Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah

BtRKAÇ SÖZ "Mai Ve Siyah." için sadeleştirilmesi ve yeni yazıyla tekrar basılması hakkında ısrar edenler olduğu gibi eserin, yeni yazıyla basılmasına değil, fakat sadeleştirilmesine itiraz edenler de bulundu. Eser eski halinde mevcut olmakta devam ediyor, eğer ona genç nesil de rağbet edecekse yeni yazıyla tıasılması bir zaruret demek oluyor, bu takdirde de sadeleşmesine şiddetle lüzum var; mademki yeni nesle mahsus olacaktır, lisanını onun kabul edebileceği bir şekle sokmak teşebbüsün tabiî bir icabı demektir. Ancak sadeleştirmek için ne yaptım : Terkipleri, menus olmayan kelimeleri, ağır cümleleri bugünün zevkine uydurmak istedim. Üsluba, ibarelerin inşa tarzına, velhâsıl eserin bünyesine asla dokunmadım. Aksine hareket, kitabı esas mahiyetinden soymak olurdu. Terkipleri ve kelimeleri değiştirirken bunların hayale ait olan vasıflarını açık lisanla muhafaza ettim. Hattâ meselâ: "Bârân-ı elmas", "Bârân-ı dürrisiyah" terkiplerini, sonra hikâyenin kahramanı şairin kendi şivesinde kullandığı tâbir ve terkipleri bıraktım. Bunlara dokunmak mümkün değildi. Kitapta kalan lügatleri yeni nesilden menus bulmayanlar olabilir, fakat itikadımca yenilik, lisanını, yeni kadar eskisini de bilmemek değildir. Hiçbir millet, hiçbir münevver genç yoktur ki, kendi lisanının geçmişine vâkıf olmasın. Yapılan işe dair fazla izahata lüzum görmüyorum, vücu-de gelen eser işin mahiyetini göstermeye kâfidir. Đmlâ için birkaç söz ilâve edeceğim: Görülecek ki imlâda kendimce muvafık bulduğum değişiklikler var. Đçtihat kapısı kapanmamış olduğundan ben görüşüme ve söyleyişime göre yazdım, nitekim bir taşra çocuğu da kendi telâffuzuna göre bir imlâ kullanmaktadır ve kullanacaktır. Hiç kimseye "Beni taklit ve bu tarzı takip ediniz!" diyecek selâhiyete malik olmak iddiasında değilim, ancak kendi nefsime taallûk eden salâhiyetle kanaat ediyorum. Hclid Ziya Uşakfogil MAĐ ve SĐYAH Sofranın etrafında yedi kişi idiler. Birgün, Mirat-i Şuûn sahib-XĐDatiyazL.Iiüseyin.Baha efendi, matbaaya 'çehresinde bir başka sevinç parıldayarak girdiği zaman dört nüshadan beri devam eden "Dahilî sanatlar" makalesinin altına son kelimesini iri bir yazı şeklinde karalamakla meşgul olan başmuharrir-Ali -Sekib"© demişti ki:

— Yarın değil öbür gün Mir'at~i Şuûn onuncu senesinin üç yüz altmış beşinci gününü ikmal ediyor. Çarşamba günü için... Ali Şekib hemen cevap vermişti: — Hiç bir şey yazamam. Ziyafet verilmeyince bir satır yazı yok. Bu gece işte, Tepebaşı bahçesinde yazı heyetine o ziyafet veriliyordu. Davetliler "Mir'at-i Şuûn" ceridesi muharrirlerinden ibaretti. Bütün bu gençler dört saat hep içmişler, bir saat hep yemişlerdi. Şimdi parmaklarının arasında karnı doyduktan sonra yalnız meşgul olmak için oyalananlara mahsus gevşek bir eda ile yavaş yavaş yuvarladığı bir elmanın kabuğunu bir parçada çıkarmaya çalışan Ali Şekib'den başka, hepsi, sandalyelerinin vaziyetin tebdil etmişler; sofradan az çok çekilmişlerdi. Sofrada artık yemek sonuna mahsus bir dağınıklık hüküm sürüyordu; kahvenin gelmesine kadar unutularak bırakılıvermiş elma, portakal kabuklarıyle dolu son tabaklar, diplerinde kırmızı cür'alar görünen şarap kadehlerinin yanında duruyor; sofranın kenarında yer yer çıkan tütün dumanı bir müddet dalgalanarak lambanın etrafında dönen bir bulut teşkil ettikten sonra dağılıyor; beyaz örtünün üzerinde^yüksek yemiş tabaklarının, kadehlerin, oraya bırakılmış bir fesin şarap lekelerine karışan gölgeleri lambanın oynak ziyası altında kâh küçülüp kâh büyüyor... Şurada devrilmiş bir tuzluk... Ötede birisinin can sıkıntısıyle üç çataldan teşkiline çalıştığı bir ehram... yer yer tabakların üzerine yahut şişelerin yanma bırakılmış peşkirler... düşmüş de kaldırılmasına üşenilmiş bir bardak... sofrayı baştanbaşa örten bir kargaşalık sanki yedi kuvvetli çenenin hücumundan yorgun düşmüş, melûl bir enkaz kümesi şeklinde serilmiş bir sofra. Hepsi başka bir vaziyette idi: bir tarafta Ahmed Cemil — latif kıvrıntılarla bükülerek kulaklarında dolaşan uzun. san saçları ensesine dökülmüş bir genç — ellerini ceplerine sokmuş, bacaklarını uzatmış, ağzında sallanan sigarasının mini mini bulutlarına süzgün gözlerle dalmış düşünüyor; tâ öbür ucunda Sait, Raci — arkadaşlarının şaireyn diyerek alay ettikleri iki genç şair — diğer bir şairin ayağına ip takmış sürüklüyor; biri — kısa zayıf, kuru, öyle ki susuz bir yerde yetişmiş zannolunur — yanında boş kalmış bir sandalyeye eğilerek iki sandalye ötede sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha'nın idare memuru Ahmed Şevki'ye tevdi ettiği dertlerini dinlemek için kulak kabartıyor; kafaları buharla şişmiş olan bütün bu adamlar geciken kahveyi bekleyerek orada, şu perişan sofranın kenarında yarım kalmış sözleri ikmal ediyorlardı. Herkes söylüyor, hiç kimse dinlemiyordu. Ahenksiz, vezinsiz aletlerden mürekkep bir musiki heyeti gibi mukaddimeşiz, müntehasız, kırık, dökük muhavereler, çok içilmiş/ çok yenmiş zamanlara mahsus bir serseri fikir ve lisan akışı... Ali Sekip elmasını soymuştu, bozmayarak, sakatlamayarak çıkarmağa muvaffak olduğu kabuğu karşıda, şaireyn'in arasına fırlattı: — Raci! Seni çatlattım!... dedi. Onlar lakırdılarını kesmediler, Raci diyordu ki:

— Bak fikirlerimin neticesini söyleyeyim: Onda tek bir şey var: yalnız ben yazayım, benden başka kimse yazmasın diyor! — Demek: edebiyat inhisarı! Sahib-i imtiyazı; Hüseyin Nazmi. Raci gülerek sustuğu zaman bir aralık arkadaşı - parlak siyah gözlü, derin kırkılmış gür sakallı bir genç - başıyla Ali Sekib'i işaret ederek sordu. MAÎ VE SĐYAH S

Đkisi de onun şakasını anlamamıştı. Uzaktan vak'ayı takibeden, kısa kuru çocuk, — Saip — yanlarına yaklaştı, yere düşen elma kabuğunu bir ucundan tutarak gösterdi, nükteyi izah etti: onun rivayetine göre meyvaların kabukları öyle tamam soyulursa şeytan çatlarmış! O, Ali Şekib'in latifesini pek parlak buluyor, kırık kırık çirkin ve sinirli bir kahkaha ile gülüyordu. Şaireyn bundan zevk alamadılar, Raci: — Puf!... dedi. Soğuk!... Tahtessıfır 30... Şunu Mir'at-ı Şuûn'un bir sahifesinde imza koymadan neşretseler herkes Ali Şekib'in olduğuna yemin ederdi. Baş muharrir işitmedi. Kendi kendine: — Şimdi de ötekim çatlatman; diyordu. Ötede idare memuru — kısa, şişman; bıyıkları seyrek/o kadar ki yolunmuş zannolunur, yanakları kıpkırmızı, öyle ki berber sakalından nişane bırakmamak için derisini soymuş kıyas edilir; hiç bir sinne sığmaz bir yaşta; bir adam ki yürürken yuvarlanıyor, otururken gömülüyor denebilir — şairlerin fırkasına döndü, kendisiyle eğlenmişler zannıyle: — Ahmet Şevki efendinin burada olduğu unutulmamalı... • Dedi. Đşitenler güldüler, idare memurunun kendisinden bahsederken Ahmet Şevki efendi demesinden herkes hoşlanırdı. Elleri ceplerinde düşünen Ahmed Cemil hafifçe dönerek dudaklarının arasından bir şey söyledi, fakat işitilemedi. Bu aralık kısa, «zayıf, kuru çocuk şairlerin yanından ayrılmış, tekrar sahib-i imtiyazın sırlarına rağbet göstermişti. Bu sırada Hüseyin Baha efendi matbaa idare işleri memurundan bahsederek ve muhatabının bir sözüne cevap vererek diyordu ki: — Ne?... Đstikamet ha?... Hay safderun hay! Elini versen parmaklarını eksik bulursun. Bu aralık Ali Şekib: — Kahve!... diye bağırdı. Kahve içmeyecek miyiz?... Kahve!... O zaman, birden herkes birşey eksik olduğunu, onu bekleyerek burada kaldıklarını hatırladılar,

bağırmağa vesile arayan bu gençler hep alkışladılar. Said boş fincanını sofraya koydu. sonra cevap vermek istedi^ — Gencine-i Edep başmuharririni — bu sıfatı istihfaf eden. kimisi ayakta durarak. herkesin de sizin gibi anlamasına bir lüzum göremiyorum. "bir eda ile söyledi — herkesin sizin kadar takdir etmesi lâzım gelmez.yedi ses bir nakarat gibi tekrar etti: j. Bütün bu çılgın çocuklar ayaklarını vurarak. bir fırtınanın tutuşmak üzere olduğunu ihtar etmişti. Şimdi herkes. Kuru. Fincanları kapıştılar. Havanın içinde sanki bir şimşek çakmış. yaklaşarak dedi ki: — Kahve sizin mi? Ahmed Cemil. Uşak mütereddit bir nazarla etrafına baktı. Hüseyin Baha efendi daha iyi dinlemek için burnunun üstünden daima düşen gözlüğünü büsbütün salıverdi.. cevap verdi: — Zannederim. zaif çocuk biraz daha yaklaştı. sükût etmişti. Ali Şekib sekizinci elmanın kabuğunu tam çıkarmaktan sarf-ı nazar etti. kuru bir sesle: —• Demin Hüseyin Naznıi için bir şey söylüyordunuz? dedi. Kahve!. elini fincanına uzatarak biraz ötede hâlâ Hüseyin Nazmi'yi. bilmem. Eğlenmeğe. güya bu gece neşvelerine şu bir fincan kahve ile güzel bir hatime vereceklerdi.. dalgın". kısa. o burada bulunsaydı ne cevap verirdi. Ahmed Cemil'in ağzından bu söz bir çırpıda tereddütsüz çıkmıştı. çırpınarak. Siz birbirinizin yazdığını anlarsınız. Raci ilkönce bu tarzda muhatap oluşuna şaşırmış gibi göründü. gülmeğe. Tepsinin üstünde yalnız bir fincan fazla kalmıştı. refiki Said'le çekiştirmekte devam eden Raci'ye döndü..... Kahve!.. bağırarak nakaratı tekrar ediyorlardı: — Kahve!.. tâ ötede hâlâ o vaziyette düşünen Ahmed Cemil'i gördü. Sabih-i imtiyaz — Hüseyin Baha efendi kendi isminden^i-yade sıfatının unvanıyle anılır — sahib-i imtiyaz parmağıyle^ uzaktan kahve getiren uşağı gösterdi. fakat öyle zannediyorum ki sadece bir gülümseme ile susardı.u — Kahve!. Herkes Ahmed Cemil'in ¦başlamaMAĐ VE SĐYAH MAI VIS »UAH .. kimisi bir sandalyenin kenarına ilişerek kahvesini içmeğe başladı.. Sonra birdenbire doğruldu.

Raci kinden. Ahmed Cemil ince parmaklarıyle yumuşak sarı saçlarını taradı. Said dayanamadı. Sizi gücendirmek fikrine hizmet etmeyerek temin ederim ki. daima ileriye akıyor!!. Anlamıyor musunuz ki mümkün değil! O en saf kaynaklardan kuvvet alarak. Ahmed Cemil dinleyenlerin muhabbetine emin olan bir natuk imtinaniyle mütebessim dudaklarını fincana uzattı.. bu uzun sarı saçlı genç hepsince bir başka fıtrata.. Raci istihfaf eden bir nazarla cevap vermeğe çalışıyordu. Hergün kucak kucak önümüze yığdığı o bediala-rı. Fakat hepsi ümidlerinde aldandılar. Onun coşkun dalgalarına set mi çekebileceksiniz?. bugün kaleminden taşan zafer sayhasını işitmemek için insan kulaklarını tıkamak lâzım gelir. boş fikir! Görmüyor musunuz ki bugün dehasının pınarı tehevvüre gelmiş bir nehir gibi akıyor. zayıf. ileriye.Đ MAI Vli Bl X AM lerek büyüye büyüye yükseldi.şu son kelime Ahmed Cemil'in ince dudakları biraz basılarak ancak farkedilen bir istihza ile telâffuz olundu herkes gibi ben de vâkıfım. Ali Sekip gizlice Raci'yi gösterdi. kuru çocuk — hazzından ellerini ovuyordu. . varsın bizi iltifata lâyık görmeyen o kadar arkadaşlar içinde şair Raci de bulunsun. Raci'yi hiç biri sevmezdi. malik olmak üzere tanılır. edebiyat binasını o yeni esaslarını göstermek için insan gözlerini kapamak. Bugün Gencine-i Edeb'in iki bin nüsha satışına . bilmem makbul olabilir mi? Sizin edebî fikirlerinize . hasetten mürekkep bir hisle sanki boğuluyordu. Buna şaşmak.. Ne olur. Saip — kısa. arkadaşı Raci'den ayrıldı: — Evet! dedi... Ahmed Cemil hâlâ düşünmekte devam ediyormuşçasına tam bir lisan ve tavır itidali içinde dedi ki: — Bu muhakeme tarzı.. Düşmanları biraz ağızlarını aç-salar boğulacaklar.Hüseyin Nazmi sebeptir diyor] ar.. en yüksek tepelerden atlayarak. zaten size meslek değiştirmeye kalbimde küçük bir heves bile yoktur. herkeste bu sözlerden latif bir haz uyanıyordu. gözleri yarı kaybolmuş bir .11 sini bekliyordu... sonra dedi ki: — Hüseyin Nazmi'yi tahkir vesilesini arayanları anlayamıyorum. Sârî bir tebessüm bütün dudakları dolaştı. en temiz kaynaklardan süzüJ.. Latifaierle onu tevkif etmek istiyorsunuz. emin olunuz ki inanmak istemem.. o bekledikleri fırtına patlamadı.. o söze başlarken herkes bir hürmet hissiyle sükût ederdi. garip bulmak şöyle dursun hattâ aksine delâlet edecek bir şey görsem. sözünde devamda mahsus gecikiyormuşçasına kahvesinden uzun bir yudum içti. "en gönül okşayan vadilerde dolaşarak.

tâyin edilemez akisler uçar. Bir ucundan tutulsa da silkilse taş parçalarından başka bir şey dökülmeyecek. ziynet gibi iki belâyı taslit etmişler. Ahmed Cemil'in yanaklarına hafif bir renk çıkıyor. gözleri dalarak. o güzel türkçeye muamma söyletmişler.. bir vaizin karşısında heyecandan uyuşmuş duranlar gibi — dinliyorlardı. şiirin nasıl bir lisana muhtaç olduğunu bilseniz! Öyle bir lisan ki. o deha perisinin nâsiyelerine ilâhî bir nur koyduğu adamlar. bir lisan ki bizimle beraber gurubun mahzum renklerine dalsın düşünsün.. Bir lisan ki asabımızla heyecanına refakat ederek çarpsın. artık görülemeyecek. Haniya bir kemanın telinde zap-tolunamaz. heyecanlara. neş-velerimize. amma buna imkân olamayacağına bir türlü inanmak istemiyorsunuz.saniha dalçasıyle tutuşmuş kadar parlak çehresi — lambanın ziyasıyle yarı gölgeli bir levha şeklinde. Ahmed Cemil şimdi kendisini unutmuş. ruha sıcaklık veren sadası — uçtukça pervaz kabiliyeti artan kırlangıçlar gibi — söyledikçe kuv-' vet buluyordu. hareket etmi-yerek. lisanda onlardan başka bir şey bırakmamışlar.. orada yapışmış gibi ne dağılıp ne saçılıyordu.. bu lisandan.. yarı muhatap bir vaziyette devam etti: — Siz şiirimizi bıraktıkları noktada sabit görmek istiyorsunuz. yalnız göğsünü şişiren.. Haniya fecirden evvel afaka hafif bir renk imtizacıyle dağılmış sisler olur ki. Bunu inkâr etmek mümkün d<v.. — Şiirin nasıl bir yol takip ettiğini anlamıyorsunuz. hattâ söylediğine vâkıf olmayarak devam ediyor. Fu-zulî'nin saf ve samimî şiirine terceman olan o temiz lisanın üzerine sanat gibi. öyle şeyler söylenmiş ki sahiplerine şair demekten ziyade kuyumcu denebilir. düşüncelerimize. anlaşılamaz. fikrin bin çeşit derinliklerine. Neye teşbih edeyim. tehevvürlere terceman olsun. dimağında muttarit darbelerle vuran bir sabit fikirle söylüyorcasma kimseye bakmayarak. dudaklarına bir ihtizaz geliyordu. . nefeslerini zaptetmek isteyerek.. bütün sözlerine iştirak ettikleri gözlerinde okunan bu arkadaşların karşısında — Raci'ye yarı dönük. Raci'nin dudaklarında sanki istihfaf tebessümü donmuş. sarı. üzerinde tersim olunamaz. bir kaide altına alınamaz nağmeler olur ki ruhu titretir.. belki yok denebilecek bir hale gelen ruhu — Veysî'lerin. kendisini dinleyen. Dert yüz sene I MAI VE SĐYAH 13 emekle lisan üzerine yığılan bu kof şeyler nihayet zaman ile yavaş yavaş sıyrılıp savruldu.. Fakat sadası saf bir ahenk kadar kulakları okşayan. Mü-tekellinı bir ruh kadar beliğ olsun. — Bilseniz. Bakîler.. bütün kederlerimize.. lisanı — üstünü örten tezeyyün ve tasannu yükünün altında zayıf. bir lisan ki ruhumuzla beraber bir matemin yesiyle ağlasın... bu camit kütleden ne çıkarabileceklerinde mütehayyir kalmışlar. bütün etrafında bulunanlar — güya bu genç natuktan çıkan miknatısiyet nefesiyle tabiattan yüksek bir noktaya çekilmiş bir halde. bilmem?. Nergisî'lerin eline vermişler. o kalbin bin türlü inceliklerine. Nedim'ler. Lisanı camit bir kütle haline getirmişler.il.

Oh! Saçma söylüyorum. geçen sene mekteb-i mülkiyeden çıkıp da matbuat âlemine atıldığı zamandan beri. Raci. zannedeceksiniz. 2 Onlar ayrıldıkları vakit geniş bir nefes aldı. Bir lisan. bir çocuğun beşiğine eğilsin. sanki burada bulunanları bir cazibe dairesi içine almıştı.. yüzü fena halde kızarmış olduğu halde yanına yaklaştı... deminden beri orada sakit. ellerini sofranın kenarına dayayarak yarı istihza yarı tehdit karışık bir tavırla dedi ki: — Bunlar öyle şişkin fakat öyle boş sözlerdir ki içinde birşey bulmak mümkün olamaz. sonda müteverrim bir -kızın yatağı kenarına düşsün ağlasın.. *## Ahmed Cemil'i bir seneden beri tanıyorlardı.. rüzgârlarla sarsılsın.. o renkler.nazarlara buseler serper. hiç söylememiş. Đşte bir lisan istiyoruz ki onda o nağmeler. o aydınlık ve kalabalık bir yere şu gizli ve yarı karanlık ciheti tercih ediyor. herkes severdi. bahçe memurlarından biri elinde şem'alı değneğiyle dolaşarak halkın tekrar toplanmasına kadar idare maksadiy-le söndürülen gazları yakıyordu. daha doğrusu bir nevi hürmet ederdi. buradan ayaklarının altında serilen Halic'in ve Đstanbul'un münevver bir sema altında manzarasına karşı düşünmek istiyordu. dehanın sihir esasına temas etmiş zannediln çehresinde par-îayan bir saniha yıldızı. bir lisan ki sanki tamamiyle bir insan olsun. Ahmed Cemil müsaade istedi.. kemanlar hazırlanıyor. O son kelimeden sonra öyle bir hale geldi ki. nerede biteceğine vukuf kabil olamaz derinlikleri vardır. bir gencin ümitle parlayan nazarına saklansın. sevmek için kifayet etmişti. Fırtınalarla gürlesin. Haniya bazı gözler olur ki sonsuz karanlıklarla dolu bir ufka açılmış kadar ölçülemez. sanki büyük bir zahmetten kurtulmuş gibi kendisini .. şöyie bir iki devir yaptıktan sonra — bahçenin böyle yan ve tenha bir yerinde pineklemektense — ortalarda bir yerde oturmak istemişlerdi. şimdi bahçenin musiki takımı gece faslına başlamak üzere idi. Hattâ Ali Şekib ziyafetin hiçbir tarafında eksik bırakmamak üzere bir nargile ısmarlayacağını sahib-i imtiyaza hemen imâ bile etmişti. Ahmed Cemil'in titreyen sesinde terennüm eden saf ahenk. o derinlikler olsun. onu bir kere görmek. Son söz üzerine Ahmed Cemil yorgun bir tavırla iskemlesine atıldı. gülsün. lambanın zayıf ziyası ve dalgaların tutun dumanları arasında yükseliyor görünen heyeti. ruhu ok-sayan bir nazım suretinde titrek dudaklarından dökülen bu ±* A1A1VJUSS1XAH sözler. Zaten sofrada umumî bir hareket olmuştu. Ahmed Cemil cevap vermek istedi. Raci'nin mukabelesi kargaşalığa geldi. hissiyatı yutar. Hep ayağa kalkmışlar.. kırık dökük nağme parçaları işitiliyor. mütefekkir otu-ruyormuş zannolundu. dalgalarla yuvarlansın.

haMAĐ VE SĐYAH 15 rekete başlayan kalabalıktan uzak. O vakit muvakkat bir cehtle kendisini toplar. fakat o muhabbet içinde kimbilir nekadar. Bu adamdan. toprakların arasından süzülüp akmıyor olduğuna emniyet kesbetmek istiyormuşcasma gözlerini açar. son kısmını — görmüştü. yani bitaraflarca takdir edileceğine şüphe etmez.. bu Raci!. "Mezar taşı iştihar heykelinin kaidesidir" dediği zaman orada bulunan Raci'ye dönerek "Al sana göre bir söz. Bu kadar hiçliğiyle beraber her meziyet sahibine düşman. sanki bütün cismaniyetini.yalnız. sevmemek mümkün olduğu kadar sevmezdi. on kuruş da masraftan çıkmıştı da ancak iki buçuk beyitle dört kafiye bulabilerek avdet etmişti. Bu yolda latifeleriyle Raci'yi kendisine düşman etmişti. ilk muarefe dakikasından başlayarak duyduğu nefreti şu üç kelime tamamen izah ederdi. onlar artık fevkalâdeleşmiş. Fakat ne beis var? Zaten Ahmed Cemil yalnız herkes tarafından takdir edilmiş olmakla onun husumetine hak kazanmış olmuyor muydu? Herkes tarafından takdir edilmiş olmak sözüne de Ahmed Cemil umumî bir vüsat vermez* Đnsanın olsa olsa kendi mesleği haricinde olanlarca. muktedir bir arkadaşı takdir ettiği daha görülmemiş. ne derin hasetler mevcuttur! Bugün kendisini takdir edenler yarın — kendisini düşürmeye sebep . Arkadaşları Ahmet Cemil'i böyle bir halde bıraktılar.. düşünceleriyle yalnız kalmakta azîm bir vicdan istirahati duydu. Şimdi yavaş yavaş beyninden süzülen bir şey: damarlarının içinden kemiklerinin arasından.. Aman Yarabbi! Şair Raci dedikleri işte bu idi!.. Bunun bir güzel şeyi beğendiği. perhizkârlığa rağmen bu gece şu ziyafet şerefine.. Raci o adamlardan biriydi ki dünyaya hiç bir şey olmamaya mahkûm edilerek geldikleri halde herşey olmak isterler./. onlar gider gitmez dudaklarının arasından: — Aman. Bu adamın beğendikleri ölülerden ibarettir. O vakit muzafferane matbaaya girdiği zaman Ahmed Cemil elindeki kâğıdın üzerinde yirmi otuz çizilmiş satır arasında sağ kalabilmiş altı mısra ile bir mısraın yalnız bir kısmını — evet. bir uçuruma yuvarlanmıyor. arasıra görünen iki üç sakit hizmetkârdan başka halktan. Onu arkadaşları seviyorlardı. vücudunu mukavemet mümkün olmayan bir kuvvetle erite erite dağıtıyor gibiydi. gidiyor. Raci de en ziyade olamayacağı birşey olmaya yelteniyordu : Şair. şu edebiyat pazarından çekildikleri için rekabetten azade kal16 MAĐ VE SĐYAH mışlardır. Ahmed Cemil bir gün bir garp edibinden naklen. Ölüler. ayaklarını çekerdi.. dedi. hafif hafif raseciklerle akarak. Ahmet Cemil pek iyi bilirdi ki bu adam bilmem kimin bir gazeline nazire söylemek için bir gün Boğaziçinin tâ Kavak iskelesine kadar gidiş geliş seferini ihtiyar etmiş. ötede beride yemek yiyen birkaç kişiden. Güya diğerlerinde bir meziyetin teslimi kendisinde bir noksan tevlit edecekmiş gibi bir küçük tahsin tebessümünü bile esirger. Zaten mûtadı olan. biraz ötede uyanmaya. biraz tahammülünden ziyade içmişti. Onu hiç sevmez. iradesini çekerek ayaklarından doğru çekiliyor. öyle değil mi?" demişti. saklı kinler. biraz da arkadaşlarının ısrarına karşı — o da âdeti hilâfına olarak — biraz mikyası geçmiş.

Onun latifeleriyle eğlenen bilhassa Raci ile Said'dir. Hukuka nisbeti vardır. Ahmed Cemil: "Aman bu Raci!" dediği zaman işte bütün bu tafsilât o üç kelimenin telâffuz tarzının içine sıkışmıştı. hattâ Raci'-nin gazellerini güzel bulmamaya bile cesaret edemez.. ancak otuz beş yaşında olan bu adam. fakat bütün bu dönekliği esasen beyni gayet hassas bir mahrek üzerinde çevrilmeye mahkûm olarak yaratılmış olmaktan W SU Bl ü AH . küçük yaşından beri matbuatta çalışmıştır. Raci tab'an meftur olduğu hiyanete. Ahmed Cemil. Ah! Bu matbuat âlemi! Bir seneden beri o âlemin az tecrüblerini mi görmüş. Ali Şekib'in yalnız bir şeyini affetmez: O da bütün utangaçlı-ğiyle beraber bu adamın ara sıra latife etmek istemesidir. hele idare memuru — o kendisine Ahmed Şevki efendi diyen yuvarlak adam — Raci'den bahsolunsa ateş püskürür. Ali Şekib'e ağız açtırmazlardı. bildiğinden emin olmayanlara mahsus bir korkaklıkla herkesten iyi konuşabileceği mebahisde sükûtu tercih etmek âdetidir. başmuharrir Ali Şekib büsbütün başkadır. Đri boylu.. Bu saf yüreği incitmiş olmamak için Ahmed Cemil en tahammül olunmaz latifelerini bile hoş bulmuş gibi görünür. zaten edebiyata kat'iyyen intisab iddia etmez. bu bir küçük çocuk kadar utangaç adamın samimî bir dostudur. arkadaşlarına okumak için matbaaya getirdiği hailde okuyamaksızın. yanında en saçma şeylerden bahsederler de o tekzipten utanır. Pek ziyade kaideşinaslıkla müftehirdir. Tashihlere bakarken tertip yanlışlarına dikkat ede-^ cek yerde ötekinin berikinin hatalarını bulmıya dikkat edery Birgün meselâ Ahmed Cemil'in bir makalesinde yanlış bir izafet cümlesi bulduğu için bir hafta alay geçer. geniş omuzlu. Ali Şekib o adamlardandır ki insan ellerini ellerine koyacak olur ise onlarda hissolunan satvet sıcaklığıyle hayatın birçok kötülüklerinden kalbte hâsıl olan buzların eridiğini duyar. Bir gün bir fıkra yazmış idi de. matbaada kimse bulunmadığı zamanlar tesadüf ederse gelen ilânların ücretini haczeden bir muharrir — işte matbaa işlerinde bulunalı on sene oluyor — hiç görmemişti. Said hakkında Ahmed Cemil'in vazıh bir fikri yoktur. Said de şahsî tabiata malik olmayıp da ötekinin berikinin yaptığına imtisal âdetine uyarak. açık çehreli. Ceridede vazifesi muhbirlerin getirdiği havadisi tashihten ibaret kalır. Said her suale "evet" diyen. cihan siyasetinin en ehemmiyetten âri tafsilâtı bile ezberindedir. fakat bir kere o çirkin matbuat hayatına girseler. arapça. biraz safça — tâbirde zarafet iltizam olunmasa — biraz budalaca olmakla beraber "Mir'at-ı Şuûn" yazı heyetinde en ziyade malûmat sahibidir.olabilecek bir şey yazsın — bakınız nasıl gülerler. Raci ile tam bir tezad teşkil eder. Onun için Ahmed Cemil de.: "Alay edeceksiniz! Neme lâzım? Bana siyasî makale yazmak ne güne duruyor. Ahmed Cemil kin ve haset dedikçe hep Raci aklına gelir. Onun için kendisini tanıyanlar ondan hiç korkmazlar. Bu adam matbuat âleminde bir cins mahlûkatm hususî nümu-nesidir." diyerek yırtmış-tı. hikmet-i tabiiyeye aid birşey yanında fen-i idareye aid bir mebhasa tesadüf olunur. her duyduğu fikre "benim de fikrim budur" cevabını veren. Matbaada onu kimse sevmez. ĐM Al 17 Bakınız. çünkü Said'in vazıh bir varlığı yoktur. onun kadar mahsuben para alan. az acılıklarını mı tatmıştı! Mektepte iken nasıl hülya ederdi! Bugün kimbilir ne kadar gençler vardır ki o âlemde zevk tasavvur ederler. sanki bir kamusu ulûm gibi beyninin içinde yapraklar döndükçe malûmat tenevvü eder. çok kitap okumak sayesinde en çok her şeyden anlar. maamafih gayet mütavazı'dır. acemce pek iyi bilmek istidadmdadır da bir kere arapça bir ceridenin üç satırını tercüme edememişti. Ne vakit bir makaleciğe filan ihtiyaç görülse kendisine havale olunmasından korkarak akşam ziyade kaçırdığından bahisle sersem olduğundan dem vurur.

daima harekette. Sa-ip. daima ayakta. Raci parasız kaldığı vakit Ahmed Şevki efendinin çekmecesinde para olup olmadığını Saib'den tahkik eder. Saib'den sorunuz. çünkü behemahal çekmecesinin bir tarafına atılan bir ilân ücretini görmüştür. size de anlatır." dediğini tamamiyle işitmiştir. kuru çocuk . Meselâ bir kaç kişi arasında. hattâ şiirine de katlanılabilir bir adam olduğu için Raci ile ekseriyet üzere aynı duyguda çıkmasına Ahmed Cemil gücenmez. şahsının mevcudiyetinden mefkudiyetinden şüphe edilir. Matbaada herkesten ziyade işinin basma devam ettiği. zaif. o mutlaka anlamıştır. ıçünkü bir gün evvel mü-rettip yamağı Emin'e : "Đki okka alacaksın. Ahmed Cemil'in sanki vücudunu iki kol tutmuş. sanki vücudundan yavaş yavaş uzanıp gidiyormuşcasına uyuşan bacaklarını çekti. O vakit nefsine bir cebir ile. bütün bu çehreler beyninden silinmişti. Fakat fikrinin bütün iradesine malik olmakla beraber vücudunu istilâ eden o azîm keselâna mukavemet kabil değildi. Said. matbaaya giriniz. kulaklanyle gözleri. uydurmakla meşgul olurken görürsünüz..kısa. küçük gözlü. müteJVLAl Vüı Oi I Ati nevvi makale yazar. neydi? Neydi?. çünkü yirmi yaşını herhalde geçmiş olmakla beraber çocukluktan kurtulmamıştır — duyduğu şey. Dolmalık olacağını unutma! Geç kalırsan yarma yetişmez. yazıhanenin kenarında "Selanik hususî muhabirimizden aldığımız mektuptur" diye başladığı bir kâğıda sun'î bir mektup. iyiliğe davet olunmazsa iyilik etmek aklına gelmez. tercüme eder.. küçük kıt'ada yaratılmış.. Onun için meselâ çarşamba günü sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin evinde uskumru dolması olacağını bilir. adelâtı kemiklerimin üstünde kurumuş. Bunun manzarasından duyduğu soğuk ürpermeyi hattâ Raci hakkında bile hissetmez. Saib .başka bir sebeple ihMai ve Siyah — F. o. bir rüyanın silinmiş şekillerine benzeten bulanmış gözlerinde kâfi bir kuvvet toplamak istedi. ufak yüzlü. Ona her yerde tesadüf olunur. Raci.. Kendisini toplamak istedi. kötülük etmez.. bir matbaa kapısının önünden geçen birisine meselâ o gün Ahmed Cemil'in bir manzumesinin iki beytini okurken. sonu olmayan bir derinliğe çekiyordu. bir kitapçının hesap defterini tuttuğu.. daima meşguliyette. ecnebi gazeteleri okur. Matbaada herkesten ziyade o çalışır. Her . Ahmed Cemil'in bu çocuk hakkında — çocuk diye mâruftur. belirsizce ıslık çalmaya başla-di. Şimdi Ali Şekib. Babıâli caddesinden çıkarken bakınız. Bakınız. 2 tiyar etmeyen bir gençtir ki. bu çalınan şeye aşina çıkıyor. sabahleyin mekteb-i hukuk derslerine gittiği halde.Ahmed Cemil'in sinirlerine dokunan işte bu mahlûktur. kemikleri vüs'at bulamamış. biraz ötede tütüncü dükkânına uğrayarak filân risalenin filân nüshasının ne kadar sürüldüğünü tahkik ederken. taşra mektuplarını hülâsa eder. lakırdı esnasında bir saz gürültüye karışsın da anlaşılmasın. işte şimdi bile o aklına geldiği için vücudunda ürpermeye benzer bir şey duyuyor. O aralık mızıkanın uzaktan gelen ahengini taklit ederek kendisine biraz metanet vermiş olmak üzere hafifçe. bu dünyaya görülmeyecek şeyleri görmek ve işitilmeyecek şeyleri işitmek için gelmişçesine gözleri meselâ Ali Şekib'in bilmem nerede nahiye müdürü olan eniştesine yazdığı bir mektubu yandan okumakla meşgul iken kulaklarını odanın köşesinde idare memuru Ahmed Şevki'-nin — Ahmed Şevki efendinin — kâğıtçıyı az para ile savmak için sarfettiği belâgate vakfeder. Bahçenin bu yüksek noktasının önünde yayılan bütün manzarayı.

başından sema uçuyor. şu yukarıya jıçu-şarak siyahlara bürünen sönük ziyalar! Bârân-ı elmas.. işte işte raksediyor. tatlılıkların hazinesini taşıyor. tâ o semalara.. yükseliyorlar. işte şu aşağıya süzülen sema nurları. karşısında şu bayırın eteğinde yer yer parıldayan. şu muzlim denizin siyahlıklarına serpiliyor. kâh bir teessür feveranından inikas etmişçesine parlayarak. fakat hayatta yüksek şeylere meftun olmuş gözler gibi aşağıdan yukarıya yağıyor. Onun ismini kendine mahsus şive ile tercüme etmişti: Bârân-ı elmas! Ne güzel. onlarda bir bârân-.vakit. sonra bunlar o parlak semanın mailiklerine. gözlerinin önünde açılan bu semada. sıcak ve baygın bir nefes gibi sanki tâ göklerin sezilemeyen yüksekliklerinden dökülen bu nağmeler... Son bir nağme tufaniyle nagihanî bir karar bütün bu ha-yalât silsilesine hatime çekti. dalgalanıyormuş kıyas edilen bütün bu yıldız alayları. Bahçenin rakit havası içinde bir aşk nefhası. Birinden ötekine bir hicran sadası. bütün bu kirişlerle tahta veya bakır parçalarından sihirli bir nefesle canlanarak. nasıl rüya âlemleri açan bir isim.. sallanıyor.. vücudu yaka yaka eritip dağıtan bir buse ile birbirine sarılarak tek bir vücut olacak zannediyordu. Ah! Bu bârân-ı elmas.. elmas. Bakınız. Ahmed Cemil sanki bir rüyfadan f ... bütün o biçâre insan kalbine mahsus acılıkların. pest. Şimdi Ahmed Cemil altından yer kaçıyor.. diğer birinden bir ümit cevabı çıkararak. sanki semalardan dökülen. çalkalanan mailiklere doğru yağıyor. yahut denize doğru akan bu 20 MAĐ VJü Oil Aû renkli levha yavaş yavaş yüksele yüksele yer ve gök birleşecek toprak ve gök gecenin aşk havası içinde azîm.. sanki bu aletlerden. sanki sakit. bazan bir şikâyet nalesi. ötekinden bir ıstırap enini. işte gözlerinin önünde gördüğü bu şeyler. o üzerinde gülümseyen nurlar. Waldteufel'in meşhur Valse'ini ne vakit dinlese bütün hayali inkişaf ederdi. bahçeye hemen her gelişinde dinlediği bir şey. feryat ederek. mai siyah kelebekler gibi uçuşarak. bazan bir mahkuriyet iniltisi. ne hülyalar getiren. kemanların titreyen eninleri. bunlar bir bâfân-ı elmas değil mi? Ahmed Cemil'in içkinin tesiri altında bunalarak süzülen gözlerinin önünde donuk mailikler üzerine avuç avuç sarı pullar serpilmiş sema sallanıyor. temmuzun şu sıcak gecesine mahsus bir buğ ile örtülü zannoflunan bu mailikler içinde titriycrmuş. vücudu bir boşluk içinde yuvarlanmaya başlıyor zan-nında idi. kanatlanarak uçuşan küçük küçük nağmeler birbirine atlıyor. Kâh kalbin en derin noktalarından geliyormuşcasına derunî. şundan bir tahassür nâlesi. birbirleriyle dudak dudağa bir visal içinde dağılıyorlar. filâvtanın kahkahaları. denizin siyahlıkları içinde şurada burada ışıldayan bu ziyalar. Bir rüya içinde yahut sihir âlemi karşısında idi. yağıyor. Bârân-ı elmas! Đşte işte. O vakit aklına geldi. medid.. şimdi karşısında tepelerin myuyan sırtlarına dökülerek.

o yekdiğerinin hem aynı hem gayri zannolunan tezatlardan mürekkep hülyalı hali altında. bütün sahra taze bir hayatin canlılığiyle tutuşur. fakat bir zaman gelir ki birdenbire bir ihtişam çağlayanı dökülür.. Üzerinde bir sema ki geceden kalma siyahlıklarla gündüzün ilk şaşaalarının imtizacımdan mürekkep esmer bir renkle gözleri taltif eder. Arkadaşları şüphesiz orada işte şuracıktan bir parçasını gördüğü bahçenin kalabalığı arasındadırlar. uykusundan tamamiyle sıyrılmamış mahrumluklarla yüklenmiş sisler arkasında boğulan ufuklara doğru uzanıp gitsin. etrafına baktı. Öyle bir yaşta. o vakit tahattur etti. Orada da bir bârân-ı elmas. O lâcivertliklerin bir tarafında henüz belirsiz bir nurdan toz savruluyor gibidir. şakaklarında hafif bir serinlik hissediyor. Ufkun bir kenarından güneşin sinesinden sahraya bir nur tufanı döker. gençliğin öyle hassas bir devresinde ki fikir. Bu sahranın üzerinde o semanın altından bir peri alayının kanatlariyle dalgalanıyor denebi-len hafif bir hava uçar ki dikkat edilse bir ruhanî cihanın zenı-zemesine benzer nağmelerle titrer. ağaçların arasında küme küme oturan bütün bu halka onun bir nisbeti var mı ki gitsin de o kalabalığın içine atılsın ? O bu dünyada herkesten uzak..MAĐ VE SĐYAH 21 1 uyandı.. bir müphem renk altında mai bir atlas halinde görünen semanın derin bir köşesinden zührenin beyaz handesi hâlâ görünür. sükûttan ve nağmeden. . Bütün menazır sabahlara mahsus o rengin müphemiyeti içinde hava ve hayalden mürekkep bir gölge şeklinde durur. Şimdi her şey hakikata ricat etmiş oldu. gölgeden ve hayalden. semanın bu 22 MAĐ VE SĐYAH muhteşem yangını altında sahra müşevveşiyetten sıyrılır. herkese yabancı değil mi? Şimdi kendisini biraz topluyor. biraz evvel sönük duran sema sanki bir yangın ile dolar. Đşte gözlerini kapayınca görüyor: Mai bir sema altında azîm bir sahra ki sabahın hüzün ve neşveden. Onu ne kadar se-nelerdenberi bekliyordu.. baktı. Onların yanına gitmeye ne lüzum var? Tâ ötede dönen bir levhanın yalnız bir kısmı şeklinde gözünün önünden akıp giden şu seyrancılara. burada ne için bulunduğunu anlamak için düşündü. hayalinin şu müdebdep levhasını yaşatırken: "Ah! o ümit güneşi!. ' Henüz yirmi iki yaşında idi. renkten ve zulmetten. bakir bir safvetle münevver bir göz gibi bakmaktadır." diyordu.. dimağını âteşin bir bulutla örten buhar yavaş yavaş açılıyordu: Onun âlemi işte şu yavaş yavaş açılan beyninin içinde mai bir sema. Başını çevirdi. Ahmed Cemil burada.. henüz. o mai semanın içinde birçok gülümseyen ümit yıldızlarından ibaretti.

. Şimdi birkaç eski mektep arkadaşiyle sekiz on kalem erbabından başka her.. lamış.. âdeta koşarak Babıâli caddesinin kenarından çıkarken şu kitapçı «dükkânları.. Edip olmak. Henüz yirmi iki yaşında. edip olmak. bakan yok. gözleri ötede siyah tahtanın üzerinde unutulmuş.. gören yok. yalnız mü-nevevr. gözler ziyadar bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir köşenin açılmak üzere olduğunu.. hayat mübarezesi baş:. Uzaktan sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha ile idare memuru Ahmed Şevki efendinin yaklaştıklarını gördü. Ahmed Cemil ismini o kadar yükseltmek ki. meçhul emeller fezasında uçtuğu zamanlardan-beri bütün varlığını istilâ eden emel. yarım kalmış bir cebir muadelesine bakarak. Ahmed Cemil'in düşüncelerine bir fasıla daha geldi. Ah! O zaman göğsü nasıl bir iftihar havasiyle şişecek! Şimdi oradan mevhum bir cisim şeklinde geçiyor. hayatın az meşakkatlerine mi tahammül etmişti? Bugün yirmi iki yaşında idi. cam kapıların aralarından farkedilen şu kütüphane müdavimleri. senelerdenberi bütün düşüncesi bu değil miydi? Ta mektepte bir kimya kitabının üzerine başını dayayarak.münevver bir semanın bâ-rân-ı elması altında parlak hülya âleminde kanatlan kırılmış bir kuş gibi henüz topraklara düşmemiş. artık yavaş yavaş yola çıksak. ümit güneşinin üzerine tâ uzaklarda bir ufkun içinde hazırlanan bulutların dökülmeğe müheyya olduğunu anlamamış idi.. herkesçe anılmak. Sahib-i imtiyaz gelince dedi ki: — Allah cezasını versin! Islah olmayacak. müptehiç bir sabahın rüyasına dalmış. Ahmed Cemil ile beraber bütün arkadaşlarını ne cevap vermek lâzım geldiğinde mütehayyir bırakmış idi. Ötekilerini de beraber sürükledi. evde kendisini bekleyen karısını. O tasavvur «ttiği yüksek payeye bir hat bulamıyor. Ondan sonra pederini kaybedince maişet endişesi. çocuğunu düşünmek yok ki. Kaç kere bedbaht karısı matbaanın kapısına kadar gelerek beş altı yaşındaki yavrusuyle kocasını arattırmış. sabahtan akşama kadar fikir ve sanat hareketlerinin münferit mecrası olan şu cadde bir gün olacak ki onun tesiri altına girmiş olacak. Zaten bu neticeye. bütün maneviyeti yalnız bir ümidin tahakkukuna muntazır... henüz görmemiş. Güzergâhında isminin yavaşça fısıldandığım işidecek.. Şöhret bulmak... Biz üç kişi kaldık. kendisinin . şöhret almak. Ahmed Cemil. fakat bu yaşa gelinceye kadar. bu matbaalar.f kesin meçhulü olan bu genç.. lâkin o zaman.. bugün koltuğunun altında bir iki kitapla buradan bir gölge gibi çıkarken bir gün olacak ki tesadüfen bir kitapçının dükkânına gözü isabet edecek olursa mektepten henüz çıkmış iki genç edebiyat müntesibinin birbirine kendisini gösterdiğini farkedecek. sonra da o derece itilâ emellerine kapılıyor olduğundan kendi kendine utanıyordu. Raci'nin ikide birde Palais de Cristal'da geç vakte kadar kaldıktan sonra geceyi de evinden başka yerde geçirdiğini bilirdi. göğüs vermek için hayatını zehirlediği bu edebiyat âleminin bir gün yüksek zirvelerine çıkmak. bu ümidin tahakkukuna şayan olmak için az mı ıstırap çekmiş.. ve. fikri bir hayal rüzgârı üzerinde. iştihar arzusu değil miydi? Ahmed Cemil daima aceleci ve telâşlı yürüyüşiyle. On dokuz yaşma kadar Ahmed Cemil tamamen — hayatta mümkün olabildiği kadar — mesud idi. bugün o kadar acılıklarına. Yine oraya gitti..

O vakit kitapla buivalidesi arasında bir müddetten beri devam eden bahis teceddüt etmiş. etti: Herkesten maksat Cemil'le Đkbal. hususiyle namuslu.. babası.. rivayetine göre bir defa babası kabul etmiş ve ücretinin nısfını evvelce almış olduğu bir dâvanın sonradan hakka makrun olmadığını anlayınca birden reddine ve paranın iadesine karar vermişti.. Bunlar terhin edildi. sokağa nazır odaya tıkılmış. O vakit babasının bütün hassasiyeti nasıl taşmıştı! Karısının elmaslarını terhin etmek! Đşte bu mümkün değil. ^ JjL Đyi bir aile babası.. Ahmed Cemil evin alınışını pek iyi tahattur eder. Bu adamın yalnız bir endişesi vardı: Ailesini mesut etmek. evet yalnız kendisini birçok şeylerden mahrum bırakarak. o gayri muhik dâvadan vazgeçildi. O gün. validesi. geçen senenin esvabını bu seneye salih görmeğe çalışarak. çamurlu sokakları yaya tırmanarak. Fakat bu kararın icrasına büyük bir mâni vardı ki.şairane tâbirine göre "Piyale-i telh-i h^ yatın zehr âbî"na dudakları temas etmişti. Tam mektebe leylî olarak ithal edildiği sene. annesi Emniyet Sandığına terhin edilmek üzere küpesiyle yüzüğünü teklif etti. Babası dâva L kiliydi.. çoç ^bi nâ-tamamiyle bağlı. Onun nakline.eri gün.. o da paranın Süleymaniye'deki mini mini evlerinin tamirine sarfedilmiş olmasıydı... Ahmed Cemi' 24 MAI VE SĐYAH MAĐ VE SĐYAH 25... <iĐ£inci defa olarak kira evinden kurtulup kendi evlerine gel-^g . Đkbal validesine uyarak . ufak bir şey.. zevcesine. Birçok adamların bir dakikada bir zarın hevesine terkedebileceği kadar ufak. babasından bahsetse namusunu teşrih edecek hikâyelerin sonu gelmez. O vakit saatlerce düşünüldü. O para ile işte şimdi karısını çocuklarını sokak ortasında kalmaktan muhafaza eden Süleymaniye'deki bu beş odalı evceğiz. fazla olarak fahiş bir faizle bir muhtekir sarraftan para alındı. araba ile gitmek arzularına galebe çalıp yokuşları. herşey birbirine gün c^iŞ.. Babası oğlunu ev alınmadan evvel mektepte Jeylî olarak bırakmadığı için o vakte kadar beklemişti... za^ ailesi Ahmed Cemil'in annesiyle on sekiz yaşında oğlundan dört yaşında kızı Đkbal'den ibaret idi. ne telâş içinde idler! Bütün eşya aşağıda mermer ve &ya> mutfağa. bu gürültünün içinde şa-eski mt. bir çâre bulunamadı. Ahmed Cemil'in bazan gülerek "bizim konak" dediği mesken alınmıştı. O vakit herkes bir rey beyan. O vakit on dört yaşında vardı... Fakat bu ufak şey bu namuskâr aile babasını senelerce yormuş. hangisini nereye kesin mecazım geleceğinde mütehayyir kalmışlardı. bir güzel saatiyle bir altın kösteği vardı. Senelerce fikrini vakfettiği bu maksadı temin için kendisini. hemşiresi. Kendisinin bir altın enfiye kutusu. evine meftun.. Ailesini iyi geçindirecek kadar para kazanırdı.. o babasına Kula'dan hediye gelen kilim döşemelerin yukarıdaki pembe odaya mı yoksa sofaya mı konacağı meselesi tazelenmişti.. Cemil tabiî babası gibi pembe odayı. senelerce alnını terletmişti. hattâ arkadaşlarının hissetle ithamına gülümseyerek para biriktirmişti.bu karışıklık içinde hangisini almak.

Ahmed Cemil mektepte leyli olduktan sonra bu aile heyetinin mühim bir rüknü haftada altı gece ihazır bulunamaz oldu. Hattâ kabil olsaydı da Đkbal'i de verselerdi. ikbal güler babası bir hikâye söyler. fakat bu defa eksilen ayak o kadar mühim bir ayak ki iskemle duramıyor. senin merhametine kaldı!" deyişi gözlerinin önüne gelir. O vakit iskemle iki ayağı üzerinde durmağa çalışırdı. iki kâğıt parçasına "pembe" ve "sofa" kelimeleri yazıldı. Kendi evlerine geldikten sonra bu müsamereler haftada bir defaya münhasır kaldı. Şimdi ne vakit Ahmet Cemil o eskimek bilmeyen kilim döşemesinin üstüne otursa babasının bir hâkim ciddiyetile elini fese sokarak: "Göreyim seni. bu valide yaşların hücumiyle titreyen gözlerini oğlu ile kızına diker.sofayı münasip görüyorlardı. Ahmed Cemil'in küçük yaşından beri tahsil zemininde bütün adımlarına rehber olan bu baba o vakit oğluna ders verir: Bir nükteyi anlatmak. bu evin bütün havasında bir hayat unsuru eksilmişti. babası yazısını yazar. *'Ne oldu?" Bu çocukların babalarına ne oldu?. daha yatağa girmek için bir hayli zaman vardır. Ahmet Cemil'in fesini kura çantası yaptılar. göğsünde bir ateş ile kalktıktan sonra. Magihan bir kaza darbesine uğrayan bu yuvacık nasıl perişan. pembe odaya yar oldu. Bazan iştigalin nevi tebdil olunur. ara sıra bu dört kişiden birinin ağzından çıkıvermiş bir serseri kelime musahabeye vesile olur. başaşağı düşmüş gibiydi. Onun fikrini tatbik etmek lâzım gelse kilim döşeme ikiye bölünecekti. O vakit tali hükümetti. Kaç sabah Ahmed Cemil yatağından. yahut kızma esvap dikmekle meşguldür.. her yeri cazip olan bu kitabın bir hikâyesi okunur. yiyemedikleri lokmalarıyle mahzun duran tabaklara damlar. O vakit bir matem sükûtu başlar. O noksana kendilerini alıştıramamışlardı. Babasının tâbirince iskemle üç ayaklı kaldı. Babasının Mesneviye pek merakı vardır. O vakit ortaya başka iş çıkar. O hem pembe odaya hem sofaya taraftar çıkıyordu. validesi oğluna bir gömlek. bu genç dimağı bir gonca gibi nazik parmaklarla açmağa çalışır. sanki korkunç bir . ciğerlerinden çıkan bir şuhka-i beka boğazlarına kadar gelir takılır. En küçük vesilelerle bile lâtife ediyor. yemeğe başlamadan ellerini uzatamazlardı. lüzumunda» ziyade gülünüyordu. düsturları karıştırır. Ahmed Cemil dersini yapmıştır. bir aralık bu üç kişinin gözleri birbirine tesadüf •ediverse o hazır duran yaşlar birbirini uyandırır.. Bu mühim mesele de bir eğlenceye medar oldu. Yemek sofrasının başında toplandıkları zaman hepsinin dimağında menkuş olan o baba çehresi güya henüz orada karşılarında imişçesirıe o. taşar. dersine çalışır. Heyhat! Şimdi iskemle yine üç ayak üstünde. yaşlar. Đkbar — kız çocuklarını daima validelerin eteklerine sevkeden bir hisle — annesinin yanma meselâ babasının eskimiş para kesesine kaim olmak üzere yeni bir kese örer. O vakittenberi o pembe odanın içinde o kilim döşemenin üstünde bir şey noksan idi. Nihayet hizmetçi kız — taşralı iriyan bir kız — hâkem tâyin olundu. Kendi evlerine gelmiş olmak hepsinde eğlenceye bir meyil uyandırmıştı.. Hizmetçi şaşaladı.. Fakat ne yapalım? Her şeyden evvel çocuğu hayata hazırlanmalı. Babası yazılarını bitirmiştir. O vakit ne kadar mesut idiler! Her akşam yemekten sonra saatlerce beraber otururlar. pembe oda. gelişigüzel bir yeri açılır. Ahmed Cemil başını kaldırır. bu sofra başında bir mezarın sâkit enini hüküm sürer.. O vakitten sonra bu küçük bahtiyar aile nasıl değişmiş. Hele ilk matem günlerinde bir akşam üstü meselâ kapı çalmsa Đkbal'in: "Babam geldi" diyeceği tutardı. Ahmed Cemil bir köşeye büzülür. bir mazmunu tefsir etmek için saatlerce yorulur. lokmalar geçmez. bu hâkimiyet sıfatının ehemmiyeti altında beyni darmadağın oldu.

Çocuklukta hep böyle değil midir? Hâtıralar hava ve zaman tesiriyle yıpranmış. Dersler daha başlamamıştı. derin bir sükût. Çocuklar hep kürsülerin üstünde sallana sallana yarı sesle derselirini tekrar ediyorlardı. istikbal etmiş. Zenci hemen beyazlanmak raddesine gelmişti.. henüz genç.. sakin bir uyku ile uyuyor gö-recekmiş ümidiyle titremişti. maişetin yükü henüz zayıf olan bu omuzlara nasıl çökmüştü! O zamana kadar henüz hayatın ilk faslını bile okumamıştı. bilmem bir tokat meselesinden dolayı olmalı. delik deşik olmuş bir sahife şeklinde ka28 MAI VE SĐYAH lir. Ahmed Cemil bu teferruatı pek iyi zaptetmiştir. O gün. MAĐ VE SĐYAH 27 Ahmed Cemil tahsilini herkes gibi takip etmişti. fakat bu zamana ait hâtıraları o kadar mübhemdir ki. Kaç kereler onu ağlatmış.. Evvelâ sübyan mektebine gider gelirdi.. hattâ Ahmed Ceiml'in resmî elbisesi bile var. Bir dakika içinde herkes vâkıf oldu ki. bu küçücük halk da hocanın şu meşguliyetinden istifade ederek yerini tebdil etmeksizin harekete başladı.. Hattâ Ahmet Cemil gözlerini kapayınca hâtıraları arasında bu vak'adan sonra kendisini birden o mektepten çıkmış başka bir mektepte bulur. o kadar tahattur ediyor. Ahmed Cemil şaşırdı.. başlıca Ahmed Cemil'e musallat olmuştu. Hele mai bir cübbesi vardı ki pek yakışırdı. o vakit bütün mebhut ve mütehayyir duran mektep halkı. hoca efendiye müracaata mecbur etmişti. Bu işaret.. bu gelen Ahmed Cemil'in babasıdır. ta karsıki duvarda iki büyük siyah tahta. Neden? Babası neden gelmiş? Şimdi hoca efendi ayağa kalkmış. onu henüz yatağın içinde. Hattâ bir kere. Ay!.. Ahmed Cemil başını kaldırdı. bunaldı. O zaman en ziyade tesir eden şeyler. babası bile mektebe gelerek hoca efendiyle oldukça şiddetili bir mülakat yapmıştı. oturmuşlar.. Bir de ne görsün? Babası. Bu defabüyük bir mektep. Herkes bir yere bakıyordu. görüşmeğe başlamışlardı. Gözler hep Ahmed Cemil'den hizmetkâra — galiba Bilâl — Bilâl'den Ahmed Cemil'e gidip geliyordu. temiz. küçücük bir asker . O tarihten sonra hayat mübazeresi ne müthiş başlamış. Odanın içinde bir uğultu vardı. Yalnız büyük bir oda.... yanaklarından ateş çıktı. Evet. Unutamayacağı şeylerden biri de mektep arkadaşlarının arasında biri. sabahleyin mûtat üzere mektebe gelmiş.. nasıl okumağa başladığını. bu mektepte ne yaptığını pek karışık bir surette tahattur eder. Komşu çocuklardan biri gözüyle diğer birine Ahmed Cemil'i gösterdi..rüyadan uyanmış da sabahleyin o rüyanın altında mesud bir hakikat çıkacakmış-casma odasından yavaşça çıkarak. bu mühim haber bütün odayı dolaştı. Birdenbire bu uğultu durdu. Sonra ne oldu? Ahmed Cemil artık ötesini bilmiyor. hatırat levhasında en derin kazılır. Ah! Mektepte geçirdiği zamanlar. o odanın içinde sıra sıra kürsüler.. o dünkü vak'a için geliyor. Ahmed Cemil'in bir şeyden haberi yoktu.. babasının odasına gitmiş. yine karşıdaki köşede yüksekçe bir minder üstünde beyaz sarıklı muallim. galiba yine mektebe devam eden bir kibarzadenin hizmetkârı vardı ki. yerine oturmuştu. Oh! Bu muallim ne güzel bir adamdı! Seyrek sakallı. kendi babası.

ehemmiyetini almıştır. Öyle ya, artık askeri rüştiyesinde... Evvelâ nekadar utanmıştı! O büyük mektebin içinde ilk günleri korkarak yürür, kendi sınıfından başka bir yere giremezdi. Sınıflarında seksenden ziyade •çocuk vardı, fakat Ahmed Cemil bu seksen kişiyi iki yüz kişi gibi görürdü, hatta babasına da o yolda tarif ederdi de bir türlü inandıramazdı/Burada her şey başka türlü idi, öteki mektepte sıralar birbirini takiben saatte bir, hocanın önündeki kürsüye gidip oturmak âdet iken burada her iki saatte bir başka hoca geliyordu... Bu ilk senede ne öğrendi? Onu kat'-iyyen bilmiyor. Yalnız hesaptan pek sıkılırdı. Hocası da ona musallat olmuştu, daima tahtaya onu çekerdi; biçare kaç kereler o iki yüz kadar ehemmiyetli görünen seksen arkadaşının karşısında, siyah tahtanın başında perişan, mahcup, mahvolmuş, kendisini kaybetmiş, yavaş yavaş ağlamıştı. Bununla beraber bir müddet sonra onu başçavuş yaptılar. Bakınız, bu nıü-him hâdisenin esasını hâlâ anlamamıştır. Ne için başçavuş oldu? Başçavuş olmak için ne yapmıştı? Hesap derslerinde tahta, başında ağlamaktan başka bir fazile göstermiş miydi? Daha da pek küçüktü. Fakat bütün çocuklar onun hatırını saymağa başlamışlardı; meselâ sınıfın en gürültülü bir zamanında, bir müzakere esnasında, bir telâş ile dışardan içeriye girer, muallimlere mahsus olan kürsüye çıkar, elindeki cetveli mühim bir eda ile vurur: «Efendiler...» diye başlar, ince sesiyle bu ilk nutuk mukaddemesi sınıfın ortasına düşer düşmez, sükût...' Herkeste bir dikkat, başçavuş ne diyecek?... Mini mini başçavuş ne der? Sınıf halkına tebliğ olunacak müdür beyin bir emri... Bu bir oyundur. Ne müdürün bir şey dediği var, ne de tebliğ olunacak bir emir... Maksat bir kere efendilerin dikkatini celb edip düzme bir şey söyledikten sonra; fakat tam bir ciddiyetle, esassızlığım sezdirmiyerek, evet, ondan sonra bir kere hasıl olan sükûtu muhafaza etmek... Ahmed Cemil'i başçavuş olduğu gün görmeliydi. Eve nasıl göğsü şişkin, bu haberi bir an evvel vermek için sabırsızlıktan nasıl koşaI

rak gelmişti! Kapıyı açan Seher oldu. «Başçavuş oldum» sözünü evvelâ onun yüzüne attı. Artık babasının geleceği zamana kadar validesine başçavuşluğun ehemmiyetini anlattı: Đki yüz kişi! Şaka değil!... Bunlara nezaret etmek... Ya sabahleyin, ekseriyet üzere yoklama defterini o pkuyacak. Bu yoklama defterinden evde bîzar oldular. Ahmed Cemil mektepten geldi mi, başka bir oyun yoktu. Doğru yukarıya sofaya çıkar, babasının başçavuşluğuna mükâfaten alıverdiği siyah tahtanın başına geçer, mektepteki ciddî tavrı takınır, başlar yoklama defterini okumağa, ve daima cevaplariyle... riyle... Mehmed efendi, Kırıkçeşme... Mevcud! Necmi efendi, Fatih... Mevcud! Ruhsar efendi, Zeyrek... Namevcud! ilâh. Bu defter bir kere okunur, ondan sonra hoca efendi gelir, meselâ hesap hocası — artık hesap hocasiyle arası iyileşmiştir — hoca efendi sanki yoklama defterini açar. Hüseyin Nazmi efendi Saraçhane — bu Nazmi efendi şimdi «Gencine-i Edeb» muharriri olan gençtir — derse davet olunur. Hoca efendi sorar : — Efendi, darb neye derler? Hüseyin Nazmi efendi cevap verir: — Bir adedi diğer bir aded miktarınca tekrar ederek çoğaltmağa darb derler.

— Geçin-tahta başına!.. Hüseyin Nazmi efendi tahta başına geçer, tebeşiri eline alır, hoca efendi emreder: — 24605... Yazdınız mı? Ha! Şimdi bunu darbetmeli... 67 ile... Anladınız,mı? Ahmed Cemil bazan bu taklid ile derste okadar dalardı ki babası gelmiş, yavaşça yukarıya çıkmış, arkasından annesiyle hemşiresi gelmişler, orada bir tarafa birikerek sessizce tatlı bir tebessümle kendisini seyre koyulurlar da o farkına varamazdı. Sonra gözleri oraya ilişiverince şaşırır, donar kalır, elinden tebeşiri nereye atacağını bilmezdi. Babası bu mektepten alıp kendisini Mekteb-i Mülkiyeye götürünceye kadar bu oyun devam etti, fakat orada Ahmed Cemile bir ciddiyet geldi. Artık kendisine büyük bir adam nazariyle bakmağa başladı. Hattâ - bu on dört yaşında çocuk -mektebe giderken çanta taşımağa bile tenezzül etmez oldu. 3D MAĐVESĐYAH

kitaplarını bir gazeteye sarar, koltuğunun altına yerleştirir, bir kalem efendisi tavrını takınırdı. Hayatının bahtiyarlık sahifeleri hep bu mektepte geçen mes'ud günlere aid lâtif hâtıralarla doludur. Hüseyin Nazmi ile asıl muhabbet iplikleri burada bağlanmıştı .Đkisi bir sınıfta idiler; ikisi de leyli olmuşlardı, o vakit aile hayatından uzak düşen bu iki genç kalb birbirile samimî bir karabet hâsıl etti, emel ve fikirde bir iştirak peyda ettiler. Zaten hislerinde, haricî tesirler ahz ve telâkkide, efkârın tayin ve nakşi tarzında bir anlayışta idiler. Meselâ ikisi de bir şeyi tuhaf yahud garip bulmakta, bir fikri beğenmekte yahut reddetmekte, bir vak'adan müteessir olmakla veyahut ona lâkayd kalmakta müttefik çıkarlardı. Onun için sevişmek, o insanlar arasında okadar tatlı olmakla beraber okadar nadir tahalkkuk eden sevişmek, bu iki saf ve temiz kalb için pek kolay bir şey oldu. Hattâ o kadar ki bütün diğer sınıf arkadaşlarına yabancı kaldılar, aralarında hususiyet diğer bir kalbin iştirakine tahammül edemiyecek derecede idi. Đlk senelerde münasebetleri tehassüslerini teatiden ibaret kalırdı; fakat sonraları... Taze dimağları inkişafa başlayıp okuduklarını anlamağa başladıkları zaman, işte o zaman ikisinde de mütalâa cinneti başladı. Đlk mütalâa heveslerine mahsus doymak bilmez bir açlıkla her ellerine geçeni okumak istediler. Evvelâ hikâyeler, kitapçılardan kira ile alınmış yahut arkadaşlarından birinden rica ile istenilmiş terceme, telif bir alay hikâye okudular. Ekseriya beraber okurlardı, sınıfın bir tarafında tenhaca bir yere çekilirler, kitabı çekmecenin içine yerleştirirler, Ahmed Cemil yavaş sesle okur, Hüseyin Nazmi dinler ve işitemediklerini; göz ucuyla süzerek itmam ederdi. Đki refik fikirlerini, kalbleri-ni bir kitabın bir sahifesinde böylece teşrik ederlerdi. Bir aralık hikâyeden nefret ettiler; o ilk önce duydukları lezzet, hâsıl ettikleri tecessüs kayboldu; fakat okumak ihtiyacı olanca şiddetiyle devam etti. Tarih okumak istediler, ellerine geçen bir eski tarihi yarım bıraktılar. Mektepte zaten dersleri değil mi ? O kifayet etmez miydi ? Hülyaya Ahmed Cemil'in batı dillerinden terceme ile kullandığı bir tabir ile -mafevkalarza okadar meyelânı olan fikirlerini, geçmiş zamanların mezarı demek olan tarihe sevketmekten lezzet

duymadılar, fakat bunu kimseye de itiraf etmek istemezlerdi. O MAĐVESĐYAH 3S>

kadar hayal arayan gençler olamktan değil fakat görünmekte» korkuyorlardı. Edebiyat sınıfına geçtikleri zaman hülyaya mü-said bir saha aramakla meşgul olan fikirlerine yeni bir pervaz seması açıldı: Şiir... O vakit şiir namına vücude getirilen bütün yeni mahsulâtı okudular. Okumak tâbiri sahih olamaz: onların arasından koştular. Sonra derin bir menbadan ayrılmayan çöl yolcuları gibi yine o ciğerlerine taze bir hayat veren menbalara ricat ettiler. Okuduklarını bir daha okudular, bazı parçaları ezberlediler; sonra buldukları şeyler kifayet etmedi. Daha bulmak istediler, fakat heyhat!.. Ruhlarını lâtif bir uyuşukluk içinde aguşuna alan bu ufuk,, bu şiir ve hülya sahası okadar dar idi ki... O zaman aradıklarını bulmak için eski divanları okumak istediler. Fuzulileriy Nef'ileri, Nabileri Nedimleri araştırdılar, bir aralık bunların bazısında hele Nefi'de buldukları lisan haşmeti fikirle-lerini örttü, hislerini bunalttı. Elfazm tantanası altında şaşırdılar, güftesiz bir beste mırıldanmak kabilinden yalnız bu lisan mûsikisine aldanarak okudular, sonra o musikinin esas ruhuna dikkat etmek istediler. Fakat onlar, okadar sâmit yahut okadar taraka arasında o derece candan mahrum göründü ki ruhlarını istedikleri gibi titremekten uzak kaldı. Bi zaman geldi ki aradıklarını bulmaktan meyus oldular, mütalâaya küstüler, okumaz oldular. Bir kaç ay fikirleri âtıl kaldı, fakat bu atalet bir gün geldi ki o senelerce - mütalâaanın tohumlarından filizler çıktığını göstererek geçti, sanki, bir kıştan sonra bir bahar... Bu genç fikirlerin baharı inkişafa başlamıştı. Bir gün Hüseyin Nazmi utanarak Ahmed Cemil'e gece yatakta söylenmiş bir mehtap tasvirinin ilk dört beytini okudu. Ahmet Cemil itiraz etti; «Yatakta mehtap tasvir etmek olur «ıu?» diyordu; fakat biraz da kızarmış idi. Ne için? Ertesi sabah o da bu mehtap tasvirinin diğer dört beytini yapmış bulundu. Artık iştigal vesilesi bulunmuş oldu. Ya mektep kitapları... Oh! Onlarla iştigal olunmayalı zaten pek çok zaman olmuştu. Zaten mektebe girdikleri tarihten başlayarak sınıfın bir türlü yüksek derecelerine heves edememişlerdi. Smıfm orta mıntıkasında yaşamağı müreccah görürlerdi. il Evvelce mütalâadan şimdi müşaavreden çalabildikleri saatlerle ¦ders kitaplarına hasrettikleri iştigal kendilerini şu orta mın-takada tutmağa kifayet ediyordu. Bir tatil günü beraber geziyorlardı. Genç çocuklara mahsus bir şiir hevesiyle her gezdikleri yerde, her gördükleri şeyi buna bir şairlik vesile addederlerdi. Meselâ o gün köprüden geçerken bacalardan çıkan dumanlar için teşbih yapmak, yahut Beyoğluna çıkarken tesadüf ettikleri kürklü bir başlık giymiş minimini sarı bir Alman kızı için bir manzume söylemeğe yeltenmek gibi çocukça şeyleri olurdu. Fakat artık teşaürden kendileri de nefret duymağa, bunları kendileri de gülünç bulmağa başlamışlar; dimağlarının içinde büyük fikirler bulup da onların büyüklüklerine nisbeten küçük kalanların kendilerinden duydukları nefrete müşabih bir şey hisseder olmuşlardı. O gün Beyoğlundan geçerken bir kitapçı dükkânının önünde durdular, camekânda duran

.. dedi. hava güzel fakat soğuktu. berisinde zihinleri ilişti. biraz mübtedilere mahsus tereddütle okudu. susarak.. Mahcubiyetle içeri girdiler. Ne derin bir melal!. yani yüzlerini deniz cihetine çevirerek. Kitabı aldıktan sonra bir yere gitmek istediler. Şiirin ötesinde. Taksim bahçesinde.. yahut doluya yakındır. Bu. Ahmet Cemil bunu hemen kendisine mahsus lisan ile «Ruhî Üryan» diye terceme etti. talihimize ne çıkar? Talihlerine «Makber» unvanlı manzume çıktı. Hüseyin Nazmi baktı. ellerine aldıkları ilk şiir kitabı oldu. bunu denize karşı. Birden anlayamadılar. Hüseyin Nazmi dedi ki: — Ne zararı var? Bak güneşe! Bu güneşin altında. Kitabın neresinden başlamak lâzım geleceğinde mütehayyir idiler... Birden Ahmet Cemil dedi ki: — Ahî Bak serlevhaya. Taksim bahçesine girdikleri zaman ellerinde tuttukları kitabın peşin lezzetiyle kalbleri güya bir esrarhane-nin acaip letafetlerine vusul için ilk adımı atıyormuşcasına tuhaf bir suretle mütehassis idi.. Birden Hüseyin Nazmi: — Of! Ne yeis ile dolu bir şiir!. ikisi de müştereken uzun uzun süzdüler.. Ahmet Cemil'in tâbirince Hüseyin Nazmi maliye işleri müdürüdür. Anlayıp anlayamamak meselesinden de korkuyorlardı. sonra anladıklarını anlayamadıklarını çözüm anahtarı ittihaz ederek manzumenin kıraati bitince gözleriyle. Ahmet Cemil'in gösterdiği kitap Edmond Haraucourd . yabancı kelimelerin üzerinde bir müddet durdular. ikisi de fransızcaya mekteplerde kabil olan derecede aşina idiler. Oraya kadar gittiler. Mutlaka bir şiir mecmuası olacak. şimdiye kadar fransızca bir mün-tehabat mecmuasında görebildikleri köhne bir kaç manzumeden başka bir şey okumamışlardı. belki bir nebze fazla.kitaplara bakıyorlardı. kış güneşinin hafif harare-tiyle yarı kızmış taşlara ayaklarını dayayarak oturdular. Hüseyin Nazmi ilâve etti: . zira Ahöied Cemil'in daima boş yahut boşa yakın cebine mukabil Hüseyin Nazmi'nin çantası daima dolu. Tâ bahçenin sonuna kadar geldiler. Đkisinde de bu kitabı satın almak için âni bir heves uyandı..un «L'âme nue» şiir mecmuası idi. o Üsküdar'ın denize bakan levhasının karşısında okuruz. Ahmed Cemil gözlerini ayıramıyordu. tâ o tepede. sanki bütün maneviyatı bu mağmum şiirin matemi altında eriyip gitmişti. Hüseyin Nazmi parasını verdi. — Bir taraftan aç! bakalım.. orada yeşil tahta sedirlerden birine ters olarak. fransızca sormağa cesaret edemeyerek kitabı istediler. Evvelâ Ahmet Cemil cehren.

sanki sürüklene sürüklene gidiyor. fazilet. Bir inilti nağmesi gibi yavaş yavaş.. ümid. Sürür.. herşey mevsimini kaybetmiş.. sanki elemleriyle istihza için kalkarlar.. Hem yanlış terceme ediyorsun.. o matem edası kayboluyor. ve .» Ahmed Cemil ilâve etti: — Sanki niçin «titretiyor» demiyorsun? Yahut Türk-çede mutlaka bir şey ilâve etmek lazımsa «lerzişdarı haşyet ediyor» demeli ki kelimenin son medid hecası birden intıka edivermesin. Kaçıyor. Lâkin bazan bu azap cehenneminden kıvrananlar o zulmetlerin arasından feryat ederek. Terceme sanki bestesi kaybolmuş bir güfte gibi soğuk.. terceme şöyle olmak lâzım gelir. Tâ-dad etmek kelimesinin buradaki kuvveti başka olacak. evvelâ en hafif seslerden. aşk. fakat biraz başlangıcı süsleyerek: «Hepsi hâbidei sükûn.. Bana kalırsa yine o tarzı muhafaza ederek terceme etmeli. Bak. cesaret... şu üçüncü kıt'ayı «hepsi uyuyor» diye ter-ceme ne fena düşecek.» ' Ahmed Cemil gülerek Hüseyin Nazmi'ye baktı: •— Berbat oluyor: Saçma mı söylüyorsun? «Arz. 3 ot: merlerin arasında mezarımın levhası perişan bir raks ile sallanıyor. bu sonu olmayan çöl üzerinde hiçbir lem'a ışıltısı yok! Yalnız bir kenarı bulutların kemirmesiyle kırılan hilâl ölülerimi mahbeslerinde lerzişdar ediyor. Halbuki henüz kefenlerimin kâffesini tadat etmedim.— Đyice anlamak için zihnimde terceme ettikçe sanki bu güzel yeis levhasının renkleri hep sisleniyor.. Eski merMai ve Siyah — P.. sema.. mezarlarının beyazlıklariyle zulmetler altında yatıyor. Hüseyin Nazmi atıldı: — Of! Bu halbuki!. zannederim: «Henüz ölülerimin silsilesi bir hatimiyle vâsıl olmadı.. Îvîe7..aristanım başka bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle Jolu... Kalbim. Dikkat ediyor musun? Şu şiirin tavrmdaki ahenk meyus tarzına nasıl yakışıyor? Bak nasıl hafif başlıyor. Hüseyin Nazmi müddeasını isbat etmek istiyormuş gibi kırık kırık tercemeye başladı: ' 5 «Sanki âfak bir memat amacgâhı olmuş.. kelimelerden mürekkep bir mukaddeme... Terceme edince o hazin musiki..

bir şey duyuyorum amma rüyalarda tutulamayan şekiller gibi parmaklarımın arasından kaçıyor. aşağı bakılsa siyah daima siyah. Ahmed Cemil'in sadasının ahengi samimî bir teessürle veznin ağır cereyanı üzerinden mariz bir seyelân ile akıyor. ne buluyorsun? O siyahlar içinde ne buluyorsun? Siyah. güneşin altında titriyordu. demin ellerindeki kitaptan fışkıran şiir zülâli..» Bu terceme bitince birbirine bakıştılar. Sonra birdenbire Ahmed Cemil dedi ki: — Ah.. nasıl bir şey? Bak şu semaya. neler hissediyorum da tahlil edemiyorum. ne görüyorsun. MAI V . tasvir edilmiş görmek mumkun olsa.. Bahçenin çok yağmur yemiş otlarından.. şiirin mütehammil olduğu bütün meyus edayı inşad tarzında takip ederek. bu ne saçma şeymiş! dedi.. ikisi de bir müddet tercemenin soğukluğundan üşüyerek sustular. fakat ah! O ne yazmak istediğimi bilsem.~~ nediyorum ki artık ölebilirim. Tâ karşılarında Çamlıca tepelerinin üstünde. karşılarında titrek havanın altında buğulanan güneşli manzara. Beşiktaş'tan karşıya aheste aheste geçen bir kayığa.Mai. inr in. daima mai. Şurada — beynini gösteriyordu ¦— bir şey var. in. Bu kıraat tarzı şiirin yeis ve meıaımı ousouuın lcx-sir etti. kelimeler uzun bir matem nalesi tarzında hafif ivacaclarla uzamı gidiyordu. bilemiyorum.. düşüne düşüne tekrar etti. Bir şey ki mai ve siyah olsun.karşımda müstehzi heyulaları rakseder. O siyah tabakaları parçalıyarak içeriye bak. ne gö-r rüyorsun.. ağaçlarından. Öyle sâkit gayşolmaşçasma karşılarında1 güneşin şâşaasıyle parıldayan levhada. Bu suretle manzume bittiği zaman her ikisi de sükût ettiler bu bir nevi sekir veren şiir şarabı beyinlerini lâtif bir surette uyuşturmuş idi. beyinlerine lâtif bir uyuşukluk veriyordu. sonra yaptıkları tercemeden kendileri de utanarak gülüştüler.. bak ayağımı-Đ zm altındaki toprağa. hayatta nalını tamamıyle almış bir adam hükmünde gözlerimi kapayabilirim. simsiyah bir renk.. ratıp topraklarından yükselen sisli bir hava güneşin altında..... ışıe o v»^. Bir şey yazmak. mailiklerden mürekkep^bir mina deryası. uzun uzun baktılar. açık sesle. tâ uzakta denizin abusuna süzülen Üsküdar'a. Hüseyin Nazmi: — Aman.. beride bir müddet devam edip sonra birdenbire kesilen Boğaziçi'nin manzarasına Üsküdar iskelesinden kalkan bir vapura. hafif hafif sallanıyordu. topraklarından bir buğ kalkıyor. sonra Ahmed Cemil aslını bir daha okumak istedi. Bilir misin. yavaş yavaş... o duyguların içinden bir şey çıkarmak istiyorum amma bir kere ne yazmak istediğimi tâyin edebilsem.. Of!. nekadar inebilmek mümkünse okadar in. Gözlerinle onun içine girmeğe çallış. sema açılmış. Birkaç gün evvelden beri devam eden yağmurlar yalnız o sabah dinerek. hava ihtizaz ediyor.. daima siyah değil mi? işte öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai ve daima mai. ne buluyorsun? Donmuş. onu şöyle karşımda resmi çıkanlmış. Hasta mıyım. düşündüler. denizin üstünde biribirini kovalıyormuş gibi uçuşup kaçışan ziya parçaları. Öylece düşündüler. Bahçenin toprak kokusu. güneş hafif bir hararet neşreden ziyasını mebzul bir atıfetle saçmıştı. Değil mi? Sonra. o mailikleri yırtmak için uğraş.

daha yakm zamanlara inmekte acele ediyorlardı. Evvelâ mâkul bir tertip ile başlamak hevesinde idiler. tahmisler. bir suret vermek mümkün olabildiği anda o asıl şiir-likten çıkmış olur.. bulutların arasında nazlı nazlı yüzen bir ay. öyle bir hassasiyet ki onunla malûl olanları başkaları için. uyuya uyuya geçtiler. türlü renklerin yangınları içinde ufuklardan çekilip giden bir güneş. Baki'ye. o mübhem ve müşevveş ruh. Sıra ile mütalâaya karar verdiler. Ona bir lisan bulmak. Bir harf bile bırakmadılar. bu iki ay zarfmda istedikleri gibi okuyacaklardı. O şiir ummanı içine daldılar. Derslerini artık kamilen ihmal eder olmuşlardı. pejmürde çiçeklere hitabeler. duygularında bir büyüklük olduğuna kanaat edilir de isabetini teslime cesaret edilemez muammalar haline getirir. her şeyden evvel okumak. biraz daha yakın zamanlara gelmek istediler. Bütün o tulü tasvirleri. insana «Kaç! Bu hayattan kaç!. Hüseyin Nazminin celbettiği bütün eski edebiyata aid kitablarm ötesinden berisinden beşer onar sahife kesilmekle kaldı. «Sev! Bu tabiatı sev!. Yalnız yazmakla. beynini bir kurşun parçasiyle dağıtan meyuslardan. marazlarını teşrif etsinler. Lamartine'e kadar geldiler. Musset'ye. öyle bir hassasiyet ki bir hastalığa benzer de değildir. O hasta ruh. veremli kızlar ağzından söylenme neşideler. Ahmed Cemü o iki ayı Hüseyin Nazminin her yaz ailesiyle gittikleri Erenköy'ündeki köşkünde geçirmeğe hazırlanırken talih kendisi için diğer bir şey hazırlamakla meşgul idi: Babası bu sırada vefat etmişti. o vakit bu âlemin le-zaizile mest olarak uzun pek uzun bir müddet kalmak lâzım geleceği nazarlarında taayyün etti. mektepte bütün kurtarabildikleri vakitler bunlara safedilmiş oluyordu. diğer bir gün gözlerinin önüne bütün güzellikleri döker. duygularını terbiye etmek lâzım olacağını anladılar. sırlarını tahlil eylemek lâzım geleceğinde ittifak ettiler. fikirlerinde.* * * Bugünden sonra. Fakat heyhat! Musibet insanları en z'yade ümide sarıldıkları hengâmlarda zedelemekten haz alır. Fuzuli'ye. Nedim'e nazirelerle beraber yakıldı. eğer hakikaten san'at sahibi olmak isterlerse asıl san'at ehlile ülfet etmek onların hünerlerini. evvelâ îlyadaları. bütün müsveddeler yakıldı. Milton'a. bir şarap şişesinin yanında insanlıktan çıkmağa çalışan bedbahtlardan.. bir lisanın şerhine giremez. Yunan ve Roma edebiyatında teahhur edemediler. hareketlerinde. Schiller'e. tesdisler parçalandı. Lisanda kuvvet aldıkça şiir lezzetine kanamaz olmuşlardı. çocuklarını kilise kapılarına bırakan annelerden. onlara kendilerini sorunuz. O sene imtihanlarını pek zor verdiler. o öyle bir şiirdir ki mahiyeti belki kıymeti zaten vazıh olmamasından ibarettir. Yung'a. Hugo'ya. gözsüz genç kızlardan.. Öyle bir hassasiyet ki bir gün hayatı bütün çirkinlikleriyle. bir gün bahtiyar diğer bir gün bedbaht. Byron'a. Ahmed Cemil'de şiir ile uzun iştigal mariz bir hassasiyet husule getirmişti. hattâ ortaçağlardan sonra iki üç asırlık edebiyatı iki üç ayda esneye esneye. daima işleyen amele gibi san'atm aynı mertebesinde kalacaklarını. Ah! Böyle hasta olanlar. Goethe'ye. bütün o çirkinliklerden mürekkep gösterir. etekleri denizlere dökülmüş yeşil dağlar gösterir. avuç açan beyaz saçlı adamlardan.. fakat bunun onlarca ne ehemmiyeti var?. bir . anlaşılmaz. Bir edebiyat tarihi silsilesi buldular.» der.. biraz sonra hazin yahut bir anda kalıbı hem neşve. mâkuliyetine kat'î hüküm verilemez. Asıl imt'handan sonra iki ay tatile muntazir idiler.» der. Emin olunuz ki bu mümkün olmayacaktır. hem gam ile doldurur. bunları yarım bıraktılar. Odiseleri okuyacak oldular. bu dakikada şâd. tekrar yeis duymağa başladılar.. Ahmed Cemü için bu musibet öyle bir beklenilmeyen darbe idi ki bir müddet bütün beyni donmuş gibi büht içinde kaldı. aç kalmış ailelerden. çocuğunun mezarında ağlayan anneler.

biribirini tutmaz. Artık leylî devam edemediği mektebe yalnız gider gelirdi. o ruhunun en samimî nedimlerini bile ülfete şayan bulmadı. bazan köşede büzülmüş. Eren-köyü'ne kadar gitmek. yoksa gözünüzün önünde kalacak 38 MAĐ VE SĐYAH olan sönük. Babasının vefatmdanberi aralarında hemen hiç ciddî bir bahis vaki olmamıştı. Đkbal'in — üzerinden bir bulut geçen siyah gözleri — indi. O geceyi Ahmed Cemil kâbuslar içinde geçirdi. yarım yarım cümlelerle babalarından bir şey kalmadığını. fakat birinci defa olarak ciddî bir zemin üzerinde söylenen şu bir kaç söz Ahmed Cemil'i tamamen kendisine iade etmişti. Yalnız bir şeyden haz ederdi: Sükût! Evde de bu sükût hazzına hürmet olunurdu. donuk bir cam parçasından başka bir şey değildir.billur parçasıdır ki üzerine şiirin ziyası isabet etsin. tahlil etmek mümkün olmayan. seninle biraz ciddî konuşmak lâzım geliyor. O vakit bu ana ağzından çıkan her kelimeyi müteakip ağlamak arzusuna mağlûbiyetinden korkarak. okumazdı. sanki dün sütüyle beslediği çocuktan bugün ekmek isteyen bu ananın perişan halini görmek istemiyordu. kalan ufak tefeğin biraz sonra bitmek üzere olduğunu söyleye-"bildi. baktıkça tıkanarak. Sonra yine sustular. •dedi. o her sırrına vâkıf olan dosta bol bol derdini dökmek istedi. bir tertibe uymaz. Bu matemin kahrı altında ezilip kalan kalblere metaet vermek için hayat vazifelerinin hâkim sadası kadar müessir şey olamaz. ertesi gün Hüseyin Nazmi'yi bulmağa karar verdi. perişan. bir aralık o sükûtun içinde muhtasar fakat kısalığında müthiş bir belagat gizlenen şu sual irad olundu: — Ne vakit şahadetname alacaksın? Ahmed Cemil artık gözlerini kapadı. Ahmed Cemil o musibete uğradıktan sonra bütün duygu kabiliyetleri mahvolmuşçasına camit bir nefs hükmüne g'r-di. fakat bir gün geldi ki sükûtu. siyah mağmum gözlerini annesine dikmiş bakan Ik-bal'e. Bir akşam validesi: •— Oğlum. Onların ne olduğunu anlamak için onu parlatan ziya ile kendisinin arasına elinizi koymaktan hazer ediniz. Bu akşam ancak bu kadar lâkırdı olmuştu. bazan da hiç birisine bakmağa kuvvet bulmayarak. . hattâ sevgili şairlerini. Hüseyin Nazmi'den de •eskisi kadar haz almıyordu. bir müthiş vazifeyi ihtar etmek için validesi ihlâl etmek lâzım geldi. bazan göğsü kabara kabara duran Ahmed Cemil'e bakarak. renkler gösterir ve gözleri kamaştırır.

kalb_.. demek isteyeceğinden şüphelendi. Sabahleyin erken kalktı.Đnsan keder ve sevinç zamanlarında kalbinin tahammülünden fazlasını diğer. avdet etmek... «bakınız... bu güzel köşkün. yalnız bir nokta yaşıyordu: Validesiyle kâdeşini yaşatmak. Servet ve haysiyet sahibi bir babanın oğlu.. Ah! O da zengin olsaydı. fikirler donmuş. Sonra bütün şu. tâ o Süley-maniye'deki evceğizin kucağına atılmak. ben aldım!» desin. ile taksim etmek ister. bunları sizin için. Daha mektepten çıkmak için bir sene var.. size. Hüseyin Nazmi. Sanki oturursa geç kalacakmış gibi vapurda bir yerde duramadı. öyle mi? Ne için çalışmasın? Bu suallere zihnen cevap verdikçe sanki dövüşmeğe hazır-lanıyormuşçasına ayaklarının üstünde biraz daha metin duruyordu. bunları sizin için evet. Fakat ne beis var! Ahmet Cemil çalışmaktan kaçan o cebinlerden mi idi ki henüz hayat mübarezesine ilk hatvesi-ni atmadan fütura mağlûp olup kalsın... üçyüz bukadar gün ki herbirini geçirebilmek için ekmek lâzım. bugün dü-ğünmeğe mecbur olmadığı gibi yarın da maişet endişesi henüz saadet revnakiyle parlayan alnım elem çizgileriyle bozmayacak. gözlerinin önünde servetin bir timsali gibi yükselen bu binanın kapısından kaçmak. Erenköyü'ne çıkmak. Oraya para istemek için mi gelmişti? Onun istediği şey kendisini dinleyecek br adamdan başka bir şey miydi?. Ara sıra buraya geldikçe cesaretle içeriye girmek âdeti iken bugün bir fütüvvet kapısının karşısından dermande bir müstedi gibi cesareti kırıldı. Haydarpaşa'dan trene atlamak. buradan. mütalâat silsilesini bir metanet hamlesi alt üst etti. faI 40 MAl kat köşkün parmaklık kapısının yanındaki zili çekeceği sırada eli mûtat hilâfında titredi. zihninde bütün hâtıralar.. . Fakat nasıl?.» demek istedi. o henüz çocukluktan tamamiyle çıkmamış genç kız... o iki sevgilinin önlerine döksün. O ihtiyar anne . bahçesi demir parmaklıklı zarif köşküne kadar gelmek için geçen zaman bütün zihninin bu meşgalesine masruf oldu. Geri dönmek. Şu dakikada duyduğu cesaretsizlik bir türlü elindeki zili çekmeğe iktidar bırakmamıştı. nekadar mes'-ud!.. babasının henüz hayalini gördüğü o köşeciğe kadar giderek: «Baba! Sen bizi bırakmamalıydın!.. bu maişet mücadelesinde o da yumruğunu sıkarak hissesini almağa çalışmak icab ediyor. Mr. arkadaşına yüreğinin acılarını döktükten sonra onun bir nazarla: — Ne demek istiyorsun? Para mı lâzım?. mevkiften epeyce uzak olan Hüseyin Nazmi'nin havaî boyalı. Birden. Bu ekmek sözün kalbinden soğuk bir iz bırakarak geçerdi. hassas. amma nerede o vasıtalar ki bütün o istenilecek şeyleri alsın da götürsün. Bu böyle bir ihtiyaçtır ki hiç bir maddî fâide beklemeksizin Ahmed Cemil'i Hüseyin Nazmi'ye sevkediyordu. Hayat ile uğraşmak.. bütün beynini ezen muammaların halli çaresi Hüseyin Nazmi'nin elinde imiş gibi gidip onu bulmakta istical gösteriyordu. Onlar daha neler isterler? Ah! Ahmed Cemil onlara neler vermek isterdi..

dedi.. durun.. pancurlardan birini hafifçe oynatmak. tatlı bir çocuk sesi sordu: — Siz misiniz. Sanki bu zulmetin ortasından fışkırarak dikilmiş korkunç heyulalar.. henüz taranma. Bugün ihtiyaç ile.f mış saçları koştukça savrularak açık pembe kısa esvabının etekleri uçarak bahçeyi geçti. öyle ki bu uyuşukluk getiren loşluğa halel . koyu perdeleri yerlere dökülmüş... Bu sene hiç gelmediniz. pencerelerin uzun. Cemil bey?.. On dört yasına giren çocuklarda mukaddematı görülen bir takayyüt ve tekellüf endişesini henüz Ahmet Cemil hakkında takınmaz.. yürümekten mütevellit bir taab ile hemen sandalyelerden birine oturdu.... benim geldiğimi haber verir misiniz? Lâmia: — Şimdi!. aralıklarından güneşin ziyası belli belirsiz süzülmüş. şöyle bir kütüphaneye. oda kapısının iki cenahını işgal eden yüksek. . böyle kitaplara malik olabilseydi! Hüseyin Nazmi'nin evinde bu his birinci defa olarak onun temiz dimağına düştü.. Şurada oturmak. parmaklığı açtı. „... Tâ köşkün ikinci katından taraka ile bir pencerenin yeşil parmaklıkları açıldı. Odanın ötesine berisine perişan konuluvermiş sandalyeler.Zili çekti. . — Geldiğinize nekadar iyi ettiniz. Bu Hüseyin Nazmi'nin küçük kız kardeşi Lâmia idi.. çocukların teklifsiz görüştükleriyle bitmek tüken-] mek bilmeyen lâkırdıcılığma serbest cereyan vermiş. Hüseyin Nazmi'nin odasına girince düşünmekten. Lâmia. ağabeyim hâlâ uyuyor. Đkbal'i niçin getirmediniz?. derin hayat zevkine karşı acı bir hüsran hissi duydu. Ahmed Cemil'in şu kadarcıktan dostu.. Ah! O da böyle bir odaya. Ah! Her geldikçe lâkaydâne oturduğu bu odanın bugün üzerindeki tesiri gayrıkabili tahlil bir şeydi.. Ahmet Cemil köşke girerken dedi ki: _ Rica ederim. Perişan haliyle. maişet dardiyle ilk cerihayı almış olan bu taze kalb şu havaî boyalı köşkün şu bahçeye nazır loş odasında mevcut olmak lâzım gelen fikir sükûnuna. Bir kar tabakasının saf beyazlığı üzerine düşmüş bir katre leke gibi... Hüseyin Nasmi'nin bir nevheves israfiyle doldurduğu kütüphaneler.. ona karşı hâ-1 lâ Lâmia çocuk kalmıştır.. tâ karşıda duvarın üzerinde renkleri karanlıkta dalgalanarak duran bir harita. ... Ahmet Cemil başını kaldırdı.. ve koşarak Ahmed Cemil'i yalnız: bıraktı. kapıyı ben açayım. Odanın bahçeye nazır yeşil pancurları henüz açılmamış. selâmlık kapısından henüz başı görünen uşağa meydan bırakmayarak yetişti. Ağabeyim sizi görünce şaşıracaktır. bu etrafını muhit olan eşyaya tasarruftan doğacak bir kanaat ve itminan ile oturmak... suallerin j cevaplarını beklemeksizin bir dakikada on meseleye temasa vakit bulmuştu. Durun.... gönül rahatına..

Lâmia ne kadar pür-sürur. bugün ne için geldim? Beni ciddî dinleyecek misin? — Oogo!. işte şuracıkta pencerenin şu asude kenarında okumak. Okumak!. Boğuluyormuş gibi bu havayı olanca kuvvetiyle teneffüs etti! Oh!.. ne ümitler kurmuştu! Sanki onu kitaplarıyle rahat bırakacaklardı. şu mai köşkün bu bahtiyar odasında Hüsyin Nazmi'nin önüne döktü. şahadetnameyi aldıktan sonra bütün o ümitleri bırakmak. ah. muinsizliğini.. odanın müphem manzarasiyle bahçenin güneşli parıltısı arasında. güneşin coşkun ziyasiyle beraber yazın baygın havası odaya hücum etti. bütün şairane . lisanını efkârının perişanlığına bırakarak.. — Vay! Bu ne fevkalâdelik!. Annesinin hazin sadası henüz kulaklarında... Bitirip de sandalyesinin arkasına yaslanınca. derin kırkılmış siyah ve sert saçlarının altında küçük başı.tâ*: — Ne vakit şahadetname alacaksın? Demek. bütün emellerinin aksine zuhur eden bu acı hayat hakikatlerini. o da Ahmet Cemil kadardı. Evvelâ bütün çocuklara.. gülmek için yaratılmış bir çocuk! Ikbal'in dün akşamki hazin nazarı. dün geceki o kısa muhavereyi. Ahmet Cemil bunun üzerine neler bina etmiş. Hüseyin Nazmi yalnız dinliyordu. Ahmet Cemil ayağa kalktı. Hüseyin Nazmi'ye elini uzattı: — Sana ihtiyacım var. pancurları itti. Sabırsızca. nahif çehresinde parlayan siyah gözleri. — Evet. Oturdular. Büyük bir alâka ile dinliyordu. — Yapacağın şeyi pek pek sade buluyorum. Neyin var? Otur bakalım.. değil mi? Ne uzak!.. çaresizliğini.. Zavallı çocuk! Edip olacaksın. Nereden aklına geldi?. kardeşini. annesini.. bütün ciğerlerini yakan ıstırapları.. bütün" varlığına sirayet eden bu zulmetten artık kurtulmak istiyormuşçasına pencereyi açtı. Ahmed Cemil döndü. evin ekmeğini aramak için kimbilir nerelere gitmek lâzını gelecek. Bilsen.. hastayı hasta sıfatiyle muhatap ederek: — Ne yapacaksın?. yalnız o vakit Hüseyin Nazmi bayağı sözlere tenezzül etmeyerek... ne yapacağım?. şimdi onun karşısında artık ihtiyata lüzum görmemiş idi. Onun susarak ¦ dikkatle dinleyişi Ahmet Cemil'in üzerinde en iyi tesiri yapmış oldu. o vakit başka mukaddemeye lüzum görmeyerek.. babasının vefatının haiz olduğu ehemmiyeti. Biçare validesi! Ya Đkbal! Ahmet Cemil'in bu hâtıra ile birden kalbi sızlayarak buruldu. o çocuğun gülmemeye mahkûm gözlerinde bir bulut altında duran yaş katreleri....... Bu ne ciddiyet?.. Bak. dedi.gelmesin.. henüz terlemeye başlayan bıyıklarının altında ince donukça dudaklarıyla güzel ve zeki olduğu için sevimli bir genç idi. iştihar edeceksin.. her türlü takayyütten azade. Biraz evvel Hüseyin Nazmi'ye müracaattan korkan bu genç.

onun için mektebi bırakmak katiyen olamaz. «Ben hayatımı kendim kazandım? Ben yine kendi işimle yaşıyorum!» diyebilmek.. — Acaba on altı sahifeyi kaç günde tercüme edebilirim? —• Kaç gecede demek istersin.. çalışmak. jn. fakat tam yaranın niştere muhtaç olan yerine dokunmuş oldu.. Ahmed Cemil Musset'den «Bir zamane çocuğunun itirafları» için a j. Hüseyin Nazmi sözünü geri almak istemedi — Kimbilir?. en mühim eserlerden ayrı-lanııyorlardı. — Hem ne için emellerine bitmiş nazariyle bakıyorsun? Seni meslek ihtiyarından menedecek bir sebep görmüyorum. Ah o vicdan itminanı. evet.. ısrar ediyorlardı. Hüseyin Nazmi'nin kütüphaneleri karıştırıldı.. hattâ hocalık. hayatı olanca hakikat ve maddiyetiyle kabul etmek. Nihayet biraz okumaya karar verdiler. Đki mecidiye! Bu parayı kazanabilmek ümidi onu âdeta mes'ut etti.. ¦— Hocalık mı? Çıldırdın mı?. uzun uzun muhasebeler cereyan etti. Hele Ahmed Cemil artık Lamar tine'in. x » jj *-> — — — — madem ki yaşamak için çalışmak lâzım geliyor. zaten demin de öyle düşünmüyor muydu? Ne için çalışmasın? Amma talih onu hayata zahmete girmeden tasarruf edenlerden biri etmemiş. . dedi. Bu iki nefis eserden birinin. Hüseyin Nazmi Lamartine'den «Raphael». Çalışmak.... bundan ne çıkar? Bilâkis. On altı sahife iki mecidiye..Sanki o mühim bahis demin teati • olunan dört lâkırdı ile halledilmiş. belki alışmcaya kadar üç gecede. okudukça kitapları ne için aldıklarını unutuyorlardı. dedi. Mütercimlik Ahmet Cemil'in fikrine daha mülayim gelmişti.. hayatın henüz bilmediğin bir şeyine biraz vaktinden evvel vukuf hâsıl ettiğindir. Fikirleri hep yüksekten uçuyordu. O vakit iki arkadaş bu fikrin peşini bırakmadılar. i a n. Tercüme olunabilecek şeyleri düşündüler. acaba acıkmadan yiyenler gibi çalışmadan yaşı-yanlar da var mıdır? Ahmed Cemil birden azim bir tesliyet duydu: — Elbet çalışacağım!. Mektepte yalnız bir senen daha var.düşüncelere: «Siz biraz durunuz!» demek. her ikisinin ötesinden berisinden karıştırmaya başladılar. Sanki ne için mütercimlik etmeyesin. belki her ikisinin tercümesine karar verdikten sonra Ahmet Cemil . Kitapçıların on altı sahifelik hikâye tercümesine iki mecidiye kadar para verdiklerini işitmişt. bitmiş gitmişti. Geçinmek için de geceler var. Hüseyin Nazmi sert elli bir cerrah gibiydi. Musset'nin on altı sahifesini iki mecidiyeye satarak yaşamaya çalışmak lâzım geleceğini artık aklına getirmiyordu . sabahlar var... akşamlar var. Senin gibi bir adam her iş yapabilir. Bilmem. o. Ahmet Cemil de buna muhtaç idi.. Bana öyle geliyor ki seni bu kadar perişan eden şey çalışmaktan korku değildir.

Tercüme hakkında kendine göre efkârı vardı : Aslına tamamen mutabık kalarak cümleleri aynı terkip silsilesiyle aynı rabıtalarla tercüme etmek lâzım geleceğinde musir idi. Bazan kelimeler için sadık bir muadil arıyarak bazen bulduğu lügatlerin ahengini altında üstünde bulunan kelimelele iyi bir mücaverette bulamadığı için bir müradif düşünerek. Bunun hülyası. belki diğeri tercümeye daha müsaittir. ortasından bir parça okudu. Oru da okumak istedi. o toprak kokusu.. belki bir sahife tercüme etti. O. cesaretini birden kıran ye'si yalnız duymuş olmak için mutlaka hissiyatına bir suret vermek maksadiyle ümitsizce uğraşmak lâzım gelir.mutmain bir nazarla bakarak: «Ben biraz çalışacağım. Odasının penceresini açmak. fakat ne harap edici bir yorgunluk. ceketini fırlatmakla kanaat etti. Đkbale . önündeki kâğıtta yazdığından ziyadesini çizerek. o ziya telâtumu. şu güneşin kifayetsizliğinden toprağı yosunlaşmış bahçe. Artık iyice sıkılmış idi. Okuduğu hemen kolayca tercüme ediliverecekmiş gibi kalemi kâğıtm üzerine koydu. bir âsi kelimenin arkasından uzun müddetlerle koşarak devam etti. Fesini. kelimelerin sırasına riayet ederek cümlelerin her cüzünü birer birer tercümeye başladı. Evvelâ Raphael'i açtı... şu ruhsuz... hava almak istedi: Evlerinin bahçesine — minimini bir bahçe ki Đkbal kendisine göre onun bir bahçıvanı idi — nazır bir pencere. aslında tabiî ahenkle imtizaç eden küçük muterizaları tercümenin neresine sokuşturmak lâzım geleceğinde tahayyür ederek. Odasının bir kenrmda cüâsı uçmuş eski ceviz yazıhanenin önüne oturdu. Henüz tercüme ile itilâfı yoktu. bir daha okudu. bir aralık kitabı tekrar aldı.. orada duyulan fikir hazzı. dedi. hiddet etti. Şimdi tercüme işi artık maişet bedeli olmak acılığım kaybederek sene-lerdenberi tek emeli olan muharrirlik meslekine tatlı bir mukaddeme hükmünü almıştı.. hemen odasına çıktı. pencere..gece zuhur eden mühim meselenin halli işte şu elinde kenarlarının yaldızı parıldayan kitapların arasında saklı inıişçesine .. yaptığı tercüme bukadar çalışmanın neticesi. başlamak istedi. Muvaffak olamamaktan. Đnanamıyordu. bir dakika evvel yazdığı iki kelimeyi dört satır aşağıya koymayı daha münasip buiarak..» dedi. Ancak bir sahife!. Hattâ. o güneşle dolu bahçe. Bu kafesinin boyası solmuş.. Odasında gezindi. renksiz şeyden mi ibaretti? Bu dakikada hissettiği azîm keselâm. Ahmet Cemil her karar verdiğini hemen icra etrek istiyenlerdendi. Ek cümleyi okudu. Şu dakikada bütün geçmiş saadetinin güzel yuvası olan bu evceğiz sanki bir işkence zindanı gibi . iktidarını kâfi görememekten gelen bir sıkıntı. Ah! Hüseyin Nazmi'nin kütüphanesinin penceresi. Neresinden başlayacağında tereddüt etti.duramadı.. Böyle giderse onaltı sahife için ne kadar çalışmak lâzım gelecekti? Sonra tercüme ettiğini okudu.. Sonra bir aslına bir de önündeki müsveddeye baktı.. lezzeti Hüseyia Nazmi'nin ısrarlarına mağlûp olmayarak onu eve kadar şevketti. Ahmet Cemil ayağa kalktı. Validesine. buna verilebilecek tercüme şeklini düşünerek süzüyordi1. bir hayli tercüme etmiş zannediyordu. tamamen soyunmaya vakit bulamadı.

Kapların üzerini okudu. Onun da Erenköyü'nde bir köşkü. Duraladı..... ne tercüme edeyim?» derim. kitapçı düşündü. bir müddet gözleri kûfî yazılmış bir serlevhaya tesadüf etti. kütüphanenin önünde lâtif bahçesi olaydı. Yürürken muntazam düşünmek. Bunu okumak için çalıştı. La-martine'i. uzun uzun vitrinde duran kitaplara baktı. sanki sokağa çıkarsa aradığını bulacaktı. öte beriden. tek pencereli dar odacıkta yazın şu bunaltıcı sıcakla-riyle çalışmak. tercüme dedikleri geyin bu kadar kolay olduğuna şaştı. Başka kitaplar pez az satılıyor. Bir aralık aklında yer tutan suale şu cevabı verdi: — Ne olacak? Kitapçılardan birine müracaat ederim. Zannetti ki yürümekte devanı ederse sinirlerini teksine muvaffak olabilecek. iki saatte on sahife tercüme etmiş idi. köşkte müzeyyen bir kütüphanesi. Bir yere gitmek için muayyen fikri olmadığı zamanlar daima ayakları onu oraya. Lamartine'den. matbaaların sırlandığı şu caddeye getirirdi. Zaten hikâyeler de satılmıyor ya. şu basma perdeli. «Hırsızın kızı» bir hikâye idi ki dört cüzü neşrolunduktan sonra mütercimi vazgeçmiş. ara sıra uğradığı kitapçılardan birinin dükkânına girdi. Burada yaşamaya mecbur olmak: burada.Ahmet Cemil'i eziyordu. «Tercüme etmek istiyorum. Musset'den sonra «Hırsızın kızı!» Đşte hülyalarının sonu! O akşam Ahmed Cemil. sonra biraz düşünerek ilâve etti: — Fakat bir şart ile: Đsmimi koymayacaksınız. yeni kitaplardan. Musset'yi orada okuyaydı.. dedi. «Hırsızın kızı» hikâyesine devam etseniz ya! dedi. dedi. tâbi de arkasını aramamıştı Derhal kabul etti: — Çıkan cüzlerle aslını veriniz. Matbaa-i Osmaniye kütüphanesinin önüne gelince bir aralık durdu. Sonra birden kitapçı tavrını tebdil etti. pek gevşek bir eda ile. ki-taphanelerin. fakat onaltı sahifsini kırk kuruşa tercüme etmek için değil. ne yapacağına bir karar vermek istiyordu Bu kabil olamadı. bu gidişle milyon kazanacak.. — Olsa olsa hikâye tercüme ediniz. sonra birden fikrini söyledi... tekrar çıkmak için fesi ile setresini giydi. . Ahmed Cemil buna karar verdikten sonra caddeye indi. son haftanın risalelerinden bahsetti. dedi.. Kâğıtları annesinin önüne döktü: — Đşte!.. Ah! Ahmet Cemil zengin olaydı. evet zengin olaydı. Zihni okadar dağınıktı ki düşüncelerine bir intizam veremiyordu. Babıâli caddesine kadar geldi. aklına birşey gelmiş gibi: — Sahih.

tashihlere bakmalı.. Aman Yarabbü.. hattâ alabildiğiniz paralardan türlü akçe farkları kaybedeceksiniz. Elli altı kuruşa aldığınızı elli üç kuruşa bozduracaksınız. Yalnız tercüme kâfi değil. demek haftada iki mecidiye. Elinize şöyle kümelice para geçmeyecek. Hem basılsın.. . O da çekişe çekişe alınacak.. havadan.Bugünden itibaren Ahmet Cemil için mütemadi bir çalışma başladı. Ahmet Cemil bir şey söylemeden çıkmıştı. evde günlerce kapanıp... yarın basılacak. Artık o gün eve gidip çalışmadı. kaç cüz tutacağını ne bileyim?» dediğini işitince donup kaldı. tabım zügurtlugu daha çabuk neşrine müsait değildi. Başka bir şey daha lâzım. tediyat. Đlk dört cüzün tercüme tarzından cesaret alarak zaten hiçbir ifade meziyetine yahut fikir zarafetine malik olmayan bu kitabı hemen bir hamlede tercüme ediyordu... bu cinayetler ve acaip vak'alar silsilesini nefret ede ede tercümeye hasretti. bir kere okutturayım. kesirler kaldırılarak yapılacak. Demek. ne kadar intizar!. Fakat asıl on beş gün içinde sekiz on cüzlük müsvedde hazırlayarak onbeş yirmi mecidiye alabilmek ümidiyle kitapçının dükkânına gidip tabiin para meselesine katiyyen yanaşmadığını görünce.... ruhsat peşinde koşmalı. bir çalışma vesilesi daha icat etmeli. Damarlarının içinde bir bestekâr kanının cevelânmı duyduğu halde ekmek yemek için gecesinin sekiz saatini murdar çalgılı kahvehanelerde müstekreh muganniyelere demkârlık etmekle geçiren bir kemancı gibi ruhu türlü bedialar yaratmağa kabiliyet gösteren bu genç batakhanelerde bitmez tükenmez hırsız muhaverelerini tercüme ettikçe kalbi nefretinden şişerdi. Kitapçılar neşrettikleri risaleler için makale yazanlara ehemmiyetine göre para veriyorlardı. fakat akşam soğuk kanla düşündüğü zaman devanı etmek lâzım geleceğine karar verdi: — Đş bir kere nizamına girinceye kadar. Daha ruhsat alınacak. bunun mukabilinde de ne kadar zahmet... şu mülevves müsveddelerin arkasında koşmak. Kitapçının dükkânına devam ettikçe bazı şeyler öğrendi kin bunlardan istifade yollarına müracaat kabil idi. nihayet kızara kızara tercüme hakkını istemeye cesaret aldığı zaman herifin : «Durun bakalım. şimdi elime para geçecek diye elîm intizarlar içinde bulunmak lâzım gelecek. mektebin tatil zamanından istifade ederek gecelerini. bugün ruhsat alınacak. Ahmed Cemil bu suretle yaşayabilmek mümkün olmadığına kanaat hâsıl etti. amma ne?. Bir aralık biraz mahcubane ısrar neticesiyle kitapçıdan yüz kuruş alabildi. haftada bir cüz nşrine başlandı. size en ummadığınız neviden muhtelif paralar verilecek.. eline para geçemiyordu. gündüzlerini garip vak'alardan mürekkep bir dolaşık yumak icadında mahir bir muharririn fikrinden çıkan ve kimbilir kaç kişinin kış uykularına türlü korkunç rüyalar karıştıracak olan bu hikâyeyi. daima sizin zararınıza olarak. Fakat bu meşguliyetten duyduğu nefret çalıştığı müddeti azap haline getirdi. Halbuki zaman geçiyor. o güzel güneşten halkı bütün Đstanbul'un en güzel yerlerine sevkeden^bu lâtif mevsimden nefsini mahrum ederek husule getirdiği bu çalışma mahsulünü satabilmk için kitapçı dükkânına günlerce devam etmek. Devam etti. diyordu. kitapçı size sadaka veriyormuş gibi burun kıvıra kıvıra sekiz on talepten sonra verecek. Hikâyenin ruhsatı alındı. Bunlar nerelerden toplanmış... Bunları düşünürken içinden kabaran geniş bir nefesle: — Of!.. derdi.. matbaada başmürettibe yaltaklık etmeli.

Ahmed Cemil bir kaçma yazı yazsa? Neye dair olursa olsun; fransızca eski yeni risalelerde, ceridelerde tercüme olunabilecek ne olursa olsun. Hüseyin Nazmr'nin müşteri olduğu risalelerin eksiklerinden, hayat nüshalarından istedi. Bunlardan en yabancı olduğu esaslara, en lakayt kaldığı bahislere dair tercümeler yaptı. Bunları kitapçılara götürdü, bazısını kabul ettirebildi, kabul ettirebildiklerinden bazısı için para alabildi. Fakat ne zillet mukabilinde!... Daima kalabalık olan kitapçı dükkânlarında daima meşgul görünen kitaplardan daima ayıp olan para taleplerine katlanmak... «Şimdi yok...» — «Hâ! o makele mi? Yakında icabına bakarız» — «Üç gün sonra...» tarzında bir müşteriye kitap gösterilirken, meşguliyet arasında, yahut kuru fasulye pilakisi yerken iri lokmaların müsademesi esnasında verilmiş cevaplarla, mahrum, avdet etmek... Edebiyat âlemi, matbuat mesleki bu muydu? Hiç olmaz-. sa bu kadar zahmetine, eziyetine katlanmaya başladığı şu meslekte altına imzasını gurur ile, iftihar ile koyabileceği şeyler yazabilse... Bir gün yine bir makale götürdüğü bir risalenin tabii — Faiz efendi isminde munsıf bir adam ki onun ihtiyaç derdini anlamıştı — dedi ki: — «Mir'at-ı Şuûn»için tefrikalık bir hikâyeye lüzum varmış, başkası kapmadan imtiyaz sahibine müracaat etseniz a... Đyi bir adamdır, ihtiraz etmeyin. ihtiraz etme!... Ahmed Cemil pek iyi anlamıştı ki ihtiraz eden aç kalır: Haydi kendisi aç kalsın, fakat evdekiler? Hemen o dakikada cesaretle «Mir'atı Şuûn» matbaasına girdi, imtiyaz sahibinin odasına kadar çıktı. O vakte kadar bir ceride idaresine girmemişti; zihninde matbaa âlemlerini, ev-rak-ı havadis idarehanelerini büyütür; yeşil örtülü azîm yazıhanelerin yanlarında iri sakallı, altın gözlüklü, yüksek söyler, yüksekten bakar adamlar tasavvur ederdi. Şu bir iki ay-danberi kitapçı dükkânlarında gördüğü numuneler henüz bu hayalleri büsbütün silmemişti. Hüseyin Baha efendiyi müdüriyet odasında kanepeye lâ-kaydane yaslanmış, başmuharrir Ali Şekibin parmaklariyle hemahenk olarak pest perdeden okuduğu bir şarkının ninnisiyle uyumaya hazırlanmış görünce şaşırdı, yle^inden kalkmaksı-zın yüzüne istifsarkârane bakan Hüseyin Baha efendiye nasıl hitap etmek lâzım geleceğinde tereddüt etti. Fakat Hüseyin Baha efendi iri sakallı, altın gözlüklü bir sahib-i imtiyaz olmamakla benaber pek iyi bir adam tesirini yapıyordu. — Ne istiyorsunuz, oğlum ? dedi; bu hitap Ahmet Cemil'e cesaret verdi, ne istediğini anlattı, Hüseyin Baha efendi doğrularak dinledi, sonra Ali Şekib'i göstererek: — Soralım da hakikaten ihtiyaç varsa... Ali Sekip döndü, o bu gence bir kaç kere tesadüf etmişti. Bir hafta sonra, devam eden hikâye bitecekti, «Đşte, Ahmet Cemil bey tercüme etsin» dedi. — Aman okudunuz mu, bilmem?

Ali Sekip o iyi yürekli adamlardan idi ki beş dakikada dost olur, hasbıhale girer, her görüştüğünü sever, dünyada her şeyi sevmek için yaratılmıştır. Mai ve Siyah — F. 4 Ali Sekip bir hikâye okumuş, onu tavsiye ediyordu. «Durun bakayım? Burada mı?» Kitap bulundu. Ahmed Cemil'in eline tutuşturuldu. «Hemen başlayın!» denildi, o, sıkılmasa Ali Şekib'le Hüseyin Baha efendinin boyunlarına sarılacaktı: utana utana girdiği bu yere beş dakikada ısınıvermiş, beş dakikada bu adamlar hakkında derin bir sevgi duymuştu. Đşte «Mir'atı Şuûn» ceridesine ilk intisabı böyle oldu. Şu ilk mülakatın şevkiyle Ahmet Cemil bir hafta içinde -— tatilin son haftası — cerideye bir ay kiyafet edecek kadar tercüme hazırladı. Ali Şekib'in tavsiye ettiği bu hikâye de «Hırsızın kızı» tarzında bir şeydi, fakat artık Ahmet Cemil müşkülpesent-liğe lüzum görmüyordu; madem ki imza koymuyor... o imzayı asıl yazmak istediği eser için saklamak istiyordu. Para meselesi için ikinci mülakatta Ali Şekibe açıldı. Artık teklifsiz bile olmuşlardı. Ali Sekip hemen: — Oh, bak, o nazik meseledir... hele başlayalım, ben sana para alîveririm. Elbette Hüseyin Baha efendinin kara gözleri için çalışacak değilsin a... idarenin sandığı daima boştur amma... sen bana biraz kendini tanıtsana bakayım. Başka birisinin ağzında terbiyeye mugayir telâkki edilecek bu sual onun ağzında öyle saf bir kalbden sâdır olmuş görünüyor ki Ahmet Cemil garabetini fark bile etmedi. Dört lâkırdı ile kendini tanıttı; o zaman Ali Sekip hiçbir kelime söylemeyerek elini. uzattı, kendisine bir muavenet eli ariyan bu genç eli samimiyetle sıktı. Bundan sonra Ahmet Cemil'in hayatı hemen takarrür etti: daima çalışmak, öteden beriden müteferrik olarak ayda üç dört yüz kuruş kadar bir para kazanmak... Mektep açılmıştı. Hüseyin Nazmi ile beraber artık son sınıfta idiler! Fakat aralarında eski sıkı refakat mümkün olmuyordu. Biri leylî diğeri niharî idi. Hüseyin Nazmi okuyor, Ahmet Cemil yazıyor, birinde fikir melekeleri servet kesbedi-yor, diğerinde kabiliyetler yıpranıyordu. Bu hayat farkı eski münasebet samimiyetini biraz izale etmiş gibiydi. Bu son sene Ahmed Cemil derslerine büsbütün ihmal eder olmuştu. Sabahleyin mektebe gidinceye kadar, akşam mektepten çıktıktan sonra, gece yatıncaya kadar işleyen, daima işleyen bir fikrin mektep derslerine tahammül derecesi neden ibaret olabilirdi ? Zayıflıyor, sararıyordu; buna annesi lakayt kalamazda Sabiha hanım çocuklarının hiçbir halini ve hissini tedkik-ten hali kaımayan annelerdendi.

Bir gün annesinin önüne — «Mir'atı Şuûn'un idare memuru Ahmed Şevki efendiden aldığı beş mecidiyeyi koyduğu zaman Sabiha hanım dedi%ki: — Daha'paramız bitinedi, oğlum, sen beni israfE alıştıracaksın. Bizim idaremizden ne olacak? Biraz da kendine baksana... Hem bu kadar yorulduğuna da razı değilim, sonra hasta oluverirsin... Ohmed Cemil güldü, analık şefkatinden doğan bi rikkat sözleri Ahmed Cemil'i birden beş yaşındaki çocukluğuna iade etti, kumral uzun saçlı başını annesinin dizine koydu: — Ben çalışmayacak dursam nasıl olur, anneciğim? Ben çalışmalıyım ki bir gey olabileyim, ben şimdi yorulsam sonra rahat edeceğim... hele bir mektepten çıkayım, bak ne olacağım? Oğlunu bir matbaa sahibi, bir ceride müdürü görürsen iftihar edersin, değil mi, anneciğim? Şimdi Ahmed Cemil'in kalbine bu tazejpüt. düşmüştü. Bu ümidin üzerine ne hayaller nakşetmiş, zihninde neler tertip etmişti! Kitapçı Faiz efendiye bir ceride imtiyazı aldırtıyor, kendisi başmuharrir oluyor, Hüseyin Nazmi'yi beraberine alıyor, beheri beş liralık hisse senetleri çıkarıyor, bir matbaa açıyor, hisseler hâsıl olacak temettülerle yavaş yavaş imha ed'liyor, matbaa Ahmed Cemil'e münhasır kalıyor. Babıâli caddesinin bir münasip yerinde, meselâ Sirkeci'de dört yol ağzında köşelerden birine zarif — zihninde resmi bile çizili idi — bir dai-Ee; küçük bir araba, tek atlı... ziyade tantanaya ne lüzum var? O vakit gözlük de takacak. Gözlüğe bilhassa ehemmiyet veriyordu. Sabahleyin Süleymaniye'den... — Yok, yok, o evi satıyorlar, başka bir yerde, daha nerede olacağı tekarrür etmemişti, bir ev... — Sabahleyin arabasına bindiği gibi askerce bir sesle emir verecek: — Matbaaya!... Bu hayali dairma süslerdi, yegâne tesliyet medarı bundan ibaretti. Bunu, gece yatağında rahat rahat düşünebilmek için hattâ yatmakta acele ederdi. Daha neler düşünmemiş, bu ümidin etrafında neler icat etmemişti? Bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi, fakat bu hayal pek seyyal idi, belli_belirsiz bir §ey... ...... Müphem bir çocuk çehresi, kimbilir kimdir? Ahmed Cemil bu çehrenin ismini bilmekle beraber saraha+le tâyine bile cesaret edemezdi. Mektebin *edris müddeti bitmek üzere idi ki bir gün akşam üstü «Mir'ati Şuûn» matbaasına uğradığı zaman Ali Sekip kendisini görür görmez: — Ben de seni bekliyordum, dedi; sonra söyleyeceği şey yanında tashihlere bakmakla meşgul olan Raci'den, Saib'den saklı imiş gibi Ahmed Cemil'i tuttu: Hüseyin Baha efendinin odasına kadar çekti götürdü: — Sana bir iş buldum, dedi. Ali Şekibin bulduğu iş bir hocalıktan ibaretti.

Ahmed Cemil'in yanma yaklaştılar. yine evine avdet eder. toplamanın sıhhatine inanmadı. Seher mutbak sarfiyatı hakkında fikirlerini söyledi: Aiı-nıed Cemil kâh annesine. Bir hayli para artıyor. Başka ne masraf kaldı?. zaten onun evine de yakın. cedvelin her noktasında uzun konuşmalar oluyor. Haftada üç gece. Hiçbiri inanmadı. noksan bi. Seher utandıs kaçtı. anne zengin oluyoruz.r şey olmasın diye dikkat edildi: Seher bir* aralık: «Şey unutulmuş» dedi. değil mi anne? Gelin edecek kızımız var. Daha?. Bu akşam mühim bir para müzakeresi açıldı. sonra gözlerini Đkbal'in gözlerine dikti:' — Artan para da lâzjn.. Hep arıyorlardı. dedi..^*1.. Ali Şekib'den bu haberi aldıktan sonra güya demiryolu kur'asında büyük ikramiyeyi kazanmış gibi bir an evvel eve müjde vermek üzere Süleymaniye yolunu her vakitten daha erken tuttu... iki lira daha zam olunca madem ki ev kirası yok. sen de!.. tolamının neticelerini birer rakkamla işaret ederek hattın altına indirdikçe kalbinde bir heyecan duyuyordu.Ayda iki lira vereceklerdi.. Yekûn ne olacak?. — Aman. «Ne?» dediler. Sabiha hanımın. çocuk pek küçük amma ne olur.. şeyin ismini bulamadı. Herkes tam bir sükût ile neticeyi bekliyordu. kahkahayı salıverdiler. bir daha yapmaya başladı.. bir saat kadar ders. Đkbal'in arasında rey vermek üzere hattâ Seher bile meclise davet edildi. kâh Seher'e gözlerini tevcih ederek muvazeneyi tanzime çalışıyordu. — Daha? Daha?.. Ahmed Cemil'in elinde kurşun k&iem diyordu ki: — Şöyle böyle eve dört beş yüz kuruş giri. Nihayet Ahmed Cemil sütunun altını çizdi. «Şey» dedi. itirazlar ileri sürülüyordu. toplamaya haşladı.. cetvelin her rakkamı tekrar okundu. galiba? Daha? Daha?. Büyük eski bir konak. Masraflar kalem kalem ilerliyordu. Daha ne var? — Şu yazıldı mı? Şeyi unuttun. Toplama bitince hayret etti. akşam yemeğinden sonra gider. sonra yanına bir uşak terfik ederler.. iyi terbiye almış altı .. — Daha?. Sanki haftada o üç saat zarfında daha mı ziyade kazanıyor? Ahmed Cemil'in aylık muvazenesinde iki liranın pek büyük bir ehemmiyeti vardı. Ali Şekib'in bulduğu ders Vezneciler civarında idi. o. — Aman ağabey. toplama bir daha yapıldı.. Aıhmed Cemil elinde kâğıdı sallıyor: «Zengin oluyoruz!» diye bağırıyordu.

Ahmed Cemil hiçbir yere intisap etmiyecek. şahadetnameyi alabildi... Artık maişet tarzını bulmuştu. para kazatoacak. haftada üç defa olsa kâfi. Uykusundan tasarruf etti. Mektep bittikten sonra Hüseyin Nazmi ile hayat iştiraki hemen büsbütün bitti... bir taraftan «Mir'atı Şuûn »için ikinci defa olarak başladığı bir hikâye.. Đhtarların bu kısmında çocuğa manidar bir surette bakıldı. bazı kaideye taallûk eden hataları izah etmek istedi. Ahmed Cemil âdeta sıkıntısından terledi. Hüseyin Baha efendi birgün gözlüğünü zapta çalışarak hizmetinden hiç menun olmadığı Osman Tayyar'ı göstermiş.. Şahadetname aldıktan sonra hiç sevinmedi. Korktuğuna uğramadı. haftada üç gecesini mahveden Vezneciler seferi derslere vakit bırakmıyordu. değil mi?. Şimdi ne yapılacak? Çocuk bekliyordu. en ziyade dikkat olunacak şey çocukta tahsil hevesi uyandırmak.. Bir yandan bir tâbie tercüme ediverdiği »vocuklara malûmat» sürekli yayım. çocuk gözlerini indirdi. kulağına: . zekâsına âdeta bir dûniyet veren bu hüccetten utanır.. tabiî geceleri tercih edersiniz. dün akşam geçim cetvelini şenlendiren iki liranın kolay kazanılmayacağını şu ilk tecrübe ile anlamıştı. bu ¦şahadetnamenin temini için çalışması. Mektebin son imtihanları yaklaştı. Çalışmasından memnun olmadığı zaman kendisini haberdar eder. söyleyecek bir şey bulamadı. artık haric-den gelen tesirleri kabul etmek istemeyen fikrine bir senedir mühmel kalan dersleri sindirmeğe çalışırdı. Bu sene dersleri büsbütün ihmal etmişti. Çocuğun babası — nazik bir efendi — Ahmed Cemil'e takip olunacak hareketi tâyin etti: Çocuğu idadî sınıflara ihzar etmek lâzım. küçük odasında. O Harbiye nezaretine intisap edecek. imtihan zamanı yaklaştıkça içine bir korku giriyordu. mütemadiyen işlemekten yorulmağa başlayan zavallı başını iki ellerinin arasına almış. başladığı bir şeyi bitirmiş olmak azminden başka bir şeyden ileri gelmemişti. beş dakikada iş bitti. Senenin on ayında artık çalışmaya lüzum gördü. dirseklerinin üzerine dayanmış. bir şey anlamadığından emin idi. fakat bir şahadetname ki.» Bu akşamdan itibaren ders başladı: fakat hocalığın maddî güçlükleri hakkında henüz bir fikir hâsıl etmemişti. büsbütün matbuat âlemine atılacak.. Avdet ikin kendisine bir uşak terfik olunur. herk<" /azın hararetiyle yataklarında erkence uyuduğu bir sırada kitaplarının üstüne eğilmiş. büsbütün sıkıldı.insanları korkulu fikirlerden kaçmaya sevkedes bir hisle — bunu hemen silip çıkarmakta istical gösterdi. yanlı&ları tashih etti. ara sıra da bazı risalelerde yazı yazacak. «Mir'atı Şuun» heyeti talhririyesi arasında zaten yeri hazır. ders saatlerine gelince: «Şimdi kış girmek üzere. sonra okuttuğu yeri yazdırdı.» Konaktan çıktıktan sonra âdeta geniş bir nefes aldı. Đmlâ yazdırmak istedi. Çocuğa biraz kıraat yaptırdıktan sonra ne yapmak lâzım geleceğinde tahayyür etti.... bir iki ders daha bulacak. Ahmed Cemil bundan bahsedilmesine rıza vermez. «Ya sınıfta kalırsa!» bu korku zihinine iliştikçe —. ondan zaten büyük bir şey ümid etmiyordu. Artık ne yolda tedris tarzı intihabı icabedeceğinde kendisini muhtar bırakıyor. gelecek ders için kitap getireyim de... «Bu defa bu kadar kalsın efendim. biraz okumak biliyor.yaşlarında zarif bir çocuk. Çocuk yüzüne bakıyordu.

«Mir'atı Şuûn» için hergün havadis ve mütenevvia sütunlarını doldurmak. Bir de. yarın diğer bir ceridede. zaten bu üç kişiden başkaları daima seyyar idiler. matbaa müdürü ise kendisini göstersin. kimse ile konuşmaz. «Mir'atı Şuûn» a kat'î surette intisabından sonra Ahmed Cemil'in hayatı bir intizama girmiş oldu: Kitapçılar için çalışmak. daima sakit bir adam ki matbaada bir gölge gibidir. Raci ötede bir risale-i mevkutede güzel bir manzumeyi tezyife çalışırken. Matbaada öksürüğünden başka sesi duyulmaz. Ahmed Cemil bu matbaada hemen herkesi severdi. küçük odasına girer. Ahmed Şevki efendi o gün bir aralık Ahmed Cemil'e: ¦— Oh!. mevkut risalelere makaleler yetiştirmek. sabahtan akşama kadar idarehanenin havı uçmuş. galiba asıl sermaj'e de onun imiş. bunlar o saf yürekli adamlardandı ki mülakatlarından bir inşirah-ı derun his eder. Hüseyin Baha efendi bîr hesap meselesi için Ahmed Şevki efendiye çıkışırken. yazı imal eder bir âlet kabilinden uzunluğuna kesilmiş kâğıtları tekrar okumağa vakit bulamayarak doldurup bir yenisine başlamak. Bazan kulağına çarpan sözlerden yavaş yavaş anlamıştı ki Tevfik efendi Hü- şeyin Baha efendinin şeriki imiş. Bu adamla bir çift lâkırdı etmemiştir. sahibi imtiyaz Hüseyin Baha. odasından mangal mayıs ortasında kalkar bir ihtiyar. yazın kürk giyer. mütemadiyen işleyen zavallı başını dumanla uyuşturabilmek için biribirini müteakip yaktığı sigaraların dumanı gözlerini doldurdukça durmağa. Ahmed Cemil şahadetname aldıktan sonra bu dördüncü defaya da hatime verildi. hiçbir şeye karışmaz. bazan iki yerde birden. yahut bir cümleyi rabt edebilmekten irkilişi üzerine ileriye gitmek istemeyen .. muhtelif renklerde lekeleri. Altı ayda altı kere matbaa değiştirir adamlar. Meselâ Osman Tayyar dördüncü defa olarak «Mir'atı Şuûn» a intisap etmişti. idare memuru Ahmed Şevki efendi. demişti. Bugün «Mir'atı Şuûn» matbaasında. Hattâ bu defa Hüseyin Baha efendi Osman Tayyar'ın matbaadan çıktığına dair ceridede iki satırlık bir ilân neşrine bile lüzum gördü.«Sen mektepten çıktıktan sonra buradasın» demişti. baş mürettip mürekkepli elini kapının kenarına dayamış «mütenevviaya bir buçuk sütun daha lâzım!» derken — çalışmak. mariz. Matbaa müdürü? Ne demk olacak.. odasında kül eşelemekten başka bir şey yapmayacaksa müdüriyetten vaz geçsin. yalnız Ahmed Şevki efendiyle idare işlerine bakar. mütenevvi şekillerde yırtıklariyle bir garibe halini almış soluk yeşil çuha örtülü yazıhanesinin kenarına ilişerek — Ali Şekib bir tarafta ismal-i ahval yazarken.. acılıklarından bir çoğunun zail olduğunu duyardı. Daima küskün. Baş muharrir Ali Şekib. hele şu çapkından kurtulduk! Şimdi gitsin de başka bir «Mir'atı Şuûn» namına para alsın. mahiyetini bile bilmez.. sulanan bu biçare gözleri dinlendirmeğe vakit bulamayarak yazmak. Hüseyin Baha efendinin buna — hattâ bazı çarpık işlerine — tahammül edişine bakılırsa bu adamın matbaada müdüriyet sıfatını takınmak için bir hususî hakkı olmalıydı. matbaa müdürü Tev-fik efendi vardı ki matbaaya hergün herkesten evvel gelir. Ahmed Cemil buna hiç ehemmiyet vermezdi. sonra yorgun zihininin bir kelimeyi bulabilmekten.

kalemi kâğıdın üzerinden ayıramayarak durmak. dinlenirdi. muttasıl oturmaktan yorulmuş vücuduna bir taze hayat vermek için kalkıp biraz dolaşır... Ahmed Cemil bu meşguliyet hayatı başladıktan sonra sükûtu sever olmuş.. . Bu hayat tarzı daima böyledir. yeni çıkmış kitap varsa şöyle bir bakar. ne de olsa gelin değil mi?.. Eve gelince val'desiyle ikbal o günün vukuat silsilesini naklederlerdi. yahud tabiin hatırı için tashihlerine bakıverir. Yalnız akşamları evine geldiği zıaman yemek vaktine kadar minderin üzerine boylu boyunca uzanır. gençlere mahsus konuşkanlığım kaybetmiş idi. Çalışmak şimdi onun için âdeta asabî bir illet olmuştu. nadiren matbaada kendisine ihtiyaç olmayacak da biraz nefes alabilmek için Tepebaşına kadar gidecek. bir aralık merdivenleri iner. Cuma yok. fakat isterdi ki kendisine öteden beriden bahsolunsun. oğlu Ahmed efendi geliniyle kavga etmiş de o aralarına girmiş. pencerenin kenarında ayakta durarak karşıdaki kaldırımdan geçenleri seyreder.. yine kıymeti bilinmezmiş. havasızlıktan daima iştihasız kalan midesine zorla indirdikçe güzleri bir ecnebi risalede tercümeye elverişli fıkra arar.. pazar yok.. dudaklarında geciken bir tebessümle gülümserdi. Matbuat için çalıştığına hiç müteessif değildi. Zira bütün ümidlerinin mütemadi çalışma neticesiyle zuhur edeceğine kani idi. sokağa çıkar. yolda Seher'in ayakkabısının ökçesi kopmuş. Dün Đkbal Seher'le beraber sekiz arşın basma almak için Kalpakçılar başına gitmiş. durairuyordu. Bugün komşu Sabire hanım gelmiş. O. Ekseriyet üzere peynir ekmek üzümden teşkil ettiği öğle yemeğini güneşsizlikten. yine matbaaya avdet eder.. Bu meşgale içinde yemek için vakit bulamazdı. bazan geceleri nöbet bekleyecek. ara sıra bir sual irad eder. yahud gidip gelme bir Boğaziçi seferi yapacak. Bazan uyuşmuş bacaklarına.. onlar söyler. dinledikçe sıcak bir günden sonra düşen yaz yağmurlarının latif serinliğine benzeyen bir haz duyardı. bin türlü hiçlerden mürekkep sözlerle ycr^nn zihnine biraz istirahat havası verirlerdi. kitapçısına kadar gider. yahud.. bir müddet zihninin ataleti içinde gözler pencerenin rengi uçmuş. Fakat Ahmed Cemil bu hayattan müşteki değildi. hergün çalışacak. sahib-i imtiyazın odasında sedirin üzerine ilişip yatacak. yalnız dinler. yahut demin doldurduğu kâğıtların birinde yeri boş bırakılmış bir kelime için lügat kitabını araştırırdı. hergün matbaaya esir olacak. barıştırmış. Buna uzun uzun.. eğri takılmış yeşil astar perdesinin kenarından şurada zihin57 lerini öldürmektle meşgul olan bu zavallılara bir istihza nazarı yollayan güneşin iltimaına hasretle dalıp kalmak. Ahmed Cemil bu hiçleri derin bir zevk ile dinler. deli kız: «Aman! Küçük hanım! Ökçem koptu» diye kalabalığın içinde bir çığlık basmış ki. Fakat o Vezneciler'deki ders Ahmet Cemil'e o kadar ağır geliyordu ki eğer başka türlü telâfisine imkân olsa o iki lirayı çoktan terk ederdi.

nihayet on altı saatlik bir sâyiîı ıstırabı bahasına kazanılmış olan yatağına sokulurdu. hattâ geç kalmak korkusuyle mangalın kenarına sürülen parlak sarı cezveden hissesini almayarak bilhassa bu gece seferleri için aldığı siyah muşamba paltosunu giyer. " sükuny. o zamana kadar herkes^atnuş. Kışın tipilerle esen rüzgârı paltosunun başlığından hücum ederek yüzünü tırmalar._olduğundan uze" rine aldığı anahtarla kapıyı açarak hafiîçe ayaklarının ucuna basa basa odasına girer. Her dakika bir çamur birikintisine batmamak için durmağa mecbur olur. sonra odasına çıkarak ya sevdiği bir şairi okur. meşkûk işlerle geçinen sefiller gibi geceleri karanlıklar içinde ekmek parasına koşmak takat kıran bir der d idi.bir man-zumecik karalardı. yakasından tutuverecekmiş gibi kalbinde bir korku titremesi duyardı. fakat ihtiyaç derdi bu zamanları da tamamen kendine bırakmıyordu. Soğuk!. «anne! ben gidiyorum.iki gün sonra fena bularak atmak üzere . minderlerde uzanark çalışmağa sarfetiği bu zamanlar gündüzleri idarehanenin hasır iskelesinde geçen saatlerin meşakkat mükâfatı kabilinden bir istirahat devresiydi.Hiç olmazsa gecelerine tamamen tasarruf edebilse kendisini bahtiyar addedecekti. yahud tercümeleriile iştigal eder. kalbinde bu eve. karların.. bu y. çamurların içinde tekrar sokağa çıkmak lâzım geleceğini düşündükçe eve gitmekten korkar olmuş idi.. köşesini bırakarak Veznecilere kadar gider. Asıl bu Vezneciler seferinden kış esnasında zahmet çekmişti.^ Haftada üç gece yemekten sonra evden çıkarak. bilhassa Đkbal'i her lıangi bir sebeple kızdırarak eğlenir. Öyle ki ders günleri yemeğini yedikten sonra mangalın başında ısınmak mümkün iken buna muvaffak olamayıp soğukta. Seher'le alay eder. Evde kaldığı akşamlar bir müddet validesiyle konuşur. Dersi olduğu akşamlar Ahmed Cemil sofrada matemi andıran bir sükût ile yemek yedikten sonra küçücük kırmızı bakır majıgalla ısınan bu yuvacıkta annesini. orada saatlerce V7 uğraştıktan sonra maiyetine verdikleri bir uşağın refakatiyim V evine gelir. Odasında seccadelerin üzerinde yuvarlanarak. kardeşini yalnız bırakarak. güzergâhına tesadüf eden küme küme büzülmüş köpeklerden korkarak yolunu değiştirir. bazan duvarların kenarından bir gölge şeklinde süzülerek geçer. şu muhtasar aile ocağına bir hasret hissiyle sokağa çıkardı. Sonra bir aralık yağmur başlar. iki ellerini ceplerine sokarak eteklerini dizlerinin üstünde zabta çalışa çalışa taşların üzerinden sekerek yürür. omuzlarında. bazan bir viranenin boşluğundan geçerken şimdi bir el uzanıverecekmiş. Hasır iskemle üzerinde yazı. uykunuz gelirse beni beklemeyiniz!» der. bütün vücudunu kaplayan ürpermelerle titrer. başında muşamba palotusunu döğerek sırtından . yahud .ile geçen bir günden sonra o küçük fakat şirin sarı mangalın kenarından mehcur olmak.

^W^ $cja^ ' Bir vakit gelir ki her ikisi de yorulur. fakat yaramazlıkları bir terbiye süsü altında saklıdır. o aldanmağı terci'h ederdi.. Bu yarına kadar kuruyacak.. Çocuk bir an evvel hareme gitmek. affmızı rica ederim. sana ne oluyor? ister çalışırım. Ahmed Cemil o sokaklardan. Ne için? Canı sıkılmağa hakkı var mıydı? Çocuk küçük bir yaramazdır. ilk önce önden gitmek âdet iken her defasında bir iki parmak geri kala kala nihayet yanında gitmeğe başladığı Ahmed Cemil'e geveze uşak bütün dertlerini döktü. bir küçük efsane okunacak. derdi.. Ahmed Cemü hafif bir . O. diyor» sözü üzerine derse nihayet verilir.» diyeceğinden emindir.-aitek-y&rulmustar. Ahmed Cemil şakirdinin hiç bir ze-rafete mugayir haline tesadüf etmemiş olmakla beraber ufak bir serzeniş yapsa çocuğun calî bir mahcubiyet edası ile gözlerini indirerek içinden: «Budala! sen de.. Soğuk rüzgârlarla karışık sıkı bir yağmur. ne kadar k:vırsa bir türlü çamurdan muhafaza edemediği zavallı tek pantolonunu ıslatır... Bir aralık! uşak görünür: «Hanımefendi haber göndermiş.süzülüp ayaklarına doğru akar. Kapının önünde zile dokunmadan evvel bir nefes alır. Đkbal bir yandan ütüyü hazırlarken o matbaaya geç kalmak korkusiyle üzülecek.. zaten çocuğun kendisiyle beraber bulunduğu müddetten başka çalışmadığım da bilir.. bu lâubaliliğe sükûttan başka bir şeyle mukabela göstermediğinden uşak evde la-kırdısız geçen hayatın öcünü kendisinden çıkarardı. Keyfimin kâhyası değilsin ya!. o yağmurun altından geçer.^e-..(çocuk küçücük eliyle ağzını saklayarak yalandan esnemeye! başlar... ister çalışmam. yalnız dinler yahut dmlemeksızm susardı. Ahmed Cemil'in her şeyden ziyade bu hoca efendi tâbiri canını sıkar. orada bekler... Avdet ederken başka bir fasıl başlardı. Ah!. f. uşak da Ahmed Cemil'i bir an evvel evine götürüp avdet etmek için sabırsızlandıklarından bunun çocukla uşak arasında bir sania olması da pek ziyade ihmal altında olmakla beraber. Nihayet sokağın başına gelince uşak . Uşak yavaş yavaş Ahmed Cemil'le teklifsizleşmişdi. ta Veznecilere kadar gelir. Tenha karanlık sokaklar. sabahleyin mangalın kenarında tüterek geceden kalan nemi alınacak. Mukaddemesiyle küçük bey girer. meselâ hesabdan taksim anlatılacak. Onun için daima affeder. Derse başlanır.^rt|k buradan gidersiniz». kucuk_bey. Elinde muşamba feneri sallayarak. Ahmed Cemil bunlara bedel o küçücük sıcak odada minderin üzerine boylu boyuna uzanarak Musset'nin «Geceler» ini. Ahmet Cemil'in yorgun gözleri süzülürdü. ele geçen bir cerideden imlâ yazdırılacak.. tâ ki küçük bey kitaplarını alıp haremden çıksın... Ahmed Cemil.. Lamartine'in «tefekkürat» mı okumak için nasıl bir iştiyak duyardı. selâmlık odasına girer. Hugo'nun temaşalarını. sonra kapı açılınca henüz yemeğini bitirmemiş yağlı elini silmemiş uşağın tuttuğu mumun ziyasiyle dar bir merdiveni çıkar. — Hoca efendi. bu gün hiç çalışamadım. arzın kürreviyeti izah edilecek. memleketinde kendisini bekleyen rişanlısından bile bahsetti.

o benim ninnimdir. tulûunu beklediğin ümit le uyu!. öteden beriden bahsederlerdi.. titreyerek anahtarı sokar. sabahleyin şafağı müteakip müvezzilere dağıtılmıştır.. dedi.selamla ayrılır.söylemek istediği şeyi söyleyecek bir adam bulamayıpta ilk tesadüf edenin üzerine atılanlan sabırsızlara mahsus bir telâş ile . Ali Şekib bu iki dosta yazıhanenin bir tarafında hasbıhal esnasında tesadüf ettikçe nükte sarfetmek için iptilâsına uyarak Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki'nin mah-leslerindeki müşabehetten «Ahmed efendiler yine birleşmişler. ben hem yazarım hem o ninni ile uyurum» derdi. gece ceride basılmış. îdare memurunun kalem çıtırdısiyle müdürün öksürüğü matbaa makinesinin dümdarlarıdır.Ahmed Cemil'in selâmına mukabele etmeye vakit bulamadan: — gördün mü bir kere çapkını? Bu akşam yine evine gitmemiş!. Ahmed Cemil Raci'den bahsolunduğunu derhal anladı.. Ahmed Şevki efendiye ne vakit kaleminden.» derdi. ter-tiphanede mürettiplerin telâşa lüzum görmeyerek kasalara dağıttıkları dökme harflerin seri darbeciklerle rjuttarid ahengi işitilmektedir. Her sabah böyle buluşurlar. sa-hib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin dizine elini vurarak «hay!: çapkın hay!» demiş idi de sonra da bu gaflet hatasından dolayı zaten kırmızı olan çehresi birkaç gömlek daha kurmızı-laşarak üç dört gün kadar sahib-i imtiyazın yüzüne bakamamış idi. Ahmed Cemil telâş etmeyerek sordu: . Ahmed Şevki efendi bu sabah şu cümleyi pek hiddetle beyaz keten yeleğinin altında zorca zaptolunan göbeği yerinden sarsılarak söylemişti. yeşil eski çuhalı yazıhanenin kenarında. ıslak esvaplanm öteye beriye iliştirir JatağnĐ W ta kendisine mukadder tek dinlenecek yeri olan yatağına g «Uyu zavallı çocuk. Ahmed Şevki efendinin başlıca müntehabı olan lügatlerden biri de «çapkın» kelimesidir. yalnız postaya tevdi edilecek olanlar kuşaklanmakta. dertleşirler.. karanlık çamurlu sokaklarda. Ahmed Cemil idare memurunu en samimî temennasiyle selâmladı. Sabahları intişar eden cerideler idarehaneleri en ziyade sabahleyin asudedir.» fjs^yafetini takip eden günün sabahı Ahmed Cemil matbaaya mûtadından biraz geç. münevver mai bir semanın bârân-ı elması altında. çamuriu lastıklerıyle muşamba paltosunu hemen taşlığa atar odasma çıkar. gecenin bakıyye-i huma-riyle biraz sersemce olarak geldiği zaman Ahmed Şevki efendiden başka kimseyi bulamamış idi. Ahmed Şevki efendi musahabe refikini görünce . Bu kelimeyi hiç sevmedikle-riyle pek ziyade sevdiklerine hasreder. Muharrirler henüz gelmemiş. Ahmed Şevki efendi henüz hücresine girip kâğıdının üstünde daima çıtırdayan kalemini eline almamıştır. küçük nazlı çocuğun daima esneyen çehresi karşısında geçen o meşakkat ve mihnet saatlerinden sonra şu sıcak temiz yatağın içinde. hattâ bir kere sevgi hissine lüzumundan ziyade kapılarak kendisini kaybetmiş. tütün kokusu henüz matbaanın mürekkep ve ıslak kâğıt kokusiyle meşbu havasını doldurmamış. o bitmez tükenmez nâlişiyle kâğıdın üzerinde — ağır ağır yürüyen bir öküz arabası gibi — o daima çı-tırdıyan kaleminden bahsolunsa: «Yok! ona ilişmeyiniz.

. «Senin her şeyin işte bu adamdır» demişler. Kimbilir.» demek ister. Ahmed Şevki efendinin sâde bir talâkatle söylediği bu sözler gözlerinin önünde bir facia âlemi açmış. meram anlatamıyor. dayağa müstahak addedilecek. Ahmed Şevki efendi diyordu ki: — Evet. Bedbahtlığı her halinden belli.. Karısını evde kimsesiz. Bir şey söyleyecek de . Bu dereceye kadar düşmüş olmak için kimbilir ne mecburiyetler görmüştür.. Ahmed Şevki efendi devam etti: kendisini tecrübe etmeden aile babalığı ne demek olduğunu anlamadan.. bütün gözü yaşlı zevceler için şurada uzun uzun.» tesellisiyle gitsin cebindeki parayı bir murdar aşüfteye versin.. Belki onbeş onaltt yaşında... ihtimal ekmeksiz bırakıp ta kimbilir hangi kahbenin yanında vakit geçirmekte mâna var mı?. O kadın ağlarsa. Sonra ana baba ortadan kalkmış. Görsen.. Türlü faraziyyat silsilesi ki her biri ciğerlerinde bir başka yara açıyor. matbaa halkının kaba kaba manalı gülüşleri arasında ağlayan o kadıncağızı gördükçe içim içime sığmıyor Alimallah!. Bir aralık Ahmed Cemil'in gözüne bir şey ilişti. matbaanın aşağı katında ağlayıp duruyor. Tutmuşlar bilmediği bir adama veri vermişler. Raci'nin çocuğu değil mi?. Utanmasa aşağıda ağlayan Raci'nin karısına değil.. nihayet bir akşam evde küçücük bir çocukla yalnız kalmış. Buna. çocuğundan öyle anlaşılıyor. Nerede kalıyor?. bir de. hattâ. sonra: «Evde bakkaldan veresiye peynir ekmek alırlar. ne de güzel kadıncağız! Taze. Bir de ona sormalı. merdivenin başında duran galiba cesaret edemiyor. Đşte Raci'nin karısı! Dünyada kendisinden kaçan şu heriften başka bir şey düşünmediği bu sabah şafak atar atmaz gelip şurada ağlamasiyle sabit değil mi?. cemiyet hayatı içinde göz yaşlarından mürekkep bir ıztırap sahifesi teşkil eden acı bir bahsi bütün. mahzun edalı bir biçare. Bu genç kadın ne yapar? Kocası nerede kalmış?. Nereye gidiyor?. Amma kocasını aramak için sabahleyin başını örttüğü bir matbaaya geliveren kadının muamelesini de süslü bir muamele addetmiye-cekmişiz. Ahmed Şevki efendiye göstererek dedi ki: — Baksanıza.. ağlasa kıyametler kopuyor. kocası içmeğe başlamış. saf bir büka-i merhametle ağlayacaktı. kadının kocasına âşık olmasını ilâve ediniz. efendi içsin içsin. Bir gün o çapkını tuttuğum gibi idaresinin penceresinden aşağıya atacağım... Ahmed Cemil derin bir teessürle dinliyordu. Evet.... yahut o mukaddes vazifenin ehemmiyetini her türlü takayyütten vareste addedecek kadar kendilerinde duygusuzluk gördükleri halde evlenenlerden bahsetti. Bu gaybubet tekerrür eder olmuş.. Đkide bir de «Babanı nerede?» diye glen bu çocukla. dünyada bu adamdan başka kimsesi kalmamış.. yapyalnız. Bir ay ya mes'ut olmuş ya olmamış..... hangi baba ile hangi ananın nazlı bir kızıdır? Pek küçük iken evlenmiş olacak. bağırırsa yaygaracı denecek. Đnsan ilk önce karısını döven erkeklerden bahsolunduğunu işitince: «Kimbilir? Karı nasıl dayağa müstahaktır. böyle bir herif bilirim ki karısı ağladıkça onu döverdi.— Nereden anladınız? — Nereden anlayacağım? Zavallı kadın yine öksüzler gibi boynu bükük çocuğiyle gelmiş. Sonra eve gelince karısının ağlamasına tahammül etmesin.. şu genç kadın kimin. Amma neye yarar? îş bu biçarelerin derdine deva bulmakta.müz'ic ve elîm tafsilâtiyle meydana dökmüştü...

bir iki sene evvelden alındığı paçaları dizlerine yaklaşan soluk pantolonundan. mihnetle ağlamaya başladığı için hazin bir hayret mânasiyle örtülmüş zannedilecek kadar baygın gözlü. Ahmet Şevki efendi kendisine biraz vekar vererek. Bu gün o çocuğun elinden tutaran gelen . Đkide birde boynu bükük bir çocuğun gelip babasını sorduğunu da görüyorsunuz. bir nazar teatisiyle kadıncağızı dinlemeğe karar verdiler.Ahmed Şevki efendi: — Gel bakayım.. değil mi efendim? Zevcimi siz de benim kadar tanırsınız. Zaten benim ne demek istediğimi siz pek iyi bilirsiniz. bileklerini örtmeyen yenlerinden anlaşılan soluk elbisesi içinde.. annem size bir şey söyleyecek.. — Nedim!.....«. Ahmed Şevki efendinin şu suali üzerine genç kadın bütün matemli hayatının karanlık meşakkatlerinden genç sırnaşma çekilmiş bir ye'is perdesi gibi çehresini örten siyah peçenin altında henüz kurumamış kirpiklerini kaldırmağa henüz gençlik gülüşüne bedel ıstırap giryesi silâhı altında melûl ve kesif K> J.. dünyada vaktinden evvel dertle. gel!. Bir şey mi söyleyeceksin? dedi. — Bak bir kere! Đlk kabalık hevesiyle çocuğa şair ismi vermiş de sonra. ve merasime mahsus sesini takınarak: —• Ne istiyorsunuz. nihayet müraacata karar verdim de şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum. Ahmed Şevki efendi çocuğun elinden tutarak dedi ki: — Senin ismin ne bakayım?.. Ahmed Şevki efendi mütalâasını çocuğun yanında ikmal etmek istemedi. Ahmed Şevki efendi refikina bakti. Kadıncağız merdivenin kenarına dayanmış müsaade bekliyordu... dedi. Ahmed Cemil'i de bir işaretle davet ederek sofaya çıktı. dedi. hemşire hanım?. pejmürde yapraklar arasında yeni açmış bir gül kadar cana yakın bir çocuk — tereddüd ederek yaklaştı: — Đzin verirseniz. dedi. oğlum.. -L . Çocuk — Kırkılmamış lepiska saçlı. XI 65 duran gözleriyle şu müşfik çehrelere naze-i istimdad tevcihine bile cesaret edemeyerek titrek bir seda ile: — Demmindenberi size müracaat edip etmiyeceğimi düşünüyordum.

sarhoşluğundan başka bir şeyle gaybubetini unutturmadığını birer birer döktü.. bu güne kadar sabrettiğini.. Babamdan.. O beni aramağa lüzum görmezse benim onu arswnaga mecburiyetim kalır mı?. sanki onun masum simasına elemlerinin mersiyesini yazdığı bu çocuktan artık gözlerini ayıramayarak bütün hissiyatını döktü. Mai ve Siyah — F. Henüz çocuk denecek bir yaşta iken bu adamın zevcesi olduğunu.. fakat artık. mahvetti. Söyleyeceğine. kocalarımızın bizden kaçtıklarını görürüz de ekseriyet üzere kimin için bizi terk ettiklerini de bilmeyiz.annesini görünce bu zavallı kadının ne demek istediği de anlaşılmıştır. Bir nazar ki çocuğu sanki ağlayan bir buse ile ihata etti... ben bu gün kocam için değil çocuğum için geliyorum. «Hanım. — Evet. karşısında yüzüne ba-kamaksızın teessürle ve sükûtla dinleyen bu iki şefkat çehresine. Đşte efendim. 5 Genç kadın burada çocuğuna uzun bir nazarla baktı. zaten gelin ederlerken de pek az şey vermişlerdi. Dünyada bedbaht bir kadın olmağa katlanmak mecburiyetinden başka bedbaht bir çocuk yetiştirmiş olmaktan mütevllit bir ye'sin bütün şerhi bu nazarda mündemiç idi. artık tahammüle imkân kalmadı. Karısından elbette bir sebeple kaçıyor. Biz. Babasını bırakınız!» demek istedim. yambaşında bu facianın henüz eşhasını idrak edebilecek bir yaşa gelmemiş. tesellisini ağlamakta aradığını söyledi. Bir. her derdini yüzüne baka baka düşündüğü.... fakat bütün elem ve ıstırabına gafil ibir şerik olmuş çocuğun mahzun edasına bakmağa cesaret edemeyerek perişan bir lisanla şimdiye kadar kimseye faş olu-namayıp da teraküm ede ede artık havsalasının isti'abına muktedir olamadığı acılıklarını hatırına geldiği gibi salıverdi. şu babasının bir güler yüzünü görmeğe muvaffak olamayan çocuğu elinden tutup o kadın her kim ise ona götürmek. o.. Pederimle validem ortadan kalkınca yalana da lüzum kalmadı. Buna acıyınız.. — Fakat ben kocamı aramak için de gelmiyorum. Onlar da birer birer gitt\ Tabiî ses çıkaramıyordum.. Geceleri evine gelmeyen erkeğin elbette gideceği bir yeri olmalı. iki altın bileziğim vardı. Kaç kere niyet ettim. bu çocuk babasına muhtaç bir çocuk. orada şu mürekkep lekeleriyle simsiyah kesilen matbaa merdiveninin kenarına dayanarak. senelerden beri katra katra ciğerlerine damlayıp her isabet noktasında bir ateş tutuşturan zehirin bütün acılıkları feveran etti... elbette. ne demek istediğine dikkat etmeyerek . Kocam daha onların hayatında iken on liralık bir küpemi aldı. çocukluğa mahsus tam bir itimat ile olanca hissini ve fikrini ona hasrettiğini. Sanki şefkatten. eve geldikçe titizliğinden.. annemden bana bir şey kalmamıştı. rikkatten mürekkep bir derağuşun mıknatısı cezbesi içine aldı. Bakınız.... eğer kazandığı para bir oğluyle bir barısından ibaret olan evini geçindirmeğe kifayet etmeseydi hattâ müteessir de olmazdım. küpenin satıldığı meydana çıktı. yüzüğüm. Fakat bilir miyim. bu gün arsız bir kadın gibi beni size müracaata mecbur eden de bu. zavallı kadınlar. yalnız son vak'ayı anlatayım. o kadın kimdir?. O vakit bu genç kadın...fakat bu paranın kazandıklanyla beraber başka . bakınız. Ah bu nazar!. eğer o eve gelmeyecek olursa bu çocuk genç anasının daima ağlayan gözlerinin önünde yavaş yavaş ölecek. Kadın artık ilk itiraza şu üç dört sözle galebe çaldıktan sonra.. güya beni Emniyet Sandığına terhin olunmuş diye aldatmak istiyordu. sonra yavaş yavaş kocasının kendisinden uzaklaştığına vukuf hâsıl ettikçe kalbinin nasıl yırtıldığını. muhabbet devresinin ilk smeresi daha «Baba» demeğe başlamadan babasının onunla beraber annesini de unutup haftada dört beş gece evin semtine uğramamağa başladığını.

Nihayet genç kadın başını kaldırdı: — Kâğıtlar henüz bende... Nihayet her şey bitti.. bir müddet öyle hıçkıra hıçkıra ağladı. Ahmed Şevki efendi.. ona haftada beş on kuruş verebilmek î#n. fakat onu ileride uşaklığa mecbur olmaktan kurtarmak lâzım değil mi?. yüzüğümün filân gitmiş olmasına ehemmiyet vermediğim halde çocuğun dünyada yalnız şu kâğıtlardan ibaret olan servetini. bundan sonra göz yaşlarını zaptedemedi.. ne olur ne MA1 V iÜ olmaz diye dişinden tırnağından artırarak üç tane Demiryolu hisse senedi almış... zihninde bir müşkülün halliyle meşgul imiş gibi iki parmağının arasında çenesini sıkıp duruyordu. sonra bir aralık önüne dikilerek: «Nedim'in kâğıtları nerede?» dedi.. ölürken bunları Nedim'e bırakmıştı. ve. Çapkının . Meselâ buraya gelebilir. bir evde yemek pişirmek.. çocuğu böyle bırakmağa babası razı olabilir...zekâsı gözlerinden belli.. fakat ' "ben nasıl razı olurum? Okumak lâzım.er-keklerin bazı gaflet zamanlan olur ki bir müddet vazifelerini terk etmelerine sebebiyet verir. kadınlık hicabı ikmale mani oldu. işte size bunun için ge-iiyorum... Kocamın kâğıtlar dediği bu idi.. ben ölürsem elinde kalacak olan şu tek kuvveti artık bu adamın eline vermek bir hıyanet. Zavallı babam. yahud gsise bile bundan sonra hayat büsbütün cehennem olaca1^.. ben hizmetçilik etmeğe mecbur olayım. zevcinize gelince: O mühim bir mesele..Ahmed Şevki efendi mümkün değil bu kelimeden vaz geçemezdi . Fakat* "çocuk ne yapsın. af olunamayacak bir kabahat olduğunu anladım. Evin içinde sanki bir şey arıyormuş gibi bir hayli dolaştı. sanki donmuş kalmıştı. Dikj.. satılacak aı™ük bir 'şey kalmadı..birisine sarf olunduğunu hissediyorum... Küpemin. Ahmet Şevki efendi ile Ahmet Cemil bu facianın karşısında bir hürmet ve merhametle sükût ediyorlardı. Ben nasıl olsa geçinirim. o vakit üzerime hücum etti. meza-nstanda on beş yaşında verem bir kızın kabrine tasadüf etse dünyaya küsmek hassasiyetinde yatırılmış olan bu rakik şair -— şu feryad eden şiirin hüznüne karşı mephut olmuş.. Kadın atıdı: . fakj^t o vakittenberi eve gelmiyor ve gelmiyecek. Genç kadın ikmal edemedi. ne olur hizmetçilik de ederim. çocuğum için bunlum hepsine katlanırım.§ dikmek.. sokakta kolu kırık bir çocuğa. fakat.. efendim. «ya öyle ise ben sana gösteririm. elimden her şey gelir.» dedi. Birkaç günden beri galiba parasızlıktan olmalı — her vakitten ziyade hiddeti vardı. Matbaa da bir mektep değil midir? Burada muharrir efendilerin herbi-rinden iki söz öğrense âlim olur gider. sonra biraz tereddütle. «O kâğıtları veremem» dedim. biraz hicap ile ve söyleyeceği şeyin refikince de tasvibe mahzar olup olmıyacağını anlamak iştiyomuşcasına Ahmet Cemilin yüzüne bakarak dedi ki: __ Eğer merakınız yalnız çocuktan ibaretse onun elbette bir kolayını buluruz... Ahmet Cemil —¦ bir ceridede sefaletten intihara mecbur olmuş bîr aile pederine... çocuk?.

o.. *** Ahmed Cemil yazıhaneye teveccüh etmek üzre iken merdivenden birisi çıkmakta idi. Başını çevirdi... Katiy-yen hatırına gelmiyor. başımın ucunda «unutmasın» deyip duruyor. Hüseyin Nazmi-nin uşağını gördü.hangi mektebe gönderebilirim ? Mahalle mekteplerinden birine göndermekle maksad hâsıl olsa! Kocam. — Şimdi!.gece derslerin varsa talik e-derek . Son defa olarak ne vakit görmüştü? Bir ay kadar oluyor. hay şeytan hay! Bunu unutmakta mâna var mı? Ne idi yarabbi.. Bu yaşta bir çocuğun .. O Hüseyin Nazmi ile bahçede geziyordu. Kadın Nedimin elinden çekti: «Tekrar teşekkür ederim. Bir küçük dikiş makinası bir kadınla bir küçük çocuğun yaşamasına kâfi değil midir? Matbaanın şu tenha saatinde merdiven başında cereyan eden bu muhavere artık bitmeğe yaklaşmıştı...... efendim.. çocuğumun zamanı boş geçirmediğine emniyet hâsıl ettikten sonra her şey yapabilirim.. Ahmed Cemil bir ay evvelki günün bütün teferruatını zihninden tekrar geçirmek istedi.» Kurşun kalemiyle bir buruşuk kâğıda atılıvermiş olan şu perişan sözlere bir de küçük zeyl vardı: «Lâmia'ya bir şey vaadetmişsin. Ufak bir nezle.. yahut daha doğrusu büyük bir tenbellik beni evden çıkarmıyor. Lâmia'ya ne vaadetmiş?. Hüseyin Nazmi kendisine bir tezkere göndermişti. Çocuğum hakkındaki merhametinize teşekkür ederim.— Rica ederim. değil mi» dedi. ben. dedi. Ben çıkmazsam «Gencine i Edeb» de çımayacak. Dalgın dalgın yürürken arkalarından bir şey çarpmış idi. ne lüzumu var?. Bu Lâmia idir çember çevirirken üzerlerine gelmiş idi.bizim idareye uğrarsın. Baş mürettip bu düşünceye fasıla verdi: — Beyefendi. işte Ahmed Cemil o vakit bir şey vaadetmiş idi amma ne idi.. dedi. onun için bugün matbaada işi bitirdikten sonra . muhteriz kahkaha-cıkla istihzanın rengini takviye etmiş idi.. Ahmed Şevki: — Đşte!. ne isterse yapsın. Hüseyin Nazmi o vakit kızmış «senin yaşında çocuklar çember çevirirler mi?» demiş idi de Lâmia istihzalı lâtif bir göz kırpmasiyle «pencerede oturup da şiir mi söylerler?» demiş. ne idi. elbette bir kere babasına da söylersiniz.hususiyle anası babası hayatta iken . bir de. tefrikaya iki sütun lâzım. Sanki bu kelime ağzından biraz ^wel söylediği sözlerin hülâsası gibi düşmüştü.» Uşağa: — Peki! dedi. bu akşam bana gelirsin: Şu işi başka birisine de havale debilirdhn. Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki efendi uzun bir merhamet nazariyle şu f acia— zihayatı takip ederken gözleri daima yaşlı olan bu talihsiz genç kadın. fakat yalnızlıktan patlıyorum gel de biraz gevezelik edelim. ne kadar müsvedde filân bulursan toplar. . Diyordu ki: «Bir haftadan beri inmiyorum. Bir şeye dair konuşuyorlardı.. o bahsi kapaynız.?. annesinin gözlerinde neşve veren bir gülüş görmemekle çocukluk sevinci masum çehresinde donnuış olan biçare çocuğu yavaş yavş çeke çeke matbaanın merdivenlerinden indi.

.. Rari'den haber alırız. fikrinde yalnız bir sual bütün örtülü hâtıraları tırmalaya tırmalaya tekerrür ediyordu: «Ne idi acaba?» Pencereden sokağa bakmakla meşgul olan Ahmed Şevki efendi birden döndü: — Đşte Said'le Saib geliyor.. Ahmed Şevki ile Ahmed Cemil bakıştılar.. Đçti sızdı.... isterseniz yarın akşam.. Ne diyuğ?. Ahmed Şevki efendi Ahmed Cemil'in kulağına eğildi: — Bu akşam Palais de Cristal'e gidelim. fakat bu tercüme mihaniki bir iş kabilinden fikrini işgal etmeksizin yürüyordu. orada murdar. Saib'in hikâye bakiyesi gürültüye karıştı. Đri bir Alman.. dün akşam karının gözlerine bakıp bakıp da bir beyit söylüyordu: Şule i handerizi zühre midir Saib aşağısını tahattur edemiyordu. *** Lâmia'ya vaadettiği şeyi tahattur edemeyecek olursa. Ya Raci'nin hâli! Karının yüzüne baygın baygın bakıp gazel söyleyişini görseniz. akşamı beraber geçirmişler olmalı. karı Reciye ne nazlar.. Sonra baktık ki oradan kaldırmak mümkün değil. ben Erenköyü'ndeyim. dedi. Ahmed Cemil refikinin fikrini anladı: — Bu akşam kabil değil.. Ali Şekib baş-mürettibi çağırarak merdiveni çıkıyordu. Dur bakayım. Sıvışıncaya kadar. Saib'le Said — Saib havadis vermek için. istedikleri iki sütunu tercümeye başladı.. yarım yamalak türkçesiyle Raci'nin gazelleri için: «Ne diyuğ?..... Saib'den o kadar nefret ederdi ki ne vakit ona lâkırdı söylemek lâzım gelse ağzıyle söz söylemeği tenezzül addederek burnunu konuşma vasıtası ittihaz ederdi: —¦ Ooo! Biz onu Palais de Kristal'de bıraktık'. bizi de salıvermek istemiyor. Öyle bir asılıyor ki!.» dedikçe biz Said'le kırıştık.. — Görülecek şey.Yazıhanenin kenarına oturdu. Said ikmal etti: O siyehnûr çe§m-i efşan Ahmed Cemil gülerek: ¦— Aferin Raci! Epeyce taze renk göstermeğe başlamış! dedi. kart bir karıya tutulmuş. Said de Saib'i taklit etmiş olmak için — merdivenleri yıkarcasma atlaya atlaya çıktılar. Saib Ahmed Şevki efendiye sordu: — Raci gelmedi mi? Ahmed Şevki efendi burnundan cevap verdi.. Hep zihninin içinde bu vardı: Acaba ne idi?. ne cilveler yapıyor.. — Hele karıyı görseniz..

Zili çekti..7 : Ahmed Cemil.p ıın^auuuaiı uır sene uaaue un uuu'i aıa. Hüseyin Nazmi kütüphanesinin penceresinde idi: — Bu vakitte mi gelinir? Sabahtan beri seni bekliyorum. Ahmed Cemil'in. Hüseyin Nazmi hemen her gün sabahley'n «Mirat-ı Şuûn» idaresine uğrar. Lâmia'nın elinden çember kaçtı. Ahmed Cemil'in önünden bakmayarak geçti. Hüseyin Nazmi ile uzun çocukluk arkadaşlığı neticesiyle aralarına ne kadar fasıla gelse yine zeval bulmaz bir yakınlığı vardı ki buna hiçbir sebeple sekte geleıvxcitı. çemberiyle değneğini aldı. hiç olmazsa ayda bir gecesini Erenköyü'nde geçirirdi. — Haniya benim şey?. ¦— Tamam. küçücük çehre-i ne-şatmı bir dargınlık bulutu . Đki arkadaş küçüklükten beri hissiyat ve efkâr teşrikine o kadar alışmışları ki yekdiğerinden birkaç gün iftirak etseler mânevi tamamiyetlerine nakısa gelmiş zannederlerdi..ı. — Ne? Lâmia derhal darıldı.Şimdi o' şey alınmadı diye kapı açılmayacak mı ? Lâmia kapının düğmesini çekti.nıaktan. Kendi kendisine: «Đş fena!» dedi. kıpkırmızı oldu. değnek bir yana fırladı. kapıya koştu. buluşmak ihtiyacına uymaktan hâli kalmamışlardı. dargın bir sesle: — Hem vaadediniz de hem sonra ne diye sorunuz?. Ahmed Cemil refikini iki gün görmese Umûr-u Şehbenderi kalemine yahut «Gencine-i Edeb» idarehanesine baş vurur.kapladı. bütün müsvedatı toplamış.. Ahmed Cemil bu hiddetin lâtife ile önü alınabileceğine hüküm vererek: —. bir kelime bile ilâve et-miyerek koştu. Lâmia'ya vaadettiği şeyi tehattürden ümidini keserek vapura binmişti. . Köşkün yanma gelince parmaklığın arasından Lâmia'nm yine çemberi önüne katarak bahçenin dar yollarında koştuğunu gördü.. bir de sen darüsaa! Bari geri döneyim. işini istical ile bitirdikten sonra «Gencine-i Edeb» idarehanesine uğramış.

Đmza okunmuyor. Ahmed Cemil «Fıçıya binsin de Sakinamesini orada okusun» diye mırıldandı. Birden Ahmed Cemil: — «A. Tarsuslu Zaraifizade Abdullah imzasıyle bir gazel: Nâr-ı aşkın içre ey malum senin Ahmed Cemil: — Ateşe! dedi.» — Sen böyle hepsini okumağa kalkışırsan işimiz var. müsceddeleri Hüseyin Nazmi'nin önüne döktü. Ahmed Cemil okudukça «Aman ne kariha bolluğu! ne vicdan genişliği!.» demişim... Hüseyin Nazmi ihtisara başladı.. O vakit iki arkadaş birbirine baktılar.. Hüseyin Nazmi zarflan birer birer boşaltmağa başladı: —. Öyle şeyler demişim ki görülmüyor. Çünkü «tâbiş-i lerzen-de... şu halde ben bütün bu sayılan şeyler imişim. gözlerine.. Şu insafsızlığa.. — Vay!. «Ben miyim?» Bu mirî belâhet-semir. çünkü «Pervaz-ı nigâh emelim.» Ahmed Camii yerinden kalktı. Ahmed Cemil için sarf olunmamış tahkir. senin o geçen nüshadaki «Ezhar-ı bekâret» manzumesine bir alay teşniat. Şimdi de başımıza «Bir fırka-i muhayyile» çıktı: «Bin üç yüz dokuz sene-i hicriyesinin şehr-i şabanımn on yedinci gecesi saat altı buçuk raddelerinde Edirne kasabasının cihet-i şimaliyesinde kâin... Hüseyin Nazmi birdenbire «Vay! burada da sama tariz var. Sonra ilâve etti: —-. sepete atılacak müsveddeler teraküm ediyordu. oraya gittiler..» dedi. Bir aralık bir kâğıt için «Koca şair!.— Başka kim darıldı?.. Bir gün âmal-i erbaaya dair bir makale gelse taaccüp etmeyeceğim. çünkü «Kiysu-i müşemmeş......» demişim. gösterilmiyor..... bu yazı bizim Raci'nin. ibzal edilmemiş tezyif kalmamıştı. bu şair-i zülüfdar garâibdisar. ikisi beraber okudular. Saçlarına. *"" Tâ bahçenin bir köşesinde sarmaşıklarla loş küçük bir •kameriye vardı. o münasebetle şaire hediye edilecek bir hakaret bulmuştu. Risaleler mektep kitaplariyle mektep çocuklarından kurtulamayacaklar.» demişim.. eserleri gözden geçirmek istediler. Az kaldı kapıyı açmıyordu..» diyor... hususiyle daima beraberinde yaşadığı bir .. — Lâmia'nm hiddetini görme.IKır içeri girme de bahçede oturalım. Mektup sahibi manzumeyi kelime kelime mûtarıza içine alarak herbirisine söyleyecek bir söz. Ahmed Cemil fesini bir iskemleye attı. yürüyüşüne bile tariz olunmuştu.. Saki-namesi dere olunmamış diye küplere binmiş!» dedi.. bu herzevekil pozuna-misil... dedi. Al sana arzın küreviyetine dair bir makale.. Bunlar ben miyim? Ne için?. oturgeımış mektupları. Hüseyin Nazmi dudakları arasından: *¦' — Şımarık! dedi. «Bakayım!» dedi.. bilâhare tetkik olunmak üzere bir iki müsveddede ayırdı.

.... haz etmiyormuş. fakat meselenin esasını yanlış telâkki ediyorsun. Hüseyin Nazmi arkadaşının teessürle söylediği sözleri dinlerken gülüyordu: — Ne kadar hassassın! dedi.. bunu mutlaka söylemeği bir vazife addediyorsa tahrike neden lüzum görüyor?.. Bence halk nerede gürültü oraya teveccüh eder. Hiç mahalle çocuklarının oynadıkları bir viranlıktan süslü bir bebek gibi küçük bir kız geçerken tesadüf ettin mi? Bütün o arsız çocuklar o küçük kızın zerafetine karşı duydukları bir kıskançlıkla birden nasıl tutuşurlar. hayâsız çocuklardan başka şeyler değildir. o başka bir mesele.. Sabahleyin kapışan kapışana. O istihzalar ayniyle mudhik resimlere benzer ki ¦insanı bir müddet güldürür. bu tabiî nıeyelâna. etrafına toplananların onda dokuzu güler. Cemil!.. tezyiflere uğrayanların haline acımaktan ziyade gülmek hissini ilâve edersen bugün bizim etrafımızda bağıranların ne yolda bir aksi şada hâsıl ettiğini anlarsın. Đşte senin yazıların mutbuat sahasından geçerken bu yolda haset yaygaralarına tesadüf ediyor. Hakkın kimde olduğunu aramakla iştigal edenler çok mudur zannedersin? Matbuatta taarruz erbabının eline geçenler tıpkı sokakta çamura düşmüş bir adama benzer.. bağırırlar. fakat halkı güldürmeğe çalışanlar işte o bir alay soytarı olmaktan başka bir ehemmiyet alamazlar. Ahmed Cemil: — Acaba? dedi.... Bugün takdir ettiğimiz bitr adamın o yolda tuhaf bir resmini görsek hangimiz gülmeyiz? Fakat o resme gülmüş . Çünkü herkes gülmek ister.. hergün sütunlarından bir çoğunu ötekinin berikinin yazdıklarına.. söven. tezyiflerle dolduran «Mâkes-i Zaman» ne kadar satılıyor. nasıl arkasına düşerler.adamın bu suretle aleyhine kalem yürütmek için bir insanın muaşeret zarafetinden bu derece mahrumiyetine taaccüp ettiler. içlerinde taş atan... sonra Hüseyin Nazmi'nin karşısına oturarak bu kelimenin ihtiva ettiği şüpheyi tefsir etti: wyic LWSliye UZ. yahut bizim iyi şiir söylemediğimize halkı ikna etmekle kendisinin şair meziyeti iki kat mı oluyor?. hattâ güzel esvaplarının eteklerine sarılan azgınlar olur. fakat istihzaya hedef olanın kıymetini tenkis etmez. — Elbette. insanlarda istihzalara. insanlarda tabiî bir histir.. Bizi anlamıyor. Halk güler ve gülmekten haz eder. Çok safderunsun. bu adamın şu muannit ısrar ile senin ve benim aleyhime bu kadar musallat oluşuna ne sebep var? Kendisine bunun için para mı veriyorlar. Ben şiir söyleyecek olursam onu susmağa mecbur mu etmiş oluyorum? Ondan hakk-ı teşaürü selbedecek bir kuvvet mi var? O da söylesin. Bu.. Ahmed Cemil diyordu ki: — Lâkin ne sebep var. tarizlerle. luıuutt mem ki hakikat senin dediğin gibi olsun. Mütalâanın bir kısmı doğru. o kadar. Ben onun söyledikleri için bir şey diyor muyum ? Ben ona tahkire benzer bir şey yapıyor muyum? Beni bir lügat kitabından ne kadar şetme. O küçük bebek gibi ağlayarak eve mi kaçacaksın? Emin ol ki pencerelerden seyredenler için o çocuklar arsız. îşte asıl farkınız da o değil mi? O tahkirleri icradan seni meneden bir şey var ki onda yok. Bak. tahkire delâlet eder kelime varsa toplayıp da Raci'nin yüzüne fırlatmaktan meneden bir şey var mı?.

. Ne vakit buluşsalar Hüseyin Nazmi'ye bundan bahsederdi. onun sevda dudaklarının temasından tutuşmuş bir bahar sabahı.. güya semanın bakir sinesine güneşin busesinden. Fakat sonra yavaş yavaş âfak yanmağa. Ahmed Cemil'in gözleri o küçük pencerecikten ayrıldı. düşündüğünü kalemine tersim cttiwmpTnpirj-o^ nıı'jt<v"^iit h. Zihnen tertip ettiği esas pek sade idi: Bir taze ruh ki. bazan aczini lisana atfetmek ister. hafif bir hava bu uzun sıcak günden sonra sahralardan kalkan akşam buğuları üzerinden hafif darbeciklerle kanatlarını silkerek geçı"yor. bu eserle Ahmed Cemil beşer hayatını yazmak istiyordu: başından sonuna kadar bir şiir ki bir tebessümle başlasın. arkadaşına okumuştu. sonra dedi ki: — Ah! bu anlaşılamamak.. o vakte kadar görülmüş olan şeylerin hiçbirine benzemesin. Ya benim o mahut eseri bitirsem de çıkarsam ne olacak?. etrafa bir ateşli havasının baygınlıkları yayılmağa başlıyor..olmaktan dolayı o adam hakkında fikrimize hiçbir tebeddül gelmez. o saf ve taze ruha hayatın ilk mihnetleri yavaş yavaş sokuluyor.. Ah!. dedi.. Ahmed Cemil dudaklarını büktü.. güneşin son demlerinden çıkan bir nefes gibi serin. sabahtan beri güneşin bu sahranın üzerinden çektiği çiçek kokularını şimdi tekrar arza serpiyordu.. arkadaşına baktı... bir katra girye ile netice bulsun.. Hüseyin Nazmi'nin herşeyi soğuk kanlı tetkik etmekten ibaret olan felsefesine iştirak edemiyordu.^ Bir aralık Hüseyin Nazmi: — Karanlık oluyor. Kendi kandisine küser.. Bu eserin âdeta hastası olmuştu. Đşte eser bu idi.r yeis ilp her yazdığı par-çadan sonra^o narcava veremediği ruhim Tna. bir şey ki. beyninin içinde bir çocuk kabilinden yaşatıp bü-lyüttüğü. zihninin içinde müşevveş hayaller gibi uçuşan müphem renkleri zaptedebilecek bir alete malik olmamaktan . Daha sonra ümit güfleşi o kırılmış kalbin emel enkazına hazin bir veda nazarı ile süzülüp gidiyor: O vakit neticenin kara bulutları. Fakat istediğini yapamamaktan. Hüseyin Nazmi mai kurşun kalemiyle risalenin matbaa müsveddelerini tashih ederken onun gözleri kameriyenin sarmaşıkları arasından yer yer açılmış aralıklardan birer zümrüt pencere buldu/biraz iskemlesine yaslanarak gurubun bir esmer -ve şeffaf tül gibi semanın ipek sathına gerilen gölgelerine daldı. Bir çok parçalarını yazmış. bah. senelerden beri yazmak istediği.. bir suret veremiyordu. ne dediğini anlamamış gibi dalgın bir na-jzarla baktı.s burada bitmiş gibi göründü.tepnini tutardı.yapacaklar? Ahmed Cemil'in o mahut eser dediği. Bugün üç dört tane ufak tefek manzumecikler için feryat edenler o vakit o koca bir cilt dolusu yeniliği görünce ne . cevap vermek istemedi. iktidarını hissinin dûnunda bulduğu için kızar. takdir edilmemek endişesi olmasa... Bu eserle öyle bir şey yapmak isterdi ki. hayata bir ümit incilâsiyle açılıyor. Hayat mübarezesi. her dakika işleyip süslediği eser idi ki bunda çocukluktan beri okuduklarından aşılanmış şiir zevkini tatbik etmek isterdi. O şeye zihninde mümkün değil bir şekil. son ziya bakiyeleri bir tarafta küçük bir bulut parçasının kenarına oyalar talik ediyor. artık gözlerim bulandı..

Ah! Bir ke-o esere bir vücut verebilse!. şiddetin en yüksek tabakasına kadar çıksın.. Şimdi benim eserime vermek istediğim musikiyi düşün.. ine ine son nefes bir musiki inlemesiyle bitsin.. mefailün. onu yazarsa — bir gün Taksim bahçesinde arkadaşlarına itiraf ettiği gibi — artık hayatta vazifesini ikmal etmiş kıyas edecekti. bir nazım feveranı. O ahengi husule getirmek için bizim elimizde manasız bir hece vezni yerine haddizatinde bir musikiden ibaret bir vezn-i mutrip varken ne için nazmımızın eczasına dikkat ettiğimiz gibi miş-vannda da ahenk ve veznin şiirin ruhu ile hemdem olmasına dikkat etmeyelim?... Bu yolda yazılmış bir manzumeyi tasavvur et ki vezinlerin taşkın dalgaları üzerinden atlaya atlaya akıp giderken birden yorgun düşmüşçesine ağır ağır sürüklensin. vezin hakkında bitmez tükenmez nazariyelerini anlatırdı. Beş yüz beyitlik bir manzumeyi muttarit bir vezin üzerine söylemekten tevellüt edecek ruh yorgunluğunu. sanki mızrabın bir hiddet çimdiği kabilinden tek bir «ulun». bir ifade hiddeti. müstef'ilün» ile bir sükûn. yahut hafif bir esası ağır bir veznin sakil seyelânma terk etmek vezninin musikisine karşı nasıl bir duygusuzluk ise muhtelif esaslardan mürekkep uzun bir manzumeyi yalnız bir vezin ile söylemeğe kalkışmak yine musikiye karşı öyle bir 77 II anlamamazlıktır.. feûlün. o ahengin yeknesaklığından husul bulacak ezayı ne için alamamalı? Garbin manzumelerinde evzanm değişmesinden hâsıl olan ahengi görüyoruz. veznin musikisinde hüküm sürmek lâzım gelen ahengin mânası. Sözünün bu noktasına gelince kendisini kaybeder. Fakat o mânayı hissetmek... Eğer bu yenilik herkeste bir iltifat meyli hâsıl etmezse. muhtelif makamat ve usulün insicamından istihsal etmektir. Bütün hayatta ümidi onun üzerine müpteni idi. Heca veznine de bu hizmeti ifa ettirmek mümkün olamzadı. dinlemekten duyduğumuz yorgunluğu hiç olmazsa nazmımızda kaldıralım.. feilâtün. sonra meselâ ara yere girivermiş bir ıstırap şuhkası. fakat bunu ne için anlamamak ?. hissettikten sonra tatbik etmek lâzım.. akışının ifadesine. Sonra tekrar bir feveran ile taşsın.. Bizim veznimizin musikisine. Fakat lisan Türkçelikten çıkınca. failün» vezniyle bir hissiyat tuğyanı. yine yavaş yavaş. yahut vukuf iddia edip de bundan ne için istifade etmemeli?.. Arabînin. Hüner musikiyi yeksaklıktan değil. feûlün» vez-niyle melûl bir edada sürüklene sürklene gidip dururken sonra «mefailün. daha sonra «müstef'ilün.. Türkçemizde de böyle şeyler meselâ Fran-sızcadan daha güzel yapılırken yazık ki yapmıyoruz. Bizde bu cihete dikkat edilmiş mi ? Bir satır vezin ile mersiye söylemek... Yirmi tane yeknesak suzinak şarkıyı okumaktan.rnünbais bir fütur ile âdeta hayatından bezer. Ahmed Cemil devam etti: — Musikide yapamadığımızı bari nazmımızda yapalım. Bugün Hüseyin Nazmi'ye diyordu ki: —• O yeniliklere çıldıracaklar. yükselsin.. . derdi. edasının hissine ne için vâkıf olmamalı. Şimdi bir şiir söyleyiniz ki. veznin kasırgasıyle yükselsin.. Hele vezin için kimbilir ne kadar tezyiflere uğrayacağım... Garblılarm hareke-i musikiye dedikleri uzun hecelerden Türkçe mahrum olduğu için Türkçeye hece vezninden başka bir ahenk olamazdı. Meselâ hazin bir parça «Feûlün.. Farisînin hazain-i servetinden tezyine başlayınca o mahut vezni muhafazaya nasıl imkân görülürdü. bundan hâsıl olacak tesirin ruh üzerinde ne kadar kuvveti olmak lâ-zita gelir. Buna mukabil.

nağmeler serpsin/ sonra o şiirden bütün hayîde teş-. pervaz kelimesinin tayaran meylini. f bihler. Nazmi. \Bilmem herkes hisseder mi? Fakat ben meselâ nâl:ş_kelimesinin mahzun edasını. bizde _en dikkat edilecek şeyler ihmal edilmiş de edebiyatımızda çocukça oyunlar için hayatlar sarfolunmuş.4âte_b_enim eserJ. bahr kelimesinin o bir harekede toplanan üç kuvvetli harfinden hususiyle sonundaki tesadümünden hâsıl olan tasavvut şiddeti ister ki bu kelime bir sert mâna tasvirinde kullanılsın: Meselâ bahr-i huruşan. Hattâ bugün yeni şiirin ruhunu anlayamayanlar da kafiyede bir ta-savut mânası olabileceğini düşünebilecek var mıdır acaba?. O muvaffakiyete bir de kafiyenin tasavvut mânasını ilâve et.v_ _ Ahmed Cemil artık mütemadiyen söylüyordu. zavallı Hû* şeyin Nazmi'ye... izah ediyor. Ah.. sonra mutantan bir kafiye di-^ ğer bîr beytin mâna haşmetine müdebdep bir karar versin. şişiyor. Ahmed Cemil bu gidişle bu akşam bütün edebî mecellesini bir kaç yüzüncü defa olarak arkadaşının önüne tekrar döke-1 çekti. Hele kafiyelerin mûtad tertibine hiç aklım ermiyor. «Jenk. bu uysal muhataba bütün şahsî fikirlerini dinletti. sonra vezinlerin musikisine de o7 tebeddülden gelen ahengin mânasını ver. o kafiyede bir kelimeyi kasideden mahrum etmemek için türlü mâna garibelerine mecbur olarak müşkülâtı hayret verecek bir külfete katlanmışlar da kafiyenin ahenk mânasını düşünmek akıllarına gelmemiş. Sanki bahr kelimesi de o sıfatla beraber taşıyor.. fikri o mâruf zeminlerde bocalamaktan kurtar . çünkü derya Tielimesi de sakin.. bütün o köhne cinasları çıkar.. bütün şiir bir yandan veznin ahengine nefsini teslim ederek dalgalanırken kafiyeler öteye beriye müterennim zamze-meler. «An ve "TS M. MAĐ VE SĐYAH 7S Şimdi büsbütün karanlık olmuştu. sonra netice vermek istedi: — Şimdi düşün! Melûl bir beyit hazin bir kelimenin üzerinde sakin bir vakf ile bitsin.. işte yarının nazmı '/feeııcejçejamelerin mavzu manasından başka bir de — nasıl iâbir edeyim — şada mânası vardır. feryat keli*-* meşinin yırtıcı ahengini pek iyi^duyuyonım7Insanda_ bu duyuş zevki olduktan sonra meselâ: «bâhr-i sükunperver»ı diyemez. o eser yazılıp da intişar ettiği zaman Ahmed Cemil büsbütün başka bir adam olacak! Öyle zannediyorum ki iştihar perisi gelip makhur. fakat bir ittırat içinde zevke tevfikan icra etmek bize ait bir muvaffakiyet.. . onda da bir sükûn var ki sıfatı sıfatın mâ-5 nasmdan ziyade.... ferhenk. Ahmed Cemil. Kafiyenin terüp tarzını sırf zevkle. o zaman: «Ben bugün şu toprak parçasının üzerinde birisiyim!» diyebileceğim. A t VB SĐYAH in» kafiyeli seksen beyti birbirinin arkasına sıralamaktan kulak için lütuf mu îıâsıl olur kelâl mi bilemem? Hele gazellerde matladan sonra gelen müfretlerde madem ki nazmın arasına kafiyedar olmayan kelimeler sokarak samiayı tahrik etmek tecviz ohınuyor. iki arkadaş biribirini birer nıütekâsif gölge şeklinde görünüyorlardı. — Helejçafiye^ Gariptir. o halde kafiyesiz nazım söylensin.Hüseyin Nazmi'nin tebessümü biraz daha genişledi. renk» kafiyesiyle kaside söylemek için efkârı tasavvur edilemeyecek tazyiklere ve ivicaelara uğratarak. yahut bahr-i pür huruş. mağlûp ayaklarımın altına atılacak: kendimi birden yükselmiş göreceğim. ¦ sükût edince Hüseyin Nazmi cevap vermedi. değil mi? Buna mukabil «derya-yı sakin» derim..

.. Ahmed Cemil şu güzel oyuncağu. Fakat bunu nerede bulacak? Muzaffer beye Paris'ten gelmiş... .. Ahmed Cemil. Ahmed Cemil:: — Teşekkür ederim. haydi yanma çıkalım da seni barıştırayım. dedi. ne zaman? dedi.. Tamamen tahattur ediyordu: O vaadettiği şeyi bir gün şakirdi Muzaffer beyde görmüştü.. Hüseyin Nazmi kameriyenin sarmaşıkları içinde daha kesif duran karanlığın arasında gözleri dalgın. bahçeninbütün sahranın. Đkisi de sustular. Ahmed Cemil'in güya bu sualine cevap veriyormuş gibi köşkün yukarıdan. Hüseyin Nazmi dedi ki: —. bu mük'ablarm altışar tarafına altı levhanın kesilmiş parçaları yapıştırılmış. — Neyi buldun? Ahmed Cemil cevap vermedi.. Birden. mük'abları altı suretle tanzim etmeli ki o altı levha hâsıl olsun. neşretmeden evvel bir kere kendin .. istediğin adamları davet et. — Ahmed Cemil birden kalktı: — Buldum. onun için o söyledikçe Hüseyin Nazmi vicdanından hafif bir sesin: «Zavallı çocuk!» dediğini işitiyordu. Yemek yediler.Arkadaşını dinledikçe kalbinde merhamet hissi duyuyordu. semaların üzerinde dalgalanan sislere dalmış düşünüyordu. pancurları açık bir odasından bir gürültü toptu. Lâmia sana gösteriş yapıyor.. köşkten bir ses işitildi: — Ağabey! yemeğinizi göndersinler mi? — Göndersinler!. Her uğradığı dükf kâna böyle üç satırlık tarif ile mi soracak?. endişe ile dolu bir vaziyette arkadaşına bakıyor. °kursun. Hakikatin daima hülyanın dununda kaldığını bilirdi. Bir kutu ki içinde tavla zarları şeklinde fakat oldukça büyük mük'ablar var.. dedi. bir • aralık Hüseyin Nazmi dedi ki: — Eserini bitirirsen sana burada bir ziyafet vereyim. Lâmia'nın birden sesini işitince hiç düşünmediği halde birdenbire aklına gelivermişti.. Ne için? Bu merhametin mahiyetini pek iyi takdir edemiyordu. Sonra kameriyenin ortasından sarkan fenerlerin delikli kaidesinden yemek tepsisinin beyaz örtüsüne dökülen oynak ziyaya dalarak: — Kimbilir.«. artık öteden beriden bahsediyorlardı. belki Ahmed Cemil bu kadar hülyalara esir oldüğil için. zihnen kendi kendisine tasvir ediyordu. Güya piyona çalacak. Müsterih bir nefes aldı.

Nihayet dudakları deminden beri açılmak isteyen tebessümle büsbütün tezehhür etti. haydi. ince kaşları çatılmış.. Beni dışarıda farzet. piyanosunun iki tarafındaki mumlan söndürdü... işte gönlün oluyor. Zaten onlar ne kadar çalabileceğim bilmiyorlar mı?. soluk kırmızı dudaklan bükülmüş. omuzlannın küçücük hareketleriyle. bak bak gülüyorsun.xVJÜ«ĐJ. kapağı çekip kapıyordu. Artık Hüseyin Nazmi'nin kendisini çekip iskemleye doğru götüren koluna hiç mukavemet etmedi. senelerden beri devam eden tekellüften ârî bir itiyada hatime vermek lâzım geleceğine şu dakikada hüküm vermişti. dudaklarına hafif bir tebessüm. gözleri yere dikilmiş.1 var.. Lâm'a hırçın çocuklara mahsus bir hareketle döndü: — Mümkün değil! dedi. başı bir dakika evvelki red ifadesinin şiddetini kaybetti. mini mini sanatkâr iskemlesine geçsin. Đstiğnanın bu derecesi de fazla. Ahmed Cemil: — Đşte gidiyorum. odaya evvelâ Hüseyin Nazmi girdi...» Lâmia evvelâ Hüseyin Nazmi ile Ahmed Cemil'in arasında. Haydi. utanının!» diyordu.. siyah saçlarla dalgalanan küçücük başını uzattı. dadı? — Biz geleceğiz. Ben de senin yanında yapraklan çevireyim..»^a. oturdu. Düşünmeksizin yarın bir genç kız sıfatına girecek. Ağabeyimin yanında her vakit çalmıyor mu? Yabancı olarak bir Ahmed Cenv. — Cümlesinin sonunu tas-hihen tekrar etti — Farzediniz...n istediğini çal..Merdivenlerden yavaş yavaş çıktılar. Bu tarafa hiç bakmayacaksınız. ben oradan gökleri seyrederim olmaz mı?.. O da şöyle bir tarafa çekilir. anladınız mı? Hiç. olan şu çocuğa artık müfred hitabını ayıp bulmuş.. gözlerine bir teslimiyet gelmeğe başladı. Utanmakta ne mâna var?. Öğrendiğin parçalar bunlar değil mi? Kend. başının hafif silkintileriyle reddediyor. uatta gözünü çevirip bakmasın. Sonra yuvarlak iskemlesinden atladı. sonra gülerek Ahmed Cemil'e baktı: — Siz tâ oraya. Lâmia dudaklarının arasından hafif bir istihza ile: .. Haydi bakalım. küçücük parmağiyle şu mütehakkim emri teyid etti. Ahmed Cemil yetişti. işte mumları yakıyoruz. dedi. Pencereyi gösterdi.. şu açık pencerenin yanına oturacaksınız. Omuzları.XA±l 81 «utanırım. Odanın en uzak bir tarafına gitsin. Hüseyin Nazmi'nin bir işareti üzerine dadı çekildi: — Nereye gdiyorsun. O vakit Lâmia'ya yalvardılar: «Bu kadar naz neye iyi?.. Sen o gürültüyü bırak da bize bildiğin parçalardan çal. Đşte şurada pencerenin kenarına otursun. sonra yavaş yavaş kaşlarının gerginliğine gevşeklik. Lâmia dadısıyle beraberdi. öyle somurtmağa çalışma.. mütemadiyen .. dedi.

. Lâ-mia'nın musikisi. tahattur eyliyor ve mihaniki bir hareketle hâtıralarını tuşlara naklediyordu. şimdi tuşlara daha emniyetle dokunuyordu.. çatıları yükselen köşklerin. Yapraklar döndükçe gözlerinden o bulut kalkıyor. harekete gelerek şu siyah gece zemini içinde titreyen bu siyah levhanın. sanki şu küçük titrek parmaklar tuşlara dokundukça bir musiki nefMai ve Siyah — F. O da Lâmia'yı unutmuş idi.. belâgati yalnız işte şu siyah titremeden ibaret. bu siyah levhanın üzerinde. Denebilirdi ki yalnız parmakları düşünüyor. ötesinde berisinde beyaz münevver pullar serpilmiş. fikri bulanıklıktan sıyrılıyor.. O şimdi. küme küme. gözlerini bulandırıyordu. 6 hası kalkarak o siyah işaretleri üflüyor... Hüseyin Nazmi'nin açıverdiği bir notayı görmeyerek. Fakat çaldıkça metanet gelmeğe başladı. Ahmed Cemil şurada mai ve siyah.. parmakları titriyor. diye mırıldanıyordu. ara sıra muhtelif noktalarında uçan beyaz tüller harekete gelmiş. şurada burada karanlıklar içinde biribirine sarılan. şimdi nerede bulunduğundan bile haberi yoktu. yapamamak korkusundan mütevellid bir heyecan kalbini sıkıyor... bir şiir ki lisanı yok. bütün bu titrek gölgelerin şiirini temaşaya mevkuf olmuş duruyordu.. yukarıda ve aşağıda birer levhanın. yahut uzaktan uzağa başlarıyle. gecenin hafif rüzgâriyle başlarını sallayan korkunç heyulalar gibi yer yer zulmetler içinde hareket eden ağaçlara dalmış... Bu temaşadan derin. Lâmia evvelâ piyanosunun başına mütereddid oturdu. Lâmia artık onun mevcut olduğunu yavaş yavaş unutmağa başladı.. Lâmia şimdi ellerini hâtıralarına teslim ederek bırakıver-mişti. Ahmed Cemil?.. Ahmbed Cemil orada pencerenin yanında.— Farzediniz!. ötede beride bacaları. sırma işlenmiş bir örtü gibi eteklerini görülmez ufuklara salıvermiş. öpüşen. zulmetlerin sevda dolu göğsüne döküvermişti. bir garam visaliyle kucaklaştığını gördü. sanki karanlıkları yerinden oynatarak ibir beşik içinde sallayan rüzgâr ile canlanarak. sakit duruyordu. parmalan kuvvet buluyor. Lâmia'nın musiki mecmuası piyanoya her yeni başlayan çocuklara muallimlerin tertip ettikleri hemen daima az çok yekdiğerine benzeyen silsile-i meşaidden ibaret idi. Sema. Sanki orada değildi. Carnavale di Venezia'dan sade bir ariette. duvarların parmaklıkları arasında irili ufaklı. gözlerinin önünde. Bir genç kızın duası.. Aşk serzenişleri La fille de madam Angu'dan kolay bir polka. Ahmed Cemil'in orada bulunmasından gelen bir mahcubiyet hattâ düşünmeğe müsaade etmiyordu. tuşlara korkak bir temas ile dokunuyordu. mübhem bir şiir hissediyordu ki sakit. kollarıyle biribirine selâmlar gönderen ağaçların. fakat ezber çalmıyormuş gibi gözlerini de ayırmak istemeyerek sekizliklere yetişemeyen minimini ellerini f Mislerinin üzerine bıraktı. kâğıdın üzerinden püskürterek uçuruyordu. Karşısındaki notada işaretler gözlerinin önünde iki taraftan titreyen mumların ziyasiyle bir alay acayip gölgeler gibi bulutlanarak geçiyor. bahçelerin. o mübtedi tereddütleriyle piyanonun dişlerinden .

uzun konçlu düğmeli zarif potincikler içinde minimini ayakçıkları birbiri üstüne konmuş. sonra tâ piyanonun kenarına kadar gelerek Lâmia'nm sırtını. Ahmed Cemil bu lâtif hayali kaybetmek istemeyerek gözlerini süzüyor. Lâmia'nın vücudunu saran mütekâsif esiri. Hüseyin Nazmi ayakta bir eli yaprakların yanında. küçük bir rüzgârın isabetiyle kendi kendisene belli. Şimdi bu mücessem şiire bakıyordu. — Bana bakıyorsunuz Cemil bey? Haniya dışarıya (bakacaktınız ? Önündeki mecmuanın son yaprağını çevirmiş olan Hüseyin Nazmi ilâve etti: — Tenbihi bozmaya gelmez. Bu gül renkli ışık içinde şimdi Lâmia onun gözünde sihirli bir inkişaf ile sanki büyüyor. yarı açık bacaklarının ucunda hafif. kulaklarım tırmalıyordu.. hülyasının ianesiyle ikmal ederek görüyor. O olmasa belki şu levhanın ruhunu daha iyi anlayacak. fakat işte şu gözlerinin önünde garip bir sersemlik veren bir sevda nefesiyle teneffüs ediyormuşçasına titreyen nazenin hayali. perdelerden kayarak burada bir penbe gül uyandırıyor. hafif. Ahmed Cemil şimdi Lâmia'nm ihtarını unutmuştu. ciğerleri koparan bir aşk busesiyle öpüyordu. bütün hedeften mahrum kalan gençlik hülyalarının hüsranı kadar uzun. henüz vüs'at bulmamış omuzları dirseklerinin inip çıkmasiyle hemâhenk olarak. yüksek iskemlesinde yere zor yetişen ayakları. yarın bir genç kız olacak..belirsiz hareket eden bir salıncak nazlılığıyle salanıyordu. parçanın hareketine tebaiyetle küçük başı hafif hareketlerle sallanarak..koparılmış nağmeler. omuzlarını. sonra yavaş yavaş tekasüf eyleyerek mahsus b'r şe1"1 kesbeden o onbeş yaşındaki genç kızı görüce rdu. başından arkasına dökülen kıvırcık saçların dalgalarını münevver bir ihtizaz içinde sarıyor. şimdi şu çocuktan. inkişafa müheyya bir gonca ki.. Ah! Bugün kinıbilir nerede sevda hülyaları ile mest olan o genç kız — eğer kendisi için öyle bir genç kız yaratılmış ise — ne zaman yolunun üstüne tesadüf edecek?. ondan sonra beybabasının yanına gidecek. Lâmia. şu küçük çocuk. kirpiklerinin gölgesiyle karşısındaki levhanın ziya oyunlarını itmama çalışarak. uzun.. küçük hanımı kızdın nz.. havalin eksiklerini gözlerinin. Bu kırmızı ziya odanın ortasında masanın etrafında ateşten bir hâle teşkil ettikten sonra yavaş yavaş hafifleşerek bütün duvarlardan. Büyük lâmbanın kırmızı kalpağından yakut renginde bir ziya intişar ederek bütün bu odayı alevden bir renge boyamıştı. çevirmeğe müheyya bir vaziyette duruyor.. Şimdi bize yeni öğrendiği Đspanyol havasını da çalacak. mumların sarımtırak ziyasiyle titreşe titreşe öpüştükten sonra sönüyordu. şu mini mini mahlûktan o penbe renk içinde.. şu küçük başa bir vüs'at geliyor. eşyadan. şu incecik vücuttan uçan bir esîr şrib' sanki tobahhn1" ederek. Başını çevirdi. yan muallâkta. öyle. bu küçük çocuk yükseliyor. o dar omuzlar genişliyor. saçlarından ziya köpükleri serperek bir genç kız çıkıyordu. büsbütün tezehhürü-ne yalnız bir bahar sabahı kifayet edecek. bu rakik nağmeler arasında silkinerek.. Gösîori T<"-öüa'yı değil. ..

bunlar işte o çatının üzerinden nazlı şaşaasını dökerek yükselen ayın karşısında parmaklarında zilleriyle. Sonra birden ağacın bütün üst tarafı beyaz bir yangın içinde kaldı. bütün bu levhanın şekillerine bir hareket veriyordu.. o veşillere birer jeyaz fenercik asılıyordu. kopuvermiş. fakat tam köşkün üstüne gelince artık birden tevakkuf etmişler zannolundu. hiç arkası gelnıeyecekmişçesine geçiyorlardı. etrafından nazenin hıra-mma döşenen beyaz bulut kümeleri arasından bütün onüdebdep şâşaasiyle çıkıyordu. sanki bu çehreyi nazarlardan kıskanarak saklanmak istiyormuşçasma şiddetini arttırmış idi. Ansızın kırmızı kiremitlerin üzerinden bir nur çizgisi göründü. Ahmed Cemil başını pencerenin kenarına dayadı. çılgın bir seyirle uçuşuyordu. Deminki manzarada bir tebeddül vardı. geceler ilahesi.. çıkıyor.ki tâ köşkün saçaklarını öpmeğe çalışıyordu. Sanki semanın lâcivert ipeğine gerilmiş bir beyaz atlas ki birdenbire tahrip edici bir nefesle parçalanıvermiş. Bir müddet geceye bakamadı. sonra yavaş yavaş gözleri alışınca hayret etti. yaprakların üzerinde sanki bir fırçaaan serpilmiş parça parça sütlü nurlar titreşiyordu.. görünmeyen bir takım kollar zincirlerle şu ateşten kütleyi derin bir uçurumdan yavaş yavaş. Şimdi güya bu ağacın ucaresinden bollaşan bir su fışkırıyormuşçasma o nur-u rakkas yapraktan yaprağa koşuşarak biribirini tutuşturuyor. kâh çılgınca savrulan kar fırtınalı gibi yuvarlanarak geçiyorlar. Çektiler. çektiler. bacalar. Şimdi sema lâcivert bir şişeden süzülen ziyaya benzeyen hafif bir su halinde büsbütün şeffaf. o vakit Ahmed Cemil kendisine. Ahmed Cemil başını kaldırdı. Ahmd Cemil'e. işte şu karşıki köşkün çatısının arkasında.. Bitmez tükenmez beyaz bulut parçalarını küçük küçük şamarlarla oraya sevkediyor. Şimdi. rüzgârın önüne düşmüş. Şimdi gözleri kamaşmıştı. Bunlar hep beyaz idiler. kâh gergin kanatlı güvercinler gibi süzülerek. serpiliyordu. üzerinden. çatılar. ispanyol havasının şarka mahsus aksak vezni Ahmed Cemil'in hayalhanesinde binlerce Đspanyol rakkaseleri icat ediyor. yükseltiyorlarmış gibi geliyordu.havanın keyfî ıaksiyle dağılıyor. sırıtarak. şimdi oradan görünecek. serpuşların pullarıyle.Ahmed Cemil başını çevirdi. demin birer siyah kütle odan bütün bu eşya şimdi parıltılı bir su ile yıkanıyor gibiydi. şimdi Ahmed Cemil gözlerini' baktığı sema noktasından küçük beyaz bulutlar peyda oluyor. uğraşa uğraşa çekiyorlarmış. geniş bir istihza handesiyle bakan bu simanın muammasına uzun bir nazarla baktı. şuracıkta pencerenin şu kenarından. bir nur tufanının şelâleleri taşmış idi. bazan ağır ağır akarak. bazan koşa koşa. kollarının zincirli bilezik-leriyle raksediyorlardı. buracıkta kımıldamadan seyretmek istedi. ağacın bir kısmı gölge içinde kalmış iken mütekaıbil kısmı beyaz bir ateşle tutuşmuş-çasına parıldıyor. ensicesi çözülüvermiş . ayaklarının halhalarıyla. altından. . Hafif bir rüzgâr uçuyor. sanki bir kamçı ile bütün ufuklardan bütün bulut kırıntılarını püskürterek oraya gönderiyordu. ağaçlar. Köşkün kırmızı kiremitlerinin arkasında güya bir bürkân menfezi açılmış. Ahmed Cemil'in önünde yüksek bir kayısı ağacı vardı. ötede beride yıldızlar büsbütün beyaz idi. rüzgâr.

. Ahmed Cemil Hüseyin N&zmi'ye dedi ki: — Artık sen de uyu. Ahmed Cemil çekildi. bahçeye indi.. gecenin uyku sükûtunu ihlâlden korkarak ilerledi. puf.. bu bir pencere ki semanın şu lâcivert kubbesinde açılmış. puf. mumlar söndü. değil mi?. sanki altında parçalanan bu bulut kırıntılarını tezyif handesiyle temaşa ediyordu. metin. nr'teazzım. bir ateş hazinesi.. şimdi ay bütün tabiat "münevver bir aşk firaşı hazırlamak istiyormuşçasma altın bir fanus şeklinde duruyordu.. Lâmia bir kahkaha ile: — Matmazel uykuya kaçıyor. dedi ve kaçtı.. şimdi bütün bu gök duvarları çözülmeye başlayan buz safhaları gibi çatırdıya çatırdaya kırılıp dökülecek. frenkvâri selâmladı. Gülüştüler. ay.. Benim için yine kütüphaneye yer hazırlatmışsındır. bir pencere ki içi nur deryası. çocuk çalacak şeyi kalmadığını anlatacak bir eda ile kardeşine baktı. Ayaklarının altında çıtırdıyan kumların üzerinden yavaş yavaş.Lâmianin parmakları son karar darbesini verdi. dışarıya çıktı.. sahrayı tutuşmuş bir derya içine alan mehtaba karşı hülya enginlerinde doalşmak istiyordu.. Yarın sabah konuşuruz. Hüseyin Nazmi. akıp gidiyor? . mehip. Ahmed Cemil'e dedi ki: — Bizim küçük musikişinasa alkış yok mu? Ahnıed Cemil ayağa kalktı. biraz 'Çıkıp şöyle yalnız tenha yollarda gezeceğim.. Köşkün önünden geçen geniş caddeye çıktı... — Matmazel! diye başladı. alay ederek Lâmia'-nın karşısında eğildi.. . Ah o gene. Onun için Hüseyin Nazmi'den kaçmak. hâkim ve âmir oir nazarla bütün şu dağınık enkaza bakıyor. Ahmed Cemil'in düşünmeğe ihtiyacı vardı. Kendi kendisine diyordu ki: — Hayır. bunlar o ateşin buharları ki meçhul bir ufkun derinliklerine dalıp gidiyor. bunlar şu lâcivert meriler kubbenin zeveban etmiş parçaları.. Hüseyin Nazmi: — Mutlaka mehtaba karşı manzume söylenecek! dedi.O. Şimdi Ahmed Cemil'in nazarında bu ay başka bir mahiyet alıyordu.. ona karşı yürüdü.. parmaklığın kapısını açtı. öyle değil. Kimindir o küçük seyyal sima ki hülyasının âyinesi üzerinden zapteaıı-miyen bir renkle güya bir bulut parçası altında mütemevviç. sonra bu bulutlar. kız! Ona ne vakit tesadüf edecek?.. Bana izin ver.. bir pencere ki semaların öte tarafından intırak ederek peyda oluvermiş. gülerek.

. o saatlerden beri semanın bilinmeyen sonsuzluklarından uçuşarak. o genç kız. bazan bir bakır safha şeklinde bir ateş-renk. gönlü kırık fakat mesut. öbür tarafında yığılmış küme küme beyaz atlasların arasında. sahranın her köşesinden yekdiğerine cevap veren horoz sesleri bütün bu perişan gece zemzemesi: «Evet.. canlanarak.. bütün aşk kabiliyetinin hasretiyle seviyor. Şimdi tâ uzaklarda bir köşkün havuzunda mehtabı selâmlayan kurbağaların çığlıkları. Şimdi bulutları. kaçışan küme küme beyaz güvercin alaylarını seyre daldı. sanki kollarına atılıverecek zannolunuyordu... dumanlar beyaz gül yığınlarına tebeddül ederek — her an bir başka şekle giren. vücundun-dan haberdar değil. biraz ötede azîm bir kuş gibi kanatları gergin. bitmez tükenmez bir alay ile geçiyorlardı. ay. daha sonra yine bir rüzgâr darbesiyle birden değişerek — kuşlar garip canavarlara. altından üstünden oynaşan. açılıyor. ellerini bütün hayatının bir teslimiyet hücceti gibi ellerine terketmek. her dakika bir tenasüh silsilesinden geçen bu garip alay raksederek. her kümesten. başını dizlerine koymak. sonra birden o tüller içinden sırıtkan çehresi çıkıvermiş. evet. köpükler içinde müphem. bazan yüksele yüksele birdenbire patlamış bir dalga gibi serpintili. Şimdi ay küçük beyaz bulutların. bu bir muammayı andıran simayı bir yandan bir yana kaplıyordu. acı bir istihza ile daima sırıtıyordu. nazeninâne sallanarak fevc fevc geçiyorlar.. yerinden oynuyor. O.» diyordu. o genç kız.. sıcak yaşlarla ağlamak isterdi. etraftan. ayın önünde»:.. bütün gençliğin^sevdadan mahrum geçen ihtiyaciyle. güya bir . sahranın bir tarafında bulutlara karşı uluyan bir köpeğin av'avası sonra gecenin sükûnunu bir ok fırlatıyor zannedilen bir horozun semayı şişleyen sesi.. şair efendi. Bunlar nereden. bir dakika beyazlıklar arasında kaybolmuş. görmemiş. baygın baygın süzülerek. Ahmed Cemil artık ona bakmamak. yavaş yavaş. ipek tufanları mermer sütun enkazına. bunların arasında bazan bir kırmızı kâğıt fener gibi donuk. vakit vakit bir tarafına isabet eden bir parça bulutla melûl ve gazaplı. gözlerini bir rüyanın şiirinde kaybolacak gözlerini gözlerine dikmek. şair efendi. Onun ayaklarına atılmak. sonra çirkin hâin bir tebessüm açılıyor. o yürüdükçe sallanıyor. şimdi. «evet.». bulutlar. dalgalar korkunç kasırgalara. diyordu. Bu çehre sırıtıyor. hülyalarının şaşaasına o hazin altın ziyasını serpen bu müstehzi simadan gözlerini ayırmak istiyordu. katre katre. şair efendi..O genç kız ki tanımıyor. fakat seviyor. o genç kız. sonra hazin fakat bahtiyar. afakin hangi meçhul köşelerinden nasıl bir hayat nefesiyle kanatlanarak şu baş döndüren seyran ile geçip gidiyorlardı ? Arasıra bir rüzgâr darbesine tesadüf etmiş dumanlar gibi dağınık. mestâne atılarak. sanki yatağında yatmış manidar bir sevdalı bakışla: «Evet. Ahmed Cemil'in gözlerinin önünde.» Bu gece Ahmed Cemil'in uykusunun semasında da dönen bulutlar arasında kırmızı bir müstehzi ay çehresi — daha ileride kaybolmuş bir ufukta. bilmiyor. şurada beyaz bir ipek kumaş silsilesi şeklinde dalgalı.

.. diyordu.. şişkin karnını biraz basmak için keten yeleğin arkadan tokasını biraz daha sıkarak — şu seyrek bıyıklara da biraz genç bir eda vere-bilse — yok. Ahmed Şevki efendi iyice sıklaştı. Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi o derece maruftur ki mutlaka bir lâtife edebilmek için vesile arayan Ali Şekib: «Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi yalnız başına kalksa da salına salına Sirkeci'den ağır ağır yukarı çıksa. benim şemsiyeme kendim zor sığıyorum amma varsın sol tarafım ıslanı-versin.. Bu şemsiye ile Ahmed Şevki efendi o derece bir vücut olmuşlardı ki şemsiye nerede görülse Ahmed Şevki efendi de mutlaka orada bulunurdu. Ahmed Cemil.. birdenbire camları döğerek düşen bir sağanak şu mütalâasına fasıla verdi: — Ay yağmur yağıyor. fesini azıcık şöyle öne doğru eğerek. aynanın karşısına geçti. küçük bir çadır kadar bir şemsiyesi vardı ki Saib dört senelik olduğuna yemin ederdi. Allah vere de Raci'nin maşukası. Ahmed Şevki efendi kendi kendisine aynanın içinde sırıtıyordu. bence hava hoş! Senin şemsiyen var mı? Ahmed Cemil başıyle işaret etti: — Öyle ise ikimiz bir şemsiye ile idare ederiz. Ahmed Şedd efendi lâkırdısını bitiremedi. o genç kız.. gösterirler. .» derdi. Dolgun yanaklarına henüz giremeyen kırk şu kadar senenin tahrip çizgilerinden azade çevresini pek beğeniyordu. Şu yaz yağmurunun altında şemsiyenin tozları yıkanarak iki refik böyle yanyana.. Şemsiye açıldı. kol kola yürüdüler. — Saat onbir buçuğa geliyor.haset eliyle silinmiş bir sima — sonra bir ses ki derinlerden. evet tam on beş sene ki geceyi Beyoğlu'nda geçirdiğim vaki olmadı. «Evet. O akşam Palais de Cristal'de yaşlanmış bir adam halinde kendisini göstermeye lüzum yok ya! Biraz şu ince siyah boyunba-ğını çekerek.. diye. bütün cadde ahalisi «Mir'at-ı Şuûn» idare memurunu» şemsiyesi gidiyor. sanki yerin sinesinden bir burkanın uğultuları içinden müşevveş bir mesturiyet-i mezbuhane ile çıkıyor. 8 Ahmed Şevki efendi akşam üstü bir aralık sahib-i imtiyazın odasına girdi.» diyordu. şair efendi. Ahmed Şevki efendinin sağma geçti. fesime. Biraz boyunbağı-ma. Ahmed Şevki efendinin koyu aefti alpagadan.. Sırıtarak Ahmed Cemile: — Fena değil a. arkasından takip eden Ahmed Cemil'e aynanın içinden lâkırdı söyleyerek: — On beş sene oluyor.. gidelim mi ? Heyet-i tahririye odasına uğrayarak henüz icmalini bitiremeyen Ali Şekib'i. endamıma çeki düzen vereyim. Saib ile mukabele ederek tashihlere bakan Said'i selâmladıktan sonra merdivenleri indiler. işte fena değil.

. tramvayların te-kerleklerri. Şevki efendi artık şemsiyesini açmaya lüzum görmedi: — Ne olacağını ben şimdiden keşfediyorum. hepsi de kendi kendilerine icat edilip itina ile takviye edilmiş sebeplere tesadüf edersiniz. hem de köprüyü bir yandan bir yana istilâ eden siyah. fakat zihni hep bu mesele ile meşgul idi. o maişetin sefaletinden titremiş idi. Ahmed Şevki efendi sükût etti. arasıra tek tük arabalar halkı yarıp yağmurun altında ıslanan arabacıların şakırdattıkları kamçı tarakalariyle geçiyorlardı. Son vapura yetişecek olanlar koşuyorlar.. Ufak bir cevelândan sonra Tünel'e kadar geldiler. Ahmed Cemil o hayatı bir iki kere yakından görmüş. akşam üstlerine mahsus heyecanının henüz bakiyesi vardı. onbeş sene sonra dolaşınız. Bakalım can atılacak bir yerini bulabilir misiniz? dedi. Bize şöyle bir ufak aşinalık edecek. sallanarak yürüyen şemsiyeleri seyrediyordu. Ahmed Cemil hem refikinin nefti şemsiyesi altında her iki adımda bir serdettiği mütalâayı dinliyor gibi sükût ederek yürüyor. bir aralık şu mütalâayı ilâve etti: — Karı koca arasına böyle bir muhabbet fasılası girince bir daha iyi bir muaşeret. Hiç olmazsa sanki birçok sırların mevcut olduğunu f . lâcivert. Ahmed Şevki efendi cebine davranarak dedi ki: — Şimdi bu pis havada nerede vakit geçireceğiz? Ahmed Cemil: — Kahve kahve dolaşırız. herkesin eğlenmek için can attığı Beyoğlu'nu bir kere de şu yaşınızda. diyordu. Ona Palais de Cristalde tesadüf edeceğiz. Gerçekten doğru yola baktılar. Tünelden çıktıkları vakit yağmuru kesilmiş buldular. karıdan yüz bulabildiği kadar etrafında dolaşacak. diyordu. Gala-ta'ya geldikleri vakit buraya mahsus gece hayatının uyanmaya başladığını gördüler...Köprü başına geldikleri vakit etraftan akıp gelen iıal-km. biz karşıdan bu hâli seyrettikçe geçen gün matbaada ağlayan kadın gözümüzün önüne gelecek. Ahmed. kabil değil. tesis edilemez. Kadın ölünceye kadar boşa çıkan hayatına ağlar. Tünel'in içinde arabaların sarsıntısı arasında Ahmed Şevki efendi: — Biz bu akşam çıkıyoruz amma ne yapacağımızı ben de bilmiyorum. o kadar. Đnsanlar tuhaftır! Fena birşey yapmakta olduklarını hissedeeck olurlarsa mutlaka en evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar. Kötü işler sahibi olanlara sorunuz. yalnız ince bir serpinti vardı. nihayet kalkıp gideceğiz. yolcuların ayakları altında kaçışarak oynaşıyordu. sokağın çamurlarında kahvehanelerin. meyhanelerin camlarından sızan ziyalar sokaktan geçen arabaların. yahut gözyaşları deva olmazsa başka bir yerde teselli armk ister. nefti bir alay canlı müthiş mantarlar gibi havalanarak. Netice? Ahmed Cemil gülerek: — Hiç!. dedi. Erkek de hep kendi hreketine karısını sebep bulmaya çalışarak sonuna kadar devam edip gidecektir.

o kadar. Ahmed Cemil genç kızın bütün yeis kitabını bu nazarda okudu. paçaları kıvrık pantolonlu. görünmez.. birisinin elindek paketten. Ahmed Şevki efendi: «Ben bir tek parlatayım!» dedi. meselâ birisinin evinde hastası olduğunu daima taşıdığı ecza şişelerinden anlamıştı. dedi. zihnen birer dakikalık zaman içinde bu çehreler için birer mufassal hikâye yazardı. rengi uçmuş gördü. mücelledatı okunmaz.. Buraya gele gele. br kadının yanındaki çocuktan mânalar anlar. Acaba nesidir? Çocuğu yahut karısı.. küçük kadife sandalyeden taşan vücudunu birkaç kere nasıl yerleştirebilmek lâzım geleceğini tâyin için kımıldandı ve sonra refikine doğru eğilerek: — Ben burada sıkıldım. Ahmed Cemil refikinin felsefesini. Burada şu suratlarını gazetelere sokmuş... Mahkemelerden.. ruhuma kasvet geldi. diye düşünüyordu. saadetler saçılıyordu. Bilseniz beni mazur görürsünüz. Elinde artık ilâç şişesi yok. şetaretler. delikanlı kayıtsız bir eda ile şapkasını kaldırdı.. Onun için öyle sebepler "ardır ki henüz kendisi bile tahlil edip bir surete bağlayanıamıştır.. anlaşılır. Şüphesiz bir aşk faciası. iyice gece olmuştu. . Đşte Raci! kimbilir. — Nerede oturacağız? Ahmed Cemil: — Luxsenburg'da. fakat bu defa çehresinde saadet rengi sanki bir alevle kavrulmuş gibiydi. şu âmî. Ahmed Şevki efendi ile buraya oturdular. fakat o nazar. Ahmed Cemil'in böyle önünden yüzlerce. sevdiği bir adam kabilinden acımıştı.. o çehrelerin kimisinin paltosundan. kimisinin eski elbisesinden. birkaç ay sonra ona yine tesadüf etmişti. Ahmed Cemil buna güya tanıdığı. binlerce beşer hayatı geçerdi.» demek ister. Ahmed Cemil resimleri seyretmekle bir müddet vakit geçirdiler. Yine bu âşinâlar içinde bir genç kız tanıyordu ki ilk gördüğünde bütün vücudundan neş'eler. bir takını çehrelere birçok defalar tesadüf ede ede şu halkın içinde kendisine mahsus âşinâlar bulmuş.. orada ön tarafta bir yere oturur. hissedilir.. fakat doğru mütalâayı dinledikçe zihnen o esası tevsi ve tezyin ediyordu. dedi. Sonra bir gün onu büsbütün çökmüş. hapishanelerden geçenlerin hissiyatını tahlil vasıtası hep Ahmed Şevkinin şu kaba gözlerinde saklıdır. yahut gözlerini sokağa dikmiş bir alay halk arasına girip nefsimi hapsetmekten bir lezzet alamadım. ispanyol şapkalı.. üzerinde siyah elbise vardı. tek gözlüklü. dedi. Bundan sonra her tesadüf edişinde genç kızın simasına başka bir yeis. düğmeli sarı potinli birisine — baktığını gördü. şu kahvenin şu kısa kadife iskemlesi onun için zengin bir kütüphane idi ki muhteviyatı. burası. Sonra bir gün tâ kendisinin önünde genç kızın birisine — bıyıkları rnacar tarzında kalkmış.. Ahmed Cemil resimli gazeteleri istedi. karısına hiyanet etmek için kendisini ne kadar haklı bulmaktadır. yahut bir takım sebepler mevcut olduğuna inanmamıştır amma tetkik edilmek lâzım gelse hiçbir şey yoktur. Beyoğlu'nun en ziyade haz ettiği yer Luxsenburg kahvesi idi.. Ahmed Şevki efendi kendisini şu âlemde garip bulmuş gibi etrafına yabancı yabancı bakmakla. Hikâye yazmak isteseydi bunların her birinde bir mevzu bulmuş olurdu. size: «Anlatamam ki. gözlerine yeni bir melal düştüğünü gördü. Sonra Ahmed Şevki efendi geniş bir nefes aldı.arzettirerek güler. bu binlerce yolculardan intihap ettiği bazı çehreleri oturduğu yerin mahdut nezaretli dairesinin müsaade ettiği kadar takip eder.

Şehzadebaşı'ndan.. kasvetli olmasından ibaret. Ekseriyet?. Ta gecenin yedisinde sekizinde avdet etmek zahmetine katlanacaklardır. yahut ertesi gün kalemde «Aman dün akşam Cent-ral'da ne kadar eğlendik!» tarzında bir yalan. Muhtelif sebepler var! Beni sormayınız... Bu masaların etrafında birçok adamlar ya bira içiyor. Beyoğlu'ndan zevk alanlar içinde benim nokta-i nazarıma nefsini koyanlar belki çoktur. kapısı açıldıkça sokağa duman1! karışık bir karık kadın sesiyle bir çatlak keman ahengi fışkıran kahvelerden birine gidelim. Ahmed Cemil refikinin Şişli'ye kadar toprak havasını bulamayacağına güldü. isterseniz Palais de Cristal'in.. şuradan açık bir tramvaya bineriz.. Kahve kahve dolaşırız. Canınız daha kapalı yer istiyor ise Couronne var.... ondan sonra gider. hattâ bir mahalle kahvesinde bile.. Ahmed Şevki efendi güya Beyoğlu'nun şu derece zevkten. Ben her yerde eğlenirim. oraya kadar azimet ve avdet seferini ettiler. hafif bir serinlik var. Central var. işte Beyoğlu'nun zevki!.. Daha sonra. tavanların arasında mermer masalar. Siz on beş sene evvel niçin gelirdiniz? Ahmed Cemil'in bir gülümseme ile refakat eden bu sualine Ahmed Şevki efendi bir sırıtmakla cevap verdi. biraz ciğerlerimiz toprak ha-vasiyle tazelenir. daha doğrusu bir itiyat eseri olacak.. demiştim... yolda Ahmed Şevki efendi ikide birde sahra havası arayan ciğerlerini şişirmeğe çalışarak: . yemeğimizi yeriz.. mahrumiyetine mazhar olduğu rağbete hiddet etaiş gibi: — Öyle ise ne için geliyorsunuz? dedi. içi daima gürültülü... saatlerce oturayım. Ne derseniz deyiniz. Ahmed Şevki efendi evvelkinden daha geniş bir nefes aldı: — Aman sıkıldım.Ahmed Cemil tebessüm etti: — Nereye gitsek böyle değil mi? Burası Beyoğlu kahvelerinin en eğlencelisidir. VE SĐYAH 93 — Oh!. Cambrinus var... Seninle ne yapalım bilir misin? Yağmur dindi. buralarda roâhza iki kadeh bira içmek bahanesiyle tâ Aksaray'dan. Lambalı duvarların. ya yavaş sesle konuşuyor. Sebep? «Ben bu akşam Beyoğlu'nda'idim!» diyebilmekten ibaret bir itminan.. beni düşündürecek şeyler bulurum. kâfidir. Concordia'nın yanlarında cam kapılı. herkes geldiği için yahut başka gidecek bir yer olmadığı için. fakat muhalefet etmek de istemedi. varsa ekalliyeti teşkil ederler. her gece şu demin saydığım kahvelere bir bakınız.. şu halin bir aynı! Bir fark varsa da biraz daha kapalı. Şişliye kadar gider geliriz. öteden "beriden gelmiş yüzlerce ladam görürsünüz.. O devam etti: — Ekseriyet sebep olmadan gelir. ya gazete okuyor. Beni tet-kikat icrasına müsait bir yere götürünüz. îşte Beyoğlu..

. Bahçe gözlerinin önünde bir sahra gibi görünüyordu. Ahmed Cemil: — Oraya gidiyor olmalı. duvarları kirlenmiş merdivenden yavaş yavaş çıktılar. Henüz kalabalık yoktu. fenerleri söndürülmüştü... baksana. biraz sonra biz de gideriz. Palais de Cristal'in merdiveninden çıkarken Ahmed Cemil refikine dedi kî: — Đşte istanbul'un en yüksek kafe konseri: Kasr-ül billur!. kapalı kalmış ağır bir hava karşıladı. Ahmed Şevki efendi: — Aman ne güzel! ne güzel! diyordu sonra birdenbire Ahmed Cemil'in kolunu çekti: — Baksana. Burada yağmur yemiş ağaçlardan münteşir lâtif bir kır kokusu vardı. yemek fasılasına müsadif olan şu saatte. Bir kere Đzmir'e kadar gitmiş olan Ali Şekib bu kahvelerin umumuna birden Đzmir kahveleri namını vermişti. bir iki masanın başında vapurunun limanda bir gecelik kalmasından istifade ederek Beyoğlu'nda şu zevk âlemine düşmüş siyah tırnaklı.. teklifsiz tavrına. iki genç. sıvalan. Karşılarında bahçenin. değil mi? dedi. pis. Raci değil mi?. irtifai itibariyle mi? — Her iki suretle. .. galiba dükkânları erkence kapanmış civar tuhafiyecilere mensup iki çırak... bacaklarına emin olamayarak yavaş yavaş yürüyordu. ateşin karşısında kavrulmuş şimali bir ateşçi.— Şu Raci'yi ne yapacağız? Bilmem. o kadar. bir kenarda hizmetçi kızla — kırklık şişman bir karı. ötede beride başlamak saatini bekleyerek dinlenen çalgıcı kızlar. fakat hizmetçi kızlar herhangi yaşta olursa olsun daima hizmetçi kızdır — tenhalıktan cesaret alarak şakalaşan. pervasız. kendilerini müskirat kokusuyle dolu. hattâ masaların arasında kızı kovalayışına bakılırsa kahvenin alışık müşterilerinden biri olduğu anlaşılan ittAivESITAH 95 kıranta bir genç!. nasıl etmeli? diyordu. kahve direktörünün gözü önünde mülâtaf attan çekinmeyi sine. Dar. — Kadri itibariyle mi.. kahvelerini bir de nargile içm?k üzere Te-pebaşı caddseinin karşısındaki kahvelerden birine gittiler. Raci bahçenin kenarından ayaklarına.. kademeleri aşınmış. iri iri kahkahasına. Ev yemeğinden başka yemeklere alışmamış adamlara mahsus bir tiksinti ile yemek yediler.. Ahmed Şevki efendi buradan pek ziyade haz etti. Ucuz olsun maksadiyle Ahmed Cemil refikini Glavani sokağında La Bella Venezia lokantasına şevketti.

kimisi davulunun başına geçti.. Avusturya'nın. Almanya'nın...Đki arkadaş şu tenhalık içinde nereye oturacaklarını birden tâyin edemediler. Raci gelmemiş. ellerini masaya dayayarak durdu.. bıyıklarının ucu vakurane kıvrılmış Chef d'orehestre. Ahmed Cemil: — Đki gazoz! dedi. kapalı yerlerde yaşamaktan. geldi. Şişman karı bir aralık kıranta âşığından kurtuldu. ki¦ misi kemanını aldı. Kısa boylu. — Daha pek erken. omuzları kabarık. hem genç hem ihtiyar. sekiz on lehli kız pinekledikleri yerlerden yorgun tavırlarla kalktılar. fakat şimdi müdavimler sökün ederler. simasının rengi uçmuş. tık. Sahnenin yanında bir kanepeye oturdular. Ahmed Şevki efendi gazozu içmedi. gençlik görünüşünü şimdiden yaşama füturu bürümüş. tık. Ahmed Cemil: — Gürültü başlıyor. her vakit sofrayı yarı aç yarı tok tekket-mekten. galop'la kimbilir kaç yüzüncü defa tekrar başladılar. — Yüz paraya gece yarısından iki saat sonraya kadar şu kanepe ile masayı satın alıyoruz. başı dik.. emir bekledi. Ahmed Cemil bunu zihnen «Serdâri zümre-i musikiye» diye tercüme ediyordu — kemanın yayiyle nota sehpasının üzerine urdu. Bohemya'nın kaybolmuş bir köyünde bir aile ocağı vardır. sonra bu biçareler hakkında düşüncelerini. ihtiyar bir baba ki artık kendisi için gittikçe hisset . Ahmed Cemil güldü: — Buranın en nefis içkisi! Đsterseniz kahvesinden ziyade nohut unu ile pişmiş bir kahve. gündüz uyuyup gece pis hava teneffüs etmeye maih-kûm olmaktan sararmış. dedi.. davullardan şu perişan nağmeleri kopardıkça neler düşünürler! Hepsinin ta uzaklarda. en duygusuz kulakları isyan ettirecek bir ses tenafürü ile her gece çalına çalına sanki yıpranmış.. Ahmed Cemil biraz tereddütten sonra: — Şuraya! dedi. reis bir ciddî tavır ile yayını bir daha urdu: Tık. ötede beride yorgun bir tavır ile hergün ayni ıttırad ve yeknesaklık ile tekerrür eden maişet külfetinin ibtida saatine intizar ederek dinlenen. şu bedbaht kızcağızlar bu kemanlardan. Ahmed Cemil bir analık: — Zavallı mahlûklar! dedi. Şişman karı masaya sekiz on tane kibrit bırakarak gitti. merhamet hislerini refikine tefsir etti. güzel çirkin yahut hem güzel hem çirkin. elli kere cezveye atılmış bir çay içebilirsiniz. O vakit bütün o iyi ahenk edilmemiş kemanlar şüpheli bir ahenk muvazenesi ile.. — Kimbilir.

O vakit gözlerimi -cehresinden ayırmadım... çenesini avuçlarının içine aldı. Birisini tanırdım.. bastonlarını iskemlelerine çarpanlar. evlenecek.. bu halka baktı. ara sıra nöbetini kaçırmaktan korkarak notaya bir göz atıyor sonra hemen yine mektubuna bakıyordu. gözlerinde gözlük. Şüphesiz o.. nişanlısı var... aç yaşayarak tane tane tedarik edecek.. geçen gün müracaat eden herifin teklifini kabul etmekten başka çare olamayacağını anlatır. Sonra dirseklerini masaya dayadı. nihayet iki katre yaş ile bu bahse hatime verilir. çökmüş bir valide. hatıratının arasından neler geçiyordu?. •gördünüz mü? Bir aralık gözüm ilişti. dikkat ettim. sonra senelerce mütehassiri olduğu aile ocağına avdet edince ya babasını ölmüş bulacak. Acaba şu pis kahvenin şu murdar sahnesi karşısında şu mülevves musikinin arasında o mektuba gözü iliştikçe ne görüyor. Bu mektup. ne ekmek! Çocuklar o kadar çok ki. evin kızı gidiyor. ara sıra o. Fuhuşun çirkâbı içinde yüzdükleri halde hemen hepsi memleketlerine avdet ettikleri zaman nişanlılarına izdivaç elini pâk ve saf olarak uzatırlar. — Bunlar hep şu karık sesli. O vakit ailece düşünülür. yahut hiç olmazsa kollarına atılmak için hayatının en zengin parçasını feda ettiği aşıkından «zavallı sevgilim! Ne kadar bozulmuşsun!» tarzında bir serzeniş işitecek.. fer-yadiyle bağıranlar. reise ve halka göstermekten korkarak gizlice bir mektup okuyordu. ve sonra mes'ut olmaya çalışacak. mektuba döndükçe tatlı bir tebessüm. bir köşede senelerce keman çalacak. ayak vuranlar. Her gece bütün erkân hazır olduğu halde yorgun baba — çorabını birkaç dakika bırakarak gözlüğünü alnının üstüne kaldırarak dinleyen — anneye tasavvurunu izah eder. Şu davulcuyu. Galiba nişanlısından gelmişti. ne çorap yetişiyor.. cihazını habbe habbe toplayacak ha-yat-ı istikbalinin ekmeğini buralarda kan kusarak. Kahvenin. Fakat para nereden bulmalı?. askerliğe gitmiş. boyalı kadın için! dedi. bunlardan birine taaşşuk etmişti.. Çünkü çocuk bir değil. Fakat yetiştirmek mümkün değil. Bunları ayıklamak lâzım. devamına mâni oldular. kışlanın bir tarafında acele karalanmış.. önündeki notaya değil biraz aşağı bakıyordu. ya komşunun kızını almış olan nişanlısını görüp oraya yığılı-verecek... notadan mektuba seMAĐ VE SĐYAH 97 feri esnasında ne büyük fark vardı! Notaya geldikçe ciddî bir nazar. daima.. bis.gösteren topraktan ailenin ekmeğini çıkaramıyor. cihaz ister. süzgün gözlerle biraz mii-tebessim... fakat gariptir ki kız da meyus aş-kıyle beraber ağlardı.. Acaba kimden ?. Gidecek. bu murdar karanlık bir odanın penceresi kenarında arkadaşlarının istihzalarına rağmen yazılmış mektuplarla dudaklarını yakan buse ihtiyacına bir tesliyet kevseri serpiyorlar.. bis.içi dehşetli bir gürültü ile doluyordu. ekmek bulacak bir yere göndermek icap ediyor. Nereye? Kaza rüzgârı nereye sevkederse. Refikinin bazı asaslara müteallik bahs açtıkça mukaddemeden uzaklaştığı kadar hatime vermek maksadından da ayrıldığını bilirdi.. Bu gece dinlemek nöbeti Ahmed Şevki efendiye gelmişti. kulübenin bir tarafında çorap örüyor. Her ikisi de günleri sayıyorlar.. bu cihaz toplamaya çıkmıştı. Çocukların en büyüğü kız. Bir gece hiç unutmam: Yine burada idim. her birini bir tarafa sevketmek. Zavallı çocuğun bütün meyus aşkına karşı kızdan bir ümit cevabı çıkmadı.. . Ne için? Kimbilir belki o nasipsiz sevdaya karşı samimî bir merhamet hissettiği için... onların hepsine ayaklarını sıcak tutacak birer çorap lâzım. inanır mısınız? Bunların hemen hepsi namusludur. Gözlerinin şu mektuptan notaya.. Fakat şimdi Ahmed Cemil'in devamına diğer bir mâni vardı..

ehoris-te. nihayet kahvenin müsteciri mukaveleyi tecditten imtina edecek. tüccar yazıcılar.. Burada ne var "i" Bu halk bunun nesine aldanıyor? Sahnedeki karıyı üçüncü defasında alkışlamadılar. yorgunluktan . Sonra bir sürü alkış! Sebep? Türlü emraz ile karılmış sesiyle. her şeyde hattâ sefalette. olması lâzım geleceğine kani idi.AJ.. Pervasız kahkahhalar. Bir kadın bir kerle uçurumlardan yuvarlanmaya ibaçfladı mı artık sukutuna hatime verecek nokta yoktur. Ahmed Cemil bunu da fanketti. bıkıp da bir akşamı Beyoğlu'nda geçirmek isteyen bir bey. Sonra yavaş yavaş sukut. esnaf çırakları. Esasen çirkin olan bu şeylerin hiç olmazsa aldatıcı gösterileri. artık bundan bıkmış göründüler. mâhza eğlenmek için iki kere lütfen kendini tekrar sanneye çağıranlar üçüncüsünde bıktılar.. Baygın nazarlar. o vakit bir operanın arasında söylediği tapu topu iki mısra'lık bir parça. ne kad&r aşağı düşerse düşecek yerler o kadar çoğalır Nihayet düşe düşe bu zavallı mahlûk nerelere kadar düşecek? Halbuki bu biçare şu kasr-ı JM.. fuhuşta bile bir ziynet. öbür gün bir "defa bile görünmesine müsaade olunmayacak. hele iki kere ne oduklarını anlamak için tesadüfle girdiği bazı muaşaka pazarlarından bir daha oralara avdet etmemek ahdiyle çıkmış idi. bu âlemde bir letafet olmak lâzım gelse onun bir başka tarzda olması lâzım geleceğini düşünürdü. bütün bu halk şurada bulunduklarından memnun gibi görünüyorlar. Geniş tebesünıler.... o vakit demin nefret ettiği bu karı hakkında âdeta bir merhamet duydu: — Ah! Bu hayattaki faciayı hissetseler. demetlerin içinde mücevherler bulmuştur. bir Đngiliz yük vapurune mensup beş altı tayfa. türlü sefahatlerde yıpranmış boyalı suretiyle şu duman dolu kahvenin pis havasına karşı söylediği. yarın iki kere de çağır ılmayacak.Şimdi iyice kalabalık vardı. işittiklerinden pek ziyade eğleniyorlarmış gibi güMai ve Siyah — F. demetler almış. tiyatroya izin alıp da îalasıyle gizlice anlaşarak şuraya gelivermiş bir çocuk her gece mahalle kahvesinde iskambil oynamaktaü. ibir başkasının gelmesi için herkes sükût ediyordu. daha doğrusu bağırdığı müstekreh bir Alman şarkısının anilamadıklan letafetine mi? "Mehtaba karşı gezelim" derken polka oynayan şurada bir biftekle bir tabak makaronya dilenmek için kinbilir nerede işitip ne yolda indî değişikliklere uğrattığı bir parçayı her gece şurada iştira pazarına çıkaran bu karının gülünç vaziyetlerine mi? Ahmed Cemil bunların hiç birisinden haz almazdı.. o zaman? Haydi daha aşağı bir yere. Onda bir illet vardı. Onun için şu yaşına kadar birçok refiklerinin eğlencelerinden ayrılarak bütün bu âlemlerden uzak kalmış. O zavallı da sahnenin kenarında tekrar davet olunmaya intizar ederek duruyordu. acaba bu kayıtsızlar güruhu şu sefaletin karşısında böyle gülerler mî ? Şu zavallı kadın için bu şarkı sanatı da yavaş yavaş elden çıkmaya başlamış. yahut bir balet'de giy-liği lâtif bir elbise için yüzlerce adamlardan iltifatlar dinlemiş. dükkânını kapadıktan sonra eğlenmeğe çıkmış berberler.VESIYAH 90 billûr'un şu köhne sahnesine düşmek için kim bilir nerelerden geçmiştir? Şimdi bir nazar-ı meyus ile kaybolduğu şu kulisten on sene evvel meselâ Vinaya operasanda figurante. gördüklerinden. sükûtu görünce kulisten kayboldu. 7 lüyorlardı. velhasıl birşey imişdir. olmasını isterdi.

dikkatleri hep Raci'-nin hayran âşık vaz'ına mevkuf idi. nihayet işte şu müstekreh karı. mermer masaların. Đki refik nazarlarıyle Raci'yi takip ettiler. sesi karılmış. Nihayet alkışlar bitti. yanaklar çökmeye başlamış. birkaç safderunun daha vüruduna intizaren ipekli esvaplarını sallaya sallaya piyasa eden.mütevellit bir ihtiyarlık. Ahmed CemTITxu anuhip şekle bakmakla meşgul idi.. Ahmed Şevki efendi arkadaşını kaldırdı. kadife iskemlelerin. bir Iskoçya dağlısı kadar iri-Mr^AîmanTrarîsı s^Jmenin_tahtalarını çatırdatarak göründü.^Nihayet biri. tek gözlüklü birisinin gözlüğünü sürmeli gözüne uydurmağa çalışarak şu tuhaflığına sahte kahkahalarla gülen bir fransız karısı. salonun kapısında ayakta gözleri sahneye merkûz Raci'yi gördü. muhtelif lisanlardan şu sahnede türlü beşer nesilleri arasında garip iz-1 divaçlar icra ettiler. yavaş sesle: — Biz şaşkınlık etmişiz.. hergün çehresinde tamir olunacak bir fazla harabı. anlaşılan bu karayı seviyor.» AhmedTîemîrBâşînT^evirdî. ya bir mağazada satıcı ya. annenin dizinden kaçacak olursan buraya geleceksin!» diyeydiler. olanca kuvvetiyle açılmış ç. Acaba henüz saf bir genç kız iken. Burası ö kadar Hususî bir dairedir iki kınk paralık şeye kırk kuruş vermek fedakârlığına katlanabilen herkes buraya girebilir. Şimdi gözlerinin önünde garip (bir manzara vardı: Bulundukları yer küçük denmeyecek kadar iki odanın birleşmesiyle hâsıl olmuş genşiçe ıbir yerdi. Ahmed Cemil'in tahmini doğru çıktı. Yavaş yavaş. biraz mahcup. Hemen herkesin bildiği bu parçaya birçoğu pest sesle iştirak ettiler. Havalar. Raci muganniyelerin dinlenme yeri yahut safderunların mezıbahası' olan hususî daireye girdi. şimdi sahneye diğer biri çıkmıştı: Bir Fransız romanciere'i. iri Alman kaauu MAI VJtü SĐYAH rısı kulisten büsbütün kayboldu. dişler bozulmuş. soluk aynaların miskin âhenginden terekküp eden bu manzara. o vakit Raci de etrafına bir göz gezdirmeği bile fazla bularak çekildi. yalnız her parça bittikçe halkın alkışlarına iştirak ederek duruyordu.mes'ut bir aile annesi olmaz mıydı? Ahmed Cemil yine sükûta mecbur oldu. muhte-riz henüz çocuk denecek kadar genç bir bey. o içeride imiş. ilik defa girilen yerlerin iras ettiği tereddütle buraya girdiler. bugün şurada şüphesiz bedbahtlığın bütün acılığını hissettiği halde gülerek bağırmaya çalışan bu mahlûk. dedi. Artık her ikisi de sahneyi unuttular.. Bitirsin de yanlarına gidelim. muganniyeler biriıbirini takip ediyordu. Romanyalı bir kız Rumca. Üzerleri keten örtülü kanepelerin. Yunanlı bir karı ingilizce parçalar okudular. etrafta bulunanlara pek mühim ve tuhaf bir şeyden ibahsediyorlartmış zannını vermek için ıb:r dakikada . birden Ahmed Şevki efendi kolunu~dufttlî7~<<baksana bizimkine baksana. düdük bir sesle Đspanyol bestekârı Iradiyer'in meşhur Paloma'smı öttörmeye başladı. önünden geçen garsonların çarpmasını hissetmiyomıuş gibi gözlerini sahneden ayırmayarak.ğ ziyalı lambaların. kanepelerin birinde yanındaki yaşlıca efendinin müsait nazarı altında karşısında esneyen Türkçe bilmez Romanyalı bir kızın güya parmaklarındaki yüzükleri muayene etmekle meşgul.. bir çiçek imalgâhında işçi iken. Raci orada kapının kenarına dayanarak güya şu âlemi görmüyormuş. henüz hayatından bir aşk hiyaneti geçmeden bu neticeyi gös-terseydiler: «Đşte.. Artık Ahmed Cemil dinliyordu.. mahcup.

. Ahmed Cemil yanılmamıştı. gülmeğe çalışarak: — Buraya siz de gelir misiniz? dedi. dedi. türlü memleketlere mensup.. Ahmed Cemil gözlerini bütün bu muganniye alayından.. Ahmed Şevki efendi dudakları arasından: «Đşte biçare karısının intikamı!» dedi.. Raci bütün bu hareketleri uzaktan takip ediyor. bellisiz yaşları saklamak için kutusuyle boşaltılmış pirinç tozlarıyle solgun dudaklara taravet vermek için yavaş yavaş miyarını kaybederek ibzal ile sürülmüş kirimizi boyalar altında bu çehrelerin sırlarını görmeğe çalışıyordu. Raci'nin orada bulunmasından dolayı sıkılıyormuş gibi duruyordu.. O.» diye teşvik eden sulu efendinin bir türlü teşviklerine uyamayan güzel Ibir genç beyden nefrete benzer bir şey duydu. Ahmed Şevki efendi «Otursana. etrafına gezdird'ği melûl nigâhı görmemek için gözlerini çevirdi. burada bulundukça Raci'nin serbestçe muaşekasına mâni olacaklarını düşündü. iskemlelerden birine yıkılmak nev'inden düştü. diğer biri Marie Antoinette yakalığa altına bir Vaudeville Soubrette'i gibi kısa fistan giymiş. kısa fistanının altında beliren kalın biacaklaMnı ıslığın tarabıyle uygun askerce atarak yürüdü. indî bir opera parçasını ıslıkla çalarak.. yürüdü. Ahmed Cemil sudan bir cevap verdi. Ahmed Şevki efendi oturduktan sonra: — Sanki neye geldik? Bu hali görmüş olmaktan başka bir şey kazandık mı?..beş kere gülen iM karı. yanlarına geldi sırıtarak eğildi. bir başka âlemden düşmüş şu garip mahlûk sürüsünden ayırmıyor. aynanın içindeki suratına gülerek duruyordu. boş olarak yalnız iki refiki gördü. Đki arkadaş bir kenara oturdular. Raci tâ ileride. karı cevapsız kaldı. Raci oturduktan sonra karı iri vücudunun üstünde küçücük duran başım sallayarak. «Bir bira?» dedi. her biri başka bir fuhuş zemininde yetişmiş. aynanın iç:nde sahnenin yorgunluğundan bozulan simasını tamir ile meşgul maşukasının arkasında. Öteden (beriden bahsettiler.. Ahmed Şevki efendi gözlerinin beyazına kadar kızardı. bu gece başka bir müşteri bulmaktan ımeyus oluncaya kadar tertip edilmiş ter desise. türlü milliyetlere. sonra hiçbir lisana mensup olmayan bir istihfaf sayhasıyle «Puah» dedi. ötede beride daha bazı zümrelerle tekemmül ediyordu. dar işlemeli bir arnavut yeleğinin içinde buram buram terleyen şişman ibir kadın şu yeleğin altıma peşleri yırtmaçlı bir cinli entarisini münasip görmüştü. git buradan!» ded\ O vakid Ahmed Cemil zavallı Raci'nin perişan halini. Nihayet karı Raci'nin musîr istirham tebessümüne karşı isyan ederek sert bir çehre ile döndü... . tâ odanın ortasına gelince etrafına baktı... arkadaşlarına bakıyordu. kan gittikten sonra ayağa kalktı. birbirine bakıştılar. hiç tebessüm etmiyor. Ahımed Cemil bütün bu iğrenç tuhaflıklardan. Ahmed Şevki efendiye «Yine yerimize gidelim mi?» dedi.» dedi. Eski ipek kumaşlardan. vaktiyle yapılmış esvap bozuntularından. Hiçbir zevk-i mahsusa yapılmış olunamayan kıyafetler. askerce yürüyüşüne devam ederek sağdan geri yaptı. bağırarak: «Ben istemez.. Birisi bir Normandiya köylüsü kostümünü andırır ibir esvaba fmesepL bir Pompadour ibaş yapmış. yerlerine gittiler. o vakit üç arkadaş arasında kesik kesik bir muhavere başladı. hiç biri bahsi hepsinin beyninde yer tutan mes'eleye irca edemiyordu. şu şakalaşan budalalardan ötede hâlâ yanıbaşında «Beyim! haydi. Raci'yi selâmladılar. karnaval esnasında kiralanarak iade edilmemiş kostümlerden kesilerek biribiriyle uydurularak icad olunma türlü kılıklar. Raci bir kelime bile söyleyemedi. yanlarına kadar geldi. Ahmed Cemil başını silkerek: — Zannetmem.

Hugo'dan. o her biri birer elmas gibi işlenmiş. tasvir ve ifade san'atmm vâsıl olduğu hurdecûluğa hayret etti. tetkikten. O günden itibaren tasarruf edebildiği bütün zamanlarını onu düşüijüp beslemeğe. alkış gürültüleri arasında geçtiler. kendisinde kudret görebildikçe yazmağa sarfetti... Dikkat nazarından kaçar. Lekont dö Lil ile. sonra Prudhommelar. bazısının mevcutlara ruchanına. son defa olarak Raci'nin halini bir daha görmek istediler. Hususî tarafa şöyle bir baktıllar. Ahmed Cemil'in Hüseyin Nazmi ile geçirdiği gece. Ahımed Cemil bunları okudukça yarım asırlıik bir zaman içinde Verlaine'a kadar şiir fikrinin kesbettiği inceliklere. iki mısraı için günlerce çalışmış bedialarla ülfet ettikçe yapmak istediği şeyin ne müşkül oJduğunu anlıyordu. ben yarın açılının. Kamusun havsalasına sığâmâyacak kadar garip lügatleri bir yere toplayan eski zaman münşileriyle benim yapacağım şey arasındaki sanat farkını elbette anlayanlar olur. Bunlardan sonra san'at erbabının kelimeye. Onun için Hüseyin Nazmi'nin kütüphanesini hemen boşalttı: Lamartine'den. levhasının nezahetini.» dedi. Muşset iç^m «Âşık. dedi.» derdi.. Hugo'yu. «gecelerdi. Eser pek ağır ilerliyordu. san'at şeklini. bir vakitler mini mini penceresinin kenarında cehren fakat komşulara işittirmekten ihtirazen okuyarak mest olduğu temaşaları. velhâsıl gençler tabiî Le-marre'in kitap fikristini dolduran yüzlerce cildler takım takım elinden geçti. tefekkürden sonra ancak yirmi kadar mısra vücude getirebiliyordu. lügat kitaplarına sarıldı. Anlamayanlar etsin. Bunlar ne için kamus köşelerinde unutulmuş? Ne güzel şeyler keşfetti! Kimisinin bir fikriyle tetabukuna. Sylvertre'ler. Süleymaniye'de küçücük mesai hücresine taşıdı. şair fakat çocuk!» diyordu. Artık burada yapacak bir şeyleri kalmamıştı. Kendi kendisine: «Beni^ lügat uydurmakla itham edeceklermiş. san'-ate verdikleri ehemmiyeti gördükçe. Mendes'ler. «Eski kelime altında fikirlerin tazeliği görülemez. Coppe'ler. eseri hakkında bir taze şevk uyandırmış idi. synbolisteleri decadent'leri. hayat felsefesini verebilmek için ancak kendi tahassüslerini rehber ittihaz etmekle dar bir daire içinde fikrini hapsetmiş olacağını. bir kısmının da yeniliğine kapılarak bunlara temellük etmek istedi. bütün parnasienileri. Şiımdi Raci'nin maşukası iki alaycı gencin arasında bacaklarını uzatmış kollarıyle gerinerek delikanlıları kanepenin üzerine devirmeğe çalışıyor: Raci de bir kenarda mermer masanın üzerine kapanmış Ahmed Şevki efendinin iddiasına göre uyukluyor. «Gözlerinde eşya ve hakayıkı büyüten bir cam varmış» hükmüyle hakikatin fevkinde buluyor. şekle. . mükemeliyetini temin için meşherlerde dolaşan meselâ Ram-forant'm bir çehresi karşısında günlerce temaşaya mevkuf kalan ressamlar gibi şairlerin de hislerini şiir bedialarıyle tevzin etmeleri lâzım olduğunu bilirdi. Bir senelik hayatının ma'işet derdine mevkuf olmayan bütün saatlerini ibu eserin fikrini yakan icadı derdine vakfetti. Ahmed Cemil'in itikadına nazaran ağlıyordu. sonra bir müddet düşünerek: — Ne olursa olsun. Borçlarını tesviye ettiler. sahifeleri çevirdikçe öyle şeyler buldu ki hayret etti.Dedi. şiiri herkes gibi telâkki etse bu yirmi mısradan yinmi gazel icad ederdi! Bir aralık lehçeyi dar buldu. Vilye dö Lil Adam ile Theodore de Banvilll üe başlayan zümre-i şua'ra. daha sonra Paul Ver-laine'in tohm-ı dehasıyle yetişenler. Lamartine için «O kadar şiir ile yüklenmiş ki ezilmiş». Mus-sut'den sonra gelenleri. «bir feriştenin sukutu»nu. Ah! işi gazel yazmaya dökmüş olsa. üslûbe.. Haftalarca mütalâadan. Ona tasavvur ettiği incelikleri. şimdi birer kelime ile hiçiye mahkûm ediyor. Yeni fikirler için yeni kelimeler lâzım olduğunda musîr idi. Haraucut'lar. hiç olmazsa çocuk meselesini söylerim.

Said'le Saib Ali Şekifb'in himayesine sığınarak açık bir araba ile Kâğıthane seyranına gitmişler. Ahmed Şevki efendiye intizaren sükût etti'. «Nasıl? demek vakit geldi?» diyordu.. Kendi kendisine. ? * '. matbaada. iri Alman karısının tahrikleri altında sanki şu mülevves aşkına daldıkça onun çirkâbiyle kirlenerek simasında beliren sefahat tahriplerinden artık iğrenç bir hale gelmişti. Ahmed Cemil kimden ıbahsedildig'ini cesametti... Bu esere çalıştığını başka bilen de yoktu. Gariptir ki bu kadar adavet hissine mağlûbiyetine mukabil Raci'ye en ziyade acıyan yine Ahmed Cemil idi. duvarlara iliştirmekten çekinerek ilâve etti: — Bir izdivaç meselesi. dedi. Bir seneden beri matbaaya devam eden. hemen hiçbir şeye müfit olmadığı halde aylığından bir parçasını tevkif ederek o zamandan beri dikişçilikle yaşayan karısına yardım edebilmek için maaş verilmekte devam olunuyordu. Ahmed Şevki efendi yeşil çuha kenarlı dar uzun defterine son kalem darbesini müteakip penbe rıhını döküp kapadıktan sonra hücresinden çıktı.Şu bir senelik zaman içinde yazmak istediğinin. yahut bu adamın haline acıyarak yalnız bir kelime ile geçiştirirdi. Matbaada merhaimme-ten alıkonuluyor. hattâ artık er zamandanberi «Gencine-i Bdeb» te de manzumeleri görünmemesinin sebebini kendi yazdığı tarizin tesirinde bulmakla memnun olan Raci bir gün Aihmed Cemil «Mir'at-ı Şuûn» tefrikası için yine imza koymayarak tercümede devam ettiği bir hikâyesinin tashihlerine bakmakla meşgul iken birdenbire: —• Cemil! Artık işi mütercimliğe döküyorsun. şairlik sj " frrı tüketti mi? demişti.. Ahmed Cemil. O vakitten beri Raci düştükçe düşmüş. yalnız Raci güya onun orada vücuduna vâkıf değilmiş gibi dururdu. Eğildi. yalnızca bulmak isterdim. henüz kendisince türlü nakıselerle dolu olarak. ^ Ahmed Cemil hayret etti: j .. matbaa halkı öteye beriye dağılmışlar. ancak nısfını vücude getirebilmişti. O vakit omuzlarını silkerek: «Belki!» demekle kanaat etmişti. Mayıs iptidalarında bir cuma idi. bu meselenin bu kadar erken uyanacağına hiç ihtimal vermemişti.. Matbaada çocuğa babasından başka herkes iltifat ederdi. vakit buldukça bir sahife okutturarak bu biçare çocuğun birşey öğrenmesine çalışan yine o idi.. Raci'nin ısrar ve inat ile devam eden tecavüzlerine karşı ya bir sille gibi bir tahrik fırlatarak mukabele eder. fakat sâna yakın birisi için. idare memuruyle Ahmed Cemil'i yalnız bırakmışlardı . fakat meseleye bu kadar cesaretle başlayan idare memuru bahsi .. isabet! Ben de seni şöyle. bazan müret-tiplerin yanında harf dağıtmakla vakit geçiren Nedim'e eri ziyade rıf k ile muamele gösteren. — Ben'm için mi? — Hayır. pek gizli ve mühim bir meseleden bahse hazırlanıyormuş gibi kaşlarını kaldırarak. Ahmed Cemil'in yanma geldi: — Beyler gezmeğe gittiler. Bunları Hüseyin Nazmi'den başka kimseye okumazdı. bazan muharrirlerin arasında «Behber-i sübyan» defterlerini doldurmakla.

Đstanbul'un gidilecek yerleri hemen bundan ibaret.. sonra Ahmed Cemil'in gözlerine bakarak ilâve etti: — Matbaa da münhasıran herifindir. biliyorsun ya. Ahmed Cemil sarardı. bir kere görsen zannederim ki hoşuna gider. Ahmed Şevki efendi baba ile oğul arasında hiç yoktan zuhur etmiş uzun bir münakaşanın tarihini yaptı. tam bir ciddî eda ile sesini tabiî perdesinden indirerek: — Geçen gün müdür efendi — Ahmed Şevki efendi öksürüklü herifi kastediyordu — bana oğlunu evlendirmek istediğinden bahsediyordu. değil mi? . O güzel derenin sükûn zamanlarında oradan kaçıp da toz deryası içinde arabaların izdihamı arasında güneşten yanarak saatlerce dolaşmak elbette sahra hevesinden başka bir şeyden gelir. gerine okuyan takımın karşısında ağzı açık dinlemek için yarı günümü feda edemem.. Yuşa tepesi. Zannettiğim gi-M namuslu bir genç çıkarsa ne için muhalefet etmeli?... Kardeşin artık evlenecek bir yaşa gelmiştir. beş altı yüz kuruş para alıyor.. Biraz nefes almış olmak için sözü çevirdi : — Beyler kâğıthane'de sevda peşinde dolaşacaklar. Beykoz çayırı. O vakit Ahmed Şevki efendi arkadaşının yanına oturdu. fakat bu âdi günde gitmek. Hele saz dinlemek için sulara kadar gidip alçacık bir iskemlenin üstünde kahve hizmetkârlarının naraları altında bir yahudi hokkabazının yaverleri arasına sıkışmış bir Hicaz faslını esneye esneye.takip için kâfi cesaret bulamadı. şafakta yola çıkıp mehtapta dönmek şartıyle. Bentler. Evkaf nezaretinde epeyce bir memuriyeti var. ihtiyar da zengin.. bir hafta evvel!.. Sahranın hiç bu türlüsünü anlayamadım.. galiba iç güveylik arıyorlar. kayınvalide yok. vekarı isyan etti. bir kelime ile red cevabı veriyordu. Anlaşılan zavallı delikanlı titiz ihtiyarla geçinemez olmuşlar. Benim hemen aklıma sen geldin. — Sen çocuğu görmedin. Ahmed Cemil refikini meseleye döndürmek istedi: — Đzdivacın kime ait olduğunu söylemediniz. nefsini zaptetti.ği mânaya karşı bütün namusu. — Geçen gün bu meseleyi bana açmaktan maksadı tanıdıklarım içinde tavsiyeye değer aileleri tahrik etmek imiş.. Şimdi Ahmed Şevki efendi hep kesik kesik söylüyordu: — Tabiî arkadaşlarından tahkik olunur. Adalar. Ahmed Şevki efendi biraz durdu. idare memurunun anlatmak istedi. gerine...

. Diğer bir adamın başka bir samiî münasebet ve muhabbetine dahil olduktan sonra kardeşi kendisi için daha az yakın olacak. fakat hiçbirinin heves edilebilecek bir şey olduğunu tahattur etmiyor. Ahmed Şevki efendinin şu dostça tekayyüdüne karşı ne için Ikbal'in talihini tehlikeye koymalı? Kimbilir. bu gece sabırsızlığımdan patladım. kısmetine bir müsait -çehre arzedecek mi? Bu sual Ahmed Cemil'in zihnini bir izdivaç meselesine ait hâtıralara şevketti. Sana verilecek havadisim vardı. keten yeleğini düP—• Bir gün iki axkadas matbaada yine herkesten evvel buluştular. birkaç kere annesinden görücüler geldiğini işitmişti. o halde o garip his nedir ki izdivaç mes'elesi çıktıkça kalbinde hiddete benzer bir şey uyandırır. bir kız ne ile evlenir? — Orası benim işim. sırıtarak ilâve etti: — Beğenmişler. izdivaçla saadetini bütün emellerin gayesi bulurdu. gözlerini gözlerine dikti. hattâ bir kere bir karısından ayrılmış iki çocuklu kırklık bir komşunun annesi gelmişti de Ahmed Cemil'in bütün vekar ve gururu mecruh olarak günlerce Đkbal'e baktıkça ağlamak istemişti.. Bir dakika içinde fikri tebeddül etti: — Lâkin bizim hiçbir şeyimiz yok. tesirini duyup ta menşe'ini bulamadığı garip bir his Ikbal'in izdivacı meselesinde Ahmed Cemil için bir saklı haşyet uyandırırdı.. . Đlk muhavereden sonra unuttuğu izdivaç meselesini bu kelime Ahmed Cemil'e tekrar ihtar etti. Acaba her vakit talih.. belki kardeşinin saadeti buradadır.Ahmed Cemil zihninden hesap ediyordu. Muvafakat edecek olursan ben işi tavsiye ederim. ikbal şimdi on yedisine basmıştı. Mahiyetini bir vuzuh lem'ası ile tenvir edemediği. istememezliği andırır bir tesir hâsıl ederdi? Belki bir hodkâmlık hissi!. Sonra Ahmed Şevki efendi ellerini Ahmed Cemil'in omuzlarına dayadı...... Serin kanla düşünürdü: Ikbal'in izdivacını. bir yabancıya herkesten ziyade harim olduktan sonra ona — kardeşine — yabancı kalacak idi. Bu hissi tahlil etmek istedikçe sebebi.. Ahmed Şevki efendi artık vazifesini ikmal etmişçesine şüphesiz kendi kendisine: «Beş dakikada bir mühim meselenin altından çıkmak bana mahsus bir muvaffakiyettir!» diyerek mütebessim bir çehre ile ayağa kalktı. hele bir kere görsünler de. Bu memlekette kızların tam izdivaç zamanı. Ahmed Şevki efendinin ilk sözü şu oldu: — Dün akşam beni görmeden kaçtın. esası daima tetkikinden musir bir firar ile kaçardı. dedi. Zavallı Đkbal!.

. Kapıyı açan Seher'e: — Annem nerede? dedi.. fakat onun gibi saf olsalar. birisiyle kavga etmek arzusunu veriyordu. gidiyorum. merdivenlerden biraz muhteriz çıkıyor.... Enişte!. kâğıtlarını topladı. Enişte!. sonra evin içinde bir ses. mürettiphaneye girdi: — Ben yazılarımı bitirdim. görmemiş. bu aile sofrasına ayni iştirak hakkı ile oturacak.. Bu adam birden... başka bir şey lâzım olursa beyler yazsınlar. Demek şimdi hayatında bir enişte olacak. Zihninde bulmak istediği te'vilin altında saklanan tesiri görmemeğe çalışır.Bu 'hissin ismini vermek istemezdi. Nihayet kapı çalınıp geldiklerini yukarıdan işitince bağırdı. dedi. bir adam kî bu güne kadar tanunaış. Fakat Ahmed Şevki efendinin bu sabah şu bir kelime ile yeniden uyandırdığı mesele akşama kadar zihnini kurcaladı. ĐkbaO'e görücü gelmiş de ne için bana haber vermediniz? Sabiha hanım oğlunun yüzüne baktı: . Sabiha hanım çarşafını çıkarmadan yukarıya çıkınca ilk sözü şju oldu: — Anne!.hele Đkbal ileşaıkalaşamayacak. yukarıya gelsene. ikbal ile .. başka bir ses aşağıdan yukarı bağıracak: Đkbal!. hiçbir hissini. bir gün içinde hayatına karışacak.. — Anne.. Onun yanında geceleri minderin üzerine boylu boyuna uzanamayacak. Sebep? Ne için sevmediği.. valde hitabından bir sahtelik. kendisinden kardeşinin mahremiyetini çalmış bir adamla müz'iç bir rekabet hissinin sönmeyeceğini hissediyordu. «Küçük hanımla çarşıya gittiler» cevabını alınca hiddet etti. Hayatında bu tebeddülün ne kadar ehemmiyeti olduğunu bir karartı arasında hissediyordu: Meselâ kendisini. görüyordu.. sevemeyeceği bu adama enişte demeğe mahkûm olsun? Şimdi bu kelime adetâ onu tâzip ediyor. Sonra kalemini attı. bir külfetperdazlık hissederdi.. Seher'i kızdıramayacak.. Ikbal'in izdivacına ait düşüncelerinin bundan tesir almasını me-nederdi. Ahmed Cemil'in eve gitmeğe ihtiyacı vardı. evin içinde dolaştı. o Süleymaniye'deki küçük evin kapısını çalacak. Sabiha hanıma çocuklar gibi daima anne derdi. Bu adamla her kim olursa olsun. tekellüfsüz bir münasebetin hâsıl olamayacağını. onlar gelinceye kadar sabırsızlığından duramadı. fikrini öğrenmemiş. dedi. selâhiyetle anne diyecek.. Enişte!. yemekte hususî bir ihtiyat ile duruyor. ikide birde zihninin içinde bir tırmalayan cereyan ile geçen bu kelime idi: Enişte!. mümkün değil. lekesiz bir muhabbetin.. Hiddetini o sırada Ali Şekib'in budalalığından bahsederek Raci'ye yaranmağa çalışan Saib'den çıkarmak istedi: — Keşke insanlar hep Ali Şekib gibi budala. valdesine ayni meşru...

Ne lâkırdı. biri talik iki güzel levha. — Allah hayırlısını kısmet etsin. Sonra sükût. Ahmed Cemil gitmemeğe karar verdi. çılgın saç kümeleri arasında birak küçük. bazan rüzgârla şişen muşamba perdelerin hışıltısı.. Ahmed Cemil'in gözlerine güzel görünüyordu.. üç kalbin irtibatından anütaiıassıl. . bu a... kardeşinin bu kadar cazibesi olduğuna dikkat etmemişti. ne de mutantan hücrelerde nefîs evani vardı. aşağıda küçük odada.. oğlum.— Her gelen görücüye ehemmiyet vermediğim için. atlas perdeler. yalnız küçük odanın — şu bir saf kalb kadar ruhaniyet ile dolu aile odacığınm — ruhunu doya doya istişmam etmek istiyordu. ta mutfaktan Seher'in bulaşık gürültüsü. annesinin en sevdiği yer. Demek şimdi Ibu hususiyete. Açık kestane gür saçları altında zarif başı.. Ara sıra kumaşı kesen makasın sinirleri ürperten sesi. koltuklar.le mahremiyetine bir unsur daha iştirak edecek? Demek bu sıcak mesut havanın üzerinden barit bir nefha uçacak ? Gözleri sık sık küçük iskemlenin yanmda diz çökmüş o gün çarşıdan alman yedi arşın gömleklik kumaşın yanlarını çatmakla meşgul olan Đkbal'e çevriliyordu.. istesinler bakalım da düşünürüz.. — Kızım. birden bu validenin mukadderata teslimiyeti karşısında sükût etti. yerde üstüne penbe. ne tâtife istiyordu. ruhu ısındırır bir hararet vardı.. Zavallı çocuk... bari bahtiyar olsa!. ince sarı kornişlere küçük küçük kıvrıklarla ilişdirilmiş perdeler. meşakkatlerin zedeliyeeeyeceği kadar kavi bir saadet. lâtif. her türlü mihnetlerin. makası alıversene.. hiçbir şey yok. o kadar. Đlâve etti — Isteyeceklermiş. Ik-bal'in yeşil gaz boyamalarından yaptığı sade fakat belki onun için zarif hoş kalpağı altında lamba... Burada ne kadife kanepeler. Ahmed Cemil sabandan beri beynini işgal eden bu meseleye karşı annesinin sükûnuna hayret etti. altından âsi.. Kar gibi beyaz kenarı gerile gerile iğnelenmiş hassa örtülü sedir. Bu gece Đkbal.satrançlı dokuma çekilmiş Şilte. pencerelerde muşamba perdelerin üzerinde yaza mahsus be>-yaz. o kadar. kulaklarının etrafından. küçük dört ayaklı iskemle. fakat buna mukabü derin bir muhabbet. M A I VE SĐYAH 109 — Beğenmişler. perişan.. — Sizin yanınızda değil mi anne?.. bu samimiyete. duvarlarda babasından yadigâr olarak kalmış biri kûfî. Yemekten sonra okumağa da meye-lân duymadı. inmiş muşamba perdelerin arkasında açık pencereden süzülen gecenin râtip havasını duymak için başını duvara dayadı. Bu akşam Muzaffer beyin ders gecesiydi. Ahmed Cemil yalnız bu kelimeyi kâfi görmedi.

Düğün! O gün Ahmed Cemil kaçmıştı. şefkatten mürekkep bir nazarla hemşiresini ihata ettikçe. mukaddemeleri görünen kadınlık meziyetleri kemal bulmak için yalnız kadın olmağı bekliyor. değil ufak tefek istirahat esbabını. sükût etti. kalem arkadaşlarından sormuşlardı. Ahmed Ce-mil ilk hâsıl ettiği fikri zihninde birkaç kelime ile icmal etmişti. îkbal'in izdivacı Ahmed Cemil'in hayatında bir rüya gibi geçti.rt. bir paçavra kenarıyle iyi bağlanmamış uzun çorabı güllü penbe iskarpininin üzerine düşmüş. kalem hayatında terbiye almış. leblebicilerin etrafında bağrışacak. En son defa olarak birgün.söbü görünen siması. geçkin yaşlarında mariz bir babanın zayıf doğmuş bir çocuğu. orasını beraberlerinde getirdikleri ço~ cuklarıyle küçük bir mahşer — garip ibir renk ve kılık mahşe-ri — haline getiren kadınlar. Onun saadetinden emin olabilse.. hoppa değil. henüz tekemmül etmemiş bir kız vücudu ki noksanları içinde cazibeli ve onun için şiir ile dolu. gözleri bir katre muhabbet giryesi gibi — fakat kknbilir nasıl — bir kadın olmaya müheyya duran bu zayıf kızın üzerine düştükçe kalbinden «bari mesut olsa!» diyordu. koltuk resmini görmek için Süleymaniye'nin o daracık sokağını baştan başa doldurarak ve kapının umuma açılmasını bekleyerek yeldirmeleriyle. ağl aşacak olan bütün o belinden donu-düşmüş.. düğün evindeki validesine sokaktan «anne!» diye bağıran. herkesten pek iyi teminat almo X i .. düğünün şerefine tâ sabahleyin sokağa fırlayan komşu kızları kâğıt helvacılarının. Büsbütün tevessü etmesi.. kanarya sarısı hırkasının altında al basmadan entarisini giyerek. Ahmed Cemil bu izdivaç meselesinde ne tarafgir ne de aleyhdardı: Meselede bir itiraz vesilesi bulunmaması aleyhdar olmasına mümanaat ettiği gibi enişte olacak adamın herkesten başka birşey olmayışı tarafgir olmasına da mâni olmamıştı. beline işlemeli ipek mendili iğne ile tutturulmuş. Ahmed Cemil'in her türlü hayat hususiyetini bilen Ahmed Şevki efendi damat beyden ağırlık namıyle bir para kopardı ki hemen 'bütün düğün masrafını temin etti. herkes gibi bir genç. uçları sekiz on kere kıvrılmış iri siyah bıyıklı muhip çehresiyle kapıya küçük bir iskemle atıp hâkimiyet vazifesini takındığı — sopasının ilk tarakasmdan — anlar anlamaz. çorabının içine paçası tıkılmış. henüz komşu hanımların ellerinde süsü ikmal edilemeyen . XI llî di. başına oyalı gaz bovamasm-dan yapma çiçekli hotozunu koyarak. uzunca bir boy. bu yaşta genç kızların çehrelerine mahsus bir süzgünlük altında hafif bir donukluk ile mümteziç donukça penbe rengi biraz vücuduna erkekçe bir yüksek vaz'ı veren geniş omuzlar. hele Tevfik efendinin anlaşılamayacak bir heves ve tehalüküy-le bütün şerait onbeş gün içinde kararlaşmıştı. koşa koşa biribirini kovalayarak çığlık koparan çocuk alayından uzak olmak için. Vehbi beyi tanıdıklarından. hattâ biraz ciddî. bekçi baba gelip de elinde sopasıyle yeni traştan çıkmış çökük yanaklı. demek razı oluyordu.. demin haleldar olacağından korktuğu hayat sükûtununu belki bütün istikbal emellerini feda ederdi.. Eniştesini ilk önce matbaada pederi Tevfik efendinin yanında gösterdiler. Bu ziyaretten sonra Ahmed Şevki efendinin faaliyetiyle. Ahmed Cemil kardeşinin reyine müracaat etti: ikbal gözlerini indirdi. çarşaflarıyle üşüşen. beyazlı kırmızılı tire kuşağının saçakları san hırkasının altından eteklerine dökülmüş. Ahmed Cemil merhametten.

başı mücevherlerin 112 MAI V K SĐYAH altında biraz eğilmiş olarak görürdü. Ahmed Cemil rüyalarının şu sefil hakikatinden tanı bir hafta kaçtı. sofrada. îkbal şimdi o sopasıyle kapısının önünde bekçi duran.. yaygaralı çocuklar kaynaşan küçücük evde rastıklı. bir vakit yalnız kendisinin olan şu evin her köşesinde şimdi yabancılıktan asla çıkmayacağını anladı..kardeşini sofraya çağırtarak o yarım gelin haliyle öpmüş. haftasının diğer dört akşamını da evden uzak geçirmek için ders buldu. sokağında alacalı. Bir dakika içinde bütün mânevi varlığından bir soğuk rüzgâr geçti. Düğünden sonra Ahmed Cemil ile annesi hemen hiç yalnız bulunmamışlardı. demek bütün bu şeyler baştı?. Gazeteye bir ilân sıkıştırdı. salonlar. matbaa müdürü Tevfik efendizade Vehibi beyi bekliyordu.. ne süslü evler. lâdenli komşu hanımlar arasında damat beyi. Artık bütün gecelerini evden uzak geçiriyor.. o henüz ağır bir külfet yükü altında ezilirken.. hattâ Hoca-capaşa'da ders olduğu zamanlar akşam yemeğini matbaada kısaca tedarik ederek bir vakitler hayat zevkinin yegâne men-baı olan aile sofrasında bulunmuyordu. kınalı. O akşam Muzaffer beye can attı.. O bir hafta zarfında eniştesini hiç görmemişti. Demek bunlar hepsi ya-Đan? Hayallinin kendisine bahşettiği bütün bu tantana. Ahmed Cemil hayret etti.. ne müdebdep daireler. Hattâ Seher'le ufak tefek ltâifeler bile ediyordu. şimdi bu evden âdeta üşüyordu.. atlaslar. o bir haftayı Hüseyin Nazmi'nin köşkünde geçirdi. ne müzeyyen cihazlar tasavvur etmişti!.. Ahmed Cemil bu akşam kendisini ezen azap altından hiçbir zaman kurtulamayacağını . beyaz ipek duvağı yanlarına dökülmüş.. avizeler. Sonra saçları püskür-müş. annesiyle kardeşinden öyle izin almıştı. Đki ay kadar bir zaman geçmişti. bir gün . ne lâtif tuvaletler. daha sonra güzide tuvaletlerle zîhayat foir çiçek deryası gibi dalgalı geniş bir mermer sofanın ortasında o çiçek deryasının perisi. yüzüne bakamaya-rak gözlerini indiren hemşiresine bir kelime tevcihine cesaret edemezken damat bey herkesle teklifsiz oluvermişti. Kaçtı. levhalar. Ahmed Cemil bir hafta eve uğramadı. sonra ağlamaktan ihtiraz ile bir söz bile söylemeyerek kaçmıştı. köpüklerden teşekkül etmiş bir çiçek melikesi gibi îkbal. Şark halıları döşenmiş çifte bir merdiven. Nihayet bir akşam yemekte birleştiler. yağız macar atlı zarif parlak bir araba onu alıp götürüyor. kendi-feini mesteden o müdebdep rüya. Demek o istikbalde zuhuruna emniyet ederek aldandığı hayaller yalandı? tkbal'in gelin olacağını düşündükçe bir vakitler hemşiresi beyaz uzun etekli — moda gazetelerinin mülevven ilâvelerinde görerek imrendiği şeylere benzer — bir esvap içinde. Ah! O Đkbal'i böyle mi gelin etmek isterdi? Hemşiresi için neler düşünmüş. kadifeler. Hocapaşa'da demiryolu memurlarından iki Almana Türkçe öğretmeye başladı.

... fakat bu kadarla devam edecekse. ¦ Annesi Vehbi ıbeye atfolunabilecek bir kusur bulamıyordu. dün ağlayışı büsbütün zihnime dokundu. reddettim. Dün Seher. Onbeş gün kadar yenilikten ihtiraz ederek itiyadını icra edememişken nihayet bir şişe Fertek rakısıyle gelmişti. sıkılarak parayı bana vermek istedi. kız sabahleyin biraz gülerek. Đzdivacından beri ikbal'in çehresinde dikkate çarpan bir hüzün rengi her türlü şikâyet lisanından daha beliğ idi.. Zaten kız gelin olalıdan beri neşesiz. fakat o birkaç gün içinde bu itiyadı keşfetmiş.. Ahmed Cemil hayretle annesinin yüzüne baktı: — Niçin? — Bilmiyorum. Hiç yalnız bulamıyorum M. sonra cevabını beklemeden biraz eğilerek ilâve etti: — Sana bir şey söyleyecektim. Sabiha hanım iki aydan beri birinci defa olarak yalnızca konuşmağa fırsat bulduğu oğluna başka bir bahis zemini daha hazırlamıştı: Mai ve Siyah — P.. nihayet yine onun olmak üzere saklamak için aldım. yatağında mahsus gecikiyordu.. bir huysuzluğu yok. Fakat nasıl bir koca olduğunu anlayabilmek için Sabiha hanımın fikrini istedi. kardeşinden gizlediği göz yaşlarının içinde bir derdin saklandığını duymuşlardı.Sabiha hanım sabahleyin odasına girdi. birkaç kadeh rakının şu saadet yuvasında bir musibet zehiri hükmünü tutacağını anlamıştı. S — Masraf meselesi ae saae senin üzerine ıcaııyor gıuı mr şey Cemil. Vehbi ibeyin akşamcılığı vardı. Birden şu iki aylık gelinin annesinden.. Ikbal'e soğuk bir muamelesi de görülmemiş.. Ana oğul uzun uzun birbirine baktılar. Evine devam ediyor. o ısrar etti. Bir gün annesinin ağzından bu meseleyi işitince yatağında doğruldu. Ahmed Cemil'e bundan hiç bahsolunmamıştı. Buna Ahmed Cemil dudaklarını bükerek cevap verdi: — Ne ehemmiyeti var? Kazandığım yetişmiyor değil ki. .. dedi.. O vakit Ahmed Cemil yavaş yavaş annesini istintak etti. Đkbal'in odasında yalnızca ağladığını görmüş. — Geçen gün Îkbal'e aylık olmak üzere on mecidiye vermiş. Ahmed Cemil pek iyi hissetmişti ki kardeşi mesut değildir. acaba kocasının biraz içkisi olduğundan ımı?.. Đkisi de bu hayal için ağlamağa müheyya idiler. Đkbal'in ağlayışı biraz içki içinse. anesi yatağının kenarına oturdu: — Ne için kalkmadın oğlum? dedi. Đkisinin de bu nazar çarpışması arasında Đkbal'in ağlayan hayali uçuyordu.. Eniştesinin nasıl bir adam olduğunu görüyordu. O henüz tenbellik ediyor.

sonra beriki bir sademeye tesadüf etmiş gibi nazarı titredi. Bu sabah îkbal'e tesadüf etmek emeliyle odasından geç çıktı. bazan Seher'e karşı kaba latifeler. bir iskarpini alt>. fakat bahar gelince bütün vücudunu ihata eden kesel ve rehavet havası sanki güneşin taze hararetiyile tebahhur ederek sıyrıldı. yolundan silinmek.. çekinerek merdivenleri yavaş yavaş indi. elindeki sahanı sofranın ortasına atıp kaçmağa meyyal duran dargın vaz'ı görülürdü. mümkün mertebe az fırsatlarda hitabına mâruz olmak gibi 'bir ihtiraz peyda olmuştu. Geç kalkmak itiyadında olan eniştesini uyandırmaktan. Yemek yedikten sonra Vehbi bey Ikbal'le odasına çekilince Ahmed Cemil annesinin yanında kalırdı.» demiş idî. izdivacından beri ona karşı Ahmed Cemil yarı siteme benzeyen bir tavır ittihazına lüzum görmüştü. Bu kış Ahmed Cemil eserine hemen çalışamadı. gözlerini indirdi. Artık şu mahrumiyet hayatının acı lezzetinden bir hoş teessür bile duyar olmuştu. fakat henüz aralarında dert tevdiine benzer bir kelime teati olunmamış idi. yazılarından kurtulabildikçe yegâne iştigali şiirlerini okumaktan ibaret kalırdı. Nefsini herşeyden mahrum etmeğe alışmamış mıydı? Onun için birkaç mecidiye tasarruf etmekte bir faide mi ver? Seneyi iki kravatla geçirmek. fakat o zaman bir lâtife edildikçe sofranın etrafında handeler uçu-şurdu. ikbal daha evvel kalkmıştı. kışın donuk havaları altında teessürleri safhasına donuk nakışlarla . MAĐ VE SĐYAH 117 Ahmed Cemil'in tamamiyle cahili olduğu kahve hayatına müteallik hikâyeler. bunda mağmum bir şiir bularak âdeta şiir te-lezzüz ederdi. Bir vakitler Ahmed Cemil de bu sofrada lâtife ederdi. ara sıra yemeğe müteallik itirazlar. damarlarının içinde bir cevelân hissetti. ikbal bir aralık bu nazara mukavemet etmek istedi. Đkbal'in üzüntüden. ibir kardeşin gözünden gizlenmeyen bir hazin renk: «Aldatmayınız. Bu sabah Ahmed Cemil îkbal'e bir şey söylemek istiyor» muşçasma baktı. zevcinin tuhaflıktan ziyade gülünçlüğüne karşı helecanından mütevellit perişan nazarı: Seher'in her dakika: «ikide birde bana ne ilişiyorsun?» demeğe. Kardeşinin yalnız bu bakışı: «ikbal! Bahtiyar değilsin. Ahmed Cemil bu nazardan sıkıldı. sanki bir noktayı kazıyarak kemirdiğini hissediyordu. anlıyorum. dün salbah Millet bahçesinde bilardoda kazandığı muvaffakiyet. Fakat bir annenin. bu nikabm altında ben varım!» derdi. gözlerini oğlunun gözlerine dikti. gözlerini çevirdi. Bu sabah annesiyle şu muhavere kalbine sanki bir katre yakıcı zehir damlatmış idi. Şimdi Vehbi beyin bir latifesine mukabil Sabiha hanımın simasında zorla kopmuş bir tebessümü. cevap vermedi.Sabiha hanım sözünü bitirmedi. ay sürüklemek zaten öyle bir sefalet idi ki onu âdeta mütelezziz ederdi. ikbal bahtiyar görünmeğe çalışıyordu. Orada bir şeyin yandığını. aşağıda karşılaştılar. Matbaada kaldığı akşamlar idarenin penceresi kenarına ilişip de caddenin hüzün veren tenhalığından mest olarak biraz peynirle francalasını yedikçe kendisinde bir zavallılık bulur. Derslerinden. fakat ekseriyet üzere yemekten sonra uyuyan zevcinden kurtulabildikçe bu yalnızlığa küçük bir zaman için Ikbal'in 'huzuru da hayat bahşederdi. Đkbal'de de biraderine karşı bir mücrim gibi gözlerini indirmek.. yalnız kendisini eğlendirmek için söz söyleyenlere mahsus kahkahalarla kesik fıkralar. kardeşini mümkün mertebe sıkça görüyordu. Artık ikbal ihtiraz tavrım bırakmıştı.

o vakit tayin olunamaz bir sebeple mûtat olmayan vukuata tesadüf olununca hissedilen râ-şeye müşabih bir titreyiş vücudunu baştan aşağıya sarstı. bütün o zahmetler ondan intişar eden ümit havasına temas edince zail oldu. O vakit Ahmed Cemil'in eseri bol bir yağmurdan sonra topraklardan süzüle süzüle kayacıklar arasında birikmiş küçük bir menba gibi taştı.» dediğini işitti.. Bir aralık Ahmed Cemil eserini tasfiye etmek istedi. bir hafta mütemadiyen bununla uğraştı. Henüz o kadar kalabalık yoktu. ilerledi. Ahmed Cemil Lâmia'yı belki bir seneden 'beri görmemiş^-ti ve göremezdi.. nihayet bir haftalık uğraşmasının neticesinde küçük bir defter vücuda getirebildi. Kendisine hitap etmesini beklercesine Lâmia mütebes-sim bir çöhre ile karşısında duruyordu. ufak hamlelerle feveran etti. mağazaların camekânları önünde gecikerek şurada yeni çıkmış kitapları. yakalıklardan. yahut kışın evine gittikçe Lâmia'nm bazan piyanosunu işiterek bazan bir kapının alplığından süzülüp geçtiğini-duyarak. müsveddelerini ayıkladı. noksan bırakılmış yerlerini doldurdu. Hüseyin Nazmi'nin köşküne. zevkini ikna edemeyen parçaları mahvetti. Başını çevirdi. mendillerden teşkil edilmiş zarif nümunegâhları. bütün o gönülleri taltif eden hiçleri seyretmek istedi.âdeta uykuda duyguları. Çocuk oyuncaklarının yanma kadar geldi. Bir mayıs günü matbaada otururken birdenbire defteri Taksim bahçesinde — bir gün henüz mektepte iken Hüseyin Nazmi ile gidip oturdukları yerde — Boğaz'ın şiirine karşı kendi kendisine okumak istedi. başında maili kırmızılı bir külah gelip geçenlere gülümseyen bir soytarıya bakmakla meşgul iken arkasından kendisine yabancı olmayan bir tatlı sesin bir nida-i hayretle: «A! Cemil bey!. Tünel'den çıktıktan sonra Beyoğlu'nda biraz serseri. Şimdi bu eser büyüyor. bazan eteğinin bir hışıltısını hissederek yahut muhteriz bir kahkahasının zaptolunmuş tarakasını fark ederek onun vücuduna yakın °^" M A I VE SÎYAH 119 .. bir moda mağazasının kumaşlarını. . hemen doğuveren şu arzuya mukavemet edemedi. Zaten Beyoğlu'ndan işsiz geçtikçe buraya bir kere girip çıkmak âdeti idi. O sefalet ve mihnetle dolarak. Ahmed Cemil sanki senelerden beri ruhuna çöken bir sıklet şu tasfiyeden sonra mündefi oldu. ötede kravatlardan. taşarak geçen kıştan sonra eserinin tesliyet veren ha118 MAĐ VE SĐÎAH yat nefesiyle bütün yorgunlukları dinledi. ellerinde earpare. matbaada işini istical ile bitirerek çıktı. dolaşmak.intikal eden. Ahmed Cemil bütün hayatının meşakkatlerini bu eserin tevlit edeceği lezzete karşı unuturdu. Bon Marehe'nin önüne gelerek içeriye girdi. baharın ılık nefesleriyle dirilip uçuşan kelebekler gibi canlandı. tekemmül ediyordu.. Ah bu defter! işte bütün hayatının mühim bir ümidi şu küçük defterde idi.

o gençlik semasının sevda güneşi. sonra Lâmia biraz gülümsedi. «birisine oyuncak mı alıyorsunuz?» dedi. nagihan hıssediverdikleri bir hakikatin taaccüp rengi gözlerinde sizi istintak ediyormuşçasına bir istifsar ifadesiyle gülüverirken birdenbire bir genç kız sıfatının henüz itilâf olunmamış ciddiyetiyle gözlerini indiren. sonra Ahmed Cemil'in eline bakarak: . henüz çocukluğunu unutmamış. Bu hayal pek seyyal idi. onun muhit-i havasında muvakkat bir müddet için yaşamaktan mütevellit bir şey duyardı. daha doğurusu o genç kıza bunların herbirinde ayrı ayrı perestiş ederdi. müşevveşiyeti için şiirle. Ahmed Cemil'in zihninden uçuşan ve binlerce çehreler . Taksim'de. Sonra onların arasında genç kız. Lâmia şüphesiz şurada. yahut Tepebaşı'nda. kimbilir kimdir? Bugün Lâmia'yı karşısında siyah çarşafı çenesinin altından tepesi bir incili iğne ile iliştirilmiş. buseyi andırır bir gârâm nazariyle bakardı. o müphemiyeti. Köprüden vapura binerken gördüğü. ince parmakları siyah güderi eldivenler içinde uzun sap-h zarif şemsiyesinin püskülünü oynatarak. yahut Şişlide bir Kâğıthane dönüşünde tesadüf ettiği. velev bir dakikalık musahabenin garabetini daha az hissederek daha cesur idi. fakat (bütün bu çehrelerin üstünde. Lâmia'nm yanında dadısıyle piyano muallimesi vardı. dedi. kanatlı şiirler idi. Ahmed Cemil'in zihninde bu genç kız sıfatının hususî ve müstesna bir ehemmiyeti vardı. birbirine söz söylemek lâzım gelip gelmeyeceğinde tereddüt ederek. Henüz on beş yaşında iken hâtırasına intikâş eden simasını zihninde itmam ve ikmal etmiş.bir ziya isabetiyle bir bulut parçasında peyda oluverip de birden sönüveren iltimalar gibi . mütebessim bakışarak durdular.. — Biz haftaya yine köşke gidiyoruz. O. meçhul bir şey var ki mahiyetini anlamamış. ufak tefek almak için çıkmış idik. yalnız bakıyordum. cazibesinin ateşlerini saçarak çıkdı. Genç kız!.maktan. Ahmed Cemil'in kalbinde yer tutmuş böyle binlerce çehreler vardı.sönüverdi. peçesi alnının kıvırcık saçlarını bir yarı örtülülük altında bırakarak başına atılmış. Ahmed Cemil: — Hayır. künhünü tahlil etmek istememişti. belli belirsiz bir şey! Müphem bir çocuk çehresi. ondan uzak yaşadığı müddetçe o simayı daima besleyerek arada geçen zamanı sanki telâfiye çalışmıştı. «Şimdi tamamen bir genç kız olmuştur!» derdi. şu oyuncak destegâhmın yanında velev bir çocukluk arkadaşıyle. henüz iki üç sene evvelki sıfatyle Ahmed Cemil'in karşısında bulunuyormuş gibi saf çehresiyle bakarak görünce. dün başka bir şey iken yarın başka bir şey olmağa hazırlanan. nurlarını serperek.. Fakat bu meçhul şeyin bütün şahsiyeti üzerinde derin bir tesiri vardı. henüz ço-cukluktam çıkarak mevcudiyet-i mâneviyesi garâible nıemjlû bir cihanın esrarına karşı inkişafa müheyya duran. bütün güzergâhına tesadüf eden o genç kızlara Ahmed Cemil perestişe benzer. Ahmed Cemil bunların hepsini severdi. müşevveş. fakat bugün müphem. sevda ile dolu olan bu mahlûklara. cevabını verdi. Bir dakika öyle karşı karşıya. Köprii'de hemen her yerde bir dakika için sevdiği binlerce çehreler vardı ki bunlar kendisi için saadet hülyası olan o genç kızın mevhum şekli etrafında uçuşan bir takını periler. bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi.

daha sonra. bütün ruhunun emel züb-desi işte şu siyah nazenin heyula işte bu ipek çarşafın dalgaları içinde vücudunun ihtizazı hissedilen seyyal ve mevvac hayal şeklinde kaybolup giderken. kıvırcık saçları başının beresinden taşarak. ötede beride tek tük zümreler. henüz yapraklanmış bir ağacın altında mai şemsiyesini açmış. sanlara boyanan bu levhaların içinde Lâmia'yi — evvelâ küçük. Ahmed Cemil orada.. yalılar. O zaman hayalinin mâkesinde guruba tesadüf etmiş bulut parçası gibi kırmızılara. yahut kendine mahsus bir mütalâa ile meşgul oluyor zannını vermek için bir ciddî tavır ile elindeki musavver mecmuaya dalmış — görünüyordu.. — Ağabeyimin daima söylediği eseriniz mi?. O çehre böyle zihninde bir an içinde yüz tenasüh silsilesinden geçerek. Hüseyin Nazmı ile gezmeğe çıktıkları vakit yanı başında iki elleriyle eline yapışarak muhaverelerinin arasına «Bu ne? Ne için? Nasıl? Ne vakit?» sualleriyle her dakika karışarak. Ahmed Cemil'in gözleri. tepeler. manzaralarının ivicaclarıyle yeşil tepelere doğru tırmanmış yahud mai sulara doğru akı-vermiş gibi duran binalarıyle boğazın sakin levhasına dikiliyordu. sarı saçları rüzgârlarla savrularak.O da küçüklüğünden beri daima onun etrafında dolaşır. bunlardan ayrılarak. hayatının uzun yorgunluklarını bir gazetenin tefrikasında dinlendiren bir ihtiyar. Bir akşam onu bizde okuyacak missiniz. başlarından kaymış hasır şapkaları arkalarında çarpmarak.. — Hayır. Lâmia küçük bir kahkahayı zaptetti. elinde çarpareler ile başında maili kırnuzılı külâhıyle gelip geçenleri gülerek seyreden soytarının istihza nazarı altında elinde şiirlerinin defterini kıvırarak duruyordu. bütün hayatı. birisinden yüz bulmuş çocuklara mahsus sokulganlıkla daima yanına gelirdi. Bugün Ahmed Cemil Taksim bahçesinde bu şirini değil. Lâmia'dan daima pek sıcak bir his duymuş. mailere. Demek bugün Bon Marche'de uzun bir gaybubetten sonra onu görünce vücudunu . şu kadarcık.— Yeni bir kitap mı? diye sordu. asıl gençliğinin şiirini — yalnız onu — okudu. alçak ökçeli potinlerini önüne çektiği bir iskemlenin kenarına dayamış gözlüklü ihtiyar bir Đngiliz mürebbiyesi. «efendim!.. mütebessim renkleriyle.. sular. her tebeddülünde bir hâtıra gıcıklayarak bütün hayatını Ahmed Cemil'in dimağında. bir örnek esvaplı iki kız. bütün güzel şekiller. bayırın üstünde uçuyor.. yeşillere. uzun konclu düğmeli potinlerini kumlara temas et-tirmiyormuşçasma bir çeviklikle koşarak çenberlerini çeviren.. bir dakika içinde tekrar yaşatıyordu. manzaralar bir fırça darbesinden kopma renkler imiş de yekdiğerine karışarak şekilsiz bir hamur haline geliyormuş gibi oluyordu. onunla beraber bulunmaktan haz almış idi . Bazan bu levha gözlerinin içinde bulanıyor.. daima güler. biraz beride «AJ fE SĐYAH 123 ellerinde küçücük küreklerle bahçeden kum toplayarak mini mini kovalara doldurmak mühim işiyle etrafı görmeğe vakitleri olmayan iki çocuk. Ahmed Cemil küçük bir hareket bile etmeyerek duruyordu. amma. Bahçe tenha idi. benim şiirlerim.» dedi. sonra Ahmed Cemil'in perişan cevabını dinlemeyerek siyah güderi eldivenler içinde daha ince görünen parmaklarıyle peçesini indirdi. öyle mi? Ben de dinlemek. koşuşan bağırışan çocuklar. sizi okurken görmek istiyorum. bir dakika sonra sekiz on yaşında bir kış gecesi meselâ iki arkadaş cehren bir şiir okurken halının üstünde daima gülümser siyah gözlerini anlamayarak yüzlerine dikmiş.

. gece şu küçük asude evin kapısı çalınmak o derece müstesna bir vak'a idi ki herkeste ufak bir halecan hâsıl oldu... Bu vak'a Ahmed Cemil'i hakikate iade etmiş oldu. hislerinin muihassalası olan bu şiir parçalarını bir sevda teranesi gibi onun müteessir gözleri altında inşad ediyordu. kapıyı açtı. karşısında hamal kılıklı birisini gördü. sonra titrek bir aşk sadası ile bütün fikirlerinin. siyah saçların altında parlayan siyah gözlerden bir şey akıyor. Zihninde bu şiir takriri için mahsus bir hücre tertip ediyor.* mü dairesinden çıkarmağa lüzum görmüyordu. gözlerinin içinde — şimdi artık vuzuh ile gülümseyen Lâmia — aheste Taksim caddesini çıkmağa başladı. güya siyah ibir nur ki baş döndüren ateşli bir sevda havası ile vücudunu sarıyor. korucukların arasından süzülüp çıktı. O da kendisini sevmiyor mu? Bir saat evvel o kendisine tebessüm eden gözlerde bir gizli incizab mânası hissolunmuyor muydu? Bu aralık tâ yanınbaşmda koşan bir kız kumların üzerine yüzü koyun düştü. siyah çarşafın.sarsan şey. hayatında birinci ve sonuncu olmak üzere seveceği vücud. Ah! O sevda dakikası! Acaba hayat-ı bînasibinde o bahtiyar saat çalacak mı?. Ahmed Cemil'in nasiyesinde bu sual bir endişe hattı tersim ediyordu.. yakıyor. Kendi kendine: «Ne için onun benimle izdivacını istemesinler?» diyordu. kendisi tâ ayaklarının dibine küçük bir ayak iskemlesine oturuyor. . yerinden kalktı. fakat okşayan bir ateş. Se'her'e tekaddüm etti. işte o biraz evvel gülerek dudaklarını basarak hafifçe başıyle selâmlayarak. kaldırdı. Artık tekrar oturmadı. 122 MAI VE SĐYAH Bakınız o siyah peçenin. Nihayet Ahmed Cemil.» diyen Lâmia idi. Seher kapıyı açıp açmamak lâzım geleceğinde MAÎVESĐYAH 123 mütöhayyir idi. Ahmed Cemil başını çevirdi... çocuğun ellerinden tuttu. Ahmed Cemil onu Lâ-nıia'ya kendisi okumak isterdi. «Efendim!. elinde şiir defteri. Bir gece herkes yatak odasına çekilmek üzere kalkmışlardı... Lâmia'yı orada bir kanepeye oturtuyor.. mu'tad hilâfına olarak sokak kapısının kuvvetle çalındığını işittiler. bir ateş ki sıcak bir buse gibi. Artık o şeyin tesiri mahiyetinden kaçmağa. çocuk iri mai gözleriyle istimdat ederek ona bakıyordu.. türlü renklerde elbiselerle süslenen iskemlelerin. nefsini onun hük. O münevver rüyalarının genç kızı.. Artık saklamağa ne lüzum var? Đşte bütün hüsran içinde geçen gençlik sevdasının emel zübdesi. yavaş yavaş. Şiirlerini dinlemek istiyormuş.

zaten. gündüz hiçbir şeyi yok iken hattâ akşam yemeğinde pek iyi bir halde iken odalarına çekildikten sonra birdenbire düşmüş. Bu akşam Vehbi bey gittikten sonra yatak odalarına çekilmekten vazgeçtiler. iki kardeşle anne birçok zamandan beri birinci defa olarak gecenin celsesini o eski samimiyet ile geçirmek istediler. o vakit Aihmed Cemil. herkes teessüf beyanında. Bir aralık Ahmed Cemil: 124 sıxan — Đhtiyar giderse matbaa ne olur. değil mi? Yalnız şu söz ihtiyarın hastalığındaki mahiyeti izah etmiş oldu.. bilmem? dedi.. Đkbal pek az söze karışıyor. Đkbal bu sözü söyledikten sonra pederinin vefatını bekleyen kocasının utanılacak bir mahiyetini ifşa etmiş gibi gözlerini indirdi.. o bil'akis güldü. Sultanahmet'te babasının evinden. Ahmed Cemil dilinin ucuna kadar gelen suali zab-tetti. tesîiyet iradına hazırlanıyordu. Sonra içeriye girdi. Muhavere bütün bu vak'a üzerine cereyan ediyordu. onun bütün heyetinden kocası için bir nefret havasının uçtuğunu hisseder.. O vakit Đkbal kardeşine derin bir nazarla baktı.. fakat Vehbi bey o suali anlamış da muhataplarını merakta bırakmamak lûtfunu gösteriyormuş gibi pederinin nıüşa-biyetini iki manalı hande arasında tâyin etti: «Nüzul!. tuhaf bir vak'aya muttali olmuşçasına alay ediyor.. Đsmini işitince Vehbi bey telâşla kapıya geldi.— Vehbi beyin evi burası mı? — Burası. tâ izdivacından beri anlamak istedikleri hayat sırrının bir parçasını görür gibi idi.. söyleyeceği sözün söylememek istediği tarafını gözleriyle anlatmağa çalışarak dedi ki: — Bey. ara sıra iki mânâsız kelime ile muhavereye iştirak ediyordu. kayınbiraderle beraber matbaayı idare ederiz. Yegâne mütalâa olarak Ahmed Cemil'in yüzüne baktı: — Bu yaşta genç bir kızla evlenmenin neticesi budur. herkesin yüzüne bakarak sanki bu vak'anm mudhik tesirinden başkalarının da hisse alıp almadığını tetkik ediyordu. artık herkesin alışmağa başladığı düşünceli tavrıyle. O vakit Ahmed Cemil çekildi. Herif sebebini evvelâ söylemek istemiyordu. Vehbi bey: — Biraz beni bekle! dedi. pedere bir şey olursa istifa ederim. ağlamağa hazır gibi duran gözleriyle: «Gördünüz .» dedi. diyordu. kımıldanamıyormuş. kardeşine baktı. Đkbal tekrar gözlerini kaldırdı. Efendi birdenbire hastalanmış. eniştesiyle kapıdaki adamın arasında cereyan eden muhavereyi herkes taşlıkta gergin bir dikkatle dinliyordu. sonra gördüğü ısrar üzerine ağızından parça parça izahat alınabildi.. şimdi lakırdı söyleyemiyormuş. Vehbi beyi öteki evden istiyorlarmış.

Artık matbaanın zevki kaçacağını anlamıştı... yalnız Đkbal çıkarken: «Küçük hanımcığım. diğer bir kâğıda matbaanın geliri gideri. görmek istemeyerek heyet-i tahririye odasına girdi. maaşları. Daha ziyadesini dinlemek.. evvelâ matbaada mevcut olan alât ve edevatın. Ahmed Şevki efendiyle Ahmed Cemil birbirine bakıştılar. Sonra matbaa ve gazete memurlarının isimleri.. telâş içinde. . Ahmed Şevki efendi bunalıyordu. fakat aldığım izahatı pek kâfi bulmuyorum. sonra başka bir suale cevap vermeğe mecbur olmaktan korkuyormuşçasına kardeşiyle annesini bıraktı. Onun için bir karar verelim. Vehbi bey âdeta yüksekten söylüyordu. Sonra daha ziyade izahat vermeğe lüzum görmeyerek ilâve etti: — Bundan sonra matbaa işlerine benim bakmaklığım lâzım geliyor. Vehbi bey yalnız «Peder fena!» dedi. darflerin bir fihristini isterim... Ahmed Cemil bu muhavereyi yarım bıraktı. odanın hem içinde hem dışarısında eski zamanlardaki hususiyeti ihtar eder bir teklifsizlikle muhavereye iştirak ediyordu. Ikbal'in son sözü üzerine birşey mırıldandı. — Şimdi Şevki efendi bir muhtıra yapmalı. Ahmed Şevki efendinin çehresi her zamandan biraz daha ziyade kızarmıştı. ah şu dakikada çekmecesinin yanıbaşmda sanki kendisine mahzun maJhzun bakıp •duran koyu nefti alpaga şemsiyesini şu çapkının kafasına indirdikten sonra matbaayı bırakıp gidebilse. henüz dün gece yatağa serilen babası için sabahleyin şifa çaresi taharrisine koşması lâzım gelirken matbaaya can atarak hesap soran bu adamın karşısında bütün yuvarlak vücudu baştan aşağı titreyen bir kütle kesilmişti. anlayamadılar. Orada yalnız Saib vardı. havada kokusunu aldığı havadisin nev'ine vukuf arzusu kuru vücuduna sığama-yarak.. o devam ediyordu. ellerini uğuşturarak Ahmed Cemil'i hemen istintak etmek istedi: — Müdür ölmüş mü? .. Yanlarına girdi. Seher oda kapısının yanında. çekildi. ben de sizin yanınıza geleyim. şimdi Şevki efendiden bazı şeyler soruyordum.» dediği işitildi. * /*/ Ertesi gün Ahmed Cemil matbaaya gittiği vakit eniştesini AJhmed Şevki efendinin yanında gördü. Ahmed Cemil biraz daha istizah etmek istedi: — Ne vakit söylüyordu? dedi. Đkbal kuru bir sesle: «Her vakit!» dedi.mü? Beni verdiğiniz adamı anladınız mı?» demek istiyor gibi baktı. ________ 12.

Ah!." başladı. Ben bu azamet tavrını çekemeyeceğim. — Beni bu akşam beklemesinler. tercüme edecek havadis aradı.. Enişte demeğe ancak razı olabildiği bu adamdan bugün emre benzer \ §eyler mi alacak? 1 Vehbi bey matbaanın tahtalarına güya her vakitten ziya-| de bir tasarruf kuvvetiyle basarak çıktı. hesap soraü oğul. Şevki efendi istediğim şeyleri hazırlayacak. Birden kendisini bu adamın karşısında küçülmüş. baksanıza. Ahmed Cemil'in.. j Đşe başlamayacak olursa rahat edemeyeceğine hükmetti.— Onun gibi birşey. kalktı. Burada Ahmed Şevki efendiyi değil kalıbını göreceksiniz. alçalmış gibi gördü. .. yarın sizinle de konuşmak lâzım geliyor. Ahmed Cemil gülümsedi. burada lastikten yapma gülünç bir soytarı gibi yaranmak için dizlerine sıçramaya çalışan mahlûk!.! Avrupa gazetelerini açtı. Kendisini eniştesi çağırıyordu. nefretten göğsü şişiyordu. / — Cemil bey. Ahmed Cemil'e daiha ziyade sokuldu: — Artık enişte beyiniz matbaayı size bırakır.. mütenevvia sütunlarında daima halkın hoşuna giden t düzme fıkrayı biraz da kendisi süsleyerek serbest tercümeyi. Eniştene herif dediğime istersen hiddet et. zayıf. Bu insanlar.. Sonra anladığı şeyi izah etmek istedi: — Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Artık benûn için matbaa bitmiştir. ni-i hayet daima Amerika'ya isnat olunan garibelerden birşey 1K du.. dedi. Vehbi bey bir âmir sıfatı takınmıştı. daha ilk günü gelip de bana bir uşak muamelesi eden herife. yarın yine burada buluşuruz. sonra bütün ci-¦} ğerlerini dolduran hiddet havasını boşaltıyormuşçasma derinden geniş bir soludu... yanına gitti. Birşey söylemeden evvel yutkundu. Ahmed Cemil şu dakikada bu kısa.. O vakit Saib sırıttı.. arkadaşının odasında kaldı. iskemlesine oturarak: — Anlaşıldı! dedi. kuru çocuğu tokatlamak istedi.. Saib'in teces-[i süslerinden emin olmak için kapıyı da kapadı. gülmeğe çalışarak Ahmed Şevki efendiye baktı. şu içeride. Ahmed Cemil yazı I edasına dönmedi. Đdare memurunun çehresi boğazı sıkılıyormuş gibi kıpkır-i mızı idi.. yılıştı.

tırnağının üstünde çıtlattı. Ali Şekib her vakitten ziyade yazdı. Đkbal o gün kayınpederini görmek için gidip gelmişti. Bugün Ahmed Şevki efendi saat-jlerce kendisinden bahsetti.. Akşam tjve gittiği zaman eniştesinin gelmeyeceğini haber verdi. Raci bu fırsattan istifade ederek matbaadaki tevakkuf zamanını yalnız yarım saate hasretti. Đhtiyarın bütün sol tarafıyle dili tutulmuştu.. ben kendime bir iş buluncaya kadar gelir giderim. Ahmed Cemil'e nasılsa edindiği birinci nevi sigaradan ikram etti. mahiyetini tamamen anladı. emrini icra etmeli!» dedi.. çalışmaya hazırlandı... Yalnız sağ elini oynatarak meramını ifade etmeğe çalışıyormuış. Ahmed Cemil'in hullya hayatından başlıca ümitlerinden biri bir matbaa sahibi olmak değil mi idi ? O halde işte o ümidin bir tahakkuk mukaddemesi gibi başlayan şu vak'aya karşı bir itminan duymak lâzım gelirken ne için makûs bir tesir duyuyor? Kalbinde hafi fakat vazıh bir his — Daha ne olacağını anlamadan bu kadar telâşa sebep . fakat mat-jbaada birşey olacağından eski çalışma zevkinin zevale uğra-^ yacağmdan o da emin idi. Siz. hesapları istedi. hokkasını düzeltti. Đkbal'in verdiği malûmattan meselenin vehametini.. Bugün matbaa halkı Tevfik efendinin hastalığına muttali olduktan sonra herkesin yüzüne bir endişe sayesi düştü. Yemekten sonra Ahmed Cemil annesine bakarak: — Matbaa altüst oluyor. Vehbi beyin istediği şeylerin ne olduğunu düşünerek. ka-ym enişte matbaayı istediğiniz gibi idare ediniz. Ne olacağını Ahmed Cemil tâyin edememişti. Đhtiyarın ne olduğunu ondan sordu. Đkbal kardeşinin ne demek istediğini anladı: — Dün gece söylemiştim zannederim.. Yarın sen de matbaada mevkiinin ehemmiyetini anlayınca: «idare memurunu çağır-sanıza.. Ahmed Cemil bu vak'a üzerine düşünmeyi geceye talik etmiş idi. Bu sabah eniştem geldi.. iiıaaeu Diraz suKun ouidUKtan. / kalemini buldu. zannederim ki bazı tasavvurları var... o zamana kadar vücuduna ehemmiyet verilmeyen bu adamın gaybubetinde bir ehemmiyet olacağı hissolunuyordu. tasavvuru istifa ederek matbaayı sizinle beraber idare etmek. dedi.— O mütekebbir edaya ben tahammül edemem.. l\Đar mı? Ahmed Şevki efendi artık püskürdü: ha — Ne mi olacak? Bak görürsün. nasıl başlamak lâzım geleceğini zihnen tertip ederek: «Beyin. ' sonra yavaş yavaş defterlerini karıştırdı..» diye beni yanma getirtecek değil misin? Ahmed Cemil bir daha gülümsedi: . Sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin burnundan gözlüğü her vakitten ziyade düştü. «dünyada bir kişi olduktan sonra ı nasıı oısa geçuuiuu:» aıyorau. Saib muttasıl Ahmed Şevki efendinin etrafında dolaştı.

gazetenin terakkisini teminden bahsettikçe geceleri sofra başında bilardo vukuatı nakleden bu adamın içinde bir tedbir sahibi muhtefi olduğunu anlıyordu. Vehbi bey cevap vermeye hazırlanıyordu. Đnsanı güya bir mengene içinde sıkıp sıkıp da birisinin ayakları altına ezik.matbaada şu tebeddülün — ümidin tahakkuku değil — bir inkırazı olduğunu söylüyordu. Ertesi gün matbaada... Şu dakikada vücudunda güya bütün hüviyeti eziliyor. MAĐ VE SĐTAH 133 ayırmıyordu. odanın yarı açık duran kapısından Saib'in mütecessis çehresi göründü. Ahmed Cemil eniştesine karşı hep mümaşat eder oldu.. bitik. eniştesi gelip de Ahmed Şevki efendinin hazırladığı hesap icmalleri üzerine sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin müşareketiyle efkâr mübadelesine başlanılınca. Hattâ eniştesi matbaanın ıslahından. Aman yarabbi! Sevmek bu muydu?. gazetenin idaresi bana tevdi edilecek olursa bundan ne için ürkmek lâzım gelsin?» demek istedi. vicdanında bir tehaşi ezasıyle hüküm süren hissin muazzip sedasını susturmağa çalıştı. sevmek bu muydu?. dedi. kumlar üstünde Ölmek istiyorum» demek için bir ihtiyaç duyuyordu. Nihayet Vehbi bey müzakereye bir nazik hatime vermek istedi: — Matbaa ve gazete Hüseyin Baha efendinin idaresinde oldukça ben memuriyetimden istifaya lüzum görmüyorum. «Ali Şekib gidecek olursa ben duramam!» demek üzere atılıyordu. Ahmed Cemil'in birden rengi değişti. şu halde bana evvelce yabncı olan matbaa ile bugün aramızda bir karabet hâsıl oluyor demektir.. zannediyor. Matbaanın. Bir aralık kendi kendisine: — Vehim! Ne için öyle olsun? Her vak'ayı fena şumuliyle telâkki etmek bana mahsus bir bedbinlik mesleği! Halbuki mesele pek sade: Ben bir matbaada bulunuyorum ki idare şekli bana tamamiy-le yabancı.Gazete için o kadar muharrire ihtiyaç var mı? Ahmed Cemil saatlerden biri idare ettiği meseleyi şu dakikada tarumar etmek istedi. Hüseyin Baha efendi korkulu bir fırtınadan ehven kurtulmuş olmasından mutmain olarak müzakerenin iptidasından foeri birkaç defalar düşen gözlüğünü düzelttikten sonra iltifata teşekkür etmekle meşgul iken. onun vazifesi benim iktidarımın fevkindedir. Eniştesi biraz gülerek yüzüne baktı: —. Bugün bir vak'a o idareyi eniştemin eline geçiriyor. iki ellerini göğsüne basarak: «Yürüyeme-yeceğim. Hüseyin Baha efendinin sükût tavsiye eden bir nazarı nefsini zaptetmesine medar oldu: — Ali Şekib olmayacak olursa gazeteyi idare etmek münı-"kün olamaz. — Ali Şekib ne olacak? dedi. Yalnız bana ait vazifeleri başmuharrirlikle beraber kayınbiraderime bırakacağım. can çekişerek atmak isteyen bu öldürücü şey. beni buraya bırak. . şuraya düşmek. Zaten mümaşat olunmayacak bir fikre de tesadüf etmemiş idi.

Ah. Tâ belinde küçük küçük kırmalarla büzülerek sırtında dikişsiz bırakılmış kıvrıklar...... güya çocuk iken her defa gelişinde dediği gibi: «Ne iyi ettiniz de geldiniz!» diyordu. Cürm-ü nıeşhud halinde yakalananlara mahsus bir şaşırma ile Lâmia'nm orada bulunduğunu görmek. Cevabını verdi.. öyle ki hemen karşı karşıya gelmiş oldular. yanya-na. o küçük kırmızı şemsiye! Ne olurdu.. Şimdi Ahmed Cemil daha vazıh görünüyordu. sonra o tül şu bir çift baştan mürekkep sevgi levhasını gizleyip o küçücük kırmıza şemsiyede bu gençlik sevdasını sahranın yalnızlığından bile esirgeyerek yakuttan bir . Lâmia o beyaz tül örtüyü açsaydı. Lâmia hayret nidasiyle: — Ağabeyim. ipek kumaşın üzerinden akan râşe seyyaleleri içinde o vücudun ihtizazını görüyordu.. dedi. yolun şu kenarında. artık aralarında on adımlık bir mesafe kalmış idi. ikisine ancak kâfi bir taş parçasının — üzerine otursaydılar. Onu selâmlıyor. düşünmeden yalan söylemişti. Şuracıkta. Akşam rüzgârının hafif darbeleriyle çırpman ipek örtüsünün içinde Lâmia'nın çehresini bir bulut altında görüyordu. omuzlarından yanlarına düşen açık yenler. o kadar ki saçları birbirine karışarak siyah ve kumral bir enmuzeç teşkil etseydi. . O cevabı verdikten sonra nedamet etti.> dememişti? Halbuki bu sırrı birisine tevdi etmek ihtiyacı onu âdeta hasta ediyordu... — Şu önde gidenler Lâmia ile ustası değil mi? — Bilmem!. şurada yalnız bulunsalardı. büyük tac şeklinde örtseydi. belinden aşağıya yanlarını latif bir yuvarlaklıkla tersim ettikten sonra düşüp ayaklarının her hatvesiyle sağa sola nazenin bir raks ile sallanan etekler altında vücu-f dunun hayatını.. Şuracıkta bir tesadüf etmiyecek olursa bugün bir daha göremeyeceğini biliyordu... Elindeki açık kırmızı. Lâmia başını beyaz bir tül ile örtmüş... sonra mütebessim gözleriyle Ahmed Cemil'e baktı. bir taş parçasının — fakat küçük. sade şemsiyesini bazan kaldırarak. — Daha erken zannederim. boynundan doladıktan sonra ucunu sol omuzundan arkasına atmıştı. ancak onların olsaydı.. gözleriyle bir aşinalık gönderiyor. Ahmed Cemil'in uzun kumral saçlı başını o kıvırcık gür siyah saçların yanma çekseydi. anlamıyor musun? Ah! Bilsen onu ne kadar seviyorum!. — Artık dönelim.. şimdi. o kadar ki vücutlarının sıcaklığı imtizaç etseydi.. Bu sırada onlar döndüler. o körpe hayatı hissediyor. mi ? Arkadaşının sualine: . bazan omuzundan başının arkasına tutarak yürüyordu. Bu yalana sebep ne? Ne için şuracıkta saf13 i MAĐ VE SĐYAH vet ve samimiyetle arkadaşının ellerine yapışarak: «Evet o! demindenberi onun için titrediğimi görmüyor musun. o kadar yalnız ki bütün bu sahra şu akşam baygınlığına şiiriyle onların. onu gözleriyle takip etmiş olmak affedilmeyecek bir töhmet imiş gibi birden sıkılmış.Gittikçe yaklaşıyorlardı. Ahmed Cemil'in yine gözleri bulanmıştı.

Artık Hüseyin Nazmi'yi döndürmek bile istemedi. bir müddet daha yürüdüler. Fakat yalnız bir an için gözlerine isabet eden bu hande güya oraya bigâneliğini anlamış da firar etmiş gibi silindi. Bu sabah matbaaya girer girmez Ahmed Cemil.. — Ne oluyorsun. Bu gece Hüseyin Nazmi. kalbinde bir deste saadet çiçekleri gibi inkişaf etmiş idi. şimdi sahrayı esmer bir renk yan şeffaf örtüsüne sarmış tâ ileride afakin sinesinden gecenin sükâın nefesi. Derinden bellisiz bir inek sesine muhteriz dem tutan hafif kuş cıvıltıları arasında. Lâmia «evet!» dedi. ilâve etti: — Đstersen gelecek ay. eserine fikrini sevk ettikçe o siyah gözlerin: «Bitirseniz a. en evvel Nedim'e tesadüf etti. Bu iki emel hedefi bir çift ikiz hemşire gibi hâtırasında öpüşüyordu. Lâmia'yı düşünürken. Kendisini bu gün şu Erenköy seferinden artık bahtiyarlık hissesini almış kıyas etti. Nedim? dedi.. sonra küçük kırmızı şemsiyesini bir veda selâmı gibi savurdu. Ben de dinlemek isterdim!» mânasıyle gülümsediğini görüyordu. bir müddetten beri onun bahsini etmemeğe başlamıştı. Bir ay daha çalışsa arkadaşlarına okuyabilecek bir hale getireceğini zannediyordu. kütüphanesini yine altüst ederken bir aralık arkadaşı Ahmed Cemil'e sordu: ^— Senin «eserinin inşad resmi ne vakit icra olunacak? Ahmed Cemil artık eserin ikmalinde bu kadar t||ahhür ettiğinden utanır olmuş. Eseriyle Lâmia. ıstıraptan perişan olmuş çehresinde bir tesliyet ibtisamı ta-yaran etti...Hüseyin Nazmi hemşiresine yalnız «eve mi?» dedi. iki arkadaş döndüler. ufukların yarı şeffaf tüllerini titreterek uçuşmağa ^aş-lamıştı. MAJ VE SĐYAH 135 — Ne vakit istersen! dedi. Gece yalnız kaldığı vakit zihninde yalnız iki şey yaşıyordu. Geçtiler. dedi. eserini. Çocuk elinde bir sürahi ile merdivenden koşarak çıkıyordu. artık bitirmeliyim!» dedi. Çocuk: — Baba bir şey oluyor. Ahmed Cemil şimdi mesut idi. Çocuk başını çevirip Ahmed Cemili görünce korkudan. Bütün hayatında sevda sekriyle mest kalmak için yalnız o nazar kifayet edecekti. Lâmia'nın o mütebessim nazarı. sabahleyin kendi kendisine: «Evet.. Bu gece uykusunun arasında hep o eserle o hayal yaşadı. .

Yazıhanesinin önünde er-bab-ı mesalîhe mahsus küçük penceresinden Ahmed Cemil'i gülerek kendisine mahsus işveli temannasiyle selâmladıktan sonra: — Sahib-i imtiyazın odasına gir! dedi. dedi. refikinin sualine hacet bırakmadan bildiğini anlattı: — Ben geldiğim zaman orada uluya uluya ağlıyordu. hiçbir şey işitmiyordu. Karı bırakıp gitmiş. Elinde bırakamadığı sürahisiyle gitti babasının karşısında bir iskemlenin kenarına ilişti.. Bu sırada içeriden boğuk.. Gördüğü manzaranın mahiyetini derhal anlayamadı. Ahmed Şevki efendi dedi ki: — Nasıl öksürüyor. Çocuk bir türlü oradan ayrılamıyordu.. şu gördüğü neticeden ona tekaddüm etmiş olması lâzım gelen vak'ala-n icat ediyordu. Nedim hâlâ yaşlı gözleriyle bakıyor. Tekarrüp etti. Raci. Nedim de elinde süra-hisiyle kendisini takip ediyordu. Biçare çocuk!.bu adamın üzerine dikti. Bu da Sirkeci'de ölünceye kadar içmiş.zavallılığına küçücük kalbinin kan ağladığı . hâlâ içmekten vaz geçmiyor. eğilerek: «Birader!...» dedi. ciğerleri sökecek bir öksürük işitildi. ciğerleri paralanıyor. göğüs geçirdi: — Bilmem amma fena görüyorum.. pek iyi anlayamadım amma ağlarken ağzından dökülen sözlerden dün akşam katanyle gittiğim anladım. Kendi kendisine: «îri Alman karısının yeni bir tahriki! Bu geceyi içmekle geçirmiş. Ahnled Cemil şu vak'amn ne olduğunu anlıyor. Đdare memuru da küçük penceresinde onu bekliyordu. . Ahmed Şevki efendinin yanına geldi.. Raci cevap vermiyor. Babası ağlarken Nedim'in halini görseydin. öyle oturdu kaldı.Ahmed Cemil yukarıya çıktığı vakit matbaada Ahmed Şevki efendiden başka kimse yoktu. hareketsia yatıyor.. Ne oluyorsun?» dedi. gözlerini . kimbilir nerelerde düşüp kalktıktan sonra sabahleyin yine içmiş. Ahmed Cemil doğru oraya girdi. «Niçin telâş ediyorsun? Babanın hiçbir şeyi yok. yalnız ara sıra içinden gelen bir hıçkırıkla vücudu sarsılıyordu. şimdi sızıyor* dedi. bir cevap alamayacağını anladıktan sonra Nedim'e döndü. güya Ahmed Cemil babasının ıstırabını giderecek bir tabip imiş gibi ondan kendisine kuvvet verecek bir cevap bekliyordu. bir kolu sarkarak kilimin üzerine 136 MAĐ VE SĐYAH düşmüş. işitiyor musun? Sen gelmeden evvel böyle saatlerce öksürdü. Ahmed Cemil Raci'nin sızmış olduğunu. Hüseyin Baha efendinin kanepesine yüz üstü yatmış. îdare memuru başını saladı.

Raci'yi alacak. dolaplar konsun. Dudaklarının arasından «yazık!» dedi... onların altından saf bir kalb çıkardıktan sonra: — Đşte bu temiz. Arkadaşının ikide birde elinde iki üç lira ile Emniyet sandığına gittiğini de bilirdi. Şimdi Ali Şekib'e ne diyecek? Şu teşebbüse mümanaat mı edecek? Hakikatta arkadaşı fena bir iş yapmış olmuyor.. Ahmed Cemil. Bugün Raci'ye her vakitten ziyade acıyor. Ali Şekib gülerek cevap verdi: — Kâğıtçı dükkânı. bir tabibin zeki ve mütekayyit tedavisiyle onun hissiyaMAĐ VE SĐYAH 13T tını örten bütün levs agşiyesini yavaş yavaş kaldıracak. Biraz sonra Saib'le göründüler..em yetiştirmek istiyorum. Dudaklarını açan geniş bir hande ile Saib'i dinliyordu.. Mümkün olsaydı. Küçük bir kamus gibi her şeyden behre sahibi olan. eniştesinin sebebine meslekin tebdiline lüzum gören bu adama karşı kendisi için bir mahcubiyet duyuyordu. Matbaanın aşağı katında Ali Şekib'in iri sesi işitildi. kalbi sefalet hayatı içinde yuvarlanan oğluna götür.Aihmed Cemil zaten o hayatın şu neticeyi tevlit edeceğini pek iyi bilirdi. Ali Şekib'in bu karan nasıl esbap ile ittihaz ettiğini anlamakta teahhur etmedi. siyasî baş makaleyi bitirdikten sonra sıhhate dair bir bend yazmaktan yahut iktisada ait bir meseleyi kurcalamaktan içtinap etmeyen bu adam şimdi mektep çocuMarma kurşun kalem be- . Her gün binlerce adamları esnetmekten başka bir şeye hizmet etmeyecek altı sütun yazı yetiştirmek için kafa patlatmaktansa dükkânımın köşesinde müşteri bekleyerek biraz da başka yazıcılara kâğıt kaf. Ali Şekib o vakit Ahmed Cemil'e baktı: — Yazıcılıktan usandım. Öne de camekânlar yerleştirilerek aralarında zarif maun iki kanatlı bir kapı bırakılsın da bakınız dükkân kendisini nasıl gösterir. Ali Şekib'in her vakitten ziyade neşesi vardı. . Sabahları bana uğrar da birer kahve içersek sana esnaflığın meziyetlerini izalb ederim. Onun gibi iştihar emelleri olmayan bir adam için dükkâncılık herhalde yazıcılıktan iyi değil midir? Esasen Ali Şekib'i pek musip bulmakla beraber bu meselede kendisine bir töhmet hissesi tefrik ediyor. — Bir kere duvarlar kâğıtlarısın. biraz da esnaflık edeyim. Saib ellerini uğuşturarak Ali Şekib'in bir aksi sedası gibi tekrar etti: — Kâğıtçı dükkânı.» diyecekti. Ahmed Şevki efendi küçük penceresinden başını uzattı: — Ne dükkânı?. bu adamın nasıl bir hata ile hayatının mahvına sebep olduğunu düşündükçe derin bir merhamet hissi duyuyordu.

sabahleyin dükkânıma girdiğim zaman onları küçük fakat yüreğimden kopan bir tebessümle selâmlayacağım. Dükkânım dedikçe duyduğum zevki bilseniz! Bir dükkâna malik olmak!. — Alay mı? Hiç öyle değil. bana bir iki güne kadar MAĐVESĐYAH 139 •eniştemden taahhütlü bir mektup gelecek. Kazanacağım şey yine benimdir.. ne güzel şeyler olacak: Zarif billur hokkalar. Gü.. denildiği vakit sanki ne oluyor?. renkli mektupluk kâğıtlar. — Dükkân tutuldu bile!. Hayatımda birinci defa olarak ciddî bir şey yapmak istiyorum. o bin »çeşit tuhaflıklar. — işe ne vakit başlanıyor?... cüzdanlar. Gördünüz mü saadeti?.. Hemen. bir aralık Ahmed Cemil'e bakarak: — Hakkı var! dedi. bizim müvezziye tenbi'h etseniz de onu arasa. Sonra bir alay mini mini müşterilerimi idare edebilmek için bunalacağım. idare memuruna dedi ki: — Aman Ahmed Şevki efendi. hayatı? Ahmed Cemil Ali Şekib'in bu kadar neşatına karşı muhalif davranmak istemedi. Arkadaşını gülerek dinliyordu.138 MAÎ VE SĐYAH ğendirmeğe. ben onları çocuklarım gibi seveceğim.. Ahmed Şevki efendi taahhütlü mektubun ne için böyle takayyüde mazhar olduğunu Saib'in karşıdan parmaklarıyle para sayıyormuş gibi işaretinden anladı.. Ali Şekib'in birden aklına bir şey geldi. resim örnekleri göstermeğe mi çalışacak?. Ona mukabil benim dükkânımda... Sahib-i imtiyazın keyifli zamanını bulacağım da bir lira koparacağım diye düşünerek bir âlet gibi yazı yazmaktan usandım! Ahmed Şevki efendi sade dinliyordu.\ lerek Ali Şekib'e: — Alay ediyorsun! dedi.. onlarla ufak ufak alacak hesaplar açacağım. Ali Şekib Ahmed Şevki efendiye döndü: — Artık benim dükkân varken başka yerden alış veriş edilmez. ötede canı sıkılmış gibi duran işlemeli sedef bir kâğıt bıçağının yerini değiştireceğim. benim o süslü yazımla tutulmuş lâtif defterciklerim olacak.. Amma dükkâncılıkta: «Ali Şekib'in dün güzel bir makalesi vardı.» denmiyecekmiş...... değil mi? dedi. kalemler. Ali Şekib Ahmed Şevki efendinin reyini kazandıktan sonra büsbütün cesaret buldu: — öyle değil mi? Hiç olmazsa dükkânımda satacağım şeyler benim malımdır. Kendi kendisine — Keşke benim .. Camekâmn içinde tozlanmış bir par-ra çantasını elime alıp okşıyarak sileceğim. Artık mürekkep kokusundan tiksinmeğe başladım.. Gördün mü..

Saib müstait. Ona beyhude aylık verip duracak mıyız?» dedi. değil mi? Saib'in takdire mazhar oluşuna Ahmed Cemil gülümseyerek yalnız: — Evet. Matbaada gazeteden başka bir şey yok.de böyle bir eniştem olsaydı! dedi.. Küçük odada Vehbi bey musahabe mukaddemesi olarak Ali Şekib'in matbaadan çekilmek üzere olmasından bahsetti.. Raci'leri süpürürüz. beğendiği yerde yesin. Matbaada beyhude para alanları: Şekib'leri. siz Said'le Saib üç kişi gazeteyi pek âlâ idare edersiniz. Eniştesi fikrini büsbütün izah etti. .. Vehbi bey omuzlarını silkti: — Eğer her sokakta sürünecek olanı matbaaya almak lâ-zum gelirse. Peder nasıl olmuş da bütün sermayesini bir gazetenin istifadesine feda etmiş anlamıyorum. bir aralık lakırdısının arasında: «Eğer pek zahmet çekecekseniz bana Osman Tayyar isminde bir muharrir müracaat etti. Matbaanın şu halinden hiç de memnun değilim.. bir âmir karşısında gibi münkad vazıyle dinliyordu. Ahmed Cemil.. Ahmed Cemil ihtiyat ederek: «Bir kere böyle tecrübe edelim de. Ahmed Cemil henüz beş dakika içinde canını sıkmaya başlayan bu müzakerenin bir an evvel bitmesini sabırsızlıkla bekliyordu: — O biçare matbaadan çıkarılacak olursa sokaklarda sürünür.. matbaa onun. kendisine bir aylık veririz.. dedi. gazetenin başında da bir alay haşerat! O Hüseyin Baha efendinin sahib-i imtiyazlığından başka bir şeyini göremiyorum. Bu gece yemekten sonra Vehbi bey Ahmed Cemil'e mat-baya dair görüşülmek için hemen yukarıya çıkmasını rica etti. çalışkan bir çocuğa benziyor. dedi. Veîıbi bey söyledikçe hiddetleniyor. Hüseyin Baha efendi gazeteyi bana bırakır. Ahmed Cemil'in gazeteyi hemen yalnızca idare etmekten ziyadece zahmet çekeceğine teessüf ediyor gibi göründü. ara sıra kocasına perişan bir mâna ile güya istirham ederek buMAĐ VE SĐYAH 141 140 MAĐ VE SĐYAH kan Đkbal'in yanında. onu alırız» dedi.» cevabını verdi. — Ben matbaanın idare tarzını büsbütün değiştirmek istiyorum. Bu Osman Tayyar «Mir'at-ı Şuûn» dan istiskale uğrayarak mevkiini Ahmed Cemil'e terketmiş olan adamdı. Daha sonra Vehbi bey: «Bir de o sarhoşun matbaada ne işi var?. para babamın. sonra neticede bir istifade olursa yarı yarıya taksim..

para kazanmak ne demek olduğunu o zaman anlarız. bir müddet için tatlı bir mestlik içinde sardıktan sonra birdenbire fena bir iz bırakarak geçiyordu. dedi. çıktı. liralarla oynuyor. o vakit matbaa hakikaten bir matbaa olur. ikbal kardeşinin nazarına tesadüf etmemek için gözlerini indirmişti. matbaada şubeler açıyor. makineleri petrolla işletiyor. matbaayı büyütüyor. ikbal daha ziyade duramadı. dedi... bütün devair evrakını iltizam ediyor.— Matbaaya gelince. Halbuki kendi kendisine. bir sürü mürettip var. hattâ bir de taş makinesi ister... Ahmed Cemil Đkbal'e bakıyordu.. «Para olsa matbaayı bir altın madeni haline getirmek işten bile değil!» Da'ha sonra: — ihtiyardan beş para koparmak mümkün değil ki. Vehbi bey asıl maksud olan noktaya geldiğini göstermek isteyerek: — Tamam! dedi — Sade harf değil. Bütün bu hülyalar Ahmed Cemil'in dimağını uyuşturuyor. Vehbi bey şimdi tasavvurlarını izah ediyor. bir* kitaphane. karşısında türlü tafsilât ile icat ettiği o ümit âlemine müvazişkâr bir nazarla bakamıyordu. Vehbi bey canını sıkan bir şeyle meşgul imiş gibi ayağa kalktı. kolu bağlı oturuyorlar. bir mücellithane vücude getiriyordu. Ne olurdu? iki üç yüz liran olaydı da matbaaya atıvereydin. şüphesiz o akşam biraz ziyadece kaçan Fertek düzinin neş'esiyle gülerek: — Sen de züğürt herifin birisin. Demek bütün hayatının emelleri hemen tahakkuk ediver-mek için yalnız şu iki üç yüz lira kifayet ediyor. Bu akşam eniştesinin sesi kulaklarında daima tekerrür etti: — iki üç yüz lira. bu kaba latifenin kardeşinin «zerindeki acılığına şahit olmamak için kalktı. matbaayı ne için yalnız bir gazeteye hasretmen" ?" Kitap basamaz mıyız? Ahmed Cemil: — Matbaanın harf mevcudu kâfi değil T dedi. öyle mi ? . Mümkün değil eniştesinin hülyalarına iştirak edemiyor.. Vehbi bey Ahmed Cemil'in önüne geldi. «Bu söylenilen şeyler doğru değil mi? Ben onun dediği gibi züğürt bir herif olmasam da bugün iki yüz lirayı matbaaya atabilsem bütün bu şeyler vücude gelmeyecek mi? diyordu.

şimdi sizi istiyor. henüz yerleştirilmemiş paketlerin arasında bahtiyar gördükçe sevinç duyarak oturdu.. tebrik etti. O da zaten gazete gailesinden kurtulmak için bir fırsat gözetiyormuş. Ahmed Cemil eniştesini Hüseyin Baha efendinin henüz tahliye ettiği yazıhanenin başında buldu. hileli para çantaları.» diyerek arkadaşına resimli kartlar.Bir gün Ahmed Cemil Said'le tashihlere bakarken Saib yavaşça yanına sokuldu: — Hüseyin Baha efendi kâğıtlarını topluyor. Önce eniştesinin söylediklerini sadece bir musahabe gibi dinlemişti. eniştesiniz geldi. Ali Şekib hep dükkânından bahsediyor. tuhaf çakılar. karar verilmişti. bu adam hakkında henüz hüküm vermemiş. ona fena yahut iyi sıfatlarından birini takamamıştı. onu yeni maun camekânlarm. dedi. O vakit Aflı-med Cemil daima açık bir tesliyet menbaa olan arkadaşının elini sıktı. Kendisini bir matbaanın şöyle bir odasında bir müdürlük yazıhanesinin önünde oturmuş görmek isterdi. dedi. demek ondan sonra Hüseyin Baha efendi ile görüşülmüş. deste deste kâğıt yığınlarının. Bir vakit ekmek bulmak için âtifetine müracaat ettiği bu adamın bugün şu matbaadan vedaını görmemek için bir bahane icat etti. fakat şimdi bu yazıhaneye temellük etmek fikrine karşı bir soğukluk hissediyordu.. değil mi? Ahmed Gemilin gözleri Hüseyin Baha efendinin kapaklı yüksek yazıhanesine gitti. . Ali Şekib henüz bir gün evvelden beri yerleştiği dükkânının önünde mes'ut bir haz ile tebessüm ediyordu. renk renk mektup kâğıtları gösteriyordu. Nereye gideceğini tâyin etmeksizin yürürken bir sesin: — Eski arkadaşlara iltifat yok mu? dediğini işitti. O yazıhanenin başına geçmekle bir vakit kendisine muavenet elini uzatmış' olan bir adamın hakkına taarruz etmiş olacak zannetti. ben teklif eder etmez kabul etti.. Şu halde bu yazıhaneyi siz alırsınız. Bir aralık nahiye müdürü olan eniştesinden bahsetti: — Đmdadıma yetişmeseydi bu dükkân zor açılırdı. dolapların. Ahmed Cemil dondu kaldı.. Vehbi beyin ilk sözü: —-işi bitirdik! oldu. Ali Şekib büyük keman şeklinde jelatin kaplı zarif bir takvimi göstermekle meşgul iken dükkânın kapısından Saib'in başı göründü: •—¦ Cemil bey! Deminden beri sizi arıyorum. 142 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil de kendi eniştesini düşündü. matbaadan çıktı. «Bak ne cici şeyler buldum.

Para tedariki için bir çare buldum amma bilmem arzu eder misin?. yanıbaşınız-da ellerinin tarakası duyulan mürettiplere gidecek. Gazeteyi Ahmed Cemil ile Said ve Saib pek âlâ idare edebilirlerdi. matbaanın idare şekilleri hakkında tasavvurlarını izah ediyordu. Vehbi bey şimdi gazetenin. mütalâalarının nihayetine şu cümleyi koydu: — Yine sen bilirsin. Ahmed Cemil de bu matbaa meselesi yeni bir düşünceye silsilesi tevlit etmiş oldu. MAĐVESĐYAH 143 bunlar hakkında tam bir vukuf ile tafsilât veriyordu: «Matbaanın hasılatının ayda meselâ yirmi.. Đşte muharrik bir canavar gibi homurdanmağa başlıyor.. Bu cihet zaten geçen akşam karar altına alınmamış mıydı? Matbaaya gelince Ahmed Şevki efendi biraz tuhaf adam amma oldukça becerikli birisine benziyor. fiilen bir hak sahibi olmak ümidine karşı içi titriyordu. bunda bana müteallik hiç bip şey yok. Sü-leymaniye'deki evden dem vurdu. kendisine bir meslek temin etmiş olacaktı.. türlü tarikler ve vasıtalar gösteriyor. Matbaada maddeten... rehinden bahsediyor. yerde cihana dağılmak için muntazır serilen kâğıtlarınızı şimdi küçük bir mürettip yamağı gelip toplayacak. O zaman eniştesi paranın tedariki çaresini izah etti.» diyordu. Vehbi bey devam etmek için bir istifsar kelimesine mun-tazırdı: — Ne yolda? dedi. fikrinizin uçuşlarını takip edemeyerek garip ivicaclarla sanki ıstırabından kâh kıvranarak. Đşte kayışlar birer uzun yılan gibi matbaayı .... yirmi beş lira tefrik. daha sonra makinenin safhasına iki kanatlarını açmış bir yaprak.. kaleminizden akıp taşan o şeyleri şuracığa halının üzerine döküvermek henüz beş dakika evvel sizin dimağınızdan doğan. bir petrol muharrikinin çarhı kayış kolanlara takılınca ayaklarının altında şu bina bir fabrikanın hayat gulgulesiyle gürleyecek. Matbaanın.. Ah! ayaklarınızın altında bir irfan burkanı gibi gürleye gürleye dönen o makinelerin çelikten zemzemesiyle kulaklarınız uyuşarak. Ahmed Cemil'in nezareti altında işin içinden çıkabilir zannolunur. Şu halde Ahmed Cemil de matbaaya kısmen mutasarrıf olarak.Eniştesine cevap vermedi. onun hayaliyle mestoluyordu. Ahmed Cemil o geceden beri dimağında darbe vurmaktan hâli kalmayan para bulmak ihtimalinin tahakkuku ümidini işitince kıpkırmızı oldu. nevakısmı ikmale gelince: Vehbi bey birden tahattur ediyormuşçasma: — Ha!.. Öyle değil mi? Eve malik olmaktan ziyade bir mesleke malik olmak lâzımgelir. şu ceviz yazıhanenin . kâh sürünerek uzanıp giden yazılarınız.. sahih!.. O gürültüyü şimdi kulakları işitiyor. Vehbi beyin mantık istidlallerinin sonun yoktu. edilerek istikraz olunacak paranın tesviyesine tahsis olunur. bu ümide 'husul bulamayacak nazariyle bakmakta iken işte şimdi gözünün önünde bir çare belirmişti. o paranın bir ev için nemasını hapsetmekten ise şu suretle istifade vesilesi ittihaz ederek.başında yazı yazmak.. bir saat sonra bu uzun kâğıtlar birer madenî sütuna tebeddül edecek. bey'i bilvefadan. dedi. Istiglâlden. Şu dakikada bir karar verse matbaaya bir taş makinesi ilâve edebilecek.

Ahmed Cemil'in şimdi kulaklarında makinelerin tarraka-sı.. Hayatında.... bükülerek bir alay beyaz kuşlar. MAĐ VE SĐYAH 145 . Fakat o mini mini ev. bir rüzgâr bütün bu 144 MAĐ VE SĐYAH irfan mahlûklarını dünyanın her tarafına atacak. Onu emellerinin bir oyuncağı gibi istimal edebilir miydi? Terhin! Bu kelimede bir soğukluk buluyor. çelik dişlerin. makinenin. sonra: «Ben ne karışırım. Demek bu rüyayı hemen şimdi hakikate tebdil edebilmek için elinde bir çare var. Parayı bir kumar masasına mı Ttoyacaksm?. onu ne sebeple tehlikeye atacak? Hülyasını dolduran makinelerin tarakası arasında zayıf Mr vicdan sadası Ahmed Cemil'i o tasavvurdan irkilmeğe davet ederken diğer bir ses — daha vazıh.. bakınız. Ne zaman istersen eline geçecek bir sermayeyi kullanmaktan ne için korkuyorsun?.. ne için korkuyor?. Zavallı babası onu terhin edilmek.. oğlunun bir hevesi uğruna tehlikeye konulmak için mi bütün hayatının mesaî bahası olarak edinmişti? Haydi kendisine ait olan hisse için onu alet olarak kullansın. kanatlarını gererek. canlanmış şeyler. Eniştesi omuzlarını silk-ti.. Đkbal'in hakkına ne salâhiyetle tasarruf «decek. çırpınarak uçuşuyor.. beyazlıklar peyda oluyor. yüzbinlerce beyaz kâğıtların delice uçuşu hüküm sürüyordu. sonsuz genişliği içinde hissesine isabet eden Süleymaniye'deki o bir avuç toprağı. cihanın uçsuz. O para ile alacağın her vakit para değil midir?.» Evet. «Onun ne hükmü var?» demek istedi. Đkimizin re'yine havale etti. Bir şeyden daJha korkuyordu.. diyor. ondan ürkü-yordu. Sonra yine matbaanın günlük işlerine geçti. bunlar sizin işte şu iki parmağınızla arasında sıkarak fikir yaratmağa mecbur ettiğiniz şakalarınızın içinden fırlamış..» dedi. o siyah devin karnından. daha metin bir ses — başka bir lisan ile kuvvet vermeğe çalışıyordu: «Ne için tehlike olsun?.. kardeşine bu tasavvuru nasıl açmalı? Bundan beklenen menfaati onlara anlatabilmek için ne yapmalı? Ahmed Cemil henüz bu tereddütler içinde bir karar verebilmek için cesaret bulamamakta idi ki ertesi gün akşam üzeri eniştesi matbaaya geldiği vakit iki lâkırdı arasında: «Dün Đkbal'e ev meselesini açtım!» dedi. abasından kayarak akarak.... parça parça öteye beriye serpecek. annesine. üstüvanelerin üzerinden.. gözlerinin içinde binlerce. Ahmed Cemil ancak ay^lacaklan zaman sormağa cesaret Iraldu: «îkbal ne cevap verdi?» dedi.baştan aşağı sarsıyor.

Bugünden sonra bu tasavvura ait vukuatın cereyanını idare edebilmek için Ahmed Cemil imkân bulamadı, belki tatlı bir hülyanın şu tahakkuku vasıtasını reddetmek için mukavemet sarfından kendisini alıkoyan bir sebep vardı. Eniştesi iki gün matbaaya bir yabancı ile geldi. Üç kişi, daha doğrusu Ahmed Cemil iştirak etmeyerek, ikisinin arasında güya mukarrer bir işin teferruatına dair müzakere cereyan etti, o akşam evde bahis tazelendi. Sabiha hanımla Đkbal ses çıkarmıyorlardı, hattâ oğlunun istikbalini bu tasavvurun ta-hakkukuyle kaim zanneden bir annenin sükûtunda bir tehviç emaresi bi'le farkolunuyordu. Senetler yapıldı, mahkemelere gidildi, yine o sırada işini tatil eden bir karşı matbaasının müzayedesinden bahsolundu. Şimdi Ahmed Cemil sanki bir dalganın üzerinde düşünmeğe meydan bulmayarak yuvarlanıyordu. Eniştesinin bin türlü zorlukları yenen faaliyeti bir hafta içinde Ahmed Cemil'in ayakları altına petrol muharrikiyle litografya makinesini yerleştirdi. Ahmed Cemil o gün makineler dairesinden çıkmak istemiyordu. Ahmed Şevki efendi şişkin göbeğiyle, Saib kuru kısa vucudiyle, Said yüzünü gözünü örten kırkılmış sakalıyle, enişte ve kayının şu küçük bayramına iştirak ettiler; hattâ hiç kimseye karşı kin taşımak elinden gelmeyen Ali Şekib bile bir çeyrek kadar dükkânının cam kapılarını kapayarak matbaanın makinelerini temaşaya geldi. Bu günden sonra Ahmed Cemil kendisini bahtiyar bulmağa başladı. Matbaanın idaresi hemen bütün kendisine inhisar etmiş gibiydi. Gazeteyi istediği gibi yazıyor, yazdırıyordu. Eniştesi hergün sabah akşam uğrayarak Ahmed Şevki efendiyle bir çeyrek içinde işini bitiriyor, Ahmed Cemil'in odasında kanepeye yaslanarak bir sigara tellendirdikten sonra gidiyordu. Yeni makinelerin şerefine matbaa temizlendi, harfler ve edevat ikmal ve ıslah edildi, mürettiplerle, müstahdemlere talimat verildi, matbaayı işgal edecek işler bulundu; Ahmed Cemil artık bütün vakitlerini matbaaya hasredebilmek için eniştesinin tavsiyesine uyarak derslerini hattâ yavaş yavaş muhabbet etmeğe başladığı Muzaffer beyi terketti. Akşamları evMai ve Siyah — F. 10 146 MAI VE SĐYAH de sofra başında eniştesiyle bir yeni bahis zemini tedarik edilmiş oldu, artık daima matbaadan bahsonunuyordu. Şu halde Ahmed Cemil artık tamamiyle bahtiyar idi, yalnız bir endişesi vardı: Eserini bitirmek. Onu bitirdikten sonra asıl hayatının mes'ud bir devresinin ilk saati çalmış olacaktı. Geceleri üç arkadaş sıra ile matbaada kalırlar, Ahmed Cemil eserini takip etmek için ekseriyet üzere matbaada kaldığı geceleri intihap ederdi. Hüseyin Nazmi'ye vaadettiği gibi bir ay zarfında bitirmek mümkün olamamıştı; şimdi matbaa, terkettiği derslerinden, uykusundan, yemek zamanlarından iktisat olunmuş saatlerini zaptediyordu. Eseri için her türlü yorgunluktan âzâde bir

fikre muhtaç iken ceplerinde sürüklene sürüklene yıpranmış müsveddelerini matbaada geceleri yalnızlık haşyetinin kalbinden akıttığı korku karışıklıkları içinde yazıhanesinin üzerine serince bir müddet yorgun, artık çalışmaktan âciz fikrini düşünmeye sevkedemez; çok işlemekten yorulmuş, hastalanmış başmı mariz bir çocuk gibi iki ellerinin içine alarak şişesi iyi silinmemiş lâmbanın donuk ziyası altında bulanık gözlerinin önünde sislere boğulan müsveddelerine bakarak düşünmeye, güya incimat etmiş gibi başının içinde bir taş sıkletiyle duran beyninden birşey çıkarmaya çalışırdı. Şimdi artık eserini yorulup da bitirmek isteyenlere mahsus bir ihmal ile, evvelce müşkülpesentliğinden kurtulamayan müsamahalarla dolduruyor; ona bir an evvel «son» kelimesini çektikten sonra arkadaşlarına okumak sonra da Lâmia'ya: «Đster misiniz? Bu eserin sahibini zevciniz olarak kabul etmek ister misiniz?» demek için acele ediyordu. #*# Matbaada artık her şey bir ittırat içinde cereyan ediyordu. Hattâ para bile kazanılıyor, Ahmed Cemil'in akdettiği istikraza karşılık olarak birinci taksit olmak üzere, yirmi beş lira tefrik edildikten sonra Vehbi bey kayın biraderini para düşüncesinden kurtaracak kadar merhamet ve tedbir gösteriyordu. Şimdi Ahmed Cemil ev masrafından büsbütün elini •çekmişti, enişteyle aralarında mümkün olabildiği kadar bir samimiyet teessüs ediyor, âdeta bu adam hakkında arasıra muhabbete benzer hisler duyuyordu. Artık endişe edecek bir sebep göremiyordu. Bütün emellerinin husulüne bir iki hatve kalmıştı: eseriyle, aşkı... Nihayet bir gün sabahleyin, bir zafer haberiyle «Genci-ne-i Edep» idaresine gitti, arkadaşını buldu. «Eser bitti, davete muntazırım!» dedi. O vakit iki arkadaş ziyafetin muhtelif cihetlerini düşündüler. Kimleri davet etmek lâzım geleceğini müzakere ettiler. Hüseyin Nazmi diyordu ki: — Ne lüzum var? O kadar kalabalık içinde gürültüden başka birşey hâsıl olmaz. Altı kişi yetişmiyor mu?... Đki de biz, sekiz kişi oluyoruz; işte sana güzel bir sofra, dolgun bir dinleyici grubu... Hüseyin Nazmi bir yandan arkadaşını ikna ettikçe bir cihetten de önündeki kâğıda kurşun kalemiyle bir takım isimler yazıyordu, sonra bu isimleri elediler, uzun uzun münakaşalardan sonra beş kişi için ittihat hâsıl olabildi, Hüseyin Nazmi «Altıncısı?... altıncısı?» diyordu. Ahmed Cemil: — Raci! dedi. — Raci mi? Onu ne yapacaksın? Ahmed Cemil kızardı; faka/t Raci'inin bütün betbahtlığry-îe, biçareliğiyle beraber kendi dehasının şu muzafferiyetine de şahit olması için mukavemet mülemeyen bir arzusu vardı, yalnız: — O da bulunsun! dedi. O gece Erenköyü'nde misafirler toplanıp da Hüseyin Nazmi bir aralık «Efendiler sofraya...» dediği zaman Ahmed Cemil'in kalbi bir sahnede ilk defa olarak görünen bir sanatkâr helecanım

duydu. Arkadaşıyle eserin açılış törenini yemek sonuna bırakmaya karar vermişlerdi. Hüseyin Nazmi bir açık hita-besiyle arkadaşının mesleğini, yeniliğini izah edecekti, «Evvelce izahat verilmeksizin eserinin anlaşılamayacağından emin ol!...» diyordu. «Gencine-i Edeb» Hüseyin Nazmi'nin isnrni bütün edebf-yat erbabına tanıtmış, o isme matbuat âleminde bir ehemmiyet izafe etmiş idi. Hüseyin Nazmi edebiyat-ı garbiye ile iştigal neticesi olarak şiirde yepyeni bir tarzın ihemen mucidi gibi idi; fakat edasının tazeliğinde, fikrinde ve lisanında o derece itidal ve sükûn gösterir; en büyük cür'etleri o kadar nazik ve munis bir kisve altında örter idi ki gençlerin en güzide pişva-larmdan mâdudiyeti, nazenin-i şiir dört asırlık «Haftan berduş» görmedikçe tanımak istemeyenlerin bile takdir-i şerefimden 'hisse almasına mâni olamamış idi. Ahmed Cemil bütün dehasının inkişaf kabiliyetini hapse-de ede bir an içinde iştihar perisini ayakları altına atnıak maksadına hizmet ederken, o meydana çıkmak isteyen teessüratı neşidelerini daima serbest bırakmış idi. «Gencine-i Edeb» her hafta ilk sahifesinde Hüseyin Naz-mi'nin bir manzumesiyle çıktığı için müvezzilerin bilhassa yüzlerini güldüren resaili mevkute arasında birincilik payesini bulmuş idi. Onun için bu gece Hüseyin Nazmi'nin edebî sahabeti altında Ahmed Cemil'in eserinin inşadı rasimesine davet edilenler pek muhtelif sınıflara mensup oldukları halde, Erenköyü'n-deki köşkün yemek odasında sofra etrafında içtima etmiş idiler. Üstatlardan birinin «sû besû» redifli meşhur bir gazeline söylenen yüzlerce nazirelerin içinde ferdaniyet kazanmış olmakla bir şeref kazanmış olan Đlhami efendi — kırmızıya meyyal sarı, cebinde taşıdığı bağadan küçük tarakla daima, hattâ lâkırdı arasında, tarana tarana yanaklarından gözleri okşayan bir intizam ile inen sakalıyle; galiba mevzun söz söylemeye itiyadının eseri olarak ahenkli besteli bir su'ud ve hudut ile teganni edercesine söylediği sözler refakat eden eliyle — bir genç şair için iştihar teessüsü rasimesine şeref ilâve etmekten çekinmemiş idi. Hattâ bütün dostları için velâdet ve vefat tarihleri dağıtmakla meşhur olan, bilmem hangi sene bir ceridede neşrolunan «Reb'iyye» sini «Nef'iyane» buldukları için «Nef'i-i devran» namiyle tanılan, fesini daima ensesine doğru taşımakla, pantalonunun paçalarını en kuru havalarda bile kıvırmakla me'luf Süleyman Vahdet efendiden ziyade uysallık duyguları iraesine hulule çalışan Raci'yi dinlemeğe kadar «Pe~ yam-ı Cihan» ceridesinde, Fransanın en ileri cür'et sahibi genç şairlerinden daha ziyade terakki gayreti göstermekle aklında m Al VE SĐYAH / \ ____ 149

hiffete hükmedilmiş olan Mazhar Feridun beyin kavga arayan tecavüzlerine yumuşak bir kulak kabartmaktan hali değildi. Dört sene evvel kırkaltı sahifelik bir şiir mecmuası neşredeli-den beri

Raci başıyle. kollarıyle şiir okuyanları. Bir de Raci'yi «Hilâl-i Seher» manzumesini okurken dinlemişti. bunları baştan başa cehren. bazı eserlerin gözle değil kulakla anlaşılmak için daha ziyade münasebeti bulunduğunu öğrenmiş. Almanca gazeteler. bütün matbaalara uğrayarak bütün edebiyat cidallerine daima mütefekkir adamlara mahsus musîr bir sükût ile iştirak eden. elini yanağına dayayarak. O vakitten beri kelimelerin sedasına dikkat ederek okumak. kırmış. sahte. bunları daha ziyade anlayacağım» derdi. «Ah! bir kere Mounet Sully'yi. oymalı. lisanında en fena bir eser olacağını anladı. kısa boylu. teessüründen o şiirin musikisine mebhut kalarak güya uyumuştu.Babıâli caddesinden daima telâş ve endişe ile geçen. başlamak zamanına terakkub ediyordu. Muallim bu parçayı bütün ruhiyle okumuştu. risaleler. babasının sayesinde. bunlar zihninde tamamen yeni. Edebiyatta inşad ve takririn. çiçekli resme müşabih. parçalamıştı. kendisini tanıyanlar arasında Victor Hugo lâkabıyle anılan Ha-* san Lâtif bey — hususiyle Hasan Lâtif bey — o muannid sü-kutiyle inşad rasimesine bir başka vekar ilâvesi için ziyafetken kaçmaya katlanmamış. o gece zevaline karşı tazammun ettiği ye'si hüsranı ifade etmek için sesde bir sükût. sanatı inşad ve irada çalışmak için birçok zaman sarfetmişti. işte şimdi hepsi orada idiler. müfrit olmaktan korkardı. kırmızı mürekkepli. gü-^ lünç. Daha sonra bu merakı bütün okuduklarına tamim ederek ceh150 MAĐ VE SĐYAH ren inşadı bir âdet hükmüne getirmiş. Garp edebiyatıyle iştigalinde buna dair birçok mütalâalara ve intikadlara tesadüf etmiş. birisine hücum etmek istiyormuşçasma gözlerini açıyordu. Racine'in hâilelerini tecrübe zemini ittihaz ederek. işlemeli yazısıyle bütün edebî risalelere minimini güzel manzumeler yetiştiren. suratını ekşiterek hicazkâr perdelerinde gazel söyleyenler kadar gülünç bulurdu. Ahmed Cemil bir hayret nidası gibi düşmesi lâzım gelen «Nedir o sürh u sefid» . Bir kere edebiyat hocasından ders esnasında Tezer'in bir parçasını dinlemişti. Edebiyattan zihnini en ziyade meşgul eden şeylerden biri de inşad tarzı ve kıraat idi. kitaplar taşıyan. Herald'a yaptırılmış potinleriyle teferrüd eden Fatin Dilâver bey de kendisine edebî bir müsamerede bulunmak fırsatını veren şu ziyafeti kaçırmamış idi. Ahmed Cemil'in senelerden beri intizar ettiği iştiharın işte ilk sahnesi şurada gözlerinin önüne serilmiş duruyordu. mensup olduğu adebiyat âleminde meçhul fikirler uyandırmıştı. bütün hazık ruhunu incitmiş. matbuat âlemi münteşirleri arasında içi canfesli palto'Iarıyle. Ahmed Cemil elleriyle. Sarah Bernhart'ı işitsem. tetkik ederek okumuştu. o işittiği parçayı okumak için çalışınca. Bir vakitler Corneille'in. sesini onların hükmüne ve kuvvetine tatbik edebilmek için uğraşmıştı. biraz rengini sarartan kalbinin ufak helecanıyle. meftur ve mütehassis bir karar . irad ve kıraatin başka başka şeyler olduğunu. başını eğilterek. Akşamdan beri etrafında cereyan eden muhaverelere nadir kelimelerle iştirak ediyordu. kelimelerin üzerine basarak. füturu. kollarıy-le. her kelimenin kuvvetini. Sonra kendisi tecrübe edince. mini mini odasında bütün sevdiği şairlerin ruhunu tehziz etmişti. bütün o kaba vücudiyle bu nazik ve rakik şiirin veznini uzatarak.den sonra «Ah! başlıyor mu nehar?» sualinin ifade ettiği bütün keselânı. Raci «Nedir o sürh u se-fid? ah! başlıyor mu nehar?» mısraını okurken yumruklarını sıkıyor. kafiyeleri çatlatarak. dolgun vücudüyle daima koltuğunun altında Fransızca. bir mümeyyiz heyetinin karşısına çıkmağa müheyya bir çccuk üzüntüsüyle. bir saat evvel bütün varlığını sarsan parçayı bir küme boş lâf gibi tesirden hâli bulmuştu. O vakit Ahmed Cemil sedirin üzerinde kendisini kaybetmiş. Đrat san'atmda en ziyade. Sinirlerini gevşeten. Bu iştigali arasında neler keşfetti: Evvelâ güzel bir eserin fena okuyan bir adam.

tanıknamış edasıdır.. daha sonra: «bilmem. güya küçük bir tefekkür vakfesi. biraz lakayt ve laubali durmağa çalışarak dinliyordu. Mazhar Feridun beyin tek gözlüğü eserin şu hassasına bir tazim selâmı göndermeye mecbur oluyormuş gibi hürmetle gözünden fırlarken Süleyman Vahdet efendinin eğri fesinin arkasında saliana püskülünde ufak bir infial titremesi farkolundu. onun ahengini dinlerdi. Evvelâ şiirin garpta dört satırlık bir tarihini yaptıktan sonra en yeni nazım tarzını biraz izah etti. Karşısında Hasan Lâtif bey bir saatten beri devam eden sükûtunu takibe evvelkinden ziyade karar verdiğini imâ edercesine yutkundu. Ah! Bu akşam şu heyetin karşısında onu her vakit okuduğu gibi okuyabilse!. nakısa mıdır. eserin ufak bir esas ve fikir tarihini çizdikten sonra arkadaşının bu eserindeki inşa vasıtalarına intikal etti. Raci büsbütün serbest kalan çenesini Đlhami efendiye methiyeler dökmeğe hasretmiş idi ki Hüseyin Nazmi: — Arkadaşımın eserini tanıtacak bir iki söz söylemek için misafirlerimin müsaadesini talep ederim. «Yarın sabaha demek sohbet ey hilâl-i seher. Fatin Dilâver bey bıçağını bardağa daha şiddetle vuruyor. bir tesliyet hatimesi. Onu müteakip bir ümit inciîâsı. «işte bu dinleyeceğiniz eser oradan toplanmış tohumların şark güneşinde inkişaf etme çiçeklerinden müterekkip bir demettir» dedi.. sükûta davet ederim. kelimelerinden. Artık yemek bitmiş. dedi. eseri anlatabildim mi? fakat eseri en iyi anlatacak olan yine kendisidir... yavaş sesle Hha-mi efendiyi işgale çalışan Raci'nin vaziyetinden meftur olmayarak devam etti. onu yeni şiirde münferit ve mümtaz bir şahsiyet şeklinde gösterdi.» cümlesiyle hatime verdi..» diyordu. llhami efendinin kulağına eğilerek iki kahkaha arasında bir mütalâa tevdi eden Raci'ye bakarak: . Ahmed Cemil refikinin şu hitabesine tamamiyle yabancı "bir sâmi sıfatıyle biraz çekinerek. mümkün olabildiği kadar görülmemiş. Hasan Lâtif beyin daima sükût etmek kaidesine mugayir görmeyerek başladığı alkışlar arasında Ahmed Cemil!e: «Şimdi nöbet senin!» mânasıyle tebessüm etti. son-fa ufak bir duraklama. Hüseyin Nazmi ayakta iki ellerini sofraya dayayarak başladı: — Arkadaşım için meziyet midir. «Sükût!. Bizde şiir lisanının farkolunmayarak nasıl garp mahsullerinde müteessir olmağa başladığını Đlhami efendinin müsait bakmağa çalışan gözlerinin önünde izah etti. Fatin Dilâver bey müsamerenin asıl fatihasını teşkü eden bu söz üzerine çırpındı. velhâsıl bütün maddî denebilecek cihetlerinden bahsetti. Hüseyin Nazmi hâlâ susmak istemeyen.isterdi. înşa vasıtaları tâbirine kaba bir lâtife ile ilhami efendiyi güldürmeye çalışan Raci'yi dinlemeyerek Hüseyin Nazmi eserin vezinlerinden. Daha sonra büsbütün Ahmed Cemil'den bahsetti.» Sedanın bir şiir musikarı olduğuna kanaat kesbettiği için eserini yazdıkça daima açık sesle okur. Mazhar Feridun bey fevkalâde vukuatta kullandığı tek gözlüğünü sanki daha iyi dinlemek için gözüne yerleştirmeye çalıştı. kafiyelerindeiı.. bilmem eserin başlıca hassası yeniliği... Elindeki bıçağıyle bardağına vurdu.

mebhut. Ahmed Cemil biraz kuvvet buldu. sonra iki mısrala o parlak levhayı 'hülya arkasından koşan gençliğe tatbik edivermiş idi. elhandan geçtikçe değişiyor.» diye bir şey başladı. Şimdi hayatın cidal silsilesi başlıyordu. Sakit. Şimdi eserin sonuna geliyordu. şimdi nazmın vezni muhtelif esaslardan. muanber bir serinlikle. Süleyman Vahdet efendi Hüseyin Nazmi'ye eğildi. ara sıra çimenlerin üzerinden akan gece nefesleri gibi feşafişle geçerek.. vezinlerin tenevvürlerinden. sofraya yaklaştı. hayat cidaîleriyle dolu bir gün tasvirinden sonra afaka bulutlar yağıyor. gazda tıkanarak. evvelâ ayağa kalkmaya cesaret edemeyerek küçük bir cep defterine tebyiz ettiği eseri sofranın üzerine koydu. başlamadan evvel heyetin reyini istifsar ediyormuş gibi baktı.— Eseri. Aihmed Cemil şimdi kimseyi görmüyor. okşayıcı buselerle temas ediyordu. Ahmed Cemil iskemlesini çekti. siması vakit vakit bir teessür sisiyle örtülerek yahut bir neşve ile incilâ ederek devam ediyordu. kâh matem yaşları şeklinde sürüklenerek. Ahmed Cemil eserinin başında bir bahar sabahı levhası tasvir etmiş. Bir aralık karsısında Mazhar Feridun bey pek taze bulduğu bir fikir için «güzel! . Đlk önce dinleyenler bu vezin tebeddülünü farketmiyor gibiydiler. Şiir evvelâ bir bahar bulutu parçasından serpilen tabahhura müheyya kat-recikler gibi yavaş yavaş. elindeki kitap kendisine büsbütün yabancı bir müşevveş metin imişçesine her kelimede şaşırmaktan korkarak sesini idare edemiyordu. eseri dinleyelim. kaldılar. fakat Hüseyin Nazmi'nin dinlemeğe -vakti yoktu. bir müddetten beri kendisini kaybeden Raci gayretini toplayarak Đllhami Efendiye bir şey söylemek arzusiyle başını çevirdi. ağır ağır.. Fatin Dilâver bey tonbul vücuduyle daha zyade sokuldu.> dedi.. kafiyelerin bir musiki parçalarında yer yer tekerrür eden birer münferit savt gibi mütekâmil terennümünden geçip gittikçe bu eserden sekir veren bir şiir havası tabahhur ederek küçük bir bulut şeklinde dinliyenleri sardıktan sonra yüksek bir mmtakaya yükseliyordu. elinde parmaklarının hafif bir hareket ile çevirdiği defterine nadir bir bakışla hâtırasına yardım ederek uzun kumral saçları lâmbalardan dökülen ziyalarla tutuşarak. sesi çıkmıyor. sonra bir aralık Đlhami efendi eğilerek. haz-zmdan. Artık neticeyi istidlale başlayan Mazhar Feridun ile Fa^ tin Dilâver ayağa kalktılar. diye bağırıyordu. bu muzafferiyetine. sükût arasında bu küçük hareket herkes için dikkat hükmüne geçti. nagihan bir ümid handesiyle neşveli. Ahmed Cemil'e sarılacak zannolunurdu. titreyen sesiyle başladı. fakat Ahmed Cemil'in sesi bazan bulutlarda serinlik ariyan şahinler gibi yükselerek. Bir zaman geldi ki hepsi bir bahar gecesinin çiçek ko-kularıyle dolu nefesi altında rüyaya benzeyen bir âleme dalmış gibiydiler. yavaşça: «Bilmem hatırınıza geliyor mu? Şeyh Galip merhumun Hüsn-ü aşkında. fezanın derinliklerinden rüzgârlar kaldırıyordu. bazan yüzercesine hafif hafif dalgalanarak. Ahmed Cemil artık sesini arzusuna göre idareye başlıyordu. kaşlarım çatarak kulak kabarttı: Süleyman Vahdet efendiye dikkati davet eden bir işaretle baktı. Hüseyin Nazini gözleriyle: «haydi!» diyordu. arasıra bir dereciğin şırıl-tısiyle rüyalı. Đptidalarında bu ahenk değişmesinden şaşırtan bir tesir hâsıl oluyor gibiydi. sesine bir ifade kabiliyeti geliyordu. müsteğni bir nüzul ile dökülüyor. Henüz ilk beytilerde boğazı kuruyor. yavaş yavaş gözlerinden bir sis kalkıyor. kâh bir ıstırap şehiki ile boS1ÎAH . arkadaşının. „ ^ x X A ti 153". eserinin şu saniha .. güya şu heyetin dimağlarına muattar. Ahmed Cemil ayağa kalktı. Ahmed Cemil biraz müteessir.

ellerini sıkıyorlar. ^^Y-»_> Nef'i-i devran şimdi — demin Hüseyin Nazmi'ye başladığı — cümleyi bitirmek için yaklaşmış. şimdi sesi karar perdesini arı-yarak pest sadalarla dolaşıyordu.» dedi.. Đlhami efendi tebriklere iştirak etmeyi zarafete mugayir addederek Ahmed Cemil'e deminden beri zihninde tasarladığı bir beyti sarfetmek için ikisinin arasından kurtulmaya çalışıyordu Ahmed Cemil gülerek medihlere karşı nefsini silmeğe çalışıyor.. demek Lâ-mia deminden beri orada şiirinin şu zaferi karşısında idi. Oraya daha ziyade bakamadı... Şimdi kapıda hiçbir hareket yoktu. sallanıyor. çırpınışları bir enin ile zulmetlere büründü. şimdiye kadar kendisini dinleyenlerin üzerinde hâsıl ettiği tesiri ufak bir inşad saka-tiyle izale etmekten korktu. Ahmed Cemil şimdi siyah gecesinin levhasını tasvir ederek semaları şimşekleri tutuşturmakta. bulutlan yıldırımlarla parçalamakta iken.. O vakit bütün vücudu titredi: Lâmia. sevincinden ağlamak isteyerek ona sarılmak için bitirmesine tekarrüp ediyordu. Ahmed Cemil o beyaz gölgeyi bir daha görmedi.uluvviyetine karşı kendisini zaptedemiyor. Nagihan gözü bir noktaya teveccüh etti: tâ ötede odanın kapısına. Ahmed Cemil'in etrafını almışlar. titriyor. küçük bir fasıla bırakarak açılıyordu. güya kapının bir kanadı yavaşça. Bu fasılanın arasından gözleri beyaz bir gölge farkeder gibi oldu.. Hasan Lâtif bey saatlerden beri devam eden mütefekkir sükûtunun zübbesi olmak üzere Hüseyin Nazmi'ye uzun uzun fasılalarla: «Yaman eser!. Süleyman Vahdet efendi de bir takrip Fatin Dilâver beye.. bellisiz. fırsat bulabildikçe kapıya bakıyordu. Fakat artık kulaklarını dolduran medhiyelerden ziyade kalbinde o beyaz gölgenin biraz evvel şu kapının arkasında mevcudiyetinden gelen cavidanî bir haz vardı. sanki o da tebriklere iştirak etmişti. henüz bir çocuğa benzeyen bu tombul güzel gence sokularak o aralık bilinemez nasıl bir ' münasebetle hatırına gelen bir farsça beyti tefsirle anlatmaya MAĐ VE SĐYAH 155 . sonra «Arzu ederseniz bahçeye çıkalım. Nihayet bütün bahar sabahının şaşaası. Yaman eser!. Gözlerini çevirdi. Racı'nin yavaşça: «bu yolda şeyleri anlamak için galiba frenkçe bilmek lâzım imiş!» mütalâasıyle başlayan nutkunun arasına karışmış idi.. artık eserin sonuna ancak bir sahif e kalmış idi. Fatin Dilâver. Şimdi Mazihar Feridun bey Đlhami efendiye Ahmed Cemil'in eserinden bahsediyor.'. o günlerin ve gecelerin didinişleri. yanına sokuluyorlar..» nakaratını dinletiyor. bayrama sevinen çocuklar gisi gürültü ediyorlardı. sofranın üzerinde kalan defterini karıştırıyorlar. orada bulunabileceğine ihtimal vermeyerek fikrini yalnız eserine hasretmiş idi. Şimdiye kadar onu düşünmemiş.. Hasan Lâtif. Hüseyin Nazmi bir müddet arkadaşının dehasından taşan şiir ateşinin buharı gibi yemek odasının havasında dalgalanan mubahase parçalarını serbest bıraktı. Otururken kapı -evvelkinden daha ziyade açılıyor gibi olmuş. rikkatinden. Mazhar Feridun. Şimdi Hüseyin Nazmi.

sonra bu esas üzerine muhaverenin uzamasından kaçınarak bahsi değiştirdi: — Enişteniz bu aydan sonra bana aylık vermeyecekmiş. /^Sflt»^ Alman karısının azimetinîi™Oonra Raci büsbütün düşmüştü. -iSBq ua>fc5 §B} Jiq apuı5>ı o 'uiuuepfBi[i3â ubuea* 9[§a}B o ipttrig fnpnXn rjappmu Jiq fifiaq 'npjOA"i[Bp îfipjJB Jig • -iSbp iqr. olanca ciddiyetiyle: «Yanılıyorsun. Raci kendisine kin ve gayz ile dolu bir nazarla bakıyordu.n^ BA*Burranuj Jiq §rq}Tua rpxxir§ n j i§jbj[ BxjB -unug uruBpo ] •npjof^ . Ahmed Cemil eniştesinin Raci'yi süpürülecek haşerat arasında saydığını pek iyi tahattur ediyordu. Benim için kin taşımağa mutlaka ihtiyaç mı hissediyor?... Ahmed Cemil bu mânayı pek iyi anladı. biraz nefsine cebr ile deminden beri sarfına lüzum görmediği bir takdir kelimesini fedaya karar verdi: — Eseriniz umumiyet üzere fena değil. Hattâ yine Saib'in alay ederek ilâve ettiği bir mütalâa olmak üzere Raci'nin artık ciğerlerini yırtan öksürüğü bu maşukalardan hiç birinin yanında rağbet bulmasına imkân bırakmıyormuş. Şimdi Ahmed Cemil odada büsbütün yalnız kalmıştı. dedi. acaba?.» dedi. Bu adam hakkında merhametten başka bir şey hissetmemiş iken onun bu derece adavetine hedef oluşundan azîm bir yeis duydu.» mânasını duyar gibi oldu. yalnız kaldıklarını görünce tekarrüp etti.§ SnwxoAud apuiSi uiui§Bq toBunp' joa'tuba' jjg snrain. seni kovmak istiyorlar da.çalışıyor. bu akşam bahtiyarlığına Raci bir katre zehir akıtmıştı. Hemen şu anda onun ellerini tutmak. tutuklukla. Yemek odasından çıkmaya başladılar. fakat Raci durmadı. Fakat o kararın henüz tatbik mevkiine konulduğuna vâkıf değildi. Ra-cinin sorusundan «Eniştene beni koğdurtuyor imişsin. Bana ne için öyle husumetle bakıyorsun? Seni kendime düşman etmek için ne yaptım? diyecekti. Raci. acı bir tebessümle: «Ben seni bilirim!» dernek istiyordu. ben seni muhafaza ediyorum.. Kendi kendisine: «Bu adam bana adavet etmek için nasıl sebepler buluyor. isi».. bir şey anlamaksızın dinleyen muhatabından ara sıra alevli nazarlarla cevaba intizar ediyordu. Müstahak olmadığı bu serzenişe velev haksız ve bellisiz bir şekilde mâruz olmaktan kızardı: — Öyle bir şeyden kat'iyyen haberim yok! dedi. Ahmed Cemil'le en sona kaldı. Saib'in rivayetine nazaran maşukasının hâtırasını unutmağa her hafta yini bir maşuka tedarikiyle çare bulmağa çalışırmış. acaba sebebini anlayabilir miyim? dedi.

q 'npaoAp 'raipuaja ubutv -issaqa^nur iuistpu9J[ bıjıab.bA ipjrJS ua5i bduıi[ıo jfi apui§iuqB§ Jin5n>[ jizbu avt 3{bjb{i3 imsapBBsnra uiuuv 9£)9§ nH § paraqy r ip #** sup Jiq jjrjaq mraa[a. aiq ui&Bp Xaq jsabjiq u ui5i ubjo §vmuA a^rrazBjM -auiBJ[ a^ipuaja t uos uniisBqiJB^ ipj {A uiAains joXipa 3{bj:ı^§ı 9[^i -njfns Jii[3{aj9^ntu daq ^aq ji^Bq ubsbjj aA*asBqBqnui jrq n[n -irixnS §iuiBi§Bq Bpuis-BjrB unpua^j JBqzBjc ajt pBy ipuiiğ •"i^iirö aXaaqsq 'ipjapuoS isasnq siaA* aiq BursBpo ^aiua^ uapziiqep aaAAaunui ıjbA o a[^u9S 9[i UBJSnjj -npjoXiiiBq aiAuBZBU ıŞa§tut§ ^auuio Jiq B^înzjB ubjo ¦epXad apujqiBJi iaAAa 9Aubs aiq o ipun§ 'tpiaS psaif arq utjzb ppaq a[.u (3{BUD[is rurzBjfoq tJ{ tppS UBUtBZ Jig ' -rs boub[o uiuBSUt p[ uba i§iJ{Bq arq Bauos [ aIaH 'j[o aanszBS ub^buıbıısbıub iŞip9[Aps ur5i f iznp Jiq BUBq 'ratpiBung ¦unıâturaurça jnpBEfa. ubd anp-Bq nq 5. uiUB^nj aiq imsipuajf i^ubs sas aiq U9[a5 uapaSqBq ' po qaraa^ [traao paurqv "'isaituBq lajBsao ^nS 7P ifaucfpp 'ifaaaXua i^aAAauBia bou^o airanjp jrq ısı [p9[^ps 3{ajapaqAB3{ iurs^ua }t ugquapaapuas un^nq 'jfaraap «•••raiXaip BpumB u uiziuuBi§i2{Bq 'BpsjnS 'ui^BJig "¦iiar ipauup^assrqi azrs q JfBqBq Jiq §ıuuxS tıapzıuajaouad 'jBA"Bq aiq aiuqa jnp BziiiBA'ru &a§ Jiq 'nzntmfnpio §9 Jiq juriBp •BpiuB^piq bui .ajBsao o apuiSi ub aia 'rpjBJfiS UBpunranj-B[a.

9Aa -np ııbo apmq Aa§ Jiq uaptq.TU dxjas uç5i -Hip -ip uiuu9[zip unuo -sjnX 'joXiji ĐRV 'ÎP3^SÎ -ui5i -8§ ^g ııva.31 njznq iSBjng -p^a qnoo9Aa^ BAid'Biı ub^ı5> a -azn îiaui^g JiBqi^i buijb^ibpbiIjb 'ı^jııS UBputsBpo ¦i^9jjb ai^pajjBS un^tiq uiut§ajn^ nuo 'np -jb5 aqapS issiq ^auiBqjaui 'npjns -b^ı^bp Jtq ijboub nq •n^snuiAip Aa§ Jiq jazuaq auiii Bpui^^Bq unuo -iq ziuiba" raisipuaî[ dipa^ja^ lutsBpo ^9uiaA iob^j goaS ng Jiq p nunrannq snAaui Jiq uapa JBqi^ui '^ajaSi Jiqsz I5{tIBS '§BAByÇ Đ'BAB^ BJUOS UBpB^Bq Jiq lOB •ipjapa ^ raiSipap «•"ranjoAn.num§npun§np vzis aaq tmuo 'ut5: ^¦bukb^ Tjasa S UIUI9p O iraTUOAlA9S JBpBil 9U tuisdsaq '^. nŞap 'znunsjoXinq lucifipzBA m5r utzıuıjbıîıbAb uızts nuo .-nq.2 iuiit§B ipuii§ unuo 'iîSiu^iS bAbjo 'i^djas ıiıubs 9uiqiiB3t BpB^BUB^ jaAA9imui nzjB nq ap Jtq 'npAnp nzje Jiq JiaoaAatua^ıpa ^auiQA"Bîinui 'pip ^ pq 9ounun§np § 'nunpnoriA BpBJO ımuo "ipi §ıuı5biı bAbjo tu^a boı^ı "BuisBpo ^aragA ub^bî[ §oq o ıi[ npjoÂipauirez q\Aq -npjoAij^i^ U9izip in iprats 1111193 pauiqy '1W93IJ'BJ iınŞi^SaS diutiîs -9UIUTIS uguiaq irepımiBÂ" uıuaSioS ZBXaq ap 'BqfB^qB^ Jiq -qnui 3a ilBjn TRBA o iipjiA95 luiJapzpg jjgja^araapa^d'Bz iuts -ipuaq 'n^î^î ismiSiq Sbuıııiı Jiq i&Bja^mii uapuuaA Jiq BuisidB3{ aSqBq utzixqap ua^jaSaf) "ipi zijqap jiq JBp § jiAua^ aSjijBtf an iipuBJ{ Jiq ubSbs ba'iz jiq ^nuop nzndJB.jgS Buaj butuib uiarang» :uiutpuaja paurqy bjuos "ipjap «i jba ıubuı 9U .

«Đyi uyumuşuz!» dedi.. Cemil? dedi.. Hüseyin Nazmi'ye kalkmak. Ahmed Cemil gitmek için acele ediyordu. telâşını farketti: — Ne oluyorsun. — Defterimi acaba sofranın üzerinde mi bıraktım? Sizin uşak edebiyat meraklısı ise. düşünmeden elini yan cebine götürdü. uzun ve yakan bir buse ile dudaklarını çekiyor. Silkinerek uyandı.» dedi.. .. massediyordu. bir siyah tufan boşanıyordu. dukdaklarını arıyor. oda içinde muhte-riz bir yürüyüşle gezinişini gülerek yatağından mahmur gözleriyle seyrediyordu. Fatin Dilâver bey tombalak vücuduyle yatağından atladı. yemek odasına kadar inmek lâzım geldi.. Hüseyin Nazmi uyanmış.. giyindi.. «Defterim?. Ceketini giyiyordu. dedi. Ahmed Cemil güya o yakıcı sevda busesiyle ciğerlerini tutuşturan bir şarap içmiş gibi yüreği yanarak kalktı: arkadaşlarını uyandırmaktan ihtiraz ile yavaş yavaş basarak gürültü etmeyerek yıkandı. — işte defterin! bereket versin ki uşak meraklı değil.. Sonra bu dalganın içinden bir çehre belirdi. Henüz sabah olmuş. güneş henüz pancurlarm arasından sızarak tatlı bir rüya ile gülümseyen Hüseyin Nazminin yatağı kenarında tebessüme başlamıştı.. arkadaşlarını sabah uykusundan Sikleri kadar istifadede serbest bırakarak Huseym Nazminin elini sıktılar. Bir aşk cinnetiyle tutuşmuş bir ağız uzanıyor. Fatm Dılaver beyi fĐrine iştirak ettirdi.. snuiBu ui5i uiBpB n§» :au -isipuai{ TP«9il 'JKi-injnq iqtBi[ aö^^iıSı ^raiaiA'B ^ «Jiuiuia 'bs pauiqy nm üzerine birşey dökülüyor... arkadaşının.auisaui^g sisg^ uapiu -q/L bjuos UBpunq lut^-BABq SBAipzi ^ns9iu ugjns un§ Saquo -ub aputiunjuiQ 'ji^iiaoapa jb i§iui5aS un^nq uipBJi 'BsuBdBJf auijajzip uıuisubjı as^iS ipunğ znuaq iubutbz ^apAB Buq-eABq. Ahmed Cemil herşeyden evvel defterinin bulunmasını istiyordu.. çıktılar. Defterim nerede?.

14 Sabiha hanım, hem bahtiyar, gülüyor hem, sedire basr-nı dayayarak elleriyle midesine basan ikbali gösterip henüz MAÎ VE SĐYAH 15S>

bir şey anlamayan Atfımed Cemil'e: «Rahatsız kızcağız, bütün gün kıvrandı.» diyordu. Ahmed Cemil anladı, fakat garip bir his bu vak'adan memnuniyete bedel bir üzüntü uyandırdı. Eniştesi hakkında duyup susturmağa muvaffak olamadığı nefretin bu dakikada hiddet sesi her zamankinden daha vazıh, daha kavi işitildi. O adamın kanının şimdi kardeşimin damarlarında cereyana başladığına delâlet eden bu hâdise güya nazarında onu telvis eden vir vak'a hükmüne geçti. Zavallı ana! O bu histen kimbilir ne kadar uzaktı! Büyük anne olmak lezzetine karşı bütün vekarı çocukta bir meserrete inkılâp etmişti; şimdi oğluna bakıyor, onun da şu küçük aile bayramına iştirakini arzu ediyordu. Ahmed Cemil o neşata acı bir tesir ilâve etmekten içtinap etti. . ikbal şimdi başını kaldırmış, gülerek Ahmed Cemil'e bakıyordu. Ahmed Cemil kalben «Çocuk!... bahtiyar değil, bundan eminim, Ihiç olmazsa mes'ut bir zevce olmadığını bir anne /• olmak saadetiyîe unutacak!» diyordu. Ahmed Cemil bugün matbaadan erken kaçmış, bir an evvel odasında yalnız kalarak biraz kalbini dinlemek 13in tehalük göstermişti. Odasına çıkınca cebinden defterini çıkardı, yazıhanesinin üzerine koydu. Dün akşamki muvaffakiyetinden sonra onu bir daha karıştırmak istiyordu. Odasında âdeti; ceketini, yeleğini, yakalığını çıkararak, fesini atarak küçük bahçeye nazır mini mini penceresinin yanında oturmak, yarısı görünen bir minareyi, komşu evlerin kiremitlerini, biraz ötede iki yüksek duvar arasındaki kesik bir levha şeklinde duran semayı seyretmek idi. Bu akşam oraya oturup da eline defterini alınca bir müddet onu açamadı, kalbi beyaz gölgenin hayaliyle dolu idi. Şimdi onu düşünmek istiyordu, gözlerini kapadı, o sabahki rüya-' yi hayalinde bir daha yaşamak istedi, yüzünü örten o siyah dalgayı, o müphem simayı bir daha gördü, ciğerlerini yakan bir busenin cangüzarın neşeleri dudaklarında bir daha titredi. "O benim olmayacak olursa ölürüm" diyordu... Şimdi şu şiir defterini her vakitten ziyade seviyor, onu Lâ-otfa'nm dinlemiş olması kıymetini bir kat daha artırıyordu. Zaten daima hâtırasında bir arada olan Eseriyle Lâmia artık T.ÜU MAI Vtü Bl I AB

daha samimî, daha kavi bir münasebetle yekdiğerine bağlanmış gibiydi. Gözlerinin ucuyle sahifeleri süzerek yaprakları çevirmeğe başladı. Kendi kendisine: "Acaba şurasını okurken orada mı idi?" diyordu. Çevirdi, çevirdi, artık son sahifeye gelmişti, defteri büsbütün kapıyordu, birden gözlerine bir yabancı, yazı ilişti. Tâ son sahifenin altına bir çocuk yazısı gibi henüz takarrür etmemiş, henüz tam bir şekil almamış bir yazı... Yalnız şu kadar: «Tebrik ederim». Daha sonra beş sıfır. Şimdi anlıyordu, demek o bahçe kapısının yanında gidip onun ayaklarına atılmak isterken o, yemek odasında sofranın üzerinde kalan bu defterciğe koşmuş, görülmekten korkarak titriye titriye şu iki kelimeyi oraya yazıvermişti. Demek o sırada her türlü tehlikeyi göze alarak gidip ona; «Seni seviyorum. Müsaade eder misin? Seni sevebilir miyim?» deseydi, ondan: «Đşte bakın, ben de sizi düşünüyorum» cevabını alacaktı. Bu iki kelime Ahmed Cemil'e Lâmia'nm bütün hissiyatının şerhi kadar tafsilât ile zengin, aşk zemzemesiyle müte-rennim geldi. O da kendisini seviyor... Bundan emindi; işte yalnız şu iki kelime, Lâmia'nın tâ çocukluktan beri katre katre birikerek, tazyike lüzum görülmeyerek bir aralık taşıveren sevdasının iki açık nişanesi değil miydi? Gözlerini o çocuk yazısından ayıramıyor, onların arasında Lâmia'yı görmeğe çalışıyordu. Zihnen o dehlizdeki tesadüfüten sonra beyaz gölgeyi takip ediyor, yemek odasına götürüyordu. Beyaz gölge bir tehlikeden kaçıyormuşçasma kapıyı kapayarak oraya iltica ediyor, sonra o defter gözüne ilişiyor. Beyaz gölgenin küçücük bir kalbi var ki bu defteri görünce çırpmıyor. O defter, demin onun okuduğu defter... O vakit defter ufak bir helecan ile almıyor; yavaş yavaş ötesine berisine göz gezdirilerek süzülüyor, birdenbire bir arzu duyuluyor. Demin herkes onu tebrik etmemiş miydi? O da tebrik edecek. Ne için etmesin? Ne için ondan iki sözü esirgesin?... Ah! Bir kurşun kalemi olsa! Etrafa göz gezdiriyor; pencerelerden, aynadan, lambadan bütün bu eşyadan istimdad ediyor: «Ah: bir kurşun kalemi, bana bir dakika için ödünç verecek bir kurşun kaleminiz yok mu?» deniyor, sonra... Ahmed Cemil'in hayal kuvveti burada tevakkuf ediyordu; o kurşun kaleminin nereden geldiğini tayin edemiyor, orasını sıfırlarla geçiyordu... Ah! Bu sıfırlar, şu iki kelimenin altındaki sıfırları gördükten sonra onlarda MAĐVESĐYAH 161

azîm bir mâna serveti buluyordu. Bu sıfırlar, bunlar Lâmia nın demek olacak?... Şimdi, gözleriyle o yazıları o sıfırları, bütün ifade ettikleri mânalarla öpüyor, okşuyordu... Hafifçe gözleri süzülerek, tâ ötede gayrı mahsus bir rüzgârla yosunlu kiremetilerin, eski pervazları sallanan çatıların, perdeleri arkasında titrek ziyalar belirmeğe başlayan komşu pencerelerinin üzerine döküle döküle tekasüf eden zulmet dalgası arasında titriyor, canlanıyor, gülüyor gibi gördüğü bu yazılara imtisas ederek, akşamın ratıp nefesinden tereşşuh eden bir melal keselânı içinde kaybolarak dalmış idi ki birden odanın dışarısında birşey sofayı sarstı. Ahmed Cemil bu uyuşukluğun içinden güya bir rüyadan uyanırcasma yerinden fırladı, odasının kapısını açtı. O vakit gördüğü şeyi pek iyi anlayamadı, eniştesini öteki odaya telâşla giriyor gördü. Şimdi merdiven başında yalnız Seher vardı; sofanın yarı zulmeti arasında kızın gözlerinde bir ateş, çehresinde bir dargınlık görüyorum zannetti. — Ne oldu Seher?... dedi. Kız birşey söylemek istiyormuş gibi yutkundu, sonra cesaret edemedi, merdivenden aşağı indi. Ne oluyor, yine ne oluyor? Ahmed Cemil güya bu küçük evin havasında uçuşan bir musibet kokusunu hissediyordu. Ik-bal'in her vakit örtülü çehresi, evin içinde silinmeğe müheyya bir heyula şeklinde dolaşan hazin heyeti; daima ağlamak fakat birşey söylememek için azmetmiş gibi

donuk, elîm, fakat hakikati nissettirmemekte musir duran gözleri; sonra bu hüznü etrafında o muammanın yegâne vâkıfı imişçesine âdeta hayvani bir merbutiyetle dargın çehresi, kızgın gözleriyle dolaşan Seher... bunu pek iyi farkediyordu. Bir müddetten beri — iki kelimeyi yekdiğerine raptedecek kadar tefekkür iktidarına malik olmayan — bu kaba köylü kızında ikbal için cinnete benzer bir meclûbiyet, derin bir merhamet keşfediyordu. Denebilirdi ki evin içinde yalnız bu ahmak kız bir hayvanı cezm ile Đkbal'in sırrını anlatmakta herkese tekaddüm etmişti. ,Seher'in "Küçük hanım" deyişleri vardı ki ağlamağa benzerdi, Đkbal'e öyle bakışları vardı ki: "Senin bedbahtlığını yalnız ben biliyorum, sana yalnız ben acıyorum." demek isterdi. Daima onun etrafında dolaşmak için sebepler bulur, mutMai ve Siyah — F. 11 baktan çıkınca vakitini küçük hanımın eteği dibinde çorap örmeğe hasrederdi. Lâkin şu küçük vak'a, şu demin odasının dışarısından sofayı sarsan şey... Kimbilir eniştesinin geçerken bir yere çarpmış olması yahut Şener'in inerken düşmesi, velhasıl bir hiç ne için fikrini birden Đkbal'e sevketmiş, jıe için kalbinde "bu hiçin hemşirene büyük bir taallûku var." diyen bir ses uyandırmıştı? Ahmed Cemil birden, aklından bir şimşek gibi geçen bir fikir için: — Ah... dedi, sonra o fikirden o kadar ürktü ki mahiyetini bulmamak, künhünü anlamamak için nefsine cebretti. Fakat şimdi o fikir silinmiyor, bir nafiz zehir gibi silindikçe daha derinlere giriyor; sokulacak, yakacak mesamat arıyordu. Đkbal'in bütün hissiyat sırrını bir sözle icmal etti: "Sevilmediği ilcin bedbaht" dedi. Daha sonra bir mühlik marazı vaktinde farketmiyen bir tabib gibi bu 'hakikati keşifte bu derece geç kaldığı için kendisine bir müttehim, nazariyle baktı. "Đkbal sevilmiyor, bundan şimdi eminim, kardeşim gözümün önünde her dakika bir ölüm geçiriyor, her dakika ciğerlerinden zehir akıyor... Ah! O bir dakika evvel ağlamış gibi nemli, bir istimdad nazariyle bakan gözler, şimdi onları anlıyorum. Halbuki ben bunu keşfedebilmek için bir sene kaybettim." diyordu. O vakte kadar yalnız kendisini düşünmüş; matbaasını, eserini... — ilâveye cesaret edemiyordu, fakat hakikat öyle değil mi? — Lâmia'yı düşünmüştü. Kardeşini, gözünün önünde canlı fakat sakit bir facia gibi "Anlamıyorsunuz, yazık!..." serzenişiyle duran o biçareyi anlamamış, anlamak için birşey yapmamıştı. Şimdi kendisini affetmiyor. Bir ihata neticesiyle bir musibet ika edenlere mahsus bir vicdan azabıyle duramıyordu... Kapısını sürmeledi, küçücük odasında geziyor; bazan ka-ranlıkjyj, yazıhanesinin başında durarak, bazan küçük penceresinden gecenin esrarla dolu karanlığım istintak ederek düşünüyor, şimdi bir hiçten istidlal ettiği bu neticeyi izah edecek geçmiş vak'aları ve emareleri tahattura çalışıyordu. Bazan birden, hiç intizar olunmayan bir zamanda zihine çarpıvemiş hakikatler vardır ki senelerden beri katre katre muhtelif zamanlarda döküle döküle birikmiş emarelerin; küçük küçük, başlı başlarına mânâsız nişanelerin birdenbire do-ğüveren neticesidir. Bir hiç, fikirden geçen bir rüzgâr, mâMAĐVESĐYAH 163

nasız emareleri, nişaneleri açıverir; bunlar, aralarından mani cidarlar kalkıvermiş zerreler gibi yekdiğerine iltihak eder, birbirini bulur, onlardan bir küme teşekkül eder ki inkârı mümkün

" dedi. Sualler birbirini takip ederek ağzından dökülüyordu. zaten midesinden muztaripti" dedi. zannederim. acı. düşüncesine yabancı kalan bir musahabeye iştirak etmek. "Kardeşim. kardeşim. Birden Đkbal'i gidip odasında bulmak. geldiğini işittirmekten sakınıyordu. Ayaklarının ucuna basarak çıktı. Şimdi îkbal minderde doğrulmuş.. Ahmed Cemil bu anda kendisinde yemek için iktidar bulmadı. 164 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil kardeşinin şüphesiz saklamak istediği şu ma'hrem manzaranın üzerine varmış olmayı şimdi zarafetten hâli buluyor. mütecessis adamlar gibi gürültü etmekten sakınarak birşey işitmeğe çalıştı." diye mırıldanmış olması. yüzlerce. Rahat değil misin. hemşiresini olduğu gibi görmek için. Đkbal gelin olalıdan beri onlara tahsis olunan odanın kapısına bile dokunmaktan ihtiraz etmişti. Şimdi Ahmed Cemil'in zihninde o deliller toplanıyor. Yalan söyledi: "Ben akşamüstü yedim... söyle bakayım. «Ne oluyorsun Đkbal?. sanki feryat ile dolu. bir ıstırabın mı var?. Yanındaki odanın kapısı açıldı. ikbal'i... Bir saniye dalha . eniştesi çıktı. Niçin bana söylemiyorsun. boğazında lakırdı söylemesine zahmet veren bir tıkanıklıkla.." demek için şedit bir arzu duydu. O vakit Ahmed Cemil ağlamayarak. Şimdi eniştesinin yavaş yavaş merdivenleri indiğini duydu. Ağlıyor muydu?. birinde şu elim perişan hali göstermiş olmaktan mahcup. binlerce hatırına gelen bu vak'alar. şimdi Ahmed cemil yanındaki odada bir mırıltı işitiyordu. Şimdiye kadar niçin söylemedin?. birikiyor. iri yaşlar. fikrinde sarsılmaz bir burhan sütunu şeklinde yükseliyordu.. birer kat-re zehir ile dolu gibi ağır. Ahmed Cemil kardeşinin yanına kadar gitti. bir gün Seher'in Vehbi beye şemsiyesini vermekten imtina ederek: "Oradan alıversin. hemen dizinin dibine. "ikbal yemeğe inebilecek bir hailde değil.. şimdi Ahmed Cemil ilerleyemiyordu.. artık anlıyorum.. Bu aralık kapısına vuruldu. fakat orada vücudunu birşey Ik-bal'e hissettirdi. "ikbal odada kaldı.» diyor. Seher yemeğe çağırıyordu. uzun örgülü saçları bir kolunun üzerinden kayarak aşağıya sarkmış gördü. Yavaşça kapıyı itti. söyle bakalım! ne oluyorsun?» dedi. sofraya gelmeyeceğim!" dedi. Đkbal'i tesliye değil istintak etmek istedi. kapaklarının kenarında koşuşan seri râşecikler arasında yaşlar sıcak. o vakit iki kardeş arasında. birbirine sokularak güya birer âşinâ selâmıyle buluşuyorlardı. bana hepsini söyle. oraya kadar gitti. ötekinde görmekten müteal-lim bir nazar teati olundu.. hususiyle o adamın artık şimdi nefrete haklı bir selâhiyet bulduğu o adamın karşısında sahte bir vaziyetle oturmak için kuvveti yoktu. şimdi tam bir teslimiyetle kendisini terkeden ellerini tuttu: «Đkbal. ikisinin birleşmiş ellerine düşüyor. sonra dikkat etti. mütevali bir sukut ile uzun kumral kirpiklerinin ucundan süzülerek. avdet edecekti. ikbal'in bir sabah herkesten evvel aşağıki odada bulunmuş olması. Đkbal'in gözleri kapandı. kilimin üzerine oturdu.. Fikrinin şu izdihamı arasında sofraya oturmak. Seher cevap vermeden çekildi.. kapı hiçbir ses çıkarmaksızm açıldı. Fakat bu suallerin cevabı yalnız o elleri . tahaddüsleri zamanlarında mânâsız zan-nolunan bu küçük şeyler bütün îkbal'le Seher arasında inkısam eden bu hâtıralar şimdi birikiyor. kalkmaya cesaret edemeyerek duruyordu. Ahmed Cemil yere. Silkinerek başını kaldırdı. kendisinden saklanmak istenen birşeyi gidip zorla meydana çıkarmış olmakta bir kabalık duyuyordu..olmayan bir hakikat hükmünü alır. orada karyolanın yanındaki mindere yüzü koyun Irapanmış. Bu elleri ıslatıyordu.

zayıf.. biraz evvel büyük anne olmak süruru ile siması parlayan bir kadının. Şimdi bir gevşeklik duyuyor.. odasında geziyor. Sabiha hanımın. hiç tabiî değil.. Odasında: «Ne yapmalı?» diyordu. «niçin yemeğe gelmedin?» dedi. bir-şeyler yapmak istiyordu. «şimdi gelir.. — Tabiî değil mi? — Yok. kapısının sürmesini çekti.. Şimdi ne yapacak?. Bir aralık aşağıda sokak kapısının açılıp kapandığını duydu. ıhafif bir ziya titreyerek zulmetin içinde dalgalandı. Đhtiyara nüzul isabet ettikten sonra Vehbi bey haftada bir iki geceyi babasının evinde geçiriyor.. Ahmed Cemil burada duramayacağını anladı. ağır. Fakat bu ilk hiddet hamlesi geçtikten sonra bir aciz hissi demin titreyen asabını uyuşturdu. îkbal'i yalnız bıraktı. — Yine babasına mı? dedi.. Valdesinin bu ziyaretinde Đkbal'den bahsolunacağnı derhal anladı. mumunu yaktı.. demek demin kapı onun için açılıp kapanmıştı. şimdi işte hakikat gözyaşlarıyle.. ıstıraplarıyle önünde birden. tekrar sürmeledi. bazan akşamlan yemek . Ihtilâcat ile yumruklarını sıkıyor. — Karanlıkta mı oturuyorsun. Evet ne yapacak? Demin geç kaldığını. dedi.» dedi. şimdi çehresi gevşemiş.. sıcak. bütün kuvvetlere malik imişçesine yalnız şimdiye kadar lakayt kalmış olmasına kızıyordu. sonra asıl düşündüğünü söylemek için söylenmiş bir sözün cevabını beklemeyerek. bu son söz ağzından istemeksizin çıktı. meydana çıkmıştı. oğlunda ne tesir hâsıl edeceğine dikkat ediyormuşçasına bakarak: — Yine gitti. Kapıyı tekrar kapadı. narin görünen bu vücudun tâ ruhunun derinlerinden kopma darbelerle sarsıntılardan ibaret kaldı. Cemil?. gözyaşlarını akıtmak istedi.ıslatan. gözlerine bir endişe gölgesi düşmüştü.. Yazıhanesinin üzerinden kibrit kutusunu aldı.» diyordu.. daha sonra kapısının dışarısında annesinin sesini işitti: — Cemil. ağabey. iri göz yaşlarıyle bu dakikada gözlerine her vakitten ziyade sarı. şimdi gelir. Kardeşini bu bedbahtlıktan kurtarMAĐ VE SĐYAH 165 mak için bütün vasıtalara. Evvelâ Ahmed Cemil'de bir hiddet feveranı hâsıl olmuştu. Ahmed Cemil eniştesinden bahsolunduğunu anladı. zaman kaybettiğini düşünüyordu. o vakit henüz aydınlığa alışmamış kamaşık gözleriyle annesine baktı. şimdi gelir.. biraz evvel aşkının şiirini okuduğu şu köşede içeride ağlayan kardeşi için hazin.. ikbal güya korkunç bir ma'hlûktan bahsediyormuşçasına kapıya bakıyor.. Đkisi de öyle bir müddet bakıştılar. Nihayet îkbal «Gidiniz. sakit. açsana. bu hakikate karşı çaresizlikten azîm bir fütur ile şuraya oturmak.

Bu dakika uzun bir asır kadar hâtıralarla mâlidir.. parmaklan birbirine giriyor. Valdesinin yalnız son sözüne cevap verdi: — Evet. Sonra onu bir an evvel mezarda görmek isticaliyle tet-kika gelen oğlunun karşısında hiddetinden o soluk çehre kızarıyor. güya «ağlayalım mı?» sualiyle bakışır. Böyle bir müddet karyolanın yanındaki sandalyede. nutuktan muattal.. sonra o taze kadın. Ahmed Cemil bütün bunları 'hayalinde tertip ve icad ettikçe dudaklarına bir nefret nakaratı gibi: «Ah!. yarı muzlim görünen çehrelerine bakışarak. kızın bedbahtlığına karşı âciz olmaktan mütevellit bir yeis ıstırabı ile ellerini kavuşturdu.. Bir şey yapamamaktan. hastalık üzerine bagteten uya-nıyormuş gibi bir merhametten mütevellit değildi. Bu düşünceyi şu sözle tefsir etti: — Ah. O zayıf. yaralı bir canavar nigâhiyle bakarak... türlü kırık SĐYAH 167 . Đkbal'i ne yapacağız! O vakit Sabiha hanım oturdu. o gözlerden ateş çıkıyor. Bu. bu bir dakikada bütün yaralar — henüz taze ve kanayarak. mülevves mahlûk!..» diyorlar. babasına muhabbetinden. alay ediyorlar. bu âciz hiddetin karşısında gülüyorlar. vücudunda hayattan tek eser gösteren gözleriyle onu yiyerek. Bu akşam Seher vak'asından sonra hatırına gelen fikre benzer bir başka fikir daha Ahmed Cemil'in beynini bir şimşekle yakarak geçti. Ahmed Cemil karşısında minderin kenarına oturarak. hafif ziyası arasında biribirlerine donuk. küçük bir istihzar dakika-siyle başlar. Annesi hâlâ kendisine bakıyordu.. Sabiha hanım diyordu ki: — Onu gördükçe ihtiyar memnun olacak yerde o kadar hiddet ediyormuş ki. güya «yine kudurdu!. insanların bazı feveran devreleri vardır ki. bir yatağa serilmiş.. bir bahane icad ederek ikbal'i yalnız bırakıp gidiyordu.yedikten sonra duramayarak. gördü. babasının büsbütün ölmesine muntazır oğul. bir şey söylemek isteyip muvaffak olamayan dudaklar bir hiddetle titriyor. durdular. O halde niçin gidiyor? Bu kıza yazık değil mi? Tevfik efendi Ahmed Cemil'in gözü önüne geldi.. gözleri meded bekleyerek Ahmed Cemil'e bakıyordu. mumun sarı. buna şüphe edilmiyordu. husumetle.. mülevves mahlûk!.. Kalbin binlerce noktalarından birer ıstırap enini ile binlerce menfez açılır. Bu dakikada gözler biribirini istifsar ediyor gibi durur. karşısında gençlik tuğyanı ile taze duran genç karısının yanında. bu vücuttan istifade edememek hüsranıyle ona belki kinle.» cümlesi geliyordu. her biri bir başka hâtıranın ateşiyle yanarak — inkişaf eder. titrek. fersude vücudu hareketten.. Sıhhatinde hiç babasına uğramak âdeti değil iken hastalıktan sonra bu mütevali ziyaretler bittabi dikkate çarptı.

O zamana kadar kendisini aldatmak istemiş. O. yanında bir hareket etmekten sıkılıyor. birinci defa olarak yüreğini boşaltmak.. güya şu elem mahşerinin üzerine düşmüş bulutlarla mahmul bir sema. acı yeisler. . Damadının aleyhine şahadet eden vak'aları hep böyle müsait tefsirlerle telâkki etmiş. fena gördüklerini iyi görmek için uğraşmıştı. Şimdi bu anne içeride ye'sinden kıvranan kızı için şurada artık nefsini zaptedemiyor. mâneviyetinin kisvesi gibi bütün vücudu etrafında tayaran eden hasaset havası onu tâ ilk gününden beri duymuştu. «bu adam kızımı mes'ud etmeyecek» demişti. Ahmed Cemil dudaklarını sıkıyor. bir kabalığına tesadüf olunuyordu. kızını bahtiyar zannetmek için nefsine cebretmişti. kahveye itiraz etmek. gömleğinin biçimine. giryeleriyle sürüne sürüne buluşurlar. ötekiler bütün bir alay züyuf!... fakat sonra?. Her gün bir huysuzluğuna. saçının örgüsüne. bakışları vardı ki daima: «Ben sizin fevkinizdeyim. Sabiha hanım bu kusurlara evevlâ ehemmiyet vermiyordu: — Erkeklerin yüzde ellisinde görülen şeyler. Öyle gülüşleri. Artık ağlamak zamanı gelmiştir. hikâyeyi yarım bırakırdı. acıyor gibi bakan gözleriyle sükûte mecbur etmişti. bütün hissettiklerini oraya. Şimdi Sabiha hanım oğluna bakıyor. Bir griv ve matem mecmuası! Yalnız küçük bir dakika: o vakit gözler kapanır. Daha sonraları evin hizmetinde kusur bulmak. gömleğinde unutulmuş bir düğme ikbal'i ağlatmak için kifayet eden sebeplerdi. Şimdi hepsini söylüyordu. Artık lakırdı söylerken şaşırıyor.. Ahmed Cemil bile onun yanında bir şeyden bahse cesaret edemez olmuştu. elbisesini süpürecek bir mahlûk bulmak için evlenmişti. hissettiklerini oğluna söyledi. çarşafının rengine itirazı kendisi için bir süs edinmişti. Bir kere edebiyattan bahsetmek istemişti. Sonra ikbal'i doğrudan doğruya tahkir etmeğe başlamış. Nihayet Sabiha hanım söylemeğe başladı. onda tâyin olunamaz bir şey duymuş. O küçüklükler. bayağılıklar. bütün hayatın o ağlayan hediyeleri acı — bir kabristanın ervahı bezmi gibi — feryad-larıyle.. diyordu. Bir hikâye nakletmeğe gelmezdi. Her şey hakkında hepsinden ziyade malûmat sahibi olduğuna kanaati vardı.ümitler. Bütün bildiklerini.. — Daha sonra Seher meselesi başladı.. Kendisine vahşi bir memlekete düşmüş bir mütemeddin yüksekliğini verirdi. Đkide birde: «Bilemiyorsun. ortaya döküvermek istiyordu. Evin içinde yalnız o vardı. bari sokakta gördüğün hanımlara dikkat et!» derdi. dûniyetini affettirmek isteyen bir zavallı hükmüne geçmişti. tashih ve itiraz için o daima kaba kahkahasıyle söze karışır. Ahmed Cemil'e «Zavallı çocuk! daha aklı ermiyor!» demek isteyen. Onu tâ ilk gününden beri sev-memişti. matem hayalleri. annesini görmemek için yere bakıyordu. ruhunun büsbütün tutuşmuş ih-tiyacıyle göz yaşlarını salıveriyordu. yemek beğenmemek. oturacak bir sofra.. dayak yemiş kediler gibi büzülüyordu... Bu meselenin ismini verdikten sonra bütün teferruatını nakletmek için kuvvet buldu. fakat artık o kadar ilerilemişti ki tevakkuf etmek mümkün olmadı. yatacak bir yatak. Vehbi bey kış geceleri Şehzadebaşı kıraathanesinde saz takımında dinleye dinleye ezberlediği gazellerden mürekkep srmayesiyle bahse iştirak etmiş. iyi ütülenmemiş bir yakalık.. bir ay içinde bütün bunlar meydana çıkmıştı. diyordu. onun yanında daha sonrasından bahsetmeğe cesaret edemiyordu.. Đnsan emellerini tekzip eden şeyleri istediği şekilde tevile çalışarak kendisini daima arzuları içinde oyalamakta gecikir. sizin aranıza düşmekle ne kadar tenezzül etmiş oluyorum!» demek isterdi. fakat artık mümkün değildi. Yavaş yavaş Đkbal onun yanında hatâsını.

Bütün bu vukuat arasında Seher'in musîr sükûtu. Fakat Đkbal daima mahzun. Bilâkis kocasına atfolun-nabilecek bütün kusurları örtmeğe çalışır.. «Benim mi?» der sonra yorgun kirpiklerini indirerek dudakları arasından bir inilti gibi boğuk. Eski hissetten eser kalmadı. Sabiha hanım yine: «Bir gün.» diye MAI VE SĐYAH 169 başladığı hâtıralara nihayet veremiyordu... daima sakit.Ahmed Cemil bir şeyin mevcudiyetini zaten hissediyor. ağlayarak. her sözünü takip etmiş.. fakat yalnız ağlıyordu. Sabiha hanıma zaten öğrenmek istediği şeyi bu gözyaşları anlatmıyor muydu? Bundan sonra Vehbi bey utanmak. O günden sonra hastalığını bilmeyen birisinden ismini söylemeyerek hakikati anlamak isteyen ihtiyatkâr bir tabib gibi bu anne bedbaht kızının her halini. masrafı üstüne aldı. onu annesine iyi göstermek için yalanlar icat ediyordu. «Seher'in yine nesi var? Bu kıza bir şey oluyor?» dedim. Đkbal'in benzi attı.. sır esası üzerine kurulmuş bir münasebet vardı... saatlerle orada durmuş. evin içinde bir heyula şeklinde tahtalara basmaktan korkarak.. Sabiha hanım Seher'in kimseye bir şey söylemek istemediği halde Đkbal'e hakikati ifşa ettiğine emindi. eli kapının zenbereğinde. nihayet babasının hastalığıyle matbaa meselesi çıktı.» diyordu. bu suale birdenbire cevap veremedi... ağzından bir kelime alınamamıştı. ondan hastalığının bir parçasını koparmağa çalışmıştı. Bilhassa sana karşı bir muhabbet gösterdi. annesiyle kardeşine sokulmaktan ürkerek dolaşıyordu. Dikkat ettin mi? O mesele çıkar çıkmaz nasıl değişti.» diye başladı: — Bir gün ne olursa olsun onu söyletmek için karar verdim... Đkbal'in hazin tajhammülü. «Demek ki Đkbal biliyor. Sabiha hanım: — Nihayet. daha ileriye gitmemek lâzım gelirken. Bir vakitten beri Đkbal'le Seher arasında biribirini herkesten ziyade anlayanlara mahsus bir hususiyet. Sebep? Şimdi bu son sual ile oğlunun gözlerine bakıyor... bir gün çarşafını giymiş. yalnız şu son tesadüfe kadar. Sabiha hanım: — Oh. «Bir gün. Sabiha hanım bundan bir netice çıkaramıyordu. diyordu. Seher yine bir şey söylemiyor. daha ona gelinceye kadar. herkese iltifat ziyadeleşti.. ne de çarşafını çıkarmağa cesaret edemeyerek.. fakat saklamak istiyor. fakat tafsilât ve deliller nazarı dikkatinden kaçıyordu.. Seher evvelâ: «ben oturmayacağım» diye başlamıştı. arkasından kapıyı sürmelediğini görmüş. ne dışarıya çıkmağa. sanki bunun cevabı kendisinin bir töhmetini meydana çıka-racakmış gibi şaşırdı: — Demek ki. Halbuki Đkbal?. Artık Sabiha hanım tafsilâtı bitiremiyor. Nihayet bir sabah Sabiha hanım Seherin Vehbi beyi mutbaktan iterek çıkardığını. bütün hareketlerinde bir başkalık göründü. içten gelen sesiyle ilâve ederdi: — Hiç!. onu söyletmek için ısrar ederek «Sebeb?» diye tekrar ediyordu.. Ona ne vakit: «ikbal neyin var?» denirse o daima ağlamak üzere gibi duran gözlerini hayretle kaldırır. diyordu. o vakit kızı istintak etmişti.. ..

. fakat Tsen gidemem. anne. annesinin vücudundan yükselen gölgelere dalarak güya bir uyku içinde düşünüyordu. yerlere seriliveriyordu.Ahmed Cemil annesinin karşısında o söyledikçe bazan mumun hafif oynak ziyasıyle titreyerek duvarların üzerinden . perişan yaşlar kirpiklerinin ucunda yine dolaşmağa başlıyordu : — Pek iyi.. şekillerin ihtizazına.... kamilen uçuyor görünen. düşünmek istediklerini toplayamamağa başlıyor. .. tâ derinlerde bir hâtıra leması uyanıyor sonra yine bütün bu şeyler güya dimağının güneşi sönüyornıuşçasma zulmetlere boğuluyor. bazan tâ boğazında bir girye ukdesiyle gözlerini süzerek iskemlenin üzerinde ara sıra dalgalanıyor. şimdi Sabiha hanımın gözleri yine bir şedid ihtilâç ile kapanıyor. bütün meyus heyetiyle duran annesine bakıyordu..» o da tahattur ediyordu. ilk önce her gidişinde güzelce avdet ettiği halde o gün hasta gibi gelmişti.» diyor. — Hatırına geliyor mu? Bir gün Đkbal'i ihtiyarın evine göndermiştik.. solmuş çehresiyle. fakat soluk alan bir resim gibi şişiyor. parçalanmış. «Ah! Evet. ne isterse yapsın. SĐYAH 171 Sabiha hanım yine cevap isteyen gözleriyle oğluna bakıyor.!îiS|i||ii' kaçışıyor.. mukavemet edilemeyen bir deveranın cazibesine mahkûm ederek çekiyor. kıvırıyor. mevhum.» Ahmed Cemil yine sîlkinerek dinlemek ister. döndürüyor. bir gün.. o küçük yatağın beyazlıkları arasına sokuluyor görünen gölgelere dalıyor. saçılıyor.. zayıflaşan. bir müddet hikâyeyi takibe muvaffak olurdu. şakaklarının arasında bir kasırga dönerek bütün bu küçük mahşer içinde bulduklarını çeviriyor. daha sonra bu mücadeleden kendisi de yorgun kalarak. daha sonra birden yine toplanarak küçülen. Ondan sonra Đkbal'i oraya göndermek kabil olamadı. ikbal'i ne yapacağız?. beyin babasıdır. Ayağa kalktı. ağlamış gözleriyle... türlü münevver rüyalarının incilâsma. ben ısrar ettikçe: «Đhtiyar memnun olmuyor. bu kasırga içinde bütün o efkâr enkazı kırılmış. fakat bir aralık annesinin bir sözü gider. Ahmed Cemil: — Ah! Mülevves mahlûk diyordu. «Bir gün. o gece orada kalmıştı. «Bir gün. tâ orada. onu söyletmek için ısrar ederek ilâve ediyordu: — Sebeb?. o vakit işittiklerini anlamamağa. yanıbaşmda diz çöktü. işte o gidiş son gidiş oldu. annesinin yanına kadar gitti. kabarıyor.. bulanmağa başlayan zihninin içinde bir telâtum husule geliyor. Tâ şu muhaverenin bidayetinden beri o annesinin söylediklerini uzaktan. Sebep?.» mukaddemesiyle başlanan o sonsuz hikâyeler kendisinin düşünceleriyle karışıyor. ara sıra bulutlarla yüklü bir semada gizli bir güneşten kaçarak koşuşan ziya parçaları gibi zihninin bulutlan arasından avare bir fikir geçiyor. dedi. zihninin içinden bir hâtırayı tırmalayarak uyandırdı. gittiğimizi istemiyor. bir komşu evinden maten nevhaları gibi parça parça dinliyor.

onu böyîe içeride. Ahmed Cemil buna inanamıyor. bunda bir mes'uliyet mevcut ise onun kime aidiyeti lâzım geleceğini bulmak istiyordu. O zaman pek kayıdsızca davranmamış mıydı? Kardeşine intihap olunacak 'hayat refikini iyice öğrenmek. yalnız bir çare geçiyordu. Sonra Ahmed Cemil dudaklarının arasından: «Öldürmekle müsavi!» dedi. bu izdivacın nasıl vücude geldiğini.. kardeşini öldüren p musibetin bir tamiri çaresinin bulunamayacağına kanaat edemiyor. Hiç. içinden: «Başka bir tedbir. Ahmed Cemil de onu düşünüyordu. sabit... hanımın gözleri artık kuru idi. gözleri boş bir nazarla odanın müphem bir köşesine dikilmiş durdu. Ahmed Cemil mevhum bir hasım ile mücadele edercesine bir fikirle cenkleşiyordu: «Ben o meselede matbaayı düşündüm mü? Bilâkis onun için bir soğukluk duymadım . oradan çıkmamak istiyor. budalanın biri!» diyordu. Derin.. idare memurunun yuvarlak heyetiyle o sırıtkan yüzünü görmemek için cebr-i nefs etti. ikisinde de aynı tedbir ihtiyacı: «Ne yapacağız?» diyordı. Hiç. Bunun bir necat çaresi olmadığına kanaati vardı. ellerini oğlunun omuzlarına koydu. bu neticenin ne yolda sebeplere tevellüd ettiğini tahlil ediyor. Hiç!. bir şey yapamamaktan mütevellit bir fütur ile yatağının kenarına oturdu. Ahmed Cemil odasında yalnız kaldığı vakit ayaklarının altında bir dünya parçalanmış gibi kardeşinin kırık hayatı karşısında çaresizlikten.. Şimdi bu izdivacı düşünüyor. Orada... Sahih mi? ikbal'i o kahrın pençesinden kurtarmak için hiçbir vasıta mı yok?. O çarenin ismini söylemeksizin miknatısî bir fikir mü-nakalesiyle ikisi de ayni düşünce ile meşgul olduklarını anladılar. öyle mi? Demek ikbal'i kurtarmak için birşey yapamayacaklar. Matbaada bir yazıhanenin kenarında başkasının işitmesinden ihtiraz edilerek iki üç dakika süren muhavereciklerle hemen bitiriverilmiş olan bu izdivaç işte bugün şu neticeyi vermişti.. tanımak için bir ihtiyatta bulunmuş mu idi? Matbaada iki sigara dumanı arasında Ahmed Şevki efendinin fikrinde doğuveren bu izdivacın o bir iki haftalık başlangıç tarihi bütün ihtiyatsızlıkla-rıyle hatırına geliyordu. bütün geçmişin tafsilâtını 172 MAĐ VE SĐYAH icmal ediyor. meyus bir nazarla Ahmed Cemil'e bakıyordu. Sabiha hanım nihayet gözlerini kaldırdı. . hastadan ümit kesen bir yeis ile baktı: «Hiç!.. Ahmed Cemil bu fikri zihninden defetmek. yakıcı birşey burdu. Sabiha.» dedi... onu düşünmemek. hareketten kalmış kolları sarkmış.» dediği hatırına geldi.. şimdi kenarları yanan gözleriyle annesine bakıyordu.Bu sual üzerine ikisi de sükût ettiler. odalarının yalnızlığına iltica ederek ağlamakta. «Ahmed Şevki efendi. öyle mi?. Şu noktada bu iki kalb bütün acılarıyle güya biribirine sarılmışlardı. sonra birden kalbini birşey. Ahmed Şevki efendinin zevzekçe manalı bir vaziyetle: «Matbaa ihtiyarındır.. «bu mes'uliyet sana ait!» diyordu. Şimdi hatırından bir çare. fakat şimdi o fikir beynine musallat olmuş.. ye'sinden kıvranmakta tek başına bırakacaklar. onu büsbütün kurtaracak başka bir deva bulmalı!» diyordu.

Hüseyin Baha efendinin çekilmesine infial ile bakmış. Fakat o musallat fikir zihninde şimdi idare memurunun sırıtkan çehresine dişlerini göstererek gülüyor.-. . Bir aralık bu hükme daha ziyade kuvvet vermek için: «Hattâ. sahih mi?. Artık kendisine mahkûm sıfatıyle bakmaya nefsini mecbur ettikten sonra âdeta aleyhine hizmet edecek bütün tafsilâtı tezyin ve takviyeye özendi. Yarı karanlık içinde müphem şekiller gibi görünen küçük kitap hücrelerine. başını bir mengene içinde parçalıyordu. Emin misin?. duvarda melûl. hafi köşelerinde bütün bu şeylerin altında bir emel çıkacağına itimat eden gizli gizli gülümser bir ümid saklı değil miydi? Demek o güzel hisler. ifrata. «Sensin.. sallanan haritaya. müthiş bir azap boğazını sıkıyor. herşeye karıştırdığı mafevkalhakikata şu dakikada her vakitten ziMAĐ VE SĐYAH 173 yade mağlûp idi. bütün sebep sensin!» diyor... Ahmed Cemil kendi kendisine verdiği bu hükmün altında eziliyordu.» diyordu. Kendisine karşı meseleyi husumetle tetkik ediyor.. odasının penceresini açtı. Doğruldu. Bu musallat fikirle mücadeleden Ahmed Cemil mağlûp.... zulmetten tereşşüh eden bir ârâmiş vehmiyle biraz müsterih olacağını tahmin ederek mumu söndürdü.mı? Ahmed Şevki efendi ondan bahsedince hattâ içimden hiddet etmedim mi?» diyordu. kendisine âdeta — kendi menfaatine bir çok güzide hisleri feda etmiş — bir kötü mahlûk nefretiyle bakıyordu.. onlar hepsi yalan. henüz kalbinde hafif bir müdafaa sedasiyle terbiyeye çalışan hissi içinden tekrar ettiği bu nakarat ile susturmaya uğraşıyordu. Yavaş yavaş o ümid handesi sönmeye meyyal küçük bir nur şeklinde ışıldarken gittikçe genişlemiş bulutlardan sıyrılan bir sabah güneşi gibi şâşaasiyle bütün o müzmin hissiyat bulutlarını dağıtarak kalbini envarına boğmuş idi. Gecenin siyah donuk rengi içinde mütehaşşit birer kütle şeklinde daha siyah. Bu izdivaçta kendisine büyük bir mes'uliyet hissesi terettüp ediyordu. makhur çıktı. yazıhanesinin üstünde mektep arkadaşlarının — heyhat! O mes'ut mektep hayatı dostlarının — bir yelpaze teşkil eden resimlerine güya: «Beni siz de mesul mü telâkki ediyorsunuz? Beni siz de mahkûm mu ediyorsunuz?» yalvarışıyle baktı. Bu hakikat inkâr edilemezdi.» dedi. türlü mânalar ifade eden bir nazarla bakarak: «Acaba?. Kardeşinin bir yabancıyla irtibatından hissettiği kıskançlığın. hepsi sahte idi. Biraz 'hava almak istedi. Matbaada yalnız kaldığı geceler birdenbire bir müsveddenin ortasında kalıvererek düşüncelerine sakit bir zemzeme kabilinden refik olarak o yalnızlığın arasında şu matbaada bir gün her zamanki mevkiinden başka bir mevki tutacağını düşünmemiş miydi? Daha sonra ihtiyarın musabiyeti üzerine evvelâ en iyi hisleri uyanmıştı: ihtiyara acımış. mes'uliyeti tamamiyle yüklenmek için sebepler buluyor. kudurtucu. Şimdi artık Ahmed Cemil saklaya-mıyor. o 'haftalarca süren ve hiçbir vakit zail olmayan ezanm Tjiraz sönmeye yaklaşmış olmasından sonra bir matbaa sahibi olmak ihtimalini kuvvet kesbetmiş görerek kalbinde inkişaf eden hülyayı tamamiyle hatırına getirdi. karanlıkta kalırsa daha iyi düşüneceğini. Ali Şekib'in muharrirliğe veda ederek bir dükkâncılığa geçmesini bir facia hükmünde telâkki etmiş iken tâ kalbinin derinliklerinde. eniştesi için duymaktan hâli kalamadığı nefrete biraz daha vüs'at vermiş.

bu fikirle kuvvet bulmaya çalışıyordu. sanki bir alevle yanan ciğerleri bu kevserden serin bir yağmur hazzını hissediyordu.. bulunmaz bir derinliğe iniyormuş gibi içinden birşey duydu. o gitmiş. şeklinde imtidat eden bu fezanın sinesinden çıkan sükûte benzer uğultuyu dinleyerek ötede beride bu zulmet zemini içinde birer sarı leke şeklinde parıldayan münevver pencerelerden. birkaç örtülü bulunan ziya parçalarından gözlerini ayırmaya çalışarak.. Ciğerleri. artık önünde dehhaş.. Bu neticeyi tâ ilk gününden beri meçhul bir his kendisine haber vermekten hâli kalmadığı halde.. râtib bir makber nefesi gibi simasına ba~ rit. yarın yine zelil bir ecir sıfatıyle o matbaaya gidecek. yakın duvarlara baktı. bitmez tükenmez bir sükût ile yetişilmez. hiçbir şeya vâkıf değil imişçesine ona gülmek için kendi kendisine cebredecek değil mi?. Matbaada artık çalışmalarına ruhperver bir emelin iştirak edlemeyeceğine. geniş bir uçurumun azîm ağzını açıp kendisini yutmaya müheyya olduğunu görüyordu... Burada. tesliye veren bir adem kevseri gibi kana kana içmek istedi. Bundan sonra ne yapacak ? Biraz evvel kardeşinin musibetini defetmek çaresini ararken bir idam hükmü soğukluğu üe inen bir kelime suya düşen bir taş parçası gibi ağır ağır. . biribirinin ardına yığılmış siyah duvarlar. türlü emelleri ezerek. bir cinayet dehşeti alıyordu. hiç! Bundan sonra hepsine veda etmek. gözünün önünde tecelliye başlayan zelil mevkiinin üzerine münevver bir örtü çekemiyordu. ya eseri?. Fakat heyhat! Artık hakikati tezyin edemiyor. râşe verici buseler konduran bu zulmeti kâse kâse. Ya lâmia?. ailesinin biricik servetini o mülevves matbaanın dişlerine atıvermişti. hülyaları parçalayarak iniyordu: hiç!. «Şimdi ne yapmalı?» diyordu.. ölü dudaklara. bir aralık şiir buhariyle bulanan gözlerinin önünde yükseldiğini gördüğü emel kâşanesinin artık enkazı kenarına oturup uzun bir hırman nazariyle onun matemini tutmak lâzım geliyordu. müncemit. Şimdi hatasının ehemmiyeti. O vakit kâbuslarla mahmul rüyalar arasında bir boşluk içine düşüyormuş. pencerenin kenarında.174 MAĐ VE SĐYAH MAĐ VE SĐYAH 175 daha kesif görünen komşu evlere. «Lâkin matbaada belki onun kadar benim de hakkım var» demek istedi. ifrat eden bir fikir ile zihninde büyüyor. bilâkis orada kendisini nefret ettiği bir adamın esiri sıfatında görmekten nefsini menetmek mümkün olamayacağına emin idi. gözlerini bu zulmetlerle doldurarak. Bu siyahlıkları yutmak. Evet.. suları yararak ric'ati mümkün olmayan bir sükût ile kalbinin en derin noktalarına kadar. o adam için çalışacak.

şimdi onun hâtırasiyle şurada — elinde bir şiir defteri. onun bu aşk busesini bir siyah mev-ce içinde tes'id etti. son sahife olacağını-tahmin ettiği yaprağa kadar geldi. Evet. sigarasının . Hastanın nazarında meydana çıkarılıveren manevî emraz kadar tedavisi müşkül şey olmayacağına inanırdı. Karanlıkta yazıları görmeyerek yaprakları çevirdi. her şeye tahammül edecek tâ ki. onun bedbahtlığının nev'ini tâyin etmeksizin tedavi etmek istiyordu. öbür odanın donuk havasında görülemeyen sayılamaz.. o zaman ellerini uzattı. o beş noktayı bir görüş vehmiyle tekrar gördü..O zaman güya kalbinde bir gizli kuvvet ağır bir uykudan silkinerek uyandı. geceki âsab tuğyanı geçmiş olacak!» diyordu. oturmuş.. Bu muzlim gecenin sine176 MAĐ VE SĐYAH sine sanki bir nefes çıktı. bu iki hâtıra birden damarlarının içinde bir ateş seyyalesi tutuşturdu. bunların arasından hülyasının perisini bir sis içinde gibi görüyordu. kalbinde kesif bir zulmet içinde yalnız bir ümit ışığı — karşısında sonsuz bir yokluk fezası şeklinde im-tidad edip giden şu siyah semayı iştihad ederek Lâmia'ya malik olmak için kendi kendisine yemin etti. o göremediği kelimecik-lerle noktaları uzun bir buse ile öptü. gözlerini kapadı. bütün ye'sini silmiş idi. tâyin edilemez zerrelerden mürekkeb şenaverleriyle. o emellerinin enîsini araştırdı. orada o iki kelimeyi. Onu yarası bağlanacak. minderin üzerinde melûl ve muhtazır bir eda ile serilen o defterciğe. kırık kanadı sarılacak mecruh bir güvercin gibi okşayıcı.. bu odanın sükûnu içinde bir hayat tuğyanı uyandırıyordu. bu matbaaya temellük etmek için sabır edecek! Bütün vehimlerine. insanlar muhitin tesirlerine ne kadar esirdirler. Muzlim bir gecenin şu münevver sabahı bütün melalini. ihtimal biraz söyletmek için karar vermiş idi. yine çalışacak. Ahmed Cemil yazıhanesinin köşesine. hava ve ziyadan mürekkep bir şelâle gibi yüz binlerce toz parçalarından. Akşam kardeşine saadetini iade edebilmek için hiçbir imkân tasavvur edemezken bu sabah belki şu iki kalbi biribirine yaklaştırabilmek mümkün olacağını düşünüyordu. Ne olursa olsun. madem ki hayatında muvaffakiyet onunla kaim. bacakları sallanarak. hislerine galebe ederek yarın yine matbaaya gidecek. Ahmed Cemil ekseriya çok düşünceli zamanları takip eden derin uykulardan biriyle uyandıktan sonra sabahleyin kendisini tamamen sükûnunu iade etmiş buldu. Hemşiresine: «Sen şu noktadan mecruhsun!» demeksizin. uğraşacak. şimdi perdenin açık kalmış bir kenarından hafif bir güneş dalgası girerek Ahmed Cemil'in karyolasının kenarına kadar mail bir sütun şeklinde düşüyor. Bu dakikada Ahmed Cemil artık tamamen bir karar ittihaz etmiş idi. Gözleri ötede beride siyah bir zemin üzerine serpilivermiş mütebessim sarı yakutlar şeklinde yıldızlara bakıyor. rakkase-leriyle dalgalanıyor. En evvel Đkbal'i düşündü: «Şüphesiz. Lâmia!. Ahmed Cemil artık yatağına girmek için acele ediyor. öpücü bir el ile tuttu. bu son karar üzerine uyumak istiyordu.. karanlıkta.. ince kıllardan. Lâmia ile eseri.. Đki eliyle defteri dudaklarına kadar çekti. ikbal'i bu sabah daha sakin bir nazarla tetkik etmek..

kapısını açtı. her şeyi tamir ve ihya edebilecek zannettiren bir his peyda ediyordu. şeritler evvelâ odanın rakid görünen havasında fersiz bir beyazlıkla teveccüh noktasını tâyin edemeyerek mütereddit sallanıyor. Bazan ağız dolusu duman püskürerek. şimdi geliyorum. zarif sevimili bir çocuk bileziği çırpınarak geçerken Ahmed Cemil bu sabahki âsab meyline göre bir felsefe icad ederek kendi kendisine: «Đnsan bedbahtlığının. dedi. Doğrudan doğruya Đkbal'i çağırmaya cesaret edemiyordu.dumanlarıyle bu mü-telâtım sütunun oyunlarını seyrediyordu. daha sonra üzerine bir bulut gölgesi isabet etmiş bir kar safihası şeklinde bir donukluk bırakıyor. taze bir hayat buhranı uyanıyordu. bazan küçük hamlelerle halkalar salıvererek. halkalar. — Odama gelir misin. Đkbal? Bu sabah sana iş çıktı. bir halkanın kenarına ilişiyor. Đkbal her şeyi iyi tarafından gösteren bir noktayı nefsine vazetsin. mütemevviç raksında daha seri. mes'ud olur»diyor. vâsi bir halkanın ortasında küçük. daha oynak bir faaliyet. mest raksı. . coşkun bir su sütunu şeklinde akan bu güneş çağlayanı Ahmed Cemil'de şimdi her şeyi iyi görmek meyli uyandırıyor. Đkbal'in ağzında daima lâtif bir muhabbet hücceti çocukluğa mahsus saf edasıyle tekerrür eden bu «ağabey» hitabı bu sabah Ahmed Cemil'in kalbini bir rikkat tatlılığıyle ısıttı. şu münevver zemin. Ne kadar zaman geçmişti ki iki kardeş arasında bir gömlek tamiri yahut noksan bir düğme ikmali kabilinden bir iş çıkmamıştı.» dedi. suya düşmüş ince bir kâğıd gibi o duman tabakasının üzerinden perişan bir dalga geçiyor. bahtiyarlığının mucidir. o yüz binlerce zerrelerin. ağabey?» dedi. Yazıhanesinin köşesinden atladı. Böyle bulutlar halkalara karışarak. uzun bir şeridin içinde ufak bir ihtizazla bir kasırga şeklinde süzülüp sarılarak o güneşin bütün havasını boğmak isteyen telâtum merkezine •doğru çekilip gidiyorlardı. laubali bir ses takınarak kapısından bağırdı: — Anne! Đkbal'e söyle de buraya gelsin. daha sonra: «Fakat onu o noktaya getirebilmeli» diye bir mütemmim ilave ediyordu. îri. ara sıra bir makaradan iplik boşanır gibi ince rakkas bir hat çıkararak bunları süzgün gözleriyle takip ediyordu. o vakit yüzbinlerce şenaverlerin. sonra o münevver sütunun telâtumi cazibesi. Bu oyun sabah güneşinin şu sihirli sahnesi. Sesini işitince sofaya çıktı: «Beni mi istiyorsun. Bu bulutçuklar. parça parça dağılıyor. suya düşmüş bir taşın sukut noktasından büyüye büyüye açılmış bir daire şeklinde. odasına bir neşve şelâlesi. güya ensicesi çözülüyor. rakkaselerin her an müMAĐ VE SĐYAH 177 tebeddil. Đkbal henüz kendi odasında idi. Belki izdivacından beri birinci defa olarak kardeşinin bir işini yapmağa vesile bulduğuna sevinerek Đkbal: «sepetimi alayım.

bu mudhike-ye ne lüzum var? Bana yavaş yavaş bir şey söyletmek istiyorJvı A ± VB SĐYAH 179 sun. Fakat inanır mısın Đkbal? Enişteme o kadar merbutiyetime son derece memnun olmakla beraber bize biraz küçük bir muhabbet hissesi tefrik etmiyorsun zannediyordum. fakat gelişi güzel açı verdiği sahife çevrilmiyor.. bak. Bu sabah genç kadının yüzünde musibetlere tahammül için karar vermiş olanlara mahsus bir melûl sükûnu vardı.. cesaret buldukça ilâve ederek ayni söyleyiş tarzını takip etti: — Bir kız evlendikten sonra bütün muhabbetinin kocasına inhisar edeceğini zaten bilirdim. Bir aralık «Đkbal. Seni temin ederim ki son nefesimi hiçbir şey söylememekle vermek azmindeyim.. . kenarı ayrılmış mendilini önüne döktü. 12 muş gömleklerini. Genç kadının dudaklarında hafif bir tebessüm uçtu. Eniştesi için: «Nasıl oluyor da buna hiyanet ediyor?» diyordu.. ağabey. Beni bahtiyar edebilmek için elinizde ibir vasıta yok. Fakat bu tamire muhtaç şeyler önüne yığılınca müsterih oldu. Đkbal'in bu dakikada zihninden şu sözler geçiyordu: — Ne demek istediğini anlıyorum. Ahmed Cemil yazıhanesinin üzerinde sürüklenen bir kitabı aldı.. Onu koparıp çıkarabilmek için hiçbirinizin elinizde kâfi kuvvet yok. Đkbal'i "mümkün mertebe yanında ziyade alıkoymak için ilikleri bozulMai ve Siyah — F. Đkbal acı bir hande ile tekrar gözlerini kaldırdı.. gözlerini indirdi.gözlerine bir sakin donukluk gelmişti. Ahmed Cemil kardeşini şu hazin haliyle pek güzel. yüzüne bakmayarak dinlemek istiyordu. Đşine gelmiyor. Gece bir tuğyan ile boşalan gözyaşlarından sonra asabı gerilmiş. Evvelâ Đkbal bu davet ile gece yarını kalan vak'a arasında bir münasebet olacağına hükmetmiş. astarı sökülmüş ceketini. Đkbal.. cevap vermiyorsun. Üzerinden müthiş bir fırtına geçmiş bir gök parçası gibi çehresinde bir yorgunluk eserinden başka bir şey yoktu. Şimdi Ahmed Cemil'i öyle. O kesik kesik. bitmiyordu... bir şiir melâliyle güzel buldu. Bugün hakikat olanca dehşetiyle tâ kalbimin üzerinde duruyor.» dedi. gözlerini kaldırdı: — Ne kadar zaman oluyor ki seninle şöyle karşı karşıya bulunmadık. Gözleri kitabın üzerinden kayarak Đkbal'in soluk çehresine çevriliyordu. tâ minderin öteki ucuna. Đkbal'in karşısına oturdu. onun sesini işittiği zaman kalbi çarpmıştı.. Onun tamir edilecek bir çok şeyleri birikmişti.. şu dakikada zihninden geçen şeyi dalgın dalgın yüzüne dikilen bu gözler Ahmed Cemil'e vuzuh ile takrir ediyordu.Bir dakika sonra elinde sepetle Ahmed Cemilin odasına geldi... değil mi?. gevşemiş.

. kendisinin bu suretle telâkki edilmesine ağlamak isteyerek bakıyordu. Đkbal şimdi elindeki işini dizlerinin üzerine bırakmış. sakin bir muhabbetten başka bir hisle sevmiyorum. Sonra bu hodgâm aşkın tahammül edemeyeceği ufak bir şey gördüğü zaman ona adavet etmeğe başlıyorsun.. dedi. ben bilâkis enişteni sadık. muaheze edeceğim. bakayım? Babasına gittiği için değil mi? Bak. hattâ babasının bile bir tasarruf hakkı olmasın. Đkbal gözlerini kaldırmayarak bu mütalâayı cerhetmek istedi: — Asıl şimdi lâtife ediyorsun. dedi.. Ben bunları alayım da . sana. dedi.. O zaman Đkbal gözlerini süzdü. gülerek ilâve etti: — Hattâ fazla aşkla seviyorsun. onun önünde kendisini böyle bir ruh müdek-kiki sükûnu ile teşrih ediyor görmekten utandı. biraz tevakkuf ederek. Kinle. Zaten Đkbal bu bahsin devamına müsaade etmek niyetinde değil gibiydi.Ahmed Cemil sözlerinin mecrasını birden tebdile lüzum gördü.. ağabey. onu babasının evinden bile esirgiyorsun ki onun üzerinde hiç kimsenin.. acı bir hande ile: — Lâkin yanılıyorsunuz. müsaade edersen seni bir parça mua'heze edeceğim. o acılıktan âdeta bir zevk duyarak kendine yazık ediyorsun. düşman oluyorsun. Đkbal'in söylememek istediği şeyleri zorla ağzından koparmak müfid olmaktan ziyade muzîr olacağına kani idi. Dün akşam niçin ağlıyordun. Ahmed Cemil bu nazardan büsbütün sıkıldı.. Đkbal hayretle baktı: — Evet. ancak sana ait olsun.. Zaten kadınların hepsinde mevcud bir bedbaht olmak telezzüzü ile kendini zorla mes'ud görmemeğe çalışarak. ben kendimi hiç bedbaht bulmuyorum.. bu ilikler büsbütün bozulmuş. Sen kocanı bir kadının sevmesi lâzım geldiği gibi sevmiyorsun. kardeşini hayretle dinliyor. devam edemedi. Ahmed Cemil'in dudaklarının ucuna kadar geldi: — O halde dün gece ben odanda iken niçin onun gelmesinden korkuyor dun? Bunu söylemek istemedi... Dün gece ağlayışıma yanlış mâna verrıişsniz. bu defa tâ yanına sokuldu: — Lâtife ediyorum. Ahmed Cemil güldü: — Beni aldatmak istiyorsun. bu nazarın karşısında daha ziyade nikahım muhafaza edemeyeceğini anladı. yahut kendin aklanıyorsun kardeşim. daha sonra: — Đkbal.. zihni yalnız elindeki işiyle meşgul imiscesine eline yeni aldığı bir gömleğe bakarak: — Aman ağabey. bunu nasıl giyiyordun?.

fakat artık sabahleyin kalbinde uyanan her şeyi iyi bulmak hissi muhtel olmuş oldu. elinde bir gazete. Said'le Saib'den. bir beceriksizlik gelmiş.» diyorlardı. O vakit kendisini zaptedemedi.akşama kadar yaparım.» davetine: «Vaktim yok!» cevabını verdi. yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı. okumağa başladı. kırışarak dinliyorlardı. .. Sonra alay etmeğe başladı. çabuk yürüdü. Yazı odasının iki kanatları açılmış. Saib ayakta. Yazı odasının iki kanatları açılmış. oradan silinmeğe bir çare arıyormuş gibi duran Saib'in önündeki gazeteyi aldı. Ahmed Şevki efendiden başka Fatin Di-lâver ve Mazhar Feridun beyler de orada idi. Kardeşinin kolayca değil belki hiç tedavi edilemeyeceğini anlıyordu. gözleri. oğlan mı?» diyordu. yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı.. o vakit Saib şaşırarak elinden gazete düştü. Ahmed Cemil anlayamadı. «Kız mı istiyorsun. 15 Ahmed Cemil bu bahsi bir lâtife ile bitirmek istemişti. fakat ötekiler gördüler. Onu Saib görmedi. belki bir dakika evvel tuhaf bularak güldükleri için nedamet duyan bu arkadaşların karşısında oturmayarak. gülüşerek. kendisinin nasıl tahkir edildiğim görmek isti-caliyle.. yüksek sesle okuyor. Fakat kendisine doğrudan doğruya teveccühe cesaret edemeyerek kuvvet bulmak için yekdiğerini araştıran nazarlardan okunan şeyin kendisine müteallik olduğunu hissetti. tâ üçüncü sahifenin başında müteaddit istifham ve hayret alâ-metleriyle mücehhez bir serlevha gördü: bir edebî müseme-re??ü. «fakat bitirmek için kendini çok yorma. bir kabahat esnasında tutulanlara mahsus bir perişanlıkla deminki' kahkahalar güya dudaklarına yapışmış kalmıştı. sütunları şöyle bir dolaştı. En evvel o cesaret ederek: «Bir şey mi var?» dedi. Đlk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi.. etraftan bir «hişt» ihtarı çıktı.. biribırine bakışarak güya: «Söylesenize. ötekiler etrafını almışlar... matbaanın merdivenlerini mutadından ziyade hızla çıktı. ilk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi.. MAIVESĐYAH ĐSĐ Şimdi hepsine bir durgunluk. şimdi onun üzerinde husule geleceğini anladıkları acı tesiri düşünüerek yüzüne merhametle bakmağa başlayan. Bu bir nevi: «Bahsi burada bırakalım» demekti. Hiçbirisi cevap vermeğe kuvvet bulamadı. Ahmed Cemil ayağa kalktı. hattâ dükkânının önünde duran Ali Şekib'in «Biraz uğraşana. zira çalışacak bir halde değilsin!.» dedi. Bugün matbaaya geç kaldığı için biraz acele giyindi. Nihayet Ahmed Cemil elini uzattı. dedi.

Ah! Şu dakikada Hüseyin Nazmi'ye ne kadar muhtaçtı!.» dedi. O vakit eserin güya ötesinden berisinden misal olarak irad edilmiş parçalar geliyordu. başı ile. Nihayet orada kendisini huzzar tarafından bir iskemleye oturtulmuş. en lâkayd olanları bile edebiyat namına kızdıracak mudhik bir tarzda tarif edilmişti. kolları ile. ibhamlara boğmuş. teşbihlere. Ahmed Cemil bunu bitirdikten sonra . türlü müstehcen imalarla doldurmuştu. Okuduklarını bir bulut arkasından görerek.. «Racü. O vakit Ahmed Cemil'in gözleri bulandı... Kendisini yalnız . sonra Ahmed Cemil'i sofranın üzerine çıkartıyor. Raci bu makaleyi bütün köhne bir lisan tarzının süsleri olan secilere. Ahmed Cemil'in şimdi hiddetinden dişleri kilitleniyor.bir arkadaşın tahkir edildiğini görmekten gizlice memnun olmakla beraber bir acı karşısında duyulan tesirden hâlî kalmayan çehrelere göz gezdirdi. şimdi etrafında bulunanlardan sıkılıyor.bir çamur deryasına düştükten sonra kalabalığın içinde ayağa kalkarak etrafına bakanlara mahsus perişan bir hal ile . o tercümelerde ihmal yahut terkin hatası neticesiyle kalmış yanlışlar büyük bir takayyüd ve ihtimamla toplanıp onun edebî iktidarına birer burhan olmak üzere tâ'dad edildikten sonra bütün nazma dair nazariyeleri türlü gülüng tahriflerden geçirilmiş. fakat gülünç bir surette tasvir olunuyor.. Amerika. Ahmed Cemil bunları okuyamadı. bütün kıyafetiyle. Afrika. ona Galata'da.. yukarıya kaldırılmış. o «Hırsızın kızı» filân filân gibi tercümeleri yüzüne vurulduktan. ne de bir şey söylemeğe kuvvet buluyordu. O vakit Ahmed Cemil o kadar vazıh. Sonra o edebî müsamere.» mukaddemesiyle başlanıyordu. ziyafet odasının etrafında kahkahalarla gezdirilmiş gördü. kendisine mahsus beyan ve nazını tarzının bu zelil tahriflerine tahammül edemedi. bir çok yerlerini anlamayarak devam etti: Ahmed Cemil tamamen tasvir edildikten sonra bu şairin — frenk gazetelerinde kapıcılara mahsus romanları tercüme etmekle kudreti malûm olan bu şairin — bir gün şiir âleminde bir başkalık vücuda getirmek illetine musap olduğundan bahsediliyor. tiyatroları sahnelerinde görülen soytarılara mahsus eda ile eserini okutuyordu. yumrukları sıkılıyordu.. Bu makalenin Raci'nin eseri olduğunu zaten hepsi. cinaslara. hattâ şimdiye kadar Raci'nin yazdığı şeyler içinde nispeten bunun en muvafık eseri olmak lâzım geleceğine biraz evvel Said hüküm vermişti. Raci oıakelesinin bu faslında bütün davetlileri tetkik edilmeğe lâyık bir malûl dimağın garabetlerini temaşa ile eğlenmeğe gelmiş olmak üzere tasvir ediyor. ne gazeteyi bırakabiliyor.Makalede: «Haniya sabahlan Babıâli Caddesindeki dükkânların önünde durmak mutadında olanların görmeğe alıştıkları uzun saçlı bir şair vardır.. makalenin sonlarına bakmak istedi. saçlarıyle.. cismaniyetiyile öyle alay ediliyordu ki hiddetinden gözlerinin beyazına kadar kızararak dudaklarının arasından. anlamışlardı.

«Bunu Lâmia da görecek. bütün gazete okuyanlar ne yapacak? Demek şimdi bütün kıraathanelerde.onun anlayacağından emindi. demin bu adamların şu makaleyi dinlerken eğlenerek güldüklerini düşünüyordu. dedi. Artık Raci'nin bayağılığından. Ahmed Cemil derin bir keselân duydu. Matbuat âleminde dostlar da olur mu imiş? Onlar da bir arkadaşı takdir ederler mi imiş? demek istiyordu. herkesi. Onun bu sözü hepsine cesaret verdi.. Ahmed Cemil hayretle baktı. Nagihân «bu herkesi» tâbirinden bir çehre ayrıldı: Lamia!. kelimelere. Bir aralık Mazhar Feridun bey: — Biraz da dostlarınızın yazdıklarını okuyunuz. bir sahtelik duyuyor. fakat bunlar Ahmed Cemil'i tesliyeye hizmet edemedi.. Tâ ciğerlerinin ortasında birşey yırtılıyor zannetti. Demek kendisinin hayatta gaye olarak sevdiği.. Evet. terbiyesizliğinden bahsolundu. Sonra yine kendi kendisini temine çalışıyordu: «Hayır. Eğer o şu dakikada burada olsaydı bu dört sütunluk zehirin acısını M A I VE SĐYAH 183 onun yanında ağlayarak dökmekten ne büyük tesliyet duyacaktı! Kendisine en evvel Fatin Dilâver bey tekarrüp etti. eğlendiriyordu. Şimdi şurada kendisine yaranmaya lüzum gören bu adamlar o dört sütunluk tahkirden gülmek hevesini duyarlarsa ya kendisine uzak olanlar. kahvelerde. zihninin içinde yalnız Lâmia kaldı. etrafında ibzal ile açılan bu muhip sözlerde bir soğukluk.. dedi. belki hiddetinden bu mülevves kâğıt parçalarını yırtacak. vücude getirdiği bu eser şu dakikada herkesi güldürüyor.» Bu son ihtimal üzerine insanlarda kendilerine merhamet edildiğini duydukları zaman hâsıl olan lezzete benzer birşey hissediyor.» diyordu. gülmeyecek. o da gülecek. bilmeyenler bilenlerden: «Bu şair kim olacak?» diye soruyorlardı. Bunun re kadar haksız olduğunu anlamaz mı? Hissetmez mi? Hattâ benim için acıyarak. tâbirlere tekayyüd edilmedi. Birden nazarından bütün halkın ehemmiyeti düştü. onun tarafından merhamete şayan görüleceği ümidiyle tatlı bir ağlamak arzusu duyuyordu. — Bu kadar kıskanıldığınıza memnun olmanız lâzım gelir itikadındayım. sokaklarda kendisi için gülünüyor. Kendisine . Yazıhanenin üzerinde darma dağınık duran gazete yığını arasından «Peyam-ı Cihan» nüshasını buldular...

» diyordu. öğle yemeğini beraber onun odasında yerlerdi. . S 1 . eseri. Yalnızlığa şedid ihtiyacı vardı. Ahmed Cemil dünden beri aç olduğunu o zaman hissetti. Đdare memuru küçük sofrasını her vakitki gibi penceresinin yanma kurmuş. şım beklerken ayakta sokağa bakarak karşıdaki kebapçıya ısmarlanmış altı şişin ateş üzerinde lâtif biberli. Bir aralık yine kendi kendisine kuvvet verir... zihninden cesaretini kırarak geçen fikirleri kovmak isüyormuşçasına silkinerek: «Ne için fütur getirmeli? Bir hasudun hükmüne bir hayatın esas gayesini feda edecek kadar zaaf sahibi miyim?» derdi. onun husumet asarına karşı üâkayd davranmaktan ibaret olduğuna hüküm veriyordu.Butî^ namaya başlamıştı.. matbaa._£nj|&eşjJ. Yalnız Mazhar Feridun'a: «Teşekkür ederim!» dedi. Kendi kendisine: «Ah. Nazarında bütün emellerin muhassalası ehemmiyetini haiz olan eserin henüz intişar etmeden üzerine dökülen bu tahkir çirkâbı hülya kanatlarında mühlik bir ceriha açmış idi. — Bilâkis kendimi pek metin buluyorum. hülyalarım!. hergün öğle üzeri küçük bir yuvarlak masanın üzerine o beyaz örtülerden birini örterek sofrayı hazırlamağı âdet etmişti.M A i V £. Bir ses: «Ahmed Şevki efendi sizi bekliyor!» dedi. Bir aralık odasının kapısına vuruldu. Đlk söyleyecekleri şeyin sabahki makaleye taallûk etmesi pek tabiî idi. arkada185 . bir "muvaffak"1 olmak azmiyle ayağa kalkar. çatallar. su kadehleri. Raci'-ye hiç mukabele etmemeye. Bugün Ahmed Cemil hiç kimse ile konuşmaya tahammül edebilecek bir halde değildi.. iki arkadaş karşı karşıya oturdukları vakit ikisi de bir müddet lâkırdı söylemediler. Ahmed Şevki efendi bir nezaret ve intizam takayyüdiyle odasında bir kısmı muattal duran bir dolabın altı katını küçük bir kiler haline getirerek buraya sofra örtüleri. Şimdi . hattâ kendisine tesadüfünde bir şey vâki olmamışçasına muamele etmeye karar vermiş idi. Đdare memuru bu cevap ile kanaat etmemiş göründü: . bıçaklar koymuş. Fakat hakikatte şu demin kanını kurutan bir sahife dolusu tahkiri lâ-kayd telâkki edebilmeğe kuvvet bulamıyordu.. Ahmed Şevki efendi ni-'hayet: — Ne kadar teessüre meyyal adamsın? dedi. öğle vaktine kadar orada kapısını sürmeleyerek sedirin üzerine uzandı. Matbaada kendi odasına kapandı. peşkirler. fakat artık aldığı yaradan sonra devayı istihfaf eden mecruhlara mahsus bir istiğna nazariyle gazeteyi almadı. odasından çıktı. kokulu dumanlar içinde cızladığını seyrediyordu. Matbaanın son ıslahatı esnasında idare memuruyla karar vermişlerdi.MAĐ VE SĐYAH uzattılar. Ra-ci için en büyük cezanın. tabaklar. Bugün benim yerimde başka biri olaydı hiddetinden çıldırırdı. düşündü.Ik-bal.

O zaman Ahmed Cemil kızararak. Đkisinin arasında birbirini seven adamları bir saniye içinde sıcak bir muhabbet havası içinde saran bir incizap hâsıl oldu.» dedi.....» kelimesini işitince eliyle «kâfi» dedi. Lâmia'yı da gidip biraderinden istersin. kardeşin o çapkın herifin nasıl hükmünde ise senin de matbaadan dolayı esaret altına girmiş olmaklığında görüyorum.» Ahmed Şevki efendi arkadaşının başka dertlerini soruyordu. Ahmed Şevki efendi de kendisini merhametle dolu bir nazarla seyrediyordu. Evvelâ kardeşinden bahsetti... iskemlesini biraz çekerek. daha ziyade büyüyordu.. Ahmed Cemil bu esareti kabul etmemek istedi: — Ne için onun esiri olayım? Matbaadan istersem şimdi her alâkayı kesemez miyim? Đdare memuru çok tecrübe görmüş adamların henüz her şeyi mümkün görecek kadar genç olanlara karşı kullandıkları tebessümle: — Zavallı çocuk! dedi.. Bu büyük kelimesi Ahmed Şevki efendinin ağzında başka bir ehemmiyet alıyor. Ahmed Şevki efendi şimdi önlerinde duran kebap sahanına çatalın ucu ile dokuna dokuna dalgın bir vaziyette dinliyordu. sabrınız varsa dinleyiniz. sadeliğiyle. Başka?. A'hmed Cemil utanmasaydı Ahmed Şevki efendinin boynuna atılarak o kırmızı yüzünü şapır şapır öpecekti. tereddüt ederek Lâmia'-yı. Senin eserine itimadın var mı? Bana ciddî söyle.. Ahmed~5evkT~efendi bir bardak suyu süze süze içtikten sonra kırpık bıyıklarını elindeki peşkirle kuruladı.» dedi. Bu iki hülyanın yekdiğeriyle irtibatını izah etti. Ahmed Cemil bütün ruhunun kuvvetiyle: — Pek ziyade!. fakat idare memurunun son sözleri sevince imkân bırakmadı: — Lâkin kardeşine ait olan dert pek büyük... ona da benim itimadım var.. Artık yemeklerini bitirmişlerdi... keten yeleğini gevşetti: — Bu son dertler bir şey değil! dedi. «Matbaa. idare memuru nihayet endişeli zamanlarına mahsus vaziyetiyle iki parmağının ucu ile burnunu kaşıyarak dedi ki: — Asıl fenalığı. «o ciheti ben sana anlatacağım. eniştesini mümkün olduğu kadar anlattı. safvetiyle etrafını çevirenlerin hepsine müreccah olan Ahmed Şevki efendiye dökmek ihtiyacını duydu: «Beni meyus eden yalnız o değil.. Evi ne yapacaksın?. — O halde eserini bastırırsın. Makineler .. sonra: «Matbaa. O vakit şimdiye kadar hakkında derin bir muhabbetinden başka bir şeyini görmediği bu adama uzun uzun baktı. Bu bir saniye içinde Ahmed Cemil bütün düşüncelerini ne zamandan beri bir kalbe tevdi etmek isteyip de muvaffak olamadığı hislerini bu adama.— Keski sen de çıldıracak kadar hiddetlensen de nefsini böyle meyusiyete teslim etmesin. dedi... Akşam validesine söylemeğe cesaret edemediği korkularını izah etti. Ahmed Şevki efendiye göre pek ince olan bu mülalâa Ahmed Cemil'e hayret verdi. jggerlHI anlattı.

Đlerledi. Ne için öyle bakıyorsun? Başka bir çare mi var? Ahmed Cemil bahsi daha ziyade takibetmek istemedi. donuk ziyasıyle şuradan bir nokta ^çıkarmak. sonra başmürettip: «Şimdi bitecek. ~ ^ x x a xa 187 Bu gece Ahmed Cemil'in nöbeti idi.. efendim!» dedi. artık bahsi biraz evvel neticesiz bırakılan Ikbal'e irca etmek istedi. Buzlu ¦camı üstünde «Đçeriye girmek memnudur» ihtarı görünen kapıyı itti. Merdiveni yarı tenvir eden kırık şişeli bir asma lâmbanın ziyasıyle trabzanı tuta tuta indi. dört yüz şu . „ ^ .. Âhmed Şevki efendi far-zettiği tehlikeleri izaha çalıştı... Bütün gün ayaküzeri. Ahmed Cemil bu müşkül san'atm bütün yorucu. şu müphem vaziyete bir netice vermek istiyordu. petrol. ciğerinin bu havayı teneffüse muhtaç olduğundan. elinde cımbız. Yahut makineleri alsa. Litografya makinesi tâ dipte. öteye bir virgül koymak için. onları bir kere daha görmek istedi. Bir matbaa sahibi olabilmek emelinden mümkün değil. Ahmed Cemil korkulu bir muvaceheden kurtulduğuna seviniyordu. Ahmed Cemil bir türlü idare memuru_ kadar işi fena göremiyor. mürekkep kokusundan toplanmış ekşi havasından garip bir haz duyardı. bu zavallılara derin bir merhametle acırdı.. bir kenarda makineci esneyerek tashihlerin bitmesini bekliyordu. Ahmed Cemil en evvel onu bir muhabbet nazariyle selâmladı: «Dünyada yegâne servetim!» diyordu . Bir aralık aşağıya makineler dairesine inmek. makineleri ona bırakmak lâzımdı. Bu akşam artık bir karar vermeğe azmetmişti. yorgunluktan ciğerleri göğsünün içinde darlaşarak. Eniştesiyle devam edebilmek artık mümkün değildi. yine on yaşından beri parmaklarının ucunda efkârı çözüp bağlamakla yoru-la yorula harap olan vücudunu makinenin soğuk safhasına eğdi. kâğıt. Onlar bu sefil hakikatlerden ne kadar uzak kalmışlardı!. buraya ne vakit girse yağ.. sabırsızlıktan.. üzücü çengine pek vâkıftı. Za-valhjmlyalari!. Ne olursa olsun bu karışık işe. hülyasını ayıramıyor yapabilecegT şeyleri zihninde tetkiTî ettikçe kalbi hep şu^ "söTf~1^?0ye"*çar-esîn^jEemayüî ediyordu. meselâ «Peyam-i Cihan» matbaasıyle bir mukaveleye girişse.ne olacak?. Sonra kardeşini tatlik ettiririz. cenkleşmeğe başladı. tahammül edilemeyecek bir vaziyetle kokulu lambanın pis havasının. Kendi odasına girdi.. makinelere birer çare bulalım. O zaman Ahmed Şevki efendi: — Kardeşine ait olan der-din_ tesviyesi^natbaadaki işin ^~ISn l Evvelâ eve.. makineler dairesine girdi.. O halde evi kurtarmak. onun için mürettipliği muharrirlikten zor bulur. . Ahmed Cemil'i görünce hepsi başlarını çevirdiler. üzerinde yelken bezinden örtüsü çekilmiş duruyordu. üzüntüden. Nihayet Ahmed Cemil matbaada mevkinin vahametini daha ziyade anlamaktan korktu. Ötede başmüretip makinenin üzerine eğilmiş bir arkadaşının tutuverdiği el lambasıyle gazetenin son tashihlerini yapıyor. Matbaada ancak nöbetçi mürettiplerle makineciler vardı. Bugün eniştesi matbaaya hiç uğramadı. Đdare memuru ile Said ve Saib gittikten sonra büsbütün yalnız kaldı. O vakit iki arka-diş'Đnitün mfimalleri tetkik ettiler. bu âlemden çıkacak olursa kanının kuruyacağını zannederdi. meseleyi o kadar kötü bulamıyordu.

yanlış kelimeleri harfleri birer birer ayıklamak. Onlar tac-cüp etmediler.. onları pek ziyade merhamete şayan bulduğu için severdi. Geri döndü. matbaada herkes Raci'nin bu haline alışmıştı. makineciyle yamaklarından birini çağırdı. Eczahaneye onu «aldırdılar. merdivenden yukarı çıkıyordu. Bu gece Raci'ye görünmemeği tensip etti. Ahmed başıyle «Evet!» cevabını verdi. harf harf toplayıp dağıtarak ilerilemez. Ahmed Cemil sarardı. Ahmed Cemil Raci'ye birşey söylemek istemedi. bitmez bir işte sürat göstermek. bugün babasına müteallik fena birşey olacağı hissiyle kapının etrafında dolaşıyordu. Bu gece onu bekliyordu. Matbaa sabaha kadar Raci'nin ciğerlerim söken öksürüğü ile sarsıldı. tanıdıklarından Tairine adam göndermek için hatırlarından geçen isimleri tekrar ettiler. sıkışmış bir satıra bir fazla kelime ilâvesi için yirmi satırı yerinden oynatmak yekdiğerine aktarmalar yaparak bu madenden mahlûkları arzuya itba etmek. o binlerce mini mini şeyler içinde cımbızın ucu ile gezmek.» cevabını verdi. nihayet ittifak hâsıl oldu. Tekrar geriye döndü. yerlerine doğrularını koymak. fena halde hasta! ateşler içinde yanıyor! dedi. parmaklarını zihnine yetiştirmek için içi içine sığmayarak çabuk yapmak isteyip de yapamamaktan gelen bir sinir buhramyle hastalanarak. Saib'in bu sözü üzerine bir gün Ahmed Şevki efendinin haber vermek istediği fena netice aklına geldi. hayatları bahasıyle kazanan bu adamlara acır. Ahmed Cemil'in odasına sedirin üzerine yatırdılar. sonra yalnız bir saniye için uyanmış da tekrar derin bir uykuya dalmış gibi tekrar kapadı.. Satırları gevşetmek. efkârı parça parça. onu tutup yukarıya çıkarırken bir aralık makineci: «Bir haftadan beri dört beş keredir böyle geliyor!» dedi. yavaşça Saib'e: «Bir hekim getirtmeli» dedi. Saib'le beraber içeriye girdiler. Raci gözlerini açıp baktı..» dedi.. Nedim gelmiş. Ahmed Cemil bu geceyi heyeti tahririye odasında bir köşeye büzülmekle geçirmeğe kadar vermişti. .kadar hücreye zihnini taksim ederek. Son tashihler yapıldıktan sonra gazeteyi basmağa başlamadan evvel bir nüshasını nöbetçi muharrir tashih edilmiş nüsha ile tatbik ederdi. başım oraya dayamış bir siyah gölge gördü: Racü Kendi kendisine «sarhoş! şimdi bunu ne yapmalı?» dedi.» dedi. • Ahmed Cemil bir şey söylemiş olmak için: «Yarım saate kadar biter mi?» dedi. o vakit her türlü kinini unutarak bu 'hasta adamın yanına gitmeğe karar verdi. bazan bir müşkül yere tesadüf etmek. ##* Bu sabah Saib. O vakit düşündüler.. Bu adam hakkında duyduğu nefretle beraber ona acımaktan nefsini ialıkoyamamıştı.. Başmürettip: «Şimdi ilk nüshayı gönderirimi. Zaten o da kendisini görebilecek bir halde değildi. merdivenin tâ ilk kademesinde trabzana tutunmuş. Saib yalan söylememişti. odaya girdi. parmaklarının ucunda fikirlerin çözülüp dağıllmasmdan yavaş yiavaş zihnine bir perişanlık gelerek işleyen bu sanat adamlarına mahsus bir muhabbeti vardı. Bütün bu şeylerin nasıl kan kurutucu bir cenk olduğunu düşündükçe hayatlarını. Ahmed Cemil'i orada görünce: «Galiba gene içeride!. cam kapıyı açtı. Bazı defalar tashih esnasında bulundukça onlara bakamazdı. Saib. Ahmed Cemil kendi kendisine: «Benim bulunmadığım geceler demek oluyor. Beş dakika dakika sonra tekrar Ahmed Cemil'in yanma avdet etti:— Raci sarhoş değil.

» diyordu.. bir aralık yukarki odada fena bir sesle lakırdı edildiği dikkatlerini celbetti. arasıra IkbaPin ince muhteriz sesini bir istirham zemzemesi gibi hafif mırıltısı fark olunuyordu. Fakat başka bir çare? Zevcesiyle şu halinde barıştırıp bu müşkül hastayı o zayıf âciz kadına tahmil etmek her ikisini de öldürmek demekti. Buna bir türlü karar vermek için cesaret edemiyorlardı. yine hemşiresinin yalvaran sesi. Saib: «Siz gazete namına bir tavsiye veriniz.. «yalnız bugün hasta değil.. ne muvafakate delâlet eder bir kelime bile söylememişti. Ogün Raci Saib'in refakatiyle Gureba Hastahanesinde kendisine mahsus bir odaya yatırıldı. biraz sonra Đkbal'in yavaş yavaş. Bu kelime Ahmed Cemil'de pek ağır bir tesir hâsıl ediyordu. hep sükût ediyordu. Bu gece Ahmed Cemil annesine makinelere dair Ahmed Şevki efendi ile muhaveresi neticesinde büsbütün büyüyen korkularını izah etmek için vesile arıyordu. aşağısını ben deruhte ederim» dedi. Kardeşini görünce şaşırdı. «Niçin söylemiyorsun?. idare memuru «Hastahaneye?... sonra.. Bu ümit biraz cesaret verdi..< Ahmed Şevki efendi gelip Raci'nin hastalığı haberini alınca omuzlarını silkti. Đkbal'le beraber yukarıya çıktılar. istemeyerek.. Sabiha hanım: — Yine kızı haşlıyor. Buna çare aradılar.» dedi. Yemeği müteakip kahvesini kendi odasına göndermelerini rica etti. merdivenleri indiği duyuldu. Ahmed Cemil'e: «Şu haliyle benim nazarımda mahkûmdur. Hekimin muayene neticesi idare memurunun hükmünü teyit etti. Fakat ikbal içeriye giremiyordu. fakat bugün yatağa düşecek demek oluyor» dedi. Đkbal merdivenin son kademesinde düşünüyordu.. dedi. Yalnız Vehbi bey biraz tutuk. Hattâ o akşam yemekte bir-leşildiği zaman bile şu üç kişi ile bu yabancı adam arasında doldurulmayacak bir fasıla mevcut olduğuna delâlet eder bir şey görülmüyordu. Ahmed Şevki efendinin riyaseti altında bir çare aradılar. Bir aralık yukarki oda kapısının açılıp kapandığı işitildi. Vehbi beyin: «Niçin söylemiyorsun?» nidasıy-le tkbal'e bağırdığını işitti.. HastaJıane!. odanın kapısına kadar gitti.. Bugün Ahmed Cemil eniştesine karşı aralarında hiç bir şey vaki olmamış gibi davrandı.. Raci bütün bu müddet zarfında ne muhalefete. Ahmed Cemil «zavallı kız geliyor!» dedi. Ahmed Cemil eliyle .» Demek kendisine söylemek için Đkbal'e bir emir veriliyordu? J-fJL Oda kapısının tekrar açılıp kapandığı işitildi... çoktanberi hasta. biraz ciddî davranıyordu. Ahmed Cemil'le Sabiha hanım bakışıyorlardı. Vehbi beyin sesi şimdi yavaş yavaş yükseliyor. O vakit bütün arkadaşları düşündüler. bir hiddet perdesi peyda ediyor. bu bir saniyelik zaman zarfında Ahmed Cemil. birden yukarki muhaverenin kendisine müteallik ola-eağmı ihsas etti. Lâkin hastahane?. Nihayet Saib: «Acaba orada hususî bir odada yatırtamaz mıyız?. Ahmed Cemil cesaret edemediğini anladı.» dedi.

omuzuna dokunarak: «Haydi kardeşim. O zaman birinci defa olarak matbaa meselesindeki hatasını Sabiha hanıma anlattı. Bu çalışmak azmiyle Ahmed Cemil babasının vefatından sonra duyduğu kuvvet ve metanetini tekrar buldu. değil mi? Ne söylüyorduysa çekinme. Annesi. Ahmed Cemil'in gözlerinde kardeşine: «seni daha ziyade bedbaht etmemek için bütün haysiyet düşüncelerini fedaya karar verdim. dinledi.» Ahmed Cemil bir tahkir sillesi aknışçasına sarsıldı. temin ederim ki senin rahatını bozmamak için hiçbir mukabelede bulunmayacağım» dedi. Ertesi gün sabahleyin eniştesiyle matbaada görüşmek is-tiyoyrdu. Ahmed Cemil kıpkırmızı oldu. O vakit Đkbal cesaret etti: — Sizin için bir gazetede bugün birşeyler varmış. makineleri istirdat edecek. elindeki gazeteyi asabi bir hareketle buruşturarak yere attı: «Ah!» dedi. Bu vak'a Ahmed Cemil'i o günkü kararlarında takviye etti. tahkirde ben tekad-düm etmiş oluyordum. tamamen içeriye çektikten sonra: «Benim için sana birşey söylüyordu.ad<Đediliyordu. ya bir yere kiraya verecek yahut bir matbaa ile şerik olacaktı. Erken çıktı. Đkbal daha ziyade söylese kendisini zaptetmekte zorluk çekeceğini anladı. demek kendisi gazetenin haysiyetine dokunaca! kadar rezu~olmus__addedilivordn r^ezîî^lmıış^. Şimdi bu kadında da bütün hayat ümidi. tamamen tezelzüle uğramıştı.. bu eve yalnız yatmak için gelecek. söyle. . sonra tasavvurlarını izah etmek istedi. kendisine acıyarak ve sükût ederek bakan idare memurunu uzun uzun seyretti: — Bu beni matbaadan kovmak demek oluyor. bir aralık tahakkuk ediyor zannettiği ümidin yeniden esasını ihzar için çalışacak. idare memurunun tavnnda mûtaddan başka bir mâna vardı. yazı yazacak. kitapçılara hizmet edecek. başında bir uğultu işitti. Kendisi de yine mutad hayata avdet ederek ders verecek. tâ ilk sahifenin başında iki satırlık bir yazı gösterdi. bir anne saadetinin nuhbe-sini teşkil eden çocuklarını mesut görmek emeli.» Yemini okunuyordu. yukarı çık. Ahmed Cemil'i görünce eliyle çağırdı.işaret etti. O vakit Cemil'in gözleri bulanarak şu ihtarı okudu: «Ceridemizin sernıuharrirliği Osman Tayyar beyin uhde-i kiyafetine tevdi olunmuştur. Ahmed Cemil odasına geldikten sonra kapısını kapadı. hiçbir şey söylemeden yazıhanesinin üstünde serilmiş duran «Mir'at-ı Şuûn» nüshasını aldı. dedi. Bunda hiç zorluk görmüyordu. dün gece kızına ağlarken bu gece oğlu için ağlanacak şeyler işiten bu ana. bana söylediğini tebliğ et. bu bizim gazetenin haysiyetine dokunur. artık eniştesiyle matbaadan tamamiyle münasebetini kesmek lâzım geliyordu.. bütün Tîanı güya hücum ediyormuş gibi kulaklarında. Sonra Ahmed Şevki efendinin karşısına oturdu.» dedi. Aşağısını ikmal edemedi. Ah! Bir gün evvel davranmış olsaydım. diyor. Matbaada Ahmed Şevki efendi küçük penceresini açmış birisine müterakkip görünüyordu. cevap vermeyerek. Ahmed Cemil'in muvaffakiyet ümitleri artık şüphelerle dolu kalbini tatmin edemiyordu.

makineleri oraya yerleştiririz. Yalnız mübahasenin esasını kararlaştırdılar. îdare memurunun ilk sözüyle bütün netice anlaşıldı: öl . Ve bunu ikisi de tekrar tekrar okudular.. Ali Şekib ilcide birde: — Şu «uhde-i kifayetine» kaydına dikkat ediyor musun? Senin için iyi bir mâna tazammun etmiyor. Kendime iş buluncaya kadar ne yapacağım? — acı acı gülüyordu — Şimdi V fi A. Gazetedeki ihtarın bütün sebebini. Ahmed Cemil onu iştimiyor. Đdare memurundan sonra derdini tevdie en ziyade şayan bulduğu adam Ali Şekib idi... yavaş yavaş. Ahmed Cemil neticeyi Ali Şekib'in dükkânında bekleyecekti.. sonra. Ahmed Şevki efendi doğrudan doğruya cevap vermedi: — Bugün eniştenle konuşmak için beni tevkil eder misin? O zaten bu müşkül mübaîıaseden kaçmaya vesile arıyordu. dedi. sırrını anlattı.Ahmed Şevki efendi gülerek: — Bu Tayyar'ı bildin ya.. onlar için bir çare bulmalı — sonra birden zihninden bir şimşek geçti — lâkin iki gün sonra taksit zamanı. «Benden sonra boğulmak şerefi sana teveccüh etmiş olacak!» lâtifesiyle gülüyordu. kendi fikrini takip ediyordu: — Ah! Bir gün evvel davransaydım! Şimdi makineleri almalı. Benim küçük bir sermayem var. Ahmed Cemil'in bu dakikada bütün çaresizliği. dedi.. Ahmed Şevki efendi: — Makineleri almak için bir çare bulalım. O vakit yine hülya silsilesi başladı. diyordu. Bu hülyaların arasında Ahmed Şevki efendinin her zamandan daha ziyade kızarmış olan çehresi göründü. gözleriyle idare memurundan yardım ümit ediyordu. yanımızdaki dükkânı da tutar. t± 193 makineleri bir yere naklettirmek lâzım gelse hamallar için para yok!. diyor. Ahmed Cemil bütün kuvvetleri birden sönmüş gibi oturduğu iskemlede kolları sallanıyor. Đdare memurunun teklifini tehalükle kabul etti.. parasızlığı gözünün önünde bir müthiş hakikat şeklinde tayyün ediyordu. O bahis kolay.. Ahmed Şevki efendiye: — Lâkin ben büsbütün parasızım. Ali Şekib bir aralık Ahmed Cemil'e bir kuvvet daha verdi: — Ne için telâş ediyorsun? dedi.

Matbaası başında parçalansın. 13 Cemil sabırsızlıktan «Netice? Netice?.— Herif seni çok oynatacak!.. ona kalırsa Ahmed Cemil kardeşine. Ahmed Cemil cevap vermedi. o muhtasar sofra başında haysiyetimi muhafaza etmiş olmakla mutmain olurum ya. mukavelenin müddeti bitince bir çare düşünülür. bir hasır iskemlenin üstüne oturdu.. makineleri. evi ne yapacaksın?.. Ahmed Cemil herşeyi mahva kadar cesaret alacak bir âsab buhranı içinde idi: — Hepsi onun olsun!. onun mihnetlerinden kurtulmak ihtiyacını duyarak. şurada mah-volup bütün bu hayattan. «Çocuk!» diyordu. Artık başının içinde beyni tabahhur eden bir mayi gibi şişerek sanki patlamak istiyordu. Yapılamayacak bir şey varsa. iltizam edilmiş bir çok işler var. orada. Amma yine yırtık pantalonlar. Ahmed Şevki efendi bu hiddet tuğyanını sakin bir çehre ile dinliyordu. yine kitapçı dükkânlarında peynir ekmekle vakit geçirecekmişim. başlamak istediği cümlenin şu ilk kelimesinden sonra gözlerini manalıca süzerek muhatabının aklına birşey getirmek istiyordu. eski potinlerle gezecekmişim.. hiç olmazsa o eski esvaplar altında.. o da makinelerin matbaadan alınması..» ddye bağırıyordu. Her-şeyi yaparım. Đdare memuru omuzlarını silkiyor... «Hususiyle... Vehbi beyin cevabı mantıka tamamiyle muvafık idi. derin bir mefturiyet içinde ağlamak istedi.... Ahmed Şevki efendi bu cevapları tadat ettikçe Ahmed Mai ve Siyah — F. şimdi kendisi de ne yapacağında tereddüt ediyordu.. Đki elleriyle başını tuttu. dedi... artık hiçbir şey dinlemeye kuvvet bulamayarak. Fikrini izah etti. 16 Bu günden sonra Ahmed Cemil'in o bir vakitler bir sükûn ve saadet yuvası olan mini mini evinde bir cehennem hayatı . Đdare memuruyle Ali Şekib ikisi birden cevap verdiler.. bundan sonra onun ekmeğini yememek için açlıktan ölürüm. dedi.. Biriniz kalkıp gittiniz. Yavaş bir sesle: — Kardeşini. Siz o herifin ufak bir azametine tahammül edemediniz. Ahmed Cemil tuğyan etti: — Matbaada kalmak mı? Teklif ettiğiniz şeye bakınız. Sonra bütün mübahasenin teferruatını nakletti. — Matbaada kalmak!. eve ait olan meseleleri tesviye için müsait bir zaman buluncaya kadar eniştesiyle münasebeti kesmemeliydi. Kendinizin tahammül edemediğiniz birşeyin en ağırını bana yükletmek istiyorsunuz.. Matbaadan çekilmek isterse taksitleri vermek için kendisi düşünsün. Borç Ahmed Cemil'in binaenaleyh matbaada o çalışıp verilecek taksitleri kazanmalı. makineler alınacak olursa işlerin kalmasından tevellücl edecek mesuliyeti kim deruhte edecek? Sonra.» diyordu. diğeriniz gitmek için fırsat gözetiyorsunuz.

. Ali Şekib evvelâ sarrafı bir iki gün sabretmek üzere savdı. fakat borç onun. bu mukabele suretinin reddedilemeyecek bir kuvveti olduğuna inanıyordu. «Borç kiminse o versin!» diyordu. kıraathanelerde. Ahmed Cemil bu intizar etmediği cevaba o kadar hiddet etti ki hemen o dakikada matbaaya koşup Vehbi beyi boğazından tutmak. Vehbi bey her zamandan ziyade huysuzluklar icat ediyor. hemen her gece içeride îkbal'i haşlayan sesi işitiliyordu. odasına kapanır. sıkıp öldürmek arzusunu duydu. iki üç kere tesadüfünde yüzüne bakmadı. Akşamları eve gidince herkesten kaçar. imza benim. Evin içinde herkes hususiyle Ahmed Cemil bu huysuzluklara tahammül için azmetmiş gibi idiler. Eniştesini hemen hiç görmüyordu. Vehbi bey hiçbir şey tanımak istemiyor. evde herkes hazırlanan fırtınanın patlaması korkusuyle ikisinin etrafında sükût ediyordu.. Ali Şekib'in dükkânında. Biraz sonra — bu defa çehresindeki tebessümde fazla bir istihza ile — yine geldi. Vehbi bey şüphesiz onun matbaaya gelmediğini vesile ittihaz ederek IkbaFle kavgaya sebepler buluyordu. Aralarında münasebet kesüeliden beri Vehbi bey akşamları her vakitten ziyade kaçırıyor. Ali Şekib'e: «Bir cinayet yapmaktan korkuyorum» dedi.MAÎ VE SĐYAH 195 başladı. Bu cevabı kaç günden beri hazırlıyor. dedi. Nihayet herkesin vukuunu muhakkak olmak üzere hissettiği fırtına taksit meselesinin zuhuru üzerine patladı. işsizlikten gelen melal ile dolaşıyordu. Artık matbaaya gitmiyor. Bir gün Ahmed Cemil. evvelce tahammülü mümkün bir çakır keyiflikten ibaret kalan sarhoşluğu şimdi bedmest-liğe dönüyordu. Sarraf her türlü cevap almaya alışmış tebessümüyle cebinden çıkarmak üzere olduğu cüzdanını tekrar yerleştirerek gitti. orada hiç bir şeyle iştigal etmek için heves ve kuvvet bulamayarak yatağına uzanırdı. Ali Şekib'in dükkânında otururken kendisine parayı ikraz eden sarraf sırıtarak geldi. Ahmed Cemil herifi hiç söyletmeyerek: — Vehbi beye gidiniz. bütün ailenin 196 MAĐ VE SĐYAH . Sonra Ahmed Cemil'in yanma geldi: — Sen hiddetle her şeyi berbat edeceksin. Ahmed Cemil bu kavgalara kendisinin yabancı olmadığını uzaktan uzağa farkediyordu.

Artık ikbal yılan olmuştu. nihayet Ikbal'in muhteriz bir mırıltı gibi sesi işitildi.» diyor. meselâ bu iakşam annenin.. mahvolacak. Şimdi hiçbir şeyin tamirine taraftar değildi.-ten sonra her şeyi parçalamak. hiç olmazsa ona bir çare bulun. . Haksızlık ediyorsam dâva etsin. öyle mi? Dışarıya atılmak istedi. o zaman Vehbi beyin büsbütün tutuştuğu anlaşıldı: — Makineler mi ?diyordu. dedi. Vehbi bey verilecek cevap için ikbal'i tavsite lüzum görmedi. «ben evlendiysem senin haylaz kardeşini beslemeği taahhüt etmedim!» cümlesi Ahmed Cemil'in kulaklarını parçalayarak aşağıya kadar yuvarlandı. Hem sen böyle şeylere ne karışıyorsun? Her akşam yılan gibi beni sokmaktan zevk mi alıyorsun? Ahmed Cemil şimdi ayağa kalkmış idi. fakat bir şey yapmamış olmamak için Ali Şekib'in fikrini kabul etmiş. zannediyorum. . damlarlarının içine düşen bir ateş katresi o günden beri bütün vücuduna alevler akıtıyordu. yoksa fena ederim. Vehbi bey yukarıda hâlâ devam ediyordu: —• Zaten sizin içinize düşeliden beri ne olduğumu anladım. ben adama makinelerin gölgesini vermem. Ahmed Cemil annesiyle beraber Ikbal'in getireceği cevabı bekleyerek aşağıda oturuyorlardı. Fakat Ahmed Cemil artık nefsini zapta muktedir olamıyor.. çekil yanımdan diyorum. O zaman Sabiha hanım kollarıyle sarıldı: «Aman. o akşam Đkbal'i çağırarak vak'ayı hikâyeden sonra Ve>hbi beye ev meselesinin muhik bir surete ircaını söyletmek istemişti. Ahmed Cemil bu teşebbüsten bir necat ümidi bekleyerek değil. yetişmedi de şimdi kardeşinin borcunu bana mı verdirmek istiyorsunuz?. — Evet amma eviniz elinizden gidecek. Korkak edasıyle bir şey söylediği farkolundu. kendisi de parçalanan şeylerin arasında mahvolmak istiyordu..— Lâkin anlamıyorsunuz. bu adamla tekrar münasebet tesis etmek mümkün değil. hiddetinden titreyerek birbirine bakışan ana ille oğul Vehbi beyin söylediklerinin bir kısmını işitemiyorlardı. kapısı açık odasından bağırdığı işitildi. Çekil. kardeşinin yanında onu tazyik ederek bir şey yapmak mümkündür. Cemil! Sabret. ilk önce: «bir seneden beri üzerime yük oldunuz. bir çare düşünelim.. Şimdi ne yapmak lâzım. Fakat işitebildikleri parçalar bütün teferruatı anlatıyordu.. işte fırtına bunun üzerine patlamış idi. kollarının arasında zangır zangır titreyen bu vücudu zaptedebil-mek için parmaklarını kilitliyordu.. Bu adamın bütün müfrit bayağılığı bugün tamamiyle meydana çıkıyor..saadeti çılgıncasına bir tehevvür uğruna. Bana biraz soğukkanlı davranacağını vaadet. zaten rabıtayı kesmeye de o vesile arıyor. geleceğini bilemeyerek. dedi. emellerinin birer birer yıkıldığını gördük-.» mukaddemesiyle başladı. Vehbi bey söylenmekte devam ediyordu. daha ilk günü bırakıp kaçmalıydım..

Ah! bir kere ağlayabilse.. bu zayıf vücudu sarstı. Bir aralık Seher: «Küçük hanım! Küçük hanım ne yapıi X A ±1 199 yor?.. . annesinin kadınlık zaafına mağlûp olarak tehevvürünün bütün taşma meyelânmı serbest bırakamadığından müthiş bir yeis duydu. evet. yavrum?. boğazını tıkayan müz'iç bir şehik onu ağlamaktan menediyordu. yukarıdan bütün bu ailenin üzerine istediği gibi tahkir levsini döken bu adamı tutmağa.. Đkbal bir eliyle böğrüne basarak kapının yanında. «Ah! beni niçin bırakmadın? çıldıracağım!.» dedi. Vehbi bey gitmiş idi. bozulmuş çehresinden. Annesine koştu. Đkbali?.. Ali Şekib'in yazıhanesinin üstüne koyarak açtı: — Dükkânını bir iki saat bırakarak beni Emniyet Sandığına götürür müsün? dedi. fakat iyi bir şey olmuyorum.. onu boğuyordu. 17 O sabah Ahmed Cemil Ali Şekib'in dükkânına girdiği zaman perişan saçlarından. o vakit iki eliyle yakasını tuttu.» diye bağırıyordu. asıl düşünülecek olan o biçareyi unutmuşlardı... anne bırak. bir şeyler parçalamak istiyordu.. kur-tutmak isteyerek hiddetinden boğulan sesle. kravatı yakalığı parçalandı. Henüz o bir şey söylemeden: «Ne oluyorsun?» dedi.. iki ellerini tuttu. «bırak. Ah. Fakat ağlayamıyor. müteselli olacak.» diyordu. güya bir kavi pençe boğazını sıkıyor. Đkbal kalkamıyor başını kaldırıp annesine bakamıyordu. Đkbal'i düşünmemişlerdi. O vakit Sabiha hanımla Seher yukarıya koştular. Daima hiç!. Hiç!. Fakat sokak kapısının büyük bir taraka ile kapandığı işitildi.. kravatsız yakasından eski arkadaşı ürktü.. Ahmed Cemil şimdi annesini kapıya kadar sürüklüyor. Sabiha hanım üzerine atıldı: «Đkbal ne oldun? Bana baksana Đkbal! Ne oldun. Bağırmak istedi. Đniltileri arasında yalnız «Hiç!» dediği işitildi. düştüğü duyuldu. «çıldıracağım!... Şimdi bir şeyler kırmak. O zaman Vehbi beyin atlayarak indiği duyuldu. kafasını şu taşların üzerine çarpa çarpa sürüklemeğe muvaffak olamadığından. O zaman. çekti.O vakit bir vücudun yukarıki odada. asabına sükûn gelecekti...» dedi. Ahmed Cemil acı bir hande ile cevap verdi: — Ne olduğumu bilmiyorum. yerde inliyordu... Ahmed Cemil annesinin kollarının arasından silkinerek kurtuldu. Pantalonunun cebinden buruşuk bir gazete parçası çıkardı.» diyordu...

Ali Şekib bu gözyaşlarına bir hürmet ve merhametle sükût ediyordu. Şekib!.. o ziyafet gecesinden beri Ahmed Cemil ondan firar ediyordu. bütün dünyadan evvel bana o lâzım. Siz. Ali Şekib'in teessürünü anladı. herşeyden evvel. — Đfrat etmiyorum. Şekib? Bana acıyorsun değil mi? bak. Ahmed Cemil artık hiç bir şey saklayabilecek bir halde değildi. yok. kalbinin şu karışık tufanından o emeli çiçeğine bir katrenin bile sıçramasına imkân bırakmamak istiyordu. anlıyor musun? Eliyle sözünün katiyetini göstererek ilâve etti: — Senden ve hiç kimseden. Bu son sözü söylerken Hüseyin Nazmi'yi düşünüyordu.. sıkıt tehlikesini. Ah! bilsen. Đşte bugün kızını ölümden kurtarmak için oraya gidiyor...* diyorsunuz. dedi ki: — Bunlar annemin küpeleriyle yüzüğü! Bir vakitler babam evi tamir için borçlandığı zaman bunları bir türlü Emniyet Sandığına terhin etmek istememiş idi.Şimdi Ali Şekib donmuştu. yalnız o mümkün değil. Halbuki bende para yok. zannediyorum.. Ali Şekib'den Emniyet Sandığının kapısında ayrıldı.. ağlamamak için kendini tutuyorsun. hissediyorsunuz değil mi. değil mi? diyordu. Bütün bu sefaletleri ondan saklamağa — esasını pek iyi1 tâyin edemeksizin — lüzum görüyordu. muayenenin endişe veren neticesini kesik kesik Ali Şekib'e anlattı. onu ben öldürdüm diyorum.. . O zaman Ahmed Cemil bu dost kalbinin şu gözlerinden hafif iki katre yaş akan dostun karşısında. Güya hülyalarının şu inkırazıyle aşkı arasına mâni bir sed koymak. bir şu yazıhanenin üstünde melûl serpilen küpelerle yüzüğe. bir de bu sarı meyus simaya bakarak duruyordu. Ali Şekib birşey söylemek için yutkundu... beş para yok. Kardeşimi ben öldürüyorum. hepiniz. evden çıkarken pek fena bir halde bıraktığı ikbal'i görmek için acele ediyordu. sen bana hâlâ ifrattan bahsediyorsun. bir an evvel eve giderek alabildiği paraları Sabiha hanıma vermek. Ahmed Cemil söyletmedi: — Bak.. Şimdi îkbal'i kurtarmak lâzım. bir haftadan beri ağlayamadığı bütün elemlerini. bütün hülyalarımdan sonra bu gün şunları Emniyet Sandığına götürmek için mecbur eden sebeplerin acılığını hissetsen... Nihayet Ahmed Cemil dün akşamki vak'ayı kardeşinin böğrüne tesadüf eden tekmeyi. cevap veremiyor. başını iki elleriyle tuttu. ah! busen. Ahmed Cemil taşmağa vesile arıyordu. dirseklerini üzerinde annesinin küpeleriyle yüzüğü hazin bir eda ile serilen yazıhaneye dayadı.. yeislerini orada yavaş yavaş buruşuk ceride parçasının üzerine salıverdi. ne soğukkanlı adamlarsınız! karşınızda çıldırmış birisini görüyorsunuz da tam bir sükûnla «Đfrat ediyorsun.. bu söz kifayet etti: — Đfrat mı? Kardeşim ölüyor diyorum. Ali Şekib ne söyleyeceğinde mütereddit idi: «Her şeyi ifrat edersin!» dedi.

O gözleri yarı açık. Fakat bu adaman aldatmak istemeyen çehresi 1\L -rt. O zaman bir medet umarak hekimin yüzüne bakıyor. ümid verecek bir söz. hepsini söylememek istiyörmuş-çasına basık duran dudakları «fena!» diyor gibiydi. hiç bir şey anlamıyormuş. Sabiha hanım. Ahmed Cemil ayaklarının ucuna basarak ilerledi.. dargın çehresiyle Ahmed Csmü'in önüne geçti. — Bu adamın bütün ettiklerini yanma mı bırakacaksınız? dedi. Sabiha hanım vaziyetini değiştirmeyerek kaşlarını kaldırdı. Annesinin yanma çöktü. Ahmed Cemil'in cevap vermeğe vakti yoktu. Ahmed Cemil şimdi tehlikeyi daha vuzuh ile görüyordu. terden ıslanmış saçları fildişi gibi donuk sarı duran şakaklarıyle alnına yapışmış. Hekim başını sallıyor. yorgun. dalgın bir nazarla meçhul bir noktaya bakıyordu.. zihninin içinden bütün idrak kabiliyetlerini silip süpürerek götüren bir sel akıyor. ikbal balmumundan yapılmış sarı bir heykel gibi derin bir dalgınlıkla yatağa yatırılmıştı. ondan cesaret verecek. «belki!» diyordu. hekime gitmek lâzım geldi. fakat onu kurtarabilirsem.. uzun nefeslerle uyuyordu. Demek ki ateşe karşı konulamayacak olursa. büyük musibetlerin dehşet devresini takip eden sükûn zamanlarına mahsus bir bitkinlikle ellerini dizlerinin etrafına kilitlemiş. Kendi kendisine: «Çocuk düşmüş olacak. Şimdi Ahmed Cemil hekimin tenbihlerini zaptedebilmek^ ittihaz olunacak tedbirleri anlamak için zorluk çekiyor. Sabahtan beri yorulan bacaklarıyla tekrar koşmak.. o. — Düştü mü? dedi. «ateşe karşı koyabilmeli!» diyordu. «o halde yine hekimi getirmeli!» dedi. hafifçe kapıyı itti. En evvel Ikbal'e baktı. bu bence daha iyi. dudakları solgun bir pembelikle dişlerinin üzerinde gergin. içeriye girince merdiven başına bırakılmış su kovalarıyle Seher'in perişan hali dikkatine çarptı.» diyordu. bir bora geçiyordu. Ne kan! ne kan! Sonra kapıyı iterek kapadıktan sonra iri vücudu ile. Onun sualini beklemeden Seher söyledi: — Siz gideliden beri küçük hanımdan kan boşanıyor. Validesi karyolanın altına seccadenin üstüne oturmuş. Yukarıya koştu. bir işaret. JL vakur ve endişe ile dolu idi.. tekrar kalktı. bütün hissi ve fikri donmuş gibi boş nazariyle bir . bu sevgili vücudu bir gün yine böyle — fakat şimdi yorganı hafif hafif kaldıran şu nefesler kesilmiş olarak — görebilmek ihtimalinden titreyerek gözlerini ayırdı. Onun bu manzarasından elîm bir his ile. o vakit Ahmed Cemil bu bir hüküm vermeyen cevaba hiddet eder gibi oldu.Kapıyı açmak için Seher biraz gecikti. bir hiç bekliyordu.. Bu adamın ağzında şu söz bütün korkularının esassız olmadığını anlatıyordu.

artık ağlamayarak kenarları yanan gözleriyle şu içeride sarı donuk benzi ölüye benzeyen kızını elinden alıp almayacaklarını soruyor gibiydi. kardeşim?. korkunç bir fer-yad. onu alıp götürmek isteyen şeyden koparıp kurtarmak istiyordu. Fakat ateş. bir şey çekiliyor gibiydi.. kutularla dolu bir an evvel şifa götürmek acelesiyle sokaklardan uçarak geçmek icab etti. Ahmed Cemil tekrar gözlerini Đkbal'in gözlerine dikti.» dedi. zaten gördüklerini anlayamıyorlardı.onun. Dinledi. ki iki kardeşin gözleri şu dakikada son bir muhabbetle bakıştı. elleri. titreyen kolları bir kuvvet aramak için uğraşıyordu. Ahmed Cemil'e yine koşmak lâzım geldi... Fakat kollarının arasında bu vücuddan uzun bir raşe ile bir şey akıyor.. bir aralık «Cemil! Cemil. esası olmayan bir histen ibaret göreceğini ümide çalışarak odasından çıktı. duvardan gelen muhacim hayale bakıyor.» dedi. Ikbal'i her dakika bir parça öldüren. yatağından atladı. Ahmed Cemil şimdi bu zayıf vücudu kollarıyle sıkıyor. daima bu vücudun hayatından bir parçasını koparmakta devam ediyordu. gözleri müthiş bir şeyin tema-şasıyle korkudan açılarak tâ ötede duvara dikilmiş. kolları şişelerle. Bugünden sonra Ahmed Cemil'le... yaşamıyordu. o. onu işitmiyor. açık gözleriyle. Bir gece Ahmed Cemil Ikbal'i biraz rahat bırakmıştı. artık mağlûp ve mecalden mahrum kalan başı Ahmed Cemil'in omuzuna düştü. ayaklarından ve arkasından kendisini zabta çalışan Sabiha hanımla Se-her'in arasında elleri ihtilâç ederek bir hayalden müdafaaya (hazırlanıyormuş gibi gerilmiş.. ne oluyorsun. Korktuğu şeyi şimdi bir vehimden. Koştu. Sabiha hanımla Seher uykularından henüz bir korku ile uyanmışlara mahsus şaşkınlık ile söyleyemiyorlar. Bu gece biraz sakin uyuyordu. birden kalbinde bir musibet hissi uyandırmıştı. . şükran ile dolu gözlerine bir tebessüm incilâsı gelerek bir vakitler tatlı sesiyle evin içinde daima «Ağabey!» hitabıyle selâmladığı bu sevgili kardeşe. Sonra bu eller birdenbire Sabiha hanımın orada bir çare araştırıyormuş gibi dolaşan serseri ellerini kavradı. Şimdi bu gözler onun bu feryadına karşı sakit kaldı. didinmesine rağmen daima galip çıkıyor.. iri. kendisi şu evin içinde kayboluvereeek olursa ne kadar bedbaht olacağını düşündükçe ağlamak istediği annesine bakıyor. Sahih bir ses işitmiş miydi? Duramadı. yatağın üzerine öyle atılıveriyordu. hâlâ ona bakıyordu. «ne oluyor yarabbi. O zaman Ikbal'i yatağının içinde oturmuş. nefsini müdafaaya çalışarak zayıf vücudu gerilemek. yemek yemiyor. ciğerlerinden kuru gelen sesiyle onlara lâkırdılar edivermeğe çalışıyordu. Güya kendisini yaşamaktan menetmekle hayatının bir kısmını şu hayatının günden güne eksildiği görülen vücuda bahşetmek istiyordu. o müthiş humma. o korkulu nazariyle tâ oraya.. kardeşim. sık sık nefeslerle çırpman göğsünü yırttı. uyumuyor. «Đkbal. saçlarının soğuk terleriyle ıslanan çehresine yüzünü yanaştırdı. Kardeşinin kapısı tamamen kapalı değildi. yorganını açmayarak. Ah! Onu kurtarabileceğinden emin olsa böyle hiç durmadan hep koşacaktı!. Kaç gündür en ufak bir gürültüyü işitebilmek için odanın kapışım açık bırakarak. eliyle itti. «Đkbal!. ateşle yanan boğazından. Artık evden çıkmıyor. fakat artık onlarda bir şey noksan idi. bütün şu küçük aile halkının bir dakika yorulmayan uğraşmasına. Đkbal arasıra dalgınlıktan çıkıyor. tâ uykusunun derinliğinden gelen bu seste bir acılık vardı ki.. Ahmed Cemil kollarıyle ĐkbaPi sardı. ne oluyor?» dedi.» dediler. bir feryad. kurutup yakan o müthiş ateş arasında bir harb başladı. eczahanede saatlerle süren üzüntü içinde beklemek. bir oğlunun yüzüne bakıyor. gördü.

Orada henüz bitmemiş kabrin yanında yine beklemek icap etti. Mezarcılar yekdiğeriyle konuşarak. şu henüz on günlük vak'a. ötede beride yirmişer para sadaka alabilmek için duran kadın. kenarlarında. kazmanın ucuna tesadüf etmiş gömülü eski bir mezar taşı parçasının çıkarılması için çare düşünerek çalışıyorlar. gidiyordu. çocuk. bunlardan artık tahammül edilmez bir üzüntü duyuyor. Ali Şekib'le Ahmed Şevki efendi kollarından tutmuşlar. o insanların artık her şeyini unutup da bütün metaneti bir matemin kahrına teslim ettikleri dakikaya mahsus feryadı kulaklarını yırttı. sonra dilencilerden mürekkep alay ile kabre gidilirken hep sükût ediyordu. namaz kılarken. senelerce uzak bir maziye süzülüp gidiyordu. Sonra namaz zamanını beklemek lâzım geldi. Fakat her şey bitip de o tabutu kaldırmak. Fakat kalbinde hep o sönmek bilmeyen ateş yanmakta devam ediyordu. Onu arkadaşları bir kahvenin önünde alçak bir iskemle üzerinde işgal ediyordu. alelade bir iş görüyormuşçasına koşuyordu. Artık Ahmed Cemil bu günün bitmesi. O gün güzel bir hava altında Ahmed Cemil'in matemiyle istihza ederek Halicin güneşli suları akan bir gümüş deryası gibi kayıklarının kenarlarından geçip gidiyordu. Tabut yabancı ellerle kalkarak. düşüncesinden . bu eve bir daha avdet etmemek üzere götürmek lâzım geldiği zaman bu facia bütün hakikatıyle gözlerinin önünde tecelli etti.ah 203 18 Ahmed Cemil bu matemin içinde bir hummanın korkunç kâbusundan uyanmış gibi çıkmış idi.şu düşünememekten ibaret olan donukluktan — velev bir dakika olsun ayırabilmek için gençliğine ait eski bir hâtıradan bahsediyordu. O vakit dizleri titreyerek merdiven başına çöktü. Merdivenlerden sürünerek kızını son bir feryad ile selâmlayan annesinin sesi. onu çıkardılar. bu tabuta kendisinden başka şu etrafındakilerin kayıdsızhğından azîm bir eza ile üzülüyordu. O zaman Ahmed Cemil'i. O. kendi . Artık ağlamıyordu. uzak bir vakanın mübhem hâtıraları gibi geçiyor. bütün bu gördüklerine. tabut bir komşu kabrin üzerine ihmal edilerek bırakılıvermiş. Sonra Eyüb'e geldiler. bir ağacın dibinde mahallenin bekçisi iri gümüş saatini çıkararak geç kaldığına canı sıkılmış gibi bakıyor. bu evi. O arkadaşlarının hiç biriyle lakırdı etmiyor. ihtiyar. sakat ve sağlam dilenci güruhu sabırsızlanarak bekleşiyor. artık nefsine bir temellük kuvveti duymayan bu vücudu o tabutun arkasından sürüklemişlerdi. Đlk günü kalbinde bir şey şu gözlerinin önünde tahakkuk eden faciaya inanmamakta devam ederek bir ölüye karşı son vazifelerin ifasıyle meşgul olurken o kadar büyük bir acı duymuyor. mezarlar üzerinde. bir an evvel şu yabancılar arasından çıkarak matemiyle yalnız kalması içia sabırsızlanıyordu. bütün bu ölüler diyarının ölüm ile yaşayan halkını seyrediyor. Ahmed Cemil tabutun arkasında yürüdükçe yeni bir ¦ölü geldiğine sevinerek koşuşan dilencilere bakıyor. şu ana ile kardeşi hafif bir meyil ile selâmlıyor. dik nazariyle sulara bakıyordu. hayatında. son istirahat yerinin hazır olmasını bekliyordu. Ahmed Şevki onun zihnini işgal etmek. dua edilirken. kaldırmışlar. Şimdi bütün o müthiş günün vukuatı zihninden.

asabı tahriş eden dişleri keserken Ahmed Cemil karnına basıyor. orada bağırarak. Ah! O günün hâtıraları!. kardeşinin. cibinliği indirilmiş karyolasına kadar gitti. Örtüleri kaldırılmış.. bu kızın kızarmış gözleriyle kendisine bakan nazarından kaçmak istedi. fakat onu görmüyordu. . sonra hemen oraya seccadenin üzerine atıldı. o müthiş saatlerin hâtıralarını sırasıyle ihya için düşünüyordu. ihtiyar olmuş idi. barid göründü.matemine karşı bir tahkir gibi ciğerleri yırtılarak bakıyordu. lakırdı söylenirken boş gözlerini diker. doya doya acısını çekmek istiyordu. Cemil? — Bilmem. kıvranarak şimdi bu evi tamamen boş bırakan kardeşi için kana kana. Annesine görünmeğe kuvveti yoktu. onu bir taşın üzerine oturmağa mecbur etti. Onu hâlâ orada görecekmiş vehminin mağlûbu idi. Artık düşünmek melekesinden tecerrüd etmiş gibi bir .. Fakat sonra kabrin üzerine atılan toprak şişerek kardeşinin ^u ehûdr. ağlayan bir sesle şu taze kabrin üzerine ruhanî bir demet vaz'ediyordu.. — Niçin bana öyle bakıyorsun. öyle durudu. alçak cumbası. O akşam arkadaşları onu eve göndermemek istemişlerdi. bir müddet oraya baktı. fakat ona kabul ettirmek mümkün olamamıştı. Öğünden beri hayatından bir yarım asır geçmiş gibi çökmüş. Şimdi hep bunları birer birer tahattura çalışıyor. Bugün Ali Şekib'in dükkânında yine gözleri arkadaşına tesadüf etmiş duruyor. Ali Şekib elini tuttu. O zaman Ahmed Cemil ruhu okşayan teselliye benzeyen tatlı bir his ile şurada hafif hafif ağladı.makarrı gözlerinin önünde yükseldiği zaman birden bütün açıları taştı. Kapının baş tarafını desterenin . o vücudu burada bırakmamak. nazarına eskimiş kafesleri. sana bakıyor mu idim?. Seher'e bakamadı. bu sesi işitmekten mütevellit azabı tazyik etmek istiyordu. şu toprakların gasbmdan almak isteyen bir his ile iki adını attı. birinci defa olarak feryad ihtiyacını zaptetmek istemedi.ağladı. Şimdi herkes sükût ediyordu. kalbinde garip bir his vardı ki o akşam eve girince bütün bu günün vakalarını yalan bulacağını zannettiriyordu. Doğru Đkbail'in odasına kadar gitti. Kapıyı Seher açtı. Yalnız kalacak olursa büsbütün fena olacağını söyleyerek kendisini o gece işgal etmekte ısrar ediyorlardı. Sonra kabir bitince tabutu iplerle sararak indirdiler. tahta kapısı ile çirkin.. Eve geldiği zaman akşam olmuştu. Bilâkis matemine tamamiyle MAĐ VE SĐYAH 205 nefsini teslim etmek. sıvaları dökülmüş duvarları. bir hafız titreyen. Bugün Süleymaniye'-nin kalbinin enisi olan şu minimini ev. Öyle dalgınlıkları vardı ki saatlerle sürerdi.

artık onu biraz sarsmak. zannederim. ne ile isbat edecek? Ondan bu suretle mi intikam almak istiyor?» Arkadaşı için şimdi başka bir tarzda merhamet duyuyor.. bugün ne yapacağını bilmiyorsun. mümkün olmayacak şeyler tavsiyesinden ne faide çıkar. bunlardan sonra fakat hepsinden mühim olarak sen varsın. yine yüzüme artık yaşamaktan vazgeçmiş bir adam gibi bakıyorsun. yüzüne bakarak: — Cemil. fütursuz davran.. Ahmed Cemil ayağa kalktı. Ahmed Cemil cevap vermeyerek dinliyordu: — Dünyada hiçbir kimse tasavvur edemezsin ki hayatından hiç olmazsa bir büyük matem geçmiş olmasın. hulyasız mısın? Artık bu toprak parçasının üzerinde görülecek işin kalmamış olduğuna ciddî bir kanaatle hükmediyor musun?. Bak. Sana çarpıldığın musibete karşı kayıdsız.. — Kardeşimi öldüren adamı! Onu insanların adalet pençesine teslim etmek benim en evvel düşünülecek vazifem değil mi? Ali Şekib şimdi arkadaşının hayretle yüzüne bakıyordu.. biraz damarlarındaki kanının cevelânım duy. Ali Şekib devam ediyordu: — Bence artık bu uyuşukluğa bir fasıla vermek zamanı gelmiştir. Biraz tesviye edilecek şeyleri düşünmek lâzımgelir. bir eviniz var ki küçük bir tedbir noksanıyle elinizden gidabilecek. Tâ yanma kadar geldi. artık bu düşünceye bir hatime vermelisin! dedi. gerçekten. demiyorum.Ali Şekib elinden kalemini bırakarak defterini kapadı. hemşiresinin intikamını almak ihtiyacı içinde onu esbabını . dalgın bir nazarla mübhem bir noktaya bakıyordu. Gözlerinde şimdi vahşî bir nazar vardı. Şimdi onu kendisinden ne kadar uzak görüyordu. Fakat sen her şeyden evvel kendi hayatını düşünmekle mükellefsin. Ahmed Cemil şimdi arkadaşından gözlerini ayırmış. hayattan vazgeçecek kadar ümitsiz. biraz kendini silk. Kendi kendisine! «Zavallı çocuk! diyordu. o herife kaptırdığın makineler var ki kurtarmak lâzım. ona biraz kuvvet vermek zamanı geldiğini anlamıştı. 206 MAÎ VE SĐYAH Bak. Evde bir annen var ki yegâne ümidi senden ibaret.. arkadaşının önüne dikilerek: — Her şeyden evvel tesviye edilecek diğer bir şey var ki onu unutuyorsunuz.. Ah! Hayatının o ümidi o hülyası!. Ali Şekib arkadaşının hiç alışılmamış olan bu nazarından ürkerek: — Neyi unutuyoruz? dedi...

Benimle uzun uzadıya lakırdı etmedi. cesaret edemiyordu. Bu sese hep âşinâ çıkarak başlarını çevirdiler. o kadar! Sen daha ziyade birşey mi bekliyordun?. Bir sene zevci sıfa-tıyle yaşadığı bir vücudun hahvına sebebiyet verdikten sonra bu kadar kayıdsızlık gösterebilmek için bir kalbin ne büyük kuvveti olmak lâzım geleceğinde tnütehayyir idi. Vah vah: teessüf ettim. düşündüğünü söylemekten içtinap etti. Ali Şekib'e baktı. Kardeşimin vefatına dair o herifle elbette bir lakırdı etmişsinizdir... vakit buldukça matbaadan sıvışarak buraya gelir. kapıdan gülümseyerek . ertesi sabah: «Dün cenazeye gitmişsiniz. Ahmed Cemil cevap vermek üzere idi. sonra kendisine mûtad olan tavrıyle omuzlarını silkti: — Ne için doğrusunu söylemekliğim için ısrar ettin? Sana hakikati süsleyerek söylemek için bir sebep var mı? Zaten bunu benden sormaya lüzum gördüğüne de şaşarım. Bugün Ahmed Cemil idare memurunu görünce bir tes-Jiyet nefesi aldı. . fakat bu mesele yine sırf hissiyata ait bir şey! Ben bilâkis seni biraz maddî işlere sevketmek istiyorum. kendisini göstermek isteyen Nedim'i gördüler. şimdi Vecdi beyin idare memurunun ağzında başka bir istihza manasıyle mazmunu teeyyüd eden o sözü hepsinde mütalâa beyanına imkân bırakmayan ağır bir nefret uyandırıyordu.tedarik imkânından mahrumiyetini düşünerek aczinin bütün acılığını hissediyordu.» dediğini işittiler. Ahmed Şevki efenJMAĐ VÜJ SĐYAH 20T dinin kapıdan giren göbeği göründü. iyi kızdı. fakat bana tamamen doğrusunu söylemenizi şiddetle rica ederim. Ahmed Cemil sükût ediyordu. o. isabet oldu ki münasebeti kesmiş bulunduk. Bir adamın insanlık duygularından bu derece mücerred olabileceğine delâlet eden hikâyeler işittikçe mübalâğaya hamlederdi. Size ne dedi? ve onun vefatı haberini ne suretle telâkki etti? Ahmed Şevki efendi evvelâ bu suale taaccüp ediyor göründü. Kardeşinin vefatından beri ondan bir şey sormak istiyor. yoksa çok muztarip olacaktım!» dedi. Bugün beş dakika evvel Ali Şekib'in başladığı muhavere tertibine de lüzum görmeyerek Ahmed Şevki efendi mukaddeme tertibine de lüzum görmeyerek Ahmed Şevki efendi göbeğinin sikletini dinlendiren bir nefesle henüsr solumakta iken sordu: — Sizden birşey anlamak isterdim.. dedi.. başını sallayarak: — Pek yapılmayacak şey değil. Şu dakikada bu meseleyi fikir selâmetiyle muhakeme edemeyeceğini anladı. eski arkadaşlarıyle biraz dereden tepeden bahsederdi. Bu sırada dükkânın kapısından içeriye billur gibi çıngıraklı bir çocuk sesinin «Havadis!. onu iyice anlamış isen vak'ayı ne yolda telâkki etmiş olacağını da tasavvur edebilirsin.

evvelâ tereddüt etti.. Ali Şekib dükkânı kapamaya karar verdi.. Nasıl...... iyi değilmiş!. daha1 ziyadesini yapmaya muktedir olama-yarak çocuğu hiç olmazsa müvezziliğe sevketmişti. sen müvezzi mi oldun?. Ahmed Cemil hastahaneye gitmek. Teklifini hemen kabul ettiler. sonra içini çekerek ilâve etti: — Dün annem gitmiş.208 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil sordu: — Nedim. Ahmed Cemil arkadaşlarına sıra ile bakarak dedi ki: — Bana refakat edebilir misiniz?.. Arabanın sarsıntısından yokuşa fazla bir zorluk ilâve edecek bir vü girdiğini farkeden beygirlerin bile kulaklarında endişeye MAĐ VE SĐYAH . Ahmed Cemil Nedim'e birşey sormak istiyordu.. dedi. O vakit Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin bir gün evvel Nedim'e izin verdiğini anlattı. — Ne için? dediler. O zaman üç arkadaş hayretle bakıştılar. haberin var mı? O vakit çocuğu bir saniye evvel kendisini serbest bir meslek sahibi görmekten tevellüt eden neşvesi uçarak gözlerini birdenbire hüzün kapladı: — Babam mı?. Nedim'in billur sesi Babıâli yokuşundan aşağıya doğru uzaklanarak kayboluyordu: Havadis!.. Çocuğun haftada aldığı beş on kuruşu çok görmüştü. Ahmed Şevki efendi ona küçük bir sermaye vermiş. o da Raci'yi affetmek istiyordu.. bu kadın o kadar işkencelerine tahammülden sonra kendisini terkedip sefalet içinde bırakan bu adamı affedecek kuvvet bulmuş mu? Ahmed Cemil üçünün de birden aklına gelen bu mütalâayı tefsir etmek için: — Zavallı kadınlar! dedi.. beyimî.. Bilmem. Nedim.. Ahmed Şevki efendinin dar yerlere zor tahammül eden iri göbeğiyle soluyarak girişine arabacı gülüyordu. Çocuk sevinçle cevap verdi: — Bugün başladım. sonra cesaret gösterdi: — Baban nasıl. Ahmed Şevki efendi matbaadan iki saat gaybubet edeceğini haber verip avdet etmek üzere ayrıldı.

o matemin vukuu imkânına titriyordu.. kulağına yalnız bazı kelimeler geliyordu: «Silik para.. Beyazıt'tan geçtiler. Aksaray caddesine hayat veren hareket burada kesilmiş oluveriyordu.. Şimdi hemşn onbeş sene oluyordu ki Aksaray'ı görmemişti. atlarında.. Akçe farkı. bu zaten bilmediği bir mesele değildi. Aksaray yokuşunun başına gelince Ahmed Cemil'de çoktan görülmemiş yerlerin tekrar temaşasından hâsıl olan bu tahattur lezzeti uyandı. Bir aralık annesi hatırına geldi. Yenibahçe'nin namını işittikçe burasını istanbul'un hemen haricinde. aşçı.» Dikkat etmedi. Ali Şekib solda kütüphanelerden birini göstererek Ahmed Şevki efendiye birşey anlatıyordu. Şimdi manav. Ahmed Cemil karşıya oturdu. O vakitler Aksaray caddesi henüz Şehza-debaşı'yle Direklerarası'na mağlûp olmamıştı.209 lâlet eden bir hareket oldu. Ahmed Cemil'in gözleri tek tük dükkânlarla su taşıyan bir uşaktan. Pencereden sokağa bakmayı tercih etti. Çetnberlitaş'tan.. kaldırımların taşlarından sekerek. birgün onu da.. .. bir uğultu içinde sürüklenip gittikçe.. bu tahta evlerin renk renk cephelerinde okunan tefekkür sükûtuna dalıyordu. 14 nıak kadar zor bulurdu. sahraların yeşilliklerine sığınmış bir sayfiye gibi tevehhüm ederdi.... yorgunluktan kırılmış bacaklarıyle yokuşu tırmanmaya başladılar. Ya onu takip eden ikinci matem darbesi! Demek hayat dedikleri şey böyle sonuna kadar müthiş darbeler toplamakla geçecek. Ahmed Cemil arabanın gürültüsü arasında işitemiyordu. beride şemsiyesine dayanarak yavaş yavaş yürüyen bir efendiden mürekkeb nadir hayat eserleriyle sükûtî bir hüzün ha-vasıyle dolu bu sokağın perdeleri inmiş kafesli pencerelerini temaşa ediyor. Ali Şekib «Yenibahçe'ye!» emrini verdi. önünde akıp gittiğini gördüğü şu sakit hayat levhalarının gizli köşelerine giriyor. dedi. kendisini bir ramazan gecesi babasının yanında tiyatroya gitmek için bu sokağı inerken görüyordu. kasap. O zaman araba bir ıssızlık içinde yuvarlanmağa' başladı. bu korkunç ihtimali düşünüyor. Ahmed Şevki efendi araba ile yokuş inmeyi yayan yokuş çıkMai ye Siyah — F. Kitapçılarla sarraflar. hele uzun fesli ibişe ne kadar gülmüştü! Şimdi bunların hepsinden uzak! Hele babasından. Bir aralık Ahmed Şevki efendi: — Hele yokuş bitti. helvacı dükkânlarının teselsülü gözlerinin önünden geçerken o. Zavallı babası!. münferit tesliyetini de kaybedive-recek olursa ne yapacak?. Artık kalabalık azalıyor. Hele daha ötesini hiç bilmezdi. Araba. Onbeş sene evvel? Kendi kendisine o zamana ricat ediyordu. bozuk makaslarının üzerinde sarsılarak.. O zaman ne kadar mesut idi! On yaşmda-M çocuklara mahsus daima taşmaya müheyya neşve ile o vakit her sözlerini tuhaf bulduğu o oyunculara. günde onaltı saat istanbul'un inişli yokuşlu sokaklarında şu makasları bozuk sandukayı sürüklemekten bizar olan hayvanlar yerlerinden oynadılar. bakkal. bir tarafta ceviz oynayan dört çocuk zümresinden. sonra fikri bu sokaktan ayrılarak iki tarafa bükülen sokaklardan daha ilerisine hülyasını sevkediyordu. Şimdi Vezne-dler'i dolduran ramazan eğlencelerinden bir kısmı o zaman bu sokakta halkı han içlerine toplardı. hayatının biricik servetini. Zihninde müphem hâtıra levhaları uyanıyor.

Ali Şekib'le Ahmed Cemil atladılar. bir de bu hayata. kendilerine refakat eden hizmetkâr çekildi. içeriye girdiler. Bütün ekmeksiz kalmış aileler. bir ses: «Bak. daha sonra Raci'yi düşündü. Artık yaln-z kalmaktan usanmiştı. böyle.. Ahmed Şevki Efendi inleyerek kapıdan sıyrıldı..Bütün o sakin mahalleleri. iştihar emeli arkasında koşmasaydı da kendisine o evin sükûtu ile uygun olacak bir hayat vücuda getirseydi? Ahmed Şevki efendi: — Geliyoruz!.. türlü emellere veda ederek burada ellerinden kaçmak isteyen hayatı salıvermemek için cenk eden gençler. bütün beşeriyetin iltiyam bulmaz yaralan bir an içinde aklına geldi. Bir el çelikten tırnaklarıyle kalbini sıkıyor. Onların geldiğine bir çocuk gibi sevindi. Acaba onu ne halde görecekler? Şimdi merdivenleri çıkmışlar... Yalnız bir sandalye vardı ki Ahmed Şevki efendiye verildi. O buralarda duyulan istirahat kokusundan ne kadar uzaktı! Süleymaniye'nin mini mini evi. şemaların. baştan başa insanlığın feci levhası şeklinde dehşetini gözlerinin önüne seren bu yerden kaçmak. bir an evvel kurtulmak istiyordu. orada yatağın üzerinde dalgın yatıyordu. Teşekkür edecek kelimeler bulamıyordu. koğuşlarının içinde yay takları görüyordu... Ahmed Cemil burada pencerelerin önüne birikmiş ayakta hastalar. kendi kendisine: «Bir de şu pencerelerin içindeki hayat var!» diyordu. o da burası gibi saadet sükûnu içinde değil miydi? Halbuki o bütün emellerinin şematet ve tarakasını getirmiş. Burası nazarında bütün beşer hayatının mücessem ve sefalet muhassalası gibi yükseliyordu. Ali Şek'b yatağın . çiçekli. müstehzi bir seda gülerek: «Ah:_SeninjtrıüneKver__hulyaların. Dehlizde duranlar hayretle kendilerine bakıyorlar. Artık gelmişlerdi. Ahmed Cemil bunların içinde neşeli çocuklar.. şehir hayatının o sükûn muhitini dimağının içinde görüyordu. kendisinin nasıl y^^ğJ^^eme^Jı^şLpt^Je^in^çûa^^^içye-rek bir hülya âlemi aradığmı hissediyor. o sükûnun içme atarak bu saadet yuvasını bir fırtınanın velvelesine boğmuştu. o da bir dairede mukayyid olsaydı. basamağa korka korka basarak hopladı. dehlizlerden geçiyorlardı. satıla satıla nihayet son servet olan yorgan da gittikten sonra hastahane yatağına düşen hastalar. Raci'ye bir küçük oda tahsis etmişlerdi. Ayak seslerini işitince gözlerini açtı. Şimdi bütün bu manzaradan. bir ziyaret gününün haricinde gelenîeri bir resmî adam zannederek selâma duranlar oluyordu. memleketinde kendisini bekleyen çocuklarını düşünerek can çekişen babalar. Bir koğuşun önünden geçerken bir hastanın iniltisi arasında diğer bir yataktan güftesiz bir nağme işitti. Onlar kapıcı ile görüşürken Ahmed Cemil bu binanın karşısında soğuk bir his duydu. dedi. bu sefalet sahnesine bak» diyordu.« . Araba durdu.» diyordu. hastalığının vehametini idrâk edemeyen zavallılar gördü._ kadar uzak olduğunu. kendi kendisine: «Şüphesiz bir genç!» dedi.. Ne olurdu. yer gösterebilmek için telâş etti. arkadaşlarını tanıyınca yatağında doğruldu. Artık hayatın felsefes:nden ne.

fakat artık suallerin aşağısı gelmiyordu. bu âlemin kendine mahsus havasım naklediyordu..» diyordu. hep o içkinin seyyi'esi değil mi?» diyordu. Seni ne kadar meşguliyet arasında düşündüğümü tasavvur edebiisen müteha -sis olurdun. tabip cevap verdi: «— Ümit ne vakit kesilir?. Ahmed Cemil ayakta kaldı.» dedi. Sana verilecek bir çok havadisim de var. zannederim. Yürüyebilecek bir hale gelirsem hemen dışarıya can atacağım.» Ali Şekibin dükkânına geldikleri vakit cam kapının aralığında bükülmüş bir kâğıt parçası buldular. Fakat o artık Raci'yi tamamiyle affa meyyal idi.. matemine tamamen iştirak ederim. Ahmed Şevki efendi bir aralık saatine baktı. Ahmed Şevki efendi: «ümit var mı?» diyordu. yalnız karısıyle Nedim'i unuttu.z de matbaadan çıkmışsınız.» dedi. Beni çok sarsmış» mütalâasıyle bir cevap ekledi. kuvvet için ilâç alıyorum. «ya. Her şeyden bahsetmiş idi. biraz öksürükle dermansızlık var. o: «Arkadaşınıza ben bakıyorum. buraya geleliden beri matbuat âleminin vukuatını öğrenmek istedi. Ahmed Cemil dikkat ediyordu. Seni görmek. «daha oturunuz. Onlar Raci'ye kendisinden bahse cesaret etmediler.» diyordu. Ahmed Şevki efendi anlatıyor. sonra onların «elbette!» deyişlerine mukabil «bir daha içmeyeceğim. müteverrimlere mahsus bir müs-tantik inceliğiyle: «Ben de artık bir haftaya kadar çıkarım.kenarına ilişti. Bir aralık Raci Ahmed Cemil'e baktı: — S. teessüf ettim! dedi. Raci onun bir türlü ayakta kalmasına razı olamıyordu. bir veremli simada ölüme tekaddüm eden bu câmid rengi. Çıkarken tanıdıklardan bir genç tabibe tesadüf ettiler. Yalnız Raci kendisini affetmiyordu.» Son cümleye Ahmed Cemil hepsinden ziyade ehemmiyet verdi.. Raci'nin artık bitmiş olduğuna çökmüş yanakları. Hüseyin Nazminin ne havadisi . En nihayet kendisi hakkında bir rey almak için. Ahmed Cemil bir cevap vermeğe cesaret bulamayarak ilâç şişelerini muayene etmekle meşgul oldu. üzerinde «Ahmed Cemil bey için» kelimeleri vardı. Şimdi sualler başladı. buna lüzum da yoktu. Ahmed Şevki efendi tekrar saatine bakıyordu. Hüseyin Nazminin yazısını tanıdı. Tezkere hemen orada kurşun kalemiyle karalanıvermiş dört satırdan ibaretti. Raci'nin yalan söylediğini. «Şuraya siz de sıkışırsınız. elini sıkmak için ihtiyaMAI VE SĐYAH 213 ¦cim var. haset hissi şu ölüm yatağında bile ona kin telkin etmekten hâli değildi. yalnız Ali Şekib. daha sorulacak çok şeyler var.. «Hedefi olduğun müthiş darbeyi haber aldım. gözlerin sönmeğe müheyya bir kandil ucunda parlayan ziya bakiyesini andırır nigâhı şehadet ediyordu. Seni birçok defalar aradığım halde ele geçirmek mümkün olmadı. Yarın sabah gelip beni idarede gör. teessüf değil bundan bir memnuniyet hissederek vak'aya vukufunu ona söytlemekten de bir intikam lezzeti duyduğunu fark etti. Ahmed Cemil. O ısrar ediyor. Ahmed Cemilin ayakta kalmak için ısrarına karşı sükût etti.

dedi. Fesi ile pardesüsünü çıkarıp fırlatmak için arkadaşının gözlerinden gözlerini ayırdı: — Vereceğin havadisi söyle. Köşke gitsem ne olur?» dedi. altlarında birer siyah daire beliren gözlerini.. — Havadis!. vehmiyle. — Beyefendi geldi mi? Hüseyin Nazmi'nin geldiğini haber aldıktan sonra bir inşirah duydu. titriyordu. kavi bir ihtiyaç hissediyordu.. başka hislere yerini terkederek susmuş idi. güya bir parça onun sıcaklığını duyarak birdenbire o sevda ateşi bütün kuvvetiyle yeniden alevlenmiş idi. musibetin kahrıyle hırpalanarak ihtiyar olmuş görünen bir vücudu görünce Ahmed Cemil'in karşısında gülmek değil ağlamak lâzım geleceğini hissederek durdu.. Hüseyin Nazmi'nin vereceği havadisi öğrenmek için sebepsiz şedid bir arzu. iki hafta içinde büyük bir hastalıktan çıkmış dibi duran zayıf.. böyle bir gün kapıyı onun açtığını tahattur ederek onun mütebessim simasını karşısında görecekmiş. o akşam Erenköyü'ne gideceğini haber verdikten sonra bir an evvel yetişmek için yokuşlardan uçarak indi. Sonra birden arkadaşının. şu kâğıt parçasında. Köşkün çıngırağını çekerken.. Bir aralık kendi kendine: — Ya henüz köye avdet etmemişse!. o kadar. Gidiyorum. dedi. Köşke gitmek çâresi aklına gelince artık duramıyordu. fakat Lâmia'dan bir âşıkane haber getirmiş gibi onun kardeşinin şu yazısında.olabilir? Bir aralık sabırsızlığından gidip kalemde aramak istedi. Kapıyı bu defa uşak açtı. odacıdan soru: — Hüseyin Nazmi bey? O kalemden çıkalı bir saat olmuştu.. Kendi kendisine «yarma kadar beklemek mümkün değil. Ahmed Cemil kendisini zaptetti. arkadaşlarından ayrılarak Babıâliye girdi. bir kere daha. çökük çehresini. Fakat burada beklemek mümkün değildi. Ahmed Cemil de şu dakikada büyük matemlerden sonra birbirini seven iki kalbin ilk tesadüfünde hissedilen ağlamak arzusuyle Hüseyin Nazmi'ye bakıyordu.... onları ıskat ederek yalnız o sesini yükseltmeğe başlamış idi. —¦ Nereye gidiyorsun? . geçirdiği ıstırap devresi: arasında biraz şiddetini kaybetmiş. Hüseyin Nazmi'nin tezkeresini alır almaz birden inkişaf eden bir his Erenköyü'ne gitmek için onu sürüklüyordu. Köprü'de vapuru beklemek lâzım geddi.. bura-^ da geçirdiği yarım saat bir uzun gün kadar sürdü. O vakit ikisinin de gözlerinde daha o mateme dair bir kelime teati edilmeden seri ihtilâçlar hâsıl oldu. Eve kadar gitti. tesadüf etmek ümidi şimdi kalbinde bütün hissiyata galebe etmig. merakımdan çatlayacağım. Onun hakkındaki derin meftuniyeti. Merakını halletmek için burada da beklemek lâzım geleydi! Hüseyin Nazmi'ye ilk sözü bir sitem oldu! — Verecek havadisin ne olduğunu söyleseydin de buraya yorulmasaydım olmaz mıydı? Hüseyin Nazmi gülüyor. Lâmia'ya tekrar. haber vermediği için pek iyi etmiş olduğunu söylüyordu.

Ha... Paris.. hiç olmazsa ondan bir vaad alacak olsa.. Resmî muamele hiç olmazsa bir ay sürer... zengin bir babaya. sana verecek başka bir haber var. Hüseyin Nazmi ellerini uğuşturuyor. Nefesi tıkanarak sordu: — Ne demek?. Ahmed Cemil bu ikinci şeyi bakleyerek arkadaşının yüzüne bakıyordu. . fakat bunlar hep boşa çıkan emellerini. Hüseyin Nazmi diyordu ki: — Kimbilir? Zannetmem ki o Ttadar çabuk gidebilmek mümkün olsun...— Yalnız orası belli değil. Cemil? Tebrikte teahhur ederek aldığı habere karşı durgun kaldığına utandı. arkadaşından sevincini saklayamıyordu: — Nihayet tayin edilmek üzereyim. buna da ayrıca memnun olacaksın. însan kendisinin sefaletinin derecesini bir servetin ihtişamı yanında. ne demek? Bu kelimenin başka bir mânası olup olmayacağını düşünüyordu. bahtsız başlayarak yine bahtsız devam edecek gibi görünen hayatının muhrumiyetlerini takrir ettiği ağır bir yeis duydu. Gözleri bulandı. Bu mesud refiki.. durduğu yerde vücudu sallanıyor zannetti. MAĐVE SĐYAH 215 — Ne düşünüyorsunuz. Madrid velhasıl bir yere. Teşebbüslerimi biliyordun. Veriyoruz. nihayet. Brüksel. emin bir hayata malik olduktan sonra istikbaline parlak bir meslek 'hazırlayan bu arkadaşı kıskandığı için değil.. ondan sonra...... bu bir saniye zarfında tâ mukaddemesinden şu ana kadar ikisinin hayatını teşkil eden tezad silsilesi fikrinin içinden geçti. Londra. sefaretlerden birine tayin edilmek için daima uğraşıyordum. o gülerek söyledi: — Senin küçük Lâmia'yı veriyoruz. bu suali başka bir sual ile iptal etmek isteyerek: — Demek hemen gidiyorsun? dedi. bedbahtlığının bir hükmünü bir saadet nümayişi karşısında daha büyük bir acı ile anlar.. Hüseyin Nazmi'nin sesini bir uğultu içinde duydu. benim için ilk meslek kademesini teşkil edecek bir yer olsun da. Hüseyin Nazmi'nin çocukça sevincine karşı Ahmed Cemil duruyordu. Hüseyin Nazmi'nin hemen gitmesi onun için bir başka ehemmiyeti haizdi. Ahmed Cemil'in kulaklarına' ıbir şey tıkandı. O gidecek olursa Lâmia ne olacak? O bulunmadıkça mesele birçok zorluklar kesbediyordu.

Demek onu bana vermeye-cekdiniz?. Anlatıyor. O zaman Hüseyin Nazmi tasavvurlarını anlatmağa başladı Tâyin olunacağı memlekete göre bir hayat tarzı ihtiyar edecekti.» diyordu.. Ya o defterin altına yazdığı iki kelime. fakat düğün teah-hür etse bile hiç olmazsa nikâh merasiminde hazır bulunmak istiyorum. annesinin ısrarına karşı nefsini . ya siyasal bilgilere. eve bir enişte geliyor..» dedi. Kendi kendisine: — Mümkün değil.. Bir aralık aklına son bir ümit geldi. Lâmia'yı başkasına vermek beni öldürmek demek olacağını şu karşımda gülerek hülya kuran adam anlamalı.. şimdi bana: «Hayır. alay ediyor.. daha sonra o edebî müsamere. Lâkin bilmiyorsun ki ben ona malik olamazsam benim için hayat bitmiştir. ölmekten başka birşey kalmamıştır? Boğularak: — Tebrik ederim! dedi.. şu sözler ağzından taşmak istiyordu : — Demek beni aldattınız?.. Ahmed Cemil karşısında anlamadığı. bir yandan da bir mektebe.. yahut güzel sanatlardan birine intisap edecekti. hayatımda yalnız bunu muhafaza etmek isterim. Ya o. onları umulmayan bir vak'a alt üst edebilir. Ah bilsen Cemil.. aksini haber almaktan ürkerek istizaha hizmet edecek bir şey söylemekten çekiniyordu. bütün hülyalarımı kaybettim. Şimdiye kadar söylemeli değil miydim? Ya beni anlamamış. O vakit Ahmed Cemil Lâmia'nın parlak ve siyah gözleriyle kendisine tatlı bir tebessüm içinde kavî bir sadakat vaadi yolladığını görüyordu.. kendisini kımıldamadan sabit nazarlı gözleriyle dinleyen arkadaşına uzun uzun emellerinden bahsediyordu. Lâmia sesindir!» diyecek.. şimdiden kendime nasıl bir hayat tâyinine başladım.Hepsi hâtırasından birer birer geçiyordu. ya hukuka. Lâmia'nın çocukluğuna ait vak'alar^ Bon Marche'deki tesadüf... diyordu. bir yandan resmî vazifesiyle meşgul olarak.. Aşkının bütün muhtasar tarihini teferruat ve tafsilâtıyle zihninden geçirdi. kendisi?. Lâkin ben. Kendi kendisine: — Ah! Mümkün değil!. Ahmed Cemil şu dakikada Hüseyin Nazmi'ye hücum ederek bağırmak hevesini duydu. Lâmia'nın benim hayatıma lâzım bir şey olduğunu hissetmemiş ise?. fakat artık lâkırdıya devam edebilmek için kuvveti yoktu.. bir iskemleye düşmek nev'inden oturdu. fakat bir kelime daha söylerse saklamak istediği bu müthiş ıstırabı. duymadığı şeylerden bahseden bu adama o boş ve sabit nazariyle bakarken başka bir âlemde gibiydi. fakat bunu. değil mi?.. ah ben!. «Belki henüz bitmiş bir mesele değildir. yalnız Lâmia'nın muhabbetine bir senet hükmünde değil miydi ? Şimdi zihninde Lâ-mia'yı babasının... evet. •••.Hüseyin Nazmi alay ediyordu: — Ne demek olacak? Ben gidiyorum.. Bu işittiğim şeyler hep yalan olabilir. Nefsini zaptederek bir şey ilâve etmek istiyor.... şu şimdi kalbini kıvıran vahşî ye'si gizleyememek-ten korkuyordu. bir akşam burada gezerken gözlerinin selâmı. Lâmia.. fakat sabredemedi: — Demek izdivaç meselesinin takarrürünü bekleyeceksin? — Hayır.. o takarrür etmiş bir mesele.

bundan da vazgeçmek lâzım geliyor? Bir sarmaşığın üstünde iki serçe yekdiğerini kovalıyordu. mecnun bir yeis tuğyanı ile. Lâmia'nın da matemini tutacaktı. Şimdi Ahmed Cemil yine Lâmia'yı yine kendisi gibi şu boşa çıkan aşkm matemiyle mahzun görüyordu: Hüseyin Nazmi: Cevap vermiyorsun. yalnız bu mükâfata mukabil onu kaybetmeğe muvafakat edecekti. dedi. kendi kendisine: «Đhtimal ben burada kalbimin koptuğunu hissederken o da yukarıda ağM A Đ VE SĐYAH 217 lıyor!.. Şimdi ne yapacak? Gözleri arabayı takip ederken o kendi kendisine soruyordu: — Buna da böyle tam bir teslimiyet ile mağlûp mu olacağım? Bir şeyler yapmayacak mıyım? Bir şeyleri kırıp parçalamayacak mıyım? Heyhat! Artık elinde kırılıp parçalanmış bir hayat kalmıştı. ne kadar uzaktı!. bahçeye baktı. hayat artık taşınamayacak bir yük hükmünde kalacak. dedi. Demek bu hülyasına da veda etmek. fakirliği mesleksizliği aklına geldi.. Bir aralık: — Lâkin ben ne kadar cebîn bir adamım. Ah! Onun kendisi için ağladığını bilse. boğuluyordu.. . dedi. yastıkları ısırarak. giyineyim. Niçin hepsini Hüseyin Nazmi'ye söylemiyorum? Neden şimdi bütün hakikati itiraf ederek: «Onu bana ver. evet. Ahmed Cemil'in yalnız kalmağa ihtiyacı vardı. yatağının üzerinde kıvranarak. beni doyurunuz. Kütüphanenin penceresine dayandı. havasız kalmış gibi ciğerleri darlaşıyordu. sonra arkadaşının matemini düşünerek bu sualine nedamet etmiş göründü: — Canın sıkılıyorsa dışarıya çıkalım. O muvaffak oluncaya kadar bekletseler!. Hüseyin Nazmi'nin karşısında bir şey yapamayarak durmak müthiş bir azap idi ki. hususiyle bugün onun bu derece biçareliğinde bu isteğe cesaret etmek: «Beni evinize kabul ediniz. o benim olmayacak olursa.. Cemil ? diyordu. bunu mümkün olup da görse. Burada. çıkalım.» demiyorum.. yalnız bununla müteselli olacak.. sonra gözleri kapının önünden bir arabanın toz kao x x sırgalarma bulanarak geçişine daldı. sabrını tüketiyordu. artık metanetini sarsıyor. Ah! Onu şöyle avucunun içinde sıkarak ayaklarının altına atsa. beni besleyiniz» demek mesabesinde değil miydi? Ah! Lâmia'nın beklemesi mümkün olabilse?. o hayatının her sırrına munis olan odacıtta olaydı.. Lâmia'yı ne sıfatla talep edecek? Onun dest-i izdivacına nasıl hak iddia edecek ? Lâmia kendisinden ne kadar uzak.. artık bunalıyordu... Sonra bütün zavallılığı. — Öyle ise beni biraz bekle. «Lâmia'yı bana veriniz» demek. Biraz dışarıya çıkabilmeği bir küçük necat vesilesi olmak üzere telâkki etti: — Evet. Hüseyin Nazmi çıkınca Ahmed Cemil ayağa kalktı.» diyordu.müdafaa edememiş bir zavallı sıfatıyle görüyor. Ah! Bugün buraya niçin gelmişti? gu dakikada evinde.

. bir nazar ki güya orada. Ahmed Cemil bu çehreyi bir defa daha görmeğe muhtaç idi. Ahmed Cemil şimdi Lâmiayı kaybetmekten değil. Lâmia başını çevirdi. Hüseyin Nazmi içeriye: «Geç mi kaldım? diyerek» girdi. bir saniye sonraki lakayt nazariyle Lâmia güya yukarıya: «Ne kadar bahtiyarım!» derken aşağıya: «Bu kim oluyor?» demişti. fakat bu nazardan müthiş bir ıstırap duyuyor. Biraz evvelki tebessümü ile. manasız idi. yalnız halledilecek bir merakı kalmıştı: — Acaba verdikleri nasıl adam? diyordu. köşke baktı. sonra yavaş yavaş Lâmia'nın mürebbiyesini farketti. Eğer Lâmia bu anî nazar içinde ona küçük bir tesliyet mânası göndermiş olsaydı hepsini unutacak. orada da Lâmia'yı tekrar görmek tehlikesi vardı. şu bir saniyeden sonra Lâmia'ya bir husumet hissediyordu. yalnız o nazarın hâtırasını bütün kırılan aşkının bir yadigârı kabilinden hayatının sonuna kadar saklayacak. Hüseyin Nazmi: «Sen bilirsin! öyle ise bahçeye çıkalım!» dedi. bir ayak sesi daha vardı. eliyle göğsüne bastı. başını çeviriyordu. Bir nazar ki ba-kışıyle beraber ayrıldı. Artık ona tekrar tesadüf etmekten korkuyordu.. besleyecekti. fakat bu öyle bir nazar idi ki hiç bir şey ifade etmemekle beraber Ahmed Cemil'e bütün hülyasının bir yalan olduğuna şüphe edilmeyecek bir bedahetle şehadet etmişti. yalnız bu nazar bir cinayet hükmünde idi. Şimdi.. Ahmed Cemil: «Ben zaten çıkmaktan vazgeçtim! dedi. Bir aralık durduğu pencerenin altında kumların çıtırda-dığını işitti. ruhunun içine sararak bu yadigârı hayatının biricik saadet nasibesi hükmünde ..büsbütün hurdahaş etseî. Artık onu istemiyordu. kapıya yaklaşıyorlardı. şu pencerede kimse yokmuş gibi kayıtsız. acaba Lamia da beraber mi? Evet. Ahmed Cemil artık onu görmemek için oturdu. yalnız o kadar. onu görmeğe nasıl tahammül edecek? O zaman mürebbiyesine yetişmek için Lâmia'nm biraz acele yürüdüğünü gördü. Đkisini de arkalarından görüyordu.. bir MAI VE SĐYAH 219 mazi yadışı bile kalmayacak? Demek aralarında her şey bitmişti?.. Ahmed Cemil ona da razı olmadı. Lâmia şimdi nazarında ona hiyanet etmiş bir vefasız sıfatında görünüyordu. . Demek Lâmia ile onun arasında hattâ bir ülfet bakiyesi. Kim olduğunu görmüyordu. elini salladı. Evet. «Şimdi beni görecek!. Ahmed Cemil bulunduğu yerde vücudunun eridiğini hissediyordu. hele Lâmia'nm o yukarıya bakarken güldüğünü bir cinayet kabilinden affetmiyordu. gözleri aşağıdaki pencereye tesadüf etti. onun için çıkmamağa karar vermişti. Onlar.» diyordu.. şüphesiz akşam seyranını yapmak için bahçe kapısına doğru ilerliyorlardı.... Sonra karşısındaki tuhaf bir işaret etmiş gibi küçük bir kahkaha ile güldü. gözleriyle onu âdeta çekiyordu. Lâmia köşkün ikinci katına bakıyordu.. Biraz evvel onu gülüyor görmekten tahammül edilemez bir işkence duymuştu..

. bu nahoş tesirin zail olabilmesi korkusuyle daha iyi görmekten çekinerek kütüphanenin kenarına bıraktı. işte. resmini göstereyim. beş dakika evvel kavî bir muhabbet teminatı hükmünde olan bütün o hâtıraların mânâsız şeyler olduğunu. göğsü sık sık nefeslerle şişerek donuk bir nazarla gözlerini ona dikmişti. ellerini tuttu: — Lâkin Cemil. Elleri ateşler içinde yanıyordu. Lâmia'nm nişanlısına tesadüfü ihtimaline ait bir lâtife keşfediyor. Hüseyin Nazmi cevap verdi: — Oh!. iskemlesinin üzerinde kıvranmamak için kendisini zor zaptediyordu. bilse ne kadar.. Ah! Zavallı hülya esiri!.. Lâmia'nm son kayıdsız..Lâmia'yı ağlıyor tevehhüm ediyordu.. Lâmia ne kadar bahtiyar! Nasıl gülüyor! Elleri kilitleniyor. sen hastasın! dedi. Uzun uzun muayene etmekten. fakat bekleyiniz!» diyecekti.. çökük yanaklarıyle gerilerek daha zayıf bir hal almış.. Evet. Ahmed Cemil cevap vermedi.Hüseyin Nazmi şimdi arkadaşını garip bularak hayretle yüzüne bakıyordu. bu aşkı yalnız kendisi icad ve tezyin ettiğini anlatmıştı. Hüseyin Nazmi yanına kadar gitti. Şimdi ondan da ayrıca nefret ediyordu. «Meselâ hizmetçilerden birinin bir manalı işaretine gülmüştür. ve hiç bir vakit sevmemişti. Bu resim!. ne derin bir nıühlik marazla hasta idi. Lâkin bu son nazar onu şimdiye kadar aldandığını. Oh! bak. «Ben fakirim. Bütün hülyalarını semavî bir beşik içine koyarak. Artık kalbinde ateşten bir pençe ile o nişanlı için tahammülünü aşan bir kıskançlık duyuyordu. fütursuz nazarı olmasaydı şu dakikada hepsini itiraf edecekti. Demek resmi de var? Bir resim ki Lâmia saatlerce onun temaşasına dalmış olacak! Hüseyin Nazmi kütüphanesinin çekmesinden çıkararak resmi uzattığı zaman Ahmed Cemil bunu bir an evvel görmek tehalükiyle almakta acele etti. biraz evvel yarım kalan bahse riceti tercih ederek: .» diyemiyordu. sadece «Lâmia!.. bütün dertlerini uyuşturucu bir zemzeme ile sallayan o ismi söylemiyor. bütün çehresi hafifçe. Demin gülerek yukarıya baş sallayışı... bir mütalâa serdine kuvvet bulamayarak. hasta.^. Evet Lâmia kendisinisevmiyor...» diyor. Erkân-ı harbe mahsus alâmetle müzeyyen elbise içinde ona mağrurâne bir istihza ile bakıyor gibi duran bu resme yalnız bir göz attıktan sonra* o çehreyi soğuk bulmak istedi.... Bu tabir ağzından nasıl sahte bir nağme ile çıkıyordu. Ahmed Cemil'in gözleri ağlamış gibi kızarmış. O şimdi mürebbiyesi-nin yanında belki nişanlısını görmek emeliyle koşarak yürüyordu. Kayıtsız görünmek için ayağa kalktı güya kütphaneye bir göz atmak istemişçesine ilerleyerek Hüseyin Nazmi'nin yüzüne bakmaksızın sordu: — Hemşire Hanımı kime veriyorsunuz? Hemşire Hanım!... Ahmed Cemil bunda da.

» diyerek arkadaşını yalnız bıraktığı vakit Ahmed Cemil büyük bir azaptan kurtulmuş gibi bir nefes aldı. elinden gidiyordu.. «Ah! sabah olsa da buradan kaçsam.. Ahmed Cemil dudaklarının arasından cevap verdi: — Matbaadan çekilmedim. bundan sonra ne A ±Đ 221 yapacağımı da bilmiyorum.. bundan sonra ne yapacağını bilmiyordu. uyuyamayacağını biliyordu. ben de bir yerlere.. açık penceresinin yanma oturdu. o sevgili kitaplar. Hüseyin Nazmi: «Şayet okumak istersen kütphanenin anahtarları oradadır. Bütün şiir ve felsefe işte şu dakikada onun bu melal ve yesinde muhtevi idi.. Ondan uzak bulunacak olursa yesinin ezasını daha az Eyüb'e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu. Kapısını sürmeledi. Evet. sen ne yapacaksın?. sonra istemeksizin ağzından şu cümle döküldü: Ah! Ben de gitmek isterdim. o yalnız bir şey için çalışmakta devama kuvvet bulabiliyordu. bunlar bütün yaşamamış yahut yaşamaktan yorulmamış adamların sahte şiirleri. Bu akşam iki arkadaş hayat-ı refikanelerinde belki birinci defa olarak yekdiğerinden sıkıldılar. kendi kendisine: «Şimdi ben burada yeisimle zehirlenirken o yukarıda yine bahtiyarlığından gülüyor» dedi. Onu pek iyi görmemişti. şimdi o da kendisinden bahse cesaret edemiyor. — eliyle işaret ediyordu — uzak bir yerlere gitmek isterdim..» diyordu. Alarak utanılacak birşey yapıyormuş. yalnızlığından emin olmak istiyordu. Bir aralık aklına resim geldi. Sonra birden zihninde bu resmin sahibiyle Lâmia'yı yanyana. O şairler. Onların . kolkola gördü. şimdi?. Arkadaşının bu sözü Hüseyin Nazmi'ye istizah etmek istediği şeylere dair sual iradı için cesaret verdi: — Hakikaten. Sen beni bırak da kendinden bahset. bir sirkat ika ediyormuş korkusuyle muma yak-'laştı ve baktı: «Güzel değil!» diyordu. bir daha görmek istedi.. Hüseyin Nazmi resmi oraya koymuştu.— Demek gidiyorsun? dedi. Hüseyin Nazmi onu yalnız bırakmakta. Artık bunların hepsinden nefret ediyordu. kütüphaneye giderek çekmeceyi çekti. Matbaadan çekilmişsin.... Okumak?.. kovuldum. soyunmadı. sahte felsefeleriydi. O zaman onunla aynı çatının altında bulunmaktan elîm bir azap hissetti.. derslerini de bırakmıştın. Bundan sonra kimin için çalışacak ? Nasıl bir ümide hayatını vakfedecek ? Arkadaşından intişar eden yeis havası artık Hüseyin Nazmiye de sirayet etmişti... şimdi o şey Lâmia da. bu ümüitsiz gördüğü arkadaşın yanında kendi ümitlerine dair söz söylemekten sıkılıyordu. Ahmed Cemil de yalnız kalmakta acele ettiler.

sükût ve ârâma nasıl yakın bir saadet var!. yaşları kuruma-mış. ona daha. ben dikişimi dikerken kendimizi mesut zannettiğimiz zamanlara benzer bir refakatle fakat bu defa ebedî ve mesut bir rafakatle. Birer yeşil sütun gibi uzanan iki servinin fevkinde süzülerek. son bir öpüşme içinde birbiri için ağladılar. o hayale bakarak gözleri bu defa — bir kırılmış hayatın matemine tahammül için karar verildikten sonra akan sakin. Oh! Bilsen burası ne kadar rahat! Şu muhteriz. •Tayin edemediği bir sebeple bugün Eyüb'e. açık duran çekmeceye fırlattı: «Ah! Bir gece yine burada nasıl bir ümit ile uyuyanıamıştım. Sabahleyin kütüphanenin açık odasından Hüseyin Nazmı baktığı zaman arkadaşını göremedi. fakat içeriye girmek için cesaret bulamadı. yorganları parçalamak isteyerek kıvrandı. bilsen ne hoş bir hayat. ba-ğırmamak için yastıkları ezerek. tesliyet ve istirahat veren yaşlarla — burada. şu parmaklığın yanında. çekiliyormuş gibi kollarım kıvırdı. orada yüzü koyun. «Sen de mi. işte orada idi. Eyüb'ün tenha sokaklarından geçti. Đkbal'in o makberden çıkan sesini duyuyordu. insanlardan eser görülen taraflarından kaçtı. onun için o ülünün hatırasıyie kendi mahrum hayatının arasında her vakitten ziyade bir rabıta keşfediyordu. elenerek muhteriz.» demek istiyordu. yatardık!» diyordu. o kadar genç öldüğüne teessüf etmemekli-ğin için sana kendimi göstermeye geldim. sana da biraz yer açmak için sıkışarak. şu derin sükûn içinde. parmaklıktan baktı. Đkbal başını kaldırıyor. belki henüz toprağı kuramamış kabri büsbütün ölmemiş bir hasta yatağı gibi şifaya muntazır mütereddit bir eda ile uzanmış yatmıştı. Gidip güya ona: «Bak! Ben de senin gibiyim. güya bu mahrem gençlik yatağının üzerine pullu bir tesliyet sütresi çekmek istemişti. o saatte Ahmed Cemil Eyüb'e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu. Şimdi kardeşiyle kendisinin hayatında bir başka türlü mücaneset görüyor. seni de yatağımın yanına alarak beraberce. Şimdi gözlerinin önünde bu kabir açılıyor.ikisini dtıdak dudağa tahayyül etti. Ah! o geceden ne kadar uzaklardayım!» diyordu. perişan güneş kırıntıları toprakların siyah ratıp rengine dökülmüş.. Ahmed Cemil orada durdu.. burada yalnız Ölüler arasında dolaşmak istiyordu. güya içinden bütün hayatı kemiklerini kıran bir ıstırap arasında mengenelerle.. Burada.. Ahmed Cemil bu sözleri işitiyor. haniya bir vakitler sen kitabını okurken. bu toprakların yumuşak kucağında. güneşin altında. Đkbalin mezarına gitmek için ihtiyaç duymuştu. Seninle burada iki kişi yanyana. ibaşını tuttu. şimdi kalbinde feveran eden canavar kıskançlığıyle vahşî bir yeis içinde kendisini yatağa attı. Resmi. karşı karşıya. îki tarafı parmaklıklarla1 çevrilmiş mezarlardan bakan taşların nigâhı altında yürüdü. oraya mümkün mertebeye genç vâsıl olmak için yavaş yürüyordu. bir çocuk mezarıyle gençliğine doyamadığı için başını bükmüş gibi duran bir genç kadının mezar taşı arasında îkbal'in henüz taşı dikilmemiş. . Nihayet onun taze kabrini kucaklayan mezarlığın önüne gelince durdu. kardeşim? Sen de benim gibi hayatın fena bir latifesine mi tesadüf ettin?. O zaman vahşi bir kıskançlığın müthiş ateşini duydu. hâlâ mağmum gözleriyle gülmeğe çalışarak — o son def a-ki nazariyle bir tebessüm yollayarak — bakıyordu. güya bu hoş sükûn köşesine bir hayat tebessümü yollamaktan utanarak... Đkbal'in mezarına yaklaşınca bacaklarında bir zaaf hâsıl oluyor.

. bir umumî vekâlet ita ederek meselenin tesviyesini onun reyine bırakıyor. bütün zorluklara karşı türlü kolaylıklar icat ederek çare buluyordu. Onları hâlâ saklıyordum. O vak'adan sonra onu hiç görmemişti.Buradan ayrıldıktan sonra Ahmed Cemil kalbinde bir hif-fet hissediyordu.. kendi kendisine: «Evet. bakınız. O vakit kendisiyle annesi kalıyordu. Zevcimin hastahanede ölmesine müsaade edemezdim. öteki kinden tutuşmuş nazariyle bakışıyorlardı.. Onları Ali Şekib'e havale ediyor. durmayarak geçti.. Hissiyata taallûk eden şeylerde erkekler kadmlannne kadar dununda!.. Buradan nasıl geçmek emelinde idi... Zaten artık hayatında zor işler bir evle matbaadan ibaret kalmıştı.. dar kapısından dehlizi gördü.» diyordu. Ahmed Cemil yüreği ezilerek ayrıldı.. Nedim'in kâğıtlarından biri. biri müstehzi tebessümüyle.. bir valide var. Fakat artık birini feda etmek lâzım geldi. Şimdi. bundan tahammül edilmeyecek bir eza hissetti. Bu müşküllere zihninde karar verdikçe: «Ah! yalnız o herif kalıyor! Ona ne ya. Şimdi buna da çare buluyor. ölüme benzeyen bir hayat ile yaşamakta devam ederim. şimdi nasıl mağlûp çıkıyordu! Yoluna bir Vehbi beyin tesadüfü bütün hayatmm mecrasını tebdil etmişti. size tesadüf ettiğime ne kadar memnunum!. madem ki yaşamak için bir sebep var.. Ahmed Cemil o istihza tebessümünü gördü.-*" JsaDialı caaaesını çıkıyordu. Yavaş yavaş birşey yapamayâctgînî|yal.... yine onun için feda ediyorum. O zaman istikametini tedbil ederek geçmek lâzım gelirken o alevli gözleriyle doğrudan . kendi kendine: «Đkbal sağ olaydı demek o da affedecekti.... Artık ikmal edemedi.. Birdenbire kalbi büyük bir heyecanla çarptı. yaşlar tamamiyle boşanmıştı.. değil mi efendim?. birden bu adam hakkında duyduğu nefret ve adavet feveran etti. O başını sallıyor.» diyordu. Bu sesi tanıyarak başını çevirdi... ikisi de yaklaştıkça yekdiğerine mağlûp olmak istemeyerek gözlerini indirmiyorlar . günler geçerek muhakemesine hüküm geldikçe intikam almak ümidi tezelzüle uğramıştı. bu halde.. evvelâ karşısındakini tanıyamadı. değil mi?.. karşısından Vehbi bey geliyordu...Pacağım?» diyordu. zannediyordum. kaç kuruş ediyorsa tamam alayım da. Fakat zihninde müziç bir endişe vardı. Matbaanın önüne geliyordu. buna mukabele etmek için mücbir bir arzu duydu. buna mağlûp olmamak. Bütün münkariz emelleri için artık mustarip değildi. onu hiç affedemeyeceğim.. şuna bakar mısınız? Kadın bir sarraf dükkânının önünde elinde bir demiryolu kâğıdını göstererek: — Bunun hesabını anlayamadım.. diyordu. Güya o ziyaret.nız kardeşinin hâtırasını belki rencide edecek şeyler tahaddü-süne sebep olacağını anlamış. Ahmed Cemil sarraftan aldığı izahatı Raci'nin zevcesine teşrih etmek istedi. Artık her şeyi tesviye için zihnen karar veriyor. sonra o söyledikçe anladı: — Beyefendi rica ederim.... sonra birdenbire sırrını tevdi ihtiyacına mağlûp olarak paraları titreye titreye mendilinin ucuna sararken Ahmed Cemil'e anlatt: — Bu kâğıdı anladınız a.. iyi yapıyorum.. «o lâzım değü.» diyordu. elinde olmaksızın başını çevirdi.. Bu cadde!. Ah!. Ah! bilseniz. bütün hayatının acılarını lâtif bir gayş ile uyuşturmuştu. fakat hekimlerin kat'i ümit ettiklerini anladıktan sonra. Ye-nicami avlusundan geçerek imarethanenin önüne gelmişti ki bir kadın sesi «Beyefendi» dedi. — Yüzünü örten peçenin altında ağlıyordu — onunla bir vakitler bu kâğıtlar için kavga etmiştik. j...

Bir aralık dükkânın camlarından Hüseyin Nazmi'nin geçtiğini gördü.. yolcular düşecek zannettiler. gazetenin tatili. Hüseyin BaMai ve Siyah — F. bir akşam bu mülevves mahlûkun ağzından dökülen levsleri. Bununla nice hazmedilmiş tahkirleri. Onun birden o tebessümü uçtu. Orada Ahmed Şevki efendiyi ortalarına alarak Ali Şekib. O hayretle baktı. zevkinden gülüyordu. Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin kararı veçhile Hüseyin Baha efendiye vereceği maaşı bu ay kesmek istediğini. hayatında münkariz olan neler varsa. Ahmed Cemil iade etmiş oluyordu. dedi. Ahmed Cemil onun şimdi sararan çehresine: «Bana mı gülüyordunuz?» sualini fırlattı. fakat sallandı. yan tarafa bir adım atmak istedi. mahvolan emelleri. Düşmedi. birden bu muvakkat neşve güya damarlarında dondu. . mümkün olursa haciz.Ahmed Cemil'in bütün. etrafını almak üzere yaklaşan halktan kaçarak matbaasına ilerledi. münkesir aşkının feryadı. hepsi tekrar başlaması için Ahmed Şevki efendiye baktılar. Bu tokat!. bir saniye kadar durdu. Said'le gülerek dinliyorlardı. Ahmed Cemil gülüyor. ona bir kelime söylemek zamanını bırakmaksızın çevrildi. Tam karşı karşıya gelmiş bulundular.doğruya Vehbi beyin önüne yürüdü. kolunu açabilmek ne kadar mümkünse o kadar açtı. mecruh . Güya bu tokatla bütün elem yüklerini silkip atmış gibiydi. O hikâyesini tekrar etti: — Ne olacak. Ali Şekib'in dükkânına girdi.muş bir kuvvetle vurmuştu: öyle ki Vehbi beyi dükkânlarının kapısının önünde hava alan kitapçılar. el.. «Ne var?» dedi. ailesinin mahvolmuş saadeti. Hattâ arkadaşının dükkânına girerken tebessüm ediyordu. Nihayet dâva. sonra gülümseyen. Nihayet Ahmed Cemil de tasavvurunu söyledi: O da ev ile matbaa meselesinden dolayı dâvaya Ali Şekib'i tevkil edeceğini anlattı. ikisinin de taklitlerini yaparak. hususiyle o tekmeyi. sonra cevabını beklemeksizin. 15 ha efendinin gözlük perendejlerini tadat ederek anlatıyordu. Şimdi kalbinde büsbütün bir hiffet duyuyordu. şimdi senin herifle Hüseyin Baha efendi tutuştu. sahiib-i imtiyazın ömründe belki birinci defa olmak üzere hiddet ederek dün matbaada aralarında münazaa tahaddüs ettiğini en küçük teferrüatiyle. hepsi bu hayatın olanca acıları o tokatın içinde idi. Ahmed Cemil güya halkı oraya biriktiren bu vak'adan amil değilmişçesine sükûnla ilerliyordu. daha sonra: — Ha. Ahmed Şevki efendi netice vehamet kesbederse kendisinin de mutasarrır olacağını düşünmek istemeyerek sevmiyor. ona tâ kalbinin kan döken cerihasından kop. Fakat artık vakit kalmamıştı.. Vehbi bey şu dakikada sol yanağından muzdarip olmalıdır. haberiniz yok. Onu görünce hep bir ağızdan «Đşte!» dediler. Đkbal'in faciası. hepsinin birden toplanan yeisile dolu olan bu. artık âdeta eğlenerek anlatıyordu. şimşek gibi gürültü ile çakan bir tokatla Vehbi beyin yüzüne çarptı. neticesiz kalmış bir meslek hülyasının hüsranı.

bu kabir ziyaretinin sükûn hediyesi. o zaman yine babasının. o matemlerinin mültecasına koşmak için çıktı. gözlerini kapadı. Bu evvelâ boğuk. duvarlara kendisini görmekten malızuz olarak mütebessim bakıyor gibi duran mektepte yapılmış levhalara ıbakti. şimdi evine. bazan melûl bir eda ile yavaş yavaş. bana her vakitten ziyade gülünüz.» demek isteyen. artık burada.. / ne sıkılacak arkadaşlar vardı. şu minderle yatak. uçup silinerek zihninin içinden geçiyordu. Evet. sakin ve âheste^yaşlarja.. kadar hülya esiri olmuş _idi! ~"~ . Burada kendisini olduğu gibi gösterebilir. bazan ondan kaçmak isteyerek. sönmüş hülyalarla. Babasının vefatmdan sonra geçen beş senelik . kısık bir inilti gibi başladı.aşkı kalbinde feryad etti: Ah! Lâmia. ümidsiz senelerin kuru geçişi içinde kırık bir hayatı sürüklemek onun için ne büyük bir işkence idi. Yataklığın sütununu tuttu. babasını.» diyecekti. onun. burada yalnız kendisinin haya-¦ tından başka bir şey yoktu. ^ 19 Odasında büsbütün yalnız kalmak. Burada ne utanılacak yabancılar. onun hüvi-/ yetiyle tahamnıür eylemiş idi. Bu duvarlar. unutulmaz matemlerle istikbalin önüne çıkacak. Ikbal'in. kim bilir! yirmi sene. yalnız onun idi.zaman içinde hayatın ne zâlim sillesine uğramış idi! Daha hayatın henüz mukaddemesinde iken bundan sonra kırılmış emellerle. Şimdi bütün matemler hep birden uyanmış idi. bu mini mini kö-/ şecik. merhamet arayan şaşırmış gözlerle baktı. gülmemek için sebepleri olmayan arkadaşların arasında duramadı. «işte ben seni bu omuzlan çöktüren yüklerle yaşayacağım. ve salıverdi. aczin_ve_yeisin meftuniyetiylejakan sıcakjveJu^daiûlaJar. Đkbal'i.la ağlıyordu. Lâmia'nm çehreleri birer birer.. ateşler içinde yanan başını bu soğuk demire dayadı. Lâmia'yı. _Ne^ için bu. Artık kuvveti kalmamıştı. burada hiç utanmayarak nefsini zabta lüzum görmeyerek kalbinin olanca yaralarını şu sâkit fakat müşfik mahrem dostlarını önlerine serebilirdi. senelerden beri onun kalbiyle birlikte i çarpmış.. onun hayatının nefesiyle teneffüs etmiş.. Ah! Bundan sonra yaşayacağı seneler. kitaplara. bunlar bi-ribirine karışıyor. «bu gün sizin tesliyetinizin kollarına başka bir ıstırap ile geliyorum. o nasibsiz.! Sahih Lâ-mia'yı da kaybediyor mu? Hayatında dünkü gece bir fena rüya değil miydi? O vakit hakikatin bütün acısı tekrar uyandı.. yalnızlığından emin olmak için kapısını sürmeledikten sonra bütün buradaki hissiyatına mahrem olan şeylere. / /«Nasıl yaşıyacağım?» diyordu. zihninin içinde bir şimşek tekerrüriyle birbirini takip eden levhalar gibi sonsuz bir silsile şeklinde görüyordu. ' bu bütün ufak tefek. arkadaş resimlerine. belki kırk sene.. başını. burada dünden beri MAI VE SĐYAH 227 tazyik ede ede kendisini hasta eden ıstırap feryadını salıvermek mümkün idi.. Şimdi ağlıyordu. o tokatm itminan ve tes-liyeti birden silindi. Bu odacık.ancak beş senelik .

okumadı.. onunla nasıl ümidlerin tahakkukunu temin edecek zannetmişti. ne hasetlere tesadüf edecek! Gözlerinin içi size temin ettikleri şeyin zıddiytle gülen bir takım adamların «Bu ne ulvî şiir!.. ondan neler beklemiş idi^f Şimdi o kadar çocuk olduğundan utanıyordu. Fakat. Ah! Bu eseri! Fakat şimdi ona ne lüzum var?.Biraz hayatın maddiyetini düşünmüş. ^n_y£_ruJhunj^jbjTak_mıs_jdi. / En küçük sebepleri en büyük hülyalara kâfr* addetmiş. şimdi ondan bir soğukluk tereşşüh ederek vücudunu üşütüyordu.bir. fena bulmaya hazırlanmış beş on arkadaşın ağzında yalan tebriklerden başka bu eserden ne ümid olunabilirdi? OJbuna hayatının en_güzeLBagŞasıru_feda etmiş.. bu toprak parçasının üstünde bir şür bulutuna sarınarak uçmak için çalışmamış olsaydı bugün bu kadar mağlûp olmayacaktı. kendisine ne kazandırabilirdi? Merak ederek bir göz atacakların ka-yıdsız bir tebessümünden. Halbuki o.. O artık ölmüş bir çocuğun boş ve soğuk gömleğinden başka birşey miydi? Yazıhanesine gitti.. belki onbeş gün. evet o malûl bir dimağdan başka birşey değildi. Bunu. Bir vakitler bunun için neler kurmuş. o defteri — bir vakitler eline aldıkça PF^ 2'28 MAĐ VE SĐYAH göğsünü gurur ile şişiren o defteri — bugün bir ölü yadigârı gibi soğuk bir hisle aldı... kırık hayatının intikamını ondan almak istiyordu. Bu eserden neler beklemiş.. ahmakça bir hülyanın galat rüyetiyle malûl gözlerine başka türlü görünen matbuat âlemine attıktan sonra ne olacaktı? Bunun neşvesi ne kadar sürecekti? Bir hafta.Jiay. şimdi mademki artık Lâmia elinden kaçıyor. mademki onu kendisine bırakmıyorlar ve bütün o aşk dünyası bir yalandan başka birşey değilmiş.» deyişlerinden nasıl üşüyecek. onu şuracıkta en küçük bir yaşamak arzusundan tam bir mahrumiyet içinde bırakmış idi. Đşte şimdi Hakikatin insafsız rüzgârları üzerinden geçtikçe o hülyaları hej) birer birer düşünmüş. o halde buna ne lüzum var?... O zaman eserini düşündü.. kapadı. Ah! Artji^ulyajarından^ büsbütün . daha sonra müebbed bir nisyan! Yalnız onbeş günlük bir mes-tî lezzeti için ne tahriklere hedef olacak. aramaksızın hemen bir yerinden açarak baktı. Şimdi Raci'yi haklı buluyordu. kendisine sahte esaslar üzerine Jturulnmş ....ayrıljnak^^niardjjijbir nişane bile bırakmamak için ihtiyacı .. Ah! Bu eser!. o biçare malûl dimağ. Bu. okumak için bir heves duymadı. bu küçük defteri avucunun içinde muzır bir böcek gibi sıkıyordu.at vücude getirmiş idi. Bu eserden nefret ediyor.

liren yazılara bakıyordu. Bir iki satırım okudu. üryan. Onu da öldürmek. kâğıt bir müddet kızgın küllerin üzerinde tereddüt ediyor gibi durdu.vardı. Bu vücudu ne yapacak? Onu kaldırıp atmak için ne büyük arzusu vardı! Fakat ona tasarruf hakkı başka birisine ait idi. onları okumak istedi.. geçtiği yerde külden esmer kümecikler bırakarak aşağıda. sefil bir hakikat. O zaman Ahmed Cemil bunun üzerinde bir beyazlıkla farkedilen yazıları derin derin süzdü. Bu. sonra yer yer sarardı. köşelerde daha yakacak şeyler arıyordu.. bükerek attı. şimdi esmer bir kül tabakası şeklinde duran bu kâğıdın üzerinde bir beyazlıkla be. Ah sahte şiirler!. ateş kâğıtların arasından kayarak. buruşuk bir meyyit siması gibi serilmişti. münevver gözleriyle giren Ahmed Cemü'in yerinde şimdi yanakları çökmüş.» diyordu. O zaman Ahmed Cemil iki eliyle defteri ortasından ayırdı. Daha sonra o sarı kıvrıntılardan bir ateş dalgası geçti. Artık duman azalıyor. Beş sene evvel hayata uzun kumral' saçlarıyle... kıştan beri içine yırtılarak atılan küçük kâğıtlarla dolmuştu. Artık hayatında işte yalnız bir hakikat kalmıştı Emelsiz. Ah! Yalan!. . Şimdi esmer. gözleri tâ nihayette bir yabancı yazının müphem şekline tesadüf etti: Tebrik ederim. eserine bir ateş zemini hazırlamak istiyordu. evvelâ bir yaprak kopardı. Birden aklına birşey geldi.. Şimdi bunlardan tüterek intişar eden duman Ahmed Cemil'in gözlerini dolduruyordu.. sıktıkça garip bir lezzet alıyordu. Kemiklerini kırarak biribirine geçirmek istediği bir düşman eli gibi bu defteri avucunun içinde sıkıyor. ötekiler gibi bunu da mevcudiyet sahnesinden kaldırmak istiyordu. birdenbire duyulmuş bir acı ile kıvrandı. nihayet son yaprağı attı.. şu elindeki defteri yavaş yavaş. son bir ihtizar feryadıyle şerha şerha yarılarak söndü. kopmanıakta ısrar eden diğer bir yaprakğı kıvırarak. Kâğıtlar böyle yaprak yaprak teakup etti. ümitle. kat'î bir netice ile tamiri mümkün olmayan bir hatime ile bütün hayatının yalanlarını boğup öldürdüğüne tam bir kanaat duydu. «Ah yalan şeyler!.... Bir yaprak daha kopardı. kâğıtlar küçük bir çıtırtı ile harekete geldi. bu son yaprağın üzerinde de alevden bir rüğgâr esti. Ah! Bu yalan! Hayatının en büyük yalanı!. artık emellerinin silsilesine onunla şu sobanın içinde hâlâ çıtırdayan bu küllerle bir hatime verdiğine. Ahmed Cemil bir hande ile bakıyor. Sobanın kapağını kapadı. sobasına koş- tu. bunu soktu. o güya ıstırabından kıvranarak kolları büküle büküle yandıkça Ahmed Cemil'in şiirinin şu intiharı temaşasından cehennemi bir zevk duyuyordu. dudakları hayatının matem acısıyle takallüs etmiş harap bir vücut. onun azap ile kıvranışından haz ala ala yakmak için bu birikmiş kâğıt parçalarından.. bir an içinde kıpkırmızı oldu: sonra çıtırdayarak. üzerlerinden bir kırmızı rüzgâr uçtu.. kâğıdın her tarafından birer küçük alev çıktı. Bir kibrit çakarak bunları tutuşturdu. «Hebrik ederim!» Bu sözün aksi kulaklarının içinde bir zehirli yılanın ıslığı gibi soğuk bir ürperme akıtarak geçiyordu. Onu yaktığına. Tamamiyle yanması için bekledi. Kendisini öldüren bunlar değil miydi ? Sonra onlar da ibirer birer ölmüşlerdi. Đdindi yalnız bu eser.. bu son malûl dimağ nişanesi kalmıştı..

gözlerini bu haritanın çöl deryalarına dikilerek. «Öyle bir yer ki önünde ardında.Ne yapmak lâzım geleceğine artık karar vermişti. harita kendisine bakıyor. O zaman yazıhanesinin önüne oturdu. O ses yaklaşıyordu. karşısında... arkadaşıyle çocukluktan beri başlayan tezat silsilesini ikmal edecek. saatlerin geçtiğini farketme-yerek nefsinden tam bir tecerrüt içinde duruyordu. Bugün şu haritanın beyanını temaşası. Burada hareket etmeyerek. O zaman çehresine son bir yeis azminin metaneti geldi. Kendi kendisine: — Bir yerlere gitmek. kuvvet vermek isteyen bir nazarla gülümsüyordu.» Bu silsilenin tamamiyle bitmiş olması için yalnız kendisi mi kalmış idi? Đşte o da gidiyor. bir müddet güya kanatlarıyle topraklarda sürüklene sürüklene çırpındıktan sonra meyus ve mütehas-sir bir nazarla göklere gözlerini dikerek. Gözleri bir aralık arkadaşının gideceği yerleri dolaştı. yabis. Hüseyin Nazmi gidiyor. «Mezaristanım başka 'bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle dolu. mecruh bir güvercin gibi âciz bir hamle ile yükselmek isterken birden bir meftuniyet ile bir sükût içinde düşerek. o kadar -uzak ki fikrim şu geçen hayatıma yetişemesin. kendisine sakin bir hayat ihzar edecek yerlere baktı. yabancılığında lâtif bir vahşet. mektepten mezuniyet şahadetnamesini buldu. fakat henüz ölülerimin silsilesi bitmiş olmadı. göğsünü parçalayan son bir feryat ile başını kaldırdıktan sonra son nefesi bir figan gargarası içinde sönüp gidiyordu. solunda sağında çöl. O evde bulunduğu zaman başka bir cihanın başka bir tarzda yaratılmış bir mahlûkuna mahsus. diyordu. Evvelâ uzaktan pest ve derunî bir şikâyet başlamıştı. Bir arap sail vardı ki haftada bir gün öğleyin ile ikindi arasında Süleymaniye'nin bu tenha sokağında Ahmed Cemil'in güftesini zaptedemediği acı bir neşide ile geçirdi... iniltisiyle boğularak. orada hayalinde uyanan âlemin temaşasına dalarak düşündü. medid bir çöl olsun. öyle mi? O da gidecek. bununla vilâyetlerden birine gidecekti.. üryan. O zaman birden aklına bir gün arkadaşıyle Taksim bahçesinde ellerine ilk aldıkları şiir mecmuasından okudukları par-»<ga geldi. o da. oranın asude hayat vehmi onun çıplak manzarasının hayali içinde bir sesin tesiri arzın fevkinde bir şey oldu. Çekmesini açtı. . yer yer birer ıstırap şehi-kıyle. sonra yavaş yavaş. yazıhanesinin üstünde. Fakat o ümitlerinin arkasından koşmak için giderken bu ümidlerinin inkırazından firar edecek. uzaktan MAI VE SĐYAH Ü3Đ bir hayalin zemzemesi gibi bellisiz bir neşideyi işitmek veh-miyle titredi. kâğıtlarının arasında araştırdı. sonra indi. açarak okudu.» diyordu. o da o mahvolmuş kuvvetlere iltihak edecek. hayatının zaptolunamayan şiirlerine fasih bir tercüman gibi gelen bu naşidenin bediî esirini kaçırmamak için sahibini görmek istemeyerek dinlerdi. mü-sekkir bir garabet hissolunan bu sesden bütün kalbinde hissedilip de mahiyeti tahlil imkânından kaçan hissiyat ona refakat eden bir ahenk ile uyanır..

bu öyle bir sesdi ki içinde bir kalb parçalanıyor. Đşte Ahmed Cemil'in bütün nasibsia hayatına lâyık iltica ve huzur köşesi... ikisi bu pâkize sema ile o saf beyaban tâ orada. bu hayal âlemi. hiçbir şey işitilmiyordu. görülmez bir telâki noktasında yetişiyor. Daha sonra bu beyabanın üryan vahşeti içinde kaybolmuş birer kafile şeklinde öbek öbek hurma ağaçları.. MAI VE SĐYAH bir güneş bütün şaşaasiyle beyaz bir hacle fanusu gibi şu visal bezminin üzerine saadet zilâlini döküyor. taze bir kuvvetle orada. birer birer öle öle düşüyor. ¦£SV. acıları.. îkbal'in mezarına. o zaman. Ahmed Cemil'in şu küçük hayatını bir mezarın soğuk havası istilâ eder gibi oldu.. öteki kumların sinesinden fışkırıvermiş bir beyaz rüzgâr dalgası şeklinde bütün beyaz görünen atlarının üstünde beyaz harmanileri uçuşarak geçen bir süvari zümresi. bir me-raret tuğyanı vardı.. artık kendisini zaptedemeyerek. ensicesi sökülerek kan saçılıyor gibiydi. çıkacak mı. zaptedilmeyen lisan ile o ses güya Ahmed Cemil'in babasının matemine. dağınık bir sükût başladı. bu defa yeni bir hayat ile. sonra birdenbire patladı. güya o havaî fişenkten kırık dökük. saf ve mücellâ güneşle kaynayan bir gök altında bir nur deryası içinde kaynaşıyor zannedüen çöl. sonra bir müddet. Ah! o sema. vakit vakit parlayan sönen kandiller döküldü. nihayet bir ses enkazı üzerine-göğsü yarılan bir bulut parçasından hafif yağmurlar boşanmaya başladı. muz fidanları görülüyor. çıplak vücudlarıyle kumluğun ortasında bu tenha asude hayata tesliyet gönderen bir selâm ile yeşil başlarını kaldırırken uzaktan develer.Bir müddet bir memat sükûtu.. o güneş. sönecek mi bilinmiyordu. Lâmia'nın uçmuş hülyasına. bir tehevvür nâlişi. Şimdi bu sesde vahşî eda. yükseldi. Bugün bu garip neşideden duyduğu şey hiçbir tesirle mukayese edilemezdi Şu anlaşılmayan.. bir müthiş intırak ile dağıldı. o kum deryalarının evlâdı. tâ yukarıda da berrak. o beyaban. yükselen hamlesinin son kuvvetini sarfederek titredi. hemen evin kapısında tekrar uyandı. Ahmed Cemil'in karşısında canlanarak yaşamağa başlayınca. müthiş bir irtifada. şu sobanın içinde hâlâ bir hayat bakiyesiyle çıtırdayan eserinin küllerine ayrı ayrı ağladıktan sonra bu hasta kalbin bütün elemleri. yorgun ve aksak yürüyüşleriyle süzülen bir bulut şeklinde ilerliyor. bu bir dakika içinde toir başka âlemin hayatını gördü. Ahmed Cemil mebhut duruyordu. birbirini kovalamaktan yorgun düşerek bîtap bir visal busesiyle dudaklarını uzatıyor. güya koşmaktan. o ses tekrar işitildi. birdenbire ateş almış havaî bir fişenk şeklinde çıktı. lekesiz.. O vakit. tahlil ve ifade .. inecek mi. Tiz bir feryad ile başladı. gidiyordu. Nazarın imtidadı imkânı kadar uzun. beyaz ve parlak bir kum safihası ki şaşaalarla çalkalanan sema altında sonsuz uzaklıklara firar eden o ufka yetişmek için koşarak tâ ileride fark olunmaz. yırtılıyor. bir saniye kaldı. bunlar süzüle süzüle. Bir dakikalık sükût içinde şimdi nazarında hayatı için tasavvur ettiği o çıplak sahne canlandı.

geceleri fena bir rüya ile uyandıkça odasının kapısına kadar gelip dinliyordu. öyle mi?. kararının metanetine zaaf veriyordu. o vakit ve ondan sonra babası ölünceye. buraya nasıl bir telâş ile taşındıklarını. o sade hayat içinde. her gün geçtikçe gözlerinden katre katre boşanıyor zannedilen hayatı örtülü nigâhmı müphem bir noktaya dikmiş duruyordu.edilmeyen dertleri için beliğ bir lisan olmuştu. Oğlunu görünce gözlerini çevirdi. acı hâtıraların medfeniyle. onu bir tebessüm ile karşılamak istedi.» diyordu. Đşte şimdi o da ebedî bir sefere müheyya idi...tâ şu kadar bir çocuk iken . bunlardan ayrılmak icabediyor. bugün söylemek. Bu ruhunun enisi ve merhemi odacık! buradan ilelebet ayrılmak lâzım geliyordu. dimağına hücum eden o hâtıraları sükinerek defetmek istedi.. Odanın kapısını açtı. muhterem servet hazinesiydi. Sabiha hanım ellerini dizlerinden dolayarak kilitlemiş. ah! bu oda!. senelerden beri . Tâ yanına kadar gitti. şimdi o ses artık büsbütün uzaklanmış hemen kaybolmuştu. oraya gideceğim. Ayağa kalktı. her vakit beraber bulunmakla yekdiğerini kaybetmek korkusunu tahfif etmek isterilerdi. Merdivenden inerken orada. fakat onların hepsi kalbinin muazzez. 234 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil bugün yanına girince annesini. Ahmed Cemil artık tahattur etmek istemedi. fesinin kilim döşeme için kur'a sepetliği ettiğini hep birer birer tahattur etti. Bu valide kızanı kaybettikten sonra oğlunu da elinden kaçırmak tehlikesine karşı her vakitten ziyade titreyerek onun hep etrafında dolaşıyor. taşlıkta Đkbal'in tabutunu. bu hâtıralar kalbini şu eve kuvvetli rabıtalarla yeniden bağlamağa başlıyor. bir veda nazariyle bu evi selâmlıyor gibi aşağıya yukarıya baktı. bu ev. tatlı ve acı. ebedî bir sefer için. Bir müddet sonra bu gaye haletine benzeyen hissiyat içinMAÎ VE SĐYAH i» kaldı. o vakitten beri mûtadı olan dalgın vaziyette ibuldu. Göğsü ufak bir teessür ahiyle şişiyordu. annesine son kararını haber vermek için geliyordu.. artık kulaklarına işte bu çıplak sahranın uzaklıklarında giden deve sürüsü içinden geliyor gibiydi. Burada bu evin bütün hayatını tahattur etti.. bu oda.. burası nice tatlı. Ah. azimete müheyya görüyor gibi oldu.kadar nasıl mes'ut idiler! Lâkin daha sonra?. annesinin yanma girdi. ölmüş emellerinin sakit türbesini orada kuracağım. Ikbal'i kaybettikten sonra annesiyle arasındaki münase? bet her zamandan ziyade tehassüse meyyal bir rikkat kesbet-miş idi. kendi kendisine: «Evet. Fakat bugün Ahmed Cemil artık annesinin karşısında susarak düşünmek için gelmiyordu. babasının o günkü çocukçasma sevincini. Bu iki mecruh kalb biribirine takarrüp için daha büyük bir ihtiyaç duyuyordu. o daha küçük bir çocuk idi. Biraz durdu.

aralarında vuku bulmayan bir şeyi yaptı... mecruh. müsaade eder misin ? Senin dizine yatayım.. o vücudu harap eden demir mengenenin arasında nasıl ezildim! Đşte bugün sana hasta. yalnız bugün değil.. ne kadar ihtiyar olur-îarsaToIsunlar' ylne~bazi~dâkikâlar vardır kî ânnelerine~sökula-rak çocuk plmak_isterler. onların pâk ve mukaddes katra-ları altında şifa bulmak isterim. Eski arkadaşını küçük bir hayret sayhasiyle selâmladı: — Sen de mi gidiyorsun? Onun da yanında bir büyük yol çantası vardı: — Evet. Seninle uzaklara gidelim. kendimize başka bir cihanda. kolundan birisi tuttu: Hüseyin Nazmi. ağla. beni yine öyle. tedaviye muhtaç olarak avdet ediyo-'rum. Hüseyin Nazmi dedi ki: . o mes'ut zamana biraz avdet etmeye nasıl muhtacım!. senin zavallı zayıf dizinin üstünde ağır çeken bu başın. üç tane müthiş mezar ki yaşayabilmek için bunlardan uzak olmak istiyorum.. sevilmek için ne kadar ihtiyacım var! Hususiyle çocuk olmak. gözlerini gözllerine dikti. kardeşim var. babam var. Ağlıyor musun anne?. Ah! ben hayatın. Haniya bir vakitler beni dizine yatırır da saçlarımı okşardın? işte yine öyle yatayım. Ah! busen. anneciğim. Annesinin yânına oturdu. Sandala . Fakat burada değil. beni şu mukaddes. sonra Ahmed Cemil: — Anne! dedi.ayağını atmak üzere idi. anneciğim. anneciğim? benimle beraber oraya kadar geleceksin. busen o çocuk başından ne kadar farkı var! Bu çocukla o çocuk arasında kırılmış. sen beni bunlarla iyi edeceksin. bugün okşanmak. Oh! ağla. Bu iki arkadaş aralarında o günden beri yavaş yavaş hâsıl olan bir soğuklukla şimdi birbirine karşı hislerine bir serbest seyelân veremiyorlardı. — Ben de Lloyd ile gidiyorum.. saçlarıma dökülsün.bile vekarına muhalif gördüğü zamanlardan beri . şimdi ikisinin de dudaklarında ne açılmağa ne kaybolmağa cesaret edemeyen acı bir tebessümle bakıştılar. şu muhterem göz yaşlarınla iyi edeceksin değil mi? 20 Ahmed Cemil Sirkeci'den validesiyle Seher'i sandala bindirdikten sonra iskelede eşyadan birşey kalıp kalmadığını anlamak üzere son bir teftiş nazariyle etrafına baktı. ondan sonra.. bunlarla bana kuvvet vereceksin değil mi?. değil mi. bu hitabı sıcak bir tesli-yetle kalbini yıkayarak tekrar etti: — Anne. benim kendi ruhsuz cesedim var.... Kolîarıy-Ie onun zayıf kuru vücudunu sardı. _In^_ sanlar ne kadar büyürlerse büyüsünler. güya sekiz on yaşında bir çocuk gibi okşa. bir müddet öyle.. değil cai. parçalanmış bir hayat duruyor..... başka mahlûklar nazariyle bakabilelim.. başka bir hayatta. bugün Messajerie ile.. daima. o kadar uzaklara ki nefMAĐ VE SĐYAH 235 simizi orada tanıyamayalım. Bugün dizinin.. burada matemlerimiz var. ölünceye kadar. biraz o yaşlar yüzüme...

iki arkadaş tek^ rar birbiriı in elini sıktılar. nihayet vapur hareket ettikçe vaziyetlerini değiştiren - .. tekrar geri dönmek. güya şu hayattan tahassürle iftirak ederek. Hüseyin Nazmi cümlesinin bakiyesini itmam edemiyor gibi biraz tereddüt etti. Tebrik ederim. biraz da* . teessüf ederim. Moda. sinesi ümit üe dolu. dakikalar geçerek Ahmed Cemil'in nazarında bütün hayatının yegâne tahassüs mahfazası olan bu şehri ufkun lâcivert zeminine tersim olunmuş bir levha şeklinde bırakmağa başlayınca kalbinde birden. minarelerin semalara fışkırmak isteyen birer beyaz fevvare şekl. öte tarafta Đstan-» bul tepelerinin üzerinde camilerin birer gümüş miğfer ile örtülü cesim başları yükseliyor. Hüseyin Nazmi'nin çantasını hir sandalcı kaldırmış. beride güneşin son ziyarıyle tutuşmuş camlarıyle kırmızılıklara boyanan Đnsaniye. merdivenlerden telâş ile inip çıkan halkı çözülen halatlar. sandallar. uzak bıraktıkça.ha ileride topraklardan ayrılarak kendisini denize falıvermek istiyormuş zannedilen Fener. daha yüksekte yeşil tepelerin üzerine eteklerini sererek Marmaraya bakan Çamlıca. kimbilir hayatının belki sonuna kadar ayrılmak üzere olduğu bu yere tekrar ayaklarını basmak için şedit bir arzu uyandırdı. valdesiyle Seheri aşağıda kendilerine tahsis olunan yere yerleştirdikten sonra yukarıya çıktı. hareket esnasında o dağ--» dağa iç'nde hiçbirşey hissetmedi. AJunetjCemil'in ağzında bu tebrik şu iki arkadaşın hayatını teşkil eden tezat zincirinin artık son halkası hükmünde idi. bekliyordu. sonra arkadaşının elini tutarak: — Ne kadar uzak yer intihap etmişsin. Ahmed Cemil hafifçe elini çekerek cevap verdi: — Ben de senin yine o günkü tevcihat arasında ümit ettiğin yerlerin en güzeline tâyin edildiğini gördüğüm zaman ¦ son derece memnun oldum.. dedi. Đstanbulla Gala-» ta arasında sıkışan bu deniz parçasını bir hayatın arbede yeri haline getiren bütün o hareket bir müddet beynini. Üsküdar.nin Sarayburnunu dolaşan Vapuru Hüşey. Evvelâ. fakat vapur bu izdihamı yavaş yavaş. elîm bir iftirak hissi duydu: bir his ki hemen o anda bütün azmini sarstı. koşuşan gemiciler. Cemil. Birbirine söyleyecek birşeyleri kalmamıştı. öteden parça parça kaçarak saklanıyor gibi görünen Beyoğlu sırtıyle Galata yokuşlarının üzerinden kalkmış mütecessis bir baş gibi yangın kulesi iri gözleriyle bakıyor. gözlerini işgal etti. Bir sa t. arasıra ir: ses ile bu güriil-r tünün içinde herkesi sükûta davet ediyor gibi hiddetle bağıran düdük daha sonra etrafında limanın izdihamı.— îki gün evvel tevcihat arasında tâyin edildiğin yeri gördüğüm zaman hayret ettim..t sonra Messajeri'. Uzaklaşdıkça karşısında Cihangir tepesinden denize doğru inen bayır küçük mülevven taş parçalarından üzerine bir levha işlenmiş uzun. yüksek bir duvar şeklinde yükseliyor.nde uzanan ince boyları yer yer akşamın esmer havası içinde güya ihtizaz ediyor.n Nazmiyi. bir emel cihanın^ doğru götürürken Kızkulesi açıklarında bir batî meyi ile süzülerek yavaş yavaş ilerleyen Lloyd'un Süveyş hattına işleyen ağır gemilerde^ biri Ahmed Cemü'i kalbinde bir mezar ile son 236 M A I VE SĐYAH yeis türbesine sürüklüyordu.

Yalnız burada gecenin soğuk ye'isini teneffüs ederek bütün hayatının mihnetlerini dinlendirmek. altına üstüne deste deste sarı nurdan müteşekkil oklar fışkırdı. nihayet o levha üzerine bir tül geçirilmiş gibi donuk kaldı. akşamın serin bir rüzgâriyle saçlan uçuşarak gözlerinin önünde hazırlanan geceyi seyre başladı. dirseğini dayadı. al. MAÎ VE SĐYAH 23S» 238 . bulutlar bu yakut kümeleriyle dolu tabak üzerine parça parça dökülmeğe başladı. nihayet büsbütün örttü. tâ o dağın tepesinde tutuşmuş bir orman gibi parladı. güya bu yangın birden dönerek ortasında kırmızı bir tabak açıldı. Başını çevirdi. Birden manzara değişti.Adalar. etrafında sağma soluna. Bir aralık güneşin son bir ziya hamlesi feveran etti. Sabit. Bütün denizi. O vakit Ahmed Cemil vapurun kenarına. Đşte güneş orada. parçalanmış bir dağ enkazı şeklinde yi-* ğılmış bulutların arkasında iniyordu. fakat düşünemedi. kırmızı. Burada saatlerce böyle. başını avucunun içine koydu. Yalnız o bulut yığıntısının yırtılmış sinesinde bir yangın müthiş.. daha sonra büsbütün bulandı. güvertenin şu tenha halinde burada düşünmek için kalmayı tercih ederek. Biraz sonra ayaklarının altında gizli bir hışıltı ile gecelerin sırlarını taşımağa hazırlanan suların üzerine geniş. kenarlardan pembe. musir bir veda ile gözlerini o levhadan ayırmı-> yordu. semayı bu bulantı içinde karıştırdı. kana kana ciğerlerini onunla doldurmak istiyordu. Şimdi Ahmed Cemil'in göz^ leri bulanıyordu. artık hiç bir şey görünmüyordu. ufkun sislerine boğuluyordu. bir tarafından erimiş bir yakut derecesi ince kıvrıntılı bir hat ile yol açarak akıyordu. Şimdi vapur biraz daha serbest ilerliyor. tâ Marmaranın denizle-t re dökülen ufkunda. kalbinde derin bir ye'is ile kendisinden kaçıyor zannedilen bu levhaya gözlerini dikerek.. oturdu. bakıMAĐ VE SĐYAH 237 yordu. Vapur uzaklanıyordu. yemek için aşağı inmek istemiye-rek. uzun bir gölge düştü. muhip bir yangın görünüyordu. tahta kanepe-» nin üzerine oturdu. o vakit üzerine güneşin bir donuk rengi dökülmüş bulutlardan başka birşey görmedi. artık görmeyerek bakıyordu. Ahmed Cemil orada. biraz yüksekte siyah bir küme o yangının üzerinde gittikçe koyulaşan esmer bir tak kuruyor. sarı rişeler sarkıyor. bu zulmeti zehirleyerek teşfye eden muğşi bir deva gibi içmek.yerlerinden kaçışarak dalga-v larm içinde yüzüyorlarmış vehmini veren . Evvelâ o tutuşan menfez etrafında bulutlar kan tufanına boyanmış duruyor. orada siyah bulutlardan bir dağ yükseldi. Güneş görünmüyordu. artık bu manzaralar evvelkinden çabuk uzaklamyor. Bir saniye sonra yine değ:şti.

.zin zulmetlerinde saklanan hakikatler. Đniyor. belirsiz bir lisan ile zulmetlerin sonsuz uzaklıklarına doğru serilerek onu davet ediyorn dn. yuvarlana yuvarlana açılıyor. mû-*-.. yalnız ttr küçük hareket. kut ile zulmetleri tabaka/ tabaka yararak. yavaş yavaş. yalnız bir . Ahmed Cemil işte şu saçlarının arasında üşüterek geçen rüzgârın... bir daha çıkılamaz. altında mahuf.Tâ hülya hayatının başlangıcında. görüyor gözlerinin önünden yağan bu siyahlık-' lar. Mai bir gece ile siyah bir gece arasında geçen şu nasipsiz. Bir karar hamlesi. işte. den'ze döküldükçe bir sekerat zemzemesiyle boğulan bu zulmetler... ^____ güneşin hayatın sefaletleriyle istihza eden ziyasından kaçmak* ilelebet bu siyahlıklar içinde sonsuz bir yoklukla mesut ve müsterih yuvarlanıp gitmek. şu siyah dalgaları kütle kütle sırtına alarak. muntazam bir ahenkle ademe tam bir teslimiyetle iniyordu. kaim birer siyah yılan gibi kıvrana kıvran na.. yarın doğacak olan a MAĐ V £1 o J. Yalnız ileride direklerle bacanın birer gece serserisi şeklinde yürüyen gölgelerine zulmetler içinde rehberlik eden vapurun kırmızı feneri bu siyahlıklar arasında açılmış uzak bir kırmızı göz gibi parlıyordu. asıl hakikat. bu siyah gecenin karşısında aklına bir başka gecenin hâtırası geldi. Gözlerinin önünde o mai gece ile bu siyah gece tekabül etti: Mai ve siyah. bitmeyen bir su-.. bir siyahlığın içine. Bu siyahlıklar. îşte.. . Karanlığın için-* de Ahmed Cemil vapurun kenarında esmer bir köpükle kaynaşarak firar eden o siyahlıkları görüyor. Ah! Biçare hırpalanmış. denizin o dipsiz. oraya gidebilirdi. ümitlerinin incilâsı za-* manuıda Tepebaşı bahçesinde Halice bakarak seyrettiği mai gece ile o baran-ı elması tahattur etti. işte bunlar o hülya hayatının üzerine çekilen bir matem "kefeni değil miydi? O vakit den'ze baktı: Siyah bir deniz.» Ah! Bu den. onların sukutu feşfeşesini işitmiyordu: Sanki bir baranı dürr-ı siyah! Birden. kanadlaruıı çırpa çırpa. '¦ Bunların siyah kucağına atılmak... bu siyahlıkları semalardan! denizlere döktüğünü hissediyor.. O zaman kendisini bu dalgaların arasında süzülüp lâtif bir gayş ile mest olarak. Oraya gitmek. Öyle bir gece ki gökler bütün kan-r dillerini söndürerek denizlere gayp âleminin gizli şeylerini dök^ mek için hazırlanmış gibiydi. bahtsız ömürîJ Bir baran-ı elmas altında inkişaf ederek şimdi bir baran-ı dürr-i siyahın altında gömülen o solmuş emel çiçekleri!. uçurumlarına doğru iniyor vahmetti... sinirleri uyuşarak... avdet olunamaz derinliklerine gitmek. bir karar hamle-* si.MAĐ VE SĐYAH Bu siyah bir gece idi. Dalgalar uzun. his adem vehmi veren siyahlıktan başka bir şey görmüyordu. ezilmiş hayat!. Evet.

. bu siyah geceden.. Anne!. : 3 7". ÜÖ dana y^ lerin bonsuz uzaklık. du.3 O Bunların s Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah www. : *2 ll> Kayıt No.küçük hareket.» dedi ve hayatta bir ümidi kalmamış bu çocuk. Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi.. O vakit titreyerek ayağa kalktı: «Geliyordum. annesini takip etti. t ayrılarak.kitapsevenler.com Merhabalar Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna Đstinaden Görme Özürlüler Đçin Hazırlanmıştır Ekran Okuyucu. şu kendisini çekip almak isteyen ademde». ĐSTANBU! HAIK n<*. nasipsiz geçen hayatiyle şu fay-1 dasız vücut arasında bu denizin bütün siyah tabakalarını bir sed silsilesi gibi bırakarak tâ şu ummanın bir türlü sonu bulunmayan derinliklerine kadar inecekti. Bunların siyah km Konu No. Sahaflar.. yavaş yavaş. niçin karanlıkta yalnız oturuyorsun? diyordu. Tâ yanıbaşmda bir ses: — Cemil.. Kütüphane. ve Kitapçılardan Temin Edebilirler Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz Bilgi Paylaştıkça Çoğalır Yaşar Mutlu . Birdenbire silkindi..

ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz. alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu.com kitapsevenler@gmail.yasarmutlu.com mutlukitap@hotmail.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi Đşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı Ankara Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin Tarayan Yaşar Mutlu web sitesi www. T.com Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah .com yasarmutlu@yasarmutlu. braill alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir.Ders kitapları dahil.com www.C. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur."Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz.com e-posta yasarmutlu@kitapsevenler.Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir.kitapsevenler. CD. . vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful