P. 1
Halit Ziya Mai ve Siyah

Halit Ziya Mai ve Siyah

|Views: 175|Likes:
Yayınlayan: Tahakillic

More info:

Published by: Tahakillic on Mar 25, 2011
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

08/21/2015

pdf

text

original

Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah

BtRKAÇ SÖZ "Mai Ve Siyah." için sadeleştirilmesi ve yeni yazıyla tekrar basılması hakkında ısrar edenler olduğu gibi eserin, yeni yazıyla basılmasına değil, fakat sadeleştirilmesine itiraz edenler de bulundu. Eser eski halinde mevcut olmakta devam ediyor, eğer ona genç nesil de rağbet edecekse yeni yazıyla tıasılması bir zaruret demek oluyor, bu takdirde de sadeleşmesine şiddetle lüzum var; mademki yeni nesle mahsus olacaktır, lisanını onun kabul edebileceği bir şekle sokmak teşebbüsün tabiî bir icabı demektir. Ancak sadeleştirmek için ne yaptım : Terkipleri, menus olmayan kelimeleri, ağır cümleleri bugünün zevkine uydurmak istedim. Üsluba, ibarelerin inşa tarzına, velhâsıl eserin bünyesine asla dokunmadım. Aksine hareket, kitabı esas mahiyetinden soymak olurdu. Terkipleri ve kelimeleri değiştirirken bunların hayale ait olan vasıflarını açık lisanla muhafaza ettim. Hattâ meselâ: "Bârân-ı elmas", "Bârân-ı dürrisiyah" terkiplerini, sonra hikâyenin kahramanı şairin kendi şivesinde kullandığı tâbir ve terkipleri bıraktım. Bunlara dokunmak mümkün değildi. Kitapta kalan lügatleri yeni nesilden menus bulmayanlar olabilir, fakat itikadımca yenilik, lisanını, yeni kadar eskisini de bilmemek değildir. Hiçbir millet, hiçbir münevver genç yoktur ki, kendi lisanının geçmişine vâkıf olmasın. Yapılan işe dair fazla izahata lüzum görmüyorum, vücu-de gelen eser işin mahiyetini göstermeye kâfidir. Đmlâ için birkaç söz ilâve edeceğim: Görülecek ki imlâda kendimce muvafık bulduğum değişiklikler var. Đçtihat kapısı kapanmamış olduğundan ben görüşüme ve söyleyişime göre yazdım, nitekim bir taşra çocuğu da kendi telâffuzuna göre bir imlâ kullanmaktadır ve kullanacaktır. Hiç kimseye "Beni taklit ve bu tarzı takip ediniz!" diyecek selâhiyete malik olmak iddiasında değilim, ancak kendi nefsime taallûk eden salâhiyetle kanaat ediyorum. Hclid Ziya Uşakfogil MAĐ ve SĐYAH Sofranın etrafında yedi kişi idiler. Birgün, Mirat-i Şuûn sahib-XĐDatiyazL.Iiüseyin.Baha efendi, matbaaya 'çehresinde bir başka sevinç parıldayarak girdiği zaman dört nüshadan beri devam eden "Dahilî sanatlar" makalesinin altına son kelimesini iri bir yazı şeklinde karalamakla meşgul olan başmuharrir-Ali -Sekib"© demişti ki:

— Yarın değil öbür gün Mir'at~i Şuûn onuncu senesinin üç yüz altmış beşinci gününü ikmal ediyor. Çarşamba günü için... Ali Şekib hemen cevap vermişti: — Hiç bir şey yazamam. Ziyafet verilmeyince bir satır yazı yok. Bu gece işte, Tepebaşı bahçesinde yazı heyetine o ziyafet veriliyordu. Davetliler "Mir'at-i Şuûn" ceridesi muharrirlerinden ibaretti. Bütün bu gençler dört saat hep içmişler, bir saat hep yemişlerdi. Şimdi parmaklarının arasında karnı doyduktan sonra yalnız meşgul olmak için oyalananlara mahsus gevşek bir eda ile yavaş yavaş yuvarladığı bir elmanın kabuğunu bir parçada çıkarmaya çalışan Ali Şekib'den başka, hepsi, sandalyelerinin vaziyetin tebdil etmişler; sofradan az çok çekilmişlerdi. Sofrada artık yemek sonuna mahsus bir dağınıklık hüküm sürüyordu; kahvenin gelmesine kadar unutularak bırakılıvermiş elma, portakal kabuklarıyle dolu son tabaklar, diplerinde kırmızı cür'alar görünen şarap kadehlerinin yanında duruyor; sofranın kenarında yer yer çıkan tütün dumanı bir müddet dalgalanarak lambanın etrafında dönen bir bulut teşkil ettikten sonra dağılıyor; beyaz örtünün üzerinde^yüksek yemiş tabaklarının, kadehlerin, oraya bırakılmış bir fesin şarap lekelerine karışan gölgeleri lambanın oynak ziyası altında kâh küçülüp kâh büyüyor... Şurada devrilmiş bir tuzluk... Ötede birisinin can sıkıntısıyle üç çataldan teşkiline çalıştığı bir ehram... yer yer tabakların üzerine yahut şişelerin yanma bırakılmış peşkirler... düşmüş de kaldırılmasına üşenilmiş bir bardak... sofrayı baştanbaşa örten bir kargaşalık sanki yedi kuvvetli çenenin hücumundan yorgun düşmüş, melûl bir enkaz kümesi şeklinde serilmiş bir sofra. Hepsi başka bir vaziyette idi: bir tarafta Ahmed Cemil — latif kıvrıntılarla bükülerek kulaklarında dolaşan uzun. san saçları ensesine dökülmüş bir genç — ellerini ceplerine sokmuş, bacaklarını uzatmış, ağzında sallanan sigarasının mini mini bulutlarına süzgün gözlerle dalmış düşünüyor; tâ öbür ucunda Sait, Raci — arkadaşlarının şaireyn diyerek alay ettikleri iki genç şair — diğer bir şairin ayağına ip takmış sürüklüyor; biri — kısa zayıf, kuru, öyle ki susuz bir yerde yetişmiş zannolunur — yanında boş kalmış bir sandalyeye eğilerek iki sandalye ötede sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha'nın idare memuru Ahmed Şevki'ye tevdi ettiği dertlerini dinlemek için kulak kabartıyor; kafaları buharla şişmiş olan bütün bu adamlar geciken kahveyi bekleyerek orada, şu perişan sofranın kenarında yarım kalmış sözleri ikmal ediyorlardı. Herkes söylüyor, hiç kimse dinlemiyordu. Ahenksiz, vezinsiz aletlerden mürekkep bir musiki heyeti gibi mukaddimeşiz, müntehasız, kırık, dökük muhavereler, çok içilmiş/ çok yenmiş zamanlara mahsus bir serseri fikir ve lisan akışı... Ali Sekip elmasını soymuştu, bozmayarak, sakatlamayarak çıkarmağa muvaffak olduğu kabuğu karşıda, şaireyn'in arasına fırlattı: — Raci! Seni çatlattım!... dedi. Onlar lakırdılarını kesmediler, Raci diyordu ki:

— Bak fikirlerimin neticesini söyleyeyim: Onda tek bir şey var: yalnız ben yazayım, benden başka kimse yazmasın diyor! — Demek: edebiyat inhisarı! Sahib-i imtiyazı; Hüseyin Nazmi. Raci gülerek sustuğu zaman bir aralık arkadaşı - parlak siyah gözlü, derin kırkılmış gür sakallı bir genç - başıyla Ali Sekib'i işaret ederek sordu. MAÎ VE SĐYAH S

Đkisi de onun şakasını anlamamıştı. Uzaktan vak'ayı takibeden, kısa kuru çocuk, — Saip — yanlarına yaklaştı, yere düşen elma kabuğunu bir ucundan tutarak gösterdi, nükteyi izah etti: onun rivayetine göre meyvaların kabukları öyle tamam soyulursa şeytan çatlarmış! O, Ali Şekib'in latifesini pek parlak buluyor, kırık kırık çirkin ve sinirli bir kahkaha ile gülüyordu. Şaireyn bundan zevk alamadılar, Raci: — Puf!... dedi. Soğuk!... Tahtessıfır 30... Şunu Mir'at-ı Şuûn'un bir sahifesinde imza koymadan neşretseler herkes Ali Şekib'in olduğuna yemin ederdi. Baş muharrir işitmedi. Kendi kendine: — Şimdi de ötekim çatlatman; diyordu. Ötede idare memuru — kısa, şişman; bıyıkları seyrek/o kadar ki yolunmuş zannolunur, yanakları kıpkırmızı, öyle ki berber sakalından nişane bırakmamak için derisini soymuş kıyas edilir; hiç bir sinne sığmaz bir yaşta; bir adam ki yürürken yuvarlanıyor, otururken gömülüyor denebilir — şairlerin fırkasına döndü, kendisiyle eğlenmişler zannıyle: — Ahmet Şevki efendinin burada olduğu unutulmamalı... • Dedi. Đşitenler güldüler, idare memurunun kendisinden bahsederken Ahmet Şevki efendi demesinden herkes hoşlanırdı. Elleri ceplerinde düşünen Ahmed Cemil hafifçe dönerek dudaklarının arasından bir şey söyledi, fakat işitilemedi. Bu aralık kısa, «zayıf, kuru çocuk şairlerin yanından ayrılmış, tekrar sahib-i imtiyazın sırlarına rağbet göstermişti. Bu sırada Hüseyin Baha efendi matbaa idare işleri memurundan bahsederek ve muhatabının bir sözüne cevap vererek diyordu ki: — Ne?... Đstikamet ha?... Hay safderun hay! Elini versen parmaklarını eksik bulursun. Bu aralık Ali Şekib: — Kahve!... diye bağırdı. Kahve içmeyecek miyiz?... Kahve!... O zaman, birden herkes birşey eksik olduğunu, onu bekleyerek burada kaldıklarını hatırladılar,

. Ali Şekib sekizinci elmanın kabuğunu tam çıkarmaktan sarf-ı nazar etti.. Kahve!. dalgın". kimisi bir sandalyenin kenarına ilişerek kahvesini içmeğe başladı. tâ ötede hâlâ o vaziyette düşünen Ahmed Cemil'i gördü. bir fırtınanın tutuşmak üzere olduğunu ihtar etmişti. Tepsinin üstünde yalnız bir fincan fazla kalmıştı. elini fincanına uzatarak biraz ötede hâlâ Hüseyin Nazmi'yi. o burada bulunsaydı ne cevap verirdi.. Said boş fincanını sofraya koydu. yaklaşarak dedi ki: — Kahve sizin mi? Ahmed Cemil. kuru bir sesle: —• Demin Hüseyin Naznıi için bir şey söylüyordunuz? dedi.. Raci ilkönce bu tarzda muhatap oluşuna şaşırmış gibi göründü. Sonra birdenbire doğruldu. kısa. fakat öyle zannediyorum ki sadece bir gülümseme ile susardı.. Siz birbirinizin yazdığını anlarsınız. güya bu gece neşvelerine şu bir fincan kahve ile güzel bir hatime vereceklerdi. refiki Said'le çekiştirmekte devam eden Raci'ye döndü. herkesin de sizin gibi anlamasına bir lüzum göremiyorum. Havanın içinde sanki bir şimşek çakmış. Kahve!. gülmeğe... Hüseyin Baha efendi daha iyi dinlemek için burnunun üstünden daima düşen gözlüğünü büsbütün salıverdi. "bir eda ile söyledi — herkesin sizin kadar takdir etmesi lâzım gelmez. kimisi ayakta durarak. Uşak mütereddit bir nazarla etrafına baktı. Eğlenmeğe. cevap verdi: — Zannederim. Herkes Ahmed Cemil'in ¦başlamaMAĐ VE SĐYAH MAI VIS »UAH . Ahmed Cemil'in ağzından bu söz bir çırpıda tereddütsüz çıkmıştı. bağırarak nakaratı tekrar ediyorlardı: — Kahve!. bilmem. çırpınarak. Şimdi herkes. bağırmağa vesile arayan bu gençler hep alkışladılar.yedi ses bir nakarat gibi tekrar etti: j. Bütün bu çılgın çocuklar ayaklarını vurarak. Kuru. zaif çocuk biraz daha yaklaştı.. sükût etmişti. Fincanları kapıştılar. Sabih-i imtiyaz — Hüseyin Baha efendi kendi isminden^i-yade sıfatının unvanıyle anılır — sahib-i imtiyaz parmağıyle^ uzaktan kahve getiren uşağı gösterdi..u — Kahve!.. sonra cevap vermek istedi^ — Gencine-i Edep başmuharririni — bu sıfatı istihfaf eden.

Ahmed Cemil ince parmaklarıyle yumuşak sarı saçlarını taradı. Onun coşkun dalgalarına set mi çekebileceksiniz?. zaten size meslek değiştirmeye kalbimde küçük bir heves bile yoktur.. "en gönül okşayan vadilerde dolaşarak. Fakat hepsi ümidlerinde aldandılar. bilmem makbul olabilir mi? Sizin edebî fikirlerinize . malik olmak üzere tanılır.Hüseyin Nazmi sebeptir diyor] ar. Latifaierle onu tevkif etmek istiyorsunuz. zayıf. Ahmed Cemil dinleyenlerin muhabbetine emin olan bir natuk imtinaniyle mütebessim dudaklarını fincana uzattı. varsın bizi iltifata lâyık görmeyen o kadar arkadaşlar içinde şair Raci de bulunsun. herkeste bu sözlerden latif bir haz uyanıyordu. bugün kaleminden taşan zafer sayhasını işitmemek için insan kulaklarını tıkamak lâzım gelir.. garip bulmak şöyle dursun hattâ aksine delâlet edecek bir şey görsem. Raci'yi hiç biri sevmezdi.. en yüksek tepelerden atlayarak. Ahmed Cemil hâlâ düşünmekte devam ediyormuşçasına tam bir lisan ve tavır itidali içinde dedi ki: — Bu muhakeme tarzı... arkadaşı Raci'den ayrıldı: — Evet! dedi.şu son kelime Ahmed Cemil'in ince dudakları biraz basılarak ancak farkedilen bir istihza ile telâffuz olundu herkes gibi ben de vâkıfım. Hergün kucak kucak önümüze yığdığı o bediala-rı.. Buna şaşmak. emin olunuz ki inanmak istemem. Said dayanamadı. sonra dedi ki: — Hüseyin Nazmi'yi tahkir vesilesini arayanları anlayamıyorum.. . bu uzun sarı saçlı genç hepsince bir başka fıtrata. boş fikir! Görmüyor musunuz ki bugün dehasının pınarı tehevvüre gelmiş bir nehir gibi akıyor. kuru çocuk — hazzından ellerini ovuyordu. hasetten mürekkep bir hisle sanki boğuluyordu. Ali Sekip gizlice Raci'yi gösterdi. Bugün Gencine-i Edeb'in iki bin nüsha satışına .. Anlamıyor musunuz ki mümkün değil! O en saf kaynaklardan kuvvet alarak. en temiz kaynaklardan süzüJ.. daima ileriye akıyor!!. o bekledikleri fırtına patlamadı.. Raci kinden. Sârî bir tebessüm bütün dudakları dolaştı. edebiyat binasını o yeni esaslarını göstermek için insan gözlerini kapamak.Đ MAI Vli Bl X AM lerek büyüye büyüye yükseldi.. ileriye. Sizi gücendirmek fikrine hizmet etmeyerek temin ederim ki. gözleri yarı kaybolmuş bir . sözünde devamda mahsus gecikiyormuşçasına kahvesinden uzun bir yudum içti. Raci istihfaf eden bir nazarla cevap vermeğe çalışıyordu. Ne olur.11 sini bekliyordu. Düşmanları biraz ağızlarını aç-salar boğulacaklar. Saip — kısa. o söze başlarken herkes bir hürmet hissiyle sükût ederdi..

dudaklarına bir ihtizaz geliyordu.. tehevvürlere terceman olsun. Ahmed Cemil şimdi kendisini unutmuş. artık görülemeyecek. Dert yüz sene I MAI VE SĐYAH 13 emekle lisan üzerine yığılan bu kof şeyler nihayet zaman ile yavaş yavaş sıyrılıp savruldu. yalnız göğsünü şişiren. fikrin bin çeşit derinliklerine. Ahmed Cemil'in yanaklarına hafif bir renk çıkıyor. lisanda onlardan başka bir şey bırakmamışlar. dimağında muttarit darbelerle vuran bir sabit fikirle söylüyorcasma kimseye bakmayarak. Neye teşbih edeyim. düşüncelerimize. ruha sıcaklık veren sadası — uçtukça pervaz kabiliyeti artan kırlangıçlar gibi — söyledikçe kuv-' vet buluyordu. hareket etmi-yerek.. . neş-velerimize. anlaşılamaz. Nergisî'lerin eline vermişler. öyle şeyler söylenmiş ki sahiplerine şair demekten ziyade kuyumcu denebilir.. Bakîler. bir lisan ki bizimle beraber gurubun mahzum renklerine dalsın düşünsün. bir vaizin karşısında heyecandan uyuşmuş duranlar gibi — dinliyorlardı. bu camit kütleden ne çıkarabileceklerinde mütehayyir kalmışlar... amma buna imkân olamayacağına bir türlü inanmak istemiyorsunuz. o güzel türkçeye muamma söyletmişler. Bunu inkâr etmek mümkün d<v. — Şiirin nasıl bir yol takip ettiğini anlamıyorsunuz. gözleri dalarak. Bir ucundan tutulsa da silkilse taş parçalarından başka bir şey dökülmeyecek. belki yok denebilecek bir hale gelen ruhu — Veysî'lerin. lisanı — üstünü örten tezeyyün ve tasannu yükünün altında zayıf.. sarı. bir lisan ki ruhumuzla beraber bir matemin yesiyle ağlasın.. heyecanlara. Mü-tekellinı bir ruh kadar beliğ olsun.saniha dalçasıyle tutuşmuş kadar parlak çehresi — lambanın ziyasıyle yarı gölgeli bir levha şeklinde. Bir lisan ki asabımızla heyecanına refakat ederek çarpsın. Lisanı camit bir kütle haline getirmişler.. bilmem?. Fu-zulî'nin saf ve samimî şiirine terceman olan o temiz lisanın üzerine sanat gibi. Haniya bir kemanın telinde zap-tolunamaz. bütün etrafında bulunanlar — güya bu genç natuktan çıkan miknatısiyet nefesiyle tabiattan yüksek bir noktaya çekilmiş bir halde. Haniya fecirden evvel afaka hafif bir renk imtizacıyle dağılmış sisler olur ki. ziynet gibi iki belâyı taslit etmişler.. nefeslerini zaptetmek isteyerek. Fakat sadası saf bir ahenk kadar kulakları okşayan. tâyin edilemez akisler uçar. kendisini dinleyen.. bütün sözlerine iştirak ettikleri gözlerinde okunan bu arkadaşların karşısında — Raci'ye yarı dönük.... bir kaide altına alınamaz nağmeler olur ki ruhu titretir. şiirin nasıl bir lisana muhtaç olduğunu bilseniz! Öyle bir lisan ki. o deha perisinin nâsiyelerine ilâhî bir nur koyduğu adamlar. o kalbin bin türlü inceliklerine. bu lisandan.il. Raci'nin dudaklarında sanki istihfaf tebessümü donmuş.. üzerinde tersim olunamaz. orada yapışmış gibi ne dağılıp ne saçılıyordu. yarı muhatap bir vaziyette devam etti: — Siz şiirimizi bıraktıkları noktada sabit görmek istiyorsunuz. bütün kederlerimize. hattâ söylediğine vâkıf olmayarak devam ediyor. — Bilseniz. Nedim'ler.

O son kelimeden sonra öyle bir hale geldi ki. bir gencin ümitle parlayan nazarına saklansın. dalgalarla yuvarlansın.. daha doğrusu bir nevi hürmet ederdi. ellerini sofranın kenarına dayayarak yarı istihza yarı tehdit karışık bir tavırla dedi ki: — Bunlar öyle şişkin fakat öyle boş sözlerdir ki içinde birşey bulmak mümkün olamaz. hissiyatı yutar. o derinlikler olsun. bahçe memurlarından biri elinde şem'alı değneğiyle dolaşarak halkın tekrar toplanmasına kadar idare maksadiy-le söndürülen gazları yakıyordu. dehanın sihir esasına temas etmiş zannediln çehresinde par-îayan bir saniha yıldızı. gülsün. *## Ahmed Cemil'i bir seneden beri tanıyorlardı. sonda müteverrim bir -kızın yatağı kenarına düşsün ağlasın. bir lisan ki sanki tamamiyle bir insan olsun. Ahmed Cemil cevap vermek istedi.. Haniya bazı gözler olur ki sonsuz karanlıklarla dolu bir ufka açılmış kadar ölçülemez. sanki burada bulunanları bir cazibe dairesi içine almıştı. Raci'nin mukabelesi kargaşalığa geldi.. buradan ayaklarının altında serilen Halic'in ve Đstanbul'un münevver bir sema altında manzarasına karşı düşünmek istiyordu. Ahmed Cemil'in titreyen sesinde terennüm eden saf ahenk. Oh! Saçma söylüyorum. deminden beri orada sakit. Ahmed Cemil müsaade istedi.. sevmek için kifayet etmişti. ruhu ok-sayan bir nazım suretinde titrek dudaklarından dökülen bu ±* A1A1VJUSS1XAH sözler. sanki büyük bir zahmetten kurtulmuş gibi kendisini . şöyie bir iki devir yaptıktan sonra — bahçenin böyle yan ve tenha bir yerinde pineklemektense — ortalarda bir yerde oturmak istemişlerdi. geçen sene mekteb-i mülkiyeden çıkıp da matbuat âlemine atıldığı zamandan beri. Bir lisan.nazarlara buseler serper. hiç söylememiş. nerede biteceğine vukuf kabil olamaz derinlikleri vardır. Son söz üzerine Ahmed Cemil yorgun bir tavırla iskemlesine atıldı. herkes severdi. yüzü fena halde kızarmış olduğu halde yanına yaklaştı.. Hattâ Ali Şekib ziyafetin hiçbir tarafında eksik bırakmamak üzere bir nargile ısmarlayacağını sahib-i imtiyaza hemen imâ bile etmişti. Zaten sofrada umumî bir hareket olmuştu. o renkler. rüzgârlarla sarsılsın.. Đşte bir lisan istiyoruz ki onda o nağmeler. Raci. şimdi bahçenin musiki takımı gece faslına başlamak üzere idi. mütefekkir otu-ruyormuş zannolundu. Fırtınalarla gürlesin. zannedeceksiniz.. onu bir kere görmek. 2 Onlar ayrıldıkları vakit geniş bir nefes aldı. Hep ayağa kalkmışlar. bir çocuğun beşiğine eğilsin. kemanlar hazırlanıyor.. kırık dökük nağme parçaları işitiliyor. o aydınlık ve kalabalık bir yere şu gizli ve yarı karanlık ciheti tercih ediyor. lambanın zayıf ziyası ve dalgaların tutun dumanları arasında yükseliyor görünen heyeti..

. ne derin hasetler mevcuttur! Bugün kendisini takdir edenler yarın — kendisini düşürmeye sebep . onlar artık fevkalâdeleşmiş. "Mezar taşı iştihar heykelinin kaidesidir" dediği zaman orada bulunan Raci'ye dönerek "Al sana göre bir söz. Bu adamdan. yani bitaraflarca takdir edileceğine şüphe etmez. muktedir bir arkadaşı takdir ettiği daha görülmemiş. vücudunu mukavemet mümkün olmayan bir kuvvetle erite erite dağıtıyor gibiydi. Güya diğerlerinde bir meziyetin teslimi kendisinde bir noksan tevlit edecekmiş gibi bir küçük tahsin tebessümünü bile esirger. O vakit muzafferane matbaaya girdiği zaman Ahmed Cemil elindeki kâğıdın üzerinde yirmi otuz çizilmiş satır arasında sağ kalabilmiş altı mısra ile bir mısraın yalnız bir kısmını — evet. on kuruş da masraftan çıkmıştı da ancak iki buçuk beyitle dört kafiye bulabilerek avdet etmişti.. düşünceleriyle yalnız kalmakta azîm bir vicdan istirahati duydu. haMAĐ VE SĐYAH 15 rekete başlayan kalabalıktan uzak. sevmemek mümkün olduğu kadar sevmezdi. ilk muarefe dakikasından başlayarak duyduğu nefreti şu üç kelime tamamen izah ederdi. Arkadaşları Ahmet Cemil'i böyle bir halde bıraktılar. onlar gider gitmez dudaklarının arasından: — Aman. Şimdi yavaş yavaş beyninden süzülen bir şey: damarlarının içinden kemiklerinin arasından. O vakit muvakkat bir cehtle kendisini toplar. fakat o muhabbet içinde kimbilir nekadar. biraz da arkadaşlarının ısrarına karşı — o da âdeti hilâfına olarak — biraz mikyası geçmiş.. Ahmed Cemil bir gün bir garp edibinden naklen..yalnız. Ölüler. gidiyor.. Onu hiç sevmez. Zaten mûtadı olan. hafif hafif raseciklerle akarak./. saklı kinler.. bu Raci!. sanki bütün cismaniyetini. son kısmını — görmüştü. iradesini çekerek ayaklarından doğru çekiliyor. perhizkârlığa rağmen bu gece şu ziyafet şerefine. bir uçuruma yuvarlanmıyor. Fakat ne beis var? Zaten Ahmed Cemil yalnız herkes tarafından takdir edilmiş olmakla onun husumetine hak kazanmış olmuyor muydu? Herkes tarafından takdir edilmiş olmak sözüne de Ahmed Cemil umumî bir vüsat vermez* Đnsanın olsa olsa kendi mesleği haricinde olanlarca. Bu kadar hiçliğiyle beraber her meziyet sahibine düşman. ötede beride yemek yiyen birkaç kişiden. Raci de en ziyade olamayacağı birşey olmaya yelteniyordu : Şair. ayaklarını çekerdi. şu edebiyat pazarından çekildikleri için rekabetten azade kal16 MAĐ VE SĐYAH mışlardır. biraz ötede uyanmaya. Ahmet Cemil pek iyi bilirdi ki bu adam bilmem kimin bir gazeline nazire söylemek için bir gün Boğaziçinin tâ Kavak iskelesine kadar gidiş geliş seferini ihtiyar etmiş. biraz tahammülünden ziyade içmişti. Raci o adamlardan biriydi ki dünyaya hiç bir şey olmamaya mahkûm edilerek geldikleri halde herşey olmak isterler. toprakların arasından süzülüp akmıyor olduğuna emniyet kesbetmek istiyormuşcasma gözlerini açar. Onu arkadaşları seviyorlardı. arasıra görünen iki üç sakit hizmetkârdan başka halktan. dedi. Aman Yarabbi! Şair Raci dedikleri işte bu idi!. öyle değil mi?" demişti. Bu yolda latifeleriyle Raci'yi kendisine düşman etmişti. Bunun bir güzel şeyi beğendiği. Bu adamın beğendikleri ölülerden ibarettir.

biraz safça — tâbirde zarafet iltizam olunmasa — biraz budalaca olmakla beraber "Mir'at-ı Şuûn" yazı heyetinde en ziyade malûmat sahibidir." diyerek yırtmış-tı. başmuharrir Ali Şekib büsbütün başkadır. zaten edebiyata kat'iyyen intisab iddia etmez. hattâ Raci'-nin gazellerini güzel bulmamaya bile cesaret edemez. hele idare memuru — o kendisine Ahmed Şevki efendi diyen yuvarlak adam — Raci'den bahsolunsa ateş püskürür. küçük yaşından beri matbuatta çalışmıştır. arkadaşlarına okumak için matbaaya getirdiği hailde okuyamaksızın. Pek ziyade kaideşinaslıkla müftehirdir. arapça. Matbaada onu kimse sevmez. Onun latifeleriyle eğlenen bilhassa Raci ile Said'dir. Ahmed Cemil: "Aman bu Raci!" dediği zaman işte bütün bu tafsilât o üç kelimenin telâffuz tarzının içine sıkışmıştı. Said de şahsî tabiata malik olmayıp da ötekinin berikinin yaptığına imtisal âdetine uyarak. cihan siyasetinin en ehemmiyetten âri tafsilâtı bile ezberindedir. onun kadar mahsuben para alan. Đri boylu.. az acılıklarını mı tatmıştı! Mektepte iken nasıl hülya ederdi! Bugün kimbilir ne kadar gençler vardır ki o âlemde zevk tasavvur ederler. ĐM Al 17 Bakınız. Bu adam matbuat âleminde bir cins mahlûkatm hususî nümu-nesidir. Said her suale "evet" diyen. Ahmed Cemil. Ali Şekib'in yalnız bir şeyini affetmez: O da bütün utangaçlı-ğiyle beraber bu adamın ara sıra latife etmek istemesidir.: "Alay edeceksiniz! Neme lâzım? Bana siyasî makale yazmak ne güne duruyor. acemce pek iyi bilmek istidadmdadır da bir kere arapça bir ceridenin üç satırını tercüme edememişti. Bir gün bir fıkra yazmış idi de. maamafih gayet mütavazı'dır. bildiğinden emin olmayanlara mahsus bir korkaklıkla herkesten iyi konuşabileceği mebahisde sükûtu tercih etmek âdetidir. Tashihlere bakarken tertip yanlışlarına dikkat ede-^ cek yerde ötekinin berikinin hatalarını bulmıya dikkat edery Birgün meselâ Ahmed Cemil'in bir makalesinde yanlış bir izafet cümlesi bulduğu için bir hafta alay geçer. yanında en saçma şeylerden bahsederler de o tekzipten utanır. fakat bir kere o çirkin matbuat hayatına girseler. Bu saf yüreği incitmiş olmamak için Ahmed Cemil en tahammül olunmaz latifelerini bile hoş bulmuş gibi görünür. fakat bütün bu dönekliği esasen beyni gayet hassas bir mahrek üzerinde çevrilmeye mahkûm olarak yaratılmış olmaktan W SU Bl ü AH . Said hakkında Ahmed Cemil'in vazıh bir fikri yoktur. Ahmed Cemil kin ve haset dedikçe hep Raci aklına gelir. Onun için Ahmed Cemil de. Onun için kendisini tanıyanlar ondan hiç korkmazlar. Ne vakit bir makaleciğe filan ihtiyaç görülse kendisine havale olunmasından korkarak akşam ziyade kaçırdığından bahisle sersem olduğundan dem vurur. ancak otuz beş yaşında olan bu adam. Ali Şekib'e ağız açtırmazlardı. Ali Şekib o adamlardandır ki insan ellerini ellerine koyacak olur ise onlarda hissolunan satvet sıcaklığıyle hayatın birçok kötülüklerinden kalbte hâsıl olan buzların eridiğini duyar.olabilecek bir şey yazsın — bakınız nasıl gülerler. Hukuka nisbeti vardır. Raci ile tam bir tezad teşkil eder. matbaada kimse bulunmadığı zamanlar tesadüf ederse gelen ilânların ücretini haczeden bir muharrir — işte matbaa işlerinde bulunalı on sene oluyor — hiç görmemişti. Raci tab'an meftur olduğu hiyanete. bu bir küçük çocuk kadar utangaç adamın samimî bir dostudur. Ceridede vazifesi muhbirlerin getirdiği havadisi tashihten ibaret kalır. sanki bir kamusu ulûm gibi beyninin içinde yapraklar döndükçe malûmat tenevvü eder.. açık çehreli. Ah! Bu matbuat âlemi! Bir seneden beri o âlemin az tecrüblerini mi görmüş. çünkü Said'in vazıh bir varlığı yoktur. her duyduğu fikre "benim de fikrim budur" cevabını veren. geniş omuzlu. hikmet-i tabiiyeye aid birşey yanında fen-i idareye aid bir mebhasa tesadüf olunur. çok kitap okumak sayesinde en çok her şeyden anlar.

daima harekette. Bunun manzarasından duyduğu soğuk ürpermeyi hattâ Raci hakkında bile hissetmez. sanki vücudundan yavaş yavaş uzanıp gidiyormuşcasına uyuşan bacaklarını çekti. bu çalınan şeye aşina çıkıyor. 2 tiyar etmeyen bir gençtir ki. Ona her yerde tesadüf olunur." dediğini tamamiyle işitmiştir. neydi? Neydi?. küçük gözlü. bir kitapçının hesap defterini tuttuğu. kulaklanyle gözleri... Saib'den sorunuz. tercüme eder. Bahçenin bu yüksek noktasının önünde yayılan bütün manzarayı. ıçünkü bir gün evvel mü-rettip yamağı Emin'e : "Đki okka alacaksın. Şimdi Ali Şekib. Dolmalık olacağını unutma! Geç kalırsan yarma yetişmez. uydurmakla meşgul olurken görürsünüz. matbaaya giriniz. Bakınız.başka bir sebeple ihMai ve Siyah — F. müteJVLAl Vüı Oi I Ati nevvi makale yazar. Fakat fikrinin bütün iradesine malik olmakla beraber vücudunu istilâ eden o azîm keselâna mukavemet kabil değildi. daima meşguliyette. adelâtı kemiklerimin üstünde kurumuş. o mutlaka anlamıştır.Ahmed Cemil'in sinirlerine dokunan işte bu mahlûktur. Ahmed Cemil'in sanki vücudunu iki kol tutmuş. biraz ötede tütüncü dükkânına uğrayarak filân risalenin filân nüshasının ne kadar sürüldüğünü tahkik ederken. zaif. o. bir rüyanın silinmiş şekillerine benzeten bulanmış gözlerinde kâfi bir kuvvet toplamak istedi. Meselâ bir kaç kişi arasında. Kendisini toplamak istedi. işte şimdi bile o aklına geldiği için vücudunda ürpermeye benzer bir şey duyuyor. küçük kıt'ada yaratılmış. Onun için meselâ çarşamba günü sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin evinde uskumru dolması olacağını bilir. Saib . bir matbaa kapısının önünden geçen birisine meselâ o gün Ahmed Cemil'in bir manzumesinin iki beytini okurken. Raci parasız kaldığı vakit Ahmed Şevki efendinin çekmecesinde para olup olmadığını Saib'den tahkik eder. bu dünyaya görülmeyecek şeyleri görmek ve işitilmeyecek şeyleri işitmek için gelmişçesine gözleri meselâ Ali Şekib'in bilmem nerede nahiye müdürü olan eniştesine yazdığı bir mektubu yandan okumakla meşgul iken kulaklarını odanın köşesinde idare memuru Ahmed Şevki'-nin — Ahmed Şevki efendinin — kâğıtçıyı az para ile savmak için sarfettiği belâgate vakfeder.. sabahleyin mekteb-i hukuk derslerine gittiği halde. kemikleri vüs'at bulamamış. Her . daima ayakta. kötülük etmez.kısa. ufak yüzlü.. sonu olmayan bir derinliğe çekiyordu. Sa-ip. Said. çünkü yirmi yaşını herhalde geçmiş olmakla beraber çocukluktan kurtulmamıştır — duyduğu şey. çünkü behemahal çekmecesinin bir tarafına atılan bir ilân ücretini görmüştür. iyiliğe davet olunmazsa iyilik etmek aklına gelmez. O vakit nefsine bir cebir ile. taşra mektuplarını hülâsa eder. şahsının mevcudiyetinden mefkudiyetinden şüphe edilir. Matbaada herkesten ziyade o çalışır. yazıhanenin kenarında "Selanik hususî muhabirimizden aldığımız mektuptur" diye başladığı bir kâğıda sun'î bir mektup. kuru çocuk . O aralık mızıkanın uzaktan gelen ahengini taklit ederek kendisine biraz metanet vermiş olmak üzere hafifçe.. ecnebi gazeteleri okur. Babıâli caddesinden çıkarken bakınız. hattâ şiirine de katlanılabilir bir adam olduğu için Raci ile ekseriyet üzere aynı duyguda çıkmasına Ahmed Cemil gücenmez. Ahmed Cemil'in bu çocuk hakkında — çocuk diye mâruftur. Raci. lakırdı esnasında bir saz gürültüye karışsın da anlaşılmasın. belirsizce ıslık çalmaya başla-di. size de anlatır.. Matbaada herkesten ziyade işinin basma devam ettiği. bütün bu çehreler beyninden silinmişti.

. bahçeye hemen her gelişinde dinlediği bir şey. yağıyor. şimdi karşısında tepelerin myuyan sırtlarına dökülerek. bazan bir şikâyet nalesi. Bakınız.. işte şu aşağıya süzülen sema nurları. o üzerinde gülümseyen nurlar. çalkalanan mailiklere doğru yağıyor. sanki semalardan dökülen. işte işte raksediyor.. bazan bir mahkuriyet iniltisi. bütün bu kirişlerle tahta veya bakır parçalarından sihirli bir nefesle canlanarak.. sıcak ve baygın bir nefes gibi sanki tâ göklerin sezilemeyen yüksekliklerinden dökülen bu nağmeler.. işte gözlerinin önünde gördüğü bu şeyler. Birinden ötekine bir hicran sadası. yahut denize doğru akan bu 20 MAĐ VJü Oil Aû renkli levha yavaş yavaş yüksele yüksele yer ve gök birleşecek toprak ve gök gecenin aşk havası içinde azîm. Bir rüya içinde yahut sihir âlemi karşısında idi. şu muzlim denizin siyahlıklarına serpiliyor. elmas. birbirleriyle dudak dudağa bir visal içinde dağılıyorlar. bütün o biçâre insan kalbine mahsus acılıkların. kâh bir teessür feveranından inikas etmişçesine parlayarak. şu yukarıya jıçu-şarak siyahlara bürünen sönük ziyalar! Bârân-ı elmas. temmuzun şu sıcak gecesine mahsus bir buğ ile örtülü zannoflunan bu mailikler içinde titriycrmuş. O vakit aklına geldi. Ah! Bu bârân-ı elmas. diğer birinden bir ümit cevabı çıkararak. dalgalanıyormuş kıyas edilen bütün bu yıldız alayları. vücudu yaka yaka eritip dağıtan bir buse ile birbirine sarılarak tek bir vücut olacak zannediyordu. ne hülyalar getiren. ötekinden bir ıstırap enini. feryat ederek. mai siyah kelebekler gibi uçuşarak.. nasıl rüya âlemleri açan bir isim. onlarda bir bârân-. kanatlanarak uçuşan küçük küçük nağmeler birbirine atlıyor. sanki bu aletlerden. şundan bir tahassür nâlesi. sanki sakit. karşısında şu bayırın eteğinde yer yer parıldayan.. tatlılıkların hazinesini taşıyor. Şimdi Ahmed Cemil altından yer kaçıyor. Waldteufel'in meşhur Valse'ini ne vakit dinlese bütün hayali inkişaf ederdi. sonra bunlar o parlak semanın mailiklerine. medid. tâ o semalara.vakit. vücudu bir boşluk içinde yuvarlanmaya başlıyor zan-nında idi.. bunlar bir bâfân-ı elmas değil mi? Ahmed Cemil'in içkinin tesiri altında bunalarak süzülen gözlerinin önünde donuk mailikler üzerine avuç avuç sarı pullar serpilmiş sema sallanıyor. denizin siyahlıkları içinde şurada burada ışıldayan bu ziyalar. Bârân-ı elmas! Đşte işte. Onun ismini kendine mahsus şive ile tercüme etmişti: Bârân-ı elmas! Ne güzel. Son bir nağme tufaniyle nagihanî bir karar bütün bu ha-yalât silsilesine hatime çekti.. gözlerinin önünde açılan bu semada. fakat hayatta yüksek şeylere meftun olmuş gözler gibi aşağıdan yukarıya yağıyor. Kâh kalbin en derin noktalarından geliyormuşcasına derunî.. pest. filâvtanın kahkahaları. başından sema uçuyor. Bahçenin rakit havası içinde bir aşk nefhası. yükseliyorlar. sallanıyor. kemanların titreyen eninleri... Ahmed Cemil sanki bir rüyfadan f .

bütün sahra taze bir hayatin canlılığiyle tutuşur. o mai semanın içinde birçok gülümseyen ümit yıldızlarından ibaretti. fakat bir zaman gelir ki birdenbire bir ihtişam çağlayanı dökülür." diyordu. o yekdiğerinin hem aynı hem gayri zannolunan tezatlardan mürekkep hülyalı hali altında. ' Henüz yirmi iki yaşında idi. Öyle bir yaşta. Orada da bir bârân-ı elmas.. gençliğin öyle hassas bir devresinde ki fikir. renkten ve zulmetten. Bütün menazır sabahlara mahsus o rengin müphemiyeti içinde hava ve hayalden mürekkep bir gölge şeklinde durur. Ahmed Cemil burada. bir müphem renk altında mai bir atlas halinde görünen semanın derin bir köşesinden zührenin beyaz handesi hâlâ görünür.. bakir bir safvetle münevver bir göz gibi bakmaktadır.. Başını çevirdi. semanın bu 22 MAĐ VE SĐYAH muhteşem yangını altında sahra müşevveşiyetten sıyrılır. Üzerinde bir sema ki geceden kalma siyahlıklarla gündüzün ilk şaşaalarının imtizacımdan mürekkep esmer bir renkle gözleri taltif eder. şakaklarında hafif bir serinlik hissediyor.MAĐ VE SĐYAH 21 1 uyandı. O lâcivertliklerin bir tarafında henüz belirsiz bir nurdan toz savruluyor gibidir. biraz evvel sönük duran sema sanki bir yangın ile dolar. herkese yabancı değil mi? Şimdi kendisini biraz topluyor. Arkadaşları şüphesiz orada işte şuracıktan bir parçasını gördüğü bahçenin kalabalığı arasındadırlar. Đşte gözlerini kapayınca görüyor: Mai bir sema altında azîm bir sahra ki sabahın hüzün ve neşveden. hayalinin şu müdebdep levhasını yaşatırken: "Ah! o ümit güneşi!. Bu sahranın üzerinde o semanın altından bir peri alayının kanatlariyle dalgalanıyor denebi-len hafif bir hava uçar ki dikkat edilse bir ruhanî cihanın zenı-zemesine benzer nağmelerle titrer. gölgeden ve hayalden. dimağını âteşin bir bulutla örten buhar yavaş yavaş açılıyordu: Onun âlemi işte şu yavaş yavaş açılan beyninin içinde mai bir sema. burada ne için bulunduğunu anlamak için düşündü. sükûttan ve nağmeden. o vakit tahattur etti. Şimdi her şey hakikata ricat etmiş oldu. etrafına baktı. ağaçların arasında küme küme oturan bütün bu halka onun bir nisbeti var mı ki gitsin de o kalabalığın içine atılsın ? O bu dünyada herkesten uzak.. henüz. Ufkun bir kenarından güneşin sinesinden sahraya bir nur tufanı döker.. Onların yanına gitmeye ne lüzum var? Tâ ötede dönen bir levhanın yalnız bir kısmı şeklinde gözünün önünden akıp giden şu seyrancılara. baktı.. uykusundan tamamiyle sıyrılmamış mahrumluklarla yüklenmiş sisler arkasında boğulan ufuklara doğru uzanıp gitsin. Onu ne kadar se-nelerdenberi bekliyordu. .

. artık yavaş yavaş yola çıksak.. ve. Zaten bu neticeye. iştihar arzusu değil miydi? Ahmed Cemil daima aceleci ve telâşlı yürüyüşiyle. Ah! O zaman göğsü nasıl bir iftihar havasiyle şişecek! Şimdi oradan mevhum bir cisim şeklinde geçiyor. bütün maneviyeti yalnız bir ümidin tahakkukuna muntazır. ümit güneşinin üzerine tâ uzaklarda bir ufkun içinde hazırlanan bulutların dökülmeğe müheyya olduğunu anlamamış idi. şöhret almak. gözler ziyadar bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir köşenin açılmak üzere olduğunu. edip olmak. Ahmed Cemil. hayatın az meşakkatlerine mi tahammül etmişti? Bugün yirmi iki yaşında idi. Şöhret bulmak.. bugün o kadar acılıklarına. göğüs vermek için hayatını zehirlediği bu edebiyat âleminin bir gün yüksek zirvelerine çıkmak.. Ahmed Cemil ile beraber bütün arkadaşlarını ne cevap vermek lâzım geldiğinde mütehayyir bırakmış idi.. Kaç kere bedbaht karısı matbaanın kapısına kadar gelerek beş altı yaşındaki yavrusuyle kocasını arattırmış. yarım kalmış bir cebir muadelesine bakarak.. Henüz yirmi iki yaşında.. Güzergâhında isminin yavaşça fısıldandığım işidecek. Ötekilerini de beraber sürükledi. bu ümidin tahakkukuna şayan olmak için az mı ıstırap çekmiş. evde kendisini bekleyen karısını.münevver bir semanın bâ-rân-ı elması altında parlak hülya âleminde kanatlan kırılmış bir kuş gibi henüz topraklara düşmemiş. Yine oraya gitti. çocuğunu düşünmek yok ki. herkesçe anılmak. Sahib-i imtiyaz gelince dedi ki: — Allah cezasını versin! Islah olmayacak. Ondan sonra pederini kaybedince maişet endişesi. bakan yok. sabahtan akşama kadar fikir ve sanat hareketlerinin münferit mecrası olan şu cadde bir gün olacak ki onun tesiri altına girmiş olacak. cam kapıların aralarından farkedilen şu kütüphane müdavimleri. Şimdi birkaç eski mektep arkadaşiyle sekiz on kalem erbabından başka her. Edip olmak. hayat mübarezesi baş:. yalnız mü-nevevr. Uzaktan sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha ile idare memuru Ahmed Şevki efendinin yaklaştıklarını gördü. senelerdenberi bütün düşüncesi bu değil miydi? Ta mektepte bir kimya kitabının üzerine başını dayayarak. gören yok. fakat bu yaşa gelinceye kadar. âdeta koşarak Babıâli caddesinin kenarından çıkarken şu kitapçı «dükkânları.. O tasavvur «ttiği yüksek payeye bir hat bulamıyor. lâkin o zaman. Raci'nin ikide birde Palais de Cristal'da geç vakte kadar kaldıktan sonra geceyi de evinden başka yerde geçirdiğini bilirdi.. sonra da o derece itilâ emellerine kapılıyor olduğundan kendi kendine utanıyordu... fikri bir hayal rüzgârı üzerinde. gözleri ötede siyah tahtanın üzerinde unutulmuş. bugün koltuğunun altında bir iki kitapla buradan bir gölge gibi çıkarken bir gün olacak ki tesadüfen bir kitapçının dükkânına gözü isabet edecek olursa mektepten henüz çıkmış iki genç edebiyat müntesibinin birbirine kendisini gösterdiğini farkedecek. Biz üç kişi kaldık. meçhul emeller fezasında uçtuğu zamanlardan-beri bütün varlığını istilâ eden emel.. Ahmed Cemil ismini o kadar yükseltmek ki.. bu matbaalar. lamış. On dokuz yaşma kadar Ahmed Cemil tamamen — hayatta mümkün olabildiği kadar — mesud idi. Ahmed Cemil'in düşüncelerine bir fasıla daha geldi. henüz görmemiş. müptehiç bir sabahın rüyasına dalmış.. kendisinin ..f kesin meçhulü olan bu genç..

O vakit on dört yaşında vardı. O para ile işte şimdi karısını çocuklarını sokak ortasında kalmaktan muhafaza eden Süleymaniye'deki bu beş odalı evceğiz. Fakat bu ufak şey bu namuskâr aile babasını senelerce yormuş... bir çâre bulunamadı. fazla olarak fahiş bir faizle bir muhtekir sarraftan para alındı. çamurlu sokakları yaya tırmanarak.. babası.eri gün. o gayri muhik dâvadan vazgeçildi. rivayetine göre bir defa babası kabul etmiş ve ücretinin nısfını evvelce almış olduğu bir dâvanın sonradan hakka makrun olmadığını anlayınca birden reddine ve paranın iadesine karar vermişti.. Kendisinin bir altın enfiye kutusu..şairane tâbirine göre "Piyale-i telh-i h^ yatın zehr âbî"na dudakları temas etmişti. Senelerce fikrini vakfettiği bu maksadı temin için kendisini.... za^ ailesi Ahmed Cemil'in annesiyle on sekiz yaşında oğlundan dört yaşında kızı Đkbal'den ibaret idi. Birçok adamların bir dakikada bir zarın hevesine terkedebileceği kadar ufak. Fakat bu kararın icrasına büyük bir mâni vardı ki. hangisini nereye kesin mecazım geleceğinde mütehayyir kalmışlardı. Ahmed Cemi' 24 MAI VE SĐYAH MAĐ VE SĐYAH 25. herşey birbirine gün c^iŞ. bu gürültünün içinde şa-eski mt. evine meftun.. <iĐ£inci defa olarak kira evinden kurtulup kendi evlerine gel-^g ... ne telâş içinde idler! Bütün eşya aşağıda mermer ve &ya> mutfağa. Ailesini iyi geçindirecek kadar para kazanırdı. annesi Emniyet Sandığına terhin edilmek üzere küpesiyle yüzüğünü teklif etti. ^ JjL Đyi bir aile babası.. hattâ arkadaşlarının hissetle ithamına gülümseyerek para biriktirmişti. Bunlar terhin edildi. etti: Herkesten maksat Cemil'le Đkbal. O vakit herkes bir rey beyan. o babasına Kula'dan hediye gelen kilim döşemelerin yukarıdaki pembe odaya mı yoksa sofaya mı konacağı meselesi tazelenmişti. Onun nakline. çoç ^bi nâ-tamamiyle bağlı. babasından bahsetse namusunu teşrih edecek hikâyelerin sonu gelmez.. geçen senenin esvabını bu seneye salih görmeğe çalışarak. Ahmed Cemil evin alınışını pek iyi tahattur eder. sokağa nazır odaya tıkılmış.. araba ile gitmek arzularına galebe çalıp yokuşları. Babası oğlunu ev alınmadan evvel mektepte Jeylî olarak bırakmadığı için o vakte kadar beklemişti.. Babası dâva L kiliydi. hususiyle namuslu. O vakit saatlerce düşünüldü.. ufak bir şey. bir güzel saatiyle bir altın kösteği vardı. O gün. hemşiresi. senelerce alnını terletmişti. zevcesine. O vakit babasının bütün hassasiyeti nasıl taşmıştı! Karısının elmaslarını terhin etmek! Đşte bu mümkün değil..bu karışıklık içinde hangisini almak. Ahmed Cemil'in bazan gülerek "bizim konak" dediği mesken alınmıştı. validesi.. Tam mektebe leylî olarak ithal edildiği sene. o da paranın Süleymaniye'deki mini mini evlerinin tamirine sarfedilmiş olmasıydı. Bu adamın yalnız bir endişesi vardı: Ailesini mesut etmek.. O vakit kitapla buivalidesi arasında bir müddetten beri devam eden bahis teceddüt etmiş. Cemil tabiî babası gibi pembe odayı. evet yalnız kendisini birçok şeylerden mahrum bırakarak. Đkbal validesine uyarak .

bu sofra başında bir mezarın sâkit enini hüküm sürer. Ahmed Cemil'in küçük yaşından beri tahsil zemininde bütün adımlarına rehber olan bu baba o vakit oğluna ders verir: Bir nükteyi anlatmak.. pembe oda. Heyhat! Şimdi iskemle yine üç ayak üstünde.. göğsünde bir ateş ile kalktıktan sonra. düsturları karıştırır. O vakit ortaya başka iş çıkar. Kaç sabah Ahmed Cemil yatağından. gelişigüzel bir yeri açılır. bu valide yaşların hücumiyle titreyen gözlerini oğlu ile kızına diker. her yeri cazip olan bu kitabın bir hikâyesi okunur. Yemek sofrasının başında toplandıkları zaman hepsinin dimağında menkuş olan o baba çehresi güya henüz orada karşılarında imişçesirıe o. Ahmed Cemil bir köşeye büzülür. yiyemedikleri lokmalarıyle mahzun duran tabaklara damlar. bir mazmunu tefsir etmek için saatlerce yorulur. başaşağı düşmüş gibiydi. Nihayet hizmetçi kız — taşralı iriyan bir kız — hâkem tâyin olundu. ikbal güler babası bir hikâye söyler. Ahmed Cemil başını kaldırır. O noksana kendilerini alıştıramamışlardı. Babasının Mesneviye pek merakı vardır. lokmalar geçmez. Đkbar — kız çocuklarını daima validelerin eteklerine sevkeden bir hisle — annesinin yanma meselâ babasının eskimiş para kesesine kaim olmak üzere yeni bir kese örer. pembe odaya yar oldu. Ahmet Cemil'in fesini kura çantası yaptılar. daha yatağa girmek için bir hayli zaman vardır. ara sıra bu dört kişiden birinin ağzından çıkıvermiş bir serseri kelime musahabeye vesile olur. O vakit iskemle iki ayağı üzerinde durmağa çalışırdı. Hattâ kabil olsaydı da Đkbal'i de verselerdi. Kendi evlerine gelmiş olmak hepsinde eğlenceye bir meyil uyandırmıştı. senin merhametine kaldı!" deyişi gözlerinin önüne gelir.. Kendi evlerine geldikten sonra bu müsamereler haftada bir defaya münhasır kaldı. Bu mühim mesele de bir eğlenceye medar oldu. lüzumunda» ziyade gülünüyordu.. Şimdi ne vakit Ahmet Cemil o eskimek bilmeyen kilim döşemesinin üstüne otursa babasının bir hâkim ciddiyetile elini fese sokarak: "Göreyim seni. taşar. yaşlar.sofayı münasip görüyorlardı. Hele ilk matem günlerinde bir akşam üstü meselâ kapı çalmsa Đkbal'in: "Babam geldi" diyeceği tutardı. dersine çalışır. Magihan bir kaza darbesine uğrayan bu yuvacık nasıl perişan. Fakat ne yapalım? Her şeyden evvel çocuğu hayata hazırlanmalı. Onun fikrini tatbik etmek lâzım gelse kilim döşeme ikiye bölünecekti. Hizmetçi şaşaladı. O hem pembe odaya hem sofaya taraftar çıkıyordu. yemeğe başlamadan ellerini uzatamazlardı. ciğerlerinden çıkan bir şuhka-i beka boğazlarına kadar gelir takılır. O vakitten sonra bu küçük bahtiyar aile nasıl değişmiş. O vakit bir matem sükûtu başlar. yahut kızma esvap dikmekle meşguldür. bu genç dimağı bir gonca gibi nazik parmaklarla açmağa çalışır. Babasının tâbirince iskemle üç ayaklı kaldı. iki kâğıt parçasına "pembe" ve "sofa" kelimeleri yazıldı. bu hâkimiyet sıfatının ehemmiyeti altında beyni darmadağın oldu. bir aralık bu üç kişinin gözleri birbirine tesadüf •ediverse o hazır duran yaşlar birbirini uyandırır. bu evin bütün havasında bir hayat unsuru eksilmişti. O vakit tali hükümetti.. En küçük vesilelerle bile lâtife ediyor. Ahmed Cemil dersini yapmıştır. babası yazısını yazar. O vakittenberi o pembe odanın içinde o kilim döşemenin üstünde bir şey noksan idi. validesi oğluna bir gömlek. sanki korkunç bir . fakat bu defa eksilen ayak o kadar mühim bir ayak ki iskemle duramıyor. Babası yazılarını bitirmiştir. Bazan iştigalin nevi tebdil olunur. Ahmed Cemil mektepte leyli olduktan sonra bu aile heyetinin mühim bir rüknü haftada altı gece ihazır bulunamaz oldu. O vakit ne kadar mesut idiler! Her akşam yemekten sonra saatlerce beraber otururlar. *'Ne oldu?" Bu çocukların babalarına ne oldu?.

o vakit bütün mebhut ve mütehayyir duran mektep halkı. Ah! Mektepte geçirdiği zamanlar. küçücük bir asker . o odanın içinde sıra sıra kürsüler. Birdenbire bu uğultu durdu. galiba yine mektebe devam eden bir kibarzadenin hizmetkârı vardı ki. bu küçücük halk da hocanın şu meşguliyetinden istifade ederek yerini tebdil etmeksizin harekete başladı. bunaldı. Çocuklukta hep böyle değil midir? Hâtıralar hava ve zaman tesiriyle yıpranmış. Ahmed Cemil başını kaldırdı.. Ay!... bu mektepte ne yaptığını pek karışık bir surette tahattur eder. Dersler daha başlamamıştı. Ahmed Cemil şaşırdı. onu henüz yatağın içinde.. temiz.rüyadan uyanmış da sabahleyin o rüyanın altında mesud bir hakikat çıkacakmış-casma odasından yavaşça çıkarak. yanaklarından ateş çıktı.. yine karşıdaki köşede yüksekçe bir minder üstünde beyaz sarıklı muallim. hatırat levhasında en derin kazılır. O zaman en ziyade tesir eden şeyler.. babasının odasına gitmiş. babası bile mektebe gelerek hoca efendiyle oldukça şiddetili bir mülakat yapmıştı. sabahleyin mûtat üzere mektebe gelmiş. Komşu çocuklardan biri gözüyle diğer birine Ahmed Cemil'i gösterdi. fakat bu zamana ait hâtıraları o kadar mübhemdir ki. Ahmed Cemil bu teferruatı pek iyi zaptetmiştir. O tarihten sonra hayat mübazeresi ne müthiş başlamış. o kadar tahattur ediyor. Unutamayacağı şeylerden biri de mektep arkadaşlarının arasında biri. sakin bir uyku ile uyuyor gö-recekmiş ümidiyle titremişti. oturmuşlar.. Kaç kereler onu ağlatmış. Gözler hep Ahmed Cemil'den hizmetkâra — galiba Bilâl — Bilâl'den Ahmed Cemil'e gidip geliyordu. bu mühim haber bütün odayı dolaştı. istikbal etmiş. Çocuklar hep kürsülerin üstünde sallana sallana yarı sesle derselirini tekrar ediyorlardı.. Hattâ Ahmet Cemil gözlerini kapayınca hâtıraları arasında bu vak'adan sonra kendisini birden o mektepten çıkmış başka bir mektepte bulur.. görüşmeğe başlamışlardı. hattâ Ahmed Ceiml'in resmî elbisesi bile var. O gün. Hele mai bir cübbesi vardı ki pek yakışırdı. ta karsıki duvarda iki büyük siyah tahta. Evet.. bilmem bir tokat meselesinden dolayı olmalı. maişetin yükü henüz zayıf olan bu omuzlara nasıl çökmüştü! O zamana kadar henüz hayatın ilk faslını bile okumamıştı. Bir dakika içinde herkes vâkıf oldu ki. henüz genç. Ahmed Cemil'in bir şeyden haberi yoktu. Sonra ne oldu? Ahmed Cemil artık ötesini bilmiyor. o dünkü vak'a için geliyor. Zenci hemen beyazlanmak raddesine gelmişti... Yalnız büyük bir oda.. bu gelen Ahmed Cemil'in babasıdır. Odanın içinde bir uğultu vardı. delik deşik olmuş bir sahife şeklinde ka28 MAI VE SĐYAH lir. derin bir sükût.. Hattâ bir kere. başlıca Ahmed Cemil'e musallat olmuştu. Neden? Babası neden gelmiş? Şimdi hoca efendi ayağa kalkmış. Oh! Bu muallim ne güzel bir adamdı! Seyrek sakallı. MAĐ VE SĐYAH 27 Ahmed Cemil tahsilini herkes gibi takip etmişti. hoca efendiye müracaata mecbur etmişti. kendi babası. Herkes bir yere bakıyordu. Bu işaret. Bir de ne görsün? Babası. nasıl okumağa başladığını. Bu defabüyük bir mektep... Evvelâ sübyan mektebine gider gelirdi. yerine oturmuştu.

ehemmiyetini almıştır. Öyle ya, artık askeri rüştiyesinde... Evvelâ nekadar utanmıştı! O büyük mektebin içinde ilk günleri korkarak yürür, kendi sınıfından başka bir yere giremezdi. Sınıflarında seksenden ziyade •çocuk vardı, fakat Ahmed Cemil bu seksen kişiyi iki yüz kişi gibi görürdü, hatta babasına da o yolda tarif ederdi de bir türlü inandıramazdı/Burada her şey başka türlü idi, öteki mektepte sıralar birbirini takiben saatte bir, hocanın önündeki kürsüye gidip oturmak âdet iken burada her iki saatte bir başka hoca geliyordu... Bu ilk senede ne öğrendi? Onu kat'-iyyen bilmiyor. Yalnız hesaptan pek sıkılırdı. Hocası da ona musallat olmuştu, daima tahtaya onu çekerdi; biçare kaç kereler o iki yüz kadar ehemmiyetli görünen seksen arkadaşının karşısında, siyah tahtanın başında perişan, mahcup, mahvolmuş, kendisini kaybetmiş, yavaş yavaş ağlamıştı. Bununla beraber bir müddet sonra onu başçavuş yaptılar. Bakınız, bu nıü-him hâdisenin esasını hâlâ anlamamıştır. Ne için başçavuş oldu? Başçavuş olmak için ne yapmıştı? Hesap derslerinde tahta, başında ağlamaktan başka bir fazile göstermiş miydi? Daha da pek küçüktü. Fakat bütün çocuklar onun hatırını saymağa başlamışlardı; meselâ sınıfın en gürültülü bir zamanında, bir müzakere esnasında, bir telâş ile dışardan içeriye girer, muallimlere mahsus olan kürsüye çıkar, elindeki cetveli mühim bir eda ile vurur: «Efendiler...» diye başlar, ince sesiyle bu ilk nutuk mukaddemesi sınıfın ortasına düşer düşmez, sükût...' Herkeste bir dikkat, başçavuş ne diyecek?... Mini mini başçavuş ne der? Sınıf halkına tebliğ olunacak müdür beyin bir emri... Bu bir oyundur. Ne müdürün bir şey dediği var, ne de tebliğ olunacak bir emir... Maksat bir kere efendilerin dikkatini celb edip düzme bir şey söyledikten sonra; fakat tam bir ciddiyetle, esassızlığım sezdirmiyerek, evet, ondan sonra bir kere hasıl olan sükûtu muhafaza etmek... Ahmed Cemil'i başçavuş olduğu gün görmeliydi. Eve nasıl göğsü şişkin, bu haberi bir an evvel vermek için sabırsızlıktan nasıl koşaI

rak gelmişti! Kapıyı açan Seher oldu. «Başçavuş oldum» sözünü evvelâ onun yüzüne attı. Artık babasının geleceği zamana kadar validesine başçavuşluğun ehemmiyetini anlattı: Đki yüz kişi! Şaka değil!... Bunlara nezaret etmek... Ya sabahleyin, ekseriyet üzere yoklama defterini o pkuyacak. Bu yoklama defterinden evde bîzar oldular. Ahmed Cemil mektepten geldi mi, başka bir oyun yoktu. Doğru yukarıya sofaya çıkar, babasının başçavuşluğuna mükâfaten alıverdiği siyah tahtanın başına geçer, mektepteki ciddî tavrı takınır, başlar yoklama defterini okumağa, ve daima cevaplariyle... riyle... Mehmed efendi, Kırıkçeşme... Mevcud! Necmi efendi, Fatih... Mevcud! Ruhsar efendi, Zeyrek... Namevcud! ilâh. Bu defter bir kere okunur, ondan sonra hoca efendi gelir, meselâ hesap hocası — artık hesap hocasiyle arası iyileşmiştir — hoca efendi sanki yoklama defterini açar. Hüseyin Nazmi efendi Saraçhane — bu Nazmi efendi şimdi «Gencine-i Edeb» muharriri olan gençtir — derse davet olunur. Hoca efendi sorar : — Efendi, darb neye derler? Hüseyin Nazmi efendi cevap verir: — Bir adedi diğer bir aded miktarınca tekrar ederek çoğaltmağa darb derler.

— Geçin-tahta başına!.. Hüseyin Nazmi efendi tahta başına geçer, tebeşiri eline alır, hoca efendi emreder: — 24605... Yazdınız mı? Ha! Şimdi bunu darbetmeli... 67 ile... Anladınız,mı? Ahmed Cemil bazan bu taklid ile derste okadar dalardı ki babası gelmiş, yavaşça yukarıya çıkmış, arkasından annesiyle hemşiresi gelmişler, orada bir tarafa birikerek sessizce tatlı bir tebessümle kendisini seyre koyulurlar da o farkına varamazdı. Sonra gözleri oraya ilişiverince şaşırır, donar kalır, elinden tebeşiri nereye atacağını bilmezdi. Babası bu mektepten alıp kendisini Mekteb-i Mülkiyeye götürünceye kadar bu oyun devam etti, fakat orada Ahmed Cemile bir ciddiyet geldi. Artık kendisine büyük bir adam nazariyle bakmağa başladı. Hattâ - bu on dört yaşında çocuk -mektebe giderken çanta taşımağa bile tenezzül etmez oldu. 3D MAĐVESĐYAH

kitaplarını bir gazeteye sarar, koltuğunun altına yerleştirir, bir kalem efendisi tavrını takınırdı. Hayatının bahtiyarlık sahifeleri hep bu mektepte geçen mes'ud günlere aid lâtif hâtıralarla doludur. Hüseyin Nazmi ile asıl muhabbet iplikleri burada bağlanmıştı .Đkisi bir sınıfta idiler; ikisi de leyli olmuşlardı, o vakit aile hayatından uzak düşen bu iki genç kalb birbirile samimî bir karabet hâsıl etti, emel ve fikirde bir iştirak peyda ettiler. Zaten hislerinde, haricî tesirler ahz ve telâkkide, efkârın tayin ve nakşi tarzında bir anlayışta idiler. Meselâ ikisi de bir şeyi tuhaf yahud garip bulmakta, bir fikri beğenmekte yahut reddetmekte, bir vak'adan müteessir olmakla veyahut ona lâkayd kalmakta müttefik çıkarlardı. Onun için sevişmek, o insanlar arasında okadar tatlı olmakla beraber okadar nadir tahalkkuk eden sevişmek, bu iki saf ve temiz kalb için pek kolay bir şey oldu. Hattâ o kadar ki bütün diğer sınıf arkadaşlarına yabancı kaldılar, aralarında hususiyet diğer bir kalbin iştirakine tahammül edemiyecek derecede idi. Đlk senelerde münasebetleri tehassüslerini teatiden ibaret kalırdı; fakat sonraları... Taze dimağları inkişafa başlayıp okuduklarını anlamağa başladıkları zaman, işte o zaman ikisinde de mütalâa cinneti başladı. Đlk mütalâa heveslerine mahsus doymak bilmez bir açlıkla her ellerine geçeni okumak istediler. Evvelâ hikâyeler, kitapçılardan kira ile alınmış yahut arkadaşlarından birinden rica ile istenilmiş terceme, telif bir alay hikâye okudular. Ekseriya beraber okurlardı, sınıfın bir tarafında tenhaca bir yere çekilirler, kitabı çekmecenin içine yerleştirirler, Ahmed Cemil yavaş sesle okur, Hüseyin Nazmi dinler ve işitemediklerini; göz ucuyla süzerek itmam ederdi. Đki refik fikirlerini, kalbleri-ni bir kitabın bir sahifesinde böylece teşrik ederlerdi. Bir aralık hikâyeden nefret ettiler; o ilk önce duydukları lezzet, hâsıl ettikleri tecessüs kayboldu; fakat okumak ihtiyacı olanca şiddetiyle devam etti. Tarih okumak istediler, ellerine geçen bir eski tarihi yarım bıraktılar. Mektepte zaten dersleri değil mi ? O kifayet etmez miydi ? Hülyaya Ahmed Cemil'in batı dillerinden terceme ile kullandığı bir tabir ile -mafevkalarza okadar meyelânı olan fikirlerini, geçmiş zamanların mezarı demek olan tarihe sevketmekten lezzet

duymadılar, fakat bunu kimseye de itiraf etmek istemezlerdi. O MAĐVESĐYAH 3S>

kadar hayal arayan gençler olamktan değil fakat görünmekte» korkuyorlardı. Edebiyat sınıfına geçtikleri zaman hülyaya mü-said bir saha aramakla meşgul olan fikirlerine yeni bir pervaz seması açıldı: Şiir... O vakit şiir namına vücude getirilen bütün yeni mahsulâtı okudular. Okumak tâbiri sahih olamaz: onların arasından koştular. Sonra derin bir menbadan ayrılmayan çöl yolcuları gibi yine o ciğerlerine taze bir hayat veren menbalara ricat ettiler. Okuduklarını bir daha okudular, bazı parçaları ezberlediler; sonra buldukları şeyler kifayet etmedi. Daha bulmak istediler, fakat heyhat!.. Ruhlarını lâtif bir uyuşukluk içinde aguşuna alan bu ufuk,, bu şiir ve hülya sahası okadar dar idi ki... O zaman aradıklarını bulmak için eski divanları okumak istediler. Fuzulileriy Nef'ileri, Nabileri Nedimleri araştırdılar, bir aralık bunların bazısında hele Nefi'de buldukları lisan haşmeti fikirle-lerini örttü, hislerini bunalttı. Elfazm tantanası altında şaşırdılar, güftesiz bir beste mırıldanmak kabilinden yalnız bu lisan mûsikisine aldanarak okudular, sonra o musikinin esas ruhuna dikkat etmek istediler. Fakat onlar, okadar sâmit yahut okadar taraka arasında o derece candan mahrum göründü ki ruhlarını istedikleri gibi titremekten uzak kaldı. Bi zaman geldi ki aradıklarını bulmaktan meyus oldular, mütalâaya küstüler, okumaz oldular. Bir kaç ay fikirleri âtıl kaldı, fakat bu atalet bir gün geldi ki o senelerce - mütalâaanın tohumlarından filizler çıktığını göstererek geçti, sanki, bir kıştan sonra bir bahar... Bu genç fikirlerin baharı inkişafa başlamıştı. Bir gün Hüseyin Nazmi utanarak Ahmed Cemil'e gece yatakta söylenmiş bir mehtap tasvirinin ilk dört beytini okudu. Ahmet Cemil itiraz etti; «Yatakta mehtap tasvir etmek olur «ıu?» diyordu; fakat biraz da kızarmış idi. Ne için? Ertesi sabah o da bu mehtap tasvirinin diğer dört beytini yapmış bulundu. Artık iştigal vesilesi bulunmuş oldu. Ya mektep kitapları... Oh! Onlarla iştigal olunmayalı zaten pek çok zaman olmuştu. Zaten mektebe girdikleri tarihten başlayarak sınıfın bir türlü yüksek derecelerine heves edememişlerdi. Smıfm orta mıntıkasında yaşamağı müreccah görürlerdi. il Evvelce mütalâadan şimdi müşaavreden çalabildikleri saatlerle ¦ders kitaplarına hasrettikleri iştigal kendilerini şu orta mın-takada tutmağa kifayet ediyordu. Bir tatil günü beraber geziyorlardı. Genç çocuklara mahsus bir şiir hevesiyle her gezdikleri yerde, her gördükleri şeyi buna bir şairlik vesile addederlerdi. Meselâ o gün köprüden geçerken bacalardan çıkan dumanlar için teşbih yapmak, yahut Beyoğluna çıkarken tesadüf ettikleri kürklü bir başlık giymiş minimini sarı bir Alman kızı için bir manzume söylemeğe yeltenmek gibi çocukça şeyleri olurdu. Fakat artık teşaürden kendileri de nefret duymağa, bunları kendileri de gülünç bulmağa başlamışlar; dimağlarının içinde büyük fikirler bulup da onların büyüklüklerine nisbeten küçük kalanların kendilerinden duydukları nefrete müşabih bir şey hisseder olmuşlardı. O gün Beyoğlundan geçerken bir kitapçı dükkânının önünde durdular, camekânda duran

sanki bütün maneviyatı bu mağmum şiirin matemi altında eriyip gitmişti. yahut doluya yakındır. zira Ahöied Cemil'in daima boş yahut boşa yakın cebine mukabil Hüseyin Nazmi'nin çantası daima dolu. — Bir taraftan aç! bakalım.. Ahmed Cemil gözlerini ayıramıyordu. fransızca sormağa cesaret edemeyerek kitabı istediler. Ahmet Cemil'in tâbirince Hüseyin Nazmi maliye işleri müdürüdür. ikisi de müştereken uzun uzun süzdüler. Ahmet Cemil'in gösterdiği kitap Edmond Haraucourd ... talihimize ne çıkar? Talihlerine «Makber» unvanlı manzume çıktı. hava güzel fakat soğuktu. orada yeşil tahta sedirlerden birine ters olarak.. bunu denize karşı. susarak. Hüseyin Nazmi dedi ki: — Ne zararı var? Bak güneşe! Bu güneşin altında.... kış güneşinin hafif harare-tiyle yarı kızmış taşlara ayaklarını dayayarak oturdular. berisinde zihinleri ilişti. ellerine aldıkları ilk şiir kitabı oldu. Birden anlayamadılar. Hüseyin Nazmi ilâve etti: . Mutlaka bir şiir mecmuası olacak. Hüseyin Nazmi baktı. Bu. Şiirin ötesinde. biraz mübtedilere mahsus tereddütle okudu. Oraya kadar gittiler.un «L'âme nue» şiir mecmuası idi. şimdiye kadar fransızca bir mün-tehabat mecmuasında görebildikleri köhne bir kaç manzumeden başka bir şey okumamışlardı. o Üsküdar'ın denize bakan levhasının karşısında okuruz. Tâ bahçenin sonuna kadar geldiler. yani yüzlerini deniz cihetine çevirerek. Đkisinde de bu kitabı satın almak için âni bir heves uyandı. yabancı kelimelerin üzerinde bir müddet durdular.. Evvelâ Ahmet Cemil cehren. Ne derin bir melal!. Hüseyin Nazmi parasını verdi. ikisi de fransızcaya mekteplerde kabil olan derecede aşina idiler. Ahmet Cemil bunu hemen kendisine mahsus lisan ile «Ruhî Üryan» diye terceme etti. Mahcubiyetle içeri girdiler. Birden Hüseyin Nazmi: — Of! Ne yeis ile dolu bir şiir!.kitaplara bakıyorlardı.. Taksim bahçesinde. tâ o tepede. Anlayıp anlayamamak meselesinden de korkuyorlardı. dedi.. Kitabı aldıktan sonra bir yere gitmek istediler. Taksim bahçesine girdikleri zaman ellerinde tuttukları kitabın peşin lezzetiyle kalbleri güya bir esrarhane-nin acaip letafetlerine vusul için ilk adımı atıyormuşcasına tuhaf bir suretle mütehassis idi. sonra anladıklarını anlayamadıklarını çözüm anahtarı ittihaz ederek manzumenin kıraati bitince gözleriyle. Birden Ahmet Cemil dedi ki: — Ahî Bak serlevhaya. Kitabın neresinden başlamak lâzım geleceğinde mütehayyir idiler. belki bir nebze fazla.

sanki sürüklene sürüklene gidiyor. sanki elemleriyle istihza için kalkarlar. Bana kalırsa yine o tarzı muhafaza ederek terceme etmeli...... sema. Terceme sanki bestesi kaybolmuş bir güfte gibi soğuk. herşey mevsimini kaybetmiş. Hüseyin Nazmi atıldı: — Of! Bu halbuki!. ve .. Dikkat ediyor musun? Şu şiirin tavrmdaki ahenk meyus tarzına nasıl yakışıyor? Bak nasıl hafif başlıyor. fazilet.. şu üçüncü kıt'ayı «hepsi uyuyor» diye ter-ceme ne fena düşecek..— Đyice anlamak için zihnimde terceme ettikçe sanki bu güzel yeis levhasının renkleri hep sisleniyor. ümid. Tâ-dad etmek kelimesinin buradaki kuvveti başka olacak..aristanım başka bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle Jolu. Kaçıyor.. bu sonu olmayan çöl üzerinde hiçbir lem'a ışıltısı yok! Yalnız bir kenarı bulutların kemirmesiyle kırılan hilâl ölülerimi mahbeslerinde lerzişdar ediyor. Hüseyin Nazmi müddeasını isbat etmek istiyormuş gibi kırık kırık tercemeye başladı: ' 5 «Sanki âfak bir memat amacgâhı olmuş.. aşk.. Lâkin bazan bu azap cehenneminden kıvrananlar o zulmetlerin arasından feryat ederek. evvelâ en hafif seslerden.. Îvîe7. terceme şöyle olmak lâzım gelir.. Halbuki henüz kefenlerimin kâffesini tadat etmedim. kelimelerden mürekkep bir mukaddeme.. cesaret. Terceme edince o hazin musiki. Eski merMai ve Siyah — P. fakat biraz başlangıcı süsleyerek: «Hepsi hâbidei sükûn. Bak..» ' Ahmed Cemil gülerek Hüseyin Nazmi'ye baktı: •— Berbat oluyor: Saçma mı söylüyorsun? «Arz.. Sürür. Kalbim. zannederim: «Henüz ölülerimin silsilesi bir hatimiyle vâsıl olmadı. mezarlarının beyazlıklariyle zulmetler altında yatıyor. 3 ot: merlerin arasında mezarımın levhası perişan bir raks ile sallanıyor... Hem yanlış terceme ediyorsun. o matem edası kayboluyor.» Ahmed Cemil ilâve etti: — Sanki niçin «titretiyor» demiyorsun? Yahut Türk-çede mutlaka bir şey ilâve etmek lazımsa «lerzişdarı haşyet ediyor» demeli ki kelimenin son medid hecası birden intıka edivermesin. Bir inilti nağmesi gibi yavaş yavaş..

. düşüne düşüne tekrar etti. Bahçenin çok yağmur yemiş otlarından. demin ellerindeki kitaptan fışkıran şiir zülâli. neler hissediyorum da tahlil edemiyorum. topraklarından bir buğ kalkıyor. tasvir edilmiş görmek mumkun olsa. bir şey duyuyorum amma rüyalarda tutulamayan şekiller gibi parmaklarımın arasından kaçıyor. daima siyah değil mi? işte öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai ve daima mai..karşımda müstehzi heyulaları rakseder.. ratıp topraklarından yükselen sisli bir hava güneşin altında.. denizin üstünde biribirini kovalıyormuş gibi uçuşup kaçışan ziya parçaları. kelimeler uzun bir matem nalesi tarzında hafif ivacaclarla uzamı gidiyordu.. ne buluyorsun? O siyahlar içinde ne buluyorsun? Siyah. mailiklerden mürekkep^bir mina deryası.. beyinlerine lâtif bir uyuşukluk veriyordu. sonra yaptıkları tercemeden kendileri de utanarak gülüştüler. tâ uzakta denizin abusuna süzülen Üsküdar'a. Beşiktaş'tan karşıya aheste aheste geçen bir kayığa.. Hüseyin Nazmi: — Aman. hafif hafif sallanıyordu.. ne görüyorsun. Öyle sâkit gayşolmaşçasma karşılarında1 güneşin şâşaasıyle parıldayan levhada. ışıe o v»^. Bu kıraat tarzı şiirin yeis ve meıaımı ousouuın lcx-sir etti. fakat ah! O ne yazmak istediğimi bilsem... Of!. Tâ karşılarında Çamlıca tepelerinin üstünde. ne gö-r rüyorsun. ikisi de bir müddet tercemenin soğukluğundan üşüyerek sustular. inr in. onu şöyle karşımda resmi çıkanlmış. Öylece düşündüler. Bu suretle manzume bittiği zaman her ikisi de sükût ettiler bu bir nevi sekir veren şiir şarabı beyinlerini lâtif bir surette uyuşturmuş idi. bilemiyorum.~~ nediyorum ki artık ölebilirim. Bahçenin toprak kokusu.. şiirin mütehammil olduğu bütün meyus edayı inşad tarzında takip ederek. Değil mi? Sonra. o duyguların içinden bir şey çıkarmak istiyorum amma bir kere ne yazmak istediğimi tâyin edebilsem. uzun uzun baktılar. Bilir misin. simsiyah bir renk. in. hayatta nalını tamamıyle almış bir adam hükmünde gözlerimi kapayabilirim. bak ayağımı-Đ zm altındaki toprağa. düşündüler. o mailikleri yırtmak için uğraş. yavaş yavaş.. O siyah tabakaları parçalıyarak içeriye bak. Şurada — beynini gösteriyordu ¦— bir şey var. karşılarında titrek havanın altında buğulanan güneşli manzara. nekadar inebilmek mümkünse okadar in. ne buluyorsun? Donmuş. Sonra birdenbire Ahmed Cemil dedi ki: — Ah. sonra Ahmed Cemil aslını bir daha okumak istedi.. Hasta mıyım. hava ihtizaz ediyor. bu ne saçma şeymiş! dedi. Birkaç gün evvelden beri devam eden yağmurlar yalnız o sabah dinerek.» Bu terceme bitince birbirine bakıştılar. Bir şey ki mai ve siyah olsun. güneşin altında titriyordu.. açık sesle. Gözlerinle onun içine girmeğe çallış. beride bir müddet devam edip sonra birdenbire kesilen Boğaziçi'nin manzarasına Üsküdar iskelesinden kalkan bir vapura... MAI V . güneş hafif bir hararet neşreden ziyasını mebzul bir atıfetle saçmıştı. nasıl bir şey? Bak şu semaya.Mai. Ahmed Cemil'in sadasının ahengi samimî bir teessürle veznin ağır cereyanı üzerinden mariz bir seyelân ile akıyor. aşağı bakılsa siyah daima siyah.. sema açılmış. Bir şey yazmak. daima mai. ağaçlarından..

o vakit bu âlemin le-zaizile mest olarak uzun pek uzun bir müddet kalmak lâzım geleceği nazarlarında taayyün etti. bütün müsveddeler yakıldı. Öyle bir hassasiyet ki bir gün hayatı bütün çirkinlikleriyle. çocuklarını kilise kapılarına bırakan annelerden.. fakat bunun onlarca ne ehemmiyeti var?. O hasta ruh. anlaşılmaz. duygularını terbiye etmek lâzım olacağını anladılar.* * * Bugünden sonra. tesdisler parçalandı. daima işleyen amele gibi san'atm aynı mertebesinde kalacaklarını. avuç açan beyaz saçlı adamlardan. bir şarap şişesinin yanında insanlıktan çıkmağa çalışan bedbahtlardan. Nedim'e nazirelerle beraber yakıldı. Hugo'ya. Emin olunuz ki bu mümkün olmayacaktır. bu iki ay zarfmda istedikleri gibi okuyacaklardı. Evvelâ mâkul bir tertip ile başlamak hevesinde idiler. veremli kızlar ağzından söylenme neşideler. Ahmed Cemü için bu musibet öyle bir beklenilmeyen darbe idi ki bir müddet bütün beyni donmuş gibi büht içinde kaldı. o mübhem ve müşevveş ruh. diğer bir gün gözlerinin önüne bütün güzellikleri döker. Odiseleri okuyacak oldular. marazlarını teşrif etsinler. bunları yarım bıraktılar. Schiller'e. bütün o çirkinliklerden mürekkep gösterir. Musset'ye. çocuğunun mezarında ağlayan anneler. her şeyden evvel okumak. Goethe'ye. aç kalmış ailelerden. hattâ ortaçağlardan sonra iki üç asırlık edebiyatı iki üç ayda esneye esneye. etekleri denizlere dökülmüş yeşil dağlar gösterir. bu dakikada şâd. fikirlerinde. tekrar yeis duymağa başladılar. O sene imtihanlarını pek zor verdiler.. Ahmed Cemil'de şiir ile uzun iştigal mariz bir hassasiyet husule getirmişti. öyle bir hassasiyet ki bir hastalığa benzer de değildir. eğer hakikaten san'at sahibi olmak isterlerse asıl san'at ehlile ülfet etmek onların hünerlerini. onlara kendilerini sorunuz. O şiir ummanı içine daldılar. Lisanda kuvvet aldıkça şiir lezzetine kanamaz olmuşlardı. uyuya uyuya geçtiler. Bütün o tulü tasvirleri. Milton'a. Fakat heyhat! Musibet insanları en z'yade ümide sarıldıkları hengâmlarda zedelemekten haz alır. hem gam ile doldurur. Ah! Böyle hasta olanlar.. Bir edebiyat tarihi silsilesi buldular. beynini bir kurşun parçasiyle dağıtan meyuslardan. Yunan ve Roma edebiyatında teahhur edemediler. bir suret vermek mümkün olabildiği anda o asıl şiir-likten çıkmış olur. biraz sonra hazin yahut bir anda kalıbı hem neşve.» der. Ona bir lisan bulmak. Fuzuli'ye. Yalnız yazmakla. Yung'a. bulutların arasında nazlı nazlı yüzen bir ay. Byron'a. bir . Baki'ye.» der. Bir harf bile bırakmadılar. tahmisler. duygularında bir büyüklük olduğuna kanaat edilir de isabetini teslime cesaret edilemez muammalar haline getirir. gözsüz genç kızlardan. mektepte bütün kurtarabildikleri vakitler bunlara safedilmiş oluyordu. evvelâ îlyadaları. biraz daha yakın zamanlara gelmek istediler. türlü renklerin yangınları içinde ufuklardan çekilip giden bir güneş. o öyle bir şiirdir ki mahiyeti belki kıymeti zaten vazıh olmamasından ibarettir. «Sev! Bu tabiatı sev!. mâkuliyetine kat'î hüküm verilemez. daha yakm zamanlara inmekte acele ediyorlardı.. Sıra ile mütalâaya karar verdiler. bir lisanın şerhine giremez.. pejmürde çiçeklere hitabeler.. insana «Kaç! Bu hayattan kaç!. bir gün bahtiyar diğer bir gün bedbaht. Hüseyin Nazminin celbettiği bütün eski edebiyata aid kitablarm ötesinden berisinden beşer onar sahife kesilmekle kaldı. öyle bir hassasiyet ki onunla malûl olanları başkaları için. sırlarını tahlil eylemek lâzım geleceğinde ittifak ettiler. Lamartine'e kadar geldiler. Derslerini artık kamilen ihmal eder olmuşlardı. Asıl imt'handan sonra iki ay tatile muntazir idiler. Ahmed Cemü o iki ayı Hüseyin Nazminin her yaz ailesiyle gittikleri Erenköy'ündeki köşkünde geçirmeğe hazırlanırken talih kendisi için diğer bir şey hazırlamakla meşgul idi: Babası bu sırada vefat etmişti. hareketlerinde.

Artık leylî devam edemediği mektebe yalnız gider gelirdi. baktıkça tıkanarak. fakat birinci defa olarak ciddî bir zemin üzerinde söylenen şu bir kaç söz Ahmed Cemil'i tamamen kendisine iade etmişti. tahlil etmek mümkün olmayan. bir tertibe uymaz. Onların ne olduğunu anlamak için onu parlatan ziya ile kendisinin arasına elinizi koymaktan hazer ediniz.billur parçasıdır ki üzerine şiirin ziyası isabet etsin. siyah mağmum gözlerini annesine dikmiş bakan Ik-bal'e. seninle biraz ciddî konuşmak lâzım geliyor. bazan göğsü kabara kabara duran Ahmed Cemil'e bakarak. Eren-köyü'ne kadar gitmek. ertesi gün Hüseyin Nazmi'yi bulmağa karar verdi. kalan ufak tefeğin biraz sonra bitmek üzere olduğunu söyleye-"bildi. Bu akşam ancak bu kadar lâkırdı olmuştu. O geceyi Ahmed Cemil kâbuslar içinde geçirdi. Ahmed Cemil o musibete uğradıktan sonra bütün duygu kabiliyetleri mahvolmuşçasına camit bir nefs hükmüne g'r-di. bazan köşede büzülmüş. Sonra yine sustular. O vakit bu ana ağzından çıkan her kelimeyi müteakip ağlamak arzusuna mağlûbiyetinden korkarak. renkler gösterir ve gözleri kamaştırır. hattâ sevgili şairlerini. Bir akşam validesi: •— Oğlum. Babasının vefatmdanberi aralarında hemen hiç ciddî bir bahis vaki olmamıştı. bir müthiş vazifeyi ihtar etmek için validesi ihlâl etmek lâzım geldi. bazan da hiç birisine bakmağa kuvvet bulmayarak. Bu matemin kahrı altında ezilip kalan kalblere metaet vermek için hayat vazifelerinin hâkim sadası kadar müessir şey olamaz. Yalnız bir şeyden haz ederdi: Sükût! Evde de bu sükût hazzına hürmet olunurdu. •dedi. o her sırrına vâkıf olan dosta bol bol derdini dökmek istedi. Đkbal'in — üzerinden bir bulut geçen siyah gözleri — indi. sanki dün sütüyle beslediği çocuktan bugün ekmek isteyen bu ananın perişan halini görmek istemiyordu. o ruhunun en samimî nedimlerini bile ülfete şayan bulmadı. . donuk bir cam parçasından başka bir şey değildir. yoksa gözünüzün önünde kalacak 38 MAĐ VE SĐYAH olan sönük. fakat bir gün geldi ki sükûtu. Hüseyin Nazmi'den de •eskisi kadar haz almıyordu. biribirini tutmaz. okumazdı. perişan. bir aralık o sükûtun içinde muhtasar fakat kısalığında müthiş bir belagat gizlenen şu sual irad olundu: — Ne vakit şahadetname alacaksın? Ahmed Cemil artık gözlerini kapadı. yarım yarım cümlelerle babalarından bir şey kalmadığını.

avdet etmek. amma nerede o vasıtalar ki bütün o istenilecek şeyleri alsın da götürsün.. bu maişet mücadelesinde o da yumruğunu sıkarak hissesini almağa çalışmak icab ediyor.» demek istedi. Fakat ne beis var! Ahmet Cemil çalışmaktan kaçan o cebinlerden mi idi ki henüz hayat mübarezesine ilk hatvesi-ni atmadan fütura mağlûp olup kalsın. o henüz çocukluktan tamamiyle çıkmamış genç kız.. öyle mi? Ne için çalışmasın? Bu suallere zihnen cevap verdikçe sanki dövüşmeğe hazır-lanıyormuşçasına ayaklarının üstünde biraz daha metin duruyordu. Bu böyle bir ihtiyaçtır ki hiç bir maddî fâide beklemeksizin Ahmed Cemil'i Hüseyin Nazmi'ye sevkediyordu.. «bakınız. size. Bu ekmek sözün kalbinden soğuk bir iz bırakarak geçerdi. Ara sıra buraya geldikçe cesaretle içeriye girmek âdeti iken bugün bir fütüvvet kapısının karşısından dermande bir müstedi gibi cesareti kırıldı. gözlerinin önünde servetin bir timsali gibi yükselen bu binanın kapısından kaçmak. ile taksim etmek ister. O ihtiyar anne . Hüseyin Nazmi. Sonra bütün şu. Daha mektepten çıkmak için bir sene var. hassas.. bugün dü-ğünmeğe mecbur olmadığı gibi yarın da maişet endişesi henüz saadet revnakiyle parlayan alnım elem çizgileriyle bozmayacak. Ah! O da zengin olsaydı. Sabahleyin erken kalktı. Hayat ile uğraşmak. kalb_.. zihninde bütün hâtıralar.Đnsan keder ve sevinç zamanlarında kalbinin tahammülünden fazlasını diğer... Birden. bütün beynini ezen muammaların halli çaresi Hüseyin Nazmi'nin elinde imiş gibi gidip onu bulmakta istical gösteriyordu. mütalâat silsilesini bir metanet hamlesi alt üst etti. Haydarpaşa'dan trene atlamak. buradan. Mr.. bunları sizin için evet. . Oraya para istemek için mi gelmişti? Onun istediği şey kendisini dinleyecek br adamdan başka bir şey miydi?.. Sanki oturursa geç kalacakmış gibi vapurda bir yerde duramadı.. demek isteyeceğinden şüphelendi.. yalnız bir nokta yaşıyordu: Validesiyle kâdeşini yaşatmak. babasının henüz hayalini gördüğü o köşeciğe kadar giderek: «Baba! Sen bizi bırakmamalıydın!.. Erenköyü'ne çıkmak. faI 40 MAl kat köşkün parmaklık kapısının yanındaki zili çekeceği sırada eli mûtat hilâfında titredi.. bunları sizin için. mevkiften epeyce uzak olan Hüseyin Nazmi'nin havaî boyalı.. Onlar daha neler isterler? Ah! Ahmed Cemil onlara neler vermek isterdi.. tâ o Süley-maniye'deki evceğizin kucağına atılmak. Servet ve haysiyet sahibi bir babanın oğlu. nekadar mes'-ud!. üçyüz bukadar gün ki herbirini geçirebilmek için ekmek lâzım. fikirler donmuş. Fakat nasıl?. Şu dakikada duyduğu cesaretsizlik bir türlü elindeki zili çekmeğe iktidar bırakmamıştı. Geri dönmek. ben aldım!» desin. o iki sevgilinin önlerine döksün. bahçesi demir parmaklıklı zarif köşküne kadar gelmek için geçen zaman bütün zihninin bu meşgalesine masruf oldu. arkadaşına yüreğinin acılarını döktükten sonra onun bir nazarla: — Ne demek istiyorsun? Para mı lâzım?. bu güzel köşkün..

Bir kar tabakasının saf beyazlığı üzerine düşmüş bir katre leke gibi. Ahmed Cemil'in şu kadarcıktan dostu.. Hüseyin Nasmi'nin bir nevheves israfiyle doldurduğu kütüphaneler. Odanın ötesine berisine perişan konuluvermiş sandalyeler.. Ahmet Cemil köşke girerken dedi ki: _ Rica ederim. Ah! O da böyle bir odaya. Durun.... Cemil bey?.. yürümekten mütevellit bir taab ile hemen sandalyelerden birine oturdu.. tâ karşıda duvarın üzerinde renkleri karanlıkta dalgalanarak duran bir harita. maişet dardiyle ilk cerihayı almış olan bu taze kalb şu havaî boyalı köşkün şu bahçeye nazır loş odasında mevcut olmak lâzım gelen fikir sükûnuna.. .. pancurlardan birini hafifçe oynatmak. dedi.. çocukların teklifsiz görüştükleriyle bitmek tüken-] mek bilmeyen lâkırdıcılığma serbest cereyan vermiş. „. pencerelerin uzun. aralıklarından güneşin ziyası belli belirsiz süzülmüş. tatlı bir çocuk sesi sordu: — Siz misiniz.. Bu sene hiç gelmediniz. benim geldiğimi haber verir misiniz? Lâmia: — Şimdi!. Şurada oturmak... Ah! Her geldikçe lâkaydâne oturduğu bu odanın bugün üzerindeki tesiri gayrıkabili tahlil bir şeydi. böyle kitaplara malik olabilseydi! Hüseyin Nazmi'nin evinde bu his birinci defa olarak onun temiz dimağına düştü.. Odanın bahçeye nazır yeşil pancurları henüz açılmamış. suallerin j cevaplarını beklemeksizin bir dakikada on meseleye temasa vakit bulmuştu. oda kapısının iki cenahını işgal eden yüksek. Bu Hüseyin Nazmi'nin küçük kız kardeşi Lâmia idi. gönül rahatına. ağabeyim hâlâ uyuyor.. Sanki bu zulmetin ortasından fışkırarak dikilmiş korkunç heyulalar. Đkbal'i niçin getirmediniz?. Ahmet Cemil başını kaldırdı.. — Geldiğinize nekadar iyi ettiniz. koyu perdeleri yerlere dökülmüş. .. Lâmia... ona karşı hâ-1 lâ Lâmia çocuk kalmıştır.f mış saçları koştukça savrularak açık pembe kısa esvabının etekleri uçarak bahçeyi geçti.. henüz taranma. Hüseyin Nazmi'nin odasına girince düşünmekten.. derin hayat zevkine karşı acı bir hüsran hissi duydu. kapıyı ben açayım.. Tâ köşkün ikinci katından taraka ile bir pencerenin yeşil parmaklıkları açıldı. parmaklığı açtı. bu etrafını muhit olan eşyaya tasarruftan doğacak bir kanaat ve itminan ile oturmak. Perişan haliyle.. selâmlık kapısından henüz başı görünen uşağa meydan bırakmayarak yetişti. Ağabeyim sizi görünce şaşıracaktır. durun.Zili çekti... On dört yasına giren çocuklarda mukaddematı görülen bir takayyüt ve tekellüf endişesini henüz Ahmet Cemil hakkında takınmaz. şöyle bir kütüphaneye... Bugün ihtiyaç ile. öyle ki bu uyuşukluk getiren loşluğa halel . . ve koşarak Ahmed Cemil'i yalnız: bıraktı...

çaresizliğini. annesini. dedi. şahadetnameyi aldıktan sonra bütün o ümitleri bırakmak. Hüseyin Nazmi'ye elini uzattı: — Sana ihtiyacım var. bütün şairane .tâ*: — Ne vakit şahadetname alacaksın? Demek. Boğuluyormuş gibi bu havayı olanca kuvvetiyle teneffüs etti! Oh!. Okumak!. lisanını efkârının perişanlığına bırakarak. babasının vefatının haiz olduğu ehemmiyeti. muinsizliğini. Ahmed Cemil döndü. Bu ne ciddiyet?. Biraz evvel Hüseyin Nazmi'ye müracaattan korkan bu genç.. Lâmia ne kadar pür-sürur... Bilsen. Evvelâ bütün çocuklara.. evin ekmeğini aramak için kimbilir nerelere gitmek lâzını gelecek. kardeşini. işte şuracıkta pencerenin şu asude kenarında okumak. — Evet. bugün ne için geldim? Beni ciddî dinleyecek misin? — Oogo!. Biçare validesi! Ya Đkbal! Ahmet Cemil'in bu hâtıra ile birden kalbi sızlayarak buruldu..... o çocuğun gülmemeye mahkûm gözlerinde bir bulut altında duran yaş katreleri.. Oturdular... henüz terlemeye başlayan bıyıklarının altında ince donukça dudaklarıyla güzel ve zeki olduğu için sevimli bir genç idi. ne yapacağım?.. o da Ahmet Cemil kadardı. nahif çehresinde parlayan siyah gözleri. — Vay! Bu ne fevkalâdelik!. Nereden aklına geldi?.. o vakit başka mukaddemeye lüzum görmeyerek. Büyük bir alâka ile dinliyordu.. bütün ciğerlerini yakan ıstırapları.. pancurları itti. Ahmet Cemil ayağa kalktı. Bak.. değil mi? Ne uzak!. Zavallı çocuk! Edip olacaksın. ne ümitler kurmuştu! Sanki onu kitaplarıyle rahat bırakacaklardı. bütün" varlığına sirayet eden bu zulmetten artık kurtulmak istiyormuşçasına pencereyi açtı. her türlü takayyütten azade. Onun susarak ¦ dikkatle dinleyişi Ahmet Cemil'in üzerinde en iyi tesiri yapmış oldu. Ahmet Cemil bunun üzerine neler bina etmiş. odanın müphem manzarasiyle bahçenin güneşli parıltısı arasında. Hüseyin Nazmi yalnız dinliyordu.. güneşin coşkun ziyasiyle beraber yazın baygın havası odaya hücum etti. iştihar edeceksin. Bitirip de sandalyesinin arkasına yaslanınca. Neyin var? Otur bakalım. yalnız o vakit Hüseyin Nazmi bayağı sözlere tenezzül etmeyerek.. şu mai köşkün bu bahtiyar odasında Hüsyin Nazmi'nin önüne döktü.. şimdi onun karşısında artık ihtiyata lüzum görmemiş idi. Annesinin hazin sadası henüz kulaklarında. dün geceki o kısa muhavereyi.. Sabırsızca. hastayı hasta sıfatiyle muhatap ederek: — Ne yapacaksın?. — Yapacağın şeyi pek pek sade buluyorum.gelmesin. ah. derin kırkılmış siyah ve sert saçlarının altında küçük başı.. bütün emellerinin aksine zuhur eden bu acı hayat hakikatlerini.... gülmek için yaratılmış bir çocuk! Ikbal'in dün akşamki hazin nazarı.

en mühim eserlerden ayrı-lanııyorlardı. evet.Sanki o mühim bahis demin teati • olunan dört lâkırdı ile halledilmiş. Ah o vicdan itminanı. O vakit iki arkadaş bu fikrin peşini bırakmadılar. Çalışmak. ısrar ediyorlardı. o. Ahmet Cemil de buna muhtaç idi. — Acaba on altı sahifeyi kaç günde tercüme edebilirim? —• Kaç gecede demek istersin. zaten demin de öyle düşünmüyor muydu? Ne için çalışmasın? Amma talih onu hayata zahmete girmeden tasarruf edenlerden biri etmemiş. bundan ne çıkar? Bilâkis. hattâ hocalık. çalışmak. Musset'nin on altı sahifesini iki mecidiyeye satarak yaşamaya çalışmak lâzım geleceğini artık aklına getirmiyordu . uzun uzun muhasebeler cereyan etti. — Hem ne için emellerine bitmiş nazariyle bakıyorsun? Seni meslek ihtiyarından menedecek bir sebep görmüyorum.. Bu iki nefis eserden birinin. Kitapçıların on altı sahifelik hikâye tercümesine iki mecidiye kadar para verdiklerini işitmişt. jn. «Ben hayatımı kendim kazandım? Ben yine kendi işimle yaşıyorum!» diyebilmek. Fikirleri hep yüksekten uçuyordu. x » jj *-> — — — — madem ki yaşamak için çalışmak lâzım geliyor. Bilmem. Hele Ahmed Cemil artık Lamar tine'in. belki alışmcaya kadar üç gecede. On altı sahife iki mecidiye... Senin gibi bir adam her iş yapabilir. acaba acıkmadan yiyenler gibi çalışmadan yaşı-yanlar da var mıdır? Ahmed Cemil birden azim bir tesliyet duydu: — Elbet çalışacağım!. Nihayet biraz okumaya karar verdiler.. Geçinmek için de geceler var. akşamlar var. Mektepte yalnız bir senen daha var.. dedi. ¦— Hocalık mı? Çıldırdın mı?. Tercüme olunabilecek şeyleri düşündüler. Hüseyin Nazmi'nin kütüphaneleri karıştırıldı. Hüseyin Nazmi sözünü geri almak istemedi — Kimbilir?. Sanki ne için mütercimlik etmeyesin.. bitmiş gitmişti... belki her ikisinin tercümesine karar verdikten sonra Ahmet Cemil .. Hüseyin Nazmi sert elli bir cerrah gibiydi. Hüseyin Nazmi Lamartine'den «Raphael».düşüncelere: «Siz biraz durunuz!» demek.. okudukça kitapları ne için aldıklarını unutuyorlardı. i a n. Ahmed Cemil Musset'den «Bir zamane çocuğunun itirafları» için a j.. sabahlar var. dedi.. Đki mecidiye! Bu parayı kazanabilmek ümidi onu âdeta mes'ut etti. her ikisinin ötesinden berisinden karıştırmaya başladılar. onun için mektebi bırakmak katiyen olamaz. Mütercimlik Ahmet Cemil'in fikrine daha mülayim gelmişti. . fakat tam yaranın niştere muhtaç olan yerine dokunmuş oldu. hayatı olanca hakikat ve maddiyetiyle kabul etmek. hayatın henüz bilmediğin bir şeyine biraz vaktinden evvel vukuf hâsıl ettiğindir.. Bana öyle geliyor ki seni bu kadar perişan eden şey çalışmaktan korku değildir..

kelimelerin sırasına riayet ederek cümlelerin her cüzünü birer birer tercümeye başladı. o toprak kokusu. Odasının penceresini açmak. önündeki kâğıtta yazdığından ziyadesini çizerek.duramadı. o ziya telâtumu. lezzeti Hüseyia Nazmi'nin ısrarlarına mağlûp olmayarak onu eve kadar şevketti. ceketini fırlatmakla kanaat etti. Muvaffak olamamaktan. hemen odasına çıktı. Odasında gezindi.. Ek cümleyi okudu.. iktidarını kâfi görememekten gelen bir sıkıntı. Bu kafesinin boyası solmuş. Artık iyice sıkılmış idi.... Neresinden başlayacağında tereddüt etti. şu ruhsuz. Odasının bir kenrmda cüâsı uçmuş eski ceviz yazıhanenin önüne oturdu. Đkbale .. başlamak istedi. Hattâ. fakat ne harap edici bir yorgunluk. Đnanamıyordu. bir âsi kelimenin arkasından uzun müddetlerle koşarak devam etti. Şimdi tercüme işi artık maişet bedeli olmak acılığım kaybederek sene-lerdenberi tek emeli olan muharrirlik meslekine tatlı bir mukaddeme hükmünü almıştı. Böyle giderse onaltı sahife için ne kadar çalışmak lâzım gelecekti? Sonra tercüme ettiğini okudu. Bazan kelimeler için sadık bir muadil arıyarak bazen bulduğu lügatlerin ahengini altında üstünde bulunan kelimelele iyi bir mücaverette bulamadığı için bir müradif düşünerek. dedi. bir aralık kitabı tekrar aldı. O. şu güneşin kifayetsizliğinden toprağı yosunlaşmış bahçe.. Tercüme hakkında kendine göre efkârı vardı : Aslına tamamen mutabık kalarak cümleleri aynı terkip silsilesiyle aynı rabıtalarla tercüme etmek lâzım geleceğinde musir idi. buna verilebilecek tercüme şeklini düşünerek süzüyordi1.mutmain bir nazarla bakarak: «Ben biraz çalışacağım. belki diğeri tercümeye daha müsaittir. cesaretini birden kıran ye'si yalnız duymuş olmak için mutlaka hissiyatına bir suret vermek maksadiyle ümitsizce uğraşmak lâzım gelir. Şu dakikada bütün geçmiş saadetinin güzel yuvası olan bu evceğiz sanki bir işkence zindanı gibi . renksiz şeyden mi ibaretti? Bu dakikada hissettiği azîm keselâm.gece zuhur eden mühim meselenin halli işte şu elinde kenarlarının yaldızı parıldayan kitapların arasında saklı inıişçesine . orada duyulan fikir hazzı. Okuduğu hemen kolayca tercüme ediliverecekmiş gibi kalemi kâğıtm üzerine koydu.. Bunun hülyası.. bir dakika evvel yazdığı iki kelimeyi dört satır aşağıya koymayı daha münasip buiarak.. hava almak istedi: Evlerinin bahçesine — minimini bir bahçe ki Đkbal kendisine göre onun bir bahçıvanı idi — nazır bir pencere.» dedi. Ahmet Cemil ayağa kalktı. Sonra bir aslına bir de önündeki müsveddeye baktı. belki bir sahife tercüme etti.. aslında tabiî ahenkle imtizaç eden küçük muterizaları tercümenin neresine sokuşturmak lâzım geleceğinde tahayyür ederek.. Validesine. Ah! Hüseyin Nazmi'nin kütüphanesinin penceresi. o güneşle dolu bahçe. Oru da okumak istedi. bir hayli tercüme etmiş zannediyordu. pencere.. Fesini. tamamen soyunmaya vakit bulamadı. hiddet etti. Ahmet Cemil her karar verdiğini hemen icra etrek istiyenlerdendi. yaptığı tercüme bukadar çalışmanın neticesi. ortasından bir parça okudu. bir daha okudu. Evvelâ Raphael'i açtı. Ancak bir sahife!. Henüz tercüme ile itilâfı yoktu..

Onun da Erenköyü'nde bir köşkü. Babıâli caddesine kadar geldi. sanki sokağa çıkarsa aradığını bulacaktı. fakat onaltı sahifsini kırk kuruşa tercüme etmek için değil. matbaaların sırlandığı şu caddeye getirirdi. «Hırsızın kızı» bir hikâye idi ki dört cüzü neşrolunduktan sonra mütercimi vazgeçmiş. Zihni okadar dağınıktı ki düşüncelerine bir intizam veremiyordu. dedi.. ki-taphanelerin. evet zengin olaydı. sonra birden fikrini söyledi. aklına birşey gelmiş gibi: — Sahih. Zannetti ki yürümekte devanı ederse sinirlerini teksine muvaffak olabilecek. öte beriden.Ahmet Cemil'i eziyordu. Yürürken muntazam düşünmek. dedi.. ara sıra uğradığı kitapçılardan birinin dükkânına girdi. «Tercüme etmek istiyorum. Bir aralık aklında yer tutan suale şu cevabı verdi: — Ne olacak? Kitapçılardan birine müracaat ederim. kütüphanenin önünde lâtif bahçesi olaydı. sonra biraz düşünerek ilâve etti: — Fakat bir şart ile: Đsmimi koymayacaksınız. Bunu okumak için çalıştı. Burada yaşamaya mecbur olmak: burada. bir müddet gözleri kûfî yazılmış bir serlevhaya tesadüf etti. «Hırsızın kızı» hikâyesine devam etseniz ya! dedi. Bir yere gitmek için muayyen fikri olmadığı zamanlar daima ayakları onu oraya. dedi. köşkte müzeyyen bir kütüphanesi... ... iki saatte on sahife tercüme etmiş idi. tercüme dedikleri geyin bu kadar kolay olduğuna şaştı. pek gevşek bir eda ile.. tâbi de arkasını aramamıştı Derhal kabul etti: — Çıkan cüzlerle aslını veriniz. kitapçı düşündü. Sonra birden kitapçı tavrını tebdil etti. yeni kitaplardan. bu gidişle milyon kazanacak. Kâğıtları annesinin önüne döktü: — Đşte!. son haftanın risalelerinden bahsetti. La-martine'i.. Duraladı. Zaten hikâyeler de satılmıyor ya. uzun uzun vitrinde duran kitaplara baktı. tek pencereli dar odacıkta yazın şu bunaltıcı sıcakla-riyle çalışmak. Matbaa-i Osmaniye kütüphanesinin önüne gelince bir aralık durdu. Musset'yi orada okuyaydı. ne yapacağına bir karar vermek istiyordu Bu kabil olamadı. Lamartine'den. Ah! Ahmet Cemil zengin olaydı.. ne tercüme edeyim?» derim. şu basma perdeli. Başka kitaplar pez az satılıyor.. — Olsa olsa hikâye tercüme ediniz. tekrar çıkmak için fesi ile setresini giydi. Kapların üzerini okudu. Musset'den sonra «Hırsızın kızı!» Đşte hülyalarının sonu! O akşam Ahmed Cemil. Ahmed Cemil buna karar verdikten sonra caddeye indi.

haftada bir cüz nşrine başlandı. Damarlarının içinde bir bestekâr kanının cevelânmı duyduğu halde ekmek yemek için gecesinin sekiz saatini murdar çalgılı kahvehanelerde müstekreh muganniyelere demkârlık etmekle geçiren bir kemancı gibi ruhu türlü bedialar yaratmağa kabiliyet gösteren bu genç batakhanelerde bitmez tükenmez hırsız muhaverelerini tercüme ettikçe kalbi nefretinden şişerdi. kaç cüz tutacağını ne bileyim?» dediğini işitince donup kaldı. Kitapçılar neşrettikleri risaleler için makale yazanlara ehemmiyetine göre para veriyorlardı. Đlk dört cüzün tercüme tarzından cesaret alarak zaten hiçbir ifade meziyetine yahut fikir zarafetine malik olmayan bu kitabı hemen bir hamlede tercüme ediyordu.. havadan. Devam etti.. Artık o gün eve gidip çalışmadı. Daha ruhsat alınacak...... mektebin tatil zamanından istifade ederek gecelerini. ne kadar intizar!. Ahmed Cemil bu suretle yaşayabilmek mümkün olmadığına kanaat hâsıl etti. eline para geçemiyordu. daima sizin zararınıza olarak. Elinize şöyle kümelice para geçmeyecek. yarın basılacak. tabım zügurtlugu daha çabuk neşrine müsait değildi.. O da çekişe çekişe alınacak. Hikâyenin ruhsatı alındı. Fakat asıl on beş gün içinde sekiz on cüzlük müsvedde hazırlayarak onbeş yirmi mecidiye alabilmek ümidiyle kitapçının dükkânına gidip tabiin para meselesine katiyyen yanaşmadığını görünce. diyordu. şu mülevves müsveddelerin arkasında koşmak. Demek. şimdi elime para geçecek diye elîm intizarlar içinde bulunmak lâzım gelecek. Elli altı kuruşa aldığınızı elli üç kuruşa bozduracaksınız. Halbuki zaman geçiyor. Kitapçının dükkânına devam ettikçe bazı şeyler öğrendi kin bunlardan istifade yollarına müracaat kabil idi. bugün ruhsat alınacak.. o güzel güneşten halkı bütün Đstanbul'un en güzel yerlerine sevkeden^bu lâtif mevsimden nefsini mahrum ederek husule getirdiği bu çalışma mahsulünü satabilmk için kitapçı dükkânına günlerce devam etmek. fakat akşam soğuk kanla düşündüğü zaman devanı etmek lâzım geleceğine karar verdi: — Đş bir kere nizamına girinceye kadar.. bu cinayetler ve acaip vak'alar silsilesini nefret ede ede tercümeye hasretti. Aman Yarabbü..Bugünden itibaren Ahmet Cemil için mütemadi bir çalışma başladı. Fakat bu meşguliyetten duyduğu nefret çalıştığı müddeti azap haline getirdi... . Bir aralık biraz mahcubane ısrar neticesiyle kitapçıdan yüz kuruş alabildi. Ahmet Cemil bir şey söylemeden çıkmıştı.. derdi. gündüzlerini garip vak'alardan mürekkep bir dolaşık yumak icadında mahir bir muharririn fikrinden çıkan ve kimbilir kaç kişinin kış uykularına türlü korkunç rüyalar karıştıracak olan bu hikâyeyi. demek haftada iki mecidiye.. evde günlerce kapanıp. tashihlere bakmalı. Bunları düşünürken içinden kabaran geniş bir nefesle: — Of!.. Hem basılsın... amma ne?. size en ummadığınız neviden muhtelif paralar verilecek. kitapçı size sadaka veriyormuş gibi burun kıvıra kıvıra sekiz on talepten sonra verecek. hattâ alabildiğiniz paralardan türlü akçe farkları kaybedeceksiniz. tediyat. bir çalışma vesilesi daha icat etmeli. Yalnız tercüme kâfi değil. nihayet kızara kızara tercüme hakkını istemeye cesaret aldığı zaman herifin : «Durun bakalım. bir kere okutturayım. kesirler kaldırılarak yapılacak. matbaada başmürettibe yaltaklık etmeli. bunun mukabilinde de ne kadar zahmet. Bunlar nerelerden toplanmış. Başka bir şey daha lâzım. ruhsat peşinde koşmalı.

Ahmed Cemil bir kaçma yazı yazsa? Neye dair olursa olsun; fransızca eski yeni risalelerde, ceridelerde tercüme olunabilecek ne olursa olsun. Hüseyin Nazmr'nin müşteri olduğu risalelerin eksiklerinden, hayat nüshalarından istedi. Bunlardan en yabancı olduğu esaslara, en lakayt kaldığı bahislere dair tercümeler yaptı. Bunları kitapçılara götürdü, bazısını kabul ettirebildi, kabul ettirebildiklerinden bazısı için para alabildi. Fakat ne zillet mukabilinde!... Daima kalabalık olan kitapçı dükkânlarında daima meşgul görünen kitaplardan daima ayıp olan para taleplerine katlanmak... «Şimdi yok...» — «Hâ! o makele mi? Yakında icabına bakarız» — «Üç gün sonra...» tarzında bir müşteriye kitap gösterilirken, meşguliyet arasında, yahut kuru fasulye pilakisi yerken iri lokmaların müsademesi esnasında verilmiş cevaplarla, mahrum, avdet etmek... Edebiyat âlemi, matbuat mesleki bu muydu? Hiç olmaz-. sa bu kadar zahmetine, eziyetine katlanmaya başladığı şu meslekte altına imzasını gurur ile, iftihar ile koyabileceği şeyler yazabilse... Bir gün yine bir makale götürdüğü bir risalenin tabii — Faiz efendi isminde munsıf bir adam ki onun ihtiyaç derdini anlamıştı — dedi ki: — «Mir'at-ı Şuûn»için tefrikalık bir hikâyeye lüzum varmış, başkası kapmadan imtiyaz sahibine müracaat etseniz a... Đyi bir adamdır, ihtiraz etmeyin. ihtiraz etme!... Ahmed Cemil pek iyi anlamıştı ki ihtiraz eden aç kalır: Haydi kendisi aç kalsın, fakat evdekiler? Hemen o dakikada cesaretle «Mir'atı Şuûn» matbaasına girdi, imtiyaz sahibinin odasına kadar çıktı. O vakte kadar bir ceride idaresine girmemişti; zihninde matbaa âlemlerini, ev-rak-ı havadis idarehanelerini büyütür; yeşil örtülü azîm yazıhanelerin yanlarında iri sakallı, altın gözlüklü, yüksek söyler, yüksekten bakar adamlar tasavvur ederdi. Şu bir iki ay-danberi kitapçı dükkânlarında gördüğü numuneler henüz bu hayalleri büsbütün silmemişti. Hüseyin Baha efendiyi müdüriyet odasında kanepeye lâ-kaydane yaslanmış, başmuharrir Ali Şekibin parmaklariyle hemahenk olarak pest perdeden okuduğu bir şarkının ninnisiyle uyumaya hazırlanmış görünce şaşırdı, yle^inden kalkmaksı-zın yüzüne istifsarkârane bakan Hüseyin Baha efendiye nasıl hitap etmek lâzım geleceğinde tereddüt etti. Fakat Hüseyin Baha efendi iri sakallı, altın gözlüklü bir sahib-i imtiyaz olmamakla benaber pek iyi bir adam tesirini yapıyordu. — Ne istiyorsunuz, oğlum ? dedi; bu hitap Ahmet Cemil'e cesaret verdi, ne istediğini anlattı, Hüseyin Baha efendi doğrularak dinledi, sonra Ali Şekib'i göstererek: — Soralım da hakikaten ihtiyaç varsa... Ali Sekip döndü, o bu gence bir kaç kere tesadüf etmişti. Bir hafta sonra, devam eden hikâye bitecekti, «Đşte, Ahmet Cemil bey tercüme etsin» dedi. — Aman okudunuz mu, bilmem?

Ali Sekip o iyi yürekli adamlardan idi ki beş dakikada dost olur, hasbıhale girer, her görüştüğünü sever, dünyada her şeyi sevmek için yaratılmıştır. Mai ve Siyah — F. 4 Ali Sekip bir hikâye okumuş, onu tavsiye ediyordu. «Durun bakayım? Burada mı?» Kitap bulundu. Ahmed Cemil'in eline tutuşturuldu. «Hemen başlayın!» denildi, o, sıkılmasa Ali Şekib'le Hüseyin Baha efendinin boyunlarına sarılacaktı: utana utana girdiği bu yere beş dakikada ısınıvermiş, beş dakikada bu adamlar hakkında derin bir sevgi duymuştu. Đşte «Mir'atı Şuûn» ceridesine ilk intisabı böyle oldu. Şu ilk mülakatın şevkiyle Ahmet Cemil bir hafta içinde -— tatilin son haftası — cerideye bir ay kiyafet edecek kadar tercüme hazırladı. Ali Şekib'in tavsiye ettiği bu hikâye de «Hırsızın kızı» tarzında bir şeydi, fakat artık Ahmet Cemil müşkülpesent-liğe lüzum görmüyordu; madem ki imza koymuyor... o imzayı asıl yazmak istediği eser için saklamak istiyordu. Para meselesi için ikinci mülakatta Ali Şekibe açıldı. Artık teklifsiz bile olmuşlardı. Ali Sekip hemen: — Oh, bak, o nazik meseledir... hele başlayalım, ben sana para alîveririm. Elbette Hüseyin Baha efendinin kara gözleri için çalışacak değilsin a... idarenin sandığı daima boştur amma... sen bana biraz kendini tanıtsana bakayım. Başka birisinin ağzında terbiyeye mugayir telâkki edilecek bu sual onun ağzında öyle saf bir kalbden sâdır olmuş görünüyor ki Ahmet Cemil garabetini fark bile etmedi. Dört lâkırdı ile kendini tanıttı; o zaman Ali Sekip hiçbir kelime söylemeyerek elini. uzattı, kendisine bir muavenet eli ariyan bu genç eli samimiyetle sıktı. Bundan sonra Ahmet Cemil'in hayatı hemen takarrür etti: daima çalışmak, öteden beriden müteferrik olarak ayda üç dört yüz kuruş kadar bir para kazanmak... Mektep açılmıştı. Hüseyin Nazmi ile beraber artık son sınıfta idiler! Fakat aralarında eski sıkı refakat mümkün olmuyordu. Biri leylî diğeri niharî idi. Hüseyin Nazmi okuyor, Ahmet Cemil yazıyor, birinde fikir melekeleri servet kesbedi-yor, diğerinde kabiliyetler yıpranıyordu. Bu hayat farkı eski münasebet samimiyetini biraz izale etmiş gibiydi. Bu son sene Ahmed Cemil derslerine büsbütün ihmal eder olmuştu. Sabahleyin mektebe gidinceye kadar, akşam mektepten çıktıktan sonra, gece yatıncaya kadar işleyen, daima işleyen bir fikrin mektep derslerine tahammül derecesi neden ibaret olabilirdi ? Zayıflıyor, sararıyordu; buna annesi lakayt kalamazda Sabiha hanım çocuklarının hiçbir halini ve hissini tedkik-ten hali kaımayan annelerdendi.

Bir gün annesinin önüne — «Mir'atı Şuûn'un idare memuru Ahmed Şevki efendiden aldığı beş mecidiyeyi koyduğu zaman Sabiha hanım dedi%ki: — Daha'paramız bitinedi, oğlum, sen beni israfE alıştıracaksın. Bizim idaremizden ne olacak? Biraz da kendine baksana... Hem bu kadar yorulduğuna da razı değilim, sonra hasta oluverirsin... Ohmed Cemil güldü, analık şefkatinden doğan bi rikkat sözleri Ahmed Cemil'i birden beş yaşındaki çocukluğuna iade etti, kumral uzun saçlı başını annesinin dizine koydu: — Ben çalışmayacak dursam nasıl olur, anneciğim? Ben çalışmalıyım ki bir gey olabileyim, ben şimdi yorulsam sonra rahat edeceğim... hele bir mektepten çıkayım, bak ne olacağım? Oğlunu bir matbaa sahibi, bir ceride müdürü görürsen iftihar edersin, değil mi, anneciğim? Şimdi Ahmed Cemil'in kalbine bu tazejpüt. düşmüştü. Bu ümidin üzerine ne hayaller nakşetmiş, zihninde neler tertip etmişti! Kitapçı Faiz efendiye bir ceride imtiyazı aldırtıyor, kendisi başmuharrir oluyor, Hüseyin Nazmi'yi beraberine alıyor, beheri beş liralık hisse senetleri çıkarıyor, bir matbaa açıyor, hisseler hâsıl olacak temettülerle yavaş yavaş imha ed'liyor, matbaa Ahmed Cemil'e münhasır kalıyor. Babıâli caddesinin bir münasip yerinde, meselâ Sirkeci'de dört yol ağzında köşelerden birine zarif — zihninde resmi bile çizili idi — bir dai-Ee; küçük bir araba, tek atlı... ziyade tantanaya ne lüzum var? O vakit gözlük de takacak. Gözlüğe bilhassa ehemmiyet veriyordu. Sabahleyin Süleymaniye'den... — Yok, yok, o evi satıyorlar, başka bir yerde, daha nerede olacağı tekarrür etmemişti, bir ev... — Sabahleyin arabasına bindiği gibi askerce bir sesle emir verecek: — Matbaaya!... Bu hayali dairma süslerdi, yegâne tesliyet medarı bundan ibaretti. Bunu, gece yatağında rahat rahat düşünebilmek için hattâ yatmakta acele ederdi. Daha neler düşünmemiş, bu ümidin etrafında neler icat etmemişti? Bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi, fakat bu hayal pek seyyal idi, belli_belirsiz bir §ey... ...... Müphem bir çocuk çehresi, kimbilir kimdir? Ahmed Cemil bu çehrenin ismini bilmekle beraber saraha+le tâyine bile cesaret edemezdi. Mektebin *edris müddeti bitmek üzere idi ki bir gün akşam üstü «Mir'ati Şuûn» matbaasına uğradığı zaman Ali Sekip kendisini görür görmez: — Ben de seni bekliyordum, dedi; sonra söyleyeceği şey yanında tashihlere bakmakla meşgul olan Raci'den, Saib'den saklı imiş gibi Ahmed Cemil'i tuttu: Hüseyin Baha efendinin odasına kadar çekti götürdü: — Sana bir iş buldum, dedi. Ali Şekibin bulduğu iş bir hocalıktan ibaretti.

itirazlar ileri sürülüyordu. Daha ne var? — Şu yazıldı mı? Şeyi unuttun. toplama bir daha yapıldı.. Bir hayli para artıyor. bir saat kadar ders. değil mi anne? Gelin edecek kızımız var. sonra yanına bir uşak terfik ederler. kâh Seher'e gözlerini tevcih ederek muvazeneyi tanzime çalışıyordu.r şey olmasın diye dikkat edildi: Seher bir* aralık: «Şey unutulmuş» dedi. «Ne?» dediler. çocuk pek küçük amma ne olur. Yekûn ne olacak?.. iyi terbiye almış altı . «Şey» dedi. Bu akşam mühim bir para müzakeresi açıldı. Hiçbiri inanmadı. Masraflar kalem kalem ilerliyordu. Ali Şekib'den bu haberi aldıktan sonra güya demiryolu kur'asında büyük ikramiyeyi kazanmış gibi bir an evvel eve müjde vermek üzere Süleymaniye yolunu her vakitten daha erken tuttu. anne zengin oluyoruz. Ali Şekib'in bulduğu ders Vezneciler civarında idi. şeyin ismini bulamadı. Sanki haftada o üç saat zarfında daha mı ziyade kazanıyor? Ahmed Cemil'in aylık muvazenesinde iki liranın pek büyük bir ehemmiyeti vardı. cedvelin her noktasında uzun konuşmalar oluyor... toplamaya haşladı. bir daha yapmaya başladı. sonra gözlerini Đkbal'in gözlerine dikti:' — Artan para da lâzjn. Herkes tam bir sükût ile neticeyi bekliyordu. Büyük eski bir konak.. akşam yemeğinden sonra gider. Ahmed Cemil'in yanma yaklaştılar. galiba? Daha? Daha?. Nihayet Ahmed Cemil sütunun altını çizdi. — Aman ağabey. yine evine avdet eder. Hep arıyorlardı. tolamının neticelerini birer rakkamla işaret ederek hattın altına indirdikçe kalbinde bir heyecan duyuyordu. Seher mutbak sarfiyatı hakkında fikirlerini söyledi: Aiı-nıed Cemil kâh annesine.^*1. Đkbal'in arasında rey vermek üzere hattâ Seher bile meclise davet edildi.. Ahmed Cemil'in elinde kurşun k&iem diyordu ki: — Şöyle böyle eve dört beş yüz kuruş giri.. o. sen de!. Haftada üç gece. Toplama bitince hayret etti. Seher utandıs kaçtı.. dedi. Daha?. toplamanın sıhhatine inanmadı. kahkahayı salıverdiler.Ayda iki lira vereceklerdi.... — Aman.. iki lira daha zam olunca madem ki ev kirası yok. Sabiha hanımın. zaten onun evine de yakın. Başka ne masraf kaldı?. Aıhmed Cemil elinde kâğıdı sallıyor: «Zengin oluyoruz!» diye bağırıyordu. — Daha?. cetvelin her rakkamı tekrar okundu... noksan bi. — Daha? Daha?.

. tabiî geceleri tercih edersiniz. Korktuğuna uğramadı. Artık ne yolda tedris tarzı intihabı icabedeceğinde kendisini muhtar bırakıyor.yaşlarında zarif bir çocuk. zekâsına âdeta bir dûniyet veren bu hüccetten utanır. bu ¦şahadetnamenin temini için çalışması.. Mektep bittikten sonra Hüseyin Nazmi ile hayat iştiraki hemen büsbütün bitti.insanları korkulu fikirlerden kaçmaya sevkedes bir hisle — bunu hemen silip çıkarmakta istical gösterdi. Bu sene dersleri büsbütün ihmal etmişti. sonra okuttuğu yeri yazdırdı.. çocuk gözlerini indirdi. Senenin on ayında artık çalışmaya lüzum gördü.. yanlı&ları tashih etti. «Ya sınıfta kalırsa!» bu korku zihinine iliştikçe —. Avdet ikin kendisine bir uşak terfik olunur. haftada üç gecesini mahveden Vezneciler seferi derslere vakit bırakmıyordu. söyleyecek bir şey bulamadı. «Bu defa bu kadar kalsın efendim. beş dakikada iş bitti. dün akşam geçim cetvelini şenlendiren iki liranın kolay kazanılmayacağını şu ilk tecrübe ile anlamıştı. Ahmed Cemil âdeta sıkıntısından terledi. küçük odasında. Çocuğa biraz kıraat yaptırdıktan sonra ne yapmak lâzım geleceğinde tahayyür etti. artık haric-den gelen tesirleri kabul etmek istemeyen fikrine bir senedir mühmel kalan dersleri sindirmeğe çalışırdı.» Konaktan çıktıktan sonra âdeta geniş bir nefes aldı. Çalışmasından memnun olmadığı zaman kendisini haberdar eder. fakat bir şahadetname ki. Çocuğun babası — nazik bir efendi — Ahmed Cemil'e takip olunacak hareketi tâyin etti: Çocuğu idadî sınıflara ihzar etmek lâzım. herk<" /azın hararetiyle yataklarında erkence uyuduğu bir sırada kitaplarının üstüne eğilmiş. bazı kaideye taallûk eden hataları izah etmek istedi.... ders saatlerine gelince: «Şimdi kış girmek üzere. ondan zaten büyük bir şey ümid etmiyordu. gelecek ders için kitap getireyim de. haftada üç defa olsa kâfi... büsbütün matbuat âlemine atılacak. şahadetnameyi alabildi. Đmlâ yazdırmak istedi. bir şey anlamadığından emin idi. bir iki ders daha bulacak. Çocuk yüzüne bakıyordu. Ahmed Cemil bundan bahsedilmesine rıza vermez. Mektebin son imtihanları yaklaştı. Đhtarların bu kısmında çocuğa manidar bir surette bakıldı.» Bu akşamdan itibaren ders başladı: fakat hocalığın maddî güçlükleri hakkında henüz bir fikir hâsıl etmemişti. dirseklerinin üzerine dayanmış.. bir taraftan «Mir'atı Şuûn »için ikinci defa olarak başladığı bir hikâye. başladığı bir şeyi bitirmiş olmak azminden başka bir şeyden ileri gelmemişti.. O Harbiye nezaretine intisap edecek. en ziyade dikkat olunacak şey çocukta tahsil hevesi uyandırmak. para kazatoacak. değil mi?.. Şimdi ne yapılacak? Çocuk bekliyordu. büsbütün sıkıldı. Bir yandan bir tâbie tercüme ediverdiği »vocuklara malûmat» sürekli yayım. imtihan zamanı yaklaştıkça içine bir korku giriyordu. Hüseyin Baha efendi birgün gözlüğünü zapta çalışarak hizmetinden hiç menun olmadığı Osman Tayyar'ı göstermiş. biraz okumak biliyor. ara sıra da bazı risalelerde yazı yazacak. «Mir'atı Şuun» heyeti talhririyesi arasında zaten yeri hazır. Ahmed Cemil hiçbir yere intisap etmiyecek... mütemadiyen işlemekten yorulmağa başlayan zavallı başını iki ellerinin arasına almış. kulağına: . Uykusundan tasarruf etti. Artık maişet tarzını bulmuştu. Şahadetname aldıktan sonra hiç sevinmedi.

mevkut risalelere makaleler yetiştirmek. Bu adamla bir çift lâkırdı etmemiştir. Ahmed Şevki efendi o gün bir aralık Ahmed Cemil'e: ¦— Oh!. Bugün «Mir'atı Şuûn» matbaasında.. «Mir'atı Şuûn» a kat'î surette intisabından sonra Ahmed Cemil'in hayatı bir intizama girmiş oldu: Kitapçılar için çalışmak. yazın kürk giyer. Matbaa müdürü? Ne demk olacak. Bir de. Ahmed Cemil bu matbaada hemen herkesi severdi. Raci ötede bir risale-i mevkutede güzel bir manzumeyi tezyife çalışırken. Altı ayda altı kere matbaa değiştirir adamlar. sonra yorgun zihininin bir kelimeyi bulabilmekten. Hattâ bu defa Hüseyin Baha efendi Osman Tayyar'ın matbaadan çıktığına dair ceridede iki satırlık bir ilân neşrine bile lüzum gördü. hiçbir şeye karışmaz. Hüseyin Baha efendinin buna — hattâ bazı çarpık işlerine — tahammül edişine bakılırsa bu adamın matbaada müdüriyet sıfatını takınmak için bir hususî hakkı olmalıydı. Meselâ Osman Tayyar dördüncü defa olarak «Mir'atı Şuûn» a intisap etmişti. daima sakit bir adam ki matbaada bir gölge gibidir. kimse ile konuşmaz. yarın diğer bir ceridede. sabahtan akşama kadar idarehanenin havı uçmuş. acılıklarından bir çoğunun zail olduğunu duyardı. odasında kül eşelemekten başka bir şey yapmayacaksa müdüriyetten vaz geçsin. muhtelif renklerde lekeleri. zaten bu üç kişiden başkaları daima seyyar idiler. idare memuru Ahmed Şevki efendi. sulanan bu biçare gözleri dinlendirmeğe vakit bulamayarak yazmak. yazı imal eder bir âlet kabilinden uzunluğuna kesilmiş kâğıtları tekrar okumağa vakit bulamayarak doldurup bir yenisine başlamak. matbaa müdürü Tev-fik efendi vardı ki matbaaya hergün herkesten evvel gelir..«Sen mektepten çıktıktan sonra buradasın» demişti. Bazan kulağına çarpan sözlerden yavaş yavaş anlamıştı ki Tevfik efendi Hü- şeyin Baha efendinin şeriki imiş. mahiyetini bile bilmez. galiba asıl sermaj'e de onun imiş. küçük odasına girer. odasından mangal mayıs ortasında kalkar bir ihtiyar. Ahmed Cemil buna hiç ehemmiyet vermezdi. demişti.. bazan iki yerde birden. «Mir'atı Şuûn» için hergün havadis ve mütenevvia sütunlarını doldurmak. matbaa müdürü ise kendisini göstersin. yahut bir cümleyi rabt edebilmekten irkilişi üzerine ileriye gitmek istemeyen . Daima küskün. mütenevvi şekillerde yırtıklariyle bir garibe halini almış soluk yeşil çuha örtülü yazıhanesinin kenarına ilişerek — Ali Şekib bir tarafta ismal-i ahval yazarken.. Baş muharrir Ali Şekib. Ahmed Cemil şahadetname aldıktan sonra bu dördüncü defaya da hatime verildi. yalnız Ahmed Şevki efendiyle idare işlerine bakar. sahibi imtiyaz Hüseyin Baha. baş mürettip mürekkepli elini kapının kenarına dayamış «mütenevviaya bir buçuk sütun daha lâzım!» derken — çalışmak. hele şu çapkından kurtulduk! Şimdi gitsin de başka bir «Mir'atı Şuûn» namına para alsın. mariz. bunlar o saf yürekli adamlardandı ki mülakatlarından bir inşirah-ı derun his eder. Matbaada öksürüğünden başka sesi duyulmaz. mütemadiyen işleyen zavallı başını dumanla uyuşturabilmek için biribirini müteakip yaktığı sigaraların dumanı gözlerini doldurdukça durmağa. Hüseyin Baha efendi bîr hesap meselesi için Ahmed Şevki efendiye çıkışırken.

oğlu Ahmed efendi geliniyle kavga etmiş de o aralarına girmiş. yahud. durairuyordu... Çalışmak şimdi onun için âdeta asabî bir illet olmuştu. dinledikçe sıcak bir günden sonra düşen yaz yağmurlarının latif serinliğine benzeyen bir haz duyardı. yine kıymeti bilinmezmiş. Zira bütün ümidlerinin mütemadi çalışma neticesiyle zuhur edeceğine kani idi... onlar söyler. Ahmed Cemil bu meşguliyet hayatı başladıktan sonra sükûtu sever olmuş. pazar yok. hergün matbaaya esir olacak. yine matbaaya avdet eder. Fakat o Vezneciler'deki ders Ahmet Cemil'e o kadar ağır geliyordu ki eğer başka türlü telâfisine imkân olsa o iki lirayı çoktan terk ederdi. barıştırmış. bin türlü hiçlerden mürekkep sözlerle ycr^nn zihnine biraz istirahat havası verirlerdi. Fakat Ahmed Cemil bu hayattan müşteki değildi. bazan geceleri nöbet bekleyecek.. fakat isterdi ki kendisine öteden beriden bahsolunsun. hergün çalışacak.. havasızlıktan daima iştihasız kalan midesine zorla indirdikçe güzleri bir ecnebi risalede tercümeye elverişli fıkra arar. Bu meşgale içinde yemek için vakit bulamazdı. Ekseriyet üzere peynir ekmek üzümden teşkil ettiği öğle yemeğini güneşsizlikten. . bir aralık merdivenleri iner. dinlenirdi. sokağa çıkar. ne de olsa gelin değil mi?. ara sıra bir sual irad eder. Eve gelince val'desiyle ikbal o günün vukuat silsilesini naklederlerdi.kalemi kâğıdın üzerinden ayıramayarak durmak.. yalnız dinler. yeni çıkmış kitap varsa şöyle bir bakar. muttasıl oturmaktan yorulmuş vücuduna bir taze hayat vermek için kalkıp biraz dolaşır. yahud tabiin hatırı için tashihlerine bakıverir. yahud gidip gelme bir Boğaziçi seferi yapacak. yahut demin doldurduğu kâğıtların birinde yeri boş bırakılmış bir kelime için lügat kitabını araştırırdı. Yalnız akşamları evine geldiği zıaman yemek vaktine kadar minderin üzerine boylu boyunca uzanır. sahib-i imtiyazın odasında sedirin üzerine ilişip yatacak. Ahmed Cemil bu hiçleri derin bir zevk ile dinler. eğri takılmış yeşil astar perdesinin kenarından şurada zihin57 lerini öldürmektle meşgul olan bu zavallılara bir istihza nazarı yollayan güneşin iltimaına hasretle dalıp kalmak. kitapçısına kadar gider.. Bazan uyuşmuş bacaklarına. yolda Seher'in ayakkabısının ökçesi kopmuş. dudaklarında geciken bir tebessümle gülümserdi. Bu hayat tarzı daima böyledir. Dün Đkbal Seher'le beraber sekiz arşın basma almak için Kalpakçılar başına gitmiş. Cuma yok. pencerenin kenarında ayakta durarak karşıdaki kaldırımdan geçenleri seyreder. deli kız: «Aman! Küçük hanım! Ökçem koptu» diye kalabalığın içinde bir çığlık basmış ki. Matbuat için çalıştığına hiç müteessif değildi. nadiren matbaada kendisine ihtiyaç olmayacak da biraz nefes alabilmek için Tepebaşına kadar gidecek.. gençlere mahsus konuşkanlığım kaybetmiş idi. O.. bir müddet zihninin ataleti içinde gözler pencerenin rengi uçmuş. Buna uzun uzun. Bugün komşu Sabire hanım gelmiş..

bazan bir viranenin boşluğundan geçerken şimdi bir el uzanıverecekmiş. Her dakika bir çamur birikintisine batmamak için durmağa mecbur olur. orada saatlerce V7 uğraştıktan sonra maiyetine verdikleri bir uşağın refakatiyim V evine gelir. yakasından tutuverecekmiş gibi kalbinde bir korku titremesi duyardı. karların. bütün vücudunu kaplayan ürpermelerle titrer.bir man-zumecik karalardı. Öyle ki ders günleri yemeğini yedikten sonra mangalın başında ısınmak mümkün iken buna muvaffak olamayıp soğukta. güzergâhına tesadüf eden küme küme büzülmüş köpeklerden korkarak yolunu değiştirir. yahud tercümeleriile iştigal eder. Dersi olduğu akşamlar Ahmed Cemil sofrada matemi andıran bir sükût ile yemek yedikten sonra küçücük kırmızı bakır majıgalla ısınan bu yuvacıkta annesini. o zamana kadar herkes^atnuş. uykunuz gelirse beni beklemeyiniz!» der. «anne! ben gidiyorum.. bilhassa Đkbal'i her lıangi bir sebeple kızdırarak eğlenir. nihayet on altı saatlik bir sâyiîı ıstırabı bahasına kazanılmış olan yatağına sokulurdu. kalbinde bu eve.^ Haftada üç gece yemekten sonra evden çıkarak. Evde kaldığı akşamlar bir müddet validesiyle konuşur. sonra odasına çıkarak ya sevdiği bir şairi okur. Kışın tipilerle esen rüzgârı paltosunun başlığından hücum ederek yüzünü tırmalar. iki ellerini ceplerine sokarak eteklerini dizlerinin üstünde zabta çalışa çalışa taşların üzerinden sekerek yürür.iki gün sonra fena bularak atmak üzere . fakat ihtiyaç derdi bu zamanları da tamamen kendine bırakmıyordu. şu muhtasar aile ocağına bir hasret hissiyle sokağa çıkardı. bazan duvarların kenarından bir gölge şeklinde süzülerek geçer._olduğundan uze" rine aldığı anahtarla kapıyı açarak hafiîçe ayaklarının ucuna basa basa odasına girer. minderlerde uzanark çalışmağa sarfetiği bu zamanlar gündüzleri idarehanenin hasır iskelesinde geçen saatlerin meşakkat mükâfatı kabilinden bir istirahat devresiydi. Sonra bir aralık yağmur başlar. Seher'le alay eder. çamurların içinde tekrar sokağa çıkmak lâzım geleceğini düşündükçe eve gitmekten korkar olmuş idi. köşesini bırakarak Veznecilere kadar gider. yahud . hattâ geç kalmak korkusuyle mangalın kenarına sürülen parlak sarı cezveden hissesini almayarak bilhassa bu gece seferleri için aldığı siyah muşamba paltosunu giyer.ile geçen bir günden sonra o küçük fakat şirin sarı mangalın kenarından mehcur olmak. meşkûk işlerle geçinen sefiller gibi geceleri karanlıklar içinde ekmek parasına koşmak takat kıran bir der d idi. kardeşini yalnız bırakarak. " sükuny. omuzlarında.Hiç olmazsa gecelerine tamamen tasarruf edebilse kendisini bahtiyar addedecekti. Odasında seccadelerin üzerinde yuvarlanarak. Soğuk!. bu y.. başında muşamba palotusunu döğerek sırtından . Hasır iskemle üzerinde yazı. Asıl bu Vezneciler seferinden kış esnasında zahmet çekmişti.

Bir aralık! uşak görünür: «Hanımefendi haber göndermiş. f.. o yağmurun altından geçer. ilk önce önden gitmek âdet iken her defasında bir iki parmak geri kala kala nihayet yanında gitmeğe başladığı Ahmed Cemil'e geveze uşak bütün dertlerini döktü. Uşak yavaş yavaş Ahmed Cemil'le teklifsizleşmişdi. Tenha karanlık sokaklar.. Çocuk bir an evvel hareme gitmek. Ne için? Canı sıkılmağa hakkı var mıydı? Çocuk küçük bir yaramazdır. bir küçük efsane okunacak.. sabahleyin mangalın kenarında tüterek geceden kalan nemi alınacak. Elinde muşamba feneri sallayarak. kucuk_bey. Đkbal bir yandan ütüyü hazırlarken o matbaaya geç kalmak korkusiyle üzülecek. affmızı rica ederim.^e-. — Hoca efendi. derdi.. Bu yarına kadar kuruyacak. diyor» sözü üzerine derse nihayet verilir. sonra kapı açılınca henüz yemeğini bitirmemiş yağlı elini silmemiş uşağın tuttuğu mumun ziyasiyle dar bir merdiveni çıkar.... Ahmed Cemil. meselâ hesabdan taksim anlatılacak. Derse başlanır... memleketinde kendisini bekleyen rişanlısından bile bahsetti. ne kadar k:vırsa bir türlü çamurdan muhafaza edemediği zavallı tek pantolonunu ıslatır.. Ahmed Cemil bunlara bedel o küçücük sıcak odada minderin üzerine boylu boyuna uzanarak Musset'nin «Geceler» ini. selâmlık odasına girer. Ahmed Cemil'in her şeyden ziyade bu hoca efendi tâbiri canını sıkar. Ahmed Cemil o sokaklardan.. tâ ki küçük bey kitaplarını alıp haremden çıksın. Keyfimin kâhyası değilsin ya!.^rt|k buradan gidersiniz». sana ne oluyor? ister çalışırım. Ahmed Cemü hafif bir . o aldanmağı terci'h ederdi.süzülüp ayaklarına doğru akar. O.. bu gün hiç çalışamadım.. arzın kürreviyeti izah edilecek.-aitek-y&rulmustar. ister çalışmam..(çocuk küçücük eliyle ağzını saklayarak yalandan esnemeye! başlar. Mukaddemesiyle küçük bey girer. orada bekler.. Lamartine'in «tefekkürat» mı okumak için nasıl bir iştiyak duyardı. Avdet ederken başka bir fasıl başlardı. ^W^ $cja^ ' Bir vakit gelir ki her ikisi de yorulur. Kapının önünde zile dokunmadan evvel bir nefes alır. Ah!. zaten çocuğun kendisiyle beraber bulunduğu müddetten başka çalışmadığım da bilir. ta Veznecilere kadar gelir. Soğuk rüzgârlarla karışık sıkı bir yağmur. Onun için daima affeder. fakat yaramazlıkları bir terbiye süsü altında saklıdır. Nihayet sokağın başına gelince uşak .. Ahmet Cemil'in yorgun gözleri süzülürdü. Hugo'nun temaşalarını. uşak da Ahmed Cemil'i bir an evvel evine götürüp avdet etmek için sabırsızlandıklarından bunun çocukla uşak arasında bir sania olması da pek ziyade ihmal altında olmakla beraber. Ahmed Cemil şakirdinin hiç bir ze-rafete mugayir haline tesadüf etmemiş olmakla beraber ufak bir serzeniş yapsa çocuğun calî bir mahcubiyet edası ile gözlerini indirerek içinden: «Budala! sen de.. ele geçen bir cerideden imlâ yazdırılacak.» diyeceğinden emindir. yalnız dinler yahut dmlemeksızm susardı. bu lâubaliliğe sükûttan başka bir şeyle mukabela göstermediğinden uşak evde la-kırdısız geçen hayatın öcünü kendisinden çıkarardı.

münevver mai bir semanın bârân-ı elması altında. dertleşirler. yeşil eski çuhalı yazıhanenin kenarında. îdare memurunun kalem çıtırdısiyle müdürün öksürüğü matbaa makinesinin dümdarlarıdır. Bu kelimeyi hiç sevmedikle-riyle pek ziyade sevdiklerine hasreder.» fjs^yafetini takip eden günün sabahı Ahmed Cemil matbaaya mûtadından biraz geç. Ahmed Şevki efendi musahabe refikini görünce .. o benim ninnimdir. Ahmed Şevki efendinin başlıca müntehabı olan lügatlerden biri de «çapkın» kelimesidir.Ahmed Cemil'in selâmına mukabele etmeye vakit bulamadan: — gördün mü bir kere çapkını? Bu akşam yine evine gitmemiş!. tulûunu beklediğin ümit le uyu!. küçük nazlı çocuğun daima esneyen çehresi karşısında geçen o meşakkat ve mihnet saatlerinden sonra şu sıcak temiz yatağın içinde. Ahmed Şevki efendi bu sabah şu cümleyi pek hiddetle beyaz keten yeleğinin altında zorca zaptolunan göbeği yerinden sarsılarak söylemişti. Ahmed Şevki efendi henüz hücresine girip kâğıdının üstünde daima çıtırdayan kalemini eline almamıştır.selamla ayrılır. öteden beriden bahsederlerdi. gecenin bakıyye-i huma-riyle biraz sersemce olarak geldiği zaman Ahmed Şevki efendiden başka kimseyi bulamamış idi. Ahmed Cemil telâş etmeyerek sordu: . sa-hib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin dizine elini vurarak «hay!: çapkın hay!» demiş idi de sonra da bu gaflet hatasından dolayı zaten kırmızı olan çehresi birkaç gömlek daha kurmızı-laşarak üç dört gün kadar sahib-i imtiyazın yüzüne bakamamış idi. Ahmed Cemil idare memurunu en samimî temennasiyle selâmladı. sabahleyin şafağı müteakip müvezzilere dağıtılmıştır. Ahmed Şevki efendiye ne vakit kaleminden.söylemek istediği şeyi söyleyecek bir adam bulamayıpta ilk tesadüf edenin üzerine atılanlan sabırsızlara mahsus bir telâş ile . tütün kokusu henüz matbaanın mürekkep ve ıslak kâğıt kokusiyle meşbu havasını doldurmamış. ter-tiphanede mürettiplerin telâşa lüzum görmeyerek kasalara dağıttıkları dökme harflerin seri darbeciklerle rjuttarid ahengi işitilmektedir..» derdi. dedi. o bitmez tükenmez nâlişiyle kâğıdın üzerinde — ağır ağır yürüyen bir öküz arabası gibi — o daima çı-tırdıyan kaleminden bahsolunsa: «Yok! ona ilişmeyiniz. Ali Şekib bu iki dosta yazıhanenin bir tarafında hasbıhal esnasında tesadüf ettikçe nükte sarfetmek için iptilâsına uyarak Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki'nin mah-leslerindeki müşabehetten «Ahmed efendiler yine birleşmişler. gece ceride basılmış.. ben hem yazarım hem o ninni ile uyurum» derdi. Ahmed Cemil Raci'den bahsolunduğunu derhal anladı.. ıslak esvaplanm öteye beriye iliştirir JatağnĐ W ta kendisine mukadder tek dinlenecek yeri olan yatağına g «Uyu zavallı çocuk. çamuriu lastıklerıyle muşamba paltosunu hemen taşlığa atar odasma çıkar. karanlık çamurlu sokaklarda. Her sabah böyle buluşurlar. yalnız postaya tevdi edilecek olanlar kuşaklanmakta. titreyerek anahtarı sokar. Muharrirler henüz gelmemiş. hattâ bir kere sevgi hissine lüzumundan ziyade kapılarak kendisini kaybetmiş. Sabahları intişar eden cerideler idarehaneleri en ziyade sabahleyin asudedir.

.. Bu genç kadın ne yapar? Kocası nerede kalmış?. çocuğundan öyle anlaşılıyor. Sonra ana baba ortadan kalkmış.. Karısını evde kimsesiz. ağlasa kıyametler kopuyor. Đkide bir de «Babanı nerede?» diye glen bu çocukla.. Bu gaybubet tekerrür eder olmuş. hangi baba ile hangi ananın nazlı bir kızıdır? Pek küçük iken evlenmiş olacak.. efendi içsin içsin. Ahmed Cemil derin bir teessürle dinliyordu. cemiyet hayatı içinde göz yaşlarından mürekkep bir ıztırap sahifesi teşkil eden acı bir bahsi bütün. Kimbilir... Buna. Ahmed Şevki efendinin sâde bir talâkatle söylediği bu sözler gözlerinin önünde bir facia âlemi açmış. bütün gözü yaşlı zevceler için şurada uzun uzun.. bağırırsa yaygaracı denecek. nihayet bir akşam evde küçücük bir çocukla yalnız kalmış. Türlü faraziyyat silsilesi ki her biri ciğerlerinde bir başka yara açıyor. Amma kocasını aramak için sabahleyin başını örttüğü bir matbaaya geliveren kadının muamelesini de süslü bir muamele addetmiye-cekmişiz. Evet..— Nereden anladınız? — Nereden anlayacağım? Zavallı kadın yine öksüzler gibi boynu bükük çocuğiyle gelmiş..müz'ic ve elîm tafsilâtiyle meydana dökmüştü.» demek ister. böyle bir herif bilirim ki karısı ağladıkça onu döverdi.» tesellisiyle gitsin cebindeki parayı bir murdar aşüfteye versin. ne de güzel kadıncağız! Taze. Belki onbeş onaltt yaşında.. Amma neye yarar? îş bu biçarelerin derdine deva bulmakta. Görsen. Bir ay ya mes'ut olmuş ya olmamış. Tutmuşlar bilmediği bir adama veri vermişler.. Nereye gidiyor?. Raci'nin çocuğu değil mi?.. ihtimal ekmeksiz bırakıp ta kimbilir hangi kahbenin yanında vakit geçirmekte mâna var mı?. matbaa halkının kaba kaba manalı gülüşleri arasında ağlayan o kadıncağızı gördükçe içim içime sığmıyor Alimallah!. Đşte Raci'nin karısı! Dünyada kendisinden kaçan şu heriften başka bir şey düşünmediği bu sabah şafak atar atmaz gelip şurada ağlamasiyle sabit değil mi?.. sonra: «Evde bakkaldan veresiye peynir ekmek alırlar. kocası içmeğe başlamış. şu genç kadın kimin. O kadın ağlarsa... Ahmed Şevki efendiye göstererek dedi ki: — Baksanıza. yapyalnız. Bu dereceye kadar düşmüş olmak için kimbilir ne mecburiyetler görmüştür.. «Senin her şeyin işte bu adamdır» demişler. Bir gün o çapkını tuttuğum gibi idaresinin penceresinden aşağıya atacağım. dayağa müstahak addedilecek. meram anlatamıyor. merdivenin başında duran galiba cesaret edemiyor. Bir de ona sormalı. Bir aralık Ahmed Cemil'in gözüne bir şey ilişti. Ahmed Şevki efendi diyordu ki: — Evet.. dünyada bu adamdan başka kimsesi kalmamış. Ahmed Şevki efendi devam etti: kendisini tecrübe etmeden aile babalığı ne demek olduğunu anlamadan. saf bir büka-i merhametle ağlayacaktı.. matbaanın aşağı katında ağlayıp duruyor. Nerede kalıyor?.. mahzun edalı bir biçare... bir de. yahut o mukaddes vazifenin ehemmiyetini her türlü takayyütten vareste addedecek kadar kendilerinde duygusuzluk gördükleri halde evlenenlerden bahsetti.. Bedbahtlığı her halinden belli. Đnsan ilk önce karısını döven erkeklerden bahsolunduğunu işitince: «Kimbilir? Karı nasıl dayağa müstahaktır. hattâ.. kadının kocasına âşık olmasını ilâve ediniz. Utanmasa aşağıda ağlayan Raci'nin karısına değil. Bir şey söyleyecek de . Sonra eve gelince karısının ağlamasına tahammül etmesin.

Ahmet Şevki efendi kendisine biraz vekar vererek.. Ahmed Şevki efendi çocuğun elinden tutarak dedi ki: — Senin ismin ne bakayım?. Zaten benim ne demek istediğimi siz pek iyi bilirsiniz.. oğlum. bir iki sene evvelden alındığı paçaları dizlerine yaklaşan soluk pantolonundan. Ahmed Cemil'i de bir işaretle davet ederek sofaya çıktı. değil mi efendim? Zevcimi siz de benim kadar tanırsınız. gel!. dedi.. dünyada vaktinden evvel dertle. annem size bir şey söyleyecek. Đkide birde boynu bükük bir çocuğun gelip babasını sorduğunu da görüyorsunuz.. Çocuk — Kırkılmamış lepiska saçlı. mihnetle ağlamaya başladığı için hazin bir hayret mânasiyle örtülmüş zannedilecek kadar baygın gözlü. — Bak bir kere! Đlk kabalık hevesiyle çocuğa şair ismi vermiş de sonra.. Ahmed Şevki efendi refikina bakti. ve merasime mahsus sesini takınarak: —• Ne istiyorsunuz. dedi. Bir şey mi söyleyeceksin? dedi. — Nedim!.«.. bir nazar teatisiyle kadıncağızı dinlemeğe karar verdiler. hemşire hanım?.. Ahmed Şevki efendi mütalâasını çocuğun yanında ikmal etmek istemedi. Ahmed Şevki efendinin şu suali üzerine genç kadın bütün matemli hayatının karanlık meşakkatlerinden genç sırnaşma çekilmiş bir ye'is perdesi gibi çehresini örten siyah peçenin altında henüz kurumamış kirpiklerini kaldırmağa henüz gençlik gülüşüne bedel ıstırap giryesi silâhı altında melûl ve kesif K> J.. pejmürde yapraklar arasında yeni açmış bir gül kadar cana yakın bir çocuk — tereddüd ederek yaklaştı: — Đzin verirseniz. XI 65 duran gözleriyle şu müşfik çehrelere naze-i istimdad tevcihine bile cesaret edemeyerek titrek bir seda ile: — Demmindenberi size müracaat edip etmiyeceğimi düşünüyordum.... Bu gün o çocuğun elinden tutaran gelen . Kadıncağız merdivenin kenarına dayanmış müsaade bekliyordu. nihayet müraacata karar verdim de şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum. dedi. -L ..Ahmed Şevki efendi: — Gel bakayım. bileklerini örtmeyen yenlerinden anlaşılan soluk elbisesi içinde.

eğer o eve gelmeyecek olursa bu çocuk genç anasının daima ağlayan gözlerinin önünde yavaş yavaş ölecek. güya beni Emniyet Sandığına terhin olunmuş diye aldatmak istiyordu.. Kaç kere niyet ettim. muhabbet devresinin ilk smeresi daha «Baba» demeğe başlamadan babasının onunla beraber annesini de unutup haftada dört beş gece evin semtine uğramamağa başladığını. elbette. Karısından elbette bir sebeple kaçıyor. çocukluğa mahsus tam bir itimat ile olanca hissini ve fikrini ona hasrettiğini. Bakınız. annemden bana bir şey kalmamıştı. Sanki şefkatten. rikkatten mürekkep bir derağuşun mıknatısı cezbesi içine aldı.. Kadın artık ilk itiraza şu üç dört sözle galebe çaldıktan sonra. karşısında yüzüne ba-kamaksızın teessürle ve sükûtla dinleyen bu iki şefkat çehresine... Pederimle validem ortadan kalkınca yalana da lüzum kalmadı. ben bu gün kocam için değil çocuğum için geliyorum.... o. sarhoşluğundan başka bir şeyle gaybubetini unutturmadığını birer birer döktü. artık tahammüle imkân kalmadı. Dünyada bedbaht bir kadın olmağa katlanmak mecburiyetinden başka bedbaht bir çocuk yetiştirmiş olmaktan mütevllit bir ye'sin bütün şerhi bu nazarda mündemiç idi. Kocam daha onların hayatında iken on liralık bir küpemi aldı. O vakit bu genç kadın. bu güne kadar sabrettiğini. yüzüğüm.. — Fakat ben kocamı aramak için de gelmiyorum.. şu babasının bir güler yüzünü görmeğe muvaffak olamayan çocuğu elinden tutup o kadın her kim ise ona götürmek. Đşte efendim. Ah bu nazar!. Bir. eve geldikçe titizliğinden. Mai ve Siyah — F... orada şu mürekkep lekeleriyle simsiyah kesilen matbaa merdiveninin kenarına dayanarak.... eğer kazandığı para bir oğluyle bir barısından ibaret olan evini geçindirmeğe kifayet etmeseydi hattâ müteessir de olmazdım. yalnız son vak'ayı anlatayım. Babasını bırakınız!» demek istedim.. mahvetti. Bir nazar ki çocuğu sanki ağlayan bir buse ile ihata etti. ne demek istediğine dikkat etmeyerek .. Onlar da birer birer gitt\ Tabiî ses çıkaramıyordum. O beni aramağa lüzum görmezse benim onu arswnaga mecburiyetim kalır mı?.. senelerden beri katra katra ciğerlerine damlayıp her isabet noktasında bir ateş tutuşturan zehirin bütün acılıkları feveran etti. Babamdan.fakat bu paranın kazandıklanyla beraber başka .. Geceleri evine gelmeyen erkeğin elbette gideceği bir yeri olmalı. Henüz çocuk denecek bir yaşta iken bu adamın zevcesi olduğunu. sonra yavaş yavaş kocasının kendisinden uzaklaştığına vukuf hâsıl ettikçe kalbinin nasıl yırtıldığını.. — Evet. zaten gelin ederlerken de pek az şey vermişlerdi. bu gün arsız bir kadın gibi beni size müracaata mecbur eden de bu. yambaşında bu facianın henüz eşhasını idrak edebilecek bir yaşa gelmemiş. bu çocuk babasına muhtaç bir çocuk. Söyleyeceğine. fakat bütün elem ve ıstırabına gafil ibir şerik olmuş çocuğun mahzun edasına bakmağa cesaret edemeyerek perişan bir lisanla şimdiye kadar kimseye faş olu-namayıp da teraküm ede ede artık havsalasının isti'abına muktedir olamadığı acılıklarını hatırına geldiği gibi salıverdi. küpenin satıldığı meydana çıktı. bakınız. her derdini yüzüne baka baka düşündüğü..annesini görünce bu zavallı kadının ne demek istediği de anlaşılmıştır. kocalarımızın bizden kaçtıklarını görürüz de ekseriyet üzere kimin için bizi terk ettiklerini de bilmeyiz. Biz. sanki onun masum simasına elemlerinin mersiyesini yazdığı bu çocuktan artık gözlerini ayıramayarak bütün hissiyatını döktü. tesellisini ağlamakta aradığını söyledi. iki altın bileziğim vardı. zavallı kadınlar. fakat artık.. «Hanım. o kadın kimdir?. Buna acıyınız. 5 Genç kadın burada çocuğuna uzun bir nazarla baktı. Fakat bilir miyim.

ne olur hizmetçilik de ederim.. Nihayet genç kadın başını kaldırdı: — Kâğıtlar henüz bende..... Matbaa da bir mektep değil midir? Burada muharrir efendilerin herbi-rinden iki söz öğrense âlim olur gider. biraz hicap ile ve söyleyeceği şeyin refikince de tasvibe mahzar olup olmıyacağını anlamak iştiyomuşcasına Ahmet Cemilin yüzüne bakarak dedi ki: __ Eğer merakınız yalnız çocuktan ibaretse onun elbette bir kolayını buluruz.... Küpemin. Ahmet Cemil —¦ bir ceridede sefaletten intihara mecbur olmuş bîr aile pederine.... «ya öyle ise ben sana gösteririm. Ben nasıl olsa geçinirim. bir evde yemek pişirmek. efendim. çocuğu böyle bırakmağa babası razı olabilir.. yahud gsise bile bundan sonra hayat büsbütün cehennem olaca1^. fakat ' "ben nasıl razı olurum? Okumak lâzım. sonra biraz tereddütle. meza-nstanda on beş yaşında verem bir kızın kabrine tasadüf etse dünyaya küsmek hassasiyetinde yatırılmış olan bu rakik şair -— şu feryad eden şiirin hüznüne karşı mephut olmuş.Ahmed Şevki efendi mümkün değil bu kelimeden vaz geçemezdi . Çapkının . satılacak aı™ük bir 'şey kalmadı.. Birkaç günden beri galiba parasızlıktan olmalı — her vakitten ziyade hiddeti vardı... sanki donmuş kalmıştı. bir müddet öyle hıçkıra hıçkıra ağladı.. o vakit üzerime hücum etti.. Nihayet her şey bitti. Genç kadın ikmal edemedi. Dikj. zihninde bir müşkülün halliyle meşgul imiş gibi iki parmağının arasında çenesini sıkıp duruyordu. af olunamayacak bir kabahat olduğunu anladım. Evin içinde sanki bir şey arıyormuş gibi bir hayli dolaştı. çocuk?. Ahmed Şevki efendi.. Kadın atıdı: . Zavallı babam... Kocamın kâğıtlar dediği bu idi. ona haftada beş on kuruş verebilmek î#n.. çocuğum için bunlum hepsine katlanırım.. kadınlık hicabı ikmale mani oldu. «O kâğıtları veremem» dedim..zekâsı gözlerinden belli.§ dikmek. sokakta kolu kırık bir çocuğa. fakj^t o vakittenberi eve gelmiyor ve gelmiyecek.. Meselâ buraya gelebilir.birisine sarf olunduğunu hissediyorum. ben hizmetçilik etmeğe mecbur olayım. ne olur ne MA1 V iÜ olmaz diye dişinden tırnağından artırarak üç tane Demiryolu hisse senedi almış. ölürken bunları Nedim'e bırakmıştı.. Fakat* "çocuk ne yapsın. ben ölürsem elinde kalacak olan şu tek kuvveti artık bu adamın eline vermek bir hıyanet. fakat. sonra bir aralık önüne dikilerek: «Nedim'in kâğıtları nerede?» dedi.. zevcinize gelince: O mühim bir mesele. Ahmet Şevki efendi ile Ahmet Cemil bu facianın karşısında bir hürmet ve merhametle sükût ediyorlardı. fakat onu ileride uşaklığa mecbur olmaktan kurtarmak lâzım değil mi?. bundan sonra göz yaşlarını zaptedemedi.. işte size bunun için ge-iiyorum.. elimden her şey gelir.er-keklerin bazı gaflet zamanlan olur ki bir müddet vazifelerini terk etmelerine sebebiyet verir.» dedi. ve. yüzüğümün filân gitmiş olmasına ehemmiyet vermediğim halde çocuğun dünyada yalnız şu kâğıtlardan ibaret olan servetini.

. fakat yalnızlıktan patlıyorum gel de biraz gevezelik edelim. Dalgın dalgın yürürken arkalarından bir şey çarpmış idi. başımın ucunda «unutmasın» deyip duruyor. ne idi. Çocuğum hakkındaki merhametinize teşekkür ederim. yahut daha doğrusu büyük bir tenbellik beni evden çıkarmıyor.gece derslerin varsa talik e-derek . o. Lâmia'ya ne vaadetmiş?. elbette bir kere babasına da söylersiniz. Hüseyin Nazmi o vakit kızmış «senin yaşında çocuklar çember çevirirler mi?» demiş idi de Lâmia istihzalı lâtif bir göz kırpmasiyle «pencerede oturup da şiir mi söylerler?» demiş.— Rica ederim. tefrikaya iki sütun lâzım. Kadın Nedimin elinden çekti: «Tekrar teşekkür ederim. işte Ahmed Cemil o vakit bir şey vaadetmiş idi amma ne idi. Bir şeye dair konuşuyorlardı. ne isterse yapsın. . onun için bugün matbaada işi bitirdikten sonra . Baş mürettip bu düşünceye fasıla verdi: — Beyefendi.. Hüseyin Nazmi kendisine bir tezkere göndermişti.bizim idareye uğrarsın. ben. dedi. annesinin gözlerinde neşve veren bir gülüş görmemekle çocukluk sevinci masum çehresinde donnuış olan biçare çocuğu yavaş yavş çeke çeke matbaanın merdivenlerinden indi... Hüseyin Nazmi-nin uşağını gördü.. bir de.. — Şimdi!.. Ahmed Cemil bir ay evvelki günün bütün teferruatını zihninden tekrar geçirmek istedi. Bu Lâmia idir çember çevirirken üzerlerine gelmiş idi.» Uşağa: — Peki! dedi. ne kadar müsvedde filân bulursan toplar.?. Son defa olarak ne vakit görmüştü? Bir ay kadar oluyor. Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki efendi uzun bir merhamet nazariyle şu f acia— zihayatı takip ederken gözleri daima yaşlı olan bu talihsiz genç kadın. efendim.. muhteriz kahkaha-cıkla istihzanın rengini takviye etmiş idi. dedi. O Hüseyin Nazmi ile bahçede geziyordu. Ben çıkmazsam «Gencine i Edeb» de çımayacak. Sanki bu kelime ağzından biraz ^wel söylediği sözlerin hülâsası gibi düşmüştü..hususiyle anası babası hayatta iken . o bahsi kapaynız. ne lüzumu var?.. Katiy-yen hatırına gelmiyor. *** Ahmed Cemil yazıhaneye teveccüh etmek üzre iken merdivenden birisi çıkmakta idi. Ahmed Şevki: — Đşte!.hangi mektebe gönderebilirim ? Mahalle mekteplerinden birine göndermekle maksad hâsıl olsa! Kocam. hay şeytan hay! Bunu unutmakta mâna var mı? Ne idi yarabbi.. Bir küçük dikiş makinası bir kadınla bir küçük çocuğun yaşamasına kâfi değil midir? Matbaanın şu tenha saatinde merdiven başında cereyan eden bu muhavere artık bitmeğe yaklaşmıştı. Diyordu ki: «Bir haftadan beri inmiyorum. Ufak bir nezle. bu akşam bana gelirsin: Şu işi başka birisine de havale debilirdhn. Bu yaşta bir çocuğun .» Kurşun kalemiyle bir buruşuk kâğıda atılıvermiş olan şu perişan sözlere bir de küçük zeyl vardı: «Lâmia'ya bir şey vaadetmişsin. Başını çevirdi. değil mi» dedi... çocuğumun zamanı boş geçirmediğine emniyet hâsıl ettikten sonra her şey yapabilirim....

Saib'le Said — Saib havadis vermek için. kart bir karıya tutulmuş. ne cilveler yapıyor.. Sonra baktık ki oradan kaldırmak mümkün değil. . bizi de salıvermek istemiyor. ben Erenköyü'ndeyim. Ne diyuğ?. istedikleri iki sütunu tercümeye başladı... — Hele karıyı görseniz... dedi. Öyle bir asılıyor ki!. Hep zihninin içinde bu vardı: Acaba ne idi?.. Saib'den o kadar nefret ederdi ki ne vakit ona lâkırdı söylemek lâzım gelse ağzıyle söz söylemeği tenezzül addederek burnunu konuşma vasıtası ittihaz ederdi: —¦ Ooo! Biz onu Palais de Kristal'de bıraktık'. Đçti sızdı. Ahmed Şevki efendi Ahmed Cemil'in kulağına eğildi: — Bu akşam Palais de Cristal'e gidelim.. Said de Saib'i taklit etmiş olmak için — merdivenleri yıkarcasma atlaya atlaya çıktılar. Saib'in hikâye bakiyesi gürültüye karıştı. Ya Raci'nin hâli! Karının yüzüne baygın baygın bakıp gazel söyleyişini görseniz..» dedikçe biz Said'le kırıştık.. isterseniz yarın akşam. Ahmed Şevki ile Ahmed Cemil bakıştılar. Rari'den haber alırız.. Dur bakayım. Ali Şekib baş-mürettibi çağırarak merdiveni çıkıyordu.. orada murdar. karı Reciye ne nazlar.Yazıhanenin kenarına oturdu. fikrinde yalnız bir sual bütün örtülü hâtıraları tırmalaya tırmalaya tekerrür ediyordu: «Ne idi acaba?» Pencereden sokağa bakmakla meşgul olan Ahmed Şevki efendi birden döndü: — Đşte Said'le Saib geliyor....... dün akşam karının gözlerine bakıp bakıp da bir beyit söylüyordu: Şule i handerizi zühre midir Saib aşağısını tahattur edemiyordu. yarım yamalak türkçesiyle Raci'nin gazelleri için: «Ne diyuğ?.. Saib Ahmed Şevki efendiye sordu: — Raci gelmedi mi? Ahmed Şevki efendi burnundan cevap verdi. fakat bu tercüme mihaniki bir iş kabilinden fikrini işgal etmeksizin yürüyordu. Ahmed Cemil refikinin fikrini anladı: — Bu akşam kabil değil. *** Lâmia'ya vaadettiği şeyi tahattur edemeyecek olursa.. akşamı beraber geçirmişler olmalı. Sıvışıncaya kadar. Đri bir Alman. — Görülecek şey. Said ikmal etti: O siyehnûr çe§m-i efşan Ahmed Cemil gülerek: ¦— Aferin Raci! Epeyce taze renk göstermeğe başlamış! dedi.

küçücük çehre-i ne-şatmı bir dargınlık bulutu . Ahmed Cemil'in önünden bakmayarak geçti.ı.p ıın^auuuaiı uır sene uaaue un uuu'i aıa. Zili çekti. Ahmed Cemil bu hiddetin lâtife ile önü alınabileceğine hüküm vererek: —. bir kelime bile ilâve et-miyerek koştu. — Haniya benim şey?. bütün müsvedatı toplamış. ¦— Tamam.kapladı..7 : Ahmed Cemil. Đki arkadaş küçüklükten beri hissiyat ve efkâr teşrikine o kadar alışmışları ki yekdiğerinden birkaç gün iftirak etseler mânevi tamamiyetlerine nakısa gelmiş zannederlerdi. . Hüseyin Nazmi hemen her gün sabahley'n «Mirat-ı Şuûn» idaresine uğrar. Köşkün yanma gelince parmaklığın arasından Lâmia'nm yine çemberi önüne katarak bahçenin dar yollarında koştuğunu gördü. çemberiyle değneğini aldı. Lâmia'nın elinden çember kaçtı. — Ne? Lâmia derhal darıldı. Hüseyin Nazmi kütüphanesinin penceresinde idi: — Bu vakitte mi gelinir? Sabahtan beri seni bekliyorum. buluşmak ihtiyacına uymaktan hâli kalmamışlardı. Hüseyin Nazmi ile uzun çocukluk arkadaşlığı neticesiyle aralarına ne kadar fasıla gelse yine zeval bulmaz bir yakınlığı vardı ki buna hiçbir sebeple sekte geleıvxcitı. kapıya koştu. Kendi kendisine: «Đş fena!» dedi. dargın bir sesle: — Hem vaadediniz de hem sonra ne diye sorunuz?. Ahmed Cemil refikini iki gün görmese Umûr-u Şehbenderi kalemine yahut «Gencine-i Edeb» idarehanesine baş vurur.Şimdi o' şey alınmadı diye kapı açılmayacak mı ? Lâmia kapının düğmesini çekti.. bir de sen darüsaa! Bari geri döneyim. Ahmed Cemil'in.nıaktan.. kıpkırmızı oldu.. hiç olmazsa ayda bir gecesini Erenköyü'nde geçirirdi. işini istical ile bitirdikten sonra «Gencine-i Edeb» idarehanesine uğramış. Lâmia'ya vaadettiği şeyi tehattürden ümidini keserek vapura binmişti. değnek bir yana fırladı.

Risaleler mektep kitaplariyle mektep çocuklarından kurtulamayacaklar.... oturgeımış mektupları. müsceddeleri Hüseyin Nazmi'nin önüne döktü. o münasebetle şaire hediye edilecek bir hakaret bulmuştu. Tarsuslu Zaraifizade Abdullah imzasıyle bir gazel: Nâr-ı aşkın içre ey malum senin Ahmed Cemil: — Ateşe! dedi. bu şair-i zülüfdar garâibdisar. Ahmed Cemil okudukça «Aman ne kariha bolluğu! ne vicdan genişliği!. Sonra ilâve etti: —-. Bir aralık bir kâğıt için «Koca şair!. Mektup sahibi manzumeyi kelime kelime mûtarıza içine alarak herbirisine söyleyecek bir söz.» Ahmed Camii yerinden kalktı. — Lâmia'nm hiddetini görme. Bunlar ben miyim? Ne için?. Az kaldı kapıyı açmıyordu. Hüseyin Nazmi dudakları arasından: *¦' — Şımarık! dedi. gösterilmiyor. bu herzevekil pozuna-misil.» demişim. Đmza okunmuyor. çünkü «Pervaz-ı nigâh emelim. *"" Tâ bahçenin bir köşesinde sarmaşıklarla loş küçük bir •kameriye vardı. senin o geçen nüshadaki «Ezhar-ı bekâret» manzumesine bir alay teşniat. Şimdi de başımıza «Bir fırka-i muhayyile» çıktı: «Bin üç yüz dokuz sene-i hicriyesinin şehr-i şabanımn on yedinci gecesi saat altı buçuk raddelerinde Edirne kasabasının cihet-i şimaliyesinde kâin.. gözlerine. şu halde ben bütün bu sayılan şeyler imişim.» demişim. Bir gün âmal-i erbaaya dair bir makale gelse taaccüp etmeyeceğim..... ibzal edilmemiş tezyif kalmamıştı. Hüseyin Nazmi zarflan birer birer boşaltmağa başladı: —..» demişim. bu yazı bizim Raci'nin.. oraya gittiler... bilâhare tetkik olunmak üzere bir iki müsveddede ayırdı. O vakit iki arkadaş birbirine baktılar..IKır içeri girme de bahçede oturalım. Birden Ahmed Cemil: — «A. Ahmed Cemil fesini bir iskemleye attı...— Başka kim darıldı?... Hüseyin Nazmi birdenbire «Vay! burada da sama tariz var. Saçlarına. — Vay!..» dedi. Çünkü «tâbiş-i lerzen-de.. hususiyle daima beraberinde yaşadığı bir .» diyor.. Ahmed Cemil «Fıçıya binsin de Sakinamesini orada okusun» diye mırıldandı. Şu insafsızlığa. Hüseyin Nazmi ihtisara başladı. sepete atılacak müsveddeler teraküm ediyordu.. yürüyüşüne bile tariz olunmuştu. ikisi beraber okudular..» — Sen böyle hepsini okumağa kalkışırsan işimiz var. «Bakayım!» dedi. eserleri gözden geçirmek istediler. Al sana arzın küreviyetine dair bir makale. dedi... Öyle şeyler demişim ki görülmüyor. «Ben miyim?» Bu mirî belâhet-semir.. Ahmed Cemil için sarf olunmamış tahkir...... Saki-namesi dere olunmamış diye küplere binmiş!» dedi.. çünkü «Kiysu-i müşemmeş..

Bence halk nerede gürültü oraya teveccüh eder. fakat istihzaya hedef olanın kıymetini tenkis etmez..... nasıl arkasına düşerler. — Elbette. bu tabiî nıeyelâna. Đşte senin yazıların mutbuat sahasından geçerken bu yolda haset yaygaralarına tesadüf ediyor. Ben onun söyledikleri için bir şey diyor muyum ? Ben ona tahkire benzer bir şey yapıyor muyum? Beni bir lügat kitabından ne kadar şetme.. Sabahleyin kapışan kapışana. bu adamın şu muannit ısrar ile senin ve benim aleyhime bu kadar musallat oluşuna ne sebep var? Kendisine bunun için para mı veriyorlar. O istihzalar ayniyle mudhik resimlere benzer ki ¦insanı bir müddet güldürür. söven. o başka bir mesele. fakat halkı güldürmeğe çalışanlar işte o bir alay soytarı olmaktan başka bir ehemmiyet alamazlar. Bizi anlamıyor. Bugün takdir ettiğimiz bitr adamın o yolda tuhaf bir resmini görsek hangimiz gülmeyiz? Fakat o resme gülmüş . îşte asıl farkınız da o değil mi? O tahkirleri icradan seni meneden bir şey var ki onda yok. bağırırlar. hattâ güzel esvaplarının eteklerine sarılan azgınlar olur. o kadar. hayâsız çocuklardan başka şeyler değildir. tezyiflerle dolduran «Mâkes-i Zaman» ne kadar satılıyor. Ahmed Cemil diyordu ki: — Lâkin ne sebep var... O küçük bebek gibi ağlayarak eve mi kaçacaksın? Emin ol ki pencerelerden seyredenler için o çocuklar arsız. Bak.. insanlarda tabiî bir histir.adamın bu suretle aleyhine kalem yürütmek için bir insanın muaşeret zarafetinden bu derece mahrumiyetine taaccüp ettiler. haz etmiyormuş.. luıuutt mem ki hakikat senin dediğin gibi olsun.. Hiç mahalle çocuklarının oynadıkları bir viranlıktan süslü bir bebek gibi küçük bir kız geçerken tesadüf ettin mi? Bütün o arsız çocuklar o küçük kızın zerafetine karşı duydukları bir kıskançlıkla birden nasıl tutuşurlar. Çünkü herkes gülmek ister. sonra Hüseyin Nazmi'nin karşısına oturarak bu kelimenin ihtiva ettiği şüpheyi tefsir etti: wyic LWSliye UZ. tezyiflere uğrayanların haline acımaktan ziyade gülmek hissini ilâve edersen bugün bizim etrafımızda bağıranların ne yolda bir aksi şada hâsıl ettiğini anlarsın. Hakkın kimde olduğunu aramakla iştigal edenler çok mudur zannedersin? Matbuatta taarruz erbabının eline geçenler tıpkı sokakta çamura düşmüş bir adama benzer.. insanlarda istihzalara.. Halk güler ve gülmekten haz eder. Ahmed Cemil: — Acaba? dedi. etrafına toplananların onda dokuzu güler.. fakat meselenin esasını yanlış telâkki ediyorsun. hergün sütunlarından bir çoğunu ötekinin berikinin yazdıklarına... Bu. Hüseyin Nazmi arkadaşının teessürle söylediği sözleri dinlerken gülüyordu: — Ne kadar hassassın! dedi.. bunu mutlaka söylemeği bir vazife addediyorsa tahrike neden lüzum görüyor?. tahkire delâlet eder kelime varsa toplayıp da Raci'nin yüzüne fırlatmaktan meneden bir şey var mı?. yahut bizim iyi şiir söylemediğimize halkı ikna etmekle kendisinin şair meziyeti iki kat mı oluyor?. Çok safderunsun. tarizlerle. Ben şiir söyleyecek olursam onu susmağa mecbur mu etmiş oluyorum? Ondan hakk-ı teşaürü selbedecek bir kuvvet mi var? O da söylesin. içlerinde taş atan.. Cemil!. Mütalâanın bir kısmı doğru..

bu eserle Ahmed Cemil beşer hayatını yazmak istiyordu: başından sonuna kadar bir şiir ki bir tebessümle başlasın. takdir edilmemek endişesi olmasa. Ahmed Cemil dudaklarını büktü. Daha sonra ümit güfleşi o kırılmış kalbin emel enkazına hazin bir veda nazarı ile süzülüp gidiyor: O vakit neticenin kara bulutları. senelerden beri yazmak istediği. Ya benim o mahut eseri bitirsem de çıkarsam ne olacak?... ne dediğini anlamamış gibi dalgın bir na-jzarla baktı. Bugün üç dört tane ufak tefek manzumecikler için feryat edenler o vakit o koca bir cilt dolusu yeniliği görünce ne . bah. artık gözlerim bulandı. Đşte eser bu idi. Ah!. zihninin içinde müşevveş hayaller gibi uçuşan müphem renkleri zaptedebilecek bir alete malik olmamaktan . güya semanın bakir sinesine güneşin busesinden.. dedi. Fakat sonra yavaş yavaş âfak yanmağa. bir suret veremiyordu. bazan aczini lisana atfetmek ister. bir şey ki. Ahmed Cemil'in gözleri o küçük pencerecikten ayrıldı. arkadaşına okumuştu. Hüseyin Nazmi mai kurşun kalemiyle risalenin matbaa müsveddelerini tashih ederken onun gözleri kameriyenin sarmaşıkları arasından yer yer açılmış aralıklardan birer zümrüt pencere buldu/biraz iskemlesine yaslanarak gurubun bir esmer -ve şeffaf tül gibi semanın ipek sathına gerilen gölgelerine daldı. Bu eserle öyle bir şey yapmak isterdi ki. her dakika işleyip süslediği eser idi ki bunda çocukluktan beri okuduklarından aşılanmış şiir zevkini tatbik etmek isterdi. Fakat istediğini yapamamaktan. hayata bir ümit incilâsiyle açılıyor. Hüseyin Nazmi'nin herşeyi soğuk kanlı tetkik etmekten ibaret olan felsefesine iştirak edemiyordu..yapacaklar? Ahmed Cemil'in o mahut eser dediği. onun sevda dudaklarının temasından tutuşmuş bir bahar sabahı. düşündüğünü kalemine tersim cttiwmpTnpirj-o^ nıı'jt<v"^iit h. Bir çok parçalarını yazmış. bir katra girye ile netice bulsun. o vakte kadar görülmüş olan şeylerin hiçbirine benzemesin. Bu eserin âdeta hastası olmuştu. son ziya bakiyeleri bir tarafta küçük bir bulut parçasının kenarına oyalar talik ediyor....tepnini tutardı. beyninin içinde bir çocuk kabilinden yaşatıp bü-lyüttüğü... cevap vermek istemedi... sonra dedi ki: — Ah! bu anlaşılamamak. hafif bir hava bu uzun sıcak günden sonra sahralardan kalkan akşam buğuları üzerinden hafif darbeciklerle kanatlarını silkerek geçı"yor. Ne vakit buluşsalar Hüseyin Nazmi'ye bundan bahsederdi.. Hayat mübarezesi..olmaktan dolayı o adam hakkında fikrimize hiçbir tebeddül gelmez. O şeye zihninde mümkün değil bir şekil.... o saf ve taze ruha hayatın ilk mihnetleri yavaş yavaş sokuluyor. iktidarını hissinin dûnunda bulduğu için kızar. etrafa bir ateşli havasının baygınlıkları yayılmağa başlıyor.r yeis ilp her yazdığı par-çadan sonra^o narcava veremediği ruhim Tna. Zihnen tertip ettiği esas pek sade idi: Bir taze ruh ki. arkadaşına baktı.^ Bir aralık Hüseyin Nazmi: — Karanlık oluyor. güneşin son demlerinden çıkan bir nefes gibi serin. sabahtan beri güneşin bu sahranın üzerinden çektiği çiçek kokularını şimdi tekrar arza serpiyordu. Kendi kandisine küser.s burada bitmiş gibi göründü.

yükselsin. mefailün.. Bizim veznimizin musikisine. yahut hafif bir esası ağır bir veznin sakil seyelânma terk etmek vezninin musikisine karşı nasıl bir duygusuzluk ise muhtelif esaslardan mürekkep uzun bir manzumeyi yalnız bir vezin ile söylemeğe kalkışmak yine musikiye karşı öyle bir 77 II anlamamazlıktır. yine yavaş yavaş. failün» vezniyle bir hissiyat tuğyanı. Türkçemizde de böyle şeyler meselâ Fran-sızcadan daha güzel yapılırken yazık ki yapmıyoruz. müstef'ilün» ile bir sükûn.. Fakat lisan Türkçelikten çıkınca. Hüner musikiyi yeksaklıktan değil. Arabînin. Fakat o mânayı hissetmek. Buna mukabil. vezin hakkında bitmez tükenmez nazariyelerini anlatırdı. Ah! Bir ke-o esere bir vücut verebilse!. sonra meselâ ara yere girivermiş bir ıstırap şuhkası. fakat bunu ne için anlamamak ?. veznin musikisinde hüküm sürmek lâzım gelen ahengin mânası. muhtelif makamat ve usulün insicamından istihsal etmektir. Bizde bu cihete dikkat edilmiş mi ? Bir satır vezin ile mersiye söylemek... feûlün» vez-niyle melûl bir edada sürüklene sürklene gidip dururken sonra «mefailün. Meselâ hazin bir parça «Feûlün. şiddetin en yüksek tabakasına kadar çıksın. bir nazım feveranı. Eğer bu yenilik herkeste bir iltifat meyli hâsıl etmezse.. ine ine son nefes bir musiki inlemesiyle bitsin. yahut vukuf iddia edip de bundan ne için istifade etmemeli?.. Bu yolda yazılmış bir manzumeyi tasavvur et ki vezinlerin taşkın dalgaları üzerinden atlaya atlaya akıp giderken birden yorgun düşmüşçesine ağır ağır sürüklensin.. Yirmi tane yeknesak suzinak şarkıyı okumaktan.. feûlün... bir ifade hiddeti.. bundan hâsıl olacak tesirin ruh üzerinde ne kadar kuvveti olmak lâ-zita gelir. Sonra tekrar bir feveran ile taşsın. sanki mızrabın bir hiddet çimdiği kabilinden tek bir «ulun». Şimdi benim eserime vermek istediğim musikiyi düşün. Hele vezin için kimbilir ne kadar tezyiflere uğrayacağım... O ahengi husule getirmek için bizim elimizde manasız bir hece vezni yerine haddizatinde bir musikiden ibaret bir vezn-i mutrip varken ne için nazmımızın eczasına dikkat ettiğimiz gibi miş-vannda da ahenk ve veznin şiirin ruhu ile hemdem olmasına dikkat etmeyelim?. akışının ifadesine. onu yazarsa — bir gün Taksim bahçesinde arkadaşlarına itiraf ettiği gibi — artık hayatta vazifesini ikmal etmiş kıyas edecekti. o ahengin yeknesaklığından husul bulacak ezayı ne için alamamalı? Garbin manzumelerinde evzanm değişmesinden hâsıl olan ahengi görüyoruz.. Ahmed Cemil devam etti: — Musikide yapamadığımızı bari nazmımızda yapalım. Şimdi bir şiir söyleyiniz ki. dinlemekten duyduğumuz yorgunluğu hiç olmazsa nazmımızda kaldıralım. Sözünün bu noktasına gelince kendisini kaybeder. veznin kasırgasıyle yükselsin.. Beş yüz beyitlik bir manzumeyi muttarit bir vezin üzerine söylemekten tevellüt edecek ruh yorgunluğunu. hissettikten sonra tatbik etmek lâzım. derdi.. daha sonra «müstef'ilün. edasının hissine ne için vâkıf olmamalı. Garblılarm hareke-i musikiye dedikleri uzun hecelerden Türkçe mahrum olduğu için Türkçeye hece vezninden başka bir ahenk olamazdı.rnünbais bir fütur ile âdeta hayatından bezer. feilâtün. Heca veznine de bu hizmeti ifa ettirmek mümkün olamzadı. Bütün hayatta ümidi onun üzerine müpteni idi... .. Farisînin hazain-i servetinden tezyine başlayınca o mahut vezni muhafazaya nasıl imkân görülürdü. Bugün Hüseyin Nazmi'ye diyordu ki: —• O yeniliklere çıldıracaklar..

Hüseyin Nazmi'nin tebessümü biraz daha genişledi.. o kafiyede bir kelimeyi kasideden mahrum etmemek için türlü mâna garibelerine mecbur olarak müşkülâtı hayret verecek bir külfete katlanmışlar da kafiyenin ahenk mânasını düşünmek akıllarına gelmemiş. onda da bir sükûn var ki sıfatı sıfatın mâ-5 nasmdan ziyade. bütün şiir bir yandan veznin ahengine nefsini teslim ederek dalgalanırken kafiyeler öteye beriye müterennim zamze-meler. şişiyor. fikri o mâruf zeminlerde bocalamaktan kurtar . işte yarının nazmı '/feeııcejçejamelerin mavzu manasından başka bir de — nasıl iâbir edeyim — şada mânası vardır. Hele kafiyelerin mûtad tertibine hiç aklım ermiyor. sonra vezinlerin musikisine de o7 tebeddülden gelen ahengin mânasını ver. bahr kelimesinin o bir harekede toplanan üç kuvvetli harfinden hususiyle sonundaki tesadümünden hâsıl olan tasavvut şiddeti ister ki bu kelime bir sert mâna tasvirinde kullanılsın: Meselâ bahr-i huruşan. Ahmed Cemil.. Ah. A t VB SĐYAH in» kafiyeli seksen beyti birbirinin arkasına sıralamaktan kulak için lütuf mu îıâsıl olur kelâl mi bilemem? Hele gazellerde matladan sonra gelen müfretlerde madem ki nazmın arasına kafiyedar olmayan kelimeler sokarak samiayı tahrik etmek tecviz ohınuyor. Ahmed Cemil bu gidişle bu akşam bütün edebî mecellesini bir kaç yüzüncü defa olarak arkadaşının önüne tekrar döke-1 çekti. çünkü derya Tielimesi de sakin.. O muvaffakiyete bir de kafiyenin tasavvut mânasını ilâve et. f bihler. bütün o köhne cinasları çıkar. yahut bahr-i pür huruş.. o eser yazılıp da intişar ettiği zaman Ahmed Cemil büsbütün başka bir adam olacak! Öyle zannediyorum ki iştihar perisi gelip makhur. pervaz kelimesinin tayaran meylini.. feryat keli*-* meşinin yırtıcı ahengini pek iyi^duyuyonım7Insanda_ bu duyuş zevki olduktan sonra meselâ: «bâhr-i sükunperver»ı diyemez. bizde _en dikkat edilecek şeyler ihmal edilmiş de edebiyatımızda çocukça oyunlar için hayatlar sarfolunmuş.. zavallı Hû* şeyin Nazmi'ye.4âte_b_enim eserJ. değil mi? Buna mukabil «derya-yı sakin» derim.. Nazmi. sonra netice vermek istedi: — Şimdi düşün! Melûl bir beyit hazin bir kelimenin üzerinde sakin bir vakf ile bitsin. o halde kafiyesiz nazım söylensin... ¦ sükût edince Hüseyin Nazmi cevap vermedi. MAĐ VE SĐYAH 7S Şimdi büsbütün karanlık olmuştu. «An ve "TS M. fakat bir ittırat içinde zevke tevfikan icra etmek bize ait bir muvaffakiyet. iki arkadaş biribirini birer nıütekâsif gölge şeklinde görünüyorlardı. Kafiyenin terüp tarzını sırf zevkle. \Bilmem herkes hisseder mi? Fakat ben meselâ nâl:ş_kelimesinin mahzun edasını.. Hattâ bugün yeni şiirin ruhunu anlayamayanlar da kafiyede bir ta-savut mânası olabileceğini düşünebilecek var mıdır acaba?. — Helejçafiye^ Gariptir. o zaman: «Ben bugün şu toprak parçasının üzerinde birisiyim!» diyebileceğim. sonra mutantan bir kafiye di-^ ğer bîr beytin mâna haşmetine müdebdep bir karar versin. izah ediyor. ferhenk. renk» kafiyesiyle kaside söylemek için efkârı tasavvur edilemeyecek tazyiklere ve ivicaelara uğratarak. bu uysal muhataba bütün şahsî fikirlerini dinletti.. . nağmeler serpsin/ sonra o şiirden bütün hayîde teş-.v_ _ Ahmed Cemil artık mütemadiyen söylüyordu.. «Jenk. mağlûp ayaklarımın altına atılacak: kendimi birden yükselmiş göreceğim. Sanki bahr kelimesi de o sıfatla beraber taşıyor.

bahçeninbütün sahranın. zihnen kendi kendisine tasvir ediyordu. Fakat bunu nerede bulacak? Muzaffer beye Paris'ten gelmiş. — Ahmed Cemil birden kalktı: — Buldum.. Hakikatin daima hülyanın dununda kaldığını bilirdi.Arkadaşını dinledikçe kalbinde merhamet hissi duyuyordu. Birden. Ahmed Cemil'in güya bu sualine cevap veriyormuş gibi köşkün yukarıdan. bir • aralık Hüseyin Nazmi dedi ki: — Eserini bitirirsen sana burada bir ziyafet vereyim.. haydi yanma çıkalım da seni barıştırayım. Her uğradığı dükf kâna böyle üç satırlık tarif ile mi soracak?. Müsterih bir nefes aldı... °kursun.. Lâmia sana gösteriş yapıyor. Ahmed Cemil:: — Teşekkür ederim.. mük'abları altı suretle tanzim etmeli ki o altı levha hâsıl olsun. ne zaman? dedi. Tamamen tahattur ediyordu: O vaadettiği şeyi bir gün şakirdi Muzaffer beyde görmüştü. Ahmed Cemil şu güzel oyuncağu. Lâmia'nın birden sesini işitince hiç düşünmediği halde birdenbire aklına gelivermişti. onun için o söyledikçe Hüseyin Nazmi vicdanından hafif bir sesin: «Zavallı çocuk!» dediğini işitiyordu.. Hüseyin Nazmi kameriyenin sarmaşıkları içinde daha kesif duran karanlığın arasında gözleri dalgın. köşkten bir ses işitildi: — Ağabey! yemeğinizi göndersinler mi? — Göndersinler!. .. pancurları açık bir odasından bir gürültü toptu.. artık öteden beriden bahsediyorlardı. endişe ile dolu bir vaziyette arkadaşına bakıyor.. belki Ahmed Cemil bu kadar hülyalara esir oldüğil için. — Neyi buldun? Ahmed Cemil cevap vermedi. Đkisi de sustular. Ahmed Cemil. Güya piyona çalacak.«. Ne için? Bu merhametin mahiyetini pek iyi takdir edemiyordu. bu mük'ablarm altışar tarafına altı levhanın kesilmiş parçaları yapıştırılmış. Bir kutu ki içinde tavla zarları şeklinde fakat oldukça büyük mük'ablar var. semaların üzerinde dalgalanan sislere dalmış düşünüyordu. dedi. dedi. istediğin adamları davet et.. Yemek yediler.. Sonra kameriyenin ortasından sarkan fenerlerin delikli kaidesinden yemek tepsisinin beyaz örtüsüne dökülen oynak ziyaya dalarak: — Kimbilir. neşretmeden evvel bir kere kendin . Hüseyin Nazmi dedi ki: —.

dudaklarına hafif bir tebessüm. O da şöyle bir tarafa çekilir. piyanosunun iki tarafındaki mumlan söndürdü.. mini mini sanatkâr iskemlesine geçsin..»^a.. Đstiğnanın bu derecesi de fazla. işte gönlün oluyor. Ahmed Cemil: — Đşte gidiyorum. işte mumları yakıyoruz.XA±l 81 «utanırım. ben oradan gökleri seyrederim olmaz mı?. gözleri yere dikilmiş.1 var... Artık Hüseyin Nazmi'nin kendisini çekip iskemleye doğru götüren koluna hiç mukavemet etmedi. Pencereyi gösterdi.. dedi. sonra yavaş yavaş kaşlarının gerginliğine gevşeklik. Düşünmeksizin yarın bir genç kız sıfatına girecek. Ahmed Cemil yetişti. omuzlannın küçücük hareketleriyle. O vakit Lâmia'ya yalvardılar: «Bu kadar naz neye iyi?. öyle somurtmağa çalışma... başının hafif silkintileriyle reddediyor. Odanın en uzak bir tarafına gitsin. Haydi. dadı? — Biz geleceğiz. Omuzları. olan şu çocuğa artık müfred hitabını ayıp bulmuş.. Ağabeyimin yanında her vakit çalmıyor mu? Yabancı olarak bir Ahmed Cenv. ince kaşları çatılmış.. Lâmia dadısıyle beraberdi.. Öğrendiğin parçalar bunlar değil mi? Kend. kapağı çekip kapıyordu. odaya evvelâ Hüseyin Nazmi girdi.n istediğini çal. siyah saçlarla dalgalanan küçücük başını uzattı. dedi. haydi. Hüseyin Nazmi'nin bir işareti üzerine dadı çekildi: — Nereye gdiyorsun. soluk kırmızı dudaklan bükülmüş. — Cümlesinin sonunu tas-hihen tekrar etti — Farzediniz. utanının!» diyordu. Bu tarafa hiç bakmayacaksınız. Haydi bakalım. Đşte şurada pencerenin kenarına otursun. başı bir dakika evvelki red ifadesinin şiddetini kaybetti. Lâm'a hırçın çocuklara mahsus bir hareketle döndü: — Mümkün değil! dedi. Lâmia dudaklarının arasından hafif bir istihza ile: .. sonra gülerek Ahmed Cemil'e baktı: — Siz tâ oraya. Utanmakta ne mâna var?.. şu açık pencerenin yanına oturacaksınız.» Lâmia evvelâ Hüseyin Nazmi ile Ahmed Cemil'in arasında..xVJÜ«ĐJ. mütemadiyen . küçücük parmağiyle şu mütehakkim emri teyid etti. bak bak gülüyorsun.. anladınız mı? Hiç. Sen o gürültüyü bırak da bize bildiğin parçalardan çal. oturdu. uatta gözünü çevirip bakmasın. Ben de senin yanında yapraklan çevireyim. senelerden beri devam eden tekellüften ârî bir itiyada hatime vermek lâzım geleceğine şu dakikada hüküm vermişti. Zaten onlar ne kadar çalabileceğim bilmiyorlar mı?. Nihayet dudakları deminden beri açılmak isteyen tebessümle büsbütün tezehhür etti. Sonra yuvarlak iskemlesinden atladı.. gözlerine bir teslimiyet gelmeğe başladı.Merdivenlerden yavaş yavaş çıktılar... Beni dışarıda farzet.

O da Lâmia'yı unutmuş idi. kâğıdın üzerinden püskürterek uçuruyordu. belâgati yalnız işte şu siyah titremeden ibaret... gecenin hafif rüzgâriyle başlarını sallayan korkunç heyulalar gibi yer yer zulmetler içinde hareket eden ağaçlara dalmış. ötesinde berisinde beyaz münevver pullar serpilmiş. Sanki orada değildi.. parmakları titriyor. bu siyah levhanın üzerinde. o mübtedi tereddütleriyle piyanonun dişlerinden . küme küme. bütün bu titrek gölgelerin şiirini temaşaya mevkuf olmuş duruyordu. tuşlara korkak bir temas ile dokunuyordu. gözlerini bulandırıyordu.. Aşk serzenişleri La fille de madam Angu'dan kolay bir polka. yapamamak korkusundan mütevellid bir heyecan kalbini sıkıyor. yukarıda ve aşağıda birer levhanın. sakit duruyordu.. sanki karanlıkları yerinden oynatarak ibir beşik içinde sallayan rüzgâr ile canlanarak. Ahmed Cemil?.. Lâmia şimdi ellerini hâtıralarına teslim ederek bırakıver-mişti.. bir garam visaliyle kucaklaştığını gördü. Karşısındaki notada işaretler gözlerinin önünde iki taraftan titreyen mumların ziyasiyle bir alay acayip gölgeler gibi bulutlanarak geçiyor. mübhem bir şiir hissediyordu ki sakit. öpüşen. 6 hası kalkarak o siyah işaretleri üflüyor. Fakat çaldıkça metanet gelmeğe başladı. sanki şu küçük titrek parmaklar tuşlara dokundukça bir musiki nefMai ve Siyah — F. duvarların parmaklıkları arasında irili ufaklı. çatıları yükselen köşklerin. Hüseyin Nazmi'nin açıverdiği bir notayı görmeyerek. kollarıyle biribirine selâmlar gönderen ağaçların. zulmetlerin sevda dolu göğsüne döküvermişti. fikri bulanıklıktan sıyrılıyor. Lâmia'nın musiki mecmuası piyanoya her yeni başlayan çocuklara muallimlerin tertip ettikleri hemen daima az çok yekdiğerine benzeyen silsile-i meşaidden ibaret idi.. Ahmbed Cemil orada pencerenin yanında. Yapraklar döndükçe gözlerinden o bulut kalkıyor... harekete gelerek şu siyah gece zemini içinde titreyen bu siyah levhanın. Denebilirdi ki yalnız parmakları düşünüyor. Lâ-mia'nın musikisi.. Sema. tahattur eyliyor ve mihaniki bir hareketle hâtıralarını tuşlara naklediyordu. Carnavale di Venezia'dan sade bir ariette. şurada burada karanlıklar içinde biribirine sarılan. diye mırıldanıyordu. Ahmed Cemil'in orada bulunmasından gelen bir mahcubiyet hattâ düşünmeğe müsaade etmiyordu.— Farzediniz!. Lâmia artık onun mevcut olduğunu yavaş yavaş unutmağa başladı. Ahmed Cemil şurada mai ve siyah. parmalan kuvvet buluyor. Lâmia evvelâ piyanosunun başına mütereddid oturdu. Bir genç kızın duası.. şimdi tuşlara daha emniyetle dokunuyordu. Bu temaşadan derin. gözlerinin önünde.. bir şiir ki lisanı yok.. ara sıra muhtelif noktalarında uçan beyaz tüller harekete gelmiş. fakat ezber çalmıyormuş gibi gözlerini de ayırmak istemeyerek sekizliklere yetişemeyen minimini ellerini f Mislerinin üzerine bıraktı. ötede beride bacaları. şimdi nerede bulunduğundan bile haberi yoktu. sırma işlenmiş bir örtü gibi eteklerini görülmez ufuklara salıvermiş. O şimdi.. yahut uzaktan uzağa başlarıyle. bahçelerin.

saçlarından ziya köpükleri serperek bir genç kız çıkıyordu.. başından arkasına dökülen kıvırcık saçların dalgalarını münevver bir ihtizaz içinde sarıyor. — Bana bakıyorsunuz Cemil bey? Haniya dışarıya (bakacaktınız ? Önündeki mecmuanın son yaprağını çevirmiş olan Hüseyin Nazmi ilâve etti: — Tenbihi bozmaya gelmez. hülyasının ianesiyle ikmal ederek görüyor. hafif. inkişafa müheyya bir gonca ki. Bu gül renkli ışık içinde şimdi Lâmia onun gözünde sihirli bir inkişaf ile sanki büyüyor. yan muallâkta. Ahmed Cemil şimdi Lâmia'nm ihtarını unutmuştu. Şimdi bu mücessem şiire bakıyordu.belirsiz hareket eden bir salıncak nazlılığıyle salanıyordu. mumların sarımtırak ziyasiyle titreşe titreşe öpüştükten sonra sönüyordu. yarın bir genç kız olacak. havalin eksiklerini gözlerinin. o dar omuzlar genişliyor. ondan sonra beybabasının yanına gidecek. şu küçük çocuk.. şimdi şu çocuktan... O olmasa belki şu levhanın ruhunu daha iyi anlayacak. Lâmia. sonra yavaş yavaş tekasüf eyleyerek mahsus b'r şe1"1 kesbeden o onbeş yaşındaki genç kızı görüce rdu. ciğerleri koparan bir aşk busesiyle öpüyordu. Lâmia'nın vücudunu saran mütekâsif esiri. büsbütün tezehhürü-ne yalnız bir bahar sabahı kifayet edecek. Bu kırmızı ziya odanın ortasında masanın etrafında ateşten bir hâle teşkil ettikten sonra yavaş yavaş hafifleşerek bütün duvarlardan... şu mini mini mahlûktan o penbe renk içinde. Gösîori T<"-öüa'yı değil. eşyadan. şu küçük başa bir vüs'at geliyor. Büyük lâmbanın kırmızı kalpağından yakut renginde bir ziya intişar ederek bütün bu odayı alevden bir renge boyamıştı. sonra tâ piyanonun kenarına kadar gelerek Lâmia'nm sırtını. fakat işte şu gözlerinin önünde garip bir sersemlik veren bir sevda nefesiyle teneffüs ediyormuşçasına titreyen nazenin hayali. yüksek iskemlesinde yere zor yetişen ayakları. kulaklarım tırmalıyordu. .koparılmış nağmeler. uzun. çevirmeğe müheyya bir vaziyette duruyor. küçük hanımı kızdın nz. öyle. bu rakik nağmeler arasında silkinerek. bu küçük çocuk yükseliyor. yarı açık bacaklarının ucunda hafif. kirpiklerinin gölgesiyle karşısındaki levhanın ziya oyunlarını itmama çalışarak. şu incecik vücuttan uçan bir esîr şrib' sanki tobahhn1" ederek. perdelerden kayarak burada bir penbe gül uyandırıyor.. Hüseyin Nazmi ayakta bir eli yaprakların yanında. parçanın hareketine tebaiyetle küçük başı hafif hareketlerle sallanarak. Ah! Bugün kinıbilir nerede sevda hülyaları ile mest olan o genç kız — eğer kendisi için öyle bir genç kız yaratılmış ise — ne zaman yolunun üstüne tesadüf edecek?... henüz vüs'at bulmamış omuzları dirseklerinin inip çıkmasiyle hemâhenk olarak. Başını çevirdi. Ahmed Cemil bu lâtif hayali kaybetmek istemeyerek gözlerini süzüyor. küçük bir rüzgârın isabetiyle kendi kendisene belli. Şimdi bize yeni öğrendiği Đspanyol havasını da çalacak.. uzun konçlu düğmeli zarif potincikler içinde minimini ayakçıkları birbiri üstüne konmuş. bütün hedeften mahrum kalan gençlik hülyalarının hüsranı kadar uzun. omuzlarını.

Şimdi sema lâcivert bir şişeden süzülen ziyaya benzeyen hafif bir su halinde büsbütün şeffaf. kollarının zincirli bilezik-leriyle raksediyorlardı.ki tâ köşkün saçaklarını öpmeğe çalışıyordu. ağacın bir kısmı gölge içinde kalmış iken mütekaıbil kısmı beyaz bir ateşle tutuşmuş-çasına parıldıyor. şuracıkta pencerenin şu kenarından. Şimdi gözleri kamaşmıştı. geceler ilahesi. fakat tam köşkün üstüne gelince artık birden tevakkuf etmişler zannolundu. o veşillere birer jeyaz fenercik asılıyordu. ensicesi çözülüvermiş . buracıkta kımıldamadan seyretmek istedi. sonra yavaş yavaş gözleri alışınca hayret etti. Deminki manzarada bir tebeddül vardı. altından... Ahmed Cemil başını pencerenin kenarına dayadı. Ahmed Cemil başını kaldırdı. sanki bu çehreyi nazarlardan kıskanarak saklanmak istiyormuşçasma şiddetini arttırmış idi.. bütün bu levhanın şekillerine bir hareket veriyordu. bacalar. uğraşa uğraşa çekiyorlarmış. ötede beride yıldızlar büsbütün beyaz idi. Hafif bir rüzgâr uçuyor. o vakit Ahmed Cemil kendisine. yaprakların üzerinde sanki bir fırçaaan serpilmiş parça parça sütlü nurlar titreşiyordu. kopuvermiş. serpiliyordu. yükseltiyorlarmış gibi geliyordu.. çektiler. çıkıyor. rüzgâr. görünmeyen bir takım kollar zincirlerle şu ateşten kütleyi derin bir uçurumdan yavaş yavaş. işte şu karşıki köşkün çatısının arkasında.Ahmed Cemil başını çevirdi. kâh çılgınca savrulan kar fırtınalı gibi yuvarlanarak geçiyorlar. Ahmd Cemil'e. çatılar. serpuşların pullarıyle. Bir müddet geceye bakamadı. Bitmez tükenmez beyaz bulut parçalarını küçük küçük şamarlarla oraya sevkediyor. Sonra birden ağacın bütün üst tarafı beyaz bir yangın içinde kaldı. rüzgârın önüne düşmüş. demin birer siyah kütle odan bütün bu eşya şimdi parıltılı bir su ile yıkanıyor gibiydi. ispanyol havasının şarka mahsus aksak vezni Ahmed Cemil'in hayalhanesinde binlerce Đspanyol rakkaseleri icat ediyor. Ansızın kırmızı kiremitlerin üzerinden bir nur çizgisi göründü. şimdi oradan görünecek. Köşkün kırmızı kiremitlerinin arkasında güya bir bürkân menfezi açılmış. etrafından nazenin hıra-mma döşenen beyaz bulut kümeleri arasından bütün onüdebdep şâşaasiyle çıkıyordu. Şimdi güya bu ağacın ucaresinden bollaşan bir su fışkırıyormuşçasma o nur-u rakkas yapraktan yaprağa koşuşarak biribirini tutuşturuyor. Ahmed Cemil'in önünde yüksek bir kayısı ağacı vardı. ayaklarının halhalarıyla. Şimdi. sanki bir kamçı ile bütün ufuklardan bütün bulut kırıntılarını püskürterek oraya gönderiyordu. bazan ağır ağır akarak. çılgın bir seyirle uçuşuyordu. bir nur tufanının şelâleleri taşmış idi. Çektiler.havanın keyfî ıaksiyle dağılıyor. Bunlar hep beyaz idiler. bunlar işte o çatının üzerinden nazlı şaşaasını dökerek yükselen ayın karşısında parmaklarında zilleriyle. geniş bir istihza handesiyle bakan bu simanın muammasına uzun bir nazarla baktı. üzerinden. . sırıtarak. bazan koşa koşa. ağaçlar. Sanki semanın lâcivert ipeğine gerilmiş bir beyaz atlas ki birdenbire tahrip edici bir nefesle parçalanıvermiş. hiç arkası gelnıeyecekmişçesine geçiyorlardı. şimdi Ahmed Cemil gözlerini' baktığı sema noktasından küçük beyaz bulutlar peyda oluyor. kâh gergin kanatlı güvercinler gibi süzülerek.

Ahmed Cemil Hüseyin N&zmi'ye dedi ki: — Artık sen de uyu. Ah o gene. Ahmed Cemil çekildi. hâkim ve âmir oir nazarla bütün şu dağınık enkaza bakıyor. Bana izin ver. alay ederek Lâmia'-nın karşısında eğildi. metin.O. dedi ve kaçtı. Lâmia bir kahkaha ile: — Matmazel uykuya kaçıyor. Ahmed Cemil'e dedi ki: — Bizim küçük musikişinasa alkış yok mu? Ahnıed Cemil ayağa kalktı.. biraz 'Çıkıp şöyle yalnız tenha yollarda gezeceğim. çocuk çalacak şeyi kalmadığını anlatacak bir eda ile kardeşine baktı. Köşkün önünden geçen geniş caddeye çıktı. bunlar şu lâcivert meriler kubbenin zeveban etmiş parçaları.. dışarıya çıktı. öyle değil. Ayaklarının altında çıtırdıyan kumların üzerinden yavaş yavaş. Kendi kendisine diyordu ki: — Hayır. sanki altında parçalanan bu bulut kırıntılarını tezyif handesiyle temaşa ediyordu. Gülüştüler...... Hüseyin Nazmi: — Mutlaka mehtaba karşı manzume söylenecek! dedi... bu bir pencere ki semanın şu lâcivert kubbesinde açılmış.. şimdi ay bütün tabiat "münevver bir aşk firaşı hazırlamak istiyormuşçasma altın bir fanus şeklinde duruyordu. bir pencere ki semaların öte tarafından intırak ederek peyda oluvermiş. parmaklığın kapısını açtı... gülerek. mehip.. nr'teazzım. ay. bahçeye indi. Yarın sabah konuşuruz. Kimindir o küçük seyyal sima ki hülyasının âyinesi üzerinden zapteaıı-miyen bir renkle güya bir bulut parçası altında mütemevviç.. mumlar söndü. puf. değil mi?... kız! Ona ne vakit tesadüf edecek?. gecenin uyku sükûtunu ihlâlden korkarak ilerledi. ona karşı yürüdü.. Hüseyin Nazmi. — Matmazel! diye başladı. sahrayı tutuşmuş bir derya içine alan mehtaba karşı hülya enginlerinde doalşmak istiyordu. akıp gidiyor? . bir pencere ki içi nur deryası. Onun için Hüseyin Nazmi'den kaçmak. . puf. sonra bu bulutlar. bunlar o ateşin buharları ki meçhul bir ufkun derinliklerine dalıp gidiyor. Ahmed Cemil'in düşünmeğe ihtiyacı vardı. şimdi bütün bu gök duvarları çözülmeye başlayan buz safhaları gibi çatırdıya çatırdaya kırılıp dökülecek. Benim için yine kütüphaneye yer hazırlatmışsındır. frenkvâri selâmladı.Lâmianin parmakları son karar darbesini verdi. bir ateş hazinesi.. Şimdi Ahmed Cemil'in nazarında bu ay başka bir mahiyet alıyordu.

köpükler içinde müphem.. dumanlar beyaz gül yığınlarına tebeddül ederek — her an bir başka şekle giren. o genç kız.» diyordu. o genç kız. öbür tarafında yığılmış küme küme beyaz atlasların arasında. bazan yüksele yüksele birdenbire patlamış bir dalga gibi serpintili. ipek tufanları mermer sütun enkazına.» Bu gece Ahmed Cemil'in uykusunun semasında da dönen bulutlar arasında kırmızı bir müstehzi ay çehresi — daha ileride kaybolmuş bir ufukta. bütün aşk kabiliyetinin hasretiyle seviyor. baygın baygın süzülerek. vakit vakit bir tarafına isabet eden bir parça bulutla melûl ve gazaplı.. şimdi. güya bir . sıcak yaşlarla ağlamak isterdi. bitmez tükenmez bir alay ile geçiyorlardı. fakat seviyor. gözlerini bir rüyanın şiirinde kaybolacak gözlerini gözlerine dikmek. sahranın bir tarafında bulutlara karşı uluyan bir köpeğin av'avası sonra gecenin sükûnunu bir ok fırlatıyor zannedilen bir horozun semayı şişleyen sesi.. hülyalarının şaşaasına o hazin altın ziyasını serpen bu müstehzi simadan gözlerini ayırmak istiyordu. Şimdi tâ uzaklarda bir köşkün havuzunda mehtabı selâmlayan kurbağaların çığlıkları. canlanarak. bilmiyor. şair efendi. Bu çehre sırıtıyor. o saatlerden beri semanın bilinmeyen sonsuzluklarından uçuşarak. ay. biraz ötede azîm bir kuş gibi kanatları gergin. kaçışan küme küme beyaz güvercin alaylarını seyre daldı. bir dakika beyazlıklar arasında kaybolmuş.».. şair efendi. nazeninâne sallanarak fevc fevc geçiyorlar. Onun ayaklarına atılmak.. altından üstünden oynaşan. bazan bir bakır safha şeklinde bir ateş-renk. başını dizlerine koymak. vücundun-dan haberdar değil. açılıyor. Ahmed Cemil'in gözlerinin önünde. bütün gençliğin^sevdadan mahrum geçen ihtiyaciyle. bunların arasında bazan bir kırmızı kâğıt fener gibi donuk.. evet. dalgalar korkunç kasırgalara. yerinden oynuyor. O. görmemiş. bu bir muammayı andıran simayı bir yandan bir yana kaplıyordu.. o yürüdükçe sallanıyor. sonra birden o tüller içinden sırıtkan çehresi çıkıvermiş.O genç kız ki tanımıyor.. ellerini bütün hayatının bir teslimiyet hücceti gibi ellerine terketmek. bulutlar. mestâne atılarak. Ahmed Cemil artık ona bakmamak. Bunlar nereden. sahranın her köşesinden yekdiğerine cevap veren horoz sesleri bütün bu perişan gece zemzemesi: «Evet. şurada beyaz bir ipek kumaş silsilesi şeklinde dalgalı. yavaş yavaş. sonra hazin fakat bahtiyar. o genç kız. sonra çirkin hâin bir tebessüm açılıyor. sanki yatağında yatmış manidar bir sevdalı bakışla: «Evet. acı bir istihza ile daima sırıtıyordu. Şimdi ay küçük beyaz bulutların.. diyordu. ayın önünde»:. gönlü kırık fakat mesut. Şimdi bulutları. her kümesten. şair efendi. katre katre. daha sonra yine bir rüzgâr darbesiyle birden değişerek — kuşlar garip canavarlara. «evet.. etraftan. sanki kollarına atılıverecek zannolunuyordu. her dakika bir tenasüh silsilesinden geçen bu garip alay raksederek. afakin hangi meçhul köşelerinden nasıl bir hayat nefesiyle kanatlanarak şu baş döndüren seyran ile geçip gidiyorlardı ? Arasıra bir rüzgâr darbesine tesadüf etmiş dumanlar gibi dağınık.

.. Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi o derece maruftur ki mutlaka bir lâtife edebilmek için vesile arayan Ali Şekib: «Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi yalnız başına kalksa da salına salına Sirkeci'den ağır ağır yukarı çıksa. Ahmed Şevki efendi kendi kendisine aynanın içinde sırıtıyordu. Ahmed Şedd efendi lâkırdısını bitiremedi. Ahmed Şevki efendi iyice sıklaştı. Biraz boyunbağı-ma. o genç kız. O akşam Palais de Cristal'de yaşlanmış bir adam halinde kendisini göstermeye lüzum yok ya! Biraz şu ince siyah boyunba-ğını çekerek. bence hava hoş! Senin şemsiyen var mı? Ahmed Cemil başıyle işaret etti: — Öyle ise ikimiz bir şemsiye ile idare ederiz. benim şemsiyeme kendim zor sığıyorum amma varsın sol tarafım ıslanı-versin. kol kola yürüdüler. Şu yaz yağmurunun altında şemsiyenin tozları yıkanarak iki refik böyle yanyana. Ahmed Cemil.. şişkin karnını biraz basmak için keten yeleğin arkadan tokasını biraz daha sıkarak — şu seyrek bıyıklara da biraz genç bir eda vere-bilse — yok. Dolgun yanaklarına henüz giremeyen kırk şu kadar senenin tahrip çizgilerinden azade çevresini pek beğeniyordu. — Saat onbir buçuğa geliyor. Bu şemsiye ile Ahmed Şevki efendi o derece bir vücut olmuşlardı ki şemsiye nerede görülse Ahmed Şevki efendi de mutlaka orada bulunurdu.haset eliyle silinmiş bir sima — sonra bir ses ki derinlerden. Sırıtarak Ahmed Cemile: — Fena değil a. diye.... «Evet. gösterirler. evet tam on beş sene ki geceyi Beyoğlu'nda geçirdiğim vaki olmadı. Ahmed Şevki efendinin sağma geçti. Saib ile mukabele ederek tashihlere bakan Said'i selâmladıktan sonra merdivenleri indiler. bütün cadde ahalisi «Mir'at-ı Şuûn» idare memurunu» şemsiyesi gidiyor. fesini azıcık şöyle öne doğru eğerek. işte fena değil. sanki yerin sinesinden bir burkanın uğultuları içinden müşevveş bir mesturiyet-i mezbuhane ile çıkıyor. endamıma çeki düzen vereyim. birdenbire camları döğerek düşen bir sağanak şu mütalâasına fasıla verdi: — Ay yağmur yağıyor. .. arkasından takip eden Ahmed Cemil'e aynanın içinden lâkırdı söyleyerek: — On beş sene oluyor. şair efendi. küçük bir çadır kadar bir şemsiyesi vardı ki Saib dört senelik olduğuna yemin ederdi. Şemsiye açıldı..» derdi. Ahmed Şevki efendinin koyu aefti alpagadan. Allah vere de Raci'nin maşukası. fesime. gidelim mi ? Heyet-i tahririye odasına uğrayarak henüz icmalini bitiremeyen Ali Şekib'i..» diyordu. aynanın karşısına geçti. diyordu.. 8 Ahmed Şevki efendi akşam üstü bir aralık sahib-i imtiyazın odasına girdi.

Bakalım can atılacak bir yerini bulabilir misiniz? dedi. tesis edilemez. biz karşıdan bu hâli seyrettikçe geçen gün matbaada ağlayan kadın gözümüzün önüne gelecek. meyhanelerin camlarından sızan ziyalar sokaktan geçen arabaların. fakat zihni hep bu mesele ile meşgul idi. tramvayların te-kerleklerri. Ahmed. hepsi de kendi kendilerine icat edilip itina ile takviye edilmiş sebeplere tesadüf edersiniz. lâcivert. Gala-ta'ya geldikleri vakit buraya mahsus gece hayatının uyanmaya başladığını gördüler. herkesin eğlenmek için can attığı Beyoğlu'nu bir kere de şu yaşınızda. diyordu. sokağın çamurlarında kahvehanelerin. Gerçekten doğru yola baktılar. o maişetin sefaletinden titremiş idi. yalnız ince bir serpinti vardı. hem de köprüyü bir yandan bir yana istilâ eden siyah. Şevki efendi artık şemsiyesini açmaya lüzum görmedi: — Ne olacağını ben şimdiden keşfediyorum. karıdan yüz bulabildiği kadar etrafında dolaşacak. Tünel'in içinde arabaların sarsıntısı arasında Ahmed Şevki efendi: — Biz bu akşam çıkıyoruz amma ne yapacağımızı ben de bilmiyorum. Son vapura yetişecek olanlar koşuyorlar. kabil değil. diyordu. Hiç olmazsa sanki birçok sırların mevcut olduğunu f . onbeş sene sonra dolaşınız. Kötü işler sahibi olanlara sorunuz. yolcuların ayakları altında kaçışarak oynaşıyordu.. Ufak bir cevelândan sonra Tünel'e kadar geldiler. Ahmed Şevki efendi cebine davranarak dedi ki: — Şimdi bu pis havada nerede vakit geçireceğiz? Ahmed Cemil: — Kahve kahve dolaşırız. bir aralık şu mütalâayı ilâve etti: — Karı koca arasına böyle bir muhabbet fasılası girince bir daha iyi bir muaşeret. Erkek de hep kendi hreketine karısını sebep bulmaya çalışarak sonuna kadar devam edip gidecektir. akşam üstlerine mahsus heyecanının henüz bakiyesi vardı. Tünelden çıktıkları vakit yağmuru kesilmiş buldular. o kadar. Kadın ölünceye kadar boşa çıkan hayatına ağlar. Ahmed Şevki efendi sükût etti. yahut gözyaşları deva olmazsa başka bir yerde teselli armk ister. sallanarak yürüyen şemsiyeleri seyrediyordu. nihayet kalkıp gideceğiz.. Netice? Ahmed Cemil gülerek: — Hiç!. Ahmed Cemil o hayatı bir iki kere yakından görmüş.. nefti bir alay canlı müthiş mantarlar gibi havalanarak.Köprü başına geldikleri vakit etraftan akıp gelen iıal-km. dedi.. Ona Palais de Cristalde tesadüf edeceğiz. Bize şöyle bir ufak aşinalık edecek. Ahmed Cemil hem refikinin nefti şemsiyesi altında her iki adımda bir serdettiği mütalâayı dinliyor gibi sükût ederek yürüyor. Đnsanlar tuhaftır! Fena birşey yapmakta olduklarını hissedeeck olurlarsa mutlaka en evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar. arasıra tek tük arabalar halkı yarıp yağmurun altında ıslanan arabacıların şakırdattıkları kamçı tarakalariyle geçiyorlardı.

.. bir takını çehrelere birçok defalar tesadüf ede ede şu halkın içinde kendisine mahsus âşinâlar bulmuş. br kadının yanındaki çocuktan mânalar anlar. bu binlerce yolculardan intihap ettiği bazı çehreleri oturduğu yerin mahdut nezaretli dairesinin müsaade ettiği kadar takip eder. zihnen birer dakikalık zaman içinde bu çehreler için birer mufassal hikâye yazardı. hissedilir. o çehrelerin kimisinin paltosundan. Ahmed Cemil buna güya tanıdığı. fakat bu defa çehresinde saadet rengi sanki bir alevle kavrulmuş gibiydi.. şetaretler. binlerce beşer hayatı geçerdi. karısına hiyanet etmek için kendisini ne kadar haklı bulmaktadır. ispanyol şapkalı. fakat o nazar. ruhuma kasvet geldi. yahut bir takım sebepler mevcut olduğuna inanmamıştır amma tetkik edilmek lâzım gelse hiçbir şey yoktur. kimisinin eski elbisesinden. Ahmed Cemil resimli gazeteleri istedi. Yine bu âşinâlar içinde bir genç kız tanıyordu ki ilk gördüğünde bütün vücudundan neş'eler.... meselâ birisinin evinde hastası olduğunu daima taşıdığı ecza şişelerinden anlamıştı. size: «Anlatamam ki.. Bundan sonra her tesadüf edişinde genç kızın simasına başka bir yeis. o kadar. dedi. Acaba nesidir? Çocuğu yahut karısı. küçük kadife sandalyeden taşan vücudunu birkaç kere nasıl yerleştirebilmek lâzım geleceğini tâyin için kımıldandı ve sonra refikine doğru eğilerek: — Ben burada sıkıldım. orada ön tarafta bir yere oturur. Ahmed Cemil resimleri seyretmekle bir müddet vakit geçirdiler. birisinin elindek paketten. tek gözlüklü. sevdiği bir adam kabilinden acımıştı. Sonra bir gün tâ kendisinin önünde genç kızın birisine — bıyıkları rnacar tarzında kalkmış.» demek ister. Đşte Raci! kimbilir. diye düşünüyordu. — Nerede oturacağız? Ahmed Cemil: — Luxsenburg'da. paçaları kıvrık pantolonlu. şu âmî. yahut gözlerini sokağa dikmiş bir alay halk arasına girip nefsimi hapsetmekten bir lezzet alamadım. Burada şu suratlarını gazetelere sokmuş. Sonra bir gün onu büsbütün çökmüş. Ahmed Cemil refikinin felsefesini. Beyoğlu'nun en ziyade haz ettiği yer Luxsenburg kahvesi idi. dedi. delikanlı kayıtsız bir eda ile şapkasını kaldırdı. Ahmed Şevki efendi: «Ben bir tek parlatayım!» dedi. gözlerine yeni bir melal düştüğünü gördü. anlaşılır. Şüphesiz bir aşk faciası. dedi.. Hikâye yazmak isteseydi bunların her birinde bir mevzu bulmuş olurdu. . üzerinde siyah elbise vardı. rengi uçmuş gördü. mücelledatı okunmaz. burası. saadetler saçılıyordu. Mahkemelerden. şu kahvenin şu kısa kadife iskemlesi onun için zengin bir kütüphane idi ki muhteviyatı. hapishanelerden geçenlerin hissiyatını tahlil vasıtası hep Ahmed Şevkinin şu kaba gözlerinde saklıdır. Buraya gele gele. Bilseniz beni mazur görürsünüz. görünmez. Ahmed Cemil genç kızın bütün yeis kitabını bu nazarda okudu.arzettirerek güler.. düğmeli sarı potinli birisine — baktığını gördü. Ahmed Şevki efendi ile buraya oturdular. birkaç ay sonra ona yine tesadüf etmişti.. Onun için öyle sebepler "ardır ki henüz kendisi bile tahlil edip bir surete bağlayanıamıştır. fakat doğru mütalâayı dinledikçe zihnen o esası tevsi ve tezyin ediyordu.. Ahmed Şevki efendi kendisini şu âlemde garip bulmuş gibi etrafına yabancı yabancı bakmakla. iyice gece olmuştu. Elinde artık ilâç şişesi yok.. Ahmed Cemil'in böyle önünden yüzlerce. Sonra Ahmed Şevki efendi geniş bir nefes aldı...

kapısı açıldıkça sokağa duman1! karışık bir karık kadın sesiyle bir çatlak keman ahengi fışkıran kahvelerden birine gidelim. ya yavaş sesle konuşuyor. Ekseriyet?. O devam etti: — Ekseriyet sebep olmadan gelir. Daha sonra. beni düşündürecek şeyler bulurum.. Şehzadebaşı'ndan.. Ahmed Şevki efendi güya Beyoğlu'nun şu derece zevkten. mahrumiyetine mazhar olduğu rağbete hiddet etaiş gibi: — Öyle ise ne için geliyorsunuz? dedi... Concordia'nın yanlarında cam kapılı... isterseniz Palais de Cristal'in. daha doğrusu bir itiyat eseri olacak. yolda Ahmed Şevki efendi ikide birde sahra havası arayan ciğerlerini şişirmeğe çalışarak: . Beni tet-kikat icrasına müsait bir yere götürünüz. işte Beyoğlu'nun zevki!.. Beyoğlu'ndan zevk alanlar içinde benim nokta-i nazarıma nefsini koyanlar belki çoktur. Canınız daha kapalı yer istiyor ise Couronne var. îşte Beyoğlu. Bu masaların etrafında birçok adamlar ya bira içiyor. Seninle ne yapalım bilir misin? Yağmur dindi.Ahmed Cemil tebessüm etti: — Nereye gitsek böyle değil mi? Burası Beyoğlu kahvelerinin en eğlencelisidir... VE SĐYAH 93 — Oh!. oraya kadar azimet ve avdet seferini ettiler... şuradan açık bir tramvaya bineriz.. ondan sonra gider. hafif bir serinlik var. içi daima gürültülü. Şişliye kadar gider geliriz.. kasvetli olmasından ibaret. şu halin bir aynı! Bir fark varsa da biraz daha kapalı. biraz ciğerlerimiz toprak ha-vasiyle tazelenir. Siz on beş sene evvel niçin gelirdiniz? Ahmed Cemil'in bir gülümseme ile refakat eden bu sualine Ahmed Şevki efendi bir sırıtmakla cevap verdi. Sebep? «Ben bu akşam Beyoğlu'nda'idim!» diyebilmekten ibaret bir itminan.. ya gazete okuyor. Kahve kahve dolaşırız. Lambalı duvarların.. Ta gecenin yedisinde sekizinde avdet etmek zahmetine katlanacaklardır. demiştim. Ben her yerde eğlenirim. yahut ertesi gün kalemde «Aman dün akşam Cent-ral'da ne kadar eğlendik!» tarzında bir yalan. Ahmed Şevki efendi evvelkinden daha geniş bir nefes aldı: — Aman sıkıldım. tavanların arasında mermer masalar. herkes geldiği için yahut başka gidecek bir yer olmadığı için. Cambrinus var.. kâfidir. öteden "beriden gelmiş yüzlerce ladam görürsünüz. Muhtelif sebepler var! Beni sormayınız. varsa ekalliyeti teşkil ederler. hattâ bir mahalle kahvesinde bile. Ne derseniz deyiniz. Ahmed Cemil refikinin Şişli'ye kadar toprak havasını bulamayacağına güldü. fakat muhalefet etmek de istemedi.... Central var. saatlerce oturayım. her gece şu demin saydığım kahvelere bir bakınız. yemeğimizi yeriz. buralarda roâhza iki kadeh bira içmek bahanesiyle tâ Aksaray'dan....

iki genç. Ahmed Şevki efendi: — Aman ne güzel! ne güzel! diyordu sonra birdenbire Ahmed Cemil'in kolunu çekti: — Baksana. pervasız.. kademeleri aşınmış. Bahçe gözlerinin önünde bir sahra gibi görünüyordu.. Dar. nasıl etmeli? diyordu. irtifai itibariyle mi? — Her iki suretle. bir kenarda hizmetçi kızla — kırklık şişman bir karı... Raci değil mi?. Ev yemeğinden başka yemeklere alışmamış adamlara mahsus bir tiksinti ile yemek yediler. Ahmed Cemil: — Oraya gidiyor olmalı. Burada yağmur yemiş ağaçlardan münteşir lâtif bir kır kokusu vardı. sıvalan. kahvelerini bir de nargile içm?k üzere Te-pebaşı caddseinin karşısındaki kahvelerden birine gittiler. Karşılarında bahçenin. bir iki masanın başında vapurunun limanda bir gecelik kalmasından istifade ederek Beyoğlu'nda şu zevk âlemine düşmüş siyah tırnaklı. — Kadri itibariyle mi. o kadar. değil mi? dedi.. duvarları kirlenmiş merdivenden yavaş yavaş çıktılar. Bir kere Đzmir'e kadar gitmiş olan Ali Şekib bu kahvelerin umumuna birden Đzmir kahveleri namını vermişti.. bacaklarına emin olamayarak yavaş yavaş yürüyordu. biraz sonra biz de gideriz. Ucuz olsun maksadiyle Ahmed Cemil refikini Glavani sokağında La Bella Venezia lokantasına şevketti.. hattâ masaların arasında kızı kovalayışına bakılırsa kahvenin alışık müşterilerinden biri olduğu anlaşılan ittAivESITAH 95 kıranta bir genç!. galiba dükkânları erkence kapanmış civar tuhafiyecilere mensup iki çırak. kapalı kalmış ağır bir hava karşıladı. Ahmed Şevki efendi buradan pek ziyade haz etti. Raci bahçenin kenarından ayaklarına. . Palais de Cristal'in merdiveninden çıkarken Ahmed Cemil refikine dedi kî: — Đşte istanbul'un en yüksek kafe konseri: Kasr-ül billur!. ötede beride başlamak saatini bekleyerek dinlenen çalgıcı kızlar. pis. teklifsiz tavrına. kendilerini müskirat kokusuyle dolu. Henüz kalabalık yoktu.. fakat hizmetçi kızlar herhangi yaşta olursa olsun daima hizmetçi kızdır — tenhalıktan cesaret alarak şakalaşan.. iri iri kahkahasına. yemek fasılasına müsadif olan şu saatte.— Şu Raci'yi ne yapacağız? Bilmem. kahve direktörünün gözü önünde mülâtaf attan çekinmeyi sine. ateşin karşısında kavrulmuş şimali bir ateşçi. fenerleri söndürülmüştü.. baksana.

dedi. Ahmed Cemil bunu zihnen «Serdâri zümre-i musikiye» diye tercüme ediyordu — kemanın yayiyle nota sehpasının üzerine urdu. Avusturya'nın.. Raci gelmemiş. Şişman karı masaya sekiz on tane kibrit bırakarak gitti.Đki arkadaş şu tenhalık içinde nereye oturacaklarını birden tâyin edemediler. Ahmed Cemil biraz tereddütten sonra: — Şuraya! dedi. Ahmed Cemil: — Gürültü başlıyor. başı dik. Ahmed Cemil bir analık: — Zavallı mahlûklar! dedi. simasının rengi uçmuş. gençlik görünüşünü şimdiden yaşama füturu bürümüş. şu bedbaht kızcağızlar bu kemanlardan. en duygusuz kulakları isyan ettirecek bir ses tenafürü ile her gece çalına çalına sanki yıpranmış. kimisi davulunun başına geçti. Bohemya'nın kaybolmuş bir köyünde bir aile ocağı vardır. — Kimbilir. ki¦ misi kemanını aldı. kapalı yerlerde yaşamaktan. hem genç hem ihtiyar.. sonra bu biçareler hakkında düşüncelerini. galop'la kimbilir kaç yüzüncü defa tekrar başladılar. fakat şimdi müdavimler sökün ederler. Ahmed Şevki efendi gazozu içmedi. tık. bıyıklarının ucu vakurane kıvrılmış Chef d'orehestre. reis bir ciddî tavır ile yayını bir daha urdu: Tık. Şişman karı bir aralık kıranta âşığından kurtuldu... Kısa boylu.. gündüz uyuyup gece pis hava teneffüs etmeye maih-kûm olmaktan sararmış. her vakit sofrayı yarı aç yarı tok tekket-mekten. davullardan şu perişan nağmeleri kopardıkça neler düşünürler! Hepsinin ta uzaklarda. merhamet hislerini refikine tefsir etti. Ahmed Cemil güldü: — Buranın en nefis içkisi! Đsterseniz kahvesinden ziyade nohut unu ile pişmiş bir kahve. omuzları kabarık. elli kere cezveye atılmış bir çay içebilirsiniz. — Yüz paraya gece yarısından iki saat sonraya kadar şu kanepe ile masayı satın alıyoruz.. güzel çirkin yahut hem güzel hem çirkin. ellerini masaya dayayarak durdu. tık. O vakit bütün o iyi ahenk edilmemiş kemanlar şüpheli bir ahenk muvazenesi ile. ihtiyar bir baba ki artık kendisi için gittikçe hisset . Sahnenin yanında bir kanepeye oturdular. sekiz on lehli kız pinekledikleri yerlerden yorgun tavırlarla kalktılar. Almanya'nın.. ötede beride yorgun bir tavır ile hergün ayni ıttırad ve yeknesaklık ile tekerrür eden maişet külfetinin ibtida saatine intizar ederek dinlenen. emir bekledi. — Daha pek erken. Ahmed Cemil: — Đki gazoz! dedi. geldi..

Acaba şu pis kahvenin şu murdar sahnesi karşısında şu mülevves musikinin arasında o mektuba gözü iliştikçe ne görüyor. Acaba kimden ?.. evin kızı gidiyor. dikkat ettim. Birisini tanırdım. Çocukların en büyüğü kız.. Fakat şimdi Ahmed Cemil'in devamına diğer bir mâni vardı. aç yaşayarak tane tane tedarik edecek. evlenecek. — Bunlar hep şu karık sesli. Fuhuşun çirkâbı içinde yüzdükleri halde hemen hepsi memleketlerine avdet ettikleri zaman nişanlılarına izdivaç elini pâk ve saf olarak uzatırlar. ve sonra mes'ut olmaya çalışacak. Fakat para nereden bulmalı?. notadan mektuba seMAĐ VE SĐYAH 97 feri esnasında ne büyük fark vardı! Notaya geldikçe ciddî bir nazar.. süzgün gözlerle biraz mii-tebessim. Gidecek. askerliğe gitmiş. Şu davulcuyu..... Bunları ayıklamak lâzım.. fer-yadiyle bağıranlar... Gözlerinin şu mektuptan notaya. onların hepsine ayaklarını sıcak tutacak birer çorap lâzım. Bu mektup.. önündeki notaya değil biraz aşağı bakıyordu.. Nereye? Kaza rüzgârı nereye sevkederse. Bir gece hiç unutmam: Yine burada idim. mektuba döndükçe tatlı bir tebessüm. nihayet iki katre yaş ile bu bahse hatime verilir.. bunlardan birine taaşşuk etmişti. inanır mısınız? Bunların hemen hepsi namusludur. hatıratının arasından neler geçiyordu?. Fakat yetiştirmek mümkün değil.. cihaz ister.. ne çorap yetişiyor. O vakit gözlerimi -cehresinden ayırmadım. Kahvenin. reise ve halka göstermekten korkarak gizlice bir mektup okuyordu. Her gece bütün erkân hazır olduğu halde yorgun baba — çorabını birkaç dakika bırakarak gözlüğünü alnının üstüne kaldırarak dinleyen — anneye tasavvurunu izah eder. bir köşede senelerce keman çalacak. çenesini avuçlarının içine aldı. bastonlarını iskemlelerine çarpanlar.. ayak vuranlar.. Sonra dirseklerini masaya dayadı. gözlerinde gözlük.içi dehşetli bir gürültü ile doluyordu.. ara sıra nöbetini kaçırmaktan korkarak notaya bir göz atıyor sonra hemen yine mektubuna bakıyordu. kışlanın bir tarafında acele karalanmış.. ya komşunun kızını almış olan nişanlısını görüp oraya yığılı-verecek. bu murdar karanlık bir odanın penceresi kenarında arkadaşlarının istihzalarına rağmen yazılmış mektuplarla dudaklarını yakan buse ihtiyacına bir tesliyet kevseri serpiyorlar... bis. Galiba nişanlısından gelmişti. Zavallı çocuğun bütün meyus aşkına karşı kızdan bir ümit cevabı çıkmadı. daima. geçen gün müracaat eden herifin teklifini kabul etmekten başka çare olamayacağını anlatır. Ne için? Kimbilir belki o nasipsiz sevdaya karşı samimî bir merhamet hissettiği için.. kulübenin bir tarafında çorap örüyor. nişanlısı var.gösteren topraktan ailenin ekmeğini çıkaramıyor. Şüphesiz o. bu cihaz toplamaya çıkmıştı. boyalı kadın için! dedi. çökmüş bir valide. fakat gariptir ki kız da meyus aş-kıyle beraber ağlardı.. •gördünüz mü? Bir aralık gözüm ilişti. . O vakit ailece düşünülür. sonra senelerce mütehassiri olduğu aile ocağına avdet edince ya babasını ölmüş bulacak. devamına mâni oldular.. ara sıra o. Bu gece dinlemek nöbeti Ahmed Şevki efendiye gelmişti. ekmek bulacak bir yere göndermek icap ediyor. bis. her birini bir tarafa sevketmek. ne ekmek! Çocuklar o kadar çok ki. cihazını habbe habbe toplayacak ha-yat-ı istikbalinin ekmeğini buralarda kan kusarak. Çünkü çocuk bir değil. Her ikisi de günleri sayıyorlar.. Refikinin bazı asaslara müteallik bahs açtıkça mukaddemeden uzaklaştığı kadar hatime vermek maksadından da ayrıldığını bilirdi.. yahut hiç olmazsa kollarına atılmak için hayatının en zengin parçasını feda ettiği aşıkından «zavallı sevgilim! Ne kadar bozulmuşsun!» tarzında bir serzeniş işitecek. bu halka baktı.

O zavallı da sahnenin kenarında tekrar davet olunmaya intizar ederek duruyordu. tüccar yazıcılar. ibir başkasının gelmesi için herkes sükût ediyordu. Ahmed Cemil bunu da fanketti. Sonra yavaş yavaş sukut. fuhuşta bile bir ziynet.. daha doğrusu bağırdığı müstekreh bir Alman şarkısının anilamadıklan letafetine mi? "Mehtaba karşı gezelim" derken polka oynayan şurada bir biftekle bir tabak makaronya dilenmek için kinbilir nerede işitip ne yolda indî değişikliklere uğrattığı bir parçayı her gece şurada iştira pazarına çıkaran bu karının gülünç vaziyetlerine mi? Ahmed Cemil bunların hiç birisinden haz almazdı. türlü sefahatlerde yıpranmış boyalı suretiyle şu duman dolu kahvenin pis havasına karşı söylediği. demetler almış. işittiklerinden pek ziyade eğleniyorlarmış gibi güMai ve Siyah — F. ehoris-te. artık bundan bıkmış göründüler.. bütün bu halk şurada bulunduklarından memnun gibi görünüyorlar... demetlerin içinde mücevherler bulmuştur. nihayet kahvenin müsteciri mukaveleyi tecditten imtina edecek. Pervasız kahkahhalar. hele iki kere ne oduklarını anlamak için tesadüfle girdiği bazı muaşaka pazarlarından bir daha oralara avdet etmemek ahdiyle çıkmış idi.. Geniş tebesünıler. Burada ne var "i" Bu halk bunun nesine aldanıyor? Sahnedeki karıyı üçüncü defasında alkışlamadılar. olması lâzım geleceğine kani idi. yarın iki kere de çağır ılmayacak. tiyatroya izin alıp da îalasıyle gizlice anlaşarak şuraya gelivermiş bir çocuk her gece mahalle kahvesinde iskambil oynamaktaü.AJ. bıkıp da bir akşamı Beyoğlu'nda geçirmek isteyen bir bey. öbür gün bir "defa bile görünmesine müsaade olunmayacak. o vakit demin nefret ettiği bu karı hakkında âdeta bir merhamet duydu: — Ah! Bu hayattaki faciayı hissetseler. her şeyde hattâ sefalette. Esasen çirkin olan bu şeylerin hiç olmazsa aldatıcı gösterileri.Şimdi iyice kalabalık vardı. olmasını isterdi. bu âlemde bir letafet olmak lâzım gelse onun bir başka tarzda olması lâzım geleceğini düşünürdü.. dükkânını kapadıktan sonra eğlenmeğe çıkmış berberler. bir Đngiliz yük vapurune mensup beş altı tayfa. Baygın nazarlar. gördüklerinden. acaba bu kayıtsızlar güruhu şu sefaletin karşısında böyle gülerler mî ? Şu zavallı kadın için bu şarkı sanatı da yavaş yavaş elden çıkmaya başlamış. esnaf çırakları. Onun için şu yaşına kadar birçok refiklerinin eğlencelerinden ayrılarak bütün bu âlemlerden uzak kalmış. sükûtu görünce kulisten kayboldu... yorgunluktan . Onda bir illet vardı. o vakit bir operanın arasında söylediği tapu topu iki mısra'lık bir parça. velhasıl birşey imişdir. o zaman? Haydi daha aşağı bir yere. ne kad&r aşağı düşerse düşecek yerler o kadar çoğalır Nihayet düşe düşe bu zavallı mahlûk nerelere kadar düşecek? Halbuki bu biçare şu kasr-ı JM. mâhza eğlenmek için iki kere lütfen kendini tekrar sanneye çağıranlar üçüncüsünde bıktılar. 7 lüyorlardı. Bir kadın bir kerle uçurumlardan yuvarlanmaya ibaçfladı mı artık sukutuna hatime verecek nokta yoktur.VESIYAH 90 billûr'un şu köhne sahnesine düşmek için kim bilir nerelerden geçmiştir? Şimdi bir nazar-ı meyus ile kaybolduğu şu kulisten on sene evvel meselâ Vinaya operasanda figurante. yahut bir balet'de giy-liği lâtif bir elbise için yüzlerce adamlardan iltifatlar dinlemiş. Sonra bir sürü alkış! Sebep? Türlü emraz ile karılmış sesiyle.

Ahmed Şevki efendi arkadaşını kaldırdı. annenin dizinden kaçacak olursan buraya geleceksin!» diyeydiler. Ahmed Cemil'in tahmini doğru çıktı. ilik defa girilen yerlerin iras ettiği tereddütle buraya girdiler. o içeride imiş. Havalar. Acaba henüz saf bir genç kız iken. birden Ahmed Şevki efendi kolunu~dufttlî7~<<baksana bizimkine baksana.. bir çiçek imalgâhında işçi iken. kanepelerin birinde yanındaki yaşlıca efendinin müsait nazarı altında karşısında esneyen Türkçe bilmez Romanyalı bir kızın güya parmaklarındaki yüzükleri muayene etmekle meşgul. mermer masaların. muhte-riz henüz çocuk denecek kadar genç bir bey.. Đki refik nazarlarıyle Raci'yi takip ettiler. Raci orada kapının kenarına dayanarak güya şu âlemi görmüyormuş. muganniyeler biriıbirini takip ediyordu. düdük bir sesle Đspanyol bestekârı Iradiyer'in meşhur Paloma'smı öttörmeye başladı. soluk aynaların miskin âhenginden terekküp eden bu manzara. Romanyalı bir kız Rumca. nihayet işte şu müstekreh karı. tek gözlüklü birisinin gözlüğünü sürmeli gözüne uydurmağa çalışarak şu tuhaflığına sahte kahkahalarla gülen bir fransız karısı. yavaş sesle: — Biz şaşkınlık etmişiz. Üzerleri keten örtülü kanepelerin. dişler bozulmuş. birkaç safderunun daha vüruduna intizaren ipekli esvaplarını sallaya sallaya piyasa eden. Nihayet alkışlar bitti. Artık Ahmed Cemil dinliyordu. bugün şurada şüphesiz bedbahtlığın bütün acılığını hissettiği halde gülerek bağırmaya çalışan bu mahlûk. dedi. sesi karılmış. Ahmed CemTITxu anuhip şekle bakmakla meşgul idi. bir Iskoçya dağlısı kadar iri-Mr^AîmanTrarîsı s^Jmenin_tahtalarını çatırdatarak göründü.. yalnız her parça bittikçe halkın alkışlarına iştirak ederek duruyordu. muhtelif lisanlardan şu sahnede türlü beşer nesilleri arasında garip iz-1 divaçlar icra ettiler. Şimdi gözlerinin önünde garip (bir manzara vardı: Bulundukları yer küçük denmeyecek kadar iki odanın birleşmesiyle hâsıl olmuş genşiçe ıbir yerdi. kadife iskemlelerin. Artık her ikisi de sahneyi unuttular. şimdi sahneye diğer biri çıkmıştı: Bir Fransız romanciere'i. Burası ö kadar Hususî bir dairedir iki kınk paralık şeye kırk kuruş vermek fedakârlığına katlanabilen herkes buraya girebilir. ya bir mağazada satıcı ya. yanaklar çökmeye başlamış. önünden geçen garsonların çarpmasını hissetmiyomıuş gibi gözlerini sahneden ayırmayarak.mes'ut bir aile annesi olmaz mıydı? Ahmed Cemil yine sükûta mecbur oldu. henüz hayatından bir aşk hiyaneti geçmeden bu neticeyi gös-terseydiler: «Đşte. mahcup.ğ ziyalı lambaların.. iri Alman kaauu MAI VJtü SĐYAH rısı kulisten büsbütün kayboldu. Raci muganniyelerin dinlenme yeri yahut safderunların mezıbahası' olan hususî daireye girdi... Yunanlı bir karı ingilizce parçalar okudular.^Nihayet biri. hergün çehresinde tamir olunacak bir fazla harabı. etrafta bulunanlara pek mühim ve tuhaf bir şeyden ibahsediyorlartmış zannını vermek için ıb:r dakikada . Hemen herkesin bildiği bu parçaya birçoğu pest sesle iştirak ettiler. biraz mahcup. Yavaş yavaş. salonun kapısında ayakta gözleri sahneye merkûz Raci'yi gördü. anlaşılan bu karayı seviyor.» AhmedTîemîrBâşînT^evirdî. o vakit Raci de etrafına bir göz gezdirmeği bile fazla bularak çekildi. Bitirsin de yanlarına gidelim. olanca kuvvetiyle açılmış ç. dikkatleri hep Raci'-nin hayran âşık vaz'ına mevkuf idi.mütevellit bir ihtiyarlık.

. karnaval esnasında kiralanarak iade edilmemiş kostümlerden kesilerek biribiriyle uydurularak icad olunma türlü kılıklar.. ötede beride daha bazı zümrelerle tekemmül ediyordu... Eski ipek kumaşlardan. «Bir bira?» dedi. yerlerine gittiler. her biri başka bir fuhuş zemininde yetişmiş. Hiçbir zevk-i mahsusa yapılmış olunamayan kıyafetler. Ahmed Şevki efendi «Otursana. bellisiz yaşları saklamak için kutusuyle boşaltılmış pirinç tozlarıyle solgun dudaklara taravet vermek için yavaş yavaş miyarını kaybederek ibzal ile sürülmüş kirimizi boyalar altında bu çehrelerin sırlarını görmeğe çalışıyordu. iskemlelerden birine yıkılmak nev'inden düştü.. kan gittikten sonra ayağa kalktı. Ahmed Cemil sudan bir cevap verdi. Ahmed Şevki efendi oturduktan sonra: — Sanki neye geldik? Bu hali görmüş olmaktan başka bir şey kazandık mı?. hiç biri bahsi hepsinin beyninde yer tutan mes'eleye irca edemiyordu.. Raci bir kelime bile söyleyemedi. etrafına gezdird'ği melûl nigâhı görmemek için gözlerini çevirdi. burada bulundukça Raci'nin serbestçe muaşekasına mâni olacaklarını düşündü. bu gece başka bir müşteri bulmaktan ımeyus oluncaya kadar tertip edilmiş ter desise. indî bir opera parçasını ıslıkla çalarak. git buradan!» ded\ O vakid Ahmed Cemil zavallı Raci'nin perişan halini. boş olarak yalnız iki refiki gördü.» diye teşvik eden sulu efendinin bir türlü teşviklerine uyamayan güzel Ibir genç beyden nefrete benzer bir şey duydu. Nihayet karı Raci'nin musîr istirham tebessümüne karşı isyan ederek sert bir çehre ile döndü.» dedi. Ahmed Cemil gözlerini bütün bu muganniye alayından. dedi.. yürüdü. Ahmed Cemil yanılmamıştı.beş kere gülen iM karı. Ahmed Şevki efendi dudakları arasından: «Đşte biçare karısının intikamı!» dedi. O.. türlü milliyetlere. Ahmed Şevki efendiye «Yine yerimize gidelim mi?» dedi.. türlü memleketlere mensup. şu şakalaşan budalalardan ötede hâlâ yanıbaşında «Beyim! haydi.. bir başka âlemden düşmüş şu garip mahlûk sürüsünden ayırmıyor. yanlarına geldi sırıtarak eğildi.. bağırarak: «Ben istemez. askerce yürüyüşüne devam ederek sağdan geri yaptı. kısa fistanının altında beliren kalın biacaklaMnı ıslığın tarabıyle uygun askerce atarak yürüdü. hiç tebessüm etmiyor.. Birisi bir Normandiya köylüsü kostümünü andırır ibir esvaba fmesepL bir Pompadour ibaş yapmış. aynanın iç:nde sahnenin yorgunluğundan bozulan simasını tamir ile meşgul maşukasının arkasında. Öteden (beriden bahsettiler. vaktiyle yapılmış esvap bozuntularından. tâ odanın ortasına gelince etrafına baktı. Raci tâ ileride.. sonra hiçbir lisana mensup olmayan bir istihfaf sayhasıyle «Puah» dedi. dar işlemeli bir arnavut yeleğinin içinde buram buram terleyen şişman ibir kadın şu yeleğin altıma peşleri yırtmaçlı bir cinli entarisini münasip görmüştü. birbirine bakıştılar. Ahımed Cemil bütün bu iğrenç tuhaflıklardan. yanlarına kadar geldi.. Raci'nin orada bulunmasından dolayı sıkılıyormuş gibi duruyordu. Ahmed Şevki efendi gözlerinin beyazına kadar kızardı. Raci'yi selâmladılar. Raci bütün bu hareketleri uzaktan takip ediyor. gülmeğe çalışarak: — Buraya siz de gelir misiniz? dedi. Đki arkadaş bir kenara oturdular. o vakit üç arkadaş arasında kesik kesik bir muhavere başladı. diğer biri Marie Antoinette yakalığa altına bir Vaudeville Soubrette'i gibi kısa fistan giymiş. Ahmed Cemil başını silkerek: — Zannetmem. aynanın içindeki suratına gülerek duruyordu. karı cevapsız kaldı. Raci oturduktan sonra karı iri vücudunun üstünde küçücük duran başım sallayarak. arkadaşlarına bakıyordu.

Sylvertre'ler. Şiımdi Raci'nin maşukası iki alaycı gencin arasında bacaklarını uzatmış kollarıyle gerinerek delikanlıları kanepenin üzerine devirmeğe çalışıyor: Raci de bir kenarda mermer masanın üzerine kapanmış Ahmed Şevki efendinin iddiasına göre uyukluyor. O günden itibaren tasarruf edebildiği bütün zamanlarını onu düşüijüp beslemeğe. Mendes'ler. ben yarın açılının. Bunlardan sonra san'at erbabının kelimeye.. tetkikten. Ahmed Cemil'in Hüseyin Nazmi ile geçirdiği gece. san'-ate verdikleri ehemmiyeti gördükçe. Süleymaniye'de küçücük mesai hücresine taşıdı. «gecelerdi.. Hugo'dan. Haftalarca mütalâadan. bütün parnasienileri. Hugo'yu. alkış gürültüleri arasında geçtiler. şekle. Vilye dö Lil Adam ile Theodore de Banvilll üe başlayan zümre-i şua'ra. bir kısmının da yeniliğine kapılarak bunlara temellük etmek istedi. kendisinde kudret görebildikçe yazmağa sarfetti. hiç olmazsa çocuk meselesini söylerim. Lekont dö Lil ile. Onun için Hüseyin Nazmi'nin kütüphanesini hemen boşalttı: Lamartine'den. Ahmed Cemil'in itikadına nazaran ağlıyordu. Lamartine için «O kadar şiir ile yüklenmiş ki ezilmiş».Dedi. tasvir ve ifade san'atmm vâsıl olduğu hurdecûluğa hayret etti. levhasının nezahetini. Ona tasavvur ettiği incelikleri. şiiri herkes gibi telâkki etse bu yirmi mısradan yinmi gazel icad ederdi! Bir aralık lehçeyi dar buldu. son defa olarak Raci'nin halini bir daha görmek istediler.. mükemeliyetini temin için meşherlerde dolaşan meselâ Ram-forant'm bir çehresi karşısında günlerce temaşaya mevkuf kalan ressamlar gibi şairlerin de hislerini şiir bedialarıyle tevzin etmeleri lâzım olduğunu bilirdi.» dedi. Dikkat nazarından kaçar. şair fakat çocuk!» diyordu. Hususî tarafa şöyle bir baktıllar. bir vakitler mini mini penceresinin kenarında cehren fakat komşulara işittirmekten ihtirazen okuyarak mest olduğu temaşaları. sonra bir müddet düşünerek: — Ne olursa olsun. san'at şeklini. Muşset iç^m «Âşık.. sahifeleri çevirdikçe öyle şeyler buldu ki hayret etti. synbolisteleri decadent'leri. «Gözlerinde eşya ve hakayıkı büyüten bir cam varmış» hükmüyle hakikatin fevkinde buluyor. Ah! işi gazel yazmaya dökmüş olsa.» derdi. o her biri birer elmas gibi işlenmiş. Anlamayanlar etsin. üslûbe. sonra Prudhommelar. Artık burada yapacak bir şeyleri kalmamıştı. eseri hakkında bir taze şevk uyandırmış idi. Haraucut'lar. Bunlar ne için kamus köşelerinde unutulmuş? Ne güzel şeyler keşfetti! Kimisinin bir fikriyle tetabukuna. daha sonra Paul Ver-laine'in tohm-ı dehasıyle yetişenler. Kamusun havsalasına sığâmâyacak kadar garip lügatleri bir yere toplayan eski zaman münşileriyle benim yapacağım şey arasındaki sanat farkını elbette anlayanlar olur. şimdi birer kelime ile hiçiye mahkûm ediyor. Yeni fikirler için yeni kelimeler lâzım olduğunda musîr idi. Kendi kendisine: «Beni^ lügat uydurmakla itham edeceklermiş. Ahımed Cemil bunları okudukça yarım asırlıik bir zaman içinde Verlaine'a kadar şiir fikrinin kesbettiği inceliklere. Coppe'ler. «bir feriştenin sukutu»nu. Eser pek ağır ilerliyordu. lügat kitaplarına sarıldı. Bir senelik hayatının ma'işet derdine mevkuf olmayan bütün saatlerini ibu eserin fikrini yakan icadı derdine vakfetti. tefekkürden sonra ancak yirmi kadar mısra vücude getirebiliyordu. bazısının mevcutlara ruchanına. Mus-sut'den sonra gelenleri. iki mısraı için günlerce çalışmış bedialarla ülfet ettikçe yapmak istediği şeyin ne müşkül oJduğunu anlıyordu. Borçlarını tesviye ettiler. «Eski kelime altında fikirlerin tazeliği görülemez. velhâsıl gençler tabiî Le-marre'in kitap fikristini dolduran yüzlerce cildler takım takım elinden geçti. hayat felsefesini verebilmek için ancak kendi tahassüslerini rehber ittihaz etmekle dar bir daire içinde fikrini hapsetmiş olacağını. dedi. .

. Raci'nin ısrar ve inat ile devam eden tecavüzlerine karşı ya bir sille gibi bir tahrik fırlatarak mukabele eder. Ahmed Şevki efendi yeşil çuha kenarlı dar uzun defterine son kalem darbesini müteakip penbe rıhını döküp kapadıktan sonra hücresinden çıktı. yalnız Raci güya onun orada vücuduna vâkıf değilmiş gibi dururdu. Ahmed Cemil kimden ıbahsedildig'ini cesametti.. isabet! Ben de seni şöyle.. yalnızca bulmak isterdim. Gariptir ki bu kadar adavet hissine mağlûbiyetine mukabil Raci'ye en ziyade acıyan yine Ahmed Cemil idi. matbaa halkı öteye beriye dağılmışlar.. iri Alman karısının tahrikleri altında sanki şu mülevves aşkına daldıkça onun çirkâbiyle kirlenerek simasında beliren sefahat tahriplerinden artık iğrenç bir hale gelmişti. vakit buldukça bir sahife okutturarak bu biçare çocuğun birşey öğrenmesine çalışan yine o idi. Matbaada çocuğa babasından başka herkes iltifat ederdi. pek gizli ve mühim bir meseleden bahse hazırlanıyormuş gibi kaşlarını kaldırarak. Eğildi. fakat meseleye bu kadar cesaretle başlayan idare memuru bahsi . «Nasıl? demek vakit geldi?» diyordu. Bu esere çalıştığını başka bilen de yoktu. şairlik sj " frrı tüketti mi? demişti. Ahmed Cemil'in yanma geldi: — Beyler gezmeğe gittiler. bazan muharrirlerin arasında «Behber-i sübyan» defterlerini doldurmakla. ? * '. henüz kendisince türlü nakıselerle dolu olarak. ancak nısfını vücude getirebilmişti. O vakitten beri Raci düştükçe düşmüş. bazan müret-tiplerin yanında harf dağıtmakla vakit geçiren Nedim'e eri ziyade rıf k ile muamele gösteren. Said'le Saib Ali Şekifb'in himayesine sığınarak açık bir araba ile Kâğıthane seyranına gitmişler. Matbaada merhaimme-ten alıkonuluyor. bu meselenin bu kadar erken uyanacağına hiç ihtimal vermemişti. hemen hiçbir şeye müfit olmadığı halde aylığından bir parçasını tevkif ederek o zamandan beri dikişçilikle yaşayan karısına yardım edebilmek için maaş verilmekte devam olunuyordu. duvarlara iliştirmekten çekinerek ilâve etti: — Bir izdivaç meselesi. idare memuruyle Ahmed Cemil'i yalnız bırakmışlardı . yahut bu adamın haline acıyarak yalnız bir kelime ile geçiştirirdi. — Ben'm için mi? — Hayır.. matbaada.Şu bir senelik zaman içinde yazmak istediğinin. fakat sâna yakın birisi için.. Mayıs iptidalarında bir cuma idi. Kendi kendisine.. dedi. Bir seneden beri matbaaya devam eden. ^ Ahmed Cemil hayret etti: j . hattâ artık er zamandanberi «Gencine-i Bdeb» te de manzumeleri görünmemesinin sebebini kendi yazdığı tarizin tesirinde bulmakla memnun olan Raci bir gün Aihmed Cemil «Mir'at-ı Şuûn» tefrikası için yine imza koymayarak tercümede devam ettiği bir hikâyesinin tashihlerine bakmakla meşgul iken birdenbire: —• Cemil! Artık işi mütercimliğe döküyorsun. Ahmed Cemil. O vakit omuzlarını silkerek: «Belki!» demekle kanaat etmişti. Ahmed Şevki efendiye intizaren sükût etti'.. Bunları Hüseyin Nazmi'den başka kimseye okumazdı.

Benim hemen aklıma sen geldin. beş altı yüz kuruş para alıyor. Ahmed Şevki efendi biraz durdu. biliyorsun ya.. Bentler. Şimdi Ahmed Şevki efendi hep kesik kesik söylüyordu: — Tabiî arkadaşlarından tahkik olunur.. tam bir ciddî eda ile sesini tabiî perdesinden indirerek: — Geçen gün müdür efendi — Ahmed Şevki efendi öksürüklü herifi kastediyordu — bana oğlunu evlendirmek istediğinden bahsediyordu.takip için kâfi cesaret bulamadı. bir kere görsen zannederim ki hoşuna gider. Kardeşin artık evlenecek bir yaşa gelmiştir.. — Sen çocuğu görmedin. Biraz nefes almış olmak için sözü çevirdi : — Beyler kâğıthane'de sevda peşinde dolaşacaklar. bir kelime ile red cevabı veriyordu. Ahmed Cemil sarardı. Anlaşılan zavallı delikanlı titiz ihtiyarla geçinemez olmuşlar. Đstanbul'un gidilecek yerleri hemen bundan ibaret. sonra Ahmed Cemil'in gözlerine bakarak ilâve etti: — Matbaa da münhasıran herifindir. Hele saz dinlemek için sulara kadar gidip alçacık bir iskemlenin üstünde kahve hizmetkârlarının naraları altında bir yahudi hokkabazının yaverleri arasına sıkışmış bir Hicaz faslını esneye esneye. nefsini zaptetti. Evkaf nezaretinde epeyce bir memuriyeti var. bir hafta evvel!. Zannettiğim gi-M namuslu bir genç çıkarsa ne için muhalefet etmeli?. vekarı isyan etti. fakat bu âdi günde gitmek.ği mânaya karşı bütün namusu. O güzel derenin sükûn zamanlarında oradan kaçıp da toz deryası içinde arabaların izdihamı arasında güneşten yanarak saatlerce dolaşmak elbette sahra hevesinden başka bir şeyden gelir... Adalar. idare memurunun anlatmak istedi.. kayınvalide yok... Ahmed Cemil refikini meseleye döndürmek istedi: — Đzdivacın kime ait olduğunu söylemediniz. — Geçen gün bu meseleyi bana açmaktan maksadı tanıdıklarım içinde tavsiyeye değer aileleri tahrik etmek imiş. gerine. şafakta yola çıkıp mehtapta dönmek şartıyle. gerine okuyan takımın karşısında ağzı açık dinlemek için yarı günümü feda edemem. Ahmed Şevki efendi baba ile oğul arasında hiç yoktan zuhur etmiş uzun bir münakaşanın tarihini yaptı. O vakit Ahmed Şevki efendi arkadaşının yanına oturdu... değil mi? .. Sahranın hiç bu türlüsünü anlayamadım. galiba iç güveylik arıyorlar. Yuşa tepesi. Beykoz çayırı. ihtiyar da zengin.

gözlerini gözlerine dikti. izdivaçla saadetini bütün emellerin gayesi bulurdu. Bu memlekette kızların tam izdivaç zamanı. birkaç kere annesinden görücüler geldiğini işitmişti. Serin kanla düşünürdü: Ikbal'in izdivacını. belki kardeşinin saadeti buradadır.. Sonra Ahmed Şevki efendi ellerini Ahmed Cemil'in omuzlarına dayadı.. tesirini duyup ta menşe'ini bulamadığı garip bir his Ikbal'in izdivacı meselesinde Ahmed Cemil için bir saklı haşyet uyandırırdı. .. fakat hiçbirinin heves edilebilecek bir şey olduğunu tahattur etmiyor. Acaba her vakit talih. sırıtarak ilâve etti: — Beğenmişler.. bir kız ne ile evlenir? — Orası benim işim. Bir dakika içinde fikri tebeddül etti: — Lâkin bizim hiçbir şeyimiz yok. esası daima tetkikinden musir bir firar ile kaçardı.. bu gece sabırsızlığımdan patladım. Zavallı Đkbal!. Bu hissi tahlil etmek istedikçe sebebi. Muvafakat edecek olursan ben işi tavsiye ederim. o halde o garip his nedir ki izdivaç mes'elesi çıktıkça kalbinde hiddete benzer bir şey uyandırır. Sana verilecek havadisim vardı. dedi. kısmetine bir müsait -çehre arzedecek mi? Bu sual Ahmed Cemil'in zihnini bir izdivaç meselesine ait hâtıralara şevketti. Mahiyetini bir vuzuh lem'ası ile tenvir edemediği. bir yabancıya herkesten ziyade harim olduktan sonra ona — kardeşine — yabancı kalacak idi. hattâ bir kere bir karısından ayrılmış iki çocuklu kırklık bir komşunun annesi gelmişti de Ahmed Cemil'in bütün vekar ve gururu mecruh olarak günlerce Đkbal'e baktıkça ağlamak istemişti...Ahmed Cemil zihninden hesap ediyordu.. Ahmed Şevki efendi artık vazifesini ikmal etmişçesine şüphesiz kendi kendisine: «Beş dakikada bir mühim meselenin altından çıkmak bana mahsus bir muvaffakiyettir!» diyerek mütebessim bir çehre ile ayağa kalktı. Ahmed Şevki efendinin ilk sözü şu oldu: — Dün akşam beni görmeden kaçtın. hele bir kere görsünler de.. ikbal şimdi on yedisine basmıştı. Đlk muhavereden sonra unuttuğu izdivaç meselesini bu kelime Ahmed Cemil'e tekrar ihtar etti.. keten yeleğini düP—• Bir gün iki axkadas matbaada yine herkesten evvel buluştular. istememezliği andırır bir tesir hâsıl ederdi? Belki bir hodkâmlık hissi!. Ahmed Şevki efendinin şu dostça tekayyüdüne karşı ne için Ikbal'in talihini tehlikeye koymalı? Kimbilir. Diğer bir adamın başka bir samiî münasebet ve muhabbetine dahil olduktan sonra kardeşi kendisi için daha az yakın olacak.

kendisinden kardeşinin mahremiyetini çalmış bir adamla müz'iç bir rekabet hissinin sönmeyeceğini hissediyordu. Onun yanında geceleri minderin üzerine boylu boyuna uzanamayacak.. yemekte hususî bir ihtiyat ile duruyor. hiçbir hissini.... o Süleymaniye'deki küçük evin kapısını çalacak. başka bir ses aşağıdan yukarı bağıracak: Đkbal!.. başka bir şey lâzım olursa beyler yazsınlar... bir külfetperdazlık hissederdi. bir adam kî bu güne kadar tanunaış. Hiddetini o sırada Ali Şekib'in budalalığından bahsederek Raci'ye yaranmağa çalışan Saib'den çıkarmak istedi: — Keşke insanlar hep Ali Şekib gibi budala. ikbal ile . merdivenlerden biraz muhteriz çıkıyor. Sabiha hanıma çocuklar gibi daima anne derdi. birisiyle kavga etmek arzusunu veriyordu. görmemiş. valdesine ayni meşru.. gidiyorum. görüyordu. Fakat Ahmed Şevki efendinin bu sabah şu bir kelime ile yeniden uyandırdığı mesele akşama kadar zihnini kurcaladı.. Zihninde bulmak istediği te'vilin altında saklanan tesiri görmemeğe çalışır.. sonra evin içinde bir ses. tekellüfsüz bir münasebetin hâsıl olamayacağını. mümkün değil. Sonra kalemini attı. Bu adamla her kim olursa olsun. Bu adam birden. yukarıya gelsene. Nihayet kapı çalınıp geldiklerini yukarıdan işitince bağırdı. Sabiha hanım çarşafını çıkarmadan yukarıya çıkınca ilk sözü şju oldu: — Anne!.. Ikbal'in izdivacına ait düşüncelerinin bundan tesir almasını me-nederdi. Seher'i kızdıramayacak. mürettiphaneye girdi: — Ben yazılarımı bitirdim.. onlar gelinceye kadar sabırsızlığından duramadı. Ahmed Cemil'in eve gitmeğe ihtiyacı vardı. Enişte!. sevemeyeceği bu adama enişte demeğe mahkûm olsun? Şimdi bu kelime adetâ onu tâzip ediyor.. lekesiz bir muhabbetin. Enişte!. Sebep? Ne için sevmediği. kâğıtlarını topladı.. «Küçük hanımla çarşıya gittiler» cevabını alınca hiddet etti. Hayatında bu tebeddülün ne kadar ehemmiyeti olduğunu bir karartı arasında hissediyordu: Meselâ kendisini. selâhiyetle anne diyecek. dedi. ĐkbaO'e görücü gelmiş de ne için bana haber vermediniz? Sabiha hanım oğlunun yüzüne baktı: . evin içinde dolaştı. bir gün içinde hayatına karışacak. — Anne. dedi. ikide birde zihninin içinde bir tırmalayan cereyan ile geçen bu kelime idi: Enişte!. fikrini öğrenmemiş... Kapıyı açan Seher'e: — Annem nerede? dedi. Demek şimdi hayatında bir enişte olacak.hele Đkbal ileşaıkalaşamayacak. Enişte!. bu aile sofrasına ayni iştirak hakkı ile oturacak..Bu 'hissin ismini vermek istemezdi. valde hitabından bir sahtelik. fakat onun gibi saf olsalar...

Ara sıra kumaşı kesen makasın sinirleri ürperten sesi. meşakkatlerin zedeliyeeeyeceği kadar kavi bir saadet. .satrançlı dokuma çekilmiş Şilte. aşağıda küçük odada. çılgın saç kümeleri arasında birak küçük. hiçbir şey yok.. Ne lâkırdı.. bu a.— Her gelen görücüye ehemmiyet vermediğim için. ne tâtife istiyordu. — Allah hayırlısını kısmet etsin. — Sizin yanınızda değil mi anne?. ne de mutantan hücrelerde nefîs evani vardı. Burada ne kadife kanepeler. Demek şimdi Ibu hususiyete.. ruhu ısındırır bir hararet vardı.... istesinler bakalım da düşünürüz. Bu gece Đkbal. Sonra sükût. altından âsi. üç kalbin irtibatından anütaiıassıl.... Ahmed Cemil'in gözlerine güzel görünüyordu. her türlü mihnetlerin. — Kızım. o kadar. makası alıversene. Zavallı çocuk.. o kadar. perişan. duvarlarda babasından yadigâr olarak kalmış biri kûfî.le mahremiyetine bir unsur daha iştirak edecek? Demek bu sıcak mesut havanın üzerinden barit bir nefha uçacak ? Gözleri sık sık küçük iskemlenin yanmda diz çökmüş o gün çarşıdan alman yedi arşın gömleklik kumaşın yanlarını çatmakla meşgul olan Đkbal'e çevriliyordu. annesinin en sevdiği yer.. Bu akşam Muzaffer beyin ders gecesiydi. kardeşinin bu kadar cazibesi olduğuna dikkat etmemişti. birden bu validenin mukadderata teslimiyeti karşısında sükût etti. bu samimiyete. pencerelerde muşamba perdelerin üzerinde yaza mahsus be>-yaz. yalnız küçük odanın — şu bir saf kalb kadar ruhaniyet ile dolu aile odacığınm — ruhunu doya doya istişmam etmek istiyordu... ince sarı kornişlere küçük küçük kıvrıklarla ilişdirilmiş perdeler. ta mutfaktan Seher'in bulaşık gürültüsü. Açık kestane gür saçları altında zarif başı. Kar gibi beyaz kenarı gerile gerile iğnelenmiş hassa örtülü sedir. M A I VE SĐYAH 109 — Beğenmişler. fakat buna mukabü derin bir muhabbet. inmiş muşamba perdelerin arkasında açık pencereden süzülen gecenin râtip havasını duymak için başını duvara dayadı. lâtif. Ahmed Cemil sabandan beri beynini işgal eden bu meseleye karşı annesinin sükûnuna hayret etti. Yemekten sonra okumağa da meye-lân duymadı. koltuklar. Ahmed Cemil yalnız bu kelimeyi kâfi görmedi. kulaklarının etrafından.. Ahmed Cemil gitmemeğe karar verdi.. bazan rüzgârla şişen muşamba perdelerin hışıltısı. atlas perdeler. küçük dört ayaklı iskemle. Đlâve etti — Isteyeceklermiş.. yerde üstüne penbe. bari bahtiyar olsa!. oğlum. biri talik iki güzel levha. Ik-bal'in yeşil gaz boyamalarından yaptığı sade fakat belki onun için zarif hoş kalpağı altında lamba..

henüz tekemmül etmemiş bir kız vücudu ki noksanları içinde cazibeli ve onun için şiir ile dolu. hattâ biraz ciddî. Vehbi beyi tanıdıklarından. herkes gibi bir genç.. henüz komşu hanımların ellerinde süsü ikmal edilemeyen . Eniştesini ilk önce matbaada pederi Tevfik efendinin yanında gösterdiler. herkesten pek iyi teminat almo X i . çarşaflarıyle üşüşen. düğünün şerefine tâ sabahleyin sokağa fırlayan komşu kızları kâğıt helvacılarının. bu yaşta genç kızların çehrelerine mahsus bir süzgünlük altında hafif bir donukluk ile mümteziç donukça penbe rengi biraz vücuduna erkekçe bir yüksek vaz'ı veren geniş omuzlar. bir paçavra kenarıyle iyi bağlanmamış uzun çorabı güllü penbe iskarpininin üzerine düşmüş. kalem arkadaşlarından sormuşlardı. düğün evindeki validesine sokaktan «anne!» diye bağıran.. îkbal'in izdivacı Ahmed Cemil'in hayatında bir rüya gibi geçti. başına oyalı gaz bovamasm-dan yapma çiçekli hotozunu koyarak. gözleri bir katre muhabbet giryesi gibi — fakat kknbilir nasıl — bir kadın olmaya müheyya duran bu zayıf kızın üzerine düştükçe kalbinden «bari mesut olsa!» diyordu. bekçi baba gelip de elinde sopasıyle yeni traştan çıkmış çökük yanaklı. koltuk resmini görmek için Süleymaniye'nin o daracık sokağını baştan başa doldurarak ve kapının umuma açılmasını bekleyerek yeldirmeleriyle. XI llî di... beyazlı kırmızılı tire kuşağının saçakları san hırkasının altından eteklerine dökülmüş. Büsbütün tevessü etmesi. Düğün! O gün Ahmed Cemil kaçmıştı. leblebicilerin etrafında bağrışacak. Ahmed Cemil merhametten. koşa koşa biribirini kovalayarak çığlık koparan çocuk alayından uzak olmak için. demek razı oluyordu. kanarya sarısı hırkasının altında al basmadan entarisini giyerek. Ahmed Cemil bu izdivaç meselesinde ne tarafgir ne de aleyhdardı: Meselede bir itiraz vesilesi bulunmaması aleyhdar olmasına mümanaat ettiği gibi enişte olacak adamın herkesten başka birşey olmayışı tarafgir olmasına da mâni olmamıştı. demin haleldar olacağından korktuğu hayat sükûtununu belki bütün istikbal emellerini feda ederdi. ağl aşacak olan bütün o belinden donu-düşmüş. şefkatten mürekkep bir nazarla hemşiresini ihata ettikçe. Ahmed Cemil'in her türlü hayat hususiyetini bilen Ahmed Şevki efendi damat beyden ağırlık namıyle bir para kopardı ki hemen 'bütün düğün masrafını temin etti. beline işlemeli ipek mendili iğne ile tutturulmuş. orasını beraberlerinde getirdikleri ço~ cuklarıyle küçük bir mahşer — garip ibir renk ve kılık mahşe-ri — haline getiren kadınlar. hele Tevfik efendinin anlaşılamayacak bir heves ve tehalüküy-le bütün şerait onbeş gün içinde kararlaşmıştı. değil ufak tefek istirahat esbabını.. Ahmed Cemil kardeşinin reyine müracaat etti: ikbal gözlerini indirdi. mukaddemeleri görünen kadınlık meziyetleri kemal bulmak için yalnız kadın olmağı bekliyor.rt. kalem hayatında terbiye almış. çorabının içine paçası tıkılmış. geçkin yaşlarında mariz bir babanın zayıf doğmuş bir çocuğu. Onun saadetinden emin olabilse.. sükût etti. Bu ziyaretten sonra Ahmed Şevki efendinin faaliyetiyle. hoppa değil. Ahmed Ce-mil ilk hâsıl ettiği fikri zihninde birkaç kelime ile icmal etmişti. En son defa olarak birgün.söbü görünen siması. uçları sekiz on kere kıvrılmış iri siyah bıyıklı muhip çehresiyle kapıya küçük bir iskemle atıp hâkimiyet vazifesini takındığı — sopasının ilk tarakasmdan — anlar anlamaz. uzunca bir boy.

îkbal şimdi o sopasıyle kapısının önünde bekçi duran. Ahmed Cemil rüyalarının şu sefil hakikatinden tanı bir hafta kaçtı.. atlaslar. kınalı. ne müzeyyen cihazlar tasavvur etmişti!. haftasının diğer dört akşamını da evden uzak geçirmek için ders buldu.. Ah! O Đkbal'i böyle mi gelin etmek isterdi? Hemşiresi için neler düşünmüş.. bir gün . sonra ağlamaktan ihtiraz ile bir söz bile söylemeyerek kaçmıştı. annesiyle kardeşinden öyle izin almıştı. şimdi bu evden âdeta üşüyordu. Ahmed Cemil hayret etti. Ahmed Cemil bir hafta eve uğramadı. Hattâ Seher'le ufak tefek ltâifeler bile ediyordu. ne müdebdep daireler. O bir hafta zarfında eniştesini hiç görmemişti. yaygaralı çocuklar kaynaşan küçücük evde rastıklı. salonlar. Hocapaşa'da demiryolu memurlarından iki Almana Türkçe öğretmeye başladı. O akşam Muzaffer beye can attı.. Sonra saçları püskür-müş. avizeler.. kadifeler. lâdenli komşu hanımlar arasında damat beyi. yağız macar atlı zarif parlak bir araba onu alıp götürüyor. o henüz ağır bir külfet yükü altında ezilirken. kendi-feini mesteden o müdebdep rüya. daha sonra güzide tuvaletlerle zîhayat foir çiçek deryası gibi dalgalı geniş bir mermer sofanın ortasında o çiçek deryasının perisi. Düğünden sonra Ahmed Cemil ile annesi hemen hiç yalnız bulunmamışlardı. Kaçtı. matbaa müdürü Tevfik efendizade Vehibi beyi bekliyordu. sokağında alacalı.... Gazeteye bir ilân sıkıştırdı. ne süslü evler. levhalar. Đki ay kadar bir zaman geçmişti. Demek o istikbalde zuhuruna emniyet ederek aldandığı hayaller yalandı? tkbal'in gelin olacağını düşündükçe bir vakitler hemşiresi beyaz uzun etekli — moda gazetelerinin mülevven ilâvelerinde görerek imrendiği şeylere benzer — bir esvap içinde. yüzüne bakamaya-rak gözlerini indiren hemşiresine bir kelime tevcihine cesaret edemezken damat bey herkesle teklifsiz oluvermişti. demek bütün bu şeyler baştı?.. beyaz ipek duvağı yanlarına dökülmüş. o bir haftayı Hüseyin Nazmi'nin köşkünde geçirdi. sofrada. hattâ Hoca-capaşa'da ders olduğu zamanlar akşam yemeğini matbaada kısaca tedarik ederek bir vakitler hayat zevkinin yegâne men-baı olan aile sofrasında bulunmuyordu.kardeşini sofraya çağırtarak o yarım gelin haliyle öpmüş. başı mücevherlerin 112 MAI V K SĐYAH altında biraz eğilmiş olarak görürdü. Artık bütün gecelerini evden uzak geçiriyor. Nihayet bir akşam yemekte birleştiler. köpüklerden teşekkül etmiş bir çiçek melikesi gibi îkbal. Bir dakika içinde bütün mânevi varlığından bir soğuk rüzgâr geçti. Demek bunlar hepsi ya-Đan? Hayallinin kendisine bahşettiği bütün bu tantana.. Ahmed Cemil bu akşam kendisini ezen azap altından hiçbir zaman kurtulamayacağını . Şark halıları döşenmiş çifte bir merdiven. ne lâtif tuvaletler. bir vakit yalnız kendisinin olan şu evin her köşesinde şimdi yabancılıktan asla çıkmayacağını anladı.

sıkılarak parayı bana vermek istedi. O henüz tenbellik ediyor.. anesi yatağının kenarına oturdu: — Ne için kalkmadın oğlum? dedi. dün ağlayışı büsbütün zihnime dokundu. o ısrar etti. Hiç yalnız bulamıyorum M. reddettim. Ana oğul uzun uzun birbirine baktılar. dedi.. acaba kocasının biraz içkisi olduğundan ımı?.. Đzdivacından beri ikbal'in çehresinde dikkate çarpan bir hüzün rengi her türlü şikâyet lisanından daha beliğ idi. Evine devam ediyor. Đkbal'in ağlayışı biraz içki içinse. Fakat nasıl bir koca olduğunu anlayabilmek için Sabiha hanımın fikrini istedi. sonra cevabını beklemeden biraz eğilerek ilâve etti: — Sana bir şey söyleyecektim.. Đkbal'in odasında yalnızca ağladığını görmüş. Zaten kız gelin olalıdan beri neşesiz.Sabiha hanım sabahleyin odasına girdi. Birden şu iki aylık gelinin annesinden. Buna Ahmed Cemil dudaklarını bükerek cevap verdi: — Ne ehemmiyeti var? Kazandığım yetişmiyor değil ki. birkaç kadeh rakının şu saadet yuvasında bir musibet zehiri hükmünü tutacağını anlamıştı. Đkisinin de bu nazar çarpışması arasında Đkbal'in ağlayan hayali uçuyordu. Đkisi de bu hayal için ağlamağa müheyya idiler. fakat o birkaç gün içinde bu itiyadı keşfetmiş. Onbeş gün kadar yenilikten ihtiraz ederek itiyadını icra edememişken nihayet bir şişe Fertek rakısıyle gelmişti. Sabiha hanım iki aydan beri birinci defa olarak yalnızca konuşmağa fırsat bulduğu oğluna başka bir bahis zemini daha hazırlamıştı: Mai ve Siyah — P. kardeşinden gizlediği göz yaşlarının içinde bir derdin saklandığını duymuşlardı. — Geçen gün Îkbal'e aylık olmak üzere on mecidiye vermiş. O vakit Ahmed Cemil yavaş yavaş annesini istintak etti.. kız sabahleyin biraz gülerek... Ahmed Cemil pek iyi hissetmişti ki kardeşi mesut değildir.. bir huysuzluğu yok. Ahmed Cemil'e bundan hiç bahsolunmamıştı. Bir gün annesinin ağzından bu meseleyi işitince yatağında doğruldu. S — Masraf meselesi ae saae senin üzerine ıcaııyor gıuı mr şey Cemil. Dün Seher... yatağında mahsus gecikiyordu. . Eniştesinin nasıl bir adam olduğunu görüyordu. Vehbi ibeyin akşamcılığı vardı.. fakat bu kadarla devam edecekse. ¦ Annesi Vehbi ıbeye atfolunabilecek bir kusur bulamıyordu. Ikbal'e soğuk bir muamelesi de görülmemiş... Ahmed Cemil hayretle annesinin yüzüne baktı: — Niçin? — Bilmiyorum. nihayet yine onun olmak üzere saklamak için aldım.

damarlarının içinde bir cevelân hissetti. Matbaada kaldığı akşamlar idarenin penceresi kenarına ilişip de caddenin hüzün veren tenhalığından mest olarak biraz peynirle francalasını yedikçe kendisinde bir zavallılık bulur. Nefsini herşeyden mahrum etmeğe alışmamış mıydı? Onun için birkaç mecidiye tasarruf etmekte bir faide mi ver? Seneyi iki kravatla geçirmek. anlıyorum. gözlerini indirdi. Geç kalkmak itiyadında olan eniştesini uyandırmaktan. kardeşini mümkün mertebe sıkça görüyordu. izdivacından beri ona karşı Ahmed Cemil yarı siteme benzeyen bir tavır ittihazına lüzum görmüştü. kışın donuk havaları altında teessürleri safhasına donuk nakışlarla . Bu sabah annesiyle şu muhavere kalbine sanki bir katre yakıcı zehir damlatmış idi. fakat ekseriyet üzere yemekten sonra uyuyan zevcinden kurtulabildikçe bu yalnızlığa küçük bir zaman için Ikbal'in 'huzuru da hayat bahşederdi. sonra beriki bir sademeye tesadüf etmiş gibi nazarı titredi. Yemek yedikten sonra Vehbi bey Ikbal'le odasına çekilince Ahmed Cemil annesinin yanında kalırdı. ikbal daha evvel kalkmıştı. Bir vakitler Ahmed Cemil de bu sofrada lâtife ederdi. Đkbal'in üzüntüden. mümkün mertebe az fırsatlarda hitabına mâruz olmak gibi 'bir ihtiraz peyda olmuştu. ara sıra yemeğe müteallik itirazlar. MAĐ VE SĐYAH 117 Ahmed Cemil'in tamamiyle cahili olduğu kahve hayatına müteallik hikâyeler.Sabiha hanım sözünü bitirmedi. zevcinin tuhaflıktan ziyade gülünçlüğüne karşı helecanından mütevellit perişan nazarı: Seher'in her dakika: «ikide birde bana ne ilişiyorsun?» demeğe. fakat o zaman bir lâtife edildikçe sofranın etrafında handeler uçu-şurdu. cevap vermedi. Artık ikbal ihtiraz tavrım bırakmıştı. ay sürüklemek zaten öyle bir sefalet idi ki onu âdeta mütelezziz ederdi. Bu sabah Ahmed Cemil îkbal'e bir şey söylemek istiyor» muşçasma baktı. Derslerinden. sanki bir noktayı kazıyarak kemirdiğini hissediyordu. bazan Seher'e karşı kaba latifeler.» demiş idî. fakat henüz aralarında dert tevdiine benzer bir kelime teati olunmamış idi. fakat bahar gelince bütün vücudunu ihata eden kesel ve rehavet havası sanki güneşin taze hararetiyile tebahhur ederek sıyrıldı.. Artık şu mahrumiyet hayatının acı lezzetinden bir hoş teessür bile duyar olmuştu. yalnız kendisini eğlendirmek için söz söyleyenlere mahsus kahkahalarla kesik fıkralar. dün salbah Millet bahçesinde bilardoda kazandığı muvaffakiyet. bunda mağmum bir şiir bularak âdeta şiir te-lezzüz ederdi. yazılarından kurtulabildikçe yegâne iştigali şiirlerini okumaktan ibaret kalırdı. bir iskarpini alt>. Orada bir şeyin yandığını. ikbal bir aralık bu nazara mukavemet etmek istedi.. Ahmed Cemil bu nazardan sıkıldı. gözlerini çevirdi. yolundan silinmek. elindeki sahanı sofranın ortasına atıp kaçmağa meyyal duran dargın vaz'ı görülürdü. çekinerek merdivenleri yavaş yavaş indi. Şimdi Vehbi beyin bir latifesine mukabil Sabiha hanımın simasında zorla kopmuş bir tebessümü. bu nikabm altında ben varım!» derdi. gözlerini oğlunun gözlerine dikti. Fakat bir annenin. ibir kardeşin gözünden gizlenmeyen bir hazin renk: «Aldatmayınız. Bu sabah îkbal'e tesadüf etmek emeliyle odasından geç çıktı. Kardeşinin yalnız bu bakışı: «ikbal! Bahtiyar değilsin. ikbal bahtiyar görünmeğe çalışıyordu. Đkbal'de de biraderine karşı bir mücrim gibi gözlerini indirmek. aşağıda karşılaştılar. Bu kış Ahmed Cemil eserine hemen çalışamadı.

Bon Marehe'nin önüne gelerek içeriye girdi. Zaten Beyoğlu'ndan işsiz geçtikçe buraya bir kere girip çıkmak âdeti idi. ellerinde earpare. Henüz o kadar kalabalık yoktu. zevkini ikna edemeyen parçaları mahvetti. hemen doğuveren şu arzuya mukavemet edemedi. Ahmed Cemil sanki senelerden beri ruhuna çöken bir sıklet şu tasfiyeden sonra mündefi oldu. noksan bırakılmış yerlerini doldurdu. ufak hamlelerle feveran etti. matbaada işini istical ile bitirerek çıktı. O sefalet ve mihnetle dolarak. ötede kravatlardan. bir moda mağazasının kumaşlarını.» dediğini işitti. Ah bu defter! işte bütün hayatının mühim bir ümidi şu küçük defterde idi.âdeta uykuda duyguları. baharın ılık nefesleriyle dirilip uçuşan kelebekler gibi canlandı. . bütün o gönülleri taltif eden hiçleri seyretmek istedi. taşarak geçen kıştan sonra eserinin tesliyet veren ha118 MAĐ VE SĐÎAH yat nefesiyle bütün yorgunlukları dinledi. Tünel'den çıktıktan sonra Beyoğlu'nda biraz serseri. başında maili kırmızılı bir külah gelip geçenlere gülümseyen bir soytarıya bakmakla meşgul iken arkasından kendisine yabancı olmayan bir tatlı sesin bir nida-i hayretle: «A! Cemil bey!. Çocuk oyuncaklarının yanma kadar geldi. Ahmed Cemil Lâmia'yı belki bir seneden 'beri görmemiş^-ti ve göremezdi. Başını çevirdi. yakalıklardan. O vakit Ahmed Cemil'in eseri bol bir yağmurdan sonra topraklardan süzüle süzüle kayacıklar arasında birikmiş küçük bir menba gibi taştı. Kendisine hitap etmesini beklercesine Lâmia mütebes-sim bir çöhre ile karşısında duruyordu. tekemmül ediyordu. bütün o zahmetler ondan intişar eden ümit havasına temas edince zail oldu.intikal eden.. bazan eteğinin bir hışıltısını hissederek yahut muhteriz bir kahkahasının zaptolunmuş tarakasını fark ederek onun vücuduna yakın °^" M A I VE SÎYAH 119 . Hüseyin Nazmi'nin köşküne. Bir mayıs günü matbaada otururken birdenbire defteri Taksim bahçesinde — bir gün henüz mektepte iken Hüseyin Nazmi ile gidip oturdukları yerde — Boğaz'ın şiirine karşı kendi kendisine okumak istedi. ilerledi.. bir hafta mütemadiyen bununla uğraştı. dolaşmak. o vakit tayin olunamaz bir sebeple mûtat olmayan vukuata tesadüf olununca hissedilen râ-şeye müşabih bir titreyiş vücudunu baştan aşağıya sarstı. Şimdi bu eser büyüyor.. müsveddelerini ayıkladı. mendillerden teşkil edilmiş zarif nümunegâhları. yahut kışın evine gittikçe Lâmia'nm bazan piyanosunu işiterek bazan bir kapının alplığından süzülüp geçtiğini-duyarak.. Ahmed Cemil bütün hayatının meşakkatlerini bu eserin tevlit edeceği lezzete karşı unuturdu. mağazaların camekânları önünde gecikerek şurada yeni çıkmış kitapları. nihayet bir haftalık uğraşmasının neticesinde küçük bir defter vücuda getirebildi. Bir aralık Ahmed Cemil eserini tasfiye etmek istedi.

. Sonra onların arasında genç kız. o müphemiyeti. buseyi andırır bir gârâm nazariyle bakardı. ince parmakları siyah güderi eldivenler içinde uzun sap-h zarif şemsiyesinin püskülünü oynatarak. yahut Şişlide bir Kâğıthane dönüşünde tesadüf ettiği.sönüverdi.maktan. o gençlik semasının sevda güneşi. Bu hayal pek seyyal idi. şu oyuncak destegâhmın yanında velev bir çocukluk arkadaşıyle. peçesi alnının kıvırcık saçlarını bir yarı örtülülük altında bırakarak başına atılmış. velev bir dakikalık musahabenin garabetini daha az hissederek daha cesur idi. ondan uzak yaşadığı müddetçe o simayı daima besleyerek arada geçen zamanı sanki telâfiye çalışmıştı. Ahmed Cemil bunların hepsini severdi. meçhul bir şey var ki mahiyetini anlamamış. sonra Ahmed Cemil'in eline bakarak: . Lâmia şüphesiz şurada. Köprüden vapura binerken gördüğü. henüz çocukluğunu unutmamış. O. fakat bugün müphem. nurlarını serperek. sevda ile dolu olan bu mahlûklara. Köprii'de hemen her yerde bir dakika için sevdiği binlerce çehreler vardı ki bunlar kendisi için saadet hülyası olan o genç kızın mevhum şekli etrafında uçuşan bir takını periler. dedi.bir ziya isabetiyle bir bulut parçasında peyda oluverip de birden sönüveren iltimalar gibi . bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi. henüz ço-cukluktam çıkarak mevcudiyet-i mâneviyesi garâible nıemjlû bir cihanın esrarına karşı inkişafa müheyya duran. dün başka bir şey iken yarın başka bir şey olmağa hazırlanan. yalnız bakıyordum. Ahmed Cemil: — Hayır. henüz iki üç sene evvelki sıfatyle Ahmed Cemil'in karşısında bulunuyormuş gibi saf çehresiyle bakarak görünce.. Ahmed Cemil'in zihninde bu genç kız sıfatının hususî ve müstesna bir ehemmiyeti vardı. yahut Tepebaşı'nda. bütün güzergâhına tesadüf eden o genç kızlara Ahmed Cemil perestişe benzer. künhünü tahlil etmek istememişti. onun muhit-i havasında muvakkat bir müddet için yaşamaktan mütevellit bir şey duyardı. fakat (bütün bu çehrelerin üstünde. — Biz haftaya yine köşke gidiyoruz. müşevveşiyeti için şiirle. «birisine oyuncak mı alıyorsunuz?» dedi. belli belirsiz bir şey! Müphem bir çocuk çehresi. nagihan hıssediverdikleri bir hakikatin taaccüp rengi gözlerinde sizi istintak ediyormuşçasına bir istifsar ifadesiyle gülüverirken birdenbire bir genç kız sıfatının henüz itilâf olunmamış ciddiyetiyle gözlerini indiren. «Şimdi tamamen bir genç kız olmuştur!» derdi. kimbilir kimdir? Bugün Lâmia'yı karşısında siyah çarşafı çenesinin altından tepesi bir incili iğne ile iliştirilmiş. sonra Lâmia biraz gülümsedi. Bir dakika öyle karşı karşıya. Ahmed Cemil'in kalbinde yer tutmuş böyle binlerce çehreler vardı. Genç kız!. Henüz on beş yaşında iken hâtırasına intikâş eden simasını zihninde itmam ve ikmal etmiş. birbirine söz söylemek lâzım gelip gelmeyeceğinde tereddüt ederek. cevabını verdi. daha doğurusu o genç kıza bunların herbirinde ayrı ayrı perestiş ederdi. müşevveş. ufak tefek almak için çıkmış idik. Fakat bu meçhul şeyin bütün şahsiyeti üzerinde derin bir tesiri vardı. cazibesinin ateşlerini saçarak çıkdı. Taksim'de. Ahmed Cemil'in zihninden uçuşan ve binlerce çehreler . mütebessim bakışarak durdular. Lâmia'nm yanında dadısıyle piyano muallimesi vardı. kanatlı şiirler idi.

Demek bugün Bon Marche'de uzun bir gaybubetten sonra onu görünce vücudunu . sizi okurken görmek istiyorum. bunlardan ayrılarak. amma. hayatının uzun yorgunluklarını bir gazetenin tefrikasında dinlendiren bir ihtiyar. asıl gençliğinin şiirini — yalnız onu — okudu. sanlara boyanan bu levhaların içinde Lâmia'yi — evvelâ küçük. birisinden yüz bulmuş çocuklara mahsus sokulganlıkla daima yanına gelirdi. yahut kendine mahsus bir mütalâa ile meşgul oluyor zannını vermek için bir ciddî tavır ile elindeki musavver mecmuaya dalmış — görünüyordu. ötede beride tek tük zümreler.. biraz beride «AJ fE SĐYAH 123 ellerinde küçücük küreklerle bahçeden kum toplayarak mini mini kovalara doldurmak mühim işiyle etrafı görmeğe vakitleri olmayan iki çocuk. Ahmed Cemil'in gözleri. koşuşan bağırışan çocuklar. bir dakika sonra sekiz on yaşında bir kış gecesi meselâ iki arkadaş cehren bir şiir okurken halının üstünde daima gülümser siyah gözlerini anlamayarak yüzlerine dikmiş. Hüseyin Nazmı ile gezmeğe çıktıkları vakit yanı başında iki elleriyle eline yapışarak muhaverelerinin arasına «Bu ne? Ne için? Nasıl? Ne vakit?» sualleriyle her dakika karışarak. bir dakika içinde tekrar yaşatıyordu.O da küçüklüğünden beri daima onun etrafında dolaşır. kıvırcık saçları başının beresinden taşarak. elinde çarpareler ile başında maili kırnuzılı külâhıyle gelip geçenleri gülerek seyreden soytarının istihza nazarı altında elinde şiirlerinin defterini kıvırarak duruyordu. henüz yapraklanmış bir ağacın altında mai şemsiyesini açmış. O çehre böyle zihninde bir an içinde yüz tenasüh silsilesinden geçerek. daha sonra. şu kadarcık.» dedi. öyle mi? Ben de dinlemek. bütün hayatı. bir örnek esvaplı iki kız.. sonra Ahmed Cemil'in perişan cevabını dinlemeyerek siyah güderi eldivenler içinde daha ince görünen parmaklarıyle peçesini indirdi. bütün güzel şekiller. — Hayır. benim şiirlerim. tepeler.. — Ağabeyimin daima söylediği eseriniz mi?. Bazan bu levha gözlerinin içinde bulanıyor.. yalılar. Bir akşam onu bizde okuyacak missiniz. Bugün Ahmed Cemil Taksim bahçesinde bu şirini değil.. bütün ruhunun emel züb-desi işte şu siyah nazenin heyula işte bu ipek çarşafın dalgaları içinde vücudunun ihtizazı hissedilen seyyal ve mevvac hayal şeklinde kaybolup giderken.. mütebessim renkleriyle. onunla beraber bulunmaktan haz almış idi .. yeşillere. Bahçe tenha idi. alçak ökçeli potinlerini önüne çektiği bir iskemlenin kenarına dayamış gözlüklü ihtiyar bir Đngiliz mürebbiyesi. sular. her tebeddülünde bir hâtıra gıcıklayarak bütün hayatını Ahmed Cemil'in dimağında. mailere. manzaralarının ivicaclarıyle yeşil tepelere doğru tırmanmış yahud mai sulara doğru akı-vermiş gibi duran binalarıyle boğazın sakin levhasına dikiliyordu.. «efendim!. sarı saçları rüzgârlarla savrularak. Lâmia'dan daima pek sıcak bir his duymuş.— Yeni bir kitap mı? diye sordu. Ahmed Cemil orada. bayırın üstünde uçuyor. manzaralar bir fırça darbesinden kopma renkler imiş de yekdiğerine karışarak şekilsiz bir hamur haline geliyormuş gibi oluyordu. başlarından kaymış hasır şapkaları arkalarında çarpmarak. daima güler. Ahmed Cemil küçük bir hareket bile etmeyerek duruyordu. O zaman hayalinin mâkesinde guruba tesadüf etmiş bulut parçası gibi kırmızılara. Lâmia küçük bir kahkahayı zaptetti. uzun konclu düğmeli potinlerini kumlara temas et-tirmiyormuşçasma bir çeviklikle koşarak çenberlerini çeviren.

Bu vak'a Ahmed Cemil'i hakikate iade etmiş oldu.. sonra titrek bir aşk sadası ile bütün fikirlerinin. güya siyah ibir nur ki baş döndüren ateşli bir sevda havası ile vücudunu sarıyor. Artık tekrar oturmadı. kendisi tâ ayaklarının dibine küçük bir ayak iskemlesine oturuyor.... Ah! O sevda dakikası! Acaba hayat-ı bînasibinde o bahtiyar saat çalacak mı?.. Zihninde bu şiir takriri için mahsus bir hücre tertip ediyor. Seher kapıyı açıp açmamak lâzım geleceğinde MAÎVESĐYAH 123 mütöhayyir idi. Se'her'e tekaddüm etti. bir ateş ki sıcak bir buse gibi. O da kendisini sevmiyor mu? Bir saat evvel o kendisine tebessüm eden gözlerde bir gizli incizab mânası hissolunmuyor muydu? Bu aralık tâ yanınbaşmda koşan bir kız kumların üzerine yüzü koyun düştü. türlü renklerde elbiselerle süslenen iskemlelerin... Nihayet Ahmed Cemil. 122 MAI VE SĐYAH Bakınız o siyah peçenin. Ahmed Cemil'in nasiyesinde bu sual bir endişe hattı tersim ediyordu. kapıyı açtı. karşısında hamal kılıklı birisini gördü. Bir gece herkes yatak odasına çekilmek üzere kalkmışlardı. gözlerinin içinde — şimdi artık vuzuh ile gülümseyen Lâmia — aheste Taksim caddesini çıkmağa başladı. işte o biraz evvel gülerek dudaklarını basarak hafifçe başıyle selâmlayarak. yavaş yavaş. Kendi kendine: «Ne için onun benimle izdivacını istemesinler?» diyordu.. Lâmia'yı orada bir kanepeye oturtuyor. hayatında birinci ve sonuncu olmak üzere seveceği vücud. siyah çarşafın.. kaldırdı. «Efendim!.» diyen Lâmia idi. siyah saçların altında parlayan siyah gözlerden bir şey akıyor.. Ahmed Cemil başını çevirdi. Şiirlerini dinlemek istiyormuş.. Artık o şeyin tesiri mahiyetinden kaçmağa. O münevver rüyalarının genç kızı. Artık saklamağa ne lüzum var? Đşte bütün hüsran içinde geçen gençlik sevdasının emel zübdesi. gece şu küçük asude evin kapısı çalınmak o derece müstesna bir vak'a idi ki herkeste ufak bir halecan hâsıl oldu. Ahmed Cemil onu Lâ-nıia'ya kendisi okumak isterdi. yerinden kalktı. . mu'tad hilâfına olarak sokak kapısının kuvvetle çalındığını işittiler. elinde şiir defteri. korucukların arasından süzülüp çıktı. çocuk iri mai gözleriyle istimdat ederek ona bakıyordu.* mü dairesinden çıkarmağa lüzum görmüyordu. hislerinin muihassalası olan bu şiir parçalarını bir sevda teranesi gibi onun müteessir gözleri altında inşad ediyordu. nefsini onun hük. fakat okşayan bir ateş.sarsan şey. yakıyor. çocuğun ellerinden tuttu.

ara sıra iki mânâsız kelime ile muhavereye iştirak ediyordu. tesîiyet iradına hazırlanıyordu. Vehbi bey: — Biraz beni bekle! dedi. kayınbiraderle beraber matbaayı idare ederiz. Vehbi beyi öteki evden istiyorlarmış. herkes teessüf beyanında. sonra gördüğü ısrar üzerine ağızından parça parça izahat alınabildi.. Đsmini işitince Vehbi bey telâşla kapıya geldi.. fakat Vehbi bey o suali anlamış da muhataplarını merakta bırakmamak lûtfunu gösteriyormuş gibi pederinin nıüşa-biyetini iki manalı hande arasında tâyin etti: «Nüzul!. tâ izdivacından beri anlamak istedikleri hayat sırrının bir parçasını görür gibi idi. Yegâne mütalâa olarak Ahmed Cemil'in yüzüne baktı: — Bu yaşta genç bir kızla evlenmenin neticesi budur. diyordu...— Vehbi beyin evi burası mı? — Burası. gündüz hiçbir şeyi yok iken hattâ akşam yemeğinde pek iyi bir halde iken odalarına çekildikten sonra birdenbire düşmüş. Muhavere bütün bu vak'a üzerine cereyan ediyordu. Bir aralık Ahmed Cemil: 124 sıxan — Đhtiyar giderse matbaa ne olur. Sultanahmet'te babasının evinden.. Đkbal tekrar gözlerini kaldırdı. ağlamağa hazır gibi duran gözleriyle: «Gördünüz . Đkbal bu sözü söyledikten sonra pederinin vefatını bekleyen kocasının utanılacak bir mahiyetini ifşa etmiş gibi gözlerini indirdi. değil mi? Yalnız şu söz ihtiyarın hastalığındaki mahiyeti izah etmiş oldu. kardeşine baktı. eniştesiyle kapıdaki adamın arasında cereyan eden muhavereyi herkes taşlıkta gergin bir dikkatle dinliyordu. pedere bir şey olursa istifa ederim. o bil'akis güldü. Sonra içeriye girdi. Đkbal pek az söze karışıyor. onun bütün heyetinden kocası için bir nefret havasının uçtuğunu hisseder. zaten. herkesin yüzüne bakarak sanki bu vak'anm mudhik tesirinden başkalarının da hisse alıp almadığını tetkik ediyordu.» dedi.. Ahmed Cemil dilinin ucuna kadar gelen suali zab-tetti. O vakit Ahmed Cemil çekildi. tuhaf bir vak'aya muttali olmuşçasına alay ediyor. O vakit Đkbal kardeşine derin bir nazarla baktı. söyleyeceği sözün söylememek istediği tarafını gözleriyle anlatmağa çalışarak dedi ki: — Bey. şimdi lakırdı söyleyemiyormuş. artık herkesin alışmağa başladığı düşünceli tavrıyle... kımıldanamıyormuş. iki kardeşle anne birçok zamandan beri birinci defa olarak gecenin celsesini o eski samimiyet ile geçirmek istediler. Bu akşam Vehbi bey gittikten sonra yatak odalarına çekilmekten vazgeçtiler. bilmem? dedi. o vakit Aihmed Cemil. Efendi birdenbire hastalanmış. Herif sebebini evvelâ söylemek istemiyordu.

darflerin bir fihristini isterim. sonra başka bir suale cevap vermeğe mecbur olmaktan korkuyormuşçasına kardeşiyle annesini bıraktı. diğer bir kâğıda matbaanın geliri gideri. Ahmed Cemil bu muhavereyi yarım bıraktı.... fakat aldığım izahatı pek kâfi bulmuyorum. ah şu dakikada çekmecesinin yanıbaşmda sanki kendisine mahzun maJhzun bakıp •duran koyu nefti alpaga şemsiyesini şu çapkının kafasına indirdikten sonra matbaayı bırakıp gidebilse. Artık matbaanın zevki kaçacağını anlamıştı. havada kokusunu aldığı havadisin nev'ine vukuf arzusu kuru vücuduna sığama-yarak. Ahmed Şevki efendiyle Ahmed Cemil birbirine bakıştılar. ben de sizin yanınıza geleyim. ellerini uğuşturarak Ahmed Cemil'i hemen istintak etmek istedi: — Müdür ölmüş mü? . — Şimdi Şevki efendi bir muhtıra yapmalı. Vehbi bey yalnız «Peder fena!» dedi. anlayamadılar.. Sonra matbaa ve gazete memurlarının isimleri. Onun için bir karar verelim. Ikbal'in son sözü üzerine birşey mırıldandı. çekildi. görmek istemeyerek heyet-i tahririye odasına girdi. Ahmed Şevki efendi bunalıyordu. Seher oda kapısının yanında. maaşları. şimdi Şevki efendiden bazı şeyler soruyordum.mü? Beni verdiğiniz adamı anladınız mı?» demek istiyor gibi baktı.» dediği işitildi. henüz dün gece yatağa serilen babası için sabahleyin şifa çaresi taharrisine koşması lâzım gelirken matbaaya can atarak hesap soran bu adamın karşısında bütün yuvarlak vücudu baştan aşağı titreyen bir kütle kesilmişti. Vehbi bey âdeta yüksekten söylüyordu. evvelâ matbaada mevcut olan alât ve edevatın. o devam ediyordu. Sonra daha ziyade izahat vermeğe lüzum görmeyerek ilâve etti: — Bundan sonra matbaa işlerine benim bakmaklığım lâzım geliyor... ________ 12. Daha ziyadesini dinlemek. Orada yalnız Saib vardı. . Đkbal kuru bir sesle: «Her vakit!» dedi. Yanlarına girdi. telâş içinde. odanın hem içinde hem dışarısında eski zamanlardaki hususiyeti ihtar eder bir teklifsizlikle muhavereye iştirak ediyordu.. Ahmed Şevki efendinin çehresi her zamandan biraz daha ziyade kızarmıştı. Ahmed Cemil biraz daha istizah etmek istedi: — Ne vakit söylüyordu? dedi. yalnız Đkbal çıkarken: «Küçük hanımcığım. * /*/ Ertesi gün Ahmed Cemil matbaaya gittiği vakit eniştesini AJhmed Şevki efendinin yanında gördü..

yarın yine burada buluşuruz. hesap soraü oğul. Eniştene herif dediğime istersen hiddet et. yanına gitti.. Şevki efendi istediğim şeyleri hazırlayacak.! Avrupa gazetelerini açtı. kuru çocuğu tokatlamak istedi. yılıştı. Ahmed Cemil'in. Vehbi bey bir âmir sıfatı takınmıştı. ni-i hayet daima Amerika'ya isnat olunan garibelerden birşey 1K du. Đdare memurunun çehresi boğazı sıkılıyormuş gibi kıpkır-i mızı idi. burada lastikten yapma gülünç bir soytarı gibi yaranmak için dizlerine sıçramaya çalışan mahlûk!.. dedi. Birşey söylemeden evvel yutkundu.. tercüme edecek havadis aradı. daha ilk günü gelip de bana bir uşak muamelesi eden herife. mütenevvia sütunlarında daima halkın hoşuna giden t düzme fıkrayı biraz da kendisi süsleyerek serbest tercümeyi. Enişte demeğe ancak razı olabildiği bu adamdan bugün emre benzer \ §eyler mi alacak? 1 Vehbi bey matbaanın tahtalarına güya her vakitten ziya-| de bir tasarruf kuvvetiyle basarak çıktı. — Beni bu akşam beklemesinler. nefretten göğsü şişiyordu. O vakit Saib sırıttı. arkadaşının odasında kaldı. Ahmed Cemil gülümsedi. sonra bütün ci-¦} ğerlerini dolduran hiddet havasını boşaltıyormuşçasma derinden geniş bir soludu. . Ah!. Ahmed Cemil yazı I edasına dönmedi. yarın sizinle de konuşmak lâzım geliyor. Birden kendisini bu adamın karşısında küçülmüş. Saib'in teces-[i süslerinden emin olmak için kapıyı da kapadı.. Kendisini eniştesi çağırıyordu. gülmeğe çalışarak Ahmed Şevki efendiye baktı. Burada Ahmed Şevki efendiyi değil kalıbını göreceksiniz. Ahmed Cemil'e daiha ziyade sokuldu: — Artık enişte beyiniz matbaayı size bırakır. Bu insanlar..." başladı. Ben bu azamet tavrını çekemeyeceğim... şu içeride..— Onun gibi birşey. / — Cemil bey. kalktı. zayıf. j Đşe başlamayacak olursa rahat edemeyeceğine hükmetti. Ahmed Cemil şu dakikada bu kısa. baksanıza... alçalmış gibi gördü. Sonra anladığı şeyi izah etmek istedi: — Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Artık benûn için matbaa bitmiştir.. iskemlesine oturarak: — Anlaşıldı! dedi.

hesapları istedi. Đhtiyarın ne olduğunu ondan sordu. Ali Şekib her vakitten ziyade yazdı.. tırnağının üstünde çıtlattı. Ahmed Cemil'in hullya hayatından başlıca ümitlerinden biri bir matbaa sahibi olmak değil mi idi ? O halde işte o ümidin bir tahakkuk mukaddemesi gibi başlayan şu vak'aya karşı bir itminan duymak lâzım gelirken ne için makûs bir tesir duyuyor? Kalbinde hafi fakat vazıh bir his — Daha ne olacağını anlamadan bu kadar telâşa sebep . l\Đar mı? Ahmed Şevki efendi artık püskürdü: ha — Ne mi olacak? Bak görürsün. Ahmed Cemil bu vak'a üzerine düşünmeyi geceye talik etmiş idi. Ne olacağını Ahmed Cemil tâyin edememişti. Đhtiyarın bütün sol tarafıyle dili tutulmuştu. Bugün Ahmed Şevki efendi saat-jlerce kendisinden bahsetti. tasavvuru istifa ederek matbaayı sizinle beraber idare etmek. Sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin burnundan gözlüğü her vakitten ziyade düştü.. Akşam tjve gittiği zaman eniştesinin gelmeyeceğini haber verdi. Yalnız sağ elini oynatarak meramını ifade etmeğe çalışıyormuış. Vehbi beyin istediği şeylerin ne olduğunu düşünerek.. Bu sabah eniştem geldi.. iiıaaeu Diraz suKun ouidUKtan. Siz. Đkbal'in verdiği malûmattan meselenin vehametini. Đkbal o gün kayınpederini görmek için gidip gelmişti.. / kalemini buldu.. ka-ym enişte matbaayı istediğiniz gibi idare ediniz. dedi. Raci bu fırsattan istifade ederek matbaadaki tevakkuf zamanını yalnız yarım saate hasretti. hokkasını düzeltti. Ahmed Cemil'e nasılsa edindiği birinci nevi sigaradan ikram etti. o zamana kadar vücuduna ehemmiyet verilmeyen bu adamın gaybubetinde bir ehemmiyet olacağı hissolunuyordu.. çalışmaya hazırlandı... mahiyetini tamamen anladı. Saib muttasıl Ahmed Şevki efendinin etrafında dolaştı.» diye beni yanma getirtecek değil misin? Ahmed Cemil bir daha gülümsedi: . ben kendime bir iş buluncaya kadar gelir giderim.. nasıl başlamak lâzım geleceğini zihnen tertip ederek: «Beyin. Yarın sen de matbaada mevkiinin ehemmiyetini anlayınca: «idare memurunu çağır-sanıza.. Yemekten sonra Ahmed Cemil annesine bakarak: — Matbaa altüst oluyor. zannederim ki bazı tasavvurları var.— O mütekebbir edaya ben tahammül edemem. ' sonra yavaş yavaş defterlerini karıştırdı. emrini icra etmeli!» dedi.. fakat mat-jbaada birşey olacağından eski çalışma zevkinin zevale uğra-^ yacağmdan o da emin idi. Bugün matbaa halkı Tevfik efendinin hastalığına muttali olduktan sonra herkesin yüzüne bir endişe sayesi düştü. Đkbal kardeşinin ne demek istediğini anladı: — Dün gece söylemiştim zannederim. «dünyada bir kişi olduktan sonra ı nasıı oısa geçuuiuu:» aıyorau..

. Bir aralık kendi kendisine: — Vehim! Ne için öyle olsun? Her vak'ayı fena şumuliyle telâkki etmek bana mahsus bir bedbinlik mesleği! Halbuki mesele pek sade: Ben bir matbaada bulunuyorum ki idare şekli bana tamamiy-le yabancı. Matbaanın. şu halde bana evvelce yabncı olan matbaa ile bugün aramızda bir karabet hâsıl oluyor demektir. MAĐ VE SĐTAH 133 ayırmıyordu. Yalnız bana ait vazifeleri başmuharrirlikle beraber kayınbiraderime bırakacağım.. eniştesi gelip de Ahmed Şevki efendinin hazırladığı hesap icmalleri üzerine sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin müşareketiyle efkâr mübadelesine başlanılınca.matbaada şu tebeddülün — ümidin tahakkuku değil — bir inkırazı olduğunu söylüyordu.Gazete için o kadar muharrire ihtiyaç var mı? Ahmed Cemil saatlerden biri idare ettiği meseleyi şu dakikada tarumar etmek istedi. Şu dakikada vücudunda güya bütün hüviyeti eziliyor. dedi. Zaten mümaşat olunmayacak bir fikre de tesadüf etmemiş idi. Hüseyin Baha efendinin sükût tavsiye eden bir nazarı nefsini zaptetmesine medar oldu: — Ali Şekib olmayacak olursa gazeteyi idare etmek münı-"kün olamaz. Hattâ eniştesi matbaanın ıslahından. zannediyor. . iki ellerini göğsüne basarak: «Yürüyeme-yeceğim. «Ali Şekib gidecek olursa ben duramam!» demek üzere atılıyordu. onun vazifesi benim iktidarımın fevkindedir. Ertesi gün matbaada. şuraya düşmek. Ahmed Cemil'in birden rengi değişti. — Ali Şekib ne olacak? dedi. Hüseyin Baha efendi korkulu bir fırtınadan ehven kurtulmuş olmasından mutmain olarak müzakerenin iptidasından foeri birkaç defalar düşen gözlüğünü düzelttikten sonra iltifata teşekkür etmekle meşgul iken. beni buraya bırak. vicdanında bir tehaşi ezasıyle hüküm süren hissin muazzip sedasını susturmağa çalıştı. kumlar üstünde Ölmek istiyorum» demek için bir ihtiyaç duyuyordu. odanın yarı açık duran kapısından Saib'in mütecessis çehresi göründü.. Bugün bir vak'a o idareyi eniştemin eline geçiriyor. sevmek bu muydu?.. Vehbi bey cevap vermeye hazırlanıyordu. Đnsanı güya bir mengene içinde sıkıp sıkıp da birisinin ayakları altına ezik. can çekişerek atmak isteyen bu öldürücü şey. Eniştesi biraz gülerek yüzüne baktı: —. Ahmed Cemil eniştesine karşı hep mümaşat eder oldu. gazetenin terakkisini teminden bahsettikçe geceleri sofra başında bilardo vukuatı nakleden bu adamın içinde bir tedbir sahibi muhtefi olduğunu anlıyordu. bitik. Aman yarabbi! Sevmek bu muydu?. gazetenin idaresi bana tevdi edilecek olursa bundan ne için ürkmek lâzım gelsin?» demek istedi. Nihayet Vehbi bey müzakereye bir nazik hatime vermek istedi: — Matbaa ve gazete Hüseyin Baha efendinin idaresinde oldukça ben memuriyetimden istifaya lüzum görmüyorum.

. Lâmia başını beyaz bir tül ile örtmüş.. Şuracıkta. o kadar yalnız ki bütün bu sahra şu akşam baygınlığına şiiriyle onların. boynundan doladıktan sonra ucunu sol omuzundan arkasına atmıştı.> dememişti? Halbuki bu sırrı birisine tevdi etmek ihtiyacı onu âdeta hasta ediyordu.. — Şu önde gidenler Lâmia ile ustası değil mi? — Bilmem!.. sonra o tül şu bir çift baştan mürekkep sevgi levhasını gizleyip o küçücük kırmıza şemsiyede bu gençlik sevdasını sahranın yalnızlığından bile esirgeyerek yakuttan bir .. Cevabını verdi. — Artık dönelim.. o kadar ki saçları birbirine karışarak siyah ve kumral bir enmuzeç teşkil etseydi. o küçük kırmızı şemsiye! Ne olurdu. o körpe hayatı hissediyor. ipek kumaşın üzerinden akan râşe seyyaleleri içinde o vücudun ihtizazını görüyordu.. anlamıyor musun? Ah! Bilsen onu ne kadar seviyorum!. Ahmed Cemil'in uzun kumral saçlı başını o kıvırcık gür siyah saçların yanma çekseydi. belinden aşağıya yanlarını latif bir yuvarlaklıkla tersim ettikten sonra düşüp ayaklarının her hatvesiyle sağa sola nazenin bir raks ile sallanan etekler altında vücu-f dunun hayatını. Şimdi Ahmed Cemil daha vazıh görünüyordu. yanya-na. onu gözleriyle takip etmiş olmak affedilmeyecek bir töhmet imiş gibi birden sıkılmış. — Daha erken zannederim... bir taş parçasının — fakat küçük. artık aralarında on adımlık bir mesafe kalmış idi. sade şemsiyesini bazan kaldırarak. şurada yalnız bulunsalardı.. bazan omuzundan başının arkasına tutarak yürüyordu. Onu selâmlıyor. sonra mütebessim gözleriyle Ahmed Cemil'e baktı. omuzlarından yanlarına düşen açık yenler.. yolun şu kenarında.. Lâmia hayret nidasiyle: — Ağabeyim. mi ? Arkadaşının sualine: . Akşam rüzgârının hafif darbeleriyle çırpman ipek örtüsünün içinde Lâmia'nın çehresini bir bulut altında görüyordu. güya çocuk iken her defa gelişinde dediği gibi: «Ne iyi ettiniz de geldiniz!» diyordu. Ah. gözleriyle bir aşinalık gönderiyor. dedi. Elindeki açık kırmızı. ancak onların olsaydı. o kadar ki vücutlarının sıcaklığı imtizaç etseydi. Bu yalana sebep ne? Ne için şuracıkta saf13 i MAĐ VE SĐYAH vet ve samimiyetle arkadaşının ellerine yapışarak: «Evet o! demindenberi onun için titrediğimi görmüyor musun. Ahmed Cemil'in yine gözleri bulanmıştı. şimdi..Gittikçe yaklaşıyorlardı. . Tâ belinde küçük küçük kırmalarla büzülerek sırtında dikişsiz bırakılmış kıvrıklar. düşünmeden yalan söylemişti. Şuracıkta bir tesadüf etmiyecek olursa bugün bir daha göremeyeceğini biliyordu. Lâmia o beyaz tül örtüyü açsaydı. öyle ki hemen karşı karşıya gelmiş oldular. ikisine ancak kâfi bir taş parçasının — üzerine otursaydılar. Cürm-ü nıeşhud halinde yakalananlara mahsus bir şaşırma ile Lâmia'nm orada bulunduğunu görmek. Bu sırada onlar döndüler.. büyük tac şeklinde örtseydi.... O cevabı verdikten sonra nedamet etti..

. Bir ay daha çalışsa arkadaşlarına okuyabilecek bir hale getireceğini zannediyordu. Bütün hayatında sevda sekriyle mest kalmak için yalnız o nazar kifayet edecekti. dedi. bir müddetten beri onun bahsini etmemeğe başlamıştı. Çocuk elinde bir sürahi ile merdivenden koşarak çıkıyordu. Derinden bellisiz bir inek sesine muhteriz dem tutan hafif kuş cıvıltıları arasında. sonra küçük kırmızı şemsiyesini bir veda selâmı gibi savurdu. ıstıraptan perişan olmuş çehresinde bir tesliyet ibtisamı ta-yaran etti. bir müddet daha yürüdüler. Çocuk başını çevirip Ahmed Cemili görünce korkudan.Hüseyin Nazmi hemşiresine yalnız «eve mi?» dedi. MAJ VE SĐYAH 135 — Ne vakit istersen! dedi. Lâmia «evet!» dedi. Gece yalnız kaldığı vakit zihninde yalnız iki şey yaşıyordu.. Çocuk: — Baba bir şey oluyor. sabahleyin kendi kendisine: «Evet. — Ne oluyorsun. Kendisini bu gün şu Erenköy seferinden artık bahtiyarlık hissesini almış kıyas etti. Bu sabah matbaaya girer girmez Ahmed Cemil. Ben de dinlemek isterdim!» mânasıyle gülümsediğini görüyordu. Bu gece uykusunun arasında hep o eserle o hayal yaşadı. Bu iki emel hedefi bir çift ikiz hemşire gibi hâtırasında öpüşüyordu. Geçtiler.. ilâve etti: — Đstersen gelecek ay. ufukların yarı şeffaf tüllerini titreterek uçuşmağa ^aş-lamıştı. en evvel Nedim'e tesadüf etti. Artık Hüseyin Nazmi'yi döndürmek bile istemedi.. Nedim? dedi. Lâmia'nın o mütebessim nazarı. . eserine fikrini sevk ettikçe o siyah gözlerin: «Bitirseniz a.. şimdi sahrayı esmer bir renk yan şeffaf örtüsüne sarmış tâ ileride afakin sinesinden gecenin sükâın nefesi. Fakat yalnız bir an için gözlerine isabet eden bu hande güya oraya bigâneliğini anlamış da firar etmiş gibi silindi. kütüphanesini yine altüst ederken bir aralık arkadaşı Ahmed Cemil'e sordu: ^— Senin «eserinin inşad resmi ne vakit icra olunacak? Ahmed Cemil artık eserin ikmalinde bu kadar t||ahhür ettiğinden utanır olmuş. artık bitirmeliyim!» dedi. Ahmed Cemil şimdi mesut idi. iki arkadaş döndüler. Eseriyle Lâmia. eserini. Bu gece Hüseyin Nazmi. Lâmia'yı düşünürken. kalbinde bir deste saadet çiçekleri gibi inkişaf etmiş idi.

güya Ahmed Cemil babasının ıstırabını giderecek bir tabip imiş gibi ondan kendisine kuvvet verecek bir cevap bekliyordu. Ne oluyorsun?» dedi.. bir cevap alamayacağını anladıktan sonra Nedim'e döndü.» dedi. gözlerini . Ahmed Şevki efendinin yanına geldi. Raci cevap vermiyor.. Yazıhanesinin önünde er-bab-ı mesalîhe mahsus küçük penceresinden Ahmed Cemil'i gülerek kendisine mahsus işveli temannasiyle selâmladıktan sonra: — Sahib-i imtiyazın odasına gir! dedi. Bu da Sirkeci'de ölünceye kadar içmiş. eğilerek: «Birader!.. Đdare memuru da küçük penceresinde onu bekliyordu. ciğerleri paralanıyor. Bu sırada içeriden boğuk. «Niçin telâş ediyorsun? Babanın hiçbir şeyi yok. öyle oturdu kaldı. Nedim hâlâ yaşlı gözleriyle bakıyor. bir kolu sarkarak kilimin üzerine 136 MAĐ VE SĐYAH düşmüş. Raci. Tekarrüp etti. şimdi sızıyor* dedi. Biçare çocuk!. şu gördüğü neticeden ona tekaddüm etmiş olması lâzım gelen vak'ala-n icat ediyordu. Karı bırakıp gitmiş.. Hüseyin Baha efendinin kanepesine yüz üstü yatmış. . îdare memuru başını saladı. göğüs geçirdi: — Bilmem amma fena görüyorum. pek iyi anlayamadım amma ağlarken ağzından dökülen sözlerden dün akşam katanyle gittiğim anladım.bu adamın üzerine dikti. hareketsia yatıyor. Ahmed Cemil doğru oraya girdi. Ahnled Cemil şu vak'amn ne olduğunu anlıyor.Ahmed Cemil yukarıya çıktığı vakit matbaada Ahmed Şevki efendiden başka kimse yoktu. Çocuk bir türlü oradan ayrılamıyordu. Kendi kendisine: «îri Alman karısının yeni bir tahriki! Bu geceyi içmekle geçirmiş. yalnız ara sıra içinden gelen bir hıçkırıkla vücudu sarsılıyordu. işitiyor musun? Sen gelmeden evvel böyle saatlerce öksürdü. kimbilir nerelerde düşüp kalktıktan sonra sabahleyin yine içmiş. refikinin sualine hacet bırakmadan bildiğini anlattı: — Ben geldiğim zaman orada uluya uluya ağlıyordu.. Ahmed Şevki efendi dedi ki: — Nasıl öksürüyor.zavallılığına küçücük kalbinin kan ağladığı . hâlâ içmekten vaz geçmiyor. Ahmed Cemil Raci'nin sızmış olduğunu. ciğerleri sökecek bir öksürük işitildi. Gördüğü manzaranın mahiyetini derhal anlayamadı.. hiçbir şey işitmiyordu. Nedim de elinde süra-hisiyle kendisini takip ediyordu. Elinde bırakamadığı sürahisiyle gitti babasının karşısında bir iskemlenin kenarına ilişti... dedi. Babası ağlarken Nedim'in halini görseydin.

. Dudaklarının arasından «yazık!» dedi. Mümkün olsaydı. siyasî baş makaleyi bitirdikten sonra sıhhate dair bir bend yazmaktan yahut iktisada ait bir meseleyi kurcalamaktan içtinap etmeyen bu adam şimdi mektep çocuMarma kurşun kalem be- .. bir tabibin zeki ve mütekayyit tedavisiyle onun hissiyaMAĐ VE SĐYAH 13T tını örten bütün levs agşiyesini yavaş yavaş kaldıracak.» diyecekti. Ahmed Cemil. Şimdi Ali Şekib'e ne diyecek? Şu teşebbüse mümanaat mı edecek? Hakikatta arkadaşı fena bir iş yapmış olmuyor. Ali Şekib gülerek cevap verdi: — Kâğıtçı dükkânı. onların altından saf bir kalb çıkardıktan sonra: — Đşte bu temiz. Arkadaşının ikide birde elinde iki üç lira ile Emniyet sandığına gittiğini de bilirdi. Ahmed Şevki efendi küçük penceresinden başını uzattı: — Ne dükkânı?. Ali Şekib'in bu karan nasıl esbap ile ittihaz ettiğini anlamakta teahhur etmedi. bu adamın nasıl bir hata ile hayatının mahvına sebep olduğunu düşündükçe derin bir merhamet hissi duyuyordu. Biraz sonra Saib'le göründüler. kalbi sefalet hayatı içinde yuvarlanan oğluna götür. Ali Şekib'in her vakitten ziyade neşesi vardı. Her gün binlerce adamları esnetmekten başka bir şeye hizmet etmeyecek altı sütun yazı yetiştirmek için kafa patlatmaktansa dükkânımın köşesinde müşteri bekleyerek biraz da başka yazıcılara kâğıt kaf. Onun gibi iştihar emelleri olmayan bir adam için dükkâncılık herhalde yazıcılıktan iyi değil midir? Esasen Ali Şekib'i pek musip bulmakla beraber bu meselede kendisine bir töhmet hissesi tefrik ediyor. Saib ellerini uğuşturarak Ali Şekib'in bir aksi sedası gibi tekrar etti: — Kâğıtçı dükkânı.. — Bir kere duvarlar kâğıtlarısın. Sabahları bana uğrar da birer kahve içersek sana esnaflığın meziyetlerini izalb ederim. Bugün Raci'ye her vakitten ziyade acıyor. Ali Şekib o vakit Ahmed Cemil'e baktı: — Yazıcılıktan usandım. Raci'yi alacak.em yetiştirmek istiyorum. Matbaanın aşağı katında Ali Şekib'in iri sesi işitildi.. Küçük bir kamus gibi her şeyden behre sahibi olan.Aihmed Cemil zaten o hayatın şu neticeyi tevlit edeceğini pek iyi bilirdi. Öne de camekânlar yerleştirilerek aralarında zarif maun iki kanatlı bir kapı bırakılsın da bakınız dükkân kendisini nasıl gösterir. eniştesinin sebebine meslekin tebdiline lüzum gören bu adama karşı kendisi için bir mahcubiyet duyuyordu.. Dudaklarını açan geniş bir hande ile Saib'i dinliyordu. dolaplar konsun. . biraz da esnaflık edeyim.

\ lerek Ali Şekib'e: — Alay ediyorsun! dedi. bizim müvezziye tenbi'h etseniz de onu arasa... Kazanacağım şey yine benimdir. Hemen. Kendi kendisine — Keşke benim .. sabahleyin dükkânıma girdiğim zaman onları küçük fakat yüreğimden kopan bir tebessümle selâmlayacağım.. Ali Şekib Ahmed Şevki efendinin reyini kazandıktan sonra büsbütün cesaret buldu: — öyle değil mi? Hiç olmazsa dükkânımda satacağım şeyler benim malımdır. değil mi? dedi. denildiği vakit sanki ne oluyor?.. Sahib-i imtiyazın keyifli zamanını bulacağım da bir lira koparacağım diye düşünerek bir âlet gibi yazı yazmaktan usandım! Ahmed Şevki efendi sade dinliyordu. bir aralık Ahmed Cemil'e bakarak: — Hakkı var! dedi. Gördünüz mü saadeti?.. Ona mukabil benim dükkânımda... Hayatımda birinci defa olarak ciddî bir şey yapmak istiyorum.. Amma dükkâncılıkta: «Ali Şekib'in dün güzel bir makalesi vardı... hayatı? Ahmed Cemil Ali Şekib'in bu kadar neşatına karşı muhalif davranmak istemedi. Ali Şekib'in birden aklına bir şey geldi. benim o süslü yazımla tutulmuş lâtif defterciklerim olacak.138 MAÎ VE SĐYAH ğendirmeğe. ben onları çocuklarım gibi seveceğim. — işe ne vakit başlanıyor?. cüzdanlar. Gördün mü... o bin »çeşit tuhaflıklar. Camekâmn içinde tozlanmış bir par-ra çantasını elime alıp okşıyarak sileceğim. Ahmed Şevki efendi taahhütlü mektubun ne için böyle takayyüde mazhar olduğunu Saib'in karşıdan parmaklarıyle para sayıyormuş gibi işaretinden anladı. idare memuruna dedi ki: — Aman Ahmed Şevki efendi.» denmiyecekmiş.. — Alay mı? Hiç öyle değil. kalemler. onlarla ufak ufak alacak hesaplar açacağım. — Dükkân tutuldu bile!... Sonra bir alay mini mini müşterilerimi idare edebilmek için bunalacağım. Gü. Artık mürekkep kokusundan tiksinmeğe başladım. Dükkânım dedikçe duyduğum zevki bilseniz! Bir dükkâna malik olmak!. bana bir iki güne kadar MAĐVESĐYAH 139 •eniştemden taahhütlü bir mektup gelecek. renkli mektupluk kâğıtlar... Arkadaşını gülerek dinliyordu. ne güzel şeyler olacak: Zarif billur hokkalar.. resim örnekleri göstermeğe mi çalışacak?. Ali Şekib Ahmed Şevki efendiye döndü: — Artık benim dükkân varken başka yerden alış veriş edilmez. ötede canı sıkılmış gibi duran işlemeli sedef bir kâğıt bıçağının yerini değiştireceğim.

Ahmed Cemil. ara sıra kocasına perişan bir mâna ile güya istirham ederek buMAĐ VE SĐYAH 141 140 MAĐ VE SĐYAH kan Đkbal'in yanında. onu alırız» dedi. Vehbi bey omuzlarını silkti: — Eğer her sokakta sürünecek olanı matbaaya almak lâ-zum gelirse. matbaa onun..» cevabını verdi. Bu Osman Tayyar «Mir'at-ı Şuûn» dan istiskale uğrayarak mevkiini Ahmed Cemil'e terketmiş olan adamdı. siz Said'le Saib üç kişi gazeteyi pek âlâ idare edersiniz. Küçük odada Vehbi bey musahabe mukaddemesi olarak Ali Şekib'in matbaadan çekilmek üzere olmasından bahsetti. . dedi. kendisine bir aylık veririz. Matbaada beyhude para alanları: Şekib'leri. Ahmed Cemil henüz beş dakika içinde canını sıkmaya başlayan bu müzakerenin bir an evvel bitmesini sabırsızlıkla bekliyordu: — O biçare matbaadan çıkarılacak olursa sokaklarda sürünür. para babamın.. Matbaanın şu halinden hiç de memnun değilim. — Ben matbaanın idare tarzını büsbütün değiştirmek istiyorum. çalışkan bir çocuğa benziyor. Peder nasıl olmuş da bütün sermayesini bir gazetenin istifadesine feda etmiş anlamıyorum. bir aralık lakırdısının arasında: «Eğer pek zahmet çekecekseniz bana Osman Tayyar isminde bir muharrir müracaat etti. değil mi? Saib'in takdire mazhar oluşuna Ahmed Cemil gülümseyerek yalnız: — Evet.de böyle bir eniştem olsaydı! dedi. bir âmir karşısında gibi münkad vazıyle dinliyordu.. Eniştesi fikrini büsbütün izah etti. Ona beyhude aylık verip duracak mıyız?» dedi. Hüseyin Baha efendi gazeteyi bana bırakır... Bu gece yemekten sonra Vehbi bey Ahmed Cemil'e mat-baya dair görüşülmek için hemen yukarıya çıkmasını rica etti. Raci'leri süpürürüz.... Ahmed Cemil'in gazeteyi hemen yalnızca idare etmekten ziyadece zahmet çekeceğine teessüf ediyor gibi göründü. Ahmed Cemil ihtiyat ederek: «Bir kere böyle tecrübe edelim de. beğendiği yerde yesin. Matbaada gazeteden başka bir şey yok. gazetenin başında da bir alay haşerat! O Hüseyin Baha efendinin sahib-i imtiyazlığından başka bir şeyini göremiyorum. Saib müstait. Veîıbi bey söyledikçe hiddetleniyor. sonra neticede bir istifade olursa yarı yarıya taksim. dedi. Daha sonra Vehbi bey: «Bir de o sarhoşun matbaada ne işi var?.

bir* kitaphane.. çıktı. ikbal daha ziyade duramadı. Bütün bu hülyalar Ahmed Cemil'in dimağını uyuşturuyor. Vehbi bey şimdi tasavvurlarını izah ediyor. bir mücellithane vücude getiriyordu. Vehbi bey canını sıkan bir şeyle meşgul imiş gibi ayağa kalktı. şüphesiz o akşam biraz ziyadece kaçan Fertek düzinin neş'esiyle gülerek: — Sen de züğürt herifin birisin. o vakit matbaa hakikaten bir matbaa olur.. hattâ bir de taş makinesi ister. Bu akşam eniştesinin sesi kulaklarında daima tekerrür etti: — iki üç yüz lira. Ne olurdu? iki üç yüz liran olaydı da matbaaya atıvereydin. karşısında türlü tafsilât ile icat ettiği o ümit âlemine müvazişkâr bir nazarla bakamıyordu. matbaayı ne için yalnız bir gazeteye hasretmen" ?" Kitap basamaz mıyız? Ahmed Cemil: — Matbaanın harf mevcudu kâfi değil T dedi. para kazanmak ne demek olduğunu o zaman anlarız. dedi. Ahmed Cemil Đkbal'e bakıyordu. «Bu söylenilen şeyler doğru değil mi? Ben onun dediği gibi züğürt bir herif olmasam da bugün iki yüz lirayı matbaaya atabilsem bütün bu şeyler vücude gelmeyecek mi? diyordu. Vehbi bey asıl maksud olan noktaya geldiğini göstermek isteyerek: — Tamam! dedi — Sade harf değil. bir müddet için tatlı bir mestlik içinde sardıktan sonra birdenbire fena bir iz bırakarak geçiyordu.. liralarla oynuyor... matbaayı büyütüyor. öyle mi ? . matbaada şubeler açıyor. Mümkün değil eniştesinin hülyalarına iştirak edemiyor. bir sürü mürettip var. makineleri petrolla işletiyor. bütün devair evrakını iltizam ediyor. dedi. bu kaba latifenin kardeşinin «zerindeki acılığına şahit olmamak için kalktı. Halbuki kendi kendisine.— Matbaaya gelince. Demek bütün hayatının emelleri hemen tahakkuk ediver-mek için yalnız şu iki üç yüz lira kifayet ediyor. kolu bağlı oturuyorlar.. ikbal kardeşinin nazarına tesadüf etmemek için gözlerini indirmişti. Vehbi bey Ahmed Cemil'in önüne geldi. «Para olsa matbaayı bir altın madeni haline getirmek işten bile değil!» Da'ha sonra: — ihtiyardan beş para koparmak mümkün değil ki.

Ahmed Cemil dondu kaldı. eniştesiniz geldi. O vakit Aflı-med Cemil daima açık bir tesliyet menbaa olan arkadaşının elini sıktı. fakat şimdi bu yazıhaneye temellük etmek fikrine karşı bir soğukluk hissediyordu. matbaadan çıktı. Bir vakit ekmek bulmak için âtifetine müracaat ettiği bu adamın bugün şu matbaadan vedaını görmemek için bir bahane icat etti. tuhaf çakılar. bu adam hakkında henüz hüküm vermemiş.. şimdi sizi istiyor. değil mi? Ahmed Gemilin gözleri Hüseyin Baha efendinin kapaklı yüksek yazıhanesine gitti. demek ondan sonra Hüseyin Baha efendi ile görüşülmüş. O yazıhanenin başına geçmekle bir vakit kendisine muavenet elini uzatmış' olan bir adamın hakkına taarruz etmiş olacak zannetti. 142 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil de kendi eniştesini düşündü. Önce eniştesinin söylediklerini sadece bir musahabe gibi dinlemişti. Nereye gideceğini tâyin etmeksizin yürürken bir sesin: — Eski arkadaşlara iltifat yok mu? dediğini işitti. onu yeni maun camekânlarm. «Bak ne cici şeyler buldum. hileli para çantaları. renk renk mektup kâğıtları gösteriyordu.. Ahmed Cemil eniştesini Hüseyin Baha efendinin henüz tahliye ettiği yazıhanenin başında buldu. ben teklif eder etmez kabul etti. karar verilmişti.. tebrik etti. Ali Şekib hep dükkânından bahsediyor. Kendisini bir matbaanın şöyle bir odasında bir müdürlük yazıhanesinin önünde oturmuş görmek isterdi. O da zaten gazete gailesinden kurtulmak için bir fırsat gözetiyormuş.. dolapların.Bir gün Ahmed Cemil Said'le tashihlere bakarken Saib yavaşça yanına sokuldu: — Hüseyin Baha efendi kâğıtlarını topluyor. dedi. Bir aralık nahiye müdürü olan eniştesinden bahsetti: — Đmdadıma yetişmeseydi bu dükkân zor açılırdı. dedi. . deste deste kâğıt yığınlarının. Ali Şekib henüz bir gün evvelden beri yerleştiği dükkânının önünde mes'ut bir haz ile tebessüm ediyordu. ona fena yahut iyi sıfatlarından birini takamamıştı. henüz yerleştirilmemiş paketlerin arasında bahtiyar gördükçe sevinç duyarak oturdu.» diyerek arkadaşına resimli kartlar. Şu halde bu yazıhaneyi siz alırsınız. Vehbi beyin ilk sözü: —-işi bitirdik! oldu. Ali Şekib büyük keman şeklinde jelatin kaplı zarif bir takvimi göstermekle meşgul iken dükkânın kapısından Saib'in başı göründü: •—¦ Cemil bey! Deminden beri sizi arıyorum.

... kaleminizden akıp taşan o şeyleri şuracığa halının üzerine döküvermek henüz beş dakika evvel sizin dimağınızdan doğan.. Öyle değil mi? Eve malik olmaktan ziyade bir mesleke malik olmak lâzımgelir. bey'i bilvefadan.. yirmi beş lira tefrik. Ahmed Cemil'in nezareti altında işin içinden çıkabilir zannolunur. bunda bana müteallik hiç bip şey yok. rehinden bahsediyor. nevakısmı ikmale gelince: Vehbi bey birden tahattur ediyormuşçasma: — Ha!. sahih!. Şu dakikada bir karar verse matbaaya bir taş makinesi ilâve edebilecek. bir petrol muharrikinin çarhı kayış kolanlara takılınca ayaklarının altında şu bina bir fabrikanın hayat gulgulesiyle gürleyecek. türlü tarikler ve vasıtalar gösteriyor. Vehbi bey devam etmek için bir istifsar kelimesine mun-tazırdı: — Ne yolda? dedi. Vehbi bey şimdi gazetenin. Istiglâlden. kendisine bir meslek temin etmiş olacaktı. Ah! ayaklarınızın altında bir irfan burkanı gibi gürleye gürleye dönen o makinelerin çelikten zemzemesiyle kulaklarınız uyuşarak. onun hayaliyle mestoluyordu. Para tedariki için bir çare buldum amma bilmem arzu eder misin?. yerde cihana dağılmak için muntazır serilen kâğıtlarınızı şimdi küçük bir mürettip yamağı gelip toplayacak. Gazeteyi Ahmed Cemil ile Said ve Saib pek âlâ idare edebilirlerdi. bu ümide 'husul bulamayacak nazariyle bakmakta iken işte şimdi gözünün önünde bir çare belirmişti. MAĐVESĐYAH 143 bunlar hakkında tam bir vukuf ile tafsilât veriyordu: «Matbaanın hasılatının ayda meselâ yirmi. Đşte muharrik bir canavar gibi homurdanmağa başlıyor... edilerek istikraz olunacak paranın tesviyesine tahsis olunur. matbaanın idare şekilleri hakkında tasavvurlarını izah ediyordu. şu ceviz yazıhanenin . kâh sürünerek uzanıp giden yazılarınız.. daha sonra makinenin safhasına iki kanatlarını açmış bir yaprak.» diyordu.. yanıbaşınız-da ellerinin tarakası duyulan mürettiplere gidecek.. Bu cihet zaten geçen akşam karar altına alınmamış mıydı? Matbaaya gelince Ahmed Şevki efendi biraz tuhaf adam amma oldukça becerikli birisine benziyor. dedi. fiilen bir hak sahibi olmak ümidine karşı içi titriyordu. Đşte kayışlar birer uzun yılan gibi matbaayı .başında yazı yazmak... bir saat sonra bu uzun kâğıtlar birer madenî sütuna tebeddül edecek.. Vehbi beyin mantık istidlallerinin sonun yoktu. Ahmed Cemil de bu matbaa meselesi yeni bir düşünceye silsilesi tevlit etmiş oldu. Sü-leymaniye'deki evden dem vurdu. Matbaanın.. Şu halde Ahmed Cemil de matbaaya kısmen mutasarrıf olarak. Matbaada maddeten. O zaman eniştesi paranın tedariki çaresini izah etti.Eniştesine cevap vermedi. fikrinizin uçuşlarını takip edemeyerek garip ivicaclarla sanki ıstırabından kâh kıvranarak. o paranın bir ev için nemasını hapsetmekten ise şu suretle istifade vesilesi ittihaz ederek. mütalâalarının nihayetine şu cümleyi koydu: — Yine sen bilirsin. Ahmed Cemil o geceden beri dimağında darbe vurmaktan hâli kalmayan para bulmak ihtimalinin tahakkuku ümidini işitince kıpkırmızı oldu. O gürültüyü şimdi kulakları işitiyor.

canlanmış şeyler. Parayı bir kumar masasına mı Ttoyacaksm?. MAĐ VE SĐYAH 145 . bakınız. Đkbal'in hakkına ne salâhiyetle tasarruf «decek. Fakat o mini mini ev. daha metin bir ses — başka bir lisan ile kuvvet vermeğe çalışıyordu: «Ne için tehlike olsun?. makinenin. Ahmed Cemil ancak ay^lacaklan zaman sormağa cesaret Iraldu: «îkbal ne cevap verdi?» dedi. sonsuz genişliği içinde hissesine isabet eden Süleymaniye'deki o bir avuç toprağı. parça parça öteye beriye serpecek. Ahmed Cemil'in şimdi kulaklarında makinelerin tarraka-sı. Đkimizin re'yine havale etti. abasından kayarak akarak. ne için korkuyor?.. «Onun ne hükmü var?» demek istedi. üstüvanelerin üzerinden.. o siyah devin karnından. bunlar sizin işte şu iki parmağınızla arasında sıkarak fikir yaratmağa mecbur ettiğiniz şakalarınızın içinden fırlamış. Onu emellerinin bir oyuncağı gibi istimal edebilir miydi? Terhin! Bu kelimede bir soğukluk buluyor..baştan aşağı sarsıyor. Hayatında... kanatlarını gererek. çırpınarak uçuşuyor. beyazlıklar peyda oluyor.» Evet.. Bir şeyden daJha korkuyordu... onu ne sebeple tehlikeye atacak? Hülyasını dolduran makinelerin tarakası arasında zayıf Mr vicdan sadası Ahmed Cemil'i o tasavvurdan irkilmeğe davet ederken diğer bir ses — daha vazıh. bükülerek bir alay beyaz kuşlar. kardeşine bu tasavvuru nasıl açmalı? Bundan beklenen menfaati onlara anlatabilmek için ne yapmalı? Ahmed Cemil henüz bu tereddütler içinde bir karar verebilmek için cesaret bulamamakta idi ki ertesi gün akşam üzeri eniştesi matbaaya geldiği vakit iki lâkırdı arasında: «Dün Đkbal'e ev meselesini açtım!» dedi.. annesine. sonra: «Ben ne karışırım. cihanın uçsuz. O para ile alacağın her vakit para değil midir?.... Ne zaman istersen eline geçecek bir sermayeyi kullanmaktan ne için korkuyorsun?. Eniştesi omuzlarını silk-ti. Zavallı babası onu terhin edilmek.. ondan ürkü-yordu. oğlunun bir hevesi uğruna tehlikeye konulmak için mi bütün hayatının mesaî bahası olarak edinmişti? Haydi kendisine ait olan hisse için onu alet olarak kullansın. Sonra yine matbaanın günlük işlerine geçti. bir rüzgâr bütün bu 144 MAĐ VE SĐYAH irfan mahlûklarını dünyanın her tarafına atacak.. gözlerinin içinde binlerce... diyor. çelik dişlerin. yüzbinlerce beyaz kâğıtların delice uçuşu hüküm sürüyordu.» dedi. Demek bu rüyayı hemen şimdi hakikate tebdil edebilmek için elinde bir çare var.

Bugünden sonra bu tasavvura ait vukuatın cereyanını idare edebilmek için Ahmed Cemil imkân bulamadı, belki tatlı bir hülyanın şu tahakkuku vasıtasını reddetmek için mukavemet sarfından kendisini alıkoyan bir sebep vardı. Eniştesi iki gün matbaaya bir yabancı ile geldi. Üç kişi, daha doğrusu Ahmed Cemil iştirak etmeyerek, ikisinin arasında güya mukarrer bir işin teferruatına dair müzakere cereyan etti, o akşam evde bahis tazelendi. Sabiha hanımla Đkbal ses çıkarmıyorlardı, hattâ oğlunun istikbalini bu tasavvurun ta-hakkukuyle kaim zanneden bir annenin sükûtunda bir tehviç emaresi bi'le farkolunuyordu. Senetler yapıldı, mahkemelere gidildi, yine o sırada işini tatil eden bir karşı matbaasının müzayedesinden bahsolundu. Şimdi Ahmed Cemil sanki bir dalganın üzerinde düşünmeğe meydan bulmayarak yuvarlanıyordu. Eniştesinin bin türlü zorlukları yenen faaliyeti bir hafta içinde Ahmed Cemil'in ayakları altına petrol muharrikiyle litografya makinesini yerleştirdi. Ahmed Cemil o gün makineler dairesinden çıkmak istemiyordu. Ahmed Şevki efendi şişkin göbeğiyle, Saib kuru kısa vucudiyle, Said yüzünü gözünü örten kırkılmış sakalıyle, enişte ve kayının şu küçük bayramına iştirak ettiler; hattâ hiç kimseye karşı kin taşımak elinden gelmeyen Ali Şekib bile bir çeyrek kadar dükkânının cam kapılarını kapayarak matbaanın makinelerini temaşaya geldi. Bu günden sonra Ahmed Cemil kendisini bahtiyar bulmağa başladı. Matbaanın idaresi hemen bütün kendisine inhisar etmiş gibiydi. Gazeteyi istediği gibi yazıyor, yazdırıyordu. Eniştesi hergün sabah akşam uğrayarak Ahmed Şevki efendiyle bir çeyrek içinde işini bitiriyor, Ahmed Cemil'in odasında kanepeye yaslanarak bir sigara tellendirdikten sonra gidiyordu. Yeni makinelerin şerefine matbaa temizlendi, harfler ve edevat ikmal ve ıslah edildi, mürettiplerle, müstahdemlere talimat verildi, matbaayı işgal edecek işler bulundu; Ahmed Cemil artık bütün vakitlerini matbaaya hasredebilmek için eniştesinin tavsiyesine uyarak derslerini hattâ yavaş yavaş muhabbet etmeğe başladığı Muzaffer beyi terketti. Akşamları evMai ve Siyah — F. 10 146 MAI VE SĐYAH de sofra başında eniştesiyle bir yeni bahis zemini tedarik edilmiş oldu, artık daima matbaadan bahsonunuyordu. Şu halde Ahmed Cemil artık tamamiyle bahtiyar idi, yalnız bir endişesi vardı: Eserini bitirmek. Onu bitirdikten sonra asıl hayatının mes'ud bir devresinin ilk saati çalmış olacaktı. Geceleri üç arkadaş sıra ile matbaada kalırlar, Ahmed Cemil eserini takip etmek için ekseriyet üzere matbaada kaldığı geceleri intihap ederdi. Hüseyin Nazmi'ye vaadettiği gibi bir ay zarfında bitirmek mümkün olamamıştı; şimdi matbaa, terkettiği derslerinden, uykusundan, yemek zamanlarından iktisat olunmuş saatlerini zaptediyordu. Eseri için her türlü yorgunluktan âzâde bir

fikre muhtaç iken ceplerinde sürüklene sürüklene yıpranmış müsveddelerini matbaada geceleri yalnızlık haşyetinin kalbinden akıttığı korku karışıklıkları içinde yazıhanesinin üzerine serince bir müddet yorgun, artık çalışmaktan âciz fikrini düşünmeye sevkedemez; çok işlemekten yorulmuş, hastalanmış başmı mariz bir çocuk gibi iki ellerinin içine alarak şişesi iyi silinmemiş lâmbanın donuk ziyası altında bulanık gözlerinin önünde sislere boğulan müsveddelerine bakarak düşünmeye, güya incimat etmiş gibi başının içinde bir taş sıkletiyle duran beyninden birşey çıkarmaya çalışırdı. Şimdi artık eserini yorulup da bitirmek isteyenlere mahsus bir ihmal ile, evvelce müşkülpesentliğinden kurtulamayan müsamahalarla dolduruyor; ona bir an evvel «son» kelimesini çektikten sonra arkadaşlarına okumak sonra da Lâmia'ya: «Đster misiniz? Bu eserin sahibini zevciniz olarak kabul etmek ister misiniz?» demek için acele ediyordu. #*# Matbaada artık her şey bir ittırat içinde cereyan ediyordu. Hattâ para bile kazanılıyor, Ahmed Cemil'in akdettiği istikraza karşılık olarak birinci taksit olmak üzere, yirmi beş lira tefrik edildikten sonra Vehbi bey kayın biraderini para düşüncesinden kurtaracak kadar merhamet ve tedbir gösteriyordu. Şimdi Ahmed Cemil ev masrafından büsbütün elini •çekmişti, enişteyle aralarında mümkün olabildiği kadar bir samimiyet teessüs ediyor, âdeta bu adam hakkında arasıra muhabbete benzer hisler duyuyordu. Artık endişe edecek bir sebep göremiyordu. Bütün emellerinin husulüne bir iki hatve kalmıştı: eseriyle, aşkı... Nihayet bir gün sabahleyin, bir zafer haberiyle «Genci-ne-i Edep» idaresine gitti, arkadaşını buldu. «Eser bitti, davete muntazırım!» dedi. O vakit iki arkadaş ziyafetin muhtelif cihetlerini düşündüler. Kimleri davet etmek lâzım geleceğini müzakere ettiler. Hüseyin Nazmi diyordu ki: — Ne lüzum var? O kadar kalabalık içinde gürültüden başka birşey hâsıl olmaz. Altı kişi yetişmiyor mu?... Đki de biz, sekiz kişi oluyoruz; işte sana güzel bir sofra, dolgun bir dinleyici grubu... Hüseyin Nazmi bir yandan arkadaşını ikna ettikçe bir cihetten de önündeki kâğıda kurşun kalemiyle bir takım isimler yazıyordu, sonra bu isimleri elediler, uzun uzun münakaşalardan sonra beş kişi için ittihat hâsıl olabildi, Hüseyin Nazmi «Altıncısı?... altıncısı?» diyordu. Ahmed Cemil: — Raci! dedi. — Raci mi? Onu ne yapacaksın? Ahmed Cemil kızardı; faka/t Raci'inin bütün betbahtlığry-îe, biçareliğiyle beraber kendi dehasının şu muzafferiyetine de şahit olması için mukavemet mülemeyen bir arzusu vardı, yalnız: — O da bulunsun! dedi. O gece Erenköyü'nde misafirler toplanıp da Hüseyin Nazmi bir aralık «Efendiler sofraya...» dediği zaman Ahmed Cemil'in kalbi bir sahnede ilk defa olarak görünen bir sanatkâr helecanım

duydu. Arkadaşıyle eserin açılış törenini yemek sonuna bırakmaya karar vermişlerdi. Hüseyin Nazmi bir açık hita-besiyle arkadaşının mesleğini, yeniliğini izah edecekti, «Evvelce izahat verilmeksizin eserinin anlaşılamayacağından emin ol!...» diyordu. «Gencine-i Edeb» Hüseyin Nazmi'nin isnrni bütün edebf-yat erbabına tanıtmış, o isme matbuat âleminde bir ehemmiyet izafe etmiş idi. Hüseyin Nazmi edebiyat-ı garbiye ile iştigal neticesi olarak şiirde yepyeni bir tarzın ihemen mucidi gibi idi; fakat edasının tazeliğinde, fikrinde ve lisanında o derece itidal ve sükûn gösterir; en büyük cür'etleri o kadar nazik ve munis bir kisve altında örter idi ki gençlerin en güzide pişva-larmdan mâdudiyeti, nazenin-i şiir dört asırlık «Haftan berduş» görmedikçe tanımak istemeyenlerin bile takdir-i şerefimden 'hisse almasına mâni olamamış idi. Ahmed Cemil bütün dehasının inkişaf kabiliyetini hapse-de ede bir an içinde iştihar perisini ayakları altına atnıak maksadına hizmet ederken, o meydana çıkmak isteyen teessüratı neşidelerini daima serbest bırakmış idi. «Gencine-i Edeb» her hafta ilk sahifesinde Hüseyin Naz-mi'nin bir manzumesiyle çıktığı için müvezzilerin bilhassa yüzlerini güldüren resaili mevkute arasında birincilik payesini bulmuş idi. Onun için bu gece Hüseyin Nazmi'nin edebî sahabeti altında Ahmed Cemil'in eserinin inşadı rasimesine davet edilenler pek muhtelif sınıflara mensup oldukları halde, Erenköyü'n-deki köşkün yemek odasında sofra etrafında içtima etmiş idiler. Üstatlardan birinin «sû besû» redifli meşhur bir gazeline söylenen yüzlerce nazirelerin içinde ferdaniyet kazanmış olmakla bir şeref kazanmış olan Đlhami efendi — kırmızıya meyyal sarı, cebinde taşıdığı bağadan küçük tarakla daima, hattâ lâkırdı arasında, tarana tarana yanaklarından gözleri okşayan bir intizam ile inen sakalıyle; galiba mevzun söz söylemeye itiyadının eseri olarak ahenkli besteli bir su'ud ve hudut ile teganni edercesine söylediği sözler refakat eden eliyle — bir genç şair için iştihar teessüsü rasimesine şeref ilâve etmekten çekinmemiş idi. Hattâ bütün dostları için velâdet ve vefat tarihleri dağıtmakla meşhur olan, bilmem hangi sene bir ceridede neşrolunan «Reb'iyye» sini «Nef'iyane» buldukları için «Nef'i-i devran» namiyle tanılan, fesini daima ensesine doğru taşımakla, pantalonunun paçalarını en kuru havalarda bile kıvırmakla me'luf Süleyman Vahdet efendiden ziyade uysallık duyguları iraesine hulule çalışan Raci'yi dinlemeğe kadar «Pe~ yam-ı Cihan» ceridesinde, Fransanın en ileri cür'et sahibi genç şairlerinden daha ziyade terakki gayreti göstermekle aklında m Al VE SĐYAH / \ ____ 149

hiffete hükmedilmiş olan Mazhar Feridun beyin kavga arayan tecavüzlerine yumuşak bir kulak kabartmaktan hali değildi. Dört sene evvel kırkaltı sahifelik bir şiir mecmuası neşredeli-den beri

dolgun vücudüyle daima koltuğunun altında Fransızca. Edebiyattan zihnini en ziyade meşgul eden şeylerden biri de inşad tarzı ve kıraat idi. «Ah! bir kere Mounet Sully'yi. risaleler. Akşamdan beri etrafında cereyan eden muhaverelere nadir kelimelerle iştirak ediyordu. bazı eserlerin gözle değil kulakla anlaşılmak için daha ziyade münasebeti bulunduğunu öğrenmiş. tetkik ederek okumuştu. bütün matbaalara uğrayarak bütün edebiyat cidallerine daima mütefekkir adamlara mahsus musîr bir sükût ile iştirak eden. Daha sonra bu merakı bütün okuduklarına tamim ederek ceh150 MAĐ VE SĐYAH ren inşadı bir âdet hükmüne getirmiş.Babıâli caddesinden daima telâş ve endişe ile geçen. teessüründen o şiirin musikisine mebhut kalarak güya uyumuştu. bütün hazık ruhunu incitmiş. Racine'in hâilelerini tecrübe zemini ittihaz ederek. Raci «Nedir o sürh u se-fid? ah! başlıyor mu nehar?» mısraını okurken yumruklarını sıkıyor. elini yanağına dayayarak. işte şimdi hepsi orada idiler.den sonra «Ah! başlıyor mu nehar?» sualinin ifade ettiği bütün keselânı. Ahmed Cemil elleriyle. işlemeli yazısıyle bütün edebî risalelere minimini güzel manzumeler yetiştiren. Muallim bu parçayı bütün ruhiyle okumuştu. kırmızı mürekkepli. matbuat âlemi münteşirleri arasında içi canfesli palto'Iarıyle. birisine hücum etmek istiyormuşçasma gözlerini açıyordu. çiçekli resme müşabih. Raci başıyle. kendisini tanıyanlar arasında Victor Hugo lâkabıyle anılan Ha-* san Lâtif bey — hususiyle Hasan Lâtif bey — o muannid sü-kutiyle inşad rasimesine bir başka vekar ilâvesi için ziyafetken kaçmaya katlanmamış. kısa boylu. gü-^ lünç. Bir de Raci'yi «Hilâl-i Seher» manzumesini okurken dinlemişti. Almanca gazeteler. Đrat san'atmda en ziyade. müfrit olmaktan korkardı. bir saat evvel bütün varlığını sarsan parçayı bir küme boş lâf gibi tesirden hâli bulmuştu. bütün o kaba vücudiyle bu nazik ve rakik şiirin veznini uzatarak. bunlar zihninde tamamen yeni. bunları baştan başa cehren. mini mini odasında bütün sevdiği şairlerin ruhunu tehziz etmişti. sesini onların hükmüne ve kuvvetine tatbik edebilmek için uğraşmıştı. Edebiyatta inşad ve takririn. irad ve kıraatin başka başka şeyler olduğunu. Sinirlerini gevşeten. başını eğilterek. Bir vakitler Corneille'in. Bir kere edebiyat hocasından ders esnasında Tezer'in bir parçasını dinlemişti. kırmış. O vakitten beri kelimelerin sedasına dikkat ederek okumak. kitaplar taşıyan. Ahmed Cemil'in senelerden beri intizar ettiği iştiharın işte ilk sahnesi şurada gözlerinin önüne serilmiş duruyordu. kollarıy-le. füturu. biraz rengini sarartan kalbinin ufak helecanıyle. mensup olduğu adebiyat âleminde meçhul fikirler uyandırmıştı. Sonra kendisi tecrübe edince. başlamak zamanına terakkub ediyordu. sanatı inşad ve irada çalışmak için birçok zaman sarfetmişti. lisanında en fena bir eser olacağını anladı. kafiyeleri çatlatarak. kollarıyle şiir okuyanları. Sarah Bernhart'ı işitsem. bir mümeyyiz heyetinin karşısına çıkmağa müheyya bir çccuk üzüntüsüyle. o işittiği parçayı okumak için çalışınca. Herald'a yaptırılmış potinleriyle teferrüd eden Fatin Dilâver bey de kendisine edebî bir müsamerede bulunmak fırsatını veren şu ziyafeti kaçırmamış idi. bunları daha ziyade anlayacağım» derdi. kelimelerin üzerine basarak. O vakit Ahmed Cemil sedirin üzerinde kendisini kaybetmiş. parçalamıştı. oymalı. meftur ve mütehassis bir karar . suratını ekşiterek hicazkâr perdelerinde gazel söyleyenler kadar gülünç bulurdu. sahte. Garp edebiyatıyle iştigalinde buna dair birçok mütalâalara ve intikadlara tesadüf etmiş. Ahmed Cemil bir hayret nidası gibi düşmesi lâzım gelen «Nedir o sürh u sefid» . o gece zevaline karşı tazammun ettiği ye'si hüsranı ifade etmek için sesde bir sükût. babasının sayesinde. Bu iştigali arasında neler keşfetti: Evvelâ güzel bir eserin fena okuyan bir adam. her kelimenin kuvvetini.

eseri anlatabildim mi? fakat eseri en iyi anlatacak olan yine kendisidir. Mazhar Feridun beyin tek gözlüğü eserin şu hassasına bir tazim selâmı göndermeye mecbur oluyormuş gibi hürmetle gözünden fırlarken Süleyman Vahdet efendinin eğri fesinin arkasında saliana püskülünde ufak bir infial titremesi farkolundu.. tanıknamış edasıdır. onu yeni şiirde münferit ve mümtaz bir şahsiyet şeklinde gösterdi.. Fatin Dilâver bey müsamerenin asıl fatihasını teşkü eden bu söz üzerine çırpındı. son-fa ufak bir duraklama. Daha sonra büsbütün Ahmed Cemil'den bahsetti.» Sedanın bir şiir musikarı olduğuna kanaat kesbettiği için eserini yazdıkça daima açık sesle okur. biraz lakayt ve laubali durmağa çalışarak dinliyordu.» diyordu. dedi. güya küçük bir tefekkür vakfesi.» cümlesiyle hatime verdi. Raci büsbütün serbest kalan çenesini Đlhami efendiye methiyeler dökmeğe hasretmiş idi ki Hüseyin Nazmi: — Arkadaşımın eserini tanıtacak bir iki söz söylemek için misafirlerimin müsaadesini talep ederim. Onu müteakip bir ümit inciîâsı. Hüseyin Nazmi ayakta iki ellerini sofraya dayayarak başladı: — Arkadaşım için meziyet midir. Artık yemek bitmiş. «işte bu dinleyeceğiniz eser oradan toplanmış tohumların şark güneşinde inkişaf etme çiçeklerinden müterekkip bir demettir» dedi. bir tesliyet hatimesi. Bizde şiir lisanının farkolunmayarak nasıl garp mahsullerinde müteessir olmağa başladığını Đlhami efendinin müsait bakmağa çalışan gözlerinin önünde izah etti. Mazhar Feridun bey fevkalâde vukuatta kullandığı tek gözlüğünü sanki daha iyi dinlemek için gözüne yerleştirmeye çalıştı. Fatin Dilâver bey bıçağını bardağa daha şiddetle vuruyor... mümkün olabildiği kadar görülmemiş. bilmem eserin başlıca hassası yeniliği. Karşısında Hasan Lâtif bey bir saatten beri devam eden sükûtunu takibe evvelkinden ziyade karar verdiğini imâ edercesine yutkundu. Ahmed Cemil refikinin şu hitabesine tamamiyle yabancı "bir sâmi sıfatıyle biraz çekinerek. Hüseyin Nazmi hâlâ susmak istemeyen. daha sonra: «bilmem.. yavaş sesle Hha-mi efendiyi işgale çalışan Raci'nin vaziyetinden meftur olmayarak devam etti. onun ahengini dinlerdi. Ah! Bu akşam şu heyetin karşısında onu her vakit okuduğu gibi okuyabilse!. eserin ufak bir esas ve fikir tarihini çizdikten sonra arkadaşının bu eserindeki inşa vasıtalarına intikal etti. kelimelerinden.isterdi. kafiyelerindeiı. Elindeki bıçağıyle bardağına vurdu.. «Sükût!. Hasan Lâtif beyin daima sükût etmek kaidesine mugayir görmeyerek başladığı alkışlar arasında Ahmed Cemil!e: «Şimdi nöbet senin!» mânasıyle tebessüm etti. sükûta davet ederim.. «Yarın sabaha demek sohbet ey hilâl-i seher. velhâsıl bütün maddî denebilecek cihetlerinden bahsetti. llhami efendinin kulağına eğilerek iki kahkaha arasında bir mütalâa tevdi eden Raci'ye bakarak: . nakısa mıdır. Evvelâ şiirin garpta dört satırlık bir tarihini yaptıktan sonra en yeni nazım tarzını biraz izah etti. înşa vasıtaları tâbirine kaba bir lâtife ile ilhami efendiyi güldürmeye çalışan Raci'yi dinlemeyerek Hüseyin Nazmi eserin vezinlerinden..

Đlk önce dinleyenler bu vezin tebeddülünü farketmiyor gibiydiler. Ahmed Cemil'e sarılacak zannolunurdu. eseri dinleyelim. hayat cidaîleriyle dolu bir gün tasvirinden sonra afaka bulutlar yağıyor. elindeki kitap kendisine büsbütün yabancı bir müşevveş metin imişçesine her kelimede şaşırmaktan korkarak sesini idare edemiyordu. Süleyman Vahdet efendi Hüseyin Nazmi'ye eğildi. fezanın derinliklerinden rüzgârlar kaldırıyordu. sükût arasında bu küçük hareket herkes için dikkat hükmüne geçti. Şiir evvelâ bir bahar bulutu parçasından serpilen tabahhura müheyya kat-recikler gibi yavaş yavaş. ağır ağır.. Aihmed Cemil şimdi kimseyi görmüyor. sonra bir aralık Đlhami efendi eğilerek. şimdi nazmın vezni muhtelif esaslardan. Bir aralık karsısında Mazhar Feridun bey pek taze bulduğu bir fikir için «güzel! . evvelâ ayağa kalkmaya cesaret edemeyerek küçük bir cep defterine tebyiz ettiği eseri sofranın üzerine koydu. Hüseyin Nazini gözleriyle: «haydi!» diyordu. titreyen sesiyle başladı. fakat Ahmed Cemil'in sesi bazan bulutlarda serinlik ariyan şahinler gibi yükselerek. haz-zmdan. elhandan geçtikçe değişiyor. sesi çıkmıyor. müsteğni bir nüzul ile dökülüyor. fakat Hüseyin Nazmi'nin dinlemeğe -vakti yoktu. „ ^ x X A ti 153". muanber bir serinlikle. Ahmed Cemil ayağa kalktı. Fatin Dilâver bey tonbul vücuduyle daha zyade sokuldu. bir müddetten beri kendisini kaybeden Raci gayretini toplayarak Đllhami Efendiye bir şey söylemek arzusiyle başını çevirdi. kaşlarım çatarak kulak kabarttı: Süleyman Vahdet efendiye dikkati davet eden bir işaretle baktı. bazan yüzercesine hafif hafif dalgalanarak. Ahmed Cemil biraz kuvvet buldu. ara sıra çimenlerin üzerinden akan gece nefesleri gibi feşafişle geçerek. vezinlerin tenevvürlerinden. bu muzafferiyetine.. diye bağırıyordu. arkadaşının. elinde parmaklarının hafif bir hareket ile çevirdiği defterine nadir bir bakışla hâtırasına yardım ederek uzun kumral saçları lâmbalardan dökülen ziyalarla tutuşarak. Henüz ilk beytilerde boğazı kuruyor. yavaş yavaş gözlerinden bir sis kalkıyor.— Eseri. Şimdi hayatın cidal silsilesi başlıyordu. siması vakit vakit bir teessür sisiyle örtülerek yahut bir neşve ile incilâ ederek devam ediyordu. kafiyelerin bir musiki parçalarında yer yer tekerrür eden birer münferit savt gibi mütekâmil terennümünden geçip gittikçe bu eserden sekir veren bir şiir havası tabahhur ederek küçük bir bulut şeklinde dinliyenleri sardıktan sonra yüksek bir mmtakaya yükseliyordu. Ahmed Cemil artık sesini arzusuna göre idareye başlıyordu.. eserinin şu saniha .> dedi. gazda tıkanarak. kaldılar. kâh bir ıstırap şehiki ile boS1ÎAH .» diye bir şey başladı. arasıra bir dereciğin şırıl-tısiyle rüyalı. Bir zaman geldi ki hepsi bir bahar gecesinin çiçek ko-kularıyle dolu nefesi altında rüyaya benzeyen bir âleme dalmış gibiydiler. nagihan bir ümid handesiyle neşveli. Đptidalarında bu ahenk değişmesinden şaşırtan bir tesir hâsıl oluyor gibiydi. okşayıcı buselerle temas ediyordu. Sakit. sonra iki mısrala o parlak levhayı 'hülya arkasından koşan gençliğe tatbik edivermiş idi. kâh matem yaşları şeklinde sürüklenerek. sofraya yaklaştı. güya şu heyetin dimağlarına muattar. mebhut. sesine bir ifade kabiliyeti geliyordu. Artık neticeyi istidlale başlayan Mazhar Feridun ile Fa^ tin Dilâver ayağa kalktılar. başlamadan evvel heyetin reyini istifsar ediyormuş gibi baktı. yavaşça: «Bilmem hatırınıza geliyor mu? Şeyh Galip merhumun Hüsn-ü aşkında. Ahmed Cemil biraz müteessir. Şimdi eserin sonuna geliyordu.. Ahmed Cemil iskemlesini çekti. Ahmed Cemil eserinin başında bir bahar sabahı levhası tasvir etmiş.

. Otururken kapı -evvelkinden daha ziyade açılıyor gibi olmuş. Hasan Lâtif bey saatlerden beri devam eden mütefekkir sükûtunun zübbesi olmak üzere Hüseyin Nazmi'ye uzun uzun fasılalarla: «Yaman eser!. ellerini sıkıyorlar. ^^Y-»_> Nef'i-i devran şimdi — demin Hüseyin Nazmi'ye başladığı — cümleyi bitirmek için yaklaşmış.. Nagihan gözü bir noktaya teveccüh etti: tâ ötede odanın kapısına. şimdiye kadar kendisini dinleyenlerin üzerinde hâsıl ettiği tesiri ufak bir inşad saka-tiyle izale etmekten korktu. Şimdi Mazihar Feridun bey Đlhami efendiye Ahmed Cemil'in eserinden bahsediyor. Süleyman Vahdet efendi de bir takrip Fatin Dilâver beye. artık eserin sonuna ancak bir sahif e kalmış idi.. Hasan Lâtif. rikkatinden. yanına sokuluyorlar. Racı'nin yavaşça: «bu yolda şeyleri anlamak için galiba frenkçe bilmek lâzım imiş!» mütalâasıyle başlayan nutkunun arasına karışmış idi. Şimdi Hüseyin Nazmi.uluvviyetine karşı kendisini zaptedemiyor. Đlhami efendi tebriklere iştirak etmeyi zarafete mugayir addederek Ahmed Cemil'e deminden beri zihninde tasarladığı bir beyti sarfetmek için ikisinin arasından kurtulmaya çalışıyordu Ahmed Cemil gülerek medihlere karşı nefsini silmeğe çalışıyor. Yaman eser!. küçük bir fasıla bırakarak açılıyordu.'.. sallanıyor. Nihayet bütün bahar sabahının şaşaası. Şimdiye kadar onu düşünmemiş. Ahmed Cemil o beyaz gölgeyi bir daha görmedi. Fakat artık kulaklarını dolduran medhiyelerden ziyade kalbinde o beyaz gölgenin biraz evvel şu kapının arkasında mevcudiyetinden gelen cavidanî bir haz vardı. Hüseyin Nazmi bir müddet arkadaşının dehasından taşan şiir ateşinin buharı gibi yemek odasının havasında dalgalanan mubahase parçalarını serbest bıraktı.. şimdi sesi karar perdesini arı-yarak pest sadalarla dolaşıyordu. Oraya daha ziyade bakamadı. fırsat bulabildikçe kapıya bakıyordu. sevincinden ağlamak isteyerek ona sarılmak için bitirmesine tekarrüp ediyordu. güya kapının bir kanadı yavaşça. Bu fasılanın arasından gözleri beyaz bir gölge farkeder gibi oldu... bellisiz.. sanki o da tebriklere iştirak etmişti. orada bulunabileceğine ihtimal vermeyerek fikrini yalnız eserine hasretmiş idi. sofranın üzerinde kalan defterini karıştırıyorlar. titriyor.» dedi. o günlerin ve gecelerin didinişleri. demek Lâ-mia deminden beri orada şiirinin şu zaferi karşısında idi. bayrama sevinen çocuklar gisi gürültü ediyorlardı.» nakaratını dinletiyor. Gözlerini çevirdi.. Ahmed Cemil'in etrafını almışlar. Fatin Dilâver. Mazhar Feridun. Ahmed Cemil şimdi siyah gecesinin levhasını tasvir ederek semaları şimşekleri tutuşturmakta. henüz bir çocuğa benzeyen bu tombul güzel gence sokularak o aralık bilinemez nasıl bir ' münasebetle hatırına gelen bir farsça beyti tefsirle anlatmaya MAĐ VE SĐYAH 155 . bulutlan yıldırımlarla parçalamakta iken. çırpınışları bir enin ile zulmetlere büründü. O vakit bütün vücudu titredi: Lâmia.. Şimdi kapıda hiçbir hareket yoktu. sonra «Arzu ederseniz bahçeye çıkalım.

Benim için kin taşımağa mutlaka ihtiyaç mı hissediyor?. Bu adam hakkında merhametten başka bir şey hissetmemiş iken onun bu derece adavetine hedef oluşundan azîm bir yeis duydu. Saib'in rivayetine nazaran maşukasının hâtırasını unutmağa her hafta yini bir maşuka tedarikiyle çare bulmağa çalışırmış. Hattâ yine Saib'in alay ederek ilâve ettiği bir mütalâa olmak üzere Raci'nin artık ciğerlerini yırtan öksürüğü bu maşukalardan hiç birinin yanında rağbet bulmasına imkân bırakmıyormuş. acı bir tebessümle: «Ben seni bilirim!» dernek istiyordu. Fakat o kararın henüz tatbik mevkiine konulduğuna vâkıf değildi.§ SnwxoAud apuiSi uiui§Bq toBunp' joa'tuba' jjg snrain.n^ BA*Burranuj Jiq §rq}Tua rpxxir§ n j i§jbj[ BxjB -unug uruBpo ] •npjof^ .. Şimdi Ahmed Cemil odada büsbütün yalnız kalmıştı. Ahmed Cemil eniştesinin Raci'yi süpürülecek haşerat arasında saydığını pek iyi tahattur ediyordu. olanca ciddiyetiyle: «Yanılıyorsun..» mânasını duyar gibi oldu. Müstahak olmadığı bu serzenişe velev haksız ve bellisiz bir şekilde mâruz olmaktan kızardı: — Öyle bir şeyden kat'iyyen haberim yok! dedi. -iSBq ua>fc5 §B} Jiq apuı5>ı o 'uiuuepfBi[i3â ubuea* 9[§a}B o ipttrig fnpnXn rjappmu Jiq fifiaq 'npjOA"i[Bp îfipjJB Jig • -iSbp iqr.. yalnız kaldıklarını görünce tekarrüp etti. acaba?. fakat Raci durmadı. bir şey anlamaksızın dinleyen muhatabından ara sıra alevli nazarlarla cevaba intizar ediyordu. dedi. tutuklukla. sonra bu esas üzerine muhaverenin uzamasından kaçınarak bahsi değiştirdi: — Enişteniz bu aydan sonra bana aylık vermeyecekmiş.» dedi. Raci kendisine kin ve gayz ile dolu bir nazarla bakıyordu. Yemek odasından çıkmaya başladılar. ben seni muhafaza ediyorum. Ra-cinin sorusundan «Eniştene beni koğdurtuyor imişsin. bu akşam bahtiyarlığına Raci bir katre zehir akıtmıştı.. Hemen şu anda onun ellerini tutmak. Ahmed Cemil bu mânayı pek iyi anladı. Raci. biraz nefsine cebr ile deminden beri sarfına lüzum görmediği bir takdir kelimesini fedaya karar verdi: — Eseriniz umumiyet üzere fena değil. isi». Bana ne için öyle husumetle bakıyorsun? Seni kendime düşman etmek için ne yaptım? diyecekti. acaba sebebini anlayabilir miyim? dedi. Kendi kendisine: «Bu adam bana adavet etmek için nasıl sebepler buluyor. seni kovmak istiyorlar da. /^Sflt»^ Alman karısının azimetinîi™Oonra Raci büsbütün düşmüştü.çalışıyor. Ahmed Cemil'le en sona kaldı.

ubd anp-Bq nq 5.u (3{BUD[is rurzBjfoq tJ{ tppS UBUtBZ Jig ' -rs boub[o uiuBSUt p[ uba i§iJ{Bq arq Bauos [ aIaH 'j[o aanszBS ub^buıbıısbıub iŞip9[Aps ur5i f iznp Jiq BUBq 'ratpiBung ¦unıâturaurça jnpBEfa. aiq ui&Bp Xaq jsabjiq u ui5i ubjo §vmuA a^rrazBjM -auiBJ[ a^ipuaja t uos uniisBqiJB^ ipj {A uiAains joXipa 3{bj:ı^§ı 9[^i -njfns Jii[3{aj9^ntu daq ^aq ji^Bq ubsbjj aA*asBqBqnui jrq n[n -irixnS §iuiBi§Bq Bpuis-BjrB unpua^j JBqzBjc ajt pBy ipuiiğ •"i^iirö aXaaqsq 'ipjapuoS isasnq siaA* aiq BursBpo ^aiua^ uapziiqep aaAAaunui ıjbA o a[^u9S 9[i UBJSnjj -npjoXiiiBq aiAuBZBU ıŞa§tut§ ^auuio Jiq B^înzjB ubjo ¦epXad apujqiBJi iaAAa 9Aubs aiq o ipun§ 'tpiaS psaif arq utjzb ppaq a[.q 'npaoAp 'raipuaja ubutv -issaqa^nur iuistpu9J[ bıjıab.bA ipjrJS ua5i bduıi[ıo jfi apui§iuqB§ Jin5n>[ jizbu avt 3{bjb{i3 imsapBBsnra uiuuv 9£)9§ nH § paraqy r ip #** sup Jiq jjrjaq mraa[a.ajBsao o apuiSi ub aia 'rpjBJfiS UBpunranj-B[a. uiUB^nj aiq imsipuajf i^ubs sas aiq U9[a5 uapaSqBq ' po qaraa^ [traao paurqv "'isaituBq lajBsao ^nS 7P ifaucfpp 'ifaaaXua i^aAAauBia bou^o airanjp jrq ısı [p9[^ps 3{ajapaqAB3{ iurs^ua }t ugquapaapuas un^nq 'jfaraap «•••raiXaip BpumB u uiziuuBi§i2{Bq 'BpsjnS 'ui^BJig "¦iiar ipauup^assrqi azrs q JfBqBq Jiq §ıuuxS tıapzıuajaouad 'jBA"Bq aiq aiuqa jnp BziiiBA'ru &a§ Jiq 'nzntmfnpio §9 Jiq juriBp •BpiuB^piq bui .

nŞap 'znunsjoXinq lucifipzBA m5r utzıuıjbıîıbAb uızts nuo .num§npun§np vzis aaq tmuo 'ut5: ^¦bukb^ Tjasa S UIUI9p O iraTUOAlA9S JBpBil 9U tuisdsaq '^.TU dxjas uç5i -Hip -ip uiuu9[zip unuo -sjnX 'joXiji ĐRV 'ÎP3^SÎ -ui5i -8§ ^g ııva.2 iuiit§B ipuii§ unuo 'iîSiu^iS bAbjo 'i^djas ıiıubs 9uiqiiB3t BpB^BUB^ jaAA9imui nzjB nq ap Jtq 'npAnp nzje Jiq JiaoaAatua^ıpa ^auiQA"Bîinui 'pip ^ pq 9ounun§np § 'nunpnoriA BpBJO ımuo "ipi §ıuı5biı bAbjo tu^a boı^ı "BuisBpo ^aragA ub^bî[ §oq o ıi[ npjoÂipauirez q\Aq -npjoAij^i^ U9izip in iprats 1111193 pauiqy '1W93IJ'BJ iınŞi^SaS diutiîs -9UIUTIS uguiaq irepımiBÂ" uıuaSioS ZBXaq ap 'BqfB^qB^ Jiq -qnui 3a ilBjn TRBA o iipjiA95 luiJapzpg jjgja^araapa^d'Bz iuts -ipuaq 'n^î^î ismiSiq Sbuıııiı Jiq i&Bja^mii uapuuaA Jiq BuisidB3{ aSqBq utzixqap ua^jaSaf) "ipi zijqap jiq JBp § jiAua^ aSjijBtf an iipuBJ{ Jiq ubSbs ba'iz jiq ^nuop nzndJB.9Aa -np ııbo apmq Aa§ Jiq uaptq.jgS Buaj butuib uiarang» :uiutpuaja paurqy bjuos "ipjap «i jba ıubuı 9U .31 njznq iSBjng -p^a qnoo9Aa^ BAid'Biı ub^ı5> a -azn îiaui^g JiBqi^i buijb^ibpbiIjb 'ı^jııS UBputsBpo ¦i^9jjb ai^pajjBS un^tiq uiut§ajn^ nuo 'np -jb5 aqapS issiq ^auiBqjaui 'npjns -b^ı^bp Jtq ijboub nq •n^snuiAip Aa§ Jiq jazuaq auiii Bpui^^Bq unuo -iq ziuiba" raisipuaî[ dipa^ja^ lutsBpo ^9uiaA iob^j goaS ng Jiq p nunrannq snAaui Jiq uapa JBqi^ui '^ajaSi Jiqsz I5{tIBS '§BAByÇ Đ'BAB^ BJUOS UBpB^Bq Jiq lOB •ipjapa ^ raiSipap «•"ranjoAn.-nq.

Sonra bu dalganın içinden bir çehre belirdi. güneş henüz pancurlarm arasından sızarak tatlı bir rüya ile gülümseyen Hüseyin Nazminin yatağı kenarında tebessüme başlamıştı.» dedi. Ceketini giyiyordu. Fatm Dılaver beyi fĐrine iştirak ettirdi. Hüseyin Nazmi'ye kalkmak. çıktılar.auisaui^g sisg^ uapiu -q/L bjuos UBpunq lut^-BABq SBAipzi ^ns9iu ugjns un§ Saquo -ub aputiunjuiQ 'ji^iiaoapa jb i§iui5aS un^nq uipBJi 'BsuBdBJf auijajzip uıuisubjı as^iS ipunğ znuaq iubutbz ^apAB Buq-eABq. giyindi... massediyordu.. snuiBu ui5i uiBpB n§» :au -isipuai{ TP«9il 'JKi-injnq iqtBi[ aö^^iıSı ^raiaiA'B ^ «Jiuiuia 'bs pauiqy nm üzerine birşey dökülüyor.. Bir aşk cinnetiyle tutuşmuş bir ağız uzanıyor. «Defterim?.... — işte defterin! bereket versin ki uşak meraklı değil. Hüseyin Nazmi uyanmış. telâşını farketti: — Ne oluyorsun. Ahmed Cemil güya o yakıcı sevda busesiyle ciğerlerini tutuşturan bir şarap içmiş gibi yüreği yanarak kalktı: arkadaşlarını uyandırmaktan ihtiraz ile yavaş yavaş basarak gürültü etmeyerek yıkandı. Henüz sabah olmuş. Ahmed Cemil gitmek için acele ediyordu. — Defterimi acaba sofranın üzerinde mi bıraktım? Sizin uşak edebiyat meraklısı ise. Fatin Dilâver bey tombalak vücuduyle yatağından atladı. dedi. Cemil? dedi. Ahmed Cemil herşeyden evvel defterinin bulunmasını istiyordu. Silkinerek uyandı.. düşünmeden elini yan cebine götürdü.. arkadaşının. oda içinde muhte-riz bir yürüyüşle gezinişini gülerek yatağından mahmur gözleriyle seyrediyordu. bir siyah tufan boşanıyordu. uzun ve yakan bir buse ile dudaklarını çekiyor. arkadaşlarını sabah uykusundan Sikleri kadar istifadede serbest bırakarak Huseym Nazminin elini sıktılar.. «Đyi uyumuşuz!» dedi. yemek odasına kadar inmek lâzım geldi. dukdaklarını arıyor... Defterim nerede?. ..

14 Sabiha hanım, hem bahtiyar, gülüyor hem, sedire basr-nı dayayarak elleriyle midesine basan ikbali gösterip henüz MAÎ VE SĐYAH 15S>

bir şey anlamayan Atfımed Cemil'e: «Rahatsız kızcağız, bütün gün kıvrandı.» diyordu. Ahmed Cemil anladı, fakat garip bir his bu vak'adan memnuniyete bedel bir üzüntü uyandırdı. Eniştesi hakkında duyup susturmağa muvaffak olamadığı nefretin bu dakikada hiddet sesi her zamankinden daha vazıh, daha kavi işitildi. O adamın kanının şimdi kardeşimin damarlarında cereyana başladığına delâlet eden bu hâdise güya nazarında onu telvis eden vir vak'a hükmüne geçti. Zavallı ana! O bu histen kimbilir ne kadar uzaktı! Büyük anne olmak lezzetine karşı bütün vekarı çocukta bir meserrete inkılâp etmişti; şimdi oğluna bakıyor, onun da şu küçük aile bayramına iştirakini arzu ediyordu. Ahmed Cemil o neşata acı bir tesir ilâve etmekten içtinap etti. . ikbal şimdi başını kaldırmış, gülerek Ahmed Cemil'e bakıyordu. Ahmed Cemil kalben «Çocuk!... bahtiyar değil, bundan eminim, Ihiç olmazsa mes'ut bir zevce olmadığını bir anne /• olmak saadetiyîe unutacak!» diyordu. Ahmed Cemil bugün matbaadan erken kaçmış, bir an evvel odasında yalnız kalarak biraz kalbini dinlemek 13in tehalük göstermişti. Odasına çıkınca cebinden defterini çıkardı, yazıhanesinin üzerine koydu. Dün akşamki muvaffakiyetinden sonra onu bir daha karıştırmak istiyordu. Odasında âdeti; ceketini, yeleğini, yakalığını çıkararak, fesini atarak küçük bahçeye nazır mini mini penceresinin yanında oturmak, yarısı görünen bir minareyi, komşu evlerin kiremitlerini, biraz ötede iki yüksek duvar arasındaki kesik bir levha şeklinde duran semayı seyretmek idi. Bu akşam oraya oturup da eline defterini alınca bir müddet onu açamadı, kalbi beyaz gölgenin hayaliyle dolu idi. Şimdi onu düşünmek istiyordu, gözlerini kapadı, o sabahki rüya-' yi hayalinde bir daha yaşamak istedi, yüzünü örten o siyah dalgayı, o müphem simayı bir daha gördü, ciğerlerini yakan bir busenin cangüzarın neşeleri dudaklarında bir daha titredi. "O benim olmayacak olursa ölürüm" diyordu... Şimdi şu şiir defterini her vakitten ziyade seviyor, onu Lâ-otfa'nm dinlemiş olması kıymetini bir kat daha artırıyordu. Zaten daima hâtırasında bir arada olan Eseriyle Lâmia artık T.ÜU MAI Vtü Bl I AB

daha samimî, daha kavi bir münasebetle yekdiğerine bağlanmış gibiydi. Gözlerinin ucuyle sahifeleri süzerek yaprakları çevirmeğe başladı. Kendi kendisine: "Acaba şurasını okurken orada mı idi?" diyordu. Çevirdi, çevirdi, artık son sahifeye gelmişti, defteri büsbütün kapıyordu, birden gözlerine bir yabancı, yazı ilişti. Tâ son sahifenin altına bir çocuk yazısı gibi henüz takarrür etmemiş, henüz tam bir şekil almamış bir yazı... Yalnız şu kadar: «Tebrik ederim». Daha sonra beş sıfır. Şimdi anlıyordu, demek o bahçe kapısının yanında gidip onun ayaklarına atılmak isterken o, yemek odasında sofranın üzerinde kalan bu defterciğe koşmuş, görülmekten korkarak titriye titriye şu iki kelimeyi oraya yazıvermişti. Demek o sırada her türlü tehlikeyi göze alarak gidip ona; «Seni seviyorum. Müsaade eder misin? Seni sevebilir miyim?» deseydi, ondan: «Đşte bakın, ben de sizi düşünüyorum» cevabını alacaktı. Bu iki kelime Ahmed Cemil'e Lâmia'nm bütün hissiyatının şerhi kadar tafsilât ile zengin, aşk zemzemesiyle müte-rennim geldi. O da kendisini seviyor... Bundan emindi; işte yalnız şu iki kelime, Lâmia'nın tâ çocukluktan beri katre katre birikerek, tazyike lüzum görülmeyerek bir aralık taşıveren sevdasının iki açık nişanesi değil miydi? Gözlerini o çocuk yazısından ayıramıyor, onların arasında Lâmia'yı görmeğe çalışıyordu. Zihnen o dehlizdeki tesadüfüten sonra beyaz gölgeyi takip ediyor, yemek odasına götürüyordu. Beyaz gölge bir tehlikeden kaçıyormuşçasma kapıyı kapayarak oraya iltica ediyor, sonra o defter gözüne ilişiyor. Beyaz gölgenin küçücük bir kalbi var ki bu defteri görünce çırpmıyor. O defter, demin onun okuduğu defter... O vakit defter ufak bir helecan ile almıyor; yavaş yavaş ötesine berisine göz gezdirilerek süzülüyor, birdenbire bir arzu duyuluyor. Demin herkes onu tebrik etmemiş miydi? O da tebrik edecek. Ne için etmesin? Ne için ondan iki sözü esirgesin?... Ah! Bir kurşun kalemi olsa! Etrafa göz gezdiriyor; pencerelerden, aynadan, lambadan bütün bu eşyadan istimdad ediyor: «Ah: bir kurşun kalemi, bana bir dakika için ödünç verecek bir kurşun kaleminiz yok mu?» deniyor, sonra... Ahmed Cemil'in hayal kuvveti burada tevakkuf ediyordu; o kurşun kaleminin nereden geldiğini tayin edemiyor, orasını sıfırlarla geçiyordu... Ah! Bu sıfırlar, şu iki kelimenin altındaki sıfırları gördükten sonra onlarda MAĐVESĐYAH 161

azîm bir mâna serveti buluyordu. Bu sıfırlar, bunlar Lâmia nın demek olacak?... Şimdi, gözleriyle o yazıları o sıfırları, bütün ifade ettikleri mânalarla öpüyor, okşuyordu... Hafifçe gözleri süzülerek, tâ ötede gayrı mahsus bir rüzgârla yosunlu kiremetilerin, eski pervazları sallanan çatıların, perdeleri arkasında titrek ziyalar belirmeğe başlayan komşu pencerelerinin üzerine döküle döküle tekasüf eden zulmet dalgası arasında titriyor, canlanıyor, gülüyor gibi gördüğü bu yazılara imtisas ederek, akşamın ratıp nefesinden tereşşuh eden bir melal keselânı içinde kaybolarak dalmış idi ki birden odanın dışarısında birşey sofayı sarstı. Ahmed Cemil bu uyuşukluğun içinden güya bir rüyadan uyanırcasma yerinden fırladı, odasının kapısını açtı. O vakit gördüğü şeyi pek iyi anlayamadı, eniştesini öteki odaya telâşla giriyor gördü. Şimdi merdiven başında yalnız Seher vardı; sofanın yarı zulmeti arasında kızın gözlerinde bir ateş, çehresinde bir dargınlık görüyorum zannetti. — Ne oldu Seher?... dedi. Kız birşey söylemek istiyormuş gibi yutkundu, sonra cesaret edemedi, merdivenden aşağı indi. Ne oluyor, yine ne oluyor? Ahmed Cemil güya bu küçük evin havasında uçuşan bir musibet kokusunu hissediyordu. Ik-bal'in her vakit örtülü çehresi, evin içinde silinmeğe müheyya bir heyula şeklinde dolaşan hazin heyeti; daima ağlamak fakat birşey söylememek için azmetmiş gibi

donuk, elîm, fakat hakikati nissettirmemekte musir duran gözleri; sonra bu hüznü etrafında o muammanın yegâne vâkıfı imişçesine âdeta hayvani bir merbutiyetle dargın çehresi, kızgın gözleriyle dolaşan Seher... bunu pek iyi farkediyordu. Bir müddetten beri — iki kelimeyi yekdiğerine raptedecek kadar tefekkür iktidarına malik olmayan — bu kaba köylü kızında ikbal için cinnete benzer bir meclûbiyet, derin bir merhamet keşfediyordu. Denebilirdi ki evin içinde yalnız bu ahmak kız bir hayvanı cezm ile Đkbal'in sırrını anlatmakta herkese tekaddüm etmişti. ,Seher'in "Küçük hanım" deyişleri vardı ki ağlamağa benzerdi, Đkbal'e öyle bakışları vardı ki: "Senin bedbahtlığını yalnız ben biliyorum, sana yalnız ben acıyorum." demek isterdi. Daima onun etrafında dolaşmak için sebepler bulur, mutMai ve Siyah — F. 11 baktan çıkınca vakitini küçük hanımın eteği dibinde çorap örmeğe hasrederdi. Lâkin şu küçük vak'a, şu demin odasının dışarısından sofayı sarsan şey... Kimbilir eniştesinin geçerken bir yere çarpmış olması yahut Şener'in inerken düşmesi, velhasıl bir hiç ne için fikrini birden Đkbal'e sevketmiş, jıe için kalbinde "bu hiçin hemşirene büyük bir taallûku var." diyen bir ses uyandırmıştı? Ahmed Cemil birden, aklından bir şimşek gibi geçen bir fikir için: — Ah... dedi, sonra o fikirden o kadar ürktü ki mahiyetini bulmamak, künhünü anlamamak için nefsine cebretti. Fakat şimdi o fikir silinmiyor, bir nafiz zehir gibi silindikçe daha derinlere giriyor; sokulacak, yakacak mesamat arıyordu. Đkbal'in bütün hissiyat sırrını bir sözle icmal etti: "Sevilmediği ilcin bedbaht" dedi. Daha sonra bir mühlik marazı vaktinde farketmiyen bir tabib gibi bu 'hakikati keşifte bu derece geç kaldığı için kendisine bir müttehim, nazariyle baktı. "Đkbal sevilmiyor, bundan şimdi eminim, kardeşim gözümün önünde her dakika bir ölüm geçiriyor, her dakika ciğerlerinden zehir akıyor... Ah! O bir dakika evvel ağlamış gibi nemli, bir istimdad nazariyle bakan gözler, şimdi onları anlıyorum. Halbuki ben bunu keşfedebilmek için bir sene kaybettim." diyordu. O vakte kadar yalnız kendisini düşünmüş; matbaasını, eserini... — ilâveye cesaret edemiyordu, fakat hakikat öyle değil mi? — Lâmia'yı düşünmüştü. Kardeşini, gözünün önünde canlı fakat sakit bir facia gibi "Anlamıyorsunuz, yazık!..." serzenişiyle duran o biçareyi anlamamış, anlamak için birşey yapmamıştı. Şimdi kendisini affetmiyor. Bir ihata neticesiyle bir musibet ika edenlere mahsus bir vicdan azabıyle duramıyordu... Kapısını sürmeledi, küçücük odasında geziyor; bazan ka-ranlıkjyj, yazıhanesinin başında durarak, bazan küçük penceresinden gecenin esrarla dolu karanlığım istintak ederek düşünüyor, şimdi bir hiçten istidlal ettiği bu neticeyi izah edecek geçmiş vak'aları ve emareleri tahattura çalışıyordu. Bazan birden, hiç intizar olunmayan bir zamanda zihine çarpıvemiş hakikatler vardır ki senelerden beri katre katre muhtelif zamanlarda döküle döküle birikmiş emarelerin; küçük küçük, başlı başlarına mânâsız nişanelerin birdenbire do-ğüveren neticesidir. Bir hiç, fikirden geçen bir rüzgâr, mâMAĐVESĐYAH 163

nasız emareleri, nişaneleri açıverir; bunlar, aralarından mani cidarlar kalkıvermiş zerreler gibi yekdiğerine iltihak eder, birbirini bulur, onlardan bir küme teşekkül eder ki inkârı mümkün

bana hepsini söyle. söyle bakalım! ne oluyorsun?» dedi.olmayan bir hakikat hükmünü alır. şimdi tam bir teslimiyetle kendisini terkeden ellerini tuttu: «Đkbal. hemşiresini olduğu gibi görmek için.. ikbal'i. fakat orada vücudunu birşey Ik-bal'e hissettirdi... hususiyle o adamın artık şimdi nefrete haklı bir selâhiyet bulduğu o adamın karşısında sahte bir vaziyetle oturmak için kuvveti yoktu. oraya kadar gitti... kalkmaya cesaret edemeyerek duruyordu. kilimin üzerine oturdu. kendisinden saklanmak istenen birşeyi gidip zorla meydana çıkarmış olmakta bir kabalık duyuyordu. bir gün Seher'in Vehbi beye şemsiyesini vermekten imtina ederek: "Oradan alıversin. tahaddüsleri zamanlarında mânâsız zan-nolunan bu küçük şeyler bütün îkbal'le Seher arasında inkısam eden bu hâtıralar şimdi birikiyor. sofraya gelmeyeceğim!" dedi. Birden Đkbal'i gidip odasında bulmak. Đkbal'i tesliye değil istintak etmek istedi. boğazında lakırdı söylemesine zahmet veren bir tıkanıklıkla. kardeşim. Yalan söyledi: "Ben akşamüstü yedim. birinde şu elim perişan hali göstermiş olmaktan mahcup. yüzlerce. Yavaşça kapıyı itti. birer kat-re zehir ile dolu gibi ağır. kapaklarının kenarında koşuşan seri râşecikler arasında yaşlar sıcak. sanki feryat ile dolu. zaten midesinden muztaripti" dedi. hemen dizinin dibine. Đkbal'in gözleri kapandı. "ikbal odada kaldı.." dedi. Fakat bu suallerin cevabı yalnız o elleri . O vakit Ahmed Cemil ağlamayarak. Bu elleri ıslatıyordu. düşüncesine yabancı kalan bir musahabeye iştirak etmek. Şimdi îkbal minderde doğrulmuş." diye mırıldanmış olması. Silkinerek başını kaldırdı... geldiğini işittirmekten sakınıyordu. birikiyor. Đkbal gelin olalıdan beri onlara tahsis olunan odanın kapısına bile dokunmaktan ihtiraz etmişti. zannederim. ikisinin birleşmiş ellerine düşüyor. Rahat değil misin. fikrinde sarsılmaz bir burhan sütunu şeklinde yükseliyordu. Ahmed Cemil kardeşinin yanına kadar gitti. Ahmed Cemil yere. 164 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil kardeşinin şüphesiz saklamak istediği şu ma'hrem manzaranın üzerine varmış olmayı şimdi zarafetten hâli buluyor. avdet edecekti.» diyor. Ağlıyor muydu?. bir ıstırabın mı var?. "ikbal yemeğe inebilecek bir hailde değil. uzun örgülü saçları bir kolunun üzerinden kayarak aşağıya sarkmış gördü. kapı hiçbir ses çıkarmaksızm açıldı. binlerce hatırına gelen bu vak'alar. iri yaşlar.. Şimdi Ahmed Cemil'in zihninde o deliller toplanıyor.. ötekinde görmekten müteal-lim bir nazar teati olundu. Fikrinin şu izdihamı arasında sofraya oturmak. mütevali bir sukut ile uzun kumral kirpiklerinin ucundan süzülerek. sonra dikkat etti. Bir saniye dalha . Sualler birbirini takip ederek ağzından dökülüyordu. Ahmed Cemil bu anda kendisinde yemek için iktidar bulmadı. şimdi Ahmed Cemil ilerleyemiyordu. "Kardeşim. Seher cevap vermeden çekildi. ikbal'in bir sabah herkesten evvel aşağıki odada bulunmuş olması.. artık anlıyorum.. acı. orada karyolanın yanındaki mindere yüzü koyun Irapanmış." demek için şedit bir arzu duydu.. Seher yemeğe çağırıyordu. «Ne oluyorsun Đkbal?. birbirine sokularak güya birer âşinâ selâmıyle buluşuyorlardı. Şimdiye kadar niçin söylemedin?. şimdi Ahmed cemil yanındaki odada bir mırıltı işitiyordu. mütecessis adamlar gibi gürültü etmekten sakınarak birşey işitmeğe çalıştı. Şimdi eniştesinin yavaş yavaş merdivenleri indiğini duydu. Ayaklarının ucuna basarak çıktı. Niçin bana söylemiyorsun. söyle bakayım. Yanındaki odanın kapısı açıldı. Bu aralık kapısına vuruldu. o vakit iki kardeş arasında.. eniştesi çıktı.

kapısının sürmesini çekti. şimdi işte hakikat gözyaşlarıyle. Valdesinin bu ziyaretinde Đkbal'den bahsolunacağnı derhal anladı. odasında geziyor.. dedi. narin görünen bu vücudun tâ ruhunun derinlerinden kopma darbelerle sarsıntılardan ibaret kaldı.. meydana çıkmıştı. şimdi gelir. «niçin yemeğe gelmedin?» dedi. daha sonra kapısının dışarısında annesinin sesini işitti: — Cemil. oğlunda ne tesir hâsıl edeceğine dikkat ediyormuşçasına bakarak: — Yine gitti. Cemil?. Fakat bu ilk hiddet hamlesi geçtikten sonra bir aciz hissi demin titreyen asabını uyuşturdu.» dedi. hiç tabiî değil. îkbal'i yalnız bıraktı.. zayıf. bu son söz ağzından istemeksizin çıktı. biraz evvel aşkının şiirini okuduğu şu köşede içeride ağlayan kardeşi için hazin.. — Karanlıkta mı oturuyorsun. Bir aralık aşağıda sokak kapısının açılıp kapandığını duydu. ikbal güya korkunç bir ma'hlûktan bahsediyormuşçasına kapıya bakıyor.. gözyaşlarını akıtmak istedi.. Şimdi ne yapacak?. Evvelâ Ahmed Cemil'de bir hiddet feveranı hâsıl olmuştu. bazan akşamlan yemek . Đkisi de öyle bir müddet bakıştılar. sakit. bu hakikate karşı çaresizlikten azîm bir fütur ile şuraya oturmak. zaman kaybettiğini düşünüyordu. şimdi gelir. bir-şeyler yapmak istiyordu.. Kardeşini bu bedbahtlıktan kurtarMAĐ VE SĐYAH 165 mak için bütün vasıtalara.. sıcak. Sabiha hanımın. Ihtilâcat ile yumruklarını sıkıyor. ağır. Nihayet îkbal «Gidiniz. şimdi çehresi gevşemiş. Đhtiyara nüzul isabet ettikten sonra Vehbi bey haftada bir iki geceyi babasının evinde geçiriyor. sonra asıl düşündüğünü söylemek için söylenmiş bir sözün cevabını beklemeyerek. ıstıraplarıyle önünde birden.ıslatan. o vakit henüz aydınlığa alışmamış kamaşık gözleriyle annesine baktı.» diyordu. Odasında: «Ne yapmalı?» diyordu. Ahmed Cemil burada duramayacağını anladı. Kapıyı tekrar kapadı. Ahmed Cemil eniştesinden bahsolunduğunu anladı. biraz evvel büyük anne olmak süruru ile siması parlayan bir kadının... gözlerine bir endişe gölgesi düşmüştü. — Yine babasına mı? dedi. ağabey. bütün kuvvetlere malik imişçesine yalnız şimdiye kadar lakayt kalmış olmasına kızıyordu. tekrar sürmeledi. açsana. «şimdi gelir.. Evet ne yapacak? Demin geç kaldığını.. mumunu yaktı. demek demin kapı onun için açılıp kapanmıştı. Yazıhanesinin üzerinden kibrit kutusunu aldı. ıhafif bir ziya titreyerek zulmetin içinde dalgalandı.... iri göz yaşlarıyle bu dakikada gözlerine her vakitten ziyade sarı. — Tabiî değil mi? — Yok. Şimdi bir gevşeklik duyuyor.

. alay ediyorlar. Bu dakika uzun bir asır kadar hâtıralarla mâlidir. türlü kırık SĐYAH 167 . nutuktan muattal. Bir şey yapamamaktan. vücudunda hayattan tek eser gösteren gözleriyle onu yiyerek. Kalbin binlerce noktalarından birer ıstırap enini ile binlerce menfez açılır. yarı muzlim görünen çehrelerine bakışarak. Bu. babasına muhabbetinden. gözleri meded bekleyerek Ahmed Cemil'e bakıyordu... Sıhhatinde hiç babasına uğramak âdeti değil iken hastalıktan sonra bu mütevali ziyaretler bittabi dikkate çarptı.» diyorlar. Annesi hâlâ kendisine bakıyordu. durdular.. her biri bir başka hâtıranın ateşiyle yanarak — inkişaf eder. Valdesinin yalnız son sözüne cevap verdi: — Evet. kızın bedbahtlığına karşı âciz olmaktan mütevellit bir yeis ıstırabı ile ellerini kavuşturdu. Bu akşam Seher vak'asından sonra hatırına gelen fikre benzer bir başka fikir daha Ahmed Cemil'in beynini bir şimşekle yakarak geçti... sonra o taze kadın.. güya «ağlayalım mı?» sualiyle bakışır. fersude vücudu hareketten. hafif ziyası arasında biribirlerine donuk. insanların bazı feveran devreleri vardır ki.. Ahmed Cemil karşısında minderin kenarına oturarak. mumun sarı. Sabiha hanım diyordu ki: — Onu gördükçe ihtiyar memnun olacak yerde o kadar hiddet ediyormuş ki. hastalık üzerine bagteten uya-nıyormuş gibi bir merhametten mütevellit değildi. karşısında gençlik tuğyanı ile taze duran genç karısının yanında.. bir şey söylemek isteyip muvaffak olamayan dudaklar bir hiddetle titriyor.yedikten sonra duramayarak. parmaklan birbirine giriyor. yaralı bir canavar nigâhiyle bakarak. gördü. Bu dakikada gözler biribirini istifsar ediyor gibi durur.. bu bir dakikada bütün yaralar — henüz taze ve kanayarak. bir bahane icad ederek ikbal'i yalnız bırakıp gidiyordu.. buna şüphe edilmiyordu. küçük bir istihzar dakika-siyle başlar. o gözlerden ateş çıkıyor. Sonra onu bir an evvel mezarda görmek isticaliyle tet-kika gelen oğlunun karşısında hiddetinden o soluk çehre kızarıyor.» cümlesi geliyordu. Bu düşünceyi şu sözle tefsir etti: — Ah. bu vücuttan istifade edememek hüsranıyle ona belki kinle. güya «yine kudurdu!. O zayıf. bir yatağa serilmiş. Ahmed Cemil bütün bunları 'hayalinde tertip ve icad ettikçe dudaklarına bir nefret nakaratı gibi: «Ah!. titrek. bu âciz hiddetin karşısında gülüyorlar. Böyle bir müddet karyolanın yanındaki sandalyede. Đkbal'i ne yapacağız! O vakit Sabiha hanım oturdu. husumetle. mülevves mahlûk!. mülevves mahlûk!. babasının büsbütün ölmesine muntazır oğul.. O halde niçin gidiyor? Bu kıza yazık değil mi? Tevfik efendi Ahmed Cemil'in gözü önüne geldi.

sizin aranıza düşmekle ne kadar tenezzül etmiş oluyorum!» demek isterdi. bayağılıklar. O zamana kadar kendisini aldatmak istemiş.. yanında bir hareket etmekten sıkılıyor. Bu meselenin ismini verdikten sonra bütün teferruatını nakletmek için kuvvet buldu. Bir kere edebiyattan bahsetmek istemişti. acı yeisler.ümitler.. — Daha sonra Seher meselesi başladı. Şimdi Sabiha hanım oğluna bakıyor. Bir griv ve matem mecmuası! Yalnız küçük bir dakika: o vakit gözler kapanır. Artık lakırdı söylerken şaşırıyor. Bütün bildiklerini. ötekiler bütün bir alay züyuf!. Her şey hakkında hepsinden ziyade malûmat sahibi olduğuna kanaati vardı. bütün hayatın o ağlayan hediyeleri acı — bir kabristanın ervahı bezmi gibi — feryad-larıyle.. gömleğinde unutulmuş bir düğme ikbal'i ağlatmak için kifayet eden sebeplerdi. bakışları vardı ki daima: «Ben sizin fevkinizdeyim. Damadının aleyhine şahadet eden vak'aları hep böyle müsait tefsirlerle telâkki etmiş. gömleğinin biçimine. giryeleriyle sürüne sürüne buluşurlar. bir ay içinde bütün bunlar meydana çıkmıştı. diyordu. Bir hikâye nakletmeğe gelmezdi. iyi ütülenmemiş bir yakalık. Ahmed Cemil dudaklarını sıkıyor. güya şu elem mahşerinin üzerine düşmüş bulutlarla mahmul bir sema. tashih ve itiraz için o daima kaba kahkahasıyle söze karışır. Kendisine vahşi bir memlekete düşmüş bir mütemeddin yüksekliğini verirdi. hikâyeyi yarım bırakırdı. Artık ağlamak zamanı gelmiştir.. . fena gördüklerini iyi görmek için uğraşmıştı. onda tâyin olunamaz bir şey duymuş.. Şimdi bu anne içeride ye'sinden kıvranan kızı için şurada artık nefsini zaptedemiyor. bütün hissettiklerini oraya. yatacak bir yatak.. elbisesini süpürecek bir mahlûk bulmak için evlenmişti. çarşafının rengine itirazı kendisi için bir süs edinmişti. bir kabalığına tesadüf olunuyordu... acıyor gibi bakan gözleriyle sükûte mecbur etmişti. kahveye itiraz etmek. mâneviyetinin kisvesi gibi bütün vücudu etrafında tayaran eden hasaset havası onu tâ ilk gününden beri duymuştu. dayak yemiş kediler gibi büzülüyordu. dûniyetini affettirmek isteyen bir zavallı hükmüne geçmişti. Yavaş yavaş Đkbal onun yanında hatâsını.. Đkide birde: «Bilemiyorsun. annesini görmemek için yere bakıyordu. matem hayalleri. oturacak bir sofra. Nihayet Sabiha hanım söylemeğe başladı. Her gün bir huysuzluğuna. Ahmed Cemil bile onun yanında bir şeyden bahse cesaret edemez olmuştu. Daha sonraları evin hizmetinde kusur bulmak. birinci defa olarak yüreğini boşaltmak. bari sokakta gördüğün hanımlara dikkat et!» derdi. Sabiha hanım bu kusurlara evevlâ ehemmiyet vermiyordu: — Erkeklerin yüzde ellisinde görülen şeyler. Öyle gülüşleri. Onu tâ ilk gününden beri sev-memişti. fakat sonra?. saçının örgüsüne. Evin içinde yalnız o vardı. kızını bahtiyar zannetmek için nefsine cebretmişti. fakat artık mümkün değildi. ortaya döküvermek istiyordu. Şimdi hepsini söylüyordu. Ahmed Cemil'e «Zavallı çocuk! daha aklı ermiyor!» demek isteyen.. O küçüklükler. O. hissettiklerini oğluna söyledi. fakat artık o kadar ilerilemişti ki tevakkuf etmek mümkün olmadı. Vehbi bey kış geceleri Şehzadebaşı kıraathanesinde saz takımında dinleye dinleye ezberlediği gazellerden mürekkep srmayesiyle bahse iştirak etmiş. Đnsan emellerini tekzip eden şeyleri istediği şekilde tevile çalışarak kendisini daima arzuları içinde oyalamakta gecikir. «bu adam kızımı mes'ud etmeyecek» demişti. diyordu. onun yanında daha sonrasından bahsetmeğe cesaret edemiyordu. Sonra ikbal'i doğrudan doğruya tahkir etmeğe başlamış... ruhunun büsbütün tutuşmuş ih-tiyacıyle göz yaşlarını salıveriyordu. yemek beğenmemek.

fakat saklamak istiyor.. ağlayarak. Ona ne vakit: «ikbal neyin var?» denirse o daima ağlamak üzere gibi duran gözlerini hayretle kaldırır. Eski hissetten eser kalmadı. onu annesine iyi göstermek için yalanlar icat ediyordu... saatlerle orada durmuş. Artık Sabiha hanım tafsilâtı bitiremiyor.. Sabiha hanım bundan bir netice çıkaramıyordu. masrafı üstüne aldı. nihayet babasının hastalığıyle matbaa meselesi çıktı. ağzından bir kelime alınamamıştı. Dikkat ettin mi? O mesele çıkar çıkmaz nasıl değişti. Halbuki Đkbal?. bütün hareketlerinde bir başkalık göründü.» diye MAI VE SĐYAH 169 başladığı hâtıralara nihayet veremiyordu. Sabiha hanıma zaten öğrenmek istediği şeyi bu gözyaşları anlatmıyor muydu? Bundan sonra Vehbi bey utanmak. ondan hastalığının bir parçasını koparmağa çalışmıştı. her sözünü takip etmiş. Fakat Đkbal daima mahzun. Sabiha hanım Seher'in kimseye bir şey söylemek istemediği halde Đkbal'e hakikati ifşa ettiğine emindi. sanki bunun cevabı kendisinin bir töhmetini meydana çıka-racakmış gibi şaşırdı: — Demek ki. onu söyletmek için ısrar ederek «Sebeb?» diye tekrar ediyordu. Đkbal'in benzi attı. «Benim mi?» der sonra yorgun kirpiklerini indirerek dudakları arasından bir inilti gibi boğuk.» diye başladı: — Bir gün ne olursa olsun onu söyletmek için karar verdim.. herkese iltifat ziyadeleşti. Seher yine bir şey söylemiyor. evin içinde bir heyula şeklinde tahtalara basmaktan korkarak.. Seher evvelâ: «ben oturmayacağım» diye başlamıştı. içten gelen sesiyle ilâve ederdi: — Hiç!. bu suale birdenbire cevap veremedi.. daha ileriye gitmemek lâzım gelirken.. eli kapının zenbereğinde. annesiyle kardeşine sokulmaktan ürkerek dolaşıyordu... ne dışarıya çıkmağa. arkasından kapıyı sürmelediğini görmüş. «Bir gün.. fakat tafsilât ve deliller nazarı dikkatinden kaçıyordu.. fakat yalnız ağlıyordu.Ahmed Cemil bir şeyin mevcudiyetini zaten hissediyor. diyordu. o vakit kızı istintak etmişti. Nihayet bir sabah Sabiha hanım Seherin Vehbi beyi mutbaktan iterek çıkardığını. Sebep? Şimdi bu son sual ile oğlunun gözlerine bakıyor. ne de çarşafını çıkarmağa cesaret edemeyerek... Sabiha hanım yine: «Bir gün. Bilhassa sana karşı bir muhabbet gösterdi.. bir gün çarşafını giymiş. O günden sonra hastalığını bilmeyen birisinden ismini söylemeyerek hakikati anlamak isteyen ihtiyatkâr bir tabib gibi bu anne bedbaht kızının her halini. yalnız şu son tesadüfe kadar. daima sakit.. Sabiha hanım: — Nihayet.. «Seher'in yine nesi var? Bu kıza bir şey oluyor?» dedim. Bilâkis kocasına atfolun-nabilecek bütün kusurları örtmeğe çalışır. Đkbal'in hazin tajhammülü.» diyordu. diyordu. .. Bütün bu vukuat arasında Seher'in musîr sükûtu. Bir vakitten beri Đkbal'le Seher arasında biribirini herkesten ziyade anlayanlara mahsus bir hususiyet. daha ona gelinceye kadar. sır esası üzerine kurulmuş bir münasebet vardı.. «Demek ki Đkbal biliyor.. Sabiha hanım: — Oh.

kamilen uçuyor görünen. bulanmağa başlayan zihninin içinde bir telâtum husule geliyor.. zihninin içinden bir hâtırayı tırmalayarak uyandırdı. ikbal'i ne yapacağız?. .. Sebep?.. fakat bir aralık annesinin bir sözü gider. şimdi Sabiha hanımın gözleri yine bir şedid ihtilâç ile kapanıyor. o küçük yatağın beyazlıkları arasına sokuluyor görünen gölgelere dalıyor. şekillerin ihtizazına. onu söyletmek için ısrar ederek ilâve ediyordu: — Sebeb?. SĐYAH 171 Sabiha hanım yine cevap isteyen gözleriyle oğluna bakıyor. o vakit işittiklerini anlamamağa. kıvırıyor. ara sıra bulutlarla yüklü bir semada gizli bir güneşten kaçarak koşuşan ziya parçaları gibi zihninin bulutlan arasından avare bir fikir geçiyor. şakaklarının arasında bir kasırga dönerek bütün bu küçük mahşer içinde bulduklarını çeviriyor. bir gün.. Tâ şu muhaverenin bidayetinden beri o annesinin söylediklerini uzaktan.. parçalanmış. annesinin vücudundan yükselen gölgelere dalarak güya bir uyku içinde düşünüyordu. perişan yaşlar kirpiklerinin ucunda yine dolaşmağa başlıyordu : — Pek iyi. dedi.. saçılıyor. fakat soluk alan bir resim gibi şişiyor. o gece orada kalmıştı. fakat Tsen gidemem. türlü münevver rüyalarının incilâsma. ne isterse yapsın.» diyor.. beyin babasıdır. Ayağa kalktı.. bazan tâ boğazında bir girye ukdesiyle gözlerini süzerek iskemlenin üzerinde ara sıra dalgalanıyor.. solmuş çehresiyle. zayıflaşan.. ağlamış gözleriyle.!îiS|i||ii' kaçışıyor. döndürüyor. yerlere seriliveriyordu. bütün meyus heyetiyle duran annesine bakıyordu. anne..Ahmed Cemil annesinin karşısında o söyledikçe bazan mumun hafif oynak ziyasıyle titreyerek duvarların üzerinden . — Hatırına geliyor mu? Bir gün Đkbal'i ihtiyarın evine göndermiştik. daha sonra birden yine toplanarak küçülen. kabarıyor. tâ orada.» mukaddemesiyle başlanan o sonsuz hikâyeler kendisinin düşünceleriyle karışıyor. ben ısrar ettikçe: «Đhtiyar memnun olmuyor. «Ah! Evet. daha sonra bu mücadeleden kendisi de yorgun kalarak.» Ahmed Cemil yine sîlkinerek dinlemek ister. bu kasırga içinde bütün o efkâr enkazı kırılmış.. Ahmed Cemil: — Ah! Mülevves mahlûk diyordu. «Bir gün. tâ derinlerde bir hâtıra leması uyanıyor sonra yine bütün bu şeyler güya dimağının güneşi sönüyornıuşçasma zulmetlere boğuluyor. ilk önce her gidişinde güzelce avdet ettiği halde o gün hasta gibi gelmişti. işte o gidiş son gidiş oldu. mevhum. bir müddet hikâyeyi takibe muvaffak olurdu. düşünmek istediklerini toplayamamağa başlıyor. Ondan sonra Đkbal'i oraya göndermek kabil olamadı.. mukavemet edilemeyen bir deveranın cazibesine mahkûm ederek çekiyor. annesinin yanına kadar gitti.. gittiğimizi istemiyor.» o da tahattur ediyordu. «Bir gün. yanıbaşmda diz çöktü. bir komşu evinden maten nevhaları gibi parça parça dinliyor.

yalnız bir çare geçiyordu. . yakıcı birşey burdu. bütün geçmişin tafsilâtını 172 MAĐ VE SĐYAH icmal ediyor. meyus bir nazarla Ahmed Cemil'e bakıyordu. bunda bir mes'uliyet mevcut ise onun kime aidiyeti lâzım geleceğini bulmak istiyordu. bir şey yapamamaktan mütevellit bir fütur ile yatağının kenarına oturdu. onu büsbütün kurtaracak başka bir deva bulmalı!» diyordu. içinden: «Başka bir tedbir.. Şimdi hatırından bir çare. şimdi kenarları yanan gözleriyle annesine bakıyordu... Ahmed Şevki efendinin zevzekçe manalı bir vaziyetle: «Matbaa ihtiyarındır.. Ahmed Cemil buna inanamıyor. Derin. tanımak için bir ihtiyatta bulunmuş mu idi? Matbaada iki sigara dumanı arasında Ahmed Şevki efendinin fikrinde doğuveren bu izdivacın o bir iki haftalık başlangıç tarihi bütün ihtiyatsızlıkla-rıyle hatırına geliyordu. Ahmed Cemil bu fikri zihninden defetmek. hareketten kalmış kolları sarkmış. onu böyîe içeride. odalarının yalnızlığına iltica ederek ağlamakta.» dedi. Sabiha hanım nihayet gözlerini kaldırdı. hastadan ümit kesen bir yeis ile baktı: «Hiç!. fakat şimdi o fikir beynine musallat olmuş..Bu sual üzerine ikisi de sükût ettiler. Hiç. gözleri boş bir nazarla odanın müphem bir köşesine dikilmiş durdu. Sabiha.... Sonra Ahmed Cemil dudaklarının arasından: «Öldürmekle müsavi!» dedi. «Ahmed Şevki efendi. sonra birden kalbini birşey. Bunun bir necat çaresi olmadığına kanaati vardı. budalanın biri!» diyordu. sabit.. onu düşünmemek. Şimdi bu izdivacı düşünüyor.. Sahih mi? ikbal'i o kahrın pençesinden kurtarmak için hiçbir vasıta mı yok?. Hiç. «bu mes'uliyet sana ait!» diyordu... bu neticenin ne yolda sebeplere tevellüd ettiğini tahlil ediyor. ye'sinden kıvranmakta tek başına bırakacaklar. ellerini oğlunun omuzlarına koydu. Şu noktada bu iki kalb bütün acılarıyle güya biribirine sarılmışlardı. O çarenin ismini söylemeksizin miknatısî bir fikir mü-nakalesiyle ikisi de ayni düşünce ile meşgul olduklarını anladılar.. oradan çıkmamak istiyor. kardeşini öldüren p musibetin bir tamiri çaresinin bulunamayacağına kanaat edemiyor. Ahmed Cemil odasında yalnız kaldığı vakit ayaklarının altında bir dünya parçalanmış gibi kardeşinin kırık hayatı karşısında çaresizlikten. idare memurunun yuvarlak heyetiyle o sırıtkan yüzünü görmemek için cebr-i nefs etti. öyle mi? Demek ikbal'i kurtarmak için birşey yapamayacaklar. Hiç!. Ahmed Cemil mevhum bir hasım ile mücadele edercesine bir fikirle cenkleşiyordu: «Ben o meselede matbaayı düşündüm mü? Bilâkis onun için bir soğukluk duymadım .» dediği hatırına geldi. Ahmed Cemil de onu düşünüyordu. Orada. öyle mi?. bu izdivacın nasıl vücude geldiğini. ikisinde de aynı tedbir ihtiyacı: «Ne yapacağız?» diyordı. Matbaada bir yazıhanenin kenarında başkasının işitmesinden ihtiraz edilerek iki üç dakika süren muhavereciklerle hemen bitiriverilmiş olan bu izdivaç işte bugün şu neticeyi vermişti.. hanımın gözleri artık kuru idi. O zaman pek kayıdsızca davranmamış mıydı? Kardeşine intihap olunacak 'hayat refikini iyice öğrenmek.

.» dedi. Yarı karanlık içinde müphem şekiller gibi görünen küçük kitap hücrelerine.. yazıhanesinin üstünde mektep arkadaşlarının — heyhat! O mes'ut mektep hayatı dostlarının — bir yelpaze teşkil eden resimlerine güya: «Beni siz de mesul mü telâkki ediyorsunuz? Beni siz de mahkûm mu ediyorsunuz?» yalvarışıyle baktı. Bu izdivaçta kendisine büyük bir mes'uliyet hissesi terettüp ediyordu. Bu hakikat inkâr edilemezdi. mes'uliyeti tamamiyle yüklenmek için sebepler buluyor. müthiş bir azap boğazını sıkıyor. Gecenin siyah donuk rengi içinde mütehaşşit birer kütle şeklinde daha siyah. Bir aralık bu hükme daha ziyade kuvvet vermek için: «Hattâ. «Sensin. henüz kalbinde hafif bir müdafaa sedasiyle terbiyeye çalışan hissi içinden tekrar ettiği bu nakarat ile susturmaya uğraşıyordu.. Emin misin?. sahih mi?. Bu musallat fikirle mücadeleden Ahmed Cemil mağlûp. Şimdi artık Ahmed Cemil saklaya-mıyor. Biraz 'hava almak istedi. ifrata... Kardeşinin bir yabancıyla irtibatından hissettiği kıskançlığın.. o 'haftalarca süren ve hiçbir vakit zail olmayan ezanm Tjiraz sönmeye yaklaşmış olmasından sonra bir matbaa sahibi olmak ihtimalini kuvvet kesbetmiş görerek kalbinde inkişaf eden hülyayı tamamiyle hatırına getirdi. makhur çıktı. kendisine âdeta — kendi menfaatine bir çok güzide hisleri feda etmiş — bir kötü mahlûk nefretiyle bakıyordu. başını bir mengene içinde parçalıyordu. duvarda melûl. kudurtucu.. Ahmed Cemil kendi kendisine verdiği bu hükmün altında eziliyordu. zulmetten tereşşüh eden bir ârâmiş vehmiyle biraz müsterih olacağını tahmin ederek mumu söndürdü. bütün sebep sensin!» diyor.-. .mı? Ahmed Şevki efendi ondan bahsedince hattâ içimden hiddet etmedim mi?» diyordu. sallanan haritaya. Doğruldu. Kendisine karşı meseleyi husumetle tetkik ediyor. türlü mânalar ifade eden bir nazarla bakarak: «Acaba?. eniştesi için duymaktan hâli kalamadığı nefrete biraz daha vüs'at vermiş. Matbaada yalnız kaldığı geceler birdenbire bir müsveddenin ortasında kalıvererek düşüncelerine sakit bir zemzeme kabilinden refik olarak o yalnızlığın arasında şu matbaada bir gün her zamanki mevkiinden başka bir mevki tutacağını düşünmemiş miydi? Daha sonra ihtiyarın musabiyeti üzerine evvelâ en iyi hisleri uyanmıştı: ihtiyara acımış. Fakat o musallat fikir zihninde şimdi idare memurunun sırıtkan çehresine dişlerini göstererek gülüyor.. odasının penceresini açtı.» diyordu. Ali Şekib'in muharrirliğe veda ederek bir dükkâncılığa geçmesini bir facia hükmünde telâkki etmiş iken tâ kalbinin derinliklerinde. Yavaş yavaş o ümid handesi sönmeye meyyal küçük bir nur şeklinde ışıldarken gittikçe genişlemiş bulutlardan sıyrılan bir sabah güneşi gibi şâşaasiyle bütün o müzmin hissiyat bulutlarını dağıtarak kalbini envarına boğmuş idi. Artık kendisine mahkûm sıfatıyle bakmaya nefsini mecbur ettikten sonra âdeta aleyhine hizmet edecek bütün tafsilâtı tezyin ve takviyeye özendi. hepsi sahte idi. Hüseyin Baha efendinin çekilmesine infial ile bakmış. karanlıkta kalırsa daha iyi düşüneceğini. onlar hepsi yalan. hafi köşelerinde bütün bu şeylerin altında bir emel çıkacağına itimat eden gizli gizli gülümser bir ümid saklı değil miydi? Demek o güzel hisler. herşeye karıştırdığı mafevkalhakikata şu dakikada her vakitten ziMAĐ VE SĐYAH 173 yade mağlûp idi.

. Şimdi hatasının ehemmiyeti.. şeklinde imtidat eden bu fezanın sinesinden çıkan sükûte benzer uğultuyu dinleyerek ötede beride bu zulmet zemini içinde birer sarı leke şeklinde parıldayan münevver pencerelerden. bu fikirle kuvvet bulmaya çalışıyordu. gözlerini bu zulmetlerle doldurarak.. . Evet. «Lâkin matbaada belki onun kadar benim de hakkım var» demek istedi. sanki bir alevle yanan ciğerleri bu kevserden serin bir yağmur hazzını hissediyordu. ya eseri?. Ya lâmia?. bir aralık şiir buhariyle bulanan gözlerinin önünde yükseldiğini gördüğü emel kâşanesinin artık enkazı kenarına oturup uzun bir hırman nazariyle onun matemini tutmak lâzım geliyordu. hülyaları parçalayarak iniyordu: hiç!.. o gitmiş.. bir cinayet dehşeti alıyordu. suları yararak ric'ati mümkün olmayan bir sükût ile kalbinin en derin noktalarına kadar. râşe verici buseler konduran bu zulmeti kâse kâse. müncemit. O vakit kâbuslarla mahmul rüyalar arasında bir boşluk içine düşüyormuş. Bu neticeyi tâ ilk gününden beri meçhul bir his kendisine haber vermekten hâli kalmadığı halde. artık önünde dehhaş. gözünün önünde tecelliye başlayan zelil mevkiinin üzerine münevver bir örtü çekemiyordu. pencerenin kenarında. hiçbir şeya vâkıf değil imişçesine ona gülmek için kendi kendisine cebredecek değil mi?.. türlü emelleri ezerek. Fakat heyhat! Artık hakikati tezyin edemiyor. yarın yine zelil bir ecir sıfatıyle o matbaaya gidecek. ifrat eden bir fikir ile zihninde büyüyor.. birkaç örtülü bulunan ziya parçalarından gözlerini ayırmaya çalışarak. râtib bir makber nefesi gibi simasına ba~ rit. Ciğerleri. «Şimdi ne yapmalı?» diyordu. geniş bir uçurumun azîm ağzını açıp kendisini yutmaya müheyya olduğunu görüyordu. ölü dudaklara.174 MAĐ VE SĐYAH MAĐ VE SĐYAH 175 daha kesif görünen komşu evlere. tesliye veren bir adem kevseri gibi kana kana içmek istedi. Matbaada artık çalışmalarına ruhperver bir emelin iştirak edlemeyeceğine. yakın duvarlara baktı. o adam için çalışacak. bilâkis orada kendisini nefret ettiği bir adamın esiri sıfatında görmekten nefsini menetmek mümkün olamayacağına emin idi. bulunmaz bir derinliğe iniyormuş gibi içinden birşey duydu. bitmez tükenmez bir sükût ile yetişilmez.. ailesinin biricik servetini o mülevves matbaanın dişlerine atıvermişti. hiç! Bundan sonra hepsine veda etmek. biribirinin ardına yığılmış siyah duvarlar. Bu siyahlıkları yutmak. Bundan sonra ne yapacak ? Biraz evvel kardeşinin musibetini defetmek çaresini ararken bir idam hükmü soğukluğu üe inen bir kelime suya düşen bir taş parçası gibi ağır ağır. Burada.

Ahmed Cemil ekseriya çok düşünceli zamanları takip eden derin uykulardan biriyle uyandıktan sonra sabahleyin kendisini tamamen sükûnunu iade etmiş buldu. karanlıkta. uğraşacak. her şeye tahammül edecek tâ ki. Bu muzlim gecenin sine176 MAĐ VE SĐYAH sine sanki bir nefes çıktı. Akşam kardeşine saadetini iade edebilmek için hiçbir imkân tasavvur edemezken bu sabah belki şu iki kalbi biribirine yaklaştırabilmek mümkün olacağını düşünüyordu.. rakkase-leriyle dalgalanıyor.. ikbal'i bu sabah daha sakin bir nazarla tetkik etmek. En evvel Đkbal'i düşündü: «Şüphesiz.. Đki eliyle defteri dudaklarına kadar çekti. Evet. insanlar muhitin tesirlerine ne kadar esirdirler. şimdi perdenin açık kalmış bir kenarından hafif bir güneş dalgası girerek Ahmed Cemil'in karyolasının kenarına kadar mail bir sütun şeklinde düşüyor. bunların arasından hülyasının perisini bir sis içinde gibi görüyordu. kalbinde kesif bir zulmet içinde yalnız bir ümit ışığı — karşısında sonsuz bir yokluk fezası şeklinde im-tidad edip giden şu siyah semayı iştihad ederek Lâmia'ya malik olmak için kendi kendisine yemin etti..O zaman güya kalbinde bir gizli kuvvet ağır bir uykudan silkinerek uyandı. şimdi onun hâtırasiyle şurada — elinde bir şiir defteri. hislerine galebe ederek yarın yine matbaaya gidecek. onun bedbahtlığının nev'ini tâyin etmeksizin tedavi etmek istiyordu. hava ve ziyadan mürekkep bir şelâle gibi yüz binlerce toz parçalarından. minderin üzerinde melûl ve muhtazır bir eda ile serilen o defterciğe. bu iki hâtıra birden damarlarının içinde bir ateş seyyalesi tutuşturdu. bacakları sallanarak. yine çalışacak. öbür odanın donuk havasında görülemeyen sayılamaz. bütün ye'sini silmiş idi. oturmuş. bu son karar üzerine uyumak istiyordu. o beş noktayı bir görüş vehmiyle tekrar gördü. orada o iki kelimeyi. o zaman ellerini uzattı. madem ki hayatında muvaffakiyet onunla kaim. gözlerini kapadı. onun bu aşk busesini bir siyah mev-ce içinde tes'id etti. Lâmia!.. kırık kanadı sarılacak mecruh bir güvercin gibi okşayıcı.. Hemşiresine: «Sen şu noktadan mecruhsun!» demeksizin. bu odanın sükûnu içinde bir hayat tuğyanı uyandırıyordu. son sahife olacağını-tahmin ettiği yaprağa kadar geldi. o göremediği kelimecik-lerle noktaları uzun bir buse ile öptü. Bu dakikada Ahmed Cemil artık tamamen bir karar ittihaz etmiş idi. bu matbaaya temellük etmek için sabır edecek! Bütün vehimlerine. Hastanın nazarında meydana çıkarılıveren manevî emraz kadar tedavisi müşkül şey olmayacağına inanırdı. Onu yarası bağlanacak. sigarasının . ihtimal biraz söyletmek için karar vermiş idi. öpücü bir el ile tuttu. ince kıllardan. o emellerinin enîsini araştırdı. Ahmed Cemil artık yatağına girmek için acele ediyor.. tâyin edilemez zerrelerden mürekkeb şenaverleriyle. Lâmia ile eseri. Gözleri ötede beride siyah bir zemin üzerine serpilivermiş mütebessim sarı yakutlar şeklinde yıldızlara bakıyor. Karanlıkta yazıları görmeyerek yaprakları çevirdi. Ne olursa olsun. geceki âsab tuğyanı geçmiş olacak!» diyordu. Muzlim bir gecenin şu münevver sabahı bütün melalini.. Ahmed Cemil yazıhanesinin köşesine.

parça parça dağılıyor. o yüz binlerce zerrelerin. dedi. bazan küçük hamlelerle halkalar salıvererek. daha sonra üzerine bir bulut gölgesi isabet etmiş bir kar safihası şeklinde bir donukluk bırakıyor. — Odama gelir misin. Böyle bulutlar halkalara karışarak. sonra o münevver sütunun telâtumi cazibesi. mes'ud olur»diyor. mütemevviç raksında daha seri. coşkun bir su sütunu şeklinde akan bu güneş çağlayanı Ahmed Cemil'de şimdi her şeyi iyi görmek meyli uyandırıyor. şeritler evvelâ odanın rakid görünen havasında fersiz bir beyazlıkla teveccüh noktasını tâyin edemeyerek mütereddit sallanıyor. şu münevver zemin. suya düşmüş ince bir kâğıd gibi o duman tabakasının üzerinden perişan bir dalga geçiyor. suya düşmüş bir taşın sukut noktasından büyüye büyüye açılmış bir daire şeklinde. o vakit yüzbinlerce şenaverlerin. kapısını açtı. Belki izdivacından beri birinci defa olarak kardeşinin bir işini yapmağa vesile bulduğuna sevinerek Đkbal: «sepetimi alayım. daha oynak bir faaliyet. Bu bulutçuklar. daha sonra: «Fakat onu o noktaya getirebilmeli» diye bir mütemmim ilave ediyordu. îri. zarif sevimili bir çocuk bileziği çırpınarak geçerken Ahmed Cemil bu sabahki âsab meyline göre bir felsefe icad ederek kendi kendisine: «Đnsan bedbahtlığının. Đkbal henüz kendi odasında idi. odasına bir neşve şelâlesi. güya ensicesi çözülüyor. Bu oyun sabah güneşinin şu sihirli sahnesi. laubali bir ses takınarak kapısından bağırdı: — Anne! Đkbal'e söyle de buraya gelsin. halkalar. Doğrudan doğruya Đkbal'i çağırmaya cesaret edemiyordu. Đkbal'in ağzında daima lâtif bir muhabbet hücceti çocukluğa mahsus saf edasıyle tekerrür eden bu «ağabey» hitabı bu sabah Ahmed Cemil'in kalbini bir rikkat tatlılığıyle ısıttı. vâsi bir halkanın ortasında küçük. Đkbal? Bu sabah sana iş çıktı. rakkaselerin her an müMAĐ VE SĐYAH 177 tebeddil. Yazıhanesinin köşesinden atladı. şimdi geliyorum. Đkbal her şeyi iyi tarafından gösteren bir noktayı nefsine vazetsin. bahtiyarlığının mucidir. mest raksı.» dedi. Bazan ağız dolusu duman püskürerek. ara sıra bir makaradan iplik boşanır gibi ince rakkas bir hat çıkararak bunları süzgün gözleriyle takip ediyordu. bir halkanın kenarına ilişiyor. uzun bir şeridin içinde ufak bir ihtizazla bir kasırga şeklinde süzülüp sarılarak o güneşin bütün havasını boğmak isteyen telâtum merkezine •doğru çekilip gidiyorlardı. her şeyi tamir ve ihya edebilecek zannettiren bir his peyda ediyordu. . ağabey?» dedi. Sesini işitince sofaya çıktı: «Beni mi istiyorsun. Ne kadar zaman geçmişti ki iki kardeş arasında bir gömlek tamiri yahut noksan bir düğme ikmali kabilinden bir iş çıkmamıştı. taze bir hayat buhranı uyanıyordu.dumanlarıyle bu mü-telâtım sütunun oyunlarını seyrediyordu.

. gevşemiş. astarı sökülmüş ceketini.. bir şiir melâliyle güzel buldu. bak. Gece bir tuğyan ile boşalan gözyaşlarından sonra asabı gerilmiş. cesaret buldukça ilâve ederek ayni söyleyiş tarzını takip etti: — Bir kız evlendikten sonra bütün muhabbetinin kocasına inhisar edeceğini zaten bilirdim. Bugün hakikat olanca dehşetiyle tâ kalbimin üzerinde duruyor. Đkbal'in karşısına oturdu. Şimdi Ahmed Cemil'i öyle. fakat gelişi güzel açı verdiği sahife çevrilmiyor.. Eniştesi için: «Nasıl oluyor da buna hiyanet ediyor?» diyordu. şu dakikada zihninden geçen şeyi dalgın dalgın yüzüne dikilen bu gözler Ahmed Cemil'e vuzuh ile takrir ediyordu. ağabey. Fakat bu tamire muhtaç şeyler önüne yığılınca müsterih oldu.gözlerine bir sakin donukluk gelmişti. Bir aralık «Đkbal. yüzüne bakmayarak dinlemek istiyordu. Đkbal. Onu koparıp çıkarabilmek için hiçbirinizin elinizde kâfi kuvvet yok. Gözleri kitabın üzerinden kayarak Đkbal'in soluk çehresine çevriliyordu. Onun tamir edilecek bir çok şeyleri birikmişti. cevap vermiyorsun. Evvelâ Đkbal bu davet ile gece yarını kalan vak'a arasında bir münasebet olacağına hükmetmiş. 12 muş gömleklerini. ... Đkbal'i "mümkün mertebe yanında ziyade alıkoymak için ilikleri bozulMai ve Siyah — F. Đkbal'in bu dakikada zihninden şu sözler geçiyordu: — Ne demek istediğini anlıyorum.. Đkbal acı bir hande ile tekrar gözlerini kaldırdı.. Ahmed Cemil yazıhanesinin üzerinde sürüklenen bir kitabı aldı. Bu sabah genç kadının yüzünde musibetlere tahammül için karar vermiş olanlara mahsus bir melûl sükûnu vardı. Beni bahtiyar edebilmek için elinizde ibir vasıta yok.» dedi. tâ minderin öteki ucuna.. bu mudhike-ye ne lüzum var? Bana yavaş yavaş bir şey söyletmek istiyorJvı A ± VB SĐYAH 179 sun. değil mi?.. Đşine gelmiyor.. Seni temin ederim ki son nefesimi hiçbir şey söylememekle vermek azmindeyim. O kesik kesik.Bir dakika sonra elinde sepetle Ahmed Cemilin odasına geldi. gözlerini kaldırdı: — Ne kadar zaman oluyor ki seninle şöyle karşı karşıya bulunmadık. onun sesini işittiği zaman kalbi çarpmıştı. gözlerini indirdi.. Fakat inanır mısın Đkbal? Enişteme o kadar merbutiyetime son derece memnun olmakla beraber bize biraz küçük bir muhabbet hissesi tefrik etmiyorsun zannediyordum. Üzerinden müthiş bir fırtına geçmiş bir gök parçası gibi çehresinde bir yorgunluk eserinden başka bir şey yoktu... Ahmed Cemil kardeşini şu hazin haliyle pek güzel. kenarı ayrılmış mendilini önüne döktü. Genç kadının dudaklarında hafif bir tebessüm uçtu. bitmiyordu.

Zaten Đkbal bu bahsin devamına müsaade etmek niyetinde değil gibiydi.. Dün gece ağlayışıma yanlış mâna verrıişsniz. o acılıktan âdeta bir zevk duyarak kendine yazık ediyorsun. dedi. Đkbal şimdi elindeki işini dizlerinin üzerine bırakmış. zihni yalnız elindeki işiyle meşgul imiscesine eline yeni aldığı bir gömleğe bakarak: — Aman ağabey. bu ilikler büsbütün bozulmuş. Sonra bu hodgâm aşkın tahammül edemeyeceği ufak bir şey gördüğü zaman ona adavet etmeğe başlıyorsun. bu defa tâ yanına sokuldu: — Lâtife ediyorum. kendisinin bu suretle telâkki edilmesine ağlamak isteyerek bakıyordu. hattâ babasının bile bir tasarruf hakkı olmasın.. müsaade edersen seni bir parça mua'heze edeceğim.. bunu nasıl giyiyordun?. ben bilâkis enişteni sadık. acı bir hande ile: — Lâkin yanılıyorsunuz. Đkbal gözlerini kaldırmayarak bu mütalâayı cerhetmek istedi: — Asıl şimdi lâtife ediyorsun. Đkbal'in söylememek istediği şeyleri zorla ağzından koparmak müfid olmaktan ziyade muzîr olacağına kani idi.. bakayım? Babasına gittiği için değil mi? Bak. ağabey. kardeşini hayretle dinliyor. Ben bunları alayım da . Ahmed Cemil'in dudaklarının ucuna kadar geldi: — O halde dün gece ben odanda iken niçin onun gelmesinden korkuyor dun? Bunu söylemek istemedi. Sen kocanı bir kadının sevmesi lâzım geldiği gibi sevmiyorsun.. daha sonra: — Đkbal. devam edemedi. bu nazarın karşısında daha ziyade nikahım muhafaza edemeyeceğini anladı. yahut kendin aklanıyorsun kardeşim. gülerek ilâve etti: — Hattâ fazla aşkla seviyorsun. biraz tevakkuf ederek. sakin bir muhabbetten başka bir hisle sevmiyorum. ancak sana ait olsun.. muaheze edeceğim... sana. Đkbal hayretle baktı: — Evet. dedi.. onu babasının evinden bile esirgiyorsun ki onun üzerinde hiç kimsenin. Ahmed Cemil bu nazardan büsbütün sıkıldı. O zaman Đkbal gözlerini süzdü. Ahmed Cemil güldü: — Beni aldatmak istiyorsun. düşman oluyorsun. Zaten kadınların hepsinde mevcud bir bedbaht olmak telezzüzü ile kendini zorla mes'ud görmemeğe çalışarak. ben kendimi hiç bedbaht bulmuyorum. dedi.. Kinle. Dün akşam niçin ağlıyordun.. onun önünde kendisini böyle bir ruh müdek-kiki sükûnu ile teşrih ediyor görmekten utandı.Ahmed Cemil sözlerinin mecrasını birden tebdile lüzum gördü..

oğlan mı?» diyordu. «fakat bitirmek için kendini çok yorma. Onu Saib görmedi. etraftan bir «hişt» ihtarı çıktı. yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı. ilk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi. bir beceriksizlik gelmiş. Fakat kendisine doğrudan doğruya teveccühe cesaret edemeyerek kuvvet bulmak için yekdiğerini araştıran nazarlardan okunan şeyin kendisine müteallik olduğunu hissetti.» davetine: «Vaktim yok!» cevabını verdi.. En evvel o cesaret ederek: «Bir şey mi var?» dedi. dedi. o vakit Saib şaşırarak elinden gazete düştü. Kardeşinin kolayca değil belki hiç tedavi edilemeyeceğini anlıyordu. çabuk yürüdü. şimdi onun üzerinde husule geleceğini anladıkları acı tesiri düşünüerek yüzüne merhametle bakmağa başlayan. «Kız mı istiyorsun. Ahmed Cemil anlayamadı. hattâ dükkânının önünde duran Ali Şekib'in «Biraz uğraşana. belki bir dakika evvel tuhaf bularak güldükleri için nedamet duyan bu arkadaşların karşısında oturmayarak. yüksek sesle okuyor. bir kabahat esnasında tutulanlara mahsus bir perişanlıkla deminki' kahkahalar güya dudaklarına yapışmış kalmıştı. fakat ötekiler gördüler. O vakit kendisini zaptedemedi. kendisinin nasıl tahkir edildiğim görmek isti-caliyle.. okumağa başladı. Ahmed Şevki efendiden başka Fatin Di-lâver ve Mazhar Feridun beyler de orada idi. oradan silinmeğe bir çare arıyormuş gibi duran Saib'in önündeki gazeteyi aldı. Yazı odasının iki kanatları açılmış. gözleri. Bu bir nevi: «Bahsi burada bırakalım» demekti. Ahmed Cemil ayağa kalktı. fakat artık sabahleyin kalbinde uyanan her şeyi iyi bulmak hissi muhtel olmuş oldu. 15 Ahmed Cemil bu bahsi bir lâtife ile bitirmek istemişti. sütunları şöyle bir dolaştı.. MAIVESĐYAH ĐSĐ Şimdi hepsine bir durgunluk. yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı. matbaanın merdivenlerini mutadından ziyade hızla çıktı... Yazı odasının iki kanatları açılmış. gülüşerek. Bugün matbaaya geç kaldığı için biraz acele giyindi.akşama kadar yaparım.. biribırine bakışarak güya: «Söylesenize. Saib ayakta. Nihayet Ahmed Cemil elini uzattı. ötekiler etrafını almışlar. tâ üçüncü sahifenin başında müteaddit istifham ve hayret alâ-metleriyle mücehhez bir serlevha gördü: bir edebî müseme-re??ü. zira çalışacak bir halde değilsin!.» dedi.. Hiçbirisi cevap vermeğe kuvvet bulamadı. Đlk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi. .» diyorlardı. Said'le Saib'den.. Sonra alay etmeğe başladı. elinde bir gazete. kırışarak dinliyorlardı.

makalenin sonlarına bakmak istedi.» mukaddemesiyle başlanıyordu. Ahmed Cemil bunları okuyamadı. yukarıya kaldırılmış. sonra Ahmed Cemil'i sofranın üzerine çıkartıyor. saçlarıyle.. Amerika. Okuduklarını bir bulut arkasından görerek. kendisine mahsus beyan ve nazını tarzının bu zelil tahriflerine tahammül edemedi. ne gazeteyi bırakabiliyor. O vakit Ahmed Cemil o kadar vazıh.bir arkadaşın tahkir edildiğini görmekten gizlice memnun olmakla beraber bir acı karşısında duyulan tesirden hâlî kalmayan çehrelere göz gezdirdi. cismaniyetiyile öyle alay ediliyordu ki hiddetinden gözlerinin beyazına kadar kızararak dudaklarının arasından.bir çamur deryasına düştükten sonra kalabalığın içinde ayağa kalkarak etrafına bakanlara mahsus perişan bir hal ile . kolları ile. Afrika. O vakit eserin güya ötesinden berisinden misal olarak irad edilmiş parçalar geliyordu. O vakit Ahmed Cemil'in gözleri bulandı.. Sonra o edebî müsamere. ona Galata'da.. yumrukları sıkılıyordu. Ah! Şu dakikada Hüseyin Nazmi'ye ne kadar muhtaçtı!. Nihayet orada kendisini huzzar tarafından bir iskemleye oturtulmuş. başı ile. anlamışlardı. o «Hırsızın kızı» filân filân gibi tercümeleri yüzüne vurulduktan. hattâ şimdiye kadar Raci'nin yazdığı şeyler içinde nispeten bunun en muvafık eseri olmak lâzım geleceğine biraz evvel Said hüküm vermişti.. fakat gülünç bir surette tasvir olunuyor. cinaslara.. Raci bu makaleyi bütün köhne bir lisan tarzının süsleri olan secilere. teşbihlere.. türlü müstehcen imalarla doldurmuştu.. bütün kıyafetiyle. Ahmed Cemil'in şimdi hiddetinden dişleri kilitleniyor. «Racü. ne de bir şey söylemeğe kuvvet buluyordu.» dedi. Kendisini yalnız . Ahmed Cemil bunu bitirdikten sonra . ibhamlara boğmuş. Raci oıakelesinin bu faslında bütün davetlileri tetkik edilmeğe lâyık bir malûl dimağın garabetlerini temaşa ile eğlenmeğe gelmiş olmak üzere tasvir ediyor. bir çok yerlerini anlamayarak devam etti: Ahmed Cemil tamamen tasvir edildikten sonra bu şairin — frenk gazetelerinde kapıcılara mahsus romanları tercüme etmekle kudreti malûm olan bu şairin — bir gün şiir âleminde bir başkalık vücuda getirmek illetine musap olduğundan bahsediliyor. şimdi etrafında bulunanlardan sıkılıyor. o tercümelerde ihmal yahut terkin hatası neticesiyle kalmış yanlışlar büyük bir takayyüd ve ihtimamla toplanıp onun edebî iktidarına birer burhan olmak üzere tâ'dad edildikten sonra bütün nazma dair nazariyeleri türlü gülüng tahriflerden geçirilmiş.. tiyatroları sahnelerinde görülen soytarılara mahsus eda ile eserini okutuyordu. ziyafet odasının etrafında kahkahalarla gezdirilmiş gördü. en lâkayd olanları bile edebiyat namına kızdıracak mudhik bir tarzda tarif edilmişti. Bu makalenin Raci'nin eseri olduğunu zaten hepsi.Makalede: «Haniya sabahlan Babıâli Caddesindeki dükkânların önünde durmak mutadında olanların görmeğe alıştıkları uzun saçlı bir şair vardır.

herkesi. Demek kendisinin hayatta gaye olarak sevdiği. kahvelerde. gülmeyecek. o da gülecek. Nagihân «bu herkesi» tâbirinden bir çehre ayrıldı: Lamia!. terbiyesizliğinden bahsolundu... Birden nazarından bütün halkın ehemmiyeti düştü. Sonra yine kendi kendisini temine çalışıyordu: «Hayır. etrafında ibzal ile açılan bu muhip sözlerde bir soğukluk.. Ahmed Cemil derin bir keselân duydu. demin bu adamların şu makaleyi dinlerken eğlenerek güldüklerini düşünüyordu.» diyordu. dedi. zihninin içinde yalnız Lâmia kaldı. — Bu kadar kıskanıldığınıza memnun olmanız lâzım gelir itikadındayım.onun anlayacağından emindi. fakat bunlar Ahmed Cemil'i tesliyeye hizmet edemedi.. Artık Raci'nin bayağılığından. Bunun re kadar haksız olduğunu anlamaz mı? Hissetmez mi? Hattâ benim için acıyarak. sokaklarda kendisi için gülünüyor. dedi. tâbirlere tekayyüd edilmedi. bir sahtelik duyuyor. belki hiddetinden bu mülevves kâğıt parçalarını yırtacak. Matbuat âleminde dostlar da olur mu imiş? Onlar da bir arkadaşı takdir ederler mi imiş? demek istiyordu. Kendisine .. Evet. bilmeyenler bilenlerden: «Bu şair kim olacak?» diye soruyorlardı. vücude getirdiği bu eser şu dakikada herkesi güldürüyor. «Bunu Lâmia da görecek. Onun bu sözü hepsine cesaret verdi. Tâ ciğerlerinin ortasında birşey yırtılıyor zannetti. eğlendiriyordu. Şimdi şurada kendisine yaranmaya lüzum gören bu adamlar o dört sütunluk tahkirden gülmek hevesini duyarlarsa ya kendisine uzak olanlar.» Bu son ihtimal üzerine insanlarda kendilerine merhamet edildiğini duydukları zaman hâsıl olan lezzete benzer birşey hissediyor. Yazıhanenin üzerinde darma dağınık duran gazete yığını arasından «Peyam-ı Cihan» nüshasını buldular. Bir aralık Mazhar Feridun bey: — Biraz da dostlarınızın yazdıklarını okuyunuz. onun tarafından merhamete şayan görüleceği ümidiyle tatlı bir ağlamak arzusu duyuyordu. Ahmed Cemil hayretle baktı.. bütün gazete okuyanlar ne yapacak? Demek şimdi bütün kıraathanelerde. kelimelere. Eğer o şu dakikada burada olsaydı bu dört sütunluk zehirin acısını M A I VE SĐYAH 183 onun yanında ağlayarak dökmekten ne büyük tesliyet duyacaktı! Kendisine en evvel Fatin Dilâver bey tekarrüp etti.

Butî^ namaya başlamıştı. matbaa. . iki arkadaş karşı karşıya oturdukları vakit ikisi de bir müddet lâkırdı söylemediler. peşkirler. Fakat hakikatte şu demin kanını kurutan bir sahife dolusu tahkiri lâ-kayd telâkki edebilmeğe kuvvet bulamıyordu. kokulu dumanlar içinde cızladığını seyrediyordu. Đdare memuru küçük sofrasını her vakitki gibi penceresinin yanma kurmuş. düşündü. fakat artık aldığı yaradan sonra devayı istihfaf eden mecruhlara mahsus bir istiğna nazariyle gazeteyi almadı. hattâ kendisine tesadüfünde bir şey vâki olmamışçasına muamele etmeye karar vermiş idi. bir "muvaffak"1 olmak azmiyle ayağa kalkar. Nazarında bütün emellerin muhassalası ehemmiyetini haiz olan eserin henüz intişar etmeden üzerine dökülen bu tahkir çirkâbı hülya kanatlarında mühlik bir ceriha açmış idi.MAĐ VE SĐYAH uzattılar. hergün öğle üzeri küçük bir yuvarlak masanın üzerine o beyaz örtülerden birini örterek sofrayı hazırlamağı âdet etmişti. Ahmed Şevki efendi ni-'hayet: — Ne kadar teessüre meyyal adamsın? dedi. Ra-ci için en büyük cezanın.» diyordu. öğle vaktine kadar orada kapısını sürmeleyerek sedirin üzerine uzandı. Raci'-ye hiç mukabele etmemeye. S 1 . Bugün Ahmed Cemil hiç kimse ile konuşmaya tahammül edebilecek bir halde değildi. Bir ses: «Ahmed Şevki efendi sizi bekliyor!» dedi. eseri. çatallar. zihninden cesaretini kırarak geçen fikirleri kovmak isüyormuşçasına silkinerek: «Ne için fütur getirmeli? Bir hasudun hükmüne bir hayatın esas gayesini feda edecek kadar zaaf sahibi miyim?» derdi. Matbaada kendi odasına kapandı. şım beklerken ayakta sokağa bakarak karşıdaki kebapçıya ısmarlanmış altı şişin ateş üzerinde lâtif biberli. Đlk söyleyecekleri şeyin sabahki makaleye taallûk etmesi pek tabiî idi._£nj|&eşjJ. Bugün benim yerimde başka biri olaydı hiddetinden çıldırırdı. — Bilâkis kendimi pek metin buluyorum. hülyalarım!. arkada185 .. Đdare memuru bu cevap ile kanaat etmemiş göründü: . Yalnız Mazhar Feridun'a: «Teşekkür ederim!» dedi. Matbaanın son ıslahatı esnasında idare memuruyla karar vermişlerdi.Ik-bal.. tabaklar. Şimdi . bıçaklar koymuş. Ahmed Şevki efendi bir nezaret ve intizam takayyüdiyle odasında bir kısmı muattal duran bir dolabın altı katını küçük bir kiler haline getirerek buraya sofra örtüleri. Kendi kendisine: «Ah.M A i V £. Ahmed Cemil dünden beri aç olduğunu o zaman hissetti. öğle yemeğini beraber onun odasında yerlerdi. odasından çıktı.... su kadehleri. Yalnızlığa şedid ihtiyacı vardı. Bir aralık yine kendi kendisine kuvvet verir. onun husumet asarına karşı üâkayd davranmaktan ibaret olduğuna hüküm veriyordu. Bir aralık odasının kapısına vuruldu.

sabrınız varsa dinleyiniz. O zaman Ahmed Cemil kızararak. Evvelâ kardeşinden bahsetti.. O vakit şimdiye kadar hakkında derin bir muhabbetinden başka bir şeyini görmediği bu adama uzun uzun baktı... «o ciheti ben sana anlatacağım.. Artık yemeklerini bitirmişlerdi.. Makineler . sadeliğiyle. — O halde eserini bastırırsın. Ahmed Şevki efendiye göre pek ince olan bu mülalâa Ahmed Cemil'e hayret verdi.. Başka?.» kelimesini işitince eliyle «kâfi» dedi. Senin eserine itimadın var mı? Bana ciddî söyle. A'hmed Cemil utanmasaydı Ahmed Şevki efendinin boynuna atılarak o kırmızı yüzünü şapır şapır öpecekti. dedi.. Bu büyük kelimesi Ahmed Şevki efendinin ağzında başka bir ehemmiyet alıyor. iskemlesini biraz çekerek.. Evi ne yapacaksın?.. Bu iki hülyanın yekdiğeriyle irtibatını izah etti. keten yeleğini gevşetti: — Bu son dertler bir şey değil! dedi.. tereddüt ederek Lâmia'-yı... Lâmia'yı da gidip biraderinden istersin. eniştesini mümkün olduğu kadar anlattı.. Ahmed Şevki efendi şimdi önlerinde duran kebap sahanına çatalın ucu ile dokuna dokuna dalgın bir vaziyette dinliyordu.» Ahmed Şevki efendi arkadaşının başka dertlerini soruyordu. Ahmed Şevki efendi de kendisini merhametle dolu bir nazarla seyrediyordu.. sonra: «Matbaa. Ahmed Cemil bu esareti kabul etmemek istedi: — Ne için onun esiri olayım? Matbaadan istersem şimdi her alâkayı kesemez miyim? Đdare memuru çok tecrübe görmüş adamların henüz her şeyi mümkün görecek kadar genç olanlara karşı kullandıkları tebessümle: — Zavallı çocuk! dedi. daha ziyade büyüyordu. idare memuru nihayet endişeli zamanlarına mahsus vaziyetiyle iki parmağının ucu ile burnunu kaşıyarak dedi ki: — Asıl fenalığı. ona da benim itimadım var. «Matbaa. Ahmed~5evkT~efendi bir bardak suyu süze süze içtikten sonra kırpık bıyıklarını elindeki peşkirle kuruladı. Bu bir saniye içinde Ahmed Cemil bütün düşüncelerini ne zamandan beri bir kalbe tevdi etmek isteyip de muvaffak olamadığı hislerini bu adama.. Đkisinin arasında birbirini seven adamları bir saniye içinde sıcak bir muhabbet havası içinde saran bir incizap hâsıl oldu.. safvetiyle etrafını çevirenlerin hepsine müreccah olan Ahmed Şevki efendiye dökmek ihtiyacını duydu: «Beni meyus eden yalnız o değil. Akşam validesine söylemeğe cesaret edemediği korkularını izah etti... kardeşin o çapkın herifin nasıl hükmünde ise senin de matbaadan dolayı esaret altına girmiş olmaklığında görüyorum.— Keski sen de çıldıracak kadar hiddetlensen de nefsini böyle meyusiyete teslim etmesin. fakat idare memurunun son sözleri sevince imkân bırakmadı: — Lâkin kardeşine ait olan dert pek büyük.» dedi. jggerlHI anlattı.» dedi. Ahmed Cemil bütün ruhunun kuvvetiyle: — Pek ziyade!.

. sonra başmürettip: «Şimdi bitecek. bu zavallılara derin bir merhametle acırdı. üzüntüden. şu müphem vaziyete bir netice vermek istiyordu. Merdiveni yarı tenvir eden kırık şişeli bir asma lâmbanın ziyasıyle trabzanı tuta tuta indi.. Yahut makineleri alsa.. Ötede başmüretip makinenin üzerine eğilmiş bir arkadaşının tutuverdiği el lambasıyle gazetenin son tashihlerini yapıyor. mürekkep kokusundan toplanmış ekşi havasından garip bir haz duyardı. bir kenarda makineci esneyerek tashihlerin bitmesini bekliyordu. donuk ziyasıyle şuradan bir nokta ^çıkarmak. dört yüz şu .. makineler dairesine girdi. . hülyasını ayıramıyor yapabilecegT şeyleri zihninde tetkiTî ettikçe kalbi hep şu^ "söTf~1^?0ye"*çar-esîn^jEemayüî ediyordu. üzerinde yelken bezinden örtüsü çekilmiş duruyordu. Kendi odasına girdi.. petrol. yorgunluktan ciğerleri göğsünün içinde darlaşarak. Litografya makinesi tâ dipte. Nihayet Ahmed Cemil matbaada mevkinin vahametini daha ziyade anlamaktan korktu. tahammül edilemeyecek bir vaziyetle kokulu lambanın pis havasının. cenkleşmeğe başladı. Ne olursa olsun bu karışık işe. O zaman Ahmed Şevki efendi: — Kardeşine ait olan der-din_ tesviyesi^natbaadaki işin ^~ISn l Evvelâ eve. Onlar bu sefil hakikatlerden ne kadar uzak kalmışlardı!. Ahmed Cemil bu müşkül san'atm bütün yorucu. Bu akşam artık bir karar vermeğe azmetmişti. üzücü çengine pek vâkıftı. Ne için öyle bakıyorsun? Başka bir çare mi var? Ahmed Cemil bahsi daha ziyade takibetmek istemedi. sabırsızlıktan. ciğerinin bu havayı teneffüse muhtaç olduğundan. elinde cımbız. Ahmed Cemil en evvel onu bir muhabbet nazariyle selâmladı: «Dünyada yegâne servetim!» diyordu . Ahmed Cemil'i görünce hepsi başlarını çevirdiler. onun için mürettipliği muharrirlikten zor bulur. kâğıt. Bütün gün ayaküzeri. Sonra kardeşini tatlik ettiririz. „ ^ . makineleri ona bırakmak lâzımdı.. Bugün eniştesi matbaaya hiç uğramadı.. Ahmed Cemil bir türlü idare memuru_ kadar işi fena göremiyor. onları bir kere daha görmek istedi.. Za-valhjmlyalari!.Đlerledi. Eniştesiyle devam edebilmek artık mümkün değildi. Matbaada ancak nöbetçi mürettiplerle makineciler vardı. artık bahsi biraz evvel neticesiz bırakılan Ikbal'e irca etmek istedi. buraya ne vakit girse yağ.. O halde evi kurtarmak. Âhmed Şevki efendi far-zettiği tehlikeleri izaha çalıştı. Đdare memuru ile Said ve Saib gittikten sonra büsbütün yalnız kaldı. meselâ «Peyam-i Cihan» matbaasıyle bir mukaveleye girişse.ne olacak?. O vakit iki arka-diş'Đnitün mfimalleri tetkik ettiler. Bir aralık aşağıya makineler dairesine inmek. bu âlemden çıkacak olursa kanının kuruyacağını zannederdi. Bir matbaa sahibi olabilmek emelinden mümkün değil. makinelere birer çare bulalım. ~ ^ x x a xa 187 Bu gece Ahmed Cemil'in nöbeti idi. meseleyi o kadar kötü bulamıyordu. yine on yaşından beri parmaklarının ucunda efkârı çözüp bağlamakla yoru-la yorula harap olan vücudunu makinenin soğuk safhasına eğdi. Buzlu ¦camı üstünde «Đçeriye girmek memnudur» ihtarı görünen kapıyı itti.. efendim!» dedi. Ahmed Cemil korkulu bir muvaceheden kurtulduğuna seviniyordu. öteye bir virgül koymak için.

merdivenin tâ ilk kademesinde trabzana tutunmuş.» dedi. efkârı parça parça. yanlış kelimeleri harfleri birer birer ayıklamak. merdivenden yukarı çıkıyordu. başım oraya dayamış bir siyah gölge gördü: Racü Kendi kendisine «sarhoş! şimdi bunu ne yapmalı?» dedi. fena halde hasta! ateşler içinde yanıyor! dedi. Bu gece onu bekliyordu. nihayet ittifak hâsıl oldu.. parmaklarını zihnine yetiştirmek için içi içine sığmayarak çabuk yapmak isteyip de yapamamaktan gelen bir sinir buhramyle hastalanarak. Saib yalan söylememişti. onları pek ziyade merhamete şayan bulduğu için severdi. yerlerine doğrularını koymak. Ahmed Cemil bu geceyi heyeti tahririye odasında bir köşeye büzülmekle geçirmeğe kadar vermişti. Bazı defalar tashih esnasında bulundukça onlara bakamazdı. Son tashihler yapıldıktan sonra gazeteyi basmağa başlamadan evvel bir nüshasını nöbetçi muharrir tashih edilmiş nüsha ile tatbik ederdi.» cevabını verdi. Satırları gevşetmek. sıkışmış bir satıra bir fazla kelime ilâvesi için yirmi satırı yerinden oynatmak yekdiğerine aktarmalar yaparak bu madenden mahlûkları arzuya itba etmek. Zaten o da kendisini görebilecek bir halde değildi. Geri döndü. Eczahaneye onu «aldırdılar. Matbaa sabaha kadar Raci'nin ciğerlerim söken öksürüğü ile sarsıldı. Bu adam hakkında duyduğu nefretle beraber ona acımaktan nefsini ialıkoyamamıştı. harf harf toplayıp dağıtarak ilerilemez. Ahmed Cemil'in odasına sedirin üzerine yatırdılar.kadar hücreye zihnini taksim ederek. Saib'in bu sözü üzerine bir gün Ahmed Şevki efendinin haber vermek istediği fena netice aklına geldi. Saib'le beraber içeriye girdiler. Başmürettip: «Şimdi ilk nüshayı gönderirimi. makineciyle yamaklarından birini çağırdı. sonra yalnız bir saniye için uyanmış da tekrar derin bir uykuya dalmış gibi tekrar kapadı. bugün babasına müteallik fena birşey olacağı hissiyle kapının etrafında dolaşıyordu. matbaada herkes Raci'nin bu haline alışmıştı. Ahmed başıyle «Evet!» cevabını verdi. Beş dakika dakika sonra tekrar Ahmed Cemil'in yanma avdet etti:— Raci sarhoş değil. onu tutup yukarıya çıkarırken bir aralık makineci: «Bir haftadan beri dört beş keredir böyle geliyor!» dedi.. Bütün bu şeylerin nasıl kan kurutucu bir cenk olduğunu düşündükçe hayatlarını. O vakit düşündüler. Raci gözlerini açıp baktı. parmaklarının ucunda fikirlerin çözülüp dağıllmasmdan yavaş yiavaş zihnine bir perişanlık gelerek işleyen bu sanat adamlarına mahsus bir muhabbeti vardı. tanıdıklarından Tairine adam göndermek için hatırlarından geçen isimleri tekrar ettiler. Ahmed Cemil'i orada görünce: «Galiba gene içeride!. Ahmed Cemil sarardı. Tekrar geriye döndü. hayatları bahasıyle kazanan bu adamlara acır. Saib.» dedi. bitmez bir işte sürat göstermek. Bu gece Raci'ye görünmemeği tensip etti.. . yavaşça Saib'e: «Bir hekim getirtmeli» dedi. Onlar tac-cüp etmediler. bazan bir müşkül yere tesadüf etmek. cam kapıyı açtı... o vakit her türlü kinini unutarak bu 'hasta adamın yanına gitmeğe karar verdi. Nedim gelmiş.. odaya girdi. Ahmed Cemil kendi kendisine: «Benim bulunmadığım geceler demek oluyor. o binlerce mini mini şeyler içinde cımbızın ucu ile gezmek. ##* Bu sabah Saib. • Ahmed Cemil bir şey söylemiş olmak için: «Yarım saate kadar biter mi?» dedi. Ahmed Cemil Raci'ye birşey söylemek istemedi.

.. Saib: «Siz gazete namına bir tavsiye veriniz. Raci bütün bu müddet zarfında ne muhalefete. fakat bugün yatağa düşecek demek oluyor» dedi. ne muvafakate delâlet eder bir kelime bile söylememişti.» dedi. Ahmed Cemil'le Sabiha hanım bakışıyorlardı. Buna çare aradılar. Nihayet Saib: «Acaba orada hususî bir odada yatırtamaz mıyız?. Đkbal'le beraber yukarıya çıktılar. yine hemşiresinin yalvaran sesi... Hekimin muayene neticesi idare memurunun hükmünü teyit etti. dedi... Đkbal merdivenin son kademesinde düşünüyordu. idare memuru «Hastahaneye?. hep sükût ediyordu. Vehbi beyin: «Niçin söylemiyorsun?» nidasıy-le tkbal'e bağırdığını işitti. sonra. bir aralık yukarki odada fena bir sesle lakırdı edildiği dikkatlerini celbetti.» diyordu. istemeyerek. çoktanberi hasta.» Demek kendisine söylemek için Đkbal'e bir emir veriliyordu? J-fJL Oda kapısının tekrar açılıp kapandığı işitildi. «yalnız bugün hasta değil.. Yemeği müteakip kahvesini kendi odasına göndermelerini rica etti. biraz sonra Đkbal'in yavaş yavaş. birden yukarki muhaverenin kendisine müteallik ola-eağmı ihsas etti. merdivenleri indiği duyuldu. Lâkin hastahane?. Bugün Ahmed Cemil eniştesine karşı aralarında hiç bir şey vaki olmamış gibi davrandı. aşağısını ben deruhte ederim» dedi. Ahmed Cemil eliyle .. Ahmed Cemil «zavallı kız geliyor!» dedi. Fakat ikbal içeriye giremiyordu. Ahmed Cemil'e: «Şu haliyle benim nazarımda mahkûmdur.» dedi. Ogün Raci Saib'in refakatiyle Gureba Hastahanesinde kendisine mahsus bir odaya yatırıldı. Bu gece Ahmed Cemil annesine makinelere dair Ahmed Şevki efendi ile muhaveresi neticesinde büsbütün büyüyen korkularını izah etmek için vesile arıyordu. Buna bir türlü karar vermek için cesaret edemiyorlardı. Bu kelime Ahmed Cemil'de pek ağır bir tesir hâsıl ediyordu. odanın kapısına kadar gitti. Fakat başka bir çare? Zevcesiyle şu halinde barıştırıp bu müşkül hastayı o zayıf âciz kadına tahmil etmek her ikisini de öldürmek demekti. Ahmed Cemil cesaret edemediğini anladı... Yalnız Vehbi bey biraz tutuk.. HastaJıane!.. Kardeşini görünce şaşırdı. Bu ümit biraz cesaret verdi. Hattâ o akşam yemekte bir-leşildiği zaman bile şu üç kişi ile bu yabancı adam arasında doldurulmayacak bir fasıla mevcut olduğuna delâlet eder bir şey görülmüyordu.. «Niçin söylemiyorsun?. Vehbi beyin sesi şimdi yavaş yavaş yükseliyor.. Ahmed Şevki efendinin riyaseti altında bir çare aradılar. biraz ciddî davranıyordu. arasıra IkbaPin ince muhteriz sesini bir istirham zemzemesi gibi hafif mırıltısı fark olunuyordu. O vakit bütün arkadaşları düşündüler. bu bir saniyelik zaman zarfında Ahmed Cemil. Sabiha hanım: — Yine kızı haşlıyor. bir hiddet perdesi peyda ediyor. Bir aralık yukarki oda kapısının açılıp kapandığı işitildi.< Ahmed Şevki efendi gelip Raci'nin hastalığı haberini alınca omuzlarını silkti.

diyor. söyle. idare memurunun tavnnda mûtaddan başka bir mâna vardı.ad<Đediliyordu. hiçbir şey söylemeden yazıhanesinin üstünde serilmiş duran «Mir'at-ı Şuûn» nüshasını aldı. Ahmed Cemil'in gözlerinde kardeşine: «seni daha ziyade bedbaht etmemek için bütün haysiyet düşüncelerini fedaya karar verdim. Bu çalışmak azmiyle Ahmed Cemil babasının vefatından sonra duyduğu kuvvet ve metanetini tekrar buldu. bir aralık tahakkuk ediyor zannettiği ümidin yeniden esasını ihzar için çalışacak. sonra tasavvurlarını izah etmek istedi. dedi. demek kendisi gazetenin haysiyetine dokunaca! kadar rezu~olmus__addedilivordn r^ezîî^lmıış^. bütün Tîanı güya hücum ediyormuş gibi kulaklarında. kitapçılara hizmet edecek. tamamen içeriye çektikten sonra: «Benim için sana birşey söylüyordu. Ahmed Cemil'i görünce eliyle çağırdı. O zaman birinci defa olarak matbaa meselesindeki hatasını Sabiha hanıma anlattı. Erken çıktı. omuzuna dokunarak: «Haydi kardeşim. Ahmed Cemil'in muvaffakiyet ümitleri artık şüphelerle dolu kalbini tatmin edemiyordu. O vakit Cemil'in gözleri bulanarak şu ihtarı okudu: «Ceridemizin sernıuharrirliği Osman Tayyar beyin uhde-i kiyafetine tevdi olunmuştur. Ahmed Cemil odasına geldikten sonra kapısını kapadı.işaret etti. bu eve yalnız yatmak için gelecek. Đkbal daha ziyade söylese kendisini zaptetmekte zorluk çekeceğini anladı. Aşağısını ikmal edemedi. Şimdi bu kadında da bütün hayat ümidi. makineleri istirdat edecek.» Ahmed Cemil bir tahkir sillesi aknışçasına sarsıldı.. Bu vak'a Ahmed Cemil'i o günkü kararlarında takviye etti. bir anne saadetinin nuhbe-sini teşkil eden çocuklarını mesut görmek emeli. Matbaada Ahmed Şevki efendi küçük penceresini açmış birisine müterakkip görünüyordu. Bunda hiç zorluk görmüyordu. bana söylediğini tebliğ et. tamamen tezelzüle uğramıştı. tâ ilk sahifenin başında iki satırlık bir yazı gösterdi. dün gece kızına ağlarken bu gece oğlu için ağlanacak şeyler işiten bu ana. dinledi. Ahmed Cemil kıpkırmızı oldu. Kendisi de yine mutad hayata avdet ederek ders verecek.» dedi. O vakit Đkbal cesaret etti: — Sizin için bir gazetede bugün birşeyler varmış. Ertesi gün sabahleyin eniştesiyle matbaada görüşmek is-tiyoyrdu. artık eniştesiyle matbaadan tamamiyle münasebetini kesmek lâzım geliyordu. ya bir yere kiraya verecek yahut bir matbaa ile şerik olacaktı. yukarı çık. . Annesi. başında bir uğultu işitti. yazı yazacak. elindeki gazeteyi asabi bir hareketle buruşturarak yere attı: «Ah!» dedi. tahkirde ben tekad-düm etmiş oluyordum. temin ederim ki senin rahatını bozmamak için hiçbir mukabelede bulunmayacağım» dedi. kendisine acıyarak ve sükût ederek bakan idare memurunu uzun uzun seyretti: — Bu beni matbaadan kovmak demek oluyor. Ah! Bir gün evvel davranmış olsaydım. değil mi? Ne söylüyorduysa çekinme. Sonra Ahmed Şevki efendinin karşısına oturdu..» Yemini okunuyordu. bu bizim gazetenin haysiyetine dokunur. cevap vermeyerek.

Ahmed Şevki efendi doğrudan doğruya cevap vermedi: — Bugün eniştenle konuşmak için beni tevkil eder misin? O zaten bu müşkül mübaîıaseden kaçmaya vesile arıyordu. «Benden sonra boğulmak şerefi sana teveccüh etmiş olacak!» lâtifesiyle gülüyordu. Đdare memurunun teklifini tehalükle kabul etti. sonra.. Kendime iş buluncaya kadar ne yapacağım? — acı acı gülüyordu — Şimdi V fi A. Bu hülyaların arasında Ahmed Şevki efendinin her zamandan daha ziyade kızarmış olan çehresi göründü.. O bahis kolay.. gözleriyle idare memurundan yardım ümit ediyordu. Ali Şekib bir aralık Ahmed Cemil'e bir kuvvet daha verdi: — Ne için telâş ediyorsun? dedi. Benim küçük bir sermayem var... Ahmed Şevki efendiye: — Lâkin ben büsbütün parasızım. Yalnız mübahasenin esasını kararlaştırdılar. parasızlığı gözünün önünde bir müthiş hakikat şeklinde tayyün ediyordu. îdare memurunun ilk sözüyle bütün netice anlaşıldı: öl . Ve bunu ikisi de tekrar tekrar okudular. makineleri oraya yerleştiririz. Ahmed Şevki efendi: — Makineleri almak için bir çare bulalım.. diyor. Đdare memurundan sonra derdini tevdie en ziyade şayan bulduğu adam Ali Şekib idi. kendi fikrini takip ediyordu: — Ah! Bir gün evvel davransaydım! Şimdi makineleri almalı. t± 193 makineleri bir yere naklettirmek lâzım gelse hamallar için para yok!. yanımızdaki dükkânı da tutar. dedi. onlar için bir çare bulmalı — sonra birden zihninden bir şimşek geçti — lâkin iki gün sonra taksit zamanı.Ahmed Şevki efendi gülerek: — Bu Tayyar'ı bildin ya. Ahmed Cemil onu iştimiyor. Ahmed Cemil neticeyi Ali Şekib'in dükkânında bekleyecekti. Gazetedeki ihtarın bütün sebebini. diyordu. Ahmed Cemil'in bu dakikada bütün çaresizliği. Ahmed Cemil bütün kuvvetleri birden sönmüş gibi oturduğu iskemlede kolları sallanıyor.. O vakit yine hülya silsilesi başladı. sırrını anlattı. Ali Şekib ilcide birde: — Şu «uhde-i kifayetine» kaydına dikkat ediyor musun? Senin için iyi bir mâna tazammun etmiyor.. yavaş yavaş. dedi.

artık hiçbir şey dinlemeye kuvvet bulamayarak.. makineler alınacak olursa işlerin kalmasından tevellücl edecek mesuliyeti kim deruhte edecek? Sonra. bir hasır iskemlenin üstüne oturdu. o muhtasar sofra başında haysiyetimi muhafaza etmiş olmakla mutmain olurum ya. Ahmed Şevki efendi bu hiddet tuğyanını sakin bir çehre ile dinliyordu. Amma yine yırtık pantalonlar. bundan sonra onun ekmeğini yememek için açlıktan ölürüm. Đdare memuru omuzlarını silkiyor. Yapılamayacak bir şey varsa. mukavelenin müddeti bitince bir çare düşünülür. Biriniz kalkıp gittiniz.. Her-şeyi yaparım. onun mihnetlerinden kurtulmak ihtiyacını duyarak.» ddye bağırıyordu. Ahmed Şevki efendi bu cevapları tadat ettikçe Ahmed Mai ve Siyah — F. Borç Ahmed Cemil'in binaenaleyh matbaada o çalışıp verilecek taksitleri kazanmalı..— Herif seni çok oynatacak!. dedi. dedi. Matbaadan çekilmek isterse taksitleri vermek için kendisi düşünsün. o da makinelerin matbaadan alınması... hiç olmazsa o eski esvaplar altında. Vehbi beyin cevabı mantıka tamamiyle muvafık idi. Siz o herifin ufak bir azametine tahammül edemediniz. şimdi kendisi de ne yapacağında tereddüt ediyordu.. Đdare memuruyle Ali Şekib ikisi birden cevap verdiler. 16 Bu günden sonra Ahmed Cemil'in o bir vakitler bir sükûn ve saadet yuvası olan mini mini evinde bir cehennem hayatı . eve ait olan meseleleri tesviye için müsait bir zaman buluncaya kadar eniştesiyle münasebeti kesmemeliydi. Sonra bütün mübahasenin teferruatını nakletti. iltizam edilmiş bir çok işler var. — Matbaada kalmak!.» diyordu. orada.... yine kitapçı dükkânlarında peynir ekmekle vakit geçirecekmişim... evi ne yapacaksın?. şurada mah-volup bütün bu hayattan. «Hususiyle. 13 Cemil sabırsızlıktan «Netice? Netice?. «Çocuk!» diyordu. Artık başının içinde beyni tabahhur eden bir mayi gibi şişerek sanki patlamak istiyordu. Yavaş bir sesle: — Kardeşini.. Matbaası başında parçalansın. Kendinizin tahammül edemediğiniz birşeyin en ağırını bana yükletmek istiyorsunuz. Ahmed Cemil herşeyi mahva kadar cesaret alacak bir âsab buhranı içinde idi: — Hepsi onun olsun!. ona kalırsa Ahmed Cemil kardeşine.. Fikrini izah etti.. Đki elleriyle başını tuttu... Ahmed Cemil tuğyan etti: — Matbaada kalmak mı? Teklif ettiğiniz şeye bakınız. diğeriniz gitmek için fırsat gözetiyorsunuz.. derin bir mefturiyet içinde ağlamak istedi. başlamak istediği cümlenin şu ilk kelimesinden sonra gözlerini manalıca süzerek muhatabının aklına birşey getirmek istiyordu.. eski potinlerle gezecekmişim. makineleri.. Ahmed Cemil cevap vermedi.

orada hiç bir şeyle iştigal etmek için heves ve kuvvet bulamayarak yatağına uzanırdı. işsizlikten gelen melal ile dolaşıyordu. evde herkes hazırlanan fırtınanın patlaması korkusuyle ikisinin etrafında sükût ediyordu. Sonra Ahmed Cemil'in yanma geldi: — Sen hiddetle her şeyi berbat edeceksin. bütün ailenin 196 MAĐ VE SĐYAH . Eniştesini hemen hiç görmüyordu. Vehbi bey şüphesiz onun matbaaya gelmediğini vesile ittihaz ederek IkbaFle kavgaya sebepler buluyordu.MAÎ VE SĐYAH 195 başladı. Nihayet herkesin vukuunu muhakkak olmak üzere hissettiği fırtına taksit meselesinin zuhuru üzerine patladı. Bir gün Ahmed Cemil. Aralarında münasebet kesüeliden beri Vehbi bey akşamları her vakitten ziyade kaçırıyor.. Biraz sonra — bu defa çehresindeki tebessümde fazla bir istihza ile — yine geldi. Vehbi bey hiçbir şey tanımak istemiyor. Ali Şekib'in dükkânında. Sarraf her türlü cevap almaya alışmış tebessümüyle cebinden çıkarmak üzere olduğu cüzdanını tekrar yerleştirerek gitti. Ali Şekib evvelâ sarrafı bir iki gün sabretmek üzere savdı. «Borç kiminse o versin!» diyordu. Vehbi bey her zamandan ziyade huysuzluklar icat ediyor. evvelce tahammülü mümkün bir çakır keyiflikten ibaret kalan sarhoşluğu şimdi bedmest-liğe dönüyordu. Ali Şekib'in dükkânında otururken kendisine parayı ikraz eden sarraf sırıtarak geldi. Artık matbaaya gitmiyor. fakat borç onun. Ahmed Cemil bu intizar etmediği cevaba o kadar hiddet etti ki hemen o dakikada matbaaya koşup Vehbi beyi boğazından tutmak. Ahmed Cemil herifi hiç söyletmeyerek: — Vehbi beye gidiniz. Ahmed Cemil bu kavgalara kendisinin yabancı olmadığını uzaktan uzağa farkediyordu. iki üç kere tesadüfünde yüzüne bakmadı. hemen her gece içeride îkbal'i haşlayan sesi işitiliyordu. Bu cevabı kaç günden beri hazırlıyor. kıraathanelerde. bu mukabele suretinin reddedilemeyecek bir kuvveti olduğuna inanıyordu. Akşamları eve gidince herkesten kaçar. Ali Şekib'e: «Bir cinayet yapmaktan korkuyorum» dedi.. Evin içinde herkes hususiyle Ahmed Cemil bu huysuzluklara tahammül için azmetmiş gibi idiler. sıkıp öldürmek arzusunu duydu. odasına kapanır. imza benim. dedi.

işte fırtına bunun üzerine patlamış idi. yoksa fena ederim. Çekil. . geleceğini bilemeyerek. — Evet amma eviniz elinizden gidecek. Şimdi ne yapmak lâzım. öyle mi? Dışarıya atılmak istedi. Haksızlık ediyorsam dâva etsin. dedi. Fakat işitebildikleri parçalar bütün teferruatı anlatıyordu. dedi. nihayet Ikbal'in muhteriz bir mırıltı gibi sesi işitildi. yetişmedi de şimdi kardeşinin borcunu bana mı verdirmek istiyorsunuz?. Korkak edasıyle bir şey söylediği farkolundu.» diyor.-ten sonra her şeyi parçalamak.. Vehbi bey söylenmekte devam ediyordu. damlarlarının içine düşen bir ateş katresi o günden beri bütün vücuduna alevler akıtıyordu. o akşam Đkbal'i çağırarak vak'ayı hikâyeden sonra Ve>hbi beye ev meselesinin muhik bir surete ircaını söyletmek istemişti. bu adamla tekrar münasebet tesis etmek mümkün değil. daha ilk günü bırakıp kaçmalıydım.. hiddetinden titreyerek birbirine bakışan ana ille oğul Vehbi beyin söylediklerinin bir kısmını işitemiyorlardı. Bu adamın bütün müfrit bayağılığı bugün tamamiyle meydana çıkıyor. «ben evlendiysem senin haylaz kardeşini beslemeği taahhüt etmedim!» cümlesi Ahmed Cemil'in kulaklarını parçalayarak aşağıya kadar yuvarlandı. Fakat Ahmed Cemil artık nefsini zapta muktedir olamıyor.— Lâkin anlamıyorsunuz. ben adama makinelerin gölgesini vermem. Vehbi bey verilecek cevap için ikbal'i tavsite lüzum görmedi. Ahmed Cemil annesiyle beraber Ikbal'in getireceği cevabı bekleyerek aşağıda oturuyorlardı. Şimdi hiçbir şeyin tamirine taraftar değildi. kollarının arasında zangır zangır titreyen bu vücudu zaptedebil-mek için parmaklarını kilitliyordu. ilk önce: «bir seneden beri üzerime yük oldunuz. meselâ bu iakşam annenin. fakat bir şey yapmamış olmamak için Ali Şekib'in fikrini kabul etmiş. çekil yanımdan diyorum. Cemil! Sabret. mahvolacak.... Vehbi bey yukarıda hâlâ devam ediyordu: —• Zaten sizin içinize düşeliden beri ne olduğumu anladım. Bana biraz soğukkanlı davranacağını vaadet. Ahmed Cemil bu teşebbüsten bir necat ümidi bekleyerek değil.. kapısı açık odasından bağırdığı işitildi.saadeti çılgıncasına bir tehevvür uğruna. O zaman Sabiha hanım kollarıyle sarıldı: «Aman. kendisi de parçalanan şeylerin arasında mahvolmak istiyordu. . kardeşinin yanında onu tazyik ederek bir şey yapmak mümkündür.. Hem sen böyle şeylere ne karışıyorsun? Her akşam yılan gibi beni sokmaktan zevk mi alıyorsun? Ahmed Cemil şimdi ayağa kalkmış idi. bir çare düşünelim. o zaman Vehbi beyin büsbütün tutuştuğu anlaşıldı: — Makineler mi ?diyordu. Artık ikbal yılan olmuştu. zannediyorum.. emellerinin birer birer yıkıldığını gördük-. zaten rabıtayı kesmeye de o vesile arıyor. hiç olmazsa ona bir çare bulun.» mukaddemesiyle başladı.

. bir şeyler parçalamak istiyordu. anne bırak. Henüz o bir şey söylemeden: «Ne oluyorsun?» dedi. O zaman.. Vehbi bey gitmiş idi. güya bir kavi pençe boğazını sıkıyor.. Đniltileri arasında yalnız «Hiç!» dediği işitildi. Ah! bir kere ağlayabilse. Sabiha hanım üzerine atıldı: «Đkbal ne oldun? Bana baksana Đkbal! Ne oldun. «Ah! beni niçin bırakmadın? çıldıracağım!. Đkbal kalkamıyor başını kaldırıp annesine bakamıyordu.» diye bağırıyordu.» diyordu. fakat iyi bir şey olmuyorum. çekti. Đkbal'i düşünmemişlerdi. Fakat ağlayamıyor. yukarıdan bütün bu ailenin üzerine istediği gibi tahkir levsini döken bu adamı tutmağa. evet. yerde inliyordu..» diyordu. asıl düşünülecek olan o biçareyi unutmuşlardı. «çıldıracağım!.. Ali Şekib'in yazıhanesinin üstüne koyarak açtı: — Dükkânını bir iki saat bırakarak beni Emniyet Sandığına götürür müsün? dedi. kur-tutmak isteyerek hiddetinden boğulan sesle. Đkbali?. «bırak. iki ellerini tuttu.. asabına sükûn gelecekti. bozulmuş çehresinden. Annesine koştu. Ah. kravatsız yakasından eski arkadaşı ürktü. O zaman Vehbi beyin atlayarak indiği duyuldu. Daima hiç!. düştüğü duyuldu... Şimdi bir şeyler kırmak. . bu zayıf vücudu sarstı. o vakit iki eliyle yakasını tuttu.... Pantalonunun cebinden buruşuk bir gazete parçası çıkardı. yavrum?.O vakit bir vücudun yukarıki odada. Bir aralık Seher: «Küçük hanım! Küçük hanım ne yapıi X A ±1 199 yor?.» dedi. kravatı yakalığı parçalandı. müteselli olacak. Ahmed Cemil annesinin kollarının arasından silkinerek kurtuldu.. Ahmed Cemil şimdi annesini kapıya kadar sürüklüyor... boğazını tıkayan müz'iç bir şehik onu ağlamaktan menediyordu... Bağırmak istedi... annesinin kadınlık zaafına mağlûp olarak tehevvürünün bütün taşma meyelânmı serbest bırakamadığından müthiş bir yeis duydu. onu boğuyordu.» dedi. Fakat sokak kapısının büyük bir taraka ile kapandığı işitildi. O vakit Sabiha hanımla Seher yukarıya koştular. Ahmed Cemil acı bir hande ile cevap verdi: — Ne olduğumu bilmiyorum. Hiç!.. Đkbal bir eliyle böğrüne basarak kapının yanında. 17 O sabah Ahmed Cemil Ali Şekib'in dükkânına girdiği zaman perişan saçlarından. kafasını şu taşların üzerine çarpa çarpa sürüklemeğe muvaffak olamadığından.

beş para yok. onu ben öldürdüm diyorum. evden çıkarken pek fena bir halde bıraktığı ikbal'i görmek için acele ediyordu... bir şu yazıhanenin üstünde melûl serpilen küpelerle yüzüğe.. bu söz kifayet etti: — Đfrat mı? Kardeşim ölüyor diyorum. Halbuki bende para yok... bütün dünyadan evvel bana o lâzım...Şimdi Ali Şekib donmuştu. Nihayet Ahmed Cemil dün akşamki vak'ayı kardeşinin böğrüne tesadüf eden tekmeyi... muayenenin endişe veren neticesini kesik kesik Ali Şekib'e anlattı. sıkıt tehlikesini.. . Bu son sözü söylerken Hüseyin Nazmi'yi düşünüyordu. dedi ki: — Bunlar annemin küpeleriyle yüzüğü! Bir vakitler babam evi tamir için borçlandığı zaman bunları bir türlü Emniyet Sandığına terhin etmek istememiş idi. Ali Şekib bu gözyaşlarına bir hürmet ve merhametle sükût ediyordu. kalbinin şu karışık tufanından o emeli çiçeğine bir katrenin bile sıçramasına imkân bırakmamak istiyordu. sen bana hâlâ ifrattan bahsediyorsun. başını iki elleriyle tuttu. hissediyorsunuz değil mi. Ali Şekib'den Emniyet Sandığının kapısında ayrıldı. Ahmed Cemil taşmağa vesile arıyordu. Şekib!. yeislerini orada yavaş yavaş buruşuk ceride parçasının üzerine salıverdi. değil mi? diyordu. herşeyden evvel.. Đşte bugün kızını ölümden kurtarmak için oraya gidiyor. Ali Şekib birşey söylemek için yutkundu.. Kardeşimi ben öldürüyorum. Ahmed Cemil artık hiç bir şey saklayabilecek bir halde değildi. Güya hülyalarının şu inkırazıyle aşkı arasına mâni bir sed koymak. hepiniz. cevap veremiyor. bir de bu sarı meyus simaya bakarak duruyordu. Siz. ah! busen. bütün hülyalarımdan sonra bu gün şunları Emniyet Sandığına götürmek için mecbur eden sebeplerin acılığını hissetsen. Şimdi îkbal'i kurtarmak lâzım. bir an evvel eve giderek alabildiği paraları Sabiha hanıma vermek. yalnız o mümkün değil. O zaman Ahmed Cemil bu dost kalbinin şu gözlerinden hafif iki katre yaş akan dostun karşısında. yok.. ağlamamak için kendini tutuyorsun.* diyorsunuz. anlıyor musun? Eliyle sözünün katiyetini göstererek ilâve etti: — Senden ve hiç kimseden. Şekib? Bana acıyorsun değil mi? bak. dirseklerini üzerinde annesinin küpeleriyle yüzüğü hazin bir eda ile serilen yazıhaneye dayadı.. — Đfrat etmiyorum. Ali Şekib ne söyleyeceğinde mütereddit idi: «Her şeyi ifrat edersin!» dedi. Ahmed Cemil söyletmedi: — Bak. bir haftadan beri ağlayamadığı bütün elemlerini. Ali Şekib'in teessürünü anladı. o ziyafet gecesinden beri Ahmed Cemil ondan firar ediyordu. Bütün bu sefaletleri ondan saklamağa — esasını pek iyi1 tâyin edemeksizin — lüzum görüyordu. ne soğukkanlı adamlarsınız! karşınızda çıldırmış birisini görüyorsunuz da tam bir sükûnla «Đfrat ediyorsun. zannediyorum. Ah! bilsen.

Validesi karyolanın altına seccadenin üstüne oturmuş. o vakit Ahmed Cemil bu bir hüküm vermeyen cevaba hiddet eder gibi oldu.» diyordu. «ateşe karşı koyabilmeli!» diyordu. dalgın bir nazarla meçhul bir noktaya bakıyordu. bir bora geçiyordu. «belki!» diyordu. Yukarıya koştu. tekrar kalktı. bu sevgili vücudu bir gün yine böyle — fakat şimdi yorganı hafif hafif kaldıran şu nefesler kesilmiş olarak — görebilmek ihtimalinden titreyerek gözlerini ayırdı. hepsini söylememek istiyörmuş-çasına basık duran dudakları «fena!» diyor gibiydi. O gözleri yarı açık. içeriye girince merdiven başına bırakılmış su kovalarıyle Seher'in perişan hali dikkatine çarptı. Sabiha hanım. Demek ki ateşe karşı konulamayacak olursa. Fakat bu adaman aldatmak istemeyen çehresi 1\L -rt. «o halde yine hekimi getirmeli!» dedi.Kapıyı açmak için Seher biraz gecikti. Sabahtan beri yorulan bacaklarıyla tekrar koşmak. bir hiç bekliyordu. Annesinin yanma çöktü. Hekim başını sallıyor. Ne kan! ne kan! Sonra kapıyı iterek kapadıktan sonra iri vücudu ile. büyük musibetlerin dehşet devresini takip eden sükûn zamanlarına mahsus bir bitkinlikle ellerini dizlerinin etrafına kilitlemiş. O zaman bir medet umarak hekimin yüzüne bakıyor.. Şimdi Ahmed Cemil hekimin tenbihlerini zaptedebilmek^ ittihaz olunacak tedbirleri anlamak için zorluk çekiyor. fakat onu kurtarabilirsem. o. Ahmed Cemil'in cevap vermeğe vakti yoktu. uzun nefeslerle uyuyordu. hafifçe kapıyı itti.. ondan cesaret verecek. — Bu adamın bütün ettiklerini yanma mı bırakacaksınız? dedi.. hiç bir şey anlamıyormuş. bir işaret. terden ıslanmış saçları fildişi gibi donuk sarı duran şakaklarıyle alnına yapışmış. Sabiha hanım vaziyetini değiştirmeyerek kaşlarını kaldırdı. bu bence daha iyi. dudakları solgun bir pembelikle dişlerinin üzerinde gergin. Onun bu manzarasından elîm bir his ile. bütün hissi ve fikri donmuş gibi boş nazariyle bir . zihninin içinden bütün idrak kabiliyetlerini silip süpürerek götüren bir sel akıyor. Bu adamın ağzında şu söz bütün korkularının esassız olmadığını anlatıyordu.. En evvel Ikbal'e baktı. yorgun.. ikbal balmumundan yapılmış sarı bir heykel gibi derin bir dalgınlıkla yatağa yatırılmıştı. — Düştü mü? dedi. dargın çehresiyle Ahmed Csmü'in önüne geçti. Onun sualini beklemeden Seher söyledi: — Siz gideliden beri küçük hanımdan kan boşanıyor. JL vakur ve endişe ile dolu idi. Ahmed Cemil ayaklarının ucuna basarak ilerledi. ümid verecek bir söz. Kendi kendisine: «Çocuk düşmüş olacak.. hekime gitmek lâzım geldi. Ahmed Cemil şimdi tehlikeyi daha vuzuh ile görüyordu.

«Đkbal.. duvardan gelen muhacim hayale bakıyor. daima bu vücudun hayatından bir parçasını koparmakta devam ediyordu. sık sık nefeslerle çırpman göğsünü yırttı. Şimdi bu gözler onun bu feryadına karşı sakit kaldı. Bir gece Ahmed Cemil Ikbal'i biraz rahat bırakmıştı. açık gözleriyle. ateşle yanan boğazından. iri. elleri. şükran ile dolu gözlerine bir tebessüm incilâsı gelerek bir vakitler tatlı sesiyle evin içinde daima «Ağabey!» hitabıyle selâmladığı bu sevgili kardeşe. ciğerlerinden kuru gelen sesiyle onlara lâkırdılar edivermeğe çalışıyordu.. «ne oluyor yarabbi. eliyle itti. bir aralık «Cemil! Cemil. yatağından atladı. «Đkbal!. kolları şişelerle. o korkulu nazariyle tâ oraya. didinmesine rağmen daima galip çıkıyor. onu alıp götürmek isteyen şeyden koparıp kurtarmak istiyordu. Fakat kollarının arasında bu vücuddan uzun bir raşe ile bir şey akıyor. Sahih bir ses işitmiş miydi? Duramadı.. korkunç bir fer-yad. kurutup yakan o müthiş ateş arasında bir harb başladı. Bugünden sonra Ahmed Cemil'le. gördü. hâlâ ona bakıyordu. Sonra bu eller birdenbire Sabiha hanımın orada bir çare araştırıyormuş gibi dolaşan serseri ellerini kavradı... Ah! Onu kurtarabileceğinden emin olsa böyle hiç durmadan hep koşacaktı!. uyumuyor. o müthiş humma. Ahmed Cemil'e yine koşmak lâzım geldi. tâ uykusunun derinliğinden gelen bu seste bir acılık vardı ki. Ikbal'i her dakika bir parça öldüren. artık ağlamayarak kenarları yanan gözleriyle şu içeride sarı donuk benzi ölüye benzeyen kızını elinden alıp almayacaklarını soruyor gibiydi. Đkbal arasıra dalgınlıktan çıkıyor. saçlarının soğuk terleriyle ıslanan çehresine yüzünü yanaştırdı. yatağın üzerine öyle atılıveriyordu. Artık evden çıkmıyor. ne oluyorsun.» dedi. onu işitmiyor. Kardeşinin kapısı tamamen kapalı değildi. ne oluyor?» dedi. Bu gece biraz sakin uyuyordu. bir oğlunun yüzüne bakıyor. Güya kendisini yaşamaktan menetmekle hayatının bir kısmını şu hayatının günden güne eksildiği görülen vücuda bahşetmek istiyordu. bir şey çekiliyor gibiydi. Sabiha hanımla Seher uykularından henüz bir korku ile uyanmışlara mahsus şaşkınlık ile söyleyemiyorlar. kutularla dolu bir an evvel şifa götürmek acelesiyle sokaklardan uçarak geçmek icab etti. Korktuğu şeyi şimdi bir vehimden.» dediler. bütün şu küçük aile halkının bir dakika yorulmayan uğraşmasına. o. kardeşim. ki iki kardeşin gözleri şu dakikada son bir muhabbetle bakıştı. eczahanede saatlerle süren üzüntü içinde beklemek. zaten gördüklerini anlayamıyorlardı. O zaman Ikbal'i yatağının içinde oturmuş. Ahmed Cemil kollarıyle ĐkbaPi sardı.onun. . artık mağlûp ve mecalden mahrum kalan başı Ahmed Cemil'in omuzuna düştü.. Ahmed Cemil şimdi bu zayıf vücudu kollarıyle sıkıyor. bir feryad. gözleri müthiş bir şeyin tema-şasıyle korkudan açılarak tâ ötede duvara dikilmiş. kardeşim?. birden kalbinde bir musibet hissi uyandırmıştı.. Fakat ateş. Koştu. Dinledi. yorganını açmayarak..» dedi. esası olmayan bir histen ibaret göreceğini ümide çalışarak odasından çıktı. ayaklarından ve arkasından kendisini zabta çalışan Sabiha hanımla Se-her'in arasında elleri ihtilâç ederek bir hayalden müdafaaya (hazırlanıyormuş gibi gerilmiş. fakat artık onlarda bir şey noksan idi. yemek yemiyor. kendisi şu evin içinde kayboluvereeek olursa ne kadar bedbaht olacağını düşündükçe ağlamak istediği annesine bakıyor. titreyen kolları bir kuvvet aramak için uğraşıyordu.. yaşamıyordu.. Ahmed Cemil tekrar gözlerini Đkbal'in gözlerine dikti. Kaç gündür en ufak bir gürültüyü işitebilmek için odanın kapışım açık bırakarak. nefsini müdafaaya çalışarak zayıf vücudu gerilemek.

mezarlar üzerinde. Mezarcılar yekdiğeriyle konuşarak. Şimdi bütün o müthiş günün vukuatı zihninden. hayatında. Đlk günü kalbinde bir şey şu gözlerinin önünde tahakkuk eden faciaya inanmamakta devam ederek bir ölüye karşı son vazifelerin ifasıyle meşgul olurken o kadar büyük bir acı duymuyor. şu ana ile kardeşi hafif bir meyil ile selâmlıyor. alelade bir iş görüyormuşçasına koşuyordu. Merdivenlerden sürünerek kızını son bir feryad ile selâmlayan annesinin sesi. Artık ağlamıyordu. kazmanın ucuna tesadüf etmiş gömülü eski bir mezar taşı parçasının çıkarılması için çare düşünerek çalışıyorlar. tabut bir komşu kabrin üzerine ihmal edilerek bırakılıvermiş. ötede beride yirmişer para sadaka alabilmek için duran kadın. artık nefsine bir temellük kuvveti duymayan bu vücudu o tabutun arkasından sürüklemişlerdi. bir ağacın dibinde mahallenin bekçisi iri gümüş saatini çıkararak geç kaldığına canı sıkılmış gibi bakıyor. bu tabuta kendisinden başka şu etrafındakilerin kayıdsızhğından azîm bir eza ile üzülüyordu. o insanların artık her şeyini unutup da bütün metaneti bir matemin kahrına teslim ettikleri dakikaya mahsus feryadı kulaklarını yırttı. şu henüz on günlük vak'a. O zaman Ahmed Cemil'i. O vakit dizleri titreyerek merdiven başına çöktü. sakat ve sağlam dilenci güruhu sabırsızlanarak bekleşiyor.ah 203 18 Ahmed Cemil bu matemin içinde bir hummanın korkunç kâbusundan uyanmış gibi çıkmış idi. kaldırmışlar. bunlardan artık tahammül edilmez bir üzüntü duyuyor. O. Orada henüz bitmemiş kabrin yanında yine beklemek icap etti. kenarlarında. namaz kılarken. Sonra Eyüb'e geldiler. Fakat her şey bitip de o tabutu kaldırmak. Artık Ahmed Cemil bu günün bitmesi. gidiyordu. uzak bir vakanın mübhem hâtıraları gibi geçiyor. ihtiyar. bu evi.şu düşünememekten ibaret olan donukluktan — velev bir dakika olsun ayırabilmek için gençliğine ait eski bir hâtıradan bahsediyordu. Ali Şekib'le Ahmed Şevki efendi kollarından tutmuşlar. O gün güzel bir hava altında Ahmed Cemil'in matemiyle istihza ederek Halicin güneşli suları akan bir gümüş deryası gibi kayıklarının kenarlarından geçip gidiyordu. senelerce uzak bir maziye süzülüp gidiyordu. çocuk. Tabut yabancı ellerle kalkarak. bir an evvel şu yabancılar arasından çıkarak matemiyle yalnız kalması içia sabırsızlanıyordu. düşüncesinden . bu eve bir daha avdet etmemek üzere götürmek lâzım geldiği zaman bu facia bütün hakikatıyle gözlerinin önünde tecelli etti. bütün bu ölüler diyarının ölüm ile yaşayan halkını seyrediyor. Sonra namaz zamanını beklemek lâzım geldi. bütün bu gördüklerine. Ahmed Şevki onun zihnini işgal etmek. dua edilirken. onu çıkardılar. Fakat kalbinde hep o sönmek bilmeyen ateş yanmakta devam ediyordu. kendi . O arkadaşlarının hiç biriyle lakırdı etmiyor. Ahmed Cemil tabutun arkasında yürüdükçe yeni bir ¦ölü geldiğine sevinerek koşuşan dilencilere bakıyor. dik nazariyle sulara bakıyordu. Onu arkadaşları bir kahvenin önünde alçak bir iskemle üzerinde işgal ediyordu. son istirahat yerinin hazır olmasını bekliyordu. sonra dilencilerden mürekkep alay ile kabre gidilirken hep sükût ediyordu.

O zaman Ahmed Cemil ruhu okşayan teselliye benzeyen tatlı bir his ile şurada hafif hafif ağladı. alçak cumbası.matemine karşı bir tahkir gibi ciğerleri yırtılarak bakıyordu. Doğru Đkbail'in odasına kadar gitti. asabı tahriş eden dişleri keserken Ahmed Cemil karnına basıyor. kalbinde garip bir his vardı ki o akşam eve girince bütün bu günün vakalarını yalan bulacağını zannettiriyordu. doya doya acısını çekmek istiyordu. o müthiş saatlerin hâtıralarını sırasıyle ihya için düşünüyordu. ağlayan bir sesle şu taze kabrin üzerine ruhanî bir demet vaz'ediyordu. Sonra kabir bitince tabutu iplerle sararak indirdiler. Eve geldiği zaman akşam olmuştu. birinci defa olarak feryad ihtiyacını zaptetmek istemedi. sonra hemen oraya seccadenin üzerine atıldı. fakat onu görmüyordu. Seher'e bakamadı. Kapıyı Seher açtı. bu sesi işitmekten mütevellit azabı tazyik etmek istiyordu. Fakat sonra kabrin üzerine atılan toprak şişerek kardeşinin ^u ehûdr. Örtüleri kaldırılmış... Ali Şekib elini tuttu. nazarına eskimiş kafesleri. tahta kapısı ile çirkin. bir müddet oraya baktı. şu toprakların gasbmdan almak isteyen bir his ile iki adını attı. — Niçin bana öyle bakıyorsun. lakırdı söylenirken boş gözlerini diker. Artık düşünmek melekesinden tecerrüd etmiş gibi bir . Şimdi herkes sükût ediyordu.. Onu hâlâ orada görecekmiş vehminin mağlûbu idi. o vücudu burada bırakmamak. Öyle dalgınlıkları vardı ki saatlerle sürerdi. sana bakıyor mu idim?. barid göründü. . Yalnız kalacak olursa büsbütün fena olacağını söyleyerek kendisini o gece işgal etmekte ısrar ediyorlardı. kardeşinin. Bugün Süleymaniye'-nin kalbinin enisi olan şu minimini ev.makarrı gözlerinin önünde yükseldiği zaman birden bütün açıları taştı. O akşam arkadaşları onu eve göndermemek istemişlerdi. Cemil? — Bilmem. Öğünden beri hayatından bir yarım asır geçmiş gibi çökmüş. Annesine görünmeğe kuvveti yoktu. fakat ona kabul ettirmek mümkün olamamıştı. kıvranarak şimdi bu evi tamamen boş bırakan kardeşi için kana kana.ağladı. öyle durudu. orada bağırarak. Bugün Ali Şekib'in dükkânında yine gözleri arkadaşına tesadüf etmiş duruyor. sıvaları dökülmüş duvarları.. onu bir taşın üzerine oturmağa mecbur etti. Şimdi hep bunları birer birer tahattura çalışıyor. Kapının baş tarafını desterenin . bir hafız titreyen. Ah! O günün hâtıraları!. bu kızın kızarmış gözleriyle kendisine bakan nazarından kaçmak istedi. ihtiyar olmuş idi. cibinliği indirilmiş karyolasına kadar gitti. Bilâkis matemine tamamiyle MAĐ VE SĐYAH 205 nefsini teslim etmek.

artık bu düşünceye bir hatime vermelisin! dedi.Ali Şekib elinden kalemini bırakarak defterini kapadı. zannederim. biraz damarlarındaki kanının cevelânım duy.. Ah! Hayatının o ümidi o hülyası!. hulyasız mısın? Artık bu toprak parçasının üzerinde görülecek işin kalmamış olduğuna ciddî bir kanaatle hükmediyor musun?. ne ile isbat edecek? Ondan bu suretle mi intikam almak istiyor?» Arkadaşı için şimdi başka bir tarzda merhamet duyuyor. hemşiresinin intikamını almak ihtiyacı içinde onu esbabını . arkadaşının önüne dikilerek: — Her şeyden evvel tesviye edilecek diğer bir şey var ki onu unutuyorsunuz. Evde bir annen var ki yegâne ümidi senden ibaret.. 206 MAÎ VE SĐYAH Bak. Şimdi onu kendisinden ne kadar uzak görüyordu. yine yüzüme artık yaşamaktan vazgeçmiş bir adam gibi bakıyorsun.. Biraz tesviye edilecek şeyleri düşünmek lâzımgelir. fütursuz davran. gerçekten... Sana çarpıldığın musibete karşı kayıdsız. bir eviniz var ki küçük bir tedbir noksanıyle elinizden gidabilecek. Ali Şekib arkadaşının hiç alışılmamış olan bu nazarından ürkerek: — Neyi unutuyoruz? dedi. artık onu biraz sarsmak. Bak. hayattan vazgeçecek kadar ümitsiz.. bugün ne yapacağını bilmiyorsun. Ahmed Cemil şimdi arkadaşından gözlerini ayırmış.. Ali Şekib devam ediyordu: — Bence artık bu uyuşukluğa bir fasıla vermek zamanı gelmiştir. dalgın bir nazarla mübhem bir noktaya bakıyordu.. bunlardan sonra fakat hepsinden mühim olarak sen varsın. Tâ yanma kadar geldi. Fakat sen her şeyden evvel kendi hayatını düşünmekle mükellefsin. — Kardeşimi öldüren adamı! Onu insanların adalet pençesine teslim etmek benim en evvel düşünülecek vazifem değil mi? Ali Şekib şimdi arkadaşının hayretle yüzüne bakıyordu. yüzüne bakarak: — Cemil. Gözlerinde şimdi vahşî bir nazar vardı. demiyorum. Ahmed Cemil ayağa kalktı. biraz kendini silk. mümkün olmayacak şeyler tavsiyesinden ne faide çıkar. ona biraz kuvvet vermek zamanı geldiğini anlamıştı. Ahmed Cemil cevap vermeyerek dinliyordu: — Dünyada hiçbir kimse tasavvur edemezsin ki hayatından hiç olmazsa bir büyük matem geçmiş olmasın. Kendi kendisine! «Zavallı çocuk! diyordu. o herife kaptırdığın makineler var ki kurtarmak lâzım.

Ali Şekib'e baktı.. isabet oldu ki münasebeti kesmiş bulunduk. Bugün Ahmed Cemil idare memurunu görünce bir tes-Jiyet nefesi aldı. Ahmed Cemil cevap vermek üzere idi. o kadar! Sen daha ziyade birşey mi bekliyordun?. şimdi Vecdi beyin idare memurunun ağzında başka bir istihza manasıyle mazmunu teeyyüd eden o sözü hepsinde mütalâa beyanına imkân bırakmayan ağır bir nefret uyandırıyordu.tedarik imkânından mahrumiyetini düşünerek aczinin bütün acılığını hissediyordu. Kardeşinin vefatından beri ondan bir şey sormak istiyor. Bugün beş dakika evvel Ali Şekib'in başladığı muhavere tertibine de lüzum görmeyerek Ahmed Şevki efendi mukaddeme tertibine de lüzum görmeyerek Ahmed Şevki efendi göbeğinin sikletini dinlendiren bir nefesle henüsr solumakta iken sordu: — Sizden birşey anlamak isterdim.. başını sallayarak: — Pek yapılmayacak şey değil. Vah vah: teessüf ettim. Şu dakikada bu meseleyi fikir selâmetiyle muhakeme edemeyeceğini anladı. iyi kızdı. . yoksa çok muztarip olacaktım!» dedi. fakat bu mesele yine sırf hissiyata ait bir şey! Ben bilâkis seni biraz maddî işlere sevketmek istiyorum. dedi. Ahmed Cemil sükût ediyordu. fakat bana tamamen doğrusunu söylemenizi şiddetle rica ederim.. Benimle uzun uzadıya lakırdı etmedi. cesaret edemiyordu. Bu sırada dükkânın kapısından içeriye billur gibi çıngıraklı bir çocuk sesinin «Havadis!. Bir sene zevci sıfa-tıyle yaşadığı bir vücudun hahvına sebebiyet verdikten sonra bu kadar kayıdsızlık gösterebilmek için bir kalbin ne büyük kuvveti olmak lâzım geleceğinde tnütehayyir idi. kendisini göstermek isteyen Nedim'i gördüler. onu iyice anlamış isen vak'ayı ne yolda telâkki etmiş olacağını da tasavvur edebilirsin. Bir adamın insanlık duygularından bu derece mücerred olabileceğine delâlet eden hikâyeler işittikçe mübalâğaya hamlederdi. düşündüğünü söylemekten içtinap etti.. kapıdan gülümseyerek . ertesi sabah: «Dün cenazeye gitmişsiniz. Size ne dedi? ve onun vefatı haberini ne suretle telâkki etti? Ahmed Şevki efendi evvelâ bu suale taaccüp ediyor göründü. sonra kendisine mûtad olan tavrıyle omuzlarını silkti: — Ne için doğrusunu söylemekliğim için ısrar ettin? Sana hakikati süsleyerek söylemek için bir sebep var mı? Zaten bunu benden sormaya lüzum gördüğüne de şaşarım. Ahmed Şevki efenJMAĐ VÜJ SĐYAH 20T dinin kapıdan giren göbeği göründü. Kardeşimin vefatına dair o herifle elbette bir lakırdı etmişsinizdir.» dediğini işittiler. vakit buldukça matbaadan sıvışarak buraya gelir. Bu sese hep âşinâ çıkarak başlarını çevirdiler. eski arkadaşlarıyle biraz dereden tepeden bahsederdi. o.

Nedim. Bilmem. bu kadın o kadar işkencelerine tahammülden sonra kendisini terkedip sefalet içinde bırakan bu adamı affedecek kuvvet bulmuş mu? Ahmed Cemil üçünün de birden aklına gelen bu mütalâayı tefsir etmek için: — Zavallı kadınlar! dedi. Arabanın sarsıntısından yokuşa fazla bir zorluk ilâve edecek bir vü girdiğini farkeden beygirlerin bile kulaklarında endişeye MAĐ VE SĐYAH .. daha1 ziyadesini yapmaya muktedir olama-yarak çocuğu hiç olmazsa müvezziliğe sevketmişti.. evvelâ tereddüt etti. Nasıl. haberin var mı? O vakit çocuğu bir saniye evvel kendisini serbest bir meslek sahibi görmekten tevellüt eden neşvesi uçarak gözlerini birdenbire hüzün kapladı: — Babam mı?. sonra cesaret gösterdi: — Baban nasıl. O zaman üç arkadaş hayretle bakıştılar. iyi değilmiş!. Teklifini hemen kabul ettiler. Çocuk sevinçle cevap verdi: — Bugün başladım. — Ne için? dediler. sonra içini çekerek ilâve etti: — Dün annem gitmiş. Ahmed Cemil arkadaşlarına sıra ile bakarak dedi ki: — Bana refakat edebilir misiniz?.. sen müvezzi mi oldun?.. beyimî.208 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil sordu: — Nedim. Ahmed Cemil Nedim'e birşey sormak istiyordu.... Ahmed Şevki efendi matbaadan iki saat gaybubet edeceğini haber verip avdet etmek üzere ayrıldı... O vakit Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin bir gün evvel Nedim'e izin verdiğini anlattı.. Nedim'in billur sesi Babıâli yokuşundan aşağıya doğru uzaklanarak kayboluyordu: Havadis!. o da Raci'yi affetmek istiyordu. Ahmed Şevki efendi ona küçük bir sermaye vermiş. dedi... Ahmed Şevki efendinin dar yerlere zor tahammül eden iri göbeğiyle soluyarak girişine arabacı gülüyordu. Ali Şekib dükkânı kapamaya karar verdi. Çocuğun haftada aldığı beş on kuruşu çok görmüştü. Ahmed Cemil hastahaneye gitmek...

dedi.. Ahmed Cemil'in gözleri tek tük dükkânlarla su taşıyan bir uşaktan. . Artık kalabalık azalıyor. Beyazıt'tan geçtiler. hayatının biricik servetini. Araba. Zavallı babası!. sonra fikri bu sokaktan ayrılarak iki tarafa bükülen sokaklardan daha ilerisine hülyasını sevkediyordu. hele uzun fesli ibişe ne kadar gülmüştü! Şimdi bunların hepsinden uzak! Hele babasından. helvacı dükkânlarının teselsülü gözlerinin önünden geçerken o. kasap. bir tarafta ceviz oynayan dört çocuk zümresinden..209 lâlet eden bir hareket oldu. birgün onu da. yorgunluktan kırılmış bacaklarıyle yokuşu tırmanmaya başladılar. bozuk makaslarının üzerinde sarsılarak. bir uğultu içinde sürüklenip gittikçe. bu zaten bilmediği bir mesele değildi. o matemin vukuu imkânına titriyordu. Şimdi Vezne-dler'i dolduran ramazan eğlencelerinden bir kısmı o zaman bu sokakta halkı han içlerine toplardı. Akçe farkı. sahraların yeşilliklerine sığınmış bir sayfiye gibi tevehhüm ederdi. bu korkunç ihtimali düşünüyor.. münferit tesliyetini de kaybedive-recek olursa ne yapacak?.. Onbeş sene evvel? Kendi kendisine o zamana ricat ediyordu. 14 nıak kadar zor bulurdu. kaldırımların taşlarından sekerek. Hele daha ötesini hiç bilmezdi. bakkal. Bir aralık annesi hatırına geldi. Ali Şekib solda kütüphanelerden birini göstererek Ahmed Şevki efendiye birşey anlatıyordu. Aksaray caddesine hayat veren hareket burada kesilmiş oluveriyordu. O zaman araba bir ıssızlık içinde yuvarlanmağa' başladı. bu tahta evlerin renk renk cephelerinde okunan tefekkür sükûtuna dalıyordu. Yenibahçe'nin namını işittikçe burasını istanbul'un hemen haricinde. atlarında. Çetnberlitaş'tan. kulağına yalnız bazı kelimeler geliyordu: «Silik para... Ali Şekib «Yenibahçe'ye!» emrini verdi... kendisini bir ramazan gecesi babasının yanında tiyatroya gitmek için bu sokağı inerken görüyordu. aşçı. Ya onu takip eden ikinci matem darbesi! Demek hayat dedikleri şey böyle sonuna kadar müthiş darbeler toplamakla geçecek. O zaman ne kadar mesut idi! On yaşmda-M çocuklara mahsus daima taşmaya müheyya neşve ile o vakit her sözlerini tuhaf bulduğu o oyunculara. Pencereden sokağa bakmayı tercih etti. O vakitler Aksaray caddesi henüz Şehza-debaşı'yle Direklerarası'na mağlûp olmamıştı. Ahmed Cemil arabanın gürültüsü arasında işitemiyordu. Şimdi hemşn onbeş sene oluyordu ki Aksaray'ı görmemişti. Ahmed Şevki efendi araba ile yokuş inmeyi yayan yokuş çıkMai ye Siyah — F. önünde akıp gittiğini gördüğü şu sakit hayat levhalarının gizli köşelerine giriyor. Bir aralık Ahmed Şevki efendi: — Hele yokuş bitti...» Dikkat etmedi. Şimdi manav. günde onaltı saat istanbul'un inişli yokuşlu sokaklarında şu makasları bozuk sandukayı sürüklemekten bizar olan hayvanlar yerlerinden oynadılar. beride şemsiyesine dayanarak yavaş yavaş yürüyen bir efendiden mürekkeb nadir hayat eserleriyle sükûtî bir hüzün ha-vasıyle dolu bu sokağın perdeleri inmiş kafesli pencerelerini temaşa ediyor. Zihninde müphem hâtıra levhaları uyanıyor.. Ahmed Cemil karşıya oturdu. Aksaray yokuşunun başına gelince Ahmed Cemil'de çoktan görülmemiş yerlerin tekrar temaşasından hâsıl olan bu tahattur lezzeti uyandı. Kitapçılarla sarraflar..

orada yatağın üzerinde dalgın yatıyordu. o da burası gibi saadet sükûnu içinde değil miydi? Halbuki o bütün emellerinin şematet ve tarakasını getirmiş.... kendi kendisine: «Bir de şu pencerelerin içindeki hayat var!» diyordu. türlü emellere veda ederek burada ellerinden kaçmak isteyen hayatı salıvermemek için cenk eden gençler. Artık hayatın felsefes:nden ne. Bütün ekmeksiz kalmış aileler. Artık yaln-z kalmaktan usanmiştı.Bütün o sakin mahalleleri. Onlar kapıcı ile görüşürken Ahmed Cemil bu binanın karşısında soğuk bir his duydu. Ahmed Cemil burada pencerelerin önüne birikmiş ayakta hastalar. şemaların. dehlizlerden geçiyorlardı. Ali Şek'b yatağın . dedi. daha sonra Raci'yi düşündü. Burası nazarında bütün beşer hayatının mücessem ve sefalet muhassalası gibi yükseliyordu. Raci'ye bir küçük oda tahsis etmişlerdi. o da bir dairede mukayyid olsaydı. şehir hayatının o sükûn muhitini dimağının içinde görüyordu.. Şimdi bütün bu manzaradan. müstehzi bir seda gülerek: «Ah:_SeninjtrıüneKver__hulyaların. bir de bu hayata. kendisinin nasıl y^^ğJ^^eme^Jı^şLpt^Je^in^çûa^^^içye-rek bir hülya âlemi aradığmı hissediyor. Dehlizde duranlar hayretle kendilerine bakıyorlar. satıla satıla nihayet son servet olan yorgan da gittikten sonra hastahane yatağına düşen hastalar. Onların geldiğine bir çocuk gibi sevindi. memleketinde kendisini bekleyen çocuklarını düşünerek can çekişen babalar.» diyordu._ kadar uzak olduğunu. bir an evvel kurtulmak istiyordu. O buralarda duyulan istirahat kokusundan ne kadar uzaktı! Süleymaniye'nin mini mini evi. bir ziyaret gününün haricinde gelenîeri bir resmî adam zannederek selâma duranlar oluyordu. Ahmed Şevki Efendi inleyerek kapıdan sıyrıldı. Artık gelmişlerdi. kendi kendisine: «Şüphesiz bir genç!» dedi. Bir koğuşun önünden geçerken bir hastanın iniltisi arasında diğer bir yataktan güftesiz bir nağme işitti. iştihar emeli arkasında koşmasaydı da kendisine o evin sükûtu ile uygun olacak bir hayat vücuda getirseydi? Ahmed Şevki efendi: — Geliyoruz!. bu sefalet sahnesine bak» diyordu. içeriye girdiler. Ayak seslerini işitince gözlerini açtı. Araba durdu. Ahmed Cemil bunların içinde neşeli çocuklar. Yalnız bir sandalye vardı ki Ahmed Şevki efendiye verildi. böyle. Teşekkür edecek kelimeler bulamıyordu. Ali Şekib'le Ahmed Cemil atladılar.. arkadaşlarını tanıyınca yatağında doğruldu. koğuşlarının içinde yay takları görüyordu. Ne olurdu.. hastalığının vehametini idrâk edemeyen zavallılar gördü.. çiçekli. bütün beşeriyetin iltiyam bulmaz yaralan bir an içinde aklına geldi. Acaba onu ne halde görecekler? Şimdi merdivenleri çıkmışlar. kendilerine refakat eden hizmetkâr çekildi.. Bir el çelikten tırnaklarıyle kalbini sıkıyor. baştan başa insanlığın feci levhası şeklinde dehşetini gözlerinin önüne seren bu yerden kaçmak.« .. basamağa korka korka basarak hopladı. bir ses: «Bak. o sükûnun içme atarak bu saadet yuvasını bir fırtınanın velvelesine boğmuştu. yer gösterebilmek için telâş etti.

Ahmed Cemil ayakta kaldı. Onlar Raci'ye kendisinden bahse cesaret etmediler.» diyordu. Ahmed Şevki efendi bir aralık saatine baktı. kuvvet için ilâç alıyorum. biraz öksürükle dermansızlık var.. o: «Arkadaşınıza ben bakıyorum. yalnız Ali Şekib. Bir aralık Raci Ahmed Cemil'e baktı: — S. Yürüyebilecek bir hale gelirsem hemen dışarıya can atacağım. Ahmed Şevki efendi tekrar saatine bakıyordu. fakat artık suallerin aşağısı gelmiyordu. Çıkarken tanıdıklardan bir genç tabibe tesadüf ettiler. teessüf değil bundan bir memnuniyet hissederek vak'aya vukufunu ona söytlemekten de bir intikam lezzeti duyduğunu fark etti. elini sıkmak için ihtiyaMAI VE SĐYAH 213 ¦cim var. Ahmed Şevki efendi anlatıyor. Tezkere hemen orada kurşun kalemiyle karalanıvermiş dört satırdan ibaretti. buna lüzum da yoktu. matemine tamamen iştirak ederim. haset hissi şu ölüm yatağında bile ona kin telkin etmekten hâli değildi.z de matbaadan çıkmışsınız. Raci'nin yalan söylediğini. Raci onun bir türlü ayakta kalmasına razı olamıyordu. En nihayet kendisi hakkında bir rey almak için. tabip cevap verdi: «— Ümit ne vakit kesilir?. zannederim. «ya. Seni görmek.» dedi.» dedi. Sana verilecek bir çok havadisim de var. müteverrimlere mahsus bir müs-tantik inceliğiyle: «Ben de artık bir haftaya kadar çıkarım. Ahmed Cemil dikkat ediyordu. Ahmed Cemil. Ahmed Şevki efendi: «ümit var mı?» diyordu.. Seni birçok defalar aradığım halde ele geçirmek mümkün olmadı. üzerinde «Ahmed Cemil bey için» kelimeleri vardı. Raci'nin artık bitmiş olduğuna çökmüş yanakları. Seni ne kadar meşguliyet arasında düşündüğümü tasavvur edebiisen müteha -sis olurdun. Şimdi sualler başladı. yalnız karısıyle Nedim'i unuttu. Ahmed Cemilin ayakta kalmak için ısrarına karşı sükût etti.. buraya geleliden beri matbuat âleminin vukuatını öğrenmek istedi. Ahmed Cemil bir cevap vermeğe cesaret bulamayarak ilâç şişelerini muayene etmekle meşgul oldu. Beni çok sarsmış» mütalâasıyle bir cevap ekledi. daha sorulacak çok şeyler var. Her şeyden bahsetmiş idi. bir veremli simada ölüme tekaddüm eden bu câmid rengi. Hüseyin Nazminin yazısını tanıdı. teessüf ettim! dedi. sonra onların «elbette!» deyişlerine mukabil «bir daha içmeyeceğim.. Hüseyin Nazminin ne havadisi . Fakat o artık Raci'yi tamamiyle affa meyyal idi. gözlerin sönmeğe müheyya bir kandil ucunda parlayan ziya bakiyesini andırır nigâhı şehadet ediyordu.kenarına ilişti. «Hedefi olduğun müthiş darbeyi haber aldım. O ısrar ediyor. Yarın sabah gelip beni idarede gör. bu âlemin kendine mahsus havasım naklediyordu.» Son cümleye Ahmed Cemil hepsinden ziyade ehemmiyet verdi. «Şuraya siz de sıkışırsınız. hep o içkinin seyyi'esi değil mi?» diyordu.» Ali Şekibin dükkânına geldikleri vakit cam kapının aralığında bükülmüş bir kâğıt parçası buldular. «daha oturunuz. Yalnız Raci kendisini affetmiyordu.» diyordu.

haber vermediği için pek iyi etmiş olduğunu söylüyordu. —¦ Nereye gidiyorsun? . titriyordu. iki hafta içinde büyük bir hastalıktan çıkmış dibi duran zayıf..olabilir? Bir aralık sabırsızlığından gidip kalemde aramak istedi. tesadüf etmek ümidi şimdi kalbinde bütün hissiyata galebe etmig. merakımdan çatlayacağım. — Havadis!.. Köprü'de vapuru beklemek lâzım geddi. odacıdan soru: — Hüseyin Nazmi bey? O kalemden çıkalı bir saat olmuştu. Onun hakkındaki derin meftuniyeti. Kapıyı bu defa uşak açtı.. Eve kadar gitti. bir kere daha. Ahmed Cemil kendisini zaptetti.. Bir aralık kendi kendine: — Ya henüz köye avdet etmemişse!.. Köşke gitmek çâresi aklına gelince artık duramıyordu... vehmiyle. şu kâğıt parçasında. Köşkün çıngırağını çekerken. onları ıskat ederek yalnız o sesini yükseltmeğe başlamış idi. güya bir parça onun sıcaklığını duyarak birdenbire o sevda ateşi bütün kuvvetiyle yeniden alevlenmiş idi. bura-^ da geçirdiği yarım saat bir uzun gün kadar sürdü. altlarında birer siyah daire beliren gözlerini.. Ahmed Cemil de şu dakikada büyük matemlerden sonra birbirini seven iki kalbin ilk tesadüfünde hissedilen ağlamak arzusuyle Hüseyin Nazmi'ye bakıyordu. Hüseyin Nazmi'nin tezkeresini alır almaz birden inkişaf eden bir his Erenköyü'ne gitmek için onu sürüklüyordu. Sonra birden arkadaşının. fakat Lâmia'dan bir âşıkane haber getirmiş gibi onun kardeşinin şu yazısında. dedi. Kendi kendisine «yarma kadar beklemek mümkün değil. — Beyefendi geldi mi? Hüseyin Nazmi'nin geldiğini haber aldıktan sonra bir inşirah duydu. böyle bir gün kapıyı onun açtığını tahattur ederek onun mütebessim simasını karşısında görecekmiş. Fesi ile pardesüsünü çıkarıp fırlatmak için arkadaşının gözlerinden gözlerini ayırdı: — Vereceğin havadisi söyle. o kadar. o akşam Erenköyü'ne gideceğini haber verdikten sonra bir an evvel yetişmek için yokuşlardan uçarak indi. Hüseyin Nazmi'nin vereceği havadisi öğrenmek için sebepsiz şedid bir arzu. Lâmia'ya tekrar.. Fakat burada beklemek mümkün değildi. Gidiyorum. geçirdiği ıstırap devresi: arasında biraz şiddetini kaybetmiş.. çökük çehresini. Köşke gitsem ne olur?» dedi. arkadaşlarından ayrılarak Babıâliye girdi. kavi bir ihtiyaç hissediyordu. dedi. musibetin kahrıyle hırpalanarak ihtiyar olmuş görünen bir vücudu görünce Ahmed Cemil'in karşısında gülmek değil ağlamak lâzım geleceğini hissederek durdu. O vakit ikisinin de gözlerinde daha o mateme dair bir kelime teati edilmeden seri ihtilâçlar hâsıl oldu. Merakını halletmek için burada da beklemek lâzım geleydi! Hüseyin Nazmi'ye ilk sözü bir sitem oldu! — Verecek havadisin ne olduğunu söyleseydin de buraya yorulmasaydım olmaz mıydı? Hüseyin Nazmi gülüyor. başka hislere yerini terkederek susmuş idi.

bu suali başka bir sual ile iptal etmek isteyerek: — Demek hemen gidiyorsun? dedi. Brüksel. Londra.— Yalnız orası belli değil... arkadaşından sevincini saklayamıyordu: — Nihayet tayin edilmek üzereyim.. ondan sonra. Cemil? Tebrikte teahhur ederek aldığı habere karşı durgun kaldığına utandı. Hüseyin Nazmi'nin hemen gitmesi onun için bir başka ehemmiyeti haizdi. Teşebbüslerimi biliyordun. . sana verecek başka bir haber var. bahtsız başlayarak yine bahtsız devam edecek gibi görünen hayatının muhrumiyetlerini takrir ettiği ağır bir yeis duydu. Madrid velhasıl bir yere.. fakat bunlar hep boşa çıkan emellerini... O gidecek olursa Lâmia ne olacak? O bulunmadıkça mesele birçok zorluklar kesbediyordu.. hiç olmazsa ondan bir vaad alacak olsa.. durduğu yerde vücudu sallanıyor zannetti.. MAĐVE SĐYAH 215 — Ne düşünüyorsunuz.. însan kendisinin sefaletinin derecesini bir servetin ihtişamı yanında.. Paris. Nefesi tıkanarak sordu: — Ne demek?.... bu bir saniye zarfında tâ mukaddemesinden şu ana kadar ikisinin hayatını teşkil eden tezad silsilesi fikrinin içinden geçti. Hüseyin Nazmi diyordu ki: — Kimbilir? Zannetmem ki o Ttadar çabuk gidebilmek mümkün olsun. Ahmed Cemil'in kulaklarına' ıbir şey tıkandı. Bu mesud refiki. Gözleri bulandı. Hüseyin Nazmi ellerini uğuşturuyor. Resmî muamele hiç olmazsa bir ay sürer. Hüseyin Nazmi'nin çocukça sevincine karşı Ahmed Cemil duruyordu. Hüseyin Nazmi'nin sesini bir uğultu içinde duydu.. o gülerek söyledi: — Senin küçük Lâmia'yı veriyoruz. Veriyoruz. emin bir hayata malik olduktan sonra istikbaline parlak bir meslek 'hazırlayan bu arkadaşı kıskandığı için değil. zengin bir babaya. benim için ilk meslek kademesini teşkil edecek bir yer olsun da. bedbahtlığının bir hükmünü bir saadet nümayişi karşısında daha büyük bir acı ile anlar. Ha. ne demek? Bu kelimenin başka bir mânası olup olmayacağını düşünüyordu. Ahmed Cemil bu ikinci şeyi bakleyerek arkadaşının yüzüne bakıyordu. sefaretlerden birine tayin edilmek için daima uğraşıyordum. buna da ayrıca memnun olacaksın. nihayet..

» dedi. kendisi?. bir akşam burada gezerken gözlerinin selâmı. bir yandan resmî vazifesiyle meşgul olarak. Lâmia. Nefsini zaptederek bir şey ilâve etmek istiyor. daha sonra o edebî müsamere. fakat bir kelime daha söylerse saklamak istediği bu müthiş ıstırabı.. şu şimdi kalbini kıvıran vahşî ye'si gizleyememek-ten korkuyordu. Şimdiye kadar söylemeli değil miydim? Ya beni anlamamış.. onları umulmayan bir vak'a alt üst edebilir.. O vakit Ahmed Cemil Lâmia'nın parlak ve siyah gözleriyle kendisine tatlı bir tebessüm içinde kavî bir sadakat vaadi yolladığını görüyordu. yahut güzel sanatlardan birine intisap edecekti.... bir yandan da bir mektebe. fakat bunu. duymadığı şeylerden bahseden bu adama o boş ve sabit nazariyle bakarken başka bir âlemde gibiydi... Aşkının bütün muhtasar tarihini teferruat ve tafsilâtıyle zihninden geçirdi. Ya o. ölmekten başka birşey kalmamıştır? Boğularak: — Tebrik ederim! dedi.. ya hukuka. annesinin ısrarına karşı nefsini . Bir aralık aklına son bir ümit geldi. hayatımda yalnız bunu muhafaza etmek isterim.. •••... alay ediyor. bütün hülyalarımı kaybettim. O zaman Hüseyin Nazmi tasavvurlarını anlatmağa başladı Tâyin olunacağı memlekete göre bir hayat tarzı ihtiyar edecekti. Demek onu bana vermeye-cekdiniz?. Lâmia'nın benim hayatıma lâzım bir şey olduğunu hissetmemiş ise?. eve bir enişte geliyor. şimdiden kendime nasıl bir hayat tâyinine başladım.. Lâmia'yı başkasına vermek beni öldürmek demek olacağını şu karşımda gülerek hülya kuran adam anlamalı. değil mi?.. Bu işittiğim şeyler hep yalan olabilir. diyordu. «Belki henüz bitmiş bir mesele değildir. aksini haber almaktan ürkerek istizaha hizmet edecek bir şey söylemekten çekiniyordu. o takarrür etmiş bir mesele.Hepsi hâtırasından birer birer geçiyordu. ya siyasal bilgilere. Kendi kendisine: — Ah! Mümkün değil!. Lâmia sesindir!» diyecek. yalnız Lâmia'nın muhabbetine bir senet hükmünde değil miydi ? Şimdi zihninde Lâ-mia'yı babasının. Lâkin ben. Ahmed Cemil şu dakikada Hüseyin Nazmi'ye hücum ederek bağırmak hevesini duydu. Ahmed Cemil karşısında anlamadığı.. Ya o defterin altına yazdığı iki kelime. Kendi kendisine: — Mümkün değil. fakat düğün teah-hür etse bile hiç olmazsa nikâh merasiminde hazır bulunmak istiyorum. ah ben!... Lâmia'nın çocukluğuna ait vak'alar^ Bon Marche'deki tesadüf. evet. Anlatıyor.. bir iskemleye düşmek nev'inden oturdu. Ah bilsen Cemil..... şimdi bana: «Hayır. fakat artık lâkırdıya devam edebilmek için kuvveti yoktu. şu sözler ağzından taşmak istiyordu : — Demek beni aldattınız?.» diyordu... kendisini kımıldamadan sabit nazarlı gözleriyle dinleyen arkadaşına uzun uzun emellerinden bahsediyordu.Hüseyin Nazmi alay ediyordu: — Ne demek olacak? Ben gidiyorum. Lâkin bilmiyorsun ki ben ona malik olamazsam benim için hayat bitmiştir. fakat sabredemedi: — Demek izdivaç meselesinin takarrürünü bekleyeceksin? — Hayır.

«Lâmia'yı bana veriniz» demek. Şimdi ne yapacak? Gözleri arabayı takip ederken o kendi kendisine soruyordu: — Buna da böyle tam bir teslimiyet ile mağlûp mu olacağım? Bir şeyler yapmayacak mıyım? Bir şeyleri kırıp parçalamayacak mıyım? Heyhat! Artık elinde kırılıp parçalanmış bir hayat kalmıştı.. Biraz dışarıya çıkabilmeği bir küçük necat vesilesi olmak üzere telâkki etti: — Evet. Ah! Bugün buraya niçin gelmişti? gu dakikada evinde. Şimdi Ahmed Cemil yine Lâmia'yı yine kendisi gibi şu boşa çıkan aşkm matemiyle mahzun görüyordu: Hüseyin Nazmi: Cevap vermiyorsun. havasız kalmış gibi ciğerleri darlaşıyordu. o hayatının her sırrına munis olan odacıtta olaydı. Ah! Onu şöyle avucunun içinde sıkarak ayaklarının altına atsa. fakirliği mesleksizliği aklına geldi. boğuluyordu. dedi.. artık bunalıyordu. bundan da vazgeçmek lâzım geliyor? Bir sarmaşığın üstünde iki serçe yekdiğerini kovalıyordu. Bir aralık: — Lâkin ben ne kadar cebîn bir adamım. sonra arkadaşının matemini düşünerek bu sualine nedamet etmiş göründü: — Canın sıkılıyorsa dışarıya çıkalım. dedi. kendi kendisine: «Đhtimal ben burada kalbimin koptuğunu hissederken o da yukarıda ağM A Đ VE SĐYAH 217 lıyor!.. . sabrını tüketiyordu. Hüseyin Nazmi çıkınca Ahmed Cemil ayağa kalktı.... Sonra bütün zavallılığı.. beni besleyiniz» demek mesabesinde değil miydi? Ah! Lâmia'nın beklemesi mümkün olabilse?. Niçin hepsini Hüseyin Nazmi'ye söylemiyorum? Neden şimdi bütün hakikati itiraf ederek: «Onu bana ver. ne kadar uzaktı!. Hüseyin Nazmi'nin karşısında bir şey yapamayarak durmak müthiş bir azap idi ki. sonra gözleri kapının önünden bir arabanın toz kao x x sırgalarma bulanarak geçişine daldı.. — Öyle ise beni biraz bekle.müdafaa edememiş bir zavallı sıfatıyle görüyor. Cemil ? diyordu. çıkalım. bunu mümkün olup da görse. Ahmed Cemil'in yalnız kalmağa ihtiyacı vardı. Lâmia'yı ne sıfatla talep edecek? Onun dest-i izdivacına nasıl hak iddia edecek ? Lâmia kendisinden ne kadar uzak. o benim olmayacak olursa.. mecnun bir yeis tuğyanı ile.» demiyorum. Ah! Onun kendisi için ağladığını bilse. evet.» diyordu. beni doyurunuz. Demek bu hülyasına da veda etmek. yalnız bu mükâfata mukabil onu kaybetmeğe muvafakat edecekti. hayat artık taşınamayacak bir yük hükmünde kalacak. hususiyle bugün onun bu derece biçareliğinde bu isteğe cesaret etmek: «Beni evinize kabul ediniz. giyineyim. yatağının üzerinde kıvranarak. yalnız bununla müteselli olacak. yastıkları ısırarak.. dedi. artık metanetini sarsıyor. bahçeye baktı. O muvaffak oluncaya kadar bekletseler!. Kütüphanenin penceresine dayandı. Lâmia'nın da matemini tutacaktı. Burada.

Bir aralık durduğu pencerenin altında kumların çıtırda-dığını işitti.. Ahmed Cemil şimdi Lâmiayı kaybetmekten değil. Lâmia başını çevirdi. yalnız bu nazar bir cinayet hükmünde idi. elini salladı. Hüseyin Nazmi: «Sen bilirsin! öyle ise bahçeye çıkalım!» dedi. Ahmed Cemil bu çehreyi bir defa daha görmeğe muhtaç idi.. Kim olduğunu görmüyordu.. Onlar. Sonra karşısındaki tuhaf bir işaret etmiş gibi küçük bir kahkaha ile güldü. Lâmia şimdi nazarında ona hiyanet etmiş bir vefasız sıfatında görünüyordu. eliyle göğsüne bastı. Hüseyin Nazmi içeriye: «Geç mi kaldım? diyerek» girdi. ruhunun içine sararak bu yadigârı hayatının biricik saadet nasibesi hükmünde . Bir nazar ki ba-kışıyle beraber ayrıldı. Demek Lâmia ile onun arasında hattâ bir ülfet bakiyesi. Evet. başını çeviriyordu. bir ayak sesi daha vardı. bir MAI VE SĐYAH 219 mazi yadışı bile kalmayacak? Demek aralarında her şey bitmişti?. şu bir saniyeden sonra Lâmia'ya bir husumet hissediyordu. Eğer Lâmia bu anî nazar içinde ona küçük bir tesliyet mânası göndermiş olsaydı hepsini unutacak. bir saniye sonraki lakayt nazariyle Lâmia güya yukarıya: «Ne kadar bahtiyarım!» derken aşağıya: «Bu kim oluyor?» demişti. gözleriyle onu âdeta çekiyordu. kapıya yaklaşıyorlardı. Biraz evvelki tebessümü ile. yalnız halledilecek bir merakı kalmıştı: — Acaba verdikleri nasıl adam? diyordu. şu pencerede kimse yokmuş gibi kayıtsız. Şimdi. Ahmed Cemil: «Ben zaten çıkmaktan vazgeçtim! dedi.. Ahmed Cemil artık onu görmemek için oturdu. köşke baktı. şüphesiz akşam seyranını yapmak için bahçe kapısına doğru ilerliyorlardı.. fakat bu öyle bir nazar idi ki hiç bir şey ifade etmemekle beraber Ahmed Cemil'e bütün hülyasının bir yalan olduğuna şüphe edilmeyecek bir bedahetle şehadet etmişti..büsbütün hurdahaş etseî... acaba Lamia da beraber mi? Evet. Ahmed Cemil ona da razı olmadı. sonra yavaş yavaş Lâmia'nın mürebbiyesini farketti. «Şimdi beni görecek!. . yalnız o kadar... onun için çıkmamağa karar vermişti. gözleri aşağıdaki pencereye tesadüf etti. Artık onu istemiyordu. besleyecekti.. Đkisini de arkalarından görüyordu. Ahmed Cemil bulunduğu yerde vücudunun eridiğini hissediyordu. Biraz evvel onu gülüyor görmekten tahammül edilemez bir işkence duymuştu.. fakat bu nazardan müthiş bir ıstırap duyuyor.» diyordu. orada da Lâmia'yı tekrar görmek tehlikesi vardı. hele Lâmia'nm o yukarıya bakarken güldüğünü bir cinayet kabilinden affetmiyordu. Artık ona tekrar tesadüf etmekten korkuyordu. yalnız o nazarın hâtırasını bütün kırılan aşkının bir yadigârı kabilinden hayatının sonuna kadar saklayacak. onu görmeğe nasıl tahammül edecek? O zaman mürebbiyesine yetişmek için Lâmia'nm biraz acele yürüdüğünü gördü. manasız idi. bir nazar ki güya orada. Lâmia köşkün ikinci katına bakıyordu.

.» diyor. Erkân-ı harbe mahsus alâmetle müzeyyen elbise içinde ona mağrurâne bir istihza ile bakıyor gibi duran bu resme yalnız bir göz attıktan sonra* o çehreyi soğuk bulmak istedi.. Hüseyin Nazmi yanına kadar gitti. Evet Lâmia kendisinisevmiyor. sadece «Lâmia!. Ahmed Cemil bunda da. beş dakika evvel kavî bir muhabbet teminatı hükmünde olan bütün o hâtıraların mânâsız şeyler olduğunu. ne derin bir nıühlik marazla hasta idi. Şimdi ondan da ayrıca nefret ediyordu. bu aşkı yalnız kendisi icad ve tezyin ettiğini anlatmıştı. fakat bekleyiniz!» diyecekti. çökük yanaklarıyle gerilerek daha zayıf bir hal almış. sen hastasın! dedi. Hüseyin Nazmi cevap verdi: — Oh!..Lâmia'yı ağlıyor tevehhüm ediyordu. Elleri ateşler içinde yanıyordu. Bu tabir ağzından nasıl sahte bir nağme ile çıkıyordu.» diyemiyordu. fütursuz nazarı olmasaydı şu dakikada hepsini itiraf edecekti. ellerini tuttu: — Lâkin Cemil.^. Uzun uzun muayene etmekten.. bilse ne kadar. Demek resmi de var? Bir resim ki Lâmia saatlerce onun temaşasına dalmış olacak! Hüseyin Nazmi kütüphanesinin çekmesinden çıkararak resmi uzattığı zaman Ahmed Cemil bunu bir an evvel görmek tehalükiyle almakta acele etti. göğsü sık sık nefeslerle şişerek donuk bir nazarla gözlerini ona dikmişti. Kayıtsız görünmek için ayağa kalktı güya kütphaneye bir göz atmak istemişçesine ilerleyerek Hüseyin Nazmi'nin yüzüne bakmaksızın sordu: — Hemşire Hanımı kime veriyorsunuz? Hemşire Hanım!. işte.. Oh! bak. «Ben fakirim.. bir mütalâa serdine kuvvet bulamayarak.. bütün dertlerini uyuşturucu bir zemzeme ile sallayan o ismi söylemiyor. Artık kalbinde ateşten bir pençe ile o nişanlı için tahammülünü aşan bir kıskançlık duyuyordu.. Lâmia'nm nişanlısına tesadüfü ihtimaline ait bir lâtife keşfediyor.. Lâmia'nm son kayıdsız. «Meselâ hizmetçilerden birinin bir manalı işaretine gülmüştür. Lâkin bu son nazar onu şimdiye kadar aldandığını. iskemlesinin üzerinde kıvranmamak için kendisini zor zaptediyordu.. Bu resim!. Ahmed Cemil cevap vermedi... hasta. ve hiç bir vakit sevmemişti. resmini göstereyim.. bütün çehresi hafifçe.Hüseyin Nazmi şimdi arkadaşını garip bularak hayretle yüzüne bakıyordu. Ah! Zavallı hülya esiri!.. Evet. O şimdi mürebbiyesi-nin yanında belki nişanlısını görmek emeliyle koşarak yürüyordu... Ahmed Cemil'in gözleri ağlamış gibi kızarmış. biraz evvel yarım kalan bahse riceti tercih ederek: . Lâmia ne kadar bahtiyar! Nasıl gülüyor! Elleri kilitleniyor. Bütün hülyalarını semavî bir beşik içine koyarak. bu nahoş tesirin zail olabilmesi korkusuyle daha iyi görmekten çekinerek kütüphanenin kenarına bıraktı.. Demin gülerek yukarıya baş sallayışı.

» diyordu.. Sen beni bırak da kendinden bahset. bunlar bütün yaşamamış yahut yaşamaktan yorulmamış adamların sahte şiirleri.. Ondan uzak bulunacak olursa yesinin ezasını daha az Eyüb'e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu. o yalnız bir şey için çalışmakta devama kuvvet bulabiliyordu.. Ahmed Cemil dudaklarının arasından cevap verdi: — Matbaadan çekilmedim. o sevgili kitaplar.. kovuldum. Evet. Bu akşam iki arkadaş hayat-ı refikanelerinde belki birinci defa olarak yekdiğerinden sıkıldılar.. kütüphaneye giderek çekmeceyi çekti.. kolkola gördü.» diyerek arkadaşını yalnız bıraktığı vakit Ahmed Cemil büyük bir azaptan kurtulmuş gibi bir nefes aldı. bu ümüitsiz gördüğü arkadaşın yanında kendi ümitlerine dair söz söylemekten sıkılıyordu.. sahte felsefeleriydi. şimdi o şey Lâmia da. O şairler. bundan sonra ne A ±Đ 221 yapacağımı da bilmiyorum. sen ne yapacaksın?. elinden gidiyordu. Kapısını sürmeledi. Bütün şiir ve felsefe işte şu dakikada onun bu melal ve yesinde muhtevi idi. kendi kendisine: «Şimdi ben burada yeisimle zehirlenirken o yukarıda yine bahtiyarlığından gülüyor» dedi. Onu pek iyi görmemişti. — eliyle işaret ediyordu — uzak bir yerlere gitmek isterdim. bir sirkat ika ediyormuş korkusuyle muma yak-'laştı ve baktı: «Güzel değil!» diyordu. yalnızlığından emin olmak istiyordu. sonra istemeksizin ağzından şu cümle döküldü: Ah! Ben de gitmek isterdim. Okumak?.. Bir aralık aklına resim geldi. bir daha görmek istedi. Alarak utanılacak birşey yapıyormuş. Bundan sonra kimin için çalışacak ? Nasıl bir ümide hayatını vakfedecek ? Arkadaşından intişar eden yeis havası artık Hüseyin Nazmiye de sirayet etmişti... Hüseyin Nazmi: «Şayet okumak istersen kütphanenin anahtarları oradadır. uyuyamayacağını biliyordu. «Ah! sabah olsa da buradan kaçsam. Matbaadan çekilmişsin. soyunmadı. bundan sonra ne yapacağını bilmiyordu... şimdi?. Hüseyin Nazmi resmi oraya koymuştu. Ahmed Cemil de yalnız kalmakta acele ettiler. şimdi o da kendisinden bahse cesaret edemiyor. Artık bunların hepsinden nefret ediyordu.. O zaman onunla aynı çatının altında bulunmaktan elîm bir azap hissetti.— Demek gidiyorsun? dedi. ben de bir yerlere. derslerini de bırakmıştın.. Onların . açık penceresinin yanma oturdu. Arkadaşının bu sözü Hüseyin Nazmi'ye istizah etmek istediği şeylere dair sual iradı için cesaret verdi: — Hakikaten. Sonra birden zihninde bu resmin sahibiyle Lâmia'yı yanyana. Hüseyin Nazmi onu yalnız bırakmakta.

. Seninle burada iki kişi yanyana. Đkbal başını kaldırıyor. güya içinden bütün hayatı kemiklerini kıran bir ıstırap arasında mengenelerle. yorganları parçalamak isteyerek kıvrandı. Sabahleyin kütüphanenin açık odasından Hüseyin Nazmı baktığı zaman arkadaşını göremedi. o kadar genç öldüğüne teessüf etmemekli-ğin için sana kendimi göstermeye geldim. Đkbal'in mezarına yaklaşınca bacaklarında bir zaaf hâsıl oluyor. ben dikişimi dikerken kendimizi mesut zannettiğimiz zamanlara benzer bir refakatle fakat bu defa ebedî ve mesut bir rafakatle. insanlardan eser görülen taraflarından kaçtı. perişan güneş kırıntıları toprakların siyah ratıp rengine dökülmüş. karşı karşıya.. haniya bir vakitler sen kitabını okurken. o hayale bakarak gözleri bu defa — bir kırılmış hayatın matemine tahammül için karar verildikten sonra akan sakin. şimdi kalbinde feveran eden canavar kıskançlığıyle vahşî bir yeis içinde kendisini yatağa attı. şu parmaklığın yanında. îki tarafı parmaklıklarla1 çevrilmiş mezarlardan bakan taşların nigâhı altında yürüdü. güya bu mahrem gençlik yatağının üzerine pullu bir tesliyet sütresi çekmek istemişti. Gidip güya ona: «Bak! Ben de senin gibiyim. parmaklıktan baktı. o saatte Ahmed Cemil Eyüb'e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu. bir çocuk mezarıyle gençliğine doyamadığı için başını bükmüş gibi duran bir genç kadının mezar taşı arasında îkbal'in henüz taşı dikilmemiş. fakat içeriye girmek için cesaret bulamadı.» demek istiyordu. orada yüzü koyun.. çekiliyormuş gibi kollarım kıvırdı. Burada. Şimdi gözlerinin önünde bu kabir açılıyor. güneşin altında. Resmi. Đkbalin mezarına gitmek için ihtiyaç duymuştu. •Tayin edemediği bir sebeple bugün Eyüb'e. son bir öpüşme içinde birbiri için ağladılar. yatardık!» diyordu. sükût ve ârâma nasıl yakın bir saadet var!. tesliyet ve istirahat veren yaşlarla — burada.ikisini dtıdak dudağa tahayyül etti. güya bu hoş sükûn köşesine bir hayat tebessümü yollamaktan utanarak.. Ah! o geceden ne kadar uzaklardayım!» diyordu. ibaşını tuttu. oraya mümkün mertebeye genç vâsıl olmak için yavaş yürüyordu. seni de yatağımın yanına alarak beraberce. bu toprakların yumuşak kucağında. «Sen de mi. açık duran çekmeceye fırlattı: «Ah! Bir gece yine burada nasıl bir ümit ile uyuyanıamıştım.. Đkbal'in o makberden çıkan sesini duyuyordu. elenerek muhteriz. O zaman vahşi bir kıskançlığın müthiş ateşini duydu. Nihayet onun taze kabrini kucaklayan mezarlığın önüne gelince durdu. Birer yeşil sütun gibi uzanan iki servinin fevkinde süzülerek. burada yalnız Ölüler arasında dolaşmak istiyordu. Eyüb'ün tenha sokaklarından geçti.. Ahmed Cemil bu sözleri işitiyor. belki henüz toprağı kuramamış kabri büsbütün ölmemiş bir hasta yatağı gibi şifaya muntazır mütereddit bir eda ile uzanmış yatmıştı.. Oh! Bilsen burası ne kadar rahat! Şu muhteriz. işte orada idi. ba-ğırmamak için yastıkları ezerek. ona daha. sana da biraz yer açmak için sıkışarak. Şimdi kardeşiyle kendisinin hayatında bir başka türlü mücaneset görüyor. yaşları kuruma-mış. şu derin sükûn içinde. onun için o ülünün hatırasıyie kendi mahrum hayatının arasında her vakitten ziyade bir rabıta keşfediyordu. hâlâ mağmum gözleriyle gülmeğe çalışarak — o son def a-ki nazariyle bir tebessüm yollayarak — bakıyordu. kardeşim? Sen de benim gibi hayatın fena bir latifesine mi tesadüf ettin?. bilsen ne hoş bir hayat. Ahmed Cemil orada durdu.

Fakat artık birini feda etmek lâzım geldi. sonra birdenbire sırrını tevdi ihtiyacına mağlûp olarak paraları titreye titreye mendilinin ucuna sararken Ahmed Cemil'e anlatt: — Bu kâğıdı anladınız a.. O vakit kendisiyle annesi kalıyordu. Şimdi buna da çare buluyor. onu hiç affedemeyeceğim. biri müstehzi tebessümüyle. sonra o söyledikçe anladı: — Beyefendi rica ederim. Artık ikmal edemedi. Birdenbire kalbi büyük bir heyecanla çarptı. bir umumî vekâlet ita ederek meselenin tesviyesini onun reyine bırakıyor. Ye-nicami avlusundan geçerek imarethanenin önüne gelmişti ki bir kadın sesi «Beyefendi» dedi. «o lâzım değü. iyi yapıyorum.. yine onun için feda ediyorum.. değil mi?... karşısından Vehbi bey geliyordu. size tesadüf ettiğime ne kadar memnunum!.. Artık her şeyi tesviye için zihnen karar veriyor. Yavaş yavaş birşey yapamayâctgînî|yal. bu halde. ikisi de yaklaştıkça yekdiğerine mağlûp olmak istemeyerek gözlerini indirmiyorlar .. yaşlar tamamiyle boşanmıştı. bütün zorluklara karşı türlü kolaylıklar icat ederek çare buluyordu.. şimdi nasıl mağlûp çıkıyordu! Yoluna bir Vehbi beyin tesadüfü bütün hayatmm mecrasını tebdil etmişti.. Fakat zihninde müziç bir endişe vardı..» diyordu. şuna bakar mısınız? Kadın bir sarraf dükkânının önünde elinde bir demiryolu kâğıdını göstererek: — Bunun hesabını anlayamadım. zannediyordum.. Ahmed Cemil o istihza tebessümünü gördü.-*" JsaDialı caaaesını çıkıyordu.. Matbaanın önüne geliyordu. Bu cadde!.nız kardeşinin hâtırasını belki rencide edecek şeyler tahaddü-süne sebep olacağını anlamış. Hissiyata taallûk eden şeylerde erkekler kadmlannne kadar dununda!. diyordu. değil mi efendim?. Bütün münkariz emelleri için artık mustarip değildi. dar kapısından dehlizi gördü. Onları hâlâ saklıyordum. — Yüzünü örten peçenin altında ağlıyordu — onunla bir vakitler bu kâğıtlar için kavga etmiştik.. ölüme benzeyen bir hayat ile yaşamakta devam ederim.. j. kaç kuruş ediyorsa tamam alayım da.» diyordu... birden bu adam hakkında duyduğu nefret ve adavet feveran etti... Onları Ali Şekib'e havale ediyor. günler geçerek muhakemesine hüküm geldikçe intikam almak ümidi tezelzüle uğramıştı..Pacağım?» diyordu. öteki kinden tutuşmuş nazariyle bakışıyorlardı. Buradan nasıl geçmek emelinde idi.. Ah!.. buna mağlûp olmamak. elinde olmaksızın başını çevirdi. Nedim'in kâğıtlarından biri.... bir valide var.. O başını sallıyor... bundan tahammül edilmeyecek bir eza hissetti. Ahmed Cemil yüreği ezilerek ayrıldı. Zaten artık hayatında zor işler bir evle matbaadan ibaret kalmıştı.. Zevcimin hastahanede ölmesine müsaade edemezdim. evvelâ karşısındakini tanıyamadı. O vak'adan sonra onu hiç görmemişti.... kendi kendine: «Đkbal sağ olaydı demek o da affedecekti. Bu müşküllere zihninde karar verdikçe: «Ah! yalnız o herif kalıyor! Ona ne ya. Ah! bilseniz. O zaman istikametini tedbil ederek geçmek lâzım gelirken o alevli gözleriyle doğrudan . fakat hekimlerin kat'i ümit ettiklerini anladıktan sonra. Bu sesi tanıyarak başını çevirdi. Şimdi..» diyordu. madem ki yaşamak için bir sebep var. kendi kendisine: «Evet.Buradan ayrıldıktan sonra Ahmed Cemil kalbinde bir hif-fet hissediyordu.. Güya o ziyaret. durmayarak geçti. buna mukabele etmek için mücbir bir arzu duydu... bütün hayatının acılarını lâtif bir gayş ile uyuşturmuştu. bakınız. Ahmed Cemil sarraftan aldığı izahatı Raci'nin zevcesine teşrih etmek istedi.

. sonra gülümseyen. kolunu açabilmek ne kadar mümkünse o kadar açtı.. Said'le gülerek dinliyorlardı. ona tâ kalbinin kan döken cerihasından kop. Hattâ arkadaşının dükkânına girerken tebessüm ediyordu. ona bir kelime söylemek zamanını bırakmaksızın çevrildi. Ahmed Cemil güya halkı oraya biriktiren bu vak'adan amil değilmişçesine sükûnla ilerliyordu. fakat sallandı. Düşmedi. Vehbi bey şu dakikada sol yanağından muzdarip olmalıdır. Nihayet Ahmed Cemil de tasavvurunu söyledi: O da ev ile matbaa meselesinden dolayı dâvaya Ali Şekib'i tevkil edeceğini anlattı. sahiib-i imtiyazın ömründe belki birinci defa olmak üzere hiddet ederek dün matbaada aralarında münazaa tahaddüs ettiğini en küçük teferrüatiyle. Hüseyin BaMai ve Siyah — F. mecruh .muş bir kuvvetle vurmuştu: öyle ki Vehbi beyi dükkânlarının kapısının önünde hava alan kitapçılar. birden bu muvakkat neşve güya damarlarında dondu. neticesiz kalmış bir meslek hülyasının hüsranı. hususiyle o tekmeyi. Ahmed Cemil iade etmiş oluyordu. ikisinin de taklitlerini yaparak. hepsi bu hayatın olanca acıları o tokatın içinde idi. Bir aralık dükkânın camlarından Hüseyin Nazmi'nin geçtiğini gördü. «Ne var?» dedi. bir saniye kadar durdu. yan tarafa bir adım atmak istedi. şimdi senin herifle Hüseyin Baha efendi tutuştu. Tam karşı karşıya gelmiş bulundular.. münkesir aşkının feryadı.Ahmed Cemil'in bütün. Ali Şekib'in dükkânına girdi. daha sonra: — Ha. hepsinin birden toplanan yeisile dolu olan bu. ailesinin mahvolmuş saadeti. yolcular düşecek zannettiler. haberiniz yok. O hikâyesini tekrar etti: — Ne olacak. Fakat artık vakit kalmamıştı. Şimdi kalbinde büsbütün bir hiffet duyuyordu. Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin kararı veçhile Hüseyin Baha efendiye vereceği maaşı bu ay kesmek istediğini. dedi. hayatında münkariz olan neler varsa. Ahmed Şevki efendi netice vehamet kesbederse kendisinin de mutasarrır olacağını düşünmek istemeyerek sevmiyor. mümkün olursa haciz. zevkinden gülüyordu. O hayretle baktı.doğruya Vehbi beyin önüne yürüdü. mahvolan emelleri. şimşek gibi gürültü ile çakan bir tokatla Vehbi beyin yüzüne çarptı. artık âdeta eğlenerek anlatıyordu. 15 ha efendinin gözlük perendejlerini tadat ederek anlatıyordu. Orada Ahmed Şevki efendiyi ortalarına alarak Ali Şekib. Đkbal'in faciası. Bu tokat!. etrafını almak üzere yaklaşan halktan kaçarak matbaasına ilerledi. Bununla nice hazmedilmiş tahkirleri. Güya bu tokatla bütün elem yüklerini silkip atmış gibiydi. Nihayet dâva. Ahmed Cemil gülüyor. . bir akşam bu mülevves mahlûkun ağzından dökülen levsleri. Onu görünce hep bir ağızdan «Đşte!» dediler. sonra cevabını beklemeksizin. Onun birden o tebessümü uçtu. hepsi tekrar başlaması için Ahmed Şevki efendiye baktılar. gazetenin tatili. el. Ahmed Cemil onun şimdi sararan çehresine: «Bana mı gülüyordunuz?» sualini fırlattı.

. bu mini mini kö-/ şecik. bu kabir ziyaretinin sükûn hediyesi. gülmemek için sebepleri olmayan arkadaşların arasında duramadı. kısık bir inilti gibi başladı.zaman içinde hayatın ne zâlim sillesine uğramış idi! Daha hayatın henüz mukaddemesinde iken bundan sonra kırılmış emellerle.. aczin_ve_yeisin meftuniyetiylejakan sıcakjveJu^daiûlaJar. o matemlerinin mültecasına koşmak için çıktı. burada yalnız kendisinin haya-¦ tından başka bir şey yoktu.aşkı kalbinde feryad etti: Ah! Lâmia. _Ne^ için bu. ümidsiz senelerin kuru geçişi içinde kırık bir hayatı sürüklemek onun için ne büyük bir işkence idi. bana her vakitten ziyade gülünüz. Şimdi ağlıyordu. burada dünden beri MAI VE SĐYAH 227 tazyik ede ede kendisini hasta eden ıstırap feryadını salıvermek mümkün idi. onun. şimdi evine. Bu duvarlar. Evet. kim bilir! yirmi sene. burada hiç utanmayarak nefsini zabta lüzum görmeyerek kalbinin olanca yaralarını şu sâkit fakat müşfik mahrem dostlarını önlerine serebilirdi. Bu evvelâ boğuk. bazan melûl bir eda ile yavaş yavaş. bazan ondan kaçmak isteyerek.. kadar hülya esiri olmuş _idi! ~"~ .. arkadaş resimlerine.» demek isteyen. Şimdi bütün matemler hep birden uyanmış idi. o nasibsiz. belki kırk sene. Lâmia'yı.ancak beş senelik . Yataklığın sütununu tuttu. Bu odacık. başını. yalnız onun idi. Artık kuvveti kalmamıştı. bunlar bi-ribirine karışıyor. onun hüvi-/ yetiyle tahamnıür eylemiş idi. babasını. Đkbal'i. yalnızlığından emin olmak için kapısını sürmeledikten sonra bütün buradaki hissiyatına mahrem olan şeylere. o tokatm itminan ve tes-liyeti birden silindi. uçup silinerek zihninin içinden geçiyordu. ' bu bütün ufak tefek. onun hayatının nefesiyle teneffüs etmiş.la ağlıyordu. sönmüş hülyalarla. / /«Nasıl yaşıyacağım?» diyordu. şu minderle yatak. o zaman yine babasının. Burada ne utanılacak yabancılar. gözlerini kapadı. duvarlara kendisini görmekten malızuz olarak mütebessim bakıyor gibi duran mektepte yapılmış levhalara ıbakti. ^ 19 Odasında büsbütün yalnız kalmak. Lâmia'nm çehreleri birer birer. merhamet arayan şaşırmış gözlerle baktı. zihninin içinde bir şimşek tekerrüriyle birbirini takip eden levhalar gibi sonsuz bir silsile şeklinde görüyordu.» diyecekti.. artık burada. unutulmaz matemlerle istikbalin önüne çıkacak.. ve salıverdi. Burada kendisini olduğu gibi gösterebilir. ateşler içinde yanan başını bu soğuk demire dayadı. senelerden beri onun kalbiyle birlikte i çarpmış. «işte ben seni bu omuzlan çöktüren yüklerle yaşayacağım. Babasının vefatmdan sonra geçen beş senelik . kitaplara.! Sahih Lâ-mia'yı da kaybediyor mu? Hayatında dünkü gece bir fena rüya değil miydi? O vakit hakikatin bütün acısı tekrar uyandı. sakin ve âheste^yaşlarja. / ne sıkılacak arkadaşlar vardı.. Ikbal'in. «bu gün sizin tesliyetinizin kollarına başka bir ıstırap ile geliyorum.. Ah! Bundan sonra yaşayacağı seneler.

ondan neler beklemiş idi^f Şimdi o kadar çocuk olduğundan utanıyordu.Jiay.. Bu eserden neler beklemiş. bu küçük defteri avucunun içinde muzır bir böcek gibi sıkıyordu. okumadı. kendisine sahte esaslar üzerine Jturulnmş . belki onbeş gün. kendisine ne kazandırabilirdi? Merak ederek bir göz atacakların ka-yıdsız bir tebessümünden.» deyişlerinden nasıl üşüyecek.. Bu. Şimdi Raci'yi haklı buluyordu.. fena bulmaya hazırlanmış beş on arkadaşın ağzında yalan tebriklerden başka bu eserden ne ümid olunabilirdi? OJbuna hayatının en_güzeLBagŞasıru_feda etmiş. Bunu. Halbuki o.bir. onu şuracıkta en küçük bir yaşamak arzusundan tam bir mahrumiyet içinde bırakmış idi..ayrıljnak^^niardjjijbir nişane bile bırakmamak için ihtiyacı . ne hasetlere tesadüf edecek! Gözlerinin içi size temin ettikleri şeyin zıddiytle gülen bir takım adamların «Bu ne ulvî şiir!.. O artık ölmüş bir çocuğun boş ve soğuk gömleğinden başka birşey miydi? Yazıhanesine gitti. o biçare malûl dimağ... o halde buna ne lüzum var?. Bu eserden nefret ediyor... şimdi mademki artık Lâmia elinden kaçıyor. Đşte şimdi Hakikatin insafsız rüzgârları üzerinden geçtikçe o hülyaları hej) birer birer düşünmüş. ^n_y£_ruJhunj^jbjTak_mıs_jdi. O zaman eserini düşündü. onunla nasıl ümidlerin tahakkukunu temin edecek zannetmişti.. Ah! Artji^ulyajarından^ büsbütün . Fakat. mademki onu kendisine bırakmıyorlar ve bütün o aşk dünyası bir yalandan başka birşey değilmiş.at vücude getirmiş idi.. / En küçük sebepleri en büyük hülyalara kâfr* addetmiş. okumak için bir heves duymadı. daha sonra müebbed bir nisyan! Yalnız onbeş günlük bir mes-tî lezzeti için ne tahriklere hedef olacak. aramaksızın hemen bir yerinden açarak baktı. kapadı..Biraz hayatın maddiyetini düşünmüş. o defteri — bir vakitler eline aldıkça PF^ 2'28 MAĐ VE SĐYAH göğsünü gurur ile şişiren o defteri — bugün bir ölü yadigârı gibi soğuk bir hisle aldı. şimdi ondan bir soğukluk tereşşüh ederek vücudunu üşütüyordu. ahmakça bir hülyanın galat rüyetiyle malûl gözlerine başka türlü görünen matbuat âlemine attıktan sonra ne olacaktı? Bunun neşvesi ne kadar sürecekti? Bir hafta. Ah! Bu eser!.. Ah! Bu eseri! Fakat şimdi ona ne lüzum var?. Bir vakitler bunun için neler kurmuş. kırık hayatının intikamını ondan almak istiyordu. bu toprak parçasının üstünde bir şür bulutuna sarınarak uçmak için çalışmamış olsaydı bugün bu kadar mağlûp olmayacaktı.. evet o malûl bir dimağdan başka birşey değildi..

» diyordu. geçtiği yerde külden esmer kümecikler bırakarak aşağıda. kâğıt bir müddet kızgın küllerin üzerinde tereddüt ediyor gibi durdu.. Kâğıtlar böyle yaprak yaprak teakup etti. münevver gözleriyle giren Ahmed Cemü'in yerinde şimdi yanakları çökmüş.. Artık duman azalıyor. O zaman Ahmed Cemil iki eliyle defteri ortasından ayırdı.vardı.. Ah sahte şiirler!. Şimdi esmer. sıktıkça garip bir lezzet alıyordu. Birden aklına birşey geldi. .. Bu vücudu ne yapacak? Onu kaldırıp atmak için ne büyük arzusu vardı! Fakat ona tasarruf hakkı başka birisine ait idi. üzerlerinden bir kırmızı rüzgâr uçtu.. Kendisini öldüren bunlar değil miydi ? Sonra onlar da ibirer birer ölmüşlerdi. Onu da öldürmek. şimdi esmer bir kül tabakası şeklinde duran bu kâğıdın üzerinde bir beyazlıkla be. Daha sonra o sarı kıvrıntılardan bir ateş dalgası geçti.. Onu yaktığına. Kemiklerini kırarak biribirine geçirmek istediği bir düşman eli gibi bu defteri avucunun içinde sıkıyor. şu elindeki defteri yavaş yavaş. Ahmed Cemil bir hande ile bakıyor. Sobanın kapağını kapadı. bunu soktu. kıştan beri içine yırtılarak atılan küçük kâğıtlarla dolmuştu. onun azap ile kıvranışından haz ala ala yakmak için bu birikmiş kâğıt parçalarından. gözleri tâ nihayette bir yabancı yazının müphem şekline tesadüf etti: Tebrik ederim. sefil bir hakikat. sobasına koş- tu. Bir yaprak daha kopardı.. kat'î bir netice ile tamiri mümkün olmayan bir hatime ile bütün hayatının yalanlarını boğup öldürdüğüne tam bir kanaat duydu. Ah! Bu yalan! Hayatının en büyük yalanı!.liren yazılara bakıyordu. nihayet son yaprağı attı. Bir kibrit çakarak bunları tutuşturdu. üryan.. köşelerde daha yakacak şeyler arıyordu. Tamamiyle yanması için bekledi. O zaman Ahmed Cemil bunun üzerinde bir beyazlıkla farkedilen yazıları derin derin süzdü. buruşuk bir meyyit siması gibi serilmişti. sonra yer yer sarardı. «Hebrik ederim!» Bu sözün aksi kulaklarının içinde bir zehirli yılanın ıslığı gibi soğuk bir ürperme akıtarak geçiyordu. kopmanıakta ısrar eden diğer bir yaprakğı kıvırarak.. ötekiler gibi bunu da mevcudiyet sahnesinden kaldırmak istiyordu. bu son malûl dimağ nişanesi kalmıştı. Ah! Yalan!. Beş sene evvel hayata uzun kumral' saçlarıyle. kâğıtlar küçük bir çıtırtı ile harekete geldi. bir an içinde kıpkırmızı oldu: sonra çıtırdayarak. Artık hayatında işte yalnız bir hakikat kalmıştı Emelsiz. evvelâ bir yaprak kopardı. kâğıdın her tarafından birer küçük alev çıktı.. «Ah yalan şeyler!. Đdindi yalnız bu eser. dudakları hayatının matem acısıyle takallüs etmiş harap bir vücut.. onları okumak istedi. ümitle. Şimdi bunlardan tüterek intişar eden duman Ahmed Cemil'in gözlerini dolduruyordu. Bir iki satırım okudu. eserine bir ateş zemini hazırlamak istiyordu. son bir ihtizar feryadıyle şerha şerha yarılarak söndü. bükerek attı. birdenbire duyulmuş bir acı ile kıvrandı. ateş kâğıtların arasından kayarak. Bu.... artık emellerinin silsilesine onunla şu sobanın içinde hâlâ çıtırdayan bu küllerle bir hatime verdiğine. bu son yaprağın üzerinde de alevden bir rüğgâr esti. o güya ıstırabından kıvranarak kolları büküle büküle yandıkça Ahmed Cemil'in şiirinin şu intiharı temaşasından cehennemi bir zevk duyuyordu.

o da o mahvolmuş kuvvetlere iltihak edecek. fakat henüz ölülerimin silsilesi bitmiş olmadı. harita kendisine bakıyor. hayatının zaptolunamayan şiirlerine fasih bir tercüman gibi gelen bu naşidenin bediî esirini kaçırmamak için sahibini görmek istemeyerek dinlerdi. mektepten mezuniyet şahadetnamesini buldu.. Burada hareket etmeyerek... Hüseyin Nazmi gidiyor. yabancılığında lâtif bir vahşet. saatlerin geçtiğini farketme-yerek nefsinden tam bir tecerrüt içinde duruyordu..» diyordu. yabis. mü-sekkir bir garabet hissolunan bu sesden bütün kalbinde hissedilip de mahiyeti tahlil imkânından kaçan hissiyat ona refakat eden bir ahenk ile uyanır. Fakat o ümitlerinin arkasından koşmak için giderken bu ümidlerinin inkırazından firar edecek. orada hayalinde uyanan âlemin temaşasına dalarak düşündü. iniltisiyle boğularak. üryan. Kendi kendisine: — Bir yerlere gitmek. O ses yaklaşıyordu. Gözleri bir aralık arkadaşının gideceği yerleri dolaştı.» Bu silsilenin tamamiyle bitmiş olması için yalnız kendisi mi kalmış idi? Đşte o da gidiyor. Bir arap sail vardı ki haftada bir gün öğleyin ile ikindi arasında Süleymaniye'nin bu tenha sokağında Ahmed Cemil'in güftesini zaptedemediği acı bir neşide ile geçirdi. yazıhanesinin üstünde. O evde bulunduğu zaman başka bir cihanın başka bir tarzda yaratılmış bir mahlûkuna mahsus. bununla vilâyetlerden birine gidecekti. . sonra indi. gözlerini bu haritanın çöl deryalarına dikilerek. o kadar -uzak ki fikrim şu geçen hayatıma yetişemesin. kendisine sakin bir hayat ihzar edecek yerlere baktı. diyordu. kuvvet vermek isteyen bir nazarla gülümsüyordu. oranın asude hayat vehmi onun çıplak manzarasının hayali içinde bir sesin tesiri arzın fevkinde bir şey oldu. karşısında. yer yer birer ıstırap şehi-kıyle. solunda sağında çöl. göğsünü parçalayan son bir feryat ile başını kaldırdıktan sonra son nefesi bir figan gargarası içinde sönüp gidiyordu. O zaman yazıhanesinin önüne oturdu. uzaktan MAI VE SĐYAH Ü3Đ bir hayalin zemzemesi gibi bellisiz bir neşideyi işitmek veh-miyle titredi.Ne yapmak lâzım geleceğine artık karar vermişti. medid bir çöl olsun. öyle mi? O da gidecek. O zaman birden aklına bir gün arkadaşıyle Taksim bahçesinde ellerine ilk aldıkları şiir mecmuasından okudukları par-»<ga geldi. o da. sonra yavaş yavaş.. arkadaşıyle çocukluktan beri başlayan tezat silsilesini ikmal edecek. mecruh bir güvercin gibi âciz bir hamle ile yükselmek isterken birden bir meftuniyet ile bir sükût içinde düşerek. Bugün şu haritanın beyanını temaşası. bir müddet güya kanatlarıyle topraklarda sürüklene sürüklene çırpındıktan sonra meyus ve mütehas-sir bir nazarla göklere gözlerini dikerek. açarak okudu. O zaman çehresine son bir yeis azminin metaneti geldi. Evvelâ uzaktan pest ve derunî bir şikâyet başlamıştı. kâğıtlarının arasında araştırdı. «Öyle bir yer ki önünde ardında. Çekmesini açtı. «Mezaristanım başka 'bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle dolu..

yorgun ve aksak yürüyüşleriyle süzülen bir bulut şeklinde ilerliyor.. birbirini kovalamaktan yorgun düşerek bîtap bir visal busesiyle dudaklarını uzatıyor. o güneş. bir müthiş intırak ile dağıldı. Bugün bu garip neşideden duyduğu şey hiçbir tesirle mukayese edilemezdi Şu anlaşılmayan. Nazarın imtidadı imkânı kadar uzun. şu sobanın içinde hâlâ bir hayat bakiyesiyle çıtırdayan eserinin küllerine ayrı ayrı ağladıktan sonra bu hasta kalbin bütün elemleri. birdenbire ateş almış havaî bir fişenk şeklinde çıktı. tâ yukarıda da berrak. o zaman.. çıplak vücudlarıyle kumluğun ortasında bu tenha asude hayata tesliyet gönderen bir selâm ile yeşil başlarını kaldırırken uzaktan develer.. yükseldi. Tiz bir feryad ile başladı. bu öyle bir sesdi ki içinde bir kalb parçalanıyor. beyaz ve parlak bir kum safihası ki şaşaalarla çalkalanan sema altında sonsuz uzaklıklara firar eden o ufka yetişmek için koşarak tâ ileride fark olunmaz. görülmez bir telâki noktasında yetişiyor. Şimdi bu sesde vahşî eda. bu hayal âlemi. O vakit. dağınık bir sükût başladı. birer birer öle öle düşüyor. inecek mi.. Ahmed Cemil'in şu küçük hayatını bir mezarın soğuk havası istilâ eder gibi oldu. muz fidanları görülüyor. bu defa yeni bir hayat ile. bunlar süzüle süzüle. ¦£SV. Ah! o sema. bir tehevvür nâlişi. güya koşmaktan. lekesiz. bir me-raret tuğyanı vardı. zaptedilmeyen lisan ile o ses güya Ahmed Cemil'in babasının matemine. Lâmia'nın uçmuş hülyasına. taze bir kuvvetle orada.. öteki kumların sinesinden fışkırıvermiş bir beyaz rüzgâr dalgası şeklinde bütün beyaz görünen atlarının üstünde beyaz harmanileri uçuşarak geçen bir süvari zümresi... acıları. Ahmed Cemil mebhut duruyordu. o beyaban. yükselen hamlesinin son kuvvetini sarfederek titredi. Ahmed Cemil'in karşısında canlanarak yaşamağa başlayınca. bu bir dakika içinde toir başka âlemin hayatını gördü. hemen evin kapısında tekrar uyandı. MAI VE SĐYAH bir güneş bütün şaşaasiyle beyaz bir hacle fanusu gibi şu visal bezminin üzerine saadet zilâlini döküyor. îkbal'in mezarına.Bir müddet bir memat sükûtu. sonra bir müddet. o ses tekrar işitildi. bir saniye kaldı. saf ve mücellâ güneşle kaynayan bir gök altında bir nur deryası içinde kaynaşıyor zannedüen çöl. ikisi bu pâkize sema ile o saf beyaban tâ orada... Bir dakikalık sükût içinde şimdi nazarında hayatı için tasavvur ettiği o çıplak sahne canlandı. gidiyordu. sonra birdenbire patladı. müthiş bir irtifada. yırtılıyor. hiçbir şey işitilmiyordu. o kum deryalarının evlâdı. Đşte Ahmed Cemil'in bütün nasibsia hayatına lâyık iltica ve huzur köşesi. Daha sonra bu beyabanın üryan vahşeti içinde kaybolmuş birer kafile şeklinde öbek öbek hurma ağaçları. tahlil ve ifade . artık kendisini zaptedemeyerek. sönecek mi bilinmiyordu.. çıkacak mı. vakit vakit parlayan sönen kandiller döküldü. nihayet bir ses enkazı üzerine-göğsü yarılan bir bulut parçasından hafif yağmurlar boşanmaya başladı. güya o havaî fişenkten kırık dökük. ensicesi sökülerek kan saçılıyor gibiydi.

şimdi o ses artık büsbütün uzaklanmış hemen kaybolmuştu. dimağına hücum eden o hâtıraları sükinerek defetmek istedi. 234 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil bugün yanına girince annesini. Tâ yanına kadar gitti. Bir müddet sonra bu gaye haletine benzeyen hissiyat içinMAÎ VE SĐYAH i» kaldı. burası nice tatlı. oraya gideceğim. tatlı ve acı. taşlıkta Đkbal'in tabutunu... Merdivenden inerken orada. Biraz durdu. bunlardan ayrılmak icabediyor.kadar nasıl mes'ut idiler! Lâkin daha sonra?. o vakit ve ondan sonra babası ölünceye. bu ev. Oğlunu görünce gözlerini çevirdi. bu hâtıralar kalbini şu eve kuvvetli rabıtalarla yeniden bağlamağa başlıyor.. Sabiha hanım ellerini dizlerinden dolayarak kilitlemiş. kendi kendisine: «Evet. senelerden beri . Göğsü ufak bir teessür ahiyle şişiyordu.» diyordu. her gün geçtikçe gözlerinden katre katre boşanıyor zannedilen hayatı örtülü nigâhmı müphem bir noktaya dikmiş duruyordu. Bu iki mecruh kalb biribirine takarrüp için daha büyük bir ihtiyaç duyuyordu. muhterem servet hazinesiydi. Bu valide kızanı kaybettikten sonra oğlunu da elinden kaçırmak tehlikesine karşı her vakitten ziyade titreyerek onun hep etrafında dolaşıyor. buraya nasıl bir telâş ile taşındıklarını. Ah. fakat onların hepsi kalbinin muazzez. bir veda nazariyle bu evi selâmlıyor gibi aşağıya yukarıya baktı. annesinin yanma girdi.. bugün söylemek. ölmüş emellerinin sakit türbesini orada kuracağım. artık kulaklarına işte bu çıplak sahranın uzaklıklarında giden deve sürüsü içinden geliyor gibiydi.. Ayağa kalktı. Odanın kapısını açtı.edilmeyen dertleri için beliğ bir lisan olmuştu. kararının metanetine zaaf veriyordu. Bu ruhunun enisi ve merhemi odacık! buradan ilelebet ayrılmak lâzım geliyordu. bu oda. Đşte şimdi o da ebedî bir sefere müheyya idi. annesine son kararını haber vermek için geliyordu. acı hâtıraların medfeniyle. o sade hayat içinde. Ahmed Cemil artık tahattur etmek istemedi. o vakitten beri mûtadı olan dalgın vaziyette ibuldu. Ikbal'i kaybettikten sonra annesiyle arasındaki münase? bet her zamandan ziyade tehassüse meyyal bir rikkat kesbet-miş idi. geceleri fena bir rüya ile uyandıkça odasının kapısına kadar gelip dinliyordu.. o daha küçük bir çocuk idi.tâ şu kadar bir çocuk iken . fesinin kilim döşeme için kur'a sepetliği ettiğini hep birer birer tahattur etti. onu bir tebessüm ile karşılamak istedi. öyle mi?. ebedî bir sefer için. ah! bu oda!. azimete müheyya görüyor gibi oldu. babasının o günkü çocukçasma sevincini. her vakit beraber bulunmakla yekdiğerini kaybetmek korkusunu tahfif etmek isterilerdi. Burada bu evin bütün hayatını tahattur etti. Fakat bugün Ahmed Cemil artık annesinin karşısında susarak düşünmek için gelmiyordu.

kardeşim var. benim kendi ruhsuz cesedim var. Ah! busen.. _In^_ sanlar ne kadar büyürlerse büyüsünler. değil mi.ayağını atmak üzere idi. ondan sonra. müsaade eder misin ? Senin dizine yatayım. Ağlıyor musun anne?.... o mes'ut zamana biraz avdet etmeye nasıl muhtacım!.. ölünceye kadar. Hüseyin Nazmi dedi ki: . Oh! ağla. bunlarla bana kuvvet vereceksin değil mi?. Fakat burada değil. busen o çocuk başından ne kadar farkı var! Bu çocukla o çocuk arasında kırılmış. anneciğim? benimle beraber oraya kadar geleceksin. beni yine öyle. o kadar uzaklara ki nefMAĐ VE SĐYAH 235 simizi orada tanıyamayalım.. — Ben de Lloyd ile gidiyorum.. Kolîarıy-Ie onun zayıf kuru vücudunu sardı. o vücudu harap eden demir mengenenin arasında nasıl ezildim! Đşte bugün sana hasta.. onların pâk ve mukaddes katra-ları altında şifa bulmak isterim. Annesinin yânına oturdu. biraz o yaşlar yüzüme. Eski arkadaşını küçük bir hayret sayhasiyle selâmladı: — Sen de mi gidiyorsun? Onun da yanında bir büyük yol çantası vardı: — Evet.. tedaviye muhtaç olarak avdet ediyo-'rum. değil cai. yalnız bugün değil. anneciğim. üç tane müthiş mezar ki yaşayabilmek için bunlardan uzak olmak istiyorum. bir müddet öyle. bu hitabı sıcak bir tesli-yetle kalbini yıkayarak tekrar etti: — Anne...aralarında vuku bulmayan bir şeyi yaptı.. senin zavallı zayıf dizinin üstünde ağır çeken bu başın. saçlarıma dökülsün. başka bir hayatta. kendimize başka bir cihanda. gözlerini gözllerine dikti. Sandala . kolundan birisi tuttu: Hüseyin Nazmi. ne kadar ihtiyar olur-îarsaToIsunlar' ylne~bazi~dâkikâlar vardır kî ânnelerine~sökula-rak çocuk plmak_isterler.. Seninle uzaklara gidelim.. ağla... bugün Messajerie ile. şu muhterem göz yaşlarınla iyi edeceksin değil mi? 20 Ahmed Cemil Sirkeci'den validesiyle Seher'i sandala bindirdikten sonra iskelede eşyadan birşey kalıp kalmadığını anlamak üzere son bir teftiş nazariyle etrafına baktı. şimdi ikisinin de dudaklarında ne açılmağa ne kaybolmağa cesaret edemeyen acı bir tebessümle bakıştılar. Bugün dizinin. sonra Ahmed Cemil: — Anne! dedi.bile vekarına muhalif gördüğü zamanlardan beri . bugün okşanmak.. güya sekiz on yaşında bir çocuk gibi okşa. beni şu mukaddes.. parçalanmış bir hayat duruyor. babam var. Bu iki arkadaş aralarında o günden beri yavaş yavaş hâsıl olan bir soğuklukla şimdi birbirine karşı hislerine bir serbest seyelân veremiyorlardı.. Haniya bir vakitler beni dizine yatırır da saçlarımı okşardın? işte yine öyle yatayım. sen beni bunlarla iyi edeceksin. burada matemlerimiz var. sevilmek için ne kadar ihtiyacım var! Hususiyle çocuk olmak. daima.. anneciğim. başka mahlûklar nazariyle bakabilelim. mecruh. Ah! ben hayatın.

bir emel cihanın^ doğru götürürken Kızkulesi açıklarında bir batî meyi ile süzülerek yavaş yavaş ilerleyen Lloyd'un Süveyş hattına işleyen ağır gemilerde^ biri Ahmed Cemü'i kalbinde bir mezar ile son 236 M A I VE SĐYAH yeis türbesine sürüklüyordu. AJunetjCemil'in ağzında bu tebrik şu iki arkadaşın hayatını teşkil eden tezat zincirinin artık son halkası hükmünde idi. Cemil. Bir sa t. biraz da* . merdivenlerden telâş ile inip çıkan halkı çözülen halatlar. dakikalar geçerek Ahmed Cemil'in nazarında bütün hayatının yegâne tahassüs mahfazası olan bu şehri ufkun lâcivert zeminine tersim olunmuş bir levha şeklinde bırakmağa başlayınca kalbinde birden. uzak bıraktıkça. fakat vapur bu izdihamı yavaş yavaş. minarelerin semalara fışkırmak isteyen birer beyaz fevvare şekl. arasıra ir: ses ile bu güriil-r tünün içinde herkesi sükûta davet ediyor gibi hiddetle bağıran düdük daha sonra etrafında limanın izdihamı. Evvelâ. Moda. tekrar geri dönmek. Tebrik ederim. valdesiyle Seheri aşağıda kendilerine tahsis olunan yere yerleştirdikten sonra yukarıya çıktı.— îki gün evvel tevcihat arasında tâyin edildiğin yeri gördüğüm zaman hayret ettim. öteden parça parça kaçarak saklanıyor gibi görünen Beyoğlu sırtıyle Galata yokuşlarının üzerinden kalkmış mütecessis bir baş gibi yangın kulesi iri gözleriyle bakıyor... kimbilir hayatının belki sonuna kadar ayrılmak üzere olduğu bu yere tekrar ayaklarını basmak için şedit bir arzu uyandırdı. elîm bir iftirak hissi duydu: bir his ki hemen o anda bütün azmini sarstı. Üsküdar.t sonra Messajeri'. öte tarafta Đstan-» bul tepelerinin üzerinde camilerin birer gümüş miğfer ile örtülü cesim başları yükseliyor. gözlerini işgal etti. bekliyordu. sinesi ümit üe dolu. yüksek bir duvar şeklinde yükseliyor. koşuşan gemiciler. hareket esnasında o dağ--» dağa iç'nde hiçbirşey hissetmedi. beride güneşin son ziyarıyle tutuşmuş camlarıyle kırmızılıklara boyanan Đnsaniye.nin Sarayburnunu dolaşan Vapuru Hüşey.nde uzanan ince boyları yer yer akşamın esmer havası içinde güya ihtizaz ediyor. Đstanbulla Gala-» ta arasında sıkışan bu deniz parçasını bir hayatın arbede yeri haline getiren bütün o hareket bir müddet beynini. dedi. Ahmed Cemil hafifçe elini çekerek cevap verdi: — Ben de senin yine o günkü tevcihat arasında ümit ettiğin yerlerin en güzeline tâyin edildiğini gördüğüm zaman ¦ son derece memnun oldum. sonra arkadaşının elini tutarak: — Ne kadar uzak yer intihap etmişsin. Hüseyin Nazmi'nin çantasını hir sandalcı kaldırmış. Uzaklaşdıkça karşısında Cihangir tepesinden denize doğru inen bayır küçük mülevven taş parçalarından üzerine bir levha işlenmiş uzun. nihayet vapur hareket ettikçe vaziyetlerini değiştiren - .ha ileride topraklardan ayrılarak kendisini denize falıvermek istiyormuş zannedilen Fener. güya şu hayattan tahassürle iftirak ederek. Hüseyin Nazmi cümlesinin bakiyesini itmam edemiyor gibi biraz tereddüt etti. daha yüksekte yeşil tepelerin üzerine eteklerini sererek Marmaraya bakan Çamlıca. sandallar..n Nazmiyi. iki arkadaş tek^ rar birbiriı in elini sıktılar. Birbirine söyleyecek birşeyleri kalmamıştı. teessüf ederim.

güvertenin şu tenha halinde burada düşünmek için kalmayı tercih ederek. fakat düşünemedi. O vakit Ahmed Cemil vapurun kenarına. Biraz sonra ayaklarının altında gizli bir hışıltı ile gecelerin sırlarını taşımağa hazırlanan suların üzerine geniş. kırmızı. ufkun sislerine boğuluyordu. Bütün denizi. parçalanmış bir dağ enkazı şeklinde yi-* ğılmış bulutların arkasında iniyordu.yerlerinden kaçışarak dalga-v larm içinde yüzüyorlarmış vehmini veren . o vakit üzerine güneşin bir donuk rengi dökülmüş bulutlardan başka birşey görmedi. semayı bu bulantı içinde karıştırdı. nihayet o levha üzerine bir tül geçirilmiş gibi donuk kaldı. oturdu. tâ o dağın tepesinde tutuşmuş bir orman gibi parladı. daha sonra büsbütün bulandı. Burada saatlerce böyle.. muhip bir yangın görünüyordu. biraz yüksekte siyah bir küme o yangının üzerinde gittikçe koyulaşan esmer bir tak kuruyor. tâ Marmaranın denizle-t re dökülen ufkunda. Sabit. kalbinde derin bir ye'is ile kendisinden kaçıyor zannedilen bu levhaya gözlerini dikerek. bu zulmeti zehirleyerek teşfye eden muğşi bir deva gibi içmek. artık bu manzaralar evvelkinden çabuk uzaklamyor. Yalnız o bulut yığıntısının yırtılmış sinesinde bir yangın müthiş. Yalnız burada gecenin soğuk ye'isini teneffüs ederek bütün hayatının mihnetlerini dinlendirmek. artık görmeyerek bakıyordu. bulutlar bu yakut kümeleriyle dolu tabak üzerine parça parça dökülmeğe başladı. yemek için aşağı inmek istemiye-rek. artık hiç bir şey görünmüyordu. dirseğini dayadı. Bir aralık güneşin son bir ziya hamlesi feveran etti. akşamın serin bir rüzgâriyle saçlan uçuşarak gözlerinin önünde hazırlanan geceyi seyre başladı. bakıMAĐ VE SĐYAH 237 yordu. Başını çevirdi. kana kana ciğerlerini onunla doldurmak istiyordu. Vapur uzaklanıyordu. orada siyah bulutlardan bir dağ yükseldi. MAÎ VE SĐYAH 23S» 238 .Adalar. al.. Birden manzara değişti. bir tarafından erimiş bir yakut derecesi ince kıvrıntılı bir hat ile yol açarak akıyordu. Bir saniye sonra yine değ:şti. uzun bir gölge düştü. başını avucunun içine koydu. kenarlardan pembe. altına üstüne deste deste sarı nurdan müteşekkil oklar fışkırdı. Evvelâ o tutuşan menfez etrafında bulutlar kan tufanına boyanmış duruyor. sarı rişeler sarkıyor. Şimdi Ahmed Cemil'in göz^ leri bulanıyordu. Ahmed Cemil orada. Şimdi vapur biraz daha serbest ilerliyor. tahta kanepe-» nin üzerine oturdu. Güneş görünmüyordu. Đşte güneş orada. etrafında sağma soluna. güya bu yangın birden dönerek ortasında kırmızı bir tabak açıldı. musir bir veda ile gözlerini o levhadan ayırmı-> yordu. nihayet büsbütün örttü.

Tâ hülya hayatının başlangıcında. sinirleri uyuşarak. Gözlerinin önünde o mai gece ile bu siyah gece tekabül etti: Mai ve siyah. şu siyah dalgaları kütle kütle sırtına alarak.» Ah! Bu den. Karanlığın için-* de Ahmed Cemil vapurun kenarında esmer bir köpükle kaynaşarak firar eden o siyahlıkları görüyor. îşte. avdet olunamaz derinliklerine gitmek. Ah! Biçare hırpalanmış. O zaman kendisini bu dalgaların arasında süzülüp lâtif bir gayş ile mest olarak. Yalnız ileride direklerle bacanın birer gece serserisi şeklinde yürüyen gölgelerine zulmetler içinde rehberlik eden vapurun kırmızı feneri bu siyahlıklar arasında açılmış uzak bir kırmızı göz gibi parlıyordu. Öyle bir gece ki gökler bütün kan-r dillerini söndürerek denizlere gayp âleminin gizli şeylerini dök^ mek için hazırlanmış gibiydi.zin zulmetlerinde saklanan hakikatler. yalnız bir . belirsiz bir lisan ile zulmetlerin sonsuz uzaklıklarına doğru serilerek onu davet ediyorn dn. . asıl hakikat. kut ile zulmetleri tabaka/ tabaka yararak. ümitlerinin incilâsı za-* manuıda Tepebaşı bahçesinde Halice bakarak seyrettiği mai gece ile o baran-ı elması tahattur etti. yalnız ttr küçük hareket. bitmeyen bir su-. ezilmiş hayat!..MAĐ VE SĐYAH Bu siyah bir gece idi. mû-*-. muntazam bir ahenkle ademe tam bir teslimiyetle iniyordu. yarın doğacak olan a MAĐ V £1 o J. Đniyor. uçurumlarına doğru iniyor vahmetti.. bir karar hamle-* si.. işte. bahtsız ömürîJ Bir baran-ı elmas altında inkişaf ederek şimdi bir baran-ı dürr-i siyahın altında gömülen o solmuş emel çiçekleri!.. bir siyahlığın içine..... yavaş yavaş... bir daha çıkılamaz. işte bunlar o hülya hayatının üzerine çekilen bir matem "kefeni değil miydi? O vakit den'ze baktı: Siyah bir deniz.. Bir karar hamlesi. ^____ güneşin hayatın sefaletleriyle istihza eden ziyasından kaçmak* ilelebet bu siyahlıklar içinde sonsuz bir yoklukla mesut ve müsterih yuvarlanıp gitmek. den'ze döküldükçe bir sekerat zemzemesiyle boğulan bu zulmetler. kanadlaruıı çırpa çırpa. Ahmed Cemil işte şu saçlarının arasında üşüterek geçen rüzgârın. görüyor gözlerinin önünden yağan bu siyahlık-' lar.. yuvarlana yuvarlana açılıyor. Dalgalar uzun... Evet. Mai bir gece ile siyah bir gece arasında geçen şu nasipsiz.. Bu siyahlıklar. bu siyah gecenin karşısında aklına bir başka gecenin hâtırası geldi. denizin o dipsiz. bu siyahlıkları semalardan! denizlere döktüğünü hissediyor. altında mahuf. onların sukutu feşfeşesini işitmiyordu: Sanki bir baranı dürr-ı siyah! Birden. Oraya gitmek. his adem vehmi veren siyahlıktan başka bir şey görmüyordu. kaim birer siyah yılan gibi kıvrana kıvran na.. oraya gidebilirdi. '¦ Bunların siyah kucağına atılmak.

. annesini takip etti. : 3 7". Sahaflar. du.kitapsevenler. Kütüphane. O vakit titreyerek ayağa kalktı: «Geliyordum. yavaş yavaş. şu kendisini çekip almak isteyen ademde».. ÜÖ dana y^ lerin bonsuz uzaklık.. ĐSTANBU! HAIK n<*. : *2 ll> Kayıt No.» dedi ve hayatta bir ümidi kalmamış bu çocuk. Bunların siyah km Konu No. ve Kitapçılardan Temin Edebilirler Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz Bilgi Paylaştıkça Çoğalır Yaşar Mutlu . Birdenbire silkindi. t ayrılarak.küçük hareket..3 O Bunların s Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah www.com Merhabalar Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna Đstinaden Görme Özürlüler Đçin Hazırlanmıştır Ekran Okuyucu. Anne!. nasipsiz geçen hayatiyle şu fay-1 dasız vücut arasında bu denizin bütün siyah tabakalarını bir sed silsilesi gibi bırakarak tâ şu ummanın bir türlü sonu bulunmayan derinliklerine kadar inecekti.. bu siyah geceden. niçin karanlıkta yalnız oturuyorsun? diyordu. Tâ yanıbaşmda bir ses: — Cemil.. Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi.

Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11.com Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah .com yasarmutlu@yasarmutlu. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur.com kitapsevenler@gmail. braill alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir. vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset.kitapsevenler.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi Đşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı Ankara Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin Tarayan Yaşar Mutlu web sitesi www. ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz. alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu.com e-posta yasarmutlu@kitapsevenler.yasarmutlu."Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz. CD.com www.com mutlukitap@hotmail. ." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir.C. T.Ders kitapları dahil.

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->