Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah

BtRKAÇ SÖZ "Mai Ve Siyah." için sadeleştirilmesi ve yeni yazıyla tekrar basılması hakkında ısrar edenler olduğu gibi eserin, yeni yazıyla basılmasına değil, fakat sadeleştirilmesine itiraz edenler de bulundu. Eser eski halinde mevcut olmakta devam ediyor, eğer ona genç nesil de rağbet edecekse yeni yazıyla tıasılması bir zaruret demek oluyor, bu takdirde de sadeleşmesine şiddetle lüzum var; mademki yeni nesle mahsus olacaktır, lisanını onun kabul edebileceği bir şekle sokmak teşebbüsün tabiî bir icabı demektir. Ancak sadeleştirmek için ne yaptım : Terkipleri, menus olmayan kelimeleri, ağır cümleleri bugünün zevkine uydurmak istedim. Üsluba, ibarelerin inşa tarzına, velhâsıl eserin bünyesine asla dokunmadım. Aksine hareket, kitabı esas mahiyetinden soymak olurdu. Terkipleri ve kelimeleri değiştirirken bunların hayale ait olan vasıflarını açık lisanla muhafaza ettim. Hattâ meselâ: "Bârân-ı elmas", "Bârân-ı dürrisiyah" terkiplerini, sonra hikâyenin kahramanı şairin kendi şivesinde kullandığı tâbir ve terkipleri bıraktım. Bunlara dokunmak mümkün değildi. Kitapta kalan lügatleri yeni nesilden menus bulmayanlar olabilir, fakat itikadımca yenilik, lisanını, yeni kadar eskisini de bilmemek değildir. Hiçbir millet, hiçbir münevver genç yoktur ki, kendi lisanının geçmişine vâkıf olmasın. Yapılan işe dair fazla izahata lüzum görmüyorum, vücu-de gelen eser işin mahiyetini göstermeye kâfidir. Đmlâ için birkaç söz ilâve edeceğim: Görülecek ki imlâda kendimce muvafık bulduğum değişiklikler var. Đçtihat kapısı kapanmamış olduğundan ben görüşüme ve söyleyişime göre yazdım, nitekim bir taşra çocuğu da kendi telâffuzuna göre bir imlâ kullanmaktadır ve kullanacaktır. Hiç kimseye "Beni taklit ve bu tarzı takip ediniz!" diyecek selâhiyete malik olmak iddiasında değilim, ancak kendi nefsime taallûk eden salâhiyetle kanaat ediyorum. Hclid Ziya Uşakfogil MAĐ ve SĐYAH Sofranın etrafında yedi kişi idiler. Birgün, Mirat-i Şuûn sahib-XĐDatiyazL.Iiüseyin.Baha efendi, matbaaya 'çehresinde bir başka sevinç parıldayarak girdiği zaman dört nüshadan beri devam eden "Dahilî sanatlar" makalesinin altına son kelimesini iri bir yazı şeklinde karalamakla meşgul olan başmuharrir-Ali -Sekib"© demişti ki:

— Yarın değil öbür gün Mir'at~i Şuûn onuncu senesinin üç yüz altmış beşinci gününü ikmal ediyor. Çarşamba günü için... Ali Şekib hemen cevap vermişti: — Hiç bir şey yazamam. Ziyafet verilmeyince bir satır yazı yok. Bu gece işte, Tepebaşı bahçesinde yazı heyetine o ziyafet veriliyordu. Davetliler "Mir'at-i Şuûn" ceridesi muharrirlerinden ibaretti. Bütün bu gençler dört saat hep içmişler, bir saat hep yemişlerdi. Şimdi parmaklarının arasında karnı doyduktan sonra yalnız meşgul olmak için oyalananlara mahsus gevşek bir eda ile yavaş yavaş yuvarladığı bir elmanın kabuğunu bir parçada çıkarmaya çalışan Ali Şekib'den başka, hepsi, sandalyelerinin vaziyetin tebdil etmişler; sofradan az çok çekilmişlerdi. Sofrada artık yemek sonuna mahsus bir dağınıklık hüküm sürüyordu; kahvenin gelmesine kadar unutularak bırakılıvermiş elma, portakal kabuklarıyle dolu son tabaklar, diplerinde kırmızı cür'alar görünen şarap kadehlerinin yanında duruyor; sofranın kenarında yer yer çıkan tütün dumanı bir müddet dalgalanarak lambanın etrafında dönen bir bulut teşkil ettikten sonra dağılıyor; beyaz örtünün üzerinde^yüksek yemiş tabaklarının, kadehlerin, oraya bırakılmış bir fesin şarap lekelerine karışan gölgeleri lambanın oynak ziyası altında kâh küçülüp kâh büyüyor... Şurada devrilmiş bir tuzluk... Ötede birisinin can sıkıntısıyle üç çataldan teşkiline çalıştığı bir ehram... yer yer tabakların üzerine yahut şişelerin yanma bırakılmış peşkirler... düşmüş de kaldırılmasına üşenilmiş bir bardak... sofrayı baştanbaşa örten bir kargaşalık sanki yedi kuvvetli çenenin hücumundan yorgun düşmüş, melûl bir enkaz kümesi şeklinde serilmiş bir sofra. Hepsi başka bir vaziyette idi: bir tarafta Ahmed Cemil — latif kıvrıntılarla bükülerek kulaklarında dolaşan uzun. san saçları ensesine dökülmüş bir genç — ellerini ceplerine sokmuş, bacaklarını uzatmış, ağzında sallanan sigarasının mini mini bulutlarına süzgün gözlerle dalmış düşünüyor; tâ öbür ucunda Sait, Raci — arkadaşlarının şaireyn diyerek alay ettikleri iki genç şair — diğer bir şairin ayağına ip takmış sürüklüyor; biri — kısa zayıf, kuru, öyle ki susuz bir yerde yetişmiş zannolunur — yanında boş kalmış bir sandalyeye eğilerek iki sandalye ötede sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha'nın idare memuru Ahmed Şevki'ye tevdi ettiği dertlerini dinlemek için kulak kabartıyor; kafaları buharla şişmiş olan bütün bu adamlar geciken kahveyi bekleyerek orada, şu perişan sofranın kenarında yarım kalmış sözleri ikmal ediyorlardı. Herkes söylüyor, hiç kimse dinlemiyordu. Ahenksiz, vezinsiz aletlerden mürekkep bir musiki heyeti gibi mukaddimeşiz, müntehasız, kırık, dökük muhavereler, çok içilmiş/ çok yenmiş zamanlara mahsus bir serseri fikir ve lisan akışı... Ali Sekip elmasını soymuştu, bozmayarak, sakatlamayarak çıkarmağa muvaffak olduğu kabuğu karşıda, şaireyn'in arasına fırlattı: — Raci! Seni çatlattım!... dedi. Onlar lakırdılarını kesmediler, Raci diyordu ki:

— Bak fikirlerimin neticesini söyleyeyim: Onda tek bir şey var: yalnız ben yazayım, benden başka kimse yazmasın diyor! — Demek: edebiyat inhisarı! Sahib-i imtiyazı; Hüseyin Nazmi. Raci gülerek sustuğu zaman bir aralık arkadaşı - parlak siyah gözlü, derin kırkılmış gür sakallı bir genç - başıyla Ali Sekib'i işaret ederek sordu. MAÎ VE SĐYAH S

Đkisi de onun şakasını anlamamıştı. Uzaktan vak'ayı takibeden, kısa kuru çocuk, — Saip — yanlarına yaklaştı, yere düşen elma kabuğunu bir ucundan tutarak gösterdi, nükteyi izah etti: onun rivayetine göre meyvaların kabukları öyle tamam soyulursa şeytan çatlarmış! O, Ali Şekib'in latifesini pek parlak buluyor, kırık kırık çirkin ve sinirli bir kahkaha ile gülüyordu. Şaireyn bundan zevk alamadılar, Raci: — Puf!... dedi. Soğuk!... Tahtessıfır 30... Şunu Mir'at-ı Şuûn'un bir sahifesinde imza koymadan neşretseler herkes Ali Şekib'in olduğuna yemin ederdi. Baş muharrir işitmedi. Kendi kendine: — Şimdi de ötekim çatlatman; diyordu. Ötede idare memuru — kısa, şişman; bıyıkları seyrek/o kadar ki yolunmuş zannolunur, yanakları kıpkırmızı, öyle ki berber sakalından nişane bırakmamak için derisini soymuş kıyas edilir; hiç bir sinne sığmaz bir yaşta; bir adam ki yürürken yuvarlanıyor, otururken gömülüyor denebilir — şairlerin fırkasına döndü, kendisiyle eğlenmişler zannıyle: — Ahmet Şevki efendinin burada olduğu unutulmamalı... • Dedi. Đşitenler güldüler, idare memurunun kendisinden bahsederken Ahmet Şevki efendi demesinden herkes hoşlanırdı. Elleri ceplerinde düşünen Ahmed Cemil hafifçe dönerek dudaklarının arasından bir şey söyledi, fakat işitilemedi. Bu aralık kısa, «zayıf, kuru çocuk şairlerin yanından ayrılmış, tekrar sahib-i imtiyazın sırlarına rağbet göstermişti. Bu sırada Hüseyin Baha efendi matbaa idare işleri memurundan bahsederek ve muhatabının bir sözüne cevap vererek diyordu ki: — Ne?... Đstikamet ha?... Hay safderun hay! Elini versen parmaklarını eksik bulursun. Bu aralık Ali Şekib: — Kahve!... diye bağırdı. Kahve içmeyecek miyiz?... Kahve!... O zaman, birden herkes birşey eksik olduğunu, onu bekleyerek burada kaldıklarını hatırladılar,

. Tepsinin üstünde yalnız bir fincan fazla kalmıştı. Siz birbirinizin yazdığını anlarsınız. elini fincanına uzatarak biraz ötede hâlâ Hüseyin Nazmi'yi... Kahve!.. Herkes Ahmed Cemil'in ¦başlamaMAĐ VE SĐYAH MAI VIS »UAH . Said boş fincanını sofraya koydu. kuru bir sesle: —• Demin Hüseyin Naznıi için bir şey söylüyordunuz? dedi. Bütün bu çılgın çocuklar ayaklarını vurarak.u — Kahve!.. sükût etmişti. dalgın". Kahve!. Sonra birdenbire doğruldu. Sabih-i imtiyaz — Hüseyin Baha efendi kendi isminden^i-yade sıfatının unvanıyle anılır — sahib-i imtiyaz parmağıyle^ uzaktan kahve getiren uşağı gösterdi. gülmeğe.. cevap verdi: — Zannederim. güya bu gece neşvelerine şu bir fincan kahve ile güzel bir hatime vereceklerdi. kimisi bir sandalyenin kenarına ilişerek kahvesini içmeğe başladı. kimisi ayakta durarak. Ali Şekib sekizinci elmanın kabuğunu tam çıkarmaktan sarf-ı nazar etti. Hüseyin Baha efendi daha iyi dinlemek için burnunun üstünden daima düşen gözlüğünü büsbütün salıverdi. bilmem. refiki Said'le çekiştirmekte devam eden Raci'ye döndü. Kuru... çırpınarak. Uşak mütereddit bir nazarla etrafına baktı. fakat öyle zannediyorum ki sadece bir gülümseme ile susardı. bağırmağa vesile arayan bu gençler hep alkışladılar. o burada bulunsaydı ne cevap verirdi. herkesin de sizin gibi anlamasına bir lüzum göremiyorum. Fincanları kapıştılar. Eğlenmeğe.. Şimdi herkes. kısa. zaif çocuk biraz daha yaklaştı. tâ ötede hâlâ o vaziyette düşünen Ahmed Cemil'i gördü. bağırarak nakaratı tekrar ediyorlardı: — Kahve!. bir fırtınanın tutuşmak üzere olduğunu ihtar etmişti. sonra cevap vermek istedi^ — Gencine-i Edep başmuharririni — bu sıfatı istihfaf eden.yedi ses bir nakarat gibi tekrar etti: j. Raci ilkönce bu tarzda muhatap oluşuna şaşırmış gibi göründü.. Ahmed Cemil'in ağzından bu söz bir çırpıda tereddütsüz çıkmıştı. yaklaşarak dedi ki: — Kahve sizin mi? Ahmed Cemil. Havanın içinde sanki bir şimşek çakmış. "bir eda ile söyledi — herkesin sizin kadar takdir etmesi lâzım gelmez.

ileriye.. daima ileriye akıyor!!. Latifaierle onu tevkif etmek istiyorsunuz.. . Ahmed Cemil ince parmaklarıyle yumuşak sarı saçlarını taradı. Ahmed Cemil hâlâ düşünmekte devam ediyormuşçasına tam bir lisan ve tavır itidali içinde dedi ki: — Bu muhakeme tarzı. "en gönül okşayan vadilerde dolaşarak. en temiz kaynaklardan süzüJ. Anlamıyor musunuz ki mümkün değil! O en saf kaynaklardan kuvvet alarak.. bilmem makbul olabilir mi? Sizin edebî fikirlerinize .. arkadaşı Raci'den ayrıldı: — Evet! dedi.11 sini bekliyordu. Düşmanları biraz ağızlarını aç-salar boğulacaklar. garip bulmak şöyle dursun hattâ aksine delâlet edecek bir şey görsem. Buna şaşmak. bugün kaleminden taşan zafer sayhasını işitmemek için insan kulaklarını tıkamak lâzım gelir.. Sizi gücendirmek fikrine hizmet etmeyerek temin ederim ki. Raci kinden.Đ MAI Vli Bl X AM lerek büyüye büyüye yükseldi... Raci'yi hiç biri sevmezdi. Fakat hepsi ümidlerinde aldandılar.. malik olmak üzere tanılır. en yüksek tepelerden atlayarak. bu uzun sarı saçlı genç hepsince bir başka fıtrata. varsın bizi iltifata lâyık görmeyen o kadar arkadaşlar içinde şair Raci de bulunsun. Said dayanamadı. o bekledikleri fırtına patlamadı. Ali Sekip gizlice Raci'yi gösterdi.şu son kelime Ahmed Cemil'in ince dudakları biraz basılarak ancak farkedilen bir istihza ile telâffuz olundu herkes gibi ben de vâkıfım. Raci istihfaf eden bir nazarla cevap vermeğe çalışıyordu. sözünde devamda mahsus gecikiyormuşçasına kahvesinden uzun bir yudum içti. boş fikir! Görmüyor musunuz ki bugün dehasının pınarı tehevvüre gelmiş bir nehir gibi akıyor. emin olunuz ki inanmak istemem. sonra dedi ki: — Hüseyin Nazmi'yi tahkir vesilesini arayanları anlayamıyorum. Ne olur. gözleri yarı kaybolmuş bir . Hergün kucak kucak önümüze yığdığı o bediala-rı. herkeste bu sözlerden latif bir haz uyanıyordu. o söze başlarken herkes bir hürmet hissiyle sükût ederdi.. Saip — kısa. Bugün Gencine-i Edeb'in iki bin nüsha satışına .. Ahmed Cemil dinleyenlerin muhabbetine emin olan bir natuk imtinaniyle mütebessim dudaklarını fincana uzattı. zaten size meslek değiştirmeye kalbimde küçük bir heves bile yoktur. kuru çocuk — hazzından ellerini ovuyordu.. Sârî bir tebessüm bütün dudakları dolaştı. hasetten mürekkep bir hisle sanki boğuluyordu. edebiyat binasını o yeni esaslarını göstermek için insan gözlerini kapamak. zayıf. Onun coşkun dalgalarına set mi çekebileceksiniz?.Hüseyin Nazmi sebeptir diyor] ar..

tehevvürlere terceman olsun. düşüncelerimize. nefeslerini zaptetmek isteyerek. tâyin edilemez akisler uçar. yarı muhatap bir vaziyette devam etti: — Siz şiirimizi bıraktıkları noktada sabit görmek istiyorsunuz. Raci'nin dudaklarında sanki istihfaf tebessümü donmuş. o güzel türkçeye muamma söyletmişler. kendisini dinleyen...il... bütün sözlerine iştirak ettikleri gözlerinde okunan bu arkadaşların karşısında — Raci'ye yarı dönük. bu camit kütleden ne çıkarabileceklerinde mütehayyir kalmışlar. neş-velerimize. heyecanlara. üzerinde tersim olunamaz. — Bilseniz. ziynet gibi iki belâyı taslit etmişler. orada yapışmış gibi ne dağılıp ne saçılıyordu.. bütün kederlerimize.. Ahmed Cemil'in yanaklarına hafif bir renk çıkıyor. lisanda onlardan başka bir şey bırakmamışlar. — Şiirin nasıl bir yol takip ettiğini anlamıyorsunuz. Nedim'ler. Haniya fecirden evvel afaka hafif bir renk imtizacıyle dağılmış sisler olur ki... lisanı — üstünü örten tezeyyün ve tasannu yükünün altında zayıf. öyle şeyler söylenmiş ki sahiplerine şair demekten ziyade kuyumcu denebilir.saniha dalçasıyle tutuşmuş kadar parlak çehresi — lambanın ziyasıyle yarı gölgeli bir levha şeklinde. Bir ucundan tutulsa da silkilse taş parçalarından başka bir şey dökülmeyecek. o deha perisinin nâsiyelerine ilâhî bir nur koyduğu adamlar. fikrin bin çeşit derinliklerine. şiirin nasıl bir lisana muhtaç olduğunu bilseniz! Öyle bir lisan ki. gözleri dalarak. hareket etmi-yerek. bir lisan ki bizimle beraber gurubun mahzum renklerine dalsın düşünsün. artık görülemeyecek. Dert yüz sene I MAI VE SĐYAH 13 emekle lisan üzerine yığılan bu kof şeyler nihayet zaman ile yavaş yavaş sıyrılıp savruldu. o kalbin bin türlü inceliklerine. bir vaizin karşısında heyecandan uyuşmuş duranlar gibi — dinliyorlardı. dudaklarına bir ihtizaz geliyordu. Mü-tekellinı bir ruh kadar beliğ olsun. Fu-zulî'nin saf ve samimî şiirine terceman olan o temiz lisanın üzerine sanat gibi. Nergisî'lerin eline vermişler. bu lisandan. dimağında muttarit darbelerle vuran bir sabit fikirle söylüyorcasma kimseye bakmayarak.. Bir lisan ki asabımızla heyecanına refakat ederek çarpsın. Haniya bir kemanın telinde zap-tolunamaz. anlaşılamaz.. Neye teşbih edeyim.. Lisanı camit bir kütle haline getirmişler. yalnız göğsünü şişiren. Bakîler. bir lisan ki ruhumuzla beraber bir matemin yesiyle ağlasın. Ahmed Cemil şimdi kendisini unutmuş. bir kaide altına alınamaz nağmeler olur ki ruhu titretir.. . bilmem?. hattâ söylediğine vâkıf olmayarak devam ediyor. bütün etrafında bulunanlar — güya bu genç natuktan çıkan miknatısiyet nefesiyle tabiattan yüksek bir noktaya çekilmiş bir halde. sarı.. ruha sıcaklık veren sadası — uçtukça pervaz kabiliyeti artan kırlangıçlar gibi — söyledikçe kuv-' vet buluyordu. amma buna imkân olamayacağına bir türlü inanmak istemiyorsunuz. Fakat sadası saf bir ahenk kadar kulakları okşayan. belki yok denebilecek bir hale gelen ruhu — Veysî'lerin. Bunu inkâr etmek mümkün d<v..

o renkler. onu bir kere görmek. dalgalarla yuvarlansın. Son söz üzerine Ahmed Cemil yorgun bir tavırla iskemlesine atıldı. hiç söylememiş. zannedeceksiniz. şimdi bahçenin musiki takımı gece faslına başlamak üzere idi. daha doğrusu bir nevi hürmet ederdi. dehanın sihir esasına temas etmiş zannediln çehresinde par-îayan bir saniha yıldızı. O son kelimeden sonra öyle bir hale geldi ki... sonda müteverrim bir -kızın yatağı kenarına düşsün ağlasın. bahçe memurlarından biri elinde şem'alı değneğiyle dolaşarak halkın tekrar toplanmasına kadar idare maksadiy-le söndürülen gazları yakıyordu. geçen sene mekteb-i mülkiyeden çıkıp da matbuat âlemine atıldığı zamandan beri. deminden beri orada sakit.. Raci'nin mukabelesi kargaşalığa geldi. Bir lisan. Đşte bir lisan istiyoruz ki onda o nağmeler.. Oh! Saçma söylüyorum.. Fırtınalarla gürlesin. lambanın zayıf ziyası ve dalgaların tutun dumanları arasında yükseliyor görünen heyeti. gülsün. ellerini sofranın kenarına dayayarak yarı istihza yarı tehdit karışık bir tavırla dedi ki: — Bunlar öyle şişkin fakat öyle boş sözlerdir ki içinde birşey bulmak mümkün olamaz. Ahmed Cemil'in titreyen sesinde terennüm eden saf ahenk. hissiyatı yutar. şöyie bir iki devir yaptıktan sonra — bahçenin böyle yan ve tenha bir yerinde pineklemektense — ortalarda bir yerde oturmak istemişlerdi. Hattâ Ali Şekib ziyafetin hiçbir tarafında eksik bırakmamak üzere bir nargile ısmarlayacağını sahib-i imtiyaza hemen imâ bile etmişti. bir çocuğun beşiğine eğilsin. bir lisan ki sanki tamamiyle bir insan olsun. yüzü fena halde kızarmış olduğu halde yanına yaklaştı. o aydınlık ve kalabalık bir yere şu gizli ve yarı karanlık ciheti tercih ediyor. o derinlikler olsun. *## Ahmed Cemil'i bir seneden beri tanıyorlardı. Raci. nerede biteceğine vukuf kabil olamaz derinlikleri vardır... buradan ayaklarının altında serilen Halic'in ve Đstanbul'un münevver bir sema altında manzarasına karşı düşünmek istiyordu. 2 Onlar ayrıldıkları vakit geniş bir nefes aldı. sanki büyük bir zahmetten kurtulmuş gibi kendisini . herkes severdi. sanki burada bulunanları bir cazibe dairesi içine almıştı. rüzgârlarla sarsılsın. kırık dökük nağme parçaları işitiliyor. kemanlar hazırlanıyor. Ahmed Cemil cevap vermek istedi. bir gencin ümitle parlayan nazarına saklansın. mütefekkir otu-ruyormuş zannolundu. Ahmed Cemil müsaade istedi. Zaten sofrada umumî bir hareket olmuştu.. Haniya bazı gözler olur ki sonsuz karanlıklarla dolu bir ufka açılmış kadar ölçülemez.. ruhu ok-sayan bir nazım suretinde titrek dudaklarından dökülen bu ±* A1A1VJUSS1XAH sözler. sevmek için kifayet etmişti.nazarlara buseler serper. Hep ayağa kalkmışlar.

O vakit muvakkat bir cehtle kendisini toplar. gidiyor. perhizkârlığa rağmen bu gece şu ziyafet şerefine./. muktedir bir arkadaşı takdir ettiği daha görülmemiş. Şimdi yavaş yavaş beyninden süzülen bir şey: damarlarının içinden kemiklerinin arasından. haMAĐ VE SĐYAH 15 rekete başlayan kalabalıktan uzak.. biraz da arkadaşlarının ısrarına karşı — o da âdeti hilâfına olarak — biraz mikyası geçmiş. biraz tahammülünden ziyade içmişti. Onu arkadaşları seviyorlardı. bu Raci!. sanki bütün cismaniyetini. Fakat ne beis var? Zaten Ahmed Cemil yalnız herkes tarafından takdir edilmiş olmakla onun husumetine hak kazanmış olmuyor muydu? Herkes tarafından takdir edilmiş olmak sözüne de Ahmed Cemil umumî bir vüsat vermez* Đnsanın olsa olsa kendi mesleği haricinde olanlarca. yani bitaraflarca takdir edileceğine şüphe etmez.. Bu adamın beğendikleri ölülerden ibarettir. ne derin hasetler mevcuttur! Bugün kendisini takdir edenler yarın — kendisini düşürmeye sebep . Bunun bir güzel şeyi beğendiği. Güya diğerlerinde bir meziyetin teslimi kendisinde bir noksan tevlit edecekmiş gibi bir küçük tahsin tebessümünü bile esirger. fakat o muhabbet içinde kimbilir nekadar. sevmemek mümkün olduğu kadar sevmezdi. iradesini çekerek ayaklarından doğru çekiliyor. Arkadaşları Ahmet Cemil'i böyle bir halde bıraktılar. Raci de en ziyade olamayacağı birşey olmaya yelteniyordu : Şair. son kısmını — görmüştü. onlar artık fevkalâdeleşmiş. Zaten mûtadı olan. Bu adamdan. vücudunu mukavemet mümkün olmayan bir kuvvetle erite erite dağıtıyor gibiydi. Ölüler.. on kuruş da masraftan çıkmıştı da ancak iki buçuk beyitle dört kafiye bulabilerek avdet etmişti. Ahmed Cemil bir gün bir garp edibinden naklen. O vakit muzafferane matbaaya girdiği zaman Ahmed Cemil elindeki kâğıdın üzerinde yirmi otuz çizilmiş satır arasında sağ kalabilmiş altı mısra ile bir mısraın yalnız bir kısmını — evet. saklı kinler. bir uçuruma yuvarlanmıyor. Raci o adamlardan biriydi ki dünyaya hiç bir şey olmamaya mahkûm edilerek geldikleri halde herşey olmak isterler.. biraz ötede uyanmaya. dedi.. şu edebiyat pazarından çekildikleri için rekabetten azade kal16 MAĐ VE SĐYAH mışlardır. Aman Yarabbi! Şair Raci dedikleri işte bu idi!. Bu kadar hiçliğiyle beraber her meziyet sahibine düşman. hafif hafif raseciklerle akarak. öyle değil mi?" demişti. arasıra görünen iki üç sakit hizmetkârdan başka halktan. düşünceleriyle yalnız kalmakta azîm bir vicdan istirahati duydu. toprakların arasından süzülüp akmıyor olduğuna emniyet kesbetmek istiyormuşcasma gözlerini açar.. onlar gider gitmez dudaklarının arasından: — Aman. "Mezar taşı iştihar heykelinin kaidesidir" dediği zaman orada bulunan Raci'ye dönerek "Al sana göre bir söz. ayaklarını çekerdi. Bu yolda latifeleriyle Raci'yi kendisine düşman etmişti.yalnız. Onu hiç sevmez. ötede beride yemek yiyen birkaç kişiden. ilk muarefe dakikasından başlayarak duyduğu nefreti şu üç kelime tamamen izah ederdi. Ahmet Cemil pek iyi bilirdi ki bu adam bilmem kimin bir gazeline nazire söylemek için bir gün Boğaziçinin tâ Kavak iskelesine kadar gidiş geliş seferini ihtiyar etmiş.

: "Alay edeceksiniz! Neme lâzım? Bana siyasî makale yazmak ne güne duruyor. Hukuka nisbeti vardır. Ahmed Cemil. Onun için Ahmed Cemil de. matbaada kimse bulunmadığı zamanlar tesadüf ederse gelen ilânların ücretini haczeden bir muharrir — işte matbaa işlerinde bulunalı on sene oluyor — hiç görmemişti.. geniş omuzlu. cihan siyasetinin en ehemmiyetten âri tafsilâtı bile ezberindedir. Tashihlere bakarken tertip yanlışlarına dikkat ede-^ cek yerde ötekinin berikinin hatalarını bulmıya dikkat edery Birgün meselâ Ahmed Cemil'in bir makalesinde yanlış bir izafet cümlesi bulduğu için bir hafta alay geçer. hikmet-i tabiiyeye aid birşey yanında fen-i idareye aid bir mebhasa tesadüf olunur. Bu saf yüreği incitmiş olmamak için Ahmed Cemil en tahammül olunmaz latifelerini bile hoş bulmuş gibi görünür. biraz safça — tâbirde zarafet iltizam olunmasa — biraz budalaca olmakla beraber "Mir'at-ı Şuûn" yazı heyetinde en ziyade malûmat sahibidir. arapça. Đri boylu. Said her suale "evet" diyen. Bu adam matbuat âleminde bir cins mahlûkatm hususî nümu-nesidir. Ahmed Cemil: "Aman bu Raci!" dediği zaman işte bütün bu tafsilât o üç kelimenin telâffuz tarzının içine sıkışmıştı." diyerek yırtmış-tı. Onun latifeleriyle eğlenen bilhassa Raci ile Said'dir. Onun için kendisini tanıyanlar ondan hiç korkmazlar. Ali Şekib'e ağız açtırmazlardı.. çok kitap okumak sayesinde en çok her şeyden anlar. çünkü Said'in vazıh bir varlığı yoktur. Matbaada onu kimse sevmez. bildiğinden emin olmayanlara mahsus bir korkaklıkla herkesten iyi konuşabileceği mebahisde sükûtu tercih etmek âdetidir. Raci ile tam bir tezad teşkil eder.olabilecek bir şey yazsın — bakınız nasıl gülerler. az acılıklarını mı tatmıştı! Mektepte iken nasıl hülya ederdi! Bugün kimbilir ne kadar gençler vardır ki o âlemde zevk tasavvur ederler. her duyduğu fikre "benim de fikrim budur" cevabını veren. Ceridede vazifesi muhbirlerin getirdiği havadisi tashihten ibaret kalır. bu bir küçük çocuk kadar utangaç adamın samimî bir dostudur. maamafih gayet mütavazı'dır. acemce pek iyi bilmek istidadmdadır da bir kere arapça bir ceridenin üç satırını tercüme edememişti. açık çehreli. Bir gün bir fıkra yazmış idi de. Ahmed Cemil kin ve haset dedikçe hep Raci aklına gelir. hattâ Raci'-nin gazellerini güzel bulmamaya bile cesaret edemez. yanında en saçma şeylerden bahsederler de o tekzipten utanır. Ali Şekib o adamlardandır ki insan ellerini ellerine koyacak olur ise onlarda hissolunan satvet sıcaklığıyle hayatın birçok kötülüklerinden kalbte hâsıl olan buzların eridiğini duyar. zaten edebiyata kat'iyyen intisab iddia etmez. fakat bütün bu dönekliği esasen beyni gayet hassas bir mahrek üzerinde çevrilmeye mahkûm olarak yaratılmış olmaktan W SU Bl ü AH . başmuharrir Ali Şekib büsbütün başkadır. Ne vakit bir makaleciğe filan ihtiyaç görülse kendisine havale olunmasından korkarak akşam ziyade kaçırdığından bahisle sersem olduğundan dem vurur. Pek ziyade kaideşinaslıkla müftehirdir. onun kadar mahsuben para alan. hele idare memuru — o kendisine Ahmed Şevki efendi diyen yuvarlak adam — Raci'den bahsolunsa ateş püskürür. Said hakkında Ahmed Cemil'in vazıh bir fikri yoktur. Raci tab'an meftur olduğu hiyanete. sanki bir kamusu ulûm gibi beyninin içinde yapraklar döndükçe malûmat tenevvü eder. ĐM Al 17 Bakınız. Said de şahsî tabiata malik olmayıp da ötekinin berikinin yaptığına imtisal âdetine uyarak. Ah! Bu matbuat âlemi! Bir seneden beri o âlemin az tecrüblerini mi görmüş. ancak otuz beş yaşında olan bu adam. Ali Şekib'in yalnız bir şeyini affetmez: O da bütün utangaçlı-ğiyle beraber bu adamın ara sıra latife etmek istemesidir. fakat bir kere o çirkin matbuat hayatına girseler. küçük yaşından beri matbuatta çalışmıştır. arkadaşlarına okumak için matbaaya getirdiği hailde okuyamaksızın.

bir rüyanın silinmiş şekillerine benzeten bulanmış gözlerinde kâfi bir kuvvet toplamak istedi.kısa.. Şimdi Ali Şekib. O vakit nefsine bir cebir ile. Matbaada herkesten ziyade işinin basma devam ettiği. neydi? Neydi?. bütün bu çehreler beyninden silinmişti.. bir matbaa kapısının önünden geçen birisine meselâ o gün Ahmed Cemil'in bir manzumesinin iki beytini okurken. tercüme eder. biraz ötede tütüncü dükkânına uğrayarak filân risalenin filân nüshasının ne kadar sürüldüğünü tahkik ederken. Raci parasız kaldığı vakit Ahmed Şevki efendinin çekmecesinde para olup olmadığını Saib'den tahkik eder. yazıhanenin kenarında "Selanik hususî muhabirimizden aldığımız mektuptur" diye başladığı bir kâğıda sun'î bir mektup. bir kitapçının hesap defterini tuttuğu. belirsizce ıslık çalmaya başla-di. Said. Onun için meselâ çarşamba günü sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin evinde uskumru dolması olacağını bilir.. Ona her yerde tesadüf olunur. şahsının mevcudiyetinden mefkudiyetinden şüphe edilir. daima ayakta. iyiliğe davet olunmazsa iyilik etmek aklına gelmez. O aralık mızıkanın uzaktan gelen ahengini taklit ederek kendisine biraz metanet vermiş olmak üzere hafifçe. Fakat fikrinin bütün iradesine malik olmakla beraber vücudunu istilâ eden o azîm keselâna mukavemet kabil değildi. Babıâli caddesinden çıkarken bakınız. matbaaya giriniz. 2 tiyar etmeyen bir gençtir ki. adelâtı kemiklerimin üstünde kurumuş. Bunun manzarasından duyduğu soğuk ürpermeyi hattâ Raci hakkında bile hissetmez.Ahmed Cemil'in sinirlerine dokunan işte bu mahlûktur. kötülük etmez. daima meşguliyette. daima harekette. Bakınız. Meselâ bir kaç kişi arasında. Ahmed Cemil'in sanki vücudunu iki kol tutmuş. taşra mektuplarını hülâsa eder. lakırdı esnasında bir saz gürültüye karışsın da anlaşılmasın. zaif. Bahçenin bu yüksek noktasının önünde yayılan bütün manzarayı. Dolmalık olacağını unutma! Geç kalırsan yarma yetişmez. bu dünyaya görülmeyecek şeyleri görmek ve işitilmeyecek şeyleri işitmek için gelmişçesine gözleri meselâ Ali Şekib'in bilmem nerede nahiye müdürü olan eniştesine yazdığı bir mektubu yandan okumakla meşgul iken kulaklarını odanın köşesinde idare memuru Ahmed Şevki'-nin — Ahmed Şevki efendinin — kâğıtçıyı az para ile savmak için sarfettiği belâgate vakfeder. Saib . çünkü yirmi yaşını herhalde geçmiş olmakla beraber çocukluktan kurtulmamıştır — duyduğu şey. ufak yüzlü. o mutlaka anlamıştır. müteJVLAl Vüı Oi I Ati nevvi makale yazar. sonu olmayan bir derinliğe çekiyordu.başka bir sebeple ihMai ve Siyah — F. işte şimdi bile o aklına geldiği için vücudunda ürpermeye benzer bir şey duyuyor. kulaklanyle gözleri. bu çalınan şeye aşina çıkıyor. sanki vücudundan yavaş yavaş uzanıp gidiyormuşcasına uyuşan bacaklarını çekti. ıçünkü bir gün evvel mü-rettip yamağı Emin'e : "Đki okka alacaksın. Raci. sabahleyin mekteb-i hukuk derslerine gittiği halde. uydurmakla meşgul olurken görürsünüz. kuru çocuk .. Kendisini toplamak istedi. Matbaada herkesten ziyade o çalışır. ecnebi gazeteleri okur. küçük gözlü. Saib'den sorunuz.. Her . Ahmed Cemil'in bu çocuk hakkında — çocuk diye mâruftur. küçük kıt'ada yaratılmış. size de anlatır." dediğini tamamiyle işitmiştir. çünkü behemahal çekmecesinin bir tarafına atılan bir ilân ücretini görmüştür. o. Sa-ip.. kemikleri vüs'at bulamamış. hattâ şiirine de katlanılabilir bir adam olduğu için Raci ile ekseriyet üzere aynı duyguda çıkmasına Ahmed Cemil gücenmez.

. bunlar bir bâfân-ı elmas değil mi? Ahmed Cemil'in içkinin tesiri altında bunalarak süzülen gözlerinin önünde donuk mailikler üzerine avuç avuç sarı pullar serpilmiş sema sallanıyor. sanki sakit. gözlerinin önünde açılan bu semada. işte gözlerinin önünde gördüğü bu şeyler.. vücudu yaka yaka eritip dağıtan bir buse ile birbirine sarılarak tek bir vücut olacak zannediyordu. kâh bir teessür feveranından inikas etmişçesine parlayarak. nasıl rüya âlemleri açan bir isim. sıcak ve baygın bir nefes gibi sanki tâ göklerin sezilemeyen yüksekliklerinden dökülen bu nağmeler. ötekinden bir ıstırap enini... Şimdi Ahmed Cemil altından yer kaçıyor. onlarda bir bârân-.vakit. yükseliyorlar. Bir rüya içinde yahut sihir âlemi karşısında idi. medid. feryat ederek. Son bir nağme tufaniyle nagihanî bir karar bütün bu ha-yalât silsilesine hatime çekti. işte şu aşağıya süzülen sema nurları. o üzerinde gülümseyen nurlar. Birinden ötekine bir hicran sadası. Ah! Bu bârân-ı elmas. karşısında şu bayırın eteğinde yer yer parıldayan. filâvtanın kahkahaları. yahut denize doğru akan bu 20 MAĐ VJü Oil Aû renkli levha yavaş yavaş yüksele yüksele yer ve gök birleşecek toprak ve gök gecenin aşk havası içinde azîm. başından sema uçuyor. Kâh kalbin en derin noktalarından geliyormuşcasına derunî. bazan bir şikâyet nalesi.. diğer birinden bir ümit cevabı çıkararak. fakat hayatta yüksek şeylere meftun olmuş gözler gibi aşağıdan yukarıya yağıyor. işte işte raksediyor. pest.. bütün o biçâre insan kalbine mahsus acılıkların. Ahmed Cemil sanki bir rüyfadan f .. dalgalanıyormuş kıyas edilen bütün bu yıldız alayları. elmas. bahçeye hemen her gelişinde dinlediği bir şey. sonra bunlar o parlak semanın mailiklerine. çalkalanan mailiklere doğru yağıyor. Bakınız. şu muzlim denizin siyahlıklarına serpiliyor. Bahçenin rakit havası içinde bir aşk nefhası. kemanların titreyen eninleri. O vakit aklına geldi.. denizin siyahlıkları içinde şurada burada ışıldayan bu ziyalar. yağıyor. ne hülyalar getiren. tatlılıkların hazinesini taşıyor.. bazan bir mahkuriyet iniltisi. vücudu bir boşluk içinde yuvarlanmaya başlıyor zan-nında idi. sanki bu aletlerden. tâ o semalara. şimdi karşısında tepelerin myuyan sırtlarına dökülerek.. Waldteufel'in meşhur Valse'ini ne vakit dinlese bütün hayali inkişaf ederdi. birbirleriyle dudak dudağa bir visal içinde dağılıyorlar. temmuzun şu sıcak gecesine mahsus bir buğ ile örtülü zannoflunan bu mailikler içinde titriycrmuş. sallanıyor.. sanki semalardan dökülen.. şu yukarıya jıçu-şarak siyahlara bürünen sönük ziyalar! Bârân-ı elmas. Onun ismini kendine mahsus şive ile tercüme etmişti: Bârân-ı elmas! Ne güzel. mai siyah kelebekler gibi uçuşarak. şundan bir tahassür nâlesi. bütün bu kirişlerle tahta veya bakır parçalarından sihirli bir nefesle canlanarak. kanatlanarak uçuşan küçük küçük nağmeler birbirine atlıyor. Bârân-ı elmas! Đşte işte.

gençliğin öyle hassas bir devresinde ki fikir.. Đşte gözlerini kapayınca görüyor: Mai bir sema altında azîm bir sahra ki sabahın hüzün ve neşveden. o vakit tahattur etti. o yekdiğerinin hem aynı hem gayri zannolunan tezatlardan mürekkep hülyalı hali altında. sükûttan ve nağmeden.. Orada da bir bârân-ı elmas. gölgeden ve hayalden. Üzerinde bir sema ki geceden kalma siyahlıklarla gündüzün ilk şaşaalarının imtizacımdan mürekkep esmer bir renkle gözleri taltif eder.MAĐ VE SĐYAH 21 1 uyandı. uykusundan tamamiyle sıyrılmamış mahrumluklarla yüklenmiş sisler arkasında boğulan ufuklara doğru uzanıp gitsin. Ahmed Cemil burada. dimağını âteşin bir bulutla örten buhar yavaş yavaş açılıyordu: Onun âlemi işte şu yavaş yavaş açılan beyninin içinde mai bir sema. Öyle bir yaşta. etrafına baktı. baktı. herkese yabancı değil mi? Şimdi kendisini biraz topluyor.. Onu ne kadar se-nelerdenberi bekliyordu. bakir bir safvetle münevver bir göz gibi bakmaktadır. Bu sahranın üzerinde o semanın altından bir peri alayının kanatlariyle dalgalanıyor denebi-len hafif bir hava uçar ki dikkat edilse bir ruhanî cihanın zenı-zemesine benzer nağmelerle titrer. Onların yanına gitmeye ne lüzum var? Tâ ötede dönen bir levhanın yalnız bir kısmı şeklinde gözünün önünden akıp giden şu seyrancılara." diyordu. semanın bu 22 MAĐ VE SĐYAH muhteşem yangını altında sahra müşevveşiyetten sıyrılır. Bütün menazır sabahlara mahsus o rengin müphemiyeti içinde hava ve hayalden mürekkep bir gölge şeklinde durur. biraz evvel sönük duran sema sanki bir yangın ile dolar. Şimdi her şey hakikata ricat etmiş oldu. O lâcivertliklerin bir tarafında henüz belirsiz bir nurdan toz savruluyor gibidir. bir müphem renk altında mai bir atlas halinde görünen semanın derin bir köşesinden zührenin beyaz handesi hâlâ görünür. renkten ve zulmetten. Başını çevirdi... hayalinin şu müdebdep levhasını yaşatırken: "Ah! o ümit güneşi!. .. henüz. burada ne için bulunduğunu anlamak için düşündü. Ufkun bir kenarından güneşin sinesinden sahraya bir nur tufanı döker. o mai semanın içinde birçok gülümseyen ümit yıldızlarından ibaretti. ' Henüz yirmi iki yaşında idi. fakat bir zaman gelir ki birdenbire bir ihtişam çağlayanı dökülür. Arkadaşları şüphesiz orada işte şuracıktan bir parçasını gördüğü bahçenin kalabalığı arasındadırlar. bütün sahra taze bir hayatin canlılığiyle tutuşur. şakaklarında hafif bir serinlik hissediyor. ağaçların arasında küme küme oturan bütün bu halka onun bir nisbeti var mı ki gitsin de o kalabalığın içine atılsın ? O bu dünyada herkesten uzak.

Biz üç kişi kaldık. meçhul emeller fezasında uçtuğu zamanlardan-beri bütün varlığını istilâ eden emel. henüz görmemiş. O tasavvur «ttiği yüksek payeye bir hat bulamıyor.. Ahmed Cemil. müptehiç bir sabahın rüyasına dalmış.... bakan yok. Zaten bu neticeye. göğüs vermek için hayatını zehirlediği bu edebiyat âleminin bir gün yüksek zirvelerine çıkmak. ve.. Yine oraya gitti. bu matbaalar. yalnız mü-nevevr.f kesin meçhulü olan bu genç. sonra da o derece itilâ emellerine kapılıyor olduğundan kendi kendine utanıyordu. bugün o kadar acılıklarına. şöhret almak. Edip olmak. fikri bir hayal rüzgârı üzerinde. Ötekilerini de beraber sürükledi. iştihar arzusu değil miydi? Ahmed Cemil daima aceleci ve telâşlı yürüyüşiyle.. artık yavaş yavaş yola çıksak. evde kendisini bekleyen karısını. sabahtan akşama kadar fikir ve sanat hareketlerinin münferit mecrası olan şu cadde bir gün olacak ki onun tesiri altına girmiş olacak.. gözler ziyadar bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir köşenin açılmak üzere olduğunu. bu ümidin tahakkukuna şayan olmak için az mı ıstırap çekmiş. Sahib-i imtiyaz gelince dedi ki: — Allah cezasını versin! Islah olmayacak.. Ahmed Cemil ismini o kadar yükseltmek ki. bugün koltuğunun altında bir iki kitapla buradan bir gölge gibi çıkarken bir gün olacak ki tesadüfen bir kitapçının dükkânına gözü isabet edecek olursa mektepten henüz çıkmış iki genç edebiyat müntesibinin birbirine kendisini gösterdiğini farkedecek. Güzergâhında isminin yavaşça fısıldandığım işidecek. Şimdi birkaç eski mektep arkadaşiyle sekiz on kalem erbabından başka her. gören yok. senelerdenberi bütün düşüncesi bu değil miydi? Ta mektepte bir kimya kitabının üzerine başını dayayarak. Kaç kere bedbaht karısı matbaanın kapısına kadar gelerek beş altı yaşındaki yavrusuyle kocasını arattırmış. ümit güneşinin üzerine tâ uzaklarda bir ufkun içinde hazırlanan bulutların dökülmeğe müheyya olduğunu anlamamış idi. Ahmed Cemil ile beraber bütün arkadaşlarını ne cevap vermek lâzım geldiğinde mütehayyir bırakmış idi.. gözleri ötede siyah tahtanın üzerinde unutulmuş.... hayat mübarezesi baş:. Ahmed Cemil'in düşüncelerine bir fasıla daha geldi. Uzaktan sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha ile idare memuru Ahmed Şevki efendinin yaklaştıklarını gördü. yarım kalmış bir cebir muadelesine bakarak. herkesçe anılmak. cam kapıların aralarından farkedilen şu kütüphane müdavimleri.. Henüz yirmi iki yaşında. Raci'nin ikide birde Palais de Cristal'da geç vakte kadar kaldıktan sonra geceyi de evinden başka yerde geçirdiğini bilirdi. On dokuz yaşma kadar Ahmed Cemil tamamen — hayatta mümkün olabildiği kadar — mesud idi. lâkin o zaman.münevver bir semanın bâ-rân-ı elması altında parlak hülya âleminde kanatlan kırılmış bir kuş gibi henüz topraklara düşmemiş. Ondan sonra pederini kaybedince maişet endişesi. kendisinin . Ah! O zaman göğsü nasıl bir iftihar havasiyle şişecek! Şimdi oradan mevhum bir cisim şeklinde geçiyor. bütün maneviyeti yalnız bir ümidin tahakkukuna muntazır. lamış. çocuğunu düşünmek yok ki. edip olmak. fakat bu yaşa gelinceye kadar.. Şöhret bulmak. âdeta koşarak Babıâli caddesinin kenarından çıkarken şu kitapçı «dükkânları... hayatın az meşakkatlerine mi tahammül etmişti? Bugün yirmi iki yaşında idi.

O vakit kitapla buivalidesi arasında bir müddetten beri devam eden bahis teceddüt etmiş. Ailesini iyi geçindirecek kadar para kazanırdı. Birçok adamların bir dakikada bir zarın hevesine terkedebileceği kadar ufak. etti: Herkesten maksat Cemil'le Đkbal. bir güzel saatiyle bir altın kösteği vardı. <iĐ£inci defa olarak kira evinden kurtulup kendi evlerine gel-^g . sokağa nazır odaya tıkılmış. bir çâre bulunamadı. Senelerce fikrini vakfettiği bu maksadı temin için kendisini. rivayetine göre bir defa babası kabul etmiş ve ücretinin nısfını evvelce almış olduğu bir dâvanın sonradan hakka makrun olmadığını anlayınca birden reddine ve paranın iadesine karar vermişti. Ahmed Cemil evin alınışını pek iyi tahattur eder... Ahmed Cemi' 24 MAI VE SĐYAH MAĐ VE SĐYAH 25. senelerce alnını terletmişti. O vakit saatlerce düşünüldü. O vakit herkes bir rey beyan. Onun nakline. evet yalnız kendisini birçok şeylerden mahrum bırakarak.. Bu adamın yalnız bir endişesi vardı: Ailesini mesut etmek.. herşey birbirine gün c^iŞ. Babası oğlunu ev alınmadan evvel mektepte Jeylî olarak bırakmadığı için o vakte kadar beklemişti. hemşiresi. Ahmed Cemil'in bazan gülerek "bizim konak" dediği mesken alınmıştı. çoç ^bi nâ-tamamiyle bağlı.. o babasına Kula'dan hediye gelen kilim döşemelerin yukarıdaki pembe odaya mı yoksa sofaya mı konacağı meselesi tazelenmişti. za^ ailesi Ahmed Cemil'in annesiyle on sekiz yaşında oğlundan dört yaşında kızı Đkbal'den ibaret idi. O para ile işte şimdi karısını çocuklarını sokak ortasında kalmaktan muhafaza eden Süleymaniye'deki bu beş odalı evceğiz. o gayri muhik dâvadan vazgeçildi. hangisini nereye kesin mecazım geleceğinde mütehayyir kalmışlardı. Cemil tabiî babası gibi pembe odayı. O gün. o da paranın Süleymaniye'deki mini mini evlerinin tamirine sarfedilmiş olmasıydı. annesi Emniyet Sandığına terhin edilmek üzere küpesiyle yüzüğünü teklif etti. Đkbal validesine uyarak .eri gün. validesi. O vakit on dört yaşında vardı.. ufak bir şey. Fakat bu kararın icrasına büyük bir mâni vardı ki...şairane tâbirine göre "Piyale-i telh-i h^ yatın zehr âbî"na dudakları temas etmişti.... Kendisinin bir altın enfiye kutusu. Fakat bu ufak şey bu namuskâr aile babasını senelerce yormuş. çamurlu sokakları yaya tırmanarak. O vakit babasının bütün hassasiyeti nasıl taşmıştı! Karısının elmaslarını terhin etmek! Đşte bu mümkün değil.. Bunlar terhin edildi. babası. geçen senenin esvabını bu seneye salih görmeğe çalışarak.. evine meftun..bu karışıklık içinde hangisini almak. ne telâş içinde idler! Bütün eşya aşağıda mermer ve &ya> mutfağa. ^ JjL Đyi bir aile babası. zevcesine.. araba ile gitmek arzularına galebe çalıp yokuşları. Tam mektebe leylî olarak ithal edildiği sene. fazla olarak fahiş bir faizle bir muhtekir sarraftan para alındı. Babası dâva L kiliydi.. hususiyle namuslu. bu gürültünün içinde şa-eski mt... babasından bahsetse namusunu teşrih edecek hikâyelerin sonu gelmez.. hattâ arkadaşlarının hissetle ithamına gülümseyerek para biriktirmişti.

daha yatağa girmek için bir hayli zaman vardır. Đkbar — kız çocuklarını daima validelerin eteklerine sevkeden bir hisle — annesinin yanma meselâ babasının eskimiş para kesesine kaim olmak üzere yeni bir kese örer. Hattâ kabil olsaydı da Đkbal'i de verselerdi. O vakitten sonra bu küçük bahtiyar aile nasıl değişmiş. bu sofra başında bir mezarın sâkit enini hüküm sürer.. Kendi evlerine gelmiş olmak hepsinde eğlenceye bir meyil uyandırmıştı. bu genç dimağı bir gonca gibi nazik parmaklarla açmağa çalışır. ara sıra bu dört kişiden birinin ağzından çıkıvermiş bir serseri kelime musahabeye vesile olur. Babasının tâbirince iskemle üç ayaklı kaldı. her yeri cazip olan bu kitabın bir hikâyesi okunur. senin merhametine kaldı!" deyişi gözlerinin önüne gelir. Yemek sofrasının başında toplandıkları zaman hepsinin dimağında menkuş olan o baba çehresi güya henüz orada karşılarında imişçesirıe o. Magihan bir kaza darbesine uğrayan bu yuvacık nasıl perişan.. bu valide yaşların hücumiyle titreyen gözlerini oğlu ile kızına diker. babası yazısını yazar. ciğerlerinden çıkan bir şuhka-i beka boğazlarına kadar gelir takılır. pembe odaya yar oldu. O vakit ortaya başka iş çıkar. lüzumunda» ziyade gülünüyordu. O vakit tali hükümetti. Şimdi ne vakit Ahmet Cemil o eskimek bilmeyen kilim döşemesinin üstüne otursa babasının bir hâkim ciddiyetile elini fese sokarak: "Göreyim seni. düsturları karıştırır. göğsünde bir ateş ile kalktıktan sonra. O hem pembe odaya hem sofaya taraftar çıkıyordu. O vakit iskemle iki ayağı üzerinde durmağa çalışırdı.. sanki korkunç bir . Bu mühim mesele de bir eğlenceye medar oldu. Ahmed Cemil'in küçük yaşından beri tahsil zemininde bütün adımlarına rehber olan bu baba o vakit oğluna ders verir: Bir nükteyi anlatmak. Hele ilk matem günlerinde bir akşam üstü meselâ kapı çalmsa Đkbal'in: "Babam geldi" diyeceği tutardı. Heyhat! Şimdi iskemle yine üç ayak üstünde. validesi oğluna bir gömlek. O vakit ne kadar mesut idiler! Her akşam yemekten sonra saatlerce beraber otururlar. lokmalar geçmez.. bu evin bütün havasında bir hayat unsuru eksilmişti. bu hâkimiyet sıfatının ehemmiyeti altında beyni darmadağın oldu. Ahmed Cemil mektepte leyli olduktan sonra bu aile heyetinin mühim bir rüknü haftada altı gece ihazır bulunamaz oldu. Onun fikrini tatbik etmek lâzım gelse kilim döşeme ikiye bölünecekti. *'Ne oldu?" Bu çocukların babalarına ne oldu?. başaşağı düşmüş gibiydi. bir mazmunu tefsir etmek için saatlerce yorulur. ikbal güler babası bir hikâye söyler. Hizmetçi şaşaladı. Bazan iştigalin nevi tebdil olunur. bir aralık bu üç kişinin gözleri birbirine tesadüf •ediverse o hazır duran yaşlar birbirini uyandırır. O vakittenberi o pembe odanın içinde o kilim döşemenin üstünde bir şey noksan idi. O vakit bir matem sükûtu başlar. taşar. yiyemedikleri lokmalarıyle mahzun duran tabaklara damlar. Ahmed Cemil dersini yapmıştır. Ahmet Cemil'in fesini kura çantası yaptılar.sofayı münasip görüyorlardı. Nihayet hizmetçi kız — taşralı iriyan bir kız — hâkem tâyin olundu. pembe oda.. fakat bu defa eksilen ayak o kadar mühim bir ayak ki iskemle duramıyor. gelişigüzel bir yeri açılır. iki kâğıt parçasına "pembe" ve "sofa" kelimeleri yazıldı. En küçük vesilelerle bile lâtife ediyor. yaşlar. dersine çalışır. Ahmed Cemil bir köşeye büzülür. Babası yazılarını bitirmiştir. Babasının Mesneviye pek merakı vardır. Kendi evlerine geldikten sonra bu müsamereler haftada bir defaya münhasır kaldı. Kaç sabah Ahmed Cemil yatağından. Ahmed Cemil başını kaldırır. O noksana kendilerini alıştıramamışlardı. yemeğe başlamadan ellerini uzatamazlardı. Fakat ne yapalım? Her şeyden evvel çocuğu hayata hazırlanmalı. yahut kızma esvap dikmekle meşguldür.

babası bile mektebe gelerek hoca efendiyle oldukça şiddetili bir mülakat yapmıştı. nasıl okumağa başladığını. Hele mai bir cübbesi vardı ki pek yakışırdı.. O gün. bunaldı. Odanın içinde bir uğultu vardı. yanaklarından ateş çıktı. henüz genç. Hattâ Ahmet Cemil gözlerini kapayınca hâtıraları arasında bu vak'adan sonra kendisini birden o mektepten çıkmış başka bir mektepte bulur. görüşmeğe başlamışlardı. Hattâ bir kere. sakin bir uyku ile uyuyor gö-recekmiş ümidiyle titremişti. fakat bu zamana ait hâtıraları o kadar mübhemdir ki.. istikbal etmiş. Bir de ne görsün? Babası. Gözler hep Ahmed Cemil'den hizmetkâra — galiba Bilâl — Bilâl'den Ahmed Cemil'e gidip geliyordu. Zenci hemen beyazlanmak raddesine gelmişti. Yalnız büyük bir oda. Komşu çocuklardan biri gözüyle diğer birine Ahmed Cemil'i gösterdi. o odanın içinde sıra sıra kürsüler. Neden? Babası neden gelmiş? Şimdi hoca efendi ayağa kalkmış. oturmuşlar. yine karşıdaki köşede yüksekçe bir minder üstünde beyaz sarıklı muallim.. Bu işaret. Birdenbire bu uğultu durdu. Sonra ne oldu? Ahmed Cemil artık ötesini bilmiyor. ta karsıki duvarda iki büyük siyah tahta. o dünkü vak'a için geliyor. Bir dakika içinde herkes vâkıf oldu ki. yerine oturmuştu. hattâ Ahmed Ceiml'in resmî elbisesi bile var.. Ay!. O tarihten sonra hayat mübazeresi ne müthiş başlamış. bu gelen Ahmed Cemil'in babasıdır. bu mühim haber bütün odayı dolaştı. O zaman en ziyade tesir eden şeyler. küçücük bir asker . Evet.. Çocuklukta hep böyle değil midir? Hâtıralar hava ve zaman tesiriyle yıpranmış.rüyadan uyanmış da sabahleyin o rüyanın altında mesud bir hakikat çıkacakmış-casma odasından yavaşça çıkarak. bu küçücük halk da hocanın şu meşguliyetinden istifade ederek yerini tebdil etmeksizin harekete başladı. o kadar tahattur ediyor. Çocuklar hep kürsülerin üstünde sallana sallana yarı sesle derselirini tekrar ediyorlardı... derin bir sükût. Ahmed Cemil bu teferruatı pek iyi zaptetmiştir. bu mektepte ne yaptığını pek karışık bir surette tahattur eder. Evvelâ sübyan mektebine gider gelirdi.. Herkes bir yere bakıyordu. Ah! Mektepte geçirdiği zamanlar. sabahleyin mûtat üzere mektebe gelmiş. temiz.. MAĐ VE SĐYAH 27 Ahmed Cemil tahsilini herkes gibi takip etmişti. Ahmed Cemil başını kaldırdı. Ahmed Cemil şaşırdı.. babasının odasına gitmiş. onu henüz yatağın içinde.. başlıca Ahmed Cemil'e musallat olmuştu. galiba yine mektebe devam eden bir kibarzadenin hizmetkârı vardı ki... Oh! Bu muallim ne güzel bir adamdı! Seyrek sakallı. Unutamayacağı şeylerden biri de mektep arkadaşlarının arasında biri.. kendi babası. hoca efendiye müracaata mecbur etmişti. hatırat levhasında en derin kazılır.. maişetin yükü henüz zayıf olan bu omuzlara nasıl çökmüştü! O zamana kadar henüz hayatın ilk faslını bile okumamıştı. Bu defabüyük bir mektep.. bilmem bir tokat meselesinden dolayı olmalı. delik deşik olmuş bir sahife şeklinde ka28 MAI VE SĐYAH lir. Ahmed Cemil'in bir şeyden haberi yoktu. Dersler daha başlamamıştı. Kaç kereler onu ağlatmış. o vakit bütün mebhut ve mütehayyir duran mektep halkı.

ehemmiyetini almıştır. Öyle ya, artık askeri rüştiyesinde... Evvelâ nekadar utanmıştı! O büyük mektebin içinde ilk günleri korkarak yürür, kendi sınıfından başka bir yere giremezdi. Sınıflarında seksenden ziyade •çocuk vardı, fakat Ahmed Cemil bu seksen kişiyi iki yüz kişi gibi görürdü, hatta babasına da o yolda tarif ederdi de bir türlü inandıramazdı/Burada her şey başka türlü idi, öteki mektepte sıralar birbirini takiben saatte bir, hocanın önündeki kürsüye gidip oturmak âdet iken burada her iki saatte bir başka hoca geliyordu... Bu ilk senede ne öğrendi? Onu kat'-iyyen bilmiyor. Yalnız hesaptan pek sıkılırdı. Hocası da ona musallat olmuştu, daima tahtaya onu çekerdi; biçare kaç kereler o iki yüz kadar ehemmiyetli görünen seksen arkadaşının karşısında, siyah tahtanın başında perişan, mahcup, mahvolmuş, kendisini kaybetmiş, yavaş yavaş ağlamıştı. Bununla beraber bir müddet sonra onu başçavuş yaptılar. Bakınız, bu nıü-him hâdisenin esasını hâlâ anlamamıştır. Ne için başçavuş oldu? Başçavuş olmak için ne yapmıştı? Hesap derslerinde tahta, başında ağlamaktan başka bir fazile göstermiş miydi? Daha da pek küçüktü. Fakat bütün çocuklar onun hatırını saymağa başlamışlardı; meselâ sınıfın en gürültülü bir zamanında, bir müzakere esnasında, bir telâş ile dışardan içeriye girer, muallimlere mahsus olan kürsüye çıkar, elindeki cetveli mühim bir eda ile vurur: «Efendiler...» diye başlar, ince sesiyle bu ilk nutuk mukaddemesi sınıfın ortasına düşer düşmez, sükût...' Herkeste bir dikkat, başçavuş ne diyecek?... Mini mini başçavuş ne der? Sınıf halkına tebliğ olunacak müdür beyin bir emri... Bu bir oyundur. Ne müdürün bir şey dediği var, ne de tebliğ olunacak bir emir... Maksat bir kere efendilerin dikkatini celb edip düzme bir şey söyledikten sonra; fakat tam bir ciddiyetle, esassızlığım sezdirmiyerek, evet, ondan sonra bir kere hasıl olan sükûtu muhafaza etmek... Ahmed Cemil'i başçavuş olduğu gün görmeliydi. Eve nasıl göğsü şişkin, bu haberi bir an evvel vermek için sabırsızlıktan nasıl koşaI

rak gelmişti! Kapıyı açan Seher oldu. «Başçavuş oldum» sözünü evvelâ onun yüzüne attı. Artık babasının geleceği zamana kadar validesine başçavuşluğun ehemmiyetini anlattı: Đki yüz kişi! Şaka değil!... Bunlara nezaret etmek... Ya sabahleyin, ekseriyet üzere yoklama defterini o pkuyacak. Bu yoklama defterinden evde bîzar oldular. Ahmed Cemil mektepten geldi mi, başka bir oyun yoktu. Doğru yukarıya sofaya çıkar, babasının başçavuşluğuna mükâfaten alıverdiği siyah tahtanın başına geçer, mektepteki ciddî tavrı takınır, başlar yoklama defterini okumağa, ve daima cevaplariyle... riyle... Mehmed efendi, Kırıkçeşme... Mevcud! Necmi efendi, Fatih... Mevcud! Ruhsar efendi, Zeyrek... Namevcud! ilâh. Bu defter bir kere okunur, ondan sonra hoca efendi gelir, meselâ hesap hocası — artık hesap hocasiyle arası iyileşmiştir — hoca efendi sanki yoklama defterini açar. Hüseyin Nazmi efendi Saraçhane — bu Nazmi efendi şimdi «Gencine-i Edeb» muharriri olan gençtir — derse davet olunur. Hoca efendi sorar : — Efendi, darb neye derler? Hüseyin Nazmi efendi cevap verir: — Bir adedi diğer bir aded miktarınca tekrar ederek çoğaltmağa darb derler.

— Geçin-tahta başına!.. Hüseyin Nazmi efendi tahta başına geçer, tebeşiri eline alır, hoca efendi emreder: — 24605... Yazdınız mı? Ha! Şimdi bunu darbetmeli... 67 ile... Anladınız,mı? Ahmed Cemil bazan bu taklid ile derste okadar dalardı ki babası gelmiş, yavaşça yukarıya çıkmış, arkasından annesiyle hemşiresi gelmişler, orada bir tarafa birikerek sessizce tatlı bir tebessümle kendisini seyre koyulurlar da o farkına varamazdı. Sonra gözleri oraya ilişiverince şaşırır, donar kalır, elinden tebeşiri nereye atacağını bilmezdi. Babası bu mektepten alıp kendisini Mekteb-i Mülkiyeye götürünceye kadar bu oyun devam etti, fakat orada Ahmed Cemile bir ciddiyet geldi. Artık kendisine büyük bir adam nazariyle bakmağa başladı. Hattâ - bu on dört yaşında çocuk -mektebe giderken çanta taşımağa bile tenezzül etmez oldu. 3D MAĐVESĐYAH

kitaplarını bir gazeteye sarar, koltuğunun altına yerleştirir, bir kalem efendisi tavrını takınırdı. Hayatının bahtiyarlık sahifeleri hep bu mektepte geçen mes'ud günlere aid lâtif hâtıralarla doludur. Hüseyin Nazmi ile asıl muhabbet iplikleri burada bağlanmıştı .Đkisi bir sınıfta idiler; ikisi de leyli olmuşlardı, o vakit aile hayatından uzak düşen bu iki genç kalb birbirile samimî bir karabet hâsıl etti, emel ve fikirde bir iştirak peyda ettiler. Zaten hislerinde, haricî tesirler ahz ve telâkkide, efkârın tayin ve nakşi tarzında bir anlayışta idiler. Meselâ ikisi de bir şeyi tuhaf yahud garip bulmakta, bir fikri beğenmekte yahut reddetmekte, bir vak'adan müteessir olmakla veyahut ona lâkayd kalmakta müttefik çıkarlardı. Onun için sevişmek, o insanlar arasında okadar tatlı olmakla beraber okadar nadir tahalkkuk eden sevişmek, bu iki saf ve temiz kalb için pek kolay bir şey oldu. Hattâ o kadar ki bütün diğer sınıf arkadaşlarına yabancı kaldılar, aralarında hususiyet diğer bir kalbin iştirakine tahammül edemiyecek derecede idi. Đlk senelerde münasebetleri tehassüslerini teatiden ibaret kalırdı; fakat sonraları... Taze dimağları inkişafa başlayıp okuduklarını anlamağa başladıkları zaman, işte o zaman ikisinde de mütalâa cinneti başladı. Đlk mütalâa heveslerine mahsus doymak bilmez bir açlıkla her ellerine geçeni okumak istediler. Evvelâ hikâyeler, kitapçılardan kira ile alınmış yahut arkadaşlarından birinden rica ile istenilmiş terceme, telif bir alay hikâye okudular. Ekseriya beraber okurlardı, sınıfın bir tarafında tenhaca bir yere çekilirler, kitabı çekmecenin içine yerleştirirler, Ahmed Cemil yavaş sesle okur, Hüseyin Nazmi dinler ve işitemediklerini; göz ucuyla süzerek itmam ederdi. Đki refik fikirlerini, kalbleri-ni bir kitabın bir sahifesinde böylece teşrik ederlerdi. Bir aralık hikâyeden nefret ettiler; o ilk önce duydukları lezzet, hâsıl ettikleri tecessüs kayboldu; fakat okumak ihtiyacı olanca şiddetiyle devam etti. Tarih okumak istediler, ellerine geçen bir eski tarihi yarım bıraktılar. Mektepte zaten dersleri değil mi ? O kifayet etmez miydi ? Hülyaya Ahmed Cemil'in batı dillerinden terceme ile kullandığı bir tabir ile -mafevkalarza okadar meyelânı olan fikirlerini, geçmiş zamanların mezarı demek olan tarihe sevketmekten lezzet

duymadılar, fakat bunu kimseye de itiraf etmek istemezlerdi. O MAĐVESĐYAH 3S>

kadar hayal arayan gençler olamktan değil fakat görünmekte» korkuyorlardı. Edebiyat sınıfına geçtikleri zaman hülyaya mü-said bir saha aramakla meşgul olan fikirlerine yeni bir pervaz seması açıldı: Şiir... O vakit şiir namına vücude getirilen bütün yeni mahsulâtı okudular. Okumak tâbiri sahih olamaz: onların arasından koştular. Sonra derin bir menbadan ayrılmayan çöl yolcuları gibi yine o ciğerlerine taze bir hayat veren menbalara ricat ettiler. Okuduklarını bir daha okudular, bazı parçaları ezberlediler; sonra buldukları şeyler kifayet etmedi. Daha bulmak istediler, fakat heyhat!.. Ruhlarını lâtif bir uyuşukluk içinde aguşuna alan bu ufuk,, bu şiir ve hülya sahası okadar dar idi ki... O zaman aradıklarını bulmak için eski divanları okumak istediler. Fuzulileriy Nef'ileri, Nabileri Nedimleri araştırdılar, bir aralık bunların bazısında hele Nefi'de buldukları lisan haşmeti fikirle-lerini örttü, hislerini bunalttı. Elfazm tantanası altında şaşırdılar, güftesiz bir beste mırıldanmak kabilinden yalnız bu lisan mûsikisine aldanarak okudular, sonra o musikinin esas ruhuna dikkat etmek istediler. Fakat onlar, okadar sâmit yahut okadar taraka arasında o derece candan mahrum göründü ki ruhlarını istedikleri gibi titremekten uzak kaldı. Bi zaman geldi ki aradıklarını bulmaktan meyus oldular, mütalâaya küstüler, okumaz oldular. Bir kaç ay fikirleri âtıl kaldı, fakat bu atalet bir gün geldi ki o senelerce - mütalâaanın tohumlarından filizler çıktığını göstererek geçti, sanki, bir kıştan sonra bir bahar... Bu genç fikirlerin baharı inkişafa başlamıştı. Bir gün Hüseyin Nazmi utanarak Ahmed Cemil'e gece yatakta söylenmiş bir mehtap tasvirinin ilk dört beytini okudu. Ahmet Cemil itiraz etti; «Yatakta mehtap tasvir etmek olur «ıu?» diyordu; fakat biraz da kızarmış idi. Ne için? Ertesi sabah o da bu mehtap tasvirinin diğer dört beytini yapmış bulundu. Artık iştigal vesilesi bulunmuş oldu. Ya mektep kitapları... Oh! Onlarla iştigal olunmayalı zaten pek çok zaman olmuştu. Zaten mektebe girdikleri tarihten başlayarak sınıfın bir türlü yüksek derecelerine heves edememişlerdi. Smıfm orta mıntıkasında yaşamağı müreccah görürlerdi. il Evvelce mütalâadan şimdi müşaavreden çalabildikleri saatlerle ¦ders kitaplarına hasrettikleri iştigal kendilerini şu orta mın-takada tutmağa kifayet ediyordu. Bir tatil günü beraber geziyorlardı. Genç çocuklara mahsus bir şiir hevesiyle her gezdikleri yerde, her gördükleri şeyi buna bir şairlik vesile addederlerdi. Meselâ o gün köprüden geçerken bacalardan çıkan dumanlar için teşbih yapmak, yahut Beyoğluna çıkarken tesadüf ettikleri kürklü bir başlık giymiş minimini sarı bir Alman kızı için bir manzume söylemeğe yeltenmek gibi çocukça şeyleri olurdu. Fakat artık teşaürden kendileri de nefret duymağa, bunları kendileri de gülünç bulmağa başlamışlar; dimağlarının içinde büyük fikirler bulup da onların büyüklüklerine nisbeten küçük kalanların kendilerinden duydukları nefrete müşabih bir şey hisseder olmuşlardı. O gün Beyoğlundan geçerken bir kitapçı dükkânının önünde durdular, camekânda duran

Ne derin bir melal!. ikisi de fransızcaya mekteplerde kabil olan derecede aşina idiler. fransızca sormağa cesaret edemeyerek kitabı istediler. Mutlaka bir şiir mecmuası olacak. Oraya kadar gittiler. Birden Hüseyin Nazmi: — Of! Ne yeis ile dolu bir şiir!.. Hüseyin Nazmi parasını verdi.. yahut doluya yakındır. Tâ bahçenin sonuna kadar geldiler. Taksim bahçesinde. Bu. orada yeşil tahta sedirlerden birine ters olarak.. berisinde zihinleri ilişti.. susarak.. Şiirin ötesinde. Hüseyin Nazmi baktı. Kitabı aldıktan sonra bir yere gitmek istediler. o Üsküdar'ın denize bakan levhasının karşısında okuruz. Taksim bahçesine girdikleri zaman ellerinde tuttukları kitabın peşin lezzetiyle kalbleri güya bir esrarhane-nin acaip letafetlerine vusul için ilk adımı atıyormuşcasına tuhaf bir suretle mütehassis idi. Mahcubiyetle içeri girdiler. Ahmet Cemil bunu hemen kendisine mahsus lisan ile «Ruhî Üryan» diye terceme etti. yani yüzlerini deniz cihetine çevirerek.. biraz mübtedilere mahsus tereddütle okudu. — Bir taraftan aç! bakalım. zira Ahöied Cemil'in daima boş yahut boşa yakın cebine mukabil Hüseyin Nazmi'nin çantası daima dolu. Anlayıp anlayamamak meselesinden de korkuyorlardı. Birden Ahmet Cemil dedi ki: — Ahî Bak serlevhaya. Birden anlayamadılar. dedi. ikisi de müştereken uzun uzun süzdüler.. Ahmet Cemil'in tâbirince Hüseyin Nazmi maliye işleri müdürüdür. yabancı kelimelerin üzerinde bir müddet durdular. belki bir nebze fazla. tâ o tepede.un «L'âme nue» şiir mecmuası idi. Evvelâ Ahmet Cemil cehren. sanki bütün maneviyatı bu mağmum şiirin matemi altında eriyip gitmişti. Ahmed Cemil gözlerini ayıramıyordu. bunu denize karşı. kış güneşinin hafif harare-tiyle yarı kızmış taşlara ayaklarını dayayarak oturdular.. sonra anladıklarını anlayamadıklarını çözüm anahtarı ittihaz ederek manzumenin kıraati bitince gözleriyle.kitaplara bakıyorlardı.. hava güzel fakat soğuktu. Kitabın neresinden başlamak lâzım geleceğinde mütehayyir idiler. ellerine aldıkları ilk şiir kitabı oldu. Ahmet Cemil'in gösterdiği kitap Edmond Haraucourd . şimdiye kadar fransızca bir mün-tehabat mecmuasında görebildikleri köhne bir kaç manzumeden başka bir şey okumamışlardı. Hüseyin Nazmi dedi ki: — Ne zararı var? Bak güneşe! Bu güneşin altında. Đkisinde de bu kitabı satın almak için âni bir heves uyandı. Hüseyin Nazmi ilâve etti: .. talihimize ne çıkar? Talihlerine «Makber» unvanlı manzume çıktı.

aşk. Lâkin bazan bu azap cehenneminden kıvrananlar o zulmetlerin arasından feryat ederek. zannederim: «Henüz ölülerimin silsilesi bir hatimiyle vâsıl olmadı...... sema.. Hem yanlış terceme ediyorsun. mezarlarının beyazlıklariyle zulmetler altında yatıyor. Bana kalırsa yine o tarzı muhafaza ederek terceme etmeli. bu sonu olmayan çöl üzerinde hiçbir lem'a ışıltısı yok! Yalnız bir kenarı bulutların kemirmesiyle kırılan hilâl ölülerimi mahbeslerinde lerzişdar ediyor. fazilet.. Terceme edince o hazin musiki. Tâ-dad etmek kelimesinin buradaki kuvveti başka olacak.. Hüseyin Nazmi atıldı: — Of! Bu halbuki!.. Kalbim. terceme şöyle olmak lâzım gelir. evvelâ en hafif seslerden. ümid. Dikkat ediyor musun? Şu şiirin tavrmdaki ahenk meyus tarzına nasıl yakışıyor? Bak nasıl hafif başlıyor.. herşey mevsimini kaybetmiş. sanki sürüklene sürüklene gidiyor.. Halbuki henüz kefenlerimin kâffesini tadat etmedim. Sürür. ve . 3 ot: merlerin arasında mezarımın levhası perişan bir raks ile sallanıyor. Bak. cesaret. o matem edası kayboluyor.aristanım başka bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle Jolu. sanki elemleriyle istihza için kalkarlar. Kaçıyor.— Đyice anlamak için zihnimde terceme ettikçe sanki bu güzel yeis levhasının renkleri hep sisleniyor.» Ahmed Cemil ilâve etti: — Sanki niçin «titretiyor» demiyorsun? Yahut Türk-çede mutlaka bir şey ilâve etmek lazımsa «lerzişdarı haşyet ediyor» demeli ki kelimenin son medid hecası birden intıka edivermesin. Terceme sanki bestesi kaybolmuş bir güfte gibi soğuk.. kelimelerden mürekkep bir mukaddeme.... Îvîe7.. Hüseyin Nazmi müddeasını isbat etmek istiyormuş gibi kırık kırık tercemeye başladı: ' 5 «Sanki âfak bir memat amacgâhı olmuş.. şu üçüncü kıt'ayı «hepsi uyuyor» diye ter-ceme ne fena düşecek... fakat biraz başlangıcı süsleyerek: «Hepsi hâbidei sükûn. Bir inilti nağmesi gibi yavaş yavaş. Eski merMai ve Siyah — P.» ' Ahmed Cemil gülerek Hüseyin Nazmi'ye baktı: •— Berbat oluyor: Saçma mı söylüyorsun? «Arz..

Bahçenin çok yağmur yemiş otlarından.. düşüne düşüne tekrar etti. ağaçlarından. uzun uzun baktılar.. denizin üstünde biribirini kovalıyormuş gibi uçuşup kaçışan ziya parçaları. yavaş yavaş.Mai. Hüseyin Nazmi: — Aman. açık sesle. bak ayağımı-Đ zm altındaki toprağa.. simsiyah bir renk. onu şöyle karşımda resmi çıkanlmış. Bir şey ki mai ve siyah olsun.» Bu terceme bitince birbirine bakıştılar. ratıp topraklarından yükselen sisli bir hava güneşin altında. hava ihtizaz ediyor.. Öyle sâkit gayşolmaşçasma karşılarında1 güneşin şâşaasıyle parıldayan levhada. Gözlerinle onun içine girmeğe çallış. sonra yaptıkları tercemeden kendileri de utanarak gülüştüler. bu ne saçma şeymiş! dedi. aşağı bakılsa siyah daima siyah. Bu kıraat tarzı şiirin yeis ve meıaımı ousouuın lcx-sir etti.. düşündüler. güneşin altında titriyordu. mailiklerden mürekkep^bir mina deryası. neler hissediyorum da tahlil edemiyorum. ne buluyorsun? O siyahlar içinde ne buluyorsun? Siyah. ne görüyorsun. tâ uzakta denizin abusuna süzülen Üsküdar'a. in.. Bahçenin toprak kokusu. Sonra birdenbire Ahmed Cemil dedi ki: — Ah. tasvir edilmiş görmek mumkun olsa..~~ nediyorum ki artık ölebilirim... Beşiktaş'tan karşıya aheste aheste geçen bir kayığa. ışıe o v»^. nekadar inebilmek mümkünse okadar in. bilemiyorum. Ahmed Cemil'in sadasının ahengi samimî bir teessürle veznin ağır cereyanı üzerinden mariz bir seyelân ile akıyor.. Birkaç gün evvelden beri devam eden yağmurlar yalnız o sabah dinerek. demin ellerindeki kitaptan fışkıran şiir zülâli.. sema açılmış. o mailikleri yırtmak için uğraş. o duyguların içinden bir şey çıkarmak istiyorum amma bir kere ne yazmak istediğimi tâyin edebilsem. ne gö-r rüyorsun. Tâ karşılarında Çamlıca tepelerinin üstünde. Hasta mıyım. bir şey duyuyorum amma rüyalarda tutulamayan şekiller gibi parmaklarımın arasından kaçıyor. daima siyah değil mi? işte öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai ve daima mai. karşılarında titrek havanın altında buğulanan güneşli manzara. hayatta nalını tamamıyle almış bir adam hükmünde gözlerimi kapayabilirim.. Değil mi? Sonra. ikisi de bir müddet tercemenin soğukluğundan üşüyerek sustular. kelimeler uzun bir matem nalesi tarzında hafif ivacaclarla uzamı gidiyordu. Öylece düşündüler. şiirin mütehammil olduğu bütün meyus edayı inşad tarzında takip ederek.. güneş hafif bir hararet neşreden ziyasını mebzul bir atıfetle saçmıştı. Şurada — beynini gösteriyordu ¦— bir şey var. Bir şey yazmak. fakat ah! O ne yazmak istediğimi bilsem. Bu suretle manzume bittiği zaman her ikisi de sükût ettiler bu bir nevi sekir veren şiir şarabı beyinlerini lâtif bir surette uyuşturmuş idi. inr in. O siyah tabakaları parçalıyarak içeriye bak. Bilir misin.. sonra Ahmed Cemil aslını bir daha okumak istedi. daima mai. ne buluyorsun? Donmuş. Of!.. hafif hafif sallanıyordu. topraklarından bir buğ kalkıyor. nasıl bir şey? Bak şu semaya.. beride bir müddet devam edip sonra birdenbire kesilen Boğaziçi'nin manzarasına Üsküdar iskelesinden kalkan bir vapura.. beyinlerine lâtif bir uyuşukluk veriyordu. MAI V ..karşımda müstehzi heyulaları rakseder.

mektepte bütün kurtarabildikleri vakitler bunlara safedilmiş oluyordu. çocuğunun mezarında ağlayan anneler. duygularında bir büyüklük olduğuna kanaat edilir de isabetini teslime cesaret edilemez muammalar haline getirir. o öyle bir şiirdir ki mahiyeti belki kıymeti zaten vazıh olmamasından ibarettir. Bir edebiyat tarihi silsilesi buldular. Yung'a. Sıra ile mütalâaya karar verdiler. Öyle bir hassasiyet ki bir gün hayatı bütün çirkinlikleriyle. Emin olunuz ki bu mümkün olmayacaktır. Ah! Böyle hasta olanlar. Baki'ye.. bütün o çirkinliklerden mürekkep gösterir. çocuklarını kilise kapılarına bırakan annelerden.. Yunan ve Roma edebiyatında teahhur edemediler. daha yakm zamanlara inmekte acele ediyorlardı. marazlarını teşrif etsinler. Odiseleri okuyacak oldular. Musset'ye. duygularını terbiye etmek lâzım olacağını anladılar. Schiller'e. Ahmed Cemü o iki ayı Hüseyin Nazminin her yaz ailesiyle gittikleri Erenköy'ündeki köşkünde geçirmeğe hazırlanırken talih kendisi için diğer bir şey hazırlamakla meşgul idi: Babası bu sırada vefat etmişti. fikirlerinde.. Ahmed Cemü için bu musibet öyle bir beklenilmeyen darbe idi ki bir müddet bütün beyni donmuş gibi büht içinde kaldı. aç kalmış ailelerden. O şiir ummanı içine daldılar. biraz sonra hazin yahut bir anda kalıbı hem neşve. türlü renklerin yangınları içinde ufuklardan çekilip giden bir güneş. bu dakikada şâd. sırlarını tahlil eylemek lâzım geleceğinde ittifak ettiler. Yalnız yazmakla. daima işleyen amele gibi san'atm aynı mertebesinde kalacaklarını. Evvelâ mâkul bir tertip ile başlamak hevesinde idiler. O sene imtihanlarını pek zor verdiler. anlaşılmaz. öyle bir hassasiyet ki onunla malûl olanları başkaları için. uyuya uyuya geçtiler. Bütün o tulü tasvirleri..» der. bulutların arasında nazlı nazlı yüzen bir ay. beynini bir kurşun parçasiyle dağıtan meyuslardan. biraz daha yakın zamanlara gelmek istediler. bütün müsveddeler yakıldı. Derslerini artık kamilen ihmal eder olmuşlardı. hattâ ortaçağlardan sonra iki üç asırlık edebiyatı iki üç ayda esneye esneye. bir gün bahtiyar diğer bir gün bedbaht. hem gam ile doldurur. insana «Kaç! Bu hayattan kaç!.. Byron'a.* * * Bugünden sonra. mâkuliyetine kat'î hüküm verilemez. tekrar yeis duymağa başladılar. bir . öyle bir hassasiyet ki bir hastalığa benzer de değildir. Ona bir lisan bulmak. «Sev! Bu tabiatı sev!. Hüseyin Nazminin celbettiği bütün eski edebiyata aid kitablarm ötesinden berisinden beşer onar sahife kesilmekle kaldı. evvelâ îlyadaları. bir lisanın şerhine giremez. diğer bir gün gözlerinin önüne bütün güzellikleri döker. bir suret vermek mümkün olabildiği anda o asıl şiir-likten çıkmış olur. Asıl imt'handan sonra iki ay tatile muntazir idiler. Hugo'ya. bir şarap şişesinin yanında insanlıktan çıkmağa çalışan bedbahtlardan. Lisanda kuvvet aldıkça şiir lezzetine kanamaz olmuşlardı. Bir harf bile bırakmadılar. tahmisler. avuç açan beyaz saçlı adamlardan. Fakat heyhat! Musibet insanları en z'yade ümide sarıldıkları hengâmlarda zedelemekten haz alır. O hasta ruh. veremli kızlar ağzından söylenme neşideler. bu iki ay zarfmda istedikleri gibi okuyacaklardı. Milton'a. Nedim'e nazirelerle beraber yakıldı.. Ahmed Cemil'de şiir ile uzun iştigal mariz bir hassasiyet husule getirmişti. gözsüz genç kızlardan. o mübhem ve müşevveş ruh. bunları yarım bıraktılar. fakat bunun onlarca ne ehemmiyeti var?. Goethe'ye. pejmürde çiçeklere hitabeler. onlara kendilerini sorunuz. eğer hakikaten san'at sahibi olmak isterlerse asıl san'at ehlile ülfet etmek onların hünerlerini. hareketlerinde.» der. her şeyden evvel okumak. Lamartine'e kadar geldiler. tesdisler parçalandı. etekleri denizlere dökülmüş yeşil dağlar gösterir. Fuzuli'ye. o vakit bu âlemin le-zaizile mest olarak uzun pek uzun bir müddet kalmak lâzım geleceği nazarlarında taayyün etti.

Hüseyin Nazmi'den de •eskisi kadar haz almıyordu. Artık leylî devam edemediği mektebe yalnız gider gelirdi. okumazdı. Yalnız bir şeyden haz ederdi: Sükût! Evde de bu sükût hazzına hürmet olunurdu. bir tertibe uymaz. siyah mağmum gözlerini annesine dikmiş bakan Ik-bal'e. perişan. seninle biraz ciddî konuşmak lâzım geliyor. bir aralık o sükûtun içinde muhtasar fakat kısalığında müthiş bir belagat gizlenen şu sual irad olundu: — Ne vakit şahadetname alacaksın? Ahmed Cemil artık gözlerini kapadı. •dedi. O vakit bu ana ağzından çıkan her kelimeyi müteakip ağlamak arzusuna mağlûbiyetinden korkarak. Sonra yine sustular. o her sırrına vâkıf olan dosta bol bol derdini dökmek istedi. donuk bir cam parçasından başka bir şey değildir. bazan da hiç birisine bakmağa kuvvet bulmayarak. yarım yarım cümlelerle babalarından bir şey kalmadığını. fakat birinci defa olarak ciddî bir zemin üzerinde söylenen şu bir kaç söz Ahmed Cemil'i tamamen kendisine iade etmişti. biribirini tutmaz. sanki dün sütüyle beslediği çocuktan bugün ekmek isteyen bu ananın perişan halini görmek istemiyordu. Bir akşam validesi: •— Oğlum. Babasının vefatmdanberi aralarında hemen hiç ciddî bir bahis vaki olmamıştı. Bu matemin kahrı altında ezilip kalan kalblere metaet vermek için hayat vazifelerinin hâkim sadası kadar müessir şey olamaz. bazan köşede büzülmüş. yoksa gözünüzün önünde kalacak 38 MAĐ VE SĐYAH olan sönük. bir müthiş vazifeyi ihtar etmek için validesi ihlâl etmek lâzım geldi. o ruhunun en samimî nedimlerini bile ülfete şayan bulmadı. Ahmed Cemil o musibete uğradıktan sonra bütün duygu kabiliyetleri mahvolmuşçasına camit bir nefs hükmüne g'r-di. Đkbal'in — üzerinden bir bulut geçen siyah gözleri — indi. renkler gösterir ve gözleri kamaştırır. Eren-köyü'ne kadar gitmek. baktıkça tıkanarak. ertesi gün Hüseyin Nazmi'yi bulmağa karar verdi. kalan ufak tefeğin biraz sonra bitmek üzere olduğunu söyleye-"bildi. . tahlil etmek mümkün olmayan. Bu akşam ancak bu kadar lâkırdı olmuştu. bazan göğsü kabara kabara duran Ahmed Cemil'e bakarak. Onların ne olduğunu anlamak için onu parlatan ziya ile kendisinin arasına elinizi koymaktan hazer ediniz.billur parçasıdır ki üzerine şiirin ziyası isabet etsin. O geceyi Ahmed Cemil kâbuslar içinde geçirdi. hattâ sevgili şairlerini. fakat bir gün geldi ki sükûtu.

Đnsan keder ve sevinç zamanlarında kalbinin tahammülünden fazlasını diğer. üçyüz bukadar gün ki herbirini geçirebilmek için ekmek lâzım. Ah! O da zengin olsaydı. Şu dakikada duyduğu cesaretsizlik bir türlü elindeki zili çekmeğe iktidar bırakmamıştı.» demek istedi.. o henüz çocukluktan tamamiyle çıkmamış genç kız. size. ile taksim etmek ister... Fakat nasıl?. Hüseyin Nazmi.. arkadaşına yüreğinin acılarını döktükten sonra onun bir nazarla: — Ne demek istiyorsun? Para mı lâzım?. Geri dönmek. nekadar mes'-ud!. Sabahleyin erken kalktı. bu maişet mücadelesinde o da yumruğunu sıkarak hissesini almağa çalışmak icab ediyor... zihninde bütün hâtıralar. hassas.... Bu böyle bir ihtiyaçtır ki hiç bir maddî fâide beklemeksizin Ahmed Cemil'i Hüseyin Nazmi'ye sevkediyordu. Birden. Servet ve haysiyet sahibi bir babanın oğlu. Daha mektepten çıkmak için bir sene var. faI 40 MAl kat köşkün parmaklık kapısının yanındaki zili çekeceği sırada eli mûtat hilâfında titredi. bu güzel köşkün. bahçesi demir parmaklıklı zarif köşküne kadar gelmek için geçen zaman bütün zihninin bu meşgalesine masruf oldu. Bu ekmek sözün kalbinden soğuk bir iz bırakarak geçerdi. bunları sizin için. Haydarpaşa'dan trene atlamak. Sonra bütün şu. fikirler donmuş.. Ara sıra buraya geldikçe cesaretle içeriye girmek âdeti iken bugün bir fütüvvet kapısının karşısından dermande bir müstedi gibi cesareti kırıldı.. ... bugün dü-ğünmeğe mecbur olmadığı gibi yarın da maişet endişesi henüz saadet revnakiyle parlayan alnım elem çizgileriyle bozmayacak. kalb_. bunları sizin için evet. bütün beynini ezen muammaların halli çaresi Hüseyin Nazmi'nin elinde imiş gibi gidip onu bulmakta istical gösteriyordu. amma nerede o vasıtalar ki bütün o istenilecek şeyleri alsın da götürsün. o iki sevgilinin önlerine döksün. tâ o Süley-maniye'deki evceğizin kucağına atılmak. Onlar daha neler isterler? Ah! Ahmed Cemil onlara neler vermek isterdi. mütalâat silsilesini bir metanet hamlesi alt üst etti. Mr. gözlerinin önünde servetin bir timsali gibi yükselen bu binanın kapısından kaçmak. Erenköyü'ne çıkmak. O ihtiyar anne . Oraya para istemek için mi gelmişti? Onun istediği şey kendisini dinleyecek br adamdan başka bir şey miydi?. avdet etmek. demek isteyeceğinden şüphelendi. öyle mi? Ne için çalışmasın? Bu suallere zihnen cevap verdikçe sanki dövüşmeğe hazır-lanıyormuşçasına ayaklarının üstünde biraz daha metin duruyordu. babasının henüz hayalini gördüğü o köşeciğe kadar giderek: «Baba! Sen bizi bırakmamalıydın!. buradan.. Hayat ile uğraşmak. mevkiften epeyce uzak olan Hüseyin Nazmi'nin havaî boyalı. yalnız bir nokta yaşıyordu: Validesiyle kâdeşini yaşatmak. Sanki oturursa geç kalacakmış gibi vapurda bir yerde duramadı. «bakınız.. ben aldım!» desin.. Fakat ne beis var! Ahmet Cemil çalışmaktan kaçan o cebinlerden mi idi ki henüz hayat mübarezesine ilk hatvesi-ni atmadan fütura mağlûp olup kalsın.

Bu Hüseyin Nazmi'nin küçük kız kardeşi Lâmia idi. çocukların teklifsiz görüştükleriyle bitmek tüken-] mek bilmeyen lâkırdıcılığma serbest cereyan vermiş. Ahmed Cemil'in şu kadarcıktan dostu. Ağabeyim sizi görünce şaşıracaktır. ve koşarak Ahmed Cemil'i yalnız: bıraktı. Odanın bahçeye nazır yeşil pancurları henüz açılmamış. Ah! Her geldikçe lâkaydâne oturduğu bu odanın bugün üzerindeki tesiri gayrıkabili tahlil bir şeydi. Ah! O da böyle bir odaya. Bu sene hiç gelmediniz.. Tâ köşkün ikinci katından taraka ile bir pencerenin yeşil parmaklıkları açıldı. Sanki bu zulmetin ortasından fışkırarak dikilmiş korkunç heyulalar.f mış saçları koştukça savrularak açık pembe kısa esvabının etekleri uçarak bahçeyi geçti. Bir kar tabakasının saf beyazlığı üzerine düşmüş bir katre leke gibi. Lâmia... gönül rahatına. tatlı bir çocuk sesi sordu: — Siz misiniz... Hüseyin Nazmi'nin odasına girince düşünmekten.. On dört yasına giren çocuklarda mukaddematı görülen bir takayyüt ve tekellüf endişesini henüz Ahmet Cemil hakkında takınmaz. Ahmet Cemil başını kaldırdı..... Cemil bey?.. henüz taranma. . Hüseyin Nasmi'nin bir nevheves israfiyle doldurduğu kütüphaneler.. Durun. böyle kitaplara malik olabilseydi! Hüseyin Nazmi'nin evinde bu his birinci defa olarak onun temiz dimağına düştü.. ona karşı hâ-1 lâ Lâmia çocuk kalmıştır. koyu perdeleri yerlere dökülmüş. Đkbal'i niçin getirmediniz?.. oda kapısının iki cenahını işgal eden yüksek.. Ahmet Cemil köşke girerken dedi ki: _ Rica ederim. öyle ki bu uyuşukluk getiren loşluğa halel . — Geldiğinize nekadar iyi ettiniz. maişet dardiyle ilk cerihayı almış olan bu taze kalb şu havaî boyalı köşkün şu bahçeye nazır loş odasında mevcut olmak lâzım gelen fikir sükûnuna. ağabeyim hâlâ uyuyor. pencerelerin uzun.. durun...... Odanın ötesine berisine perişan konuluvermiş sandalyeler. şöyle bir kütüphaneye. selâmlık kapısından henüz başı görünen uşağa meydan bırakmayarak yetişti. „... benim geldiğimi haber verir misiniz? Lâmia: — Şimdi!. Şurada oturmak... parmaklığı açtı. Bugün ihtiyaç ile. aralıklarından güneşin ziyası belli belirsiz süzülmüş.. bu etrafını muhit olan eşyaya tasarruftan doğacak bir kanaat ve itminan ile oturmak. . pancurlardan birini hafifçe oynatmak. suallerin j cevaplarını beklemeksizin bir dakikada on meseleye temasa vakit bulmuştu.. . yürümekten mütevellit bir taab ile hemen sandalyelerden birine oturdu. Perişan haliyle. dedi. derin hayat zevkine karşı acı bir hüsran hissi duydu. kapıyı ben açayım. tâ karşıda duvarın üzerinde renkleri karanlıkta dalgalanarak duran bir harita...Zili çekti.

değil mi? Ne uzak!. evin ekmeğini aramak için kimbilir nerelere gitmek lâzını gelecek. Büyük bir alâka ile dinliyordu.. Ahmet Cemil bunun üzerine neler bina etmiş.. nahif çehresinde parlayan siyah gözleri.. ne yapacağım?. iştihar edeceksin.. her türlü takayyütten azade. Lâmia ne kadar pür-sürur. Oturdular. bütün" varlığına sirayet eden bu zulmetten artık kurtulmak istiyormuşçasına pencereyi açtı. Ahmed Cemil döndü. şimdi onun karşısında artık ihtiyata lüzum görmemiş idi. bugün ne için geldim? Beni ciddî dinleyecek misin? — Oogo!.. muinsizliğini. — Evet.. henüz terlemeye başlayan bıyıklarının altında ince donukça dudaklarıyla güzel ve zeki olduğu için sevimli bir genç idi. Hüseyin Nazmi yalnız dinliyordu... gülmek için yaratılmış bir çocuk! Ikbal'in dün akşamki hazin nazarı.. — Vay! Bu ne fevkalâdelik!.. o da Ahmet Cemil kadardı.. — Yapacağın şeyi pek pek sade buluyorum.. Bilsen. işte şuracıkta pencerenin şu asude kenarında okumak. Biraz evvel Hüseyin Nazmi'ye müracaattan korkan bu genç. odanın müphem manzarasiyle bahçenin güneşli parıltısı arasında. derin kırkılmış siyah ve sert saçlarının altında küçük başı. çaresizliğini. Sabırsızca. Neyin var? Otur bakalım. dedi. dün geceki o kısa muhavereyi. Ahmet Cemil ayağa kalktı. kardeşini. pancurları itti... annesini.. Bak. şahadetnameyi aldıktan sonra bütün o ümitleri bırakmak... Biçare validesi! Ya Đkbal! Ahmet Cemil'in bu hâtıra ile birden kalbi sızlayarak buruldu.. Bu ne ciddiyet?. bütün emellerinin aksine zuhur eden bu acı hayat hakikatlerini.. bütün ciğerlerini yakan ıstırapları. Annesinin hazin sadası henüz kulaklarında. Onun susarak ¦ dikkatle dinleyişi Ahmet Cemil'in üzerinde en iyi tesiri yapmış oldu.. Hüseyin Nazmi'ye elini uzattı: — Sana ihtiyacım var. Boğuluyormuş gibi bu havayı olanca kuvvetiyle teneffüs etti! Oh!... Nereden aklına geldi?. o vakit başka mukaddemeye lüzum görmeyerek. şu mai köşkün bu bahtiyar odasında Hüsyin Nazmi'nin önüne döktü. yalnız o vakit Hüseyin Nazmi bayağı sözlere tenezzül etmeyerek. Zavallı çocuk! Edip olacaksın.tâ*: — Ne vakit şahadetname alacaksın? Demek. Evvelâ bütün çocuklara.gelmesin. lisanını efkârının perişanlığına bırakarak. ne ümitler kurmuştu! Sanki onu kitaplarıyle rahat bırakacaklardı. Bitirip de sandalyesinin arkasına yaslanınca.. babasının vefatının haiz olduğu ehemmiyeti. bütün şairane .. ah. o çocuğun gülmemeye mahkûm gözlerinde bir bulut altında duran yaş katreleri. Okumak!. hastayı hasta sıfatiyle muhatap ederek: — Ne yapacaksın?. güneşin coşkun ziyasiyle beraber yazın baygın havası odaya hücum etti.

Hüseyin Nazmi sözünü geri almak istemedi — Kimbilir?. Bu iki nefis eserden birinin. dedi. Kitapçıların on altı sahifelik hikâye tercümesine iki mecidiye kadar para verdiklerini işitmişt. Tercüme olunabilecek şeyleri düşündüler. «Ben hayatımı kendim kazandım? Ben yine kendi işimle yaşıyorum!» diyebilmek. belki her ikisinin tercümesine karar verdikten sonra Ahmet Cemil . jn. sabahlar var. her ikisinin ötesinden berisinden karıştırmaya başladılar... acaba acıkmadan yiyenler gibi çalışmadan yaşı-yanlar da var mıdır? Ahmed Cemil birden azim bir tesliyet duydu: — Elbet çalışacağım!.. Hüseyin Nazmi Lamartine'den «Raphael». Mektepte yalnız bir senen daha var. Bilmem. ¦— Hocalık mı? Çıldırdın mı?. On altı sahife iki mecidiye. . fakat tam yaranın niştere muhtaç olan yerine dokunmuş oldu. bundan ne çıkar? Bilâkis. O vakit iki arkadaş bu fikrin peşini bırakmadılar.. i a n. Hüseyin Nazmi'nin kütüphaneleri karıştırıldı. Senin gibi bir adam her iş yapabilir.Sanki o mühim bahis demin teati • olunan dört lâkırdı ile halledilmiş. Nihayet biraz okumaya karar verdiler. evet. onun için mektebi bırakmak katiyen olamaz.. Đki mecidiye! Bu parayı kazanabilmek ümidi onu âdeta mes'ut etti. ısrar ediyorlardı. akşamlar var. Çalışmak. çalışmak. — Acaba on altı sahifeyi kaç günde tercüme edebilirim? —• Kaç gecede demek istersin.düşüncelere: «Siz biraz durunuz!» demek. zaten demin de öyle düşünmüyor muydu? Ne için çalışmasın? Amma talih onu hayata zahmete girmeden tasarruf edenlerden biri etmemiş.. dedi.. Ahmed Cemil Musset'den «Bir zamane çocuğunun itirafları» için a j... o. Hüseyin Nazmi sert elli bir cerrah gibiydi. uzun uzun muhasebeler cereyan etti. hattâ hocalık. Sanki ne için mütercimlik etmeyesin.. Hele Ahmed Cemil artık Lamar tine'in. Musset'nin on altı sahifesini iki mecidiyeye satarak yaşamaya çalışmak lâzım geleceğini artık aklına getirmiyordu . hayatın henüz bilmediğin bir şeyine biraz vaktinden evvel vukuf hâsıl ettiğindir.. Ahmet Cemil de buna muhtaç idi. x » jj *-> — — — — madem ki yaşamak için çalışmak lâzım geliyor. belki alışmcaya kadar üç gecede. — Hem ne için emellerine bitmiş nazariyle bakıyorsun? Seni meslek ihtiyarından menedecek bir sebep görmüyorum. okudukça kitapları ne için aldıklarını unutuyorlardı. Ah o vicdan itminanı. bitmiş gitmişti. en mühim eserlerden ayrı-lanııyorlardı. Mütercimlik Ahmet Cemil'in fikrine daha mülayim gelmişti. Fikirleri hep yüksekten uçuyordu. Geçinmek için de geceler var.. Bana öyle geliyor ki seni bu kadar perişan eden şey çalışmaktan korku değildir. hayatı olanca hakikat ve maddiyetiyle kabul etmek...

Ek cümleyi okudu. pencere. Đnanamıyordu.mutmain bir nazarla bakarak: «Ben biraz çalışacağım.. Odasında gezindi. buna verilebilecek tercüme şeklini düşünerek süzüyordi1. Artık iyice sıkılmış idi. yaptığı tercüme bukadar çalışmanın neticesi.. başlamak istedi. Fesini.. Bazan kelimeler için sadık bir muadil arıyarak bazen bulduğu lügatlerin ahengini altında üstünde bulunan kelimelele iyi bir mücaverette bulamadığı için bir müradif düşünerek. hiddet etti. o ziya telâtumu. orada duyulan fikir hazzı. Validesine. Ahmet Cemil ayağa kalktı. o güneşle dolu bahçe.. bir hayli tercüme etmiş zannediyordu. Bu kafesinin boyası solmuş. Neresinden başlayacağında tereddüt etti. Muvaffak olamamaktan. aslında tabiî ahenkle imtizaç eden küçük muterizaları tercümenin neresine sokuşturmak lâzım geleceğinde tahayyür ederek. Okuduğu hemen kolayca tercüme ediliverecekmiş gibi kalemi kâğıtm üzerine koydu. bir âsi kelimenin arkasından uzun müddetlerle koşarak devam etti. Ancak bir sahife!. belki diğeri tercümeye daha müsaittir. belki bir sahife tercüme etti. ceketini fırlatmakla kanaat etti. renksiz şeyden mi ibaretti? Bu dakikada hissettiği azîm keselâm. bir aralık kitabı tekrar aldı. hemen odasına çıktı..» dedi. Oru da okumak istedi. Ah! Hüseyin Nazmi'nin kütüphanesinin penceresi.. lezzeti Hüseyia Nazmi'nin ısrarlarına mağlûp olmayarak onu eve kadar şevketti.. Đkbale . şu ruhsuz.gece zuhur eden mühim meselenin halli işte şu elinde kenarlarının yaldızı parıldayan kitapların arasında saklı inıişçesine . Tercüme hakkında kendine göre efkârı vardı : Aslına tamamen mutabık kalarak cümleleri aynı terkip silsilesiyle aynı rabıtalarla tercüme etmek lâzım geleceğinde musir idi.. tamamen soyunmaya vakit bulamadı.duramadı. Sonra bir aslına bir de önündeki müsveddeye baktı. Şimdi tercüme işi artık maişet bedeli olmak acılığım kaybederek sene-lerdenberi tek emeli olan muharrirlik meslekine tatlı bir mukaddeme hükmünü almıştı. Evvelâ Raphael'i açtı. iktidarını kâfi görememekten gelen bir sıkıntı.... bir dakika evvel yazdığı iki kelimeyi dört satır aşağıya koymayı daha münasip buiarak. dedi. şu güneşin kifayetsizliğinden toprağı yosunlaşmış bahçe. Henüz tercüme ile itilâfı yoktu.. Böyle giderse onaltı sahife için ne kadar çalışmak lâzım gelecekti? Sonra tercüme ettiğini okudu. Şu dakikada bütün geçmiş saadetinin güzel yuvası olan bu evceğiz sanki bir işkence zindanı gibi . Ahmet Cemil her karar verdiğini hemen icra etrek istiyenlerdendi.. fakat ne harap edici bir yorgunluk.. Odasının penceresini açmak. o toprak kokusu. cesaretini birden kıran ye'si yalnız duymuş olmak için mutlaka hissiyatına bir suret vermek maksadiyle ümitsizce uğraşmak lâzım gelir. Odasının bir kenrmda cüâsı uçmuş eski ceviz yazıhanenin önüne oturdu. Bunun hülyası. bir daha okudu. ortasından bir parça okudu. kelimelerin sırasına riayet ederek cümlelerin her cüzünü birer birer tercümeye başladı. Hattâ. önündeki kâğıtta yazdığından ziyadesini çizerek. O. hava almak istedi: Evlerinin bahçesine — minimini bir bahçe ki Đkbal kendisine göre onun bir bahçıvanı idi — nazır bir pencere.

. «Hırsızın kızı» hikâyesine devam etseniz ya! dedi. Zaten hikâyeler de satılmıyor ya. pek gevşek bir eda ile.. Zannetti ki yürümekte devanı ederse sinirlerini teksine muvaffak olabilecek. ne yapacağına bir karar vermek istiyordu Bu kabil olamadı. son haftanın risalelerinden bahsetti.. sanki sokağa çıkarsa aradığını bulacaktı. «Tercüme etmek istiyorum. evet zengin olaydı. kitapçı düşündü... Kâğıtları annesinin önüne döktü: — Đşte!. fakat onaltı sahifsini kırk kuruşa tercüme etmek için değil. Musset'den sonra «Hırsızın kızı!» Đşte hülyalarının sonu! O akşam Ahmed Cemil. dedi. Kapların üzerini okudu. La-martine'i. sonra birden fikrini söyledi. bir müddet gözleri kûfî yazılmış bir serlevhaya tesadüf etti. . Babıâli caddesine kadar geldi.. Bir aralık aklında yer tutan suale şu cevabı verdi: — Ne olacak? Kitapçılardan birine müracaat ederim.Ahmet Cemil'i eziyordu. Musset'yi orada okuyaydı. Başka kitaplar pez az satılıyor. tekrar çıkmak için fesi ile setresini giydi. kütüphanenin önünde lâtif bahçesi olaydı. köşkte müzeyyen bir kütüphanesi.. dedi. öte beriden. Yürürken muntazam düşünmek. Bir yere gitmek için muayyen fikri olmadığı zamanlar daima ayakları onu oraya. — Olsa olsa hikâye tercüme ediniz... ne tercüme edeyim?» derim. Lamartine'den. sonra biraz düşünerek ilâve etti: — Fakat bir şart ile: Đsmimi koymayacaksınız. bu gidişle milyon kazanacak. dedi. aklına birşey gelmiş gibi: — Sahih. «Hırsızın kızı» bir hikâye idi ki dört cüzü neşrolunduktan sonra mütercimi vazgeçmiş. ara sıra uğradığı kitapçılardan birinin dükkânına girdi. Zihni okadar dağınıktı ki düşüncelerine bir intizam veremiyordu. Duraladı. Ah! Ahmet Cemil zengin olaydı. şu basma perdeli. Matbaa-i Osmaniye kütüphanesinin önüne gelince bir aralık durdu. ki-taphanelerin. tek pencereli dar odacıkta yazın şu bunaltıcı sıcakla-riyle çalışmak. tercüme dedikleri geyin bu kadar kolay olduğuna şaştı. uzun uzun vitrinde duran kitaplara baktı. tâbi de arkasını aramamıştı Derhal kabul etti: — Çıkan cüzlerle aslını veriniz. iki saatte on sahife tercüme etmiş idi.. Onun da Erenköyü'nde bir köşkü. Ahmed Cemil buna karar verdikten sonra caddeye indi. Burada yaşamaya mecbur olmak: burada. yeni kitaplardan. matbaaların sırlandığı şu caddeye getirirdi. Bunu okumak için çalıştı. Sonra birden kitapçı tavrını tebdil etti.

gündüzlerini garip vak'alardan mürekkep bir dolaşık yumak icadında mahir bir muharririn fikrinden çıkan ve kimbilir kaç kişinin kış uykularına türlü korkunç rüyalar karıştıracak olan bu hikâyeyi. size en ummadığınız neviden muhtelif paralar verilecek... tashihlere bakmalı. kitapçı size sadaka veriyormuş gibi burun kıvıra kıvıra sekiz on talepten sonra verecek..Bugünden itibaren Ahmet Cemil için mütemadi bir çalışma başladı. nihayet kızara kızara tercüme hakkını istemeye cesaret aldığı zaman herifin : «Durun bakalım. evde günlerce kapanıp. eline para geçemiyordu. ne kadar intizar!. Damarlarının içinde bir bestekâr kanının cevelânmı duyduğu halde ekmek yemek için gecesinin sekiz saatini murdar çalgılı kahvehanelerde müstekreh muganniyelere demkârlık etmekle geçiren bir kemancı gibi ruhu türlü bedialar yaratmağa kabiliyet gösteren bu genç batakhanelerde bitmez tükenmez hırsız muhaverelerini tercüme ettikçe kalbi nefretinden şişerdi. Demek. bugün ruhsat alınacak. tabım zügurtlugu daha çabuk neşrine müsait değildi. . ruhsat peşinde koşmalı. bu cinayetler ve acaip vak'alar silsilesini nefret ede ede tercümeye hasretti.. tediyat. bir çalışma vesilesi daha icat etmeli. Artık o gün eve gidip çalışmadı. Bunlar nerelerden toplanmış. Kitapçılar neşrettikleri risaleler için makale yazanlara ehemmiyetine göre para veriyorlardı. diyordu.. Devam etti. Bunları düşünürken içinden kabaran geniş bir nefesle: — Of!.. Hem basılsın. amma ne?. Bir aralık biraz mahcubane ısrar neticesiyle kitapçıdan yüz kuruş alabildi... Hikâyenin ruhsatı alındı. o güzel güneşten halkı bütün Đstanbul'un en güzel yerlerine sevkeden^bu lâtif mevsimden nefsini mahrum ederek husule getirdiği bu çalışma mahsulünü satabilmk için kitapçı dükkânına günlerce devam etmek.. demek haftada iki mecidiye. matbaada başmürettibe yaltaklık etmeli. Fakat bu meşguliyetten duyduğu nefret çalıştığı müddeti azap haline getirdi. şimdi elime para geçecek diye elîm intizarlar içinde bulunmak lâzım gelecek. kaç cüz tutacağını ne bileyim?» dediğini işitince donup kaldı.. Fakat asıl on beş gün içinde sekiz on cüzlük müsvedde hazırlayarak onbeş yirmi mecidiye alabilmek ümidiyle kitapçının dükkânına gidip tabiin para meselesine katiyyen yanaşmadığını görünce. kesirler kaldırılarak yapılacak. Halbuki zaman geçiyor... Başka bir şey daha lâzım... Ahmed Cemil bu suretle yaşayabilmek mümkün olmadığına kanaat hâsıl etti. Đlk dört cüzün tercüme tarzından cesaret alarak zaten hiçbir ifade meziyetine yahut fikir zarafetine malik olmayan bu kitabı hemen bir hamlede tercüme ediyordu. Yalnız tercüme kâfi değil. daima sizin zararınıza olarak. Kitapçının dükkânına devam ettikçe bazı şeyler öğrendi kin bunlardan istifade yollarına müracaat kabil idi. haftada bir cüz nşrine başlandı. O da çekişe çekişe alınacak... derdi. mektebin tatil zamanından istifade ederek gecelerini. Daha ruhsat alınacak. yarın basılacak. bir kere okutturayım. fakat akşam soğuk kanla düşündüğü zaman devanı etmek lâzım geleceğine karar verdi: — Đş bir kere nizamına girinceye kadar.. Ahmet Cemil bir şey söylemeden çıkmıştı. bunun mukabilinde de ne kadar zahmet. Elinize şöyle kümelice para geçmeyecek. havadan. hattâ alabildiğiniz paralardan türlü akçe farkları kaybedeceksiniz. Elli altı kuruşa aldığınızı elli üç kuruşa bozduracaksınız. Aman Yarabbü. şu mülevves müsveddelerin arkasında koşmak..

Ahmed Cemil bir kaçma yazı yazsa? Neye dair olursa olsun; fransızca eski yeni risalelerde, ceridelerde tercüme olunabilecek ne olursa olsun. Hüseyin Nazmr'nin müşteri olduğu risalelerin eksiklerinden, hayat nüshalarından istedi. Bunlardan en yabancı olduğu esaslara, en lakayt kaldığı bahislere dair tercümeler yaptı. Bunları kitapçılara götürdü, bazısını kabul ettirebildi, kabul ettirebildiklerinden bazısı için para alabildi. Fakat ne zillet mukabilinde!... Daima kalabalık olan kitapçı dükkânlarında daima meşgul görünen kitaplardan daima ayıp olan para taleplerine katlanmak... «Şimdi yok...» — «Hâ! o makele mi? Yakında icabına bakarız» — «Üç gün sonra...» tarzında bir müşteriye kitap gösterilirken, meşguliyet arasında, yahut kuru fasulye pilakisi yerken iri lokmaların müsademesi esnasında verilmiş cevaplarla, mahrum, avdet etmek... Edebiyat âlemi, matbuat mesleki bu muydu? Hiç olmaz-. sa bu kadar zahmetine, eziyetine katlanmaya başladığı şu meslekte altına imzasını gurur ile, iftihar ile koyabileceği şeyler yazabilse... Bir gün yine bir makale götürdüğü bir risalenin tabii — Faiz efendi isminde munsıf bir adam ki onun ihtiyaç derdini anlamıştı — dedi ki: — «Mir'at-ı Şuûn»için tefrikalık bir hikâyeye lüzum varmış, başkası kapmadan imtiyaz sahibine müracaat etseniz a... Đyi bir adamdır, ihtiraz etmeyin. ihtiraz etme!... Ahmed Cemil pek iyi anlamıştı ki ihtiraz eden aç kalır: Haydi kendisi aç kalsın, fakat evdekiler? Hemen o dakikada cesaretle «Mir'atı Şuûn» matbaasına girdi, imtiyaz sahibinin odasına kadar çıktı. O vakte kadar bir ceride idaresine girmemişti; zihninde matbaa âlemlerini, ev-rak-ı havadis idarehanelerini büyütür; yeşil örtülü azîm yazıhanelerin yanlarında iri sakallı, altın gözlüklü, yüksek söyler, yüksekten bakar adamlar tasavvur ederdi. Şu bir iki ay-danberi kitapçı dükkânlarında gördüğü numuneler henüz bu hayalleri büsbütün silmemişti. Hüseyin Baha efendiyi müdüriyet odasında kanepeye lâ-kaydane yaslanmış, başmuharrir Ali Şekibin parmaklariyle hemahenk olarak pest perdeden okuduğu bir şarkının ninnisiyle uyumaya hazırlanmış görünce şaşırdı, yle^inden kalkmaksı-zın yüzüne istifsarkârane bakan Hüseyin Baha efendiye nasıl hitap etmek lâzım geleceğinde tereddüt etti. Fakat Hüseyin Baha efendi iri sakallı, altın gözlüklü bir sahib-i imtiyaz olmamakla benaber pek iyi bir adam tesirini yapıyordu. — Ne istiyorsunuz, oğlum ? dedi; bu hitap Ahmet Cemil'e cesaret verdi, ne istediğini anlattı, Hüseyin Baha efendi doğrularak dinledi, sonra Ali Şekib'i göstererek: — Soralım da hakikaten ihtiyaç varsa... Ali Sekip döndü, o bu gence bir kaç kere tesadüf etmişti. Bir hafta sonra, devam eden hikâye bitecekti, «Đşte, Ahmet Cemil bey tercüme etsin» dedi. — Aman okudunuz mu, bilmem?

Ali Sekip o iyi yürekli adamlardan idi ki beş dakikada dost olur, hasbıhale girer, her görüştüğünü sever, dünyada her şeyi sevmek için yaratılmıştır. Mai ve Siyah — F. 4 Ali Sekip bir hikâye okumuş, onu tavsiye ediyordu. «Durun bakayım? Burada mı?» Kitap bulundu. Ahmed Cemil'in eline tutuşturuldu. «Hemen başlayın!» denildi, o, sıkılmasa Ali Şekib'le Hüseyin Baha efendinin boyunlarına sarılacaktı: utana utana girdiği bu yere beş dakikada ısınıvermiş, beş dakikada bu adamlar hakkında derin bir sevgi duymuştu. Đşte «Mir'atı Şuûn» ceridesine ilk intisabı böyle oldu. Şu ilk mülakatın şevkiyle Ahmet Cemil bir hafta içinde -— tatilin son haftası — cerideye bir ay kiyafet edecek kadar tercüme hazırladı. Ali Şekib'in tavsiye ettiği bu hikâye de «Hırsızın kızı» tarzında bir şeydi, fakat artık Ahmet Cemil müşkülpesent-liğe lüzum görmüyordu; madem ki imza koymuyor... o imzayı asıl yazmak istediği eser için saklamak istiyordu. Para meselesi için ikinci mülakatta Ali Şekibe açıldı. Artık teklifsiz bile olmuşlardı. Ali Sekip hemen: — Oh, bak, o nazik meseledir... hele başlayalım, ben sana para alîveririm. Elbette Hüseyin Baha efendinin kara gözleri için çalışacak değilsin a... idarenin sandığı daima boştur amma... sen bana biraz kendini tanıtsana bakayım. Başka birisinin ağzında terbiyeye mugayir telâkki edilecek bu sual onun ağzında öyle saf bir kalbden sâdır olmuş görünüyor ki Ahmet Cemil garabetini fark bile etmedi. Dört lâkırdı ile kendini tanıttı; o zaman Ali Sekip hiçbir kelime söylemeyerek elini. uzattı, kendisine bir muavenet eli ariyan bu genç eli samimiyetle sıktı. Bundan sonra Ahmet Cemil'in hayatı hemen takarrür etti: daima çalışmak, öteden beriden müteferrik olarak ayda üç dört yüz kuruş kadar bir para kazanmak... Mektep açılmıştı. Hüseyin Nazmi ile beraber artık son sınıfta idiler! Fakat aralarında eski sıkı refakat mümkün olmuyordu. Biri leylî diğeri niharî idi. Hüseyin Nazmi okuyor, Ahmet Cemil yazıyor, birinde fikir melekeleri servet kesbedi-yor, diğerinde kabiliyetler yıpranıyordu. Bu hayat farkı eski münasebet samimiyetini biraz izale etmiş gibiydi. Bu son sene Ahmed Cemil derslerine büsbütün ihmal eder olmuştu. Sabahleyin mektebe gidinceye kadar, akşam mektepten çıktıktan sonra, gece yatıncaya kadar işleyen, daima işleyen bir fikrin mektep derslerine tahammül derecesi neden ibaret olabilirdi ? Zayıflıyor, sararıyordu; buna annesi lakayt kalamazda Sabiha hanım çocuklarının hiçbir halini ve hissini tedkik-ten hali kaımayan annelerdendi.

Bir gün annesinin önüne — «Mir'atı Şuûn'un idare memuru Ahmed Şevki efendiden aldığı beş mecidiyeyi koyduğu zaman Sabiha hanım dedi%ki: — Daha'paramız bitinedi, oğlum, sen beni israfE alıştıracaksın. Bizim idaremizden ne olacak? Biraz da kendine baksana... Hem bu kadar yorulduğuna da razı değilim, sonra hasta oluverirsin... Ohmed Cemil güldü, analık şefkatinden doğan bi rikkat sözleri Ahmed Cemil'i birden beş yaşındaki çocukluğuna iade etti, kumral uzun saçlı başını annesinin dizine koydu: — Ben çalışmayacak dursam nasıl olur, anneciğim? Ben çalışmalıyım ki bir gey olabileyim, ben şimdi yorulsam sonra rahat edeceğim... hele bir mektepten çıkayım, bak ne olacağım? Oğlunu bir matbaa sahibi, bir ceride müdürü görürsen iftihar edersin, değil mi, anneciğim? Şimdi Ahmed Cemil'in kalbine bu tazejpüt. düşmüştü. Bu ümidin üzerine ne hayaller nakşetmiş, zihninde neler tertip etmişti! Kitapçı Faiz efendiye bir ceride imtiyazı aldırtıyor, kendisi başmuharrir oluyor, Hüseyin Nazmi'yi beraberine alıyor, beheri beş liralık hisse senetleri çıkarıyor, bir matbaa açıyor, hisseler hâsıl olacak temettülerle yavaş yavaş imha ed'liyor, matbaa Ahmed Cemil'e münhasır kalıyor. Babıâli caddesinin bir münasip yerinde, meselâ Sirkeci'de dört yol ağzında köşelerden birine zarif — zihninde resmi bile çizili idi — bir dai-Ee; küçük bir araba, tek atlı... ziyade tantanaya ne lüzum var? O vakit gözlük de takacak. Gözlüğe bilhassa ehemmiyet veriyordu. Sabahleyin Süleymaniye'den... — Yok, yok, o evi satıyorlar, başka bir yerde, daha nerede olacağı tekarrür etmemişti, bir ev... — Sabahleyin arabasına bindiği gibi askerce bir sesle emir verecek: — Matbaaya!... Bu hayali dairma süslerdi, yegâne tesliyet medarı bundan ibaretti. Bunu, gece yatağında rahat rahat düşünebilmek için hattâ yatmakta acele ederdi. Daha neler düşünmemiş, bu ümidin etrafında neler icat etmemişti? Bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi, fakat bu hayal pek seyyal idi, belli_belirsiz bir §ey... ...... Müphem bir çocuk çehresi, kimbilir kimdir? Ahmed Cemil bu çehrenin ismini bilmekle beraber saraha+le tâyine bile cesaret edemezdi. Mektebin *edris müddeti bitmek üzere idi ki bir gün akşam üstü «Mir'ati Şuûn» matbaasına uğradığı zaman Ali Sekip kendisini görür görmez: — Ben de seni bekliyordum, dedi; sonra söyleyeceği şey yanında tashihlere bakmakla meşgul olan Raci'den, Saib'den saklı imiş gibi Ahmed Cemil'i tuttu: Hüseyin Baha efendinin odasına kadar çekti götürdü: — Sana bir iş buldum, dedi. Ali Şekibin bulduğu iş bir hocalıktan ibaretti.

tolamının neticelerini birer rakkamla işaret ederek hattın altına indirdikçe kalbinde bir heyecan duyuyordu... dedi.. Haftada üç gece.. Sabiha hanımın. — Daha? Daha?. Ali Şekib'in bulduğu ders Vezneciler civarında idi. çocuk pek küçük amma ne olur. Nihayet Ahmed Cemil sütunun altını çizdi.. değil mi anne? Gelin edecek kızımız var. Aıhmed Cemil elinde kâğıdı sallıyor: «Zengin oluyoruz!» diye bağırıyordu.. iki lira daha zam olunca madem ki ev kirası yok. cetvelin her rakkamı tekrar okundu.. kâh Seher'e gözlerini tevcih ederek muvazeneyi tanzime çalışıyordu. itirazlar ileri sürülüyordu. akşam yemeğinden sonra gider. zaten onun evine de yakın. sonra yanına bir uşak terfik ederler. Bu akşam mühim bir para müzakeresi açıldı.... Daha ne var? — Şu yazıldı mı? Şeyi unuttun. cedvelin her noktasında uzun konuşmalar oluyor.. Yekûn ne olacak?. «Şey» dedi. şeyin ismini bulamadı. Ahmed Cemil'in yanma yaklaştılar. iyi terbiye almış altı . o. — Daha?. Masraflar kalem kalem ilerliyordu. toplamaya haşladı. noksan bi. Hiçbiri inanmadı.. Ali Şekib'den bu haberi aldıktan sonra güya demiryolu kur'asında büyük ikramiyeyi kazanmış gibi bir an evvel eve müjde vermek üzere Süleymaniye yolunu her vakitten daha erken tuttu. Toplama bitince hayret etti.r şey olmasın diye dikkat edildi: Seher bir* aralık: «Şey unutulmuş» dedi. «Ne?» dediler. bir daha yapmaya başladı. Herkes tam bir sükût ile neticeyi bekliyordu.. galiba? Daha? Daha?. anne zengin oluyoruz.^*1. Sanki haftada o üç saat zarfında daha mı ziyade kazanıyor? Ahmed Cemil'in aylık muvazenesinde iki liranın pek büyük bir ehemmiyeti vardı. toplamanın sıhhatine inanmadı.. toplama bir daha yapıldı. Bir hayli para artıyor. Đkbal'in arasında rey vermek üzere hattâ Seher bile meclise davet edildi. Seher utandıs kaçtı. bir saat kadar ders. Başka ne masraf kaldı?.Ayda iki lira vereceklerdi. Daha?. Hep arıyorlardı. sonra gözlerini Đkbal'in gözlerine dikti:' — Artan para da lâzjn. Büyük eski bir konak. yine evine avdet eder. kahkahayı salıverdiler. — Aman ağabey. Ahmed Cemil'in elinde kurşun k&iem diyordu ki: — Şöyle böyle eve dört beş yüz kuruş giri. — Aman. Seher mutbak sarfiyatı hakkında fikirlerini söyledi: Aiı-nıed Cemil kâh annesine. sen de!.

«Bu defa bu kadar kalsın efendim.. tabiî geceleri tercih edersiniz. Çalışmasından memnun olmadığı zaman kendisini haberdar eder. Şahadetname aldıktan sonra hiç sevinmedi. dün akşam geçim cetvelini şenlendiren iki liranın kolay kazanılmayacağını şu ilk tecrübe ile anlamıştı. büsbütün sıkıldı. ara sıra da bazı risalelerde yazı yazacak. dirseklerinin üzerine dayanmış. Đmlâ yazdırmak istedi. başladığı bir şeyi bitirmiş olmak azminden başka bir şeyden ileri gelmemişti. söyleyecek bir şey bulamadı.. bir iki ders daha bulacak. kulağına: . Avdet ikin kendisine bir uşak terfik olunur. bazı kaideye taallûk eden hataları izah etmek istedi. «Ya sınıfta kalırsa!» bu korku zihinine iliştikçe —. Uykusundan tasarruf etti.. herk<" /azın hararetiyle yataklarında erkence uyuduğu bir sırada kitaplarının üstüne eğilmiş. beş dakikada iş bitti. Bir yandan bir tâbie tercüme ediverdiği »vocuklara malûmat» sürekli yayım. artık haric-den gelen tesirleri kabul etmek istemeyen fikrine bir senedir mühmel kalan dersleri sindirmeğe çalışırdı. değil mi?. ders saatlerine gelince: «Şimdi kış girmek üzere..yaşlarında zarif bir çocuk. para kazatoacak. Çocuk yüzüne bakıyordu.. haftada üç defa olsa kâfi. bir şey anlamadığından emin idi. bu ¦şahadetnamenin temini için çalışması.insanları korkulu fikirlerden kaçmaya sevkedes bir hisle — bunu hemen silip çıkarmakta istical gösterdi. Mektebin son imtihanları yaklaştı. Mektep bittikten sonra Hüseyin Nazmi ile hayat iştiraki hemen büsbütün bitti. Çocuğa biraz kıraat yaptırdıktan sonra ne yapmak lâzım geleceğinde tahayyür etti. haftada üç gecesini mahveden Vezneciler seferi derslere vakit bırakmıyordu. Ahmed Cemil hiçbir yere intisap etmiyecek.. Hüseyin Baha efendi birgün gözlüğünü zapta çalışarak hizmetinden hiç menun olmadığı Osman Tayyar'ı göstermiş.. Artık maişet tarzını bulmuştu. Artık ne yolda tedris tarzı intihabı icabedeceğinde kendisini muhtar bırakıyor. Korktuğuna uğramadı. Ahmed Cemil âdeta sıkıntısından terledi. O Harbiye nezaretine intisap edecek.. mütemadiyen işlemekten yorulmağa başlayan zavallı başını iki ellerinin arasına almış. zekâsına âdeta bir dûniyet veren bu hüccetten utanır. Ahmed Cemil bundan bahsedilmesine rıza vermez. fakat bir şahadetname ki. Çocuğun babası — nazik bir efendi — Ahmed Cemil'e takip olunacak hareketi tâyin etti: Çocuğu idadî sınıflara ihzar etmek lâzım. sonra okuttuğu yeri yazdırdı. çocuk gözlerini indirdi. Senenin on ayında artık çalışmaya lüzum gördü..» Konaktan çıktıktan sonra âdeta geniş bir nefes aldı. yanlı&ları tashih etti. Đhtarların bu kısmında çocuğa manidar bir surette bakıldı. bir taraftan «Mir'atı Şuûn »için ikinci defa olarak başladığı bir hikâye.» Bu akşamdan itibaren ders başladı: fakat hocalığın maddî güçlükleri hakkında henüz bir fikir hâsıl etmemişti.. biraz okumak biliyor.. küçük odasında. imtihan zamanı yaklaştıkça içine bir korku giriyordu. ondan zaten büyük bir şey ümid etmiyordu.. şahadetnameyi alabildi. Bu sene dersleri büsbütün ihmal etmişti... «Mir'atı Şuun» heyeti talhririyesi arasında zaten yeri hazır. Şimdi ne yapılacak? Çocuk bekliyordu. en ziyade dikkat olunacak şey çocukta tahsil hevesi uyandırmak. gelecek ders için kitap getireyim de. büsbütün matbuat âlemine atılacak.

yazın kürk giyer. zaten bu üç kişiden başkaları daima seyyar idiler. Baş muharrir Ali Şekib. Ahmed Cemil buna hiç ehemmiyet vermezdi. Raci ötede bir risale-i mevkutede güzel bir manzumeyi tezyife çalışırken. Altı ayda altı kere matbaa değiştirir adamlar. baş mürettip mürekkepli elini kapının kenarına dayamış «mütenevviaya bir buçuk sütun daha lâzım!» derken — çalışmak.«Sen mektepten çıktıktan sonra buradasın» demişti. sahibi imtiyaz Hüseyin Baha.. küçük odasına girer. Ahmed Cemil bu matbaada hemen herkesi severdi. hiçbir şeye karışmaz. galiba asıl sermaj'e de onun imiş. bazan iki yerde birden.. «Mir'atı Şuûn» için hergün havadis ve mütenevvia sütunlarını doldurmak.. mütemadiyen işleyen zavallı başını dumanla uyuşturabilmek için biribirini müteakip yaktığı sigaraların dumanı gözlerini doldurdukça durmağa. matbaa müdürü ise kendisini göstersin. yarın diğer bir ceridede. hele şu çapkından kurtulduk! Şimdi gitsin de başka bir «Mir'atı Şuûn» namına para alsın. Daima küskün. Bugün «Mir'atı Şuûn» matbaasında. yahut bir cümleyi rabt edebilmekten irkilişi üzerine ileriye gitmek istemeyen . daima sakit bir adam ki matbaada bir gölge gibidir. yazı imal eder bir âlet kabilinden uzunluğuna kesilmiş kâğıtları tekrar okumağa vakit bulamayarak doldurup bir yenisine başlamak. kimse ile konuşmaz. sabahtan akşama kadar idarehanenin havı uçmuş. mariz. mevkut risalelere makaleler yetiştirmek. sonra yorgun zihininin bir kelimeyi bulabilmekten. acılıklarından bir çoğunun zail olduğunu duyardı. Bir de. Hüseyin Baha efendi bîr hesap meselesi için Ahmed Şevki efendiye çıkışırken. sulanan bu biçare gözleri dinlendirmeğe vakit bulamayarak yazmak. Meselâ Osman Tayyar dördüncü defa olarak «Mir'atı Şuûn» a intisap etmişti. muhtelif renklerde lekeleri. «Mir'atı Şuûn» a kat'î surette intisabından sonra Ahmed Cemil'in hayatı bir intizama girmiş oldu: Kitapçılar için çalışmak. Hüseyin Baha efendinin buna — hattâ bazı çarpık işlerine — tahammül edişine bakılırsa bu adamın matbaada müdüriyet sıfatını takınmak için bir hususî hakkı olmalıydı. Ahmed Şevki efendi o gün bir aralık Ahmed Cemil'e: ¦— Oh!. Matbaada öksürüğünden başka sesi duyulmaz.. Matbaa müdürü? Ne demk olacak. bunlar o saf yürekli adamlardandı ki mülakatlarından bir inşirah-ı derun his eder. matbaa müdürü Tev-fik efendi vardı ki matbaaya hergün herkesten evvel gelir. mahiyetini bile bilmez. Ahmed Cemil şahadetname aldıktan sonra bu dördüncü defaya da hatime verildi. Bazan kulağına çarpan sözlerden yavaş yavaş anlamıştı ki Tevfik efendi Hü- şeyin Baha efendinin şeriki imiş. demişti. Hattâ bu defa Hüseyin Baha efendi Osman Tayyar'ın matbaadan çıktığına dair ceridede iki satırlık bir ilân neşrine bile lüzum gördü. idare memuru Ahmed Şevki efendi. yalnız Ahmed Şevki efendiyle idare işlerine bakar. odasından mangal mayıs ortasında kalkar bir ihtiyar. mütenevvi şekillerde yırtıklariyle bir garibe halini almış soluk yeşil çuha örtülü yazıhanesinin kenarına ilişerek — Ali Şekib bir tarafta ismal-i ahval yazarken. Bu adamla bir çift lâkırdı etmemiştir. odasında kül eşelemekten başka bir şey yapmayacaksa müdüriyetten vaz geçsin.

. kitapçısına kadar gider. Dün Đkbal Seher'le beraber sekiz arşın basma almak için Kalpakçılar başına gitmiş.. yeni çıkmış kitap varsa şöyle bir bakar. yine kıymeti bilinmezmiş. O. dinlenirdi.. yahud gidip gelme bir Boğaziçi seferi yapacak.. hergün matbaaya esir olacak. oğlu Ahmed efendi geliniyle kavga etmiş de o aralarına girmiş. bir aralık merdivenleri iner. Fakat o Vezneciler'deki ders Ahmet Cemil'e o kadar ağır geliyordu ki eğer başka türlü telâfisine imkân olsa o iki lirayı çoktan terk ederdi.. muttasıl oturmaktan yorulmuş vücuduna bir taze hayat vermek için kalkıp biraz dolaşır. Eve gelince val'desiyle ikbal o günün vukuat silsilesini naklederlerdi. deli kız: «Aman! Küçük hanım! Ökçem koptu» diye kalabalığın içinde bir çığlık basmış ki. Buna uzun uzun. eğri takılmış yeşil astar perdesinin kenarından şurada zihin57 lerini öldürmektle meşgul olan bu zavallılara bir istihza nazarı yollayan güneşin iltimaına hasretle dalıp kalmak. dinledikçe sıcak bir günden sonra düşen yaz yağmurlarının latif serinliğine benzeyen bir haz duyardı. bazan geceleri nöbet bekleyecek. onlar söyler. Ahmed Cemil bu meşguliyet hayatı başladıktan sonra sükûtu sever olmuş. hergün çalışacak. yahud tabiin hatırı için tashihlerine bakıverir.. fakat isterdi ki kendisine öteden beriden bahsolunsun.. Matbuat için çalıştığına hiç müteessif değildi. sokağa çıkar. Zira bütün ümidlerinin mütemadi çalışma neticesiyle zuhur edeceğine kani idi. havasızlıktan daima iştihasız kalan midesine zorla indirdikçe güzleri bir ecnebi risalede tercümeye elverişli fıkra arar.. yahud.. Fakat Ahmed Cemil bu hayattan müşteki değildi. Ahmed Cemil bu hiçleri derin bir zevk ile dinler. gençlere mahsus konuşkanlığım kaybetmiş idi. yolda Seher'in ayakkabısının ökçesi kopmuş. yine matbaaya avdet eder. bin türlü hiçlerden mürekkep sözlerle ycr^nn zihnine biraz istirahat havası verirlerdi. Bazan uyuşmuş bacaklarına. pencerenin kenarında ayakta durarak karşıdaki kaldırımdan geçenleri seyreder. . sahib-i imtiyazın odasında sedirin üzerine ilişip yatacak. Çalışmak şimdi onun için âdeta asabî bir illet olmuştu. ne de olsa gelin değil mi?. Yalnız akşamları evine geldiği zıaman yemek vaktine kadar minderin üzerine boylu boyunca uzanır. bir müddet zihninin ataleti içinde gözler pencerenin rengi uçmuş. barıştırmış. yalnız dinler. dudaklarında geciken bir tebessümle gülümserdi. yahut demin doldurduğu kâğıtların birinde yeri boş bırakılmış bir kelime için lügat kitabını araştırırdı. durairuyordu.kalemi kâğıdın üzerinden ayıramayarak durmak.. Cuma yok. Bugün komşu Sabire hanım gelmiş. Bu meşgale içinde yemek için vakit bulamazdı. pazar yok. ara sıra bir sual irad eder. Ekseriyet üzere peynir ekmek üzümden teşkil ettiği öğle yemeğini güneşsizlikten. nadiren matbaada kendisine ihtiyaç olmayacak da biraz nefes alabilmek için Tepebaşına kadar gidecek. Bu hayat tarzı daima böyledir..

bu y. Seher'le alay eder. kardeşini yalnız bırakarak. meşkûk işlerle geçinen sefiller gibi geceleri karanlıklar içinde ekmek parasına koşmak takat kıran bir der d idi. çamurların içinde tekrar sokağa çıkmak lâzım geleceğini düşündükçe eve gitmekten korkar olmuş idi. fakat ihtiyaç derdi bu zamanları da tamamen kendine bırakmıyordu. " sükuny. uykunuz gelirse beni beklemeyiniz!» der. Asıl bu Vezneciler seferinden kış esnasında zahmet çekmişti. Evde kaldığı akşamlar bir müddet validesiyle konuşur. yakasından tutuverecekmiş gibi kalbinde bir korku titremesi duyardı. Odasında seccadelerin üzerinde yuvarlanarak. Hasır iskemle üzerinde yazı. karların.bir man-zumecik karalardı. bazan duvarların kenarından bir gölge şeklinde süzülerek geçer. bazan bir viranenin boşluğundan geçerken şimdi bir el uzanıverecekmiş. köşesini bırakarak Veznecilere kadar gider.Hiç olmazsa gecelerine tamamen tasarruf edebilse kendisini bahtiyar addedecekti. güzergâhına tesadüf eden küme küme büzülmüş köpeklerden korkarak yolunu değiştirir. yahud tercümeleriile iştigal eder. «anne! ben gidiyorum._olduğundan uze" rine aldığı anahtarla kapıyı açarak hafiîçe ayaklarının ucuna basa basa odasına girer.ile geçen bir günden sonra o küçük fakat şirin sarı mangalın kenarından mehcur olmak. sonra odasına çıkarak ya sevdiği bir şairi okur. omuzlarında. yahud . şu muhtasar aile ocağına bir hasret hissiyle sokağa çıkardı.. bilhassa Đkbal'i her lıangi bir sebeple kızdırarak eğlenir. başında muşamba palotusunu döğerek sırtından . Kışın tipilerle esen rüzgârı paltosunun başlığından hücum ederek yüzünü tırmalar. Soğuk!.^ Haftada üç gece yemekten sonra evden çıkarak. hattâ geç kalmak korkusuyle mangalın kenarına sürülen parlak sarı cezveden hissesini almayarak bilhassa bu gece seferleri için aldığı siyah muşamba paltosunu giyer. iki ellerini ceplerine sokarak eteklerini dizlerinin üstünde zabta çalışa çalışa taşların üzerinden sekerek yürür. bütün vücudunu kaplayan ürpermelerle titrer. Dersi olduğu akşamlar Ahmed Cemil sofrada matemi andıran bir sükût ile yemek yedikten sonra küçücük kırmızı bakır majıgalla ısınan bu yuvacıkta annesini. orada saatlerce V7 uğraştıktan sonra maiyetine verdikleri bir uşağın refakatiyim V evine gelir. Sonra bir aralık yağmur başlar. Her dakika bir çamur birikintisine batmamak için durmağa mecbur olur. minderlerde uzanark çalışmağa sarfetiği bu zamanlar gündüzleri idarehanenin hasır iskelesinde geçen saatlerin meşakkat mükâfatı kabilinden bir istirahat devresiydi. Öyle ki ders günleri yemeğini yedikten sonra mangalın başında ısınmak mümkün iken buna muvaffak olamayıp soğukta. nihayet on altı saatlik bir sâyiîı ıstırabı bahasına kazanılmış olan yatağına sokulurdu.. kalbinde bu eve.iki gün sonra fena bularak atmak üzere . o zamana kadar herkes^atnuş.

.(çocuk küçücük eliyle ağzını saklayarak yalandan esnemeye! başlar. kucuk_bey.. zaten çocuğun kendisiyle beraber bulunduğu müddetten başka çalışmadığım da bilir. arzın kürreviyeti izah edilecek.. Derse başlanır.. Onun için daima affeder. ^W^ $cja^ ' Bir vakit gelir ki her ikisi de yorulur. Elinde muşamba feneri sallayarak. diyor» sözü üzerine derse nihayet verilir.. Hugo'nun temaşalarını. f. Ahmed Cemil şakirdinin hiç bir ze-rafete mugayir haline tesadüf etmemiş olmakla beraber ufak bir serzeniş yapsa çocuğun calî bir mahcubiyet edası ile gözlerini indirerek içinden: «Budala! sen de.^rt|k buradan gidersiniz». Ahmed Cemil o sokaklardan... Bu yarına kadar kuruyacak.^e-. ilk önce önden gitmek âdet iken her defasında bir iki parmak geri kala kala nihayet yanında gitmeğe başladığı Ahmed Cemil'e geveze uşak bütün dertlerini döktü. Ah!. fakat yaramazlıkları bir terbiye süsü altında saklıdır. ele geçen bir cerideden imlâ yazdırılacak. Avdet ederken başka bir fasıl başlardı. selâmlık odasına girer. sana ne oluyor? ister çalışırım. ister çalışmam. Đkbal bir yandan ütüyü hazırlarken o matbaaya geç kalmak korkusiyle üzülecek. ta Veznecilere kadar gelir. o aldanmağı terci'h ederdi. O. — Hoca efendi. meselâ hesabdan taksim anlatılacak. uşak da Ahmed Cemil'i bir an evvel evine götürüp avdet etmek için sabırsızlandıklarından bunun çocukla uşak arasında bir sania olması da pek ziyade ihmal altında olmakla beraber.. o yağmurun altından geçer. Ahmed Cemil'in her şeyden ziyade bu hoca efendi tâbiri canını sıkar. tâ ki küçük bey kitaplarını alıp haremden çıksın. Mukaddemesiyle küçük bey girer.. bu lâubaliliğe sükûttan başka bir şeyle mukabela göstermediğinden uşak evde la-kırdısız geçen hayatın öcünü kendisinden çıkarardı. orada bekler. Tenha karanlık sokaklar. Ahmed Cemü hafif bir .... Lamartine'in «tefekkürat» mı okumak için nasıl bir iştiyak duyardı. Ne için? Canı sıkılmağa hakkı var mıydı? Çocuk küçük bir yaramazdır. sonra kapı açılınca henüz yemeğini bitirmemiş yağlı elini silmemiş uşağın tuttuğu mumun ziyasiyle dar bir merdiveni çıkar. Keyfimin kâhyası değilsin ya!. Uşak yavaş yavaş Ahmed Cemil'le teklifsizleşmişdi..» diyeceğinden emindir. Kapının önünde zile dokunmadan evvel bir nefes alır. Ahmed Cemil... Nihayet sokağın başına gelince uşak . Bir aralık! uşak görünür: «Hanımefendi haber göndermiş. Ahmed Cemil bunlara bedel o küçücük sıcak odada minderin üzerine boylu boyuna uzanarak Musset'nin «Geceler» ini. bir küçük efsane okunacak. yalnız dinler yahut dmlemeksızm susardı. memleketinde kendisini bekleyen rişanlısından bile bahsetti. bu gün hiç çalışamadım.süzülüp ayaklarına doğru akar. affmızı rica ederim.. ne kadar k:vırsa bir türlü çamurdan muhafaza edemediği zavallı tek pantolonunu ıslatır.-aitek-y&rulmustar. sabahleyin mangalın kenarında tüterek geceden kalan nemi alınacak. Ahmet Cemil'in yorgun gözleri süzülürdü. derdi. Çocuk bir an evvel hareme gitmek.. Soğuk rüzgârlarla karışık sıkı bir yağmur.

Ahmed Şevki efendi henüz hücresine girip kâğıdının üstünde daima çıtırdayan kalemini eline almamıştır.. Ahmed Cemil idare memurunu en samimî temennasiyle selâmladı.» fjs^yafetini takip eden günün sabahı Ahmed Cemil matbaaya mûtadından biraz geç. o benim ninnimdir.Ahmed Cemil'in selâmına mukabele etmeye vakit bulamadan: — gördün mü bir kere çapkını? Bu akşam yine evine gitmemiş!. dedi. tütün kokusu henüz matbaanın mürekkep ve ıslak kâğıt kokusiyle meşbu havasını doldurmamış. gece ceride basılmış. münevver mai bir semanın bârân-ı elması altında. yalnız postaya tevdi edilecek olanlar kuşaklanmakta. Ali Şekib bu iki dosta yazıhanenin bir tarafında hasbıhal esnasında tesadüf ettikçe nükte sarfetmek için iptilâsına uyarak Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki'nin mah-leslerindeki müşabehetten «Ahmed efendiler yine birleşmişler. dertleşirler. Ahmed Cemil telâş etmeyerek sordu: . karanlık çamurlu sokaklarda. ben hem yazarım hem o ninni ile uyurum» derdi. çamuriu lastıklerıyle muşamba paltosunu hemen taşlığa atar odasma çıkar. Bu kelimeyi hiç sevmedikle-riyle pek ziyade sevdiklerine hasreder. ıslak esvaplanm öteye beriye iliştirir JatağnĐ W ta kendisine mukadder tek dinlenecek yeri olan yatağına g «Uyu zavallı çocuk. Ahmed Cemil Raci'den bahsolunduğunu derhal anladı.selamla ayrılır.söylemek istediği şeyi söyleyecek bir adam bulamayıpta ilk tesadüf edenin üzerine atılanlan sabırsızlara mahsus bir telâş ile . ter-tiphanede mürettiplerin telâşa lüzum görmeyerek kasalara dağıttıkları dökme harflerin seri darbeciklerle rjuttarid ahengi işitilmektedir.. tulûunu beklediğin ümit le uyu!. hattâ bir kere sevgi hissine lüzumundan ziyade kapılarak kendisini kaybetmiş. sa-hib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin dizine elini vurarak «hay!: çapkın hay!» demiş idi de sonra da bu gaflet hatasından dolayı zaten kırmızı olan çehresi birkaç gömlek daha kurmızı-laşarak üç dört gün kadar sahib-i imtiyazın yüzüne bakamamış idi. yeşil eski çuhalı yazıhanenin kenarında. Her sabah böyle buluşurlar.. küçük nazlı çocuğun daima esneyen çehresi karşısında geçen o meşakkat ve mihnet saatlerinden sonra şu sıcak temiz yatağın içinde. Muharrirler henüz gelmemiş. Ahmed Şevki efendi bu sabah şu cümleyi pek hiddetle beyaz keten yeleğinin altında zorca zaptolunan göbeği yerinden sarsılarak söylemişti. titreyerek anahtarı sokar. sabahleyin şafağı müteakip müvezzilere dağıtılmıştır. Ahmed Şevki efendi musahabe refikini görünce . gecenin bakıyye-i huma-riyle biraz sersemce olarak geldiği zaman Ahmed Şevki efendiden başka kimseyi bulamamış idi. îdare memurunun kalem çıtırdısiyle müdürün öksürüğü matbaa makinesinin dümdarlarıdır. Ahmed Şevki efendiye ne vakit kaleminden. öteden beriden bahsederlerdi. Ahmed Şevki efendinin başlıca müntehabı olan lügatlerden biri de «çapkın» kelimesidir. Sabahları intişar eden cerideler idarehaneleri en ziyade sabahleyin asudedir. o bitmez tükenmez nâlişiyle kâğıdın üzerinde — ağır ağır yürüyen bir öküz arabası gibi — o daima çı-tırdıyan kaleminden bahsolunsa: «Yok! ona ilişmeyiniz..» derdi.

» demek ister. Ahmed Şevki efendi diyordu ki: — Evet. cemiyet hayatı içinde göz yaşlarından mürekkep bir ıztırap sahifesi teşkil eden acı bir bahsi bütün. ne de güzel kadıncağız! Taze.. dayağa müstahak addedilecek. saf bir büka-i merhametle ağlayacaktı. Ahmed Şevki efendiye göstererek dedi ki: — Baksanıza. Bedbahtlığı her halinden belli. Bir gün o çapkını tuttuğum gibi idaresinin penceresinden aşağıya atacağım. Sonra eve gelince karısının ağlamasına tahammül etmesin.. Đnsan ilk önce karısını döven erkeklerden bahsolunduğunu işitince: «Kimbilir? Karı nasıl dayağa müstahaktır.. şu genç kadın kimin. Ahmed Cemil derin bir teessürle dinliyordu.. efendi içsin içsin. yapyalnız. Türlü faraziyyat silsilesi ki her biri ciğerlerinde bir başka yara açıyor. Đşte Raci'nin karısı! Dünyada kendisinden kaçan şu heriften başka bir şey düşünmediği bu sabah şafak atar atmaz gelip şurada ağlamasiyle sabit değil mi?. matbaa halkının kaba kaba manalı gülüşleri arasında ağlayan o kadıncağızı gördükçe içim içime sığmıyor Alimallah!. kocası içmeğe başlamış. ağlasa kıyametler kopuyor. matbaanın aşağı katında ağlayıp duruyor.. nihayet bir akşam evde küçücük bir çocukla yalnız kalmış. merdivenin başında duran galiba cesaret edemiyor. Nereye gidiyor?. Bir de ona sormalı..» tesellisiyle gitsin cebindeki parayı bir murdar aşüfteye versin.müz'ic ve elîm tafsilâtiyle meydana dökmüştü.. Bu genç kadın ne yapar? Kocası nerede kalmış?. Ahmed Şevki efendinin sâde bir talâkatle söylediği bu sözler gözlerinin önünde bir facia âlemi açmış. Sonra ana baba ortadan kalkmış. Amma kocasını aramak için sabahleyin başını örttüğü bir matbaaya geliveren kadının muamelesini de süslü bir muamele addetmiye-cekmişiz. kadının kocasına âşık olmasını ilâve ediniz. Bu gaybubet tekerrür eder olmuş..... Kimbilir. Evet. Bu dereceye kadar düşmüş olmak için kimbilir ne mecburiyetler görmüştür. Belki onbeş onaltt yaşında. Buna. Nerede kalıyor?.. mahzun edalı bir biçare. Ahmed Şevki efendi devam etti: kendisini tecrübe etmeden aile babalığı ne demek olduğunu anlamadan.. hangi baba ile hangi ananın nazlı bir kızıdır? Pek küçük iken evlenmiş olacak. Karısını evde kimsesiz. Bir şey söyleyecek de .. Đkide bir de «Babanı nerede?» diye glen bu çocukla.. ihtimal ekmeksiz bırakıp ta kimbilir hangi kahbenin yanında vakit geçirmekte mâna var mı?.. bütün gözü yaşlı zevceler için şurada uzun uzun. O kadın ağlarsa. bağırırsa yaygaracı denecek. sonra: «Evde bakkaldan veresiye peynir ekmek alırlar. meram anlatamıyor. «Senin her şeyin işte bu adamdır» demişler. Amma neye yarar? îş bu biçarelerin derdine deva bulmakta. Tutmuşlar bilmediği bir adama veri vermişler. Raci'nin çocuğu değil mi?. çocuğundan öyle anlaşılıyor.. Görsen. Utanmasa aşağıda ağlayan Raci'nin karısına değil. hattâ. dünyada bu adamdan başka kimsesi kalmamış. bir de..— Nereden anladınız? — Nereden anlayacağım? Zavallı kadın yine öksüzler gibi boynu bükük çocuğiyle gelmiş. Bir ay ya mes'ut olmuş ya olmamış... böyle bir herif bilirim ki karısı ağladıkça onu döverdi..... yahut o mukaddes vazifenin ehemmiyetini her türlü takayyütten vareste addedecek kadar kendilerinde duygusuzluk gördükleri halde evlenenlerden bahsetti. Bir aralık Ahmed Cemil'in gözüne bir şey ilişti.

. Đkide birde boynu bükük bir çocuğun gelip babasını sorduğunu da görüyorsunuz. Ahmed Cemil'i de bir işaretle davet ederek sofaya çıktı.. — Bak bir kere! Đlk kabalık hevesiyle çocuğa şair ismi vermiş de sonra.. dünyada vaktinden evvel dertle. gel!. mihnetle ağlamaya başladığı için hazin bir hayret mânasiyle örtülmüş zannedilecek kadar baygın gözlü. Ahmed Şevki efendi çocuğun elinden tutarak dedi ki: — Senin ismin ne bakayım?.. ve merasime mahsus sesini takınarak: —• Ne istiyorsunuz. dedi. bir nazar teatisiyle kadıncağızı dinlemeğe karar verdiler. Çocuk — Kırkılmamış lepiska saçlı. bir iki sene evvelden alındığı paçaları dizlerine yaklaşan soluk pantolonundan. oğlum. Ahmet Şevki efendi kendisine biraz vekar vererek. pejmürde yapraklar arasında yeni açmış bir gül kadar cana yakın bir çocuk — tereddüd ederek yaklaştı: — Đzin verirseniz. dedi.. XI 65 duran gözleriyle şu müşfik çehrelere naze-i istimdad tevcihine bile cesaret edemeyerek titrek bir seda ile: — Demmindenberi size müracaat edip etmiyeceğimi düşünüyordum.«. Kadıncağız merdivenin kenarına dayanmış müsaade bekliyordu. nihayet müraacata karar verdim de şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum.. Bir şey mi söyleyeceksin? dedi. hemşire hanım?... Ahmed Şevki efendi refikina bakti.Ahmed Şevki efendi: — Gel bakayım. bileklerini örtmeyen yenlerinden anlaşılan soluk elbisesi içinde.. Ahmed Şevki efendi mütalâasını çocuğun yanında ikmal etmek istemedi.. değil mi efendim? Zevcimi siz de benim kadar tanırsınız.. Ahmed Şevki efendinin şu suali üzerine genç kadın bütün matemli hayatının karanlık meşakkatlerinden genç sırnaşma çekilmiş bir ye'is perdesi gibi çehresini örten siyah peçenin altında henüz kurumamış kirpiklerini kaldırmağa henüz gençlik gülüşüne bedel ıstırap giryesi silâhı altında melûl ve kesif K> J. — Nedim!. dedi. Zaten benim ne demek istediğimi siz pek iyi bilirsiniz. -L . Bu gün o çocuğun elinden tutaran gelen . annem size bir şey söyleyecek..

Geceleri evine gelmeyen erkeğin elbette gideceği bir yeri olmalı. güya beni Emniyet Sandığına terhin olunmuş diye aldatmak istiyordu.. eğer kazandığı para bir oğluyle bir barısından ibaret olan evini geçindirmeğe kifayet etmeseydi hattâ müteessir de olmazdım. kocalarımızın bizden kaçtıklarını görürüz de ekseriyet üzere kimin için bizi terk ettiklerini de bilmeyiz. — Evet. sarhoşluğundan başka bir şeyle gaybubetini unutturmadığını birer birer döktü.fakat bu paranın kazandıklanyla beraber başka . o. Đşte efendim. fakat artık.. O beni aramağa lüzum görmezse benim onu arswnaga mecburiyetim kalır mı?... küpenin satıldığı meydana çıktı. sonra yavaş yavaş kocasının kendisinden uzaklaştığına vukuf hâsıl ettikçe kalbinin nasıl yırtıldığını. Babamdan. 5 Genç kadın burada çocuğuna uzun bir nazarla baktı. Kaç kere niyet ettim. Kocam daha onların hayatında iken on liralık bir küpemi aldı. — Fakat ben kocamı aramak için de gelmiyorum. fakat bütün elem ve ıstırabına gafil ibir şerik olmuş çocuğun mahzun edasına bakmağa cesaret edemeyerek perişan bir lisanla şimdiye kadar kimseye faş olu-namayıp da teraküm ede ede artık havsalasının isti'abına muktedir olamadığı acılıklarını hatırına geldiği gibi salıverdi. Bir nazar ki çocuğu sanki ağlayan bir buse ile ihata etti. Buna acıyınız. eve geldikçe titizliğinden. Bakınız. çocukluğa mahsus tam bir itimat ile olanca hissini ve fikrini ona hasrettiğini. sanki onun masum simasına elemlerinin mersiyesini yazdığı bu çocuktan artık gözlerini ayıramayarak bütün hissiyatını döktü. orada şu mürekkep lekeleriyle simsiyah kesilen matbaa merdiveninin kenarına dayanarak. tesellisini ağlamakta aradığını söyledi. bu güne kadar sabrettiğini.... senelerden beri katra katra ciğerlerine damlayıp her isabet noktasında bir ateş tutuşturan zehirin bütün acılıkları feveran etti. Karısından elbette bir sebeple kaçıyor.. Fakat bilir miyim. Onlar da birer birer gitt\ Tabiî ses çıkaramıyordum.. eğer o eve gelmeyecek olursa bu çocuk genç anasının daima ağlayan gözlerinin önünde yavaş yavaş ölecek. Biz. annemden bana bir şey kalmamıştı. O vakit bu genç kadın... yalnız son vak'ayı anlatayım. o kadın kimdir?. zaten gelin ederlerken de pek az şey vermişlerdi. zavallı kadınlar. artık tahammüle imkân kalmadı. «Hanım.. Ah bu nazar!. Dünyada bedbaht bir kadın olmağa katlanmak mecburiyetinden başka bedbaht bir çocuk yetiştirmiş olmaktan mütevllit bir ye'sin bütün şerhi bu nazarda mündemiç idi. Kadın artık ilk itiraza şu üç dört sözle galebe çaldıktan sonra. Pederimle validem ortadan kalkınca yalana da lüzum kalmadı.. ne demek istediğine dikkat etmeyerek .. karşısında yüzüne ba-kamaksızın teessürle ve sükûtla dinleyen bu iki şefkat çehresine. bu çocuk babasına muhtaç bir çocuk. mahvetti. şu babasının bir güler yüzünü görmeğe muvaffak olamayan çocuğu elinden tutup o kadın her kim ise ona götürmek.annesini görünce bu zavallı kadının ne demek istediği de anlaşılmıştır. her derdini yüzüne baka baka düşündüğü.. Babasını bırakınız!» demek istedim. iki altın bileziğim vardı... Söyleyeceğine.. Mai ve Siyah — F.. bu gün arsız bir kadın gibi beni size müracaata mecbur eden de bu. Sanki şefkatten. Bir.. elbette. muhabbet devresinin ilk smeresi daha «Baba» demeğe başlamadan babasının onunla beraber annesini de unutup haftada dört beş gece evin semtine uğramamağa başladığını. ben bu gün kocam için değil çocuğum için geliyorum. yambaşında bu facianın henüz eşhasını idrak edebilecek bir yaşa gelmemiş.. yüzüğüm. bakınız. Henüz çocuk denecek bir yaşta iken bu adamın zevcesi olduğunu. rikkatten mürekkep bir derağuşun mıknatısı cezbesi içine aldı.

biraz hicap ile ve söyleyeceği şeyin refikince de tasvibe mahzar olup olmıyacağını anlamak iştiyomuşcasına Ahmet Cemilin yüzüne bakarak dedi ki: __ Eğer merakınız yalnız çocuktan ibaretse onun elbette bir kolayını buluruz..» dedi.§ dikmek... «O kâğıtları veremem» dedim.er-keklerin bazı gaflet zamanlan olur ki bir müddet vazifelerini terk etmelerine sebebiyet verir. yahud gsise bile bundan sonra hayat büsbütün cehennem olaca1^... fakj^t o vakittenberi eve gelmiyor ve gelmiyecek. ben hizmetçilik etmeğe mecbur olayım... çocuk?. bir müddet öyle hıçkıra hıçkıra ağladı. Ahmet Cemil —¦ bir ceridede sefaletten intihara mecbur olmuş bîr aile pederine.. çocuğu böyle bırakmağa babası razı olabilir. Ahmed Şevki efendi. Meselâ buraya gelebilir. Evin içinde sanki bir şey arıyormuş gibi bir hayli dolaştı.. fakat onu ileride uşaklığa mecbur olmaktan kurtarmak lâzım değil mi?. satılacak aı™ük bir 'şey kalmadı. kadınlık hicabı ikmale mani oldu. Matbaa da bir mektep değil midir? Burada muharrir efendilerin herbi-rinden iki söz öğrense âlim olur gider. Nihayet genç kadın başını kaldırdı: — Kâğıtlar henüz bende... sonra bir aralık önüne dikilerek: «Nedim'in kâğıtları nerede?» dedi. o vakit üzerime hücum etti.. zihninde bir müşkülün halliyle meşgul imiş gibi iki parmağının arasında çenesini sıkıp duruyordu. fakat.. elimden her şey gelir. Kocamın kâğıtlar dediği bu idi. «ya öyle ise ben sana gösteririm.birisine sarf olunduğunu hissediyorum. sonra biraz tereddütle..zekâsı gözlerinden belli. efendim.. Küpemin. yüzüğümün filân gitmiş olmasına ehemmiyet vermediğim halde çocuğun dünyada yalnız şu kâğıtlardan ibaret olan servetini. sanki donmuş kalmıştı. ona haftada beş on kuruş verebilmek î#n. ne olur hizmetçilik de ederim. Kadın atıdı: . ölürken bunları Nedim'e bırakmıştı. Genç kadın ikmal edemedi.. ben ölürsem elinde kalacak olan şu tek kuvveti artık bu adamın eline vermek bir hıyanet.. Ben nasıl olsa geçinirim... fakat ' "ben nasıl razı olurum? Okumak lâzım.... Zavallı babam. Birkaç günden beri galiba parasızlıktan olmalı — her vakitten ziyade hiddeti vardı. Ahmet Şevki efendi ile Ahmet Cemil bu facianın karşısında bir hürmet ve merhametle sükût ediyorlardı. Çapkının .. bir evde yemek pişirmek..Ahmed Şevki efendi mümkün değil bu kelimeden vaz geçemezdi .. zevcinize gelince: O mühim bir mesele. Nihayet her şey bitti. ve. sokakta kolu kırık bir çocuğa.. ne olur ne MA1 V iÜ olmaz diye dişinden tırnağından artırarak üç tane Demiryolu hisse senedi almış. meza-nstanda on beş yaşında verem bir kızın kabrine tasadüf etse dünyaya küsmek hassasiyetinde yatırılmış olan bu rakik şair -— şu feryad eden şiirin hüznüne karşı mephut olmuş. Dikj.. işte size bunun için ge-iiyorum. af olunamayacak bir kabahat olduğunu anladım. çocuğum için bunlum hepsine katlanırım.. bundan sonra göz yaşlarını zaptedemedi. Fakat* "çocuk ne yapsın.

. Bir şeye dair konuşuyorlardı. başımın ucunda «unutmasın» deyip duruyor. değil mi» dedi.. fakat yalnızlıktan patlıyorum gel de biraz gevezelik edelim. bu akşam bana gelirsin: Şu işi başka birisine de havale debilirdhn..hususiyle anası babası hayatta iken . Lâmia'ya ne vaadetmiş?..?. Bu yaşta bir çocuğun . . dedi. tefrikaya iki sütun lâzım. Ben çıkmazsam «Gencine i Edeb» de çımayacak. ne isterse yapsın. ne idi. Baş mürettip bu düşünceye fasıla verdi: — Beyefendi..hangi mektebe gönderebilirim ? Mahalle mekteplerinden birine göndermekle maksad hâsıl olsa! Kocam. çocuğumun zamanı boş geçirmediğine emniyet hâsıl ettikten sonra her şey yapabilirim. onun için bugün matbaada işi bitirdikten sonra . ben. efendim. *** Ahmed Cemil yazıhaneye teveccüh etmek üzre iken merdivenden birisi çıkmakta idi.. Çocuğum hakkındaki merhametinize teşekkür ederim. Hüseyin Nazmi kendisine bir tezkere göndermişti.. Hüseyin Nazmi-nin uşağını gördü. işte Ahmed Cemil o vakit bir şey vaadetmiş idi amma ne idi. — Şimdi!. Diyordu ki: «Bir haftadan beri inmiyorum.. hay şeytan hay! Bunu unutmakta mâna var mı? Ne idi yarabbi. muhteriz kahkaha-cıkla istihzanın rengini takviye etmiş idi. Ahmed Şevki: — Đşte!. yahut daha doğrusu büyük bir tenbellik beni evden çıkarmıyor. Kadın Nedimin elinden çekti: «Tekrar teşekkür ederim. Hüseyin Nazmi o vakit kızmış «senin yaşında çocuklar çember çevirirler mi?» demiş idi de Lâmia istihzalı lâtif bir göz kırpmasiyle «pencerede oturup da şiir mi söylerler?» demiş.» Kurşun kalemiyle bir buruşuk kâğıda atılıvermiş olan şu perişan sözlere bir de küçük zeyl vardı: «Lâmia'ya bir şey vaadetmişsin.— Rica ederim. elbette bir kere babasına da söylersiniz. o.» Uşağa: — Peki! dedi.. Sanki bu kelime ağzından biraz ^wel söylediği sözlerin hülâsası gibi düşmüştü. Başını çevirdi. o bahsi kapaynız. Bir küçük dikiş makinası bir kadınla bir küçük çocuğun yaşamasına kâfi değil midir? Matbaanın şu tenha saatinde merdiven başında cereyan eden bu muhavere artık bitmeğe yaklaşmıştı. dedi. Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki efendi uzun bir merhamet nazariyle şu f acia— zihayatı takip ederken gözleri daima yaşlı olan bu talihsiz genç kadın. Katiy-yen hatırına gelmiyor... O Hüseyin Nazmi ile bahçede geziyordu. Ahmed Cemil bir ay evvelki günün bütün teferruatını zihninden tekrar geçirmek istedi..bizim idareye uğrarsın. Ufak bir nezle.. ne lüzumu var?. Dalgın dalgın yürürken arkalarından bir şey çarpmış idi..gece derslerin varsa talik e-derek .. ne kadar müsvedde filân bulursan toplar. annesinin gözlerinde neşve veren bir gülüş görmemekle çocukluk sevinci masum çehresinde donnuış olan biçare çocuğu yavaş yavş çeke çeke matbaanın merdivenlerinden indi. bir de. Son defa olarak ne vakit görmüştü? Bir ay kadar oluyor. Bu Lâmia idir çember çevirirken üzerlerine gelmiş idi..

. Saib Ahmed Şevki efendiye sordu: — Raci gelmedi mi? Ahmed Şevki efendi burnundan cevap verdi. Rari'den haber alırız. Dur bakayım.. Sonra baktık ki oradan kaldırmak mümkün değil.. Said de Saib'i taklit etmiş olmak için — merdivenleri yıkarcasma atlaya atlaya çıktılar. kart bir karıya tutulmuş.. fikrinde yalnız bir sual bütün örtülü hâtıraları tırmalaya tırmalaya tekerrür ediyordu: «Ne idi acaba?» Pencereden sokağa bakmakla meşgul olan Ahmed Şevki efendi birden döndü: — Đşte Said'le Saib geliyor. fakat bu tercüme mihaniki bir iş kabilinden fikrini işgal etmeksizin yürüyordu. *** Lâmia'ya vaadettiği şeyi tahattur edemeyecek olursa.Yazıhanenin kenarına oturdu. orada murdar. Öyle bir asılıyor ki!. yarım yamalak türkçesiyle Raci'nin gazelleri için: «Ne diyuğ?. isterseniz yarın akşam. ben Erenköyü'ndeyim... — Hele karıyı görseniz. — Görülecek şey... Ne diyuğ?. dedi.. akşamı beraber geçirmişler olmalı.. Đçti sızdı. Saib'le Said — Saib havadis vermek için.. Đri bir Alman..» dedikçe biz Said'le kırıştık.. istedikleri iki sütunu tercümeye başladı.. ne cilveler yapıyor. Saib'den o kadar nefret ederdi ki ne vakit ona lâkırdı söylemek lâzım gelse ağzıyle söz söylemeği tenezzül addederek burnunu konuşma vasıtası ittihaz ederdi: —¦ Ooo! Biz onu Palais de Kristal'de bıraktık'. Said ikmal etti: O siyehnûr çe§m-i efşan Ahmed Cemil gülerek: ¦— Aferin Raci! Epeyce taze renk göstermeğe başlamış! dedi. Saib'in hikâye bakiyesi gürültüye karıştı. Ali Şekib baş-mürettibi çağırarak merdiveni çıkıyordu. Ahmed Şevki ile Ahmed Cemil bakıştılar. Sıvışıncaya kadar. bizi de salıvermek istemiyor.. karı Reciye ne nazlar. Ahmed Cemil refikinin fikrini anladı: — Bu akşam kabil değil.. Ya Raci'nin hâli! Karının yüzüne baygın baygın bakıp gazel söyleyişini görseniz. Ahmed Şevki efendi Ahmed Cemil'in kulağına eğildi: — Bu akşam Palais de Cristal'e gidelim.. dün akşam karının gözlerine bakıp bakıp da bir beyit söylüyordu: Şule i handerizi zühre midir Saib aşağısını tahattur edemiyordu. Hep zihninin içinde bu vardı: Acaba ne idi?... .

Ahmed Cemil refikini iki gün görmese Umûr-u Şehbenderi kalemine yahut «Gencine-i Edeb» idarehanesine baş vurur. ¦— Tamam. buluşmak ihtiyacına uymaktan hâli kalmamışlardı. kıpkırmızı oldu. . Kendi kendisine: «Đş fena!» dedi. dargın bir sesle: — Hem vaadediniz de hem sonra ne diye sorunuz?.nıaktan. Köşkün yanma gelince parmaklığın arasından Lâmia'nm yine çemberi önüne katarak bahçenin dar yollarında koştuğunu gördü.Şimdi o' şey alınmadı diye kapı açılmayacak mı ? Lâmia kapının düğmesini çekti. işini istical ile bitirdikten sonra «Gencine-i Edeb» idarehanesine uğramış. bir de sen darüsaa! Bari geri döneyim. Đki arkadaş küçüklükten beri hissiyat ve efkâr teşrikine o kadar alışmışları ki yekdiğerinden birkaç gün iftirak etseler mânevi tamamiyetlerine nakısa gelmiş zannederlerdi.p ıın^auuuaiı uır sene uaaue un uuu'i aıa. Hüseyin Nazmi ile uzun çocukluk arkadaşlığı neticesiyle aralarına ne kadar fasıla gelse yine zeval bulmaz bir yakınlığı vardı ki buna hiçbir sebeple sekte geleıvxcitı. Ahmed Cemil'in. Ahmed Cemil'in önünden bakmayarak geçti.ı.. Lâmia'nın elinden çember kaçtı. Hüseyin Nazmi hemen her gün sabahley'n «Mirat-ı Şuûn» idaresine uğrar. hiç olmazsa ayda bir gecesini Erenköyü'nde geçirirdi. bütün müsvedatı toplamış... kapıya koştu. değnek bir yana fırladı. çemberiyle değneğini aldı. — Haniya benim şey?. küçücük çehre-i ne-şatmı bir dargınlık bulutu . bir kelime bile ilâve et-miyerek koştu.kapladı. Ahmed Cemil bu hiddetin lâtife ile önü alınabileceğine hüküm vererek: —. — Ne? Lâmia derhal darıldı.7 : Ahmed Cemil.. Zili çekti. Hüseyin Nazmi kütüphanesinin penceresinde idi: — Bu vakitte mi gelinir? Sabahtan beri seni bekliyorum. Lâmia'ya vaadettiği şeyi tehattürden ümidini keserek vapura binmişti.

Ahmed Cemil için sarf olunmamış tahkir. gözlerine. — Vay!. Sonra ilâve etti: —-.. Öyle şeyler demişim ki görülmüyor. eserleri gözden geçirmek istediler. bu şair-i zülüfdar garâibdisar... Ahmed Cemil «Fıçıya binsin de Sakinamesini orada okusun» diye mırıldandı... müsceddeleri Hüseyin Nazmi'nin önüne döktü.. Birden Ahmed Cemil: — «A. Tarsuslu Zaraifizade Abdullah imzasıyle bir gazel: Nâr-ı aşkın içre ey malum senin Ahmed Cemil: — Ateşe! dedi. Hüseyin Nazmi ihtisara başladı.. bu herzevekil pozuna-misil....» demişim. dedi. «Ben miyim?» Bu mirî belâhet-semir.» dedi.. şu halde ben bütün bu sayılan şeyler imişim. oraya gittiler. hususiyle daima beraberinde yaşadığı bir . Hüseyin Nazmi dudakları arasından: *¦' — Şımarık! dedi. Çünkü «tâbiş-i lerzen-de..» demişim.. oturgeımış mektupları... Bunlar ben miyim? Ne için?.. Hüseyin Nazmi birdenbire «Vay! burada da sama tariz var.. o münasebetle şaire hediye edilecek bir hakaret bulmuştu..» Ahmed Camii yerinden kalktı... «Bakayım!» dedi.» diyor. Şu insafsızlığa. Đmza okunmuyor. ibzal edilmemiş tezyif kalmamıştı.. bu yazı bizim Raci'nin. çünkü «Kiysu-i müşemmeş. yürüyüşüne bile tariz olunmuştu... Bir gün âmal-i erbaaya dair bir makale gelse taaccüp etmeyeceğim. sepete atılacak müsveddeler teraküm ediyordu... gösterilmiyor.. Ahmed Cemil fesini bir iskemleye attı. Saki-namesi dere olunmamış diye küplere binmiş!» dedi. Saçlarına. Al sana arzın küreviyetine dair bir makale. çünkü «Pervaz-ı nigâh emelim. Mektup sahibi manzumeyi kelime kelime mûtarıza içine alarak herbirisine söyleyecek bir söz. bilâhare tetkik olunmak üzere bir iki müsveddede ayırdı.» — Sen böyle hepsini okumağa kalkışırsan işimiz var. Şimdi de başımıza «Bir fırka-i muhayyile» çıktı: «Bin üç yüz dokuz sene-i hicriyesinin şehr-i şabanımn on yedinci gecesi saat altı buçuk raddelerinde Edirne kasabasının cihet-i şimaliyesinde kâin.— Başka kim darıldı?.. *"" Tâ bahçenin bir köşesinde sarmaşıklarla loş küçük bir •kameriye vardı. Bir aralık bir kâğıt için «Koca şair!. senin o geçen nüshadaki «Ezhar-ı bekâret» manzumesine bir alay teşniat.IKır içeri girme de bahçede oturalım.... ikisi beraber okudular. — Lâmia'nm hiddetini görme.» demişim. Az kaldı kapıyı açmıyordu.. Ahmed Cemil okudukça «Aman ne kariha bolluğu! ne vicdan genişliği!. Hüseyin Nazmi zarflan birer birer boşaltmağa başladı: —. O vakit iki arkadaş birbirine baktılar. Risaleler mektep kitaplariyle mektep çocuklarından kurtulamayacaklar..

O küçük bebek gibi ağlayarak eve mi kaçacaksın? Emin ol ki pencerelerden seyredenler için o çocuklar arsız. îşte asıl farkınız da o değil mi? O tahkirleri icradan seni meneden bir şey var ki onda yok. Hüseyin Nazmi arkadaşının teessürle söylediği sözleri dinlerken gülüyordu: — Ne kadar hassassın! dedi. Çok safderunsun.. luıuutt mem ki hakikat senin dediğin gibi olsun. nasıl arkasına düşerler. sonra Hüseyin Nazmi'nin karşısına oturarak bu kelimenin ihtiva ettiği şüpheyi tefsir etti: wyic LWSliye UZ. Bence halk nerede gürültü oraya teveccüh eder. o kadar. tahkire delâlet eder kelime varsa toplayıp da Raci'nin yüzüne fırlatmaktan meneden bir şey var mı?. tarizlerle. fakat halkı güldürmeğe çalışanlar işte o bir alay soytarı olmaktan başka bir ehemmiyet alamazlar. Bizi anlamıyor. — Elbette.. bağırırlar. söven. Ben şiir söyleyecek olursam onu susmağa mecbur mu etmiş oluyorum? Ondan hakk-ı teşaürü selbedecek bir kuvvet mi var? O da söylesin.. etrafına toplananların onda dokuzu güler. insanlarda istihzalara. Hiç mahalle çocuklarının oynadıkları bir viranlıktan süslü bir bebek gibi küçük bir kız geçerken tesadüf ettin mi? Bütün o arsız çocuklar o küçük kızın zerafetine karşı duydukları bir kıskançlıkla birden nasıl tutuşurlar. yahut bizim iyi şiir söylemediğimize halkı ikna etmekle kendisinin şair meziyeti iki kat mı oluyor?. Hakkın kimde olduğunu aramakla iştigal edenler çok mudur zannedersin? Matbuatta taarruz erbabının eline geçenler tıpkı sokakta çamura düşmüş bir adama benzer. fakat meselenin esasını yanlış telâkki ediyorsun.... Bugün takdir ettiğimiz bitr adamın o yolda tuhaf bir resmini görsek hangimiz gülmeyiz? Fakat o resme gülmüş . haz etmiyormuş. bu tabiî nıeyelâna.. bunu mutlaka söylemeği bir vazife addediyorsa tahrike neden lüzum görüyor?. Sabahleyin kapışan kapışana. hattâ güzel esvaplarının eteklerine sarılan azgınlar olur. hayâsız çocuklardan başka şeyler değildir... insanlarda tabiî bir histir.. Đşte senin yazıların mutbuat sahasından geçerken bu yolda haset yaygaralarına tesadüf ediyor. içlerinde taş atan..adamın bu suretle aleyhine kalem yürütmek için bir insanın muaşeret zarafetinden bu derece mahrumiyetine taaccüp ettiler. fakat istihzaya hedef olanın kıymetini tenkis etmez. Mütalâanın bir kısmı doğru.. Çünkü herkes gülmek ister. Cemil!. Bu. bu adamın şu muannit ısrar ile senin ve benim aleyhime bu kadar musallat oluşuna ne sebep var? Kendisine bunun için para mı veriyorlar. tezyiflerle dolduran «Mâkes-i Zaman» ne kadar satılıyor.. O istihzalar ayniyle mudhik resimlere benzer ki ¦insanı bir müddet güldürür. Ahmed Cemil diyordu ki: — Lâkin ne sebep var.... Halk güler ve gülmekten haz eder. Bak. o başka bir mesele. tezyiflere uğrayanların haline acımaktan ziyade gülmek hissini ilâve edersen bugün bizim etrafımızda bağıranların ne yolda bir aksi şada hâsıl ettiğini anlarsın.. Ahmed Cemil: — Acaba? dedi. hergün sütunlarından bir çoğunu ötekinin berikinin yazdıklarına.. Ben onun söyledikleri için bir şey diyor muyum ? Ben ona tahkire benzer bir şey yapıyor muyum? Beni bir lügat kitabından ne kadar şetme.

Ya benim o mahut eseri bitirsem de çıkarsam ne olacak?. hafif bir hava bu uzun sıcak günden sonra sahralardan kalkan akşam buğuları üzerinden hafif darbeciklerle kanatlarını silkerek geçı"yor. Fakat istediğini yapamamaktan. o vakte kadar görülmüş olan şeylerin hiçbirine benzemesin.. sonra dedi ki: — Ah! bu anlaşılamamak. bir şey ki.. arkadaşına okumuştu. sabahtan beri güneşin bu sahranın üzerinden çektiği çiçek kokularını şimdi tekrar arza serpiyordu. hayata bir ümit incilâsiyle açılıyor.. Zihnen tertip ettiği esas pek sade idi: Bir taze ruh ki.. artık gözlerim bulandı. Kendi kandisine küser. cevap vermek istemedi.. senelerden beri yazmak istediği. Hüseyin Nazmi'nin herşeyi soğuk kanlı tetkik etmekten ibaret olan felsefesine iştirak edemiyordu. beyninin içinde bir çocuk kabilinden yaşatıp bü-lyüttüğü. ne dediğini anlamamış gibi dalgın bir na-jzarla baktı.s burada bitmiş gibi göründü. Hayat mübarezesi.. o saf ve taze ruha hayatın ilk mihnetleri yavaş yavaş sokuluyor. Ne vakit buluşsalar Hüseyin Nazmi'ye bundan bahsederdi. iktidarını hissinin dûnunda bulduğu için kızar. Hüseyin Nazmi mai kurşun kalemiyle risalenin matbaa müsveddelerini tashih ederken onun gözleri kameriyenin sarmaşıkları arasından yer yer açılmış aralıklardan birer zümrüt pencere buldu/biraz iskemlesine yaslanarak gurubun bir esmer -ve şeffaf tül gibi semanın ipek sathına gerilen gölgelerine daldı. Bu eserin âdeta hastası olmuştu. güneşin son demlerinden çıkan bir nefes gibi serin. O şeye zihninde mümkün değil bir şekil. düşündüğünü kalemine tersim cttiwmpTnpirj-o^ nıı'jt<v"^iit h.. takdir edilmemek endişesi olmasa... bah. zihninin içinde müşevveş hayaller gibi uçuşan müphem renkleri zaptedebilecek bir alete malik olmamaktan . bir suret veremiyordu... Đşte eser bu idi. arkadaşına baktı. Daha sonra ümit güfleşi o kırılmış kalbin emel enkazına hazin bir veda nazarı ile süzülüp gidiyor: O vakit neticenin kara bulutları.. Ah!.. güya semanın bakir sinesine güneşin busesinden..tepnini tutardı. her dakika işleyip süslediği eser idi ki bunda çocukluktan beri okuduklarından aşılanmış şiir zevkini tatbik etmek isterdi. dedi. etrafa bir ateşli havasının baygınlıkları yayılmağa başlıyor.r yeis ilp her yazdığı par-çadan sonra^o narcava veremediği ruhim Tna. Bu eserle öyle bir şey yapmak isterdi ki.. bu eserle Ahmed Cemil beşer hayatını yazmak istiyordu: başından sonuna kadar bir şiir ki bir tebessümle başlasın. Ahmed Cemil dudaklarını büktü. Fakat sonra yavaş yavaş âfak yanmağa.yapacaklar? Ahmed Cemil'in o mahut eser dediği. son ziya bakiyeleri bir tarafta küçük bir bulut parçasının kenarına oyalar talik ediyor. Bugün üç dört tane ufak tefek manzumecikler için feryat edenler o vakit o koca bir cilt dolusu yeniliği görünce ne . onun sevda dudaklarının temasından tutuşmuş bir bahar sabahı. Ahmed Cemil'in gözleri o küçük pencerecikten ayrıldı. bir katra girye ile netice bulsun.olmaktan dolayı o adam hakkında fikrimize hiçbir tebeddül gelmez..^ Bir aralık Hüseyin Nazmi: — Karanlık oluyor. bazan aczini lisana atfetmek ister. Bir çok parçalarını yazmış.

Hüner musikiyi yeksaklıktan değil. bir ifade hiddeti. Eğer bu yenilik herkeste bir iltifat meyli hâsıl etmezse.. Fakat o mânayı hissetmek. onu yazarsa — bir gün Taksim bahçesinde arkadaşlarına itiraf ettiği gibi — artık hayatta vazifesini ikmal etmiş kıyas edecekti. failün» vezniyle bir hissiyat tuğyanı. vezin hakkında bitmez tükenmez nazariyelerini anlatırdı. Fakat lisan Türkçelikten çıkınca. Türkçemizde de böyle şeyler meselâ Fran-sızcadan daha güzel yapılırken yazık ki yapmıyoruz.. Yirmi tane yeknesak suzinak şarkıyı okumaktan. akışının ifadesine... Ah! Bir ke-o esere bir vücut verebilse!. bir nazım feveranı. hissettikten sonra tatbik etmek lâzım. o ahengin yeknesaklığından husul bulacak ezayı ne için alamamalı? Garbin manzumelerinde evzanm değişmesinden hâsıl olan ahengi görüyoruz.. müstef'ilün» ile bir sükûn.. Hele vezin için kimbilir ne kadar tezyiflere uğrayacağım. Beş yüz beyitlik bir manzumeyi muttarit bir vezin üzerine söylemekten tevellüt edecek ruh yorgunluğunu. bundan hâsıl olacak tesirin ruh üzerinde ne kadar kuvveti olmak lâ-zita gelir. veznin musikisinde hüküm sürmek lâzım gelen ahengin mânası. yahut hafif bir esası ağır bir veznin sakil seyelânma terk etmek vezninin musikisine karşı nasıl bir duygusuzluk ise muhtelif esaslardan mürekkep uzun bir manzumeyi yalnız bir vezin ile söylemeğe kalkışmak yine musikiye karşı öyle bir 77 II anlamamazlıktır.. muhtelif makamat ve usulün insicamından istihsal etmektir.. şiddetin en yüksek tabakasına kadar çıksın. veznin kasırgasıyle yükselsin. dinlemekten duyduğumuz yorgunluğu hiç olmazsa nazmımızda kaldıralım. yahut vukuf iddia edip de bundan ne için istifade etmemeli?. Bütün hayatta ümidi onun üzerine müpteni idi..... derdi.. Bugün Hüseyin Nazmi'ye diyordu ki: —• O yeniliklere çıldıracaklar.. sanki mızrabın bir hiddet çimdiği kabilinden tek bir «ulun». Ahmed Cemil devam etti: — Musikide yapamadığımızı bari nazmımızda yapalım. Sözünün bu noktasına gelince kendisini kaybeder. fakat bunu ne için anlamamak ?... Meselâ hazin bir parça «Feûlün. Şimdi benim eserime vermek istediğim musikiyi düşün. Buna mukabil. ine ine son nefes bir musiki inlemesiyle bitsin. O ahengi husule getirmek için bizim elimizde manasız bir hece vezni yerine haddizatinde bir musikiden ibaret bir vezn-i mutrip varken ne için nazmımızın eczasına dikkat ettiğimiz gibi miş-vannda da ahenk ve veznin şiirin ruhu ile hemdem olmasına dikkat etmeyelim?. daha sonra «müstef'ilün.rnünbais bir fütur ile âdeta hayatından bezer. edasının hissine ne için vâkıf olmamalı. yine yavaş yavaş.. Heca veznine de bu hizmeti ifa ettirmek mümkün olamzadı. Garblılarm hareke-i musikiye dedikleri uzun hecelerden Türkçe mahrum olduğu için Türkçeye hece vezninden başka bir ahenk olamazdı. feûlün. yükselsin. mefailün. Bizde bu cihete dikkat edilmiş mi ? Bir satır vezin ile mersiye söylemek. Arabînin. Farisînin hazain-i servetinden tezyine başlayınca o mahut vezni muhafazaya nasıl imkân görülürdü. Bizim veznimizin musikisine.. feûlün» vez-niyle melûl bir edada sürüklene sürklene gidip dururken sonra «mefailün. Şimdi bir şiir söyleyiniz ki. . Bu yolda yazılmış bir manzumeyi tasavvur et ki vezinlerin taşkın dalgaları üzerinden atlaya atlaya akıp giderken birden yorgun düşmüşçesine ağır ağır sürüklensin.. sonra meselâ ara yere girivermiş bir ıstırap şuhkası. Sonra tekrar bir feveran ile taşsın.. feilâtün.

Hüseyin Nazmi'nin tebessümü biraz daha genişledi. yahut bahr-i pür huruş. mağlûp ayaklarımın altına atılacak: kendimi birden yükselmiş göreceğim. Nazmi. o eser yazılıp da intişar ettiği zaman Ahmed Cemil büsbütün başka bir adam olacak! Öyle zannediyorum ki iştihar perisi gelip makhur... Hattâ bugün yeni şiirin ruhunu anlayamayanlar da kafiyede bir ta-savut mânası olabileceğini düşünebilecek var mıdır acaba?. — Helejçafiye^ Gariptir. Kafiyenin terüp tarzını sırf zevkle. o zaman: «Ben bugün şu toprak parçasının üzerinde birisiyim!» diyebileceğim. değil mi? Buna mukabil «derya-yı sakin» derim. \Bilmem herkes hisseder mi? Fakat ben meselâ nâl:ş_kelimesinin mahzun edasını. «Jenk. pervaz kelimesinin tayaran meylini.4âte_b_enim eserJ. renk» kafiyesiyle kaside söylemek için efkârı tasavvur edilemeyecek tazyiklere ve ivicaelara uğratarak. iki arkadaş biribirini birer nıütekâsif gölge şeklinde görünüyorlardı. f bihler. ferhenk. sonra vezinlerin musikisine de o7 tebeddülden gelen ahengin mânasını ver. çünkü derya Tielimesi de sakin. O muvaffakiyete bir de kafiyenin tasavvut mânasını ilâve et.. ¦ sükût edince Hüseyin Nazmi cevap vermedi. Ahmed Cemil. o kafiyede bir kelimeyi kasideden mahrum etmemek için türlü mâna garibelerine mecbur olarak müşkülâtı hayret verecek bir külfete katlanmışlar da kafiyenin ahenk mânasını düşünmek akıllarına gelmemiş. zavallı Hû* şeyin Nazmi'ye. nağmeler serpsin/ sonra o şiirden bütün hayîde teş-. .. sonra mutantan bir kafiye di-^ ğer bîr beytin mâna haşmetine müdebdep bir karar versin. onda da bir sükûn var ki sıfatı sıfatın mâ-5 nasmdan ziyade.. sonra netice vermek istedi: — Şimdi düşün! Melûl bir beyit hazin bir kelimenin üzerinde sakin bir vakf ile bitsin. Sanki bahr kelimesi de o sıfatla beraber taşıyor.. izah ediyor. Ah. A t VB SĐYAH in» kafiyeli seksen beyti birbirinin arkasına sıralamaktan kulak için lütuf mu îıâsıl olur kelâl mi bilemem? Hele gazellerde matladan sonra gelen müfretlerde madem ki nazmın arasına kafiyedar olmayan kelimeler sokarak samiayı tahrik etmek tecviz ohınuyor.... bahr kelimesinin o bir harekede toplanan üç kuvvetli harfinden hususiyle sonundaki tesadümünden hâsıl olan tasavvut şiddeti ister ki bu kelime bir sert mâna tasvirinde kullanılsın: Meselâ bahr-i huruşan. bütün şiir bir yandan veznin ahengine nefsini teslim ederek dalgalanırken kafiyeler öteye beriye müterennim zamze-meler. MAĐ VE SĐYAH 7S Şimdi büsbütün karanlık olmuştu... bizde _en dikkat edilecek şeyler ihmal edilmiş de edebiyatımızda çocukça oyunlar için hayatlar sarfolunmuş. fakat bir ittırat içinde zevke tevfikan icra etmek bize ait bir muvaffakiyet. işte yarının nazmı '/feeııcejçejamelerin mavzu manasından başka bir de — nasıl iâbir edeyim — şada mânası vardır.v_ _ Ahmed Cemil artık mütemadiyen söylüyordu. Hele kafiyelerin mûtad tertibine hiç aklım ermiyor. şişiyor.. bu uysal muhataba bütün şahsî fikirlerini dinletti. «An ve "TS M. fikri o mâruf zeminlerde bocalamaktan kurtar . o halde kafiyesiz nazım söylensin. Ahmed Cemil bu gidişle bu akşam bütün edebî mecellesini bir kaç yüzüncü defa olarak arkadaşının önüne tekrar döke-1 çekti. bütün o köhne cinasları çıkar. feryat keli*-* meşinin yırtıcı ahengini pek iyi^duyuyonım7Insanda_ bu duyuş zevki olduktan sonra meselâ: «bâhr-i sükunperver»ı diyemez.

.«.. istediğin adamları davet et. Müsterih bir nefes aldı. Hüseyin Nazmi kameriyenin sarmaşıkları içinde daha kesif duran karanlığın arasında gözleri dalgın. neşretmeden evvel bir kere kendin . artık öteden beriden bahsediyorlardı.Arkadaşını dinledikçe kalbinde merhamet hissi duyuyordu. zihnen kendi kendisine tasvir ediyordu... Ahmed Cemil şu güzel oyuncağu. Sonra kameriyenin ortasından sarkan fenerlerin delikli kaidesinden yemek tepsisinin beyaz örtüsüne dökülen oynak ziyaya dalarak: — Kimbilir. Birden. Ne için? Bu merhametin mahiyetini pek iyi takdir edemiyordu. Bir kutu ki içinde tavla zarları şeklinde fakat oldukça büyük mük'ablar var... Hakikatin daima hülyanın dununda kaldığını bilirdi.. bahçeninbütün sahranın. onun için o söyledikçe Hüseyin Nazmi vicdanından hafif bir sesin: «Zavallı çocuk!» dediğini işitiyordu. haydi yanma çıkalım da seni barıştırayım. Tamamen tahattur ediyordu: O vaadettiği şeyi bir gün şakirdi Muzaffer beyde görmüştü. dedi. Fakat bunu nerede bulacak? Muzaffer beye Paris'ten gelmiş. Ahmed Cemil:: — Teşekkür ederim. ne zaman? dedi.. .. köşkten bir ses işitildi: — Ağabey! yemeğinizi göndersinler mi? — Göndersinler!. — Ahmed Cemil birden kalktı: — Buldum. Hüseyin Nazmi dedi ki: —. Lâmia'nın birden sesini işitince hiç düşünmediği halde birdenbire aklına gelivermişti. Güya piyona çalacak. dedi. Ahmed Cemil. °kursun. belki Ahmed Cemil bu kadar hülyalara esir oldüğil için. Lâmia sana gösteriş yapıyor. pancurları açık bir odasından bir gürültü toptu. Her uğradığı dükf kâna böyle üç satırlık tarif ile mi soracak?. Ahmed Cemil'in güya bu sualine cevap veriyormuş gibi köşkün yukarıdan. Đkisi de sustular. endişe ile dolu bir vaziyette arkadaşına bakıyor... mük'abları altı suretle tanzim etmeli ki o altı levha hâsıl olsun. bu mük'ablarm altışar tarafına altı levhanın kesilmiş parçaları yapıştırılmış.. semaların üzerinde dalgalanan sislere dalmış düşünüyordu. — Neyi buldun? Ahmed Cemil cevap vermedi. Yemek yediler. bir • aralık Hüseyin Nazmi dedi ki: — Eserini bitirirsen sana burada bir ziyafet vereyim.

olan şu çocuğa artık müfred hitabını ayıp bulmuş. omuzlannın küçücük hareketleriyle. soluk kırmızı dudaklan bükülmüş.. dudaklarına hafif bir tebessüm.. Düşünmeksizin yarın bir genç kız sıfatına girecek. öyle somurtmağa çalışma. anladınız mı? Hiç. kapağı çekip kapıyordu. odaya evvelâ Hüseyin Nazmi girdi.. Haydi bakalım. sonra gülerek Ahmed Cemil'e baktı: — Siz tâ oraya. gözlerine bir teslimiyet gelmeğe başladı.. Utanmakta ne mâna var?. dedi. Nihayet dudakları deminden beri açılmak isteyen tebessümle büsbütün tezehhür etti. Pencereyi gösterdi. başı bir dakika evvelki red ifadesinin şiddetini kaybetti. Ahmed Cemil yetişti.. Öğrendiğin parçalar bunlar değil mi? Kend.n istediğini çal. Hüseyin Nazmi'nin bir işareti üzerine dadı çekildi: — Nereye gdiyorsun. siyah saçlarla dalgalanan küçücük başını uzattı. — Cümlesinin sonunu tas-hihen tekrar etti — Farzediniz. Sonra yuvarlak iskemlesinden atladı. şu açık pencerenin yanına oturacaksınız. gözleri yere dikilmiş.XA±l 81 «utanırım. uatta gözünü çevirip bakmasın. utanının!» diyordu.1 var..Merdivenlerden yavaş yavaş çıktılar. Ağabeyimin yanında her vakit çalmıyor mu? Yabancı olarak bir Ahmed Cenv. Haydi.. işte gönlün oluyor.. Odanın en uzak bir tarafına gitsin. küçücük parmağiyle şu mütehakkim emri teyid etti.. işte mumları yakıyoruz. sonra yavaş yavaş kaşlarının gerginliğine gevşeklik.. mütemadiyen . Zaten onlar ne kadar çalabileceğim bilmiyorlar mı?. ince kaşları çatılmış.xVJÜ«ĐJ. Đstiğnanın bu derecesi de fazla. Beni dışarıda farzet. O da şöyle bir tarafa çekilir.»^a.. piyanosunun iki tarafındaki mumlan söndürdü...» Lâmia evvelâ Hüseyin Nazmi ile Ahmed Cemil'in arasında. Artık Hüseyin Nazmi'nin kendisini çekip iskemleye doğru götüren koluna hiç mukavemet etmedi. haydi. Lâmia dudaklarının arasından hafif bir istihza ile: .. O vakit Lâmia'ya yalvardılar: «Bu kadar naz neye iyi?. Ahmed Cemil: — Đşte gidiyorum. mini mini sanatkâr iskemlesine geçsin. dedi. başının hafif silkintileriyle reddediyor. Sen o gürültüyü bırak da bize bildiğin parçalardan çal. Lâm'a hırçın çocuklara mahsus bir hareketle döndü: — Mümkün değil! dedi. ben oradan gökleri seyrederim olmaz mı?. oturdu. senelerden beri devam eden tekellüften ârî bir itiyada hatime vermek lâzım geleceğine şu dakikada hüküm vermişti. dadı? — Biz geleceğiz. Ben de senin yanında yapraklan çevireyim. Lâmia dadısıyle beraberdi.. Đşte şurada pencerenin kenarına otursun. bak bak gülüyorsun.. Bu tarafa hiç bakmayacaksınız. Omuzları...

O da Lâmia'yı unutmuş idi. Lâmia şimdi ellerini hâtıralarına teslim ederek bırakıver-mişti.— Farzediniz!. Ahmed Cemil şurada mai ve siyah. Ahmed Cemil?. gözlerinin önünde. sakit duruyordu.. ötede beride bacaları. gecenin hafif rüzgâriyle başlarını sallayan korkunç heyulalar gibi yer yer zulmetler içinde hareket eden ağaçlara dalmış. Yapraklar döndükçe gözlerinden o bulut kalkıyor. tahattur eyliyor ve mihaniki bir hareketle hâtıralarını tuşlara naklediyordu. kollarıyle biribirine selâmlar gönderen ağaçların. şimdi nerede bulunduğundan bile haberi yoktu.. sırma işlenmiş bir örtü gibi eteklerini görülmez ufuklara salıvermiş. Lâmia artık onun mevcut olduğunu yavaş yavaş unutmağa başladı. diye mırıldanıyordu. bu siyah levhanın üzerinde. fakat ezber çalmıyormuş gibi gözlerini de ayırmak istemeyerek sekizliklere yetişemeyen minimini ellerini f Mislerinin üzerine bıraktı. çatıları yükselen köşklerin. O şimdi. 6 hası kalkarak o siyah işaretleri üflüyor. parmalan kuvvet buluyor. yukarıda ve aşağıda birer levhanın. Lâmia'nın musiki mecmuası piyanoya her yeni başlayan çocuklara muallimlerin tertip ettikleri hemen daima az çok yekdiğerine benzeyen silsile-i meşaidden ibaret idi. bütün bu titrek gölgelerin şiirini temaşaya mevkuf olmuş duruyordu. belâgati yalnız işte şu siyah titremeden ibaret.. Carnavale di Venezia'dan sade bir ariette. öpüşen. Sema.. o mübtedi tereddütleriyle piyanonun dişlerinden . sanki karanlıkları yerinden oynatarak ibir beşik içinde sallayan rüzgâr ile canlanarak. Lâmia evvelâ piyanosunun başına mütereddid oturdu. Aşk serzenişleri La fille de madam Angu'dan kolay bir polka. bir garam visaliyle kucaklaştığını gördü. Bu temaşadan derin. Bir genç kızın duası.. duvarların parmaklıkları arasında irili ufaklı. sanki şu küçük titrek parmaklar tuşlara dokundukça bir musiki nefMai ve Siyah — F. harekete gelerek şu siyah gece zemini içinde titreyen bu siyah levhanın. bir şiir ki lisanı yok. Sanki orada değildi. gözlerini bulandırıyordu. Ahmbed Cemil orada pencerenin yanında.. ara sıra muhtelif noktalarında uçan beyaz tüller harekete gelmiş.. Karşısındaki notada işaretler gözlerinin önünde iki taraftan titreyen mumların ziyasiyle bir alay acayip gölgeler gibi bulutlanarak geçiyor. yahut uzaktan uzağa başlarıyle. Ahmed Cemil'in orada bulunmasından gelen bir mahcubiyet hattâ düşünmeğe müsaade etmiyordu. yapamamak korkusundan mütevellid bir heyecan kalbini sıkıyor. ötesinde berisinde beyaz münevver pullar serpilmiş.. zulmetlerin sevda dolu göğsüne döküvermişti.. mübhem bir şiir hissediyordu ki sakit. küme küme. Fakat çaldıkça metanet gelmeğe başladı.. bahçelerin.. şimdi tuşlara daha emniyetle dokunuyordu. Lâ-mia'nın musikisi. kâğıdın üzerinden püskürterek uçuruyordu.. fikri bulanıklıktan sıyrılıyor. şurada burada karanlıklar içinde biribirine sarılan.. tuşlara korkak bir temas ile dokunuyordu. Hüseyin Nazmi'nin açıverdiği bir notayı görmeyerek... Denebilirdi ki yalnız parmakları düşünüyor. parmakları titriyor.

bu küçük çocuk yükseliyor. Hüseyin Nazmi ayakta bir eli yaprakların yanında. — Bana bakıyorsunuz Cemil bey? Haniya dışarıya (bakacaktınız ? Önündeki mecmuanın son yaprağını çevirmiş olan Hüseyin Nazmi ilâve etti: — Tenbihi bozmaya gelmez... Şimdi bu mücessem şiire bakıyordu. fakat işte şu gözlerinin önünde garip bir sersemlik veren bir sevda nefesiyle teneffüs ediyormuşçasına titreyen nazenin hayali. Bu gül renkli ışık içinde şimdi Lâmia onun gözünde sihirli bir inkişaf ile sanki büyüyor. sonra yavaş yavaş tekasüf eyleyerek mahsus b'r şe1"1 kesbeden o onbeş yaşındaki genç kızı görüce rdu.. Ah! Bugün kinıbilir nerede sevda hülyaları ile mest olan o genç kız — eğer kendisi için öyle bir genç kız yaratılmış ise — ne zaman yolunun üstüne tesadüf edecek?. Şimdi bize yeni öğrendiği Đspanyol havasını da çalacak.. hülyasının ianesiyle ikmal ederek görüyor. parçanın hareketine tebaiyetle küçük başı hafif hareketlerle sallanarak.. omuzlarını.. Bu kırmızı ziya odanın ortasında masanın etrafında ateşten bir hâle teşkil ettikten sonra yavaş yavaş hafifleşerek bütün duvarlardan. şu incecik vücuttan uçan bir esîr şrib' sanki tobahhn1" ederek. sonra tâ piyanonun kenarına kadar gelerek Lâmia'nm sırtını.. kirpiklerinin gölgesiyle karşısındaki levhanın ziya oyunlarını itmama çalışarak. saçlarından ziya köpükleri serperek bir genç kız çıkıyordu. büsbütün tezehhürü-ne yalnız bir bahar sabahı kifayet edecek. Lâmia. yarı açık bacaklarının ucunda hafif. perdelerden kayarak burada bir penbe gül uyandırıyor. yarın bir genç kız olacak. ondan sonra beybabasının yanına gidecek. küçük bir rüzgârın isabetiyle kendi kendisene belli. küçük hanımı kızdın nz. şu küçük başa bir vüs'at geliyor. şimdi şu çocuktan.koparılmış nağmeler. uzun. bütün hedeften mahrum kalan gençlik hülyalarının hüsranı kadar uzun. öyle. hafif. Ahmed Cemil bu lâtif hayali kaybetmek istemeyerek gözlerini süzüyor. Lâmia'nın vücudunu saran mütekâsif esiri. şu küçük çocuk. uzun konçlu düğmeli zarif potincikler içinde minimini ayakçıkları birbiri üstüne konmuş.. Başını çevirdi. kulaklarım tırmalıyordu. çevirmeğe müheyya bir vaziyette duruyor. henüz vüs'at bulmamış omuzları dirseklerinin inip çıkmasiyle hemâhenk olarak. eşyadan. bu rakik nağmeler arasında silkinerek. başından arkasına dökülen kıvırcık saçların dalgalarını münevver bir ihtizaz içinde sarıyor. O olmasa belki şu levhanın ruhunu daha iyi anlayacak. ciğerleri koparan bir aşk busesiyle öpüyordu.. mumların sarımtırak ziyasiyle titreşe titreşe öpüştükten sonra sönüyordu.. şu mini mini mahlûktan o penbe renk içinde.belirsiz hareket eden bir salıncak nazlılığıyle salanıyordu. havalin eksiklerini gözlerinin. Ahmed Cemil şimdi Lâmia'nm ihtarını unutmuştu. inkişafa müheyya bir gonca ki. yan muallâkta. Büyük lâmbanın kırmızı kalpağından yakut renginde bir ziya intişar ederek bütün bu odayı alevden bir renge boyamıştı. o dar omuzlar genişliyor. yüksek iskemlesinde yere zor yetişen ayakları. Gösîori T<"-öüa'yı değil. .

Sanki semanın lâcivert ipeğine gerilmiş bir beyaz atlas ki birdenbire tahrip edici bir nefesle parçalanıvermiş. uğraşa uğraşa çekiyorlarmış. bazan koşa koşa.. şuracıkta pencerenin şu kenarından. işte şu karşıki köşkün çatısının arkasında. kopuvermiş. Ahmed Cemil'in önünde yüksek bir kayısı ağacı vardı. görünmeyen bir takım kollar zincirlerle şu ateşten kütleyi derin bir uçurumdan yavaş yavaş. kollarının zincirli bilezik-leriyle raksediyorlardı. Sonra birden ağacın bütün üst tarafı beyaz bir yangın içinde kaldı. ağacın bir kısmı gölge içinde kalmış iken mütekaıbil kısmı beyaz bir ateşle tutuşmuş-çasına parıldıyor. şimdi oradan görünecek. çıkıyor. ispanyol havasının şarka mahsus aksak vezni Ahmed Cemil'in hayalhanesinde binlerce Đspanyol rakkaseleri icat ediyor. Şimdi gözleri kamaşmıştı. Ansızın kırmızı kiremitlerin üzerinden bir nur çizgisi göründü. serpuşların pullarıyle. kâh gergin kanatlı güvercinler gibi süzülerek. hiç arkası gelnıeyecekmişçesine geçiyorlardı. o vakit Ahmed Cemil kendisine. bazan ağır ağır akarak. şimdi Ahmed Cemil gözlerini' baktığı sema noktasından küçük beyaz bulutlar peyda oluyor. kâh çılgınca savrulan kar fırtınalı gibi yuvarlanarak geçiyorlar. Köşkün kırmızı kiremitlerinin arkasında güya bir bürkân menfezi açılmış. ağaçlar. geniş bir istihza handesiyle bakan bu simanın muammasına uzun bir nazarla baktı. sonra yavaş yavaş gözleri alışınca hayret etti. bir nur tufanının şelâleleri taşmış idi. Şimdi sema lâcivert bir şişeden süzülen ziyaya benzeyen hafif bir su halinde büsbütün şeffaf. çektiler. demin birer siyah kütle odan bütün bu eşya şimdi parıltılı bir su ile yıkanıyor gibiydi. . yaprakların üzerinde sanki bir fırçaaan serpilmiş parça parça sütlü nurlar titreşiyordu. buracıkta kımıldamadan seyretmek istedi. bacalar. Bir müddet geceye bakamadı. bütün bu levhanın şekillerine bir hareket veriyordu. çatılar. ötede beride yıldızlar büsbütün beyaz idi. üzerinden. sırıtarak. Ahmd Cemil'e. altından. Hafif bir rüzgâr uçuyor.havanın keyfî ıaksiyle dağılıyor. serpiliyordu.. geceler ilahesi. ensicesi çözülüvermiş . o veşillere birer jeyaz fenercik asılıyordu. yükseltiyorlarmış gibi geliyordu. Şimdi güya bu ağacın ucaresinden bollaşan bir su fışkırıyormuşçasma o nur-u rakkas yapraktan yaprağa koşuşarak biribirini tutuşturuyor.Ahmed Cemil başını çevirdi. ayaklarının halhalarıyla. bunlar işte o çatının üzerinden nazlı şaşaasını dökerek yükselen ayın karşısında parmaklarında zilleriyle. rüzgâr. etrafından nazenin hıra-mma döşenen beyaz bulut kümeleri arasından bütün onüdebdep şâşaasiyle çıkıyordu. Deminki manzarada bir tebeddül vardı. fakat tam köşkün üstüne gelince artık birden tevakkuf etmişler zannolundu. Bitmez tükenmez beyaz bulut parçalarını küçük küçük şamarlarla oraya sevkediyor.ki tâ köşkün saçaklarını öpmeğe çalışıyordu.. rüzgârın önüne düşmüş. çılgın bir seyirle uçuşuyordu. Şimdi. Çektiler. sanki bu çehreyi nazarlardan kıskanarak saklanmak istiyormuşçasma şiddetini arttırmış idi. sanki bir kamçı ile bütün ufuklardan bütün bulut kırıntılarını püskürterek oraya gönderiyordu.. Ahmed Cemil başını pencerenin kenarına dayadı. Bunlar hep beyaz idiler. Ahmed Cemil başını kaldırdı.

nr'teazzım. bir pencere ki semaların öte tarafından intırak ederek peyda oluvermiş.. Onun için Hüseyin Nazmi'den kaçmak.Lâmianin parmakları son karar darbesini verdi.. biraz 'Çıkıp şöyle yalnız tenha yollarda gezeceğim. Hüseyin Nazmi. akıp gidiyor? . Ah o gene.. Ahmed Cemil'in düşünmeğe ihtiyacı vardı.. dışarıya çıktı.. bunlar o ateşin buharları ki meçhul bir ufkun derinliklerine dalıp gidiyor... Bana izin ver. Hüseyin Nazmi: — Mutlaka mehtaba karşı manzume söylenecek! dedi. metin.. puf.. kız! Ona ne vakit tesadüf edecek?.. sahrayı tutuşmuş bir derya içine alan mehtaba karşı hülya enginlerinde doalşmak istiyordu. bir ateş hazinesi. şimdi ay bütün tabiat "münevver bir aşk firaşı hazırlamak istiyormuşçasma altın bir fanus şeklinde duruyordu. bir pencere ki içi nur deryası.. mumlar söndü. Şimdi Ahmed Cemil'in nazarında bu ay başka bir mahiyet alıyordu. Kimindir o küçük seyyal sima ki hülyasının âyinesi üzerinden zapteaıı-miyen bir renkle güya bir bulut parçası altında mütemevviç. mehip. Benim için yine kütüphaneye yer hazırlatmışsındır. Kendi kendisine diyordu ki: — Hayır. çocuk çalacak şeyi kalmadığını anlatacak bir eda ile kardeşine baktı. öyle değil. alay ederek Lâmia'-nın karşısında eğildi. Yarın sabah konuşuruz. Ahmed Cemil Hüseyin N&zmi'ye dedi ki: — Artık sen de uyu. şimdi bütün bu gök duvarları çözülmeye başlayan buz safhaları gibi çatırdıya çatırdaya kırılıp dökülecek.. sanki altında parçalanan bu bulut kırıntılarını tezyif handesiyle temaşa ediyordu. bahçeye indi. gülerek. parmaklığın kapısını açtı.. değil mi?.. — Matmazel! diye başladı. gecenin uyku sükûtunu ihlâlden korkarak ilerledi. Gülüştüler.. dedi ve kaçtı.O. ona karşı yürüdü. sonra bu bulutlar.. ay. Ahmed Cemil çekildi. Ahmed Cemil'e dedi ki: — Bizim küçük musikişinasa alkış yok mu? Ahnıed Cemil ayağa kalktı. puf... hâkim ve âmir oir nazarla bütün şu dağınık enkaza bakıyor. Lâmia bir kahkaha ile: — Matmazel uykuya kaçıyor. Köşkün önünden geçen geniş caddeye çıktı. Ayaklarının altında çıtırdıyan kumların üzerinden yavaş yavaş. bunlar şu lâcivert meriler kubbenin zeveban etmiş parçaları. frenkvâri selâmladı. . bu bir pencere ki semanın şu lâcivert kubbesinde açılmış.

mestâne atılarak. sahranın bir tarafında bulutlara karşı uluyan bir köpeğin av'avası sonra gecenin sükûnunu bir ok fırlatıyor zannedilen bir horozun semayı şişleyen sesi. her kümesten. ellerini bütün hayatının bir teslimiyet hücceti gibi ellerine terketmek. o genç kız.» diyordu. acı bir istihza ile daima sırıtıyordu. afakin hangi meçhul köşelerinden nasıl bir hayat nefesiyle kanatlanarak şu baş döndüren seyran ile geçip gidiyorlardı ? Arasıra bir rüzgâr darbesine tesadüf etmiş dumanlar gibi dağınık. canlanarak. bitmez tükenmez bir alay ile geçiyorlardı. ipek tufanları mermer sütun enkazına. Şimdi tâ uzaklarda bir köşkün havuzunda mehtabı selâmlayan kurbağaların çığlıkları. bütün aşk kabiliyetinin hasretiyle seviyor. görmemiş. Ahmed Cemil'in gözlerinin önünde. Şimdi ay küçük beyaz bulutların. dumanlar beyaz gül yığınlarına tebeddül ederek — her an bir başka şekle giren. katre katre... sıcak yaşlarla ağlamak isterdi. öbür tarafında yığılmış küme küme beyaz atlasların arasında.». şimdi. sonra çirkin hâin bir tebessüm açılıyor. altından üstünden oynaşan. Ahmed Cemil artık ona bakmamak.O genç kız ki tanımıyor. Bu çehre sırıtıyor.. sanki yatağında yatmış manidar bir sevdalı bakışla: «Evet. gözlerini bir rüyanın şiirinde kaybolacak gözlerini gözlerine dikmek. «evet. etraftan.» Bu gece Ahmed Cemil'in uykusunun semasında da dönen bulutlar arasında kırmızı bir müstehzi ay çehresi — daha ileride kaybolmuş bir ufukta. ay.. şair efendi.. o genç kız. sonra hazin fakat bahtiyar. şair efendi. bilmiyor. dalgalar korkunç kasırgalara. bunların arasında bazan bir kırmızı kâğıt fener gibi donuk. Onun ayaklarına atılmak. gönlü kırık fakat mesut. kaçışan küme küme beyaz güvercin alaylarını seyre daldı.. sonra birden o tüller içinden sırıtkan çehresi çıkıvermiş... sahranın her köşesinden yekdiğerine cevap veren horoz sesleri bütün bu perişan gece zemzemesi: «Evet. bulutlar. bütün gençliğin^sevdadan mahrum geçen ihtiyaciyle. yavaş yavaş. şair efendi. o saatlerden beri semanın bilinmeyen sonsuzluklarından uçuşarak. güya bir . açılıyor. hülyalarının şaşaasına o hazin altın ziyasını serpen bu müstehzi simadan gözlerini ayırmak istiyordu. vakit vakit bir tarafına isabet eden bir parça bulutla melûl ve gazaplı.. ayın önünde»:. Bunlar nereden. O. o yürüdükçe sallanıyor. vücundun-dan haberdar değil. başını dizlerine koymak. bazan yüksele yüksele birdenbire patlamış bir dalga gibi serpintili. baygın baygın süzülerek. evet. nazeninâne sallanarak fevc fevc geçiyorlar. daha sonra yine bir rüzgâr darbesiyle birden değişerek — kuşlar garip canavarlara. Şimdi bulutları. yerinden oynuyor.. her dakika bir tenasüh silsilesinden geçen bu garip alay raksederek. o genç kız. şurada beyaz bir ipek kumaş silsilesi şeklinde dalgalı. bu bir muammayı andıran simayı bir yandan bir yana kaplıyordu. biraz ötede azîm bir kuş gibi kanatları gergin. bazan bir bakır safha şeklinde bir ateş-renk. fakat seviyor. sanki kollarına atılıverecek zannolunuyordu. diyordu. köpükler içinde müphem. bir dakika beyazlıklar arasında kaybolmuş.

Saib ile mukabele ederek tashihlere bakan Said'i selâmladıktan sonra merdivenleri indiler. birdenbire camları döğerek düşen bir sağanak şu mütalâasına fasıla verdi: — Ay yağmur yağıyor. «Evet. Ahmed Şedd efendi lâkırdısını bitiremedi. Sırıtarak Ahmed Cemile: — Fena değil a. Şu yaz yağmurunun altında şemsiyenin tozları yıkanarak iki refik böyle yanyana. endamıma çeki düzen vereyim. evet tam on beş sene ki geceyi Beyoğlu'nda geçirdiğim vaki olmadı. ... fesini azıcık şöyle öne doğru eğerek. diyordu.» derdi.. şair efendi.. Ahmed Şevki efendinin sağma geçti. gidelim mi ? Heyet-i tahririye odasına uğrayarak henüz icmalini bitiremeyen Ali Şekib'i. kol kola yürüdüler. küçük bir çadır kadar bir şemsiyesi vardı ki Saib dört senelik olduğuna yemin ederdi. bütün cadde ahalisi «Mir'at-ı Şuûn» idare memurunu» şemsiyesi gidiyor.. bence hava hoş! Senin şemsiyen var mı? Ahmed Cemil başıyle işaret etti: — Öyle ise ikimiz bir şemsiye ile idare ederiz. şişkin karnını biraz basmak için keten yeleğin arkadan tokasını biraz daha sıkarak — şu seyrek bıyıklara da biraz genç bir eda vere-bilse — yok. Allah vere de Raci'nin maşukası. diye. gösterirler. Ahmed Şevki efendi kendi kendisine aynanın içinde sırıtıyordu....haset eliyle silinmiş bir sima — sonra bir ses ki derinlerden. aynanın karşısına geçti..» diyordu. Dolgun yanaklarına henüz giremeyen kırk şu kadar senenin tahrip çizgilerinden azade çevresini pek beğeniyordu. o genç kız. Şemsiye açıldı. O akşam Palais de Cristal'de yaşlanmış bir adam halinde kendisini göstermeye lüzum yok ya! Biraz şu ince siyah boyunba-ğını çekerek. 8 Ahmed Şevki efendi akşam üstü bir aralık sahib-i imtiyazın odasına girdi.. arkasından takip eden Ahmed Cemil'e aynanın içinden lâkırdı söyleyerek: — On beş sene oluyor. Ahmed Şevki efendi iyice sıklaştı. Ahmed Şevki efendinin koyu aefti alpagadan. işte fena değil. fesime. — Saat onbir buçuğa geliyor. Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi o derece maruftur ki mutlaka bir lâtife edebilmek için vesile arayan Ali Şekib: «Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi yalnız başına kalksa da salına salına Sirkeci'den ağır ağır yukarı çıksa. Ahmed Cemil. benim şemsiyeme kendim zor sığıyorum amma varsın sol tarafım ıslanı-versin. sanki yerin sinesinden bir burkanın uğultuları içinden müşevveş bir mesturiyet-i mezbuhane ile çıkıyor. Biraz boyunbağı-ma. Bu şemsiye ile Ahmed Şevki efendi o derece bir vücut olmuşlardı ki şemsiye nerede görülse Ahmed Şevki efendi de mutlaka orada bulunurdu.

biz karşıdan bu hâli seyrettikçe geçen gün matbaada ağlayan kadın gözümüzün önüne gelecek. Erkek de hep kendi hreketine karısını sebep bulmaya çalışarak sonuna kadar devam edip gidecektir. o kadar. Bize şöyle bir ufak aşinalık edecek. akşam üstlerine mahsus heyecanının henüz bakiyesi vardı. bir aralık şu mütalâayı ilâve etti: — Karı koca arasına böyle bir muhabbet fasılası girince bir daha iyi bir muaşeret. o maişetin sefaletinden titremiş idi. yahut gözyaşları deva olmazsa başka bir yerde teselli armk ister. Ahmed Şevki efendi cebine davranarak dedi ki: — Şimdi bu pis havada nerede vakit geçireceğiz? Ahmed Cemil: — Kahve kahve dolaşırız. Ahmed. yolcuların ayakları altında kaçışarak oynaşıyordu. Bakalım can atılacak bir yerini bulabilir misiniz? dedi. lâcivert. meyhanelerin camlarından sızan ziyalar sokaktan geçen arabaların. diyordu. Ahmed Cemil o hayatı bir iki kere yakından görmüş. Ufak bir cevelândan sonra Tünel'e kadar geldiler. herkesin eğlenmek için can attığı Beyoğlu'nu bir kere de şu yaşınızda. kabil değil. Kötü işler sahibi olanlara sorunuz. nihayet kalkıp gideceğiz. Ona Palais de Cristalde tesadüf edeceğiz. sokağın çamurlarında kahvehanelerin. arasıra tek tük arabalar halkı yarıp yağmurun altında ıslanan arabacıların şakırdattıkları kamçı tarakalariyle geçiyorlardı. Son vapura yetişecek olanlar koşuyorlar. Hiç olmazsa sanki birçok sırların mevcut olduğunu f . sallanarak yürüyen şemsiyeleri seyrediyordu. Tünel'in içinde arabaların sarsıntısı arasında Ahmed Şevki efendi: — Biz bu akşam çıkıyoruz amma ne yapacağımızı ben de bilmiyorum. hem de köprüyü bir yandan bir yana istilâ eden siyah. Gala-ta'ya geldikleri vakit buraya mahsus gece hayatının uyanmaya başladığını gördüler. Gerçekten doğru yola baktılar. tesis edilemez.Köprü başına geldikleri vakit etraftan akıp gelen iıal-km. Netice? Ahmed Cemil gülerek: — Hiç!.. fakat zihni hep bu mesele ile meşgul idi. Şevki efendi artık şemsiyesini açmaya lüzum görmedi: — Ne olacağını ben şimdiden keşfediyorum. nefti bir alay canlı müthiş mantarlar gibi havalanarak. Kadın ölünceye kadar boşa çıkan hayatına ağlar. tramvayların te-kerleklerri. Đnsanlar tuhaftır! Fena birşey yapmakta olduklarını hissedeeck olurlarsa mutlaka en evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar. yalnız ince bir serpinti vardı.. diyordu.. Ahmed Şevki efendi sükût etti. karıdan yüz bulabildiği kadar etrafında dolaşacak.. Ahmed Cemil hem refikinin nefti şemsiyesi altında her iki adımda bir serdettiği mütalâayı dinliyor gibi sükût ederek yürüyor. Tünelden çıktıkları vakit yağmuru kesilmiş buldular. hepsi de kendi kendilerine icat edilip itina ile takviye edilmiş sebeplere tesadüf edersiniz. dedi. onbeş sene sonra dolaşınız.

o çehrelerin kimisinin paltosundan. yahut gözlerini sokağa dikmiş bir alay halk arasına girip nefsimi hapsetmekten bir lezzet alamadım. Yine bu âşinâlar içinde bir genç kız tanıyordu ki ilk gördüğünde bütün vücudundan neş'eler. tek gözlüklü. zihnen birer dakikalık zaman içinde bu çehreler için birer mufassal hikâye yazardı. Buraya gele gele.. dedi. sevdiği bir adam kabilinden acımıştı. Đşte Raci! kimbilir. üzerinde siyah elbise vardı. dedi. rengi uçmuş gördü. düğmeli sarı potinli birisine — baktığını gördü. Ahmed Cemil resimli gazeteleri istedi.. Ahmed Şevki efendi kendisini şu âlemde garip bulmuş gibi etrafına yabancı yabancı bakmakla.. Ahmed Cemil genç kızın bütün yeis kitabını bu nazarda okudu. Hikâye yazmak isteseydi bunların her birinde bir mevzu bulmuş olurdu. Mahkemelerden. anlaşılır. Ahmed Cemil refikinin felsefesini. fakat bu defa çehresinde saadet rengi sanki bir alevle kavrulmuş gibiydi. Burada şu suratlarını gazetelere sokmuş. Ahmed Şevki efendi ile buraya oturdular.. burası. meselâ birisinin evinde hastası olduğunu daima taşıdığı ecza şişelerinden anlamıştı. paçaları kıvrık pantolonlu.. kimisinin eski elbisesinden.. iyice gece olmuştu. — Nerede oturacağız? Ahmed Cemil: — Luxsenburg'da. gözlerine yeni bir melal düştüğünü gördü. yahut bir takım sebepler mevcut olduğuna inanmamıştır amma tetkik edilmek lâzım gelse hiçbir şey yoktur. Onun için öyle sebepler "ardır ki henüz kendisi bile tahlil edip bir surete bağlayanıamıştır. Sonra bir gün onu büsbütün çökmüş. dedi. birkaç ay sonra ona yine tesadüf etmişti. Ahmed Şevki efendi: «Ben bir tek parlatayım!» dedi. saadetler saçılıyordu. orada ön tarafta bir yere oturur. bir takını çehrelere birçok defalar tesadüf ede ede şu halkın içinde kendisine mahsus âşinâlar bulmuş. br kadının yanındaki çocuktan mânalar anlar..» demek ister... birisinin elindek paketten. diye düşünüyordu. görünmez. Şüphesiz bir aşk faciası. hissedilir. bu binlerce yolculardan intihap ettiği bazı çehreleri oturduğu yerin mahdut nezaretli dairesinin müsaade ettiği kadar takip eder.. Ahmed Cemil buna güya tanıdığı. Beyoğlu'nun en ziyade haz ettiği yer Luxsenburg kahvesi idi. ispanyol şapkalı. Sonra Ahmed Şevki efendi geniş bir nefes aldı. şetaretler. şu kahvenin şu kısa kadife iskemlesi onun için zengin bir kütüphane idi ki muhteviyatı. hapishanelerden geçenlerin hissiyatını tahlil vasıtası hep Ahmed Şevkinin şu kaba gözlerinde saklıdır. Bilseniz beni mazur görürsünüz. binlerce beşer hayatı geçerdi. küçük kadife sandalyeden taşan vücudunu birkaç kere nasıl yerleştirebilmek lâzım geleceğini tâyin için kımıldandı ve sonra refikine doğru eğilerek: — Ben burada sıkıldım.. Ahmed Cemil'in böyle önünden yüzlerce.arzettirerek güler. o kadar. Sonra bir gün tâ kendisinin önünde genç kızın birisine — bıyıkları rnacar tarzında kalkmış. şu âmî. fakat o nazar. mücelledatı okunmaz. . Acaba nesidir? Çocuğu yahut karısı. size: «Anlatamam ki.. Ahmed Cemil resimleri seyretmekle bir müddet vakit geçirdiler. Bundan sonra her tesadüf edişinde genç kızın simasına başka bir yeis. karısına hiyanet etmek için kendisini ne kadar haklı bulmaktadır. Elinde artık ilâç şişesi yok. delikanlı kayıtsız bir eda ile şapkasını kaldırdı... fakat doğru mütalâayı dinledikçe zihnen o esası tevsi ve tezyin ediyordu. ruhuma kasvet geldi.

ya yavaş sesle konuşuyor. Beni tet-kikat icrasına müsait bir yere götürünüz. Beyoğlu'ndan zevk alanlar içinde benim nokta-i nazarıma nefsini koyanlar belki çoktur. îşte Beyoğlu. Concordia'nın yanlarında cam kapılı... tavanların arasında mermer masalar. saatlerce oturayım. Ne derseniz deyiniz.... ya gazete okuyor.. kâfidir. hafif bir serinlik var.. Siz on beş sene evvel niçin gelirdiniz? Ahmed Cemil'in bir gülümseme ile refakat eden bu sualine Ahmed Şevki efendi bir sırıtmakla cevap verdi. beni düşündürecek şeyler bulurum. buralarda roâhza iki kadeh bira içmek bahanesiyle tâ Aksaray'dan. kapısı açıldıkça sokağa duman1! karışık bir karık kadın sesiyle bir çatlak keman ahengi fışkıran kahvelerden birine gidelim... hattâ bir mahalle kahvesinde bile. öteden "beriden gelmiş yüzlerce ladam görürsünüz. Ahmed Şevki efendi güya Beyoğlu'nun şu derece zevkten. oraya kadar azimet ve avdet seferini ettiler. Sebep? «Ben bu akşam Beyoğlu'nda'idim!» diyebilmekten ibaret bir itminan... fakat muhalefet etmek de istemedi. Kahve kahve dolaşırız. Daha sonra. ondan sonra gider. Şişliye kadar gider geliriz.. işte Beyoğlu'nun zevki!. mahrumiyetine mazhar olduğu rağbete hiddet etaiş gibi: — Öyle ise ne için geliyorsunuz? dedi.. Ahmed Cemil refikinin Şişli'ye kadar toprak havasını bulamayacağına güldü. şuradan açık bir tramvaya bineriz.... isterseniz Palais de Cristal'in. O devam etti: — Ekseriyet sebep olmadan gelir. Şehzadebaşı'ndan. kasvetli olmasından ibaret. içi daima gürültülü.. her gece şu demin saydığım kahvelere bir bakınız. herkes geldiği için yahut başka gidecek bir yer olmadığı için.. varsa ekalliyeti teşkil ederler. biraz ciğerlerimiz toprak ha-vasiyle tazelenir. Central var. Seninle ne yapalım bilir misin? Yağmur dindi. Ta gecenin yedisinde sekizinde avdet etmek zahmetine katlanacaklardır. yemeğimizi yeriz. demiştim. yolda Ahmed Şevki efendi ikide birde sahra havası arayan ciğerlerini şişirmeğe çalışarak: . şu halin bir aynı! Bir fark varsa da biraz daha kapalı... Ben her yerde eğlenirim. Cambrinus var.. Muhtelif sebepler var! Beni sormayınız. daha doğrusu bir itiyat eseri olacak.. yahut ertesi gün kalemde «Aman dün akşam Cent-ral'da ne kadar eğlendik!» tarzında bir yalan. Bu masaların etrafında birçok adamlar ya bira içiyor.Ahmed Cemil tebessüm etti: — Nereye gitsek böyle değil mi? Burası Beyoğlu kahvelerinin en eğlencelisidir. Ekseriyet?. Canınız daha kapalı yer istiyor ise Couronne var. VE SĐYAH 93 — Oh!. Lambalı duvarların. Ahmed Şevki efendi evvelkinden daha geniş bir nefes aldı: — Aman sıkıldım.

biraz sonra biz de gideriz. nasıl etmeli? diyordu.. kahve direktörünün gözü önünde mülâtaf attan çekinmeyi sine. Bir kere Đzmir'e kadar gitmiş olan Ali Şekib bu kahvelerin umumuna birden Đzmir kahveleri namını vermişti. o kadar. — Kadri itibariyle mi. kahvelerini bir de nargile içm?k üzere Te-pebaşı caddseinin karşısındaki kahvelerden birine gittiler.. galiba dükkânları erkence kapanmış civar tuhafiyecilere mensup iki çırak. kademeleri aşınmış. Raci bahçenin kenarından ayaklarına.— Şu Raci'yi ne yapacağız? Bilmem. Karşılarında bahçenin. duvarları kirlenmiş merdivenden yavaş yavaş çıktılar.. kapalı kalmış ağır bir hava karşıladı. Henüz kalabalık yoktu. irtifai itibariyle mi? — Her iki suretle. fakat hizmetçi kızlar herhangi yaşta olursa olsun daima hizmetçi kızdır — tenhalıktan cesaret alarak şakalaşan. kendilerini müskirat kokusuyle dolu.. pervasız.. Raci değil mi?.. hattâ masaların arasında kızı kovalayışına bakılırsa kahvenin alışık müşterilerinden biri olduğu anlaşılan ittAivESITAH 95 kıranta bir genç!.. yemek fasılasına müsadif olan şu saatte. Palais de Cristal'in merdiveninden çıkarken Ahmed Cemil refikine dedi kî: — Đşte istanbul'un en yüksek kafe konseri: Kasr-ül billur!.. Ev yemeğinden başka yemeklere alışmamış adamlara mahsus bir tiksinti ile yemek yediler. iki genç. Ahmed Şevki efendi buradan pek ziyade haz etti. Burada yağmur yemiş ağaçlardan münteşir lâtif bir kır kokusu vardı. ateşin karşısında kavrulmuş şimali bir ateşçi. değil mi? dedi... Bahçe gözlerinin önünde bir sahra gibi görünüyordu. iri iri kahkahasına. Ucuz olsun maksadiyle Ahmed Cemil refikini Glavani sokağında La Bella Venezia lokantasına şevketti. baksana. Ahmed Cemil: — Oraya gidiyor olmalı. Ahmed Şevki efendi: — Aman ne güzel! ne güzel! diyordu sonra birdenbire Ahmed Cemil'in kolunu çekti: — Baksana. bacaklarına emin olamayarak yavaş yavaş yürüyordu. bir kenarda hizmetçi kızla — kırklık şişman bir karı. Dar. ötede beride başlamak saatini bekleyerek dinlenen çalgıcı kızlar. fenerleri söndürülmüştü. bir iki masanın başında vapurunun limanda bir gecelik kalmasından istifade ederek Beyoğlu'nda şu zevk âlemine düşmüş siyah tırnaklı. pis. . teklifsiz tavrına. sıvalan.

— Kimbilir. güzel çirkin yahut hem güzel hem çirkin. Sahnenin yanında bir kanepeye oturdular. ellerini masaya dayayarak durdu. dedi. Ahmed Cemil: — Đki gazoz! dedi.. tık.... omuzları kabarık. şu bedbaht kızcağızlar bu kemanlardan. ihtiyar bir baba ki artık kendisi için gittikçe hisset .. Ahmed Cemil biraz tereddütten sonra: — Şuraya! dedi. sekiz on lehli kız pinekledikleri yerlerden yorgun tavırlarla kalktılar. ötede beride yorgun bir tavır ile hergün ayni ıttırad ve yeknesaklık ile tekerrür eden maişet külfetinin ibtida saatine intizar ederek dinlenen. O vakit bütün o iyi ahenk edilmemiş kemanlar şüpheli bir ahenk muvazenesi ile. Raci gelmemiş. hem genç hem ihtiyar. kimisi davulunun başına geçti. Ahmed Cemil: — Gürültü başlıyor.Đki arkadaş şu tenhalık içinde nereye oturacaklarını birden tâyin edemediler. — Yüz paraya gece yarısından iki saat sonraya kadar şu kanepe ile masayı satın alıyoruz. Ahmed Şevki efendi gazozu içmedi. kapalı yerlerde yaşamaktan. sonra bu biçareler hakkında düşüncelerini. ki¦ misi kemanını aldı. Şişman karı masaya sekiz on tane kibrit bırakarak gitti. Avusturya'nın. elli kere cezveye atılmış bir çay içebilirsiniz.. Ahmed Cemil güldü: — Buranın en nefis içkisi! Đsterseniz kahvesinden ziyade nohut unu ile pişmiş bir kahve. — Daha pek erken. simasının rengi uçmuş. başı dik. Almanya'nın. reis bir ciddî tavır ile yayını bir daha urdu: Tık. merhamet hislerini refikine tefsir etti. her vakit sofrayı yarı aç yarı tok tekket-mekten. Ahmed Cemil bunu zihnen «Serdâri zümre-i musikiye» diye tercüme ediyordu — kemanın yayiyle nota sehpasının üzerine urdu. davullardan şu perişan nağmeleri kopardıkça neler düşünürler! Hepsinin ta uzaklarda. gençlik görünüşünü şimdiden yaşama füturu bürümüş. geldi... en duygusuz kulakları isyan ettirecek bir ses tenafürü ile her gece çalına çalına sanki yıpranmış. Bohemya'nın kaybolmuş bir köyünde bir aile ocağı vardır. Kısa boylu. emir bekledi. tık. Ahmed Cemil bir analık: — Zavallı mahlûklar! dedi. Şişman karı bir aralık kıranta âşığından kurtuldu. fakat şimdi müdavimler sökün ederler. galop'la kimbilir kaç yüzüncü defa tekrar başladılar. gündüz uyuyup gece pis hava teneffüs etmeye maih-kûm olmaktan sararmış. bıyıklarının ucu vakurane kıvrılmış Chef d'orehestre.

. çenesini avuçlarının içine aldı.. nihayet iki katre yaş ile bu bahse hatime verilir.. ekmek bulacak bir yere göndermek icap ediyor. kışlanın bir tarafında acele karalanmış. devamına mâni oldular.. süzgün gözlerle biraz mii-tebessim. O vakit gözlerimi -cehresinden ayırmadım. bis. önündeki notaya değil biraz aşağı bakıyordu.. bu halka baktı.. Nereye? Kaza rüzgârı nereye sevkederse.. Çocukların en büyüğü kız. her birini bir tarafa sevketmek. O vakit ailece düşünülür. inanır mısınız? Bunların hemen hepsi namusludur. reise ve halka göstermekten korkarak gizlice bir mektup okuyordu. ne çorap yetişiyor.. çökmüş bir valide. ya komşunun kızını almış olan nişanlısını görüp oraya yığılı-verecek... . Bu mektup. ara sıra nöbetini kaçırmaktan korkarak notaya bir göz atıyor sonra hemen yine mektubuna bakıyordu. notadan mektuba seMAĐ VE SĐYAH 97 feri esnasında ne büyük fark vardı! Notaya geldikçe ciddî bir nazar. Sonra dirseklerini masaya dayadı. fer-yadiyle bağıranlar. ne ekmek! Çocuklar o kadar çok ki... cihaz ister. nişanlısı var. bis. sonra senelerce mütehassiri olduğu aile ocağına avdet edince ya babasını ölmüş bulacak.... gözlerinde gözlük. onların hepsine ayaklarını sıcak tutacak birer çorap lâzım. Gözlerinin şu mektuptan notaya. Zavallı çocuğun bütün meyus aşkına karşı kızdan bir ümit cevabı çıkmadı. Fuhuşun çirkâbı içinde yüzdükleri halde hemen hepsi memleketlerine avdet ettikleri zaman nişanlılarına izdivaç elini pâk ve saf olarak uzatırlar.. — Bunlar hep şu karık sesli. Kahvenin. dikkat ettim. fakat gariptir ki kız da meyus aş-kıyle beraber ağlardı. Fakat yetiştirmek mümkün değil.. cihazını habbe habbe toplayacak ha-yat-ı istikbalinin ekmeğini buralarda kan kusarak. daima. bunlardan birine taaşşuk etmişti. Acaba kimden ?. Fakat şimdi Ahmed Cemil'in devamına diğer bir mâni vardı.. •gördünüz mü? Bir aralık gözüm ilişti. askerliğe gitmiş.. Acaba şu pis kahvenin şu murdar sahnesi karşısında şu mülevves musikinin arasında o mektuba gözü iliştikçe ne görüyor. yahut hiç olmazsa kollarına atılmak için hayatının en zengin parçasını feda ettiği aşıkından «zavallı sevgilim! Ne kadar bozulmuşsun!» tarzında bir serzeniş işitecek. Bir gece hiç unutmam: Yine burada idim.içi dehşetli bir gürültü ile doluyordu. kulübenin bir tarafında çorap örüyor. ara sıra o. Refikinin bazı asaslara müteallik bahs açtıkça mukaddemeden uzaklaştığı kadar hatime vermek maksadından da ayrıldığını bilirdi. evin kızı gidiyor. bu murdar karanlık bir odanın penceresi kenarında arkadaşlarının istihzalarına rağmen yazılmış mektuplarla dudaklarını yakan buse ihtiyacına bir tesliyet kevseri serpiyorlar. Ne için? Kimbilir belki o nasipsiz sevdaya karşı samimî bir merhamet hissettiği için... bu cihaz toplamaya çıkmıştı. bir köşede senelerce keman çalacak.. Gidecek. geçen gün müracaat eden herifin teklifini kabul etmekten başka çare olamayacağını anlatır. boyalı kadın için! dedi. Birisini tanırdım. bastonlarını iskemlelerine çarpanlar. evlenecek. Her ikisi de günleri sayıyorlar. Her gece bütün erkân hazır olduğu halde yorgun baba — çorabını birkaç dakika bırakarak gözlüğünü alnının üstüne kaldırarak dinleyen — anneye tasavvurunu izah eder.gösteren topraktan ailenin ekmeğini çıkaramıyor.. Bu gece dinlemek nöbeti Ahmed Şevki efendiye gelmişti. hatıratının arasından neler geçiyordu?. mektuba döndükçe tatlı bir tebessüm. Şu davulcuyu.. ve sonra mes'ut olmaya çalışacak. Şüphesiz o.. Fakat para nereden bulmalı?. Galiba nişanlısından gelmişti. Çünkü çocuk bir değil.. aç yaşayarak tane tane tedarik edecek. Bunları ayıklamak lâzım. ayak vuranlar.

Burada ne var "i" Bu halk bunun nesine aldanıyor? Sahnedeki karıyı üçüncü defasında alkışlamadılar. sükûtu görünce kulisten kayboldu. tiyatroya izin alıp da îalasıyle gizlice anlaşarak şuraya gelivermiş bir çocuk her gece mahalle kahvesinde iskambil oynamaktaü. ne kad&r aşağı düşerse düşecek yerler o kadar çoğalır Nihayet düşe düşe bu zavallı mahlûk nerelere kadar düşecek? Halbuki bu biçare şu kasr-ı JM. o zaman? Haydi daha aşağı bir yere. bu âlemde bir letafet olmak lâzım gelse onun bir başka tarzda olması lâzım geleceğini düşünürdü. artık bundan bıkmış göründüler... Bir kadın bir kerle uçurumlardan yuvarlanmaya ibaçfladı mı artık sukutuna hatime verecek nokta yoktur. mâhza eğlenmek için iki kere lütfen kendini tekrar sanneye çağıranlar üçüncüsünde bıktılar. ibir başkasının gelmesi için herkes sükût ediyordu. işittiklerinden pek ziyade eğleniyorlarmış gibi güMai ve Siyah — F.. Esasen çirkin olan bu şeylerin hiç olmazsa aldatıcı gösterileri. demetlerin içinde mücevherler bulmuştur.. Ahmed Cemil bunu da fanketti. her şeyde hattâ sefalette. o vakit bir operanın arasında söylediği tapu topu iki mısra'lık bir parça. hele iki kere ne oduklarını anlamak için tesadüfle girdiği bazı muaşaka pazarlarından bir daha oralara avdet etmemek ahdiyle çıkmış idi. bıkıp da bir akşamı Beyoğlu'nda geçirmek isteyen bir bey. bir Đngiliz yük vapurune mensup beş altı tayfa. demetler almış. Pervasız kahkahhalar... olması lâzım geleceğine kani idi. fuhuşta bile bir ziynet. dükkânını kapadıktan sonra eğlenmeğe çıkmış berberler. olmasını isterdi. Sonra yavaş yavaş sukut... Geniş tebesünıler. Onda bir illet vardı. O zavallı da sahnenin kenarında tekrar davet olunmaya intizar ederek duruyordu. türlü sefahatlerde yıpranmış boyalı suretiyle şu duman dolu kahvenin pis havasına karşı söylediği. bütün bu halk şurada bulunduklarından memnun gibi görünüyorlar. yarın iki kere de çağır ılmayacak. öbür gün bir "defa bile görünmesine müsaade olunmayacak. velhasıl birşey imişdir. Sonra bir sürü alkış! Sebep? Türlü emraz ile karılmış sesiyle. yorgunluktan . acaba bu kayıtsızlar güruhu şu sefaletin karşısında böyle gülerler mî ? Şu zavallı kadın için bu şarkı sanatı da yavaş yavaş elden çıkmaya başlamış. esnaf çırakları. 7 lüyorlardı. tüccar yazıcılar. Onun için şu yaşına kadar birçok refiklerinin eğlencelerinden ayrılarak bütün bu âlemlerden uzak kalmış. ehoris-te.Şimdi iyice kalabalık vardı. Baygın nazarlar. yahut bir balet'de giy-liği lâtif bir elbise için yüzlerce adamlardan iltifatlar dinlemiş. daha doğrusu bağırdığı müstekreh bir Alman şarkısının anilamadıklan letafetine mi? "Mehtaba karşı gezelim" derken polka oynayan şurada bir biftekle bir tabak makaronya dilenmek için kinbilir nerede işitip ne yolda indî değişikliklere uğrattığı bir parçayı her gece şurada iştira pazarına çıkaran bu karının gülünç vaziyetlerine mi? Ahmed Cemil bunların hiç birisinden haz almazdı. o vakit demin nefret ettiği bu karı hakkında âdeta bir merhamet duydu: — Ah! Bu hayattaki faciayı hissetseler.AJ. nihayet kahvenin müsteciri mukaveleyi tecditten imtina edecek.VESIYAH 90 billûr'un şu köhne sahnesine düşmek için kim bilir nerelerden geçmiştir? Şimdi bir nazar-ı meyus ile kaybolduğu şu kulisten on sene evvel meselâ Vinaya operasanda figurante. gördüklerinden.

Bitirsin de yanlarına gidelim.ğ ziyalı lambaların. şimdi sahneye diğer biri çıkmıştı: Bir Fransız romanciere'i. Şimdi gözlerinin önünde garip (bir manzara vardı: Bulundukları yer küçük denmeyecek kadar iki odanın birleşmesiyle hâsıl olmuş genşiçe ıbir yerdi. etrafta bulunanlara pek mühim ve tuhaf bir şeyden ibahsediyorlartmış zannını vermek için ıb:r dakikada .. sesi karılmış.» AhmedTîemîrBâşînT^evirdî. birkaç safderunun daha vüruduna intizaren ipekli esvaplarını sallaya sallaya piyasa eden. mahcup. hergün çehresinde tamir olunacak bir fazla harabı. dedi. Artık her ikisi de sahneyi unuttular.^Nihayet biri. muhte-riz henüz çocuk denecek kadar genç bir bey. Romanyalı bir kız Rumca. Đki refik nazarlarıyle Raci'yi takip ettiler. iri Alman kaauu MAI VJtü SĐYAH rısı kulisten büsbütün kayboldu. soluk aynaların miskin âhenginden terekküp eden bu manzara.. Havalar. yalnız her parça bittikçe halkın alkışlarına iştirak ederek duruyordu. muganniyeler biriıbirini takip ediyordu. kadife iskemlelerin. Ahmed Cemil'in tahmini doğru çıktı. Hemen herkesin bildiği bu parçaya birçoğu pest sesle iştirak ettiler. Nihayet alkışlar bitti. düdük bir sesle Đspanyol bestekârı Iradiyer'in meşhur Paloma'smı öttörmeye başladı. Üzerleri keten örtülü kanepelerin. Acaba henüz saf bir genç kız iken. yanaklar çökmeye başlamış. Ahmed Şevki efendi arkadaşını kaldırdı. Yavaş yavaş. salonun kapısında ayakta gözleri sahneye merkûz Raci'yi gördü. kanepelerin birinde yanındaki yaşlıca efendinin müsait nazarı altında karşısında esneyen Türkçe bilmez Romanyalı bir kızın güya parmaklarındaki yüzükleri muayene etmekle meşgul. birden Ahmed Şevki efendi kolunu~dufttlî7~<<baksana bizimkine baksana.. henüz hayatından bir aşk hiyaneti geçmeden bu neticeyi gös-terseydiler: «Đşte. önünden geçen garsonların çarpmasını hissetmiyomıuş gibi gözlerini sahneden ayırmayarak. dikkatleri hep Raci'-nin hayran âşık vaz'ına mevkuf idi. olanca kuvvetiyle açılmış ç. ilik defa girilen yerlerin iras ettiği tereddütle buraya girdiler.mütevellit bir ihtiyarlık. Ahmed CemTITxu anuhip şekle bakmakla meşgul idi.. annenin dizinden kaçacak olursan buraya geleceksin!» diyeydiler. o içeride imiş. biraz mahcup. bir çiçek imalgâhında işçi iken. Artık Ahmed Cemil dinliyordu. anlaşılan bu karayı seviyor. dişler bozulmuş. ya bir mağazada satıcı ya... muhtelif lisanlardan şu sahnede türlü beşer nesilleri arasında garip iz-1 divaçlar icra ettiler. bugün şurada şüphesiz bedbahtlığın bütün acılığını hissettiği halde gülerek bağırmaya çalışan bu mahlûk. Burası ö kadar Hususî bir dairedir iki kınk paralık şeye kırk kuruş vermek fedakârlığına katlanabilen herkes buraya girebilir. o vakit Raci de etrafına bir göz gezdirmeği bile fazla bularak çekildi. Raci muganniyelerin dinlenme yeri yahut safderunların mezıbahası' olan hususî daireye girdi. nihayet işte şu müstekreh karı. bir Iskoçya dağlısı kadar iri-Mr^AîmanTrarîsı s^Jmenin_tahtalarını çatırdatarak göründü. mermer masaların. yavaş sesle: — Biz şaşkınlık etmişiz. Yunanlı bir karı ingilizce parçalar okudular. tek gözlüklü birisinin gözlüğünü sürmeli gözüne uydurmağa çalışarak şu tuhaflığına sahte kahkahalarla gülen bir fransız karısı. Raci orada kapının kenarına dayanarak güya şu âlemi görmüyormuş.mes'ut bir aile annesi olmaz mıydı? Ahmed Cemil yine sükûta mecbur oldu.

Raci'yi selâmladılar. hiç tebessüm etmiyor. indî bir opera parçasını ıslıkla çalarak. türlü milliyetlere. Ahmed Cemil yanılmamıştı.. şu şakalaşan budalalardan ötede hâlâ yanıbaşında «Beyim! haydi. kısa fistanının altında beliren kalın biacaklaMnı ıslığın tarabıyle uygun askerce atarak yürüdü. Ahmed Şevki efendi oturduktan sonra: — Sanki neye geldik? Bu hali görmüş olmaktan başka bir şey kazandık mı?. . bellisiz yaşları saklamak için kutusuyle boşaltılmış pirinç tozlarıyle solgun dudaklara taravet vermek için yavaş yavaş miyarını kaybederek ibzal ile sürülmüş kirimizi boyalar altında bu çehrelerin sırlarını görmeğe çalışıyordu. Ahmed Cemil sudan bir cevap verdi... sonra hiçbir lisana mensup olmayan bir istihfaf sayhasıyle «Puah» dedi. Ahmed Şevki efendiye «Yine yerimize gidelim mi?» dedi.. karı cevapsız kaldı. Ahmed Cemil başını silkerek: — Zannetmem.. arkadaşlarına bakıyordu. karnaval esnasında kiralanarak iade edilmemiş kostümlerden kesilerek biribiriyle uydurularak icad olunma türlü kılıklar. yanlarına geldi sırıtarak eğildi. yanlarına kadar geldi. Raci tâ ileride. bu gece başka bir müşteri bulmaktan ımeyus oluncaya kadar tertip edilmiş ter desise. Ahmed Şevki efendi «Otursana. yerlerine gittiler. Ahmed Şevki efendi gözlerinin beyazına kadar kızardı. dedi. git buradan!» ded\ O vakid Ahmed Cemil zavallı Raci'nin perişan halini.. dar işlemeli bir arnavut yeleğinin içinde buram buram terleyen şişman ibir kadın şu yeleğin altıma peşleri yırtmaçlı bir cinli entarisini münasip görmüştü. aynanın içindeki suratına gülerek duruyordu. hiç biri bahsi hepsinin beyninde yer tutan mes'eleye irca edemiyordu. türlü memleketlere mensup. bağırarak: «Ben istemez. gülmeğe çalışarak: — Buraya siz de gelir misiniz? dedi. vaktiyle yapılmış esvap bozuntularından. Ahmed Şevki efendi dudakları arasından: «Đşte biçare karısının intikamı!» dedi. bir başka âlemden düşmüş şu garip mahlûk sürüsünden ayırmıyor. Eski ipek kumaşlardan. her biri başka bir fuhuş zemininde yetişmiş. Öteden (beriden bahsettiler.. Đki arkadaş bir kenara oturdular. «Bir bira?» dedi... O. yürüdü. boş olarak yalnız iki refiki gördü. Raci oturduktan sonra karı iri vücudunun üstünde küçücük duran başım sallayarak.. birbirine bakıştılar. Raci bir kelime bile söyleyemedi. askerce yürüyüşüne devam ederek sağdan geri yaptı. tâ odanın ortasına gelince etrafına baktı. etrafına gezdird'ği melûl nigâhı görmemek için gözlerini çevirdi. diğer biri Marie Antoinette yakalığa altına bir Vaudeville Soubrette'i gibi kısa fistan giymiş.» dedi. Hiçbir zevk-i mahsusa yapılmış olunamayan kıyafetler. o vakit üç arkadaş arasında kesik kesik bir muhavere başladı. Birisi bir Normandiya köylüsü kostümünü andırır ibir esvaba fmesepL bir Pompadour ibaş yapmış. Ahmed Cemil gözlerini bütün bu muganniye alayından.beş kere gülen iM karı. Raci'nin orada bulunmasından dolayı sıkılıyormuş gibi duruyordu.» diye teşvik eden sulu efendinin bir türlü teşviklerine uyamayan güzel Ibir genç beyden nefrete benzer bir şey duydu. burada bulundukça Raci'nin serbestçe muaşekasına mâni olacaklarını düşündü. Raci bütün bu hareketleri uzaktan takip ediyor. iskemlelerden birine yıkılmak nev'inden düştü.. kan gittikten sonra ayağa kalktı.. ötede beride daha bazı zümrelerle tekemmül ediyordu.. aynanın iç:nde sahnenin yorgunluğundan bozulan simasını tamir ile meşgul maşukasının arkasında. Nihayet karı Raci'nin musîr istirham tebessümüne karşı isyan ederek sert bir çehre ile döndü. Ahımed Cemil bütün bu iğrenç tuhaflıklardan.

şair fakat çocuk!» diyordu. tasvir ve ifade san'atmm vâsıl olduğu hurdecûluğa hayret etti. şiiri herkes gibi telâkki etse bu yirmi mısradan yinmi gazel icad ederdi! Bir aralık lehçeyi dar buldu. şimdi birer kelime ile hiçiye mahkûm ediyor. sahifeleri çevirdikçe öyle şeyler buldu ki hayret etti. son defa olarak Raci'nin halini bir daha görmek istediler. ben yarın açılının. O günden itibaren tasarruf edebildiği bütün zamanlarını onu düşüijüp beslemeğe. Yeni fikirler için yeni kelimeler lâzım olduğunda musîr idi. Ahımed Cemil bunları okudukça yarım asırlıik bir zaman içinde Verlaine'a kadar şiir fikrinin kesbettiği inceliklere. Artık burada yapacak bir şeyleri kalmamıştı. o her biri birer elmas gibi işlenmiş. Hususî tarafa şöyle bir baktıllar. alkış gürültüleri arasında geçtiler. iki mısraı için günlerce çalışmış bedialarla ülfet ettikçe yapmak istediği şeyin ne müşkül oJduğunu anlıyordu. tefekkürden sonra ancak yirmi kadar mısra vücude getirebiliyordu. şekle. san'at şeklini. .Dedi. üslûbe. Vilye dö Lil Adam ile Theodore de Banvilll üe başlayan zümre-i şua'ra. Bunlar ne için kamus köşelerinde unutulmuş? Ne güzel şeyler keşfetti! Kimisinin bir fikriyle tetabukuna. Sylvertre'ler.. Ona tasavvur ettiği incelikleri. bazısının mevcutlara ruchanına. Şiımdi Raci'nin maşukası iki alaycı gencin arasında bacaklarını uzatmış kollarıyle gerinerek delikanlıları kanepenin üzerine devirmeğe çalışıyor: Raci de bir kenarda mermer masanın üzerine kapanmış Ahmed Şevki efendinin iddiasına göre uyukluyor. «bir feriştenin sukutu»nu. dedi. Mendes'ler. Onun için Hüseyin Nazmi'nin kütüphanesini hemen boşalttı: Lamartine'den. Muşset iç^m «Âşık. tetkikten. kendisinde kudret görebildikçe yazmağa sarfetti.» dedi. Ah! işi gazel yazmaya dökmüş olsa.. Hugo'dan. Mus-sut'den sonra gelenleri. bir vakitler mini mini penceresinin kenarında cehren fakat komşulara işittirmekten ihtirazen okuyarak mest olduğu temaşaları. hiç olmazsa çocuk meselesini söylerim.. lügat kitaplarına sarıldı. san'-ate verdikleri ehemmiyeti gördükçe.» derdi. Coppe'ler. Hugo'yu.. daha sonra Paul Ver-laine'in tohm-ı dehasıyle yetişenler. Ahmed Cemil'in itikadına nazaran ağlıyordu. «Eski kelime altında fikirlerin tazeliği görülemez. hayat felsefesini verebilmek için ancak kendi tahassüslerini rehber ittihaz etmekle dar bir daire içinde fikrini hapsetmiş olacağını. bir kısmının da yeniliğine kapılarak bunlara temellük etmek istedi. Haraucut'lar. Süleymaniye'de küçücük mesai hücresine taşıdı. Lamartine için «O kadar şiir ile yüklenmiş ki ezilmiş». Dikkat nazarından kaçar. eseri hakkında bir taze şevk uyandırmış idi. bütün parnasienileri. «gecelerdi. Lekont dö Lil ile. levhasının nezahetini. Borçlarını tesviye ettiler. Eser pek ağır ilerliyordu. Bunlardan sonra san'at erbabının kelimeye. Bir senelik hayatının ma'işet derdine mevkuf olmayan bütün saatlerini ibu eserin fikrini yakan icadı derdine vakfetti. sonra Prudhommelar. Anlamayanlar etsin. Ahmed Cemil'in Hüseyin Nazmi ile geçirdiği gece. sonra bir müddet düşünerek: — Ne olursa olsun. «Gözlerinde eşya ve hakayıkı büyüten bir cam varmış» hükmüyle hakikatin fevkinde buluyor. synbolisteleri decadent'leri. mükemeliyetini temin için meşherlerde dolaşan meselâ Ram-forant'm bir çehresi karşısında günlerce temaşaya mevkuf kalan ressamlar gibi şairlerin de hislerini şiir bedialarıyle tevzin etmeleri lâzım olduğunu bilirdi. velhâsıl gençler tabiî Le-marre'in kitap fikristini dolduran yüzlerce cildler takım takım elinden geçti. Haftalarca mütalâadan. Kendi kendisine: «Beni^ lügat uydurmakla itham edeceklermiş. Kamusun havsalasına sığâmâyacak kadar garip lügatleri bir yere toplayan eski zaman münşileriyle benim yapacağım şey arasındaki sanat farkını elbette anlayanlar olur.

şairlik sj " frrı tüketti mi? demişti. Eğildi. Ahmed Cemil'in yanma geldi: — Beyler gezmeğe gittiler. Bir seneden beri matbaaya devam eden. Bunları Hüseyin Nazmi'den başka kimseye okumazdı. Said'le Saib Ali Şekifb'in himayesine sığınarak açık bir araba ile Kâğıthane seyranına gitmişler. fakat meseleye bu kadar cesaretle başlayan idare memuru bahsi . hemen hiçbir şeye müfit olmadığı halde aylığından bir parçasını tevkif ederek o zamandan beri dikişçilikle yaşayan karısına yardım edebilmek için maaş verilmekte devam olunuyordu. Ahmed Şevki efendiye intizaren sükût etti'. Matbaada çocuğa babasından başka herkes iltifat ederdi.Şu bir senelik zaman içinde yazmak istediğinin. Matbaada merhaimme-ten alıkonuluyor. ^ Ahmed Cemil hayret etti: j .. Raci'nin ısrar ve inat ile devam eden tecavüzlerine karşı ya bir sille gibi bir tahrik fırlatarak mukabele eder.. Bu esere çalıştığını başka bilen de yoktu... dedi. Ahmed Şevki efendi yeşil çuha kenarlı dar uzun defterine son kalem darbesini müteakip penbe rıhını döküp kapadıktan sonra hücresinden çıktı. O vakitten beri Raci düştükçe düşmüş. ancak nısfını vücude getirebilmişti. vakit buldukça bir sahife okutturarak bu biçare çocuğun birşey öğrenmesine çalışan yine o idi. idare memuruyle Ahmed Cemil'i yalnız bırakmışlardı . yahut bu adamın haline acıyarak yalnız bir kelime ile geçiştirirdi. — Ben'm için mi? — Hayır.. duvarlara iliştirmekten çekinerek ilâve etti: — Bir izdivaç meselesi. Mayıs iptidalarında bir cuma idi. ? * '. bu meselenin bu kadar erken uyanacağına hiç ihtimal vermemişti.. fakat sâna yakın birisi için. Ahmed Cemil kimden ıbahsedildig'ini cesametti. isabet! Ben de seni şöyle. O vakit omuzlarını silkerek: «Belki!» demekle kanaat etmişti. Kendi kendisine. bazan muharrirlerin arasında «Behber-i sübyan» defterlerini doldurmakla. matbaada.. «Nasıl? demek vakit geldi?» diyordu. matbaa halkı öteye beriye dağılmışlar.. Ahmed Cemil. iri Alman karısının tahrikleri altında sanki şu mülevves aşkına daldıkça onun çirkâbiyle kirlenerek simasında beliren sefahat tahriplerinden artık iğrenç bir hale gelmişti. Gariptir ki bu kadar adavet hissine mağlûbiyetine mukabil Raci'ye en ziyade acıyan yine Ahmed Cemil idi. yalnız Raci güya onun orada vücuduna vâkıf değilmiş gibi dururdu. bazan müret-tiplerin yanında harf dağıtmakla vakit geçiren Nedim'e eri ziyade rıf k ile muamele gösteren. hattâ artık er zamandanberi «Gencine-i Bdeb» te de manzumeleri görünmemesinin sebebini kendi yazdığı tarizin tesirinde bulmakla memnun olan Raci bir gün Aihmed Cemil «Mir'at-ı Şuûn» tefrikası için yine imza koymayarak tercümede devam ettiği bir hikâyesinin tashihlerine bakmakla meşgul iken birdenbire: —• Cemil! Artık işi mütercimliğe döküyorsun. yalnızca bulmak isterdim. pek gizli ve mühim bir meseleden bahse hazırlanıyormuş gibi kaşlarını kaldırarak. henüz kendisince türlü nakıselerle dolu olarak.

O güzel derenin sükûn zamanlarında oradan kaçıp da toz deryası içinde arabaların izdihamı arasında güneşten yanarak saatlerce dolaşmak elbette sahra hevesinden başka bir şeyden gelir. sonra Ahmed Cemil'in gözlerine bakarak ilâve etti: — Matbaa da münhasıran herifindir. Kardeşin artık evlenecek bir yaşa gelmiştir. gerine okuyan takımın karşısında ağzı açık dinlemek için yarı günümü feda edemem. Ahmed Cemil sarardı. Evkaf nezaretinde epeyce bir memuriyeti var. Sahranın hiç bu türlüsünü anlayamadım.. Yuşa tepesi..ği mânaya karşı bütün namusu.. idare memurunun anlatmak istedi. Ahmed Şevki efendi biraz durdu.. Zannettiğim gi-M namuslu bir genç çıkarsa ne için muhalefet etmeli?. Ahmed Şevki efendi baba ile oğul arasında hiç yoktan zuhur etmiş uzun bir münakaşanın tarihini yaptı. — Sen çocuğu görmedin. Anlaşılan zavallı delikanlı titiz ihtiyarla geçinemez olmuşlar.. nefsini zaptetti. Hele saz dinlemek için sulara kadar gidip alçacık bir iskemlenin üstünde kahve hizmetkârlarının naraları altında bir yahudi hokkabazının yaverleri arasına sıkışmış bir Hicaz faslını esneye esneye. Beykoz çayırı. Bentler. Şimdi Ahmed Şevki efendi hep kesik kesik söylüyordu: — Tabiî arkadaşlarından tahkik olunur. Adalar. Biraz nefes almış olmak için sözü çevirdi : — Beyler kâğıthane'de sevda peşinde dolaşacaklar. kayınvalide yok. O vakit Ahmed Şevki efendi arkadaşının yanına oturdu. bir hafta evvel!.. şafakta yola çıkıp mehtapta dönmek şartıyle.. tam bir ciddî eda ile sesini tabiî perdesinden indirerek: — Geçen gün müdür efendi — Ahmed Şevki efendi öksürüklü herifi kastediyordu — bana oğlunu evlendirmek istediğinden bahsediyordu. biliyorsun ya. vekarı isyan etti. Đstanbul'un gidilecek yerleri hemen bundan ibaret... beş altı yüz kuruş para alıyor.. gerine. Ahmed Cemil refikini meseleye döndürmek istedi: — Đzdivacın kime ait olduğunu söylemediniz. — Geçen gün bu meseleyi bana açmaktan maksadı tanıdıklarım içinde tavsiyeye değer aileleri tahrik etmek imiş. fakat bu âdi günde gitmek.takip için kâfi cesaret bulamadı. Benim hemen aklıma sen geldin. ihtiyar da zengin.. bir kere görsen zannederim ki hoşuna gider. galiba iç güveylik arıyorlar. bir kelime ile red cevabı veriyordu. değil mi? .

birkaç kere annesinden görücüler geldiğini işitmişti... . esası daima tetkikinden musir bir firar ile kaçardı. keten yeleğini düP—• Bir gün iki axkadas matbaada yine herkesten evvel buluştular. o halde o garip his nedir ki izdivaç mes'elesi çıktıkça kalbinde hiddete benzer bir şey uyandırır. hattâ bir kere bir karısından ayrılmış iki çocuklu kırklık bir komşunun annesi gelmişti de Ahmed Cemil'in bütün vekar ve gururu mecruh olarak günlerce Đkbal'e baktıkça ağlamak istemişti. Acaba her vakit talih. Đlk muhavereden sonra unuttuğu izdivaç meselesini bu kelime Ahmed Cemil'e tekrar ihtar etti. Sana verilecek havadisim vardı. Bu memlekette kızların tam izdivaç zamanı. kısmetine bir müsait -çehre arzedecek mi? Bu sual Ahmed Cemil'in zihnini bir izdivaç meselesine ait hâtıralara şevketti.. Bir dakika içinde fikri tebeddül etti: — Lâkin bizim hiçbir şeyimiz yok. Diğer bir adamın başka bir samiî münasebet ve muhabbetine dahil olduktan sonra kardeşi kendisi için daha az yakın olacak. izdivaçla saadetini bütün emellerin gayesi bulurdu. bir kız ne ile evlenir? — Orası benim işim..Ahmed Cemil zihninden hesap ediyordu. Sonra Ahmed Şevki efendi ellerini Ahmed Cemil'in omuzlarına dayadı. sırıtarak ilâve etti: — Beğenmişler. belki kardeşinin saadeti buradadır. dedi.. fakat hiçbirinin heves edilebilecek bir şey olduğunu tahattur etmiyor. gözlerini gözlerine dikti. bu gece sabırsızlığımdan patladım. istememezliği andırır bir tesir hâsıl ederdi? Belki bir hodkâmlık hissi!. Ahmed Şevki efendi artık vazifesini ikmal etmişçesine şüphesiz kendi kendisine: «Beş dakikada bir mühim meselenin altından çıkmak bana mahsus bir muvaffakiyettir!» diyerek mütebessim bir çehre ile ayağa kalktı.. Bu hissi tahlil etmek istedikçe sebebi.. Serin kanla düşünürdü: Ikbal'in izdivacını. Muvafakat edecek olursan ben işi tavsiye ederim.. Ahmed Şevki efendinin şu dostça tekayyüdüne karşı ne için Ikbal'in talihini tehlikeye koymalı? Kimbilir. tesirini duyup ta menşe'ini bulamadığı garip bir his Ikbal'in izdivacı meselesinde Ahmed Cemil için bir saklı haşyet uyandırırdı. Ahmed Şevki efendinin ilk sözü şu oldu: — Dün akşam beni görmeden kaçtın. Mahiyetini bir vuzuh lem'ası ile tenvir edemediği... bir yabancıya herkesten ziyade harim olduktan sonra ona — kardeşine — yabancı kalacak idi. hele bir kere görsünler de. ikbal şimdi on yedisine basmıştı. Zavallı Đkbal!.

Nihayet kapı çalınıp geldiklerini yukarıdan işitince bağırdı.. Bu adam birden. Ikbal'in izdivacına ait düşüncelerinin bundan tesir almasını me-nederdi. görüyordu. Hiddetini o sırada Ali Şekib'in budalalığından bahsederek Raci'ye yaranmağa çalışan Saib'den çıkarmak istedi: — Keşke insanlar hep Ali Şekib gibi budala. selâhiyetle anne diyecek.. dedi. Sabiha hanım çarşafını çıkarmadan yukarıya çıkınca ilk sözü şju oldu: — Anne!. bir gün içinde hayatına karışacak. Kapıyı açan Seher'e: — Annem nerede? dedi. Seher'i kızdıramayacak. ikbal ile . lekesiz bir muhabbetin. sevemeyeceği bu adama enişte demeğe mahkûm olsun? Şimdi bu kelime adetâ onu tâzip ediyor. mürettiphaneye girdi: — Ben yazılarımı bitirdim. Fakat Ahmed Şevki efendinin bu sabah şu bir kelime ile yeniden uyandırdığı mesele akşama kadar zihnini kurcaladı. Zihninde bulmak istediği te'vilin altında saklanan tesiri görmemeğe çalışır..hele Đkbal ileşaıkalaşamayacak. Sonra kalemini attı. Sebep? Ne için sevmediği. ĐkbaO'e görücü gelmiş de ne için bana haber vermediniz? Sabiha hanım oğlunun yüzüne baktı: . bu aile sofrasına ayni iştirak hakkı ile oturacak.. Sabiha hanıma çocuklar gibi daima anne derdi. ikide birde zihninin içinde bir tırmalayan cereyan ile geçen bu kelime idi: Enişte!. Enişte!. Demek şimdi hayatında bir enişte olacak.. başka bir ses aşağıdan yukarı bağıracak: Đkbal!. bir külfetperdazlık hissederdi... gidiyorum. yemekte hususî bir ihtiyat ile duruyor.... Onun yanında geceleri minderin üzerine boylu boyuna uzanamayacak. başka bir şey lâzım olursa beyler yazsınlar. kâğıtlarını topladı... hiçbir hissini. fikrini öğrenmemiş.. bir adam kî bu güne kadar tanunaış. — Anne. görmemiş. mümkün değil. valde hitabından bir sahtelik.. yukarıya gelsene. o Süleymaniye'deki küçük evin kapısını çalacak. valdesine ayni meşru.. dedi. birisiyle kavga etmek arzusunu veriyordu.. evin içinde dolaştı.. Enişte!. fakat onun gibi saf olsalar. sonra evin içinde bir ses. kendisinden kardeşinin mahremiyetini çalmış bir adamla müz'iç bir rekabet hissinin sönmeyeceğini hissediyordu. Ahmed Cemil'in eve gitmeğe ihtiyacı vardı. «Küçük hanımla çarşıya gittiler» cevabını alınca hiddet etti.Bu 'hissin ismini vermek istemezdi. Enişte!. tekellüfsüz bir münasebetin hâsıl olamayacağını. Hayatında bu tebeddülün ne kadar ehemmiyeti olduğunu bir karartı arasında hissediyordu: Meselâ kendisini. Bu adamla her kim olursa olsun. onlar gelinceye kadar sabırsızlığından duramadı. merdivenlerden biraz muhteriz çıkıyor...

kardeşinin bu kadar cazibesi olduğuna dikkat etmemişti.. ne tâtife istiyordu. ta mutfaktan Seher'in bulaşık gürültüsü. Ahmed Cemil gitmemeğe karar verdi. Demek şimdi Ibu hususiyete. birden bu validenin mukadderata teslimiyeti karşısında sükût etti.. makası alıversene. meşakkatlerin zedeliyeeeyeceği kadar kavi bir saadet. hiçbir şey yok... Açık kestane gür saçları altında zarif başı.. kulaklarının etrafından. atlas perdeler. Burada ne kadife kanepeler. bazan rüzgârla şişen muşamba perdelerin hışıltısı.. bu samimiyete. lâtif. Ne lâkırdı.. Ahmed Cemil'in gözlerine güzel görünüyordu. bari bahtiyar olsa!. duvarlarda babasından yadigâr olarak kalmış biri kûfî. pencerelerde muşamba perdelerin üzerinde yaza mahsus be>-yaz.— Her gelen görücüye ehemmiyet vermediğim için.. perişan. Bu gece Đkbal. ruhu ısındırır bir hararet vardı. o kadar. fakat buna mukabü derin bir muhabbet. bu a. Ara sıra kumaşı kesen makasın sinirleri ürperten sesi. .satrançlı dokuma çekilmiş Şilte.. Đlâve etti — Isteyeceklermiş. istesinler bakalım da düşünürüz. — Sizin yanınızda değil mi anne?. ince sarı kornişlere küçük küçük kıvrıklarla ilişdirilmiş perdeler.. yerde üstüne penbe.. her türlü mihnetlerin... Zavallı çocuk. aşağıda küçük odada. Ahmed Cemil yalnız bu kelimeyi kâfi görmedi. Ik-bal'in yeşil gaz boyamalarından yaptığı sade fakat belki onun için zarif hoş kalpağı altında lamba. — Kızım. oğlum... inmiş muşamba perdelerin arkasında açık pencereden süzülen gecenin râtip havasını duymak için başını duvara dayadı. üç kalbin irtibatından anütaiıassıl. yalnız küçük odanın — şu bir saf kalb kadar ruhaniyet ile dolu aile odacığınm — ruhunu doya doya istişmam etmek istiyordu. çılgın saç kümeleri arasında birak küçük. küçük dört ayaklı iskemle. Yemekten sonra okumağa da meye-lân duymadı. koltuklar.. — Allah hayırlısını kısmet etsin.. M A I VE SĐYAH 109 — Beğenmişler. Ahmed Cemil sabandan beri beynini işgal eden bu meseleye karşı annesinin sükûnuna hayret etti. Bu akşam Muzaffer beyin ders gecesiydi.le mahremiyetine bir unsur daha iştirak edecek? Demek bu sıcak mesut havanın üzerinden barit bir nefha uçacak ? Gözleri sık sık küçük iskemlenin yanmda diz çökmüş o gün çarşıdan alman yedi arşın gömleklik kumaşın yanlarını çatmakla meşgul olan Đkbal'e çevriliyordu. biri talik iki güzel levha. Kar gibi beyaz kenarı gerile gerile iğnelenmiş hassa örtülü sedir. ne de mutantan hücrelerde nefîs evani vardı. o kadar. altından âsi. annesinin en sevdiği yer. Sonra sükût.

kalem arkadaşlarından sormuşlardı. şefkatten mürekkep bir nazarla hemşiresini ihata ettikçe. uçları sekiz on kere kıvrılmış iri siyah bıyıklı muhip çehresiyle kapıya küçük bir iskemle atıp hâkimiyet vazifesini takındığı — sopasının ilk tarakasmdan — anlar anlamaz. hele Tevfik efendinin anlaşılamayacak bir heves ve tehalüküy-le bütün şerait onbeş gün içinde kararlaşmıştı. başına oyalı gaz bovamasm-dan yapma çiçekli hotozunu koyarak. bu yaşta genç kızların çehrelerine mahsus bir süzgünlük altında hafif bir donukluk ile mümteziç donukça penbe rengi biraz vücuduna erkekçe bir yüksek vaz'ı veren geniş omuzlar. mukaddemeleri görünen kadınlık meziyetleri kemal bulmak için yalnız kadın olmağı bekliyor. îkbal'in izdivacı Ahmed Cemil'in hayatında bir rüya gibi geçti. Ahmed Cemil'in her türlü hayat hususiyetini bilen Ahmed Şevki efendi damat beyden ağırlık namıyle bir para kopardı ki hemen 'bütün düğün masrafını temin etti. leblebicilerin etrafında bağrışacak... hoppa değil. beline işlemeli ipek mendili iğne ile tutturulmuş. Bu ziyaretten sonra Ahmed Şevki efendinin faaliyetiyle.. kanarya sarısı hırkasının altında al basmadan entarisini giyerek. sükût etti. henüz komşu hanımların ellerinde süsü ikmal edilemeyen . koltuk resmini görmek için Süleymaniye'nin o daracık sokağını baştan başa doldurarak ve kapının umuma açılmasını bekleyerek yeldirmeleriyle. değil ufak tefek istirahat esbabını. En son defa olarak birgün. bekçi baba gelip de elinde sopasıyle yeni traştan çıkmış çökük yanaklı. ağl aşacak olan bütün o belinden donu-düşmüş. beyazlı kırmızılı tire kuşağının saçakları san hırkasının altından eteklerine dökülmüş. bir paçavra kenarıyle iyi bağlanmamış uzun çorabı güllü penbe iskarpininin üzerine düşmüş... Ahmed Cemil bu izdivaç meselesinde ne tarafgir ne de aleyhdardı: Meselede bir itiraz vesilesi bulunmaması aleyhdar olmasına mümanaat ettiği gibi enişte olacak adamın herkesten başka birşey olmayışı tarafgir olmasına da mâni olmamıştı. uzunca bir boy. gözleri bir katre muhabbet giryesi gibi — fakat kknbilir nasıl — bir kadın olmaya müheyya duran bu zayıf kızın üzerine düştükçe kalbinden «bari mesut olsa!» diyordu. çorabının içine paçası tıkılmış. demin haleldar olacağından korktuğu hayat sükûtununu belki bütün istikbal emellerini feda ederdi. Ahmed Ce-mil ilk hâsıl ettiği fikri zihninde birkaç kelime ile icmal etmişti.rt. Düğün! O gün Ahmed Cemil kaçmıştı. düğün evindeki validesine sokaktan «anne!» diye bağıran. XI llî di. Onun saadetinden emin olabilse. kalem hayatında terbiye almış.. Ahmed Cemil kardeşinin reyine müracaat etti: ikbal gözlerini indirdi. geçkin yaşlarında mariz bir babanın zayıf doğmuş bir çocuğu. hattâ biraz ciddî. demek razı oluyordu. Vehbi beyi tanıdıklarından. Ahmed Cemil merhametten. çarşaflarıyle üşüşen. herkes gibi bir genç. Eniştesini ilk önce matbaada pederi Tevfik efendinin yanında gösterdiler. koşa koşa biribirini kovalayarak çığlık koparan çocuk alayından uzak olmak için. orasını beraberlerinde getirdikleri ço~ cuklarıyle küçük bir mahşer — garip ibir renk ve kılık mahşe-ri — haline getiren kadınlar. Büsbütün tevessü etmesi. düğünün şerefine tâ sabahleyin sokağa fırlayan komşu kızları kâğıt helvacılarının. herkesten pek iyi teminat almo X i . henüz tekemmül etmemiş bir kız vücudu ki noksanları içinde cazibeli ve onun için şiir ile dolu.söbü görünen siması.

Düğünden sonra Ahmed Cemil ile annesi hemen hiç yalnız bulunmamışlardı. Sonra saçları püskür-müş. ne müzeyyen cihazlar tasavvur etmişti!. Gazeteye bir ilân sıkıştırdı. ne müdebdep daireler. ne süslü evler.kardeşini sofraya çağırtarak o yarım gelin haliyle öpmüş. O bir hafta zarfında eniştesini hiç görmemişti. ne lâtif tuvaletler. Artık bütün gecelerini evden uzak geçiriyor. annesiyle kardeşinden öyle izin almıştı. Bir dakika içinde bütün mânevi varlığından bir soğuk rüzgâr geçti. Kaçtı... matbaa müdürü Tevfik efendizade Vehibi beyi bekliyordu.. kendi-feini mesteden o müdebdep rüya. bir gün . O akşam Muzaffer beye can attı. Şark halıları döşenmiş çifte bir merdiven.. yaygaralı çocuklar kaynaşan küçücük evde rastıklı. kınalı. sokağında alacalı. başı mücevherlerin 112 MAI V K SĐYAH altında biraz eğilmiş olarak görürdü. o henüz ağır bir külfet yükü altında ezilirken. sonra ağlamaktan ihtiraz ile bir söz bile söylemeyerek kaçmıştı. Nihayet bir akşam yemekte birleştiler.. demek bütün bu şeyler baştı?. Demek bunlar hepsi ya-Đan? Hayallinin kendisine bahşettiği bütün bu tantana. bir vakit yalnız kendisinin olan şu evin her köşesinde şimdi yabancılıktan asla çıkmayacağını anladı. Demek o istikbalde zuhuruna emniyet ederek aldandığı hayaller yalandı? tkbal'in gelin olacağını düşündükçe bir vakitler hemşiresi beyaz uzun etekli — moda gazetelerinin mülevven ilâvelerinde görerek imrendiği şeylere benzer — bir esvap içinde. sofrada. daha sonra güzide tuvaletlerle zîhayat foir çiçek deryası gibi dalgalı geniş bir mermer sofanın ortasında o çiçek deryasının perisi. Ah! O Đkbal'i böyle mi gelin etmek isterdi? Hemşiresi için neler düşünmüş. Ahmed Cemil bu akşam kendisini ezen azap altından hiçbir zaman kurtulamayacağını . Đki ay kadar bir zaman geçmişti. levhalar. haftasının diğer dört akşamını da evden uzak geçirmek için ders buldu.. hattâ Hoca-capaşa'da ders olduğu zamanlar akşam yemeğini matbaada kısaca tedarik ederek bir vakitler hayat zevkinin yegâne men-baı olan aile sofrasında bulunmuyordu. Ahmed Cemil bir hafta eve uğramadı. salonlar. Hocapaşa'da demiryolu memurlarından iki Almana Türkçe öğretmeye başladı. kadifeler. yüzüne bakamaya-rak gözlerini indiren hemşiresine bir kelime tevcihine cesaret edemezken damat bey herkesle teklifsiz oluvermişti. avizeler.. îkbal şimdi o sopasıyle kapısının önünde bekçi duran. Ahmed Cemil rüyalarının şu sefil hakikatinden tanı bir hafta kaçtı. şimdi bu evden âdeta üşüyordu.. Ahmed Cemil hayret etti.. atlaslar.. Hattâ Seher'le ufak tefek ltâifeler bile ediyordu. köpüklerden teşekkül etmiş bir çiçek melikesi gibi îkbal. o bir haftayı Hüseyin Nazmi'nin köşkünde geçirdi. lâdenli komşu hanımlar arasında damat beyi. beyaz ipek duvağı yanlarına dökülmüş. yağız macar atlı zarif parlak bir araba onu alıp götürüyor.

fakat o birkaç gün içinde bu itiyadı keşfetmiş. Đkisinin de bu nazar çarpışması arasında Đkbal'in ağlayan hayali uçuyordu. O vakit Ahmed Cemil yavaş yavaş annesini istintak etti. kardeşinden gizlediği göz yaşlarının içinde bir derdin saklandığını duymuşlardı. O henüz tenbellik ediyor... acaba kocasının biraz içkisi olduğundan ımı?. . Onbeş gün kadar yenilikten ihtiraz ederek itiyadını icra edememişken nihayet bir şişe Fertek rakısıyle gelmişti. kız sabahleyin biraz gülerek. Ikbal'e soğuk bir muamelesi de görülmemiş. Fakat nasıl bir koca olduğunu anlayabilmek için Sabiha hanımın fikrini istedi.. dedi. — Geçen gün Îkbal'e aylık olmak üzere on mecidiye vermiş. Dün Seher. nihayet yine onun olmak üzere saklamak için aldım. Ahmed Cemil pek iyi hissetmişti ki kardeşi mesut değildir. sıkılarak parayı bana vermek istedi. Hiç yalnız bulamıyorum M. Bir gün annesinin ağzından bu meseleyi işitince yatağında doğruldu.. Đkbal'in odasında yalnızca ağladığını görmüş. Birden şu iki aylık gelinin annesinden. o ısrar etti. reddettim. Ahmed Cemil hayretle annesinin yüzüne baktı: — Niçin? — Bilmiyorum. Đkisi de bu hayal için ağlamağa müheyya idiler. Sabiha hanım iki aydan beri birinci defa olarak yalnızca konuşmağa fırsat bulduğu oğluna başka bir bahis zemini daha hazırlamıştı: Mai ve Siyah — P. Zaten kız gelin olalıdan beri neşesiz. Đzdivacından beri ikbal'in çehresinde dikkate çarpan bir hüzün rengi her türlü şikâyet lisanından daha beliğ idi... fakat bu kadarla devam edecekse. anesi yatağının kenarına oturdu: — Ne için kalkmadın oğlum? dedi. birkaç kadeh rakının şu saadet yuvasında bir musibet zehiri hükmünü tutacağını anlamıştı.Sabiha hanım sabahleyin odasına girdi. Vehbi ibeyin akşamcılığı vardı. Buna Ahmed Cemil dudaklarını bükerek cevap verdi: — Ne ehemmiyeti var? Kazandığım yetişmiyor değil ki. ¦ Annesi Vehbi ıbeye atfolunabilecek bir kusur bulamıyordu. Eniştesinin nasıl bir adam olduğunu görüyordu..... Đkbal'in ağlayışı biraz içki içinse. S — Masraf meselesi ae saae senin üzerine ıcaııyor gıuı mr şey Cemil.. Ahmed Cemil'e bundan hiç bahsolunmamıştı. yatağında mahsus gecikiyordu.. dün ağlayışı büsbütün zihnime dokundu.. sonra cevabını beklemeden biraz eğilerek ilâve etti: — Sana bir şey söyleyecektim. Evine devam ediyor. Ana oğul uzun uzun birbirine baktılar. bir huysuzluğu yok.

Đkbal'in üzüntüden. ay sürüklemek zaten öyle bir sefalet idi ki onu âdeta mütelezziz ederdi. Bu kış Ahmed Cemil eserine hemen çalışamadı. ikbal daha evvel kalkmıştı. fakat bahar gelince bütün vücudunu ihata eden kesel ve rehavet havası sanki güneşin taze hararetiyile tebahhur ederek sıyrıldı. Bu sabah îkbal'e tesadüf etmek emeliyle odasından geç çıktı. Artık ikbal ihtiraz tavrım bırakmıştı. Fakat bir annenin. Ahmed Cemil bu nazardan sıkıldı. ibir kardeşin gözünden gizlenmeyen bir hazin renk: «Aldatmayınız. kışın donuk havaları altında teessürleri safhasına donuk nakışlarla . aşağıda karşılaştılar. gözlerini çevirdi. anlıyorum. Artık şu mahrumiyet hayatının acı lezzetinden bir hoş teessür bile duyar olmuştu. Derslerinden. fakat henüz aralarında dert tevdiine benzer bir kelime teati olunmamış idi. Kardeşinin yalnız bu bakışı: «ikbal! Bahtiyar değilsin. Orada bir şeyin yandığını. ara sıra yemeğe müteallik itirazlar. gözlerini oğlunun gözlerine dikti. bu nikabm altında ben varım!» derdi. fakat ekseriyet üzere yemekten sonra uyuyan zevcinden kurtulabildikçe bu yalnızlığa küçük bir zaman için Ikbal'in 'huzuru da hayat bahşederdi. zevcinin tuhaflıktan ziyade gülünçlüğüne karşı helecanından mütevellit perişan nazarı: Seher'in her dakika: «ikide birde bana ne ilişiyorsun?» demeğe.Sabiha hanım sözünü bitirmedi. bunda mağmum bir şiir bularak âdeta şiir te-lezzüz ederdi. yalnız kendisini eğlendirmek için söz söyleyenlere mahsus kahkahalarla kesik fıkralar. Bir vakitler Ahmed Cemil de bu sofrada lâtife ederdi. mümkün mertebe az fırsatlarda hitabına mâruz olmak gibi 'bir ihtiraz peyda olmuştu. sanki bir noktayı kazıyarak kemirdiğini hissediyordu. gözlerini indirdi.. sonra beriki bir sademeye tesadüf etmiş gibi nazarı titredi. ikbal bahtiyar görünmeğe çalışıyordu. Đkbal'de de biraderine karşı bir mücrim gibi gözlerini indirmek. Nefsini herşeyden mahrum etmeğe alışmamış mıydı? Onun için birkaç mecidiye tasarruf etmekte bir faide mi ver? Seneyi iki kravatla geçirmek. Matbaada kaldığı akşamlar idarenin penceresi kenarına ilişip de caddenin hüzün veren tenhalığından mest olarak biraz peynirle francalasını yedikçe kendisinde bir zavallılık bulur. MAĐ VE SĐYAH 117 Ahmed Cemil'in tamamiyle cahili olduğu kahve hayatına müteallik hikâyeler. fakat o zaman bir lâtife edildikçe sofranın etrafında handeler uçu-şurdu. izdivacından beri ona karşı Ahmed Cemil yarı siteme benzeyen bir tavır ittihazına lüzum görmüştü. dün salbah Millet bahçesinde bilardoda kazandığı muvaffakiyet. ikbal bir aralık bu nazara mukavemet etmek istedi.» demiş idî. Bu sabah Ahmed Cemil îkbal'e bir şey söylemek istiyor» muşçasma baktı. cevap vermedi. çekinerek merdivenleri yavaş yavaş indi. Bu sabah annesiyle şu muhavere kalbine sanki bir katre yakıcı zehir damlatmış idi. bazan Seher'e karşı kaba latifeler. bir iskarpini alt>. Geç kalkmak itiyadında olan eniştesini uyandırmaktan. Şimdi Vehbi beyin bir latifesine mukabil Sabiha hanımın simasında zorla kopmuş bir tebessümü. damarlarının içinde bir cevelân hissetti. yazılarından kurtulabildikçe yegâne iştigali şiirlerini okumaktan ibaret kalırdı. Yemek yedikten sonra Vehbi bey Ikbal'le odasına çekilince Ahmed Cemil annesinin yanında kalırdı. yolundan silinmek. kardeşini mümkün mertebe sıkça görüyordu.. elindeki sahanı sofranın ortasına atıp kaçmağa meyyal duran dargın vaz'ı görülürdü.

Ahmed Cemil sanki senelerden beri ruhuna çöken bir sıklet şu tasfiyeden sonra mündefi oldu.. bir moda mağazasının kumaşlarını. Ahmed Cemil Lâmia'yı belki bir seneden 'beri görmemiş^-ti ve göremezdi. Kendisine hitap etmesini beklercesine Lâmia mütebes-sim bir çöhre ile karşısında duruyordu. bir hafta mütemadiyen bununla uğraştı. Ahmed Cemil bütün hayatının meşakkatlerini bu eserin tevlit edeceği lezzete karşı unuturdu. . ellerinde earpare. O vakit Ahmed Cemil'in eseri bol bir yağmurdan sonra topraklardan süzüle süzüle kayacıklar arasında birikmiş küçük bir menba gibi taştı. Bir mayıs günü matbaada otururken birdenbire defteri Taksim bahçesinde — bir gün henüz mektepte iken Hüseyin Nazmi ile gidip oturdukları yerde — Boğaz'ın şiirine karşı kendi kendisine okumak istedi. ötede kravatlardan. Zaten Beyoğlu'ndan işsiz geçtikçe buraya bir kere girip çıkmak âdeti idi.. Bon Marehe'nin önüne gelerek içeriye girdi. Şimdi bu eser büyüyor.. dolaşmak. Ah bu defter! işte bütün hayatının mühim bir ümidi şu küçük defterde idi. mağazaların camekânları önünde gecikerek şurada yeni çıkmış kitapları. mendillerden teşkil edilmiş zarif nümunegâhları. nihayet bir haftalık uğraşmasının neticesinde küçük bir defter vücuda getirebildi. yakalıklardan. bütün o gönülleri taltif eden hiçleri seyretmek istedi. ilerledi. bütün o zahmetler ondan intişar eden ümit havasına temas edince zail oldu. müsveddelerini ayıkladı. matbaada işini istical ile bitirerek çıktı. O sefalet ve mihnetle dolarak.âdeta uykuda duyguları. Henüz o kadar kalabalık yoktu. tekemmül ediyordu. zevkini ikna edemeyen parçaları mahvetti. ufak hamlelerle feveran etti. hemen doğuveren şu arzuya mukavemet edemedi. noksan bırakılmış yerlerini doldurdu.. Hüseyin Nazmi'nin köşküne. Bir aralık Ahmed Cemil eserini tasfiye etmek istedi. taşarak geçen kıştan sonra eserinin tesliyet veren ha118 MAĐ VE SĐÎAH yat nefesiyle bütün yorgunlukları dinledi. başında maili kırmızılı bir külah gelip geçenlere gülümseyen bir soytarıya bakmakla meşgul iken arkasından kendisine yabancı olmayan bir tatlı sesin bir nida-i hayretle: «A! Cemil bey!. baharın ılık nefesleriyle dirilip uçuşan kelebekler gibi canlandı. Tünel'den çıktıktan sonra Beyoğlu'nda biraz serseri.» dediğini işitti.intikal eden. bazan eteğinin bir hışıltısını hissederek yahut muhteriz bir kahkahasının zaptolunmuş tarakasını fark ederek onun vücuduna yakın °^" M A I VE SÎYAH 119 . Başını çevirdi. Çocuk oyuncaklarının yanma kadar geldi. o vakit tayin olunamaz bir sebeple mûtat olmayan vukuata tesadüf olununca hissedilen râ-şeye müşabih bir titreyiş vücudunu baştan aşağıya sarstı. yahut kışın evine gittikçe Lâmia'nm bazan piyanosunu işiterek bazan bir kapının alplığından süzülüp geçtiğini-duyarak.

Köprüden vapura binerken gördüğü. sonra Lâmia biraz gülümsedi. peçesi alnının kıvırcık saçlarını bir yarı örtülülük altında bırakarak başına atılmış. Fakat bu meçhul şeyin bütün şahsiyeti üzerinde derin bir tesiri vardı. henüz iki üç sene evvelki sıfatyle Ahmed Cemil'in karşısında bulunuyormuş gibi saf çehresiyle bakarak görünce. henüz çocukluğunu unutmamış. Ahmed Cemil: — Hayır. bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi.maktan. velev bir dakikalık musahabenin garabetini daha az hissederek daha cesur idi. kimbilir kimdir? Bugün Lâmia'yı karşısında siyah çarşafı çenesinin altından tepesi bir incili iğne ile iliştirilmiş. «birisine oyuncak mı alıyorsunuz?» dedi. Taksim'de.sönüverdi. meçhul bir şey var ki mahiyetini anlamamış. künhünü tahlil etmek istememişti. bütün güzergâhına tesadüf eden o genç kızlara Ahmed Cemil perestişe benzer. Genç kız!. nagihan hıssediverdikleri bir hakikatin taaccüp rengi gözlerinde sizi istintak ediyormuşçasına bir istifsar ifadesiyle gülüverirken birdenbire bir genç kız sıfatının henüz itilâf olunmamış ciddiyetiyle gözlerini indiren. fakat (bütün bu çehrelerin üstünde. Lâmia şüphesiz şurada. kanatlı şiirler idi. o gençlik semasının sevda güneşi. O. müşevveş. cevabını verdi. henüz ço-cukluktam çıkarak mevcudiyet-i mâneviyesi garâible nıemjlû bir cihanın esrarına karşı inkişafa müheyya duran. belli belirsiz bir şey! Müphem bir çocuk çehresi. Bir dakika öyle karşı karşıya. yahut Tepebaşı'nda. Ahmed Cemil'in zihninden uçuşan ve binlerce çehreler . sevda ile dolu olan bu mahlûklara.. ondan uzak yaşadığı müddetçe o simayı daima besleyerek arada geçen zamanı sanki telâfiye çalışmıştı. cazibesinin ateşlerini saçarak çıkdı. o müphemiyeti. birbirine söz söylemek lâzım gelip gelmeyeceğinde tereddüt ederek. onun muhit-i havasında muvakkat bir müddet için yaşamaktan mütevellit bir şey duyardı. Ahmed Cemil bunların hepsini severdi. fakat bugün müphem. Köprii'de hemen her yerde bir dakika için sevdiği binlerce çehreler vardı ki bunlar kendisi için saadet hülyası olan o genç kızın mevhum şekli etrafında uçuşan bir takını periler. Bu hayal pek seyyal idi. «Şimdi tamamen bir genç kız olmuştur!» derdi. Lâmia'nm yanında dadısıyle piyano muallimesi vardı. mütebessim bakışarak durdular. müşevveşiyeti için şiirle. buseyi andırır bir gârâm nazariyle bakardı. nurlarını serperek. ufak tefek almak için çıkmış idik. yahut Şişlide bir Kâğıthane dönüşünde tesadüf ettiği. sonra Ahmed Cemil'in eline bakarak: . şu oyuncak destegâhmın yanında velev bir çocukluk arkadaşıyle. Henüz on beş yaşında iken hâtırasına intikâş eden simasını zihninde itmam ve ikmal etmiş.bir ziya isabetiyle bir bulut parçasında peyda oluverip de birden sönüveren iltimalar gibi . Ahmed Cemil'in zihninde bu genç kız sıfatının hususî ve müstesna bir ehemmiyeti vardı. dün başka bir şey iken yarın başka bir şey olmağa hazırlanan. — Biz haftaya yine köşke gidiyoruz. daha doğurusu o genç kıza bunların herbirinde ayrı ayrı perestiş ederdi. yalnız bakıyordum. dedi. ince parmakları siyah güderi eldivenler içinde uzun sap-h zarif şemsiyesinin püskülünü oynatarak. Sonra onların arasında genç kız. Ahmed Cemil'in kalbinde yer tutmuş böyle binlerce çehreler vardı..

başlarından kaymış hasır şapkaları arkalarında çarpmarak.— Yeni bir kitap mı? diye sordu. bir örnek esvaplı iki kız. manzaralarının ivicaclarıyle yeşil tepelere doğru tırmanmış yahud mai sulara doğru akı-vermiş gibi duran binalarıyle boğazın sakin levhasına dikiliyordu. Ahmed Cemil'in gözleri. Bahçe tenha idi. bayırın üstünde uçuyor. biraz beride «AJ fE SĐYAH 123 ellerinde küçücük küreklerle bahçeden kum toplayarak mini mini kovalara doldurmak mühim işiyle etrafı görmeğe vakitleri olmayan iki çocuk.. bütün hayatı. yahut kendine mahsus bir mütalâa ile meşgul oluyor zannını vermek için bir ciddî tavır ile elindeki musavver mecmuaya dalmış — görünüyordu. bunlardan ayrılarak. mailere. — Ağabeyimin daima söylediği eseriniz mi?. yeşillere. Bazan bu levha gözlerinin içinde bulanıyor. O çehre böyle zihninde bir an içinde yüz tenasüh silsilesinden geçerek. O zaman hayalinin mâkesinde guruba tesadüf etmiş bulut parçası gibi kırmızılara. «efendim!. manzaralar bir fırça darbesinden kopma renkler imiş de yekdiğerine karışarak şekilsiz bir hamur haline geliyormuş gibi oluyordu. sanlara boyanan bu levhaların içinde Lâmia'yi — evvelâ küçük. elinde çarpareler ile başında maili kırnuzılı külâhıyle gelip geçenleri gülerek seyreden soytarının istihza nazarı altında elinde şiirlerinin defterini kıvırarak duruyordu. Demek bugün Bon Marche'de uzun bir gaybubetten sonra onu görünce vücudunu ... her tebeddülünde bir hâtıra gıcıklayarak bütün hayatını Ahmed Cemil'in dimağında. sonra Ahmed Cemil'in perişan cevabını dinlemeyerek siyah güderi eldivenler içinde daha ince görünen parmaklarıyle peçesini indirdi. Ahmed Cemil küçük bir hareket bile etmeyerek duruyordu. Lâmia'dan daima pek sıcak bir his duymuş. bir dakika sonra sekiz on yaşında bir kış gecesi meselâ iki arkadaş cehren bir şiir okurken halının üstünde daima gülümser siyah gözlerini anlamayarak yüzlerine dikmiş.. daima güler.. şu kadarcık. Lâmia küçük bir kahkahayı zaptetti. sular. birisinden yüz bulmuş çocuklara mahsus sokulganlıkla daima yanına gelirdi. uzun konclu düğmeli potinlerini kumlara temas et-tirmiyormuşçasma bir çeviklikle koşarak çenberlerini çeviren. koşuşan bağırışan çocuklar. Ahmed Cemil orada. kıvırcık saçları başının beresinden taşarak. sarı saçları rüzgârlarla savrularak. Hüseyin Nazmı ile gezmeğe çıktıkları vakit yanı başında iki elleriyle eline yapışarak muhaverelerinin arasına «Bu ne? Ne için? Nasıl? Ne vakit?» sualleriyle her dakika karışarak. henüz yapraklanmış bir ağacın altında mai şemsiyesini açmış. mütebessim renkleriyle.. ötede beride tek tük zümreler.O da küçüklüğünden beri daima onun etrafında dolaşır. benim şiirlerim. hayatının uzun yorgunluklarını bir gazetenin tefrikasında dinlendiren bir ihtiyar. alçak ökçeli potinlerini önüne çektiği bir iskemlenin kenarına dayamış gözlüklü ihtiyar bir Đngiliz mürebbiyesi. — Hayır.» dedi.. bütün güzel şekiller. tepeler. bir dakika içinde tekrar yaşatıyordu.. onunla beraber bulunmaktan haz almış idi . Bugün Ahmed Cemil Taksim bahçesinde bu şirini değil. bütün ruhunun emel züb-desi işte şu siyah nazenin heyula işte bu ipek çarşafın dalgaları içinde vücudunun ihtizazı hissedilen seyyal ve mevvac hayal şeklinde kaybolup giderken. öyle mi? Ben de dinlemek. asıl gençliğinin şiirini — yalnız onu — okudu. yalılar. sizi okurken görmek istiyorum. Bir akşam onu bizde okuyacak missiniz. daha sonra. amma.

yerinden kalktı. mu'tad hilâfına olarak sokak kapısının kuvvetle çalındığını işittiler. Artık saklamağa ne lüzum var? Đşte bütün hüsran içinde geçen gençlik sevdasının emel zübdesi. Se'her'e tekaddüm etti. O münevver rüyalarının genç kızı.. kapıyı açtı.» diyen Lâmia idi. bir ateş ki sıcak bir buse gibi.. işte o biraz evvel gülerek dudaklarını basarak hafifçe başıyle selâmlayarak.. yakıyor. siyah saçların altında parlayan siyah gözlerden bir şey akıyor. çocuğun ellerinden tuttu. nefsini onun hük. Seher kapıyı açıp açmamak lâzım geleceğinde MAÎVESĐYAH 123 mütöhayyir idi. yavaş yavaş. Nihayet Ahmed Cemil. karşısında hamal kılıklı birisini gördü. kaldırdı. korucukların arasından süzülüp çıktı.sarsan şey. fakat okşayan bir ateş. sonra titrek bir aşk sadası ile bütün fikirlerinin.. . 122 MAI VE SĐYAH Bakınız o siyah peçenin. hislerinin muihassalası olan bu şiir parçalarını bir sevda teranesi gibi onun müteessir gözleri altında inşad ediyordu.. elinde şiir defteri. «Efendim!. Ahmed Cemil'in nasiyesinde bu sual bir endişe hattı tersim ediyordu. Bir gece herkes yatak odasına çekilmek üzere kalkmışlardı. Şiirlerini dinlemek istiyormuş. gözlerinin içinde — şimdi artık vuzuh ile gülümseyen Lâmia — aheste Taksim caddesini çıkmağa başladı. Artık tekrar oturmadı.. hayatında birinci ve sonuncu olmak üzere seveceği vücud. çocuk iri mai gözleriyle istimdat ederek ona bakıyordu. Kendi kendine: «Ne için onun benimle izdivacını istemesinler?» diyordu. siyah çarşafın. Bu vak'a Ahmed Cemil'i hakikate iade etmiş oldu. gece şu küçük asude evin kapısı çalınmak o derece müstesna bir vak'a idi ki herkeste ufak bir halecan hâsıl oldu. Zihninde bu şiir takriri için mahsus bir hücre tertip ediyor. Lâmia'yı orada bir kanepeye oturtuyor.* mü dairesinden çıkarmağa lüzum görmüyordu. türlü renklerde elbiselerle süslenen iskemlelerin. Ahmed Cemil başını çevirdi. Ahmed Cemil onu Lâ-nıia'ya kendisi okumak isterdi.. Artık o şeyin tesiri mahiyetinden kaçmağa. güya siyah ibir nur ki baş döndüren ateşli bir sevda havası ile vücudunu sarıyor. O da kendisini sevmiyor mu? Bir saat evvel o kendisine tebessüm eden gözlerde bir gizli incizab mânası hissolunmuyor muydu? Bu aralık tâ yanınbaşmda koşan bir kız kumların üzerine yüzü koyun düştü.... Ah! O sevda dakikası! Acaba hayat-ı bînasibinde o bahtiyar saat çalacak mı?. kendisi tâ ayaklarının dibine küçük bir ayak iskemlesine oturuyor..

şimdi lakırdı söyleyemiyormuş.. fakat Vehbi bey o suali anlamış da muhataplarını merakta bırakmamak lûtfunu gösteriyormuş gibi pederinin nıüşa-biyetini iki manalı hande arasında tâyin etti: «Nüzul!. iki kardeşle anne birçok zamandan beri birinci defa olarak gecenin celsesini o eski samimiyet ile geçirmek istediler. Đkbal pek az söze karışıyor. Vehbi beyi öteki evden istiyorlarmış. Efendi birdenbire hastalanmış. ağlamağa hazır gibi duran gözleriyle: «Gördünüz . zaten. ara sıra iki mânâsız kelime ile muhavereye iştirak ediyordu. değil mi? Yalnız şu söz ihtiyarın hastalığındaki mahiyeti izah etmiş oldu. Vehbi bey: — Biraz beni bekle! dedi. kımıldanamıyormuş. Herif sebebini evvelâ söylemek istemiyordu. Ahmed Cemil dilinin ucuna kadar gelen suali zab-tetti. Đsmini işitince Vehbi bey telâşla kapıya geldi.. kardeşine baktı. Yegâne mütalâa olarak Ahmed Cemil'in yüzüne baktı: — Bu yaşta genç bir kızla evlenmenin neticesi budur. Sonra içeriye girdi.. Muhavere bütün bu vak'a üzerine cereyan ediyordu. onun bütün heyetinden kocası için bir nefret havasının uçtuğunu hisseder. o vakit Aihmed Cemil. bilmem? dedi. diyordu. Sultanahmet'te babasının evinden.. eniştesiyle kapıdaki adamın arasında cereyan eden muhavereyi herkes taşlıkta gergin bir dikkatle dinliyordu. söyleyeceği sözün söylememek istediği tarafını gözleriyle anlatmağa çalışarak dedi ki: — Bey. tesîiyet iradına hazırlanıyordu. gündüz hiçbir şeyi yok iken hattâ akşam yemeğinde pek iyi bir halde iken odalarına çekildikten sonra birdenbire düşmüş.. o bil'akis güldü.» dedi. kayınbiraderle beraber matbaayı idare ederiz. Đkbal tekrar gözlerini kaldırdı. tuhaf bir vak'aya muttali olmuşçasına alay ediyor. Đkbal bu sözü söyledikten sonra pederinin vefatını bekleyen kocasının utanılacak bir mahiyetini ifşa etmiş gibi gözlerini indirdi.. O vakit Đkbal kardeşine derin bir nazarla baktı. Bir aralık Ahmed Cemil: 124 sıxan — Đhtiyar giderse matbaa ne olur... pedere bir şey olursa istifa ederim. sonra gördüğü ısrar üzerine ağızından parça parça izahat alınabildi. Bu akşam Vehbi bey gittikten sonra yatak odalarına çekilmekten vazgeçtiler. artık herkesin alışmağa başladığı düşünceli tavrıyle. herkesin yüzüne bakarak sanki bu vak'anm mudhik tesirinden başkalarının da hisse alıp almadığını tetkik ediyordu. herkes teessüf beyanında.— Vehbi beyin evi burası mı? — Burası. tâ izdivacından beri anlamak istedikleri hayat sırrının bir parçasını görür gibi idi. O vakit Ahmed Cemil çekildi.

Sonra daha ziyade izahat vermeğe lüzum görmeyerek ilâve etti: — Bundan sonra matbaa işlerine benim bakmaklığım lâzım geliyor. .. Onun için bir karar verelim. Vehbi bey âdeta yüksekten söylüyordu. çekildi. o devam ediyordu. henüz dün gece yatağa serilen babası için sabahleyin şifa çaresi taharrisine koşması lâzım gelirken matbaaya can atarak hesap soran bu adamın karşısında bütün yuvarlak vücudu baştan aşağı titreyen bir kütle kesilmişti. Ahmed Şevki efendi bunalıyordu. görmek istemeyerek heyet-i tahririye odasına girdi.. Yanlarına girdi. ________ 12. Artık matbaanın zevki kaçacağını anlamıştı. Daha ziyadesini dinlemek..» dediği işitildi. Ahmed Şevki efendinin çehresi her zamandan biraz daha ziyade kızarmıştı. Vehbi bey yalnız «Peder fena!» dedi.. ellerini uğuşturarak Ahmed Cemil'i hemen istintak etmek istedi: — Müdür ölmüş mü? . — Şimdi Şevki efendi bir muhtıra yapmalı. anlayamadılar. Đkbal kuru bir sesle: «Her vakit!» dedi. diğer bir kâğıda matbaanın geliri gideri.. evvelâ matbaada mevcut olan alât ve edevatın. Sonra matbaa ve gazete memurlarının isimleri. Seher oda kapısının yanında. yalnız Đkbal çıkarken: «Küçük hanımcığım. ben de sizin yanınıza geleyim. ah şu dakikada çekmecesinin yanıbaşmda sanki kendisine mahzun maJhzun bakıp •duran koyu nefti alpaga şemsiyesini şu çapkının kafasına indirdikten sonra matbaayı bırakıp gidebilse. Ahmed Cemil biraz daha istizah etmek istedi: — Ne vakit söylüyordu? dedi. havada kokusunu aldığı havadisin nev'ine vukuf arzusu kuru vücuduna sığama-yarak.. odanın hem içinde hem dışarısında eski zamanlardaki hususiyeti ihtar eder bir teklifsizlikle muhavereye iştirak ediyordu.mü? Beni verdiğiniz adamı anladınız mı?» demek istiyor gibi baktı. Ahmed Şevki efendiyle Ahmed Cemil birbirine bakıştılar. Ikbal'in son sözü üzerine birşey mırıldandı. * /*/ Ertesi gün Ahmed Cemil matbaaya gittiği vakit eniştesini AJhmed Şevki efendinin yanında gördü. fakat aldığım izahatı pek kâfi bulmuyorum. sonra başka bir suale cevap vermeğe mecbur olmaktan korkuyormuşçasına kardeşiyle annesini bıraktı. Orada yalnız Saib vardı. telâş içinde. darflerin bir fihristini isterim.. şimdi Şevki efendiden bazı şeyler soruyordum.. maaşları. Ahmed Cemil bu muhavereyi yarım bıraktı.

ni-i hayet daima Amerika'ya isnat olunan garibelerden birşey 1K du. Đdare memurunun çehresi boğazı sıkılıyormuş gibi kıpkır-i mızı idi. Birden kendisini bu adamın karşısında küçülmüş. şu içeride. kalktı. Vehbi bey bir âmir sıfatı takınmıştı. dedi.... nefretten göğsü şişiyordu... Eniştene herif dediğime istersen hiddet et. baksanıza. Ahmed Cemil'e daiha ziyade sokuldu: — Artık enişte beyiniz matbaayı size bırakır.. Ben bu azamet tavrını çekemeyeceğim. / — Cemil bey. hesap soraü oğul. sonra bütün ci-¦} ğerlerini dolduran hiddet havasını boşaltıyormuşçasma derinden geniş bir soludu. Burada Ahmed Şevki efendiyi değil kalıbını göreceksiniz." başladı. gülmeğe çalışarak Ahmed Şevki efendiye baktı. Saib'in teces-[i süslerinden emin olmak için kapıyı da kapadı. Kendisini eniştesi çağırıyordu. Ahmed Cemil'in. O vakit Saib sırıttı. Birşey söylemeden evvel yutkundu. daha ilk günü gelip de bana bir uşak muamelesi eden herife. alçalmış gibi gördü...— Onun gibi birşey. Sonra anladığı şeyi izah etmek istedi: — Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Artık benûn için matbaa bitmiştir. yarın sizinle de konuşmak lâzım geliyor.! Avrupa gazetelerini açtı. Ahmed Cemil şu dakikada bu kısa. Şevki efendi istediğim şeyleri hazırlayacak. yılıştı. kuru çocuğu tokatlamak istedi. yanına gitti. zayıf. . mütenevvia sütunlarında daima halkın hoşuna giden t düzme fıkrayı biraz da kendisi süsleyerek serbest tercümeyi.. iskemlesine oturarak: — Anlaşıldı! dedi. Enişte demeğe ancak razı olabildiği bu adamdan bugün emre benzer \ §eyler mi alacak? 1 Vehbi bey matbaanın tahtalarına güya her vakitten ziya-| de bir tasarruf kuvvetiyle basarak çıktı. tercüme edecek havadis aradı. j Đşe başlamayacak olursa rahat edemeyeceğine hükmetti. burada lastikten yapma gülünç bir soytarı gibi yaranmak için dizlerine sıçramaya çalışan mahlûk!. Ah!.. yarın yine burada buluşuruz. Ahmed Cemil gülümsedi. Ahmed Cemil yazı I edasına dönmedi... Bu insanlar. — Beni bu akşam beklemesinler. arkadaşının odasında kaldı.

«dünyada bir kişi olduktan sonra ı nasıı oısa geçuuiuu:» aıyorau... Ahmed Cemil bu vak'a üzerine düşünmeyi geceye talik etmiş idi.. ben kendime bir iş buluncaya kadar gelir giderim... Bu sabah eniştem geldi. o zamana kadar vücuduna ehemmiyet verilmeyen bu adamın gaybubetinde bir ehemmiyet olacağı hissolunuyordu. zannederim ki bazı tasavvurları var. Raci bu fırsattan istifade ederek matbaadaki tevakkuf zamanını yalnız yarım saate hasretti. Đhtiyarın bütün sol tarafıyle dili tutulmuştu. Yarın sen de matbaada mevkiinin ehemmiyetini anlayınca: «idare memurunu çağır-sanıza. Sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin burnundan gözlüğü her vakitten ziyade düştü.. Siz..» diye beni yanma getirtecek değil misin? Ahmed Cemil bir daha gülümsedi: . Bugün Ahmed Şevki efendi saat-jlerce kendisinden bahsetti. iiıaaeu Diraz suKun ouidUKtan. Yemekten sonra Ahmed Cemil annesine bakarak: — Matbaa altüst oluyor. Bugün matbaa halkı Tevfik efendinin hastalığına muttali olduktan sonra herkesin yüzüne bir endişe sayesi düştü.. Đhtiyarın ne olduğunu ondan sordu.. hesapları istedi. Vehbi beyin istediği şeylerin ne olduğunu düşünerek. Ne olacağını Ahmed Cemil tâyin edememişti.— O mütekebbir edaya ben tahammül edemem. ka-ym enişte matbaayı istediğiniz gibi idare ediniz. Ahmed Cemil'in hullya hayatından başlıca ümitlerinden biri bir matbaa sahibi olmak değil mi idi ? O halde işte o ümidin bir tahakkuk mukaddemesi gibi başlayan şu vak'aya karşı bir itminan duymak lâzım gelirken ne için makûs bir tesir duyuyor? Kalbinde hafi fakat vazıh bir his — Daha ne olacağını anlamadan bu kadar telâşa sebep . l\Đar mı? Ahmed Şevki efendi artık püskürdü: ha — Ne mi olacak? Bak görürsün.. Yalnız sağ elini oynatarak meramını ifade etmeğe çalışıyormuış. nasıl başlamak lâzım geleceğini zihnen tertip ederek: «Beyin. / kalemini buldu. Đkbal o gün kayınpederini görmek için gidip gelmişti. Akşam tjve gittiği zaman eniştesinin gelmeyeceğini haber verdi. ' sonra yavaş yavaş defterlerini karıştırdı. mahiyetini tamamen anladı.. Ahmed Cemil'e nasılsa edindiği birinci nevi sigaradan ikram etti. emrini icra etmeli!» dedi. Đkbal'in verdiği malûmattan meselenin vehametini. dedi. çalışmaya hazırlandı. tasavvuru istifa ederek matbaayı sizinle beraber idare etmek.. tırnağının üstünde çıtlattı. Saib muttasıl Ahmed Şevki efendinin etrafında dolaştı.. Ali Şekib her vakitten ziyade yazdı. Đkbal kardeşinin ne demek istediğini anladı: — Dün gece söylemiştim zannederim. hokkasını düzeltti. fakat mat-jbaada birşey olacağından eski çalışma zevkinin zevale uğra-^ yacağmdan o da emin idi.

.. onun vazifesi benim iktidarımın fevkindedir. şuraya düşmek. gazetenin idaresi bana tevdi edilecek olursa bundan ne için ürkmek lâzım gelsin?» demek istedi. Yalnız bana ait vazifeleri başmuharrirlikle beraber kayınbiraderime bırakacağım. can çekişerek atmak isteyen bu öldürücü şey.. Şu dakikada vücudunda güya bütün hüviyeti eziliyor.matbaada şu tebeddülün — ümidin tahakkuku değil — bir inkırazı olduğunu söylüyordu. bitik. şu halde bana evvelce yabncı olan matbaa ile bugün aramızda bir karabet hâsıl oluyor demektir. eniştesi gelip de Ahmed Şevki efendinin hazırladığı hesap icmalleri üzerine sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin müşareketiyle efkâr mübadelesine başlanılınca. sevmek bu muydu?. iki ellerini göğsüne basarak: «Yürüyeme-yeceğim. Vehbi bey cevap vermeye hazırlanıyordu. Đnsanı güya bir mengene içinde sıkıp sıkıp da birisinin ayakları altına ezik. Aman yarabbi! Sevmek bu muydu?. Hüseyin Baha efendinin sükût tavsiye eden bir nazarı nefsini zaptetmesine medar oldu: — Ali Şekib olmayacak olursa gazeteyi idare etmek münı-"kün olamaz. Bir aralık kendi kendisine: — Vehim! Ne için öyle olsun? Her vak'ayı fena şumuliyle telâkki etmek bana mahsus bir bedbinlik mesleği! Halbuki mesele pek sade: Ben bir matbaada bulunuyorum ki idare şekli bana tamamiy-le yabancı. Eniştesi biraz gülerek yüzüne baktı: —. zannediyor. — Ali Şekib ne olacak? dedi. MAĐ VE SĐTAH 133 ayırmıyordu. dedi. Bugün bir vak'a o idareyi eniştemin eline geçiriyor. «Ali Şekib gidecek olursa ben duramam!» demek üzere atılıyordu. vicdanında bir tehaşi ezasıyle hüküm süren hissin muazzip sedasını susturmağa çalıştı. Hattâ eniştesi matbaanın ıslahından. Hüseyin Baha efendi korkulu bir fırtınadan ehven kurtulmuş olmasından mutmain olarak müzakerenin iptidasından foeri birkaç defalar düşen gözlüğünü düzelttikten sonra iltifata teşekkür etmekle meşgul iken.. odanın yarı açık duran kapısından Saib'in mütecessis çehresi göründü. Nihayet Vehbi bey müzakereye bir nazik hatime vermek istedi: — Matbaa ve gazete Hüseyin Baha efendinin idaresinde oldukça ben memuriyetimden istifaya lüzum görmüyorum. Ahmed Cemil'in birden rengi değişti. kumlar üstünde Ölmek istiyorum» demek için bir ihtiyaç duyuyordu. Matbaanın. . Ertesi gün matbaada.Gazete için o kadar muharrire ihtiyaç var mı? Ahmed Cemil saatlerden biri idare ettiği meseleyi şu dakikada tarumar etmek istedi. gazetenin terakkisini teminden bahsettikçe geceleri sofra başında bilardo vukuatı nakleden bu adamın içinde bir tedbir sahibi muhtefi olduğunu anlıyordu. Ahmed Cemil eniştesine karşı hep mümaşat eder oldu. Zaten mümaşat olunmayacak bir fikre de tesadüf etmemiş idi. beni buraya bırak.

onu gözleriyle takip etmiş olmak affedilmeyecek bir töhmet imiş gibi birden sıkılmış. — Daha erken zannederim. o kadar yalnız ki bütün bu sahra şu akşam baygınlığına şiiriyle onların.. o körpe hayatı hissediyor. Lâmia hayret nidasiyle: — Ağabeyim.. Ahmed Cemil'in yine gözleri bulanmıştı. Elindeki açık kırmızı. şimdi. Şuracıkta bir tesadüf etmiyecek olursa bugün bir daha göremeyeceğini biliyordu.. Onu selâmlıyor..Gittikçe yaklaşıyorlardı. Ahmed Cemil'in uzun kumral saçlı başını o kıvırcık gür siyah saçların yanma çekseydi... dedi. ancak onların olsaydı. sonra mütebessim gözleriyle Ahmed Cemil'e baktı. güya çocuk iken her defa gelişinde dediği gibi: «Ne iyi ettiniz de geldiniz!» diyordu. omuzlarından yanlarına düşen açık yenler.. ipek kumaşın üzerinden akan râşe seyyaleleri içinde o vücudun ihtizazını görüyordu.. büyük tac şeklinde örtseydi. Cürm-ü nıeşhud halinde yakalananlara mahsus bir şaşırma ile Lâmia'nm orada bulunduğunu görmek. . Bu sırada onlar döndüler. yolun şu kenarında. o kadar ki saçları birbirine karışarak siyah ve kumral bir enmuzeç teşkil etseydi. Ah.. Lâmia o beyaz tül örtüyü açsaydı. Akşam rüzgârının hafif darbeleriyle çırpman ipek örtüsünün içinde Lâmia'nın çehresini bir bulut altında görüyordu. o küçük kırmızı şemsiye! Ne olurdu. sonra o tül şu bir çift baştan mürekkep sevgi levhasını gizleyip o küçücük kırmıza şemsiyede bu gençlik sevdasını sahranın yalnızlığından bile esirgeyerek yakuttan bir .. Şuracıkta.. Tâ belinde küçük küçük kırmalarla büzülerek sırtında dikişsiz bırakılmış kıvrıklar. — Şu önde gidenler Lâmia ile ustası değil mi? — Bilmem!. mi ? Arkadaşının sualine: .... düşünmeden yalan söylemişti.> dememişti? Halbuki bu sırrı birisine tevdi etmek ihtiyacı onu âdeta hasta ediyordu. ikisine ancak kâfi bir taş parçasının — üzerine otursaydılar. Cevabını verdi. yanya-na. — Artık dönelim.. belinden aşağıya yanlarını latif bir yuvarlaklıkla tersim ettikten sonra düşüp ayaklarının her hatvesiyle sağa sola nazenin bir raks ile sallanan etekler altında vücu-f dunun hayatını. sade şemsiyesini bazan kaldırarak. şurada yalnız bulunsalardı. anlamıyor musun? Ah! Bilsen onu ne kadar seviyorum!.. Şimdi Ahmed Cemil daha vazıh görünüyordu. bazan omuzundan başının arkasına tutarak yürüyordu. Bu yalana sebep ne? Ne için şuracıkta saf13 i MAĐ VE SĐYAH vet ve samimiyetle arkadaşının ellerine yapışarak: «Evet o! demindenberi onun için titrediğimi görmüyor musun. Lâmia başını beyaz bir tül ile örtmüş. artık aralarında on adımlık bir mesafe kalmış idi. gözleriyle bir aşinalık gönderiyor. öyle ki hemen karşı karşıya gelmiş oldular. boynundan doladıktan sonra ucunu sol omuzundan arkasına atmıştı. O cevabı verdikten sonra nedamet etti.. bir taş parçasının — fakat küçük. o kadar ki vücutlarının sıcaklığı imtizaç etseydi..

ufukların yarı şeffaf tüllerini titreterek uçuşmağa ^aş-lamıştı. Geçtiler... bir müddet daha yürüdüler. Ben de dinlemek isterdim!» mânasıyle gülümsediğini görüyordu. bir müddetten beri onun bahsini etmemeğe başlamıştı. Nedim? dedi. Artık Hüseyin Nazmi'yi döndürmek bile istemedi. Bu gece Hüseyin Nazmi. Fakat yalnız bir an için gözlerine isabet eden bu hande güya oraya bigâneliğini anlamış da firar etmiş gibi silindi. . — Ne oluyorsun. Bu sabah matbaaya girer girmez Ahmed Cemil. artık bitirmeliyim!» dedi. Bir ay daha çalışsa arkadaşlarına okuyabilecek bir hale getireceğini zannediyordu. Derinden bellisiz bir inek sesine muhteriz dem tutan hafif kuş cıvıltıları arasında. iki arkadaş döndüler. sabahleyin kendi kendisine: «Evet. Lâmia'yı düşünürken.Hüseyin Nazmi hemşiresine yalnız «eve mi?» dedi. Eseriyle Lâmia. ilâve etti: — Đstersen gelecek ay. kütüphanesini yine altüst ederken bir aralık arkadaşı Ahmed Cemil'e sordu: ^— Senin «eserinin inşad resmi ne vakit icra olunacak? Ahmed Cemil artık eserin ikmalinde bu kadar t||ahhür ettiğinden utanır olmuş.. Çocuk: — Baba bir şey oluyor. en evvel Nedim'e tesadüf etti. Bütün hayatında sevda sekriyle mest kalmak için yalnız o nazar kifayet edecekti. Çocuk elinde bir sürahi ile merdivenden koşarak çıkıyordu.. dedi.. şimdi sahrayı esmer bir renk yan şeffaf örtüsüne sarmış tâ ileride afakin sinesinden gecenin sükâın nefesi. Ahmed Cemil şimdi mesut idi. Bu gece uykusunun arasında hep o eserle o hayal yaşadı. eserine fikrini sevk ettikçe o siyah gözlerin: «Bitirseniz a. ıstıraptan perişan olmuş çehresinde bir tesliyet ibtisamı ta-yaran etti. MAJ VE SĐYAH 135 — Ne vakit istersen! dedi. Çocuk başını çevirip Ahmed Cemili görünce korkudan. Bu iki emel hedefi bir çift ikiz hemşire gibi hâtırasında öpüşüyordu. Lâmia «evet!» dedi. sonra küçük kırmızı şemsiyesini bir veda selâmı gibi savurdu. Lâmia'nın o mütebessim nazarı. Gece yalnız kaldığı vakit zihninde yalnız iki şey yaşıyordu. kalbinde bir deste saadet çiçekleri gibi inkişaf etmiş idi. eserini. Kendisini bu gün şu Erenköy seferinden artık bahtiyarlık hissesini almış kıyas etti.

dedi. Çocuk bir türlü oradan ayrılamıyordu. güya Ahmed Cemil babasının ıstırabını giderecek bir tabip imiş gibi ondan kendisine kuvvet verecek bir cevap bekliyordu. gözlerini . yalnız ara sıra içinden gelen bir hıçkırıkla vücudu sarsılıyordu.. Raci. pek iyi anlayamadım amma ağlarken ağzından dökülen sözlerden dün akşam katanyle gittiğim anladım... Biçare çocuk!. «Niçin telâş ediyorsun? Babanın hiçbir şeyi yok.» dedi. Tekarrüp etti. Ne oluyorsun?» dedi. Bu sırada içeriden boğuk. hiçbir şey işitmiyordu..Ahmed Cemil yukarıya çıktığı vakit matbaada Ahmed Şevki efendiden başka kimse yoktu. Babası ağlarken Nedim'in halini görseydin. Yazıhanesinin önünde er-bab-ı mesalîhe mahsus küçük penceresinden Ahmed Cemil'i gülerek kendisine mahsus işveli temannasiyle selâmladıktan sonra: — Sahib-i imtiyazın odasına gir! dedi.. eğilerek: «Birader!. ciğerleri sökecek bir öksürük işitildi. şu gördüğü neticeden ona tekaddüm etmiş olması lâzım gelen vak'ala-n icat ediyordu. öyle oturdu kaldı. Nedim hâlâ yaşlı gözleriyle bakıyor. göğüs geçirdi: — Bilmem amma fena görüyorum. Hüseyin Baha efendinin kanepesine yüz üstü yatmış. kimbilir nerelerde düşüp kalktıktan sonra sabahleyin yine içmiş. Ahmed Şevki efendi dedi ki: — Nasıl öksürüyor. refikinin sualine hacet bırakmadan bildiğini anlattı: — Ben geldiğim zaman orada uluya uluya ağlıyordu. ciğerleri paralanıyor. Nedim de elinde süra-hisiyle kendisini takip ediyordu. Bu da Sirkeci'de ölünceye kadar içmiş. hareketsia yatıyor. Đdare memuru da küçük penceresinde onu bekliyordu. .. işitiyor musun? Sen gelmeden evvel böyle saatlerce öksürdü.zavallılığına küçücük kalbinin kan ağladığı .bu adamın üzerine dikti. Gördüğü manzaranın mahiyetini derhal anlayamadı.. Ahnled Cemil şu vak'amn ne olduğunu anlıyor. bir kolu sarkarak kilimin üzerine 136 MAĐ VE SĐYAH düşmüş. Raci cevap vermiyor. hâlâ içmekten vaz geçmiyor.. Kendi kendisine: «îri Alman karısının yeni bir tahriki! Bu geceyi içmekle geçirmiş. Ahmed Cemil doğru oraya girdi. îdare memuru başını saladı. Elinde bırakamadığı sürahisiyle gitti babasının karşısında bir iskemlenin kenarına ilişti. Ahmed Cemil Raci'nin sızmış olduğunu. Ahmed Şevki efendinin yanına geldi. şimdi sızıyor* dedi. Karı bırakıp gitmiş. bir cevap alamayacağını anladıktan sonra Nedim'e döndü.

Biraz sonra Saib'le göründüler. Şimdi Ali Şekib'e ne diyecek? Şu teşebbüse mümanaat mı edecek? Hakikatta arkadaşı fena bir iş yapmış olmuyor. Her gün binlerce adamları esnetmekten başka bir şeye hizmet etmeyecek altı sütun yazı yetiştirmek için kafa patlatmaktansa dükkânımın köşesinde müşteri bekleyerek biraz da başka yazıcılara kâğıt kaf.. Mümkün olsaydı.. Raci'yi alacak. Ali Şekib'in bu karan nasıl esbap ile ittihaz ettiğini anlamakta teahhur etmedi. Ahmed Cemil. Ali Şekib o vakit Ahmed Cemil'e baktı: — Yazıcılıktan usandım. . Onun gibi iştihar emelleri olmayan bir adam için dükkâncılık herhalde yazıcılıktan iyi değil midir? Esasen Ali Şekib'i pek musip bulmakla beraber bu meselede kendisine bir töhmet hissesi tefrik ediyor..Aihmed Cemil zaten o hayatın şu neticeyi tevlit edeceğini pek iyi bilirdi. onların altından saf bir kalb çıkardıktan sonra: — Đşte bu temiz. Dudaklarını açan geniş bir hande ile Saib'i dinliyordu. dolaplar konsun. Ali Şekib gülerek cevap verdi: — Kâğıtçı dükkânı. Ali Şekib'in her vakitten ziyade neşesi vardı. Öne de camekânlar yerleştirilerek aralarında zarif maun iki kanatlı bir kapı bırakılsın da bakınız dükkân kendisini nasıl gösterir. — Bir kere duvarlar kâğıtlarısın. Dudaklarının arasından «yazık!» dedi. eniştesinin sebebine meslekin tebdiline lüzum gören bu adama karşı kendisi için bir mahcubiyet duyuyordu.. bir tabibin zeki ve mütekayyit tedavisiyle onun hissiyaMAĐ VE SĐYAH 13T tını örten bütün levs agşiyesini yavaş yavaş kaldıracak. bu adamın nasıl bir hata ile hayatının mahvına sebep olduğunu düşündükçe derin bir merhamet hissi duyuyordu. Küçük bir kamus gibi her şeyden behre sahibi olan.. Bugün Raci'ye her vakitten ziyade acıyor. Matbaanın aşağı katında Ali Şekib'in iri sesi işitildi. Ahmed Şevki efendi küçük penceresinden başını uzattı: — Ne dükkânı?. kalbi sefalet hayatı içinde yuvarlanan oğluna götür. Arkadaşının ikide birde elinde iki üç lira ile Emniyet sandığına gittiğini de bilirdi. Sabahları bana uğrar da birer kahve içersek sana esnaflığın meziyetlerini izalb ederim. biraz da esnaflık edeyim. Saib ellerini uğuşturarak Ali Şekib'in bir aksi sedası gibi tekrar etti: — Kâğıtçı dükkânı.em yetiştirmek istiyorum. siyasî baş makaleyi bitirdikten sonra sıhhate dair bir bend yazmaktan yahut iktisada ait bir meseleyi kurcalamaktan içtinap etmeyen bu adam şimdi mektep çocuMarma kurşun kalem be- .» diyecekti.

Sahib-i imtiyazın keyifli zamanını bulacağım da bir lira koparacağım diye düşünerek bir âlet gibi yazı yazmaktan usandım! Ahmed Şevki efendi sade dinliyordu.» denmiyecekmiş. ötede canı sıkılmış gibi duran işlemeli sedef bir kâğıt bıçağının yerini değiştireceğim. cüzdanlar. resim örnekleri göstermeğe mi çalışacak?. Arkadaşını gülerek dinliyordu. ben onları çocuklarım gibi seveceğim.. Kazanacağım şey yine benimdir.. bir aralık Ahmed Cemil'e bakarak: — Hakkı var! dedi. hayatı? Ahmed Cemil Ali Şekib'in bu kadar neşatına karşı muhalif davranmak istemedi. Dükkânım dedikçe duyduğum zevki bilseniz! Bir dükkâna malik olmak!.. değil mi? dedi. bana bir iki güne kadar MAĐVESĐYAH 139 •eniştemden taahhütlü bir mektup gelecek. Amma dükkâncılıkta: «Ali Şekib'in dün güzel bir makalesi vardı.. denildiği vakit sanki ne oluyor?. o bin »çeşit tuhaflıklar.\ lerek Ali Şekib'e: — Alay ediyorsun! dedi. Kendi kendisine — Keşke benim . Ahmed Şevki efendi taahhütlü mektubun ne için böyle takayyüde mazhar olduğunu Saib'in karşıdan parmaklarıyle para sayıyormuş gibi işaretinden anladı. idare memuruna dedi ki: — Aman Ahmed Şevki efendi. Ali Şekib Ahmed Şevki efendinin reyini kazandıktan sonra büsbütün cesaret buldu: — öyle değil mi? Hiç olmazsa dükkânımda satacağım şeyler benim malımdır.. — Alay mı? Hiç öyle değil. Sonra bir alay mini mini müşterilerimi idare edebilmek için bunalacağım.. — işe ne vakit başlanıyor?. Hayatımda birinci defa olarak ciddî bir şey yapmak istiyorum. bizim müvezziye tenbi'h etseniz de onu arasa... onlarla ufak ufak alacak hesaplar açacağım. Ali Şekib Ahmed Şevki efendiye döndü: — Artık benim dükkân varken başka yerden alış veriş edilmez. Gördünüz mü saadeti?. Camekâmn içinde tozlanmış bir par-ra çantasını elime alıp okşıyarak sileceğim. kalemler.... ne güzel şeyler olacak: Zarif billur hokkalar. benim o süslü yazımla tutulmuş lâtif defterciklerim olacak....138 MAÎ VE SĐYAH ğendirmeğe. Ali Şekib'in birden aklına bir şey geldi... sabahleyin dükkânıma girdiğim zaman onları küçük fakat yüreğimden kopan bir tebessümle selâmlayacağım. Artık mürekkep kokusundan tiksinmeğe başladım. renkli mektupluk kâğıtlar. Ona mukabil benim dükkânımda... Gü. — Dükkân tutuldu bile!. Hemen. Gördün mü..

. para babamın. siz Said'le Saib üç kişi gazeteyi pek âlâ idare edersiniz. Vehbi bey omuzlarını silkti: — Eğer her sokakta sürünecek olanı matbaaya almak lâ-zum gelirse. bir âmir karşısında gibi münkad vazıyle dinliyordu. çalışkan bir çocuğa benziyor.. — Ben matbaanın idare tarzını büsbütün değiştirmek istiyorum. beğendiği yerde yesin. Matbaada gazeteden başka bir şey yok.. Bu Osman Tayyar «Mir'at-ı Şuûn» dan istiskale uğrayarak mevkiini Ahmed Cemil'e terketmiş olan adamdı. kendisine bir aylık veririz. Raci'leri süpürürüz... Daha sonra Vehbi bey: «Bir de o sarhoşun matbaada ne işi var?. Saib müstait. onu alırız» dedi. Ahmed Cemil'in gazeteyi hemen yalnızca idare etmekten ziyadece zahmet çekeceğine teessüf ediyor gibi göründü. Bu gece yemekten sonra Vehbi bey Ahmed Cemil'e mat-baya dair görüşülmek için hemen yukarıya çıkmasını rica etti. Veîıbi bey söyledikçe hiddetleniyor. Eniştesi fikrini büsbütün izah etti. ara sıra kocasına perişan bir mâna ile güya istirham ederek buMAĐ VE SĐYAH 141 140 MAĐ VE SĐYAH kan Đkbal'in yanında. sonra neticede bir istifade olursa yarı yarıya taksim. bir aralık lakırdısının arasında: «Eğer pek zahmet çekecekseniz bana Osman Tayyar isminde bir muharrir müracaat etti. Ona beyhude aylık verip duracak mıyız?» dedi. .de böyle bir eniştem olsaydı! dedi. gazetenin başında da bir alay haşerat! O Hüseyin Baha efendinin sahib-i imtiyazlığından başka bir şeyini göremiyorum. Ahmed Cemil ihtiyat ederek: «Bir kere böyle tecrübe edelim de..» cevabını verdi. Matbaanın şu halinden hiç de memnun değilim. Matbaada beyhude para alanları: Şekib'leri. Peder nasıl olmuş da bütün sermayesini bir gazetenin istifadesine feda etmiş anlamıyorum. dedi. değil mi? Saib'in takdire mazhar oluşuna Ahmed Cemil gülümseyerek yalnız: — Evet. Ahmed Cemil henüz beş dakika içinde canını sıkmaya başlayan bu müzakerenin bir an evvel bitmesini sabırsızlıkla bekliyordu: — O biçare matbaadan çıkarılacak olursa sokaklarda sürünür. Ahmed Cemil. Hüseyin Baha efendi gazeteyi bana bırakır.. matbaa onun. dedi.. Küçük odada Vehbi bey musahabe mukaddemesi olarak Ali Şekib'in matbaadan çekilmek üzere olmasından bahsetti.

kolu bağlı oturuyorlar. dedi. karşısında türlü tafsilât ile icat ettiği o ümit âlemine müvazişkâr bir nazarla bakamıyordu. Vehbi bey canını sıkan bir şeyle meşgul imiş gibi ayağa kalktı. bir* kitaphane. bir müddet için tatlı bir mestlik içinde sardıktan sonra birdenbire fena bir iz bırakarak geçiyordu. «Bu söylenilen şeyler doğru değil mi? Ben onun dediği gibi züğürt bir herif olmasam da bugün iki yüz lirayı matbaaya atabilsem bütün bu şeyler vücude gelmeyecek mi? diyordu. matbaayı büyütüyor. Vehbi bey şimdi tasavvurlarını izah ediyor. bir mücellithane vücude getiriyordu. liralarla oynuyor. Bu akşam eniştesinin sesi kulaklarında daima tekerrür etti: — iki üç yüz lira. çıktı. Mümkün değil eniştesinin hülyalarına iştirak edemiyor.. Vehbi bey Ahmed Cemil'in önüne geldi. dedi.— Matbaaya gelince. Vehbi bey asıl maksud olan noktaya geldiğini göstermek isteyerek: — Tamam! dedi — Sade harf değil. ikbal kardeşinin nazarına tesadüf etmemek için gözlerini indirmişti. o vakit matbaa hakikaten bir matbaa olur.. ikbal daha ziyade duramadı. Halbuki kendi kendisine. «Para olsa matbaayı bir altın madeni haline getirmek işten bile değil!» Da'ha sonra: — ihtiyardan beş para koparmak mümkün değil ki.. şüphesiz o akşam biraz ziyadece kaçan Fertek düzinin neş'esiyle gülerek: — Sen de züğürt herifin birisin. matbaayı ne için yalnız bir gazeteye hasretmen" ?" Kitap basamaz mıyız? Ahmed Cemil: — Matbaanın harf mevcudu kâfi değil T dedi.. bir sürü mürettip var. öyle mi ? . Demek bütün hayatının emelleri hemen tahakkuk ediver-mek için yalnız şu iki üç yüz lira kifayet ediyor. hattâ bir de taş makinesi ister. Bütün bu hülyalar Ahmed Cemil'in dimağını uyuşturuyor.. Ahmed Cemil Đkbal'e bakıyordu. matbaada şubeler açıyor. bütün devair evrakını iltizam ediyor. Ne olurdu? iki üç yüz liran olaydı da matbaaya atıvereydin. para kazanmak ne demek olduğunu o zaman anlarız. makineleri petrolla işletiyor.. bu kaba latifenin kardeşinin «zerindeki acılığına şahit olmamak için kalktı.

O da zaten gazete gailesinden kurtulmak için bir fırsat gözetiyormuş. matbaadan çıktı. Nereye gideceğini tâyin etmeksizin yürürken bir sesin: — Eski arkadaşlara iltifat yok mu? dediğini işitti. ona fena yahut iyi sıfatlarından birini takamamıştı. tebrik etti. Ali Şekib henüz bir gün evvelden beri yerleştiği dükkânının önünde mes'ut bir haz ile tebessüm ediyordu. demek ondan sonra Hüseyin Baha efendi ile görüşülmüş.. O vakit Aflı-med Cemil daima açık bir tesliyet menbaa olan arkadaşının elini sıktı. değil mi? Ahmed Gemilin gözleri Hüseyin Baha efendinin kapaklı yüksek yazıhanesine gitti.. karar verilmişti. dedi. deste deste kâğıt yığınlarının. Ali Şekib hep dükkânından bahsediyor. renk renk mektup kâğıtları gösteriyordu. fakat şimdi bu yazıhaneye temellük etmek fikrine karşı bir soğukluk hissediyordu. Kendisini bir matbaanın şöyle bir odasında bir müdürlük yazıhanesinin önünde oturmuş görmek isterdi. 142 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil de kendi eniştesini düşündü. Şu halde bu yazıhaneyi siz alırsınız.» diyerek arkadaşına resimli kartlar. tuhaf çakılar. ben teklif eder etmez kabul etti. .Bir gün Ahmed Cemil Said'le tashihlere bakarken Saib yavaşça yanına sokuldu: — Hüseyin Baha efendi kâğıtlarını topluyor. dolapların. Ahmed Cemil eniştesini Hüseyin Baha efendinin henüz tahliye ettiği yazıhanenin başında buldu. hileli para çantaları. Ali Şekib büyük keman şeklinde jelatin kaplı zarif bir takvimi göstermekle meşgul iken dükkânın kapısından Saib'in başı göründü: •—¦ Cemil bey! Deminden beri sizi arıyorum. Vehbi beyin ilk sözü: —-işi bitirdik! oldu. onu yeni maun camekânlarm. eniştesiniz geldi. bu adam hakkında henüz hüküm vermemiş.. «Bak ne cici şeyler buldum. Bir aralık nahiye müdürü olan eniştesinden bahsetti: — Đmdadıma yetişmeseydi bu dükkân zor açılırdı. Önce eniştesinin söylediklerini sadece bir musahabe gibi dinlemişti. dedi. Bir vakit ekmek bulmak için âtifetine müracaat ettiği bu adamın bugün şu matbaadan vedaını görmemek için bir bahane icat etti. şimdi sizi istiyor. O yazıhanenin başına geçmekle bir vakit kendisine muavenet elini uzatmış' olan bir adamın hakkına taarruz etmiş olacak zannetti. henüz yerleştirilmemiş paketlerin arasında bahtiyar gördükçe sevinç duyarak oturdu. Ahmed Cemil dondu kaldı..

yanıbaşınız-da ellerinin tarakası duyulan mürettiplere gidecek.. o paranın bir ev için nemasını hapsetmekten ise şu suretle istifade vesilesi ittihaz ederek. Ahmed Cemil de bu matbaa meselesi yeni bir düşünceye silsilesi tevlit etmiş oldu.. mütalâalarının nihayetine şu cümleyi koydu: — Yine sen bilirsin. Şu dakikada bir karar verse matbaaya bir taş makinesi ilâve edebilecek. kaleminizden akıp taşan o şeyleri şuracığa halının üzerine döküvermek henüz beş dakika evvel sizin dimağınızdan doğan. Ahmed Cemil o geceden beri dimağında darbe vurmaktan hâli kalmayan para bulmak ihtimalinin tahakkuku ümidini işitince kıpkırmızı oldu. Şu halde Ahmed Cemil de matbaaya kısmen mutasarrıf olarak... Ahmed Cemil'in nezareti altında işin içinden çıkabilir zannolunur. yirmi beş lira tefrik..» diyordu. şu ceviz yazıhanenin . kâh sürünerek uzanıp giden yazılarınız. Istiglâlden. dedi. sahih!. bir saat sonra bu uzun kâğıtlar birer madenî sütuna tebeddül edecek. Vehbi bey devam etmek için bir istifsar kelimesine mun-tazırdı: — Ne yolda? dedi.. Matbaada maddeten... fikrinizin uçuşlarını takip edemeyerek garip ivicaclarla sanki ıstırabından kâh kıvranarak.. MAĐVESĐYAH 143 bunlar hakkında tam bir vukuf ile tafsilât veriyordu: «Matbaanın hasılatının ayda meselâ yirmi. nevakısmı ikmale gelince: Vehbi bey birden tahattur ediyormuşçasma: — Ha!. Vehbi beyin mantık istidlallerinin sonun yoktu. Sü-leymaniye'deki evden dem vurdu.. edilerek istikraz olunacak paranın tesviyesine tahsis olunur.başında yazı yazmak. rehinden bahsediyor.. O gürültüyü şimdi kulakları işitiyor. bey'i bilvefadan. Gazeteyi Ahmed Cemil ile Said ve Saib pek âlâ idare edebilirlerdi.. kendisine bir meslek temin etmiş olacaktı. daha sonra makinenin safhasına iki kanatlarını açmış bir yaprak. Đşte muharrik bir canavar gibi homurdanmağa başlıyor. türlü tarikler ve vasıtalar gösteriyor. Đşte kayışlar birer uzun yılan gibi matbaayı . yerde cihana dağılmak için muntazır serilen kâğıtlarınızı şimdi küçük bir mürettip yamağı gelip toplayacak.. onun hayaliyle mestoluyordu. Bu cihet zaten geçen akşam karar altına alınmamış mıydı? Matbaaya gelince Ahmed Şevki efendi biraz tuhaf adam amma oldukça becerikli birisine benziyor. bunda bana müteallik hiç bip şey yok. bir petrol muharrikinin çarhı kayış kolanlara takılınca ayaklarının altında şu bina bir fabrikanın hayat gulgulesiyle gürleyecek. Matbaanın. Vehbi bey şimdi gazetenin. Ah! ayaklarınızın altında bir irfan burkanı gibi gürleye gürleye dönen o makinelerin çelikten zemzemesiyle kulaklarınız uyuşarak. bu ümide 'husul bulamayacak nazariyle bakmakta iken işte şimdi gözünün önünde bir çare belirmişti. fiilen bir hak sahibi olmak ümidine karşı içi titriyordu.Eniştesine cevap vermedi. matbaanın idare şekilleri hakkında tasavvurlarını izah ediyordu. Para tedariki için bir çare buldum amma bilmem arzu eder misin?.. O zaman eniştesi paranın tedariki çaresini izah etti. Öyle değil mi? Eve malik olmaktan ziyade bir mesleke malik olmak lâzımgelir.

» Evet. çelik dişlerin... o siyah devin karnından. ne için korkuyor?.» dedi. sonra: «Ben ne karışırım. Bir şeyden daJha korkuyordu.. kanatlarını gererek. annesine. MAĐ VE SĐYAH 145 . daha metin bir ses — başka bir lisan ile kuvvet vermeğe çalışıyordu: «Ne için tehlike olsun?. abasından kayarak akarak. bükülerek bir alay beyaz kuşlar. Fakat o mini mini ev..... Ahmed Cemil ancak ay^lacaklan zaman sormağa cesaret Iraldu: «îkbal ne cevap verdi?» dedi.. beyazlıklar peyda oluyor.. kardeşine bu tasavvuru nasıl açmalı? Bundan beklenen menfaati onlara anlatabilmek için ne yapmalı? Ahmed Cemil henüz bu tereddütler içinde bir karar verebilmek için cesaret bulamamakta idi ki ertesi gün akşam üzeri eniştesi matbaaya geldiği vakit iki lâkırdı arasında: «Dün Đkbal'e ev meselesini açtım!» dedi. bakınız. bunlar sizin işte şu iki parmağınızla arasında sıkarak fikir yaratmağa mecbur ettiğiniz şakalarınızın içinden fırlamış. Đkbal'in hakkına ne salâhiyetle tasarruf «decek. üstüvanelerin üzerinden. Parayı bir kumar masasına mı Ttoyacaksm?. yüzbinlerce beyaz kâğıtların delice uçuşu hüküm sürüyordu.. canlanmış şeyler.. Sonra yine matbaanın günlük işlerine geçti. parça parça öteye beriye serpecek. makinenin.. Demek bu rüyayı hemen şimdi hakikate tebdil edebilmek için elinde bir çare var. «Onun ne hükmü var?» demek istedi. diyor. bir rüzgâr bütün bu 144 MAĐ VE SĐYAH irfan mahlûklarını dünyanın her tarafına atacak. onu ne sebeple tehlikeye atacak? Hülyasını dolduran makinelerin tarakası arasında zayıf Mr vicdan sadası Ahmed Cemil'i o tasavvurdan irkilmeğe davet ederken diğer bir ses — daha vazıh.. çırpınarak uçuşuyor. sonsuz genişliği içinde hissesine isabet eden Süleymaniye'deki o bir avuç toprağı. oğlunun bir hevesi uğruna tehlikeye konulmak için mi bütün hayatının mesaî bahası olarak edinmişti? Haydi kendisine ait olan hisse için onu alet olarak kullansın. Đkimizin re'yine havale etti..baştan aşağı sarsıyor.. Ahmed Cemil'in şimdi kulaklarında makinelerin tarraka-sı. Hayatında. O para ile alacağın her vakit para değil midir?. Zavallı babası onu terhin edilmek.. Eniştesi omuzlarını silk-ti. gözlerinin içinde binlerce. Onu emellerinin bir oyuncağı gibi istimal edebilir miydi? Terhin! Bu kelimede bir soğukluk buluyor. ondan ürkü-yordu. cihanın uçsuz. Ne zaman istersen eline geçecek bir sermayeyi kullanmaktan ne için korkuyorsun?.

Bugünden sonra bu tasavvura ait vukuatın cereyanını idare edebilmek için Ahmed Cemil imkân bulamadı, belki tatlı bir hülyanın şu tahakkuku vasıtasını reddetmek için mukavemet sarfından kendisini alıkoyan bir sebep vardı. Eniştesi iki gün matbaaya bir yabancı ile geldi. Üç kişi, daha doğrusu Ahmed Cemil iştirak etmeyerek, ikisinin arasında güya mukarrer bir işin teferruatına dair müzakere cereyan etti, o akşam evde bahis tazelendi. Sabiha hanımla Đkbal ses çıkarmıyorlardı, hattâ oğlunun istikbalini bu tasavvurun ta-hakkukuyle kaim zanneden bir annenin sükûtunda bir tehviç emaresi bi'le farkolunuyordu. Senetler yapıldı, mahkemelere gidildi, yine o sırada işini tatil eden bir karşı matbaasının müzayedesinden bahsolundu. Şimdi Ahmed Cemil sanki bir dalganın üzerinde düşünmeğe meydan bulmayarak yuvarlanıyordu. Eniştesinin bin türlü zorlukları yenen faaliyeti bir hafta içinde Ahmed Cemil'in ayakları altına petrol muharrikiyle litografya makinesini yerleştirdi. Ahmed Cemil o gün makineler dairesinden çıkmak istemiyordu. Ahmed Şevki efendi şişkin göbeğiyle, Saib kuru kısa vucudiyle, Said yüzünü gözünü örten kırkılmış sakalıyle, enişte ve kayının şu küçük bayramına iştirak ettiler; hattâ hiç kimseye karşı kin taşımak elinden gelmeyen Ali Şekib bile bir çeyrek kadar dükkânının cam kapılarını kapayarak matbaanın makinelerini temaşaya geldi. Bu günden sonra Ahmed Cemil kendisini bahtiyar bulmağa başladı. Matbaanın idaresi hemen bütün kendisine inhisar etmiş gibiydi. Gazeteyi istediği gibi yazıyor, yazdırıyordu. Eniştesi hergün sabah akşam uğrayarak Ahmed Şevki efendiyle bir çeyrek içinde işini bitiriyor, Ahmed Cemil'in odasında kanepeye yaslanarak bir sigara tellendirdikten sonra gidiyordu. Yeni makinelerin şerefine matbaa temizlendi, harfler ve edevat ikmal ve ıslah edildi, mürettiplerle, müstahdemlere talimat verildi, matbaayı işgal edecek işler bulundu; Ahmed Cemil artık bütün vakitlerini matbaaya hasredebilmek için eniştesinin tavsiyesine uyarak derslerini hattâ yavaş yavaş muhabbet etmeğe başladığı Muzaffer beyi terketti. Akşamları evMai ve Siyah — F. 10 146 MAI VE SĐYAH de sofra başında eniştesiyle bir yeni bahis zemini tedarik edilmiş oldu, artık daima matbaadan bahsonunuyordu. Şu halde Ahmed Cemil artık tamamiyle bahtiyar idi, yalnız bir endişesi vardı: Eserini bitirmek. Onu bitirdikten sonra asıl hayatının mes'ud bir devresinin ilk saati çalmış olacaktı. Geceleri üç arkadaş sıra ile matbaada kalırlar, Ahmed Cemil eserini takip etmek için ekseriyet üzere matbaada kaldığı geceleri intihap ederdi. Hüseyin Nazmi'ye vaadettiği gibi bir ay zarfında bitirmek mümkün olamamıştı; şimdi matbaa, terkettiği derslerinden, uykusundan, yemek zamanlarından iktisat olunmuş saatlerini zaptediyordu. Eseri için her türlü yorgunluktan âzâde bir

fikre muhtaç iken ceplerinde sürüklene sürüklene yıpranmış müsveddelerini matbaada geceleri yalnızlık haşyetinin kalbinden akıttığı korku karışıklıkları içinde yazıhanesinin üzerine serince bir müddet yorgun, artık çalışmaktan âciz fikrini düşünmeye sevkedemez; çok işlemekten yorulmuş, hastalanmış başmı mariz bir çocuk gibi iki ellerinin içine alarak şişesi iyi silinmemiş lâmbanın donuk ziyası altında bulanık gözlerinin önünde sislere boğulan müsveddelerine bakarak düşünmeye, güya incimat etmiş gibi başının içinde bir taş sıkletiyle duran beyninden birşey çıkarmaya çalışırdı. Şimdi artık eserini yorulup da bitirmek isteyenlere mahsus bir ihmal ile, evvelce müşkülpesentliğinden kurtulamayan müsamahalarla dolduruyor; ona bir an evvel «son» kelimesini çektikten sonra arkadaşlarına okumak sonra da Lâmia'ya: «Đster misiniz? Bu eserin sahibini zevciniz olarak kabul etmek ister misiniz?» demek için acele ediyordu. #*# Matbaada artık her şey bir ittırat içinde cereyan ediyordu. Hattâ para bile kazanılıyor, Ahmed Cemil'in akdettiği istikraza karşılık olarak birinci taksit olmak üzere, yirmi beş lira tefrik edildikten sonra Vehbi bey kayın biraderini para düşüncesinden kurtaracak kadar merhamet ve tedbir gösteriyordu. Şimdi Ahmed Cemil ev masrafından büsbütün elini •çekmişti, enişteyle aralarında mümkün olabildiği kadar bir samimiyet teessüs ediyor, âdeta bu adam hakkında arasıra muhabbete benzer hisler duyuyordu. Artık endişe edecek bir sebep göremiyordu. Bütün emellerinin husulüne bir iki hatve kalmıştı: eseriyle, aşkı... Nihayet bir gün sabahleyin, bir zafer haberiyle «Genci-ne-i Edep» idaresine gitti, arkadaşını buldu. «Eser bitti, davete muntazırım!» dedi. O vakit iki arkadaş ziyafetin muhtelif cihetlerini düşündüler. Kimleri davet etmek lâzım geleceğini müzakere ettiler. Hüseyin Nazmi diyordu ki: — Ne lüzum var? O kadar kalabalık içinde gürültüden başka birşey hâsıl olmaz. Altı kişi yetişmiyor mu?... Đki de biz, sekiz kişi oluyoruz; işte sana güzel bir sofra, dolgun bir dinleyici grubu... Hüseyin Nazmi bir yandan arkadaşını ikna ettikçe bir cihetten de önündeki kâğıda kurşun kalemiyle bir takım isimler yazıyordu, sonra bu isimleri elediler, uzun uzun münakaşalardan sonra beş kişi için ittihat hâsıl olabildi, Hüseyin Nazmi «Altıncısı?... altıncısı?» diyordu. Ahmed Cemil: — Raci! dedi. — Raci mi? Onu ne yapacaksın? Ahmed Cemil kızardı; faka/t Raci'inin bütün betbahtlığry-îe, biçareliğiyle beraber kendi dehasının şu muzafferiyetine de şahit olması için mukavemet mülemeyen bir arzusu vardı, yalnız: — O da bulunsun! dedi. O gece Erenköyü'nde misafirler toplanıp da Hüseyin Nazmi bir aralık «Efendiler sofraya...» dediği zaman Ahmed Cemil'in kalbi bir sahnede ilk defa olarak görünen bir sanatkâr helecanım

duydu. Arkadaşıyle eserin açılış törenini yemek sonuna bırakmaya karar vermişlerdi. Hüseyin Nazmi bir açık hita-besiyle arkadaşının mesleğini, yeniliğini izah edecekti, «Evvelce izahat verilmeksizin eserinin anlaşılamayacağından emin ol!...» diyordu. «Gencine-i Edeb» Hüseyin Nazmi'nin isnrni bütün edebf-yat erbabına tanıtmış, o isme matbuat âleminde bir ehemmiyet izafe etmiş idi. Hüseyin Nazmi edebiyat-ı garbiye ile iştigal neticesi olarak şiirde yepyeni bir tarzın ihemen mucidi gibi idi; fakat edasının tazeliğinde, fikrinde ve lisanında o derece itidal ve sükûn gösterir; en büyük cür'etleri o kadar nazik ve munis bir kisve altında örter idi ki gençlerin en güzide pişva-larmdan mâdudiyeti, nazenin-i şiir dört asırlık «Haftan berduş» görmedikçe tanımak istemeyenlerin bile takdir-i şerefimden 'hisse almasına mâni olamamış idi. Ahmed Cemil bütün dehasının inkişaf kabiliyetini hapse-de ede bir an içinde iştihar perisini ayakları altına atnıak maksadına hizmet ederken, o meydana çıkmak isteyen teessüratı neşidelerini daima serbest bırakmış idi. «Gencine-i Edeb» her hafta ilk sahifesinde Hüseyin Naz-mi'nin bir manzumesiyle çıktığı için müvezzilerin bilhassa yüzlerini güldüren resaili mevkute arasında birincilik payesini bulmuş idi. Onun için bu gece Hüseyin Nazmi'nin edebî sahabeti altında Ahmed Cemil'in eserinin inşadı rasimesine davet edilenler pek muhtelif sınıflara mensup oldukları halde, Erenköyü'n-deki köşkün yemek odasında sofra etrafında içtima etmiş idiler. Üstatlardan birinin «sû besû» redifli meşhur bir gazeline söylenen yüzlerce nazirelerin içinde ferdaniyet kazanmış olmakla bir şeref kazanmış olan Đlhami efendi — kırmızıya meyyal sarı, cebinde taşıdığı bağadan küçük tarakla daima, hattâ lâkırdı arasında, tarana tarana yanaklarından gözleri okşayan bir intizam ile inen sakalıyle; galiba mevzun söz söylemeye itiyadının eseri olarak ahenkli besteli bir su'ud ve hudut ile teganni edercesine söylediği sözler refakat eden eliyle — bir genç şair için iştihar teessüsü rasimesine şeref ilâve etmekten çekinmemiş idi. Hattâ bütün dostları için velâdet ve vefat tarihleri dağıtmakla meşhur olan, bilmem hangi sene bir ceridede neşrolunan «Reb'iyye» sini «Nef'iyane» buldukları için «Nef'i-i devran» namiyle tanılan, fesini daima ensesine doğru taşımakla, pantalonunun paçalarını en kuru havalarda bile kıvırmakla me'luf Süleyman Vahdet efendiden ziyade uysallık duyguları iraesine hulule çalışan Raci'yi dinlemeğe kadar «Pe~ yam-ı Cihan» ceridesinde, Fransanın en ileri cür'et sahibi genç şairlerinden daha ziyade terakki gayreti göstermekle aklında m Al VE SĐYAH / \ ____ 149

hiffete hükmedilmiş olan Mazhar Feridun beyin kavga arayan tecavüzlerine yumuşak bir kulak kabartmaktan hali değildi. Dört sene evvel kırkaltı sahifelik bir şiir mecmuası neşredeli-den beri

sesini onların hükmüne ve kuvvetine tatbik edebilmek için uğraşmıştı. Đrat san'atmda en ziyade. Racine'in hâilelerini tecrübe zemini ittihaz ederek. bir mümeyyiz heyetinin karşısına çıkmağa müheyya bir çccuk üzüntüsüyle. oymalı. Ahmed Cemil'in senelerden beri intizar ettiği iştiharın işte ilk sahnesi şurada gözlerinin önüne serilmiş duruyordu. O vakitten beri kelimelerin sedasına dikkat ederek okumak. kısa boylu. Ahmed Cemil bir hayret nidası gibi düşmesi lâzım gelen «Nedir o sürh u sefid» . o işittiği parçayı okumak için çalışınca. işte şimdi hepsi orada idiler. mensup olduğu adebiyat âleminde meçhul fikirler uyandırmıştı. bir saat evvel bütün varlığını sarsan parçayı bir küme boş lâf gibi tesirden hâli bulmuştu. sanatı inşad ve irada çalışmak için birçok zaman sarfetmişti. Bu iştigali arasında neler keşfetti: Evvelâ güzel bir eserin fena okuyan bir adam. bütün o kaba vücudiyle bu nazik ve rakik şiirin veznini uzatarak. biraz rengini sarartan kalbinin ufak helecanıyle. teessüründen o şiirin musikisine mebhut kalarak güya uyumuştu. Bir kere edebiyat hocasından ders esnasında Tezer'in bir parçasını dinlemişti. kırmış.Babıâli caddesinden daima telâş ve endişe ile geçen. sahte. Edebiyatta inşad ve takririn. gü-^ lünç. bütün matbaalara uğrayarak bütün edebiyat cidallerine daima mütefekkir adamlara mahsus musîr bir sükût ile iştirak eden. elini yanağına dayayarak. kollarıy-le. bütün hazık ruhunu incitmiş. bunları baştan başa cehren. Ahmed Cemil elleriyle. dolgun vücudüyle daima koltuğunun altında Fransızca. Muallim bu parçayı bütün ruhiyle okumuştu.den sonra «Ah! başlıyor mu nehar?» sualinin ifade ettiği bütün keselânı. irad ve kıraatin başka başka şeyler olduğunu. parçalamıştı. işlemeli yazısıyle bütün edebî risalelere minimini güzel manzumeler yetiştiren. Edebiyattan zihnini en ziyade meşgul eden şeylerden biri de inşad tarzı ve kıraat idi. Raci başıyle. kelimelerin üzerine basarak. çiçekli resme müşabih. Sinirlerini gevşeten. tetkik ederek okumuştu. babasının sayesinde. Sarah Bernhart'ı işitsem. suratını ekşiterek hicazkâr perdelerinde gazel söyleyenler kadar gülünç bulurdu. her kelimenin kuvvetini. Daha sonra bu merakı bütün okuduklarına tamim ederek ceh150 MAĐ VE SĐYAH ren inşadı bir âdet hükmüne getirmiş. Sonra kendisi tecrübe edince. kitaplar taşıyan. O vakit Ahmed Cemil sedirin üzerinde kendisini kaybetmiş. matbuat âlemi münteşirleri arasında içi canfesli palto'Iarıyle. mini mini odasında bütün sevdiği şairlerin ruhunu tehziz etmişti. bazı eserlerin gözle değil kulakla anlaşılmak için daha ziyade münasebeti bulunduğunu öğrenmiş. bunlar zihninde tamamen yeni. füturu. «Ah! bir kere Mounet Sully'yi. Bir vakitler Corneille'in. Almanca gazeteler. bunları daha ziyade anlayacağım» derdi. Raci «Nedir o sürh u se-fid? ah! başlıyor mu nehar?» mısraını okurken yumruklarını sıkıyor. başlamak zamanına terakkub ediyordu. Herald'a yaptırılmış potinleriyle teferrüd eden Fatin Dilâver bey de kendisine edebî bir müsamerede bulunmak fırsatını veren şu ziyafeti kaçırmamış idi. başını eğilterek. o gece zevaline karşı tazammun ettiği ye'si hüsranı ifade etmek için sesde bir sükût. kendisini tanıyanlar arasında Victor Hugo lâkabıyle anılan Ha-* san Lâtif bey — hususiyle Hasan Lâtif bey — o muannid sü-kutiyle inşad rasimesine bir başka vekar ilâvesi için ziyafetken kaçmaya katlanmamış. Bir de Raci'yi «Hilâl-i Seher» manzumesini okurken dinlemişti. kollarıyle şiir okuyanları. Garp edebiyatıyle iştigalinde buna dair birçok mütalâalara ve intikadlara tesadüf etmiş. meftur ve mütehassis bir karar . lisanında en fena bir eser olacağını anladı. risaleler. kırmızı mürekkepli. kafiyeleri çatlatarak. müfrit olmaktan korkardı. Akşamdan beri etrafında cereyan eden muhaverelere nadir kelimelerle iştirak ediyordu. birisine hücum etmek istiyormuşçasma gözlerini açıyordu.

Ah! Bu akşam şu heyetin karşısında onu her vakit okuduğu gibi okuyabilse!. Fatin Dilâver bey bıçağını bardağa daha şiddetle vuruyor.isterdi.. sükûta davet ederim. Hasan Lâtif beyin daima sükût etmek kaidesine mugayir görmeyerek başladığı alkışlar arasında Ahmed Cemil!e: «Şimdi nöbet senin!» mânasıyle tebessüm etti.» Sedanın bir şiir musikarı olduğuna kanaat kesbettiği için eserini yazdıkça daima açık sesle okur..» diyordu. Hüseyin Nazmi hâlâ susmak istemeyen. Ahmed Cemil refikinin şu hitabesine tamamiyle yabancı "bir sâmi sıfatıyle biraz çekinerek. bir tesliyet hatimesi. Raci büsbütün serbest kalan çenesini Đlhami efendiye methiyeler dökmeğe hasretmiş idi ki Hüseyin Nazmi: — Arkadaşımın eserini tanıtacak bir iki söz söylemek için misafirlerimin müsaadesini talep ederim. yavaş sesle Hha-mi efendiyi işgale çalışan Raci'nin vaziyetinden meftur olmayarak devam etti. daha sonra: «bilmem. kelimelerinden. mümkün olabildiği kadar görülmemiş.. «işte bu dinleyeceğiniz eser oradan toplanmış tohumların şark güneşinde inkişaf etme çiçeklerinden müterekkip bir demettir» dedi. onu yeni şiirde münferit ve mümtaz bir şahsiyet şeklinde gösterdi. înşa vasıtaları tâbirine kaba bir lâtife ile ilhami efendiyi güldürmeye çalışan Raci'yi dinlemeyerek Hüseyin Nazmi eserin vezinlerinden.. nakısa mıdır.. Onu müteakip bir ümit inciîâsı. güya küçük bir tefekkür vakfesi. Fatin Dilâver bey müsamerenin asıl fatihasını teşkü eden bu söz üzerine çırpındı. Mazhar Feridun beyin tek gözlüğü eserin şu hassasına bir tazim selâmı göndermeye mecbur oluyormuş gibi hürmetle gözünden fırlarken Süleyman Vahdet efendinin eğri fesinin arkasında saliana püskülünde ufak bir infial titremesi farkolundu. Karşısında Hasan Lâtif bey bir saatten beri devam eden sükûtunu takibe evvelkinden ziyade karar verdiğini imâ edercesine yutkundu. bilmem eserin başlıca hassası yeniliği. Mazhar Feridun bey fevkalâde vukuatta kullandığı tek gözlüğünü sanki daha iyi dinlemek için gözüne yerleştirmeye çalıştı.. Elindeki bıçağıyle bardağına vurdu. kafiyelerindeiı.» cümlesiyle hatime verdi. biraz lakayt ve laubali durmağa çalışarak dinliyordu.. dedi. Daha sonra büsbütün Ahmed Cemil'den bahsetti. eserin ufak bir esas ve fikir tarihini çizdikten sonra arkadaşının bu eserindeki inşa vasıtalarına intikal etti.. velhâsıl bütün maddî denebilecek cihetlerinden bahsetti. Artık yemek bitmiş. Hüseyin Nazmi ayakta iki ellerini sofraya dayayarak başladı: — Arkadaşım için meziyet midir. llhami efendinin kulağına eğilerek iki kahkaha arasında bir mütalâa tevdi eden Raci'ye bakarak: . Bizde şiir lisanının farkolunmayarak nasıl garp mahsullerinde müteessir olmağa başladığını Đlhami efendinin müsait bakmağa çalışan gözlerinin önünde izah etti. onun ahengini dinlerdi. tanıknamış edasıdır. Evvelâ şiirin garpta dört satırlık bir tarihini yaptıktan sonra en yeni nazım tarzını biraz izah etti. «Sükût!. son-fa ufak bir duraklama. eseri anlatabildim mi? fakat eseri en iyi anlatacak olan yine kendisidir. «Yarın sabaha demek sohbet ey hilâl-i seher.

Ahmed Cemil iskemlesini çekti. Ahmed Cemil biraz müteessir. titreyen sesiyle başladı. Şimdi eserin sonuna geliyordu. Şimdi hayatın cidal silsilesi başlıyordu. sonra iki mısrala o parlak levhayı 'hülya arkasından koşan gençliğe tatbik edivermiş idi. Bir aralık karsısında Mazhar Feridun bey pek taze bulduğu bir fikir için «güzel! . ağır ağır. nagihan bir ümid handesiyle neşveli. bir müddetten beri kendisini kaybeden Raci gayretini toplayarak Đllhami Efendiye bir şey söylemek arzusiyle başını çevirdi. fakat Ahmed Cemil'in sesi bazan bulutlarda serinlik ariyan şahinler gibi yükselerek. eseri dinleyelim. diye bağırıyordu. Hüseyin Nazini gözleriyle: «haydi!» diyordu. elinde parmaklarının hafif bir hareket ile çevirdiği defterine nadir bir bakışla hâtırasına yardım ederek uzun kumral saçları lâmbalardan dökülen ziyalarla tutuşarak. gazda tıkanarak. bu muzafferiyetine. Henüz ilk beytilerde boğazı kuruyor. başlamadan evvel heyetin reyini istifsar ediyormuş gibi baktı. mebhut. sesine bir ifade kabiliyeti geliyordu. fezanın derinliklerinden rüzgârlar kaldırıyordu. okşayıcı buselerle temas ediyordu. sükût arasında bu küçük hareket herkes için dikkat hükmüne geçti. haz-zmdan. yavaş yavaş gözlerinden bir sis kalkıyor.— Eseri. ara sıra çimenlerin üzerinden akan gece nefesleri gibi feşafişle geçerek. sonra bir aralık Đlhami efendi eğilerek. elindeki kitap kendisine büsbütün yabancı bir müşevveş metin imişçesine her kelimede şaşırmaktan korkarak sesini idare edemiyordu.> dedi. evvelâ ayağa kalkmaya cesaret edemeyerek küçük bir cep defterine tebyiz ettiği eseri sofranın üzerine koydu. şimdi nazmın vezni muhtelif esaslardan. müsteğni bir nüzul ile dökülüyor. sofraya yaklaştı. Fatin Dilâver bey tonbul vücuduyle daha zyade sokuldu. Artık neticeyi istidlale başlayan Mazhar Feridun ile Fa^ tin Dilâver ayağa kalktılar. Ahmed Cemil ayağa kalktı. Bir zaman geldi ki hepsi bir bahar gecesinin çiçek ko-kularıyle dolu nefesi altında rüyaya benzeyen bir âleme dalmış gibiydiler. Ahmed Cemil eserinin başında bir bahar sabahı levhası tasvir etmiş. „ ^ x X A ti 153". Şiir evvelâ bir bahar bulutu parçasından serpilen tabahhura müheyya kat-recikler gibi yavaş yavaş. arkadaşının. Đptidalarında bu ahenk değişmesinden şaşırtan bir tesir hâsıl oluyor gibiydi. kaldılar.. Ahmed Cemil'e sarılacak zannolunurdu. sesi çıkmıyor. eserinin şu saniha . fakat Hüseyin Nazmi'nin dinlemeğe -vakti yoktu. kaşlarım çatarak kulak kabarttı: Süleyman Vahdet efendiye dikkati davet eden bir işaretle baktı. kâh bir ıstırap şehiki ile boS1ÎAH . elhandan geçtikçe değişiyor. Sakit. Süleyman Vahdet efendi Hüseyin Nazmi'ye eğildi. muanber bir serinlikle. Ahmed Cemil biraz kuvvet buldu. Ahmed Cemil artık sesini arzusuna göre idareye başlıyordu.» diye bir şey başladı.. kafiyelerin bir musiki parçalarında yer yer tekerrür eden birer münferit savt gibi mütekâmil terennümünden geçip gittikçe bu eserden sekir veren bir şiir havası tabahhur ederek küçük bir bulut şeklinde dinliyenleri sardıktan sonra yüksek bir mmtakaya yükseliyordu. Aihmed Cemil şimdi kimseyi görmüyor.. siması vakit vakit bir teessür sisiyle örtülerek yahut bir neşve ile incilâ ederek devam ediyordu. bazan yüzercesine hafif hafif dalgalanarak. güya şu heyetin dimağlarına muattar. Đlk önce dinleyenler bu vezin tebeddülünü farketmiyor gibiydiler. yavaşça: «Bilmem hatırınıza geliyor mu? Şeyh Galip merhumun Hüsn-ü aşkında. arasıra bir dereciğin şırıl-tısiyle rüyalı. hayat cidaîleriyle dolu bir gün tasvirinden sonra afaka bulutlar yağıyor. vezinlerin tenevvürlerinden.. kâh matem yaşları şeklinde sürüklenerek.

yanına sokuluyorlar. artık eserin sonuna ancak bir sahif e kalmış idi. Bu fasılanın arasından gözleri beyaz bir gölge farkeder gibi oldu. orada bulunabileceğine ihtimal vermeyerek fikrini yalnız eserine hasretmiş idi. henüz bir çocuğa benzeyen bu tombul güzel gence sokularak o aralık bilinemez nasıl bir ' münasebetle hatırına gelen bir farsça beyti tefsirle anlatmaya MAĐ VE SĐYAH 155 .» dedi. şimdiye kadar kendisini dinleyenlerin üzerinde hâsıl ettiği tesiri ufak bir inşad saka-tiyle izale etmekten korktu. fırsat bulabildikçe kapıya bakıyordu.. Ahmed Cemil'in etrafını almışlar.'. titriyor. Ahmed Cemil o beyaz gölgeyi bir daha görmedi.. demek Lâ-mia deminden beri orada şiirinin şu zaferi karşısında idi. sanki o da tebriklere iştirak etmişti. Racı'nin yavaşça: «bu yolda şeyleri anlamak için galiba frenkçe bilmek lâzım imiş!» mütalâasıyle başlayan nutkunun arasına karışmış idi.. Ahmed Cemil şimdi siyah gecesinin levhasını tasvir ederek semaları şimşekleri tutuşturmakta. bulutlan yıldırımlarla parçalamakta iken. rikkatinden. sonra «Arzu ederseniz bahçeye çıkalım. Fatin Dilâver.uluvviyetine karşı kendisini zaptedemiyor. güya kapının bir kanadı yavaşça. O vakit bütün vücudu titredi: Lâmia.. ellerini sıkıyorlar.. Hüseyin Nazmi bir müddet arkadaşının dehasından taşan şiir ateşinin buharı gibi yemek odasının havasında dalgalanan mubahase parçalarını serbest bıraktı. çırpınışları bir enin ile zulmetlere büründü. Şimdi kapıda hiçbir hareket yoktu. Şimdiye kadar onu düşünmemiş..» nakaratını dinletiyor.. Nagihan gözü bir noktaya teveccüh etti: tâ ötede odanın kapısına. Mazhar Feridun. Hasan Lâtif bey saatlerden beri devam eden mütefekkir sükûtunun zübbesi olmak üzere Hüseyin Nazmi'ye uzun uzun fasılalarla: «Yaman eser!. Đlhami efendi tebriklere iştirak etmeyi zarafete mugayir addederek Ahmed Cemil'e deminden beri zihninde tasarladığı bir beyti sarfetmek için ikisinin arasından kurtulmaya çalışıyordu Ahmed Cemil gülerek medihlere karşı nefsini silmeğe çalışıyor. Oraya daha ziyade bakamadı. sevincinden ağlamak isteyerek ona sarılmak için bitirmesine tekarrüp ediyordu. bayrama sevinen çocuklar gisi gürültü ediyorlardı. sallanıyor. sofranın üzerinde kalan defterini karıştırıyorlar. ^^Y-»_> Nef'i-i devran şimdi — demin Hüseyin Nazmi'ye başladığı — cümleyi bitirmek için yaklaşmış. küçük bir fasıla bırakarak açılıyordu... Fakat artık kulaklarını dolduran medhiyelerden ziyade kalbinde o beyaz gölgenin biraz evvel şu kapının arkasında mevcudiyetinden gelen cavidanî bir haz vardı. Şimdi Hüseyin Nazmi. Nihayet bütün bahar sabahının şaşaası. Yaman eser!. şimdi sesi karar perdesini arı-yarak pest sadalarla dolaşıyordu. Otururken kapı -evvelkinden daha ziyade açılıyor gibi olmuş. Hasan Lâtif. Süleyman Vahdet efendi de bir takrip Fatin Dilâver beye. bellisiz. Şimdi Mazihar Feridun bey Đlhami efendiye Ahmed Cemil'in eserinden bahsediyor.. Gözlerini çevirdi. o günlerin ve gecelerin didinişleri.

. Bana ne için öyle husumetle bakıyorsun? Seni kendime düşman etmek için ne yaptım? diyecekti. Müstahak olmadığı bu serzenişe velev haksız ve bellisiz bir şekilde mâruz olmaktan kızardı: — Öyle bir şeyden kat'iyyen haberim yok! dedi. olanca ciddiyetiyle: «Yanılıyorsun. tutuklukla. sonra bu esas üzerine muhaverenin uzamasından kaçınarak bahsi değiştirdi: — Enişteniz bu aydan sonra bana aylık vermeyecekmiş. Fakat o kararın henüz tatbik mevkiine konulduğuna vâkıf değildi. Ahmed Cemil bu mânayı pek iyi anladı. isi».. Ahmed Cemil'le en sona kaldı. yalnız kaldıklarını görünce tekarrüp etti. -iSBq ua>fc5 §B} Jiq apuı5>ı o 'uiuuepfBi[i3â ubuea* 9[§a}B o ipttrig fnpnXn rjappmu Jiq fifiaq 'npjOA"i[Bp îfipjJB Jig • -iSbp iqr. Yemek odasından çıkmaya başladılar. Ra-cinin sorusundan «Eniştene beni koğdurtuyor imişsin.. Saib'in rivayetine nazaran maşukasının hâtırasını unutmağa her hafta yini bir maşuka tedarikiyle çare bulmağa çalışırmış. Raci kendisine kin ve gayz ile dolu bir nazarla bakıyordu. dedi. Benim için kin taşımağa mutlaka ihtiyaç mı hissediyor?.» mânasını duyar gibi oldu. bir şey anlamaksızın dinleyen muhatabından ara sıra alevli nazarlarla cevaba intizar ediyordu.n^ BA*Burranuj Jiq §rq}Tua rpxxir§ n j i§jbj[ BxjB -unug uruBpo ] •npjof^ . ben seni muhafaza ediyorum. acı bir tebessümle: «Ben seni bilirim!» dernek istiyordu. biraz nefsine cebr ile deminden beri sarfına lüzum görmediği bir takdir kelimesini fedaya karar verdi: — Eseriniz umumiyet üzere fena değil. /^Sflt»^ Alman karısının azimetinîi™Oonra Raci büsbütün düşmüştü.çalışıyor.. Kendi kendisine: «Bu adam bana adavet etmek için nasıl sebepler buluyor. Şimdi Ahmed Cemil odada büsbütün yalnız kalmıştı.§ SnwxoAud apuiSi uiui§Bq toBunp' joa'tuba' jjg snrain. Bu adam hakkında merhametten başka bir şey hissetmemiş iken onun bu derece adavetine hedef oluşundan azîm bir yeis duydu. fakat Raci durmadı. acaba?. Hattâ yine Saib'in alay ederek ilâve ettiği bir mütalâa olmak üzere Raci'nin artık ciğerlerini yırtan öksürüğü bu maşukalardan hiç birinin yanında rağbet bulmasına imkân bırakmıyormuş. bu akşam bahtiyarlığına Raci bir katre zehir akıtmıştı.» dedi. acaba sebebini anlayabilir miyim? dedi. seni kovmak istiyorlar da. Hemen şu anda onun ellerini tutmak. Raci. Ahmed Cemil eniştesinin Raci'yi süpürülecek haşerat arasında saydığını pek iyi tahattur ediyordu.

ubd anp-Bq nq 5.q 'npaoAp 'raipuaja ubutv -issaqa^nur iuistpu9J[ bıjıab. aiq ui&Bp Xaq jsabjiq u ui5i ubjo §vmuA a^rrazBjM -auiBJ[ a^ipuaja t uos uniisBqiJB^ ipj {A uiAains joXipa 3{bj:ı^§ı 9[^i -njfns Jii[3{aj9^ntu daq ^aq ji^Bq ubsbjj aA*asBqBqnui jrq n[n -irixnS §iuiBi§Bq Bpuis-BjrB unpua^j JBqzBjc ajt pBy ipuiiğ •"i^iirö aXaaqsq 'ipjapuoS isasnq siaA* aiq BursBpo ^aiua^ uapziiqep aaAAaunui ıjbA o a[^u9S 9[i UBJSnjj -npjoXiiiBq aiAuBZBU ıŞa§tut§ ^auuio Jiq B^înzjB ubjo ¦epXad apujqiBJi iaAAa 9Aubs aiq o ipun§ 'tpiaS psaif arq utjzb ppaq a[.ajBsao o apuiSi ub aia 'rpjBJfiS UBpunranj-B[a.u (3{BUD[is rurzBjfoq tJ{ tppS UBUtBZ Jig ' -rs boub[o uiuBSUt p[ uba i§iJ{Bq arq Bauos [ aIaH 'j[o aanszBS ub^buıbıısbıub iŞip9[Aps ur5i f iznp Jiq BUBq 'ratpiBung ¦unıâturaurça jnpBEfa. uiUB^nj aiq imsipuajf i^ubs sas aiq U9[a5 uapaSqBq ' po qaraa^ [traao paurqv "'isaituBq lajBsao ^nS 7P ifaucfpp 'ifaaaXua i^aAAauBia bou^o airanjp jrq ısı [p9[^ps 3{ajapaqAB3{ iurs^ua }t ugquapaapuas un^nq 'jfaraap «•••raiXaip BpumB u uiziuuBi§i2{Bq 'BpsjnS 'ui^BJig "¦iiar ipauup^assrqi azrs q JfBqBq Jiq §ıuuxS tıapzıuajaouad 'jBA"Bq aiq aiuqa jnp BziiiBA'ru &a§ Jiq 'nzntmfnpio §9 Jiq juriBp •BpiuB^piq bui .bA ipjrJS ua5i bduıi[ıo jfi apui§iuqB§ Jin5n>[ jizbu avt 3{bjb{i3 imsapBBsnra uiuuv 9£)9§ nH § paraqy r ip #** sup Jiq jjrjaq mraa[a.

nŞap 'znunsjoXinq lucifipzBA m5r utzıuıjbıîıbAb uızts nuo .31 njznq iSBjng -p^a qnoo9Aa^ BAid'Biı ub^ı5> a -azn îiaui^g JiBqi^i buijb^ibpbiIjb 'ı^jııS UBputsBpo ¦i^9jjb ai^pajjBS un^tiq uiut§ajn^ nuo 'np -jb5 aqapS issiq ^auiBqjaui 'npjns -b^ı^bp Jtq ijboub nq •n^snuiAip Aa§ Jiq jazuaq auiii Bpui^^Bq unuo -iq ziuiba" raisipuaî[ dipa^ja^ lutsBpo ^9uiaA iob^j goaS ng Jiq p nunrannq snAaui Jiq uapa JBqi^ui '^ajaSi Jiqsz I5{tIBS '§BAByÇ Đ'BAB^ BJUOS UBpB^Bq Jiq lOB •ipjapa ^ raiSipap «•"ranjoAn.2 iuiit§B ipuii§ unuo 'iîSiu^iS bAbjo 'i^djas ıiıubs 9uiqiiB3t BpB^BUB^ jaAA9imui nzjB nq ap Jtq 'npAnp nzje Jiq JiaoaAatua^ıpa ^auiQA"Bîinui 'pip ^ pq 9ounun§np § 'nunpnoriA BpBJO ımuo "ipi §ıuı5biı bAbjo tu^a boı^ı "BuisBpo ^aragA ub^bî[ §oq o ıi[ npjoÂipauirez q\Aq -npjoAij^i^ U9izip in iprats 1111193 pauiqy '1W93IJ'BJ iınŞi^SaS diutiîs -9UIUTIS uguiaq irepımiBÂ" uıuaSioS ZBXaq ap 'BqfB^qB^ Jiq -qnui 3a ilBjn TRBA o iipjiA95 luiJapzpg jjgja^araapa^d'Bz iuts -ipuaq 'n^î^î ismiSiq Sbuıııiı Jiq i&Bja^mii uapuuaA Jiq BuisidB3{ aSqBq utzixqap ua^jaSaf) "ipi zijqap jiq JBp § jiAua^ aSjijBtf an iipuBJ{ Jiq ubSbs ba'iz jiq ^nuop nzndJB.jgS Buaj butuib uiarang» :uiutpuaja paurqy bjuos "ipjap «i jba ıubuı 9U .-nq.9Aa -np ııbo apmq Aa§ Jiq uaptq.num§npun§np vzis aaq tmuo 'ut5: ^¦bukb^ Tjasa S UIUI9p O iraTUOAlA9S JBpBil 9U tuisdsaq '^.TU dxjas uç5i -Hip -ip uiuu9[zip unuo -sjnX 'joXiji ĐRV 'ÎP3^SÎ -ui5i -8§ ^g ııva.

Fatin Dilâver bey tombalak vücuduyle yatağından atladı. — işte defterin! bereket versin ki uşak meraklı değil. arkadaşının. Silkinerek uyandı. Hüseyin Nazmi'ye kalkmak. snuiBu ui5i uiBpB n§» :au -isipuai{ TP«9il 'JKi-injnq iqtBi[ aö^^iıSı ^raiaiA'B ^ «Jiuiuia 'bs pauiqy nm üzerine birşey dökülüyor.. «Đyi uyumuşuz!» dedi. Sonra bu dalganın içinden bir çehre belirdi.. Henüz sabah olmuş. dedi.... güneş henüz pancurlarm arasından sızarak tatlı bir rüya ile gülümseyen Hüseyin Nazminin yatağı kenarında tebessüme başlamıştı.. Bir aşk cinnetiyle tutuşmuş bir ağız uzanıyor. . «Defterim?. bir siyah tufan boşanıyordu. massediyordu. Ahmed Cemil herşeyden evvel defterinin bulunmasını istiyordu. — Defterimi acaba sofranın üzerinde mi bıraktım? Sizin uşak edebiyat meraklısı ise.auisaui^g sisg^ uapiu -q/L bjuos UBpunq lut^-BABq SBAipzi ^ns9iu ugjns un§ Saquo -ub aputiunjuiQ 'ji^iiaoapa jb i§iui5aS un^nq uipBJi 'BsuBdBJf auijajzip uıuisubjı as^iS ipunğ znuaq iubutbz ^apAB Buq-eABq. yemek odasına kadar inmek lâzım geldi.» dedi... Ahmed Cemil güya o yakıcı sevda busesiyle ciğerlerini tutuşturan bir şarap içmiş gibi yüreği yanarak kalktı: arkadaşlarını uyandırmaktan ihtiraz ile yavaş yavaş basarak gürültü etmeyerek yıkandı.. oda içinde muhte-riz bir yürüyüşle gezinişini gülerek yatağından mahmur gözleriyle seyrediyordu. dukdaklarını arıyor.. Defterim nerede?. uzun ve yakan bir buse ile dudaklarını çekiyor.. arkadaşlarını sabah uykusundan Sikleri kadar istifadede serbest bırakarak Huseym Nazminin elini sıktılar. Fatm Dılaver beyi fĐrine iştirak ettirdi. giyindi.. çıktılar. Ahmed Cemil gitmek için acele ediyordu. düşünmeden elini yan cebine götürdü. Ceketini giyiyordu. Hüseyin Nazmi uyanmış. Cemil? dedi.. telâşını farketti: — Ne oluyorsun.

14 Sabiha hanım, hem bahtiyar, gülüyor hem, sedire basr-nı dayayarak elleriyle midesine basan ikbali gösterip henüz MAÎ VE SĐYAH 15S>

bir şey anlamayan Atfımed Cemil'e: «Rahatsız kızcağız, bütün gün kıvrandı.» diyordu. Ahmed Cemil anladı, fakat garip bir his bu vak'adan memnuniyete bedel bir üzüntü uyandırdı. Eniştesi hakkında duyup susturmağa muvaffak olamadığı nefretin bu dakikada hiddet sesi her zamankinden daha vazıh, daha kavi işitildi. O adamın kanının şimdi kardeşimin damarlarında cereyana başladığına delâlet eden bu hâdise güya nazarında onu telvis eden vir vak'a hükmüne geçti. Zavallı ana! O bu histen kimbilir ne kadar uzaktı! Büyük anne olmak lezzetine karşı bütün vekarı çocukta bir meserrete inkılâp etmişti; şimdi oğluna bakıyor, onun da şu küçük aile bayramına iştirakini arzu ediyordu. Ahmed Cemil o neşata acı bir tesir ilâve etmekten içtinap etti. . ikbal şimdi başını kaldırmış, gülerek Ahmed Cemil'e bakıyordu. Ahmed Cemil kalben «Çocuk!... bahtiyar değil, bundan eminim, Ihiç olmazsa mes'ut bir zevce olmadığını bir anne /• olmak saadetiyîe unutacak!» diyordu. Ahmed Cemil bugün matbaadan erken kaçmış, bir an evvel odasında yalnız kalarak biraz kalbini dinlemek 13in tehalük göstermişti. Odasına çıkınca cebinden defterini çıkardı, yazıhanesinin üzerine koydu. Dün akşamki muvaffakiyetinden sonra onu bir daha karıştırmak istiyordu. Odasında âdeti; ceketini, yeleğini, yakalığını çıkararak, fesini atarak küçük bahçeye nazır mini mini penceresinin yanında oturmak, yarısı görünen bir minareyi, komşu evlerin kiremitlerini, biraz ötede iki yüksek duvar arasındaki kesik bir levha şeklinde duran semayı seyretmek idi. Bu akşam oraya oturup da eline defterini alınca bir müddet onu açamadı, kalbi beyaz gölgenin hayaliyle dolu idi. Şimdi onu düşünmek istiyordu, gözlerini kapadı, o sabahki rüya-' yi hayalinde bir daha yaşamak istedi, yüzünü örten o siyah dalgayı, o müphem simayı bir daha gördü, ciğerlerini yakan bir busenin cangüzarın neşeleri dudaklarında bir daha titredi. "O benim olmayacak olursa ölürüm" diyordu... Şimdi şu şiir defterini her vakitten ziyade seviyor, onu Lâ-otfa'nm dinlemiş olması kıymetini bir kat daha artırıyordu. Zaten daima hâtırasında bir arada olan Eseriyle Lâmia artık T.ÜU MAI Vtü Bl I AB

daha samimî, daha kavi bir münasebetle yekdiğerine bağlanmış gibiydi. Gözlerinin ucuyle sahifeleri süzerek yaprakları çevirmeğe başladı. Kendi kendisine: "Acaba şurasını okurken orada mı idi?" diyordu. Çevirdi, çevirdi, artık son sahifeye gelmişti, defteri büsbütün kapıyordu, birden gözlerine bir yabancı, yazı ilişti. Tâ son sahifenin altına bir çocuk yazısı gibi henüz takarrür etmemiş, henüz tam bir şekil almamış bir yazı... Yalnız şu kadar: «Tebrik ederim». Daha sonra beş sıfır. Şimdi anlıyordu, demek o bahçe kapısının yanında gidip onun ayaklarına atılmak isterken o, yemek odasında sofranın üzerinde kalan bu defterciğe koşmuş, görülmekten korkarak titriye titriye şu iki kelimeyi oraya yazıvermişti. Demek o sırada her türlü tehlikeyi göze alarak gidip ona; «Seni seviyorum. Müsaade eder misin? Seni sevebilir miyim?» deseydi, ondan: «Đşte bakın, ben de sizi düşünüyorum» cevabını alacaktı. Bu iki kelime Ahmed Cemil'e Lâmia'nm bütün hissiyatının şerhi kadar tafsilât ile zengin, aşk zemzemesiyle müte-rennim geldi. O da kendisini seviyor... Bundan emindi; işte yalnız şu iki kelime, Lâmia'nın tâ çocukluktan beri katre katre birikerek, tazyike lüzum görülmeyerek bir aralık taşıveren sevdasının iki açık nişanesi değil miydi? Gözlerini o çocuk yazısından ayıramıyor, onların arasında Lâmia'yı görmeğe çalışıyordu. Zihnen o dehlizdeki tesadüfüten sonra beyaz gölgeyi takip ediyor, yemek odasına götürüyordu. Beyaz gölge bir tehlikeden kaçıyormuşçasma kapıyı kapayarak oraya iltica ediyor, sonra o defter gözüne ilişiyor. Beyaz gölgenin küçücük bir kalbi var ki bu defteri görünce çırpmıyor. O defter, demin onun okuduğu defter... O vakit defter ufak bir helecan ile almıyor; yavaş yavaş ötesine berisine göz gezdirilerek süzülüyor, birdenbire bir arzu duyuluyor. Demin herkes onu tebrik etmemiş miydi? O da tebrik edecek. Ne için etmesin? Ne için ondan iki sözü esirgesin?... Ah! Bir kurşun kalemi olsa! Etrafa göz gezdiriyor; pencerelerden, aynadan, lambadan bütün bu eşyadan istimdad ediyor: «Ah: bir kurşun kalemi, bana bir dakika için ödünç verecek bir kurşun kaleminiz yok mu?» deniyor, sonra... Ahmed Cemil'in hayal kuvveti burada tevakkuf ediyordu; o kurşun kaleminin nereden geldiğini tayin edemiyor, orasını sıfırlarla geçiyordu... Ah! Bu sıfırlar, şu iki kelimenin altındaki sıfırları gördükten sonra onlarda MAĐVESĐYAH 161

azîm bir mâna serveti buluyordu. Bu sıfırlar, bunlar Lâmia nın demek olacak?... Şimdi, gözleriyle o yazıları o sıfırları, bütün ifade ettikleri mânalarla öpüyor, okşuyordu... Hafifçe gözleri süzülerek, tâ ötede gayrı mahsus bir rüzgârla yosunlu kiremetilerin, eski pervazları sallanan çatıların, perdeleri arkasında titrek ziyalar belirmeğe başlayan komşu pencerelerinin üzerine döküle döküle tekasüf eden zulmet dalgası arasında titriyor, canlanıyor, gülüyor gibi gördüğü bu yazılara imtisas ederek, akşamın ratıp nefesinden tereşşuh eden bir melal keselânı içinde kaybolarak dalmış idi ki birden odanın dışarısında birşey sofayı sarstı. Ahmed Cemil bu uyuşukluğun içinden güya bir rüyadan uyanırcasma yerinden fırladı, odasının kapısını açtı. O vakit gördüğü şeyi pek iyi anlayamadı, eniştesini öteki odaya telâşla giriyor gördü. Şimdi merdiven başında yalnız Seher vardı; sofanın yarı zulmeti arasında kızın gözlerinde bir ateş, çehresinde bir dargınlık görüyorum zannetti. — Ne oldu Seher?... dedi. Kız birşey söylemek istiyormuş gibi yutkundu, sonra cesaret edemedi, merdivenden aşağı indi. Ne oluyor, yine ne oluyor? Ahmed Cemil güya bu küçük evin havasında uçuşan bir musibet kokusunu hissediyordu. Ik-bal'in her vakit örtülü çehresi, evin içinde silinmeğe müheyya bir heyula şeklinde dolaşan hazin heyeti; daima ağlamak fakat birşey söylememek için azmetmiş gibi

donuk, elîm, fakat hakikati nissettirmemekte musir duran gözleri; sonra bu hüznü etrafında o muammanın yegâne vâkıfı imişçesine âdeta hayvani bir merbutiyetle dargın çehresi, kızgın gözleriyle dolaşan Seher... bunu pek iyi farkediyordu. Bir müddetten beri — iki kelimeyi yekdiğerine raptedecek kadar tefekkür iktidarına malik olmayan — bu kaba köylü kızında ikbal için cinnete benzer bir meclûbiyet, derin bir merhamet keşfediyordu. Denebilirdi ki evin içinde yalnız bu ahmak kız bir hayvanı cezm ile Đkbal'in sırrını anlatmakta herkese tekaddüm etmişti. ,Seher'in "Küçük hanım" deyişleri vardı ki ağlamağa benzerdi, Đkbal'e öyle bakışları vardı ki: "Senin bedbahtlığını yalnız ben biliyorum, sana yalnız ben acıyorum." demek isterdi. Daima onun etrafında dolaşmak için sebepler bulur, mutMai ve Siyah — F. 11 baktan çıkınca vakitini küçük hanımın eteği dibinde çorap örmeğe hasrederdi. Lâkin şu küçük vak'a, şu demin odasının dışarısından sofayı sarsan şey... Kimbilir eniştesinin geçerken bir yere çarpmış olması yahut Şener'in inerken düşmesi, velhasıl bir hiç ne için fikrini birden Đkbal'e sevketmiş, jıe için kalbinde "bu hiçin hemşirene büyük bir taallûku var." diyen bir ses uyandırmıştı? Ahmed Cemil birden, aklından bir şimşek gibi geçen bir fikir için: — Ah... dedi, sonra o fikirden o kadar ürktü ki mahiyetini bulmamak, künhünü anlamamak için nefsine cebretti. Fakat şimdi o fikir silinmiyor, bir nafiz zehir gibi silindikçe daha derinlere giriyor; sokulacak, yakacak mesamat arıyordu. Đkbal'in bütün hissiyat sırrını bir sözle icmal etti: "Sevilmediği ilcin bedbaht" dedi. Daha sonra bir mühlik marazı vaktinde farketmiyen bir tabib gibi bu 'hakikati keşifte bu derece geç kaldığı için kendisine bir müttehim, nazariyle baktı. "Đkbal sevilmiyor, bundan şimdi eminim, kardeşim gözümün önünde her dakika bir ölüm geçiriyor, her dakika ciğerlerinden zehir akıyor... Ah! O bir dakika evvel ağlamış gibi nemli, bir istimdad nazariyle bakan gözler, şimdi onları anlıyorum. Halbuki ben bunu keşfedebilmek için bir sene kaybettim." diyordu. O vakte kadar yalnız kendisini düşünmüş; matbaasını, eserini... — ilâveye cesaret edemiyordu, fakat hakikat öyle değil mi? — Lâmia'yı düşünmüştü. Kardeşini, gözünün önünde canlı fakat sakit bir facia gibi "Anlamıyorsunuz, yazık!..." serzenişiyle duran o biçareyi anlamamış, anlamak için birşey yapmamıştı. Şimdi kendisini affetmiyor. Bir ihata neticesiyle bir musibet ika edenlere mahsus bir vicdan azabıyle duramıyordu... Kapısını sürmeledi, küçücük odasında geziyor; bazan ka-ranlıkjyj, yazıhanesinin başında durarak, bazan küçük penceresinden gecenin esrarla dolu karanlığım istintak ederek düşünüyor, şimdi bir hiçten istidlal ettiği bu neticeyi izah edecek geçmiş vak'aları ve emareleri tahattura çalışıyordu. Bazan birden, hiç intizar olunmayan bir zamanda zihine çarpıvemiş hakikatler vardır ki senelerden beri katre katre muhtelif zamanlarda döküle döküle birikmiş emarelerin; küçük küçük, başlı başlarına mânâsız nişanelerin birdenbire do-ğüveren neticesidir. Bir hiç, fikirden geçen bir rüzgâr, mâMAĐVESĐYAH 163

nasız emareleri, nişaneleri açıverir; bunlar, aralarından mani cidarlar kalkıvermiş zerreler gibi yekdiğerine iltihak eder, birbirini bulur, onlardan bir küme teşekkül eder ki inkârı mümkün

söyle bakalım! ne oluyorsun?» dedi.. Bu aralık kapısına vuruldu. oraya kadar gitti. şimdi Ahmed cemil yanındaki odada bir mırıltı işitiyordu. geldiğini işittirmekten sakınıyordu. «Ne oluyorsun Đkbal?. acı. Đkbal gelin olalıdan beri onlara tahsis olunan odanın kapısına bile dokunmaktan ihtiraz etmişti. Rahat değil misin. O vakit Ahmed Cemil ağlamayarak.. bana hepsini söyle. Đkbal'in gözleri kapandı. "ikbal yemeğe inebilecek bir hailde değil....olmayan bir hakikat hükmünü alır.. fikrinde sarsılmaz bir burhan sütunu şeklinde yükseliyordu. ikbal'in bir sabah herkesten evvel aşağıki odada bulunmuş olması.." diye mırıldanmış olması. Yavaşça kapıyı itti. birinde şu elim perişan hali göstermiş olmaktan mahcup. binlerce hatırına gelen bu vak'alar. hususiyle o adamın artık şimdi nefrete haklı bir selâhiyet bulduğu o adamın karşısında sahte bir vaziyetle oturmak için kuvveti yoktu.. kalkmaya cesaret edemeyerek duruyordu. ötekinde görmekten müteal-lim bir nazar teati olundu. Şimdi eniştesinin yavaş yavaş merdivenleri indiğini duydu. Ahmed Cemil yere. Niçin bana söylemiyorsun. "ikbal odada kaldı. fakat orada vücudunu birşey Ik-bal'e hissettirdi. Yalan söyledi: "Ben akşamüstü yedim. düşüncesine yabancı kalan bir musahabeye iştirak etmek. 164 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil kardeşinin şüphesiz saklamak istediği şu ma'hrem manzaranın üzerine varmış olmayı şimdi zarafetten hâli buluyor. Ahmed Cemil kardeşinin yanına kadar gitti. birikiyor. avdet edecekti. uzun örgülü saçları bir kolunun üzerinden kayarak aşağıya sarkmış gördü. kapaklarının kenarında koşuşan seri râşecikler arasında yaşlar sıcak..» diyor. kendisinden saklanmak istenen birşeyi gidip zorla meydana çıkarmış olmakta bir kabalık duyuyordu. birbirine sokularak güya birer âşinâ selâmıyle buluşuyorlardı. sofraya gelmeyeceğim!" dedi. Fakat bu suallerin cevabı yalnız o elleri . kilimin üzerine oturdu. "Kardeşim. tahaddüsleri zamanlarında mânâsız zan-nolunan bu küçük şeyler bütün îkbal'le Seher arasında inkısam eden bu hâtıralar şimdi birikiyor. Birden Đkbal'i gidip odasında bulmak. zannederim." dedi. Yanındaki odanın kapısı açıldı. Silkinerek başını kaldırdı. Ağlıyor muydu?. eniştesi çıktı.. sonra dikkat etti. kapı hiçbir ses çıkarmaksızm açıldı. orada karyolanın yanındaki mindere yüzü koyun Irapanmış. Ayaklarının ucuna basarak çıktı." demek için şedit bir arzu duydu. şimdi tam bir teslimiyetle kendisini terkeden ellerini tuttu: «Đkbal. boğazında lakırdı söylemesine zahmet veren bir tıkanıklıkla. Fikrinin şu izdihamı arasında sofraya oturmak.. hemşiresini olduğu gibi görmek için. Şimdi Ahmed Cemil'in zihninde o deliller toplanıyor. Şimdiye kadar niçin söylemedin?. söyle bakayım. hemen dizinin dibine. ikisinin birleşmiş ellerine düşüyor. kardeşim. Şimdi îkbal minderde doğrulmuş.. birer kat-re zehir ile dolu gibi ağır. Bu elleri ıslatıyordu. bir ıstırabın mı var?.. o vakit iki kardeş arasında. Sualler birbirini takip ederek ağzından dökülüyordu. iri yaşlar. Seher yemeğe çağırıyordu.. yüzlerce. zaten midesinden muztaripti" dedi. mütevali bir sukut ile uzun kumral kirpiklerinin ucundan süzülerek. Ahmed Cemil bu anda kendisinde yemek için iktidar bulmadı. Bir saniye dalha . ikbal'i. Đkbal'i tesliye değil istintak etmek istedi. şimdi Ahmed Cemil ilerleyemiyordu. mütecessis adamlar gibi gürültü etmekten sakınarak birşey işitmeğe çalıştı. artık anlıyorum. sanki feryat ile dolu. bir gün Seher'in Vehbi beye şemsiyesini vermekten imtina ederek: "Oradan alıversin. Seher cevap vermeden çekildi.

. bu son söz ağzından istemeksizin çıktı. îkbal'i yalnız bıraktı.. gözyaşlarını akıtmak istedi.. — Tabiî değil mi? — Yok. bir-şeyler yapmak istiyordu. «şimdi gelir. tekrar sürmeledi. hiç tabiî değil. Ihtilâcat ile yumruklarını sıkıyor.. meydana çıkmıştı.. «niçin yemeğe gelmedin?» dedi. Cemil?. sakit. Nihayet îkbal «Gidiniz. biraz evvel büyük anne olmak süruru ile siması parlayan bir kadının..» diyordu. ağır. Yazıhanesinin üzerinden kibrit kutusunu aldı. Sabiha hanımın. Bir aralık aşağıda sokak kapısının açılıp kapandığını duydu. Şimdi ne yapacak?.. iri göz yaşlarıyle bu dakikada gözlerine her vakitten ziyade sarı.» dedi. o vakit henüz aydınlığa alışmamış kamaşık gözleriyle annesine baktı. gözlerine bir endişe gölgesi düşmüştü... Odasında: «Ne yapmalı?» diyordu. mumunu yaktı. Đkisi de öyle bir müddet bakıştılar. sıcak. Evvelâ Ahmed Cemil'de bir hiddet feveranı hâsıl olmuştu. zayıf. — Karanlıkta mı oturuyorsun. şimdi gelir. zaman kaybettiğini düşünüyordu. daha sonra kapısının dışarısında annesinin sesini işitti: — Cemil. narin görünen bu vücudun tâ ruhunun derinlerinden kopma darbelerle sarsıntılardan ibaret kaldı. demek demin kapı onun için açılıp kapanmıştı. ağabey. Kapıyı tekrar kapadı. ıhafif bir ziya titreyerek zulmetin içinde dalgalandı.. şimdi çehresi gevşemiş. Evet ne yapacak? Demin geç kaldığını. şimdi işte hakikat gözyaşlarıyle. Ahmed Cemil eniştesinden bahsolunduğunu anladı. açsana.. Ahmed Cemil burada duramayacağını anladı. kapısının sürmesini çekti.. Valdesinin bu ziyaretinde Đkbal'den bahsolunacağnı derhal anladı.. biraz evvel aşkının şiirini okuduğu şu köşede içeride ağlayan kardeşi için hazin.ıslatan. Kardeşini bu bedbahtlıktan kurtarMAĐ VE SĐYAH 165 mak için bütün vasıtalara. Fakat bu ilk hiddet hamlesi geçtikten sonra bir aciz hissi demin titreyen asabını uyuşturdu. bütün kuvvetlere malik imişçesine yalnız şimdiye kadar lakayt kalmış olmasına kızıyordu. bu hakikate karşı çaresizlikten azîm bir fütur ile şuraya oturmak. — Yine babasına mı? dedi. oğlunda ne tesir hâsıl edeceğine dikkat ediyormuşçasına bakarak: — Yine gitti.. dedi. Đhtiyara nüzul isabet ettikten sonra Vehbi bey haftada bir iki geceyi babasının evinde geçiriyor.. ikbal güya korkunç bir ma'hlûktan bahsediyormuşçasına kapıya bakıyor. şimdi gelir. bazan akşamlan yemek . odasında geziyor. Şimdi bir gevşeklik duyuyor. sonra asıl düşündüğünü söylemek için söylenmiş bir sözün cevabını beklemeyerek. ıstıraplarıyle önünde birden.

O halde niçin gidiyor? Bu kıza yazık değil mi? Tevfik efendi Ahmed Cemil'in gözü önüne geldi. hastalık üzerine bagteten uya-nıyormuş gibi bir merhametten mütevellit değildi. sonra o taze kadın. Böyle bir müddet karyolanın yanındaki sandalyede. Bu. mumun sarı. titrek..yedikten sonra duramayarak. küçük bir istihzar dakika-siyle başlar.. mülevves mahlûk!. Ahmed Cemil bütün bunları 'hayalinde tertip ve icad ettikçe dudaklarına bir nefret nakaratı gibi: «Ah!.. Sıhhatinde hiç babasına uğramak âdeti değil iken hastalıktan sonra bu mütevali ziyaretler bittabi dikkate çarptı. gördü. O zayıf. fersude vücudu hareketten.» cümlesi geliyordu.. Kalbin binlerce noktalarından birer ıstırap enini ile binlerce menfez açılır.. bu bir dakikada bütün yaralar — henüz taze ve kanayarak. bir yatağa serilmiş. bu vücuttan istifade edememek hüsranıyle ona belki kinle... Bu düşünceyi şu sözle tefsir etti: — Ah. hafif ziyası arasında biribirlerine donuk. vücudunda hayattan tek eser gösteren gözleriyle onu yiyerek. güya «yine kudurdu!. güya «ağlayalım mı?» sualiyle bakışır. her biri bir başka hâtıranın ateşiyle yanarak — inkişaf eder. durdular. alay ediyorlar. parmaklan birbirine giriyor. türlü kırık SĐYAH 167 . husumetle.. Bu dakikada gözler biribirini istifsar ediyor gibi durur. bir bahane icad ederek ikbal'i yalnız bırakıp gidiyordu.. bir şey söylemek isteyip muvaffak olamayan dudaklar bir hiddetle titriyor. bu âciz hiddetin karşısında gülüyorlar. Bu dakika uzun bir asır kadar hâtıralarla mâlidir. Bu akşam Seher vak'asından sonra hatırına gelen fikre benzer bir başka fikir daha Ahmed Cemil'in beynini bir şimşekle yakarak geçti. o gözlerden ateş çıkıyor. karşısında gençlik tuğyanı ile taze duran genç karısının yanında. insanların bazı feveran devreleri vardır ki.. babasının büsbütün ölmesine muntazır oğul. Annesi hâlâ kendisine bakıyordu. yaralı bir canavar nigâhiyle bakarak. Đkbal'i ne yapacağız! O vakit Sabiha hanım oturdu. mülevves mahlûk!.» diyorlar. gözleri meded bekleyerek Ahmed Cemil'e bakıyordu.. babasına muhabbetinden. Sonra onu bir an evvel mezarda görmek isticaliyle tet-kika gelen oğlunun karşısında hiddetinden o soluk çehre kızarıyor.. nutuktan muattal. Sabiha hanım diyordu ki: — Onu gördükçe ihtiyar memnun olacak yerde o kadar hiddet ediyormuş ki. kızın bedbahtlığına karşı âciz olmaktan mütevellit bir yeis ıstırabı ile ellerini kavuşturdu. yarı muzlim görünen çehrelerine bakışarak. Bir şey yapamamaktan. buna şüphe edilmiyordu. Valdesinin yalnız son sözüne cevap verdi: — Evet. Ahmed Cemil karşısında minderin kenarına oturarak.

Artık lakırdı söylerken şaşırıyor. diyordu. Bu meselenin ismini verdikten sonra bütün teferruatını nakletmek için kuvvet buldu. Nihayet Sabiha hanım söylemeğe başladı... Bütün bildiklerini. ortaya döküvermek istiyordu. Artık ağlamak zamanı gelmiştir. yatacak bir yatak. Öyle gülüşleri. Her gün bir huysuzluğuna.. O küçüklükler. oturacak bir sofra. Damadının aleyhine şahadet eden vak'aları hep böyle müsait tefsirlerle telâkki etmiş. gömleğinin biçimine. Kendisine vahşi bir memlekete düşmüş bir mütemeddin yüksekliğini verirdi. Şimdi Sabiha hanım oğluna bakıyor. Yavaş yavaş Đkbal onun yanında hatâsını.. iyi ütülenmemiş bir yakalık. «bu adam kızımı mes'ud etmeyecek» demişti. onun yanında daha sonrasından bahsetmeğe cesaret edemiyordu. Đkide birde: «Bilemiyorsun.. dûniyetini affettirmek isteyen bir zavallı hükmüne geçmişti. dayak yemiş kediler gibi büzülüyordu. Bir griv ve matem mecmuası! Yalnız küçük bir dakika: o vakit gözler kapanır.. çarşafının rengine itirazı kendisi için bir süs edinmişti. Sabiha hanım bu kusurlara evevlâ ehemmiyet vermiyordu: — Erkeklerin yüzde ellisinde görülen şeyler. ruhunun büsbütün tutuşmuş ih-tiyacıyle göz yaşlarını salıveriyordu. hikâyeyi yarım bırakırdı. bayağılıklar.. güya şu elem mahşerinin üzerine düşmüş bulutlarla mahmul bir sema.. O. fakat sonra?. Bir kere edebiyattan bahsetmek istemişti. Ahmed Cemil'e «Zavallı çocuk! daha aklı ermiyor!» demek isteyen. acıyor gibi bakan gözleriyle sükûte mecbur etmişti. tashih ve itiraz için o daima kaba kahkahasıyle söze karışır. Şimdi bu anne içeride ye'sinden kıvranan kızı için şurada artık nefsini zaptedemiyor. ötekiler bütün bir alay züyuf!.. annesini görmemek için yere bakıyordu. onda tâyin olunamaz bir şey duymuş. yemek beğenmemek. Đnsan emellerini tekzip eden şeyleri istediği şekilde tevile çalışarak kendisini daima arzuları içinde oyalamakta gecikir. fakat artık o kadar ilerilemişti ki tevakkuf etmek mümkün olmadı.. bir kabalığına tesadüf olunuyordu. Şimdi hepsini söylüyordu. mâneviyetinin kisvesi gibi bütün vücudu etrafında tayaran eden hasaset havası onu tâ ilk gününden beri duymuştu. saçının örgüsüne. matem hayalleri. kızını bahtiyar zannetmek için nefsine cebretmişti. acı yeisler.ümitler. O zamana kadar kendisini aldatmak istemiş. Sonra ikbal'i doğrudan doğruya tahkir etmeğe başlamış. Ahmed Cemil bile onun yanında bir şeyden bahse cesaret edemez olmuştu. Onu tâ ilk gününden beri sev-memişti.. Vehbi bey kış geceleri Şehzadebaşı kıraathanesinde saz takımında dinleye dinleye ezberlediği gazellerden mürekkep srmayesiyle bahse iştirak etmiş. Daha sonraları evin hizmetinde kusur bulmak. sizin aranıza düşmekle ne kadar tenezzül etmiş oluyorum!» demek isterdi. giryeleriyle sürüne sürüne buluşurlar. fakat artık mümkün değildi. bari sokakta gördüğün hanımlara dikkat et!» derdi. birinci defa olarak yüreğini boşaltmak. Her şey hakkında hepsinden ziyade malûmat sahibi olduğuna kanaati vardı. bir ay içinde bütün bunlar meydana çıkmıştı. kahveye itiraz etmek. . diyordu. Evin içinde yalnız o vardı.. fena gördüklerini iyi görmek için uğraşmıştı. bütün hissettiklerini oraya. bakışları vardı ki daima: «Ben sizin fevkinizdeyim. Ahmed Cemil dudaklarını sıkıyor. — Daha sonra Seher meselesi başladı. yanında bir hareket etmekten sıkılıyor. hissettiklerini oğluna söyledi. bütün hayatın o ağlayan hediyeleri acı — bir kabristanın ervahı bezmi gibi — feryad-larıyle. gömleğinde unutulmuş bir düğme ikbal'i ağlatmak için kifayet eden sebeplerdi. Bir hikâye nakletmeğe gelmezdi. elbisesini süpürecek bir mahlûk bulmak için evlenmişti.

Fakat Đkbal daima mahzun. onu annesine iyi göstermek için yalanlar icat ediyordu. içten gelen sesiyle ilâve ederdi: — Hiç!. ne de çarşafını çıkarmağa cesaret edemeyerek.. fakat tafsilât ve deliller nazarı dikkatinden kaçıyordu.. sanki bunun cevabı kendisinin bir töhmetini meydana çıka-racakmış gibi şaşırdı: — Demek ki.Ahmed Cemil bir şeyin mevcudiyetini zaten hissediyor. «Benim mi?» der sonra yorgun kirpiklerini indirerek dudakları arasından bir inilti gibi boğuk.. Eski hissetten eser kalmadı.» diye MAI VE SĐYAH 169 başladığı hâtıralara nihayet veremiyordu. fakat saklamak istiyor. Bütün bu vukuat arasında Seher'in musîr sükûtu. bu suale birdenbire cevap veremedi. Sabiha hanım Seher'in kimseye bir şey söylemek istemediği halde Đkbal'e hakikati ifşa ettiğine emindi.... . ne dışarıya çıkmağa. herkese iltifat ziyadeleşti.. nihayet babasının hastalığıyle matbaa meselesi çıktı. Bir vakitten beri Đkbal'le Seher arasında biribirini herkesten ziyade anlayanlara mahsus bir hususiyet.. Sabiha hanım: — Oh. O günden sonra hastalığını bilmeyen birisinden ismini söylemeyerek hakikati anlamak isteyen ihtiyatkâr bir tabib gibi bu anne bedbaht kızının her halini. onu söyletmek için ısrar ederek «Sebeb?» diye tekrar ediyordu. Sabiha hanım bundan bir netice çıkaramıyordu. diyordu. her sözünü takip etmiş.. «Bir gün. arkasından kapıyı sürmelediğini görmüş. daha ileriye gitmemek lâzım gelirken. Halbuki Đkbal?. Sebep? Şimdi bu son sual ile oğlunun gözlerine bakıyor. «Demek ki Đkbal biliyor.. Đkbal'in hazin tajhammülü. eli kapının zenbereğinde. Seher yine bir şey söylemiyor. Nihayet bir sabah Sabiha hanım Seherin Vehbi beyi mutbaktan iterek çıkardığını.. ondan hastalığının bir parçasını koparmağa çalışmıştı. bir gün çarşafını giymiş. annesiyle kardeşine sokulmaktan ürkerek dolaşıyordu. «Seher'in yine nesi var? Bu kıza bir şey oluyor?» dedim... Seher evvelâ: «ben oturmayacağım» diye başlamıştı.... Sabiha hanım yine: «Bir gün. sır esası üzerine kurulmuş bir münasebet vardı. bütün hareketlerinde bir başkalık göründü.. Đkbal'in benzi attı. Sabiha hanım: — Nihayet. yalnız şu son tesadüfe kadar.» diye başladı: — Bir gün ne olursa olsun onu söyletmek için karar verdim. daha ona gelinceye kadar. daima sakit. masrafı üstüne aldı..» diyordu. diyordu. ağzından bir kelime alınamamıştı.. ağlayarak. Ona ne vakit: «ikbal neyin var?» denirse o daima ağlamak üzere gibi duran gözlerini hayretle kaldırır. Bilâkis kocasına atfolun-nabilecek bütün kusurları örtmeğe çalışır. Sabiha hanıma zaten öğrenmek istediği şeyi bu gözyaşları anlatmıyor muydu? Bundan sonra Vehbi bey utanmak. Bilhassa sana karşı bir muhabbet gösterdi. saatlerle orada durmuş.. Dikkat ettin mi? O mesele çıkar çıkmaz nasıl değişti. Artık Sabiha hanım tafsilâtı bitiremiyor. fakat yalnız ağlıyordu. evin içinde bir heyula şeklinde tahtalara basmaktan korkarak. o vakit kızı istintak etmişti.

dedi. yerlere seriliveriyordu. mukavemet edilemeyen bir deveranın cazibesine mahkûm ederek çekiyor. . bazan tâ boğazında bir girye ukdesiyle gözlerini süzerek iskemlenin üzerinde ara sıra dalgalanıyor. bir müddet hikâyeyi takibe muvaffak olurdu. işte o gidiş son gidiş oldu. düşünmek istediklerini toplayamamağa başlıyor. o vakit işittiklerini anlamamağa. zihninin içinden bir hâtırayı tırmalayarak uyandırdı. Ondan sonra Đkbal'i oraya göndermek kabil olamadı.. daha sonra bu mücadeleden kendisi de yorgun kalarak. bir komşu evinden maten nevhaları gibi parça parça dinliyor. o küçük yatağın beyazlıkları arasına sokuluyor görünen gölgelere dalıyor. SĐYAH 171 Sabiha hanım yine cevap isteyen gözleriyle oğluna bakıyor.. ara sıra bulutlarla yüklü bir semada gizli bir güneşten kaçarak koşuşan ziya parçaları gibi zihninin bulutlan arasından avare bir fikir geçiyor. onu söyletmek için ısrar ederek ilâve ediyordu: — Sebeb?.. tâ derinlerde bir hâtıra leması uyanıyor sonra yine bütün bu şeyler güya dimağının güneşi sönüyornıuşçasma zulmetlere boğuluyor. tâ orada. «Ah! Evet.. saçılıyor. ne isterse yapsın. bulanmağa başlayan zihninin içinde bir telâtum husule geliyor. annesinin yanına kadar gitti. ağlamış gözleriyle. Sebep?.» diyor. ben ısrar ettikçe: «Đhtiyar memnun olmuyor. daha sonra birden yine toplanarak küçülen.» o da tahattur ediyordu. türlü münevver rüyalarının incilâsma. bütün meyus heyetiyle duran annesine bakıyordu..» Ahmed Cemil yine sîlkinerek dinlemek ister. şekillerin ihtizazına. ilk önce her gidişinde güzelce avdet ettiği halde o gün hasta gibi gelmişti. fakat Tsen gidemem. zayıflaşan. mevhum. kabarıyor. bir gün. beyin babasıdır. parçalanmış. «Bir gün. «Bir gün.. fakat bir aralık annesinin bir sözü gider. Ahmed Cemil: — Ah! Mülevves mahlûk diyordu. annesinin vücudundan yükselen gölgelere dalarak güya bir uyku içinde düşünüyordu.Ahmed Cemil annesinin karşısında o söyledikçe bazan mumun hafif oynak ziyasıyle titreyerek duvarların üzerinden . anne. gittiğimizi istemiyor. bu kasırga içinde bütün o efkâr enkazı kırılmış.!îiS|i||ii' kaçışıyor. kıvırıyor. Ayağa kalktı. yanıbaşmda diz çöktü. Tâ şu muhaverenin bidayetinden beri o annesinin söylediklerini uzaktan.. döndürüyor. ikbal'i ne yapacağız?. o gece orada kalmıştı... fakat soluk alan bir resim gibi şişiyor. perişan yaşlar kirpiklerinin ucunda yine dolaşmağa başlıyordu : — Pek iyi.» mukaddemesiyle başlanan o sonsuz hikâyeler kendisinin düşünceleriyle karışıyor... şimdi Sabiha hanımın gözleri yine bir şedid ihtilâç ile kapanıyor... — Hatırına geliyor mu? Bir gün Đkbal'i ihtiyarın evine göndermiştik. şakaklarının arasında bir kasırga dönerek bütün bu küçük mahşer içinde bulduklarını çeviriyor.. solmuş çehresiyle. kamilen uçuyor görünen.

Derin. meyus bir nazarla Ahmed Cemil'e bakıyordu.. ye'sinden kıvranmakta tek başına bırakacaklar. kardeşini öldüren p musibetin bir tamiri çaresinin bulunamayacağına kanaat edemiyor. gözleri boş bir nazarla odanın müphem bir köşesine dikilmiş durdu.. sonra birden kalbini birşey.. Ahmed Cemil odasında yalnız kaldığı vakit ayaklarının altında bir dünya parçalanmış gibi kardeşinin kırık hayatı karşısında çaresizlikten.» dediği hatırına geldi. ellerini oğlunun omuzlarına koydu.. Ahmed Cemil mevhum bir hasım ile mücadele edercesine bir fikirle cenkleşiyordu: «Ben o meselede matbaayı düşündüm mü? Bilâkis onun için bir soğukluk duymadım . öyle mi?. onu büsbütün kurtaracak başka bir deva bulmalı!» diyordu... Ahmed Cemil buna inanamıyor.. O zaman pek kayıdsızca davranmamış mıydı? Kardeşine intihap olunacak 'hayat refikini iyice öğrenmek. O çarenin ismini söylemeksizin miknatısî bir fikir mü-nakalesiyle ikisi de ayni düşünce ile meşgul olduklarını anladılar. Orada. Sonra Ahmed Cemil dudaklarının arasından: «Öldürmekle müsavi!» dedi. şimdi kenarları yanan gözleriyle annesine bakıyordu. öyle mi? Demek ikbal'i kurtarmak için birşey yapamayacaklar. Matbaada bir yazıhanenin kenarında başkasının işitmesinden ihtiraz edilerek iki üç dakika süren muhavereciklerle hemen bitiriverilmiş olan bu izdivaç işte bugün şu neticeyi vermişti.. Sabiha hanım nihayet gözlerini kaldırdı. hanımın gözleri artık kuru idi. bu neticenin ne yolda sebeplere tevellüd ettiğini tahlil ediyor. oradan çıkmamak istiyor. Sahih mi? ikbal'i o kahrın pençesinden kurtarmak için hiçbir vasıta mı yok?. onu böyîe içeride. onu düşünmemek. yalnız bir çare geçiyordu...Bu sual üzerine ikisi de sükût ettiler. hareketten kalmış kolları sarkmış. Sabiha. ikisinde de aynı tedbir ihtiyacı: «Ne yapacağız?» diyordı. fakat şimdi o fikir beynine musallat olmuş.. Hiç!. Ahmed Cemil bu fikri zihninden defetmek. sabit. Bunun bir necat çaresi olmadığına kanaati vardı. tanımak için bir ihtiyatta bulunmuş mu idi? Matbaada iki sigara dumanı arasında Ahmed Şevki efendinin fikrinde doğuveren bu izdivacın o bir iki haftalık başlangıç tarihi bütün ihtiyatsızlıkla-rıyle hatırına geliyordu. hastadan ümit kesen bir yeis ile baktı: «Hiç!. bunda bir mes'uliyet mevcut ise onun kime aidiyeti lâzım geleceğini bulmak istiyordu. Şimdi bu izdivacı düşünüyor. odalarının yalnızlığına iltica ederek ağlamakta. yakıcı birşey burdu. içinden: «Başka bir tedbir.» dedi. budalanın biri!» diyordu.. bir şey yapamamaktan mütevellit bir fütur ile yatağının kenarına oturdu. idare memurunun yuvarlak heyetiyle o sırıtkan yüzünü görmemek için cebr-i nefs etti. Ahmed Cemil de onu düşünüyordu. Hiç. Şimdi hatırından bir çare. «Ahmed Şevki efendi. Şu noktada bu iki kalb bütün acılarıyle güya biribirine sarılmışlardı. «bu mes'uliyet sana ait!» diyordu.. Hiç. bu izdivacın nasıl vücude geldiğini.. . Ahmed Şevki efendinin zevzekçe manalı bir vaziyetle: «Matbaa ihtiyarındır. bütün geçmişin tafsilâtını 172 MAĐ VE SĐYAH icmal ediyor.

Gecenin siyah donuk rengi içinde mütehaşşit birer kütle şeklinde daha siyah. sallanan haritaya. Bu hakikat inkâr edilemezdi. Doğruldu.» diyordu. makhur çıktı. Ahmed Cemil kendi kendisine verdiği bu hükmün altında eziliyordu. zulmetten tereşşüh eden bir ârâmiş vehmiyle biraz müsterih olacağını tahmin ederek mumu söndürdü. o 'haftalarca süren ve hiçbir vakit zail olmayan ezanm Tjiraz sönmeye yaklaşmış olmasından sonra bir matbaa sahibi olmak ihtimalini kuvvet kesbetmiş görerek kalbinde inkişaf eden hülyayı tamamiyle hatırına getirdi. Hüseyin Baha efendinin çekilmesine infial ile bakmış... Artık kendisine mahkûm sıfatıyle bakmaya nefsini mecbur ettikten sonra âdeta aleyhine hizmet edecek bütün tafsilâtı tezyin ve takviyeye özendi. onlar hepsi yalan. hafi köşelerinde bütün bu şeylerin altında bir emel çıkacağına itimat eden gizli gizli gülümser bir ümid saklı değil miydi? Demek o güzel hisler. yazıhanesinin üstünde mektep arkadaşlarının — heyhat! O mes'ut mektep hayatı dostlarının — bir yelpaze teşkil eden resimlerine güya: «Beni siz de mesul mü telâkki ediyorsunuz? Beni siz de mahkûm mu ediyorsunuz?» yalvarışıyle baktı. eniştesi için duymaktan hâli kalamadığı nefrete biraz daha vüs'at vermiş... mes'uliyeti tamamiyle yüklenmek için sebepler buluyor. Yavaş yavaş o ümid handesi sönmeye meyyal küçük bir nur şeklinde ışıldarken gittikçe genişlemiş bulutlardan sıyrılan bir sabah güneşi gibi şâşaasiyle bütün o müzmin hissiyat bulutlarını dağıtarak kalbini envarına boğmuş idi. duvarda melûl. herşeye karıştırdığı mafevkalhakikata şu dakikada her vakitten ziMAĐ VE SĐYAH 173 yade mağlûp idi. Emin misin?. «Sensin. karanlıkta kalırsa daha iyi düşüneceğini. kendisine âdeta — kendi menfaatine bir çok güzide hisleri feda etmiş — bir kötü mahlûk nefretiyle bakıyordu. Kendisine karşı meseleyi husumetle tetkik ediyor. hepsi sahte idi. ifrata. . Ali Şekib'in muharrirliğe veda ederek bir dükkâncılığa geçmesini bir facia hükmünde telâkki etmiş iken tâ kalbinin derinliklerinde.mı? Ahmed Şevki efendi ondan bahsedince hattâ içimden hiddet etmedim mi?» diyordu.-. sahih mi?. Yarı karanlık içinde müphem şekiller gibi görünen küçük kitap hücrelerine.. Bir aralık bu hükme daha ziyade kuvvet vermek için: «Hattâ. müthiş bir azap boğazını sıkıyor. Bu izdivaçta kendisine büyük bir mes'uliyet hissesi terettüp ediyordu.. Bu musallat fikirle mücadeleden Ahmed Cemil mağlûp. odasının penceresini açtı. kudurtucu. bütün sebep sensin!» diyor. Şimdi artık Ahmed Cemil saklaya-mıyor. henüz kalbinde hafif bir müdafaa sedasiyle terbiyeye çalışan hissi içinden tekrar ettiği bu nakarat ile susturmaya uğraşıyordu.» dedi. türlü mânalar ifade eden bir nazarla bakarak: «Acaba?. Biraz 'hava almak istedi. Fakat o musallat fikir zihninde şimdi idare memurunun sırıtkan çehresine dişlerini göstererek gülüyor.. Kardeşinin bir yabancıyla irtibatından hissettiği kıskançlığın. başını bir mengene içinde parçalıyordu. Matbaada yalnız kaldığı geceler birdenbire bir müsveddenin ortasında kalıvererek düşüncelerine sakit bir zemzeme kabilinden refik olarak o yalnızlığın arasında şu matbaada bir gün her zamanki mevkiinden başka bir mevki tutacağını düşünmemiş miydi? Daha sonra ihtiyarın musabiyeti üzerine evvelâ en iyi hisleri uyanmıştı: ihtiyara acımış..

bu fikirle kuvvet bulmaya çalışıyordu. şeklinde imtidat eden bu fezanın sinesinden çıkan sükûte benzer uğultuyu dinleyerek ötede beride bu zulmet zemini içinde birer sarı leke şeklinde parıldayan münevver pencerelerden. Ciğerleri. gözlerini bu zulmetlerle doldurarak. râtib bir makber nefesi gibi simasına ba~ rit.. artık önünde dehhaş. Matbaada artık çalışmalarına ruhperver bir emelin iştirak edlemeyeceğine. Şimdi hatasının ehemmiyeti. geniş bir uçurumun azîm ağzını açıp kendisini yutmaya müheyya olduğunu görüyordu. Bu neticeyi tâ ilk gününden beri meçhul bir his kendisine haber vermekten hâli kalmadığı halde.. bir aralık şiir buhariyle bulanan gözlerinin önünde yükseldiğini gördüğü emel kâşanesinin artık enkazı kenarına oturup uzun bir hırman nazariyle onun matemini tutmak lâzım geliyordu. yakın duvarlara baktı. tesliye veren bir adem kevseri gibi kana kana içmek istedi. Burada. sanki bir alevle yanan ciğerleri bu kevserden serin bir yağmur hazzını hissediyordu.. hiçbir şeya vâkıf değil imişçesine ona gülmek için kendi kendisine cebredecek değil mi?.. Bu siyahlıkları yutmak. O vakit kâbuslarla mahmul rüyalar arasında bir boşluk içine düşüyormuş. «Lâkin matbaada belki onun kadar benim de hakkım var» demek istedi. Fakat heyhat! Artık hakikati tezyin edemiyor. hülyaları parçalayarak iniyordu: hiç!. Evet.... «Şimdi ne yapmalı?» diyordu. suları yararak ric'ati mümkün olmayan bir sükût ile kalbinin en derin noktalarına kadar. biribirinin ardına yığılmış siyah duvarlar. müncemit. . hiç! Bundan sonra hepsine veda etmek. râşe verici buseler konduran bu zulmeti kâse kâse.. o gitmiş. ifrat eden bir fikir ile zihninde büyüyor. ölü dudaklara. o adam için çalışacak. bir cinayet dehşeti alıyordu. bulunmaz bir derinliğe iniyormuş gibi içinden birşey duydu. Ya lâmia?. ya eseri?. pencerenin kenarında. bitmez tükenmez bir sükût ile yetişilmez. gözünün önünde tecelliye başlayan zelil mevkiinin üzerine münevver bir örtü çekemiyordu.174 MAĐ VE SĐYAH MAĐ VE SĐYAH 175 daha kesif görünen komşu evlere. yarın yine zelil bir ecir sıfatıyle o matbaaya gidecek. birkaç örtülü bulunan ziya parçalarından gözlerini ayırmaya çalışarak. Bundan sonra ne yapacak ? Biraz evvel kardeşinin musibetini defetmek çaresini ararken bir idam hükmü soğukluğu üe inen bir kelime suya düşen bir taş parçası gibi ağır ağır. ailesinin biricik servetini o mülevves matbaanın dişlerine atıvermişti. türlü emelleri ezerek. bilâkis orada kendisini nefret ettiği bir adamın esiri sıfatında görmekten nefsini menetmek mümkün olamayacağına emin idi.

öbür odanın donuk havasında görülemeyen sayılamaz... hava ve ziyadan mürekkep bir şelâle gibi yüz binlerce toz parçalarından. son sahife olacağını-tahmin ettiği yaprağa kadar geldi. Onu yarası bağlanacak. Ahmed Cemil artık yatağına girmek için acele ediyor. hislerine galebe ederek yarın yine matbaaya gidecek. her şeye tahammül edecek tâ ki. Bu dakikada Ahmed Cemil artık tamamen bir karar ittihaz etmiş idi. kırık kanadı sarılacak mecruh bir güvercin gibi okşayıcı. Muzlim bir gecenin şu münevver sabahı bütün melalini. Ne olursa olsun. o zaman ellerini uzattı. bacakları sallanarak. Hemşiresine: «Sen şu noktadan mecruhsun!» demeksizin. Ahmed Cemil ekseriya çok düşünceli zamanları takip eden derin uykulardan biriyle uyandıktan sonra sabahleyin kendisini tamamen sükûnunu iade etmiş buldu.. bu matbaaya temellük etmek için sabır edecek! Bütün vehimlerine. sigarasının . bu odanın sükûnu içinde bir hayat tuğyanı uyandırıyordu. Bu muzlim gecenin sine176 MAĐ VE SĐYAH sine sanki bir nefes çıktı.O zaman güya kalbinde bir gizli kuvvet ağır bir uykudan silkinerek uyandı. bunların arasından hülyasının perisini bir sis içinde gibi görüyordu. En evvel Đkbal'i düşündü: «Şüphesiz. Gözleri ötede beride siyah bir zemin üzerine serpilivermiş mütebessim sarı yakutlar şeklinde yıldızlara bakıyor.. oturmuş. Hastanın nazarında meydana çıkarılıveren manevî emraz kadar tedavisi müşkül şey olmayacağına inanırdı. orada o iki kelimeyi. onun bedbahtlığının nev'ini tâyin etmeksizin tedavi etmek istiyordu. ince kıllardan. bu son karar üzerine uyumak istiyordu. Đki eliyle defteri dudaklarına kadar çekti. minderin üzerinde melûl ve muhtazır bir eda ile serilen o defterciğe. gözlerini kapadı. insanlar muhitin tesirlerine ne kadar esirdirler. madem ki hayatında muvaffakiyet onunla kaim. Karanlıkta yazıları görmeyerek yaprakları çevirdi. Ahmed Cemil yazıhanesinin köşesine. geceki âsab tuğyanı geçmiş olacak!» diyordu. uğraşacak.. kalbinde kesif bir zulmet içinde yalnız bir ümit ışığı — karşısında sonsuz bir yokluk fezası şeklinde im-tidad edip giden şu siyah semayı iştihad ederek Lâmia'ya malik olmak için kendi kendisine yemin etti. tâyin edilemez zerrelerden mürekkeb şenaverleriyle. öpücü bir el ile tuttu. ihtimal biraz söyletmek için karar vermiş idi. bu iki hâtıra birden damarlarının içinde bir ateş seyyalesi tutuşturdu. yine çalışacak.. karanlıkta. rakkase-leriyle dalgalanıyor. şimdi perdenin açık kalmış bir kenarından hafif bir güneş dalgası girerek Ahmed Cemil'in karyolasının kenarına kadar mail bir sütun şeklinde düşüyor. şimdi onun hâtırasiyle şurada — elinde bir şiir defteri. Lâmia!.. bütün ye'sini silmiş idi.. o beş noktayı bir görüş vehmiyle tekrar gördü. o göremediği kelimecik-lerle noktaları uzun bir buse ile öptü. Evet. ikbal'i bu sabah daha sakin bir nazarla tetkik etmek. o emellerinin enîsini araştırdı. Akşam kardeşine saadetini iade edebilmek için hiçbir imkân tasavvur edemezken bu sabah belki şu iki kalbi biribirine yaklaştırabilmek mümkün olacağını düşünüyordu. onun bu aşk busesini bir siyah mev-ce içinde tes'id etti. Lâmia ile eseri.

bahtiyarlığının mucidir. . şu münevver zemin. Yazıhanesinin köşesinden atladı. taze bir hayat buhranı uyanıyordu. Đkbal? Bu sabah sana iş çıktı. — Odama gelir misin. bazan küçük hamlelerle halkalar salıvererek. ağabey?» dedi. laubali bir ses takınarak kapısından bağırdı: — Anne! Đkbal'e söyle de buraya gelsin. Đkbal henüz kendi odasında idi. her şeyi tamir ve ihya edebilecek zannettiren bir his peyda ediyordu. Bu bulutçuklar. uzun bir şeridin içinde ufak bir ihtizazla bir kasırga şeklinde süzülüp sarılarak o güneşin bütün havasını boğmak isteyen telâtum merkezine •doğru çekilip gidiyorlardı. zarif sevimili bir çocuk bileziği çırpınarak geçerken Ahmed Cemil bu sabahki âsab meyline göre bir felsefe icad ederek kendi kendisine: «Đnsan bedbahtlığının. vâsi bir halkanın ortasında küçük. dedi. Sesini işitince sofaya çıktı: «Beni mi istiyorsun. halkalar. sonra o münevver sütunun telâtumi cazibesi. kapısını açtı. mütemevviç raksında daha seri. Ne kadar zaman geçmişti ki iki kardeş arasında bir gömlek tamiri yahut noksan bir düğme ikmali kabilinden bir iş çıkmamıştı. mest raksı. şeritler evvelâ odanın rakid görünen havasında fersiz bir beyazlıkla teveccüh noktasını tâyin edemeyerek mütereddit sallanıyor. daha sonra üzerine bir bulut gölgesi isabet etmiş bir kar safihası şeklinde bir donukluk bırakıyor. rakkaselerin her an müMAĐ VE SĐYAH 177 tebeddil. coşkun bir su sütunu şeklinde akan bu güneş çağlayanı Ahmed Cemil'de şimdi her şeyi iyi görmek meyli uyandırıyor.dumanlarıyle bu mü-telâtım sütunun oyunlarını seyrediyordu. güya ensicesi çözülüyor. odasına bir neşve şelâlesi.» dedi. suya düşmüş bir taşın sukut noktasından büyüye büyüye açılmış bir daire şeklinde. mes'ud olur»diyor. Doğrudan doğruya Đkbal'i çağırmaya cesaret edemiyordu. Bu oyun sabah güneşinin şu sihirli sahnesi. daha sonra: «Fakat onu o noktaya getirebilmeli» diye bir mütemmim ilave ediyordu. şimdi geliyorum. Bazan ağız dolusu duman püskürerek. Đkbal'in ağzında daima lâtif bir muhabbet hücceti çocukluğa mahsus saf edasıyle tekerrür eden bu «ağabey» hitabı bu sabah Ahmed Cemil'in kalbini bir rikkat tatlılığıyle ısıttı. suya düşmüş ince bir kâğıd gibi o duman tabakasının üzerinden perişan bir dalga geçiyor. ara sıra bir makaradan iplik boşanır gibi ince rakkas bir hat çıkararak bunları süzgün gözleriyle takip ediyordu. o yüz binlerce zerrelerin. Belki izdivacından beri birinci defa olarak kardeşinin bir işini yapmağa vesile bulduğuna sevinerek Đkbal: «sepetimi alayım. o vakit yüzbinlerce şenaverlerin. daha oynak bir faaliyet. parça parça dağılıyor. îri. bir halkanın kenarına ilişiyor. Đkbal her şeyi iyi tarafından gösteren bir noktayı nefsine vazetsin. Böyle bulutlar halkalara karışarak.

.... 12 muş gömleklerini. onun sesini işittiği zaman kalbi çarpmıştı.. cesaret buldukça ilâve ederek ayni söyleyiş tarzını takip etti: — Bir kız evlendikten sonra bütün muhabbetinin kocasına inhisar edeceğini zaten bilirdim. gözlerini kaldırdı: — Ne kadar zaman oluyor ki seninle şöyle karşı karşıya bulunmadık.. O kesik kesik. Bir aralık «Đkbal. Fakat inanır mısın Đkbal? Enişteme o kadar merbutiyetime son derece memnun olmakla beraber bize biraz küçük bir muhabbet hissesi tefrik etmiyorsun zannediyordum. tâ minderin öteki ucuna. gevşemiş. Đşine gelmiyor. Bugün hakikat olanca dehşetiyle tâ kalbimin üzerinde duruyor. Ahmed Cemil kardeşini şu hazin haliyle pek güzel. Đkbal acı bir hande ile tekrar gözlerini kaldırdı. Ahmed Cemil yazıhanesinin üzerinde sürüklenen bir kitabı aldı. şu dakikada zihninden geçen şeyi dalgın dalgın yüzüne dikilen bu gözler Ahmed Cemil'e vuzuh ile takrir ediyordu. yüzüne bakmayarak dinlemek istiyordu. kenarı ayrılmış mendilini önüne döktü.. Gözleri kitabın üzerinden kayarak Đkbal'in soluk çehresine çevriliyordu.gözlerine bir sakin donukluk gelmişti.. . bak. cevap vermiyorsun. Eniştesi için: «Nasıl oluyor da buna hiyanet ediyor?» diyordu. bu mudhike-ye ne lüzum var? Bana yavaş yavaş bir şey söyletmek istiyorJvı A ± VB SĐYAH 179 sun.. Şimdi Ahmed Cemil'i öyle. gözlerini indirdi. Üzerinden müthiş bir fırtına geçmiş bir gök parçası gibi çehresinde bir yorgunluk eserinden başka bir şey yoktu. Bu sabah genç kadının yüzünde musibetlere tahammül için karar vermiş olanlara mahsus bir melûl sükûnu vardı. Seni temin ederim ki son nefesimi hiçbir şey söylememekle vermek azmindeyim. Fakat bu tamire muhtaç şeyler önüne yığılınca müsterih oldu. Onu koparıp çıkarabilmek için hiçbirinizin elinizde kâfi kuvvet yok. Gece bir tuğyan ile boşalan gözyaşlarından sonra asabı gerilmiş. Evvelâ Đkbal bu davet ile gece yarını kalan vak'a arasında bir münasebet olacağına hükmetmiş. ağabey. Onun tamir edilecek bir çok şeyleri birikmişti. bitmiyordu. Đkbal. fakat gelişi güzel açı verdiği sahife çevrilmiyor..Bir dakika sonra elinde sepetle Ahmed Cemilin odasına geldi. bir şiir melâliyle güzel buldu. değil mi?. Beni bahtiyar edebilmek için elinizde ibir vasıta yok. Genç kadının dudaklarında hafif bir tebessüm uçtu. Đkbal'in karşısına oturdu.» dedi.... Đkbal'i "mümkün mertebe yanında ziyade alıkoymak için ilikleri bozulMai ve Siyah — F. astarı sökülmüş ceketini. Đkbal'in bu dakikada zihninden şu sözler geçiyordu: — Ne demek istediğini anlıyorum.

Zaten Đkbal bu bahsin devamına müsaade etmek niyetinde değil gibiydi. Đkbal hayretle baktı: — Evet. gülerek ilâve etti: — Hattâ fazla aşkla seviyorsun. onu babasının evinden bile esirgiyorsun ki onun üzerinde hiç kimsenin...Ahmed Cemil sözlerinin mecrasını birden tebdile lüzum gördü. düşman oluyorsun. ben kendimi hiç bedbaht bulmuyorum. Ahmed Cemil bu nazardan büsbütün sıkıldı. sakin bir muhabbetten başka bir hisle sevmiyorum.. Dün akşam niçin ağlıyordun... daha sonra: — Đkbal. Ahmed Cemil'in dudaklarının ucuna kadar geldi: — O halde dün gece ben odanda iken niçin onun gelmesinden korkuyor dun? Bunu söylemek istemedi. dedi. ancak sana ait olsun.. ben bilâkis enişteni sadık. Sonra bu hodgâm aşkın tahammül edemeyeceği ufak bir şey gördüğü zaman ona adavet etmeğe başlıyorsun. yahut kendin aklanıyorsun kardeşim. hattâ babasının bile bir tasarruf hakkı olmasın. bu ilikler büsbütün bozulmuş. kendisinin bu suretle telâkki edilmesine ağlamak isteyerek bakıyordu.. Dün gece ağlayışıma yanlış mâna verrıişsniz. Đkbal gözlerini kaldırmayarak bu mütalâayı cerhetmek istedi: — Asıl şimdi lâtife ediyorsun. onun önünde kendisini böyle bir ruh müdek-kiki sükûnu ile teşrih ediyor görmekten utandı. Zaten kadınların hepsinde mevcud bir bedbaht olmak telezzüzü ile kendini zorla mes'ud görmemeğe çalışarak. kardeşini hayretle dinliyor.. biraz tevakkuf ederek. zihni yalnız elindeki işiyle meşgul imiscesine eline yeni aldığı bir gömleğe bakarak: — Aman ağabey. O zaman Đkbal gözlerini süzdü. bu defa tâ yanına sokuldu: — Lâtife ediyorum. bu nazarın karşısında daha ziyade nikahım muhafaza edemeyeceğini anladı.... Ahmed Cemil güldü: — Beni aldatmak istiyorsun. devam edemedi. Đkbal şimdi elindeki işini dizlerinin üzerine bırakmış. bunu nasıl giyiyordun?. o acılıktan âdeta bir zevk duyarak kendine yazık ediyorsun. muaheze edeceğim. dedi. acı bir hande ile: — Lâkin yanılıyorsunuz. bakayım? Babasına gittiği için değil mi? Bak. sana. Kinle. Ben bunları alayım da . ağabey.. müsaade edersen seni bir parça mua'heze edeceğim. dedi. Đkbal'in söylememek istediği şeyleri zorla ağzından koparmak müfid olmaktan ziyade muzîr olacağına kani idi. Sen kocanı bir kadının sevmesi lâzım geldiği gibi sevmiyorsun.

MAIVESĐYAH ĐSĐ Şimdi hepsine bir durgunluk.. etraftan bir «hişt» ihtarı çıktı. tâ üçüncü sahifenin başında müteaddit istifham ve hayret alâ-metleriyle mücehhez bir serlevha gördü: bir edebî müseme-re??ü. Saib ayakta. bir kabahat esnasında tutulanlara mahsus bir perişanlıkla deminki' kahkahalar güya dudaklarına yapışmış kalmıştı. Đlk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi. Said'le Saib'den.akşama kadar yaparım. oradan silinmeğe bir çare arıyormuş gibi duran Saib'in önündeki gazeteyi aldı.. çabuk yürüdü. Yazı odasının iki kanatları açılmış. Onu Saib görmedi. kendisinin nasıl tahkir edildiğim görmek isti-caliyle. «Kız mı istiyorsun.» davetine: «Vaktim yok!» cevabını verdi. fakat ötekiler gördüler. Fakat kendisine doğrudan doğruya teveccühe cesaret edemeyerek kuvvet bulmak için yekdiğerini araştıran nazarlardan okunan şeyin kendisine müteallik olduğunu hissetti. ötekiler etrafını almışlar. belki bir dakika evvel tuhaf bularak güldükleri için nedamet duyan bu arkadaşların karşısında oturmayarak. biribırine bakışarak güya: «Söylesenize. şimdi onun üzerinde husule geleceğini anladıkları acı tesiri düşünüerek yüzüne merhametle bakmağa başlayan.. «fakat bitirmek için kendini çok yorma. ilk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi. kırışarak dinliyorlardı. fakat artık sabahleyin kalbinde uyanan her şeyi iyi bulmak hissi muhtel olmuş oldu..» dedi. gözleri. yüksek sesle okuyor. oğlan mı?» diyordu. Yazı odasının iki kanatları açılmış. Hiçbirisi cevap vermeğe kuvvet bulamadı. yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı. Ahmed Cemil anlayamadı. Sonra alay etmeğe başladı. Bugün matbaaya geç kaldığı için biraz acele giyindi. Bu bir nevi: «Bahsi burada bırakalım» demekti. En evvel o cesaret ederek: «Bir şey mi var?» dedi.» diyorlardı. O vakit kendisini zaptedemedi. Ahmed Cemil ayağa kalktı. sütunları şöyle bir dolaştı... zira çalışacak bir halde değilsin!. dedi. 15 Ahmed Cemil bu bahsi bir lâtife ile bitirmek istemişti. Nihayet Ahmed Cemil elini uzattı. okumağa başladı. Ahmed Şevki efendiden başka Fatin Di-lâver ve Mazhar Feridun beyler de orada idi. . Kardeşinin kolayca değil belki hiç tedavi edilemeyeceğini anlıyordu. o vakit Saib şaşırarak elinden gazete düştü. elinde bir gazete. yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı... bir beceriksizlik gelmiş. hattâ dükkânının önünde duran Ali Şekib'in «Biraz uğraşana. matbaanın merdivenlerini mutadından ziyade hızla çıktı. gülüşerek.

Kendisini yalnız . ibhamlara boğmuş. Sonra o edebî müsamere. ne gazeteyi bırakabiliyor. cismaniyetiyile öyle alay ediliyordu ki hiddetinden gözlerinin beyazına kadar kızararak dudaklarının arasından. ziyafet odasının etrafında kahkahalarla gezdirilmiş gördü. yukarıya kaldırılmış.bir arkadaşın tahkir edildiğini görmekten gizlice memnun olmakla beraber bir acı karşısında duyulan tesirden hâlî kalmayan çehrelere göz gezdirdi. Okuduklarını bir bulut arkasından görerek.. kendisine mahsus beyan ve nazını tarzının bu zelil tahriflerine tahammül edemedi. Bu makalenin Raci'nin eseri olduğunu zaten hepsi. Raci bu makaleyi bütün köhne bir lisan tarzının süsleri olan secilere.. fakat gülünç bir surette tasvir olunuyor.» mukaddemesiyle başlanıyordu. Afrika. cinaslara.. Ah! Şu dakikada Hüseyin Nazmi'ye ne kadar muhtaçtı!.bir çamur deryasına düştükten sonra kalabalığın içinde ayağa kalkarak etrafına bakanlara mahsus perişan bir hal ile . bir çok yerlerini anlamayarak devam etti: Ahmed Cemil tamamen tasvir edildikten sonra bu şairin — frenk gazetelerinde kapıcılara mahsus romanları tercüme etmekle kudreti malûm olan bu şairin — bir gün şiir âleminde bir başkalık vücuda getirmek illetine musap olduğundan bahsediliyor. O vakit Ahmed Cemil o kadar vazıh. Ahmed Cemil bunu bitirdikten sonra . Nihayet orada kendisini huzzar tarafından bir iskemleye oturtulmuş. Ahmed Cemil bunları okuyamadı. saçlarıyle. başı ile.» dedi. O vakit Ahmed Cemil'in gözleri bulandı. en lâkayd olanları bile edebiyat namına kızdıracak mudhik bir tarzda tarif edilmişti.. türlü müstehcen imalarla doldurmuştu. yumrukları sıkılıyordu.. makalenin sonlarına bakmak istedi. teşbihlere. ne de bir şey söylemeğe kuvvet buluyordu. şimdi etrafında bulunanlardan sıkılıyor. ona Galata'da. O vakit eserin güya ötesinden berisinden misal olarak irad edilmiş parçalar geliyordu. o tercümelerde ihmal yahut terkin hatası neticesiyle kalmış yanlışlar büyük bir takayyüd ve ihtimamla toplanıp onun edebî iktidarına birer burhan olmak üzere tâ'dad edildikten sonra bütün nazma dair nazariyeleri türlü gülüng tahriflerden geçirilmiş. «Racü. Ahmed Cemil'in şimdi hiddetinden dişleri kilitleniyor. Raci oıakelesinin bu faslında bütün davetlileri tetkik edilmeğe lâyık bir malûl dimağın garabetlerini temaşa ile eğlenmeğe gelmiş olmak üzere tasvir ediyor.. tiyatroları sahnelerinde görülen soytarılara mahsus eda ile eserini okutuyordu. anlamışlardı. hattâ şimdiye kadar Raci'nin yazdığı şeyler içinde nispeten bunun en muvafık eseri olmak lâzım geleceğine biraz evvel Said hüküm vermişti.. o «Hırsızın kızı» filân filân gibi tercümeleri yüzüne vurulduktan. Amerika. kolları ile.Makalede: «Haniya sabahlan Babıâli Caddesindeki dükkânların önünde durmak mutadında olanların görmeğe alıştıkları uzun saçlı bir şair vardır.. sonra Ahmed Cemil'i sofranın üzerine çıkartıyor. bütün kıyafetiyle.

Onun bu sözü hepsine cesaret verdi. Eğer o şu dakikada burada olsaydı bu dört sütunluk zehirin acısını M A I VE SĐYAH 183 onun yanında ağlayarak dökmekten ne büyük tesliyet duyacaktı! Kendisine en evvel Fatin Dilâver bey tekarrüp etti. Matbuat âleminde dostlar da olur mu imiş? Onlar da bir arkadaşı takdir ederler mi imiş? demek istiyordu... eğlendiriyordu. Bunun re kadar haksız olduğunu anlamaz mı? Hissetmez mi? Hattâ benim için acıyarak. Kendisine .. tâbirlere tekayyüd edilmedi. Evet.onun anlayacağından emindi. belki hiddetinden bu mülevves kâğıt parçalarını yırtacak. sokaklarda kendisi için gülünüyor. herkesi. dedi.. onun tarafından merhamete şayan görüleceği ümidiyle tatlı bir ağlamak arzusu duyuyordu. kelimelere. Ahmed Cemil hayretle baktı. dedi. Yazıhanenin üzerinde darma dağınık duran gazete yığını arasından «Peyam-ı Cihan» nüshasını buldular. terbiyesizliğinden bahsolundu.» Bu son ihtimal üzerine insanlarda kendilerine merhamet edildiğini duydukları zaman hâsıl olan lezzete benzer birşey hissediyor. Bir aralık Mazhar Feridun bey: — Biraz da dostlarınızın yazdıklarını okuyunuz. — Bu kadar kıskanıldığınıza memnun olmanız lâzım gelir itikadındayım. etrafında ibzal ile açılan bu muhip sözlerde bir soğukluk. zihninin içinde yalnız Lâmia kaldı. kahvelerde. Tâ ciğerlerinin ortasında birşey yırtılıyor zannetti. bilmeyenler bilenlerden: «Bu şair kim olacak?» diye soruyorlardı. fakat bunlar Ahmed Cemil'i tesliyeye hizmet edemedi. gülmeyecek. Şimdi şurada kendisine yaranmaya lüzum gören bu adamlar o dört sütunluk tahkirden gülmek hevesini duyarlarsa ya kendisine uzak olanlar. bütün gazete okuyanlar ne yapacak? Demek şimdi bütün kıraathanelerde. bir sahtelik duyuyor. Artık Raci'nin bayağılığından.. Demek kendisinin hayatta gaye olarak sevdiği. o da gülecek. Birden nazarından bütün halkın ehemmiyeti düştü. vücude getirdiği bu eser şu dakikada herkesi güldürüyor. Sonra yine kendi kendisini temine çalışıyordu: «Hayır. Nagihân «bu herkesi» tâbirinden bir çehre ayrıldı: Lamia!.» diyordu. «Bunu Lâmia da görecek. Ahmed Cemil derin bir keselân duydu.. demin bu adamların şu makaleyi dinlerken eğlenerek güldüklerini düşünüyordu.

düşündü._£nj|&eşjJ. odasından çıktı. Yalnızlığa şedid ihtiyacı vardı. Bir aralık yine kendi kendisine kuvvet verir. Ahmed Şevki efendi bir nezaret ve intizam takayyüdiyle odasında bir kısmı muattal duran bir dolabın altı katını küçük bir kiler haline getirerek buraya sofra örtüleri. Kendi kendisine: «Ah. eseri. Đlk söyleyecekleri şeyin sabahki makaleye taallûk etmesi pek tabiî idi. Raci'-ye hiç mukabele etmemeye. fakat artık aldığı yaradan sonra devayı istihfaf eden mecruhlara mahsus bir istiğna nazariyle gazeteyi almadı. Bir ses: «Ahmed Şevki efendi sizi bekliyor!» dedi. Bugün benim yerimde başka biri olaydı hiddetinden çıldırırdı. şım beklerken ayakta sokağa bakarak karşıdaki kebapçıya ısmarlanmış altı şişin ateş üzerinde lâtif biberli. onun husumet asarına karşı üâkayd davranmaktan ibaret olduğuna hüküm veriyordu. Bugün Ahmed Cemil hiç kimse ile konuşmaya tahammül edebilecek bir halde değildi. su kadehleri. öğle yemeğini beraber onun odasında yerlerdi.M A i V £. iki arkadaş karşı karşıya oturdukları vakit ikisi de bir müddet lâkırdı söylemediler.. hülyalarım!. zihninden cesaretini kırarak geçen fikirleri kovmak isüyormuşçasına silkinerek: «Ne için fütur getirmeli? Bir hasudun hükmüne bir hayatın esas gayesini feda edecek kadar zaaf sahibi miyim?» derdi. Yalnız Mazhar Feridun'a: «Teşekkür ederim!» dedi. — Bilâkis kendimi pek metin buluyorum. öğle vaktine kadar orada kapısını sürmeleyerek sedirin üzerine uzandı. S 1 . Şimdi . Ahmed Şevki efendi ni-'hayet: — Ne kadar teessüre meyyal adamsın? dedi.» diyordu.MAĐ VE SĐYAH uzattılar. hergün öğle üzeri küçük bir yuvarlak masanın üzerine o beyaz örtülerden birini örterek sofrayı hazırlamağı âdet etmişti. Matbaada kendi odasına kapandı. . Bir aralık odasının kapısına vuruldu. peşkirler. bıçaklar koymuş. arkada185 . Nazarında bütün emellerin muhassalası ehemmiyetini haiz olan eserin henüz intişar etmeden üzerine dökülen bu tahkir çirkâbı hülya kanatlarında mühlik bir ceriha açmış idi. tabaklar..Butî^ namaya başlamıştı. Ahmed Cemil dünden beri aç olduğunu o zaman hissetti.. bir "muvaffak"1 olmak azmiyle ayağa kalkar. matbaa. kokulu dumanlar içinde cızladığını seyrediyordu. Fakat hakikatte şu demin kanını kurutan bir sahife dolusu tahkiri lâ-kayd telâkki edebilmeğe kuvvet bulamıyordu. Đdare memuru küçük sofrasını her vakitki gibi penceresinin yanma kurmuş. Đdare memuru bu cevap ile kanaat etmemiş göründü: .. hattâ kendisine tesadüfünde bir şey vâki olmamışçasına muamele etmeye karar vermiş idi. Ra-ci için en büyük cezanın. çatallar.Ik-bal.. Matbaanın son ıslahatı esnasında idare memuruyla karar vermişlerdi.

Ahmed Şevki efendi de kendisini merhametle dolu bir nazarla seyrediyordu.» dedi.. sonra: «Matbaa. Evvelâ kardeşinden bahsetti. Bu iki hülyanın yekdiğeriyle irtibatını izah etti.. Bu büyük kelimesi Ahmed Şevki efendinin ağzında başka bir ehemmiyet alıyor. daha ziyade büyüyordu. Đkisinin arasında birbirini seven adamları bir saniye içinde sıcak bir muhabbet havası içinde saran bir incizap hâsıl oldu. Ahmed Cemil bu esareti kabul etmemek istedi: — Ne için onun esiri olayım? Matbaadan istersem şimdi her alâkayı kesemez miyim? Đdare memuru çok tecrübe görmüş adamların henüz her şeyi mümkün görecek kadar genç olanlara karşı kullandıkları tebessümle: — Zavallı çocuk! dedi. «o ciheti ben sana anlatacağım.. — O halde eserini bastırırsın. eniştesini mümkün olduğu kadar anlattı. jggerlHI anlattı.. Makineler .. idare memuru nihayet endişeli zamanlarına mahsus vaziyetiyle iki parmağının ucu ile burnunu kaşıyarak dedi ki: — Asıl fenalığı. tereddüt ederek Lâmia'-yı. sadeliğiyle.. keten yeleğini gevşetti: — Bu son dertler bir şey değil! dedi. iskemlesini biraz çekerek... O zaman Ahmed Cemil kızararak.. Ahmed Cemil bütün ruhunun kuvvetiyle: — Pek ziyade!.. kardeşin o çapkın herifin nasıl hükmünde ise senin de matbaadan dolayı esaret altına girmiş olmaklığında görüyorum. fakat idare memurunun son sözleri sevince imkân bırakmadı: — Lâkin kardeşine ait olan dert pek büyük.. Ahmed Şevki efendiye göre pek ince olan bu mülalâa Ahmed Cemil'e hayret verdi.» Ahmed Şevki efendi arkadaşının başka dertlerini soruyordu. sabrınız varsa dinleyiniz. Artık yemeklerini bitirmişlerdi. Ahmed~5evkT~efendi bir bardak suyu süze süze içtikten sonra kırpık bıyıklarını elindeki peşkirle kuruladı.. Akşam validesine söylemeğe cesaret edemediği korkularını izah etti.. ona da benim itimadım var.. «Matbaa.. A'hmed Cemil utanmasaydı Ahmed Şevki efendinin boynuna atılarak o kırmızı yüzünü şapır şapır öpecekti. O vakit şimdiye kadar hakkında derin bir muhabbetinden başka bir şeyini görmediği bu adama uzun uzun baktı. Lâmia'yı da gidip biraderinden istersin..— Keski sen de çıldıracak kadar hiddetlensen de nefsini böyle meyusiyete teslim etmesin. Senin eserine itimadın var mı? Bana ciddî söyle.. Ahmed Şevki efendi şimdi önlerinde duran kebap sahanına çatalın ucu ile dokuna dokuna dalgın bir vaziyette dinliyordu. Evi ne yapacaksın?.» dedi. Bu bir saniye içinde Ahmed Cemil bütün düşüncelerini ne zamandan beri bir kalbe tevdi etmek isteyip de muvaffak olamadığı hislerini bu adama. dedi.. Başka?.» kelimesini işitince eliyle «kâfi» dedi. safvetiyle etrafını çevirenlerin hepsine müreccah olan Ahmed Şevki efendiye dökmek ihtiyacını duydu: «Beni meyus eden yalnız o değil.

dört yüz şu . Kendi odasına girdi.. meselâ «Peyam-i Cihan» matbaasıyle bir mukaveleye girişse. bu zavallılara derin bir merhametle acırdı. Ne olursa olsun bu karışık işe. yine on yaşından beri parmaklarının ucunda efkârı çözüp bağlamakla yoru-la yorula harap olan vücudunu makinenin soğuk safhasına eğdi. Bugün eniştesi matbaaya hiç uğramadı. Litografya makinesi tâ dipte. Eniştesiyle devam edebilmek artık mümkün değildi. artık bahsi biraz evvel neticesiz bırakılan Ikbal'e irca etmek istedi.. Ahmed Cemil bu müşkül san'atm bütün yorucu. Ahmed Cemil'i görünce hepsi başlarını çevirdiler.. makineler dairesine girdi. Bütün gün ayaküzeri. kâğıt.ne olacak?. Bir aralık aşağıya makineler dairesine inmek. buraya ne vakit girse yağ. öteye bir virgül koymak için. hülyasını ayıramıyor yapabilecegT şeyleri zihninde tetkiTî ettikçe kalbi hep şu^ "söTf~1^?0ye"*çar-esîn^jEemayüî ediyordu.Đlerledi.. bir kenarda makineci esneyerek tashihlerin bitmesini bekliyordu. meseleyi o kadar kötü bulamıyordu. „ ^ . makinelere birer çare bulalım. onları bir kere daha görmek istedi. O zaman Ahmed Şevki efendi: — Kardeşine ait olan der-din_ tesviyesi^natbaadaki işin ^~ISn l Evvelâ eve.. ciğerinin bu havayı teneffüse muhtaç olduğundan. . O halde evi kurtarmak. Za-valhjmlyalari!... Merdiveni yarı tenvir eden kırık şişeli bir asma lâmbanın ziyasıyle trabzanı tuta tuta indi. Âhmed Şevki efendi far-zettiği tehlikeleri izaha çalıştı. elinde cımbız. Bir matbaa sahibi olabilmek emelinden mümkün değil. onun için mürettipliği muharrirlikten zor bulur.. mürekkep kokusundan toplanmış ekşi havasından garip bir haz duyardı. Ahmed Cemil korkulu bir muvaceheden kurtulduğuna seviniyordu. Ahmed Cemil en evvel onu bir muhabbet nazariyle selâmladı: «Dünyada yegâne servetim!» diyordu . O vakit iki arka-diş'Đnitün mfimalleri tetkik ettiler. makineleri ona bırakmak lâzımdı. Buzlu ¦camı üstünde «Đçeriye girmek memnudur» ihtarı görünen kapıyı itti. üzücü çengine pek vâkıftı. Onlar bu sefil hakikatlerden ne kadar uzak kalmışlardı!. Ötede başmüretip makinenin üzerine eğilmiş bir arkadaşının tutuverdiği el lambasıyle gazetenin son tashihlerini yapıyor. tahammül edilemeyecek bir vaziyetle kokulu lambanın pis havasının. ~ ^ x x a xa 187 Bu gece Ahmed Cemil'in nöbeti idi. Ahmed Cemil bir türlü idare memuru_ kadar işi fena göremiyor. petrol. Đdare memuru ile Said ve Saib gittikten sonra büsbütün yalnız kaldı. Yahut makineleri alsa. sonra başmürettip: «Şimdi bitecek. Bu akşam artık bir karar vermeğe azmetmişti... bu âlemden çıkacak olursa kanının kuruyacağını zannederdi. cenkleşmeğe başladı. üzüntüden. Ne için öyle bakıyorsun? Başka bir çare mi var? Ahmed Cemil bahsi daha ziyade takibetmek istemedi. Sonra kardeşini tatlik ettiririz. şu müphem vaziyete bir netice vermek istiyordu. üzerinde yelken bezinden örtüsü çekilmiş duruyordu. yorgunluktan ciğerleri göğsünün içinde darlaşarak. sabırsızlıktan. donuk ziyasıyle şuradan bir nokta ^çıkarmak. Matbaada ancak nöbetçi mürettiplerle makineciler vardı. efendim!» dedi. Nihayet Ahmed Cemil matbaada mevkinin vahametini daha ziyade anlamaktan korktu.

. Saib yalan söylememişti.. Onlar tac-cüp etmediler. tanıdıklarından Tairine adam göndermek için hatırlarından geçen isimleri tekrar ettiler.. yanlış kelimeleri harfleri birer birer ayıklamak.. yavaşça Saib'e: «Bir hekim getirtmeli» dedi. Zaten o da kendisini görebilecek bir halde değildi. Ahmed Cemil sarardı. o binlerce mini mini şeyler içinde cımbızın ucu ile gezmek. Nedim gelmiş. harf harf toplayıp dağıtarak ilerilemez. efkârı parça parça. fena halde hasta! ateşler içinde yanıyor! dedi. nihayet ittifak hâsıl oldu. Geri döndü. Başmürettip: «Şimdi ilk nüshayı gönderirimi. başım oraya dayamış bir siyah gölge gördü: Racü Kendi kendisine «sarhoş! şimdi bunu ne yapmalı?» dedi. odaya girdi. Matbaa sabaha kadar Raci'nin ciğerlerim söken öksürüğü ile sarsıldı. bugün babasına müteallik fena birşey olacağı hissiyle kapının etrafında dolaşıyordu. Bu adam hakkında duyduğu nefretle beraber ona acımaktan nefsini ialıkoyamamıştı. parmaklarını zihnine yetiştirmek için içi içine sığmayarak çabuk yapmak isteyip de yapamamaktan gelen bir sinir buhramyle hastalanarak. O vakit düşündüler.kadar hücreye zihnini taksim ederek. onu tutup yukarıya çıkarırken bir aralık makineci: «Bir haftadan beri dört beş keredir böyle geliyor!» dedi. Raci gözlerini açıp baktı.. Ahmed Cemil bu geceyi heyeti tahririye odasında bir köşeye büzülmekle geçirmeğe kadar vermişti. Ahmed Cemil Raci'ye birşey söylemek istemedi.» dedi. bazan bir müşkül yere tesadüf etmek. Ahmed Cemil kendi kendisine: «Benim bulunmadığım geceler demek oluyor. ##* Bu sabah Saib. yerlerine doğrularını koymak. merdivenin tâ ilk kademesinde trabzana tutunmuş. Ahmed başıyle «Evet!» cevabını verdi. sıkışmış bir satıra bir fazla kelime ilâvesi için yirmi satırı yerinden oynatmak yekdiğerine aktarmalar yaparak bu madenden mahlûkları arzuya itba etmek. cam kapıyı açtı. Tekrar geriye döndü. Bu gece onu bekliyordu. Ahmed Cemil'i orada görünce: «Galiba gene içeride!. Bazı defalar tashih esnasında bulundukça onlara bakamazdı.» dedi. Eczahaneye onu «aldırdılar. Saib'in bu sözü üzerine bir gün Ahmed Şevki efendinin haber vermek istediği fena netice aklına geldi. bitmez bir işte sürat göstermek. sonra yalnız bir saniye için uyanmış da tekrar derin bir uykuya dalmış gibi tekrar kapadı. Satırları gevşetmek. Son tashihler yapıldıktan sonra gazeteyi basmağa başlamadan evvel bir nüshasını nöbetçi muharrir tashih edilmiş nüsha ile tatbik ederdi. o vakit her türlü kinini unutarak bu 'hasta adamın yanına gitmeğe karar verdi.. merdivenden yukarı çıkıyordu. hayatları bahasıyle kazanan bu adamlara acır. Bu gece Raci'ye görünmemeği tensip etti.» cevabını verdi. onları pek ziyade merhamete şayan bulduğu için severdi. Bütün bu şeylerin nasıl kan kurutucu bir cenk olduğunu düşündükçe hayatlarını. . Beş dakika dakika sonra tekrar Ahmed Cemil'in yanma avdet etti:— Raci sarhoş değil. Ahmed Cemil'in odasına sedirin üzerine yatırdılar. parmaklarının ucunda fikirlerin çözülüp dağıllmasmdan yavaş yiavaş zihnine bir perişanlık gelerek işleyen bu sanat adamlarına mahsus bir muhabbeti vardı. Saib'le beraber içeriye girdiler. Saib. makineciyle yamaklarından birini çağırdı. matbaada herkes Raci'nin bu haline alışmıştı. • Ahmed Cemil bir şey söylemiş olmak için: «Yarım saate kadar biter mi?» dedi.

Hattâ o akşam yemekte bir-leşildiği zaman bile şu üç kişi ile bu yabancı adam arasında doldurulmayacak bir fasıla mevcut olduğuna delâlet eder bir şey görülmüyordu.» diyordu. Ahmed Cemil «zavallı kız geliyor!» dedi. Lâkin hastahane?. Ogün Raci Saib'in refakatiyle Gureba Hastahanesinde kendisine mahsus bir odaya yatırıldı. Nihayet Saib: «Acaba orada hususî bir odada yatırtamaz mıyız?.. Kardeşini görünce şaşırdı. Ahmed Cemil eliyle . arasıra IkbaPin ince muhteriz sesini bir istirham zemzemesi gibi hafif mırıltısı fark olunuyordu..» dedi. idare memuru «Hastahaneye?. odanın kapısına kadar gitti.» dedi. aşağısını ben deruhte ederim» dedi. Ahmed Şevki efendinin riyaseti altında bir çare aradılar. «yalnız bugün hasta değil. Yemeği müteakip kahvesini kendi odasına göndermelerini rica etti.. Bir aralık yukarki oda kapısının açılıp kapandığı işitildi... Hekimin muayene neticesi idare memurunun hükmünü teyit etti. birden yukarki muhaverenin kendisine müteallik ola-eağmı ihsas etti. Đkbal'le beraber yukarıya çıktılar. Fakat ikbal içeriye giremiyordu.< Ahmed Şevki efendi gelip Raci'nin hastalığı haberini alınca omuzlarını silkti. O vakit bütün arkadaşları düşündüler. Bu kelime Ahmed Cemil'de pek ağır bir tesir hâsıl ediyordu. Vehbi beyin sesi şimdi yavaş yavaş yükseliyor. Bugün Ahmed Cemil eniştesine karşı aralarında hiç bir şey vaki olmamış gibi davrandı. ne muvafakate delâlet eder bir kelime bile söylememişti...» Demek kendisine söylemek için Đkbal'e bir emir veriliyordu? J-fJL Oda kapısının tekrar açılıp kapandığı işitildi.. dedi. Saib: «Siz gazete namına bir tavsiye veriniz. Raci bütün bu müddet zarfında ne muhalefete. sonra. Bu gece Ahmed Cemil annesine makinelere dair Ahmed Şevki efendi ile muhaveresi neticesinde büsbütün büyüyen korkularını izah etmek için vesile arıyordu. bir hiddet perdesi peyda ediyor. hep sükût ediyordu. bir aralık yukarki odada fena bir sesle lakırdı edildiği dikkatlerini celbetti. Yalnız Vehbi bey biraz tutuk.. Vehbi beyin: «Niçin söylemiyorsun?» nidasıy-le tkbal'e bağırdığını işitti. «Niçin söylemiyorsun?. merdivenleri indiği duyuldu. biraz sonra Đkbal'in yavaş yavaş. istemeyerek.. Fakat başka bir çare? Zevcesiyle şu halinde barıştırıp bu müşkül hastayı o zayıf âciz kadına tahmil etmek her ikisini de öldürmek demekti. Sabiha hanım: — Yine kızı haşlıyor. bu bir saniyelik zaman zarfında Ahmed Cemil. fakat bugün yatağa düşecek demek oluyor» dedi. Ahmed Cemil'e: «Şu haliyle benim nazarımda mahkûmdur. yine hemşiresinin yalvaran sesi. biraz ciddî davranıyordu.. HastaJıane!. Đkbal merdivenin son kademesinde düşünüyordu. Bu ümit biraz cesaret verdi. Ahmed Cemil cesaret edemediğini anladı... Ahmed Cemil'le Sabiha hanım bakışıyorlardı. Buna bir türlü karar vermek için cesaret edemiyorlardı. Buna çare aradılar.. çoktanberi hasta.

. bir aralık tahakkuk ediyor zannettiği ümidin yeniden esasını ihzar için çalışacak. bu bizim gazetenin haysiyetine dokunur. bana söylediğini tebliğ et. Ahmed Cemil odasına geldikten sonra kapısını kapadı. diyor. kitapçılara hizmet edecek.» Yemini okunuyordu. Sonra Ahmed Şevki efendinin karşısına oturdu. dün gece kızına ağlarken bu gece oğlu için ağlanacak şeyler işiten bu ana. söyle. O zaman birinci defa olarak matbaa meselesindeki hatasını Sabiha hanıma anlattı. başında bir uğultu işitti. Ahmed Cemil'in muvaffakiyet ümitleri artık şüphelerle dolu kalbini tatmin edemiyordu. bütün Tîanı güya hücum ediyormuş gibi kulaklarında. Annesi. omuzuna dokunarak: «Haydi kardeşim. Erken çıktı. yukarı çık. Đkbal daha ziyade söylese kendisini zaptetmekte zorluk çekeceğini anladı. Matbaada Ahmed Şevki efendi küçük penceresini açmış birisine müterakkip görünüyordu. kendisine acıyarak ve sükût ederek bakan idare memurunu uzun uzun seyretti: — Bu beni matbaadan kovmak demek oluyor. ya bir yere kiraya verecek yahut bir matbaa ile şerik olacaktı. dedi. idare memurunun tavnnda mûtaddan başka bir mâna vardı. bir anne saadetinin nuhbe-sini teşkil eden çocuklarını mesut görmek emeli. demek kendisi gazetenin haysiyetine dokunaca! kadar rezu~olmus__addedilivordn r^ezîî^lmıış^. Bunda hiç zorluk görmüyordu. Ahmed Cemil'i görünce eliyle çağırdı. yazı yazacak. temin ederim ki senin rahatını bozmamak için hiçbir mukabelede bulunmayacağım» dedi. Şimdi bu kadında da bütün hayat ümidi. değil mi? Ne söylüyorduysa çekinme. tâ ilk sahifenin başında iki satırlık bir yazı gösterdi. makineleri istirdat edecek. elindeki gazeteyi asabi bir hareketle buruşturarak yere attı: «Ah!» dedi. O vakit Cemil'in gözleri bulanarak şu ihtarı okudu: «Ceridemizin sernıuharrirliği Osman Tayyar beyin uhde-i kiyafetine tevdi olunmuştur. Ahmed Cemil kıpkırmızı oldu. artık eniştesiyle matbaadan tamamiyle münasebetini kesmek lâzım geliyordu. tamamen tezelzüle uğramıştı. tahkirde ben tekad-düm etmiş oluyordum. Bu vak'a Ahmed Cemil'i o günkü kararlarında takviye etti. bu eve yalnız yatmak için gelecek.. cevap vermeyerek. Kendisi de yine mutad hayata avdet ederek ders verecek. Ah! Bir gün evvel davranmış olsaydım. O vakit Đkbal cesaret etti: — Sizin için bir gazetede bugün birşeyler varmış.ad<Đediliyordu. Aşağısını ikmal edemedi.» Ahmed Cemil bir tahkir sillesi aknışçasına sarsıldı.işaret etti. dinledi. Ahmed Cemil'in gözlerinde kardeşine: «seni daha ziyade bedbaht etmemek için bütün haysiyet düşüncelerini fedaya karar verdim. hiçbir şey söylemeden yazıhanesinin üstünde serilmiş duran «Mir'at-ı Şuûn» nüshasını aldı. Bu çalışmak azmiyle Ahmed Cemil babasının vefatından sonra duyduğu kuvvet ve metanetini tekrar buldu. tamamen içeriye çektikten sonra: «Benim için sana birşey söylüyordu.» dedi.. Ertesi gün sabahleyin eniştesiyle matbaada görüşmek is-tiyoyrdu. sonra tasavvurlarını izah etmek istedi.

diyordu. îdare memurunun ilk sözüyle bütün netice anlaşıldı: öl . Ali Şekib bir aralık Ahmed Cemil'e bir kuvvet daha verdi: — Ne için telâş ediyorsun? dedi.. yanımızdaki dükkânı da tutar. Ahmed Cemil'in bu dakikada bütün çaresizliği. parasızlığı gözünün önünde bir müthiş hakikat şeklinde tayyün ediyordu.. Gazetedeki ihtarın bütün sebebini... Ahmed Cemil onu iştimiyor. diyor. dedi. O bahis kolay.. Ali Şekib ilcide birde: — Şu «uhde-i kifayetine» kaydına dikkat ediyor musun? Senin için iyi bir mâna tazammun etmiyor. Yalnız mübahasenin esasını kararlaştırdılar. yavaş yavaş. Ahmed Şevki efendiye: — Lâkin ben büsbütün parasızım. Ve bunu ikisi de tekrar tekrar okudular. makineleri oraya yerleştiririz. Đdare memurundan sonra derdini tevdie en ziyade şayan bulduğu adam Ali Şekib idi. O vakit yine hülya silsilesi başladı... Ahmed Şevki efendi: — Makineleri almak için bir çare bulalım.Ahmed Şevki efendi gülerek: — Bu Tayyar'ı bildin ya. gözleriyle idare memurundan yardım ümit ediyordu. Ahmed Cemil bütün kuvvetleri birden sönmüş gibi oturduğu iskemlede kolları sallanıyor. Ahmed Şevki efendi doğrudan doğruya cevap vermedi: — Bugün eniştenle konuşmak için beni tevkil eder misin? O zaten bu müşkül mübaîıaseden kaçmaya vesile arıyordu. Kendime iş buluncaya kadar ne yapacağım? — acı acı gülüyordu — Şimdi V fi A. kendi fikrini takip ediyordu: — Ah! Bir gün evvel davransaydım! Şimdi makineleri almalı. onlar için bir çare bulmalı — sonra birden zihninden bir şimşek geçti — lâkin iki gün sonra taksit zamanı. Đdare memurunun teklifini tehalükle kabul etti. Benim küçük bir sermayem var. Bu hülyaların arasında Ahmed Şevki efendinin her zamandan daha ziyade kızarmış olan çehresi göründü.. sonra. «Benden sonra boğulmak şerefi sana teveccüh etmiş olacak!» lâtifesiyle gülüyordu. Ahmed Cemil neticeyi Ali Şekib'in dükkânında bekleyecekti. sırrını anlattı. dedi. t± 193 makineleri bir yere naklettirmek lâzım gelse hamallar için para yok!.

Matbaadan çekilmek isterse taksitleri vermek için kendisi düşünsün. artık hiçbir şey dinlemeye kuvvet bulamayarak. Đki elleriyle başını tuttu. başlamak istediği cümlenin şu ilk kelimesinden sonra gözlerini manalıca süzerek muhatabının aklına birşey getirmek istiyordu. şimdi kendisi de ne yapacağında tereddüt ediyordu. dedi. Ahmed Şevki efendi bu cevapları tadat ettikçe Ahmed Mai ve Siyah — F. Fikrini izah etti.. Kendinizin tahammül edemediğiniz birşeyin en ağırını bana yükletmek istiyorsunuz. hiç olmazsa o eski esvaplar altında.....— Herif seni çok oynatacak!. Matbaası başında parçalansın. onun mihnetlerinden kurtulmak ihtiyacını duyarak. Artık başının içinde beyni tabahhur eden bir mayi gibi şişerek sanki patlamak istiyordu. evi ne yapacaksın?. «Hususiyle.» ddye bağırıyordu... Ahmed Cemil cevap vermedi. Sonra bütün mübahasenin teferruatını nakletti. Yavaş bir sesle: — Kardeşini. Amma yine yırtık pantalonlar. iltizam edilmiş bir çok işler var. Yapılamayacak bir şey varsa. diğeriniz gitmek için fırsat gözetiyorsunuz. mukavelenin müddeti bitince bir çare düşünülür. yine kitapçı dükkânlarında peynir ekmekle vakit geçirecekmişim. makineler alınacak olursa işlerin kalmasından tevellücl edecek mesuliyeti kim deruhte edecek? Sonra. 13 Cemil sabırsızlıktan «Netice? Netice?. makineleri. eski potinlerle gezecekmişim. ona kalırsa Ahmed Cemil kardeşine. Siz o herifin ufak bir azametine tahammül edemediniz... Ahmed Cemil herşeyi mahva kadar cesaret alacak bir âsab buhranı içinde idi: — Hepsi onun olsun!.. Vehbi beyin cevabı mantıka tamamiyle muvafık idi... Her-şeyi yaparım.. 16 Bu günden sonra Ahmed Cemil'in o bir vakitler bir sükûn ve saadet yuvası olan mini mini evinde bir cehennem hayatı . dedi. Đdare memuru omuzlarını silkiyor.» diyordu. derin bir mefturiyet içinde ağlamak istedi. Đdare memuruyle Ali Şekib ikisi birden cevap verdiler.. Biriniz kalkıp gittiniz... o muhtasar sofra başında haysiyetimi muhafaza etmiş olmakla mutmain olurum ya.. — Matbaada kalmak!. Ahmed Cemil tuğyan etti: — Matbaada kalmak mı? Teklif ettiğiniz şeye bakınız. eve ait olan meseleleri tesviye için müsait bir zaman buluncaya kadar eniştesiyle münasebeti kesmemeliydi. «Çocuk!» diyordu. bir hasır iskemlenin üstüne oturdu.. şurada mah-volup bütün bu hayattan. Ahmed Şevki efendi bu hiddet tuğyanını sakin bir çehre ile dinliyordu. Borç Ahmed Cemil'in binaenaleyh matbaada o çalışıp verilecek taksitleri kazanmalı. bundan sonra onun ekmeğini yememek için açlıktan ölürüm. o da makinelerin matbaadan alınması.. orada.

Aralarında münasebet kesüeliden beri Vehbi bey akşamları her vakitten ziyade kaçırıyor. Vehbi bey her zamandan ziyade huysuzluklar icat ediyor. evvelce tahammülü mümkün bir çakır keyiflikten ibaret kalan sarhoşluğu şimdi bedmest-liğe dönüyordu. iki üç kere tesadüfünde yüzüne bakmadı.. Artık matbaaya gitmiyor. Ahmed Cemil herifi hiç söyletmeyerek: — Vehbi beye gidiniz. Vehbi bey şüphesiz onun matbaaya gelmediğini vesile ittihaz ederek IkbaFle kavgaya sebepler buluyordu. Vehbi bey hiçbir şey tanımak istemiyor. hemen her gece içeride îkbal'i haşlayan sesi işitiliyordu. Bu cevabı kaç günden beri hazırlıyor. odasına kapanır. dedi. Ali Şekib'in dükkânında otururken kendisine parayı ikraz eden sarraf sırıtarak geldi.MAÎ VE SĐYAH 195 başladı. Ali Şekib'in dükkânında. Ali Şekib'e: «Bir cinayet yapmaktan korkuyorum» dedi. Eniştesini hemen hiç görmüyordu. Evin içinde herkes hususiyle Ahmed Cemil bu huysuzluklara tahammül için azmetmiş gibi idiler. Sarraf her türlü cevap almaya alışmış tebessümüyle cebinden çıkarmak üzere olduğu cüzdanını tekrar yerleştirerek gitti. sıkıp öldürmek arzusunu duydu. Ahmed Cemil bu intizar etmediği cevaba o kadar hiddet etti ki hemen o dakikada matbaaya koşup Vehbi beyi boğazından tutmak. evde herkes hazırlanan fırtınanın patlaması korkusuyle ikisinin etrafında sükût ediyordu. Nihayet herkesin vukuunu muhakkak olmak üzere hissettiği fırtına taksit meselesinin zuhuru üzerine patladı. Sonra Ahmed Cemil'in yanma geldi: — Sen hiddetle her şeyi berbat edeceksin. Biraz sonra — bu defa çehresindeki tebessümde fazla bir istihza ile — yine geldi. imza benim. işsizlikten gelen melal ile dolaşıyordu. «Borç kiminse o versin!» diyordu. fakat borç onun. kıraathanelerde. Bir gün Ahmed Cemil. bu mukabele suretinin reddedilemeyecek bir kuvveti olduğuna inanıyordu. Ali Şekib evvelâ sarrafı bir iki gün sabretmek üzere savdı.. orada hiç bir şeyle iştigal etmek için heves ve kuvvet bulamayarak yatağına uzanırdı. bütün ailenin 196 MAĐ VE SĐYAH . Ahmed Cemil bu kavgalara kendisinin yabancı olmadığını uzaktan uzağa farkediyordu. Akşamları eve gidince herkesten kaçar.

o akşam Đkbal'i çağırarak vak'ayı hikâyeden sonra Ve>hbi beye ev meselesinin muhik bir surete ircaını söyletmek istemişti. mahvolacak. Şimdi hiçbir şeyin tamirine taraftar değildi.-ten sonra her şeyi parçalamak. kapısı açık odasından bağırdığı işitildi. Çekil. emellerinin birer birer yıkıldığını gördük-. kollarının arasında zangır zangır titreyen bu vücudu zaptedebil-mek için parmaklarını kilitliyordu. ben adama makinelerin gölgesini vermem.. . zaten rabıtayı kesmeye de o vesile arıyor.— Lâkin anlamıyorsunuz. Artık ikbal yılan olmuştu. Vehbi bey yukarıda hâlâ devam ediyordu: —• Zaten sizin içinize düşeliden beri ne olduğumu anladım.saadeti çılgıncasına bir tehevvür uğruna.» diyor. Fakat Ahmed Cemil artık nefsini zapta muktedir olamıyor. işte fırtına bunun üzerine patlamış idi. geleceğini bilemeyerek. Cemil! Sabret.» mukaddemesiyle başladı. Ahmed Cemil annesiyle beraber Ikbal'in getireceği cevabı bekleyerek aşağıda oturuyorlardı.. bir çare düşünelim. Vehbi bey verilecek cevap için ikbal'i tavsite lüzum görmedi. Vehbi bey söylenmekte devam ediyordu. nihayet Ikbal'in muhteriz bir mırıltı gibi sesi işitildi. Hem sen böyle şeylere ne karışıyorsun? Her akşam yılan gibi beni sokmaktan zevk mi alıyorsun? Ahmed Cemil şimdi ayağa kalkmış idi. Fakat işitebildikleri parçalar bütün teferruatı anlatıyordu. zannediyorum. Bana biraz soğukkanlı davranacağını vaadet. kardeşinin yanında onu tazyik ederek bir şey yapmak mümkündür. öyle mi? Dışarıya atılmak istedi... Ahmed Cemil bu teşebbüsten bir necat ümidi bekleyerek değil.. daha ilk günü bırakıp kaçmalıydım. kendisi de parçalanan şeylerin arasında mahvolmak istiyordu. damlarlarının içine düşen bir ateş katresi o günden beri bütün vücuduna alevler akıtıyordu. hiç olmazsa ona bir çare bulun. bu adamla tekrar münasebet tesis etmek mümkün değil. — Evet amma eviniz elinizden gidecek.. ilk önce: «bir seneden beri üzerime yük oldunuz. . Bu adamın bütün müfrit bayağılığı bugün tamamiyle meydana çıkıyor. çekil yanımdan diyorum. Korkak edasıyle bir şey söylediği farkolundu. o zaman Vehbi beyin büsbütün tutuştuğu anlaşıldı: — Makineler mi ?diyordu. «ben evlendiysem senin haylaz kardeşini beslemeği taahhüt etmedim!» cümlesi Ahmed Cemil'in kulaklarını parçalayarak aşağıya kadar yuvarlandı. dedi. Şimdi ne yapmak lâzım. meselâ bu iakşam annenin.. O zaman Sabiha hanım kollarıyle sarıldı: «Aman. fakat bir şey yapmamış olmamak için Ali Şekib'in fikrini kabul etmiş. dedi. yetişmedi de şimdi kardeşinin borcunu bana mı verdirmek istiyorsunuz?. hiddetinden titreyerek birbirine bakışan ana ille oğul Vehbi beyin söylediklerinin bir kısmını işitemiyorlardı. Haksızlık ediyorsam dâva etsin.. yoksa fena ederim.

Đkbal kalkamıyor başını kaldırıp annesine bakamıyordu.. anne bırak. Annesine koştu. Ahmed Cemil annesinin kollarının arasından silkinerek kurtuldu. müteselli olacak.» diye bağırıyordu.. bir şeyler parçalamak istiyordu. Ahmed Cemil şimdi annesini kapıya kadar sürüklüyor. düştüğü duyuldu.. kravatı yakalığı parçalandı.. Fakat sokak kapısının büyük bir taraka ile kapandığı işitildi. Fakat ağlayamıyor. çekti. onu boğuyordu. kur-tutmak isteyerek hiddetinden boğulan sesle. boğazını tıkayan müz'iç bir şehik onu ağlamaktan menediyordu. Daima hiç!.» diyordu. Pantalonunun cebinden buruşuk bir gazete parçası çıkardı. «çıldıracağım!..» diyordu. O zaman Vehbi beyin atlayarak indiği duyuldu.. «bırak... yerde inliyordu. annesinin kadınlık zaafına mağlûp olarak tehevvürünün bütün taşma meyelânmı serbest bırakamadığından müthiş bir yeis duydu. Đkbal bir eliyle böğrüne basarak kapının yanında.. O zaman. yukarıdan bütün bu ailenin üzerine istediği gibi tahkir levsini döken bu adamı tutmağa.» dedi. fakat iyi bir şey olmuyorum. asıl düşünülecek olan o biçareyi unutmuşlardı. Ah! bir kere ağlayabilse. bu zayıf vücudu sarstı.. iki ellerini tuttu. «Ah! beni niçin bırakmadın? çıldıracağım!. Şimdi bir şeyler kırmak. Sabiha hanım üzerine atıldı: «Đkbal ne oldun? Bana baksana Đkbal! Ne oldun.... kravatsız yakasından eski arkadaşı ürktü. 17 O sabah Ahmed Cemil Ali Şekib'in dükkânına girdiği zaman perişan saçlarından.. yavrum?. o vakit iki eliyle yakasını tuttu. O vakit Sabiha hanımla Seher yukarıya koştular. Bağırmak istedi. Bir aralık Seher: «Küçük hanım! Küçük hanım ne yapıi X A ±1 199 yor?. Hiç!.. Đniltileri arasında yalnız «Hiç!» dediği işitildi.. Đkbali?. evet. Ali Şekib'in yazıhanesinin üstüne koyarak açtı: — Dükkânını bir iki saat bırakarak beni Emniyet Sandığına götürür müsün? dedi.O vakit bir vücudun yukarıki odada.. Henüz o bir şey söylemeden: «Ne oluyorsun?» dedi. Vehbi bey gitmiş idi.. bozulmuş çehresinden. Đkbal'i düşünmemişlerdi.. Ahmed Cemil acı bir hande ile cevap verdi: — Ne olduğumu bilmiyorum. . Ah. güya bir kavi pençe boğazını sıkıyor. asabına sükûn gelecekti. kafasını şu taşların üzerine çarpa çarpa sürüklemeğe muvaffak olamadığından.» dedi.

muayenenin endişe veren neticesini kesik kesik Ali Şekib'e anlattı. dirseklerini üzerinde annesinin küpeleriyle yüzüğü hazin bir eda ile serilen yazıhaneye dayadı.* diyorsunuz.. Kardeşimi ben öldürüyorum. Halbuki bende para yok. Ali Şekib'in teessürünü anladı. yalnız o mümkün değil.. Nihayet Ahmed Cemil dün akşamki vak'ayı kardeşinin böğrüne tesadüf eden tekmeyi.Şimdi Ali Şekib donmuştu.. bütün dünyadan evvel bana o lâzım... O zaman Ahmed Cemil bu dost kalbinin şu gözlerinden hafif iki katre yaş akan dostun karşısında.. Bütün bu sefaletleri ondan saklamağa — esasını pek iyi1 tâyin edemeksizin — lüzum görüyordu. hissediyorsunuz değil mi. bu söz kifayet etti: — Đfrat mı? Kardeşim ölüyor diyorum. Ali Şekib bu gözyaşlarına bir hürmet ve merhametle sükût ediyordu. evden çıkarken pek fena bir halde bıraktığı ikbal'i görmek için acele ediyordu. Güya hülyalarının şu inkırazıyle aşkı arasına mâni bir sed koymak. Ahmed Cemil söyletmedi: — Bak. zannediyorum. herşeyden evvel.. sen bana hâlâ ifrattan bahsediyorsun. değil mi? diyordu.. Ali Şekib'den Emniyet Sandığının kapısında ayrıldı. o ziyafet gecesinden beri Ahmed Cemil ondan firar ediyordu. bir de bu sarı meyus simaya bakarak duruyordu. başını iki elleriyle tuttu.. yeislerini orada yavaş yavaş buruşuk ceride parçasının üzerine salıverdi.. bütün hülyalarımdan sonra bu gün şunları Emniyet Sandığına götürmek için mecbur eden sebeplerin acılığını hissetsen. Đşte bugün kızını ölümden kurtarmak için oraya gidiyor. anlıyor musun? Eliyle sözünün katiyetini göstererek ilâve etti: — Senden ve hiç kimseden. Ah! bilsen. dedi ki: — Bunlar annemin küpeleriyle yüzüğü! Bir vakitler babam evi tamir için borçlandığı zaman bunları bir türlü Emniyet Sandığına terhin etmek istememiş idi.. onu ben öldürdüm diyorum. beş para yok. Ali Şekib ne söyleyeceğinde mütereddit idi: «Her şeyi ifrat edersin!» dedi.. ah! busen. yok. Ali Şekib birşey söylemek için yutkundu. Şekib? Bana acıyorsun değil mi? bak. — Đfrat etmiyorum. bir an evvel eve giderek alabildiği paraları Sabiha hanıma vermek. bir haftadan beri ağlayamadığı bütün elemlerini. kalbinin şu karışık tufanından o emeli çiçeğine bir katrenin bile sıçramasına imkân bırakmamak istiyordu. cevap veremiyor.. Şimdi îkbal'i kurtarmak lâzım. hepiniz. Ahmed Cemil taşmağa vesile arıyordu. ne soğukkanlı adamlarsınız! karşınızda çıldırmış birisini görüyorsunuz da tam bir sükûnla «Đfrat ediyorsun. bir şu yazıhanenin üstünde melûl serpilen küpelerle yüzüğe. ağlamamak için kendini tutuyorsun. Şekib!. Siz. Bu son sözü söylerken Hüseyin Nazmi'yi düşünüyordu.. sıkıt tehlikesini. Ahmed Cemil artık hiç bir şey saklayabilecek bir halde değildi. .

Annesinin yanma çöktü. içeriye girince merdiven başına bırakılmış su kovalarıyle Seher'in perişan hali dikkatine çarptı. dalgın bir nazarla meçhul bir noktaya bakıyordu. hiç bir şey anlamıyormuş. Ahmed Cemil ayaklarının ucuna basarak ilerledi. dargın çehresiyle Ahmed Csmü'in önüne geçti..» diyordu. Ahmed Cemil şimdi tehlikeyi daha vuzuh ile görüyordu..Kapıyı açmak için Seher biraz gecikti. bir işaret. «o halde yine hekimi getirmeli!» dedi. terden ıslanmış saçları fildişi gibi donuk sarı duran şakaklarıyle alnına yapışmış. JL vakur ve endişe ile dolu idi. büyük musibetlerin dehşet devresini takip eden sükûn zamanlarına mahsus bir bitkinlikle ellerini dizlerinin etrafına kilitlemiş. bu sevgili vücudu bir gün yine böyle — fakat şimdi yorganı hafif hafif kaldıran şu nefesler kesilmiş olarak — görebilmek ihtimalinden titreyerek gözlerini ayırdı. «belki!» diyordu. zihninin içinden bütün idrak kabiliyetlerini silip süpürerek götüren bir sel akıyor. hafifçe kapıyı itti. Şimdi Ahmed Cemil hekimin tenbihlerini zaptedebilmek^ ittihaz olunacak tedbirleri anlamak için zorluk çekiyor.. ikbal balmumundan yapılmış sarı bir heykel gibi derin bir dalgınlıkla yatağa yatırılmıştı. bir hiç bekliyordu.. o. Bu adamın ağzında şu söz bütün korkularının esassız olmadığını anlatıyordu. hekime gitmek lâzım geldi. Kendi kendisine: «Çocuk düşmüş olacak. Ahmed Cemil'in cevap vermeğe vakti yoktu. Onun bu manzarasından elîm bir his ile. yorgun. bütün hissi ve fikri donmuş gibi boş nazariyle bir . Ne kan! ne kan! Sonra kapıyı iterek kapadıktan sonra iri vücudu ile. Fakat bu adaman aldatmak istemeyen çehresi 1\L -rt. bu bence daha iyi. En evvel Ikbal'e baktı. Sabahtan beri yorulan bacaklarıyla tekrar koşmak. O gözleri yarı açık. dudakları solgun bir pembelikle dişlerinin üzerinde gergin.. — Bu adamın bütün ettiklerini yanma mı bırakacaksınız? dedi. «ateşe karşı koyabilmeli!» diyordu. — Düştü mü? dedi.. ümid verecek bir söz. Onun sualini beklemeden Seher söyledi: — Siz gideliden beri küçük hanımdan kan boşanıyor. Hekim başını sallıyor. Sabiha hanım vaziyetini değiştirmeyerek kaşlarını kaldırdı. tekrar kalktı. Yukarıya koştu. o vakit Ahmed Cemil bu bir hüküm vermeyen cevaba hiddet eder gibi oldu. Sabiha hanım. uzun nefeslerle uyuyordu. ondan cesaret verecek. fakat onu kurtarabilirsem. Validesi karyolanın altına seccadenin üstüne oturmuş. Demek ki ateşe karşı konulamayacak olursa. hepsini söylememek istiyörmuş-çasına basık duran dudakları «fena!» diyor gibiydi. bir bora geçiyordu. O zaman bir medet umarak hekimin yüzüne bakıyor.

Ahmed Cemil'e yine koşmak lâzım geldi. ne oluyor?» dedi. açık gözleriyle. bütün şu küçük aile halkının bir dakika yorulmayan uğraşmasına. Ikbal'i her dakika bir parça öldüren. yatağın üzerine öyle atılıveriyordu. «Đkbal. o korkulu nazariyle tâ oraya. yatağından atladı. zaten gördüklerini anlayamıyorlardı. esası olmayan bir histen ibaret göreceğini ümide çalışarak odasından çıktı. Güya kendisini yaşamaktan menetmekle hayatının bir kısmını şu hayatının günden güne eksildiği görülen vücuda bahşetmek istiyordu.. «Đkbal!. onu işitmiyor. uyumuyor. Fakat ateş.. gözleri müthiş bir şeyin tema-şasıyle korkudan açılarak tâ ötede duvara dikilmiş. kurutup yakan o müthiş ateş arasında bir harb başladı. Bugünden sonra Ahmed Cemil'le. nefsini müdafaaya çalışarak zayıf vücudu gerilemek. O zaman Ikbal'i yatağının içinde oturmuş.. kolları şişelerle. kardeşim?. ne oluyorsun.. Kardeşinin kapısı tamamen kapalı değildi. Ahmed Cemil kollarıyle ĐkbaPi sardı. artık mağlûp ve mecalden mahrum kalan başı Ahmed Cemil'in omuzuna düştü.. o müthiş humma. Şimdi bu gözler onun bu feryadına karşı sakit kaldı. fakat artık onlarda bir şey noksan idi. Korktuğu şeyi şimdi bir vehimden. ateşle yanan boğazından.onun. ayaklarından ve arkasından kendisini zabta çalışan Sabiha hanımla Se-her'in arasında elleri ihtilâç ederek bir hayalden müdafaaya (hazırlanıyormuş gibi gerilmiş.. tâ uykusunun derinliğinden gelen bu seste bir acılık vardı ki. eliyle itti.» dedi. Ahmed Cemil şimdi bu zayıf vücudu kollarıyle sıkıyor.. Dinledi. yorganını açmayarak. Koştu. eczahanede saatlerle süren üzüntü içinde beklemek. korkunç bir fer-yad.» dediler. ki iki kardeşin gözleri şu dakikada son bir muhabbetle bakıştı. «ne oluyor yarabbi. Kaç gündür en ufak bir gürültüyü işitebilmek için odanın kapışım açık bırakarak. ciğerlerinden kuru gelen sesiyle onlara lâkırdılar edivermeğe çalışıyordu. bir aralık «Cemil! Cemil. bir feryad. Fakat kollarının arasında bu vücuddan uzun bir raşe ile bir şey akıyor. kardeşim. yemek yemiyor. artık ağlamayarak kenarları yanan gözleriyle şu içeride sarı donuk benzi ölüye benzeyen kızını elinden alıp almayacaklarını soruyor gibiydi. Bu gece biraz sakin uyuyordu. bir oğlunun yüzüne bakıyor. Ah! Onu kurtarabileceğinden emin olsa böyle hiç durmadan hep koşacaktı!. sık sık nefeslerle çırpman göğsünü yırttı. o. Đkbal arasıra dalgınlıktan çıkıyor. birden kalbinde bir musibet hissi uyandırmıştı. hâlâ ona bakıyordu.. Sabiha hanımla Seher uykularından henüz bir korku ile uyanmışlara mahsus şaşkınlık ile söyleyemiyorlar. titreyen kolları bir kuvvet aramak için uğraşıyordu. . duvardan gelen muhacim hayale bakıyor. kendisi şu evin içinde kayboluvereeek olursa ne kadar bedbaht olacağını düşündükçe ağlamak istediği annesine bakıyor.» dedi. Sahih bir ses işitmiş miydi? Duramadı. kutularla dolu bir an evvel şifa götürmek acelesiyle sokaklardan uçarak geçmek icab etti. Bir gece Ahmed Cemil Ikbal'i biraz rahat bırakmıştı. Ahmed Cemil tekrar gözlerini Đkbal'in gözlerine dikti. daima bu vücudun hayatından bir parçasını koparmakta devam ediyordu. bir şey çekiliyor gibiydi.. şükran ile dolu gözlerine bir tebessüm incilâsı gelerek bir vakitler tatlı sesiyle evin içinde daima «Ağabey!» hitabıyle selâmladığı bu sevgili kardeşe.. Sonra bu eller birdenbire Sabiha hanımın orada bir çare araştırıyormuş gibi dolaşan serseri ellerini kavradı. gördü. saçlarının soğuk terleriyle ıslanan çehresine yüzünü yanaştırdı. onu alıp götürmek isteyen şeyden koparıp kurtarmak istiyordu. Artık evden çıkmıyor. iri. didinmesine rağmen daima galip çıkıyor. yaşamıyordu. elleri.

Merdivenlerden sürünerek kızını son bir feryad ile selâmlayan annesinin sesi. Đlk günü kalbinde bir şey şu gözlerinin önünde tahakkuk eden faciaya inanmamakta devam ederek bir ölüye karşı son vazifelerin ifasıyle meşgul olurken o kadar büyük bir acı duymuyor.şu düşünememekten ibaret olan donukluktan — velev bir dakika olsun ayırabilmek için gençliğine ait eski bir hâtıradan bahsediyordu. bütün bu gördüklerine. Sonra Eyüb'e geldiler. hayatında.ah 203 18 Ahmed Cemil bu matemin içinde bir hummanın korkunç kâbusundan uyanmış gibi çıkmış idi. Artık Ahmed Cemil bu günün bitmesi. Fakat kalbinde hep o sönmek bilmeyen ateş yanmakta devam ediyordu. çocuk. ihtiyar. şu henüz on günlük vak'a. dua edilirken. bir an evvel şu yabancılar arasından çıkarak matemiyle yalnız kalması içia sabırsızlanıyordu. bütün bu ölüler diyarının ölüm ile yaşayan halkını seyrediyor. Şimdi bütün o müthiş günün vukuatı zihninden. Fakat her şey bitip de o tabutu kaldırmak. O zaman Ahmed Cemil'i. kenarlarında. kazmanın ucuna tesadüf etmiş gömülü eski bir mezar taşı parçasının çıkarılması için çare düşünerek çalışıyorlar. bir ağacın dibinde mahallenin bekçisi iri gümüş saatini çıkararak geç kaldığına canı sıkılmış gibi bakıyor. O. kendi . o insanların artık her şeyini unutup da bütün metaneti bir matemin kahrına teslim ettikleri dakikaya mahsus feryadı kulaklarını yırttı. tabut bir komşu kabrin üzerine ihmal edilerek bırakılıvermiş. uzak bir vakanın mübhem hâtıraları gibi geçiyor. sonra dilencilerden mürekkep alay ile kabre gidilirken hep sükût ediyordu. bunlardan artık tahammül edilmez bir üzüntü duyuyor. Onu arkadaşları bir kahvenin önünde alçak bir iskemle üzerinde işgal ediyordu. bu eve bir daha avdet etmemek üzere götürmek lâzım geldiği zaman bu facia bütün hakikatıyle gözlerinin önünde tecelli etti. düşüncesinden . O arkadaşlarının hiç biriyle lakırdı etmiyor. Mezarcılar yekdiğeriyle konuşarak. mezarlar üzerinde. Orada henüz bitmemiş kabrin yanında yine beklemek icap etti. bu tabuta kendisinden başka şu etrafındakilerin kayıdsızhğından azîm bir eza ile üzülüyordu. alelade bir iş görüyormuşçasına koşuyordu. artık nefsine bir temellük kuvveti duymayan bu vücudu o tabutun arkasından sürüklemişlerdi. Ahmed Cemil tabutun arkasında yürüdükçe yeni bir ¦ölü geldiğine sevinerek koşuşan dilencilere bakıyor. O vakit dizleri titreyerek merdiven başına çöktü. namaz kılarken. senelerce uzak bir maziye süzülüp gidiyordu. ötede beride yirmişer para sadaka alabilmek için duran kadın. O gün güzel bir hava altında Ahmed Cemil'in matemiyle istihza ederek Halicin güneşli suları akan bir gümüş deryası gibi kayıklarının kenarlarından geçip gidiyordu. Ahmed Şevki onun zihnini işgal etmek. onu çıkardılar. son istirahat yerinin hazır olmasını bekliyordu. dik nazariyle sulara bakıyordu. Tabut yabancı ellerle kalkarak. Sonra namaz zamanını beklemek lâzım geldi. şu ana ile kardeşi hafif bir meyil ile selâmlıyor. Ali Şekib'le Ahmed Şevki efendi kollarından tutmuşlar. sakat ve sağlam dilenci güruhu sabırsızlanarak bekleşiyor. kaldırmışlar. Artık ağlamıyordu. gidiyordu. bu evi.

Örtüleri kaldırılmış. fakat onu görmüyordu. Bugün Süleymaniye'-nin kalbinin enisi olan şu minimini ev. o müthiş saatlerin hâtıralarını sırasıyle ihya için düşünüyordu. şu toprakların gasbmdan almak isteyen bir his ile iki adını attı. Bugün Ali Şekib'in dükkânında yine gözleri arkadaşına tesadüf etmiş duruyor. sıvaları dökülmüş duvarları.. birinci defa olarak feryad ihtiyacını zaptetmek istemedi. Kapının baş tarafını desterenin . bir müddet oraya baktı.matemine karşı bir tahkir gibi ciğerleri yırtılarak bakıyordu. alçak cumbası. Cemil? — Bilmem. tahta kapısı ile çirkin. asabı tahriş eden dişleri keserken Ahmed Cemil karnına basıyor. — Niçin bana öyle bakıyorsun. Seher'e bakamadı. fakat ona kabul ettirmek mümkün olamamıştı. . O zaman Ahmed Cemil ruhu okşayan teselliye benzeyen tatlı bir his ile şurada hafif hafif ağladı. öyle durudu. bu kızın kızarmış gözleriyle kendisine bakan nazarından kaçmak istedi. O akşam arkadaşları onu eve göndermemek istemişlerdi. o vücudu burada bırakmamak. kardeşinin. barid göründü. Doğru Đkbail'in odasına kadar gitti. Şimdi herkes sükût ediyordu.... Annesine görünmeğe kuvveti yoktu. Artık düşünmek melekesinden tecerrüd etmiş gibi bir .makarrı gözlerinin önünde yükseldiği zaman birden bütün açıları taştı. bu sesi işitmekten mütevellit azabı tazyik etmek istiyordu. cibinliği indirilmiş karyolasına kadar gitti. Yalnız kalacak olursa büsbütün fena olacağını söyleyerek kendisini o gece işgal etmekte ısrar ediyorlardı. kalbinde garip bir his vardı ki o akşam eve girince bütün bu günün vakalarını yalan bulacağını zannettiriyordu. Sonra kabir bitince tabutu iplerle sararak indirdiler. Fakat sonra kabrin üzerine atılan toprak şişerek kardeşinin ^u ehûdr. Eve geldiği zaman akşam olmuştu. ağlayan bir sesle şu taze kabrin üzerine ruhanî bir demet vaz'ediyordu. Onu hâlâ orada görecekmiş vehminin mağlûbu idi. nazarına eskimiş kafesleri. Ali Şekib elini tuttu.ağladı. bir hafız titreyen. ihtiyar olmuş idi. sana bakıyor mu idim?. sonra hemen oraya seccadenin üzerine atıldı. kıvranarak şimdi bu evi tamamen boş bırakan kardeşi için kana kana. lakırdı söylenirken boş gözlerini diker. doya doya acısını çekmek istiyordu. Ah! O günün hâtıraları!. Kapıyı Seher açtı. Bilâkis matemine tamamiyle MAĐ VE SĐYAH 205 nefsini teslim etmek. onu bir taşın üzerine oturmağa mecbur etti. orada bağırarak. Öğünden beri hayatından bir yarım asır geçmiş gibi çökmüş. Şimdi hep bunları birer birer tahattura çalışıyor. Öyle dalgınlıkları vardı ki saatlerle sürerdi.

Ah! Hayatının o ümidi o hülyası!. hemşiresinin intikamını almak ihtiyacı içinde onu esbabını . Kendi kendisine! «Zavallı çocuk! diyordu.. o herife kaptırdığın makineler var ki kurtarmak lâzım.. ne ile isbat edecek? Ondan bu suretle mi intikam almak istiyor?» Arkadaşı için şimdi başka bir tarzda merhamet duyuyor. artık onu biraz sarsmak. Fakat sen her şeyden evvel kendi hayatını düşünmekle mükellefsin. yine yüzüme artık yaşamaktan vazgeçmiş bir adam gibi bakıyorsun. biraz damarlarındaki kanının cevelânım duy. Biraz tesviye edilecek şeyleri düşünmek lâzımgelir. gerçekten. — Kardeşimi öldüren adamı! Onu insanların adalet pençesine teslim etmek benim en evvel düşünülecek vazifem değil mi? Ali Şekib şimdi arkadaşının hayretle yüzüne bakıyordu.Ali Şekib elinden kalemini bırakarak defterini kapadı.. bunlardan sonra fakat hepsinden mühim olarak sen varsın.. zannederim.. bugün ne yapacağını bilmiyorsun. Evde bir annen var ki yegâne ümidi senden ibaret. artık bu düşünceye bir hatime vermelisin! dedi. Bak. 206 MAÎ VE SĐYAH Bak. Ahmed Cemil şimdi arkadaşından gözlerini ayırmış. Ahmed Cemil cevap vermeyerek dinliyordu: — Dünyada hiçbir kimse tasavvur edemezsin ki hayatından hiç olmazsa bir büyük matem geçmiş olmasın. dalgın bir nazarla mübhem bir noktaya bakıyordu. ona biraz kuvvet vermek zamanı geldiğini anlamıştı.. arkadaşının önüne dikilerek: — Her şeyden evvel tesviye edilecek diğer bir şey var ki onu unutuyorsunuz. bir eviniz var ki küçük bir tedbir noksanıyle elinizden gidabilecek. demiyorum. mümkün olmayacak şeyler tavsiyesinden ne faide çıkar. hayattan vazgeçecek kadar ümitsiz.. Ali Şekib arkadaşının hiç alışılmamış olan bu nazarından ürkerek: — Neyi unutuyoruz? dedi. Ali Şekib devam ediyordu: — Bence artık bu uyuşukluğa bir fasıla vermek zamanı gelmiştir. fütursuz davran. Sana çarpıldığın musibete karşı kayıdsız.. hulyasız mısın? Artık bu toprak parçasının üzerinde görülecek işin kalmamış olduğuna ciddî bir kanaatle hükmediyor musun?. Ahmed Cemil ayağa kalktı. biraz kendini silk. Şimdi onu kendisinden ne kadar uzak görüyordu. Tâ yanma kadar geldi. yüzüne bakarak: — Cemil. Gözlerinde şimdi vahşî bir nazar vardı.

Şu dakikada bu meseleyi fikir selâmetiyle muhakeme edemeyeceğini anladı. yoksa çok muztarip olacaktım!» dedi.. Ahmed Şevki efenJMAĐ VÜJ SĐYAH 20T dinin kapıdan giren göbeği göründü. . kendisini göstermek isteyen Nedim'i gördüler. şimdi Vecdi beyin idare memurunun ağzında başka bir istihza manasıyle mazmunu teeyyüd eden o sözü hepsinde mütalâa beyanına imkân bırakmayan ağır bir nefret uyandırıyordu. Bu sırada dükkânın kapısından içeriye billur gibi çıngıraklı bir çocuk sesinin «Havadis!. onu iyice anlamış isen vak'ayı ne yolda telâkki etmiş olacağını da tasavvur edebilirsin. Bir adamın insanlık duygularından bu derece mücerred olabileceğine delâlet eden hikâyeler işittikçe mübalâğaya hamlederdi. kapıdan gülümseyerek . fakat bana tamamen doğrusunu söylemenizi şiddetle rica ederim. Vah vah: teessüf ettim. Ahmed Cemil cevap vermek üzere idi.. iyi kızdı. Bu sese hep âşinâ çıkarak başlarını çevirdiler. Kardeşimin vefatına dair o herifle elbette bir lakırdı etmişsinizdir. Bugün Ahmed Cemil idare memurunu görünce bir tes-Jiyet nefesi aldı. Bugün beş dakika evvel Ali Şekib'in başladığı muhavere tertibine de lüzum görmeyerek Ahmed Şevki efendi mukaddeme tertibine de lüzum görmeyerek Ahmed Şevki efendi göbeğinin sikletini dinlendiren bir nefesle henüsr solumakta iken sordu: — Sizden birşey anlamak isterdim. o kadar! Sen daha ziyade birşey mi bekliyordun?. ertesi sabah: «Dün cenazeye gitmişsiniz. vakit buldukça matbaadan sıvışarak buraya gelir. Kardeşinin vefatından beri ondan bir şey sormak istiyor. isabet oldu ki münasebeti kesmiş bulunduk. Size ne dedi? ve onun vefatı haberini ne suretle telâkki etti? Ahmed Şevki efendi evvelâ bu suale taaccüp ediyor göründü.. Ali Şekib'e baktı.» dediğini işittiler. eski arkadaşlarıyle biraz dereden tepeden bahsederdi. sonra kendisine mûtad olan tavrıyle omuzlarını silkti: — Ne için doğrusunu söylemekliğim için ısrar ettin? Sana hakikati süsleyerek söylemek için bir sebep var mı? Zaten bunu benden sormaya lüzum gördüğüne de şaşarım. fakat bu mesele yine sırf hissiyata ait bir şey! Ben bilâkis seni biraz maddî işlere sevketmek istiyorum. dedi. Bir sene zevci sıfa-tıyle yaşadığı bir vücudun hahvına sebebiyet verdikten sonra bu kadar kayıdsızlık gösterebilmek için bir kalbin ne büyük kuvveti olmak lâzım geleceğinde tnütehayyir idi.tedarik imkânından mahrumiyetini düşünerek aczinin bütün acılığını hissediyordu.. başını sallayarak: — Pek yapılmayacak şey değil. Benimle uzun uzadıya lakırdı etmedi. Ahmed Cemil sükût ediyordu. cesaret edemiyordu. düşündüğünü söylemekten içtinap etti. o.

Ahmed Cemil arkadaşlarına sıra ile bakarak dedi ki: — Bana refakat edebilir misiniz?. iyi değilmiş!. dedi. sonra cesaret gösterdi: — Baban nasıl. Çocuk sevinçle cevap verdi: — Bugün başladım. bu kadın o kadar işkencelerine tahammülden sonra kendisini terkedip sefalet içinde bırakan bu adamı affedecek kuvvet bulmuş mu? Ahmed Cemil üçünün de birden aklına gelen bu mütalâayı tefsir etmek için: — Zavallı kadınlar! dedi. Nedim'in billur sesi Babıâli yokuşundan aşağıya doğru uzaklanarak kayboluyordu: Havadis!. O zaman üç arkadaş hayretle bakıştılar.. o da Raci'yi affetmek istiyordu.. — Ne için? dediler. Nedim. daha1 ziyadesini yapmaya muktedir olama-yarak çocuğu hiç olmazsa müvezziliğe sevketmişti. Teklifini hemen kabul ettiler. haberin var mı? O vakit çocuğu bir saniye evvel kendisini serbest bir meslek sahibi görmekten tevellüt eden neşvesi uçarak gözlerini birdenbire hüzün kapladı: — Babam mı?. O vakit Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin bir gün evvel Nedim'e izin verdiğini anlattı. Ahmed Şevki efendinin dar yerlere zor tahammül eden iri göbeğiyle soluyarak girişine arabacı gülüyordu.208 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil sordu: — Nedim.. Ali Şekib dükkânı kapamaya karar verdi. Ahmed Şevki efendi matbaadan iki saat gaybubet edeceğini haber verip avdet etmek üzere ayrıldı. Ahmed Cemil Nedim'e birşey sormak istiyordu. Ahmed Cemil hastahaneye gitmek.... Bilmem... sen müvezzi mi oldun?. beyimî.. Nasıl... Arabanın sarsıntısından yokuşa fazla bir zorluk ilâve edecek bir vü girdiğini farkeden beygirlerin bile kulaklarında endişeye MAĐ VE SĐYAH . Çocuğun haftada aldığı beş on kuruşu çok görmüştü.. sonra içini çekerek ilâve etti: — Dün annem gitmiş. evvelâ tereddüt etti... Ahmed Şevki efendi ona küçük bir sermaye vermiş.

bir tarafta ceviz oynayan dört çocuk zümresinden.. Yenibahçe'nin namını işittikçe burasını istanbul'un hemen haricinde. Ahmed Cemil karşıya oturdu. Araba. Pencereden sokağa bakmayı tercih etti. Ali Şekib «Yenibahçe'ye!» emrini verdi. bu tahta evlerin renk renk cephelerinde okunan tefekkür sükûtuna dalıyordu. Şimdi manav. Bir aralık Ahmed Şevki efendi: — Hele yokuş bitti. münferit tesliyetini de kaybedive-recek olursa ne yapacak?.. kasap. önünde akıp gittiğini gördüğü şu sakit hayat levhalarının gizli köşelerine giriyor. birgün onu da. bu zaten bilmediği bir mesele değildi. Onbeş sene evvel? Kendi kendisine o zamana ricat ediyordu. Aksaray caddesine hayat veren hareket burada kesilmiş oluveriyordu. atlarında. bakkal. Ya onu takip eden ikinci matem darbesi! Demek hayat dedikleri şey böyle sonuna kadar müthiş darbeler toplamakla geçecek. beride şemsiyesine dayanarak yavaş yavaş yürüyen bir efendiden mürekkeb nadir hayat eserleriyle sükûtî bir hüzün ha-vasıyle dolu bu sokağın perdeleri inmiş kafesli pencerelerini temaşa ediyor.. Zavallı babası!. sahraların yeşilliklerine sığınmış bir sayfiye gibi tevehhüm ederdi. günde onaltı saat istanbul'un inişli yokuşlu sokaklarında şu makasları bozuk sandukayı sürüklemekten bizar olan hayvanlar yerlerinden oynadılar... bu korkunç ihtimali düşünüyor. Ahmed Cemil arabanın gürültüsü arasında işitemiyordu. kaldırımların taşlarından sekerek. bir uğultu içinde sürüklenip gittikçe. aşçı. Çetnberlitaş'tan. Ali Şekib solda kütüphanelerden birini göstererek Ahmed Şevki efendiye birşey anlatıyordu. Ahmed Cemil'in gözleri tek tük dükkânlarla su taşıyan bir uşaktan. Kitapçılarla sarraflar... sonra fikri bu sokaktan ayrılarak iki tarafa bükülen sokaklardan daha ilerisine hülyasını sevkediyordu. hayatının biricik servetini. O zaman araba bir ıssızlık içinde yuvarlanmağa' başladı. Ahmed Şevki efendi araba ile yokuş inmeyi yayan yokuş çıkMai ye Siyah — F. helvacı dükkânlarının teselsülü gözlerinin önünden geçerken o. Şimdi hemşn onbeş sene oluyordu ki Aksaray'ı görmemişti. Aksaray yokuşunun başına gelince Ahmed Cemil'de çoktan görülmemiş yerlerin tekrar temaşasından hâsıl olan bu tahattur lezzeti uyandı. .. O vakitler Aksaray caddesi henüz Şehza-debaşı'yle Direklerarası'na mağlûp olmamıştı. Bir aralık annesi hatırına geldi. Akçe farkı.» Dikkat etmedi. 14 nıak kadar zor bulurdu. Zihninde müphem hâtıra levhaları uyanıyor. kendisini bir ramazan gecesi babasının yanında tiyatroya gitmek için bu sokağı inerken görüyordu. hele uzun fesli ibişe ne kadar gülmüştü! Şimdi bunların hepsinden uzak! Hele babasından. Şimdi Vezne-dler'i dolduran ramazan eğlencelerinden bir kısmı o zaman bu sokakta halkı han içlerine toplardı. Beyazıt'tan geçtiler.. O zaman ne kadar mesut idi! On yaşmda-M çocuklara mahsus daima taşmaya müheyya neşve ile o vakit her sözlerini tuhaf bulduğu o oyunculara. Hele daha ötesini hiç bilmezdi.209 lâlet eden bir hareket oldu.. Artık kalabalık azalıyor. bozuk makaslarının üzerinde sarsılarak. kulağına yalnız bazı kelimeler geliyordu: «Silik para. o matemin vukuu imkânına titriyordu. yorgunluktan kırılmış bacaklarıyle yokuşu tırmanmaya başladılar... dedi.

. hastalığının vehametini idrâk edemeyen zavallılar gördü. Raci'ye bir küçük oda tahsis etmişlerdi. Bir koğuşun önünden geçerken bir hastanın iniltisi arasında diğer bir yataktan güftesiz bir nağme işitti. satıla satıla nihayet son servet olan yorgan da gittikten sonra hastahane yatağına düşen hastalar. müstehzi bir seda gülerek: «Ah:_SeninjtrıüneKver__hulyaların. o sükûnun içme atarak bu saadet yuvasını bir fırtınanın velvelesine boğmuştu.. Acaba onu ne halde görecekler? Şimdi merdivenleri çıkmışlar. Ahmed Şevki Efendi inleyerek kapıdan sıyrıldı. türlü emellere veda ederek burada ellerinden kaçmak isteyen hayatı salıvermemek için cenk eden gençler. kendisinin nasıl y^^ğJ^^eme^Jı^şLpt^Je^in^çûa^^^içye-rek bir hülya âlemi aradığmı hissediyor. orada yatağın üzerinde dalgın yatıyordu. Artık hayatın felsefes:nden ne. Ne olurdu. Onların geldiğine bir çocuk gibi sevindi. dehlizlerden geçiyorlardı. bir an evvel kurtulmak istiyordu. çiçekli.. o da burası gibi saadet sükûnu içinde değil miydi? Halbuki o bütün emellerinin şematet ve tarakasını getirmiş._ kadar uzak olduğunu. şehir hayatının o sükûn muhitini dimağının içinde görüyordu. o da bir dairede mukayyid olsaydı.» diyordu.. Teşekkür edecek kelimeler bulamıyordu. Araba durdu. memleketinde kendisini bekleyen çocuklarını düşünerek can çekişen babalar. koğuşlarının içinde yay takları görüyordu. Dehlizde duranlar hayretle kendilerine bakıyorlar. bütün beşeriyetin iltiyam bulmaz yaralan bir an içinde aklına geldi. bu sefalet sahnesine bak» diyordu. içeriye girdiler.. baştan başa insanlığın feci levhası şeklinde dehşetini gözlerinin önüne seren bu yerden kaçmak. Artık gelmişlerdi.. Şimdi bütün bu manzaradan. Ayak seslerini işitince gözlerini açtı. iştihar emeli arkasında koşmasaydı da kendisine o evin sükûtu ile uygun olacak bir hayat vücuda getirseydi? Ahmed Şevki efendi: — Geliyoruz!. Ali Şek'b yatağın . Artık yaln-z kalmaktan usanmiştı. bir ziyaret gününün haricinde gelenîeri bir resmî adam zannederek selâma duranlar oluyordu.. Onlar kapıcı ile görüşürken Ahmed Cemil bu binanın karşısında soğuk bir his duydu. Yalnız bir sandalye vardı ki Ahmed Şevki efendiye verildi. kendi kendisine: «Bir de şu pencerelerin içindeki hayat var!» diyordu. Bir el çelikten tırnaklarıyle kalbini sıkıyor. kendi kendisine: «Şüphesiz bir genç!» dedi. kendilerine refakat eden hizmetkâr çekildi. basamağa korka korka basarak hopladı. Bütün ekmeksiz kalmış aileler.. Ahmed Cemil burada pencerelerin önüne birikmiş ayakta hastalar. yer gösterebilmek için telâş etti. Ahmed Cemil bunların içinde neşeli çocuklar. O buralarda duyulan istirahat kokusundan ne kadar uzaktı! Süleymaniye'nin mini mini evi. dedi. böyle. Ali Şekib'le Ahmed Cemil atladılar. daha sonra Raci'yi düşündü. arkadaşlarını tanıyınca yatağında doğruldu. şemaların.. Burası nazarında bütün beşer hayatının mücessem ve sefalet muhassalası gibi yükseliyordu. bir ses: «Bak.« . bir de bu hayata.Bütün o sakin mahalleleri.

Raci'nin artık bitmiş olduğuna çökmüş yanakları. Ahmed Cemil bir cevap vermeğe cesaret bulamayarak ilâç şişelerini muayene etmekle meşgul oldu. hep o içkinin seyyi'esi değil mi?» diyordu. Ahmed Şevki efendi bir aralık saatine baktı. Raci onun bir türlü ayakta kalmasına razı olamıyordu. elini sıkmak için ihtiyaMAI VE SĐYAH 213 ¦cim var.» diyordu. Fakat o artık Raci'yi tamamiyle affa meyyal idi. bir veremli simada ölüme tekaddüm eden bu câmid rengi.» Son cümleye Ahmed Cemil hepsinden ziyade ehemmiyet verdi. Tezkere hemen orada kurşun kalemiyle karalanıvermiş dört satırdan ibaretti. Bir aralık Raci Ahmed Cemil'e baktı: — S.kenarına ilişti. biraz öksürükle dermansızlık var. Ahmed Şevki efendi tekrar saatine bakıyordu. tabip cevap verdi: «— Ümit ne vakit kesilir?. yalnız Ali Şekib. Çıkarken tanıdıklardan bir genç tabibe tesadüf ettiler. zannederim. Seni görmek.. Beni çok sarsmış» mütalâasıyle bir cevap ekledi. Hüseyin Nazminin yazısını tanıdı. üzerinde «Ahmed Cemil bey için» kelimeleri vardı. «ya. «Hedefi olduğun müthiş darbeyi haber aldım.» dedi. kuvvet için ilâç alıyorum. Şimdi sualler başladı. sonra onların «elbette!» deyişlerine mukabil «bir daha içmeyeceğim. matemine tamamen iştirak ederim. Ahmed Cemil. «Şuraya siz de sıkışırsınız. Seni ne kadar meşguliyet arasında düşündüğümü tasavvur edebiisen müteha -sis olurdun. haset hissi şu ölüm yatağında bile ona kin telkin etmekten hâli değildi. O ısrar ediyor. En nihayet kendisi hakkında bir rey almak için.. Ahmed Cemil ayakta kaldı. «daha oturunuz. bu âlemin kendine mahsus havasım naklediyordu.» diyordu. Onlar Raci'ye kendisinden bahse cesaret etmediler. Yarın sabah gelip beni idarede gör. Yürüyebilecek bir hale gelirsem hemen dışarıya can atacağım.. Seni birçok defalar aradığım halde ele geçirmek mümkün olmadı.. yalnız karısıyle Nedim'i unuttu. Her şeyden bahsetmiş idi. teessüf değil bundan bir memnuniyet hissederek vak'aya vukufunu ona söytlemekten de bir intikam lezzeti duyduğunu fark etti.» dedi. Ahmed Cemilin ayakta kalmak için ısrarına karşı sükût etti. gözlerin sönmeğe müheyya bir kandil ucunda parlayan ziya bakiyesini andırır nigâhı şehadet ediyordu.z de matbaadan çıkmışsınız. buna lüzum da yoktu. daha sorulacak çok şeyler var.» Ali Şekibin dükkânına geldikleri vakit cam kapının aralığında bükülmüş bir kâğıt parçası buldular. Raci'nin yalan söylediğini. buraya geleliden beri matbuat âleminin vukuatını öğrenmek istedi. Sana verilecek bir çok havadisim de var. Hüseyin Nazminin ne havadisi . Yalnız Raci kendisini affetmiyordu. Ahmed Cemil dikkat ediyordu. o: «Arkadaşınıza ben bakıyorum. müteverrimlere mahsus bir müs-tantik inceliğiyle: «Ben de artık bir haftaya kadar çıkarım. fakat artık suallerin aşağısı gelmiyordu. teessüf ettim! dedi. Ahmed Şevki efendi: «ümit var mı?» diyordu. Ahmed Şevki efendi anlatıyor.

Sonra birden arkadaşının. o akşam Erenköyü'ne gideceğini haber verdikten sonra bir an evvel yetişmek için yokuşlardan uçarak indi. şu kâğıt parçasında... — Beyefendi geldi mi? Hüseyin Nazmi'nin geldiğini haber aldıktan sonra bir inşirah duydu. Hüseyin Nazmi'nin tezkeresini alır almaz birden inkişaf eden bir his Erenköyü'ne gitmek için onu sürüklüyordu. böyle bir gün kapıyı onun açtığını tahattur ederek onun mütebessim simasını karşısında görecekmiş. dedi. Gidiyorum. merakımdan çatlayacağım. Fakat burada beklemek mümkün değildi. tesadüf etmek ümidi şimdi kalbinde bütün hissiyata galebe etmig. Köşke gitsem ne olur?» dedi.. O vakit ikisinin de gözlerinde daha o mateme dair bir kelime teati edilmeden seri ihtilâçlar hâsıl oldu. musibetin kahrıyle hırpalanarak ihtiyar olmuş görünen bir vücudu görünce Ahmed Cemil'in karşısında gülmek değil ağlamak lâzım geleceğini hissederek durdu.. fakat Lâmia'dan bir âşıkane haber getirmiş gibi onun kardeşinin şu yazısında. haber vermediği için pek iyi etmiş olduğunu söylüyordu. geçirdiği ıstırap devresi: arasında biraz şiddetini kaybetmiş. iki hafta içinde büyük bir hastalıktan çıkmış dibi duran zayıf. titriyordu.. odacıdan soru: — Hüseyin Nazmi bey? O kalemden çıkalı bir saat olmuştu. Eve kadar gitti. dedi.olabilir? Bir aralık sabırsızlığından gidip kalemde aramak istedi. Köşkün çıngırağını çekerken. güya bir parça onun sıcaklığını duyarak birdenbire o sevda ateşi bütün kuvvetiyle yeniden alevlenmiş idi. Köşke gitmek çâresi aklına gelince artık duramıyordu. Kendi kendisine «yarma kadar beklemek mümkün değil. vehmiyle. Köprü'de vapuru beklemek lâzım geddi. — Havadis!. çökük çehresini. —¦ Nereye gidiyorsun? . Ahmed Cemil kendisini zaptetti. Merakını halletmek için burada da beklemek lâzım geleydi! Hüseyin Nazmi'ye ilk sözü bir sitem oldu! — Verecek havadisin ne olduğunu söyleseydin de buraya yorulmasaydım olmaz mıydı? Hüseyin Nazmi gülüyor. Lâmia'ya tekrar. Bir aralık kendi kendine: — Ya henüz köye avdet etmemişse!. onları ıskat ederek yalnız o sesini yükseltmeğe başlamış idi. Fesi ile pardesüsünü çıkarıp fırlatmak için arkadaşının gözlerinden gözlerini ayırdı: — Vereceğin havadisi söyle. arkadaşlarından ayrılarak Babıâliye girdi. bura-^ da geçirdiği yarım saat bir uzun gün kadar sürdü.. kavi bir ihtiyaç hissediyordu. Ahmed Cemil de şu dakikada büyük matemlerden sonra birbirini seven iki kalbin ilk tesadüfünde hissedilen ağlamak arzusuyle Hüseyin Nazmi'ye bakıyordu. bir kere daha. altlarında birer siyah daire beliren gözlerini. Hüseyin Nazmi'nin vereceği havadisi öğrenmek için sebepsiz şedid bir arzu.... başka hislere yerini terkederek susmuş idi. o kadar. Onun hakkındaki derin meftuniyeti. Kapıyı bu defa uşak açtı..

O gidecek olursa Lâmia ne olacak? O bulunmadıkça mesele birçok zorluklar kesbediyordu.. Hüseyin Nazmi'nin çocukça sevincine karşı Ahmed Cemil duruyordu. sefaretlerden birine tayin edilmek için daima uğraşıyordum.. Gözleri bulandı.. buna da ayrıca memnun olacaksın. Cemil? Tebrikte teahhur ederek aldığı habere karşı durgun kaldığına utandı. arkadaşından sevincini saklayamıyordu: — Nihayet tayin edilmek üzereyim. Hüseyin Nazmi diyordu ki: — Kimbilir? Zannetmem ki o Ttadar çabuk gidebilmek mümkün olsun. bahtsız başlayarak yine bahtsız devam edecek gibi görünen hayatının muhrumiyetlerini takrir ettiği ağır bir yeis duydu. Ahmed Cemil bu ikinci şeyi bakleyerek arkadaşının yüzüne bakıyordu. emin bir hayata malik olduktan sonra istikbaline parlak bir meslek 'hazırlayan bu arkadaşı kıskandığı için değil. Hüseyin Nazmi'nin hemen gitmesi onun için bir başka ehemmiyeti haizdi.. Londra.. Veriyoruz. Bu mesud refiki. MAĐVE SĐYAH 215 — Ne düşünüyorsunuz. bu suali başka bir sual ile iptal etmek isteyerek: — Demek hemen gidiyorsun? dedi. bedbahtlığının bir hükmünü bir saadet nümayişi karşısında daha büyük bir acı ile anlar.. benim için ilk meslek kademesini teşkil edecek bir yer olsun da. Ha... Hüseyin Nazmi'nin sesini bir uğultu içinde duydu. o gülerek söyledi: — Senin küçük Lâmia'yı veriyoruz. fakat bunlar hep boşa çıkan emellerini.. ondan sonra.. Resmî muamele hiç olmazsa bir ay sürer. Paris. bu bir saniye zarfında tâ mukaddemesinden şu ana kadar ikisinin hayatını teşkil eden tezad silsilesi fikrinin içinden geçti.— Yalnız orası belli değil. Ahmed Cemil'in kulaklarına' ıbir şey tıkandı.. ne demek? Bu kelimenin başka bir mânası olup olmayacağını düşünüyordu. nihayet.. hiç olmazsa ondan bir vaad alacak olsa.. Brüksel. zengin bir babaya.. Teşebbüslerimi biliyordun. sana verecek başka bir haber var. durduğu yerde vücudu sallanıyor zannetti. Hüseyin Nazmi ellerini uğuşturuyor. .. Madrid velhasıl bir yere. Nefesi tıkanarak sordu: — Ne demek?. însan kendisinin sefaletinin derecesini bir servetin ihtişamı yanında..

. ya siyasal bilgilere. onları umulmayan bir vak'a alt üst edebilir.. daha sonra o edebî müsamere. bir yandan resmî vazifesiyle meşgul olarak. değil mi?. ya hukuka. fakat bunu.. Ahmed Cemil şu dakikada Hüseyin Nazmi'ye hücum ederek bağırmak hevesini duydu.. Kendi kendisine: — Mümkün değil. bir yandan da bir mektebe. şimdiden kendime nasıl bir hayat tâyinine başladım. bir iskemleye düşmek nev'inden oturdu.. aksini haber almaktan ürkerek istizaha hizmet edecek bir şey söylemekten çekiniyordu.. Anlatıyor. «Belki henüz bitmiş bir mesele değildir.. diyordu. şu sözler ağzından taşmak istiyordu : — Demek beni aldattınız?. Lâmia sesindir!» diyecek. fakat bir kelime daha söylerse saklamak istediği bu müthiş ıstırabı..» diyordu..Hüseyin Nazmi alay ediyordu: — Ne demek olacak? Ben gidiyorum. Lâkin bilmiyorsun ki ben ona malik olamazsam benim için hayat bitmiştir. •••. bütün hülyalarımı kaybettim... Kendi kendisine: — Ah! Mümkün değil!.. Lâmia.. ölmekten başka birşey kalmamıştır? Boğularak: — Tebrik ederim! dedi. Lâkin ben. o takarrür etmiş bir mesele.. fakat düğün teah-hür etse bile hiç olmazsa nikâh merasiminde hazır bulunmak istiyorum. Lâmia'nın benim hayatıma lâzım bir şey olduğunu hissetmemiş ise?. kendisini kımıldamadan sabit nazarlı gözleriyle dinleyen arkadaşına uzun uzun emellerinden bahsediyordu. hayatımda yalnız bunu muhafaza etmek isterim. şu şimdi kalbini kıvıran vahşî ye'si gizleyememek-ten korkuyordu.. Bu işittiğim şeyler hep yalan olabilir... kendisi?. eve bir enişte geliyor. evet. Ahmed Cemil karşısında anlamadığı. annesinin ısrarına karşı nefsini .... Demek onu bana vermeye-cekdiniz?. alay ediyor. ah ben!.. Ya o defterin altına yazdığı iki kelime. Lâmia'yı başkasına vermek beni öldürmek demek olacağını şu karşımda gülerek hülya kuran adam anlamalı. şimdi bana: «Hayır. Şimdiye kadar söylemeli değil miydim? Ya beni anlamamış.. yahut güzel sanatlardan birine intisap edecekti. Lâmia'nın çocukluğuna ait vak'alar^ Bon Marche'deki tesadüf. O zaman Hüseyin Nazmi tasavvurlarını anlatmağa başladı Tâyin olunacağı memlekete göre bir hayat tarzı ihtiyar edecekti. fakat artık lâkırdıya devam edebilmek için kuvveti yoktu. Bir aralık aklına son bir ümit geldi. Ya o. O vakit Ahmed Cemil Lâmia'nın parlak ve siyah gözleriyle kendisine tatlı bir tebessüm içinde kavî bir sadakat vaadi yolladığını görüyordu. Ah bilsen Cemil.» dedi. Aşkının bütün muhtasar tarihini teferruat ve tafsilâtıyle zihninden geçirdi. bir akşam burada gezerken gözlerinin selâmı. duymadığı şeylerden bahseden bu adama o boş ve sabit nazariyle bakarken başka bir âlemde gibiydi. fakat sabredemedi: — Demek izdivaç meselesinin takarrürünü bekleyeceksin? — Hayır. yalnız Lâmia'nın muhabbetine bir senet hükmünde değil miydi ? Şimdi zihninde Lâ-mia'yı babasının.Hepsi hâtırasından birer birer geçiyordu. Nefsini zaptederek bir şey ilâve etmek istiyor...

Ah! Onu şöyle avucunun içinde sıkarak ayaklarının altına atsa. boğuluyordu. o benim olmayacak olursa. kendi kendisine: «Đhtimal ben burada kalbimin koptuğunu hissederken o da yukarıda ağM A Đ VE SĐYAH 217 lıyor!. Sonra bütün zavallılığı.... o hayatının her sırrına munis olan odacıtta olaydı.. Hüseyin Nazmi'nin karşısında bir şey yapamayarak durmak müthiş bir azap idi ki. giyineyim. ne kadar uzaktı!... Biraz dışarıya çıkabilmeği bir küçük necat vesilesi olmak üzere telâkki etti: — Evet. Lâmia'yı ne sıfatla talep edecek? Onun dest-i izdivacına nasıl hak iddia edecek ? Lâmia kendisinden ne kadar uzak. «Lâmia'yı bana veriniz» demek. O muvaffak oluncaya kadar bekletseler!. Burada. havasız kalmış gibi ciğerleri darlaşıyordu. artık metanetini sarsıyor. sabrını tüketiyordu. Bir aralık: — Lâkin ben ne kadar cebîn bir adamım. Demek bu hülyasına da veda etmek.müdafaa edememiş bir zavallı sıfatıyle görüyor. Cemil ? diyordu.. artık bunalıyordu. Ah! Bugün buraya niçin gelmişti? gu dakikada evinde. Şimdi ne yapacak? Gözleri arabayı takip ederken o kendi kendisine soruyordu: — Buna da böyle tam bir teslimiyet ile mağlûp mu olacağım? Bir şeyler yapmayacak mıyım? Bir şeyleri kırıp parçalamayacak mıyım? Heyhat! Artık elinde kırılıp parçalanmış bir hayat kalmıştı. çıkalım. hususiyle bugün onun bu derece biçareliğinde bu isteğe cesaret etmek: «Beni evinize kabul ediniz. beni besleyiniz» demek mesabesinde değil miydi? Ah! Lâmia'nın beklemesi mümkün olabilse?. dedi.. — Öyle ise beni biraz bekle. mecnun bir yeis tuğyanı ile. bundan da vazgeçmek lâzım geliyor? Bir sarmaşığın üstünde iki serçe yekdiğerini kovalıyordu. dedi. yalnız bununla müteselli olacak. Şimdi Ahmed Cemil yine Lâmia'yı yine kendisi gibi şu boşa çıkan aşkm matemiyle mahzun görüyordu: Hüseyin Nazmi: Cevap vermiyorsun. Lâmia'nın da matemini tutacaktı. Hüseyin Nazmi çıkınca Ahmed Cemil ayağa kalktı. yalnız bu mükâfata mukabil onu kaybetmeğe muvafakat edecekti. fakirliği mesleksizliği aklına geldi.» diyordu.. . dedi. evet. sonra gözleri kapının önünden bir arabanın toz kao x x sırgalarma bulanarak geçişine daldı. bahçeye baktı.. beni doyurunuz. yastıkları ısırarak. sonra arkadaşının matemini düşünerek bu sualine nedamet etmiş göründü: — Canın sıkılıyorsa dışarıya çıkalım. yatağının üzerinde kıvranarak. Niçin hepsini Hüseyin Nazmi'ye söylemiyorum? Neden şimdi bütün hakikati itiraf ederek: «Onu bana ver. Ahmed Cemil'in yalnız kalmağa ihtiyacı vardı. Ah! Onun kendisi için ağladığını bilse.» demiyorum. bunu mümkün olup da görse. Kütüphanenin penceresine dayandı. hayat artık taşınamayacak bir yük hükmünde kalacak.

yalnız halledilecek bir merakı kalmıştı: — Acaba verdikleri nasıl adam? diyordu. şu bir saniyeden sonra Lâmia'ya bir husumet hissediyordu.. köşke baktı. başını çeviriyordu.. Ahmed Cemil: «Ben zaten çıkmaktan vazgeçtim! dedi. . Bir nazar ki ba-kışıyle beraber ayrıldı.. gözleri aşağıdaki pencereye tesadüf etti. Ahmed Cemil bu çehreyi bir defa daha görmeğe muhtaç idi. sonra yavaş yavaş Lâmia'nın mürebbiyesini farketti. Eğer Lâmia bu anî nazar içinde ona küçük bir tesliyet mânası göndermiş olsaydı hepsini unutacak. Evet. fakat bu nazardan müthiş bir ıstırap duyuyor. orada da Lâmia'yı tekrar görmek tehlikesi vardı. acaba Lamia da beraber mi? Evet. Demek Lâmia ile onun arasında hattâ bir ülfet bakiyesi. Lâmia şimdi nazarında ona hiyanet etmiş bir vefasız sıfatında görünüyordu. Ahmed Cemil şimdi Lâmiayı kaybetmekten değil.. yalnız bu nazar bir cinayet hükmünde idi. Hüseyin Nazmi: «Sen bilirsin! öyle ise bahçeye çıkalım!» dedi.büsbütün hurdahaş etseî.. Biraz evvel onu gülüyor görmekten tahammül edilemez bir işkence duymuştu. bir saniye sonraki lakayt nazariyle Lâmia güya yukarıya: «Ne kadar bahtiyarım!» derken aşağıya: «Bu kim oluyor?» demişti. Artık onu istemiyordu. şu pencerede kimse yokmuş gibi kayıtsız. «Şimdi beni görecek!. gözleriyle onu âdeta çekiyordu. Lâmia başını çevirdi. Şimdi. Artık ona tekrar tesadüf etmekten korkuyordu.. Đkisini de arkalarından görüyordu. Kim olduğunu görmüyordu. Hüseyin Nazmi içeriye: «Geç mi kaldım? diyerek» girdi.. Ahmed Cemil bulunduğu yerde vücudunun eridiğini hissediyordu. eliyle göğsüne bastı. onun için çıkmamağa karar vermişti.. yalnız o kadar. Ahmed Cemil ona da razı olmadı.. Sonra karşısındaki tuhaf bir işaret etmiş gibi küçük bir kahkaha ile güldü. Bir aralık durduğu pencerenin altında kumların çıtırda-dığını işitti. hele Lâmia'nm o yukarıya bakarken güldüğünü bir cinayet kabilinden affetmiyordu. Lâmia köşkün ikinci katına bakıyordu. kapıya yaklaşıyorlardı. bir ayak sesi daha vardı. bir MAI VE SĐYAH 219 mazi yadışı bile kalmayacak? Demek aralarında her şey bitmişti?. elini salladı. Onlar. ruhunun içine sararak bu yadigârı hayatının biricik saadet nasibesi hükmünde . besleyecekti. Biraz evvelki tebessümü ile. onu görmeğe nasıl tahammül edecek? O zaman mürebbiyesine yetişmek için Lâmia'nm biraz acele yürüdüğünü gördü.. bir nazar ki güya orada. manasız idi. fakat bu öyle bir nazar idi ki hiç bir şey ifade etmemekle beraber Ahmed Cemil'e bütün hülyasının bir yalan olduğuna şüphe edilmeyecek bir bedahetle şehadet etmişti.. Ahmed Cemil artık onu görmemek için oturdu.. şüphesiz akşam seyranını yapmak için bahçe kapısına doğru ilerliyorlardı.» diyordu. yalnız o nazarın hâtırasını bütün kırılan aşkının bir yadigârı kabilinden hayatının sonuna kadar saklayacak.

^. Demek resmi de var? Bir resim ki Lâmia saatlerce onun temaşasına dalmış olacak! Hüseyin Nazmi kütüphanesinin çekmesinden çıkararak resmi uzattığı zaman Ahmed Cemil bunu bir an evvel görmek tehalükiyle almakta acele etti. iskemlesinin üzerinde kıvranmamak için kendisini zor zaptediyordu.Lâmia'yı ağlıyor tevehhüm ediyordu. «Meselâ hizmetçilerden birinin bir manalı işaretine gülmüştür.. Lâmia'nm nişanlısına tesadüfü ihtimaline ait bir lâtife keşfediyor. ve hiç bir vakit sevmemişti.. çökük yanaklarıyle gerilerek daha zayıf bir hal almış. sen hastasın! dedi.. Bu resim!. bütün dertlerini uyuşturucu bir zemzeme ile sallayan o ismi söylemiyor. O şimdi mürebbiyesi-nin yanında belki nişanlısını görmek emeliyle koşarak yürüyordu. Elleri ateşler içinde yanıyordu. Erkân-ı harbe mahsus alâmetle müzeyyen elbise içinde ona mağrurâne bir istihza ile bakıyor gibi duran bu resme yalnız bir göz attıktan sonra* o çehreyi soğuk bulmak istedi.Hüseyin Nazmi şimdi arkadaşını garip bularak hayretle yüzüne bakıyordu. Lâkin bu son nazar onu şimdiye kadar aldandığını. Evet.. göğsü sık sık nefeslerle şişerek donuk bir nazarla gözlerini ona dikmişti. Ahmed Cemil cevap vermedi. ne derin bir nıühlik marazla hasta idi.. Lâmia ne kadar bahtiyar! Nasıl gülüyor! Elleri kilitleniyor.. Uzun uzun muayene etmekten. hasta... bütün çehresi hafifçe. bu aşkı yalnız kendisi icad ve tezyin ettiğini anlatmıştı.» diyemiyordu... Artık kalbinde ateşten bir pençe ile o nişanlı için tahammülünü aşan bir kıskançlık duyuyordu. Lâmia'nm son kayıdsız. Demin gülerek yukarıya baş sallayışı.. Şimdi ondan da ayrıca nefret ediyordu.» diyor. Oh! bak... fütursuz nazarı olmasaydı şu dakikada hepsini itiraf edecekti. Evet Lâmia kendisinisevmiyor. işte. biraz evvel yarım kalan bahse riceti tercih ederek: . Bu tabir ağzından nasıl sahte bir nağme ile çıkıyordu. Ahmed Cemil'in gözleri ağlamış gibi kızarmış. beş dakika evvel kavî bir muhabbet teminatı hükmünde olan bütün o hâtıraların mânâsız şeyler olduğunu. resmini göstereyim... fakat bekleyiniz!» diyecekti. ellerini tuttu: — Lâkin Cemil. Hüseyin Nazmi yanına kadar gitti.. Kayıtsız görünmek için ayağa kalktı güya kütphaneye bir göz atmak istemişçesine ilerleyerek Hüseyin Nazmi'nin yüzüne bakmaksızın sordu: — Hemşire Hanımı kime veriyorsunuz? Hemşire Hanım!. sadece «Lâmia!. bir mütalâa serdine kuvvet bulamayarak.. «Ben fakirim. Ah! Zavallı hülya esiri!. bu nahoş tesirin zail olabilmesi korkusuyle daha iyi görmekten çekinerek kütüphanenin kenarına bıraktı. bilse ne kadar. Hüseyin Nazmi cevap verdi: — Oh!. Bütün hülyalarını semavî bir beşik içine koyarak. Ahmed Cemil bunda da.

Matbaadan çekilmişsin. şimdi o şey Lâmia da. «Ah! sabah olsa da buradan kaçsam. şimdi?. Ahmed Cemil dudaklarının arasından cevap verdi: — Matbaadan çekilmedim. soyunmadı.. Okumak?.. bu ümüitsiz gördüğü arkadaşın yanında kendi ümitlerine dair söz söylemekten sıkılıyordu..» diyerek arkadaşını yalnız bıraktığı vakit Ahmed Cemil büyük bir azaptan kurtulmuş gibi bir nefes aldı. sonra istemeksizin ağzından şu cümle döküldü: Ah! Ben de gitmek isterdim.. Onu pek iyi görmemişti. — eliyle işaret ediyordu — uzak bir yerlere gitmek isterdim.» diyordu. kendi kendisine: «Şimdi ben burada yeisimle zehirlenirken o yukarıda yine bahtiyarlığından gülüyor» dedi. Bir aralık aklına resim geldi.. Hüseyin Nazmi: «Şayet okumak istersen kütphanenin anahtarları oradadır. Ahmed Cemil de yalnız kalmakta acele ettiler. Alarak utanılacak birşey yapıyormuş. uyuyamayacağını biliyordu. o yalnız bir şey için çalışmakta devama kuvvet bulabiliyordu. Kapısını sürmeledi. Bundan sonra kimin için çalışacak ? Nasıl bir ümide hayatını vakfedecek ? Arkadaşından intişar eden yeis havası artık Hüseyin Nazmiye de sirayet etmişti. şimdi o da kendisinden bahse cesaret edemiyor. açık penceresinin yanma oturdu. Bu akşam iki arkadaş hayat-ı refikanelerinde belki birinci defa olarak yekdiğerinden sıkıldılar. Hüseyin Nazmi resmi oraya koymuştu.. bundan sonra ne A ±Đ 221 yapacağımı da bilmiyorum. O zaman onunla aynı çatının altında bulunmaktan elîm bir azap hissetti. Ondan uzak bulunacak olursa yesinin ezasını daha az Eyüb'e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu. sen ne yapacaksın?. kovuldum. Bütün şiir ve felsefe işte şu dakikada onun bu melal ve yesinde muhtevi idi. bundan sonra ne yapacağını bilmiyordu. Sen beni bırak da kendinden bahset. kolkola gördü. elinden gidiyordu. bunlar bütün yaşamamış yahut yaşamaktan yorulmamış adamların sahte şiirleri. yalnızlığından emin olmak istiyordu.. Evet. derslerini de bırakmıştın. Artık bunların hepsinden nefret ediyordu. ben de bir yerlere.... O şairler..— Demek gidiyorsun? dedi. o sevgili kitaplar. Hüseyin Nazmi onu yalnız bırakmakta. Onların . kütüphaneye giderek çekmeceyi çekti. bir daha görmek istedi.. Arkadaşının bu sözü Hüseyin Nazmi'ye istizah etmek istediği şeylere dair sual iradı için cesaret verdi: — Hakikaten.. Sonra birden zihninde bu resmin sahibiyle Lâmia'yı yanyana.. bir sirkat ika ediyormuş korkusuyle muma yak-'laştı ve baktı: «Güzel değil!» diyordu. sahte felsefeleriydi.

şu derin sükûn içinde. bu toprakların yumuşak kucağında. seni de yatağımın yanına alarak beraberce. Şimdi gözlerinin önünde bu kabir açılıyor. ibaşını tuttu. Eyüb'ün tenha sokaklarından geçti. karşı karşıya. şu parmaklığın yanında. güya bu mahrem gençlik yatağının üzerine pullu bir tesliyet sütresi çekmek istemişti. o saatte Ahmed Cemil Eyüb'e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu. Nihayet onun taze kabrini kucaklayan mezarlığın önüne gelince durdu. Sabahleyin kütüphanenin açık odasından Hüseyin Nazmı baktığı zaman arkadaşını göremedi. güya içinden bütün hayatı kemiklerini kıran bir ıstırap arasında mengenelerle. Ah! o geceden ne kadar uzaklardayım!» diyordu. Đkbal başını kaldırıyor. Şimdi kardeşiyle kendisinin hayatında bir başka türlü mücaneset görüyor. bilsen ne hoş bir hayat. Birer yeşil sütun gibi uzanan iki servinin fevkinde süzülerek. ben dikişimi dikerken kendimizi mesut zannettiğimiz zamanlara benzer bir refakatle fakat bu defa ebedî ve mesut bir rafakatle. onun için o ülünün hatırasıyie kendi mahrum hayatının arasında her vakitten ziyade bir rabıta keşfediyordu. o kadar genç öldüğüne teessüf etmemekli-ğin için sana kendimi göstermeye geldim. Resmi. parmaklıktan baktı.. orada yüzü koyun. işte orada idi. çekiliyormuş gibi kollarım kıvırdı.. güneşin altında. elenerek muhteriz. hâlâ mağmum gözleriyle gülmeğe çalışarak — o son def a-ki nazariyle bir tebessüm yollayarak — bakıyordu. bir çocuk mezarıyle gençliğine doyamadığı için başını bükmüş gibi duran bir genç kadının mezar taşı arasında îkbal'in henüz taşı dikilmemiş. Ahmed Cemil bu sözleri işitiyor. «Sen de mi. belki henüz toprağı kuramamış kabri büsbütün ölmemiş bir hasta yatağı gibi şifaya muntazır mütereddit bir eda ile uzanmış yatmıştı.. Oh! Bilsen burası ne kadar rahat! Şu muhteriz. fakat içeriye girmek için cesaret bulamadı. şimdi kalbinde feveran eden canavar kıskançlığıyle vahşî bir yeis içinde kendisini yatağa attı. son bir öpüşme içinde birbiri için ağladılar. sükût ve ârâma nasıl yakın bir saadet var!. O zaman vahşi bir kıskançlığın müthiş ateşini duydu. ona daha. insanlardan eser görülen taraflarından kaçtı. Burada. burada yalnız Ölüler arasında dolaşmak istiyordu.. güya bu hoş sükûn köşesine bir hayat tebessümü yollamaktan utanarak. ba-ğırmamak için yastıkları ezerek. . yatardık!» diyordu..» demek istiyordu. îki tarafı parmaklıklarla1 çevrilmiş mezarlardan bakan taşların nigâhı altında yürüdü. sana da biraz yer açmak için sıkışarak. perişan güneş kırıntıları toprakların siyah ratıp rengine dökülmüş. kardeşim? Sen de benim gibi hayatın fena bir latifesine mi tesadüf ettin?. Đkbal'in o makberden çıkan sesini duyuyordu.ikisini dtıdak dudağa tahayyül etti. Đkbal'in mezarına yaklaşınca bacaklarında bir zaaf hâsıl oluyor. haniya bir vakitler sen kitabını okurken. açık duran çekmeceye fırlattı: «Ah! Bir gece yine burada nasıl bir ümit ile uyuyanıamıştım. Gidip güya ona: «Bak! Ben de senin gibiyim. •Tayin edemediği bir sebeple bugün Eyüb'e. Ahmed Cemil orada durdu. Seninle burada iki kişi yanyana. oraya mümkün mertebeye genç vâsıl olmak için yavaş yürüyordu. o hayale bakarak gözleri bu defa — bir kırılmış hayatın matemine tahammül için karar verildikten sonra akan sakin. yorganları parçalamak isteyerek kıvrandı. Đkbalin mezarına gitmek için ihtiyaç duymuştu. yaşları kuruma-mış. tesliyet ve istirahat veren yaşlarla — burada..

. Matbaanın önüne geliyordu. fakat hekimlerin kat'i ümit ettiklerini anladıktan sonra. yaşlar tamamiyle boşanmıştı.. karşısından Vehbi bey geliyordu. kaç kuruş ediyorsa tamam alayım da. Şimdi buna da çare buluyor. j. kendi kendisine: «Evet. O zaman istikametini tedbil ederek geçmek lâzım gelirken o alevli gözleriyle doğrudan .. Fakat artık birini feda etmek lâzım geldi. buna mağlûp olmamak. bütün zorluklara karşı türlü kolaylıklar icat ederek çare buluyordu. Güya o ziyaret..... Ahmed Cemil sarraftan aldığı izahatı Raci'nin zevcesine teşrih etmek istedi. elinde olmaksızın başını çevirdi. Şimdi. «o lâzım değü. Ah!. kendi kendine: «Đkbal sağ olaydı demek o da affedecekti... size tesadüf ettiğime ne kadar memnunum!...» diyordu.. bir umumî vekâlet ita ederek meselenin tesviyesini onun reyine bırakıyor.. bütün hayatının acılarını lâtif bir gayş ile uyuşturmuştu.. Bu müşküllere zihninde karar verdikçe: «Ah! yalnız o herif kalıyor! Ona ne ya.Buradan ayrıldıktan sonra Ahmed Cemil kalbinde bir hif-fet hissediyordu. evvelâ karşısındakini tanıyamadı. O başını sallıyor. Fakat zihninde müziç bir endişe vardı.» diyordu... Onları Ali Şekib'e havale ediyor. Onları hâlâ saklıyordum.. madem ki yaşamak için bir sebep var. Artık her şeyi tesviye için zihnen karar veriyor.nız kardeşinin hâtırasını belki rencide edecek şeyler tahaddü-süne sebep olacağını anlamış.. Birdenbire kalbi büyük bir heyecanla çarptı.. Hissiyata taallûk eden şeylerde erkekler kadmlannne kadar dununda!.Pacağım?» diyordu..» diyordu.. Ahmed Cemil yüreği ezilerek ayrıldı. — Yüzünü örten peçenin altında ağlıyordu — onunla bir vakitler bu kâğıtlar için kavga etmiştik. iyi yapıyorum. birden bu adam hakkında duyduğu nefret ve adavet feveran etti. bakınız. zannediyordum. dar kapısından dehlizi gördü. Nedim'in kâğıtlarından biri. Artık ikmal edemedi. bundan tahammül edilmeyecek bir eza hissetti... şuna bakar mısınız? Kadın bir sarraf dükkânının önünde elinde bir demiryolu kâğıdını göstererek: — Bunun hesabını anlayamadım... bir valide var. sonra birdenbire sırrını tevdi ihtiyacına mağlûp olarak paraları titreye titreye mendilinin ucuna sararken Ahmed Cemil'e anlatt: — Bu kâğıdı anladınız a. buna mukabele etmek için mücbir bir arzu duydu.. O vakit kendisiyle annesi kalıyordu. sonra o söyledikçe anladı: — Beyefendi rica ederim. onu hiç affedemeyeceğim. günler geçerek muhakemesine hüküm geldikçe intikam almak ümidi tezelzüle uğramıştı. Bu cadde!.-*" JsaDialı caaaesını çıkıyordu. şimdi nasıl mağlûp çıkıyordu! Yoluna bir Vehbi beyin tesadüfü bütün hayatmm mecrasını tebdil etmişti. O vak'adan sonra onu hiç görmemişti. diyordu. Bu sesi tanıyarak başını çevirdi. değil mi?. yine onun için feda ediyorum. Ah! bilseniz. bu halde. Ahmed Cemil o istihza tebessümünü gördü. ölüme benzeyen bir hayat ile yaşamakta devam ederim.. ikisi de yaklaştıkça yekdiğerine mağlûp olmak istemeyerek gözlerini indirmiyorlar .. durmayarak geçti. öteki kinden tutuşmuş nazariyle bakışıyorlardı.. değil mi efendim?.. Zevcimin hastahanede ölmesine müsaade edemezdim. Buradan nasıl geçmek emelinde idi.. Bütün münkariz emelleri için artık mustarip değildi. Ye-nicami avlusundan geçerek imarethanenin önüne gelmişti ki bir kadın sesi «Beyefendi» dedi.. Zaten artık hayatında zor işler bir evle matbaadan ibaret kalmıştı.... biri müstehzi tebessümüyle. Yavaş yavaş birşey yapamayâctgînî|yal.

. mecruh ..Ahmed Cemil'in bütün. sonra gülümseyen. mümkün olursa haciz. Düşmedi. haberiniz yok. Şimdi kalbinde büsbütün bir hiffet duyuyordu. Ahmed Şevki efendi netice vehamet kesbederse kendisinin de mutasarrır olacağını düşünmek istemeyerek sevmiyor. Bir aralık dükkânın camlarından Hüseyin Nazmi'nin geçtiğini gördü. Bununla nice hazmedilmiş tahkirleri. hepsi bu hayatın olanca acıları o tokatın içinde idi. hususiyle o tekmeyi. Fakat artık vakit kalmamıştı. O hikâyesini tekrar etti: — Ne olacak. el. Ali Şekib'in dükkânına girdi. hepsi tekrar başlaması için Ahmed Şevki efendiye baktılar. hepsinin birden toplanan yeisile dolu olan bu. Orada Ahmed Şevki efendiyi ortalarına alarak Ali Şekib. zevkinden gülüyordu. artık âdeta eğlenerek anlatıyordu. gazetenin tatili. hayatında münkariz olan neler varsa. «Ne var?» dedi. ona bir kelime söylemek zamanını bırakmaksızın çevrildi. dedi. bir akşam bu mülevves mahlûkun ağzından dökülen levsleri. Tam karşı karşıya gelmiş bulundular. yan tarafa bir adım atmak istedi. Đkbal'in faciası. ona tâ kalbinin kan döken cerihasından kop. sahiib-i imtiyazın ömründe belki birinci defa olmak üzere hiddet ederek dün matbaada aralarında münazaa tahaddüs ettiğini en küçük teferrüatiyle. fakat sallandı. Bu tokat!. O hayretle baktı. Nihayet dâva. Onu görünce hep bir ağızdan «Đşte!» dediler.doğruya Vehbi beyin önüne yürüdü. Said'le gülerek dinliyorlardı. mahvolan emelleri. Güya bu tokatla bütün elem yüklerini silkip atmış gibiydi. şimdi senin herifle Hüseyin Baha efendi tutuştu. ailesinin mahvolmuş saadeti. Hattâ arkadaşının dükkânına girerken tebessüm ediyordu. Vehbi bey şu dakikada sol yanağından muzdarip olmalıdır. Nihayet Ahmed Cemil de tasavvurunu söyledi: O da ev ile matbaa meselesinden dolayı dâvaya Ali Şekib'i tevkil edeceğini anlattı. şimşek gibi gürültü ile çakan bir tokatla Vehbi beyin yüzüne çarptı. 15 ha efendinin gözlük perendejlerini tadat ederek anlatıyordu. yolcular düşecek zannettiler. etrafını almak üzere yaklaşan halktan kaçarak matbaasına ilerledi. Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin kararı veçhile Hüseyin Baha efendiye vereceği maaşı bu ay kesmek istediğini. ikisinin de taklitlerini yaparak. Hüseyin BaMai ve Siyah — F.. Ahmed Cemil onun şimdi sararan çehresine: «Bana mı gülüyordunuz?» sualini fırlattı. neticesiz kalmış bir meslek hülyasının hüsranı. daha sonra: — Ha. birden bu muvakkat neşve güya damarlarında dondu. Ahmed Cemil güya halkı oraya biriktiren bu vak'adan amil değilmişçesine sükûnla ilerliyordu. münkesir aşkının feryadı.. kolunu açabilmek ne kadar mümkünse o kadar açtı.muş bir kuvvetle vurmuştu: öyle ki Vehbi beyi dükkânlarının kapısının önünde hava alan kitapçılar. Ahmed Cemil gülüyor. Onun birden o tebessümü uçtu. sonra cevabını beklemeksizin. bir saniye kadar durdu. Ahmed Cemil iade etmiş oluyordu.

kadar hülya esiri olmuş _idi! ~"~ . sönmüş hülyalarla. aczin_ve_yeisin meftuniyetiylejakan sıcakjveJu^daiûlaJar. Evet. Đkbal'i. Artık kuvveti kalmamıştı..aşkı kalbinde feryad etti: Ah! Lâmia.. şu minderle yatak.» diyecekti. duvarlara kendisini görmekten malızuz olarak mütebessim bakıyor gibi duran mektepte yapılmış levhalara ıbakti.zaman içinde hayatın ne zâlim sillesine uğramış idi! Daha hayatın henüz mukaddemesinde iken bundan sonra kırılmış emellerle. şimdi evine. bazan melûl bir eda ile yavaş yavaş. «işte ben seni bu omuzlan çöktüren yüklerle yaşayacağım. bu kabir ziyaretinin sükûn hediyesi. kitaplara. yalnız onun idi. Ah! Bundan sonra yaşayacağı seneler. Yataklığın sütununu tuttu. Burada kendisini olduğu gibi gösterebilir. / /«Nasıl yaşıyacağım?» diyordu. Ikbal'in. zihninin içinde bir şimşek tekerrüriyle birbirini takip eden levhalar gibi sonsuz bir silsile şeklinde görüyordu. Lâmia'yı. uçup silinerek zihninin içinden geçiyordu. burada dünden beri MAI VE SĐYAH 227 tazyik ede ede kendisini hasta eden ıstırap feryadını salıvermek mümkün idi. ve salıverdi. Bu evvelâ boğuk. onun hayatının nefesiyle teneffüs etmiş. ' bu bütün ufak tefek..ancak beş senelik .. / ne sıkılacak arkadaşlar vardı.. artık burada.la ağlıyordu. sakin ve âheste^yaşlarja. bunlar bi-ribirine karışıyor. _Ne^ için bu. merhamet arayan şaşırmış gözlerle baktı. bazan ondan kaçmak isteyerek. Şimdi bütün matemler hep birden uyanmış idi. burada hiç utanmayarak nefsini zabta lüzum görmeyerek kalbinin olanca yaralarını şu sâkit fakat müşfik mahrem dostlarını önlerine serebilirdi. arkadaş resimlerine. Bu duvarlar. burada yalnız kendisinin haya-¦ tından başka bir şey yoktu. belki kırk sene. o tokatm itminan ve tes-liyeti birden silindi. Şimdi ağlıyordu. o matemlerinin mültecasına koşmak için çıktı. ^ 19 Odasında büsbütün yalnız kalmak. kısık bir inilti gibi başladı. ateşler içinde yanan başını bu soğuk demire dayadı. bana her vakitten ziyade gülünüz. Bu odacık.. senelerden beri onun kalbiyle birlikte i çarpmış. o zaman yine babasının.! Sahih Lâ-mia'yı da kaybediyor mu? Hayatında dünkü gece bir fena rüya değil miydi? O vakit hakikatin bütün acısı tekrar uyandı. gülmemek için sebepleri olmayan arkadaşların arasında duramadı. Burada ne utanılacak yabancılar. yalnızlığından emin olmak için kapısını sürmeledikten sonra bütün buradaki hissiyatına mahrem olan şeylere. gözlerini kapadı.» demek isteyen. bu mini mini kö-/ şecik. Babasının vefatmdan sonra geçen beş senelik . ümidsiz senelerin kuru geçişi içinde kırık bir hayatı sürüklemek onun için ne büyük bir işkence idi. «bu gün sizin tesliyetinizin kollarına başka bir ıstırap ile geliyorum. unutulmaz matemlerle istikbalin önüne çıkacak... o nasibsiz. babasını. onun hüvi-/ yetiyle tahamnıür eylemiş idi. onun. kim bilir! yirmi sene. başını. Lâmia'nm çehreleri birer birer.

Bunu.bir.. Bir vakitler bunun için neler kurmuş. onunla nasıl ümidlerin tahakkukunu temin edecek zannetmişti... okumadı.. O artık ölmüş bir çocuğun boş ve soğuk gömleğinden başka birşey miydi? Yazıhanesine gitti. Halbuki o.» deyişlerinden nasıl üşüyecek. evet o malûl bir dimağdan başka birşey değildi. onu şuracıkta en küçük bir yaşamak arzusundan tam bir mahrumiyet içinde bırakmış idi. daha sonra müebbed bir nisyan! Yalnız onbeş günlük bir mes-tî lezzeti için ne tahriklere hedef olacak. kapadı.at vücude getirmiş idi. O zaman eserini düşündü. kendisine ne kazandırabilirdi? Merak ederek bir göz atacakların ka-yıdsız bir tebessümünden.. bu toprak parçasının üstünde bir şür bulutuna sarınarak uçmak için çalışmamış olsaydı bugün bu kadar mağlûp olmayacaktı. / En küçük sebepleri en büyük hülyalara kâfr* addetmiş. Şimdi Raci'yi haklı buluyordu. Fakat.. Ah! Artji^ulyajarından^ büsbütün . o halde buna ne lüzum var?. şimdi ondan bir soğukluk tereşşüh ederek vücudunu üşütüyordu. fena bulmaya hazırlanmış beş on arkadaşın ağzında yalan tebriklerden başka bu eserden ne ümid olunabilirdi? OJbuna hayatının en_güzeLBagŞasıru_feda etmiş. ondan neler beklemiş idi^f Şimdi o kadar çocuk olduğundan utanıyordu. Bu eserden neler beklemiş. aramaksızın hemen bir yerinden açarak baktı. mademki onu kendisine bırakmıyorlar ve bütün o aşk dünyası bir yalandan başka birşey değilmiş. o biçare malûl dimağ.. Bu eserden nefret ediyor... okumak için bir heves duymadı. Đşte şimdi Hakikatin insafsız rüzgârları üzerinden geçtikçe o hülyaları hej) birer birer düşünmüş.. kendisine sahte esaslar üzerine Jturulnmş .Biraz hayatın maddiyetini düşünmüş.. Ah! Bu eseri! Fakat şimdi ona ne lüzum var?.. ^n_y£_ruJhunj^jbjTak_mıs_jdi. şimdi mademki artık Lâmia elinden kaçıyor. kırık hayatının intikamını ondan almak istiyordu.Jiay. Bu. o defteri — bir vakitler eline aldıkça PF^ 2'28 MAĐ VE SĐYAH göğsünü gurur ile şişiren o defteri — bugün bir ölü yadigârı gibi soğuk bir hisle aldı. Ah! Bu eser!.. belki onbeş gün.. ne hasetlere tesadüf edecek! Gözlerinin içi size temin ettikleri şeyin zıddiytle gülen bir takım adamların «Bu ne ulvî şiir!.. ahmakça bir hülyanın galat rüyetiyle malûl gözlerine başka türlü görünen matbuat âlemine attıktan sonra ne olacaktı? Bunun neşvesi ne kadar sürecekti? Bir hafta. bu küçük defteri avucunun içinde muzır bir böcek gibi sıkıyordu.ayrıljnak^^niardjjijbir nişane bile bırakmamak için ihtiyacı .

O zaman Ahmed Cemil iki eliyle defteri ortasından ayırdı. üryan. kâğıdın her tarafından birer küçük alev çıktı. bunu soktu. Bir iki satırım okudu. birdenbire duyulmuş bir acı ile kıvrandı. Şimdi bunlardan tüterek intişar eden duman Ahmed Cemil'in gözlerini dolduruyordu. O zaman Ahmed Cemil bunun üzerinde bir beyazlıkla farkedilen yazıları derin derin süzdü. .. sobasına koş- tu. kâğıtlar küçük bir çıtırtı ile harekete geldi. ümitle. kopmanıakta ısrar eden diğer bir yaprakğı kıvırarak. Ah! Yalan!. Onu yaktığına. kâğıt bir müddet kızgın küllerin üzerinde tereddüt ediyor gibi durdu. «Ah yalan şeyler!. Ah! Bu yalan! Hayatının en büyük yalanı!.. Birden aklına birşey geldi. ötekiler gibi bunu da mevcudiyet sahnesinden kaldırmak istiyordu.. Bu vücudu ne yapacak? Onu kaldırıp atmak için ne büyük arzusu vardı! Fakat ona tasarruf hakkı başka birisine ait idi. sefil bir hakikat. sonra yer yer sarardı. kıştan beri içine yırtılarak atılan küçük kâğıtlarla dolmuştu. şu elindeki defteri yavaş yavaş... bu son malûl dimağ nişanesi kalmıştı.. artık emellerinin silsilesine onunla şu sobanın içinde hâlâ çıtırdayan bu küllerle bir hatime verdiğine.. Kendisini öldüren bunlar değil miydi ? Sonra onlar da ibirer birer ölmüşlerdi. Ah sahte şiirler!. Tamamiyle yanması için bekledi... onun azap ile kıvranışından haz ala ala yakmak için bu birikmiş kâğıt parçalarından. Şimdi esmer. Artık hayatında işte yalnız bir hakikat kalmıştı Emelsiz. Đdindi yalnız bu eser. Bu. evvelâ bir yaprak kopardı. Sobanın kapağını kapadı. Beş sene evvel hayata uzun kumral' saçlarıyle.. son bir ihtizar feryadıyle şerha şerha yarılarak söndü. gözleri tâ nihayette bir yabancı yazının müphem şekline tesadüf etti: Tebrik ederim. bükerek attı.liren yazılara bakıyordu. dudakları hayatının matem acısıyle takallüs etmiş harap bir vücut. Onu da öldürmek. bu son yaprağın üzerinde de alevden bir rüğgâr esti.. bir an içinde kıpkırmızı oldu: sonra çıtırdayarak. Kâğıtlar böyle yaprak yaprak teakup etti. buruşuk bir meyyit siması gibi serilmişti. «Hebrik ederim!» Bu sözün aksi kulaklarının içinde bir zehirli yılanın ıslığı gibi soğuk bir ürperme akıtarak geçiyordu. üzerlerinden bir kırmızı rüzgâr uçtu. o güya ıstırabından kıvranarak kolları büküle büküle yandıkça Ahmed Cemil'in şiirinin şu intiharı temaşasından cehennemi bir zevk duyuyordu. Daha sonra o sarı kıvrıntılardan bir ateş dalgası geçti. nihayet son yaprağı attı. ateş kâğıtların arasından kayarak. Bir kibrit çakarak bunları tutuşturdu.vardı. eserine bir ateş zemini hazırlamak istiyordu.. Artık duman azalıyor. Kemiklerini kırarak biribirine geçirmek istediği bir düşman eli gibi bu defteri avucunun içinde sıkıyor. Ahmed Cemil bir hande ile bakıyor. münevver gözleriyle giren Ahmed Cemü'in yerinde şimdi yanakları çökmüş.. Bir yaprak daha kopardı.» diyordu. köşelerde daha yakacak şeyler arıyordu. onları okumak istedi. kat'î bir netice ile tamiri mümkün olmayan bir hatime ile bütün hayatının yalanlarını boğup öldürdüğüne tam bir kanaat duydu. geçtiği yerde külden esmer kümecikler bırakarak aşağıda.. şimdi esmer bir kül tabakası şeklinde duran bu kâğıdın üzerinde bir beyazlıkla be. sıktıkça garip bir lezzet alıyordu.

O evde bulunduğu zaman başka bir cihanın başka bir tarzda yaratılmış bir mahlûkuna mahsus. Gözleri bir aralık arkadaşının gideceği yerleri dolaştı.. diyordu. karşısında. O zaman çehresine son bir yeis azminin metaneti geldi.. fakat henüz ölülerimin silsilesi bitmiş olmadı.. hayatının zaptolunamayan şiirlerine fasih bir tercüman gibi gelen bu naşidenin bediî esirini kaçırmamak için sahibini görmek istemeyerek dinlerdi. «Mezaristanım başka 'bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle dolu. yer yer birer ıstırap şehi-kıyle. yabis. orada hayalinde uyanan âlemin temaşasına dalarak düşündü. arkadaşıyle çocukluktan beri başlayan tezat silsilesini ikmal edecek.. gözlerini bu haritanın çöl deryalarına dikilerek. o da. iniltisiyle boğularak. Bir arap sail vardı ki haftada bir gün öğleyin ile ikindi arasında Süleymaniye'nin bu tenha sokağında Ahmed Cemil'in güftesini zaptedemediği acı bir neşide ile geçirdi. o kadar -uzak ki fikrim şu geçen hayatıma yetişemesin. oranın asude hayat vehmi onun çıplak manzarasının hayali içinde bir sesin tesiri arzın fevkinde bir şey oldu. mü-sekkir bir garabet hissolunan bu sesden bütün kalbinde hissedilip de mahiyeti tahlil imkânından kaçan hissiyat ona refakat eden bir ahenk ile uyanır. mecruh bir güvercin gibi âciz bir hamle ile yükselmek isterken birden bir meftuniyet ile bir sükût içinde düşerek. göğsünü parçalayan son bir feryat ile başını kaldırdıktan sonra son nefesi bir figan gargarası içinde sönüp gidiyordu. yabancılığında lâtif bir vahşet. . Bugün şu haritanın beyanını temaşası.» diyordu. Çekmesini açtı. bununla vilâyetlerden birine gidecekti. saatlerin geçtiğini farketme-yerek nefsinden tam bir tecerrüt içinde duruyordu. bir müddet güya kanatlarıyle topraklarda sürüklene sürüklene çırpındıktan sonra meyus ve mütehas-sir bir nazarla göklere gözlerini dikerek. medid bir çöl olsun. Hüseyin Nazmi gidiyor. «Öyle bir yer ki önünde ardında. o da o mahvolmuş kuvvetlere iltihak edecek. kuvvet vermek isteyen bir nazarla gülümsüyordu. öyle mi? O da gidecek. kâğıtlarının arasında araştırdı. Fakat o ümitlerinin arkasından koşmak için giderken bu ümidlerinin inkırazından firar edecek. yazıhanesinin üstünde. üryan. O zaman yazıhanesinin önüne oturdu. Kendi kendisine: — Bir yerlere gitmek. sonra indi. Burada hareket etmeyerek. uzaktan MAI VE SĐYAH Ü3Đ bir hayalin zemzemesi gibi bellisiz bir neşideyi işitmek veh-miyle titredi.Ne yapmak lâzım geleceğine artık karar vermişti.. Evvelâ uzaktan pest ve derunî bir şikâyet başlamıştı.. mektepten mezuniyet şahadetnamesini buldu.» Bu silsilenin tamamiyle bitmiş olması için yalnız kendisi mi kalmış idi? Đşte o da gidiyor. kendisine sakin bir hayat ihzar edecek yerlere baktı. sonra yavaş yavaş. O zaman birden aklına bir gün arkadaşıyle Taksim bahçesinde ellerine ilk aldıkları şiir mecmuasından okudukları par-»<ga geldi. harita kendisine bakıyor. açarak okudu. solunda sağında çöl. O ses yaklaşıyordu.

bir tehevvür nâlişi. birdenbire ateş almış havaî bir fişenk şeklinde çıktı.. bu öyle bir sesdi ki içinde bir kalb parçalanıyor. sönecek mi bilinmiyordu. o güneş. o zaman. tâ yukarıda da berrak. bir müthiş intırak ile dağıldı. sonra birdenbire patladı. lekesiz. Ahmed Cemil'in şu küçük hayatını bir mezarın soğuk havası istilâ eder gibi oldu. inecek mi. Ahmed Cemil mebhut duruyordu. O vakit. yorgun ve aksak yürüyüşleriyle süzülen bir bulut şeklinde ilerliyor... tahlil ve ifade . dağınık bir sükût başladı. Ahmed Cemil'in karşısında canlanarak yaşamağa başlayınca. yükselen hamlesinin son kuvvetini sarfederek titredi. ikisi bu pâkize sema ile o saf beyaban tâ orada.Bir müddet bir memat sükûtu. zaptedilmeyen lisan ile o ses güya Ahmed Cemil'in babasının matemine. muz fidanları görülüyor. Bugün bu garip neşideden duyduğu şey hiçbir tesirle mukayese edilemezdi Şu anlaşılmayan.. MAI VE SĐYAH bir güneş bütün şaşaasiyle beyaz bir hacle fanusu gibi şu visal bezminin üzerine saadet zilâlini döküyor.. bu bir dakika içinde toir başka âlemin hayatını gördü. görülmez bir telâki noktasında yetişiyor. birbirini kovalamaktan yorgun düşerek bîtap bir visal busesiyle dudaklarını uzatıyor. güya koşmaktan. müthiş bir irtifada. Daha sonra bu beyabanın üryan vahşeti içinde kaybolmuş birer kafile şeklinde öbek öbek hurma ağaçları. beyaz ve parlak bir kum safihası ki şaşaalarla çalkalanan sema altında sonsuz uzaklıklara firar eden o ufka yetişmek için koşarak tâ ileride fark olunmaz. o kum deryalarının evlâdı. öteki kumların sinesinden fışkırıvermiş bir beyaz rüzgâr dalgası şeklinde bütün beyaz görünen atlarının üstünde beyaz harmanileri uçuşarak geçen bir süvari zümresi.. vakit vakit parlayan sönen kandiller döküldü. saf ve mücellâ güneşle kaynayan bir gök altında bir nur deryası içinde kaynaşıyor zannedüen çöl.. bu defa yeni bir hayat ile. ensicesi sökülerek kan saçılıyor gibiydi. acıları. bunlar süzüle süzüle. nihayet bir ses enkazı üzerine-göğsü yarılan bir bulut parçasından hafif yağmurlar boşanmaya başladı. bir me-raret tuğyanı vardı. Bir dakikalık sükût içinde şimdi nazarında hayatı için tasavvur ettiği o çıplak sahne canlandı. sonra bir müddet. bu hayal âlemi. hemen evin kapısında tekrar uyandı. bir saniye kaldı. Nazarın imtidadı imkânı kadar uzun. çıplak vücudlarıyle kumluğun ortasında bu tenha asude hayata tesliyet gönderen bir selâm ile yeşil başlarını kaldırırken uzaktan develer. taze bir kuvvetle orada. Đşte Ahmed Cemil'in bütün nasibsia hayatına lâyık iltica ve huzur köşesi. hiçbir şey işitilmiyordu. Lâmia'nın uçmuş hülyasına. o beyaban. Tiz bir feryad ile başladı. yırtılıyor. yükseldi.. o ses tekrar işitildi.. Ah! o sema. ¦£SV. gidiyordu. birer birer öle öle düşüyor. çıkacak mı. îkbal'in mezarına. güya o havaî fişenkten kırık dökük.. şu sobanın içinde hâlâ bir hayat bakiyesiyle çıtırdayan eserinin küllerine ayrı ayrı ağladıktan sonra bu hasta kalbin bütün elemleri. Şimdi bu sesde vahşî eda. artık kendisini zaptedemeyerek.

öyle mi?. acı hâtıraların medfeniyle. her gün geçtikçe gözlerinden katre katre boşanıyor zannedilen hayatı örtülü nigâhmı müphem bir noktaya dikmiş duruyordu. burası nice tatlı. buraya nasıl bir telâş ile taşındıklarını. ebedî bir sefer için. bu oda.. Đşte şimdi o da ebedî bir sefere müheyya idi. Sabiha hanım ellerini dizlerinden dolayarak kilitlemiş. oraya gideceğim. Fakat bugün Ahmed Cemil artık annesinin karşısında susarak düşünmek için gelmiyordu.. annesine son kararını haber vermek için geliyordu. o vakitten beri mûtadı olan dalgın vaziyette ibuldu. Oğlunu görünce gözlerini çevirdi.» diyordu. ah! bu oda!. artık kulaklarına işte bu çıplak sahranın uzaklıklarında giden deve sürüsü içinden geliyor gibiydi. fesinin kilim döşeme için kur'a sepetliği ettiğini hep birer birer tahattur etti. kararının metanetine zaaf veriyordu.kadar nasıl mes'ut idiler! Lâkin daha sonra?. geceleri fena bir rüya ile uyandıkça odasının kapısına kadar gelip dinliyordu. 234 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil bugün yanına girince annesini. bu hâtıralar kalbini şu eve kuvvetli rabıtalarla yeniden bağlamağa başlıyor. bir veda nazariyle bu evi selâmlıyor gibi aşağıya yukarıya baktı.. Bir müddet sonra bu gaye haletine benzeyen hissiyat içinMAÎ VE SĐYAH i» kaldı. her vakit beraber bulunmakla yekdiğerini kaybetmek korkusunu tahfif etmek isterilerdi. azimete müheyya görüyor gibi oldu. Bu ruhunun enisi ve merhemi odacık! buradan ilelebet ayrılmak lâzım geliyordu. fakat onların hepsi kalbinin muazzez. Odanın kapısını açtı. taşlıkta Đkbal'in tabutunu. o daha küçük bir çocuk idi. Ah.tâ şu kadar bir çocuk iken . o sade hayat içinde. senelerden beri . Ahmed Cemil artık tahattur etmek istemedi. Merdivenden inerken orada. Burada bu evin bütün hayatını tahattur etti. Tâ yanına kadar gitti. ölmüş emellerinin sakit türbesini orada kuracağım. şimdi o ses artık büsbütün uzaklanmış hemen kaybolmuştu.. dimağına hücum eden o hâtıraları sükinerek defetmek istedi.edilmeyen dertleri için beliğ bir lisan olmuştu.. Biraz durdu. Bu valide kızanı kaybettikten sonra oğlunu da elinden kaçırmak tehlikesine karşı her vakitten ziyade titreyerek onun hep etrafında dolaşıyor. Bu iki mecruh kalb biribirine takarrüp için daha büyük bir ihtiyaç duyuyordu.. Ayağa kalktı. babasının o günkü çocukçasma sevincini. kendi kendisine: «Evet. bu ev. tatlı ve acı. bunlardan ayrılmak icabediyor. o vakit ve ondan sonra babası ölünceye. bugün söylemek. Göğsü ufak bir teessür ahiyle şişiyordu. muhterem servet hazinesiydi. annesinin yanma girdi. onu bir tebessüm ile karşılamak istedi. Ikbal'i kaybettikten sonra annesiyle arasındaki münase? bet her zamandan ziyade tehassüse meyyal bir rikkat kesbet-miş idi.

anneciğim? benimle beraber oraya kadar geleceksin. burada matemlerimiz var. busen o çocuk başından ne kadar farkı var! Bu çocukla o çocuk arasında kırılmış. şu muhterem göz yaşlarınla iyi edeceksin değil mi? 20 Ahmed Cemil Sirkeci'den validesiyle Seher'i sandala bindirdikten sonra iskelede eşyadan birşey kalıp kalmadığını anlamak üzere son bir teftiş nazariyle etrafına baktı.. şimdi ikisinin de dudaklarında ne açılmağa ne kaybolmağa cesaret edemeyen acı bir tebessümle bakıştılar. başka bir hayatta. değil cai. Ağlıyor musun anne?. Sandala . onların pâk ve mukaddes katra-ları altında şifa bulmak isterim... bunlarla bana kuvvet vereceksin değil mi?.. Haniya bir vakitler beni dizine yatırır da saçlarımı okşardın? işte yine öyle yatayım. anneciğim. bu hitabı sıcak bir tesli-yetle kalbini yıkayarak tekrar etti: — Anne.. _In^_ sanlar ne kadar büyürlerse büyüsünler.. başka mahlûklar nazariyle bakabilelim. kardeşim var. babam var. — Ben de Lloyd ile gidiyorum.bile vekarına muhalif gördüğü zamanlardan beri .aralarında vuku bulmayan bir şeyi yaptı. ölünceye kadar. Hüseyin Nazmi dedi ki: . üç tane müthiş mezar ki yaşayabilmek için bunlardan uzak olmak istiyorum. mecruh. anneciğim. gözlerini gözllerine dikti... Fakat burada değil.. değil mi... o mes'ut zamana biraz avdet etmeye nasıl muhtacım!. ağla. sevilmek için ne kadar ihtiyacım var! Hususiyle çocuk olmak. senin zavallı zayıf dizinin üstünde ağır çeken bu başın. beni yine öyle. kolundan birisi tuttu: Hüseyin Nazmi. Annesinin yânına oturdu. kendimize başka bir cihanda. müsaade eder misin ? Senin dizine yatayım. Ah! ben hayatın. ondan sonra.. Eski arkadaşını küçük bir hayret sayhasiyle selâmladı: — Sen de mi gidiyorsun? Onun da yanında bir büyük yol çantası vardı: — Evet. bir müddet öyle. yalnız bugün değil. beni şu mukaddes. Seninle uzaklara gidelim... biraz o yaşlar yüzüme. bugün okşanmak. sonra Ahmed Cemil: — Anne! dedi. daima...ayağını atmak üzere idi. o vücudu harap eden demir mengenenin arasında nasıl ezildim! Đşte bugün sana hasta... o kadar uzaklara ki nefMAĐ VE SĐYAH 235 simizi orada tanıyamayalım. Bugün dizinin. sen beni bunlarla iyi edeceksin. Kolîarıy-Ie onun zayıf kuru vücudunu sardı. benim kendi ruhsuz cesedim var. bugün Messajerie ile. Oh! ağla. ne kadar ihtiyar olur-îarsaToIsunlar' ylne~bazi~dâkikâlar vardır kî ânnelerine~sökula-rak çocuk plmak_isterler. parçalanmış bir hayat duruyor.. Ah! busen. güya sekiz on yaşında bir çocuk gibi okşa.. Bu iki arkadaş aralarında o günden beri yavaş yavaş hâsıl olan bir soğuklukla şimdi birbirine karşı hislerine bir serbest seyelân veremiyorlardı. saçlarıma dökülsün. tedaviye muhtaç olarak avdet ediyo-'rum.

nde uzanan ince boyları yer yer akşamın esmer havası içinde güya ihtizaz ediyor. Cemil.t sonra Messajeri'. koşuşan gemiciler. sandallar. iki arkadaş tek^ rar birbiriı in elini sıktılar. Üsküdar. teessüf ederim. Moda. uzak bıraktıkça. merdivenlerden telâş ile inip çıkan halkı çözülen halatlar. minarelerin semalara fışkırmak isteyen birer beyaz fevvare şekl. Birbirine söyleyecek birşeyleri kalmamıştı.— îki gün evvel tevcihat arasında tâyin edildiğin yeri gördüğüm zaman hayret ettim. fakat vapur bu izdihamı yavaş yavaş.. Hüseyin Nazmi'nin çantasını hir sandalcı kaldırmış. dedi. sinesi ümit üe dolu. hareket esnasında o dağ--» dağa iç'nde hiçbirşey hissetmedi. Evvelâ. biraz da* .. daha yüksekte yeşil tepelerin üzerine eteklerini sererek Marmaraya bakan Çamlıca. arasıra ir: ses ile bu güriil-r tünün içinde herkesi sükûta davet ediyor gibi hiddetle bağıran düdük daha sonra etrafında limanın izdihamı. Ahmed Cemil hafifçe elini çekerek cevap verdi: — Ben de senin yine o günkü tevcihat arasında ümit ettiğin yerlerin en güzeline tâyin edildiğini gördüğüm zaman ¦ son derece memnun oldum. beride güneşin son ziyarıyle tutuşmuş camlarıyle kırmızılıklara boyanan Đnsaniye. dakikalar geçerek Ahmed Cemil'in nazarında bütün hayatının yegâne tahassüs mahfazası olan bu şehri ufkun lâcivert zeminine tersim olunmuş bir levha şeklinde bırakmağa başlayınca kalbinde birden.n Nazmiyi. sonra arkadaşının elini tutarak: — Ne kadar uzak yer intihap etmişsin.nin Sarayburnunu dolaşan Vapuru Hüşey.ha ileride topraklardan ayrılarak kendisini denize falıvermek istiyormuş zannedilen Fener. bir emel cihanın^ doğru götürürken Kızkulesi açıklarında bir batî meyi ile süzülerek yavaş yavaş ilerleyen Lloyd'un Süveyş hattına işleyen ağır gemilerde^ biri Ahmed Cemü'i kalbinde bir mezar ile son 236 M A I VE SĐYAH yeis türbesine sürüklüyordu. öteden parça parça kaçarak saklanıyor gibi görünen Beyoğlu sırtıyle Galata yokuşlarının üzerinden kalkmış mütecessis bir baş gibi yangın kulesi iri gözleriyle bakıyor. Uzaklaşdıkça karşısında Cihangir tepesinden denize doğru inen bayır küçük mülevven taş parçalarından üzerine bir levha işlenmiş uzun. Tebrik ederim. AJunetjCemil'in ağzında bu tebrik şu iki arkadaşın hayatını teşkil eden tezat zincirinin artık son halkası hükmünde idi. valdesiyle Seheri aşağıda kendilerine tahsis olunan yere yerleştirdikten sonra yukarıya çıktı. güya şu hayattan tahassürle iftirak ederek. kimbilir hayatının belki sonuna kadar ayrılmak üzere olduğu bu yere tekrar ayaklarını basmak için şedit bir arzu uyandırdı.. Bir sa t. Hüseyin Nazmi cümlesinin bakiyesini itmam edemiyor gibi biraz tereddüt etti. öte tarafta Đstan-» bul tepelerinin üzerinde camilerin birer gümüş miğfer ile örtülü cesim başları yükseliyor. gözlerini işgal etti. Đstanbulla Gala-» ta arasında sıkışan bu deniz parçasını bir hayatın arbede yeri haline getiren bütün o hareket bir müddet beynini. elîm bir iftirak hissi duydu: bir his ki hemen o anda bütün azmini sarstı. tekrar geri dönmek. yüksek bir duvar şeklinde yükseliyor. nihayet vapur hareket ettikçe vaziyetlerini değiştiren - . bekliyordu.

kana kana ciğerlerini onunla doldurmak istiyordu. Yalnız o bulut yığıntısının yırtılmış sinesinde bir yangın müthiş. Bir aralık güneşin son bir ziya hamlesi feveran etti. daha sonra büsbütün bulandı. tâ o dağın tepesinde tutuşmuş bir orman gibi parladı. artık bu manzaralar evvelkinden çabuk uzaklamyor. Đşte güneş orada..Adalar. ufkun sislerine boğuluyordu. muhip bir yangın görünüyordu. Birden manzara değişti. nihayet o levha üzerine bir tül geçirilmiş gibi donuk kaldı. güvertenin şu tenha halinde burada düşünmek için kalmayı tercih ederek. Başını çevirdi. artık görmeyerek bakıyordu. MAÎ VE SĐYAH 23S» 238 . parçalanmış bir dağ enkazı şeklinde yi-* ğılmış bulutların arkasında iniyordu. bakıMAĐ VE SĐYAH 237 yordu. semayı bu bulantı içinde karıştırdı. bir tarafından erimiş bir yakut derecesi ince kıvrıntılı bir hat ile yol açarak akıyordu. tâ Marmaranın denizle-t re dökülen ufkunda. güya bu yangın birden dönerek ortasında kırmızı bir tabak açıldı. sarı rişeler sarkıyor. kenarlardan pembe. Ahmed Cemil orada. Burada saatlerce böyle. Güneş görünmüyordu. altına üstüne deste deste sarı nurdan müteşekkil oklar fışkırdı. bu zulmeti zehirleyerek teşfye eden muğşi bir deva gibi içmek. orada siyah bulutlardan bir dağ yükseldi. tahta kanepe-» nin üzerine oturdu. akşamın serin bir rüzgâriyle saçlan uçuşarak gözlerinin önünde hazırlanan geceyi seyre başladı. Vapur uzaklanıyordu. biraz yüksekte siyah bir küme o yangının üzerinde gittikçe koyulaşan esmer bir tak kuruyor. oturdu. dirseğini dayadı. Bir saniye sonra yine değ:şti. o vakit üzerine güneşin bir donuk rengi dökülmüş bulutlardan başka birşey görmedi.yerlerinden kaçışarak dalga-v larm içinde yüzüyorlarmış vehmini veren . O vakit Ahmed Cemil vapurun kenarına. Sabit. musir bir veda ile gözlerini o levhadan ayırmı-> yordu.. Şimdi Ahmed Cemil'in göz^ leri bulanıyordu. Biraz sonra ayaklarının altında gizli bir hışıltı ile gecelerin sırlarını taşımağa hazırlanan suların üzerine geniş. al. Bütün denizi. Yalnız burada gecenin soğuk ye'isini teneffüs ederek bütün hayatının mihnetlerini dinlendirmek. nihayet büsbütün örttü. yemek için aşağı inmek istemiye-rek. uzun bir gölge düştü. etrafında sağma soluna. bulutlar bu yakut kümeleriyle dolu tabak üzerine parça parça dökülmeğe başladı. Evvelâ o tutuşan menfez etrafında bulutlar kan tufanına boyanmış duruyor. fakat düşünemedi. artık hiç bir şey görünmüyordu. Şimdi vapur biraz daha serbest ilerliyor. kalbinde derin bir ye'is ile kendisinden kaçıyor zannedilen bu levhaya gözlerini dikerek. başını avucunun içine koydu. kırmızı.

görüyor gözlerinin önünden yağan bu siyahlık-' lar. oraya gidebilirdi. Oraya gitmek. kanadlaruıı çırpa çırpa.. işte. asıl hakikat. bir daha çıkılamaz.. ümitlerinin incilâsı za-* manuıda Tepebaşı bahçesinde Halice bakarak seyrettiği mai gece ile o baran-ı elması tahattur etti.. îşte. bu siyahlıkları semalardan! denizlere döktüğünü hissediyor. belirsiz bir lisan ile zulmetlerin sonsuz uzaklıklarına doğru serilerek onu davet ediyorn dn. Ah! Biçare hırpalanmış.Tâ hülya hayatının başlangıcında.zin zulmetlerinde saklanan hakikatler... den'ze döküldükçe bir sekerat zemzemesiyle boğulan bu zulmetler. yuvarlana yuvarlana açılıyor.» Ah! Bu den. Karanlığın için-* de Ahmed Cemil vapurun kenarında esmer bir köpükle kaynaşarak firar eden o siyahlıkları görüyor. avdet olunamaz derinliklerine gitmek. yavaş yavaş. kaim birer siyah yılan gibi kıvrana kıvran na. bir karar hamle-* si. altında mahuf. ^____ güneşin hayatın sefaletleriyle istihza eden ziyasından kaçmak* ilelebet bu siyahlıklar içinde sonsuz bir yoklukla mesut ve müsterih yuvarlanıp gitmek. Evet. şu siyah dalgaları kütle kütle sırtına alarak.. '¦ Bunların siyah kucağına atılmak. . işte bunlar o hülya hayatının üzerine çekilen bir matem "kefeni değil miydi? O vakit den'ze baktı: Siyah bir deniz. Dalgalar uzun. Yalnız ileride direklerle bacanın birer gece serserisi şeklinde yürüyen gölgelerine zulmetler içinde rehberlik eden vapurun kırmızı feneri bu siyahlıklar arasında açılmış uzak bir kırmızı göz gibi parlıyordu. sinirleri uyuşarak... yalnız bir . bahtsız ömürîJ Bir baran-ı elmas altında inkişaf ederek şimdi bir baran-ı dürr-i siyahın altında gömülen o solmuş emel çiçekleri!. yalnız ttr küçük hareket. denizin o dipsiz.... muntazam bir ahenkle ademe tam bir teslimiyetle iniyordu. Bu siyahlıklar. yarın doğacak olan a MAĐ V £1 o J. Đniyor. mû-*-.. bir siyahlığın içine. uçurumlarına doğru iniyor vahmetti. kut ile zulmetleri tabaka/ tabaka yararak. Öyle bir gece ki gökler bütün kan-r dillerini söndürerek denizlere gayp âleminin gizli şeylerini dök^ mek için hazırlanmış gibiydi. his adem vehmi veren siyahlıktan başka bir şey görmüyordu.. Mai bir gece ile siyah bir gece arasında geçen şu nasipsiz.. Bir karar hamlesi.MAĐ VE SĐYAH Bu siyah bir gece idi. Ahmed Cemil işte şu saçlarının arasında üşüterek geçen rüzgârın. O zaman kendisini bu dalgaların arasında süzülüp lâtif bir gayş ile mest olarak. ezilmiş hayat!. bu siyah gecenin karşısında aklına bir başka gecenin hâtırası geldi... bitmeyen bir su-. onların sukutu feşfeşesini işitmiyordu: Sanki bir baranı dürr-ı siyah! Birden. Gözlerinin önünde o mai gece ile bu siyah gece tekabül etti: Mai ve siyah.

com Merhabalar Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna Đstinaden Görme Özürlüler Đçin Hazırlanmıştır Ekran Okuyucu. O vakit titreyerek ayağa kalktı: «Geliyordum. Sahaflar. Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi.. ĐSTANBU! HAIK n<*. nasipsiz geçen hayatiyle şu fay-1 dasız vücut arasında bu denizin bütün siyah tabakalarını bir sed silsilesi gibi bırakarak tâ şu ummanın bir türlü sonu bulunmayan derinliklerine kadar inecekti.3 O Bunların s Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah www..küçük hareket.kitapsevenler. du.» dedi ve hayatta bir ümidi kalmamış bu çocuk. şu kendisini çekip almak isteyen ademde». : 3 7".. yavaş yavaş.. Tâ yanıbaşmda bir ses: — Cemil. t ayrılarak. Birdenbire silkindi.. niçin karanlıkta yalnız oturuyorsun? diyordu. Kütüphane. Bunların siyah km Konu No. bu siyah geceden. Anne!. ÜÖ dana y^ lerin bonsuz uzaklık. annesini takip etti. : *2 ll> Kayıt No. ve Kitapçılardan Temin Edebilirler Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz Bilgi Paylaştıkça Çoğalır Yaşar Mutlu ..

"Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz. CD.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi Đşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı Ankara Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin Tarayan Yaşar Mutlu web sitesi www.yasarmutlu.com e-posta yasarmutlu@kitapsevenler.Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11.com www." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir. vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset.C.com kitapsevenler@gmail. braill alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir.com Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah .Ders kitapları dahil.com yasarmutlu@yasarmutlu. T.kitapsevenler. . alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur.com mutlukitap@hotmail. ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful