Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah

BtRKAÇ SÖZ "Mai Ve Siyah." için sadeleştirilmesi ve yeni yazıyla tekrar basılması hakkında ısrar edenler olduğu gibi eserin, yeni yazıyla basılmasına değil, fakat sadeleştirilmesine itiraz edenler de bulundu. Eser eski halinde mevcut olmakta devam ediyor, eğer ona genç nesil de rağbet edecekse yeni yazıyla tıasılması bir zaruret demek oluyor, bu takdirde de sadeleşmesine şiddetle lüzum var; mademki yeni nesle mahsus olacaktır, lisanını onun kabul edebileceği bir şekle sokmak teşebbüsün tabiî bir icabı demektir. Ancak sadeleştirmek için ne yaptım : Terkipleri, menus olmayan kelimeleri, ağır cümleleri bugünün zevkine uydurmak istedim. Üsluba, ibarelerin inşa tarzına, velhâsıl eserin bünyesine asla dokunmadım. Aksine hareket, kitabı esas mahiyetinden soymak olurdu. Terkipleri ve kelimeleri değiştirirken bunların hayale ait olan vasıflarını açık lisanla muhafaza ettim. Hattâ meselâ: "Bârân-ı elmas", "Bârân-ı dürrisiyah" terkiplerini, sonra hikâyenin kahramanı şairin kendi şivesinde kullandığı tâbir ve terkipleri bıraktım. Bunlara dokunmak mümkün değildi. Kitapta kalan lügatleri yeni nesilden menus bulmayanlar olabilir, fakat itikadımca yenilik, lisanını, yeni kadar eskisini de bilmemek değildir. Hiçbir millet, hiçbir münevver genç yoktur ki, kendi lisanının geçmişine vâkıf olmasın. Yapılan işe dair fazla izahata lüzum görmüyorum, vücu-de gelen eser işin mahiyetini göstermeye kâfidir. Đmlâ için birkaç söz ilâve edeceğim: Görülecek ki imlâda kendimce muvafık bulduğum değişiklikler var. Đçtihat kapısı kapanmamış olduğundan ben görüşüme ve söyleyişime göre yazdım, nitekim bir taşra çocuğu da kendi telâffuzuna göre bir imlâ kullanmaktadır ve kullanacaktır. Hiç kimseye "Beni taklit ve bu tarzı takip ediniz!" diyecek selâhiyete malik olmak iddiasında değilim, ancak kendi nefsime taallûk eden salâhiyetle kanaat ediyorum. Hclid Ziya Uşakfogil MAĐ ve SĐYAH Sofranın etrafında yedi kişi idiler. Birgün, Mirat-i Şuûn sahib-XĐDatiyazL.Iiüseyin.Baha efendi, matbaaya 'çehresinde bir başka sevinç parıldayarak girdiği zaman dört nüshadan beri devam eden "Dahilî sanatlar" makalesinin altına son kelimesini iri bir yazı şeklinde karalamakla meşgul olan başmuharrir-Ali -Sekib"© demişti ki:

— Yarın değil öbür gün Mir'at~i Şuûn onuncu senesinin üç yüz altmış beşinci gününü ikmal ediyor. Çarşamba günü için... Ali Şekib hemen cevap vermişti: — Hiç bir şey yazamam. Ziyafet verilmeyince bir satır yazı yok. Bu gece işte, Tepebaşı bahçesinde yazı heyetine o ziyafet veriliyordu. Davetliler "Mir'at-i Şuûn" ceridesi muharrirlerinden ibaretti. Bütün bu gençler dört saat hep içmişler, bir saat hep yemişlerdi. Şimdi parmaklarının arasında karnı doyduktan sonra yalnız meşgul olmak için oyalananlara mahsus gevşek bir eda ile yavaş yavaş yuvarladığı bir elmanın kabuğunu bir parçada çıkarmaya çalışan Ali Şekib'den başka, hepsi, sandalyelerinin vaziyetin tebdil etmişler; sofradan az çok çekilmişlerdi. Sofrada artık yemek sonuna mahsus bir dağınıklık hüküm sürüyordu; kahvenin gelmesine kadar unutularak bırakılıvermiş elma, portakal kabuklarıyle dolu son tabaklar, diplerinde kırmızı cür'alar görünen şarap kadehlerinin yanında duruyor; sofranın kenarında yer yer çıkan tütün dumanı bir müddet dalgalanarak lambanın etrafında dönen bir bulut teşkil ettikten sonra dağılıyor; beyaz örtünün üzerinde^yüksek yemiş tabaklarının, kadehlerin, oraya bırakılmış bir fesin şarap lekelerine karışan gölgeleri lambanın oynak ziyası altında kâh küçülüp kâh büyüyor... Şurada devrilmiş bir tuzluk... Ötede birisinin can sıkıntısıyle üç çataldan teşkiline çalıştığı bir ehram... yer yer tabakların üzerine yahut şişelerin yanma bırakılmış peşkirler... düşmüş de kaldırılmasına üşenilmiş bir bardak... sofrayı baştanbaşa örten bir kargaşalık sanki yedi kuvvetli çenenin hücumundan yorgun düşmüş, melûl bir enkaz kümesi şeklinde serilmiş bir sofra. Hepsi başka bir vaziyette idi: bir tarafta Ahmed Cemil — latif kıvrıntılarla bükülerek kulaklarında dolaşan uzun. san saçları ensesine dökülmüş bir genç — ellerini ceplerine sokmuş, bacaklarını uzatmış, ağzında sallanan sigarasının mini mini bulutlarına süzgün gözlerle dalmış düşünüyor; tâ öbür ucunda Sait, Raci — arkadaşlarının şaireyn diyerek alay ettikleri iki genç şair — diğer bir şairin ayağına ip takmış sürüklüyor; biri — kısa zayıf, kuru, öyle ki susuz bir yerde yetişmiş zannolunur — yanında boş kalmış bir sandalyeye eğilerek iki sandalye ötede sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha'nın idare memuru Ahmed Şevki'ye tevdi ettiği dertlerini dinlemek için kulak kabartıyor; kafaları buharla şişmiş olan bütün bu adamlar geciken kahveyi bekleyerek orada, şu perişan sofranın kenarında yarım kalmış sözleri ikmal ediyorlardı. Herkes söylüyor, hiç kimse dinlemiyordu. Ahenksiz, vezinsiz aletlerden mürekkep bir musiki heyeti gibi mukaddimeşiz, müntehasız, kırık, dökük muhavereler, çok içilmiş/ çok yenmiş zamanlara mahsus bir serseri fikir ve lisan akışı... Ali Sekip elmasını soymuştu, bozmayarak, sakatlamayarak çıkarmağa muvaffak olduğu kabuğu karşıda, şaireyn'in arasına fırlattı: — Raci! Seni çatlattım!... dedi. Onlar lakırdılarını kesmediler, Raci diyordu ki:

— Bak fikirlerimin neticesini söyleyeyim: Onda tek bir şey var: yalnız ben yazayım, benden başka kimse yazmasın diyor! — Demek: edebiyat inhisarı! Sahib-i imtiyazı; Hüseyin Nazmi. Raci gülerek sustuğu zaman bir aralık arkadaşı - parlak siyah gözlü, derin kırkılmış gür sakallı bir genç - başıyla Ali Sekib'i işaret ederek sordu. MAÎ VE SĐYAH S

Đkisi de onun şakasını anlamamıştı. Uzaktan vak'ayı takibeden, kısa kuru çocuk, — Saip — yanlarına yaklaştı, yere düşen elma kabuğunu bir ucundan tutarak gösterdi, nükteyi izah etti: onun rivayetine göre meyvaların kabukları öyle tamam soyulursa şeytan çatlarmış! O, Ali Şekib'in latifesini pek parlak buluyor, kırık kırık çirkin ve sinirli bir kahkaha ile gülüyordu. Şaireyn bundan zevk alamadılar, Raci: — Puf!... dedi. Soğuk!... Tahtessıfır 30... Şunu Mir'at-ı Şuûn'un bir sahifesinde imza koymadan neşretseler herkes Ali Şekib'in olduğuna yemin ederdi. Baş muharrir işitmedi. Kendi kendine: — Şimdi de ötekim çatlatman; diyordu. Ötede idare memuru — kısa, şişman; bıyıkları seyrek/o kadar ki yolunmuş zannolunur, yanakları kıpkırmızı, öyle ki berber sakalından nişane bırakmamak için derisini soymuş kıyas edilir; hiç bir sinne sığmaz bir yaşta; bir adam ki yürürken yuvarlanıyor, otururken gömülüyor denebilir — şairlerin fırkasına döndü, kendisiyle eğlenmişler zannıyle: — Ahmet Şevki efendinin burada olduğu unutulmamalı... • Dedi. Đşitenler güldüler, idare memurunun kendisinden bahsederken Ahmet Şevki efendi demesinden herkes hoşlanırdı. Elleri ceplerinde düşünen Ahmed Cemil hafifçe dönerek dudaklarının arasından bir şey söyledi, fakat işitilemedi. Bu aralık kısa, «zayıf, kuru çocuk şairlerin yanından ayrılmış, tekrar sahib-i imtiyazın sırlarına rağbet göstermişti. Bu sırada Hüseyin Baha efendi matbaa idare işleri memurundan bahsederek ve muhatabının bir sözüne cevap vererek diyordu ki: — Ne?... Đstikamet ha?... Hay safderun hay! Elini versen parmaklarını eksik bulursun. Bu aralık Ali Şekib: — Kahve!... diye bağırdı. Kahve içmeyecek miyiz?... Kahve!... O zaman, birden herkes birşey eksik olduğunu, onu bekleyerek burada kaldıklarını hatırladılar,

cevap verdi: — Zannederim.. Kuru. kimisi bir sandalyenin kenarına ilişerek kahvesini içmeğe başladı. Kahve!.u — Kahve!... kuru bir sesle: —• Demin Hüseyin Naznıi için bir şey söylüyordunuz? dedi. bağırarak nakaratı tekrar ediyorlardı: — Kahve!. refiki Said'le çekiştirmekte devam eden Raci'ye döndü. elini fincanına uzatarak biraz ötede hâlâ Hüseyin Nazmi'yi. Sabih-i imtiyaz — Hüseyin Baha efendi kendi isminden^i-yade sıfatının unvanıyle anılır — sahib-i imtiyaz parmağıyle^ uzaktan kahve getiren uşağı gösterdi. sükût etmişti. Ahmed Cemil'in ağzından bu söz bir çırpıda tereddütsüz çıkmıştı. yaklaşarak dedi ki: — Kahve sizin mi? Ahmed Cemil. Hüseyin Baha efendi daha iyi dinlemek için burnunun üstünden daima düşen gözlüğünü büsbütün salıverdi. Uşak mütereddit bir nazarla etrafına baktı. Said boş fincanını sofraya koydu. tâ ötede hâlâ o vaziyette düşünen Ahmed Cemil'i gördü.. Ali Şekib sekizinci elmanın kabuğunu tam çıkarmaktan sarf-ı nazar etti.. Siz birbirinizin yazdığını anlarsınız.yedi ses bir nakarat gibi tekrar etti: j. herkesin de sizin gibi anlamasına bir lüzum göremiyorum. fakat öyle zannediyorum ki sadece bir gülümseme ile susardı. Sonra birdenbire doğruldu. güya bu gece neşvelerine şu bir fincan kahve ile güzel bir hatime vereceklerdi... kimisi ayakta durarak. "bir eda ile söyledi — herkesin sizin kadar takdir etmesi lâzım gelmez.. bağırmağa vesile arayan bu gençler hep alkışladılar. sonra cevap vermek istedi^ — Gencine-i Edep başmuharririni — bu sıfatı istihfaf eden. çırpınarak. Kahve!. Tepsinin üstünde yalnız bir fincan fazla kalmıştı. kısa. bir fırtınanın tutuşmak üzere olduğunu ihtar etmişti.. Bütün bu çılgın çocuklar ayaklarını vurarak. Herkes Ahmed Cemil'in ¦başlamaMAĐ VE SĐYAH MAI VIS »UAH .. bilmem. gülmeğe. Havanın içinde sanki bir şimşek çakmış. Eğlenmeğe. o burada bulunsaydı ne cevap verirdi. Raci ilkönce bu tarzda muhatap oluşuna şaşırmış gibi göründü. Fincanları kapıştılar. dalgın". zaif çocuk biraz daha yaklaştı. Şimdi herkes.

. Düşmanları biraz ağızlarını aç-salar boğulacaklar. Hergün kucak kucak önümüze yığdığı o bediala-rı..11 sini bekliyordu. Ahmed Cemil hâlâ düşünmekte devam ediyormuşçasına tam bir lisan ve tavır itidali içinde dedi ki: — Bu muhakeme tarzı. Saip — kısa. bugün kaleminden taşan zafer sayhasını işitmemek için insan kulaklarını tıkamak lâzım gelir. herkeste bu sözlerden latif bir haz uyanıyordu.. Ne olur. Onun coşkun dalgalarına set mi çekebileceksiniz?. sonra dedi ki: — Hüseyin Nazmi'yi tahkir vesilesini arayanları anlayamıyorum..Hüseyin Nazmi sebeptir diyor] ar. varsın bizi iltifata lâyık görmeyen o kadar arkadaşlar içinde şair Raci de bulunsun. Sârî bir tebessüm bütün dudakları dolaştı. Buna şaşmak. en yüksek tepelerden atlayarak. bu uzun sarı saçlı genç hepsince bir başka fıtrata.. garip bulmak şöyle dursun hattâ aksine delâlet edecek bir şey görsem. Anlamıyor musunuz ki mümkün değil! O en saf kaynaklardan kuvvet alarak. Ahmed Cemil ince parmaklarıyle yumuşak sarı saçlarını taradı. gözleri yarı kaybolmuş bir .şu son kelime Ahmed Cemil'in ince dudakları biraz basılarak ancak farkedilen bir istihza ile telâffuz olundu herkes gibi ben de vâkıfım. ileriye.. Raci'yi hiç biri sevmezdi. bilmem makbul olabilir mi? Sizin edebî fikirlerinize . emin olunuz ki inanmak istemem. malik olmak üzere tanılır. Bugün Gencine-i Edeb'in iki bin nüsha satışına . daima ileriye akıyor!!. edebiyat binasını o yeni esaslarını göstermek için insan gözlerini kapamak. "en gönül okşayan vadilerde dolaşarak... Raci istihfaf eden bir nazarla cevap vermeğe çalışıyordu. Sizi gücendirmek fikrine hizmet etmeyerek temin ederim ki. boş fikir! Görmüyor musunuz ki bugün dehasının pınarı tehevvüre gelmiş bir nehir gibi akıyor..Đ MAI Vli Bl X AM lerek büyüye büyüye yükseldi.. zaten size meslek değiştirmeye kalbimde küçük bir heves bile yoktur. zayıf. o bekledikleri fırtına patlamadı. arkadaşı Raci'den ayrıldı: — Evet! dedi. hasetten mürekkep bir hisle sanki boğuluyordu.. Ahmed Cemil dinleyenlerin muhabbetine emin olan bir natuk imtinaniyle mütebessim dudaklarını fincana uzattı. Said dayanamadı. Latifaierle onu tevkif etmek istiyorsunuz. Raci kinden. o söze başlarken herkes bir hürmet hissiyle sükût ederdi. Fakat hepsi ümidlerinde aldandılar. kuru çocuk — hazzından ellerini ovuyordu. en temiz kaynaklardan süzüJ.. . sözünde devamda mahsus gecikiyormuşçasına kahvesinden uzun bir yudum içti. Ali Sekip gizlice Raci'yi gösterdi.

. Dert yüz sene I MAI VE SĐYAH 13 emekle lisan üzerine yığılan bu kof şeyler nihayet zaman ile yavaş yavaş sıyrılıp savruldu.. o güzel türkçeye muamma söyletmişler. amma buna imkân olamayacağına bir türlü inanmak istemiyorsunuz. bir lisan ki bizimle beraber gurubun mahzum renklerine dalsın düşünsün.. yarı muhatap bir vaziyette devam etti: — Siz şiirimizi bıraktıkları noktada sabit görmek istiyorsunuz.. neş-velerimize. ziynet gibi iki belâyı taslit etmişler. öyle şeyler söylenmiş ki sahiplerine şair demekten ziyade kuyumcu denebilir.. bir kaide altına alınamaz nağmeler olur ki ruhu titretir. anlaşılamaz. yalnız göğsünü şişiren. kendisini dinleyen.. şiirin nasıl bir lisana muhtaç olduğunu bilseniz! Öyle bir lisan ki. Bunu inkâr etmek mümkün d<v. fikrin bin çeşit derinliklerine.. Bakîler. bütün etrafında bulunanlar — güya bu genç natuktan çıkan miknatısiyet nefesiyle tabiattan yüksek bir noktaya çekilmiş bir halde. Neye teşbih edeyim. heyecanlara. dudaklarına bir ihtizaz geliyordu.. — Şiirin nasıl bir yol takip ettiğini anlamıyorsunuz. bir lisan ki ruhumuzla beraber bir matemin yesiyle ağlasın. Nedim'ler. Ahmed Cemil şimdi kendisini unutmuş. Bir lisan ki asabımızla heyecanına refakat ederek çarpsın.. Fakat sadası saf bir ahenk kadar kulakları okşayan. bu camit kütleden ne çıkarabileceklerinde mütehayyir kalmışlar. Nergisî'lerin eline vermişler.. bu lisandan. . hattâ söylediğine vâkıf olmayarak devam ediyor. Bir ucundan tutulsa da silkilse taş parçalarından başka bir şey dökülmeyecek. hareket etmi-yerek. Haniya bir kemanın telinde zap-tolunamaz. o kalbin bin türlü inceliklerine. — Bilseniz. belki yok denebilecek bir hale gelen ruhu — Veysî'lerin. lisanda onlardan başka bir şey bırakmamışlar. bir vaizin karşısında heyecandan uyuşmuş duranlar gibi — dinliyorlardı. o deha perisinin nâsiyelerine ilâhî bir nur koyduğu adamlar. tâyin edilemez akisler uçar.. bilmem?... sarı. gözleri dalarak. Mü-tekellinı bir ruh kadar beliğ olsun. ruha sıcaklık veren sadası — uçtukça pervaz kabiliyeti artan kırlangıçlar gibi — söyledikçe kuv-' vet buluyordu. Fu-zulî'nin saf ve samimî şiirine terceman olan o temiz lisanın üzerine sanat gibi. Raci'nin dudaklarında sanki istihfaf tebessümü donmuş. Haniya fecirden evvel afaka hafif bir renk imtizacıyle dağılmış sisler olur ki. Lisanı camit bir kütle haline getirmişler. Ahmed Cemil'in yanaklarına hafif bir renk çıkıyor..il. bütün sözlerine iştirak ettikleri gözlerinde okunan bu arkadaşların karşısında — Raci'ye yarı dönük. artık görülemeyecek. düşüncelerimize. orada yapışmış gibi ne dağılıp ne saçılıyordu. üzerinde tersim olunamaz. lisanı — üstünü örten tezeyyün ve tasannu yükünün altında zayıf. bütün kederlerimize. dimağında muttarit darbelerle vuran bir sabit fikirle söylüyorcasma kimseye bakmayarak. nefeslerini zaptetmek isteyerek.saniha dalçasıyle tutuşmuş kadar parlak çehresi — lambanın ziyasıyle yarı gölgeli bir levha şeklinde. tehevvürlere terceman olsun.

bir lisan ki sanki tamamiyle bir insan olsun. ellerini sofranın kenarına dayayarak yarı istihza yarı tehdit karışık bir tavırla dedi ki: — Bunlar öyle şişkin fakat öyle boş sözlerdir ki içinde birşey bulmak mümkün olamaz. lambanın zayıf ziyası ve dalgaların tutun dumanları arasında yükseliyor görünen heyeti. 2 Onlar ayrıldıkları vakit geniş bir nefes aldı. kemanlar hazırlanıyor.. Fırtınalarla gürlesin. nerede biteceğine vukuf kabil olamaz derinlikleri vardır.. herkes severdi. buradan ayaklarının altında serilen Halic'in ve Đstanbul'un münevver bir sema altında manzarasına karşı düşünmek istiyordu.. bahçe memurlarından biri elinde şem'alı değneğiyle dolaşarak halkın tekrar toplanmasına kadar idare maksadiy-le söndürülen gazları yakıyordu. hissiyatı yutar. O son kelimeden sonra öyle bir hale geldi ki. kırık dökük nağme parçaları işitiliyor. ruhu ok-sayan bir nazım suretinde titrek dudaklarından dökülen bu ±* A1A1VJUSS1XAH sözler.. onu bir kere görmek. mütefekkir otu-ruyormuş zannolundu. zannedeceksiniz. Oh! Saçma söylüyorum. daha doğrusu bir nevi hürmet ederdi. sevmek için kifayet etmişti. sanki büyük bir zahmetten kurtulmuş gibi kendisini ... hiç söylememiş. Hep ayağa kalkmışlar. yüzü fena halde kızarmış olduğu halde yanına yaklaştı. dalgalarla yuvarlansın. Hattâ Ali Şekib ziyafetin hiçbir tarafında eksik bırakmamak üzere bir nargile ısmarlayacağını sahib-i imtiyaza hemen imâ bile etmişti. Zaten sofrada umumî bir hareket olmuştu. bir gencin ümitle parlayan nazarına saklansın. gülsün. o renkler. bir çocuğun beşiğine eğilsin. dehanın sihir esasına temas etmiş zannediln çehresinde par-îayan bir saniha yıldızı. Raci'nin mukabelesi kargaşalığa geldi. *## Ahmed Cemil'i bir seneden beri tanıyorlardı.. şimdi bahçenin musiki takımı gece faslına başlamak üzere idi. Bir lisan.. Ahmed Cemil cevap vermek istedi. Son söz üzerine Ahmed Cemil yorgun bir tavırla iskemlesine atıldı. Đşte bir lisan istiyoruz ki onda o nağmeler. o derinlikler olsun. sonda müteverrim bir -kızın yatağı kenarına düşsün ağlasın. sanki burada bulunanları bir cazibe dairesi içine almıştı.. Ahmed Cemil müsaade istedi. o aydınlık ve kalabalık bir yere şu gizli ve yarı karanlık ciheti tercih ediyor. rüzgârlarla sarsılsın. şöyie bir iki devir yaptıktan sonra — bahçenin böyle yan ve tenha bir yerinde pineklemektense — ortalarda bir yerde oturmak istemişlerdi.nazarlara buseler serper. deminden beri orada sakit. Raci. Haniya bazı gözler olur ki sonsuz karanlıklarla dolu bir ufka açılmış kadar ölçülemez. Ahmed Cemil'in titreyen sesinde terennüm eden saf ahenk. geçen sene mekteb-i mülkiyeden çıkıp da matbuat âlemine atıldığı zamandan beri.

Onu hiç sevmez. ilk muarefe dakikasından başlayarak duyduğu nefreti şu üç kelime tamamen izah ederdi. hafif hafif raseciklerle akarak. Arkadaşları Ahmet Cemil'i böyle bir halde bıraktılar. biraz da arkadaşlarının ısrarına karşı — o da âdeti hilâfına olarak — biraz mikyası geçmiş. Şimdi yavaş yavaş beyninden süzülen bir şey: damarlarının içinden kemiklerinin arasından. O vakit muzafferane matbaaya girdiği zaman Ahmed Cemil elindeki kâğıdın üzerinde yirmi otuz çizilmiş satır arasında sağ kalabilmiş altı mısra ile bir mısraın yalnız bir kısmını — evet. perhizkârlığa rağmen bu gece şu ziyafet şerefine.. bu Raci!. "Mezar taşı iştihar heykelinin kaidesidir" dediği zaman orada bulunan Raci'ye dönerek "Al sana göre bir söz. yani bitaraflarca takdir edileceğine şüphe etmez. onlar gider gitmez dudaklarının arasından: — Aman. Ahmet Cemil pek iyi bilirdi ki bu adam bilmem kimin bir gazeline nazire söylemek için bir gün Boğaziçinin tâ Kavak iskelesine kadar gidiş geliş seferini ihtiyar etmiş. on kuruş da masraftan çıkmıştı da ancak iki buçuk beyitle dört kafiye bulabilerek avdet etmişti. Bu kadar hiçliğiyle beraber her meziyet sahibine düşman. biraz ötede uyanmaya. Bu adamın beğendikleri ölülerden ibarettir. toprakların arasından süzülüp akmıyor olduğuna emniyet kesbetmek istiyormuşcasma gözlerini açar.. onlar artık fevkalâdeleşmiş. ötede beride yemek yiyen birkaç kişiden. saklı kinler. Onu arkadaşları seviyorlardı. Raci de en ziyade olamayacağı birşey olmaya yelteniyordu : Şair. son kısmını — görmüştü.. Fakat ne beis var? Zaten Ahmed Cemil yalnız herkes tarafından takdir edilmiş olmakla onun husumetine hak kazanmış olmuyor muydu? Herkes tarafından takdir edilmiş olmak sözüne de Ahmed Cemil umumî bir vüsat vermez* Đnsanın olsa olsa kendi mesleği haricinde olanlarca.. haMAĐ VE SĐYAH 15 rekete başlayan kalabalıktan uzak.yalnız. bir uçuruma yuvarlanmıyor. fakat o muhabbet içinde kimbilir nekadar. düşünceleriyle yalnız kalmakta azîm bir vicdan istirahati duydu. Güya diğerlerinde bir meziyetin teslimi kendisinde bir noksan tevlit edecekmiş gibi bir küçük tahsin tebessümünü bile esirger. sanki bütün cismaniyetini. Raci o adamlardan biriydi ki dünyaya hiç bir şey olmamaya mahkûm edilerek geldikleri halde herşey olmak isterler. dedi../. ne derin hasetler mevcuttur! Bugün kendisini takdir edenler yarın — kendisini düşürmeye sebep . Ölüler. Zaten mûtadı olan. şu edebiyat pazarından çekildikleri için rekabetten azade kal16 MAĐ VE SĐYAH mışlardır. öyle değil mi?" demişti. iradesini çekerek ayaklarından doğru çekiliyor. biraz tahammülünden ziyade içmişti. Aman Yarabbi! Şair Raci dedikleri işte bu idi!. vücudunu mukavemet mümkün olmayan bir kuvvetle erite erite dağıtıyor gibiydi. muktedir bir arkadaşı takdir ettiği daha görülmemiş. Bu adamdan. arasıra görünen iki üç sakit hizmetkârdan başka halktan. Ahmed Cemil bir gün bir garp edibinden naklen. ayaklarını çekerdi. O vakit muvakkat bir cehtle kendisini toplar. sevmemek mümkün olduğu kadar sevmezdi. Bunun bir güzel şeyi beğendiği. gidiyor. Bu yolda latifeleriyle Raci'yi kendisine düşman etmişti..

cihan siyasetinin en ehemmiyetten âri tafsilâtı bile ezberindedir. sanki bir kamusu ulûm gibi beyninin içinde yapraklar döndükçe malûmat tenevvü eder. Matbaada onu kimse sevmez. Ah! Bu matbuat âlemi! Bir seneden beri o âlemin az tecrüblerini mi görmüş. az acılıklarını mı tatmıştı! Mektepte iken nasıl hülya ederdi! Bugün kimbilir ne kadar gençler vardır ki o âlemde zevk tasavvur ederler. arkadaşlarına okumak için matbaaya getirdiği hailde okuyamaksızın. Đri boylu. arapça. Tashihlere bakarken tertip yanlışlarına dikkat ede-^ cek yerde ötekinin berikinin hatalarını bulmıya dikkat edery Birgün meselâ Ahmed Cemil'in bir makalesinde yanlış bir izafet cümlesi bulduğu için bir hafta alay geçer. bu bir küçük çocuk kadar utangaç adamın samimî bir dostudur. Onun için kendisini tanıyanlar ondan hiç korkmazlar. Ahmed Cemil. küçük yaşından beri matbuatta çalışmıştır. Onun latifeleriyle eğlenen bilhassa Raci ile Said'dir. Ali Şekib'e ağız açtırmazlardı.olabilecek bir şey yazsın — bakınız nasıl gülerler. Ahmed Cemil: "Aman bu Raci!" dediği zaman işte bütün bu tafsilât o üç kelimenin telâffuz tarzının içine sıkışmıştı. Pek ziyade kaideşinaslıkla müftehirdir. ĐM Al 17 Bakınız. zaten edebiyata kat'iyyen intisab iddia etmez. hattâ Raci'-nin gazellerini güzel bulmamaya bile cesaret edemez.. çünkü Said'in vazıh bir varlığı yoktur. ancak otuz beş yaşında olan bu adam. Said de şahsî tabiata malik olmayıp da ötekinin berikinin yaptığına imtisal âdetine uyarak. Bu saf yüreği incitmiş olmamak için Ahmed Cemil en tahammül olunmaz latifelerini bile hoş bulmuş gibi görünür. başmuharrir Ali Şekib büsbütün başkadır." diyerek yırtmış-tı. Ali Şekib o adamlardandır ki insan ellerini ellerine koyacak olur ise onlarda hissolunan satvet sıcaklığıyle hayatın birçok kötülüklerinden kalbte hâsıl olan buzların eridiğini duyar. fakat bir kere o çirkin matbuat hayatına girseler. Ahmed Cemil kin ve haset dedikçe hep Raci aklına gelir. Ceridede vazifesi muhbirlerin getirdiği havadisi tashihten ibaret kalır. Said her suale "evet" diyen. açık çehreli. geniş omuzlu. maamafih gayet mütavazı'dır. hele idare memuru — o kendisine Ahmed Şevki efendi diyen yuvarlak adam — Raci'den bahsolunsa ateş püskürür. Hukuka nisbeti vardır. Raci ile tam bir tezad teşkil eder. fakat bütün bu dönekliği esasen beyni gayet hassas bir mahrek üzerinde çevrilmeye mahkûm olarak yaratılmış olmaktan W SU Bl ü AH . Bir gün bir fıkra yazmış idi de. matbaada kimse bulunmadığı zamanlar tesadüf ederse gelen ilânların ücretini haczeden bir muharrir — işte matbaa işlerinde bulunalı on sene oluyor — hiç görmemişti. Bu adam matbuat âleminde bir cins mahlûkatm hususî nümu-nesidir. biraz safça — tâbirde zarafet iltizam olunmasa — biraz budalaca olmakla beraber "Mir'at-ı Şuûn" yazı heyetinde en ziyade malûmat sahibidir. hikmet-i tabiiyeye aid birşey yanında fen-i idareye aid bir mebhasa tesadüf olunur. acemce pek iyi bilmek istidadmdadır da bir kere arapça bir ceridenin üç satırını tercüme edememişti. Said hakkında Ahmed Cemil'in vazıh bir fikri yoktur. çok kitap okumak sayesinde en çok her şeyden anlar. Raci tab'an meftur olduğu hiyanete.: "Alay edeceksiniz! Neme lâzım? Bana siyasî makale yazmak ne güne duruyor. yanında en saçma şeylerden bahsederler de o tekzipten utanır. Ne vakit bir makaleciğe filan ihtiyaç görülse kendisine havale olunmasından korkarak akşam ziyade kaçırdığından bahisle sersem olduğundan dem vurur. Ali Şekib'in yalnız bir şeyini affetmez: O da bütün utangaçlı-ğiyle beraber bu adamın ara sıra latife etmek istemesidir. bildiğinden emin olmayanlara mahsus bir korkaklıkla herkesten iyi konuşabileceği mebahisde sükûtu tercih etmek âdetidir. Onun için Ahmed Cemil de. her duyduğu fikre "benim de fikrim budur" cevabını veren. onun kadar mahsuben para alan..

kuru çocuk . Sa-ip. daima harekette. taşra mektuplarını hülâsa eder. hattâ şiirine de katlanılabilir bir adam olduğu için Raci ile ekseriyet üzere aynı duyguda çıkmasına Ahmed Cemil gücenmez. Matbaada herkesten ziyade işinin basma devam ettiği. Raci parasız kaldığı vakit Ahmed Şevki efendinin çekmecesinde para olup olmadığını Saib'den tahkik eder. Dolmalık olacağını unutma! Geç kalırsan yarma yetişmez. bir rüyanın silinmiş şekillerine benzeten bulanmış gözlerinde kâfi bir kuvvet toplamak istedi. müteJVLAl Vüı Oi I Ati nevvi makale yazar. Kendisini toplamak istedi. Ona her yerde tesadüf olunur. ufak yüzlü. Meselâ bir kaç kişi arasında. Saib . O vakit nefsine bir cebir ile. o mutlaka anlamıştır. Onun için meselâ çarşamba günü sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin evinde uskumru dolması olacağını bilir.. Şimdi Ali Şekib.Ahmed Cemil'in sinirlerine dokunan işte bu mahlûktur. tercüme eder.. küçük kıt'ada yaratılmış. Babıâli caddesinden çıkarken bakınız.başka bir sebeple ihMai ve Siyah — F." dediğini tamamiyle işitmiştir. 2 tiyar etmeyen bir gençtir ki. lakırdı esnasında bir saz gürültüye karışsın da anlaşılmasın. yazıhanenin kenarında "Selanik hususî muhabirimizden aldığımız mektuptur" diye başladığı bir kâğıda sun'î bir mektup. kulaklanyle gözleri.. iyiliğe davet olunmazsa iyilik etmek aklına gelmez. Said. daima meşguliyette. belirsizce ıslık çalmaya başla-di. daima ayakta.. sabahleyin mekteb-i hukuk derslerine gittiği halde. Her . küçük gözlü. size de anlatır. Ahmed Cemil'in bu çocuk hakkında — çocuk diye mâruftur.. Fakat fikrinin bütün iradesine malik olmakla beraber vücudunu istilâ eden o azîm keselâna mukavemet kabil değildi. zaif. sonu olmayan bir derinliğe çekiyordu. matbaaya giriniz. Raci. çünkü yirmi yaşını herhalde geçmiş olmakla beraber çocukluktan kurtulmamıştır — duyduğu şey. uydurmakla meşgul olurken görürsünüz. şahsının mevcudiyetinden mefkudiyetinden şüphe edilir. çünkü behemahal çekmecesinin bir tarafına atılan bir ilân ücretini görmüştür. biraz ötede tütüncü dükkânına uğrayarak filân risalenin filân nüshasının ne kadar sürüldüğünü tahkik ederken. Bakınız. bir kitapçının hesap defterini tuttuğu. bu dünyaya görülmeyecek şeyleri görmek ve işitilmeyecek şeyleri işitmek için gelmişçesine gözleri meselâ Ali Şekib'in bilmem nerede nahiye müdürü olan eniştesine yazdığı bir mektubu yandan okumakla meşgul iken kulaklarını odanın köşesinde idare memuru Ahmed Şevki'-nin — Ahmed Şevki efendinin — kâğıtçıyı az para ile savmak için sarfettiği belâgate vakfeder. kötülük etmez. neydi? Neydi?. Ahmed Cemil'in sanki vücudunu iki kol tutmuş. Bunun manzarasından duyduğu soğuk ürpermeyi hattâ Raci hakkında bile hissetmez. bütün bu çehreler beyninden silinmişti. Saib'den sorunuz. Matbaada herkesten ziyade o çalışır. ecnebi gazeteleri okur. kemikleri vüs'at bulamamış. ıçünkü bir gün evvel mü-rettip yamağı Emin'e : "Đki okka alacaksın. adelâtı kemiklerimin üstünde kurumuş. sanki vücudundan yavaş yavaş uzanıp gidiyormuşcasına uyuşan bacaklarını çekti. O aralık mızıkanın uzaktan gelen ahengini taklit ederek kendisine biraz metanet vermiş olmak üzere hafifçe.. bu çalınan şeye aşina çıkıyor.kısa. bir matbaa kapısının önünden geçen birisine meselâ o gün Ahmed Cemil'in bir manzumesinin iki beytini okurken. Bahçenin bu yüksek noktasının önünde yayılan bütün manzarayı. işte şimdi bile o aklına geldiği için vücudunda ürpermeye benzer bir şey duyuyor. o.

Onun ismini kendine mahsus şive ile tercüme etmişti: Bârân-ı elmas! Ne güzel. Ahmed Cemil sanki bir rüyfadan f ... elmas.. sanki semalardan dökülen.. kanatlanarak uçuşan küçük küçük nağmeler birbirine atlıyor. fakat hayatta yüksek şeylere meftun olmuş gözler gibi aşağıdan yukarıya yağıyor. tatlılıkların hazinesini taşıyor.. bazan bir şikâyet nalesi.. bunlar bir bâfân-ı elmas değil mi? Ahmed Cemil'in içkinin tesiri altında bunalarak süzülen gözlerinin önünde donuk mailikler üzerine avuç avuç sarı pullar serpilmiş sema sallanıyor. Bahçenin rakit havası içinde bir aşk nefhası.. Ah! Bu bârân-ı elmas. yağıyor. Bârân-ı elmas! Đşte işte. birbirleriyle dudak dudağa bir visal içinde dağılıyorlar. bütün bu kirişlerle tahta veya bakır parçalarından sihirli bir nefesle canlanarak. şimdi karşısında tepelerin myuyan sırtlarına dökülerek. ötekinden bir ıstırap enini... nasıl rüya âlemleri açan bir isim. pest. ne hülyalar getiren. dalgalanıyormuş kıyas edilen bütün bu yıldız alayları. yükseliyorlar. yahut denize doğru akan bu 20 MAĐ VJü Oil Aû renkli levha yavaş yavaş yüksele yüksele yer ve gök birleşecek toprak ve gök gecenin aşk havası içinde azîm. vücudu bir boşluk içinde yuvarlanmaya başlıyor zan-nında idi. Kâh kalbin en derin noktalarından geliyormuşcasına derunî. filâvtanın kahkahaları. medid. işte şu aşağıya süzülen sema nurları. diğer birinden bir ümit cevabı çıkararak. o üzerinde gülümseyen nurlar. sanki sakit. karşısında şu bayırın eteğinde yer yer parıldayan.. O vakit aklına geldi. sonra bunlar o parlak semanın mailiklerine. kâh bir teessür feveranından inikas etmişçesine parlayarak. tâ o semalara. Waldteufel'in meşhur Valse'ini ne vakit dinlese bütün hayali inkişaf ederdi. Şimdi Ahmed Cemil altından yer kaçıyor. çalkalanan mailiklere doğru yağıyor. denizin siyahlıkları içinde şurada burada ışıldayan bu ziyalar. temmuzun şu sıcak gecesine mahsus bir buğ ile örtülü zannoflunan bu mailikler içinde titriycrmuş.vakit. Son bir nağme tufaniyle nagihanî bir karar bütün bu ha-yalât silsilesine hatime çekti. sallanıyor. bütün o biçâre insan kalbine mahsus acılıkların. Bir rüya içinde yahut sihir âlemi karşısında idi. feryat ederek. gözlerinin önünde açılan bu semada.. işte işte raksediyor. vücudu yaka yaka eritip dağıtan bir buse ile birbirine sarılarak tek bir vücut olacak zannediyordu. sanki bu aletlerden. şundan bir tahassür nâlesi. şu yukarıya jıçu-şarak siyahlara bürünen sönük ziyalar! Bârân-ı elmas. mai siyah kelebekler gibi uçuşarak. işte gözlerinin önünde gördüğü bu şeyler. Bakınız. başından sema uçuyor. kemanların titreyen eninleri.. bahçeye hemen her gelişinde dinlediği bir şey. Birinden ötekine bir hicran sadası. şu muzlim denizin siyahlıklarına serpiliyor. bazan bir mahkuriyet iniltisi. onlarda bir bârân-. sıcak ve baygın bir nefes gibi sanki tâ göklerin sezilemeyen yüksekliklerinden dökülen bu nağmeler.

Ufkun bir kenarından güneşin sinesinden sahraya bir nur tufanı döker.. o mai semanın içinde birçok gülümseyen ümit yıldızlarından ibaretti. Onların yanına gitmeye ne lüzum var? Tâ ötede dönen bir levhanın yalnız bir kısmı şeklinde gözünün önünden akıp giden şu seyrancılara. Bütün menazır sabahlara mahsus o rengin müphemiyeti içinde hava ve hayalden mürekkep bir gölge şeklinde durur. . O lâcivertliklerin bir tarafında henüz belirsiz bir nurdan toz savruluyor gibidir. Onu ne kadar se-nelerdenberi bekliyordu. Başını çevirdi.. Bu sahranın üzerinde o semanın altından bir peri alayının kanatlariyle dalgalanıyor denebi-len hafif bir hava uçar ki dikkat edilse bir ruhanî cihanın zenı-zemesine benzer nağmelerle titrer. Ahmed Cemil burada.MAĐ VE SĐYAH 21 1 uyandı. biraz evvel sönük duran sema sanki bir yangın ile dolar. herkese yabancı değil mi? Şimdi kendisini biraz topluyor. Đşte gözlerini kapayınca görüyor: Mai bir sema altında azîm bir sahra ki sabahın hüzün ve neşveden. sükûttan ve nağmeden. Arkadaşları şüphesiz orada işte şuracıktan bir parçasını gördüğü bahçenin kalabalığı arasındadırlar. gölgeden ve hayalden. baktı. Şimdi her şey hakikata ricat etmiş oldu." diyordu. gençliğin öyle hassas bir devresinde ki fikir. Üzerinde bir sema ki geceden kalma siyahlıklarla gündüzün ilk şaşaalarının imtizacımdan mürekkep esmer bir renkle gözleri taltif eder. dimağını âteşin bir bulutla örten buhar yavaş yavaş açılıyordu: Onun âlemi işte şu yavaş yavaş açılan beyninin içinde mai bir sema. etrafına baktı. Orada da bir bârân-ı elmas. Öyle bir yaşta. uykusundan tamamiyle sıyrılmamış mahrumluklarla yüklenmiş sisler arkasında boğulan ufuklara doğru uzanıp gitsin. o vakit tahattur etti. bakir bir safvetle münevver bir göz gibi bakmaktadır. şakaklarında hafif bir serinlik hissediyor. semanın bu 22 MAĐ VE SĐYAH muhteşem yangını altında sahra müşevveşiyetten sıyrılır. henüz.. fakat bir zaman gelir ki birdenbire bir ihtişam çağlayanı dökülür. burada ne için bulunduğunu anlamak için düşündü.... ' Henüz yirmi iki yaşında idi. hayalinin şu müdebdep levhasını yaşatırken: "Ah! o ümit güneşi!. renkten ve zulmetten. o yekdiğerinin hem aynı hem gayri zannolunan tezatlardan mürekkep hülyalı hali altında. bir müphem renk altında mai bir atlas halinde görünen semanın derin bir köşesinden zührenin beyaz handesi hâlâ görünür. ağaçların arasında küme küme oturan bütün bu halka onun bir nisbeti var mı ki gitsin de o kalabalığın içine atılsın ? O bu dünyada herkesten uzak. bütün sahra taze bir hayatin canlılığiyle tutuşur.

bugün koltuğunun altında bir iki kitapla buradan bir gölge gibi çıkarken bir gün olacak ki tesadüfen bir kitapçının dükkânına gözü isabet edecek olursa mektepten henüz çıkmış iki genç edebiyat müntesibinin birbirine kendisini gösterdiğini farkedecek. On dokuz yaşma kadar Ahmed Cemil tamamen — hayatta mümkün olabildiği kadar — mesud idi. Biz üç kişi kaldık. ümit güneşinin üzerine tâ uzaklarda bir ufkun içinde hazırlanan bulutların dökülmeğe müheyya olduğunu anlamamış idi. edip olmak. Ahmed Cemil ismini o kadar yükseltmek ki. kendisinin . gören yok. Yine oraya gitti. senelerdenberi bütün düşüncesi bu değil miydi? Ta mektepte bir kimya kitabının üzerine başını dayayarak. gözleri ötede siyah tahtanın üzerinde unutulmuş. Henüz yirmi iki yaşında. müptehiç bir sabahın rüyasına dalmış. âdeta koşarak Babıâli caddesinin kenarından çıkarken şu kitapçı «dükkânları. iştihar arzusu değil miydi? Ahmed Cemil daima aceleci ve telâşlı yürüyüşiyle.. Ötekilerini de beraber sürükledi.. Ahmed Cemil. şöhret almak. hayat mübarezesi baş:.. yalnız mü-nevevr. ve. bu matbaalar. sonra da o derece itilâ emellerine kapılıyor olduğundan kendi kendine utanıyordu. Ondan sonra pederini kaybedince maişet endişesi. bakan yok. yarım kalmış bir cebir muadelesine bakarak. Ahmed Cemil ile beraber bütün arkadaşlarını ne cevap vermek lâzım geldiğinde mütehayyir bırakmış idi. O tasavvur «ttiği yüksek payeye bir hat bulamıyor.. Şimdi birkaç eski mektep arkadaşiyle sekiz on kalem erbabından başka her. lamış... bugün o kadar acılıklarına. Zaten bu neticeye. bu ümidin tahakkukuna şayan olmak için az mı ıstırap çekmiş. Ahmed Cemil'in düşüncelerine bir fasıla daha geldi. artık yavaş yavaş yola çıksak. Güzergâhında isminin yavaşça fısıldandığım işidecek. meçhul emeller fezasında uçtuğu zamanlardan-beri bütün varlığını istilâ eden emel..münevver bir semanın bâ-rân-ı elması altında parlak hülya âleminde kanatlan kırılmış bir kuş gibi henüz topraklara düşmemiş. sabahtan akşama kadar fikir ve sanat hareketlerinin münferit mecrası olan şu cadde bir gün olacak ki onun tesiri altına girmiş olacak... Kaç kere bedbaht karısı matbaanın kapısına kadar gelerek beş altı yaşındaki yavrusuyle kocasını arattırmış... gözler ziyadar bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir köşenin açılmak üzere olduğunu. Ah! O zaman göğsü nasıl bir iftihar havasiyle şişecek! Şimdi oradan mevhum bir cisim şeklinde geçiyor. Raci'nin ikide birde Palais de Cristal'da geç vakte kadar kaldıktan sonra geceyi de evinden başka yerde geçirdiğini bilirdi.. Sahib-i imtiyaz gelince dedi ki: — Allah cezasını versin! Islah olmayacak.. Edip olmak. Şöhret bulmak. evde kendisini bekleyen karısını. fikri bir hayal rüzgârı üzerinde. cam kapıların aralarından farkedilen şu kütüphane müdavimleri. Uzaktan sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha ile idare memuru Ahmed Şevki efendinin yaklaştıklarını gördü. çocuğunu düşünmek yok ki. hayatın az meşakkatlerine mi tahammül etmişti? Bugün yirmi iki yaşında idi. henüz görmemiş.. herkesçe anılmak.. lâkin o zaman.f kesin meçhulü olan bu genç. bütün maneviyeti yalnız bir ümidin tahakkukuna muntazır.. fakat bu yaşa gelinceye kadar. göğüs vermek için hayatını zehirlediği bu edebiyat âleminin bir gün yüksek zirvelerine çıkmak.

Babası oğlunu ev alınmadan evvel mektepte Jeylî olarak bırakmadığı için o vakte kadar beklemişti. Babası dâva L kiliydi.şairane tâbirine göre "Piyale-i telh-i h^ yatın zehr âbî"na dudakları temas etmişti. validesi. O vakit babasının bütün hassasiyeti nasıl taşmıştı! Karısının elmaslarını terhin etmek! Đşte bu mümkün değil.. Fakat bu ufak şey bu namuskâr aile babasını senelerce yormuş. ne telâş içinde idler! Bütün eşya aşağıda mermer ve &ya> mutfağa. bir çâre bulunamadı. <iĐ£inci defa olarak kira evinden kurtulup kendi evlerine gel-^g . o da paranın Süleymaniye'deki mini mini evlerinin tamirine sarfedilmiş olmasıydı. Ahmed Cemil'in bazan gülerek "bizim konak" dediği mesken alınmıştı. ufak bir şey. Kendisinin bir altın enfiye kutusu. fazla olarak fahiş bir faizle bir muhtekir sarraftan para alındı. Ahmed Cemi' 24 MAI VE SĐYAH MAĐ VE SĐYAH 25.. Onun nakline. Cemil tabiî babası gibi pembe odayı. evet yalnız kendisini birçok şeylerden mahrum bırakarak... Tam mektebe leylî olarak ithal edildiği sene. rivayetine göre bir defa babası kabul etmiş ve ücretinin nısfını evvelce almış olduğu bir dâvanın sonradan hakka makrun olmadığını anlayınca birden reddine ve paranın iadesine karar vermişti.. hususiyle namuslu.bu karışıklık içinde hangisini almak. bir güzel saatiyle bir altın kösteği vardı. annesi Emniyet Sandığına terhin edilmek üzere küpesiyle yüzüğünü teklif etti.... sokağa nazır odaya tıkılmış. Đkbal validesine uyarak .eri gün. babasından bahsetse namusunu teşrih edecek hikâyelerin sonu gelmez. Ailesini iyi geçindirecek kadar para kazanırdı.. O gün. Ahmed Cemil evin alınışını pek iyi tahattur eder.. senelerce alnını terletmişti. çoç ^bi nâ-tamamiyle bağlı. zevcesine.. Bunlar terhin edildi.. evine meftun. O vakit on dört yaşında vardı. Senelerce fikrini vakfettiği bu maksadı temin için kendisini.. geçen senenin esvabını bu seneye salih görmeğe çalışarak... O vakit kitapla buivalidesi arasında bir müddetten beri devam eden bahis teceddüt etmiş.. O vakit saatlerce düşünüldü.. hattâ arkadaşlarının hissetle ithamına gülümseyerek para biriktirmişti.. o gayri muhik dâvadan vazgeçildi. ^ JjL Đyi bir aile babası. çamurlu sokakları yaya tırmanarak. etti: Herkesten maksat Cemil'le Đkbal. O vakit herkes bir rey beyan. Bu adamın yalnız bir endişesi vardı: Ailesini mesut etmek. O para ile işte şimdi karısını çocuklarını sokak ortasında kalmaktan muhafaza eden Süleymaniye'deki bu beş odalı evceğiz.. za^ ailesi Ahmed Cemil'in annesiyle on sekiz yaşında oğlundan dört yaşında kızı Đkbal'den ibaret idi. o babasına Kula'dan hediye gelen kilim döşemelerin yukarıdaki pembe odaya mı yoksa sofaya mı konacağı meselesi tazelenmişti. bu gürültünün içinde şa-eski mt. Birçok adamların bir dakikada bir zarın hevesine terkedebileceği kadar ufak. herşey birbirine gün c^iŞ. babası. araba ile gitmek arzularına galebe çalıp yokuşları. hangisini nereye kesin mecazım geleceğinde mütehayyir kalmışlardı. Fakat bu kararın icrasına büyük bir mâni vardı ki. hemşiresi.

babası yazısını yazar. göğsünde bir ateş ile kalktıktan sonra. dersine çalışır.. senin merhametine kaldı!" deyişi gözlerinin önüne gelir. lokmalar geçmez. O noksana kendilerini alıştıramamışlardı. O vakit iskemle iki ayağı üzerinde durmağa çalışırdı. Babasının tâbirince iskemle üç ayaklı kaldı. O vakit bir matem sükûtu başlar. Hattâ kabil olsaydı da Đkbal'i de verselerdi. Ahmed Cemil mektepte leyli olduktan sonra bu aile heyetinin mühim bir rüknü haftada altı gece ihazır bulunamaz oldu. Magihan bir kaza darbesine uğrayan bu yuvacık nasıl perişan.. bu valide yaşların hücumiyle titreyen gözlerini oğlu ile kızına diker. ara sıra bu dört kişiden birinin ağzından çıkıvermiş bir serseri kelime musahabeye vesile olur. O vakitten sonra bu küçük bahtiyar aile nasıl değişmiş. O vakit ortaya başka iş çıkar. gelişigüzel bir yeri açılır. Hizmetçi şaşaladı. Babasının Mesneviye pek merakı vardır. Đkbar — kız çocuklarını daima validelerin eteklerine sevkeden bir hisle — annesinin yanma meselâ babasının eskimiş para kesesine kaim olmak üzere yeni bir kese örer. Ahmed Cemil başını kaldırır. ciğerlerinden çıkan bir şuhka-i beka boğazlarına kadar gelir takılır. bu evin bütün havasında bir hayat unsuru eksilmişti. O hem pembe odaya hem sofaya taraftar çıkıyordu. Heyhat! Şimdi iskemle yine üç ayak üstünde.. O vakit ne kadar mesut idiler! Her akşam yemekten sonra saatlerce beraber otururlar. Şimdi ne vakit Ahmet Cemil o eskimek bilmeyen kilim döşemesinin üstüne otursa babasının bir hâkim ciddiyetile elini fese sokarak: "Göreyim seni. Ahmed Cemil'in küçük yaşından beri tahsil zemininde bütün adımlarına rehber olan bu baba o vakit oğluna ders verir: Bir nükteyi anlatmak. bu hâkimiyet sıfatının ehemmiyeti altında beyni darmadağın oldu.. Ahmed Cemil dersini yapmıştır. bu sofra başında bir mezarın sâkit enini hüküm sürer. pembe odaya yar oldu. sanki korkunç bir . validesi oğluna bir gömlek. O vakittenberi o pembe odanın içinde o kilim döşemenin üstünde bir şey noksan idi. fakat bu defa eksilen ayak o kadar mühim bir ayak ki iskemle duramıyor. Bu mühim mesele de bir eğlenceye medar oldu. Kendi evlerine gelmiş olmak hepsinde eğlenceye bir meyil uyandırmıştı. Ahmet Cemil'in fesini kura çantası yaptılar.. Yemek sofrasının başında toplandıkları zaman hepsinin dimağında menkuş olan o baba çehresi güya henüz orada karşılarında imişçesirıe o. Kaç sabah Ahmed Cemil yatağından. bu genç dimağı bir gonca gibi nazik parmaklarla açmağa çalışır. yiyemedikleri lokmalarıyle mahzun duran tabaklara damlar. Kendi evlerine geldikten sonra bu müsamereler haftada bir defaya münhasır kaldı. bir aralık bu üç kişinin gözleri birbirine tesadüf •ediverse o hazır duran yaşlar birbirini uyandırır. yahut kızma esvap dikmekle meşguldür. taşar. *'Ne oldu?" Bu çocukların babalarına ne oldu?. başaşağı düşmüş gibiydi. iki kâğıt parçasına "pembe" ve "sofa" kelimeleri yazıldı. Onun fikrini tatbik etmek lâzım gelse kilim döşeme ikiye bölünecekti. yaşlar. Hele ilk matem günlerinde bir akşam üstü meselâ kapı çalmsa Đkbal'in: "Babam geldi" diyeceği tutardı. lüzumunda» ziyade gülünüyordu. O vakit tali hükümetti. Babası yazılarını bitirmiştir.sofayı münasip görüyorlardı. Fakat ne yapalım? Her şeyden evvel çocuğu hayata hazırlanmalı. düsturları karıştırır. ikbal güler babası bir hikâye söyler. her yeri cazip olan bu kitabın bir hikâyesi okunur. pembe oda. daha yatağa girmek için bir hayli zaman vardır. bir mazmunu tefsir etmek için saatlerce yorulur. Ahmed Cemil bir köşeye büzülür. En küçük vesilelerle bile lâtife ediyor. Nihayet hizmetçi kız — taşralı iriyan bir kız — hâkem tâyin olundu. yemeğe başlamadan ellerini uzatamazlardı. Bazan iştigalin nevi tebdil olunur.

rüyadan uyanmış da sabahleyin o rüyanın altında mesud bir hakikat çıkacakmış-casma odasından yavaşça çıkarak. sabahleyin mûtat üzere mektebe gelmiş. O tarihten sonra hayat mübazeresi ne müthiş başlamış. Evet. Kaç kereler onu ağlatmış. derin bir sükût. maişetin yükü henüz zayıf olan bu omuzlara nasıl çökmüştü! O zamana kadar henüz hayatın ilk faslını bile okumamıştı. Hele mai bir cübbesi vardı ki pek yakışırdı. bu gelen Ahmed Cemil'in babasıdır. bu küçücük halk da hocanın şu meşguliyetinden istifade ederek yerini tebdil etmeksizin harekete başladı. Bu defabüyük bir mektep. görüşmeğe başlamışlardı. hoca efendiye müracaata mecbur etmişti.. Ah! Mektepte geçirdiği zamanlar. istikbal etmiş. Bu işaret. Yalnız büyük bir oda. bunaldı. bu mektepte ne yaptığını pek karışık bir surette tahattur eder. Ahmed Cemil bu teferruatı pek iyi zaptetmiştir. ta karsıki duvarda iki büyük siyah tahta. yerine oturmuştu.. Dersler daha başlamamıştı.. henüz genç. Ahmed Cemil'in bir şeyden haberi yoktu. Ay!. Ahmed Cemil şaşırdı. oturmuşlar. Odanın içinde bir uğultu vardı. o vakit bütün mebhut ve mütehayyir duran mektep halkı. babasının odasına gitmiş... o kadar tahattur ediyor. Neden? Babası neden gelmiş? Şimdi hoca efendi ayağa kalkmış. Komşu çocuklardan biri gözüyle diğer birine Ahmed Cemil'i gösterdi. Herkes bir yere bakıyordu. onu henüz yatağın içinde. başlıca Ahmed Cemil'e musallat olmuştu. babası bile mektebe gelerek hoca efendiyle oldukça şiddetili bir mülakat yapmıştı. Oh! Bu muallim ne güzel bir adamdı! Seyrek sakallı. Hattâ Ahmet Cemil gözlerini kapayınca hâtıraları arasında bu vak'adan sonra kendisini birden o mektepten çıkmış başka bir mektepte bulur.... Gözler hep Ahmed Cemil'den hizmetkâra — galiba Bilâl — Bilâl'den Ahmed Cemil'e gidip geliyordu. yanaklarından ateş çıktı. Ahmed Cemil başını kaldırdı. Bir dakika içinde herkes vâkıf oldu ki. küçücük bir asker .. kendi babası. Birdenbire bu uğultu durdu. MAĐ VE SĐYAH 27 Ahmed Cemil tahsilini herkes gibi takip etmişti.. Bir de ne görsün? Babası.. delik deşik olmuş bir sahife şeklinde ka28 MAI VE SĐYAH lir. Evvelâ sübyan mektebine gider gelirdi. O gün. Sonra ne oldu? Ahmed Cemil artık ötesini bilmiyor. Hattâ bir kere. hatırat levhasında en derin kazılır. galiba yine mektebe devam eden bir kibarzadenin hizmetkârı vardı ki. nasıl okumağa başladığını.. Çocuklar hep kürsülerin üstünde sallana sallana yarı sesle derselirini tekrar ediyorlardı. fakat bu zamana ait hâtıraları o kadar mübhemdir ki.. Çocuklukta hep böyle değil midir? Hâtıralar hava ve zaman tesiriyle yıpranmış.. Unutamayacağı şeylerden biri de mektep arkadaşlarının arasında biri. bu mühim haber bütün odayı dolaştı. bilmem bir tokat meselesinden dolayı olmalı. temiz. o dünkü vak'a için geliyor. Zenci hemen beyazlanmak raddesine gelmişti. yine karşıdaki köşede yüksekçe bir minder üstünde beyaz sarıklı muallim. o odanın içinde sıra sıra kürsüler. sakin bir uyku ile uyuyor gö-recekmiş ümidiyle titremişti.. hattâ Ahmed Ceiml'in resmî elbisesi bile var. O zaman en ziyade tesir eden şeyler..

ehemmiyetini almıştır. Öyle ya, artık askeri rüştiyesinde... Evvelâ nekadar utanmıştı! O büyük mektebin içinde ilk günleri korkarak yürür, kendi sınıfından başka bir yere giremezdi. Sınıflarında seksenden ziyade •çocuk vardı, fakat Ahmed Cemil bu seksen kişiyi iki yüz kişi gibi görürdü, hatta babasına da o yolda tarif ederdi de bir türlü inandıramazdı/Burada her şey başka türlü idi, öteki mektepte sıralar birbirini takiben saatte bir, hocanın önündeki kürsüye gidip oturmak âdet iken burada her iki saatte bir başka hoca geliyordu... Bu ilk senede ne öğrendi? Onu kat'-iyyen bilmiyor. Yalnız hesaptan pek sıkılırdı. Hocası da ona musallat olmuştu, daima tahtaya onu çekerdi; biçare kaç kereler o iki yüz kadar ehemmiyetli görünen seksen arkadaşının karşısında, siyah tahtanın başında perişan, mahcup, mahvolmuş, kendisini kaybetmiş, yavaş yavaş ağlamıştı. Bununla beraber bir müddet sonra onu başçavuş yaptılar. Bakınız, bu nıü-him hâdisenin esasını hâlâ anlamamıştır. Ne için başçavuş oldu? Başçavuş olmak için ne yapmıştı? Hesap derslerinde tahta, başında ağlamaktan başka bir fazile göstermiş miydi? Daha da pek küçüktü. Fakat bütün çocuklar onun hatırını saymağa başlamışlardı; meselâ sınıfın en gürültülü bir zamanında, bir müzakere esnasında, bir telâş ile dışardan içeriye girer, muallimlere mahsus olan kürsüye çıkar, elindeki cetveli mühim bir eda ile vurur: «Efendiler...» diye başlar, ince sesiyle bu ilk nutuk mukaddemesi sınıfın ortasına düşer düşmez, sükût...' Herkeste bir dikkat, başçavuş ne diyecek?... Mini mini başçavuş ne der? Sınıf halkına tebliğ olunacak müdür beyin bir emri... Bu bir oyundur. Ne müdürün bir şey dediği var, ne de tebliğ olunacak bir emir... Maksat bir kere efendilerin dikkatini celb edip düzme bir şey söyledikten sonra; fakat tam bir ciddiyetle, esassızlığım sezdirmiyerek, evet, ondan sonra bir kere hasıl olan sükûtu muhafaza etmek... Ahmed Cemil'i başçavuş olduğu gün görmeliydi. Eve nasıl göğsü şişkin, bu haberi bir an evvel vermek için sabırsızlıktan nasıl koşaI

rak gelmişti! Kapıyı açan Seher oldu. «Başçavuş oldum» sözünü evvelâ onun yüzüne attı. Artık babasının geleceği zamana kadar validesine başçavuşluğun ehemmiyetini anlattı: Đki yüz kişi! Şaka değil!... Bunlara nezaret etmek... Ya sabahleyin, ekseriyet üzere yoklama defterini o pkuyacak. Bu yoklama defterinden evde bîzar oldular. Ahmed Cemil mektepten geldi mi, başka bir oyun yoktu. Doğru yukarıya sofaya çıkar, babasının başçavuşluğuna mükâfaten alıverdiği siyah tahtanın başına geçer, mektepteki ciddî tavrı takınır, başlar yoklama defterini okumağa, ve daima cevaplariyle... riyle... Mehmed efendi, Kırıkçeşme... Mevcud! Necmi efendi, Fatih... Mevcud! Ruhsar efendi, Zeyrek... Namevcud! ilâh. Bu defter bir kere okunur, ondan sonra hoca efendi gelir, meselâ hesap hocası — artık hesap hocasiyle arası iyileşmiştir — hoca efendi sanki yoklama defterini açar. Hüseyin Nazmi efendi Saraçhane — bu Nazmi efendi şimdi «Gencine-i Edeb» muharriri olan gençtir — derse davet olunur. Hoca efendi sorar : — Efendi, darb neye derler? Hüseyin Nazmi efendi cevap verir: — Bir adedi diğer bir aded miktarınca tekrar ederek çoğaltmağa darb derler.

— Geçin-tahta başına!.. Hüseyin Nazmi efendi tahta başına geçer, tebeşiri eline alır, hoca efendi emreder: — 24605... Yazdınız mı? Ha! Şimdi bunu darbetmeli... 67 ile... Anladınız,mı? Ahmed Cemil bazan bu taklid ile derste okadar dalardı ki babası gelmiş, yavaşça yukarıya çıkmış, arkasından annesiyle hemşiresi gelmişler, orada bir tarafa birikerek sessizce tatlı bir tebessümle kendisini seyre koyulurlar da o farkına varamazdı. Sonra gözleri oraya ilişiverince şaşırır, donar kalır, elinden tebeşiri nereye atacağını bilmezdi. Babası bu mektepten alıp kendisini Mekteb-i Mülkiyeye götürünceye kadar bu oyun devam etti, fakat orada Ahmed Cemile bir ciddiyet geldi. Artık kendisine büyük bir adam nazariyle bakmağa başladı. Hattâ - bu on dört yaşında çocuk -mektebe giderken çanta taşımağa bile tenezzül etmez oldu. 3D MAĐVESĐYAH

kitaplarını bir gazeteye sarar, koltuğunun altına yerleştirir, bir kalem efendisi tavrını takınırdı. Hayatının bahtiyarlık sahifeleri hep bu mektepte geçen mes'ud günlere aid lâtif hâtıralarla doludur. Hüseyin Nazmi ile asıl muhabbet iplikleri burada bağlanmıştı .Đkisi bir sınıfta idiler; ikisi de leyli olmuşlardı, o vakit aile hayatından uzak düşen bu iki genç kalb birbirile samimî bir karabet hâsıl etti, emel ve fikirde bir iştirak peyda ettiler. Zaten hislerinde, haricî tesirler ahz ve telâkkide, efkârın tayin ve nakşi tarzında bir anlayışta idiler. Meselâ ikisi de bir şeyi tuhaf yahud garip bulmakta, bir fikri beğenmekte yahut reddetmekte, bir vak'adan müteessir olmakla veyahut ona lâkayd kalmakta müttefik çıkarlardı. Onun için sevişmek, o insanlar arasında okadar tatlı olmakla beraber okadar nadir tahalkkuk eden sevişmek, bu iki saf ve temiz kalb için pek kolay bir şey oldu. Hattâ o kadar ki bütün diğer sınıf arkadaşlarına yabancı kaldılar, aralarında hususiyet diğer bir kalbin iştirakine tahammül edemiyecek derecede idi. Đlk senelerde münasebetleri tehassüslerini teatiden ibaret kalırdı; fakat sonraları... Taze dimağları inkişafa başlayıp okuduklarını anlamağa başladıkları zaman, işte o zaman ikisinde de mütalâa cinneti başladı. Đlk mütalâa heveslerine mahsus doymak bilmez bir açlıkla her ellerine geçeni okumak istediler. Evvelâ hikâyeler, kitapçılardan kira ile alınmış yahut arkadaşlarından birinden rica ile istenilmiş terceme, telif bir alay hikâye okudular. Ekseriya beraber okurlardı, sınıfın bir tarafında tenhaca bir yere çekilirler, kitabı çekmecenin içine yerleştirirler, Ahmed Cemil yavaş sesle okur, Hüseyin Nazmi dinler ve işitemediklerini; göz ucuyla süzerek itmam ederdi. Đki refik fikirlerini, kalbleri-ni bir kitabın bir sahifesinde böylece teşrik ederlerdi. Bir aralık hikâyeden nefret ettiler; o ilk önce duydukları lezzet, hâsıl ettikleri tecessüs kayboldu; fakat okumak ihtiyacı olanca şiddetiyle devam etti. Tarih okumak istediler, ellerine geçen bir eski tarihi yarım bıraktılar. Mektepte zaten dersleri değil mi ? O kifayet etmez miydi ? Hülyaya Ahmed Cemil'in batı dillerinden terceme ile kullandığı bir tabir ile -mafevkalarza okadar meyelânı olan fikirlerini, geçmiş zamanların mezarı demek olan tarihe sevketmekten lezzet

duymadılar, fakat bunu kimseye de itiraf etmek istemezlerdi. O MAĐVESĐYAH 3S>

kadar hayal arayan gençler olamktan değil fakat görünmekte» korkuyorlardı. Edebiyat sınıfına geçtikleri zaman hülyaya mü-said bir saha aramakla meşgul olan fikirlerine yeni bir pervaz seması açıldı: Şiir... O vakit şiir namına vücude getirilen bütün yeni mahsulâtı okudular. Okumak tâbiri sahih olamaz: onların arasından koştular. Sonra derin bir menbadan ayrılmayan çöl yolcuları gibi yine o ciğerlerine taze bir hayat veren menbalara ricat ettiler. Okuduklarını bir daha okudular, bazı parçaları ezberlediler; sonra buldukları şeyler kifayet etmedi. Daha bulmak istediler, fakat heyhat!.. Ruhlarını lâtif bir uyuşukluk içinde aguşuna alan bu ufuk,, bu şiir ve hülya sahası okadar dar idi ki... O zaman aradıklarını bulmak için eski divanları okumak istediler. Fuzulileriy Nef'ileri, Nabileri Nedimleri araştırdılar, bir aralık bunların bazısında hele Nefi'de buldukları lisan haşmeti fikirle-lerini örttü, hislerini bunalttı. Elfazm tantanası altında şaşırdılar, güftesiz bir beste mırıldanmak kabilinden yalnız bu lisan mûsikisine aldanarak okudular, sonra o musikinin esas ruhuna dikkat etmek istediler. Fakat onlar, okadar sâmit yahut okadar taraka arasında o derece candan mahrum göründü ki ruhlarını istedikleri gibi titremekten uzak kaldı. Bi zaman geldi ki aradıklarını bulmaktan meyus oldular, mütalâaya küstüler, okumaz oldular. Bir kaç ay fikirleri âtıl kaldı, fakat bu atalet bir gün geldi ki o senelerce - mütalâaanın tohumlarından filizler çıktığını göstererek geçti, sanki, bir kıştan sonra bir bahar... Bu genç fikirlerin baharı inkişafa başlamıştı. Bir gün Hüseyin Nazmi utanarak Ahmed Cemil'e gece yatakta söylenmiş bir mehtap tasvirinin ilk dört beytini okudu. Ahmet Cemil itiraz etti; «Yatakta mehtap tasvir etmek olur «ıu?» diyordu; fakat biraz da kızarmış idi. Ne için? Ertesi sabah o da bu mehtap tasvirinin diğer dört beytini yapmış bulundu. Artık iştigal vesilesi bulunmuş oldu. Ya mektep kitapları... Oh! Onlarla iştigal olunmayalı zaten pek çok zaman olmuştu. Zaten mektebe girdikleri tarihten başlayarak sınıfın bir türlü yüksek derecelerine heves edememişlerdi. Smıfm orta mıntıkasında yaşamağı müreccah görürlerdi. il Evvelce mütalâadan şimdi müşaavreden çalabildikleri saatlerle ¦ders kitaplarına hasrettikleri iştigal kendilerini şu orta mın-takada tutmağa kifayet ediyordu. Bir tatil günü beraber geziyorlardı. Genç çocuklara mahsus bir şiir hevesiyle her gezdikleri yerde, her gördükleri şeyi buna bir şairlik vesile addederlerdi. Meselâ o gün köprüden geçerken bacalardan çıkan dumanlar için teşbih yapmak, yahut Beyoğluna çıkarken tesadüf ettikleri kürklü bir başlık giymiş minimini sarı bir Alman kızı için bir manzume söylemeğe yeltenmek gibi çocukça şeyleri olurdu. Fakat artık teşaürden kendileri de nefret duymağa, bunları kendileri de gülünç bulmağa başlamışlar; dimağlarının içinde büyük fikirler bulup da onların büyüklüklerine nisbeten küçük kalanların kendilerinden duydukları nefrete müşabih bir şey hisseder olmuşlardı. O gün Beyoğlundan geçerken bir kitapçı dükkânının önünde durdular, camekânda duran

Birden anlayamadılar. Ne derin bir melal!.. Anlayıp anlayamamak meselesinden de korkuyorlardı. Bu. ikisi de müştereken uzun uzun süzdüler. yani yüzlerini deniz cihetine çevirerek.. fransızca sormağa cesaret edemeyerek kitabı istediler. orada yeşil tahta sedirlerden birine ters olarak. Taksim bahçesinde. Oraya kadar gittiler. Ahmet Cemil'in tâbirince Hüseyin Nazmi maliye işleri müdürüdür. şimdiye kadar fransızca bir mün-tehabat mecmuasında görebildikleri köhne bir kaç manzumeden başka bir şey okumamışlardı. sanki bütün maneviyatı bu mağmum şiirin matemi altında eriyip gitmişti. yabancı kelimelerin üzerinde bir müddet durdular.. Ahmet Cemil bunu hemen kendisine mahsus lisan ile «Ruhî Üryan» diye terceme etti. Ahmed Cemil gözlerini ayıramıyordu. Kitabın neresinden başlamak lâzım geleceğinde mütehayyir idiler. — Bir taraftan aç! bakalım. bunu denize karşı. ikisi de fransızcaya mekteplerde kabil olan derecede aşina idiler.un «L'âme nue» şiir mecmuası idi. Mahcubiyetle içeri girdiler. Hüseyin Nazmi parasını verdi. belki bir nebze fazla. Hüseyin Nazmi dedi ki: — Ne zararı var? Bak güneşe! Bu güneşin altında. dedi.. Taksim bahçesine girdikleri zaman ellerinde tuttukları kitabın peşin lezzetiyle kalbleri güya bir esrarhane-nin acaip letafetlerine vusul için ilk adımı atıyormuşcasına tuhaf bir suretle mütehassis idi.. berisinde zihinleri ilişti. zira Ahöied Cemil'in daima boş yahut boşa yakın cebine mukabil Hüseyin Nazmi'nin çantası daima dolu. Tâ bahçenin sonuna kadar geldiler. sonra anladıklarını anlayamadıklarını çözüm anahtarı ittihaz ederek manzumenin kıraati bitince gözleriyle. Hüseyin Nazmi ilâve etti: .kitaplara bakıyorlardı. hava güzel fakat soğuktu. ellerine aldıkları ilk şiir kitabı oldu. o Üsküdar'ın denize bakan levhasının karşısında okuruz.. Ahmet Cemil'in gösterdiği kitap Edmond Haraucourd . susarak. Şiirin ötesinde. Kitabı aldıktan sonra bir yere gitmek istediler. Birden Hüseyin Nazmi: — Of! Ne yeis ile dolu bir şiir!. yahut doluya yakındır. Mutlaka bir şiir mecmuası olacak. biraz mübtedilere mahsus tereddütle okudu. Hüseyin Nazmi baktı. Birden Ahmet Cemil dedi ki: — Ahî Bak serlevhaya... tâ o tepede. Đkisinde de bu kitabı satın almak için âni bir heves uyandı. Evvelâ Ahmet Cemil cehren. kış güneşinin hafif harare-tiyle yarı kızmış taşlara ayaklarını dayayarak oturdular... talihimize ne çıkar? Talihlerine «Makber» unvanlı manzume çıktı.

Bak. mezarlarının beyazlıklariyle zulmetler altında yatıyor. Hüseyin Nazmi atıldı: — Of! Bu halbuki!. Terceme sanki bestesi kaybolmuş bir güfte gibi soğuk..» Ahmed Cemil ilâve etti: — Sanki niçin «titretiyor» demiyorsun? Yahut Türk-çede mutlaka bir şey ilâve etmek lazımsa «lerzişdarı haşyet ediyor» demeli ki kelimenin son medid hecası birden intıka edivermesin. sanki elemleriyle istihza için kalkarlar. herşey mevsimini kaybetmiş.. Hüseyin Nazmi müddeasını isbat etmek istiyormuş gibi kırık kırık tercemeye başladı: ' 5 «Sanki âfak bir memat amacgâhı olmuş. Hem yanlış terceme ediyorsun.. sanki sürüklene sürüklene gidiyor... bu sonu olmayan çöl üzerinde hiçbir lem'a ışıltısı yok! Yalnız bir kenarı bulutların kemirmesiyle kırılan hilâl ölülerimi mahbeslerinde lerzişdar ediyor. Terceme edince o hazin musiki. zannederim: «Henüz ölülerimin silsilesi bir hatimiyle vâsıl olmadı.aristanım başka bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle Jolu. Bana kalırsa yine o tarzı muhafaza ederek terceme etmeli. fazilet..» ' Ahmed Cemil gülerek Hüseyin Nazmi'ye baktı: •— Berbat oluyor: Saçma mı söylüyorsun? «Arz.. Sürür. ve . aşk. sema.— Đyice anlamak için zihnimde terceme ettikçe sanki bu güzel yeis levhasının renkleri hep sisleniyor... Îvîe7. Lâkin bazan bu azap cehenneminden kıvrananlar o zulmetlerin arasından feryat ederek.. Dikkat ediyor musun? Şu şiirin tavrmdaki ahenk meyus tarzına nasıl yakışıyor? Bak nasıl hafif başlıyor.. Tâ-dad etmek kelimesinin buradaki kuvveti başka olacak. Kalbim. Bir inilti nağmesi gibi yavaş yavaş.. kelimelerden mürekkep bir mukaddeme. fakat biraz başlangıcı süsleyerek: «Hepsi hâbidei sükûn... cesaret. evvelâ en hafif seslerden. Kaçıyor. Halbuki henüz kefenlerimin kâffesini tadat etmedim... 3 ot: merlerin arasında mezarımın levhası perişan bir raks ile sallanıyor.... Eski merMai ve Siyah — P. ümid. şu üçüncü kıt'ayı «hepsi uyuyor» diye ter-ceme ne fena düşecek. terceme şöyle olmak lâzım gelir. o matem edası kayboluyor..

» Bu terceme bitince birbirine bakıştılar. ışıe o v»^. ne gö-r rüyorsun. Değil mi? Sonra. ne buluyorsun? Donmuş. inr in.~~ nediyorum ki artık ölebilirim. Öylece düşündüler.. Bahçenin toprak kokusu. in.. onu şöyle karşımda resmi çıkanlmış. nasıl bir şey? Bak şu semaya. sonra yaptıkları tercemeden kendileri de utanarak gülüştüler. ne buluyorsun? O siyahlar içinde ne buluyorsun? Siyah. düşündüler.Mai. daima mai. O siyah tabakaları parçalıyarak içeriye bak. Bir şey yazmak. Bu suretle manzume bittiği zaman her ikisi de sükût ettiler bu bir nevi sekir veren şiir şarabı beyinlerini lâtif bir surette uyuşturmuş idi. düşüne düşüne tekrar etti. tâ uzakta denizin abusuna süzülen Üsküdar'a.. sonra Ahmed Cemil aslını bir daha okumak istedi. aşağı bakılsa siyah daima siyah.. güneş hafif bir hararet neşreden ziyasını mebzul bir atıfetle saçmıştı. fakat ah! O ne yazmak istediğimi bilsem.. Bu kıraat tarzı şiirin yeis ve meıaımı ousouuın lcx-sir etti. o mailikleri yırtmak için uğraş. Hüseyin Nazmi: — Aman.. bilemiyorum. ağaçlarından.. denizin üstünde biribirini kovalıyormuş gibi uçuşup kaçışan ziya parçaları. güneşin altında titriyordu. beride bir müddet devam edip sonra birdenbire kesilen Boğaziçi'nin manzarasına Üsküdar iskelesinden kalkan bir vapura. ikisi de bir müddet tercemenin soğukluğundan üşüyerek sustular. topraklarından bir buğ kalkıyor. Bilir misin.. Hasta mıyım. sema açılmış. beyinlerine lâtif bir uyuşukluk veriyordu. Of!. nekadar inebilmek mümkünse okadar in. Tâ karşılarında Çamlıca tepelerinin üstünde. kelimeler uzun bir matem nalesi tarzında hafif ivacaclarla uzamı gidiyordu. ratıp topraklarından yükselen sisli bir hava güneşin altında. mailiklerden mürekkep^bir mina deryası...... hafif hafif sallanıyordu. açık sesle. o duyguların içinden bir şey çıkarmak istiyorum amma bir kere ne yazmak istediğimi tâyin edebilsem.. Öyle sâkit gayşolmaşçasma karşılarında1 güneşin şâşaasıyle parıldayan levhada. hava ihtizaz ediyor. bir şey duyuyorum amma rüyalarda tutulamayan şekiller gibi parmaklarımın arasından kaçıyor. yavaş yavaş.. şiirin mütehammil olduğu bütün meyus edayı inşad tarzında takip ederek. Gözlerinle onun içine girmeğe çallış.. tasvir edilmiş görmek mumkun olsa. simsiyah bir renk. neler hissediyorum da tahlil edemiyorum.karşımda müstehzi heyulaları rakseder. karşılarında titrek havanın altında buğulanan güneşli manzara. bak ayağımı-Đ zm altındaki toprağa. Birkaç gün evvelden beri devam eden yağmurlar yalnız o sabah dinerek. MAI V . uzun uzun baktılar. Bahçenin çok yağmur yemiş otlarından.. daima siyah değil mi? işte öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai ve daima mai. hayatta nalını tamamıyle almış bir adam hükmünde gözlerimi kapayabilirim.. Sonra birdenbire Ahmed Cemil dedi ki: — Ah. demin ellerindeki kitaptan fışkıran şiir zülâli. ne görüyorsun. bu ne saçma şeymiş! dedi. Beşiktaş'tan karşıya aheste aheste geçen bir kayığa. Ahmed Cemil'in sadasının ahengi samimî bir teessürle veznin ağır cereyanı üzerinden mariz bir seyelân ile akıyor. Bir şey ki mai ve siyah olsun. Şurada — beynini gösteriyordu ¦— bir şey var.

bir lisanın şerhine giremez. O sene imtihanlarını pek zor verdiler.. biraz daha yakın zamanlara gelmek istediler. Schiller'e. hem gam ile doldurur. bir . Fuzuli'ye.» der. tekrar yeis duymağa başladılar. Hüseyin Nazminin celbettiği bütün eski edebiyata aid kitablarm ötesinden berisinden beşer onar sahife kesilmekle kaldı. hareketlerinde. Fakat heyhat! Musibet insanları en z'yade ümide sarıldıkları hengâmlarda zedelemekten haz alır. Nedim'e nazirelerle beraber yakıldı. mektepte bütün kurtarabildikleri vakitler bunlara safedilmiş oluyordu. Derslerini artık kamilen ihmal eder olmuşlardı. fakat bunun onlarca ne ehemmiyeti var?. daha yakm zamanlara inmekte acele ediyorlardı. Ahmed Cemü için bu musibet öyle bir beklenilmeyen darbe idi ki bir müddet bütün beyni donmuş gibi büht içinde kaldı. anlaşılmaz. Sıra ile mütalâaya karar verdiler. Byron'a. tahmisler. öyle bir hassasiyet ki bir hastalığa benzer de değildir. türlü renklerin yangınları içinde ufuklardan çekilip giden bir güneş. O hasta ruh. bir gün bahtiyar diğer bir gün bedbaht. Lisanda kuvvet aldıkça şiir lezzetine kanamaz olmuşlardı. Bütün o tulü tasvirleri. O şiir ummanı içine daldılar. «Sev! Bu tabiatı sev!. Goethe'ye. Evvelâ mâkul bir tertip ile başlamak hevesinde idiler. Yunan ve Roma edebiyatında teahhur edemediler. Ona bir lisan bulmak. çocuklarını kilise kapılarına bırakan annelerden. Yung'a. aç kalmış ailelerden. hattâ ortaçağlardan sonra iki üç asırlık edebiyatı iki üç ayda esneye esneye. bu dakikada şâd.* * * Bugünden sonra. o mübhem ve müşevveş ruh. Bir harf bile bırakmadılar. Odiseleri okuyacak oldular. etekleri denizlere dökülmüş yeşil dağlar gösterir. Emin olunuz ki bu mümkün olmayacaktır. bulutların arasında nazlı nazlı yüzen bir ay. Asıl imt'handan sonra iki ay tatile muntazir idiler. öyle bir hassasiyet ki onunla malûl olanları başkaları için. insana «Kaç! Bu hayattan kaç!. Lamartine'e kadar geldiler. gözsüz genç kızlardan. bunları yarım bıraktılar. bu iki ay zarfmda istedikleri gibi okuyacaklardı. biraz sonra hazin yahut bir anda kalıbı hem neşve. Öyle bir hassasiyet ki bir gün hayatı bütün çirkinlikleriyle. pejmürde çiçeklere hitabeler.. Ah! Böyle hasta olanlar. avuç açan beyaz saçlı adamlardan. duygularında bir büyüklük olduğuna kanaat edilir de isabetini teslime cesaret edilemez muammalar haline getirir. Hugo'ya.. bir suret vermek mümkün olabildiği anda o asıl şiir-likten çıkmış olur. bir şarap şişesinin yanında insanlıktan çıkmağa çalışan bedbahtlardan. sırlarını tahlil eylemek lâzım geleceğinde ittifak ettiler.. o öyle bir şiirdir ki mahiyeti belki kıymeti zaten vazıh olmamasından ibarettir. Ahmed Cemil'de şiir ile uzun iştigal mariz bir hassasiyet husule getirmişti.. Yalnız yazmakla. uyuya uyuya geçtiler. bütün o çirkinliklerden mürekkep gösterir. diğer bir gün gözlerinin önüne bütün güzellikleri döker. daima işleyen amele gibi san'atm aynı mertebesinde kalacaklarını. o vakit bu âlemin le-zaizile mest olarak uzun pek uzun bir müddet kalmak lâzım geleceği nazarlarında taayyün etti. beynini bir kurşun parçasiyle dağıtan meyuslardan.» der. marazlarını teşrif etsinler. bütün müsveddeler yakıldı. mâkuliyetine kat'î hüküm verilemez. evvelâ îlyadaları. Ahmed Cemü o iki ayı Hüseyin Nazminin her yaz ailesiyle gittikleri Erenköy'ündeki köşkünde geçirmeğe hazırlanırken talih kendisi için diğer bir şey hazırlamakla meşgul idi: Babası bu sırada vefat etmişti. veremli kızlar ağzından söylenme neşideler. Milton'a. tesdisler parçalandı. duygularını terbiye etmek lâzım olacağını anladılar. Bir edebiyat tarihi silsilesi buldular. fikirlerinde. her şeyden evvel okumak. onlara kendilerini sorunuz. Baki'ye.. Musset'ye. çocuğunun mezarında ağlayan anneler. eğer hakikaten san'at sahibi olmak isterlerse asıl san'at ehlile ülfet etmek onların hünerlerini.

Yalnız bir şeyden haz ederdi: Sükût! Evde de bu sükût hazzına hürmet olunurdu. bazan da hiç birisine bakmağa kuvvet bulmayarak. o her sırrına vâkıf olan dosta bol bol derdini dökmek istedi. Eren-köyü'ne kadar gitmek. siyah mağmum gözlerini annesine dikmiş bakan Ik-bal'e. . kalan ufak tefeğin biraz sonra bitmek üzere olduğunu söyleye-"bildi. Ahmed Cemil o musibete uğradıktan sonra bütün duygu kabiliyetleri mahvolmuşçasına camit bir nefs hükmüne g'r-di. Đkbal'in — üzerinden bir bulut geçen siyah gözleri — indi. Babasının vefatmdanberi aralarında hemen hiç ciddî bir bahis vaki olmamıştı. hattâ sevgili şairlerini. bazan köşede büzülmüş.billur parçasıdır ki üzerine şiirin ziyası isabet etsin. O vakit bu ana ağzından çıkan her kelimeyi müteakip ağlamak arzusuna mağlûbiyetinden korkarak. fakat bir gün geldi ki sükûtu. O geceyi Ahmed Cemil kâbuslar içinde geçirdi. okumazdı. perişan. yoksa gözünüzün önünde kalacak 38 MAĐ VE SĐYAH olan sönük. Onların ne olduğunu anlamak için onu parlatan ziya ile kendisinin arasına elinizi koymaktan hazer ediniz. Bu akşam ancak bu kadar lâkırdı olmuştu. bir müthiş vazifeyi ihtar etmek için validesi ihlâl etmek lâzım geldi. donuk bir cam parçasından başka bir şey değildir. tahlil etmek mümkün olmayan. bir tertibe uymaz. bazan göğsü kabara kabara duran Ahmed Cemil'e bakarak. sanki dün sütüyle beslediği çocuktan bugün ekmek isteyen bu ananın perişan halini görmek istemiyordu. baktıkça tıkanarak. bir aralık o sükûtun içinde muhtasar fakat kısalığında müthiş bir belagat gizlenen şu sual irad olundu: — Ne vakit şahadetname alacaksın? Ahmed Cemil artık gözlerini kapadı. o ruhunun en samimî nedimlerini bile ülfete şayan bulmadı. Bir akşam validesi: •— Oğlum. •dedi. ertesi gün Hüseyin Nazmi'yi bulmağa karar verdi. renkler gösterir ve gözleri kamaştırır. Artık leylî devam edemediği mektebe yalnız gider gelirdi. Bu matemin kahrı altında ezilip kalan kalblere metaet vermek için hayat vazifelerinin hâkim sadası kadar müessir şey olamaz. seninle biraz ciddî konuşmak lâzım geliyor. fakat birinci defa olarak ciddî bir zemin üzerinde söylenen şu bir kaç söz Ahmed Cemil'i tamamen kendisine iade etmişti. yarım yarım cümlelerle babalarından bir şey kalmadığını. Sonra yine sustular. biribirini tutmaz. Hüseyin Nazmi'den de •eskisi kadar haz almıyordu.

.. Daha mektepten çıkmak için bir sene var.. Oraya para istemek için mi gelmişti? Onun istediği şey kendisini dinleyecek br adamdan başka bir şey miydi?. nekadar mes'-ud!. Sanki oturursa geç kalacakmış gibi vapurda bir yerde duramadı... avdet etmek. O ihtiyar anne . ile taksim etmek ister. Erenköyü'ne çıkmak.. arkadaşına yüreğinin acılarını döktükten sonra onun bir nazarla: — Ne demek istiyorsun? Para mı lâzım?. Hüseyin Nazmi. mevkiften epeyce uzak olan Hüseyin Nazmi'nin havaî boyalı. Mr.» demek istedi.. faI 40 MAl kat köşkün parmaklık kapısının yanındaki zili çekeceği sırada eli mûtat hilâfında titredi. Bu böyle bir ihtiyaçtır ki hiç bir maddî fâide beklemeksizin Ahmed Cemil'i Hüseyin Nazmi'ye sevkediyordu. «bakınız. Şu dakikada duyduğu cesaretsizlik bir türlü elindeki zili çekmeğe iktidar bırakmamıştı. . zihninde bütün hâtıralar. o iki sevgilinin önlerine döksün.. Onlar daha neler isterler? Ah! Ahmed Cemil onlara neler vermek isterdi. mütalâat silsilesini bir metanet hamlesi alt üst etti. bu güzel köşkün. tâ o Süley-maniye'deki evceğizin kucağına atılmak. Sonra bütün şu. Ara sıra buraya geldikçe cesaretle içeriye girmek âdeti iken bugün bir fütüvvet kapısının karşısından dermande bir müstedi gibi cesareti kırıldı. fikirler donmuş.. bunları sizin için. Ah! O da zengin olsaydı. kalb_.. bahçesi demir parmaklıklı zarif köşküne kadar gelmek için geçen zaman bütün zihninin bu meşgalesine masruf oldu.Đnsan keder ve sevinç zamanlarında kalbinin tahammülünden fazlasını diğer. babasının henüz hayalini gördüğü o köşeciğe kadar giderek: «Baba! Sen bizi bırakmamalıydın!. Geri dönmek.. yalnız bir nokta yaşıyordu: Validesiyle kâdeşini yaşatmak. Birden.. amma nerede o vasıtalar ki bütün o istenilecek şeyleri alsın da götürsün. üçyüz bukadar gün ki herbirini geçirebilmek için ekmek lâzım. gözlerinin önünde servetin bir timsali gibi yükselen bu binanın kapısından kaçmak. bu maişet mücadelesinde o da yumruğunu sıkarak hissesini almağa çalışmak icab ediyor. buradan. hassas. Haydarpaşa'dan trene atlamak. Bu ekmek sözün kalbinden soğuk bir iz bırakarak geçerdi.. bütün beynini ezen muammaların halli çaresi Hüseyin Nazmi'nin elinde imiş gibi gidip onu bulmakta istical gösteriyordu. öyle mi? Ne için çalışmasın? Bu suallere zihnen cevap verdikçe sanki dövüşmeğe hazır-lanıyormuşçasına ayaklarının üstünde biraz daha metin duruyordu. o henüz çocukluktan tamamiyle çıkmamış genç kız. bugün dü-ğünmeğe mecbur olmadığı gibi yarın da maişet endişesi henüz saadet revnakiyle parlayan alnım elem çizgileriyle bozmayacak. Sabahleyin erken kalktı. size. demek isteyeceğinden şüphelendi. Fakat ne beis var! Ahmet Cemil çalışmaktan kaçan o cebinlerden mi idi ki henüz hayat mübarezesine ilk hatvesi-ni atmadan fütura mağlûp olup kalsın... ben aldım!» desin. Hayat ile uğraşmak. Servet ve haysiyet sahibi bir babanın oğlu.. bunları sizin için evet. Fakat nasıl?.

böyle kitaplara malik olabilseydi! Hüseyin Nazmi'nin evinde bu his birinci defa olarak onun temiz dimağına düştü. suallerin j cevaplarını beklemeksizin bir dakikada on meseleye temasa vakit bulmuştu. koyu perdeleri yerlere dökülmüş. oda kapısının iki cenahını işgal eden yüksek. dedi... maişet dardiyle ilk cerihayı almış olan bu taze kalb şu havaî boyalı köşkün şu bahçeye nazır loş odasında mevcut olmak lâzım gelen fikir sükûnuna.. pancurlardan birini hafifçe oynatmak. Perişan haliyle.. tâ karşıda duvarın üzerinde renkleri karanlıkta dalgalanarak duran bir harita. Odanın ötesine berisine perişan konuluvermiş sandalyeler. Ahmet Cemil başını kaldırdı. parmaklığı açtı. Sanki bu zulmetin ortasından fışkırarak dikilmiş korkunç heyulalar... ağabeyim hâlâ uyuyor.Zili çekti. benim geldiğimi haber verir misiniz? Lâmia: — Şimdi!. Hüseyin Nazmi'nin odasına girince düşünmekten. Hüseyin Nasmi'nin bir nevheves israfiyle doldurduğu kütüphaneler. Bu Hüseyin Nazmi'nin küçük kız kardeşi Lâmia idi.. Durun. öyle ki bu uyuşukluk getiren loşluğa halel . . tatlı bir çocuk sesi sordu: — Siz misiniz. Đkbal'i niçin getirmediniz?. bu etrafını muhit olan eşyaya tasarruftan doğacak bir kanaat ve itminan ile oturmak... çocukların teklifsiz görüştükleriyle bitmek tüken-] mek bilmeyen lâkırdıcılığma serbest cereyan vermiş.... derin hayat zevkine karşı acı bir hüsran hissi duydu. Odanın bahçeye nazır yeşil pancurları henüz açılmamış. Ah! O da böyle bir odaya. henüz taranma.. Ağabeyim sizi görünce şaşıracaktır. Lâmia. Şurada oturmak... ona karşı hâ-1 lâ Lâmia çocuk kalmıştır. kapıyı ben açayım. On dört yasına giren çocuklarda mukaddematı görülen bir takayyüt ve tekellüf endişesini henüz Ahmet Cemil hakkında takınmaz. Cemil bey?. Bugün ihtiyaç ile. ve koşarak Ahmed Cemil'i yalnız: bıraktı. „... yürümekten mütevellit bir taab ile hemen sandalyelerden birine oturdu.. Ah! Her geldikçe lâkaydâne oturduğu bu odanın bugün üzerindeki tesiri gayrıkabili tahlil bir şeydi. ... gönül rahatına. durun. Bu sene hiç gelmediniz...f mış saçları koştukça savrularak açık pembe kısa esvabının etekleri uçarak bahçeyi geçti. pencerelerin uzun... aralıklarından güneşin ziyası belli belirsiz süzülmüş... . — Geldiğinize nekadar iyi ettiniz. selâmlık kapısından henüz başı görünen uşağa meydan bırakmayarak yetişti... şöyle bir kütüphaneye. Ahmed Cemil'in şu kadarcıktan dostu. Tâ köşkün ikinci katından taraka ile bir pencerenin yeşil parmaklıkları açıldı. Bir kar tabakasının saf beyazlığı üzerine düşmüş bir katre leke gibi. Ahmet Cemil köşke girerken dedi ki: _ Rica ederim..

bütün" varlığına sirayet eden bu zulmetten artık kurtulmak istiyormuşçasına pencereyi açtı. Boğuluyormuş gibi bu havayı olanca kuvvetiyle teneffüs etti! Oh!. güneşin coşkun ziyasiyle beraber yazın baygın havası odaya hücum etti.. henüz terlemeye başlayan bıyıklarının altında ince donukça dudaklarıyla güzel ve zeki olduğu için sevimli bir genç idi. odanın müphem manzarasiyle bahçenin güneşli parıltısı arasında.tâ*: — Ne vakit şahadetname alacaksın? Demek. o çocuğun gülmemeye mahkûm gözlerinde bir bulut altında duran yaş katreleri. ne yapacağım?.. — Yapacağın şeyi pek pek sade buluyorum. bugün ne için geldim? Beni ciddî dinleyecek misin? — Oogo!. hastayı hasta sıfatiyle muhatap ederek: — Ne yapacaksın?.. gülmek için yaratılmış bir çocuk! Ikbal'in dün akşamki hazin nazarı. Okumak!. dün geceki o kısa muhavereyi. Lâmia ne kadar pür-sürur.. Ahmed Cemil döndü. bütün ciğerlerini yakan ıstırapları. Ahmet Cemil bunun üzerine neler bina etmiş. Zavallı çocuk! Edip olacaksın. Neyin var? Otur bakalım. Annesinin hazin sadası henüz kulaklarında.. Biçare validesi! Ya Đkbal! Ahmet Cemil'in bu hâtıra ile birden kalbi sızlayarak buruldu. bütün emellerinin aksine zuhur eden bu acı hayat hakikatlerini... pancurları itti. o da Ahmet Cemil kadardı. lisanını efkârının perişanlığına bırakarak. ne ümitler kurmuştu! Sanki onu kitaplarıyle rahat bırakacaklardı. her türlü takayyütten azade.. Hüseyin Nazmi'ye elini uzattı: — Sana ihtiyacım var..gelmesin. bütün şairane .. Nereden aklına geldi?. Bu ne ciddiyet?. Oturdular. Bilsen. — Vay! Bu ne fevkalâdelik!. Hüseyin Nazmi yalnız dinliyordu.. — Evet... Evvelâ bütün çocuklara.. işte şuracıkta pencerenin şu asude kenarında okumak. ah.. Biraz evvel Hüseyin Nazmi'ye müracaattan korkan bu genç. Onun susarak ¦ dikkatle dinleyişi Ahmet Cemil'in üzerinde en iyi tesiri yapmış oldu.. yalnız o vakit Hüseyin Nazmi bayağı sözlere tenezzül etmeyerek. şimdi onun karşısında artık ihtiyata lüzum görmemiş idi. evin ekmeğini aramak için kimbilir nerelere gitmek lâzını gelecek. şahadetnameyi aldıktan sonra bütün o ümitleri bırakmak. muinsizliğini. kardeşini. iştihar edeceksin.. Büyük bir alâka ile dinliyordu. şu mai köşkün bu bahtiyar odasında Hüsyin Nazmi'nin önüne döktü. o vakit başka mukaddemeye lüzum görmeyerek. derin kırkılmış siyah ve sert saçlarının altında küçük başı. Sabırsızca. babasının vefatının haiz olduğu ehemmiyeti. değil mi? Ne uzak!.. annesini.. Bitirip de sandalyesinin arkasına yaslanınca. çaresizliğini.. Ahmet Cemil ayağa kalktı... dedi... Bak. nahif çehresinde parlayan siyah gözleri.

Đki mecidiye! Bu parayı kazanabilmek ümidi onu âdeta mes'ut etti. uzun uzun muhasebeler cereyan etti. Ahmet Cemil de buna muhtaç idi. Tercüme olunabilecek şeyleri düşündüler.. Sanki ne için mütercimlik etmeyesin. bitmiş gitmişti. fakat tam yaranın niştere muhtaç olan yerine dokunmuş oldu. hayatın henüz bilmediğin bir şeyine biraz vaktinden evvel vukuf hâsıl ettiğindir. Mütercimlik Ahmet Cemil'in fikrine daha mülayim gelmişti. Hüseyin Nazmi sözünü geri almak istemedi — Kimbilir?. Nihayet biraz okumaya karar verdiler. — Acaba on altı sahifeyi kaç günde tercüme edebilirim? —• Kaç gecede demek istersin. akşamlar var. en mühim eserlerden ayrı-lanııyorlardı. Geçinmek için de geceler var. belki her ikisinin tercümesine karar verdikten sonra Ahmet Cemil .. sabahlar var. dedi. i a n. On altı sahife iki mecidiye. Çalışmak. Bana öyle geliyor ki seni bu kadar perişan eden şey çalışmaktan korku değildir.düşüncelere: «Siz biraz durunuz!» demek. hayatı olanca hakikat ve maddiyetiyle kabul etmek.. Hüseyin Nazmi'nin kütüphaneleri karıştırıldı.. dedi.Sanki o mühim bahis demin teati • olunan dört lâkırdı ile halledilmiş. Hüseyin Nazmi sert elli bir cerrah gibiydi. . her ikisinin ötesinden berisinden karıştırmaya başladılar.. Senin gibi bir adam her iş yapabilir. ¦— Hocalık mı? Çıldırdın mı?. Ah o vicdan itminanı. hattâ hocalık. Mektepte yalnız bir senen daha var.. ısrar ediyorlardı. Ahmed Cemil Musset'den «Bir zamane çocuğunun itirafları» için a j. o. jn. okudukça kitapları ne için aldıklarını unutuyorlardı.. Bu iki nefis eserden birinin.. x » jj *-> — — — — madem ki yaşamak için çalışmak lâzım geliyor. «Ben hayatımı kendim kazandım? Ben yine kendi işimle yaşıyorum!» diyebilmek.. — Hem ne için emellerine bitmiş nazariyle bakıyorsun? Seni meslek ihtiyarından menedecek bir sebep görmüyorum. çalışmak. Bilmem.. Musset'nin on altı sahifesini iki mecidiyeye satarak yaşamaya çalışmak lâzım geleceğini artık aklına getirmiyordu ... belki alışmcaya kadar üç gecede.. Kitapçıların on altı sahifelik hikâye tercümesine iki mecidiye kadar para verdiklerini işitmişt. onun için mektebi bırakmak katiyen olamaz. Fikirleri hep yüksekten uçuyordu. acaba acıkmadan yiyenler gibi çalışmadan yaşı-yanlar da var mıdır? Ahmed Cemil birden azim bir tesliyet duydu: — Elbet çalışacağım!. Hele Ahmed Cemil artık Lamar tine'in. bundan ne çıkar? Bilâkis. Hüseyin Nazmi Lamartine'den «Raphael». evet.. O vakit iki arkadaş bu fikrin peşini bırakmadılar. zaten demin de öyle düşünmüyor muydu? Ne için çalışmasın? Amma talih onu hayata zahmete girmeden tasarruf edenlerden biri etmemiş.

aslında tabiî ahenkle imtizaç eden küçük muterizaları tercümenin neresine sokuşturmak lâzım geleceğinde tahayyür ederek. Böyle giderse onaltı sahife için ne kadar çalışmak lâzım gelecekti? Sonra tercüme ettiğini okudu. ortasından bir parça okudu. o güneşle dolu bahçe. Muvaffak olamamaktan. cesaretini birden kıran ye'si yalnız duymuş olmak için mutlaka hissiyatına bir suret vermek maksadiyle ümitsizce uğraşmak lâzım gelir.. orada duyulan fikir hazzı. Bazan kelimeler için sadık bir muadil arıyarak bazen bulduğu lügatlerin ahengini altında üstünde bulunan kelimelele iyi bir mücaverette bulamadığı için bir müradif düşünerek. tamamen soyunmaya vakit bulamadı. Đkbale . Odasının penceresini açmak. hava almak istedi: Evlerinin bahçesine — minimini bir bahçe ki Đkbal kendisine göre onun bir bahçıvanı idi — nazır bir pencere. Tercüme hakkında kendine göre efkârı vardı : Aslına tamamen mutabık kalarak cümleleri aynı terkip silsilesiyle aynı rabıtalarla tercüme etmek lâzım geleceğinde musir idi. ceketini fırlatmakla kanaat etti. o ziya telâtumu. iktidarını kâfi görememekten gelen bir sıkıntı. Oru da okumak istedi. Evvelâ Raphael'i açtı. Şimdi tercüme işi artık maişet bedeli olmak acılığım kaybederek sene-lerdenberi tek emeli olan muharrirlik meslekine tatlı bir mukaddeme hükmünü almıştı.. Bu kafesinin boyası solmuş. renksiz şeyden mi ibaretti? Bu dakikada hissettiği azîm keselâm... Şu dakikada bütün geçmiş saadetinin güzel yuvası olan bu evceğiz sanki bir işkence zindanı gibi . yaptığı tercüme bukadar çalışmanın neticesi.» dedi. bir aralık kitabı tekrar aldı. O.gece zuhur eden mühim meselenin halli işte şu elinde kenarlarının yaldızı parıldayan kitapların arasında saklı inıişçesine . Bunun hülyası. Sonra bir aslına bir de önündeki müsveddeye baktı. Ek cümleyi okudu. Okuduğu hemen kolayca tercüme ediliverecekmiş gibi kalemi kâğıtm üzerine koydu. şu ruhsuz. başlamak istedi. Ah! Hüseyin Nazmi'nin kütüphanesinin penceresi.. Validesine. Đnanamıyordu. buna verilebilecek tercüme şeklini düşünerek süzüyordi1. Ancak bir sahife!. Odasında gezindi. bir dakika evvel yazdığı iki kelimeyi dört satır aşağıya koymayı daha münasip buiarak. belki diğeri tercümeye daha müsaittir. pencere.. o toprak kokusu.mutmain bir nazarla bakarak: «Ben biraz çalışacağım. bir hayli tercüme etmiş zannediyordu... Ahmet Cemil ayağa kalktı. Fesini. fakat ne harap edici bir yorgunluk. Odasının bir kenrmda cüâsı uçmuş eski ceviz yazıhanenin önüne oturdu. hiddet etti. önündeki kâğıtta yazdığından ziyadesini çizerek.. Neresinden başlayacağında tereddüt etti. şu güneşin kifayetsizliğinden toprağı yosunlaşmış bahçe.. belki bir sahife tercüme etti. dedi. Hattâ. hemen odasına çıktı.. lezzeti Hüseyia Nazmi'nin ısrarlarına mağlûp olmayarak onu eve kadar şevketti. Henüz tercüme ile itilâfı yoktu.. Ahmet Cemil her karar verdiğini hemen icra etrek istiyenlerdendi.duramadı.. bir âsi kelimenin arkasından uzun müddetlerle koşarak devam etti. bir daha okudu.. kelimelerin sırasına riayet ederek cümlelerin her cüzünü birer birer tercümeye başladı. Artık iyice sıkılmış idi.

köşkte müzeyyen bir kütüphanesi.. Onun da Erenköyü'nde bir köşkü. iki saatte on sahife tercüme etmiş idi. ne tercüme edeyim?» derim. evet zengin olaydı.. kitapçı düşündü. Zannetti ki yürümekte devanı ederse sinirlerini teksine muvaffak olabilecek. Matbaa-i Osmaniye kütüphanesinin önüne gelince bir aralık durdu. . ki-taphanelerin.. sonra biraz düşünerek ilâve etti: — Fakat bir şart ile: Đsmimi koymayacaksınız. yeni kitaplardan.. ne yapacağına bir karar vermek istiyordu Bu kabil olamadı. dedi. Sonra birden kitapçı tavrını tebdil etti... ara sıra uğradığı kitapçılardan birinin dükkânına girdi.. Babıâli caddesine kadar geldi. uzun uzun vitrinde duran kitaplara baktı. fakat onaltı sahifsini kırk kuruşa tercüme etmek için değil. Başka kitaplar pez az satılıyor. «Tercüme etmek istiyorum. dedi. Duraladı. tercüme dedikleri geyin bu kadar kolay olduğuna şaştı. Musset'den sonra «Hırsızın kızı!» Đşte hülyalarının sonu! O akşam Ahmed Cemil. La-martine'i. Zihni okadar dağınıktı ki düşüncelerine bir intizam veremiyordu. sonra birden fikrini söyledi. Burada yaşamaya mecbur olmak: burada. Kapların üzerini okudu. Bir aralık aklında yer tutan suale şu cevabı verdi: — Ne olacak? Kitapçılardan birine müracaat ederim. Bunu okumak için çalıştı. Lamartine'den.. tâbi de arkasını aramamıştı Derhal kabul etti: — Çıkan cüzlerle aslını veriniz. son haftanın risalelerinden bahsetti. bu gidişle milyon kazanacak. tek pencereli dar odacıkta yazın şu bunaltıcı sıcakla-riyle çalışmak. Bir yere gitmek için muayyen fikri olmadığı zamanlar daima ayakları onu oraya.. bir müddet gözleri kûfî yazılmış bir serlevhaya tesadüf etti. kütüphanenin önünde lâtif bahçesi olaydı. dedi. matbaaların sırlandığı şu caddeye getirirdi. Kâğıtları annesinin önüne döktü: — Đşte!. Musset'yi orada okuyaydı. «Hırsızın kızı» hikâyesine devam etseniz ya! dedi. öte beriden. Ah! Ahmet Cemil zengin olaydı.Ahmet Cemil'i eziyordu. Yürürken muntazam düşünmek. Zaten hikâyeler de satılmıyor ya. sanki sokağa çıkarsa aradığını bulacaktı. «Hırsızın kızı» bir hikâye idi ki dört cüzü neşrolunduktan sonra mütercimi vazgeçmiş.. pek gevşek bir eda ile. şu basma perdeli. — Olsa olsa hikâye tercüme ediniz. Ahmed Cemil buna karar verdikten sonra caddeye indi. tekrar çıkmak için fesi ile setresini giydi. aklına birşey gelmiş gibi: — Sahih.

.. havadan. Halbuki zaman geçiyor. Hikâyenin ruhsatı alındı.. Devam etti.. Elinize şöyle kümelice para geçmeyecek. kitapçı size sadaka veriyormuş gibi burun kıvıra kıvıra sekiz on talepten sonra verecek. yarın basılacak.. . haftada bir cüz nşrine başlandı. Hem basılsın. derdi.. Kitapçının dükkânına devam ettikçe bazı şeyler öğrendi kin bunlardan istifade yollarına müracaat kabil idi. Elli altı kuruşa aldığınızı elli üç kuruşa bozduracaksınız... mektebin tatil zamanından istifade ederek gecelerini. matbaada başmürettibe yaltaklık etmeli. Fakat bu meşguliyetten duyduğu nefret çalıştığı müddeti azap haline getirdi.. ruhsat peşinde koşmalı. nihayet kızara kızara tercüme hakkını istemeye cesaret aldığı zaman herifin : «Durun bakalım. ne kadar intizar!.. Daha ruhsat alınacak. diyordu. Bir aralık biraz mahcubane ısrar neticesiyle kitapçıdan yüz kuruş alabildi. kesirler kaldırılarak yapılacak. kaç cüz tutacağını ne bileyim?» dediğini işitince donup kaldı. Damarlarının içinde bir bestekâr kanının cevelânmı duyduğu halde ekmek yemek için gecesinin sekiz saatini murdar çalgılı kahvehanelerde müstekreh muganniyelere demkârlık etmekle geçiren bir kemancı gibi ruhu türlü bedialar yaratmağa kabiliyet gösteren bu genç batakhanelerde bitmez tükenmez hırsız muhaverelerini tercüme ettikçe kalbi nefretinden şişerdi. tabım zügurtlugu daha çabuk neşrine müsait değildi... bunun mukabilinde de ne kadar zahmet. eline para geçemiyordu. O da çekişe çekişe alınacak. Fakat asıl on beş gün içinde sekiz on cüzlük müsvedde hazırlayarak onbeş yirmi mecidiye alabilmek ümidiyle kitapçının dükkânına gidip tabiin para meselesine katiyyen yanaşmadığını görünce. Đlk dört cüzün tercüme tarzından cesaret alarak zaten hiçbir ifade meziyetine yahut fikir zarafetine malik olmayan bu kitabı hemen bir hamlede tercüme ediyordu. şimdi elime para geçecek diye elîm intizarlar içinde bulunmak lâzım gelecek.. Demek. evde günlerce kapanıp. tediyat. daima sizin zararınıza olarak. o güzel güneşten halkı bütün Đstanbul'un en güzel yerlerine sevkeden^bu lâtif mevsimden nefsini mahrum ederek husule getirdiği bu çalışma mahsulünü satabilmk için kitapçı dükkânına günlerce devam etmek. Aman Yarabbü. Artık o gün eve gidip çalışmadı. Bunlar nerelerden toplanmış. Ahmet Cemil bir şey söylemeden çıkmıştı.. Yalnız tercüme kâfi değil. bu cinayetler ve acaip vak'alar silsilesini nefret ede ede tercümeye hasretti. bugün ruhsat alınacak.. amma ne?. şu mülevves müsveddelerin arkasında koşmak. demek haftada iki mecidiye. hattâ alabildiğiniz paralardan türlü akçe farkları kaybedeceksiniz. Ahmed Cemil bu suretle yaşayabilmek mümkün olmadığına kanaat hâsıl etti.. size en ummadığınız neviden muhtelif paralar verilecek. Kitapçılar neşrettikleri risaleler için makale yazanlara ehemmiyetine göre para veriyorlardı. Bunları düşünürken içinden kabaran geniş bir nefesle: — Of!. bir çalışma vesilesi daha icat etmeli. fakat akşam soğuk kanla düşündüğü zaman devanı etmek lâzım geleceğine karar verdi: — Đş bir kere nizamına girinceye kadar... tashihlere bakmalı. Başka bir şey daha lâzım. gündüzlerini garip vak'alardan mürekkep bir dolaşık yumak icadında mahir bir muharririn fikrinden çıkan ve kimbilir kaç kişinin kış uykularına türlü korkunç rüyalar karıştıracak olan bu hikâyeyi.Bugünden itibaren Ahmet Cemil için mütemadi bir çalışma başladı. bir kere okutturayım.

Ahmed Cemil bir kaçma yazı yazsa? Neye dair olursa olsun; fransızca eski yeni risalelerde, ceridelerde tercüme olunabilecek ne olursa olsun. Hüseyin Nazmr'nin müşteri olduğu risalelerin eksiklerinden, hayat nüshalarından istedi. Bunlardan en yabancı olduğu esaslara, en lakayt kaldığı bahislere dair tercümeler yaptı. Bunları kitapçılara götürdü, bazısını kabul ettirebildi, kabul ettirebildiklerinden bazısı için para alabildi. Fakat ne zillet mukabilinde!... Daima kalabalık olan kitapçı dükkânlarında daima meşgul görünen kitaplardan daima ayıp olan para taleplerine katlanmak... «Şimdi yok...» — «Hâ! o makele mi? Yakında icabına bakarız» — «Üç gün sonra...» tarzında bir müşteriye kitap gösterilirken, meşguliyet arasında, yahut kuru fasulye pilakisi yerken iri lokmaların müsademesi esnasında verilmiş cevaplarla, mahrum, avdet etmek... Edebiyat âlemi, matbuat mesleki bu muydu? Hiç olmaz-. sa bu kadar zahmetine, eziyetine katlanmaya başladığı şu meslekte altına imzasını gurur ile, iftihar ile koyabileceği şeyler yazabilse... Bir gün yine bir makale götürdüğü bir risalenin tabii — Faiz efendi isminde munsıf bir adam ki onun ihtiyaç derdini anlamıştı — dedi ki: — «Mir'at-ı Şuûn»için tefrikalık bir hikâyeye lüzum varmış, başkası kapmadan imtiyaz sahibine müracaat etseniz a... Đyi bir adamdır, ihtiraz etmeyin. ihtiraz etme!... Ahmed Cemil pek iyi anlamıştı ki ihtiraz eden aç kalır: Haydi kendisi aç kalsın, fakat evdekiler? Hemen o dakikada cesaretle «Mir'atı Şuûn» matbaasına girdi, imtiyaz sahibinin odasına kadar çıktı. O vakte kadar bir ceride idaresine girmemişti; zihninde matbaa âlemlerini, ev-rak-ı havadis idarehanelerini büyütür; yeşil örtülü azîm yazıhanelerin yanlarında iri sakallı, altın gözlüklü, yüksek söyler, yüksekten bakar adamlar tasavvur ederdi. Şu bir iki ay-danberi kitapçı dükkânlarında gördüğü numuneler henüz bu hayalleri büsbütün silmemişti. Hüseyin Baha efendiyi müdüriyet odasında kanepeye lâ-kaydane yaslanmış, başmuharrir Ali Şekibin parmaklariyle hemahenk olarak pest perdeden okuduğu bir şarkının ninnisiyle uyumaya hazırlanmış görünce şaşırdı, yle^inden kalkmaksı-zın yüzüne istifsarkârane bakan Hüseyin Baha efendiye nasıl hitap etmek lâzım geleceğinde tereddüt etti. Fakat Hüseyin Baha efendi iri sakallı, altın gözlüklü bir sahib-i imtiyaz olmamakla benaber pek iyi bir adam tesirini yapıyordu. — Ne istiyorsunuz, oğlum ? dedi; bu hitap Ahmet Cemil'e cesaret verdi, ne istediğini anlattı, Hüseyin Baha efendi doğrularak dinledi, sonra Ali Şekib'i göstererek: — Soralım da hakikaten ihtiyaç varsa... Ali Sekip döndü, o bu gence bir kaç kere tesadüf etmişti. Bir hafta sonra, devam eden hikâye bitecekti, «Đşte, Ahmet Cemil bey tercüme etsin» dedi. — Aman okudunuz mu, bilmem?

Ali Sekip o iyi yürekli adamlardan idi ki beş dakikada dost olur, hasbıhale girer, her görüştüğünü sever, dünyada her şeyi sevmek için yaratılmıştır. Mai ve Siyah — F. 4 Ali Sekip bir hikâye okumuş, onu tavsiye ediyordu. «Durun bakayım? Burada mı?» Kitap bulundu. Ahmed Cemil'in eline tutuşturuldu. «Hemen başlayın!» denildi, o, sıkılmasa Ali Şekib'le Hüseyin Baha efendinin boyunlarına sarılacaktı: utana utana girdiği bu yere beş dakikada ısınıvermiş, beş dakikada bu adamlar hakkında derin bir sevgi duymuştu. Đşte «Mir'atı Şuûn» ceridesine ilk intisabı böyle oldu. Şu ilk mülakatın şevkiyle Ahmet Cemil bir hafta içinde -— tatilin son haftası — cerideye bir ay kiyafet edecek kadar tercüme hazırladı. Ali Şekib'in tavsiye ettiği bu hikâye de «Hırsızın kızı» tarzında bir şeydi, fakat artık Ahmet Cemil müşkülpesent-liğe lüzum görmüyordu; madem ki imza koymuyor... o imzayı asıl yazmak istediği eser için saklamak istiyordu. Para meselesi için ikinci mülakatta Ali Şekibe açıldı. Artık teklifsiz bile olmuşlardı. Ali Sekip hemen: — Oh, bak, o nazik meseledir... hele başlayalım, ben sana para alîveririm. Elbette Hüseyin Baha efendinin kara gözleri için çalışacak değilsin a... idarenin sandığı daima boştur amma... sen bana biraz kendini tanıtsana bakayım. Başka birisinin ağzında terbiyeye mugayir telâkki edilecek bu sual onun ağzında öyle saf bir kalbden sâdır olmuş görünüyor ki Ahmet Cemil garabetini fark bile etmedi. Dört lâkırdı ile kendini tanıttı; o zaman Ali Sekip hiçbir kelime söylemeyerek elini. uzattı, kendisine bir muavenet eli ariyan bu genç eli samimiyetle sıktı. Bundan sonra Ahmet Cemil'in hayatı hemen takarrür etti: daima çalışmak, öteden beriden müteferrik olarak ayda üç dört yüz kuruş kadar bir para kazanmak... Mektep açılmıştı. Hüseyin Nazmi ile beraber artık son sınıfta idiler! Fakat aralarında eski sıkı refakat mümkün olmuyordu. Biri leylî diğeri niharî idi. Hüseyin Nazmi okuyor, Ahmet Cemil yazıyor, birinde fikir melekeleri servet kesbedi-yor, diğerinde kabiliyetler yıpranıyordu. Bu hayat farkı eski münasebet samimiyetini biraz izale etmiş gibiydi. Bu son sene Ahmed Cemil derslerine büsbütün ihmal eder olmuştu. Sabahleyin mektebe gidinceye kadar, akşam mektepten çıktıktan sonra, gece yatıncaya kadar işleyen, daima işleyen bir fikrin mektep derslerine tahammül derecesi neden ibaret olabilirdi ? Zayıflıyor, sararıyordu; buna annesi lakayt kalamazda Sabiha hanım çocuklarının hiçbir halini ve hissini tedkik-ten hali kaımayan annelerdendi.

Bir gün annesinin önüne — «Mir'atı Şuûn'un idare memuru Ahmed Şevki efendiden aldığı beş mecidiyeyi koyduğu zaman Sabiha hanım dedi%ki: — Daha'paramız bitinedi, oğlum, sen beni israfE alıştıracaksın. Bizim idaremizden ne olacak? Biraz da kendine baksana... Hem bu kadar yorulduğuna da razı değilim, sonra hasta oluverirsin... Ohmed Cemil güldü, analık şefkatinden doğan bi rikkat sözleri Ahmed Cemil'i birden beş yaşındaki çocukluğuna iade etti, kumral uzun saçlı başını annesinin dizine koydu: — Ben çalışmayacak dursam nasıl olur, anneciğim? Ben çalışmalıyım ki bir gey olabileyim, ben şimdi yorulsam sonra rahat edeceğim... hele bir mektepten çıkayım, bak ne olacağım? Oğlunu bir matbaa sahibi, bir ceride müdürü görürsen iftihar edersin, değil mi, anneciğim? Şimdi Ahmed Cemil'in kalbine bu tazejpüt. düşmüştü. Bu ümidin üzerine ne hayaller nakşetmiş, zihninde neler tertip etmişti! Kitapçı Faiz efendiye bir ceride imtiyazı aldırtıyor, kendisi başmuharrir oluyor, Hüseyin Nazmi'yi beraberine alıyor, beheri beş liralık hisse senetleri çıkarıyor, bir matbaa açıyor, hisseler hâsıl olacak temettülerle yavaş yavaş imha ed'liyor, matbaa Ahmed Cemil'e münhasır kalıyor. Babıâli caddesinin bir münasip yerinde, meselâ Sirkeci'de dört yol ağzında köşelerden birine zarif — zihninde resmi bile çizili idi — bir dai-Ee; küçük bir araba, tek atlı... ziyade tantanaya ne lüzum var? O vakit gözlük de takacak. Gözlüğe bilhassa ehemmiyet veriyordu. Sabahleyin Süleymaniye'den... — Yok, yok, o evi satıyorlar, başka bir yerde, daha nerede olacağı tekarrür etmemişti, bir ev... — Sabahleyin arabasına bindiği gibi askerce bir sesle emir verecek: — Matbaaya!... Bu hayali dairma süslerdi, yegâne tesliyet medarı bundan ibaretti. Bunu, gece yatağında rahat rahat düşünebilmek için hattâ yatmakta acele ederdi. Daha neler düşünmemiş, bu ümidin etrafında neler icat etmemişti? Bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi, fakat bu hayal pek seyyal idi, belli_belirsiz bir §ey... ...... Müphem bir çocuk çehresi, kimbilir kimdir? Ahmed Cemil bu çehrenin ismini bilmekle beraber saraha+le tâyine bile cesaret edemezdi. Mektebin *edris müddeti bitmek üzere idi ki bir gün akşam üstü «Mir'ati Şuûn» matbaasına uğradığı zaman Ali Sekip kendisini görür görmez: — Ben de seni bekliyordum, dedi; sonra söyleyeceği şey yanında tashihlere bakmakla meşgul olan Raci'den, Saib'den saklı imiş gibi Ahmed Cemil'i tuttu: Hüseyin Baha efendinin odasına kadar çekti götürdü: — Sana bir iş buldum, dedi. Ali Şekibin bulduğu iş bir hocalıktan ibaretti.

Başka ne masraf kaldı?. bir daha yapmaya başladı. Hep arıyorlardı. Bu akşam mühim bir para müzakeresi açıldı. değil mi anne? Gelin edecek kızımız var.. — Daha? Daha?. o. Daha ne var? — Şu yazıldı mı? Şeyi unuttun. Bir hayli para artıyor. — Daha?... Ali Şekib'den bu haberi aldıktan sonra güya demiryolu kur'asında büyük ikramiyeyi kazanmış gibi bir an evvel eve müjde vermek üzere Süleymaniye yolunu her vakitten daha erken tuttu. Herkes tam bir sükût ile neticeyi bekliyordu.. anne zengin oluyoruz. tolamının neticelerini birer rakkamla işaret ederek hattın altına indirdikçe kalbinde bir heyecan duyuyordu. iyi terbiye almış altı . Seher utandıs kaçtı. noksan bi. Sanki haftada o üç saat zarfında daha mı ziyade kazanıyor? Ahmed Cemil'in aylık muvazenesinde iki liranın pek büyük bir ehemmiyeti vardı. «Ne?» dediler. Haftada üç gece. kâh Seher'e gözlerini tevcih ederek muvazeneyi tanzime çalışıyordu. galiba? Daha? Daha?. Ahmed Cemil'in elinde kurşun k&iem diyordu ki: — Şöyle böyle eve dört beş yüz kuruş giri. cetvelin her rakkamı tekrar okundu.. — Aman... Ali Şekib'in bulduğu ders Vezneciler civarında idi.. Toplama bitince hayret etti. kahkahayı salıverdiler. çocuk pek küçük amma ne olur. Yekûn ne olacak?.. zaten onun evine de yakın. sonra gözlerini Đkbal'in gözlerine dikti:' — Artan para da lâzjn. Seher mutbak sarfiyatı hakkında fikirlerini söyledi: Aiı-nıed Cemil kâh annesine. toplamanın sıhhatine inanmadı..r şey olmasın diye dikkat edildi: Seher bir* aralık: «Şey unutulmuş» dedi. sen de!. akşam yemeğinden sonra gider. Hiçbiri inanmadı. toplama bir daha yapıldı. Daha?.. Đkbal'in arasında rey vermek üzere hattâ Seher bile meclise davet edildi.Ayda iki lira vereceklerdi. itirazlar ileri sürülüyordu. toplamaya haşladı.. dedi.. Aıhmed Cemil elinde kâğıdı sallıyor: «Zengin oluyoruz!» diye bağırıyordu. Sabiha hanımın. sonra yanına bir uşak terfik ederler. Büyük eski bir konak. şeyin ismini bulamadı. iki lira daha zam olunca madem ki ev kirası yok.^*1. Masraflar kalem kalem ilerliyordu. Nihayet Ahmed Cemil sütunun altını çizdi.. yine evine avdet eder. «Şey» dedi. — Aman ağabey. bir saat kadar ders. Ahmed Cemil'in yanma yaklaştılar. cedvelin her noktasında uzun konuşmalar oluyor.

. büsbütün sıkıldı. «Bu defa bu kadar kalsın efendim. çocuk gözlerini indirdi. kulağına: . ondan zaten büyük bir şey ümid etmiyordu. bu ¦şahadetnamenin temini için çalışması. yanlı&ları tashih etti. ara sıra da bazı risalelerde yazı yazacak.. tabiî geceleri tercih edersiniz. artık haric-den gelen tesirleri kabul etmek istemeyen fikrine bir senedir mühmel kalan dersleri sindirmeğe çalışırdı.insanları korkulu fikirlerden kaçmaya sevkedes bir hisle — bunu hemen silip çıkarmakta istical gösterdi. Đhtarların bu kısmında çocuğa manidar bir surette bakıldı. dün akşam geçim cetvelini şenlendiren iki liranın kolay kazanılmayacağını şu ilk tecrübe ile anlamıştı. Mektebin son imtihanları yaklaştı.. «Mir'atı Şuun» heyeti talhririyesi arasında zaten yeri hazır. sonra okuttuğu yeri yazdırdı. söyleyecek bir şey bulamadı.. Şimdi ne yapılacak? Çocuk bekliyordu. Şahadetname aldıktan sonra hiç sevinmedi. Đmlâ yazdırmak istedi.. değil mi?. Avdet ikin kendisine bir uşak terfik olunur. Çalışmasından memnun olmadığı zaman kendisini haberdar eder. başladığı bir şeyi bitirmiş olmak azminden başka bir şeyden ileri gelmemişti. en ziyade dikkat olunacak şey çocukta tahsil hevesi uyandırmak. O Harbiye nezaretine intisap edecek. imtihan zamanı yaklaştıkça içine bir korku giriyordu. bir iki ders daha bulacak. Senenin on ayında artık çalışmaya lüzum gördü.. «Ya sınıfta kalırsa!» bu korku zihinine iliştikçe —. Mektep bittikten sonra Hüseyin Nazmi ile hayat iştiraki hemen büsbütün bitti. bir taraftan «Mir'atı Şuûn »için ikinci defa olarak başladığı bir hikâye.. Artık ne yolda tedris tarzı intihabı icabedeceğinde kendisini muhtar bırakıyor. fakat bir şahadetname ki. gelecek ders için kitap getireyim de. ders saatlerine gelince: «Şimdi kış girmek üzere. Korktuğuna uğramadı. Çocuğun babası — nazik bir efendi — Ahmed Cemil'e takip olunacak hareketi tâyin etti: Çocuğu idadî sınıflara ihzar etmek lâzım.. Uykusundan tasarruf etti. bir şey anlamadığından emin idi..» Bu akşamdan itibaren ders başladı: fakat hocalığın maddî güçlükleri hakkında henüz bir fikir hâsıl etmemişti. Ahmed Cemil bundan bahsedilmesine rıza vermez. dirseklerinin üzerine dayanmış. beş dakikada iş bitti. Ahmed Cemil âdeta sıkıntısından terledi. Bu sene dersleri büsbütün ihmal etmişti. herk<" /azın hararetiyle yataklarında erkence uyuduğu bir sırada kitaplarının üstüne eğilmiş. mütemadiyen işlemekten yorulmağa başlayan zavallı başını iki ellerinin arasına almış.. Çocuğa biraz kıraat yaptırdıktan sonra ne yapmak lâzım geleceğinde tahayyür etti. Ahmed Cemil hiçbir yere intisap etmiyecek.» Konaktan çıktıktan sonra âdeta geniş bir nefes aldı. haftada üç gecesini mahveden Vezneciler seferi derslere vakit bırakmıyordu.. büsbütün matbuat âlemine atılacak.. bazı kaideye taallûk eden hataları izah etmek istedi. Artık maişet tarzını bulmuştu.yaşlarında zarif bir çocuk. Bir yandan bir tâbie tercüme ediverdiği »vocuklara malûmat» sürekli yayım. küçük odasında. zekâsına âdeta bir dûniyet veren bu hüccetten utanır. haftada üç defa olsa kâfi. para kazatoacak. şahadetnameyi alabildi.. Hüseyin Baha efendi birgün gözlüğünü zapta çalışarak hizmetinden hiç menun olmadığı Osman Tayyar'ı göstermiş. biraz okumak biliyor. Çocuk yüzüne bakıyordu..

sabahtan akşama kadar idarehanenin havı uçmuş. mariz. Bu adamla bir çift lâkırdı etmemiştir. mevkut risalelere makaleler yetiştirmek. Baş muharrir Ali Şekib. yalnız Ahmed Şevki efendiyle idare işlerine bakar. Bazan kulağına çarpan sözlerden yavaş yavaş anlamıştı ki Tevfik efendi Hü- şeyin Baha efendinin şeriki imiş. odasından mangal mayıs ortasında kalkar bir ihtiyar. mütenevvi şekillerde yırtıklariyle bir garibe halini almış soluk yeşil çuha örtülü yazıhanesinin kenarına ilişerek — Ali Şekib bir tarafta ismal-i ahval yazarken. yazı imal eder bir âlet kabilinden uzunluğuna kesilmiş kâğıtları tekrar okumağa vakit bulamayarak doldurup bir yenisine başlamak. matbaa müdürü ise kendisini göstersin. mahiyetini bile bilmez. muhtelif renklerde lekeleri. Meselâ Osman Tayyar dördüncü defa olarak «Mir'atı Şuûn» a intisap etmişti. sulanan bu biçare gözleri dinlendirmeğe vakit bulamayarak yazmak. hiçbir şeye karışmaz. hele şu çapkından kurtulduk! Şimdi gitsin de başka bir «Mir'atı Şuûn» namına para alsın.. Ahmed Cemil şahadetname aldıktan sonra bu dördüncü defaya da hatime verildi. Ahmed Cemil bu matbaada hemen herkesi severdi. sahibi imtiyaz Hüseyin Baha. Matbaada öksürüğünden başka sesi duyulmaz. demişti. matbaa müdürü Tev-fik efendi vardı ki matbaaya hergün herkesten evvel gelir. galiba asıl sermaj'e de onun imiş. Altı ayda altı kere matbaa değiştirir adamlar.. bazan iki yerde birden. Bir de. bunlar o saf yürekli adamlardandı ki mülakatlarından bir inşirah-ı derun his eder.«Sen mektepten çıktıktan sonra buradasın» demişti. yarın diğer bir ceridede. mütemadiyen işleyen zavallı başını dumanla uyuşturabilmek için biribirini müteakip yaktığı sigaraların dumanı gözlerini doldurdukça durmağa.. Ahmed Cemil buna hiç ehemmiyet vermezdi. idare memuru Ahmed Şevki efendi. Raci ötede bir risale-i mevkutede güzel bir manzumeyi tezyife çalışırken. yazın kürk giyer. «Mir'atı Şuûn» için hergün havadis ve mütenevvia sütunlarını doldurmak. daima sakit bir adam ki matbaada bir gölge gibidir. küçük odasına girer. acılıklarından bir çoğunun zail olduğunu duyardı. Hüseyin Baha efendinin buna — hattâ bazı çarpık işlerine — tahammül edişine bakılırsa bu adamın matbaada müdüriyet sıfatını takınmak için bir hususî hakkı olmalıydı. Hüseyin Baha efendi bîr hesap meselesi için Ahmed Şevki efendiye çıkışırken. baş mürettip mürekkepli elini kapının kenarına dayamış «mütenevviaya bir buçuk sütun daha lâzım!» derken — çalışmak. yahut bir cümleyi rabt edebilmekten irkilişi üzerine ileriye gitmek istemeyen .. odasında kül eşelemekten başka bir şey yapmayacaksa müdüriyetten vaz geçsin. Ahmed Şevki efendi o gün bir aralık Ahmed Cemil'e: ¦— Oh!. sonra yorgun zihininin bir kelimeyi bulabilmekten. Hattâ bu defa Hüseyin Baha efendi Osman Tayyar'ın matbaadan çıktığına dair ceridede iki satırlık bir ilân neşrine bile lüzum gördü. Bugün «Mir'atı Şuûn» matbaasında. Daima küskün. zaten bu üç kişiden başkaları daima seyyar idiler. Matbaa müdürü? Ne demk olacak. «Mir'atı Şuûn» a kat'î surette intisabından sonra Ahmed Cemil'in hayatı bir intizama girmiş oldu: Kitapçılar için çalışmak. kimse ile konuşmaz.

nadiren matbaada kendisine ihtiyaç olmayacak da biraz nefes alabilmek için Tepebaşına kadar gidecek. Buna uzun uzun. gençlere mahsus konuşkanlığım kaybetmiş idi. ne de olsa gelin değil mi?.. bin türlü hiçlerden mürekkep sözlerle ycr^nn zihnine biraz istirahat havası verirlerdi. pazar yok.. onlar söyler. Dün Đkbal Seher'le beraber sekiz arşın basma almak için Kalpakçılar başına gitmiş. yolda Seher'in ayakkabısının ökçesi kopmuş. yahud tabiin hatırı için tashihlerine bakıverir. bir aralık merdivenleri iner. Ahmed Cemil bu hiçleri derin bir zevk ile dinler. yine kıymeti bilinmezmiş.... oğlu Ahmed efendi geliniyle kavga etmiş de o aralarına girmiş. deli kız: «Aman! Küçük hanım! Ökçem koptu» diye kalabalığın içinde bir çığlık basmış ki. Zira bütün ümidlerinin mütemadi çalışma neticesiyle zuhur edeceğine kani idi. ara sıra bir sual irad eder. havasızlıktan daima iştihasız kalan midesine zorla indirdikçe güzleri bir ecnebi risalede tercümeye elverişli fıkra arar. Bu meşgale içinde yemek için vakit bulamazdı. yahut demin doldurduğu kâğıtların birinde yeri boş bırakılmış bir kelime için lügat kitabını araştırırdı. fakat isterdi ki kendisine öteden beriden bahsolunsun. O. sokağa çıkar. hergün çalışacak.kalemi kâğıdın üzerinden ayıramayarak durmak. Bazan uyuşmuş bacaklarına. pencerenin kenarında ayakta durarak karşıdaki kaldırımdan geçenleri seyreder. Ekseriyet üzere peynir ekmek üzümden teşkil ettiği öğle yemeğini güneşsizlikten. Eve gelince val'desiyle ikbal o günün vukuat silsilesini naklederlerdi. muttasıl oturmaktan yorulmuş vücuduna bir taze hayat vermek için kalkıp biraz dolaşır. Fakat o Vezneciler'deki ders Ahmet Cemil'e o kadar ağır geliyordu ki eğer başka türlü telâfisine imkân olsa o iki lirayı çoktan terk ederdi. hergün matbaaya esir olacak. kitapçısına kadar gider. . dinlenirdi. sahib-i imtiyazın odasında sedirin üzerine ilişip yatacak. yalnız dinler. yine matbaaya avdet eder. bir müddet zihninin ataleti içinde gözler pencerenin rengi uçmuş. Çalışmak şimdi onun için âdeta asabî bir illet olmuştu. yahud. Bugün komşu Sabire hanım gelmiş. dinledikçe sıcak bir günden sonra düşen yaz yağmurlarının latif serinliğine benzeyen bir haz duyardı. durairuyordu.... Yalnız akşamları evine geldiği zıaman yemek vaktine kadar minderin üzerine boylu boyunca uzanır.. Matbuat için çalıştığına hiç müteessif değildi. Bu hayat tarzı daima böyledir. Ahmed Cemil bu meşguliyet hayatı başladıktan sonra sükûtu sever olmuş. Fakat Ahmed Cemil bu hayattan müşteki değildi. Cuma yok. yahud gidip gelme bir Boğaziçi seferi yapacak. dudaklarında geciken bir tebessümle gülümserdi. bazan geceleri nöbet bekleyecek.. barıştırmış. yeni çıkmış kitap varsa şöyle bir bakar. eğri takılmış yeşil astar perdesinin kenarından şurada zihin57 lerini öldürmektle meşgul olan bu zavallılara bir istihza nazarı yollayan güneşin iltimaına hasretle dalıp kalmak..

Hiç olmazsa gecelerine tamamen tasarruf edebilse kendisini bahtiyar addedecekti. köşesini bırakarak Veznecilere kadar gider. sonra odasına çıkarak ya sevdiği bir şairi okur. o zamana kadar herkes^atnuş. Odasında seccadelerin üzerinde yuvarlanarak. Seher'le alay eder. omuzlarında. fakat ihtiyaç derdi bu zamanları da tamamen kendine bırakmıyordu. Sonra bir aralık yağmur başlar. Hasır iskemle üzerinde yazı. Kışın tipilerle esen rüzgârı paltosunun başlığından hücum ederek yüzünü tırmalar. hattâ geç kalmak korkusuyle mangalın kenarına sürülen parlak sarı cezveden hissesini almayarak bilhassa bu gece seferleri için aldığı siyah muşamba paltosunu giyer. bazan bir viranenin boşluğundan geçerken şimdi bir el uzanıverecekmiş. uykunuz gelirse beni beklemeyiniz!» der. yahud tercümeleriile iştigal eder. orada saatlerce V7 uğraştıktan sonra maiyetine verdikleri bir uşağın refakatiyim V evine gelir. kalbinde bu eve. meşkûk işlerle geçinen sefiller gibi geceleri karanlıklar içinde ekmek parasına koşmak takat kıran bir der d idi. nihayet on altı saatlik bir sâyiîı ıstırabı bahasına kazanılmış olan yatağına sokulurdu. bilhassa Đkbal'i her lıangi bir sebeple kızdırarak eğlenir. " sükuny. bütün vücudunu kaplayan ürpermelerle titrer. çamurların içinde tekrar sokağa çıkmak lâzım geleceğini düşündükçe eve gitmekten korkar olmuş idi.ile geçen bir günden sonra o küçük fakat şirin sarı mangalın kenarından mehcur olmak.bir man-zumecik karalardı. iki ellerini ceplerine sokarak eteklerini dizlerinin üstünde zabta çalışa çalışa taşların üzerinden sekerek yürür. başında muşamba palotusunu döğerek sırtından . Asıl bu Vezneciler seferinden kış esnasında zahmet çekmişti. yakasından tutuverecekmiş gibi kalbinde bir korku titremesi duyardı. Soğuk!. güzergâhına tesadüf eden küme küme büzülmüş köpeklerden korkarak yolunu değiştirir. minderlerde uzanark çalışmağa sarfetiği bu zamanlar gündüzleri idarehanenin hasır iskelesinde geçen saatlerin meşakkat mükâfatı kabilinden bir istirahat devresiydi.. Dersi olduğu akşamlar Ahmed Cemil sofrada matemi andıran bir sükût ile yemek yedikten sonra küçücük kırmızı bakır majıgalla ısınan bu yuvacıkta annesini.. Her dakika bir çamur birikintisine batmamak için durmağa mecbur olur.iki gün sonra fena bularak atmak üzere . bazan duvarların kenarından bir gölge şeklinde süzülerek geçer. Evde kaldığı akşamlar bir müddet validesiyle konuşur. karların._olduğundan uze" rine aldığı anahtarla kapıyı açarak hafiîçe ayaklarının ucuna basa basa odasına girer. Öyle ki ders günleri yemeğini yedikten sonra mangalın başında ısınmak mümkün iken buna muvaffak olamayıp soğukta. yahud .^ Haftada üç gece yemekten sonra evden çıkarak. «anne! ben gidiyorum. kardeşini yalnız bırakarak. bu y. şu muhtasar aile ocağına bir hasret hissiyle sokağa çıkardı.

o yağmurun altından geçer. memleketinde kendisini bekleyen rişanlısından bile bahsetti... Keyfimin kâhyası değilsin ya!.... Uşak yavaş yavaş Ahmed Cemil'le teklifsizleşmişdi. Onun için daima affeder.-aitek-y&rulmustar. diyor» sözü üzerine derse nihayet verilir. sonra kapı açılınca henüz yemeğini bitirmemiş yağlı elini silmemiş uşağın tuttuğu mumun ziyasiyle dar bir merdiveni çıkar. Ah!. Soğuk rüzgârlarla karışık sıkı bir yağmur. meselâ hesabdan taksim anlatılacak.. Ne için? Canı sıkılmağa hakkı var mıydı? Çocuk küçük bir yaramazdır. Derse başlanır. ^W^ $cja^ ' Bir vakit gelir ki her ikisi de yorulur. Lamartine'in «tefekkürat» mı okumak için nasıl bir iştiyak duyardı. arzın kürreviyeti izah edilecek..(çocuk küçücük eliyle ağzını saklayarak yalandan esnemeye! başlar.» diyeceğinden emindir. Ahmed Cemü hafif bir . bu lâubaliliğe sükûttan başka bir şeyle mukabela göstermediğinden uşak evde la-kırdısız geçen hayatın öcünü kendisinden çıkarardı.^rt|k buradan gidersiniz».. sabahleyin mangalın kenarında tüterek geceden kalan nemi alınacak. Ahmed Cemil o sokaklardan. ne kadar k:vırsa bir türlü çamurdan muhafaza edemediği zavallı tek pantolonunu ıslatır. Elinde muşamba feneri sallayarak. selâmlık odasına girer. — Hoca efendi. Ahmed Cemil şakirdinin hiç bir ze-rafete mugayir haline tesadüf etmemiş olmakla beraber ufak bir serzeniş yapsa çocuğun calî bir mahcubiyet edası ile gözlerini indirerek içinden: «Budala! sen de.. Ahmed Cemil'in her şeyden ziyade bu hoca efendi tâbiri canını sıkar. Ahmet Cemil'in yorgun gözleri süzülürdü. Tenha karanlık sokaklar. ilk önce önden gitmek âdet iken her defasında bir iki parmak geri kala kala nihayet yanında gitmeğe başladığı Ahmed Cemil'e geveze uşak bütün dertlerini döktü.. bu gün hiç çalışamadım. zaten çocuğun kendisiyle beraber bulunduğu müddetten başka çalışmadığım da bilir. sana ne oluyor? ister çalışırım. Bu yarına kadar kuruyacak. fakat yaramazlıkları bir terbiye süsü altında saklıdır. orada bekler. Kapının önünde zile dokunmadan evvel bir nefes alır.süzülüp ayaklarına doğru akar.. Mukaddemesiyle küçük bey girer. ta Veznecilere kadar gelir. ele geçen bir cerideden imlâ yazdırılacak. Çocuk bir an evvel hareme gitmek... Ahmed Cemil. f. derdi. kucuk_bey. Nihayet sokağın başına gelince uşak .. ister çalışmam. tâ ki küçük bey kitaplarını alıp haremden çıksın.. uşak da Ahmed Cemil'i bir an evvel evine götürüp avdet etmek için sabırsızlandıklarından bunun çocukla uşak arasında bir sania olması da pek ziyade ihmal altında olmakla beraber. bir küçük efsane okunacak. affmızı rica ederim. Hugo'nun temaşalarını. O.^e-. o aldanmağı terci'h ederdi. yalnız dinler yahut dmlemeksızm susardı.. Ahmed Cemil bunlara bedel o küçücük sıcak odada minderin üzerine boylu boyuna uzanarak Musset'nin «Geceler» ini. Đkbal bir yandan ütüyü hazırlarken o matbaaya geç kalmak korkusiyle üzülecek. Avdet ederken başka bir fasıl başlardı.. Bir aralık! uşak görünür: «Hanımefendi haber göndermiş.

Ahmed Cemil idare memurunu en samimî temennasiyle selâmladı. münevver mai bir semanın bârân-ı elması altında. ben hem yazarım hem o ninni ile uyurum» derdi. sabahleyin şafağı müteakip müvezzilere dağıtılmıştır. tulûunu beklediğin ümit le uyu!. yeşil eski çuhalı yazıhanenin kenarında. yalnız postaya tevdi edilecek olanlar kuşaklanmakta. gece ceride basılmış. gecenin bakıyye-i huma-riyle biraz sersemce olarak geldiği zaman Ahmed Şevki efendiden başka kimseyi bulamamış idi.. Ahmed Şevki efendiye ne vakit kaleminden. o benim ninnimdir.» derdi. küçük nazlı çocuğun daima esneyen çehresi karşısında geçen o meşakkat ve mihnet saatlerinden sonra şu sıcak temiz yatağın içinde. Sabahları intişar eden cerideler idarehaneleri en ziyade sabahleyin asudedir. Muharrirler henüz gelmemiş. Ali Şekib bu iki dosta yazıhanenin bir tarafında hasbıhal esnasında tesadüf ettikçe nükte sarfetmek için iptilâsına uyarak Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki'nin mah-leslerindeki müşabehetten «Ahmed efendiler yine birleşmişler. Ahmed Şevki efendi musahabe refikini görünce . Ahmed Şevki efendi henüz hücresine girip kâğıdının üstünde daima çıtırdayan kalemini eline almamıştır. îdare memurunun kalem çıtırdısiyle müdürün öksürüğü matbaa makinesinin dümdarlarıdır. çamuriu lastıklerıyle muşamba paltosunu hemen taşlığa atar odasma çıkar.. hattâ bir kere sevgi hissine lüzumundan ziyade kapılarak kendisini kaybetmiş. tütün kokusu henüz matbaanın mürekkep ve ıslak kâğıt kokusiyle meşbu havasını doldurmamış. ıslak esvaplanm öteye beriye iliştirir JatağnĐ W ta kendisine mukadder tek dinlenecek yeri olan yatağına g «Uyu zavallı çocuk. Ahmed Cemil Raci'den bahsolunduğunu derhal anladı.söylemek istediği şeyi söyleyecek bir adam bulamayıpta ilk tesadüf edenin üzerine atılanlan sabırsızlara mahsus bir telâş ile . sa-hib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin dizine elini vurarak «hay!: çapkın hay!» demiş idi de sonra da bu gaflet hatasından dolayı zaten kırmızı olan çehresi birkaç gömlek daha kurmızı-laşarak üç dört gün kadar sahib-i imtiyazın yüzüne bakamamış idi. o bitmez tükenmez nâlişiyle kâğıdın üzerinde — ağır ağır yürüyen bir öküz arabası gibi — o daima çı-tırdıyan kaleminden bahsolunsa: «Yok! ona ilişmeyiniz. dedi. karanlık çamurlu sokaklarda. Ahmed Şevki efendinin başlıca müntehabı olan lügatlerden biri de «çapkın» kelimesidir.selamla ayrılır. öteden beriden bahsederlerdi.. Her sabah böyle buluşurlar. Bu kelimeyi hiç sevmedikle-riyle pek ziyade sevdiklerine hasreder. titreyerek anahtarı sokar.Ahmed Cemil'in selâmına mukabele etmeye vakit bulamadan: — gördün mü bir kere çapkını? Bu akşam yine evine gitmemiş!.. dertleşirler. Ahmed Şevki efendi bu sabah şu cümleyi pek hiddetle beyaz keten yeleğinin altında zorca zaptolunan göbeği yerinden sarsılarak söylemişti. ter-tiphanede mürettiplerin telâşa lüzum görmeyerek kasalara dağıttıkları dökme harflerin seri darbeciklerle rjuttarid ahengi işitilmektedir.» fjs^yafetini takip eden günün sabahı Ahmed Cemil matbaaya mûtadından biraz geç. Ahmed Cemil telâş etmeyerek sordu: .

. şu genç kadın kimin. böyle bir herif bilirim ki karısı ağladıkça onu döverdi. dünyada bu adamdan başka kimsesi kalmamış..» tesellisiyle gitsin cebindeki parayı bir murdar aşüfteye versin... ağlasa kıyametler kopuyor. Karısını evde kimsesiz. sonra: «Evde bakkaldan veresiye peynir ekmek alırlar. meram anlatamıyor. Ahmed Cemil derin bir teessürle dinliyordu. ihtimal ekmeksiz bırakıp ta kimbilir hangi kahbenin yanında vakit geçirmekte mâna var mı?. Bir ay ya mes'ut olmuş ya olmamış.. Nerede kalıyor?. Görsen. Bir şey söyleyecek de . merdivenin başında duran galiba cesaret edemiyor. Ahmed Şevki efendinin sâde bir talâkatle söylediği bu sözler gözlerinin önünde bir facia âlemi açmış. Ahmed Şevki efendiye göstererek dedi ki: — Baksanıza. Kimbilir... Bu genç kadın ne yapar? Kocası nerede kalmış?.. Ahmed Şevki efendi diyordu ki: — Evet.» demek ister. matbaa halkının kaba kaba manalı gülüşleri arasında ağlayan o kadıncağızı gördükçe içim içime sığmıyor Alimallah!.. Nereye gidiyor?. Raci'nin çocuğu değil mi?.. yahut o mukaddes vazifenin ehemmiyetini her türlü takayyütten vareste addedecek kadar kendilerinde duygusuzluk gördükleri halde evlenenlerden bahsetti. Bir gün o çapkını tuttuğum gibi idaresinin penceresinden aşağıya atacağım. nihayet bir akşam evde küçücük bir çocukla yalnız kalmış.. Amma kocasını aramak için sabahleyin başını örttüğü bir matbaaya geliveren kadının muamelesini de süslü bir muamele addetmiye-cekmişiz. Đnsan ilk önce karısını döven erkeklerden bahsolunduğunu işitince: «Kimbilir? Karı nasıl dayağa müstahaktır.. Bu gaybubet tekerrür eder olmuş. Sonra ana baba ortadan kalkmış. Belki onbeş onaltt yaşında. Bu dereceye kadar düşmüş olmak için kimbilir ne mecburiyetler görmüştür. Bedbahtlığı her halinden belli.. matbaanın aşağı katında ağlayıp duruyor. Đkide bir de «Babanı nerede?» diye glen bu çocukla. yapyalnız.. saf bir büka-i merhametle ağlayacaktı. Evet.. bütün gözü yaşlı zevceler için şurada uzun uzun. Sonra eve gelince karısının ağlamasına tahammül etmesin. Đşte Raci'nin karısı! Dünyada kendisinden kaçan şu heriften başka bir şey düşünmediği bu sabah şafak atar atmaz gelip şurada ağlamasiyle sabit değil mi?. Bir de ona sormalı. ne de güzel kadıncağız! Taze. Bir aralık Ahmed Cemil'in gözüne bir şey ilişti.... cemiyet hayatı içinde göz yaşlarından mürekkep bir ıztırap sahifesi teşkil eden acı bir bahsi bütün. çocuğundan öyle anlaşılıyor. bağırırsa yaygaracı denecek.. hattâ. efendi içsin içsin. Amma neye yarar? îş bu biçarelerin derdine deva bulmakta.müz'ic ve elîm tafsilâtiyle meydana dökmüştü.. Utanmasa aşağıda ağlayan Raci'nin karısına değil.... bir de. hangi baba ile hangi ananın nazlı bir kızıdır? Pek küçük iken evlenmiş olacak. kocası içmeğe başlamış. Buna. Ahmed Şevki efendi devam etti: kendisini tecrübe etmeden aile babalığı ne demek olduğunu anlamadan. dayağa müstahak addedilecek. Türlü faraziyyat silsilesi ki her biri ciğerlerinde bir başka yara açıyor. Tutmuşlar bilmediği bir adama veri vermişler. O kadın ağlarsa.— Nereden anladınız? — Nereden anlayacağım? Zavallı kadın yine öksüzler gibi boynu bükük çocuğiyle gelmiş. «Senin her şeyin işte bu adamdır» demişler. kadının kocasına âşık olmasını ilâve ediniz. mahzun edalı bir biçare..

Ahmed Cemil'i de bir işaretle davet ederek sofaya çıktı. Ahmed Şevki efendi çocuğun elinden tutarak dedi ki: — Senin ismin ne bakayım?. ve merasime mahsus sesini takınarak: —• Ne istiyorsunuz.Ahmed Şevki efendi: — Gel bakayım. XI 65 duran gözleriyle şu müşfik çehrelere naze-i istimdad tevcihine bile cesaret edemeyerek titrek bir seda ile: — Demmindenberi size müracaat edip etmiyeceğimi düşünüyordum.. nihayet müraacata karar verdim de şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum. -L . Zaten benim ne demek istediğimi siz pek iyi bilirsiniz. Đkide birde boynu bükük bir çocuğun gelip babasını sorduğunu da görüyorsunuz... Bir şey mi söyleyeceksin? dedi. oğlum. dedi. Çocuk — Kırkılmamış lepiska saçlı. değil mi efendim? Zevcimi siz de benim kadar tanırsınız.. bir iki sene evvelden alındığı paçaları dizlerine yaklaşan soluk pantolonundan. dünyada vaktinden evvel dertle.. dedi.«. — Bak bir kere! Đlk kabalık hevesiyle çocuğa şair ismi vermiş de sonra. Bu gün o çocuğun elinden tutaran gelen .. pejmürde yapraklar arasında yeni açmış bir gül kadar cana yakın bir çocuk — tereddüd ederek yaklaştı: — Đzin verirseniz. Ahmet Şevki efendi kendisine biraz vekar vererek. — Nedim!... Ahmed Şevki efendi mütalâasını çocuğun yanında ikmal etmek istemedi. hemşire hanım?. annem size bir şey söyleyecek. bir nazar teatisiyle kadıncağızı dinlemeğe karar verdiler. Ahmed Şevki efendinin şu suali üzerine genç kadın bütün matemli hayatının karanlık meşakkatlerinden genç sırnaşma çekilmiş bir ye'is perdesi gibi çehresini örten siyah peçenin altında henüz kurumamış kirpiklerini kaldırmağa henüz gençlik gülüşüne bedel ıstırap giryesi silâhı altında melûl ve kesif K> J.. mihnetle ağlamaya başladığı için hazin bir hayret mânasiyle örtülmüş zannedilecek kadar baygın gözlü. bileklerini örtmeyen yenlerinden anlaşılan soluk elbisesi içinde. Ahmed Şevki efendi refikina bakti... gel!. Kadıncağız merdivenin kenarına dayanmış müsaade bekliyordu. dedi..

. bu güne kadar sabrettiğini.. Sanki şefkatten. O vakit bu genç kadın. Onlar da birer birer gitt\ Tabiî ses çıkaramıyordum. muhabbet devresinin ilk smeresi daha «Baba» demeğe başlamadan babasının onunla beraber annesini de unutup haftada dört beş gece evin semtine uğramamağa başladığını.. kocalarımızın bizden kaçtıklarını görürüz de ekseriyet üzere kimin için bizi terk ettiklerini de bilmeyiz.. zaten gelin ederlerken de pek az şey vermişlerdi. Mai ve Siyah — F. sanki onun masum simasına elemlerinin mersiyesini yazdığı bu çocuktan artık gözlerini ayıramayarak bütün hissiyatını döktü.. bu gün arsız bir kadın gibi beni size müracaata mecbur eden de bu. mahvetti. Karısından elbette bir sebeple kaçıyor. Dünyada bedbaht bir kadın olmağa katlanmak mecburiyetinden başka bedbaht bir çocuk yetiştirmiş olmaktan mütevllit bir ye'sin bütün şerhi bu nazarda mündemiç idi. yüzüğüm. Kadın artık ilk itiraza şu üç dört sözle galebe çaldıktan sonra. O beni aramağa lüzum görmezse benim onu arswnaga mecburiyetim kalır mı?... sonra yavaş yavaş kocasının kendisinden uzaklaştığına vukuf hâsıl ettikçe kalbinin nasıl yırtıldığını...fakat bu paranın kazandıklanyla beraber başka ... ne demek istediğine dikkat etmeyerek .. Söyleyeceğine. fakat bütün elem ve ıstırabına gafil ibir şerik olmuş çocuğun mahzun edasına bakmağa cesaret edemeyerek perişan bir lisanla şimdiye kadar kimseye faş olu-namayıp da teraküm ede ede artık havsalasının isti'abına muktedir olamadığı acılıklarını hatırına geldiği gibi salıverdi. ben bu gün kocam için değil çocuğum için geliyorum. elbette. orada şu mürekkep lekeleriyle simsiyah kesilen matbaa merdiveninin kenarına dayanarak. küpenin satıldığı meydana çıktı. karşısında yüzüne ba-kamaksızın teessürle ve sükûtla dinleyen bu iki şefkat çehresine. Henüz çocuk denecek bir yaşta iken bu adamın zevcesi olduğunu. Bakınız. o kadın kimdir?. o.. çocukluğa mahsus tam bir itimat ile olanca hissini ve fikrini ona hasrettiğini. annemden bana bir şey kalmamıştı. tesellisini ağlamakta aradığını söyledi. 5 Genç kadın burada çocuğuna uzun bir nazarla baktı. Buna acıyınız. Kaç kere niyet ettim. Biz. bu çocuk babasına muhtaç bir çocuk. fakat artık.. Kocam daha onların hayatında iken on liralık bir küpemi aldı.. «Hanım... — Evet. Bir nazar ki çocuğu sanki ağlayan bir buse ile ihata etti. bakınız. Fakat bilir miyim. yalnız son vak'ayı anlatayım. Babasını bırakınız!» demek istedim. eğer o eve gelmeyecek olursa bu çocuk genç anasının daima ağlayan gözlerinin önünde yavaş yavaş ölecek. sarhoşluğundan başka bir şeyle gaybubetini unutturmadığını birer birer döktü. senelerden beri katra katra ciğerlerine damlayıp her isabet noktasında bir ateş tutuşturan zehirin bütün acılıkları feveran etti.annesini görünce bu zavallı kadının ne demek istediği de anlaşılmıştır.. — Fakat ben kocamı aramak için de gelmiyorum.. yambaşında bu facianın henüz eşhasını idrak edebilecek bir yaşa gelmemiş. Ah bu nazar!. iki altın bileziğim vardı. Babamdan. Geceleri evine gelmeyen erkeğin elbette gideceği bir yeri olmalı. Bir. Đşte efendim. eve geldikçe titizliğinden. eğer kazandığı para bir oğluyle bir barısından ibaret olan evini geçindirmeğe kifayet etmeseydi hattâ müteessir de olmazdım. her derdini yüzüne baka baka düşündüğü. rikkatten mürekkep bir derağuşun mıknatısı cezbesi içine aldı. şu babasının bir güler yüzünü görmeğe muvaffak olamayan çocuğu elinden tutup o kadın her kim ise ona götürmek... Pederimle validem ortadan kalkınca yalana da lüzum kalmadı. zavallı kadınlar. artık tahammüle imkân kalmadı. güya beni Emniyet Sandığına terhin olunmuş diye aldatmak istiyordu.

.. kadınlık hicabı ikmale mani oldu. Ahmed Şevki efendi..... Nihayet her şey bitti. Meselâ buraya gelebilir... ne olur ne MA1 V iÜ olmaz diye dişinden tırnağından artırarak üç tane Demiryolu hisse senedi almış. «ya öyle ise ben sana gösteririm. yüzüğümün filân gitmiş olmasına ehemmiyet vermediğim halde çocuğun dünyada yalnız şu kâğıtlardan ibaret olan servetini..§ dikmek. satılacak aı™ük bir 'şey kalmadı. yahud gsise bile bundan sonra hayat büsbütün cehennem olaca1^. işte size bunun için ge-iiyorum. ve. fakat ' "ben nasıl razı olurum? Okumak lâzım. «O kâğıtları veremem» dedim. Nihayet genç kadın başını kaldırdı: — Kâğıtlar henüz bende. sonra bir aralık önüne dikilerek: «Nedim'in kâğıtları nerede?» dedi... Çapkının . o vakit üzerime hücum etti.. bir evde yemek pişirmek. ben hizmetçilik etmeğe mecbur olayım.. ölürken bunları Nedim'e bırakmıştı. sanki donmuş kalmıştı. çocuk?. çocuğum için bunlum hepsine katlanırım. elimden her şey gelir.... çocuğu böyle bırakmağa babası razı olabilir.. Evin içinde sanki bir şey arıyormuş gibi bir hayli dolaştı. efendim..» dedi. ben ölürsem elinde kalacak olan şu tek kuvveti artık bu adamın eline vermek bir hıyanet.. Fakat* "çocuk ne yapsın. Ahmet Cemil —¦ bir ceridede sefaletten intihara mecbur olmuş bîr aile pederine. Matbaa da bir mektep değil midir? Burada muharrir efendilerin herbi-rinden iki söz öğrense âlim olur gider... Ben nasıl olsa geçinirim. meza-nstanda on beş yaşında verem bir kızın kabrine tasadüf etse dünyaya küsmek hassasiyetinde yatırılmış olan bu rakik şair -— şu feryad eden şiirin hüznüne karşı mephut olmuş.. Küpemin. zevcinize gelince: O mühim bir mesele. Birkaç günden beri galiba parasızlıktan olmalı — her vakitten ziyade hiddeti vardı.. bundan sonra göz yaşlarını zaptedemedi.er-keklerin bazı gaflet zamanlan olur ki bir müddet vazifelerini terk etmelerine sebebiyet verir. Genç kadın ikmal edemedi.. ne olur hizmetçilik de ederim.. bir müddet öyle hıçkıra hıçkıra ağladı. sokakta kolu kırık bir çocuğa. af olunamayacak bir kabahat olduğunu anladım. fakj^t o vakittenberi eve gelmiyor ve gelmiyecek. Kadın atıdı: .birisine sarf olunduğunu hissediyorum. Kocamın kâğıtlar dediği bu idi. sonra biraz tereddütle. fakat.. Zavallı babam. ona haftada beş on kuruş verebilmek î#n.zekâsı gözlerinden belli. zihninde bir müşkülün halliyle meşgul imiş gibi iki parmağının arasında çenesini sıkıp duruyordu. Ahmet Şevki efendi ile Ahmet Cemil bu facianın karşısında bir hürmet ve merhametle sükût ediyorlardı. Dikj. biraz hicap ile ve söyleyeceği şeyin refikince de tasvibe mahzar olup olmıyacağını anlamak iştiyomuşcasına Ahmet Cemilin yüzüne bakarak dedi ki: __ Eğer merakınız yalnız çocuktan ibaretse onun elbette bir kolayını buluruz.. fakat onu ileride uşaklığa mecbur olmaktan kurtarmak lâzım değil mi?.Ahmed Şevki efendi mümkün değil bu kelimeden vaz geçemezdi ..

Baş mürettip bu düşünceye fasıla verdi: — Beyefendi. .?.» Kurşun kalemiyle bir buruşuk kâğıda atılıvermiş olan şu perişan sözlere bir de küçük zeyl vardı: «Lâmia'ya bir şey vaadetmişsin. Sanki bu kelime ağzından biraz ^wel söylediği sözlerin hülâsası gibi düşmüştü. Diyordu ki: «Bir haftadan beri inmiyorum.... Bir küçük dikiş makinası bir kadınla bir küçük çocuğun yaşamasına kâfi değil midir? Matbaanın şu tenha saatinde merdiven başında cereyan eden bu muhavere artık bitmeğe yaklaşmıştı.gece derslerin varsa talik e-derek . Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki efendi uzun bir merhamet nazariyle şu f acia— zihayatı takip ederken gözleri daima yaşlı olan bu talihsiz genç kadın.. Bir şeye dair konuşuyorlardı. Bu yaşta bir çocuğun . yahut daha doğrusu büyük bir tenbellik beni evden çıkarmıyor.. ne lüzumu var?.... ne isterse yapsın. Başını çevirdi. Bu Lâmia idir çember çevirirken üzerlerine gelmiş idi..bizim idareye uğrarsın.— Rica ederim.hususiyle anası babası hayatta iken .» Uşağa: — Peki! dedi. — Şimdi!. ben. değil mi» dedi.. muhteriz kahkaha-cıkla istihzanın rengini takviye etmiş idi.. ne idi.. fakat yalnızlıktan patlıyorum gel de biraz gevezelik edelim. hay şeytan hay! Bunu unutmakta mâna var mı? Ne idi yarabbi. başımın ucunda «unutmasın» deyip duruyor.. Kadın Nedimin elinden çekti: «Tekrar teşekkür ederim. annesinin gözlerinde neşve veren bir gülüş görmemekle çocukluk sevinci masum çehresinde donnuış olan biçare çocuğu yavaş yavş çeke çeke matbaanın merdivenlerinden indi.. Çocuğum hakkındaki merhametinize teşekkür ederim. Ben çıkmazsam «Gencine i Edeb» de çımayacak. *** Ahmed Cemil yazıhaneye teveccüh etmek üzre iken merdivenden birisi çıkmakta idi. ne kadar müsvedde filân bulursan toplar.. tefrikaya iki sütun lâzım. O Hüseyin Nazmi ile bahçede geziyordu.. Ahmed Şevki: — Đşte!. Dalgın dalgın yürürken arkalarından bir şey çarpmış idi. Hüseyin Nazmi-nin uşağını gördü. Hüseyin Nazmi kendisine bir tezkere göndermişti. elbette bir kere babasına da söylersiniz. o. o bahsi kapaynız. dedi. bir de.hangi mektebe gönderebilirim ? Mahalle mekteplerinden birine göndermekle maksad hâsıl olsa! Kocam. Katiy-yen hatırına gelmiyor. efendim. Ahmed Cemil bir ay evvelki günün bütün teferruatını zihninden tekrar geçirmek istedi. Lâmia'ya ne vaadetmiş?. Son defa olarak ne vakit görmüştü? Bir ay kadar oluyor. işte Ahmed Cemil o vakit bir şey vaadetmiş idi amma ne idi. dedi. Hüseyin Nazmi o vakit kızmış «senin yaşında çocuklar çember çevirirler mi?» demiş idi de Lâmia istihzalı lâtif bir göz kırpmasiyle «pencerede oturup da şiir mi söylerler?» demiş. Ufak bir nezle. bu akşam bana gelirsin: Şu işi başka birisine de havale debilirdhn. onun için bugün matbaada işi bitirdikten sonra . çocuğumun zamanı boş geçirmediğine emniyet hâsıl ettikten sonra her şey yapabilirim.

karı Reciye ne nazlar. yarım yamalak türkçesiyle Raci'nin gazelleri için: «Ne diyuğ?. ne cilveler yapıyor. orada murdar.Yazıhanenin kenarına oturdu. isterseniz yarın akşam. dedi.» dedikçe biz Said'le kırıştık. . kart bir karıya tutulmuş.. istedikleri iki sütunu tercümeye başladı.. Ali Şekib baş-mürettibi çağırarak merdiveni çıkıyordu. Dur bakayım. Sonra baktık ki oradan kaldırmak mümkün değil. Saib'den o kadar nefret ederdi ki ne vakit ona lâkırdı söylemek lâzım gelse ağzıyle söz söylemeği tenezzül addederek burnunu konuşma vasıtası ittihaz ederdi: —¦ Ooo! Biz onu Palais de Kristal'de bıraktık'..... Ne diyuğ?.. Ahmed Şevki ile Ahmed Cemil bakıştılar. dün akşam karının gözlerine bakıp bakıp da bir beyit söylüyordu: Şule i handerizi zühre midir Saib aşağısını tahattur edemiyordu. Đçti sızdı. Saib'in hikâye bakiyesi gürültüye karıştı. Öyle bir asılıyor ki!. akşamı beraber geçirmişler olmalı.. Ahmed Şevki efendi Ahmed Cemil'in kulağına eğildi: — Bu akşam Palais de Cristal'e gidelim.. Said de Saib'i taklit etmiş olmak için — merdivenleri yıkarcasma atlaya atlaya çıktılar. Rari'den haber alırız. — Görülecek şey. Sıvışıncaya kadar... Saib Ahmed Şevki efendiye sordu: — Raci gelmedi mi? Ahmed Şevki efendi burnundan cevap verdi.. fikrinde yalnız bir sual bütün örtülü hâtıraları tırmalaya tırmalaya tekerrür ediyordu: «Ne idi acaba?» Pencereden sokağa bakmakla meşgul olan Ahmed Şevki efendi birden döndü: — Đşte Said'le Saib geliyor.. Ahmed Cemil refikinin fikrini anladı: — Bu akşam kabil değil. Saib'le Said — Saib havadis vermek için. Hep zihninin içinde bu vardı: Acaba ne idi?.. — Hele karıyı görseniz.. ben Erenköyü'ndeyim. *** Lâmia'ya vaadettiği şeyi tahattur edemeyecek olursa. bizi de salıvermek istemiyor.... Đri bir Alman. Said ikmal etti: O siyehnûr çe§m-i efşan Ahmed Cemil gülerek: ¦— Aferin Raci! Epeyce taze renk göstermeğe başlamış! dedi.. Ya Raci'nin hâli! Karının yüzüne baygın baygın bakıp gazel söyleyişini görseniz. fakat bu tercüme mihaniki bir iş kabilinden fikrini işgal etmeksizin yürüyordu.

kıpkırmızı oldu. değnek bir yana fırladı. Lâmia'nın elinden çember kaçtı.. Đki arkadaş küçüklükten beri hissiyat ve efkâr teşrikine o kadar alışmışları ki yekdiğerinden birkaç gün iftirak etseler mânevi tamamiyetlerine nakısa gelmiş zannederlerdi. Ahmed Cemil refikini iki gün görmese Umûr-u Şehbenderi kalemine yahut «Gencine-i Edeb» idarehanesine baş vurur. kapıya koştu. bir kelime bile ilâve et-miyerek koştu.kapladı.7 : Ahmed Cemil. bir de sen darüsaa! Bari geri döneyim. çemberiyle değneğini aldı. Kendi kendisine: «Đş fena!» dedi. küçücük çehre-i ne-şatmı bir dargınlık bulutu . hiç olmazsa ayda bir gecesini Erenköyü'nde geçirirdi. dargın bir sesle: — Hem vaadediniz de hem sonra ne diye sorunuz?. — Ne? Lâmia derhal darıldı.Şimdi o' şey alınmadı diye kapı açılmayacak mı ? Lâmia kapının düğmesini çekti. Hüseyin Nazmi kütüphanesinin penceresinde idi: — Bu vakitte mi gelinir? Sabahtan beri seni bekliyorum. işini istical ile bitirdikten sonra «Gencine-i Edeb» idarehanesine uğramış.p ıın^auuuaiı uır sene uaaue un uuu'i aıa. buluşmak ihtiyacına uymaktan hâli kalmamışlardı. Hüseyin Nazmi ile uzun çocukluk arkadaşlığı neticesiyle aralarına ne kadar fasıla gelse yine zeval bulmaz bir yakınlığı vardı ki buna hiçbir sebeple sekte geleıvxcitı. Ahmed Cemil'in. Ahmed Cemil bu hiddetin lâtife ile önü alınabileceğine hüküm vererek: —. bütün müsvedatı toplamış. Hüseyin Nazmi hemen her gün sabahley'n «Mirat-ı Şuûn» idaresine uğrar.ı. Lâmia'ya vaadettiği şeyi tehattürden ümidini keserek vapura binmişti. — Haniya benim şey?. Köşkün yanma gelince parmaklığın arasından Lâmia'nm yine çemberi önüne katarak bahçenin dar yollarında koştuğunu gördü.. Zili çekti.nıaktan.. ¦— Tamam. .. Ahmed Cemil'in önünden bakmayarak geçti.

. — Vay!..» demişim. Mektup sahibi manzumeyi kelime kelime mûtarıza içine alarak herbirisine söyleyecek bir söz..» dedi. Saki-namesi dere olunmamış diye küplere binmiş!» dedi...IKır içeri girme de bahçede oturalım. Al sana arzın küreviyetine dair bir makale. Bunlar ben miyim? Ne için?. gözlerine.. o münasebetle şaire hediye edilecek bir hakaret bulmuştu. bu yazı bizim Raci'nin.» demişim.. Birden Ahmed Cemil: — «A.. Sonra ilâve etti: —-. oraya gittiler. *"" Tâ bahçenin bir köşesinde sarmaşıklarla loş küçük bir •kameriye vardı. Çünkü «tâbiş-i lerzen-de. Risaleler mektep kitaplariyle mektep çocuklarından kurtulamayacaklar.. oturgeımış mektupları.. bilâhare tetkik olunmak üzere bir iki müsveddede ayırdı. Hüseyin Nazmi dudakları arasından: *¦' — Şımarık! dedi. Bir aralık bir kâğıt için «Koca şair!.. Ahmed Cemil fesini bir iskemleye attı. Saçlarına. ibzal edilmemiş tezyif kalmamıştı.. Hüseyin Nazmi ihtisara başladı. eserleri gözden geçirmek istediler. hususiyle daima beraberinde yaşadığı bir . bu şair-i zülüfdar garâibdisar.» Ahmed Camii yerinden kalktı. çünkü «Kiysu-i müşemmeş.... dedi. Bir gün âmal-i erbaaya dair bir makale gelse taaccüp etmeyeceğim.» — Sen böyle hepsini okumağa kalkışırsan işimiz var... Az kaldı kapıyı açmıyordu. yürüyüşüne bile tariz olunmuştu.— Başka kim darıldı?. Öyle şeyler demişim ki görülmüyor.» demişim. şu halde ben bütün bu sayılan şeyler imişim.. ikisi beraber okudular. O vakit iki arkadaş birbirine baktılar.. — Lâmia'nm hiddetini görme.. Şu insafsızlığa. bu herzevekil pozuna-misil. Ahmed Cemil «Fıçıya binsin de Sakinamesini orada okusun» diye mırıldandı.. Ahmed Cemil okudukça «Aman ne kariha bolluğu! ne vicdan genişliği!.....» diyor... sepete atılacak müsveddeler teraküm ediyordu. çünkü «Pervaz-ı nigâh emelim.. senin o geçen nüshadaki «Ezhar-ı bekâret» manzumesine bir alay teşniat. gösterilmiyor... müsceddeleri Hüseyin Nazmi'nin önüne döktü. «Ben miyim?» Bu mirî belâhet-semir. «Bakayım!» dedi. Tarsuslu Zaraifizade Abdullah imzasıyle bir gazel: Nâr-ı aşkın içre ey malum senin Ahmed Cemil: — Ateşe! dedi. Ahmed Cemil için sarf olunmamış tahkir.. Hüseyin Nazmi birdenbire «Vay! burada da sama tariz var. Şimdi de başımıza «Bir fırka-i muhayyile» çıktı: «Bin üç yüz dokuz sene-i hicriyesinin şehr-i şabanımn on yedinci gecesi saat altı buçuk raddelerinde Edirne kasabasının cihet-i şimaliyesinde kâin. Đmza okunmuyor.. Hüseyin Nazmi zarflan birer birer boşaltmağa başladı: —.

. Cemil!.. tezyiflerle dolduran «Mâkes-i Zaman» ne kadar satılıyor. O küçük bebek gibi ağlayarak eve mi kaçacaksın? Emin ol ki pencerelerden seyredenler için o çocuklar arsız. Đşte senin yazıların mutbuat sahasından geçerken bu yolda haset yaygaralarına tesadüf ediyor... — Elbette. fakat halkı güldürmeğe çalışanlar işte o bir alay soytarı olmaktan başka bir ehemmiyet alamazlar. bağırırlar.. Ben şiir söyleyecek olursam onu susmağa mecbur mu etmiş oluyorum? Ondan hakk-ı teşaürü selbedecek bir kuvvet mi var? O da söylesin. Ahmed Cemil diyordu ki: — Lâkin ne sebep var. Halk güler ve gülmekten haz eder.. Sabahleyin kapışan kapışana. Bak. fakat istihzaya hedef olanın kıymetini tenkis etmez. Ben onun söyledikleri için bir şey diyor muyum ? Ben ona tahkire benzer bir şey yapıyor muyum? Beni bir lügat kitabından ne kadar şetme. söven. O istihzalar ayniyle mudhik resimlere benzer ki ¦insanı bir müddet güldürür. içlerinde taş atan. Ahmed Cemil: — Acaba? dedi. Bu. Hüseyin Nazmi arkadaşının teessürle söylediği sözleri dinlerken gülüyordu: — Ne kadar hassassın! dedi. Hiç mahalle çocuklarının oynadıkları bir viranlıktan süslü bir bebek gibi küçük bir kız geçerken tesadüf ettin mi? Bütün o arsız çocuklar o küçük kızın zerafetine karşı duydukları bir kıskançlıkla birden nasıl tutuşurlar.... îşte asıl farkınız da o değil mi? O tahkirleri icradan seni meneden bir şey var ki onda yok. fakat meselenin esasını yanlış telâkki ediyorsun. Çünkü herkes gülmek ister. o başka bir mesele. Mütalâanın bir kısmı doğru... nasıl arkasına düşerler.. haz etmiyormuş. luıuutt mem ki hakikat senin dediğin gibi olsun. Hakkın kimde olduğunu aramakla iştigal edenler çok mudur zannedersin? Matbuatta taarruz erbabının eline geçenler tıpkı sokakta çamura düşmüş bir adama benzer. tahkire delâlet eder kelime varsa toplayıp da Raci'nin yüzüne fırlatmaktan meneden bir şey var mı?. bu tabiî nıeyelâna. bunu mutlaka söylemeği bir vazife addediyorsa tahrike neden lüzum görüyor?. tarizlerle.. insanlarda istihzalara. hattâ güzel esvaplarının eteklerine sarılan azgınlar olur. o kadar. insanlarda tabiî bir histir. bu adamın şu muannit ısrar ile senin ve benim aleyhime bu kadar musallat oluşuna ne sebep var? Kendisine bunun için para mı veriyorlar..adamın bu suretle aleyhine kalem yürütmek için bir insanın muaşeret zarafetinden bu derece mahrumiyetine taaccüp ettiler.. tezyiflere uğrayanların haline acımaktan ziyade gülmek hissini ilâve edersen bugün bizim etrafımızda bağıranların ne yolda bir aksi şada hâsıl ettiğini anlarsın... hergün sütunlarından bir çoğunu ötekinin berikinin yazdıklarına. hayâsız çocuklardan başka şeyler değildir. Bugün takdir ettiğimiz bitr adamın o yolda tuhaf bir resmini görsek hangimiz gülmeyiz? Fakat o resme gülmüş . Çok safderunsun. sonra Hüseyin Nazmi'nin karşısına oturarak bu kelimenin ihtiva ettiği şüpheyi tefsir etti: wyic LWSliye UZ. Bizi anlamıyor. Bence halk nerede gürültü oraya teveccüh eder. etrafına toplananların onda dokuzu güler. yahut bizim iyi şiir söylemediğimize halkı ikna etmekle kendisinin şair meziyeti iki kat mı oluyor?..

r yeis ilp her yazdığı par-çadan sonra^o narcava veremediği ruhim Tna. Hüseyin Nazmi'nin herşeyi soğuk kanlı tetkik etmekten ibaret olan felsefesine iştirak edemiyordu. Ne vakit buluşsalar Hüseyin Nazmi'ye bundan bahsederdi. Bugün üç dört tane ufak tefek manzumecikler için feryat edenler o vakit o koca bir cilt dolusu yeniliği görünce ne . son ziya bakiyeleri bir tarafta küçük bir bulut parçasının kenarına oyalar talik ediyor. sonra dedi ki: — Ah! bu anlaşılamamak. bu eserle Ahmed Cemil beşer hayatını yazmak istiyordu: başından sonuna kadar bir şiir ki bir tebessümle başlasın. o vakte kadar görülmüş olan şeylerin hiçbirine benzemesin.. güya semanın bakir sinesine güneşin busesinden. hafif bir hava bu uzun sıcak günden sonra sahralardan kalkan akşam buğuları üzerinden hafif darbeciklerle kanatlarını silkerek geçı"yor. Kendi kandisine küser. bir katra girye ile netice bulsun. etrafa bir ateşli havasının baygınlıkları yayılmağa başlıyor. dedi.. bir şey ki. arkadaşına okumuştu.. ne dediğini anlamamış gibi dalgın bir na-jzarla baktı. Fakat sonra yavaş yavaş âfak yanmağa.. senelerden beri yazmak istediği. Bu eserle öyle bir şey yapmak isterdi ki. Ahmed Cemil dudaklarını büktü. her dakika işleyip süslediği eser idi ki bunda çocukluktan beri okuduklarından aşılanmış şiir zevkini tatbik etmek isterdi. Hayat mübarezesi. arkadaşına baktı...yapacaklar? Ahmed Cemil'in o mahut eser dediği. Ya benim o mahut eseri bitirsem de çıkarsam ne olacak?. düşündüğünü kalemine tersim cttiwmpTnpirj-o^ nıı'jt<v"^iit h. takdir edilmemek endişesi olmasa. onun sevda dudaklarının temasından tutuşmuş bir bahar sabahı. bir suret veremiyordu. Hüseyin Nazmi mai kurşun kalemiyle risalenin matbaa müsveddelerini tashih ederken onun gözleri kameriyenin sarmaşıkları arasından yer yer açılmış aralıklardan birer zümrüt pencere buldu/biraz iskemlesine yaslanarak gurubun bir esmer -ve şeffaf tül gibi semanın ipek sathına gerilen gölgelerine daldı. Ahmed Cemil'in gözleri o küçük pencerecikten ayrıldı. Bu eserin âdeta hastası olmuştu. Fakat istediğini yapamamaktan. iktidarını hissinin dûnunda bulduğu için kızar..^ Bir aralık Hüseyin Nazmi: — Karanlık oluyor. güneşin son demlerinden çıkan bir nefes gibi serin. sabahtan beri güneşin bu sahranın üzerinden çektiği çiçek kokularını şimdi tekrar arza serpiyordu.. Daha sonra ümit güfleşi o kırılmış kalbin emel enkazına hazin bir veda nazarı ile süzülüp gidiyor: O vakit neticenin kara bulutları. Zihnen tertip ettiği esas pek sade idi: Bir taze ruh ki.s burada bitmiş gibi göründü.... Ah!. zihninin içinde müşevveş hayaller gibi uçuşan müphem renkleri zaptedebilecek bir alete malik olmamaktan . bazan aczini lisana atfetmek ister. cevap vermek istemedi. bah.tepnini tutardı.. artık gözlerim bulandı.. Bir çok parçalarını yazmış.olmaktan dolayı o adam hakkında fikrimize hiçbir tebeddül gelmez... hayata bir ümit incilâsiyle açılıyor. Đşte eser bu idi.. o saf ve taze ruha hayatın ilk mihnetleri yavaş yavaş sokuluyor. beyninin içinde bir çocuk kabilinden yaşatıp bü-lyüttüğü. O şeye zihninde mümkün değil bir şekil.

yahut vukuf iddia edip de bundan ne için istifade etmemeli?.. Şimdi benim eserime vermek istediğim musikiyi düşün. . muhtelif makamat ve usulün insicamından istihsal etmektir.. Farisînin hazain-i servetinden tezyine başlayınca o mahut vezni muhafazaya nasıl imkân görülürdü. onu yazarsa — bir gün Taksim bahçesinde arkadaşlarına itiraf ettiği gibi — artık hayatta vazifesini ikmal etmiş kıyas edecekti. Yirmi tane yeknesak suzinak şarkıyı okumaktan.. Eğer bu yenilik herkeste bir iltifat meyli hâsıl etmezse. o ahengin yeknesaklığından husul bulacak ezayı ne için alamamalı? Garbin manzumelerinde evzanm değişmesinden hâsıl olan ahengi görüyoruz. fakat bunu ne için anlamamak ?.. Fakat lisan Türkçelikten çıkınca.. failün» vezniyle bir hissiyat tuğyanı. Fakat o mânayı hissetmek. akışının ifadesine.. Garblılarm hareke-i musikiye dedikleri uzun hecelerden Türkçe mahrum olduğu için Türkçeye hece vezninden başka bir ahenk olamazdı. vezin hakkında bitmez tükenmez nazariyelerini anlatırdı. Sözünün bu noktasına gelince kendisini kaybeder. Heca veznine de bu hizmeti ifa ettirmek mümkün olamzadı. Sonra tekrar bir feveran ile taşsın.. Türkçemizde de böyle şeyler meselâ Fran-sızcadan daha güzel yapılırken yazık ki yapmıyoruz.. edasının hissine ne için vâkıf olmamalı. feûlün» vez-niyle melûl bir edada sürüklene sürklene gidip dururken sonra «mefailün.. hissettikten sonra tatbik etmek lâzım.rnünbais bir fütur ile âdeta hayatından bezer. Bütün hayatta ümidi onun üzerine müpteni idi... Beş yüz beyitlik bir manzumeyi muttarit bir vezin üzerine söylemekten tevellüt edecek ruh yorgunluğunu. veznin kasırgasıyle yükselsin. daha sonra «müstef'ilün.. yahut hafif bir esası ağır bir veznin sakil seyelânma terk etmek vezninin musikisine karşı nasıl bir duygusuzluk ise muhtelif esaslardan mürekkep uzun bir manzumeyi yalnız bir vezin ile söylemeğe kalkışmak yine musikiye karşı öyle bir 77 II anlamamazlıktır.. Bu yolda yazılmış bir manzumeyi tasavvur et ki vezinlerin taşkın dalgaları üzerinden atlaya atlaya akıp giderken birden yorgun düşmüşçesine ağır ağır sürüklensin... Bugün Hüseyin Nazmi'ye diyordu ki: —• O yeniliklere çıldıracaklar. yine yavaş yavaş. müstef'ilün» ile bir sükûn. dinlemekten duyduğumuz yorgunluğu hiç olmazsa nazmımızda kaldıralım.. mefailün. bir ifade hiddeti. derdi. Meselâ hazin bir parça «Feûlün. Arabînin. Bizde bu cihete dikkat edilmiş mi ? Bir satır vezin ile mersiye söylemek. veznin musikisinde hüküm sürmek lâzım gelen ahengin mânası.. yükselsin.. O ahengi husule getirmek için bizim elimizde manasız bir hece vezni yerine haddizatinde bir musikiden ibaret bir vezn-i mutrip varken ne için nazmımızın eczasına dikkat ettiğimiz gibi miş-vannda da ahenk ve veznin şiirin ruhu ile hemdem olmasına dikkat etmeyelim?. Bizim veznimizin musikisine. sonra meselâ ara yere girivermiş bir ıstırap şuhkası. Ah! Bir ke-o esere bir vücut verebilse!. Ahmed Cemil devam etti: — Musikide yapamadığımızı bari nazmımızda yapalım. Hele vezin için kimbilir ne kadar tezyiflere uğrayacağım. şiddetin en yüksek tabakasına kadar çıksın. ine ine son nefes bir musiki inlemesiyle bitsin.. sanki mızrabın bir hiddet çimdiği kabilinden tek bir «ulun». bir nazım feveranı. Şimdi bir şiir söyleyiniz ki. feûlün.. Buna mukabil. feilâtün. Hüner musikiyi yeksaklıktan değil. bundan hâsıl olacak tesirin ruh üzerinde ne kadar kuvveti olmak lâ-zita gelir.

zavallı Hû* şeyin Nazmi'ye. ferhenk. değil mi? Buna mukabil «derya-yı sakin» derim. O muvaffakiyete bir de kafiyenin tasavvut mânasını ilâve et. sonra mutantan bir kafiye di-^ ğer bîr beytin mâna haşmetine müdebdep bir karar versin. ¦ sükût edince Hüseyin Nazmi cevap vermedi. «An ve "TS M. o zaman: «Ben bugün şu toprak parçasının üzerinde birisiyim!» diyebileceğim. o eser yazılıp da intişar ettiği zaman Ahmed Cemil büsbütün başka bir adam olacak! Öyle zannediyorum ki iştihar perisi gelip makhur. onda da bir sükûn var ki sıfatı sıfatın mâ-5 nasmdan ziyade..v_ _ Ahmed Cemil artık mütemadiyen söylüyordu. Kafiyenin terüp tarzını sırf zevkle. \Bilmem herkes hisseder mi? Fakat ben meselâ nâl:ş_kelimesinin mahzun edasını. nağmeler serpsin/ sonra o şiirden bütün hayîde teş-. renk» kafiyesiyle kaside söylemek için efkârı tasavvur edilemeyecek tazyiklere ve ivicaelara uğratarak. bütün o köhne cinasları çıkar. yahut bahr-i pür huruş. Hele kafiyelerin mûtad tertibine hiç aklım ermiyor. pervaz kelimesinin tayaran meylini. bizde _en dikkat edilecek şeyler ihmal edilmiş de edebiyatımızda çocukça oyunlar için hayatlar sarfolunmuş. şişiyor. bu uysal muhataba bütün şahsî fikirlerini dinletti. bütün şiir bir yandan veznin ahengine nefsini teslim ederek dalgalanırken kafiyeler öteye beriye müterennim zamze-meler. MAĐ VE SĐYAH 7S Şimdi büsbütün karanlık olmuştu. fakat bir ittırat içinde zevke tevfikan icra etmek bize ait bir muvaffakiyet.Hüseyin Nazmi'nin tebessümü biraz daha genişledi. sonra netice vermek istedi: — Şimdi düşün! Melûl bir beyit hazin bir kelimenin üzerinde sakin bir vakf ile bitsin. — Helejçafiye^ Gariptir... A t VB SĐYAH in» kafiyeli seksen beyti birbirinin arkasına sıralamaktan kulak için lütuf mu îıâsıl olur kelâl mi bilemem? Hele gazellerde matladan sonra gelen müfretlerde madem ki nazmın arasına kafiyedar olmayan kelimeler sokarak samiayı tahrik etmek tecviz ohınuyor. feryat keli*-* meşinin yırtıcı ahengini pek iyi^duyuyonım7Insanda_ bu duyuş zevki olduktan sonra meselâ: «bâhr-i sükunperver»ı diyemez.. bahr kelimesinin o bir harekede toplanan üç kuvvetli harfinden hususiyle sonundaki tesadümünden hâsıl olan tasavvut şiddeti ister ki bu kelime bir sert mâna tasvirinde kullanılsın: Meselâ bahr-i huruşan. izah ediyor. mağlûp ayaklarımın altına atılacak: kendimi birden yükselmiş göreceğim. sonra vezinlerin musikisine de o7 tebeddülden gelen ahengin mânasını ver. o halde kafiyesiz nazım söylensin... işte yarının nazmı '/feeııcejçejamelerin mavzu manasından başka bir de — nasıl iâbir edeyim — şada mânası vardır. Nazmi... f bihler. çünkü derya Tielimesi de sakin. .. «Jenk. Ahmed Cemil bu gidişle bu akşam bütün edebî mecellesini bir kaç yüzüncü defa olarak arkadaşının önüne tekrar döke-1 çekti.. Ahmed Cemil.. o kafiyede bir kelimeyi kasideden mahrum etmemek için türlü mâna garibelerine mecbur olarak müşkülâtı hayret verecek bir külfete katlanmışlar da kafiyenin ahenk mânasını düşünmek akıllarına gelmemiş. fikri o mâruf zeminlerde bocalamaktan kurtar . iki arkadaş biribirini birer nıütekâsif gölge şeklinde görünüyorlardı. Sanki bahr kelimesi de o sıfatla beraber taşıyor.4âte_b_enim eserJ. Ah.. Hattâ bugün yeni şiirin ruhunu anlayamayanlar da kafiyede bir ta-savut mânası olabileceğini düşünebilecek var mıdır acaba?.

Her uğradığı dükf kâna böyle üç satırlık tarif ile mi soracak?. Đkisi de sustular. pancurları açık bir odasından bir gürültü toptu. artık öteden beriden bahsediyorlardı. dedi. Bir kutu ki içinde tavla zarları şeklinde fakat oldukça büyük mük'ablar var.. Hakikatin daima hülyanın dununda kaldığını bilirdi.. . ne zaman? dedi. bir • aralık Hüseyin Nazmi dedi ki: — Eserini bitirirsen sana burada bir ziyafet vereyim. endişe ile dolu bir vaziyette arkadaşına bakıyor....Arkadaşını dinledikçe kalbinde merhamet hissi duyuyordu. onun için o söyledikçe Hüseyin Nazmi vicdanından hafif bir sesin: «Zavallı çocuk!» dediğini işitiyordu. °kursun.. köşkten bir ses işitildi: — Ağabey! yemeğinizi göndersinler mi? — Göndersinler!. — Neyi buldun? Ahmed Cemil cevap vermedi.. belki Ahmed Cemil bu kadar hülyalara esir oldüğil için. Ne için? Bu merhametin mahiyetini pek iyi takdir edemiyordu.. Tamamen tahattur ediyordu: O vaadettiği şeyi bir gün şakirdi Muzaffer beyde görmüştü. bahçeninbütün sahranın. Hüseyin Nazmi dedi ki: —. zihnen kendi kendisine tasvir ediyordu.... istediğin adamları davet et. Ahmed Cemil. bu mük'ablarm altışar tarafına altı levhanın kesilmiş parçaları yapıştırılmış. dedi. neşretmeden evvel bir kere kendin . Yemek yediler. Ahmed Cemil:: — Teşekkür ederim. semaların üzerinde dalgalanan sislere dalmış düşünüyordu. Sonra kameriyenin ortasından sarkan fenerlerin delikli kaidesinden yemek tepsisinin beyaz örtüsüne dökülen oynak ziyaya dalarak: — Kimbilir. Ahmed Cemil'in güya bu sualine cevap veriyormuş gibi köşkün yukarıdan. Ahmed Cemil şu güzel oyuncağu.«. Fakat bunu nerede bulacak? Muzaffer beye Paris'ten gelmiş. Müsterih bir nefes aldı. Lâmia sana gösteriş yapıyor. Birden. Hüseyin Nazmi kameriyenin sarmaşıkları içinde daha kesif duran karanlığın arasında gözleri dalgın.. mük'abları altı suretle tanzim etmeli ki o altı levha hâsıl olsun. haydi yanma çıkalım da seni barıştırayım. Lâmia'nın birden sesini işitince hiç düşünmediği halde birdenbire aklına gelivermişti. Güya piyona çalacak. — Ahmed Cemil birden kalktı: — Buldum.

Düşünmeksizin yarın bir genç kız sıfatına girecek. öyle somurtmağa çalışma. omuzlannın küçücük hareketleriyle.. dedi. uatta gözünü çevirip bakmasın. ben oradan gökleri seyrederim olmaz mı?. Haydi. başının hafif silkintileriyle reddediyor. O vakit Lâmia'ya yalvardılar: «Bu kadar naz neye iyi?. Sen o gürültüyü bırak da bize bildiğin parçalardan çal. — Cümlesinin sonunu tas-hihen tekrar etti — Farzediniz. dadı? — Biz geleceğiz. işte gönlün oluyor. piyanosunun iki tarafındaki mumlan söndürdü.. Artık Hüseyin Nazmi'nin kendisini çekip iskemleye doğru götüren koluna hiç mukavemet etmedi.»^a. gözlerine bir teslimiyet gelmeğe başladı. Đşte şurada pencerenin kenarına otursun.. Ahmed Cemil yetişti. gözleri yere dikilmiş. Đstiğnanın bu derecesi de fazla. haydi.. olan şu çocuğa artık müfred hitabını ayıp bulmuş. Ben de senin yanında yapraklan çevireyim. oturdu..Merdivenlerden yavaş yavaş çıktılar..XA±l 81 «utanırım.. Bu tarafa hiç bakmayacaksınız. Öğrendiğin parçalar bunlar değil mi? Kend. bak bak gülüyorsun. Hüseyin Nazmi'nin bir işareti üzerine dadı çekildi: — Nereye gdiyorsun..xVJÜ«ĐJ. anladınız mı? Hiç.. şu açık pencerenin yanına oturacaksınız.. Haydi bakalım. O da şöyle bir tarafa çekilir.. utanının!» diyordu. senelerden beri devam eden tekellüften ârî bir itiyada hatime vermek lâzım geleceğine şu dakikada hüküm vermişti. sonra yavaş yavaş kaşlarının gerginliğine gevşeklik.n istediğini çal. Lâmia dudaklarının arasından hafif bir istihza ile: . dedi. soluk kırmızı dudaklan bükülmüş. Lâm'a hırçın çocuklara mahsus bir hareketle döndü: — Mümkün değil! dedi. odaya evvelâ Hüseyin Nazmi girdi. Omuzları. Zaten onlar ne kadar çalabileceğim bilmiyorlar mı?. Pencereyi gösterdi. Beni dışarıda farzet.1 var.. mütemadiyen . ince kaşları çatılmış.» Lâmia evvelâ Hüseyin Nazmi ile Ahmed Cemil'in arasında. siyah saçlarla dalgalanan küçücük başını uzattı. Nihayet dudakları deminden beri açılmak isteyen tebessümle büsbütün tezehhür etti.. dudaklarına hafif bir tebessüm. Utanmakta ne mâna var?... Sonra yuvarlak iskemlesinden atladı. Odanın en uzak bir tarafına gitsin.. Ağabeyimin yanında her vakit çalmıyor mu? Yabancı olarak bir Ahmed Cenv. küçücük parmağiyle şu mütehakkim emri teyid etti. sonra gülerek Ahmed Cemil'e baktı: — Siz tâ oraya. kapağı çekip kapıyordu... işte mumları yakıyoruz. Ahmed Cemil: — Đşte gidiyorum. Lâmia dadısıyle beraberdi. başı bir dakika evvelki red ifadesinin şiddetini kaybetti. mini mini sanatkâr iskemlesine geçsin.

bahçelerin. gecenin hafif rüzgâriyle başlarını sallayan korkunç heyulalar gibi yer yer zulmetler içinde hareket eden ağaçlara dalmış. gözlerinin önünde. Ahmed Cemil?. Bir genç kızın duası. Fakat çaldıkça metanet gelmeğe başladı. Ahmed Cemil şurada mai ve siyah. Lâmia evvelâ piyanosunun başına mütereddid oturdu.. Karşısındaki notada işaretler gözlerinin önünde iki taraftan titreyen mumların ziyasiyle bir alay acayip gölgeler gibi bulutlanarak geçiyor. Denebilirdi ki yalnız parmakları düşünüyor. Carnavale di Venezia'dan sade bir ariette. şurada burada karanlıklar içinde biribirine sarılan. sanki şu küçük titrek parmaklar tuşlara dokundukça bir musiki nefMai ve Siyah — F. sakit duruyordu. şimdi tuşlara daha emniyetle dokunuyordu.. kâğıdın üzerinden püskürterek uçuruyordu. yahut uzaktan uzağa başlarıyle. mübhem bir şiir hissediyordu ki sakit.. parmalan kuvvet buluyor. kollarıyle biribirine selâmlar gönderen ağaçların. O şimdi. ara sıra muhtelif noktalarında uçan beyaz tüller harekete gelmiş. parmakları titriyor.. sırma işlenmiş bir örtü gibi eteklerini görülmez ufuklara salıvermiş. öpüşen. bir şiir ki lisanı yok. küme küme. Aşk serzenişleri La fille de madam Angu'dan kolay bir polka. Lâmia şimdi ellerini hâtıralarına teslim ederek bırakıver-mişti. Lâmia artık onun mevcut olduğunu yavaş yavaş unutmağa başladı. fikri bulanıklıktan sıyrılıyor.. sanki karanlıkları yerinden oynatarak ibir beşik içinde sallayan rüzgâr ile canlanarak. 6 hası kalkarak o siyah işaretleri üflüyor.. Ahmbed Cemil orada pencerenin yanında.. gözlerini bulandırıyordu. duvarların parmaklıkları arasında irili ufaklı. o mübtedi tereddütleriyle piyanonun dişlerinden . Lâmia'nın musiki mecmuası piyanoya her yeni başlayan çocuklara muallimlerin tertip ettikleri hemen daima az çok yekdiğerine benzeyen silsile-i meşaidden ibaret idi. Bu temaşadan derin. harekete gelerek şu siyah gece zemini içinde titreyen bu siyah levhanın. tuşlara korkak bir temas ile dokunuyordu. Sanki orada değildi.. zulmetlerin sevda dolu göğsüne döküvermişti. tahattur eyliyor ve mihaniki bir hareketle hâtıralarını tuşlara naklediyordu. yapamamak korkusundan mütevellid bir heyecan kalbini sıkıyor. O da Lâmia'yı unutmuş idi. ötesinde berisinde beyaz münevver pullar serpilmiş. Hüseyin Nazmi'nin açıverdiği bir notayı görmeyerek. Ahmed Cemil'in orada bulunmasından gelen bir mahcubiyet hattâ düşünmeğe müsaade etmiyordu. Sema.. şimdi nerede bulunduğundan bile haberi yoktu.. Yapraklar döndükçe gözlerinden o bulut kalkıyor. bir garam visaliyle kucaklaştığını gördü. bu siyah levhanın üzerinde.. çatıları yükselen köşklerin. ötede beride bacaları.. fakat ezber çalmıyormuş gibi gözlerini de ayırmak istemeyerek sekizliklere yetişemeyen minimini ellerini f Mislerinin üzerine bıraktı.— Farzediniz!. diye mırıldanıyordu.. belâgati yalnız işte şu siyah titremeden ibaret.. Lâ-mia'nın musikisi.. bütün bu titrek gölgelerin şiirini temaşaya mevkuf olmuş duruyordu. yukarıda ve aşağıda birer levhanın.

eşyadan. .. çevirmeğe müheyya bir vaziyette duruyor. yüksek iskemlesinde yere zor yetişen ayakları. öyle. büsbütün tezehhürü-ne yalnız bir bahar sabahı kifayet edecek. kirpiklerinin gölgesiyle karşısındaki levhanın ziya oyunlarını itmama çalışarak. henüz vüs'at bulmamış omuzları dirseklerinin inip çıkmasiyle hemâhenk olarak. ondan sonra beybabasının yanına gidecek. Bu kırmızı ziya odanın ortasında masanın etrafında ateşten bir hâle teşkil ettikten sonra yavaş yavaş hafifleşerek bütün duvarlardan.. bütün hedeften mahrum kalan gençlik hülyalarının hüsranı kadar uzun. Ahmed Cemil bu lâtif hayali kaybetmek istemeyerek gözlerini süzüyor.. küçük bir rüzgârın isabetiyle kendi kendisene belli. yan muallâkta. şu küçük çocuk. uzun konçlu düğmeli zarif potincikler içinde minimini ayakçıkları birbiri üstüne konmuş. bu küçük çocuk yükseliyor. kulaklarım tırmalıyordu.. perdelerden kayarak burada bir penbe gül uyandırıyor... Şimdi bu mücessem şiire bakıyordu. hülyasının ianesiyle ikmal ederek görüyor. o dar omuzlar genişliyor. Lâmia. başından arkasına dökülen kıvırcık saçların dalgalarını münevver bir ihtizaz içinde sarıyor. sonra yavaş yavaş tekasüf eyleyerek mahsus b'r şe1"1 kesbeden o onbeş yaşındaki genç kızı görüce rdu. şu mini mini mahlûktan o penbe renk içinde. şu küçük başa bir vüs'at geliyor. Gösîori T<"-öüa'yı değil. Başını çevirdi.koparılmış nağmeler. sonra tâ piyanonun kenarına kadar gelerek Lâmia'nm sırtını. Hüseyin Nazmi ayakta bir eli yaprakların yanında. şu incecik vücuttan uçan bir esîr şrib' sanki tobahhn1" ederek.. ciğerleri koparan bir aşk busesiyle öpüyordu. Ahmed Cemil şimdi Lâmia'nm ihtarını unutmuştu. O olmasa belki şu levhanın ruhunu daha iyi anlayacak. yarı açık bacaklarının ucunda hafif. saçlarından ziya köpükleri serperek bir genç kız çıkıyordu.. — Bana bakıyorsunuz Cemil bey? Haniya dışarıya (bakacaktınız ? Önündeki mecmuanın son yaprağını çevirmiş olan Hüseyin Nazmi ilâve etti: — Tenbihi bozmaya gelmez. Ah! Bugün kinıbilir nerede sevda hülyaları ile mest olan o genç kız — eğer kendisi için öyle bir genç kız yaratılmış ise — ne zaman yolunun üstüne tesadüf edecek?. inkişafa müheyya bir gonca ki.. parçanın hareketine tebaiyetle küçük başı hafif hareketlerle sallanarak. fakat işte şu gözlerinin önünde garip bir sersemlik veren bir sevda nefesiyle teneffüs ediyormuşçasına titreyen nazenin hayali.. Şimdi bize yeni öğrendiği Đspanyol havasını da çalacak. havalin eksiklerini gözlerinin. Bu gül renkli ışık içinde şimdi Lâmia onun gözünde sihirli bir inkişaf ile sanki büyüyor. uzun. Lâmia'nın vücudunu saran mütekâsif esiri. bu rakik nağmeler arasında silkinerek. yarın bir genç kız olacak. Büyük lâmbanın kırmızı kalpağından yakut renginde bir ziya intişar ederek bütün bu odayı alevden bir renge boyamıştı. omuzlarını. şimdi şu çocuktan. küçük hanımı kızdın nz. hafif. mumların sarımtırak ziyasiyle titreşe titreşe öpüştükten sonra sönüyordu.belirsiz hareket eden bir salıncak nazlılığıyle salanıyordu.

çılgın bir seyirle uçuşuyordu. sırıtarak. üzerinden. hiç arkası gelnıeyecekmişçesine geçiyorlardı. ötede beride yıldızlar büsbütün beyaz idi. Ahmd Cemil'e. ispanyol havasının şarka mahsus aksak vezni Ahmed Cemil'in hayalhanesinde binlerce Đspanyol rakkaseleri icat ediyor..Ahmed Cemil başını çevirdi. ayaklarının halhalarıyla. çatılar. Şimdi sema lâcivert bir şişeden süzülen ziyaya benzeyen hafif bir su halinde büsbütün şeffaf. ağacın bir kısmı gölge içinde kalmış iken mütekaıbil kısmı beyaz bir ateşle tutuşmuş-çasına parıldıyor. bazan ağır ağır akarak. bazan koşa koşa. Hafif bir rüzgâr uçuyor. ensicesi çözülüvermiş . o veşillere birer jeyaz fenercik asılıyordu. sanki bu çehreyi nazarlardan kıskanarak saklanmak istiyormuşçasma şiddetini arttırmış idi. bir nur tufanının şelâleleri taşmış idi.. şuracıkta pencerenin şu kenarından. çektiler. sanki bir kamçı ile bütün ufuklardan bütün bulut kırıntılarını püskürterek oraya gönderiyordu. bunlar işte o çatının üzerinden nazlı şaşaasını dökerek yükselen ayın karşısında parmaklarında zilleriyle. bacalar. şimdi Ahmed Cemil gözlerini' baktığı sema noktasından küçük beyaz bulutlar peyda oluyor. yükseltiyorlarmış gibi geliyordu. o vakit Ahmed Cemil kendisine. . altından. Ansızın kırmızı kiremitlerin üzerinden bir nur çizgisi göründü. kopuvermiş. Sanki semanın lâcivert ipeğine gerilmiş bir beyaz atlas ki birdenbire tahrip edici bir nefesle parçalanıvermiş. kâh gergin kanatlı güvercinler gibi süzülerek. rüzgâr. kollarının zincirli bilezik-leriyle raksediyorlardı. kâh çılgınca savrulan kar fırtınalı gibi yuvarlanarak geçiyorlar. serpiliyordu. Şimdi. buracıkta kımıldamadan seyretmek istedi. Bir müddet geceye bakamadı. fakat tam köşkün üstüne gelince artık birden tevakkuf etmişler zannolundu. rüzgârın önüne düşmüş. Köşkün kırmızı kiremitlerinin arkasında güya bir bürkân menfezi açılmış. Sonra birden ağacın bütün üst tarafı beyaz bir yangın içinde kaldı. çıkıyor. serpuşların pullarıyle. Deminki manzarada bir tebeddül vardı. Şimdi gözleri kamaşmıştı. şimdi oradan görünecek. işte şu karşıki köşkün çatısının arkasında. Şimdi güya bu ağacın ucaresinden bollaşan bir su fışkırıyormuşçasma o nur-u rakkas yapraktan yaprağa koşuşarak biribirini tutuşturuyor. Ahmed Cemil'in önünde yüksek bir kayısı ağacı vardı. etrafından nazenin hıra-mma döşenen beyaz bulut kümeleri arasından bütün onüdebdep şâşaasiyle çıkıyordu. uğraşa uğraşa çekiyorlarmış.ki tâ köşkün saçaklarını öpmeğe çalışıyordu. geceler ilahesi. Bunlar hep beyaz idiler.. demin birer siyah kütle odan bütün bu eşya şimdi parıltılı bir su ile yıkanıyor gibiydi. Ahmed Cemil başını kaldırdı. ağaçlar. Ahmed Cemil başını pencerenin kenarına dayadı. geniş bir istihza handesiyle bakan bu simanın muammasına uzun bir nazarla baktı. yaprakların üzerinde sanki bir fırçaaan serpilmiş parça parça sütlü nurlar titreşiyordu.. sonra yavaş yavaş gözleri alışınca hayret etti. Bitmez tükenmez beyaz bulut parçalarını küçük küçük şamarlarla oraya sevkediyor. görünmeyen bir takım kollar zincirlerle şu ateşten kütleyi derin bir uçurumdan yavaş yavaş. bütün bu levhanın şekillerine bir hareket veriyordu. Çektiler.havanın keyfî ıaksiyle dağılıyor.

Köşkün önünden geçen geniş caddeye çıktı. Ahmed Cemil çekildi. puf. alay ederek Lâmia'-nın karşısında eğildi. gülerek. ona karşı yürüdü. kız! Ona ne vakit tesadüf edecek?.. Gülüştüler. metin. Şimdi Ahmed Cemil'in nazarında bu ay başka bir mahiyet alıyordu. öyle değil. Ah o gene. puf.. Hüseyin Nazmi.. çocuk çalacak şeyi kalmadığını anlatacak bir eda ile kardeşine baktı. biraz 'Çıkıp şöyle yalnız tenha yollarda gezeceğim.. frenkvâri selâmladı.O. dedi ve kaçtı. değil mi?.. parmaklığın kapısını açtı. gecenin uyku sükûtunu ihlâlden korkarak ilerledi.. sahrayı tutuşmuş bir derya içine alan mehtaba karşı hülya enginlerinde doalşmak istiyordu. bu bir pencere ki semanın şu lâcivert kubbesinde açılmış. mumlar söndü. mehip. Hüseyin Nazmi: — Mutlaka mehtaba karşı manzume söylenecek! dedi.. bir pencere ki içi nur deryası. sonra bu bulutlar.. — Matmazel! diye başladı... Onun için Hüseyin Nazmi'den kaçmak. Lâmia bir kahkaha ile: — Matmazel uykuya kaçıyor. sanki altında parçalanan bu bulut kırıntılarını tezyif handesiyle temaşa ediyordu.. dışarıya çıktı. bahçeye indi. bir ateş hazinesi.. Bana izin ver.Lâmianin parmakları son karar darbesini verdi. şimdi bütün bu gök duvarları çözülmeye başlayan buz safhaları gibi çatırdıya çatırdaya kırılıp dökülecek. Ahmed Cemil'e dedi ki: — Bizim küçük musikişinasa alkış yok mu? Ahnıed Cemil ayağa kalktı.. ay. Ayaklarının altında çıtırdıyan kumların üzerinden yavaş yavaş.. Ahmed Cemil'in düşünmeğe ihtiyacı vardı. Yarın sabah konuşuruz... Kendi kendisine diyordu ki: — Hayır. Kimindir o küçük seyyal sima ki hülyasının âyinesi üzerinden zapteaıı-miyen bir renkle güya bir bulut parçası altında mütemevviç.. bunlar şu lâcivert meriler kubbenin zeveban etmiş parçaları.. . akıp gidiyor? . bir pencere ki semaların öte tarafından intırak ederek peyda oluvermiş. nr'teazzım. Benim için yine kütüphaneye yer hazırlatmışsındır. şimdi ay bütün tabiat "münevver bir aşk firaşı hazırlamak istiyormuşçasma altın bir fanus şeklinde duruyordu. hâkim ve âmir oir nazarla bütün şu dağınık enkaza bakıyor. bunlar o ateşin buharları ki meçhul bir ufkun derinliklerine dalıp gidiyor. Ahmed Cemil Hüseyin N&zmi'ye dedi ki: — Artık sen de uyu.

vücundun-dan haberdar değil. bitmez tükenmez bir alay ile geçiyorlardı.O genç kız ki tanımıyor. bir dakika beyazlıklar arasında kaybolmuş.. sahranın bir tarafında bulutlara karşı uluyan bir köpeğin av'avası sonra gecenin sükûnunu bir ok fırlatıyor zannedilen bir horozun semayı şişleyen sesi. vakit vakit bir tarafına isabet eden bir parça bulutla melûl ve gazaplı. bazan bir bakır safha şeklinde bir ateş-renk. baygın baygın süzülerek. nazeninâne sallanarak fevc fevc geçiyorlar. canlanarak. o yürüdükçe sallanıyor. Onun ayaklarına atılmak.. yerinden oynuyor. bunların arasında bazan bir kırmızı kâğıt fener gibi donuk. o genç kız. «evet. o genç kız. her kümesten. kaçışan küme küme beyaz güvercin alaylarını seyre daldı. Şimdi ay küçük beyaz bulutların. o genç kız.. Şimdi bulutları. sıcak yaşlarla ağlamak isterdi. açılıyor. şair efendi. sonra çirkin hâin bir tebessüm açılıyor. mestâne atılarak. bulutlar. acı bir istihza ile daima sırıtıyordu. dalgalar korkunç kasırgalara. hülyalarının şaşaasına o hazin altın ziyasını serpen bu müstehzi simadan gözlerini ayırmak istiyordu.» diyordu. sanki kollarına atılıverecek zannolunuyordu. bütün aşk kabiliyetinin hasretiyle seviyor. köpükler içinde müphem. ipek tufanları mermer sütun enkazına. yavaş yavaş. sahranın her köşesinden yekdiğerine cevap veren horoz sesleri bütün bu perişan gece zemzemesi: «Evet... ellerini bütün hayatının bir teslimiyet hücceti gibi ellerine terketmek. gözlerini bir rüyanın şiirinde kaybolacak gözlerini gözlerine dikmek.. güya bir . O.. bu bir muammayı andıran simayı bir yandan bir yana kaplıyordu. şimdi. şurada beyaz bir ipek kumaş silsilesi şeklinde dalgalı. diyordu.. bazan yüksele yüksele birdenbire patlamış bir dalga gibi serpintili. altından üstünden oynaşan. biraz ötede azîm bir kuş gibi kanatları gergin. sanki yatağında yatmış manidar bir sevdalı bakışla: «Evet. daha sonra yine bir rüzgâr darbesiyle birden değişerek — kuşlar garip canavarlara. görmemiş.» Bu gece Ahmed Cemil'in uykusunun semasında da dönen bulutlar arasında kırmızı bir müstehzi ay çehresi — daha ileride kaybolmuş bir ufukta. katre katre. etraftan. Ahmed Cemil artık ona bakmamak. gönlü kırık fakat mesut..». Bunlar nereden. başını dizlerine koymak. dumanlar beyaz gül yığınlarına tebeddül ederek — her an bir başka şekle giren. Bu çehre sırıtıyor. öbür tarafında yığılmış küme küme beyaz atlasların arasında. sonra birden o tüller içinden sırıtkan çehresi çıkıvermiş. bilmiyor. ay. Ahmed Cemil'in gözlerinin önünde.. o saatlerden beri semanın bilinmeyen sonsuzluklarından uçuşarak. sonra hazin fakat bahtiyar. afakin hangi meçhul köşelerinden nasıl bir hayat nefesiyle kanatlanarak şu baş döndüren seyran ile geçip gidiyorlardı ? Arasıra bir rüzgâr darbesine tesadüf etmiş dumanlar gibi dağınık. her dakika bir tenasüh silsilesinden geçen bu garip alay raksederek. ayın önünde»:. evet. şair efendi. fakat seviyor. bütün gençliğin^sevdadan mahrum geçen ihtiyaciyle. şair efendi. Şimdi tâ uzaklarda bir köşkün havuzunda mehtabı selâmlayan kurbağaların çığlıkları.

«Evet. . bence hava hoş! Senin şemsiyen var mı? Ahmed Cemil başıyle işaret etti: — Öyle ise ikimiz bir şemsiye ile idare ederiz.haset eliyle silinmiş bir sima — sonra bir ses ki derinlerden. Biraz boyunbağı-ma. Ahmed Şevki efendinin koyu aefti alpagadan. şair efendi. Sırıtarak Ahmed Cemile: — Fena değil a.» derdi. kol kola yürüdüler. Ahmed Şevki efendi iyice sıklaştı.. endamıma çeki düzen vereyim. bütün cadde ahalisi «Mir'at-ı Şuûn» idare memurunu» şemsiyesi gidiyor. şişkin karnını biraz basmak için keten yeleğin arkadan tokasını biraz daha sıkarak — şu seyrek bıyıklara da biraz genç bir eda vere-bilse — yok. aynanın karşısına geçti.. Şu yaz yağmurunun altında şemsiyenin tozları yıkanarak iki refik böyle yanyana. Ahmed Şevki efendi kendi kendisine aynanın içinde sırıtıyordu. arkasından takip eden Ahmed Cemil'e aynanın içinden lâkırdı söyleyerek: — On beş sene oluyor.» diyordu... sanki yerin sinesinden bir burkanın uğultuları içinden müşevveş bir mesturiyet-i mezbuhane ile çıkıyor. evet tam on beş sene ki geceyi Beyoğlu'nda geçirdiğim vaki olmadı. Saib ile mukabele ederek tashihlere bakan Said'i selâmladıktan sonra merdivenleri indiler... 8 Ahmed Şevki efendi akşam üstü bir aralık sahib-i imtiyazın odasına girdi. gösterirler. birdenbire camları döğerek düşen bir sağanak şu mütalâasına fasıla verdi: — Ay yağmur yağıyor. Bu şemsiye ile Ahmed Şevki efendi o derece bir vücut olmuşlardı ki şemsiye nerede görülse Ahmed Şevki efendi de mutlaka orada bulunurdu. diyordu. Allah vere de Raci'nin maşukası. fesime.. küçük bir çadır kadar bir şemsiyesi vardı ki Saib dört senelik olduğuna yemin ederdi.. Ahmed Şedd efendi lâkırdısını bitiremedi. — Saat onbir buçuğa geliyor. gidelim mi ? Heyet-i tahririye odasına uğrayarak henüz icmalini bitiremeyen Ali Şekib'i. Ahmed Cemil. Ahmed Şevki efendinin sağma geçti. diye. işte fena değil.. Şemsiye açıldı. o genç kız. benim şemsiyeme kendim zor sığıyorum amma varsın sol tarafım ıslanı-versin. fesini azıcık şöyle öne doğru eğerek. Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi o derece maruftur ki mutlaka bir lâtife edebilmek için vesile arayan Ali Şekib: «Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi yalnız başına kalksa da salına salına Sirkeci'den ağır ağır yukarı çıksa. Dolgun yanaklarına henüz giremeyen kırk şu kadar senenin tahrip çizgilerinden azade çevresini pek beğeniyordu. O akşam Palais de Cristal'de yaşlanmış bir adam halinde kendisini göstermeye lüzum yok ya! Biraz şu ince siyah boyunba-ğını çekerek..

bir aralık şu mütalâayı ilâve etti: — Karı koca arasına böyle bir muhabbet fasılası girince bir daha iyi bir muaşeret. Ufak bir cevelândan sonra Tünel'e kadar geldiler. Ahmed Cemil o hayatı bir iki kere yakından görmüş. karıdan yüz bulabildiği kadar etrafında dolaşacak. Erkek de hep kendi hreketine karısını sebep bulmaya çalışarak sonuna kadar devam edip gidecektir. herkesin eğlenmek için can attığı Beyoğlu'nu bir kere de şu yaşınızda. nihayet kalkıp gideceğiz. sokağın çamurlarında kahvehanelerin. nefti bir alay canlı müthiş mantarlar gibi havalanarak. Tünel'in içinde arabaların sarsıntısı arasında Ahmed Şevki efendi: — Biz bu akşam çıkıyoruz amma ne yapacağımızı ben de bilmiyorum. diyordu. Kötü işler sahibi olanlara sorunuz. Son vapura yetişecek olanlar koşuyorlar. Bize şöyle bir ufak aşinalık edecek. Đnsanlar tuhaftır! Fena birşey yapmakta olduklarını hissedeeck olurlarsa mutlaka en evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar. Tünelden çıktıkları vakit yağmuru kesilmiş buldular... fakat zihni hep bu mesele ile meşgul idi. dedi. biz karşıdan bu hâli seyrettikçe geçen gün matbaada ağlayan kadın gözümüzün önüne gelecek. Hiç olmazsa sanki birçok sırların mevcut olduğunu f .. o kadar. yahut gözyaşları deva olmazsa başka bir yerde teselli armk ister. arasıra tek tük arabalar halkı yarıp yağmurun altında ıslanan arabacıların şakırdattıkları kamçı tarakalariyle geçiyorlardı. meyhanelerin camlarından sızan ziyalar sokaktan geçen arabaların. Kadın ölünceye kadar boşa çıkan hayatına ağlar. Ahmed Şevki efendi sükût etti. hepsi de kendi kendilerine icat edilip itina ile takviye edilmiş sebeplere tesadüf edersiniz. Gerçekten doğru yola baktılar. diyordu. Ahmed. akşam üstlerine mahsus heyecanının henüz bakiyesi vardı. Ahmed Cemil hem refikinin nefti şemsiyesi altında her iki adımda bir serdettiği mütalâayı dinliyor gibi sükût ederek yürüyor. lâcivert. Netice? Ahmed Cemil gülerek: — Hiç!. yalnız ince bir serpinti vardı.. Bakalım can atılacak bir yerini bulabilir misiniz? dedi. Ahmed Şevki efendi cebine davranarak dedi ki: — Şimdi bu pis havada nerede vakit geçireceğiz? Ahmed Cemil: — Kahve kahve dolaşırız. onbeş sene sonra dolaşınız. sallanarak yürüyen şemsiyeleri seyrediyordu.Köprü başına geldikleri vakit etraftan akıp gelen iıal-km. Ona Palais de Cristalde tesadüf edeceğiz. kabil değil. Gala-ta'ya geldikleri vakit buraya mahsus gece hayatının uyanmaya başladığını gördüler. tesis edilemez. o maişetin sefaletinden titremiş idi. tramvayların te-kerleklerri. hem de köprüyü bir yandan bir yana istilâ eden siyah. Şevki efendi artık şemsiyesini açmaya lüzum görmedi: — Ne olacağını ben şimdiden keşfediyorum. yolcuların ayakları altında kaçışarak oynaşıyordu.

diye düşünüyordu. Şüphesiz bir aşk faciası. üzerinde siyah elbise vardı. ruhuma kasvet geldi. düğmeli sarı potinli birisine — baktığını gördü. Ahmed Cemil refikinin felsefesini. o çehrelerin kimisinin paltosundan. mücelledatı okunmaz. Elinde artık ilâç şişesi yok. gözlerine yeni bir melal düştüğünü gördü. rengi uçmuş gördü. Sonra Ahmed Şevki efendi geniş bir nefes aldı. Ahmed Cemil resimleri seyretmekle bir müddet vakit geçirdiler.. Sonra bir gün onu büsbütün çökmüş.. Ahmed Şevki efendi kendisini şu âlemde garip bulmuş gibi etrafına yabancı yabancı bakmakla. delikanlı kayıtsız bir eda ile şapkasını kaldırdı. Yine bu âşinâlar içinde bir genç kız tanıyordu ki ilk gördüğünde bütün vücudundan neş'eler. hapishanelerden geçenlerin hissiyatını tahlil vasıtası hep Ahmed Şevkinin şu kaba gözlerinde saklıdır. sevdiği bir adam kabilinden acımıştı.. . dedi. Ahmed Cemil'in böyle önünden yüzlerce.. Ahmed Şevki efendi: «Ben bir tek parlatayım!» dedi. zihnen birer dakikalık zaman içinde bu çehreler için birer mufassal hikâye yazardı. fakat bu defa çehresinde saadet rengi sanki bir alevle kavrulmuş gibiydi. Hikâye yazmak isteseydi bunların her birinde bir mevzu bulmuş olurdu.. görünmez. Đşte Raci! kimbilir.. yahut gözlerini sokağa dikmiş bir alay halk arasına girip nefsimi hapsetmekten bir lezzet alamadım.. saadetler saçılıyordu.» demek ister. Ahmed Cemil buna güya tanıdığı. bu binlerce yolculardan intihap ettiği bazı çehreleri oturduğu yerin mahdut nezaretli dairesinin müsaade ettiği kadar takip eder. Bundan sonra her tesadüf edişinde genç kızın simasına başka bir yeis. iyice gece olmuştu. şetaretler. küçük kadife sandalyeden taşan vücudunu birkaç kere nasıl yerleştirebilmek lâzım geleceğini tâyin için kımıldandı ve sonra refikine doğru eğilerek: — Ben burada sıkıldım. dedi. binlerce beşer hayatı geçerdi. Acaba nesidir? Çocuğu yahut karısı.. Ahmed Cemil resimli gazeteleri istedi.. — Nerede oturacağız? Ahmed Cemil: — Luxsenburg'da. Sonra bir gün tâ kendisinin önünde genç kızın birisine — bıyıkları rnacar tarzında kalkmış. Onun için öyle sebepler "ardır ki henüz kendisi bile tahlil edip bir surete bağlayanıamıştır.. Mahkemelerden. kimisinin eski elbisesinden. tek gözlüklü. hissedilir.arzettirerek güler. Ahmed Cemil genç kızın bütün yeis kitabını bu nazarda okudu. Beyoğlu'nun en ziyade haz ettiği yer Luxsenburg kahvesi idi. Bilseniz beni mazur görürsünüz. anlaşılır. orada ön tarafta bir yere oturur. Burada şu suratlarını gazetelere sokmuş. o kadar. Buraya gele gele. yahut bir takım sebepler mevcut olduğuna inanmamıştır amma tetkik edilmek lâzım gelse hiçbir şey yoktur. bir takını çehrelere birçok defalar tesadüf ede ede şu halkın içinde kendisine mahsus âşinâlar bulmuş. Ahmed Şevki efendi ile buraya oturdular.. fakat o nazar. şu kahvenin şu kısa kadife iskemlesi onun için zengin bir kütüphane idi ki muhteviyatı. dedi... size: «Anlatamam ki. fakat doğru mütalâayı dinledikçe zihnen o esası tevsi ve tezyin ediyordu. br kadının yanındaki çocuktan mânalar anlar. meselâ birisinin evinde hastası olduğunu daima taşıdığı ecza şişelerinden anlamıştı.. ispanyol şapkalı. birisinin elindek paketten. birkaç ay sonra ona yine tesadüf etmişti. karısına hiyanet etmek için kendisini ne kadar haklı bulmaktadır. burası. paçaları kıvrık pantolonlu. şu âmî.

. Ahmed Cemil refikinin Şişli'ye kadar toprak havasını bulamayacağına güldü. mahrumiyetine mazhar olduğu rağbete hiddet etaiş gibi: — Öyle ise ne için geliyorsunuz? dedi... fakat muhalefet etmek de istemedi.. Ahmed Şevki efendi evvelkinden daha geniş bir nefes aldı: — Aman sıkıldım. şuradan açık bir tramvaya bineriz. demiştim. Bu masaların etrafında birçok adamlar ya bira içiyor. öteden "beriden gelmiş yüzlerce ladam görürsünüz. Beni tet-kikat icrasına müsait bir yere götürünüz. biraz ciğerlerimiz toprak ha-vasiyle tazelenir. Central var. yahut ertesi gün kalemde «Aman dün akşam Cent-ral'da ne kadar eğlendik!» tarzında bir yalan. daha doğrusu bir itiyat eseri olacak.. oraya kadar azimet ve avdet seferini ettiler. varsa ekalliyeti teşkil ederler. Şehzadebaşı'ndan.. Ekseriyet?. ondan sonra gider... Sebep? «Ben bu akşam Beyoğlu'nda'idim!» diyebilmekten ibaret bir itminan. yolda Ahmed Şevki efendi ikide birde sahra havası arayan ciğerlerini şişirmeğe çalışarak: .. Ahmed Şevki efendi güya Beyoğlu'nun şu derece zevkten. Concordia'nın yanlarında cam kapılı. buralarda roâhza iki kadeh bira içmek bahanesiyle tâ Aksaray'dan. Lambalı duvarların. Seninle ne yapalım bilir misin? Yağmur dindi. Ta gecenin yedisinde sekizinde avdet etmek zahmetine katlanacaklardır. Cambrinus var. saatlerce oturayım.. îşte Beyoğlu. herkes geldiği için yahut başka gidecek bir yer olmadığı için. Beyoğlu'ndan zevk alanlar içinde benim nokta-i nazarıma nefsini koyanlar belki çoktur. Daha sonra. şu halin bir aynı! Bir fark varsa da biraz daha kapalı.. her gece şu demin saydığım kahvelere bir bakınız... kâfidir. Ne derseniz deyiniz. isterseniz Palais de Cristal'in. ya gazete okuyor. Siz on beş sene evvel niçin gelirdiniz? Ahmed Cemil'in bir gülümseme ile refakat eden bu sualine Ahmed Şevki efendi bir sırıtmakla cevap verdi.. Kahve kahve dolaşırız.... hafif bir serinlik var. Ben her yerde eğlenirim. VE SĐYAH 93 — Oh!. Muhtelif sebepler var! Beni sormayınız.. işte Beyoğlu'nun zevki!. beni düşündürecek şeyler bulurum. O devam etti: — Ekseriyet sebep olmadan gelir. kasvetli olmasından ibaret.Ahmed Cemil tebessüm etti: — Nereye gitsek böyle değil mi? Burası Beyoğlu kahvelerinin en eğlencelisidir. içi daima gürültülü. hattâ bir mahalle kahvesinde bile.. tavanların arasında mermer masalar. Şişliye kadar gider geliriz.. kapısı açıldıkça sokağa duman1! karışık bir karık kadın sesiyle bir çatlak keman ahengi fışkıran kahvelerden birine gidelim.. Canınız daha kapalı yer istiyor ise Couronne var. yemeğimizi yeriz. ya yavaş sesle konuşuyor..

. Burada yağmur yemiş ağaçlardan münteşir lâtif bir kır kokusu vardı. Henüz kalabalık yoktu. bir iki masanın başında vapurunun limanda bir gecelik kalmasından istifade ederek Beyoğlu'nda şu zevk âlemine düşmüş siyah tırnaklı. Ahmed Şevki efendi buradan pek ziyade haz etti. o kadar. Karşılarında bahçenin. teklifsiz tavrına. yemek fasılasına müsadif olan şu saatte. kendilerini müskirat kokusuyle dolu. duvarları kirlenmiş merdivenden yavaş yavaş çıktılar. kahve direktörünün gözü önünde mülâtaf attan çekinmeyi sine. Raci değil mi?. baksana. biraz sonra biz de gideriz. Ucuz olsun maksadiyle Ahmed Cemil refikini Glavani sokağında La Bella Venezia lokantasına şevketti.. Dar. irtifai itibariyle mi? — Her iki suretle. değil mi? dedi. kapalı kalmış ağır bir hava karşıladı.. hattâ masaların arasında kızı kovalayışına bakılırsa kahvenin alışık müşterilerinden biri olduğu anlaşılan ittAivESITAH 95 kıranta bir genç!. bir kenarda hizmetçi kızla — kırklık şişman bir karı. Bahçe gözlerinin önünde bir sahra gibi görünüyordu. — Kadri itibariyle mi.. pervasız. bacaklarına emin olamayarak yavaş yavaş yürüyordu. Bir kere Đzmir'e kadar gitmiş olan Ali Şekib bu kahvelerin umumuna birden Đzmir kahveleri namını vermişti... Raci bahçenin kenarından ayaklarına. sıvalan. Palais de Cristal'in merdiveninden çıkarken Ahmed Cemil refikine dedi kî: — Đşte istanbul'un en yüksek kafe konseri: Kasr-ül billur!. ötede beride başlamak saatini bekleyerek dinlenen çalgıcı kızlar. Ahmed Şevki efendi: — Aman ne güzel! ne güzel! diyordu sonra birdenbire Ahmed Cemil'in kolunu çekti: — Baksana. kahvelerini bir de nargile içm?k üzere Te-pebaşı caddseinin karşısındaki kahvelerden birine gittiler..— Şu Raci'yi ne yapacağız? Bilmem. fenerleri söndürülmüştü.. nasıl etmeli? diyordu. Ev yemeğinden başka yemeklere alışmamış adamlara mahsus bir tiksinti ile yemek yediler. ateşin karşısında kavrulmuş şimali bir ateşçi. galiba dükkânları erkence kapanmış civar tuhafiyecilere mensup iki çırak. . iri iri kahkahasına.. fakat hizmetçi kızlar herhangi yaşta olursa olsun daima hizmetçi kızdır — tenhalıktan cesaret alarak şakalaşan. iki genç. kademeleri aşınmış.. pis. Ahmed Cemil: — Oraya gidiyor olmalı.

ellerini masaya dayayarak durdu. Ahmed Şevki efendi gazozu içmedi.... geldi. şu bedbaht kızcağızlar bu kemanlardan. — Daha pek erken. kimisi davulunun başına geçti. Ahmed Cemil güldü: — Buranın en nefis içkisi! Đsterseniz kahvesinden ziyade nohut unu ile pişmiş bir kahve. Avusturya'nın. omuzları kabarık. sonra bu biçareler hakkında düşüncelerini. dedi. hem genç hem ihtiyar. ötede beride yorgun bir tavır ile hergün ayni ıttırad ve yeknesaklık ile tekerrür eden maişet külfetinin ibtida saatine intizar ederek dinlenen. en duygusuz kulakları isyan ettirecek bir ses tenafürü ile her gece çalına çalına sanki yıpranmış. Ahmed Cemil bir analık: — Zavallı mahlûklar! dedi. O vakit bütün o iyi ahenk edilmemiş kemanlar şüpheli bir ahenk muvazenesi ile. emir bekledi.. fakat şimdi müdavimler sökün ederler.. her vakit sofrayı yarı aç yarı tok tekket-mekten. Raci gelmemiş. Ahmed Cemil: — Đki gazoz! dedi. ki¦ misi kemanını aldı. galop'la kimbilir kaç yüzüncü defa tekrar başladılar. bıyıklarının ucu vakurane kıvrılmış Chef d'orehestre. sekiz on lehli kız pinekledikleri yerlerden yorgun tavırlarla kalktılar. ihtiyar bir baba ki artık kendisi için gittikçe hisset . Sahnenin yanında bir kanepeye oturdular. güzel çirkin yahut hem güzel hem çirkin. reis bir ciddî tavır ile yayını bir daha urdu: Tık. elli kere cezveye atılmış bir çay içebilirsiniz. Ahmed Cemil: — Gürültü başlıyor. gündüz uyuyup gece pis hava teneffüs etmeye maih-kûm olmaktan sararmış. Ahmed Cemil bunu zihnen «Serdâri zümre-i musikiye» diye tercüme ediyordu — kemanın yayiyle nota sehpasının üzerine urdu. — Yüz paraya gece yarısından iki saat sonraya kadar şu kanepe ile masayı satın alıyoruz. Almanya'nın. merhamet hislerini refikine tefsir etti. — Kimbilir. başı dik. Bohemya'nın kaybolmuş bir köyünde bir aile ocağı vardır. Kısa boylu. kapalı yerlerde yaşamaktan.Đki arkadaş şu tenhalık içinde nereye oturacaklarını birden tâyin edemediler. simasının rengi uçmuş. tık... tık. Ahmed Cemil biraz tereddütten sonra: — Şuraya! dedi. gençlik görünüşünü şimdiden yaşama füturu bürümüş. davullardan şu perişan nağmeleri kopardıkça neler düşünürler! Hepsinin ta uzaklarda.. Şişman karı masaya sekiz on tane kibrit bırakarak gitti. Şişman karı bir aralık kıranta âşığından kurtuldu.

Bunları ayıklamak lâzım. Çünkü çocuk bir değil. Şu davulcuyu. Fuhuşun çirkâbı içinde yüzdükleri halde hemen hepsi memleketlerine avdet ettikleri zaman nişanlılarına izdivaç elini pâk ve saf olarak uzatırlar.. bis. geçen gün müracaat eden herifin teklifini kabul etmekten başka çare olamayacağını anlatır. reise ve halka göstermekten korkarak gizlice bir mektup okuyordu. O vakit ailece düşünülür. .... Refikinin bazı asaslara müteallik bahs açtıkça mukaddemeden uzaklaştığı kadar hatime vermek maksadından da ayrıldığını bilirdi. Her ikisi de günleri sayıyorlar.. çökmüş bir valide.. cihazını habbe habbe toplayacak ha-yat-ı istikbalinin ekmeğini buralarda kan kusarak. ayak vuranlar. mektuba döndükçe tatlı bir tebessüm. notadan mektuba seMAĐ VE SĐYAH 97 feri esnasında ne büyük fark vardı! Notaya geldikçe ciddî bir nazar. gözlerinde gözlük... Fakat yetiştirmek mümkün değil... Çocukların en büyüğü kız. çenesini avuçlarının içine aldı.. aç yaşayarak tane tane tedarik edecek.. Gidecek.. bu murdar karanlık bir odanın penceresi kenarında arkadaşlarının istihzalarına rağmen yazılmış mektuplarla dudaklarını yakan buse ihtiyacına bir tesliyet kevseri serpiyorlar. Her gece bütün erkân hazır olduğu halde yorgun baba — çorabını birkaç dakika bırakarak gözlüğünü alnının üstüne kaldırarak dinleyen — anneye tasavvurunu izah eder.. bis. Ne için? Kimbilir belki o nasipsiz sevdaya karşı samimî bir merhamet hissettiği için.. önündeki notaya değil biraz aşağı bakıyordu. evin kızı gidiyor. süzgün gözlerle biraz mii-tebessim. Fakat para nereden bulmalı?. ara sıra o. kulübenin bir tarafında çorap örüyor. Zavallı çocuğun bütün meyus aşkına karşı kızdan bir ümit cevabı çıkmadı.. Acaba kimden ?. Gözlerinin şu mektuptan notaya. ve sonra mes'ut olmaya çalışacak. bu cihaz toplamaya çıkmıştı. devamına mâni oldular. Bir gece hiç unutmam: Yine burada idim. Fakat şimdi Ahmed Cemil'in devamına diğer bir mâni vardı. bir köşede senelerce keman çalacak. Galiba nişanlısından gelmişti. ne çorap yetişiyor. ne ekmek! Çocuklar o kadar çok ki. Şüphesiz o. Kahvenin. bunlardan birine taaşşuk etmişti... Bu mektup. fer-yadiyle bağıranlar. daima. Sonra dirseklerini masaya dayadı... evlenecek. hatıratının arasından neler geçiyordu?. dikkat ettim.. bastonlarını iskemlelerine çarpanlar. bu halka baktı.. fakat gariptir ki kız da meyus aş-kıyle beraber ağlardı. ara sıra nöbetini kaçırmaktan korkarak notaya bir göz atıyor sonra hemen yine mektubuna bakıyordu.. Nereye? Kaza rüzgârı nereye sevkederse. boyalı kadın için! dedi.içi dehşetli bir gürültü ile doluyordu. inanır mısınız? Bunların hemen hepsi namusludur. •gördünüz mü? Bir aralık gözüm ilişti. O vakit gözlerimi -cehresinden ayırmadım. — Bunlar hep şu karık sesli. Acaba şu pis kahvenin şu murdar sahnesi karşısında şu mülevves musikinin arasında o mektuba gözü iliştikçe ne görüyor. ya komşunun kızını almış olan nişanlısını görüp oraya yığılı-verecek.. askerliğe gitmiş. Bu gece dinlemek nöbeti Ahmed Şevki efendiye gelmişti. her birini bir tarafa sevketmek.. cihaz ister. nihayet iki katre yaş ile bu bahse hatime verilir..gösteren topraktan ailenin ekmeğini çıkaramıyor. onların hepsine ayaklarını sıcak tutacak birer çorap lâzım. sonra senelerce mütehassiri olduğu aile ocağına avdet edince ya babasını ölmüş bulacak. ekmek bulacak bir yere göndermek icap ediyor. kışlanın bir tarafında acele karalanmış. yahut hiç olmazsa kollarına atılmak için hayatının en zengin parçasını feda ettiği aşıkından «zavallı sevgilim! Ne kadar bozulmuşsun!» tarzında bir serzeniş işitecek. nişanlısı var. Birisini tanırdım.

yarın iki kere de çağır ılmayacak.VESIYAH 90 billûr'un şu köhne sahnesine düşmek için kim bilir nerelerden geçmiştir? Şimdi bir nazar-ı meyus ile kaybolduğu şu kulisten on sene evvel meselâ Vinaya operasanda figurante. ehoris-te. hele iki kere ne oduklarını anlamak için tesadüfle girdiği bazı muaşaka pazarlarından bir daha oralara avdet etmemek ahdiyle çıkmış idi. tiyatroya izin alıp da îalasıyle gizlice anlaşarak şuraya gelivermiş bir çocuk her gece mahalle kahvesinde iskambil oynamaktaü. o vakit bir operanın arasında söylediği tapu topu iki mısra'lık bir parça. bir Đngiliz yük vapurune mensup beş altı tayfa. Onda bir illet vardı. Onun için şu yaşına kadar birçok refiklerinin eğlencelerinden ayrılarak bütün bu âlemlerden uzak kalmış. Geniş tebesünıler. fuhuşta bile bir ziynet. işittiklerinden pek ziyade eğleniyorlarmış gibi güMai ve Siyah — F. dükkânını kapadıktan sonra eğlenmeğe çıkmış berberler. Pervasız kahkahhalar. bütün bu halk şurada bulunduklarından memnun gibi görünüyorlar. her şeyde hattâ sefalette. yorgunluktan . artık bundan bıkmış göründüler. yahut bir balet'de giy-liği lâtif bir elbise için yüzlerce adamlardan iltifatlar dinlemiş. bıkıp da bir akşamı Beyoğlu'nda geçirmek isteyen bir bey. bu âlemde bir letafet olmak lâzım gelse onun bir başka tarzda olması lâzım geleceğini düşünürdü. Sonra bir sürü alkış! Sebep? Türlü emraz ile karılmış sesiyle. Esasen çirkin olan bu şeylerin hiç olmazsa aldatıcı gösterileri. velhasıl birşey imişdir. acaba bu kayıtsızlar güruhu şu sefaletin karşısında böyle gülerler mî ? Şu zavallı kadın için bu şarkı sanatı da yavaş yavaş elden çıkmaya başlamış. demetler almış. esnaf çırakları... Sonra yavaş yavaş sukut.. mâhza eğlenmek için iki kere lütfen kendini tekrar sanneye çağıranlar üçüncüsünde bıktılar. demetlerin içinde mücevherler bulmuştur. sükûtu görünce kulisten kayboldu. gördüklerinden. o vakit demin nefret ettiği bu karı hakkında âdeta bir merhamet duydu: — Ah! Bu hayattaki faciayı hissetseler. olmasını isterdi. öbür gün bir "defa bile görünmesine müsaade olunmayacak. O zavallı da sahnenin kenarında tekrar davet olunmaya intizar ederek duruyordu.. o zaman? Haydi daha aşağı bir yere. nihayet kahvenin müsteciri mukaveleyi tecditten imtina edecek..Şimdi iyice kalabalık vardı. türlü sefahatlerde yıpranmış boyalı suretiyle şu duman dolu kahvenin pis havasına karşı söylediği. daha doğrusu bağırdığı müstekreh bir Alman şarkısının anilamadıklan letafetine mi? "Mehtaba karşı gezelim" derken polka oynayan şurada bir biftekle bir tabak makaronya dilenmek için kinbilir nerede işitip ne yolda indî değişikliklere uğrattığı bir parçayı her gece şurada iştira pazarına çıkaran bu karının gülünç vaziyetlerine mi? Ahmed Cemil bunların hiç birisinden haz almazdı. 7 lüyorlardı. olması lâzım geleceğine kani idi. tüccar yazıcılar.AJ.. Bir kadın bir kerle uçurumlardan yuvarlanmaya ibaçfladı mı artık sukutuna hatime verecek nokta yoktur. ne kad&r aşağı düşerse düşecek yerler o kadar çoğalır Nihayet düşe düşe bu zavallı mahlûk nerelere kadar düşecek? Halbuki bu biçare şu kasr-ı JM. Baygın nazarlar. ibir başkasının gelmesi için herkes sükût ediyordu. Burada ne var "i" Bu halk bunun nesine aldanıyor? Sahnedeki karıyı üçüncü defasında alkışlamadılar.. Ahmed Cemil bunu da fanketti..

bugün şurada şüphesiz bedbahtlığın bütün acılığını hissettiği halde gülerek bağırmaya çalışan bu mahlûk. dikkatleri hep Raci'-nin hayran âşık vaz'ına mevkuf idi. Acaba henüz saf bir genç kız iken.. birden Ahmed Şevki efendi kolunu~dufttlî7~<<baksana bizimkine baksana. bir çiçek imalgâhında işçi iken. birkaç safderunun daha vüruduna intizaren ipekli esvaplarını sallaya sallaya piyasa eden. yalnız her parça bittikçe halkın alkışlarına iştirak ederek duruyordu. Artık her ikisi de sahneyi unuttular.. etrafta bulunanlara pek mühim ve tuhaf bir şeyden ibahsediyorlartmış zannını vermek için ıb:r dakikada .. muganniyeler biriıbirini takip ediyordu. Raci orada kapının kenarına dayanarak güya şu âlemi görmüyormuş. biraz mahcup. tek gözlüklü birisinin gözlüğünü sürmeli gözüne uydurmağa çalışarak şu tuhaflığına sahte kahkahalarla gülen bir fransız karısı. muhte-riz henüz çocuk denecek kadar genç bir bey.. Ahmed Cemil'in tahmini doğru çıktı. mahcup. olanca kuvvetiyle açılmış ç. Bitirsin de yanlarına gidelim. o vakit Raci de etrafına bir göz gezdirmeği bile fazla bularak çekildi. kanepelerin birinde yanındaki yaşlıca efendinin müsait nazarı altında karşısında esneyen Türkçe bilmez Romanyalı bir kızın güya parmaklarındaki yüzükleri muayene etmekle meşgul. ilik defa girilen yerlerin iras ettiği tereddütle buraya girdiler. salonun kapısında ayakta gözleri sahneye merkûz Raci'yi gördü. Havalar. Yavaş yavaş. önünden geçen garsonların çarpmasını hissetmiyomıuş gibi gözlerini sahneden ayırmayarak. kadife iskemlelerin. Nihayet alkışlar bitti. henüz hayatından bir aşk hiyaneti geçmeden bu neticeyi gös-terseydiler: «Đşte. şimdi sahneye diğer biri çıkmıştı: Bir Fransız romanciere'i. Artık Ahmed Cemil dinliyordu. dedi. Raci muganniyelerin dinlenme yeri yahut safderunların mezıbahası' olan hususî daireye girdi. sesi karılmış. bir Iskoçya dağlısı kadar iri-Mr^AîmanTrarîsı s^Jmenin_tahtalarını çatırdatarak göründü. hergün çehresinde tamir olunacak bir fazla harabı. Şimdi gözlerinin önünde garip (bir manzara vardı: Bulundukları yer küçük denmeyecek kadar iki odanın birleşmesiyle hâsıl olmuş genşiçe ıbir yerdi. Ahmed Şevki efendi arkadaşını kaldırdı. Đki refik nazarlarıyle Raci'yi takip ettiler. Romanyalı bir kız Rumca.. o içeride imiş.ğ ziyalı lambaların.» AhmedTîemîrBâşînT^evirdî. Ahmed CemTITxu anuhip şekle bakmakla meşgul idi. muhtelif lisanlardan şu sahnede türlü beşer nesilleri arasında garip iz-1 divaçlar icra ettiler. Yunanlı bir karı ingilizce parçalar okudular.mes'ut bir aile annesi olmaz mıydı? Ahmed Cemil yine sükûta mecbur oldu. yavaş sesle: — Biz şaşkınlık etmişiz. iri Alman kaauu MAI VJtü SĐYAH rısı kulisten büsbütün kayboldu. annenin dizinden kaçacak olursan buraya geleceksin!» diyeydiler. Hemen herkesin bildiği bu parçaya birçoğu pest sesle iştirak ettiler. düdük bir sesle Đspanyol bestekârı Iradiyer'in meşhur Paloma'smı öttörmeye başladı. anlaşılan bu karayı seviyor. mermer masaların. yanaklar çökmeye başlamış. Burası ö kadar Hususî bir dairedir iki kınk paralık şeye kırk kuruş vermek fedakârlığına katlanabilen herkes buraya girebilir.mütevellit bir ihtiyarlık. soluk aynaların miskin âhenginden terekküp eden bu manzara. dişler bozulmuş. nihayet işte şu müstekreh karı.. Üzerleri keten örtülü kanepelerin.^Nihayet biri. ya bir mağazada satıcı ya.

yanlarına geldi sırıtarak eğildi. Ahmed Cemil yanılmamıştı. gülmeğe çalışarak: — Buraya siz de gelir misiniz? dedi. hiç tebessüm etmiyor.beş kere gülen iM karı.. her biri başka bir fuhuş zemininde yetişmiş. «Bir bira?» dedi. şu şakalaşan budalalardan ötede hâlâ yanıbaşında «Beyim! haydi.. aynanın iç:nde sahnenin yorgunluğundan bozulan simasını tamir ile meşgul maşukasının arkasında..» dedi. O. bir başka âlemden düşmüş şu garip mahlûk sürüsünden ayırmıyor. o vakit üç arkadaş arasında kesik kesik bir muhavere başladı. . bellisiz yaşları saklamak için kutusuyle boşaltılmış pirinç tozlarıyle solgun dudaklara taravet vermek için yavaş yavaş miyarını kaybederek ibzal ile sürülmüş kirimizi boyalar altında bu çehrelerin sırlarını görmeğe çalışıyordu. dedi. Ahımed Cemil bütün bu iğrenç tuhaflıklardan. Ahmed Cemil sudan bir cevap verdi. Ahmed Cemil gözlerini bütün bu muganniye alayından. Đki arkadaş bir kenara oturdular.. askerce yürüyüşüne devam ederek sağdan geri yaptı. karnaval esnasında kiralanarak iade edilmemiş kostümlerden kesilerek biribiriyle uydurularak icad olunma türlü kılıklar.. Ahmed Şevki efendi gözlerinin beyazına kadar kızardı. git buradan!» ded\ O vakid Ahmed Cemil zavallı Raci'nin perişan halini. boş olarak yalnız iki refiki gördü. iskemlelerden birine yıkılmak nev'inden düştü. Nihayet karı Raci'nin musîr istirham tebessümüne karşı isyan ederek sert bir çehre ile döndü. tâ odanın ortasına gelince etrafına baktı. Raci bir kelime bile söyleyemedi. Raci tâ ileride. kan gittikten sonra ayağa kalktı. diğer biri Marie Antoinette yakalığa altına bir Vaudeville Soubrette'i gibi kısa fistan giymiş. arkadaşlarına bakıyordu. Eski ipek kumaşlardan.. kısa fistanının altında beliren kalın biacaklaMnı ıslığın tarabıyle uygun askerce atarak yürüdü. yanlarına kadar geldi. yerlerine gittiler. bağırarak: «Ben istemez. indî bir opera parçasını ıslıkla çalarak. burada bulundukça Raci'nin serbestçe muaşekasına mâni olacaklarını düşündü... birbirine bakıştılar. Raci'yi selâmladılar.. sonra hiçbir lisana mensup olmayan bir istihfaf sayhasıyle «Puah» dedi.. Birisi bir Normandiya köylüsü kostümünü andırır ibir esvaba fmesepL bir Pompadour ibaş yapmış. vaktiyle yapılmış esvap bozuntularından. bu gece başka bir müşteri bulmaktan ımeyus oluncaya kadar tertip edilmiş ter desise. Ahmed Cemil başını silkerek: — Zannetmem. yürüdü. Ahmed Şevki efendiye «Yine yerimize gidelim mi?» dedi. Hiçbir zevk-i mahsusa yapılmış olunamayan kıyafetler. ötede beride daha bazı zümrelerle tekemmül ediyordu. Ahmed Şevki efendi dudakları arasından: «Đşte biçare karısının intikamı!» dedi. etrafına gezdird'ği melûl nigâhı görmemek için gözlerini çevirdi. aynanın içindeki suratına gülerek duruyordu. türlü milliyetlere.. türlü memleketlere mensup. Öteden (beriden bahsettiler. hiç biri bahsi hepsinin beyninde yer tutan mes'eleye irca edemiyordu. Raci oturduktan sonra karı iri vücudunun üstünde küçücük duran başım sallayarak. Ahmed Şevki efendi oturduktan sonra: — Sanki neye geldik? Bu hali görmüş olmaktan başka bir şey kazandık mı?. Raci'nin orada bulunmasından dolayı sıkılıyormuş gibi duruyordu...» diye teşvik eden sulu efendinin bir türlü teşviklerine uyamayan güzel Ibir genç beyden nefrete benzer bir şey duydu. Ahmed Şevki efendi «Otursana. dar işlemeli bir arnavut yeleğinin içinde buram buram terleyen şişman ibir kadın şu yeleğin altıma peşleri yırtmaçlı bir cinli entarisini münasip görmüştü. karı cevapsız kaldı. Raci bütün bu hareketleri uzaktan takip ediyor.

san'at şeklini. Artık burada yapacak bir şeyleri kalmamıştı. Onun için Hüseyin Nazmi'nin kütüphanesini hemen boşalttı: Lamartine'den. levhasının nezahetini. Hugo'dan. bütün parnasienileri. «Gözlerinde eşya ve hakayıkı büyüten bir cam varmış» hükmüyle hakikatin fevkinde buluyor. «bir feriştenin sukutu»nu. tefekkürden sonra ancak yirmi kadar mısra vücude getirebiliyordu. Kamusun havsalasına sığâmâyacak kadar garip lügatleri bir yere toplayan eski zaman münşileriyle benim yapacağım şey arasındaki sanat farkını elbette anlayanlar olur. «gecelerdi. . hayat felsefesini verebilmek için ancak kendi tahassüslerini rehber ittihaz etmekle dar bir daire içinde fikrini hapsetmiş olacağını. Lekont dö Lil ile.. mükemeliyetini temin için meşherlerde dolaşan meselâ Ram-forant'm bir çehresi karşısında günlerce temaşaya mevkuf kalan ressamlar gibi şairlerin de hislerini şiir bedialarıyle tevzin etmeleri lâzım olduğunu bilirdi. Ona tasavvur ettiği incelikleri. Bunlar ne için kamus köşelerinde unutulmuş? Ne güzel şeyler keşfetti! Kimisinin bir fikriyle tetabukuna. Haftalarca mütalâadan. daha sonra Paul Ver-laine'in tohm-ı dehasıyle yetişenler.Dedi. iki mısraı için günlerce çalışmış bedialarla ülfet ettikçe yapmak istediği şeyin ne müşkül oJduğunu anlıyordu. Eser pek ağır ilerliyordu. Bunlardan sonra san'at erbabının kelimeye. sonra Prudhommelar. eseri hakkında bir taze şevk uyandırmış idi. Sylvertre'ler. Vilye dö Lil Adam ile Theodore de Banvilll üe başlayan zümre-i şua'ra. Ahımed Cemil bunları okudukça yarım asırlıik bir zaman içinde Verlaine'a kadar şiir fikrinin kesbettiği inceliklere. üslûbe.» derdi. Kendi kendisine: «Beni^ lügat uydurmakla itham edeceklermiş. kendisinde kudret görebildikçe yazmağa sarfetti. sonra bir müddet düşünerek: — Ne olursa olsun. Ahmed Cemil'in Hüseyin Nazmi ile geçirdiği gece. Lamartine için «O kadar şiir ile yüklenmiş ki ezilmiş». hiç olmazsa çocuk meselesini söylerim. Yeni fikirler için yeni kelimeler lâzım olduğunda musîr idi.» dedi.. bazısının mevcutlara ruchanına. velhâsıl gençler tabiî Le-marre'in kitap fikristini dolduran yüzlerce cildler takım takım elinden geçti. şimdi birer kelime ile hiçiye mahkûm ediyor.. san'-ate verdikleri ehemmiyeti gördükçe. synbolisteleri decadent'leri. alkış gürültüleri arasında geçtiler. Haraucut'lar. O günden itibaren tasarruf edebildiği bütün zamanlarını onu düşüijüp beslemeğe. Süleymaniye'de küçücük mesai hücresine taşıdı. Anlamayanlar etsin. şiiri herkes gibi telâkki etse bu yirmi mısradan yinmi gazel icad ederdi! Bir aralık lehçeyi dar buldu. bir kısmının da yeniliğine kapılarak bunlara temellük etmek istedi. şekle.. Hususî tarafa şöyle bir baktıllar. o her biri birer elmas gibi işlenmiş. Ah! işi gazel yazmaya dökmüş olsa. ben yarın açılının. tasvir ve ifade san'atmm vâsıl olduğu hurdecûluğa hayret etti. Ahmed Cemil'in itikadına nazaran ağlıyordu. «Eski kelime altında fikirlerin tazeliği görülemez. tetkikten. Borçlarını tesviye ettiler. Mus-sut'den sonra gelenleri. lügat kitaplarına sarıldı. şair fakat çocuk!» diyordu. bir vakitler mini mini penceresinin kenarında cehren fakat komşulara işittirmekten ihtirazen okuyarak mest olduğu temaşaları. Bir senelik hayatının ma'işet derdine mevkuf olmayan bütün saatlerini ibu eserin fikrini yakan icadı derdine vakfetti. sahifeleri çevirdikçe öyle şeyler buldu ki hayret etti. Coppe'ler. Muşset iç^m «Âşık. dedi. Hugo'yu. Dikkat nazarından kaçar. son defa olarak Raci'nin halini bir daha görmek istediler. Şiımdi Raci'nin maşukası iki alaycı gencin arasında bacaklarını uzatmış kollarıyle gerinerek delikanlıları kanepenin üzerine devirmeğe çalışıyor: Raci de bir kenarda mermer masanın üzerine kapanmış Ahmed Şevki efendinin iddiasına göre uyukluyor. Mendes'ler.

Ahmed Cemil'in yanma geldi: — Beyler gezmeğe gittiler. fakat meseleye bu kadar cesaretle başlayan idare memuru bahsi . «Nasıl? demek vakit geldi?» diyordu. matbaa halkı öteye beriye dağılmışlar. fakat sâna yakın birisi için. O vakitten beri Raci düştükçe düşmüş.Şu bir senelik zaman içinde yazmak istediğinin. Said'le Saib Ali Şekifb'in himayesine sığınarak açık bir araba ile Kâğıthane seyranına gitmişler. bazan müret-tiplerin yanında harf dağıtmakla vakit geçiren Nedim'e eri ziyade rıf k ile muamele gösteren. Mayıs iptidalarında bir cuma idi. bazan muharrirlerin arasında «Behber-i sübyan» defterlerini doldurmakla..... Bunları Hüseyin Nazmi'den başka kimseye okumazdı. Kendi kendisine. Ahmed Şevki efendiye intizaren sükût etti'. idare memuruyle Ahmed Cemil'i yalnız bırakmışlardı . dedi. Eğildi. ? * '. O vakit omuzlarını silkerek: «Belki!» demekle kanaat etmişti. Gariptir ki bu kadar adavet hissine mağlûbiyetine mukabil Raci'ye en ziyade acıyan yine Ahmed Cemil idi.. vakit buldukça bir sahife okutturarak bu biçare çocuğun birşey öğrenmesine çalışan yine o idi. ancak nısfını vücude getirebilmişti. hemen hiçbir şeye müfit olmadığı halde aylığından bir parçasını tevkif ederek o zamandan beri dikişçilikle yaşayan karısına yardım edebilmek için maaş verilmekte devam olunuyordu. bu meselenin bu kadar erken uyanacağına hiç ihtimal vermemişti. Ahmed Cemil kimden ıbahsedildig'ini cesametti. isabet! Ben de seni şöyle. şairlik sj " frrı tüketti mi? demişti. Bir seneden beri matbaaya devam eden. Raci'nin ısrar ve inat ile devam eden tecavüzlerine karşı ya bir sille gibi bir tahrik fırlatarak mukabele eder. — Ben'm için mi? — Hayır. Matbaada merhaimme-ten alıkonuluyor. yalnızca bulmak isterdim. henüz kendisince türlü nakıselerle dolu olarak. Ahmed Şevki efendi yeşil çuha kenarlı dar uzun defterine son kalem darbesini müteakip penbe rıhını döküp kapadıktan sonra hücresinden çıktı. yalnız Raci güya onun orada vücuduna vâkıf değilmiş gibi dururdu. hattâ artık er zamandanberi «Gencine-i Bdeb» te de manzumeleri görünmemesinin sebebini kendi yazdığı tarizin tesirinde bulmakla memnun olan Raci bir gün Aihmed Cemil «Mir'at-ı Şuûn» tefrikası için yine imza koymayarak tercümede devam ettiği bir hikâyesinin tashihlerine bakmakla meşgul iken birdenbire: —• Cemil! Artık işi mütercimliğe döküyorsun.. matbaada. yahut bu adamın haline acıyarak yalnız bir kelime ile geçiştirirdi. ^ Ahmed Cemil hayret etti: j . iri Alman karısının tahrikleri altında sanki şu mülevves aşkına daldıkça onun çirkâbiyle kirlenerek simasında beliren sefahat tahriplerinden artık iğrenç bir hale gelmişti. pek gizli ve mühim bir meseleden bahse hazırlanıyormuş gibi kaşlarını kaldırarak. Bu esere çalıştığını başka bilen de yoktu. duvarlara iliştirmekten çekinerek ilâve etti: — Bir izdivaç meselesi.. Ahmed Cemil. Matbaada çocuğa babasından başka herkes iltifat ederdi..

biliyorsun ya. sonra Ahmed Cemil'in gözlerine bakarak ilâve etti: — Matbaa da münhasıran herifindir. nefsini zaptetti.. ihtiyar da zengin. Benim hemen aklıma sen geldin. Beykoz çayırı.... Biraz nefes almış olmak için sözü çevirdi : — Beyler kâğıthane'de sevda peşinde dolaşacaklar.ği mânaya karşı bütün namusu.. Ahmed Şevki efendi baba ile oğul arasında hiç yoktan zuhur etmiş uzun bir münakaşanın tarihini yaptı. tam bir ciddî eda ile sesini tabiî perdesinden indirerek: — Geçen gün müdür efendi — Ahmed Şevki efendi öksürüklü herifi kastediyordu — bana oğlunu evlendirmek istediğinden bahsediyordu.takip için kâfi cesaret bulamadı. Ahmed Şevki efendi biraz durdu.. O vakit Ahmed Şevki efendi arkadaşının yanına oturdu. Đstanbul'un gidilecek yerleri hemen bundan ibaret. galiba iç güveylik arıyorlar. beş altı yüz kuruş para alıyor. Zannettiğim gi-M namuslu bir genç çıkarsa ne için muhalefet etmeli?.. idare memurunun anlatmak istedi. kayınvalide yok. bir kere görsen zannederim ki hoşuna gider. Adalar. bir hafta evvel!. Kardeşin artık evlenecek bir yaşa gelmiştir. gerine. fakat bu âdi günde gitmek.. gerine okuyan takımın karşısında ağzı açık dinlemek için yarı günümü feda edemem. bir kelime ile red cevabı veriyordu. vekarı isyan etti.. Anlaşılan zavallı delikanlı titiz ihtiyarla geçinemez olmuşlar. Sahranın hiç bu türlüsünü anlayamadım. Hele saz dinlemek için sulara kadar gidip alçacık bir iskemlenin üstünde kahve hizmetkârlarının naraları altında bir yahudi hokkabazının yaverleri arasına sıkışmış bir Hicaz faslını esneye esneye. O güzel derenin sükûn zamanlarında oradan kaçıp da toz deryası içinde arabaların izdihamı arasında güneşten yanarak saatlerce dolaşmak elbette sahra hevesinden başka bir şeyden gelir. Ahmed Cemil refikini meseleye döndürmek istedi: — Đzdivacın kime ait olduğunu söylemediniz.. — Sen çocuğu görmedin. Ahmed Cemil sarardı. — Geçen gün bu meseleyi bana açmaktan maksadı tanıdıklarım içinde tavsiyeye değer aileleri tahrik etmek imiş. Yuşa tepesi. Şimdi Ahmed Şevki efendi hep kesik kesik söylüyordu: — Tabiî arkadaşlarından tahkik olunur. Evkaf nezaretinde epeyce bir memuriyeti var. şafakta yola çıkıp mehtapta dönmek şartıyle. Bentler.. değil mi? .

. dedi. hele bir kere görsünler de. bu gece sabırsızlığımdan patladım. Bu hissi tahlil etmek istedikçe sebebi.Ahmed Cemil zihninden hesap ediyordu.. Ahmed Şevki efendinin şu dostça tekayyüdüne karşı ne için Ikbal'in talihini tehlikeye koymalı? Kimbilir. tesirini duyup ta menşe'ini bulamadığı garip bir his Ikbal'in izdivacı meselesinde Ahmed Cemil için bir saklı haşyet uyandırırdı. Zavallı Đkbal!. bir kız ne ile evlenir? — Orası benim işim. Đlk muhavereden sonra unuttuğu izdivaç meselesini bu kelime Ahmed Cemil'e tekrar ihtar etti... esası daima tetkikinden musir bir firar ile kaçardı. Sana verilecek havadisim vardı.. fakat hiçbirinin heves edilebilecek bir şey olduğunu tahattur etmiyor. Ahmed Şevki efendinin ilk sözü şu oldu: — Dün akşam beni görmeden kaçtın.. Ahmed Şevki efendi artık vazifesini ikmal etmişçesine şüphesiz kendi kendisine: «Beş dakikada bir mühim meselenin altından çıkmak bana mahsus bir muvaffakiyettir!» diyerek mütebessim bir çehre ile ayağa kalktı. hattâ bir kere bir karısından ayrılmış iki çocuklu kırklık bir komşunun annesi gelmişti de Ahmed Cemil'in bütün vekar ve gururu mecruh olarak günlerce Đkbal'e baktıkça ağlamak istemişti. o halde o garip his nedir ki izdivaç mes'elesi çıktıkça kalbinde hiddete benzer bir şey uyandırır. kısmetine bir müsait -çehre arzedecek mi? Bu sual Ahmed Cemil'in zihnini bir izdivaç meselesine ait hâtıralara şevketti.. ikbal şimdi on yedisine basmıştı.. belki kardeşinin saadeti buradadır. birkaç kere annesinden görücüler geldiğini işitmişti. Mahiyetini bir vuzuh lem'ası ile tenvir edemediği. izdivaçla saadetini bütün emellerin gayesi bulurdu. Serin kanla düşünürdü: Ikbal'in izdivacını. Bir dakika içinde fikri tebeddül etti: — Lâkin bizim hiçbir şeyimiz yok. Acaba her vakit talih. bir yabancıya herkesten ziyade harim olduktan sonra ona — kardeşine — yabancı kalacak idi. Sonra Ahmed Şevki efendi ellerini Ahmed Cemil'in omuzlarına dayadı. istememezliği andırır bir tesir hâsıl ederdi? Belki bir hodkâmlık hissi!.. Bu memlekette kızların tam izdivaç zamanı. Diğer bir adamın başka bir samiî münasebet ve muhabbetine dahil olduktan sonra kardeşi kendisi için daha az yakın olacak. sırıtarak ilâve etti: — Beğenmişler. Muvafakat edecek olursan ben işi tavsiye ederim. . gözlerini gözlerine dikti. keten yeleğini düP—• Bir gün iki axkadas matbaada yine herkesten evvel buluştular..

valdesine ayni meşru. başka bir şey lâzım olursa beyler yazsınlar. merdivenlerden biraz muhteriz çıkıyor. bu aile sofrasına ayni iştirak hakkı ile oturacak. başka bir ses aşağıdan yukarı bağıracak: Đkbal!. sevemeyeceği bu adama enişte demeğe mahkûm olsun? Şimdi bu kelime adetâ onu tâzip ediyor. birisiyle kavga etmek arzusunu veriyordu. Hayatında bu tebeddülün ne kadar ehemmiyeti olduğunu bir karartı arasında hissediyordu: Meselâ kendisini. yemekte hususî bir ihtiyat ile duruyor. bir gün içinde hayatına karışacak. Ahmed Cemil'in eve gitmeğe ihtiyacı vardı. Fakat Ahmed Şevki efendinin bu sabah şu bir kelime ile yeniden uyandırdığı mesele akşama kadar zihnini kurcaladı.. ĐkbaO'e görücü gelmiş de ne için bana haber vermediniz? Sabiha hanım oğlunun yüzüne baktı: .. yukarıya gelsene. valde hitabından bir sahtelik.. bir külfetperdazlık hissederdi. ikide birde zihninin içinde bir tırmalayan cereyan ile geçen bu kelime idi: Enişte!... görüyordu. bir adam kî bu güne kadar tanunaış. dedi. Enişte!. Onun yanında geceleri minderin üzerine boylu boyuna uzanamayacak. fakat onun gibi saf olsalar. Bu adam birden.. — Anne. «Küçük hanımla çarşıya gittiler» cevabını alınca hiddet etti. Seher'i kızdıramayacak. Enişte!. hiçbir hissini. kâğıtlarını topladı. Sabiha hanıma çocuklar gibi daima anne derdi. mümkün değil.Bu 'hissin ismini vermek istemezdi. selâhiyetle anne diyecek. ikbal ile .. mürettiphaneye girdi: — Ben yazılarımı bitirdim. Enişte!. Sabiha hanım çarşafını çıkarmadan yukarıya çıkınca ilk sözü şju oldu: — Anne!.. fikrini öğrenmemiş.. görmemiş. Nihayet kapı çalınıp geldiklerini yukarıdan işitince bağırdı.... kendisinden kardeşinin mahremiyetini çalmış bir adamla müz'iç bir rekabet hissinin sönmeyeceğini hissediyordu... Sebep? Ne için sevmediği. Kapıyı açan Seher'e: — Annem nerede? dedi. sonra evin içinde bir ses.. gidiyorum.. Bu adamla her kim olursa olsun.hele Đkbal ileşaıkalaşamayacak. o Süleymaniye'deki küçük evin kapısını çalacak. tekellüfsüz bir münasebetin hâsıl olamayacağını.. Hiddetini o sırada Ali Şekib'in budalalığından bahsederek Raci'ye yaranmağa çalışan Saib'den çıkarmak istedi: — Keşke insanlar hep Ali Şekib gibi budala. Demek şimdi hayatında bir enişte olacak. Zihninde bulmak istediği te'vilin altında saklanan tesiri görmemeğe çalışır.. Ikbal'in izdivacına ait düşüncelerinin bundan tesir almasını me-nederdi. onlar gelinceye kadar sabırsızlığından duramadı. Sonra kalemini attı. evin içinde dolaştı. lekesiz bir muhabbetin. dedi..

le mahremiyetine bir unsur daha iştirak edecek? Demek bu sıcak mesut havanın üzerinden barit bir nefha uçacak ? Gözleri sık sık küçük iskemlenin yanmda diz çökmüş o gün çarşıdan alman yedi arşın gömleklik kumaşın yanlarını çatmakla meşgul olan Đkbal'e çevriliyordu... oğlum.. inmiş muşamba perdelerin arkasında açık pencereden süzülen gecenin râtip havasını duymak için başını duvara dayadı. makası alıversene... Ara sıra kumaşı kesen makasın sinirleri ürperten sesi. koltuklar. o kadar. yalnız küçük odanın — şu bir saf kalb kadar ruhaniyet ile dolu aile odacığınm — ruhunu doya doya istişmam etmek istiyordu.. Bu gece Đkbal. aşağıda küçük odada. Bu akşam Muzaffer beyin ders gecesiydi. Yemekten sonra okumağa da meye-lân duymadı.— Her gelen görücüye ehemmiyet vermediğim için. bari bahtiyar olsa!. ne tâtife istiyordu. pencerelerde muşamba perdelerin üzerinde yaza mahsus be>-yaz. Ahmed Cemil gitmemeğe karar verdi. altından âsi.. bu a... — Allah hayırlısını kısmet etsin. — Kızım. perişan. o kadar. bu samimiyete. annesinin en sevdiği yer. Zavallı çocuk. bazan rüzgârla şişen muşamba perdelerin hışıltısı. Ahmed Cemil'in gözlerine güzel görünüyordu. Demek şimdi Ibu hususiyete. Burada ne kadife kanepeler. Ik-bal'in yeşil gaz boyamalarından yaptığı sade fakat belki onun için zarif hoş kalpağı altında lamba. M A I VE SĐYAH 109 — Beğenmişler. üç kalbin irtibatından anütaiıassıl. hiçbir şey yok. Đlâve etti — Isteyeceklermiş. ince sarı kornişlere küçük küçük kıvrıklarla ilişdirilmiş perdeler. ta mutfaktan Seher'in bulaşık gürültüsü. duvarlarda babasından yadigâr olarak kalmış biri kûfî.. birden bu validenin mukadderata teslimiyeti karşısında sükût etti. Ahmed Cemil yalnız bu kelimeyi kâfi görmedi. çılgın saç kümeleri arasında birak küçük..satrançlı dokuma çekilmiş Şilte. Ne lâkırdı. — Sizin yanınızda değil mi anne?. meşakkatlerin zedeliyeeeyeceği kadar kavi bir saadet. kulaklarının etrafından. .. biri talik iki güzel levha. kardeşinin bu kadar cazibesi olduğuna dikkat etmemişti. ne de mutantan hücrelerde nefîs evani vardı. fakat buna mukabü derin bir muhabbet. her türlü mihnetlerin. yerde üstüne penbe.. atlas perdeler. lâtif.. Ahmed Cemil sabandan beri beynini işgal eden bu meseleye karşı annesinin sükûnuna hayret etti. istesinler bakalım da düşünürüz... küçük dört ayaklı iskemle.. Açık kestane gür saçları altında zarif başı. ruhu ısındırır bir hararet vardı. Kar gibi beyaz kenarı gerile gerile iğnelenmiş hassa örtülü sedir. Sonra sükût.

değil ufak tefek istirahat esbabını. hele Tevfik efendinin anlaşılamayacak bir heves ve tehalüküy-le bütün şerait onbeş gün içinde kararlaşmıştı. Ahmed Cemil merhametten. şefkatten mürekkep bir nazarla hemşiresini ihata ettikçe.. henüz komşu hanımların ellerinde süsü ikmal edilemeyen . Eniştesini ilk önce matbaada pederi Tevfik efendinin yanında gösterdiler. hoppa değil. Onun saadetinden emin olabilse. Düğün! O gün Ahmed Cemil kaçmıştı. mukaddemeleri görünen kadınlık meziyetleri kemal bulmak için yalnız kadın olmağı bekliyor. beline işlemeli ipek mendili iğne ile tutturulmuş. Ahmed Cemil bu izdivaç meselesinde ne tarafgir ne de aleyhdardı: Meselede bir itiraz vesilesi bulunmaması aleyhdar olmasına mümanaat ettiği gibi enişte olacak adamın herkesten başka birşey olmayışı tarafgir olmasına da mâni olmamıştı.. demek razı oluyordu. çorabının içine paçası tıkılmış. Vehbi beyi tanıdıklarından. Ahmed Ce-mil ilk hâsıl ettiği fikri zihninde birkaç kelime ile icmal etmişti. gözleri bir katre muhabbet giryesi gibi — fakat kknbilir nasıl — bir kadın olmaya müheyya duran bu zayıf kızın üzerine düştükçe kalbinden «bari mesut olsa!» diyordu. beyazlı kırmızılı tire kuşağının saçakları san hırkasının altından eteklerine dökülmüş.söbü görünen siması. kalem arkadaşlarından sormuşlardı. henüz tekemmül etmemiş bir kız vücudu ki noksanları içinde cazibeli ve onun için şiir ile dolu. herkes gibi bir genç. îkbal'in izdivacı Ahmed Cemil'in hayatında bir rüya gibi geçti. ağl aşacak olan bütün o belinden donu-düşmüş. başına oyalı gaz bovamasm-dan yapma çiçekli hotozunu koyarak. herkesten pek iyi teminat almo X i . koltuk resmini görmek için Süleymaniye'nin o daracık sokağını baştan başa doldurarak ve kapının umuma açılmasını bekleyerek yeldirmeleriyle. En son defa olarak birgün. orasını beraberlerinde getirdikleri ço~ cuklarıyle küçük bir mahşer — garip ibir renk ve kılık mahşe-ri — haline getiren kadınlar. koşa koşa biribirini kovalayarak çığlık koparan çocuk alayından uzak olmak için. düğün evindeki validesine sokaktan «anne!» diye bağıran. hattâ biraz ciddî. bu yaşta genç kızların çehrelerine mahsus bir süzgünlük altında hafif bir donukluk ile mümteziç donukça penbe rengi biraz vücuduna erkekçe bir yüksek vaz'ı veren geniş omuzlar.. leblebicilerin etrafında bağrışacak. bekçi baba gelip de elinde sopasıyle yeni traştan çıkmış çökük yanaklı. Büsbütün tevessü etmesi.. demin haleldar olacağından korktuğu hayat sükûtununu belki bütün istikbal emellerini feda ederdi. kalem hayatında terbiye almış.rt. uzunca bir boy. XI llî di. Ahmed Cemil kardeşinin reyine müracaat etti: ikbal gözlerini indirdi. uçları sekiz on kere kıvrılmış iri siyah bıyıklı muhip çehresiyle kapıya küçük bir iskemle atıp hâkimiyet vazifesini takındığı — sopasının ilk tarakasmdan — anlar anlamaz. kanarya sarısı hırkasının altında al basmadan entarisini giyerek.. Ahmed Cemil'in her türlü hayat hususiyetini bilen Ahmed Şevki efendi damat beyden ağırlık namıyle bir para kopardı ki hemen 'bütün düğün masrafını temin etti. çarşaflarıyle üşüşen. Bu ziyaretten sonra Ahmed Şevki efendinin faaliyetiyle. geçkin yaşlarında mariz bir babanın zayıf doğmuş bir çocuğu.. düğünün şerefine tâ sabahleyin sokağa fırlayan komşu kızları kâğıt helvacılarının. bir paçavra kenarıyle iyi bağlanmamış uzun çorabı güllü penbe iskarpininin üzerine düşmüş. sükût etti.

o henüz ağır bir külfet yükü altında ezilirken. kınalı. Ahmed Cemil rüyalarının şu sefil hakikatinden tanı bir hafta kaçtı. Ah! O Đkbal'i böyle mi gelin etmek isterdi? Hemşiresi için neler düşünmüş. avizeler. demek bütün bu şeyler baştı?. o bir haftayı Hüseyin Nazmi'nin köşkünde geçirdi. Sonra saçları püskür-müş.kardeşini sofraya çağırtarak o yarım gelin haliyle öpmüş. Đki ay kadar bir zaman geçmişti. Hattâ Seher'le ufak tefek ltâifeler bile ediyordu. Ahmed Cemil bu akşam kendisini ezen azap altından hiçbir zaman kurtulamayacağını .. Demek o istikbalde zuhuruna emniyet ederek aldandığı hayaller yalandı? tkbal'in gelin olacağını düşündükçe bir vakitler hemşiresi beyaz uzun etekli — moda gazetelerinin mülevven ilâvelerinde görerek imrendiği şeylere benzer — bir esvap içinde. yüzüne bakamaya-rak gözlerini indiren hemşiresine bir kelime tevcihine cesaret edemezken damat bey herkesle teklifsiz oluvermişti. Demek bunlar hepsi ya-Đan? Hayallinin kendisine bahşettiği bütün bu tantana.. bir vakit yalnız kendisinin olan şu evin her köşesinde şimdi yabancılıktan asla çıkmayacağını anladı. sofrada. yağız macar atlı zarif parlak bir araba onu alıp götürüyor. şimdi bu evden âdeta üşüyordu. başı mücevherlerin 112 MAI V K SĐYAH altında biraz eğilmiş olarak görürdü. annesiyle kardeşinden öyle izin almıştı. lâdenli komşu hanımlar arasında damat beyi. yaygaralı çocuklar kaynaşan küçücük evde rastıklı. ne lâtif tuvaletler. atlaslar. ne müdebdep daireler. Gazeteye bir ilân sıkıştırdı. sokağında alacalı. ne müzeyyen cihazlar tasavvur etmişti!.. kendi-feini mesteden o müdebdep rüya.. matbaa müdürü Tevfik efendizade Vehibi beyi bekliyordu. Bir dakika içinde bütün mânevi varlığından bir soğuk rüzgâr geçti.. hattâ Hoca-capaşa'da ders olduğu zamanlar akşam yemeğini matbaada kısaca tedarik ederek bir vakitler hayat zevkinin yegâne men-baı olan aile sofrasında bulunmuyordu. îkbal şimdi o sopasıyle kapısının önünde bekçi duran. Nihayet bir akşam yemekte birleştiler. Artık bütün gecelerini evden uzak geçiriyor. haftasının diğer dört akşamını da evden uzak geçirmek için ders buldu. Düğünden sonra Ahmed Cemil ile annesi hemen hiç yalnız bulunmamışlardı. salonlar. beyaz ipek duvağı yanlarına dökülmüş. ne süslü evler. Ahmed Cemil hayret etti. Şark halıları döşenmiş çifte bir merdiven. O akşam Muzaffer beye can attı. sonra ağlamaktan ihtiraz ile bir söz bile söylemeyerek kaçmıştı. levhalar. Ahmed Cemil bir hafta eve uğramadı. Hocapaşa'da demiryolu memurlarından iki Almana Türkçe öğretmeye başladı.. kadifeler. daha sonra güzide tuvaletlerle zîhayat foir çiçek deryası gibi dalgalı geniş bir mermer sofanın ortasında o çiçek deryasının perisi. bir gün . O bir hafta zarfında eniştesini hiç görmemişti. köpüklerden teşekkül etmiş bir çiçek melikesi gibi îkbal. Kaçtı.....

. reddettim. Ahmed Cemil pek iyi hissetmişti ki kardeşi mesut değildir. O henüz tenbellik ediyor.. Ana oğul uzun uzun birbirine baktılar. birkaç kadeh rakının şu saadet yuvasında bir musibet zehiri hükmünü tutacağını anlamıştı. Ahmed Cemil hayretle annesinin yüzüne baktı: — Niçin? — Bilmiyorum. Sabiha hanım iki aydan beri birinci defa olarak yalnızca konuşmağa fırsat bulduğu oğluna başka bir bahis zemini daha hazırlamıştı: Mai ve Siyah — P. Vehbi ibeyin akşamcılığı vardı. nihayet yine onun olmak üzere saklamak için aldım. sonra cevabını beklemeden biraz eğilerek ilâve etti: — Sana bir şey söyleyecektim. Birden şu iki aylık gelinin annesinden. Eniştesinin nasıl bir adam olduğunu görüyordu. Fakat nasıl bir koca olduğunu anlayabilmek için Sabiha hanımın fikrini istedi. Onbeş gün kadar yenilikten ihtiraz ederek itiyadını icra edememişken nihayet bir şişe Fertek rakısıyle gelmişti. dedi. bir huysuzluğu yok.... kardeşinden gizlediği göz yaşlarının içinde bir derdin saklandığını duymuşlardı. dün ağlayışı büsbütün zihnime dokundu. Buna Ahmed Cemil dudaklarını bükerek cevap verdi: — Ne ehemmiyeti var? Kazandığım yetişmiyor değil ki. Zaten kız gelin olalıdan beri neşesiz. Đkbal'in ağlayışı biraz içki içinse.. Ahmed Cemil'e bundan hiç bahsolunmamıştı. — Geçen gün Îkbal'e aylık olmak üzere on mecidiye vermiş. Đkisi de bu hayal için ağlamağa müheyya idiler.. Đkisinin de bu nazar çarpışması arasında Đkbal'in ağlayan hayali uçuyordu. anesi yatağının kenarına oturdu: — Ne için kalkmadın oğlum? dedi.. Evine devam ediyor. Hiç yalnız bulamıyorum M. Đkbal'in odasında yalnızca ağladığını görmüş. o ısrar etti. sıkılarak parayı bana vermek istedi. fakat o birkaç gün içinde bu itiyadı keşfetmiş.Sabiha hanım sabahleyin odasına girdi. Ikbal'e soğuk bir muamelesi de görülmemiş. S — Masraf meselesi ae saae senin üzerine ıcaııyor gıuı mr şey Cemil.. ¦ Annesi Vehbi ıbeye atfolunabilecek bir kusur bulamıyordu. O vakit Ahmed Cemil yavaş yavaş annesini istintak etti. Bir gün annesinin ağzından bu meseleyi işitince yatağında doğruldu... kız sabahleyin biraz gülerek. Dün Seher.. Đzdivacından beri ikbal'in çehresinde dikkate çarpan bir hüzün rengi her türlü şikâyet lisanından daha beliğ idi. fakat bu kadarla devam edecekse.. acaba kocasının biraz içkisi olduğundan ımı?. yatağında mahsus gecikiyordu..

Yemek yedikten sonra Vehbi bey Ikbal'le odasına çekilince Ahmed Cemil annesinin yanında kalırdı. gözlerini çevirdi.. Bir vakitler Ahmed Cemil de bu sofrada lâtife ederdi. gözlerini indirdi. gözlerini oğlunun gözlerine dikti. Fakat bir annenin. ara sıra yemeğe müteallik itirazlar.Sabiha hanım sözünü bitirmedi. Bu kış Ahmed Cemil eserine hemen çalışamadı. sanki bir noktayı kazıyarak kemirdiğini hissediyordu. Şimdi Vehbi beyin bir latifesine mukabil Sabiha hanımın simasında zorla kopmuş bir tebessümü. ay sürüklemek zaten öyle bir sefalet idi ki onu âdeta mütelezziz ederdi. Geç kalkmak itiyadında olan eniştesini uyandırmaktan. elindeki sahanı sofranın ortasına atıp kaçmağa meyyal duran dargın vaz'ı görülürdü.» demiş idî. sonra beriki bir sademeye tesadüf etmiş gibi nazarı titredi. Bu sabah îkbal'e tesadüf etmek emeliyle odasından geç çıktı. ikbal bahtiyar görünmeğe çalışıyordu. ikbal daha evvel kalkmıştı. Artık şu mahrumiyet hayatının acı lezzetinden bir hoş teessür bile duyar olmuştu. Kardeşinin yalnız bu bakışı: «ikbal! Bahtiyar değilsin. Orada bir şeyin yandığını. çekinerek merdivenleri yavaş yavaş indi. Đkbal'de de biraderine karşı bir mücrim gibi gözlerini indirmek. ibir kardeşin gözünden gizlenmeyen bir hazin renk: «Aldatmayınız. aşağıda karşılaştılar. kardeşini mümkün mertebe sıkça görüyordu. yolundan silinmek. yazılarından kurtulabildikçe yegâne iştigali şiirlerini okumaktan ibaret kalırdı. mümkün mertebe az fırsatlarda hitabına mâruz olmak gibi 'bir ihtiraz peyda olmuştu. Ahmed Cemil bu nazardan sıkıldı. fakat bahar gelince bütün vücudunu ihata eden kesel ve rehavet havası sanki güneşin taze hararetiyile tebahhur ederek sıyrıldı. Artık ikbal ihtiraz tavrım bırakmıştı. bazan Seher'e karşı kaba latifeler. bir iskarpini alt>. ikbal bir aralık bu nazara mukavemet etmek istedi. Đkbal'in üzüntüden. kışın donuk havaları altında teessürleri safhasına donuk nakışlarla . Bu sabah annesiyle şu muhavere kalbine sanki bir katre yakıcı zehir damlatmış idi. fakat henüz aralarında dert tevdiine benzer bir kelime teati olunmamış idi. bunda mağmum bir şiir bularak âdeta şiir te-lezzüz ederdi. Nefsini herşeyden mahrum etmeğe alışmamış mıydı? Onun için birkaç mecidiye tasarruf etmekte bir faide mi ver? Seneyi iki kravatla geçirmek. Derslerinden. zevcinin tuhaflıktan ziyade gülünçlüğüne karşı helecanından mütevellit perişan nazarı: Seher'in her dakika: «ikide birde bana ne ilişiyorsun?» demeğe. MAĐ VE SĐYAH 117 Ahmed Cemil'in tamamiyle cahili olduğu kahve hayatına müteallik hikâyeler. yalnız kendisini eğlendirmek için söz söyleyenlere mahsus kahkahalarla kesik fıkralar. cevap vermedi. fakat o zaman bir lâtife edildikçe sofranın etrafında handeler uçu-şurdu. dün salbah Millet bahçesinde bilardoda kazandığı muvaffakiyet. anlıyorum. izdivacından beri ona karşı Ahmed Cemil yarı siteme benzeyen bir tavır ittihazına lüzum görmüştü. Matbaada kaldığı akşamlar idarenin penceresi kenarına ilişip de caddenin hüzün veren tenhalığından mest olarak biraz peynirle francalasını yedikçe kendisinde bir zavallılık bulur. Bu sabah Ahmed Cemil îkbal'e bir şey söylemek istiyor» muşçasma baktı.. bu nikabm altında ben varım!» derdi. fakat ekseriyet üzere yemekten sonra uyuyan zevcinden kurtulabildikçe bu yalnızlığa küçük bir zaman için Ikbal'in 'huzuru da hayat bahşederdi. damarlarının içinde bir cevelân hissetti.

Henüz o kadar kalabalık yoktu. baharın ılık nefesleriyle dirilip uçuşan kelebekler gibi canlandı.âdeta uykuda duyguları. yahut kışın evine gittikçe Lâmia'nm bazan piyanosunu işiterek bazan bir kapının alplığından süzülüp geçtiğini-duyarak. Bir mayıs günü matbaada otururken birdenbire defteri Taksim bahçesinde — bir gün henüz mektepte iken Hüseyin Nazmi ile gidip oturdukları yerde — Boğaz'ın şiirine karşı kendi kendisine okumak istedi. mağazaların camekânları önünde gecikerek şurada yeni çıkmış kitapları. zevkini ikna edemeyen parçaları mahvetti.. Ahmed Cemil bütün hayatının meşakkatlerini bu eserin tevlit edeceği lezzete karşı unuturdu. bir hafta mütemadiyen bununla uğraştı. Tünel'den çıktıktan sonra Beyoğlu'nda biraz serseri. hemen doğuveren şu arzuya mukavemet edemedi. Ah bu defter! işte bütün hayatının mühim bir ümidi şu küçük defterde idi. mendillerden teşkil edilmiş zarif nümunegâhları. bazan eteğinin bir hışıltısını hissederek yahut muhteriz bir kahkahasının zaptolunmuş tarakasını fark ederek onun vücuduna yakın °^" M A I VE SÎYAH 119 . bütün o zahmetler ondan intişar eden ümit havasına temas edince zail oldu.. matbaada işini istical ile bitirerek çıktı. Ahmed Cemil sanki senelerden beri ruhuna çöken bir sıklet şu tasfiyeden sonra mündefi oldu. ufak hamlelerle feveran etti. Çocuk oyuncaklarının yanma kadar geldi. ilerledi. Başını çevirdi. ötede kravatlardan. O vakit Ahmed Cemil'in eseri bol bir yağmurdan sonra topraklardan süzüle süzüle kayacıklar arasında birikmiş küçük bir menba gibi taştı. Bir aralık Ahmed Cemil eserini tasfiye etmek istedi. Şimdi bu eser büyüyor. Kendisine hitap etmesini beklercesine Lâmia mütebes-sim bir çöhre ile karşısında duruyordu. tekemmül ediyordu. Ahmed Cemil Lâmia'yı belki bir seneden 'beri görmemiş^-ti ve göremezdi. bir moda mağazasının kumaşlarını..» dediğini işitti. . başında maili kırmızılı bir külah gelip geçenlere gülümseyen bir soytarıya bakmakla meşgul iken arkasından kendisine yabancı olmayan bir tatlı sesin bir nida-i hayretle: «A! Cemil bey!. bütün o gönülleri taltif eden hiçleri seyretmek istedi.intikal eden. taşarak geçen kıştan sonra eserinin tesliyet veren ha118 MAĐ VE SĐÎAH yat nefesiyle bütün yorgunlukları dinledi. o vakit tayin olunamaz bir sebeple mûtat olmayan vukuata tesadüf olununca hissedilen râ-şeye müşabih bir titreyiş vücudunu baştan aşağıya sarstı. Zaten Beyoğlu'ndan işsiz geçtikçe buraya bir kere girip çıkmak âdeti idi. O sefalet ve mihnetle dolarak. dolaşmak. yakalıklardan. nihayet bir haftalık uğraşmasının neticesinde küçük bir defter vücuda getirebildi.. Bon Marehe'nin önüne gelerek içeriye girdi. noksan bırakılmış yerlerini doldurdu. müsveddelerini ayıkladı. ellerinde earpare. Hüseyin Nazmi'nin köşküne.

Fakat bu meçhul şeyin bütün şahsiyeti üzerinde derin bir tesiri vardı. o müphemiyeti. meçhul bir şey var ki mahiyetini anlamamış.bir ziya isabetiyle bir bulut parçasında peyda oluverip de birden sönüveren iltimalar gibi . fakat (bütün bu çehrelerin üstünde. daha doğurusu o genç kıza bunların herbirinde ayrı ayrı perestiş ederdi.maktan. henüz çocukluğunu unutmamış. belli belirsiz bir şey! Müphem bir çocuk çehresi. Köprii'de hemen her yerde bir dakika için sevdiği binlerce çehreler vardı ki bunlar kendisi için saadet hülyası olan o genç kızın mevhum şekli etrafında uçuşan bir takını periler. peçesi alnının kıvırcık saçlarını bir yarı örtülülük altında bırakarak başına atılmış.. sonra Ahmed Cemil'in eline bakarak: . henüz iki üç sene evvelki sıfatyle Ahmed Cemil'in karşısında bulunuyormuş gibi saf çehresiyle bakarak görünce. fakat bugün müphem. «Şimdi tamamen bir genç kız olmuştur!» derdi. O. yahut Şişlide bir Kâğıthane dönüşünde tesadüf ettiği. künhünü tahlil etmek istememişti. müşevveş. dedi. ondan uzak yaşadığı müddetçe o simayı daima besleyerek arada geçen zamanı sanki telâfiye çalışmıştı. mütebessim bakışarak durdular. şu oyuncak destegâhmın yanında velev bir çocukluk arkadaşıyle. Ahmed Cemil'in kalbinde yer tutmuş böyle binlerce çehreler vardı.. yahut Tepebaşı'nda. cazibesinin ateşlerini saçarak çıkdı.sönüverdi. Lâmia şüphesiz şurada. bütün güzergâhına tesadüf eden o genç kızlara Ahmed Cemil perestişe benzer. Bir dakika öyle karşı karşıya. o gençlik semasının sevda güneşi. nagihan hıssediverdikleri bir hakikatin taaccüp rengi gözlerinde sizi istintak ediyormuşçasına bir istifsar ifadesiyle gülüverirken birdenbire bir genç kız sıfatının henüz itilâf olunmamış ciddiyetiyle gözlerini indiren. kimbilir kimdir? Bugün Lâmia'yı karşısında siyah çarşafı çenesinin altından tepesi bir incili iğne ile iliştirilmiş. Ahmed Cemil bunların hepsini severdi. Bu hayal pek seyyal idi. Sonra onların arasında genç kız. henüz ço-cukluktam çıkarak mevcudiyet-i mâneviyesi garâible nıemjlû bir cihanın esrarına karşı inkişafa müheyya duran. ince parmakları siyah güderi eldivenler içinde uzun sap-h zarif şemsiyesinin püskülünü oynatarak. sevda ile dolu olan bu mahlûklara. cevabını verdi. Köprüden vapura binerken gördüğü. nurlarını serperek. Ahmed Cemil'in zihninden uçuşan ve binlerce çehreler . bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi. Genç kız!. buseyi andırır bir gârâm nazariyle bakardı. Henüz on beş yaşında iken hâtırasına intikâş eden simasını zihninde itmam ve ikmal etmiş. «birisine oyuncak mı alıyorsunuz?» dedi. yalnız bakıyordum. müşevveşiyeti için şiirle. Taksim'de. Lâmia'nm yanında dadısıyle piyano muallimesi vardı. Ahmed Cemil'in zihninde bu genç kız sıfatının hususî ve müstesna bir ehemmiyeti vardı. velev bir dakikalık musahabenin garabetini daha az hissederek daha cesur idi. — Biz haftaya yine köşke gidiyoruz. sonra Lâmia biraz gülümsedi. birbirine söz söylemek lâzım gelip gelmeyeceğinde tereddüt ederek. kanatlı şiirler idi. ufak tefek almak için çıkmış idik. dün başka bir şey iken yarın başka bir şey olmağa hazırlanan. onun muhit-i havasında muvakkat bir müddet için yaşamaktan mütevellit bir şey duyardı. Ahmed Cemil: — Hayır.

— Yeni bir kitap mı? diye sordu.. sanlara boyanan bu levhaların içinde Lâmia'yi — evvelâ küçük. yahut kendine mahsus bir mütalâa ile meşgul oluyor zannını vermek için bir ciddî tavır ile elindeki musavver mecmuaya dalmış — görünüyordu. bunlardan ayrılarak.. amma. manzaralar bir fırça darbesinden kopma renkler imiş de yekdiğerine karışarak şekilsiz bir hamur haline geliyormuş gibi oluyordu. «efendim!. Bugün Ahmed Cemil Taksim bahçesinde bu şirini değil. ötede beride tek tük zümreler.» dedi. sular. tepeler. uzun konclu düğmeli potinlerini kumlara temas et-tirmiyormuşçasma bir çeviklikle koşarak çenberlerini çeviren. daima güler. benim şiirlerim. Ahmed Cemil'in gözleri. öyle mi? Ben de dinlemek. kıvırcık saçları başının beresinden taşarak. bütün güzel şekiller. yalılar. O çehre böyle zihninde bir an içinde yüz tenasüh silsilesinden geçerek. henüz yapraklanmış bir ağacın altında mai şemsiyesini açmış. elinde çarpareler ile başında maili kırnuzılı külâhıyle gelip geçenleri gülerek seyreden soytarının istihza nazarı altında elinde şiirlerinin defterini kıvırarak duruyordu. bayırın üstünde uçuyor. alçak ökçeli potinlerini önüne çektiği bir iskemlenin kenarına dayamış gözlüklü ihtiyar bir Đngiliz mürebbiyesi. mütebessim renkleriyle. Hüseyin Nazmı ile gezmeğe çıktıkları vakit yanı başında iki elleriyle eline yapışarak muhaverelerinin arasına «Bu ne? Ne için? Nasıl? Ne vakit?» sualleriyle her dakika karışarak.. yeşillere. koşuşan bağırışan çocuklar. bir dakika içinde tekrar yaşatıyordu.. hayatının uzun yorgunluklarını bir gazetenin tefrikasında dinlendiren bir ihtiyar. Lâmia'dan daima pek sıcak bir his duymuş. sarı saçları rüzgârlarla savrularak. bütün ruhunun emel züb-desi işte şu siyah nazenin heyula işte bu ipek çarşafın dalgaları içinde vücudunun ihtizazı hissedilen seyyal ve mevvac hayal şeklinde kaybolup giderken.O da küçüklüğünden beri daima onun etrafında dolaşır. Ahmed Cemil orada. şu kadarcık. Bir akşam onu bizde okuyacak missiniz. biraz beride «AJ fE SĐYAH 123 ellerinde küçücük küreklerle bahçeden kum toplayarak mini mini kovalara doldurmak mühim işiyle etrafı görmeğe vakitleri olmayan iki çocuk. Bahçe tenha idi.. manzaralarının ivicaclarıyle yeşil tepelere doğru tırmanmış yahud mai sulara doğru akı-vermiş gibi duran binalarıyle boğazın sakin levhasına dikiliyordu. birisinden yüz bulmuş çocuklara mahsus sokulganlıkla daima yanına gelirdi. bir örnek esvaplı iki kız. — Ağabeyimin daima söylediği eseriniz mi?. Ahmed Cemil küçük bir hareket bile etmeyerek duruyordu. Bazan bu levha gözlerinin içinde bulanıyor. Lâmia küçük bir kahkahayı zaptetti. bütün hayatı. daha sonra. — Hayır. sonra Ahmed Cemil'in perişan cevabını dinlemeyerek siyah güderi eldivenler içinde daha ince görünen parmaklarıyle peçesini indirdi. mailere.. asıl gençliğinin şiirini — yalnız onu — okudu. onunla beraber bulunmaktan haz almış idi .. başlarından kaymış hasır şapkaları arkalarında çarpmarak. Demek bugün Bon Marche'de uzun bir gaybubetten sonra onu görünce vücudunu .. bir dakika sonra sekiz on yaşında bir kış gecesi meselâ iki arkadaş cehren bir şiir okurken halının üstünde daima gülümser siyah gözlerini anlamayarak yüzlerine dikmiş. sizi okurken görmek istiyorum. O zaman hayalinin mâkesinde guruba tesadüf etmiş bulut parçası gibi kırmızılara. her tebeddülünde bir hâtıra gıcıklayarak bütün hayatını Ahmed Cemil'in dimağında.

fakat okşayan bir ateş. Artık tekrar oturmadı. kapıyı açtı. Lâmia'yı orada bir kanepeye oturtuyor. Ahmed Cemil başını çevirdi..... korucukların arasından süzülüp çıktı. Ahmed Cemil onu Lâ-nıia'ya kendisi okumak isterdi. siyah saçların altında parlayan siyah gözlerden bir şey akıyor.» diyen Lâmia idi.. hayatında birinci ve sonuncu olmak üzere seveceği vücud. işte o biraz evvel gülerek dudaklarını basarak hafifçe başıyle selâmlayarak. Kendi kendine: «Ne için onun benimle izdivacını istemesinler?» diyordu. türlü renklerde elbiselerle süslenen iskemlelerin. karşısında hamal kılıklı birisini gördü. . güya siyah ibir nur ki baş döndüren ateşli bir sevda havası ile vücudunu sarıyor.. Artık saklamağa ne lüzum var? Đşte bütün hüsran içinde geçen gençlik sevdasının emel zübdesi.. gözlerinin içinde — şimdi artık vuzuh ile gülümseyen Lâmia — aheste Taksim caddesini çıkmağa başladı.. elinde şiir defteri. Ahmed Cemil'in nasiyesinde bu sual bir endişe hattı tersim ediyordu. hislerinin muihassalası olan bu şiir parçalarını bir sevda teranesi gibi onun müteessir gözleri altında inşad ediyordu. 122 MAI VE SĐYAH Bakınız o siyah peçenin. gece şu küçük asude evin kapısı çalınmak o derece müstesna bir vak'a idi ki herkeste ufak bir halecan hâsıl oldu. Zihninde bu şiir takriri için mahsus bir hücre tertip ediyor. Ah! O sevda dakikası! Acaba hayat-ı bînasibinde o bahtiyar saat çalacak mı?. çocuk iri mai gözleriyle istimdat ederek ona bakıyordu. yavaş yavaş. Se'her'e tekaddüm etti. Artık o şeyin tesiri mahiyetinden kaçmağa. nefsini onun hük. Nihayet Ahmed Cemil. sonra titrek bir aşk sadası ile bütün fikirlerinin. bir ateş ki sıcak bir buse gibi. O da kendisini sevmiyor mu? Bir saat evvel o kendisine tebessüm eden gözlerde bir gizli incizab mânası hissolunmuyor muydu? Bu aralık tâ yanınbaşmda koşan bir kız kumların üzerine yüzü koyun düştü.. yakıyor.* mü dairesinden çıkarmağa lüzum görmüyordu. O münevver rüyalarının genç kızı.. yerinden kalktı. çocuğun ellerinden tuttu. kaldırdı. Seher kapıyı açıp açmamak lâzım geleceğinde MAÎVESĐYAH 123 mütöhayyir idi. Bir gece herkes yatak odasına çekilmek üzere kalkmışlardı. kendisi tâ ayaklarının dibine küçük bir ayak iskemlesine oturuyor. «Efendim!. Bu vak'a Ahmed Cemil'i hakikate iade etmiş oldu. siyah çarşafın. Şiirlerini dinlemek istiyormuş..sarsan şey. mu'tad hilâfına olarak sokak kapısının kuvvetle çalındığını işittiler.

Sultanahmet'te babasının evinden. şimdi lakırdı söyleyemiyormuş. Vehbi beyi öteki evden istiyorlarmış.. değil mi? Yalnız şu söz ihtiyarın hastalığındaki mahiyeti izah etmiş oldu. Yegâne mütalâa olarak Ahmed Cemil'in yüzüne baktı: — Bu yaşta genç bir kızla evlenmenin neticesi budur.. Đkbal pek az söze karışıyor. O vakit Ahmed Cemil çekildi. bilmem? dedi. O vakit Đkbal kardeşine derin bir nazarla baktı. zaten.— Vehbi beyin evi burası mı? — Burası... pedere bir şey olursa istifa ederim.» dedi. Sonra içeriye girdi.. fakat Vehbi bey o suali anlamış da muhataplarını merakta bırakmamak lûtfunu gösteriyormuş gibi pederinin nıüşa-biyetini iki manalı hande arasında tâyin etti: «Nüzul!. Muhavere bütün bu vak'a üzerine cereyan ediyordu. o vakit Aihmed Cemil. herkesin yüzüne bakarak sanki bu vak'anm mudhik tesirinden başkalarının da hisse alıp almadığını tetkik ediyordu. Đsmini işitince Vehbi bey telâşla kapıya geldi. ağlamağa hazır gibi duran gözleriyle: «Gördünüz . Herif sebebini evvelâ söylemek istemiyordu. Efendi birdenbire hastalanmış. ara sıra iki mânâsız kelime ile muhavereye iştirak ediyordu. herkes teessüf beyanında.. artık herkesin alışmağa başladığı düşünceli tavrıyle. onun bütün heyetinden kocası için bir nefret havasının uçtuğunu hisseder. Vehbi bey: — Biraz beni bekle! dedi.. Đkbal bu sözü söyledikten sonra pederinin vefatını bekleyen kocasının utanılacak bir mahiyetini ifşa etmiş gibi gözlerini indirdi. eniştesiyle kapıdaki adamın arasında cereyan eden muhavereyi herkes taşlıkta gergin bir dikkatle dinliyordu. Bir aralık Ahmed Cemil: 124 sıxan — Đhtiyar giderse matbaa ne olur. kayınbiraderle beraber matbaayı idare ederiz. diyordu.. iki kardeşle anne birçok zamandan beri birinci defa olarak gecenin celsesini o eski samimiyet ile geçirmek istediler. tesîiyet iradına hazırlanıyordu. kardeşine baktı. Bu akşam Vehbi bey gittikten sonra yatak odalarına çekilmekten vazgeçtiler. söyleyeceği sözün söylememek istediği tarafını gözleriyle anlatmağa çalışarak dedi ki: — Bey. tâ izdivacından beri anlamak istedikleri hayat sırrının bir parçasını görür gibi idi. o bil'akis güldü. tuhaf bir vak'aya muttali olmuşçasına alay ediyor. sonra gördüğü ısrar üzerine ağızından parça parça izahat alınabildi. Đkbal tekrar gözlerini kaldırdı. gündüz hiçbir şeyi yok iken hattâ akşam yemeğinde pek iyi bir halde iken odalarına çekildikten sonra birdenbire düşmüş. Ahmed Cemil dilinin ucuna kadar gelen suali zab-tetti. kımıldanamıyormuş.

Sonra matbaa ve gazete memurlarının isimleri...mü? Beni verdiğiniz adamı anladınız mı?» demek istiyor gibi baktı. sonra başka bir suale cevap vermeğe mecbur olmaktan korkuyormuşçasına kardeşiyle annesini bıraktı. ah şu dakikada çekmecesinin yanıbaşmda sanki kendisine mahzun maJhzun bakıp •duran koyu nefti alpaga şemsiyesini şu çapkının kafasına indirdikten sonra matbaayı bırakıp gidebilse. görmek istemeyerek heyet-i tahririye odasına girdi.» dediği işitildi. o devam ediyordu. diğer bir kâğıda matbaanın geliri gideri. Ahmed Şevki efendi bunalıyordu. yalnız Đkbal çıkarken: «Küçük hanımcığım. Daha ziyadesini dinlemek. evvelâ matbaada mevcut olan alât ve edevatın. Orada yalnız Saib vardı. Sonra daha ziyade izahat vermeğe lüzum görmeyerek ilâve etti: — Bundan sonra matbaa işlerine benim bakmaklığım lâzım geliyor.. darflerin bir fihristini isterim.. Seher oda kapısının yanında.. Ahmed Cemil bu muhavereyi yarım bıraktı. şimdi Şevki efendiden bazı şeyler soruyordum. Onun için bir karar verelim. Artık matbaanın zevki kaçacağını anlamıştı. — Şimdi Şevki efendi bir muhtıra yapmalı. Ikbal'in son sözü üzerine birşey mırıldandı. fakat aldığım izahatı pek kâfi bulmuyorum. Vehbi bey yalnız «Peder fena!» dedi. çekildi. ellerini uğuşturarak Ahmed Cemil'i hemen istintak etmek istedi: — Müdür ölmüş mü? . ben de sizin yanınıza geleyim. telâş içinde. Vehbi bey âdeta yüksekten söylüyordu. Yanlarına girdi. Ahmed Cemil biraz daha istizah etmek istedi: — Ne vakit söylüyordu? dedi. ________ 12. * /*/ Ertesi gün Ahmed Cemil matbaaya gittiği vakit eniştesini AJhmed Şevki efendinin yanında gördü. Đkbal kuru bir sesle: «Her vakit!» dedi. henüz dün gece yatağa serilen babası için sabahleyin şifa çaresi taharrisine koşması lâzım gelirken matbaaya can atarak hesap soran bu adamın karşısında bütün yuvarlak vücudu baştan aşağı titreyen bir kütle kesilmişti.. . odanın hem içinde hem dışarısında eski zamanlardaki hususiyeti ihtar eder bir teklifsizlikle muhavereye iştirak ediyordu. Ahmed Şevki efendinin çehresi her zamandan biraz daha ziyade kızarmıştı. maaşları.. Ahmed Şevki efendiyle Ahmed Cemil birbirine bakıştılar. anlayamadılar.. havada kokusunu aldığı havadisin nev'ine vukuf arzusu kuru vücuduna sığama-yarak.

yarın sizinle de konuşmak lâzım geliyor. yanına gitti... — Beni bu akşam beklemesinler." başladı. . sonra bütün ci-¦} ğerlerini dolduran hiddet havasını boşaltıyormuşçasma derinden geniş bir soludu. Ahmed Cemil yazı I edasına dönmedi. Ahmed Cemil'in. Sonra anladığı şeyi izah etmek istedi: — Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Artık benûn için matbaa bitmiştir. gülmeğe çalışarak Ahmed Şevki efendiye baktı. Burada Ahmed Şevki efendiyi değil kalıbını göreceksiniz. kuru çocuğu tokatlamak istedi.! Avrupa gazetelerini açtı... yılıştı. Ahmed Cemil şu dakikada bu kısa.. Bu insanlar. Şevki efendi istediğim şeyleri hazırlayacak. / — Cemil bey. iskemlesine oturarak: — Anlaşıldı! dedi. nefretten göğsü şişiyordu. Ahmed Cemil'e daiha ziyade sokuldu: — Artık enişte beyiniz matbaayı size bırakır... Saib'in teces-[i süslerinden emin olmak için kapıyı da kapadı. Đdare memurunun çehresi boğazı sıkılıyormuş gibi kıpkır-i mızı idi. Birşey söylemeden evvel yutkundu. O vakit Saib sırıttı. j Đşe başlamayacak olursa rahat edemeyeceğine hükmetti. burada lastikten yapma gülünç bir soytarı gibi yaranmak için dizlerine sıçramaya çalışan mahlûk!. Kendisini eniştesi çağırıyordu. Ben bu azamet tavrını çekemeyeceğim. tercüme edecek havadis aradı.. Enişte demeğe ancak razı olabildiği bu adamdan bugün emre benzer \ §eyler mi alacak? 1 Vehbi bey matbaanın tahtalarına güya her vakitten ziya-| de bir tasarruf kuvvetiyle basarak çıktı. Eniştene herif dediğime istersen hiddet et. dedi. kalktı. ni-i hayet daima Amerika'ya isnat olunan garibelerden birşey 1K du. hesap soraü oğul. yarın yine burada buluşuruz. Vehbi bey bir âmir sıfatı takınmıştı.. arkadaşının odasında kaldı. Ahmed Cemil gülümsedi. Ah!.. baksanıza. daha ilk günü gelip de bana bir uşak muamelesi eden herife. şu içeride. zayıf... mütenevvia sütunlarında daima halkın hoşuna giden t düzme fıkrayı biraz da kendisi süsleyerek serbest tercümeyi. Birden kendisini bu adamın karşısında küçülmüş.— Onun gibi birşey. alçalmış gibi gördü.

nasıl başlamak lâzım geleceğini zihnen tertip ederek: «Beyin.. Akşam tjve gittiği zaman eniştesinin gelmeyeceğini haber verdi. Siz. Yarın sen de matbaada mevkiinin ehemmiyetini anlayınca: «idare memurunu çağır-sanıza. Ahmed Cemil bu vak'a üzerine düşünmeyi geceye talik etmiş idi.. çalışmaya hazırlandı.. emrini icra etmeli!» dedi. Yemekten sonra Ahmed Cemil annesine bakarak: — Matbaa altüst oluyor. Ne olacağını Ahmed Cemil tâyin edememişti. Đkbal kardeşinin ne demek istediğini anladı: — Dün gece söylemiştim zannederim. hesapları istedi..» diye beni yanma getirtecek değil misin? Ahmed Cemil bir daha gülümsedi: . Ahmed Cemil'in hullya hayatından başlıca ümitlerinden biri bir matbaa sahibi olmak değil mi idi ? O halde işte o ümidin bir tahakkuk mukaddemesi gibi başlayan şu vak'aya karşı bir itminan duymak lâzım gelirken ne için makûs bir tesir duyuyor? Kalbinde hafi fakat vazıh bir his — Daha ne olacağını anlamadan bu kadar telâşa sebep . iiıaaeu Diraz suKun ouidUKtan. l\Đar mı? Ahmed Şevki efendi artık püskürdü: ha — Ne mi olacak? Bak görürsün. dedi... zannederim ki bazı tasavvurları var. hokkasını düzeltti. Yalnız sağ elini oynatarak meramını ifade etmeğe çalışıyormuış. Vehbi beyin istediği şeylerin ne olduğunu düşünerek. Sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin burnundan gözlüğü her vakitten ziyade düştü. Ali Şekib her vakitten ziyade yazdı. Đhtiyarın bütün sol tarafıyle dili tutulmuştu. Raci bu fırsattan istifade ederek matbaadaki tevakkuf zamanını yalnız yarım saate hasretti.. Đkbal o gün kayınpederini görmek için gidip gelmişti. tırnağının üstünde çıtlattı.. Bu sabah eniştem geldi... mahiyetini tamamen anladı. Bugün Ahmed Şevki efendi saat-jlerce kendisinden bahsetti. «dünyada bir kişi olduktan sonra ı nasıı oısa geçuuiuu:» aıyorau. / kalemini buldu. Đhtiyarın ne olduğunu ondan sordu. ' sonra yavaş yavaş defterlerini karıştırdı.. ka-ym enişte matbaayı istediğiniz gibi idare ediniz. Ahmed Cemil'e nasılsa edindiği birinci nevi sigaradan ikram etti. fakat mat-jbaada birşey olacağından eski çalışma zevkinin zevale uğra-^ yacağmdan o da emin idi. ben kendime bir iş buluncaya kadar gelir giderim. Đkbal'in verdiği malûmattan meselenin vehametini.. tasavvuru istifa ederek matbaayı sizinle beraber idare etmek. o zamana kadar vücuduna ehemmiyet verilmeyen bu adamın gaybubetinde bir ehemmiyet olacağı hissolunuyordu..— O mütekebbir edaya ben tahammül edemem. Saib muttasıl Ahmed Şevki efendinin etrafında dolaştı. Bugün matbaa halkı Tevfik efendinin hastalığına muttali olduktan sonra herkesin yüzüne bir endişe sayesi düştü.

dedi.. gazetenin terakkisini teminden bahsettikçe geceleri sofra başında bilardo vukuatı nakleden bu adamın içinde bir tedbir sahibi muhtefi olduğunu anlıyordu. Hüseyin Baha efendi korkulu bir fırtınadan ehven kurtulmuş olmasından mutmain olarak müzakerenin iptidasından foeri birkaç defalar düşen gözlüğünü düzelttikten sonra iltifata teşekkür etmekle meşgul iken.. Eniştesi biraz gülerek yüzüne baktı: —. Đnsanı güya bir mengene içinde sıkıp sıkıp da birisinin ayakları altına ezik. şuraya düşmek. Bir aralık kendi kendisine: — Vehim! Ne için öyle olsun? Her vak'ayı fena şumuliyle telâkki etmek bana mahsus bir bedbinlik mesleği! Halbuki mesele pek sade: Ben bir matbaada bulunuyorum ki idare şekli bana tamamiy-le yabancı. beni buraya bırak. Şu dakikada vücudunda güya bütün hüviyeti eziliyor. Nihayet Vehbi bey müzakereye bir nazik hatime vermek istedi: — Matbaa ve gazete Hüseyin Baha efendinin idaresinde oldukça ben memuriyetimden istifaya lüzum görmüyorum. gazetenin idaresi bana tevdi edilecek olursa bundan ne için ürkmek lâzım gelsin?» demek istedi. Hattâ eniştesi matbaanın ıslahından. Hüseyin Baha efendinin sükût tavsiye eden bir nazarı nefsini zaptetmesine medar oldu: — Ali Şekib olmayacak olursa gazeteyi idare etmek münı-"kün olamaz. Zaten mümaşat olunmayacak bir fikre de tesadüf etmemiş idi.. can çekişerek atmak isteyen bu öldürücü şey. eniştesi gelip de Ahmed Şevki efendinin hazırladığı hesap icmalleri üzerine sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin müşareketiyle efkâr mübadelesine başlanılınca. Bugün bir vak'a o idareyi eniştemin eline geçiriyor. Matbaanın. vicdanında bir tehaşi ezasıyle hüküm süren hissin muazzip sedasını susturmağa çalıştı. Aman yarabbi! Sevmek bu muydu?. odanın yarı açık duran kapısından Saib'in mütecessis çehresi göründü. Yalnız bana ait vazifeleri başmuharrirlikle beraber kayınbiraderime bırakacağım. zannediyor. Ertesi gün matbaada. bitik. . — Ali Şekib ne olacak? dedi. iki ellerini göğsüne basarak: «Yürüyeme-yeceğim.. sevmek bu muydu?. Vehbi bey cevap vermeye hazırlanıyordu. kumlar üstünde Ölmek istiyorum» demek için bir ihtiyaç duyuyordu. şu halde bana evvelce yabncı olan matbaa ile bugün aramızda bir karabet hâsıl oluyor demektir. Ahmed Cemil eniştesine karşı hep mümaşat eder oldu. onun vazifesi benim iktidarımın fevkindedir.matbaada şu tebeddülün — ümidin tahakkuku değil — bir inkırazı olduğunu söylüyordu. MAĐ VE SĐTAH 133 ayırmıyordu. Ahmed Cemil'in birden rengi değişti. «Ali Şekib gidecek olursa ben duramam!» demek üzere atılıyordu.Gazete için o kadar muharrire ihtiyaç var mı? Ahmed Cemil saatlerden biri idare ettiği meseleyi şu dakikada tarumar etmek istedi.

şurada yalnız bulunsalardı. o körpe hayatı hissediyor.... Tâ belinde küçük küçük kırmalarla büzülerek sırtında dikişsiz bırakılmış kıvrıklar. onu gözleriyle takip etmiş olmak affedilmeyecek bir töhmet imiş gibi birden sıkılmış. Akşam rüzgârının hafif darbeleriyle çırpman ipek örtüsünün içinde Lâmia'nın çehresini bir bulut altında görüyordu. Ah.. belinden aşağıya yanlarını latif bir yuvarlaklıkla tersim ettikten sonra düşüp ayaklarının her hatvesiyle sağa sola nazenin bir raks ile sallanan etekler altında vücu-f dunun hayatını.. omuzlarından yanlarına düşen açık yenler. Lâmia başını beyaz bir tül ile örtmüş. o kadar ki saçları birbirine karışarak siyah ve kumral bir enmuzeç teşkil etseydi.. Lâmia hayret nidasiyle: — Ağabeyim. bir taş parçasının — fakat küçük. Ahmed Cemil'in uzun kumral saçlı başını o kıvırcık gür siyah saçların yanma çekseydi.> dememişti? Halbuki bu sırrı birisine tevdi etmek ihtiyacı onu âdeta hasta ediyordu.. yolun şu kenarında. ancak onların olsaydı...Gittikçe yaklaşıyorlardı. Şuracıkta bir tesadüf etmiyecek olursa bugün bir daha göremeyeceğini biliyordu. Elindeki açık kırmızı. dedi.. o kadar yalnız ki bütün bu sahra şu akşam baygınlığına şiiriyle onların.. ikisine ancak kâfi bir taş parçasının — üzerine otursaydılar. O cevabı verdikten sonra nedamet etti. o küçük kırmızı şemsiye! Ne olurdu.. — Artık dönelim. öyle ki hemen karşı karşıya gelmiş oldular. Cürm-ü nıeşhud halinde yakalananlara mahsus bir şaşırma ile Lâmia'nm orada bulunduğunu görmek.. sonra o tül şu bir çift baştan mürekkep sevgi levhasını gizleyip o küçücük kırmıza şemsiyede bu gençlik sevdasını sahranın yalnızlığından bile esirgeyerek yakuttan bir . güya çocuk iken her defa gelişinde dediği gibi: «Ne iyi ettiniz de geldiniz!» diyordu. — Daha erken zannederim. o kadar ki vücutlarının sıcaklığı imtizaç etseydi.. Bu yalana sebep ne? Ne için şuracıkta saf13 i MAĐ VE SĐYAH vet ve samimiyetle arkadaşının ellerine yapışarak: «Evet o! demindenberi onun için titrediğimi görmüyor musun. boynundan doladıktan sonra ucunu sol omuzundan arkasına atmıştı. Lâmia o beyaz tül örtüyü açsaydı. Onu selâmlıyor.. düşünmeden yalan söylemişti. bazan omuzundan başının arkasına tutarak yürüyordu. Ahmed Cemil'in yine gözleri bulanmıştı. . gözleriyle bir aşinalık gönderiyor. Şimdi Ahmed Cemil daha vazıh görünüyordu.. yanya-na. şimdi. sade şemsiyesini bazan kaldırarak. ipek kumaşın üzerinden akan râşe seyyaleleri içinde o vücudun ihtizazını görüyordu. — Şu önde gidenler Lâmia ile ustası değil mi? — Bilmem!.. büyük tac şeklinde örtseydi. Bu sırada onlar döndüler. anlamıyor musun? Ah! Bilsen onu ne kadar seviyorum!. Cevabını verdi. sonra mütebessim gözleriyle Ahmed Cemil'e baktı. mi ? Arkadaşının sualine: .. artık aralarında on adımlık bir mesafe kalmış idi. Şuracıkta.

bir müddetten beri onun bahsini etmemeğe başlamıştı. Geçtiler. eserini. şimdi sahrayı esmer bir renk yan şeffaf örtüsüne sarmış tâ ileride afakin sinesinden gecenin sükâın nefesi. Çocuk: — Baba bir şey oluyor. MAJ VE SĐYAH 135 — Ne vakit istersen! dedi. Derinden bellisiz bir inek sesine muhteriz dem tutan hafif kuş cıvıltıları arasında.. Ahmed Cemil şimdi mesut idi.. Artık Hüseyin Nazmi'yi döndürmek bile istemedi.. ufukların yarı şeffaf tüllerini titreterek uçuşmağa ^aş-lamıştı. Bir ay daha çalışsa arkadaşlarına okuyabilecek bir hale getireceğini zannediyordu. bir müddet daha yürüdüler. . en evvel Nedim'e tesadüf etti. Fakat yalnız bir an için gözlerine isabet eden bu hande güya oraya bigâneliğini anlamış da firar etmiş gibi silindi. Bu iki emel hedefi bir çift ikiz hemşire gibi hâtırasında öpüşüyordu. dedi. Bu gece Hüseyin Nazmi. Çocuk elinde bir sürahi ile merdivenden koşarak çıkıyordu.. sabahleyin kendi kendisine: «Evet. Kendisini bu gün şu Erenköy seferinden artık bahtiyarlık hissesini almış kıyas etti. kalbinde bir deste saadet çiçekleri gibi inkişaf etmiş idi. kütüphanesini yine altüst ederken bir aralık arkadaşı Ahmed Cemil'e sordu: ^— Senin «eserinin inşad resmi ne vakit icra olunacak? Ahmed Cemil artık eserin ikmalinde bu kadar t||ahhür ettiğinden utanır olmuş. Bütün hayatında sevda sekriyle mest kalmak için yalnız o nazar kifayet edecekti. Bu gece uykusunun arasında hep o eserle o hayal yaşadı. Lâmia'yı düşünürken. Gece yalnız kaldığı vakit zihninde yalnız iki şey yaşıyordu. Nedim? dedi.. eserine fikrini sevk ettikçe o siyah gözlerin: «Bitirseniz a. Bu sabah matbaaya girer girmez Ahmed Cemil. Lâmia «evet!» dedi. Eseriyle Lâmia. sonra küçük kırmızı şemsiyesini bir veda selâmı gibi savurdu. — Ne oluyorsun. Ben de dinlemek isterdim!» mânasıyle gülümsediğini görüyordu.Hüseyin Nazmi hemşiresine yalnız «eve mi?» dedi. Lâmia'nın o mütebessim nazarı. artık bitirmeliyim!» dedi. Çocuk başını çevirip Ahmed Cemili görünce korkudan. iki arkadaş döndüler. ilâve etti: — Đstersen gelecek ay. ıstıraptan perişan olmuş çehresinde bir tesliyet ibtisamı ta-yaran etti.

Karı bırakıp gitmiş. hiçbir şey işitmiyordu. Ahmed Şevki efendi dedi ki: — Nasıl öksürüyor. bir kolu sarkarak kilimin üzerine 136 MAĐ VE SĐYAH düşmüş. göğüs geçirdi: — Bilmem amma fena görüyorum. Ahmed Cemil doğru oraya girdi. güya Ahmed Cemil babasının ıstırabını giderecek bir tabip imiş gibi ondan kendisine kuvvet verecek bir cevap bekliyordu. Yazıhanesinin önünde er-bab-ı mesalîhe mahsus küçük penceresinden Ahmed Cemil'i gülerek kendisine mahsus işveli temannasiyle selâmladıktan sonra: — Sahib-i imtiyazın odasına gir! dedi. Çocuk bir türlü oradan ayrılamıyordu. hareketsia yatıyor. bir cevap alamayacağını anladıktan sonra Nedim'e döndü. ciğerleri sökecek bir öksürük işitildi. Gördüğü manzaranın mahiyetini derhal anlayamadı. refikinin sualine hacet bırakmadan bildiğini anlattı: — Ben geldiğim zaman orada uluya uluya ağlıyordu.. Ahmed Şevki efendinin yanına geldi. Raci. Ahmed Cemil Raci'nin sızmış olduğunu.zavallılığına küçücük kalbinin kan ağladığı .. Kendi kendisine: «îri Alman karısının yeni bir tahriki! Bu geceyi içmekle geçirmiş. Hüseyin Baha efendinin kanepesine yüz üstü yatmış. Ahnled Cemil şu vak'amn ne olduğunu anlıyor.Ahmed Cemil yukarıya çıktığı vakit matbaada Ahmed Şevki efendiden başka kimse yoktu. gözlerini . «Niçin telâş ediyorsun? Babanın hiçbir şeyi yok.. öyle oturdu kaldı. . Ne oluyorsun?» dedi. Nedim hâlâ yaşlı gözleriyle bakıyor. hâlâ içmekten vaz geçmiyor. Raci cevap vermiyor.. Bu sırada içeriden boğuk. dedi. Elinde bırakamadığı sürahisiyle gitti babasının karşısında bir iskemlenin kenarına ilişti... îdare memuru başını saladı. ciğerleri paralanıyor. Tekarrüp etti. şimdi sızıyor* dedi.. pek iyi anlayamadım amma ağlarken ağzından dökülen sözlerden dün akşam katanyle gittiğim anladım.. yalnız ara sıra içinden gelen bir hıçkırıkla vücudu sarsılıyordu.» dedi. Đdare memuru da küçük penceresinde onu bekliyordu. Nedim de elinde süra-hisiyle kendisini takip ediyordu. kimbilir nerelerde düşüp kalktıktan sonra sabahleyin yine içmiş. Babası ağlarken Nedim'in halini görseydin. şu gördüğü neticeden ona tekaddüm etmiş olması lâzım gelen vak'ala-n icat ediyordu.bu adamın üzerine dikti. işitiyor musun? Sen gelmeden evvel böyle saatlerce öksürdü. eğilerek: «Birader!. Biçare çocuk!. Bu da Sirkeci'de ölünceye kadar içmiş.

Şimdi Ali Şekib'e ne diyecek? Şu teşebbüse mümanaat mı edecek? Hakikatta arkadaşı fena bir iş yapmış olmuyor..em yetiştirmek istiyorum. Her gün binlerce adamları esnetmekten başka bir şeye hizmet etmeyecek altı sütun yazı yetiştirmek için kafa patlatmaktansa dükkânımın köşesinde müşteri bekleyerek biraz da başka yazıcılara kâğıt kaf. onların altından saf bir kalb çıkardıktan sonra: — Đşte bu temiz. Bugün Raci'ye her vakitten ziyade acıyor. Matbaanın aşağı katında Ali Şekib'in iri sesi işitildi. Saib ellerini uğuşturarak Ali Şekib'in bir aksi sedası gibi tekrar etti: — Kâğıtçı dükkânı.» diyecekti.... Onun gibi iştihar emelleri olmayan bir adam için dükkâncılık herhalde yazıcılıktan iyi değil midir? Esasen Ali Şekib'i pek musip bulmakla beraber bu meselede kendisine bir töhmet hissesi tefrik ediyor. siyasî baş makaleyi bitirdikten sonra sıhhate dair bir bend yazmaktan yahut iktisada ait bir meseleyi kurcalamaktan içtinap etmeyen bu adam şimdi mektep çocuMarma kurşun kalem be- . Ahmed Cemil. Ali Şekib o vakit Ahmed Cemil'e baktı: — Yazıcılıktan usandım. Dudaklarını açan geniş bir hande ile Saib'i dinliyordu. Öne de camekânlar yerleştirilerek aralarında zarif maun iki kanatlı bir kapı bırakılsın da bakınız dükkân kendisini nasıl gösterir. Küçük bir kamus gibi her şeyden behre sahibi olan. eniştesinin sebebine meslekin tebdiline lüzum gören bu adama karşı kendisi için bir mahcubiyet duyuyordu. Ali Şekib gülerek cevap verdi: — Kâğıtçı dükkânı.. Raci'yi alacak. Biraz sonra Saib'le göründüler. bu adamın nasıl bir hata ile hayatının mahvına sebep olduğunu düşündükçe derin bir merhamet hissi duyuyordu. Ali Şekib'in her vakitten ziyade neşesi vardı. bir tabibin zeki ve mütekayyit tedavisiyle onun hissiyaMAĐ VE SĐYAH 13T tını örten bütün levs agşiyesini yavaş yavaş kaldıracak. dolaplar konsun. Ahmed Şevki efendi küçük penceresinden başını uzattı: — Ne dükkânı?. Sabahları bana uğrar da birer kahve içersek sana esnaflığın meziyetlerini izalb ederim. Dudaklarının arasından «yazık!» dedi. biraz da esnaflık edeyim. Ali Şekib'in bu karan nasıl esbap ile ittihaz ettiğini anlamakta teahhur etmedi. kalbi sefalet hayatı içinde yuvarlanan oğluna götür.Aihmed Cemil zaten o hayatın şu neticeyi tevlit edeceğini pek iyi bilirdi. Arkadaşının ikide birde elinde iki üç lira ile Emniyet sandığına gittiğini de bilirdi. . Mümkün olsaydı. — Bir kere duvarlar kâğıtlarısın.

Hemen. ötede canı sıkılmış gibi duran işlemeli sedef bir kâğıt bıçağının yerini değiştireceğim. Camekâmn içinde tozlanmış bir par-ra çantasını elime alıp okşıyarak sileceğim. idare memuruna dedi ki: — Aman Ahmed Şevki efendi. Ahmed Şevki efendi taahhütlü mektubun ne için böyle takayyüde mazhar olduğunu Saib'in karşıdan parmaklarıyle para sayıyormuş gibi işaretinden anladı... Ali Şekib Ahmed Şevki efendiye döndü: — Artık benim dükkân varken başka yerden alış veriş edilmez. ne güzel şeyler olacak: Zarif billur hokkalar. ben onları çocuklarım gibi seveceğim. Gü. Gördün mü. Kazanacağım şey yine benimdir. Kendi kendisine — Keşke benim . renkli mektupluk kâğıtlar. bana bir iki güne kadar MAĐVESĐYAH 139 •eniştemden taahhütlü bir mektup gelecek. Ona mukabil benim dükkânımda. bir aralık Ahmed Cemil'e bakarak: — Hakkı var! dedi. Amma dükkâncılıkta: «Ali Şekib'in dün güzel bir makalesi vardı....138 MAÎ VE SĐYAH ğendirmeğe.» denmiyecekmiş. Sonra bir alay mini mini müşterilerimi idare edebilmek için bunalacağım. benim o süslü yazımla tutulmuş lâtif defterciklerim olacak. — işe ne vakit başlanıyor?.. değil mi? dedi. Hayatımda birinci defa olarak ciddî bir şey yapmak istiyorum.... bizim müvezziye tenbi'h etseniz de onu arasa... onlarla ufak ufak alacak hesaplar açacağım.. o bin »çeşit tuhaflıklar. Gördünüz mü saadeti?. Artık mürekkep kokusundan tiksinmeğe başladım.. — Alay mı? Hiç öyle değil. — Dükkân tutuldu bile!. Arkadaşını gülerek dinliyordu. Sahib-i imtiyazın keyifli zamanını bulacağım da bir lira koparacağım diye düşünerek bir âlet gibi yazı yazmaktan usandım! Ahmed Şevki efendi sade dinliyordu. denildiği vakit sanki ne oluyor?. hayatı? Ahmed Cemil Ali Şekib'in bu kadar neşatına karşı muhalif davranmak istemedi.. sabahleyin dükkânıma girdiğim zaman onları küçük fakat yüreğimden kopan bir tebessümle selâmlayacağım.. Ali Şekib'in birden aklına bir şey geldi.. Dükkânım dedikçe duyduğum zevki bilseniz! Bir dükkâna malik olmak!. cüzdanlar. Ali Şekib Ahmed Şevki efendinin reyini kazandıktan sonra büsbütün cesaret buldu: — öyle değil mi? Hiç olmazsa dükkânımda satacağım şeyler benim malımdır. kalemler.. resim örnekleri göstermeğe mi çalışacak?.\ lerek Ali Şekib'e: — Alay ediyorsun! dedi...

— Ben matbaanın idare tarzını büsbütün değiştirmek istiyorum. Matbaada beyhude para alanları: Şekib'leri.de böyle bir eniştem olsaydı! dedi. gazetenin başında da bir alay haşerat! O Hüseyin Baha efendinin sahib-i imtiyazlığından başka bir şeyini göremiyorum. Matbaanın şu halinden hiç de memnun değilim... Peder nasıl olmuş da bütün sermayesini bir gazetenin istifadesine feda etmiş anlamıyorum. Saib müstait. Ahmed Cemil'in gazeteyi hemen yalnızca idare etmekten ziyadece zahmet çekeceğine teessüf ediyor gibi göründü. Matbaada gazeteden başka bir şey yok.» cevabını verdi. Bu gece yemekten sonra Vehbi bey Ahmed Cemil'e mat-baya dair görüşülmek için hemen yukarıya çıkmasını rica etti. beğendiği yerde yesin. onu alırız» dedi. Vehbi bey omuzlarını silkti: — Eğer her sokakta sürünecek olanı matbaaya almak lâ-zum gelirse. Daha sonra Vehbi bey: «Bir de o sarhoşun matbaada ne işi var?. Ahmed Cemil ihtiyat ederek: «Bir kere böyle tecrübe edelim de. . bir âmir karşısında gibi münkad vazıyle dinliyordu. Ahmed Cemil henüz beş dakika içinde canını sıkmaya başlayan bu müzakerenin bir an evvel bitmesini sabırsızlıkla bekliyordu: — O biçare matbaadan çıkarılacak olursa sokaklarda sürünür. dedi.. Eniştesi fikrini büsbütün izah etti.. bir aralık lakırdısının arasında: «Eğer pek zahmet çekecekseniz bana Osman Tayyar isminde bir muharrir müracaat etti. değil mi? Saib'in takdire mazhar oluşuna Ahmed Cemil gülümseyerek yalnız: — Evet.. dedi. Bu Osman Tayyar «Mir'at-ı Şuûn» dan istiskale uğrayarak mevkiini Ahmed Cemil'e terketmiş olan adamdı. Raci'leri süpürürüz. Veîıbi bey söyledikçe hiddetleniyor. Küçük odada Vehbi bey musahabe mukaddemesi olarak Ali Şekib'in matbaadan çekilmek üzere olmasından bahsetti. ara sıra kocasına perişan bir mâna ile güya istirham ederek buMAĐ VE SĐYAH 141 140 MAĐ VE SĐYAH kan Đkbal'in yanında. sonra neticede bir istifade olursa yarı yarıya taksim. Hüseyin Baha efendi gazeteyi bana bırakır. kendisine bir aylık veririz. çalışkan bir çocuğa benziyor. siz Said'le Saib üç kişi gazeteyi pek âlâ idare edersiniz. matbaa onun. Ona beyhude aylık verip duracak mıyız?» dedi.. para babamın.. Ahmed Cemil..

Demek bütün hayatının emelleri hemen tahakkuk ediver-mek için yalnız şu iki üç yüz lira kifayet ediyor. Vehbi bey Ahmed Cemil'in önüne geldi. matbaayı ne için yalnız bir gazeteye hasretmen" ?" Kitap basamaz mıyız? Ahmed Cemil: — Matbaanın harf mevcudu kâfi değil T dedi. Halbuki kendi kendisine. para kazanmak ne demek olduğunu o zaman anlarız. Bütün bu hülyalar Ahmed Cemil'in dimağını uyuşturuyor. Ahmed Cemil Đkbal'e bakıyordu.. makineleri petrolla işletiyor. bir* kitaphane. dedi. karşısında türlü tafsilât ile icat ettiği o ümit âlemine müvazişkâr bir nazarla bakamıyordu... ikbal daha ziyade duramadı. şüphesiz o akşam biraz ziyadece kaçan Fertek düzinin neş'esiyle gülerek: — Sen de züğürt herifin birisin. çıktı. Vehbi bey şimdi tasavvurlarını izah ediyor. hattâ bir de taş makinesi ister. matbaayı büyütüyor. bir mücellithane vücude getiriyordu.. bir müddet için tatlı bir mestlik içinde sardıktan sonra birdenbire fena bir iz bırakarak geçiyordu. bütün devair evrakını iltizam ediyor. dedi. Mümkün değil eniştesinin hülyalarına iştirak edemiyor. kolu bağlı oturuyorlar.— Matbaaya gelince. liralarla oynuyor. «Para olsa matbaayı bir altın madeni haline getirmek işten bile değil!» Da'ha sonra: — ihtiyardan beş para koparmak mümkün değil ki.. Vehbi bey asıl maksud olan noktaya geldiğini göstermek isteyerek: — Tamam! dedi — Sade harf değil. o vakit matbaa hakikaten bir matbaa olur. bir sürü mürettip var. ikbal kardeşinin nazarına tesadüf etmemek için gözlerini indirmişti. bu kaba latifenin kardeşinin «zerindeki acılığına şahit olmamak için kalktı. «Bu söylenilen şeyler doğru değil mi? Ben onun dediği gibi züğürt bir herif olmasam da bugün iki yüz lirayı matbaaya atabilsem bütün bu şeyler vücude gelmeyecek mi? diyordu. Vehbi bey canını sıkan bir şeyle meşgul imiş gibi ayağa kalktı. Ne olurdu? iki üç yüz liran olaydı da matbaaya atıvereydin. matbaada şubeler açıyor. öyle mi ? . Bu akşam eniştesinin sesi kulaklarında daima tekerrür etti: — iki üç yüz lira..

Önce eniştesinin söylediklerini sadece bir musahabe gibi dinlemişti. değil mi? Ahmed Gemilin gözleri Hüseyin Baha efendinin kapaklı yüksek yazıhanesine gitti. Ali Şekib hep dükkânından bahsediyor. şimdi sizi istiyor. ona fena yahut iyi sıfatlarından birini takamamıştı.. karar verilmişti. bu adam hakkında henüz hüküm vermemiş. onu yeni maun camekânlarm. hileli para çantaları. Bir vakit ekmek bulmak için âtifetine müracaat ettiği bu adamın bugün şu matbaadan vedaını görmemek için bir bahane icat etti. renk renk mektup kâğıtları gösteriyordu. dedi. «Bak ne cici şeyler buldum. deste deste kâğıt yığınlarının. Ahmed Cemil dondu kaldı. . Vehbi beyin ilk sözü: —-işi bitirdik! oldu..Bir gün Ahmed Cemil Said'le tashihlere bakarken Saib yavaşça yanına sokuldu: — Hüseyin Baha efendi kâğıtlarını topluyor. Ali Şekib büyük keman şeklinde jelatin kaplı zarif bir takvimi göstermekle meşgul iken dükkânın kapısından Saib'in başı göründü: •—¦ Cemil bey! Deminden beri sizi arıyorum. ben teklif eder etmez kabul etti. Kendisini bir matbaanın şöyle bir odasında bir müdürlük yazıhanesinin önünde oturmuş görmek isterdi. fakat şimdi bu yazıhaneye temellük etmek fikrine karşı bir soğukluk hissediyordu. Bir aralık nahiye müdürü olan eniştesinden bahsetti: — Đmdadıma yetişmeseydi bu dükkân zor açılırdı. matbaadan çıktı. eniştesiniz geldi.. O vakit Aflı-med Cemil daima açık bir tesliyet menbaa olan arkadaşının elini sıktı. Ahmed Cemil eniştesini Hüseyin Baha efendinin henüz tahliye ettiği yazıhanenin başında buldu. tebrik etti.» diyerek arkadaşına resimli kartlar. O da zaten gazete gailesinden kurtulmak için bir fırsat gözetiyormuş. O yazıhanenin başına geçmekle bir vakit kendisine muavenet elini uzatmış' olan bir adamın hakkına taarruz etmiş olacak zannetti. tuhaf çakılar. dolapların. Ali Şekib henüz bir gün evvelden beri yerleştiği dükkânının önünde mes'ut bir haz ile tebessüm ediyordu. 142 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil de kendi eniştesini düşündü. Şu halde bu yazıhaneyi siz alırsınız. henüz yerleştirilmemiş paketlerin arasında bahtiyar gördükçe sevinç duyarak oturdu. Nereye gideceğini tâyin etmeksizin yürürken bir sesin: — Eski arkadaşlara iltifat yok mu? dediğini işitti. dedi. demek ondan sonra Hüseyin Baha efendi ile görüşülmüş..

Istiglâlden. şu ceviz yazıhanenin . Ah! ayaklarınızın altında bir irfan burkanı gibi gürleye gürleye dönen o makinelerin çelikten zemzemesiyle kulaklarınız uyuşarak. bir saat sonra bu uzun kâğıtlar birer madenî sütuna tebeddül edecek. bey'i bilvefadan. Vehbi bey şimdi gazetenin. nevakısmı ikmale gelince: Vehbi bey birden tahattur ediyormuşçasma: — Ha!. Şu dakikada bir karar verse matbaaya bir taş makinesi ilâve edebilecek. MAĐVESĐYAH 143 bunlar hakkında tam bir vukuf ile tafsilât veriyordu: «Matbaanın hasılatının ayda meselâ yirmi. rehinden bahsediyor. Vehbi beyin mantık istidlallerinin sonun yoktu. kaleminizden akıp taşan o şeyleri şuracığa halının üzerine döküvermek henüz beş dakika evvel sizin dimağınızdan doğan. dedi. Ahmed Cemil o geceden beri dimağında darbe vurmaktan hâli kalmayan para bulmak ihtimalinin tahakkuku ümidini işitince kıpkırmızı oldu.. kendisine bir meslek temin etmiş olacaktı. yanıbaşınız-da ellerinin tarakası duyulan mürettiplere gidecek. fiilen bir hak sahibi olmak ümidine karşı içi titriyordu. Đşte kayışlar birer uzun yılan gibi matbaayı . bu ümide 'husul bulamayacak nazariyle bakmakta iken işte şimdi gözünün önünde bir çare belirmişti.. O gürültüyü şimdi kulakları işitiyor. yirmi beş lira tefrik.. bunda bana müteallik hiç bip şey yok. Ahmed Cemil de bu matbaa meselesi yeni bir düşünceye silsilesi tevlit etmiş oldu. Öyle değil mi? Eve malik olmaktan ziyade bir mesleke malik olmak lâzımgelir... edilerek istikraz olunacak paranın tesviyesine tahsis olunur. sahih!. Matbaanın.Eniştesine cevap vermedi. Para tedariki için bir çare buldum amma bilmem arzu eder misin?. Bu cihet zaten geçen akşam karar altına alınmamış mıydı? Matbaaya gelince Ahmed Şevki efendi biraz tuhaf adam amma oldukça becerikli birisine benziyor.. matbaanın idare şekilleri hakkında tasavvurlarını izah ediyordu. Matbaada maddeten. daha sonra makinenin safhasına iki kanatlarını açmış bir yaprak. Vehbi bey devam etmek için bir istifsar kelimesine mun-tazırdı: — Ne yolda? dedi. Şu halde Ahmed Cemil de matbaaya kısmen mutasarrıf olarak. onun hayaliyle mestoluyordu.. Đşte muharrik bir canavar gibi homurdanmağa başlıyor. Sü-leymaniye'deki evden dem vurdu. Ahmed Cemil'in nezareti altında işin içinden çıkabilir zannolunur. kâh sürünerek uzanıp giden yazılarınız..» diyordu. bir petrol muharrikinin çarhı kayış kolanlara takılınca ayaklarının altında şu bina bir fabrikanın hayat gulgulesiyle gürleyecek.. Gazeteyi Ahmed Cemil ile Said ve Saib pek âlâ idare edebilirlerdi... mütalâalarının nihayetine şu cümleyi koydu: — Yine sen bilirsin. fikrinizin uçuşlarını takip edemeyerek garip ivicaclarla sanki ıstırabından kâh kıvranarak. yerde cihana dağılmak için muntazır serilen kâğıtlarınızı şimdi küçük bir mürettip yamağı gelip toplayacak. O zaman eniştesi paranın tedariki çaresini izah etti.başında yazı yazmak... o paranın bir ev için nemasını hapsetmekten ise şu suretle istifade vesilesi ittihaz ederek. türlü tarikler ve vasıtalar gösteriyor..

annesine. ondan ürkü-yordu. çelik dişlerin.... Demek bu rüyayı hemen şimdi hakikate tebdil edebilmek için elinde bir çare var. bir rüzgâr bütün bu 144 MAĐ VE SĐYAH irfan mahlûklarını dünyanın her tarafına atacak. kardeşine bu tasavvuru nasıl açmalı? Bundan beklenen menfaati onlara anlatabilmek için ne yapmalı? Ahmed Cemil henüz bu tereddütler içinde bir karar verebilmek için cesaret bulamamakta idi ki ertesi gün akşam üzeri eniştesi matbaaya geldiği vakit iki lâkırdı arasında: «Dün Đkbal'e ev meselesini açtım!» dedi. Zavallı babası onu terhin edilmek.» dedi.. diyor. Ahmed Cemil ancak ay^lacaklan zaman sormağa cesaret Iraldu: «îkbal ne cevap verdi?» dedi. o siyah devin karnından. ne için korkuyor?. gözlerinin içinde binlerce. abasından kayarak akarak. cihanın uçsuz.. Fakat o mini mini ev.» Evet. Đkimizin re'yine havale etti. MAĐ VE SĐYAH 145 . Ne zaman istersen eline geçecek bir sermayeyi kullanmaktan ne için korkuyorsun?. O para ile alacağın her vakit para değil midir?. daha metin bir ses — başka bir lisan ile kuvvet vermeğe çalışıyordu: «Ne için tehlike olsun?.. Parayı bir kumar masasına mı Ttoyacaksm?. Onu emellerinin bir oyuncağı gibi istimal edebilir miydi? Terhin! Bu kelimede bir soğukluk buluyor. «Onun ne hükmü var?» demek istedi..baştan aşağı sarsıyor. Ahmed Cemil'in şimdi kulaklarında makinelerin tarraka-sı... sonra: «Ben ne karışırım. bakınız. sonsuz genişliği içinde hissesine isabet eden Süleymaniye'deki o bir avuç toprağı. kanatlarını gererek. bükülerek bir alay beyaz kuşlar. Eniştesi omuzlarını silk-ti.. yüzbinlerce beyaz kâğıtların delice uçuşu hüküm sürüyordu. Đkbal'in hakkına ne salâhiyetle tasarruf «decek. Hayatında. makinenin.. Sonra yine matbaanın günlük işlerine geçti.. parça parça öteye beriye serpecek. çırpınarak uçuşuyor. bunlar sizin işte şu iki parmağınızla arasında sıkarak fikir yaratmağa mecbur ettiğiniz şakalarınızın içinden fırlamış.. beyazlıklar peyda oluyor.... onu ne sebeple tehlikeye atacak? Hülyasını dolduran makinelerin tarakası arasında zayıf Mr vicdan sadası Ahmed Cemil'i o tasavvurdan irkilmeğe davet ederken diğer bir ses — daha vazıh. oğlunun bir hevesi uğruna tehlikeye konulmak için mi bütün hayatının mesaî bahası olarak edinmişti? Haydi kendisine ait olan hisse için onu alet olarak kullansın. canlanmış şeyler. üstüvanelerin üzerinden. Bir şeyden daJha korkuyordu.

Bugünden sonra bu tasavvura ait vukuatın cereyanını idare edebilmek için Ahmed Cemil imkân bulamadı, belki tatlı bir hülyanın şu tahakkuku vasıtasını reddetmek için mukavemet sarfından kendisini alıkoyan bir sebep vardı. Eniştesi iki gün matbaaya bir yabancı ile geldi. Üç kişi, daha doğrusu Ahmed Cemil iştirak etmeyerek, ikisinin arasında güya mukarrer bir işin teferruatına dair müzakere cereyan etti, o akşam evde bahis tazelendi. Sabiha hanımla Đkbal ses çıkarmıyorlardı, hattâ oğlunun istikbalini bu tasavvurun ta-hakkukuyle kaim zanneden bir annenin sükûtunda bir tehviç emaresi bi'le farkolunuyordu. Senetler yapıldı, mahkemelere gidildi, yine o sırada işini tatil eden bir karşı matbaasının müzayedesinden bahsolundu. Şimdi Ahmed Cemil sanki bir dalganın üzerinde düşünmeğe meydan bulmayarak yuvarlanıyordu. Eniştesinin bin türlü zorlukları yenen faaliyeti bir hafta içinde Ahmed Cemil'in ayakları altına petrol muharrikiyle litografya makinesini yerleştirdi. Ahmed Cemil o gün makineler dairesinden çıkmak istemiyordu. Ahmed Şevki efendi şişkin göbeğiyle, Saib kuru kısa vucudiyle, Said yüzünü gözünü örten kırkılmış sakalıyle, enişte ve kayının şu küçük bayramına iştirak ettiler; hattâ hiç kimseye karşı kin taşımak elinden gelmeyen Ali Şekib bile bir çeyrek kadar dükkânının cam kapılarını kapayarak matbaanın makinelerini temaşaya geldi. Bu günden sonra Ahmed Cemil kendisini bahtiyar bulmağa başladı. Matbaanın idaresi hemen bütün kendisine inhisar etmiş gibiydi. Gazeteyi istediği gibi yazıyor, yazdırıyordu. Eniştesi hergün sabah akşam uğrayarak Ahmed Şevki efendiyle bir çeyrek içinde işini bitiriyor, Ahmed Cemil'in odasında kanepeye yaslanarak bir sigara tellendirdikten sonra gidiyordu. Yeni makinelerin şerefine matbaa temizlendi, harfler ve edevat ikmal ve ıslah edildi, mürettiplerle, müstahdemlere talimat verildi, matbaayı işgal edecek işler bulundu; Ahmed Cemil artık bütün vakitlerini matbaaya hasredebilmek için eniştesinin tavsiyesine uyarak derslerini hattâ yavaş yavaş muhabbet etmeğe başladığı Muzaffer beyi terketti. Akşamları evMai ve Siyah — F. 10 146 MAI VE SĐYAH de sofra başında eniştesiyle bir yeni bahis zemini tedarik edilmiş oldu, artık daima matbaadan bahsonunuyordu. Şu halde Ahmed Cemil artık tamamiyle bahtiyar idi, yalnız bir endişesi vardı: Eserini bitirmek. Onu bitirdikten sonra asıl hayatının mes'ud bir devresinin ilk saati çalmış olacaktı. Geceleri üç arkadaş sıra ile matbaada kalırlar, Ahmed Cemil eserini takip etmek için ekseriyet üzere matbaada kaldığı geceleri intihap ederdi. Hüseyin Nazmi'ye vaadettiği gibi bir ay zarfında bitirmek mümkün olamamıştı; şimdi matbaa, terkettiği derslerinden, uykusundan, yemek zamanlarından iktisat olunmuş saatlerini zaptediyordu. Eseri için her türlü yorgunluktan âzâde bir

fikre muhtaç iken ceplerinde sürüklene sürüklene yıpranmış müsveddelerini matbaada geceleri yalnızlık haşyetinin kalbinden akıttığı korku karışıklıkları içinde yazıhanesinin üzerine serince bir müddet yorgun, artık çalışmaktan âciz fikrini düşünmeye sevkedemez; çok işlemekten yorulmuş, hastalanmış başmı mariz bir çocuk gibi iki ellerinin içine alarak şişesi iyi silinmemiş lâmbanın donuk ziyası altında bulanık gözlerinin önünde sislere boğulan müsveddelerine bakarak düşünmeye, güya incimat etmiş gibi başının içinde bir taş sıkletiyle duran beyninden birşey çıkarmaya çalışırdı. Şimdi artık eserini yorulup da bitirmek isteyenlere mahsus bir ihmal ile, evvelce müşkülpesentliğinden kurtulamayan müsamahalarla dolduruyor; ona bir an evvel «son» kelimesini çektikten sonra arkadaşlarına okumak sonra da Lâmia'ya: «Đster misiniz? Bu eserin sahibini zevciniz olarak kabul etmek ister misiniz?» demek için acele ediyordu. #*# Matbaada artık her şey bir ittırat içinde cereyan ediyordu. Hattâ para bile kazanılıyor, Ahmed Cemil'in akdettiği istikraza karşılık olarak birinci taksit olmak üzere, yirmi beş lira tefrik edildikten sonra Vehbi bey kayın biraderini para düşüncesinden kurtaracak kadar merhamet ve tedbir gösteriyordu. Şimdi Ahmed Cemil ev masrafından büsbütün elini •çekmişti, enişteyle aralarında mümkün olabildiği kadar bir samimiyet teessüs ediyor, âdeta bu adam hakkında arasıra muhabbete benzer hisler duyuyordu. Artık endişe edecek bir sebep göremiyordu. Bütün emellerinin husulüne bir iki hatve kalmıştı: eseriyle, aşkı... Nihayet bir gün sabahleyin, bir zafer haberiyle «Genci-ne-i Edep» idaresine gitti, arkadaşını buldu. «Eser bitti, davete muntazırım!» dedi. O vakit iki arkadaş ziyafetin muhtelif cihetlerini düşündüler. Kimleri davet etmek lâzım geleceğini müzakere ettiler. Hüseyin Nazmi diyordu ki: — Ne lüzum var? O kadar kalabalık içinde gürültüden başka birşey hâsıl olmaz. Altı kişi yetişmiyor mu?... Đki de biz, sekiz kişi oluyoruz; işte sana güzel bir sofra, dolgun bir dinleyici grubu... Hüseyin Nazmi bir yandan arkadaşını ikna ettikçe bir cihetten de önündeki kâğıda kurşun kalemiyle bir takım isimler yazıyordu, sonra bu isimleri elediler, uzun uzun münakaşalardan sonra beş kişi için ittihat hâsıl olabildi, Hüseyin Nazmi «Altıncısı?... altıncısı?» diyordu. Ahmed Cemil: — Raci! dedi. — Raci mi? Onu ne yapacaksın? Ahmed Cemil kızardı; faka/t Raci'inin bütün betbahtlığry-îe, biçareliğiyle beraber kendi dehasının şu muzafferiyetine de şahit olması için mukavemet mülemeyen bir arzusu vardı, yalnız: — O da bulunsun! dedi. O gece Erenköyü'nde misafirler toplanıp da Hüseyin Nazmi bir aralık «Efendiler sofraya...» dediği zaman Ahmed Cemil'in kalbi bir sahnede ilk defa olarak görünen bir sanatkâr helecanım

duydu. Arkadaşıyle eserin açılış törenini yemek sonuna bırakmaya karar vermişlerdi. Hüseyin Nazmi bir açık hita-besiyle arkadaşının mesleğini, yeniliğini izah edecekti, «Evvelce izahat verilmeksizin eserinin anlaşılamayacağından emin ol!...» diyordu. «Gencine-i Edeb» Hüseyin Nazmi'nin isnrni bütün edebf-yat erbabına tanıtmış, o isme matbuat âleminde bir ehemmiyet izafe etmiş idi. Hüseyin Nazmi edebiyat-ı garbiye ile iştigal neticesi olarak şiirde yepyeni bir tarzın ihemen mucidi gibi idi; fakat edasının tazeliğinde, fikrinde ve lisanında o derece itidal ve sükûn gösterir; en büyük cür'etleri o kadar nazik ve munis bir kisve altında örter idi ki gençlerin en güzide pişva-larmdan mâdudiyeti, nazenin-i şiir dört asırlık «Haftan berduş» görmedikçe tanımak istemeyenlerin bile takdir-i şerefimden 'hisse almasına mâni olamamış idi. Ahmed Cemil bütün dehasının inkişaf kabiliyetini hapse-de ede bir an içinde iştihar perisini ayakları altına atnıak maksadına hizmet ederken, o meydana çıkmak isteyen teessüratı neşidelerini daima serbest bırakmış idi. «Gencine-i Edeb» her hafta ilk sahifesinde Hüseyin Naz-mi'nin bir manzumesiyle çıktığı için müvezzilerin bilhassa yüzlerini güldüren resaili mevkute arasında birincilik payesini bulmuş idi. Onun için bu gece Hüseyin Nazmi'nin edebî sahabeti altında Ahmed Cemil'in eserinin inşadı rasimesine davet edilenler pek muhtelif sınıflara mensup oldukları halde, Erenköyü'n-deki köşkün yemek odasında sofra etrafında içtima etmiş idiler. Üstatlardan birinin «sû besû» redifli meşhur bir gazeline söylenen yüzlerce nazirelerin içinde ferdaniyet kazanmış olmakla bir şeref kazanmış olan Đlhami efendi — kırmızıya meyyal sarı, cebinde taşıdığı bağadan küçük tarakla daima, hattâ lâkırdı arasında, tarana tarana yanaklarından gözleri okşayan bir intizam ile inen sakalıyle; galiba mevzun söz söylemeye itiyadının eseri olarak ahenkli besteli bir su'ud ve hudut ile teganni edercesine söylediği sözler refakat eden eliyle — bir genç şair için iştihar teessüsü rasimesine şeref ilâve etmekten çekinmemiş idi. Hattâ bütün dostları için velâdet ve vefat tarihleri dağıtmakla meşhur olan, bilmem hangi sene bir ceridede neşrolunan «Reb'iyye» sini «Nef'iyane» buldukları için «Nef'i-i devran» namiyle tanılan, fesini daima ensesine doğru taşımakla, pantalonunun paçalarını en kuru havalarda bile kıvırmakla me'luf Süleyman Vahdet efendiden ziyade uysallık duyguları iraesine hulule çalışan Raci'yi dinlemeğe kadar «Pe~ yam-ı Cihan» ceridesinde, Fransanın en ileri cür'et sahibi genç şairlerinden daha ziyade terakki gayreti göstermekle aklında m Al VE SĐYAH / \ ____ 149

hiffete hükmedilmiş olan Mazhar Feridun beyin kavga arayan tecavüzlerine yumuşak bir kulak kabartmaktan hali değildi. Dört sene evvel kırkaltı sahifelik bir şiir mecmuası neşredeli-den beri

sahte. füturu. sesini onların hükmüne ve kuvvetine tatbik edebilmek için uğraşmıştı. tetkik ederek okumuştu. Bir vakitler Corneille'in. Garp edebiyatıyle iştigalinde buna dair birçok mütalâalara ve intikadlara tesadüf etmiş. işte şimdi hepsi orada idiler. O vakit Ahmed Cemil sedirin üzerinde kendisini kaybetmiş. mini mini odasında bütün sevdiği şairlerin ruhunu tehziz etmişti. Ahmed Cemil'in senelerden beri intizar ettiği iştiharın işte ilk sahnesi şurada gözlerinin önüne serilmiş duruyordu. oymalı. irad ve kıraatin başka başka şeyler olduğunu. gü-^ lünç. her kelimenin kuvvetini. birisine hücum etmek istiyormuşçasma gözlerini açıyordu. matbuat âlemi münteşirleri arasında içi canfesli palto'Iarıyle. parçalamıştı. Raci «Nedir o sürh u se-fid? ah! başlıyor mu nehar?» mısraını okurken yumruklarını sıkıyor. Racine'in hâilelerini tecrübe zemini ittihaz ederek. Muallim bu parçayı bütün ruhiyle okumuştu. kitaplar taşıyan. bunları baştan başa cehren. Sarah Bernhart'ı işitsem. Sonra kendisi tecrübe edince. mensup olduğu adebiyat âleminde meçhul fikirler uyandırmıştı. Đrat san'atmda en ziyade. müfrit olmaktan korkardı. o gece zevaline karşı tazammun ettiği ye'si hüsranı ifade etmek için sesde bir sükût. kırmış. Raci başıyle. kısa boylu. bunları daha ziyade anlayacağım» derdi. Herald'a yaptırılmış potinleriyle teferrüd eden Fatin Dilâver bey de kendisine edebî bir müsamerede bulunmak fırsatını veren şu ziyafeti kaçırmamış idi. meftur ve mütehassis bir karar . biraz rengini sarartan kalbinin ufak helecanıyle. kollarıyle şiir okuyanları. işlemeli yazısıyle bütün edebî risalelere minimini güzel manzumeler yetiştiren. Bu iştigali arasında neler keşfetti: Evvelâ güzel bir eserin fena okuyan bir adam. babasının sayesinde. suratını ekşiterek hicazkâr perdelerinde gazel söyleyenler kadar gülünç bulurdu. lisanında en fena bir eser olacağını anladı. Bir kere edebiyat hocasından ders esnasında Tezer'in bir parçasını dinlemişti.Babıâli caddesinden daima telâş ve endişe ile geçen. teessüründen o şiirin musikisine mebhut kalarak güya uyumuştu. Almanca gazeteler. bir saat evvel bütün varlığını sarsan parçayı bir küme boş lâf gibi tesirden hâli bulmuştu. kendisini tanıyanlar arasında Victor Hugo lâkabıyle anılan Ha-* san Lâtif bey — hususiyle Hasan Lâtif bey — o muannid sü-kutiyle inşad rasimesine bir başka vekar ilâvesi için ziyafetken kaçmaya katlanmamış. Daha sonra bu merakı bütün okuduklarına tamim ederek ceh150 MAĐ VE SĐYAH ren inşadı bir âdet hükmüne getirmiş. Ahmed Cemil elleriyle. elini yanağına dayayarak. risaleler. başını eğilterek. bazı eserlerin gözle değil kulakla anlaşılmak için daha ziyade münasebeti bulunduğunu öğrenmiş. bütün o kaba vücudiyle bu nazik ve rakik şiirin veznini uzatarak. Sinirlerini gevşeten. bütün matbaalara uğrayarak bütün edebiyat cidallerine daima mütefekkir adamlara mahsus musîr bir sükût ile iştirak eden. kelimelerin üzerine basarak. «Ah! bir kere Mounet Sully'yi. Edebiyattan zihnini en ziyade meşgul eden şeylerden biri de inşad tarzı ve kıraat idi. dolgun vücudüyle daima koltuğunun altında Fransızca. Edebiyatta inşad ve takririn. Ahmed Cemil bir hayret nidası gibi düşmesi lâzım gelen «Nedir o sürh u sefid» . Akşamdan beri etrafında cereyan eden muhaverelere nadir kelimelerle iştirak ediyordu. O vakitten beri kelimelerin sedasına dikkat ederek okumak.den sonra «Ah! başlıyor mu nehar?» sualinin ifade ettiği bütün keselânı. kırmızı mürekkepli. bunlar zihninde tamamen yeni. bütün hazık ruhunu incitmiş. kollarıy-le. Bir de Raci'yi «Hilâl-i Seher» manzumesini okurken dinlemişti. kafiyeleri çatlatarak. o işittiği parçayı okumak için çalışınca. bir mümeyyiz heyetinin karşısına çıkmağa müheyya bir çccuk üzüntüsüyle. çiçekli resme müşabih. sanatı inşad ve irada çalışmak için birçok zaman sarfetmişti. başlamak zamanına terakkub ediyordu.

Onu müteakip bir ümit inciîâsı.. Karşısında Hasan Lâtif bey bir saatten beri devam eden sükûtunu takibe evvelkinden ziyade karar verdiğini imâ edercesine yutkundu.» cümlesiyle hatime verdi. son-fa ufak bir duraklama.» diyordu. Ah! Bu akşam şu heyetin karşısında onu her vakit okuduğu gibi okuyabilse!. biraz lakayt ve laubali durmağa çalışarak dinliyordu. Ahmed Cemil refikinin şu hitabesine tamamiyle yabancı "bir sâmi sıfatıyle biraz çekinerek. eseri anlatabildim mi? fakat eseri en iyi anlatacak olan yine kendisidir.. yavaş sesle Hha-mi efendiyi işgale çalışan Raci'nin vaziyetinden meftur olmayarak devam etti. eserin ufak bir esas ve fikir tarihini çizdikten sonra arkadaşının bu eserindeki inşa vasıtalarına intikal etti. Fatin Dilâver bey müsamerenin asıl fatihasını teşkü eden bu söz üzerine çırpındı.isterdi. Hüseyin Nazmi ayakta iki ellerini sofraya dayayarak başladı: — Arkadaşım için meziyet midir. güya küçük bir tefekkür vakfesi. onun ahengini dinlerdi. nakısa mıdır. Daha sonra büsbütün Ahmed Cemil'den bahsetti.. Hüseyin Nazmi hâlâ susmak istemeyen. Mazhar Feridun beyin tek gözlüğü eserin şu hassasına bir tazim selâmı göndermeye mecbur oluyormuş gibi hürmetle gözünden fırlarken Süleyman Vahdet efendinin eğri fesinin arkasında saliana püskülünde ufak bir infial titremesi farkolundu.. Fatin Dilâver bey bıçağını bardağa daha şiddetle vuruyor. bilmem eserin başlıca hassası yeniliği. sükûta davet ederim. tanıknamış edasıdır.. înşa vasıtaları tâbirine kaba bir lâtife ile ilhami efendiyi güldürmeye çalışan Raci'yi dinlemeyerek Hüseyin Nazmi eserin vezinlerinden. llhami efendinin kulağına eğilerek iki kahkaha arasında bir mütalâa tevdi eden Raci'ye bakarak: . Hasan Lâtif beyin daima sükût etmek kaidesine mugayir görmeyerek başladığı alkışlar arasında Ahmed Cemil!e: «Şimdi nöbet senin!» mânasıyle tebessüm etti. kelimelerinden. Artık yemek bitmiş... Bizde şiir lisanının farkolunmayarak nasıl garp mahsullerinde müteessir olmağa başladığını Đlhami efendinin müsait bakmağa çalışan gözlerinin önünde izah etti. Raci büsbütün serbest kalan çenesini Đlhami efendiye methiyeler dökmeğe hasretmiş idi ki Hüseyin Nazmi: — Arkadaşımın eserini tanıtacak bir iki söz söylemek için misafirlerimin müsaadesini talep ederim.» Sedanın bir şiir musikarı olduğuna kanaat kesbettiği için eserini yazdıkça daima açık sesle okur. mümkün olabildiği kadar görülmemiş.. «Yarın sabaha demek sohbet ey hilâl-i seher. Evvelâ şiirin garpta dört satırlık bir tarihini yaptıktan sonra en yeni nazım tarzını biraz izah etti. «Sükût!. onu yeni şiirde münferit ve mümtaz bir şahsiyet şeklinde gösterdi. Mazhar Feridun bey fevkalâde vukuatta kullandığı tek gözlüğünü sanki daha iyi dinlemek için gözüne yerleştirmeye çalıştı. Elindeki bıçağıyle bardağına vurdu. «işte bu dinleyeceğiniz eser oradan toplanmış tohumların şark güneşinde inkişaf etme çiçeklerinden müterekkip bir demettir» dedi. velhâsıl bütün maddî denebilecek cihetlerinden bahsetti. dedi. kafiyelerindeiı. daha sonra: «bilmem. bir tesliyet hatimesi.

muanber bir serinlikle.. Ahmed Cemil biraz kuvvet buldu.. müsteğni bir nüzul ile dökülüyor. arkadaşının. fakat Hüseyin Nazmi'nin dinlemeğe -vakti yoktu.. Fatin Dilâver bey tonbul vücuduyle daha zyade sokuldu. Ahmed Cemil ayağa kalktı. Artık neticeyi istidlale başlayan Mazhar Feridun ile Fa^ tin Dilâver ayağa kalktılar. Hüseyin Nazini gözleriyle: «haydi!» diyordu. elinde parmaklarının hafif bir hareket ile çevirdiği defterine nadir bir bakışla hâtırasına yardım ederek uzun kumral saçları lâmbalardan dökülen ziyalarla tutuşarak. yavaş yavaş gözlerinden bir sis kalkıyor. Şiir evvelâ bir bahar bulutu parçasından serpilen tabahhura müheyya kat-recikler gibi yavaş yavaş. elhandan geçtikçe değişiyor. yavaşça: «Bilmem hatırınıza geliyor mu? Şeyh Galip merhumun Hüsn-ü aşkında. siması vakit vakit bir teessür sisiyle örtülerek yahut bir neşve ile incilâ ederek devam ediyordu. titreyen sesiyle başladı. mebhut. eserinin şu saniha . fakat Ahmed Cemil'in sesi bazan bulutlarda serinlik ariyan şahinler gibi yükselerek. başlamadan evvel heyetin reyini istifsar ediyormuş gibi baktı. sükût arasında bu küçük hareket herkes için dikkat hükmüne geçti. Đptidalarında bu ahenk değişmesinden şaşırtan bir tesir hâsıl oluyor gibiydi. Bir aralık karsısında Mazhar Feridun bey pek taze bulduğu bir fikir için «güzel! . Sakit.. kaşlarım çatarak kulak kabarttı: Süleyman Vahdet efendiye dikkati davet eden bir işaretle baktı. kaldılar. Henüz ilk beytilerde boğazı kuruyor. gazda tıkanarak. sonra iki mısrala o parlak levhayı 'hülya arkasından koşan gençliğe tatbik edivermiş idi. hayat cidaîleriyle dolu bir gün tasvirinden sonra afaka bulutlar yağıyor. elindeki kitap kendisine büsbütün yabancı bir müşevveş metin imişçesine her kelimede şaşırmaktan korkarak sesini idare edemiyordu. okşayıcı buselerle temas ediyordu. bu muzafferiyetine. bir müddetten beri kendisini kaybeden Raci gayretini toplayarak Đllhami Efendiye bir şey söylemek arzusiyle başını çevirdi. vezinlerin tenevvürlerinden. bazan yüzercesine hafif hafif dalgalanarak. Şimdi eserin sonuna geliyordu.— Eseri. şimdi nazmın vezni muhtelif esaslardan. Ahmed Cemil eserinin başında bir bahar sabahı levhası tasvir etmiş. kâh matem yaşları şeklinde sürüklenerek. kâh bir ıstırap şehiki ile boS1ÎAH . Đlk önce dinleyenler bu vezin tebeddülünü farketmiyor gibiydiler. Süleyman Vahdet efendi Hüseyin Nazmi'ye eğildi. Ahmed Cemil artık sesini arzusuna göre idareye başlıyordu. kafiyelerin bir musiki parçalarında yer yer tekerrür eden birer münferit savt gibi mütekâmil terennümünden geçip gittikçe bu eserden sekir veren bir şiir havası tabahhur ederek küçük bir bulut şeklinde dinliyenleri sardıktan sonra yüksek bir mmtakaya yükseliyordu. Aihmed Cemil şimdi kimseyi görmüyor.» diye bir şey başladı. Ahmed Cemil iskemlesini çekti. diye bağırıyordu. sesi çıkmıyor. güya şu heyetin dimağlarına muattar. nagihan bir ümid handesiyle neşveli. „ ^ x X A ti 153". Şimdi hayatın cidal silsilesi başlıyordu. sofraya yaklaştı. Ahmed Cemil biraz müteessir. Bir zaman geldi ki hepsi bir bahar gecesinin çiçek ko-kularıyle dolu nefesi altında rüyaya benzeyen bir âleme dalmış gibiydiler. haz-zmdan. ağır ağır. fezanın derinliklerinden rüzgârlar kaldırıyordu. eseri dinleyelim. ara sıra çimenlerin üzerinden akan gece nefesleri gibi feşafişle geçerek. evvelâ ayağa kalkmaya cesaret edemeyerek küçük bir cep defterine tebyiz ettiği eseri sofranın üzerine koydu. sesine bir ifade kabiliyeti geliyordu.> dedi. sonra bir aralık Đlhami efendi eğilerek. Ahmed Cemil'e sarılacak zannolunurdu. arasıra bir dereciğin şırıl-tısiyle rüyalı.

. Hasan Lâtif.. Ahmed Cemil şimdi siyah gecesinin levhasını tasvir ederek semaları şimşekleri tutuşturmakta.uluvviyetine karşı kendisini zaptedemiyor. güya kapının bir kanadı yavaşça.. Ahmed Cemil o beyaz gölgeyi bir daha görmedi. çırpınışları bir enin ile zulmetlere büründü. Şimdi kapıda hiçbir hareket yoktu.» nakaratını dinletiyor. Hüseyin Nazmi bir müddet arkadaşının dehasından taşan şiir ateşinin buharı gibi yemek odasının havasında dalgalanan mubahase parçalarını serbest bıraktı. Nagihan gözü bir noktaya teveccüh etti: tâ ötede odanın kapısına. Oraya daha ziyade bakamadı. Bu fasılanın arasından gözleri beyaz bir gölge farkeder gibi oldu. küçük bir fasıla bırakarak açılıyordu. O vakit bütün vücudu titredi: Lâmia. şimdi sesi karar perdesini arı-yarak pest sadalarla dolaşıyordu. Süleyman Vahdet efendi de bir takrip Fatin Dilâver beye.. sanki o da tebriklere iştirak etmişti. henüz bir çocuğa benzeyen bu tombul güzel gence sokularak o aralık bilinemez nasıl bir ' münasebetle hatırına gelen bir farsça beyti tefsirle anlatmaya MAĐ VE SĐYAH 155 . Fatin Dilâver. Otururken kapı -evvelkinden daha ziyade açılıyor gibi olmuş.. bayrama sevinen çocuklar gisi gürültü ediyorlardı. Nihayet bütün bahar sabahının şaşaası. bulutlan yıldırımlarla parçalamakta iken. sonra «Arzu ederseniz bahçeye çıkalım. Hasan Lâtif bey saatlerden beri devam eden mütefekkir sükûtunun zübbesi olmak üzere Hüseyin Nazmi'ye uzun uzun fasılalarla: «Yaman eser!. yanına sokuluyorlar. şimdiye kadar kendisini dinleyenlerin üzerinde hâsıl ettiği tesiri ufak bir inşad saka-tiyle izale etmekten korktu. ^^Y-»_> Nef'i-i devran şimdi — demin Hüseyin Nazmi'ye başladığı — cümleyi bitirmek için yaklaşmış. Racı'nin yavaşça: «bu yolda şeyleri anlamak için galiba frenkçe bilmek lâzım imiş!» mütalâasıyle başlayan nutkunun arasına karışmış idi.. titriyor. Fakat artık kulaklarını dolduran medhiyelerden ziyade kalbinde o beyaz gölgenin biraz evvel şu kapının arkasında mevcudiyetinden gelen cavidanî bir haz vardı. artık eserin sonuna ancak bir sahif e kalmış idi. fırsat bulabildikçe kapıya bakıyordu... Gözlerini çevirdi.'. sofranın üzerinde kalan defterini karıştırıyorlar. Şimdi Hüseyin Nazmi. o günlerin ve gecelerin didinişleri. sallanıyor. sevincinden ağlamak isteyerek ona sarılmak için bitirmesine tekarrüp ediyordu. demek Lâ-mia deminden beri orada şiirinin şu zaferi karşısında idi. Yaman eser!. rikkatinden.. Đlhami efendi tebriklere iştirak etmeyi zarafete mugayir addederek Ahmed Cemil'e deminden beri zihninde tasarladığı bir beyti sarfetmek için ikisinin arasından kurtulmaya çalışıyordu Ahmed Cemil gülerek medihlere karşı nefsini silmeğe çalışıyor.» dedi. Şimdiye kadar onu düşünmemiş. Ahmed Cemil'in etrafını almışlar. Mazhar Feridun. bellisiz. Şimdi Mazihar Feridun bey Đlhami efendiye Ahmed Cemil'in eserinden bahsediyor. ellerini sıkıyorlar.. orada bulunabileceğine ihtimal vermeyerek fikrini yalnız eserine hasretmiş idi.

acaba?. -iSBq ua>fc5 §B} Jiq apuı5>ı o 'uiuuepfBi[i3â ubuea* 9[§a}B o ipttrig fnpnXn rjappmu Jiq fifiaq 'npjOA"i[Bp îfipjJB Jig • -iSbp iqr.. Ra-cinin sorusundan «Eniştene beni koğdurtuyor imişsin. olanca ciddiyetiyle: «Yanılıyorsun. ben seni muhafaza ediyorum. yalnız kaldıklarını görünce tekarrüp etti.çalışıyor. Benim için kin taşımağa mutlaka ihtiyaç mı hissediyor?. acaba sebebini anlayabilir miyim? dedi. Şimdi Ahmed Cemil odada büsbütün yalnız kalmıştı. biraz nefsine cebr ile deminden beri sarfına lüzum görmediği bir takdir kelimesini fedaya karar verdi: — Eseriniz umumiyet üzere fena değil. Hattâ yine Saib'in alay ederek ilâve ettiği bir mütalâa olmak üzere Raci'nin artık ciğerlerini yırtan öksürüğü bu maşukalardan hiç birinin yanında rağbet bulmasına imkân bırakmıyormuş. /^Sflt»^ Alman karısının azimetinîi™Oonra Raci büsbütün düşmüştü. seni kovmak istiyorlar da.» dedi. tutuklukla. Ahmed Cemil eniştesinin Raci'yi süpürülecek haşerat arasında saydığını pek iyi tahattur ediyordu. fakat Raci durmadı. bu akşam bahtiyarlığına Raci bir katre zehir akıtmıştı..» mânasını duyar gibi oldu. isi». Yemek odasından çıkmaya başladılar. Kendi kendisine: «Bu adam bana adavet etmek için nasıl sebepler buluyor. bir şey anlamaksızın dinleyen muhatabından ara sıra alevli nazarlarla cevaba intizar ediyordu. acı bir tebessümle: «Ben seni bilirim!» dernek istiyordu. Raci kendisine kin ve gayz ile dolu bir nazarla bakıyordu. Müstahak olmadığı bu serzenişe velev haksız ve bellisiz bir şekilde mâruz olmaktan kızardı: — Öyle bir şeyden kat'iyyen haberim yok! dedi.. dedi.. Ahmed Cemil bu mânayı pek iyi anladı. Ahmed Cemil'le en sona kaldı. Hemen şu anda onun ellerini tutmak. sonra bu esas üzerine muhaverenin uzamasından kaçınarak bahsi değiştirdi: — Enişteniz bu aydan sonra bana aylık vermeyecekmiş.n^ BA*Burranuj Jiq §rq}Tua rpxxir§ n j i§jbj[ BxjB -unug uruBpo ] •npjof^ . Bu adam hakkında merhametten başka bir şey hissetmemiş iken onun bu derece adavetine hedef oluşundan azîm bir yeis duydu. Raci. Saib'in rivayetine nazaran maşukasının hâtırasını unutmağa her hafta yini bir maşuka tedarikiyle çare bulmağa çalışırmış. Bana ne için öyle husumetle bakıyorsun? Seni kendime düşman etmek için ne yaptım? diyecekti.§ SnwxoAud apuiSi uiui§Bq toBunp' joa'tuba' jjg snrain. Fakat o kararın henüz tatbik mevkiine konulduğuna vâkıf değildi.

aiq ui&Bp Xaq jsabjiq u ui5i ubjo §vmuA a^rrazBjM -auiBJ[ a^ipuaja t uos uniisBqiJB^ ipj {A uiAains joXipa 3{bj:ı^§ı 9[^i -njfns Jii[3{aj9^ntu daq ^aq ji^Bq ubsbjj aA*asBqBqnui jrq n[n -irixnS §iuiBi§Bq Bpuis-BjrB unpua^j JBqzBjc ajt pBy ipuiiğ •"i^iirö aXaaqsq 'ipjapuoS isasnq siaA* aiq BursBpo ^aiua^ uapziiqep aaAAaunui ıjbA o a[^u9S 9[i UBJSnjj -npjoXiiiBq aiAuBZBU ıŞa§tut§ ^auuio Jiq B^înzjB ubjo ¦epXad apujqiBJi iaAAa 9Aubs aiq o ipun§ 'tpiaS psaif arq utjzb ppaq a[.ajBsao o apuiSi ub aia 'rpjBJfiS UBpunranj-B[a. ubd anp-Bq nq 5.q 'npaoAp 'raipuaja ubutv -issaqa^nur iuistpu9J[ bıjıab. uiUB^nj aiq imsipuajf i^ubs sas aiq U9[a5 uapaSqBq ' po qaraa^ [traao paurqv "'isaituBq lajBsao ^nS 7P ifaucfpp 'ifaaaXua i^aAAauBia bou^o airanjp jrq ısı [p9[^ps 3{ajapaqAB3{ iurs^ua }t ugquapaapuas un^nq 'jfaraap «•••raiXaip BpumB u uiziuuBi§i2{Bq 'BpsjnS 'ui^BJig "¦iiar ipauup^assrqi azrs q JfBqBq Jiq §ıuuxS tıapzıuajaouad 'jBA"Bq aiq aiuqa jnp BziiiBA'ru &a§ Jiq 'nzntmfnpio §9 Jiq juriBp •BpiuB^piq bui .bA ipjrJS ua5i bduıi[ıo jfi apui§iuqB§ Jin5n>[ jizbu avt 3{bjb{i3 imsapBBsnra uiuuv 9£)9§ nH § paraqy r ip #** sup Jiq jjrjaq mraa[a.u (3{BUD[is rurzBjfoq tJ{ tppS UBUtBZ Jig ' -rs boub[o uiuBSUt p[ uba i§iJ{Bq arq Bauos [ aIaH 'j[o aanszBS ub^buıbıısbıub iŞip9[Aps ur5i f iznp Jiq BUBq 'ratpiBung ¦unıâturaurça jnpBEfa.

2 iuiit§B ipuii§ unuo 'iîSiu^iS bAbjo 'i^djas ıiıubs 9uiqiiB3t BpB^BUB^ jaAA9imui nzjB nq ap Jtq 'npAnp nzje Jiq JiaoaAatua^ıpa ^auiQA"Bîinui 'pip ^ pq 9ounun§np § 'nunpnoriA BpBJO ımuo "ipi §ıuı5biı bAbjo tu^a boı^ı "BuisBpo ^aragA ub^bî[ §oq o ıi[ npjoÂipauirez q\Aq -npjoAij^i^ U9izip in iprats 1111193 pauiqy '1W93IJ'BJ iınŞi^SaS diutiîs -9UIUTIS uguiaq irepımiBÂ" uıuaSioS ZBXaq ap 'BqfB^qB^ Jiq -qnui 3a ilBjn TRBA o iipjiA95 luiJapzpg jjgja^araapa^d'Bz iuts -ipuaq 'n^î^î ismiSiq Sbuıııiı Jiq i&Bja^mii uapuuaA Jiq BuisidB3{ aSqBq utzixqap ua^jaSaf) "ipi zijqap jiq JBp § jiAua^ aSjijBtf an iipuBJ{ Jiq ubSbs ba'iz jiq ^nuop nzndJB.num§npun§np vzis aaq tmuo 'ut5: ^¦bukb^ Tjasa S UIUI9p O iraTUOAlA9S JBpBil 9U tuisdsaq '^.TU dxjas uç5i -Hip -ip uiuu9[zip unuo -sjnX 'joXiji ĐRV 'ÎP3^SÎ -ui5i -8§ ^g ııva.31 njznq iSBjng -p^a qnoo9Aa^ BAid'Biı ub^ı5> a -azn îiaui^g JiBqi^i buijb^ibpbiIjb 'ı^jııS UBputsBpo ¦i^9jjb ai^pajjBS un^tiq uiut§ajn^ nuo 'np -jb5 aqapS issiq ^auiBqjaui 'npjns -b^ı^bp Jtq ijboub nq •n^snuiAip Aa§ Jiq jazuaq auiii Bpui^^Bq unuo -iq ziuiba" raisipuaî[ dipa^ja^ lutsBpo ^9uiaA iob^j goaS ng Jiq p nunrannq snAaui Jiq uapa JBqi^ui '^ajaSi Jiqsz I5{tIBS '§BAByÇ Đ'BAB^ BJUOS UBpB^Bq Jiq lOB •ipjapa ^ raiSipap «•"ranjoAn.9Aa -np ııbo apmq Aa§ Jiq uaptq. nŞap 'znunsjoXinq lucifipzBA m5r utzıuıjbıîıbAb uızts nuo .-nq.jgS Buaj butuib uiarang» :uiutpuaja paurqy bjuos "ipjap «i jba ıubuı 9U .

düşünmeden elini yan cebine götürdü. Fatin Dilâver bey tombalak vücuduyle yatağından atladı. Silkinerek uyandı. . çıktılar... dedi. Ahmed Cemil güya o yakıcı sevda busesiyle ciğerlerini tutuşturan bir şarap içmiş gibi yüreği yanarak kalktı: arkadaşlarını uyandırmaktan ihtiraz ile yavaş yavaş basarak gürültü etmeyerek yıkandı. yemek odasına kadar inmek lâzım geldi.. snuiBu ui5i uiBpB n§» :au -isipuai{ TP«9il 'JKi-injnq iqtBi[ aö^^iıSı ^raiaiA'B ^ «Jiuiuia 'bs pauiqy nm üzerine birşey dökülüyor.. — Defterimi acaba sofranın üzerinde mi bıraktım? Sizin uşak edebiyat meraklısı ise. Ahmed Cemil gitmek için acele ediyordu.. Ahmed Cemil herşeyden evvel defterinin bulunmasını istiyordu. Defterim nerede?. massediyordu.. Henüz sabah olmuş.. Hüseyin Nazmi'ye kalkmak. Bir aşk cinnetiyle tutuşmuş bir ağız uzanıyor.. — işte defterin! bereket versin ki uşak meraklı değil. arkadaşının. Hüseyin Nazmi uyanmış.. telâşını farketti: — Ne oluyorsun. oda içinde muhte-riz bir yürüyüşle gezinişini gülerek yatağından mahmur gözleriyle seyrediyordu. uzun ve yakan bir buse ile dudaklarını çekiyor.. bir siyah tufan boşanıyordu. «Đyi uyumuşuz!» dedi.. dukdaklarını arıyor. Fatm Dılaver beyi fĐrine iştirak ettirdi.auisaui^g sisg^ uapiu -q/L bjuos UBpunq lut^-BABq SBAipzi ^ns9iu ugjns un§ Saquo -ub aputiunjuiQ 'ji^iiaoapa jb i§iui5aS un^nq uipBJi 'BsuBdBJf auijajzip uıuisubjı as^iS ipunğ znuaq iubutbz ^apAB Buq-eABq. güneş henüz pancurlarm arasından sızarak tatlı bir rüya ile gülümseyen Hüseyin Nazminin yatağı kenarında tebessüme başlamıştı.. Sonra bu dalganın içinden bir çehre belirdi. giyindi.. Cemil? dedi. «Defterim?. Ceketini giyiyordu.» dedi. arkadaşlarını sabah uykusundan Sikleri kadar istifadede serbest bırakarak Huseym Nazminin elini sıktılar.

14 Sabiha hanım, hem bahtiyar, gülüyor hem, sedire basr-nı dayayarak elleriyle midesine basan ikbali gösterip henüz MAÎ VE SĐYAH 15S>

bir şey anlamayan Atfımed Cemil'e: «Rahatsız kızcağız, bütün gün kıvrandı.» diyordu. Ahmed Cemil anladı, fakat garip bir his bu vak'adan memnuniyete bedel bir üzüntü uyandırdı. Eniştesi hakkında duyup susturmağa muvaffak olamadığı nefretin bu dakikada hiddet sesi her zamankinden daha vazıh, daha kavi işitildi. O adamın kanının şimdi kardeşimin damarlarında cereyana başladığına delâlet eden bu hâdise güya nazarında onu telvis eden vir vak'a hükmüne geçti. Zavallı ana! O bu histen kimbilir ne kadar uzaktı! Büyük anne olmak lezzetine karşı bütün vekarı çocukta bir meserrete inkılâp etmişti; şimdi oğluna bakıyor, onun da şu küçük aile bayramına iştirakini arzu ediyordu. Ahmed Cemil o neşata acı bir tesir ilâve etmekten içtinap etti. . ikbal şimdi başını kaldırmış, gülerek Ahmed Cemil'e bakıyordu. Ahmed Cemil kalben «Çocuk!... bahtiyar değil, bundan eminim, Ihiç olmazsa mes'ut bir zevce olmadığını bir anne /• olmak saadetiyîe unutacak!» diyordu. Ahmed Cemil bugün matbaadan erken kaçmış, bir an evvel odasında yalnız kalarak biraz kalbini dinlemek 13in tehalük göstermişti. Odasına çıkınca cebinden defterini çıkardı, yazıhanesinin üzerine koydu. Dün akşamki muvaffakiyetinden sonra onu bir daha karıştırmak istiyordu. Odasında âdeti; ceketini, yeleğini, yakalığını çıkararak, fesini atarak küçük bahçeye nazır mini mini penceresinin yanında oturmak, yarısı görünen bir minareyi, komşu evlerin kiremitlerini, biraz ötede iki yüksek duvar arasındaki kesik bir levha şeklinde duran semayı seyretmek idi. Bu akşam oraya oturup da eline defterini alınca bir müddet onu açamadı, kalbi beyaz gölgenin hayaliyle dolu idi. Şimdi onu düşünmek istiyordu, gözlerini kapadı, o sabahki rüya-' yi hayalinde bir daha yaşamak istedi, yüzünü örten o siyah dalgayı, o müphem simayı bir daha gördü, ciğerlerini yakan bir busenin cangüzarın neşeleri dudaklarında bir daha titredi. "O benim olmayacak olursa ölürüm" diyordu... Şimdi şu şiir defterini her vakitten ziyade seviyor, onu Lâ-otfa'nm dinlemiş olması kıymetini bir kat daha artırıyordu. Zaten daima hâtırasında bir arada olan Eseriyle Lâmia artık T.ÜU MAI Vtü Bl I AB

daha samimî, daha kavi bir münasebetle yekdiğerine bağlanmış gibiydi. Gözlerinin ucuyle sahifeleri süzerek yaprakları çevirmeğe başladı. Kendi kendisine: "Acaba şurasını okurken orada mı idi?" diyordu. Çevirdi, çevirdi, artık son sahifeye gelmişti, defteri büsbütün kapıyordu, birden gözlerine bir yabancı, yazı ilişti. Tâ son sahifenin altına bir çocuk yazısı gibi henüz takarrür etmemiş, henüz tam bir şekil almamış bir yazı... Yalnız şu kadar: «Tebrik ederim». Daha sonra beş sıfır. Şimdi anlıyordu, demek o bahçe kapısının yanında gidip onun ayaklarına atılmak isterken o, yemek odasında sofranın üzerinde kalan bu defterciğe koşmuş, görülmekten korkarak titriye titriye şu iki kelimeyi oraya yazıvermişti. Demek o sırada her türlü tehlikeyi göze alarak gidip ona; «Seni seviyorum. Müsaade eder misin? Seni sevebilir miyim?» deseydi, ondan: «Đşte bakın, ben de sizi düşünüyorum» cevabını alacaktı. Bu iki kelime Ahmed Cemil'e Lâmia'nm bütün hissiyatının şerhi kadar tafsilât ile zengin, aşk zemzemesiyle müte-rennim geldi. O da kendisini seviyor... Bundan emindi; işte yalnız şu iki kelime, Lâmia'nın tâ çocukluktan beri katre katre birikerek, tazyike lüzum görülmeyerek bir aralık taşıveren sevdasının iki açık nişanesi değil miydi? Gözlerini o çocuk yazısından ayıramıyor, onların arasında Lâmia'yı görmeğe çalışıyordu. Zihnen o dehlizdeki tesadüfüten sonra beyaz gölgeyi takip ediyor, yemek odasına götürüyordu. Beyaz gölge bir tehlikeden kaçıyormuşçasma kapıyı kapayarak oraya iltica ediyor, sonra o defter gözüne ilişiyor. Beyaz gölgenin küçücük bir kalbi var ki bu defteri görünce çırpmıyor. O defter, demin onun okuduğu defter... O vakit defter ufak bir helecan ile almıyor; yavaş yavaş ötesine berisine göz gezdirilerek süzülüyor, birdenbire bir arzu duyuluyor. Demin herkes onu tebrik etmemiş miydi? O da tebrik edecek. Ne için etmesin? Ne için ondan iki sözü esirgesin?... Ah! Bir kurşun kalemi olsa! Etrafa göz gezdiriyor; pencerelerden, aynadan, lambadan bütün bu eşyadan istimdad ediyor: «Ah: bir kurşun kalemi, bana bir dakika için ödünç verecek bir kurşun kaleminiz yok mu?» deniyor, sonra... Ahmed Cemil'in hayal kuvveti burada tevakkuf ediyordu; o kurşun kaleminin nereden geldiğini tayin edemiyor, orasını sıfırlarla geçiyordu... Ah! Bu sıfırlar, şu iki kelimenin altındaki sıfırları gördükten sonra onlarda MAĐVESĐYAH 161

azîm bir mâna serveti buluyordu. Bu sıfırlar, bunlar Lâmia nın demek olacak?... Şimdi, gözleriyle o yazıları o sıfırları, bütün ifade ettikleri mânalarla öpüyor, okşuyordu... Hafifçe gözleri süzülerek, tâ ötede gayrı mahsus bir rüzgârla yosunlu kiremetilerin, eski pervazları sallanan çatıların, perdeleri arkasında titrek ziyalar belirmeğe başlayan komşu pencerelerinin üzerine döküle döküle tekasüf eden zulmet dalgası arasında titriyor, canlanıyor, gülüyor gibi gördüğü bu yazılara imtisas ederek, akşamın ratıp nefesinden tereşşuh eden bir melal keselânı içinde kaybolarak dalmış idi ki birden odanın dışarısında birşey sofayı sarstı. Ahmed Cemil bu uyuşukluğun içinden güya bir rüyadan uyanırcasma yerinden fırladı, odasının kapısını açtı. O vakit gördüğü şeyi pek iyi anlayamadı, eniştesini öteki odaya telâşla giriyor gördü. Şimdi merdiven başında yalnız Seher vardı; sofanın yarı zulmeti arasında kızın gözlerinde bir ateş, çehresinde bir dargınlık görüyorum zannetti. — Ne oldu Seher?... dedi. Kız birşey söylemek istiyormuş gibi yutkundu, sonra cesaret edemedi, merdivenden aşağı indi. Ne oluyor, yine ne oluyor? Ahmed Cemil güya bu küçük evin havasında uçuşan bir musibet kokusunu hissediyordu. Ik-bal'in her vakit örtülü çehresi, evin içinde silinmeğe müheyya bir heyula şeklinde dolaşan hazin heyeti; daima ağlamak fakat birşey söylememek için azmetmiş gibi

donuk, elîm, fakat hakikati nissettirmemekte musir duran gözleri; sonra bu hüznü etrafında o muammanın yegâne vâkıfı imişçesine âdeta hayvani bir merbutiyetle dargın çehresi, kızgın gözleriyle dolaşan Seher... bunu pek iyi farkediyordu. Bir müddetten beri — iki kelimeyi yekdiğerine raptedecek kadar tefekkür iktidarına malik olmayan — bu kaba köylü kızında ikbal için cinnete benzer bir meclûbiyet, derin bir merhamet keşfediyordu. Denebilirdi ki evin içinde yalnız bu ahmak kız bir hayvanı cezm ile Đkbal'in sırrını anlatmakta herkese tekaddüm etmişti. ,Seher'in "Küçük hanım" deyişleri vardı ki ağlamağa benzerdi, Đkbal'e öyle bakışları vardı ki: "Senin bedbahtlığını yalnız ben biliyorum, sana yalnız ben acıyorum." demek isterdi. Daima onun etrafında dolaşmak için sebepler bulur, mutMai ve Siyah — F. 11 baktan çıkınca vakitini küçük hanımın eteği dibinde çorap örmeğe hasrederdi. Lâkin şu küçük vak'a, şu demin odasının dışarısından sofayı sarsan şey... Kimbilir eniştesinin geçerken bir yere çarpmış olması yahut Şener'in inerken düşmesi, velhasıl bir hiç ne için fikrini birden Đkbal'e sevketmiş, jıe için kalbinde "bu hiçin hemşirene büyük bir taallûku var." diyen bir ses uyandırmıştı? Ahmed Cemil birden, aklından bir şimşek gibi geçen bir fikir için: — Ah... dedi, sonra o fikirden o kadar ürktü ki mahiyetini bulmamak, künhünü anlamamak için nefsine cebretti. Fakat şimdi o fikir silinmiyor, bir nafiz zehir gibi silindikçe daha derinlere giriyor; sokulacak, yakacak mesamat arıyordu. Đkbal'in bütün hissiyat sırrını bir sözle icmal etti: "Sevilmediği ilcin bedbaht" dedi. Daha sonra bir mühlik marazı vaktinde farketmiyen bir tabib gibi bu 'hakikati keşifte bu derece geç kaldığı için kendisine bir müttehim, nazariyle baktı. "Đkbal sevilmiyor, bundan şimdi eminim, kardeşim gözümün önünde her dakika bir ölüm geçiriyor, her dakika ciğerlerinden zehir akıyor... Ah! O bir dakika evvel ağlamış gibi nemli, bir istimdad nazariyle bakan gözler, şimdi onları anlıyorum. Halbuki ben bunu keşfedebilmek için bir sene kaybettim." diyordu. O vakte kadar yalnız kendisini düşünmüş; matbaasını, eserini... — ilâveye cesaret edemiyordu, fakat hakikat öyle değil mi? — Lâmia'yı düşünmüştü. Kardeşini, gözünün önünde canlı fakat sakit bir facia gibi "Anlamıyorsunuz, yazık!..." serzenişiyle duran o biçareyi anlamamış, anlamak için birşey yapmamıştı. Şimdi kendisini affetmiyor. Bir ihata neticesiyle bir musibet ika edenlere mahsus bir vicdan azabıyle duramıyordu... Kapısını sürmeledi, küçücük odasında geziyor; bazan ka-ranlıkjyj, yazıhanesinin başında durarak, bazan küçük penceresinden gecenin esrarla dolu karanlığım istintak ederek düşünüyor, şimdi bir hiçten istidlal ettiği bu neticeyi izah edecek geçmiş vak'aları ve emareleri tahattura çalışıyordu. Bazan birden, hiç intizar olunmayan bir zamanda zihine çarpıvemiş hakikatler vardır ki senelerden beri katre katre muhtelif zamanlarda döküle döküle birikmiş emarelerin; küçük küçük, başlı başlarına mânâsız nişanelerin birdenbire do-ğüveren neticesidir. Bir hiç, fikirden geçen bir rüzgâr, mâMAĐVESĐYAH 163

nasız emareleri, nişaneleri açıverir; bunlar, aralarından mani cidarlar kalkıvermiş zerreler gibi yekdiğerine iltihak eder, birbirini bulur, onlardan bir küme teşekkül eder ki inkârı mümkün

Birden Đkbal'i gidip odasında bulmak. «Ne oluyorsun Đkbal?. Sualler birbirini takip ederek ağzından dökülüyordu. 164 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil kardeşinin şüphesiz saklamak istediği şu ma'hrem manzaranın üzerine varmış olmayı şimdi zarafetten hâli buluyor. avdet edecekti. kalkmaya cesaret edemeyerek duruyordu. Şimdi îkbal minderde doğrulmuş. eniştesi çıktı." demek için şedit bir arzu duydu. Şimdi Ahmed Cemil'in zihninde o deliller toplanıyor. birikiyor. kapaklarının kenarında koşuşan seri râşecikler arasında yaşlar sıcak. söyle bakayım. o vakit iki kardeş arasında. geldiğini işittirmekten sakınıyordu. Ağlıyor muydu?. Şimdiye kadar niçin söylemedin?. ikbal'i. Bu aralık kapısına vuruldu. sofraya gelmeyeceğim!" dedi. Fikrinin şu izdihamı arasında sofraya oturmak. Bu elleri ıslatıyordu. orada karyolanın yanındaki mindere yüzü koyun Irapanmış. söyle bakalım! ne oluyorsun?» dedi.. fikrinde sarsılmaz bir burhan sütunu şeklinde yükseliyordu." diye mırıldanmış olması. Niçin bana söylemiyorsun. Bir saniye dalha . yüzlerce. boğazında lakırdı söylemesine zahmet veren bir tıkanıklıkla. Yalan söyledi: "Ben akşamüstü yedim. "ikbal yemeğe inebilecek bir hailde değil. ikisinin birleşmiş ellerine düşüyor. uzun örgülü saçları bir kolunun üzerinden kayarak aşağıya sarkmış gördü. şimdi Ahmed cemil yanındaki odada bir mırıltı işitiyordu.... Đkbal'in gözleri kapandı. tahaddüsleri zamanlarında mânâsız zan-nolunan bu küçük şeyler bütün îkbal'le Seher arasında inkısam eden bu hâtıralar şimdi birikiyor. Seher cevap vermeden çekildi.olmayan bir hakikat hükmünü alır. Seher yemeğe çağırıyordu. zaten midesinden muztaripti" dedi." dedi. şimdi Ahmed Cemil ilerleyemiyordu. hemşiresini olduğu gibi görmek için. "Kardeşim. bir gün Seher'in Vehbi beye şemsiyesini vermekten imtina ederek: "Oradan alıversin. birinde şu elim perişan hali göstermiş olmaktan mahcup. kendisinden saklanmak istenen birşeyi gidip zorla meydana çıkarmış olmakta bir kabalık duyuyordu.. artık anlıyorum. birbirine sokularak güya birer âşinâ selâmıyle buluşuyorlardı. Fakat bu suallerin cevabı yalnız o elleri . zannederim. kardeşim. mütecessis adamlar gibi gürültü etmekten sakınarak birşey işitmeğe çalıştı.. O vakit Ahmed Cemil ağlamayarak. ikbal'in bir sabah herkesten evvel aşağıki odada bulunmuş olması. şimdi tam bir teslimiyetle kendisini terkeden ellerini tuttu: «Đkbal. acı. binlerce hatırına gelen bu vak'alar. Rahat değil misin. hemen dizinin dibine... bana hepsini söyle. Yanındaki odanın kapısı açıldı. düşüncesine yabancı kalan bir musahabeye iştirak etmek. Đkbal'i tesliye değil istintak etmek istedi. sanki feryat ile dolu. hususiyle o adamın artık şimdi nefrete haklı bir selâhiyet bulduğu o adamın karşısında sahte bir vaziyetle oturmak için kuvveti yoktu. fakat orada vücudunu birşey Ik-bal'e hissettirdi. Silkinerek başını kaldırdı... Ayaklarının ucuna basarak çıktı. ötekinde görmekten müteal-lim bir nazar teati olundu. Ahmed Cemil kardeşinin yanına kadar gitti. kilimin üzerine oturdu. Đkbal gelin olalıdan beri onlara tahsis olunan odanın kapısına bile dokunmaktan ihtiraz etmişti.. sonra dikkat etti. iri yaşlar. Ahmed Cemil yere. Ahmed Cemil bu anda kendisinde yemek için iktidar bulmadı. bir ıstırabın mı var?. Şimdi eniştesinin yavaş yavaş merdivenleri indiğini duydu. mütevali bir sukut ile uzun kumral kirpiklerinin ucundan süzülerek. oraya kadar gitti.. kapı hiçbir ses çıkarmaksızm açıldı. "ikbal odada kaldı... Yavaşça kapıyı itti.» diyor. birer kat-re zehir ile dolu gibi ağır.

— Tabiî değil mi? — Yok.. sıcak. dedi. ağabey.. Evvelâ Ahmed Cemil'de bir hiddet feveranı hâsıl olmuştu. şimdi çehresi gevşemiş. odasında geziyor. gözlerine bir endişe gölgesi düşmüştü.. şimdi gelir. Kapıyı tekrar kapadı.» dedi. «niçin yemeğe gelmedin?» dedi. mumunu yaktı. bu hakikate karşı çaresizlikten azîm bir fütur ile şuraya oturmak. Kardeşini bu bedbahtlıktan kurtarMAĐ VE SĐYAH 165 mak için bütün vasıtalara. «şimdi gelir.. ikbal güya korkunç bir ma'hlûktan bahsediyormuşçasına kapıya bakıyor. Şimdi ne yapacak?. tekrar sürmeledi.. Ahmed Cemil eniştesinden bahsolunduğunu anladı. îkbal'i yalnız bıraktı. zaman kaybettiğini düşünüyordu. bütün kuvvetlere malik imişçesine yalnız şimdiye kadar lakayt kalmış olmasına kızıyordu.. oğlunda ne tesir hâsıl edeceğine dikkat ediyormuşçasına bakarak: — Yine gitti. Đkisi de öyle bir müddet bakıştılar. Yazıhanesinin üzerinden kibrit kutusunu aldı. Nihayet îkbal «Gidiniz.. — Yine babasına mı? dedi. Ihtilâcat ile yumruklarını sıkıyor. o vakit henüz aydınlığa alışmamış kamaşık gözleriyle annesine baktı. şimdi işte hakikat gözyaşlarıyle.. Evet ne yapacak? Demin geç kaldığını. bazan akşamlan yemek . biraz evvel büyük anne olmak süruru ile siması parlayan bir kadının. daha sonra kapısının dışarısında annesinin sesini işitti: — Cemil. Sabiha hanımın... Odasında: «Ne yapmalı?» diyordu. biraz evvel aşkının şiirini okuduğu şu köşede içeride ağlayan kardeşi için hazin. Valdesinin bu ziyaretinde Đkbal'den bahsolunacağnı derhal anladı.. Ahmed Cemil burada duramayacağını anladı. şimdi gelir. demek demin kapı onun için açılıp kapanmıştı.. Cemil?. — Karanlıkta mı oturuyorsun. Đhtiyara nüzul isabet ettikten sonra Vehbi bey haftada bir iki geceyi babasının evinde geçiriyor. sakit. ıhafif bir ziya titreyerek zulmetin içinde dalgalandı.. ağır. sonra asıl düşündüğünü söylemek için söylenmiş bir sözün cevabını beklemeyerek. Fakat bu ilk hiddet hamlesi geçtikten sonra bir aciz hissi demin titreyen asabını uyuşturdu. narin görünen bu vücudun tâ ruhunun derinlerinden kopma darbelerle sarsıntılardan ibaret kaldı. bir-şeyler yapmak istiyordu. meydana çıkmıştı.. bu son söz ağzından istemeksizin çıktı.ıslatan.» diyordu. zayıf. Bir aralık aşağıda sokak kapısının açılıp kapandığını duydu.. hiç tabiî değil. kapısının sürmesini çekti. Şimdi bir gevşeklik duyuyor. gözyaşlarını akıtmak istedi. açsana. ıstıraplarıyle önünde birden. iri göz yaşlarıyle bu dakikada gözlerine her vakitten ziyade sarı.

gördü. o gözlerden ateş çıkıyor.» diyorlar. Valdesinin yalnız son sözüne cevap verdi: — Evet. buna şüphe edilmiyordu.. Sıhhatinde hiç babasına uğramak âdeti değil iken hastalıktan sonra bu mütevali ziyaretler bittabi dikkate çarptı. vücudunda hayattan tek eser gösteren gözleriyle onu yiyerek. fersude vücudu hareketten. O zayıf. Böyle bir müddet karyolanın yanındaki sandalyede. bir bahane icad ederek ikbal'i yalnız bırakıp gidiyordu. Bu düşünceyi şu sözle tefsir etti: — Ah... her biri bir başka hâtıranın ateşiyle yanarak — inkişaf eder. Bu. bir şey söylemek isteyip muvaffak olamayan dudaklar bir hiddetle titriyor. mülevves mahlûk!. O halde niçin gidiyor? Bu kıza yazık değil mi? Tevfik efendi Ahmed Cemil'in gözü önüne geldi. sonra o taze kadın.yedikten sonra duramayarak. parmaklan birbirine giriyor. Bu dakikada gözler biribirini istifsar ediyor gibi durur. alay ediyorlar. nutuktan muattal... durdular. Ahmed Cemil karşısında minderin kenarına oturarak. türlü kırık SĐYAH 167 . gözleri meded bekleyerek Ahmed Cemil'e bakıyordu.. Annesi hâlâ kendisine bakıyordu. yarı muzlim görünen çehrelerine bakışarak. Bu akşam Seher vak'asından sonra hatırına gelen fikre benzer bir başka fikir daha Ahmed Cemil'in beynini bir şimşekle yakarak geçti. bir yatağa serilmiş.. yaralı bir canavar nigâhiyle bakarak. Bu dakika uzun bir asır kadar hâtıralarla mâlidir. Ahmed Cemil bütün bunları 'hayalinde tertip ve icad ettikçe dudaklarına bir nefret nakaratı gibi: «Ah!. güya «ağlayalım mı?» sualiyle bakışır.. bu âciz hiddetin karşısında gülüyorlar. güya «yine kudurdu!. husumetle. mumun sarı. karşısında gençlik tuğyanı ile taze duran genç karısının yanında. küçük bir istihzar dakika-siyle başlar. babasının büsbütün ölmesine muntazır oğul.. kızın bedbahtlığına karşı âciz olmaktan mütevellit bir yeis ıstırabı ile ellerini kavuşturdu. Đkbal'i ne yapacağız! O vakit Sabiha hanım oturdu. bu vücuttan istifade edememek hüsranıyle ona belki kinle. mülevves mahlûk!. hastalık üzerine bagteten uya-nıyormuş gibi bir merhametten mütevellit değildi. hafif ziyası arasında biribirlerine donuk. Bir şey yapamamaktan. bu bir dakikada bütün yaralar — henüz taze ve kanayarak. Sabiha hanım diyordu ki: — Onu gördükçe ihtiyar memnun olacak yerde o kadar hiddet ediyormuş ki. babasına muhabbetinden.. insanların bazı feveran devreleri vardır ki. Kalbin binlerce noktalarından birer ıstırap enini ile binlerce menfez açılır... titrek.» cümlesi geliyordu. Sonra onu bir an evvel mezarda görmek isticaliyle tet-kika gelen oğlunun karşısında hiddetinden o soluk çehre kızarıyor.

hissettiklerini oğluna söyledi. Evin içinde yalnız o vardı. onda tâyin olunamaz bir şey duymuş. dayak yemiş kediler gibi büzülüyordu. — Daha sonra Seher meselesi başladı.. mâneviyetinin kisvesi gibi bütün vücudu etrafında tayaran eden hasaset havası onu tâ ilk gününden beri duymuştu. Ahmed Cemil'e «Zavallı çocuk! daha aklı ermiyor!» demek isteyen... ötekiler bütün bir alay züyuf!. bayağılıklar. Bir kere edebiyattan bahsetmek istemişti.. Şimdi bu anne içeride ye'sinden kıvranan kızı için şurada artık nefsini zaptedemiyor. Bir griv ve matem mecmuası! Yalnız küçük bir dakika: o vakit gözler kapanır. ruhunun büsbütün tutuşmuş ih-tiyacıyle göz yaşlarını salıveriyordu. fena gördüklerini iyi görmek için uğraşmıştı. Öyle gülüşleri. Her gün bir huysuzluğuna.. Şimdi Sabiha hanım oğluna bakıyor. bir kabalığına tesadüf olunuyordu. bir ay içinde bütün bunlar meydana çıkmıştı. O küçüklükler. O. Yavaş yavaş Đkbal onun yanında hatâsını. . «bu adam kızımı mes'ud etmeyecek» demişti. yatacak bir yatak. birinci defa olarak yüreğini boşaltmak. iyi ütülenmemiş bir yakalık. Onu tâ ilk gününden beri sev-memişti. Vehbi bey kış geceleri Şehzadebaşı kıraathanesinde saz takımında dinleye dinleye ezberlediği gazellerden mürekkep srmayesiyle bahse iştirak etmiş.. yanında bir hareket etmekten sıkılıyor. saçının örgüsüne. Damadının aleyhine şahadet eden vak'aları hep böyle müsait tefsirlerle telâkki etmiş. Şimdi hepsini söylüyordu. ortaya döküvermek istiyordu... fakat artık o kadar ilerilemişti ki tevakkuf etmek mümkün olmadı. sizin aranıza düşmekle ne kadar tenezzül etmiş oluyorum!» demek isterdi. Daha sonraları evin hizmetinde kusur bulmak. matem hayalleri. O zamana kadar kendisini aldatmak istemiş.ümitler. dûniyetini affettirmek isteyen bir zavallı hükmüne geçmişti. hikâyeyi yarım bırakırdı. Artık lakırdı söylerken şaşırıyor. fakat sonra?. Đnsan emellerini tekzip eden şeyleri istediği şekilde tevile çalışarak kendisini daima arzuları içinde oyalamakta gecikir. acıyor gibi bakan gözleriyle sükûte mecbur etmişti. Nihayet Sabiha hanım söylemeğe başladı. oturacak bir sofra. diyordu. çarşafının rengine itirazı kendisi için bir süs edinmişti. Đkide birde: «Bilemiyorsun. güya şu elem mahşerinin üzerine düşmüş bulutlarla mahmul bir sema. onun yanında daha sonrasından bahsetmeğe cesaret edemiyordu. Ahmed Cemil dudaklarını sıkıyor. yemek beğenmemek. tashih ve itiraz için o daima kaba kahkahasıyle söze karışır. Kendisine vahşi bir memlekete düşmüş bir mütemeddin yüksekliğini verirdi. Sonra ikbal'i doğrudan doğruya tahkir etmeğe başlamış. bütün hissettiklerini oraya. Ahmed Cemil bile onun yanında bir şeyden bahse cesaret edemez olmuştu.. gömleğinin biçimine.. bakışları vardı ki daima: «Ben sizin fevkinizdeyim. Her şey hakkında hepsinden ziyade malûmat sahibi olduğuna kanaati vardı. bari sokakta gördüğün hanımlara dikkat et!» derdi. elbisesini süpürecek bir mahlûk bulmak için evlenmişti. annesini görmemek için yere bakıyordu. Bu meselenin ismini verdikten sonra bütün teferruatını nakletmek için kuvvet buldu. acı yeisler. Artık ağlamak zamanı gelmiştir. diyordu. Bütün bildiklerini. gömleğinde unutulmuş bir düğme ikbal'i ağlatmak için kifayet eden sebeplerdi. kızını bahtiyar zannetmek için nefsine cebretmişti. giryeleriyle sürüne sürüne buluşurlar. kahveye itiraz etmek. fakat artık mümkün değildi. Sabiha hanım bu kusurlara evevlâ ehemmiyet vermiyordu: — Erkeklerin yüzde ellisinde görülen şeyler.. bütün hayatın o ağlayan hediyeleri acı — bir kabristanın ervahı bezmi gibi — feryad-larıyle.. Bir hikâye nakletmeğe gelmezdi.

. onu söyletmek için ısrar ederek «Sebeb?» diye tekrar ediyordu. onu annesine iyi göstermek için yalanlar icat ediyordu. arkasından kapıyı sürmelediğini görmüş. ne dışarıya çıkmağa. daha ileriye gitmemek lâzım gelirken... Đkbal'in benzi attı. saatlerle orada durmuş. fakat saklamak istiyor. Eski hissetten eser kalmadı. Sabiha hanıma zaten öğrenmek istediği şeyi bu gözyaşları anlatmıyor muydu? Bundan sonra Vehbi bey utanmak.Ahmed Cemil bir şeyin mevcudiyetini zaten hissediyor.. Bilhassa sana karşı bir muhabbet gösterdi.. Sebep? Şimdi bu son sual ile oğlunun gözlerine bakıyor. fakat tafsilât ve deliller nazarı dikkatinden kaçıyordu... Artık Sabiha hanım tafsilâtı bitiremiyor. ağzından bir kelime alınamamıştı. evin içinde bir heyula şeklinde tahtalara basmaktan korkarak. daima sakit. O günden sonra hastalığını bilmeyen birisinden ismini söylemeyerek hakikati anlamak isteyen ihtiyatkâr bir tabib gibi bu anne bedbaht kızının her halini. bütün hareketlerinde bir başkalık göründü.... Bilâkis kocasına atfolun-nabilecek bütün kusurları örtmeğe çalışır. eli kapının zenbereğinde. herkese iltifat ziyadeleşti. Sabiha hanım Seher'in kimseye bir şey söylemek istemediği halde Đkbal'e hakikati ifşa ettiğine emindi. Nihayet bir sabah Sabiha hanım Seherin Vehbi beyi mutbaktan iterek çıkardığını. ondan hastalığının bir parçasını koparmağa çalışmıştı. sır esası üzerine kurulmuş bir münasebet vardı. «Benim mi?» der sonra yorgun kirpiklerini indirerek dudakları arasından bir inilti gibi boğuk.. ne de çarşafını çıkarmağa cesaret edemeyerek. Halbuki Đkbal?. «Demek ki Đkbal biliyor. annesiyle kardeşine sokulmaktan ürkerek dolaşıyordu..» diyordu. yalnız şu son tesadüfe kadar. Sabiha hanım yine: «Bir gün.. Đkbal'in hazin tajhammülü. nihayet babasının hastalığıyle matbaa meselesi çıktı. . daha ona gelinceye kadar. Fakat Đkbal daima mahzun.. bu suale birdenbire cevap veremedi. Sabiha hanım: — Oh. Sabiha hanım bundan bir netice çıkaramıyordu.. fakat yalnız ağlıyordu. ağlayarak. masrafı üstüne aldı. her sözünü takip etmiş. bir gün çarşafını giymiş.» diye başladı: — Bir gün ne olursa olsun onu söyletmek için karar verdim. Dikkat ettin mi? O mesele çıkar çıkmaz nasıl değişti.. Bütün bu vukuat arasında Seher'in musîr sükûtu. Ona ne vakit: «ikbal neyin var?» denirse o daima ağlamak üzere gibi duran gözlerini hayretle kaldırır. «Bir gün. Seher yine bir şey söylemiyor. diyordu. sanki bunun cevabı kendisinin bir töhmetini meydana çıka-racakmış gibi şaşırdı: — Demek ki. içten gelen sesiyle ilâve ederdi: — Hiç!. «Seher'in yine nesi var? Bu kıza bir şey oluyor?» dedim. o vakit kızı istintak etmişti. diyordu.. Bir vakitten beri Đkbal'le Seher arasında biribirini herkesten ziyade anlayanlara mahsus bir hususiyet..» diye MAI VE SĐYAH 169 başladığı hâtıralara nihayet veremiyordu.. Sabiha hanım: — Nihayet. Seher evvelâ: «ben oturmayacağım» diye başlamıştı..

türlü münevver rüyalarının incilâsma. işte o gidiş son gidiş oldu. o küçük yatağın beyazlıkları arasına sokuluyor görünen gölgelere dalıyor. düşünmek istediklerini toplayamamağa başlıyor. o gece orada kalmıştı. gittiğimizi istemiyor. annesinin vücudundan yükselen gölgelere dalarak güya bir uyku içinde düşünüyordu. fakat bir aralık annesinin bir sözü gider. döndürüyor... zihninin içinden bir hâtırayı tırmalayarak uyandırdı. bütün meyus heyetiyle duran annesine bakıyordu. şekillerin ihtizazına.Ahmed Cemil annesinin karşısında o söyledikçe bazan mumun hafif oynak ziyasıyle titreyerek duvarların üzerinden . saçılıyor.. mukavemet edilemeyen bir deveranın cazibesine mahkûm ederek çekiyor. SĐYAH 171 Sabiha hanım yine cevap isteyen gözleriyle oğluna bakıyor. daha sonra bu mücadeleden kendisi de yorgun kalarak.!îiS|i||ii' kaçışıyor.» mukaddemesiyle başlanan o sonsuz hikâyeler kendisinin düşünceleriyle karışıyor. beyin babasıdır... fakat soluk alan bir resim gibi şişiyor. daha sonra birden yine toplanarak küçülen.» o da tahattur ediyordu. şakaklarının arasında bir kasırga dönerek bütün bu küçük mahşer içinde bulduklarını çeviriyor. tâ orada. mevhum. Tâ şu muhaverenin bidayetinden beri o annesinin söylediklerini uzaktan.. parçalanmış.. — Hatırına geliyor mu? Bir gün Đkbal'i ihtiyarın evine göndermiştik. yanıbaşmda diz çöktü. şimdi Sabiha hanımın gözleri yine bir şedid ihtilâç ile kapanıyor. perişan yaşlar kirpiklerinin ucunda yine dolaşmağa başlıyordu : — Pek iyi. kamilen uçuyor görünen.. o vakit işittiklerini anlamamağa. bazan tâ boğazında bir girye ukdesiyle gözlerini süzerek iskemlenin üzerinde ara sıra dalgalanıyor. fakat Tsen gidemem. ne isterse yapsın. ben ısrar ettikçe: «Đhtiyar memnun olmuyor. zayıflaşan.. ilk önce her gidişinde güzelce avdet ettiği halde o gün hasta gibi gelmişti. Sebep?. dedi. ağlamış gözleriyle. yerlere seriliveriyordu. bu kasırga içinde bütün o efkâr enkazı kırılmış. . annesinin yanına kadar gitti. bir komşu evinden maten nevhaları gibi parça parça dinliyor. anne. Ayağa kalktı. Ahmed Cemil: — Ah! Mülevves mahlûk diyordu. onu söyletmek için ısrar ederek ilâve ediyordu: — Sebeb?.. kıvırıyor.. kabarıyor.» Ahmed Cemil yine sîlkinerek dinlemek ister.» diyor. bir müddet hikâyeyi takibe muvaffak olurdu. «Bir gün.. «Bir gün.. ara sıra bulutlarla yüklü bir semada gizli bir güneşten kaçarak koşuşan ziya parçaları gibi zihninin bulutlan arasından avare bir fikir geçiyor. ikbal'i ne yapacağız?. bulanmağa başlayan zihninin içinde bir telâtum husule geliyor. Ondan sonra Đkbal'i oraya göndermek kabil olamadı. tâ derinlerde bir hâtıra leması uyanıyor sonra yine bütün bu şeyler güya dimağının güneşi sönüyornıuşçasma zulmetlere boğuluyor. solmuş çehresiyle. bir gün.. «Ah! Evet.

yalnız bir çare geçiyordu..» dedi. Sonra Ahmed Cemil dudaklarının arasından: «Öldürmekle müsavi!» dedi. hareketten kalmış kolları sarkmış. Sabiha hanım nihayet gözlerini kaldırdı. yakıcı birşey burdu. budalanın biri!» diyordu. öyle mi? Demek ikbal'i kurtarmak için birşey yapamayacaklar. tanımak için bir ihtiyatta bulunmuş mu idi? Matbaada iki sigara dumanı arasında Ahmed Şevki efendinin fikrinde doğuveren bu izdivacın o bir iki haftalık başlangıç tarihi bütün ihtiyatsızlıkla-rıyle hatırına geliyordu. fakat şimdi o fikir beynine musallat olmuş. hastadan ümit kesen bir yeis ile baktı: «Hiç!.» dediği hatırına geldi. odalarının yalnızlığına iltica ederek ağlamakta. şimdi kenarları yanan gözleriyle annesine bakıyordu. Derin. Şimdi bu izdivacı düşünüyor. Ahmed Şevki efendinin zevzekçe manalı bir vaziyetle: «Matbaa ihtiyarındır. Hiç!. onu büsbütün kurtaracak başka bir deva bulmalı!» diyordu. bu izdivacın nasıl vücude geldiğini.. kardeşini öldüren p musibetin bir tamiri çaresinin bulunamayacağına kanaat edemiyor. bütün geçmişin tafsilâtını 172 MAĐ VE SĐYAH icmal ediyor. O çarenin ismini söylemeksizin miknatısî bir fikir mü-nakalesiyle ikisi de ayni düşünce ile meşgul olduklarını anladılar. Sahih mi? ikbal'i o kahrın pençesinden kurtarmak için hiçbir vasıta mı yok?. meyus bir nazarla Ahmed Cemil'e bakıyordu.. içinden: «Başka bir tedbir. hanımın gözleri artık kuru idi.. Şimdi hatırından bir çare. Ahmed Cemil bu fikri zihninden defetmek... sonra birden kalbini birşey. idare memurunun yuvarlak heyetiyle o sırıtkan yüzünü görmemek için cebr-i nefs etti. O zaman pek kayıdsızca davranmamış mıydı? Kardeşine intihap olunacak 'hayat refikini iyice öğrenmek. Ahmed Cemil odasında yalnız kaldığı vakit ayaklarının altında bir dünya parçalanmış gibi kardeşinin kırık hayatı karşısında çaresizlikten.. «Ahmed Şevki efendi. Sabiha.. Bunun bir necat çaresi olmadığına kanaati vardı. ellerini oğlunun omuzlarına koydu. ye'sinden kıvranmakta tek başına bırakacaklar.. ..Bu sual üzerine ikisi de sükût ettiler. Ahmed Cemil mevhum bir hasım ile mücadele edercesine bir fikirle cenkleşiyordu: «Ben o meselede matbaayı düşündüm mü? Bilâkis onun için bir soğukluk duymadım . Ahmed Cemil de onu düşünüyordu.. onu böyîe içeride. gözleri boş bir nazarla odanın müphem bir köşesine dikilmiş durdu. Ahmed Cemil buna inanamıyor. bir şey yapamamaktan mütevellit bir fütur ile yatağının kenarına oturdu. Şu noktada bu iki kalb bütün acılarıyle güya biribirine sarılmışlardı. bunda bir mes'uliyet mevcut ise onun kime aidiyeti lâzım geleceğini bulmak istiyordu.. öyle mi?. Orada. Hiç.. sabit. onu düşünmemek. ikisinde de aynı tedbir ihtiyacı: «Ne yapacağız?» diyordı. Matbaada bir yazıhanenin kenarında başkasının işitmesinden ihtiraz edilerek iki üç dakika süren muhavereciklerle hemen bitiriverilmiş olan bu izdivaç işte bugün şu neticeyi vermişti. «bu mes'uliyet sana ait!» diyordu.. oradan çıkmamak istiyor. bu neticenin ne yolda sebeplere tevellüd ettiğini tahlil ediyor. Hiç.

Ahmed Cemil kendi kendisine verdiği bu hükmün altında eziliyordu. o 'haftalarca süren ve hiçbir vakit zail olmayan ezanm Tjiraz sönmeye yaklaşmış olmasından sonra bir matbaa sahibi olmak ihtimalini kuvvet kesbetmiş görerek kalbinde inkişaf eden hülyayı tamamiyle hatırına getirdi.. Kendisine karşı meseleyi husumetle tetkik ediyor.mı? Ahmed Şevki efendi ondan bahsedince hattâ içimden hiddet etmedim mi?» diyordu. bütün sebep sensin!» diyor... Ali Şekib'in muharrirliğe veda ederek bir dükkâncılığa geçmesini bir facia hükmünde telâkki etmiş iken tâ kalbinin derinliklerinde. Bu musallat fikirle mücadeleden Ahmed Cemil mağlûp. sahih mi?. hepsi sahte idi. eniştesi için duymaktan hâli kalamadığı nefrete biraz daha vüs'at vermiş.. kendisine âdeta — kendi menfaatine bir çok güzide hisleri feda etmiş — bir kötü mahlûk nefretiyle bakıyordu.. türlü mânalar ifade eden bir nazarla bakarak: «Acaba?. Bu hakikat inkâr edilemezdi. Hüseyin Baha efendinin çekilmesine infial ile bakmış. sallanan haritaya. duvarda melûl. Şimdi artık Ahmed Cemil saklaya-mıyor.. Yavaş yavaş o ümid handesi sönmeye meyyal küçük bir nur şeklinde ışıldarken gittikçe genişlemiş bulutlardan sıyrılan bir sabah güneşi gibi şâşaasiyle bütün o müzmin hissiyat bulutlarını dağıtarak kalbini envarına boğmuş idi. Matbaada yalnız kaldığı geceler birdenbire bir müsveddenin ortasında kalıvererek düşüncelerine sakit bir zemzeme kabilinden refik olarak o yalnızlığın arasında şu matbaada bir gün her zamanki mevkiinden başka bir mevki tutacağını düşünmemiş miydi? Daha sonra ihtiyarın musabiyeti üzerine evvelâ en iyi hisleri uyanmıştı: ihtiyara acımış. herşeye karıştırdığı mafevkalhakikata şu dakikada her vakitten ziMAĐ VE SĐYAH 173 yade mağlûp idi... Yarı karanlık içinde müphem şekiller gibi görünen küçük kitap hücrelerine. Kardeşinin bir yabancıyla irtibatından hissettiği kıskançlığın. ifrata. . hafi köşelerinde bütün bu şeylerin altında bir emel çıkacağına itimat eden gizli gizli gülümser bir ümid saklı değil miydi? Demek o güzel hisler. odasının penceresini açtı. Emin misin?. karanlıkta kalırsa daha iyi düşüneceğini.-. Doğruldu. Bir aralık bu hükme daha ziyade kuvvet vermek için: «Hattâ. kudurtucu. Biraz 'hava almak istedi. zulmetten tereşşüh eden bir ârâmiş vehmiyle biraz müsterih olacağını tahmin ederek mumu söndürdü. yazıhanesinin üstünde mektep arkadaşlarının — heyhat! O mes'ut mektep hayatı dostlarının — bir yelpaze teşkil eden resimlerine güya: «Beni siz de mesul mü telâkki ediyorsunuz? Beni siz de mahkûm mu ediyorsunuz?» yalvarışıyle baktı. Bu izdivaçta kendisine büyük bir mes'uliyet hissesi terettüp ediyordu. onlar hepsi yalan. mes'uliyeti tamamiyle yüklenmek için sebepler buluyor. makhur çıktı. Artık kendisine mahkûm sıfatıyle bakmaya nefsini mecbur ettikten sonra âdeta aleyhine hizmet edecek bütün tafsilâtı tezyin ve takviyeye özendi.» diyordu. Fakat o musallat fikir zihninde şimdi idare memurunun sırıtkan çehresine dişlerini göstererek gülüyor. başını bir mengene içinde parçalıyordu. «Sensin. henüz kalbinde hafif bir müdafaa sedasiyle terbiyeye çalışan hissi içinden tekrar ettiği bu nakarat ile susturmaya uğraşıyordu.» dedi. Gecenin siyah donuk rengi içinde mütehaşşit birer kütle şeklinde daha siyah. müthiş bir azap boğazını sıkıyor.

râtib bir makber nefesi gibi simasına ba~ rit. bir aralık şiir buhariyle bulanan gözlerinin önünde yükseldiğini gördüğü emel kâşanesinin artık enkazı kenarına oturup uzun bir hırman nazariyle onun matemini tutmak lâzım geliyordu. Fakat heyhat! Artık hakikati tezyin edemiyor. türlü emelleri ezerek. hiç! Bundan sonra hepsine veda etmek. biribirinin ardına yığılmış siyah duvarlar. Bu neticeyi tâ ilk gününden beri meçhul bir his kendisine haber vermekten hâli kalmadığı halde. pencerenin kenarında. müncemit. O vakit kâbuslarla mahmul rüyalar arasında bir boşluk içine düşüyormuş. ölü dudaklara.. sanki bir alevle yanan ciğerleri bu kevserden serin bir yağmur hazzını hissediyordu. suları yararak ric'ati mümkün olmayan bir sükût ile kalbinin en derin noktalarına kadar. bir cinayet dehşeti alıyordu. artık önünde dehhaş. ailesinin biricik servetini o mülevves matbaanın dişlerine atıvermişti. «Şimdi ne yapmalı?» diyordu. o adam için çalışacak.. Matbaada artık çalışmalarına ruhperver bir emelin iştirak edlemeyeceğine.174 MAĐ VE SĐYAH MAĐ VE SĐYAH 175 daha kesif görünen komşu evlere. yarın yine zelil bir ecir sıfatıyle o matbaaya gidecek. tesliye veren bir adem kevseri gibi kana kana içmek istedi. ya eseri?. geniş bir uçurumun azîm ağzını açıp kendisini yutmaya müheyya olduğunu görüyordu. bilâkis orada kendisini nefret ettiği bir adamın esiri sıfatında görmekten nefsini menetmek mümkün olamayacağına emin idi. Burada.. ifrat eden bir fikir ile zihninde büyüyor. hülyaları parçalayarak iniyordu: hiç!. birkaç örtülü bulunan ziya parçalarından gözlerini ayırmaya çalışarak. bu fikirle kuvvet bulmaya çalışıyordu. Şimdi hatasının ehemmiyeti. o gitmiş.. şeklinde imtidat eden bu fezanın sinesinden çıkan sükûte benzer uğultuyu dinleyerek ötede beride bu zulmet zemini içinde birer sarı leke şeklinde parıldayan münevver pencerelerden. bitmez tükenmez bir sükût ile yetişilmez.. yakın duvarlara baktı. Bundan sonra ne yapacak ? Biraz evvel kardeşinin musibetini defetmek çaresini ararken bir idam hükmü soğukluğu üe inen bir kelime suya düşen bir taş parçası gibi ağır ağır. hiçbir şeya vâkıf değil imişçesine ona gülmek için kendi kendisine cebredecek değil mi?. Bu siyahlıkları yutmak.. «Lâkin matbaada belki onun kadar benim de hakkım var» demek istedi. gözlerini bu zulmetlerle doldurarak. bulunmaz bir derinliğe iniyormuş gibi içinden birşey duydu.. gözünün önünde tecelliye başlayan zelil mevkiinin üzerine münevver bir örtü çekemiyordu. . Ya lâmia?. Ciğerleri. Evet. râşe verici buseler konduran bu zulmeti kâse kâse..

son sahife olacağını-tahmin ettiği yaprağa kadar geldi. Bu muzlim gecenin sine176 MAĐ VE SĐYAH sine sanki bir nefes çıktı. yine çalışacak. onun bedbahtlığının nev'ini tâyin etmeksizin tedavi etmek istiyordu. hislerine galebe ederek yarın yine matbaaya gidecek. ihtimal biraz söyletmek için karar vermiş idi. Lâmia!. Ahmed Cemil ekseriya çok düşünceli zamanları takip eden derin uykulardan biriyle uyandıktan sonra sabahleyin kendisini tamamen sükûnunu iade etmiş buldu. Ne olursa olsun. öpücü bir el ile tuttu. bacakları sallanarak. orada o iki kelimeyi. bunların arasından hülyasının perisini bir sis içinde gibi görüyordu. Gözleri ötede beride siyah bir zemin üzerine serpilivermiş mütebessim sarı yakutlar şeklinde yıldızlara bakıyor. minderin üzerinde melûl ve muhtazır bir eda ile serilen o defterciğe. şimdi perdenin açık kalmış bir kenarından hafif bir güneş dalgası girerek Ahmed Cemil'in karyolasının kenarına kadar mail bir sütun şeklinde düşüyor.. Hemşiresine: «Sen şu noktadan mecruhsun!» demeksizin. bu odanın sükûnu içinde bir hayat tuğyanı uyandırıyordu. madem ki hayatında muvaffakiyet onunla kaim. geceki âsab tuğyanı geçmiş olacak!» diyordu. uğraşacak.. hava ve ziyadan mürekkep bir şelâle gibi yüz binlerce toz parçalarından. Ahmed Cemil artık yatağına girmek için acele ediyor. o beş noktayı bir görüş vehmiyle tekrar gördü. Evet.. Akşam kardeşine saadetini iade edebilmek için hiçbir imkân tasavvur edemezken bu sabah belki şu iki kalbi biribirine yaklaştırabilmek mümkün olacağını düşünüyordu. bu son karar üzerine uyumak istiyordu. o zaman ellerini uzattı. Ahmed Cemil yazıhanesinin köşesine. o göremediği kelimecik-lerle noktaları uzun bir buse ile öptü. onun bu aşk busesini bir siyah mev-ce içinde tes'id etti. bütün ye'sini silmiş idi. oturmuş. ikbal'i bu sabah daha sakin bir nazarla tetkik etmek. kalbinde kesif bir zulmet içinde yalnız bir ümit ışığı — karşısında sonsuz bir yokluk fezası şeklinde im-tidad edip giden şu siyah semayı iştihad ederek Lâmia'ya malik olmak için kendi kendisine yemin etti. Muzlim bir gecenin şu münevver sabahı bütün melalini. sigarasının .O zaman güya kalbinde bir gizli kuvvet ağır bir uykudan silkinerek uyandı. öbür odanın donuk havasında görülemeyen sayılamaz. o emellerinin enîsini araştırdı. Hastanın nazarında meydana çıkarılıveren manevî emraz kadar tedavisi müşkül şey olmayacağına inanırdı. tâyin edilemez zerrelerden mürekkeb şenaverleriyle. bu matbaaya temellük etmek için sabır edecek! Bütün vehimlerine. gözlerini kapadı. şimdi onun hâtırasiyle şurada — elinde bir şiir defteri. Bu dakikada Ahmed Cemil artık tamamen bir karar ittihaz etmiş idi.. Karanlıkta yazıları görmeyerek yaprakları çevirdi. kırık kanadı sarılacak mecruh bir güvercin gibi okşayıcı. her şeye tahammül edecek tâ ki. En evvel Đkbal'i düşündü: «Şüphesiz. karanlıkta... rakkase-leriyle dalgalanıyor. insanlar muhitin tesirlerine ne kadar esirdirler.. ince kıllardan. Đki eliyle defteri dudaklarına kadar çekti. Onu yarası bağlanacak. bu iki hâtıra birden damarlarının içinde bir ateş seyyalesi tutuşturdu. Lâmia ile eseri..

sonra o münevver sütunun telâtumi cazibesi. bahtiyarlığının mucidir. her şeyi tamir ve ihya edebilecek zannettiren bir his peyda ediyordu. o yüz binlerce zerrelerin. Belki izdivacından beri birinci defa olarak kardeşinin bir işini yapmağa vesile bulduğuna sevinerek Đkbal: «sepetimi alayım. zarif sevimili bir çocuk bileziği çırpınarak geçerken Ahmed Cemil bu sabahki âsab meyline göre bir felsefe icad ederek kendi kendisine: «Đnsan bedbahtlığının. daha sonra üzerine bir bulut gölgesi isabet etmiş bir kar safihası şeklinde bir donukluk bırakıyor. Đkbal'in ağzında daima lâtif bir muhabbet hücceti çocukluğa mahsus saf edasıyle tekerrür eden bu «ağabey» hitabı bu sabah Ahmed Cemil'in kalbini bir rikkat tatlılığıyle ısıttı. odasına bir neşve şelâlesi. suya düşmüş bir taşın sukut noktasından büyüye büyüye açılmış bir daire şeklinde. coşkun bir su sütunu şeklinde akan bu güneş çağlayanı Ahmed Cemil'de şimdi her şeyi iyi görmek meyli uyandırıyor. güya ensicesi çözülüyor. suya düşmüş ince bir kâğıd gibi o duman tabakasının üzerinden perişan bir dalga geçiyor. Bu oyun sabah güneşinin şu sihirli sahnesi. Đkbal? Bu sabah sana iş çıktı. Böyle bulutlar halkalara karışarak. — Odama gelir misin. daha sonra: «Fakat onu o noktaya getirebilmeli» diye bir mütemmim ilave ediyordu. . Yazıhanesinin köşesinden atladı. kapısını açtı. daha oynak bir faaliyet.dumanlarıyle bu mü-telâtım sütunun oyunlarını seyrediyordu. mes'ud olur»diyor. halkalar. parça parça dağılıyor. bazan küçük hamlelerle halkalar salıvererek. şeritler evvelâ odanın rakid görünen havasında fersiz bir beyazlıkla teveccüh noktasını tâyin edemeyerek mütereddit sallanıyor. Đkbal henüz kendi odasında idi.» dedi. Đkbal her şeyi iyi tarafından gösteren bir noktayı nefsine vazetsin. ağabey?» dedi. laubali bir ses takınarak kapısından bağırdı: — Anne! Đkbal'e söyle de buraya gelsin. vâsi bir halkanın ortasında küçük. Ne kadar zaman geçmişti ki iki kardeş arasında bir gömlek tamiri yahut noksan bir düğme ikmali kabilinden bir iş çıkmamıştı. taze bir hayat buhranı uyanıyordu. dedi. îri. şu münevver zemin. mütemevviç raksında daha seri. rakkaselerin her an müMAĐ VE SĐYAH 177 tebeddil. o vakit yüzbinlerce şenaverlerin. bir halkanın kenarına ilişiyor. Sesini işitince sofaya çıktı: «Beni mi istiyorsun. mest raksı. Doğrudan doğruya Đkbal'i çağırmaya cesaret edemiyordu. şimdi geliyorum. uzun bir şeridin içinde ufak bir ihtizazla bir kasırga şeklinde süzülüp sarılarak o güneşin bütün havasını boğmak isteyen telâtum merkezine •doğru çekilip gidiyorlardı. ara sıra bir makaradan iplik boşanır gibi ince rakkas bir hat çıkararak bunları süzgün gözleriyle takip ediyordu. Bu bulutçuklar. Bazan ağız dolusu duman püskürerek.

Đkbal. Ahmed Cemil yazıhanesinin üzerinde sürüklenen bir kitabı aldı. ağabey. Şimdi Ahmed Cemil'i öyle. Beni bahtiyar edebilmek için elinizde ibir vasıta yok. Đşine gelmiyor. . Evvelâ Đkbal bu davet ile gece yarını kalan vak'a arasında bir münasebet olacağına hükmetmiş. Eniştesi için: «Nasıl oluyor da buna hiyanet ediyor?» diyordu.. Đkbal'in bu dakikada zihninden şu sözler geçiyordu: — Ne demek istediğini anlıyorum. gözlerini indirdi. Onun tamir edilecek bir çok şeyleri birikmişti. kenarı ayrılmış mendilini önüne döktü. Bu sabah genç kadının yüzünde musibetlere tahammül için karar vermiş olanlara mahsus bir melûl sükûnu vardı. 12 muş gömleklerini. Ahmed Cemil kardeşini şu hazin haliyle pek güzel. bu mudhike-ye ne lüzum var? Bana yavaş yavaş bir şey söyletmek istiyorJvı A ± VB SĐYAH 179 sun. gevşemiş. Genç kadının dudaklarında hafif bir tebessüm uçtu. tâ minderin öteki ucuna... cesaret buldukça ilâve ederek ayni söyleyiş tarzını takip etti: — Bir kız evlendikten sonra bütün muhabbetinin kocasına inhisar edeceğini zaten bilirdim. bir şiir melâliyle güzel buldu. bitmiyordu. Gece bir tuğyan ile boşalan gözyaşlarından sonra asabı gerilmiş. şu dakikada zihninden geçen şeyi dalgın dalgın yüzüne dikilen bu gözler Ahmed Cemil'e vuzuh ile takrir ediyordu. astarı sökülmüş ceketini. yüzüne bakmayarak dinlemek istiyordu. Bugün hakikat olanca dehşetiyle tâ kalbimin üzerinde duruyor. cevap vermiyorsun. Onu koparıp çıkarabilmek için hiçbirinizin elinizde kâfi kuvvet yok.. Gözleri kitabın üzerinden kayarak Đkbal'in soluk çehresine çevriliyordu.gözlerine bir sakin donukluk gelmişti... onun sesini işittiği zaman kalbi çarpmıştı. Bir aralık «Đkbal.. Đkbal'in karşısına oturdu. gözlerini kaldırdı: — Ne kadar zaman oluyor ki seninle şöyle karşı karşıya bulunmadık.. değil mi?. bak.Bir dakika sonra elinde sepetle Ahmed Cemilin odasına geldi. Fakat inanır mısın Đkbal? Enişteme o kadar merbutiyetime son derece memnun olmakla beraber bize biraz küçük bir muhabbet hissesi tefrik etmiyorsun zannediyordum...» dedi. Đkbal'i "mümkün mertebe yanında ziyade alıkoymak için ilikleri bozulMai ve Siyah — F. Đkbal acı bir hande ile tekrar gözlerini kaldırdı. Fakat bu tamire muhtaç şeyler önüne yığılınca müsterih oldu.. fakat gelişi güzel açı verdiği sahife çevrilmiyor.. Üzerinden müthiş bir fırtına geçmiş bir gök parçası gibi çehresinde bir yorgunluk eserinden başka bir şey yoktu.. Seni temin ederim ki son nefesimi hiçbir şey söylememekle vermek azmindeyim. O kesik kesik.

dedi.... Ahmed Cemil'in dudaklarının ucuna kadar geldi: — O halde dün gece ben odanda iken niçin onun gelmesinden korkuyor dun? Bunu söylemek istemedi. muaheze edeceğim. Ahmed Cemil güldü: — Beni aldatmak istiyorsun.. daha sonra: — Đkbal. zihni yalnız elindeki işiyle meşgul imiscesine eline yeni aldığı bir gömleğe bakarak: — Aman ağabey. Sonra bu hodgâm aşkın tahammül edemeyeceği ufak bir şey gördüğü zaman ona adavet etmeğe başlıyorsun. onu babasının evinden bile esirgiyorsun ki onun üzerinde hiç kimsenin. ben kendimi hiç bedbaht bulmuyorum. Đkbal gözlerini kaldırmayarak bu mütalâayı cerhetmek istedi: — Asıl şimdi lâtife ediyorsun.. kendisinin bu suretle telâkki edilmesine ağlamak isteyerek bakıyordu. bu defa tâ yanına sokuldu: — Lâtife ediyorum.. kardeşini hayretle dinliyor. Đkbal hayretle baktı: — Evet. Đkbal şimdi elindeki işini dizlerinin üzerine bırakmış.. Ahmed Cemil bu nazardan büsbütün sıkıldı. bunu nasıl giyiyordun?. ancak sana ait olsun. Kinle.. müsaade edersen seni bir parça mua'heze edeceğim. ağabey. Sen kocanı bir kadının sevmesi lâzım geldiği gibi sevmiyorsun. Zaten kadınların hepsinde mevcud bir bedbaht olmak telezzüzü ile kendini zorla mes'ud görmemeğe çalışarak. o acılıktan âdeta bir zevk duyarak kendine yazık ediyorsun. bu ilikler büsbütün bozulmuş. Đkbal'in söylememek istediği şeyleri zorla ağzından koparmak müfid olmaktan ziyade muzîr olacağına kani idi. bakayım? Babasına gittiği için değil mi? Bak. ben bilâkis enişteni sadık. acı bir hande ile: — Lâkin yanılıyorsunuz. yahut kendin aklanıyorsun kardeşim.. Ben bunları alayım da . gülerek ilâve etti: — Hattâ fazla aşkla seviyorsun. sakin bir muhabbetten başka bir hisle sevmiyorum. Dün akşam niçin ağlıyordun. Zaten Đkbal bu bahsin devamına müsaade etmek niyetinde değil gibiydi. onun önünde kendisini böyle bir ruh müdek-kiki sükûnu ile teşrih ediyor görmekten utandı.Ahmed Cemil sözlerinin mecrasını birden tebdile lüzum gördü.. Dün gece ağlayışıma yanlış mâna verrıişsniz. bu nazarın karşısında daha ziyade nikahım muhafaza edemeyeceğini anladı. hattâ babasının bile bir tasarruf hakkı olmasın. dedi. sana. düşman oluyorsun.. devam edemedi. biraz tevakkuf ederek. dedi. O zaman Đkbal gözlerini süzdü..

yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı. Ahmed Cemil ayağa kalktı. yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı. MAIVESĐYAH ĐSĐ Şimdi hepsine bir durgunluk. bir kabahat esnasında tutulanlara mahsus bir perişanlıkla deminki' kahkahalar güya dudaklarına yapışmış kalmıştı. yüksek sesle okuyor. «fakat bitirmek için kendini çok yorma.... Ahmed Cemil anlayamadı. fakat artık sabahleyin kalbinde uyanan her şeyi iyi bulmak hissi muhtel olmuş oldu. sütunları şöyle bir dolaştı. Đlk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi. dedi. Bu bir nevi: «Bahsi burada bırakalım» demekti. hattâ dükkânının önünde duran Ali Şekib'in «Biraz uğraşana. 15 Ahmed Cemil bu bahsi bir lâtife ile bitirmek istemişti. Bugün matbaaya geç kaldığı için biraz acele giyindi. matbaanın merdivenlerini mutadından ziyade hızla çıktı. Saib ayakta. zira çalışacak bir halde değilsin!. Said'le Saib'den.» diyorlardı. fakat ötekiler gördüler.» davetine: «Vaktim yok!» cevabını verdi. çabuk yürüdü. gülüşerek. oradan silinmeğe bir çare arıyormuş gibi duran Saib'in önündeki gazeteyi aldı. Nihayet Ahmed Cemil elini uzattı. biribırine bakışarak güya: «Söylesenize. oğlan mı?» diyordu. okumağa başladı. gözleri. Ahmed Şevki efendiden başka Fatin Di-lâver ve Mazhar Feridun beyler de orada idi... Yazı odasının iki kanatları açılmış. Kardeşinin kolayca değil belki hiç tedavi edilemeyeceğini anlıyordu. ilk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi. şimdi onun üzerinde husule geleceğini anladıkları acı tesiri düşünüerek yüzüne merhametle bakmağa başlayan. O vakit kendisini zaptedemedi.» dedi. o vakit Saib şaşırarak elinden gazete düştü. Onu Saib görmedi. kendisinin nasıl tahkir edildiğim görmek isti-caliyle.. belki bir dakika evvel tuhaf bularak güldükleri için nedamet duyan bu arkadaşların karşısında oturmayarak.. elinde bir gazete. . Hiçbirisi cevap vermeğe kuvvet bulamadı.akşama kadar yaparım. Yazı odasının iki kanatları açılmış. tâ üçüncü sahifenin başında müteaddit istifham ve hayret alâ-metleriyle mücehhez bir serlevha gördü: bir edebî müseme-re??ü. Sonra alay etmeğe başladı. «Kız mı istiyorsun. En evvel o cesaret ederek: «Bir şey mi var?» dedi. etraftan bir «hişt» ihtarı çıktı.. ötekiler etrafını almışlar. kırışarak dinliyorlardı. Fakat kendisine doğrudan doğruya teveccühe cesaret edemeyerek kuvvet bulmak için yekdiğerini araştıran nazarlardan okunan şeyin kendisine müteallik olduğunu hissetti. bir beceriksizlik gelmiş.

hattâ şimdiye kadar Raci'nin yazdığı şeyler içinde nispeten bunun en muvafık eseri olmak lâzım geleceğine biraz evvel Said hüküm vermişti. cinaslara. en lâkayd olanları bile edebiyat namına kızdıracak mudhik bir tarzda tarif edilmişti. bir çok yerlerini anlamayarak devam etti: Ahmed Cemil tamamen tasvir edildikten sonra bu şairin — frenk gazetelerinde kapıcılara mahsus romanları tercüme etmekle kudreti malûm olan bu şairin — bir gün şiir âleminde bir başkalık vücuda getirmek illetine musap olduğundan bahsediliyor. saçlarıyle.... kendisine mahsus beyan ve nazını tarzının bu zelil tahriflerine tahammül edemedi. yukarıya kaldırılmış. Bu makalenin Raci'nin eseri olduğunu zaten hepsi. Ahmed Cemil bunu bitirdikten sonra .» mukaddemesiyle başlanıyordu. bütün kıyafetiyle. Afrika. O vakit Ahmed Cemil'in gözleri bulandı. cismaniyetiyile öyle alay ediliyordu ki hiddetinden gözlerinin beyazına kadar kızararak dudaklarının arasından. başı ile. Ahmed Cemil'in şimdi hiddetinden dişleri kilitleniyor. Raci oıakelesinin bu faslında bütün davetlileri tetkik edilmeğe lâyık bir malûl dimağın garabetlerini temaşa ile eğlenmeğe gelmiş olmak üzere tasvir ediyor. Raci bu makaleyi bütün köhne bir lisan tarzının süsleri olan secilere.. türlü müstehcen imalarla doldurmuştu. Kendisini yalnız . Sonra o edebî müsamere. ona Galata'da.. o «Hırsızın kızı» filân filân gibi tercümeleri yüzüne vurulduktan. anlamışlardı.bir çamur deryasına düştükten sonra kalabalığın içinde ayağa kalkarak etrafına bakanlara mahsus perişan bir hal ile . şimdi etrafında bulunanlardan sıkılıyor. teşbihlere. yumrukları sıkılıyordu. ziyafet odasının etrafında kahkahalarla gezdirilmiş gördü. Nihayet orada kendisini huzzar tarafından bir iskemleye oturtulmuş.Makalede: «Haniya sabahlan Babıâli Caddesindeki dükkânların önünde durmak mutadında olanların görmeğe alıştıkları uzun saçlı bir şair vardır. «Racü. ne de bir şey söylemeğe kuvvet buluyordu. tiyatroları sahnelerinde görülen soytarılara mahsus eda ile eserini okutuyordu.. Ah! Şu dakikada Hüseyin Nazmi'ye ne kadar muhtaçtı!... O vakit Ahmed Cemil o kadar vazıh. O vakit eserin güya ötesinden berisinden misal olarak irad edilmiş parçalar geliyordu. sonra Ahmed Cemil'i sofranın üzerine çıkartıyor.» dedi. Amerika.bir arkadaşın tahkir edildiğini görmekten gizlice memnun olmakla beraber bir acı karşısında duyulan tesirden hâlî kalmayan çehrelere göz gezdirdi. ibhamlara boğmuş. o tercümelerde ihmal yahut terkin hatası neticesiyle kalmış yanlışlar büyük bir takayyüd ve ihtimamla toplanıp onun edebî iktidarına birer burhan olmak üzere tâ'dad edildikten sonra bütün nazma dair nazariyeleri türlü gülüng tahriflerden geçirilmiş. kolları ile. Ahmed Cemil bunları okuyamadı. Okuduklarını bir bulut arkasından görerek. makalenin sonlarına bakmak istedi. fakat gülünç bir surette tasvir olunuyor. ne gazeteyi bırakabiliyor.

. Eğer o şu dakikada burada olsaydı bu dört sütunluk zehirin acısını M A I VE SĐYAH 183 onun yanında ağlayarak dökmekten ne büyük tesliyet duyacaktı! Kendisine en evvel Fatin Dilâver bey tekarrüp etti. bir sahtelik duyuyor. o da gülecek. Evet. fakat bunlar Ahmed Cemil'i tesliyeye hizmet edemedi. dedi. terbiyesizliğinden bahsolundu. dedi. Sonra yine kendi kendisini temine çalışıyordu: «Hayır. Şimdi şurada kendisine yaranmaya lüzum gören bu adamlar o dört sütunluk tahkirden gülmek hevesini duyarlarsa ya kendisine uzak olanlar. tâbirlere tekayyüd edilmedi.. Artık Raci'nin bayağılığından. — Bu kadar kıskanıldığınıza memnun olmanız lâzım gelir itikadındayım. Tâ ciğerlerinin ortasında birşey yırtılıyor zannetti. belki hiddetinden bu mülevves kâğıt parçalarını yırtacak. vücude getirdiği bu eser şu dakikada herkesi güldürüyor. bilmeyenler bilenlerden: «Bu şair kim olacak?» diye soruyorlardı. Matbuat âleminde dostlar da olur mu imiş? Onlar da bir arkadaşı takdir ederler mi imiş? demek istiyordu. herkesi.. etrafında ibzal ile açılan bu muhip sözlerde bir soğukluk. Birden nazarından bütün halkın ehemmiyeti düştü. «Bunu Lâmia da görecek. Nagihân «bu herkesi» tâbirinden bir çehre ayrıldı: Lamia!. sokaklarda kendisi için gülünüyor.» diyordu. Bunun re kadar haksız olduğunu anlamaz mı? Hissetmez mi? Hattâ benim için acıyarak.» Bu son ihtimal üzerine insanlarda kendilerine merhamet edildiğini duydukları zaman hâsıl olan lezzete benzer birşey hissediyor. bütün gazete okuyanlar ne yapacak? Demek şimdi bütün kıraathanelerde. Ahmed Cemil derin bir keselân duydu. onun tarafından merhamete şayan görüleceği ümidiyle tatlı bir ağlamak arzusu duyuyordu. kelimelere. Ahmed Cemil hayretle baktı. Demek kendisinin hayatta gaye olarak sevdiği. Onun bu sözü hepsine cesaret verdi. demin bu adamların şu makaleyi dinlerken eğlenerek güldüklerini düşünüyordu. eğlendiriyordu..onun anlayacağından emindi. Bir aralık Mazhar Feridun bey: — Biraz da dostlarınızın yazdıklarını okuyunuz. gülmeyecek. kahvelerde. Yazıhanenin üzerinde darma dağınık duran gazete yığını arasından «Peyam-ı Cihan» nüshasını buldular.. Kendisine .. zihninin içinde yalnız Lâmia kaldı.

— Bilâkis kendimi pek metin buluyorum. . tabaklar. hergün öğle üzeri küçük bir yuvarlak masanın üzerine o beyaz örtülerden birini örterek sofrayı hazırlamağı âdet etmişti._£nj|&eşjJ. şım beklerken ayakta sokağa bakarak karşıdaki kebapçıya ısmarlanmış altı şişin ateş üzerinde lâtif biberli. Bugün benim yerimde başka biri olaydı hiddetinden çıldırırdı. S 1 .Ik-bal. zihninden cesaretini kırarak geçen fikirleri kovmak isüyormuşçasına silkinerek: «Ne için fütur getirmeli? Bir hasudun hükmüne bir hayatın esas gayesini feda edecek kadar zaaf sahibi miyim?» derdi. öğle yemeğini beraber onun odasında yerlerdi. hattâ kendisine tesadüfünde bir şey vâki olmamışçasına muamele etmeye karar vermiş idi. Matbaanın son ıslahatı esnasında idare memuruyla karar vermişlerdi. Kendi kendisine: «Ah.. Şimdi . bir "muvaffak"1 olmak azmiyle ayağa kalkar. kokulu dumanlar içinde cızladığını seyrediyordu. Ahmed Şevki efendi ni-'hayet: — Ne kadar teessüre meyyal adamsın? dedi. Đlk söyleyecekleri şeyin sabahki makaleye taallûk etmesi pek tabiî idi. Ra-ci için en büyük cezanın. Raci'-ye hiç mukabele etmemeye.. öğle vaktine kadar orada kapısını sürmeleyerek sedirin üzerine uzandı. Matbaada kendi odasına kapandı. matbaa. bıçaklar koymuş. hülyalarım!. Nazarında bütün emellerin muhassalası ehemmiyetini haiz olan eserin henüz intişar etmeden üzerine dökülen bu tahkir çirkâbı hülya kanatlarında mühlik bir ceriha açmış idi.. onun husumet asarına karşı üâkayd davranmaktan ibaret olduğuna hüküm veriyordu. Ahmed Şevki efendi bir nezaret ve intizam takayyüdiyle odasında bir kısmı muattal duran bir dolabın altı katını küçük bir kiler haline getirerek buraya sofra örtüleri. fakat artık aldığı yaradan sonra devayı istihfaf eden mecruhlara mahsus bir istiğna nazariyle gazeteyi almadı.M A i V £. su kadehleri. Bir aralık odasının kapısına vuruldu. Đdare memuru küçük sofrasını her vakitki gibi penceresinin yanma kurmuş. Yalnızlığa şedid ihtiyacı vardı. çatallar... peşkirler. Ahmed Cemil dünden beri aç olduğunu o zaman hissetti. odasından çıktı.Butî^ namaya başlamıştı. arkada185 . Bugün Ahmed Cemil hiç kimse ile konuşmaya tahammül edebilecek bir halde değildi. Bir aralık yine kendi kendisine kuvvet verir. Fakat hakikatte şu demin kanını kurutan bir sahife dolusu tahkiri lâ-kayd telâkki edebilmeğe kuvvet bulamıyordu. Bir ses: «Ahmed Şevki efendi sizi bekliyor!» dedi. iki arkadaş karşı karşıya oturdukları vakit ikisi de bir müddet lâkırdı söylemediler. Yalnız Mazhar Feridun'a: «Teşekkür ederim!» dedi.» diyordu. eseri. Đdare memuru bu cevap ile kanaat etmemiş göründü: . düşündü.MAĐ VE SĐYAH uzattılar.

sonra: «Matbaa..» kelimesini işitince eliyle «kâfi» dedi..» dedi.. kardeşin o çapkın herifin nasıl hükmünde ise senin de matbaadan dolayı esaret altına girmiş olmaklığında görüyorum.» Ahmed Şevki efendi arkadaşının başka dertlerini soruyordu. O vakit şimdiye kadar hakkında derin bir muhabbetinden başka bir şeyini görmediği bu adama uzun uzun baktı. Ahmed Cemil bu esareti kabul etmemek istedi: — Ne için onun esiri olayım? Matbaadan istersem şimdi her alâkayı kesemez miyim? Đdare memuru çok tecrübe görmüş adamların henüz her şeyi mümkün görecek kadar genç olanlara karşı kullandıkları tebessümle: — Zavallı çocuk! dedi. daha ziyade büyüyordu.. Ahmed Şevki efendiye göre pek ince olan bu mülalâa Ahmed Cemil'e hayret verdi. keten yeleğini gevşetti: — Bu son dertler bir şey değil! dedi. idare memuru nihayet endişeli zamanlarına mahsus vaziyetiyle iki parmağının ucu ile burnunu kaşıyarak dedi ki: — Asıl fenalığı.. sadeliğiyle. ona da benim itimadım var. fakat idare memurunun son sözleri sevince imkân bırakmadı: — Lâkin kardeşine ait olan dert pek büyük. jggerlHI anlattı. eniştesini mümkün olduğu kadar anlattı.. Artık yemeklerini bitirmişlerdi.— Keski sen de çıldıracak kadar hiddetlensen de nefsini böyle meyusiyete teslim etmesin. Ahmed Şevki efendi şimdi önlerinde duran kebap sahanına çatalın ucu ile dokuna dokuna dalgın bir vaziyette dinliyordu... iskemlesini biraz çekerek.. A'hmed Cemil utanmasaydı Ahmed Şevki efendinin boynuna atılarak o kırmızı yüzünü şapır şapır öpecekti. sabrınız varsa dinleyiniz.. Evvelâ kardeşinden bahsetti. Senin eserine itimadın var mı? Bana ciddî söyle.» dedi. Ahmed Şevki efendi de kendisini merhametle dolu bir nazarla seyrediyordu. Đkisinin arasında birbirini seven adamları bir saniye içinde sıcak bir muhabbet havası içinde saran bir incizap hâsıl oldu. Makineler . safvetiyle etrafını çevirenlerin hepsine müreccah olan Ahmed Şevki efendiye dökmek ihtiyacını duydu: «Beni meyus eden yalnız o değil. dedi. Bu bir saniye içinde Ahmed Cemil bütün düşüncelerini ne zamandan beri bir kalbe tevdi etmek isteyip de muvaffak olamadığı hislerini bu adama.. Lâmia'yı da gidip biraderinden istersin. O zaman Ahmed Cemil kızararak. Bu iki hülyanın yekdiğeriyle irtibatını izah etti. Evi ne yapacaksın?.. tereddüt ederek Lâmia'-yı... «o ciheti ben sana anlatacağım. Ahmed Cemil bütün ruhunun kuvvetiyle: — Pek ziyade!..... Akşam validesine söylemeğe cesaret edemediği korkularını izah etti. «Matbaa. Başka?. Bu büyük kelimesi Ahmed Şevki efendinin ağzında başka bir ehemmiyet alıyor. — O halde eserini bastırırsın. Ahmed~5evkT~efendi bir bardak suyu süze süze içtikten sonra kırpık bıyıklarını elindeki peşkirle kuruladı.

Onlar bu sefil hakikatlerden ne kadar uzak kalmışlardı!. üzücü çengine pek vâkıftı. Sonra kardeşini tatlik ettiririz. Litografya makinesi tâ dipte. Merdiveni yarı tenvir eden kırık şişeli bir asma lâmbanın ziyasıyle trabzanı tuta tuta indi.. elinde cımbız. meselâ «Peyam-i Cihan» matbaasıyle bir mukaveleye girişse. cenkleşmeğe başladı.. Ahmed Cemil en evvel onu bir muhabbet nazariyle selâmladı: «Dünyada yegâne servetim!» diyordu . artık bahsi biraz evvel neticesiz bırakılan Ikbal'e irca etmek istedi. Ne için öyle bakıyorsun? Başka bir çare mi var? Ahmed Cemil bahsi daha ziyade takibetmek istemedi. Bu akşam artık bir karar vermeğe azmetmişti. petrol. ciğerinin bu havayı teneffüse muhtaç olduğundan. O vakit iki arka-diş'Đnitün mfimalleri tetkik ettiler. makinelere birer çare bulalım. Kendi odasına girdi. Bugün eniştesi matbaaya hiç uğramadı. sabırsızlıktan. yorgunluktan ciğerleri göğsünün içinde darlaşarak. dört yüz şu . Ahmed Cemil korkulu bir muvaceheden kurtulduğuna seviniyordu. donuk ziyasıyle şuradan bir nokta ^çıkarmak. Za-valhjmlyalari!.. onun için mürettipliği muharrirlikten zor bulur. bu âlemden çıkacak olursa kanının kuruyacağını zannederdi.. O halde evi kurtarmak.. şu müphem vaziyete bir netice vermek istiyordu.Đlerledi. Đdare memuru ile Said ve Saib gittikten sonra büsbütün yalnız kaldı. makineler dairesine girdi. sonra başmürettip: «Şimdi bitecek.. buraya ne vakit girse yağ. O zaman Ahmed Şevki efendi: — Kardeşine ait olan der-din_ tesviyesi^natbaadaki işin ^~ISn l Evvelâ eve. makineleri ona bırakmak lâzımdı.ne olacak?. Ahmed Cemil bu müşkül san'atm bütün yorucu. Nihayet Ahmed Cemil matbaada mevkinin vahametini daha ziyade anlamaktan korktu. ~ ^ x x a xa 187 Bu gece Ahmed Cemil'in nöbeti idi.. yine on yaşından beri parmaklarının ucunda efkârı çözüp bağlamakla yoru-la yorula harap olan vücudunu makinenin soğuk safhasına eğdi. .. Ahmed Cemil bir türlü idare memuru_ kadar işi fena göremiyor. üzüntüden. Bir matbaa sahibi olabilmek emelinden mümkün değil. kâğıt. bir kenarda makineci esneyerek tashihlerin bitmesini bekliyordu. Ötede başmüretip makinenin üzerine eğilmiş bir arkadaşının tutuverdiği el lambasıyle gazetenin son tashihlerini yapıyor. Ahmed Cemil'i görünce hepsi başlarını çevirdiler.. Bir aralık aşağıya makineler dairesine inmek. „ ^ . meseleyi o kadar kötü bulamıyordu. Âhmed Şevki efendi far-zettiği tehlikeleri izaha çalıştı. Eniştesiyle devam edebilmek artık mümkün değildi. Buzlu ¦camı üstünde «Đçeriye girmek memnudur» ihtarı görünen kapıyı itti. mürekkep kokusundan toplanmış ekşi havasından garip bir haz duyardı. hülyasını ayıramıyor yapabilecegT şeyleri zihninde tetkiTî ettikçe kalbi hep şu^ "söTf~1^?0ye"*çar-esîn^jEemayüî ediyordu. bu zavallılara derin bir merhametle acırdı. onları bir kere daha görmek istedi. efendim!» dedi. üzerinde yelken bezinden örtüsü çekilmiş duruyordu. Yahut makineleri alsa. öteye bir virgül koymak için. tahammül edilemeyecek bir vaziyetle kokulu lambanın pis havasının. Bütün gün ayaküzeri.. Ne olursa olsun bu karışık işe. Matbaada ancak nöbetçi mürettiplerle makineciler vardı.

o binlerce mini mini şeyler içinde cımbızın ucu ile gezmek. sonra yalnız bir saniye için uyanmış da tekrar derin bir uykuya dalmış gibi tekrar kapadı.. Ahmed Cemil Raci'ye birşey söylemek istemedi. Nedim gelmiş. Saib'in bu sözü üzerine bir gün Ahmed Şevki efendinin haber vermek istediği fena netice aklına geldi. odaya girdi. Bütün bu şeylerin nasıl kan kurutucu bir cenk olduğunu düşündükçe hayatlarını.. Ahmed başıyle «Evet!» cevabını verdi.. Geri döndü. Ahmed Cemil kendi kendisine: «Benim bulunmadığım geceler demek oluyor. Bu gece Raci'ye görünmemeği tensip etti.» dedi. merdivenin tâ ilk kademesinde trabzana tutunmuş. Ahmed Cemil sarardı. Zaten o da kendisini görebilecek bir halde değildi. hayatları bahasıyle kazanan bu adamlara acır.» cevabını verdi. Ahmed Cemil bu geceyi heyeti tahririye odasında bir köşeye büzülmekle geçirmeğe kadar vermişti. Raci gözlerini açıp baktı. başım oraya dayamış bir siyah gölge gördü: Racü Kendi kendisine «sarhoş! şimdi bunu ne yapmalı?» dedi. . bazan bir müşkül yere tesadüf etmek.» dedi. Beş dakika dakika sonra tekrar Ahmed Cemil'in yanma avdet etti:— Raci sarhoş değil. yerlerine doğrularını koymak. nihayet ittifak hâsıl oldu. Tekrar geriye döndü. parmaklarının ucunda fikirlerin çözülüp dağıllmasmdan yavaş yiavaş zihnine bir perişanlık gelerek işleyen bu sanat adamlarına mahsus bir muhabbeti vardı. Eczahaneye onu «aldırdılar. efkârı parça parça.kadar hücreye zihnini taksim ederek. Saib'le beraber içeriye girdiler.. tanıdıklarından Tairine adam göndermek için hatırlarından geçen isimleri tekrar ettiler. O vakit düşündüler. onu tutup yukarıya çıkarırken bir aralık makineci: «Bir haftadan beri dört beş keredir böyle geliyor!» dedi. Bu gece onu bekliyordu. merdivenden yukarı çıkıyordu. Ahmed Cemil'i orada görünce: «Galiba gene içeride!. matbaada herkes Raci'nin bu haline alışmıştı. Onlar tac-cüp etmediler. Satırları gevşetmek. ##* Bu sabah Saib. makineciyle yamaklarından birini çağırdı. parmaklarını zihnine yetiştirmek için içi içine sığmayarak çabuk yapmak isteyip de yapamamaktan gelen bir sinir buhramyle hastalanarak. Başmürettip: «Şimdi ilk nüshayı gönderirimi. onları pek ziyade merhamete şayan bulduğu için severdi. bitmez bir işte sürat göstermek. • Ahmed Cemil bir şey söylemiş olmak için: «Yarım saate kadar biter mi?» dedi... Matbaa sabaha kadar Raci'nin ciğerlerim söken öksürüğü ile sarsıldı. sıkışmış bir satıra bir fazla kelime ilâvesi için yirmi satırı yerinden oynatmak yekdiğerine aktarmalar yaparak bu madenden mahlûkları arzuya itba etmek. Bu adam hakkında duyduğu nefretle beraber ona acımaktan nefsini ialıkoyamamıştı. Saib. Ahmed Cemil'in odasına sedirin üzerine yatırdılar. fena halde hasta! ateşler içinde yanıyor! dedi. bugün babasına müteallik fena birşey olacağı hissiyle kapının etrafında dolaşıyordu. Son tashihler yapıldıktan sonra gazeteyi basmağa başlamadan evvel bir nüshasını nöbetçi muharrir tashih edilmiş nüsha ile tatbik ederdi. harf harf toplayıp dağıtarak ilerilemez. Bazı defalar tashih esnasında bulundukça onlara bakamazdı. Saib yalan söylememişti. yavaşça Saib'e: «Bir hekim getirtmeli» dedi. yanlış kelimeleri harfleri birer birer ayıklamak. cam kapıyı açtı. o vakit her türlü kinini unutarak bu 'hasta adamın yanına gitmeğe karar verdi.

Ahmed Cemil'e: «Şu haliyle benim nazarımda mahkûmdur... biraz ciddî davranıyordu. Bu gece Ahmed Cemil annesine makinelere dair Ahmed Şevki efendi ile muhaveresi neticesinde büsbütün büyüyen korkularını izah etmek için vesile arıyordu. istemeyerek. Buna bir türlü karar vermek için cesaret edemiyorlardı. Saib: «Siz gazete namına bir tavsiye veriniz. odanın kapısına kadar gitti. «Niçin söylemiyorsun?.. Buna çare aradılar. yine hemşiresinin yalvaran sesi. Ahmed Cemil «zavallı kız geliyor!» dedi. bir hiddet perdesi peyda ediyor.» diyordu. Đkbal merdivenin son kademesinde düşünüyordu. Raci bütün bu müddet zarfında ne muhalefete. merdivenleri indiği duyuldu. Ahmed Şevki efendinin riyaseti altında bir çare aradılar. Đkbal'le beraber yukarıya çıktılar. sonra. HastaJıane!.. Yalnız Vehbi bey biraz tutuk.. Hekimin muayene neticesi idare memurunun hükmünü teyit etti. Nihayet Saib: «Acaba orada hususî bir odada yatırtamaz mıyız?. hep sükût ediyordu. «yalnız bugün hasta değil. arasıra IkbaPin ince muhteriz sesini bir istirham zemzemesi gibi hafif mırıltısı fark olunuyordu. Bugün Ahmed Cemil eniştesine karşı aralarında hiç bir şey vaki olmamış gibi davrandı. Ogün Raci Saib'in refakatiyle Gureba Hastahanesinde kendisine mahsus bir odaya yatırıldı. birden yukarki muhaverenin kendisine müteallik ola-eağmı ihsas etti.» dedi.. Yemeği müteakip kahvesini kendi odasına göndermelerini rica etti.. Ahmed Cemil cesaret edemediğini anladı. biraz sonra Đkbal'in yavaş yavaş. fakat bugün yatağa düşecek demek oluyor» dedi. Bir aralık yukarki oda kapısının açılıp kapandığı işitildi.» Demek kendisine söylemek için Đkbal'e bir emir veriliyordu? J-fJL Oda kapısının tekrar açılıp kapandığı işitildi. Lâkin hastahane?. bir aralık yukarki odada fena bir sesle lakırdı edildiği dikkatlerini celbetti. Vehbi beyin sesi şimdi yavaş yavaş yükseliyor. dedi. Sabiha hanım: — Yine kızı haşlıyor. idare memuru «Hastahaneye?. çoktanberi hasta. ne muvafakate delâlet eder bir kelime bile söylememişti.. bu bir saniyelik zaman zarfında Ahmed Cemil. Hattâ o akşam yemekte bir-leşildiği zaman bile şu üç kişi ile bu yabancı adam arasında doldurulmayacak bir fasıla mevcut olduğuna delâlet eder bir şey görülmüyordu.. O vakit bütün arkadaşları düşündüler. Fakat başka bir çare? Zevcesiyle şu halinde barıştırıp bu müşkül hastayı o zayıf âciz kadına tahmil etmek her ikisini de öldürmek demekti.» dedi. Kardeşini görünce şaşırdı. Bu kelime Ahmed Cemil'de pek ağır bir tesir hâsıl ediyordu.< Ahmed Şevki efendi gelip Raci'nin hastalığı haberini alınca omuzlarını silkti. aşağısını ben deruhte ederim» dedi. Ahmed Cemil'le Sabiha hanım bakışıyorlardı. Fakat ikbal içeriye giremiyordu... Bu ümit biraz cesaret verdi. Vehbi beyin: «Niçin söylemiyorsun?» nidasıy-le tkbal'e bağırdığını işitti. Ahmed Cemil eliyle ....

Matbaada Ahmed Şevki efendi küçük penceresini açmış birisine müterakkip görünüyordu. bütün Tîanı güya hücum ediyormuş gibi kulaklarında. bir anne saadetinin nuhbe-sini teşkil eden çocuklarını mesut görmek emeli.» Ahmed Cemil bir tahkir sillesi aknışçasına sarsıldı. O vakit Đkbal cesaret etti: — Sizin için bir gazetede bugün birşeyler varmış. Bu vak'a Ahmed Cemil'i o günkü kararlarında takviye etti. bir aralık tahakkuk ediyor zannettiği ümidin yeniden esasını ihzar için çalışacak. . elindeki gazeteyi asabi bir hareketle buruşturarak yere attı: «Ah!» dedi. Şimdi bu kadında da bütün hayat ümidi. tamamen içeriye çektikten sonra: «Benim için sana birşey söylüyordu. Annesi. O zaman birinci defa olarak matbaa meselesindeki hatasını Sabiha hanıma anlattı. değil mi? Ne söylüyorduysa çekinme. Ahmed Cemil'i görünce eliyle çağırdı. Ahmed Cemil'in muvaffakiyet ümitleri artık şüphelerle dolu kalbini tatmin edemiyordu. Aşağısını ikmal edemedi. tahkirde ben tekad-düm etmiş oluyordum. Ahmed Cemil'in gözlerinde kardeşine: «seni daha ziyade bedbaht etmemek için bütün haysiyet düşüncelerini fedaya karar verdim. Bunda hiç zorluk görmüyordu.ad<Đediliyordu. demek kendisi gazetenin haysiyetine dokunaca! kadar rezu~olmus__addedilivordn r^ezîî^lmıış^. söyle. bana söylediğini tebliğ et. başında bir uğultu işitti. omuzuna dokunarak: «Haydi kardeşim. artık eniştesiyle matbaadan tamamiyle münasebetini kesmek lâzım geliyordu. Ahmed Cemil odasına geldikten sonra kapısını kapadı. kitapçılara hizmet edecek. dedi. Đkbal daha ziyade söylese kendisini zaptetmekte zorluk çekeceğini anladı. Ertesi gün sabahleyin eniştesiyle matbaada görüşmek is-tiyoyrdu. O vakit Cemil'in gözleri bulanarak şu ihtarı okudu: «Ceridemizin sernıuharrirliği Osman Tayyar beyin uhde-i kiyafetine tevdi olunmuştur. hiçbir şey söylemeden yazıhanesinin üstünde serilmiş duran «Mir'at-ı Şuûn» nüshasını aldı. Ah! Bir gün evvel davranmış olsaydım. bu bizim gazetenin haysiyetine dokunur. dün gece kızına ağlarken bu gece oğlu için ağlanacak şeyler işiten bu ana..» dedi. Ahmed Cemil kıpkırmızı oldu. bu eve yalnız yatmak için gelecek. sonra tasavvurlarını izah etmek istedi. diyor. yazı yazacak. idare memurunun tavnnda mûtaddan başka bir mâna vardı. yukarı çık..» Yemini okunuyordu. cevap vermeyerek. dinledi. Kendisi de yine mutad hayata avdet ederek ders verecek.işaret etti. tamamen tezelzüle uğramıştı. kendisine acıyarak ve sükût ederek bakan idare memurunu uzun uzun seyretti: — Bu beni matbaadan kovmak demek oluyor. tâ ilk sahifenin başında iki satırlık bir yazı gösterdi. Bu çalışmak azmiyle Ahmed Cemil babasının vefatından sonra duyduğu kuvvet ve metanetini tekrar buldu. temin ederim ki senin rahatını bozmamak için hiçbir mukabelede bulunmayacağım» dedi. ya bir yere kiraya verecek yahut bir matbaa ile şerik olacaktı. Sonra Ahmed Şevki efendinin karşısına oturdu. makineleri istirdat edecek. Erken çıktı.

Ahmed Şevki efendi: — Makineleri almak için bir çare bulalım. Ahmed Cemil neticeyi Ali Şekib'in dükkânında bekleyecekti. Ali Şekib ilcide birde: — Şu «uhde-i kifayetine» kaydına dikkat ediyor musun? Senin için iyi bir mâna tazammun etmiyor. Ahmed Şevki efendiye: — Lâkin ben büsbütün parasızım. makineleri oraya yerleştiririz. Đdare memurunun teklifini tehalükle kabul etti. O bahis kolay.. Ahmed Cemil bütün kuvvetleri birden sönmüş gibi oturduğu iskemlede kolları sallanıyor. sonra. t± 193 makineleri bir yere naklettirmek lâzım gelse hamallar için para yok!.Ahmed Şevki efendi gülerek: — Bu Tayyar'ı bildin ya.. îdare memurunun ilk sözüyle bütün netice anlaşıldı: öl . diyor. Ahmed Cemil onu iştimiyor. kendi fikrini takip ediyordu: — Ah! Bir gün evvel davransaydım! Şimdi makineleri almalı. parasızlığı gözünün önünde bir müthiş hakikat şeklinde tayyün ediyordu. yanımızdaki dükkânı da tutar... «Benden sonra boğulmak şerefi sana teveccüh etmiş olacak!» lâtifesiyle gülüyordu.. Ahmed Cemil'in bu dakikada bütün çaresizliği. Kendime iş buluncaya kadar ne yapacağım? — acı acı gülüyordu — Şimdi V fi A. Yalnız mübahasenin esasını kararlaştırdılar. Bu hülyaların arasında Ahmed Şevki efendinin her zamandan daha ziyade kızarmış olan çehresi göründü. Ve bunu ikisi de tekrar tekrar okudular. Đdare memurundan sonra derdini tevdie en ziyade şayan bulduğu adam Ali Şekib idi. diyordu. Benim küçük bir sermayem var. gözleriyle idare memurundan yardım ümit ediyordu. Gazetedeki ihtarın bütün sebebini. O vakit yine hülya silsilesi başladı. Ahmed Şevki efendi doğrudan doğruya cevap vermedi: — Bugün eniştenle konuşmak için beni tevkil eder misin? O zaten bu müşkül mübaîıaseden kaçmaya vesile arıyordu. yavaş yavaş.. dedi.. sırrını anlattı. Ali Şekib bir aralık Ahmed Cemil'e bir kuvvet daha verdi: — Ne için telâş ediyorsun? dedi. dedi.. onlar için bir çare bulmalı — sonra birden zihninden bir şimşek geçti — lâkin iki gün sonra taksit zamanı.

Amma yine yırtık pantalonlar. yine kitapçı dükkânlarında peynir ekmekle vakit geçirecekmişim. o da makinelerin matbaadan alınması. derin bir mefturiyet içinde ağlamak istedi... eski potinlerle gezecekmişim. şurada mah-volup bütün bu hayattan... 16 Bu günden sonra Ahmed Cemil'in o bir vakitler bir sükûn ve saadet yuvası olan mini mini evinde bir cehennem hayatı . Artık başının içinde beyni tabahhur eden bir mayi gibi şişerek sanki patlamak istiyordu... Kendinizin tahammül edemediğiniz birşeyin en ağırını bana yükletmek istiyorsunuz. Fikrini izah etti.. Yapılamayacak bir şey varsa. — Matbaada kalmak!. Ahmed Cemil cevap vermedi. 13 Cemil sabırsızlıktan «Netice? Netice?.. bundan sonra onun ekmeğini yememek için açlıktan ölürüm. Matbaası başında parçalansın. Ahmed Cemil tuğyan etti: — Matbaada kalmak mı? Teklif ettiğiniz şeye bakınız.. o muhtasar sofra başında haysiyetimi muhafaza etmiş olmakla mutmain olurum ya.. makineler alınacak olursa işlerin kalmasından tevellücl edecek mesuliyeti kim deruhte edecek? Sonra... Vehbi beyin cevabı mantıka tamamiyle muvafık idi. başlamak istediği cümlenin şu ilk kelimesinden sonra gözlerini manalıca süzerek muhatabının aklına birşey getirmek istiyordu. dedi. eve ait olan meseleleri tesviye için müsait bir zaman buluncaya kadar eniştesiyle münasebeti kesmemeliydi. dedi. «Hususiyle. Matbaadan çekilmek isterse taksitleri vermek için kendisi düşünsün. Borç Ahmed Cemil'in binaenaleyh matbaada o çalışıp verilecek taksitleri kazanmalı. onun mihnetlerinden kurtulmak ihtiyacını duyarak. şimdi kendisi de ne yapacağında tereddüt ediyordu. Biriniz kalkıp gittiniz. Her-şeyi yaparım. mukavelenin müddeti bitince bir çare düşünülür. Yavaş bir sesle: — Kardeşini. Ahmed Cemil herşeyi mahva kadar cesaret alacak bir âsab buhranı içinde idi: — Hepsi onun olsun!... artık hiçbir şey dinlemeye kuvvet bulamayarak. Đdare memuru omuzlarını silkiyor. orada.— Herif seni çok oynatacak!. Đdare memuruyle Ali Şekib ikisi birden cevap verdiler.» ddye bağırıyordu. Sonra bütün mübahasenin teferruatını nakletti. Ahmed Şevki efendi bu hiddet tuğyanını sakin bir çehre ile dinliyordu. Siz o herifin ufak bir azametine tahammül edemediniz.. evi ne yapacaksın?. ona kalırsa Ahmed Cemil kardeşine. bir hasır iskemlenin üstüne oturdu.» diyordu. Ahmed Şevki efendi bu cevapları tadat ettikçe Ahmed Mai ve Siyah — F. makineleri.. hiç olmazsa o eski esvaplar altında. Đki elleriyle başını tuttu. iltizam edilmiş bir çok işler var... diğeriniz gitmek için fırsat gözetiyorsunuz. «Çocuk!» diyordu..

iki üç kere tesadüfünde yüzüne bakmadı. Aralarında münasebet kesüeliden beri Vehbi bey akşamları her vakitten ziyade kaçırıyor. Ali Şekib'in dükkânında. Ahmed Cemil bu kavgalara kendisinin yabancı olmadığını uzaktan uzağa farkediyordu. Eniştesini hemen hiç görmüyordu. orada hiç bir şeyle iştigal etmek için heves ve kuvvet bulamayarak yatağına uzanırdı. dedi.. Bir gün Ahmed Cemil.. Ali Şekib'e: «Bir cinayet yapmaktan korkuyorum» dedi. Vehbi bey hiçbir şey tanımak istemiyor. Ahmed Cemil bu intizar etmediği cevaba o kadar hiddet etti ki hemen o dakikada matbaaya koşup Vehbi beyi boğazından tutmak. Biraz sonra — bu defa çehresindeki tebessümde fazla bir istihza ile — yine geldi. evvelce tahammülü mümkün bir çakır keyiflikten ibaret kalan sarhoşluğu şimdi bedmest-liğe dönüyordu. işsizlikten gelen melal ile dolaşıyordu. Evin içinde herkes hususiyle Ahmed Cemil bu huysuzluklara tahammül için azmetmiş gibi idiler. Bu cevabı kaç günden beri hazırlıyor. Ali Şekib'in dükkânında otururken kendisine parayı ikraz eden sarraf sırıtarak geldi. Ahmed Cemil herifi hiç söyletmeyerek: — Vehbi beye gidiniz.MAÎ VE SĐYAH 195 başladı. evde herkes hazırlanan fırtınanın patlaması korkusuyle ikisinin etrafında sükût ediyordu. Ali Şekib evvelâ sarrafı bir iki gün sabretmek üzere savdı. hemen her gece içeride îkbal'i haşlayan sesi işitiliyordu. Vehbi bey her zamandan ziyade huysuzluklar icat ediyor. imza benim. bütün ailenin 196 MAĐ VE SĐYAH . bu mukabele suretinin reddedilemeyecek bir kuvveti olduğuna inanıyordu. Vehbi bey şüphesiz onun matbaaya gelmediğini vesile ittihaz ederek IkbaFle kavgaya sebepler buluyordu. Nihayet herkesin vukuunu muhakkak olmak üzere hissettiği fırtına taksit meselesinin zuhuru üzerine patladı. Sarraf her türlü cevap almaya alışmış tebessümüyle cebinden çıkarmak üzere olduğu cüzdanını tekrar yerleştirerek gitti. Sonra Ahmed Cemil'in yanma geldi: — Sen hiddetle her şeyi berbat edeceksin. Akşamları eve gidince herkesten kaçar. fakat borç onun. sıkıp öldürmek arzusunu duydu. «Borç kiminse o versin!» diyordu. kıraathanelerde. odasına kapanır. Artık matbaaya gitmiyor.

ben adama makinelerin gölgesini vermem. Vehbi bey verilecek cevap için ikbal'i tavsite lüzum görmedi. kardeşinin yanında onu tazyik ederek bir şey yapmak mümkündür. Bu adamın bütün müfrit bayağılığı bugün tamamiyle meydana çıkıyor. zaten rabıtayı kesmeye de o vesile arıyor.-ten sonra her şeyi parçalamak. kollarının arasında zangır zangır titreyen bu vücudu zaptedebil-mek için parmaklarını kilitliyordu.» diyor. kendisi de parçalanan şeylerin arasında mahvolmak istiyordu. meselâ bu iakşam annenin. damlarlarının içine düşen bir ateş katresi o günden beri bütün vücuduna alevler akıtıyordu. «ben evlendiysem senin haylaz kardeşini beslemeği taahhüt etmedim!» cümlesi Ahmed Cemil'in kulaklarını parçalayarak aşağıya kadar yuvarlandı. öyle mi? Dışarıya atılmak istedi. mahvolacak. işte fırtına bunun üzerine patlamış idi. O zaman Sabiha hanım kollarıyle sarıldı: «Aman. o akşam Đkbal'i çağırarak vak'ayı hikâyeden sonra Ve>hbi beye ev meselesinin muhik bir surete ircaını söyletmek istemişti. geleceğini bilemeyerek.. Ahmed Cemil annesiyle beraber Ikbal'in getireceği cevabı bekleyerek aşağıda oturuyorlardı. Korkak edasıyle bir şey söylediği farkolundu. hiç olmazsa ona bir çare bulun. bu adamla tekrar münasebet tesis etmek mümkün değil. Fakat Ahmed Cemil artık nefsini zapta muktedir olamıyor. Vehbi bey yukarıda hâlâ devam ediyordu: —• Zaten sizin içinize düşeliden beri ne olduğumu anladım. Fakat işitebildikleri parçalar bütün teferruatı anlatıyordu. Haksızlık ediyorsam dâva etsin..— Lâkin anlamıyorsunuz. dedi.. Vehbi bey söylenmekte devam ediyordu. ilk önce: «bir seneden beri üzerime yük oldunuz. . çekil yanımdan diyorum. yetişmedi de şimdi kardeşinin borcunu bana mı verdirmek istiyorsunuz?. fakat bir şey yapmamış olmamak için Ali Şekib'in fikrini kabul etmiş. hiddetinden titreyerek birbirine bakışan ana ille oğul Vehbi beyin söylediklerinin bir kısmını işitemiyorlardı. yoksa fena ederim. dedi. bir çare düşünelim. nihayet Ikbal'in muhteriz bir mırıltı gibi sesi işitildi. Çekil. zannediyorum.saadeti çılgıncasına bir tehevvür uğruna.» mukaddemesiyle başladı. Bana biraz soğukkanlı davranacağını vaadet. — Evet amma eviniz elinizden gidecek. Artık ikbal yılan olmuştu. Şimdi hiçbir şeyin tamirine taraftar değildi.. . daha ilk günü bırakıp kaçmalıydım. Şimdi ne yapmak lâzım. kapısı açık odasından bağırdığı işitildi. emellerinin birer birer yıkıldığını gördük-.. Ahmed Cemil bu teşebbüsten bir necat ümidi bekleyerek değil... Cemil! Sabret.. Hem sen böyle şeylere ne karışıyorsun? Her akşam yılan gibi beni sokmaktan zevk mi alıyorsun? Ahmed Cemil şimdi ayağa kalkmış idi. o zaman Vehbi beyin büsbütün tutuştuğu anlaşıldı: — Makineler mi ?diyordu.

» diyordu... bu zayıf vücudu sarstı. Vehbi bey gitmiş idi. yukarıdan bütün bu ailenin üzerine istediği gibi tahkir levsini döken bu adamı tutmağa. bozulmuş çehresinden. Ah! bir kere ağlayabilse. Fakat ağlayamıyor. «çıldıracağım!. Ahmed Cemil şimdi annesini kapıya kadar sürüklüyor. Ali Şekib'in yazıhanesinin üstüne koyarak açtı: — Dükkânını bir iki saat bırakarak beni Emniyet Sandığına götürür müsün? dedi. Hiç!.. annesinin kadınlık zaafına mağlûp olarak tehevvürünün bütün taşma meyelânmı serbest bırakamadığından müthiş bir yeis duydu. Ah.. Bağırmak istedi.. boğazını tıkayan müz'iç bir şehik onu ağlamaktan menediyordu. çekti.. o vakit iki eliyle yakasını tuttu. Annesine koştu. . fakat iyi bir şey olmuyorum. Sabiha hanım üzerine atıldı: «Đkbal ne oldun? Bana baksana Đkbal! Ne oldun.. Đkbali?. O zaman... Đkbal kalkamıyor başını kaldırıp annesine bakamıyordu.. yerde inliyordu. evet. yavrum?. kafasını şu taşların üzerine çarpa çarpa sürüklemeğe muvaffak olamadığından..» dedi... Ahmed Cemil acı bir hande ile cevap verdi: — Ne olduğumu bilmiyorum. Bir aralık Seher: «Küçük hanım! Küçük hanım ne yapıi X A ±1 199 yor?. güya bir kavi pençe boğazını sıkıyor. O zaman Vehbi beyin atlayarak indiği duyuldu. kravatı yakalığı parçalandı. Ahmed Cemil annesinin kollarının arasından silkinerek kurtuldu. «bırak. 17 O sabah Ahmed Cemil Ali Şekib'in dükkânına girdiği zaman perişan saçlarından. Daima hiç!. asıl düşünülecek olan o biçareyi unutmuşlardı. Đniltileri arasında yalnız «Hiç!» dediği işitildi... anne bırak.» diyordu. «Ah! beni niçin bırakmadın? çıldıracağım!. kravatsız yakasından eski arkadaşı ürktü. O vakit Sabiha hanımla Seher yukarıya koştular. Henüz o bir şey söylemeden: «Ne oluyorsun?» dedi.O vakit bir vücudun yukarıki odada.» diye bağırıyordu. Şimdi bir şeyler kırmak.» dedi. Đkbal'i düşünmemişlerdi. kur-tutmak isteyerek hiddetinden boğulan sesle.. asabına sükûn gelecekti.. onu boğuyordu. Fakat sokak kapısının büyük bir taraka ile kapandığı işitildi. müteselli olacak.. bir şeyler parçalamak istiyordu. düştüğü duyuldu. Đkbal bir eliyle böğrüne basarak kapının yanında. iki ellerini tuttu.. Pantalonunun cebinden buruşuk bir gazete parçası çıkardı.

Bu son sözü söylerken Hüseyin Nazmi'yi düşünüyordu. O zaman Ahmed Cemil bu dost kalbinin şu gözlerinden hafif iki katre yaş akan dostun karşısında.. ne soğukkanlı adamlarsınız! karşınızda çıldırmış birisini görüyorsunuz da tam bir sükûnla «Đfrat ediyorsun. o ziyafet gecesinden beri Ahmed Cemil ondan firar ediyordu. cevap veremiyor. Đşte bugün kızını ölümden kurtarmak için oraya gidiyor. Kardeşimi ben öldürüyorum.. beş para yok. evden çıkarken pek fena bir halde bıraktığı ikbal'i görmek için acele ediyordu. onu ben öldürdüm diyorum. dirseklerini üzerinde annesinin küpeleriyle yüzüğü hazin bir eda ile serilen yazıhaneye dayadı.. Halbuki bende para yok. hepiniz.* diyorsunuz. Şekib? Bana acıyorsun değil mi? bak. sıkıt tehlikesini. yeislerini orada yavaş yavaş buruşuk ceride parçasının üzerine salıverdi. bütün hülyalarımdan sonra bu gün şunları Emniyet Sandığına götürmek için mecbur eden sebeplerin acılığını hissetsen.. Şekib!. kalbinin şu karışık tufanından o emeli çiçeğine bir katrenin bile sıçramasına imkân bırakmamak istiyordu.. ah! busen. bu söz kifayet etti: — Đfrat mı? Kardeşim ölüyor diyorum. herşeyden evvel. Ali Şekib'den Emniyet Sandığının kapısında ayrıldı. Güya hülyalarının şu inkırazıyle aşkı arasına mâni bir sed koymak. Ahmed Cemil artık hiç bir şey saklayabilecek bir halde değildi. başını iki elleriyle tuttu. anlıyor musun? Eliyle sözünün katiyetini göstererek ilâve etti: — Senden ve hiç kimseden. Bütün bu sefaletleri ondan saklamağa — esasını pek iyi1 tâyin edemeksizin — lüzum görüyordu. Ali Şekib birşey söylemek için yutkundu.. bütün dünyadan evvel bana o lâzım..Şimdi Ali Şekib donmuştu. — Đfrat etmiyorum. yok. Nihayet Ahmed Cemil dün akşamki vak'ayı kardeşinin böğrüne tesadüf eden tekmeyi. bir haftadan beri ağlayamadığı bütün elemlerini. Siz.. Ahmed Cemil söyletmedi: — Bak.. dedi ki: — Bunlar annemin küpeleriyle yüzüğü! Bir vakitler babam evi tamir için borçlandığı zaman bunları bir türlü Emniyet Sandığına terhin etmek istememiş idi. Ahmed Cemil taşmağa vesile arıyordu. bir de bu sarı meyus simaya bakarak duruyordu. Şimdi îkbal'i kurtarmak lâzım. Ah! bilsen. Ali Şekib ne söyleyeceğinde mütereddit idi: «Her şeyi ifrat edersin!» dedi.... Ali Şekib bu gözyaşlarına bir hürmet ve merhametle sükût ediyordu. yalnız o mümkün değil. zannediyorum. muayenenin endişe veren neticesini kesik kesik Ali Şekib'e anlattı. .. bir an evvel eve giderek alabildiği paraları Sabiha hanıma vermek. hissediyorsunuz değil mi. değil mi? diyordu. bir şu yazıhanenin üstünde melûl serpilen küpelerle yüzüğe. Ali Şekib'in teessürünü anladı. ağlamamak için kendini tutuyorsun. sen bana hâlâ ifrattan bahsediyorsun..

Hekim başını sallıyor. hafifçe kapıyı itti.. O gözleri yarı açık. Ahmed Cemil ayaklarının ucuna basarak ilerledi. bütün hissi ve fikri donmuş gibi boş nazariyle bir . Yukarıya koştu. Bu adamın ağzında şu söz bütün korkularının esassız olmadığını anlatıyordu. Ahmed Cemil'in cevap vermeğe vakti yoktu. En evvel Ikbal'e baktı. Fakat bu adaman aldatmak istemeyen çehresi 1\L -rt. yorgun. Ne kan! ne kan! Sonra kapıyı iterek kapadıktan sonra iri vücudu ile. Kendi kendisine: «Çocuk düşmüş olacak. bir hiç bekliyordu. o vakit Ahmed Cemil bu bir hüküm vermeyen cevaba hiddet eder gibi oldu. Onun sualini beklemeden Seher söyledi: — Siz gideliden beri küçük hanımdan kan boşanıyor. zihninin içinden bütün idrak kabiliyetlerini silip süpürerek götüren bir sel akıyor.. «o halde yine hekimi getirmeli!» dedi. bir bora geçiyordu. o. Annesinin yanma çöktü. Onun bu manzarasından elîm bir his ile. — Düştü mü? dedi. hiç bir şey anlamıyormuş.» diyordu.. ikbal balmumundan yapılmış sarı bir heykel gibi derin bir dalgınlıkla yatağa yatırılmıştı. «ateşe karşı koyabilmeli!» diyordu. tekrar kalktı. fakat onu kurtarabilirsem.. Demek ki ateşe karşı konulamayacak olursa. Şimdi Ahmed Cemil hekimin tenbihlerini zaptedebilmek^ ittihaz olunacak tedbirleri anlamak için zorluk çekiyor. dalgın bir nazarla meçhul bir noktaya bakıyordu. O zaman bir medet umarak hekimin yüzüne bakıyor. hekime gitmek lâzım geldi. JL vakur ve endişe ile dolu idi. içeriye girince merdiven başına bırakılmış su kovalarıyle Seher'in perişan hali dikkatine çarptı. ümid verecek bir söz.. — Bu adamın bütün ettiklerini yanma mı bırakacaksınız? dedi. büyük musibetlerin dehşet devresini takip eden sükûn zamanlarına mahsus bir bitkinlikle ellerini dizlerinin etrafına kilitlemiş. ondan cesaret verecek. «belki!» diyordu. dudakları solgun bir pembelikle dişlerinin üzerinde gergin.Kapıyı açmak için Seher biraz gecikti. Validesi karyolanın altına seccadenin üstüne oturmuş. bu bence daha iyi.. Sabiha hanım vaziyetini değiştirmeyerek kaşlarını kaldırdı. Ahmed Cemil şimdi tehlikeyi daha vuzuh ile görüyordu. Sabahtan beri yorulan bacaklarıyla tekrar koşmak. uzun nefeslerle uyuyordu. Sabiha hanım. dargın çehresiyle Ahmed Csmü'in önüne geçti. terden ıslanmış saçları fildişi gibi donuk sarı duran şakaklarıyle alnına yapışmış. bir işaret. bu sevgili vücudu bir gün yine böyle — fakat şimdi yorganı hafif hafif kaldıran şu nefesler kesilmiş olarak — görebilmek ihtimalinden titreyerek gözlerini ayırdı. hepsini söylememek istiyörmuş-çasına basık duran dudakları «fena!» diyor gibiydi.

yorganını açmayarak. Kardeşinin kapısı tamamen kapalı değildi. bir oğlunun yüzüne bakıyor. yemek yemiyor. . bir şey çekiliyor gibiydi. gördü. onu alıp götürmek isteyen şeyden koparıp kurtarmak istiyordu. Sonra bu eller birdenbire Sabiha hanımın orada bir çare araştırıyormuş gibi dolaşan serseri ellerini kavradı. Bugünden sonra Ahmed Cemil'le. Kaç gündür en ufak bir gürültüyü işitebilmek için odanın kapışım açık bırakarak. artık mağlûp ve mecalden mahrum kalan başı Ahmed Cemil'in omuzuna düştü.. ateşle yanan boğazından.. Güya kendisini yaşamaktan menetmekle hayatının bir kısmını şu hayatının günden güne eksildiği görülen vücuda bahşetmek istiyordu. zaten gördüklerini anlayamıyorlardı. Dinledi. iri. kutularla dolu bir an evvel şifa götürmek acelesiyle sokaklardan uçarak geçmek icab etti.» dediler. Ahmed Cemil şimdi bu zayıf vücudu kollarıyle sıkıyor. bütün şu küçük aile halkının bir dakika yorulmayan uğraşmasına. «ne oluyor yarabbi. Ikbal'i her dakika bir parça öldüren. sık sık nefeslerle çırpman göğsünü yırttı. ciğerlerinden kuru gelen sesiyle onlara lâkırdılar edivermeğe çalışıyordu.. Fakat kollarının arasında bu vücuddan uzun bir raşe ile bir şey akıyor. yaşamıyordu. kolları şişelerle.. Koştu. kardeşim?. Fakat ateş. şükran ile dolu gözlerine bir tebessüm incilâsı gelerek bir vakitler tatlı sesiyle evin içinde daima «Ağabey!» hitabıyle selâmladığı bu sevgili kardeşe. duvardan gelen muhacim hayale bakıyor. O zaman Ikbal'i yatağının içinde oturmuş. eczahanede saatlerle süren üzüntü içinde beklemek. bir feryad. titreyen kolları bir kuvvet aramak için uğraşıyordu. yatağın üzerine öyle atılıveriyordu..onun. Sabiha hanımla Seher uykularından henüz bir korku ile uyanmışlara mahsus şaşkınlık ile söyleyemiyorlar.» dedi. korkunç bir fer-yad. «Đkbal. yatağından atladı..» dedi. Sahih bir ses işitmiş miydi? Duramadı. Ahmed Cemil tekrar gözlerini Đkbal'in gözlerine dikti. saçlarının soğuk terleriyle ıslanan çehresine yüzünü yanaştırdı. Ahmed Cemil'e yine koşmak lâzım geldi. gözleri müthiş bir şeyin tema-şasıyle korkudan açılarak tâ ötede duvara dikilmiş. nefsini müdafaaya çalışarak zayıf vücudu gerilemek. birden kalbinde bir musibet hissi uyandırmıştı. fakat artık onlarda bir şey noksan idi. ki iki kardeşin gözleri şu dakikada son bir muhabbetle bakıştı. Bu gece biraz sakin uyuyordu. esası olmayan bir histen ibaret göreceğini ümide çalışarak odasından çıktı.. didinmesine rağmen daima galip çıkıyor. o. Korktuğu şeyi şimdi bir vehimden. onu işitmiyor.. hâlâ ona bakıyordu. o korkulu nazariyle tâ oraya. artık ağlamayarak kenarları yanan gözleriyle şu içeride sarı donuk benzi ölüye benzeyen kızını elinden alıp almayacaklarını soruyor gibiydi.. uyumuyor. Đkbal arasıra dalgınlıktan çıkıyor. tâ uykusunun derinliğinden gelen bu seste bir acılık vardı ki. kendisi şu evin içinde kayboluvereeek olursa ne kadar bedbaht olacağını düşündükçe ağlamak istediği annesine bakıyor. Ah! Onu kurtarabileceğinden emin olsa böyle hiç durmadan hep koşacaktı!. ne oluyor?» dedi. o müthiş humma.. ayaklarından ve arkasından kendisini zabta çalışan Sabiha hanımla Se-her'in arasında elleri ihtilâç ederek bir hayalden müdafaaya (hazırlanıyormuş gibi gerilmiş. Şimdi bu gözler onun bu feryadına karşı sakit kaldı. Artık evden çıkmıyor. Bir gece Ahmed Cemil Ikbal'i biraz rahat bırakmıştı. bir aralık «Cemil! Cemil. kardeşim. kurutup yakan o müthiş ateş arasında bir harb başladı. eliyle itti. açık gözleriyle. elleri. «Đkbal!. ne oluyorsun. daima bu vücudun hayatından bir parçasını koparmakta devam ediyordu. Ahmed Cemil kollarıyle ĐkbaPi sardı.

Onu arkadaşları bir kahvenin önünde alçak bir iskemle üzerinde işgal ediyordu. Fakat kalbinde hep o sönmek bilmeyen ateş yanmakta devam ediyordu. Ali Şekib'le Ahmed Şevki efendi kollarından tutmuşlar. Orada henüz bitmemiş kabrin yanında yine beklemek icap etti. bütün bu ölüler diyarının ölüm ile yaşayan halkını seyrediyor. ötede beride yirmişer para sadaka alabilmek için duran kadın. tabut bir komşu kabrin üzerine ihmal edilerek bırakılıvermiş. Ahmed Şevki onun zihnini işgal etmek. şu ana ile kardeşi hafif bir meyil ile selâmlıyor. Mezarcılar yekdiğeriyle konuşarak. ihtiyar. Đlk günü kalbinde bir şey şu gözlerinin önünde tahakkuk eden faciaya inanmamakta devam ederek bir ölüye karşı son vazifelerin ifasıyle meşgul olurken o kadar büyük bir acı duymuyor. bütün bu gördüklerine. artık nefsine bir temellük kuvveti duymayan bu vücudu o tabutun arkasından sürüklemişlerdi. Artık Ahmed Cemil bu günün bitmesi. alelade bir iş görüyormuşçasına koşuyordu. şu henüz on günlük vak'a. uzak bir vakanın mübhem hâtıraları gibi geçiyor. kazmanın ucuna tesadüf etmiş gömülü eski bir mezar taşı parçasının çıkarılması için çare düşünerek çalışıyorlar. kaldırmışlar. onu çıkardılar. Sonra namaz zamanını beklemek lâzım geldi. O zaman Ahmed Cemil'i. Sonra Eyüb'e geldiler. Merdivenlerden sürünerek kızını son bir feryad ile selâmlayan annesinin sesi. o insanların artık her şeyini unutup da bütün metaneti bir matemin kahrına teslim ettikleri dakikaya mahsus feryadı kulaklarını yırttı. mezarlar üzerinde. hayatında. dik nazariyle sulara bakıyordu. Tabut yabancı ellerle kalkarak. kendi . Fakat her şey bitip de o tabutu kaldırmak. bir ağacın dibinde mahallenin bekçisi iri gümüş saatini çıkararak geç kaldığına canı sıkılmış gibi bakıyor. kenarlarında. O vakit dizleri titreyerek merdiven başına çöktü. bir an evvel şu yabancılar arasından çıkarak matemiyle yalnız kalması içia sabırsızlanıyordu. sakat ve sağlam dilenci güruhu sabırsızlanarak bekleşiyor. sonra dilencilerden mürekkep alay ile kabre gidilirken hep sükût ediyordu. Şimdi bütün o müthiş günün vukuatı zihninden. düşüncesinden . O. bu eve bir daha avdet etmemek üzere götürmek lâzım geldiği zaman bu facia bütün hakikatıyle gözlerinin önünde tecelli etti. çocuk. bu evi. Ahmed Cemil tabutun arkasında yürüdükçe yeni bir ¦ölü geldiğine sevinerek koşuşan dilencilere bakıyor. dua edilirken. namaz kılarken. senelerce uzak bir maziye süzülüp gidiyordu. O arkadaşlarının hiç biriyle lakırdı etmiyor. son istirahat yerinin hazır olmasını bekliyordu. bu tabuta kendisinden başka şu etrafındakilerin kayıdsızhğından azîm bir eza ile üzülüyordu.şu düşünememekten ibaret olan donukluktan — velev bir dakika olsun ayırabilmek için gençliğine ait eski bir hâtıradan bahsediyordu. O gün güzel bir hava altında Ahmed Cemil'in matemiyle istihza ederek Halicin güneşli suları akan bir gümüş deryası gibi kayıklarının kenarlarından geçip gidiyordu. bunlardan artık tahammül edilmez bir üzüntü duyuyor. gidiyordu.ah 203 18 Ahmed Cemil bu matemin içinde bir hummanın korkunç kâbusundan uyanmış gibi çıkmış idi. Artık ağlamıyordu.

Kapının baş tarafını desterenin . O akşam arkadaşları onu eve göndermemek istemişlerdi. Ali Şekib elini tuttu. o müthiş saatlerin hâtıralarını sırasıyle ihya için düşünüyordu. sonra hemen oraya seccadenin üzerine atıldı.makarrı gözlerinin önünde yükseldiği zaman birden bütün açıları taştı. asabı tahriş eden dişleri keserken Ahmed Cemil karnına basıyor. Kapıyı Seher açtı. doya doya acısını çekmek istiyordu. alçak cumbası. Öğünden beri hayatından bir yarım asır geçmiş gibi çökmüş. Eve geldiği zaman akşam olmuştu. ihtiyar olmuş idi. o vücudu burada bırakmamak. kıvranarak şimdi bu evi tamamen boş bırakan kardeşi için kana kana. O zaman Ahmed Cemil ruhu okşayan teselliye benzeyen tatlı bir his ile şurada hafif hafif ağladı.. Sonra kabir bitince tabutu iplerle sararak indirdiler. Yalnız kalacak olursa büsbütün fena olacağını söyleyerek kendisini o gece işgal etmekte ısrar ediyorlardı. Onu hâlâ orada görecekmiş vehminin mağlûbu idi. orada bağırarak. bu sesi işitmekten mütevellit azabı tazyik etmek istiyordu. ağlayan bir sesle şu taze kabrin üzerine ruhanî bir demet vaz'ediyordu. cibinliği indirilmiş karyolasına kadar gitti. sana bakıyor mu idim?. Artık düşünmek melekesinden tecerrüd etmiş gibi bir . . bir hafız titreyen. nazarına eskimiş kafesleri. bu kızın kızarmış gözleriyle kendisine bakan nazarından kaçmak istedi. fakat ona kabul ettirmek mümkün olamamıştı. bir müddet oraya baktı. Fakat sonra kabrin üzerine atılan toprak şişerek kardeşinin ^u ehûdr. Bugün Ali Şekib'in dükkânında yine gözleri arkadaşına tesadüf etmiş duruyor. Şimdi herkes sükût ediyordu. Bilâkis matemine tamamiyle MAĐ VE SĐYAH 205 nefsini teslim etmek. fakat onu görmüyordu. Örtüleri kaldırılmış.. onu bir taşın üzerine oturmağa mecbur etti. Seher'e bakamadı.ağladı. şu toprakların gasbmdan almak isteyen bir his ile iki adını attı. tahta kapısı ile çirkin. Annesine görünmeğe kuvveti yoktu. Şimdi hep bunları birer birer tahattura çalışıyor. sıvaları dökülmüş duvarları.matemine karşı bir tahkir gibi ciğerleri yırtılarak bakıyordu. Bugün Süleymaniye'-nin kalbinin enisi olan şu minimini ev. Ah! O günün hâtıraları!.. kardeşinin. Cemil? — Bilmem. birinci defa olarak feryad ihtiyacını zaptetmek istemedi. lakırdı söylenirken boş gözlerini diker. barid göründü.. Doğru Đkbail'in odasına kadar gitti. Öyle dalgınlıkları vardı ki saatlerle sürerdi. öyle durudu. kalbinde garip bir his vardı ki o akşam eve girince bütün bu günün vakalarını yalan bulacağını zannettiriyordu. — Niçin bana öyle bakıyorsun.

zannederim. mümkün olmayacak şeyler tavsiyesinden ne faide çıkar. 206 MAÎ VE SĐYAH Bak. biraz kendini silk. Ali Şekib arkadaşının hiç alışılmamış olan bu nazarından ürkerek: — Neyi unutuyoruz? dedi. hemşiresinin intikamını almak ihtiyacı içinde onu esbabını . Ali Şekib devam ediyordu: — Bence artık bu uyuşukluğa bir fasıla vermek zamanı gelmiştir. Ahmed Cemil şimdi arkadaşından gözlerini ayırmış. hulyasız mısın? Artık bu toprak parçasının üzerinde görülecek işin kalmamış olduğuna ciddî bir kanaatle hükmediyor musun?. demiyorum. Tâ yanma kadar geldi.. Evde bir annen var ki yegâne ümidi senden ibaret. gerçekten. arkadaşının önüne dikilerek: — Her şeyden evvel tesviye edilecek diğer bir şey var ki onu unutuyorsunuz. Kendi kendisine! «Zavallı çocuk! diyordu. Şimdi onu kendisinden ne kadar uzak görüyordu.. artık bu düşünceye bir hatime vermelisin! dedi.. Ahmed Cemil cevap vermeyerek dinliyordu: — Dünyada hiçbir kimse tasavvur edemezsin ki hayatından hiç olmazsa bir büyük matem geçmiş olmasın. bunlardan sonra fakat hepsinden mühim olarak sen varsın.. Gözlerinde şimdi vahşî bir nazar vardı. biraz damarlarındaki kanının cevelânım duy. Sana çarpıldığın musibete karşı kayıdsız.. hayattan vazgeçecek kadar ümitsiz. Ahmed Cemil ayağa kalktı. bir eviniz var ki küçük bir tedbir noksanıyle elinizden gidabilecek. ona biraz kuvvet vermek zamanı geldiğini anlamıştı. Bak. Fakat sen her şeyden evvel kendi hayatını düşünmekle mükellefsin. yine yüzüme artık yaşamaktan vazgeçmiş bir adam gibi bakıyorsun. Biraz tesviye edilecek şeyleri düşünmek lâzımgelir. bugün ne yapacağını bilmiyorsun. fütursuz davran. Ah! Hayatının o ümidi o hülyası!.. — Kardeşimi öldüren adamı! Onu insanların adalet pençesine teslim etmek benim en evvel düşünülecek vazifem değil mi? Ali Şekib şimdi arkadaşının hayretle yüzüne bakıyordu. o herife kaptırdığın makineler var ki kurtarmak lâzım. artık onu biraz sarsmak.. ne ile isbat edecek? Ondan bu suretle mi intikam almak istiyor?» Arkadaşı için şimdi başka bir tarzda merhamet duyuyor. dalgın bir nazarla mübhem bir noktaya bakıyordu..Ali Şekib elinden kalemini bırakarak defterini kapadı. yüzüne bakarak: — Cemil.

şimdi Vecdi beyin idare memurunun ağzında başka bir istihza manasıyle mazmunu teeyyüd eden o sözü hepsinde mütalâa beyanına imkân bırakmayan ağır bir nefret uyandırıyordu. fakat bana tamamen doğrusunu söylemenizi şiddetle rica ederim. fakat bu mesele yine sırf hissiyata ait bir şey! Ben bilâkis seni biraz maddî işlere sevketmek istiyorum. iyi kızdı. Bugün beş dakika evvel Ali Şekib'in başladığı muhavere tertibine de lüzum görmeyerek Ahmed Şevki efendi mukaddeme tertibine de lüzum görmeyerek Ahmed Şevki efendi göbeğinin sikletini dinlendiren bir nefesle henüsr solumakta iken sordu: — Sizden birşey anlamak isterdim. isabet oldu ki münasebeti kesmiş bulunduk. o. Vah vah: teessüf ettim. Ahmed Cemil sükût ediyordu. Bir adamın insanlık duygularından bu derece mücerred olabileceğine delâlet eden hikâyeler işittikçe mübalâğaya hamlederdi.. Ahmed Cemil cevap vermek üzere idi. Şu dakikada bu meseleyi fikir selâmetiyle muhakeme edemeyeceğini anladı. Bir sene zevci sıfa-tıyle yaşadığı bir vücudun hahvına sebebiyet verdikten sonra bu kadar kayıdsızlık gösterebilmek için bir kalbin ne büyük kuvveti olmak lâzım geleceğinde tnütehayyir idi. cesaret edemiyordu. Ahmed Şevki efenJMAĐ VÜJ SĐYAH 20T dinin kapıdan giren göbeği göründü. ertesi sabah: «Dün cenazeye gitmişsiniz. yoksa çok muztarip olacaktım!» dedi. düşündüğünü söylemekten içtinap etti. kendisini göstermek isteyen Nedim'i gördüler. . onu iyice anlamış isen vak'ayı ne yolda telâkki etmiş olacağını da tasavvur edebilirsin. sonra kendisine mûtad olan tavrıyle omuzlarını silkti: — Ne için doğrusunu söylemekliğim için ısrar ettin? Sana hakikati süsleyerek söylemek için bir sebep var mı? Zaten bunu benden sormaya lüzum gördüğüne de şaşarım. eski arkadaşlarıyle biraz dereden tepeden bahsederdi. başını sallayarak: — Pek yapılmayacak şey değil.tedarik imkânından mahrumiyetini düşünerek aczinin bütün acılığını hissediyordu. Ali Şekib'e baktı. vakit buldukça matbaadan sıvışarak buraya gelir.» dediğini işittiler. Bu sırada dükkânın kapısından içeriye billur gibi çıngıraklı bir çocuk sesinin «Havadis!. Kardeşinin vefatından beri ondan bir şey sormak istiyor.. o kadar! Sen daha ziyade birşey mi bekliyordun?.. Bugün Ahmed Cemil idare memurunu görünce bir tes-Jiyet nefesi aldı. kapıdan gülümseyerek . Benimle uzun uzadıya lakırdı etmedi. Bu sese hep âşinâ çıkarak başlarını çevirdiler.. Size ne dedi? ve onun vefatı haberini ne suretle telâkki etti? Ahmed Şevki efendi evvelâ bu suale taaccüp ediyor göründü. dedi. Kardeşimin vefatına dair o herifle elbette bir lakırdı etmişsinizdir.

Teklifini hemen kabul ettiler. dedi.208 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil sordu: — Nedim. Nedim.. haberin var mı? O vakit çocuğu bir saniye evvel kendisini serbest bir meslek sahibi görmekten tevellüt eden neşvesi uçarak gözlerini birdenbire hüzün kapladı: — Babam mı?.. daha1 ziyadesini yapmaya muktedir olama-yarak çocuğu hiç olmazsa müvezziliğe sevketmişti. Çocuk sevinçle cevap verdi: — Bugün başladım. Ahmed Şevki efendi ona küçük bir sermaye vermiş. sonra cesaret gösterdi: — Baban nasıl. Ahmed Şevki efendinin dar yerlere zor tahammül eden iri göbeğiyle soluyarak girişine arabacı gülüyordu. Ahmed Cemil arkadaşlarına sıra ile bakarak dedi ki: — Bana refakat edebilir misiniz?. sonra içini çekerek ilâve etti: — Dün annem gitmiş. Ahmed Cemil Nedim'e birşey sormak istiyordu.. O vakit Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin bir gün evvel Nedim'e izin verdiğini anlattı. Nasıl... sen müvezzi mi oldun?. O zaman üç arkadaş hayretle bakıştılar. Nedim'in billur sesi Babıâli yokuşundan aşağıya doğru uzaklanarak kayboluyordu: Havadis!. — Ne için? dediler.. bu kadın o kadar işkencelerine tahammülden sonra kendisini terkedip sefalet içinde bırakan bu adamı affedecek kuvvet bulmuş mu? Ahmed Cemil üçünün de birden aklına gelen bu mütalâayı tefsir etmek için: — Zavallı kadınlar! dedi. Ahmed Cemil hastahaneye gitmek. Ahmed Şevki efendi matbaadan iki saat gaybubet edeceğini haber verip avdet etmek üzere ayrıldı... Arabanın sarsıntısından yokuşa fazla bir zorluk ilâve edecek bir vü girdiğini farkeden beygirlerin bile kulaklarında endişeye MAĐ VE SĐYAH .. evvelâ tereddüt etti.. beyimî.. o da Raci'yi affetmek istiyordu.. iyi değilmiş!.. Bilmem. Ali Şekib dükkânı kapamaya karar verdi. Çocuğun haftada aldığı beş on kuruşu çok görmüştü..

hele uzun fesli ibişe ne kadar gülmüştü! Şimdi bunların hepsinden uzak! Hele babasından. Ahmed Cemil arabanın gürültüsü arasında işitemiyordu. Beyazıt'tan geçtiler. dedi. bu zaten bilmediği bir mesele değildi. Şimdi hemşn onbeş sene oluyordu ki Aksaray'ı görmemişti..» Dikkat etmedi. Akçe farkı. Ahmed Şevki efendi araba ile yokuş inmeyi yayan yokuş çıkMai ye Siyah — F. birgün onu da. Yenibahçe'nin namını işittikçe burasını istanbul'un hemen haricinde. Artık kalabalık azalıyor.. Kitapçılarla sarraflar. kasap.. hayatının biricik servetini. günde onaltı saat istanbul'un inişli yokuşlu sokaklarında şu makasları bozuk sandukayı sürüklemekten bizar olan hayvanlar yerlerinden oynadılar. atlarında. Onbeş sene evvel? Kendi kendisine o zamana ricat ediyordu. o matemin vukuu imkânına titriyordu. aşçı. Araba. bir tarafta ceviz oynayan dört çocuk zümresinden. yorgunluktan kırılmış bacaklarıyle yokuşu tırmanmaya başladılar. önünde akıp gittiğini gördüğü şu sakit hayat levhalarının gizli köşelerine giriyor. Aksaray yokuşunun başına gelince Ahmed Cemil'de çoktan görülmemiş yerlerin tekrar temaşasından hâsıl olan bu tahattur lezzeti uyandı. Ali Şekib solda kütüphanelerden birini göstererek Ahmed Şevki efendiye birşey anlatıyordu. Zihninde müphem hâtıra levhaları uyanıyor. O zaman araba bir ıssızlık içinde yuvarlanmağa' başladı. kendisini bir ramazan gecesi babasının yanında tiyatroya gitmek için bu sokağı inerken görüyordu. Ahmed Cemil karşıya oturdu. Çetnberlitaş'tan.. Şimdi manav... bakkal. kulağına yalnız bazı kelimeler geliyordu: «Silik para.. Pencereden sokağa bakmayı tercih etti. Şimdi Vezne-dler'i dolduran ramazan eğlencelerinden bir kısmı o zaman bu sokakta halkı han içlerine toplardı.. bu korkunç ihtimali düşünüyor.. Bir aralık Ahmed Şevki efendi: — Hele yokuş bitti. beride şemsiyesine dayanarak yavaş yavaş yürüyen bir efendiden mürekkeb nadir hayat eserleriyle sükûtî bir hüzün ha-vasıyle dolu bu sokağın perdeleri inmiş kafesli pencerelerini temaşa ediyor. Ahmed Cemil'in gözleri tek tük dükkânlarla su taşıyan bir uşaktan. Hele daha ötesini hiç bilmezdi.. . sahraların yeşilliklerine sığınmış bir sayfiye gibi tevehhüm ederdi. Bir aralık annesi hatırına geldi. kaldırımların taşlarından sekerek. sonra fikri bu sokaktan ayrılarak iki tarafa bükülen sokaklardan daha ilerisine hülyasını sevkediyordu. helvacı dükkânlarının teselsülü gözlerinin önünden geçerken o. O vakitler Aksaray caddesi henüz Şehza-debaşı'yle Direklerarası'na mağlûp olmamıştı. münferit tesliyetini de kaybedive-recek olursa ne yapacak?. Ya onu takip eden ikinci matem darbesi! Demek hayat dedikleri şey böyle sonuna kadar müthiş darbeler toplamakla geçecek. bozuk makaslarının üzerinde sarsılarak. Zavallı babası!.. 14 nıak kadar zor bulurdu. bu tahta evlerin renk renk cephelerinde okunan tefekkür sükûtuna dalıyordu. bir uğultu içinde sürüklenip gittikçe. O zaman ne kadar mesut idi! On yaşmda-M çocuklara mahsus daima taşmaya müheyya neşve ile o vakit her sözlerini tuhaf bulduğu o oyunculara. Ali Şekib «Yenibahçe'ye!» emrini verdi.. Aksaray caddesine hayat veren hareket burada kesilmiş oluveriyordu.209 lâlet eden bir hareket oldu.

Artık hayatın felsefes:nden ne. böyle. Ayak seslerini işitince gözlerini açtı. Şimdi bütün bu manzaradan. kendilerine refakat eden hizmetkâr çekildi. bir de bu hayata. iştihar emeli arkasında koşmasaydı da kendisine o evin sükûtu ile uygun olacak bir hayat vücuda getirseydi? Ahmed Şevki efendi: — Geliyoruz!. dedi. hastalığının vehametini idrâk edemeyen zavallılar gördü.Bütün o sakin mahalleleri. Ali Şekib'le Ahmed Cemil atladılar. Artık gelmişlerdi. şehir hayatının o sükûn muhitini dimağının içinde görüyordu. şemaların._ kadar uzak olduğunu.. Artık yaln-z kalmaktan usanmiştı. bütün beşeriyetin iltiyam bulmaz yaralan bir an içinde aklına geldi. türlü emellere veda ederek burada ellerinden kaçmak isteyen hayatı salıvermemek için cenk eden gençler.. Bir el çelikten tırnaklarıyle kalbini sıkıyor. Ahmed Şevki Efendi inleyerek kapıdan sıyrıldı.. daha sonra Raci'yi düşündü. bu sefalet sahnesine bak» diyordu. o da bir dairede mukayyid olsaydı. o da burası gibi saadet sükûnu içinde değil miydi? Halbuki o bütün emellerinin şematet ve tarakasını getirmiş. müstehzi bir seda gülerek: «Ah:_SeninjtrıüneKver__hulyaların. koğuşlarının içinde yay takları görüyordu. baştan başa insanlığın feci levhası şeklinde dehşetini gözlerinin önüne seren bu yerden kaçmak. kendisinin nasıl y^^ğJ^^eme^Jı^şLpt^Je^in^çûa^^^içye-rek bir hülya âlemi aradığmı hissediyor.« .. Teşekkür edecek kelimeler bulamıyordu. dehlizlerden geçiyorlardı... içeriye girdiler. Bir koğuşun önünden geçerken bir hastanın iniltisi arasında diğer bir yataktan güftesiz bir nağme işitti. Onlar kapıcı ile görüşürken Ahmed Cemil bu binanın karşısında soğuk bir his duydu. memleketinde kendisini bekleyen çocuklarını düşünerek can çekişen babalar. Ne olurdu. bir ziyaret gününün haricinde gelenîeri bir resmî adam zannederek selâma duranlar oluyordu. O buralarda duyulan istirahat kokusundan ne kadar uzaktı! Süleymaniye'nin mini mini evi. Ahmed Cemil burada pencerelerin önüne birikmiş ayakta hastalar. Ali Şek'b yatağın . Ahmed Cemil bunların içinde neşeli çocuklar. Onların geldiğine bir çocuk gibi sevindi.. çiçekli. Burası nazarında bütün beşer hayatının mücessem ve sefalet muhassalası gibi yükseliyordu. orada yatağın üzerinde dalgın yatıyordu. kendi kendisine: «Şüphesiz bir genç!» dedi. bir an evvel kurtulmak istiyordu. Yalnız bir sandalye vardı ki Ahmed Şevki efendiye verildi.. yer gösterebilmek için telâş etti. kendi kendisine: «Bir de şu pencerelerin içindeki hayat var!» diyordu. Raci'ye bir küçük oda tahsis etmişlerdi. basamağa korka korka basarak hopladı. Acaba onu ne halde görecekler? Şimdi merdivenleri çıkmışlar. arkadaşlarını tanıyınca yatağında doğruldu. bir ses: «Bak..» diyordu. Bütün ekmeksiz kalmış aileler. o sükûnun içme atarak bu saadet yuvasını bir fırtınanın velvelesine boğmuştu. Araba durdu. satıla satıla nihayet son servet olan yorgan da gittikten sonra hastahane yatağına düşen hastalar. Dehlizde duranlar hayretle kendilerine bakıyorlar.

«daha oturunuz. zannederim. Ahmed Şevki efendi tekrar saatine bakıyordu. Yarın sabah gelip beni idarede gör. teessüf değil bundan bir memnuniyet hissederek vak'aya vukufunu ona söytlemekten de bir intikam lezzeti duyduğunu fark etti. teessüf ettim! dedi. Seni birçok defalar aradığım halde ele geçirmek mümkün olmadı. Raci'nin artık bitmiş olduğuna çökmüş yanakları. yalnız karısıyle Nedim'i unuttu. bir veremli simada ölüme tekaddüm eden bu câmid rengi. üzerinde «Ahmed Cemil bey için» kelimeleri vardı. o: «Arkadaşınıza ben bakıyorum. fakat artık suallerin aşağısı gelmiyordu. Bir aralık Raci Ahmed Cemil'e baktı: — S. «ya. matemine tamamen iştirak ederim. Her şeyden bahsetmiş idi. elini sıkmak için ihtiyaMAI VE SĐYAH 213 ¦cim var. Sana verilecek bir çok havadisim de var. yalnız Ali Şekib.» Ali Şekibin dükkânına geldikleri vakit cam kapının aralığında bükülmüş bir kâğıt parçası buldular. Raci onun bir türlü ayakta kalmasına razı olamıyordu. «Hedefi olduğun müthiş darbeyi haber aldım. buraya geleliden beri matbuat âleminin vukuatını öğrenmek istedi.» Son cümleye Ahmed Cemil hepsinden ziyade ehemmiyet verdi.. Yürüyebilecek bir hale gelirsem hemen dışarıya can atacağım.. biraz öksürükle dermansızlık var. Hüseyin Nazminin yazısını tanıdı. Seni görmek. Şimdi sualler başladı. daha sorulacak çok şeyler var. buna lüzum da yoktu. Ahmed Cemil bir cevap vermeğe cesaret bulamayarak ilâç şişelerini muayene etmekle meşgul oldu. O ısrar ediyor. Tezkere hemen orada kurşun kalemiyle karalanıvermiş dört satırdan ibaretti.» dedi. Fakat o artık Raci'yi tamamiyle affa meyyal idi.z de matbaadan çıkmışsınız. hep o içkinin seyyi'esi değil mi?» diyordu.» diyordu. Raci'nin yalan söylediğini.» dedi. Seni ne kadar meşguliyet arasında düşündüğümü tasavvur edebiisen müteha -sis olurdun. tabip cevap verdi: «— Ümit ne vakit kesilir?. Ahmed Cemil. sonra onların «elbette!» deyişlerine mukabil «bir daha içmeyeceğim. En nihayet kendisi hakkında bir rey almak için. Ahmed Cemil dikkat ediyordu. «Şuraya siz de sıkışırsınız. Ahmed Şevki efendi anlatıyor. Ahmed Şevki efendi: «ümit var mı?» diyordu. Yalnız Raci kendisini affetmiyordu.kenarına ilişti. haset hissi şu ölüm yatağında bile ona kin telkin etmekten hâli değildi. Beni çok sarsmış» mütalâasıyle bir cevap ekledi.» diyordu. kuvvet için ilâç alıyorum.. Ahmed Cemilin ayakta kalmak için ısrarına karşı sükût etti. gözlerin sönmeğe müheyya bir kandil ucunda parlayan ziya bakiyesini andırır nigâhı şehadet ediyordu. Çıkarken tanıdıklardan bir genç tabibe tesadüf ettiler. bu âlemin kendine mahsus havasım naklediyordu. Hüseyin Nazminin ne havadisi . Ahmed Şevki efendi bir aralık saatine baktı.. Onlar Raci'ye kendisinden bahse cesaret etmediler. müteverrimlere mahsus bir müs-tantik inceliğiyle: «Ben de artık bir haftaya kadar çıkarım. Ahmed Cemil ayakta kaldı.

odacıdan soru: — Hüseyin Nazmi bey? O kalemden çıkalı bir saat olmuştu.. dedi. haber vermediği için pek iyi etmiş olduğunu söylüyordu. Lâmia'ya tekrar. Eve kadar gitti. musibetin kahrıyle hırpalanarak ihtiyar olmuş görünen bir vücudu görünce Ahmed Cemil'in karşısında gülmek değil ağlamak lâzım geleceğini hissederek durdu. altlarında birer siyah daire beliren gözlerini. güya bir parça onun sıcaklığını duyarak birdenbire o sevda ateşi bütün kuvvetiyle yeniden alevlenmiş idi. dedi.. Ahmed Cemil de şu dakikada büyük matemlerden sonra birbirini seven iki kalbin ilk tesadüfünde hissedilen ağlamak arzusuyle Hüseyin Nazmi'ye bakıyordu. Bir aralık kendi kendine: — Ya henüz köye avdet etmemişse!. kavi bir ihtiyaç hissediyordu. o akşam Erenköyü'ne gideceğini haber verdikten sonra bir an evvel yetişmek için yokuşlardan uçarak indi. titriyordu. Merakını halletmek için burada da beklemek lâzım geleydi! Hüseyin Nazmi'ye ilk sözü bir sitem oldu! — Verecek havadisin ne olduğunu söyleseydin de buraya yorulmasaydım olmaz mıydı? Hüseyin Nazmi gülüyor.. iki hafta içinde büyük bir hastalıktan çıkmış dibi duran zayıf.. — Beyefendi geldi mi? Hüseyin Nazmi'nin geldiğini haber aldıktan sonra bir inşirah duydu. çökük çehresini. O vakit ikisinin de gözlerinde daha o mateme dair bir kelime teati edilmeden seri ihtilâçlar hâsıl oldu. arkadaşlarından ayrılarak Babıâliye girdi.olabilir? Bir aralık sabırsızlığından gidip kalemde aramak istedi. Fakat burada beklemek mümkün değildi. Fesi ile pardesüsünü çıkarıp fırlatmak için arkadaşının gözlerinden gözlerini ayırdı: — Vereceğin havadisi söyle... Köşkün çıngırağını çekerken. fakat Lâmia'dan bir âşıkane haber getirmiş gibi onun kardeşinin şu yazısında. Hüseyin Nazmi'nin vereceği havadisi öğrenmek için sebepsiz şedid bir arzu. Hüseyin Nazmi'nin tezkeresini alır almaz birden inkişaf eden bir his Erenköyü'ne gitmek için onu sürüklüyordu. başka hislere yerini terkederek susmuş idi. Sonra birden arkadaşının. Köprü'de vapuru beklemek lâzım geddi. bura-^ da geçirdiği yarım saat bir uzun gün kadar sürdü. tesadüf etmek ümidi şimdi kalbinde bütün hissiyata galebe etmig.. Ahmed Cemil kendisini zaptetti. böyle bir gün kapıyı onun açtığını tahattur ederek onun mütebessim simasını karşısında görecekmiş. onları ıskat ederek yalnız o sesini yükseltmeğe başlamış idi. merakımdan çatlayacağım. Onun hakkındaki derin meftuniyeti. Köşke gitmek çâresi aklına gelince artık duramıyordu.. Gidiyorum. — Havadis!. Köşke gitsem ne olur?» dedi.. şu kâğıt parçasında. o kadar.. bir kere daha. geçirdiği ıstırap devresi: arasında biraz şiddetini kaybetmiş. Kendi kendisine «yarma kadar beklemek mümkün değil. Kapıyı bu defa uşak açtı. vehmiyle. —¦ Nereye gidiyorsun? .

.. Gözleri bulandı.. sefaretlerden birine tayin edilmek için daima uğraşıyordum. hiç olmazsa ondan bir vaad alacak olsa. Bu mesud refiki. nihayet. Hüseyin Nazmi'nin sesini bir uğultu içinde duydu. însan kendisinin sefaletinin derecesini bir servetin ihtişamı yanında. ne demek? Bu kelimenin başka bir mânası olup olmayacağını düşünüyordu. sana verecek başka bir haber var. Paris. . benim için ilk meslek kademesini teşkil edecek bir yer olsun da. Brüksel. arkadaşından sevincini saklayamıyordu: — Nihayet tayin edilmek üzereyim. Hüseyin Nazmi diyordu ki: — Kimbilir? Zannetmem ki o Ttadar çabuk gidebilmek mümkün olsun. bahtsız başlayarak yine bahtsız devam edecek gibi görünen hayatının muhrumiyetlerini takrir ettiği ağır bir yeis duydu. Ha. Nefesi tıkanarak sordu: — Ne demek?. bu suali başka bir sual ile iptal etmek isteyerek: — Demek hemen gidiyorsun? dedi. zengin bir babaya. Ahmed Cemil'in kulaklarına' ıbir şey tıkandı. MAĐVE SĐYAH 215 — Ne düşünüyorsunuz. bedbahtlığının bir hükmünü bir saadet nümayişi karşısında daha büyük bir acı ile anlar.. Londra... ondan sonra. O gidecek olursa Lâmia ne olacak? O bulunmadıkça mesele birçok zorluklar kesbediyordu.. Hüseyin Nazmi ellerini uğuşturuyor.. buna da ayrıca memnun olacaksın. bu bir saniye zarfında tâ mukaddemesinden şu ana kadar ikisinin hayatını teşkil eden tezad silsilesi fikrinin içinden geçti. emin bir hayata malik olduktan sonra istikbaline parlak bir meslek 'hazırlayan bu arkadaşı kıskandığı için değil. Hüseyin Nazmi'nin çocukça sevincine karşı Ahmed Cemil duruyordu. Teşebbüslerimi biliyordun..— Yalnız orası belli değil. fakat bunlar hep boşa çıkan emellerini.. Madrid velhasıl bir yere.. o gülerek söyledi: — Senin küçük Lâmia'yı veriyoruz... Veriyoruz... Cemil? Tebrikte teahhur ederek aldığı habere karşı durgun kaldığına utandı.. Ahmed Cemil bu ikinci şeyi bakleyerek arkadaşının yüzüne bakıyordu. Resmî muamele hiç olmazsa bir ay sürer. durduğu yerde vücudu sallanıyor zannetti. Hüseyin Nazmi'nin hemen gitmesi onun için bir başka ehemmiyeti haizdi.

•••. «Belki henüz bitmiş bir mesele değildir.. kendisi?. kendisini kımıldamadan sabit nazarlı gözleriyle dinleyen arkadaşına uzun uzun emellerinden bahsediyordu. Kendi kendisine: — Mümkün değil. evet.. Lâkin bilmiyorsun ki ben ona malik olamazsam benim için hayat bitmiştir. bir iskemleye düşmek nev'inden oturdu.. aksini haber almaktan ürkerek istizaha hizmet edecek bir şey söylemekten çekiniyordu..» diyordu. Kendi kendisine: — Ah! Mümkün değil!.. onları umulmayan bir vak'a alt üst edebilir. Şimdiye kadar söylemeli değil miydim? Ya beni anlamamış.... Ya o.. daha sonra o edebî müsamere. eve bir enişte geliyor. fakat düğün teah-hür etse bile hiç olmazsa nikâh merasiminde hazır bulunmak istiyorum. ah ben!. hayatımda yalnız bunu muhafaza etmek isterim. Lâmia sesindir!» diyecek. Demek onu bana vermeye-cekdiniz?.. Anlatıyor. fakat bir kelime daha söylerse saklamak istediği bu müthiş ıstırabı. bir yandan da bir mektebe. ya siyasal bilgilere.. O vakit Ahmed Cemil Lâmia'nın parlak ve siyah gözleriyle kendisine tatlı bir tebessüm içinde kavî bir sadakat vaadi yolladığını görüyordu.» dedi. fakat bunu. annesinin ısrarına karşı nefsini . bir akşam burada gezerken gözlerinin selâmı.. Aşkının bütün muhtasar tarihini teferruat ve tafsilâtıyle zihninden geçirdi. Ahmed Cemil şu dakikada Hüseyin Nazmi'ye hücum ederek bağırmak hevesini duydu. yalnız Lâmia'nın muhabbetine bir senet hükmünde değil miydi ? Şimdi zihninde Lâ-mia'yı babasının... ölmekten başka birşey kalmamıştır? Boğularak: — Tebrik ederim! dedi. şimdiden kendime nasıl bir hayat tâyinine başladım. Lâmia'yı başkasına vermek beni öldürmek demek olacağını şu karşımda gülerek hülya kuran adam anlamalı. şu şimdi kalbini kıvıran vahşî ye'si gizleyememek-ten korkuyordu.. Nefsini zaptederek bir şey ilâve etmek istiyor. yahut güzel sanatlardan birine intisap edecekti. değil mi?. Ya o defterin altına yazdığı iki kelime. diyordu. şimdi bana: «Hayır. Ah bilsen Cemil. Lâmia'nın çocukluğuna ait vak'alar^ Bon Marche'deki tesadüf. alay ediyor. şu sözler ağzından taşmak istiyordu : — Demek beni aldattınız?.. fakat sabredemedi: — Demek izdivaç meselesinin takarrürünü bekleyeceksin? — Hayır.. Bir aralık aklına son bir ümit geldi.Hepsi hâtırasından birer birer geçiyordu. bir yandan resmî vazifesiyle meşgul olarak. Ahmed Cemil karşısında anlamadığı. Bu işittiğim şeyler hep yalan olabilir. ya hukuka. O zaman Hüseyin Nazmi tasavvurlarını anlatmağa başladı Tâyin olunacağı memlekete göre bir hayat tarzı ihtiyar edecekti.. duymadığı şeylerden bahseden bu adama o boş ve sabit nazariyle bakarken başka bir âlemde gibiydi.. fakat artık lâkırdıya devam edebilmek için kuvveti yoktu. Lâmia'nın benim hayatıma lâzım bir şey olduğunu hissetmemiş ise?.. Lâkin ben.. Lâmia.. o takarrür etmiş bir mesele.Hüseyin Nazmi alay ediyordu: — Ne demek olacak? Ben gidiyorum... bütün hülyalarımı kaybettim.

sabrını tüketiyordu. Ah! Onun kendisi için ağladığını bilse. o benim olmayacak olursa. ne kadar uzaktı!. giyineyim.. hayat artık taşınamayacak bir yük hükmünde kalacak. «Lâmia'yı bana veriniz» demek. Hüseyin Nazmi'nin karşısında bir şey yapamayarak durmak müthiş bir azap idi ki. Demek bu hülyasına da veda etmek. Ah! Onu şöyle avucunun içinde sıkarak ayaklarının altına atsa. fakirliği mesleksizliği aklına geldi. artık bunalıyordu. Lâmia'yı ne sıfatla talep edecek? Onun dest-i izdivacına nasıl hak iddia edecek ? Lâmia kendisinden ne kadar uzak. mecnun bir yeis tuğyanı ile. bundan da vazgeçmek lâzım geliyor? Bir sarmaşığın üstünde iki serçe yekdiğerini kovalıyordu. sonra gözleri kapının önünden bir arabanın toz kao x x sırgalarma bulanarak geçişine daldı.» demiyorum. — Öyle ise beni biraz bekle. Niçin hepsini Hüseyin Nazmi'ye söylemiyorum? Neden şimdi bütün hakikati itiraf ederek: «Onu bana ver. . Şimdi ne yapacak? Gözleri arabayı takip ederken o kendi kendisine soruyordu: — Buna da böyle tam bir teslimiyet ile mağlûp mu olacağım? Bir şeyler yapmayacak mıyım? Bir şeyleri kırıp parçalamayacak mıyım? Heyhat! Artık elinde kırılıp parçalanmış bir hayat kalmıştı.. Sonra bütün zavallılığı. yalnız bu mükâfata mukabil onu kaybetmeğe muvafakat edecekti. o hayatının her sırrına munis olan odacıtta olaydı.. beni doyurunuz.. Hüseyin Nazmi çıkınca Ahmed Cemil ayağa kalktı. havasız kalmış gibi ciğerleri darlaşıyordu. Kütüphanenin penceresine dayandı. çıkalım. yatağının üzerinde kıvranarak. beni besleyiniz» demek mesabesinde değil miydi? Ah! Lâmia'nın beklemesi mümkün olabilse?.müdafaa edememiş bir zavallı sıfatıyle görüyor. bunu mümkün olup da görse.. dedi.. Burada. hususiyle bugün onun bu derece biçareliğinde bu isteğe cesaret etmek: «Beni evinize kabul ediniz. Lâmia'nın da matemini tutacaktı. evet. Ahmed Cemil'in yalnız kalmağa ihtiyacı vardı. sonra arkadaşının matemini düşünerek bu sualine nedamet etmiş göründü: — Canın sıkılıyorsa dışarıya çıkalım. artık metanetini sarsıyor. Cemil ? diyordu.» diyordu. yalnız bununla müteselli olacak. dedi. O muvaffak oluncaya kadar bekletseler!. Ah! Bugün buraya niçin gelmişti? gu dakikada evinde.. yastıkları ısırarak.. Biraz dışarıya çıkabilmeği bir küçük necat vesilesi olmak üzere telâkki etti: — Evet.. boğuluyordu. dedi. kendi kendisine: «Đhtimal ben burada kalbimin koptuğunu hissederken o da yukarıda ağM A Đ VE SĐYAH 217 lıyor!. bahçeye baktı. Bir aralık: — Lâkin ben ne kadar cebîn bir adamım. Şimdi Ahmed Cemil yine Lâmia'yı yine kendisi gibi şu boşa çıkan aşkm matemiyle mahzun görüyordu: Hüseyin Nazmi: Cevap vermiyorsun..

şüphesiz akşam seyranını yapmak için bahçe kapısına doğru ilerliyorlardı. manasız idi. fakat bu nazardan müthiş bir ıstırap duyuyor. bir MAI VE SĐYAH 219 mazi yadışı bile kalmayacak? Demek aralarında her şey bitmişti?. hele Lâmia'nm o yukarıya bakarken güldüğünü bir cinayet kabilinden affetmiyordu. Eğer Lâmia bu anî nazar içinde ona küçük bir tesliyet mânası göndermiş olsaydı hepsini unutacak. bir ayak sesi daha vardı. bir nazar ki güya orada. Onlar. yalnız o kadar. Şimdi. acaba Lamia da beraber mi? Evet. onun için çıkmamağa karar vermişti. köşke baktı. Evet. besleyecekti. Ahmed Cemil artık onu görmemek için oturdu.. Ahmed Cemil şimdi Lâmiayı kaybetmekten değil... Biraz evvel onu gülüyor görmekten tahammül edilemez bir işkence duymuştu... ruhunun içine sararak bu yadigârı hayatının biricik saadet nasibesi hükmünde .. orada da Lâmia'yı tekrar görmek tehlikesi vardı.» diyordu. eliyle göğsüne bastı. fakat bu öyle bir nazar idi ki hiç bir şey ifade etmemekle beraber Ahmed Cemil'e bütün hülyasının bir yalan olduğuna şüphe edilmeyecek bir bedahetle şehadet etmişti.. Bir nazar ki ba-kışıyle beraber ayrıldı. Bir aralık durduğu pencerenin altında kumların çıtırda-dığını işitti... Lâmia şimdi nazarında ona hiyanet etmiş bir vefasız sıfatında görünüyordu. Lâmia köşkün ikinci katına bakıyordu. Ahmed Cemil bu çehreyi bir defa daha görmeğe muhtaç idi. Ahmed Cemil ona da razı olmadı. şu bir saniyeden sonra Lâmia'ya bir husumet hissediyordu. Demek Lâmia ile onun arasında hattâ bir ülfet bakiyesi. Hüseyin Nazmi: «Sen bilirsin! öyle ise bahçeye çıkalım!» dedi. şu pencerede kimse yokmuş gibi kayıtsız. Kim olduğunu görmüyordu. . kapıya yaklaşıyorlardı. Biraz evvelki tebessümü ile. elini salladı.. başını çeviriyordu. gözleriyle onu âdeta çekiyordu. Artık ona tekrar tesadüf etmekten korkuyordu. gözleri aşağıdaki pencereye tesadüf etti. Sonra karşısındaki tuhaf bir işaret etmiş gibi küçük bir kahkaha ile güldü... «Şimdi beni görecek!. yalnız bu nazar bir cinayet hükmünde idi. Ahmed Cemil: «Ben zaten çıkmaktan vazgeçtim! dedi. Ahmed Cemil bulunduğu yerde vücudunun eridiğini hissediyordu. bir saniye sonraki lakayt nazariyle Lâmia güya yukarıya: «Ne kadar bahtiyarım!» derken aşağıya: «Bu kim oluyor?» demişti. yalnız halledilecek bir merakı kalmıştı: — Acaba verdikleri nasıl adam? diyordu. sonra yavaş yavaş Lâmia'nın mürebbiyesini farketti. yalnız o nazarın hâtırasını bütün kırılan aşkının bir yadigârı kabilinden hayatının sonuna kadar saklayacak. onu görmeğe nasıl tahammül edecek? O zaman mürebbiyesine yetişmek için Lâmia'nm biraz acele yürüdüğünü gördü. Hüseyin Nazmi içeriye: «Geç mi kaldım? diyerek» girdi. Artık onu istemiyordu. Đkisini de arkalarından görüyordu. Lâmia başını çevirdi.büsbütün hurdahaş etseî.

bu aşkı yalnız kendisi icad ve tezyin ettiğini anlatmıştı. Demek resmi de var? Bir resim ki Lâmia saatlerce onun temaşasına dalmış olacak! Hüseyin Nazmi kütüphanesinin çekmesinden çıkararak resmi uzattığı zaman Ahmed Cemil bunu bir an evvel görmek tehalükiyle almakta acele etti. beş dakika evvel kavî bir muhabbet teminatı hükmünde olan bütün o hâtıraların mânâsız şeyler olduğunu. göğsü sık sık nefeslerle şişerek donuk bir nazarla gözlerini ona dikmişti. bilse ne kadar. Bütün hülyalarını semavî bir beşik içine koyarak. sadece «Lâmia!.Lâmia'yı ağlıyor tevehhüm ediyordu.. Demin gülerek yukarıya baş sallayışı. fakat bekleyiniz!» diyecekti. Hüseyin Nazmi cevap verdi: — Oh!. işte. Evet Lâmia kendisinisevmiyor. resmini göstereyim. bu nahoş tesirin zail olabilmesi korkusuyle daha iyi görmekten çekinerek kütüphanenin kenarına bıraktı..» diyor..^. bütün çehresi hafifçe. Ahmed Cemil'in gözleri ağlamış gibi kızarmış.. Ah! Zavallı hülya esiri!.... Uzun uzun muayene etmekten. Lâmia'nm son kayıdsız. Evet. Ahmed Cemil cevap vermedi.» diyemiyordu. fütursuz nazarı olmasaydı şu dakikada hepsini itiraf edecekti.. bütün dertlerini uyuşturucu bir zemzeme ile sallayan o ismi söylemiyor. «Ben fakirim. Lâmia'nm nişanlısına tesadüfü ihtimaline ait bir lâtife keşfediyor. ellerini tuttu: — Lâkin Cemil.Hüseyin Nazmi şimdi arkadaşını garip bularak hayretle yüzüne bakıyordu. Şimdi ondan da ayrıca nefret ediyordu. bir mütalâa serdine kuvvet bulamayarak.. biraz evvel yarım kalan bahse riceti tercih ederek: . Oh! bak.. O şimdi mürebbiyesi-nin yanında belki nişanlısını görmek emeliyle koşarak yürüyordu. hasta. çökük yanaklarıyle gerilerek daha zayıf bir hal almış. ne derin bir nıühlik marazla hasta idi. Elleri ateşler içinde yanıyordu. ve hiç bir vakit sevmemişti. Artık kalbinde ateşten bir pençe ile o nişanlı için tahammülünü aşan bir kıskançlık duyuyordu. sen hastasın! dedi.. Ahmed Cemil bunda da.... Hüseyin Nazmi yanına kadar gitti.. Bu resim!. Erkân-ı harbe mahsus alâmetle müzeyyen elbise içinde ona mağrurâne bir istihza ile bakıyor gibi duran bu resme yalnız bir göz attıktan sonra* o çehreyi soğuk bulmak istedi. Lâmia ne kadar bahtiyar! Nasıl gülüyor! Elleri kilitleniyor. iskemlesinin üzerinde kıvranmamak için kendisini zor zaptediyordu. Lâkin bu son nazar onu şimdiye kadar aldandığını.. «Meselâ hizmetçilerden birinin bir manalı işaretine gülmüştür. Kayıtsız görünmek için ayağa kalktı güya kütphaneye bir göz atmak istemişçesine ilerleyerek Hüseyin Nazmi'nin yüzüne bakmaksızın sordu: — Hemşire Hanımı kime veriyorsunuz? Hemşire Hanım!. Bu tabir ağzından nasıl sahte bir nağme ile çıkıyordu..

. Matbaadan çekilmişsin. açık penceresinin yanma oturdu. şimdi?. Evet.. uyuyamayacağını biliyordu. Artık bunların hepsinden nefret ediyordu.. Okumak?. şimdi o şey Lâmia da. Kapısını sürmeledi.. Ondan uzak bulunacak olursa yesinin ezasını daha az Eyüb'e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu.. yalnızlığından emin olmak istiyordu.. Hüseyin Nazmi: «Şayet okumak istersen kütphanenin anahtarları oradadır. bir sirkat ika ediyormuş korkusuyle muma yak-'laştı ve baktı: «Güzel değil!» diyordu. Bütün şiir ve felsefe işte şu dakikada onun bu melal ve yesinde muhtevi idi. bunlar bütün yaşamamış yahut yaşamaktan yorulmamış adamların sahte şiirleri. O şairler.. — eliyle işaret ediyordu — uzak bir yerlere gitmek isterdim. Ahmed Cemil de yalnız kalmakta acele ettiler. sahte felsefeleriydi. o yalnız bir şey için çalışmakta devama kuvvet bulabiliyordu. kendi kendisine: «Şimdi ben burada yeisimle zehirlenirken o yukarıda yine bahtiyarlığından gülüyor» dedi. «Ah! sabah olsa da buradan kaçsam. Bu akşam iki arkadaş hayat-ı refikanelerinde belki birinci defa olarak yekdiğerinden sıkıldılar.. kolkola gördü. o sevgili kitaplar. elinden gidiyordu. O zaman onunla aynı çatının altında bulunmaktan elîm bir azap hissetti. soyunmadı. Arkadaşının bu sözü Hüseyin Nazmi'ye istizah etmek istediği şeylere dair sual iradı için cesaret verdi: — Hakikaten.. Bir aralık aklına resim geldi. şimdi o da kendisinden bahse cesaret edemiyor.» diyerek arkadaşını yalnız bıraktığı vakit Ahmed Cemil büyük bir azaptan kurtulmuş gibi bir nefes aldı. derslerini de bırakmıştın. Onu pek iyi görmemişti. bundan sonra ne A ±Đ 221 yapacağımı da bilmiyorum... kütüphaneye giderek çekmeceyi çekti. bu ümüitsiz gördüğü arkadaşın yanında kendi ümitlerine dair söz söylemekten sıkılıyordu. bundan sonra ne yapacağını bilmiyordu.. ben de bir yerlere. Ahmed Cemil dudaklarının arasından cevap verdi: — Matbaadan çekilmedim. sen ne yapacaksın?.. Hüseyin Nazmi resmi oraya koymuştu.— Demek gidiyorsun? dedi.» diyordu. sonra istemeksizin ağzından şu cümle döküldü: Ah! Ben de gitmek isterdim. Onların . Sen beni bırak da kendinden bahset. Sonra birden zihninde bu resmin sahibiyle Lâmia'yı yanyana.. Alarak utanılacak birşey yapıyormuş. Bundan sonra kimin için çalışacak ? Nasıl bir ümide hayatını vakfedecek ? Arkadaşından intişar eden yeis havası artık Hüseyin Nazmiye de sirayet etmişti. kovuldum. Hüseyin Nazmi onu yalnız bırakmakta. bir daha görmek istedi.

şu derin sükûn içinde. elenerek muhteriz. sükût ve ârâma nasıl yakın bir saadet var!.. îki tarafı parmaklıklarla1 çevrilmiş mezarlardan bakan taşların nigâhı altında yürüdü. yatardık!» diyordu. Eyüb'ün tenha sokaklarından geçti. ona daha.. son bir öpüşme içinde birbiri için ağladılar. parmaklıktan baktı. Birer yeşil sütun gibi uzanan iki servinin fevkinde süzülerek. bilsen ne hoş bir hayat. karşı karşıya. O zaman vahşi bir kıskançlığın müthiş ateşini duydu. o kadar genç öldüğüne teessüf etmemekli-ğin için sana kendimi göstermeye geldim. Ah! o geceden ne kadar uzaklardayım!» diyordu. burada yalnız Ölüler arasında dolaşmak istiyordu. işte orada idi. oraya mümkün mertebeye genç vâsıl olmak için yavaş yürüyordu. Đkbal'in mezarına yaklaşınca bacaklarında bir zaaf hâsıl oluyor.. yaşları kuruma-mış. ben dikişimi dikerken kendimizi mesut zannettiğimiz zamanlara benzer bir refakatle fakat bu defa ebedî ve mesut bir rafakatle. bu toprakların yumuşak kucağında. çekiliyormuş gibi kollarım kıvırdı.. belki henüz toprağı kuramamış kabri büsbütün ölmemiş bir hasta yatağı gibi şifaya muntazır mütereddit bir eda ile uzanmış yatmıştı. Şimdi kardeşiyle kendisinin hayatında bir başka türlü mücaneset görüyor. «Sen de mi. Nihayet onun taze kabrini kucaklayan mezarlığın önüne gelince durdu.. o saatte Ahmed Cemil Eyüb'e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu. . insanlardan eser görülen taraflarından kaçtı. Resmi. bir çocuk mezarıyle gençliğine doyamadığı için başını bükmüş gibi duran bir genç kadının mezar taşı arasında îkbal'in henüz taşı dikilmemiş. Gidip güya ona: «Bak! Ben de senin gibiyim. haniya bir vakitler sen kitabını okurken.. ibaşını tuttu. Đkbal'in o makberden çıkan sesini duyuyordu. şu parmaklığın yanında. Đkbalin mezarına gitmek için ihtiyaç duymuştu. Sabahleyin kütüphanenin açık odasından Hüseyin Nazmı baktığı zaman arkadaşını göremedi. fakat içeriye girmek için cesaret bulamadı.» demek istiyordu. hâlâ mağmum gözleriyle gülmeğe çalışarak — o son def a-ki nazariyle bir tebessüm yollayarak — bakıyordu. perişan güneş kırıntıları toprakların siyah ratıp rengine dökülmüş.ikisini dtıdak dudağa tahayyül etti. ba-ğırmamak için yastıkları ezerek. açık duran çekmeceye fırlattı: «Ah! Bir gece yine burada nasıl bir ümit ile uyuyanıamıştım. Oh! Bilsen burası ne kadar rahat! Şu muhteriz. yorganları parçalamak isteyerek kıvrandı. güya içinden bütün hayatı kemiklerini kıran bir ıstırap arasında mengenelerle. sana da biraz yer açmak için sıkışarak. güya bu mahrem gençlik yatağının üzerine pullu bir tesliyet sütresi çekmek istemişti. Seninle burada iki kişi yanyana. Burada. orada yüzü koyun. Şimdi gözlerinin önünde bu kabir açılıyor. •Tayin edemediği bir sebeple bugün Eyüb'e. Ahmed Cemil bu sözleri işitiyor. güya bu hoş sükûn köşesine bir hayat tebessümü yollamaktan utanarak. Đkbal başını kaldırıyor. seni de yatağımın yanına alarak beraberce. Ahmed Cemil orada durdu. şimdi kalbinde feveran eden canavar kıskançlığıyle vahşî bir yeis içinde kendisini yatağa attı. güneşin altında. tesliyet ve istirahat veren yaşlarla — burada. kardeşim? Sen de benim gibi hayatın fena bir latifesine mi tesadüf ettin?. o hayale bakarak gözleri bu defa — bir kırılmış hayatın matemine tahammül için karar verildikten sonra akan sakin. onun için o ülünün hatırasıyie kendi mahrum hayatının arasında her vakitten ziyade bir rabıta keşfediyordu.

. O vak'adan sonra onu hiç görmemişti. buna mukabele etmek için mücbir bir arzu duydu. — Yüzünü örten peçenin altında ağlıyordu — onunla bir vakitler bu kâğıtlar için kavga etmiştik.. yaşlar tamamiyle boşanmıştı. sonra o söyledikçe anladı: — Beyefendi rica ederim. değil mi?.. bir umumî vekâlet ita ederek meselenin tesviyesini onun reyine bırakıyor.. bütün hayatının acılarını lâtif bir gayş ile uyuşturmuştu. evvelâ karşısındakini tanıyamadı... Onları hâlâ saklıyordum.nız kardeşinin hâtırasını belki rencide edecek şeyler tahaddü-süne sebep olacağını anlamış.. Ahmed Cemil o istihza tebessümünü gördü..Buradan ayrıldıktan sonra Ahmed Cemil kalbinde bir hif-fet hissediyordu.. bütün zorluklara karşı türlü kolaylıklar icat ederek çare buluyordu. Ah!. değil mi efendim?. zannediyordum. Onları Ali Şekib'e havale ediyor..... Şimdi. şimdi nasıl mağlûp çıkıyordu! Yoluna bir Vehbi beyin tesadüfü bütün hayatmm mecrasını tebdil etmişti.. bu halde. Hissiyata taallûk eden şeylerde erkekler kadmlannne kadar dununda!. kendi kendine: «Đkbal sağ olaydı demek o da affedecekti.-*" JsaDialı caaaesını çıkıyordu.. Zevcimin hastahanede ölmesine müsaade edemezdim. Fakat zihninde müziç bir endişe vardı. durmayarak geçti. Bütün münkariz emelleri için artık mustarip değildi.» diyordu. Buradan nasıl geçmek emelinde idi... O başını sallıyor. bir valide var. «o lâzım değü. Bu müşküllere zihninde karar verdikçe: «Ah! yalnız o herif kalıyor! Ona ne ya. Ahmed Cemil yüreği ezilerek ayrıldı. sonra birdenbire sırrını tevdi ihtiyacına mağlûp olarak paraları titreye titreye mendilinin ucuna sararken Ahmed Cemil'e anlatt: — Bu kâğıdı anladınız a.. dar kapısından dehlizi gördü.... O vakit kendisiyle annesi kalıyordu. bundan tahammül edilmeyecek bir eza hissetti.Pacağım?» diyordu. ikisi de yaklaştıkça yekdiğerine mağlûp olmak istemeyerek gözlerini indirmiyorlar .» diyordu.. O zaman istikametini tedbil ederek geçmek lâzım gelirken o alevli gözleriyle doğrudan . biri müstehzi tebessümüyle. Bu sesi tanıyarak başını çevirdi.. Zaten artık hayatında zor işler bir evle matbaadan ibaret kalmıştı. madem ki yaşamak için bir sebep var. yine onun için feda ediyorum. birden bu adam hakkında duyduğu nefret ve adavet feveran etti. Ahmed Cemil sarraftan aldığı izahatı Raci'nin zevcesine teşrih etmek istedi... j. ölüme benzeyen bir hayat ile yaşamakta devam ederim. Fakat artık birini feda etmek lâzım geldi. günler geçerek muhakemesine hüküm geldikçe intikam almak ümidi tezelzüle uğramıştı. diyordu. Ye-nicami avlusundan geçerek imarethanenin önüne gelmişti ki bir kadın sesi «Beyefendi» dedi.. elinde olmaksızın başını çevirdi. Şimdi buna da çare buluyor. kaç kuruş ediyorsa tamam alayım da. Bu cadde!. Birdenbire kalbi büyük bir heyecanla çarptı. Güya o ziyaret.. şuna bakar mısınız? Kadın bir sarraf dükkânının önünde elinde bir demiryolu kâğıdını göstererek: — Bunun hesabını anlayamadım.. buna mağlûp olmamak.. Yavaş yavaş birşey yapamayâctgînî|yal.... kendi kendisine: «Evet. Artık her şeyi tesviye için zihnen karar veriyor. bakınız. karşısından Vehbi bey geliyordu. size tesadüf ettiğime ne kadar memnunum!.» diyordu. iyi yapıyorum. fakat hekimlerin kat'i ümit ettiklerini anladıktan sonra... Nedim'in kâğıtlarından biri. Matbaanın önüne geliyordu. Artık ikmal edemedi. onu hiç affedemeyeceğim. öteki kinden tutuşmuş nazariyle bakışıyorlardı. Ah! bilseniz..

Bir aralık dükkânın camlarından Hüseyin Nazmi'nin geçtiğini gördü. O hikâyesini tekrar etti: — Ne olacak. hepsi bu hayatın olanca acıları o tokatın içinde idi. mahvolan emelleri.. şimşek gibi gürültü ile çakan bir tokatla Vehbi beyin yüzüne çarptı. ona tâ kalbinin kan döken cerihasından kop. ailesinin mahvolmuş saadeti. O hayretle baktı. hepsinin birden toplanan yeisile dolu olan bu. Ahmed Şevki efendi netice vehamet kesbederse kendisinin de mutasarrır olacağını düşünmek istemeyerek sevmiyor. el. mümkün olursa haciz. etrafını almak üzere yaklaşan halktan kaçarak matbaasına ilerledi. 15 ha efendinin gözlük perendejlerini tadat ederek anlatıyordu. bir saniye kadar durdu. dedi. Đkbal'in faciası. Orada Ahmed Şevki efendiyi ortalarına alarak Ali Şekib. . yolcular düşecek zannettiler. hayatında münkariz olan neler varsa. sonra cevabını beklemeksizin. Şimdi kalbinde büsbütün bir hiffet duyuyordu. Vehbi bey şu dakikada sol yanağından muzdarip olmalıdır.muş bir kuvvetle vurmuştu: öyle ki Vehbi beyi dükkânlarının kapısının önünde hava alan kitapçılar. Nihayet dâva. Bununla nice hazmedilmiş tahkirleri. Düşmedi. Hattâ arkadaşının dükkânına girerken tebessüm ediyordu.doğruya Vehbi beyin önüne yürüdü. mecruh .. Nihayet Ahmed Cemil de tasavvurunu söyledi: O da ev ile matbaa meselesinden dolayı dâvaya Ali Şekib'i tevkil edeceğini anlattı. Ahmed Cemil iade etmiş oluyordu. zevkinden gülüyordu. Ali Şekib'in dükkânına girdi. şimdi senin herifle Hüseyin Baha efendi tutuştu. neticesiz kalmış bir meslek hülyasının hüsranı. münkesir aşkının feryadı.Ahmed Cemil'in bütün. haberiniz yok. Ahmed Cemil gülüyor. Tam karşı karşıya gelmiş bulundular. Güya bu tokatla bütün elem yüklerini silkip atmış gibiydi. hususiyle o tekmeyi. Fakat artık vakit kalmamıştı. ona bir kelime söylemek zamanını bırakmaksızın çevrildi. sahiib-i imtiyazın ömründe belki birinci defa olmak üzere hiddet ederek dün matbaada aralarında münazaa tahaddüs ettiğini en küçük teferrüatiyle. bir akşam bu mülevves mahlûkun ağzından dökülen levsleri. yan tarafa bir adım atmak istedi. birden bu muvakkat neşve güya damarlarında dondu. daha sonra: — Ha. Ahmed Cemil güya halkı oraya biriktiren bu vak'adan amil değilmişçesine sükûnla ilerliyordu. Hüseyin BaMai ve Siyah — F. gazetenin tatili. sonra gülümseyen. fakat sallandı. Ahmed Cemil onun şimdi sararan çehresine: «Bana mı gülüyordunuz?» sualini fırlattı. Onun birden o tebessümü uçtu. Bu tokat!. ikisinin de taklitlerini yaparak. Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin kararı veçhile Hüseyin Baha efendiye vereceği maaşı bu ay kesmek istediğini. Onu görünce hep bir ağızdan «Đşte!» dediler. Said'le gülerek dinliyorlardı. «Ne var?» dedi.. kolunu açabilmek ne kadar mümkünse o kadar açtı. hepsi tekrar başlaması için Ahmed Şevki efendiye baktılar. artık âdeta eğlenerek anlatıyordu.

_Ne^ için bu. bana her vakitten ziyade gülünüz. Đkbal'i.. kitaplara. Ah! Bundan sonra yaşayacağı seneler. burada yalnız kendisinin haya-¦ tından başka bir şey yoktu. ve salıverdi. Bu odacık. onun hayatının nefesiyle teneffüs etmiş.! Sahih Lâ-mia'yı da kaybediyor mu? Hayatında dünkü gece bir fena rüya değil miydi? O vakit hakikatin bütün acısı tekrar uyandı. burada dünden beri MAI VE SĐYAH 227 tazyik ede ede kendisini hasta eden ıstırap feryadını salıvermek mümkün idi. ' bu bütün ufak tefek. şimdi evine. bazan ondan kaçmak isteyerek. bu mini mini kö-/ şecik. burada hiç utanmayarak nefsini zabta lüzum görmeyerek kalbinin olanca yaralarını şu sâkit fakat müşfik mahrem dostlarını önlerine serebilirdi. / ne sıkılacak arkadaşlar vardı.» diyecekti. bu kabir ziyaretinin sükûn hediyesi. onun. o nasibsiz. gözlerini kapadı. kim bilir! yirmi sene. o tokatm itminan ve tes-liyeti birden silindi.ancak beş senelik . ümidsiz senelerin kuru geçişi içinde kırık bir hayatı sürüklemek onun için ne büyük bir işkence idi. aczin_ve_yeisin meftuniyetiylejakan sıcakjveJu^daiûlaJar. o matemlerinin mültecasına koşmak için çıktı. Bu evvelâ boğuk. yalnız onun idi..aşkı kalbinde feryad etti: Ah! Lâmia. Evet. artık burada. şu minderle yatak. Şimdi ağlıyordu. kadar hülya esiri olmuş _idi! ~"~ .. sakin ve âheste^yaşlarja. zihninin içinde bir şimşek tekerrüriyle birbirini takip eden levhalar gibi sonsuz bir silsile şeklinde görüyordu. başını. bazan melûl bir eda ile yavaş yavaş. babasını. Ikbal'in. Yataklığın sütununu tuttu. Artık kuvveti kalmamıştı. ^ 19 Odasında büsbütün yalnız kalmak.. duvarlara kendisini görmekten malızuz olarak mütebessim bakıyor gibi duran mektepte yapılmış levhalara ıbakti. senelerden beri onun kalbiyle birlikte i çarpmış. / /«Nasıl yaşıyacağım?» diyordu. Babasının vefatmdan sonra geçen beş senelik . Lâmia'nm çehreleri birer birer. sönmüş hülyalarla. bunlar bi-ribirine karışıyor. Lâmia'yı. merhamet arayan şaşırmış gözlerle baktı. «işte ben seni bu omuzlan çöktüren yüklerle yaşayacağım.. «bu gün sizin tesliyetinizin kollarına başka bir ıstırap ile geliyorum. onun hüvi-/ yetiyle tahamnıür eylemiş idi. o zaman yine babasının. uçup silinerek zihninin içinden geçiyordu.zaman içinde hayatın ne zâlim sillesine uğramış idi! Daha hayatın henüz mukaddemesinde iken bundan sonra kırılmış emellerle. unutulmaz matemlerle istikbalin önüne çıkacak.la ağlıyordu. Burada ne utanılacak yabancılar. kısık bir inilti gibi başladı... arkadaş resimlerine.» demek isteyen.. gülmemek için sebepleri olmayan arkadaşların arasında duramadı. Şimdi bütün matemler hep birden uyanmış idi. ateşler içinde yanan başını bu soğuk demire dayadı. Burada kendisini olduğu gibi gösterebilir. Bu duvarlar. yalnızlığından emin olmak için kapısını sürmeledikten sonra bütün buradaki hissiyatına mahrem olan şeylere. belki kırk sene.

ne hasetlere tesadüf edecek! Gözlerinin içi size temin ettikleri şeyin zıddiytle gülen bir takım adamların «Bu ne ulvî şiir!. O artık ölmüş bir çocuğun boş ve soğuk gömleğinden başka birşey miydi? Yazıhanesine gitti. ahmakça bir hülyanın galat rüyetiyle malûl gözlerine başka türlü görünen matbuat âlemine attıktan sonra ne olacaktı? Bunun neşvesi ne kadar sürecekti? Bir hafta. o biçare malûl dimağ. o halde buna ne lüzum var?.bir. şimdi ondan bir soğukluk tereşşüh ederek vücudunu üşütüyordu.. aramaksızın hemen bir yerinden açarak baktı.. Bu. bu küçük defteri avucunun içinde muzır bir böcek gibi sıkıyordu. kendisine sahte esaslar üzerine Jturulnmş . mademki onu kendisine bırakmıyorlar ve bütün o aşk dünyası bir yalandan başka birşey değilmiş. Đşte şimdi Hakikatin insafsız rüzgârları üzerinden geçtikçe o hülyaları hej) birer birer düşünmüş.. Bir vakitler bunun için neler kurmuş. Bunu.Biraz hayatın maddiyetini düşünmüş. kendisine ne kazandırabilirdi? Merak ederek bir göz atacakların ka-yıdsız bir tebessümünden. kırık hayatının intikamını ondan almak istiyordu.. Halbuki o..ayrıljnak^^niardjjijbir nişane bile bırakmamak için ihtiyacı . / En küçük sebepleri en büyük hülyalara kâfr* addetmiş. Ah! Bu eseri! Fakat şimdi ona ne lüzum var?.at vücude getirmiş idi. kapadı. evet o malûl bir dimağdan başka birşey değildi. Bu eserden nefret ediyor. Şimdi Raci'yi haklı buluyordu. şimdi mademki artık Lâmia elinden kaçıyor. bu toprak parçasının üstünde bir şür bulutuna sarınarak uçmak için çalışmamış olsaydı bugün bu kadar mağlûp olmayacaktı. okumadı... Ah! Artji^ulyajarından^ büsbütün .Jiay... Ah! Bu eser!.. O zaman eserini düşündü.. ^n_y£_ruJhunj^jbjTak_mıs_jdi... okumak için bir heves duymadı. belki onbeş gün. Fakat. o defteri — bir vakitler eline aldıkça PF^ 2'28 MAĐ VE SĐYAH göğsünü gurur ile şişiren o defteri — bugün bir ölü yadigârı gibi soğuk bir hisle aldı.» deyişlerinden nasıl üşüyecek.. Bu eserden neler beklemiş. daha sonra müebbed bir nisyan! Yalnız onbeş günlük bir mes-tî lezzeti için ne tahriklere hedef olacak. onunla nasıl ümidlerin tahakkukunu temin edecek zannetmişti. ondan neler beklemiş idi^f Şimdi o kadar çocuk olduğundan utanıyordu. onu şuracıkta en küçük bir yaşamak arzusundan tam bir mahrumiyet içinde bırakmış idi. fena bulmaya hazırlanmış beş on arkadaşın ağzında yalan tebriklerden başka bu eserden ne ümid olunabilirdi? OJbuna hayatının en_güzeLBagŞasıru_feda etmiş..

«Hebrik ederim!» Bu sözün aksi kulaklarının içinde bir zehirli yılanın ıslığı gibi soğuk bir ürperme akıtarak geçiyordu.. Bu. ateş kâğıtların arasından kayarak. ümitle. «Ah yalan şeyler!. Kâğıtlar böyle yaprak yaprak teakup etti.. Ah! Bu yalan! Hayatının en büyük yalanı!. evvelâ bir yaprak kopardı. Ahmed Cemil bir hande ile bakıyor.. Birden aklına birşey geldi.. birdenbire duyulmuş bir acı ile kıvrandı. Artık duman azalıyor... Şimdi esmer. Ah sahte şiirler!. Ah! Yalan!. şimdi esmer bir kül tabakası şeklinde duran bu kâğıdın üzerinde bir beyazlıkla be.. Onu yaktığına. kat'î bir netice ile tamiri mümkün olmayan bir hatime ile bütün hayatının yalanlarını boğup öldürdüğüne tam bir kanaat duydu. O zaman Ahmed Cemil bunun üzerinde bir beyazlıkla farkedilen yazıları derin derin süzdü. bu son yaprağın üzerinde de alevden bir rüğgâr esti. Daha sonra o sarı kıvrıntılardan bir ateş dalgası geçti. şu elindeki defteri yavaş yavaş. Bir kibrit çakarak bunları tutuşturdu. Bir yaprak daha kopardı. buruşuk bir meyyit siması gibi serilmişti. Tamamiyle yanması için bekledi. köşelerde daha yakacak şeyler arıyordu. sobasına koş- tu. Kemiklerini kırarak biribirine geçirmek istediği bir düşman eli gibi bu defteri avucunun içinde sıkıyor. son bir ihtizar feryadıyle şerha şerha yarılarak söndü. Artık hayatında işte yalnız bir hakikat kalmıştı Emelsiz. geçtiği yerde külden esmer kümecikler bırakarak aşağıda. bükerek attı. üzerlerinden bir kırmızı rüzgâr uçtu. Onu da öldürmek.. eserine bir ateş zemini hazırlamak istiyordu. Beş sene evvel hayata uzun kumral' saçlarıyle. Şimdi bunlardan tüterek intişar eden duman Ahmed Cemil'in gözlerini dolduruyordu.vardı. kıştan beri içine yırtılarak atılan küçük kâğıtlarla dolmuştu.. gözleri tâ nihayette bir yabancı yazının müphem şekline tesadüf etti: Tebrik ederim. Sobanın kapağını kapadı. artık emellerinin silsilesine onunla şu sobanın içinde hâlâ çıtırdayan bu küllerle bir hatime verdiğine.. münevver gözleriyle giren Ahmed Cemü'in yerinde şimdi yanakları çökmüş. nihayet son yaprağı attı.. kâğıdın her tarafından birer küçük alev çıktı. üryan. O zaman Ahmed Cemil iki eliyle defteri ortasından ayırdı. Bu vücudu ne yapacak? Onu kaldırıp atmak için ne büyük arzusu vardı! Fakat ona tasarruf hakkı başka birisine ait idi. ötekiler gibi bunu da mevcudiyet sahnesinden kaldırmak istiyordu. sonra yer yer sarardı. sıktıkça garip bir lezzet alıyordu. bu son malûl dimağ nişanesi kalmıştı. Đdindi yalnız bu eser. sefil bir hakikat. o güya ıstırabından kıvranarak kolları büküle büküle yandıkça Ahmed Cemil'in şiirinin şu intiharı temaşasından cehennemi bir zevk duyuyordu. . kopmanıakta ısrar eden diğer bir yaprakğı kıvırarak.. Bir iki satırım okudu. onun azap ile kıvranışından haz ala ala yakmak için bu birikmiş kâğıt parçalarından. kâğıtlar küçük bir çıtırtı ile harekete geldi.liren yazılara bakıyordu.» diyordu. dudakları hayatının matem acısıyle takallüs etmiş harap bir vücut. Kendisini öldüren bunlar değil miydi ? Sonra onlar da ibirer birer ölmüşlerdi. onları okumak istedi.. kâğıt bir müddet kızgın küllerin üzerinde tereddüt ediyor gibi durdu.. bunu soktu. bir an içinde kıpkırmızı oldu: sonra çıtırdayarak.

orada hayalinde uyanan âlemin temaşasına dalarak düşündü. sonra indi. gözlerini bu haritanın çöl deryalarına dikilerek. o da o mahvolmuş kuvvetlere iltihak edecek.. . O zaman çehresine son bir yeis azminin metaneti geldi.. medid bir çöl olsun. Çekmesini açtı. Gözleri bir aralık arkadaşının gideceği yerleri dolaştı. yer yer birer ıstırap şehi-kıyle. göğsünü parçalayan son bir feryat ile başını kaldırdıktan sonra son nefesi bir figan gargarası içinde sönüp gidiyordu. Kendi kendisine: — Bir yerlere gitmek. mecruh bir güvercin gibi âciz bir hamle ile yükselmek isterken birden bir meftuniyet ile bir sükût içinde düşerek. O ses yaklaşıyordu. kâğıtlarının arasında araştırdı. mü-sekkir bir garabet hissolunan bu sesden bütün kalbinde hissedilip de mahiyeti tahlil imkânından kaçan hissiyat ona refakat eden bir ahenk ile uyanır. karşısında.» diyordu. solunda sağında çöl. mektepten mezuniyet şahadetnamesini buldu. açarak okudu..Ne yapmak lâzım geleceğine artık karar vermişti. o kadar -uzak ki fikrim şu geçen hayatıma yetişemesin. O evde bulunduğu zaman başka bir cihanın başka bir tarzda yaratılmış bir mahlûkuna mahsus. hayatının zaptolunamayan şiirlerine fasih bir tercüman gibi gelen bu naşidenin bediî esirini kaçırmamak için sahibini görmek istemeyerek dinlerdi. Evvelâ uzaktan pest ve derunî bir şikâyet başlamıştı. üryan. diyordu. bununla vilâyetlerden birine gidecekti. Bugün şu haritanın beyanını temaşası. yabis. «Öyle bir yer ki önünde ardında. uzaktan MAI VE SĐYAH Ü3Đ bir hayalin zemzemesi gibi bellisiz bir neşideyi işitmek veh-miyle titredi. iniltisiyle boğularak.. sonra yavaş yavaş. fakat henüz ölülerimin silsilesi bitmiş olmadı. arkadaşıyle çocukluktan beri başlayan tezat silsilesini ikmal edecek. yabancılığında lâtif bir vahşet. öyle mi? O da gidecek. Burada hareket etmeyerek.. O zaman birden aklına bir gün arkadaşıyle Taksim bahçesinde ellerine ilk aldıkları şiir mecmuasından okudukları par-»<ga geldi. O zaman yazıhanesinin önüne oturdu.» Bu silsilenin tamamiyle bitmiş olması için yalnız kendisi mi kalmış idi? Đşte o da gidiyor. kuvvet vermek isteyen bir nazarla gülümsüyordu. saatlerin geçtiğini farketme-yerek nefsinden tam bir tecerrüt içinde duruyordu. oranın asude hayat vehmi onun çıplak manzarasının hayali içinde bir sesin tesiri arzın fevkinde bir şey oldu. Fakat o ümitlerinin arkasından koşmak için giderken bu ümidlerinin inkırazından firar edecek. Hüseyin Nazmi gidiyor. o da. «Mezaristanım başka 'bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle dolu. kendisine sakin bir hayat ihzar edecek yerlere baktı. harita kendisine bakıyor. bir müddet güya kanatlarıyle topraklarda sürüklene sürüklene çırpındıktan sonra meyus ve mütehas-sir bir nazarla göklere gözlerini dikerek. Bir arap sail vardı ki haftada bir gün öğleyin ile ikindi arasında Süleymaniye'nin bu tenha sokağında Ahmed Cemil'in güftesini zaptedemediği acı bir neşide ile geçirdi.. yazıhanesinin üstünde.

dağınık bir sükût başladı. inecek mi. gidiyordu.. ensicesi sökülerek kan saçılıyor gibiydi. zaptedilmeyen lisan ile o ses güya Ahmed Cemil'in babasının matemine.. bu hayal âlemi. Daha sonra bu beyabanın üryan vahşeti içinde kaybolmuş birer kafile şeklinde öbek öbek hurma ağaçları. yorgun ve aksak yürüyüşleriyle süzülen bir bulut şeklinde ilerliyor. sönecek mi bilinmiyordu. o güneş. hemen evin kapısında tekrar uyandı. vakit vakit parlayan sönen kandiller döküldü. MAI VE SĐYAH bir güneş bütün şaşaasiyle beyaz bir hacle fanusu gibi şu visal bezminin üzerine saadet zilâlini döküyor. bir müthiş intırak ile dağıldı. tahlil ve ifade . saf ve mücellâ güneşle kaynayan bir gök altında bir nur deryası içinde kaynaşıyor zannedüen çöl. tâ yukarıda da berrak.. o kum deryalarının evlâdı.. bir me-raret tuğyanı vardı. Bir dakikalık sükût içinde şimdi nazarında hayatı için tasavvur ettiği o çıplak sahne canlandı. müthiş bir irtifada. birbirini kovalamaktan yorgun düşerek bîtap bir visal busesiyle dudaklarını uzatıyor.. sonra bir müddet. Ahmed Cemil'in şu küçük hayatını bir mezarın soğuk havası istilâ eder gibi oldu. bu defa yeni bir hayat ile.Bir müddet bir memat sükûtu. nihayet bir ses enkazı üzerine-göğsü yarılan bir bulut parçasından hafif yağmurlar boşanmaya başladı. Đşte Ahmed Cemil'in bütün nasibsia hayatına lâyık iltica ve huzur köşesi. bir saniye kaldı. artık kendisini zaptedemeyerek. Tiz bir feryad ile başladı. çıkacak mı. bu öyle bir sesdi ki içinde bir kalb parçalanıyor. yükselen hamlesinin son kuvvetini sarfederek titredi. Ahmed Cemil mebhut duruyordu. güya o havaî fişenkten kırık dökük. yırtılıyor. yükseldi. sonra birdenbire patladı. ¦£SV. Ahmed Cemil'in karşısında canlanarak yaşamağa başlayınca. Nazarın imtidadı imkânı kadar uzun.. ikisi bu pâkize sema ile o saf beyaban tâ orada. acıları. bu bir dakika içinde toir başka âlemin hayatını gördü. o beyaban. beyaz ve parlak bir kum safihası ki şaşaalarla çalkalanan sema altında sonsuz uzaklıklara firar eden o ufka yetişmek için koşarak tâ ileride fark olunmaz. öteki kumların sinesinden fışkırıvermiş bir beyaz rüzgâr dalgası şeklinde bütün beyaz görünen atlarının üstünde beyaz harmanileri uçuşarak geçen bir süvari zümresi. görülmez bir telâki noktasında yetişiyor. hiçbir şey işitilmiyordu. O vakit. Şimdi bu sesde vahşî eda.. îkbal'in mezarına. o ses tekrar işitildi. bunlar süzüle süzüle. birdenbire ateş almış havaî bir fişenk şeklinde çıktı. güya koşmaktan. çıplak vücudlarıyle kumluğun ortasında bu tenha asude hayata tesliyet gönderen bir selâm ile yeşil başlarını kaldırırken uzaktan develer.. bir tehevvür nâlişi. Lâmia'nın uçmuş hülyasına. Bugün bu garip neşideden duyduğu şey hiçbir tesirle mukayese edilemezdi Şu anlaşılmayan. o zaman. şu sobanın içinde hâlâ bir hayat bakiyesiyle çıtırdayan eserinin küllerine ayrı ayrı ağladıktan sonra bu hasta kalbin bütün elemleri. taze bir kuvvetle orada. muz fidanları görülüyor.. birer birer öle öle düşüyor. Ah! o sema.. lekesiz.

onu bir tebessüm ile karşılamak istedi. bugün söylemek.. o sade hayat içinde. buraya nasıl bir telâş ile taşındıklarını. tatlı ve acı.. Ayağa kalktı.kadar nasıl mes'ut idiler! Lâkin daha sonra?.tâ şu kadar bir çocuk iken . 234 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil bugün yanına girince annesini. Bu iki mecruh kalb biribirine takarrüp için daha büyük bir ihtiyaç duyuyordu. Đşte şimdi o da ebedî bir sefere müheyya idi. muhterem servet hazinesiydi. kendi kendisine: «Evet. o vakit ve ondan sonra babası ölünceye. Biraz durdu. bu oda.. Fakat bugün Ahmed Cemil artık annesinin karşısında susarak düşünmek için gelmiyordu. babasının o günkü çocukçasma sevincini.» diyordu. Merdivenden inerken orada. burası nice tatlı. bir veda nazariyle bu evi selâmlıyor gibi aşağıya yukarıya baktı. Sabiha hanım ellerini dizlerinden dolayarak kilitlemiş.. bunlardan ayrılmak icabediyor. o vakitten beri mûtadı olan dalgın vaziyette ibuldu. öyle mi?. ah! bu oda!. Ahmed Cemil artık tahattur etmek istemedi. Tâ yanına kadar gitti. Bu valide kızanı kaybettikten sonra oğlunu da elinden kaçırmak tehlikesine karşı her vakitten ziyade titreyerek onun hep etrafında dolaşıyor. Göğsü ufak bir teessür ahiyle şişiyordu. Odanın kapısını açtı. senelerden beri . taşlıkta Đkbal'in tabutunu. o daha küçük bir çocuk idi.edilmeyen dertleri için beliğ bir lisan olmuştu. her gün geçtikçe gözlerinden katre katre boşanıyor zannedilen hayatı örtülü nigâhmı müphem bir noktaya dikmiş duruyordu. azimete müheyya görüyor gibi oldu. annesinin yanma girdi. artık kulaklarına işte bu çıplak sahranın uzaklıklarında giden deve sürüsü içinden geliyor gibiydi. Bu ruhunun enisi ve merhemi odacık! buradan ilelebet ayrılmak lâzım geliyordu. fakat onların hepsi kalbinin muazzez. annesine son kararını haber vermek için geliyordu. bu ev. oraya gideceğim. şimdi o ses artık büsbütün uzaklanmış hemen kaybolmuştu.. kararının metanetine zaaf veriyordu. Ikbal'i kaybettikten sonra annesiyle arasındaki münase? bet her zamandan ziyade tehassüse meyyal bir rikkat kesbet-miş idi. geceleri fena bir rüya ile uyandıkça odasının kapısına kadar gelip dinliyordu. ölmüş emellerinin sakit türbesini orada kuracağım. ebedî bir sefer için. acı hâtıraların medfeniyle. dimağına hücum eden o hâtıraları sükinerek defetmek istedi. Bir müddet sonra bu gaye haletine benzeyen hissiyat içinMAÎ VE SĐYAH i» kaldı. Oğlunu görünce gözlerini çevirdi. Burada bu evin bütün hayatını tahattur etti.. Ah. bu hâtıralar kalbini şu eve kuvvetli rabıtalarla yeniden bağlamağa başlıyor. her vakit beraber bulunmakla yekdiğerini kaybetmek korkusunu tahfif etmek isterilerdi. fesinin kilim döşeme için kur'a sepetliği ettiğini hep birer birer tahattur etti.

. babam var. Bugün dizinin.. Ah! ben hayatın. gözlerini gözllerine dikti. başka bir hayatta. Ah! busen. onların pâk ve mukaddes katra-ları altında şifa bulmak isterim.. burada matemlerimiz var.. biraz o yaşlar yüzüme... Hüseyin Nazmi dedi ki: . değil mi. beni şu mukaddes. anneciğim. anneciğim. saçlarıma dökülsün. o mes'ut zamana biraz avdet etmeye nasıl muhtacım!. bunlarla bana kuvvet vereceksin değil mi?. üç tane müthiş mezar ki yaşayabilmek için bunlardan uzak olmak istiyorum.aralarında vuku bulmayan bir şeyi yaptı. tedaviye muhtaç olarak avdet ediyo-'rum. ağla. ondan sonra. senin zavallı zayıf dizinin üstünde ağır çeken bu başın. bir müddet öyle. Haniya bir vakitler beni dizine yatırır da saçlarımı okşardın? işte yine öyle yatayım.. Ağlıyor musun anne?. benim kendi ruhsuz cesedim var. bu hitabı sıcak bir tesli-yetle kalbini yıkayarak tekrar etti: — Anne. yalnız bugün değil. güya sekiz on yaşında bir çocuk gibi okşa. şimdi ikisinin de dudaklarında ne açılmağa ne kaybolmağa cesaret edemeyen acı bir tebessümle bakıştılar. sonra Ahmed Cemil: — Anne! dedi.. o kadar uzaklara ki nefMAĐ VE SĐYAH 235 simizi orada tanıyamayalım.. kendimize başka bir cihanda. ölünceye kadar. şu muhterem göz yaşlarınla iyi edeceksin değil mi? 20 Ahmed Cemil Sirkeci'den validesiyle Seher'i sandala bindirdikten sonra iskelede eşyadan birşey kalıp kalmadığını anlamak üzere son bir teftiş nazariyle etrafına baktı. beni yine öyle.bile vekarına muhalif gördüğü zamanlardan beri . mecruh. kolundan birisi tuttu: Hüseyin Nazmi...ayağını atmak üzere idi.. kardeşim var. Fakat burada değil. o vücudu harap eden demir mengenenin arasında nasıl ezildim! Đşte bugün sana hasta.. Annesinin yânına oturdu. anneciğim? benimle beraber oraya kadar geleceksin.... bugün okşanmak. sevilmek için ne kadar ihtiyacım var! Hususiyle çocuk olmak. Sandala .. — Ben de Lloyd ile gidiyorum. bugün Messajerie ile. değil cai. _In^_ sanlar ne kadar büyürlerse büyüsünler. ne kadar ihtiyar olur-îarsaToIsunlar' ylne~bazi~dâkikâlar vardır kî ânnelerine~sökula-rak çocuk plmak_isterler.. başka mahlûklar nazariyle bakabilelim. Bu iki arkadaş aralarında o günden beri yavaş yavaş hâsıl olan bir soğuklukla şimdi birbirine karşı hislerine bir serbest seyelân veremiyorlardı. sen beni bunlarla iyi edeceksin. müsaade eder misin ? Senin dizine yatayım. daima. Seninle uzaklara gidelim. busen o çocuk başından ne kadar farkı var! Bu çocukla o çocuk arasında kırılmış.. Oh! ağla. parçalanmış bir hayat duruyor. Eski arkadaşını küçük bir hayret sayhasiyle selâmladı: — Sen de mi gidiyorsun? Onun da yanında bir büyük yol çantası vardı: — Evet.. Kolîarıy-Ie onun zayıf kuru vücudunu sardı.

tekrar geri dönmek. sonra arkadaşının elini tutarak: — Ne kadar uzak yer intihap etmişsin. daha yüksekte yeşil tepelerin üzerine eteklerini sererek Marmaraya bakan Çamlıca. Moda. dakikalar geçerek Ahmed Cemil'in nazarında bütün hayatının yegâne tahassüs mahfazası olan bu şehri ufkun lâcivert zeminine tersim olunmuş bir levha şeklinde bırakmağa başlayınca kalbinde birden.— îki gün evvel tevcihat arasında tâyin edildiğin yeri gördüğüm zaman hayret ettim.nin Sarayburnunu dolaşan Vapuru Hüşey.ha ileride topraklardan ayrılarak kendisini denize falıvermek istiyormuş zannedilen Fener.n Nazmiyi. bekliyordu. Uzaklaşdıkça karşısında Cihangir tepesinden denize doğru inen bayır küçük mülevven taş parçalarından üzerine bir levha işlenmiş uzun. fakat vapur bu izdihamı yavaş yavaş. Evvelâ. iki arkadaş tek^ rar birbiriı in elini sıktılar. elîm bir iftirak hissi duydu: bir his ki hemen o anda bütün azmini sarstı. merdivenlerden telâş ile inip çıkan halkı çözülen halatlar. nihayet vapur hareket ettikçe vaziyetlerini değiştiren - . öteden parça parça kaçarak saklanıyor gibi görünen Beyoğlu sırtıyle Galata yokuşlarının üzerinden kalkmış mütecessis bir baş gibi yangın kulesi iri gözleriyle bakıyor.. Bir sa t. yüksek bir duvar şeklinde yükseliyor. beride güneşin son ziyarıyle tutuşmuş camlarıyle kırmızılıklara boyanan Đnsaniye. Hüseyin Nazmi cümlesinin bakiyesini itmam edemiyor gibi biraz tereddüt etti. teessüf ederim. Cemil.nde uzanan ince boyları yer yer akşamın esmer havası içinde güya ihtizaz ediyor. gözlerini işgal etti. Hüseyin Nazmi'nin çantasını hir sandalcı kaldırmış. arasıra ir: ses ile bu güriil-r tünün içinde herkesi sükûta davet ediyor gibi hiddetle bağıran düdük daha sonra etrafında limanın izdihamı. Đstanbulla Gala-» ta arasında sıkışan bu deniz parçasını bir hayatın arbede yeri haline getiren bütün o hareket bir müddet beynini. Üsküdar. hareket esnasında o dağ--» dağa iç'nde hiçbirşey hissetmedi.. biraz da* . AJunetjCemil'in ağzında bu tebrik şu iki arkadaşın hayatını teşkil eden tezat zincirinin artık son halkası hükmünde idi. dedi. Tebrik ederim. koşuşan gemiciler. sinesi ümit üe dolu. öte tarafta Đstan-» bul tepelerinin üzerinde camilerin birer gümüş miğfer ile örtülü cesim başları yükseliyor. kimbilir hayatının belki sonuna kadar ayrılmak üzere olduğu bu yere tekrar ayaklarını basmak için şedit bir arzu uyandırdı. güya şu hayattan tahassürle iftirak ederek.. Birbirine söyleyecek birşeyleri kalmamıştı. bir emel cihanın^ doğru götürürken Kızkulesi açıklarında bir batî meyi ile süzülerek yavaş yavaş ilerleyen Lloyd'un Süveyş hattına işleyen ağır gemilerde^ biri Ahmed Cemü'i kalbinde bir mezar ile son 236 M A I VE SĐYAH yeis türbesine sürüklüyordu. Ahmed Cemil hafifçe elini çekerek cevap verdi: — Ben de senin yine o günkü tevcihat arasında ümit ettiğin yerlerin en güzeline tâyin edildiğini gördüğüm zaman ¦ son derece memnun oldum. minarelerin semalara fışkırmak isteyen birer beyaz fevvare şekl. sandallar.t sonra Messajeri'. valdesiyle Seheri aşağıda kendilerine tahsis olunan yere yerleştirdikten sonra yukarıya çıktı. uzak bıraktıkça.

Burada saatlerce böyle. musir bir veda ile gözlerini o levhadan ayırmı-> yordu. artık görmeyerek bakıyordu. kenarlardan pembe. kalbinde derin bir ye'is ile kendisinden kaçıyor zannedilen bu levhaya gözlerini dikerek. Sabit. Đşte güneş orada. ufkun sislerine boğuluyordu. oturdu. sarı rişeler sarkıyor. altına üstüne deste deste sarı nurdan müteşekkil oklar fışkırdı. bir tarafından erimiş bir yakut derecesi ince kıvrıntılı bir hat ile yol açarak akıyordu. al. artık hiç bir şey görünmüyordu. tâ o dağın tepesinde tutuşmuş bir orman gibi parladı. tahta kanepe-» nin üzerine oturdu. MAÎ VE SĐYAH 23S» 238 . Evvelâ o tutuşan menfez etrafında bulutlar kan tufanına boyanmış duruyor. Bütün denizi. etrafında sağma soluna. kana kana ciğerlerini onunla doldurmak istiyordu. bulutlar bu yakut kümeleriyle dolu tabak üzerine parça parça dökülmeğe başladı. Bir saniye sonra yine değ:şti. dirseğini dayadı.Adalar. güya bu yangın birden dönerek ortasında kırmızı bir tabak açıldı. nihayet büsbütün örttü. Ahmed Cemil orada. başını avucunun içine koydu. artık bu manzaralar evvelkinden çabuk uzaklamyor. bakıMAĐ VE SĐYAH 237 yordu. bu zulmeti zehirleyerek teşfye eden muğşi bir deva gibi içmek. muhip bir yangın görünüyordu. akşamın serin bir rüzgâriyle saçlan uçuşarak gözlerinin önünde hazırlanan geceyi seyre başladı. kırmızı. o vakit üzerine güneşin bir donuk rengi dökülmüş bulutlardan başka birşey görmedi. Yalnız burada gecenin soğuk ye'isini teneffüs ederek bütün hayatının mihnetlerini dinlendirmek. Güneş görünmüyordu. nihayet o levha üzerine bir tül geçirilmiş gibi donuk kaldı. semayı bu bulantı içinde karıştırdı. O vakit Ahmed Cemil vapurun kenarına. yemek için aşağı inmek istemiye-rek.yerlerinden kaçışarak dalga-v larm içinde yüzüyorlarmış vehmini veren . Yalnız o bulut yığıntısının yırtılmış sinesinde bir yangın müthiş. tâ Marmaranın denizle-t re dökülen ufkunda. Başını çevirdi. fakat düşünemedi. Vapur uzaklanıyordu. güvertenin şu tenha halinde burada düşünmek için kalmayı tercih ederek. Şimdi vapur biraz daha serbest ilerliyor. uzun bir gölge düştü. Bir aralık güneşin son bir ziya hamlesi feveran etti. biraz yüksekte siyah bir küme o yangının üzerinde gittikçe koyulaşan esmer bir tak kuruyor. Şimdi Ahmed Cemil'in göz^ leri bulanıyordu. Biraz sonra ayaklarının altında gizli bir hışıltı ile gecelerin sırlarını taşımağa hazırlanan suların üzerine geniş. Birden manzara değişti. parçalanmış bir dağ enkazı şeklinde yi-* ğılmış bulutların arkasında iniyordu.. orada siyah bulutlardan bir dağ yükseldi. daha sonra büsbütün bulandı..

. Gözlerinin önünde o mai gece ile bu siyah gece tekabül etti: Mai ve siyah..... yavaş yavaş.Tâ hülya hayatının başlangıcında.. kaim birer siyah yılan gibi kıvrana kıvran na. bir daha çıkılamaz.. mû-*-. onların sukutu feşfeşesini işitmiyordu: Sanki bir baranı dürr-ı siyah! Birden. ezilmiş hayat!. '¦ Bunların siyah kucağına atılmak.MAĐ VE SĐYAH Bu siyah bir gece idi. O zaman kendisini bu dalgaların arasında süzülüp lâtif bir gayş ile mest olarak.. uçurumlarına doğru iniyor vahmetti. bahtsız ömürîJ Bir baran-ı elmas altında inkişaf ederek şimdi bir baran-ı dürr-i siyahın altında gömülen o solmuş emel çiçekleri!. Evet. şu siyah dalgaları kütle kütle sırtına alarak. îşte. muntazam bir ahenkle ademe tam bir teslimiyetle iniyordu. ümitlerinin incilâsı za-* manuıda Tepebaşı bahçesinde Halice bakarak seyrettiği mai gece ile o baran-ı elması tahattur etti. his adem vehmi veren siyahlıktan başka bir şey görmüyordu.. işte. yarın doğacak olan a MAĐ V £1 o J.. yalnız bir .. denizin o dipsiz. . Đniyor. ^____ güneşin hayatın sefaletleriyle istihza eden ziyasından kaçmak* ilelebet bu siyahlıklar içinde sonsuz bir yoklukla mesut ve müsterih yuvarlanıp gitmek. Oraya gitmek. den'ze döküldükçe bir sekerat zemzemesiyle boğulan bu zulmetler.zin zulmetlerinde saklanan hakikatler. oraya gidebilirdi.. kut ile zulmetleri tabaka/ tabaka yararak.. Bu siyahlıklar. işte bunlar o hülya hayatının üzerine çekilen bir matem "kefeni değil miydi? O vakit den'ze baktı: Siyah bir deniz. kanadlaruıı çırpa çırpa. belirsiz bir lisan ile zulmetlerin sonsuz uzaklıklarına doğru serilerek onu davet ediyorn dn. asıl hakikat. Mai bir gece ile siyah bir gece arasında geçen şu nasipsiz. yuvarlana yuvarlana açılıyor. bir siyahlığın içine. Ah! Biçare hırpalanmış. Bir karar hamlesi.. bir karar hamle-* si.» Ah! Bu den. avdet olunamaz derinliklerine gitmek. Ahmed Cemil işte şu saçlarının arasında üşüterek geçen rüzgârın.. Dalgalar uzun. bu siyah gecenin karşısında aklına bir başka gecenin hâtırası geldi. Öyle bir gece ki gökler bütün kan-r dillerini söndürerek denizlere gayp âleminin gizli şeylerini dök^ mek için hazırlanmış gibiydi. Karanlığın için-* de Ahmed Cemil vapurun kenarında esmer bir köpükle kaynaşarak firar eden o siyahlıkları görüyor. yalnız ttr küçük hareket. bitmeyen bir su-. bu siyahlıkları semalardan! denizlere döktüğünü hissediyor. görüyor gözlerinin önünden yağan bu siyahlık-' lar. sinirleri uyuşarak. Yalnız ileride direklerle bacanın birer gece serserisi şeklinde yürüyen gölgelerine zulmetler içinde rehberlik eden vapurun kırmızı feneri bu siyahlıklar arasında açılmış uzak bir kırmızı göz gibi parlıyordu.. altında mahuf.

Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi. bu siyah geceden.. Tâ yanıbaşmda bir ses: — Cemil. ĐSTANBU! HAIK n<*. şu kendisini çekip almak isteyen ademde». niçin karanlıkta yalnız oturuyorsun? diyordu.küçük hareket. t ayrılarak. yavaş yavaş.. ve Kitapçılardan Temin Edebilirler Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz Bilgi Paylaştıkça Çoğalır Yaşar Mutlu . Birdenbire silkindi.. Bunların siyah km Konu No.com Merhabalar Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna Đstinaden Görme Özürlüler Đçin Hazırlanmıştır Ekran Okuyucu.. : *2 ll> Kayıt No. Sahaflar.. du. ÜÖ dana y^ lerin bonsuz uzaklık.kitapsevenler. : 3 7".3 O Bunların s Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah www. nasipsiz geçen hayatiyle şu fay-1 dasız vücut arasında bu denizin bütün siyah tabakalarını bir sed silsilesi gibi bırakarak tâ şu ummanın bir türlü sonu bulunmayan derinliklerine kadar inecekti. O vakit titreyerek ayağa kalktı: «Geliyordum.» dedi ve hayatta bir ümidi kalmamış bu çocuk. Kütüphane. Anne!. annesini takip etti..

com Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah ."Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz.Ders kitapları dahil.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi Đşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı Ankara Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin Tarayan Yaşar Mutlu web sitesi www.com kitapsevenler@gmail. braill alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir. CD.com yasarmutlu@yasarmutlu.com mutlukitap@hotmail. vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset.kitapsevenler. T." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir. alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu. .com e-posta yasarmutlu@kitapsevenler.com www.C. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur.Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11.yasarmutlu. ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful