duramıyor ve giderken yanına bir şemsiye almaya yanaşmıyordu. Çok geçmeden beylik bir sözü, evde ağzından hayli sık işitmeye başlamıştık: "Görev zamanı görev, içki zamanı içki!" Öğle yemeği için kızart 141

maları hazırladıktan sonra her pazar sabahı annemi evde bırakıp yola düşüyor ve beni güç durumda bırakıyordu; çünkü pazar günlerine özgü yeni politik durumu sonunda kavrayan Jan, Malzerath'ın bir başka yerde hazırol durumunda dikilmesinden yararlanıp sivil giysisiyle evde yalnız bırakılan annemi ziyarete geliyordu. Ben bir kenara sinmekten başka ne yapabilirdim? Şezlonga yerleşen annemle Jan'ı ne rahatsız etmek ne de kendilerini gözetlemek hevesine kapılıyor, dolayısıyla üniformalı babam gözden kaybolur kaybolmaz ve daha o zamanlar muhtemel babam gözüyle baktığım sivil giysili Jan gelmeden evden çıkıyor, trampetimi çala çala Mayıs Çayın'nın yolunu tutuyordum. İlle de Mayıs Çayırı mı olacak diyeceksiniz? Lütfen inanın bana, pazarları rıhtımda görülecek hiçbir şey yoktu; orman gezintilerine de bir türlü karar veremiyordum; Hcrz Jcsu Kilisesi'nin içi ise henüz o vakitler bana bir şey söylemiyordu. Gerçi bunlardan ayrı olarak Bay Greff'in izcileri vardı, ama şimdi bana bir sempatizan gözüyle bakacak olsanız bile itiraf edeyim ki, Mayıs Çayırı'ndaki hercümerci, Grcff'lerdeki o cendere içine sıkışmış erotizme üstün tutuyordum. Gösteride ya Grciser* ya da Bölge Eğitim Müdürü Löbsack konuşuyordu. Grciser pek dikkatimi çekmedi asla; fazla yumuşak ve ölçülü bir adamdı, nitekim ilerde Bölge Eğilim Müdürlüğüne atanan Forslcr** adında Bavyera'lı daha sert birine yerini bırakmak zorunda kaldı. Ama Forslcr'i aratmayacak bir adam varsa, oda Löbsack idi. halta Löbsack'ın sırlında bir kambur olmasa, Fürth'lü Forster, kentin rıhtımına tek ayağını bile zor atardı. Değerini doğru takdir edip kamburunu yüksek bir zekâ eseri * Grciser, Arlhur : 1934 yılında Danzig Senatosunun başkanlığına serildi. Polonya ile Almanya arasında Naziler'le bir andlaşma imzaladı. Savaştan sonra Polonya'da savaş suçlusu olarak ölüme mahkûm edildi. (Ç.N.) ** Forster, Albert : 1935'dc Naziler tarafından Danzig Bölge Başkanlığına getirildi, I Eylül 1939'da Polonya ile bağımsızlık andlaşmasını çiğneyerek Danzig'i" Almanya'ya katıldığını açıkladı. (Ç.N.) 142 gördüğünden, Löbsack'ı Bölge Eğilim Müdürü yapmıştı parti. Adam işinin ehliydi. Forsler kötü bir Bavycra şivesiyle boyuna "Topraklarımıza döneceğiz, onları geri alacağız!" diye bağırırken, Löbsack daha çok işin inceliklerine iniyor, DanzigPlatt Almancası'nın her çeşidini konuşuyor, Bollermann ve Wullsutzki'den nükteler ve fıkralar anlatıyor, Schichau Doku'ndaki liman işçilerine, O lira halkına, Emmaus, Schidlilz, Burgerwiesen ve Prausl sakinlerine nasıl hitap edeceğini biliyordu. Yüzlerinden ciddilik akan komünistlerle bir tanışmaya girmek zorunda kalacak veya arada bazı sosyalistlerin güçsüz protestolarıyla karşılaşacak oldu mu, üniformasındaki kahverengi kamburunu özellikle çıkartıp ona bir yücelik kazandıran bücür adamı dinlemek bir zevkli doğrusu. Löbsack nükledan biriydi ve bütün nükteli konuşmalarını kamburundan çıkarıyor, kamburundan adıyla sanıyla söz açıyordu; çünkü böyle şeyler her vakiı hoşuna gider dinleyicilerin. $u kamburum var ya, o kaybolur da komünistler gene başa geçemez diye iddiada bulunuyordu. Kamburunun kaybolmayacağı, kamburunun yerinden oynalılamayacağı ise önceden belliydi; dolayısıyla, kambur ve onunla partililer haklı çıktı, ki bir fikre, bir ideye, bir kamburun ideal bir temel oluşturabileceği sonucu çıkarılabilir buradan. Greiser, Löbsack veya daha sonra Forster konuşacak oldu mu, hepsi de tribünden

konuşuyordu. Bu da bodur Sayın Bcbra'mn bana övgüsünü yaptığı tribündü. Dolayısıyla uzunca bir zaman tribündeki o kambur ve yetenekli konuşmacı Löbsack'a Bcbra'nın bir elçisi gözüyle baktım; Bcbra kahverengi bir tebdili kıyafetle tribün üzerine çıkmış, aslında benim de davam olan bir davayı savunuyor, dedim kendi kendime. Bir tribün de nasıl şeymiş? Kimin için, kimin önünde kurulursa kurulsun, mutlaka simetrik olması gerekir bir tribünün. Dolayısıyla, spor salonunun yanı başında Mayıs Çayın'ndaki bizim tribün de özellikle simetri kuralları gözetilerek kurulup çaulmıştı. Yukarıdan aşağı; üzerinde gamalı haç resmi bulunan 143 yan yana altı sancak, sonra bayraklar, flamalar ve sancaklar, sonra çenelerinin altında kasketlerinin kayışları görülen siyah üniformalı bir dizi SS, sonra da marşlar söyleyip konuşmalar yapılırken ellerini palaskalarının tokasında tutan iki dizi SA, sonra parti mensuplarının oturduğu bir yığın sıra, konuşmacı kürsüsünün arkasında aynı şekilde partililer, annece yüzleriyle kadın derneklerinin yöneticileri, sivil giyinmiş meclis temsilcileri, Almanya'dan gelmiş konuklar, kentin emniyet müdürü veya yardımcısı. Tribünün alt kısmını Hitler Gençliği, daha doğrusu Gençlik Bölge Fanlar alayıyla Hillcr Gençliği Bölge Mızıka Alayı gcnçleşliriyordu. Bazı gösterilerde yine simetrik olarak sağlı sollu yerleştirilmiş karışık bir koro tarafından ya parolalar söyleniyor ya da güftesi bakımından, bayrakların açılıp gerilmesine hepsinden elverişli olup, zamanın pek sevilen Doğu Rüzgârı marşı çalmıyordu. Beni alnımdan öpen Bebra, ayrıca şöyle demişti: "Oskar, asla bir tribünün önünde dikileyim deme sakın! Bizim yerimiz tribünlerin üzeridir." Çok vakit bazı kadın derneklerinin yöneticileri arasında kendime yer bulabiliyordum. Ama maalesef bu hanımlar, gösteri sırasında propaganda için ellerini üzerimde gezdirerek beni okşamadan duramıyordu. Tribünün ayak kısmındaki davullar, fanfarlar ve trampetler arasına teneke trampetimden ölürü karışamıyordum; çünkü trampetim kiralık asker trampellcriyle bir tutulsun islemiyordum. Ne yazık ki, Bölge Eğilim Müdürü nezdindeki bir girişimin de sonuçsuz kalmış, adam beni büyük bir düş kırıklığına uğratmıştı; ne benim umduğum gibi Bcbra'nın elçisi, ne de o vaalkâr kamburuna karşın benim gerçek büyüklüğümü biraz olsun anlayacak biriydi. Tribünlü bir pazar günü, hemen konuşmacı kürsüsünün yanında, karşısına çıkarak parti selamını verdim, ilkin bel bel yüzüne bakıp sonra göz kırparak: "Führer'iıniz Bebra'dır" diye fısılda 144 dim, ama Löbsack'ın kafasında bir ışık falan çakmadı, tıpkı Nasyonal Sosyalist Kadınlar Birliği mensupları gibi eliyle okşadı beni ve sonunda Oskar'ı çünkü nutkunu çekmesi gerekiyorduiribünden çıkarttı. Alman Kızlar Birliği yöneticilerinden iki kız beni aralarına alıp bütün gösteri boyunca annem ve babamla ilgili olarak sorgulamadan geçirdiler. Dolayısıyla, partinin daha 1934 yılında, ama Röhm'ün* darbe girişiminin etkisi olmadan birçoklarını düş kırıklığına uğratmaya başlamasına şaşmamak gerekiyor. Tribün önünde dikilerek tribünü seyrettikçe, Löbsack'ın kamburunun ancak yetersiz ölçüde yumuşattığı o simetriden kuşkulanmaya başlamıştım. Tabii en başla trampelçilerle fanfarcılara yüklendim ve 1935 Ağuslos'unun boğucu bir pazar günü gösterisinde de tribünün ayak

kısmında yer alan o trampetçiler, fifreciler ve fanfarcılarla kozumu paylaştım. Malzeraıh, saat daha dokuzda evden ayrılmıştı. Vaktinde evden çıkıp gitmesi için kahverengi deri tozluklarının boyanıp cilalanmasma yardım etmiştim. Sabahın erken saati olmasına karşın dayanılmaz bir sıcak vardı. Matzcrath, sokağa çıkmadan terlemeye, parti gömleğinin kolluk altlarında terden gittikçe büyüyen lekeler belirmeye başlamıştı. Tam dokuz buçukta da, üzerinde havadar açık renk bir giysi, ayaklarında ajurlu zarif gri iskarpinler ve başında hasır bir şapka Jan Bronski damladı eve, Jan, benimle biraz oynamak istediyse de, akşamleyin saçlarını yıkamış olan annemden bir türlü gözlerini ayıramadı. Pek az sonra odada bulunmamın serbestçe konuşmalarını engellediğini, davranışlarının kalılaşıp Jan'm bir tutukluk içinde hareket etmesine yol açtığını fark ettim. İnce yazlık pantolonu anlaşılan Jan'a pek dar gelmeye başlamıştı; dolayısıyla, yanlarından sıvışıp Matzeralh'ın izinden yürüdüm, ama Malzerath'ı kendime örnek almak gibi bir niyetim yoktu. Mayıs Çayır'ı yönünde koşuşan üniformalılarla hınca hınç Kiyevm, Ernsı (1887 1934): Alman Nasyonal Sosyalist Parlisi yöneticilerinden; 1934 yılında Hitlcr'c karşı bir darbe hazırladığı gerekçesiyle tutuklanarak kurşuna dizildi. (Ç.N.) 145 1 dolu sokaklardan dikkatle kaçınıp, gösteri yerine, ilk spor salonuna bitişik tenis alanından yaklaştım; bu dolambaçlı yol ise tribünün arkadan görünüşüyle tanışmamı sağladı. Siz bir tribünü hiç arkadan gördünüz mü? Tribünler önünde toplanmadan önce, halkı onların geriden görünüşüne aşina kılmak doğrusu yerinde bir davranış olurdu; bir öneri benimkisi. Bir tribünü geriden seyreden, şöyle doğru dürüst seyredenin bundan böyle açılır gözleri, tribünler üzerinde şu ya da bu biçimde hazırlanıp kotarılan hokkabazlıklara karşı bağışıklık kazanır. Aynı şey, kilise mihraplarının geriden görünüşleri için de söylenebilir; ama bunu bir başka bölümde ele alacağız. Zaten her vakit yapacağı işi adamakıllı yapmayı huy edinmiş Oskar'a gelince: O çıplak çirkinliği içinde gerçek izlenimi uyandıran tribünün cephe görünüşüyle yetinmeyip üstadı Bebra'nın sözlerini anımsadı ve sadece önden seyredilmek üzere inşa edilmiş bu yapıya, o kaba görünüşlü gerisinden yaklaştı; kendi bedenini ve yanma almadan sokağa asla çıkmadığı trampetini ıkına sıkına payandalar arasından geçirdi; bir ara öne doğru fırlamış bir direğe losladı, tahtanın birinden kötü kötü başını çıkarmış bir çivi elini delip geçti, derken parti mensuplarına ail çizmelerin başının üzerinde yeri eşelediğini işitti, sonra hanım iskarpineiklerinin sesi geldi kulağına, nihayet alabildiğine bunaltıcı, dolayısıyla ağustos ayına hepsinden uygun düşen bir yere geldi. Tribün ayağının iç kısmının önünde, bir lahla perdenin gerisinde kendine yetecek kadar yer ve barınak bularak, dikkati bayraklarla dağılmadan, gözleri üniformalarla incinmeden, politik bir mitingdeki o akustik güzelliğin tadını çıkarmak istedi. Konuşmacı kürsüsünün altına sinmiştim. Sağımda solumda ve başımın üstünde bacaklarını açmış, gözleri güneş ışığından kamaşarak, küçük trampetçi Yavrukurl'ların ve Hitler Gençliği'ne mensup büyük irampetçilerin dikildiğini biliyordum. Daha arkada da dinleyiciler vardı; tribünün kabuğundaki yarıklar arasından kokularını alıyordum; oracıkla dikiliyor, dirsekleri ve pazarlık giysileriyle birbirlerine dokunuyorlardı. Bazısı yayan, bazı

146 sı tramvayla gelmişti. Bazıları daha önce gezip dolaştıkları ilkbahar panayırından bir şey anlamadıkları için, bazıları da kolundaki nişanlısına bir şey gösterebilmek üzere yapmıştı söz konusu yolculuğu. Öğle öncesi bu uğurda kaynayıp gitse bile, tarih sayfaları yazılırken hazır bulunmak isteyip gelenler de vardı. Hayır, dedi Oskar kendi kendine, bu kadar insan bu yolu boşuna lepmiş olmamalı. Bir gözünü tribünün kabuğundaki bir budak deliğine yapıştırdı, Hindenburg Ağaçlıklı Yolu'ndan doğru yaklaşan bir kaynaşma farkelli; geliyorlardı. Başının üzerinde komutlar duyuldu, bando şefi, elindeki değneği sallayıp sağa sola işaretler çaktı, lanfarcılar fanfarlarını prova edip çalgıların ağızlıklarını ağzılarına uydurdular ve alabildiğine pespaye kiralık askerler gibi, sidol temizleme tozuyla temizlenmiş teneke sazlarını bir öttürdüler ki, Oskar'ın içi sızladı, "SA'dan zavallı Brand" dedi kendi kendine, "Hitler Gcnçliği'ndcn zavallı Qucx,* sizler boşuna öldünüz." Söz konusu harekelin kurbanlarının arkasından Oskar'ın söylediği bu anma sözlerini doğrulamak isler gibi, dana derisi gerilmiş trampetler üzerine hemen inen güçlü darbeler, fanfar seslerine karıştı. Kalabalık arasından geçerek tribüne çıkan yol, uzaklan, doğru üniformalıların yaklaştığını belli ediyordu. Birdenbire Oskar'ın ağzından şu sözler döküldü: "Şimdi ey ahali, beni dinleyin! Ey ahali!" Trampetim lam bana göre elimin alımda hazır duruyordu. İlâhi bir yumuşaklık taşıyan değnekleri ellerimle oynatmaya başladım, bileklerimdeki incelik ve zarafete yaslanıp trampetimin üzerine ustaca ve neşeli bir vals temposu oturttum, Viyana ve Tuna'yı davet ederek valsin sesini gitlikec daha içe işleyecek gibi yükselttim. Derken başımın üzerindeki birinci ve ikinci kiralık asker trampetleri benim valslen hoşlandı, büyücek oğlanların o yassı Brand vc Qucx : Nasyonal Sosyalizm döneminde halk kin yazılmış kitaplar ve propaganda lilmlerinde, Hitler Gençliği vc S.A. örgülünün Nazizm uğrunda canlarını vermiş ideal üyeleri olarak gösterilen kimseler; Qucx, komünistler tarafından öldürüldü. (Ç.N.) 147 trampetleri de az çok ustalıkla benim açış valsime uydurdu kendilerini. Gerçi bu arada kulak denilen şeyden nasibini almamış Jan gibileri de vardı; ben, halkın o pek sevdiği dörtte üçlük tempoyu hep vurmak isterken, bunlar bumbum, bumbum şamatalarım sürdürdüler. Oskar, umutsuzluğa tam kapılmak üzereydi ki fanfarcıların kafasında birden bir ışık çaktı ve fifreciler, oh Tuna, fifrelerini işle öylesine mavi ötlürmeye başladılar. Sadece fanfar mızıkasının şefiyle trampet ve fifre mızıkasının şefi, hâlâ vals kralına güvenleri olmadığından, çirkin komutlarını sağa sola haykırıyordu; ama onları iş başından uzaklaştırmışlım, arlık benim müziğimdi çalan. Halk da bunun için bana teşekkürde bulunuyordu. Tribün önünde gülüşmeler başlamıştı, valsin melodisini terennüm edenler vardı, oh Tuna ve bütün gösteri alanı üzerinde işle öylesine, Hindenburg Ağaçlıklı Yolu'na kadar işle öylesine mavi, öylesine mavi ve Sleffen Parkı'na kadar işte öylesine mavi sekiyordu benim vals ve başımın üstündeki düğmesi sonuna kadar çevrilmiş mikrofonla güçleniyordu. Harıl harıl trampetimi konuşturarak, budak deliğinden bir ara dışarısını kolaçan edecek oldum; baktım, benim valslen hoşlanmışlı halk, coşkunluk içinde sıçrayıp duruyordu. Bir hal olmuştu insanların bacaklarına; şimdiden dokuz çili, dansetmeye

koyulmuştu, derken buna bir çifl daha katıldı; vals kralının çöpçatanlığı onları bir araya getiriyordu. Yanında Bölge Başkanları, Slurmbann yöneticileri, Forster, Greiser, Rausching* ve arkasından uzun kahverengi Kurmay Heyeti kuyruğuyla kalabalık içinde ateş püsküren, bir türlü bir yol bulup tribüne ulaşamayan Löbsack'a ne tuhaftır ki benim vals hiçbir şey söylemiyordu. Basil bir marş müziği tarafından, âdeta bir hortumla emilir gibi trübine çıkmaya alışmıştı, adam. Oysa benim bu oynak ve uçarı havam, onun halka güvenini yoketmişti. Budak deliğinden Löbsack'm nasıl kıvranıp durduğu * Rausching, Hermann: 1933 1934 yılları arasında Danztg, Senatosuna başkanlık elli. Danzing Parti Bölge Başkanlığına getirilen Forsıcr'in izlediği politika dolayısıyla Hitler ve Nasyonal Sosyaliznı'e cephe aldı; 1936'da Almanya'dan kaçlı, Nazi rejimini eleştiren çeşitli kitaplar yazdı. (Ç.N.) 148 nu görüyordum. Ama budak deliği de cereyan yapıyordu, gözlerim esintiden nerdeyse yanmaya başlamıştı, ama yine de Löbsack'm hali bana dokunmuştu, valslen "Kaplan Jimmy" çarlistonuna geçtim, Palyaço Bebra'nın sirkle boş maden suyu şişeleri üzerinde çaldığı havayı vurmaya başladım. Gelgeldim, tribün önündeki oğlanların çarlistona akılları ermedi, bir başka kuşaktandılar çünkü, çarlistondan, Kaplan Jimmy'den falan tabii haberleri olamazdı. Onlar oh, aziz dostum Bcbra Jiınmy'yi ve Kaplan'ı değil, karmakarışık bir havayı vuruyor, fanfarlarıyla Sodom ve Gomorra'yi öttürüyorlardı. Bir yandan fifreler kendi başlarına davranıyor, sekiyor, zıplıyor, bir yandan fanfar mızıkasının şefi, sünepe çalgıcıları paylayıp duruyordu. Öyleyken fanfar mızıkasıyla trampet ve fifre mızıkası "Şeytan, hodri meydan" havasını çalıyordu; bu pek kaplansı ayda tribün önünde sıkışık dikilen binlerce partili yoldaşın nihayet bir şeyi anlaması, halkı çarlistona davet edenin Kaplan Jimmy olduğunu anlaması, Jimmy için büyük bir zevkti. Ve Mayıs Çayın'nda henüz danselmeyen varsa, vakit geç olmadan geride kalmış son damlara uzanıyordu; ancak Löbsack kendi kamburuyla danselmck zorundaydı, çünkü çevresinde cteklikli kini varsa hepsi meşguldü; ona yardım edebilecek olan Kadınlar Birliği'nc mensup hanımlara gelince; tribünün sert sıraları üzerinden aşağı kayıyor, yalnız kalan Löbsack'tan enikonu uzaklaşıyordu. Ama Löbsack —böyle yapmasını da kamburu öğütlemişti kendisine yine de danselmekıen geri durmadı; berbat Jimmy müziğinden hoşlanmış gibi yapıyor, ortada kurtarılabilecck ne kalmışsa kurtarmak istiyordu. Ama bundan böyle ortada kurtarılacak bir şey kalmamıştı pek. Halk dansederek Mayıs Çayırı'ndan uzaklaşıyordu; Mayıs Çayın hani (ena çiğnenip tepelendi, ama yine de yeşil olarak bomboş kaldı sonunda; halk Kaplan Jimmy ile beraber bitişikteki Steflen Parkı'nda gözden kayboldu. Bu parkla Jimmy'nin vaadctıiği bataklık ormanlar ve kadifemsi pençecikleri üzerinde dolaşan kaplanlar vardı, daha demin çayır üzerinde itişip kakışan kalabalık için bir balla girmemiş ormandı park. Ne kanun kal 149 mışu ortada, ne düzen. Ama küllürü daha çok sevenler, ağaçlan on sekizinci yüzyılda ilk kez dikilen, 1807'de Napolyon ordularının kenti kuşatmasında kesilen ve 1810'da Napolyon şerefine yeniden dikilen Hindenburg Ağaçlıklı Yolu'nun gezi yerlerinde, yani bu yolun tarihsel zemini üzerinde benim müziğimi dinleyip dansedebilirdi; çünkü tepemdeki

mikrofon kapatılmıştı, Olivia Kapısı'na kadar işililebiliyordu müzik; çünkü tribünün ayak kısmında dikilen oğlanlarla ben, Jiınmy'nin zincirinden çözdüğümüz kaplanıyla Mayıs Çayırı'nı, üzerindeki koyungözlü papatyalara varıncaya kadar boşaltmadan işin arkasını bırakmadık. Derken teneke trampetime çoktan haketliği dinlenmeyi bağışladım, ama trampelçi oğlanlar bir türlü kendi trampetlerini çalmalarına son vermediler; müzikal etkimin yavaş yavaş etkisini yitirmesine kadar aradan hayli zaman geçmesi gerekiyordu. Şunu da söyleyeyim ki, Oskar, bulunduğu tribün içinden hemen ayrılamadı, çünkü 5A ve SS mensupları çizmeleriyle bir saat boyunca ha babam tribünün tahtalarını tekmelediler, kahverengi ve siyah taban tahtalarında köşeli oyuklar açtılar, tribünün içinde bir şey arar gibiydiler, bir sosyalistti aradıkları belki ya da komünist bir sabotajcı grubuydu. Oskar'm numaralarını ve aldatmaca manevralarını burada sayıp dökmeye girişmeden, şu kadarını kısaca açıklayayım ki bulamadılar Oskar'ı; çünkü Oskar'm dengi kimseler değillerdi. Sonunda tahta labirent sessizleşti yine, karnında Hazrcti Yıınus'un oturup yağa bulandığı bir balina iriliğinde vardı bu labirent. Yo yo, Oskar, peygamber falan değildi, Oskar acıktığını hissediyordu. "Haydi, düş yola ve o büyük Ninova kentine varıp oradakilere vaazlarda bulun!" diyen bir Rab yoklu ortada. Ayrıca, bir Rab'bin benim için bir yerde bir rizinus ağacı yetiştirip, aynı ağacı sonra bir kurdun yemesini buyurmasının gereği yoklu. Ben ne Tevrat'taki rizinus ağacından, ne de Ninova'dan ölürü sızlanıyordum; islerse bu Ninova kenti Danzig olsun, Tevrat'la ilişkisi bulunmayan trampetimi kazağımın altına soktum, kendi işim başımdan aşkındı; bir yere toslamamaya, bir çiviye bir yerimi çiz 150 ORHAN KEMAL İL HALK KÜTÜPHAf"""' dirmemeye çalışarak, peygamberler yutan bir balina büyüklüğüne nasılsa erişmiş, her türlü gösterinin yapıldığı bir tribünün karnından bir yolunu bulup çıktım dışarı. Islığı öttüre ötlüre, üç yaşındaki bir çocuk yavaşlığıyla Mayıs Çayırı'nın kenarını izleyen ve spor salonu yönünde tıpış tıpış ilerleyen bir küçük oğlana kim dikkat ederdi? Tenis alanının gerisinde, tribünün ayak kısmındaki oğlanlar, kiralık asker trampetlerini, yassı trampetlerini, filrclerini ve fanfarlarını önlerinde tutarak sekip duruyorlardı. Herhalde ceza eğitimidir dedim kendi kendime ve komutanlarının düdüğüne uyarak sekip duran oğlanlara biraz acır gibi oldum. Bir araya toplanmış yöneticilerin oluşturduğu kurmay heyetinden uzakta, bir kenarda Löbsack, yalnızlık içindeki kamburuyla bir gidip bir geliyordu. Hedefinden emin, istikbal yolunun dönemeçlerindeki tüm otları ve koyun gözlerini yolup almasını, çizmelerinin ökçeleri üzerinde çarkeden Löbsack başarmıştı. Oskar eve geldiğinde, öğle yemeği sofraya çıkarılmış bulunuyordu. Haşlanmış patates ve kara lahanayla kavrulmuş kıyma, yemek üzerine vanilyah ve çikolatalı puding. Matzeralh, ağzını açıp bir şey söylemedi; annesinin aklı ise başka yerdeydi. Ama öğleden sonra kıskançlık yüzünden ve Polonya Postanesi dolayısıyla karı koca arasında bir kavga patlak verdi. Akşama doğru serinletici bir fırtına, sağanak halinde bir yağmurla ve harikulade trampet çalan doluyla birlikle gelerek hayli uzun bir gösteride bulundu. Bu durumda, Oskar'm yorgunluktan bitkin düşmüş teneke trampeti dinlenebilir ve arlık yalnız çevredeki seslere kulak verebilirdi.

151 VİTRİN Uzunca bir süre, daha kesin bir söyleyiş 1938 yılının kasını ayma kadar trampetimle tribünler allında lünedim, az ya da çok başarılar sağlayarak darmadağın etlini gösterileri, konuşmacıları kekelettim, marşları ve koro şarkılarını valslere ve fokstrotlara dönüştürdüm. Bugün bir akıl ve ruh hastalıkları kliniğinde paralı yalan bir hastayım. Söz konusu olaylar tarihe karışmış olup hâlâ harıl harıl, ama lavında olmayan bir demir gibi dövüldüğü için, tribünler alımdaki trampetimi konuşturmalarıma artık bir uzaklık gerisinden bakabiliyorum. Sabote edilmiş altı ilâ yedi gösteriye ve uygun adımdan uzaklaştırılmış üç dört yürüyüşe ya da tribün önünde yapılan geçil resmine dayanarak kendimi direniş örgütünün bir mensubu gibi görmek, doğrusu aklımın ucundan geçmez. Direniş örgütüne mensup sözü moda şimdilerde. Direniş ruhundan söz açılıyor, direniş çevrelerinden dem vuruluyor, hatta insanda direnişi içe aktarabilme olanağından söz ediliyor ve bunun da adına "iç göç" deniyor. Ya savaşla yalak odalarının pencerelerini karartmakla ihmal gösterdikleri için pasif korunmanın para cezasına çarptırdığı, şimdi ise kendilerini direniş mensupları olarak öne süren o okumuş elendiler! Ama biz yine Oskar'ın tribünleri altına bir ğöz atalım. Oskar trampetini konuşturarak acaba gözlerini mi bağlamıştı onların! Üstadı Bebra'nm öğüdünü tutarak girişimi kendi eline almış da, 152 tribün önündeki halkın gülüp dansetmesini mi sağlamıştı? Alabildiğine hazırcevap ve (eleğin çemberinden geçmiş biri olan Bölge Eğitim Müdürü Löbsack'ın konserini rezil mi etmişti? 1935 yılı ağustos'unun tek kap yemekli bir pazarında ilk kez ve sonra yine birkaç defa, beyazkırmızi rengine karşın Polonyalı olmayan trampetini fırtına gibi konuşturarak kahverengimsi gösterileri dağıtıp önüne mi kalmıştı? Evet, sizin de itiraf edeceğiniz gibi, yaptım bütün bunları. Ama bunları yaptım diye şimdi bir akıl ve ruh hastalıkları kliniğinin sakinlerinden olan ben, direniş örgülünden biri mi sayılacağım? Bu soruya hayır cevabım vermem gerekiyor ve sizlerden, bir akıl ve ruh hastalıkları kliniğinin sakinleri olmayan sizlerden ricam, bana özel ve estetik nedenlere dayanarak, beri yandan üstadı Bcbra'nın uyarmalarına kulak vererek üniformaların renk ve biçimini, tribünlerde normal olarak icra edilen müziğin tempo ve ses gücünü yadsıyan, trampetini konuşturup protestolarda bulunan biraz acayip bir çocuktan başka gözle bakmayınız. O zamanlar, tribünler üzerindeki ve önündeki insanlar külüstür bir trampetle etkilenebiliyordu henüz. Ve itiraf edeyim, camların canına okuyan uzak etkili şarkım gibi, bu hünerimi de giderek geliştirdim. Trampetimi yalnız kahverengi toplantılara karşı konuşturmuyor, kızıllar olsun, karalar olsun, izciler olsun, PX örgütünden ıspanak gömlekliler olsun, Jchova Tanıkları olsun, Kyffhauser Derneği mensupları olsun, vejeleryanlar olsun, ozon harekeline mensup Genç Polonyalılar olsun, hepsinin toplantılarında tribün altına tünüyordum. Ne söyleseler, ne çalsalar, hangi duada, hangi bildiride bulunsalar, trampetimle bir türlü yarışa çıkamiyorlardı. Dolayısıyla, yaptığım yıkıcı bir işti. Trampetimle hakkından gelemediğim bir şey çıkarsa,

onu da sesimle haklıyordum. Böylece gündüz tribünlerdeki simetriyi konu alan girişimlerin yanı sıra, geceleri de faaliyet göstermeye başlamıştım: 1936 ilâ 1937 kışında ayartıcı rolü oynadım ve ayartıcılıktaki ilk dersleri de büyükannem Koljaiczek'den aldım; büyükannem o seri kış, haftada bir kurulan Langfuhr Pazan'nda bir sergi açmıştı; yani bir lezgâ 153 hin başına dört etekliğiyle çömüyor, sızlanıp yakınan bir sesle "Taze yumurtalar! Allın sarısı tereyağları! Besili kazlar!" diye bağırıyor, pazar sofralarına çıkarılacak yiyecekleri müşterilere sunuyordu. Salı günleri kuruluyordu pazar. Büyükannem banliyö treniyle Vicreck'ten kalkıp geliyor, Langfulır'a varmadan az önce tren yolculuğu için giydiği keçe terlikleri çıkarıp o biçimsiz çizmelerini ayağına geçiriyor, iki sepeti kollarına takıp İstasyon Caddcsi'ndeki sergisinin yolunu tutuyordu. Sergi üzerinde "Anna Koljaiczck, Bissau" diye bir tabela asılıydı. O günlerde ne kadar da ucuzdu yumurtalar. 15'lik kutular daha hesaplıydı. Büyükannem "Haydi pisi balıkları! Haydi pomuchel, pek güzel!" diye bağırıp duran iki balıkçı kadının arasına çömüyordu. Ayaz tereyağını taş gibi yapıyor, yumurtaları taze tutuyor, balıkların pullarını pek keskin tıraş bıçakları gibi biliyor, pazarda çalışan Schwerdfeger adındaki adama iş sağlıyor, para kazandırıyordu; bir gözü yoktu adamın, açıkta yanan bir mangal kömürünün ateşinde tuğlalar kızdırıp, bunları gazele kâğıtlarına sararak pazarcı kadınlara ücret karşılığında kiraya veriyordu. Büyükannem, her saat başı düzenli olarak Schwerdlcgcr'e kızgın bir tuğla getirtip dört etekliği allına sürdürüyordu. Buğular tüten bir pakelçiği, Schwerdfeger anneannemin işle birazcık kaldırdığı elekleri altına itiyor, yükünü bir hamlede boşaltıp bir hamlede yeni yük yüklenen demir tuğla iticisi, az sonra büyükannemin eleklikleri altından nerdeyse soğumuş bir tuğlayla çıkıp geliyordu. Gazele kâğıdı içinde sıcaklığı depo edip sonra onu isleyenin emrine amade kılan bu tuğlalara ne kadar imrenmişimdir. Bugün bile Anneannemin eteklikleri allında böyle sıcacık bir tuğla olarak bulunmayı, boyuna kendimle değiş tokuş edilmeyi pek isterdim doğrusu. Büyükannesinin eteklikleri altında Oskar'ın işi ne diye soracaksınız belki. Büyükbabası Koljaiczek'e öykünüp yaşlı kadının ırzına geçmek miydi niyeti yoksa? İstediği unutmak mıydı? Bir yurt, bir yuva mı arıyordu kendine? Nirvana'cla son bulmak mı isliyordu? 154 / Oskar'ın cevabı şöyle: Anneannemin eleklikleri altında Afrika'yı arıyordum, bir kimsenin ille de görmüş olması gerektiği söylenen Napoli'yi arıyordum belki. Irmaklar, sular bir yerde birbiriyle kavuşuyor, bir yerde birbirinden ayrılıyordu; bir yerde sert rüzgârlar esiyor, bir başka yeri ise rüzgâr tutmuyordu; çığıl çığıl yağmur yağıyor, ama kuru yerde oturuyordu insan; gemiler demir atıyor, gemiler demir alıyordu; Oskar'ın yanı başında öteden beri sıcaktan hoşlanan Tanrı Baba oturuyor, bir yerde şeytan dürbününü temizliyor, bir başka yerde melekçikler körebe oynuyordu; ister Noel ağacında ışıklar yansın, ister Paskalyada yumurta aramaya çıkmış olayını veya Azizler gününü kınlayayım, anneannemin etekliklerinin altı yaz mevsimini yaşıyordu hep. Günleri başka hiçbir yerde anneannemin etekliklerinin altındaki kadar huzur içinde geçiremezdim. Ama anneannem pazarda benim, etekliklerinin altını ziyaret etmeme asla izin vermiyor, başka zamanlarda da bunu seyrek yapıyordu. Yanı başındaki küçük bir sandığa oturarak anneannemin koluna yaslanıyor, böylece elekliklerinin altında o sıcaklığı duyamayışımın

acısını çıkarmaya çalışarak kendisinden insanları ayartıcılık hünerini öğreniyordum. Kardeşi Vinzenl Bronski'nin eskimiş para çantasını bir ipin ucuna bağlıyor, kum saçıcıların kirlettiği yaya kaldırımın çiğnenmekten sertleşen karları üzerine atıyordu anneannem; öyle ki, ipi yalnız onunla ben görüyor Ev kadınları gelip gidiyorlar, her şey ucuzken hiçbir şey salın almak islemiyor, galiba herşeyin kendilerine hediye edilmesini, hatta üsle bir şey verilmesini bekliyorlardı; çünkü bir ara bu hanımlardan biri Vinzent'in karlar üzerine atılmış duran para çantasına eğildi; parmakları meşin çantaya değdi değecekken anneannem, kadının biraz şaşırmış parmaklarını da beraber çekerek topladı oltayı, kılık kıyafeti düzgün balığı kendine doğru çekip tezgâhın yanına getirdi ve tamamen güleryüzlü "Buyursunlar Madamcığım!" dedi. "Biraz tereyağı isler miydiniz, altın gibi sarı? Yumurta da var, on beşi bir gulden'e?" \55 İşle böylelikle Anna Koljaiczck, doğal ürünlerini elden çıkarıyordu. Ben anneannemin bu ayartılarında saklı yatan büyüyü anlıyor, ama doktor ve hasta oyunu oynamak için on dört yaşındaki oğlanları Susi Kaler'le kilere çekip götüren o ayarlıya aklım ermiyordu. İçlerinde Alex Mischke'yle Nuchi Eyke kan bağışlayıcı, Susi Kater doktor hanımcık olup beni de hasta yaparak kiremit çorbası gibi kumlu olmayan, ama ağızda kokmuş balık tadı bırakan ilâçları bizim evdeki yumurcakların bana zorla içirınelerindcn beri, bu ayartı beni ayarlamıyordu, bu ayartının yolundan kaçıyordum. Benim kendi ayartıcılığım ise maddi bir nitelikten yoksundu ve ayarttığı kimselerden uzak tutuyordu kendini. Karanlığın basmasından uzun zaman sonra, dükkânların kapanmasından arası iki saat kadar geçince, annemle Matcraıh'ın yanından yavaşçacık uzaklaşıyor, kış gecesine salıyordum kendimi. Adetâ kimselerin görülmediği sessiz caddelerde, rüzgâr tutmayan kapı ağızlarına sığınarak, nefis ve leziz çerezlerin satıldığı dükkânların, manifaturacıların, ayakkabı ve saat gibi ele avuca gelip arzu edilmeye değer eşyaları müşterilere sunan mağazaların vitrinlerini göz allında tutuyordum. Vitrilerin hepsi de aydınlatılmış olmuyordu kuşkusuz. Halta ışığın herkesi, en sıradan kimseleri bile kendine çekmesine karşılık, alacakaranlık seçkin kimselere seslendiğinden, inallarını sokak (enerlerinden uzakla alacakaranlık içinde müşterilerine sunan mağazaları yeğliyordum. Benim gözüme kestirdiğim, salınarak önlerinden geçerken göz kamaştıracak kadar aydınlık vitrinlere, vitrinlerdeki mallardan çok fiyat etiketlerine bir göz atanlar, şapkalarının başlarında doğru durup durmadığını ayna gibi vitrin camlarında görmek isleyenler değildi. Kuru ve rüzgârsız soğukta, iri yumaklar halinde yağan karlardan uzak, sessiz ve lapa lapa yağan karlar ortasında ya da tepemde ayazla büyüyen bir ay, kendilerini beklediğim müşteriler, sanki, kendilerine bir seslenen olmuş gibi vitrinler önünde durakalıyor, gözlerini raflarda uzun süre dolaştırmayarak hemen ya da az sonra vitrinde sergilenmiş nesnelerden sadece birine gözlerini dikiyorlardı. 156 Yapmayı tasarladığım şey, bir avcının işine benziyor, keskin ve şaşmaz gözlerle sabır ve serinkanlılık gcrekliriyordu. Ancak bütün bu ön koşulların gerçekleşmesinden sonradır ki, sesime kan akılmadan ve acı çektirmeden avın üstesinden gelmek ve onu ayartmak işi düşüyordu. Ayartmak, ama neye? Hırsızlığa; çünkü en sessiz çığlıklarımdan birini koyvererek vitrin camında, lam en alı

rafların hizasında, mümkünse o iştah uyandıran nesnenin lam karşısında yusyuvarlak bir oyuk açıyor, sesimi son bir kez zorlayarak oyuğu itip vitrinden içeri göçcrliyordum; bir şıngırtı duyuluyor, ama ses hemen yine boğulup işitilmiyordu, yani tuz buz olan bir camın şıngırtısı değildi bu; ses benim tarafımdan duyulmuyor, çünkü Oskar bunu duymayacak kadar uzakta bulunuyordu. Ne var ki, bir kez tersyüz edildiği kuşkusuz kahverengi kışlık mantosunun yakası tavşan postundan genç kadın, yusyuvarlak deliğin açıldığını işitiyor, lavşan postundan yakasına kadar irkiliyor, karların içine dalıp kaçmak isliyor, ama yerinden kıpırdamıyor, belki kar yağdığından, belki kar lazlalaşmca bütün yasakların ortadan kalkacağını sandığından yapamıyordu bunu. Peki ama, ne diye bakmıyordu çevresine? Kar yumaklarından işkilleniyor, çevresine bakmıyor, sanki kar yumaklarının arkasında yeni kar yumaklarından başka bir şey varmış gibi, sağ elini yine tavşan postuyla kaplı mantosundan dışarı çıkarırken hâlâ çevresine bakmıyordu. Derken bırakıyor bakınmayı, elini oyuktan içeri uzatıyor, o iştah uyandıran vitrinin üzerine kapaklanmış camı bir kenara çekip alıyor, oyuğun kenarında elini yaralamadan ve ayakkabıların ökçelerini örselemeden mat siyah iskarpinlerden önce bir tekini, derken solda kalan öbür tekini yürütüyordu. Ayakkabılar mantosunun sağ ve sol ceplerini boyluyordu hemen. Bir an, beş kar yumaklık bir süre, cana yakın, ama kendisine bir şey söylemeyen bir profil seçiyor Oskar, bunun Slernfels Mağazası'ndaki modellerden biri olduğunu, ne hikmetse o anda sokakla gezmeye çıktığını lam aklından geçirirken yağan kar altında kadın kayboluyor, ilerdeki ilk fenerin san ışığı altında bir kez daha belirip ışık çemberinden çıkıyor, 157 genç ve çiçeği burnunda bir evli hanım ya da özgürlüğüne kavuşmuş bir model olarak oralardan savuşuyordu. Bu iş yapılıp bittikten sonra beklemek, pusuya yatmak, trampetimi konuşturamamak, nihayet buzlu camı şarkı ve türkülerimle ısıtıp eritmek çetin bir işti o hırsız kadın gibi, ama yanımda bir ganimet olmaksızın, kalbimde hem bir ateş, hem bir üşüme, evin yolunu tutmaktan başka yapacak şey kalmıyordu benim için. Hani yukarıda anlatılan model olayındaki gibi ayartmayı beecremiyordum. Örneğin, belli bir çifti bir hırsız çift yapmak arzusunun içimde yanıp tutuştuğu oluyor, ama ya kadınla erkek her ikisi birden buna yanaşmıyor ya da erkek, elini uzatmışken kadın uzanan eli tutup geriye çekiyordu. Bazen elini uzatmak cesaretini kadın gösteriyor, o vakit erkek diz çöküp yalvarıyor, sonunda kadın, erkeğinin sözünü dinleyip vazgeçiyor, ama bundan böyle de onu küçümsemeye başlıyordu. Bir defasında pek toy izlenimi uyandıran iki sevgiliyi, kar atıştırırken, bir parfüm mağazası önünde ayartmaya kalktım. Erkek, cesur bir davranışla bir şişe kolonya yürüttü vitrinden. Kız ağlayıp sızlanmaya koyuldu ve bundan böyle hiçbir koku sürünmeyeceğini açıkladı. Oysa erkek, kızın güzel güzel kokmasını isliyordu ve ilerdeki ilk fenere kadar diretti. Ama fenerin orada gencecik kız, sanki niyeti beni kızdırmakmış gibi açıkça ayak uçları üzerinde dikilerek erkeği öpmeye başladı, sonunda erkek kardaki ayak izlerini gerisin geri izleyip kolonayı vitrindeki eski yerine bıraktı. Birkaç kez yaşlıca beylerde de aynı şey geldi başıma, bunların kış gecesi içinde ilerleyen alak adımlarına bakarak aşırı bir umuda kapılıyordum. Huşu içinde bir tütüncü dükkânının vitrini önünde durup, düşünceleriyle Havana'da, Brezilya'da veya Brissa Adaları'nda

dolaşıyor, ama ben sesimi yollayıp vitrin camında açlığım ölçülü bicili bir oyuğu "Schwarze Wcisheil*" adındaki ulak bir puro kutusunun üzerine devirir devirmez, bu beylerin içinde * Kara Bilgelik (Ç.N.) 158 âdcia açılmış duran bir çakı trak diye kapanıvcriyordu. Derken tersyüz ediyor, ellerindeki bastonları kürek gibi kullanarak caddenin karşısına geçiriyorlardı; beni ve saklandığım kapı ağzım farkelmeksizin önümden seğirtiyor, o şaşkın, sanki şeytanın tarlakladığı yaşlı beyefendi yüzlerinden ölürü Oskar'ın gülümsemesine ses çıkarmıyorlardı. Ancak hafif bir tasa da karışmıyor değildi Oskar'ın gülümsemesine; çünkü söz konusu beyler, çokluk yaşını başını almış bu puro tiryakileri sıcak ve soğuk terler döküyor, dolayısıyla, hele ani hava değişmelerinde bir üşütme tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyorlardı. O kış sigorta accntaları, bizim semtteki çoğu hırsızlığa karşı sigortalanmış mağazaların uğradığı zarar ziyanı tazmin için kucak dolusu para ödemek zorunda kaldılar. Ben her ne kadar işi büyük hırsızlıklara kadar vardırmıyor, camda açlığım oyukların boyutlarını kasten, vitrinlerden bir defada ancak bir ya da iki parça bir şey kaldırabilecek ölçüde tutuyorsam da, hırsızlık olayları öylesine çoğaldı ki, emniyetteki hırsızlık masası memurları işlen göz açamaz oldular; buna rağmen basın tarafından beceriksiz polisler olarak aşağılanmaktan kurlulamıyorlardı. 1936 kasımından Albay Koç'un Varşova'da bir Ulusal Cephe Hükümeti kurduğu 1937 mari'ına kadar 28 hırsızlık ve 64 hırsızlığa teşebbüs olayına rastlandı. Hani hiçbiri de profesyonel hırsız olmayan bu yaşlıca hanımefendilerin, dükkân ve mağazalarda çalışan tezgâhtarların, hizmetçilerin ve başöğretmenlerin vitrinlerden kaldırdıkları eşyalar ya hırsızlık masası memurları taralından geri alınabiliyor ya da söz konusu acemi vitrin sansarları, arzuladıkları eşyaların kendilerine uykusuz bir gece geçinmesinden sonra polise gilmcyi aklcdcrek orada şöyle söylüyorlardı: "Ah, çok affedersiniz Memur Bey. Bir defa oldu. Bir daha mı, Allah korusun! Ansızın vitrinde bir oyuk beliriverdi; uğradığım dehşetten yarı kendime gelmiş, oyuğun açıldığı vitrini üç yol kavşağı geride bırakmıştım ki, baktım harikulade, pahalı olduğu kuşkusuz, halta belki de bedeli kolay ödenemeyecek zarif bir çift deri eldiven, paltomun sol cebine yasal olmayan bir yoldan gelip girivermiş." 159 Ama polis, mucizeye inanmadığından, ele geçirilen kimseler veya kendiliklerinden gidip polise teslim olanların hepsi de, yaptıklarının cezasını dört hafta ile iki ay arasında hapis cezasıyla ödemek zorunda kalıyordu. Bana gelince: Ceza olarak ara sıra eve kapatılıyordum; çünkü • her ne kadar kendi kendine ve akıllılık edip polise itiraf etmiyorsa da, annem camların üstesinden gelebilen sesimin bu hırsızlık oyununda parmağı olduğunu seziyordu. Kendine tamamen şerefli bir insan süsü veren ve beni sorguya çeken Malzerath'a herhangi bir açıklamada bulunmaya yanaşmıyor ve giderek artan bir ustalıkla trampetimin arkasına ve gelişmekle geri kalmış bir üç yaş çocuğunun hep aynı kalan cüssesi gerisine saklanıyordum. Annem, bu gibi sorgulamalardan sonra hep tekrarlıyordu: "O bücür adam vardı ya, hep onun yüzünden işle; Oskar'cığımı alnından öptü. Hemen sezdimdi zalcn bunun hayra alamet olmadığını, çünkü eskiden bambaşka çocuklu Oskar'cığım." Yalan değildi; Sayın Bebra sürekli olarak hafiften etkisi allında bulunduruyordu beni;

çünkü biraz talihim yaver gitli ini, kimseye sormadan, al sana bir saal izin diyordum, kendi kendime ve evden çıkıp gidiyordum. Ve bu bir saatlik izin, ufak tefek şeyler satan bir manifaturacı dükkânının vitrin camında o dillere destan yuvarlak oyuğumu açıp örneğin içi umutla dolu genç bit adamı vitrindeki halis ipekten şarap kırmızısı bir boyunbağının sahibi yapmak olanağı sağlıyordu bana. Acaba güzelce silinip temizlenmiş bir vitrin camında el kadar bir pencere açarak, zalcn varolan o ayartıcı elkiyi güçlendirmesini Oskar'a emreden Kölü'nün kendisi değil miydi, sorusuna evet, cevabını vermem gerekiyor. Bir kez karanlık kapı ağızlarına sinip beklememden belliydi bu; çünkü, bilindiği üzere, bir kapı ağzı, Kölü'nün en sevdiği yerdir. Beri yandan, ayarlmalarımdaki kötülüğü hafifletmek islemiş olmayayım ama, ayartmalara ne bir fırsat bulduğum, ne de bir eğilim hissettiğim bugün, kendi kendime ve bakıcım Bruno'ya şöyle söylemeden duramıyorum: "Os 160 kar, sen o kış mevsiminde gezintiye çıkmış, belli bir nesnenin sahibi olmayı şiddetle arzulayan büyük ve suskun kimselerin yalnız küçük ve orla çaptaki dileklerini yerine getirmekle kalmadın, vitrin camları önünde bu insanların kendi kendilerini tanımalarından da yardımını esirgemedin. Birçok mazbut şık bayan, birçok dürüst amca, dini bakımdan körpeliklerini koruyan birçok yaşlı bakire, sen kendilerini hırsızlığa ayartmasaydin ve eskiden küçük çapla acemice bir el uzunluğunun lânctlcnıneye lâyık tehlikeli bir alçağın işi sayan bu vatandaşların görüşlerini dcğişlirmeseydin, hırsızlığa yatkın bir mizaçları olduğunu asla anlayamayacaklardı." Her gece pusuya yatarak kendisini gözetlediğim ve üç defasında çalmaya yanaşmayarak ancak dördüncüsünde fırsatı kaçırmayan ve polisçe asla ele gcçirilemcycn hırsız Dr. Erwin Scholts'un, İstinaf Mahkemesinde herkesin çekindiği bu Savcı Bcy'in bana, yani hırsızların ben küçük yarı tanrısına kurban vererek hakiki porsuk kılından bir iraş fırçasını aşırdıktan sonra yumuşak, hoşgörülü ve yargılarında âdeta insancıl bir hukukçuya dönüştüğü söylenir. 1937 aralık ayında bir gün uzun süredir soğuktan titreyerek bir kuyumcu dükkânının karşısında dikiliyordum; kenlin kenar semtlerinden birinde, iki taralına düzenli aralarla akçaağaçlar dikilmiş bir yolun fazla işlek sayılmayan bir yerinde bulunmasına karşın iyi bir ün ve isim yapmış bir dükkândı. Başka vitrinler ve oralarda sergilenen kadın çorapları, kadife şapkaları ve likör şişeleri önünde görsem, hiç duraksamadan haklayacağını bazı avlar, ziynet eşyalarıyla saatlerin sergilendiği söz konusu dükkânın vitrini önünde belirmişti. Ziynet eşyalarının bir özelliği vardır: İnsan müşkülpesent oluyor, kolay kolay içlerinden birini beğenemiyor, kendini uçsuz bucaksız kolyelerin akışına bırakıyor, dolayısıyla zamanı dakikalara göre ölçmekten vazgeçip inci yıllarına vuruyor, bunu yaparken de incilerin insan boynundan daha çok yaşayacağı, zamanla çelimsizleşecek şeyin bilezikler değil bilekler olduğu, kimi me ' 161 zarlardan yüzükler çıkarıldığı ve böylelikle parmakların bu yüzüklere dayanamadığının anlaşıldığı düşüncesinden yola koyuluyor. Kısaca, söz konusu vitrini seyredenlerden bazısını fazla kendini beğenmiş, bazısını ise fazla yavan görüp ziynet eşyalarıyla

donatmaktan vazgeçiyordum. Kuyumcu Bansemer'in dükkânının vitrini öyle fazla yüklü değildi. O ince İsviçre işçiliğinin ürünü olan birkaç güzide saat, açık mavi kadife üzerinde bir dizi nişan yüzüğü ve ortada allı, daha doğrusu yedi tane olağanüstü güzellikle mücevher parçası; değişik renkle altından işlenmiş üç burmalı bir yılan; yılanın ince işçilik ürünü olan başını bir topaz, iki elmas parçası ve gözlerini iki safir süsleyip değerlendiriyor. Genellikle siyah kadifelerden hoşlanmam, ama Kuyumcu Bansemer'in yılanına bu zemin iyi gidiyordu doğrusu. Başlan çıkarıcı bir sadelik taşıyan ve mütenasip biçimleriyle dikkati çeken gümüş mücevherler altındaki gri kadife de yine öyle uygun düşmüştü, etrafa iç gıcıklayıcı bir huzur saçıyordu. Hani yüzüklerden biri öylesine zarif bir taşı sinesinde barındırıyordu ki, benzer zarafetteki hanımefendilerin ellerini eskiterek gittikçe daha çok zaralel kazanacağı ve günün birinde galiba yalnız ziynet eşyalarına vergi olan ölmezlik payesine ulaşacağı şimdiden keslirebiliyordu. Sonra da gerdanlıklar; takılmaları insana uğur getirmeyecek gerdanlıklar, insana yorgunluk veren gerdanlıklar, ve nihayet gerdanlık biçimindeki beyazsarımsı bir kadife altlık üzerine yatırılmış alabildiğine hafif bir gerdanlık: Tek tek parçalar zari! bir biçimde birbirine geçmiş; dantel işlenir gibi işlenmiş bir çerçeve; abajurla donatılmış bir kanaviçe. Acaba hangi örümcek burada alim salgılayıp, allı küçük ve bir büyük yakul taşını yakalamak üzere kendine bu ağı ördü? Ve kendisi nerede pusuya yallı bu örümceğin ve neyi gözledi? Daha başka yakul taşlarını değil, ağa yakalanmış yakutların kan damlaları gibi ışıldayarak bakışlarını kendi üzerlerine çivileyecekleri bir insanı gözledi herhalde. Bu gerdanlığı kime armağan etmeliydim ki, hem kendi isteğim, hem de o allın üretip allın işleyen örümceğin dileği yerine gelsindi? 162 1937 yılının 18 aralık günü çiğnenmekten sertleşmiş gıcır gıcır kar üzerinde, her zamankinden daha çok kar kokan, her şeyi kara havale etmek isteyen bir kimsenin dileğini aşacak kadar kar kokan bir gecede, bulunduğum kapı ağzının sağ üst tarafından karşıya geçerken gördüm Jan'ı. Başını kaldırıp bakmadan kuyumcu dükkânının önünden yürüdü; duraklar gibi yaplı derken, daha doğrusu kendisine seslenen olmuş gibi durdu, arkasına döndü veya döndürüldü ve o beyazlara bürünmüş, sesleri fazla çıkmayan akçaağaçlar arasındaki vitrin önünde dikilmeye başladı. Çıtkırıldım, gözü hep yaşlı, mesleğinde boynu bükük, aşkla haris, aptal olduğu kadar güzelliğe düşkün Jan Bronski, annemin eliyle yaşayan, bugün bile hem inanıp hem gerçekliğinden şüphe elliğim bir düşünceye göre Matzerath adına beni dünyaya getiren Jan, sanki Varşovalı bir terzinin elinden çıkmış şık pallosuyla karşıda dikiliyordu; bir heykele dönüşmüştü âdeta, karm içinde dikilen ve karda kan izleri gören Parzival gibi gözünü alim gerdanlığın yakul taşlarına dikmiş, işte öylesine laşlaşıp scmbolleşmiş olarak vitrin önünde duruyordu. Jan'ı sesimle ya da trampetimi konuşturarak oradan uzaklaştırabi lirdi m. Trampetim yanımdaydı, paltomun altında duyuyordum varlığını. Düğmelerden birini çözmeye göreyim, hemen ortaya çıkacak, ayaz havanın içerisine süzülüverecekti. Değnekler için de paltomun düğmelerine bir el atmam yeterdi. Avcı Huberlus* da o bir tuhal geyiği tüfeğinin aleş menziline girdiği zaman çekip vurmamış ve Saulus** değişip bir Paul us olmuştu. Papa, yüzüklü parmağını kaldırınca Attila tersyüz edip gitmişti. Ama ben çektim içliği, ne

değiştim ne tersyüz ellim; avcı olarak, Oskar olarak kaldım; hedefe varmak isledim, paltomun düğmeleri * Hubeılus : Lüıticlı piskoposu (öl. 727) ; bir efsaneye göre avcılığa çok meraklı bir kimse; günün bilinde boynuzlan arasında bir haç işareti taşıyan bir geyikle karşılaşması üzerine avcılığı terkeder; avcıların koruyucusu olan bir ermiş. (CN.) ** Saulus : Havarilerden Paulus'un Hıristiyanlığı kabulünden önceki adı. (Ç.N.) 163 ni çözüp trampeti ayaza çıkarmadım, değnekleri trampetin yassı beyaz tenekesi üzerinde konuşturmadım, aralık ayını trampetli bir ay yapıp çıkmadım, sessiz bağırdım sadece, bir yıldız nasıl bağırırsa öyle bağırdım belki, ya da suyun dibindeki bir balık gibi suskun bağırdım; ilkin o ayaz hava içerisine bağırıp yeniden kar yağdırmaya çalıştım, sonra da cam içerisine bağırdım; geçirgen olmayan camdan içeri, pahalı camdan, ucuz olmayan camdan içeri, saydam camdan, arada sınır oluşturan camdan içeri Jan Bronski ile yakullu gerdanlık arasındaki vitrin camından içeri bağırarak önceden büyüklüğünü bildiğim Jan'ın eldivenli elinin geçebileceği kadar bir oyuk açtım; camı bir kiler kapısı gibi, cennetin ferah, cehennemin dar kapısı gibi itip yukarı kaldırdım. Jan irkilmcdi hiç, zarif eldivenli elini paltosunun cebinden çıkarıp cennetten içeri daldırdı, eldiven cehennemi geride bırakıp döndü hemen; yakuttan taşlan, cennetten kovulmuşlar da içerisinde olmak üzere, tüm meleklere yaraşacak güzellikteki gerdanlığı, cennet veya cehennemden kaldırdı; yakut ve altından avını kavrayan elini gerisin geri cebine götürdü, ama açık vitrin önünde dikilmesine devam etti, oysa tehlikeli bir davranıştı bu, oysa artık kanayan ve Jan'ın ya da Parzival'ın bakışını zorla kendi üzerlerine çeken yakutlar ortada yoklu. Oh, Baba, Oğul ve Ruhulkudüs! Baha'ya, yani Jana bir şey olması islenmiyorsa. Ruh'ta bir şeyler olmalıydı. Oğul paltosunun düğmelerini çözdü Oskar, telâşla trampet değneklerine sarıldı ve teneke trampet üzerinde "Baba! Baba!" diye haykırmaya başladı. Sonunda arkasına döndü Jan; ağır, gerektiğinde pek ağır bir tempoyla caddeyi geçerek geldi ve birden benimle, yani Oskar'la kapı ağzında karşılaştı. Jan henüz bana boş gözlerle bakıp dururken, ama karlar da eridi eriyecekken, ansızın karın yeniden alıştırmaya başlaması ne güzel oldu! Yakutlara değen eldivenli elini değil de, öbür elini bana uzallı Jan; şakın ama süklüm püklüm denemeyecek bir edayla beni alıp eve götürdü; evde annem beni merak edip duruyordu. Malzerath o her zamanki hoyrat ama pek ciddi denemeyecek 164 ses tonuyla beni polise teslim edeceğini söyleyerek gözümü korkuttu. Jan bir açıklamada bulunmadı, fazla da'olurmadı zaten, Matzerath'ın masaya bira çıkararak kendisini davel ettiği skal oyununa da yanaşmadı. Giderken eliyle okşadı Oskar'ı; Oskar ise Jan'ın kendisinden sır saklamasını mı, yoksa dost olmalarını mı istediğini pek anlayamadı. Aradan çok geçmeden, Jan anneme hediye etli gerdanlığı. Annem sadece birkaç saat, o da Malzeralh yokken, herhalde mücevherin nereden geldiğini bilerek, yalnız kendisi ya da Jan Bronski için, belki de aynı zamanda benim için laktı bu gerdanlığı. Savaş biliminden az sonra Düsseldorf karaborsasında gerdanlığı vererek, karşılığında on iki kulu Amerikan Lucky Strike sigarası ve bir deri evrak çantası aldım. 165

GÖSTERİLMEYEN MUCİZE Bugün akıl ve ruh hastalıkları kliniğindcki yatağımda, bir zaman her el atışta elimin alımda bulunan, ayaz demeyip, gece demeyip buz çiçeklerini eriten, vitrin camlarını delip açarak hırsızların elinden tutan sesimdeki o gücü çok vakit aradığım oluyor. Örneğin bakıcım Bruno'nun beni daha bir dolaysız gözelleyebilmesi için, kapının yukarısındaki gözetleme penceresini canı giysisinden soymayı ne kadar isterdim. Kliniğe yatırılmadan önceki yıl sesimdeki güçsüzlük bana bir hayli üzümlüye mal olmuştu. Gece manzarasına bürünmüş sokaklarda başarı ardında koşarak çığlığımı alıp bir başarı ekle edemedim mi, zorbalıklan tiksinen biri olmama karşın bazen yerdeki bir laşa uzanıyor, DüsseldorCun kenar semtindeki sefil sokakların birinde bir evin mutlak penceresine nişan alıyordum. Dostum Dekoratör Viular'a hünerlerimden birini göstermek için yanıp tutuşuyordum en çok. Dostumu gece yarısından sonra König Ağaçlıklı Yolu'ndaki bir bonmarşenin ya da eski konser salonu yanındaki bir parfümcü dükkânının üst taralına perde çekilmiş vitrininde, yeşil kırmızı kısa yün çoraplarından lamdım mı, benim öğrencim olan veya öğrencim olabilecek Dekoratör Vitllar'ın önünde dikildiği vitrin camını şarkılarımla kırıp dökesim geliyordu; çünkü Yuda mı desem, Johanna mı desem kendisine, hâlâ bildiğim yok. Viltlar asil bir sülâleden geliyor, küçük adı Gottfried. Beni mahcup eden başarısız şarkı denemesini tutmayıp sapasağlam 166 kalmış vitrin camı önünde trampetimi hafifçe konuşturuyor, Vitllar'ın dikkatini çekiyorum ve Vittlar dışarı çıkarak bir çeyrek saat benimle çene çalıp kendi dekorasyon hünerlcriylc alay ederken, ister islemez ona Gottfried diyorum, çünkü sesim ona Johanna ya da Yuda dememi sağlayacak mucizeyi gösteremiyordu. Jan Bronski'yi hırsız, annemi ise yakut taşlı bir gerdanlık sahibi yapan kuyumcu dükkânı önündeki bağırmalarım, şiddetle arzulanmaya değer eşyaların sergilendiği vitrinler önündeki şarkı ve türkülerim şimdilik sona ermişti. Derken bir sofuluğa kaptırdı kendini annem. Neydi onu böyle sofulaştıran? Jan Bronski ile düşüp kalkması, çalınmış gerdanlık ve zina durumunu yaşayan bir kadının katlanmak zorunda bulunduğu o tatlı meşakkatler annemi solu ve kutsamalara düşkün bir kadın yapıp çıkmıştı. Zina günahının işlenişi ne de güzel bir düzen içinde yürütülüyordu: Perşembeleri kentte buluşulup küçük Oskar, oyuncakçı Markus'un yanına bırakılıyor, Dülgerler Sokağı'nda çok vakit tatminkâr, ama yorucu bir saat geçiriliyor, ardından Cafe Weitzke'de Türk kahvesi içilip pasta yenerek yorgunluk çıkarılıyor, sonra Yahudi Markus'a yollanılıyor, Markus'lan Oskar'cıkla birkaç kompliman ve hediye denebilecek düşük fiyata ipek çileler alınarak dönülüyor, beş numaralı tramvaya biniliyor, gülümsemeler ve düşüncelerle bambaşka yerde dolaşılarak Oliva Kapısı önünden geçiliyor, Hindenburg Yolu zevkle geride bırakılıyor, Spor Saloını'ııun hemen yanı başındaki Matzerath'm pazar sabahlarını harcadığı Mayıs Çayın'nm farkına varılmıyor pek, Spor Salonu çevresindeki dönemeç isler islemez sineye çekiliyor tam güzel bir şeyler yaşanmışken söz konusu yapı ne de çirkin görünebiliyor insana, solda bir dönemeç daha, derken tozlu ağaçlar gerisinde kırmızı kasketli öğrencileriyle Coııradinum beliriyor aman ne hoş! Ne olur Oskarcığım da böyle altın yaldızla C harli islenmiş kırmızı bir kasket giyseydi başına! On üçüncü yaşından allı ay aldı Oskarcığım; ortaokulda olur şimdi, Latince

öğrenmeye başlardı: Küçük, çalışkan, biraz yaramaz ve mağrur bir Conradinum'lu edasıyla ortalıkta dolaşır dururdu. 167 Demiryolu alt geçidinin arkasında Reichskolonie ve Helene Lange Okulu'na doğru tramvay yol alırken, Bayan Agnes Malzeralh'ın aklı Conradinuın'a ve oğlu küçük Oskar bakımından kaçırılmış fırsatlara gidiyor. Derken bir dönemeç daha; solda o soğana benzeyen kulesiyle İsa Kilisesi'nin önünden geçiliyor; Max Halbe Meydam'nda, Kahveci Kayser önünde iniliyor tramvaydan; rakip dükkânların vitrinlerine de bir göz atılarak, hir Çarınıhlı Yol gibi Labes Yolu'nda bin bir eziyetle yürünmeye başlanıyordu. Başgöslercn bir can sıkıntısı, elinden tutulan anormal çocuk, vicdan azabı ve işlenmiş bir gühanı yineleme isteği, yelinmezlik, kanıksamıştık, Matzeralh'a karşı duyulan bir nefret, aynı zamanda iyi yüreklilik taşan bir muhabbet ortasında benimle, benim yeni trampetim ve Markus'tan salın alınmış yarı hediye çile paketiyle Labes Yolu'nu zahmetle geride bırakarak dükkâna geliyor annem, beni yulaf ezmelerinin, küçük ringa balığı fıçısının, gaz varilinin, kuş üzümlerinin, çekirdeksiz üzümlerin, bademlerin ve ballı baharatlı çavdar çöreklerinin, Dr. Oelkcr maya tozunun, "persil pcrsildir" kutularının, Orbin'in, Maggi ve Knorr ürünlerinin, Kalherin mısır kahvesi'nin, Hag kahvesinin, Viıcllo ve Palmin yemek yağlarının, Kühnc sirke ve turşularının ve dört meyveden yapılmış reçellerinin, tezgâh üzerine bal tatlılığında yukardan sarkıp yazın her iki günde bir değiştirilmeleri gereken ve değişik perdelerde vızıldayan sinek kâğıtlarının bulunduğu yere getiriyordu. Kendisi ise yaz kış demeden bütün yıl her cumartesi, yüksek ve alçak perdede vızıldayan günahları kendisine çeken aşırı tatlılıktaki bir ruhla HerzJesu Kilisesi'ne gidiyor ve Rahip Wichnke Efcndi'ye günah çıkartıyordu. Annem perşembeleri kente inerken nasıl beni yanma alıyor, beni âdeta kendisine suç ortağı yapıyorsa, cumartesileri kiliseye giderken de beni yanında götürüyordu; kilisenin süslemeli kapısından geçiyor, serin katolik çini döşemeler üzerine geliyorduk. Daha önceden annem trampetimi kazağımın ya da küçük paltomun altına tıkıştırıyordu, çünkü trampelsiz yapamıyordum artık; karnımın önünde sarkan teneke trampetim olmayınca alnıma ve 168 omuzlarıma elimi dokundurarak asla o Katolik istavrozu çıkaramıyor, ayakkabılarımı giyer gibi dizimi büküp burun kökümde yavaş yavaş kuruyan kutsal suyla kilisenin o pırıl pırıl sıralarında rahat oturamıyordum. HerzJesu Kilisesi'ni daha vaftiz günümden biliyordum; bana konmak islenen kâfirce isim ortaya bazı güçlükler çıkarmış, ama Oskar ismi üzerinde diretilmiş, ayrıca vaftiz babam Jaıı da kilisenin kapısında böyle olmasını istemişti. Kiliseye girince Rahip Wiehnke Efendi, içimdeki şeytanı kovmak üzere üç kez yüzüme üfledi, istavroz çıkarıp elini başıma koydu, üzerime tuz serpip bir kez daha şeylanı kovma girişiminde bulundu; sonra kilisenin vaftiz törenlerine ayrılmış asıl bölümüne geldik. Önüme İman Kanunu ve Rabbani Dua çıkarıldığında sessiz davrandım. Derken Rahip Wiehnke Efendi, bir kez daha "Defol İblis!" sözlerini söylemeyi uygun gördü, daha o zamanlar her şeyden haberi olan bana, zihin açıklığı getireceğine inanarak elini burnuma ve kulaklarıma dcğdircli. Sonra bir kez daha açık seçik ve yüksek sesle, cevap bekleyerek sordu: "Şeytandan ve onun bütün

fiillerinden, onun bülün saltanatından el çekiyor musun?" Ben başımı sallayıp da hayır demeye vakit kalmadan çünkü şeytandan el çekmeyi düşündüğüm yoklu Jan, bulunduğu yerden benim için üç kez "Evci, çekiyorum!" diye tekrarlardı. Şeytana düşmanlık ilân etmememe karşın. Rahip Wiehnke Elendi, göğsümü ve iki omuzumun arasını kutsal yağla yağladı. Vaftiz kurnası önünde yeniden iman Kanunu okundu. Sonra uç kez kutsal sudan serpilip, krisamla yağlandı başım. Kirletilmek üzere üzerime geçirilen beyaz bir giysi, karanlık günler için yakılan mum ve sonra salıverilme. Ve Matzerath çekti ceremesini. Jan, beni kucağına alıp, yan bulutlu havada taksinin beklediği kapının önüne çıkarırken, içimdeki şeytana sordum: "Nasıl, iyi allattın mı vartayı?" Şeytan içimde zıplayıp hoplayarak: "Kilise pencerelerine dikkat ellin mi, Oskar?" diye fısıldadı. "Hep canı, hep cam!" HerzJesu Kilisesi 1871 1873 arası Fransa taralından ödenen 169 harp tazminatıyla birçok binaların kondurulduğu yıllar içinde inşa edilmiş olup yeni Gotik üslûbu gösteriyordu. Kilisenin inşasında çabuk kararan tuğlalar kullanılmış, ayrıca bakır levhalarla kaplı kulenin sivri külahı da çok geçmeden o geleneksel bakır çalığına kavuşmuştu; dolayısıyla, tuğladan yapılmış eski Gotik kiliseleriyle yeni Gotik kilise arasındaki ayrımları ancak işin ehli kimseler seçebiliyordu ve sevindirici ayrımlar da değildi bunlar. Günah çıkarma bakımından eski ve yeni Gotik kiliseler arasında bir fark yoklu; tıpkı Rahip Wichnkc Elendi gibi yüzlerce rahip, cumartesi günleri büro ve dükkânların kapanmasından sonra günah çıkarma sandalyesine oturup kıllı kulaklarını o pırıl pırıl ve siyahımsı kafese dayıyor, günah çıkartmaya gelenler de kalesin kararmış örgüsündeki gözler arasından, o günahsı ucuzluktaki incilerin boncuk boncuk dizildiği günah ipliğini rahibin kulağından içeri salıyorlardı. Annem, Rahip Wiehnkc Efcndi'nin işitme organının aracılığıyla, ne yaptı, ne yapmadıysa, düşüncede, sözde ve liiliyatta ne olup billiysc günah listesindeki diziye uyarak, o biricik mutlu kılan kilisenin en yüce makamına açıklarken, çıkartılacak günahı bulunmayan ben, benim için fazla pürüzsüz ve cilalı tahta sıradan ayrılıyor, çini döşeme üzerine geliyordum. Hani itiraf edeyim ki, Katolik kiliselerinin çini döşemeleri, Katolik kiliselerinin kokusu, kısaca tümüyle Katoliklik, bugün bile açıklayamayacağım biçimde, örneğin, evci örneğin kızıl saçlı bir kız gibi beni kendine çekiyordu. Oysa kızıl saç görsem boyamak geçer içimden: Katoliklik ise benim boşuna, ama yine de Katolik yasalarına uygun olarak vaftiz edildiğimi ve bunun da değiştirilemiyeecğini hep ele veren küfürler getirir aklıma. Çokluk kendimi en sudan olaylar sırasında, örneğin dişlerimi fırçalar, halta yüz numarada deli hacet ederken kilisedeki âyinlerle ilgili olarak şu lürlü açıklamalarda bulunurken yakalarım: İsa'nın kanının akıtılması olayı yenileniyor kutsal âyinlerde senin temizlenmen için akıyor kan İşte İsa'nın kanının saklandığı kadeh şarap hakiki ve gerçek oluyor İsa'nın kanı akıtıldıkça gerçek 170 Isanın kanı kanının tcmaşasıyla değerli kan İsa'nın kanıyla yıkanıyor ruh Değişim'dc kan akıyor, üzerinde kan lekeleri bulunan mihrap örtüsü, İsa'nın sesi gökleri delerek geçiyor, İsa'nın kanı misk gibi kokular saçıyor Tanrı'nın huzurunda. Siz de itiraf edeceksiniz ki, Katoliklik kokan bir edayla konuşmasını beecrebiliyorum hâlâ.

Eskiden Bakire Meryem Ana'yı düşünmeden tramvay bekleyemezdim. Muazzez, mübarek, mukaddes Bakire, bakirelerin bakiresi, rahmetin anası, ey mübarek kılınmış kadın, ey bütün tapınmalara lâyık, ki senden lıalkoldu, ey sevgili ana, bakire ana, şanlı bakire, müsaade et de, senin ana kalbinde tadını çıkardığın gibi, ben de İsa adındaki o tatlılığın tadını çıkarayım, gerçekten lâyık ve yerinde, yakışır ve şifakâr bir davranış olur seni, ey kraliçe, ey mübarek, mübarek kılınmış... Bu "mübarek" sözü bazen, ama en çok annemle cumartesileri HcrzJcsu Kilisesini* ziyaret ettiğimizde beni bir fena lallılaşlırdı, bir zehirledi ki, vaftiz vartasını atlatmış olup bana bir panzehir sunan içimdeki iblise şükrettim: Onun sunduğu panzehir, HerzJuse Kilisesi'nin çini döşemeleri üzerinde aşağılayıcı bir edayla, ama yine de dimdik yürümemi sağladı. Kalbi kiliseye ismini veren Isa, sakramcni'lcrdcn başka, Çarınılılı Yol'daki rengârenk tasvirlerde de lekrar lekrar resmedilmiş görülüyor, ayrıca çeşitli pozlarda üç heykeli bulunuyordu, ama heykeller de renkliydi. Üzeri boyanmış alçıdan bir heykel de vardı ki, bu heykelde İsa, sırlında mavi bir Prusya urbası ve ayaklarında sandallar, altın bir kaide üzerinde uzun saçlarıyla dikiliyor, göğüs kalesinin ona yerinde, bütün doğaya kafa tutarak, bir ışık halesiyle çevrelenmiş, stilize biçimde kanadığı tasvir edilen domates kirmızılığındaki kalbini gösteriyor, dolayısıyla kilisenin bu organa göre adlandırılmasını sağlıyordu. Açık yürekli heykeli daha ilk görüşte, Kurtarıcı İsa'yla vaftiz babam ve muhtemelen hakiki babam Jan arasında ne kadar tatsız 171 mükemmellikte bir benzerlik bulunduğu ister istemez gözüme çarptı. Saf bir kendine güvenle dolu o romantik gözler! O bir çiçeği andıran, her vakit ağlamaya hazır öpülesi ağız! Kaşları daha bir belirginlikle ortaya çıkaran erkeksi ıstırap! O, biraz pataklanmak isleyen, dolgun ve pembe yanaklar! İkisinde de kadınları okşamaya ayartan tokallanası bir yüz ve bir saray kuyumcusunun usla eserleri gibi avuç içindeki yaralan sergileyen bakımlı ve işlen ürken, kadınsı yorgun eller! İsa'nın yüzüne sanki fırçayla oturtulan ve beni babaca anlamayan Bronski bakışlarına kahroldum; çünkü aynı mavi bakışlar ben de de vardı; ancak benim bakışlarım hayran bırakıyor, ama karşısındakileri ikna edemiyordu. Oskar, kilisenin sağ kanadındaki İsa kalbinden ayrıldı; Çarmıhlı Yol'un ilk durağında, İsa'nın çarmıh allında ikinci kez yere yığılıp kaldığı yedinci durağa, tamamen plastik ikinci İsa tasvirinin bulunduğu yüksek mihraba seğirtti. Bu tasvirdeki İsa, pek fazla yorgun olduğundan veya kendini gereği gibi toparlamak islediğinden gözlerini kapalı tutuyordu. O ne kaslardı öyle! Hafif atletizmin on dalında da yarışmalara kanlan bir sportmen vücuduna sahip bu atlel, HerzJesu Bronski'yi o saat unutturdu bana; annem Rahip Wiehnke Efendi'yc günah çıkarmaya geldikçe, beni huşu içinde yüksek mihrabın önüne çekti. Bir yandan yüksek mihrabın önüne yürüyor, bir yandan gözlerimi atletimden ayırmıyordum. Atletimin önünde dua ediyordum dersem, inanınız bana. Benim sevgili atlet üstadım diye hitap ediyordum, bûlün sportmenlerin sportmeni, bir karış uzunluğundaki çivilerle çarmıhla asılı kalma şampiyonu. Ve asla çırpınıp sallanmıyordu bu atlel. Ebedi ışık sallanıyor, ama o en yüksek bir puanla bu spor disiplininin üstesinden geliyordu. Kronometreler tik lak çalışıyor, zamanı

ölçülüyordu atletin. Kutsal eşya odasında âyin yardımcılarının biraz kirli parmakları, onun hak ettiği alim madalyayı temizlemeye başlamıştı bile. Ama taltif edilmek ve takdir görmek için spor yapmıyordu İsa. Aklıma birden tapınmak geliyor, dizimin elverdiği kadar yere diz çöküyordum: Trampetimin üzerinde istavroz çıkarıyor, mübarek ve mustarip gibi sözcüklere 172 başvurarak Jesse Owens ve Rudolf Harbig isimleriyle bir yıl önceki olimpiyatlar arasında bağ kurmaya çalışıyordum. Ama her vakit bunu beceremiyor, çünkü İsa'ya yanı başındaki iki suçluya karşı centilmence davranmadığı suçlamasını yöneltmeden yapamıyordum. Dolayısıyla, onu olimpiyatlardan diskalifiye edip başımı sola çeviriyor, solda, HerzJesu Kilisesi'nin lam ortasında ilâhi atletin üçüncü plastik tasvirini görerek yeni bir umuda kapılıyordum. "Müsaade el, seni üç kez gördükten sonra dua edeyim" diye kekeliyordum bunun üzerine. Yeniden tabanlarımın altında çini döşemeyi buluyor, satranç desenli zemini izleyerek sol yan mihraba geçiyordum; her adımda içimde bir sezgi beliriyordu içimde: Arkandan sana bakıyor. Ermişler arkandan sana bakıyor, başaşağı haça gerdikleri Pelrus ve çapraz bir haça çiviledikleri Andreas Andreas Haçı buradan geliyor sana bakıyor. Lâtin Haçı ve Passiyon Haçı olduğu gibi bir de Yunan Haçı var. Kumaş, tablo ve kitaplara resmedilmiş Dörtlü Haçlar, Çengelli Haçlar, Lonca Yapraklı Haçları plastik eserler halinde haçlara gerilmiş gördüm. Mızraklı Haç güzeldir. Malta Haçı rağbet görür, Gamalı Haç yasaktır. De Gaulle Haçı, Lorcn Haçı var ayrıca. Deniz savaşlarındaki kazanılan Antonius haçının ismi Crossing T'dir. Zincire aslı kulplu haç vardır ayrıca, papaca Papa haçı vardır. O Rus haçının bir adı da Lazarus haçıdır. Bir de Kızılhaç var. Mavi Haçın kolları alkolsüz mavi kesişir birbiriyle. Sarı Haç zehirlidir. Haçlı seferiyle hidayete erdi, Haçlı Örümcekler birbirini yedi. Derken arkama döndüm, haç arkamda kaldı, haçtaki atleti de belime bir tekme atma tehlikesini göze alarak geride bıraktım, çünkü İsa Çocuk'u sağ üst bacağından tutan Bakire Meryem'e yaklaşmak isliyordum. Oskar kilisenin sol kanadındaki sol yan mihrap önünde dikiliyordu. Bakire Meryem'in yüzünde öyle bir ilade vardı ki, lıpkı annesinin on yedi yaşında bir kızken Troyl'daki dükkânda çalışıp sinemaya gidecek para bulamadığı, ama nefsini körlelmek için hayran hayran Asta Niclsen'li sinema afişlerini seyrettiği zaman 173 lar yüzünde kendini açığa vurmuş olması gereken ifadeye benziyordu. Meryem Ana yalnız İsa'yla ilgilenmiyor, bir yandan sağ dizindeki öbür oğlanı süzüyordu; yanlış anlamalara meydan vermemek için hemen Vaftizci Yahya olduğunu söyleyeyim bu oğlanın. İki oğlan da benim boyumdaydı. İnce eleyip sık dokumak gerekirse, boy bakımından iki santimetre bir fazlalık tanıyabilirdim İsa'ya; eldeki metinlere göre İsa'nın Yahya'dan yaşça küçük olması gerekiyordu. Besbelli üç yaşındaki Kurtarıcı'nın anadan doğma ve pembe bir heykelini yapmaktan haz duymuştu heykcllraş. Yahya'ya ise, sonradan çöllere düşeceğini düşenerek, yarı göğsünü, karnını ve sulama aygıtını örten çikolata renginde kıllı bir post giydirmişti. Bu âdeta büyümüş de küçülmüş, öylesine kendisine benzeyen iki oğlanın yakınında dikileceğine, yüksekteki mihrabın veya günah çıkarmak zorunda kalmadan günah çıkarma

hücresinin orada eğleşmek, Oskar için daha hoşlanacağı bir şey olurdu. Kuşkusuz, oğlanların gözleri de Oskar'ınki gibi mavi, saçları kestane rengindeydi. Yalnız eksik bir taraf varsa, helkellraş berber, başlarına Oskar'ınki gibi lırcamsı saçlar kondurmamış, onların lürbişonlara benzeyen salakça buklelerini kesip atmamıştı. O anda "Anya manya..." diye bir sayışma oyunu oynamak isler gibi parmağıyla İsa'yı gösteren Valtizci Yahya üzerinde lazla oyalanmak istemiyor, sayışma oyunlarına girmeden İsa üzerinde açık konuşarak şu sonuca varıyorum: Aynı yumurtadan halkolmuş kimseleriz; ikiz kardeşim olabilirdi hani. O da benim cüssedeydi; İsa'da da benim o vakitler sadece sulama aygıtı olarak kullandığım aygıt vardı. O da benim gibi Bronski gözleriyle dünyaya kobalt mavisi bakıyor ve benim jestlerime sahip bulunuyordu, ki bu da onda benim en çok kızdığım şeydi. Benim söz konusu kopyam, iki kolunu kaldırıp ellerini o türlü yumruk yapmıştı ki, bu yumruklar içine rahat rahat bir şeyler, örneğin benim trampet değneklerim sokulabilirdi ve hani helkeltraş bir de bunu yapsaydı, ayrıca pembe bacaklar üzerine benim 174 kırınızı trampetimin alçıdan bir modelini yerleştirseydi, Bakire Meryem'in dizinde oturan ben olur, tıpatıp ben Oskar olur ve ccmaali trampetimle bir araya cem etlerdim. Bu dünyada pek çok şey var ki; istediği kadar kutsal ve mübarek olsun, kendi haline bırakılmaması gerekiyor. Bir halının da sizinle beraber geldiği üç basamaklı bir merdiven, yeşil gümüşi bir giysiyle donatılmış Bakire Meryem'in, çikolata rengindeki kıllı posluyla Vaftizci Yahya'nın, kaynamış jambon rengiyle Isa Çocuğun yanına çıkıyordu. Sarılıktan mustarip mumlar ve her kalitedeki çiçeklerle bezenmiş bir Meryem Ana mihrabı vardı burada. Yeşil Meryem'in, esmer Yahya'nın ve gül pembesi isa'nın kafalarının arkasına tabak iriliğinde nurdan haleler yapıştırılmıştı. Altın yaldız varaklar, söz konusu tabakların pahasını da artırıyordu. Mihrap önünde basamaklar bulunmasa asla çıkmazdım yukarı. Basamaklar, kapı tokmakları ve vitrinler, o zamanlarda Oskar üzerinde başlan çıkarıcı bir etki yapıyordu. Halta hastanedeki yatağıyla yetinmesi gereken şimdi bile onun üzerindeki etkilerini sürdürüyor bunlar. İşte bu elki Oskar'ı bir basamaktan öbürüne çekip götürmüş, ama bu sırada Oskar hep aynı halı üzerinde kalmıştı. Derken üçlü grubun pek yakınlarına kadar sokuldu; parmaklarının boğum yerleriyle biraz küçümser, biraz saygılı, gruplakilere dokunabiliyordu şimdi, tırnaklarıyla üstteki örtüyü kazıyıp boyanın altındaki alçıyı oriaya çıkardı. Bakire Meryem'in giysisiııdeki pliler, dolambaçlı bir yol izledikten sonra bulutlardan bir bank üzerinde dinlenen ayak uçlarına dökülüyordu. Meryem Ana'nın ima yollu belirtilen incik kemiği, hcykellraşm ilkin eti heykele yerleştirdiğini, sonra da bunu plilere boğduğunu sezdirmekleydi. Oskar bir yanlışlık eseri sünnel edilmeden kalmış İsa'nın sulama aygıtını uzun boylu elleyip yoklarken, onu harekete geçirmek ister gibi sıvazlayıp dikkatle üzerine bastırırken, biraz hoş, biraz yeni ve şaşırtıcı bir duyguyla kendi sulama aygıtında bir kıpırdanma hissetti, bunun üzerine kendisininkinin kendisini rahat bırakması için Isa'nınkini rahat bıraktı. 175 Sünnetli sünnelsiz, orasını lazla kurcalamadım; kazağımın allından çekip aldım trampetimi, boynumdan çıkararak nurdan haleyi kırmadan İsa'nın boynuna astım. Bücürlüğümden ötürü,

biraz zor oldu benim için; İsa'yı söz konusu çalgıyla donalabilmek üzere heykelin üzerine çıkmak ve kaide yerini lutan bulutlardan bankın üzerine basmak zorunda kaldım. Hani Oskar bunu vaftizden sonraki ilk kiliseyi ziyaretinde, yani 1936 ocak ayında değil de, aynı yılın Büyük Haflası'nda* yapmış bulunuyor. Jan Bronski ile arasındaki günahkâr ilişkiye, bütün kış günah çıkararak yetişmek kolay olmamışlı annem için. Dolayısıyla, Oskar, planlı niyetini ayrıntılarına kadar düşünecek, lanetleyecek, haklı görecek, yeniden tasarlayacak, dört bir yanından aydınlatacak zamanı ve cumartesileri bulmuştu; nihayet bütün önceki tasarıları bir kenara iterek, yalın ve dolaysız bir yoldan, Basamak Duası'nın yardımıyla Büyük Hafla'nın pazartesi günü gerçekleştirdi niyetini. Paskalya, zirvesine ulaşmadan önce, günah çıkarmak isteğini duydu annem. Büyük Haftanın pazartesi günü beni elimden tutup Labes Caddesi'nden ve Yeni Pazar'dan geçirerek Elsen Caddesi'ne ve oradan Maria Caddesi'ne. çıkardı; Kasap Wohlgcmuth'un dükkânının önünden geçtik, Kleinhammer Parkı'nın yanından sola vurduk, üstten boyuna iğrenç su damlalarının sarı sarı damladığı demiryolu alt geçidim geride bırakarak karşıdaki HerzJcsu Kilisesi'ne gelip girdik içeri. Gecikmiştik. Günah çıkarma hücresinin önünde sadece yaşlı iki kadınla ürkek ve çekingen bir genç adam kalmıştı. Annem vicdan muhasebesine koyulurken günah çıkarma kitabının yapraklarını bir muhasebe defleri gibi, başparmağını tükürükle ıslatarak, bir vergi beyannamesi hazırlamak isteyen bir edayla karıştırıp duruyordu ben meşe ağacından yapılmış sıradan kayıp indim aşağı İsa'nın kalbine ve çarmıhtaki atlete gözükmeden soldaki yan mihraba sokuldum. Paskalyadan önceki halta. (Ç.N.) 176 Acele etmem gerekiyorsa da, lııtroitus'suz işe koyulmak istemedim. Üç basamak: Inloibo ad allara Dci. Çocukluğumdan beri beni sevindiren Tanrı'ya. Trampeti boynumdan çıkarırken, bulutlardan bankın üzerine kadar açıp yaydım Krie'yi, sulama aygıtımla falan oyalanmadım, Gloria'dan hemen önce teneke trampeti İsa'nın boynuna geçirdim, nurdan haleye bir zarar gelmemesine clikkal ederek bulul banktan indim aşağı; bağışlanma, af ve mağfiret dileme: Ama önce trampet değneklerini İsa'nın sanki ısmarlama bu iş için yapılmış ellerine luluşlurdum; bir, iki, üç basamak; gözlerimi kaldırıp yukarlarda kalan dağlara baktım; biraz daha halı; nihayet çini döşeme ve Oskar için bir ibadet rahlesi; rahlenin önüne diz çöktü Oskar, trampelçi ellerini katladı Gloria in cxelsis Deo katlanmış ellerinin yanı başından gözlerini kırpıştırarak İsa'ya ve trampetine baktı, mucizeyi gözlemeye başladı: Trampeti çalacak mıydı İsa, çalmayacak mıydı? Yoksa çalması yasak mıydı? Ya çalardı Irampcli ya da gerçek bir İsa olmadığı anlaşılırdı; İsa trampeti çalmadı mı, Oskar'ın gerçek İsa olduğu ortaya çıkardı daha çok. Bir mucize olması islendi mi, beklemesini bilmek gerekiyordu. Ben de bekledim, sabırlıydım ilkin, ama belki de sabrım yetecek kadar değildi. "Bütün gözler seni bekliyor, ey Rab" sözlerini ne çok kadar tekrarlarsa, ibadet rahlesi önünde kendini o kadar çok düş kırıklığına uğramış buluyordu Oskar. Gerçi Rab'ba da her türlü şansı tanıyor, belki kendisine bakan olmadı mı, acemi bir başlangıçla bulunmaya karar verebileceğini düşünerek gözlerimi yumuyordum; ama nihayet üçüncü Crcdao'dan sonra baba, yaratıcı'dan sonra, görünen ve görünmeyen ve oğul, baba'dan, gerçek oğul, gerçek baba'dan yaralılmayıp

doğurtulan, onunla, onun sayesinde bir olan, bizim için, bizler için yukarıdan ve büründü, bizler için hatla, gömüldü ve dirildi yukarda, yükselip çıktı ve oturuyor, yargılayacak ölüleri, sonsuz, inanıyorum, onunla, aynı zamanda ve konuşlu, inanıyorum biricik kutsal, biricik Katolik ve... Ama hayır, Katolikliğin sadece kokusunu duyuyordum, bir inancın sanırım sözü edilemezdi artık. Kokuya ise boş veriyor, 177 başka bir şeylerin bana sunulmasını bekliyor, teneke trampetimin sesini işitmek istiyordum; İsa bana bir mucize göstermeliydi, ufak çapta, fazla gürültülü sayılmayacak bir mucize. Çünkü fazla gürültülü olması Rahip Vekili Rasczeia'yı bulunduğum yere koşturacak, Rahip Wiehnke Efendinin ise yağlı vücudunu sürükleyerek mucizeden yana seğirtmesine, tutanakların hazırlanıp piskoposluk merkezi Oliva'ya ve orada hazırlanacak piskoposluk raporunun ise Roma'ya doğru uçurulmasına yol açacaktı. Hayır, bu bakımdan o kadar aç gözlü değildim. Oskar, ermiş biri ilân edilmek islemiyordu. Küçük çapla, şahsını hedef alan bir nıucizecikli bülün aradığı; bundan böyle lehinde mi, yoksa aleyhinde mi trampetini konuşturması gerektiğini kesin olarak görüp işitmek, her iki mavi gözlüden, her iki tek yumurtalıdan hangisinin ilerde kendisini İsa diye göstermeye haklı olduğunu açık seçik anlamak istiyordu. Oturmuş bekliyordum. Annem günah çıkarma hücresinde bulunuyordu; belki de şimdi Altıncı Buyruk'u geride bırakmıştık diye düşünür düşünmez, bir endişe belirdi içimde. Boyuna yalpalayarak kiliseyi dolaşan o yaşlı adam, ana mihrabın, sonra yan mihrabın önünden sallanarak geçti, dizlerindcki oğlanlarla Bakire Meryem'i selamladı; belki trampeti de görnlüs, ama ne olduğunu kavrayamamıştı. Ayaklarını sürüyerek yoluna devam etti ve biraz daha yaşlandı bu arada. Zaman geçiyor, ama İsa bir türlü trampeti çalmıyordu. Bir ara koro mahallinden sesler geldi kulağıma. İçime bir tasa düştü. İnşallah kimse çıkıp org çalmaz dedim. Bakarsın yaparlardı çünkü; Paskalya için provalarda bulunur ve yaygaralarıyla, belki de tam İsa trampet çalmaya koyulmuşken, onun bir nefes inceliğindeki trampet vuruşları üzerinden bir sıva gibi geçip giderlerdi. Ama ne başkaları org çaldı, ne de İsa trampet. Bir mucize falan da gerçekleşmedi; minderden doğrulup kalktım, dizlerimin eklem yerleri çılırdach; kendi kendimin elinden tutarak, canım sıkılmış ve suratım asık, halı üzerinden yürüdüm, bir basamaktan çekip bir yukarı basamağa aldım kendimi, ama bu arada bil 178 diğim basamak dualarının hiçbirine başvurmadım, alçıdan bulul üzerine çıkımı derken, pek de ahım şahım denemeyecek çiçekleri çarpıp devirdim, o aplal ve çıplak oğlandan geri alacak oldum trampetimi. Bugün de söylüyorum ve her vakit söyleyeceğim: Ona ders vermeye kalkmam bir hataydı. İlkin elinden değnekleri alıp trampetimi onun dizine bırakmamı, değneklerle önce alçak perdeden, sonra sabırsız bir öğretmen gibi davranıp hızlı hızlı trampetimi konuşturarak düzmece İsa'ya bir şeyler açıklamamı, nihayet değnekleri yine eline tuluşlurup onu Oskar'daıı öğrendiklerini göstermeye davel etmemi bana buyuran neydi? Bu kafasızlıkla üslüne olmayan öğrencimin elinden değneklerle trampetimi, nurdan haleye aldırmaksızın çekip almaya fırsat kalmadan, Rahip Wichnkc Efendi arkamda beliriverdi —

irampcl vuruşlarım bülün kiliseyi enine boyuna arşınlamışlı; Rahip Vekili Rasczeia arkamda, annem arkamda, kiliseyi boyuna dolaşan yaşlı adam arkamda dikilmiş duruyordu. Rahip Vekili tııtııp çekti beni, Rahip Wiehnke Efendi pal kül vurdu, anneni hüngür hüngür ağlamaya başladı; Rahip Efendi bana bir şeyler söyledi fısıldayarak, Rahip Vekili dize geldi, sonra doğrulup İsa'nın elinden değnekleri aldı, elinde değneklerle yeniden dize geldi, sonra kalkıp trampete uzandı, trampeti çıkardı İsa'nın boynundan, ama nurhan halenin bir yerinde bükülmeye yolaçlı. İsa'nın sulama aygıtına çarptı sonra, bulutlan bir parça kopardı, derken dize gelerek, boyuna dize gelerek indi aşağı, trampetimi vermeye yanaşmadı; ben zaten kızmıştım, onun bu davranışı daha da kızdırdı beni, Rahip Efcndi'yi tekmelemeye, dolayısıyla annemi utandırmaya zorladı. Tekme savurduğum, ısırıp tırmıkladığım, sonra da Rahip Efendinin, Rahip Vekili'nin, yaşlı adamın ve kendisinin elinden zorla kendimi kurtardığını için, gerçeklen de mahcup olmuştu annem. Hemen koşup yüksek mihrabın önüne dikildim, şeytan içimde hoplayıp sıçrıyordu; tıpkı vaftiz gününde olduğu gibi bana şöyle fısıldadığını işittim: "Oskar! Baksana çevrene! Hep pencere, hep cam, hep cam, Oskar!" 179 Ve çarmıhta hiç istifini bozmayarak suskun duran atletin yanı başından, apsisteki mavi bir zemin üzerinde on iki havariyi canlandıran kırmızı, sarı ve yeşil yüksek pencerelere çığlıklarımı yolladım. Ama ne Markus, Ne Matta'yı onların üstünde, onların başlarında duran ve Hamsin Yortusu'nu kutlayan Ruhulkudüs'ü hedef aldım kendime; birden vücudumda bir titreme belirdi; sesiındeki elmasla kuşa karşı savaşmaya başladım ve: Ben miydim nedeni? Yoksa kendisi hiç kımıldamadığı için itiraza kalkan atlet mi? Yoksa mucize buydu da kimse anlamıyor muydu? Benim birden titreyerek ve sessizce apsisten yana süzüldüğümü gördüler, annem dışındakiler bir ibadet gözüyle baktı buna, oysa benim aradığım cam parçalarıydı. Ama başaramamıştı Oskar, henüz Oskar'ın konuşacağı zaman gelmemişti. Kendimi çini döşeme üzerine bıraktım ve İsa başarısızlığa uğradığından, Oskar başarısızlığa uğradığından, Rahip Efendi'yle Rahip Vekili Rasczeia beni yanlış anlayarak hemen: "Nedamet getiriyor, nedamet getiriyor!" diye saçmaladıklarından, acı acı gözyaşı dökmeye başladım. Yalnız anneme bravoydu doğrusu; ortalıkta cam kırıkları görülmediğine sevinmesi gerekirken, akıllığım gözyaşlarını anlayışla karşıladı. Derken beni kucağına aldı annem; Rahip Vekili'nden trampetimi ve değneklerimi rica edip zarar ve ziyanı ödeyeceği konusunda kendisine söz verdi. Benim yüzümden yarıda kalmış günah çıkarma işine devam edilip, günahları bağışlandı annemin, bu arada Oskar da şöylece takdis edildi, ama onun için bir önem taşımıyordu bu. Annemin kucağında HcrzJesu Kilisesi'ndcn dışarı çıkarken, parmaklarımla sayıyordum: Bugün pazartesi, yarın Büyük Hafta1nın salısı, sonra çarşamba, sonra Büyük Perşembe, sonra Büyük Cuma, sonra da trampet bile çalamayan, benden cam parçalarını esirgeyen, bana benzeyen, ama düzmece olan o'nıın işi görülecek, istese de istemese de mezarı boylayacak o; ama ben trampetimi ilerde de konuşturacağım, ancak mucize göstermeyeceğim artık. 180 BÜYÜK CUMA YEMEĞİ Büyük Hafta'nın pazartesiyle Büyük Cuması* arasındaki duygularımı anlatmak islersem,

çelişki kelimesi buna uygun düşen bir şey olur. Hem irampct çalmaya yanaşmayan alçıdan Isa Çocuğa kızıyor, hem böylelikle trampetin yalnız bana kaldığını düşünüyordum. Bir yanda sesim kilisenin pencerelerine karşı başarı kazanmamış, ama beri yanda sapasağlam yerinde duran renkli camlar, Katolikliğe karşı beslediğim ve ilerde yine birçok kez başarısız günaha girme eylemlerine yolaçacak bir inanç kırıntısının Oskar'ın içinde varlığını sürdürmesini sağlamıştı. Ama çelişki bu kadarla bilmiyordu. Bir yanda HerzJesu Kilisesi'ndcn eve dönerken bir denemede bulunmak isleyerek bir tavan arası penceresini sesimle tuz buz etmiş, ama beri yanda sesimin dünyevi nesnelere karşı başarısı, bundan böyle dikkatimi ulırevi alandaki başarısızlıklar üzerine çekmişti. Çe 1 işI<i demiştim, bu çelişki ilerde de varlığını sürdürdü içimde, bir türlü şifaya kavuşmadı, hatla yerimin ne dünyevi, ne de ulırevi alanda bulunduğu, söz konusu alanların biraz açığında bırakıl ve ruh haslalıklan kliniğinde yaşayıp gittiğim şimdi bile bu çatlak ağız, olduğu gibi yerinde duruyor. Annem sol yan mihraptaki zarar ziyanı ödedi. Protestan olan Matzerath'ın işleği üzerine dükkân Büyük Cuma'Iarı kapalı tutul Paskalya öncesi halimim cuma günü; Hazreti İsa'nın çarmıha gcrildigi gün. (C.N.) 181 masına karşın, Paskalya dolayısıyla işler tıkırında gidiyordu. Başka vakit dediğini hep yaptırtan annem, Büyük Cumalar Malzerath'm arzusuna boyun eğip dükkânı kapıyor, buna karşılık Fronleichaın yortusunda, mensup olduğu Katolik mezhebinin gereğini yerine getirip dükkânı kapalı tutmak, persil kutularını ve HagKahve reklamlarını vitrinden uzaklaştırıp yerlerine elektrikle aydınlatılan rengârenk bir Meryem Ana tasviri koymak, ayrıca o gün Oliva'yı dolaşan ruhani alaya katılmak hakkını elinde bulunduruyordu. Bir karton vardı, bir yüzünde "Büyük Cuma dolayısıyla dükkânımız kapalıdır" yazısı okunuyor, öbür yüzünde "Fronleicham dolayısıyla dükkânımız kapalıdır" yazıyordu. Büyük Hafta'nın trampelsiz ve sessiz pazartesini izleyen Büyük Cuması, Matzeratlı "Büyük Cuma dolayısıyla dükkânımız kapalıdır" yazısı dışardan okunacak biçimde kartonu vitrine astı, hemen kahvaltıdan sonra tramvaya atlayıp Bıösen'e doğru yola çıktık. Yine çelişki sözcüğüne dönecek olursam, Labcs Caddesi de çelişkili bir izlenim uyandırıyordu; Protestanlar kiliseye gidiyor, evlerinde kalan Katolikler ise pencerelerinin camlarını silip temizliyor, arka avlularda halı ve kilime benzer şeyleri var güçleriyle çırpıyorlardı; sesler o kadar uzaklarda yankılanıyordu ki, İncil'de adı geçen kiralık askerler tüm kira evlerinin arka avlularında âdeta birden çok Kurtarıcı İsa'yı birden çok çarmıha geriyor denebilirdi*. Ama biz Passiyon'a gebe halı çırpmalarını arkamızda bırakıp, değerini birçok kez kanıtlamış bir düzene uyarak, annem, Malzcralh, Jan Bronski ve ben Oskar, dokuz numaralı tramvaya bindik; Brösen Caddcsi'nde yol aldık, hava alanıyla eski ve yeni talimgahlar önünden geçtik, Saspe Mczarlığı'nın yanında bir makasa girip karşıdan, Nculahrwasser Bröscn'dcn gelecek tramvayı bekledik; annem bu duraklamayı vesile yapıp, gülümsedi, ama yine de hayattan bezmiş bir edayla gözlemlerde bulundu; kuru * İsa'nın dört İncil'de anlaıılan.cckıiği çilelerin öyküsü; Büyük Hafıa sırasında bu öykü

kiliselerde anlatılır ve canlandırılır. (Ç.N.) 182 muş sahil çamlarının alımdaki, geçen yüzyıldan kalma, üzerlerini ollar bürümüş yamuk mezar taşlarının görüldüğü o küçük ama artık kullanılmayan Tanrı tarlasını şirin, romantik ve büyüleyici bir köşe diye niteledi. "Hani artık kullanılmıyor olmasa, buraya gömülmek isterdim doğrusu!" diye hayranlığını belirtti mezarlığa. Ama yeri fazla kumlu bulan Matzeralh, ortalıkta dal budak salmış devcdikenlerine ve yabani yulaflara alıp (uttu. Jan ise hava alanlarıyla mezarlık yanında makasa girip çıkan tramvayların gürültüsünün, bu her bakımdan asude köşenin huzurunu kaçıracağından korktuğunu söyledi. Karşıdan gelen tramvay yanımızdan geçti, zil vurdu iki kez. Derken biz de hareket edip Saspe'yi ve Saspe Mezarlığı'm arkamızda bıraktık; bu mevsimde, aşağı yukarı nisan sonunda pek tatsız ve kasvetli bir izlenim uyandıran Brösen plajına geldik. Ayakta bir şey yenilip içilecek büfelerin kapı ve pencereleri, üzerlerine çakılan tahtalarla örtülmüş; plaj tesisleri kör kör bakıyor; iskelede bayrak falan yok; plajda iki yüz elli kabin bomboş dizilmiş duruyor. Hava durumunu bildiren tabela üzerinde bir önceki yıldan kalma tebeşir izleri: Sıcaklık yirmi derece; rutubet on yedi; rüzgâr kuzeydoğu; ilerki günlere ilişkin tahmin: Açık ilâ bulutlu. ilkin hepimiz de Glettkau'a yürüyerek gitmek istedik, ama sonra sessiz sedasız ters yöndeki dalgakıranın yolunu tuttuk. Ballık Denizi, miskin ve yayılarak, sahili yalayıp duruyordu. Bir şamandırayla işaretlenmiş dalgakıranla beyaz fener arasındaki liman girişine kadar in cin görülmüyordu ortada. Bir önceki gün yağan yağmur, kumlar üzerine her parçası birbirinin tıpatıp aynı bir desen oturtmuştu ve çıplak ayaklarla arkada damga gibi izler bırakıp bu deseni bozmak eğlendiriyordu insanı. Matzerath, üzerleri tıraş edilmiş gibi biraz yassı, gulden iriliğindeki kiremit parçalarını yeşilimsi su üzerinde sektirerek kaydırıyor ve bu işi iddialı yapıyordu. Onun kadar becerikli sayılmayan Jan, bir yandan bu sektirme denemelerinde bulunurken, arada sağa sola ba 1X3 kınıp kehribar arıyordu; hani birkaç ufak kehribar parçası da buldu gerçekten, ayrıca kiraz çekirdeği büyüklüğünde bir parça ele geçirerek anneme hediye elti. Annem de benim gibi yalınayak yürüyor, boyuna sağma soluna bakmıyor, âdeta kendi ayak izlerine gönlünü kaptırmış görünüyordu. Ürkek ve çekingen parıldıyordu güneş, hava serindi, hiç rüzgâr yoklu ve gökyüzü berraktı; ufukla bir kurdele gibi Hela Yarımadası uzanıyor, ayrıca gökle kaybolup giden iki üç duman sütunu seçiliyordu; ansızın görüş alanı içinde bir ticaret gemisinin silueti belirdi. Peş peşe ve birbirimizden az çok aralıklarla yürüyerek geniş dalgakıranın temel bölümündeki ilk granit kayalara vardık. Annemle ben, yine çorap ve ayakkabılarımızı giydik. Ayakkabılarımın bağlarının bağlanmasına yardım etti annem, Matzerath ile Jan dalgakıranın kaygan tepesinde açık denize doğru kayadan kayaya sekiyordu. Taşlar arasına sıkışmış yosundan saç ve sakallar, zemindeki çatlaklardan karma karışık fışkırmıştı; Oskar'a kalsa tarayacaktı onları. Ama annem beni elimden tuttu; ikimiz de okul çocukları gibi, önümüzden giden adamların arkasından yürüdük. Her adımda trampetim dizime

vuruyordu; burada bile trampetimi elimden almalarına karşı koymuştum. Annem, kol kapaklan ahududu renginde bir baharlık pardesü giymişti. Kayalar ökçeli ayakkabılarıyla yürümesini güçleştiriyordu. Benim her pazar ve bayram gününde olduğu gibi, teneke düğmeleri yaldızlı bir denizci paltosu vardı sırtımda. Denizci kasketimi, Grctehen Scheffler'in hatıra eşya koleksiyonundan gelen ve üzerinde "SMS Scydlilz" yazan bir kurdele çeviriyordu; rüzgâr olsa uçuşacaklı havada. Matzeralh, kahverengi pardesüsünün düğmelerini çözdü. Her zamanki gibi şık giyinmişti Jan; üzerinde pırıl pırıl kadife yakalı bir pallo vardı. Dalgakıranın sonundaki fenere kadar zıplaya sıçraya gittik. Fenerin allında, yükleme ve boşaltma işçilerininkine benzer bir kasketle içi muflonlu bir ceket giymiş yaşlıca bir adam oturuyordu. Yanı başında bir patates çuvalı vardı; çuval içinde bir şeyler çırpınıyor, sürekli bir şeyler oynuyordu. Galiba Brösen'li ya da 184 Neulahrwasser'li adam, bir çamaşır ipinin ucundan tutmuştu. Deniz yosunlarıyla sarmaş dolaş olmuş ip, açık denizin yardımı bulunmaksızın dalgakıranın kayalıklarına şap şup vuran ağız kısmı hâlâ bulanık Mottlau ırmağının acı sularında kayboluyordu. Liman yükleme ve boşaltına işçilerininkine benzer kasketli adamın neden öyle bayağı bir iple ve görüldüğü gibi bir manlar olmadan balık avladığını merak etmiştik. Annem, bir kötülük taşımayan hafif alaylı bir edayla bunu sordu adama ve sorarken ona amca dedi. Amca sırıttı ve diş yerine tütün rengi kökler göründü ağzında; herhangi bir açıklamada bulunmaksızın, havada lakla atan iri bir tükürüğü aşağısınclaki kamburumsu granillcr arasında çalkanıp duran üzeri pelrollc örtülü pis ve bulanık su çorbasına lükürdü. Suyun içinde bir süre ileri geri sallandı tükürük, derken bir martı geldi, kayalardan ustaca kendini sakınarak alçaldı ve kaplığı gibi alıp götürdü tükürüğü", bunu gören öbür martılar, ciyak ciyak bağrışarak arkadaşlarının peşine takıldı. Artık gitmeyi düşünüyorduk, çünkü dalgakıranın üzeri serindi, güneşin pek etkisi olmuyordu. Birden baktık, adanı ipi toplamaya başladı. Ama annem yine gitmek isledi, gel gelelim Matzerath yerinden oynatılacak gibi değildi. Başka vakit annemin hiçbir işleğini geri çevirmeyen Jan da, bu kez onu desteklemeye yanaşmadı. Gitmişiz veya kalmışız, Oskar için farkelmezdi. Ama bir kez gitmeyip kaldığımıza göre, adamı izlemeye başladım. Adam düzenli el atışlarla, her el alışta yosunları da sıyırıp alarak oltayı dizleri arasında topluyordu. En çok yarım saal önce üst kısımlarıyla şöyle böyle görüş alanına giren ticaret gemisinin şimdi şu içerisine gömülmüş olduğu, rotasını değiştirerek limana girdiği dikkatimi çekti. Bu kadar suya gömüldüğüne göre, demir cevheri yüklemiş bir isveç gemisi olmalı diye tahminde bulundu Oskar. Adamın ağır ağır doğrulması üzerine isveç gemisini olduğu yerde bıraktım. "E şimdicik biraz bir şeyler kotaralım mı he, ne dersin?" Adam bu sözleri Malzerallı'a söylemişti; Matzeralh söylenenlerden hiçbir şey anlamamasına karşın, başıyla onayladı. "E 185 şimdicik biraz bir şeyler kolaralım mı hc..." diye tekrarladı adanı. Sonra oltayı çekmeye devam elli, ama harcadığı çaba giderek artıyordu; kayalardan aşağı inip oltanın yanına geldi derken, geniş kollarıyla annem lam zamanında yüzünü dönememişli—, geniş kollarıyla granit taşlar arasına, guluk guluk eden körfez içerisine uzandı, bir şeyler aradı suda, bir şeyler

yakaladı, bir şeylere el attı, bir şeyleri çekti, oradakilcre yer açın diye bağırarak sular damlayan ağır bir şeyi, kımıl kımıl canlı bir nesneyi aramıza fırlattı. Bir beygir başıydı bu, sahiciye benzeyen laze bir beygir başıydı, siyah bir beygir başı, daha dün, daha önceki gün kişneıniş olabilecek kara yeleli bir arap atının başıydı, çünkü çürümüş değildi baş, kokmuyordu, koksa koksa Mottlau kokuyordu, ama dalgakıran başlan aşağı Molllau kokardı zaten. Liman işçisi kaskeliyle adam kasket şimdi ensesine yıkılmıştı çoktan gelmiş, bacaklarını açarak, içinden açık yeşil renkle küçük yılanbalıklarının deli gibi kendilerini dışarı alı alıvcrdikleri beygir başının tepesinde dikiliyor, balıkları yakalamakla güçlük çekiyordu; çünkü kaygandı balıklar, üstelik nemli taşlar üzerinde hızlı ve ustalıkla hareket ediyorlardı. Üstümüzde o saat martılar belirmişti, martı çığlıkları duyuyorduk. Yukarıdan balıklar üzerine saldırıyor, üçü dördü bir olup küçük, hatta orta boy bir yılanbalığmı rahatçacık haklıyor, ne kadar kovarsanız kovun gilmiyorlardı; çünkü dalgakıran kendilerinindi. Bir yandan martıları kovmaya uğraşıp, bir yandan balıklara el alan adam, aşağı yukarı iki düzine küçük yılanbalığmı, yardımsever Matzcralh'ın ağzını açlığı bir torba içine tıkmayı başarmıştı. Dolayısıyla Malzcraih, annemin yüzünün sapsarı kesildiğini, ilkin elini, sonra da başını Jan'ın omuzlarına ve Jan'ın paltosunun kadife yakasına dayadığını tabii göremedi. Ama küçük ve orta büyüklükte yılan balıklarını torbanın içine tıktıktan sonra, beygir başından iri ve koyu renkli yılanbalıklarını eliyle çıkarmaya başladı adam. Bir ara kasketi başından düştü. En sonunda oturmak zorunda kaldı annem, jan, annemin başını arka tarafa çevirmek istedi, ama annem karşı koydu; koca 186 man ineksi gözlerini dikerek, adamın beygir başından yılanbalıklarıni çekip çıkarışını izledi. "Şunlara da bak hele!" diye söyleniyordu adam, arada bir, göğüs geçirerek, "Bak sen hele!" derken ayağındaki çizmeleri de yardıma çağırarak, beygirin ağzını zorla açtı, iki çenenin arasına bir sopa parçası sıkıştırdı; öyle ki, hepsi taslamam yerinde duran sarı dişleri güler gibi oldu hayvanın. Ve adam ancak şimdi görülüyordu ki, tepesi dazlak ve kafası yumurta biçimindeydi iki elini beygirin gırtlağına daldırdığı gibi, ikisi de en azından bilek kalınlığında ve kol uzunluğunda iki yılanbalığmı çıkarır çıkarmaz, annemin de dişleri aralandı; kahvaltıda yediklerini, sütlü kahve kalıntısını ve francala ekmeğinin yumakları arasında topak topak yumurta akını ve iplik iplik uzanan yumurta sarısını dalgakıranın kayaları üzerine kustu. Öğürmesi sürüp gitıi bir zaman, oysa ağzından bir şey gelmiyordu artık, hani kahvaltıda çok bir şey de yememişti, çünkü kilosu fazlaydı ve mutlaka kilo vermek istiyor, bu yüzden çeşitli perhizlere başvuruyordu; ama bunlardan birini seyrek olarak sonuna kadar götürüyor, kimse görmeden boyuna yiyecek atıştırıyordu. Buna rağmen jimnastik çantasını sırtlayıp, o acayip kart karıların toplandığı salona giderek pırıl pırıl mavi bir eşofmanla labuı jimnastiği yapıyor, bir türlü kilo veremevişiyle Jan'ın, hatta Matzerath'ın alay etmesine bakmayarak, Kadınlar Derneği'ndeki sah jimnastiklerinden bir türlü geri kalmıyordu. O gün de annem en fazla iki yüz elli gram bir şey kusmuşlu ve ne kadar öğürürse öğürsün, daha çok kilo vermeyi bir türlü başaramadı. Sadece yeşilimsi bir salya geliyordu ağzından ve martılar geliyordu. Annem kusmaya başlar başlamaz clamlamışlardı; üstümüzde gittikçe

alçalan çemberler çiziyor, o yağlı ve kaygan vücutlarıyla yukarıdan aşağı kendilerini bırakı bırakıveriyorlardı; annemin kahvaltısı uğruna birbirleriyle çekişiyor, şişmanlamaktan korkmuyorlardı; onları uzaklaştıracak bir çare de yoklu, hem olsa da kim yapacaktı bunu? Çünkü Jan Bronski martılardan korkup çekiniyor, ellerini gözlerine siper ediyordu. Oskar'ı dinlemiyordu martılar; Oskar trampetini martılara 187 karşı harekete geçirmiş, beyaz vernik üzerine inen değneklerle trampetini bu beyaz hayvanlara karşı konuşturmaya başlamıştı. Ama hiçbir işe yaramıyordu bu; olsa olsa martıları daha da beyazlaştırıyordu. Matzerath'a gelince, annemle hiç ilgilenmiyor, gülüp duruyor boyuna, adama öykünüyor, sinirleri sağlam biri gibi davranıyordu; ama adam nerdeyse işini bitirmişti; son olarak beygirin kulağından kocaman bir yılanbalığını çıkarıp hayvanın o beyaz lepemsi beyninin bir salya gibi dışarı akmasına yolaçmca, Malzeralh'ın da annem gibi benzi sarardı, ama yine de rol yapmayı bırakmadı elden; adamdan yok pahasına ikisi de büyük olmak üzere dört yılanbalığı aldı, fiyattan biraz daha kırdırmak için adamla pazarlığa girişli. İşle o zaman takdir etlim Jan Bronski'yi. Ağladı ağlayacak bir hali vardı, öyleyken annemin ayağa kalkmasına yardım etli, bir elini annemin beline doladı, öbür elini önde tutarak annemi oradan uzaklaştırdı. Komik bir manzaraydı doğrusu, çünkü annem ayaklarında yüksek ökçeli ayakkabılarla kıyıya doğru kayadan kayaya sekiyor, her adımda ayağı burkuluyor, buna rağmen ayakkabılarının ökçeleri kırılmıyordu. Maizerath ile adamın yanında kalmıştı Oskar; çünkü kasketini yeniden başına geçiren adam, patates torbasının iri taneli tuzla yarı doldurulmuş olduğunu göslererek nedenini açıklamaya koyulmuştu. Torbada tuz olması, yılanbalıklarının tuz içinde sağa sola koşup gebermesi içindi. Sonra luz onların derilerinin üzerinde ve hatla akındaki sümüksü maddeyi çekip alıyordu. Çünkü yılanbalıkları luz içinde sağa sola koşmadan duramıyor, dolayısıyla koşarken koşarken biran gelip ölüyor ve sümüklerini tuzlara bırakıyorlardı. Yılanbalıkları tütsülenmek isteniyorsa, böyle davranmak gerekiyordu. Gerçi polis ve Hayvanları Koruma Derneği yasaklamıştı bunu, ama yılanbalıkları da ille tuz içinde sağa sola koşacaktı. Hem tuz olmazsa, derilerinin iç ve dış yüzeylerindeki sümüksü maddeden nasıl armdırılabiiirlerdi? Yılanbalıkları geberdikten sonra otlarla güzel güzel ovulup temizleniyor, tütsü fıçısı içine asılıyor, kayın ağaçlarından hazırlanmış ateş üzerine sarkıtılıyordu. 188 Yılanbalıklarının luz içinde sağa sola koşuşmasında uygunsuz bir taraf görmüyordu Matzerath. Nihayet beygir kafalarının içine de girmiyorlar mı dedi. İnsan cesetlerinin içine de girerler diye cevapladı adam. Hani Skagcrrak Deniz Savaşı'nclan sonra bir iyice semirdiğini söylerler yılanbalıklarının. Daha birkaç gün önce klinikte çalışan doktorlardan biri evli bir kadından söz açmıştı; kadın diri bir yılanbalığıyla nefsini körlelecek olmuş, ama yılanbalığı cinsel organına dişlerini geçirip bir daha bırakmamış, dolayısıyla hastaneye kaldırılan kadın bundan böyle hep kısır kalmış. Adam tuz içinde kımıldanan yılanbalıklarıyla dolu torbanın ağzını kapayıp, çevik bir hareketle sırlına vurdu. Çamaşır ipini toplamış, boynuna asmıştı; ticaret gemisi limana girerken, o da Ncufahrwasscr'c doğru yola koyuldu. Gemi bin sekiz yüz tonluktu aşağı yukarı ve İsveç gemisi değil, bir Fin gemisiydi, ayrıca

demir cevheri değil, kereste yüklemişti. Sırtına yılanbalığı torbasını vuran adam galiba Fin gemisindeki tayfalardan birkaçım tanıyordu, çünkü paslı köhne tekneye doğru el salladı, bağırarak bir şeyler söyledi. Fin gemisindekiler de el sallıyarak cevap verdi, onlar da bağırarak bir şeyler söyledi. Ama neden Matzeratlı'm da el edip, "Gemi ahoi" diye saçma bir lâf ettiğini bir türlü anlayamadım doğrusu. Çünkü Matzerath Ren bölgesinde doğup büyümüştü, denizciliğe hiç aklı ermezdi, gemideki Finliler arasında da hiç tanıdığı yoklu. Ama işte başkaları el sallayınca el sallamayı, başkaları bağırıp gülünce ya da el çırpınca bağırıp gülmeyi ve el çırpmayı âdet edinmişti. Bu yüzden değil mi, fazla acele edip, henüz hiç gereği yokken, böyle bir davranışın insana bir şey sağlamayıp sadece pazar sabahlarına mal olacağı bir zamanda tutup partiye kaydolmuştu. Malzerath'ın, Neufahrwasscr'li adamın ve ağzına kadar yüklü Fin gemisinin peşinden usul usul yürüyordu Oskar. Arada bir arkama dönüyordum, çünkü beygir başını adam fenerin altında bırakmıştı. Ama baş hiç ortada gözükmüyordu, çünkü martılar bir pudra gibi üzerini örtmüştü: Cam yeşili denizde beyaz, minik bir nokta. Her an temiz pak havaya yükselebilen, yüksek sesle bağı 189 rarak bir beygir başının üzerini örlcn Icrülaze yıkanmış bir bulul; beygir başı kişncmiyor, çığlıklar alıyordu. Gördüklerimi yeter bulunca, marnları ve Malzeralh'ı bırakıp savuştum; laşian taşa sıçrarken yumruğumla Irampctiıne vuruyordum. Derken kısa bir pipoyu lüllürmeye başlayan adamı geride bıraktım ve dalgakıranın başında Jan ile anneme yetiştim, Jan, annemi yine eskisi gibi luluyor, kollukluyordu; ama şimdi bir elini annemin pardesüsünün kolundan içeri sokmuştu. Ancak annemin de bir elinin Jan'ın pantolon cebinde eğleştiğini Malzeralh göremezdi; çünkü henüz çok gerimizde bulunuyor, adamın bir laşla kafalarına vurup sersemlettiği dört yılanbalığını, dalgakıranın kayaları arasında ele geçirdiği bir gazele kâğıdına sarmaya çalışıyordu. Nihayet bize yetişince, yılanbalığı paketini elinde sallayarak büyüktendi: "Adam yüz elli dedi, ama ben bir gulden'e kapattım hepsini." Annemin yüzüne yine kan gelmişti biraz ve iki eli yine bir aradaydı. "Yılanbalığından yerim diye aklından geçirmeyesin bak!" dedi. "Bir daha balık yemek mi, hele yılanbalığı, Allah göstermesin!" Matzeralh güldü: "Bırak bu lalları. Yılanbalıklarınm nasıl şeyler olduğunu daha önce de biliyordun, ama hiç yemem demedin, halta tütsülenmişlerini bile yemekten geri kalmadın, tütsülenmişlerini de. Hele ben bunları büıün ıvır zıvırıyla bir güzel hazırlayayım, yanına da biraz yeşillik katayım şöyle, o zaman bakalım yer misin, yemez misin!" Elini lam zamanında annemin pardesüsünün altından çekmiş olan Jan bir şey demedi. Brösen'e varıncaya kadar onlar yine yılanbalığı üzerinde konuşmasın diye, ben trampetimi konuşturmaya başladım. Tramvay durağında ve tramvayın arka vagonunda da üç büyüğün konuşmalarını engelledim. Yılanbalıkları biraz scssizleşmişli. Saspe'de beklemedik, çünkü karşıdan tramvay geldi hemen. Hava Alanı'nı geçliklen az sonra Matzeralh, trampetimi konuşturmama aldırmayarak, ölesiye açıklığından dem vur

190 du. Annem hiç oralı olmadı, gözleri başımızın üzerinden ötelere bakıyordu. Derken Jan, Regalle marka sigaralarından birini ikram elti anneme, sonra ateş tuttu. Annem, sigaranın ağza alınacak kısmım dudaklarının arasına yerleştiren Matzeratlı'a gülümsedi, çünkü onun herkesin önünde sigara içmesini hoş karşılamadığını biliyordu. Labes Caddesi'nde Katolik kadınlar hâlâ halı ve kilim çırpmaya devanı ediyordu. Matzeralh, cebinden anahtarı çıkarıp kapıyı açtı. Dördüncü katta, Trompetçi Meyn'in bitişiğinde oturan Bayan Kater'i merdivende gördüm, morarmış güçlü kolları sağ omuzundaki rulo yapılmış kahverengimsi bir halıya yapışmıştı. Her iki koltuğunun allında terden yumak yumak sarı ve tuzlu kıllar alev alev yanıyor, halı bir öne, bir arkaya devrilecek gibi oluyordu. Sarhoş bir erkeği de tıpkı bu halı gibi pekâlâ omzunda taşıyabilirdi Bayan Kalcr; gelgeldim, kocası artık hayatta değildi. Yağlı bedenini kara kara ışıldayan bir lafla eleklik altında taşıyarak yanımızdan geçerken, vücudundan kalkan buğular bana tosladı: Amonyak, hıyar turşusu, karpit kokusu herhalde âdet görüyordu. Az sonra avludan düzenli halı çırpma sesleri geldi kulağıma. Sesler beni evin içinde oradan oraya kovaladı, peşimi bırakmadı bir türlü. Nihayet yalak odamizdaki gardırop içine asılı kışlık palto ve mantolar, bu Paskalya öncesi gürültüsünün büyük kısmını yutup bana ulaşmasını önlüyordu. Ama beni dolap içine kaçırtan Bayan Kater'in halı çırpması değildi yalnız. Annem, Jan ve Malzeralh palto ve pardesülerini daha çıkarmaya kalmadan, Büyük Cuma yemeğiyle ilgili kavga kopmuştu. Ancak kavga yılanbalıklarınla sınırlı kalmayarak oradan yine bana, benim kiler merdiveninden o ünlü düşüşüme sıçradı. Sende kabahat, hep sende o kadar mızmızlanma, ne yemek isliyorsan yap, yalnız yılanbalığını bırak, nasıl olsa yeleri kadar konserve var kilerde, gil manlar al gelir, ama kiler kapısını kapamayı unutma da gene öyle bir şey olmasın bırak şu eski teraneleri, balık çorbası yapacağım o kadar, kes arlık, sütlü, hardal 191 lı, maydanozlu balık çorbası, yanında haşlanmış patates, sonra bir defne yaprağı ve bir de karanfil — Allahaşkına Alfred, mademki istemiyor islemezse istemesin, bırak sen girme araya, yılanbalıklarını bedava almadım ben, güzel güzel temizlenip suya yatırılacaklar nihayet; hayır hayır, hele bir hazırlansınlar, sofraya gelsinler de, o zaman kim yermiş kim yemezmiş, görürüz. Maizerath odanın kapısını vurup çıktı, mulfağa girerek kayboldu, dikkati çekecek kadar gürültüyle mutfakla yemek hazırladığını işitiyorduk. Kafalarının arka kısımlarına çapraz iki bıçak darbesi alıp yılanbalıklarının hesabını görüyordu. Fazlasıyla oynak bir hayal gücü olan annem, ister islemez şezlonga uzandı; Jan Bronski de anneme öykündü; çok geçmeden el ele tutuşmuş, Kaschubci'ca fısıldaşmaya koyuldular. Üç büyükler evin içine bu şekilde dağıldıkları zaman ben henüz dolapla değildim, onlar gibi salonda bulunuyordum. Çini sobanın yanında bir çocuk iskemlesi vardı, bu iskemle üzerine tünemiştim, ayaklarımı sarkıtmış sallıyordum. Jan'm gözleri bendeydi, annemle işlerini nasıl engellediğimi çok iyi seziyordum, gerçi ben olmasam da fazla bir şey yapamazlardı, çünkü Maizeralh hemen aradaki duvarın arkasında bulunuyor, kendisi görünmese bile elinde bir kırbaç gibi sağa sola savurduğu yarı cansız yılanbalıklarıyla açıkça onlara

gözdağı veriyordu. Dolayısıyla, annemle Jan, birbirlerine ellerini vermiş, yirmi parmaklarının yirmisini de bastırıyor, çekiştiriyor, eklem yerlerini çıtırdatıyor ve bu seslerle canıma okuyorlardı. Avluda halı çırpan Bayan Kaler'in yolaçlığı sesler yetmiyor muydu sanki? Bu sesler bütün duvarların içinden sızıp gelerek, güçleri artması bile giderek bana daha çok yaklaşmıyor muydu? Oskar iskemlcciğinden aşağı kaydı, odadan gidişini fazla dikkati çekecek gibi sahnelememek için bir an için sobanın yanına çömdü, sonra tamamen kendi irampeliyle meşgul bir halde, kapının eşiğinden geçip yalak odasına kaydı. Hiç ses çıkarmamak için yalak odasının kapısını kapamayarak yarı açık bıraktım, kimsenin beni geri çağırmadığını görünce se 192 vindim. Oskar yatağın allına mı, yoksa gardırobun içine mi girsin diye düşündüm önce. Gardırobu daha uygun buldum, çünkü yalak altına girersem, o camın deniz mavisi denizci giysimi kirletecektim. Tam da dolabın anahtarına uzanabiliriyordu elim, anahtarı bir kez döndürüp dolabın aynalı iki kanadını ayırdım birbirinden. Trampetimin dcğnekleriyle, gardıroptaki askılara geçirilip demir çubuklar üzerine dizilmiş paltolar, mantolar ve kışlık elbiseleri bir kenara aldım. Ağır kumaşlara uzanabilmem ve onları yerlerinden oynatabilmem için trampetimin üzerine çıkmam gerekiyordu. Nihayet dolabın ortasında boş bir yer açıldı, büyük değildi Hızla, ama dolabın içinde çömmek isteyen bir Oskar'ı barındırmaya yelerdi. Hatla biraz çabayla dolabın aynalı iki kanadını kendimden yana çeklim, gardırobun zemininde ele geçirdiğim bir şalı iki kanal arasına sıkıştırarak parmak genişliğinde bir aralık kalmasını başardım, böylelikle gerekirse dışarısını görebilecektim, ayrıca içeriye biraz hava girmesi sağlanmış oluyordu. Trampeti dizlerimin üzerine yatırdım, ama çalmadım, pek hafiften de olsa bunu yapmayarak kışlık manto ve paltolardan kalkan buğuların elimde olmadan beni tutuklayıp, bedenimden . içeri nüfuz etmesine bıraktım kendimi. İyi ki, bu dolap vardı ve pek nefes alıp vermeyen bu ağır kumaşlar vardı; âdela bülüıı düşüncelerimi toparlayıp bir çıkın yapmamı ve hayalimde yaşattığım bir idole armağan etmemi sağlıyordu kumaşlar; öylesine zengin bir idol ki, sunduğum armağanı ancak aşırılığa varmayan ölçülü bir kıvançla kabul ediyordu. Dikkatimi ne zaman bir şey üzerine toplamak istesem her selerindc olduğu gibi, bu kez de yine Brunshof Caddesi'ndeki Dr. Hollatz'ın muayenesinde buldum kendimi ve haftalık çarşamba ziyaretlerinin benim için önemli bölümünün zevkini çıkarmaya koyuldum. Hani düşüncelerimin çevresinde dönüp durduğu kimse, beni hep uzun boylu muayeneden geçiren doktorun kendisi değil, daha çok onun asistanı Inğe Hemşire idi. Inge Hemşire beni soyuyor, beni giydiriyor, sadece Inge Hemşire oramı buramı ölçüp beni tartıya vuruyor, beni testlerden geçiriyordu; kı 193 saca, Dr. Hollalz'ın üzerimde uyguladığı bülün denemeleri İğne Hemşire kusursuz bir biçimde, ama yine de biraz somurtarak yürütüyor, her seferinde alaysız denemeyecek bir edayla başarısızlıklardan söz ediyor, ama Dr. Hollatz bunları hep kısmi başarılar olarak niteliyordu. Seyrek olarak Inge Hemşire'nin yüzüne bakıyordum; zaman zaman bir kuş gibi çırpınan trampetçi kalbim, daha çok hemşire giysisinin kolalı temiz beyazında, onun kep olarak başında taşıdığı âdeta ağırlıktan yoksun nesnenin ve Kızılhaç simgesiyle süslenmiş

sade bir broşun üzerinde dinleniyordu. Hemşire giysisindeki kat ve kıvrımların boyuna değişip durduğunu görmek ne hoştu! Sırtındaki giysinin allında bir vücudu var mıydı Inge Hemşire'nin? Gittikçe kocayan yüzünden ve bütün bakıma rağmen kaba kemikli ellerinden bir kadın olduğu seziliyor, ama Jan'm ya da Malzeralh'ın bazen gözümün önünde giysilerinden soydukları annemde gördüğüm gibi bir vücuda sahip olduğunu ele verecek kokuları ve buharlaşmaları barındırmıyordu kendinde. Inge Hemşire sabun kokuyor, insana yorgunluk veren bir ilâç gibi kokuyordu. Kulağına dayayıp denildiğine göre hastalıklı küçük vücudumun orasını burasını dinlerken, beni birkaç kez uyku bastırmıştı: Beyaz kumaşların kallarıyla kıvrımlarından yayılan hafif karbol kokusuyla örtülü bir uyku, düşsüz bir uyku; sadece Inge Hemşire'nin broşu uzakta büyüyor, büyüyor, ne bileyim bayraklardan bir deniz oluyordu, gün doğarken ve gün batarken güneşin Alplerdeki kızıl yansısı oluyor, bir gelincik tarlası oluyor, ayaklanmaya hazır bir gelincik tarlası, bilmem kime karşı, kızılderililere karşı, kirazlara, burun kanamalarına, horoz ibiklerine, bir araya toplanan kandaki alyuvarlara karşı; derken görüş alanını baştanbaşa kaplayan bir tutkunun kırmızısı arka planı ele geçiriyor, o zaman olduğu gibi hâlâ bugün bile pek doğal bulduğum, ama yine de bir türlü isimlendiremediğim bir tutku; çünkü kırmızı sözcüğüyle bu konuda bir şey anlatılamıyor, burun kanaması da burada güçsüz kalıyor, bayrak kumaşı rengini alıyor, ama yine de kırmızı üzerinde diretirsem, kırmızı beni islemiyor, paltosunu ters yüz ediyor: Kara kara aşçı kadın geliyor, 194 kara aşçı kadın sarı sarı korkuluyor beni, mavi mavi yalanlar söylüyor, mavi mavi inanmıyorum, yalan almayın bana, yeşil yeşil durmayın karşımda: Yeşil içinde otladığım tabutun rengi, yeşil örtüyor üzerimi, yeşil yeşil beyaz oluyorum: Beni kara kara vaftiz ediyor, beni sarı sarı korkutuyor kara, sarı yalan atıyor bana mavi mavi, mavi mavi yeşile inanmıyorum, yeşil çiçeklcniyor kırmızı kırmızı, Inge Hemşire'nin broşu kırmızıydı, bir Kızılhaç simgesi taşıyordu İngc Hemşire, daha kesin bir söyleşiyle bir hemşire giysisinin silinip yıkanabildi yakalığında taşıyordu simgeyi. Ama alabildiğine renkli böyle bir düşün sürüp gitmesi seyrek oluyordu, nitekim gardıroptaki bu düşten de aynı şekilde çekip aldılar beni. Oturma odasından doğru yaklaşan gayet renkli bir gürültü, bulunduğum dolabın iki kanadına vurarak, beni yeni başlamış olan ve Inge Hcmşire'ye ayrılan düşten uyandırdı. Ayık ve paslı bir dille, trampetimi dizlerimin üzerinde tutarak, çeşitli desenlerdeki kışlık palto ve mantolar arasında olurdum; Malzeralh'ın giydiği parti ün i (binasın m kokusu geldi burnuma; üniforma palaska ve kayışlarıyla, meşinsi meşirısi yanı başımda asılı duruyordu, ingc Hemşire'nin giysisindeki o beyaz kal ve kıvrımlardan ortada iz eser kalmamıştı; yukarıdan yünlü giysiler sarkıyor, korel kumaşından fanilalar toplanıp büzülüyor, üzerimde son dört yılın modasını yansıtan şapkalar, ayaklarımın ucunda iskarpinler, iskarpinciklcr, cilalı bollar, nalçalı ya da lastik ökçeli ayakkabılar sıralanıyor, dışardan sızan bir ışık demeli bütün bunları belli belirsiz aydınlatıyordu; Oskar, dolabın kanalları arasında bir açıklık bıraktığına hayıflandı. Oturma odasmdakilerden ne beklenebilirdi ki? Belki annemle Jan kanepe üzerinde yalarken Matzeraih bastırmıştı; ama pek olacak şey de değildi; çünkü Jan sadece skat oynarken değil, her zaman ihtiyati elden bırakmayan biriydi. Belki de, ki böyle olduğu

anlaşıldı sonradan, Matzcrath kafalarına vurarak öldürüp temizlediği, sulara yatırıp pişirdiği, baharatla işlemden geçirdiği ve sonra iadına baktığı yılanbalıklarını yılanbalığı çorbası olarak, 195 yanında haşlanmış patatesle, büyük kâse içinde salondaki masaya servise hazır durumda getirip koymuş ve kimsenin sofraya gelmediğini görünce, içine kattığı bütün katkıları sayıp dökerek, monoton bir sesle ve âdeta bir yemek tarif eder gibi hazırladığı çorbanın övgüsünü yapmaya başlamıştı. Annem bağırıyor, Kaschubei'ca bağırıyordu. Kaschubei'cayı da Matzeralh ne anlıyor, ne de hoşlanıyordu bundan; ama çaresiz bütün söylenenleri dinliyor ve annemin ne demek islediğini galiba seziyordu; çünkü olsa olsa yılanbalıklarını, bir de, ne zaman bağırsa her seferinde yaptığı gibi, kiler merdiveninden düşüşümü söz konusu edebilirdi annem; dolayısıyla Matzerath da cevaplar veriyordu; nihayet rollerini biliyordu ikisi de. Jan arada bir lafa karışıyordu; onsuz bir oyun düşünülemezdi çünkü. Sonunda ikinci perde başlayıp piyanonun kapağı şırak diye açıldı; nolasız, ezberden, ayaklar her iyi pedal üzerinde, bazen sesler iç içe girip, bazen bir ses ötekilerden sonra, bir ses ötekilerden önce harekete geçerek "Freischütz" operasından "avcılar korosu" söylendi: Bu yeryüzünde bir eşi var mı daha? Halali'nin lam orla yerinde şırak diye kapanan piyanonun sesi, ayakların pedallarden çekilişi, piyano önündeki taburenin devrilişi. Ve anneni çıkıp geldi derken, yalak odasındaydı şimdi, gardırobun aynalı kanallarına şöyle bir baktı, sonra kendini mavi bir hıyaban altındaki karyola üzerine attığını gördüm aralıktan; annem ağlıyor ve tıpkı evlilik kalesi olan yalağın başucuna asılmış allın yaldız çerçeveli renkli resimde tövbe ve istiğfar eden Maria Magdclana gibi çok parmaklı bir oğuşla ellerini oğuyordu. Uzunca süre annemin sızlanışını işiltim. Yalak hafifçe gıcırdıyordu; oturma odasından boğuk mırıltılar geldi kulağıma. Matzeralh'ı yatıştırmaya çalıştı Jan, Malzeralh da annemi yatıştırması için Jan'a ricada bulundu. Mırıltılar hafifleyip kesildi birden ve Jan yatak odasından içeri girdi. Üçüncü perde: Jan yatağın önünde dikilmiş duruyor, bir anneme, bir tövbe ve istiğfar eden Maria Magdelana'ya bakıyordu: Kollayarak yatağın kenarına ilişti derken, yüz üstü yalan annemin sırtını ve kalçalarını okşamaya baş 196 ladı, ona Kaschubei'ca yatıştırıcı sözler söyledi ve nihayet sözlerin fazla kâr etmediğini görerek elini annemin etekliği allına kaydırdı. Bunun üzerine annem sızlanmayı bıraktı ve Jan da böylece çok parmaklı Maria Magdelana'dan çekip aldı gözlerini. İşini bitirdikten sonra Jan'ın doğrulup parmaklarını mendille kurulaması görülecek şeydi doğrusu. Derken Jan yüksek sesle, oturma odasında ya da mutfaktaki Matzerath'm anlayabilmesi için Kasclıubei'caya başvurmadan, sözcükleri leker teker vurgulayarak: "Eh gel artık şimdi, Agnes!" dedi anneme. "Yeler arlık, unutalım olanları. Alfred yılanbaliği çorbasını çoktan götürüp yüz numaraya boca elti. Şimdi bir güzel skal çeviririz hep beraber, yer çeyrek metelik olsun, kabul; olup bilenleri unutup gene neşemizi bulduk mu, Alfred omlet yapar bize, palates kızartır." Annem cevap vermeyerek yataktan kaydı aşağı, sarı battaniyeyi eskisi gibi düzledi, dolabın aynalı kanatları önünde sağa sola savurduğu saçlarına bir çeki düzen verdi ve Jan'ın peşi sıra yatak odasından çıktı. Aralıktan çekip aldım gözlerimi; az sonra iskambil

kâğıtlarının karılmasından çıkan sesi işinim. Küçük çapta temkinli gülüşler; Matzeralh kesti ve Jan dağıttı kâğıtları, sonra da kozlarını paylaşmaya koyuldular. Öyle sanıyorum ki, Jan'la Matzeralh karşılıklı yükseltmeye başladı. Malzeralh daha yirmi üçle pas dedi. Bunun üzerine annem Jan'ı karşısına alıp otuz allıya kadar yüksekli, otuz altıda Jan da pas elli ve annem bir grand oynadı, nerdeyse kazanıyordu, sonra bir karo oynadı, bunu Jan kazandı, üçüncü elde ise ikisiz bir kupa elini az kalsın kaybedecekken kazandı annem. Bu aile arasında oynanan skatın omlet, mantar ve patates tavalarından ötürü kısa molalarla gecenin geç vakline kadar sürüp gideceğinden emin bulunarak, sonraki oyunlara pek kulak kabartmadım; daha çok Ingc Hemşire'ye ve onun uykuyu olumlu yönde etkileyen beyaz hemşire giysisine bir yol bulup dönmeye çalıştım. Ama Dr. Hollalz'ın muayenehanesine ziyaretim bir açıklık kazanamadı bir türlü; yalnız yeşiller, maviler, sarılar ve karaların ikide bir Inge Hemşire'nin Kızılhaç broşuna karışmasından 197 değil, aynı zamanda öğle öncesi olup bitenlerin de araya girnıesindendi bu: Ne zaman muayenehanenin ve İngc Henışire'nin kapısı açılacak olsa, hemşire giysisinin o temiz ve halif manzarasıyla değil, dalgakıranın liman kesiminde fener altında tüneyen Neulahrwasser'li adamın, beygir başının içinden kımıl kımıl yılanbalıklarını çekip çıkarışıyla karşılaşıyordum; benim İngc Hcmşire'de gördüğüm o beyaz rengin de martı kanatlan olduğu böylece anlaşılıyordu. Martı kanatları bir an için beygir başını ve içindeki yılanbalıklannı örterek insanı aldatıyor, sonra yara birden açılıyor, ama kanamıyor, kırmızı bağışlamıyordu; tersine karaydı arap atı, deniz şişe yeşiliydi ve keresle yüklü gemi biraz pas getirip tablonun içine sokuyordu. Martılara gelince güvercinlerin sözünü işitmek istemiyorum arlık— avlarının üzerinde bir bulul yapıyor, kanatlarının uçlarını sulara daldırıyor ve hayvan kellesini benim ingc Hemşirc'nin üzerine alıyorlardı; ingc Hemşire de başı yakalıyor ve yakalayışmı kutluyor ve bir martı oluyor, bir kılığa giriyor, ama güvercin kılığına değil, ille de Kutsal Ruh Yortusu'nu kutlayan kuş kılığına giriyordu. Daha Fazla kendimi yormayarak dolaptan çıktım, ölkeylc dolabın aynalı iki kanadını açarak aşağı indim; aynalarda kendimi değişmemiş gördüm, ama Bayan Kater'in de arlık halı çırpmayışına sevindim. Gerçi Büyük Cuma, Oskar için sona ermişti, ama Passiyon zamanı Paskalya'dan sonra yeni başlayacaktı. 198 AYAK UCUNDA DARALMA Ama annem için bu yılanbalığı kaynaşan beygir başlı Büyük Cuma'daıı ve Bissau'da anneannem ve dayım Vinzent'in yanında Bronski'lerle kutladığımız Paskalya Yortusu'nun ardından ıstıraplı günler başlıyor, güler yüzlü mayıs havası bile bu günlere karşı etkisiz kalıyordu. Annemi yeniden balık yemeye Matzeralh'ın zorladığı doğru değil. Annem, Paskalya'dan arası iki hafta geçmeden, kendiliğinden ve esrarengiz bir isteğin tutsağı olarak, endamına falan aldırmaksızın o kadar çok balık yemeye başlamıştı ki, Matzerath bir ara şöyle dedi; "Bir zorlayan varmış gibi ne diye düşersin bu kadar balığa, Agues!" Ama annem, kahvaltıda zeytinyağlı sardalyayla işe başlıyor, iki saaı kadar sonra, dükkânda müşteri yoksa, Bohnsack çaça balıklarının üzerine saldırıyor, öğle yemeğinde hardallı ve salçalı kızarmış pisi balıklarıyla morina balıkları yemek isliyor, ikindi üzeri yine konserve

açacağını eline alıyordu:Jöle halinde yılanbalıkları, rollmopslar, kızarmış ringalar. Mairczath akşam yemeği için yine balık kızartmaya ya da pişirmeye yanaşmadı mı, bir şey söylemiyor annem, Matzerath'a atıp tutmuyor, sadece sofradan sessiz sakin kalkıp dükkâna iniyor ve tütsülenmiş bir yılanbalığı alarak dönüyordu. Balığın derisinin iç ve dış yüzünden en son yağ zerresine varıncaya kadar bütün yağı kazıdığını, kısaca annemin elinde bıçak, balıktan başka bir şey yemediğini görünce, iştah falan kalmıylordu bizde. Annem gün boyu birkaç kez 199 kusmadan duramıyordu. Malzeraıh, endişeye kapılmış, birşey yapamadan duruyor: "Gebe misin yoksa nesin, Agues?" diye anneme soruyordu. Annem bir şey demiyor, bir şey diyecek oldu mu yalnız: "Saçmalama, saçmalama!" diye söyleniyordu. Bir pazar büyükannem, yeşil yeşil yılanbalıklarıyla mayıs tereyağında kızarmış taze patateslerin öğle yemeğinde sofraya çıkarıldığını görerek, elinin ayasını tabaklar arasına indirip: "Yeter arlık be, Agrtes! Söyle nen var? Nen var a be kızım? Madem yaramıyor, neye bu kadar balık yersin? Nedenini de söylemezsin, tıpkı delirmiş gibi yapar durursun böyle?" deyince, annem başını salladı, patatesleri bir kenara itli, yılanbalığını mayıs lereyağına banarak ha babam atıştırmaya koyuldu; bir yanşa çıkmıştı sanki. Jan bir şey demedi. Bir ara annemle ikisini ansızın şezlongun üzerinde bastırdım; eskisi gibi el ele tutuşmuşlardı, giysilerinin orası burası yerinden oynamış, sağa sola kaymıştı; Jan'ın ağlamış gözleri ve annemin vurdum duymaz hali dikkatimi çekti. Ne var ki, bu vurdum duymazlık birden tersine dönüşlü, annem sıçrayıp kalktı şczlongtan, bana elini uzattı, beni tutup havaya kaldırdı, beni bağrına bastı ve içinde anlaşılan hiçbir şeyle, hatla kızartılmış, suda kaynatılmış, sirkeye yatırılmış ve tütsülenmiş yığın yığın balıklarla doldurulamayacak bir uçurumun varlığını gösterdi. Birkaç gün sonra annemin yemeğe alıştığı o melun sardalyalar üzerine saldırmayı bırakıp, bir kenara kaldırdığı bir sürü eski sardalya kutularmdaki zeytinyağını bir tavaya dökerek gaz ocağında kızdırdığını ve içliğini gördüm; kapıda duruyordum, ellerim trampetimden ayrılıp iki yana düşüverdi. Hemen aynı günün akşamı annemin Devlet Hastanelerinden birine kaldırılması gerekli. Ambulans gelene kadar ağlayıp sızlandı Matzerath: "Neden çocuğu istemiyorsun sanki? Kimden olursa olsun. Yoksa hâlâ o saçma beygir kafasından mı bülün bunlar? Keşke gitmez olsaydık, nerden gittik! Ama sen de unut artık, Agnes. İsteyerek yapmadım işle." Ambulans geldi, annemi taşıyıp çıkardılar evden. Sokakla küçük ve büyüklerden bir kala 200 ORHAN KEMAL İL HALK KÜTÜPB/ " I balık birikmişti. Annemi alıp arabayla; sonradan anlaşıldı ki, annem ne dalgakıranı, ne de beygir kafasını unutmuştu ve beygirin anısını, adı isler Fritz, ister Hans olsun, giderken beraberinde götürmüştü. Annemin organlarında gayet açık seçik, acı bir açık seçiklikle o Büyük Cuma gezintisinin anısı yaşıyordu ve gezintinin tekrarlanmasından korktukları için de söz konusu organlar kendileriyle aynı fikirde olan annemi ölüme sürüklemişti. Dr. Hollatz sarılıktan ve balık zehirlenmesinden söz açtı. Hastanede sonradan anlaşıldı ki,

üç aylık hamileydi annem; anneme ayrı bir oda ayırdılar ve kendisini ziyaret etmemize izin verdiler, ziyaretine gittiğimiz dört günün dördünde de annem tiksintiyle dolu, tiksinti arasından bazen bana gülümseyerek, kasılmaların harap etliği bir yüzle bizi karşıladı. Bugün benim, beni ziyarete gelen dostlarıma mutlu görünmeye çalıştığım gibi, ziyaretçilerini biraz sevindirecek şeyler bulup söylemek için annem de o kadar çaba harcıyor, ama yine de düzenli aralarla kendini belli eden bir kusma nöbetinin yavaş yavaş yenilgiyi kabullenen vücudunu ikide bir allak bullak etmesini önleyemiyordu; oysa birazcık nefesten başka vüudundan dışarı çıkacak bir şey de kalmamıştı; bu birazcık nefesi de, defin müsaadesine kavuşmayı diliyorsa, herkesin eninde sonunda içinden dışarı alması gerekiyor. Annemin içinde, güzelliğini o kadar bozucu kusma nöbetlerine yol açacak bir neden kalmayınca, hepimiz rahal bir soluk aldık. Yıkanıp da üzerine ölü gömleği geçirilir geçirilmez, yine o aşinası olduğumuz yuvarlak, kurnaz saf yüzünü takındı annem. Başhemşire annemin gözlerini kapadı, çünkü ağlayıp duran Matzeralh ile Jan Bronski'nin gözleri hiçbir şey görmüyordu. Benden başka herkes, erkekler, anneannem, Hedwig Bronski ve nerdeyse on dön yaşına basacak olan Stephan ağlıyor, onlar ağladığı için de ben ağlayamiyordutn. Hem annemin ölümü hiç şaşırtmamıştı beni; haltanın perşembe günleri Eski Şehir'e, cumartesileri ise HerzJesu Kilisesi'ne giderken annesine eşlik eden Oskar'ın içinde çoktan beri bir his vardı. Annesi hanidir bir fırsat 201 bulmak için zorlayıp duruyordu kendini, böyle bir fırsatı ele geçirir geçirmez sacayağını çözüp dağıtacak ve bunu o türlü yapacaktı ki, Allah bilir nelrel etliği Matzerath'a miras diye ölümünden kendisinin suçlu olduğu duygusunu bırakacak, Jan Bronski'nin, yani Jan'ımn ise Polonya Posianesi'ndeki görevine "O benim için öldü, bana engel olmak islemiyordu, kendini feda etti benim için" gibi bir düşünceyle devam etmesini sağlayacaktı. Sevişebilmeleri için rahatsız edilmeyecekleri bir yalak bulmak söz konusu olunca pek hesaplı hareket edebilen annemle Jan, beri yandan romantik denebilecek bir davranışın da üstesinden geliyorlardı. İnsan kendilerine Romeo ve Jülyel diyebilir ya da sözde su fazla derin olduğu için birbirine kavuşamayan kral çocukları gözüyle bakabilirdi. Ölüm kutsamasını zamanında elde eden annem, arlık hiçbir şeylerin harekete getiremeyeceği soğuk bir ceset olarak rahibin duaları altında uzanmış yalarken ben çoğu Protestan hemşireleri gözetleyecek zaman ve fırsat bulmuştum. Katoliklerden bir başka türlü, kendilerinden daha emin diyebileceğim bir biçimde ellerini kenetliyor. Rabbani Dua'yı orijinal Katolik melinden sapma gösteren sözcüklerle yapıyor, örneğin anneannem Koljaiczek gibi, Bronski'lerlc benim gibi istavroz çıkarmıyorlardı. Babam Malzerath bana yalnız sözde hayat vermiş olsa bile bazen babam diyorum kendisine bir Protestan olmasına karşın, dua ederken öbür Proleslanlardan ayrılıyor, çünkü ellerini göğüs hizasında tutmuyor, bir kasılma durumundaki parmaklarını aşağı yukarı cinsel organının hizasına getirerek bir mezhepten ötekisine kaydırıyor ve anlaşılan yaptığı duadan utanç duyuyordu. Anneannem ölüm döşeğinin önüne kardeşi Vinzenl'in yanıbaşına diz çökmüş, yüksek sesle, kimseye aldırmadan Kaschubei'ca dualar ediyor, Vinzent ise sadece dudaklarını, ihtimal Polonyaca oynatmakla yetiniyordu; ama belertilmiş gözlerinden, ruhunun bir sürü olaylara

sahne olduğu anlaşılıyordu. Trampetimi konuşturabilsem hani sevinirdim pek; nihayet o bir yığın beyaz kırmızı trampetleri anneme borçluydum. Bana bir teneke trampet alaca 202 gına ilişkin o annece sözü, Matzerath'ın benimle ilgili tasarılarına karşı ağırlık olarak terazinin bir kefesine o koymuş, ayrıca güzelliği özellikle endamı daha bir yerinde olup jimnastik kurslarına katılmak zorunluluğunu hissetmediği zamanlar, trampet sololarımın konusu olmuştu. Ama en sonunda kendimi tutamayıp, annemin ölü olarak yattığı odada onun gri gözlü ideal tasvirini trampetimin tenekesi üzerinde bir kez daha canlandırmak istedim ve hemen itiraza kalkan Başhemşire'yi Matzerath'ın oradan atılarak yatıştırmaya çalıştığını ve: "Bırakın Hemşire Hanım, ikisi birbirine çok bağlıydı!" diye fısıldayıp benim tarafımı tuttuğunu görerek şaşırdım. Annem pek neşeli, beri yandan pek ürkek ve çekingen olabilen bir kadındı. Pek çabuk unulabilen bir kadındı aynı zamanda. Ama yine de iyi bir belleği vardı. Beni gözden çıkarmıştı, ama yine de aynı gözde eğleşiyordu benimle. Beni küçümsüyor, ama benimle terazinin aynı kefesinde bulunuyordu. Ben şarkı ve türkülerimle camlan mı tuz buz ediyordum, annem macun salıyordu. Elinin altında yeleri kadar sandalye bulunmasına karşın, suçlu sandalyesine oturuyordu bazen. Ne kadar içine kapansa, benim için yine açık seçik ortadaydı. Tozdan korkuyor, ama yine de toz kaldırıp duruyordu. Ek gelirlerle yaşıyor, ama vergi ödemeye yanaşmıyordu. Madalyonun ters yüzüydüm ben kentlisi için. Ne zaman kupa eli oynasa kazanıyordu. Annem ölünce, trampetimin çerçevesindeki kırmızı alevler biraz solar gibi oldu, ama beyaz vernik daha da beyazlaşlı ve o kadar parlak bir renge dönüşlü ki, Oskar bile bazen kamaşan gözlerini yummak zorunda kaldı. Daha önce bazen dilediği gibi Saspe Mczarlığı'na değil, küçük ve asude Brennlau Mczarlığı'na gömüldü zavallı annem. 1917 yılında gripten ölen üvey babası Barutçu Koljaiczek de orada yalıyordu. Herkesçe sevilen bir bakkaliye sahibesinin cenaze töreninde normal olduğu gibi hayli kalabalık bir cemaat vardı; sadece dükkânının müşterileri değil, çeşitli firmaların ticarî temsilcileri, halta rakip esnaftan Çerçi Weinreich ile Beyler Sokağı'ndaki bakkal dükkânını işleten Bayan Probst törene katılmış, mezarlı 203 ğm küçük kilisesi cemaate dar gelmişti. Etraf çiçek kokuyor, güve yeniği siyah giysi kokuyordu. Kapağı henüz kapatılmamış tabutun içinde acı ve ıstıraplardan ufalan san bir yüz takınmıştı, annem. Uzun boylu tören sırasında içimdeki şu duygudan bir türlü kendimi kurtaramadım: "Şimdi başı kalkacak havaya, bir kez daha kusmadan yapamayacak, biraz bir şey daha kaldı karnında, bu kalan şeyde dışarı çıkmak isliyor: Sadece benim gibi varlığını hangi babaya borçlu olduğunu bilemeyen üç aylık bir yavru değil, sadece bu yavru dışarı çıkmak ve Oskar gibi bir trampete kavuşmak islemiyor, ayrıca balık da var içerde, zeytinyağlı sardalyalar değil, pisi balıkları da değil, bir parçacık yılanbalığı, yılanbahğının etinden birkaç beyaz yeşilimsi İH, Skagerrak Deniz Savaşı'ndan kalma bir yılanbahğı, Büyük Cuma'daki bir yılanbahğı, beygir başından sıçrayıp çıkan bir yılanbahğı, belki de sallar allında kalıp yılanbalıklarına yem olan babası Joseph Koljaiczek'in cesedinden fırlamış bir yılanbahğı, çünkü yılanbahğı yılanbahğına dönüşür..." Ama kusmadı bir türlü annem, yılanbahğını kendisinde alıkoydu, yanında alıp gölürdü,

huzursuzlukların nihayel ortadan kalkması için onu toprak allına havale etmek istedi. Erkekler, tabutun kapağını kaldırıp zavallı annemin azimli olduğu kadar tiksintiyle dolu yüzünü örtmeye davrandıklarında, Anna Koljaiczek adamların kollarına sarıldı, tabutun önündeki çiçekleri çiğneyerek kızının üzerine kapanıp ağlamaya başladı, ölünün o beyaz ve değerli giysisini çekiştirerek Kaschubei'ca yüksek perdeden sızlanıp yakınmaya koyuldu. Anneannemin, muhtemel babam Malzeralh'ı lanetleyerek kendisine kızının katili dediğini söyleyenler çıktı sonradan. Bu arada benim kiler merdiveninden düşüşüm de yine ortaya atılmıştı denildiğine göre. Böylelikle anneannem, söz konusu masalı annemden devralmış oluyor ve benim geçirdiğim sözde kazadan ötürü üzerine yüklenen suçu Matzeralh'ın unutmasına fırsat vermiyordu. Ortadaki politik durumu bütünüyle ayak allı ederek âdeta gönülsüz saygı gösterip, savaş yılları boyunca kendisini şe 204 kersiz, sunî balsız, kahve ve gazyağsız bırakmamasına karşın, anneannem ikide bir suçlayıp durdu Matzerath'ı. Sebzeci Grelf ve yüksek sesle bir kadın gibi ağlayan Jan Bronski, büyükannemi ölünün başından çekip aldılar. Tabut taşıyıcılar arlık kapağı kapayabilir, tabutu sırtlayıp o ciddi yüzlerini takınabilirlerdi. İki yanında karaağaçların sıralandığı yol Brcnntau Mezarlığı'nı iki ayrı parçaya bölüyordu; âdeta isa'nın doğuşunu canlandırmak üzere sergilenecek bir oyun için oracığa kondurulmuş gibi duran küçücük kilisesi, su kuyusu ve ele avııca sığmayan cıvıl cıvıl kuşlanyla yarı köy havası uyandıran mezarlığın yapraklardan güzelce temizlenmiş ağaçlıklı yolunda yürüyüp hemen Matzerath'ın arkasından cenaze alayına baş çekerken, yavaş yavaş hoşuma gitti tabutun biçimi. Daha sonraları da birçok kez gözlerimi son yolculuklarda kullanılan siyah kahverengi tabutlar üzerinde gezdirmek fırsatını buldum. Zavallı annemin tabutu siyahtı. Harikulade bir ahenk içinde ayak ucuna doğru bir daralma göteriyordu. İnsan vücudundaki oranlara bu kadar başarıyla uygun düşen bir başka tabut çıkar mı acaba bu yeryüzünde? Keşke yalaklar da ayak ucuna doğru bu daralmayı gösterseler! Ne olur yalaklar da bizim bütün o alışageldiğimiz yatmalarımızı ayak ucuna doğru bu kadar açık seçik darallsalar! Çünkü ne kadar yüksekten atarsak atalım, ayaklarımızın payına düşen bu daracık yerdir nihayet, başımız, omuzlarımız ve gövdemizin kapladığı o geniş mekândan sonra ayak ucuna doğru daralan bu yer. Matzerath tabutun hemen, arkasından yürüyordu. Silindir şapkasını elinde taşıyor, ağır ağır yürürken büyük üzüntüsüne karşın dizlerini gereği gibi bükerek adım almak için enikonu çaba harcıyordu. Gözlerim ensesine iliştikçe bir acıma duyuyordum kendisine karşı; ensesi geniş olup, gömleğinin yakasından iki damar çıkıyor, saçların başladığı yere doğru uzanıyordu. Neden beni Truczinski Nine elimden tuttu, neden Grelchen Scheffler ya da Hedwig Bronski yapmadı bunu? Truczinski Nine bizim evin ikinci kalında oturuyordu, bir adı yoktu anlaşılan, her yerde kendisine Truczinski Nine diyorlardı. 205 Tabutun önünden, elinde buhurdanlık, âyin yardımcısıyla Rahip Wiehnkc Efendi yürüyordu. Gözlerim Maizeraih'ın ensesinden ölü taşıyıcıların kırışıklarla dolu enselerine kaydı. O anda içinde beliren çılgınca bir arzuyu yenmek zorunda kaldı Oskar; tabutun üzerine çıkmak isteğini duymuştu birden. Yukarıda oturup trampet çalacaktı ama değnekleri

trampetin teneke yüzüne değil, tabutun üzerine vuracaktı. Ölü taşıyıcıları tabutu taşırken yalpalıyorlardı, oysa kendisi ala biner gibi üzerine binip koşturacaktı onu. Tabutun arkasından gelenler Rahip Efendi'nin dualarını tekrarlıyordu, oysa Oskar, trampetle öne geçirecekti onları. Tabutu çukurun yanma getirip tahtalar ve iplerin yardımıyla aşağı indirdiklerinde serinkanlılığını bozmadan duracaktı. Vaaz verilirken, âyin çıngırakları çalarken, buhurdanlıktan buhurlar tüterken ve sağa sola kutsal su serpilirken, Oskar Latince sözlerini tabutun üzerine trampelleyecek ve kendisini tabutla beraber iplerin yardımıyla çukura sarkılırlarken istifini bozmayacaktı. Annesiyle ve annesinin rahmindeki o yavruyla birlikle çukurun içine girecekti. Cemaat yerden toprakları avuçlayıp avuçlayıp aşağı serptiğinde Oskar yine yukarı çıkmak istemeyecek, tabutun ince ve dar ayak ucunda oturacak, trampetini konuşturacak, çalabilirse toprak allında trampetini çalmaya devam edecekti; la ki değnekler çürüyüp ellerinden düşsün, ta ki annesi onun için, o annesi için, ikisi de birbiri için çürüyüp giderek üzerlerindeki eli toprağa ve toprağın sakinlerine havale etsinler. Hatta o zaman bile Oskar, imkânı olsa ve izin verilse, kemikçikleriylc ana rahmindeki kıkırdaksı yavruya seve seve trampet çalacaktı. Üzerinde kimse oturmuyor, tabut Brenntau Mezarhğı'nın karaağaçları ve salkımsöğülleri altında üzeri boş yalpalayarak ilerliyordu. Mezarlar arasında gagalarıyla yerden kurtları devşiren, zangoçun ekmeden biçen alacah, bulacah tavukları, sağh sollu kayınağaçları sonra. Ben, Matzcralh'ın arkasından yürüyordum. Truczinski Nine elimden tutmuştu; hemen arkamdan anneannem geliyordu; Sebzeci Greff'le Jan anneannemin, Bayan Hedwig de Vinzenl Bronski'nin koluna girmişti. Küçük Marga ile Slephan 206 el ele luiuşmuşlardı. Sclıcfllcr'in önünde saatçi Laubsclıad, Heilandt Baba, Trompetçi Mcyn; ama Meyn trompetini almamıştı yanına ve biraz ayık görünüyordu. Her şey sona erip başsağlığı dilemeleri başlayınca, Sigusmund Markus ilişti gözüne. Matzerath'ın benim, anneannemin ve Bronski'lerin ellerini sıkıp bir şeyler mırıldanarak cemaatin arasına, siyah ve şaşkın, karıştı. Alexander Scheffer'in Markus'lan ne istediğini anlayamadım ilkin; birbirlerini tanımıyorlardı. Tanısalar da pek fazla tanıyamazlardı. Ama derken Müzisyen Mcyn de söylenmeye başladı. Ovulunca rengini bırakan o kekremsi yeşil bitkilerin oluşturduğu yüksekçe bir çil gerisinde dikiliyorlardı. Tam o anda Bayan Kalcr, yanımda mendilinin arkasına saklanmış sırıtan ve biraz vaktinden önce serpilip boy alınış görünen kızı Susi, Malzeratlı'a başsağlığı dilemeye geldi; bu arada benim başımı da okşamadan duramadılar. Birden çit arkasından sesler yükseldi, ama ne konuşulduğu anlaşılamıyordu. Trompetçi Meyn işaret parmağını Markus'un siyah elbisesine vurarak önü sıra itelemeye başladı onu; derken Markus'un sol koluna Meyn, sağına da Schefller girdi; her ikisi de geri geri giden Markus'u, mezarlardan birine ayağı takılıp tökezlememesine dikkat ederek ağaçlıklı ana yola doğru sürdüler, ona mezarlığın açık kapısını gösterdiler sonra. Adeta bu bilgiye teşekkür eden Markus kapıya doğru yürüdü, silindir şapkasını başına geçirdi ve bir daha dönüp arkasına bakmadı; Meyn ve Pastacı SchcITIcr geriden onu izliyorlardı. Ne Matzcrallı, ne Truczinski Nine, benim kendilerini ve başsağlığı dileyenleri bırakarak ortadan kaybolduğumu farketmedi. Oskar sıkışmış da şöyle bir uzaklaşması gerekiyormuş gibi geri geri yürüyerek mezarcıyla yardımcısının yanından geçti, derken koşmaya başladı,

sarmaşıklara falan aldırmadan koştu, az sonra karaağaçlara ulaştı, kapıya varmadan Sigusmund Markııs'a yetişti. "Bak sen, küçük Oskar'cık!" diye şaşırdı Markus beni görünce. "Söylesene, küçük Oskar'cık, ne diye Markus'a böyle davranırlar? Ne yaptı ki Markus ona bu muameleyi reva görürler?" 207 Markus'un ne yaptığını bilmiyordum, terden ıslak elinden tutup açık duran demir kapıdan dışarıya çıkardım kendisini; trampetçilerin koruyucusu Markus ve tranıpetçi, belki de Markus'un trampetçisi Oskar, kendileri gibi cennete inanan Schugger Leo'ya rastladılar kapıda. Leo'yu tanıyordu Markus, çünkü Leo'yu kentte bilmeyen yoktu. Kendisinden bahsedildiğini işilmiştim; daha rahip okulundayken güneşli bir pazar günü dünya, kutsamalar, mezhepler, cennet ve cehennem, hayat ve ölüm, onun için öylesine yerinden oynamış, sağa sola kaymıştı ki, Leo'nun dünyaya bakışı da bundan böyle, kaçık, ama yine de dört başı mamur ışıldamaya başlamıştı. Schugger Leo'nun işi, bütün cenaze törenlerinden sonra ve nerde bir istifa olayı başgöslerse hemen kokusunu alırdı Leoüzerinden dökülen pırıl pırıl bol elbise ve beyaz eldivenle çıkışta yaslı cemaatı beklemekti. Markus ve ben, onun şimdi burada, Brennlau Mezarlığı'nın demir dövme kapısının önünde iş icabı beklemesinde ve başsağlığı dilemek için sabırsızlanan eldiveni, devrilmiş sulu berrak gözleri ve boyuna bir şeyler geveleyen ağzıyla cemaate doğru ilerlemesinde şaşılacak bir taraf görmedik. Mayıs ortası, neşeli, günlük güneşlik bir pazar günü. Ağaçlar ve çalılıklar kuşlardan geçilmiyor. Yumurtalarının sayesinde ve yumurtalarının aracılığıyla ölümsüzlüğü canlandıran gıl gıdaklı tavuklar. Havada bir uğultu. Etrafla lozsuz taze bir yeşil. Schugger Leo rengi almış silindir şapkasını eldivenli sol elinde tutuyordu. Gerçeklen hidayete ermiş biri olduğundan hafif ve rakseder gibi adımlarla, eldiveninin küflenmeye yüz lulmuş beş parmağını ileriye uzatarak, Markus'la bana doğru geldi; ortada yaprak kımıldamamasına karşın rüzgâra kapılmış gibi vücudunu yana eğerek karşımızda durdu. Markus, ilkin çekingen, sonra kesin bir hareketle çıplak elini kendisine doğru uzanmış eldivenin kumaşı içine bırakınca, sözcükleri iplik iplik uzatarak mırıldandı Leo: "Ne güzel bir gün. Artık oradadır şimdi. Herşey uygun ve yerindedir orada. Rab'bi gördünüz mü? Habemus ad Dominum. Önümden geçip gitti demin, işi aceleydi. Amin." 208 Amin dedik biz de, Markus günün güzel olduğu konusunda Leo'ya hak verdi, ayrıca sözde Rab'bi gördüğünü açıkladı. Arkadan cemaatin bir uğultuyla yaklaştığını işittik. Markus elini Leo'nun eldiveni içinden çekip aldı, ayrıca bir bahşiş tutuşturdu Leo'nun eline, sonra bana Markus'ça bir göz atarak acele uzaklaştı, arkasından bir kovalayan varmış gibi hızlandı birden, Brennlau Poslancsi'ııin önünde kendisini bekleyen taksiye yöneldi. Gözden kaybolan Markus'un havaya kaldırdığı toz bulutu arkasından bakıp duruyordum ki, Truczinski Nine yine elimden tutlu beni. irili ufaklı gruplar halinde geldiler. Schugger Leo hepsine başsağlığı diledi, günün güzelliğine cemaatin dikkatini çekti, herkese Rab'bi görüp görmediğini sordu ve her zamanki gibi verilen az çok bahşişleri aldı, ama hiç bahşiş vermeyenler elc olmuştu. Matzcrath'la Jan ölü taşıyıcıların, mezarcıların, zangoçun paralarını verdi ve Schugger

Leo'nun elini öpmesini sıkılarak ve göğüs geçirerek kabullenen, öpülen eliyle ağır ağır dağılan cemaati arkadan takdis eden Rahip Wiehnkc Efendi'niıı ücretini ödedi. Bizler ise, büyükanneni, kardeşi Vinzcl, çocuklarıyla Bronski, cenaze törenine, yanında karısı olmadan gelmiş Sebzeci Greff, ayrıca Bayan Greichen Schcfflcr, sade koşumlu ve tenteli iki arabaya yerleştik. Ölü yemeği için Goldkrug önünden vurup orman içinden geçerek Polonya sınırı üzerinden BissaiAbbau'a geldik. Vinzent Bronski'nin çiftliği bir vadi içinde bulunuyordu. Önüne yıldırımları çekmek üzere sırayla kavak ağaçları dikilmişti. Samanlığın kapısı menteşelerden çıkarılmış, kütüklere yatırılmış, üzerine de örtüler yayılmıştı. Ayrıca çevreden gelmiş bazı konuklar görülüyordu çiftlikte. Yemeğin sofraya çıkarılması hayli gecikti. Samanlık kapısının önüne kurulmuştu sofra. Gretchen Scheffler beni kucağına oturttu. Yağlı yemekler çıkarıldı önce, sonra tatlılar, sonra yine yağlılar, patates rakısı, bira, kaz dolması, bir domuz yavrusu, sucuklu pastalar, sirke ve şeker içine yatırılmış kabaklar, kekre kremalı sütle yapılmış lapa. Akşama doğru 209 samanlığın içi rüzgârlardı biraz, fare çıtırtıları duyuldu, komşu çocuklarla çiftliğin avlusunda cirit atan Bronski ailesinin çocuklarının sesleri işitilmeye başladı. Derken masanın üzerine gaz lambaları ve skal kartları getirildi. Ama patates rakısı yerinde bırakılıp kaldırılmadı. Evde yapılmış yumurta likörü de vardı ayrıca, ortalığa neşe saçlı. İçki içmeyen Greff şarkılar söylüyordu. Kaschubei'hlar da şarkı söylüyordu ve kanları ilk Mctzerath dağıttı; Jan ikinci, kiremithancde çalışan işçibaşı üçüncü oldu. O anda zavallı annemin yokluğunu hissettim. Gecenin geç vaktine kadar oyuna devam edildi, ama erkeklerden hiçbiri de bir kupa eli kazanamadı. Jan akıl almayacak bir şekilde dörtsüz bir kupa elini kaybedince, biraz sesini yükseltti Malzeratlı: "Agnes olsaydı, yüzde yüz kazanırdı." Grelchen Schefller'in kucağından kaydım aşağı, dışarıda anneannemi ve Vinzenl Bronski'yi gördüm; bir araba okunun üzerine oturmuşlardı. Vinzenl, yarı yüksek sesle yıldızlara Polonyaca sesleniyordu. Anneannem arlık ağlamaz olmuştu, etekliklerinin altına girmeme ses çıkarmadı. Kim beni bugün etekliklerinin altına alır? Kim gün ışığını, lambaların ışığını söndürür benim için? Büyükannemin ben yiyeyim diye eleklikleri allında sakladığı, eleklikleri allına depo ettiği ve bir zamanlar bana yarasın diye, ben tadını alayım diye Oskar'a buyur elliği o san sarı eriyen hafif acı tereyağının kokusunu kim bana verir? Dörl eteklik altında uyuyup kaldım derken; zavallı annemin ilk zamanlarına büsbütün yakın bulunuyordum ve ayak ucuna doğru incelip daralan tabutta annem gibi soluksuz değilse bile, onun gibi sessizlik içindeydim. 210 HERBERT TRUCZİNSKİ'NİN SIRTI Annenin yerini hiçbir şeyin tutamayacağı söylenir. Daha toprağa verilmesinden arası biraz geçmişti ki, zavallı annemin yokluğunu hissettim. Perşembe günleri Sigusmund Markus'a uğramaların arkası kesilmişti. Beni alıp Inge Hemşire'nin beyaz giysisine götüren kalmamıştı artık. Hele cumartesi günleri annemin ölümünü bütün acılığıyla duyumsuyordum, günah çıkarmaya giden bir annem yoktu çünkü. Yani Eski Danzig, Dr. Hollatz'ın muayenehanesi ve HerzJesu Kilisesi uzağımda kalmıştı.

Gösterilerde bulunmak hevesini de yitirmiştim. Yoldan geçenleri nasıl ayanıp vitrinler önüne çekebilirdim; çünkü ayartıcı Oskar'ın ayartıcılık mesleği yozlaşmış, çekiciliğini yitirmişti. Beni Noel'de masal oyunları görmeye Şehir Tiyalrosu'na götüren veya Krone ya da Busch Sirki'ne giderken yanına alan bir annem yoklu arlık. Büsbütün yalnız, beri yandan suratım asık, inceleme ve araştırmalarımı sürdürüyordum; kentin dış mahallelerindeki dümdüz uzanıp giden yollardan can sıkıntısıyla geçip Kleinhammer Caddcsi'nc geliyor, Bayan Gretchen Scheffler'i ziyaret ediyordum, Sclıeffler bana gece yansı bile güneşin batmadığı ülkelere KdFlcnezzüh gemisiyle yaptıkları gezileri anlatırken, ben boyuna Goethe ile Raspulin'i birbiriyle kıyaslıyor, kıyaslamaları bir lürlü sona erdiremeyip, bu ışıl ışıl kasvetli kısır döngüden çokluk tarihi etütler yardımıyla yakamı kurtarıyordum. Roma çevresinde yapılan bir savaş, Danzig şehrinin imparatorluk tarihi, Köhler Denizcilik Takvimi ve benim 211 standart eserlerim, bana bütün dünya üzerine az buçuk bilgi sağlıyordu. Dolayısıyla, bugün bile, Skagerrak deniz savaşına katılıp bu savaşta balan ya da zarar gören bütün gemilerin zırh kalınlıkları, ateş güçleri, ne zaman kızaktan indirildikleri, manevra yetenekleri ve mürettebat sayılan üzerinde dakik bilgiler verebilecek durumdayım. Çok geçmeden on dördüne basmıştım; yalnızlığı seviyor, bol bol gezmelere çıkıyordum. Trampetimi de lıep yanıma alıyor, ama onu konuşturmakta tutumlu davraniyordum; çünkü annem aramızdan ayrıldığı için, gerektiğinde yeni trampetlere kavuşabilmem kolay değildi ve kolay da olmadı. 1937 güzü müydü, yoksa ilkbaharı mı? Ağaçlıklı Hindenburg Yolu'nu kente doğru tıpış tıpış çıkıyordum; aşağı yukarı Cafe Dörlmevsim'e kadar da gelmiştim; yapraklar dökülüyor ya da ağaçlarda tomurcuklar patlıyordu; kesin olan bir şey varsa, doğada bir kıpırdanma sezilmekteydi. Birden, dosdoğru Prens Eugen, yani On Dördüncü Ludwig soyundan gelen dostum ve üstadım Bebra'ya rastladım. Üç yıldır görüşmemiştik, öyleyken ta yirmi adım kadar uzaktan tanıdık birbirimizi. Yalnız değildi Bebra; kolunda güneyden gelme, boyca Bebra'dan belki iki santimetre kısa, benden üç parmak uzun güzel ve nazlı bir bayan vardı; bana İtalya'nın en ünlü uyurgezeri Roswitha Raguna olarak tanıttı bayanı. Bir fincan Türk kahvesi içmek için beni Cafe Dörlmevsim'e buyur etli. İçeri girip, akvaryumun bulunduğu köşeye oturduk. Kahvenin müdavimi olan kadınlar, aralarında fıs fıs konuşmaya başladı.: "Hele şu cücelere de bak, Lisbelh, gördün mü? Krone Sirki'nde mi çalışıyorlar dersin? Belki biz de gideriz sirke ha?" Bebra bana gülümsedi, nerdeyse pek seçilemeyen binlerce hafif kırışık belirdi yüzünde. Bize kahveyi geliren garson pek uzun boyluydu; Roswitha bir pasta söylerken, frak giymiş adama bir kule gibi başını kaldırıp baktı. Bebra beni gözetliyordu: "Bizim, cam cellâdı arkadaşımız du 212 romundan memnun değil galiba?" dedi. "Nen var bakalım dostum? Camlara mı artık söz dinletemiyorsun, yoksa sesine mi bir hal oldu?" O genç ve taşkın haliyle hemen Oskar, henüz büsbütün saranp solarak elden çıkıp gitmemiş hünerinin küçük bir örneğini sergilemek istedi. Aranarak çevreme bakındım,

hemen akvaryumun süs balıklarıyla su altı bitkilerinin önündeki büyük camı gözüme kestirdim. Ama ben daha çığlıklarımı yollamadan: "Gereği yok a canım!" dedi Bebra. "Öyle de inanırız sana. Lütfen bir zarara neden olmayalım, bir su taşkınına, balıkların ölümüne falan yol açmayalım!" Mahcup bir edayla, en başta Senyora Roswilha'dan özür diledim; Senyora minyatür bir yelpaze çıkarmış, telaşlı telaşlı yellenmeye başlamıştı. "Annem öldü!" diye bir açıklamada bulunmaya çalıştım derken "Bunu yapmayacaktı. Gücendim doğrusu kendisine. Hep söylerler, bir anne herşeyi farkeder derler, herşeyi duyar, herşeyi bağışlar derler. Anneler günü tekerlemelerinden başka bir şey değil hepsi. Annem bende bir cüce varlığı sezdi. Elinden gelse cüceyi kaldırıp atardı başından. Ama beni kaldırıp atamadı, çünkü çocuklar cüce bile olsa belgelerde kayıtlıdır, öyle ha deyince kaldırılıp anlamazlar. Sonra ben onun cücesiydim, beni kaldırıp almakla kendi kendini atmış, kendi kendini engellemiş olacaktı. Ya ben, ya cüce diye sorup durdu annem kendi kendine. Nihayet kendi hayatına son verdi, balıktan başka yiyecek komadı ağzına, hem taze balık bile değil. Sonra da sevgililerine yol verdi; şimdi annem Brcnntau Mezarlığı'nda yaladururken herkes diyor ki, annemin sevgilileri ve dükkânın müşterileri diyor ki: O cüce var ya, trampet çala çala mezara yolladı annesini. Kadıncağız Oskar yüzünden yaşamak istemedi, onun kanlısı Oskar'dır." Bol bol abartıyordum, belki de Senyora Roswitha'yi etkilemekti niyetim. Çünkü annemin ölümünün suçunu çokluk Matzeralh ile Jan Bronski'ye yüklüyorlardı. Gizli niyetimi sezmişti Bebra. "İşi abartıyorsunuz, azizim. Ölmüş annenize sırf kıskançlık 213 ¦w tan içerliyorsunuz. Sizin güzel hatırınız için değil de, o zahmetli sevgi serüvenleri uğrunda annenizin mezarı boylamış olmasına bakarak kendinizi ihmal edilmiş görüyorsunuz. Bir dâhide normal olduğu gibi, siz de kötü yüreklinin ve kendini beğenmişin birisiniz." Sonra göğüs geçirip Senyora Roswitha'ya göz ucuyla bakarak: "Bizim kendi büyüklüğümüzde direnmemiz kolay değil" diye ekledi. "Dış bakımdan bir gelişip serpilme olmaksızın insan olarak kalabilmek ne celin bir görev, ne celin bir iş!" Hem pürüzsüz, hem buruş buruş bir cildi olan Napolili Uyurgezer Roswilha Raguna, bir ara on sekiz yaşının baharında tahmin ettiğim, derken, seksen, belki de doksanlık bir nine olarak bende hayranlık uyandıran Senyora Roswilha, Bay Bebra'nın İngiliz modası ısmarlama şık elbisesini eliyle okşadı, sonra kiraz siyahı Akdeniz bakışlarını bana yollayarak yemişler vaat eden karanlık sesiyle beni hem duygulandırdı, hem kaskatı bırakır "Carissimo Oskarnello! Sizi ve acınızı ne kadar anlıyorum. Andiamo, bizimle gelin: Milano, Paris, Toleda, Guatemala." . Ansızın bir bas dönmesi üzerime çullanır gibi oldu, Senyora Raguna'nın lerülaze ve alabildiğine yaşlı eline sarıldım. Kıyılarıma kıyılarıma vuruyor Akdeniz, zeytin ağaçları kulaklarıma Işıldıyordu: "Roswilha anneniz gibi olacak, Roswitha anlayacak sizi, herşeyin içini okur Roswitha, herşeyi bilir, yalnız kendi kendini bilip tanıyamaz, mamamia, yalnız kendi kendini tanıyamaz, Dio!" Tam içini okumaya ve uyurgezer bakışlarıyla içimi aydınlatmaya başlamıştı ki, ne tuhafsa elini birden ve korkuyla elimden çekli Raguna. Benim on dört yaşındaki aç kalbimden mi

öyle dehşete kapılmıştı acaba? İsler genç bir kız, ister pek yaşlı bir nine olsun, Roswitha'nin benim için Roswitha demek olduğunu sezmiş iniydi? Napoli ağzıyla fısıldayarak konuşuyordu; bir ara titredi vücudu, içimde okuduğu korkunç şeylerin bir türlü sonu gelmiyormuş gibi lıabirc İstavroz çıkardı, ardından sessiz sedasız yelpazesinin gerisinden kayboldu. 214 Şaşırarak bir açıklamada bulunulmasını istedim; bir şey söylemesi için ricada bulundum Bay Bebra'ya. Ama Bebra da doğrudan doğruya Prens Eııgeıı soyundan gelmesine karşın serinkanlılığını yitirmişti; ağzında bir şeyler gevelemeye başladı, söylediklerinden ancak şunları anlayabildim:"Dehanız, genç dostum, dehanızdaki o ilahi, ama beri yandan hiç kuşkusuz o şeytani taral Roswilha'cigimin aklını karıştırdı biraz. Hani itiraf edeyim ki, size özgü olan ve birden parlayıveren o taşkınlığı ben kendim de pek anlaşılmaz değilse bile yadırgatıcı buldum. Ama fark etmez." Bu son sözlerle kendini toparlamaya çalıştı Bebra "Ne olursa olsun, bizimle gelmeye bakın. Bebra'nın o sihirli göslerilerine siz de katılın. Kendinizi biraz eğitir, biraz kontrol allında tutarsanız, bugün orlada hüküm süren politik durumlara karşın bir seyirci kitlesine kavuşmamız hiç de imkânsız bir şey olmaz." Hemen kavramıştım. Bana her vakit tribünler üzerinde bulunmamı salık veren, asla tribünler önünde durmamamı söyleyen Bebra'nın kendisi, hâlâ bir sirkle seyirci karşısına çıkıyorsa da, ayak lakımı arasına karışmış bulunuyordu. Dolayısıyla önerisini, üzüldüğümü belirterek nazikçe geri çevirdiğim için hiç de düş kırıklığına uğramadı. Senyora Roswitha ise yelpazesinin gerisinde, işitilebilir bir sesle rahat bir nefes aldı ve bana yeniden o Akdeniz gözlerini buyur etti. Daha bir saat çene çaldık. Garsona söyleyip boş bir su bardağı getirttim, ulak bir çığlık alarak camda yürek biçiminde bir oyuk açtım, altına da yine ufak bir çığlık atarak süslü yazıyla fırdolayı "Oskar'dan Roswitha'ya" ithafını nakşedip bardağı Senyora Raguna'ya armağan ellim. Bebra hesabı ödedi, bolca da bahşiş verdi garsona, sonra çıktık. Kapalı Spor Salonu'na kadar beni geçirdiler. Trampetimin değneğiyle Mayıs Çimenliği'nin öbür başındaki çıplak tribünü göstererek şimdi anımsadım, 1938 ilkbaharındaydı Üstadım Bebra'ya tribünler altındaki trampetçiliğimden söz açtım. Bebra ne diyeceğini bilemeyerek gülümsedi. Senyora Roswitha'ya gelince, seri bir yüz lakındı. Senyora'nın bizden birkaç 215 I adım açıkla durduğu bir sıra, Bebra veda eder gibi kulağıma şöyle fısıldadı: "Ben kıvıramadım bu işi, aziz dostum! Onun için ben kim, bundan böyle size öğretmenlik yapmak kim. Neylersin, şu çirkef politika yok mu!" Sonra, tıpkı yıllar öncesi sirkin araba evleri arasında kendisine rasladığım zamanki gibi alnımdan öplü beni; Sinyorina Roswitha ise bana porselenden farksız bir el uzattı; ben de nazik, on dört yaşındaki bir çocuk için âdeta fazla alışılmış bir edayla Uyurgezer Sinyorina'nın parmaklan üzerine eğildim. Bay Bebra el ederek: "İlerde yine görüşürüz, yavrucuğum!" diye seslendi. "Koşullar nasıl olursa olsun, bizim gibileri birbirini yitirmez." "Atalarınızı bağışlayın!" diye uyardı Scnyora da beni. "Kendi varlığınıza alışın ki, kalbiniz

huzura kavuşsun ve şeytan ifrit olsun." Sanki Scnyora beni bir kez daha, ama bu kez de boşu boşuna valtiz elmiş gibi bir duygu uyandı içimde. Savul ordan melun şeytan! Ama şeytan savulmadı. Kalbimde bir boşluk, melül mahzun arkalarından baktım, el ettim; derken bir taksiye bindiler ve taksi tamamen içerisine alıp yuttu onları, çünkü Ford araba büyükler için yapılmıştı, dostlarımla gazlayıp giderken boş ve müşteri arar gibi bir görünüşü vardı. Krone Sirki'ni bir gidip görmeye razı etmek için o kadar uğraştım, Matzerath'ı razı edemedim; aslında hiçbir vakit bütünüyle sahip olamadığı annemin yasını tutmaya vermişti kendini. Ama anneme de kim bütünüyle sahip olmuştu ki? Jan Bronski bile başaramamıştı bunu. Belki de bunun üstesinden gelen bir ben vardım, çünkü onun eksikliğinin acısını en çok Oskar çekiyordu; onun eksikliği Oskar'ın günlük yaşamını bozguna uğralıyor, hatta olanaksız duruma sokuyordu. Annem beni aldatmıştı. Babalarımdan bir şey beklenecek gibi değildi. Üstat Bebra Propaganda Nazırı Goebbels'te kendi üstadını bulmuştu. Bayan Grelchen Scheliler kendini tamamen Kış İçin Yardım Derneği'nin çalışmalarına adamıştı; kimsenin aç kalmaması, kimsenin üşümemesi is 216 teniyordu. Bense trampetime bağlı kaldım, trampetimin bir zamanlar beyaz olan ve çalına çalına incelen teneke yüzünde büsbütün yalnızlığa gömüldüm. Akşamleyin Malzeraih'la karşılıklı oturuyorduk. O, yemek kitaplarının yapraklarım karıştırıyor, ben trampetimi konuşturarak yakınıyordum. Bazen Matzerath ağlıyor, başını kitaplara gömerek saklıyordu. Jan, gün geçtikçe evimize daha seyrek uğramaya başlamıştı. Politik durumu ğözönünde tutarak ihtiyatlı davranmak gerekliği, çünkü ilerde durumun nasıl bir seyir izleyeceğinin keslirilemeyeceği görüşünde Matzeralh'la birleşiyorlardı. Dolayısıyla, değişik üçüncü kişilerin katıldığı skat partileri giderek seyrek çevrilmeye başlamıştı ve ancak geç vakitler salondaki yukardan sarkan lambanın altında oynanıyordu. Bissau ile bizimLabes Caddesi arasındaki yolu bundan böyle yitirmişe benziyordu büyükannem; Matzeralh'a içerliyordu, bana da içerliyordu belki, çünkü bir ara şöyle söylediğini işitmişim: "Zavallı Agncs'ciğim, trampet sesine katlanamaz oldu, ölüp gitli" Annemin ölümünden suçlu görülmem, horlanan trampetime inadına daha sıkı sarılmama yolaçıyordu; çünkü bir anne gibi ölmezdi trampet, yenisi salın alınabilirdi; trampet beni anlıyor, bana her vakil aradığım cevaplan veriyor, benim kendisinden ayrılmadığım gibi o da benden ayrılmıyordu. O zamanlar evimiz dar gelip caddeler on dön yaşım için fazla kısa ya da uzun göründüğünden, gündüz vitrinler önünde ayartıcı rolünü oynamak için fırsat çıkmayıp, akşamları da evlerin kapı ağızlarında gerçeklen ayartıcı kimliğimden, trampetimle tempo tutarak dört merdiveni paldır küldür çıkıyor, yukarıya kadar yüz on altı basamak sayıyor, her katla duruyor, iki odalı daireler kendilerine dar geldiği için her kattaki beş daire kapısından dışarı sızan kokuları algılıyordum. İlk sıralar, bazen Trompetçi Meyn'den yana şansımın yaver gittiği oluyordu; Meyn çamaşırların kurutulduğu tavan arasındaki yatak çarşaflan arasına sarhoş olarak uzanıp eşsiz bir müzik yeteneğiyle trompetini üflüyor, onun bu konserleri trampetim 217 için bir zevk kaynağı oluyordu. 1938 mayısında Machandel'e veda etmişti Meyn ve her

önüne çıkana müjdeliyordu: "İşte şimdi yeni bir hayat başlıyor!" SASüvari Bandosu'na yazılmıştı. Bundan böyle ayaklarında çizmeler ve kıçında deri pantolon, ağzına bir damla içki koymadan merdivenlerin basamaklarını beşer beşer inip çıktığını görüyordum. Birinin adı Bismark olan kedilerini hâlâ ayırmıyordu yanından; çünkü tahmin edileceği gibi, arada bir gene de Macandel rakısı galip geliyor, Meyn'in müzisyen damarının kabarmasına yol açıyordu. Saatçi Laubschad'ın seyrek çalıyordum kapısını; yüz kadar saatin gürültüsü ortasında sessiz yaşayan bir adamdı Laubschad, dolayısıyla aşırı bir zaman kaybını ancak ayda bir göze alabiliyordum. Hcilandl Baba'nın daracık kulübeciği hâlâ evin avlusunda duruyor ve Heilandt Baba eğri çivileri doğrultuyordu. Yine eskisi gibi ada tavşanları ve ada tavşanlarının yavruları vardı avluda. Ama çocuklar değişmişti; arlık üniforma giyip siyah boyunbağı takıyor, kiremit tozundan çorbalar pişirtiliyorlardı. Arlık avluda büyüyüp serpilen, boyları boyumu geçen çocukların isimlerini pek bildiğim yoktu. Bir başka kuşaklandı hepsi; benim kuşak ilkokulu bitirmiş, bir sanat ve bir meslek edinmeye başlamıştı; Nuchi Eyke berber olmuştu; Alex Mischkc, Schichau Doku'nda kaynakçı olmak istiyor, Susi Kaler'c gelince Sternfeld Mağazasında lezgâhlarlık öğreniyordu ve şimdiden bir erkek arkadaşı vardı. Üç dörl yıl içinde her şey ne kadar da değişebilmişli. Gerçi halıların çırpıldığı eski direk hâlâ avluda duruyor, ev yönetmeliğinde salı ve cuma günlerinin halı çırpma günleri olduğu yazıyordu; ama halı çırpmalardaki o şaklayıcı sesler seyrek ve âdeta pes perdeden duyuluyordu arlık. Hiller'in iktidarı ele almasından sonra, evlerde yavaş yavaş elektrikli süpürgeler ön plana geçmeye başlamışlı; halı çırpma direkleri gittikçe yalnızlığa gömülüyor ve bundan böyle sadece serçelerin işine yarıyordu. Dolayısıyla, bana kala kala merdivenlerle tavan arası kalmıştı. Su borularının altında o değerli kitaplarıma gömülüyor, merdivenlerden inip çıkarken insanları özledim mi, ikinci katta solda 218 ki ilk kapıyı çalıyordum. Truczinski Nine her zaman bana kapıyı açıyor, Brenntau Mezarlığı'nda elimden tutup beni annemin mezarına götürdüğünden beri, ne zaman Oskar, trampel değnekleriyle kapısına dayansa, beni içeri buyur ediyordu. "A be Oskar'cığım, biraz yavaş çalsan şu trampeti olmaz mı! Herbert uykucuğunu almadı daha, gene dün gece fenaydı, otoinofille getirdiler." Sonra Truczinski Nine beni çekip içeri alıyor, süllü arpa kahvesi çıkarıyor önüme, kahveye daldırıp yalamak için de ipin ucundan sarkan esmer bir akide şekerini yalıyor ve bu arada trampetimi dinlenmeye bırakıyordum. Truczinski Nine'nin küçük ve yuvarlak bir başı vardı; kül grisi saçlar bu başın üzerini öylesine bir saydamlıkla örtüyordu ki, kafasındaki pembe derinin ışıl ışıl parıldadığı görülüyordu. Seyrek saç tellerinin tümü kafasıılm arka kısmındaki o en çıkıntılı yere gelip bir topuz yapıyordu; fazla büyük olmamasına karşın bir bilardo topundan küçüktü. Truczinski Nine nasıl durursa dursun, dört bir yandan görülebilen topuz firketelerle tutturulmuştu. Gülerken sanki yüzünün iki tarafına oturtulmuş gibi bir izlenim uyandıran tombul yanaklarını, Truczinski Nine, her sabah kırmızı grapon kâğıtlarıyla ovuyordu. Bir farenin bakışı vardı gözlerinde ve Herbert, Gustc, Fritz, Maria adında dört çocuk anası yd ı.

Maria ben yaştaydı, ilkokulu yeni bitirmişti,Schidlilz'leki bir memur ailesinin yanında yatıp kalkıyor ve ev idaresi öğreniyordu. Vagon fabrikasında çalışan Fritz seyrek geliyordu eve. Sevdiği birden çok kız vardı, her gece içlerinden biri kendisini yatağına alıyordu. Kızlarla Ohra'daki "Reilbahn" gazinosuna dansa gidiyordu. Evin avlusunda mavi Viyana cinsinden ada tavşanları besliyor, ama kendisi sevgililerinden baş alamadığı için tavşanlara çaresiz Truczinski Nine bakıyordu. Otuz yaşlan civarında sessiz sakin biri olan Gusle, merkez istasyonunun yakınındaki Eden Oteli'nde servis işinde çalışıyor, henüz bekâr olup birinci sınıf otelin bütün personeli gibi Eden gökdeleninin en üst katında yatıp kalkıyordu. Arada bir geceyi evde geçiren Montör Fritz sayıi 219 mazsa, annesiyle, çocuklardan en büyüğü olup Neufahrwasser liman semtinde garsonluk yapan Herberl kalıyordu yalnız. Burada da işte kendisinden söz açacağız. Çünkü Herbert Truczinski, zavallı annemin ölümünden sonra mutluluk dolu kısa bir süre Oskar'ın çabalarının hedefini oluşturdu; hani bugün bile kendisini dostum diye gösterebilirim. Starbusch'un yanında garsonluk yapıyordu Herbert. "Zum Schweden" adındaki meyhanenin sahibinin ismiydi Starbusch. Meyhane Protestan Denizciler Kilisesi'nin karşısında bulunuyordu ve müşterileri de "Zum Schweden" adından kolayca kestirileceği gibi çokluk İskandinavyalılardı. Ama Ruslar, Serbest Liman'dan Polonyalılar, Holm'dan yükleme boşaltma işçileri ve limanı ziyaret eden Alman savaş gemilerindeki tayfalar da bu meyhaneye geliyordu. Gerçeklen Avrupai bir hava esen meyhanede garsonluk yapmak bir raslantı eseri değildi. Ancak "Reitbahn Ohra"da edindiği deneyimlerdi ki Neufahrwasscr'de çalışmaya başlamadan, Herbert, bu üçüncü sınıf dans lokalinde garsonluk yapmıştı, "Zum Schweden" meyhanesinde kaynaşan dil curcunası üzerinde, İngilizce ve Polonyaca kırıntılarıyla karışık Platı Almancasım baskın kılmak gücünü sağlıyordu Herbert'e. Buna rağmen, arzusu hilafına, ama bedava tarafından bir cankurtaran arabası ayda bir iki kez kendisini alıp eve taşıyordu. Böyle zamanlarda evde ister istemez yüzükoyun yatıyor, güçlükle soluyordu; çünkü nerdeyse yüz kilo vardı ve birkaç gün vücudunun bütün yüküyle yatağına yükleniyordu. Böyle günlerde Truczinski Nine habirc söyleniyor, ama beri yandan yine habire Herbcrt'in rahatı için uğraşıp didiniyor, Herbcrt'in sargılarını her yenileyişinde saç topuzundan bir firkete alarak, sert bakışlı ve bıyıklı bir adamın yalağının karşısında asılı duran çerçevelenip camlatılmış resmine vuruyordu; adam, benim foto albümünün ilk sayfalarında yer alan o bıyıklı beylerden bazısına benziyordu. Ama Truczinski Nine'nin firketesiyle işaret etliği adam, benim ailenin bir ferdi değil, Herbert'in, Guste'nin, Frilz'in ve Maria'nın babasıydı. 220 Truczinski Nine, bir ara duvardaki resmi göstererek güçlükle soluyan ve inildeyip duran Herbert'in kulağına: "Senin de sonun onun gibi olur sonra, bak söyleyeyim!" diye iğneleyerek fısıldadı, ama siyah vernik çerçeveli o babanın nasıl ve nerde son bulduğunu veya belki bu sonu aradığını açıkça belirtmedi. "Bu sefer n'oldu bakayım ha?" diye sordu kollarını kavuşturup. Herberl: "Gene o İsveçlilerle Norveçliler!" diye cevaplayarak bir tarafından öbür tarafına döndü, yalak çatırdadı.

"Hep gene onlar, hep gene onlar! Her zaman da onlar mı olacak bu meretler. Son defa başkaları değil miydi ha? Okul gemisinden hani ya? Adı neydi meretin, söylesene canım, ha ya, Schlagcter, sen hep İsveçliler, Norveçliler tutturmuşsun, başka bir şey lanımıyon." Herbert'in kulağı yüzünü göremiyordum kenarlarına kadar kızardı. "Bu kaz kafalılar yüksekten atarlar hep, böbürlenir dururlar, bir matahmışlar gibi racon keserler." "Bırak şu oğlanları, Herbert. Sana ne sankim onların böbürlenmelerinden. Neme lâzım, izinli olup şehre indiler mi, hepsine bak, efendi gibi. Yoksam yine senin Lcnin'den mi bahsettin onlara ha? İspanya iç savaşma mı burnunu soktun yinq, söyle haydi, söyle!" Ama Herbert, bundan böyle cevap vermedi, Truczinski Nine de ayaklarını sürüyerek mutfağa, arpa kahvesinin başına döndü. Ancak sırlı iyileşir iyileşmez Herbert'in yüzünü görebilmiştim. Mutfakla bir iskemlede oturuyordu; pantolon askılarını çıkarıp mavi donlu kalçaları üzerine bıraktı, kalasındaki çetin düşünceler duraksamasına yol açıyormuş gibi usul usul yün gömleğini sıyırdı üzerinden. Sırtı yuvarlak ve hareketliydi. Kaslar yorulmak bilmeksizin ordan oraya geziniyordu. Sivilcilcr ekilmiş pembe bir arazide, kulunçların allında yağ içine yatırılmışa benzeyen bel kemiğinin iki yanında kızılımsı kılların gür bir biçimde büyüdüğü görülüyordu. Aşağı doğru kıllar kıvrıla kıvrıla iniyor, sonunda Herberl'in yazın da giydiği aynı külotlar içinde kayboluyordu. Aşağıdan yu 221 karıya, külotlardan boyun kaslarına kadar sırlını, kıldan örtüyü yer yer kesintiye uğratan, sivilceleri ortadan kaldırıp kırışıklar yapan, hava değişince kaşınmaya başlayıp, mavi siyahtan yeşilimsi beyaza kadar değişik nüanslar gösteren çok renkli kocaman yara nişanlan kaplıyordu. Bu yara nişanlarına dokunmama izin vermişti, Herbert. Şimdi yatakla yalan, pencereden bakan, Akıl ve Ruh Hastalıkları Kliniği'nin idarî binalarıyla arkadaki Oberralh ormanını aylardır seyreden, ama bunları zerre kadar görmeyen ben, bugüne kadar Herbert Truczinski'nin sırtındaki yara nişanları gibi sert, onlar gibi hassas, onlar gibi insanı şaşırtıp aptallaşlıran nelere dokundum acaba? Birkaç kız ve kadının cinsel organı, benim kendi penisim, Çocuk İsa'nın o alçıdan sulama aygıtı, sonra en fazla iki yıl önce RoggenTcld'deki köpeğin bulup bana getirdiği yüzüktü parmak; daha birkaç yıl öncesine kadar yanımda saklayabiliyordum bu parmağı, bir reçel kavanozunun içerisinde, el sürülemeyecek gibi, ama buna rağmen pek açık seçik ve bir bütün olarak; öyle ki, trampet değneklerine el almaya göreyim, parmağın her iki parçasını hissedebiliyor ve sayıp dökebiliyordum. Ne zaman Herbert Truczinski'nin sırtındaki yara nişanlarını anımsamak istesem, trampetimi konuşturarak, trampetimi konuşturup belleğime yardımcı olarak, parmağın bulunduğu o kavanoz önünde otururdum. Seyrek olmasına rağmen, ne zaman bir kadın vücudunun peşine düşsem, bir kadının yara nişanına benzer organlarıyla yetinmeyerek Herbcrl Truczinski'deki yara nişanlarını kendi kendime icat ederdim hep. Ama pekâlâ şöyle de diyebilirim: Dostum Hcrbcrl'in geniş sırtındaki o dolgun et parçalarına ilk dokunuşlarım, daha o vakitler, sevgilere hazır kadınların kısa bir süre ellerinde bulundurdukları o sertliklerle tanışacağımı ve zaman zaman bunları kullanacağımı müjdelemişti bana. Yine Herberl'in sırtındaki yara nişanlan, bana vaktinden önce yüzüklü parmağı müjdelemiş, Herberl'in yara nişanlan olmadan önce de bu işi trampetimin

değnekleri yaparak, üçüncü yaş günümden beri bana yara nişanlarını, cinsel organları ve nihayel yüzüklü parmağı 222 müjdelemişti. Ama daha da gerilere uzanmak yerinde olacak sanıyorum; Henüz annemin karnında iken, yani Oskar adını henüz almamışken, göbek bağımla oynayışım, birbiri ardından trampet değneklerini, Herbert'in yara nişanlarını, genç ve yaşlı kadınların zaman zaman lav püsküren kraterlerini, nihayet yüzüklü parmağı, Çocuk İsa'nın sulama aygıtıyla tanıştıktan sonra da ikide bir, güçsüzlüğümün ve sınırlı yeteneklerimin kaprisli bir kanılı gibi boyuna yanımda taşıdığım penisimi müjdelemişti bana. Bugün trampet değneklerine döndüm yine. Yara nişanlarını, yumuşacık organları, artık yalnız arada bir sertleşen kendi penisimi ancak trampetimin benim için çizdiği dolambaçlı yoldan anımsayabiliyorum. Üçüncü yaş günümü tekrar kullayabilmem için oluz yaşında olmam gerekiyor. Sezmişsinizdir sanırım; Oskar'ın hedefi göbek bağına dönüştür; bütün bu söz kalabalığı ve Herbert Truczinski'nin yara nişanları üzerinde bu kadar duruşum, sadece bunun için. Sırtım anlatmaya devam etmeden ve bu konuda yorumlara girişmeden, şunu bir kez söyleyeyim ki, pek bir himayeden yoksun, yani tehlikelere hedef olmaya hazır güçlü vücudunun ön tarafında, sol uylukla, Ohra'da çalışan bir fahişenin eseri olan bir ısırıktan başka bir yara nişanı yoktu dostumun, yani kendisini sadece arkadan vurabiliyorlar, sadece arkadan yanına yaklaşabiliyordu; Fin ve Polonya kamaları, Spcicher adasında çalışan istifçilerin sustalıları, okul gemilerindeki denizci adaylarının yelken bıçakları, sırtını sadece arkadan işaretlerle donatabiliyordu dostumun. Herbert öğle yemeğini yedikten sonra —haftada üç kez patates tava vardı, bunu da kimse Truczinski Nine gibi ince, yağsız, yine de çıtır çıtır kızartamazdı— yemeği yeyip tabağı bir kenara ittikten sonra Die neueslen Nachrichtcn gazetesini uzatıyordum kendisine. Herbert, pantolonunun askılarını indiriyor, gömleğini yukarı kaldırıp gazeteyi okurken sırtını sorguya çekmeme izin veriyordu. Bu sorgulamalar yapılırken Truczinski Nine de çokluk masada oturuyor, eski yün çoraplarını söküp zaman zaman, tahmin edileceği gibi, fotoğrafı çekilip rötuşu yapılan ve camlattırı 223 lip Hcrbert'in yatağının karşısındaki duvara asılan kocasının feci ölümüne işarette bulunmayı unutmuyordu. Parmağımı yara nişanından birine dokundurur dokundurmaz başlıyordu soruşturma. Bazen da trampet değneklerinden biriyle dokunuyordum. "Bir daha dokun bakalım delikanlı, hangisini diyorsun, anlayamadım. Senin söylediğin galiba uyuyor bugün." O zaman yara nişanına yeniden, bu kez daha sert bastırıyordum. "?la o mu? Ukraynalılardan kaldı o. Gdingen'li biriyle kapıştık anlayacağın. Önce seninkiler kardeş kardeş bir masada oturuyordu. Bir ara Gdingen'li ötekisine dedi ki: Ruski, Ukraynalı da bu sözü kaldıramadı, ölürüm de gene Ruski olmam diye dayattı. Salla Weichsel'i inip gelmiş, daha önce de birkaç ırmaktan geçmişti, cebinde bir hayli mangiz vardı. Gdingen'li Ruski dediğinde mangizinin yarısını, sağa sola içki ısmarlayarak Starbusch'a yatırmış bulunuyordu. Bana da işte ikisini ayırmak düştü; hani âdetim olduğu üzre gayet yavaştan. Herbert daha bu işle uğraşırken, senin Ukraynalı Wasserpollack

demesin mi bana. Bütün gün bir grayderle çamur çirkef kazan Pollack da Nazi gibi bir şey söyledi. Eh, Oskarcığını, sen de Herbert Truczinski'yi bilirsin, grayderde çalışan herifi hemen gardrobun önüne iki seksen uzalıverdinv, Ukraynalıya da bir Wasserpollack'la bir Danzig'li arasındaki larkı anlatmak üzereydim ki, arkadan şişleyiverdi seninki. Dediğin yara nişanı işte ordan kalma." Herbert "yara nişanı da işte oradan kalma" derken, bir yandan da âdeta söylediklerini pekiştirir gibi gazetenin sayfalarını çevirdi. Ben daha sonraki yara nişanına bir ya da iki kez bastırana kadar, arpa kahvesinden bir yudum aldı. "Ha, o mu? Pek önemsiz bir şey o. İki yıl önceydi aşağı yukarı Pillau'dan bir torpidobot filosu gelip demir atlı bizim buraya, racon kesti, bandoyla "Mavi Denizciler" havasını çalıp kızların akıllarını başlarından aldı. İçki iptilası denizcilerin arasına nasıl girer, bugün bile bir muammadır benim için. Seninki Dresden'liydi, düşün bir Oskar, Dresden'li. Ama bir denizcinin Dresden'li olması ne demek, nerden bileceksin sen." 224 Elbe kıyısındaki güzel Dresden'den bir türlü ayrılmak bilmeyen Herberl'in düşüncelerini oradan çekip alarak yine Neulalırwasser'e getirebilmek için dostumun kendi ifadesine göre o nıütevazi yara nişanına bir kez daha dokundum. "E dedim ya işle. Seninki bir torpidobotta işaretçiydi. Yüksekten alıp, teknesi Trockendock'da yatan bir lskoçluyla dalga geçmek isledi. Chamberlain, şemsiye falan filan. Âdetim olduğu üzere gayet sakin dedim ki kendisine, bırak böyle davaları. Iskoçlu da söylenenlerden bir şey anlamıyor, elindeki içkiyle masanın üzerine boyuna resimler çizikliriyordu. Ben ona, bırak bu davaları delikanlı, burası senin memleketin değil, burada Birleşmiş Milletlcr'in borusu öter deyince, senin torpiclocu bana "Beutedeutseher" demesin mi. Saksonya şivesiyle, anlıyor musun. Hemen tabii birkaç tokat aşkeltiın, kesti sesini. Bir yarım saat sonra, lain masanın allına yuvarlanan bir gulden'i almak üzere eğilmiştim, üstelik masanın altı karanlık olduğundan bir şey görenıiyordum senin Saksonyalı bıçağını çektiği gibi şişledi arkadan." Gülerek Die neucstcn Nachrichten'in sayfalarını çevirdi Herbert. "İşle bu da oradan kalına" diyerek, gazeteyi homurdanmaya başlayan Truczinski Nine'ye doğru ilip kalkmaya çalıştı. Herbert, tuvalete henüz gitmeden nereye gitmek istediğini yüzünden anlamıştım —, masanın kenarına tutunarak doğrulduğu bir sıra, genişliği bir skat karlının boyu kadar olan siyahmor ve dikişli bir başka yara nişanına dokundum. "Herbert şimdi tuvalete gidecek, delikanlı. Sonra anlatırım." Ama be» yeniden dokundum yara nişanına, ayaklarımı yerden yere vurdum, üç yaşındaki bir çocuk gibi davrandım; böyle yapmam her zaman imdadıma yetişiyordu. "Peki, peki. Anlatmazsam rahat etmeyeceksin sen. Ama pek kısa keseceğim bak." Herbert yeniden oturdu. "Tarih 1930 yılının Noeli: Limanda tıs yok, istifçiler köşe başlarında aylak aylak bekleşiyor, kim daha uzağa tükürecek diye birbirleriyle yarışıyorlardı ki, temiz ve fiyakalı taranmış saçlar, mavi üniformalar, rugan çizmelerle karşıdaki Denizciler Kilisesi'nclen Finliler ve İs 225 veçliler sökün elli. Bir pandomima çıkacağı hemen doğdu içime, kapıda durmuş gelenlerin o

pek dindar yüzlerini seyrediyordum; kendi kendime, ne diye bu herifler cckellerindcki çapa düğmelerle oynar durur, diye düşünürken patlak verdi; eh bıçaklar uzun, gece kısa. Zaten Finlilerle İsveçliler oldum olası birbirlerinden pek hazelmez. İyi hoş ama, senin Herbcrt'in onlarla işi ne, orasını şeytan bilir. Aklını peynir ekmekle yemiş herifçioğlu sanki, çünkü nerde hırgür çıksa oraya koşar hemen. Evet, ne diyordum, tam dışarı çıkmak üzereydim, Starbusch arkamdan seslendi: "Kolla kendini, Herbert!" İyi ama delikanlı bir görevle gelmiş rahibe gidecek, ufak tefek bir genç, Malmö'dcn kalkıp gelmiş buraya, rahip okulundan, Finliler ve İsveçlilerle aynı kilisede bir Noel kuılamamış şimdiye kadar; senin anlayacağın oğlana yardım edelim dedik, koluna girip de sağ salim onun evine dönmesine çalışacaktık ki, daha delikanlıyı cüppesinden yakalamaya fırsat kalmadı, arkadan afiyetle yedik bıçağı. Eh, haydi bakalım, yeni yılın kutlu olsun diye geçirdim içimden; hem de Mübarek Gcce'de. Kendime geldiğim zaman tezgâhın üzerinde uzanmış yatıyordum, o güzel kancağızım bira bardaklarının içine bedavadan akıp duruyordu. Baktım, Slarbusclı, ecza dolabından piaster kutusuyla seğirtiyor, yaramı şimdilik saracak." Bu anda saç topuzundan bir firkete çekip alarak: "Ne diye başkalarının işine burnunu sokarsın?" diye söylendi Truczinski Nine. "Başka zaman kiliseye ayak atan biri olsan bari! Ne gezer!" Herbert, aman canım sen de der gibi elini oynattı, gömleğini yerde sürüyüp pantolon askılarını sallandırarak tuvalete gilli. İçerlemiş gibi yürüyordu ve içerlemiş bir edayla: "Bu yara nişanı da o zamandan kaldı senin anlayacağın." dedi; öfkeli yürüyüşle, kiliseden ve kiliseyle ilgili bütün bıçaklanmalardan kendini uzak tutmak isler gibiydi. Yüznumara insanın zındık olduğu, zındık olabileceği ve zındık kaldığı yerdi âdeta. Birkaç hafta sonra Herberl'i suskun ve her türlü soruşturmaya yanaşmaz durumda buldum. Bir derdi var gibiydi, ama sırlında o alışılmış sargı da görülmüyordu. Tersine, oturma odasında 226 kanepe üzerinde gayet normal ve arka üstü yatıyordu. Yaralı olarak yalağında yatmıyorsa da, sanki ağır yaralı bir hali vardı. Göğüs geçiriyor, Allah, Marks, Engels diyor, lanetler savuruyordu. Bazen bir yumruğunu sallayıp göğsüne indiriyor, sonra öbür yumruğunu yardıma çağırıyor, "nıea culpa, mea maxima culpa" diye bağırıp duran bir kalolik gibi dövünüyordu. Herbert Letonya'lı bir kaplanı vurmuştu. Gerçi mahkeme serbest bırakmıştı kendisini, çünkü onun mesleğinde sık sık görüldüğü gibi nefsi müdafaadan yapmıştı bu işi. Ama beraat kararına rağmen l.elonyah, ölü bir Lelonyalı olarak kalmaya devam elmiş ve söylendiğine göre nazenin, üstelik midesinden rahalsız bir adamcık olmasına karşın bir ton ağırlık gibi yüklenmişti Herbert'in üzerine. Herbert arlık işe gitmiyordu, işini bırakmıştı. Sık sık meyhanenin sahibi Slarbusch eve gelip kanepeye, Hcrbert'in yanıbaşma oturuyor ya da mukfaktaki masada Truczinski Nine'nin karşısına geçip çantasından Herbert için sıfır sıfırlık bir Slobbe Machandel, Truczinski Nine için de Serbest Liman'dan gelen 250 gram kavrulmuş halis kahve çıkarıyordu. Ya doğrudan Herberl'i ikna etmeye uğraşıyor, ya da oğlunu çalışmaya razı etmesi için Truczinski Nine'yi kandırmaya çalışıyordu. Ama Herbert yumuşanııyor ya da bir bakıma yumuşak kalmakta devam ediyor, bundan böyle garsonluk yapmayacağını, hele

Neufahrwasser'de, Denizciler Kilisesi'nin karşısındaki bir meyhanede bunun hiç söz konusu olmayacağını açıklıyordu. Bundan böyle garsonluk yapmayı düşünmüyordu hiç; çünkü garsonluk yapan bıçaklanır, bıçaklanan da günün birinde ufak tefek bir Lctonyalı kaplanı bıçaklayarak ölüsünü yere serer; bu da niçin, sadece kaplana karşı nefsini müdafaa etsin diye, Herbert Trucziııski'nin dört bir tarafı sürülmüş bir tarla gibi Fin, İsveç, Polonya, Danzig ve Alman bıçaklarının yara nişanlarıyla dolu sırtında bir de Lelonya bıçağının izi kalmasın diye. "Yine gidip Neulahrvvasser'dc garsonluk yapacağıma gümrüğe alanın kapağı daha iyi!" diye açıkladı, Herberl. Ama gümrüğe de kapağı atmadı. 227 NİOBE 1939 yılında gümrük tarikleri artırılıp, Polonya ile bağımsız Danzig Devleti arasındaki sınırlar zaman zaman kapatıldı. Anneannem banliyö treniyle Langfuhr pazarına gidip gelemez oldu ve oradaki tezgâhını bırakmak zorunda kaldı. Kuluçkaya yatmak için pek bir heves duymamasına karşın, elindeki yumurtalar üzerine tünedi âdcla. Liman ringa balıklarının kokuşundan geçilmiyordu, mal yığılıp kalmıştı. Derken devlet adamları bir araya gelerek aralarında anlaştılar; sadece benim dostum Herbert kendi içinde bir anlaşmaya varamadı, işsiz güçsüz kanepede yatmayı ve arpacı kumrusu gibi düşünmeyi sürdürdü. Oysa gümrük idaresi para ve ekmek veriyordu. Yeşil üniforma veriyor, kollanıp gözetilmeye değer yeşil bir sınır veriyordu. Herbert ise ne gümrükle çalışmak isliyor, ne garsonluk yapmaya yanaşıyordu artık, bütün istediği kanepede yatıp pis pis düşünmekti. Ama insanın da bir işi gücü olması gerekiyordu. Hani yalnız Trııczinski Nine değildi böyle düşünen. Gerçi Truczinski Nine, Bay Starbusclı'un işleğine uyarak oğlu Herberl'i kandırıp yeniden Neufahrwasscr'dcki meyhanede çalışmaya razı etmeyi aklından geçirmiyor, ama onu kanepeden uzaklaştırmayı da işlemiyor değildi. Hem Herberl'in kendisi de artık iki odalı evde pineklemekten kısa bir süre sonra bıkmış, bundan böyle sadece sözde pis pis düşünür gibi yapmış ve günün birinde Die cuestcn Nachrichten' 228 deki iş önerilerini ve islemeye istemeye Vorposten'deki ilânları gözden geçirmeye başlamıştı. Keşke elimde olsa da yardım eclebilscydim dostuma. Herbert gibi bir adamın darda kalıp kendisine uygun olmayan işler peşinde koşması doğru muydu? Yükleme boşaltma işinde çalışmak, hangi iş olursa olsun eyvallah demek, kokmuş ringa balıklarını gömmek. Herberl'i Moltlaıı köprülerinin biri üzerinde dikilmiş, martılara tükürük alarak çiğnemdik tülünün tiryakisi olmuş durumda bir türlü kafamda canlandıramıyorduın. Derken aklıma bir fikir geldi, Herbcrt'lc ortak bir iş tutabilirdik; haftada, hatla ayda bir iki saatçik kendimizi tamamen işe vererek çalışabilir, bey gibi yaşayabilirdik. Bu alandaki deneyimlerle pişen Oskar, dişe dokunur eşyaların sergilendiği vitrinleri, o hâlâ elmas gibi sesiyle delip açarak gözcülük yaparken, Herbert elini çabuk tutacak, hani derler ya el uzunluğu gösterecekti. Nasıl olsa kaynak makinelerine, maymuncuklara ve diğer araç ve gerece ihtiyacımız yoklu. Muşlasız, makinesiz iş görebilecektik. Hapishane arabasıyla bizler, aralarında mutlaka bir ilişki bulunması gerekmeyen iki ayrı dünyaydık. Sonra hırsızlık ve ticaret Tanrısı Merkür'ün de hayır duası bizimleydi; çünkü Rakirc burcunda doğan ben, Merkür'ün

mührünü taşıyor, bu mührü zaman zaman katı ve sert nesneler üzerine vuruyordum. Bu hırsızlık serüvenini sükûtla geçiştirmek saçma olurdu hani. Dolayısıyla, çabucak anlatıverclim; ama anlattıklarımıza da bir itiraf gözüyle bakılmasın lütfen. Herbert ile ben, onun işsiz güçsüz bulunduğu süre içinde nefis ve leziz yiyeceklerin satıldığı dükkânlara girip orta çapla iki soygunda bulunduk, ayrıca bir kürkçü dükkanında hatırı sayılır bir soyguna girişlik: Üç adet mavi tilki kürkünden, bir adet fok balığı kürkünden manto, bir adet Acem koyunu kürkünden manşon ve bir adet de kısrak derisinden şık, ama pek o kadar değerli sayılmayan, benim zavallı anneciğimin sanırım seve şeve üzerine geçireceği bir manto; işle mağazadan kaldırdığımız mallardı bunlar. Hırsızlıktan el çekmeye bizi zorlayan neden, arada bir üzeri 229 mize çullanan o tatsız suçluluk duygusundan çok, kaldırdığımız mallan nakit paraya çevirmekle giderek daha çok güçlükle karşılaşmamızdı. Malları kârlı bir şekilde elden çıkarmak için çaresiz yine Ncufahrwasser'e yollanması gerekiyordu Herbert'in, çünkü işe yarar aracılar kentin sadece liman semtinde eğleşiyordu. Ama burası da Herbert'c hep o midesinden rahatsız sıska Lelonyalı kaplanı anımsatıyor, dolayısıyla Herbert mallan Schichau Sokağı'nda, Hakelwerk'te, Burgerwiesen'dc, arlık neresi rasgelirse orada elden çıkarmaya bakıyordu; yeter ki Ncufahnvasser olmasındr, gel gelelim Neulahrwasser de kürklerin peynir ekmek gibi kapışıldığı bir yerdi. Bu yüzden kaldırdığımız malların elden çıkarılması uzadıkça uzuyordu. Dükkânlardan aşırdığımız nefis yiyecekler Truczinski Nine'nin mutfağını boylamıştı, Acem koyunu kürkünden manşonu da Truczinski Nine'ye hediye elti Herbert; daha doğrusu hediye etmeye çalıştı. Truczinski Nine manşonu görünce, bir kenara bıraktı şakayı. Gerçi yiyecekleri; sesini çıkarmayarak, kimbilir belki de yiyecek hırsızlığına yasaların izin verdiğini düşünerek kabullenmişti. Ama manşon demek lüks demekti, lüks de düşüncesizlik, düşiicesizlik de kodesi boylamak demekti. İşte böyle sade ve doğru bir düşünce geçirmişti kafasından Truczinski Nine; o İare gözlerini açmış, saç topuzundan bir firkete alarak demişti ki: "Senin de sonun baban gibi olur, bak söyliyeyim sana!" Sonra Herbert'in önüne Die Ncusten Nachrichlen ya da Vorposlen gazetesini sürmüştü; bununla demeye getirmişti ki, eh şimdi kendine efendice bir işi ara bakalım; öyle rasgele bir iş olmasın bak, sonra benden yemek falan bekleme. Herbert, bir hafta daha kanepe üzerinde uzanıp yallı, düşündü, somurtup durdu; ne yara nişanlarıyla ilgili bir soruşturmaya razı edilecek, ne de o pek zengin vitrinleri haklamaya kandırılacak gibi değildi. Dostum için anlayış gösterdim, üzüntüsünü son yudumuna kadar afiyetle yudumlamasına imkân verdim; kendim de Saatçi Laubschad'ın yanında, onun zaman alan saatleriyle oyalanarak vakit geçirdim; bir kez daha Müzisyen Mcyn'i ziyaret 230. edecek oldum, ama Meyn arlık içki lalan koymuyordu ağzına, ırompetiyle SASüvari Bandosu'ııun notaları arkasından koşturup duruyordu; kılık kıyafetine dikkat ediyor, rüzgârlı bir şekilde davranıyordu; sulara gömülmüş, son derece müziğe aşina bir çağdan kalma kutsal artıklar izlenimini uyandıran dört kedisi fena halde bakımsız düşmüş, iyice kötüleşmişlerdi. Beri yandan, annemin sağlığında sadece toplulukla içen Matzeralh'ı çok vakit gecenin geç saatinde o yüksük kadehlerin başında camsı gözlerle önüne bakıp

dururken buluyordum. Malzeralh albümü karıştırıyor, pozometre az çok iyi ayarlanarak çekilmiş küçük dikdörtgen loloğrallar içindeki zavallı annemi, şimdi benim yaptığım gibi diriltmeye uğraşıyor, gece yarılarına kadar ağlayarak havasını buluyor, sonra hâlâ karşılıklı duvarlarda çatık kaşlarla asılı duran Hitler ve Beethoven'le "sen" hitabını kullanarak teklifsiz konuşmaya başlıyor, hatla o sağır dâhiden cevap alır görünüyordu; ama ağzına içki koymayan Hitler, ayyaş bir Zcllenleiler olan Matzerath'ı önemsemeye lâyık görmediği için susuyor, cevap vermiyordu. Bir sah —trampetim sayesinde taslamam anımsayabiliyorum bunu— iş o raddeye gelmişli arlık: Herbert sıklaştı, yani Truczinski Nine'ye yukarısı dar, aşağıya doğru bollaşan mavi pantolonunu soğuk kahveyle oğdurup adamakıllı fırçalattı, iskarpinlerini ayağına geçirdi, çapa düğmeli ceketine büründü, Serbest Liman'dan salın aldığı beyaz ipek şal üzerine, yine Serbest Liman'ın gümrüksüz pazarından gelme kolonya püskürttü ve çok geçmeden başında mavi siperli kasketle, dörl köşeli ve kaskatı, ayakla dikilmeye başladı. "Ben şöyle bir gidiyorum, kendime bir iş bakayım hele!" dedi. Eliyle vurup sola yıkarak, Prens Heinrich'in anısını yaşatan kasketine biraz külhanbeylcrine özgü bir biçim verdi, bunun üzerine Truczinski Nine elindeki gazeleyi aşağıya indirdi. Ertesi gün hem kendine bir iş, hem bir üniforma bulmuştu Herbert. Ama gümrük yeşili değil, koyu griydi üniforma; dostum Deniz Müzesi'ne müze bekçisi olmuştu. 231 Bu bütünüyle korunmaya değer kentin korunmaya değer her şeyi gibi. Deniz Müzesi'nin hazineleri de eskiden kalma ve aynı şekilde müzelik bir burjuva konağını dolduruyordu. Konak dışta taş bir revnakla dantel gibi işlenmiş tok cephe süslemelerini sinesinde barındırıyor, içte ise koyu meşeden oymaları ve döner bir merdiveni bulunuyordu. Birden fazla güçlü, ama yoksul komşular arasında Karun kadar zengin olmak ve zengin kalmakla ün salmış kentin titizlikle fişlere ve kataloglara geçirilmiş tarihi sergileniyordu müzede. Tarikat mensubu şövalyelerden ve Polonya krallarından parayla satın alınıp bir sürü imza ve mühürlerle donatılmış ayrıcalıklar; Weichsel ağzındaki Deniz Kalesi'nin son derece değişik kuşatmalarıyla ilgili renkli gravürler; bir tabloda Saksonya Kralı önünden kaçan bahtsız Stanislau Leszcynski, kentin surları içinde görülüyor, ne korkular içinde kıvrandığı yağlı boya resimde belli oluyor açıkça. Rusların General Lascy kumandasında kenti kuşatmaları dolayısıyla Başpiskopos Potoski ve Fransız elçisi De Monü'nin de pek korkmuş bir halleri var. Hepsi de titizlikle etiketlendirilmiş bu eserlerin. Limanda demirlediği görülen zambaklı (lamalar altındaki Fransız gemilerinin adları da yine öyle okunaklı yazılmış etiketlere. Bir ok ima yollu anlatıyor, kentin Üçüncü August'a teslimi gerektiği zaman Kral Slanislau Leszcynski bu gemiyle Lotlıringen'c kaçtı diyor. Ama müzedeki görülmeye değer eserlerin çoğunluğunu, kazanılmış savaşlarda elde edilen ganimetler oluşturuyor; çünkü bilindiği üzere, kaybedilen savaşların müzelere ganimet eserler hediye etmesi gibi bir durumla seyrek karşılaşılır ya da hiç karşılaşılmaz. Bu yüzden müzedeki koleksiyonun medarı iftiharı da büyük bir Floransa filosuna ait bir kalyon heykeliydi. Ana limanı Brügge olmasına karşın, Floransah tüccarlardan Portinari ile Tani'nin mülkiyetinde bulunmuştu kalyon. Danzigli korsanlarla Danzigli kaplanlardan Paul Beneke ve Manin Bardewiek, 1473 yılının nisan ayında Seeland adasının önünde volta atarken, Sluys önünde kıstırıp ele geçirmişti kalyonu. Subaylar ve kaptan da içinde olmak

üzere çok sayıdaki mürettebat kılıçtan geçirilip gemi ve ge 232 minin yükü Danzig'e getirilmiş, Floransah Tüccar Tani'nin Floransa'daki bir kilise için verdiği sipariş üzerine Ressam Menıling'in yaptığı açılır kapanır bir Kıyamet Günü tablosuyla altın bir valtiz kurnası gemiden alınıp götürülerek Meryem Ana Kiliscsi'nc konmuştu; Kıyamet Günü tablosu, bildiğim kadarıyla, bugün bile Polonya'daki Katolik gözleri şenlendiriyor, ama heykelin savaştan sonra ne olduğu hâlâ meçhul. Benim zamanımda Deniz Müzesi'nde saklanıyordu. Bütün parmaklarını göstererek, tembel ve uyuşuk, yukarıda kavuşturduğu kollarının altından, öne doğru fırlamış memelerinin üstünden kehribar gözleriyle dosdoğru karşıya bakan tombul, yeşil ve çıplak bir kadın heykeli. Ama bu kadın, kalyonun pruvasmdaki bu heykel felâket getirmişti. Tüccar Portinari söz konusu heykeli sevdiği bir Flamanlı kızı model olarak kullandırıp, kalyon heykellerini tahtadan oymakla ün salınış bir heykeltıraşa yaptırmıştı. Yeşil heykel, kalyonun pruvasına henüz yerleştirilmişti ki, Flamanlı kız o zamanlar normal olduğu üzre, büyücülükten kovuşturmaya uğramış, cayır cayır ateşte yakılmadan önce sıkı bir sorgulamadan geçirilmiş ve sorgulama sırasında hâmisi durumundaki Floransah tüccarla kendisini bu kadar güzel model olarak kullanan heykeltıraşı suçlamıştı. Denildiğine göre, ateşlen korkan Portinari, kendini asarak canına kıymış, bundan böyle büyücüleri kalyon heykellerine model almaması için hclkcllıraşın da yetenekli iki eli kesilmişti. Portinari'nin varlıklı bir adam olması dolayısıyla mahkeme Brügge'de sürüp gider ve ortalığı heyecana verirken, kızın heykelini pruvasında taşıyan kalyon, Paul Beneke'nin korsan ellerine geçmiş, lüccar Seııyor Tani bir korsan teberi allında can vermiş, sıra Paul Beneke'ye gelmişti; birkaç yıl sonra Beneke doğup büyüdüğü kentteki soyluların gözünden düşmüş ve Stocklurm'un avlusunda başı suya sokularak boğdurulmuşlu. Beneke'nin ölümünün ardından heykel hangi geminin pruvasına yerleştirildi ise, o gemi, daha limandan ayrılmadan, başka gemileri de kendisiyle ateşe sürükleyerek, yanıp gitmişti. 233 Heykele bir şey olmamıştı tabii, ateşe dayanıklıydı, oturmuş dengeli biçiminden ölürü armatörler arasında kendisine sahip çıkacak meraklı kimseler bulmuştu. Ama hangi geminin pruvasına yerleştirilirse, o geminin eskiden kuzu gibi olan mürettebatı ayaklanmaya kalkıyor, sonunda kırılıp sayıları bir hayli azalıyordu. Alabildiğine becerikli bir kaptan olan Eberhard Febcr kumandasında Danzig Filosu'nun Danimarka'ya karşı 1522'de girişliği harekât, Feber'in kumandanlık mevkiinden düşürülmesine ve kcıılte kanlı ayaklanmaların çıkmasına yol açmıştı. Hani tarihe bakılırsa, tarih din kavgasına bağlıyor bunu 1523'te Protestan Rahip Hcgge halkın başına geçerek, onu kentin yedi kilisesindeki tasvir ve heykelleri kırıp dökmeye, yakıp yok etmeye kışkırtmış; ama yine de, bize göre, etkisi uzun süre kaybolmayan o kadın heykeldeydi bütün kabahat; çünkü heykel, Feber'in bulunduğu geminin pruvasını süslüyordu. Bundan elli yıl sonra da Stephan Bathory kenti, başarısız kalan bir kuşatmaya girişince, Oliva Manaslırı'nın Başrahibi Kaspar Jeschke, verdiği tövbe ve istiğfar vaazlarında, bu kuşatmanın günahkâr kadın heykeli yüzünden başlarına geldiğini açıklamıştı. Nihayet heykel, Polonya kralına Danzig Kenti tarafından armağan edilmiş ve çıktığı seferlerde

kralın hiç yanından ayırmadığı heykel, ona kötü bir akıl hocalığı yapmıştı. Danzig'e karşı açılan İsveç seferlerinde, ayrıca İsveçlilerle anlaşan ve kente dönüp gelmiş yeşil heykelin yakılmasını isleyen yobaz din adamı Dr. Agidıış Stıaııch'in yıllar yılı zindana kapatılmasında bu tahtadan kadının ne ölçüde rol oynadığını bilmiyoruz. Biraz karanlık kalan bir söylentiye göre, Şilezya'dan kaçarak Danzig'e gelen Opilz adındaki bir ozan, kentle birkaç yıl hüsnü kabul görmüş, ama mahvedici oyma heykelin bir depodaki varlığını sezip onu dizeleriyle terennüm etmeye kalkar kalkmaz pek erken yaşla öbür dünyayı boylamışlı. Ancak on sekizinci yüzyılın sonuna doğru, Polonya'nın bölüşüldüğü günlerde, kan dökülmeden kenti ele geçiremeyen ilk Prusyalılar, tahtadan Niobe heykeline karşı bir lernıan çıkardı. 234 Bu fermanda ilk kez bir resmi belgede adıyla sanıyla kendisinden söz açılan heykel, avlusunda Paul Bcncke'nin başı suya sokularak boğdurulduğu ve galerisinden benim uzak elkili çığlığı ilk olarak denediğim Slockturm'a naklediliyor hemen, daha doğrusu orada zindana kapatılıyor, böylelikle insan hayalinin o pek seçkin ürünü alan, işkence aletleriyle karşı karşıya bulunup, bütün on dokuzuncu yüzyıl boyunca rahat durması sağlanmak isteniyordu. 1932 yılında Stocklurm'a tırmanıp oradan sesimle Şehir Tiyatrosu'nun fuaye penceresini kınp döktüğümde, halk ağzında "Yeşil Matmazel" ya da "Yeşil Mamzel" denen Niobe, berekel versin kulenin işkence odasından uzaklaşlırılalı yıllar olmuştu. Yoksa klasik üsluptaki tiyatro binasına yönelttiğim saldırıdan bir sonuç alabilir miydim, Allah bilir? Müzenin müdürü herhalde bir başka kentten buraya gelmiş, hiçbir şeyden habersiz bir adam olmalı ki, Niobe'yi eli kolu bağlı durmaya zorlayan işkence odasından çıkartmış. Bağımsız DcvIcl'in kuruluşundan az sonra açılan Denizcilik Müzesi'nc yerleştirmiş, ama arası çok geçmeden kendisi bir kan zehirlenmesinden ölüp gitmişti. Son derece çalışkan bir adanı olan müdür, küçük bir plakayı duvara tuttururken uğramıştı bu felakete; ilgili plakayla söz konusu heykelin Niobe adında bir kalyon heykeli olduğu anlatılmak isteniyordu. Yeni gelen müdür, kentin tarihini bilen ihtiyatlı bir adamdı; Niobe'yi müzeden uzaklaştırmaya kalkmış, o netameli kızı Lübeck kentine armağan etmeyi düşünmüştü; hani Trave kıyısındaki bu küçük kent, tuğla yapı klişeleri de içinde olmak üzere hava bombardımanlarını biraz ucuz atlalmışsa, bunun tek nedeni o zamanlar söz konusu armağanı kabullcnmeyip geri çevirişidir. Sözün kısası Niobe ya da "Yeşil Matmazel" Denizcilik Müzcsi'nde kalmış ve on dört yıl bile denemeyecek bir süre içinde iki müze müdürünün ölümüne —ihtiyatlı müdür bunların arasında değil, o kendini başka yere naklellirmişti sonradan—, ayakları dibinde yaşlıca bir rahibin ruhunu teslim etmesine, Yüksek Teknik Okulu'ndan bir öğrenciyle Pelri Lisesi'nden olgunluk sınavını 235 henüz başarıyla vermiş iki son sınıf öğrencisinin canlarına kıymasına, kendilerine güvenilir ve çoğu evli barklı dörl müze bekçisinin hayatlarının sönmesine yolaçmışlı. Teknik okul öğrencisi de aralarında olmak üzere ölenlerin hepsinin yüzünde nurlu bir ifade görülmüş, göğüslerinde yelken bıçakları, çengeller, harpullar. Allın Sahili'nden gelme uçları gayel sivri mızraklar, yelkencilerin kullandıkları çuvaldızlar gibi sadece Denizcilik

Müzesi'ııdc bulunabilecek keskin ve sivri nesnelere rastlanmıştı. Yalnız lise son sınıl öğrencilerinden sonuncusu elini ilkin bıçağına, sonra da yanındaki pergeline almış, çünkü onun ölümünden az önce müzedeki tüm kesici ve delici aletler ya zincirlerle bağlanmış ya da mahfazalar arkasında güvenlik allına alınmıştı. Cinayet masası memurlarının her seferinde hazin bir intihar olayından söz açmalarına karşın, kentte ve gazetelerde bir dedikodudur dolaşmaya başlamıştı: Hepsi de Yeşil Matmazcl'in başının altından çıkıyor bunların. Yetişkin erkekleri ve delikanlıları hayallan ölüme iletmesinden ciddi olarak kuşkulanılmaya başlanmıştı Yeşil Malmazel'in. Konuşuluyor, tartışılıyor, ama bir sonuca ulaşılamıyordu; gazetelerde sırl Niobe olayı için bir serbest kürsü açılmış, ama valilik söz konusu iddianın doğruluğu gerçekten, ama gerçeklen kanıtlanmadıkça, acele bir adım atılmasının düşünülmediğini açıklamıştı. Dolayısıyla, yeşil tahta heykel, bundan böyle de Denizcilik Müzesi'nin bir ziyneti olarak kalmakta devam etli; çünkü Oliva'claki müzeyle, Kasaplar Sokağı'ndaki Şehir Müzesi ve Arlus Sarayı erkek delisi kadına bir türlü kapılarını açmaya yanaşmadı. Müze bekçilerinden yana sıkıntı çekiliyordu. Bekçiler tahtadan bu bakireye göz kulak olmak islemedikleri gibi, müzeye gelen ziyaretçiler de kehribar gözlü kadının bulunduğu salona uğramadan geçiyordu. Model yönüne hiç diyecek olmayan heykeli gerekli yan ışıkla donatan Rönesans pencerelerinin gerisinde uzun süre bir olay çıkmadı. Toz toprak birikti ortalığa, temizleyici kadınlar, heykelin yanına uğramamaya başladı. İçlerinden biri 236 heykelin resmini çektikten az sonra eceli gelip ama resim işi düşünülürse yine de garip denecek bir ölümle ölen zamanın kovsan gitmez fotoğrafçıları, Bağımsız Devlet'iıı, Polonya'nın, Almanya'nın, halta Fransa'nın basınına bundan böyle cani heykelin flaşla çektikleri resimlerini yollaınıyor. arşivlerindeki Niobc portrelerini imha ediyor ve artık sadece çeşitli başkanların, devlet reislerinin, ülkelerinden kovulmuş kralların gelişleri ve gidişleriyle ilgili fotoğraflar üretiyor, kümes hayvanı sergileri, Reichstag toplantıları, otomobil yarışları ve ilkbaharın yolaçlığı taşkınlarla ilgileniyorlardı. Bundan böyle garsonluk yapmak istemeyen ve gümrükle de çalışmaya yanaşmayan Herbert Truczinski, üzerinde bir müze bekçisinin fare grisi üniforması, halkın "Malmazel'in misafir odası" adını taktığı salonun kapısının yanı başındaki deri iskemleye yerleşinceye kadar da durumda bir değişiklik olmadı. Daha çalışmaya başladığı ilk gün, Max Halbe Meydam'ndaki Iramvay durağına kadar geçirdim Herberl'i. Dosıum için pek tasalanıyordum. "Sen şimdi yollan bakalım eve. Oskar'cığım! Biliyorsun, seni yanımda sokamam müzeye." Ama ben trampetim ve trampet değneklerimle büyük dostumun gözleri önünde o kadar ısrarlı dikildim ki: "Eh, madem gitmek istemiyorsun, gel bakalım Yüksek Kapı'ya kadar. Ama oradan güzel güzel dönersin eve, tamam mı!" dedi Herbert. Ancak ben Yüksek Kapı'dan beş numaralı tramvayla dönmek istemedim; bunun üzerine, dosıum, Rulıulküdüs Sokağı'na kadar beraberinde gölürdü beni, derken müzenin kapısındaki revnağa vardık, burada dostum bir kez daha beni başından savacak oldu, sonra göğüs geçirerek gişeden çocuklar için bir bilet aldı. Gerçi ben arlık on dördünde bulunuyordum, giriş ücretini tam olarak ödemem gerekiyordu, ama gişedekilere neydi bundan. Neşeli, sessiz sakin bir gündü. Ne ziyaret, ne de denetlemeler için gelen giden vardı.

Bazen bir yarım saatçik trampetimi konuşturuyordum, bazen Herbert bir saallen fazla kestiriyordu. Niobc, 237 kehribar gözleriyle önü sıra bakıp duruyor, bizim hedefimiz olmayan bir hedefe sağlı sollu memcleriyle erişmeye çalışıyordu. Kendisiyle ilgilenmiyorduk pek. Herbert eliyle uzak kalsın der gibi bir işaret yaparak: "Benim tipim değil zaten." diye söylendi bir ara. "Şu katmer katmer yağlara, şu cifle gerdana bak!" Herbert başını yana eğerek Niobe'de kusurlar bulmaya devam etli: "Hele şu bele bak sonra, sanki iki kişiyi rahat alacak bir tahtaboş mübarek. Herbert çıtı pıtı yosmaları sever daha çok, şöyle bebek gibi ufacık tefecik şeylerden hoşlanır." Herbert beğendiği kadın tipini enine boyuna anlatıyor, ben de onu dinliyordum; kürek gibi kocaman elleriyle hayalindeki endamla yosma tipinin siluetini yoğurup şekillendirmeye çalışıyordu. Onun bu kadın tipi uzun süre benim de idealim olarak kaldı; ne yalan söyleyeyim, hatta bugün o kamuflaj rolünü oynayan hemşire giysisi içinde bile bu ideali aramaktan vazgeçmiş değilim. Daha müzeye geldiğimizin üçüncü günü kapının yanındaki iskemleden ayrılmaya kalktık. Temizlik yapmak bahanesiyle —hani gerçeklen de salonun içi fena pislenmişti tozlan alıp tavanın meşe döşemesinden örümcekleri süpürdük, salonu gerçekten ve sözcüğün tam anlamıyla "Malmazcl'in misafir odası" durumuna sokarak, üzerine ışık düşen ve kendisi sağa sola ışık düşüren tahtadan yeşil haspaya yaklaştık. Hani Niobc bizi hiç etkilemiyor değildi; tombul olmasına karşın o yabana atılamayacak güzelliğini, bizim etkisinden uzak kalamayacağımız kadar açıkta taşıyordu. Ne var ki, arzulu gözlerle kendisine bakmıyor, en küçük ayrıntıları bile değerlendirmeden bırakmayan tarafsız uzman kişilerin gözüyle onu süzüyorduk. Herberl'le ben, serinkanlılıklarını yitirmeyen soğuk bir coşkunluk içinde iki kişi olarak kalıyor, kadın vücudunun çeşitli parçaları arasındaki oranları karışlayarak Malmazel'i sigaraya çekiyor ve bunu yaparken klasik sekiz baş uzunluğunu ölçü alıyorduk. Niobe, biraz fazla kısa bacaklarına kadar uzunlamasına bu ölçüye uyuyor, ama enlemesine her bir yanı, kalça kısmı, omuzları, göğsü Yunan ölçüsünden çok Hollanda öl 238 çüsüne vurulmayı gcrckliriyordu. Baş parmağını lersinc çevirip: "Benim için yalakta fazla oynak haspa!" diyordu Herbert. "Yalak güreşini Ohra ve Ncufahrwasser'den bilir senin Herbert; bunun için kadına ihtiyacı yok." Herberl'in sütten ağzı yanmıştı. "Eh, narin bir şey olsa, ince bir beli olup da aman kırılacak diye sakınsa insan, o zaman bir şey demezdim bak." Tabii iş o raddeye gelse Niobe'ye de bir diyeceğimiz bulunmazdı, onun güreşçi huyuna da ses çıkarmazdık. Herbert pek iyi biliyordu ki, kendisinin çıplak ya da yarı çıplak kadınlardan beklediği pasiflik, hani sadece endamı yerinde ve çıtı pıtı kadınlar için söz konusu olamazdı; tombul ve şişman kadınlarda da bulunabilirdi pekâlâ; ince kızlar vardır, yalakla kımıldamadan yalamazlar bir türlü; beş erkek iriliğinde kadınlar da vardır, uykudaki bir körfez gibi akıntıdan yoksundurlar adela. Ama biz bilerek işi basite indirgiyor, her şeyi iki grupta toplamaya çalışıyor, boyuna daha bağışlamasız davranarak kasten Niobe'ye hakaretler yağdırıyorduk. Bu amaçla Herbert beni kucağına almış, ben de her iki trampet değneğimle kadının memeleri üzerinde trampet çalmıştım ve ilaçlanmış olup içinde hiçbir

canlının barınmadığı o bir sürü tahlakurdu oyuğundan gülünç bulutlar halinde tozlar havaya kalkana kadar sürdürmüştüm bunu. Ben trampet çalarken kadının kehribar gözlerine gözümüzü dikmiştik. Ne bir kımıltı, ne de bir göz kırpması, ne bir göz yaşı, ne göz yaşarması. Nefret saçan o göz yarıkları içinde tehdilkâr bir toparlanma görülmüyordu. Tıraş edilmiş, kırmızımtrak olmaktan çok sarımsı renkteki iki kehribar parçası, salondaki demirbaş eşyayı ve pencerelerden bir bölüğünü gerçi dışbükey bir çarpıklıkla, ama olduğu gibi yansıtıyordu. Kehribar düzenbazdır, kim bilmez bunu. Ziynet eşyalığı payesine yüceltilmiş bu reçine ürününün o kalleş huyundan biz de elbet haberdardık. Buna karşın hâlâ erkeklerdeki o dargörüşlülüğe uyarak dişilere ilişkin herşeyi aktif ve pasif diye sınıflara ayırmaya devam ediyor, Niobe'nin görünürdeki ilgisizliğini görüşümüzü destekleyen bir kanıt olarak değcrlendiri 239 yor, kendimizi güven içinde hissediyorduk. Bir ara Herbert pis pis hmklayarak Niobe'nin diz kapağına bir çivi çakmaya koyuldu. Çiviye her vuruşta ben kendi dizimde bir acı duyar gibi oluyordum; oysa Niobe başını bile kaldırmıyordu. Yeşil yeşil kabaran tahta heykelin görüş alanı içinde yapmadığımız sersemce şey kalmadı: Herbert bir İngiliz amiralinin pelerinine büründü, bir dürbünle donanıp başına da uygun bir amiral şapkası geçirdi; ben de amiralin uşağı olup, kırmızı bir cepken giydim, uzun bir peruk laktım; Trafalgar Deniz Savaşı'nı canlandırdık Herbert'le Kopenhag'ı topa tulluk, Napolyon'un filosunu Abukir yakınındaki çil yavrusu gibi dağıttık, yelkenleri şişirip o burun senin, bu burun benim dolaşıp durduk. Hcrşcyi sineye çekiyor sanılan, halla olup bilenin farkına varmıyor görünen Hollandalı büyücü kızı model almış kalyon heykeli önünde ilkin tarihi bir poz verdik kendimize, sonra yine çağdaş bir poz takındık. Ama bugün biliyorum ki, her şey bize bakıyor, hiçbir şey görülmeden kalmıyor, duvar kâğıtlarının bile insanlardan daha sağlam bellekleri var. Hani Aziz Tanrı değil yalnız her şeyi gören; mutlaktaki bir iskemle, bir askı, bir tahta kadın heykeli, yapılan her hareketin hiçbir şeyi unutmayan bir tanığı olabilir pekâlâ. İki halla veya ondan biraz daha uzun bir süre Denizcilik Müzesi'nde çalıştık. Herbert bana bir trampet armağan etmiş ve risk primi olarak artırılan haftalığını alıp ikinci kez Truczinski Nine'ye götürmüştü. Bir salı günüydü ki —pazartesi kapalıydı müze— gişeden çocuk bileti kesmeye ve beni içeri sokmaya yanaşmadılar. Herberl, nedenini öğrenmek istedi. Gişedeki adam asık suralh, ama tatlılığı da elden bırakmayarak kendilerine yapılan bir başvurudan söz açtı; dolayısıyla, çocukların bundan böyle müzeye sokulması yasaklanmıştı. Babam müzeden içeri girmemi istemiyormuş, ama aşağıda gişenin yanı başında kalabilinnişim; çünkü çalışan ve yalnız bir adam olan babanım bana göz kulak olacak zamanı yokmuş; gelgeldim salona, Malmazel'in misafir odasına artık adım almam doğru değilmiş, bir ihtiyatsızlıktan başka bir şey olmazmış bu. 240 Herberl peki demek üzereyken dürttüm, uyardım onu; bir yandan gişedeki adama hak verdi, öbür yandan maskotu olarak, koruyucu meleği olarak gösterdi beni, kendisini koruyup esirgeyecek çocuksu bir masumiyet ve safiyetten dem vurdu; sözün kısası, gişe memuruyla ahbaplık kurup memurun söylediğine göre benim son bir kez müzeye girmemi sağladı.

Böylece büyük dostumun elinden tutarak her vakit cilası tazelenen o görkemli döner merdivenin basamaklarından bir kez daha çıkıp Niobe'nin bulunduğu ikinci kata geldim. Sessiz bir öğle öncesi, ondan da sessiz bir öğle sonu. Herbert gözlerini yan yummuş, üzerinde sarı çivi başlan görülen deri sandalyesinde oturuyordu. Ben de ayakları dibine çömmüşlüm. Trampetimin sesi çıkmıyordu. Hepsi de meşe döşeli tavandan sarkan ve yelkenleri için elverişli bir rüzgâr bekleyen uskunalara, firkateynlere, korvetlere, beş direklilere, kalyonlara, şalipalara, kıyı yelkenlilerine ve kliperlere gözlerimizi kırpıştırarak bakıyorduk. Model teknelerden oluşan filoyu süzüyor, filoyla birlikte serin bir meltemin çıkmasını bekliyor, misafir odasında hiç rüzgâr esmemesinden tedirginliğe kapılıyor, Niobe'ye bakıp da korkuya kapılmak zorunda kalmamak için elimizden geleni yapıyorduk. Yeşil tahtanın oyulabilcceğini, dolayısıyla Niobe'nin de ölebileceğim bize gösterecek bir tahta kurdunun çıtırtısı için neler vermezdik. Ama hiçbir kurdun çıtırtısı duyulmuyordu ortalıkta. Müze müdürlüğü, Niobe'nin tahta vücudunu kurtlara karsı bağışık kılarak onu ölümsüzlüğe kavuşturmuştu. Dolayısıyla, bize kala kala model lilo kalıyor, yelkenleri şişirecek rüzgârı aptalca bir umutla gözlemek, Niobe korkusuyla saçma bir oyun oynamak kalıyordu; Niobe'yi yok kabul ediyor, kendimizi zorlayarak onu görmezlikten geliyorduk; hani belki unutacaktık da haspayı, ama ikindi güneşinin ansızın ve lam bir isabetle onun sol kehribar gözünü bombardımana tutup, alev alev tutuşturduğunu gördük. Aslında bu yangının bizi hiç şaşırtmaması gerekiyordu. Nihayet Denizcilik Müzesi'nin ikinci kalındaki güneşli ikindileri biliyorduk; ışığın çatı pervazından düşerek ustunaları ele geçirdiğin 241 de saatin kaçı vurmuş ya da kaçı vuracağından haberimiz vardı. Kaldı ki. Eski Şehrin, Yeni Şehrin, Karabiber Şehrin kiliseleri de üzerlerine düşeni yaparak, o toz kaldıran güneş ışığının akışını kendi saatlerinin zamanlarıyla donatıyor ve tarihi çan sesleriyle müzemizin tarih koleksiyonuna arzı hizmetle bulunuyordu. Bu durumda güneş, tarihi bir kimlik kazanıp sergilenmeye değer görülmüşse ve Niobe'nin kehribar gözleriyle aynı komplo eylemine mensup olmasından kuşkuya düşülmüşse, bunda şaşılacak ne vardı? Ama bizim bir oyuna ve kışkırtıcı bir saçmalığa ne istek duyduğumuz, ne kendimizde cesaret gördüğümüz o ikindi vaktinde, başka zaman duygusuz tahtanın birden parlayıp tutuşan bakışının üzerimizdeki etkisi bir kal daha büyük olmuştu. Süklüm püklüm gözlemeye başlamıştık, bir yarım saal daha sabretmemiz gerekiyordu, müze beşle kapanıyordu çünkü. Ertesi günü Herbert işinin başına yalnız gitti. Kendisine müzeye kadar arkadaşlık ellim; gişenin yanı başında beklemek istemeyerek, binanın karşısında kendime bir yer buldum. Büyüklerin korkuluk olarak kullandığı bir kuyrukla donatılmış granit küre üzerinde trampetimle oturup bekledim. Merdivenin öbür kanadını da yine dökme demir kuyruklu bir kürenin koruduğunu söylemek gerekmez sanının. Trampetimi seyrek konuşturuyor, ama konuşturunca da bunu hayli yüksek perdeden yapıyor, geçerken yanımda durup adımı sorarak, benim o zamanlar henüz güzel, kısa, ama bukleli saçlarımı terli elleriyle okşayan çoğu kadın kimselere karşı bir protestoda bulunuyordum. Öğle öncesi geçmişti. Ruhulkudüs Sokağı'mn sonunda tuğladan o şişko kulesiyle bir tavuğa benzeyen Sankt

Marien Kilisesi, kırmızı, siyah ve yeşil renkli ufak bir külçe halinde kuluçkaya yatmışa benziyordu. Kule duvarlarındaki yarıklardan aralıksız havalanan güvercinler yanıbaşımda yere konarak saçma sapan şeyler konuşuyor, kuluçkanın daha ne kadar süreceğini, neyin üzerinde kuluçkaya yalıldığmı, bu yüzyıllar boyu süren kuluçkanın hedefe götüren yol olmaktan çıkıp bizzal hedefin kendisine dönüşüp dönüşme 242 yeceğini onlarda bilmiyordu. Öğleyin, Herbert dışarı çıktı. Truczinski Ninc'nin, ağzı kapatılamayacak gibi tıka basa doldurduğu azık çantasından, üzerlerine domuz yağı sürülüp aralarına parmak kalınlığında kan sucuğu konmuş iki dilim ekmeği alarak bana uzattı. Benim yemek istemediğimi görünce, haydi ye der gibi ve mihaniki bir hareketle başım salladı. Sonunda sucuklu ekmeği yemeye koyuldum, kendisi bir şey yemeyen dostum Herbert bir sigara yaktı. Müze onu yine içerisine almadan iki üç kadeh Machandcl yuvarlamak üzere Brotbanken Sokağı'ndaki bir meyhaneye daldı. Machandel'i yuvarlarken gırllağmdaki adem elmasına takıldı gözüm. Kadehleri kafasına dikiş tarzı hoşuma gitmedi. O müzenin döner merdivenini çıkalı ve ben granit küremde oturmaya başlayalı aradan hayli bir zaman geçmesine karşın, dostumun hop kalkıp hop inen adem elması, hâlâ gözlerinin önünden gitmedi Oskar'ın. İkindi, müzenin renkli soluk cephesi üzerinde sürünerek ilerliyordu. Jimnastik yapar gibi bir kornişten öbürüne sıçrıyor, perilerin ve bereket simgesi olan boynuzdan boruların üzerinde at koşturuyor, zaten olgun durumda tasvir edilen üzümleri gereğinden çok olgunlaşlırıyor, bir köy eğlencesinin orta yerine gelip konuyor, köre be oyunu oynuyor, sıçradığı gibi güllerden bir salıncak üzerine kuruluyor, şayak pantolonlar içinde alış veriş yapan halktan kişilere soyluluk bağışlıyor, köpeklerin peşlerine düştüğü bir geyiği yakalıyor ve nihayet güneşe kısa süre, ama yine de sürekli olarak bir kehribar gözü aydınlatma iznini bağışlayan ikinci kattaki o malum pencereye ulaşıyordu. Usul usul granit küremden aşağı kaydım. Trampetim sert bir şekilde kaba ve duygusuz taşa çarptı, beyaz çerçevesinin verniğiyle vernikli alevlerinden birkaçı yerlerinden fırlayıp, bina önündeki revnağa çıkan merdivenin üzerine serildi. Ezbere bir şeyler söylemiş, bir dualar etmiş, bir şeyleri saymış olabilirim o anda; az sonra cankurtaran arabası müzenin kapısının önüne dayanmış, kapının iki yanını yoldan geçenler tutmuştu. Bir yolunu bulup, arabadan inen adamlarla binadan içeri kay 243 di Oskar. Onlardan daha çabuk merdivenleri tırmanıp çıktım, oysa adamların daha önceki kazalardan müzenin içerisini bilmeleri gerekiyordu. Herberl'i görünce gülmekten zor tuttum kendimi. Önden Niobe'ye yapışmış, Niobe'nin üzerinden sarkıyordu aşağı; lahla heykelin ırzına geçmek isler gibiydi. Başı Niobe'nin başını örtmüş, kolları Niobe'nin yukarıya kalkık ve çapraz kollarını sımsıkı sarmıştı. Gömlek yoklu üzerinde. Sonradan, güzelce katlanmış olarak kapının yanındaki sandalyenin üzerinde buldular gömleği. Sırtındaki bütün yara nişanlarını açıkça ortada taşıyordu dostum Herbert; nişanlardan oluşan bu yazıyı okudum, harflerini saydım. Hiçbiri eksik değildi, ama başlangıç halinde yeni bir yara nişanı da seçilmiyordu. Hemen benim arkam sıra salona dalan cankurtaran arabasının adamları, Herberl'i Niobe'den ayırıp almakta güçlük çektiler. İki tarafı keskin kısa bir baltayı, şehvetten

gözü dönen Herbert, emniyet zincirinden koparıp almış, baltanın bir ağzını lahla Niobe'ye saplamış, öbür ağzını da Niobe'ye allayarak kendi etine geçirmişti. Üst tarafla bu kadar mükemmel bir birleşme sağlayabilmesine karşın, pantolonunun açık olup içerden hâlâ dalaveresinin seri ve lâf anlamaz uzandığı yerde demirleyecek bir körfez bulamamıştı. "Şehir Cankurtaran Hizmeti" yazılı battaniye Herbert'in üzerine örtülünce, ne zaman bir şey kaybetse her seferinde olduğu gibi yine trampetine el atlı Oskar; müzenin adamları kendisini "Malmazel'in misafir odası"ndan çıkararak merdivenlerden indirip bir polis arabasıyla eve götürdüklerinde, hâlâ trampetini yumruklayıp duruyordu. Şimdi, klinikle tahta ve et arasında bu sevgi deneyini anımsarken, Herbert Truczinski'nin sırtında lop lop, renk renk, sert ve duyarlı, ilerdeki her şeyi önceden açığa vuran, önceden dile getiren, sertlikten ve duyarlılıktan yana her şeyi geride bırakan yara nişanlan labirentinde dolaşabilmek için Oskar'ın yine yumruklu çalışması gerekiyor; kör bir insan gibi bu sırttaki yazıyı okuyor. 244 Ancak Herberl'i o lalsız oyma heykelden ayırıp aldıkları şu an, çaresizlik taşan annul kafasıyla bakıcım Bruno çıkageliyor. Kollayıp gözeterek trampetimden çekip alıyor yumruklarımı, trampeti madeni karyolamın ayak ucundaki sol demire geçirip yorganı düzeltiyor. "Ama Bay Malzcralh!" diye uyarıyor beni. "Siz böyle hızlı hızlı trampet çalarsanız, başka taraflan işitirler, bu ne hızlı trampet çalmak böyle derler. Mola verseniz biraz ya da azıcık yavaş çalsamz!" Evet, Bruno, bundan böyle gelecek bölümü trampetime daha alçak perdeden dikte ettirmeye çalışacağım; oysa, özellikle bu bölümde anlatacaklarım, açlıktan nefesi kokan gümbür gümbür bir orkestranın varlığını gerektiriyor. 245 İNANÇ, UMUT VE SEVGİ Bir zamanlar bir müzisyen vardı ve Meyn idi adı ve bir güzel trompet çalardı. Bir evin dördüncü kalında çatı allında oturur, birinin ismi Bismarck olan dört kedi besler, sabah erkenden gece geç vakte kadar bir şişeden Machandel rakısı yudumlardı. Ve günün birinde felâket kendisini ayıltana kadar devam elli içmeye. İlerde olacakları önceden haber veren işaretlerin varlığına bugün pek inanmıyor Oskar. Ama yine de o zaman gelecekteki bir lelâketi müjdeleyen yelerince işaret vardı; felâket ayağına gittikçe daha büyük çizmeler geçiriyor, boyuna daha büyük çizmelerle daha büyülü adımlar alarak felâketi sağa sola taşımayı tasarlıyordu. Doslum Herbert Truczinski, göğsünde tahtadan bir kadının açlığı yara sonucu ölüp gitmişti. Kadının kendisine bir şey olmamış, mühürlenip onarım bahanesiyle müzenin mahzeninde muhafaza allına alınmıştı. Gelin görün ki, felâket mahzene kapatılamaz; pis sularla kanalizasyona karışır, havagazı borularına sızar, bütün evlere dağılır böylece; çorba tenceresini nıavimlrak alev üzerine koyan bir kimse, yiyeceğini kaynatan nesnenin felâket olduğunu sezemez. Herbcrl'in Langfuhr Mezarlığı'na gömülüşünde, kendisini Brenıılau Mczarlığı'ndan tanıdığım Schugger Leo'yu bir kez daha gördüm; hepimize, Truczinski Nine'ye, Guste'yc, Fritz ve Maria Truczinski'ye, şişko Bayan Kater'e bayram ve pazar günleri Fritz'in ada tavşanlarını Truczinski Nine için boğazlayan Heilandl Ba

246 ba'ya, o yüce kalpliiiğiyle defin masrafının rahat yarısını çeken muhtemel babam Malzerath'a, Herbcrl'i pek tanımayıp Matzeralh'ı ve belki aynı zamanda beni tarafsız mezarlık toprağı üzerinde görmeye gelen Jan Bronski'ye, salyalarını akıtıp titreyen beyaz ve küflü eldivenlerini uzatarak, acı ve sevinci birbirinden ayırt etmeyen o karışık başsağlığı dileğini iletti. Schugger Leo'nun eldivenleri yarı sivil, yarı SA üniformasıyla mezarlığa gelmiş Müzisyen Meyn'c doğru kanat çırparken, ilerde başgöslerecek felâketin bir diğer işareti açığa vurdu kendini. Leo'nun soluk eldivenleri ürkek havaya fırladı birden ve uçup uzaklaştı; Leo'yu da ardı sıra mezarlar üzerinden çekip götürdü. Bağırarak bir şeyler söylediği duyuluyordu Leo'nun; ama mezarlıktaki ağaçlara asılı kalan kırık, kopuk sözcüklerin bir başsağlığı dileğiyle ilgisi yoklu. Kimse Müzisyen Meyn'in yanından ayrılmamıştı; öyleyken Meyn âdeta yalnız, Schugger Leo tarafından teşhis edilip felâket damgasını yemiş olarak cemaat arasında dikiliyor, özellikle yanında getirdiği ve Herbert'in mezarı üzerinden uzaklara doğru bir güzel öttürdüğü trompcliyle, ne yapacağını şaşırmış oynayıp duruyordu. Harikulade öttürmüştü trompeti; çünkü hanidir yapmadığı bir şeyi yaparak Machandel içmişti, çünkü yaşıtı Herbert'in ölümü lena dokunmuştu kendisine; oysa beni ve trampetimi dostunum ölümü bir suskunluğa gömmüştü. Bir zamanlar bir müzisyen vardı ve Meyn idi adı ve bir güzel trompet çalardı. Bizim evin dördüncü kalında oturur, birinin adı Bismarck olan dön kedi besler ve sabah erkenden gece geç vakte kadar bir şişeden Machandel yudumlardı; günün birinde, ya 1936'nın sonu ya da 1937'nin başında SASüvari Birliği'ne yazıldı ve birlik bandosunda eskisinden çok daha mükemmel çaldı trompetini, ama çalışı arlık harikulade değildi, çünkü deri külot pantolonları ayağına geçirdikten sonra Machandel içmeyi bırakmış, bundan böyle ayık kafayla ve yüksek perdeden trompetini öuürmcye başlamıştı. 247 SA'dan biri olan Mcyn, 1920'lcrde bir komünist gençlik örgütüne, sonra da Kırmızı Karlallar'a kendisiyle beraber üyelik aidatı ödediği çocukluk arkadaşı Herbert Truczinski ölüp toprağa verileceği zaman trompetine ve Machandel şişesine yeniden el atmıştı; çünkü harikulade öttürmek istemişti trompetini, bunu da ayık kafayla yapmak istememişti; kahverengi at üzerinde de müzisyen kulağını muhafaza eden Mcyn, mezarlıkta bir yudum daha almış içkisinden ve trompet çalarken de SAüniformasının üzerine geçirdiği sivil paltosunu çıkarmamıştı; oysa şapkasız da olsa, mezarlıkla trompetini kahverengi üniformayla öllürmcye niyet etmişti. Bir zamanlar SA'dan biri vardı, çocukluk arkadaşının mezarında harikulade ve Machandel duruluğunda trompetini öttürürken, SAüniformasının üzerindeki sivil paltosunu çıkarmamıştı. Her mezarlıkta benzerine raslanan Schugger Lco, bütün cemaate başsağlığı dilemişti de, yalnız SA'nın adamına beyaz eldiveııiyle dokunmamıştı; çünkü Leo, SA'nm adamını teşhis etmiş, ondan korkmuş, yüksek sesle bağırarak eldivenli elini ve başsağlığmı çekip geriye almıştı. SA'nm adamı başsağlıksız ve soğuk trompetle eve dönmüş, çatı altındaki dairesinde dörl kedisiyle karşılaşmıştı.

Bir zamanlar SA'nın bir adamı vardı ve Meyn idi adı. Her Allah'ın günü Machandel içip trompetini harikulade öttürdüğünden beri, birinin adı Bismarck olan dörl kedi besliyordu evde. SA'nın adamı Meyn, günlerden bir gün çocukluk arkadaşının cenaze töreninden döndü, biri ondan başsağlığı dileğini esirgediği için mahzun ve ayı İm iş durumdaydı ve evinde dörl kedisiyle yapayalnız buldu kendini. Kediler süvari çizmelerine sürünüyordu; Meyn bir gazeteye sanlı ringa balığı kalalarını önlerine koyunca, çizmelerden uzaklaştılar. O gün evin içi, hepsi de erkek ve birinin adı Bismarck olan ve beyaz pençeleri üzerinde kara kara yürüyen dört kedinin kokusuyla doldu iyice. Ama evde Machandel yoklu, bu yüzden ev gittikçe daha çok kediler, daha doğrusu tekirlerle kokmaya başladı. Çalı altındaki dördüncü katla oturma 24X sa, Meyn bizim dükkâna inip Machandel alırdı belki. Ama bu durumda merdivenlerden korkuyor, ayrıca komşulardan çekiniyordu; çünkü onların önünde artık ağzına bir damla içki koymayacağına, tamamen ayık yeni bir hayata başlayacağına, bundan böyle mazbut bir ömür sürüp iler tular yeri olmayan kepaze bir gençliğin sarhoşluklarına yüz vermeyeceğine sıkı sıkıya ant içmişti. Bir zamanlar bir adam vardı ve Meyn idi adı. Günün birinde birinin isini Bismarck olan dörl erkek kediyle çalı allında yalnız buldu kendini ve kedilerin kokusunu hiç beğenmedi, çünkü öğleden önce can sıkıcı bir olay geçmişti başından, sonra evde hiç Machandel kalmamıştı, içindeki tatsız duyguyla susuzluğu büyüyüp kedilerin kokusu da artınca, işi müzisyenlik olan ve SASüvari Bandosu'nda çalışan Meyn, yanmayan sobanın önündeki demirden ateş karıştırıcısını kaplığı gibi kedilere girişli, Bismarck da aralarında olmak üzere dördünün de canım cehenneme yollamak isledi ve hesaplan görüldüğünden emin oluncaya kadar dayaktan geçirdi hepsini, ama yine de evdeki kedi kokusu keskinliğinden bir şey kaybetmedi. Bir zamanlar bir saatçi vardı ve Laubschad idi adı ve bizim evin birinci kalında pencereleri avluya bakan iki odalı bir dairede otururdu. Saatçi Laubschad bekârdı ve NSHalk Yardım Örgütü'nün ve Hayvanları Koruma Dcrncği'nin bir üyesiydi. İyi bir kalbi vardı Laubschad'ın, bütün bezgin insanlar, hasta hayvanlar ve bozuk saatlerin yeniden bellerini doğrultmasına yardım ederdi. Saatçi Laubschad bir ikindi dalmış, öğleden önce toprağa verilen bir komşusunun cenaze törenini düşünerek pencere önünde otururken, aynı evin dördüncü kalındaki Müzisyen Meyn'in anlaşılan allı ıslak ve ıslak allından bir şeyler damlayan yarı dolu bir patates çuvalını avluya çıkardığını ve çöp bidonlarından birinin içine bıraktığını gördü. Nerdcyse ağzına kadar dolu bulunduğundan bidonun kapağını ancak güçlükle kapayabilmişti Meyn. Bir zamanlar dörl kedi vardı ve Bismarck idi birinin adı. Ve Meyn isminde bir müzisyenindi hepsi. Ama iğdiş edilmemiş le 249 I i kirler pek keskin ve fena bir koku saçtıklarından, günün birinde belli bir takım nedenlerle kokuyu hiç beğenmeyen müzisyen, demir ateş karıştırıcıyla döve döve dört kedinin canını çıkardı, leşlerini bir patates çuvalına atarak dört merdiven aşağıya indirdi. Çuvalı, avluda halı çırpma direğinin yanı başındaki çöp bidonlarından birine almak için acele ediyordu;

çünkü çuval geçirgendi ve daha ikinci katla altlan damlamaya başlamıştı. Ama çöp bidonu hayli doluydu, kapağını kapayabilmek için çuvaldaki çöpü sıkıştırması gerekiyordu. Müzisyen sokak kapısından evi yeni terketmişti ki çünkü kedi kokan, ama kedisiz dairesine dönmek islemiyordu, çuval içindeki sıkıştırılan çöp yeniden genişlemeye başladı, çuvalı ve çuvalla birlikle çöp bidonunu yukarıya kaldırdı. Bir zamanlar bir müzisyen vardı, dön kedisinin dördünün de canını çıkardı döve döve, sonra onları çöp bidonunun içine gömdü, sonra evden çıkıp arkadaşlarına gilli. Bir zamanlar bir saatçi vardı, dalmış pencere önünde oturuyordu ve Müzisyen Meyn'in yarı dolu bir çuvalı çöp bidonu içine tıkıştırarak evden çıktığını, ayrıca çöp bidonunun kapağının Mcyn gittikten az sonra yukarıya kalktığını ve gittikçe kalkmaya devam etliğini gördü. Bir zamanlar dört kedi vardı, günlerden bir gün kokulan her zamankinden fena çıktığı için, dövüle dövüle öldürülüp bir çuvala tıkıldılar ve çöp bidonuna gömüldüler. Ama birinin adı Bismarck olan kediler tamamen ölmemişti, bülün kediler gibi onlar da yedi canlıydı; çuval içinde kıpırdanıp duruyor, çöp bidonunun kapağını oynatıyor ve hâlâ dalmış pencere önünde oluran Saatçi Laubschad'a şu soruyu yöneltiyorlardı; Bil bakalım, Müzisyen Meyn'in çöp bidonuna gömdüğü çuvalda ne var? Bir zamanlar bir saatçi vardı, çöp bidonunun içinde bir şeylerin kımıldamasından tedirgin olup kalktı, birinci kattaki dairesinden ayrılıp avluya indi, bidonun kapağını kaldırdı ve çuvalı açtı; dövülmekten cam çıkan, ama hâlâ canlı kedileri aldı, tedavi etmek üzere dairesine götürdü. Ama kediler daha ertesi günü 250 ORHAN KEMAL İL HALK KÜTÜPHAK'^İ onun saatçi parmakları altında can verdi ve saatçi için, üyesi olduğu Hayvanları Koruma Derncği'ne bir ihbarda bulunmaktan ve ayrıca Parti Bölge Başkanlığı'na partinin itibarını zedeleyici hayvan eziyetini duyurmaktan başka yapacak bir şey kalmadı. Bir zamanlar SA'nın bir adamı vardı, dört kediyi öldürdü döve döve, ama henüz büsbütün ölmemiş kedilerce ele verilip bir saatçi tarafından ihbar edildi. Derken iş mahkemeye döküldü ve SA'nın adamına para cezası kesildi. Beri yandan SA'da bu olay üzerinde durularak, SA'nın adamı uygunsuz davranışından ötürü SA'dan alıldı. Hatla 1938 yılının sekiz kasımını dokuz kasımına bağlayan ve sonradan Krislal Gece adı verilen gece gösterdiği cesaretle, başkalarıyla beraber Michaelis Caddesi'ndeki Langfuhr Havrası'nı ateşe vermesine, ayrıca ertesi sabah önceden belirlenmiş birçok dükkânın temizliğinde enikonu emeği geçmesine karşın, bütün bu çabaları dikkate alınmayarak SA'nın adamı SA'dan uzaklaştırıldı. Hayvanlara reva gördüğü insanlık dışı eziyet yüzünden rütbesi söküldü ve parti üye listesinden silindi adı. Ancak bir yıl sonra, ilerde Waffen SS tarafından devralınan Yun Savunması Örgülü'ne girebildi. Bir zamanlar bir bakkal vardı ve bir kasım günü kapadı dükkânını; çünkü kentle bir şeyler oluyordu. Oğlu Oskar'ı elinden tutarak 5 numaralı tramvayla Uzun Sokak Kapısı'na geldi, çünkü Zappol ve Langfuhr'daki havralar gibi buradaki havra da yanıyordu. Havra nerdeyse yanıp kül olmuştu ve itfaiye yangının çevredeki öbür binalara sıçramamasına dikkal ediyordu. Üniformalı ve sivil insanlar sürükleyip getirdikleri kitapları, kutsal eşyaları ve acayip bezleri enkaz önünde bir araya topladılar. Dağ gibi yükselen yığın ateşe verildi derken; Bakkal Matzerath da fırsattan yararlanarak parmaklarını ve duygularını bu resmi

yangında ısıttı. Ama oğlu Oskar, babasını bu kadar yanıp tutuşmuş ve meşgul görünce, göze gözükmeden oradan sıvıştı ve Zeughaus Pasajı'na doğru koşmaya başladı; çünkü beyaz kırmızı lake teneke trampetlerine bir zarar gelmesinden korkuyordu. Bir zamanlar bir oyuncakçı vardı ve Sigmusmund Markus idi 251 adı ve dükkanında beyaz kırmızı lake teneke trampetler de satıyordu. Demin sözü geçen Oskar, bu teneke trampetlerin baş alıcisıydı; çünkü işi trampetçilikti ve trampetsiz yaşamıyor, yaşamak istemiyordu. İşte bunun için yanan havradan ayrılarak Zeughaus Pasajı'na koşmuştu, çünkü orada trampetlerine göz kulak olan adam vardı; ama adamı öyle bir durumda buldu ki, Oskar'a bundan böyle ya da bu dünyada bir daha trampet satamazdı. Ben Oskar'm; kaçıp ellerinden kurtulduğumu sandığım yangıncılar, benden önce Markus'u ziyaret etmiş, fırçayı boyaya daldırıp vitrin üzerine eğrilemesine Sütterlin yazısıyla Yahudi Domuzu diye yazmış, ama sonra kendi ellerinden çıkan yazıyı beğenmemiş olacaklar ki, çizmelerinin ökçeleriyle vitrin camlarını kırıp dökmüşlerdi; bu yüzden Markus'a taktıkları isim ancak sezgi yoluyla çıkarılabiliyordu. Yangıncılar kapıyı küçümseyerek vitrinde açtıkları bir delikten içeriye girmişlerdi ve şimdi çocuk oyuncaklarıyla kendilerine özgü o malum oyunu oynuyorlardı. Onlar gibi ben de dükkâna vitrin yoluyla girdiğim zaman oyunları sürüyordu henüz. Birkaçı pantolonlarını sıyırmış, içlerinde yarı sindirilen bezelyelerin henüz seçilebildiği kahverengi sosisleri, yelkenli gemiler, keman çalan maymunlar ve benim trampetler üzerine kondurmuştu. Hepsi de Müzisyen Mcyn'e benziyordu, onun giydiği SAüniforması vardı üzerlerinde; ama aralarında Meyn görülmüyor, nitekim o anda dükkânda bulunanlar da başka tarafta bulunmuyordu. Biri hançerini çekmiş, bebeklerin vücudunda yaralar açıyor, ama onların gergin gövdeieriylc kollar ve bacaklarından sadece lalas tozlarının fışkırdığını görerek her seferinde âdeta düş kırıklığına uğruyordu. Ben, trampetlerimi kurtarmaya bakıyordum. Trampetleri beğenmemişti SA'ıım adamları. Çünkü trampetlerim öfkelerine katlanamıyor, onlar ise trampetlerimin sessiz durmasını ve dize gelmesini istiyordu. Ama Markus, onların öfkesinden yakasını kurtarmıştı. Yazıhanesine girip Markus'la konuşmak islediklerinde kapıyı tıklatmamış, kilitli olmasına aldırmayarak onu yüklenip kırmışlardı. 25"? Masasının başında otururken bulmuşlardı, Oyuncakçı Markus'u. Markus koyu gri gündelik ceketinin kollarına âdeti olduğu üzre kolluklar geçirmişti. Başından omuzlarına dökülmüş kepekler, bir saç hastalığından mustarip olduğunu gösteriyordu. Parmaklarını Kasperle kuklalarına geçiren biri, Kasperle'nin büyükannesiyle lahlaınsı lahtamsı dokundu Markus'a; ama Markus artık kendisiyle konuşulacak, aşağılanacak gibi değildi. Masanın üzerinde bir su bardağı duruyordu; vitrin camının tuz buz olmasından çıkan çığlık Markus'un dilini damağını kurulmuş, içinde beliren susuzluk, su bardağını kalasına dikmesine yolaçmış olacaktı. Bir zamanlar bir trampelçi vardı ve Oskar idi adı. Günlerden bir gün oyuncakçı dükkânının sahibini elinden alıp dükkânı harabeye çevirdiklerinde, kendisi gibi cüce Irampclçilcr için dar zamanların kapıyı çaldığını sezmişti. Bu yüzden dükkândan ayrılırken enkaz arasından

biri sağlam, ikisi pek hırpalanmamış üç trampet yürüttü ve boynuna astığı trampetlerle Zeughaus Pasajı'ndan çıkarak, belki o anda kendisini arayıp duran babasını bulmak üzere Kömür Pazarı'na yollandı. Bir kasım öğle öncesinin hayli ilerlemiş vaktiydi. Şehir Tiyatrosu'nıın yanı başında, tramvay durağına yakın bir yerde dindar kadınlarla soğukla üşüyen çirkin suratlı kızlar durmuş, dini broşürler dağılıyor, kumbaralarla para topluyor ve ellerinde, iki sopa arasına gerilmiş olup, üzerinde Birinci Koriııtlı Meklubu'nun* on üçüncü bölümünden bir parça yazılı bir afiş tutuyorlardı. "İnanç Umul Sevgi" sözcüklerini okuyabildi ancak Oskar ve bu sözcüklerle tıpkı şişelerle oynayan bir jönglörgibi oynadı: İman, imansızlar, iman tahtası, imanına kadar, umul, umul dünyası, sevgisizler, sevgililer, muhabbet kuşları, çabuk inananlar, umul kapısı, gönül yarası. Çabuk inanan ve safdil bütün bir halk, Noei Baba'ya inanıyordu. Ama gerçekte havagazı idaresinin bir memuruydu, Noel Baba. (*) Koriıılh mektupları : İncil'de Havarilerden Paulııs'un Korimh'dcki Hıristiyan cemaatine yazdığı iki mektup. Mektuplardan biri I.S. 54 ya da 57 yılında Efes'te ötekisi 55 ya da 57 yılında Makedonya'da kaleme alınmıştır. (Ç.N.) 253 Benim bildiğim fındık fıstık ve badem kokardı; ama bu, gaz kokuyordu. Sanıyorum ilk advent'e az kaldı deniyordu. Ve ilk advenl'tcn* dördüncü advent'e kadar tüm advcnllerin muslukları havagazı muslukları gibi açılıyordu, fındık ve badem koktuklarına karşısındakileri inandırmak için, bütün fındık kıranlar rahalça inansınlar diye. Geliyor! Geliyor! Gelen kim? İsa Çocuk mu? Kurtarıcı mı? Yoksa koltuğunun allında boyuna tik tak eden saatle Tanrı Baha'nın havagazı memuru mu? Ve geliyor, diyordu ki: Ben bu dünyanın kurtancısıyım, bcnsiz yemek pişiremezsiniz. Ve kendisiyle konuşup anlaşabiliyordunuz ve derken uygun bir tarifeden söz açıyordu size, gıcır gıcır silinip parlatılmış havagazı musluklarını açıyor ve güvercinin^pişmesi için Ruluılkudüs'ü musluğun ağzından akılıyordu. Ve sonra fındıklar ve kabuklu bademler dağıtıyor ve hemen kırılıp açıldıklarında bunlar da akılıyorlardı dışarı: Ruhulkudüs ve havagazı. Dolayısıyla, saf insanlar için yoğun ve mavimsi havada mağaza vilrinlerindeki bütün havagazı memurlarını Noel babalar olarak, çeşitli fiyat ve renklerde İsa Çocuk'lar olarak görmek kolaylaşıyordu. Ve dolayısıyla o tek mutlu kılıcı Havagazı klarcsi'ne inanılıyordu. Havagazı idaresi basıncın yükselip düştüğü gazometrelerle alınyazısmı anlatıyor ve normal fiyata bir advent zamanı düzenliyordu. Bu advent zamanının ilerden doğru yaklaşan Noel'ine çokları inanıyor, ama onun yorucu günlerini ancak depo ettikleri badem ve fındıklar kendilerine yetmeyen kimseler sağ salim atlatabiliyor, oysa herkes yetecek kadar badem ve fındık var sanıyordu. Ama Noel Baba'ya inanmanın havagazı memuruna inanmak olduğu anlaşıldıktan sonra, Korinıh Mcklubu'nun içerisindeki sıraya bakılmaksızın sevgi yolu izlenmeye çalışıldı: Seni seviyorum, oh, seni seviyorum, oh, seni seviyorum. Sen de kendini se * 6. yüzyıldan buyana Hıristiyanlar taralından kullanan Noel'e hazırlık dönemi Katolik Kilisesine göre, Noel'den önceki dön haftayı içerir. Perhizle geçirilen bu sûre Ortodoks Kilisesincc 40 günü kapsar. (Ç.N.) 254 viyor musun? Beni seviyor musun, söyle, beni gerçekten seviyor musun? Ben kendimi de

seviyorum. Ve sırf sevgiden bayır turpum, diyorlardı birbirlerine, bayır turplarını seviyorlar; sevgiden bir bayır turpu, öbürsünün başını koparıyordu. Ve bayır turpları arasındaki harikulade, ama aynı zamanda harikulade dünyevi sevgiye ilişkin örnekler anlatıyorlar, dişlerini birbirlerine geçirmeden hemen önce, taze, aç ve acar, şöyle fısıldıyorlardı: Turpçuğum, söyle, seviyor musun beni? Ben de beni seviyorum. Ama sevgiden bayır turpları birbirlerinin başlarını koparıp havagazı memuruna inancın devlet dini olarak ilân edilmesinden sonra, inanç ve vaktinden önce el atılmış sevginin ardından geriye kala kala Korinth Mekıubu'nun üçüncü bölümü kalıyordu: Umut. Ve henüz daha çeneleri işletecek turplar, fındıklar ve bademler varken, çok geçmeden sona ereceğini ve böylelikle yeniden başlayabileceklerini ya da devam edebileceklerini ummaya başlıyorlardı; final müziğinden sonra ya da final müziği sırasında müziğin çok geçmeden bileceğini umar gibi tıpkı. Ama hâlâ neyin biteceğini bildikleri yoktu. Yalnız çok geçmeden bileceğini, bakarsın yarın bileceğini umuyor, bugün inşaallah bitmez diyorlardı; çünkü ansızın bir bitişi ne yapacaklardı. Ve derken bitince, çarçabuk davranıp umut dolu bir başlangıç yaptılar bu bitişten; çünkü burada bitiş demek, herkesin içinde umut ve başlangıç demektir, en kesin bitişlerde bile böyledir bu. Dolayısıyla, şu da yazılmıştır: İnsan umduğu süre, umul dolu bitişlerle boyuna yeniden başlayacaktır. Ama ben, ben bilmiyorum doğrusu. Örneğin bugün Noel babaların beyaz sakallan altında kimin gizlendiğini bilmiyorum; Uşak Ruprechl'in torbasında neler bulunduğunu bilmiyor, gaz musluklarının nasıl kapanıp boruların nasıl tıkanacağım bilmiyorum; çünkü işte yine advent akıyor musluklardan ya da daha doğrusu hâlâ advent akıyor, bilmiyorum denemek üzere, bilmiyorum, kimin için deneniyor, bilmiyorum acaba ölsünler diye mi gaz musluklarını öyle sevecenlikle temizliyorlar? Bilmiyorum, hangi sabah, hangi akşam, bilmiyorum, günün şu ya da bu vakti 255 ? ! ı' olması önemli mi, çünkü sevgi günün şu zamanı, bu zamanı diye bir şey tanımaz ve umul sonsuzdur ve inanç sınır lamınaz, yalnızca bilmek ve bilmemek zamanlara ve sınırlara bağlıdır ve çok kez vaktinden önce sakallarda, sırtlanmış torbalarda, kabuklu bademlerde son bulur, bu yüzden yine şöyle demeden duramayacağım: Bilmiyorum, oh, bilmiyorum örneğin bağırsakları neyle doldurduklarını, doldurulması için kimin bağırsağının gerektiğini, ince ya da kaba, her dolduruşun fiyatı okunabilsc bile bu fiyata neler dahildir bilmiyorum, bu dolduruşların isimlerini hangi sözlüklerden yürüttüklerini bilmiyorum, bilmiyorum kimin eli, bilmiyorum kimin dili. Sözcükler bir anlam taşıyor, kasaplar sükûtla geçiştiriyor, ben dilimler kesiyorum, sen kitapları açıyorsun, ben bana zevk veren şeyleri okuyorum, sen neyin sana zevk, verdiğini bilmiyorsun. Bağırsaklardan ve kitaplardan sucuk dilimleri ve alınlılar ve bağırsakların doldurulması, kitapların seslerini duyurması, lika basa ve sıkıştırılarak doldurulması ve sık yazılarla donatılması için kimin sesinin kesilmesi, kimin soluksuz kalması gerektiğini öğrenemeyeceğiz; bilmiyor, seziyorum: Sözlükler ve bağırsakları dil ve sucukla dolduran kasaplar aynı kasaplar, Paulus diye biri yok, adamın ismi Saulus itli ve bir Saulus'du adam ve Saulus olarak Korinih'lilere kendisinin inanç, umul ve sevgi adını verdiği, sindirimi kolay diye övdüğü, bugün bile boyuna değişen Saulus

kılığıyla elden çıkarılmakta olduğu sudan ucuz sucuklardan söz etli. Ama benim elimden oyuncakçı dükkânının sahibini aldılar, oyuncağı dünya yüzünden kaldırmak istediler. Bir zamanlar bir müzisyen vardı ve Mcyn idi adı ve güzel trompet çalıyordu. Bir zamanlar bir oyuncakçı vardı ve Markus idi adı, beyaz kırmızı lake leneke trampetler salıyordu. Bir zamanlar bir müzisyen vardı ve Meyn idi adı, birinin ismi Bismarck olan dört kedi besliyordu. Bir zamanlar bir teneke trampetçi vardı ve Oskar idi adı, bir oyuncakçı gerekiyordu kendisine. Bir zamanlar bir teneke trompetçi vard, ve Meyn idi ad, dört kedisinin dördünü sobasının ateş karıştırıcısıyla döve döve öldürdü. Bir zamanlar bir saatçi vard. ve Laubsclıad idi adı, bir Hayvanları Koruma Dcrneği'ne üyeydi. Bir zamanlar bir teneke irampelçi vard, ve Oskar idi ad, elinden oyuncakçısını aldılar. Bir zamanlar bir oyuncakçı vardı ve Markus idi adı bu dün yadan giderken ne kadar oyuncak varsa yanında alıp götürdü hepsini. Bir zamanlar bir müzisyen vard, ve Meyn idi adı, ölmemişse bugün hala yaşıyor, yine bir güzel trompetini öltürüyordur. 256 257 İKİNCİ KİTAP HURDA DEMİR Ziyaret günü bugün: Maria yeni bir Irampel gelirdi. Teneke trampetle beraber oyuncakçı mağazasından aldığı faturayı yatağımın kafesi üzerinden bana uzatmak isleyince, elimle işaret ederek kalsın dedim; bakıcım Bruna görününceye kadar başucumdaki zile bastım. Ne zaman bana Maria mavi kâğıtlara sarılmış bir ırampel gelirse her seferinde yaptığı gibi, paketin sicimlerini çözdü Bruno; içinden trampeti âdeta merasimle çıkarıp alarak ambalaj kâğıtlarını titizlikle katladı. Sonra lavaboya yürüdü —yürüdü diyorsam gerçek bir yürümeyi kastediyorum, yeni trampetin üzerine sıcak su akıttı, beyaz ve kırmızı lakeyi de birlikte kazımak zorunda kalmadan kenarındaki fiyat etiketini dikkatle çıkardı. Maria, beni pek yormayan kısa ziyaretinden sonra giderken, eski trampeti de alıp götürdü; Bay Truczinski'nin sırlıyla tahta kalyon heykelinden söz açarken ve ilk Korinth mektubunu biraz keyfi bir yoruma konu yaparken elimin altında parçalanmıştı ırampel; Maria onu götürüp evimizin kilerindeki, biraz mesleğim, biraz da özel amaçlar dolayısıyla bana hizmet eden öbür teneke trampetlerin yanına yerleştirecek. Henüz gitmeden: "Eh, fazla yer kalmadı kilerde: Kışlık patatesleri nereye koyacağım, Allah bilir" diye söylendi Maria. Bir ev kadını olarak konuşan Maria'nın sitemini işitmezlikten geldim ve emekliye ayrılan trampeti siyah mürekkeple güzel güzel numaralamasını, trampetin özgeçmişi konusunda bir pusulaya düşeceği tarih ve kısa bilgileri yıllardır kiler kapısının iç lara 261 fi n el a asılı duran ve 1949 yılından beri trampetlerim üzerinde bilgi sahibi bulunan günlüğe geçirmesini rica etlim.

Maria, teslimiyet dolu bir edayla başını sallayarak yapacağını açıkladı söylediklerimi ve bir öpücükle bana veda edip gitti. Bendeki bu düzen duygusu ilerde de kavrayamayacağı ve biraz netameli bir gözle bakacağı bir şey olarak kalacak. Maria'nın gösterdiği duraksamayı pekâlâ anlıyor Oskar, çünkü böyle bir titizliğin neden kendisini bir hurda trampet koleksiyoncusu yaptığını Oskar'ın da bildiği yok. Üstelik Bilke'deki evlerinin patales kilerindeki hurda trampet yığınını bir daha asla görmek islemiyor. Babalarının koleksiyonlarını çocukların küçümscdiklerini, dolayısıyla oğlu Kurt'un da gün gelip kendisine miras kalacak bütün o zavallı trampetlere boş vereceğini, nihayet deneyimlerine dayanarak seziyor Oskar. Durum böyleyken, Maria'dan beni her üç baltada bir, düzenli yerine getirildi mi günün birinde kilerin trampetle dolmasına yol açacak ve kışlık patateslere yer bırakmayacak işleklerde bulunmaya ilen nedir? Günün birinde bir müzenin çıkıp benim hurdaya çıkmış trampetlerime ilgi göstereceğine ilişkin olarak kafamda seyrek, hatla gittikçe daha da seyrek çıkıp sönen saplantıya, kilerde ancak birkaç düzine trampet biriktiği zaman kaptırmışımı kendimi. Yani koleksiyon merakımın kökenini burada aramak doğru olmaz. Koleksiyon tutkum, daha çok basil bir nedenden kaynaklanıyor ve üzerinde düşündükçe bu neden o kadar daha doğru görünüyor bana: Hani bakarsınız günün birinde teneke trampetler lükeniverir. pek ele geçmez artık, yasaklanır, yok olmaya mahkûm bir nesne durumuna getirilir. Bakarsınız bir gün Oskar, pek örselenmemiş trampetlerinden birkaçını alıp bir tenekeciye götürerek onartmak zorunda kalır, şöyle bir kalafatlan geçirtilerek bu malûl gaziler sayesinde trampelsiz korkunç bir dönemi allatmanın yolunu bulur. Akıl ve Ruh Hastalıkları Kliniği'ndcki hekimler de, koleksiyon merakım üzerinde, başka deyimler kullanmalarına karşın 262 benimkine benzer görüşler öne sürüyor. Dr. Froylayn Hornstetler bendeki saplantının doğduğu günü bilmek isledi hâttâ. Tam bir kesinlikle bu tarihin 9 Kasım 1938 olduğunu söyledim, çünkü o gün benim trampet deposunun müdürü Sigusmund Markus'u kaybetmiştim. Zaten zavallı annem öldü öleli, gerektiğinde yeni bir trampete kavuşmak celin bir iş olmuştu; çünkü Zeughaus Pasajı'na yapılan perşembe ziyaretlerinin arkası ister istemez kesilmişti. Malzeralh'ın ise, benim çalgımla pek ilgilendiği yoktu; Jan Bronski'ye gelince, evimize gittikçe daha seyrek uğramaya başlamıştı; bu yetmiyormuş gibi, Oyuncakçı Markus'un dükkânı tahrip edilince, trampet durumunun ne kadar kötüye gittiğini varın siz düşünün arlık. Tamtakır bırakılmış tezgâhı görür görmez, açıkça anlamıştım: Markus sana lıampel falan vermez bundan böyle, Markus trampet falan alıp salmaz, beyaz kırmızı güzelim lake trampetleri üreterek bunları oyuncakçı mağazalarına dağıtan firmayla ilişkilerini sürekli kesti Markus, demiştim kendi kendime. Ama oyuncakçı dükkânının sonunun gelmesi, çocukluğumun oyunla geçen hayli neşeli günlerinin sona erdiğine yine de beni inandıramamıştı o zaman; Markus'un harabeye çevrilmiş dükkânından biri sağlam, ikisinin yalnız kenarları çarpık üç leneke trampet yürüterek bu ganimetleri eve laşımış, böylelikle ilerisi için tedarikli davrandığımı sanmıştım.

Trampetleri dikkatle kullanıyor, onları seyrek olarak, ancak darda kalınca konuşturuyor, bülün öğle sonralarını Irampelsiz geçiriyor, yeni doğan güne katlanmamı sağlayan trampetli kahvaltılardan hiç de islemeyerek kendimi yoksun bırakıyordum. Yani Oskar perhiz yaplı, kurudu, Dr. Hollatz'ın ve günden güne kemikleri daha bir irileşip serpilen lnge Hemşire'nin önüne çıkarıldı. Bunlar bana tatlı, ekşi, acı ve lezzetsiz ilaçlar verdiler, suçu benim bezlerime yüklediler; Dr. Hollalz'a göre, sözde bezlerim fazla ya da gerekliğinden az çalışıyor, dolayısıyla sağlık ve afiyetim üzerinde olumsuz etkiler yapıyordu. Dr. Hollatz'dan yakayı kurtarmak için Oskar perhizi biraz 263 I gevşetti, yeniden kilo aldı, 1939 yılında gene o eski üç yaşındaki Oskar'a dönüşlü; ama tombul yanaklara yeniden kavuşmasının diyetini, Markus'un mağazasından kaldırdığı trampetlerden sonuncusunu da kesin olarak hurdaya çıkarmakla ödedi; teneke yüzünde bir yarık açıldı trampetin, takur tukur sallanmaya başladı; beyaz ve kırmızı lakesi döküldü, pas tuttu ve kötü sesler çıkararak karnının önünde sarkmaya başladı. Yaradılıştan yardımsever, hatta iyi yürekli bir adam olmasına karşın, bana yardım etmesi için Matzerath'a başvurmam saçma olurdu. Annem öldü öleli parti işlerinden başka şey düşündüğü yoktu Matzeralh'm; Hücre Başkanları toplantılarıyla vakit geçiriyor veya fazla içip gece yarıları oturma odamızdaki Hitler ve Beethoven'in siyah çerçeveli resimlcriylc yüksek perdeden, senli benli söyleşiler yapıyor, Beethoven'den alınyazısına ve Führer'den öngörüye ilişkin bilgiler alıyor, ayık durumda kış muhtaçları için bağış toplamaya kendi öngörülmüş yazgısı olarak bakıyordu. Malzerath'm bağış topladığı pazar günlerini anımsarken tatsız bir duygu sarıyor içimi; çünkü böyle bir pazar yeni bir trampet ele geçirmek üzere başarısız kalan bir denemede bulunmuştum. Öğleden önce ana caddedeki sinemaların ve Sternfeld Marketi'nin önünde yardım toplayan Matzeratlı öğleyin eve dönmüş ve hem kendisi, hem de benim için Königsberg el sotesini ısıtıp sofraya çıkarmıştı. Hâlâ aklımdadır: Lezzetli yemekten sonra Matzeratlı dul kaklığı süre içinde bile yemek pişirme tutkusundan bir şey yilirmemişli, mükemmel beecriyordu bu işiyardım toplamaktan yorulduğu için biraz kestirmek üzere şezlonga uzandı. O tam uyuyor gibi nefes alıp vermeye başlayınca, içi yarı dolu bağış kumbarasını piyano üzerinden uzanıp aldım, bir konserve kutusundan yapılmış kumbarayla odadan sıvıştım. Dükkâna inip tezgâhın allına girdim, teneke kumbaralar içinde bu en gülüncünün ırzına geçtim orada. Hani on kuruşlardan yana zenginleşmek için değil; salakça bir düşünce, kumbarayı trampet olarak bir denemeden geçirmemi buyurmuştu. Tenekeye nasıl vurursam vurayım, değnekleri nasıl elimde değiştiriisem değiştireyim, gelen cevap hep aynıydı: Kış muhlaçlanna küçük bir bağış! Açları doyuralım, üşüyenleri üşütmeyelim! Kış muhtaçlarına küçük bir bağış! Bir yarım saat sonra kestim umudu, dükkânın kasasından bir beş kuruş alıp Kış Muhtaçlarına Yardım Kampanya'sına bağışladım ve böylece içindeki para fazlalaşmış olarak kumbarayı yeniden götürüp, Malzerallı uyandığı zaman eski yerinde bulması ve pazar gününün geri kalan saatleri KMY kampanyası uğrunda teneke kutuyu şıngmarak öldürmesi için piyanonun üzerine bıraktım.

Bu başarısız kalan deneme beni kesin olarak tedavi etmişti; bundan böyle asla bir konserve kutusu, ters çevrilmiş bir kovayı, bir çamaşır leğeninin dibini trampet olarak kullanmaya kalkmadım. Bazen yine de böyle bir denemede bulunımışsam, bu yüz karası denemeleri unutmak için çaba harcıyor, bu kâğıt üzerinde onlara yer vermiyor ya da bu yerin eklen geldiği kadar az olmasına çalışıyorum. Nihayel bir konserve kutusu bir teneke iraınpel değildir, bir kova kovadır nihayet, bir leğende ise insanın ya kendisi yıkanıp temizlenir ya da çoraplarını lalan yıkar. Bugün kaybolanın yerini tutacak bir başka şey nasıl bulunmuyorsa, daha o zamanlarda da yoklu böyle bir şey; beyaz kırmızı ışıldayıp duran bir teneke trampet, kendi propagandasını kendisi yapar, yani gereksinim duymaz bir aracıya. Oskar yalnız bırakılmış, ihanete uğramış, satılmıştı. Kendisine en çok gereken bir şeyden, yani bir trampetten yoksun, üç yaşındaki bir çocuk yüzünü bundan böyle sürekli nasıl koruyabilirdi? Arada bir yatağını ıslatmak, hele akşam dualarını çocuksu bir edayla ağzında gevelemek, asıl adı Grefl olan Noel Baha'dan korkmak, "Neden otomobillerin tekerlekleri var?" tarzında üç yaşındaki bir çocuğun tipik ve eğlendirici sorularını bıkıp usanmadan sormak gibi yıllar boyu sahnelenmiş yanıltma denemelerinin, büyüklerin benden bekledikleri bütün bu eza verici çabaların bundan böyle irampelsiz üstesinden gelmem gerekiyordu; 264 265 çok geçmeden umudumu kesmeme ramak kalmıştı. Dolayısıyla, bir çaresizlik içinde, babam sayılmayan, ama beni dünyaya getirme olasılığı son derece büyük olan Jan Bronski'yi aramaya kalklım; Ring Caddcsi'nin üzerinde Polonya Mahallesi'ne yakın bir yerde Jan Bronski'yi beklemeye başladı Oskar. Zavallı annemin ölümü, Matzerath ile Posta Sekrelerliği'ne terfi eden amcam Jan arasındaki bazen dostane denebilecek ilişkinin, birden değilse bile yavaş yavaş ve politik durum naziklcştiği ölçüde daha kesin bozulmasına yol açmış, eşsiz güzellikteki ortak anılara karşın bu ilişki örgüsünü çözüp dağılmıştı. Annemin nazenin ruhu ve tombul bedeni yok olunca, iki erkek arasındaki dostluk da gümleyip gitmişti; annemin ruhunda yansıyıp anmemin etiyle beslenmiş iki erkek, şimdi söz konusu besin ve kendilerini yansıtan dışbükey ayna ortadan kalkınca, politik bakımdan karşıt görüşler öne sürdükleri, ama aynı tülünü içtikleri kadınsız toplantılarına son derece yetersiz gözüyle bakmaya başlamışlardı. Ama bir Polonya Postanesi ve kollan çemirlenmiş gömleklerle yapılan Hücre Başkanları toplantıları, kocasına ihanet ederken bile incelik ve zarafeti elden bırakmayan bir kadının yerini tutamaz. O kadar ihtiyatlı davranmalarına karşın nihayet Malzcrath'ın dükkânın müşterilerini ve partiyi, Jan'ın ise Posta İdaresini düşünmesi gerekiyordu zavallı annemin ölümüyle Sigusmund Markus'un uğradığı felâket arasında geçen kısa sürede, babam olması muhtemel iki erkek yine de birçok kez bir araya gelmişti. Ayda iki üç defa gece yarısı Jan, oturma odamızın penceresini tıklatıyordu. Matzerath perdeyi çekip pencereyi biraz aralayınca, ikisi de alabildiğine aptallaşıyor, nihayet Jan veya Malzeralh gerek kendisini, gerek karşısındakini güç durumdan kurtaracak sözü bulup, gecenin bu geç saatinde karşısındakini bir skat oyununa davet ediyordu. Sebzeci dükkânından Greff'i alıp geliyorlar, Greff oynamak islemedi mi, Jan yüzünden oyuna

yanaşmadı, eski izci başkanı olarak izci oymağını bu arada dağıtmış bulunuyordu çünkü dikkatli olması gerekliğinden, ayrıca iyi skat oyna 266 yamayıp oynamaktan da pek hazzetmediğinden yanaşmadı mı, oyunun üçüncü adamı Pastacı Schefflcr oluyordu çokluk. Gerçi Schelfler de Amcam Jan'la aynı masada islemeyerek yer alıyor, ama miras yoluyla ele geçen bir eşya gibi Malzeralh'ın şahsına yönelen, anneme karşı bir zaman duyduğu yakınlık, sonra perakendeci dükkânların bir dayanışma içerisinde bulunması gerektiği görüşü, Matzcralh tarafından çağrılınca, Klcinhammer Caddesi'ndeki evinden koşup gelerek, oturma odamızdaki masanın başına geçmesine, kurt yeniği soluk ve unsu parmaklarıyla karıştırdığı iskambil kâğıtlarını, aç insanlara dağıtılan ekmekler gibi oradakilerc dağılmasına yetiyordu. Bu yasak oyunlar çokluk gece yarısından sonra başlayıp sabah saat üçte, Ssheffler'in fırında bulunacağı saatte sona erdiğinden ben, üzerimde gecelik, hiç gürültü yapmamaya çalışarak yatağımdan ancak seyrek çıkabiliyor, kimse görmeden ve trampetsiz, masa altındaki karanlık köşeye sokulabiliyordum. Daha öncelerden fark etmiş olacağınız gibi, masa allında öteden beri en rahat gözlemler yapabiliyor, gözlemlerim arasında kıyaslamalar yapabiliyordum. Annem aramızdan ayrılıp gittikten sonra her şey ne kadar da değişmişti. Artık masanın üstünde dikkatli davranmaya çalışan, ama yine de oyunları bir bir kaybeden, masanın alımda ise ayakkabısız ayaklarını oynatıp zavallı anmemin bacakları arasında gözüpek fetihlere girişen bir Jan Bronski bulunmuyordu. Yıllardır oynanan skat oyunları erotik bir havadan yoksundu artık, hele sevgiden iz, eser kalmamıştı. Altı pantolon bacağı, değişik balık kılçığı motifleri sergileyerek, külollu ya da külolsuz ve kimi az, kimi çok kıllı allı erkek bacağını örtüyordu. Masanın allında bacaklar tesadüfen bile olsa birbirlerine dokunmamaya allı kat çaba harcamasına karşılık, yukarıda gövdeler, başlar ve kollar halinde yalınlaşıp genişliyor, politik nedenlerle yasaklanması gereken, ama isler kazanılsın, ister kaybedilsin "Polonya bir Grand Hand kaybetti" gibi bir özrün ileri sürülmesine veya "Serbest Şehir Danzig, Büyük Almanya için az önce yüzde yüz bir karo kazandı" gibi muzaffer bir sözün söylenmesi 267 ne zemin hazırlayan bir oyunu çevirmeye uğraşıyordu. Bu manevralara son verecek bir günün çıkıp geleceği görülüyordu önceden, çünkü bütün manevralar günün birinde biler ve alan genişler, gelip çatan nazik durum karşısında manevralar çıplak olgulara dönüşür. 1939 baharında Malzerath, haflalık Hücre Başkanları toplantılarında, Polonya Poslanesi'nde çalışan Jan'dan ve eski izci başkanı Grcff'len daha tehlikesiz skat arkadaşları bulmuştu. Jan Bronski ise, alınyazısının kendisini içerisine allığı kampı düşünerek isler islemez Polonya Postanesi'ndekilere sarıldı; bunlardan biri, Mareşal Pilsudski* kumandasındaki o efsanevi birlikte hizmel eden ve o gün bugün biri öbüründen birkaç santimetre kısa iki bacak üzerinde dikilen aksak Kapıcı Kobyella idi. Topallayan kısa bacağına karşın Kobyella becerikli bir kapıcıydı, zaman zaman elinden çıkan bazı işlerde de usta bir zanaatkar olduğunu ortaya koyuyordu; belki iyi bir tarafına gelir, benim hasta trampetimi de onarırdı. Kobyella'ya giden yol ise Jan Bronski'dcn geçiyordu; sadece bu

yüzden, her öğle sonu saat altıya doğru, en bunaltıcı ağustos sıcağında bile Polonya Malıallcsi'nin yakınında bir yere gidip dikiliyor, dairelerin kapanma saatinden sonra çokluk dakik olarak postaneden çıkıp eve dönen Jan'ı bekliyordum. Ama Jan gelmiyordu. Babanı olması muhtemel adam, daire kapandıktan sonra ne yapıyordu acaba sorusunu kendi kendime yöneltmeksizin saat yedi, yedi buçuğa kadar bekliyordum çokluk. Ama Jan gelmiyordu. Hastaydı belki de, aleşi vardı; belki de bir bacağı kırılmış, alçıya alınmıştı. Oskar yerinden ayrılmıyor, arada bir Posla Sekrcteri'nin odasının pencere ve perdelerini süzmekle yetiniyordu. Tuhal bir çekingenlik Hedwig Teyzesine gitmesini önlüyor, Hedwig Teyzenin annemsi bir sevecenlik taşan ineksi gözlerle kendisine bakması kendisine hüzün veriyordu. * Pilsudski, Josef (dog. 1867, öl. 1935) : Polonya devlet adamı ve mareşal; 1914 1916 yıllan arasında Rusya'ya karşı savaşır, 1918 1922 arasında Polonya devlet başkanı ve Polonya ordusu başkumandanı; 1920'de Kızılordu'yu Varşova yakınında yenilgiye uğratarak mareşallik payesine ulaştı. (Ç.N.) 26X Sonra Bronski ailesinin belki kendi üvey kardeşleri olan çocuklarını sevmiyordu pek; bu çocuklar ona bir bebekmiş gibi davranıyor, onunla oynamak, onu bir oyuncak gibi kullanmak isliyorlardı. Oskar'ın nerdeyse yaşıtı on besindeki Stephan ona babaca, hep ders verir gibi, yukarıdan bakarak davranmak hakkını nereden alıyordu? Sonra hep ayın on dördüne benzeyen yağlı yüzü ve saç topuzlarıyla Marga, Oskar'ı canı islediği zaman giydirip soyabileceği ağzı var, dili yok bir bebek mi sanıyordu yani? Saatlerce Oskar'ın saçlarını tarayacak, fırçalayacak, orasını burasını çekiştirip düzeltecek, onu terbiye edecekti, öyle mi? Tabii ikisi de bana anormal ve acınacak bir cüce çocuk gözüyle bakıyor, kendilerini ise sağlam ve normal, ilerisi için çok şeyler vaa'deden çocuklar gibi görüyorlardı. Nilckim Anneannem Koljaiczek'in gözdeleriydi ikisi; oysa ben, büyükannemin beni kendi gözdesi olarak görmesini güçleştiriyordum; masalların, masal kitaplarının öyle pek etkisinde kalacak bir çocuk değildim çünkü. Anneannemden beklediğim, bugün bile uzun boylu ve ballandıra ballandıra hayalimde canlandırdığım şey gayel açıktı, dolayısıyla ele geçirilebilecek gibi değildi; Oskar anneannesini ne zaman görse, hemen dedesi Koljaiczek'e özenmek, anneannesinin eleklikleri allına girip kaybolmak ve mümkünse onun rüzgâr tutmayan eleklikleri dışında bundan böyle asla nefes almamak isliyordu. Bir yolunu bulup büyükannemin eleklikleri altına girebilmek için neler yapmadım! Büyükannem, etekliklerinin allına girip oturmasını islemiyordu Oskar'ın, diyemeyeceğim hani. Ancak buna müsaade etmekle de çekingen davranıyor, çok vakiı beni geri çeviriyordu; sanırım Koljaiczek'e yarı buçuk benzeyen ne varsa eleklikleri altında barındırmaya razıydı; ama Kundakçı Koljaiczek'in ne cüssesinc, ne de onun hep el altında ateşlenmeye hazır kibritlerine sahip olan ben, kaleden içeri ayak atabilmek için, Truvalılarm tahta atına benzeyen bir hile düşünmek zorundaydım. Oskar, gerçekten üç yaşındaki bir çocuk olarak Lastik bir lopla oynarken göz önünde canlandırıyordu kendini; üç yaşındaki 269 Oskar, topu sanki kazara anneannesinin eteklikleri allına yuvarlıyor, sonra ileri sürdüğü yuvarlak bahanesinin ardı sıra, büyükannesi hileyi çakıp topu daha geri çevirmeye vakil

bulamadan etekliklerden içeri kaymaya davranıyordu. Büyükler varken, asla uzun süre eteklikler allında kalmama izin vermiyordu anneannem. Büyükler onu alaya alıyor, çokluk iğneleyici sözlerle ona güz vakti patates tarlasındaki nişanlılık dönemini anımsatıyorlar, zaten yaradılıştan soluk benizli olmayan anneannemin adamakıllı kızarmasına ve bu kızarmanın da bir süre kaybolmamasına yol açıyorlardı; yüzünün böylece kızarması da saçı ağarmış altmışlık büyükanneme fena gitmiyordu doğrusu. Ama anneannem yalnızsa —pek de yalnız kaldığı yoktu; ayrıca, zavallı annemin ölümünden sonra anneannemi gillikçe seyrek görmeye başlamıştım, hele Langführ Pazarı'ndaki tezgâhını dağıttığından bu yana zor görebilir olmuştum palates rengi etekliklerinin altına girip oturmama daha bir gönülden rıza gösteriyor ve bunu daha uzun bir süre yapmama izin veriyordu. Etekliklerden içeri ayak atabilmek için pek aptalca bir lastik lopla aptalca bir numaraya başvurmam gerekmiyordu o zaman. Trampetimle taban tahtaları üzerinden kayıyor, bir bacağımı altıma kıvırıp öbürünü mobilyalardan birine dayayarak dağ gibi duran anneanneme doğru hızla yaklaşıyor, anneannemin ayağı dibine varınca trampet dcğnckleriyle dörl kat örtüyü kaldırdığım gibi soluğu içerde alıyordum. Dörl perdenin dördünü aynı zamanda indiriyor, bir dakikacık sessiz duruyor sonra, vüudumdaki gözeneklerin tümüyle soluyup kendimi hafif acımış tereyağının hiçbir mevsime bağlı bulunmaksızın eleklikler altında egemenliğini sürdüren o sürekli ve keskin kokusuna bırakıyordum. Ancak bunun üzerine irampelini konuşturmaya başlıyordu Oskar; nihayet anneannesinin hoşlanacağı parçaları biliyordu; sıkı sıkıya izlenen bir kundakçı korkusuyla Koljaiczek'in gelip eleklikleri allına sığındığı vakit, palates yaprağı ateşi başında anneannemin duymuş olması gereken ekim ayındaki yağmur hışırtısına 270 benzer ezgiyi trampetimden çıkarıyor, ince çapraz bir yağmuru teneke trampetin üzerine yağdırıyordum; derken göğüs geçirmeler işitiyordum üzerimde, ermişlerin isimlerini işitiyordum; bunların, anneannemin yağmur altında çömüp, Koljaiczek'in ise kuru yerde oturarak tuzunu kuruttuğunda işittiği göğüs geçirmelerinin ve ermiş adlarının bir eşi olup olmadığına karar vermeyi sizlere bırakıyorum. 1939 ağustosunda bir gün Polonya Mahallesi'nin karşısında Jan Bronski'yi beklerken sık sık anneannemi anımsadım. Belki de şimdi Hedwig Tcyze'yi ziyarete gelmiştir, diye geçirdim aklımdan. Anneannemin etekliklerinin allında oturarak acımış tereyağı kokusunu soluyabilme düşüncesi ne kadar çekici de olsa, iki merdiveni tırmanıp üzerindeki plakada "Jan Bronski" yazan kapının zilini çalmadım. Hem Oskar ne verebilirdi anneannesine? Trampeti dağılıp dökülmüştü, trampeti konuşturulacak gibi değildi artık, trampeti ekim ayında palates yaprağı ateşi üzerine incecikten yağan çapraz bir yağmur sesinin nasıl çıktığını unutmuştu. Annekanncsine giden yol ise o güzsü yağışların gürültülü kulisinden geçtiği için Ring Caddesi'nde kalıyordu Oskar; zillerini vurarak Hecresangcr'i inip çıkan hepsi de beş numaralı tramvayların karşıdan gelişlerini seyrediyor ya da önünden geçip giderlerken arkalarından bakıyordu. Hâlâjan'ı mı bekliyordum? Çoktan bu işten vazgeçmiştim de, sadece bu vazgeçişim için henüz uygun bir neden aklıma gelmeyip yerimden kımıldamıyor değil miydim? Uzunca süre beklemelerin eğitici bir etkisi vardır. Ama beri yandan uzunca beklemeler, bekleyenleri, bekledikleri karşılaşma sahnesini kafalarında gayel ayrıntılı biçimde canlandırmaya

götürür ki, bu da bekleyen şeyi her türlü sürpriz şansından yoksun bırakır. Ama yine de benim için bir sürpriz olmuştu Jan'ın gelişi. Jan'ın kendisi beni görmeden, ben onu beni görmeye hazırlıksız görmek, kırık dökük trampetimi konuşturup onu yanıma çekmek için güçlü bir istek duyuyor, trampet değnekleri elimin altında hazır olduğum yerde dikilmemi sürdürerek merakla bekliyordum. Uzun boylu açıkla 271 malarda bulunmak zorunda kalmayayım diye, trampetimi iri iri konuşturup çığlık çığlığa bırakarak çaresizliğimi açığa vurmak isliyor, kendi kendime şöyle diyordum: Hele beş tramvay daha, hele üç tramvay daha, hele şu tramvay da geçsin. Korkular içinde kıvranarak, Bronski ailesinin Jan'ın isteği üzerine Posta İdaresi tarafından Modlin veya Varşova'ya nakledilmiş olabileceğini zihnimde canlandırdım. Etliğim bütün yeminleri bozarak bir tramvay daha bekledim; lam evin yolunu tutmak üzere arkama dönmüştüm ki, geriden biri yakaladı Oskar'i, bir büyük adam gözlerimi elleriyle kapadı. Gözlerimin üzerinde lüks sabun kokan, lâtif kurulukla yumuşacık erkek elleri, Jan Bronski'nin ellerini hissciliın. Jan, ellerini gözlerimden uzaklaştırıp dikkati çekecek kadar yüksek sesle gülerek beni kendinden yana döndürünce, trampetimi konuşturarak içinde bulunduğum berbat durumu göz önüne sermenin vakü geçmişti. Dolasıyla, her iki trampet değneğini, benimle arlık bir ilgilenen bulunmadığından, cepleri saçak saçak olmuş, dizime kadar gelen pislik içindeki kısa pantolonu kelen askıları alıma sokuşturdum. Ellerim boşla kaldı, yürekler acısı bir sicimin ucunda sarkan teneke irampelhni havaya kaldırdım, yakınıp sızlanarak kaldırdım havaya; göz hizasına kadar. Rahip Wiehnke Efendi'nin âyin sırasında kutsanmış ekmeği havaya kaldırdığı gibi kaldırdım trampetimi ve Rahip Wiehnke Efendi gibi şöyle diyebilirdim: Bu benim elim, bu benim kanım. Ama en ufak bir şey söylemedim, derisi yüzülmüş trampetimi havaya kaldırmakla yelindim, sadece kaldırdım trampetimi havaya ve öyle köklü, mümkünse mucizemsi bir değişim isteğinde bulunmadım; istediğim sadece trampetimin onarılnıasıydı. Jan, sese bakılırsa asabî bir zorlamanın eseri olan, yersiz kahkahasını hemen yarıda kesti; trampetimi gördü, görülmeyecek gibi değildi zaten; sonra bumburuşuk trampetten ayırdığı gözleriyle benim çil çil ve hâlâ sahici üç yaşındaki çocuk gözlerimi arayıp buldu. İlkin biri ötekisi gibi hiçbir şey söylemeden iki mavi iristen, irislerdeki pırıltılarla yansılamalardan ve bir gözün 272 normal olarak anlatacağı şeylerden başka bir şey göremedi gözlerimde; nihayet gözlerimin sokakta istenildiği kadar raslanan yansımalara ve yansıtmalara hevesli su birikintilerinin herhangi birinden larksız olduğunu anlayınca, bul ün iyi niyetini ve o anda belleğinde el atabileceği nesnelerin tümünü bir araya topladı ve benim bir çift gözümde annemin gri olmasına karşın biçimi benimkilere benzeyen gözlerini bulmaya zorladı kendini; ne de olsa annemin gözleri yıllar boyu kendisi için lulufkâr ve tutkulu ışıldayıp durmuştu. Ama sanırım gözlerimde kendi aksini görerek şaşırdı Jan; ancak böyle olması kendisinin babam sayıldığı, daha doğrusu bana hayal veren kimse olduğu anlamına gelmezdi. Çünkü Jan'ın, annemin ve benim gözlerimin belirleyici özelliğini aynı said il kurnaz, pırıl pırıl aplalsı bir güzellik oluşturuyordu ki, bu hemen bütün Bronskilerdc, aynı şekilde Stephan'da ve ondan

biraz daha az belirgin olarak Marga'da, buna karşılık pek açık seçik anneannemle kardeşi Vinzcnt'te de bulunuyordu. Ama bütün siyah kirpikli mavi gözlülüğüme karşın, kanıma Koljaiczek'in kundakçı kanından hiç değilse bir nebzenin karışmış olduğu inkâr edilmezdi; oysa Renli Malzeralh'ı anımsatacak bir özellik bulmak kolay değildi bende. Trampetimi havaya kaldırıp da bakışlarımı konuşturduğum zaman, kendisine sorsanız, en iyisi böyle sorulardan kaçmaya bakan Jan çaresiz şöyle cevap verecekti: "Annesi Agnes'in gözleri bana bakıyor; belki de bakan benim kendi gözlerim; annesiyle beni birbirine bağlayan o kadar çok ortak özellik vardı ki! Ama Amerika'da bulunan veya denizin dibinde yalan amcanı Koljaiczek de onun gözlerinden bana bakıyor olabilir. Ancak Matzcralh değil bana bakan ve o olmadığı da iyi bir şey." Jan, trampeti elimden alarak evirip çevirdi, orasını burasını tıklattı biraz. Pratik bir adam olmaktan uzak, bir kurşunkalemi bile doğru dürüst yontamayan Jan, sanki leneke trampetlerin onarımından anlarmış gibi yaptı; kendisinde pek seyrek rastlanır bir davranışla bir karar varmış görünerek beni elimden lullu; onun böyle yapışı dikkatimi çekmişti doğrusu, çünkü trampetin 273 onarılmasının pek acelesi yoktu; benimle Ring Caddcsi'nden karşıya geçti, beni elimden tutarak Hceresangcr tramvay durağına götürdü; tramvay gelir gelmez, beni de peşinden çekerek, beş numaralı tramvayın sigara içenlere ayrılmış arka vagonuna bindi. Oskar sezinlemişti: Kente iniyorduk; Hevelius Meydanı'na varıp Polonya Postanesi'nden içeri girecek, Oskar'ın trampetinin haftalardır gereksinim duyduğu avandanlık ve ustalıkla donatılmış Kapıcı Kobyclla'yı bulacaktık. Tramvayla yapılan bu yolculuk zevkli ve pürüzsüz geçebilirdi; ancak 1939 yılı 1 Eylül arifesinin akşamıydı.* Arkasına bir römork takmış beş numaralı tramvay, Max Halbe Mcydanı'ndan başlayarak, Bröscn plaj ve kaplıcalarından dönen yorgun, ama yine de gürültücü yolcularla tıka basa dolmuş, kente doğru zil vurarak yol almaya başlamıştı. Trampeti kapıcıya bıraktıktan sonra, kimbilir Cafe Weitzke'de saman çöplü limonata başında ne nefis bir yaz sonu akşamı geçirecektik. Gelgeldim limanın ağzına, Weslerplatte'ye karşı "Şilezya" ve "SchleswigHolslein" adındaki iki zırhlı demir atmış ve gerisinde cephaneliğin bulunduğu kırmızı tuğladan surlara çelik gövdeli döner çift taretlerini ve kazcmallarını yöneltmişti. Polonya Postancsi'ndc kapıcı bölmesinin kapısını çalmak ve masum bir çocuk trampetini onarılmak üzere Kapıcı Kobyella'nın eline teslim etmek ne güzel bir şey olurdu! Ama postanenin içi, daha aylar öncesinden başlanarak bir savunma durumuna sokulmuş, o ana kadar kendi halinde insanlar olan postane personeli, memur ve müvezziler Gdingen ve Oxhoft'lc hafta sonu eğitimlerinden geçirilerek bir kaleyi savunacak bir birliğe dönüştürülmüştü. Olivia Kapısı'na yaklaşmıştık. Jan Bronski terliyor, Hindcnburg Ağaçlıklı Yolunun tozlu yeşiline gözlerini dikmiş bakıyor, uçları allın yaldızlı sigaraların birini yakıp birini söndürüyor, tutumluluğunun izin verdiği sınırı haydi haydi aşıyordu. Annesiy * 1 Eylül 1939'da Alman orduları Polonya'ya saldırmıştı. (Ç.N.) 274 |e şezlongla yan yana yatarlarken Oskar, bir iki kez Jan'ı gözetlemiş, o zamanlar da Jaıı'ın yine terlediğini görmüştü; ama bu bir iki kez sayılmazsa, muhtemel babasına hiç bu

kadar terlerken raslamamışlı. Zavallı annem öleli hayli zaman olmuştu. Daha ne diye terliyordu Jan? Onun hemen her durağa yaklaştığımızda tramvaydan inmek isteğini duyduğunu, ama her inmeye hazırlanışında yanında bulunan beni anımsadığını, benim ve trampetimin kendisini gerisin geri yerine oturmaya zorladığını görünce anladım ki, Jaıı'ın terlemesi, onun bir devlet memuru olarak Polonya Postanesi'ni savunması gerektiği içindi; çünkü postaneden kaçmıştı Jan; ama Ring Caddesi'yle Heeresanger'in yaptığı köşede beni görmüş, memurluk görevine dönmeye karar vermişti. Ne mcınur, ne de postanenin savunulmasında işe yarayacak biri olan beni yanı sıra sürüklüyor, öte yandan terleyip sigaralar içiyordu. Neden bir ikinci kez, soluğu kaçmakla almıyordu sanki! Böyle bir şey yapmak istese, onu bundan kuşkusuz alıkoymazdım. Nihayet ömrünün en iyi yıllarını yaşıyordu, kırk beşinde bile yoklu henüz. Gözleri mavi, saçları kahverengiydi; bakımlı elleri titriyordu ve bu kadar yürekler acısı bir biçimde lerlcmesc, muhtemel babasının yanında oturan Oskar'ın burnuna gelecek koku, soğuk ter değil, lavanta kokusu olacaktı. Odun Pazarı'nda tramvaydan inip, Altstadıischcr Graben'dan aşağı yürümeye başladık. Bir yaz sonu akşamı; yaprak oynamıyor. Saat sekize gelmek üzere; Eski Şclıir'deki* kiliselerin çanları eskisi gibi gökyüzüne tunçtan bir manzara oturtmuş; güvercin bulutlarını havaya kaldıran çanların oyunsu müziği: "Serin kabre kadar ayrılma sadakat ve dürüstlükten". Müzik kulağı okşuyor, nerdeyse ağlamaklı yapıyor insanı, oysa dört bir yanda gülüşmeler duyuluyordu. Güneşte yanmış çocuklar, tüylü bornozlar, renk renk deniz topları ve yelkenli gemiler. Kadmlar tramvaylardan iniyor, tramvaylar Glcllkau ve Heubudc plajlarında sudan yeni Danzig'ıc bir scmıin adı. (Ç.N.) 275 çıkmış insanları durmadan taşıyıp getiriyordu. Genç kızlar şimdiden mahmur bakışlarla dillerini oynatıyor, ahududulu dondurmalarını yalıyordu. Derken on beş yaşındaki bir kız dondurma külahını elinden düşürdü, tam eğilip nefis yiyeceği yerden almak isterken duraksadı, yerde yavaş yavaş eriyip dağılan serinletici dondurmayı kaldırımın taşlarına ve arkadan gelenlerin ayaklarmdaki iskarpinlerin pençelerine terkelti; çok geçmeden büyükler arasına karışacak, arlık sokakla dondurma yalanlayacaktı. Schneidcrmühle Sokağı'na gelince sola saptık. Hevclius Meydanı'na açılıyordu sokak ve meydanı yer yer gruplar halinde dikilen SS'ler tutmuştu: Kolları pazıbentli, jandarmalar gibi karabinalar taşıyan genç delikanlılar ve yaşlı aile reisleri. Meydandan gcçmeyip etraftan dolaşmak ve Rahn üzerinden postaneye erişmek kolay olmayacaktı. Jan Bronski SS'lcre doğru yürüdü. Niyeti açıktı: SS'ler kendisini ileriye koyvermeyecck, postaneden kesinlikle Hevelius Meydanı'nı gözetlemekte olan amirlerinin gözleri önünde onu geri çevirecekler ve böylece Jan da geriye çevrilmiş bir kahraman olarak az buçuk bir kişilik kazanacak, kendisini buraya getiren beş numaralı tramvaya allayıp eve dönebilecekti. Ne var ki, SS'ler meydandan geçmemize ses çıkarmadılar, belki üç yaşındaki bir oğlanı elinden tutan şık giyimli baym Polonya Posianesi'nc gideceğini akıllarının ucundan geçirmemişlerdi. Nazikçe, dikkatli olmamızı öğütlediler yalnız. Ancak parmaklıklı bahçe kapısından geçip postanenin parmaklıklı ana kapısının önüne gelmiştik ki, dur! diye seslendiler peşimizden. Jan, duraksayarak arkasına döndü. Ama o anda postanenin ağır

kapısı biraz aralanıp bizi hemen içeri aldılar; çok geçmeden Polonya Posianesi'nin tatlı bir serinlikle dolu gişe salonunda dikilmeye başladık. Jan Bronski'yi kendi adamları pek de hoş denemeyecek bir şekilde karşıladılar. Ona güvensizlik duyuyorlardı; öyle görülüyordu ki, çoktan umudu kesmişlerdi kendisinden; doğrusu Jan'ın. yani Postane Sekreleri'nin ortadan toz olmak islediğinden kuşkulanmış olduklarını açıkça itiraf etliler. Jan, suçlamaları geri çevirmekte güçlük çekiyor, kimse kendisini dinlemiyordu. Derken 276 onu alıp götürdüler ve mahzenden kum torbalan çıkarıp gişe mahallindeki pencerelerin gerisine yerleştirme görevi alınış bir grubun içine katlılar. Kum lorbaları ve benzeri saçma şeyler pencerelerin önüne yığılıyor, evrak dolapları falan gibi eşyalar, gerekirse hemen arkasında bir barikat kurulabilmesi için kapının yanına sürülüp getiriliyordu. Adamın biri benim kim olduğumu anlamak isledi, ama Jan'ın cevabını bekleyecek vakli yoklu anlaşılan. Herkes sinirli görünüyor, bazen bağırarak, bazen da son derece alçak sesle konuşuyordu. Trampetim ve trampetimin derdi unutulmuştu âdela. Kendisine bel bağladığım, karnımın önündeki o hurda yığınına yine eski saygınlığı kazandıracağını umduğum Kobyella bir türlü ortalarda gözükmüyordu, belki bulunduğumuz salondaki müvezzi ve gişe memurları gibi o da, kurşun geçirmediği söylenen sıkı sıkıya doldurulmuş kum torbalarını birinci veya ikinci katta harıl harıl üst üsle yığıyordu. Oskar'ın yanında oluşu Jan için tatsız bir şeydi. Dolayısıyla, bir ara Doktor Michon adındaki bir adamdan yapacağı işe ilişkin direktif alırken, ben yanından sıvıştım. Besbelli, postane müdürü olan, basında bir Polonya çelik miğferi taşıyan adamın gözüne gözükmemeye çalışarak, biraz aradıktan sonra ilk kata çıkan merdiveni buldum ve yukarıda, koridorun nerdeyse sonunda büyücek ve penceresiz, içerisinde cephane sandıklan taşıyıp kum torbaları yığan kimselerin görülmediği bir odayla karşılaştım. Üzerlerine rengârenk pullar yapıştırılmış mektuplarla dolu tekerlekli sepetler, sıkışık durumda koridorda duruyordu. Oda alçaktı ve toprak rengi kâğıtlarla kaplıydı duvarlar. İçerisi hafif lastik kokuyor, tavandan abajursuz bir ampul sarkıyordu. Elektrik düğmesini aramayacak kadar yorgundu Oskar. Sanki Maria, Sanki Kalharina, Sanki Johann, Sankt Brigilla, Sanki Barbara, leslis ve Ruhulkudüs kiliselerinin çok uzaklardan gelen çan sesleri Oskar'ı uyarıyorlar, saal dozu oldu Oskar, yatma zamanı artık, diyorlardı. Dolayısıyla ben de mektup sepetlerinden birinin 'Çine kıvrıldım yadım, yorgunluktan benim gibi canı çıkmış trampetimi yanıbaşıma yatırıp uyudum. 277 POLONYA POSTANESİ Lodz, Lublin, Lwow, Torun, Krakow ve Czestodıova'ya* yollanmayı bekleyen, Lodz, Lublin, Leinberg, Thorn, Krakau ve Tschcnslochau'dan yollanan mektupların doldurduğu bir çamaşır sepetinin içinde uyudum. Ama ne Malka Boska Czeslochowka'yı, ne siyah madonnayı gördüm düşümde; ne Mareşal Pilsudski'nin Krakovv'da saklanan yüreğini gördüm, ne de Thorn kentine o büyük ününü sağlayan zencefilli çörekleri çıtırdat t im ağzımda. Benim henüz onarilmamış trampetimi bile düşümde görmedim. Tekerlekli çamaşır sepetini dolduran mektuplar üzerinde düşsüz yattım ve mektuplar bir yığın halinde üst üste bulunursa sözde duyulacak o fısıldaşıııaları, fiskosları, gevezelikleri, mahrem

konuşmaları işitmedim. Mektuplar bana hiçbir şey söylemedi, hiçbir yerden mektup beklediğim yoklu, kimse benim şahsımda bir mektup alıcısı ya da gönderici göremezdi; haberlerle dolup taşan dünyanın bizzat kendisi olarak bakılabilccek dağ gibi posta yığını üzerinde antenimi indirmiş, yüce dağları ben yarattım gibi bir edayla uyumuştum. Pan Lech Milcvvczyk adındaki birinin Varşova'dan DanzigSchlidlilz'dcki yeğenine yazdığı mektup, yani bin yıllık bir kaplumbağayı bile uykusundan uyandıracak kadar alarm dolu o mektup olmadı kuşkusuz beni uyandıran; beni ne yakından duyulan makineli lüfek sesleri, ne Serbest Liman Danzig'te demir ' Polonya'nın Kielce bölgesinde bir kent: Hazreti Meryem'in siyah bir heykelinin bulunduğu bir hac yeri. (Ç.N.) 278 lemis zırhlıların çift taretlerinden alılan ve uzaktan uzağa gümbürtüleri duyulan mermi salvoları uyandırdı. Hani kolaycacık kâğıt üzerine çiziklirilip makineli tüfekler, çift taretler deniyor şimdi. Ama bir sağanak yağmur, bir dolu serpintisi, ben dünyaya gözlerimi açtığım zaman kopmuş fırtınaya benzer bir yaz sonu fırtınasının gelip geçişi de olmaz mıydı beni uyandıran? Alabildiğine bir mahmurluk vardı üzerimde, kafamın içindeki düşüncelerin bir türlü içinden çıkacak halde değildim ve sesler hâlâ kulaklarımda, bütün mahmur kimseler gibi durumu tüm çıplaklığıyla niteleyen isabetli bir teşhisle: "İşte ateş başladı!" diye söylendim kendi kendime. Çamaşır sepetinden çıkmış, henüz ayaklarımdaki sandallar üzerinde kararsız dikiliyordum ki, narin trampetini nasıl sağlama alacağını düşünmeye başladı Oskar. Uykusuna barınaktık etmiş sepetteki mektupların içinde iki eliyle uğraşıp bir çukur açtı; gevşecik üst üsle yığılmıştı mektuplar, ama beri yandan dişliler gibi birbirine geçmişti; yine de içlerinden hiçbirini yırtıp atmadı Oskar, büküp buruşturmadı, hele pullarını kullanılmış duruma sokmadı, hoyratça açmadı söz konusu çukuru; hayır, arap saçı gibi birbirine girmiş mektupları kollayıp gözeterek birbirinden ayırdım, üzerinde "Poczta Polska" damgası görülen çoğu mor zardı mektupların, halta kartpostalların hiçbirine zarar gelmemesine çalışımı; hiçbir zarfın açılmamasına özen gösterdim; çünkü ortada değiştirmediği bir şey bırakmayan önüne geçilmez olaylara karşın haberleşme mahremiyetine halel gelmemesini istiyordum. Makineli tülek ateşi arttıkça, mektup dolu çamaşır sepetindeki huni biçimli oyuk büyüyüp genişledi. Sonunda yeter bu kadarı dedim, ölümcül hasla trampetimi yeni hazırlanmış tiril tiril yatağa yatırdım. Dayanıklı duvarlar ören duvarcı ustaları nasıl tuğlaları işlerse, ben de zarfları birbirine kenetleyerek trampetimin üzerinde üç değil, on değil, yirmi katlı kalın bir yorgan ördüm. Şarapnel parçalarından ve mermilerden teneke trampetimi koruyacağını umduğum bu önlemi tanı almıştım ki, postanenin Hevelius Meydanı'na bakan cephesinde, aşağı yukarı giriş salo 279 nunun hizasında zırhlı hedeflere karşı kullanılan ilk mermi patladı. Tuğladan dayanıklı bir kagir yapı olan Polonya Postanesi, SS'lerin önceden sık sık provası yapılmış bir yıldırım saldırıya geçip, hemen cepheden içeri sızabilecekleri bir gedik açarak,

işi uzatmadan kendisini ele geçirebilecekleri korkusuna kapılmaksızın, bu tür daha bir yığın mermiyi rahalçacık sineye çekebilirdi. Jan Bronski'yi aramak üzere, büro olarak kullanılan üç odayla ilk kattaki koridor tarafından çevrelenmiş emin ve penceresiz bir yer olan Posta Dağılım Salonundan ayrıldım. Muhtemel babamı ararken, âdeta ondan daha büyük bir istekle harp malulü Kapıcı Kobyella'yı arıyordum kuşkusuz; çünkü akşam yemeğini Ieda ederek kente, Hevelius Meydanı'na ve oradan pos'.anaye trampetimin onarımı için gelmiştim. Kobyella'yı zamanında, yani yüzde yüz beklenen yıldırım saldırısından önce bulamadım mı, iler tutar yeri kalmamış trampetimin titizlikle onanlıp sağlam bir duruma sokulması işi suya düşerdi. Dolayısıyla Jan'ı arıyor Oskar, ama kafasından hep Kobyella'yı geçiriyordu. Kollarını göğsünün üzerinde kavuşturup, birçok defa çini döşemeli uzun koridoru arşınladı. Gerçi postane binasından açıldığı kuşkusuz tek tük ateşlen, SS'lerin sürekli cephane harcadıklarını gösteren ateşlerden ayırt edebiliyordu; ama postanedeki tulumlu silâhendazlar bürolarına çekilmiş, keza zımbalama işi gören silâhlarını bırakarak postanenin zımba ve damgalarını ellerine almış olmalıydılar. Koridorda muhtemel bir karşı saldırı için ayakla bekleyen ya da yerde mevzileıımiş yatan bir hazır kuvvet hazırda görülmüyordu. Sadece Oskar devriye geziyordu ortalıkta, silâluzdı ve pek erken bir sabah saatinin tarihi olaylara gebe üverlürüyle karşı karşıya bulunuyordu. Ne var ki, altın değildi bu sabah saatinin ağzında taşıdığı, kursundu* Postane avlusuna bakan odalarda in cin göremedim, düşünce * Türk atasözü "erken kalkan yol alır. erken evlenen döl alır" ile aşağı yukarı aynı anlamda "Moıgensıunde /Gold im Mundo = Sabah saali / laşır ağzında allın" Alman atasözünü telmih. (Ç.N.) siz bir davranış olarak değerlendirdim bunu; binanın Schncidernıülıle Sokağı'na bakan taralının da güven allına alınması gerekirdi. Postane avlusııyla paket yükleme rampasından sadece tahta bir çitle ayrılmış polis karakolu öyle güzel bir saldırı noktası oluşturuyordu ki, bu kadarına resimli çocuk kitaplarında rastlanabilirdi ancak. Büroları, laahüllü salonunu, para müvezzilerinin odasını, muhasebeyi, telgrafhaneyi dolaştım: Hepsi bu odalardaydı. Zırhtan levhalar ve kum torbalarının gerisinde, yere yıkılmış mobilyaların arkasında yatıyor, kekeleyerek konuşuyor, âdeta tutumlulukla ateş ediyorlardı. Odaların çoğunda daha şimdiden kimi pencereler SS'lerin makineli tüfekleriyle tanışmıştı. Uğranılan zararı şöyle bir gözden geçirdim; huzur içinde, rahat ve derin nefes alınıp verilebilen barış zamanı elmastan sesimin etkisine dayanamayarak olduğu yere yığılıp kalmış pencere camlarıyla postanenin kırılıp dökülen camları arasında karşılaştırmalar yaptım. Eh, benden Polonya Poslancsi'nin savunulmasına bir katkıda bulunmam islenirse, o ufak lefek ve çakı gibi Dr. Michon, postanesinin mülki amiri olarak değil de askeri amiri olarak yanıma sokulup sadakat andı içerek beni Polonya hizmetine almaya kalkarsa, sesim emirlerine amadedir: Polonya için ve Polonya'nın yabansı açan, ama boyuna yemiş verdiği görülen ekonomisi için Hevelius Meydanı'nı çevreleyen bütün karşı binalarla, Râhmde'ki evlerin cam pencerelerini, Schneidermühle Sokağı'ndaki cam dizisini, polis karakolunu ve sesimi her zamankinden daha uzak etkili konuşturarak Aitstâdtischcr Grabcn'm ve Şövalye Sokağı'nın bütün o temiz pak camlarını birkaç dakika içinde hava ceryanlarına yol açacak kara kovuklara dönüştürebilirdim. Bu da SS'lcrle durumu seyreden vatandaşlar

arasında panik yaratırdı. Böylelikle pek çok ağır makinelinin yapacağı işi görür, daha savaşın başında mucizevi silahların varlığına herkesi inandırırdım; ama Polonya Postanesi'nin kurtarılmasına gelince, yine kurtaramazdım onu. Ancak postanenin savunulmasında bana başvuran çıkmadı. Müdür, kafasında bir Polonya çelik miğferi taşıyan Dr. Michon 280 281 adındaki bey, bana sadakat andı falan içirmediği gibi, ben merdivenleri hızla inip de gişe salonundan içeri dalarak soluğu adamın bacakları arasında alınca, bana Icna bir tokat patlattı ve bağırarak Polonyaca küfürler savurdu, sonra savunma işleriyle uğraşmaya koyuldu yeniden; bana da tokatı sineye çekmekten başka yapacak şey kalmadı. Bütün poslanedekilerin ve nihayet sorumluluğu omuzlarında taşıyan Dr. Michon'un sinirli bir hali vardı, korkuyordu hepsi de, dolayısıyla davranışları bağışlanabilirdi. Gişe salonundaki saat, dördü yirmi geçtiğini haber veriyordu. Dördü yirmi bir geceyi gösterince, çarpışmaların saate bir zarar vermediğine inandım. Saat işliyordu; zamanın bu serinkanlılığını iyiye mi, yoksa kötüye mi yoracağımı bilemedim bir türlü. Kesin olan bir şey varsa, ilkin gişe salonunda kalıp Jan'ı ve Kobyella'yı aradım, Dr. Michon'a görünmemeye çalıştım. Ama ne amcamı bulabildim, ne Kapıcı Kobyella'yı. Salondaki pencerelerin camlarında hasarlar saptadım, ana kapının yanı başındaki sıvada çatlaklar ve çirkin oyuklar gördüm ve ilk iki yaralıyı getirirlerken hazır bulundum. Yaralılardan biri yaşlıca bir adamdı, ağarmış saçları hâlâ titizlikle iki yana ayrılmış duruyordu, sağ kolunun üst tarafını bir mermi sıyırıp geçmişti; yarası sarılırken heyecanlı heyecanlı konuşup durdu. Hafif yara, beyaz sargı bezleriyle sarılıp sarmalanmışı) ki yeniden sıçrayıp kalkacak, silâhına sarılacak ve belli ki kurşun geçirmediği söylenemeyecek kum torbalarının gerisine kendini alacak oldu. Allah'tan lazla kan kaybının yol açlığı hafif bir fenalık onu tekrar yere sererek gerekli istirahatı yapmaya zorladı; bu istirahali yapmadan, kendisi gibi yaşlıca birinin, aldığı bir yaradan az sonra eski gücüne kavuşması düşünülmeyecek bir şeydi. Ayrıca başında çelik bir miğfer taşıyan, ama sivil giysisinin mendil cebinden bir mendilin üçgen biçimli ucu görünen, memur kılığında bir şövalye gibi nazik ve ince bir doktor olup Michon adını taşıyan, dün akşam Jan'ı sıkı bir sorgulamadan geçirmiş bulunan ellinin üstündeki ufak tefek ve sinirleri sağlam adam da, benzi sararmış yaşlı bir adam olan yaralıya, Polonya adına serinkanlılığını koruması emrini verdi. 282 İkinci yaralı güçlükle soluyarak bir ot yatak üzerinde yatıyor ve kum torbalarının yanına varmaya karşı bundan böyle bir istek duymuyordu. Düzenli aralarla yüksek perdeden ve ulanıp sıkılmadan bağırıyordu, çünkü karın bölgesinden bir kurşun yemişli. Tam, Oskar kendi aradığı kimseleri bulmak üzere kum torbalarının arkasında yalanlan bir kez daha gözden geçirmek üzereydi ki, ana kapıyla onun bitişiğine rastlayan iki mermi gişe salonunda bir şangırtıya yol açtı. Kapının önüne itilmiş dolaplar ansızın kapaklarını açarak cilt cilt evrak yığınlarını dışarı kustu; havada yaprak yaprak açılıp dağıldı evraklar, derken gelip çini döşeme üzerine kondu hepsi, döşemenin üzerinde kayarak öyle hesap pusulalarıyla temasa geldiler, öyle hesap pusulalarının üzerini örttüler ki, gerçek bir muhasebe işleminde bunlarla tanışmaları olanaksızdı. Artakalmış pencere camlarının da

tuzla buz olduğunu, irili ufaklı sıva kalıntılarının duvarlardan ve tavandan döküldüğünü söylemek gerekmez sanırını. Derken bir üçüncü yaralıyı sürükleyip alçı ve kireç bulutlan arasından salonun ortasına getirdiler, ama sonra çelik miğferli Dr. Michon'un emri üzerine lekrar kendisini alıp birinci kala çıkarmak üzere merdivenleri tırmanmaya koyuldular. Oskar basamakları oflayıp puflayarak çıkan adamların peşine takıldı; kendisini geriden bir çağıran, sorguya çeken ve halta az önce Dr. Michon gibi hoyrat ve kaba eliyle beni tokatlayan çıkmadı. Tabii, Oskar da postane savunucularının ayaklarına dolaşmaktan kaçınmaya enikonu çaba harcıyordu. Yavaş yavaş merdiveni geride bırakan adamların peşinden birinci kata çıkınca, korktuğum başıma geldi: Yaralıyı o penceresiz, dolayısıyla emin bir yer olan Posta Dağılım Salonu'na soktular; oysa ben, kendim için ayırmıştım burasını. Üstelik ortada yalağa benzer bir şey bulunmadığından, sepetler içindeki mektupların pek kısa ama yumuşak bir yatak işi görebileceğini düşündüler. Irampelimi artık yerlerine yollanamayacak mektupların durduğu bu tekerlekli çamaşır sepetlerinden birine yerleştirdiğim için pişmanlık duymuştum. Bu vücutları oyulmuş, delik deşik edil 283 iniş müvezzi ve gişe memurlarının kanı, on ya da yirmi kal mektup ve kartpostallar arasından sızıp trampetimi, onun şimdiye kadar sadece lâkc cila olarak tanıdığı bir renge boyayacak mıydı? Polonya kanıyla trampetimin ne alıp vereceği vardı! Kendi mendillerini, beyaz ve kolalı gömleklerini Polonya bayrağının yarı rengi olan kırmızıya boyasalardı ya! Nihayet söz konusu olan Polonya'ydı, benim trampetim değil. Polonya kaybedecek diye, Polonya'nın beyaz kırmızı kaybetmesini istiyorlar diye, zaten üzerindeki taze boya yelerince kuşku uyandıran benim trampetim de mi mahvolsundu? Yavaş yavaş kafama bir düşünce gelip yerleşmişti: Hiç de Polonya değil, benim yer yer yumrulmuş trampetimdi söz konusu olan. Memurlara bir simge olarak Polonya yetmemiş, onları coşturacak bir bayrak gibi Jan, beni kandırıp postaneye getirmişti. Ben geceleyin tekerlekli mektup sepetinde uyur, ama ne sepetle yuvarlanıp, ne düş görürken, postanenin nöbel tutan memurları bir parola gibi birbirlerine şöyle fısıldamışlardı: Can çekişen bir çocuk trampeti bize sığındı. Biz Polonyalıyız, bize sığınan bu çocuk trampetini korumadan yapamayız. Kaldı ki, İngiltere ve Fransa'nın da bizimle imzalanmış garanti andlaşmaları var. Posta Dağılım Salonu'nun açık duran kapısı önünde kalaından geçen bu tür işe yaramaz soyut düşünceler benim hareket özgürlüğümü kısıtlarken, postane avlusunda ilk makineli lülek sesleri duyulmaya başladı. Daha önceden sezinlediğim gibi, SS'ler Schneidermühle Sokağı'ndaki polis karakolundan ilk saldırıya geçmişlerdi. Az sonra hepimiz yere yuvarlandık; SS'ler posta yükleme rampasının üst tarafındaki paket solununa açılan kapıyı havaya uçurmuştu; çok geçmeden de paket mahalline girdiler, oradan paket kabul salonuna daldılar; gişe salonuna giden koridorun kapısı, çoktan açık duruyordu önlerinde. Yaralı adamı taşıyıp yukarı çıkararak trampetimin saklı bulunduğu mektup sepeti içerisine yatıranlar, tabanları kaldırdı birden; daha başkaları da onları izledi. Gürültüye bakarak, zemin kat koridorunda, daha sonra paket salonunda çarpışmaların baş 284 ladığı sonucunu çıkardım. Derken SS'ler geri çekilmek zorunda kaldı.

Oskar, ilkin duraksayarak, sonra daha bir kararlı, Posta Dağılım Salonu'na girdi. Sarıgri bir yüzü vardı yaralının; dişleri açıkla, gözleri kapalıydı; gözkapaklarımn gerisinde göz kürelerinin oynadığı görülüyordu. Ama mektup sepetinin kenarından aşağı sarkıyordu başı, dolayısıyla sepetteki mektupları kirletme tehlikesi azdı. Sepetin içerisine elini uzatabilmek için ayaklarının üzerinde dikilmek zorunda kaldı Oskar. Adamın kıçı ağır bir külçe gibi, lam da trampetimin gömülü bulunduğu yere bastırıyordu. Oskar ilkin kollayarak adamı ve mektupları gözeterek sonra daha sert çekip çekiştirerek sonunda yırtıp parçalayarak düzinelerle mektubu inildeyip duran adamın altından çıkardı. Bugün diyebilirim ki trampetimi elimin allında lam hissetmeye başladığını anda adamlar dolu dizgin merdivenden çıktılar, koridoru geçerek geldiler; SS'lcri pakel mahalinden püskürtmüş dönüyorlardı'. Zaferi kazanmışlardı şimdilik, gülüştüklerini işitiyordum. Kapının yanı başındaki bir mektup sepetinin arkasına sindim; adamlar doğru yaralının yanına geldiler; ilkin yüksek sesle konuşup ellerini kollarını oynatarak sonra alçak perdeden küfürler savurarak, sepet içinde yalan adamın yarasını sardılar. Birden, gişe salonu hizasından binaya iki tanksavar mermisi isabet elli, ardından iki iane daha; ansızın sessizleşti ortalık. Serbest Liman'da, Wesierplalie karşısında demirlemiş savaş gemilerinin ateş salvoları iyi yürekli homurdanıp duruyor, düzenli aralarla uzaktan uzağa gümbürdüyordu; ama insan zamanla alışıyordu sese. Yaralının başındaki adamların gözüne görünmeden, trampetimi yüzüstü bırakıp, Posta Dağıtım Salonu'ndan sıvıştım; yeniden amcam ve muhtemel babam Jan'ı ve bu arada Kapıcı Kobyella'yı aramaya koyuldum. İkinci katta Postane Başsckreteri Naczelnik'e ayrılan daire bulunuyordu; galiba Naczclnik zamanında davranıp ailesini Brom 285 berg ya da Varşova'ya taşımıştı. İlkin postanenin avlusuna bakan birkaç depoyu aradım, sonra Jan'ı Naczelnik ailesine ayrılmış dairenin çocuk odasında ele geçirdim. İç açıcı aydınlık bir oda; maalesef kimi yerleri serseri kurşunlarla zedelenmiş güler yüzlü duvar kâğıtları. Barış zamanı olsa insan iki pencerenin arkasına geçip Hevelius Meydam'nı seyreder, gönlünü eğlendirirdi. Henüz sapasağlam duran salıncak bir at, bir sürü top, devrilmiş atlı ve yaya askerlerle dolu bir şövalye kalesi, içinde demiryolları ve minyatür marşandizlerle kapağı havaya kalkmış bir karton kutu; kimi az, kimi çok örselenmiş bir hayli bebek, dağınık bebek odaları; kısaca bir oyuncak furyası, Naczelnik'in biri kız, biri oğlan, iyice şımartılmış iki çocuk babası olduğunu ele veriyordu. Yumurcaklar ne iyi Varşova'ya nakledilmişti de, örneklerini Bronski ailesinde gördüğüm böyle iki şımarık kardeşle yüzyüzc gelmekten kurtulmuştum. Kurşun asker dolu çocuk cennetinden ayrıldığına Postane Başsekrcteri'niu oğlunun ne çok üzülmüş olacağını hafif bir özlem duygusuyla geçirdim içimden; belki ilerde Modlin Kalesi için yapılacak çarpışmalarda Polonya süvarisini takviye etmek için, birkaç oyuncak Ulan süvarisini de pantolonunun cebine tıkıştırıp beraberinde götürmüştü. Oskar, kurşun askerlerden (azla bahsediyor ama, yine de şunu itiraf etmeden duramayacak: Oyuncakların, resimli çocuk kitaplarının ve topluca oynanan oyunların bulunduğu bir de etajer vardı odada ve en üst gözünde dizi dizi çalgılar görülüyordu. Bal

sarısı bir trompet, çarpışmalara ayak uyduran bir binaya mermi isabet ellikçe çın çın ölen bir çıngırağın yanı başında suskun duruyordu. Etajerin sağında, kenara doğru, rengârenk bir armonika eğik durumda boylu boyunca uzanmıştı. Anne ve babanın, evlâtlarına sahici dörl keman leliyle donatılmış sahici küçük bir kemanı armağan edecek kadar akıllarından zorları varmış anlaşılan. Kemanın yanı başında, sapasağlam beyaz yüzü görünen ve tabladan birkaç oyuncak küple çevresi sarılarak yuvarlanıp giimesi önlenmiş bulunan, isler inanın, ister inanmayın, beyaz ve kırmı 286 zı bir trampet yer alıyordu. Trampeti kendi gücümle yukardan indirmeye kalkmadım. Uzanacağı yerin sınırlı olduğundan haberi vardı Oskar'ın; cüceliğinin kendisini çaresiz bıraktığı yerlerde büyüklere başvurabilir, onlardan ricalarda bulunabilirdi. Jan Bronşki ile Kobyella, döşemeye kadar inen pencerelerin alttan yaklaşık üçte bir hizasına çıkacak kadar üst üsle yığılmış kum torbalarının gerisindeydi. Kobyella, Jan'ın sağına yatmıştı; Oskar, Kobyella'nın kan tüküren yaralının allında kalıp kuşkusuz giderek daha çok ezilen trampetini adamın allından çıkarıp onaracak zamanı bulunmadığını hemen anlamıştı; çünkü başını kaşıyacak vakti yoklu Kobyella'nın, kum torbaları arasındaki bir açıklıktan tüfeğini uzatmış, Hevelius Meydanı üzerinden Schneidermühle Sokağı'mn köşesine doğru düzenli aralarla ateş ediyordu; buraya, Radaunc Köprüsü'nün hemen önüne bir tanksavar topu gelip yerleşmişti. Jan tortop olmuş, başım saklamış, titreyip duruyordu. Kireç ve kumla pislenmiş koyu gri giysisinden tanımıştım kendisini. Ayaklarındaki aynı şekilde gri iskarpinlerden sağdakinin bağı çözülmüştü; eğilerek çözülen bağı bağladım, bir fiyong yaptım. İpi biraz çekince Jan irkildi ve (azla mavi iki gözünü sol kolunun dirsek altından ileri doğru uzatarak, akıl almaz ölçüde mavi ve sulu bakışlarla beni süzdü. Oskar şöyle bir gözden geçirince, amcasının yaralı olmadığına güven getirdi; ama yine de için için ağlıyor Jan, çünkü korkuyordu. Ben onun sızlanmasını larkclmezden gelip, Başsekrcter Naczclnik'in başka bir yere nakledilmiş oğlunun trampetini gösterdim, açık seçik jestlerle, son derece dikkatli davranıp çocuk odasındaki kurşun tutmayan yerlerden giderek etajere yaklaşmasını ve teneke trampeti raftan indirip bana vermesini isledim kendisinden. Amcam beni anlamadı, benim muhtemel babam anlamadı beni; zavallı annemin sevgilisi kendi korkusuyla öylesine meşgul ve doluydu ki, benim ondan yardım isteyen jestlerim korkusunu daha da artırmıştı kuşkusuz. Hani Oskar bağırarak derdini anlatabilirdi, ama tüfeğinden başka bir 2X7 şeye kulak asmayan Kobyella'nın kendisini odada görmesinden çekindi. Böylece Jan'ın soluna, kum torbalarının gerisine uzandım; aşinası bulunduğum serinkanlılığın bir parçasını mutsuz ve muhtemel babama aktarabilmek için, vücudumla vücuduna dokundum. Az sonra gerçekten biraz sakinleşmiş buldum Jan'ı; düzenli olarak sesli sesli soluyuşum, nabız atışlarında az çok bir düzen sağlamıştı. Ama başını ilkin yavaş ve yumuşak, sonra kesin ve sert, oyuncaktan geçilmeyen tahta etajere doğru döndürmeye çalışıp, kuşkusuz vaktinden önce, dikkatini bir ikinci kez Naczelnik'in oğlunun teneke trampetine çekmeme karşın, yine beni anlamadı Jan. Alttan yukarı doğru yürüyerek vücudunu ele geçirip, yukarıdan aşağı gerisin geri inen korku, aşağıda, belki de içi keçeli

ayakkabıların tabanlarında öylesine bir direnişle karşılaşıyordu ki, tabanları kaldırıp kendini dışarı atmak isliyor, sonra ters yüz edip mide, dalak ve karaciğer üzerinden kaçmaya başlıyor ve Jan'ın zavallı kafasına gelip buraya öylesine yuvalanıyordu ki, Jan'ın mavi gözleri öne fırlıyor ve gözlerin aklarında, Oskar'ın daha önce muhtemel babasının göz kürelerinde görmediği iç içe dolaşmış damarcıkları açığa çıkarıyordu. Amcamın göz kürelerinin yeniden içeri çekilmesini sağlamak, kalbini biraz hale yola koymak, epey zaman ve zahmete maloldu bana. Ama estetik hizmetindeki tüm çabalarım SS'lcrin orta çaptaki bir sahra lopunu savaşa sokmaları üzerine boşa gitti; SS'ler dürbünlerle bakarak sahra topuyla direkt alışa geçmiş, postane önündeki demir çili yere sermişler, binanın uığla örgüsünün içine serpiştirilmiş direkleri birer birer, hayran olunacak bir dakiklikle ve yüksek bir eğilim seviyesini açığa vurarak pes ettirip, sonunda binayı ve onu çeviren demir kafesi kesinlikle dize gelmeye zorlamışlardı. Zavallı amcam on beş ilâ yirmi direğin birer birer çöküşünü bütün bedeni ve ruhuyla öylesine içten yaşadı ki, sanki yerle bir edilen yalnız direkler olmamış, onlarla beraber, onların üzerinde dikili duran, amcamın aşinası bulunduğu ve kendisi için hayali önem taşıyan hayal ürünü lanrı heykelleri de 288 birer birer yıkılıp gilınişıi. Sahra topunun mermilerinden binaya isabet eden oldukça, amcanını bunu, daha bilinçli ve ustalıklı atılsa, benim camların canına okuyan çığlığımın üstünlüğüne ancak erişecek tiz bir çığlıkla karşılayışını ancak böyle açıklamak mümkün. Gerçi Jan ateşli bir şekilde bağırıyordu, ama plansızdı bağırışı ve sonunda bu bağırış Kobyella'nın o kemikli ve sakal vücuduyla kendini kaldırıp bizden tarala atmasına yolaçlı. Kobyclla, gözleri kirpiksiz o sıska kuş başını kaldırıp sulu gri gözbcbcklcrini üzerimizde gezdirdi. İnildeyen Jan'ı tutup silkeledi, gömleğini açarak vücudunda bir yara var mı diye baktı hani ncrcleyse gülmeden duramıyordum—, ama en ulak bir yara izi göremeyince Jan'ı sırt üstü yatırıp çenesini tullu, salladı, küıürdelti Jan'ın çenesini, sulu ve gri çakıp sönen gözlerini Jan'ın mavi Bronski gözlerine dikti, Polonyaca ve yüzüne tükürükler saçarak küfürler savurdu Jan'a ve nihayet yerden tüfeğini alıp ona altı; amcam, kendisine ayrılan atış mazgalı önünde bıraktığı tüfeğini hiç daha kullanmamış, henüz emniyet mandalını bile açmamıştı. Tüfeğin dipçiği, kuru bir ses çıkartarak Jan'ın sol diz kapağına vurdu. Bütün ruhsal acılardan sonra böyle ilk kez hissettiği liziki bir acı Jan'a iyi gelmişti anlaşılan, çünkü atılan tüleği tullu; madeni kısımların soğukluğunu ilkin parmaklarında, daha sonra kanında duyunca bir an iıkilirgibi yapiı. ama derken Kobyella'nın küfürleri ve cesaret veren kandırıcı sözleriyle kendisine ayrılmış alış mazgalına doğru sürünerek ilerlemeye başladı. Muhtemel babamın savaş konusunda o kadar isabetli, bütün o yumuşak ve zengin hayal gücüne karşın o kadar gerçekçi bir likri vardı ki, durumun gerektiği gibi kavranılamaclığını açığa vuran bir kahramanlık göstermesi güç, hatla imkânsızdı. Dolayısıyla, kendisine ayrılan mazgaldan ateş alanını görüp işe yarar bir hedef Geçmeksizin, vücudundan hayli ilerde eğik tuttuğu tüfeği Hevelius Meydanı'ndaki evlerin çalıları üzerine çevirerek, çabuk çabuk vc körü körüne mermilerini yakıp tüketti ve sonra yine sürünerek, elleri boş, kum torbalarının gerisine çekildi. Jan'ın gizlendiği 289

yerden kapıcıya yolladığı bakışlar, okul ödevlerini yapmamış bir öğrencinin, mahcup ve somurtkan, suçunu iliral edişine benziyordu. Kobyclla, birkaç kez alt çenesini oyııallıklan sonra gülmeye başladı; sanki arkası gelmeyecek gibiydi gülmesinin, ama birden korkutucu bir şekilde gülmeyi kesti, postanenin sekreteri olarak kendi amiri durumundaki Jan Bronski'nin incik kemiğine üç dört lekme savurdu; lam toparlanmış, o biçinısiz ortopedik ayakkabısını Jan'ın böğrüne indirmeye hazırlanıyordu ki, makineli lülek ateşi çocuk odasının geri kalan üst camlarını bir bir dolaşıp tavanın altını üstüne getirince, ayağını çckli geriye, kendini yere alarak tüfeğinin arkasına geçti, Jan'la oyalanarak kaybettiği zamanı gidermek isler gibi suratını astı, acele mermi üzerine mermi yağdırmaya başladı; hani bütün bu mermileri de İkinci Dünya Savaşı'nda harcanan cephane içine katmak gerekiyor. Acaba Kapıcı Kobyella beni görmemiş iniydi? Bütün harp malullerinin insanda saygı uyandırdığı gibi, genellikle pek sert ve yanma yaklaşılmaz bir adam olan Kobyclla, havası kurşunlu bu esintili odada kalmama ses çıkarmamıştı. Acaba Kobyclla'nm, burası nihayet bir çocuk odası, dolayısıyla Oskar da burada kalabilir ve çarpışmalar arasındaki molalarda burada oynayabilir gibi bir düşünce mi geçmişti kalasından? Ne kadar bir süre yerde yatıp kaldık, bilmiyorum; Jan ile odanın sol duvarı arasmdaydım ben, ikimiz de kum torbalarının gerisindeydik; Kobyella ise tüleğinin arkasında yalıyor, iki kişinin yerine aleş ediyordu. Aşağı yukarı saat ona doğru ateş elindi. Ortalık öylesine sessizleşli ki, sineklerin vızıltısını işitmeye başladım. Hcvclius Meydam'ndan doğru kulağıma sesler geliyor, verilen komutları işitiyor, ara sıra limanda demirlemiş savaş gemilerindeki lopların boğuk gümbürtüsünü duyuyordum. Açıkla bulutlu arasında değişen bir eylül günü; güneş, fırçasıyla dört bir yanı sarı yaldıza boyuyordu; bir soluk kadar inceydi her şey; ama yine de bir duyarsızlık içindeydi. Pek yakında on beşinci doğum günümü kutlayacaktım. Her yılın eylül ayında olduğu gibi yine bir teneke trampete kavuşmayı diliyor, ondan başka bir şey dü 290 sunmuyordum; bu dünyadaki bütün diğer hazinelere senin olsun deyip, aklımda sadece bcyazkırmızı lake bir teneke trampet yaşatıp başka bir şeye yer vermiyordum. Jan'da hiçbir kımıldama yoklu. Kobyclla öylesine düzenli soluyordu ki, Oskar, nihayet kahramanlar da içinde olmak üzere bütün insanların vücudu zindcleşlircn bir şekerlemeye gereksinim duyduklarını ve bu yüzden Kobyella'nm da kısa savaş molasından yararlanarak ufak bir şekerleme yaptığını sandı. Gözünü hiç uyku Ilıtmayan bir ben vardım ve ben yaştakilerin bütün amansızlığıyla trampet peşindeydim. Hani sessizlik bir yandan büyüyüp, yazdan yorgun düşmüş bir sineğin vızıltısı yavaş yavaş kesilirken, Naczelnik'in oğlunun trampeti yine aklıma gelmişti de, onun için değildi: Oskar çarpışmalar sırasında, savaşın gürültüsü dört bir yanında dalgalanırken bile gözden uzak tutmamıştı bu trampeti. Ama şimdi trampeti ele geçirmek için ortada fırsat görüyordum ve kakımdaki bütün düşünceler bana bu fırsatı kaçırmamamı söylüyordu. Oskar, yavaş savaş doğruldu; cam parçalarından kendini kollayarak usulca, ama gözünü hedeflen ayırmaksızm oyuncağın bulunduğu tahta etajere yöneldi; daha etajere varmamışken, zihninde, küçük bir çocuk iskemlesinin üzerine, çocukların evler, binalar kurmakla kullandıkları tahta küpleri yığıp bir temel yaptı, onu gıcır gıcır bir trampetin

sahibi kılmaya yetecek kadar yüksek ve güvenilir bir temci; ama birden Kobyella'nm sesi ve onun kuru kapıcı elleri arkamdan yetişti. Umutsuzluk içinde, pek yakınçağımızda duran Irampeti gösterdim. Kobyella beni tutup geri çekti. Ben her iki kolumu uzatıp trampeti istedim. Bir ara harp malulü duraksar gibi oklu, lam yukarı uzanmak, beni mutlu kılmak üzereydi ki, makineli tüfek mermileri odadan içeri dolmaya başladı, binanın ana kapısı önünde tanksavar mermileri patladı. Kobyella beni tutup odanın bir köşesine. Jan'ın yambaşma savurdu, tekrar kendini yere alıp tüfeğinin arkasına geçti; o, tüfeğine ikinci defa mermi sürerken, benim gözlerim hâlâ teneke lıampeltevdi. 291 r Yerde uzanmış yalıyordu Oskar; mavi gözlü amcam Jan Broııski'yc gelince, tanı hedefe varmama ramak kalmışken, topallayan bacağı ve kirpiksiz gözlerinin sulu bakışıyla kuş kalalı Kobyella beni kenara savurup odanın köşesine, kum torbalarının gerisine yatırdığı zaman kılını bile kıpırdatmamıştı. Hani Oskar ağlıyor falan değildi. Yüreğimde bir öfke giderek kabarıp büyümeye başlamıştı; içimde semiz, beyazmavimsi, gözsüz kurtlar çoğalıyor, kendilerine uygun bir leş arıyordu: Polonya'dan bana neydi? Polonya da ne oluyordu? Onların süvarileri vardı. Süvarileri atlasalardı ya atlarına! Ama onlar lıamfcndileriıı ellerini öpüyor, ama bir hamfendinin yorgun parmaklarını değil de, bir sabra lopunun makyajsız namlusunu öptüklerini ancak iş işten geçlikten sonra fark ediyorlardı. Ve birden Krupp soyundan gelen lıamfcndi içini boşaltmaya başlıyordu. Dudaklarını şaklatıyor, sinemaların dünya haberlerindekine savaş gürültülerine kötü bir biçimde bile olsa öykünüyor, paralayın tatsız bonbonlarını postanenin ana kapısına fırlatıyor, binada kendisine bir gedik açmak istiyor, açıyor ve gişe salonumla açılan gedikten içeri giriyor, bundan böyle kimseyi yukarı koyverip aşağı bırakmamak için merdivenleri Uılııyordıı. Sonra iıamlcndiııiıı makineli lülekler gerisindeki maiyeti ve üzerlerine "Ostmark" ile "Sudeteland" gibi güzel güzel isimler yazılmış zırhlı gözetleme arabaları bir türlü doymak bilmiyor, zırhtan ve gözetleyerek, postanenin önünde takur lukur kol geziyorlardı; sanki kültür ve sanat meraklısı iki hamlendiydiler de. bir sarayı gezmek istiyorlar, gelgeldim saray henüz açılmamış bulunuyordu. Bu ise bir an önce içeri girmeyi arzulayan şımarık lıamlendilcrin sabırsızlığını artırıyor ve onları sarayın dışarıdan görülebilen bütün odalarına kurşun grisi keskin bakışlar yollamaya zorluyor, böylelikle saray muhafızlarının terleyip üşümelerine ve bunalmalarına yol açıyorlardı. Zırhlı gözetleme arabalarından biri — Oslmark'lı galiba adıŞövalye Sokağı'ııclan gelerek yine postane üzerine yürümek istiyordu ki epeydir cansız gibi duran amcam Jan, sağ bacağını kaldırıp ateş mazgalının önüne tuttu; gözetleme arabası, gözetleme 292 yaparken bakarsın bacağına da ateş eder umuduyla yapmıştı bunu. Belki de bir kurşunun insala gelerek baldırını ya da topuğunu sıyırıp geçeceğini ve askerlerin abartmalı bir topallamayla ateş hatlından geri çekilmesine imkân veren o yarayı açacağını ummuştu. Bacağını aralıksız havaya kalkık durumda tutmakjan Bronski için zahmetli bir isti: zaman zaman bu davranışından ister islemez vazgeçiyordu. Ancak sırt üslü döndüğünde, bacağını iki elivle diz kısmından destekleyip baldırlaı ıvla topuğunu daha uzun bir süre ve daha çok bir başarı umuduyla serseri mermilere ve özellikle lıedcle yollanacak kurşunlara peşkeş

çekecek gücü buldu. jan'ı o zaman ne kadar çok anlamışsam ve hatla bugün ne kadar çok anlıyorsam, kendi amiri olan Posia Sekreteri amcamı bu yürekler acısı ve umutsuz durumda gören Kobyella'nm o zamanki öfkesini de gene öyle doğal karşılamıştım. Kapıcı Kobyella, sıçradığı gibi yerinden kalkmış, ikinci bir sıçrayışla yanımıza gelmiş, elini uzatıp yerdeki külçesi yakalamış, külce halindeki Jan'ı kavramış, bütün külçeyi kaldırıp sonra tekrar yere fırlatmıştı; sonra yeniden yakalamış, külçenin orasını burasını çalırdalıp külürdelmis, sağ iaralian luıup sol tarafa veriştirmiş, sağ elini kaldırıp yapıştırmış, soluyla külçeyi bırakmış, ama havadayken tekrar yakalamıştı; bu kez sağ ve sol ellerinin ikisini birden yumruk yapıp tam Jatı'm üzerine indirecekken. Jaıı'a. benim muhtemel babama vuracakken, bir şangırtı olmuş, sanki melekler Tanrı'}1! ululamak iciıı bu şargırlıyı çıkarmışlar, sanki radyonun içinden gökyüzü şarkı söylemeye başlamıştı. Jaıı'a değil, Kobyella'ya isabet etmişti mermi; bir mermi büyük bir şaka yapmış, bu şakaya güle güle kırılmış kiremitler, kırıklar güle güle toz, sıvalar güle güle un olmuş, tahtalar kendilerini parçalayacak baltaya kavuşmuş, bütün o gülünç çocuk odası tek ayak üzerinde sekmeye başlamış, Kathe Kruse bebekleri patlayıp çatlamış, salıncaklı at, tabanları kaldırmış ve içinden, alı üzerimde bir binici olsaydı da fırlatıp alsaydım yere diye geçirmiş belki, derken Marklin İnşa 293 Kııluları'ııda* konslı üksiyon bozuklukları olduğu anlaşılmış ve Polonya Süvarileri gelip bir anda odanın dört bir köşesini ellerine geçirmişti. Sonunda oyuncakların bulunduğu etajer devrilmiş, çıngıraklar çalarak Paskalya'nın geldiğini müjdelemiş, armonika marş marş diye sesini yükseltmiş, borazan, bilmem kimin için bir şeyler liflemiş, hepsi de aynı zamanda seslerini duyurmuştu. Prova halinde bir orkestraydı sanki: Haykırmalar, bağırmalar, kişnemeler, çın çın ölmeler, sangırdayarak kırılıp dökülmeler, çatlayıp patlamalar, gıcırdamalar ve çığlıklar; çok yüksekte ötmüş mermi, ama yine de döşemeleri oyup geçmişti. Mermi odaya isabet ettiği zaman, çocuk odasının meleklcrce korunan köşesinde, pencere altında bulunan benim payıma teneke trampet düşmüştü. Üskar'm yeni trampeti; bir tek deliği bile yoktu, sadece lake yüzeyinin bir iki yeri çatlamıştı, o kadar. Yeni ele geçirdiğim, âdela kendiliğinden yuvarlanıp gelerek ansızın önümde beliriveren trampetten basımı kaldırınca, Jan'a yardım etmek gerektiğini gördüm; Kobyella'nm ağır vücudunu kendi vücudundan bir türlü uzaklaştıramıyordu Jan. îlkin merminin amcama da isabet etliğini sandım; çünkü pek doğal denecek biçimde inildeyip duruyordu. Gene öyle doğal biçimde inildeyen Kobyella'yı nilıaycı yuvarlayıp bir kenara alınca. Jaıı'ın vücudundaki yara berenin pek önemli olmadığı anlaşıldı; cam parçacıkları sağ yanağını ve bir elinin arka yüzünü çizmişti, o kadar. Acele bir karşılaştırma sonunda gördüm ki, benim muhtemel babamın kanı, Kapıcı Kobyclla'ıım kanından daha acık renklcydi; kapıcının bacaklarının üst kısımlarında, pantolon. ıslanıp koyu bir renk almıştı. Peki ama, Jan'm o zarif gri ceketini kim parçalayıp tersine çevirmişti, anlamak mümkün olmadı. Kobyella mı yapmıştı bunu, yoksa mermi mi? Omuzları lena halde hırpalanmıştı ceketin; as * Marklin I i rinası taralından çocuklar iciıı yapılan oyuncaklar; parçalar halinde olup, çocuklar bu parçaları bir araya getirerek şemada gösterilen oyuncakları kurup çatarlar. (Ç.NJ

294 tan çıkmış, düğmeleri kopmuş, dikişleri patlamış ve cepleri tersine çevrilmişti. Benim yardımımla Kobyella'yı çocuk odasından çıkarmadan, hoyrat bir fırtınanın celilerinden dışarı savurduğu öteberileri bir araya toplamaya çalışan zavallı amcam Jan'ın bu davranışını hoş karşılamanızı rica ederim. Tarağını, sevdiği kadınların resimlerini zavallı annemin belden yukarı bir resmi de bunlar arasındaydı yine arayıp bulmuştu amcam; para çantası açılmamıştı bile. Koruyucu kum torbalarının bir kısmını mermi süpürüp gittiği için, odada çok uzaklara kadar savrulan skal kartlarını tek başına bir araya toplaması güç ve tehlikeliydi; çünkü amcam oluz iki kartın otuz ikisini yeniden ele geçirmek isliyordu; otuz ikinci kartı göremeyince bir mutsuzluğa kapıldı; Oskar, harap olmuş iki bebek odası arasında bulup kendisine uzatır uzatmaz, karim maça yedilisi olmasına aldırmayarak gülümsedi. Jan'ın çocuk odasından sürüyerek nihayet koridora çıkardığı Kapıcı Kobyella, amcamın anlayabileceği birkaç söz konuşacak kadar kendini toparlamıştı: "Var mı bir şey?" diye sordu endişeli bir tonla. Jan. elini Kobyella'nın pantolonundan içeri daldırdı, Kobyella'nm yaslı erkek bacakları arasına soktu; elinin kanla dolması üzerine, evet der gibi basını salladı. Ne kadar mutluyuz hepimiz de: Kobyella, artık gururlanmaya devam edebilirdi; Jan maça yedilisi de içinde olmak üzere bütün iskambil kâğıtlarına kavuşmuş, Oskar ise yeni bir trampet ele geçirmişti. Kan kavlimin halsizlcştirdiği Kobyella, Jan vc Viktor Weluhn adında biri tarafından aşağı kattaki Posta Dağıtım Salonu'na indirilirken, trampeti her adımda dizine vuruyordu Oskar'ın. 295 İSKAMBİLDEN EV Kaybettiği kan fazlalaşmasına karşın ağırlığı gittikçe arlan Kapıcı Kobyella'nm laşmmasına Viktor Wekihn yardım etti. 1leri derecede miyop Viktor Weluhn'un gözünde gözlük vardı o zamanlar; dolayısıyla, merdivenlerin taş basamaklarını çıkarken sendelemiyordu. Miyop bir kimse için ne kadar inanılmaz görünürse görünsün, isi nıüvczzilikti Viklor'un. Bugün kendisinden söz açıldıkça zavallı Viktor eliyorum. Nasıl annem, liman önündeki dalgakırana ailece yaptığımız bir gezinin sonunda zavallı annem olmuşsa. Müvezzi Viktor da gözlüğünü kaybederek hani başka nedenlerde bunda rol oynamıştı kuskusuz—zavallı gözlüksüz Viktor olmuştu. Ziyaret günleri: "Zavallı Yikioı'u gördün mü?" dive soruyorum dostum Viülar'a. Ama Fliııgcrn'lc Cerreslıeim arasındaki ilerde söz konusu edilecek o tramvay yolculuğumuzdan sonra kayıplara karıştı Viktor, inşallah peşine düşmüş dedeklillcr boşuna ararlar da kendisini, bulamazlar: inşallah Viktor bu arada kaybolan gözlüğüne kavuşmuş ya da kendisine uygun bir başka gözlük ele geçirmiştir de. v ine bir zaman olduğu gibi, bu kez Polonya'nın değilse bile Federal Almanya'nın posta hizmetinde, miyop gözünde gözlük, renk renk makbuzlar ve çil çil paralarla insanlara mutluluk dağıtmakladır. Kobyella'yı sol taralından tutmakta olan Jan: "Fena durum, değil mi?" diye söylendi soluyarak. "Ya bir de ingilizler, Fransızlar yetişmezse, o zaman halimiz 296 nasıl olacak, kimbilir!"

"Ama gelirler muhakkak RydzSmigly daha dün dedi ki radyoda: Bize verilmiş bir garanti var, savaş pallar patlamaz bütün Fransa yckvücul olarak Polonya'nın yanında yer alacaktır." Cümlesini bitirinceye kadar güven duygusunu korumakla güçlük çekti Jan; çünkü sırı kısmı çizilmiş elinden sızan kanın manzarası, Polonya Fransız garanti andlaşmasına karşı içinde bir kuskunun doğmasına yol açınasa da, bütün Fransa Siegfried Haiti'ni aşıp yckvücul olarak Polonya'nın yanında ver alıncaya kadar kendisinin kan kaybından ölüp gidebileceği korkusunu uyandırmıştı içinde. "Muhakkak yola çıkmıştır Fransızlar. İngiliz filosuna gelince, daha şimdiden Ballık Denizi'ndc volta atıyor." Viktor Weluhn, konuşurken yankısı uzun zaman sürüp gidecek oturaklı deyimler kullanmayı seviyordu; merdivende durdu bir ara: sağ kolunda kapıcının kurşunlanmış vücudunun ağırlığı, sol elini tıpkı bir liyalrodayınış gibi havaya savurup beş parmağının beşini de konuşturarak: "F, haydi gelsenize, sizi mağrur İngilizler!" diye söylendi, Jan Bronski'yle Viklor VVeluhn tekrar tekrar Polonya Fransız İngiliz ilişkilerini söz konusu ederek Kohyella'yı yavaş yavaş sahra lıaslanesine götürürlerken. Bayan Grclchen Schelllcr'in kitaplarında bu ilişkiler üzerine okuduklarını kafasından geçirdi, Oskar. Kevser'in 'Danzig Tarihi" atili kitabında şunlar yazılıydı: "1870 ] 871 Alman Fransız savaşında 1870 yılının 21 Ağuslos'unuıı öğle sonrası dört Fransız savaş gemisi Danzig limanına girdi; kovda volta alarak loplarının namlularını rıhtımla kent üzerine yöneltti: ama bir sonraki gece Kaplan Vvcickmann kumandasındaki Nymplıc adındaki korvet, Pulzigcr Wiek'te demirlemiş filoyu çekilip gitmeye zorladı." Birinci kattaki Posta Dağılım Salonu'na varmadan az önce, doğruluğu ilerde anlaşılan şu görüşe ver verdim kafamda: Simdi Polonya Postanesi ve bütün Polonya ovası saldırıya uğraıken, İngilizlerin Anavatan filosu lskoçya'nın kuzeyindeki liyorıların bi 297 rinde az çok güvenlik içinde yalıyor; Fransa'nın büyük ordusuna gelince, henüz öğle yemeğini yiyor ve Majino Haiti'nin ön kesimlerinde birkaç kesil eyleminde bulunarak Polonya Fransız garanti andlaşınasııım gereğini yerine getirdiğine inanıyor. Posla Dağılım Salonu'nun ve seyyar hastanenin önünde Dr. Michoıı karşıladı bizi; hâlâ basında çelik miğfer duruyor, süs için çekelinin üsl cebine yerleştirdiği mendilin ucu görünüyordu; yanında Varşova'dan gönderilmiş Konrad adında bir temsilci vardı. Hemen Jan Broııski'nin korkusu, bütün değişik nüanslarıyla ortaya çıktı. Jaıı Hronski, en ağır yaralardan birini alınış bir insan süsü verdi kendine. Viktor Weluhn ise yaralı olmadığından ve gözü gözlükle donalılırsa iyi bir nişancı görevini yapabileceğinden, yine gişe salonuna yollandı. Jan'la benim ise penceresiz salona girmemize izin verildi; salondaki mumlar ancak yarı buçuk aydınlatıyor, çünkü Danzig Elektrik İdaresi artık Polonya Poslanesi'ne elektrik vermeye yanaşmıyordu. Jan'ın yaralandığına pek inanmak islemeyen, ama postanenin savaşmaktan yılmaz bir savunucusu olarak jan'a pek de lazla değer vermeyen Dr. Michoıı, posta sekreterine sözde sıhhiyeci görevini yüklenip yaralılarla ilgilenmesini emretti; beri yandan çaresizliğini sezer gibi olduğum bir el hareketiyle okşadı Oskar'ı, çarpışmalardan uzak kalmam için beni gözden uzak tutmasını Jan'a tembihledi. Bir sahra lopu mermisi gişe salonu hizasında binaya isabet edince, çil yavrusu gibi dağıldık.

Çelik miğlcrli Miclıon'la Varşova'lı Temsilci Konrad ve Müvczzi Weluhn, kendi ateş mevzilerine koşuştu. Jan'la ikimiz de, sekiz yaralıyla, çarpışmaların bütün gürültüsünü boğup hafifleten kapalı bir salonda bulduk kendimizi. Dışardan sahra topu binayı dövüyor, ama salondaki mumların titrek alevinde bile bir değişiklik görülmüyordu. Yaralıların inildeyip sızlanmalarına karşın, daha doğrusu yaralıların inildeyip sızlanmalarından ölürü sessizdi içerisi. Jaıı, yalak çarşaflarını parça parça koparıp, telâşlı ve beceriksiz, Kobyella'nın bacağını sardı, sonra da kendi yarasını tedavi etmek isledi; ne var ki am 29X canım yanağıyla elinin arkası kanamaz olmuştu arlık; üzerleri kabuk bağlamış susuyordu çizikler; ama belki acıyor, amcamın korkusu için bir besi oluşturuyorlar ve bu korku, tavanı alçak ve bunallıcı salonda sağa sola kıpırdayacak bir çare bulamıyordu. Derken amcam, dalgın ve dikkatsiz, ceplerini karıştırıp skat kâğıtlarını olduğu gibi çıkardı ortaya; savunmanın kırılıp çöküşüne kadar skal oynadık. Otuz iki kâğıl karıştırılıp kesildi, dağıtıldı ve oyun başladı. Mektup sepetlerinin hepsi de daha önceden yaralılarla doldurulduğu için, Kobyella'yı bir sepele dayadık; baktık ki Kobyella arada bir devrilecek gibi oluyor, bir başka yaralıdan aldığımız pantolon askılarıyla bağlayıp doğru dürüst oturmasını sağladık, sakın elinden iskambil kâğıtlarını clüşürmeycsin diye tembihledik; çünkü Kobyella'sız olmuyordu, skal oyunu için bir üçüncü kişi gerekliydi, Kobyella'sız ne yapardık? Mektup sepetlerinde yalanlara ise siyah, kırmızıdan ayırmak güç geliyor, dolayısıyla skal oynamak islemiyorlardı. Doğrusu Kobyella da skal oynamaya yanaşmıyor, uzanıp yalacak oluyordu; her şeye bos vermek, her şeyi kentli akışına bırakmaktı bülün dileği. Nihayet kapıcı elleri bos, gözlerini kirpiksiz yumarak, postanenin yıkılması işinin son anlarına seyirci kalmak isliyordu. Ancak biz onun böyle bir teslimiyete kapılmasına müsaade etmiyorduk, onu kıskıvrak bağlamıştık ve üçüncü olarak oyuna katılmaya zorluyorduk. Oskar ise ikinci oyuncunun yerin i tuluyor, kimsede Parmak (ocuk'un nasıl olup skal oynayabildiğine şaşmıyordu. fcvel, ilk kez bir büyük adam gibi sesimi çıkarıp "on sekiz" deyince Jaıı Bronski elindeki iskambil kâğıtlarından gözlerini kaldırarak akıl almaz ölçütle mavi bir bakışla kısa bir süre bana baktı, daha arttır, daha! der gibi başını salladı, ben tie bunun üzerine "yirmi" eledim. Jaıı duraksamadan: "Daha daha!" diye söylendi. Ben : "Yirmi iki? Yirmi üç? Yirmi dört?" diyerek arttırmamı sürdürdüm. Yirmi dörtte Jaıı: "Pas" dedi. Sıra Kobyclla'daydı şimdi, pantolon askılarıyla bağlı olmasına rağmen yeniden yığılıp kalacak gibi oldu. Ama biz onu lulup kaldırdık; dışarıda, oyun oyna 299 eliğimiz salondan uzakta bir yere isabet eden bir lop mermisinin gümbürtüsünün geçmesini bekledik, sonra başgösleren sessizlikte tiz perdeden bağırdı Jan: "Yirmi dört, Kobyella! Duymadın mı, oğlan kaça arttırdı?" Allah bilir nerelerden, hangi derinliklerden çıkıp geldi, kapıcı. Göz kapaklarını sanki bir vinçle ancak kaldırabilmiş gibiydi. Jaıı'ın daha önce el alımdan, ama hile yapmak gibi bir niyet taşımaksızın eline tutuşturduğu on kart üzerinde sulu sulu gezindi gözleri. Sonra: "Pas" dedi. Daha doğrusu konuşamayacak kadar kurumuş dudaklarından okuduk bunu.

Ben bayağı bir ispati çektim. Jan kontra oynuyordu. Kİ tutabilmek için Kapıcı Kobyclla'ya seri seri bağırıyor, kendini toparlayıp islenilen kartları vermesi için kaba böğrünü durmadan dürtüyordu; çünkü ben ellerindeki bütün kozları çekip almıştım, ama bende karo olmadığı için Jaıı'ın oynadığı karo asım alınca el yine bana geçi i; kupa beyini çektim derken, Jan onluyu verdi, Kobyella da dokuzluyu, kupa serisiyle oyunu kazanmam yüzde yüz garantiye girmişti: Bir oyun, iki kontra, üc "Schneider", dört ispati etler kırk sekiz, yanı on iki metelik. Bir sonraki oyunda, büyük bir riski göze alıp ikisin bir Grand oynadım: her iki oğlanı da elinde bulunduran, ama ancak otuz üçe kadar arllıran Kobyella karo oğlanını kupa oglanıy la alınca oyun canlandı biraz. Arkadan karo asını çekti Kobyella. benim de buna karsı bir şey vermem gerekiyordu; Jan onluyu verdi, Kobyella hepsini toparlayıp cck(i kenara, sonra papazı oynadı; benim eli kentlime geçirmem gerekiyordu, ama bunu yapmayarak ispatinin sekizlisini verdim. Jan bütün ustalığını gösteriyordu, hatta bir ara maca onlusuyla el bile kaptı, ama derken ben geçtim Jan'ı, hay Allah, Kobyella'da maça oğlanıyla beni geçmişti; maça oğlanını unutmuş veya Jan'dadır dive düşünmüştüm, ama işle Kobyclla'da çıkmıştı, Kobyella geçti beni, sonra da tabii elindeki öbür maçaları oynadı, ben verdim boyuna, Jan elinden geleni yapıyordu, sonunda kupa göstermeye başladılar, ama iş işlen geçmişti, aldığım kâğıtları say 300 ORHAN KEMAL İL HALK KÜTÜPH* ~ dim, 52 tuttu: Bir lkisiz Oyun, üç Grand eder almış; yani yüz yirıııi puan ve bunun karşılığı otuz Icııik kaybediyordum. Jan. bana ödünç olarak iki gulden bozuk para verdi, kaybettiğimi ödedim; ama Kobyella oyunu kazanmasına rağmen yine yığılıp kalmıştı, kendisine kazandığı para ödenecek gibi değildi, o anda merdivenlere ilk kez isabet eden bir tanksavar mermisini bile umursamadı, oysa yıllardır bıkıp usanmadan temizleyip cilalamıştı bu merdivenleri. Posta Dağılım Salonu'nun kapısı sarsılıp da mum alcvcikleri başlarına geleni ve başlarını hangi yöne yatıracaklarını bilemez olunca, yine bir korku aldı Jan'ı. Derken merdivenler tekrar sessizliğe gömüldü; ikinci tanksavar mermisi binanın uzak dış cephesinde patladı, ama yine de Jan kâğıtları kararken aklını kaçırmış gibi davranıyordu. Kağıtları dağılırken de iki kez hala yaptı, ama ben bir şey söylemedim. Ateş devam etliği süre, Jan'a söz kâr edecek gibi değildi; boyuna telaşlanıyor, yanlış kart atıyor yere, hatla karı atmayı unutuyordu. Unutuyor ve küçük, biçimli ve hassas etli kulaklarından biriyle boyuna thsarları dinliyor, bizse bu arada onun kendini oyuna vermesini sabırsızlıkla gözlüyorduk. Jan oyunu gittikçe daha dalgın oynuyordu; oysa Kobyella, yığılıp kalacak gibi olup böğrüne clüriühnesi gerektiği anlar sayılmazsa, hep oyunun içindeydi. Ancak oyunu kazandığı veya kontra oynayıp Jan ile benim bir Grandjmızı boşa harcattığı zaman, yığılıp kalıyordu. Kazanmak ya da kaybetmek arlık ilgilendirmiyor kendisini, oyunu sadece oyun için oynuyordu. Biz savılan sayar, sonra sayma işini yinelerken, Kobyella kendisine ödünç verilmiş pantolon askıları içinde eğik asılı duruyor, yaşadığına bir işaret olarak sadece gırtlağındaki adem elmasının korkutucu biçimde hareket etliği görülüyordu. Bu üç kişiyle oynanan skal oyunu Oskar'ı da yormuştu. Hani postanenin kuşatılması ve savunulmasıyla ilgili gürültü ve sarsıntıların sinirlerimi aşırı yormasından değil, daha çok bütün maskelerin böyle ilk kez ve tasarladığım gibi dar bir zaman süresi içinde

düşürülmesinden kaynaklanıyordu bu. Ben o güne ka 301 dar sadece Üsladım Bcbra ile yanındaki Uyurgezer Bayan Rosvvitlıa'ya kendimi bütün çıplaklığıyla göstermiş, amcanı ve ınuhlemcl babamın, ayrıca bir harp malulü Kapıcı'nuı yani ilerde hayatım/n lanıkîarı olarak asla sözü edilemeyecek bu insanların karşısına nüfus cüzdanıma uyarak on beş yaşında biraz a(ak skat oynayan, ama cüce ölçülerime /ersah fersah uzak düşen bu cabalar, oyun başlayalı daha yarım saat geçmeden ellerimde, kollarımda ve başımda pek şiddedi ağrılara yol açmıştı. Oskar oyuna son verse memnun olacaktı hani ve bunun için yeteri kadar fırsat da ele geçirebilirdi. Ama şimdiye kadar tanımadığı bir sorumluluk duygusu, ona dayanmasını ve muhlemel babasındaki korkunun karşısına lek etkili çare sayılacak skal oyunuyla çıkmasını öğüllüyordu. Böylece sürdürdük oyunu ve Kobyelfa'nm ölmesini yasakladık. Ölmeye bir türlü (irsal bulamadı Kobyella, Çünkü iskambil kâğıtlarının boyuna ortada dönmesine çalışıyordum. Bir ara merdivenlerde bir patlama duyulup mumlar devrilerek küçük alevleri görünmez olunca, hemen ben, aklım basımda, ilk yapılacak işi yaparak jan'ın cebinden kibriti çıkardım; Jan'ııı uçları yaldızlı sigaralarını da çekip aldım kibritle; böylece yeryüzüne âdeta yeniden ışığı getiren ilk kimse oldum, kendisini yatıştıracak bir Rcgalle marka sigarayı ateşleyip Jan'a uzattım; Kobyella karanlıktan yararlanarak aramızdan ayrılmaya fırsat bulamadan, alev üzerine alevle aydınladım ortalığı. İki mumu trampetinin üzerine oturttu Oskar, sigaraları hemen elinin alıma koydu; ama kendisi sigaraya rağbet etmiyor, Jan'a zaman zaman bir sigara ikram etmekle yetiniyordu. Kobyclla'nııı da büzülmüş ağzına bir sigara tutuşturdu, şimdi biraz daha düzelmişti durum; oyun canlandı, sigara avutucu bir etki yapmış, Jan'ı yatıştırmıştı, ama yine de oyunları birbiri arkasından kaybetmesini önleyemedi. Jan terliyor ve kendini yaptığı işe ne zaman bütünüyle verse her seferinde olduğu gibi, dilinin ucunu üst dudağında gezdiriyordu. Bir ara o kadar kendinden geçti ki, Alfred ve Matzeralh dedi bana, Kobyella'nm yerinde de zavallı 302 annem v;ır z hir bt dondan c5i t? narak V.X'kc» Kohyc||a, d cn clmezdi. 303 ranıp karo oğlanını çekti bu arada sunu söyleyeyim ki, Jan'ın karşısında Malzcrath'm değil de zavallı annemin yerini tutmak daha çok hoşuma gitmişti, ardından kupa oğlanım oynadı —asla Matzeralh'Ia karşılaştırılmak islemiyordum hani, gerçekle harp malulü ve kapıcı Kobyella olan Matzeralh oynasın diye sabırsızlıkla beklemeye başlamıştı, ama Kobyclla'um oynaması zamana bakıyordu; derken Jan'ın kupa ası şırak diye sakladı yere;

anlamıyordujan, anlamak islemiyordu, her vakit mavi gözlü kalmıştı, o kadar; ve kolonya kokmuştu hep, kafası hiç ermemişti ve şimdi de neden Kobyella'nm bütün kâğıtları elinden yere düşürdüğünü, mektuplarla ve ölü adamlarla çamaşır sepetini devirdiğini anlamadı; ilkin ölü adam, sonra bir kucak mektup, sonunda da güzel örülmüş sepetin kendisi yüzü koyun serildi yere, bir mektup seli bize doğru aktı, sanki bize yollanmıştı bütün mektuplar, sanki şimdi bize iskambilleri bir kenara itip mektupları okumak ya da pullarını çıkarıp toplamak düşüyordu. Ama Jan ne mektupları okumaya, ne de pullarını toplamaya yanaştı; çocukken çok pul toplamışıı, şimdi iskambil oynamak, Grandlıand'ını sonuna kadar oynamak isliyordu; kazanmak isliyor, yenmek isliyordu. Kobyclla'yı tutup kaldırdı yerden, sepeti tekerlekleri üzerine olurllu, ama yerde yatan ölü adama dokunmadı, mektupları da gerisin geri aktarımdı sepete, yani sepeti yeleri kadar ağırlıkla donatmadı; öyleyken kımıldayıp duran lıalil sepete bağlanmış Kobyclla'um yerinde bir lürlü rahat oturamayıp gittikçe bir yana kaykılmasına şaştı, sonunda Kobyella'ya: "Rica ederim. All reel, oyunbazlık yapma, işitiyor musun?" diye çıkıştı. "Şu eli de oynayalım, sonra kalkar gideriz evimize. Hey, beni dinlesene kuzum!" Oskar, yorgun, doğruldu; kollarıyla başındaki giderek şiddetlenen ağrıları yenerek küçük ve dayanıklı trampclçi ellerini Jan'ın omuzlarına koydu; sesini yükselterek, ısrarlı bir tonla konuşmaya zorladı kendini: "Bırak onu baba, öldü adamcağız, artık skat oynayamaz! Ama islersen seninle altmış allı oynayalım?" O anda kendisine baba diye hitap etliğim Jan, kapıcının geride kalan cansız vücudunu bıraktı, gözlerini dikip mavi mavi, ma 3(14 viyle dolup taşarak bana baktı ve ağlamaya başladı: "Hayır, hayır lıavır hayır hayır..." Ben ellerimle okşadım Jan'ı, ama o hayır dcıncvc devanı elti. Anlamlı, anlamlı öptüm Jan'ı ama onun sonuna kadar oynayamadığı elindeki kâğıtlardan başka şey düşündüğü yoklu. Beni karşısında annem olarak görüp sızlandı: "Kazanmıştım, Agues. Yüzde yüz kazanmıştım." Ben, yani onun oğlu, annem Agues rolünü benimsedim, kendisine hak verdim, kazanmış olacağına yemin ederek doğruladım sözlerini. Halta aslında kazandığım. Agncs'ciğinin sözlerine kulak vermesini söyledim. Ama Jan ne bana, ne de anneme inandı, yüksek sesle sızlanarak ağladı ilkin, sonra sesini alçaltarak ağzından peltek sesler çıkarmaya başladı, soğumuş bir külçe gibi oracıkla duran Kobyella'nm bacakları arasında gezdirdi ellerini, mektuplar arasında iskambil kâğıtlarından bir ikisini bulup aldı, ama otuz ikisini ele geçirmeden içi rahat etmedi bir lürlü. Kâğıtların üzerine, Kobyella'nm pantolonundan damlamış o yapışkan sıvıyı temizledi, her kâğıtla uğraştı bir süre, sonra onları karıştırıp yeniden dağılmak isledi; ama sonunda biçimli, dar olmayan, ama biraz fazla pürüzsüz ve geçirgenlikten uzak alnının gerisinde bir ışık çakar gibi oldu ve hu yeryüzünde artık skat oyunu için bir üçüncü adanı kalmadığını anladı. Derken Posta Dağıtım Salonu'nda çıt çıkmaz oldu. Sanki dışarıda son skal oyuncusu ve üçüncü adam için uzun süreli bir dakikalık saygı duruşuna geçilmişti. Ansızın kapı yavaşça açılır gibi geldi Oskar'a; omuzlan üzerinden bakıp bu yeryüzünde akla gelmedik her türlü şeyle karşılaşabileceğini bekleyerek, Viktor Weluhn'un luhal derecede kör ve bos yüzünü gördü. "Gözlüğümü kaybettim, Jan!" dedi Viktor. "Hâlâ burada mısın? Kaçalım haydi! Fransızların geleceği yok, gelseler bile iş işten geçmiş olaeak. Beni götür buradan, Jan!

Beni yanına al, götür buradan; gözlüğümü kay bel t i m." Zavallı Viktor, belki de yanlış odaya geldiğini sanmıştı; çünkü 11(1 söylediklerine bir cevap alıp, ne gözlüğünü bulunca ne de Jan 305 kaçmaya hazır kolunu kendisine uzatınca, gözlüksüz yüzünü geriye çekip kapıyı kapadı. Kısa bir süre ayak seslerini izledim; Viklor el yordamıyla ilerlemeye çalışıyor, âdeta bir sis bulutunu ikiye ayırarak kaçıp uzaklaşmak istiyordu. Jan'ın aklına gülünecek ne gelmiş olabilirdi? Jan ilkin alçak perdeden ve gözlerinden hâlâ yaşlar akılarak, ama derken yüksük sesle ve neşeyle bir gülme nöbetine kaptırdı kendini; o taze, pembe ve bütün sevip okşamalara hazır uzatılmış dilini ağzında oynatmaya başlamıştı. Skal kâğıtlarını havaya alıp kaptı; nihayet, suskun adamlar ve mektuplarla dolu odada çıt çıkmayıp, bir pazar gününün havası ortada başgöslcrir göstermez, soluğunu tutarak, dikkatli ve dengeli el hareketleriyle iskambil kâğıtlarından alabildiğine nazlı bir bina kurmaya başladı. Maça yedilisiylc ispati kızını binanın temeli yaptı, her ikisinin üzerine karo papazını yatırdı, sonra kupa dokuzlusuyla maça asım dikip üzerlerine ispati sekizlisini yatırarak, birinci temelin yanına ikincisini çıktı. Dikine konulan kızlar ve aslarla iki temeli birbirine bağladı; öyle ki, bütün kartlar birbirini destekliyordu. Derken, ikinci kalın üzerine bir üçüncüsünü çıkmaya karar verdi ve bunu da benzer merasimlere uyarak, zavallı annemin yabancısı olmaması gereken ısrarla ve kesin el hareketleriyle yaptı. Kupa kızını kırmızı yürekli papaza dayayınca, bina çökmedi; hayır, hafifçecik durdu yerinde, soluksuz ölülerle ve soluğunu tutmuş direklerle dolu odada hafiflen soluyarak, içli ve duygulu durdu. Bu da ellerimizi kavuşturmamıza yolaçlı ve bütün inşaat kurallarına göre binayı gözden geçiren kuşkucu Oskar'a, insanın genzini yakan dumanı ve kokuyu unutturdu; duman ve koku azar azar, kıvrıla kıvrıla Posta Dağılım Salonu'nun kapısındaki aralıklardan içeri sızıyor ve iskambilden binasıyla bulunduğumuz salonun cehenneme kapı komşu olduğu gibi bir izlenimin doğmasına yol açıyordu. SS'ler alev makineleri sokmuşlardı savaşa; cepheden saldırmaktan kaçınmış, içeriyi dumana boğarak binadaki son savunucuları dışarı çıkarmaya karar vermişlerdi. Dr. Michon'u o duruma getirmişlerdi ki, başından çelik miğferi alıp bir yatak çarşafı 306 kapmış, yatak çarşafının da yetmediğini görerek cebinden süs mendilini almış, her ikisini birden sallayarak Polonya Postanesi'ni teslime kalkmıştı. Oluz kadar yan körleşmiş ve ateşle kavrulmuş adam, havaya kaldırdıkları ellerini ve kollarını enselerinde kavuşturarak postane binasını sol yan kapıdan terk edip avlu duvarının önüne dikildiler ve burada yavaş yavaş yaklaşan SS'lcri beklemeye başladılar. Sonradan anlatıldığına göre, avlu duvarının önüne gelip dikilmcIcriyle saldırganların avluya ulaşması arasında geçen kısa sürede savunucuların üçü ya da dördü kaçmış, postane garajiyla ona bitişik polis karakolunun garajı üzerinden geçmiş ve Rahm'cleki boşaltılmış evlere dalarak kaybolmuştur. Halta bu evlerde parti rozetleri taşıyan üniformalar bulup sırtlarına geçirmiş, yıkanıp temizlenmiş, ardından birer birer sıvışmışlar. Ayrıca denildiğiğinc göre, içlerinden biri Altsadııscher Graben'dc bir güzlükçüye uğramış, kendi gözlüğü postanedeki çarpışmalar sırasında kaybolduğu için gözüne uyan yeni bir gözlük almış. Halta Viktor Wcluhn —çünkü Viktor Weluhn'mus adı— yeni gözlükle donanmış

olarak Odun Pazarı'ndaki bir meyhanede bir bira içmiş, sonra bir bira daha içmiş, çünkü alev makineleri susaimışmış kendisini; sonra da önündeki sisi biraz hafifleten, ama hiç de eski gözlük gibi silip atamayan yeni gözlüğüyle lirar etmiş ve hâlâ da sürüyormuş bu firar, çünkü peşine düşenler işte öylesine yapışkan şeylermiş. Diğerlerine gelince —otuz kadardılar ve kaçmaya karar verememişlerdi—Jan tam elindeki kızı kupa papazına yaslayarak elini mutlulukla geriye çektiği an, bunlar duvar dibinde, yan kapının karşısında dikilmeye başlamışlardı. Daha ne diyeyim? Gelip buldular bizi. Kapıyı birden açarak ."Dışarı!" diye bağırdılar, bir rüzgâr estirdiler ortalıkta, iskambilden binanın çökmesine yolaclılar. Böyle bir mimariden anlayacak insanlar değillerdi; isleri güçleri betondu onların. Bir şey inşa edecek oldular mı, bir daha yıkılmamak üzere inşa ediyorlardı. Postane Sekreteri Jan Bronski'nin öfkesinden ateş püsküren, hakare 307 te uğramış bir ifadeye bürünen yüzünü umıırsamadılar. Kendisini dışarı çekip çıkardılar solanelon, ama Jan'ııı bir kez daha iskambil kâğıtlarına uzanıp, salondan çıkarken yanına bir şeyler aldığını göremediler; Oskar'ın yeni ele geçirdiği trampeti, üzerindeki mum kalıntılarını kazıyıp yanına aldığını, bir sürü tep feneri ortalığı aydınlattığı için mum kalıntılarına boş verdiğini fark edemediler; lencrlerin gözlerimizi kamaştırdığını, dolayısıyla kapıyı bulmamıza pek imkân vermediğini anlayamadılar. Cep lâmbaları ve ileri doğru uzattıkları silâhlarının arkasından: "Dışarı!" diye bağırdılar, Jan'la ben koridora çıktıktan sonra da bağırmalarım sürdürdüler. Bu bağırmalanyla Kobyclla'yı, Varşova'dan gelmiş Konrad'ı, ayrıca Bolatk'ı ve sağlığında tclgral gişesinde çalışmış ufak tefek Wischnewski'yi kastediyorlardı. Bunların dediklerini yapmadıklarını görerek korktular bir ara. Ancak kendilerini Jan'ııı ve benim önümde gülünç duruma soktuklarını anlayıp çünkü onlar "Dışarı" diye kükredikçe, ben yüksek perdeden gülüyordıımkcslilcr bağırmayı, "Ha, öyle mi?" dediler ve bizi alarak avludaki kollarını havaya kaldırıp, ellerini enselerinde kavuşturan ve susamış bulunan ve siııemalardaki dünya haberlerinde gösterilmek üzere filmleri çekilen otuz kişilik grubun yanına götürdüler. Biz yan kapıdan dışarı çıkarılır çıkarılmaz, muhabirler bir özel araba üzerinde monte edilmiş film makinelerini çalıştırıp, sonradan bülün sinemalarda gösterilen kısa metrajlı bir (ilm çektiler. Duvarın önünde dikilen grup arasından beni ayırıp aklılar sonra. Oskar o anda bir cüce oluşunu anımsadı, her şeyi bağışlatan üç yaşmdanlığını anımsadı; ellerinde, kollarında ve başındaki tatsız ağrılar yeniden çullandı üzerine, trampeliylc bir ara yere yıkıldı, çırpınmaya başladı; yarı gerçek bir nöbet geçiriyor, yarı numara yapıyordu; ama bu nöbet sırasında bile elinden trampetini bırakmadı. SS'ler onu bir arabaya tıkıp da araba yola koyulunca, Oskar kendisini Belediye Haslanesi'ne götüreceklerini anladı: Jan, zavallı Jan, aptal ve mutlu, önü sıra gülümsüyordu; sol elindeki bir iskambil kâğıdını sallayarak sanırını kupa kızıydı arabayla uzaklaşan oğlunu ve Oscar'ı uğurladı. 308 SASPE'DE YATIYOR Son yazdığım bölümü demin başlan aşağı yeniden okudum. Yazdıklarımdan memnun kalmadım ama, hepsinin Oskar'ın kaleminden çıktığı, gün gibi ortada; çünkü lazla söze

kaçmadan, özetleyerek, az sözle bilinçli bir özetlemeyi amaç edinen bir yazıya uygun olarak, arada bir yalan söylemeyi değilse de, abartmaya kaçmayı başarılı bu kalcın. Ama gerçeklen ayrılmamak için, Oskar'ın kalemini arkadan vurup burada bir noktayı düzeltmek islerini: Bir kez Jan'ııı nıaalesel sonuna kadar oynayamadığı ve kazanamadığı oyun bir grandhaııd değil, ikisiz bir karoydu; sonra Oskar Posta Dağılım Salonu'udan ayrılırken yalnız yeni trampetini değil, mektuplarla ve pantolon askıları bulunmayan ölü adamla çamaşır sepetinden düşmüş yer yer çatlak eski trampetini de yanına almıştı. Bir de buna eklenecek şu var: SS'lerin: "Dışarı!" diye bağırmalarına kulak verip beylik cep fenerleri ve silâhların davetine uyarak Jan'la lien dışarı çıkar çıkmaz. Oskar kendisine sığınacak bir yer aramış, bir amca gibi iyi yürekli insanlar izlenimini uyandıran iki SS arasına gidip dikilmiş, acı acı ağlar gibi bir poz takınmış ve suçlayıcı bir edayla Jan'ı, babasını göstermişti; onun bu suçlamaları da zavallı Jan'ı, masum bir çocuğu sürükleyip Polonya Poslanesi'ııc getiren ve hunharca bir Polonya laktiğine başvurup mermilere siper olarak kullanmak isleyen kötü kalpli bir adanı durumuna sokmuştu. Oskar bu Yuda oyununu uygulayarak, sağlam ve hurda iraın 3(19 peller konusunda kendisine kimi çıkarlar sağlayacağını ummuş ve bunda da haklı olduğu sonradan anlaşılmıştı: SS'lcr Jan'm belinin ortasına tekmeyi indirmiş, dipçiklerle onu ilip kakmış, ama benim trampetlerimden hiçbirine dokunmamışlardı; içlerinden biri, burnunun ve ağzının çevresinde bir aile reisine özgü tasa ve kaygı kırışıkları görülen yaşlıca bir SS, eliyle yanaklarıma vurarak okşamıştı beni; seçilemeyen beyazsansm biri de beni kucağına almış ve onun bu davranışı (cııa halde dokunmuştu Oskar' O zamanki bu yakışıksız davranışımdan bazen utanç duyduğum bugün, ikide bir şöyle diyorum kendi kendime: Jan farkında olmamıştı yaptığımın, kendisini iskambillerden hâlâ ayıramamışlı ve sonra da bir türlü ayıramadı; onu artık hiçbir şey SS'lerin akıllarına gelecek en komiğinden en şeytanisine kadar hiçbir buluş çekip alamazdı skal kartlarından. Jan artık iskambil kâğıtlarından kurulu evlerin ebedi ülkesinde yaşayıp giderken, bizler, yani SS'lcrle ben çünkü Oskar da kendini SS'lerdcn sayıyordutuğladan ürülmüş duvarlar arasında, çini döşeli koridorlarda, alçı, kireç ve mermer karışımı kornişlerle donatılmış tavanlar allında dikiliyorduk; bu kornişler, duvar ve ara duvarlarla öylesine içice girmişti ki, mimari dediğimiz bütün bu yapıştırma işlerin şu ya da bu koşulların zorlamasıyla ansızın dağılıvcreceğinden enikonu korkmak gerekiyordu o gün. Tabii bunu sonradan öğrendiğimi söyleşerek kendimi bağışlatmak islememi kaldı ki, ne zaman bir iskele görse, aklına hep yıkma işi gelen ben, insana yaraşır biricik oturulacak yer olarak iskambillerden evlere inancın yabancısı değilim. Bütün bunlara ayrıca ailevi bir neden katılıyor ve bu neden de söz konusu davranışımın cezasını bir kat daha ağırlaştırıyor; çünkü öğle sonrasında, jan Bronski'nin sadece amcam, sadece muhtemel babam değil, gerçeklen babam olduğu kanısı belirmişti içimde. Bu da beni Matzeralh'dan sürekli olarak ayıran bir uzaklıktı; çünkü Malzeratlı ya benim babamdı, ya hiçbir şeyim. ]939 yılının bir eylül'ündc hani sizin de o mutsuz öğle son 310 rası, iskambil kâğıtlarıyla oynayan mutlu Jan Bronski'nin babam olduğunu anladığınızı kabul ediyorum ikinci büyük suçu işledim.

Hiçbir zaman, halta en gözü yaşlı ruh durumlarında bile kendi kendimden saklayamayacağnn bir şey varsa, trampetim, hayır, ben kendim, yani ırampetçi Oskar. ilkin zavallı annemi, sonra da amcam ve babam olan Jan Bronski'yi mezara yollamıştım. Ama ben de herkes gibi, âdeta hiçbir şeyle kapı dışarı edilmeyecek kaba ve hoyrat bir suçluluk duygusunun haslane yalağımda üzerime çullandığı günler, bir zaman moda olup bugün de şık bir şapka gibi birçok kimsenin başına geçirdiği o cahilliğe sığınıyordum. Polonya barbarlığının masum bir kurbanı olan açıkgöz cahil Oskar'ı, ateşler içinde ve iltihaplanmış sinirlerle Belediye Hastanesi'ne götürüp, Malzcrath'a haber ilettiler. Matzcralh, ben Oskar'ın kaybolduğunu daha aksamdan polise bildirmişti. Jan'm da kendilerine eklenmesi gereken kollarını havaya kaldırıp ellerini enselerinde kavuşturmuş oluz kişiye gelince, dünya haberleri ajansından gelmiş aclamlarea filimleri çekildi ve boşaltılmış Viktoria Okulu'na götürüldü. Buradan da Scbiesstange Hrtpishanesi'ni boyladılar, sonra da emekliye ayrılmış viran Saspe Mezarlığı'nın yumuşak kumları kucak açtı kendilerine. Bütün bunları nerden biliyor Oskar? Schuggcr Lco'dan; çünkü hangi kumlu toprak üzerinde, hangi duvar önünde otuz bir adamın kurşuna dizildiği, hangi kumlu toprağa otuz bir adamın gömüldüğü kuşkusuz resmen açıklanmamıştı. Hcdwig Bıonski'ye önce Ring Caddesi'ndeki evi boşaltmasını bildirdiler; ev yüksek rütbeli hava subaylarından birinin ailesine ayrılmıştı. Oğlu Stcphan'm yardımıyla eşyaları derleyip toparlamaya çalışır, Ramhau'a göçmeye hazırlanırken birkaç hektar arazisi ve bir koruluğu bulunuyordu Raınhaıı'da, ayrıca buraları kiralamış olan müstecirin evi vardı ikinci bir haber aldı Hedwig Bronski ve bu dünyanın çilelerini yansıtan, ama bu çilelere bir türlü akıl erdiremeyen gözleri, oğlu Slephan'ın yardımıyla habe 311 ri usul usul hecelemeye başladı; okudukları, anladığı kadarıyla, siyah üzerinde beyaz bir kesinlikle onu dul bir kadın yapıyordu. Söyle yazıyordu haberde: Ebcrhardt Askeri Mahkemesi, Sl.L. 41/39, Zappot, 6 Ekim 1939 Bayan Hedwig Bronski. Düşman sallarında Almanya'ya karşı savaşa kalıklığı için Jan Broııski'nin divanı harp larafmdan ölüme mahkûm edilerek cezasının inlaz edildiği duyurulur. Zelewki (Askeri Mahkeme Yargıcı) Siz de görüyorsunuz ki, Saspc'nin hiç adı geçmiyor burada. Aile ferileri gözetilerek, çiçekler yiyip celenkler yutacak pek geniş bir toplu mezarın bakımının yol açacağı masraflardan esirgenmek istenmiş, dolayısıyla mezarın bakımı ve gerekirse ölülerin, yerlerinden alınarak bir başka yere taşınması haberi ileten makamlarca üstlenilip Saspc Mezarlığı'nın kumlu toprağı tesviye edilerek mermilerin boş kovanları, bir ianesine varıncaya kadar çünkü biri kalır hep yerde toplanmış, sağda solda duracak kovanların, artık emekliye ayrılsa da şerefli bir mezarlığın görüııüm ü n ü ci rk i n leşi i receği d üşü n ü I m üşl ü. Bu hep yerde kaldırılmadan kalan lek boş kovanı Schuggcr Leo bulmuştu; ne kadar saklı tutulsa bile Leo'dan saklı kalabilecek bir mezarlık gösterilemezdi. Zavallı annemin gömülmesinden ve vücudu yara ııişaıılanyla donanmış dostum Herbert Iruczinski'nin toprağa verilmesinden beni tanıyan ve Sigusmund Markus'un da nereye gömüldüğünü

mutlaka bilmesi gereken Lco —ama ben ona sormadım asla bunu—, kasım sonuna doğru, hastaneden yeni taburcu edildiğim gün o boş kovanı bana uzattığında mutluluk içinde yüzüyor, sevincinden âdeta yerinde duramıyordu. Ama şimdi hafif okside olmaya başlayıp, belki içinde Jan'a raslamış kurşunun çekirdeğini barındıran boş kovanla sizi Schuggcr 312 Lco'nun peşi sıra çekip Saspe Mezarlığı'na götürmeden, Danzig Belediye Haslancsi'niıı çocuk servisindeki madeni yatakla, benim şimdiki Akıl ve Ruh Hastalıkları Kliniği'ndeki madeni yatağım arasında bir karşılaştırma yapmanızı rica edeceğim. Her iki yatak da beyaz lakeydi, ama yine de değişikli birbirinden. Uzunluk bakımından çocuk servisindeki yatak daha kısaydı; ama bu çocuk yalağının parmaklıklı kafesini mezroya vuracak olursak, şimdiki vataktan daha yüksekli. 1939 yılının kısa ve yüksek yatağını üstün tutmakla beraber, büyükler için olan benim bugünkü yalağımda, zamanla alçakgönüllü nitelik kazanan huzuruma kavuştum; çevresine daha yüksek, ama yine madeni ve lake bir kales çıkılması için aylar öncesinden yaptığım başvuru geri mi çevrilir, yoksa kabul mu edilir, orasını artık hastane idaresine bırakıyorum. Bugün ziyaretçilerimin eline âdeta her lürlü himayeden yoksun terkedilmiş bulunurken, çocuk servisindeki ziyaret günlerinde yalağımın çevresindeki yüksek cil, ziyaretçi Malzerath'tan karı koca GrcIT'lerlc, Schefflcr'lerden uzakta tutuyordu beni; çocuk servisinde geçirdiğim son günlerde, üsl üste dört eteklik içinde kımıldanan ve Anna Koljaiczek adını taşıyan o dağ gibi vücudu, tasayla dolu ve güçlükle soluyan parçalara ayırıyordu kalesini. Anneannem Anna Koljaiczek geliyor, karşımda göğüs geçirip duruyor, buruş buruş kocaman ellerini arada bir havaya kaldırıyor, yarık yarık pembe avuçlarını gösteriyor, derken ellerini ve avuçlarını çaresizlik içinde aşağı indirip, şırak diye kalçalarına vuruyordu. Söz konusu saklayış bugüne kadar kulaklarımdan gitmiş değil henüz; ama trampetimle bu şaklamayı ancak yaklaşık olarak çıkarabiliyorum. Daha beni ilk ziyaretinde kardeşi Vinzcnl Bronski'yi kendisiyle beraber getirmişti anneannem; Vinzent Bronski yatağımın kalesine tutunuyor, gerçi alçak sesle, ama ısrarla ve mola vermeksizin Polonya Kraliçesi'nden, yani Bakire Meryem'den söz açıyor, ilâhiler söylüyor ya da ilâhiler söyleyerek ordaıı burdan anlatıyordu. Yakında bir hemşire varsa buna seviniyordu, Oskar; çün 313 kü hısım ve akrabalarım boyuna beni suçluyordu; üzerime bulutsuz açık Bronski gözlerini dikiyor, Polonya Postanesi'ndeki skal oyununun sonuçlarını unutmak için çırpınan benden, Jan'ın skal kartları arasında korkuyla geçirdiği son saatlere ilişkin bir açıklama, bir başsağlığı sözü, kollayıcı bir rapor bekliyorlardı. Bir itiraf işitmek istiyorlardı benden, Jan'ı töhmetten kurtarmamı isliyorlardı; sanki ben yapabilirmişim gibi bunu, sanki benim tanıklığımın bir ağırlığı ve inandırıcı gücü olabilirmiş gibi. Örneğin şöyle bir açıklamada bulunsam Hbcrlıardt Mahkemesi için ne anlam taşırdı sanki: Ben, Oskar Malzeraih, bir eylül arifesinin akşamı eve dönen Jan Bronski'nin yolunu gözledim, onarımı gereken bir trampeti bahane ederek, onu savunmak islemediği için terkettiği Polonya Postancsi'nc yeniden çekip götürdüm. Hayır, Oskar böyle bir tanıklıkta bulunmadı, muhtemel babasını töhmet altından kurtarmadı; ne zaman konuşmaya karar verse, öylesine şiddetli kasılmalar içinde kıvranıp

durdu ki başhemşirenin talimatı üzerine kendisini ziyarel süresi sınırlandırıldı, anneannesi Anna Koljaiczek ile muhtemel büyükbabası Vinzent Bronski'nin kendisini ziyaretleri yasaklandı. İki ihtiyar —yine Bissau'dan yaya kalkıp gelmiş ve bana yanlarında elma getirmişlerdi— çocuk servisinin salonundan taşralılara özgü bir davranışla aşırı ölçüde sakıngan ve çaresiz, ayrılıp gittiler. Anneannemin sağa sola yalpalayan dört elekliği ve kardeşi Vinzant'in sığır gübresi kokan siyah yabanlık giysisi salondan uzaklaştıkça, benim suçum, benim o pek ağır suçum daha da büyüyüp arttı. Aynı zamanda olup bilen o kadar çok şey vardı ki! Yatağıma Malzcrath. Grcfflcr, Schclfler'ler meyve ve pastalarla sokulmaya çalıştıklarında, Karlhaus ile Langfuhr arasındaki demiryolu henüz ulaşıma açılmadığı için, BissauTı ziyaretçiler Goldkrug ve Brenntau üzerinden yaya bana geldiklerinde, hemşireler, beyaz ve sersemletici, hastane dedikodularım mırıldanıp durarak çocuk servisinin melekleri rolünü oynadıklarında, Polonya henüz kaybolmamıştı. Ama çok geçmeden kaybolacaktı, o ünlü on se 314 kiz gün geçtikçe elden gitti nitekim, ama çok geçmeden henüz elden gitmediği anlaşıldı; nitekim bugün de Şilezya ve Doğu Prusya, Yurdundan Kovulanlar Derneklerinin çabalarına karşın henüz elden gitmemiş bulunuyor. Hey, çılgın süvariler, hey! Atlar üzerinde böğürtlen toplamaya düşkün süvariler! Ellerde uçları beyazkırmızı Hamalı mızraklar! Nostalji ve gelenek kokan bölükler! Resimli kitaplarda anlatılan saldırılar: Lodz ve Kutno dolaylarındaki kırlar üzerinden vurup gider, Modliıı'de bir kale oluştururlar. Hey, o ne dört nala gidiştir o! Akşam kızıllığı gözlenir hep. Akşam kızıllığında saldırıya geçer süvariler, görkemli ön ve arka planlarda —bir tablo gibidir çünkü savaş ve ressamlar için ölüm bir modeldir bir ayak üzerine yüklenir vücut, öbür ayak gevşecik ve serbest; sonra vücut devrilir aşağı, eller böğürtlenlere ve yaban güllerine uzanır yol kenarlarında; yaban gülleri vücutlarda kudurup durur, çatlayıp pallar ve kaşınmaya yol açarlar, bu kaşıntı olmadan da süvariler asla alılmaz ileri. Ulan'larm yine bir yerleri kaşınıyor, tınazlara doğru döndürüyorlar atların baslarını —bu da bir tablo konusu oluşturabilir hani— ve İspanya'da adı Don Quijotc olan birinin arkasında toplanıyorlar; ama arkasında toplandıkları adamın buradaki adı Don Kiehol'lur, hüzün taşan soylu bir vücudu vardır, doğma büyüme Polonyalı Don Kiehol emrindeki bütün Ulan'lara at üzerinde nasıl el öpüleceğini öğretmiştir ve Ulan'lar bir lıamlendiymiş gibi ikide bir centilmence öpüp dururlar ölümün elini, ama önce bir araya toplanırlar, arkalarında akşam kızıllığı, önlerinde Alman tankları: Krupp von Bolılcn ve Halbach haralarında yetiştirilmiş aygırlar; hani bundan soylularına kimse binmemiştir. Ama o yarı İspanyol, yarı Polonyalı ölüme vurgun kaçık şövalye bravo Don Kiehol, vallahi bravo Hamalı mızrağını indiriyor, beyazkırmızı takırdıyor, öyle ki kirazlar çekirdeklerini tükürüp atsınlar istiyor, süvarilere sesleniyor Don Kiehol: "Siz soylu Polonya süvarileri! Bu gördükleriniz çelik tanklar değil, yel değirmenleridir yalnız ve yalnızca koyun; sizi el öpmeye davet ediyorum, buyrun!" 315 Ve böylece süvariler, bölük bölük, çelik tankların gri böğrüne saldırıyor ve akşam kızıllığına biraz daha kızılımsı bir parıltı kalıyorlar. Son cümledeki koyun ve buyrun arasındaki kafiye için, ayrıca bu savaş lasvirindeki

şiirsellikten ölürü özür diler Oskar. Polonya süvarisinin uğradığı kaybı rakamlarla belirtmem ve Polonya seferini anımsatacak kuru bir istatistiği ısrarla okuyucu önüne sürmem daha da yerinde olurdu belki. Ama istenirse buraya bir yıldız koyabilir, aşağıda bir açıklamanın bulunduğunu haber verip, şiirselliği yerli yerinde bırakabilirim. Aşağı yukarı yirmi eylüle kadar hastanedeki yatağımdan, Jeschkcnlal ve Oliva'daki ormanlık tepelere gelip buralarda mevzilcıımiş bataryaların mermi salvolarını işittim. Derken en son direniş yuvası Hela Yarımadası da teslim oldu. Serbest Liman Danzig, tuğladan gotik üslubundaki mimari eserlerinin Büyük Almanya'ya katılışını kınlayabilir ve siyah bir mercedes arabada yorulmak bilmeksizin dikilerek, âdeta durmadan dik açılı selamlar veren Führer ve Şansölye Adolf Hiller'in o mavi gözlerinin içerisine bakabilirdi; bir noktada, kadınlar üzerindeki etkisi bakımından Jan Bronski'nin mavi gözlerine benziyordu bu gözler. Ekim ortasında Oskar, hastaneden taburcu edildi. Hastanedeki hemşirelerden ayrılmam güç olmuşıu. Hemşirelerden biri galiba Berni ya da Firni idi adı—. Hini ya da Herni Hemşire, biri beni suçlu duruma sokan hurda, öbürü Polonya Postanesi savunulurken ele geçirdiğim sağlam trampet olmak üzere iki trampeti bana ulazmca, haftalardır teneke trampetimi düşünmediğimi, benim için bu yeryüzünde teneke trampetler dışında bir başka şeyin, yani hastane hemşirelerinin de bulunduğunu anladım. Yeni bir trampet ve yeni bilgilerle donanmış olarak, Matzcrath'ın elinden tutup hastaneden çıktım; hep üç yaşında kalan bir çocuğun henüz biraz güvensiz ayaklarıyla Labes Caddesi'ncic dikilerek, günlük yaşama, günlük yaşamın can sıkıntılarına ve ilk savaş yılının ondan da sıkıcı pazar günlerine bıraktım kendimi. Kasım sonuna doğru bir salı günü —haftalar süren bir nekahet 316 döneminden sonra ilk kez sokağa çıkmıştım Max Halbc Meydanı ile Brösen Caddcsi'nin yaptığı köşede suratımı asmış trampetimi konuşturuyor, nemli soğuk havayı pek umursamıyordum; birden eski Rahip Okulu öğrencisi Schuggcr Lco'ya raslamayayım mı! Uzunca bir süre şaşkın gülümseyerek karşı karşıya dikildik; ancak Lco, glase eldivenlerini redingotunun ceplerinden çıkarıp, bir teni andıran bu beyazsarımsı mahfazaları parmaklarıyla el ayalarına geçirince, kime rasladiğımı ve bu raslaniımn bana neler getireceğini anladım hemen; Oskar korkmaya başladı. KaiscrKurukalıvccisi'ııin vitrinlerini gözden geçirdik beraber; Max Ha I be Meydam'nda birbiriyle krosman yapan beş ve dokuz numaralı birkaç tramvayın arkasından baktık, sonra Brösen Caddesi'ndeki hep birbirine benzeyen evler önünden yürüdük, bir ilân sütununun birkaç kez çevresini dolandık, Danzig guldeninin Alman markına çevrileceğini haber veren bir ilânı etüt ellik, bir Persil ilânının orasını burasını kazıyıp beyaz ve mavi altında biraz kırmızı ele geçirdik, bu kadarla yetinip tekrar meydana dönmek isledik: birden Schuggcr Leo her iki cldivcniylc Üs kar'ı bir evin kapısının ağzına iteledi; eldivenli elinin sol parmaklarını ilkin arkasına, sonra redingotunun elekleri altına uzattı, pantolon cebinde dolaştırdı parmaklarını, cebindeki öteberileri eklen geçirdi, sonra bir şey bularak evirip çevirdi, eldivenli elini yavaş yavaş ileri uzattı, gittikçe daha ileri illi elini. Oskar'ı evin avlu duvarına sıkıştırdı, uzun bir kolu vardı Schuggcr Leo'nım, ama duvar olduğu yerde duruyordu. Ben, kolu nerdeyse omuz eklemimden kurtulacak, özgürlüğüne kavuşacak,

göğsüme çarpacak, göğsümü delip geçecek, arkadan iki kuluncumun arasından çıkacak ve bu küf kokulu evin merdiven duvarından içerlere dalacak, ama Leo'nun elinde 1 uttuğu şeyi Oskar asla göremeyecek, ama Labes Caddesi'ndeki evlerinin yönetmeliğinden pek bir ayrılık gösteremeyen Brösen Caddesi'ndeki evin yönetmeliğiyle yüz yüze gelecek diye düşünürken ve lam buna inanmak üzereyken, beş parmaklı eldivenini açtı l.co. 317 Gemici paltomun hemen önünde eldivenli elini çapa biçimli düğmelerden birine çoktan bastırmaya başlamıştı el o kadar çabuk açtı ki parmaklarının boğum yerlerinin pıtırdadığını işittim; avucunu bir koruyucu mahfaza gibi saran parlak ve küf kokulu eldivenin üzerinde boş kovan duruyordu. Elini yeniden yumruk yaptığında, peşine takılmaya hazırdım Leo'nun. Bu birazcık maden parçası beni hayli etkilemişti. Yan yana yürüyorduk; Leo'nun solundaydı Oskar, Rröscıı Caddesi'nden aşağı indik; artık ııc bir vitrin, ne bir ilân sütunu önünde duruyorduk; Magdeburg Caddcsi'ııi geçtik, Bröscn Caddcsi'nin sonuna gelip üzerlerinde gece kalkıp inen uçaklar için ışıldakların yandığı sandık biçimli iki yüksek kuleyi arkamızda bıraktık; ilkin bir çitin çevrelediği havaalanının kenarından yürüdük, nihayet biraz kuruca aslall yola çıktık, Brösen yönünde akıp giden dokuz numaralı tramvayların ardı sıra yol almaya başladık. Hiç konuşmuyorduk, ama Leo boş kovanı hâlâ eldivenli elinde, avcımda tutuyordu. Ben duraksayıp da nemli hava ve soğuk dolayısıyla dönecek gibi yaptım mı yumruğunu açıyor, maden parçasını avcımda hoplatıyor, âdeta yüzer adım, yüzer adım çekip boyuna beni daha ilerlere götürüyordu. Sasc sınırına varmadan az önce gerçeklen dönmeye kalktığımı görünce, şarkı ve türkülere bile başvurdu beni alıkoymak için. Ökçesinin üzerinde çarkelli, boş kovanı, açık ağzı yukarı gelecek biçimde tuttu, bir llülün ağzı gibi hayli öne lırlamış salyalı alı dudağına bastırdı, gittikçe hızlanan yağmur hışırtısına bazen tiz. bazen sisin nerdeyse boğup yuttuğu kısık bir müziğin karışmasına yol açtı. Oskar üşüyordu. Sadece boş kovandan çıkarılan müzik onu üşütmüyor, alabildiğine berbat hava da fena halde üşümesini gizlemek için herhangi bir çabada bulunmasını önlüyordu. Bröscn'c çeken neydi beni? İyi güzel; bir boş kovandan müzik çıkaran o fareli köyün kavalcısı Leo diyelim. Ama ben daha başka müziklerde işitiyordum. Çamaşır yıkanan evlerdeki su buharlarını andıran kasım sisini delip geçerek Tersane ve Neufahrwasscr'clcn gelen vapur sirenleri ve limana girip çıkan bir lorpiclobo 3IX tun aç uluması Iskoçya, Schellmühl ve Rcichskolonie üzerinden bize ulaşıyor, dolayısıyla Lco üşüyen bir Oskar'ı. sis düdükleriyle sirenlerin ve ıslık çalan bir boş kovanın peşi sıra çekip götürmekte güçlük çekmiyordu. Aşağı yukarı llavaalam'nı Yeni Talimgâlı'lan ve Zingelgraben'dan ayıran ve Pclonkcn'e doğru kıvrılan tel örgünün hizasında durdu Sehugger Lco, bir süre başını yana eğerek ve salyasını boş kovan üzerine akıtarak soğukla tir tir titreyen bana baktı. Elindeki boş kovanı emip alt dudağına yapıştırdı, sonra aklına esip kollarını deli gibi oynatarak sırtından kuyruklu ceketini çıkardı, ıslak toprak kokan ağır giysiyi başımla omuzlarımın üzerine altı. Yeniden yola koyulduk. Oskar eskisinden daha mı az üşüyordu, bilmem. Bazen Leo sıçradığı gibi beş adım açıyor arayı, sonra duruyordu; buruşuk, ama alabildiğine beyaz gömleğiyle

öyle bir hali vardı ki sanki ortaçağ zindanlarından, örneğin Stoekturm'dan birtakım serüvenler sonunda kaçmış denebilirdi: Göz kamaştırıcı beyazlıktaki gömleğiyle aklından zoru olanların izleyecekleri modayı gösteriyordu. Leo, yalpalayıp duran Oskar'ı redingot içinde görünce, durup durup kahkahayı bastı; her kahkaha sonunda gaklayaıı bir karga gibi kanat çırpıyordu âdeta. Gerçekten de komik bir kuşa. boz değilse de siyah bir kargaya benziyor olmalıydım; nitekim redingotun elekleri de arkamda, benden biraz uzakla sarkıyor, bir kuyruk gibi yolun asfalt örtüsünü süpürüyordu; geride geniş ve haşmetli bir iz bırakıyordum; bu iz, omuzlarının üzerinden geriye doğru daha ikinci bakışında gururlandırdı Oskar'ı; Oskar'ın içinde uyuklayan, henüz tümüyle açığa vurulmamış bir trajediyi caıılandu masa da, onu ima eden bir izdi bu. Daha Max Hablc Mcydanı'ndaykcn, Leo'nun beni Bröscn'c ya da Meufahrwasscr'c götürmeyi düşünmediğini sezmiştim. Bu yaya yürüyüşün, yakında modern bir polis atış poligonu bulunan Saspc Mezarlığı ile Zingclgraben'ı hedef aldığı daha başla belli etmişti kendini. Eylül sonuyla nisan sonu arasında kaplıca ve plajlara işleyen tramvaylar her oluz dakikada bir geçiyordu. Langfulır banliyösü 319 nün son evlerini arkamızda bırakmıştık ki, karşıdan ğelen römorksuz bir tramvayla karşılaştık. Çok sürmedi, Magdeburg Caddcsi'ndeki makasla karşıdan gelecek tramvayı bekleyen tramvay, arkadan yetişip geçti bizi. Yanı başında ikinci bir makasın bulunduğu Saspe Mezarlığı'na varmadan az önce bir tramvay zil vurarak geriden yaklaştı, sonra karşıdan bir araba bize doğru gelmeye başladı; çok önce arabayı puslu havada beklerken görmüşlük, çünkü görüş koşulları iyi olmadığı için nemli sarı bir ışık yakmıştı. Karşıdan gelen tramvaydaki vatmanın yassı ve asık suratı henüz gözlerinin önünden gitmeyen Oskar'ı, Schugger Leo asfalt caddeden çekerek, sahildeki tepelere benzeyen kumlu bir arazi üzerinden götürmeye başladı. Kare biçimindeki bir duvar mezarlığı çeviriyordu. Güneş yönünde bulunup, üzerindeki kalabalık bir sürü süsler görülen şöylece kapılılmış paslı küçük bir demir kapıdan içeri girdik. Yerlerinden oynamış, yana kaykılıp devrilmek üzere bulunan veya hanidir burun üzeri kapaklanmış duran ve çoğunun arkasıyla iki yanı kabaca işlenip önleri perdahlanmış kara İsveç granitinden veya yeşil mermerden yontma mezar laslarını doğru dürüst gözden geçirmeme maalesel vakit bırakmadı Leo. Dolambaçlı yollarda büyüyen kara kuru bes allı sahil çamı; mezarlığın bütün ağaç süsü bu kadarcıklı. Annem daha hayatlayken bu tramvaydan bakmış, bu viran yeri bütün öteki mezarlıklara üstün tuttuğunu açıklamıştı. Oysa kendisi Brcnnlau Mezarlığı'nda yalıyordu şimdi. Toprak orada daha yağlıydı; karaağaçla akçaağaçlann yetişmesini sağlıyordu. Kuzeydeki dinarın acık ve parmaklıksız bir kapısından beni tekrar dışarı çıkardı Leo; bu romantik viranenin içerisine daha alışmaya kalmadan mezarlıktan ayrıldık. Hemen duvarın arkasında kumdan bir düzlük üzerinde dikilmeye başladık. Sahile doğru kalırtırnaklan, çamlar ve yabani güller, tütüp duran lapamsı bir boşluk içinde alabildiğine belirgin, yüzüp duruyordu. Mezarlığa doğru bakınca, kuzey duvarının bir parçasının kireçle yeni badana edildiği dikkatimi çekti. 320 Yeni etkisi uyandıran ve buruş buruş gömleği gibi beyaz rengiyle göz kamaştıran duvarın

önünde bir faaliyettir aklı Leo'yu. Kendini zorlayarak kocaman adımlar atıyordu ve allığı adımları sayar gibiydi; yüksek sesle sayıyor ve Oskar'a şimdi sorarsanız Lâtince yapıyordu bunu; bir yandan da galiba Rahip Okulu'nda öğrendiği bir duayı mırıldanıyordu. Derken duvardan şöyle böyle on metre uzaklıkla bir yere işaret koydu, yeni badana edilmiş ve sanırım sıvası onarımdan geçirilmiş duvarın az berisine bir tahta parçası bıraktı, bütün bunları da sol eliyle yaptı, çünkü sağ elinde boş kovanı tutuyordu. Nihayet pek uzun süren bir inceleme ve ölçme işinden sonra uzaktaki tahta parçasının hemen yanma o içi boş ve uç kısmı biraz dar maden parçasını yerleştirdi; bu maden parçası, kurşundan bir çekirdeği bir süre kendi içinde barındırmış, sonunda biri çıkıp işaret parmağını bükerek bir tetiği çekmiş ve kurşun çekirdeğinin barınağından ayrılıp o ölümcül yer değiştirme eyleminde bulunmasını emretmişti. Durduk da durduk duvar önünde. Schugger Leo'nun ağzından salyalar akıyor, salyalar iplik iplik uzuyordu. Eldivenlerini birbirine geçirdi Lco. Bir süre Lâtince ilâhiler okur gibi mırıldandıktan sonra sustu, çünkü söylediklerini cevaplandıracak bir cemaat yoklu oriada. Leo arkasına dönüyor, öfkeli bir sabırsızlıkla duvar üzerinden Bröscıı Caddesi'nc göz atıyor, çokluk boş tramvaylar makasla durup bekledikçe, zil vurarak birbirlerine yol verip birbirlerinden uzaklaştıkça, başını o yana çeviriyordu; yaslı bir cemaat gözlüyordu belki de, Ama yaya olsun, tramvayla olsun, kimseler gelip Leo'nun eldivenli elleriyle kendisine başsağlığı dilemesine imkân vermiyordu. Bir ara alana inmek isleyen uçakların homurtusu duyuldu üzerimizde. Başımızı kaldırıp bakmadık, katlandık gürültüye ve kanat uçlarındaki çakıp sönen ışıklarla Ju 52 tipi üç uçağın alana inmekte olduğunu gözümüzle görüp inanmaya yanaşmadık. Motor gürültülerinin kaybolmasından az sonra karşımızda duran beyaz duvar gibi sessizlik de eza vericiydi elini gömleğinin altına sokarak bir şey çıkardı, Schugger Leo; sonra hemen ya 321 nnna sokuldu, kara giysisini Oskar'ın omuzlarından çekip aldı ve sıçradığı gibi kalırtırnaklan, yaban gülleri ve sahil çamları yönünde kıyıya doğru ilerlemeye koyuldu ve sıçrayıp giderken birinin bulmasını hesaplamış gibi bir jestle bir şey düşürdü yere. Ancak Leo kayıplara karışınca mezarlığın önündeki alanda bir hayalet gibi görünüp kayboldu bir süre, sonunda yere yapışık sütümsü bir sis tarafından yutuluverdi, ancak yağmurla kendimi yapayalnız bulunca, kumların içine saplanmış duran karton parçasını eğilip aldım yerden: Skal kartlarından maça yedilisiydi. Saspe Mezarlığı'na gidişimizden birkaç gün sonra, anneannesi Anna Koljaiczek'e Langfuhr Pazarı'nda rasladı Oskar. Bundan böyle Bissau'da gümrük ve sınır diye bir şey kalmadığından, anneannem yine yumurtalarını, tereyağını, karalahanalannı ve kışlık elmalarını pazara götürebiliyordu. Herkes koşa koşa ve bol bol alıyordu pazara getirilen mallan; çünkü yiyecek maddelerine el konulması pek yakındı, bu da herkesi yiyecek stoku yapmaya götürüyordu. Oskar, anneannesini malların gerisinde çömmüş görür görmez, paltosunun, kazağının ve gömleğinin altında, çıplak teninin üzerine skal kartının temasını hissetti. Bedava yolculuk ederek eve dönebileceğini söyleyen bir biletçinin davetine uyup Saspe Mezarhğı'ndan Max Halbe Meydam'na gelirken maça yedilisini yolda yırtacak olmuştum.

Ama yırtmadan bırakıp maça yedilisini anneannesine verdi Oskar. Kendisini görünce karalahanalann gerisinde irkildi anneannesi. Belki de Oskar'ın gelişinin hayra alamet olmadığını düşünmüştü. Ama sonra, balık sepetleri arkasında kendini yarı gizleyen Oskar'ı el ederek yanma çağırdı. Oskar nazlandı, nemli yosunlar üzerinde yatan ve boyu nerdeyse bir metreyi bulan canlı bir pomuchel balığını gözden geçirmeye başladı; Oltomin Gölü'nden çıkarılan ve küçük bir sepet içinde düzinelercesi bir arada hâlâ islakoz yürüyüşünü talim edip duran İstakozları seyretti, sonra da bu yürüyüşü kendi üzerinde uygulayarak gemici paltosunun arka tarafıyla kıçın kıçın anneannesinin tezgâhına yaklaştı; ancak anneannesinin tezgâhını ayakla lutan tahta kazıklardan 322 birine çarpıp da elmaları yere yuvarlayınca, ceketinin altın yaldız çapa biçimindeki düğmcleriyle yüzünü gösterdi anneannesine. Scliwerdfeger, gazete kâğıdına sarılı olarak getirdiği tuğlaları anneannemin etekliklerinin altına itti, tuğla ilicisiyle soğuk tuğlaları yine çekip aldı büyükannemin allından, yanında taşıdığı arduvaz bir tabelâ üzerine bir çizik çekerek bir sonraki tezgâha yürüdü. Anneannem, bana çil çil bir elma uzattı. Kendisine bir cima veren büyükannesine Oskar ne verebilirdi? İlkin skat karlını, sonra da skat karlı gibi Saspe Mezarhğı'nda bırakmayarak yanına aldığı boş mermi kovanını. Uzun süre, bir şey anlamayarak, birbirinden bu kadar değişik iki nesneye, skat kartıyla boş kovana bakıp durdu, Anna Koljaiczek. Derken Oskar'ın ağzı, Arına Koljaiczek'in başörtüsünün altındaki kıkırdaksı kadın kulağına yaklaştı ve bütün ihtiyatı elden bırakıp Jan'ın kulak memeleri uzun ve biçimli, pembe ve küçük, ama elli kulaklarını düşünerek şöyle fısıldadı: "Saspc'de yalıyor!" Sonra içinde karalahanalar bulunan bir küfeyi devirerek hızla oradan uzaklaştı. 323 MARİA Tarih, özel haberleri çığırtkanlıkla ileterek iyi yağlamadan geçirilmiş bir araç gibi Avrupa'nın caddelerinde yol alır, yüzerek sulardan geçer ve uçarak havaları fethederken, lâke çocuk trampetlerini ıskartaya çıkartmaktan öteye geçmeyen benim işler fena gidiyor, ağır aksak yürüyor, halta hiç yerinden oynaınıyordu. Başkaları değerli madenleri har vurup harman savururken, bende gene teneke suyunu çekmişti. Gerçi Oskar pek bir yeri çizilmemiş yeni trampeti Polonya Poslancsi'nden kurtarmış, dolayısıyla Postane'nin savunulmasına bir anlam kazandırabilmişti; ama teneke larmpetlcrv hurdaya çıkarması en iyi günlerinde ancak sekiz haftalık bir zamana bakan Oskar için, Bay Naczalnik'in oğlunun trampeti ne değer taşıyabilirdi. Belediye Haslanesi'nden taburcu edilmesinden az sonra trampet değneklerimi harıl harıl çalıştırarak trampetimi konuşturmaya, trampetimi konuşturarak trampet değneklerimi çalıştırmaya ve hastanedeki hemşireleri kaybedişimden ölürü sızlanıp yakınmaya baylamıştım. Saspe Mczarhğı'ndaki yağmurlu öğle sonrası işime mola verdirmemiş, tersine Oskar kendini bir kal daha zorlayarak, bütün çabasını SS'ler karşısındaki utanılacak davranışının son tanığı sayılan trampeti yok etmek gibi bir ödevin üstesinden gelmeye yöneltmişti. Ama trampet diretiyor, bana cevap veriyor, üzerine indirdiğim her darbeye bir darbeyle

yakınarak karşılık veriyordu. Ne tııhaf 324 lir ki, geçmiş yaşamımdaki sınırlı bir zaman bölümünü silip almaktan başka amaç taşımayan bu gibi boğuşmalarda ikide bir Viktor Wcluhn'u anımsıyordum; oysa Viktor Wcluhn miyoptu, benim aleyhimde tanıklıkta bulunamayacak biriydi. İyi ama, miyop Viktor Weluhn kaçmayı başarmamış mıydı? Yoksa miyoplar miyoplardan daha çok şey görüyordu da, benim ikide bir zavallı dediğim Wcluhn, davranışlarımı siyahbeyaz bir siluet gibi okumuş, yaptığım o Yuda'ca işi çakmış, Oskar'm sırrını ve yüzkarasını kaçarken beraberine alarak dünyanın dön bucağına mı taşımıştı? Ancak aralık ortalarına doğru boynumdan sarkan kırmızıbeyaz lâke, vicdanımın suçlamaları inandırıcı gücünü yitirdi. Teneke trampet dökülmeye başladı, teneke inceldi ve saydam bir durum almadan orasında burasında yırtıklar belirdi. Ne zaman bir şey acı çekse ve bir yıkılışa doğru ilerlese her seferinde olduğu gibi, bu kez de teneke trampetin acısını gören görgü lanığı Oskar, acı süresini kısaltmak istedi. Son Advent haftaları sırasında hızlı bir tempo tutturdu; öylesine çalıştı ki, konu komşu ve Malzeralh elleriyle başlarını sarıp örttüler, çünkü Mübarek Gece'ye* kadar trampetin hesabını görmek istiyordu Oskar; çünkü Mübarek Gece, töhmet allında bulunmayan yeni bir trampete kavuşacağımı umuyordum. Hakkından da gelmiştim; yirmi dört ocak gecesinin gündüzü yumru yumru olmuş, gevşecik lakırdayıp duran ve bir kaza sonucu dağılıp dökülmüş bir arabayı andıran paslı bir nesneyi bedenimden ve ruhumdan uzaklaşlırdım; öyle umuyordum ki, artık benim için de Polonya Posiancsi'nin savunusu kesinlikle çökmüştü. Beni bir insan olarak görecek olursanız asla bir insan, Oskar kadar düş kırıklığına uğralan bir Noel yaşamamıştır; Noel gecesi, Noel ağacı altında buldu Oskar bulacağını; her şey vardı da, bir teneke trampet yoklu. ' Hazreli İsa'nın doğduğu 24 aralığı 25 aralığa bağlayan gece. (Ç.N.) 325 İnşa küplcriyle dolu bir kutu duruyordu ortada, asla kutuyu açmadım. Üzerine binilip sallanılacak bir kuğu, sözde seçkin bir hediye olup beni Lohengrin* yapacaktı. Galiba beni kızdırmak için, hediyelerin sıralandığı masaya üç dört de resimli kitap koymak cesareti gösterilmişti. Bana kalırsa işe yarar hediyeler olarak bir çift eldiven, bir cilt bot, ayrıca Grelchen Schefflcr'in ördüğü kırmızı bir kazak sayılabilirdi. Oskar gözlerini şaşkın şaşkın, içinde tahta küpler bulunan kuğu kuşuna kaydırmış, sonra da resimli kitaplardaki pençelerinde çeşit çeşit çalgılar tutan o kumaştan gülünç oyuncak ayılara dikmişti. Yine böyle düzmece bir canavar pençesinde bir trampet tutuyor, sanki trampet çalabilirin iş, sanki hemen bir havayı vurmaya başlayacakmış gibi, hatta o anda trampeti çalıyormuş gibi yapıyordu; benimse bir kuğum vardı yalnız, trampetim yoklu; birden çok evler ve binalar inşa etmek için tahta küplerim vardı da, bir tek trampetim yoklu; son derece ayaz kış geceleri elime geçireceğim yarım eldivenlerim vardı da, yarım eldivenlerimle kış gecesine çıkaracağım ve ayaz havanın sıcacık bir şeyler işitmesini sağlayacağım yuvarlak, bıızsu ve lake bir teneke tram pel i m yoktu. Herhalde Malzcralh trampeti saklıyor, diye düşündü Oskar. Belki de pastacı kocasıyla Noel çerezlerimizi yiyip yutmaya gelen Grelchen Sclıeffler trampetin üzerinde

oturuyordu; ilkin kuğu kuşunun, tahtadan inşa küplerinin ve resimli kitapların bende uyandıracağı sevinci görüp zevklenecek, sonra da gerçek hazineyi çıkarıp bana buyur edeceklerdi. Boynumu büktüm, bir budala gibi resimli kitapların sayfalarını çevirmeye başladım, bir ara sıçradığım gibi kuğu kuşunun sırtına bindim, içimde alabildiğine büyük bir tiksinti duyarak en azından bir yarım saat sallanıp durdum. Odadaki lazla sıcağa aldırmayarak kırmızı kazağı üzerime geçirip, bana uyup uymadığına baktım; Grelchen Scheffler'in yardımıyla potinleri giydim ayağıma. Bu arada Greff'ler de damlamıştı, çünkü allı kişi için hazırlanmıştı kaz dolması. Malze * 13. yüzyılın sonlarında kaleme alınmış bir desıan kahramanı. (Ç.NJ 326 r rath'ın ustalıkla hazırladığı içi pişmiş meyva dolu kaz gövdeye indirilip can eriklcriyle armutların oluşturduğu bir soğukluk yenirken, Grcfl'in öbür dört kitabın yanına bıraktığı resimli kitabı umutsuzlukla elinde tutmaya başladı Oskar. Çorba, kaz dolması, kırmızı lahana, haşlanmış patates, can erikleri ve armutları yeyip nar gibi yanan bir çini sobanın sıcak soluğunu üzerimizde duyarak, hep birden bir Noel şarkısı söylemeye başladık; Oskar da katıldı şarkıya, derken bir şarkı daha, sevin artık, ve bir şarkı daha, oh çam ağacı ne kadar yeşil, oh çam ağacı ne kadar yeşil, çın çın çanların çın çın çanların her yıl yeniden ve nihayet dışarda çanlar çalmaya başlamıştı ve nihayet trampetimi versinler isledim, daha önce Müzisyen Meyn'in de aralarında bulunduğu içkili Üflemeli Sazlar Topluluğu sazlarını üflüyordu, öyle ki pencere pervazlarından sarkan buzlar... ama ben trampetimi istiyordum, onlar vermiyordu, trampetimi ortaya çıkarmıyorlardı bir türlü, Oskar; "Evet!" diyordu, onlar: "Hayır!" diyordu. Sonunda bastım çığlığı, hanidir çığlık almamıştım, böylece uzun bir aradan sonra sesimi eğeleyip bileyerek cam nesneleri delip geçen sivri bir alet yaptım; hani ne vazoların canına okudum bu aletle, ne bira bardaklarını ve ampulleri kırıp döktüm ne de vitrin camlarını delip geçtim; görme gücünden yoksun bıraktığım bir gözlük de olmadı. Sesimi daha çok çam ağacının dallarından sarkıp görkemli bir hava içinde ortalığa bayram sevinci saçan renkli kürelere, küçük çanlara, gümüş köpüğünden yapılmış kolaycacık kırılabilen nesnelerle Noel ağacının sivri uçlarına yüklendim: Çınçın çınçın yaparak Noel ağacının bütün süsleri toz olup dağıldı. Beri yandan, hiç gereği yokken, bir sürü iğne yaprak çam ağacından ayrılıp süpürülmek üzere yere döküldü. Ancak mumlar, sessiz ve mübarek, yanmalarına devam elti, ama bütün bunlara karşın, yine de bir trampete kavuşmamıştı Oskar. Şuncacık bir anlayış yoklu Matzeralh'da. Beni bu yoldan terbiye mi etmek istiyordu? Yoksa beni gerektikçe bol bol trampetle donatmak aklına mı gelmiyordu. Bilmem. Ama işte bütün bunlar bir fclâkeli hazırlar gibiydi; ancak ilerde beni bekleyen felâket 327 yaklaştıkça bakkal dükkânında günden güne büyüdüğü görülen bir kargaşanın pek saklanamaz duruma gelmesidir ki, benim ve dükkânın kul daralmayınca bızır yetişmez derler bir hızır gibi lam zamanında imdadıma yetişti. Oskar, lezghahın arkasında durup peksimet, margarin ve suni bal salacak boyda olmayıp böyle bir şeye de pek heves duymadığından, sözcüğün sadeliği dolayısıyla yine babam diyeceğim Malzcralh, zavallı dostum Hcrbert'in en küçük kızkardeşi Maria Turczinski'yi aldı dükkâna.

Yalnız adı Maria (Meryem) değildi kızın, kendisi de gerçekten öyle biriydi. Dükkânımızı bir iki haftada yine eski ününe kavuşturmakla kalmadı, işleri tallı bir sertlikle çekip çevirirken Matzerath gönül rızasıyla boyun eğiyordu benim durumumun değerlendirilmesinde de bir bakıma keskin bir zekâ eseri gösterdi. Daha Maria, tezgâhın başındaki yerini almadan, karnımın önünde sarkan hurda yığınıyla yakınıp sızlanarak merdivenlerin yüzü aşkın basamağını paldır küldür inip çıktığımı görünce, kullanılmış bir leğeni trampet yerine buyur elti bana. Ama Oskar böyle uydurma bir trampeti geri çevirdi, bir leğenin arkasını trampet olarak kullanmaya yanaşmadı, dayatıp diretti bu konuda. Ne var ki, Maria dükkâna yerleşir yerleşmez, Malzeralh'a sözünü dinletmeyi bildiğinden isteklerim dikkate alındı. Ancak Maria ile. oyuncakçı dükkânlarından içeri ayak almaya bir türlü razı edilemedi Oskar; rengârenk oyuncaklarla dolu dükkânlar gördüm mü, Sigusmund Maıkus'un ayaklar allında çiğnenmiş dükkânıyla bir kıyaslama yapmam gerekecek, bu da kuşkusuz beni üzecekti. Yumuşak başlı ve uysal bir kız olan Maria beni oyuncakçı dükkânının kapısında bekletiyor ya da kendisi yalnız çarşıya çıkıyor, duruma göre bana dört ilâ beş haftada bir yeni bir trampet alıp getiriyordu. Teneke trampetlerin bile seyrek bulunmaya başlayıp karneye bindirilcliği son savaş yıllarında, dükkân sahiplerine şeker veya biraz kahve vererek trampetleri tezgâh allından karnesiz almak zorunda kaldı Maria. Bütün bunları da ahlayıp oflamdan, kaşlarını çatıp gözlerini belertmeden gayel dik 328 katli bir ciddilikle yaptı, davranışında sanki bana yeni yıkanıp güzelce elden geçirilerek onarılmış çorap ve gömlekleri giydirir gibi bir doğallık bulunuyordu. Maria ile aramdaki ilişkiler sonraki yıllarda sürekli değişmiş, şimdilerde bile bir berraklık ve açıklığa kavuşmamış olsa bile, bugün çocuk trampetlerinin fiyatı ]940'iakinden daha yüksek olmasına karşın, onun bana trampetleri buyur ediş tarzı hep aynı kaldı. Bugün bir moda dergisinin abonelerinden Maria; beni her ziyaret edişinde bir öncekinden daha şık oluyor. Oysa bir zamanlar? Maria güzel miydi? Değirmi ve hep yıkanmış izlenimi uyandıran bir yüzü vardı; burun kökünde kavuşan gür ve koyu kaşları altında biraz lazla öne fırlamış kısa. ama sık kirpikli gri gözlerinin bakışı serin ama soğuk değildi. Üzerindeki cilt, sert ayazda mor mor gerilip çatlayarak acı veren pek belirgin şakak kemikleri, yüzünün ferahlatıcı bir düzlük izlenimini uyandırmasına yol açıyor, bu düzlük çirkin olmayan, hele hiç gülünç denemeyecek minik, ama bütün minikliğine karşın zari! burnuyla bir kesintiye uğramıyorclu. Alnı yuvarlak olup dardı ve burun kökü üzerine gelen kısmı daha erkenden düşüncelerin parlaklığını taşıyan hafif dalgalı kahverengi saçları sakaklarında başlıyor, Truczinski Nine'deki gibi bir ensesi bulunmayan küçük başım örtüyordu. Maria beyaz önlüğünü kuşanıp da tezgâh başına geçtiği zaman, kanla bol bol beslenen gürbüz kulaklarının gerisinde henüz sac topuzları vardı; kulak memeleri maalesef yukardan aşağı serbesl sarkmayıp çirkin denemeyecek bir kıvrım yapmasına karşın doğrudan doğruya alt çene üzerindeki elle pek hoşa gitmeyecek biçimde kaynıyor ve Maria'nın karckteriyle ilgili birtakım sonuçlar çıkarılmasını sağlıyordu. Sonraları Malzerath, söylene söylene ondülc yaptırttı saçlarını, bu da Maria'nın kulaklarının saklı kalmasını sağladı. Bugün Maria, modaya uygun olarak kısa kesilmiş saçlarının allında etle kaynamış kulak memelerini açıkla taşıyorsa da, bu ufak güzellik

kusurlarını, biraz zevksiz, kocaman küpelerle gizlemeye çalışıyor. 329 Nasıl ki Maria'nm bir el atışta ele geçecek küçük başında dolgun yanaklar, pek belirgin şakak kemikleri ve çukara gömülmüş olup âdeta göze çarpmayan burnun iki başına cömertlikle oyulmuş gözler bulunuyorsa, orta boydan aşağı gösterilebilecek bedeninde biraz fazla geniş omuzları, hemen omuz hizasında başlayan dolgun memeleri, dolgun bir kalçası ve kalçaları taşıyan uzun, buna karşın tombul bacakları vardı; haya kılları arasından içerler görülebiliyordu. Belki o zamanlar Maria'nm biraz içe çarpıktı bacakları; ayrıca hep kızarmış duran elleri büyüyüp gelişmesini bitirip kesinlikle bir tenasüp kazanmış vücudunun tersine çocuksu görünmüştü bana, parmaklarında bir uyuşukluk farkeder gibi oldum. Bu çocuksu ellerden de kendini bugüne kadar büsbütün kurtarmış değil Maria. Önceleri yumru yumru pabuçlar, daha sonra zavallı annemin kendisine pek uymayan eski moda zarif iskarpinleri içinde zorlanıp duran ayaklan, bir başkasından devralınan o sağlığa zararlı ayakkabılara karşın yavaş yavaş çocuksu kırmızılığını ve gülünçlüğünü yitirmiş, Balı Almanya ve hatla İtalyan menşeli modern ayakkabı modellerine kendini uydurmuştu. Maria (azla konuşuyor, ama kap kaçak yıkarken, ayrıca yarım kiloluk ve iki yüz elli gramlık kese kâğıtlarına şeker doldururken ezgiler mırıldanmaktan hoşlanıyordu. Akşam, dükkân kapanıp Matzerallı hesabı gördükten sonra, ayrıca pazar günleri ve iş arasında bir yarım saatçik dinlenmek istediği zamanlar, askere çağrılıp GrossBoschpol'a giderken kardeşi Frilz'in kendisine hediye etliği mızıkayı eline alıyordu. Maria'nm mızıkayla çalmadığı hemen hiçbir şey yoktu. Hiller Gençliği Alman Genç Kızlar Birliği'nin akşam toplantılarında bellediği izci şarkıları, radyodan öğrendiği ve 1940 yılında görevli olarak birkaç gün için Danzig'e gelen kardeşi Frilz'ten kaptığı operet melodileri. Maria'nm Yağmur Damlalan'nı nasıl ustalıkla çaldığını, ayrıca Rüzgâr Bana Bir Şarkı Söyledi'yi, Zaralı Leander'e öykünmeden nasıl ağız mızıkasından çıkardığını anımsıyor Oskar. Ama iş zamanı Hohner marka mızıkasını asla eline almazdı 330 Maria. Gelen giden bir müşteri olmasa bile, mesai saailcrinde müziğe kapıları kapar, çocuklar gibi yuvarlak harfleri yan yana dizerek fiyat etiketlerini yazıp malların listelerini çıkarırdı. Dükkânı yönelenin ve zavallı annemin ölümünden sonra rakip dükkânlara kaptırılmış müşterilerden birazını yeniden elde ederek dükkânın sürekli müşterileri yapanın kendisi olduğu gözden kaçakcak gibi değildi, ama yine de Matzeralh'a karşı âdeta kul köleliğe varan bir saygıyı da hiç elden bırakmayan bir kızdı Maria. Bu saygı da, zaten her vakit kendine güvenen bir adam olan Matzeralh'ı hiç tedirgin etmiyordu. Sebzeci Grcfl ile Gretchcn Scheffler kendisine takılacak oldular mı: "Nihayet kızı dükkânıma aldım, onu yetiştirdim" gibi bir neden ileri sürüyordu hep; işte bu kadar yalınkattı düşünceleri, ancak en sevdiği işi yemek pişirme sırasında daha ince, duygulu ve dolayısıyla daha saygıdeğer biri oluyordu. Hani ne diye hakkını yesindi Oskar: Matzeralh'm hazırlayıp sofraya çıkardığı lahana lurşusuyla Kassler domuz budu, hardallı domuz böbrekleri, üzerine ekmek rendelenip ekilerek kızartılan Viyana Pirzolası, ama hepsinden çok kremalı ve bayır lurplu sazan balıkları yok mu, nefisti doğrusu. Koklamasına

ve yemesine doyum olmazdı. Gerçi Maira'ya dükkândaki işlerle ilgili olarak pek de lazla bir şey öğretmiş değildi Malzeraih, çünkü bir kez kızın perakende alışverişlere karşı doğuştan yeteneği vardı; ikincisi, toplan mal almasını kuşkusuz iyi heceliyorsa da, tezgâhtarlığın inceliklerinden zaten Matzcrath'ın kendisi enikonu habersizdi. Ama Matzerallı yemek pişirmesini, kızartma ve buğulama gibi şeyleri yapmasını kıza bellclmişti; Maria daha önce iki yıl Schidlitz'dcki bir memur ailesinin yanında hizmet etmiş, ev işlerini orada öğrenmişti: ama yine de yanımızda çalışmaya başladığı zaman bir suyu bile kaynatamıyordu. Çok geçmeden Malzcrath, tıpkı zavallı annemin sağlığındaki gibi bir yol izlemeye başladı: Mutfakla hükmünü yürütüyor, bir pazar günü kızartmasından öbür pazar kızartmasına seğirtiyor, mutlu ve memnun, saatler boyu kap kaçak yıkamakla oyalanıyor, 331

arada bir kcnle inip savaş yıllarında giderek zorlaşan alışverişleri yapıyor, toptancı firmalara ve İktisat Müclürlüğü'nc gerekli siparişleri verip ödenecek paraları ödüyor, bu işte pişmiş biri gibi maliyeyle yazışmaları yöneliyor, iki baltada bir zengin bir lıayal gücü ve zevk eseri gösterip acemice denemeyecek gibi dükkânın vitrinini dekore ediyor, sorumluluğu bilen biri gibi davranıp partideki işlerini görüyor, Maria tezgâhın başından çekilip alınacak gibi olmadığı için işi başından aşkın bulunuyordu. Bütün bu hazırlığın, genç bir kızın kalça kemiklerinden, kaşlarından, kulak memelerinden, ellerinden ve ayaklarından bu kadar uzun boylu söz açmanın ne gereği var? diye soracaksınız. Ben de tamamen sizinle beraberim; insanın böyle anlatılması hoş bir şey değil. Buraya kadar Maria'nın çirkin bir tablosunu çizdiğinin hani çok iyi bilincinde Oskar; ama hep çirkin kalmayacak bu tablo. Dolayısıyla, tabloyu aydınlatacağını umduğu son bir cümle: Bütün o isimsiz hemşireleri bir kenara bırakırsam, Oskar'ın ilk göz ağrısı Maria oldu. Cîünün birinde seyrek yaptığım bir davranışta bulunup, trampetime kulak vermem üzerine anladım bunu: baktım Oskar yeni ve ısrarlı, ama yine de sakınıp kollayarak teneke trampetine içindeki tutkuyu müjdeliyor. Trampetimi böyle konuşturmamı lena karsılamamıştı Maria; ama bana eşlik etmesi gerekliğini sanarak mızıkasını eline alması ve bu ağız trampetini çalarken kaşlarını çirkin bir biçimde çalması pek hoşuma gitmedi. Ne var ki kendisi çok vakit çorap yamayıp kese kâğıtlarına şeker doldururken, ben trampetimi konuşturmak isledim mi ellerini iki yana sarkılıyor, ağırbaşlı ve dikkatli, yüzü tamamen sakin, trampet değneklerime bakıyor, çorapları tekrar yamamaya koyulmadan yumuşak ve uykulu bir davranışla elini kısa kesilmiş seyrek saçlarımın üzerinde gezdiriyordu. Ne kadar şefkat ve sevecenlikle olursa olsun kimsenin kendisini okşamasına katlanamayan Oskar, Maria'nın eline ses çıkarmıyordu; zamanla bu elin okşayışını öylesine arar duruma gelmişti ki, Maria'nın kendisini okşamasına yol açan havaları, çok 332 luk saatlerce ve eskisinden daha bilinçli trampetine söyletiyor, sonunda Maria'nın eli karşı duramayarak dileğini yerine getiriyordu. Beri yandan, her akşam beni yatağa Maria yatırmaya başlamıştı. Beni soyuyor, oramı

buramı yıkıyor, pijamamı giymeme yardım ediyor, yalağa yatmadan bir kez daha sidik torbamı boşaltmamı bana öğüllüyor, sonra kendisi Protestan olmasına karşın, benimle bir kez Rabbani üua'yı, üç kez de "selam sana ey Meryem Ana"yı, bazen da "Ey İsa senin için yaşar, senin için ölürüm" ü okuyor, nihayet insana rehavet veren dost bir yüzle üzerimi örtüyordu. Elektriği söndürmeden önceki bu son dakikaların gayet güzel olmasına karşın, Rabbani üua'yı ve Ey İsa duasını yavaş yavaş ince bir imayla "Deniz yıldızı, selam sana" veya "Maria senin için"c çevirmiştim. Gece uykuları dolayısıyla lıer akşam yapılan bu hazırlıklardan hiç hoşlanmıyordum; kendi kendime hakimiyetimin nerdeyse temelini çökertmiş bu hazırlıklar, genellikle hiç renk vermeyen biri olan benim yüzümde, o henüz yeni yetişen kızlar ve sancılar içinde kıvranan erkekler gibi kalleş kızartıların belirmesine yol açmıştı. Ne diye saklansındı Oskar: Ne zaman Maria kendi clccğiziylc beni soysa, beni soyup çinko leğen içine dikse ve lırça, sabun ve keseyle beni keseleyip temizlese, yani ne zaman on beşini bitirmek üzere olan ben Oskar'ın çok geçmeden on yedisine basacak bir kız karşısında üryan ve fazla açık seçiklikle dikildiğini düşünsem, her seferinde şiddetle kızarıp bozarıyordum ve yüzümde beliren ateş kolay kolay kaybolmuyordu. Ama Maria benim cildimdeki renk değişikliğini fark etmez görünüyordu. Keseyle fırçanın beni o kadar ateşlendirdiğini mi düşünüyordu acaba? Oskar'ın böyle kızarmasına yol açan şeyin temizlik olduğunu mu geçiriyordu aklından? Yoksa Maria utangaç ve ince bir kızdı da, benim her akşam böyle yüzümde beliren kızarmanın nedenini anlıyor ama anlamazlığa mı geliyordu? Bugüne kadar da hep ansızın kızarıp durdu yüzüm, heş dakika ve bazen daha uzun süren kızartıyı hiçbir şeyle gizyelemedim. 333 Daha kibrit sözcüğünü işitir işitmez yüzü pancar gibi kızaran Kundakçı Büyükbabam Koljaiczek gibi, benim hiç de tanımam gerekmeyen biri yakınımda, her akşam bir leğen içinde keselenip fırçalanan küçük çocuklardan söz açacak oldu mu, kanım, damarlarımda dolu dizgin dolaşmaya başlıyordu. Böyle zamanlarda bir Kızılderiliye benziyordu Oskar; daha şimdiden çevremdekiler gülümsemeye, bana acayip, halta yoldan çıkmış biri gözüyle bakmaya koyulmuşlardı; çünkü küçük çocukların sabunlanmaları, keseyle ovulmaları, sabun bezinin en mahrem yerlerinde gezinmesi çevrem için ne anlam taşıyabilirdi? Serbest bir kız olan Maria ise benim yanımda hiç sıkılmadan en atak davranışlarda bulunabiliyordu. Ne zaman oturma odasıyla yalak odasının tahtalarını silip temizlemek istese, önce bacak larındaki çorapları sıyırıyordu önümde, böylelikle Matzerath'ın kendisine hediye elliği çorapları kollayıp gözetmek isliyordu. Ve bir cumartesi dükkân kapandıktan sonra Maria elekliğini ve bluzunu çıkardı; eski püskü, ama lemiz etekliğiyle az ilerime, oturma odasındaki masanın başına gelip dikildi ve etekliğiyle suni ipek bluzımdaki birkaç lekeyi benzinle ovarak çıkarmaya çalıştı. Nasıl olmuştu da, Maria, üstündeki giysileri soyunup giysilerinden benzin kokusu uçar uçmaz, naifayarlıcı bir vanilya kokusuyla tatlı tallı kokmuştu? Vanilya kokan bir kökle mi oğmuşlu vücudunu acaba? Bu kokuyu veren ucuz bir parfüm mü vardı? Örneğin Bayan Katcr'in vücudunun amonyak buğuları salgılayışı, örneğin anneannem Koljaiczek'in etekliklerinin altının hafif acımış lereyağı kokması gibi, bu rayiha da Maria'ya özgü bir şey miydi? Her şeyin nedenini araştırmadan duramayan

Oskar, vanilya kokusunun nerden geldiğini de kurcaladı. Hayır, Maria vücudunu bir kökle fayan ovmuyordu, onun kendisinde vardı bu lâtif koku. Hatta kendisindeki bu kokudan habersiz olduğuna ilişkin bende o zamanlar uyanan kanı bugün bile sarsılmış değil; çünkü pazar günü haşlanmış patates ve esmer renkte tereyağlı karnıbaharla dana pirzolası yenip sofraya vanilya pudingi çıkarılınca, kırmızı peltemsi tatlıya bayılan Maria, polinli ayağımla ma 334 sanın bacağına vurduğum için sallanıp duran pudingten az bir şey yiyor; bunu da istemeye islemeye yapıyordu; Oskar ise, bugüne kadar, pudingler arasında en yavanı olan bu alabildiğine basit vanilyalı pudinge bayıldı âdeta. 1940 Temmuzunda, özel cephe haberlerinin Fransa seferindeki hızlı tempoyu ve başarılı seyri haber vermesinden az sonra, Ballık Denizinde plaj mevsimi başlamıştı. Maria'nın kardeşi Onbaşı Fritz Paris'ten ilk kartpostalları yollarken, Malzeralh ile Maria karar verdiler; Oskar denize götürülecekti, deniz havası iyi gelecekti Oskar'a. Maria öğle paydosunda dükkân birden üçe kadar kapalı kalıyordu beni alıp Bröscn sahiline gidecek ve dörde kadar orada kalabilecekti; Malzeralh'a göre hiç sakıncası yoktu bunun, nihayet kendisi de arada bir tezgâhın başına geçip müşterilere görünmekten memnunluk duyacaktı. Üzerinde çapa deseniyle yeni bir mayo alındı Oskar için. Maria'nın zaten kırmızı bordürlü yeşil bir mayosu vardı, kızkardeşi Gusle konfirmasyonda* kendisine hediye etmişti. Annemin zamanından kalma bir çanta içine yine annemden kalma lüylü beyaz bir bornoz sokuşturuldu, yanına da gereği yokken küçük bir kovacik, bir kürekçik ve çeşit çeşit pastalar yerleştirildi. Trampetimi ben kendim taşıyordum. Tramvayla Saspe Mezarlıgı'nın önünden geçerken korktu Oskar. işte öylesine sessiz, ama yine de konuşkan bu yerin manzarasının zaten içindeki pek büyük sayılmayan deniz banyosu hevesini kırmasından nasıl korkmasındı? Onu mahva sürükleyen kimse ince yaz giysileri giyinmiş olarak tramvayla mezarı önünden çın çın geçerken, Jan Bronski'nin ruhu ne yapıyor şimdi acaba diye sordu Oskar kendi kendine. Dokuz numaralı tramvay durdu. Saspe diye bağırdı biletçi. Kendimi zorlayarak Maria'nın yanı başından Bröscn'c doğru baktım, karşıdan gelen tramvay yavaş yavaş büyüyor, sürünerek yak ' Hıristiyan dininde 16. yaşına gelen gençlerin erişkinlerin oluşturduğu cemaat kabul töreni. (Ç.N.) 335 laşıyordu. Gözlerimi çevremde gezdirmesem! Görülecek zaten ne vardı orada. Sıska, cılız sahil çamları, mezarlığın süslerle donatılmış paslı parmaklık kapıları, tutunacak bir yerleri kalmayıp âdeta boşlukta duran karmakarışık mezar taşlan; öyle taşlar ki, üzerlerindeki yazıları, devedikenleriyle yabani yulaflar okuyordu artık. En iyisi gözlerimi açıp pencereden dışarı çevirerek yakarlara bakmak: İşle orada homurdanış duran semiz.]u 52'le.r* bulutsuz temmuz göğünde üç motorlu uçakların veya pek semiz sineklerin homurdanışı gibi tıpkı. Zil çalarak kalktık, karşıdan gelen tramvay, önümüzü bir an kapadı, römorku geçtikten hemen sonra başımı çevirmeden duramadım; viran mezarlığı gördüm bütünüyle; ayrıca kuzey duvarından bir parça; gerçi duvardaki o beyazlığıyla dikkati çeken yer gölgede

duruyordu, öyleyken içimde son derece tatsız bir duygu uyandı. Ansızın beyaz yer kayboldu, Brösen'e doğru yaklaşmaya başladık. Gözlerimi yeniden Maria'ya çevirdim; hafif ve beyaz bir yaz giysisini dolduruyordu vücudu. Yuvarlak ve soluk parıltılı boynuyla dolgun gerdanının üzerinde, hepsi aynı irilikle olup olgunluktan nerdeyse çallayacakmış izlenimi uyandıran eski ve kırmızı tahta kiraz tanelerinden bir kolye taşıyordu. Sadece sezmiş miydim, yoksa gerçeklen kokusunu mu almıştım? Oskar hafitçe eğildi —Vanilya kokusunu da Ballık Denizi'ne beraber götürüyordu Maria—, rayihayı derin derin içine çekti ve çürük kokan Jan Bronski'yi hemen yendi içinde. Polonya Postanesi'nin savunusu, daha onu savunanların elleri kemiklerinden ayrılmadan tarihe karışmıştı. Oskar'ın burnu, bir zaman pek (iyakalı, ama şimdi çürüyüp dökülen muhtemel babasının saçtığı kokudan başka kokular duyuyordu. Bröscn'dc yarım kilo kiraz aldı Maria, sonra beni elimden tııtlu, başka kimsenin elinden tutmasına Oskar'ın istemediğini biliyordu; sahildeki çam ormanı içinden geçerek plaja geldik. Nerdeyse on altı yaşında olmama karşın —plaj yöneticilerinin anladığı yoktu bunu kadınlar bölümüne girmeme ses çıkarılmadı. Su: * Bir lip uçak: Junkcrs'in kısaltılmış şekli. (Ç.N.) 336 On sekiz; hava: Yirmi allı; rüzgâr: Doğu ileriki günlere ilişkin tahmin: Açık. Kara bir tahta üzerine yazılmış duruyordu bu sözcûklcr; onların bitişiğinde Can Kurtaran Dcrneği'nin yazıları, acemice çiziktirilmiş eski moda resimlerin yanında boğulanların nasıl dirilt ileceğine ilişkin kurallar. Resimlerde boğulan kimselerin hepsinin de çizgili mayoları vardı, kurtarıcıları ise bıyıklıydı, kalleş ve tehlikeli sular üzerinde hasır şapkalar yüzüyordu. Kabinlere bakan kız, çıplak ayaklarla önümüzden yürüdü. Tövbe ve isliğlar eden biri gibi beline bir ip dolamıştı ve ipin ucunda bütün kabinleri açan koca bir anahtar sarkıyordu. Kabinler önünden uzanıp giden kuru bir hasır. 53 numaralı kabini verdi bize kız. Kabinin tahtaları sıcak, güneşle kavrulmuş, benim kör diyebileceğim doğal bir renkte: beyaz mavimsi. Kabindeki pencerenin yanı başında bir ayna; kendisini pek ciddiye aldığı yok artık. Oskar'ın soyunması gerekiyordu ilkin. Yüzümü duvara dönerek üzerimdckileri çıkarmaya başladım. Maria'nın yardımını islemeye istemeye kabullendim. Sonra Maria, pratik bir sağlamlık taşan eliyle tuttuğu gibi kendinden yana döndürdü beni, yeni alınan mayoyu bana uzattı, dar yün giysi içine kaba ve hoyrat tıktı beni, mayomun askılarının düğmelerini vurarak kabinin arka duvarına bitişik bankın üzerine kaldırıp koydu; trampetimi ve değnekleri elime tutuşturup, bu kez kendisi acele ve sert hareketlerle soyunmaya başladı. Şöylece biraz konuşturdum trampetimi ilkin, bir yandan da kabinin budak deliklerini saydım. Saymayı ve trampetimi konuşturmayı kestim derken. Maria'nın iskarpinlerini çıkarırken dudaklarını niçin öyle komik biçimde büzdüğünü ve önü sıra bir ıslık tutturduğunu bir türlü aklım almadı; iki ton yüksek perdeden, iki ton alçak perdeden öttürüyordu ıslığını. Çoraplarını bacaklarından sıyırıp allı, bir bira arabasının sürücüsü gibi ıslık çalıyordu Maria; çiçekli fistanını çıkardı derken, bir yandan ıslığını çalarak kombinezonunu listanmın üzerine astı, sutyenini çözüp yere bıraktı elinden, belli bir hava gözetmeksizin, hâlâ ıslığını zoraki öttürerek sporcularınkine benzeyen külotunu sıyırıp dizleri 337 ne indirdi; derken dizlerinden kayıp ayaklarına düştü külot; Maria, içerisinden.ayaklarını

çekip alarak sol ayağıyla külotu kabinin bir köşesine itti. O kıllı üçgeniyle Oskar'ı korkutmuştu Maria. Gerçi Oskar zavallı annesinden biliyordu, kadınların apış aralan çıplak olmazdı, ancak Maria bir Malzerath ya da Jan Bronski karşısında annesi gibi bir kadın değildi. Ve derken teşhis ellim onu. Öfke, utanç, isyan, düş kırıklığı ve mayonun altında yarı komik, yarı sancı vererek sertleşen sulama aygıtım, yeni bir tokmak uğrunda trampelimi ve trampetimin iki tokmağın] unutturdu bana. Oskar, sıçradığı gibi Maria'nın üzerine atıldı. Maria, kıllı üçgeniyle yakaladı Oskar'ı. Oskar yüzünü kıllara gömdü. Dudaklarının arasından içerlere doğru boy verip yeşerdi kıllar. Maria gülüyor ve Oskar'ı çekip bir kenara almak istiyordu. Ama ben boyuna daha çok içime çektim Maria'yı, vanilya kokusunun izini ele geçirmiştim. Hâlâ gülüp duruyordu Maria. Hatta vanilyasının başında kalmama göz yumdu, hoşlanıyor gibiydi bundan, çünkü gülmesine bir türlü ara vermiyordu. Ancak ayaklarını kayıp da bu kaymam Maria'nın canını acıtınca çünkü kıllarını bırakmamıştım Maria'nın ya da kıllar beni bırakmamıştı— ancak söz konusu vanilya gözlerimi yaşartınca, arlık ağzımda mantarların veya başka bir şeylerin keskin lezzetini duymaya başlayınca, vanilya tadını büsbütün kaybedince, Maria'nm vanilya arkasında gizlediği loprak kokusu, toprak olup çürüyen Jan Bronski'yi alnıma çivileyerek, beni bir daha benden ayrılmayacak ölümlülüğün tadıyla tanıştırınca, bıraktım Maria'yı. Oskar, kabinin kör renkli tahtaları üzerine kayıp düştü; yeniden gülmeye başlayan Maria onu kaldırıp kollarına aldığında, onu okşayıp vücudunda alıkoyduğu tek şey olan tahta kiraz kolyeye bastırdığında, hâlâ ağlıyordu Oskar. Başını sallayarak kıllarını dudaklarımdan toplayıp aldı Maria ve şaşırmış: "Bu seninki de ismi yanı, Oskar'cığım?" dedi. "Hem ne olduğunu bilmez, sokulursun yanına, sonra da kalkıp ağlarsın!" 338 GAZOZ TOZU Biliyor muydunuz? Eskiden hangi mevsimde olursa olsun yassı paketler içinde salın alabilirdiniz. Bizim dükkânda Waldmeister markalısını salardı annem; bir yeşildi ki paketler, o kadar olur! Rengini iyice olgunlaşmamış portakallardan alan gazoz tozlarına porlakallı denirdi. Bundan başka ahududu lezzeti veren bir gazoz lozu daha vardı ve bir gazoz tozu da vardı ki, üzerine bildiğimiz su akıtılınca fışırdar, köpürür, yerinde duramaz bir türlü, daha yatışıp durulmadan içildi mi, uzaktan limon tadı uyandırır ve bardakta limon rengi alırdı, yalnız biraz daha koyuydu, kendine ağıt süsü veren, yapma bir sarı rengi vardı. Gazoz tozunun ağızda uyandıracağı lal dışında ambalajın üzerinde verilen bilgiler nelerdi? "Doğal gazoz lozu" yazardı bir yerde; bir başka yerde "tescil edilmiştir" ve "rutubetlen koruyunuz", nokta nokta bir çizginin allında da "Buradan yırtınız" yazısı okunurdu. Başka kimler salardı gazoz tozunu? Sadece bizimkisinde değil, her bakkaliyede ancak Kaiser Kurukahveci'yle lükelim kooperatiflerinde bulamazdınız elde edilebilirdi bu gazoz lozu. Bakkal dükkânlarında ve yollardaki satış kulübelerinde bir paket gazoz tozunun fiyalı üç (enikti. Maria ile ben, genellikle para vermezdik gazoz tozuna. Eve varıncaya kadar bekleyemcdik mi, bakkal dükkânlarında veya kulübeler önünde ister islemez üç fenik öder, halta bazen bir türlü gözümüz doymak bilmediği için altı fenik ödeyip iki yassı pa

339 kel gazoz tozu alırdık. Kim başladı ilkin? Sevenler arasında eskiden beri süregelen bir tartışma konusudur. Bana sorulursa, Maira oldu başlayan. Oskar başladı diye bir iddia da bulunmadı Maria şimdiye kadar. Bu sorunun cevabını hep açık bıraktı; ama pek üzerine düşülse, vereceği cevap "Gazoz tozu" olurdu kuşkusuz. Tabii herkes de haklı bulurdu Maria'yı. Ancak Oskar bu mahkûmiyet kararına rıza gösteremezdi; perakende satış fiyatı üç fenik olan bir gazoz tozu Oskar'ı baştan çıkarmaya yetti gibi bir itirafla bulunamazdım dünyada ben. O vakitler on altısındayclını; kendimi ve elbet Maria'yı suçlu görüyor, ama rutubetten korunması gereken bir gazoz tozunu asla mahkûm etmeye yanaşmıyordum. Doğum günümden birkaç gün sonra başlamıştı. Takvime bakılırsa plaj mevsimi sona ermek üzereydi. Ama bir türlü eylül kisvesine bürünmeyi bilmiyordu hava. Yağışlı bir ağustos gününün ardından yaz, bütün görkemiyle boy göstermişti; plaj müdürünün kabininin üzerine çivilenmiş Cankurtaran Dcrneği'ne ilişkin ilânın yanı başında şöyle yazıyordu: Hava sıcaklığı 2Q Su sıcaklığı 20 Rüzgâr GüneyDoğu, gökyüzü az bulutlu. Hava kuvvetlerinde onbaşı olan Fritz Truczinski Paris'ten, Kopcnbang'tan, Oslo'dan ve Brüksel'den kartpostallar yazmaya devam cde.dursun —görevli olarak boyuna ordan oraya dolaşıyordu, Maria ile ben biraz yandık güneşte. Temmuz ayında aile plajının gölgeliği önünden bir yere ayrılmadık. Ama derken Conraidum'un altıncı sınıfında okuyan kırmızı mayolu bir oğlan salakça lekerlemeleriyle Maria'yı rahatsız edip, Petri Yüksek Okulu'nun yedinci sınıfından bir çotuk da can sıkan uzun boylu aşk ilanlarıyla Maria'ya musallat olunca, ağustosun ortasında aile plajını bıraktık, kadınlar plajında suya yakın çok daha sakin bir yer bulduk kendimize; Ballık Dcnizi'nin şişko güdük dalgaları gibi burunlarından tıknefes soluyan kadınlar, diz arka boşluklarında görülen varislere kadar suya girmiş, dalgalar içinde keyf çalıyor, küçük çocuklar ise, anadan doğma ve edep duygusundan 340 yO|<sun, kadere karşı savaşıyor, yani boyuna yeniden yıkılan kumdan şatolar kuruyorlardı. Kadınlar plajı: Mademki kadınlar kendi aralarında olup çevreden kendilerini bir gözclleycnin bulunmadığına inanıyorlardı, Oskar'ın o zamanlar içerisinde saklamayı becerdiği delikanlı, gözlerini kapamalı ve sere serpe kadın davranışlarının zorunlu bir tanığı olmamalıydı. Kumlara uzandık. Maria'nın üzerinde kırınızı bordürlü yeşil bir mayo, benim üzerimde mavi bir mayo. Kumlar uyuyor, deniz uyuyor, ayaklar altında çiğnenmiş midyeler çevrelerindeki seslere kulak vermiyordu. İnsanı uyanık tuttuğu söylenen kehribarlar, bizim olduğumuz yerde yoktu. Tabeladaki yazıya göre GüneyDoğu'dan esen rüzgâr usul usul uykuya yattı, fazla yorgun düşmüş bütün geniş gökyüzü esnemekten bir türlü kendini alamıyordu; Maria ile ben de yorulmuştuk biraz. Az önce denizden çıkmıştık ve yemeğimizi denize girmeden değil, çıktıktan sonra yemişlik. Yediğimiz kirazların henüz kurumanıış çekirdekleri geçen yıldan kalan kurubeyaz ve hafif çekirdeklerin yanıbaşına kumlar üzerine uzanmış yatıyordu.

Oskar, bu kadar ölümlülük taşan görünüm karşısında henüz laplazc kiraz çckirdekleriyle dolu bir yıllık, bin yıilık kumları avuçlayıp trampetinin üzerine akıttı, bir kum saati yaptı böylelikle, kemiklerle oynayan ölüm rolüne çıkmış biri olarak tasarladı kendini. Sıcak ve uykulu eti altında, Maria'nın tamamen uyanık iskeletini canlandırdı, dirsekle döner kemik arasındaki boşluktan içerleri seyretti, Maria'nın omurgasında aşağı yukarı inip çıkarak sayı oyunları oynadı, elini kalça kemiğindeki iki delikten daldırıp kuyruk sokumuna kadar gezdirerek gönlünü eğledi. Ölüm rolünde deniz kumu saatine dayanarak bulduğum bu eğlence karşısında Maria kıpırdanmaya başladı. Gözlerini açmadan, kendini sadece parmaklarının kılavuzluğuna bırakarak deniz çantasının içine soktu elini, bir şeyler arandı, ben de avcumda kalan kumu, içindeki en son kiraz çekirdekleriylc kuma bulanmış trampetimin üzerine akıttım. Maria galiba aradığı ağız ını 341 zıkasını bulamayınca, çantayı yere yıktı, kuma serilmiş örtü üzerinde mızıka değil ama. bir paket Waldmeisler tozu belirdi. Maria şaşırmış gibi yaptı. Belki şaşırmıştı sahiden. Bana gelince, gerçekten bir şaşkınlığa kapılmıştım; ikide bir şöyle söyledim kendi kendime ve hâlâ da söylenip duruyorum: Nasıl olmuştu da bu bir paket gazoz tozu, doğru dürüst limonata içecek paraları bulunmayan işsiz kimselerle limandaki yükleme ve boşaltma işçilerinin çocuklarının satın aldığı bu ucuz nesne, bizim çantanın içini boylamıştı. Oskar hâlâ bunu düşünüp dururken, susamıştı Maria. Ben de istemeyerek, düşüncelerimin akışını yarıda kesip, kendi kendime enikonu susadığımı itiraf eltim. Yanımıza bardak almamıştık, sonra içilecek su için en azından oluz beş adım yürümek gerekiyordu, o da Maria giderse; ben yola koyuldum mu elli adım kadar çekerdi kuşkusuz. Plaj müdüründen ödünç alınacak bir bardağı, müdürün kabininin yanı başındaki çeşmenin musluğunu çevirip doldurmak için, sırt üstü ya da yüzükoyun yatmış nivca krcmiyle ışıl ışıl yanan et tepeciklerinin arasında ve kızgın kumların üzerinde bir yolculuğu göze almak gerekiyordu. İkimiz de yolu gözümüze kcsliremedik, dolayısıyla gazoz tozu paketi olduğu gibi kaldı yaygı üzerinde. Maria'nın bu işi yapmasını beklemeyerek, sonunda ben uzanıp paketi aldım. Ama onu yeniden yaygı üzerine bıraktı Oskar, Maria elini uzatıp alsın diye bekledi. Ne var ki, almadı Maria. Bunun üzerine paketi ben yeniden alarak Maria'ya uzattım. Maria geri çevirdi Oskar'a; ben, teşekkür edip paketi Maria'ya hediye edecek oldum; ama Oskar'dan hediye falan kabule yanaşmadı Maria. Pa1<cli çaresiz yine yaygının üzerine bıraktım. Gazoz tozu kımıldamadan uzun bir süre öylece kaldı. İnsanın soluğunu kesen bir aradan sonra elini uzatarak paketi alanın Maria olduğunu anımsıyor Oskar. Hepsi bu kadar olsa iyi; Maria nokta nokla çizginin akındaki "Buradan yırtınız" denen yerden bir kâğıt parçasını koparıp alarak, bana uzattı açılmış paketi. Ama bu kez Oskar teşekkür ederek hediyeyi geri çevirdi. 342 perken gücenmiş bir poz lakındı Maria. Pek kesin bir jestle paketi yaygının üzerine bıraktı. Eh, bu durumda içine deniz kumunun dolmasını beklemeyerek, bu kez benim pakete el uzatmamdan ve onu alarak Maria'ya buyur dememden başka yapacak ne kalmıştı. Oskar'ın anımsadığına göre, bir parmağını paketle açılan delikten içeri soktu Maria; sonra parmağını

yeniden çekip çıkararak dikine, ortada görülecek gibi tuttu: Ucunda beyazmavimsi gazoz tozu vardı. Sonra buyur al der gibi bana uzattı parmağını. Ben de aldım tabii. Burnumun direğinin sızlamasına aldırmayarak, lâtif bir koku hissediyormuşum gibi yüzüme bir hoşnutluk ifadesi verdim. Derken elini yumar gibi yaptı Maria, ben de pembe avucuna biraz gazoz tozu serpmeden duramadım. Avucunda biriken gazoz tozunu ne yapacağını bilemedi Maria. Elinin ayasına yığılıp kalan gazoz tozu kendisi için yeni ve şaşırtıcı bir şeydi. Derken ben eğilerek ağzımda ne kadar tükürük varsa tozun üzerine boca etlim, sonra boyuna yineledim aynı şeyi, ağzımda tükürük kalmayınca bıraktım. Gazoz tozu fışırdamaya ve köpürmeye başladı Maria'nın avucunda. Waldmeisler'li gazoz tozu bir yanardağ gibi lav püskürttü, avuç içi kaynamaya başladı; bilmem hangi ulusun safra yeşili gazabıydı sanki kaynayan. Maria'nın daha önce görmediği ve o ana kadar hissetmediği bir şevler oluyordu avuç içinde; çünkü Maria'nın elceğizi titriyor, kasılır gibi oluyor, başını alıp gitmek isliyordu; çünkü Waldmeisler gazoz tozu Maria'nın elini ısırıyor, bir yol bulup cildinden içerlere sokuluyor, Maria'da bir gıcıklanmaya yol açıyor, Maria'da bir duygu uyandırıyor, bir duygu, bir duygu ki... Avcundaki yeşil, islediği kadar büyüsün, Maria kızardıkça kızardı, sonunda elini ağzına götürüp uzun diliyle avucunu yaladı; bu yalamayı öylesine sık ve öylesine çaresiz tekrarladı ki, sanki dili o iç gıcıklayan Waldmeisler duygusunu silip atmak istemiyor da, ona bütün duyguların normal sınırına kadar, halta bu sınırı da aşan bir keskinlik ve güç kazandırıyor gibi bir sanıya kapıldı Oskar. 343 Derken söz konusu duygu hafifledi yavaş yavaş. Maria kikirdenıeye başladı ve Waldmeistcr gazoz tozunu avcunda bir gören var mı diye çevresine bakındı, dört bir yanını mayolar içerisinde soluyup duran ilgisiz ve nivea kremi yanığı deniz inckleriyle çevrilmiş görünce, yaygının üzerine bıraktı kendini ve inadına beyaz sargı üzerinde yüzündeki utanç kızartısı azar azar kayboldu. Belki de öğle saalindeki plaj havası Oskar'ın uykusunu getirebilirdi; ama aradan daha yarım saat geçmişti ki, Maria yerinden doğrulup kalkmış, henüz yarı dolu gazoz tozu paketine uzanmayı göze almıştı. Waldmcisler gazoz tozunun artakalanını, Waldmeister gazoz tozunun bundan böyle yabancısı olmayan avuç içine dökmeden önce nefsiyle savaşmış mıydı Maria, Allah bilir. Bir kimsenin gözlüğünü temizlemesi için gerekecek kadar bir süre gazoz tozu paketini solda, pembe avuç içini ise sağda hareketsiz ve karşılıklı tullu. Hani ne pakete, ne avucuna dikti gözlerini; ne de yarı dolu paketten boş avucuna, boş avucundan yarı dolu pakete kaydırdı; sadece paketle avuç içi arasındaki boşluğa bakıp durdu ve kaşlarını çattı. Ama sert bakışların yarı dolu paketten ne kadar daha güçsüz olduğu anlaşıldı derken; paket avuç içine yaklaştı, avuç içi pakete karşı çıktı. Maria'nın bakışlarındaki melankoli karışımı sertlik kayboldu, bir merak ve nihayet sadece bir açgözlülük gelip oturdu bu bakışlara. Üstesinden geç gelebildiği yapmacık bir serinkanlılıkla gazoz tozunun geri kalanını elinin etli ve sıcağa karşın kuru ayasına yığdı Maria, derken paketi ve serinkanlılığı kaldırıp bir kenara altı. boş kalan elini gazoz tozuyla dolu eline destek yaparak gri gri baktı, gri gri bakarak bir şey istedi benden, tükürüğümü istedi, neden ama kendi tükürüğünü kullanmıyordu, Oskar'ın tükürüğü mü kalmıştı ki, kendi ağzında daha çok

tükürük vardı mutlaka, tükürük o kadar çabuk yerine gelmezdi, lütfen kendi tükürüğüne başvursundu, kendi tükürüğünün benimkinden geri kalır yeri yoktu, hatla daha iyiydi belki, bir kez benimkinden daha çok tükürüğü olduğu kuşkusuzdu, çünkü ben o kadar çabuk tükürük salgılayamıyordum, hem kendisi Oskar'dan daha büyüklü. 344 Ama Maria ille de benim tükürüğümü istiyordu. Başka bir tükürüğün söz konusu olamayacağı daha işin başında anlaşılmıştı. 11le de benden tükürük isleyen gözlerini üzerimden bir türlü ayırmıyordu, ben de bu amansız yumuşamazlığın nedeni olarak, onun serbest sarkmayıp yüzüne bitişik duran kepçe kulaklarını görüyordum. Dolayısıyla, yutkundu Oskar; kafasından öyle şeyler geçirdi ki, normalde ağzının suyunu akıtmaya yelerdi bunlar; ama deniz havasından mıdır, tuzlu havadan mı, yoksa tuzlu deniz havasından mı, tükürük bezleri yan yolda yüzüstü bıraktı kendisini. Bunun üzerine, Maira'nın bakışlarındaki çağrıya uyarak, doğrulup çaresiz yola koyuldum. Sağa sola bakmadan, sıcak kumlar üzerinde elli adımdan fazla bir yol teptim, çeşmeye varıp açtım musluğu, başımı alttan yukarı çevirdim, ağzımı aralayıp suyun alıma tuttum, içtim suyu, ağzımı çalkaladım, suyu yuttum, ağzınım yeniden tükürük salgılayacak duruma gelmesine çalıştım. Plaj müdürünün kabiniyle bizim kum üzerine yayılmış beyaz yaygı arasındaki yolu, her ne kadar bilip tükenmez görünüp korkunç bir manzarayla kuşatılmış bulunuyorsa da, geride bırakıp döndüm. Yüzüslü yatar buldum Maria'yı, kollarını kavuşturmuş ve başını kollarına gömmüştü. Saç topuzları, dolgun ve yuvarlak sırtında uyuşuk ve tembel yalıyordu. Dürllüm Maria'yı; çünkü artık Oskar'ın ağzında tükürüğü vardı. Maria kımıldamadı. Yeniden dürttüm. Oralı olmadı. Sol elini kollayarak tutup açtım. Sesini çıkarmadı; avucu boştu, sanki Waldmcisler gazoz lozu diye bir şey tanımamıştı. Sağda kalan parmaklarını kıvırıp doğrulttum; pembe pembe belirdi el ayası, sıcak ve boştu, çizgileri nemliydi. Yoksa kendi tükürüğüne başvurmak zahmetine mi katlanmıştı Maria? Ben gelene kadar bcklcyeıncmiş iniydi? Belki de gazoz tozunu avcımdan liflemiş, henüz bütünüyle hissetmesine zaman kalmadan içinde uyanan duyguyu boğmuş, elini kum üzerine serili yaygıya sürle sürle temizlemiş, sonunda o hafif batıl inançlı ay tümseğiylc semiz Merkür ve gergin kabarık duran Venüs ku 345 sağıyla geniş ve elli eli ortaya çıkmıştı. Çok geçmeden kalkıp evin yolunu tutmuştuk. Maria daha o gün bir ikinci kez avucunda gazoz tozu köpürttü mü, yoksa gazoz tozuyla tükürüğümden meydana gelen karışım ancak birkaç gün sonra tekrarlanarak Maria ile benim için bir rezalet mi oluşturdu, bunu asla bilemeyecek Oskar. Bir rastlantı, daha doğrusu isteklerimize boyun eğen bir rastlantı sonucu, Malzerath, az önce sözü edilen plajdaki günün akşamı yemekte ayıüzümü çorbası ardından da patates böreği yemişlik Maria ile bana uzun boylu açıklamalarda bulunarak, Bölge Parti Örgütü içindeki küçük bir skat kulübüne üye olduğunu ve bundan böyle haftada iki akşam Springer Birahanesi'nc giderek hepsi de ocak başkam skat arkadaşlarıyla buluşacağını ve yeni Bölge Parti Başkanı Sclke'nin de ara sıra oraya geleceğini, özellikle bu yüzden söz konusu toplantılara gitmesi gerekliğini ve maalesef kendilerini haftada iki akşam yalnız bırakacağını söyledi. Bu akşamlar, Oskar, Truczinski Nine'nin yanında yalarsa daha iyi olur,

dedi. Truczinski Nine de buna razı oldu; çünkü böylesine bir çözüm, Malzcrath'ın bir gün önce, Maria'ııın haberi olmaksızın yaptığı öneriden çok daha uygun görünmüştü Truczinski Nine'ye; Matzeralh'ın önerisine göre, haftada iki kez ben Truczinski Nine'nin yanında değil, Maria bizde geceleyecek, şezlongla yatacaktı. Maria, çok zaman önce dostum Herbert'in yara nişanlarıyla dolu sırtına barınaklık etmiş geniş yalakta uyudu ilkin. Ağır mobilyalar odaların küçüğü olan arka odada bulunuyor ve Truczinski Nine oturma odasında uyuyordu. Eskisi gibi yine "Eden Oleli"niıı soğuk büfesinde çalışan Guste Truczinski otelde kalıyor, izinli olduğu günler kanepenin üzerinde yatıyordu. Ama Onbaşı Fritz Truczinski, yanında uzak ülkelerden hediyeler getirerek cepheden izinli döndü mü, Hcrberı'in yatağını alıyor, Maria ise Truczinski Nine'nin yalağına geçiyor, Truczinski Nine de kanepe üzerinde sabahlıvordu. 346 Ama ben, öne sürdüğüm isteklerle bozdum bu düzeni. İlkin beni kanepenin üzerine yatıracaklardı; bu niyetlerini çok konuşmayarak, ama açık ve kesin geri çevirdim. Bunun üzerine Truczinski Nine yaşlı kadın yatağını bana bırakıp, kanepeyle yetinecek oldu. Ama Maria hayır diye dayattı, yaşlı annesinin geceleri rahatsız olmasına gönlü elvermedi; fazla söze gerek görmeyerek, Herbert'in eski garson yatağını benimle paylaşabileceğini açıkladı: "Oskar ile bir yatakta yatabiliriz pekâlâ" dedi. "Öyle ya, çeyrek porsiyon bir oğlancağız, Oskar!" Böylece Maria haftada iki kez benim yatak çarşafımla yorganımı alıp, bizim zemin kattaki daireden ikinci kattaki kendi dairelerine taşıyor ve benimle trampetime sol tarafında yatacak bir yer hazırlıyordu. Matzerath skat oynamaya gittiği ilk gece hiçbir şey olmadı. Herbcrl'in yalağı pek büyük göründü bana. Önce ben yattım, sonra Maria geldi. Mutfakta yıkanıp temizlenmişti, üzerinde gülünç denecek kadar uzun ve eski moda kaskatı bir gecelikle girdi içeri. Oysa Oskar kendisini çıplak ve kıllı beklemişti, bir düş kırıklığına uğrar gibi oldu ilkin, ama sonra bir memnunluk duydu, çünkü ninesinin ninesinden kalma bir sandıklan Maria'nın çıkarıp giydiği gecelik yer yer katlar yapıyor, hemşire giysileri ndeki o beyaz plileri andırıyordu. Komodinin önünde dikilerek saçlarını çözüp dağılmaya başladı Maria, bir yandan da ıslık çalıyordu. Zaten ne zaman soyunup giyinse, ne zaman saçlarını örse ya da örgülerini çözüp dağıtsa hep ıslık çalardı. Taranırken de bu iki sesli ıslığı sivriltilmiş dudaklarının arasından bıkıp usanmaksızın üflediyse de, ama bir türlü bir havaya dönüştürmedi. Tarağı kaldırıp yerine koyar komaz kesildi ıslık. Maria arkasına dönerek bir kez daha sallayıp silkeledi saçlarını, bir iki el harekeliyle komodinin üzerine çeki düzen verdi ve verdiği bu çeki düzenle enikonu neşelenip coşlu, abanoz ağacından siyah çerçeve içindeki babasının rötuşlu ve bıyıklı resmine eliyle bir öpücük yolladı, sonra bülün ağırlığıyla sıçrayarak yalağa girdi, birçok dela kıpırdanarak karyolanın yaylanmasına yol açtı, son yaylanış 347 lan sonra yakaladığı gibi çenesine kadar çekti yorganı, bir tepe gibi duran yorganın altında kayboldu, kendi yorganının altında yatmakta olan bana dokunmadı biç, derken tombul ve yuvarlak kolunu bir kez daha kuştüyü yorganın allından çıkarıp başının üzerinden arkalara

uzattı, geceliğin yeni, gerilere kaydı kolunda ve ışığı söndürmede kullanılan kordonu arandı, kordonu bulup söndürdü ışığı ve karanlıkta sesini hayli yükselterek bana iyi geceler diledi. Maria'nın nefes alıp verişi hemen bir düzene kavuştu. Belki yalancıktan yapmayarak gerçeklen uyumuştu Maria; çünkü gündüzün onun kadar çalıştıktan sonra, bu çalışmayı adamakıllı bir uyku izleyebilirdi ve izlemesi de gerekiyordu. Ama Oskar'ın daha uzunca bir süre seyredilmeye değer, uyku kaçırıcı sahnecikler geçip durdu hayalinden. Pencere önüne çekilen karartma kağıdıyla duvarların arası her ne kadar yoğun bir siyahlığın ağırlığı altında bulunuyorsa da, yine de sarışın hemşireler Merberl'in yara nişanlarıyla donanmış vücudunun üzerine eğildi, Schugger Leo'nun buruş buruş gömleği bir martıya dönüştü böyle olması da akla yakındı hani ve martı uçlu, uçlu ve gidip bir mezarlık duvarına çarptı ve parçalandı ve duvar kireçle yeni badana edilmiş gibi bir görünüme kavuştu ve ... Ancak gittikçe ağırlaşan ve yorgunluk veren bir vanilya kokusu, uyku öncesi filminin pır pır edip kopmasına yol açınca, Maria'nın çoktan lalim edip durduğu düzen içinde neles alıp vermeye başladı Oskar. Aradan üç gün geçmişti ki, yine böyle genç kızsı bir illet ve edeple gelip yalağa girdi, Maria. Üzerinde gecelikle geldi, ıslık çalarak örgülerini çözüp dağım, taranırken de öttürdü ıslığını, sonra tarağı bir kenara koydu, komodinin üzerine çeki düzen verdi, babasının fotoğrafına eliyle bir öpücük yolladı, sıçradığı gibi yalağa girdi, yaylandırdı yaylandırdı yatağı, yorgana el allı ve o anda gördü ben Maria'nın sırlını seyrediyordum bir paket gördü o anda uzun güzelim saçlarına karşı bir hayranlık duyuyordum, yorgan üzerinde yeşil yeşil bir şeyler keşfetti, ben gözlcri 34K mi yumdum, Maria gazoz tozunun manzarasına alışıncaya kadar beklemek istedim, karyolanın yaylan kendini geriye atan Maria'nın allında gıcır gıcır ötlü, derken söndü lamba ve lambanın sönüşüne Oskar gözlerini açtı ve bildiği bir şeyi kendi kendine doğruladı: Maria ışığı söndürmüştü, karanlıkla düzensiz soluyup duruyordu, gazoz tozu paketinin manzarasına alışamamıştı henüz; ama odayı karanlığa boğmasının gazoz tozuna daha bir dirilik kazandırmadığı ve Waldmeister gazoz tozunun filizlenip yeşererek gecenin koynuna kabarcık kabarcık sodyum oksit salgılamasına yol açmadığı kesinlikle söylenemezdi hani. Nerdcyse karanlığın Oskar'ın taralını tuttuğuna inanacağım geliyor. Zifiri karanlık bir odada dakikaların sözü edilebilirse, daha arası birkaç dakika geçmeden, yalağın başucundan bazı kımıltılar farken i m; Maria olta allı ipe, ip oltaya geldi, ben de yalakla oturan Maria'nın geceliğinden aşağılara sarkmış uzun güzelim saçlarını yeniden hayranlıkla seyre koyuldum. Ampul, abajurun plili kumaşının gerisinden nasıl da düzenli ve san aydınlatıyordu odayı. Henüz yorgan gergin geriye alılmış ve el sürülmemiş bir yığın halinde duruyordu Maria'nın ayak ucunda. Bu yığın üzerindeki gazoz paketi, karanlıkta kımıldamaya cesaret edememişti. Maria'nın ninesinin ninesinden kalma geceliği hışırdadı derken, geceleğin kollarından birindeki etli ve geniş elin havaya kalkması üzerine, Oskar, ağız boşluğunda tükürük toplamaya koyuldu. Sonraki haftalarda Maria ile ben bir düzineyi aşkın çoğu Waldmeisler'li, ama Waldmcister'li gazoz tozları suyunu çekince limonlu ve ahududulu gazoz tozlarını aynı şekilde avuç içine boşalttık, tükürüğümle köpürttük, Maria'nın giderek değerini daha çok takdir etliği bir duyguyu besleyip geliştirdik böylece. Ağzımda tükrük toplama işinde

zamanla biraz uslalaşlıın, ağzımın bir anda bol bol sulanmasına yol açan bazı yöntemlere başvurmaya başladım ve çok geçmeden bir paketteki gazoz tozuyla üç kez hemen birbiri ardından, kavuşmak işlediği duyguyu Maria'ya buyur edip verebilecek duruma geldim. Oskar'dan memnundu Maria, bazen onu tutup bağrına bastı 34') rıyor, gazoz tozunun sağladığı hazdan sonra hatla iki üç kez neresi gelirse yüzüne öpücükler konduruyordu; ardından çok vakil hemen uykuya dalıyor Maria, ama uyumadan önce onun karanlıkla bir süre kikirdediğini işitiyordum. Gittikçe güçlük çeker olmuştum uyumakla. On allı yaşındaydım, hareketli ve oynak bir ruhum vardı; Maria'ya olan sevgimi, gazoz tozunda uyuklayan imkânları tükürüğümle uyandırıp hep aynı duygunun doğmasına yol açarak değil de, daha başka yollarla açığa vurmak gereksinimini duyuyor, bu yüzden uykularım kaçıyordu. Yalnız ışığın söndürülmesinden sonraki zamana sınırlı kalmıyordu Oskar'ın düşünmeleri. Önünde trampeti, Oskar gün boyu arpacı kumrusu gibi düşünüyor, Rasputin romanından koparılmış ve okunmaktan iler tutar yeri kalmamış sayfaları karıştırıyor, Grelchen Schefflcr'le zavallı annemin, benim derslerim nedeniyle düzenledikleri cümbüşleri anımsıyor, beri yandan "Gönül Akrabalıkları" romanından koparılmış sayfalan karıştırıp Gocthe'ye danışıyor, yani büyücü Raspulin'in ilkel duygusallığını alıp ozanlar prensi Goelhc'deki bütün dünyayı kucaklayan doğa duygusuna başvurarak bir çeki düzene sokuyor, çok geçmeden Çariçe gözüyle bakmaya başladığım Maria'yı Granddüşcş Anaslasia'nın yüz çizgileriyle donatıyor, Raspulin'in soylueksanirik maiyetinden hanımefendiler seçerek yanına veriyor, ama çok geçmeden Maria'yı, fazla şehvetten tiksinti duyarak, bir Oııilic'nin ilahî saydamlığına ya da tutkusuna gem vuran Charloıtc'nin ilfclinc bürünmüş durumda görmek istiyordum. Kendini de bazen değişmiş görüyordu Oskar; bazen Rasputin, bazen onun katili oluyordum; pek sık yüzbaşı, arada bir de Charlollc'nin* kararsız eşi olarak bakıyordum kendime. Hatla bir defasında itiraf edeyim ki Goethe kılığına girerek uyuyan Maria üzerinde süzülen bir peri oldum. Ne tuhafsa, yalın ve gerçek yaşamdan çok edebiyattan uyarı * Goelhe'nin "Gönül Akrabalıkları" romanındaki kadın kahramanlardan biri. (Ç.N.) 1 350 ORHAN KEMAL İL HALKKÜTÜPH*'"**! lar bekliyordum. Dolayısıyla, zavallı annemin etinin üzerinde sık sık çalıştığını gördüğüm Jan Bronski'den hemen hiçbir şey öğrenememiştim. Bu nöbetleşe annemle Jan'dan ve Matzcralh'la annemden oluşan göğüs geçirmeler, terlemeler ve nihayet bitkinlik içinde inildemelerle dolu, iplik iplik sünerek açılan yumağın sevgi anlamına geldiğini biliyor, yine de Oskar bu sevginin sevgi olduğuna inanmak islemiyordu; ama boyuna bu yumaksı sevgiye çıkıyor yolu, ama bu sevgiden nefret ediyordu; bu sevginin sevgi olarak bizzat uygulamasını yapıncaya, bu sevgiyi biricik gerçek ve varlığı mümkün sevgi olarak kendi kendisine karşı savunması gerekinceye kadar böyle de sürüp gilli bu. Maria yattığı yerde doğrulmadan gazoz tozunu uzanıp aldı. Gazoz tozu köpürmeye başlayınca, bacakları kasılmalar içinde kalıp sağa sola savruluyor, dolayısıyla, söz konusu

duygu içinde uyanır uyanmaz, çok vakil geceliği kalçalarına kadar gerilere kayıyordu. Gazoz tozunun ikinci kez köpürüşünde gecelik halta karnının üzerinden yııkarlara tırmanıyor, yuvarlarla yuvarlana la memelerinin önüne kadar gelip dayanıyordu. Haltalar boyu Maria'nın sol elini gazoz tozuyla doldurmuştum, derken bir defasında bir ahududu gazoz tozundan artakalan parçayı göbek çukurunun içine boca etlim; hani Goelhe ve Raspulin'i okumuştum da böyle bir şey yapmayı daha önceden planlamış değildim, kendiliğinden oluvermişti. Maria'nın itiraz etmesine kalmadan tükürüğü saldım loz üzerine; loz kraterde fokurdamaya başlayınca, Maria itirazda bulunmasını sağlayacak bütün nedenleri birer birer yitirdi, çünkü kaynayıp köpüren göbek çukurunun avuç içine göre hayli üstünlüğü vardı. Gazoz tozu aynı gazoz tozu, lükürüğüm aynı tükürüktü; gazoz tozunun uyandırdığı duyguda da bir değişiklik gerçekleşmemişti, ancak daha güçlü, çok daha güçlüydü şimdi bu duygu. Öylesine sivrilmiş olarak kendini açığa vuruyordu ki, Maria zor dayanabiliyordu; bir ara öne eğildi, kaynayıp köpüren ahududularını diliyle göbek çukurundan uzaklaştıracak oldu; nitekim görevlerini yerine getiren Waldmeisler'li gazoz tozlarını da aynı yola başvurarak lemize havale elmişti hep. Ama bu 351 kez dilinin uzunluğu yetmedi, göbek çukuru Alıika'dan ya da Fcıırland adasından daha uzaktı kendisine. Ama benim hemen yanıbaşımdaydı Maria'um göbek çukuru, dolayısıyla dilimi çukurun içine daldırdım, ahududularını toplamaya koyuldum, bir lürlü gelmiyordu arkası, toplarken toplarken kendimi o kadar yilirdim ve öyle bölgelere girdim ki, toplama iznimin bulunup bulunmadığını soracak bir kolcu lalan görmedim ortalarda, bütün ahududularını teker teker devşirmek için bir sorumluluk duyuyordum; gözümde, aklımda, yüreğimde, kulağımda ahududundan başka şey yoklu; sadece ahududu kokusu alıyordu burnum; ahududularının öylesine peşine düşmüştüm ki, ahududu toplamada gösterdiği bu çabadan Maria'nm memnunluk duyduğunu ancak şöylece larkcdebildi Oskar; Maria memnunluğundan ışığı söndürdü diye düşündüm. Memnunluğundan kendini güvenle uykunun kollarına bırakıyor ve arada işini sürdürmene izin veriyor senin; çünkü ahudududan yana zengin Maria dedim. Ahududuları bitince, başka yerlerde mantarlara rasladım. Ama bunlar yosunların çok ahlarında saklı yattığından, dilim başarısız kaldı toplama işinde; on parmağım da gene öyle başarısız kalınca, on birinci bir parmak büyüttüm vücudumun bir yerinden. Böylece Oskar, bir üçüncü trampet tokmağına kavuştu, yaşı ne de olsa buna elverecek kadardı. Dolayısıyla, teneke trampeti değil, yosunları tokmaklamaya başladım. Ve birden bilemez oldum: Ben miydim tokmaklayan, yoksa Maria'nm yosunlan mı? Yosunlarla on birinci parmak bir başkasmındı da sadece mantarlar mıydı benim olan? Aşağıdaki o beyefendinin kendine göre bir kalası, kendine göre bir iradesi mi vardı yoksa? Oskar mıydı işi yapan, yoksa aşağıdaki beylendi mi? Maria'ya gelince vücudunun yukarısıyla uyuyor, aşağısıyla uyumak üzere bulunuyor, zararsız vanilyalarla yosunlar allında tuzlu mantarları, ama herşeydeu önce gazoz tozunu isliyor, ama onu, benim de islemediğimi istemiyor, onu, ayrı baş çekeni, kendisinin bir başı olduğunu ortaya koyanı, kendisine benim vermediğim bir şeyleri içinden dışarı salanı, ben yalarken kendisi kal 352

kıp dikileni, benim gördüklerimden başka düşler göreni, ne okuyabilen, ne de yazabilen, öyleyken benim yerime imza atanı, kendi burnunun doğrusuna giden, daha varlığını ilk farkettiğim gün benden ayrılmış bulunanı, benim düşmanım olan, ama ikide bir kendisiyle birleşmem gerekeni, beni ele veren ve yüzüstü bırakanı, benden bıkmış olanı, taralımdan yıkanıp paklanan, ama beni kirletip pisleleni, hiçbir şey görmeyen, ama herşeyin kokusunu alan, kendisine siz diye hitap edeceğim kadar bana yabancı olanı istemiyordu. Oskar'ınkinden bambaşka bir belleği var hani; çünkü Maria bugün odama girip Bruno halden anlayan bir edayla koridora sıvıştı mı, bakıyorum Maria'yı tanımıyor bir lürlü, tanımak islemiyor, tanımıyor, rezilce davranıp son derece duygusuz kalıyor, Oskar'm yüreği ise heyecanla kekeliyor Oskar'ın ağzını: "Dinle Maria! Güzel güzel öneriler: Bir pergel salm alıp çevremizde bir çember çizebilir, sen bir şey okuyup dikiş diker ya da şimdiki gibi benim el radyomu karıştırırken boynunun eğim açısını ölçebilirim. Bırak şu radyoyu! Bak güzel güzel önerilerim var: Gözlerimi aşılatır, yine ağlayacak duruma gelebilirim. Karşılaşacağı ilk kasaba varıp yüreğini kıyma makinesinden geçirtebilir Oskar, ama sen de ruhun için aynı şeyi yapacaksın kuşkusuz. Ayrıca, ikimizin arasında sessiz durup durması için, bir kumaş hayvan satın alabiliriz. Ben bir solucan olmaya azmelseın, sen de sabırlı olmaya: Balık tutmaya gidebilir ve daha mutlu olabiliriz. Ya da bir zamanki o gazoz tozu,hatırlıyor musun hani? Bana Waldmeister dersin, ben de köpürürüın, sen daha fazlasını istersin, ben sana artakalanını veririm Maria, gazoz tozu, güzel güzel öneriler Maria! Ne diye radyoyu karıştırıyorsun hep, radyodan başka bir şey dinlemiyorsun? Özel haberler duymak için sanki çılgınca bir isteğe kaptırmışsın kendini." 353 ÖZEL HABERLER Trampetimin beyaz değirmi yüzeyinde deneylere girişmek pek kolay olmuyor. Bunu bilmeliydim. Trampetim aynı değnekleri istiyor hep. Darba darbe kendisine sorular yöneltilmesini, darbe gibi inen cevaplar vermeyi ya da havada savrulan değnekler altında özgürce çene çalarak soru ve cevapları açık bırakmayı isliyor. Diyeceğim, trampetim ne sunî yoldan kızdırılıp çiğ etleri kokulara uğratacak bir lavadır, ne de birbirlerine uyup uymadıklarını bilemeyen çiftlerin dansedip horan tepecekleri bir pisttir; dolayısıyla Oskar, en yalnız saatlerinde bile, trampetinin teneke yüzeyine gazoz tozu serpip üzerine tükürüğünü akıtarak yıllardır trampetin yaşamadığı ve benim yıllardır enikonu hasret kaldığım bir gösteri düzenlemeye kalkmadı. Söz konusu gazoz tozuyla bir deneyde bulunmaktan kendini alamadı gerçi, ama bunu yaparken dolaysız bir yoldan yürüdü, trampetini işe karıştırmadı; yani kendimi sergiledim açıkça, çünkü ırampetsiz, kendini sergileyen biriyimdir hep. Gazoz tozu ele geçirmek zordu ilkin. Bruno'yu Grafenbcrg'tcki bütün bakkal dükkânlarına yolladım, tramvaya bindirip Gerresheim'a gönderdim, kente de inip bir bakmasını rica etlim; ama tramvayların son duraklarındaki salış kulübelerinde bile gazoz tozu bulamadı Bruno. Genç tezgâhlar kızlar böyle bir şeyi henüz duymamıştı; satış kulübelerinin sahipleri olan yaşlıca kadınlar ise, sözcük dağarcıklarının zenginliği dolayısıyla anımsamış, Bruno'nun anlattığına göre, dalgın ve düşünceli, elleriyle alınlarını 354

ovarak: "Nasıl, nasıl?" demişlerdi. "Gazoz tozu mu? Evel vardı, çok eskiden, Wilhclm zamanında, Hitler'in başa geçtiği ilk yıllarda, evet satılıyordu o zamanlar. Ncrde şimdi! Ama bir limonata veya bir coca cola islerseniz?" Yani bakıcım benim hesabıma pek çok şişe limonata ve coca cola içli, ama aradığım şeyi bir türlü sağlayamadı bana, öyleyken Oskar'ın isteği sonunda gerçekleşti. Yorulmak nedir bilmeden çalıştı Bruno ve dün üzeri yazısız bir beyaz paket getirdi; klinikte çalışan Froylayn Klein adında bir hanım doktor anlayış göstererek bana yardım etmek istemiş, elinin altındaki kutuları açmış, çekmeceleri çekmiş, kitapları karıştırmış ve sonunda birkaç gram o maddeden, birkaç gram bu maddeden alıp birbirine katarak pek çok denemeden sonra bir gazoz tozu elde elmiş, toz da Bruno'nun söylediğine göre köpürüyor, insanda bir karıncalanma duygusu uyandırıyor, yeşil bir renk alabiliyor ve pek uzaktan Waldmeister tadı veriyormuş. Bugün ziyaret günüydü. Maria geldi. Ama Klepp geldi daha önce. Aslında anımsamaya değmeyen bir şeye bir saate yakın gülüp durduk. Klepp'i ve onun Leninist duygularını gözeterek konuşmayı güncel konular üzerine çekmekten sakındım; dolayısıyla haftalar öncesi Maria'nın hediye ettiği küçük transistorlu radyonun Slalin'in ölümüyle ilgili haberinden söz açmadım. Ama Klepp haberi biliyordu adela, çünkü paltosunun kahverengi damalı koluna siyah bir bani beceriksizce tutturulmuştu. Derken Klepp kalkıp gitti, Viıılar girdi içeri. İki ahbap yine bozuşmuşlar anlaşılan, çünkü Vittlar gülerek ve parmaklarıyla şeytan boynuzları yaparak selamladı Kelpp'i: "Bu sabah tıraş olurken radyoda Slalin'in ölümünü işiterek şaşırdım," dedi alaylı alaylı ve Klcpp'in paltosunu giymesine yardım edecek oldu. Yağlı ışıl ışıl yüzünde uhrevi bir hava, kolundaki banlı düzeltti Klepp: "Ben de onun için kolumda bunu taşıyorum ya!" dedi göğüs geçirerek ve Armstrong'un trompetine özenip New Orlcan Function'un ilk mezürlerini mırıldandı: Irrah trahdada traah dada dadada sonra kapıdan çıkıp gitti. 355 Vittlar odada kalmıştı. Oturmak istemedi, aynanın önünde kıpırdanıp durdu daha çok; aşağı yukarı bir çeyrek saal, kafamızda Stalin düşüncesi olmadan, birbirimize anlayış dolu bir edayla gülümsedik. Vittlar'ı sırdaşım mı yapmak isliyordum, yoksa onun defolup gitmesini sağlamak mıydı amacım, bilmiyorum; el ederek onu yanıma çağırdım, bana doğru eğilmesini işaret etlim ve büyük kepçe kulaklarının içerisine fısıldadım: "Gazoz tozu? Böyle bir toz işittin mi, Gottfried?" Korkuyla sıçrayıp kafesli yatağımdan uzaklaştı Villlar; büyük bir coşkunluk ve üstesinden çok iyi geldiği dramatik bir jestle işaret parmağını bana doğru uzattı, tiz perdeden: "Ne diye beni gazoz tozuyla baştan çıkarmak işliyorsun iblis?" dedi. "Benim bir melek olduğumu hâlâ öğrenemedin mi?" Ve bir melek gibi kanat çırparak odadan çıkıp gitti Vitllar, ama ilkin lavabonun üzerindeki aynaya bir kez daha göz atmayı ihmal etmedi. Akıl ve Ruh Hastalıkları Kliniği dışındaki gençler gerçekten tuhaf oluyor, yapmacığa kaçıyorlar. Vitüar'ın arkasından Maria geldi. Yeni bir baharlık kostüm diktirmiş kendisine, bir de zarif ve fare grisi şapkası var ve şapkanın zeki bir tutumluluk taşan saman sarısı bir süsü bulunuyor. Benim odada bile şapkasını başından çıkarmadı. Üslünkörü selamladı beni, yanağını uzattı, hemen transistorlu radyoyu açtı sonra, gerçi bana hediye etmişti radyoyu,

ama sanki kendisi kullanmak üzere getirmişti, o iğrenç kulunun ziyaret günleri yapacağımız konuşmaların bir bölümünü üstlenmesini isler gibiydi: "İşinin mi bu sabah haberi? Enfes değil mi?" "Evet, Maria!" diye cevapladım sabırla. "Stalin'in ölümünü benden de saklamak istemediler, ama ne olur, kapat şimdi şu radyoyu!" Maria bir şey demeden söylediğimi yaptı, sonra şapkasını başından çıkarmadan oturmaya devam etli, her zamanki gibi Kurt'tan konuşmaya başladık. "Bir düşün, Oşkar, seninki uzun çorap giymek istemiyor bir türlü! Oysa martlayız, sonra radyoya bakılırsa hava daha da so 356 ğuyacakmış." Ben radyo sözünü işilmezlikten geldim, ama çorap işinde Kurl'un tarafını tuttum. "Oğlan artık on ikisinde Maria: Okul arkadaşlarından ulanıyor, onun için uzun yün çoraplar giymek istemiyor tabii." "Ama benim için onun sağlığı daha önemli. Paskalya'ya kadar uzun yün çorap giyecek, o kadar!" Bu tarih öylesine kesin açığa vuruldu ki, kollayarak yatıştırmaya çalıştım Maria'yı. "Madem öyle, kayakçı pantolonları al çocuğa, çünkü uzun yün çoraplar gerçeklen çirkin. Sen de onun yaşında olduğun zamanı düşün! Hani Labes Caddesi'ndeki evimizin avlusunda? Hatırlasana bir, KleinKaschen'e ne yaptınız, o da Paskalya'ya kadar uzun çoraplar giyiyordu. Kıbrıs'la ölen Nucky Eyke, savaş bilmeden az önce Hollanda'da öbür dünyayı boylayan Axel Mischke, sonra Harry Schlager; ne yaptılar KleinKaschen'e hepsi? Uzun yün çoraplarına katran sürdüler, katran da ete yapışıp kaldı ve KlcinKaschen çaresiz hastaneye kaldırıldı." "Susi Kalcr yok mu, hepsi onun başının altından çıktı, yoksa çoraptan falan değil." Maria, öfkeyle söylemişti bunları. Susi Kater, daha savaş başlar başlamaz muhabere hizmetinde çalışan kızlar arasına karışmış ve sonradan Bavyerah biriyle evlenip giimişti; ama nasıl kadınlar çocukluk günlerinden kalma anlipatilerini la ninelik zamanlarına kadar içlerinde saklarsa, Maria da kendisinden birkaç yaş büyük Susi Kaler'e karşı sürüp giden bir hınç duyuyordu içinde. Öyleyken KleinKaschen'in kalran sürülmüş çoraplarına işarette bulunmam, bir bakıma etkisini gösterdi; Kurl'a kayakçı pantolonları alacağına söz verdi Maria, Kurt'la ilgili övülmeye değer şeyler anlattı. Öğretmenlerden Kenneman son veliler toplantısında övgü dolu sözler söylcmişli çocuk için. "Düşün bir, sınılta ikinci. Dükkânda da yardım ediyor bana, hem de nasıl anlatamam." Başımı sallayarak takdir duygularımı belirttim, sonra dükkâna alman en son öteberileri anlattı Maria. Oberkassel'de bakkaliyenin bir şubesini açması için kendisini cesarellendirdim. Zaman uygun bunun için dedim, ortadaki refah havası sürüp gidiyor he 357 nüz bu haberi radyodan dinlemiştim; derken zile basıp Bruno'yu çağırma vaktini gelmiş olarak gördüm. Odaya giren Bruno, içinde gazoz tozu bulunan beyaz bir paketi bana uzattı. Oskar, tüm ayrıntılarıyla düşünüp tasarlamıştı planı. Bir açıklamada bulunmadım, sadece sol elini vermesini rica etlim Maria'dan. İlkin sağını verecek oldu, sonra düzeltti, başını sallayıp gülerek bana sol elinin sırt kısmını buyur etti, kimbilir belki de elini öpeceğimi sanmıştı. Ben, ayası yukarı gelecek biçimde elini döndürüp Ay Tümseği ile Venüs Tümseği arasına paketteki tozu boca edince şaşırdı. Ama sesini çıkarmadı, ancak Oskar eğilip tükürüğünü gazoz tozu yığını üzerine salgılayınca irkildi, "Bırak şu saçmalığı, Oskar!"

diyerek hırslandı birden, sıçrayıp kalktı, geriye çekildi, avucunda fışırdayıp yeşil yeşil köpüren toza dehşetle gözlerini dikti. Alnından aşağılara doğru kızardı yüzü. Tam ben umuda kapılmışken, üç adımda lavabonun yanına vardı; suyu iğrenç suyu, ilkin soğuk, sonra sıcak suyu gazoz tozunun üzerine akıtıp sabunla yıkadı ellerini. "bBazen gerçekten katlanılmaz oluyorsun, Oskar. Bay Münsterberg hakkımızda ne düşünür sonra canım!" Beni bağışlamasını rica eder gibi Brunoya baktı sonra, ben söz konusu deneyi yaparken Bruno yalağın ayak ucunda dikilmiş bekliyordu. Maria'nın bundan böyle sıkıhnaması için bakıcımı odadan çıkardım ve Bruno kapıyı kilitler kilitlemez Maria'ya yeniden yatağa yaklaşmasını söyledim. "Hatırlıyor musun, Maria? Hatırlasana, gazoz lozu, paketi üç fenikti hani? Düşünsene, Waldmcister'li, ahududulu gazoz tozları, ne de güzel köpürürdü, ne güzel kaynayıp kabarırdı! Sonra, bunların insanda uyandırdığı o gıcıklayıcı duygu, Maria, ya o duygu.!" Maria hatırlamadı. Aptalca bir korkuya kapıldı önümde, biraz titriyordu, sol elini sakladı, konuşacak başka bir konu bulmak için büyük bir çaba gösterdi; bana yeniden Kurt'un okulda kazandığı başarılardan, Stalin'in ölümünden, dükkâna alınan yeni buzdolabından, Oberkassel'de açmayı tasarladığı bakkaliyenin yeni şubesinden anlatmaya başladı. Bense gazoz tozuna sadakat 358 ten ayrılmadım, gazoz lozu deyip durdum. Maria doğruldu, gazoz tozu diye yalvardım, acele veda elti Maria, şapkasını düzeltti, ama gitmeye de karar veremedi bir türlü, radyoyu karıştırmaya başladı, cızırdadı radyo, radyonun gürültüsünü bastıracak kadar yüksek bir sesle: "Gazoz tozu, Maria!" diye haykırdım. "Hatırlasana, Maria!" Derken kapıya gidip durdu Maria; ağlıyordu, başını salladı, can çekişen birini terkedip gider gibi usulcacık kapadı kapıyı; cizırdayıp duran, ıslıklar çalan radyoyla beni yalnız bıraktı. Demek oluyor ki, Maria bundan böyle gazoz tozunu anımsamıyor. Oysa nefes alıp verdiğim ve trampetimi konuşturduğum süre, gazoz lozu benim için köpürüp duracak; çünkü 1940 yılının güz sonunda Waldmeisler'li ve ahududulu gazoz tozlarını canladıran, elimi birtakım arayışlara iteleyen, beni horoz mantarlarının, konik şapkalı mantarların ve daha başka bilmediğim, ama aynı şekilde yenebilen diğer pek çok mantarın devşiricisi olarak yetiştiren, beni baba yapan, evet, gencecik baba yapan tükürüğüm olmuştu hep; tükürüğüm beni babalığa yükseltmiş, içimde gıcıklayıcı duygular uyandırmış, beni doğurtucu durumuna sokmuş, bana mantarlar toplatmış, benim üretim eylemine katılmamı sağlamıştı; çünkü kasını başında şüpheye yer kalmamıştı artık. Maria hamileydi, iki aydır hamileydi Maria ve ben, Oskar doğacak çocuğun babasıydım. Hani bugün bile inanıyorum böyle olduğuna, çünkü Matzerath'la Maria arasındaki o iş çok daha sonra oldu. Uyuyan Maria'yı vücudu yara nişanlarıyla dolu kardeşi Herberl'in yatağında onbaşı olan küçük kardeşinin cepheden yolladığı kartpostallar önünde, karanlık odada, odanın duvarlarıyla pencerenin karatma kâğıdı arasına gebe bırakmamdan iki hafta, yo hayır, on gün geçmişti ki, Maria'yı bizim şezlongta yatar buldum; o Matzerath'ın altındaydı, Matzerath onun üzerinde; ama bu kez uyumuyor Maria, ağzını açmış, hava almaya çabalıyordu. Oskar, düşüncelerle oyalandığını tavan arasından inmiş, sofayı geçerek odaya girmişti.

İkisi de farketmemişli beni; başlan çi 359 ni sobadan yanaydı. Doğru dürüst soyunmamışlardı bile. Malzeralh'ın külotu dizlerinden sarkıyor, pantolonu yerdeki halının üzerinde tortop duruyordu. Maria'nın entarisiyle kombinezonu, sutyen üzerinden kolluk altlarına kadar sıyrılmıştı. Külotu iğrenç biçimde sağ ayağına dolanmış, sağ bacağıyla şezlongton sarkıyordu. Sol ayağı sanki olup bilenlere katılmıyor, bükük bir durumda şezlongun minderleri üzerinde, Malzeralh'm bacakları arasında bulunuyordu. Malzcralh sağ eliyle Maria'nın başını döndürmeye, sol eliyle cinsel organının ağzını genişletmeye çalışıyor, beri yandan kendi cinsel organına yol iz gösteriyordu. Malzeralh'm gerilmiş parmakları arasından, yandan halının üzerine bakıyordu Maria; halının üzerindeki deseni ta masanın allına kadar gözleriyle izler gibiydi. Kadife kaplı bir yastığa dişlerini geçirmişti Matzerath ve ancak Maria'yla konuşacak olduğu zaman dişlerini yastıktan çekip alıyor; çünkü arada bir işlerine ara vermeksizin konuşuyorlardı. Ama saat üçü çeyrek geceyi vurmaya başlar başlamaz duraklar gibi oldular ve saatin görevini yapmasını beklediler; sonra Maria üzerindeki çalışmasını sürdüren Malzeralh, "Saat üçü çeyrek geçiyor," dedi. Ardından: "Nasıl, iyi mi böyle?" diye sordu. Maria birçok kez evet diyerek cevapladı soruyu. "Aman dikkatli ol!" dedi Matzeraıh'a. Matzeralh da pek tabii dikkatli olacağına söz verdi. Ama Maria özellikle bu kez çok dikkatli olmasını buyurdu Matzerath'a, hayır buyurmadı da öğütledi yalnız. Bir ara Matzerath: "Nasıl, daha çok var mı?" diye sordu. "Az kaldı, az!" diye cevapladı Maria. Sezlongtan sarkan bacağına kramp girmiş olacaktı ki, boşlukta sağa sola savruluyor, ama külotu yine de düşmeyip ayağında kalıyordu. Malzerath yeniden dişlerini kadile yastığa geçirdi, ama birden haykırdı Maria: "Çekil! Çekil!" Matzerath da çekilmek isledi, ama çekilemedi, çünkü Oskar çekilmesine vakit kalmadan geldi, ikisinin tepesinde bitiverdi: trampeti Matzeralh'ın beline dayayıp, değnekleri trampetin üzerine indirip kaldırmaya başladı; çünkü işitmek işlememiştim çekil sözlerini, çünkü trampetim onların çekil sözlerinden daha hızlı konuşuyordu, çünkü Matzerath'ın çekilmesine izin vermek 360 niyetinde değildim, Jan Bronski de hep çekilip gitmişti annemden, çünkü annem de hep çekil! çekil! demişti jan'a, çekil! çekil! demişli Malzerath'a ve çekilip ayrılmışlardı birbirlerinden ve zımbırtılarını rasgele bir yere akıtmışlardı; bu iş için hazırda bulundurulan bir havluya, havlu yoksa şezlongun, oda olmadı halının üzerine salmışlardı zımbırtılarını. Ama ben Matzerath'ın çekilip gilmesini istemiyordum; nihayet ben de çekilip gitmemiştim. Ben çekilip gitmeyen ilk kimse olmuştum. Dolayısıyla, çocuğun babası bendim, Matzeralh değildi; her vakit, sonuna kadar babam olduğunu sanmıştı Matzerath; oysa babam Jan Bronski'ydi benim; çekilip gitmemek, içerde kalmak, içerde bırakmak Jan'dan geçmişti bana; sonunda içerden çıkan da Matzcrath'ın değil, benim oğlum olacaktı kuşkusuz; Matzeralh'ın oğlu yoktu zaten. Gerçeklen baba diye bakılacak biri değildi Malzeralh; isterse on kez zavallı annemle evlenmiş, isterse gebe kaldığı için Maria'yla evlenmiş olsundu. Maria'yla evlenirken şöyle düşünmüştü muhakkak: Evde ve sokaktaki insanlar elbet çakacak işi. Gerçeklen de bu insanlar çakmışlar, Maria'yı gebe bırakanın Malzerath olduğunu ve kırk beşine yakın Malzeralh'm on sekizini süren Maria ile evleneceğini düşünmüşlerdi. Ama nihayet yaşma göre elinden iş gelir biriydi kız;

Oskar'cığın eve böyle bir üvey annenin gelmesine sevinmesi gerekirdi, çünkü Maria zavallı çocuk için bir üvey anne değil, gerçek bir anne gibiydi. Doğru, pek aklı başında bir çocuk değildi Oskar, aslında Silberhammer ya da Topia'daki hastaneye yatırılması gerekirdi, ama olsun. Gretchen Schefller'in inandırıcı konuşmaları üzerine sevgilim Maria'yla evlenmeye karar vermişti Malzerath. Yani onu, muhtemel babamı babam diye gösterecek olursam, şöyle demem gerekiyor: "Babanı müstakbel eşimle evlendi, sonradan benim oğlum Kurl'a da kendi oğlu Kurt gözüyle baktı, yani benden kendi torununu üvey kardeşim gibi görmemi ve vanilya kokulu sevgili Maria'ma da balık yumurtası kokan yalağına aldığı bir üvey anne olarak bakmamı isledi. Malzeralh, muhtemel baban bile değil senin; ne sempatini, ne anlipatini hakeden yabancının yabancısı bir 361 j^jf I adam; iyi yemek pişirir, iyi yemekler pişirerek şimdiye kadar iyi kötü bir baba gibi bakı, sana; çünkü zavallı annen onu sana bırakıp gitti; şimdi adam herkesin önünde kadınların en âlâsını elinden kapıyor ve seni kendi izdivacının ve ondan beş ay sonra bir çocuk vaftizinin, yani iki aile şenliğinin tanığı yapıyor; oysa bu şenlikleri düzenlemek sana düşerdi, Maria'yı evlendirme dairesine senin götürmen gerekirdi, vaftiz annesini ve vaftiz babasını senin seçmen gerekirdi diye düşününce, yani bu trajedinin baş rollerini gözden geçirip, rollerin gerekli kişilere dağıtılmadığı kanısına varınca, oyundan umudumu kesiyordum; çünkü gerçek karakter artisti Oskar'a bir figüran rolü verilmişti oyunda; öyle bir rol ki, olmasa da olurdu hani. Oğluma Kurt adını takmadan, ona doğrusu hiç vermemem gereken bu adı vermeden çünkü oğlana gerçek büyükbabası Vinzent Bronski'nin adını koymam gerekirdiyani Kurt adına rıza göstermeden, Maria'nın gebeliği sırasında çocuğun doğumuna karşı çıktığını hani saklamak istemiyor Oskar. Daha Matzerallı ile Maria'yı şezlongla bastırdığım, Matzerath'ın terden ıslak sırtına tüneyip trampetimi konuşturduğum ve onu Maria'nın istediği gibi tedbirli davranmaktan alıkoyduğum günün akşamı, sevgilimi gerisin geri kazanmak için umutsuz bir girişimde bulundum. Matzeratlı, iş işten geçtikten sonra beni silkip atabildi üzerinden, beni dövmeye kalktı, Maria ise Oskar'ı korudu ve dikkatli olmadığı için veriştirdi Malzerath'a. Malzerath yaşlı bir adam gibi kendini savundu. "Kabahat sende!" dedi Maria'ya. "Bir defaya razı olacaktın, ama doymak bilmezsin ki!" Bunun üzerine ağlamaya başladı Maria. "Ne yapayım, bende öyle çabuk olmuyor." dedi. "Sok çıkar içeri, tamam. O zaman başka birini bul kendine. Ben tecrübesizim doğru, ama Eden Oleli'nde çalışan kız kardeşim Guste'nin bilgisi var bu konuda ve bana bir ara dedi ki: Aman dikkatli ol, Maria öyle erkekler var ki, bütün isledikleri zımbırtılarını akılsınlar dışarı, o kadar. Sen de bunlardan birisin demek, ama ben bu işle yoğum, bende şimdiki gibi olursa olur. 362 Ama sen yine de dikkat edecektin, bu kadarını sanırım borçlusun bana, bu birazcık dikkati göstermen gerekirdi." Sonra ağlamaya koyuldu Maria, hâlâ şczlongta oturuyordu.

Malzerath, ayağında külot, Maria'nın böyle ağlayıp ulumalarına katlanamayacağını haykırdı; sonra öfkelendiğine pişman oldu; derken yine el uzattı Maria'ya vücudunun henüz çıplak yerlerini okşamak istedi, ama Malzeralh'ın bu davranışı da Maria'yı çileden çıkardı. Oskar asla bu durumda görmemişti Maria'yı; yüzünde kırmızı lekeler belirdi, gri gözleri karardıkça karardı: "Sünepenin birisin sen zaten!" dedi Malzeralh'a. Bunun üzerine Matzerath da uzanıp yerden pantolonunu aldı, ayağına geçirip düğmelerini ilikledi. "Şimdi çekip gidebilirsin artık o Bucak Başkanı arkadaşlarının yanına!" dedi Maria. "Onlar da senin gibi şipşakçı." Malzerath ceketini alarak kapının kolunu kavradı; artık bu işi burada kapadığını, kadın denen şeyi büsbütün kanıksadığını söyledi. "Bu kadar kızginsan kendine yabancı işçilerden birini lavla!" dedi. "O gazinoda hizmet eden Fransız garson var ya, o daha iyi becerir mutlaka!" Sevgi deyince kendi kafasında rezilce olmaktan uzak daha başka şeyler canlandığını, şimdi bir skat partisine gideceğini, skal partisinde insanın hiç değilse nelerle karşılaşacağını bildiğini söyledi. Derken odada yalnız kaldım Maria'yla. Maria ağlamayı bıraktı; dalgın, dudaklarında pek hafif bir ıslık, külotunu ayağına geçirdi. Şezlongla yalarken fistanı kırışmıştı, uzunca bir süre uğraşarak kırışıklıkları düzeltti. Sonra radyoyu açtı, Wcichscl ve Nogat ırmaklarının su seviyeleri bildiriliyordu; Maria kendini zorlayarak dinlemeye çalıştı; aşağı Mottlau'ın su seviyesi de açıklandıktan sonra vals programını haber verdi radyo ve elerken valsler başladı; ansızın yine külotunu çıkardı Maria, mutfağa girdi; bir leğen tıngırtısı geldi kulağıma, musluktan su aklı ve pof diye yakıldı havagazı; Maria'nın leğen içine çömerek yıkanacağını düşündüm. Bu biraz tatsız düşünceden kaçıp kurtulmak için kendini çalan valsin ezgilerine verdi Oskar. Hatta yanlış hatırlamıyorsam, 363 Strauss müziğinin birkaç ezgisini trampet üzerinde çaldım ve hoşuma da gitti. Derken vals havaları kesilip, bir özel haber yayınladı radyoda. Atlantik'le ilgili bir haberdir, diye düşündü Oskar ve yanılmadığı anlaşıldı; birden çok denizaltı İrlanda'nın batısında şu kadar bin brutlo tonluk yedi ya da sekiz gemiyi denizin dibine yollamıştı. Ayrıca, daha başka denizaltılar Atlantik'le hemen yine o kadar ton tutarında birçok tekneyi sulara gömmüştü. Bu arada Kaptan Teğmen Schcpke komutasında bir denizaltı ama Kaptan Teğmen Krelschmar da olabilir hani işte ikisinden biri ya da bir üçüncü Kaplan Teğmen en çok tonajda gemiyi ve ayrıca XY sınıfından bir İngiliz destroyerini batırmıştı. Ben, özel haberin ardı sıra radyoda çalan "ingiltere'ye Doğru" marşını trampetimin üzerinde evirip çevirerek nerdeyse bir valse dönüştürürken, kolunda bir havluyla Maria girdi içeri. Biraz alçak sesle: "İşittin mi, Oskar?" dedi. "Gene bir özel haber verdiler. Böyle giderse..." Ama böyle giderse ne olacağını Oskar'a açıklamadan önce bir sandalyeye olurdu, arkalığına Matzeralh'ın hep ceketini geçirdiği bir sandalyeydi. Sonra elinde kıvırdığı ıslak havluya bir sosis biçimini verdi, hayli yüksek perdeden ve falsosuz, "İngiltere'ye Doğru" marşına ıslıkla eşlik etmeye başladı. Marş radyoda söylenip bini derken, ama Maria final bölümünü bir kez daha tekrarladı, sonra yine valsler çalmaya başlayınca düğmeyi çevirip kapadı radyoyu. Sosis biçimindeki havluyu masanın üzerinde bırakıp oturdu ve tombul ellerini kalçalarına dayadı. Birden odanın iti pek sessizleşli, ancak ayaklı saatin gittikçe gürültüsünü arttırarak

çalıştığı duyuluyordu. Radyoyu yeniden açsam mı diye düşünür gibiydi Maria. Derken başını masanın üzerinde duran sosis biçimindeki havluya yaslayarak sessiz ve düzenli bir ağıl tutturdu. Kendisini çirkin bir durumda bastırdığım için acaba Maria utanıyor mu, diye sordu Oskar kendi kendine. Maria'yı biraz neşelendirmeye karar vererek sessizce odadan sıvıştım, karanlık dükkâna inerek pudinglerle jelatin kâğıdının yanı başında duran 364 bir paketçik alıp döndüm, loş koridoru geçerken bunun Waldnıcislcr'li bir gazoz lozu olduğunu gördüm. Oskar ele geçirdiği ganimetten memnundu, çünkü Maria'nın Waldmeister'li gazoz lozuııu bütün öteki gazoz tozlarına üstün tuttuğunu sezer gibi olmuştum birçok zaman. Odaya girdiğimde, hâlâ Maria'nın sağ yanağı sosis biçiminde kıvrılmış havlu üzerinde yatıyordu. Kolları da yine eskisi gibi çaresizlik içinde sağa sola oynuyor, bacaklarının arasında bulunuyordu. Oskar soldan doğru yaklaştı, Maria'nın gözlerini yumuk ve kuru bulunca düş kırıklığına uğradı. Maria kirpikleri biraz birbirine yapışmış gözkapaklarını kaldırıncaya kadar sabırla bekledim, sonra uzattım paketi, ama Maria Waldmeisler'li gazoz tozunu farkclmcdi, sanki gözleri paketin ve Oskar'm içinden geçiyor, uzaklara bakıyordu. Herhalde gözleri gözyaşından görmez oldu diyerek bağışladım Maria'yı ve kendi kendimle kısa bir danışıp görüşmeden sonra dolaysız davranmaya karar verdim. Masanın altına girdim sürünerek, Maria'nın hafif içe dönük ayaklarının dibine lünedim, parmak uçları nerdeyse yerdeki halıya değen sol elini yakalayıp avuç içi görünene kadar çevirdim, sonra dişleyip açtım paketi, tozun yarısını Maria'nın karşı koymadan bana bıraktığı el ayasına serptim, sonra tükürüğümü salgıladım üzerine; tozun kaynayıp köpürüşünü daha yeni seyrelmeye başlamışımı ki, Maria canımı pek acıtan bir tekme allı göğsüme, tekme de Oskar'ı kaldırıp odanın ortasına, halının üzerine fırlattı. Duyduğum acıya aldırmayarak hemen yine doğrulup kalkmış masanın altından çıkmıştım. Maria da ayağa kalkmıştı benim gibi. Hızlı hızlı soluyor, karşı karşıya dikiliyorduk. Maria havluyu alarak sol elini silip temizledi, havluyu ayaklarımın önüne atlı sonra, bana melun pis domuz dedi, zehir saçan bir cüce, kaçık bir bücür olarak niteledi beni, bir akıl hastanesine kapatılmam gerekliğini söyledi. Beni yakalayıp kafamın arkasına şaplaklar indirdi. Benim gibi bir haylaz oğlanı dünyaya getirdiği için veriştirmeye başladı zavallı anneme ve ben bağıracak, odadaki ve bütün 365 dünyadaki cam nesnelerin canına okumaya niyetlenerek çığlığı basacak olunca havluyla ağzımı tıkadı; dişlerimle ısırdım havluyu, sığır etinden daha sertti. Ancak, Oskar kizarıp morarmasını başarınca beni koyverdi Maria. O anda zahmet çekmeden bütün kristal bardakları, pencere camlarını ve ayaklı saalin camdan mahfazasını çığlığımla kırıp dökebilirdim. Ama bağırmadım, bir hıncın gelip içime kök salmasına izin verdim; hani öylesine benliğime yerleşti ki hınç, bugün bile Maria odama girse, dişlerimin arasında o havluyu bir zaman nasıl hisseimişsem, öylece hissediyorum. Sağı solu belli olmayan bir kızdı Maria, dolayısıyla benden elini çekerek iyi yürekli gülmeye başladı, elini attığı gibi yeniden açtı radyoyu, çalan valse ıslıkla katılarak bana doğru

yaklaştı; dargınlığı geçmişti, benim hoşuma giden bir şeyi yapmak, saçlarımı okşamak isledi. Oskar pek yakınına kadar sokulmasına izin verdi Maria'nın, sonra iki yumruğuyla, alttan yukarı, Maria'nın vücudunun Matzerath'a dalaveresini içeriye koy verdiği yerine vurdu. İkinci bir kez vurmaya hazırlanırken yumruklarımı yakaladı Maria, ben de bunun üzerine o kahrolası yere dişlerimi geçirdim ve dişlerimi bırakmayarak Maria'yla şezlongun üzerine yıkıldım; radyodan verilen ikinci bir özel haber kulağıma geldiyse de, haberi işitmek islemedim, dolayısıyla kimin ne kadar gemiyi sulara gömdüğünü bugün size açıklayamayacak Oskar; çünkü hıçkırıklarla karışık şiddetli bir ağıt nöbetinden sonra dişlerim çözülmüş. Maria'nın üzerinde hareketsiz yatmaya başlamıştım. Canının acısından ağlıyordu Maria; Oskar ise hıncından ve sevgisinden ağlıyor ve bu sevgi kurşunsu bir baygınlığa dönüşmesine karşın bir türlü sona ermiyordu. 366 BAYGINLIĞI BAYAN GREFF'E TAŞIMAK Ondan, yani Bay Greff'len hoşlanmıyordum. O, yani Bay Greff de benden hoşlanmıyordu. İlerde benim için bir trampet makinesi inşa etliği zaman da bir türlü ısınamadım kendisine. Böyle sürekli antipaliler için gerekli gücü pek gösleremediği bugünlerde bile, Oskar'ın Bay Greff'len pek hazzettiği yok; oysa Greff diye biri yaşamıyor artık. Greff bir sebzeci dükkânı işletiyordu. Ama yanılmayasınız sakın; ne patateslere inandığı vardı Greff'in, ne lahanalara; öyleyken bahçecilik alanında geniş bilgi sahibiydi; kendini bahçeci olarak, doğayı seven bir vejetaryen olarak göstermekten zevk duyardı. Ama özellikle et yemediği için gerçek bir sebzeci olmaktan uzaktı Bay Grefl. Bahçe ürünlerinden, bahçe ürünlerinin gerektirdiği gibi söz açamayan bir adamdı. Sık sık müşterilerine; "Şu enfes patateslere bir bakın lütfen!" dediğini işitiyordum. "Tombul tombul patatesler kabına sığmıyor, boyuna yeni biçimlere giriyor, yine de öylesine bakir bir ürün bu. Benimle konuşuyor mübarek, onun için de bu patatesleri seviyorum." Tabiî gerçek bir sebzeci hiçbir zaman böyle konuşmaz, böyle konuşup müşterilerinin kafasını karıştırmaz. Palates tarlalarında kocayan anneannem Koljaiczek'in bile patates ürününün en iyi olduğu yıllar şu bir tek cümlecikten başka bir şey çıkmazdı ağzından: "Haydi bu yılın ekini bıldırdan daha iri, haydi bu yılın ekini daha tombul." Kaldı ki Anna Koljaiczek'le kardeşi Vinzent Bronski geçimlerini 367 daha çok palates ürününden sağlıyorlardı; Sebzeci Greff ise, bu yıl patates iyi olmadı mı, bakarsın erikler iyi oluyor, dolayısıyla açığı kapatıyordu. Her şeyde aşırılığa kaçan bir adamdı Bay Greff; örneğin dükkânda ille de yeşil bir önlük takması mı gerekiyordu, müşteriler karşısında gülümseyerek ve bilgiçlik taslayarak ıspanak yeşili önlüğü "Allah Baba'nın yeşil bahçıvan önlüğü" diye nitelemesi ne kadar da kendini beğendiğini gösteriyordu. Sonra izciliği de bir lürlü bırakmıyordu Greff. Aslı aranırsa daha 1938'dc derneği dağılması gerekirdi, izci olanlara kahverengi gömlekler ve siyah renkte şık kışlık üniformalar giydirilmeye başlanmıştı arlık; ama eski izciler, sivil ya da yeni üniformalarıyla sık ve düzenli olarak eski oymak başkanlarına geliyor ve oymak başkanları Allah Baba'nın verdiği bahçıvan önlüğünü kuşanmış, giıar çalarken onlar sabah

üzerine, akşam üzerine bestelenmiş şarkılar, izci havalan, marşlar, ekin türküleri, Meryem Ana ilâhileri söylüyor; kendi halk türkülerini, yabancı ülkelerin halk türkülerini terennüm ediyorlardı. Zamanında davranıp NSK'ya* üye olmuştu Bay Grcfl ve 1941'dcn sonra yalnız sebzeci değil, aynı zamanda Pasif Korunma görevlisi olarak faaliyet gösteriyordu. Ayrıca eski izcilerinden ikisi, Jungvolk'ta önemli başarılar sağlamış, biri bayraktar ve grup başkanı olmuştu; bütün bu nedenlerden ölürü Hitler Gençliği Bölge Başkanlığı tarafından Grefl'in patates kilerinde düzenlenen bu şarkılı ve lürkülü akşamlara izin verildiği söylenebilirdi. Öte yandan Bölge Eğilim Başkanı Löbsack, Bay Grelf'in eğitim merkezi Jankau'daki Bölge Eğitim Kursları için şarkılı akşamlar düzenlemesine önayak oluyordu. Derken bir ilkokul öğretmeniyle beraber Greff'e, 1940 başında DanzigBatı Prusya Eyaleti için "Sen de söyle" adıyla, gençlerin söyleyeceği ezgileri kapsayan bir kitap hazırlama görevi verildi. Kilap çok iyi hazırlanmıştı; sebzeci Greff Almanya Gençlik Örgülü Başkanfnın imzasını taşıyan bir mektup aldı Berlin'den, orada düzenlenen bir müzik öğrel Nasyonal Sosyalist Kültür Derneği. (Ç.N.) 368 nıenleri toplantısına çağrılıyordu. Diyeceğim becerikli bir adamdı Bay Greff. Hani sadece bütün şarkıların güftelerini ezbere biliyordu da onun için değil; ayrıca çadır kurmaktan anlıyor, açıkla o türlü aleş yakıp söndürmesini başanyordu ki, bir orman yangını asla çıkmıyordu; bir hedef saptayıp elde pusula yürüyüşler yapabiliyor, gökle görünen bütün yıldızları isimleriyle sayıp dökebiliyor, neşeli ve scrüvenli hikâyeler uydurup anlatabiliyor, Weichsel ırmağıyla ilgili efsanelerin hepsini biliyordu; "Danzig ve Hanse Andlaşınası" adı allında konferanstı akşamlar düzenliyor, Şövalyelik Tarikalı'nm bülün sivrilmiş kişilerinden enikonu bir bilgiyle söz açıyor, yine de bu kadarıyla yetinmeyip tarikatlar kentinde Almanlara düşen görev konusunda akla gelmedik açık la malarda bulunuyor ve konuşurken araya seyrek durumlarda pek anlamlı bir izci tekerlemesi sokuşturduğu oluyordu. Delikanlılara karşı ayrı bir muhabbeti vardı Greff'in. Oğlanlara kızlardan daha çok sempati besliyordu. Doğrusu islenirse kızları hiç sevmiyor, bülün sevgisini oğlanlara ayırıyordu. Çok vakit oğlanlara karşı ezgilerle açığa vurulamayacak kadar büyük bir yakınlık duyuyordu içinde. Bay Grefl'i, sevgisine, çakı gibi liril tiril oğlanlar arasında daha temiz, pak bir hedef aramaya zorlayan belki de karısı Bayan Grefl, sutyenleri her vakit yağlı ve külotunun orası burası delik bu pasaklı kadın olmuştu. Ama üzerinde her mevsim Bayan GrcIT'e ail leş gibi çamaşırların çiçeklendiği ağacı besleyen bir başka kök daha olabilirdi. Demek istediğim, sebzeci ve pasif korunma görevlisi olan kocası Ray Grclf, o sere serpe ve biraz salakça tombulluğuna dönüp bakmamasıdır ki, Bayan Greff'i pasaklı bir kadın yapıyordu. Sırım gibi, adaleli ve dayanıklı insanlardan hazzediyordu Bay Greff. Doğa deyince perhizi, perhiz deyince özel biçimde bir vücut bakımını anlıyor, vücuduna nasıl bakacağım biliyordu. Vücuduna inceden inceye titizlik gösteriyor, onu sıcakla eğiliyor ve orijinal birtakım buluşlara başvurarak soğukla karşı karşıya bırakıyordu. Oskar, attığı çığlıklarla uzak ve yakınları etkisi altına 369 alarak camları mı tuz buz ediyor, camların gerisindeki buz çiçeklerini mi dağılıyor, sarkan

buzları mı şangur şungur aşağı indiriyor, Sebzeci Greff de ele gelen somut araçlarla bunun üzerinde yürüyordu. Buzun içerisine çukurlar açıyor Greff, aralık, ocak ve şubat ayları bir baltayla çukurlar oyuyordu. Erkenden, henüz ortalık ışımadan kilerden bisikletini çıkarıyor, baltasını bir soğan çuvalına sararak Brösen üzerinden Saspe'ye gidiyor, sahili tutup Glellkau'a doğru karla örtülü yolda ilerliyor, Brösen ile Glettkau arasında bisikletinden atlıyor aşağı, ortalık yavaş yavaş ağarırken soğan çuvalına sarılmış balta yüklü bisikletini önü sıra buzlu yolda ilerek iki yüz, üç yüz metre sonra donmuş Baltık Denizi'ne geliyordu. Bir sis bürümüş oluyor ortalığı, dolayısıyla Greff'in nasıl bisikletini bir kenara çekip soğan çuvalından baltayı çıkardığını, bir süre sessiz ve huşu içinde dikilip, rıhtımın buzlan arasında sıkışıp kalmış yük gemilerinin sis düdüklerini dinlediğini, sonra ceketini soyunup biraz jimnastik yaparak güçlü ve düzenli balla darbeleriyle Baltık Denizi'nin buzlarında yuvarlak bir oyuk açmaya başladığını sahilden kimse göremiyordu. Rahat rahat, bir üç çeyrek saate bakıyordu, Greff'in oyuğu açması. Bunu nerden bildiğimi lütfen sormayınız. Oskar'ın o zamanlar bilmediği bir şey yok gibiydi. Dolayısıyla, denizin buzlu yüzünde Greff'in ne kadar zamanda bir oyuk açtığını da biliyordum. Greff terliyor, terleri geniş ve bombeli alnından, tuzlu tuzlu, karlar üzerine düşüyordu. Uslaydı Greff oyuk açmakla; buzlu yüzeyde çember biçiminde derin bir yol eşiyor, derken çemberi başlangıç noktasına getirip bağlıyor, sonra da eldivensiz elleriyle aşağı yukarı yirmi santimetre kalınlığındaki buz kitlesini denizden ötelere, tahmin edileceği üzere Hela Yarımadası ya da İsveç'e kadar uzanan buzlu yüzeyinden kaldırıp alıyor, sonunda yaşı sonsuz gibi görünen, gri renkli ve içinde donmuş pislikler barındıran su, oyukta görünüyordu. Balıkları kendisine çekiyordu oyuk. Greff hani istese, şimdi bir dokuzgöz balığını ya da on kiloluk bir morinayı, oltayı attığı gibi yakalayabilirdi. Ama Greff ol • 370 ta falan atmıyor suya, soyunuyor, anadan doğma soyunuyordu; çünkü soyundu mu, hep anadan doğma soyunurdu Greff. Oskar, kışın üzerinize soğuk sular dökülmüş gibi üşütmek niyetinde değil sizleri. Dolayısıyla lalı uzatmayarak şu kadarını söyleyelim ki, Sebzeci Greff kış aylan haftada iki kez ballık denizinde yıkanıyordu. Çarşamba günleri yalnız oluyordu yıkanırken. Sabah saat altıda bisikletiyle yola çıkıyor, yediyi çeyrek geçene kadar baltayla söz konusu oyuğu açıyor, aceleci ve coşkulu jestlerle giysilerini soyup alıyor üzerinden, orasını burasını karla ovup sıçradığı gibi oyuk içine dalıyor, oyukla bağırıp çağırıyordu; hatla bazen şarkı ve türküler söylediğini işitiyordum: "Kanat sesleri gelir yaban ördeklerinin gecede" ya da "Fırtınalar oynaşımızdır..." diye şarkılar söyleyip yıkanıyor denizde, iki. en çok üç dakika çığlıklar atıyor, bağırıyor, sonra bir sıçrayışta, fena halde üryan, yeniden buzların üzerine çıkıyordu; buğular salan İstakoz kırmızılığında bir et külçesi, oyuk çevresinde koşup duruyor, bağırıp çağırmasını sürdürüyor, çünkü içindeki yangın sürüp gidiyordu. Nihayet giysilerini giyinip bisikletine atlıyor, saat sekiz sularında yine Labes Caddesi'ne dönüp tam zamanında sebzeci dükkânını açıyordu. Haftanın ikinci banyosunu alırken birden çok oğlan yanında oluyordu Greff'in. Doğrusu bu manzarayı kendi gözleriyle gördüğünü ileri sürmüyor Oskar, asla yok böyle bir şey. Ancak görenlerden dinledim; müzisyen Meyn sebzeciyle ilgili olarak bir sürü şeyler biliyor ve

bunları bütün semtte yayıyordu. Mcyn'in anladığı hikâyelerden biri şöyleydi: En seri kış aylarında bile Grelf, pazar günleri birden çok oğlanın eşliğinde denize giriyordu; ama yanındaki oğlanları Greff'in kendisi gibi anadan doğma çıplak suya girmeye zorladığını Mcyn'in ileri sürdüğü yoklu; yarı üryan ya da nerdeyse büsbütün üryan oğlanların sırım gibi vücutlarla buzlar üzerinde oynaşması ve birbirlerinin vücutlarını karla ovması yetiyordu Greff'c. Evet, kar içindeki oğlanlar Greff'i öylesine zevklendiriyordu ki, banyodan önce ve banyodan sonra onlarla çok vakit buzlar üzerinde oynaşıyor, aralarından biri kar 371 la ovulurken o da yardım ediyor, ayrıca bülün oğlanların hep birden kendisini karla ovmalarına ses çıkarmıyordu. Müzisyen Meyn'in Glellkau sahilindeki gezi yolundan aradaki sise karşın bir defasında gördüğüne göre, şarkılar söyleyen ve bağırıp çağıran çırılçıplak Greff, izci öğrencilerinden ikisini tutup kendisine doğru çekmiş, havaya kaldırmış onları ve çıplak oğlanlarla bağırıp çağırarak zincirinden boşanmış bir üçlü grup halinde Ballık Denizi'nin kalın buz tabakası üzerinde çılgınca koşup durmuş. Brösen ve Neufahrwasscr'de Greff adında bir sürü balıkçı bulunmasına karşın, Greff bir balıkçı ailesinin oğlu değildi kuşkusuz. Sebzeci Greff Tiegenhof'luydu, ama kızlık soyadı Barlsch olan karısı Lina Greff, kendisini Prausl'la tanımıştı. Greff o zamanlar Katolik Bekârlar Derneği'nin yönetimi işinde genç ve girişken bir rahip adayına yardım ediyor, Lina da bu rahip adayını görmek üzere her cumartesi onun evine uğruyordu. Galiba Bayan Grelf'in bana hediye ettiği bir resme göre çünkü hâlâ albümde duruyor resim— yirmi yaşındaki Lina o zamanlar güçlü kuvvetli, topaç gibi, neşeli, iyi yürekli, hoppa ve aptal bir kızdı. Sanki Albrecht'ıe babasının büyücek bir sebze ve meyve bahçesi vardı. Sonradan sık sık ileri sürdüğüne bakılırsa, rahibin öğüdünü tutarak, dünyadan habersiz, GrefPe vardığı zaman yirmi iki yaşındaydı ve babasından aldığı parayla Langfuhr'daki sebzeci dükkânını açmıştı. Dükkândaki malların büyük bir kısmım, meyvelerin nerdeyse bütününü babasının bahçesinden aldığı için, işler iyi gidip âdeta kendi kendine yürümüş, GrcfPin ticaretten anlamayan bir adam olması da pek bir sakınca doğurmanıışlı. Evet, GrefPin tabladan birtakım oyma işler yapmak gibi o çocuksu huyu olmasaymış, şehrin çocuğu bol bu kenar semtinde iyi bir yerde bulunup yanında yöresinde rakibi olmayan sebzeci dükkânını allın yumurtlayan bir tavuk yapmak pek zor kaçmayacakmış; ama ölçü ve tartı ayar memurlarının üç dört kez gelip sebze tartmakta kullanılan teraziyi kontrol etmeleri, ağırlıkları alıp götürerek teraziyi mühürlemeleri ve Greff'e her seferinde irili ufaklı cezalar yazmaları üzerine müşterilerin bir kısmı dükkâ 372 rıa uğramayarak pazardan alışveriş etmeye başlamış ve ortada: "GrefPin malının kalitece üstüne yok, hatla pahalı da değil, ama galiba bir bit yeniği var işin içinde, çünkü yine ölçü ve tartı memurları geldiler dükkânına" gibi sözler dolaşmaya başlamış. Ama ben GrefPin müşterileri kazıklamak istediğinden emin değilim; çünkü GrefPin yaptığı bazı değişiklikler sonunda terazi, patatesleri GrefPin zararına olarak tartmaya başlamıştı. Ayrıca Greff, savaştan az önce teraziye bir çalgı niteliği kazandırmış, tartılan patateslerin değişen ağırlıklarına göre belli bir melodinin bu müzik aletinden dökülmesini sağlamıştı. On kiloya kadar patates alan müşteriler, patatesle birlikle, âdeta salın aldıkları patatesin cabası olarak "Saal'ın aydınlık kıyısında" melodisini dinliyor, yirmi beş kilo

patatesle 'Hep sadık ol ve dürüst kal" melodisi çalıyor, elli kiloda ise "Tharau'lı Anna" melodisinin saf ve büyüleyici tonları duyuluyordu. Ölçü ve tartı memurlarının GrefPin bu müzikal kaprislerinden hoşlamnayışmı doğal karşılıyordum; ama Oskar, Sebzeci GrefPin kaprislerini beğeniyor, Lina Grcfl de kocasının söz konusu acayipliklerine göz yumuyordu; çünkü GrcIPlerin evlilikleri, cvel GrefPlerin evlilikleri karı kocanın birbirlerinin acayipliklerine göz yummasından oluşuyordu. Dolayısıyla denebilir ki, GrefPlerin evliliği iyi bir evlilikti. Karısını dövüp başka kadınlarla aldatmıyordu Greff; içki içmiyor, har vurup harman savurınuyordu, derli toplu giyinen, neşeli bir adamdı daha çok; sadece gençler değil, dükkâna gelip kendisinden patates ve patatesle beraber müzik alan müşlerilerce de hoşsohbet ve yardımsever tabiatından ölürü sevilip sayılan biriydi. Böylece Sebzeci Greff de, karısı Lina'nın yıldan yıla giderek daha pis kokan pasaklı bir kadına dönüşmesini serinkanlılık ve lıoşgörüşlc karşılıyordu. Kendisini sevenler, karısının pasaklılığından açık açık söz ettikçe onun gülümsediğini görüyordum. Malzcrath arada bir Bayan Lina'nın bu haline kızacak oldu mu, patateslerle düşüp kalkmasına karşın bakımlı ellerini üfleyip ovarak şöyle söylüyordu Greff: "Tabiî, tabiî, yerden göğe hakkın 373 1 var, Alfred. Biraz savsak bir kadındır Lina'cığım. iyi ama seni alalım, beni alalım örneğin, biz gökten zembille mi indik?" Matzcrath diretince, Grell kesin, ama dost bir edayla sona erdiriyordu aralarındaki söyleşiyi: "Haklı olduğun taraflar bulunabilir, Alfred. Ama ne olursa olsun, iyi bir kalbi var Lina'cığımm. Nilıayet tanırım kendisini." Hani Lina'cığım tanıyor olabilirdi Bay Grefl; gelgeldim Una onu pek tanımıyor, tıpkı konu komşu ve müşteriler gibi, eve sık sık gelen oğlanlarla kocasının arasındaki ilişkide ateşli bir dost ve eğitici bir insana karşı gençlerin bayranlık duygularından başka bir şey göremiyordu. Ama bende ne hayranlık duygulan uyandırabiliyor, ne de beni eğitebiliyordu, Grell. Hem Greff'in tipi değildi, Oskar. Büyüyüp gelişme kararını vcrebilseydim, tipi olabilirdim belki; çünkü şimdi aşağı yukarı üç yaşındaki oğlum Kurt, hınk deyip Maria'nın burnundan düşmesine, bana pek az çekmesine, Matzerath'a bele hiç benzememesine karşın, o kemikli iri vücuduyla taslamam Greff'in tipi bulunuyor. Greff ile cepheden izinli gelen Fritz Truczinski, Maria Truczinski ve Allied Matzcralh arasında gerçekleşen izdivaca tanıklık etliler. Maria da tıpkı kocası gibi Proteston olduğu için sadece nikâh dairesine gidilmekle yciinildi. Aralık ortalarıydı. Malzcrath, üzerinde parti ünilorıııası evel'i yapıştırdı nikâh memuru önünde. Bu iş olurken Maria üç aylık hamileydi. Sevgilimin karnı sislikçe, Oskar'uı içindeki hınç da büyüdü. Oysa Maria'nın gebeliğine aslında bir itirazım yoktu; ancak benim hayal bağışladığım çocuğun günün birinde Malzerath'ın adını taşıyacak oluşu, beklenecek bir varisten genellikle duyulacak bütün sevinci haram ediyordu bana. Dolayısıyla, Maria beş aylık hamileyken, kuşkusuz pek geç olarak karnındaki çocuğu düşürmesini sağlamak üzere ilk kez bir denemede bulundum. Karnaval zamanıydı; Maria tezgâh üzerinde sucukların ve domuz yağlarının asılı bulunduğu pirinç çubuğa kâğıttan birkaç yılan, patates burunlu iki palyaço maskesi tutturmak isliyordu. Raflara dayatıldığı zaman sağlam duran merdiven, şimdi tezgâha dayatılmış

374 oynuyordu. Maria la merdivenin tepesinde, elleri kâğıt yılanlar arasında, Oskar la aşağıda, merdivenin ayağı dibinde. Trampet değneklerimi kaldıraç gibi kullanıp, omuz vererek ve kaya gibi azmimi yardıma çağırarak, merdiveni yukarı, sonra yana itlim. Kâğıt yılanlarla palyaço maskelerinin arasında dehşete kapılarak hafif bir çığlık altı Maria; merdiven sallanmaya başladı; Oskar yana çekildi; Maria rengârenk kâğıtları, sucukları ve palyaço maskelerini de kendisiyle beraber sürükleyerek yanıbaşıma düştü. Göründüğü kadar da kölü değildi durum. Maria'nın sadece ayağı burkulmuşlu, yatakta kalması ve kendine dikkat etmesi gerekiyordu; ama başkaca bir yerine bir şey olmamıştı ve ilerde de vücudu gittikçe biçimsiz bir durum almaya devanı etli. Ayağının burkulmasına kimin yol açtığını Matzeralh'a söylemedi Maria. Ancak ben önümüzdeki yılın mayıs ayında, doğumdan aşağı yukarı iki hafta önce karnındaki çocuğun düşmesini sağlamak üzere ikinci bir denemeye başvurur başvurmaz, Maria kocası Matzerath'la konuşmak zorunda kaldı, ama yine de olduğu gibi anlatmadı gerçeği. Yemek yiyorduk, yanımda şöyle dedi: "Oskar'cık da son zamanda öyle delice oyun oynuyor ki, bazen karnıma bile vuruyor. Belki çocuk doğana kadar annemin yanında kalsa iyi olur, yer de var nasıl olsa." Malzerath söylenenleri dinlemiş ve onlara inanmıştı. Gerçekle ise canice bir nöbet, Maria'ya karşı, anlatılandan bambaşka bir davranışta bulunmaya zorlamıştı beni. Maria, öğle paydosunda şezlongun üzerine uzanmıştı. Malzcralh dükkândaydı; yemekten kalan bulaşıkları yıkamış, o anda vitrini süslüyordu. Odanın içi sessizdi. Bir sinek vızıldıyor olabilirdi belki; saat yine eskisi gibi işliyor, radyoda spiker paraşütçülerin Girit Adası'ndaki başarılarını kısık sesle haber veriyordu. Ancak ünlü boksör Max Schmelling konuşmaya başlayınca, kulak kabarttım. Anladığıma göre, paraşütle atlayıp Giriı'in kayalık toprağına ayak baslığı zaman, dünya şampiyonunun ayağı burkulmuştu ve şimdi yatakta yalıp kendine dikkat etmesi gerekiyordu; portatif merdivenden düştükten sonra yalakta yatması ge 375 reken Maria gibi tıpkı. Schmelling sakin ve alçakgönüllü bir edayla konuştu, ardından ünleri Schmelling kadar büyük olmayan paraşütçüler anlatmaya başladılar. Oskar arlık dinlemiyordu. Sessizlik; belki vızıldayan bir sinek; saat yine eskisi gibi; pek hafiflen çalan radyo. Pencerenin önündeki küçük iskemleciğimde oturuyor, şezlongla yalan Mananın karnını seyrediyordum. Gözlerini yummuştu Maria, güçlükle soluyordu. Arada bir suratım asık, elimdeki değnekleri teneke trampetime indiriyordum. Ama kımıldamıyor Maria, beni karnıyla aynı odada nefes alıp vermeye zorluyordu. Evet, saal de vardı odada, sonra pencerenin camiyi a perdesinin arasına sıkışmış bir sinek ve arka planda kayalık Girit Adasıyla radyo. Ama bütün bunlar göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir sürede kayboldu, Maria'nın karnından başka bir şey göremez oldum, bu karnın böyle kümbet yaptığı oda ve bunun kimin karnı olduğu aklımdan çıkıp gitti; kimin bu karnı böyle şişirdiğini pek bilemez duruma geldi Oskar, sadece bir tek istek duyuyordu: Bu karın ortadan kalkmalı, bir kusurdan başka bir şey değil bu karın, senin önünü kapıyor, ayağa kalk ve bir şeyler yap1 Doğrulup kalktım ayağa. Bak bakalım, ne yapabilirsin? Karna doğru yaklaştım, yanıma da

bir şey almıştım. Biraz havalandırılmak isliyordu bu karın, fena halde ğaz vardı içinde. Yanıma aldığım şeyi ansızın kaldırdım, Maria'nın karnının üzerinde, Maria'yla beraber nefes alıp veren elli ve yaygın eller arasında bir yer seçtim kendime. Durma ver kararını Oskar; bakarsın Maria gözlerini açıverir. Birden göz altında tutulduğum gibi bir duygu belirdi içimde, ama dosdoğru Maria'nın hafif titreyen eline bakmaya devam eltim, onun sağ elini karnının üzerinden çektiğini, sağ eliyle bir şey yapmayı tasarladığını anlamıştım; dolayısıyla, Maria sağ eliyle Oskar'ın yumruk yapılmış elinden makası kıvırıp aldığı zaman pek şaşırmadım. Belki birkaç saniye daha elim havada, ama boş, saatin tik takını, sineğin vızıltısını ve Girit haberlerinin bittiğini bildiren spikerlerin sesini işittim; sonra radyo yeni bir yayına, ikiden üçe kadar neşeli havalara başlamadan dönüp çık 376 lirn odadan; fazla yer işgal eden bir karından ötürü oda bana pek dar gelmeye başlamıştı. İki gün sonra Maria bana yeni bir trampet aldı, beni suni kahve ve patates tava kokan ikinci kattaki Truczinski Nine'nin yanına çıkardı, ilkin kanepenin üzerinde uyudu Oskar, Herbert'in yalağında yatmaya yanaşmadı, çünkü yalağın hâlâ Maria'nın vanilya kokusunu taşıyabileceğinden korkuyordu. Bir hafta sonra da Heilandl Baba çocuk karyolamı yukarı çıkarıp, benimle Maria'nın ve bizim orlak gazoz tozunun altında sessiz sakin durmuş yalağın yanına kurdu. Truczinski Nine'nin yanında yatıştı ya da daha vurdum duymaz birine dönüştü Oskar. Nihayet Maria'nın karnını bundan böyle gördüğüm yoktu; çünkü Maria merdiven çıkmaktan sakınıyor, ben de zemin kattaki dairemize, dükkâna, sokağa, hatla evin avlusuna ayak almamaya dikkat ediyordum. Yiyecek işi gittikçe sarpa sardığından, avluda yine adatavşanları beslenmeye başlanmıştı. Çok vakit, Onbaşı Frilz'in Paris'ten yolladığı ya da izinli gelirken yanında getirdiği kartpostalların önünde dikiliyordu Oskar. Paris adı kafamda birtakım hayallerin canlanmasına yolaçıyordu; Truczinski Nine bana Eylel Kulesinin bir kartpostalını uzatınca, bu atak yapının demir konslruksiyonu üzerine eğilerek Paris'i trampetimde konuşturmaya, daha önce asla bir müssel işiiınemişken, bir müssel havası vurmaya başladım. Haziranın on ikisinde, benim hesaba göre iki halta erken, benim beklediğim gibi ikiz burcunda değil de, yengeç burcunda oğlum Kurt, gözlerini dünyaya açlı. Bir Zcvs yılında doğmuştu babası, oğlu bir Venüs yılında doğdu. Babası insanı işkilli yapan ve icat yeteneğiyle donatan Bakire Burcunda, Merkür'ün hükümranlığı altında, oğlu da yine Merkür'e bağlı olarak, ama insanı serinkanlı, hamarat bir zekâyla donatan ikiz burcunda dünyaya geldi. Bende Terazi Burcundaki Venüs'ün, Aszendent hanesinde hafifletip yumuşattığını, oğlumun Aszendent hanesindeki Koç serlleşliriyorclu; oğlum Mars'ın üzerindeki etkisini ilerde sezdirecekti bana. 377 Truczinski Nine, telâşlı bir edayla bir fare gibi davranarak haberi duyurdu: "A be Oskar'cığım, düşünsene bir, leylek bir kardaşçık geüriverdi sana. Kız olmasın demiştim ya ben daha önce, kız olmadı, hani ya kız evlâdı dert açar insanın başına." Hiç oralı olmayarak, Eyfel Kulesi'yle kulenin yanına yeni eklenmiş Zafer Takı önünde trampetimi konuşturmaya devam ellim. Truczinski Nine de bir büyükanne olarak kendisini kutlamamı benden beklemez görünüyordu. Pazar olmasına aldırmayarak dudaklarına ruj sürmüş, krepon

kağıdıyla ovarak yanaklarına pembe bir renk vermişti; boyanmış bir yüzle evden çıkarak zemin kala, sözde çocuğun babası Malzerath'a yardım etmeye indi. Dediğim gibi haziran aynıdaydı. Aldatıcı bir ay. Bütün cephelerde başarılar birbirini izliyorBalkanlardaki başarılar başarı diye gösterilcbilirse kuşkusuz, ama Doğu'da çok daha büyük başarıların arifesinde bulunuyor, dev gibi bir ordu Rus topraklarında içerlere doğru ilerliyordu. Şimendifer idaresinin işi başından aşkındı. Şimdiye kadar Paris'te pek eğlenceli günler geçiren Frilz de Doğu yönünde bir yolculuğa çıkmak zorunda kalmıştı ve o kadar çabuk sona ermeyecek, bir izin dönüşü yolculuğuyla karışimlamayacak bir yolculuktu bu. Oskar'a gelince, pırıl pırıl kartpostalların başında sessiz sakin oturuyor, ilk yazsı yumuşak havaların hüküm sürdüğü Paris'te vakiı geçiriyor, hiçbir şeyi umursamadan trampetinde "Trois jeunes tambours" havasını vuruyordu. Alman işgal ordusuyla hiçbir ilgisi yoklu, dolayısıyla partizanlardan, partizanların kendisini Sen köprüsünden aşağı atabileceklerinden falan korkmuyordu hiç. Yo hayır, tamamen sivil giysiler vardı üzerimde. Trampetimle Eyfel Kulcsi'ne tırmanıyor, yukarıdan uzakların görünümünün gerekliği gibi tadını çıkarıyor, kendimi pek iyi hissediyor, o ayartıcı yüksekliğe karşın acılalh intihar düşüncelerinden uzak bulunuyordum; öyle ki, ancak aşağı inip doksan dört santimetre boyumla Eyfel Kulesi'nin ayağının dibinde dikildiğim zaman oğlumun doğuşu aklıma geldi. Hey be, bir oğul! diye geçirdim içimden. Üç yaşına gelsin, ona bir trampet alacağım. Görürüz bakalım, çocuğun babası kimmiş! 378 O Malzcralh Beyefendi mi, yoksa ben Oskar Bronski mi? Sıcak ağustos ayında sanının tam da o gün yine bir kuşatma hareketinin, diyeceğim Smolensk kuşatmasının başarıyla sonuçlandığını haber vermişti radyo vaftiz edildi oğlum. Ama nasıl olmuştu da anneannem Anna Koljaiczek ile kardeşi Vinzenl Bronski bu vaftiz törenine davet edilmişlerdi? Jan Bronski'yi babam, gittikçe acayipleşen sessiz Vinzenl'i de baba tarafından büyükbabam diye gösteren hikâyede karar kılacak olursam, böyle bir davet için yeteri kadar neden vardı; nihayet Koljeiczek ile Vinzenl, babasının ninesiyle dedesi oluyordu Kurt'un. Elbel bu neden, daveti yaparken asla Malzeraih'ın aklına gelmemişti. Malzeıath, en nazik anlarda, örneğin skal oynarken enikonu kaybettiği zamanlar bile kendini iki bakımdan, doğurlucu ve besleyici olarak baba bilmişti hep. Oskar başka vesilelerle büyükannesiyle büyükbabasını ilerde yeniden gördü; bu iki yaşlı insan Almanlaşlınlmışlı, Polonyalı değillerdi arlık ve Kaschubei'ca bundan böyle yalnız düş görür olmuşlardı; kendilerine Volksdcutschen* deniyor Volksgruppe diye göslcriiiyorlardı. Jan'dan dul kalan Hedwig Bronski ise, Ramkau Bölgesi Köylü Derneği Başkanı olan Baltıklı bir Almanla evlenmişti ve şimdiden verilmişti dilekçe; kabul edilir edilmez Marga ile Stephan, üvey babaları Ehlers'in adını taşıyacaktı. On yedi yaşındaki Slcphan gönüllü olarak askere yazılmış, eğitilmek üzere piyade eğitim merkezi GrossBoschol'a yollanmıştı. Avrupa'nın bütün savaş sahnelerini ziyaret etme şansına sahipti; oysa çok geçmeden kendisi de askerlik çağına girecek Oskar, kara, deniz veya hava kuvvetlerinde üç yaşındaki bir trampetçi için bir iş bulunana kadar ister istemez trampetinin başında pinekleyecekti. Köylü Derneği Başkanı Ehlcrs açtı yolu. Vaftizden iki hafta önce arabacı mahalline geçip, yanına eşi Hedwig'i alarak, cilt allı bir arabayla Labes Caddesi'ne geldi. Dışa doğru çarpık bacaklı,

Volksdeuıschcn : Alman topraklan dışında toplu olarak yasayan Almanlara verilen isim. (Ç.N.) 379 midesinden rahatsız bir adam olup Jan'la asla kıyaslanacak gibi değildi. Misalir odasında inek gözlü Hcdwig'lc yanyana oturttular, Hedwig'ten lanı bir baş kısaydı boyu. Kimse konuşmadı ilkin. Derken havalardan söz açıldı. Doğu'da çok şeyler olduğu, harekâtın başarılı geçtiği öne sürüldü. 1915'lekinden daha çevik ve zinde bir harekât diye aklından geçirdi Malzcrath; 1915'le Doğu cephesinde bulunmuştu. Jan Bronski'nin lalını etmekten kaçınıyorlardı; ama ben sonunda hepsinin hesabını yanlış çıkardım, ağzımı çocuksu bir gülünçlükle büzerek birçok kez yüksek sesle "Jan Anıca! Jan Anıca!" diye bağırdım. Malzcralh irkildi, eski doslu ve rakibiyle ilgili olarak hoşa gidecek birkaç nazik söz söyledi. Jan'ı hiç görmemişti Ehlcrs, öyleyken bir lâf kalabalığıyla hemen Matzerath'ın söylediklerine katıldığını bildirdi. Hatla Hedwig'in birkaç damla yaş geldi gözünden, yanaklarından aşağı gerçeklen ve yavaşçacık yuvarlandı yaşlar; nihayet Jan konusunu şöyle söyleyerek kapadı: "İyi bir insandı. Bir karıncayı bile incitmezdi. Kim derdi böyle harcanıp gidecek diye; çekingen biriydi üslelik, kendi gölgesinden bile ürkerdi." Bunun üzerine Matzerath arkasında dikilen Maria'dan bira getirmesini isledi ve skal oyunu bilip bilmediğini sordu Ehleıs'e. Hayır, bilmiyordu Ehlcrs, bilmediğine de pek hayıflandı; ama Ehlers'deki bu küçük noksanı görmeyecek kadar yi'ısck ruhlu biriydi Matzeralh, halta omuzlarına vurdu Ehlers'in, bardaklara bira konurken skat oyunundan anlamamasının hiç önem taşımadığını, skal oyunu olmadan da aralarında iyi bir dostluk kurulabileceğini açıkladı. Böylece Hedwig Bronski, Hedwig Ehlcrs olarak yine gelip gitmeye başlamıştı evimize; oğlum Kurl'un vafliz törenine Köylü Derneği Başkam olan kocasının yanı sıra eski kayınpederi Vinzenl Bronski ile kızkardeşi Anna'yı da alıp geldi. Matzerath bu işten haberli görünüyordu; iki ihtiyarı sokakla, komşu evlerin pencerelerinin altında yüksek sesle ve içtenlikle hoş geldiniz, diyerek karşıladı. Evde anneannem, dört elekliğinin allına el atıp vaftiz hediyesi olarak bir kaz çıkarınca: "Ne zahmet etliniz anacı 380 ğıın!" dedi. "Sen gel de bize bir şey getirme, zararı yok, gene memnun edersin beni." Ama bu sözler getirdiği kazın kaç para edeceğini bilmek isleyen anneannemi pek sevindirme/nişti. Yağlı kaza elinin ayasıyla pal pal vurarak iliraz etti: "Öyle deme, Alfred, öyle deme! Bu kaz Kaschubei kazı değil. Alman kazı bu. Lezzeti de savaştan önceki kazlar gibi tıpkı." Bu durumda uyrukluluk sorunu çözümlenmiş oluyordu, yalnız vaftizden önce birkaç güçlük daha başgöslerdi, çünkü Protestan kilisesine ayak atmaya bir türlü yanaşmadı Oskar. Bunun üzerine trampetimi taksiden alıp gelerek bir yem gibi kullanmak islediler. Protestan kiliselerine insanın trampetini yanma alarak da girilebileceğini ikide bir belirttiler ısrarla, ama ben yine de gayet koyu bir Katolik olarak kaldım. Rahip Wichnke Efendi'nin kulağına günahlarımı kısa ve derli toplu itiraz ederdim de, bir Protestan kilisesindeki vafliz vaazını dinlemezdim. Malzcralh, boyun eğdi nihayet. Belki sesimden ve bunun yol açabileceği zararı ödeme yükümlülüğünden çekinmişti. Dolayısıyla, kilisede Kurt vaftiz edilirken, ben takside kaldım, arkadan şoförün başını seyrettim, dikiz aynasında Oskar'ın yüzünü

inceledim derken yıllar öncesinde kalmış kendi valliz törenimi anımsadım; Oskar'ın içinden şeytanı kovmak üzere Rahip Wichnke Efendinin başvurduğu bütün çabalan bir bir aklımdan geçirdim. Vaftiz töreninden sonra sofraya oturuldu. İki masa birleştirilmişti. Dana başı çorbasıyla başlandı yemeğe. Kaşıklar ve çorba kâselerinin kenarları. Köyden gelenler höpürdetmeye başladılar çorbayı. Greff çorbasını içerken serçe parmağını gergin tutuyordu. Gusle, çorba kaşığının üzerinden yayvan yayvan gülümsüyor, Ehlers kaşık üzerinden konuşuyordu. Vinzcnl, eli titreyerek kendi kaşığını arandı. Sadece yaşlı kadınlar, anneannem Anna Bronski'ylc Trunzinski Nine, kendilerini tamamen ellerindeki kaşıklara vermişlerdi. Oskar âdeta kaşıktan düştü yere, oradakiler daha çorbalarını içerken sıvışıp dışarı çıktı ve yalak odasına girip oğlunun beşiğinin başına gelip dikildi; çünkü yemek odasınclakiler kaşıklarının gerisinde, çorbayı kaşık kaşık içlerine akıtmaları 3X1 na karşın gittikçe düşüncelerden soyunur ve içleri kaşık kaşık boşalıp büzülürken, Oskar, oğlu üzerinde düşünmek istiyordu. Tekerlekli bir sepetin üzerinde açık mavi tülden bir gökyüzü. Sepetin kenarının fazla yüksekliği dolayısıyla, ilkin bülün görüp görebildiğim, kırmızımor büzülmüş duran bir şey oldu. Ama sonra trampeti ayaklarımın altına koydum, ancak o zaman benim uyuyan ve uykusunda vücudu sinirli sinirli kasılan oğlumu görebildim. Bebeğin manzarası karşısında şu kısa cümleden, "Hele üç yaşına gelsin, bir trampet alacağım ona" cümlesinden başka bir şey aklıma gelmedi; oğlum da kendi düşünce dünyasına ilişkin bir bilgi sunmadı bana; dolayısıyla, o da benim gibi inşallah kulağı delik bebelerden biri olur, diye temennide bulunmaktan başka benim için yapacak şey kalmadı; üçüncü yaş gününde kendisine bir trampet alacağıma yeniden söz verdim, sonra trampetimden atladım aşağı, yemek odasındaki büyüklerin yanına döndüm. Ben odaya girdiğimde, kaplumbağa çorbalarını yeni bitirmişlerdi. Yeşil ve tatlı konserve bezelyelerden hazırlanan sade yağlı yemeği alıp geldi Maria. Domuz pirzolasına Malzcratlı karışıyordu; kendi eliyle yaptı servisi, ceketi üzerinden sıyırıp atarak gömlekle kaldı, pirzolayı dilimlere böldü ve dağılı dağılıvcren bol özsulu etin başında öylesine sevecen ve sere serpe bir yüz lakındı ki, gözlerimi başka tarafa çevirmeden duramadım. Sebzeci Grcff için özel servis yapıldı, vejeleryanlar el yemedikleri için konserve kuşkonmaz, haşlanmış yumurta ve kremalı bayır lurpu çıkarıldı önüne. Ama patates püresinden Grefl de ötekiler gibi tabağına bir servis kaşığı aldı, ancak üzerine kızartmanın salçasından değil, her şeyi düşünen dikkatli Maria'nın hâlâ cızırdayıp duran küçük bir tavayla mutfaktan getirdiği tereyağından döktü. Ötekiler bira içerken, bardağındaki tatlı şırayı yudumladı Greff. Kiyev'dcki kuşatma harekâtından konuşuluyor, alınan tulsak sayısı parmak hesabı yapılarak hesaplanmaya çalışılıyordu. En çok Baltıklı Ehlers'in harıl harıl katıldığı görülüyordu sayma işine; ilkin her yüz binde bir, parmaklarından birini bir 382 yay gibi yukarı savurdu; yukarıya doğru gergin uzanan parmaklarında bir milyon tulsak toplandı derken, bu kez parmaklarının birer birer başını uçurup saymasını sürdürdü. Sayıla sayıla sayıları artan ve değerini gittikçe yitiren Rus tutsakları üzerinde konuşacak bir şey

kalmayınca, Gotenhafen'daki denizaltilardan anlatmaya başladı, Bay Scheffler. Malzerath da anneannem Anna'nın kulağına eğilerek her hafta Schichau Tersanesi'nde iki denizaltının denize indirildiğini fısıldadı; açıklamasına bir somutluk vermek isteyerek sözlerini el hareketleriyle pekiştirdi. Denizaltı yapımıyla ilgili bu sözleri hayran hayran dinleyen konuklardan bazısı Matzerath'ın el hareketlerine özendi, dikkatle, ama acemice tekrarladı bunları; sol eliyle dalış yapan bir denizaltıya özenmek isteyen Vinzcnt Bronski'nin önündeki bira bardağını devirmesi üzerine anneannem söylenmeye başladı. Ama Maria: "Zararı yok! Nasıl olsa örtü yıkanacaktı yarın, bir vaftiz yemeğinde masa örtüsü lekelenmiş, olur böyle şeyler" diyerek ortalığı yatıştırmaya çalıştı. Beri yandan Truczinski Nine de eline bir bez alıp örtü üzerinde göllenen birayı kuruladı; sol elinde kocaman kristal bir çanak tutuyordu, puding doluydu içi, üzerine kırık bademler serpilmişti. N'olur, keşke puding üzerine başka bir şey dökselerdi! Ya da hiçbir şey dökülmeyip öyle yenseydi. Ama işle vanilya suyu akıtmışlardı üzerine, sular içinde bir su, koyu, sarı bir su: vanilya suyu. Hiçbir fevkalâdeliği olmayan, ama yine de eşsiz vanilya suyu. Galiba bu yeryüzünde vanilya suyundan daha sevindirici, beri yandan daha üzücü bir şey yoktur. İncecikten ve yumuşak kokup duruyor vanilya, beni azar azar Maria ile kuşatıyordu; sonunda bütün vanilyaların elebaşısı olan, Malzeralh'ın yanında oturan, Malzeralh'ın elini elinde tutan Maria'yı göremez, odadaki varlığına katlanamaz oldum. Derken Bayan Grcff'in etekliğine tutunarak çocuk iskemleciğinden kaydı aşağı Oskar, Bayan Greff'in ayaklarının dibine uzandı; üstünde pudingini kaşıkladığını işilti Bayan Greff'in, Lina Greff'in vücudunun çevreye yaydığı buğuyu ilk kez tatlı Os 383 fipfr1 kar, bu buğu bütün vanilyaları hemen susturdu, onları yiyip yutlu, cansız bıraktı onları. Ne kadar ekşi ve mayhoş olsa da yeni kokuda direttim, nihayet vanilya konusunda kafamda yaşıyan tüm anılar sersemleyip seslerini çıkaramaz oldu. Derken yavaş yavaş, sessizce, kasılmalara yol açmaksızın üzerime çullanan bir kusma nöbeti imdadıma yetişti. Kaplumbağa çorbası, parça domuz kızartması, nerdcyse sapasağlam konserve bezelyeler ve sonra birkaç kaşıkçık vanilyalı çikolata pudingi içimden dışarı çıktı, işle bu sırada baygınlığımın farkına vardım, baygınlığımın içinde yüzüp durdum; Bayan Lina Greff'in ayakkabılarının dibinde genişleyip yayılmaya başladı Oskar'ın baygınlığı ve bundan böyle her gün baygınlığımı alıp Bayan Greff'e götürmeye karar verdim. I 384 YETMİŞ BEŞ KİLO Vjazma ve Brjanski. Ve başladı çamurlu, balaklıkh günler. Oskarda 1941 yılının ekim ortalarında çamur içinde yürümeye başladı. Orta cepheden batak içinde ilerleyen ordunun kazandığı başarılarla. Bayan Lina Grefl'in o geçit vermeyen pek balak arazisinde benim elde elliğim başarıları karşılaştırmamı hoş görünüz lütfen. Nasıl ki Moskava'dan az beride tanklar ve askerî kamyonlar balağa gömülüp kalmışsa, ben de batağa saplanıp kalmıştım. Gerçi Moskova önünde tekerlekler dönüyor, çamurları harmanlıyor, ben de teslim bayrağını çekmemiş bulunuyordum henüz; kelimenin lam anlamıyla Greff bataklığında

çamurları harmanlayıp köpürtmenin üstesinden geliyordum, ama artık ne Moskava'dan az beride, ne de Grcff'lerin evinde bir ileri harekâttan söz açılabilirdi. Az önceki karşılaştırmayı hâlâ elden bırakmak gelmiyor içimden; nasıl ki yarının strateji uzmanları balağa saplanıp kalmış bu harekâttan ibret almış olacaklarsa, ben de Bayan Grelf'c karşı sürdürdüğüm savaştan kendime göre birtakım dersler çıkarmıştım. Hani ikinci Dünya Savaşı'nda geri hatlardaki girişimlerin değerini küçümsememek gerekiyor. Oskar on yedisini sürüyordu o zamanlar ve yaşça küçüklüğüne karşın Bayan Lina Greff'in önü arkası pek görülmeyen sinsi eğilim alanında yetişerek bir erkeğe dönüşmüştü. Şimdi askerî kıyaslamaları bir yana bırakıyor, Oskar'ın kaydettiği ilerlemeleri sanat kavramlarıyla ölçmek isliyorum; diyeceğim şu; Maria o, insanı büyüleyen saf vanilya koku 385 sundan bir sis içinde beni nazenin duygularla tanıştırmış, gazoz tozuyla mantar aramaları gibi şairane eylemlere aşina kılmışsa, Bayan Grefl de kendine özgü pek kekremsi ve kat kat yoğun sisle, o epik, uzun solukluluğu elde etmemi sağlamıştı; bu uzun solukluluk cephede kazanılan başarılarla benim yatakta kaydettiğim başarıları terazinin aynı kefesine koymamı sağlıyor şimdi. Evet, müzik! Maria'nın o çocuksu bir duyarlılığı içermesine karşın tatlı ağız mızıkasından yola koyulmuş, doğru gidip ınayslro kürsüsünün başına geçmiştim; çünkü Bayan Lina Greff, önüme bir orkestra çıkarmıştı. Orkestranın öylesine bir genişliği ve derinliği vardı ki, olsa olsa Bayreuth ve Salzburg'ta bulunabilirdi böylesi. İşte bu orkestrada yaylı, üflemeli, vurmalı, çekmeli bütün enstrümanların generalbas'm kontrapunkt'un, on iki sesli, dokuz sesli bestelerin, seherzo'daki girişlerin, andantedeki tempoların, hepsinin üstesinden gelmeye başlamıştım; hem pek kuru, hem akıcı bir yumuşaklıkla tutabiliyordum duygularımı. Bayan GrefPin orkestrasında son noktaya kadar gidiyor Oskar, öyleyken latmin olmuyor, denemese de memnun kalmıyordu, ki gerçek bir sanatçıya da yakışan budur. Bizim dükkânla GrefPlerin sebzeci dükkânının arası yirmi adım kadardı. Dükkân karşımızda bulunuyor, biraz yana düşüyordu; iyi bir konumu vardı, Kleinhammer Caddesindeki Postacı Alexander Scheffler'in dükkânından çok daha iyiydi yeri. İşle bu yüzden, kadın vücudunun anolomisiyic ilgili incelemelerde, üstatlarım Goethe ve Rasputin'lc ilgili incelemelerimden daha çok başarı sağladım. Şimdiye kadar iki ayrı alandaki bilgilerimin birbirinden dikkati çeker ölçüde değişik oluşu, belki de iki kadın öğretmenimin birbirine benzememesinden ileri geliyor; bu neden, göz önüne alındı mı, söz konusu durum bağışlanabilir sanıyorum. Bayan Lina Greff, bana asla bir şey öğretmek istemez, vücudunun zenginliklerini bir temaşa ve deney malzemesi olarak pasif bir tutumla düpedüz emrime amade kılarken, Bayan Grelchen Scheffler, pek büyük bir ciddilikle öğretim işine sarılıyordu. Benim eğilim ve öğrenim alanında ilerlediğimi görmek, yazıları 386 yüksek sesle okuduğumu işitmek, ben güzel güzel yazılar döşenirken irampelçi parmaklarımı izlemek, benim gramer hazretleriyle dostluk kurmamı sağlamak ve kendisi de bu dostluktan yararlanmak istiyordu. Ama Oskar bir ilerlemenin bütün göze görünür belirlilerini kendisinden esirgeyince, Gretchen Scheffler sabrını yitirmiş ve annemin ölümünden az sonra, her şeye karşın yedi yıl süren bir eğitim ve öğretimin ardından tekrar eski örgü işlerine dönmüş ve postacı kocasıyla evliliği ilerde de çocuksuz kaldığından,

bundan böyle sadece arada bir, en çok büyük bayramlarda kendi eliyle ördüğü kazaklar, çoraplar ve yarım eldivenlerle beni sevindirir olmuştu. Arlık aramızda Goethe ve Rasputin'in sözü edilmiyordu; hani Oskar bu alandaki incelemelerinin büsbütün kuruyup gitmesini iki üstadın eserlerinden kopardığı sayfalara borçludur; bu sayfaları da bazen orda, bazen surda, ama en çok tavan arasındaki çamaşır kurulma yerinde saklıyordum; böylece kendi kendimi yetiştirip, tek başıma yargılar verebilecek duruma geldim. Hastalıklı Lina Greff ise yatağa bağlıydı: benden kaçamaz, beni terkedemezdi, çünkü hastalığı sürüp gitmesine karşın o kadar ciddî değildi; dolayısıyla ölüm, vaktinden önce Lina Grefli çekip benden alamazdı. Gelin görün ki, bu bizim gezegen üzerinde her şey günün birinde yok olup gittiğinden, incelemelerine bilmiş bir gözle bakıp yatalak kadını terk eden, Oskar'm kendisi oldu günün birinde. Diyeceksiniz ki, delikanlı Oskar'ın içinde büyüyüp yetişmesi gereken dünya ne kadar snıırlıymış. Bir bakkaliye, bir pastane ve bir sebzeci dükkânından ilerde yaşayacağı erkeksi hayat için gerekli donanımı sağlamak zorundaydı Oskar. Pek önemli ilk izlenimleri hayli küf kokan bir küçük insanlar dünyasında topladığımı itiraf etmekle beraber, şunu da belirteyim ki, Oskar'ın nihayet bir üçüncü öğretmeni daha vardı. İşte Oskar'a dünyanın kapılarını açmak, onu bugünkü insan yapmak, onu, daha yerinde bir sözcük aklıma gelmediği için kozmopolit diyeceğim bir kişi durumuna sokmak, bu öğretmene nasip oldu. 387 içinizdeki pek dikkatli okuyucuların fark elmiş olacağı gibi, üstadım Bebra'dır sözünü elliğim öğretmen; dosdoğru Prens Eugen soyundan, 14. Ludwing sülâlesinden gelen, cüce ve müzisyen polyaço Bebra. Bebra diyorsam, tabiî onunla birlikte olan bayanı, uyurgezer Rosvviıha'yı, güzelliği zamandan bağımsız Roswitha Raguna'yı da kastediyorum bununla. Malzeralh'ın beni Maria'dan yoksun yaşattığı o karanlık yıllarda ikide bir düşünmeden duramadım Roswitha'yi. Kaç yaşında acaba Sinyora, diye sordum kendi kendime. On dokuzunda değilse, yirmi yaşında çiçek gibi bir kız değil midir? Yoksa yüz yaşında bile dipdiri ayakla kalıp, hiç kocamayan minyon gençliği canlandıracak doksan dokuzluk albenili bir yaşlı kadın mı? Yanılmıyorsam, bana işle öylesine akraba olan bu iki insana annemin ölümünden az sonra rasladım. Cafe Dörtmevsim'de oturup Türk kahvesi içlik, sonra ayrıldı yollarımız. Politik bakımdan küçük ama önemli ayrılıklar vardı aramızda; Bebra Propaganda Nazın'na yakınlık duyuyor, yaptığı imalardan kolaylıkla çıkarttığıma göre, Gocbbels ve Göring efendilerinin fakirhanelerinde hünerlerini sergiliyordu; doğru yoldan sapmasını pek çeşitli nedenlerle açıklayıp bağışlatmaya çalıştı, bu arada ortaçağ saraylarmdaki palyaçoların hepsinin nüfuzlu bir mevkileri olduğundan söz açtı; Philipp ya da Carlos denen birini saray erkânıyla gösteren İspanyol ressamlarına ait tabloların reprodüksiyonlarını çıkardı önüme, söz konusu katı ve soğuk kalabalıklar ortasında dantellerle bezenen şalvar gibi bol giysiler giymiş yaklaşık Bebra'nın, hatla belki de benim cüssemde palyaçolar seçiliyordu. Söz konusu resimcikleri beğenmiştim, çünkü bugün o dâhi ressam Diego Velazquez'in ateşli bir hayranı diyebilirim kendim için; dolayısıyla Bebrayı biraz sıkıştırmak istedim. O da bunun üzerine ispanya Kralı 4. Philipp'in sarayındaki cücelikle, Ren bölgesinde doğup büyüyen sonradan görmüş Joseph Goebbels'in konağındaki cüceliği karşılaştırmaktan vazgeçti. Çetin günlerin gelip çattığından, zayıf kişilerin zamanı gelince tehlikeden kaçmaları

gerektiğinden, gelişmekte olan gizli bir direniş eylemin 388 1 den söz açtı, kısaca "içe kaçış" deyimini atlı ortaya ve bu deyim de bir kez ağızdan çıktığı için Oskar'la Bebra'nın yollan ayrıldı birbirinden. Hani üstada bir kin besliyor değilim. Sonraki yıllar bütün ilân sütunlarındaki varyete ve sirk afişlerini gözden geçirerek, Bebra'nın ismini aradım ve iki kez Signora Raguna'yla beraber rastladım bu isme, ama dostlarımla görüşmek için en ufak bir girişimde bulunmadım. Rastlantıya bıraktım işi, rastlantı da bana yâr olmadı. Hani Bcbra'yla yollarımız 1943'le değil, 1942 yılının güzünde kesişseydi, Oskar asla Bayan Lina Greff'i öğretmen yapmaz kendine, üstat Bebra'nın öğrencisi olurdu. Ama şimdi her Allahın günü, çokluk öğleden önce erken saatle Labes Caddesinden karşıya geçip sebzeci dükkânına giriyor, görgü kurallarına uyarak ilkin bir yarım saatçik Bay Greff'in yanında kalıyor, kendini gittikçe daha çok tahtadan oyma işlere veren bu acayip adamın o komik, çın çın öten, inildeyip gıcırdayan makineleri nasıl yaptığını izliyor, dükkâna müşteri geldi mi dürtüp uyandırıyordum kendisini çünkü Cicilin o zamanlar çevresinde olup bilenleri gözü görmüyordu. Ne olmuştu bu adama böyle? Bir zamanlar dış dünyaya bu kadar açık olan, hep şaka edip latifede bulunmaya hazır bekleyen bu sebzeciyi ve gençler dostunu böyle suskunluğa sürükleyen neydi? Neydi onu böyle yalnızlığa gömen? Onu acayip biri ve kendine bakımdan biraz savsak davranır yaşlı bir adam yapan neydi? Gençler arlık gelmiyor Bay Grelf'in dükkânına, yeni yetişenleri de Bay Greff tanımıyordu, izcilik dönemi günlerinde çevresine topladığı gençleri savaş alıp çeşitli cephelere sürmüştü. İlkin cephelerden mektuplar, derken sadece kartposlallar aldı Greff, günün birinde de ilkin yavrukurt, sonra oymak başkanı olan Horost Donath'ın çok sevdiği bu oğlanın teğmen rütbesiyle Dinez'de şehit düştüğünü öğrendi. Ve o gün bugün kocamaya başladı Greff, üstüne başına aldırmaz oldu, kendini büsbütün oyuncak makinelerin yapımına ver 389 di; öyle ki dükkânda patatesler ve lahana başlarından daha çok çın çın ötüp duran, inildeyip gıcırdayan makineler görülmeye başladı. Tabiî yiyecek maddelerindeki genel durum da katkıda bulundu bu işe, dükkâna ancak seyrek ve düzensiz mal gelmeye başlamıştı; Matzerath gibi, büyük toptancılardan eş dost aracılığıyla dükkâna gerekli yiyecek maddelerini almanın üstesinden gelecek biri değildi Greff. Dükkânın hazin bir görünüşü vardı, doğrusu Grcff'in o saçma gürültücü makinelerinin acayip, ama yine de dekoratif nesneler olarak dükkânı süsleyip doldurmasından memnunluk duymak gerekirdi. GrefCin giderek daha keşmekeş bir hal alan beyninin ortaya koyduğu bu ürünleri beğeniyordum ben. Bugün bakıcım Bruno'nun sicimden heykellerini gördükçe, Greff'in dükkânında sergilenen eserler geliyor aklıma. Nasıl benim sanatkârane oyunlarına gösterdiğim hem gülümselemeli, hem ciddî ilgi Bruno'ya haz veriyorsa, müzikli makinelerden birinin beni eğlendirdiğini anlamaktan Greff de kendine göre bir memnunluk duyuyordu; yıllar yılı beni hiç umursamayan Greff, bir yarım saat sonra karısı Lina'ya ziyarette bulunmak üzere âdeta bir atölyeye çevrilmiş dükkândan ayrılacak oldum mu, düş

kırıklığına uğramış görünüyordu. Yatalak Bayan GrefPc yaptığım çokluk iki ilâ iki buçuk saat süren ziyaretler konusunda size ne anlatsam ki! Oskar içeri girer girmez yattığı yerden el ediyor Bayan Greff, onu yanma çağırıyordu; "Oh, sen miydin Oskarcığım. Sokul şöyle sokul! İstersen gel, yalağa gir hemen. Ne kadar da soğuk odanın içi. Bizimkisi de sözüm ona soba yakıyor." Böylece yorganın altına kayıyor, Bayan Greff'in yanına uzanıyordum. Trampetimi ve o sırada elimin allında bulunan iki trampet tokmağını yatağın önüne bırakıyor, sadece aşınıp biraz porsumuş bir üçüncü tokmağın benimle beraber Bayan Greff'i ziyaretine izin veriyordum. Bayan Greff'in yanına uzanırken soyunuyor değildim. Yünlü, kadifeli giysiler ve deri ayakkabılarla yatağa giriyor, epey sonra, insanı terletecek kadar ısıtan bir mesaiye karşın, üzerimde he 390 inen hiçbir yeri buruşmamış aynı giysilerle keçeleşmiş yalaktan çıkıyordum. Karısı Lina'nın yalağından çıktıktan biraz sonra, henüz üzerimde Lina'nın vücudunun salgıladığı buğular, pek çok kez Sebzeci Greff'in yanına inmiş zamanla bu inişlerim âdet halini almıştı, bu âdete can ve gönülden uyuyordum. Ben henüz karısının yanında yatıp son temrinleri çözmeye uğraşırken, Bay Greff, elinde sıcak su dolu bir kap, yatak odasına giriyor, kabı bir taburenin üzerine bırakıyor, yanma da havluyla sabunu koyarak bir şey söylemeden ve yataklakileri bir tek bakışla olsun rahatsız etmeden geldiği gibi çıkıp gidiyordu. Oskar kendisine sunulan sıcacık barınağı çokluk hemen terkedip leğenin yanına varıyor, vücudunun kimi yerlerini ve yalakla ne kadar etkili olduğunu ortaya koyan tokmağını adamakıllı bir yıkamadan geçiriyordu; bir başkasının aracılığıyla bile burnuna gelse, karısının kokusuna katlanamayışını pekâlâ anlıyordum Bay Greff'in. Ama öyle leriüaze yıkanmış karşısına çıkınca Bay Greff, beni güler yüzle karşılıyor, yaptığı bütün makineler ve onların çalışırken çıkardığı seslerle Oskar'ı tanıştırıyordu; hani kendini bu geç açığa vuran senli benliliğe karşın, Oskar ile Grelf arasında nasıl olup bir dostluğun kurulamadığına, Greff'in bana yabancı kalmakta devam ettiğine, bende yalnız bir ilgi uyandırıp asla sempatimi kazanamadığına bugün bile şaşar dururum. 1942 Eylül'ünde —o sırada on sekizinci yaş günümü şarkısız türküsüz geride bırakmıştım ve radyoda Altıncı Ordu Slalingrad'ı ele geçiriyordu otomatik trampet makinesini inşa etti Grefl. Tabla bir çatkı içine patates dolu iki terazi kefesini denge durumunda astı; sonra sol kefeden bir mandal tahta çatkı üzerine monte edilmiş trampet makinesini harekete geçirdi, derken tıngır mıngır, bam bum, güm güm sesler duyuldu, ziller vurdu, gonglar çaldı ve bunların hepsi şangurtulu ve hazin bir hava taşıyan kakofonili bir finalle son buldu. Makine hoşuma gitmişti; ikide bir onu çalıştırması için rica 391 edip durdum Greff'e. Çünkü Oskar bu makineyi Greff'in kendisi için, kendi batın için yaptığını sanıyordu. Ama çok geçmeden kesinlikle yanıldığımı anladım. Belki Grelf birtakım ilhamlar almıştı benden; ama makineyi benim için değil, kendisi için yapmıştı; çünkü makinenin finali aynı zamanda kendi finali oldu. Ancak bir kuzeydoğu rüzgârının evin önüne taşıma ücreti almadan getirip bırakacağı temiz bir ekim sabahının erken saatiydi. Truczinski Nine'nin yanından vakitli ayrılıp sokağa

çıkmıştım. Tam o sırada Matzerath, dükkânının kapısının önündeki kepengi kaldırıyordu. Yeşil boyalı Lahta kepengi kaldırırken gidip yanma dikildim; kapı açılır açılmaz, geceleyin içerde biriken bir bakkal dükkânına özgü kokular, bulut halinde gelip bana çarptı, derken Matzeralh her zamanki sabah öpücüğünü yüzüme kondurdu. Maria ortalarda gözükmeden Labes Caddesi'nden karşıya geçtim, batı yönünde arnavutkaldırımına uzun bir gölgem düşüyordu; çünkü sağda, doğuda güneş, Max Halbe Meydanı 'run üstünde kendi gücüyle yukaılara tırmanıyor, bunu yaparken Baron von Münchhaıısen'ın başvurduğu numaradan yararlanıyordu; Baron von Münchhausen de* gömüldüğü bir bataklıktan kendisini kendi saçından tutarak çekip çıkarmıştı. Sebzeci Grcff'i benim gibi tanıyan herkes, bu saaüe dükkânın vitrin kepengini inik, kapısını henüz kapalı bulsa benim gibi şaşardı. Gerçi son yıllarda gittikçe daha çok acayipleşen bir adam olmuştu Grefl, ama şimdiye kadar iş zamanı hep dükkânda bulunmuştu. Belki de hastadır diye geçirdi içinden Oskar, ama bu düşünceyi hemen yine kafasından kovdu. Çünkü daha geçen kış, eski yıllardaki gibi düzenli olmamakla beraber yıkanmak için Ballık Denizinin buzlu yüzünde kendisine oyuklar açan bu doğa adamı, bazı yaşlanma belirtileri de gösterse, bugünden yarına nasıl öyle hastalanabilirdi? Yalakta yatmak ayrıcalığını yeleri kadar hamaratlıkla elinde bulundurmuyor muydu karısı? Ayrıca Bay Greff'in yumuşak yalakları hor gördüğünü, ot şilteler ve seri ke * inanılmaz hikâyeler anlatmaktan hoşlanan ve anlattığı hikâyeler daha sonradan derlenip bir halk kitabı haline getirilen bir baron. (Ç.N.) 392 reveller üzerinde yatmayı yeğlediğini de biliyordum. Dolayısıyla, kendisini yalağa çivileyen bir hastalık söz konusu olamazdı. Kapalı kepenkler önünde dikilerek karşıdan bizim dükkâna baktım; Matzerath'ı gördüm içerde, lhliyalı elden bırakmayıp Bayan Greff'in hassas kulaklarına güvenerek, teneke trampetimi biraz konuşturdum. Fazla gürültü çıkarmam gerekmeden, dükkânın kapısının sağına düşen ikinci pencere açıldı; üzerinde gecelikle buz çiçeği saksısının gerisinde Bayan Greff gözüktü; başı ondüle maşalarından geçilmiyor, göğsünün önünde bir yastık tutuyordu: "Ayol, gelsene içeri Oskar'cığım, gel haydi! Ne bekliyorsun, bak ne soğuk dışarısı!" Bir açıklamada bulunmak ister gibi, trampet değneklerimden biriyle vitrinin önündeki saç kepengc vurdum. "Albrccht!" diye sesini yükseltti bunun üzerine Bayan Grcff. "Albrechl, nerdesin hu? Hay Allah, ne oldu bu adama?" Bir yandan kocasına seslenerek pencereden ayrıldı. Odaların kapısı vuruldu, derken dükkâna inip kepenkleri kaldırdı Bayan Grefl ve az sonra da çığlıklar koyvermeye başladı. Kilerde bağırıyor, ama ne diye bağırdığım bilmiyordum; çünkü dükkânın önünde bulunan, savaş yıllarında seyrek olmakla beraber ballanın belli günlerinde gelen patateslerin kilere aktarıldığı delik de kapalıydı. Üzerindeki zillli tahtalara bir gözümü dayayıp baktım, aşağıda elektrik yanıyor, kiler merdiveninin üst basamaklarından birinde beyaz bir şey duruyordu; Bayan Greff'in göğsünde tuttuğu yastıktı belki. Yastığı Bayan Grelf merdivende düşürmüş olacaktı, çünkü artık kilerde değildi kendisi, çığlıkları yine dükkânın içinden geliyordu; az sonra da ses yatak odasından işitilmeye başladı. Çığlık çığlığa telefonun kulaklığını kaldırdı Bayan Grcll, numarayı çevirip alıcıdan

içeri bağırmaya koyuldu. Ne olup bittiğini anladığı yoklu Oskar'm, kulağına sadece kaza sözü çalındı, sonra da bir adres; Labes Caddesi 24 numara diye bir çok kez çığlıkh bir sesle tekrarladı Bayan Greff, sonra kulaklığı yerine koydu; üzerinde gecelik, yastıksız, ama saçlarında maşalar, çığlıklar alarak pencereyi vücuduyla doldurdu, benim çok iyi bildiğim o şişman göv 393 desini buz çiçeği saksısının üzerine atlı, elli ve soluk kırmızı çiçeklerin içine daldırdı iki elini; yukardan aşağı öylesine çığlıklar salmaya başladı ki, kolay dayanılacak gibi değildi ve Oskar galiba Bayan Grelf de sesiyle camları kırıp dökecek diye geçirdi içinden. Ama kırılıp dökülen bir cam olmadı. Pencereler açılarak komşular başlarını çıkardı; kadınlar sorular sordu birbirine, erkekler dışarı fırladı, ceketini üzerine yarı buçuk geçiren Saalçi Laubschad koştu, Heilandt Baba onu izledi; Bay Reissberg, Terzi Libischewski, Bay Esch bitişik evlerden çıkarak seğirttiler. Halta Probst bile, berber değil de kömürcü olanı, oğluyla çıkıp geldi. Üzerinde beyaz önlükle rüzgâr gibi seğirtti Malzeralh; Maria ise kucağında Kurt'la dükkânımızın kapısına kadar gelip orada durdu. Telâşlı büyük insanların oluşturduğu kalabalığa dalıp, beni arayan Matzeralh'tan kolaylıkla yakamı kurlardım. Matzcralh ile Saatçi Laubschad bir şeyler yapmayı düşünen ilk kimseler oldu. Pencereden eve girmeye çalıştılar, ama Bayan GrcIT hiçbirini yukarı koyvermedi; nerdc kaldı, odadan içeri sokacaktı onları. Tırnaklarıyla orayı burayı kazıyıp ellerini sağa sola vurdu, dişlerini oraya buraya geçirdi, beri yandan sesini gittikçe yüksekli, ama söyledikleri az buçuk anlaşılabiliyordu şimdi; ilkin cankurtaran arabasını beklemek gerektiğini bildirdi. Kendisinin çoktan bunun için telefon etliğini, dolayısıyla başka kimsenin telefon etmesine gerek olmadığını, böyle bir durumda nasıl hareket edileceğini bildiğini söyledi. Herkes kendi dükkânıyla ilgilensindi; zaten olan olmuştu; meraktı herkesinki, başka bir şey değildi; felâket başa gelince dostların nasıl dost olduğu görülüyordu işte. Ve böylece sızlanıp yakınırken pencerenin altına toplanmış insanlar arasında beni keşfetmiş olacaktı ki seslendi ve o sıra yukarı çıkmak isleyen kimseleri silkip attığı için boş kalmış kollarım bana uzattı ve kalabalık içinden biri Oskar hâlâ bugün bile Saalçi Laubschad olduğunu sanıyor bunun beni tutup kaldırdı, beni Malzerath'ın yapma etme demesine kulak asmayarak pencereden içeri sokmaya kalktı ve buz çiçeği saksısının hemen önünde Mat 394 zerath beni lam ele geçirmek üzereydi ki, Bayan Lina Greff uzanıp yakaladı Oskar'ı, onu sıcak geceliğinin üzerine bastırdı, bağırması kesildi ve bundan böyle sadece yüksek sesle inildeyip sızlanarak solumaya başladı. Nasıl Bayan Greff'in bağırmaları az önce konu komşuyu, utanıp sıkılmaları bir kenara bırakan bir telâş içine sürüklemişse, onun şimdi ince ve tiz perdeden inildemesi de, buz çiçeklerinin altındaki kalabalığı, ayaklarıyla yeri eşeleyip duran suskun ve ne yapacağını bilmeyen bir kalabalığa dönüştürmüştü; bu kalabalık gözyaşlarıyla yüz yüze gelmeyi pek göze alamıyordu arlık; bülün umudunu, merakını ve ilgisini gelmesi beklenen cankurtaran arabasına bağlamıştı. Bayan Grclf'in inildeyip sızlanması Oskann da hoşuna gitmemişti. Onun acılı ses tonlarına pek yakın bulunmamak için kucağından biraz aşağılara kaymaya çalıştım. Kollarımı

boynundan çözüp buz çiçeği saksısının üzerine şöylece oturdum. Maria, kucağında çocukla dükkânın kapısında dikildiği için, kendini fazla göz alımda hissediyordu Oskar; dolayısıyla oturduğum yerden kalktım, durumumun nezaketini kavramıştım, ama beri yandan düşündüğüm sadece Maria'ydı: komşuları umursadığım yoktu;dcrken Bayan Grcff'in kıyısından acıklım uzağa, fazla bir titremeyle sarsılıyor bu kıyı ve beni yalağa buyur ediyordu. Bayan Lina Greff benim sıvışıp gittiğimi farketmemiş veya kendisine pek uzun süredir harıl harıl yedek parça hizmeti gören Oskar'ın o küçük vücudunu gitmekten alıkoyacak gücü bulamamıştı. Belki Lina da Oskar'ın bir daha dönmemek üzere elinden kayıp uzaklaştığını, bağırıp çağırmalarıyla bir gürültünün dünyaya gözlerini açtığını ve bu gürültünün bir yandan kendisiyle Trampetçi Oskar arasında bir duvar örüp, beri yandan Maria ile aramdaki duvarı yıktığını sezmişti. Greff'lerin yatak odasında dikilmiş duruyordum. Trampetim eğik ve gevşek sarkıyordu önümde. Oskar biliyordu hani odayı, özsuyu yeşilliğindeki duvar halısını bütün ayrıntılarıyla ezbere tanımlayabilirdi. Oracıkta, tabure üzerinde bir gün öncesinden 395 boz bulanık sabunlu suyla dolu leğen duruyordu. Herşey yerli yerindeydi, ama yine de elle tutulup üzerlerine oturulmaktan, üzerlerine yatılmaktan, çarpılıp toslanmaktan aşınıp yıpranmış mobilyalar bana yeni, hiç değilse onanhp yenilenmiş gibi göründü; sanki duvar diplerinde dört ayak ya da dört bacak üzerinde dikilen ne varsa hepsinin yeni ve müthiş soğuk bir parıltıya kavuşabilmesini sağlamak için, Bayan Lina Grelf'in bağırması, sonra da tiz perdeden inleyip sızlanması gerekmişti. Dükkânın kapısı açık duruyordu. Oskar gilmek islemiyordu ama, yine de o kuru toprak ve soğan kokan yerden içeri süzüldü; kepenk aralarından sızan güneş, içerisini uçuşan loz dilimlerine bölüyordu. Bu yüzden Bay Greff'in gürültü ve müzik makinelerinin büyük çoğunluğu loşlukla kalıyor, ışık sadece birkaç ayrıntıya, bir zile ve konlraplak mandala ve trampet makinesinin alt yanına vuruyor, denge durumunu koruyan patates dolu kefeleri görmemi sağlıyordu. Tıpkı bizim dükkândaki gibi tezgâhın arkasında kilere açılan kapak kaldırılmış duruyordu, galiba o çığırtkan aceleciliği içinde Bayan Greff ardına kadar açmıştı kapağı; ama çengelini tezgâhtaki yerine geçilmemişti, hafif bir ilişle Oskar kapağı devirebilir, kilere girişi engelleyebilirdi. Toz ve kül kokusu saçan tahtaların gerisinde hareketsiz dikiliyor, gözlerimi merdivenin bir bölümüyle kilerin beton döşemesinden küçük bir parçayı kapsayan alan ışıl ışıl dikdörtgene dikmiş bakıyordum. Ayrıca bu dörtgen içine sağ üst taraftan basamaklar halinde yükselen setin bir parçası giriyordu. Bay Greff herhalde kilere yeni almış olacaktı bunu, çünkü şimdiye kadar fırsat düştükçe kileri ziyaret etmiş, böyle bir setle karşılaşmamıştım. Ama söz konusu dikdörtgen kapsamında sağ üst köşeden siyah iskarpinler ve tuhaf şekilde kısalmış görünen içi dolu iki yün çorap yer almasa, Oskar bir sel dolayısıyla o kadar uzun zaman ve büyülenmiş gibi kilerden içeri bakmazdı. Pençelerini görmüyordum ama, Greff'in spor ayakkabıları olduğunu anlamıştım. Ama böyle, yürüyüşe çıkacakmış gibi hazırlanan kilerdeki kimse 396

Greff olamaz diye geçirdim içimden; çünkü ayakkabılar döşemede durmuyordu, aşağı doğru dikilmiş burunları selin tahtalarına değmese, daha çok boşlukta süzülüyorlar denebilirdi. Dolayısıyla bir an, parmak uçları üzerinde dikilen Bay Greff olmasın diye düşündüm; çünkü bu komik, beri yandan yorucu egzersiz, onun gibi bir jiınnaslikçiden ve doğa insanından beklenebilirdi. Tahminimin doğruluğuna kanaat getirmek, beri yandan gerekirse Sebzeci Greff "i adamakıllı bir alaya almak için, gayet ihtiyatlı davranarak dik merdivenlerden indim; bu arada, belleğimde yanlış kalmadıysa, insanı korkutan, beri yandan korkuyu savan bir hava vurdum trampetimle: "Kara Aşçı kadın geldi mi? Evet evci evet!" Ancak ayakları sımsıkı yere basar basmaz gözlerini dolambaçlı yollardan, boş soğan çuvalları, üsı üsle yığılmış boş meyva sandıkları üzerinden ötelere kaydırdı Oskar; daha önce görmediği o seli sıyırarak geçli bakışları. Derken Bay Greff'in spor ayakkabılarının havada asılı durduğu ya da burunları üzerinde dikildiği yere yaklaştı. Havada asılı bulunanın Bay Grefl'in kendisi olduğunu kuşkusuz anlamışımı. Ayakkabılar ve ayakkabılarla birlikle kaba örülmüş, koyu yeşil çoraplar havada asılı duruyor, çorapların yukarlarında çıplak erkek dizleri görülüyordu. Sonra da pantolonun paçalarına kadar kıllı bacaklar. O anda cinsel organımda kımıl kımıl hafif bir iğnelenme duydum; kıçımdan kalktı bu iğnelenme, duygıısuzlaşan sırlımdan yukarlara tırmandı, enseme gelip yerleşti, soğuk ve sıcak ürpertiler saçlı vücuduma, sonra oradan yine apış arama atlayıp zalen minik sulama aygıtımın büzülmesine yol açlı; derken o anda kamburlaşmış sırlımdan yine yukarlara sıçradı ve enseme gelip oturdu, daralıp büzüldü orada; bir kimse, yanında asılmaktan, hatla çamaşır asmaktan konuşacak olsa hâlâ bugün bile boğulurcasına vücudu iğnelenir gibi oluyor Oskar'ın; sadece spor ayakkabıları, yün çorapları, dizleri ve kısa pantolonları değil, bütünüyle Bay Greff boynundan asılmış duruyordu; bir oyuncu gibi zorlanmış bir ifade oturmuştu yüzüne. 397 s. Vücudumdaki kasılmalar ve iğnelenmeler şaşırtıcı bir çabuklukla son buldu derken. Greft'in manzarası normal bir manzara niteliğine büründü; çünkü asılı bir adamın vücut durumu, nihayet elleri üzerinde koşan, baş üzerinde dikilen, dört ayaklı bir ata binmek üzere olan bir adamın gerçekten o zavallı vücut durumu gibi normal ve doğaldır. Bir de dekor işi vardı. Ancak o anda Bay Greff'in kendisi için ne büyük külfetlere girmiş olduğunu anladı Oskar. Asılı Greff'in içinde bulunduğu çerçeve ve çevre alabidiğine seçkin ve fanteziydi. Sebzeci Greff kendisine bir ölüm biçimi aramış ve ölçülü, dengeli bir ölüme kavuşmuştu. Ömrü boyunca belediye zabıtasının ölçü ve tartı ayar memurlarıyla başı derde giren ve tatsız yazışmalarda bulunmak zorunda kalan, dükkândaki terazisiyle ağırlıklarına el konan, meyva ve sebzeyi gerektiği gibi tartmadığı için cezalar ödeyen Bay Greff kendi kendisini gramına kadar tartmış, ağırlık olarak da patatesleri kullanmıştı. Mal parlaklıktaki belki de üzerine sabun sürülmüş ip, makaralarla iki direk üzerinden geçirilmişti; direkleri Bay Greff özellikle son günü için bir iskelenin üzerine çalmıştı ve iskelenin tek bir amacı vardı: Greff'in son eseri olmak. Bol bol harcanan en iyi inşaat kerestesine bakarak, GrefPin tulumlu davranmak gibi bir şeyi aklından geçirınemiş olduğunu çıkardım. İnşaat malzemesinin pek bulunmadığı savaş yıllarında söz konusu direk

ve tahtaları sağlamak sanırım kolay olmamıştı. Greff takas yoluna başvurarak, meyva verip kereste almıştı belki. Dolayısıyla, çatılan yapıda gereksiz, sadece dekorasyon işlevi gören parçalar vardı. Üç bölümden oluşan ve basamak basamak yükselen set —setin bir köşesini dükkândan görebilmişti, Oskar âdeta bütün çatkıyı yukarılara çekip götürüyordu. Sebzeci Grcfl'in galiba model diye kullandığı trampet makinesinde olduğu gibi, Greff'le karşısındaki ağırlık, çatkı içinde boşlukta durmaktaydı. Beyaz badanalı dört köşe direkle tam bir uyuşmazlık durumundaki zarif yeşil bir küçük merdiven, Greff'le beraber havada süzülen tarla ürünü patatesler arasında bulunu 398 yordu. Patates sepetlerini, izcilerin iyi becerdikleri ustaca bir düğüm atarak ana ipe bağlamıştı Greff. Çatkının içini beyaza boyanmış, buna rağmen güçlü bir ışık saçan dört ampul aydınlattığından, Oskar o görkemli basamakları çıkmaksızın ve bunlarda saklı kutsallığa halel getirmeksizin, patates sepetlerinin yukarısında bir telle o izci düğümüne tutturulmuş karton levhayı okuyabildi: Yetmiş dört kilo dokuz yüz gram. Greff'in üzerinde bir izci üniforması vardı. Son gününde Greff savaş yılları öncesinin üniformasını geçirmişti sırlına. Üniforma kendisine artık dar gelmişti; üstten iki düğmesini vuramamış, kemerini bağlayamamıştı. Bu da Greff'in o eski şık giyinişine tatsız bir çeşni veriyordu. Sol elinin iki parmağını izci âdetine uyarak birbiri üstüne koymuştu. Kendini asmadan izci şapkasını sağ bileğine bağlamış, eşarptan ise çaresiz vazgeçmek zorunda kalmıştı. Kısa pantolonun düğmeleri gibi, yakasındaki üst düğmeleri de ilikleyememişli; bu yüzden göğsündeki kara kıvırcık kıllar gömleğinden dışarı taşıyordu. İskele önündeki merdivenin basamaklarında birkaç yıldız çiçeği vardı, ayrıca bunlarla bir uyuşmazlık içinde maydanoz sapları görülüyordu. Greff, yıldız çiçeklerinin büyük çoğunluğundan, ayrıca birkaç gülden çalkı direğine bir çelenk yaparak, direğe aslığı dön tabloyu çepeçevre süslemiş, dolayısıyla basamaklara pek fazla çiçek kalmamış olacaktı. Sol önde cam bir çerçeve içinde izciliğin kurucusu Sir Baden Powell asılıydı. Sol arkada, camsız bir çerçeve içinde ermişlerden Sanki Gcorg'un, sağ arkada ise Michclangelo'nun elinden çıkma Hazreli Davut un çerçevesiz bir resmi bulunuyordu. Sağ ön direkte de çerçeveletilip camlatılmış olarak aşağı yukarı on allı yaşındaki pek şirin bir oğlanın fotoğrafı asılıydı; teğmen rütbesiyle Donez'de şehit düşmüş en sevdiği öğrencisi Horst Donath'ın eskiden çekilmiş bir resmiydi bu. İskele önündeki merdivenin basamakları üzerinde, yıldız çiçekleri ve maydanozlar arasında dört kâğıt parçası da bulunduğunu burada kaydetmem yerinde olacak sanırım. Kâğıt parçalan 399 basamakların üzerinde o lürlü duruyordu ki, güçlük çekilmeden bir araya getirebilirdi. Oskar da yaptı bu işi ve üzerinde ahlâk zabıtasının birden çok damgası görülen ve Greff'i mahkemeye davet eden bir çağrı belgesini hecelemeye başladı. Bu konuda anlatılacak bir şey daha varsa, o zamanlar cankurtaran arabasının çığırtkan sesinin, bir sebzecinin ölümü konusunda daldığım düşüncelerden beni uyandırmış olmasıdır. Az sonra paldır küldür indiler merdivenden, çatkı önündeki basamaklardan çıkıp boşlukla asılı duran Greff'e el koydular. Ama Greff'i biraz havaya kaldırmalanyla, karşı ağırlığı oluşturan patates sepetlerinin yere düşüp devrilmeleri bir oldu: Trampet ınakinesindeki

gibi özgürlüğüne kavuşan bir mekanizma çalışmaya başladı; Grcff, söz konusu makinenin üzerini, çatkının yukarı kısmında kontrplakla kaplamıştı. Aşağıda patatesler iskele önündeki setin basamakları üzerine ve oradan da belon döşemeye patır patır yuvarlanırken, yukarıda teneke, tahta, bronz ve cam üzerine inen darbeler işitildi, yukarıda özgürlüğüne kavuşan bir trampet takımı Albrcchl GrefPin büyük finalini çalmaya başladı. Patates çığının yol açlığı gürültüleri bu arada şunu da söyleyeyim ki, cankurtaran arabasıyla gelen sağlık memurlarından bazısı patateslerin birçoğunu ceplerine indirmişti GrcTPin trampet makinesinin organize gürültüsünün yanı sıra irampetiyle canlandırmak, Oskar'ın en çetin ödevlerinden birini oluşturuyor bugün. Belki de benim trampetim, GrefPin seçtiği ölümün biçimini kesinlikle etkilediği için, bazen Oskar trampetine, GrefPin ölümüne tercümanlık yapan derli toplu bir parçayı oturtmayı başarıyor; dostlarım ve bakıcım Bruno parçanın ismini sorunca "Yetmiş beş kilo" diyorum. 400 ORHAN KEMAL , İLKALKKÜTÜPHAr.'pSI BEBRA'NIN CEPHE TİYATROSU Haziran ortasında oğlum Kurt bir yaşını bitirdi. Babası Oskar, sessiz sakin karşıladı bu olayı, hele iki yıl daha geçsin de diye düşündü. 1942 ekim'inde Sebzeci Grcff, biçim yönü gayet mükemmel bir darağacma astı kendini; öyle ki, Oskar bundan böyle canına kıymayı en yüce ölümler arasında görmeye başladı. 1943 ocağında Stalingrad'ın çok sözü edilir olmuştu. Ama Malzeralh daha önce Pearl Harbour, Tobruk vc Dünnkirchen isimlerini nasıl vLirgulamışsa, Stalingrad ismini de öyle vurguladığından, bu uzak kentte olup bilenlerin üzerinde, özel haberler aracılığıyla tanıdığım öbür kcnllcrdekinden daha çok durmadım; çünkü Oskar için cephe haberleriyle özel haberler bir çeşit coğrafya öğrenimiydi. Kuban, Mius ve Don nehirlerinin nerde aklığını, yoksa nasıl bilebilirdim? Uzak Doğu'daki olaylara ilişkin uzun boylu radyo haberlerinden daha iyi kim bana kalkıp Alaulen takım adası Alu, Kiska ve Adak'ın coğrafî konumlarını açıklayabilirdi? Böylece 1943 aralık ayında Stalingrad'ın Wolga kıyısında bulunduğunu öğrenmiştim, ama Altıncı Ordu'yu pek umursadığıın yoklu; aklım o sıra hafif bir gribe yakalanmış Manadaydı daha çok. Maria'nın gribi yavaş yavaş geçerken, radyodakiler coğrafya derslerini sürdürdü; Rzew ve Demjans, Oskar için bugün bile her Rusya haritasında gözleri kapalı bulacağı yerlerdir. Tam Maria iyileşmişti ki, oğlum Kurt boğmacaya yakalandı. Tunus'ta çetin 401 çarpışmalara sahne olan birkaç vahanın son derece güç isimlerini aklımda tutmaya çalışırken, Afrika'daki kuvvetlerle beraber Kurl'un boğmaca öksürüğü de eriyip gitti. Oh, hazlar, sevinçlerle dolu mayıs ayı. Maria, Matzeralh ve Gretchen Scheffler, Kurl'un ikinci doğum gününü kutlamaya hazırlanıyor, Oskar da yaklaşan bu güne hayli önem veriyordu; 1943 haziranının on ikisinden sonra hepsi bir yıl gibi bir zaman kalıyordu. Yani bir sonraki yaş gününde ben de hazır bulunabilirsem, oğlum Kurl'un kulağına şöyle fısıldayabilirdim: "Hele dur, çok geçmeden sen de trampetini konuşturacaksın." Ama Oskar 1943 yılının on iki haziranı DanzigLangfuhr'da değil, eski bir Roma kenti olan Metz'de bulunuyordu. Hatla Danzig'ten uzak kalışı o kadar sürdü ki, 12 Haziran 1944'tc Kurl'un üçüncü yaş günü kutlanırken hazır bulunmak için, hava bombardımanlarından hâlâ

zarar görmemiş baba ocağına vaktinde dönmesi kolay olmadı. Beni doğup büyüdüğüm kentten çekip götüren neydi? Fazla söze kaçmadan kısaca anlatayım: Bir hava kuvvetleri kışlasına çevrilmiş Pcslalozzi Okulu önünde Üstadım Bebra'ya raslaınıştıın. Ama Bebra tek başına beni kandırıp, söz konusu yolculuğa razı edemezdi; Bebra'nm kolunda Raguna, yani o büyük Uyurgezer Sinyora Roswitha vardı. Kleinhammer Caddesi'nden geliyordu Oskar. Bayan Grelchen Schefflcr'e ziyaret edip biraz "Roma Savaşı" adındaki eski kitaptan okumuş ve daha o zamanlar, yani Belisar* zamanında yeryüzünün renkli olaylara sahne olduğunu, köprü başlarında ve kentlerde, yani pek geniş bir coğrafî alan içinde zaferlerin kutlanıp yenilgilerin sineye çekildiğini görmüştü. Son yıllarda OT Örgülü'ne** ait barakaların yer aldığı bir karargâh haline sokulan Fröbel Çayırı'ndan geçiyordum; aklım Taginae'deydi, 1552 yılında burada Tolila'yı yenilgiye uğratmıştı (*) Doğu roma imparatoru I. Jııslinianus'un başkumandanı (505 565) (Ç.N.) (**) (Organisation Todl):1933 yılından başlayarak Alman otoban inşa yapımını, 1938 yılında ise Alman Fransız sınırındaki istihkâmların daha sonra Atlantik duvarının inşasını yöneten Fritz Todt adındaki bir mühendisin kurduğu övgüt. (Ç..N.) 402 Narses*; ama kazandığı zaferden değildi aklımın büyük Ermeni Kumandanı Narses'de oluşu; beni kendine çeken daha çok bu kumandanın vücut yapısıydı, çarpık vücutlu kambur bir adamdı Narses, bir cüce, bir bücür, bir liliput idi. Oskar'dan belki de bir çocuk başı kadar uzundu boyu, diye düşündüm kendi kendime! Pesialozzi Okulu önünde dikiliyor, pek çabuk serpilip boy almış birkaç hava subayına bakıp, apoletlerindeki rütbe işaretlerini birbiriyle karşılaştırıyordum. Narses'in apoleti falan yoktu omuzlarında, böyle bir şeye gereksinim duymamıştı, diye söylendim kendi kendime; birden okulun kapısı önünde o büyük kumandanı seçer gibi oldum, kolunda bir bayan vardı ne diye kolunda bir bayan olmasındı Narses'in?, havacı devlerin yanında minicik kalan vücutlarıyla karşıdan bana doğru geldiler; her şeye rağmen bir orla nokta oluşturuyorlardı, tarihle kuşatılmıştı çevreleri, yeni yelme o iki havacı arasmda işle böylesine yaşlı bir görünüşleri vardı. Tolila'lar ve Tei'larla** ağaç boyundaki bu Doğu Gollarıyla dolu bütün kışlanın, Narses adındaki o bir tek Cüce Ermeni karşısında ne hükmü vardı ki! Ve Narses minik adımlarla Oskar'a yaklaştı. Oskar'a el elli, Narses'in kolundaki bayanın da kendisine el eltiğni gördü Oskar; Bebra ile Raguna bana selam verdi; havacılar saygılı bir davranışla bir kenara çekildiler; ağzımı Bebra'nm kulağına yaklaştırarak: "Aziz Üstadım!" diye fısıldadım. "Sizi o dev vücutlu Belisar'dan daha çok takdir elliğim büyük Kumandan Narses sanmıştım." Alçakgönüllü bir edayla, sus sus, der gibi elini oynattı Bebra. Ama Raguna benim karşılaştırmamdan hoşlanınıştı. Konuşurken ne de güzel oynatıyordu ağzını: "Rica ederim, Bebra! O kadar da haksız mı bizim genç Amigomuz? Damarlarında Prens Eugen'in kanı akmıyor mu yani? E Lodovico qualterdiccssimo? Senin atalarından değil mi yani Prens Eugen?" * Bizans imparatoru ju.stinianus'un başkumandanı (478 573) ; Tolila kumandasındaki Doğu Gollan'nı yendi ve ltalya'daki egemenliklerine son verdi. (Ç.N.) ** Doğu Goılar'ın son kralı; 552'dc Vezüv yakınındaki Narscs'c karşı savaşırken öldü. (Ç.N.)

403 Bebra, koluma girerek beni bir kenara çekti, çünkü havacılar bizi seyrediyor, gözlerini dikmiş, gittikçe taciz edici bakışlarla bize bakıyordu. Nihayet önce bir teğmen, sonra iki gedikli Bebra'nın önünde esas duruşa geçti; Bebra'nın üniformasında bir yüzbaşı rütbesi, kolunda Propaganda Bölüğü yazan bir pazubent vardı. Madalya ve nişanlarla donanmış delikanlı havacılar Ragun'dan imza rica edip, imzalan alınca, Bebra bir işaret çakarak makam arabasını çağırdı; arabaya bindik, araba lıareket ederken havacıların coşkun alkışlarını sineye çekmek zorunda kaldık. Pestalozzi Caddesi, Magdeburg Caddesi ve Heercsanger'den geçtik. Magdeburg Caddesi'nde Raguna trampetime takıldı: "Görüyorum ki hâlâ trampetinize sadıksınız, aziz dostum?" diye fısıldadı o Akdeniz sesiyle; bu sesi hanidir işitmemiştim. "Ec, vefa konusunda daha daha neler var bakalım?" Oskar cevap vermedi, uzun uzadıya kadın kız hikâyelerini dinlemekten esirgedi Raguna'yı; ama büyük uyurgezerin ilkin trampetini, sonra trampeti biraz hararetle kucaklayan ellerini okşamasına, ve okşamanın giderek daha güneysi bir havaya bürünmesine karşı durmadı, gülümsedi yalnız. Halta Heeresangcr'e sapıp beş numaralı tramvay hatlını izlerken, onun bu davranışını karşılıksız bırakmadım, sol elimle sol elini okşadım, Raguna ise sağ elime yakınlık gösterdi. Derken Max Halbe Meydanı'nı geride bıraktık. Oskar inmekte geç kalmıştı; birden arabanın dikiz aynasında, Bebra'nın açık kahverengi ve pek yaşlı zeki gözleriyle bizim birbirimizi karşılıklı okşamalarımızı gözetlediğini farkeltim. Doslum ve üstadım Bebra'yı düşünerek çekecek oldum elimi, ama Raguna ellerimi tutup bırakmadı. Derken dikiz aynasında gülümsediğini gördüm Bebra'nın, sonra gözlerini bizden ayırarak şoförle yarenliğe koyuldu. Roswilha Raguna ateş gibi bastırdığı elleriyle ellerimi okşuyor, o Akdeniz ağzıyla konuşuyordu; tatlıydı konuşması ve dosdoğru beni hedef alıyordu. Oskar'm kulağına fısıldıyor sesi, arada soğuk bir tona bürünüyor, birden alabildiğine tatlılaşarak bütün duraksama ve kaçışlarımı silip atıyordu. Reichskolonie'ye doğru Kadın 404 Hastalıkları Kliniği yönünde yol alıyorduk. Roswitha ayrı geçen bütün yıllar kendisini düşündüğünü itiraf etli Oskar'a; gerçi Bebra mükemmel bir dost ve harikulade bir çalışma arkadaşıydı, ama kendisiyle bir evlilik yaşamı düşünülemezdi. Benim aradaki bir sorumu: "Bebra yalnız basma yaşayacak bir insan", diyerek cevapladı Roswitha; kendisi Bebra'yı tamamen serbest bırakıyordu, çok kıskanç huyuna karşın Bebra da Rosvvitha'yı kendisine bağlamanın mümkün olmadığını yıllar geçtikçe daha iyi anlamıştı; ayrıca Cephe Tiyatrosunun yöneticisiydi Bebra, dolayısıyla evliliğin gerektirdiği ödevleri yerine getirmeye vakti yoktu; buna karşılık Cephe Tiyatrosu birinci sınıf bir tiyatro topluluğuydu, şimdiki reperluvarıyla savaştan sonra "Winlergarten" ya da "Skala" sahnesinde pekâlâ boy gösterebilirdi; acaba ben de bu tiyatroda çalışmak isler miydim? Allahın bana bağışladığı bütün o yetenek kullanılmadan kalıyordu; eh yaşım da elverişliydi bu işe, bir yıl gibi bir süre bir denemede bulunabilirdim, hani Rosvvitha'nm kendisi bizzat garanti verebilirdi bu konuda, ama belki de Oskar'ın yapacak başka işleri vardı, yok muydu, daha iyiydi ya o zaman, bugün yola çıkarlardı, bugün öğleden sonra DanzigWestpreussen'da son temsillerini vermişlerdi, şimdi Lothringen'c gidiyorlardı, oradan da Fransa'ya

geçeceklerdi, doğu cephesi şimdilik hesapla yoklu, o cephedeki başarılı temsillerden yeni dönmüşlerdi; benim, yani Oskar'ın şansı vardı; doğu cephesindeki temsiller henüz bitmişti, şimdi Paris'e gideceklerdi, mutlaka gideceklerdi Paris'e acaba benim yolum Paris'e düşmüş müydü hiç? 'İşle böyle, aziz doslum! Sizin o trampetçi kalbinizi madem Raguna fethedemiyor, bırakın Paris fethetsin, andiamo*." Büyük uyurgezer Roswitha sözünü bitirmek üzereydi ki, durdu araba. Hindenburg Yolu'nun ağaçları, yeşil ve Prusya kokarak, düzgün aralarla uzanıp gidiyordu. Arabadan indik Bebra şoföre beklemesini söyledi; Cafe Dörtmcvsim'e girmek istemedim ben, çünkü biraz dağınık kafamın temiz havaya ihtiyacı vardı, dolayı * İtalyanca: Gelin gidelim. (ÇN.) 405 sıyla Slcflen Parkı'nda dolaşmaya başladık. Bebra sağımda, Roswitha solumda. Bcbra bana Propaganda Bölüğü'nün anlam ve amacını açıkladı, Roswitha bölüğün gündelik yaşamıyla ilgili kimi olaylar anlattı. Bebra asker ressamlar, savaş muhabirleri ve cephe tiyatrosu üzerinde gevezeliğe koyuldu. Radyoda özel haberler verilirken işittiğim uzak kentlerin isimleri ise Roswitha'nın Akdeniz ağzından dökülmeye başladı. Kopenhag dedi Bebra. Palermo diye fısıldadı Roswitha, Bclgrad diye şakıdı Bebra, Roswitha bir tragedya artisti gibi Atina diye yakındı. Ama ikisi iki taraftan durmadan hayranlıkla Paris'ten söz açtılar, Paris'in az önce adı edilmiş bütün kentleri gölgede bırakacağını ısrarla belirttiler; sonunda Bebra bir cephe tiyatrosunun yüzbaşı rülbesindeki yöneticisi kimliğiyle nerdeyse resmî diyebileceğim bir öneride bulundu: "Siz de bizim aramıza katılın, delikanlı! Trampetinizi konuşturun, bira kadehlerini ve elektrik ampullerini ezgilerinizle tuz buz edin. Güzelim Fransa'daki, o her vakit genç Paris'teki işgal ordusu size teşekkür edecek, sizden coşkun alkışlarını esirgemeyecektir." Sadece formalite bakımından düşünmek için biraz zaman isledim. Rahat, bir yarım saat Raguna'nın yanında, dostum ve üstadım Bebra'dan uzak, mayıs yeşili ağaçlar arasında yürüdüm, sıkılmış ve düşünceli bir yüz takındım, elimle alnımı ovdum, hiç yapmadığım bir şeyi yaparak ormandaki kuş cıvıltılarına kulak kabarttım; sanki bir nar bülbülünden beni aydınlatmasını, bana bir akıl vermesini bekler gibiydim. Yeşillikler ortasında bir böcek, yüksek perdeden ve dikkati çekecek gibi cırlamaya başlayınca dedim ki "İyi yürekli ve bilge doğa, bana önerinizi kabul etmemi öğüllüyor. Saygıdeğer üstadım. Bundan böyle bana Cephe Tiyatrosu topluluğunun bir üyesi gözüyle bakabalirsiniz." Bunun üzerine girdik Cafe Dörlmevsim'e; kahvesi az bir Türk kahvesi içip evden kaçışımın ayrıntıları üzerinde konuşmaya başladık; ama buna evden kaçma değil de, evden ayrılma diyorduk. Kahvenin önünde planımızın ayrıntılarını bir kez daha göz 406 den geçirdik. Sonra Raguna'ya ve Propaganda Bölüğü'nün yüzbaşısı ve Cephe Tiyatrosu'nun yöneticisi Bebra'ya veda eltim. Bebra makam arabasını emrime vermeden içi rahat etmedi. Onlar Raguna'yla Hindenburg Ağaçlıklı Yolu'nu izleyerek geze geze kente çıkarlarken, Bebra'nın yaşlıca gedikli şoförü beni gerisin geri Langfuhr'a, Max Halbe Meydanı'na getirip bıraktı; çünkü Labes Caddesi'ne arabayla giremezdim ve girmek istemiyordum; Oskar'ın askerî bir araçla evin önüne gelişi pek büyük ve gereksiz bir

telâşa yol açardı. Kaybedecek fazla zamanım yoklu. Matzerath'ı ve Maria'yı son bir kez gördüm. Oğlum Kurt'un beşiğinin parmaklıkları önünde uzunca bir süre dikildim, yanılmıyorsam babaca kimi düşünceler geçti kafamdan, sarışın yumurcağı okşayacak oldum, Kurt diretti, okşatmadı kendini, ama Maria okşamalarıma istekli göründü, yıllardır alışık olmadığı sevgi gösterilerini biraz şaşırarak kabullendi ve bunlara iyi yürekli karşılıkla bulundu. Malzeralh'tan ayrılmam ne luhafsa kolay olmadı; Matzerath mutfaktaydı, hardallı salçada böbrek kızartıyordu. İşle öylesine çalışmaya vermişti kendisini, belki bir mutluluk içindeydi, dolayısıyla onu rahaisız etmeyi bir türlü göze alamadım. Ancak Matzeraih arkasına uzatarak elini körlemesine gezdirip bir şeyler aranınca, Oskar daha önce davrandı, üzerinde kıyılmış maydanoz bulunan lahla tepsiyi alıp eline tutuşturdu; Matzerath'ın; hani bugün de öyle sanıyorum ki, ben mutfaktan çıktıktan sonra Malzerath uzun bir süre, şaşkın ve aptal, tepsiyi elinde tutmuştur, çünkü daha önce Malzerath'a asla bir yerden bir şey alıp uzatmamışlı Oskar, Malzerath için elinde bir şey tutmamış ya da yerden bir şey alıp kaldırmamıştı. Yemeği Truczinski Ninc'yle yedim, elimi yüzümü Truczinski Nine yıkadı ve yatağa o yatırdı beni. Truczinski Nine kendi yatağına yatıp hafif bir ıslık çalarak horuldamaya başlayıncaya kadar bekledim, sonra terliklerimi ayağıma geçirip giysilerimi kaplım, boz saçlı farenin ıslık çalarak horuldadığı ve horuldayarak kocadığı odadan çıktım dışarı; anahtarla kapıyı açmak beni biraz uğ 407 raştırdı; ama sonunda sürgüyü yuvasından çektim; üzerimde gecelik, elimde giysi yığını, hâlâ yalınayak, çamaşırların kurutulduğu tavan arasına yollandım. Pasif korunma için tavan arasına yerleştirilmiş kum torbaları ve kovalar arasından sendeleyerek yürüyüp, benim o gizli köşeye vardım; bir araya yığılmış yağmur oluklarının ve pasif korunma yönetmeliğine karşın tavan arasına depo edilmiş gazele demetlerinin arkasından gıcır gıcır bir trampet çıkardım, Maria'nın haberi olmadan tutumlu davranıp saklamıştım bu trampeti. Sonra Oskar'ın kitaplarına uzandı elim: Bir tek ciltle toplanmış Raspulin ile Goelhe. Acaba bu gözde yazarlarımı da alsam mıydı yanıma? Oskar, elbiseleriyle ayakkabılarım giyip trampetini boynuna asar ve değnekleri pantolon askılarının altına yerleştirirken. Tanrı Diorıysos ve Tanrı Apollon ile tartışmalara girişlim. Çılgın sarhoşlukların tanrısı yanıma ya okuyacak bir şey almamamı ya da alırsam Rasputin'i almamı öğütlerken o gayet zeki ve aklı başında Apollon beni Fransa gezisinden caydırmaya kalktı; ama Oskar'm bu geziye kesinlikle karar verdiğini anlar anlamaz, bavulda hiçbir eksiğin bulunmaması üzerinde diretti; Goelhc'nin yüzyıllar önceki edepli esnemelerinden hangisi olursa yanıma almamı söyledi, ama ben "Gönül Akrabalıklarınım bütün cinsel sorunları çözecek gücü içermediğini bildiğimden, inadına Raspulin'i ve onun üryan, ama siyah çoraplı hanımefendilerini de yanıma aldım. Apollon armoniyi, Dionysos sarhoşluk ve kaosu istiyordu; Oskar ise kaousu armonize eden, aklıbaşındalığı eslctikleşliren bir yarı tanrıydı, la eski zamanlardan sürüp gelen bulun o tam tanrılara üstündü: Oskar beğendiği şeyi okuyabilir, oysa tanrılar kendi kendilerini sansür ederlerdi. Bir kira evine ve bir kira evindeki on dokuz kiracının mutfağından elrafa saçılan kokulara nasıl da alışıyor insan. Merdivenin her basamağına, üzerlerinde isimler okunan her kapıya

ayrı ayrı veda ellim. Oh, işe yaramaz deyip işlen altıkları, yeniden trompetini öttürüp duran, yeniden ardıç rakısı yudumlayarak kendisini gelip almalarını gözyelen Müzisyen Meyn! Ve gerçekten ge 408 lip aldılar Mcyn'i, ama trompetini yanında götürmesine izin vermediler. Oh, kızı Susi muhabere hizmetinde çalışan çirkin vücutlu Bayan Katcr! Oh, Axel Mischke; kamçını verip ne aldın karşılığında? Boyuna şalgam yiyen Bay ve Bayan Woiwuth! Midesinden rahatsız olduğu için piyadeye ayırmamışlardı Bay Heinert'i, Schichau Doku'nda çalışıyordu. Sonra bilişiğimizdeki hâlâ Hcinowski adını taşıyan Heinert'in anne ve babası! Oh, Truczinski Nine! Kapı arkasında yumuşak uykularda bir fare; kulağımı kapıya dayanınca ağzından çıkan ıslık seslerini işittim. Asıl adı Relzel olan KleinKaschen çocukken hep uzun yün çoraplar giymesine karşın, şimdi yükselmiş teğmen olmuştu. Schlager'in oğlu ölmüş, Eyke'nin oğlu ölmüş, Kollin'in oğlu ölmüştü. Ama Saatçi Laubschad hâlâ yaşıyor ve ölü saatleri diriltiyordu. Ayrıca Heilandl Baba yaşıyor ve hâlâ eğri çivileri doğrultuyordu. Bayan Scwerwinski haslaydı: Bay Schwerwinski sapsağlamdı, ama yine de karısından önce öbür dünyayı boyladı. Ya karşıda, zemin katta kimdi oturan? Alfred ile Maria Matzerath oturuyordu, yanlarında nerdeyse iki yaşını bitirecek Kurt adında bir yumurcak vardı. Ya gece uykuları uyunurken o büyük ve tıknefes evden çıkıp giden kimdi? Oskar idi, Kurt'un babası Oskar. Yanma ne almıştı karartılmış sokağa çıkarken? Trampetini almıştı ve kendisini eğitmekle başvurduğu kitabını almıştı. Peki neden bütün karartılmış ve pasif korunmaya inanmış evler arasındaki yine öyle karartılan ve pasif korunmaya inanan bir evin önüne gelip durmuştu? Çünkü eğitimini değilse bile bazı duygusal becerileri kendisine borçlu bulunduğu Bayan Grelf oturuyordu bu evde. Peki ne diye bu karanlık evin önünde başından kasketini çıkarmıştı? Çünkü Sebzeci Greff gelmişti aklına, kendi ağırlığını tarlan ve bu arada kendini ipe çeken kıvırcık saçlı ve kartal burunlu Grefl'i aınmsamıştı; kendini astıktan sonra da kıvır kıvırdı saçları Greff'in ve kartal burunluydu, ama eskiden göz çukurlarıiçinde dalgın, düşünceli duran gözleri alabildiğine bir zorlanmışlıkla dışarı fırlamıştı. Peki neden Oskar, kokardı havada uçuşan denizci kasketini yine başına geçirmiş ve başında kasket, söz konusu 409 evin önünden tıpış tıpış, uzaklaşmıştı? Çünkü Langfuhr marşandiz istasyonunda bir randevusu vardı. Peki tam zamanında randevusuna yetişti mi? Yetişti. Yani son dakikada Braunshöfer alı geçidi yakınındaki istasyon seline varmıştım. Dr. Hollalz'ın o civarda bulunan muayenehanesinin önünde oyalanmış değildim hani. Gerçi zihnimden lnge Hemşire'yc Allahaısmarladık demiş, Kleinhammer Caddesi'ndeki pastacı fırınını selamlamış, ama bütün bunları yolda yürümeme ara vermeden yapmıştım; yalnız HcrzJesu Kilisesinin kapısı bana biraz mola verdirmişli, bu da benim nerdeyse geç kalmama yol açıyordu. Kapı kapalıydı, ama ben yine de Bakire Meryem'in sol bacağındaki o üryan ve pembe İsa Çocuk'u adamakıllı kafamda canlandırabilmişlim. Derken yine zavallı annem gelmişti gözlerimin önüne: Günah çıkarma hücresi önüne diz çökmüştü; nasıl mavi yarım kiloluk ve iki yüz elli gramlık kese kâğıtlarına şeker dolduruyorsa, Rahip Wienkc Efendi'nin kulaklarını da bakkal dükkânı işleten bir kadının günalılarıyla öylece dolduruyordu; Oskar ise sol yan mihrabın önünde diz çökmüş, İsa Çocuka trampet

çalmasını öğretmek isliyordu, ama İsa Çocuk trampet çalmaya bir türlü yanaşmıyor, bana bir mucize göstermiyordu. Oskar ant içmişti, andını kapalı kapı önünde yineledi şimdi: Trampet çalmasını öğreteceğim ona, bugün değilse bile yarın öğreleceğim. Ama önümde uzun bir yolculuk beni beklediğinden, öbürsü gün için içlim andımı; kilisenin kapısına sırtımı döndüm, İsa Çocuk'un elimden kurtulamayacağına emindim, alt geçidin yanından seli tırmanıp çıktım yukarı, Gocllıe ile Rasputin kitabımın sayfalarından bazısını düşürdüm bu arada, ama yine de kültür malzememin en büyük bölümünü benimle beraber yukarı, raylar arasına çıkarabilmişlim; çakıl taşlan ve traversler üzerinden yalpalayarak bir boy ilerledim, az kaldı beni bekleyen üstadım Bebra'ya çarpıp yere deviriyordum, işle öylesine karanlıktı ortalık. "Bak sen, trampelçi üstadımız!" diye bağırdı Yüzbaşı ve Müzisyen Palyaço Bcbra. Sonra o bana, ben ona dikkatli davranma 410 ınızı söyleyerek, hatlar ve kavşak yerleri üzerinden göz kararlamasına yürümeye başladık, manevra yapan marşandizler arasında yolumuzu kaybettik bir ara, derken cepheden izinli dönenlere ayrılmış treni bulduk; Bebra'nın Cephe Tiyalrosu'na özel bir kompartıman ayrılmıştı. Oskar tramvaylarla bir hayli gidip gelmişti o güne kadar, şimdi ise trenle gidecekti. Bebra kompartımandan içeri tikli beni, Raguna elindeki dikişten başını kaldırıp bana baktı, gülümsedi, gülümseyerek yanağımdan öplü, sonra yine gülümseyerek, parmaklarını elindeki dikişten çekmeksizin, Cephe Tiyatrosu'nun öbür iki üyesini bana tanıtlı: Felix ile Kitty adında akrobatlardı bunlar. Teni biraz griye kaçan Kiıt'ye hani sevimsiz denemezdi, sarışın bir kızdı; sarışın rengi balı andırıyor, boyu da aşağı yukarı Sinyora Raguna'nın boyuna geliyordu. Tclaffuzundaki hafif Saksonya şivesi sevimliliğini daha da aritırıyordu. Akrobat Felix galiba hepsinden uzunuydu içlerinde, rahat yüz oluz sekiz santimetre vardı. Dikkati çekecek kadar uzun boyu zavallıyı üzüyordu. Benim gibi doksan dön santimetrelik bir cüceyi karşısında görmesi, içindeki kompleksi daha da güçlendirmişti. Profili de yaman bir koşu alının profilini andırıyordu biraz, bu yüzden Raguna şakadan "Cavallo" ya da "Felix Cavallo" diye kendisine hilap ediyordu. Yüzbaşı Bebra gibi akrobat Felix'in üzerinde de hakî bir ünilorma vardı, ancak üniformada yalnız bir çavuş rütbe işareti bulunuyordu. Bayanlar da gezi kostümlerine çevrilmiş haki üniformalar içindeydi ve bu giysiler hiç yakışmıyordu kendilerine. Derken Raguna'nın dikliği şeyin de haki bir üniforma olduğu anlaşıldı, bunu da sonradan ben giyecektim. Kumaşı Felix ile Bebra bağışlamıştı; Roswiiha ve Kitty elc nöbetleşe dikiyor, hakî kumaşı habire kesip küçültüyorlardı; sonunda bana uyacak bir çekelle pantolon ve bir kasket hazırlanıp çıktı ortaya. Ama Oskar'm ayaklarına göre bir ayakkabı hiçbir levazım deposunda ele geçirelecek gibi değildi, dolayısıyla sivil potinlerimle yetindim, asker çizmelerimi giymedim ayaklarıma. Kimlik belgelerim üzerinde gerekli tahrifat yapılmaya başlan 411 i3 di, derken. Akrobat Felix, bu ince işte enikonu becerikli olduğunu gösterdi. Kabalık etmek islemeyerek itiraza kalkışmadım, büyük Uyurgezer Raguna belgede beni kardeşi gösteriyordu, tabiî ben de ağabeyi oluyordum; Oskarnello Raguna, doğum tarihi: 21 Ekim

1912, doğum yeri: Napoli. Bugüne kadar bir sürü ismim olmuştu, Oskarnello Raguna da biriydi bunlardan ve şüphesiz hiç de en kötüsü değildi. Sonra da işte, hani derler ya, yolu tuttuk. Stolp, Stettin, Berlin, Hannover, Köln üzerinden geçip, Mclz'c doğru vurduk. Berlin'i hemen hiç görmedim diyebilirim; çünkü beş saat kaldık hepsi; üstelik tam biz vardığımızda alarm verildi. İster islemez Thomas Sığınağına girdik. Cepheden izinli dönenler, sardalya gibi sığmağın kubbelerinin allına sıkışmıştı. Bizi bir jandarma sığınaktan içeri soktuğu zaman, sağdan soldan halo diye bağırışmalar duyuldu. Doğu cephesinde bulunmuş birkaç er, Bebra ile adamlarını Cephe Tiyatrosu'nun daha önceki temsillerinden tanıyordu; alkış ve ıslık sesleri işitildi. Raguna eliyle sağa sola öpücükler yolladı. Derken bizden bir oyun islediler, eskiden bira mahzeni olarak kullanılan kubbeli sığmağın bir ucunda kaşla göz arasında sahneye benzer bir şey çatıldı. Kolay kolay hayır diyemedi Bcbra; kaldı ki, bir hava binbaşısı da candan ve ısrarla sığınaktaki kalabalığın önüne bir oyun çıkarılmasını rica ediyordu. İlk kez gerçek bir tiyatro temsilinde sahneye çıkıyordu Oskar. Hani bütün bütün hazırlıksız değildim, Bebra yol boyunca benim numaraları benimle prova edip durmuştu, ama yine de heyecanlandım, bu da Raguna'ya ellerimi okşayarak beni yatıştırma Fırsatım sağladı. Sahne için gerekli dekor parçalarını içeren bavulları oradakiler hemen alıp geldiler, erler pek hamarat şeylerdi; derken Felix ile Kitty, artist numaralarına başladı. İkisi de lastik gibiydi; birbirleriyle birleşip bir yumak oluşturuyor, boyuna birbirlerine geçiyor, içinden çıkıyor, birbirlerinin çevresinde dolanıyor, birbirlerinden ayrılıp birbirlerine kavuşuyor, ağızları açık ve ilişip kakışarak kendilerini seyreden askerlerin kasıklarında günlerce süre 412 cek sancılara yolaçıyorlardı. Onlar bu numaralarını sürdürc dursun, Müzisyen Palyaço Bcbra çıklı sahneye. Kimi az, kimi çok dolu şişeler üzerinde o savaş yıllarının moda melodilerini tıngırdattı: "Erika" ve "Mamalschi, bir tay armağan et bana". Şişelerin boyun kısımlarında "Ey yurdumun yıldızları" melodisini çıkarmaya çalıştı derken; ama bu melodi kalabalığı pek sarmayınca, o eski parlak numarasına el altı, şişeler üzerinde bütün gücüyle "Kaplan Jimmy" melodisini vurmaya başladı. Bu yalnız cepheden izinli dönenlerin hoşuna gitmekle kalmayarak, Oskar'ın şımarık kulağını da okşadı. Dolayısıyla, Bebra, öyle ahım şahım denemeyecek, ama yine de kesin başarı sağlayan birkaç hokkabazlık numarasından sonra, büyük uyurgezer Roswilha Raguna'mn sahneye çıkacağını müjdelediğinde, seyirciler enikonu hazırlanmış bulunuyordu; Roswilha ile Oskar'ı bu durumda ancak başarı bekleyebilirdi. Trampetimi hafiflen konuşturarak numaralarıma başladım, sonra gittikçe daha hızlı darbeler indirerek doruklarda dolaşmaya başladım ve numaralar biter bilmez ustaca tek vuruşlara başvurarak oradakileri alkışa davet ettim. Bunun üzerine, Sinyora Raguna, raslgcle bir askeri, halta subayı kalabalık arasından sahneye çağırdı, kaşarlanmış yaşlı çavuşları ya da mahcup arsız erleri karşısına oturtup içlerini okudu; nihayet Raguna'nm elinden gelebilen bir şeydi bu; seyircilere onların ne kadar maaş aldıklarını söylemekle kalmayarak özel yaşamlarına ilişkin bazı ayrıntıları da açığa vuruyordu. Bunu da pek nefis bir biçimde yapıyor, sırları açığa vururken esprili davranıyor, seyirciler taralından sırları faş edilmiş olarak görülen böyle kimselerin eline sonunda dolu bir bira şişesi tutuşturarak, şişeyi herkesin görebileceği gibi yukarı kaldırmasını söylüyor, sonra

da Oskamcllo'ya bir işaret çakıyordu: Gittikçe hızlanan trampet vuruşları; yapmam istenen şey, daha başka görevlerin üstesinden gelebilmiş sesim için bir çocuk oyuncağıydı nihayet. Ve birden şırak diye bira şişesi tuzla buz oluyor, leleğin çemberinden geçmiş çavuşun ya da ağzı süt kokan bir erin yer yer bira sıçramış yüzü kalıyor geriye, derken bir alkış, uzun süre sürüp giden bir alkış kopuyor, başkent üze 413 rine yapılan ağır bir hava saldırısının gürültüsü bu alkış sesine karışıyordu. Bizim, seyircilere sunduğumuz numaralar hani öyle birinci sınıf şeyler değildi ama, eğlendirdi onları, onlara cepheyi ve izni unutturdu, sonu gelmez kahkahaların, doğmasını sağladı; üstümüze yukarıdan bombalar yağıp sığınağı içindekilerle sarsarak yer yer toprak altında bıraktığı, elektriği ve darda kalınınca yakılan mumları söndürüp her şeyi hallaç pamuğu gibi allığı zaman bile karanlık ve boğucu bir tabutu andıran sığınakla kahkahalar, "Bebra!" diye haykırmalar, "Bebra'yı dinlemek istiyoruz!" diye bağırışmalar duyuldu. Derken o iyi yürekli ve kaya gibi sağlam Bebra, sahnede göründü, karanlıkla palyaço rolünü oynadı, mezar içindeki kalabalığa kahkaha salvoları attırdı; seyircilerin Sinyora Raguııa ile Oskarncllo'yu sahnede görmek istemesi üzerine, borusuyla: "Sinyora Raguna çoook yorulmuş, sevgili sevgili kurşun askercikler" dedi. "Küçük Oskarnello da Büyük Almanya içiiin ve nihaî zaferrr için biraaaz kestirecek." Bu sırada Roswitha yanıbaşımda yalıyor ve korkuyordu. Ama Oskar korkmuyor, yine de Raguna'nııı yanında yatıyordu. Roswitha'nin korkusuyla benim cesaretimin sonucu ellerimiz birbirine kavuştu. Ben onun korkusunu, o benim cesaretimi aradı. Nihayet ben de biraz korkuya kapılır gibi oldum, Roswitha cesaretlendirdi beni. Ve ben içindeki korkuyu kovup onu cesaretlendirdikten sonra, erkeksi cesaretim derken bir ikinci kez doğrulup ayağa kalktı. Benim erkeksi cesaretim on sekiz yaşında bulunurken, Raguna Allah bilir kaç yaşında, kaçıncı yatay durumda, beni cesaretlendiren o talimli korkusuna kapıldı. Çünkü tıpkı yüzü gibi o tulumlu ölçüler içindeki, ama yine de hiçbir eksiği bulunmayan vücudunun izler oyarak ilerleyen zamanla hiçbir alıp vereceği yoktu. Cesareti zamandan bağımsız, korkusu zamandan bağımsız bir Roswitha kendini bana teslim etti. Ve başkent üzerine yapılan bir büyük hava saldırısında üstü loprakla örtülen Thomas Sığınağından pasif savunma görevlilerinin bizi çıkarmalarına kadar benim cesaretim sayesinde korkusunu yenen o lili 414 putun on dokuz yaşında mı, yoksa doksan dokuz yaşında mı bulunduğunu kimse öğrenemeyecek, Oskar da hani kendi vücut ölçülerine uyan o ilk gerçek kucaklamanın gözüpek bir nine tarafından mı kendisine bağışlandığını bilemiyor, dolayısıyla bu konuda suskunluğu daha çok koruyabilecek durumda. 415 BETONU DENETLEME YA DA MİSTİK BARBARCA SIKINTI Romalıların kurduğu bir garnizon kenti olan Melz'in yaşlı ve saygıdeğer kazemallarmda üç hafta, her akşam gösteriler düzenledik. Aynı gösterileri iki hafta da Nancy'de tekrarladık. Sonra Châlons sur Marne, bir hafta misafir elti bizi. Oskar'ın ağzından tek lük Fransızca sözcükler dökülmeye başlamıştı. Reims da Birinci Dünya Savaşfnm yol açtığı yıkını hâlâ hayranlıkla seyredilebiliyordu. Ünü, bütün yeryüzünde yaygın bu katedralin taş

yüzü, insanlık denen nesneden midesi bulanarak kaldırımlara aralıksız su kusuyordu; yani geceleri de içinde olmak üzere her Allahın günü yağmur yağıyordu Reims'da. Buna karşılık, Paris'te pırıl pırıl yumuşak bir eylül havasıyla karşılaştık. Raguna'nın koluna girip rıhtımlar boyunca dolaşarak on dokuzuncu yaş günümü kutladım. Fritz Truezinski'nin kartpostallarından tanıdığım başkent Paris, yine de en ufak bir düş kırıklığına uğratmadı beni. Roswitha ile Eyfel Kulesi'nin ayaklan dibinde dikildik; ben doksan dört, o doksan dokuz santimetre; gözlerimi yukarı kaldırdım bir ara; kol kola ikimiz, ilk kez eşsizliğimizin ve büyüklüğümüzün bilincine vardık. Cadde ortasında öpüştük, ama Paris'te hiç üzerinde durulacak bir şey değil bu. Oh, sanat ve tarih havasını o ne harikulade soluyuştu. Hâlâ Roswitha'yi kolundan tutarak, Harp Malûlleri Katedralini ziyaret ettiğimde, o büyük, ama fazla gelişip boy almamış, dolayısıyla 416 her ikimize de akraba bulunan imparator geldi aklıma. Nasıl Napolyon, kendisi gibi bodur biri olan İkinci Frcdirik'in mezarında "Şimdi bu adam yaşasaydı, biz burada olamazdık" demişse, ben de onun sözlerine özenerek Roswitha'nm kulağına muhabbetle fısıldadım: "Şimdi Korsikalı yaşasaydı, biz burada olamaz, köprüler allında, rıhtımlar üzerinde, Paris sokaklarında öpüşemezdik." Devcileyin bir programla Salle Pleyel'de ve Sarah Bernhardl Tiyalrosu'nda sahneye çıklık, Oskar büyük kentlerdeki sahnelere çabuk alıştı, rcperluvarını bir incelik ve mükemmelliğe kavuşlurdu, işgal ordusunun şımarık beğenisine uydurdu kendini; artık sesimle o basit, bir fevkalâdeliği olmayan Alman bira kadehlerini tuzla buz etmiyor, Fransız saraylarındaki en seçkin, zarif, bir nefes kadar ince üflenmiş vazoları ve meyva tabaklarını kırıp döküyordum. Kültür tarihi açısından hazırlıyordum programımı; Ondördüneü Lui zamanından kalma kadehlerle işe koyuluyor, Onbeşinci Lui dönemine ilişkin cam eşyaları cam tozuna çeviriyordum. O, devrim günlerini anımsayarak mutsuz Onaltıncı Lui'nin ve onun kafasız Maria Anloinette'inin ayaklı kadehlerine şiddelle yükleniyor, biraz da Louis Philippc'tcn kalma kristallere girişiyor ve sonunda Fransız Gençlik Üslûbu'nu canlandıran fantezi kristal nesnelerin canına okuyordum. Gerçi parter ve balkonlardaki hâki seyirci kitlesi kendilerine sunduğum numaraların tarihî akışını pek izlemiyor ve cam parçacıklarına gelişi güzel parçacıklarmış gibi alkış tutuyorsa da, arada kurmay subaylar ve gazeteciler çıkıp bu yerde yalan parçalar dışında benim tarih anlayışıma da hayranlıklarını belirtmekten geri kalınıyorlardı. Bilgin tipinde üniformalı biri, kumandanlık onuruna verdiğimiz galadan sonra kendisine takdim edildiğimiz zaman, hünerlerimle ilgili olarak pohpohlayıcı sözler söyledi. SeineSladl'ta bulunup Fransa işleri uzmanı olduğu anlaşılan ve programimdaki üslûp uyuşmazlıklarına değilse de, birkaç ufak tefek kusur üzerine mahrem bir konuşma çerçevesinde dikkatimi çeken sayılı Alman gazetelerinden birinin muhabirine özellikle teşekkür borçluyum. 417 Kış boyu Paris'te kaldık. Birinci sınıf otellere yerleştirdiler bizi. Ne saklayayım, Roswitha bütün kış yanıbaşımdan ayrılmadı, Fransız yataklarının üstünlüklerini denemek ve bu üstünlüklerin gerçekliğine kanaat getirmek fırsatını buldu. Oskar mutlu muydu Paris'te? Evde kalan yakınlarını, Maria'yı, Matzeralh'ı, Bayan Gretchen'i, Alexander Scheffler'i, oğlu Kurl'u, anneannesi Anna Koljaiczek'i unutmuş muydu?

Hani unutmamış olsam bile, yine de yakınlarımdan aradığım kimse yoktu. Dolayısıyla, eve sahra poslasıyla bir kartpostal falan yollamadım, onlara yaşayıp yaşamadığımı bildiren bir işarel iletmedim, böylece kendilerine bir yıl bensiz yaşama olanağını bağışladım; çünkü daha yola çıkarken kararlaştırmıştım dönmeyi, ben yokken evdekilerin neler yaptıklarını bilmek doğrusu ilginç bir şeydi. Sokakta giderken, bazen da sahnede gösteride bulunurken, seyirci askerlerin yüzlerine bakıp bana aşina çizgiler aradığım oluyordu. Halta bir iki kez Oskar, bir sürü piyadeler arasında Maria'nın yakışıklı kardeşini görüyorum sandı, ama gördüğü o değildi; hâkî renk yanıltıyor insanı. Ancak Eyfcl Kulesi, eve karşı özlem duyguları uyandırıyordu içimde. Hani kuleye çıkmış da uzakların görünümünün ayartısına kapılmış, doğup büyüdüğüm kente doğru bir ililiş duymuş değildim. Oskar kartpostallara bakıp düşüncelere dalarak daha önce kuleye o kadar sık çıkmıştı ki, gerçek bir çıkış düş kırıklığıyla dolu bir inişten başka bir şey sağlamayacaktı. Eyfel Kulesi'nin dibinde, ama yanımda Roswitha bulunmaksızın tek başıma, metal yapıdaki o atak demir kemerlerin oluşturduğu ayaklar altında dikilir ya da çömerken, aradan arkaların görülebildiği, ama yine de kapalı kümbet biçimindeki yapı, anneannemin her şeyi örten başlığına dönüşüp çıkıyordu. Eyfel Kulesi'nin allında otururken anneannemin dört elekliği allında oluruyor, Marsfeld'i Kaschubei'daki patates tarlası olarak görüyordum; bir Paris ekim yağmuru Bissau ile Ramkau arasına bıkıp usanmadan ve çapraz yağıp duruyor, böylesi günler metro da içinde olmak üzere bütün Paris, acımış tereyağı gibi kokuyor burnuma, böylesi günler dur 418 gunlaşıyor, dalıp dalıp gidiyordum; Roswitha davranışlarında beni kollayıp gözetiyor, içimdeki acıya saygı duyuyordu, çünkü ince ve hassas bir kadındı. Bütün cephelerin başarıyla daraltıldıklarına ilişkin haberlerin geldiği 1944 Nisan'ında bavullarımızı hazırlayıp Paris'ten ayrıldık; Bcbra'nın Cephe Tiyatrosu'yla Atlantik Duvan'nı mutlu kılmamız gerekiyordu. Le Havrc'den başladık turneye. Suskun ve dalgın bir hali vardı Bebra'nın. Temsillerde başarısız kaldığı hiç görülmeyip her zamanki gibi seyircileri güldürmesine karşın, perde iner inmez, alabildiğine kocamış Narscs yüzü laşlaşıyordu. Başlangıçta beni kıskanan, daha da kötüsü gençliğimin gücü önünde yenilgiye uğrayan biri gibi geldi bana; ama sonra Roswitha kulağıma fısıldayarak durum üzerinde beni aydınlattı; gerçi tanı olarak onun da bir şey bildiği yoktu, sadece gösterilerden sonra kapalı kapılar arkasında Bebra'yla konuşan subaylardan söz açtı. Öyle görülüyordu ki, üstat içe kaçıştan sıyrılıp dolaysız bir şeyler tasarlıyor, damarlarında dolaşan alalarından Prens Eugen'in kanının yönetimine bırakıyordu kendini. Kurduğu planlar kendisini bizden öylesine uzaklaşiırmış, öylesine yaygın bir ilişkiler ağı içine sürüklemişti ki, bir zaman kendisinin olan Roswitha'yla Oskarın sıkı fıkı ilişkisi, kırışıklarla dolu yüzünde ancak yorgun bir gülümsemenin belirmesine yol açıyordu. Bir gün Trovill'de bulunur, Kurhotel'de kalırken, ortak giyinme odamızın halısının üzerinde Roswitha'yla birbirimize sımsıkı sarılmış olarak bastırdı bizi; bizim birbirimizden ayrılmak islemediğimizi görünce, rahatınıza bakın der gibi eliyle işarel elti, kendi makyaj aynasına doğru konuşarak: "Eğlenin çocuklar!" dedi. "Öpüşün sevişin! Yarın belon koruganları ziyaret edeceğiz. Bakarsınız öbür güne varmaz betonu gıcır gıcır dişlerinizin arasında duyarsınız; onun için öpüşmek zevkinden yoksun bırakmayın kendinizi."

1944 Haziran'ında olmuştu bu. Arada Atlantik Duvan'm Boscaya'dan yukarılara, Hollanda'ya kadar dolaşmış, ama çokluk kıyıdan uzakla kalmıştık; ancak Troville'de ilk kez hemen sahil ke 419 narında temsiller verdik ve burada Atlantik Duvan'nı gezip görmeye davet edildik. Bebra daveti kabul etti. Geceleyin Caen'den az beride sahildeki kum tepeciklerinin dört kilometre uzağında bulunan Bavent köyüne nakledildik. Burada bizi köy evlerine yerleştirdiler. Geniş bir otlak, çalılıklar, elma ağaçlan. Meyveden calvados denen bir çeşit rakı yapıyorlardı burada. Bu rakıyı içtikten sonra iyi bir uyku uyuyorduk. Sert bir hava pencereden içeri doluyor, bir su birikintisinde kurbağalar sabaha kadar vak vak ötüp duruyordu. Kurbağalar vardır, trampet çalar gibi tramp tramp, diye bir ses çıkarırlar. İşte bu çeşit kurbağaların ölüşünü uykumda işitiyor ve kendi kendimi uyarıyordum. Evin yolunu tutman gerekiyor artık Oskar, oğlunun üç yaşını doldurmasına ne kaldı, trampeti doğum gününde eline tutuşturmalısın, bunu yapacağına söz verdin ona. Oskar kendi kendini böyle uyararak her saat başı içi cız eden bir baba gibi uykulardan uyanıp ellerini karanlık çevresinde gezdiriyor, Roswilha'nin yanıbaşında bulunduğundan emin olmak, kokusunu algılamak isliyordu; pek haliften tarçın, dövülmüş karanfil, ayrıca küçük hindislan cevizi kokusu, Noel öncesine özgü koku, pasta ve kurabiyelere karıştırılan baharat kokusu; halta yazın bile bu kokuyu kendisinde barındırıyordu Roswilha. Sabah olur olmaz, çiftliğin önüne bir zırhlı araba gelip dayandı. Avluda hepimiz de soğukta titredik biraz. Sabahın erken vakti, hava serin; denizden esen rüzgâra karşı gevezelik ellik; Bebra, Roswilha, Felix ve Kitty, Oskar ve bizi Cabourg batısındaki bataryasına götürecek Üsteğmen Herzog, hep beraber alladık arabaya. Normandi yeşildi dersem, iplik gibi dümdüz uzanan yolun kenarında çiğden ıslak, hafif sisli otlakların üzerinde geviş getirip duran beyazkahverengi benekli ineklerin de sözünü etmeden geçemeyeceğim; hani bizim zırhlı arabayı öylesine serinkanlı karşılayışları vardı ki, kamuflaj için bir boyayla daha önceden boyanmamış olsa arabanın zırh kaplaması utançtan kıpkırmızı kesilirdi. Kavak ağaçları, çalılar, bodur bitkiler. Derken pencereleri 420 nin kepenkleri takur tukur vuran kaba saba ve boş sahil otelleri; gezi yoluna saptık, arabadan inip Üsleğmcn'in arkasına takıldık. Üsteğmen, Yüzbaşı Bebra'ya biraz yukarıdan, ama yine de kusursuz bir saygı gösteriyordu. Kum tepecikleri arasından, sahile çarpıp kırılan dalgaların gürüllüsüyle dolu kumlu bir rüzgâra karşı ilerlemeye koyulduk. Beni şişe yeşili ve genç kızsı hıçkırıklarla bekleyen yumuşakbaşlı Ballık Denizi değildi bu. Atlantik, o alabildiğine eski laktiğini yine uyguluyor, mel oldu mu sahile saldırıp, cezirde gerilere çekiliyordu. Derken ulaştık belon koruganlara; hayranlığımızı belirttik, okşadık, sesini çıkarmadı. Ansızın: "Dikkat!" diye bir ses duyuldu belon içinden. İki kum tepesi arasında bulunup yassı bir kaplumbağaya benzeyen "Dora Yedi" adındaki, aleş mazgalları, gözetleme yarıkları ve küçük çapta toplarıyla mel ve cezire gözlerini dikmiş korugandan upuzun biri fırladı. Lankes adında bir çavuşlu bu; Üsteğmen Herzog ile bizim Yüzbaşı Bebra'nm karşısına geçip tekmil verdi.

Lankes (Selam çakarak): Dora Yedi, bir çavuş, dört er. Önemli bir vukuat yok. Herzog: Teşekkür ederim. Rahata geçin, Lankes Çavuş. İşittiniz ya, Yüzbaşım, önemli bir vukuat yok. Üç yıldır böyle. Bebra: Ne de olsa met ve cezir var. Doğanın bize sunuları. Herzog: Bizimkileri de uğraştıran bu ya zaten. Onun için değil mi, korugan yanına korugan oturtuyoruz. Birbirimizin aleş hatlı içine girmeye başladık neıdeyse. Yeni koruganlarm yapılabilmesi için çok geçmeden eskilerden bazısını havaya uçurmak gerekecek. Bebra: (Beton üzerine vurur, Cephe Tiyatrosu'nda çalışan adamları da onun gibi yaparlar) Peki Üsleğmen'in kendileri beton koruganlara inanıyorlar mı? Herzog: İnanmak yerinde bir söz değil galiba, Yüzbaşım. Burada artık hiçbir şeye inanmıyoruz gibi bir şey. Ne dedin, Lankes Çavuş? 421 Lankes: Evci, Üsteğmenim, hiçbir şeye inanmıyoruz gibi bir şey. Bcbra: Ama bâlâ beton karıyor, beton döküyorsunuz. Herzog: Tamamen söz aramızda, Yüzbaşım: Deneyim sahibi oluyor insan. Daha önce inşaat işlerinde hiç bilgim yoktu, hepsi birazcık bir şeyler öğrenmiştik okulda, elerken savaş çıktı. Beton konusunda burada edindiğim bilgileri savaştan sonra değerlendirebileceğimi umuyorum. Nihayet ülkemizde yıkılan yerlerin yeniden yapılması gerekecek. Bakar mısınız şu betona, Yüzbaşım, yakından bir bakar mısınız! (Bebra ile adamları burunlarını iyice betona yaklaştırırlar) Ne görüyorsunuz, midyeler, islridyeler. Nihayet her şey elimizin allında. Al karıştır birbirine, lamam. Taşlar, midyeler, islridyeler, kum, çimento... Daha ne diyeyim size, Yüzbaşım; sanırım bir sanatçı ve oyuncu olarak bu konuda gerekli anlayışı göstereceksiniz. Lankes Çavuş, Yüzbaşı'ma anlatır mısınız beton koruğanların içine ne gömdüğümüzü. Lankes: Başüslüne, Üsteğmenim, koruğanların içine ne gömdüğümüzü Yüzbaşıma anlatacağım. Köpek yavruları gömüyoruz beton koruğanların içine, Yüzbaşım. Her koruğanın temelinde bir köpek yavrusu yalıyor. Bebra'nın adamları: Mini mini bir köpekçik. Lankes: Çok geçmeden Caen'den Havrc'a kadar uzanan bütün bölgede köpek yavrusu bulunmaz olacak. Bebra'nın adamları: Mini mini köpeklikler bulunmaz olacak. Lankes: İşle o kadar hamaratız bu konuda. Bebra'nın adamları: O kadar hamarat. Lankes: Çok geçmeden kedi yavruları gömmeye başlayacağız. Bebra'nın adamları: Miyav! Lankes: Ama kedilerin köpek yavruları kadar değeri yoktur. Onun için çok geçmeden patlak verir diye umuyoruz. Bebra'nın adamları: Gala temsili. (Alkış tutarlar) Lankes: Nasıl olsa provasını yaptık yeleri kadar. Köpek yavruları suyunu çekince... Bebra'nın adamları: Vah vah! 422 Lankes: ... korugan falan da inşa edemeyiz arlık, çünkü kediler uğursuzluk getirir. Bebra'nın adamları: Miyav miyav!

Lankes: Ama Yüzbaşım kısaca bilmek islerlerse bizim neden köpek yavrularını... Bebra'nın adamları: Mini mini köpekçikleri... Lankes: Hani bana sorarsanız, ben inanmıyorum böyle bir şeye. Bebra'nın adamları: Tüh! Lankes: Ama buradaki arkadaşlardan çoğu taşradan geliyor; taşrada ise bugün bile bir ev, bir samanlık veya bir kilise yapılacak oldu mu, canlı bir şey gömülmek istenir içine ve... Herzog: Peki yetişir, Lankes Çavuş. Rahata geçin. Yani Yüzbaşımın da işittiği gibi burada, Atlantik Duvarı'nda batıl inançlar hüküm sürüyor. Tıpkı sizin tiyatrolarda olduğu gibi; hani sizin tiyatrolarda gala temsilinden önce ıslık çalınmaz, oyuncular oyuna başlamadan omuzları üzerinden arkalarına tükürür ya... Bebra'nın adamları: Tüh tüh lüh! (Karşılıklı olarak birbirlerinin omuzları üzerinden tükürürler) Herzog: Ama şaka bir yana, adamların bu batıl inancına dokunmamak gerekiyor. Son zamanda koruğanların kapılarını istridyeden mozaiklerle beziyorlar, belon süslemeler yapıyorlar. Onların bu davranışına çok yukardan gelen bir emir üzerine ses çıkarmıyoruz. Adamların oyalanmaları gerekiyor nihayet. Onun için, belon süslemelerden rahatsızlık duyan Binbaşımıza ikide bir söylüyorum, insanın beyninde süsler olacağına betonda süsler olması daha iyi. Binbaşım, diyorum. Biz Almanlar bu gibi şeylerden hoşlanırız. Buna karşı ne yapabilirsiniz ki. Bebra: Biz de nihayet Allanlik Duvarında bekleyen orduyu eğlendirmek üzere burada bulunuyoruz. Bebra'nın adamları: Bebra'nın Cephe Tiyatrosu, sizin için söyleyecek, sizin için oynayacak, sizin en son ve kesin zaferi kazanmanıza yardım edecek. Herzog: Sizin ve adamlarımızın bu görüşündeki isabete hiç 423 diyecek yok doğrusu. Ancak, tiyatro yalnız başına bu işi başaramaz. Burada daha çok kendi kendimizden medet ummak zorundayız, elden geldiği kadar herkes kendi başının çaresine bakmak zorundadır. Ne dedin, Lankcs Çavuş? Lankes: Evet, Üsteğmenim. Elden geldiği kadar herkes kendi başının çaresine bakmak zorundadır. Herzog: İşittiniz ya, Yüzbaşım. Ancak, şimdi sizden özür dilemek islerim; Dora Dört ile Dora Beş'i dolaşmam gerekiyor. Ama siz rahat rahat beton yapıyı gözden geçirebilirsiniz. Göreceksiniz ne yapı, ne yapı! Lankes Çavuş size açıklayacaktır her şeyi... Lankes: Her şeyi açıklayacağım Üsteğmenim. (Herzog'la Bebra askerce birbirlerini selamlar. Herzog sağdan uzaklaşır. O ana kadar Bebra'nm gerisinde bekleyen Raguna, Oskar, Felix ve Kitty fırlayıp ortaya çıkarlar. Oskar'ın elinde trampet, Raguna'mn elinde bir azık sepeti vardır. Felix ile Kitty korunağın beton çalısına tırmanır, orada akrobasi numaralarına başlarlar. Oskar ile Roswitha korunağın yanıbaşmdaki kumların içinde küçük kovalar ve küçük küreklerle oynar, birbirlerine abayı yakmış gibi davranıp arada bir sevinç çığlıkları atar, bazen da Felix ile Killy'ye takılırlar.) Bcbra: (Korunağı dört bir yandan gözden geçirdikten sonra kayıtsız) Söyler misiniz, Lankes Çavuş, asıl mesleğiniz nedir Sizin?

Lankes: Boyacılık, Yüzbaşım. Ama çok gerilerde kaldı. Bebra: Yani düz boyacılık mı? Lankes: Aynı zamanda düz boyacılık, Yüzbaşım. Ama daha çok artistik boyacılık. Bebra: Bakındı hele, bakındı hele! Büyük Rembrandl'a özeniyorsunuz demek, ama belki de Velazquez'e? Lankes: Eh, ikisinin arası bir şey. Bebra: Ama canını, madem öyle; ne gereği var burada beton karmanın, beton dökmenin, beton koruganlara bekçilik etmenin. Sizin yeriniz propaganda bölüğüdür. Bizim topluluğun tam sizin gibi asker ressamlara ihtiyacı var. 424 Lankes: Bu bana göre bir iş değil, Yüzbaşım. Bugünkü anlayışa göre benim resimlerim biraz fazla çarpık. Acaba Yüzbaşımın bana ikram edecek bir sigaraları var mı? (Bebra bir sigara uzatır) Bebra: Çarpıkla modern mi demek istiyorsunuz? Lankes: Modern ne demek? Beton çağı başlamadan çarpık moderndi bir süre. Bebra: Ya? Lankes: Evet. Bcbra: Kalın boyayla mı çalışıyorsunuz? Spatula kullanıyorsunuz belki de? Lankes: Eh, o da var. Başparmağımla girişiyorum işe, tamamen otomatik olarak, aralara çiviler ve düğmeler yapıştırıyorum, 1933'ten önce bir ara zincifre kırmızısı üzerine dikenli tel çekmiş, basında olumlu yankılar uyandırmıştım. Şimdi bu eserlerim İsviçre'de sabun tüccarlığı yapan bir özel koleksiyoncunun evinin duvarlarını süslüyor. Bebra: Ah şu savaş yok mu, kahrolası savaş! Bugün de hurda beton döküyor, dehanızı tahkimat işlerinde harcıyorsunuz. Orası öyle, bu işi bir zaman Leonardo ve Mikelanj da yaptılar; ellerinde bir Madonna siparişi bulunmadığı zaman, savaş araçları, kılıç makineleri ve müstahkem mevki inşa etliler. Lankes: Gördünüz mü işle. Ncrdc olsa aksayan bir laraf çıkıyor. Gerçek bir sanatçı ne olduğunu açığa vurmak zorundadır. Yüzbaşım, korunağın girişindeki süslemeleri görmek isterler mi acaba? Ben yaptım hepsini. Bebra: (Süslemeleri adamakıllı gözden geçirdikten sonra) Hayret doğrusu! Bu ne biçim zenginliği, bu ne anlatım gücü böyle!' Lankes: Strükıûrcl formasyonlar diyebilirsiniz bunlara. Bebra: Peki yarattığınız bu eserin, bu kabartma ya da tablonun bir adı yok mu? Lankes: Söylemiştim: Formasyonlar. Çarpık formasyonlar da diyebilirsiniz. Yeni bir üslûp. Şimdiye kadar henüz deneyen çıkmadı. 425 Bebra: Olsun. Mademki bu eserin yaratıcısı sizsiniz, ona başka isimlerle karıştırılmayacak bir isim vermeniz gerekirdi... Lankcs: isim! İsimden ne çıkar? Sanat sergilerinin kalologları içindir isimler. Bebra: Bir şeyden çekinir gibisiniz, Lankes Çavuş. Yüzbaşı değil de, sanatsever biri gibi görün beni. Sigara? (Lankcs elini uzatıp sigarayı alır) Evet, bekliyorum? Lankes: Eh, mademki siz öyle buyuruyorsunuz; bu eseri yaparken Lankes'in kafasından şunlar geçti: Burada işler bir son bulursa, nihayet günün birinde son bulacak nasıl olsa,

öyle ya da böyle, o zaman koruganlar kalacak, çünkü başka her şey yıkılıp gitse elc yine kalır koruganlar. O zaman da gelir zamanı. Yüzyıllar gelir demek isliyoum. (Son aldığı sigarayı cebine sokar) Acaba Yüzbaşımın bana ikram edecek bir sigaraları daha var mı? Sağolun, Yüzbaşım, çok sağolun. Ve yüzyıllar gelir, bir hiç gibi geçip gider koruganlar üzerinden. Ama nasıl piramitler kalmışsa, koruganlar da kalır öylece. Ve derken güzel günlerden bir gün, bir eski eserler araştırıcısı çıkıp gelir ve koruganları görüp şöyle düşünür: Bu bir zamanların Birinci ve Yedinci Dünya Savaşları arasındaki çağ amma da sanallan yoksunmuş; sağır, gri bir beton, arada bir koruganların girişlerinde Hcimal Üslubuyla amatörce, kaba süslemeler ve birden araştırıcı Dora Dön, Dora Beş, Dora Altı ve Dora Yedi ile karşılaşıp benim strüktürel çarpık formasyonlarımı görerek şöyle söyler kendi kendine: Bak sen! İlginç doğrusu! Büyülü, tehdilkâr, ama insanın içine işleyen manevî bir havası var âdeta. Bunu kuşkusuz bir dâhi, belki de yirminci yüzyılın tek dâhisi bütün zamanlar için geçerli olarak yapıp kolardı. Acaba bir adı da var mı eserin? Sanatçıyı ele veren bir imza falan? Yüzbaşım başlarını biraz yana eğerek dikkatle bakacak olurlarsa, çarpık formasyonlar arasında göreceklerdir ki... Bebra: Gözlüğüm? Siz de yardım eder misiniz, Lankes Çavuş. Lankes: İşle orada yazıyor, Y'üzbaşım. Herbert Lankcs, yıl 1944, isim: Mistik, barbarca can sıkıntısı. 426 Bebra: Bununla yüzyılımızı nitelendirmiş olabilirsiniz. Lankcs: Bakın, gördünüz mü? Bebra: Belki beş yüz ya da bin yıl sonra onarım çalışmaları yapılırken beton içinde birkaç kemik parçası da bulacaklar. Lankes: Bu benim verdiğim ismi daha da pekiştirir. Bebra: (Pek heyecanlanmış) Zaman dediğin nedir, biz neyiz, aziz dostum, eğer eserlerimiz... Ama bakın: Felix ile Kitty, benim akrobatlar, beton üzerinde jimnastik gösterilerinde bulunuyor. Kitly: (Bir kâğıt parçası uzunca bir süreden beri Roswiiha ile Oskar, Felix ile Kitty arasında elden ele dolaştırılmakta, üzerine bir şeyler yazılmakladır. Kitly hafif Saksonya şivesiyle) Görüyor musunuz, sayın Bebra, beton üzerinde neler, neler yapılmaz! Ellerinin üzerinde yürür.) Felix: Beton üzerinde havada birkaç lakla alan olmamıştır şimdiye kadar. (Sırı üstü bir lakla atar) Kitty: Gerçeklen böyle bir sahnemiz olmalıydı. Felix: Yalnız biraz rüzgârlı yukarısı. Kitly: O kadar sıcak değil ama. Sonra bütün sinemalar gibi pis kokmuyor. (Bir yumak gibi tortop olur) Felix: Hem burada bir şiir yazdık. Kilty: Oskarnello ile Rosvvitha yazdı şiiri. Felix: Ama kafiye luılurmada bizim de emeğimiz geçti. Kitty: Bir sözcük eksik yalnız, o da oldu mu bitti sayılır. Felix: Sahildeki saplara ne dendiğini bilmek istiyor, Oskar. Kitly: Onlar da şiire girecek de. Felix: Yoksa önemli bir yanı eksik kalır. Kilty: Oh, söyler misiniz, asker kardeş, nedir bu sapların adı? Felix: Belki de söyleyemez, düşman işitir sonra. Kitly: İnan olsun, başka kimseye anlatmayız. Felix: Hani sadece sanal bize kapılarını açsın diye. Kitly: Ne çok çaba harcadı Oskarnello, değil mi ama! Felix: Bir de güzel yazdı ki! Sütleri in yazısıyla. Kitty: Bu yazıyı da nerden öğrenmiş? Felix: Bilmediği tek şey sapların adı. 427

Lankes: Yüzbaşım izin verirlerse? Bebra: Savaş için çok önemli bir sır söz konusu değilse hay hay! Felix: Oskarnello da bilmek istiyor mademki. Kitty: Şiir de onsuz bilmiş olmayacak mademki. Rosvvitha: Hepimiz de merak ettiğimize göre. Bebra: Pekâlâ, emrediyorum, buyrun söyleyin! Lankes: Bunları tanklarla çıkartma araçlarına karşı yaptık. Görünüşlerinden dolayı da Rommel Kuşkonmazı diyoruz. Felix: Rommel... Kitty: ...Kuşkonmazı? Nasıl, uydu mu şiire, Oskarnello? Oskar: Uydu, uydu. (Sözcüğü kâğıdın üzerine yazar, şiiri koruganın çatısında dikilen Kitty'ye uzatır. Kitty vücuduna iyice yumak biçimi verir ve bir öğrenci gibi okur şiiri) KİTTY: Atlantik Duvarında Baştan tırnağa silahlı, dişler kamufle, Betonlanmış yerler, Rommel kuşkonmazı, Şimdiden yola düşmüşüz pantolonlar ülkesine, Her pazar kabuğu soyulmuş, tuzlu suda pişirilmiş patatesler, Ve cumaları balık, tavada yumurta ayrıca, Yaklaşıyoruz rahatlıklar ülkesine. Uykularımız tel örgüler içinde henüz, Sahra tuvaletlerine mayınlar döşüyoruz, Sonra da düşlerini görüyoruz, kameriyelerin, Bovling arkadaşlarının, kumruların ayrıca, Buz dolaplarının o canım fıskiyelerin, Yaklaşıyoruz rahatlıklar ülkesine. Öbür dünyayı boylasa da bazılarımız, Yürekleri sızlasa da bazı annelerin, Paraşüt ipeğiyle çıkıp gelse de ölüm, Giysisinde pliscli süsler eksik değildir, 428 Ve tüyler tavus kuşundan balıkçıl kuşundan, Yaklaşıyoruz rahatlıklar ülkesine Lankes: Denizin cezir zamanı. Roswiiha: Kahvaltı vakti geldi öyleyse. (Elindeki fiyonglar ve yapma kumaş çiçeklerle süslü azık sepeti bir yay çizer havada) Kitty: Aman ne güzel, açıkla piknik yapacağız. Felix: Doğa İslahımızı kamçılıyor. Roswiiha: Oh, yemek yemenin kutsal eylemi! Kahvaltı sürdüğü sürece ulusların elini kolunu bağlarsın. Bebra: Korugan üzerinde yapalım kahvaltımızı. Pekâlâ bir masa işini görür belon. (I.ankes'den başka hepsi korugamn üzerine tırmanır. Roswiiha yere çiçek motifleriyle bezenmiş iç açıcı bir örtü yayar. Âdela dipsiz bir kuyuyu andıran sepetin içinden püsküllü ve kenarları saçaklı küçük minderler çıkarır. Hafif yeşil beneklerle süslenmiş bir güneş şemsiyesi açılıp, hoparlörlü minik bir gramafon uygun bir yere yerleştirilir. Tabakçıklar, kaşıkçıklar, bıçakçıklar, yumurtalıklar ve peçetelerdağıtılır.) Felix: Giğer ezmesinden biraz verirseniz memnun olurum. Kitty: Stalingrad'dan kurtarabildiğimiz havyarlardan kaldı mı biraz daha? Oskar: Danimarka tereyağını ekmek üzerine bu kadar kalın sürmesen iyi olur, Roswiiha. Bebra: Roswilha'nin endamını düşünmen doğrusu yerinde bir davranış, evlâı.

Roswiiha: Ne yapayını, tadına doyamıyorum bir türlü. Hem bana iyi geliyor. Hey be! Kopenhag'daki havacıların önümüze çıkardıkları o kremalı pastayı düşünüyorum da. Bebra: Termostaki Hollanda kakaosu iyi sıcak kalmış. Kitty: Şu Amerikalıların teneke kutular içindeki keklerine de bayılıyorum doğrusu. Roswitha: Ama ancak Güney Afrika'nın lngwer reçelinden üzerine sürüldü mü nefis oluyor. Oskar: Roswiiha, öyle kıtlıktan çıkmış gibi yeme ne olur! 42ı> Roswitha: Peki sen ne diye o iğrenç İngiliz Corned bifteğinden parmak kalınlığında dilimler kesip kesip atıştırıyorsun? Bebra: Ya sen, Lankes Çavuş? Erik reçeli sürülmüş üzümlü ekmekten incecik bir dilim istemez misin? Lankes: Şu anda görevli olmasaydım, Yüzbaşım. Roswitha: Sen de emredersin, o zaman yer. Kitty: Evet, emret. Bebra: Madem öyle, emrediyorum, Lankes Çavuş: Fransız erik reçeli sürülmüş bir dilim üzümlü ekmek, bir adet rafadan Danimarka yumurtası ve Rus havyan yiyecek ve bir bardakçık Hollanda kakaosu içeceksiniz. Lankes: Başüslüne, Yüzbaşım. Bebra: Lankes Çavuş için fazla minderiniz yok mu? Oskar: Benim minderi alsın, ben trampet üzerine otururum. Roswitha: Ama üşülmeyesin sakın, canikom. Zira netameli yerdir beton, sen de beton üzerinde oturmaya alışık değilsin. Kitty: İslerse benim minderi vereyim. Ben biraz jimnastik yaparım bu arada, ballı ekmekler de daha iyi kayıp gider boğazımdan. Felix: Ama örtü üzerinde yap da jimnastiğini, betonu balla lekeleme. Sonra askeri malzemeye zarar verme suçu işlemiş olursun. (Hepsi kikirder.) Bebra: Oh, ne hoş şu deniz havası. Roswilha: Öyle. Bebra: İnsanın gönlü açılıyor. Roswitha: Öyle. Bebra: Kalbi kabuğundan sıyrılıyor. Roswilha: Öyle. Bebra: Ruh kozasını delip çıkıyor dışarı. Roswitha: Kendisini deniz seyredince, ne kadar da güzelleşiyor insan. Bebra: Bakışlar özgürlüğe kavuşuyor, kanatlanıyor âdeta. Roswilha: Kanatlanıp uçuyor... Bebra: Uçup gidiyor deniz üzerinden, sonsuz deniz üzerin 430 den... Peki ama, Lankes Çavuş, kıyıda beş adel siyah cisim görüyorum. Kilty: Ben de. Beşi de şemsiydi. Felix: Yo, allı. Kitty: Hayır, beş. Bir, iki, üç, dört, beş. Lankes: Lisieux'nin rahibeleri bunlar. Yönettikleri çocuk yuvasındaki çocuklarla

Lisieux'den alınıp, bizim bu yakına yerleştirildiler. Kitly: Ama Kitty çocuk falan görmüyor hiç. Yalnız beş şemsiye. Lankes: Çocuklar köydedir, onları Bavent'de bırakırlar hep; bazen cezirde buraya gelerek, Rommel Kuşkonmazlarına takılıp kalan midye ve istridyeleri, yengeç ve İstakozları toplarlar. Kitly: Zavallılar! Roswilha: Acaba kendilerine biraz bifleklc birkaç kek ikram etsek mi? Oskar: Bana sorarsanız, erik reçeli sürülmüş üzümlü ekmek verelim daha iyi; çünkü bugün cuma, el yemez rahibeler. Kitty: Bakın, koşmaya başladılar şimdi. Şemsiyelerini de yelken gibi kullanıyorlar. Lankes: Yeleri kadar, midye ve İstakoz topladılar mı hep böyle oyun oynamaya başlarlar sonradan. En başla Rahibe Adayı Agneta; pek gencecik bir şey, dünyadan haberi yok henüz. Acaba Yüzbaşının bana ikram edecek bir sigaraları daha var mı? Sağolun, çok sağolun, Yüzbaşım. Şu orada geriden gelen, ötekilerin peşinden gitmeyen şişman da Başrahibe Scholastika'dır. Rahibelerin deniz kıyısında oynamalarını islemez, belki rahibelik yasalarına aykırıdır da ondan. (Şemsiydi rahibeler arka planda koşuşur. Roswilha gramofonu çalıştırır. "Petersburg Kızak Yolculuğu" adında bir şarkı duyulmaya başlar. Rahibeler şarkının havasına uyarak dansedip sevinç çığlıkları atarlar.) Agneta: Yehuuu. Başrahibe Scholastika! Scholaslika: Agneta! Agneta! 431 Agneta: Yehuuu. Başrahibe Scholastika! Scholaslika: Geriye dönün, yavrucuğum Agnela! Agneta: Dönebilsem. Çekip götürüyor beni. Scholastika: Dönebilmek için Tanrı'ya dua edin. Agnela: Acılı bir dönüş için. Scholaslika: İnayet dolu bir dönüş için. Agneta: Sevinç dolu bir dönüş için. Scholastika: Dua edin. Rahibe Agnela! Agneta: Hep dua ediyorum zaten. Ama çekip götürüyor, bırakmıyor bir türlü. Scholaslika: (Sesini biraz alçaltır) Agnela! Agneta! Agnela: Yehuuuuu, Başrahibe Scholaslika! (Rahibeler görünmez olur. Arada bir arka planda belirip kaybolur şemsiyeleri. Müzik susar. Koruganın kapısının bitişiğindeki sahra telefonunun zili çalar. Lankes Çavuş koruganın üstünden sıçrayıp iner aşağı, telefonun kulaklığını eline alır, ötekiler yemeklerini yemeye devam ederler.) Roswitha: Burada, bu sonsuz doğa ortasında bile telefon ha? Hcrzog: (Elinde kulaklık, telefonun kordonunu kendisiyle sürükleyerek yavaş yavaş sağdan yaklaşır, ikide bir durup konuşur.) Uyuyor musun, Lankes Çavuş! Dora Yedinin önünde birtakım şüpheli cisimler kımıldıyor. Apaçık görülüyor hepsi. Lankes: Rahibe bunlar. Üsteğmenim. Herzog: Rahibeler de ne geziyormuş burada. Hem ya değiller

se: Lankes: Ama öyle, Üsteğmenim. Apaçık görülüyor. Herzog: Galiba kamuflaj diye bir şey hiç işitmedin sen? Beşinci kol diye bir şey duymadın hiç? Yüzyıllardır uyguladıkları laktiktir İngilizlerin; ellerinde İncil gelirler, sonra birden güm güm. Lankes: Bunlar İstakoz topluyor, Üsteğmenim. Herzog: Hemen sahildeki cisimler temizlenecek, anlaşıldı mı? Lankes: Başüslüne, Üsteğmenim. Ama bunlar İstakoz topluyor yalnız. 432 Herzog: Durma, hemen geç makinelinin başına, Lankes Çavuş! Lankes: Ama ya İstakoz topluyorlarsa? Cezirden yararlanıyor, yönettikleri çocuk yuvası için... Herzog: Emrediyorum, Lankes Çavuş! Lankes: Başüstünc, Üsteğmenim. (Lankes Çavuş korunağa girip kaybolur. Herzog, elinde telefonun kulaklığı, sağdan uzaklaşır.) Oskar: Rosvvilha'cığım, iki kulağını da kapar mısın lütfen, şimdi aleş edilecek de; filmlerde, dünya haberlerinde gösteriliyor ya, onun gibi tıpkı. Kitty: Öf, ne fena. Bari daha sıkı bir düğüm yapayım kendimi. Bebra: Hani ben de bir sefer işiteceğimize inanır gibi oluyorum. Felix: Gramalonu yeniden çalıştıralım, ses biraz hafifler. (Gramafonu çalıştırır, Plallcr'lcr "The Great Prelender"i söyler plakla ağır ağır, trajik bir hava içinde sürüklenip giden müziğe uygun olarak makineli tüfek takırtıları duyulur. Rosvvilha kulaklarını tıkar. Felix amuda kalkar. Arka planda beş rahibe şemsiyeleriylc havaya uçar. Plak susar, tekrarlanır, sonra sessizlik. Felix, amuda kalkmayı bırakır. Kitty, vücudunun düğüm şeklini çözer. Rosvvilha, üzerinde kahvaltı arlıkları bulunan örtüyü acele toplayıp, azık sepetine tıkar. Oskar ile Bebra ona yardım eder. Sonra hepsi korugandan aşağı inerler. Lankes Çavuş, koruganın kapısında görünür.) Lankes: Yüzbaşımın bana ikram edecek bir sigaraları daha var mı acaba? Bebra: (Adamları korkuyla Bebra'nın gerisinde yer alır) Lankes Çavuş, iazla sigara içiyorlar. Bebra'nın Adamları: Pek fazla sigara içiyorlar. Lankes: Bu beton yapılardan, Yüzbaşım. Bebra: Günün birinde beton kalmazsa? Bebra'nın Adamları: Beton kalmazsa? 433 Lankes: Beton ölümsüzdür, Yüzbaşım. Yalnız bizler ve bizim sigaralarımız... Bebra: Biliyorum, biliyorum, dumanla birlikte uçup gideriz. Bebra'nın Adamları: (Ağır ağır uzaklaşırlar) Dumanla birlikte... Bebra: Aradan bin yıl bile geçse beton kalır ve ziyaret edilir. Bebra'nın Adamları: Aradan bin yıl bile geçse. Bebra: Köpek kemikleri bulurlar beton koruganlarda. Bebra'nın Adamları: Köpek kemikçikleri. Bebra: Sonra o sizin çarpık formasyonlarınız.

Bebra'nın Adamları: MİSTİK, BARBARCA SİKİNTİ (Lankes Çavuş, ağzında sigara, yalnız kalır.) Oskar'ın kendisi, beton koruganın üzerinde kahvaltı yaparlarken az konuşmuş veya hemen hiç konuşmamış olsa bile, Atlantik Duvarı'ndaki konuşmaları kayda geçirmeden duramadı, çünkü müttefik çıkartmasından az önce sağda solda işitilen sözlerdi bunlar; ayrıca kitabın bir diğer bölümünde savaş sonrasını, bizim bugünkü müreffeh ve dört başı mamur burjuva yaşamını ele aldığımızda, beton ressamı Lankes Çavuş yine karşımıza çıkacak. Sahildeki gezi yolunda zırhlı araba hâlâ bizi bekliyordu. Üsteğmen Herzog seker gibi uzun adımlar alarak, kendilerini korumakla görevli bulunduğu Bebra'yla adamlarının yanına geldi. Deminki küçük olay dolayısıyla Bebra'dan özür diledi. "Ne yaparsınız, yasak bölge yasak bölgedir," dedi; bayanların arabaya binmesine yardımcı oldu, ayrıca şoföre bazı direktiller verdi. Gerisin geri Bavenl'e doğru yol almaya başladık. Pek acele etmemiz gerekiyordu, öğle yemeği yiyecek vaktimiz yoktu; çünkü köyün sonundaki kavak ağaçlarının arkasında saklı yatan o şirin Norman Sarayı'nın şövalyeler salonunda bir temsil verecektik. Sahnedeki aydınlatma durumunu gözden geçirmek için topu topu yarım saatlik bir zaman bulabildik; sonra da Oskar trampetini konuşturdu ve perdeyi açtı. Gedikliler için oynuyorduk. Sık sık kaba gülüşmeler duyuluyor, biz de işin inceliğine bakmıyor 434 duk. Ben, içinde hardallı birkaç Viyana sosisi barındıran bir oturağı sesimle tuz buz etlim. Suratını boyamış Bebra da parça parça olan oturaktan ölürü gözyaşlarını akıllı, cam kırıkları arasından sosisleri aşırarak hardala banıp gövdesine indirdi, bu da salonda bulunan hâkî üniformalıları neşeye boğdu. Kitty ile Felix bir süredir Krach modası deri giysiler ve Tirol şapkacıklarıyla sahneye çıkıyor, bu da onların akrobasi numaralarına ayrı bir çeşni veriyordu. Roswitha vücudunu sımsıkı saran sim işlemeli bir giysi giyip, soluk yeşil kollarına uçları devrik eldivenler geçiriyor, mini mini ayaklıklarım yaldız işlemeli sandallarla süslüyordu; hafif mavimsi gözkapaklarını hep inik luluyor, o uyurgezer Akdeniz sesi kendisindeki şeytanî güce tanıklık ediyordu. Oskar'ın kıyafet değiştirmesi gerekmediğini söylemiş miydim bilmem? Üzerine "SMS Seydlitz" markası işlenmiş eski bahriyeli kasketimi başıma geçiriyor, deniz mavisi mintanımı ve allın yaldız çapa dügmcleriyle donanmış ceketimi giyiyordum; ayaklarımda dizlerime kadar gelen bir pantolon, daha aşağıda dizlerime kadar çıkan uçları devrik çoraplar ve giyilmeklen enikonu yıpranmış ayakkabılar görülüyor, bcyazkırmızı lake bir trampet önümde sarkıyordu; tıpkı bu trampetin eşi olan beş trampeti oyuncu eşyalarımın bulunduğu bavulda depo etmiştim. Akşamleyin subaylar ve Cabourg'taki bir istihbarat merkezinde çalışan kızlar için tekrarladık gösteriyi. Roswitha biraz sinirliydi, gerçi lalso yapmadı hiç, ama numarasının lam orta yerinde gözüne mavi çerçeveli bir güneş gözlüğü takıı, bir başka hava lullurdu, geleceği okurken daha bir dolaysız davrandı, örneğin mahcupluğu dolayısıyla kibirli davranan sarı soluk bir kızın yüzüne karşı, şefiyle arasında bir gönül macerası bulunduğunu söyledi. Bu kehanet hani tatsız geldi bana, ama salonda bol bol kahkahaların atılmasına yol açtı, çünkü galiba kızın şefi salondaydı ve hemen kızın yanında oturuyordu. Gösteriden sonra sarayda karargâh kurmuş alayın kurmay subayları bir parti verdi; Bebra, Killy ve Felix parti için kaldılar, Raguna ve Oskar ise göze çarpmadan salondan sıvışıp yatmaya git

435 tiler, renkli bir günün sonunda hemen uykuya daldılar ve ancak sabahleyin saat beşle çıkarma harekâtının başlaması üzerine uykularından uyandırıldılar. Bu konuda fazla ne söyleyeyim sizlere bilmem? Bizim kesime, Orne ırmağının ağzının yakınına Kanadalılar çıktı, Ravent boşaltıldı ister istemez; bavullarımızı hazırlamış bekliyorduk. Alayın kurmay heyetiyle geri hatlarda bir yere gidecektik. Sarayın avlusunda bacasından dumanlar tüten motorize bir seyyar mutfak bulunuyordu. Roswiiha, benden bir kahve alıp gelmemi istedi; çünkü henüz kahvaltı etmemişti. Bense biraz sinirliydim o sıra, geç kalırım da arabayı kaçırırım diye korktum, dolayısıyla Roswitha'nm ricasını yerine getirmeye yanaşmadım ve biraz da kaba davrandım kendisine. O zaman Roswitha sıçradığı gibi, elinde bir kupa, ayaklarında topuklu ayakkabılar, kahve almak için seyyar mutfağa doğru seğirtti; o sıcak sabah kahvesine tam kavuşmuştu ki, yanı başında denizden atılan bir mermi patladı. Oh, Roswitha, bilmem ki kaç yaşmdaydın? Bildiğim bir şey varsa, 99 sanlimclrecikti boyun ve sen konuşlun mu Akdeniz konuşurdu; tarçın kokar, küçük hindistancevizi kokardın ve bütün insanların içini okurdun. Okuyamadığın bir şey varsa, o da senin küçük kalbindi; yoksa benim yanımda kalır, o çok kızgın yakıcı kahveyi almaya gitmezdin. Bebra, Lisieux'da bir yolunu bulup, Berlin'e gidebilmemiz için izin belgesi çıkarttı. Kumandanlık binası önünde kendisini bekledik; yanımıza dönüp geldiğinde, Roswiiha'nm öbür dünyayı boylamasından beri ilk kez konuşlu: "Biz cüceler ve palyaçolar, devler için dökülmüş katı betonlar üzerinde dansetmeyeceklik. Keşke kimsenin bizi aramayacağı tribünler önünde kalsaydık!" Berlin'de Bebra'dan ayrıldım. "Rosvvithacığın olmadıktan sonra bütün o sığmaklarda ne yapacaksın yani!" diyerek, örümcek ağı inceliğinde gülümsedi bana Bebra. Beni alnımdan öptü, hizmet kâğıtlarıyla donanmış Kitty ile Felix'i, Danzig merkez istasyonuna kadar beni geçirmeleri için yanıma verdi. Aksesuardan 436 artakalan beş trampeti armağan elli bana; böylece yanımda trampetler ve eskisi gibi kitabım, 11 Haziran 1944'le oğlumun yaş günü arifesinde, doğup büyüdüğüm kente geldim. Kent sapsağlam yerinde duruyor, Ortaçağsı bir hava içinde her sabah çeşitli yükseklikteki kulelerden irili ufaklı canlarıyla çevreyi gürültüye boğuyordu. 437 İSA'YI İZLEMEK Evet, dönüş! Saat yirmiyi dört geçe, cepheden izinli gelenlere ayrılmış tren, Danzig Merkez lslasyonu'na girdi. Felix ile Kitty beni Max Halbc Meydanfna kadar geçirdi; birbirimize veda ederken Kitly'nin gözlerinde yaşlar belirdi; sonra onlar Hochsliess'deki karargâhlarına yollandı, ben Labcs Caddesi ni küçük adımlarla arşınlamaya koyuldum. Akşamın dokuzu olmak üzereydi. Evet, dönüş! Enikonu yaygın kötü bir âdet: Bugün ufak bir senedi tahlil ettiği için kalkıp yabancı bir lejyonda asker olmaya giden ve birkaç yıl sonra biraz yaşlanmış olarak, yurda dönüp başından geçenleri anlatan her genci modern bir Odysseus yapıp çıkıyor. Bu arada dalgınlıkla yanlış bir trene binenler, örneğin Frankfurt'a gidecekken Oberhausen'da soluğu alanlar görülüyor, yolda başlarından bir şeyler geçiyor böylelerinin, geçmemesi de

mümkün mü, yaşadıkları kente döner dönmez Circe,* Penelope** ve Tclcmachos*** gibi adlan ağızlarından düşülmüyorlar. Oskar dönüşünde hiçbir şeyi değişmemiş buldu, bir kez yalnız bu yüzden bir Odysseus olamazdı. Odysseus kişiliğinde Penelope diye kendisine hitap elmesi gereken sevgili Maria'cığmın çev * Yunan mitolojisinde geçen ve karşılaştığı bütün yumukları hayvan kılığına sokan bir büyücü kadın: Odysseus'un arkadaşlarını da domuz kılığına sokar ve Odysseus taralından büyüyü bozmak zorunda bırakılır. (.Ç.N.) ** Odysseus'un esi. (Ç.N.) *** Odysseus ve Penelopc'nin oğlu. (Ç.N.) 438 resini çapkın erkekler sarmamışlı. Oskar'ın yola çıkmasından çok önceleri kesinlikle Malzerath'la karar kılmıştı Maria ve hâlâ onunla beraber yaşıyordu. İnşallah aranızdaki okumuşların, sağlığındaki uyurgezerliğinden ölürü erkeklerin başını döndüren zavallı Roswitha'ya bir Circc gözüyle bakmak geçmez akıllarından. Eh, oğlum Kurl'a gelince, babası için kılını bile kıpırdatmamıştı; dolayısıyla, babası Oskar'ı tanıyamadığı kabul edilse bile, bir Telemachos olmaktan uzaktı düpedüz. Kıyaslama yapılacaksa yurduna yuvasına dönen bir kimsenin böyle bir kıyaslamayı hoş karşılaması gerektiğini anlamıyor değilim hani, izin verin, Tevrattaki Kaybolmuş Oğul olarak göstereyim kendimi; çünkü kapıyı bana Matzerath açmış, muhtemel bir baba değil de, gerçek bir baba gibi beni karşılamıştı. Hatta Oskar'ın dönmesine sevinmiş, sahici ve suskun gözyaşları akıtmıştı; öyle ki, o günden sonra kendimi yalnız Oskar Bronski değil, aynı zamanda Oskar Matzeralh olarak görmeye başlamıştım. Maria daha serinkanlı, ama soğuk denemeyecek bir davranışla çıkmıştı karşıma. Masada oturuyor, Ikıisai Müdürlüğü'ne verilecek yiyecek kuponlarını yapıştırıyordu ve sigara sehpasının üzerine Kurt'un doğum günü hediyesi olarak henüz ambalajlarından çıkarılmamış birkaç öteberi yığmıştı. O pratik yaradılışıyla ilk düşündüğü şey benim sağlık ve aliyetim olmuş, beni soyup eskisi gibi yıkamış, yüzümün kızarmasını görmezden gelmiş, pijamamı giydirip beni masanın başına oturtmuş, Matzerath da bu arada hazırladığı haşlanıp kavrulmuş patatesi ve sahanda yumurtayı gelirip önüme koymuştu. Önüme çıkarılan yemeği yiyip süt içmiş ve ben yer içerken sorgulama başlamıştı: "Nerdeydin a canını Oskar'cığmı? Aramadığımız yer kalmadı. Polisler de dört dönüp seni aradılar, sonra da bizi mahkemeye çağırdılar, seni öldürüp bir yere almadığımıza yemin ettirdiler. Neyse artık, buradasın ya şimdi. Ama bizi de az üzmedin, daha da üzeceğinden başka; çünkü geldiğini gidip polise haber vermemiz gerekiyor. Allah vere de içeri lıkmasalar seni. Eh, haketmedin de değil. Sen bir şey söyleme hiç kimseye, evden kaç git, olur mu?" 439 Maria uzağı görmüştü, gerçeklen üzücü birtakım olaylar başgösterdi ilerde. Sağlık Bakanlığından bir adam çıkagelip Malzeralh'la mahrem bir görüşme yaptı; ama Malzerath bağırarak konuşuyor, dolayısıyla ne söylediği işitilebiliyordu: "Asla, asla olmaz! Ben böyle bir şey yapmayacağıma dair ölüm döşeğinde rahmetli karıma söz verdim. Çocuğun babası benim nihayet, sağlık polisi değil." Böylece bir akıl ve ruh hastalıkları kliniğine yatırılmaktan yakayı kurtarmıştım. O günden sonra her iki haftada bir eve resmî bir mektup geliyor, mektupla Matzerath ulak bir imza

atmaya davet ediliyordu; Malzerath imzayı atmaya yanaşmıyor, ancak yüzünü her seferinde endişeyle buruşturuyordu. Ama Oskar acele elli, kimi olayları atlayıp ilerde anlatılacaklara el uzattı; onun için MalzeratlVın yüzündeki buruşukları yeniden düzlemesi gerekecek, çünkü eve döndüğüm gece sevincinden yerinde duramıyordu Malzeralh; ilerisi için Maria'dan çok daha az tasa ediyor, bana ondan daha az soru soruyor bana, benim sağ salim dönüşümle yetinip ötesini aramıyor, yani gerçek bir baba gibi davranıyordu. Ben, beni görünce biraz şaşıran Truczinski Nine'nin yanma çıkarılıp yalağa yatırılırken: "Ağabeyine yeniden kavuşması Kuri'cuğumuzu kimbilir ne kadar sevindirecek!" dedi. "Hem yarın Kurt'çuğun üçüncü yaş gününü kutluyoruz." Oğlum Kurt için doğum günü masasında üç mumlu pastadan ayrı bir de Bayan Gretchcn'in kendi elceğiziyie ördüğü bir kazak vardı, ama Kurt hiç umursamadı kazağı. Beri yandan iğrenç san renkle lâstik bir top görülüyordu; lopun üzerine olurdu Kurt, al gibi üzerine binip onu koşturdu ve nihayet bir mutlak bıçağım alıp lopa sapladı. Sonra da havayla doldurulmuş bütün toplarda lorlu halinde dibe çöken o liksinç tatlı suyu emdi delinmiş yerinden. Top o bir daha onmayacak yarayı yeni almıştı ki, Kurt yelkenli gemiyi ıskartaya çıkarmaya, bir hurda durumuna getirmeye başladı. Ayrıca, henüz el sürülmemiş, ama korkutucu bir biçimde el sürülmeye hazır, bir kırbaçla topaç duruyordu masa üzerinde. 440 Oğlunun yaş gününü daha çok öncesinden düşünen ve varisinin üçüncü doğum gününde hazır bulunmak üzere zamanın en hırçın ve zorba olayları içinden Doğu'ya doğru acele yol alıp gelen Oskar bir kenarda duruyor, oğlunun bu tahripkâr etkinliğini seyrediyor, o azimli oğlana karşı gönlünde bir hayranlık duyuyordu; kendi vücut ölçülerini oğlununkileıie karşılaştırıp biraz endişeyle kendi kendine itiraf elli: Sen burda yokken boyunu aştı oğlun Kurt, nerdeyse on yedi yıl geride kalan doğum gününden beri korumayı başardığın 94 santimetrelik boyu oğlan, bal gibi iki, üç santimetre geride bıraktı; dolayısıyla, kendisini trampetçi yapmanın ve bu vakitsiz büyümeye enerjik bir "Dur" demenin zamanı geldi artık. O büyük kültür kaynağı kitabımla beraber tavan arasındaki çamaşır kurutma yerinde çatı olukları arasına sakladığım artistik eşya bavulundan, yeni fabrikasından çıkmış gibi gıcır gıcır bir teneke trampet alıp geldim ve büyükler böyle bir şeyi yapmadıklarına göre; zavallı annemin verdiği sözü tutarak üçüncü doğum günümde bana tanıdığı şansı ben de oğluma tanımak isledim. Bir zamanlar dükkânda çalışacak kimse olarak beni gören Malzeralh'm, benim bu işe yaramadığım anlaşıldıktan sonra, Kurl'a bakkaliyenin müstakbel sahibi gözüyle bakması pekâlâ mümkündü: "Bunun önüne geçmek gerekiyordu" diyorsam, Oskar'ı perakende ticaretin bir can düşmanı görmeyiniz lütfen. Bana ya da oğluma ilerisi için fabrikalar vaadedilsc, sömürgeleri de içerisinde olmak üzere bir krallığın miras olarak kendisine bırakılacağı söylense, yine de ben bundan başka türlü davranmazdım. Oskar. hiçbir şeyi ikinci bir elden devralmak niyetinde değil; dolayısıyla, oğlunun da benzeri bir davranışta bulunmasını sağlamak ve onu işle düşüncemin sakal tarafı da buradaydı sürekli bir üç yaşındalığın teneke Irampelçisi yapmak istiyordum; genç ve umut dolu bir insanın bir teneke trampeti devralması, bir bakkaliyeyi devralması kadar iğrenç değildi sanki. Bugün böyle düşünüyor Oskar. Ama o zaman dilediği tek şey vardı: Trampelçi bir babanın

yanıbaşına traınpetçi bir oğul koy 441 mak, aklan ikili lokmak vuruşlarıyla büyüklere bakmak, doğurtucu bir irampclçi soyu kurmak; çünkü eserimin kuşaktan kuşağa, tenekeden ve beyazkırmızı lake, aktarılıp gitmesini istiyordum. Ne türlü bir yaşam ileride bizi bekliyordu. Yan yana, ama aynı zamanda değişik odalarda, ikimiz bir arada ama o Labes, ben Luise Caddesinde, o kilerde, ben tavan arasında. Kurt mutfakla, Oskar tuvaletle, sözün kısası baba ve oğul sağda solda ve bazen bir arada trampetlerini konuşturabilir, uygun fırsat çıktı mı ben kendi anneannemin, Kurt kendi anneannesinin, yani ikimiz de anneannemiz Anna Koljaiczek'in eteklikleri altına kayabilir, orada yatıp kalkabilir, tokmakları kaldırıp indirerek hafif acı tereyağının kokusunu soluyabilirdik. Anneanneme açılan kapı önünde çömer, oğlum Kurla derdim ki: "Bak işle içeri, oğlum! Geldiğimiz yer orası. Hani uslu durursan, bir saalçik ya da daha uzun bir süre aynı yere dönebilir içerde bizi bekleyen topluluğu ziyareı edebiliriz." Kurt'a gelince, eteklikleri allından ileri uzanıp içerlere acele bir göz alar ve nazik bir soruyla benden, yani babasından bir açıklama rica ederdi. "O güzel bayan var ya", diye fısıldardı Oskar da "hani orada, orta yerde oturuyor, zarif elleriyle oynuyor, hani insanı ağlamaklı yapacak kadar yumuşak oval bir yüzü var, işte zavallı annemdir o, yani senin büyükannen; yediği bir yılanbalığı çorbasından, ama belki de kalbinin aşırı narinliği yüzünden ölüp gitti." "Sonra baba, sonra?" diye ısrarla sorardı Kuri. "Ya oradaki o bıyıklı adam?" Ben de bunun üzerine esrarengiz bir hava içinde sesimi alçallıp cevap verirdim: "Ha, o mu? O senin büyükeleden Joseph Koljaiczek. O çakıp sönen kundakçı gözlerine, o Polonyalı romantizmine ve burun kökü üzerindeki o pratik Kaschubei'h kurnazlığa dikkat ediyor musun. Ayak parmaklan arasındaki yüzgeçleri de gördün mü. Columbus'un denize indirildiği 1913 yılında tomruk sallarından birinin altını boyladı, uzun süre sularda yüzüp Amerika'ya vardı ve orada milyoner oldu. Ama yine de suya giriyor 442 arada bir, yüzerek buraya geliyor ve zavallı annemi ana rahmine düşürdüğü yer olan burada tekrar sulara dalıp kayboluyor." "Peki, büyükannemin arkasında saklanan, ama şimdi onun yanıbaşına geçen ve büyükannemin ellerini elleriyle okşayan o yakışıklı bay kim? Tıpkı seninkiler gibi mavi gözleri var, baba?" Uslu ve efendi oğlumun bu sorusuna cevap verebilmek için hayırsız ve hain bir evlât olan benim, bütün cesaretimi toplamam gerekecekti o zaman: "Sana bakan bu gözler, Bronskiler'in harikulade mavi gözleridir, Kurt'çuğum. Senin gözlerin gri renkle gerçi, bu bakımdan annene çekmişsin. Ama yine de zavallı annemin elini öpen Jan'dan kalır yerin yok. Nihayet Jan'ın babası Vinzent de bütün acayipliğine karşın Kaschubei'h gerçek bir Bronski'ydi. Günün birinde biz de döneceğiz oraya, hafif acı tereyağı kokusunu çevreye saçan o kaynağa biz de yol alacağız. Sevin onun için." Benim o zamanki düşüncelerime göre, ancak anneannemin içinde veya her zaman başvurduğum lâtife yollu benzetişle büyükanne adındaki o tereyağı fıçısında aile gerçeklen topluca bir arada yaşayabilir. Bütün diğer uğraşılar gibi İsa'yı izleme yükümlülüğünü de islemeyerek taşıdığım ve Baba'ya, Oğul'a ve daha önemlisi Kutsal Ruh'a ulak bir sıçrayışla erişebileceğim, hatla onları geçebileceğim bugün bile, bir yol bulup büyükannesinden içeri

girmesi her şeyden çok imkânsızlaşan ben, atalarım arasında alabildiğine güzel aile sahnelerini gözlerimin önünde canlandırıyorum. Ozclliklcyağmurlu günler şöyle düşündüğüm oluyor kendi kendime: Anneannem davetiyeler çıkarıyor ve hepimiz büyükannemin içinde buluşuyoruz, Jan Bronski geliyor, Polonya Postaııcsi'ni savunan göğsündeki mermi çukurlarına çiçekler, diyelim karanfiller sokuşturmuş. Benim tavsiyeme uyularak kendisine de bir davetiye yollanan Maria mahcup bir edayla anneme yaklaşıp, onun sevgisini kazanmaya çalışıyor, annemin tutmaya başladığı ve kendisinin kusursuz bir biçimde tulmakla devam etliği hesap defterlerini uzatıyor ona, annem ise Kaschubei'ca bir kahkaha 443 koyveriyor, sevgilim Maria'yı kendisine doğru çekip yanaklarından öpüyor ve göz kırparak: "Oh be Maria'cığım!" diyor. "Kimin kimden şikâyete hakkı var ki. İkimiz de bir Matzerath'la evlendik, ama ikimiz de bir Bronski'yi bağrımıza bastık." Jan'ın hayat verdiği, annemin anneannem Koljaiczek içinde belli bir süre karnında taşıdığı ve derken o tereyağı fıçıcığmda dünyaya gözlerini açan bir oğul olarak daha başka düşünceleri kafamdan geçirmekten kendimi kesinlikle alıkoymam gerekiyor. Çünkü böyle bir olay kesinlikle başka olayları ardından sürükleyip getirecektir. Belki o vakit, nihayet kendisi de bu çember içinde bulunan üvey kardeşim Stephan Bronski'nin kafasında Bronski'ce bir düşünce uyanır, ilkin benim Maria'ya göz koyar, sonra da ona daha çok sokulmaya çalışır. Dolayısıyla, hayal gücüm, zararsız bir aile toplantısıyla sınırlıyor kendini. Bir üçüncü ve bir dördüncü irampetçiden vazgeçiyorum; Oskar ve Kun'la yetiniyor, toplantıda hazır bulunanlara, yabancı ülkelerde anneannemin yerini alan Eyfel Kulesi'yle ilgili kimi şeyler anlatıyorum; bizleri davet eden Anna Koljaiczek de içinde olmak üzere trampetlerimizin konukları eğlendirmesi ve konukların trampet vuruşlarındaki ritme uyarak elleriyle dizlerinde tempo tutması sevindiriyor beni. Anneannemin içinde dünyayı ve bu dünyadaki ilişkiler örgüsünü açıp yaymak, sınırlı bir yüzey üzerinde çok katlı olmak ne kadar ayartıcı bir düşünceyse de, Oskar'm şimdi, Matzerath gibi kendisi de muhtemel bir baba olduğu için, Kurt'çuğun üçüncü yaş gününe, yani 1944 yılı 12 Haziran'ındaki olaylar üzerine eğilmesi gerekiyor. Bir kez daha belirteyim ki, doğum günü armağanı olarak bir kazak, bir top, bir yelkenli gemi, bir kırbaç ve bir topaca kavuşmuştu oğlan ve benden de bcyazkırmızı lake bir teneke trampet alacaklı. Tam yelkenli gemiyi hurdaya çıkarmıştı ki, yanına yaklaştı Oskar; tenekeden yeni armağanı arkasında saklıyor, kullanılmış trampet ise karnının önünde sallanıyordu. Kurl'la karşı karşıya dikiliyorduk, aramızda bir adımcık bir uzaklık vardı; Os 444 kar parmak çocuk, Kurt boyu Oskar'dan iki santimetre daha büyük bir diğer parmak çocuk. Yüzünde vahşi bir ifade vardı Kurt'un, ne de olsa yelkenliyi kırıp dökmekle meşguldü; Pamir adındaki yelkenlinin son direğini de alaşağı etmişti ki, trampeti arkamdan çekip alarak yukarı kaldırdım. Yelkenlinin enkazını ansızın elinden yere düşürdü Kurt, trampete saldırdı, trampeti tuttu, evirip çevirdi, yüzündeki gergin çizgiler biraz yatışır gibi oldu. Eh, trampet değneklerini de kendisine uzatabilirdim şimdi. Ama ne yazık ki, bu ikili hareketimi yanlış anladı Kurt, kendini tehlikede sanarak trampetin kenarıyla vurup değnekleri almak için eğildim, o

arkasına uzandı, yerden kaldırdığım değnekleri yeniden kendisine uzatmak isterken doğum günü armağanıyla bana vurdu, topacına değil de bana, Oskar'a vurdu, topacına değil, oysa topacı yivliydi, dönmek için yapılmıştı, ama Kurt kendi babasının vınlayıp dönmesini istiyordu, kırbaçlamaya başladı beni, belki de kardeş olduğumuzu düşündü; Kabil Habil'i kırbaçladı, derken Habil dönmeye başladı, ilkin yalpalayarak, ama zamanla hızlandı dönüşü ve düzgünleşli, başlangıçla boğuk boğuk ve ters ters homurdandı, zamanla durulup berraklaşlı sesi, topaçlar gibi bir şakıma tutturdu. Ve Kabil, giderek daha yukarlara çekip götürdü sesimi, derken sesimde bir tebeşirleşme başgösterdi, sabah duası okuyan bir tenorunki gibi çıkmaya başladı sesim, gümüşsü meleklerin Viyanah Çocuk Şarkıcıları'nın, bir öğrenim ve eğitimden geçirilmiş iğdişlilerinki gibi çıkmaya başladı; Habil'in de yere serilmeden böyle çıkmış olmalıydı sesi, ben de nihayet Kurlun kırbaç darbeleri altında yere serildim. Benim böyle yere yıkılmış ve perişan durumda vınlamaya devam ettiğimi görünce, birçok kez odanın havasını kırbaçladı Kurt; sanki kırbaç sallamaya doymamıştı kolu. Derken trampeti uzun boylu incelemeye koyuldu, bir yandan da kuşkuyla göz altında lultu beni. Beyazkırmızı lake armağan trampeti oradaki sandalyenin bir köşesine çaldı ilkin, sonra elinden döşeme tablaları üzerine bıraklı. Yelkenli geminin devcileyin gövdesini yerden 445 alarak trampete girişli. Trampeti çalmıyor, onu vurup kırmaya savaşıyordu. Ne kadar basit olursa olsun, herhangi bir havayı trampetten çıkarmaya uğraşmıyordu elleri. Yüzünde zorlanmış bir katılık, trampetin tenekesine tekdüze darbeler indiriyordu. Böylesine bir trampelçiyi beklememişti trampet, oynar gibi havada savrulan pek hafif değneklerin darbelerine katlanabilirdi, ama kaba bir yelkenli enkazından oluşan bir şahmerdanın darbelerine hayır. Trampet eğilip büküldü, çevresini bırakıp kaçmak, darbelerden yakasını kurtarmak istedi; beyazkırmızı lakeyi üzerinden alarak ve grimavi tenekeye aman dileterek kendini görünmez duruma sokmak isledi. Ne var ki, babasının doğum günü armağanına aman vermedi oğul ve baba yeniden araya girip, vücudunun birçok yerinde ağrı ve sızılar hissetmesine aldırmayıp halı üzerinde sürünerek oğula yaklaşmak isleyince yeniden kırbaç darbeleriyle karşılandı: Yorgun topaç, kırbacın tadını biliyordu, topaç gibi dönmeyi ve vınlamayı bıraktı; beri yandan trampet de değnekleri oynar gibi havada savuran, değnekleri ne kadar güçlü savunuşa savursun üzerine hoyrat indirmeyen ince duygulu bir trampetçiye kavuşmaktan keşli umudunu. Maria içeri girdiğinde, trampet çoktan hurdaya çıkarılmıştı. Beni kucağına aldı Maria; şişmiş gözlerime, yırtılmış kulağıma öpücükler kondurup, dilini kırbaç izleri görülen ellerimde gezdirdi, bu izlerden akan kanları yalayıp uzaklaştırdı. Alı ne olur Maria, bu kendisine kölü davranılmış, boy atıp gelişmekte geri kalmış, acınacak derecede anormal çocuğu sadece öpmeseydi de, onu dövülmüş bir baba görse, onun her yara beresinde kendi sevgilisini görseydi! İlerdeki karanlık ve kasvetli aylarda onun için ne büyük bir avuntu kaynağı, ona nasıl gizli ve gerçek bir koca olurdum! İlkin felâket üvey kardeşim Slephan Bronski'nin başına çullandı. Hani Maria'yı doğrudan ilgilendiren bir şey değildi bu. O sırada üvey kardeşim teğmenliğe lerfi etmişti ve çoktan üvey babası Ehlers'in adını taşıyordu. Felâket, Buz Denizi'nde üvey kardeşimin başına çullanmış, onun subay kariyerine bundan böyle

446 kesinlikle son vermişti. Stephan'm babası Jan, Polonya Poslanesi'ni savunduğu için Saspc Mezarlığı'nda kurşuna dizilirken gömleğinin altında bir skat karlı taşımış, oğlu Teğmen Ehlers'in üniformasını ise ikinci sınıf bir Demirhaç Nişanı, bir piyade rozeti ve bir elc Dondurulmuş Et Nişanı* süslemişti. Haziran sonunda Truczinski Ninc'ye hafif bir inme indi, çünkü posta idaresi kara bir haber iletmişti kendisine: Oğlu Onbaşı Fritz Truczinski üç şey uğrunda şehit düşmüştü: Führer, millet ve vatan. Bu da cephenin orta kesiminde olmuş, Fritz'in cüzdanından Heidelberg'li, Brest'li, Paris'li, Bad Krcuznach'lı ve Selanikli çoğu gülen cana yakın yosmaların resimleri çıkmıştı; ayrıca birinci ve ikinci sınıf Demirhaç Nişanları, bilmem hangi yaralanmalara karşılık verilen nişanlar, göğüs göğüse bir savaşla kazanılan bronz bir bilezik ve bir tanksavar lop mermisinin iki yarım parçası. Sonra da Kanauer adında bir yüzbaşı, cephenin orta kesiminden doğruca Langfuhr'un Labes Caddesi'ne Friiz'in birkaç mektubunu yollamıştı. Matzeralh elinden gelen yardımı esirgemedi ve Truczinski Nine çok geçmeden iyileşmeye başladı; ama bundan böyle eski sağlığına da kavuşamadı büsbütün. Pencerenin önündeki bir sandalyede kıpırdamadan oturuyor, günde iki üç kez yanma çıkarak kendisine gerekli öteberileri götüren bana ve Matzcrath'a. cephenin orta kesimi denen yerin nerede bulunduğunu soruyordu. Uzak mıydı buraya cephenin orta kesimi? Bir pazar trenle kalkıp gidebilir miydi? Malzeratlı bütün iyi niyetine karşın bu konuda bilgi veremiyor, dolayısıyla giderek hareketlenen orta cepheye ilişkin birkaç değişik bilgiyi, uzun öğle sonralarında trampetini konuşturarak, sandalyesinde kmııldamaksızm oturan, ama boyuna başını sallayan Truczinski Nine'ye sunmak, özel haberler ve cephe haberleriyle coğrafya konusunda kendini yetiştirmiş bulunan ba * Kuzey Kutbunda liyakat gösteren askerlere verilen madalyanın halk arasındaki ismi. (Ç.N.) 447 na düşüyordu. Çapkın Fritz'e pek bağlı olan Maria'ya gelince, sofulaşmışu birden. Bütün temmuz ayını, aldığı dini eğitimin gereklerini yerine getirmekle geçirdi, pazarları HerzJesu Kilisesi'ne giderek Rahip Hecbt'i ziyaret elti; tek başına kiliseye gitmekten hoşlanmasına karşın, bazen yanına Matzerath'ı alıp götürüyordu. Ama Protestan kilisesindeki tapınmalar Maria'ya yetmedi. Bir halta ortası perşembe mi, yoksa cuma mıydı? daha normal kapanma saatini beklemeden dükkânı Matzcrath'a bırakıp Katolik olan beni elimden tuttu; Neuer Mark'ta doğru yürümeye başladık, sonra Else Sokağfna, oradan Meryem Ana Caddesi'ne saptık. Kasap Wohlgemulh'un önünden geçerek Kleinhammer Parkı'na geldik. Oskar, galiba Langfuhr istasyonuna gidiyoruz, küçük bir yolculuk yapacağız, belki de Bissau'a, Kaschubei'a gideceğiz diye düşünürken sola vurduk, demiryolu alt geçidinin önünde batıl bir inanca uyarak durduk, önce bir marşandizin geçmesini gözledik, sonra da yukardan pis pis suların damladığı alt geçitten geçtik, sonra sinemadan tarafa yürüyerek sola saptık ve tren yolu boyunca sürdürdük yürümemizi. Ya Maria beni Brunhof Caddesi'ndeki Dr. Hollatz'ın muayenehanesine götürüyor, ya da

mezhep değiştirecek, onun için benimle HerzJesu Kilisesi'ne gitmek isliyor diye geçirdim içimden. Kilisenin ana kapısı, tren yolu seline bakıyordu. Selle açık kapı arasında durduk. Bir ağustos gününün ikindi üzeri, havada bir uğultu. Arkamızda, raylar arasındaki çakıl taşları üzerinde, ellerinde kürekler, başlarında beyaz başörtülerle Doğu'dan gelmiş kadınlar çalışıyordu. Ayakla dikilip gölgeli ve serin kiliseden içeri baktık. Çok arkalarda insanı usiaca kendine çeken bir göz; ebedî kandil. Arkamızdaki set üzerinde çalışan Ukraynalı kadınlar kazma ve kürekleri ellerinden bıraktılar. Bir boru öttü, bir tren yaklaştı, geldi sonunda, gelmişti, henüz gilmemişti, önümüzden geçip uzaklaşmamıştı henüz, ama derken gilli. Bir boru öttü. Ukraynalı kadınlar yeniden kazma ve küreklere sarıldı. Maria kararsızdı, ilkin hangi ayağını atacağını bilemez gibiydi, derken doğuştan ve ayrıca vaftiz nedeniyle Tek 448 Mutlu Kılıcı Kilise'ye* daha yakın bana yükledi sorumluluğu; yıllardan sonra, o gazoz tozu ve sevgi dolu iki haftadan sonra kendini yeniden Oskar'ın yol göstericiliğine bıraktı. Bunun üzerine tren yolu setini, setteki gürültüleri, ağustos ayını ve ağustos ayının uğultusunu dışarda bıraktık. Biraz mahzun, parmak uçlarımı gömleğimin allında saklı duran trampet üzerinde hafif yollu gezdirdim, ama yüzümü kendi haline ve bir umursamazlığa lerkcdcrek, zavallı annemle bu kilisede ziyaret elliğimiz âyinleri, akşam ibadetlerini ve cumartesi günah çıkarmalarını anımsadım; annem, Jan Bronski'yle pek kızla düşüp kalkmaya başladığı için ölmeden az önce sofulaşmış, her cumaricsi az buçuk günah çıkarır olmuş, pazarları kutsamalarla güçlenmeye çalışmış, böylece bir sonraki perşembe Dülgerler Sokağı'nda Jan'ın karşısına hafiflemiş ve güçlenmiş durumda çıkmak istemişti. O zamanki rahip efendinin adı neydi acaba? Adı Wichnke idi rahip efendinin ve hâlâ HerzJesu Kilisesinin rahipliğini üzerinde bulunduruyor, alçak perdeden ve anlaşılmaz bir dille tatlı tatlı vaazlar veriyordu; Credo'yu** o kadar ince ve ağlamaklı bir sesle okuyordu ki, soldaki Bakire Meryem'i, İsa Çocıık'u ve Valtizci Oğlanı barındıran yan mihrap olmasaydı, ben bile o zamanlar bir inanç duygusuna kaptırabilirdim kendimi. Ama yine de Mariayı dısardaki güneş ışığından alıp kilisenin ana kapısından içeri sokmamı, sonra da kendisini çini döşeme üzerinden çekerek kilisenin orta yerine getirmemi sağlayan bu yan mihrap olmuştu. Oskar acele etmeksizin, meşe sırada Maria'nın yanı başında sessiz sakin oturuyor ve giderek daha bir duygusuzlaşıyordu. Son kez buraya geleli yıllar geçmişti aradan, buna rağmen sanki hep aynı kimseler yine günah çıkarma kitabının yapraklarını karıştırıyor, Rahip Efendi Wiehnke'nin kulağının boşalmasını gözlüyorlardı. Biraz kenarda, kilisenin ortasına yakın bir yerdeydik. * Katolik Kilisesi. (CN.) ** (Latince : İnanıyorum) ; Kiliselerde okunan İman Kanunu'nun başlangıcı. (Ç.N.) 449 Böylelikle Maria'yı bir seçim yapmakla rahat bırakmak ve bunu kolaylaştırmak istemiştim. Bir kez Maria günah çıkarma sandalyesinin insanı sersemletecek kadar yakınında bulunmuyordu; dolayısıyla sessiz sedasız, resmî denemeyecek bir tarzda mezhep değiştirebilirdi. Sonra da günah çıkarmadan önceki durumu görebiliyordu oturduğu

yerden, dolayısıyla, olup bileni bizzat izleyerek bir karara varabilir, islerse günah çıkarma hücresine girip Rahip Efendinin kulağına eğilerek, mezhep değiştirmenin ayrıntılarını konuşabilirdi. Onun henüz acemi ellerde, kilisenin kokusu, tozu ve kabartma süsleri, görkemli melekleri, kırılan ışıkları, ihlilac.li vücullarıyla ermişleri altında, tatlı ezalardan yana zengin bir Katolikliğin önünde, altında ve arasında diz çöküp, terslen başlayarak haç çıkardığını görmek üzdü beni. Oskar eliyle hafiflen Maria'ya dokundu, ona nasıl doğru haç çıkarılacağını gösterdi, öğrenmeye hevesli Maria'ya alnının gerisinde nerede Babanın, göğüs içinde nerede Oğul'un ve omuz eklemlerinin neresinde Kutsal Rııh'un bulunduğunu, ayrıca amin demek için ellerin nasıl katlanması gerekliğini öğretti. Maria onun öğrettiği gibi haç çıkardı, sonra amin pozisyonunda katladı ellerini ve aminden kalkarak dualara koyuldu. Oskar da ölmüş birkaç yakını için duaya çalıştı ilkin, ama Roswitha'si için Tanrı'ya yakarıp onun ebedî huzur ve ilâhî bazlardan hissedar olmasını satın almaya çalışırken öylesine dünyevi ayrıntılar zihnine üşüştü ki, ebedî huzur ve ilâhî hazlar, sonunda Paris'teki bir olele gelip yerleşti. O zaman Prâlalion'da aradım kurtuluşu, çünkü bu duanın biraz daha serbest bir havası vardır; ezelden ebede değişim, sursum çorda, diğnum el juslum yerinde olanı ve doğrusu budur bu kadarıyla yelindim ve göz ucuyla Maria'yı izlemeye koyuldum. Bir Katolik gibi tapınmak yakışıyordu Maria'ya; şirin ve resmedilmeye değer bir görünüşü vardı. Tapınmak kirpiklerini uzatıyor, kaşlarının daha bir belirgin ortaya çıkmasını sağlıyor, yanaklarını yakıp tutuşturuyor, alnını ağırlaştırıyor, boynunu esnek, burun kanatlarını oynak ve devingen bir duruma sokuyor 450 ORHAN KEMAL . İL HALK KÜTÜPHANESİ du. Maria'nın acılarla çiçcklencn yüzü, az kalsın ona yaklaşma denemelerinde bulunmaya götürecekti beni. Ama lapınanları rahatsız etmemek gerekiyor; lapınanları ne başlan çıkarmalı, ne de onlar tarafından baştan çıkarılmalıdır; islerse diğer kimseler taralından seyredilmeye değer görünmek lapınanların hoşuna gitsin, tapınmaları üzerinde olumlu bir etki yapsın, böyle bir yola başvuru lmaınal id ir. Bir ara pürüzsüz cilalı kilise sırasından kaydım aşağı, ellerimi gömleğimin allında bir kümbet yapan trampetimin üzerine koydum. Maria'clan kaçıp çini döşemeye geldi Oskar, trampetiylc kilisenin sol kanadındaki Çarmıh Duraklarfnın* önünden geçti, Ermiş Anlonius'un önünde bizim için dua el oyalanmadı; çünkü biz ne bir para çantası, ne de evimizin analılarını kaybetmiştik; eski Pruzzcn'lcr tarafından öldürülen Prag'lı Adalbeıl'i de solumuzda bıraktık ve durup dinlcnmeksizin bir çini panodan ötekisine sekerek —bir satranç gibiydi çiniler sol yan mihrabın basamaklarını müjdeleyen halı önüne gelip durduk. İnanınız ki, Yeni Gotik üslûbunda bir tuğla yapı olan HcrzJesu Kilisesinde, dolayısıyla sol yan mihrapta herşey eski durumundaydı; o üryan pembe İsa Çocuk hâlâ Bakire Meryem'in sol bacağında oturuyordu; hani Maria demiyorum ki, benim mezhep değiştiren Maria ile karıştırılmasın. Bakire Meryem'in sağ dizine doğru hâlâ çikolata rengindeki kıllı postuyla üzerinde doğru dürüst bir giysi bulunmayan Vallizci Çocuk yerleşmişti. Bakire Meryem eskisi gibi sağ işaret parmağıyla İsa'yı gösteriyor, bir yandan ela Vaftizci Yahya'ya bakıyordu. Ama Oskar, yıllar süren bir gaybubetten sonra da Bakire Meryem'in kasılmasından çok, iki

oğlanın durumlarıyla ilgilendi. İsa'nın boyu üçüncü doğum gününde benim oğlum Kurlun boyu kadardı, yani Oskar'dan iki santimetre daha uzundu. Eldeki * Hazrcli isa'nın çarmıha «erikliği Golgolha'ya kadar göıürülürkcn geçtiği yol. Katillik kiliselerinde on dön durağı canlandıran on dört lablo halinde tasvir edilir. (Ç.N.) 451 belgelere göre yaşı İsa'dan daha büyük olan Vaflizci Yahya benim boyumdaydı. Ne var ki, her iki oğlanın yüzünde büyümüş de küçülmüş kimselere özgü zeki bir ifade bulunuyordu ve bu ifade benim yüzümün de yabancısı değildi. Değişen bir şey yoklu ortada; çok yıllar öncesi zavallı annemle HerzJesu Kilisesini ziyarel ettiğim zaman, gene tıpkı böyle pek açıkgöz bakışları vardı her ikisinin. Halının üzerinden yürüyüp basamakları çıktım, ama başlangıç duasına başvurmadan yaptım bu işi. Tasvirlcrdeki her kıvrımı gözden geçirdim; iki çıplak oğlanın boyalı alçıdan vücutlarını, parmaklarımın lümündeki duyguları bir araya loplasam kendisiyle boy ölçüşenıeyeccği kadar keskin duygulu trampelçi tokmağımla usul usul izledim, tokmağı dokundurmadığım hiçbir yer bırakmadım; bacaklar, karın, kollar. Vücuttaki yağ bağlamaktan ileri gelen kırışıkları ve aradaki çukurları saydım; tıpkı Oskar'ın boyu boşu, lıpkı benim gürbüz ellen vücudum, benim güçlü ve biraz yağlı dizlerim, benim kısa, ama adaleli irampelçi kollarım. Hani yumurcak da lıpkı benim gibi tutuyordu kollarını. Meryem Ananın bacağında oturuyor, sanki trampet çalacakmış, sanki Oskar değil de Isa imiş, sanki benim trampetimi gözler dururmuş, sanki bu kez niyeti ciddiyıniş, Meryem Anaya, Vallizci Yahya'ya ve bana irampciicn şöyle ahenkli hoş havalar çıkarıp sunacakmış gibi kollarını ve yumruklarını havaya kaldırmıştı. Yıllar önce ne yapmışsam onu yapımı yine. trampeti karnımdan çekip alarak İsa'yı bir sınamadan geçirdim. Boyalı alçıyı düşünerek sakıngan davranıp Oskar'ın beyazkırınızı trampetini İsa'nın pembe bacaklarına sürdüm, ama bunu hıncımı almak için yaptım, yani bir mucize olacak diye sersemce bir umuda kaptırmadım kendimi. İslediğim, İsa'nın güçsüzlüğünü elle tutulur biçimde görmekti daha çok. Her ne kadar İsa orada öyle oturuyor ve yumruklarını havaya kalkık tutuyor, her ne kadar benim boyuma ve benim sağlam vücut yapıma sahip bulunuyor, benim nice zahmetlere ve nice büyük yoksunluklara katlanarak uyandır 452 mayı başardığım üç yaşındaki çocuk izlenimini alçıdan ve kolaycacık uyandırmak isliyorsa da, trampet yalamıyordu, çalabilirmiş gibi yapıyordu yalnız, galiba şöyle düşünüyordu: trampetim olsaydı çalardım. Ben de dedim ki, buyur işte trampet sana, ama yine de çakmayacaksın. Her iki trampet değneğini, güle güle katılıyordum hani, sosis biçimindeki parmaklarının arasına kıstırdım İsa'nın, on parmağı arasına kıstırdım, haydi çal bakalım şimdi, pek sevgili lsa'cığım; boyalı alçı, teneke trampet çalıyor. Oskar döndü, üç basamağı indi, halı üzerinde yürüyüp yine çini döşemeye geldi. Çalsana haydi İsa Çocuk! Oskar bir hayli geriye çekildi heykellerden, heykellerle arasına bir uzaklık koydu ve gülmekten iki büklüm oluyordu adeta, çünkü İsa Çocuk oracıkla öyle oturuyor, trampet çalamıyordu, çalmak istemiyordu belki de, Can sıkıntısı içimi bir ağaç kabuğu gibi kemirmeye başlamıştı ki, işinim birden: İsa Çocuk ıram pel çalıyordu.

Her şey susmuştu. İsa Çocuk değneklerden bir sağını indiriyordu trampete, bir solunu. Sonra da iki değnekle birden çalmaya başladı, değnekleri çapraz çapraz tutuyordu elinde, hani onları havada fena da savurmuyordu; bu işi gayet ciddi yapıyor, çeşitlemelerden hoşlanıyor, basil ritimlerde öylesine bir ustalık gösteriyordu ki, ağır ve çapraşık ritimler çıkarıyordu sanki trampetten, geçmiş yüzyıllardaki bir kiralık asker gibi de değildi çalışı, çaldıklarında tamamen bir müzikalite vardı, halk havalarını da küçümsemiyordu; o zamanlar ağızdan ağıza dolaşan "Her şey geçer" melodisini çaldı, tabiî onun ardından "Lili Marlcn"i; derken yavaşça, ama galiba biraz ansızın o mavi Bronski gözlü ve bukleli başını döndürdü bana, hayli kendini beğenmiş bir edayla gülümsedi ve Oskar'ın en beğendiği parçaları potpuri halinde bir araya toplayarak çalmaya koyuldu; "Cam, cam, camcık" ile başladı potpuri, oradan "Ders Programı"na geçti, İsa Çocuk da tıpkı benim gibi Raspulin'i Goethe'ye karsı koz olarak kullanıyordu; benimle Slockturnı'a çıkıyor, benimle yerlerde sürünerek tribün allına giriyor, dalgakıranda yılanbalığı yakalıyor, yanıma katılarak zavallı annemin ayak ucuna doğru daralan tabutunun arka 453 sındaıı yürüyor ve hep bir yolunu bulup anneannem Koljaiezck'iıı dört etekliği allına giriyordu ki, bu beni hepsinden çok şaşı ilan bir şey oldu. Derken Oskar yaklaştı. Bir güç onu İsa Çocuka doğru çekmiş, ansızın Oskar halı üzerinde yürümek, çini döşeme üzerinde dikilmemek istemişti. Mihrap önündeki merdivenin bir basamağı onu alıp bir sonraki basamağa iletti. Böyle böyle yukarı çıktım. Onun aşağıya indiğini görseydi m, hani daha memnun okudum. Sesimin son kalıntılarını kazıyıp bir araya toplayarak: "İsa Çocuk!" dedim. "Bak, biz seninle böyle bir bahse tutuşmadık. Hemen geri ver bana trampetimi. Senin haçın var, o yeter sana." Öyle ansızın kesmeyerek yavaş yavaş çalmasını bitirdi İsa Çocuk, değnekleri aşırı bir dikkat gösterip trampetin teneke yüzüne çapraz durumda bıraktı ve Oskar'ın düşüncesizlik ederek daha önce kendisine sunduğu trampeti itiraz etmeden ona geri verdi. Teşekkür falan etmeden on iblis çabukluğuyla basamaklardan inip yan mihraptaki Katolik havadan kendimi dışarı almak isliyordum ki, ansızın bir ses, buyurucu olmasına karşın gönül okşayarak omuzlarıma dokundu: "Beni seviyor musun Oskar?" Arkama dönmeden cevap verdim: "Ne gezer!" Bunun üzerine İsa Çocuk sesini cıı ulak bir şekilde yükseltmeyerek yineledi: "Beni seviyor musun Oskar?" Ters ters cevaplandırdım: "Ne yazık ki hiç, ama hiç sevdiğim yok!" O zaman üçüncü bir kez, içimde bir boşluk duygusu uyandırarak beslendi İsa Çocuk: "Oskar, beni seviyor musun? Yüzümü çevirip baktım: "Senden nelret ediyorum yavrucuğum, senden ve senin bütün o çcvrcndekiierdeıı!" Ne Uıhalsa benim bu aşağılayıcı sözlerim onda bir zaler coşkusunun uyanmasına yardımcı oldu. İlkokul öğretmeni bir bayan gibi işaret parmağını havaya kaldırdı ve bana bir görev yükledi: "Sen Oskar'sın, bir kayasın sen, bu kaya üzerinde kilisemi kuracağım. Düş peşime!" Bu durumda ne kadar hırslandığımı tasavvur edersiniz sanırım. Öfkemden tepem atmıştı. Alçıdan ayak parmaklarının birini kopardım İsa Çocuk'un, ama İsa Çocuk artık kımıldamaz olmuş 454 lu. "Bir daha söyle bakayım bunu!" dedi Oskar, tiz bir sesle. "Söyle de, senin o boyalarını

kazıyayım üzerinden!" Bundan böyle bir şey söylemedi İsa Çocuk; her zamanki gibi yine o yaşlı adam geldi, bütün kiliselerde ayaklarını sürüyerek dolaşan o yaşlı adam. Sol yan mihrabı selamladı geçerken, beni hiç larkclmemişii, ayaklarını sürüyerek yoluna devam elli ve lam Prag'lı Adalbert'in yanma varmıştı ki, ben yalpalayarak merdivenden indim, halıyı geçip çini döşemeye çıktım ve arkama dönmeden satranç desenli çini döşeme üzerinden geçerek Maria'nın yanına geldim; o anda Maria tıpkı benim öğrettiğim gibi usulüne uygun şekilde haç çıkarıyordu. Maria'yı elinden tutarak kutsal su kurnasına götürdüm, kilisenin ana cemaat yerinde, âdeta kapının hemen yanında bir kez daha ana mihraba doğru döndürüp ona haç çıkarttırdım, ama kendim haç çıkarmadım onunla beraber; Maria diz çökmeye kalkınca, onu çekip dışarının güneşli havasına daldım. Akşam üzeriydi. Setteki tren yolunda çalışan Ukraynalı kadınlar gitmişti. Langluhr banliyö istasyonunun az berisinde bir marşandiz treni manevra yapıyor, havada salkım saçak tatarcıklar uçuşuyordu, yukarıdan doğru gelen çan sesleri manevra yapan marşandizin gürültüsüne karışıyordu. Maria'nın yüzünde ağlamış bir ilade vardı, bana gelince haykırmak isliyordum; İsa neyimeydi benim; ah şöyle bir bağırsaydım; İsa'nın haçından bana neydi! Ama sesimin onun kilisesindeki pencerelere karşı güçsüz kaldığını da çok iyi biliyordum. Kilisesini ilerde de Petrus* ya da Pelri veya Doğu Prusya diliyle Palrikeil adındaki adamı üzerinde kursundu. "Aman Oskar, kilisenin camlarına sakın dokunmayasın!" diye fısıldıyordu içimdeki şeytan. "Bak senin sesinin de canına okur sonra." Dolayısıyla, gözlerimi kaldırıp sadece bir bakmakla yelindim, Yeni Gotik üslûbundaki bir pencerenin enini boyunu ölçtüm, sonra kurlardım kendimi, onun peşine düşme * İlk havarilerden olup Hazreli Isa (aralından Aranı dilinde kaya anlamına Kephas (Yuııansa : Pelros) adı verilen, İsa'nın, kilisesini üzerine kurmak islediği kaya olarak gördüğü, İsa'nın ölümünden sonra Hıristiyanların önderliğini ele alan ve asıl adı Simon olan bir balıkçı. (Ç.N.) 455 dim. Maria'nın yanı sıra tslasyon Caddesi'ndcn alt geçide doğru yürümeye koyuldum. Yukardan sular damlayan alı geçidi geride bırakıp Kleinhammer Parkfna çıktık, sonra sağa sapıp Maria Caddesi'ne vurduk, Kasap Wohlgcinuth'un önünden geçtik, soldaki Else Caddesi'ne saptık, Striessbach'dan geçip Ncucr Markl'a geldik; burada pasif korunma için yangın söndürmede kullanılmak üzere bir havuz yapıyorlardı. Uzun sürdü Labcs Caddesi, ama sonunda eve vardık. Maria'dan ayrılıp doksan basamağı çıkarak tavan arasına geldi Oskar. Çamaşır kurulma yerine yatak çarşafları asılmıştı ve çarşafların gerisinde pasif korunmada kullanılmak üzere yığılmış kumlar görülüyor, kumların, kovaların gerisinde de benim kitabım ve Cephe Tiyatrosu'ndan kalma teneke trampet stokum bulunuyordu. Ve bir ayakkabı kutusunda ıskartaya çıkarılmış, ama hâlâ armut biçimini koruyan birkaç ampul vardı. Bu ampullerden ilk önüne geleni aldı Oskar, sesiyle tuz buz elli, sonra ikincisini alıp camdan loz haline gelirdi, daha sonra da üçüncüsünü iki parçaya böldü, büyücek parçanın üzerine güzel güzel harflerle İSA yazdı sesiyle, sonra da hem camı, hem yazıyı paramparça etli, aynı şeyi bir kez daha yineleyecek oldu, ama ampul kalmamıştı. Pasil korunma kumlarının üzerine bitkin bırakımı kendimi: Oskar'ın sesine henüz bir şey olmamıştı, sırası gelince İsa'nın yerini alacak biri vardı ortada. Ama benim ilk müritlerini Toz Alıcılar olacaktı.

¦ 456 TOZ ALICILAR Çevreme mürit toplamak, önüme yenilmez güçlükler çıkarıyordu; bir kez bu yüzden İsa'nın yerini almaya uygun biri değildi Oskar. Ne var ki, o zamanlar böyle bir işle görevlendirildiğim birtakım dolambaçlı yollardan kulağıma geliyor, selefime inanmamama karşın beni onun halefi yapıyordu. Ama "Her kim ki şüphe eder, inanır; her kim ki inanmaz, en uzun süreli olur inancı" kuralına uygun olarak HerzJesu Kiliscsi'nde yalnız şahsına karşı açığa vurulan küçük mucizeyi şüpheler allına bir türlü gömmeye yanaşmıyor, trampet gösterisini bir kez daha tekrarlamaya razı etmek istiyordum. Birçok kez Oskar. yanında Maria bulunmaksızın, söz konusu tuğla yapı kiliseye gitti. Sandalyesine çivilenmiş oturan ve beni bir türlü yolumdan alıkoyamayan Truczinski Ninc'nin elinden ikide bir kurtulup evden dışarı çıkıyordum; İsa'nın bana sunacağı ne vardı? Ne diye yarı geceleri kilisenin sol kanadında geçiriyor, zangoçun kapıyı üzerime kapamasına ses çıkarmıyordum? Ne diye Oskar sol yan mihrabın önünde kulakları cam gibi seri, her yeri kaskatı olana kadar dikiliyordu? Çünkü nedamet dolu teslimiyetime ve nedamet dolu külürlcrimc karşın ne trampetimin, ne İsa'nın sesini işitebiliyordum. Miserere.* Gece yarıları HerzJesu Kilisesi'nin çini döşcmelerindeki kadar ömrümde hiç daha öyle dişlerimin lakırdadığını * (Lal. merhamet eyle): Katolik kiliselerimle tövbe, istiğfar ve delinle ilgili ilâhinin başlangıcı. (Ç.N.) 457 duymadım. Hangi palyaçonun Oskar'ınkindcn daha mükemmel bir kaynana zırıltısı olabilirdi? Bu takırtılara başvurarak, bol keseden mermi yakan makineli tüfeklerle dolu bir cephe kesimine öykünüyordum bazen. Bazen da daktilo kızlarının ve daktilo makinelerinin tümüyle bir sigorta acentasını alt ve üst çenem arasında bulunduruyordum. Sesim sağa sola uzanıyor, sağda solda yankılanıyor, kendisine arkadaşlar topluyordu. Sütunlar bir üşüme nöbetine tutuluyor, kilise kubbesinin tüyleri diken diken oluyordu. Arada bir öksürüyordum; öksürüğüm tek ayakla çini döşemenin satranç deseni üzerinden sekerek Çarmıhtı Yolu gerisin geri yürüyor, orta cemaat yerinden yukarılara tırmanıyor, koro yerine yükseliyor, altmış kez öksürüyordu; ıcgannicle bulunmayıp, daha çok öksürük egzersizi yapan bir Bach topluluğuydu sanki; tam Oskar'ın öksürüğünün org borularının içine güç belâ sürünerek girdiğini ve pazar günkü koro müziğinde kendisini açığa vuracağını ummaya başlıyordum ki, kilisenin giysi odasında bir öksürük sesi duyuluyor, çok geçmeden minberden geliyor ses ve sesler öksürerek yüksek mihrabın gerisine, çarmıha gerili o atletin arkasına kayıyor, orada sönüp gidiyor, öksürerek çarçabuk ruhunu teslim ediyordu. Başarıldı diye öksürüyordu öksürüğüm; oysa başarılan bir şey yoktu; İsa Çocuk, kaskatı ve yıtınuşamaz, trampet değneklerimi ellerinde tutuyor, trampetimi pembe alçı üzerinde tutuyor, ama konuşturmuyor onu, benim yerini alacağımı doğrulanıyordu. İsa'nın yerini alması konusunda kendisine verilen buyruğu yazılı olarak elinde bulundursa, hani pek memnun kalacaktı Oskar. O zamanlardan bende şu alışkanlık, daha doğrusu şu kötü alışkanlık kaldı: Kiliseleri, hatla en ünlü katedralleri gezerken çini döşeme üzerine ayağımı atmaya göreyim, sağlık

durumum ne kadar mükemmel olursa olsun öksürmeye başlıyor, sürekli öksürüyor, öksürüğüm kilisenin yapı üslûbu, yüksekliği ve genişliğine göre Gotik, Romantik ya da Barok bir biçimde açılıp yayılıyor ve aradan yıllar geçmesine karşın benim bir zaman Ulm ya da Speyer Katedrali'nde saldığım bir öksürüğü trampet üzerinde bu 458 gün yeniden seslendirmemi sağlıyor. Ağustos ayının ortalarında bir mezar kadar soğuk Katolik bir havanın etkisine kendimi bıraktığım o günler, uzak ülkelerde turistik kilise gezileri ancak düzenli rical hareketlerinde bulunan üniformalı kimseler için söz konusuydu; yanlarında taşıdıkları günlüklere belki de şu türlü notlar düşüyordu bu kimseler: "Bugün Orviclo boşaltıldı. Harikulade bir kilise cephesi; savaştan sonra Monika ile buraya gelinecek ve yakından görülecek." Evde beni tutacak hiçbir şey olmadığı için, kilisenin kolaylıkla bir müdavimi kesilmiştim. Evde. Maria vardı gerçi, ama Maria'nın da Matzeralh'ı vardı. Bundan başka oğlum Kurt vardı evde. Ama yumurcak giderek daha çekilmez oluyor, gözlerimin içine kum atıyor; beni tırmıklıyor, hem de bunu öylesine yapıyordu ki, tırnaklarının uçları kaba etimin içinde kırılıp kopuyordu. Ayrıca oğlum bana bir çift yumruk göstermişti ve yumrukların öylesine beyaz boğum yerleri vardı ki, sadece insanın üzerine inmeye hazır bu ikiz kardeşleri görmek, burnumdan kan boşanmasına yetmişti. Ne tuhafsa Malzeraih beceriksizce, ama can ve gönülden bana arka çıkıyor, şimdiye kadar umursamadığı bu insanın kendisini tutup kucağına almasını nedense Oskar hoş karşılıyordu. Malzeraih kucağına alıyor, bağrına bastırıyordu onu; halta bir defasında öpmüş, gözünden yaşlar gelerek Maria'ya, ama daha çok kendi kendisine şöyle demişti: "Hayır hayır! Öz evlâdına nasıl kıyar insan! İstediği kadar dedikleri gibi olsun, islerse bütün doktorlar öyle söylesin. Onlar yazıp çizikıiriyorlar, tamam. Kendi çocukları yok anlaşılan." Masada olurmuş, her akşamki gibi yiyecek kuponlarını gazele kâğıtlarına yapıştıran Maria, gözlerini kaldırdı: "Sakin ol canım, Alfred! Hani öyle konuşuyorsun ki, sanki ben hiç üzülmüyorum. Ama bugün böyle oluyormuş bu iş. Ne yapacağımızı, ne edeceğimizi ben de bilemez oldum vallahi." Bunun üzerine, zavallı annemin ölümünden bu yana sesi çıkmayan piyanoyu işaret parmağıyla gösterdi Malzeraih: "Agues olsa, böyle bir şeyi ne 459 kendisi yapar, ne de yapılmasına izin verirdi." Maria piyanoya bir göz allı, kalkık omuzlarını lekrar indirirken: "Tabiî canım!" dedi. "Annesiydi çocuğun, onun iyi olacağını umdu hep. Ama görüyorsun işle, ne iyileşti, ne de bir şey; lıer tarafta ayağına dolaşıyor insanın; yaşaması yaşama değil; ölse ölmüyor da." Acaba o gücü Matzerath'a. hâlâ piyano üzerinde asılı duran ve karanlık bakışlarıyla karanlık bakışlı Hillcr'i süzen Beethoven'in resmi mi vermişti? "Hayır hayır!" diye bağırdı Matzerath. "Dünyada yapamam!" Yumruğunu masanın üzerine, ıslak ve yapışkan gazete kâğıtlarına indirdi. Akıl ve Ruh Hastalıkları Kliniğinden yolladıkları mektubu getirmesini isledi Maria'dan, gelen mektubu okudu, dönüp dönüp okudu, sonra didik didik ederek parçaları ekmek kuponlarının, yağ kuponlarının, yiyecek kuponlarının, gezi kuponlarının, ağır işçi kuponlarının, en ağır işçi kuponlarının, hamile ve emzikli kadınlar için özel kuponların arasına savurdu. Gerçi Matzerath sayesinde söz konusu doktorların eline düşmedi Oskar, ama o gün bugün Maria'yla ne zaman karşilaşsa alabildiğine enfes bir dağ havası ve

harikulade bir klinikle bu klinikle aydınlık, modern iç açıcı bir ameliyat salonu canlandırıyor gözlerinde; bu salonun deri kaplama kapısında beni ürkek, ama güven veren bir gülümsemeyle Maria karşılıyor, sonra beni alıp birinci sınıl doktorların eline teslim ediyor ve bu doktorlar da Maria gibi güven veren bir edayla gülümsüyor bana, ama beri yandan sterilize beyaz önlüklerinin arkasında insana güven veren ve etkisini hemen gösteren şırıngalar tutuyorlar. Diyeceğim, bütün dünya terkelınişli beni; ben de birçok kez bu dünyayı terk edecek olmuş, Sağlık Bakanlığı tarafından kaleme alınan bir yazıyı imzalamaya kalktıkça Malzeralh'm parmaklarının üzerine düşen ve onları hareketsiz bırakan zavallı annemin gölgesi beni bundan alıkoymuştu. Ama Oskar nankörlük etmek istemiyor; bir trampeti vardı henüz. Sonra da sesi, cam konusundaki bülüu başarılarımı bilen sizlere pek yeni bir şey sunamayacak, değişiklikten hoşlananları 460 nızın canını sıkabilecek sesi vardı; ne var ki, benim için trampetten çok, Oskar'ın sesi, var oluşumun hep taze kalacak bir kanılıydı; çünkü sesimle camları tuz buz ettiğim süre varını demektim; ustaca yönetilen soluğum camın soluğunu kestiği süre, içimde henüz hayal var demekti. Oskar sesini çok konuşturuyordu o vakitler. Umutsuzluk içinde konuşturup duruyordu. Geç saatler HerzJcsu Kilisesi'ndeıı her ayrılışımda kırıp döklüğüm bir şey oluyordu sesimle. Evin yolunu tutmuş dönerken uzun uzadıya araıımayıp, doğru dürüst karartılmamış bir lavan arasını gözüme kestiriyor ya da pasif korunma yönetmeliğine uygun olarak için için yanıp duran mavi boyalı bir sokak fenerini kendime hedef alıyordum. Kiliseden her dönüşümde eve gilmck için bir başka yol seçiyordum. Bir defasında Anton Müllcr Caddesi'ni izleyip Maria Caddesine çıkıyor Oskar, bir başka sefer Uphagen Yolu'ndan yukarı tırmanıyor, ConradiunVun çevresinden dolaşıyor, okulun cam kapısında şangırtılara yol açıyor, sonra Reichskolonic üzerinden Max Halbe McydanTna geliyordu. Ağustos sonlarına doğru bir gün kiliseye geç kalıp da kapıyı kapalı bulunca, her zamankinden uzun bir dolambaçlı yol izleyerek eve dönmeye karar verdim; içimdeki büyük öfkeyi böylelikle dışarı alacaktım. Önüme çıkan her üç fenerden birinin canına okuyarak, İstasyon Caddesini tutup yürüdüm; sinemanın arkasından sağa, Adolf Hitler Caddesine saptım, solumda kalan Piyade Kışlasfnın cephesindeki pencerelere ilişmedim, ama hıncımı karşıdan, Olivia yönünden gelen nerdeyse boş bir tramvaydan aldım, bulanık bir ışığın dışarı sızdığı karartılmış bütün sol pencerelerini camından soydum tramvayın. Oskar, elde ettiği başarıya pek aldırmamıştı; tramvay gıcırtılı bir sesle fren yapıp durdu, içindekiler indiler aşağı, söylenip homurdandılar, sonra yeniden bindiler tramvaya, bunun üzerine Oskar âdeta yemek üstüne bir çerez olarak, nefis yiyeceklerin pek bulunmadığı bir zamanda kendine nefis bir yiyecek aramaya koyuldu ve Langluhr banliyösünün sonuna kadar geldi. BrendtMarangoz Atölyesi'nin yanında, barakalardan oluşan geniş hava 461 alanı kışlasının hemen önünde Baltic Çikolata Fabrikası'nı ay ışığında serilmiş yatar görünce, potinli ayaklan olduğu yerde durdu, hemen. Ama ötedenberi sürüp gelen başarılı tarzda, kendimi vakit geçirmeksizin çikolata

fabrikasına tanıtacak fazla bir hınç kalmamıştı içimde. Acele etmedim, ay tarafından daha önce sayılmış camlan bir de ben saydım, sonuç aynı çıktı. Eh, arlık gösteriye başlayabilirdim; ama ilkin, Hochslriess'dcn başlayarak, belki de İstasyon Caddesi'nin kestane ağaçlan altında yürürken peşime takılmış oğlanların neyin nesi olduğunu anlamak istedim. Allı, yedi kadarı Hohcnlricdberg tramvay durağının önünde ve içinde bulunuyor, öbür beşi de Zappot Şosesi'ndeki ilk ağaçların arkasında dikiliyordu. Tam çikolata fabrikasının hatırını sormayı bir başka tarihe ertelemek, oğlanlardan yakamı kurtarmak, yani göze görünmeden dolambaçlı bir yol izleyip, Hava Alanı'nın bitişiğindeki iren yolu köprüsünden, sonra da Laubenkolonie içinden geçip Klcinhammer Caddesi'ndcki Aktien Bira Fabrikasfna çıkmak isliyordum ki.Oskar köprüden doğru ıslık sesleri işitti, orada da oğlanlar vardı demek, ıslık çalarak anlaşıyorlardı aralarında. Artık şüphe kalmamıştı, takip ediliyordum. Bu gibi durumlarda, yani takipçilerin belli olup henüz takibin başlamasına kadar geçecek kısa sürede, uzun uzadıya ve tadını çıkararak son kurtuluş yollarını kendi kendine sayıp döküyor insan. Örneğin Oskar, anne ve baba diye avazı çıktığı kadar bağırabilirdi; olmazsa trampetine başvurabilir, istediği kimseyi, diyelim ki polisi yanına çekip getirebilirdi. Benim cüssemde bir kimsenin büyüklerin desteğini göreceği kuşkusuzdu, ne var ki hani zaman zaman böyle davrandığı olur Oskar'in yoldan gelip geçen büyüklerin yardımını, bir polisin devreye girmesini istemedim; bir merak ve kendime güven duygusuyla, içim içimi yiyerek işi oluruna bıraktım; en salakça bir şey yaparak çikolata fabrikasını çeviren katranlı çitte bir gedik aradım kendime, ama bulamadım. Derken oğlanların tramvay durağından ve Jappot Şosesi'nin ağaç 462 lan altındaki gölgeliklerden ayrıldıklarını gördüm. Oskar çit boyunca ilerledi, ama köprü tarafından da gelmeye başlamışlardı, oysa ben çitte hâlâ bir gedik ele geçiremiyordum. Oğlanlar da çabuk gelmiyordu hani, salınarak ve tek tek yürüyorlardı, dolayısıyla Oskar çitte gedik arama işini biraz daha sürdürebilirdi, böyle bir gedik bulmam için gereken zamanı bana çok gördükleri yoktu. Ne var ki sonunda eksik bir latanın oluşturduğu bir gedik görüp ıkına sıkına içinden geçince, çitin öbür başında meşin ceketli dört oğlanla karşılaştım; elleri külot pantolonlarının ceplerini şişirmişti. Baktım ki durumu değiştiremeyeceğim, çitteki gedikten geçerken pantolonumun yırtılan yerini arayıp buldum; sağda, arkadaydı bu yer. Karışlayarak enini boyunu ölçtüm, deliğin büyük olduğunu anlayınca içerledim, ama oralı dcğilnıişim gibi yaparak bekledim; bütün oğlanlar tramvay durağından, şoseden ve köprüden geldiler, delik kendi cüsselerine göre olmadığından çili tırmanıp benim tarafa geçtiler, ancak o zaman gözlerimi kaldırıp baktım. Ağustosun son günlerinden birinde oluyor bu, ay zaman zaman bir bulutu alıp önüne tutuyordu. Yirmiye yakın oğlan saydım. En ulakları on dört, en büyükleri on allı, nerdeyse on yedisindeydi. 1944 yılı sıcak ve kuru bir yaz yapmıştı. Büyücek oğlanlardan dördünün havacı yardımcılarının giydiği üniformalar vardı üzerlerinde. Anımsadığıma göre 1944 yılında bol kiraz olmuştu. Oğlanlar küçük gruplar halinde Oskar'm çevresini sardılar. Biraz yüksek sesle birbirleriyle konuşuyor, benim anlamak için hiç çaba harcamadığım bir argoya başvuruyorlardı. Beri yandan acayip isimlerle çağırıyorlardı birbirlerini. Bu isimlerden birkaçı hâlâ aklımdadır. Örneğin, aşağı yukarı on beşinde, hafif peçeli ceylan gözlü bir

oğlanın adı Rilschase idi, bazen da Dreschhase diyorlardı kendisine. Onun yanındakinin ise Baba Hindiydi adı. İçlerinde en ulacık tefecikleri olan, ama yaşça en küçükleri olmadığı su götürmeyen, üst dudağı öne doğru fırlamış peltek konuşanlarına Kohlcnklau adını takmışlardı. Bir havacı yardım 463 tısına Misler, bir diğerine ise pek yerinde olarak Çorbalık Tavuk diyorlardı. Ayrıca, tarihî isimler taşıyanları da vardı aralarında. Bir oğlanın Aslanyürckli Rişar, yüzü süt rengindeki bir diğer oğlanın ise Mavisakal idi adı; sonra benim hiç de yabancısı olmadığım Tolila ve Tcja isimleri. Hatla yeleri kadar küstah bir davranışla kendilerine Belisar ve Narscs adlan takılmış iki oğlan bulunuyordu. Üslü bir ördek havuzu şeklinde çukurlaşlırılmış gerçek bir kadife şapkayla fazla uzun bir yağmurluk giyiniş Sıörbeker adındaki birini daha bir dikkatle süzdüm; sadece on altı yaşında olmasına karşın çetenin clebaşısıydı. Oskar'a aldırış etmez görünüyor, galiba bu yoldan beni ezmek, sindirmek isliyorlardı; dolayısıyla biraz neşelenip, bir çocuk romantizmi olduğu kuşkusuz böyle bir olaydan yakamı kurtaramadığım için de kendime biraz kızarak, bacaklarımda bir yorgunluk, trampetimin üzerine çöktüm; tıpkı ayın on dördüymüş gibi bir gözle baktım trampetime, kafamdaki düşüncelerden bir bölüğünü HcrzJe.su Kilisesi'ne yollamaya çalıştım. Kimbilir belki bugün trampet çalardı Isa, belki ağzını da açıp bir şey söylerdi. Bense, Baltic Çikolata Fabrikası'nm avlusunda oturuyor, bir hırsız jandarma oyunuyla oyalanıyordum. Oysa İsa beni bekliyordu belki. Bakarsın kısa bir süre trampetini konuşturacak, sonra ağzını yeniden açıp kendi yerini almamın anlamını bana açıklayacaktı. Belki gitmediğim için şimdi düş kırıklığına uğramış, kuşkusuz azametle kaşlarını çalmıştı. Bu oğlanlar hakkında ne düşünüyordu acaba? Kendisinin bir eşi olan, kendisine halel ve vekil seçtiği Oskar, bu oğlan sürüsü karşısında nasıl davranmalıydı? İsa'nın: "Yavruları bırakın, bana gelsinler!" sözü, Putte, Drcschhasc, Mavisakal, Kohlenklau ve Sıörbeker lâkaplarını taşıyan bu yeni yelmeler için de kullanılabilir miydi? Derken Sıörbeker, yanı başında sağ kolu Kohlenklau olduğu halde, yaklaştı Oskar'a. 'Kalk ayağa!" dedi. Oskar'm gözleri hâlâ ayın üzerinde dinleniyordu, düşünceleri hâlâ HerzJesu Kilisesi'nin sol yan mihrabının önündeydi; yerimden kımıldamadım. Störbeker bir işaret çaktı bunun üzerine, 464 Kohlenklau da ayağıyla vurduğu gibi, kıçımın allından trampeti uzaklaştırdı. Doğrulup kalktım, daha fazla hırpalanmaktan korumak üzere trampeti alıp mintanımın allına yerleştirdim. "Çana yakın oğlan şu Sıörbeker", diye geçirdi içinden Oskar. "Gözleri biraz fazla çukurda, fazla yakın birbirine ama, ağız kısmı zarif ve oynak." "Nereden geliyorsun bakayım?" Soruşturma başlıyordu demek. Böyle karşılanışım hoşuma gitmemişti, gözlerimi yeniden ay yuvarlağına diktim, Ay'ı nasıl olsa herşeyi sineye çekerdi ay trampet olarak canlandırdım hayalimde, sonra da benim başı boş büyüklük hezeyanına güliimsed i m. "Bak sırıtıyor seninki, Sıörbeker." Kohlenklau beni süzdü, şefine "tozunu almak" diye nitelediği bir işlemde bulunulmasını

önerdi. Arka planda dikilen ötekiler, çilli Aslanyürekli, Mister, Drcschhasc ve Pulle de toz almaktan yana olduklarını açıkladılar. Hâlâ aklım Ayda, "tozunu almak" sözünü heceledim. Ne de gönül okşayıcı bir söz. Ama içerdiği anlam, hoş bir şey değildi sanırım. Çete üyeleri arasında başgösleren homurtuları: "Burada ne zaman toz alınacağına ben karar veririm!" diyerek susturdu Störbeker, sonra bana döndü: "Seni sık sık İstasyon Caddesinde görüyoruz. Ne yapıyorsun orada bakayım? Ncrdcn geliyorsun şimdi, ha?" Üst üste iki soru birden. Duruma hâkim olmak istiyorsa, Oskar'm en azından birini cevaplandırmaya karar vermesi gerekiyordu. Yüzümü aydan çekip aldım, mavi ve keskin bakışlı gözlerimi Störbekcr'c çevirerek serinkanlı: "Kiliseden", dedim. Yağmurluğu içinden bir şeyler mırıldandı, Störbeker. Bu mırıldanma benim verdiğim cevabı bülünlüyordu. Kohlenklau, kiliseden sözüyle HerzJesu Kilisesi'ni kastettiğimi sezmişti. "İsmin ne bakayım?" 465 Bu soruyu bekliyordum. Karşılaşan iki kişinin birbirlerine sormadan duramadıkları bir soruydu bu; konuşmalarda halın sayılır yer tutan bir soru. Uzun ya da kısa bir sürü tiyatro oyunlarını, ayrıca operaları, örneğin Lohengrin operasını besleyip yaşatan, bu sorunun yanıtıydı. İki bulutun arasından Ay yeniden ortaya çıkıp ışığını yollasın, bu ışık gözlerimin mavisinde üç kaşık çorba içebileceğim bir süre yansıyıp Störbeker üzerinde etkisini göstersin diye bekledim ve sonra dedim ki, ismim İsa dedim, çünkü bu ismin yapacağı etkiyi kıskanıyordum, çünkü Oskar desem mutlaka gülecek, bu ismin işini göreceklerdi, ismim dedim: İsa. Bu itirafıyla ortalığı uzun bir sessizliğe boğdu Oskar; derken Kohlenklau öksürür gibi yaparak: "Seninkinin tozunu almadan olmayacak, şcl." diye söylendi. Tozunu almak taraflısı olan yalnız Kohlenklau değildi, Störbcker de parmaklarını şaklatarak söz konusu işleme izin verdiğini belirtti. Bunun üzerine beni yakaladı Kohlenklau, parmaklarının boğum yerlerini sağ kolumun pazusuna bastırdı; sonra bu boğumları kuru, çabuk, sıcak ve sızlatıcı, oynatmaya başladı. Birden, bu kez dur anlamında parmaklarını şaklattı Störbeker. Demek tozunu almak denen şey buydu. "E, şimdi söyle bakayım, ismin ne?" Kadife şapkalı şef sıkılmışa benziyordu, sağ eliyle bir boks harekeli yaptı; yağmurluğunun fazla uzun kolu geriye kayıp ay ışığında kol saati göründü ve fısıltı halindeki sözleri sol yanıbaşimclan geçip gitli: "Düşünmen için bir dakika zaman! Ondan sonra Störbeker'den kes umudu!" Nihayet Oskar bir dakika daha cezalandırılma korkusu olmadan Ay'ı seyredebilir, Ay'ın kraterlerinde kaçıp sığınacağı bir köşe arayabilir ve İsa'nın yerini almak konusundaki kararından cayabilirdi. Kes umudunu sözü hoşuma gitmediğinden, ayrıca oğlanların saat zamamyla beni sınırlamalarına ne olursa olsun müsaade etmek islemediğimden, yaklaşık oluz beş saniye sonra: "İsa!" dedi Oskar. Bunu etkileyici bir olay izledi, ama olay benim tarafımdan 466 sahneye konmadı hani. Ben İsa'nın halefi olduğumu açıkladıktan hemen sonra, Slörbekcr'in parmaklarını şaklatmasına ve KohIcnklau'ın yeniden tozumu almasına fırsat kalmadan alarm düdükleri çalmaya başladı.

Oskar: "İsa!" dedi ve aynı sözü tekrarlamak üzere yeniden bir soluk aldı, Havaalanfnın sirenleri de peş peşe çalarak beni doğruladılar; Hochslricss Piyade Kışlasının sireni, Langfuhr ormanının az berisindeki Horst Wessel Yüksek Okulunun çalısına yerleştirilmiş siren, Slcrnfeld Büyük Satış Mağazası'nın sireni ve pek uzaktan, Hindenburg Ağaçlıklı Yolıfndan doğru Yüksek Teknik Okulu'nun sireni. Banliyödeki büıün sirenler uzun soluklu ve etkili sesleriyle baş melekler gibi, tarafımdan sunulan mesajı alıp gecede kabarıp ve alçalmalara yol açarak, düşleri pır pır yaplırlıp yer yer kopartarak, uyuyanların kulaklarından içerlere girinceye ve etki allına alınamayan aya, karartmadan özgür bir gök cisminin müthiş önemini bağışlaymcaya kadar bir süre geçti aradan. Oskar, alarmı tamamen kendinden yana görürken sirenler Slörbckeı'i kızdırmıştı. Çelc mensuplarından bir kısmına alarm doğrudan doğruya hilap etmiş, onları gören1 başına çağırmış, dolayısıyla selin adamlarından dört havacı yardımcısını çil üzerinden allayarak bataryalarına, tramvay cleposuyla havaalanı arasındaki sekiz virgül sekiz mevzilerine yollanmak zorunda bırakmıştı. Aralarında Be I i sar da olmak üzere selin adamlarından üçünün Conradinum'da pasif korunma nöbetleri vardı, bu yüzden hemen yolu tutmaları gerekiyordu. Geride yaklaşık on beş oğlan kalmıştı; bunları eli altında bulundurarak, gökle bir şey görülmediğinden tekrar sorgulama işine koyuldu Störbeker: "Hlı, yanlış anlamadı ksa İsa'sın demek. Peki bırakalım şimdi bunu. Başka bir soru: Şu fenerlerin ve pencere camlarının işini nasıl beeeriyorsun bakayım? İnkâr edeyim deme, herşeyi biliyoruz." Hani her şeyi bilmeye bilemezlerdi. Sesimle şu ya da bu başarıyı elde ederken beni gözetlcmişlerdi en çok. Bugün az ve öz bir deyişle meşin ceketliler diye tanımlanabilecek o yarı yelmelere biraz hoşgörüyle davranırsam iyi olur, dedi Oskar kendi kendine. 467 Onların hedefin üzerine öyle dolaysız ve acemice atılışlarını bağışlamaya çalıştım, yumuşak bir tarafsızlık içinde çıktım karşılarına. Birkaç haftadır bütün kentle sözü edilen ünlü toz alıcılar bunlardı demek. Polisin ve Hiller Gençliği Devriye Kollarından birçoğunun peşine düştüğü bir gençler çetesi. Sonradan anlaşıldığına göre, Conraclinum'da, Petri Yüksek Okulu ile Horst Wessel Yüksek Okulunda okuyan öğrencilerdi bunlar. Ama Naufahrwasser semtinde bir çete daha vardı ki, elebaşılarını liseliler oluşturmasına karşın, üyelerinden rahat üçle ikisi Schichau Doku'yla Vagon Fabrikasfnda çalışan çıraklardı. İki çete seyrek durumlarda ortak çalışıyor ve bunu da Bischofsbcrg Gençler Yurdu'ndaki akşam kurslarından dönen Hiller Gençliği Genç Kızlar Birliği yöneticilerini ele geçirmek üzere, Schichau Sokağı'ndan başlayarak Steffen Parkını ve Hindenburg Ağaçlıklı Yolu'nu taramak istedikleri zaman gerçekleştiriyorlardı. Çeteler arasında çıngar çıkmamasına özen gösteriliyordu, her çeteye ilişkin çalışma bölgesinin sınırları inceden inceye belirlenmişti. Störbekcr, Neulahrwasser'li çelenin reisine bir rakip değil de, bir dost gözüyle bakıyordu. Toz Alıcılar her şeye karşı savaş açmışlardı, Hiller Gençliği mensuplarının bürolarına baskınlar düzenliyor, sevgilileriyle parklarda sevişen cepheden dönmüş izinli askerlerin nişan ve rütbelerine musallat oluyor, hava kuvvetinde çalışan arkadaşlarının yardımıyla uçaksavar bataryalarından silâh, cephane ve benzin aşırıyor ve la başından beri İktisat Müdürlüğü Binasfna büyük bir saldırının planlarını hazırlamaya çalışıyorlardı. Toz Alıcıların örgütü ve planları üzerinde hiçbir şey bilmeyen, ayrıca o zamanlar kendisini

pek öksüz ve acınacak durumda gören Oskar, bu yarı yeni yelmeler arasında bir güven duygusuna kapılır gibi oldu. İçlen içe bu oğlanlarla birlik görmeye başladım kendimi, arada pek fazla bir yaş farkı bulunduğu engelini ben yirmisini dolduracaktım yakında umursamadım hiç ve kendi kendime çıkışlım: Ne diye oğlanlara hünerinin bir örneğini göstermiyorsun? Oğlanlar hep merak eder, bilmek islerler. Sen de on beşinde, on altısında olduğun zamanı unutma. Onların önüne bir 468 örnek çıkar, onlara bir gösteride bulun. Sana hayran kalacak, belki de bundan böyle sana baş eğecekler. Senin o bir sürü görgü ve deneyimlerle bilenmiş etkileme gücünü açığa vur haydi. Şimdiden sana yüklenmiş göreve uy, çevrene müritler topla ve İsa'nın yerini almaya bak! Benim düşünceli halimin birtakım nedenlere dayandığını Störbekcr sanırım sezmişti; bana zaman bıraktı, ben de bundan dolayı şükran duydum kendisine. Ağustos ayının sonları. Mehtaplı bir gece, hava hafif bulutlu. Alarm düdükleri. Sahilde iki üç, ışıldak. Herhalde bir keşif uçağıdır. Paris'in boşaltıldığı günler. Karşımda Baltic Çikolata Fabrikası'nın çok pencereli binası. Orta cephede savaşan ordu, geriye doğru uzun bir koşudan sonra Weichsel Irnıağı'nda mola vermişti. Tabiî Baltic Çikolata Fabrikası perakende satışlar için mal çıkarmıyor artık, sadece hava kuvvetleri için çikolata üretiyordu. Dolayısıyla, General Patton'un askerlerinin, üzerlerindeki Amerikan üniformalarına Eyfcl Kulesi allında geçit resmi yaptırdıkları düşüncesine de Oskar'm kendini alıştırması gerekiyordu. Bu ise benim için üzücü bir şeydi; Oskar trampet değneklerinden birini havaya kaldırdı. Roswitha ile Paris'de geçirdiğimiz bunca saatler! Slörbcker elimin hareketini farkelmiş, gözleriyle trampet değneğini izlemiş ve sonra bakışlarını çikolata fabrikasına kaydırmıştı. Pasifik'de pek parlak bir gündüz ışığında küçük adacıklardan biri Japonlardan temizlenmeye uğraşılırkcn, burada çikolata fabrikasının büıün pencereleri ay ışığı içinde yüzüyordu. Birden Oskar kendisini işitmek isleyenlere şöyle seslendi: "İsa simdi camları tuz buz edecek!" Daha ilk üç camın hesabını görmeye kalmadan, başımın üstünde, yükseklerde bir sinek vızıltısı dikkatimi çekti. Bundan sonraki iki camı ay ışığından soyup alırken şöyle düşündüm: Can çekişen bir sinek, onun için böyle tiz perdeden vızıldıyor. Sonra sesimle labrikanın üst katındaki pencerelere kara boşluklar yerleştirdim. Narvik Kışlası'nın yakınındaki bataryada yuvalanmış olabilecek ışıldakların yansımalarını fabrikanın orta ve alt kat pencerelerinin birçoğundan uzaklaştırmadan önce, birden 469 çok ışıldağın sarılık hastalığına yakalandığına inandım âdeta. İlkin sahil bataryaları ateşe başladı, sonra da ben orta katın hesabını gördüm. Hemen ardından Allscholtland, Pclonken ve Schhellmühl bataryalarına ateş izni çıktı. Ben de zemin kattaki üç pencerenin canına okudum. Derken havaalanından gece avcı uçakları havalandı, fabrikanın üzerini sıyırarak geçtiler. Daha ben zemin katın işini bitirmeye kalmadan bataryalar ateşi kesti ve Olivia üzerinde üç ışıldağın aynı zamanda ele geçirdiği dört motorlu bir uzun menzilli bombardıman uçağının düşürülmesini avcı uçaklarına bıraktı. Başlangıçla Oskar kendi gösterileriyle uçaksavar bataryalarının etkili çabalan aynı zamana raslarsa, oğlanların dikkatini bölebilir, hatla dikkallcrini fabrikadan çekip gecenin sulıası

altındaki gökyüzüne yöneltebilir diye korkmuştu. Bu yüzden, işimi bitirdikten sonra, bütün çete mensuplarının hâlâ çikolata fabrikasındaki camlardan soyulmuş pencerelere bakıp durduğunu görünce, hayretim pek büyük oldu. Hatla bombardıman uçağının hesabı görülüp, uçak yana yana, seyredenler için güzel bir manzara oluşturarak Jcschkental Ormanına inmekten çok düşüp, yakındaki Hoh n fried be rg Yolu'ndan doğru bravo diye bağırışmalar ve alkış sesleri gelince, aralarında Pulle de olmak üzere çele mensuplarından ancak bir ya da ikisi camsız fabrikanın manzarasından kendilerini kurtarabilmişti. Ama benim için asıl önemlisi, ne Slörbckcr, ne de Kohlcnklau'ın uçağın düşürülmesini umursa ma maşıydı. Derken yine eskisi gibi sadece ay ve yıldızlar kalmıştı gökle. Avcı uçakları alana inmişti. Çok uzaktan kulağıma itfaiye arabalarının sesi gelir gibi oldu. Slörbeker bana döndü, o hep küçümseyici bir edayla kıvrık duran ağzı ilişti gözüme, eliyle yine o boks hareketini yaplı ve fazla uzun yağmurluk allında görünen kol saatini kolundan çıkarıp bir şey demeden bana uzattı; güçlükle soluyor, bir şeyler söylemek istiyordu, ama uçakların gittiğini haber vermekle meşgul sirenlerin susmasını bekledi, sonra adamlarının alkışları arasında şöyle dedi: "Pekâlâ İsa! İstersen 470 aramıza katılabilir, bizimle çalışabilirsin. Toz alıcılar derler bize, tozunu almak deyiminin ne demek olduğunu biliyorsan anlarsın!" Oskar kol saatini eliyle leraziledi, rakamları parlayan ve gece yarısını yirmi üç dakika geceyi gösteren pek ustaca yapılmış nesneyi Kohlenklau'a armağan etli. Soran bakışlarla şefine baktı Kohlenklau. Störbckcr peki, al der gibi başını salladı. Oskar'a gelince, eve dönüş için trampetine bir çeki düzen verdi: "İsa önden gidecek. Arkadan gelin hepiniz!" 471 İSA'NIN DOĞUŞU OYUNU Mucizevî silahların ve kesin zaferin çok konuşulduğu zamanlardı. Ama biz loz alıcılar ne berikinin, ne de ötekinin sözünü ediyor, yine de o mucizevî silahlara sahip bulunuyorduk. Oskar, oluz kırk üyeli çetenin elcbaşlığmı üzerine aldığında, ilkin Slörbeker tarafından Nculahrwasser'li çetenin elebaşısına takdim ettirdim kendimi. Ncufahrvvasser Kılavuz Kaptanlık Dairesi'nde bir müdürün oğlu olan on yedi yaşındaki topal Moorkalıııc, sağ bacağı sol bacağından iki santim kısa olduğu için çürüğe çıkarılmış, ne hava kuvveti yardımcılığına ne de er olarak askere alınmıştı. Moorkahne topallığını kendinden emin bir edayla ve açık seçik sergilemesine karşın çekingen bir çocuktu ve konuşurken yavaş çıkıyordu sesi. Dudaklarında biraz kurnazca bir gülümsemeyi hiç eksik etmeyen bu delikanlı, ConradinunVun son sınıfının en iyi öğrencisiydi ve ilerde Rus ordusunun bir itirazı bulunmazsa, olgunluk sınavını örnek bir başarıyla vermemesi için hiçbir neden yoktu; Moorkahnc'nin niyeti felsefe öğrenimi yapma ku. Slörbeker bana karşı nasıl kayıtsız şartsız bir saygı duyuyorsa, Topal Moorkahne de beni toz alıcıların şefi İsa olarak görüyordu. Oskar hemen daha işe başlarken, Slörbeker ile Moorkahne'den deponun ve kasanın yerini açıklamalarını isledi, çünkü iki çetede baskınlardan kaldırdıkları ganimetleri aynı mahzende saklıyordu. Langfuhr semtinde Jcschkenlal Yolundaki sessiz ve kibar bir villada bulunuyordu mahzen; rutubetsiz ve geniş bir yerdi.

472 Soyadları "von Pullkamcr" olan Pulle'nin anne ve babası, hafif meyilli bir çimenliğin yoldan ayırdığı dört bir yanı sarmaşıklarla sarılmış bir malikânede oturuyordu; daha doğrusu Bay von Pullkainer güzelim Fransa'da bir alaya kumanda ediyor, Şövalye Haç Nişanı'na sahip olup PomeranyaPolonyaPrusya karışımı bir aileden geliyordu; Bayan von Puttkamer ise hastalıklı bir kadındı ve daha aylar öncesi sözde şifaya kavuşmak umuduyla Yukarı Bavyera'ya gitmişti. Villanın hâkimi, loz alıcıların Putlc'diyc çağırdıkları Wolfgang von Pultkamer'di şimdi; çünkü mahzene çamaşır yıkanan mutfaktan geçtiğimiz için, yukarıdaki odalarda eğleşen sağır ve yaşlı hizmetçiyle asla karşılaşmıyorduk. Depoda yığın yığın konserve kutusu, sigara falan gibi tüttürecek şeyler ve paraşüt yapmaya yarayan lop lop ipekli kumaşlar vardı. Rafların birinde askeri hizmetlerde kullanılan iki düzine kadar saat asılıydı ve Slörbcker'in direktifi uyarınca Puttc bunları sürekli işler durumda tutuyor, bilinin öbüründen geri kalmamasına ya da ileri gitmemesine çalışıyordu. Pulte'ye ayrıca iki makineliyi, bir tüfeği ve bir sürü tabancayı temiz tutma görevi verilmişti. Ayrıca bir bazuka, makineli tüfek cephanesi ve yirmi beş el bombası gösterdiler bana. Bütün bunlar ve ayrıca bir dizi benzin bidonu iktisat Müdürlüğü'nü ele geçirmek üzere yapılacak saldırı için ayrılmıştı. Bu durumda İsa olarak verdiğim Oskar'm ilk emri şu oldu: "Silâhlar ve benzin bidonlar! bahçeye gömülecek, ateşli silahların tetik yayı çıkarılıp bana teslim edilecek. Bizim silahlarımız başkadır.'' Sağdan soldan kaldırılmış nişanlar ve madalyalarla dolu bir sigara kutusunu bana göstermesi üzerine, gülümseyerek oğlanların bunları alıkoymalarına izin verdim. Ama paraşütçü bıçaklarını aslında ellerinden almalıydım, çünkü sonradan kullandılar bu bıçaklan; hani güzclcecik ele avuca gelen ve insanı kendilerini kullanmaya buyur eden şeylerdi. Derken, kasayı çıkardılar önüme. Oskar kasadaki parayı arkadakilere saydırdı ilkin, bir de kendisi saydı ve kasa mevcudunu iki bin dört yüz yirmi mark olarak kayda geçirtti. 1944 yılı eylül 473 başlarındaydı. Ve 1945 ağustos'unun ortalarmda General Konjew ile Schukow, Wcichscl hattını zorlayarak delip geçince, mahzende saklanan kasamızı çaresiz feda ellik. Putlc'nin ilirafı üzerine, Eyalet Başmahkemcsi'nin kürsüsünde tomarlar ve yığınlar halinde otuz altı bin mark toplandı. Mizacına uygun olarak, Oskar, çelenin faaliyetleri sırasında kendini arka planda tutmuştu. Bütün gündüz çokluk tek başıma, olmazsa yanıma Slörbeker'i alarak sağda solda dolaşıyor ve çelenin geceki çalışması için zahmete değer bir hedef araştırıyordum; böyle bir hedef ele geçirdim mi, organizasyon işini Störbeker veya Moorkahne'ye bırakıyor ve kendim Truczinski Ninc'nin yanından ayrılmaksızın —işte şimdi başla söylediğim o mucizevî silahın ne olduğunu açığa vuruyorum her zamankinden uzun menzilli sesimi gecenin geç bir saatinde yattığım odanın penceresinden dışarı yolluyordu m; böylelikle birçok parti binasının zemin pencerelerini, yiyecek kuponlarının hazırlandığı bir basımcvinin avluya bakan penceresini tuzla buz eltim. Bir defasında oğlanların kendisinden öç almayı diledikleri bir lise öğretmeninin evinin mutlak penceresini istek üzerine, ama islemeye istemeye kırıp döktüm.

Hkinı ayına çıkmıştık. V 1 ve V 2'lcr İngiltere'ye uçuyor, bana gelince sesimi, Langfuhr üzerinden aşırıp Hindenburg Yolundaki ağaç dizisini izletiyor, Danzig Merkez lslasyonu'nu, Allstadt'ı ve Rechtsladt'ı geçirerek Kasaplar Sokağı'na ve müzeye ulaştırıyor, oğlanların buradan içeri girmesini sağlayarak kendilerine Niobe'yi, yani kalyon heykelini arattırıyordum. Ama Niobe'yi bulamadılar bir türlü. Yanıbaşımda Truczinski Nine, yerinden kımıldamaksızın başını sallayarak sandalyesinde oturuyordu; birbirimize benzeyen bazı ortak yanlarımız vardı; çünkü Oskar uzak menzilli ezgisini çağırırken o da uzak menzilli düşünüyor, gökyüzünü gözleriyle tarayarak oğlu Herberl'i, cephenin orta kesimini tarayarak oğlu Frilz'i arıyordu. Ayrıca 1944 başında evlenip Ren bölgesine taşman büyük kızını da, uzaktaki Düsseldorf kentinde araması gerekiyordu. Şefgarson 474 Köslerin evi Düsseldorf'daydı çünkü, ama kendisi Kurland'a çalışıyordu. Ancak iki haftalık izni sırasında Bay Kösler karısı Gustc'yle birlikte yaşayabilmiş, Guste de onu tanıyabilmek için ancak bu kadarcık bir süre ele geçirebilmişli. Sessiz, huzur dolu akşamlardı. Truczinski Nine'nin ayakları dibinde oturuyor Oskar, trampetini belli bir hava gözetmeksizin birazcık konuşturuyor, sonra çini sobanın üzerinden pişmiş bir elmayı alarak bu buruş buruş kocakarı ve çocuk yiycceğiyle karanlık yalak odasına girip kayboluyor, karartma kâğıdını yukarı çekip pencereyi azıcık aralayarak dışardaki ayazın ve gecenin içeri akın etmesine biraz izin veriyor ve bu arada o iyi nişanlanmış uzak menzilli sesini dışarlara yolluyordu; ama o kımıl kımıl yıldızlardan hiçbirini sesine hedef alınıyor, samanyoluna da hiç uğramıyor, doğru Winterfcld Meydanı'nı, ama buradaki radyoevini değil de onun karşısındaki Hitler Gençliği Yönetim Bürolarının yan yana sıralandığı binayı gözüne kestiriyordu. Açık havada bir dakikayı bulmuyordu işimi görmem. Bu sırada sobada pişmiş elma, pencerenin önünde durmaktan biraz soğuyordu. Elmayı ağzımda geveleyerek Truczinski Ninc'ylc irampetimin yanma dönüyor ve çok geçmeden yatağa yalıyordum. Oskar uyurken, toz alıcılarına İsa adına parti kasalarını, yiyecek kuponlarını ve bunlardan daha önemlisi resmî mühürleri, doldurulmak üzere bekleyen basılı belgeleri ya da Hitler Gençliği Devriye Kolu Üyelerinin isimleri yazılı bir listeyi yürüteceklerinden emin bulunuyordu. Störbeker'le Moorkahnc nin tahrif edilmiş kimlik belgelerini kullanarak akla gelmedik densizliklerde bulunmalarına göz yumuyordum. Çetenin baş düşmanı Hitler Gençliği devriyeleriydi bir kez, dolayısıyla canlan istedikleri gibi rakiplerini avlasın, tozlarını alsınlardı ve Kohlenklau'un deyimiyle uygulayıcısı da yine oydu bunun rakiplerinin kıçlarını biraz parlatmalarına da ses çıkarmazdım doğrusu. Sadece bir giriş olan ve benim asıl planlarımı hiç ele vermeyen bu türlü etkinliklerden zaten uzak kalıyordum; bu yüzden, 475 ] »44 eylül'üııde, biri o bölgeye korku salmış Helmut Neilberg olmak üzere yüksek rütbeli iki devriye kolu kumandanını kıskıvrak bağlayıp, Moülau'da, Kuh Köprüsü'nün yukarı kesiminde suda boğanların toz alıcılar olup olmadığını söyleyemeyeceğim. Ama sonradan ileri sürdüklerine göre, toz alıcılar çetesiyle Ren kıyısında, Köln'de faaliyet gösteren Polonya partizanlarının bizim eylemlerimizi etkileyip hatla yönettikleri savını,

hem Oskar, hem İsa olarak, yani çifte bir kimlikle çetenin başında bulunan benim geri çevirmem ve masal diye nitelemem gerekiyor. Ayrıca, Pulle'nin babasının Mareşal Rommel'c pek yakınlık duyup sonradan intihar etmesi yüzünden, mahkemede yirmi temmuz suikaslçileriyle ilişkimiz bulunduğu da ileri sürülmüştü. Babasını savaş sırasında belki dörl beş kez şöylece ve her dclasında başka bir rütbeyle gören Putlc, aslında bizi hiç ilgilendirmeyecek intihar olayını ancak mahkemede öğrenmiş, utanıp sıkılmadan öylesine içler acısı bir ağıl tutturmuştu ki, yanı başında duran Kohlenklau'ın, yargıçların önünde Pulte'nin tozunu alması gerekmişti. (elemiz faaliyet gösterirken yetişkinlerin bizimle ilişki kurması ancak bir kez olmuştu. Dok işçileri benim tahmin elliğim gibi komünist eğilimliydi hepsi— bizim çeteye mensup Schichau Doku'nda çalışan çırakları etkileri allında tutmaya ve böylece bizi bir Yeraltı Kızıl Örgülü yapmaya çalışmışlardı. Hani söz konusu çıraklar da bu işe isteksiz görünmemiş, ancak aramızdaki lise öğrencileri politik nitelikle herhangi bir amacı benimsemeye yanaşmamışlardı. Şüpheci biri olan ve loz alıcılar çetesinin leorisyenliğini yapan havacı yardımcısı Misler, bir toplantıda şöylece dile getirmişti görüşünü: "Bizim bir partiyle alıp vereceğimiz yok asla, bizim savaşımız kendi anne ve babalarımıza ve bütün diğer büyüklere karşıdır; ama bu büyükler şu ya da bu görüşteymiş, orası bizi ilgilendirmez." Mister, düşüncesini hayli sivri sözlerle açığa vurmasına karşın aramızdaki bütün lise öğrencileri ona hak verdiler, böylelikle loz alıcılar çetesi ikiye bölündü. Schichau Doku'nda çalışan çıraklar 476 hani beni çok üzen bir şeydi bu, çünkü oğlanlar elinden iş gelir kimselerdi— kendi başlarına bir çele kurdular; ama, Slörbckcı'in ve Moorkahne'nin itirazına karşın, bir yandan da toz alıcılar çetesinde çalışmaya devam elliler. Mahkemede çünkü onların kurduğu çetenin de bizimkisiylc beraber hesabı görülınüştüDok bölgesindeki denizaltı ana gemisini kundaklamakla suçlandılar. Gemide eğilim gören yüzü aşkın dcnizaltıcı ve deniz eri bu yangında leci şekilde hayalını kaybetmişti. Yangın güverteden çıkmış, güverte allında uyuyan mürettebatın koğuşlarından ayrılmalarına imkân bırakmamış, henüz on sekizine basmamış deniz erleri fincan gibi açılmış gözlerle kendilerini limanın sularına alarak canlarını kurtarmak istemişse de, geriden doğru bir anda etrafa saldıran yangın tarafından oldukları yere çivilenip kalmışlar, avazları çıktığı kadar bağırıp durdukları için, geminin motorlu sandallarından aleş edilerek hepsinin öldürülmesi gerekmişti. Gemiyi biz kundaklaınaınışlık. Belki Schichau Doku'nda çalışan çıraklar yapmıştı bu işi, ama belki de Weslerland Öıgütü'nden kimseler, yangını çıkarmıştı. Çetenin manevi reisi olan bende büyükbabam Koljaiczck'dcn gelme bir kundakçılık eğilimi bulunabilecek olmasına karşın, loz alıcıların kundakçılıkla ilişkisi yoklu. Kicl'deki Deutsche Werke AG Dokundan Schichau Dokuna nakledilen ve çelenin ikiye bölünmesinden az önce gel i p bizi ziyaret eden o montörü iyi anımsıyorum. Fuchswall'daki bir yükleme ve boşaltma işçisinin iki oğlu lirich ile Horsl Pictzger, adamı «Iıp bize, Puttkamcı ailesine ait villanın mahzenine getirmişlerdi. Adam dikkatle depomuzu gözden geçirmiş, işe yarar silahların eksikliğine dikkatimizi çekmiş, nazlanarak ama yine de övücü sözler söylemiş ve çete reisinin kim olduğunu sorup da Slörbcker hemen, Moorkahnc ise

duraksayarak beni gösterince öylesine uzun ve kendini beğenmiş bir kahkaha almışlı ki, Oskar taralından tozu alınmak üzere loz alıcıların eline teslim edilmesine ramak kalmıştı. Başparmağıyla omuzları üzerinden beni gösteren adam: "Bu 477 mu, bu cüce mi?" diye sormuştu Moorkahne'ye. Biraz şaşırmış gülümseyen Moorkahne'nin ağzını açmasına vakit kalmadan, Slörbekcr, korkutucu bir serinkanlılıkla cevabını yapışlirmışlı:"Bizim İsa o!" Adı Waller olan montör bu sözcüğü işitmeye katlanamadığından, bizim kendi yerimizde bize çıkışmak küstahlığında bulunmuştu: "Söylescnizc kuzum, politik bir amacınız var mı sizin, yoksa kiliselerde âyin yardııncısısmız da, Noel'de İsa'nın doğuşu oyununu sergilemek için prova mı yapıyorsunuz?" Bunun üzerine Störbcker mahzenin kapısını açarak Kohlcnklau'a bir işaret çakmış, ceketinden bir paraşütçü bıçağını şipşak sıyırıvcrmiş ve montörden çok çete mensuplarına: "Biz kiliselerde âyin yardımcısıyız ve İsa'nın doğuşu oyununu sergilemek için prova yapıyoruz" demişti. Ama canını acıtacak bir şey yapılmamış monlöre, sadece gözleri bağlanarak villadan dışarı çıkarılmıştı. Çok geçmeden de yalnız kalmıştık; çünkü Schichau Doku'nda çalışan çıraklar bizden ayrılmış, monlörün önderliği allında örgütlenmişlerdi ki, denizaltı ana gemisini de ateşe veren onlardı. Slörbekcr, benim de uygun bulduğum gerekli cevabı vermişti monlöre. Bizim politikayla ilgimiz yoktu ve Hitler Gençliği devriyeleri, gözleri korkutulduktan, bürolarından arlık pek çıkamaz, çıksalar da merkez istasyonunda yoldan çıkmış yaşı küçük kızların kimlik belgelerini kontrol etmekt