Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah

BtRKAÇ SÖZ "Mai Ve Siyah." için sadeleştirilmesi ve yeni yazıyla tekrar basılması hakkında ısrar edenler olduğu gibi eserin, yeni yazıyla basılmasına değil, fakat sadeleştirilmesine itiraz edenler de bulundu. Eser eski halinde mevcut olmakta devam ediyor, eğer ona genç nesil de rağbet edecekse yeni yazıyla tıasılması bir zaruret demek oluyor, bu takdirde de sadeleşmesine şiddetle lüzum var; mademki yeni nesle mahsus olacaktır, lisanını onun kabul edebileceği bir şekle sokmak teşebbüsün tabiî bir icabı demektir. Ancak sadeleştirmek için ne yaptım : Terkipleri, menus olmayan kelimeleri, ağır cümleleri bugünün zevkine uydurmak istedim. Üsluba, ibarelerin inşa tarzına, velhâsıl eserin bünyesine asla dokunmadım. Aksine hareket, kitabı esas mahiyetinden soymak olurdu. Terkipleri ve kelimeleri değiştirirken bunların hayale ait olan vasıflarını açık lisanla muhafaza ettim. Hattâ meselâ: "Bârân-ı elmas", "Bârân-ı dürrisiyah" terkiplerini, sonra hikâyenin kahramanı şairin kendi şivesinde kullandığı tâbir ve terkipleri bıraktım. Bunlara dokunmak mümkün değildi. Kitapta kalan lügatleri yeni nesilden menus bulmayanlar olabilir, fakat itikadımca yenilik, lisanını, yeni kadar eskisini de bilmemek değildir. Hiçbir millet, hiçbir münevver genç yoktur ki, kendi lisanının geçmişine vâkıf olmasın. Yapılan işe dair fazla izahata lüzum görmüyorum, vücu-de gelen eser işin mahiyetini göstermeye kâfidir. Đmlâ için birkaç söz ilâve edeceğim: Görülecek ki imlâda kendimce muvafık bulduğum değişiklikler var. Đçtihat kapısı kapanmamış olduğundan ben görüşüme ve söyleyişime göre yazdım, nitekim bir taşra çocuğu da kendi telâffuzuna göre bir imlâ kullanmaktadır ve kullanacaktır. Hiç kimseye "Beni taklit ve bu tarzı takip ediniz!" diyecek selâhiyete malik olmak iddiasında değilim, ancak kendi nefsime taallûk eden salâhiyetle kanaat ediyorum. Hclid Ziya Uşakfogil MAĐ ve SĐYAH Sofranın etrafında yedi kişi idiler. Birgün, Mirat-i Şuûn sahib-XĐDatiyazL.Iiüseyin.Baha efendi, matbaaya 'çehresinde bir başka sevinç parıldayarak girdiği zaman dört nüshadan beri devam eden "Dahilî sanatlar" makalesinin altına son kelimesini iri bir yazı şeklinde karalamakla meşgul olan başmuharrir-Ali -Sekib"© demişti ki:

— Yarın değil öbür gün Mir'at~i Şuûn onuncu senesinin üç yüz altmış beşinci gününü ikmal ediyor. Çarşamba günü için... Ali Şekib hemen cevap vermişti: — Hiç bir şey yazamam. Ziyafet verilmeyince bir satır yazı yok. Bu gece işte, Tepebaşı bahçesinde yazı heyetine o ziyafet veriliyordu. Davetliler "Mir'at-i Şuûn" ceridesi muharrirlerinden ibaretti. Bütün bu gençler dört saat hep içmişler, bir saat hep yemişlerdi. Şimdi parmaklarının arasında karnı doyduktan sonra yalnız meşgul olmak için oyalananlara mahsus gevşek bir eda ile yavaş yavaş yuvarladığı bir elmanın kabuğunu bir parçada çıkarmaya çalışan Ali Şekib'den başka, hepsi, sandalyelerinin vaziyetin tebdil etmişler; sofradan az çok çekilmişlerdi. Sofrada artık yemek sonuna mahsus bir dağınıklık hüküm sürüyordu; kahvenin gelmesine kadar unutularak bırakılıvermiş elma, portakal kabuklarıyle dolu son tabaklar, diplerinde kırmızı cür'alar görünen şarap kadehlerinin yanında duruyor; sofranın kenarında yer yer çıkan tütün dumanı bir müddet dalgalanarak lambanın etrafında dönen bir bulut teşkil ettikten sonra dağılıyor; beyaz örtünün üzerinde^yüksek yemiş tabaklarının, kadehlerin, oraya bırakılmış bir fesin şarap lekelerine karışan gölgeleri lambanın oynak ziyası altında kâh küçülüp kâh büyüyor... Şurada devrilmiş bir tuzluk... Ötede birisinin can sıkıntısıyle üç çataldan teşkiline çalıştığı bir ehram... yer yer tabakların üzerine yahut şişelerin yanma bırakılmış peşkirler... düşmüş de kaldırılmasına üşenilmiş bir bardak... sofrayı baştanbaşa örten bir kargaşalık sanki yedi kuvvetli çenenin hücumundan yorgun düşmüş, melûl bir enkaz kümesi şeklinde serilmiş bir sofra. Hepsi başka bir vaziyette idi: bir tarafta Ahmed Cemil — latif kıvrıntılarla bükülerek kulaklarında dolaşan uzun. san saçları ensesine dökülmüş bir genç — ellerini ceplerine sokmuş, bacaklarını uzatmış, ağzında sallanan sigarasının mini mini bulutlarına süzgün gözlerle dalmış düşünüyor; tâ öbür ucunda Sait, Raci — arkadaşlarının şaireyn diyerek alay ettikleri iki genç şair — diğer bir şairin ayağına ip takmış sürüklüyor; biri — kısa zayıf, kuru, öyle ki susuz bir yerde yetişmiş zannolunur — yanında boş kalmış bir sandalyeye eğilerek iki sandalye ötede sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha'nın idare memuru Ahmed Şevki'ye tevdi ettiği dertlerini dinlemek için kulak kabartıyor; kafaları buharla şişmiş olan bütün bu adamlar geciken kahveyi bekleyerek orada, şu perişan sofranın kenarında yarım kalmış sözleri ikmal ediyorlardı. Herkes söylüyor, hiç kimse dinlemiyordu. Ahenksiz, vezinsiz aletlerden mürekkep bir musiki heyeti gibi mukaddimeşiz, müntehasız, kırık, dökük muhavereler, çok içilmiş/ çok yenmiş zamanlara mahsus bir serseri fikir ve lisan akışı... Ali Sekip elmasını soymuştu, bozmayarak, sakatlamayarak çıkarmağa muvaffak olduğu kabuğu karşıda, şaireyn'in arasına fırlattı: — Raci! Seni çatlattım!... dedi. Onlar lakırdılarını kesmediler, Raci diyordu ki:

— Bak fikirlerimin neticesini söyleyeyim: Onda tek bir şey var: yalnız ben yazayım, benden başka kimse yazmasın diyor! — Demek: edebiyat inhisarı! Sahib-i imtiyazı; Hüseyin Nazmi. Raci gülerek sustuğu zaman bir aralık arkadaşı - parlak siyah gözlü, derin kırkılmış gür sakallı bir genç - başıyla Ali Sekib'i işaret ederek sordu. MAÎ VE SĐYAH S

Đkisi de onun şakasını anlamamıştı. Uzaktan vak'ayı takibeden, kısa kuru çocuk, — Saip — yanlarına yaklaştı, yere düşen elma kabuğunu bir ucundan tutarak gösterdi, nükteyi izah etti: onun rivayetine göre meyvaların kabukları öyle tamam soyulursa şeytan çatlarmış! O, Ali Şekib'in latifesini pek parlak buluyor, kırık kırık çirkin ve sinirli bir kahkaha ile gülüyordu. Şaireyn bundan zevk alamadılar, Raci: — Puf!... dedi. Soğuk!... Tahtessıfır 30... Şunu Mir'at-ı Şuûn'un bir sahifesinde imza koymadan neşretseler herkes Ali Şekib'in olduğuna yemin ederdi. Baş muharrir işitmedi. Kendi kendine: — Şimdi de ötekim çatlatman; diyordu. Ötede idare memuru — kısa, şişman; bıyıkları seyrek/o kadar ki yolunmuş zannolunur, yanakları kıpkırmızı, öyle ki berber sakalından nişane bırakmamak için derisini soymuş kıyas edilir; hiç bir sinne sığmaz bir yaşta; bir adam ki yürürken yuvarlanıyor, otururken gömülüyor denebilir — şairlerin fırkasına döndü, kendisiyle eğlenmişler zannıyle: — Ahmet Şevki efendinin burada olduğu unutulmamalı... • Dedi. Đşitenler güldüler, idare memurunun kendisinden bahsederken Ahmet Şevki efendi demesinden herkes hoşlanırdı. Elleri ceplerinde düşünen Ahmed Cemil hafifçe dönerek dudaklarının arasından bir şey söyledi, fakat işitilemedi. Bu aralık kısa, «zayıf, kuru çocuk şairlerin yanından ayrılmış, tekrar sahib-i imtiyazın sırlarına rağbet göstermişti. Bu sırada Hüseyin Baha efendi matbaa idare işleri memurundan bahsederek ve muhatabının bir sözüne cevap vererek diyordu ki: — Ne?... Đstikamet ha?... Hay safderun hay! Elini versen parmaklarını eksik bulursun. Bu aralık Ali Şekib: — Kahve!... diye bağırdı. Kahve içmeyecek miyiz?... Kahve!... O zaman, birden herkes birşey eksik olduğunu, onu bekleyerek burada kaldıklarını hatırladılar,

.. güya bu gece neşvelerine şu bir fincan kahve ile güzel bir hatime vereceklerdi. Bütün bu çılgın çocuklar ayaklarını vurarak.u — Kahve!. bir fırtınanın tutuşmak üzere olduğunu ihtar etmişti. Fincanları kapıştılar. zaif çocuk biraz daha yaklaştı. Tepsinin üstünde yalnız bir fincan fazla kalmıştı. Said boş fincanını sofraya koydu. Kahve!. tâ ötede hâlâ o vaziyette düşünen Ahmed Cemil'i gördü. kimisi bir sandalyenin kenarına ilişerek kahvesini içmeğe başladı. sonra cevap vermek istedi^ — Gencine-i Edep başmuharririni — bu sıfatı istihfaf eden. cevap verdi: — Zannederim. kuru bir sesle: —• Demin Hüseyin Naznıi için bir şey söylüyordunuz? dedi. Raci ilkönce bu tarzda muhatap oluşuna şaşırmış gibi göründü. Sonra birdenbire doğruldu. yaklaşarak dedi ki: — Kahve sizin mi? Ahmed Cemil. Siz birbirinizin yazdığını anlarsınız. elini fincanına uzatarak biraz ötede hâlâ Hüseyin Nazmi'yi. çırpınarak. Havanın içinde sanki bir şimşek çakmış. bilmem.... Şimdi herkes. refiki Said'le çekiştirmekte devam eden Raci'ye döndü.. fakat öyle zannediyorum ki sadece bir gülümseme ile susardı. gülmeğe. bağırmağa vesile arayan bu gençler hep alkışladılar. Kahve!. herkesin de sizin gibi anlamasına bir lüzum göremiyorum. kısa. Ahmed Cemil'in ağzından bu söz bir çırpıda tereddütsüz çıkmıştı.yedi ses bir nakarat gibi tekrar etti: j. Ali Şekib sekizinci elmanın kabuğunu tam çıkarmaktan sarf-ı nazar etti. o burada bulunsaydı ne cevap verirdi. kimisi ayakta durarak. Sabih-i imtiyaz — Hüseyin Baha efendi kendi isminden^i-yade sıfatının unvanıyle anılır — sahib-i imtiyaz parmağıyle^ uzaktan kahve getiren uşağı gösterdi. bağırarak nakaratı tekrar ediyorlardı: — Kahve!. sükût etmişti. Kuru.. Herkes Ahmed Cemil'in ¦başlamaMAĐ VE SĐYAH MAI VIS »UAH .. Uşak mütereddit bir nazarla etrafına baktı. dalgın".. Eğlenmeğe.. "bir eda ile söyledi — herkesin sizin kadar takdir etmesi lâzım gelmez. Hüseyin Baha efendi daha iyi dinlemek için burnunun üstünden daima düşen gözlüğünü büsbütün salıverdi.

arkadaşı Raci'den ayrıldı: — Evet! dedi... daima ileriye akıyor!!.. Ahmed Cemil ince parmaklarıyle yumuşak sarı saçlarını taradı. herkeste bu sözlerden latif bir haz uyanıyordu. Onun coşkun dalgalarına set mi çekebileceksiniz?... Sizi gücendirmek fikrine hizmet etmeyerek temin ederim ki. . bu uzun sarı saçlı genç hepsince bir başka fıtrata. edebiyat binasını o yeni esaslarını göstermek için insan gözlerini kapamak. Ahmed Cemil dinleyenlerin muhabbetine emin olan bir natuk imtinaniyle mütebessim dudaklarını fincana uzattı. "en gönül okşayan vadilerde dolaşarak. Raci kinden. Buna şaşmak. zaten size meslek değiştirmeye kalbimde küçük bir heves bile yoktur. Raci'yi hiç biri sevmezdi.. Bugün Gencine-i Edeb'in iki bin nüsha satışına . emin olunuz ki inanmak istemem. Saip — kısa.şu son kelime Ahmed Cemil'in ince dudakları biraz basılarak ancak farkedilen bir istihza ile telâffuz olundu herkes gibi ben de vâkıfım. bilmem makbul olabilir mi? Sizin edebî fikirlerinize . Raci istihfaf eden bir nazarla cevap vermeğe çalışıyordu. o söze başlarken herkes bir hürmet hissiyle sükût ederdi..Đ MAI Vli Bl X AM lerek büyüye büyüye yükseldi. sonra dedi ki: — Hüseyin Nazmi'yi tahkir vesilesini arayanları anlayamıyorum.11 sini bekliyordu. hasetten mürekkep bir hisle sanki boğuluyordu. Ne olur. Ahmed Cemil hâlâ düşünmekte devam ediyormuşçasına tam bir lisan ve tavır itidali içinde dedi ki: — Bu muhakeme tarzı. garip bulmak şöyle dursun hattâ aksine delâlet edecek bir şey görsem. o bekledikleri fırtına patlamadı. Anlamıyor musunuz ki mümkün değil! O en saf kaynaklardan kuvvet alarak.. boş fikir! Görmüyor musunuz ki bugün dehasının pınarı tehevvüre gelmiş bir nehir gibi akıyor. sözünde devamda mahsus gecikiyormuşçasına kahvesinden uzun bir yudum içti. Düşmanları biraz ağızlarını aç-salar boğulacaklar. kuru çocuk — hazzından ellerini ovuyordu.. en yüksek tepelerden atlayarak. ileriye... Sârî bir tebessüm bütün dudakları dolaştı. en temiz kaynaklardan süzüJ.Hüseyin Nazmi sebeptir diyor] ar. Hergün kucak kucak önümüze yığdığı o bediala-rı. malik olmak üzere tanılır. Said dayanamadı. Fakat hepsi ümidlerinde aldandılar. Ali Sekip gizlice Raci'yi gösterdi.. varsın bizi iltifata lâyık görmeyen o kadar arkadaşlar içinde şair Raci de bulunsun. zayıf. Latifaierle onu tevkif etmek istiyorsunuz. bugün kaleminden taşan zafer sayhasını işitmemek için insan kulaklarını tıkamak lâzım gelir. gözleri yarı kaybolmuş bir .

. bilmem?. Ahmed Cemil şimdi kendisini unutmuş.. orada yapışmış gibi ne dağılıp ne saçılıyordu. nefeslerini zaptetmek isteyerek. amma buna imkân olamayacağına bir türlü inanmak istemiyorsunuz. Haniya bir kemanın telinde zap-tolunamaz. sarı. Bir lisan ki asabımızla heyecanına refakat ederek çarpsın. düşüncelerimize.. Bir ucundan tutulsa da silkilse taş parçalarından başka bir şey dökülmeyecek. bu camit kütleden ne çıkarabileceklerinde mütehayyir kalmışlar. Bakîler. Haniya fecirden evvel afaka hafif bir renk imtizacıyle dağılmış sisler olur ki... tâyin edilemez akisler uçar.. Raci'nin dudaklarında sanki istihfaf tebessümü donmuş. yalnız göğsünü şişiren. Fakat sadası saf bir ahenk kadar kulakları okşayan. artık görülemeyecek. yarı muhatap bir vaziyette devam etti: — Siz şiirimizi bıraktıkları noktada sabit görmek istiyorsunuz. bir lisan ki ruhumuzla beraber bir matemin yesiyle ağlasın. fikrin bin çeşit derinliklerine. ziynet gibi iki belâyı taslit etmişler. bir kaide altına alınamaz nağmeler olur ki ruhu titretir. lisanı — üstünü örten tezeyyün ve tasannu yükünün altında zayıf.saniha dalçasıyle tutuşmuş kadar parlak çehresi — lambanın ziyasıyle yarı gölgeli bir levha şeklinde. gözleri dalarak. dudaklarına bir ihtizaz geliyordu. tehevvürlere terceman olsun. Ahmed Cemil'in yanaklarına hafif bir renk çıkıyor. o deha perisinin nâsiyelerine ilâhî bir nur koyduğu adamlar. heyecanlara. — Şiirin nasıl bir yol takip ettiğini anlamıyorsunuz. — Bilseniz. bütün sözlerine iştirak ettikleri gözlerinde okunan bu arkadaşların karşısında — Raci'ye yarı dönük. Nedim'ler. bir lisan ki bizimle beraber gurubun mahzum renklerine dalsın düşünsün. hattâ söylediğine vâkıf olmayarak devam ediyor. bir vaizin karşısında heyecandan uyuşmuş duranlar gibi — dinliyorlardı. lisanda onlardan başka bir şey bırakmamışlar.. Fu-zulî'nin saf ve samimî şiirine terceman olan o temiz lisanın üzerine sanat gibi. bütün etrafında bulunanlar — güya bu genç natuktan çıkan miknatısiyet nefesiyle tabiattan yüksek bir noktaya çekilmiş bir halde. ruha sıcaklık veren sadası — uçtukça pervaz kabiliyeti artan kırlangıçlar gibi — söyledikçe kuv-' vet buluyordu. öyle şeyler söylenmiş ki sahiplerine şair demekten ziyade kuyumcu denebilir. .. o güzel türkçeye muamma söyletmişler. neş-velerimize.. Neye teşbih edeyim. Bunu inkâr etmek mümkün d<v.. şiirin nasıl bir lisana muhtaç olduğunu bilseniz! Öyle bir lisan ki. o kalbin bin türlü inceliklerine. anlaşılamaz..il. Mü-tekellinı bir ruh kadar beliğ olsun. Lisanı camit bir kütle haline getirmişler. bu lisandan. üzerinde tersim olunamaz. kendisini dinleyen. Nergisî'lerin eline vermişler. Dert yüz sene I MAI VE SĐYAH 13 emekle lisan üzerine yığılan bu kof şeyler nihayet zaman ile yavaş yavaş sıyrılıp savruldu.. dimağında muttarit darbelerle vuran bir sabit fikirle söylüyorcasma kimseye bakmayarak.. hareket etmi-yerek.. bütün kederlerimize. belki yok denebilecek bir hale gelen ruhu — Veysî'lerin.

Ahmed Cemil'in titreyen sesinde terennüm eden saf ahenk. bahçe memurlarından biri elinde şem'alı değneğiyle dolaşarak halkın tekrar toplanmasına kadar idare maksadiy-le söndürülen gazları yakıyordu. Haniya bazı gözler olur ki sonsuz karanlıklarla dolu bir ufka açılmış kadar ölçülemez. bir çocuğun beşiğine eğilsin. dalgalarla yuvarlansın. sanki burada bulunanları bir cazibe dairesi içine almıştı. Hattâ Ali Şekib ziyafetin hiçbir tarafında eksik bırakmamak üzere bir nargile ısmarlayacağını sahib-i imtiyaza hemen imâ bile etmişti. Zaten sofrada umumî bir hareket olmuştu.. sonda müteverrim bir -kızın yatağı kenarına düşsün ağlasın.. zannedeceksiniz. o aydınlık ve kalabalık bir yere şu gizli ve yarı karanlık ciheti tercih ediyor. şöyie bir iki devir yaptıktan sonra — bahçenin böyle yan ve tenha bir yerinde pineklemektense — ortalarda bir yerde oturmak istemişlerdi. Fırtınalarla gürlesin.. deminden beri orada sakit. şimdi bahçenin musiki takımı gece faslına başlamak üzere idi. kırık dökük nağme parçaları işitiliyor. sanki büyük bir zahmetten kurtulmuş gibi kendisini . Bir lisan.. daha doğrusu bir nevi hürmet ederdi. yüzü fena halde kızarmış olduğu halde yanına yaklaştı. bir lisan ki sanki tamamiyle bir insan olsun. o derinlikler olsun. herkes severdi. hiç söylememiş. Raci'nin mukabelesi kargaşalığa geldi. Ahmed Cemil cevap vermek istedi. bir gencin ümitle parlayan nazarına saklansın. ruhu ok-sayan bir nazım suretinde titrek dudaklarından dökülen bu ±* A1A1VJUSS1XAH sözler. 2 Onlar ayrıldıkları vakit geniş bir nefes aldı. rüzgârlarla sarsılsın... O son kelimeden sonra öyle bir hale geldi ki. Son söz üzerine Ahmed Cemil yorgun bir tavırla iskemlesine atıldı. onu bir kere görmek. sevmek için kifayet etmişti. *## Ahmed Cemil'i bir seneden beri tanıyorlardı. gülsün.. ellerini sofranın kenarına dayayarak yarı istihza yarı tehdit karışık bir tavırla dedi ki: — Bunlar öyle şişkin fakat öyle boş sözlerdir ki içinde birşey bulmak mümkün olamaz. lambanın zayıf ziyası ve dalgaların tutun dumanları arasında yükseliyor görünen heyeti. dehanın sihir esasına temas etmiş zannediln çehresinde par-îayan bir saniha yıldızı. kemanlar hazırlanıyor. hissiyatı yutar. Ahmed Cemil müsaade istedi. nerede biteceğine vukuf kabil olamaz derinlikleri vardır. o renkler. Raci. Đşte bir lisan istiyoruz ki onda o nağmeler. geçen sene mekteb-i mülkiyeden çıkıp da matbuat âlemine atıldığı zamandan beri. Hep ayağa kalkmışlar.nazarlara buseler serper. buradan ayaklarının altında serilen Halic'in ve Đstanbul'un münevver bir sema altında manzarasına karşı düşünmek istiyordu.. mütefekkir otu-ruyormuş zannolundu. Oh! Saçma söylüyorum..

onlar artık fevkalâdeleşmiş. Ahmet Cemil pek iyi bilirdi ki bu adam bilmem kimin bir gazeline nazire söylemek için bir gün Boğaziçinin tâ Kavak iskelesine kadar gidiş geliş seferini ihtiyar etmiş. Bu adamdan. Bu kadar hiçliğiyle beraber her meziyet sahibine düşman. ötede beride yemek yiyen birkaç kişiden. Bunun bir güzel şeyi beğendiği. Ahmed Cemil bir gün bir garp edibinden naklen. Arkadaşları Ahmet Cemil'i böyle bir halde bıraktılar. "Mezar taşı iştihar heykelinin kaidesidir" dediği zaman orada bulunan Raci'ye dönerek "Al sana göre bir söz. biraz tahammülünden ziyade içmişti. Güya diğerlerinde bir meziyetin teslimi kendisinde bir noksan tevlit edecekmiş gibi bir küçük tahsin tebessümünü bile esirger. O vakit muzafferane matbaaya girdiği zaman Ahmed Cemil elindeki kâğıdın üzerinde yirmi otuz çizilmiş satır arasında sağ kalabilmiş altı mısra ile bir mısraın yalnız bir kısmını — evet. düşünceleriyle yalnız kalmakta azîm bir vicdan istirahati duydu. saklı kinler. Onu arkadaşları seviyorlardı. sanki bütün cismaniyetini. Zaten mûtadı olan. toprakların arasından süzülüp akmıyor olduğuna emniyet kesbetmek istiyormuşcasma gözlerini açar.. fakat o muhabbet içinde kimbilir nekadar. hafif hafif raseciklerle akarak. dedi. Ölüler. Raci o adamlardan biriydi ki dünyaya hiç bir şey olmamaya mahkûm edilerek geldikleri halde herşey olmak isterler. son kısmını — görmüştü. Onu hiç sevmez. Bu adamın beğendikleri ölülerden ibarettir. iradesini çekerek ayaklarından doğru çekiliyor. öyle değil mi?" demişti. ayaklarını çekerdi.. onlar gider gitmez dudaklarının arasından: — Aman.yalnız... bu Raci!. O vakit muvakkat bir cehtle kendisini toplar. Raci de en ziyade olamayacağı birşey olmaya yelteniyordu : Şair. arasıra görünen iki üç sakit hizmetkârdan başka halktan. Aman Yarabbi! Şair Raci dedikleri işte bu idi!. muktedir bir arkadaşı takdir ettiği daha görülmemiş. sevmemek mümkün olduğu kadar sevmezdi. ne derin hasetler mevcuttur! Bugün kendisini takdir edenler yarın — kendisini düşürmeye sebep . biraz ötede uyanmaya. gidiyor./. Bu yolda latifeleriyle Raci'yi kendisine düşman etmişti. bir uçuruma yuvarlanmıyor.. şu edebiyat pazarından çekildikleri için rekabetten azade kal16 MAĐ VE SĐYAH mışlardır. on kuruş da masraftan çıkmıştı da ancak iki buçuk beyitle dört kafiye bulabilerek avdet etmişti. Fakat ne beis var? Zaten Ahmed Cemil yalnız herkes tarafından takdir edilmiş olmakla onun husumetine hak kazanmış olmuyor muydu? Herkes tarafından takdir edilmiş olmak sözüne de Ahmed Cemil umumî bir vüsat vermez* Đnsanın olsa olsa kendi mesleği haricinde olanlarca. Şimdi yavaş yavaş beyninden süzülen bir şey: damarlarının içinden kemiklerinin arasından. haMAĐ VE SĐYAH 15 rekete başlayan kalabalıktan uzak. vücudunu mukavemet mümkün olmayan bir kuvvetle erite erite dağıtıyor gibiydi. ilk muarefe dakikasından başlayarak duyduğu nefreti şu üç kelime tamamen izah ederdi. perhizkârlığa rağmen bu gece şu ziyafet şerefine. yani bitaraflarca takdir edileceğine şüphe etmez. biraz da arkadaşlarının ısrarına karşı — o da âdeti hilâfına olarak — biraz mikyası geçmiş..

bildiğinden emin olmayanlara mahsus bir korkaklıkla herkesten iyi konuşabileceği mebahisde sükûtu tercih etmek âdetidir. hele idare memuru — o kendisine Ahmed Şevki efendi diyen yuvarlak adam — Raci'den bahsolunsa ateş püskürür.: "Alay edeceksiniz! Neme lâzım? Bana siyasî makale yazmak ne güne duruyor. Matbaada onu kimse sevmez. geniş omuzlu. Said de şahsî tabiata malik olmayıp da ötekinin berikinin yaptığına imtisal âdetine uyarak. Đri boylu. Ahmed Cemil. Ah! Bu matbuat âlemi! Bir seneden beri o âlemin az tecrüblerini mi görmüş. Raci ile tam bir tezad teşkil eder. Said her suale "evet" diyen.. matbaada kimse bulunmadığı zamanlar tesadüf ederse gelen ilânların ücretini haczeden bir muharrir — işte matbaa işlerinde bulunalı on sene oluyor — hiç görmemişti. başmuharrir Ali Şekib büsbütün başkadır. biraz safça — tâbirde zarafet iltizam olunmasa — biraz budalaca olmakla beraber "Mir'at-ı Şuûn" yazı heyetinde en ziyade malûmat sahibidir. yanında en saçma şeylerden bahsederler de o tekzipten utanır. hikmet-i tabiiyeye aid birşey yanında fen-i idareye aid bir mebhasa tesadüf olunur. Said hakkında Ahmed Cemil'in vazıh bir fikri yoktur. Hukuka nisbeti vardır. sanki bir kamusu ulûm gibi beyninin içinde yapraklar döndükçe malûmat tenevvü eder. ĐM Al 17 Bakınız. bu bir küçük çocuk kadar utangaç adamın samimî bir dostudur. Ceridede vazifesi muhbirlerin getirdiği havadisi tashihten ibaret kalır. arkadaşlarına okumak için matbaaya getirdiği hailde okuyamaksızın. Pek ziyade kaideşinaslıkla müftehirdir.olabilecek bir şey yazsın — bakınız nasıl gülerler. ancak otuz beş yaşında olan bu adam. Tashihlere bakarken tertip yanlışlarına dikkat ede-^ cek yerde ötekinin berikinin hatalarını bulmıya dikkat edery Birgün meselâ Ahmed Cemil'in bir makalesinde yanlış bir izafet cümlesi bulduğu için bir hafta alay geçer. Bu saf yüreği incitmiş olmamak için Ahmed Cemil en tahammül olunmaz latifelerini bile hoş bulmuş gibi görünür. acemce pek iyi bilmek istidadmdadır da bir kere arapça bir ceridenin üç satırını tercüme edememişti. zaten edebiyata kat'iyyen intisab iddia etmez. Onun için Ahmed Cemil de. küçük yaşından beri matbuatta çalışmıştır. arapça. cihan siyasetinin en ehemmiyetten âri tafsilâtı bile ezberindedir. Bir gün bir fıkra yazmış idi de. Ne vakit bir makaleciğe filan ihtiyaç görülse kendisine havale olunmasından korkarak akşam ziyade kaçırdığından bahisle sersem olduğundan dem vurur.. az acılıklarını mı tatmıştı! Mektepte iken nasıl hülya ederdi! Bugün kimbilir ne kadar gençler vardır ki o âlemde zevk tasavvur ederler. Raci tab'an meftur olduğu hiyanete. hattâ Raci'-nin gazellerini güzel bulmamaya bile cesaret edemez. Onun için kendisini tanıyanlar ondan hiç korkmazlar. onun kadar mahsuben para alan. çünkü Said'in vazıh bir varlığı yoktur. Ahmed Cemil kin ve haset dedikçe hep Raci aklına gelir. çok kitap okumak sayesinde en çok her şeyden anlar. her duyduğu fikre "benim de fikrim budur" cevabını veren. Ahmed Cemil: "Aman bu Raci!" dediği zaman işte bütün bu tafsilât o üç kelimenin telâffuz tarzının içine sıkışmıştı. maamafih gayet mütavazı'dır. Bu adam matbuat âleminde bir cins mahlûkatm hususî nümu-nesidir." diyerek yırtmış-tı. Ali Şekib'in yalnız bir şeyini affetmez: O da bütün utangaçlı-ğiyle beraber bu adamın ara sıra latife etmek istemesidir. Onun latifeleriyle eğlenen bilhassa Raci ile Said'dir. Ali Şekib'e ağız açtırmazlardı. Ali Şekib o adamlardandır ki insan ellerini ellerine koyacak olur ise onlarda hissolunan satvet sıcaklığıyle hayatın birçok kötülüklerinden kalbte hâsıl olan buzların eridiğini duyar. fakat bütün bu dönekliği esasen beyni gayet hassas bir mahrek üzerinde çevrilmeye mahkûm olarak yaratılmış olmaktan W SU Bl ü AH . fakat bir kere o çirkin matbuat hayatına girseler. açık çehreli.

kötülük etmez. O vakit nefsine bir cebir ile. Ahmed Cemil'in sanki vücudunu iki kol tutmuş. Saib . o mutlaka anlamıştır. Bakınız. bu dünyaya görülmeyecek şeyleri görmek ve işitilmeyecek şeyleri işitmek için gelmişçesine gözleri meselâ Ali Şekib'in bilmem nerede nahiye müdürü olan eniştesine yazdığı bir mektubu yandan okumakla meşgul iken kulaklarını odanın köşesinde idare memuru Ahmed Şevki'-nin — Ahmed Şevki efendinin — kâğıtçıyı az para ile savmak için sarfettiği belâgate vakfeder. Şimdi Ali Şekib. lakırdı esnasında bir saz gürültüye karışsın da anlaşılmasın.. çünkü behemahal çekmecesinin bir tarafına atılan bir ilân ücretini görmüştür. zaif. daima meşguliyette. iyiliğe davet olunmazsa iyilik etmek aklına gelmez. kuru çocuk . Matbaada herkesten ziyade işinin basma devam ettiği.." dediğini tamamiyle işitmiştir. adelâtı kemiklerimin üstünde kurumuş.. çünkü yirmi yaşını herhalde geçmiş olmakla beraber çocukluktan kurtulmamıştır — duyduğu şey. Her . Saib'den sorunuz.. sabahleyin mekteb-i hukuk derslerine gittiği halde..Ahmed Cemil'in sinirlerine dokunan işte bu mahlûktur. bir kitapçının hesap defterini tuttuğu. Said. tercüme eder. küçük gözlü. ufak yüzlü. Ahmed Cemil'in bu çocuk hakkında — çocuk diye mâruftur. küçük kıt'ada yaratılmış. belirsizce ıslık çalmaya başla-di.. Onun için meselâ çarşamba günü sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin evinde uskumru dolması olacağını bilir. Matbaada herkesten ziyade o çalışır. bir rüyanın silinmiş şekillerine benzeten bulanmış gözlerinde kâfi bir kuvvet toplamak istedi. Kendisini toplamak istedi. sanki vücudundan yavaş yavaş uzanıp gidiyormuşcasına uyuşan bacaklarını çekti. bir matbaa kapısının önünden geçen birisine meselâ o gün Ahmed Cemil'in bir manzumesinin iki beytini okurken. Fakat fikrinin bütün iradesine malik olmakla beraber vücudunu istilâ eden o azîm keselâna mukavemet kabil değildi. uydurmakla meşgul olurken görürsünüz. Sa-ip. Ona her yerde tesadüf olunur. Babıâli caddesinden çıkarken bakınız. Dolmalık olacağını unutma! Geç kalırsan yarma yetişmez. işte şimdi bile o aklına geldiği için vücudunda ürpermeye benzer bir şey duyuyor. Raci. yazıhanenin kenarında "Selanik hususî muhabirimizden aldığımız mektuptur" diye başladığı bir kâğıda sun'î bir mektup. daima ayakta. hattâ şiirine de katlanılabilir bir adam olduğu için Raci ile ekseriyet üzere aynı duyguda çıkmasına Ahmed Cemil gücenmez. O aralık mızıkanın uzaktan gelen ahengini taklit ederek kendisine biraz metanet vermiş olmak üzere hafifçe. sonu olmayan bir derinliğe çekiyordu. ıçünkü bir gün evvel mü-rettip yamağı Emin'e : "Đki okka alacaksın. matbaaya giriniz. Bahçenin bu yüksek noktasının önünde yayılan bütün manzarayı. neydi? Neydi?. müteJVLAl Vüı Oi I Ati nevvi makale yazar. biraz ötede tütüncü dükkânına uğrayarak filân risalenin filân nüshasının ne kadar sürüldüğünü tahkik ederken. bütün bu çehreler beyninden silinmişti.başka bir sebeple ihMai ve Siyah — F. kemikleri vüs'at bulamamış. Raci parasız kaldığı vakit Ahmed Şevki efendinin çekmecesinde para olup olmadığını Saib'den tahkik eder. kulaklanyle gözleri. Meselâ bir kaç kişi arasında. 2 tiyar etmeyen bir gençtir ki. taşra mektuplarını hülâsa eder. şahsının mevcudiyetinden mefkudiyetinden şüphe edilir. daima harekette. ecnebi gazeteleri okur. Bunun manzarasından duyduğu soğuk ürpermeyi hattâ Raci hakkında bile hissetmez.kısa. o. bu çalınan şeye aşina çıkıyor. size de anlatır.

bahçeye hemen her gelişinde dinlediği bir şey. sıcak ve baygın bir nefes gibi sanki tâ göklerin sezilemeyen yüksekliklerinden dökülen bu nağmeler.. sanki sakit. şimdi karşısında tepelerin myuyan sırtlarına dökülerek. temmuzun şu sıcak gecesine mahsus bir buğ ile örtülü zannoflunan bu mailikler içinde titriycrmuş. karşısında şu bayırın eteğinde yer yer parıldayan. yağıyor. bazan bir mahkuriyet iniltisi. Waldteufel'in meşhur Valse'ini ne vakit dinlese bütün hayali inkişaf ederdi.vakit. başından sema uçuyor. yükseliyorlar. Ah! Bu bârân-ı elmas. kâh bir teessür feveranından inikas etmişçesine parlayarak. işte gözlerinin önünde gördüğü bu şeyler. tâ o semalara. bütün o biçâre insan kalbine mahsus acılıkların. O vakit aklına geldi. gözlerinin önünde açılan bu semada. ne hülyalar getiren. şu muzlim denizin siyahlıklarına serpiliyor. fakat hayatta yüksek şeylere meftun olmuş gözler gibi aşağıdan yukarıya yağıyor... Onun ismini kendine mahsus şive ile tercüme etmişti: Bârân-ı elmas! Ne güzel.. vücudu bir boşluk içinde yuvarlanmaya başlıyor zan-nında idi. sanki semalardan dökülen. ötekinden bir ıstırap enini. kanatlanarak uçuşan küçük küçük nağmeler birbirine atlıyor.. sonra bunlar o parlak semanın mailiklerine. Bir rüya içinde yahut sihir âlemi karşısında idi. Son bir nağme tufaniyle nagihanî bir karar bütün bu ha-yalât silsilesine hatime çekti.. o üzerinde gülümseyen nurlar. işte işte raksediyor. sanki bu aletlerden. şu yukarıya jıçu-şarak siyahlara bürünen sönük ziyalar! Bârân-ı elmas. medid. birbirleriyle dudak dudağa bir visal içinde dağılıyorlar. Kâh kalbin en derin noktalarından geliyormuşcasına derunî. bazan bir şikâyet nalesi. dalgalanıyormuş kıyas edilen bütün bu yıldız alayları. Şimdi Ahmed Cemil altından yer kaçıyor. mai siyah kelebekler gibi uçuşarak. bütün bu kirişlerle tahta veya bakır parçalarından sihirli bir nefesle canlanarak.. çalkalanan mailiklere doğru yağıyor. şundan bir tahassür nâlesi. vücudu yaka yaka eritip dağıtan bir buse ile birbirine sarılarak tek bir vücut olacak zannediyordu. feryat ederek. denizin siyahlıkları içinde şurada burada ışıldayan bu ziyalar.. tatlılıkların hazinesini taşıyor.. işte şu aşağıya süzülen sema nurları.. Bahçenin rakit havası içinde bir aşk nefhası. Ahmed Cemil sanki bir rüyfadan f . Bakınız. Birinden ötekine bir hicran sadası. bunlar bir bâfân-ı elmas değil mi? Ahmed Cemil'in içkinin tesiri altında bunalarak süzülen gözlerinin önünde donuk mailikler üzerine avuç avuç sarı pullar serpilmiş sema sallanıyor. sallanıyor. Bârân-ı elmas! Đşte işte. onlarda bir bârân-. filâvtanın kahkahaları.. yahut denize doğru akan bu 20 MAĐ VJü Oil Aû renkli levha yavaş yavaş yüksele yüksele yer ve gök birleşecek toprak ve gök gecenin aşk havası içinde azîm.. kemanların titreyen eninleri. pest. elmas. nasıl rüya âlemleri açan bir isim. diğer birinden bir ümit cevabı çıkararak.

MAĐ VE SĐYAH 21 1 uyandı.. sükûttan ve nağmeden. biraz evvel sönük duran sema sanki bir yangın ile dolar.. ' Henüz yirmi iki yaşında idi. gölgeden ve hayalden. .. Ufkun bir kenarından güneşin sinesinden sahraya bir nur tufanı döker. Onu ne kadar se-nelerdenberi bekliyordu. fakat bir zaman gelir ki birdenbire bir ihtişam çağlayanı dökülür. uykusundan tamamiyle sıyrılmamış mahrumluklarla yüklenmiş sisler arkasında boğulan ufuklara doğru uzanıp gitsin. semanın bu 22 MAĐ VE SĐYAH muhteşem yangını altında sahra müşevveşiyetten sıyrılır. herkese yabancı değil mi? Şimdi kendisini biraz topluyor. o yekdiğerinin hem aynı hem gayri zannolunan tezatlardan mürekkep hülyalı hali altında. henüz. Ahmed Cemil burada.. Bu sahranın üzerinde o semanın altından bir peri alayının kanatlariyle dalgalanıyor denebi-len hafif bir hava uçar ki dikkat edilse bir ruhanî cihanın zenı-zemesine benzer nağmelerle titrer. o mai semanın içinde birçok gülümseyen ümit yıldızlarından ibaretti. Onların yanına gitmeye ne lüzum var? Tâ ötede dönen bir levhanın yalnız bir kısmı şeklinde gözünün önünden akıp giden şu seyrancılara. Bütün menazır sabahlara mahsus o rengin müphemiyeti içinde hava ve hayalden mürekkep bir gölge şeklinde durur. bakir bir safvetle münevver bir göz gibi bakmaktadır." diyordu. Üzerinde bir sema ki geceden kalma siyahlıklarla gündüzün ilk şaşaalarının imtizacımdan mürekkep esmer bir renkle gözleri taltif eder. ağaçların arasında küme küme oturan bütün bu halka onun bir nisbeti var mı ki gitsin de o kalabalığın içine atılsın ? O bu dünyada herkesten uzak. burada ne için bulunduğunu anlamak için düşündü. o vakit tahattur etti. Arkadaşları şüphesiz orada işte şuracıktan bir parçasını gördüğü bahçenin kalabalığı arasındadırlar. dimağını âteşin bir bulutla örten buhar yavaş yavaş açılıyordu: Onun âlemi işte şu yavaş yavaş açılan beyninin içinde mai bir sema. şakaklarında hafif bir serinlik hissediyor. renkten ve zulmetten. Öyle bir yaşta. hayalinin şu müdebdep levhasını yaşatırken: "Ah! o ümit güneşi!. bütün sahra taze bir hayatin canlılığiyle tutuşur. etrafına baktı. Şimdi her şey hakikata ricat etmiş oldu.. Đşte gözlerini kapayınca görüyor: Mai bir sema altında azîm bir sahra ki sabahın hüzün ve neşveden. gençliğin öyle hassas bir devresinde ki fikir. Orada da bir bârân-ı elmas. baktı. O lâcivertliklerin bir tarafında henüz belirsiz bir nurdan toz savruluyor gibidir.. bir müphem renk altında mai bir atlas halinde görünen semanın derin bir köşesinden zührenin beyaz handesi hâlâ görünür. Başını çevirdi.

henüz görmemiş. gözleri ötede siyah tahtanın üzerinde unutulmuş. hayatın az meşakkatlerine mi tahammül etmişti? Bugün yirmi iki yaşında idi. Kaç kere bedbaht karısı matbaanın kapısına kadar gelerek beş altı yaşındaki yavrusuyle kocasını arattırmış. Güzergâhında isminin yavaşça fısıldandığım işidecek.. göğüs vermek için hayatını zehirlediği bu edebiyat âleminin bir gün yüksek zirvelerine çıkmak.. herkesçe anılmak. ümit güneşinin üzerine tâ uzaklarda bir ufkun içinde hazırlanan bulutların dökülmeğe müheyya olduğunu anlamamış idi.. bugün koltuğunun altında bir iki kitapla buradan bir gölge gibi çıkarken bir gün olacak ki tesadüfen bir kitapçının dükkânına gözü isabet edecek olursa mektepten henüz çıkmış iki genç edebiyat müntesibinin birbirine kendisini gösterdiğini farkedecek. cam kapıların aralarından farkedilen şu kütüphane müdavimleri. Uzaktan sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha ile idare memuru Ahmed Şevki efendinin yaklaştıklarını gördü. bütün maneviyeti yalnız bir ümidin tahakkukuna muntazır. fikri bir hayal rüzgârı üzerinde. edip olmak. yalnız mü-nevevr. Ahmed Cemil. bakan yok. bu ümidin tahakkukuna şayan olmak için az mı ıstırap çekmiş. Ahmed Cemil ile beraber bütün arkadaşlarını ne cevap vermek lâzım geldiğinde mütehayyir bırakmış idi. Ötekilerini de beraber sürükledi. yarım kalmış bir cebir muadelesine bakarak.. fakat bu yaşa gelinceye kadar. kendisinin . ve. artık yavaş yavaş yola çıksak.münevver bir semanın bâ-rân-ı elması altında parlak hülya âleminde kanatlan kırılmış bir kuş gibi henüz topraklara düşmemiş. Ahmed Cemil ismini o kadar yükseltmek ki. lamış. çocuğunu düşünmek yok ki.f kesin meçhulü olan bu genç.. gören yok. Raci'nin ikide birde Palais de Cristal'da geç vakte kadar kaldıktan sonra geceyi de evinden başka yerde geçirdiğini bilirdi. Şimdi birkaç eski mektep arkadaşiyle sekiz on kalem erbabından başka her. sabahtan akşama kadar fikir ve sanat hareketlerinin münferit mecrası olan şu cadde bir gün olacak ki onun tesiri altına girmiş olacak.. iştihar arzusu değil miydi? Ahmed Cemil daima aceleci ve telâşlı yürüyüşiyle. Ondan sonra pederini kaybedince maişet endişesi. sonra da o derece itilâ emellerine kapılıyor olduğundan kendi kendine utanıyordu. Şöhret bulmak. Edip olmak. şöhret almak... senelerdenberi bütün düşüncesi bu değil miydi? Ta mektepte bir kimya kitabının üzerine başını dayayarak. hayat mübarezesi baş:.. Biz üç kişi kaldık. müptehiç bir sabahın rüyasına dalmış. Ahmed Cemil'in düşüncelerine bir fasıla daha geldi.. bugün o kadar acılıklarına. Yine oraya gitti. evde kendisini bekleyen karısını. Henüz yirmi iki yaşında.. gözler ziyadar bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir köşenin açılmak üzere olduğunu. meçhul emeller fezasında uçtuğu zamanlardan-beri bütün varlığını istilâ eden emel. Sahib-i imtiyaz gelince dedi ki: — Allah cezasını versin! Islah olmayacak. âdeta koşarak Babıâli caddesinin kenarından çıkarken şu kitapçı «dükkânları.. Ah! O zaman göğsü nasıl bir iftihar havasiyle şişecek! Şimdi oradan mevhum bir cisim şeklinde geçiyor.. O tasavvur «ttiği yüksek payeye bir hat bulamıyor. On dokuz yaşma kadar Ahmed Cemil tamamen — hayatta mümkün olabildiği kadar — mesud idi... lâkin o zaman. bu matbaalar. Zaten bu neticeye..

Birçok adamların bir dakikada bir zarın hevesine terkedebileceği kadar ufak. sokağa nazır odaya tıkılmış. bir çâre bulunamadı. hemşiresi.. Ahmed Cemi' 24 MAI VE SĐYAH MAĐ VE SĐYAH 25. herşey birbirine gün c^iŞ.. senelerce alnını terletmişti... Kendisinin bir altın enfiye kutusu. bir güzel saatiyle bir altın kösteği vardı. etti: Herkesten maksat Cemil'le Đkbal. za^ ailesi Ahmed Cemil'in annesiyle on sekiz yaşında oğlundan dört yaşında kızı Đkbal'den ibaret idi. zevcesine. O para ile işte şimdi karısını çocuklarını sokak ortasında kalmaktan muhafaza eden Süleymaniye'deki bu beş odalı evceğiz.. Ailesini iyi geçindirecek kadar para kazanırdı. O vakit saatlerce düşünüldü.. fazla olarak fahiş bir faizle bir muhtekir sarraftan para alındı. validesi. O vakit herkes bir rey beyan. Ahmed Cemil'in bazan gülerek "bizim konak" dediği mesken alınmıştı.. ufak bir şey. babasından bahsetse namusunu teşrih edecek hikâyelerin sonu gelmez.. çamurlu sokakları yaya tırmanarak. araba ile gitmek arzularına galebe çalıp yokuşları. Senelerce fikrini vakfettiği bu maksadı temin için kendisini.. Fakat bu kararın icrasına büyük bir mâni vardı ki.şairane tâbirine göre "Piyale-i telh-i h^ yatın zehr âbî"na dudakları temas etmişti.bu karışıklık içinde hangisini almak. O vakit kitapla buivalidesi arasında bir müddetten beri devam eden bahis teceddüt etmiş. çoç ^bi nâ-tamamiyle bağlı. Bunlar terhin edildi.. evine meftun. ^ JjL Đyi bir aile babası. O vakit babasının bütün hassasiyeti nasıl taşmıştı! Karısının elmaslarını terhin etmek! Đşte bu mümkün değil. O gün.. Cemil tabiî babası gibi pembe odayı. Fakat bu ufak şey bu namuskâr aile babasını senelerce yormuş. babası. Babası oğlunu ev alınmadan evvel mektepte Jeylî olarak bırakmadığı için o vakte kadar beklemişti..eri gün. hangisini nereye kesin mecazım geleceğinde mütehayyir kalmışlardı.. o da paranın Süleymaniye'deki mini mini evlerinin tamirine sarfedilmiş olmasıydı. Onun nakline. Babası dâva L kiliydi. ne telâş içinde idler! Bütün eşya aşağıda mermer ve &ya> mutfağa. o gayri muhik dâvadan vazgeçildi. Bu adamın yalnız bir endişesi vardı: Ailesini mesut etmek.. annesi Emniyet Sandığına terhin edilmek üzere küpesiyle yüzüğünü teklif etti. hattâ arkadaşlarının hissetle ithamına gülümseyerek para biriktirmişti.. O vakit on dört yaşında vardı. rivayetine göre bir defa babası kabul etmiş ve ücretinin nısfını evvelce almış olduğu bir dâvanın sonradan hakka makrun olmadığını anlayınca birden reddine ve paranın iadesine karar vermişti.. Tam mektebe leylî olarak ithal edildiği sene... evet yalnız kendisini birçok şeylerden mahrum bırakarak. Ahmed Cemil evin alınışını pek iyi tahattur eder. <iĐ£inci defa olarak kira evinden kurtulup kendi evlerine gel-^g .. o babasına Kula'dan hediye gelen kilim döşemelerin yukarıdaki pembe odaya mı yoksa sofaya mı konacağı meselesi tazelenmişti. geçen senenin esvabını bu seneye salih görmeğe çalışarak. bu gürültünün içinde şa-eski mt. Đkbal validesine uyarak . hususiyle namuslu.

ara sıra bu dört kişiden birinin ağzından çıkıvermiş bir serseri kelime musahabeye vesile olur. yahut kızma esvap dikmekle meşguldür. Bazan iştigalin nevi tebdil olunur. senin merhametine kaldı!" deyişi gözlerinin önüne gelir. bu genç dimağı bir gonca gibi nazik parmaklarla açmağa çalışır. Kendi evlerine geldikten sonra bu müsamereler haftada bir defaya münhasır kaldı. Babası yazılarını bitirmiştir. bu hâkimiyet sıfatının ehemmiyeti altında beyni darmadağın oldu. Onun fikrini tatbik etmek lâzım gelse kilim döşeme ikiye bölünecekti. O vakit ortaya başka iş çıkar. Ahmed Cemil dersini yapmıştır. babası yazısını yazar. sanki korkunç bir . En küçük vesilelerle bile lâtife ediyor. O hem pembe odaya hem sofaya taraftar çıkıyordu. Heyhat! Şimdi iskemle yine üç ayak üstünde. lokmalar geçmez.. Magihan bir kaza darbesine uğrayan bu yuvacık nasıl perişan. O noksana kendilerini alıştıramamışlardı.sofayı münasip görüyorlardı. Babasının Mesneviye pek merakı vardır.. bir mazmunu tefsir etmek için saatlerce yorulur. Bu mühim mesele de bir eğlenceye medar oldu. lüzumunda» ziyade gülünüyordu. Hizmetçi şaşaladı. Ahmed Cemil'in küçük yaşından beri tahsil zemininde bütün adımlarına rehber olan bu baba o vakit oğluna ders verir: Bir nükteyi anlatmak. O vakit ne kadar mesut idiler! Her akşam yemekten sonra saatlerce beraber otururlar. Babasının tâbirince iskemle üç ayaklı kaldı. Nihayet hizmetçi kız — taşralı iriyan bir kız — hâkem tâyin olundu. Fakat ne yapalım? Her şeyden evvel çocuğu hayata hazırlanmalı. Ahmed Cemil bir köşeye büzülür. her yeri cazip olan bu kitabın bir hikâyesi okunur. validesi oğluna bir gömlek. dersine çalışır. ciğerlerinden çıkan bir şuhka-i beka boğazlarına kadar gelir takılır. iki kâğıt parçasına "pembe" ve "sofa" kelimeleri yazıldı.. pembe oda. Ahmed Cemil mektepte leyli olduktan sonra bu aile heyetinin mühim bir rüknü haftada altı gece ihazır bulunamaz oldu. yiyemedikleri lokmalarıyle mahzun duran tabaklara damlar. *'Ne oldu?" Bu çocukların babalarına ne oldu?. fakat bu defa eksilen ayak o kadar mühim bir ayak ki iskemle duramıyor. yemeğe başlamadan ellerini uzatamazlardı. bu valide yaşların hücumiyle titreyen gözlerini oğlu ile kızına diker. bu evin bütün havasında bir hayat unsuru eksilmişti. bu sofra başında bir mezarın sâkit enini hüküm sürer.. Hele ilk matem günlerinde bir akşam üstü meselâ kapı çalmsa Đkbal'in: "Babam geldi" diyeceği tutardı. düsturları karıştırır. taşar. Đkbar — kız çocuklarını daima validelerin eteklerine sevkeden bir hisle — annesinin yanma meselâ babasının eskimiş para kesesine kaim olmak üzere yeni bir kese örer. O vakit bir matem sükûtu başlar. göğsünde bir ateş ile kalktıktan sonra. Kendi evlerine gelmiş olmak hepsinde eğlenceye bir meyil uyandırmıştı. gelişigüzel bir yeri açılır. başaşağı düşmüş gibiydi. Ahmed Cemil başını kaldırır. daha yatağa girmek için bir hayli zaman vardır. ikbal güler babası bir hikâye söyler. pembe odaya yar oldu. O vakit iskemle iki ayağı üzerinde durmağa çalışırdı. yaşlar. O vakitten sonra bu küçük bahtiyar aile nasıl değişmiş. Hattâ kabil olsaydı da Đkbal'i de verselerdi. bir aralık bu üç kişinin gözleri birbirine tesadüf •ediverse o hazır duran yaşlar birbirini uyandırır. Ahmet Cemil'in fesini kura çantası yaptılar.. Şimdi ne vakit Ahmet Cemil o eskimek bilmeyen kilim döşemesinin üstüne otursa babasının bir hâkim ciddiyetile elini fese sokarak: "Göreyim seni. O vakittenberi o pembe odanın içinde o kilim döşemenin üstünde bir şey noksan idi. O vakit tali hükümetti. Kaç sabah Ahmed Cemil yatağından. Yemek sofrasının başında toplandıkları zaman hepsinin dimağında menkuş olan o baba çehresi güya henüz orada karşılarında imişçesirıe o.

bunaldı. Ahmed Cemil başını kaldırdı. Herkes bir yere bakıyordu. Birdenbire bu uğultu durdu. bilmem bir tokat meselesinden dolayı olmalı.. istikbal etmiş. Neden? Babası neden gelmiş? Şimdi hoca efendi ayağa kalkmış. Hele mai bir cübbesi vardı ki pek yakışırdı. Ahmed Cemil bu teferruatı pek iyi zaptetmiştir. delik deşik olmuş bir sahife şeklinde ka28 MAI VE SĐYAH lir. Bu defabüyük bir mektep.. bu gelen Ahmed Cemil'in babasıdır. başlıca Ahmed Cemil'e musallat olmuştu. Odanın içinde bir uğultu vardı. Bir de ne görsün? Babası.rüyadan uyanmış da sabahleyin o rüyanın altında mesud bir hakikat çıkacakmış-casma odasından yavaşça çıkarak. Sonra ne oldu? Ahmed Cemil artık ötesini bilmiyor. Yalnız büyük bir oda.. nasıl okumağa başladığını. o vakit bütün mebhut ve mütehayyir duran mektep halkı. Hattâ Ahmet Cemil gözlerini kapayınca hâtıraları arasında bu vak'adan sonra kendisini birden o mektepten çıkmış başka bir mektepte bulur.. Gözler hep Ahmed Cemil'den hizmetkâra — galiba Bilâl — Bilâl'den Ahmed Cemil'e gidip geliyordu. yine karşıdaki köşede yüksekçe bir minder üstünde beyaz sarıklı muallim. ta karsıki duvarda iki büyük siyah tahta. Kaç kereler onu ağlatmış.. o dünkü vak'a için geliyor..... Unutamayacağı şeylerden biri de mektep arkadaşlarının arasında biri.. Evvelâ sübyan mektebine gider gelirdi. o odanın içinde sıra sıra kürsüler. Ay!. bu küçücük halk da hocanın şu meşguliyetinden istifade ederek yerini tebdil etmeksizin harekete başladı. O tarihten sonra hayat mübazeresi ne müthiş başlamış. babası bile mektebe gelerek hoca efendiyle oldukça şiddetili bir mülakat yapmıştı. o kadar tahattur ediyor. yanaklarından ateş çıktı. babasının odasına gitmiş.. Hattâ bir kere. küçücük bir asker . kendi babası. Zenci hemen beyazlanmak raddesine gelmişti. Ahmed Cemil şaşırdı. Ahmed Cemil'in bir şeyden haberi yoktu. Oh! Bu muallim ne güzel bir adamdı! Seyrek sakallı. onu henüz yatağın içinde. Ah! Mektepte geçirdiği zamanlar. O zaman en ziyade tesir eden şeyler... bu mektepte ne yaptığını pek karışık bir surette tahattur eder.. O gün. Bu işaret. hoca efendiye müracaata mecbur etmişti. maişetin yükü henüz zayıf olan bu omuzlara nasıl çökmüştü! O zamana kadar henüz hayatın ilk faslını bile okumamıştı. derin bir sükût. Evet. MAĐ VE SĐYAH 27 Ahmed Cemil tahsilini herkes gibi takip etmişti. Dersler daha başlamamıştı. Komşu çocuklardan biri gözüyle diğer birine Ahmed Cemil'i gösterdi.. temiz. fakat bu zamana ait hâtıraları o kadar mübhemdir ki. Çocuklar hep kürsülerin üstünde sallana sallana yarı sesle derselirini tekrar ediyorlardı. bu mühim haber bütün odayı dolaştı. henüz genç. hattâ Ahmed Ceiml'in resmî elbisesi bile var. görüşmeğe başlamışlardı. Bir dakika içinde herkes vâkıf oldu ki. yerine oturmuştu. galiba yine mektebe devam eden bir kibarzadenin hizmetkârı vardı ki. sabahleyin mûtat üzere mektebe gelmiş.. Çocuklukta hep böyle değil midir? Hâtıralar hava ve zaman tesiriyle yıpranmış. oturmuşlar. sakin bir uyku ile uyuyor gö-recekmiş ümidiyle titremişti. hatırat levhasında en derin kazılır.

ehemmiyetini almıştır. Öyle ya, artık askeri rüştiyesinde... Evvelâ nekadar utanmıştı! O büyük mektebin içinde ilk günleri korkarak yürür, kendi sınıfından başka bir yere giremezdi. Sınıflarında seksenden ziyade •çocuk vardı, fakat Ahmed Cemil bu seksen kişiyi iki yüz kişi gibi görürdü, hatta babasına da o yolda tarif ederdi de bir türlü inandıramazdı/Burada her şey başka türlü idi, öteki mektepte sıralar birbirini takiben saatte bir, hocanın önündeki kürsüye gidip oturmak âdet iken burada her iki saatte bir başka hoca geliyordu... Bu ilk senede ne öğrendi? Onu kat'-iyyen bilmiyor. Yalnız hesaptan pek sıkılırdı. Hocası da ona musallat olmuştu, daima tahtaya onu çekerdi; biçare kaç kereler o iki yüz kadar ehemmiyetli görünen seksen arkadaşının karşısında, siyah tahtanın başında perişan, mahcup, mahvolmuş, kendisini kaybetmiş, yavaş yavaş ağlamıştı. Bununla beraber bir müddet sonra onu başçavuş yaptılar. Bakınız, bu nıü-him hâdisenin esasını hâlâ anlamamıştır. Ne için başçavuş oldu? Başçavuş olmak için ne yapmıştı? Hesap derslerinde tahta, başında ağlamaktan başka bir fazile göstermiş miydi? Daha da pek küçüktü. Fakat bütün çocuklar onun hatırını saymağa başlamışlardı; meselâ sınıfın en gürültülü bir zamanında, bir müzakere esnasında, bir telâş ile dışardan içeriye girer, muallimlere mahsus olan kürsüye çıkar, elindeki cetveli mühim bir eda ile vurur: «Efendiler...» diye başlar, ince sesiyle bu ilk nutuk mukaddemesi sınıfın ortasına düşer düşmez, sükût...' Herkeste bir dikkat, başçavuş ne diyecek?... Mini mini başçavuş ne der? Sınıf halkına tebliğ olunacak müdür beyin bir emri... Bu bir oyundur. Ne müdürün bir şey dediği var, ne de tebliğ olunacak bir emir... Maksat bir kere efendilerin dikkatini celb edip düzme bir şey söyledikten sonra; fakat tam bir ciddiyetle, esassızlığım sezdirmiyerek, evet, ondan sonra bir kere hasıl olan sükûtu muhafaza etmek... Ahmed Cemil'i başçavuş olduğu gün görmeliydi. Eve nasıl göğsü şişkin, bu haberi bir an evvel vermek için sabırsızlıktan nasıl koşaI

rak gelmişti! Kapıyı açan Seher oldu. «Başçavuş oldum» sözünü evvelâ onun yüzüne attı. Artık babasının geleceği zamana kadar validesine başçavuşluğun ehemmiyetini anlattı: Đki yüz kişi! Şaka değil!... Bunlara nezaret etmek... Ya sabahleyin, ekseriyet üzere yoklama defterini o pkuyacak. Bu yoklama defterinden evde bîzar oldular. Ahmed Cemil mektepten geldi mi, başka bir oyun yoktu. Doğru yukarıya sofaya çıkar, babasının başçavuşluğuna mükâfaten alıverdiği siyah tahtanın başına geçer, mektepteki ciddî tavrı takınır, başlar yoklama defterini okumağa, ve daima cevaplariyle... riyle... Mehmed efendi, Kırıkçeşme... Mevcud! Necmi efendi, Fatih... Mevcud! Ruhsar efendi, Zeyrek... Namevcud! ilâh. Bu defter bir kere okunur, ondan sonra hoca efendi gelir, meselâ hesap hocası — artık hesap hocasiyle arası iyileşmiştir — hoca efendi sanki yoklama defterini açar. Hüseyin Nazmi efendi Saraçhane — bu Nazmi efendi şimdi «Gencine-i Edeb» muharriri olan gençtir — derse davet olunur. Hoca efendi sorar : — Efendi, darb neye derler? Hüseyin Nazmi efendi cevap verir: — Bir adedi diğer bir aded miktarınca tekrar ederek çoğaltmağa darb derler.

— Geçin-tahta başına!.. Hüseyin Nazmi efendi tahta başına geçer, tebeşiri eline alır, hoca efendi emreder: — 24605... Yazdınız mı? Ha! Şimdi bunu darbetmeli... 67 ile... Anladınız,mı? Ahmed Cemil bazan bu taklid ile derste okadar dalardı ki babası gelmiş, yavaşça yukarıya çıkmış, arkasından annesiyle hemşiresi gelmişler, orada bir tarafa birikerek sessizce tatlı bir tebessümle kendisini seyre koyulurlar da o farkına varamazdı. Sonra gözleri oraya ilişiverince şaşırır, donar kalır, elinden tebeşiri nereye atacağını bilmezdi. Babası bu mektepten alıp kendisini Mekteb-i Mülkiyeye götürünceye kadar bu oyun devam etti, fakat orada Ahmed Cemile bir ciddiyet geldi. Artık kendisine büyük bir adam nazariyle bakmağa başladı. Hattâ - bu on dört yaşında çocuk -mektebe giderken çanta taşımağa bile tenezzül etmez oldu. 3D MAĐVESĐYAH

kitaplarını bir gazeteye sarar, koltuğunun altına yerleştirir, bir kalem efendisi tavrını takınırdı. Hayatının bahtiyarlık sahifeleri hep bu mektepte geçen mes'ud günlere aid lâtif hâtıralarla doludur. Hüseyin Nazmi ile asıl muhabbet iplikleri burada bağlanmıştı .Đkisi bir sınıfta idiler; ikisi de leyli olmuşlardı, o vakit aile hayatından uzak düşen bu iki genç kalb birbirile samimî bir karabet hâsıl etti, emel ve fikirde bir iştirak peyda ettiler. Zaten hislerinde, haricî tesirler ahz ve telâkkide, efkârın tayin ve nakşi tarzında bir anlayışta idiler. Meselâ ikisi de bir şeyi tuhaf yahud garip bulmakta, bir fikri beğenmekte yahut reddetmekte, bir vak'adan müteessir olmakla veyahut ona lâkayd kalmakta müttefik çıkarlardı. Onun için sevişmek, o insanlar arasında okadar tatlı olmakla beraber okadar nadir tahalkkuk eden sevişmek, bu iki saf ve temiz kalb için pek kolay bir şey oldu. Hattâ o kadar ki bütün diğer sınıf arkadaşlarına yabancı kaldılar, aralarında hususiyet diğer bir kalbin iştirakine tahammül edemiyecek derecede idi. Đlk senelerde münasebetleri tehassüslerini teatiden ibaret kalırdı; fakat sonraları... Taze dimağları inkişafa başlayıp okuduklarını anlamağa başladıkları zaman, işte o zaman ikisinde de mütalâa cinneti başladı. Đlk mütalâa heveslerine mahsus doymak bilmez bir açlıkla her ellerine geçeni okumak istediler. Evvelâ hikâyeler, kitapçılardan kira ile alınmış yahut arkadaşlarından birinden rica ile istenilmiş terceme, telif bir alay hikâye okudular. Ekseriya beraber okurlardı, sınıfın bir tarafında tenhaca bir yere çekilirler, kitabı çekmecenin içine yerleştirirler, Ahmed Cemil yavaş sesle okur, Hüseyin Nazmi dinler ve işitemediklerini; göz ucuyla süzerek itmam ederdi. Đki refik fikirlerini, kalbleri-ni bir kitabın bir sahifesinde böylece teşrik ederlerdi. Bir aralık hikâyeden nefret ettiler; o ilk önce duydukları lezzet, hâsıl ettikleri tecessüs kayboldu; fakat okumak ihtiyacı olanca şiddetiyle devam etti. Tarih okumak istediler, ellerine geçen bir eski tarihi yarım bıraktılar. Mektepte zaten dersleri değil mi ? O kifayet etmez miydi ? Hülyaya Ahmed Cemil'in batı dillerinden terceme ile kullandığı bir tabir ile -mafevkalarza okadar meyelânı olan fikirlerini, geçmiş zamanların mezarı demek olan tarihe sevketmekten lezzet

duymadılar, fakat bunu kimseye de itiraf etmek istemezlerdi. O MAĐVESĐYAH 3S>

kadar hayal arayan gençler olamktan değil fakat görünmekte» korkuyorlardı. Edebiyat sınıfına geçtikleri zaman hülyaya mü-said bir saha aramakla meşgul olan fikirlerine yeni bir pervaz seması açıldı: Şiir... O vakit şiir namına vücude getirilen bütün yeni mahsulâtı okudular. Okumak tâbiri sahih olamaz: onların arasından koştular. Sonra derin bir menbadan ayrılmayan çöl yolcuları gibi yine o ciğerlerine taze bir hayat veren menbalara ricat ettiler. Okuduklarını bir daha okudular, bazı parçaları ezberlediler; sonra buldukları şeyler kifayet etmedi. Daha bulmak istediler, fakat heyhat!.. Ruhlarını lâtif bir uyuşukluk içinde aguşuna alan bu ufuk,, bu şiir ve hülya sahası okadar dar idi ki... O zaman aradıklarını bulmak için eski divanları okumak istediler. Fuzulileriy Nef'ileri, Nabileri Nedimleri araştırdılar, bir aralık bunların bazısında hele Nefi'de buldukları lisan haşmeti fikirle-lerini örttü, hislerini bunalttı. Elfazm tantanası altında şaşırdılar, güftesiz bir beste mırıldanmak kabilinden yalnız bu lisan mûsikisine aldanarak okudular, sonra o musikinin esas ruhuna dikkat etmek istediler. Fakat onlar, okadar sâmit yahut okadar taraka arasında o derece candan mahrum göründü ki ruhlarını istedikleri gibi titremekten uzak kaldı. Bi zaman geldi ki aradıklarını bulmaktan meyus oldular, mütalâaya küstüler, okumaz oldular. Bir kaç ay fikirleri âtıl kaldı, fakat bu atalet bir gün geldi ki o senelerce - mütalâaanın tohumlarından filizler çıktığını göstererek geçti, sanki, bir kıştan sonra bir bahar... Bu genç fikirlerin baharı inkişafa başlamıştı. Bir gün Hüseyin Nazmi utanarak Ahmed Cemil'e gece yatakta söylenmiş bir mehtap tasvirinin ilk dört beytini okudu. Ahmet Cemil itiraz etti; «Yatakta mehtap tasvir etmek olur «ıu?» diyordu; fakat biraz da kızarmış idi. Ne için? Ertesi sabah o da bu mehtap tasvirinin diğer dört beytini yapmış bulundu. Artık iştigal vesilesi bulunmuş oldu. Ya mektep kitapları... Oh! Onlarla iştigal olunmayalı zaten pek çok zaman olmuştu. Zaten mektebe girdikleri tarihten başlayarak sınıfın bir türlü yüksek derecelerine heves edememişlerdi. Smıfm orta mıntıkasında yaşamağı müreccah görürlerdi. il Evvelce mütalâadan şimdi müşaavreden çalabildikleri saatlerle ¦ders kitaplarına hasrettikleri iştigal kendilerini şu orta mın-takada tutmağa kifayet ediyordu. Bir tatil günü beraber geziyorlardı. Genç çocuklara mahsus bir şiir hevesiyle her gezdikleri yerde, her gördükleri şeyi buna bir şairlik vesile addederlerdi. Meselâ o gün köprüden geçerken bacalardan çıkan dumanlar için teşbih yapmak, yahut Beyoğluna çıkarken tesadüf ettikleri kürklü bir başlık giymiş minimini sarı bir Alman kızı için bir manzume söylemeğe yeltenmek gibi çocukça şeyleri olurdu. Fakat artık teşaürden kendileri de nefret duymağa, bunları kendileri de gülünç bulmağa başlamışlar; dimağlarının içinde büyük fikirler bulup da onların büyüklüklerine nisbeten küçük kalanların kendilerinden duydukları nefrete müşabih bir şey hisseder olmuşlardı. O gün Beyoğlundan geçerken bir kitapçı dükkânının önünde durdular, camekânda duran

Taksim bahçesinde. dedi. Hüseyin Nazmi dedi ki: — Ne zararı var? Bak güneşe! Bu güneşin altında.... Ahmet Cemil bunu hemen kendisine mahsus lisan ile «Ruhî Üryan» diye terceme etti.un «L'âme nue» şiir mecmuası idi. Oraya kadar gittiler. talihimize ne çıkar? Talihlerine «Makber» unvanlı manzume çıktı. Bu. Hüseyin Nazmi baktı. zira Ahöied Cemil'in daima boş yahut boşa yakın cebine mukabil Hüseyin Nazmi'nin çantası daima dolu. yahut doluya yakındır. Hüseyin Nazmi ilâve etti: . Anlayıp anlayamamak meselesinden de korkuyorlardı.. Kitabı aldıktan sonra bir yere gitmek istediler. fransızca sormağa cesaret edemeyerek kitabı istediler.. Birden Ahmet Cemil dedi ki: — Ahî Bak serlevhaya. Ahmet Cemil'in tâbirince Hüseyin Nazmi maliye işleri müdürüdür. sonra anladıklarını anlayamadıklarını çözüm anahtarı ittihaz ederek manzumenin kıraati bitince gözleriyle. Tâ bahçenin sonuna kadar geldiler.. Hüseyin Nazmi parasını verdi. sanki bütün maneviyatı bu mağmum şiirin matemi altında eriyip gitmişti. Ahmet Cemil'in gösterdiği kitap Edmond Haraucourd . Kitabın neresinden başlamak lâzım geleceğinde mütehayyir idiler. Mahcubiyetle içeri girdiler. kış güneşinin hafif harare-tiyle yarı kızmış taşlara ayaklarını dayayarak oturdular. orada yeşil tahta sedirlerden birine ters olarak. Mutlaka bir şiir mecmuası olacak. ikisi de müştereken uzun uzun süzdüler.. Birden anlayamadılar. yani yüzlerini deniz cihetine çevirerek. belki bir nebze fazla. Birden Hüseyin Nazmi: — Of! Ne yeis ile dolu bir şiir!. susarak. berisinde zihinleri ilişti.kitaplara bakıyorlardı. bunu denize karşı.. biraz mübtedilere mahsus tereddütle okudu. ellerine aldıkları ilk şiir kitabı oldu. Evvelâ Ahmet Cemil cehren.. Şiirin ötesinde.. Taksim bahçesine girdikleri zaman ellerinde tuttukları kitabın peşin lezzetiyle kalbleri güya bir esrarhane-nin acaip letafetlerine vusul için ilk adımı atıyormuşcasına tuhaf bir suretle mütehassis idi. şimdiye kadar fransızca bir mün-tehabat mecmuasında görebildikleri köhne bir kaç manzumeden başka bir şey okumamışlardı. o Üsküdar'ın denize bakan levhasının karşısında okuruz. yabancı kelimelerin üzerinde bir müddet durdular. Ne derin bir melal!. Ahmed Cemil gözlerini ayıramıyordu. ikisi de fransızcaya mekteplerde kabil olan derecede aşina idiler. Đkisinde de bu kitabı satın almak için âni bir heves uyandı. hava güzel fakat soğuktu. tâ o tepede. — Bir taraftan aç! bakalım.

Lâkin bazan bu azap cehenneminden kıvrananlar o zulmetlerin arasından feryat ederek.aristanım başka bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle Jolu... Bir inilti nağmesi gibi yavaş yavaş. Dikkat ediyor musun? Şu şiirin tavrmdaki ahenk meyus tarzına nasıl yakışıyor? Bak nasıl hafif başlıyor..» ' Ahmed Cemil gülerek Hüseyin Nazmi'ye baktı: •— Berbat oluyor: Saçma mı söylüyorsun? «Arz. zannederim: «Henüz ölülerimin silsilesi bir hatimiyle vâsıl olmadı. Kaçıyor. o matem edası kayboluyor.. aşk. Kalbim.. Hüseyin Nazmi müddeasını isbat etmek istiyormuş gibi kırık kırık tercemeye başladı: ' 5 «Sanki âfak bir memat amacgâhı olmuş. fazilet.. Eski merMai ve Siyah — P. bu sonu olmayan çöl üzerinde hiçbir lem'a ışıltısı yok! Yalnız bir kenarı bulutların kemirmesiyle kırılan hilâl ölülerimi mahbeslerinde lerzişdar ediyor. kelimelerden mürekkep bir mukaddeme. şu üçüncü kıt'ayı «hepsi uyuyor» diye ter-ceme ne fena düşecek. cesaret. sanki elemleriyle istihza için kalkarlar. sema... Terceme edince o hazin musiki. mezarlarının beyazlıklariyle zulmetler altında yatıyor... sanki sürüklene sürüklene gidiyor. Bak.. Sürür.— Đyice anlamak için zihnimde terceme ettikçe sanki bu güzel yeis levhasının renkleri hep sisleniyor.. Hüseyin Nazmi atıldı: — Of! Bu halbuki!. terceme şöyle olmak lâzım gelir. Hem yanlış terceme ediyorsun. Bana kalırsa yine o tarzı muhafaza ederek terceme etmeli.» Ahmed Cemil ilâve etti: — Sanki niçin «titretiyor» demiyorsun? Yahut Türk-çede mutlaka bir şey ilâve etmek lazımsa «lerzişdarı haşyet ediyor» demeli ki kelimenin son medid hecası birden intıka edivermesin.. Îvîe7.... fakat biraz başlangıcı süsleyerek: «Hepsi hâbidei sükûn. ve ... herşey mevsimini kaybetmiş.. Tâ-dad etmek kelimesinin buradaki kuvveti başka olacak. Halbuki henüz kefenlerimin kâffesini tadat etmedim. ümid.. Terceme sanki bestesi kaybolmuş bir güfte gibi soğuk. evvelâ en hafif seslerden. 3 ot: merlerin arasında mezarımın levhası perişan bir raks ile sallanıyor.

.. Bahçenin çok yağmur yemiş otlarından. ne görüyorsun. düşüne düşüne tekrar etti.. beyinlerine lâtif bir uyuşukluk veriyordu. simsiyah bir renk. Ahmed Cemil'in sadasının ahengi samimî bir teessürle veznin ağır cereyanı üzerinden mariz bir seyelân ile akıyor. ne buluyorsun? O siyahlar içinde ne buluyorsun? Siyah.. bilemiyorum. in. nekadar inebilmek mümkünse okadar in. daima siyah değil mi? işte öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai ve daima mai. bir şey duyuyorum amma rüyalarda tutulamayan şekiller gibi parmaklarımın arasından kaçıyor. o mailikleri yırtmak için uğraş. Şurada — beynini gösteriyordu ¦— bir şey var. demin ellerindeki kitaptan fışkıran şiir zülâli. daima mai.. karşılarında titrek havanın altında buğulanan güneşli manzara. ışıe o v»^.. Beşiktaş'tan karşıya aheste aheste geçen bir kayığa. aşağı bakılsa siyah daima siyah. onu şöyle karşımda resmi çıkanlmış.» Bu terceme bitince birbirine bakıştılar. sonra Ahmed Cemil aslını bir daha okumak istedi. mailiklerden mürekkep^bir mina deryası. topraklarından bir buğ kalkıyor.. Bir şey ki mai ve siyah olsun.~~ nediyorum ki artık ölebilirim....Mai. sonra yaptıkları tercemeden kendileri de utanarak gülüştüler. O siyah tabakaları parçalıyarak içeriye bak. tâ uzakta denizin abusuna süzülen Üsküdar'a. ratıp topraklarından yükselen sisli bir hava güneşin altında. Gözlerinle onun içine girmeğe çallış. Bir şey yazmak. Bu suretle manzume bittiği zaman her ikisi de sükût ettiler bu bir nevi sekir veren şiir şarabı beyinlerini lâtif bir surette uyuşturmuş idi. ağaçlarından. Of!. açık sesle.. hava ihtizaz ediyor. bak ayağımı-Đ zm altındaki toprağa. Bahçenin toprak kokusu. ne buluyorsun? Donmuş. ne gö-r rüyorsun.. beride bir müddet devam edip sonra birdenbire kesilen Boğaziçi'nin manzarasına Üsküdar iskelesinden kalkan bir vapura. bu ne saçma şeymiş! dedi.. denizin üstünde biribirini kovalıyormuş gibi uçuşup kaçışan ziya parçaları. sema açılmış. Birkaç gün evvelden beri devam eden yağmurlar yalnız o sabah dinerek. Bilir misin.. yavaş yavaş. kelimeler uzun bir matem nalesi tarzında hafif ivacaclarla uzamı gidiyordu. fakat ah! O ne yazmak istediğimi bilsem. Sonra birdenbire Ahmed Cemil dedi ki: — Ah. güneşin altında titriyordu. güneş hafif bir hararet neşreden ziyasını mebzul bir atıfetle saçmıştı. hafif hafif sallanıyordu. tasvir edilmiş görmek mumkun olsa. ikisi de bir müddet tercemenin soğukluğundan üşüyerek sustular.. Hasta mıyım. düşündüler. Öyle sâkit gayşolmaşçasma karşılarında1 güneşin şâşaasıyle parıldayan levhada. uzun uzun baktılar. MAI V . neler hissediyorum da tahlil edemiyorum. inr in. şiirin mütehammil olduğu bütün meyus edayı inşad tarzında takip ederek. nasıl bir şey? Bak şu semaya.. Değil mi? Sonra.karşımda müstehzi heyulaları rakseder.. Bu kıraat tarzı şiirin yeis ve meıaımı ousouuın lcx-sir etti. Öylece düşündüler.. Hüseyin Nazmi: — Aman. Tâ karşılarında Çamlıca tepelerinin üstünde. hayatta nalını tamamıyle almış bir adam hükmünde gözlerimi kapayabilirim. o duyguların içinden bir şey çıkarmak istiyorum amma bir kere ne yazmak istediğimi tâyin edebilsem.

Yalnız yazmakla. Bir edebiyat tarihi silsilesi buldular. evvelâ îlyadaları... bir lisanın şerhine giremez. biraz daha yakın zamanlara gelmek istediler. Evvelâ mâkul bir tertip ile başlamak hevesinde idiler. aç kalmış ailelerden. daima işleyen amele gibi san'atm aynı mertebesinde kalacaklarını. Ona bir lisan bulmak. avuç açan beyaz saçlı adamlardan. tesdisler parçalandı. marazlarını teşrif etsinler. Bir harf bile bırakmadılar. Milton'a. Odiseleri okuyacak oldular. Asıl imt'handan sonra iki ay tatile muntazir idiler. Emin olunuz ki bu mümkün olmayacaktır. hareketlerinde. fakat bunun onlarca ne ehemmiyeti var?.. fikirlerinde. eğer hakikaten san'at sahibi olmak isterlerse asıl san'at ehlile ülfet etmek onların hünerlerini.* * * Bugünden sonra. Schiller'e. bir .» der. öyle bir hassasiyet ki onunla malûl olanları başkaları için. diğer bir gün gözlerinin önüne bütün güzellikleri döker. Yung'a. gözsüz genç kızlardan. hem gam ile doldurur. insana «Kaç! Bu hayattan kaç!. bütün o çirkinliklerden mürekkep gösterir. duygularında bir büyüklük olduğuna kanaat edilir de isabetini teslime cesaret edilemez muammalar haline getirir. Byron'a. tekrar yeis duymağa başladılar. onlara kendilerini sorunuz. Musset'ye.. o öyle bir şiirdir ki mahiyeti belki kıymeti zaten vazıh olmamasından ibarettir. Baki'ye. Bütün o tulü tasvirleri. O sene imtihanlarını pek zor verdiler. bulutların arasında nazlı nazlı yüzen bir ay. Sıra ile mütalâaya karar verdiler. çocuğunun mezarında ağlayan anneler.. pejmürde çiçeklere hitabeler. Ahmed Cemil'de şiir ile uzun iştigal mariz bir hassasiyet husule getirmişti. sırlarını tahlil eylemek lâzım geleceğinde ittifak ettiler. türlü renklerin yangınları içinde ufuklardan çekilip giden bir güneş. bu dakikada şâd. mektepte bütün kurtarabildikleri vakitler bunlara safedilmiş oluyordu. anlaşılmaz. bir suret vermek mümkün olabildiği anda o asıl şiir-likten çıkmış olur. Lisanda kuvvet aldıkça şiir lezzetine kanamaz olmuşlardı. bunları yarım bıraktılar. Derslerini artık kamilen ihmal eder olmuşlardı. daha yakm zamanlara inmekte acele ediyorlardı. mâkuliyetine kat'î hüküm verilemez. öyle bir hassasiyet ki bir hastalığa benzer de değildir. uyuya uyuya geçtiler. Ahmed Cemü o iki ayı Hüseyin Nazminin her yaz ailesiyle gittikleri Erenköy'ündeki köşkünde geçirmeğe hazırlanırken talih kendisi için diğer bir şey hazırlamakla meşgul idi: Babası bu sırada vefat etmişti. Goethe'ye. Fuzuli'ye. Öyle bir hassasiyet ki bir gün hayatı bütün çirkinlikleriyle. duygularını terbiye etmek lâzım olacağını anladılar. biraz sonra hazin yahut bir anda kalıbı hem neşve. bir gün bahtiyar diğer bir gün bedbaht.» der. veremli kızlar ağzından söylenme neşideler. etekleri denizlere dökülmüş yeşil dağlar gösterir. O hasta ruh. tahmisler. bu iki ay zarfmda istedikleri gibi okuyacaklardı. Nedim'e nazirelerle beraber yakıldı. her şeyden evvel okumak. Fakat heyhat! Musibet insanları en z'yade ümide sarıldıkları hengâmlarda zedelemekten haz alır. hattâ ortaçağlardan sonra iki üç asırlık edebiyatı iki üç ayda esneye esneye. Lamartine'e kadar geldiler. bütün müsveddeler yakıldı. «Sev! Bu tabiatı sev!. Hugo'ya.. Yunan ve Roma edebiyatında teahhur edemediler. Hüseyin Nazminin celbettiği bütün eski edebiyata aid kitablarm ötesinden berisinden beşer onar sahife kesilmekle kaldı. bir şarap şişesinin yanında insanlıktan çıkmağa çalışan bedbahtlardan. o vakit bu âlemin le-zaizile mest olarak uzun pek uzun bir müddet kalmak lâzım geleceği nazarlarında taayyün etti. O şiir ummanı içine daldılar. Ah! Böyle hasta olanlar. beynini bir kurşun parçasiyle dağıtan meyuslardan. çocuklarını kilise kapılarına bırakan annelerden. Ahmed Cemü için bu musibet öyle bir beklenilmeyen darbe idi ki bir müddet bütün beyni donmuş gibi büht içinde kaldı. o mübhem ve müşevveş ruh.

•dedi. Onların ne olduğunu anlamak için onu parlatan ziya ile kendisinin arasına elinizi koymaktan hazer ediniz. donuk bir cam parçasından başka bir şey değildir. Bir akşam validesi: •— Oğlum. bazan da hiç birisine bakmağa kuvvet bulmayarak. baktıkça tıkanarak. biribirini tutmaz. bir aralık o sükûtun içinde muhtasar fakat kısalığında müthiş bir belagat gizlenen şu sual irad olundu: — Ne vakit şahadetname alacaksın? Ahmed Cemil artık gözlerini kapadı. bir tertibe uymaz. bazan göğsü kabara kabara duran Ahmed Cemil'e bakarak. bir müthiş vazifeyi ihtar etmek için validesi ihlâl etmek lâzım geldi. Artık leylî devam edemediği mektebe yalnız gider gelirdi. bazan köşede büzülmüş.billur parçasıdır ki üzerine şiirin ziyası isabet etsin. tahlil etmek mümkün olmayan. Eren-köyü'ne kadar gitmek. Ahmed Cemil o musibete uğradıktan sonra bütün duygu kabiliyetleri mahvolmuşçasına camit bir nefs hükmüne g'r-di. Babasının vefatmdanberi aralarında hemen hiç ciddî bir bahis vaki olmamıştı. yarım yarım cümlelerle babalarından bir şey kalmadığını. kalan ufak tefeğin biraz sonra bitmek üzere olduğunu söyleye-"bildi. Sonra yine sustular. yoksa gözünüzün önünde kalacak 38 MAĐ VE SĐYAH olan sönük. hattâ sevgili şairlerini. O geceyi Ahmed Cemil kâbuslar içinde geçirdi. seninle biraz ciddî konuşmak lâzım geliyor. perişan. . Yalnız bir şeyden haz ederdi: Sükût! Evde de bu sükût hazzına hürmet olunurdu. o ruhunun en samimî nedimlerini bile ülfete şayan bulmadı. Bu matemin kahrı altında ezilip kalan kalblere metaet vermek için hayat vazifelerinin hâkim sadası kadar müessir şey olamaz. siyah mağmum gözlerini annesine dikmiş bakan Ik-bal'e. o her sırrına vâkıf olan dosta bol bol derdini dökmek istedi. okumazdı. sanki dün sütüyle beslediği çocuktan bugün ekmek isteyen bu ananın perişan halini görmek istemiyordu. ertesi gün Hüseyin Nazmi'yi bulmağa karar verdi. O vakit bu ana ağzından çıkan her kelimeyi müteakip ağlamak arzusuna mağlûbiyetinden korkarak. Hüseyin Nazmi'den de •eskisi kadar haz almıyordu. renkler gösterir ve gözleri kamaştırır. fakat bir gün geldi ki sükûtu. fakat birinci defa olarak ciddî bir zemin üzerinde söylenen şu bir kaç söz Ahmed Cemil'i tamamen kendisine iade etmişti. Bu akşam ancak bu kadar lâkırdı olmuştu. Đkbal'in — üzerinden bir bulut geçen siyah gözleri — indi.

bu güzel köşkün.. avdet etmek. Sanki oturursa geç kalacakmış gibi vapurda bir yerde duramadı... . size.. Fakat nasıl?... bugün dü-ğünmeğe mecbur olmadığı gibi yarın da maişet endişesi henüz saadet revnakiyle parlayan alnım elem çizgileriyle bozmayacak. o iki sevgilinin önlerine döksün. Erenköyü'ne çıkmak. arkadaşına yüreğinin acılarını döktükten sonra onun bir nazarla: — Ne demek istiyorsun? Para mı lâzım?. Daha mektepten çıkmak için bir sene var. Ah! O da zengin olsaydı. Birden. zihninde bütün hâtıralar. demek isteyeceğinden şüphelendi.. tâ o Süley-maniye'deki evceğizin kucağına atılmak. Ara sıra buraya geldikçe cesaretle içeriye girmek âdeti iken bugün bir fütüvvet kapısının karşısından dermande bir müstedi gibi cesareti kırıldı. fikirler donmuş. Hayat ile uğraşmak. Sabahleyin erken kalktı. Mr. öyle mi? Ne için çalışmasın? Bu suallere zihnen cevap verdikçe sanki dövüşmeğe hazır-lanıyormuşçasına ayaklarının üstünde biraz daha metin duruyordu.. ile taksim etmek ister. Hüseyin Nazmi. gözlerinin önünde servetin bir timsali gibi yükselen bu binanın kapısından kaçmak. «bakınız. bahçesi demir parmaklıklı zarif köşküne kadar gelmek için geçen zaman bütün zihninin bu meşgalesine masruf oldu. faI 40 MAl kat köşkün parmaklık kapısının yanındaki zili çekeceği sırada eli mûtat hilâfında titredi.. mütalâat silsilesini bir metanet hamlesi alt üst etti.» demek istedi. kalb_. ben aldım!» desin.. Onlar daha neler isterler? Ah! Ahmed Cemil onlara neler vermek isterdi. bu maişet mücadelesinde o da yumruğunu sıkarak hissesini almağa çalışmak icab ediyor.. bütün beynini ezen muammaların halli çaresi Hüseyin Nazmi'nin elinde imiş gibi gidip onu bulmakta istical gösteriyordu. Haydarpaşa'dan trene atlamak. Bu ekmek sözün kalbinden soğuk bir iz bırakarak geçerdi. Bu böyle bir ihtiyaçtır ki hiç bir maddî fâide beklemeksizin Ahmed Cemil'i Hüseyin Nazmi'ye sevkediyordu. Sonra bütün şu. Geri dönmek.. hassas. buradan.. Oraya para istemek için mi gelmişti? Onun istediği şey kendisini dinleyecek br adamdan başka bir şey miydi?. o henüz çocukluktan tamamiyle çıkmamış genç kız. O ihtiyar anne . babasının henüz hayalini gördüğü o köşeciğe kadar giderek: «Baba! Sen bizi bırakmamalıydın!.. Fakat ne beis var! Ahmet Cemil çalışmaktan kaçan o cebinlerden mi idi ki henüz hayat mübarezesine ilk hatvesi-ni atmadan fütura mağlûp olup kalsın.. nekadar mes'-ud!. mevkiften epeyce uzak olan Hüseyin Nazmi'nin havaî boyalı. Servet ve haysiyet sahibi bir babanın oğlu. amma nerede o vasıtalar ki bütün o istenilecek şeyleri alsın da götürsün. üçyüz bukadar gün ki herbirini geçirebilmek için ekmek lâzım.Đnsan keder ve sevinç zamanlarında kalbinin tahammülünden fazlasını diğer.. Şu dakikada duyduğu cesaretsizlik bir türlü elindeki zili çekmeğe iktidar bırakmamıştı. yalnız bir nokta yaşıyordu: Validesiyle kâdeşini yaşatmak. bunları sizin için. bunları sizin için evet.

Hüseyin Nazmi'nin odasına girince düşünmekten. Cemil bey?. pencerelerin uzun. ona karşı hâ-1 lâ Lâmia çocuk kalmıştır. Odanın bahçeye nazır yeşil pancurları henüz açılmamış.Zili çekti. Bu Hüseyin Nazmi'nin küçük kız kardeşi Lâmia idi. Lâmia. bu etrafını muhit olan eşyaya tasarruftan doğacak bir kanaat ve itminan ile oturmak.. Durun...f mış saçları koştukça savrularak açık pembe kısa esvabının etekleri uçarak bahçeyi geçti.. Perişan haliyle.. tatlı bir çocuk sesi sordu: — Siz misiniz. ve koşarak Ahmed Cemil'i yalnız: bıraktı... tâ karşıda duvarın üzerinde renkleri karanlıkta dalgalanarak duran bir harita. Hüseyin Nasmi'nin bir nevheves israfiyle doldurduğu kütüphaneler. şöyle bir kütüphaneye. koyu perdeleri yerlere dökülmüş. derin hayat zevkine karşı acı bir hüsran hissi duydu... selâmlık kapısından henüz başı görünen uşağa meydan bırakmayarak yetişti. Ahmed Cemil'in şu kadarcıktan dostu. Ah! O da böyle bir odaya. dedi. öyle ki bu uyuşukluk getiren loşluğa halel . Odanın ötesine berisine perişan konuluvermiş sandalyeler. böyle kitaplara malik olabilseydi! Hüseyin Nazmi'nin evinde bu his birinci defa olarak onun temiz dimağına düştü. On dört yasına giren çocuklarda mukaddematı görülen bir takayyüt ve tekellüf endişesini henüz Ahmet Cemil hakkında takınmaz. maişet dardiyle ilk cerihayı almış olan bu taze kalb şu havaî boyalı köşkün şu bahçeye nazır loş odasında mevcut olmak lâzım gelen fikir sükûnuna. pancurlardan birini hafifçe oynatmak.. „. yürümekten mütevellit bir taab ile hemen sandalyelerden birine oturdu. . suallerin j cevaplarını beklemeksizin bir dakikada on meseleye temasa vakit bulmuştu.. oda kapısının iki cenahını işgal eden yüksek.... Bir kar tabakasının saf beyazlığı üzerine düşmüş bir katre leke gibi. Ah! Her geldikçe lâkaydâne oturduğu bu odanın bugün üzerindeki tesiri gayrıkabili tahlil bir şeydi. Bu sene hiç gelmediniz. — Geldiğinize nekadar iyi ettiniz.. Ahmet Cemil köşke girerken dedi ki: _ Rica ederim... Ahmet Cemil başını kaldırdı. Şurada oturmak... Sanki bu zulmetin ortasından fışkırarak dikilmiş korkunç heyulalar. Bugün ihtiyaç ile. kapıyı ben açayım. parmaklığı açtı. ağabeyim hâlâ uyuyor.. . çocukların teklifsiz görüştükleriyle bitmek tüken-] mek bilmeyen lâkırdıcılığma serbest cereyan vermiş... Tâ köşkün ikinci katından taraka ile bir pencerenin yeşil parmaklıkları açıldı. Đkbal'i niçin getirmediniz?... gönül rahatına.. aralıklarından güneşin ziyası belli belirsiz süzülmüş.... . Ağabeyim sizi görünce şaşıracaktır. benim geldiğimi haber verir misiniz? Lâmia: — Şimdi!. henüz taranma.. durun.

hastayı hasta sıfatiyle muhatap ederek: — Ne yapacaksın?. Hüseyin Nazmi yalnız dinliyordu.. Bitirip de sandalyesinin arkasına yaslanınca... Bak. o çocuğun gülmemeye mahkûm gözlerinde bir bulut altında duran yaş katreleri.. lisanını efkârının perişanlığına bırakarak. Hüseyin Nazmi'ye elini uzattı: — Sana ihtiyacım var.. Ahmet Cemil ayağa kalktı. işte şuracıkta pencerenin şu asude kenarında okumak. muinsizliğini. bugün ne için geldim? Beni ciddî dinleyecek misin? — Oogo!.. — Evet.. Zavallı çocuk! Edip olacaksın..gelmesin. Biraz evvel Hüseyin Nazmi'ye müracaattan korkan bu genç. Biçare validesi! Ya Đkbal! Ahmet Cemil'in bu hâtıra ile birden kalbi sızlayarak buruldu. nahif çehresinde parlayan siyah gözleri.. Boğuluyormuş gibi bu havayı olanca kuvvetiyle teneffüs etti! Oh!..tâ*: — Ne vakit şahadetname alacaksın? Demek. annesini. bütün emellerinin aksine zuhur eden bu acı hayat hakikatlerini. şahadetnameyi aldıktan sonra bütün o ümitleri bırakmak. odanın müphem manzarasiyle bahçenin güneşli parıltısı arasında. Sabırsızca. yalnız o vakit Hüseyin Nazmi bayağı sözlere tenezzül etmeyerek. güneşin coşkun ziyasiyle beraber yazın baygın havası odaya hücum etti.. Bilsen. ne yapacağım?.. iştihar edeceksin.. çaresizliğini. bütün" varlığına sirayet eden bu zulmetten artık kurtulmak istiyormuşçasına pencereyi açtı. Neyin var? Otur bakalım. o da Ahmet Cemil kadardı. Evvelâ bütün çocuklara. her türlü takayyütten azade. Annesinin hazin sadası henüz kulaklarında... Lâmia ne kadar pür-sürur. değil mi? Ne uzak!. şimdi onun karşısında artık ihtiyata lüzum görmemiş idi. gülmek için yaratılmış bir çocuk! Ikbal'in dün akşamki hazin nazarı. kardeşini. ah. henüz terlemeye başlayan bıyıklarının altında ince donukça dudaklarıyla güzel ve zeki olduğu için sevimli bir genç idi. Büyük bir alâka ile dinliyordu.. şu mai köşkün bu bahtiyar odasında Hüsyin Nazmi'nin önüne döktü. evin ekmeğini aramak için kimbilir nerelere gitmek lâzını gelecek. bütün şairane . Nereden aklına geldi?. Ahmet Cemil bunun üzerine neler bina etmiş. Bu ne ciddiyet?. — Vay! Bu ne fevkalâdelik!. derin kırkılmış siyah ve sert saçlarının altında küçük başı. babasının vefatının haiz olduğu ehemmiyeti.. ne ümitler kurmuştu! Sanki onu kitaplarıyle rahat bırakacaklardı. Oturdular. Okumak!.. Ahmed Cemil döndü. pancurları itti.. — Yapacağın şeyi pek pek sade buluyorum... dün geceki o kısa muhavereyi.. bütün ciğerlerini yakan ıstırapları.. dedi.. Onun susarak ¦ dikkatle dinleyişi Ahmet Cemil'in üzerinde en iyi tesiri yapmış oldu. o vakit başka mukaddemeye lüzum görmeyerek.

ısrar ediyorlardı. dedi. belki alışmcaya kadar üç gecede. evet. okudukça kitapları ne için aldıklarını unutuyorlardı. akşamlar var. Bana öyle geliyor ki seni bu kadar perişan eden şey çalışmaktan korku değildir.Sanki o mühim bahis demin teati • olunan dört lâkırdı ile halledilmiş. Tercüme olunabilecek şeyleri düşündüler. — Hem ne için emellerine bitmiş nazariyle bakıyorsun? Seni meslek ihtiyarından menedecek bir sebep görmüyorum. zaten demin de öyle düşünmüyor muydu? Ne için çalışmasın? Amma talih onu hayata zahmete girmeden tasarruf edenlerden biri etmemiş.... jn. Hüseyin Nazmi Lamartine'den «Raphael». hayatın henüz bilmediğin bir şeyine biraz vaktinden evvel vukuf hâsıl ettiğindir. Bilmem. Ah o vicdan itminanı.. x » jj *-> — — — — madem ki yaşamak için çalışmak lâzım geliyor. i a n. Hele Ahmed Cemil artık Lamar tine'in. ¦— Hocalık mı? Çıldırdın mı?.... Hüseyin Nazmi sözünü geri almak istemedi — Kimbilir?.. dedi. bundan ne çıkar? Bilâkis. acaba acıkmadan yiyenler gibi çalışmadan yaşı-yanlar da var mıdır? Ahmed Cemil birden azim bir tesliyet duydu: — Elbet çalışacağım!. Fikirleri hep yüksekten uçuyordu. en mühim eserlerden ayrı-lanııyorlardı. Kitapçıların on altı sahifelik hikâye tercümesine iki mecidiye kadar para verdiklerini işitmişt.. Đki mecidiye! Bu parayı kazanabilmek ümidi onu âdeta mes'ut etti. uzun uzun muhasebeler cereyan etti. Sanki ne için mütercimlik etmeyesin. Nihayet biraz okumaya karar verdiler. onun için mektebi bırakmak katiyen olamaz.. Hüseyin Nazmi'nin kütüphaneleri karıştırıldı. sabahlar var. «Ben hayatımı kendim kazandım? Ben yine kendi işimle yaşıyorum!» diyebilmek. fakat tam yaranın niştere muhtaç olan yerine dokunmuş oldu. Musset'nin on altı sahifesini iki mecidiyeye satarak yaşamaya çalışmak lâzım geleceğini artık aklına getirmiyordu . Ahmet Cemil de buna muhtaç idi. O vakit iki arkadaş bu fikrin peşini bırakmadılar. Hüseyin Nazmi sert elli bir cerrah gibiydi. Ahmed Cemil Musset'den «Bir zamane çocuğunun itirafları» için a j. o. .düşüncelere: «Siz biraz durunuz!» demek.. çalışmak. hattâ hocalık. Geçinmek için de geceler var. — Acaba on altı sahifeyi kaç günde tercüme edebilirim? —• Kaç gecede demek istersin. her ikisinin ötesinden berisinden karıştırmaya başladılar. belki her ikisinin tercümesine karar verdikten sonra Ahmet Cemil . Bu iki nefis eserden birinin. Çalışmak. Mütercimlik Ahmet Cemil'in fikrine daha mülayim gelmişti.. Senin gibi bir adam her iş yapabilir.. hayatı olanca hakikat ve maddiyetiyle kabul etmek. On altı sahife iki mecidiye.. bitmiş gitmişti. Mektepte yalnız bir senen daha var.

duramadı. Ek cümleyi okudu. Ahmet Cemil ayağa kalktı.. Ahmet Cemil her karar verdiğini hemen icra etrek istiyenlerdendi. orada duyulan fikir hazzı. şu ruhsuz. bir hayli tercüme etmiş zannediyordu. Artık iyice sıkılmış idi. aslında tabiî ahenkle imtizaç eden küçük muterizaları tercümenin neresine sokuşturmak lâzım geleceğinde tahayyür ederek. buna verilebilecek tercüme şeklini düşünerek süzüyordi1. o ziya telâtumu. Bazan kelimeler için sadık bir muadil arıyarak bazen bulduğu lügatlerin ahengini altında üstünde bulunan kelimelele iyi bir mücaverette bulamadığı için bir müradif düşünerek. başlamak istedi.gece zuhur eden mühim meselenin halli işte şu elinde kenarlarının yaldızı parıldayan kitapların arasında saklı inıişçesine . Fesini. Ancak bir sahife!. Odasının bir kenrmda cüâsı uçmuş eski ceviz yazıhanenin önüne oturdu.. Sonra bir aslına bir de önündeki müsveddeye baktı. fakat ne harap edici bir yorgunluk. Şu dakikada bütün geçmiş saadetinin güzel yuvası olan bu evceğiz sanki bir işkence zindanı gibi . bir daha okudu. Şimdi tercüme işi artık maişet bedeli olmak acılığım kaybederek sene-lerdenberi tek emeli olan muharrirlik meslekine tatlı bir mukaddeme hükmünü almıştı. hava almak istedi: Evlerinin bahçesine — minimini bir bahçe ki Đkbal kendisine göre onun bir bahçıvanı idi — nazır bir pencere. önündeki kâğıtta yazdığından ziyadesini çizerek. Bu kafesinin boyası solmuş..... belki bir sahife tercüme etti. şu güneşin kifayetsizliğinden toprağı yosunlaşmış bahçe. hemen odasına çıktı.. Odasında gezindi.» dedi. belki diğeri tercümeye daha müsaittir. Böyle giderse onaltı sahife için ne kadar çalışmak lâzım gelecekti? Sonra tercüme ettiğini okudu.. o toprak kokusu. Bunun hülyası. lezzeti Hüseyia Nazmi'nin ısrarlarına mağlûp olmayarak onu eve kadar şevketti. Oru da okumak istedi.. hiddet etti. o güneşle dolu bahçe. Hattâ. yaptığı tercüme bukadar çalışmanın neticesi. Odasının penceresini açmak. ortasından bir parça okudu. Neresinden başlayacağında tereddüt etti... ceketini fırlatmakla kanaat etti. Muvaffak olamamaktan. Tercüme hakkında kendine göre efkârı vardı : Aslına tamamen mutabık kalarak cümleleri aynı terkip silsilesiyle aynı rabıtalarla tercüme etmek lâzım geleceğinde musir idi... Henüz tercüme ile itilâfı yoktu. bir dakika evvel yazdığı iki kelimeyi dört satır aşağıya koymayı daha münasip buiarak. pencere. kelimelerin sırasına riayet ederek cümlelerin her cüzünü birer birer tercümeye başladı. Validesine. dedi..mutmain bir nazarla bakarak: «Ben biraz çalışacağım. cesaretini birden kıran ye'si yalnız duymuş olmak için mutlaka hissiyatına bir suret vermek maksadiyle ümitsizce uğraşmak lâzım gelir. O. bir âsi kelimenin arkasından uzun müddetlerle koşarak devam etti. tamamen soyunmaya vakit bulamadı. Evvelâ Raphael'i açtı. Đkbale . Okuduğu hemen kolayca tercüme ediliverecekmiş gibi kalemi kâğıtm üzerine koydu. bir aralık kitabı tekrar aldı. iktidarını kâfi görememekten gelen bir sıkıntı. renksiz şeyden mi ibaretti? Bu dakikada hissettiği azîm keselâm. Đnanamıyordu. Ah! Hüseyin Nazmi'nin kütüphanesinin penceresi.

ki-taphanelerin. Babıâli caddesine kadar geldi. tekrar çıkmak için fesi ile setresini giydi. yeni kitaplardan. uzun uzun vitrinde duran kitaplara baktı. köşkte müzeyyen bir kütüphanesi. Onun da Erenköyü'nde bir köşkü. «Hırsızın kızı» bir hikâye idi ki dört cüzü neşrolunduktan sonra mütercimi vazgeçmiş. matbaaların sırlandığı şu caddeye getirirdi. aklına birşey gelmiş gibi: — Sahih. Kapların üzerini okudu. evet zengin olaydı. Lamartine'den.Ahmet Cemil'i eziyordu. ne tercüme edeyim?» derim. bu gidişle milyon kazanacak. tercüme dedikleri geyin bu kadar kolay olduğuna şaştı. dedi. bir müddet gözleri kûfî yazılmış bir serlevhaya tesadüf etti. Ah! Ahmet Cemil zengin olaydı. Burada yaşamaya mecbur olmak: burada. dedi. Sonra birden kitapçı tavrını tebdil etti. tek pencereli dar odacıkta yazın şu bunaltıcı sıcakla-riyle çalışmak.. Musset'den sonra «Hırsızın kızı!» Đşte hülyalarının sonu! O akşam Ahmed Cemil. «Tercüme etmek istiyorum. Matbaa-i Osmaniye kütüphanesinin önüne gelince bir aralık durdu.. iki saatte on sahife tercüme etmiş idi. sonra birden fikrini söyledi. sanki sokağa çıkarsa aradığını bulacaktı.. tâbi de arkasını aramamıştı Derhal kabul etti: — Çıkan cüzlerle aslını veriniz. ara sıra uğradığı kitapçılardan birinin dükkânına girdi. La-martine'i. Bir aralık aklında yer tutan suale şu cevabı verdi: — Ne olacak? Kitapçılardan birine müracaat ederim. sonra biraz düşünerek ilâve etti: — Fakat bir şart ile: Đsmimi koymayacaksınız. Yürürken muntazam düşünmek. son haftanın risalelerinden bahsetti. dedi.. . kitapçı düşündü. ne yapacağına bir karar vermek istiyordu Bu kabil olamadı. — Olsa olsa hikâye tercüme ediniz. şu basma perdeli. «Hırsızın kızı» hikâyesine devam etseniz ya! dedi.. fakat onaltı sahifsini kırk kuruşa tercüme etmek için değil. Bir yere gitmek için muayyen fikri olmadığı zamanlar daima ayakları onu oraya. Duraladı.. kütüphanenin önünde lâtif bahçesi olaydı. Musset'yi orada okuyaydı. pek gevşek bir eda ile. Kâğıtları annesinin önüne döktü: — Đşte!.. Ahmed Cemil buna karar verdikten sonra caddeye indi... öte beriden. Zihni okadar dağınıktı ki düşüncelerine bir intizam veremiyordu. Başka kitaplar pez az satılıyor.. Zaten hikâyeler de satılmıyor ya. Bunu okumak için çalıştı. Zannetti ki yürümekte devanı ederse sinirlerini teksine muvaffak olabilecek.

eline para geçemiyordu. hattâ alabildiğiniz paralardan türlü akçe farkları kaybedeceksiniz. demek haftada iki mecidiye. bir çalışma vesilesi daha icat etmeli.. Ahmet Cemil bir şey söylemeden çıkmıştı.. yarın basılacak. nihayet kızara kızara tercüme hakkını istemeye cesaret aldığı zaman herifin : «Durun bakalım. tediyat. kitapçı size sadaka veriyormuş gibi burun kıvıra kıvıra sekiz on talepten sonra verecek.. Bunlar nerelerden toplanmış. bir kere okutturayım.. kesirler kaldırılarak yapılacak... Demek. kaç cüz tutacağını ne bileyim?» dediğini işitince donup kaldı. Başka bir şey daha lâzım. bunun mukabilinde de ne kadar zahmet. Elinize şöyle kümelice para geçmeyecek. Aman Yarabbü.. haftada bir cüz nşrine başlandı. Daha ruhsat alınacak. Bir aralık biraz mahcubane ısrar neticesiyle kitapçıdan yüz kuruş alabildi. Hem basılsın. Devam etti. daima sizin zararınıza olarak. Yalnız tercüme kâfi değil. gündüzlerini garip vak'alardan mürekkep bir dolaşık yumak icadında mahir bir muharririn fikrinden çıkan ve kimbilir kaç kişinin kış uykularına türlü korkunç rüyalar karıştıracak olan bu hikâyeyi.. fakat akşam soğuk kanla düşündüğü zaman devanı etmek lâzım geleceğine karar verdi: — Đş bir kere nizamına girinceye kadar. Bunları düşünürken içinden kabaran geniş bir nefesle: — Of!.Bugünden itibaren Ahmet Cemil için mütemadi bir çalışma başladı. O da çekişe çekişe alınacak. şu mülevves müsveddelerin arkasında koşmak.. havadan. diyordu. Hikâyenin ruhsatı alındı. şimdi elime para geçecek diye elîm intizarlar içinde bulunmak lâzım gelecek. size en ummadığınız neviden muhtelif paralar verilecek. Ahmed Cemil bu suretle yaşayabilmek mümkün olmadığına kanaat hâsıl etti. mektebin tatil zamanından istifade ederek gecelerini. bu cinayetler ve acaip vak'alar silsilesini nefret ede ede tercümeye hasretti. o güzel güneşten halkı bütün Đstanbul'un en güzel yerlerine sevkeden^bu lâtif mevsimden nefsini mahrum ederek husule getirdiği bu çalışma mahsulünü satabilmk için kitapçı dükkânına günlerce devam etmek.. Elli altı kuruşa aldığınızı elli üç kuruşa bozduracaksınız. matbaada başmürettibe yaltaklık etmeli. Kitapçının dükkânına devam ettikçe bazı şeyler öğrendi kin bunlardan istifade yollarına müracaat kabil idi.. tashihlere bakmalı. Đlk dört cüzün tercüme tarzından cesaret alarak zaten hiçbir ifade meziyetine yahut fikir zarafetine malik olmayan bu kitabı hemen bir hamlede tercüme ediyordu.. Damarlarının içinde bir bestekâr kanının cevelânmı duyduğu halde ekmek yemek için gecesinin sekiz saatini murdar çalgılı kahvehanelerde müstekreh muganniyelere demkârlık etmekle geçiren bir kemancı gibi ruhu türlü bedialar yaratmağa kabiliyet gösteren bu genç batakhanelerde bitmez tükenmez hırsız muhaverelerini tercüme ettikçe kalbi nefretinden şişerdi. Fakat asıl on beş gün içinde sekiz on cüzlük müsvedde hazırlayarak onbeş yirmi mecidiye alabilmek ümidiyle kitapçının dükkânına gidip tabiin para meselesine katiyyen yanaşmadığını görünce.. . Fakat bu meşguliyetten duyduğu nefret çalıştığı müddeti azap haline getirdi. Kitapçılar neşrettikleri risaleler için makale yazanlara ehemmiyetine göre para veriyorlardı. derdi. Halbuki zaman geçiyor. amma ne?..... tabım zügurtlugu daha çabuk neşrine müsait değildi.. evde günlerce kapanıp. Artık o gün eve gidip çalışmadı. bugün ruhsat alınacak. ne kadar intizar!. ruhsat peşinde koşmalı.

Ahmed Cemil bir kaçma yazı yazsa? Neye dair olursa olsun; fransızca eski yeni risalelerde, ceridelerde tercüme olunabilecek ne olursa olsun. Hüseyin Nazmr'nin müşteri olduğu risalelerin eksiklerinden, hayat nüshalarından istedi. Bunlardan en yabancı olduğu esaslara, en lakayt kaldığı bahislere dair tercümeler yaptı. Bunları kitapçılara götürdü, bazısını kabul ettirebildi, kabul ettirebildiklerinden bazısı için para alabildi. Fakat ne zillet mukabilinde!... Daima kalabalık olan kitapçı dükkânlarında daima meşgul görünen kitaplardan daima ayıp olan para taleplerine katlanmak... «Şimdi yok...» — «Hâ! o makele mi? Yakında icabına bakarız» — «Üç gün sonra...» tarzında bir müşteriye kitap gösterilirken, meşguliyet arasında, yahut kuru fasulye pilakisi yerken iri lokmaların müsademesi esnasında verilmiş cevaplarla, mahrum, avdet etmek... Edebiyat âlemi, matbuat mesleki bu muydu? Hiç olmaz-. sa bu kadar zahmetine, eziyetine katlanmaya başladığı şu meslekte altına imzasını gurur ile, iftihar ile koyabileceği şeyler yazabilse... Bir gün yine bir makale götürdüğü bir risalenin tabii — Faiz efendi isminde munsıf bir adam ki onun ihtiyaç derdini anlamıştı — dedi ki: — «Mir'at-ı Şuûn»için tefrikalık bir hikâyeye lüzum varmış, başkası kapmadan imtiyaz sahibine müracaat etseniz a... Đyi bir adamdır, ihtiraz etmeyin. ihtiraz etme!... Ahmed Cemil pek iyi anlamıştı ki ihtiraz eden aç kalır: Haydi kendisi aç kalsın, fakat evdekiler? Hemen o dakikada cesaretle «Mir'atı Şuûn» matbaasına girdi, imtiyaz sahibinin odasına kadar çıktı. O vakte kadar bir ceride idaresine girmemişti; zihninde matbaa âlemlerini, ev-rak-ı havadis idarehanelerini büyütür; yeşil örtülü azîm yazıhanelerin yanlarında iri sakallı, altın gözlüklü, yüksek söyler, yüksekten bakar adamlar tasavvur ederdi. Şu bir iki ay-danberi kitapçı dükkânlarında gördüğü numuneler henüz bu hayalleri büsbütün silmemişti. Hüseyin Baha efendiyi müdüriyet odasında kanepeye lâ-kaydane yaslanmış, başmuharrir Ali Şekibin parmaklariyle hemahenk olarak pest perdeden okuduğu bir şarkının ninnisiyle uyumaya hazırlanmış görünce şaşırdı, yle^inden kalkmaksı-zın yüzüne istifsarkârane bakan Hüseyin Baha efendiye nasıl hitap etmek lâzım geleceğinde tereddüt etti. Fakat Hüseyin Baha efendi iri sakallı, altın gözlüklü bir sahib-i imtiyaz olmamakla benaber pek iyi bir adam tesirini yapıyordu. — Ne istiyorsunuz, oğlum ? dedi; bu hitap Ahmet Cemil'e cesaret verdi, ne istediğini anlattı, Hüseyin Baha efendi doğrularak dinledi, sonra Ali Şekib'i göstererek: — Soralım da hakikaten ihtiyaç varsa... Ali Sekip döndü, o bu gence bir kaç kere tesadüf etmişti. Bir hafta sonra, devam eden hikâye bitecekti, «Đşte, Ahmet Cemil bey tercüme etsin» dedi. — Aman okudunuz mu, bilmem?

Ali Sekip o iyi yürekli adamlardan idi ki beş dakikada dost olur, hasbıhale girer, her görüştüğünü sever, dünyada her şeyi sevmek için yaratılmıştır. Mai ve Siyah — F. 4 Ali Sekip bir hikâye okumuş, onu tavsiye ediyordu. «Durun bakayım? Burada mı?» Kitap bulundu. Ahmed Cemil'in eline tutuşturuldu. «Hemen başlayın!» denildi, o, sıkılmasa Ali Şekib'le Hüseyin Baha efendinin boyunlarına sarılacaktı: utana utana girdiği bu yere beş dakikada ısınıvermiş, beş dakikada bu adamlar hakkında derin bir sevgi duymuştu. Đşte «Mir'atı Şuûn» ceridesine ilk intisabı böyle oldu. Şu ilk mülakatın şevkiyle Ahmet Cemil bir hafta içinde -— tatilin son haftası — cerideye bir ay kiyafet edecek kadar tercüme hazırladı. Ali Şekib'in tavsiye ettiği bu hikâye de «Hırsızın kızı» tarzında bir şeydi, fakat artık Ahmet Cemil müşkülpesent-liğe lüzum görmüyordu; madem ki imza koymuyor... o imzayı asıl yazmak istediği eser için saklamak istiyordu. Para meselesi için ikinci mülakatta Ali Şekibe açıldı. Artık teklifsiz bile olmuşlardı. Ali Sekip hemen: — Oh, bak, o nazik meseledir... hele başlayalım, ben sana para alîveririm. Elbette Hüseyin Baha efendinin kara gözleri için çalışacak değilsin a... idarenin sandığı daima boştur amma... sen bana biraz kendini tanıtsana bakayım. Başka birisinin ağzında terbiyeye mugayir telâkki edilecek bu sual onun ağzında öyle saf bir kalbden sâdır olmuş görünüyor ki Ahmet Cemil garabetini fark bile etmedi. Dört lâkırdı ile kendini tanıttı; o zaman Ali Sekip hiçbir kelime söylemeyerek elini. uzattı, kendisine bir muavenet eli ariyan bu genç eli samimiyetle sıktı. Bundan sonra Ahmet Cemil'in hayatı hemen takarrür etti: daima çalışmak, öteden beriden müteferrik olarak ayda üç dört yüz kuruş kadar bir para kazanmak... Mektep açılmıştı. Hüseyin Nazmi ile beraber artık son sınıfta idiler! Fakat aralarında eski sıkı refakat mümkün olmuyordu. Biri leylî diğeri niharî idi. Hüseyin Nazmi okuyor, Ahmet Cemil yazıyor, birinde fikir melekeleri servet kesbedi-yor, diğerinde kabiliyetler yıpranıyordu. Bu hayat farkı eski münasebet samimiyetini biraz izale etmiş gibiydi. Bu son sene Ahmed Cemil derslerine büsbütün ihmal eder olmuştu. Sabahleyin mektebe gidinceye kadar, akşam mektepten çıktıktan sonra, gece yatıncaya kadar işleyen, daima işleyen bir fikrin mektep derslerine tahammül derecesi neden ibaret olabilirdi ? Zayıflıyor, sararıyordu; buna annesi lakayt kalamazda Sabiha hanım çocuklarının hiçbir halini ve hissini tedkik-ten hali kaımayan annelerdendi.

Bir gün annesinin önüne — «Mir'atı Şuûn'un idare memuru Ahmed Şevki efendiden aldığı beş mecidiyeyi koyduğu zaman Sabiha hanım dedi%ki: — Daha'paramız bitinedi, oğlum, sen beni israfE alıştıracaksın. Bizim idaremizden ne olacak? Biraz da kendine baksana... Hem bu kadar yorulduğuna da razı değilim, sonra hasta oluverirsin... Ohmed Cemil güldü, analık şefkatinden doğan bi rikkat sözleri Ahmed Cemil'i birden beş yaşındaki çocukluğuna iade etti, kumral uzun saçlı başını annesinin dizine koydu: — Ben çalışmayacak dursam nasıl olur, anneciğim? Ben çalışmalıyım ki bir gey olabileyim, ben şimdi yorulsam sonra rahat edeceğim... hele bir mektepten çıkayım, bak ne olacağım? Oğlunu bir matbaa sahibi, bir ceride müdürü görürsen iftihar edersin, değil mi, anneciğim? Şimdi Ahmed Cemil'in kalbine bu tazejpüt. düşmüştü. Bu ümidin üzerine ne hayaller nakşetmiş, zihninde neler tertip etmişti! Kitapçı Faiz efendiye bir ceride imtiyazı aldırtıyor, kendisi başmuharrir oluyor, Hüseyin Nazmi'yi beraberine alıyor, beheri beş liralık hisse senetleri çıkarıyor, bir matbaa açıyor, hisseler hâsıl olacak temettülerle yavaş yavaş imha ed'liyor, matbaa Ahmed Cemil'e münhasır kalıyor. Babıâli caddesinin bir münasip yerinde, meselâ Sirkeci'de dört yol ağzında köşelerden birine zarif — zihninde resmi bile çizili idi — bir dai-Ee; küçük bir araba, tek atlı... ziyade tantanaya ne lüzum var? O vakit gözlük de takacak. Gözlüğe bilhassa ehemmiyet veriyordu. Sabahleyin Süleymaniye'den... — Yok, yok, o evi satıyorlar, başka bir yerde, daha nerede olacağı tekarrür etmemişti, bir ev... — Sabahleyin arabasına bindiği gibi askerce bir sesle emir verecek: — Matbaaya!... Bu hayali dairma süslerdi, yegâne tesliyet medarı bundan ibaretti. Bunu, gece yatağında rahat rahat düşünebilmek için hattâ yatmakta acele ederdi. Daha neler düşünmemiş, bu ümidin etrafında neler icat etmemişti? Bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi, fakat bu hayal pek seyyal idi, belli_belirsiz bir §ey... ...... Müphem bir çocuk çehresi, kimbilir kimdir? Ahmed Cemil bu çehrenin ismini bilmekle beraber saraha+le tâyine bile cesaret edemezdi. Mektebin *edris müddeti bitmek üzere idi ki bir gün akşam üstü «Mir'ati Şuûn» matbaasına uğradığı zaman Ali Sekip kendisini görür görmez: — Ben de seni bekliyordum, dedi; sonra söyleyeceği şey yanında tashihlere bakmakla meşgul olan Raci'den, Saib'den saklı imiş gibi Ahmed Cemil'i tuttu: Hüseyin Baha efendinin odasına kadar çekti götürdü: — Sana bir iş buldum, dedi. Ali Şekibin bulduğu iş bir hocalıktan ibaretti.

değil mi anne? Gelin edecek kızımız var. Ali Şekib'den bu haberi aldıktan sonra güya demiryolu kur'asında büyük ikramiyeyi kazanmış gibi bir an evvel eve müjde vermek üzere Süleymaniye yolunu her vakitten daha erken tuttu.. çocuk pek küçük amma ne olur.^*1. Sabiha hanımın. Başka ne masraf kaldı?. — Daha?.. zaten onun evine de yakın. Seher utandıs kaçtı. toplamaya haşladı. bir saat kadar ders. kâh Seher'e gözlerini tevcih ederek muvazeneyi tanzime çalışıyordu. kahkahayı salıverdiler. cetvelin her rakkamı tekrar okundu.. Yekûn ne olacak?.. Đkbal'in arasında rey vermek üzere hattâ Seher bile meclise davet edildi. Toplama bitince hayret etti. tolamının neticelerini birer rakkamla işaret ederek hattın altına indirdikçe kalbinde bir heyecan duyuyordu. Haftada üç gece. Hiçbiri inanmadı. Herkes tam bir sükût ile neticeyi bekliyordu.. anne zengin oluyoruz. toplamanın sıhhatine inanmadı.. Bu akşam mühim bir para müzakeresi açıldı. bir daha yapmaya başladı. yine evine avdet eder.. noksan bi. «Ne?» dediler. Ali Şekib'in bulduğu ders Vezneciler civarında idi.. akşam yemeğinden sonra gider. Daha?. Ahmed Cemil'in yanma yaklaştılar. o. iyi terbiye almış altı . — Aman. cedvelin her noktasında uzun konuşmalar oluyor. şeyin ismini bulamadı.. iki lira daha zam olunca madem ki ev kirası yok. — Aman ağabey... Aıhmed Cemil elinde kâğıdı sallıyor: «Zengin oluyoruz!» diye bağırıyordu. Bir hayli para artıyor. Masraflar kalem kalem ilerliyordu. sonra gözlerini Đkbal'in gözlerine dikti:' — Artan para da lâzjn. Ahmed Cemil'in elinde kurşun k&iem diyordu ki: — Şöyle böyle eve dört beş yüz kuruş giri. toplama bir daha yapıldı. Daha ne var? — Şu yazıldı mı? Şeyi unuttun.r şey olmasın diye dikkat edildi: Seher bir* aralık: «Şey unutulmuş» dedi. sonra yanına bir uşak terfik ederler. dedi. Seher mutbak sarfiyatı hakkında fikirlerini söyledi: Aiı-nıed Cemil kâh annesine. Sanki haftada o üç saat zarfında daha mı ziyade kazanıyor? Ahmed Cemil'in aylık muvazenesinde iki liranın pek büyük bir ehemmiyeti vardı. sen de!. Büyük eski bir konak.. Nihayet Ahmed Cemil sütunun altını çizdi.Ayda iki lira vereceklerdi. «Şey» dedi. itirazlar ileri sürülüyordu. — Daha? Daha?. galiba? Daha? Daha?. Hep arıyorlardı...

Artık maişet tarzını bulmuştu.. ondan zaten büyük bir şey ümid etmiyordu. «Mir'atı Şuun» heyeti talhririyesi arasında zaten yeri hazır.. çocuk gözlerini indirdi. fakat bir şahadetname ki. biraz okumak biliyor. Bir yandan bir tâbie tercüme ediverdiği »vocuklara malûmat» sürekli yayım. Şahadetname aldıktan sonra hiç sevinmedi. Ahmed Cemil âdeta sıkıntısından terledi. bazı kaideye taallûk eden hataları izah etmek istedi. dün akşam geçim cetvelini şenlendiren iki liranın kolay kazanılmayacağını şu ilk tecrübe ile anlamıştı... Çocuğa biraz kıraat yaptırdıktan sonra ne yapmak lâzım geleceğinde tahayyür etti... şahadetnameyi alabildi. büsbütün matbuat âlemine atılacak. başladığı bir şeyi bitirmiş olmak azminden başka bir şeyden ileri gelmemişti. artık haric-den gelen tesirleri kabul etmek istemeyen fikrine bir senedir mühmel kalan dersleri sindirmeğe çalışırdı. bir taraftan «Mir'atı Şuûn »için ikinci defa olarak başladığı bir hikâye. Ahmed Cemil bundan bahsedilmesine rıza vermez. bir şey anlamadığından emin idi. mütemadiyen işlemekten yorulmağa başlayan zavallı başını iki ellerinin arasına almış. küçük odasında. büsbütün sıkıldı. ara sıra da bazı risalelerde yazı yazacak. yanlı&ları tashih etti.. Uykusundan tasarruf etti. gelecek ders için kitap getireyim de. dirseklerinin üzerine dayanmış. haftada üç defa olsa kâfi. kulağına: . bu ¦şahadetnamenin temini için çalışması. Çalışmasından memnun olmadığı zaman kendisini haberdar eder. imtihan zamanı yaklaştıkça içine bir korku giriyordu.» Bu akşamdan itibaren ders başladı: fakat hocalığın maddî güçlükleri hakkında henüz bir fikir hâsıl etmemişti. Ahmed Cemil hiçbir yere intisap etmiyecek. en ziyade dikkat olunacak şey çocukta tahsil hevesi uyandırmak. tabiî geceleri tercih edersiniz. Senenin on ayında artık çalışmaya lüzum gördü.insanları korkulu fikirlerden kaçmaya sevkedes bir hisle — bunu hemen silip çıkarmakta istical gösterdi. «Bu defa bu kadar kalsın efendim. Mektebin son imtihanları yaklaştı.yaşlarında zarif bir çocuk. Çocuk yüzüne bakıyordu.. sonra okuttuğu yeri yazdırdı. herk<" /azın hararetiyle yataklarında erkence uyuduğu bir sırada kitaplarının üstüne eğilmiş. zekâsına âdeta bir dûniyet veren bu hüccetten utanır. para kazatoacak. O Harbiye nezaretine intisap edecek. Đhtarların bu kısmında çocuğa manidar bir surette bakıldı. değil mi?. bir iki ders daha bulacak. Artık ne yolda tedris tarzı intihabı icabedeceğinde kendisini muhtar bırakıyor. Hüseyin Baha efendi birgün gözlüğünü zapta çalışarak hizmetinden hiç menun olmadığı Osman Tayyar'ı göstermiş.. Korktuğuna uğramadı. söyleyecek bir şey bulamadı. Bu sene dersleri büsbütün ihmal etmişti.» Konaktan çıktıktan sonra âdeta geniş bir nefes aldı. Çocuğun babası — nazik bir efendi — Ahmed Cemil'e takip olunacak hareketi tâyin etti: Çocuğu idadî sınıflara ihzar etmek lâzım. Mektep bittikten sonra Hüseyin Nazmi ile hayat iştiraki hemen büsbütün bitti... Đmlâ yazdırmak istedi.. beş dakikada iş bitti... Avdet ikin kendisine bir uşak terfik olunur. «Ya sınıfta kalırsa!» bu korku zihinine iliştikçe —. Şimdi ne yapılacak? Çocuk bekliyordu. ders saatlerine gelince: «Şimdi kış girmek üzere. haftada üç gecesini mahveden Vezneciler seferi derslere vakit bırakmıyordu.

. Matbaa müdürü? Ne demk olacak. galiba asıl sermaj'e de onun imiş. yahut bir cümleyi rabt edebilmekten irkilişi üzerine ileriye gitmek istemeyen . yazın kürk giyer. Bazan kulağına çarpan sözlerden yavaş yavaş anlamıştı ki Tevfik efendi Hü- şeyin Baha efendinin şeriki imiş. Bugün «Mir'atı Şuûn» matbaasında. küçük odasına girer. Bu adamla bir çift lâkırdı etmemiştir. sulanan bu biçare gözleri dinlendirmeğe vakit bulamayarak yazmak. Raci ötede bir risale-i mevkutede güzel bir manzumeyi tezyife çalışırken. muhtelif renklerde lekeleri.. idare memuru Ahmed Şevki efendi. Altı ayda altı kere matbaa değiştirir adamlar. Hüseyin Baha efendinin buna — hattâ bazı çarpık işlerine — tahammül edişine bakılırsa bu adamın matbaada müdüriyet sıfatını takınmak için bir hususî hakkı olmalıydı. Daima küskün. mütemadiyen işleyen zavallı başını dumanla uyuşturabilmek için biribirini müteakip yaktığı sigaraların dumanı gözlerini doldurdukça durmağa. bunlar o saf yürekli adamlardandı ki mülakatlarından bir inşirah-ı derun his eder. Ahmed Cemil buna hiç ehemmiyet vermezdi. odasında kül eşelemekten başka bir şey yapmayacaksa müdüriyetten vaz geçsin. sahibi imtiyaz Hüseyin Baha. mahiyetini bile bilmez. hiçbir şeye karışmaz. Hüseyin Baha efendi bîr hesap meselesi için Ahmed Şevki efendiye çıkışırken. Ahmed Şevki efendi o gün bir aralık Ahmed Cemil'e: ¦— Oh!. Ahmed Cemil bu matbaada hemen herkesi severdi. matbaa müdürü Tev-fik efendi vardı ki matbaaya hergün herkesten evvel gelir. matbaa müdürü ise kendisini göstersin. sabahtan akşama kadar idarehanenin havı uçmuş. yazı imal eder bir âlet kabilinden uzunluğuna kesilmiş kâğıtları tekrar okumağa vakit bulamayarak doldurup bir yenisine başlamak. acılıklarından bir çoğunun zail olduğunu duyardı. demişti. «Mir'atı Şuûn» için hergün havadis ve mütenevvia sütunlarını doldurmak. Bir de. mütenevvi şekillerde yırtıklariyle bir garibe halini almış soluk yeşil çuha örtülü yazıhanesinin kenarına ilişerek — Ali Şekib bir tarafta ismal-i ahval yazarken.. Matbaada öksürüğünden başka sesi duyulmaz.«Sen mektepten çıktıktan sonra buradasın» demişti. bazan iki yerde birden. Ahmed Cemil şahadetname aldıktan sonra bu dördüncü defaya da hatime verildi. zaten bu üç kişiden başkaları daima seyyar idiler. mariz. Baş muharrir Ali Şekib. yarın diğer bir ceridede. yalnız Ahmed Şevki efendiyle idare işlerine bakar. sonra yorgun zihininin bir kelimeyi bulabilmekten. baş mürettip mürekkepli elini kapının kenarına dayamış «mütenevviaya bir buçuk sütun daha lâzım!» derken — çalışmak. hele şu çapkından kurtulduk! Şimdi gitsin de başka bir «Mir'atı Şuûn» namına para alsın.. «Mir'atı Şuûn» a kat'î surette intisabından sonra Ahmed Cemil'in hayatı bir intizama girmiş oldu: Kitapçılar için çalışmak. Meselâ Osman Tayyar dördüncü defa olarak «Mir'atı Şuûn» a intisap etmişti. kimse ile konuşmaz. mevkut risalelere makaleler yetiştirmek. odasından mangal mayıs ortasında kalkar bir ihtiyar. daima sakit bir adam ki matbaada bir gölge gibidir. Hattâ bu defa Hüseyin Baha efendi Osman Tayyar'ın matbaadan çıktığına dair ceridede iki satırlık bir ilân neşrine bile lüzum gördü.

Yalnız akşamları evine geldiği zıaman yemek vaktine kadar minderin üzerine boylu boyunca uzanır. hergün matbaaya esir olacak.. Bu hayat tarzı daima böyledir.. Bu meşgale içinde yemek için vakit bulamazdı. yolda Seher'in ayakkabısının ökçesi kopmuş. onlar söyler. yahut demin doldurduğu kâğıtların birinde yeri boş bırakılmış bir kelime için lügat kitabını araştırırdı.. pencerenin kenarında ayakta durarak karşıdaki kaldırımdan geçenleri seyreder. yahud tabiin hatırı için tashihlerine bakıverir.kalemi kâğıdın üzerinden ayıramayarak durmak... Zira bütün ümidlerinin mütemadi çalışma neticesiyle zuhur edeceğine kani idi... yahud gidip gelme bir Boğaziçi seferi yapacak. sahib-i imtiyazın odasında sedirin üzerine ilişip yatacak.. dinledikçe sıcak bir günden sonra düşen yaz yağmurlarının latif serinliğine benzeyen bir haz duyardı. fakat isterdi ki kendisine öteden beriden bahsolunsun.. bazan geceleri nöbet bekleyecek. Matbuat için çalıştığına hiç müteessif değildi. barıştırmış. bir müddet zihninin ataleti içinde gözler pencerenin rengi uçmuş. yine matbaaya avdet eder. . pazar yok. Çalışmak şimdi onun için âdeta asabî bir illet olmuştu. oğlu Ahmed efendi geliniyle kavga etmiş de o aralarına girmiş. bir aralık merdivenleri iner.. sokağa çıkar. Bazan uyuşmuş bacaklarına. Eve gelince val'desiyle ikbal o günün vukuat silsilesini naklederlerdi. yalnız dinler. gençlere mahsus konuşkanlığım kaybetmiş idi.. Buna uzun uzun. havasızlıktan daima iştihasız kalan midesine zorla indirdikçe güzleri bir ecnebi risalede tercümeye elverişli fıkra arar. yeni çıkmış kitap varsa şöyle bir bakar. Dün Đkbal Seher'le beraber sekiz arşın basma almak için Kalpakçılar başına gitmiş. Cuma yok. Ahmed Cemil bu meşguliyet hayatı başladıktan sonra sükûtu sever olmuş. Ekseriyet üzere peynir ekmek üzümden teşkil ettiği öğle yemeğini güneşsizlikten. Ahmed Cemil bu hiçleri derin bir zevk ile dinler. bin türlü hiçlerden mürekkep sözlerle ycr^nn zihnine biraz istirahat havası verirlerdi. deli kız: «Aman! Küçük hanım! Ökçem koptu» diye kalabalığın içinde bir çığlık basmış ki. yahud. kitapçısına kadar gider. dinlenirdi. Bugün komşu Sabire hanım gelmiş. yine kıymeti bilinmezmiş. O. dudaklarında geciken bir tebessümle gülümserdi. Fakat Ahmed Cemil bu hayattan müşteki değildi. eğri takılmış yeşil astar perdesinin kenarından şurada zihin57 lerini öldürmektle meşgul olan bu zavallılara bir istihza nazarı yollayan güneşin iltimaına hasretle dalıp kalmak. ne de olsa gelin değil mi?. ara sıra bir sual irad eder. durairuyordu. muttasıl oturmaktan yorulmuş vücuduna bir taze hayat vermek için kalkıp biraz dolaşır. hergün çalışacak. Fakat o Vezneciler'deki ders Ahmet Cemil'e o kadar ağır geliyordu ki eğer başka türlü telâfisine imkân olsa o iki lirayı çoktan terk ederdi. nadiren matbaada kendisine ihtiyaç olmayacak da biraz nefes alabilmek için Tepebaşına kadar gidecek.

Sonra bir aralık yağmur başlar. nihayet on altı saatlik bir sâyiîı ıstırabı bahasına kazanılmış olan yatağına sokulurdu. bilhassa Đkbal'i her lıangi bir sebeple kızdırarak eğlenir. kalbinde bu eve. fakat ihtiyaç derdi bu zamanları da tamamen kendine bırakmıyordu. şu muhtasar aile ocağına bir hasret hissiyle sokağa çıkardı. uykunuz gelirse beni beklemeyiniz!» der.Hiç olmazsa gecelerine tamamen tasarruf edebilse kendisini bahtiyar addedecekti. yahud tercümeleriile iştigal eder. yahud . kardeşini yalnız bırakarak._olduğundan uze" rine aldığı anahtarla kapıyı açarak hafiîçe ayaklarının ucuna basa basa odasına girer.bir man-zumecik karalardı. " sükuny. bazan duvarların kenarından bir gölge şeklinde süzülerek geçer. yakasından tutuverecekmiş gibi kalbinde bir korku titremesi duyardı. bütün vücudunu kaplayan ürpermelerle titrer. iki ellerini ceplerine sokarak eteklerini dizlerinin üstünde zabta çalışa çalışa taşların üzerinden sekerek yürür.ile geçen bir günden sonra o küçük fakat şirin sarı mangalın kenarından mehcur olmak.. güzergâhına tesadüf eden küme küme büzülmüş köpeklerden korkarak yolunu değiştirir. minderlerde uzanark çalışmağa sarfetiği bu zamanlar gündüzleri idarehanenin hasır iskelesinde geçen saatlerin meşakkat mükâfatı kabilinden bir istirahat devresiydi. Hasır iskemle üzerinde yazı. çamurların içinde tekrar sokağa çıkmak lâzım geleceğini düşündükçe eve gitmekten korkar olmuş idi. bazan bir viranenin boşluğundan geçerken şimdi bir el uzanıverecekmiş. Asıl bu Vezneciler seferinden kış esnasında zahmet çekmişti. sonra odasına çıkarak ya sevdiği bir şairi okur. başında muşamba palotusunu döğerek sırtından . karların. bu y.^ Haftada üç gece yemekten sonra evden çıkarak. Kışın tipilerle esen rüzgârı paltosunun başlığından hücum ederek yüzünü tırmalar. Odasında seccadelerin üzerinde yuvarlanarak.. hattâ geç kalmak korkusuyle mangalın kenarına sürülen parlak sarı cezveden hissesini almayarak bilhassa bu gece seferleri için aldığı siyah muşamba paltosunu giyer. o zamana kadar herkes^atnuş. Her dakika bir çamur birikintisine batmamak için durmağa mecbur olur. orada saatlerce V7 uğraştıktan sonra maiyetine verdikleri bir uşağın refakatiyim V evine gelir. Dersi olduğu akşamlar Ahmed Cemil sofrada matemi andıran bir sükût ile yemek yedikten sonra küçücük kırmızı bakır majıgalla ısınan bu yuvacıkta annesini. köşesini bırakarak Veznecilere kadar gider. Seher'le alay eder. «anne! ben gidiyorum.iki gün sonra fena bularak atmak üzere . omuzlarında. meşkûk işlerle geçinen sefiller gibi geceleri karanlıklar içinde ekmek parasına koşmak takat kıran bir der d idi. Öyle ki ders günleri yemeğini yedikten sonra mangalın başında ısınmak mümkün iken buna muvaffak olamayıp soğukta. Evde kaldığı akşamlar bir müddet validesiyle konuşur. Soğuk!.

. yalnız dinler yahut dmlemeksızm susardı.. Elinde muşamba feneri sallayarak. sonra kapı açılınca henüz yemeğini bitirmemiş yağlı elini silmemiş uşağın tuttuğu mumun ziyasiyle dar bir merdiveni çıkar.^e-. kucuk_bey. ^W^ $cja^ ' Bir vakit gelir ki her ikisi de yorulur. Avdet ederken başka bir fasıl başlardı. Kapının önünde zile dokunmadan evvel bir nefes alır. Çocuk bir an evvel hareme gitmek. Bu yarına kadar kuruyacak. Derse başlanır.. Lamartine'in «tefekkürat» mı okumak için nasıl bir iştiyak duyardı. Ahmed Cemil şakirdinin hiç bir ze-rafete mugayir haline tesadüf etmemiş olmakla beraber ufak bir serzeniş yapsa çocuğun calî bir mahcubiyet edası ile gözlerini indirerek içinden: «Budala! sen de. Ahmed Cemil o sokaklardan. O. Ahmed Cemü hafif bir . f. Keyfimin kâhyası değilsin ya!. bu gün hiç çalışamadım.. fakat yaramazlıkları bir terbiye süsü altında saklıdır. bir küçük efsane okunacak. Ah!. Soğuk rüzgârlarla karışık sıkı bir yağmur. Ahmed Cemil. ister çalışmam. bu lâubaliliğe sükûttan başka bir şeyle mukabela göstermediğinden uşak evde la-kırdısız geçen hayatın öcünü kendisinden çıkarardı. ele geçen bir cerideden imlâ yazdırılacak. — Hoca efendi.süzülüp ayaklarına doğru akar. meselâ hesabdan taksim anlatılacak. tâ ki küçük bey kitaplarını alıp haremden çıksın.» diyeceğinden emindir.. o aldanmağı terci'h ederdi..(çocuk küçücük eliyle ağzını saklayarak yalandan esnemeye! başlar. arzın kürreviyeti izah edilecek.. diyor» sözü üzerine derse nihayet verilir. sabahleyin mangalın kenarında tüterek geceden kalan nemi alınacak... ta Veznecilere kadar gelir.. Ne için? Canı sıkılmağa hakkı var mıydı? Çocuk küçük bir yaramazdır. affmızı rica ederim. Uşak yavaş yavaş Ahmed Cemil'le teklifsizleşmişdi. ilk önce önden gitmek âdet iken her defasında bir iki parmak geri kala kala nihayet yanında gitmeğe başladığı Ahmed Cemil'e geveze uşak bütün dertlerini döktü. Đkbal bir yandan ütüyü hazırlarken o matbaaya geç kalmak korkusiyle üzülecek. o yağmurun altından geçer. ne kadar k:vırsa bir türlü çamurdan muhafaza edemediği zavallı tek pantolonunu ıslatır.. uşak da Ahmed Cemil'i bir an evvel evine götürüp avdet etmek için sabırsızlandıklarından bunun çocukla uşak arasında bir sania olması da pek ziyade ihmal altında olmakla beraber. sana ne oluyor? ister çalışırım.-aitek-y&rulmustar. memleketinde kendisini bekleyen rişanlısından bile bahsetti.. Bir aralık! uşak görünür: «Hanımefendi haber göndermiş... Tenha karanlık sokaklar. Onun için daima affeder. Nihayet sokağın başına gelince uşak . orada bekler.. Mukaddemesiyle küçük bey girer. Hugo'nun temaşalarını.^rt|k buradan gidersiniz». derdi.. zaten çocuğun kendisiyle beraber bulunduğu müddetten başka çalışmadığım da bilir.. selâmlık odasına girer. Ahmed Cemil bunlara bedel o küçücük sıcak odada minderin üzerine boylu boyuna uzanarak Musset'nin «Geceler» ini. Ahmet Cemil'in yorgun gözleri süzülürdü. Ahmed Cemil'in her şeyden ziyade bu hoca efendi tâbiri canını sıkar.

titreyerek anahtarı sokar... yeşil eski çuhalı yazıhanenin kenarında. gece ceride basılmış. sabahleyin şafağı müteakip müvezzilere dağıtılmıştır. münevver mai bir semanın bârân-ı elması altında. Ahmed Şevki efendiye ne vakit kaleminden. Ahmed Cemil telâş etmeyerek sordu: . ıslak esvaplanm öteye beriye iliştirir JatağnĐ W ta kendisine mukadder tek dinlenecek yeri olan yatağına g «Uyu zavallı çocuk.selamla ayrılır. öteden beriden bahsederlerdi. tütün kokusu henüz matbaanın mürekkep ve ıslak kâğıt kokusiyle meşbu havasını doldurmamış. Muharrirler henüz gelmemiş.. ter-tiphanede mürettiplerin telâşa lüzum görmeyerek kasalara dağıttıkları dökme harflerin seri darbeciklerle rjuttarid ahengi işitilmektedir. karanlık çamurlu sokaklarda.» fjs^yafetini takip eden günün sabahı Ahmed Cemil matbaaya mûtadından biraz geç. sa-hib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin dizine elini vurarak «hay!: çapkın hay!» demiş idi de sonra da bu gaflet hatasından dolayı zaten kırmızı olan çehresi birkaç gömlek daha kurmızı-laşarak üç dört gün kadar sahib-i imtiyazın yüzüne bakamamış idi. îdare memurunun kalem çıtırdısiyle müdürün öksürüğü matbaa makinesinin dümdarlarıdır. küçük nazlı çocuğun daima esneyen çehresi karşısında geçen o meşakkat ve mihnet saatlerinden sonra şu sıcak temiz yatağın içinde.. Ahmed Şevki efendi musahabe refikini görünce . gecenin bakıyye-i huma-riyle biraz sersemce olarak geldiği zaman Ahmed Şevki efendiden başka kimseyi bulamamış idi. hattâ bir kere sevgi hissine lüzumundan ziyade kapılarak kendisini kaybetmiş. yalnız postaya tevdi edilecek olanlar kuşaklanmakta. Her sabah böyle buluşurlar. Ahmed Şevki efendinin başlıca müntehabı olan lügatlerden biri de «çapkın» kelimesidir. Ahmed Cemil idare memurunu en samimî temennasiyle selâmladı.söylemek istediği şeyi söyleyecek bir adam bulamayıpta ilk tesadüf edenin üzerine atılanlan sabırsızlara mahsus bir telâş ile . Ahmed Şevki efendi bu sabah şu cümleyi pek hiddetle beyaz keten yeleğinin altında zorca zaptolunan göbeği yerinden sarsılarak söylemişti. Ali Şekib bu iki dosta yazıhanenin bir tarafında hasbıhal esnasında tesadüf ettikçe nükte sarfetmek için iptilâsına uyarak Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki'nin mah-leslerindeki müşabehetten «Ahmed efendiler yine birleşmişler. ben hem yazarım hem o ninni ile uyurum» derdi. o benim ninnimdir. tulûunu beklediğin ümit le uyu!. Ahmed Cemil Raci'den bahsolunduğunu derhal anladı. Bu kelimeyi hiç sevmedikle-riyle pek ziyade sevdiklerine hasreder. Ahmed Şevki efendi henüz hücresine girip kâğıdının üstünde daima çıtırdayan kalemini eline almamıştır.» derdi. dedi.Ahmed Cemil'in selâmına mukabele etmeye vakit bulamadan: — gördün mü bir kere çapkını? Bu akşam yine evine gitmemiş!. o bitmez tükenmez nâlişiyle kâğıdın üzerinde — ağır ağır yürüyen bir öküz arabası gibi — o daima çı-tırdıyan kaleminden bahsolunsa: «Yok! ona ilişmeyiniz. çamuriu lastıklerıyle muşamba paltosunu hemen taşlığa atar odasma çıkar. dertleşirler. Sabahları intişar eden cerideler idarehaneleri en ziyade sabahleyin asudedir.

Bir aralık Ahmed Cemil'in gözüne bir şey ilişti. Raci'nin çocuğu değil mi?. Bedbahtlığı her halinden belli... merdivenin başında duran galiba cesaret edemiyor. dayağa müstahak addedilecek. Bir şey söyleyecek de . bir de. Ahmed Cemil derin bir teessürle dinliyordu. Görsen.. matbaanın aşağı katında ağlayıp duruyor.. bağırırsa yaygaracı denecek... Amma kocasını aramak için sabahleyin başını örttüğü bir matbaaya geliveren kadının muamelesini de süslü bir muamele addetmiye-cekmişiz.. Bir ay ya mes'ut olmuş ya olmamış. Bir gün o çapkını tuttuğum gibi idaresinin penceresinden aşağıya atacağım.» tesellisiyle gitsin cebindeki parayı bir murdar aşüfteye versin. yahut o mukaddes vazifenin ehemmiyetini her türlü takayyütten vareste addedecek kadar kendilerinde duygusuzluk gördükleri halde evlenenlerden bahsetti. «Senin her şeyin işte bu adamdır» demişler. hattâ.müz'ic ve elîm tafsilâtiyle meydana dökmüştü. Ahmed Şevki efendiye göstererek dedi ki: — Baksanıza. Ahmed Şevki efendi diyordu ki: — Evet. Evet. efendi içsin içsin. bütün gözü yaşlı zevceler için şurada uzun uzun. Bu gaybubet tekerrür eder olmuş. çocuğundan öyle anlaşılıyor... dünyada bu adamdan başka kimsesi kalmamış. cemiyet hayatı içinde göz yaşlarından mürekkep bir ıztırap sahifesi teşkil eden acı bir bahsi bütün. Utanmasa aşağıda ağlayan Raci'nin karısına değil..» demek ister. şu genç kadın kimin. nihayet bir akşam evde küçücük bir çocukla yalnız kalmış... Türlü faraziyyat silsilesi ki her biri ciğerlerinde bir başka yara açıyor. Đnsan ilk önce karısını döven erkeklerden bahsolunduğunu işitince: «Kimbilir? Karı nasıl dayağa müstahaktır. saf bir büka-i merhametle ağlayacaktı. Ahmed Şevki efendinin sâde bir talâkatle söylediği bu sözler gözlerinin önünde bir facia âlemi açmış.. Karısını evde kimsesiz.. yapyalnız. kocası içmeğe başlamış. böyle bir herif bilirim ki karısı ağladıkça onu döverdi... mahzun edalı bir biçare. Nerede kalıyor?. Kimbilir. O kadın ağlarsa.. ne de güzel kadıncağız! Taze. meram anlatamıyor.— Nereden anladınız? — Nereden anlayacağım? Zavallı kadın yine öksüzler gibi boynu bükük çocuğiyle gelmiş... Tutmuşlar bilmediği bir adama veri vermişler.. kadının kocasına âşık olmasını ilâve ediniz. Nereye gidiyor?. Bu genç kadın ne yapar? Kocası nerede kalmış?. Amma neye yarar? îş bu biçarelerin derdine deva bulmakta. Buna. matbaa halkının kaba kaba manalı gülüşleri arasında ağlayan o kadıncağızı gördükçe içim içime sığmıyor Alimallah!. hangi baba ile hangi ananın nazlı bir kızıdır? Pek küçük iken evlenmiş olacak.. Bir de ona sormalı. Đşte Raci'nin karısı! Dünyada kendisinden kaçan şu heriften başka bir şey düşünmediği bu sabah şafak atar atmaz gelip şurada ağlamasiyle sabit değil mi?. Belki onbeş onaltt yaşında.. Đkide bir de «Babanı nerede?» diye glen bu çocukla. Sonra ana baba ortadan kalkmış. sonra: «Evde bakkaldan veresiye peynir ekmek alırlar.. Ahmed Şevki efendi devam etti: kendisini tecrübe etmeden aile babalığı ne demek olduğunu anlamadan. ihtimal ekmeksiz bırakıp ta kimbilir hangi kahbenin yanında vakit geçirmekte mâna var mı?. Bu dereceye kadar düşmüş olmak için kimbilir ne mecburiyetler görmüştür. ağlasa kıyametler kopuyor.. Sonra eve gelince karısının ağlamasına tahammül etmesin.

Ahmet Şevki efendi kendisine biraz vekar vererek. dedi. Ahmed Şevki efendi refikina bakti. Ahmed Şevki efendinin şu suali üzerine genç kadın bütün matemli hayatının karanlık meşakkatlerinden genç sırnaşma çekilmiş bir ye'is perdesi gibi çehresini örten siyah peçenin altında henüz kurumamış kirpiklerini kaldırmağa henüz gençlik gülüşüne bedel ıstırap giryesi silâhı altında melûl ve kesif K> J. Ahmed Şevki efendi çocuğun elinden tutarak dedi ki: — Senin ismin ne bakayım?. bir iki sene evvelden alındığı paçaları dizlerine yaklaşan soluk pantolonundan.. Kadıncağız merdivenin kenarına dayanmış müsaade bekliyordu. dedi. Bir şey mi söyleyeceksin? dedi.. Zaten benim ne demek istediğimi siz pek iyi bilirsiniz. nihayet müraacata karar verdim de şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum. XI 65 duran gözleriyle şu müşfik çehrelere naze-i istimdad tevcihine bile cesaret edemeyerek titrek bir seda ile: — Demmindenberi size müracaat edip etmiyeceğimi düşünüyordum.«. Ahmed Şevki efendi mütalâasını çocuğun yanında ikmal etmek istemedi.. mihnetle ağlamaya başladığı için hazin bir hayret mânasiyle örtülmüş zannedilecek kadar baygın gözlü. annem size bir şey söyleyecek.. — Nedim!. -L .. bileklerini örtmeyen yenlerinden anlaşılan soluk elbisesi içinde. gel!. Bu gün o çocuğun elinden tutaran gelen . bir nazar teatisiyle kadıncağızı dinlemeğe karar verdiler. Đkide birde boynu bükük bir çocuğun gelip babasını sorduğunu da görüyorsunuz. pejmürde yapraklar arasında yeni açmış bir gül kadar cana yakın bir çocuk — tereddüd ederek yaklaştı: — Đzin verirseniz. dedi.. hemşire hanım?. oğlum. ve merasime mahsus sesini takınarak: —• Ne istiyorsunuz... dünyada vaktinden evvel dertle. Ahmed Cemil'i de bir işaretle davet ederek sofaya çıktı..Ahmed Şevki efendi: — Gel bakayım.. değil mi efendim? Zevcimi siz de benim kadar tanırsınız.. Çocuk — Kırkılmamış lepiska saçlı. — Bak bir kere! Đlk kabalık hevesiyle çocuğa şair ismi vermiş de sonra..

Buna acıyınız.. Bir nazar ki çocuğu sanki ağlayan bir buse ile ihata etti. 5 Genç kadın burada çocuğuna uzun bir nazarla baktı. O beni aramağa lüzum görmezse benim onu arswnaga mecburiyetim kalır mı?. — Fakat ben kocamı aramak için de gelmiyorum.. elbette. Fakat bilir miyim. Sanki şefkatten.annesini görünce bu zavallı kadının ne demek istediği de anlaşılmıştır. eğer kazandığı para bir oğluyle bir barısından ibaret olan evini geçindirmeğe kifayet etmeseydi hattâ müteessir de olmazdım. bu güne kadar sabrettiğini. Đşte efendim.. Kocam daha onların hayatında iken on liralık bir küpemi aldı. bakınız.. ben bu gün kocam için değil çocuğum için geliyorum.. Ah bu nazar!.fakat bu paranın kazandıklanyla beraber başka .... Pederimle validem ortadan kalkınca yalana da lüzum kalmadı. ne demek istediğine dikkat etmeyerek . Kadın artık ilk itiraza şu üç dört sözle galebe çaldıktan sonra... mahvetti.. sarhoşluğundan başka bir şeyle gaybubetini unutturmadığını birer birer döktü. bu gün arsız bir kadın gibi beni size müracaata mecbur eden de bu. O vakit bu genç kadın. muhabbet devresinin ilk smeresi daha «Baba» demeğe başlamadan babasının onunla beraber annesini de unutup haftada dört beş gece evin semtine uğramamağa başladığını.. fakat artık.. çocukluğa mahsus tam bir itimat ile olanca hissini ve fikrini ona hasrettiğini. yüzüğüm. Biz. Onlar da birer birer gitt\ Tabiî ses çıkaramıyordum. senelerden beri katra katra ciğerlerine damlayıp her isabet noktasında bir ateş tutuşturan zehirin bütün acılıkları feveran etti. sonra yavaş yavaş kocasının kendisinden uzaklaştığına vukuf hâsıl ettikçe kalbinin nasıl yırtıldığını.. tesellisini ağlamakta aradığını söyledi. bu çocuk babasına muhtaç bir çocuk. yalnız son vak'ayı anlatayım. Babasını bırakınız!» demek istedim. Geceleri evine gelmeyen erkeğin elbette gideceği bir yeri olmalı. — Evet. şu babasının bir güler yüzünü görmeğe muvaffak olamayan çocuğu elinden tutup o kadın her kim ise ona götürmek. güya beni Emniyet Sandığına terhin olunmuş diye aldatmak istiyordu. zavallı kadınlar. o. kocalarımızın bizden kaçtıklarını görürüz de ekseriyet üzere kimin için bizi terk ettiklerini de bilmeyiz.. Bakınız. Kaç kere niyet ettim. annemden bana bir şey kalmamıştı... o kadın kimdir?. Bir. eve geldikçe titizliğinden. Dünyada bedbaht bir kadın olmağa katlanmak mecburiyetinden başka bedbaht bir çocuk yetiştirmiş olmaktan mütevllit bir ye'sin bütün şerhi bu nazarda mündemiç idi.. eğer o eve gelmeyecek olursa bu çocuk genç anasının daima ağlayan gözlerinin önünde yavaş yavaş ölecek. her derdini yüzüne baka baka düşündüğü. artık tahammüle imkân kalmadı. karşısında yüzüne ba-kamaksızın teessürle ve sükûtla dinleyen bu iki şefkat çehresine. küpenin satıldığı meydana çıktı. yambaşında bu facianın henüz eşhasını idrak edebilecek bir yaşa gelmemiş. Henüz çocuk denecek bir yaşta iken bu adamın zevcesi olduğunu.. zaten gelin ederlerken de pek az şey vermişlerdi.. rikkatten mürekkep bir derağuşun mıknatısı cezbesi içine aldı. Karısından elbette bir sebeple kaçıyor. fakat bütün elem ve ıstırabına gafil ibir şerik olmuş çocuğun mahzun edasına bakmağa cesaret edemeyerek perişan bir lisanla şimdiye kadar kimseye faş olu-namayıp da teraküm ede ede artık havsalasının isti'abına muktedir olamadığı acılıklarını hatırına geldiği gibi salıverdi. sanki onun masum simasına elemlerinin mersiyesini yazdığı bu çocuktan artık gözlerini ayıramayarak bütün hissiyatını döktü. orada şu mürekkep lekeleriyle simsiyah kesilen matbaa merdiveninin kenarına dayanarak. «Hanım. Mai ve Siyah — F.. Babamdan. iki altın bileziğim vardı. Söyleyeceğine.

ne olur hizmetçilik de ederim. sokakta kolu kırık bir çocuğa.. elimden her şey gelir. Dikj. Nihayet her şey bitti... ben hizmetçilik etmeğe mecbur olayım. çocuğum için bunlum hepsine katlanırım.. çocuğu böyle bırakmağa babası razı olabilir..§ dikmek.birisine sarf olunduğunu hissediyorum. Kadın atıdı: . Birkaç günden beri galiba parasızlıktan olmalı — her vakitten ziyade hiddeti vardı.. yüzüğümün filân gitmiş olmasına ehemmiyet vermediğim halde çocuğun dünyada yalnız şu kâğıtlardan ibaret olan servetini. fakat. «ya öyle ise ben sana gösteririm.. Ben nasıl olsa geçinirim. ona haftada beş on kuruş verebilmek î#n. fakat onu ileride uşaklığa mecbur olmaktan kurtarmak lâzım değil mi?. bundan sonra göz yaşlarını zaptedemedi... efendim.zekâsı gözlerinden belli. Meselâ buraya gelebilir.... Zavallı babam.. biraz hicap ile ve söyleyeceği şeyin refikince de tasvibe mahzar olup olmıyacağını anlamak iştiyomuşcasına Ahmet Cemilin yüzüne bakarak dedi ki: __ Eğer merakınız yalnız çocuktan ibaretse onun elbette bir kolayını buluruz. meza-nstanda on beş yaşında verem bir kızın kabrine tasadüf etse dünyaya küsmek hassasiyetinde yatırılmış olan bu rakik şair -— şu feryad eden şiirin hüznüne karşı mephut olmuş.... o vakit üzerime hücum etti.. af olunamayacak bir kabahat olduğunu anladım. yahud gsise bile bundan sonra hayat büsbütün cehennem olaca1^.. sanki donmuş kalmıştı.. satılacak aı™ük bir 'şey kalmadı. ben ölürsem elinde kalacak olan şu tek kuvveti artık bu adamın eline vermek bir hıyanet. Ahmet Şevki efendi ile Ahmet Cemil bu facianın karşısında bir hürmet ve merhametle sükût ediyorlardı.. zihninde bir müşkülün halliyle meşgul imiş gibi iki parmağının arasında çenesini sıkıp duruyordu.er-keklerin bazı gaflet zamanlan olur ki bir müddet vazifelerini terk etmelerine sebebiyet verir.. çocuk?. Fakat* "çocuk ne yapsın. Evin içinde sanki bir şey arıyormuş gibi bir hayli dolaştı.. Matbaa da bir mektep değil midir? Burada muharrir efendilerin herbi-rinden iki söz öğrense âlim olur gider.. fakj^t o vakittenberi eve gelmiyor ve gelmiyecek. «O kâğıtları veremem» dedim. bir müddet öyle hıçkıra hıçkıra ağladı. ve. Çapkının . ne olur ne MA1 V iÜ olmaz diye dişinden tırnağından artırarak üç tane Demiryolu hisse senedi almış. Küpemin. ölürken bunları Nedim'e bırakmıştı. Genç kadın ikmal edemedi. Kocamın kâğıtlar dediği bu idi.Ahmed Şevki efendi mümkün değil bu kelimeden vaz geçemezdi .. Ahmet Cemil —¦ bir ceridede sefaletten intihara mecbur olmuş bîr aile pederine. zevcinize gelince: O mühim bir mesele. işte size bunun için ge-iiyorum. fakat ' "ben nasıl razı olurum? Okumak lâzım. sonra biraz tereddütle. bir evde yemek pişirmek. Nihayet genç kadın başını kaldırdı: — Kâğıtlar henüz bende... Ahmed Şevki efendi.» dedi. kadınlık hicabı ikmale mani oldu.. sonra bir aralık önüne dikilerek: «Nedim'in kâğıtları nerede?» dedi..

Kadın Nedimin elinden çekti: «Tekrar teşekkür ederim. Lâmia'ya ne vaadetmiş?. yahut daha doğrusu büyük bir tenbellik beni evden çıkarmıyor. Bir küçük dikiş makinası bir kadınla bir küçük çocuğun yaşamasına kâfi değil midir? Matbaanın şu tenha saatinde merdiven başında cereyan eden bu muhavere artık bitmeğe yaklaşmıştı.bizim idareye uğrarsın. Bu yaşta bir çocuğun . çocuğumun zamanı boş geçirmediğine emniyet hâsıl ettikten sonra her şey yapabilirim.. Ben çıkmazsam «Gencine i Edeb» de çımayacak. bu akşam bana gelirsin: Şu işi başka birisine de havale debilirdhn.» Uşağa: — Peki! dedi. Hüseyin Nazmi-nin uşağını gördü. Hüseyin Nazmi o vakit kızmış «senin yaşında çocuklar çember çevirirler mi?» demiş idi de Lâmia istihzalı lâtif bir göz kırpmasiyle «pencerede oturup da şiir mi söylerler?» demiş. annesinin gözlerinde neşve veren bir gülüş görmemekle çocukluk sevinci masum çehresinde donnuış olan biçare çocuğu yavaş yavş çeke çeke matbaanın merdivenlerinden indi. o bahsi kapaynız. hay şeytan hay! Bunu unutmakta mâna var mı? Ne idi yarabbi... Son defa olarak ne vakit görmüştü? Bir ay kadar oluyor.. tefrikaya iki sütun lâzım.. ne idi... bir de. fakat yalnızlıktan patlıyorum gel de biraz gevezelik edelim. efendim. Baş mürettip bu düşünceye fasıla verdi: — Beyefendi. Çocuğum hakkındaki merhametinize teşekkür ederim. Dalgın dalgın yürürken arkalarından bir şey çarpmış idi. Ufak bir nezle. Sanki bu kelime ağzından biraz ^wel söylediği sözlerin hülâsası gibi düşmüştü. Bir şeye dair konuşuyorlardı.. dedi. ne lüzumu var?. onun için bugün matbaada işi bitirdikten sonra .hususiyle anası babası hayatta iken . *** Ahmed Cemil yazıhaneye teveccüh etmek üzre iken merdivenden birisi çıkmakta idi. .?. ne isterse yapsın.. işte Ahmed Cemil o vakit bir şey vaadetmiş idi amma ne idi. Diyordu ki: «Bir haftadan beri inmiyorum. O Hüseyin Nazmi ile bahçede geziyordu. ben. dedi.. elbette bir kere babasına da söylersiniz... Ahmed Şevki: — Đşte!. — Şimdi!. muhteriz kahkaha-cıkla istihzanın rengini takviye etmiş idi.. değil mi» dedi.. başımın ucunda «unutmasın» deyip duruyor.hangi mektebe gönderebilirim ? Mahalle mekteplerinden birine göndermekle maksad hâsıl olsa! Kocam.. o. Katiy-yen hatırına gelmiyor. Başını çevirdi.. Hüseyin Nazmi kendisine bir tezkere göndermişti.gece derslerin varsa talik e-derek . ne kadar müsvedde filân bulursan toplar. Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki efendi uzun bir merhamet nazariyle şu f acia— zihayatı takip ederken gözleri daima yaşlı olan bu talihsiz genç kadın. Ahmed Cemil bir ay evvelki günün bütün teferruatını zihninden tekrar geçirmek istedi. Bu Lâmia idir çember çevirirken üzerlerine gelmiş idi.» Kurşun kalemiyle bir buruşuk kâğıda atılıvermiş olan şu perişan sözlere bir de küçük zeyl vardı: «Lâmia'ya bir şey vaadetmişsin.— Rica ederim.

.» dedikçe biz Said'le kırıştık. Ahmed Şevki efendi Ahmed Cemil'in kulağına eğildi: — Bu akşam Palais de Cristal'e gidelim. Rari'den haber alırız. Saib'den o kadar nefret ederdi ki ne vakit ona lâkırdı söylemek lâzım gelse ağzıyle söz söylemeği tenezzül addederek burnunu konuşma vasıtası ittihaz ederdi: —¦ Ooo! Biz onu Palais de Kristal'de bıraktık'. yarım yamalak türkçesiyle Raci'nin gazelleri için: «Ne diyuğ?... ne cilveler yapıyor. fakat bu tercüme mihaniki bir iş kabilinden fikrini işgal etmeksizin yürüyordu. Ali Şekib baş-mürettibi çağırarak merdiveni çıkıyordu. Ahmed Cemil refikinin fikrini anladı: — Bu akşam kabil değil. Ahmed Şevki ile Ahmed Cemil bakıştılar. Đçti sızdı.. dedi. isterseniz yarın akşam.. orada murdar. — Görülecek şey. istedikleri iki sütunu tercümeye başladı. dün akşam karının gözlerine bakıp bakıp da bir beyit söylüyordu: Şule i handerizi zühre midir Saib aşağısını tahattur edemiyordu. Öyle bir asılıyor ki!. kart bir karıya tutulmuş... akşamı beraber geçirmişler olmalı. Said ikmal etti: O siyehnûr çe§m-i efşan Ahmed Cemil gülerek: ¦— Aferin Raci! Epeyce taze renk göstermeğe başlamış! dedi.Yazıhanenin kenarına oturdu.. *** Lâmia'ya vaadettiği şeyi tahattur edemeyecek olursa. Ne diyuğ?... bizi de salıvermek istemiyor. Ya Raci'nin hâli! Karının yüzüne baygın baygın bakıp gazel söyleyişini görseniz.... ben Erenköyü'ndeyim. Sonra baktık ki oradan kaldırmak mümkün değil.. Said de Saib'i taklit etmiş olmak için — merdivenleri yıkarcasma atlaya atlaya çıktılar.. Saib'le Said — Saib havadis vermek için. Saib Ahmed Şevki efendiye sordu: — Raci gelmedi mi? Ahmed Şevki efendi burnundan cevap verdi. Hep zihninin içinde bu vardı: Acaba ne idi?. Saib'in hikâye bakiyesi gürültüye karıştı. — Hele karıyı görseniz.. .. Sıvışıncaya kadar. karı Reciye ne nazlar. fikrinde yalnız bir sual bütün örtülü hâtıraları tırmalaya tırmalaya tekerrür ediyordu: «Ne idi acaba?» Pencereden sokağa bakmakla meşgul olan Ahmed Şevki efendi birden döndü: — Đşte Said'le Saib geliyor. Đri bir Alman. Dur bakayım...

7 : Ahmed Cemil. bir de sen darüsaa! Bari geri döneyim. çemberiyle değneğini aldı. Lâmia'nın elinden çember kaçtı. buluşmak ihtiyacına uymaktan hâli kalmamışlardı. Köşkün yanma gelince parmaklığın arasından Lâmia'nm yine çemberi önüne katarak bahçenin dar yollarında koştuğunu gördü. Lâmia'ya vaadettiği şeyi tehattürden ümidini keserek vapura binmişti.Şimdi o' şey alınmadı diye kapı açılmayacak mı ? Lâmia kapının düğmesini çekti. bütün müsvedatı toplamış.nıaktan. — Haniya benim şey?.kapladı. Đki arkadaş küçüklükten beri hissiyat ve efkâr teşrikine o kadar alışmışları ki yekdiğerinden birkaç gün iftirak etseler mânevi tamamiyetlerine nakısa gelmiş zannederlerdi. Ahmed Cemil refikini iki gün görmese Umûr-u Şehbenderi kalemine yahut «Gencine-i Edeb» idarehanesine baş vurur. Ahmed Cemil bu hiddetin lâtife ile önü alınabileceğine hüküm vererek: —. Zili çekti. kıpkırmızı oldu. ¦— Tamam. Ahmed Cemil'in.ı. Hüseyin Nazmi kütüphanesinin penceresinde idi: — Bu vakitte mi gelinir? Sabahtan beri seni bekliyorum. — Ne? Lâmia derhal darıldı. . işini istical ile bitirdikten sonra «Gencine-i Edeb» idarehanesine uğramış..p ıın^auuuaiı uır sene uaaue un uuu'i aıa. hiç olmazsa ayda bir gecesini Erenköyü'nde geçirirdi... Hüseyin Nazmi ile uzun çocukluk arkadaşlığı neticesiyle aralarına ne kadar fasıla gelse yine zeval bulmaz bir yakınlığı vardı ki buna hiçbir sebeple sekte geleıvxcitı. değnek bir yana fırladı. küçücük çehre-i ne-şatmı bir dargınlık bulutu .. Kendi kendisine: «Đş fena!» dedi. Ahmed Cemil'in önünden bakmayarak geçti. kapıya koştu. Hüseyin Nazmi hemen her gün sabahley'n «Mirat-ı Şuûn» idaresine uğrar. bir kelime bile ilâve et-miyerek koştu. dargın bir sesle: — Hem vaadediniz de hem sonra ne diye sorunuz?.

.» demişim. Öyle şeyler demişim ki görülmüyor. Şu insafsızlığa.. «Bakayım!» dedi.. müsceddeleri Hüseyin Nazmi'nin önüne döktü.» dedi. oraya gittiler. Ahmed Cemil okudukça «Aman ne kariha bolluğu! ne vicdan genişliği!..» diyor.. Sonra ilâve etti: —-..IKır içeri girme de bahçede oturalım.» demişim. şu halde ben bütün bu sayılan şeyler imişim. bu şair-i zülüfdar garâibdisar. ikisi beraber okudular.. dedi. Ahmed Cemil «Fıçıya binsin de Sakinamesini orada okusun» diye mırıldandı. sepete atılacak müsveddeler teraküm ediyordu....» Ahmed Camii yerinden kalktı.. çünkü «Kiysu-i müşemmeş.. bilâhare tetkik olunmak üzere bir iki müsveddede ayırdı. Bir aralık bir kâğıt için «Koca şair!.— Başka kim darıldı?. yürüyüşüne bile tariz olunmuştu.» — Sen böyle hepsini okumağa kalkışırsan işimiz var. bu herzevekil pozuna-misil. Hüseyin Nazmi birdenbire «Vay! burada da sama tariz var. *"" Tâ bahçenin bir köşesinde sarmaşıklarla loş küçük bir •kameriye vardı. Şimdi de başımıza «Bir fırka-i muhayyile» çıktı: «Bin üç yüz dokuz sene-i hicriyesinin şehr-i şabanımn on yedinci gecesi saat altı buçuk raddelerinde Edirne kasabasının cihet-i şimaliyesinde kâin.. ibzal edilmemiş tezyif kalmamıştı. Hüseyin Nazmi zarflan birer birer boşaltmağa başladı: —. bu yazı bizim Raci'nin. Risaleler mektep kitaplariyle mektep çocuklarından kurtulamayacaklar... gözlerine. Ahmed Cemil fesini bir iskemleye attı. oturgeımış mektupları. — Vay!.... Al sana arzın küreviyetine dair bir makale.... gösterilmiyor... «Ben miyim?» Bu mirî belâhet-semir. Bir gün âmal-i erbaaya dair bir makale gelse taaccüp etmeyeceğim.. çünkü «Pervaz-ı nigâh emelim. O vakit iki arkadaş birbirine baktılar... Saçlarına.» demişim. Hüseyin Nazmi ihtisara başladı. Hüseyin Nazmi dudakları arasından: *¦' — Şımarık! dedi.. Ahmed Cemil için sarf olunmamış tahkir. Đmza okunmuyor.... Çünkü «tâbiş-i lerzen-de. — Lâmia'nm hiddetini görme. senin o geçen nüshadaki «Ezhar-ı bekâret» manzumesine bir alay teşniat. Mektup sahibi manzumeyi kelime kelime mûtarıza içine alarak herbirisine söyleyecek bir söz. Bunlar ben miyim? Ne için?. hususiyle daima beraberinde yaşadığı bir . Az kaldı kapıyı açmıyordu. o münasebetle şaire hediye edilecek bir hakaret bulmuştu. Saki-namesi dere olunmamış diye küplere binmiş!» dedi. Tarsuslu Zaraifizade Abdullah imzasıyle bir gazel: Nâr-ı aşkın içre ey malum senin Ahmed Cemil: — Ateşe! dedi. Birden Ahmed Cemil: — «A.. eserleri gözden geçirmek istediler..

. tarizlerle. Hakkın kimde olduğunu aramakla iştigal edenler çok mudur zannedersin? Matbuatta taarruz erbabının eline geçenler tıpkı sokakta çamura düşmüş bir adama benzer. Ahmed Cemil diyordu ki: — Lâkin ne sebep var. yahut bizim iyi şiir söylemediğimize halkı ikna etmekle kendisinin şair meziyeti iki kat mı oluyor?. hayâsız çocuklardan başka şeyler değildir. Sabahleyin kapışan kapışana. hattâ güzel esvaplarının eteklerine sarılan azgınlar olur. bu adamın şu muannit ısrar ile senin ve benim aleyhime bu kadar musallat oluşuna ne sebep var? Kendisine bunun için para mı veriyorlar. Bugün takdir ettiğimiz bitr adamın o yolda tuhaf bir resmini görsek hangimiz gülmeyiz? Fakat o resme gülmüş . tahkire delâlet eder kelime varsa toplayıp da Raci'nin yüzüne fırlatmaktan meneden bir şey var mı?. sonra Hüseyin Nazmi'nin karşısına oturarak bu kelimenin ihtiva ettiği şüpheyi tefsir etti: wyic LWSliye UZ. O küçük bebek gibi ağlayarak eve mi kaçacaksın? Emin ol ki pencerelerden seyredenler için o çocuklar arsız. Ahmed Cemil: — Acaba? dedi. luıuutt mem ki hakikat senin dediğin gibi olsun. Halk güler ve gülmekten haz eder. — Elbette. Ben şiir söyleyecek olursam onu susmağa mecbur mu etmiş oluyorum? Ondan hakk-ı teşaürü selbedecek bir kuvvet mi var? O da söylesin.. Hüseyin Nazmi arkadaşının teessürle söylediği sözleri dinlerken gülüyordu: — Ne kadar hassassın! dedi. bu tabiî nıeyelâna. O istihzalar ayniyle mudhik resimlere benzer ki ¦insanı bir müddet güldürür.. Cemil!. fakat istihzaya hedef olanın kıymetini tenkis etmez. fakat halkı güldürmeğe çalışanlar işte o bir alay soytarı olmaktan başka bir ehemmiyet alamazlar.. o başka bir mesele... etrafına toplananların onda dokuzu güler.. insanlarda istihzalara. Bence halk nerede gürültü oraya teveccüh eder. Đşte senin yazıların mutbuat sahasından geçerken bu yolda haset yaygaralarına tesadüf ediyor. o kadar.. Hiç mahalle çocuklarının oynadıkları bir viranlıktan süslü bir bebek gibi küçük bir kız geçerken tesadüf ettin mi? Bütün o arsız çocuklar o küçük kızın zerafetine karşı duydukları bir kıskançlıkla birden nasıl tutuşurlar. Bu. nasıl arkasına düşerler... Bak. Çok safderunsun. söven. hergün sütunlarından bir çoğunu ötekinin berikinin yazdıklarına. bağırırlar. içlerinde taş atan..... Çünkü herkes gülmek ister. Ben onun söyledikleri için bir şey diyor muyum ? Ben ona tahkire benzer bir şey yapıyor muyum? Beni bir lügat kitabından ne kadar şetme. Mütalâanın bir kısmı doğru.. insanlarda tabiî bir histir.adamın bu suretle aleyhine kalem yürütmek için bir insanın muaşeret zarafetinden bu derece mahrumiyetine taaccüp ettiler.. haz etmiyormuş... îşte asıl farkınız da o değil mi? O tahkirleri icradan seni meneden bir şey var ki onda yok. bunu mutlaka söylemeği bir vazife addediyorsa tahrike neden lüzum görüyor?. Bizi anlamıyor. tezyiflere uğrayanların haline acımaktan ziyade gülmek hissini ilâve edersen bugün bizim etrafımızda bağıranların ne yolda bir aksi şada hâsıl ettiğini anlarsın. fakat meselenin esasını yanlış telâkki ediyorsun. tezyiflerle dolduran «Mâkes-i Zaman» ne kadar satılıyor.

^ Bir aralık Hüseyin Nazmi: — Karanlık oluyor. Bugün üç dört tane ufak tefek manzumecikler için feryat edenler o vakit o koca bir cilt dolusu yeniliği görünce ne .olmaktan dolayı o adam hakkında fikrimize hiçbir tebeddül gelmez. Zihnen tertip ettiği esas pek sade idi: Bir taze ruh ki.s burada bitmiş gibi göründü.. bir suret veremiyordu. bu eserle Ahmed Cemil beşer hayatını yazmak istiyordu: başından sonuna kadar bir şiir ki bir tebessümle başlasın. her dakika işleyip süslediği eser idi ki bunda çocukluktan beri okuduklarından aşılanmış şiir zevkini tatbik etmek isterdi.. iktidarını hissinin dûnunda bulduğu için kızar. hayata bir ümit incilâsiyle açılıyor. son ziya bakiyeleri bir tarafta küçük bir bulut parçasının kenarına oyalar talik ediyor.. bah. bir katra girye ile netice bulsun.. sabahtan beri güneşin bu sahranın üzerinden çektiği çiçek kokularını şimdi tekrar arza serpiyordu. Ah!.tepnini tutardı. Đşte eser bu idi. artık gözlerim bulandı.. Hüseyin Nazmi'nin herşeyi soğuk kanlı tetkik etmekten ibaret olan felsefesine iştirak edemiyordu. Hayat mübarezesi. Ne vakit buluşsalar Hüseyin Nazmi'ye bundan bahsederdi. Kendi kandisine küser. beyninin içinde bir çocuk kabilinden yaşatıp bü-lyüttüğü. O şeye zihninde mümkün değil bir şekil. bir şey ki. arkadaşına baktı. zihninin içinde müşevveş hayaller gibi uçuşan müphem renkleri zaptedebilecek bir alete malik olmamaktan . dedi. Bu eserin âdeta hastası olmuştu. güneşin son demlerinden çıkan bir nefes gibi serin.. etrafa bir ateşli havasının baygınlıkları yayılmağa başlıyor. Bir çok parçalarını yazmış...yapacaklar? Ahmed Cemil'in o mahut eser dediği. bazan aczini lisana atfetmek ister. Ya benim o mahut eseri bitirsem de çıkarsam ne olacak?.. Ahmed Cemil dudaklarını büktü. cevap vermek istemedi. o vakte kadar görülmüş olan şeylerin hiçbirine benzemesin. Bu eserle öyle bir şey yapmak isterdi ki. o saf ve taze ruha hayatın ilk mihnetleri yavaş yavaş sokuluyor. güya semanın bakir sinesine güneşin busesinden. Ahmed Cemil'in gözleri o küçük pencerecikten ayrıldı.. senelerden beri yazmak istediği. Daha sonra ümit güfleşi o kırılmış kalbin emel enkazına hazin bir veda nazarı ile süzülüp gidiyor: O vakit neticenin kara bulutları.r yeis ilp her yazdığı par-çadan sonra^o narcava veremediği ruhim Tna.. sonra dedi ki: — Ah! bu anlaşılamamak. düşündüğünü kalemine tersim cttiwmpTnpirj-o^ nıı'jt<v"^iit h. onun sevda dudaklarının temasından tutuşmuş bir bahar sabahı.. Hüseyin Nazmi mai kurşun kalemiyle risalenin matbaa müsveddelerini tashih ederken onun gözleri kameriyenin sarmaşıkları arasından yer yer açılmış aralıklardan birer zümrüt pencere buldu/biraz iskemlesine yaslanarak gurubun bir esmer -ve şeffaf tül gibi semanın ipek sathına gerilen gölgelerine daldı. ne dediğini anlamamış gibi dalgın bir na-jzarla baktı... Fakat istediğini yapamamaktan.. hafif bir hava bu uzun sıcak günden sonra sahralardan kalkan akşam buğuları üzerinden hafif darbeciklerle kanatlarını silkerek geçı"yor. takdir edilmemek endişesi olmasa.. arkadaşına okumuştu. Fakat sonra yavaş yavaş âfak yanmağa.

failün» vezniyle bir hissiyat tuğyanı. sanki mızrabın bir hiddet çimdiği kabilinden tek bir «ulun». Beş yüz beyitlik bir manzumeyi muttarit bir vezin üzerine söylemekten tevellüt edecek ruh yorgunluğunu.. . Ah! Bir ke-o esere bir vücut verebilse!..rnünbais bir fütur ile âdeta hayatından bezer. şiddetin en yüksek tabakasına kadar çıksın. dinlemekten duyduğumuz yorgunluğu hiç olmazsa nazmımızda kaldıralım. Yirmi tane yeknesak suzinak şarkıyı okumaktan. veznin kasırgasıyle yükselsin. mefailün.... veznin musikisinde hüküm sürmek lâzım gelen ahengin mânası. yahut vukuf iddia edip de bundan ne için istifade etmemeli?. Fakat lisan Türkçelikten çıkınca.. daha sonra «müstef'ilün. ine ine son nefes bir musiki inlemesiyle bitsin. sonra meselâ ara yere girivermiş bir ıstırap şuhkası. muhtelif makamat ve usulün insicamından istihsal etmektir. yine yavaş yavaş. hissettikten sonra tatbik etmek lâzım.. feilâtün. onu yazarsa — bir gün Taksim bahçesinde arkadaşlarına itiraf ettiği gibi — artık hayatta vazifesini ikmal etmiş kıyas edecekti. müstef'ilün» ile bir sükûn. Heca veznine de bu hizmeti ifa ettirmek mümkün olamzadı.. vezin hakkında bitmez tükenmez nazariyelerini anlatırdı. Ahmed Cemil devam etti: — Musikide yapamadığımızı bari nazmımızda yapalım. Farisînin hazain-i servetinden tezyine başlayınca o mahut vezni muhafazaya nasıl imkân görülürdü. Sonra tekrar bir feveran ile taşsın. Türkçemizde de böyle şeyler meselâ Fran-sızcadan daha güzel yapılırken yazık ki yapmıyoruz. O ahengi husule getirmek için bizim elimizde manasız bir hece vezni yerine haddizatinde bir musikiden ibaret bir vezn-i mutrip varken ne için nazmımızın eczasına dikkat ettiğimiz gibi miş-vannda da ahenk ve veznin şiirin ruhu ile hemdem olmasına dikkat etmeyelim?. Bizim veznimizin musikisine. Şimdi benim eserime vermek istediğim musikiyi düşün. Meselâ hazin bir parça «Feûlün.. Bizde bu cihete dikkat edilmiş mi ? Bir satır vezin ile mersiye söylemek. edasının hissine ne için vâkıf olmamalı. yükselsin. fakat bunu ne için anlamamak ?. Fakat o mânayı hissetmek. o ahengin yeknesaklığından husul bulacak ezayı ne için alamamalı? Garbin manzumelerinde evzanm değişmesinden hâsıl olan ahengi görüyoruz. Eğer bu yenilik herkeste bir iltifat meyli hâsıl etmezse. Hele vezin için kimbilir ne kadar tezyiflere uğrayacağım.. Şimdi bir şiir söyleyiniz ki. akışının ifadesine. feûlün» vez-niyle melûl bir edada sürüklene sürklene gidip dururken sonra «mefailün.... Hüner musikiyi yeksaklıktan değil.. bir nazım feveranı. Buna mukabil.... bir ifade hiddeti. Sözünün bu noktasına gelince kendisini kaybeder. Bugün Hüseyin Nazmi'ye diyordu ki: —• O yeniliklere çıldıracaklar. Bu yolda yazılmış bir manzumeyi tasavvur et ki vezinlerin taşkın dalgaları üzerinden atlaya atlaya akıp giderken birden yorgun düşmüşçesine ağır ağır sürüklensin. feûlün. Bütün hayatta ümidi onun üzerine müpteni idi... bundan hâsıl olacak tesirin ruh üzerinde ne kadar kuvveti olmak lâ-zita gelir.. Arabînin. derdi. Garblılarm hareke-i musikiye dedikleri uzun hecelerden Türkçe mahrum olduğu için Türkçeye hece vezninden başka bir ahenk olamazdı. yahut hafif bir esası ağır bir veznin sakil seyelânma terk etmek vezninin musikisine karşı nasıl bir duygusuzluk ise muhtelif esaslardan mürekkep uzun bir manzumeyi yalnız bir vezin ile söylemeğe kalkışmak yine musikiye karşı öyle bir 77 II anlamamazlıktır.

işte yarının nazmı '/feeııcejçejamelerin mavzu manasından başka bir de — nasıl iâbir edeyim — şada mânası vardır..Hüseyin Nazmi'nin tebessümü biraz daha genişledi.. Hattâ bugün yeni şiirin ruhunu anlayamayanlar da kafiyede bir ta-savut mânası olabileceğini düşünebilecek var mıdır acaba?. «Jenk. o halde kafiyesiz nazım söylensin. nağmeler serpsin/ sonra o şiirden bütün hayîde teş-. o kafiyede bir kelimeyi kasideden mahrum etmemek için türlü mâna garibelerine mecbur olarak müşkülâtı hayret verecek bir külfete katlanmışlar da kafiyenin ahenk mânasını düşünmek akıllarına gelmemiş. izah ediyor. Ah. o zaman: «Ben bugün şu toprak parçasının üzerinde birisiyim!» diyebileceğim. ferhenk.. f bihler. renk» kafiyesiyle kaside söylemek için efkârı tasavvur edilemeyecek tazyiklere ve ivicaelara uğratarak. bütün o köhne cinasları çıkar. iki arkadaş biribirini birer nıütekâsif gölge şeklinde görünüyorlardı. zavallı Hû* şeyin Nazmi'ye. çünkü derya Tielimesi de sakin. değil mi? Buna mukabil «derya-yı sakin» derim. MAĐ VE SĐYAH 7S Şimdi büsbütün karanlık olmuştu. fikri o mâruf zeminlerde bocalamaktan kurtar . o eser yazılıp da intişar ettiği zaman Ahmed Cemil büsbütün başka bir adam olacak! Öyle zannediyorum ki iştihar perisi gelip makhur. sonra mutantan bir kafiye di-^ ğer bîr beytin mâna haşmetine müdebdep bir karar versin. «An ve "TS M. Kafiyenin terüp tarzını sırf zevkle. — Helejçafiye^ Gariptir. bu uysal muhataba bütün şahsî fikirlerini dinletti. mağlûp ayaklarımın altına atılacak: kendimi birden yükselmiş göreceğim. O muvaffakiyete bir de kafiyenin tasavvut mânasını ilâve et. pervaz kelimesinin tayaran meylini. A t VB SĐYAH in» kafiyeli seksen beyti birbirinin arkasına sıralamaktan kulak için lütuf mu îıâsıl olur kelâl mi bilemem? Hele gazellerde matladan sonra gelen müfretlerde madem ki nazmın arasına kafiyedar olmayan kelimeler sokarak samiayı tahrik etmek tecviz ohınuyor.v_ _ Ahmed Cemil artık mütemadiyen söylüyordu.. ¦ sükût edince Hüseyin Nazmi cevap vermedi. \Bilmem herkes hisseder mi? Fakat ben meselâ nâl:ş_kelimesinin mahzun edasını. yahut bahr-i pür huruş. bizde _en dikkat edilecek şeyler ihmal edilmiş de edebiyatımızda çocukça oyunlar için hayatlar sarfolunmuş. bütün şiir bir yandan veznin ahengine nefsini teslim ederek dalgalanırken kafiyeler öteye beriye müterennim zamze-meler... onda da bir sükûn var ki sıfatı sıfatın mâ-5 nasmdan ziyade. Nazmi.. . feryat keli*-* meşinin yırtıcı ahengini pek iyi^duyuyonım7Insanda_ bu duyuş zevki olduktan sonra meselâ: «bâhr-i sükunperver»ı diyemez. Ahmed Cemil. sonra vezinlerin musikisine de o7 tebeddülden gelen ahengin mânasını ver.4âte_b_enim eserJ. Hele kafiyelerin mûtad tertibine hiç aklım ermiyor. Sanki bahr kelimesi de o sıfatla beraber taşıyor. Ahmed Cemil bu gidişle bu akşam bütün edebî mecellesini bir kaç yüzüncü defa olarak arkadaşının önüne tekrar döke-1 çekti. fakat bir ittırat içinde zevke tevfikan icra etmek bize ait bir muvaffakiyet... bahr kelimesinin o bir harekede toplanan üç kuvvetli harfinden hususiyle sonundaki tesadümünden hâsıl olan tasavvut şiddeti ister ki bu kelime bir sert mâna tasvirinde kullanılsın: Meselâ bahr-i huruşan.. şişiyor... sonra netice vermek istedi: — Şimdi düşün! Melûl bir beyit hazin bir kelimenin üzerinde sakin bir vakf ile bitsin.

Birden. Her uğradığı dükf kâna böyle üç satırlık tarif ile mi soracak?... . Lâmia'nın birden sesini işitince hiç düşünmediği halde birdenbire aklına gelivermişti... Đkisi de sustular. Sonra kameriyenin ortasından sarkan fenerlerin delikli kaidesinden yemek tepsisinin beyaz örtüsüne dökülen oynak ziyaya dalarak: — Kimbilir.. Tamamen tahattur ediyordu: O vaadettiği şeyi bir gün şakirdi Muzaffer beyde görmüştü. — Ahmed Cemil birden kalktı: — Buldum. haydi yanma çıkalım da seni barıştırayım. Hüseyin Nazmi kameriyenin sarmaşıkları içinde daha kesif duran karanlığın arasında gözleri dalgın. Hakikatin daima hülyanın dununda kaldığını bilirdi. Fakat bunu nerede bulacak? Muzaffer beye Paris'ten gelmiş.. Lâmia sana gösteriş yapıyor.«. °kursun. ne zaman? dedi.. belki Ahmed Cemil bu kadar hülyalara esir oldüğil için. onun için o söyledikçe Hüseyin Nazmi vicdanından hafif bir sesin: «Zavallı çocuk!» dediğini işitiyordu. semaların üzerinde dalgalanan sislere dalmış düşünüyordu.Arkadaşını dinledikçe kalbinde merhamet hissi duyuyordu. — Neyi buldun? Ahmed Cemil cevap vermedi. Hüseyin Nazmi dedi ki: —. bahçeninbütün sahranın. istediğin adamları davet et. Ahmed Cemil:: — Teşekkür ederim. dedi. Ahmed Cemil. Müsterih bir nefes aldı.. Bir kutu ki içinde tavla zarları şeklinde fakat oldukça büyük mük'ablar var.. endişe ile dolu bir vaziyette arkadaşına bakıyor. zihnen kendi kendisine tasvir ediyordu. mük'abları altı suretle tanzim etmeli ki o altı levha hâsıl olsun... artık öteden beriden bahsediyorlardı. pancurları açık bir odasından bir gürültü toptu. bu mük'ablarm altışar tarafına altı levhanın kesilmiş parçaları yapıştırılmış.. Ne için? Bu merhametin mahiyetini pek iyi takdir edemiyordu. neşretmeden evvel bir kere kendin . Yemek yediler. bir • aralık Hüseyin Nazmi dedi ki: — Eserini bitirirsen sana burada bir ziyafet vereyim. Ahmed Cemil şu güzel oyuncağu. köşkten bir ses işitildi: — Ağabey! yemeğinizi göndersinler mi? — Göndersinler!. dedi. Ahmed Cemil'in güya bu sualine cevap veriyormuş gibi köşkün yukarıdan. Güya piyona çalacak.

n istediğini çal. Düşünmeksizin yarın bir genç kız sıfatına girecek. Đşte şurada pencerenin kenarına otursun.XA±l 81 «utanırım. Pencereyi gösterdi. Sen o gürültüyü bırak da bize bildiğin parçalardan çal... dedi. siyah saçlarla dalgalanan küçücük başını uzattı. sonra yavaş yavaş kaşlarının gerginliğine gevşeklik. dadı? — Biz geleceğiz. Ahmed Cemil yetişti... ben oradan gökleri seyrederim olmaz mı?. Haydi. utanının!» diyordu. kapağı çekip kapıyordu. mütemadiyen . Zaten onlar ne kadar çalabileceğim bilmiyorlar mı?.. uatta gözünü çevirip bakmasın. ince kaşları çatılmış. haydi. Hüseyin Nazmi'nin bir işareti üzerine dadı çekildi: — Nereye gdiyorsun. Odanın en uzak bir tarafına gitsin. odaya evvelâ Hüseyin Nazmi girdi.xVJÜ«ĐJ. Ağabeyimin yanında her vakit çalmıyor mu? Yabancı olarak bir Ahmed Cenv.. Nihayet dudakları deminden beri açılmak isteyen tebessümle büsbütün tezehhür etti. — Cümlesinin sonunu tas-hihen tekrar etti — Farzediniz.» Lâmia evvelâ Hüseyin Nazmi ile Ahmed Cemil'in arasında.. anladınız mı? Hiç. işte gönlün oluyor. küçücük parmağiyle şu mütehakkim emri teyid etti. Sonra yuvarlak iskemlesinden atladı.. O da şöyle bir tarafa çekilir. Utanmakta ne mâna var?.. senelerden beri devam eden tekellüften ârî bir itiyada hatime vermek lâzım geleceğine şu dakikada hüküm vermişti. olan şu çocuğa artık müfred hitabını ayıp bulmuş.... gözlerine bir teslimiyet gelmeğe başladı. Ahmed Cemil: — Đşte gidiyorum. başı bir dakika evvelki red ifadesinin şiddetini kaybetti. Lâmia dadısıyle beraberdi. öyle somurtmağa çalışma. soluk kırmızı dudaklan bükülmüş.Merdivenlerden yavaş yavaş çıktılar. Đstiğnanın bu derecesi de fazla. işte mumları yakıyoruz.. Öğrendiğin parçalar bunlar değil mi? Kend. gözleri yere dikilmiş. Ben de senin yanında yapraklan çevireyim. Bu tarafa hiç bakmayacaksınız. Lâm'a hırçın çocuklara mahsus bir hareketle döndü: — Mümkün değil! dedi. Beni dışarıda farzet. başının hafif silkintileriyle reddediyor.»^a. omuzlannın küçücük hareketleriyle. Omuzları. dedi.. O vakit Lâmia'ya yalvardılar: «Bu kadar naz neye iyi?. piyanosunun iki tarafındaki mumlan söndürdü. dudaklarına hafif bir tebessüm. bak bak gülüyorsun.. oturdu.. sonra gülerek Ahmed Cemil'e baktı: — Siz tâ oraya. mini mini sanatkâr iskemlesine geçsin.. Lâmia dudaklarının arasından hafif bir istihza ile: ..1 var. şu açık pencerenin yanına oturacaksınız. Haydi bakalım. Artık Hüseyin Nazmi'nin kendisini çekip iskemleye doğru götüren koluna hiç mukavemet etmedi.

. bu siyah levhanın üzerinde. Lâmia'nın musiki mecmuası piyanoya her yeni başlayan çocuklara muallimlerin tertip ettikleri hemen daima az çok yekdiğerine benzeyen silsile-i meşaidden ibaret idi. O şimdi. Bir genç kızın duası. Ahmed Cemil şurada mai ve siyah. ara sıra muhtelif noktalarında uçan beyaz tüller harekete gelmiş. 6 hası kalkarak o siyah işaretleri üflüyor. o mübtedi tereddütleriyle piyanonun dişlerinden . zulmetlerin sevda dolu göğsüne döküvermişti. öpüşen. tahattur eyliyor ve mihaniki bir hareketle hâtıralarını tuşlara naklediyordu. Ahmed Cemil?. Lâmia evvelâ piyanosunun başına mütereddid oturdu. şurada burada karanlıklar içinde biribirine sarılan.. tuşlara korkak bir temas ile dokunuyordu... bütün bu titrek gölgelerin şiirini temaşaya mevkuf olmuş duruyordu. mübhem bir şiir hissediyordu ki sakit. Aşk serzenişleri La fille de madam Angu'dan kolay bir polka. Yapraklar döndükçe gözlerinden o bulut kalkıyor. yahut uzaktan uzağa başlarıyle. Lâmia artık onun mevcut olduğunu yavaş yavaş unutmağa başladı. kollarıyle biribirine selâmlar gönderen ağaçların. sanki karanlıkları yerinden oynatarak ibir beşik içinde sallayan rüzgâr ile canlanarak. Carnavale di Venezia'dan sade bir ariette. yukarıda ve aşağıda birer levhanın. gözlerinin önünde. diye mırıldanıyordu. O da Lâmia'yı unutmuş idi. ötede beride bacaları. sırma işlenmiş bir örtü gibi eteklerini görülmez ufuklara salıvermiş. Denebilirdi ki yalnız parmakları düşünüyor.— Farzediniz!. bahçelerin. ötesinde berisinde beyaz münevver pullar serpilmiş... gözlerini bulandırıyordu. sanki şu küçük titrek parmaklar tuşlara dokundukça bir musiki nefMai ve Siyah — F. Ahmed Cemil'in orada bulunmasından gelen bir mahcubiyet hattâ düşünmeğe müsaade etmiyordu. duvarların parmaklıkları arasında irili ufaklı. şimdi nerede bulunduğundan bile haberi yoktu. sakit duruyordu... Bu temaşadan derin. Fakat çaldıkça metanet gelmeğe başladı. küme küme. fikri bulanıklıktan sıyrılıyor. şimdi tuşlara daha emniyetle dokunuyordu.. parmakları titriyor. Karşısındaki notada işaretler gözlerinin önünde iki taraftan titreyen mumların ziyasiyle bir alay acayip gölgeler gibi bulutlanarak geçiyor. bir garam visaliyle kucaklaştığını gördü.. Sanki orada değildi. Sema... gecenin hafif rüzgâriyle başlarını sallayan korkunç heyulalar gibi yer yer zulmetler içinde hareket eden ağaçlara dalmış.. fakat ezber çalmıyormuş gibi gözlerini de ayırmak istemeyerek sekizliklere yetişemeyen minimini ellerini f Mislerinin üzerine bıraktı.. Hüseyin Nazmi'nin açıverdiği bir notayı görmeyerek. kâğıdın üzerinden püskürterek uçuruyordu. Lâ-mia'nın musikisi. parmalan kuvvet buluyor. belâgati yalnız işte şu siyah titremeden ibaret. harekete gelerek şu siyah gece zemini içinde titreyen bu siyah levhanın. Lâmia şimdi ellerini hâtıralarına teslim ederek bırakıver-mişti.. bir şiir ki lisanı yok. Ahmbed Cemil orada pencerenin yanında. çatıları yükselen köşklerin. yapamamak korkusundan mütevellid bir heyecan kalbini sıkıyor.

. ciğerleri koparan bir aşk busesiyle öpüyordu. şu küçük çocuk. çevirmeğe müheyya bir vaziyette duruyor. parçanın hareketine tebaiyetle küçük başı hafif hareketlerle sallanarak. Bu gül renkli ışık içinde şimdi Lâmia onun gözünde sihirli bir inkişaf ile sanki büyüyor. Lâmia. yüksek iskemlesinde yere zor yetişen ayakları. bu rakik nağmeler arasında silkinerek. omuzlarını. başından arkasına dökülen kıvırcık saçların dalgalarını münevver bir ihtizaz içinde sarıyor. hülyasının ianesiyle ikmal ederek görüyor. büsbütün tezehhürü-ne yalnız bir bahar sabahı kifayet edecek. — Bana bakıyorsunuz Cemil bey? Haniya dışarıya (bakacaktınız ? Önündeki mecmuanın son yaprağını çevirmiş olan Hüseyin Nazmi ilâve etti: — Tenbihi bozmaya gelmez. hafif. şu mini mini mahlûktan o penbe renk içinde. Büyük lâmbanın kırmızı kalpağından yakut renginde bir ziya intişar ederek bütün bu odayı alevden bir renge boyamıştı.belirsiz hareket eden bir salıncak nazlılığıyle salanıyordu. kulaklarım tırmalıyordu. şu küçük başa bir vüs'at geliyor. Hüseyin Nazmi ayakta bir eli yaprakların yanında. uzun.. küçük hanımı kızdın nz. . henüz vüs'at bulmamış omuzları dirseklerinin inip çıkmasiyle hemâhenk olarak. Ahmed Cemil bu lâtif hayali kaybetmek istemeyerek gözlerini süzüyor. Ah! Bugün kinıbilir nerede sevda hülyaları ile mest olan o genç kız — eğer kendisi için öyle bir genç kız yaratılmış ise — ne zaman yolunun üstüne tesadüf edecek?. eşyadan. Lâmia'nın vücudunu saran mütekâsif esiri.. kirpiklerinin gölgesiyle karşısındaki levhanın ziya oyunlarını itmama çalışarak. yan muallâkta. öyle. O olmasa belki şu levhanın ruhunu daha iyi anlayacak.koparılmış nağmeler. yarı açık bacaklarının ucunda hafif. havalin eksiklerini gözlerinin. Ahmed Cemil şimdi Lâmia'nm ihtarını unutmuştu. şimdi şu çocuktan.. şu incecik vücuttan uçan bir esîr şrib' sanki tobahhn1" ederek. fakat işte şu gözlerinin önünde garip bir sersemlik veren bir sevda nefesiyle teneffüs ediyormuşçasına titreyen nazenin hayali. Başını çevirdi. Şimdi bize yeni öğrendiği Đspanyol havasını da çalacak. Şimdi bu mücessem şiire bakıyordu.. Bu kırmızı ziya odanın ortasında masanın etrafında ateşten bir hâle teşkil ettikten sonra yavaş yavaş hafifleşerek bütün duvarlardan.. küçük bir rüzgârın isabetiyle kendi kendisene belli. inkişafa müheyya bir gonca ki. o dar omuzlar genişliyor. yarın bir genç kız olacak. ondan sonra beybabasının yanına gidecek. uzun konçlu düğmeli zarif potincikler içinde minimini ayakçıkları birbiri üstüne konmuş.. bütün hedeften mahrum kalan gençlik hülyalarının hüsranı kadar uzun.. sonra tâ piyanonun kenarına kadar gelerek Lâmia'nm sırtını. bu küçük çocuk yükseliyor... saçlarından ziya köpükleri serperek bir genç kız çıkıyordu. mumların sarımtırak ziyasiyle titreşe titreşe öpüştükten sonra sönüyordu. perdelerden kayarak burada bir penbe gül uyandırıyor. sonra yavaş yavaş tekasüf eyleyerek mahsus b'r şe1"1 kesbeden o onbeş yaşındaki genç kızı görüce rdu. Gösîori T<"-öüa'yı değil.

ötede beride yıldızlar büsbütün beyaz idi. bacalar. Çektiler. Deminki manzarada bir tebeddül vardı.havanın keyfî ıaksiyle dağılıyor. buracıkta kımıldamadan seyretmek istedi. kopuvermiş. Ahmed Cemil'in önünde yüksek bir kayısı ağacı vardı. Ahmed Cemil başını pencerenin kenarına dayadı. o vakit Ahmed Cemil kendisine. bazan ağır ağır akarak. şuracıkta pencerenin şu kenarından. çılgın bir seyirle uçuşuyordu. ağacın bir kısmı gölge içinde kalmış iken mütekaıbil kısmı beyaz bir ateşle tutuşmuş-çasına parıldıyor. Sanki semanın lâcivert ipeğine gerilmiş bir beyaz atlas ki birdenbire tahrip edici bir nefesle parçalanıvermiş. Hafif bir rüzgâr uçuyor. sırıtarak. Şimdi güya bu ağacın ucaresinden bollaşan bir su fışkırıyormuşçasma o nur-u rakkas yapraktan yaprağa koşuşarak biribirini tutuşturuyor. Ahmed Cemil başını kaldırdı. rüzgâr. . Ansızın kırmızı kiremitlerin üzerinden bir nur çizgisi göründü. çatılar.. fakat tam köşkün üstüne gelince artık birden tevakkuf etmişler zannolundu. ağaçlar. uğraşa uğraşa çekiyorlarmış. Sonra birden ağacın bütün üst tarafı beyaz bir yangın içinde kaldı. Köşkün kırmızı kiremitlerinin arkasında güya bir bürkân menfezi açılmış..ki tâ köşkün saçaklarını öpmeğe çalışıyordu. Ahmd Cemil'e. serpuşların pullarıyle. yaprakların üzerinde sanki bir fırçaaan serpilmiş parça parça sütlü nurlar titreşiyordu. Şimdi. kollarının zincirli bilezik-leriyle raksediyorlardı.Ahmed Cemil başını çevirdi. çıkıyor.. sonra yavaş yavaş gözleri alışınca hayret etti. Bitmez tükenmez beyaz bulut parçalarını küçük küçük şamarlarla oraya sevkediyor. ispanyol havasının şarka mahsus aksak vezni Ahmed Cemil'in hayalhanesinde binlerce Đspanyol rakkaseleri icat ediyor. Bir müddet geceye bakamadı. ensicesi çözülüvermiş . Bunlar hep beyaz idiler. serpiliyordu. bazan koşa koşa. sanki bir kamçı ile bütün ufuklardan bütün bulut kırıntılarını püskürterek oraya gönderiyordu. rüzgârın önüne düşmüş. ayaklarının halhalarıyla. işte şu karşıki köşkün çatısının arkasında. hiç arkası gelnıeyecekmişçesine geçiyorlardı. geniş bir istihza handesiyle bakan bu simanın muammasına uzun bir nazarla baktı. Şimdi sema lâcivert bir şişeden süzülen ziyaya benzeyen hafif bir su halinde büsbütün şeffaf. sanki bu çehreyi nazarlardan kıskanarak saklanmak istiyormuşçasma şiddetini arttırmış idi. demin birer siyah kütle odan bütün bu eşya şimdi parıltılı bir su ile yıkanıyor gibiydi. şimdi Ahmed Cemil gözlerini' baktığı sema noktasından küçük beyaz bulutlar peyda oluyor. kâh gergin kanatlı güvercinler gibi süzülerek. görünmeyen bir takım kollar zincirlerle şu ateşten kütleyi derin bir uçurumdan yavaş yavaş. çektiler. Şimdi gözleri kamaşmıştı. şimdi oradan görünecek. altından. bütün bu levhanın şekillerine bir hareket veriyordu. o veşillere birer jeyaz fenercik asılıyordu. yükseltiyorlarmış gibi geliyordu.. üzerinden. etrafından nazenin hıra-mma döşenen beyaz bulut kümeleri arasından bütün onüdebdep şâşaasiyle çıkıyordu. kâh çılgınca savrulan kar fırtınalı gibi yuvarlanarak geçiyorlar. geceler ilahesi. bir nur tufanının şelâleleri taşmış idi. bunlar işte o çatının üzerinden nazlı şaşaasını dökerek yükselen ayın karşısında parmaklarında zilleriyle.

bir pencere ki semaların öte tarafından intırak ederek peyda oluvermiş. Kimindir o küçük seyyal sima ki hülyasının âyinesi üzerinden zapteaıı-miyen bir renkle güya bir bulut parçası altında mütemevviç. — Matmazel! diye başladı. parmaklığın kapısını açtı. mumlar söndü. bunlar o ateşin buharları ki meçhul bir ufkun derinliklerine dalıp gidiyor. bir pencere ki içi nur deryası. dedi ve kaçtı. Kendi kendisine diyordu ki: — Hayır... sanki altında parçalanan bu bulut kırıntılarını tezyif handesiyle temaşa ediyordu.. çocuk çalacak şeyi kalmadığını anlatacak bir eda ile kardeşine baktı. biraz 'Çıkıp şöyle yalnız tenha yollarda gezeceğim. puf.. sonra bu bulutlar. Ahmed Cemil çekildi. Lâmia bir kahkaha ile: — Matmazel uykuya kaçıyor.. Ah o gene. Benim için yine kütüphaneye yer hazırlatmışsındır. Ayaklarının altında çıtırdıyan kumların üzerinden yavaş yavaş. Ahmed Cemil'e dedi ki: — Bizim küçük musikişinasa alkış yok mu? Ahnıed Cemil ayağa kalktı. Bana izin ver.. Ahmed Cemil'in düşünmeğe ihtiyacı vardı. şimdi ay bütün tabiat "münevver bir aşk firaşı hazırlamak istiyormuşçasma altın bir fanus şeklinde duruyordu. frenkvâri selâmladı. Hüseyin Nazmi: — Mutlaka mehtaba karşı manzume söylenecek! dedi.. ona karşı yürüdü. Hüseyin Nazmi. hâkim ve âmir oir nazarla bütün şu dağınık enkaza bakıyor. ay. bunlar şu lâcivert meriler kubbenin zeveban etmiş parçaları. kız! Ona ne vakit tesadüf edecek?. bahçeye indi. bu bir pencere ki semanın şu lâcivert kubbesinde açılmış.. nr'teazzım. bir ateş hazinesi. öyle değil.O. sahrayı tutuşmuş bir derya içine alan mehtaba karşı hülya enginlerinde doalşmak istiyordu.. puf. gecenin uyku sükûtunu ihlâlden korkarak ilerledi. değil mi?. .. Onun için Hüseyin Nazmi'den kaçmak. gülerek.. Gülüştüler... Yarın sabah konuşuruz. metin. dışarıya çıktı. alay ederek Lâmia'-nın karşısında eğildi. şimdi bütün bu gök duvarları çözülmeye başlayan buz safhaları gibi çatırdıya çatırdaya kırılıp dökülecek..Lâmianin parmakları son karar darbesini verdi.. Ahmed Cemil Hüseyin N&zmi'ye dedi ki: — Artık sen de uyu. akıp gidiyor? . mehip. Şimdi Ahmed Cemil'in nazarında bu ay başka bir mahiyet alıyordu. Köşkün önünden geçen geniş caddeye çıktı....

canlanarak. şair efendi. ayın önünde»:. bazan yüksele yüksele birdenbire patlamış bir dalga gibi serpintili. evet. O. o genç kız. sahranın her köşesinden yekdiğerine cevap veren horoz sesleri bütün bu perişan gece zemzemesi: «Evet. o saatlerden beri semanın bilinmeyen sonsuzluklarından uçuşarak. Şimdi bulutları. daha sonra yine bir rüzgâr darbesiyle birden değişerek — kuşlar garip canavarlara. başını dizlerine koymak. Ahmed Cemil artık ona bakmamak. bütün gençliğin^sevdadan mahrum geçen ihtiyaciyle. Şimdi tâ uzaklarda bir köşkün havuzunda mehtabı selâmlayan kurbağaların çığlıkları.. gönlü kırık fakat mesut. görmemiş. Onun ayaklarına atılmak. ay. açılıyor. fakat seviyor. kaçışan küme küme beyaz güvercin alaylarını seyre daldı. sanki kollarına atılıverecek zannolunuyordu. biraz ötede azîm bir kuş gibi kanatları gergin. ipek tufanları mermer sütun enkazına. hülyalarının şaşaasına o hazin altın ziyasını serpen bu müstehzi simadan gözlerini ayırmak istiyordu. dumanlar beyaz gül yığınlarına tebeddül ederek — her an bir başka şekle giren. sahranın bir tarafında bulutlara karşı uluyan bir köpeğin av'avası sonra gecenin sükûnunu bir ok fırlatıyor zannedilen bir horozun semayı şişleyen sesi. vücundun-dan haberdar değil.. nazeninâne sallanarak fevc fevc geçiyorlar. köpükler içinde müphem.». şair efendi. şair efendi. baygın baygın süzülerek.. mestâne atılarak. bitmez tükenmez bir alay ile geçiyorlardı.. «evet. şimdi. güya bir .. sonra birden o tüller içinden sırıtkan çehresi çıkıvermiş. her kümesten. yavaş yavaş. bilmiyor. vakit vakit bir tarafına isabet eden bir parça bulutla melûl ve gazaplı.O genç kız ki tanımıyor. şurada beyaz bir ipek kumaş silsilesi şeklinde dalgalı. yerinden oynuyor. öbür tarafında yığılmış küme küme beyaz atlasların arasında. sıcak yaşlarla ağlamak isterdi. sonra çirkin hâin bir tebessüm açılıyor.. bu bir muammayı andıran simayı bir yandan bir yana kaplıyordu. o genç kız..» Bu gece Ahmed Cemil'in uykusunun semasında da dönen bulutlar arasında kırmızı bir müstehzi ay çehresi — daha ileride kaybolmuş bir ufukta. her dakika bir tenasüh silsilesinden geçen bu garip alay raksederek. katre katre. o genç kız.. bazan bir bakır safha şeklinde bir ateş-renk. Şimdi ay küçük beyaz bulutların. o yürüdükçe sallanıyor. dalgalar korkunç kasırgalara. sonra hazin fakat bahtiyar. etraftan. afakin hangi meçhul köşelerinden nasıl bir hayat nefesiyle kanatlanarak şu baş döndüren seyran ile geçip gidiyorlardı ? Arasıra bir rüzgâr darbesine tesadüf etmiş dumanlar gibi dağınık.. sanki yatağında yatmış manidar bir sevdalı bakışla: «Evet. bunların arasında bazan bir kırmızı kâğıt fener gibi donuk. Ahmed Cemil'in gözlerinin önünde. bulutlar. acı bir istihza ile daima sırıtıyordu. bir dakika beyazlıklar arasında kaybolmuş. Bunlar nereden. gözlerini bir rüyanın şiirinde kaybolacak gözlerini gözlerine dikmek. bütün aşk kabiliyetinin hasretiyle seviyor. altından üstünden oynaşan. diyordu. Bu çehre sırıtıyor. ellerini bütün hayatının bir teslimiyet hücceti gibi ellerine terketmek.» diyordu..

. gidelim mi ? Heyet-i tahririye odasına uğrayarak henüz icmalini bitiremeyen Ali Şekib'i. Ahmed Cemil. 8 Ahmed Şevki efendi akşam üstü bir aralık sahib-i imtiyazın odasına girdi. .» diyordu. aynanın karşısına geçti. Sırıtarak Ahmed Cemile: — Fena değil a. diyordu. Şemsiye açıldı. işte fena değil.. benim şemsiyeme kendim zor sığıyorum amma varsın sol tarafım ıslanı-versin... Ahmed Şevki efendi iyice sıklaştı. «Evet. Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi o derece maruftur ki mutlaka bir lâtife edebilmek için vesile arayan Ali Şekib: «Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi yalnız başına kalksa da salına salına Sirkeci'den ağır ağır yukarı çıksa..» derdi.. fesime. diye. Saib ile mukabele ederek tashihlere bakan Said'i selâmladıktan sonra merdivenleri indiler. şair efendi.. Şu yaz yağmurunun altında şemsiyenin tozları yıkanarak iki refik böyle yanyana. Ahmed Şedd efendi lâkırdısını bitiremedi. Dolgun yanaklarına henüz giremeyen kırk şu kadar senenin tahrip çizgilerinden azade çevresini pek beğeniyordu. fesini azıcık şöyle öne doğru eğerek. evet tam on beş sene ki geceyi Beyoğlu'nda geçirdiğim vaki olmadı. gösterirler. o genç kız. küçük bir çadır kadar bir şemsiyesi vardı ki Saib dört senelik olduğuna yemin ederdi. — Saat onbir buçuğa geliyor. Allah vere de Raci'nin maşukası. sanki yerin sinesinden bir burkanın uğultuları içinden müşevveş bir mesturiyet-i mezbuhane ile çıkıyor..haset eliyle silinmiş bir sima — sonra bir ses ki derinlerden. bütün cadde ahalisi «Mir'at-ı Şuûn» idare memurunu» şemsiyesi gidiyor. birdenbire camları döğerek düşen bir sağanak şu mütalâasına fasıla verdi: — Ay yağmur yağıyor. Biraz boyunbağı-ma.. endamıma çeki düzen vereyim. Ahmed Şevki efendinin koyu aefti alpagadan. bence hava hoş! Senin şemsiyen var mı? Ahmed Cemil başıyle işaret etti: — Öyle ise ikimiz bir şemsiye ile idare ederiz. Bu şemsiye ile Ahmed Şevki efendi o derece bir vücut olmuşlardı ki şemsiye nerede görülse Ahmed Şevki efendi de mutlaka orada bulunurdu. arkasından takip eden Ahmed Cemil'e aynanın içinden lâkırdı söyleyerek: — On beş sene oluyor. kol kola yürüdüler. Ahmed Şevki efendi kendi kendisine aynanın içinde sırıtıyordu. Ahmed Şevki efendinin sağma geçti. O akşam Palais de Cristal'de yaşlanmış bir adam halinde kendisini göstermeye lüzum yok ya! Biraz şu ince siyah boyunba-ğını çekerek. şişkin karnını biraz basmak için keten yeleğin arkadan tokasını biraz daha sıkarak — şu seyrek bıyıklara da biraz genç bir eda vere-bilse — yok..

biz karşıdan bu hâli seyrettikçe geçen gün matbaada ağlayan kadın gözümüzün önüne gelecek. kabil değil. lâcivert. fakat zihni hep bu mesele ile meşgul idi. Ahmed Cemil hem refikinin nefti şemsiyesi altında her iki adımda bir serdettiği mütalâayı dinliyor gibi sükût ederek yürüyor. Hiç olmazsa sanki birçok sırların mevcut olduğunu f . Gerçekten doğru yola baktılar. Ahmed Şevki efendi sükût etti. sokağın çamurlarında kahvehanelerin. meyhanelerin camlarından sızan ziyalar sokaktan geçen arabaların.. hem de köprüyü bir yandan bir yana istilâ eden siyah.. Son vapura yetişecek olanlar koşuyorlar.. Kötü işler sahibi olanlara sorunuz. Tünelden çıktıkları vakit yağmuru kesilmiş buldular. arasıra tek tük arabalar halkı yarıp yağmurun altında ıslanan arabacıların şakırdattıkları kamçı tarakalariyle geçiyorlardı. yahut gözyaşları deva olmazsa başka bir yerde teselli armk ister. sallanarak yürüyen şemsiyeleri seyrediyordu. Gala-ta'ya geldikleri vakit buraya mahsus gece hayatının uyanmaya başladığını gördüler. Ahmed. nefti bir alay canlı müthiş mantarlar gibi havalanarak. Ahmed Cemil o hayatı bir iki kere yakından görmüş. Netice? Ahmed Cemil gülerek: — Hiç!. nihayet kalkıp gideceğiz. Şevki efendi artık şemsiyesini açmaya lüzum görmedi: — Ne olacağını ben şimdiden keşfediyorum. bir aralık şu mütalâayı ilâve etti: — Karı koca arasına böyle bir muhabbet fasılası girince bir daha iyi bir muaşeret.. yolcuların ayakları altında kaçışarak oynaşıyordu. dedi. Ona Palais de Cristalde tesadüf edeceğiz. tramvayların te-kerleklerri. tesis edilemez. Kadın ölünceye kadar boşa çıkan hayatına ağlar. Bakalım can atılacak bir yerini bulabilir misiniz? dedi. yalnız ince bir serpinti vardı.Köprü başına geldikleri vakit etraftan akıp gelen iıal-km. herkesin eğlenmek için can attığı Beyoğlu'nu bir kere de şu yaşınızda. Ahmed Şevki efendi cebine davranarak dedi ki: — Şimdi bu pis havada nerede vakit geçireceğiz? Ahmed Cemil: — Kahve kahve dolaşırız. onbeş sene sonra dolaşınız. o kadar. akşam üstlerine mahsus heyecanının henüz bakiyesi vardı. Tünel'in içinde arabaların sarsıntısı arasında Ahmed Şevki efendi: — Biz bu akşam çıkıyoruz amma ne yapacağımızı ben de bilmiyorum. Ufak bir cevelândan sonra Tünel'e kadar geldiler. o maişetin sefaletinden titremiş idi. karıdan yüz bulabildiği kadar etrafında dolaşacak. Erkek de hep kendi hreketine karısını sebep bulmaya çalışarak sonuna kadar devam edip gidecektir. Đnsanlar tuhaftır! Fena birşey yapmakta olduklarını hissedeeck olurlarsa mutlaka en evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar. Bize şöyle bir ufak aşinalık edecek. hepsi de kendi kendilerine icat edilip itina ile takviye edilmiş sebeplere tesadüf edersiniz. diyordu. diyordu.

. birisinin elindek paketten. birkaç ay sonra ona yine tesadüf etmişti. Şüphesiz bir aşk faciası... küçük kadife sandalyeden taşan vücudunu birkaç kere nasıl yerleştirebilmek lâzım geleceğini tâyin için kımıldandı ve sonra refikine doğru eğilerek: — Ben burada sıkıldım. şu kahvenin şu kısa kadife iskemlesi onun için zengin bir kütüphane idi ki muhteviyatı. delikanlı kayıtsız bir eda ile şapkasını kaldırdı. Ahmed Cemil resimli gazeteleri istedi. Hikâye yazmak isteseydi bunların her birinde bir mevzu bulmuş olurdu. Ahmed Şevki efendi: «Ben bir tek parlatayım!» dedi. paçaları kıvrık pantolonlu. şu âmî. . anlaşılır.. Ahmed Şevki efendi ile buraya oturdular..arzettirerek güler. sevdiği bir adam kabilinden acımıştı. Sonra bir gün tâ kendisinin önünde genç kızın birisine — bıyıkları rnacar tarzında kalkmış. Ahmed Cemil'in böyle önünden yüzlerce. kimisinin eski elbisesinden. Yine bu âşinâlar içinde bir genç kız tanıyordu ki ilk gördüğünde bütün vücudundan neş'eler. Ahmed Cemil genç kızın bütün yeis kitabını bu nazarda okudu. Ahmed Cemil buna güya tanıdığı. mücelledatı okunmaz. dedi. saadetler saçılıyordu.. binlerce beşer hayatı geçerdi. hissedilir. dedi. gözlerine yeni bir melal düştüğünü gördü.. yahut bir takım sebepler mevcut olduğuna inanmamıştır amma tetkik edilmek lâzım gelse hiçbir şey yoktur. orada ön tarafta bir yere oturur.. fakat bu defa çehresinde saadet rengi sanki bir alevle kavrulmuş gibiydi. ruhuma kasvet geldi. Buraya gele gele.. br kadının yanındaki çocuktan mânalar anlar. Đşte Raci! kimbilir. karısına hiyanet etmek için kendisini ne kadar haklı bulmaktadır. fakat o nazar. zihnen birer dakikalık zaman içinde bu çehreler için birer mufassal hikâye yazardı.. tek gözlüklü. ispanyol şapkalı. Elinde artık ilâç şişesi yok. üzerinde siyah elbise vardı.. iyice gece olmuştu. düğmeli sarı potinli birisine — baktığını gördü. fakat doğru mütalâayı dinledikçe zihnen o esası tevsi ve tezyin ediyordu. Beyoğlu'nun en ziyade haz ettiği yer Luxsenburg kahvesi idi. Ahmed Cemil refikinin felsefesini. Bilseniz beni mazur görürsünüz. dedi. Ahmed Şevki efendi kendisini şu âlemde garip bulmuş gibi etrafına yabancı yabancı bakmakla. Ahmed Cemil resimleri seyretmekle bir müddet vakit geçirdiler. bir takını çehrelere birçok defalar tesadüf ede ede şu halkın içinde kendisine mahsus âşinâlar bulmuş. rengi uçmuş gördü. Acaba nesidir? Çocuğu yahut karısı. Onun için öyle sebepler "ardır ki henüz kendisi bile tahlil edip bir surete bağlayanıamıştır.. Sonra bir gün onu büsbütün çökmüş. yahut gözlerini sokağa dikmiş bir alay halk arasına girip nefsimi hapsetmekten bir lezzet alamadım.. o çehrelerin kimisinin paltosundan.. Burada şu suratlarını gazetelere sokmuş. — Nerede oturacağız? Ahmed Cemil: — Luxsenburg'da. hapishanelerden geçenlerin hissiyatını tahlil vasıtası hep Ahmed Şevkinin şu kaba gözlerinde saklıdır. size: «Anlatamam ki. Sonra Ahmed Şevki efendi geniş bir nefes aldı. o kadar. burası. şetaretler. Bundan sonra her tesadüf edişinde genç kızın simasına başka bir yeis. bu binlerce yolculardan intihap ettiği bazı çehreleri oturduğu yerin mahdut nezaretli dairesinin müsaade ettiği kadar takip eder. görünmez. Mahkemelerden. meselâ birisinin evinde hastası olduğunu daima taşıdığı ecza şişelerinden anlamıştı. diye düşünüyordu.» demek ister.

herkes geldiği için yahut başka gidecek bir yer olmadığı için. Canınız daha kapalı yer istiyor ise Couronne var. Daha sonra... buralarda roâhza iki kadeh bira içmek bahanesiyle tâ Aksaray'dan. Central var. Ben her yerde eğlenirim. kapısı açıldıkça sokağa duman1! karışık bir karık kadın sesiyle bir çatlak keman ahengi fışkıran kahvelerden birine gidelim.. VE SĐYAH 93 — Oh!. Lambalı duvarların.. mahrumiyetine mazhar olduğu rağbete hiddet etaiş gibi: — Öyle ise ne için geliyorsunuz? dedi.. Bu masaların etrafında birçok adamlar ya bira içiyor. oraya kadar azimet ve avdet seferini ettiler. Şehzadebaşı'ndan. Ahmed Cemil refikinin Şişli'ye kadar toprak havasını bulamayacağına güldü.. hafif bir serinlik var... kasvetli olmasından ibaret.Ahmed Cemil tebessüm etti: — Nereye gitsek böyle değil mi? Burası Beyoğlu kahvelerinin en eğlencelisidir. tavanların arasında mermer masalar. ya yavaş sesle konuşuyor... yemeğimizi yeriz. ondan sonra gider. Ekseriyet?.. kâfidir.. Beni tet-kikat icrasına müsait bir yere götürünüz. Ahmed Şevki efendi güya Beyoğlu'nun şu derece zevkten. öteden "beriden gelmiş yüzlerce ladam görürsünüz.. Beyoğlu'ndan zevk alanlar içinde benim nokta-i nazarıma nefsini koyanlar belki çoktur. varsa ekalliyeti teşkil ederler. hattâ bir mahalle kahvesinde bile.. fakat muhalefet etmek de istemedi. biraz ciğerlerimiz toprak ha-vasiyle tazelenir. yolda Ahmed Şevki efendi ikide birde sahra havası arayan ciğerlerini şişirmeğe çalışarak: . beni düşündürecek şeyler bulurum. Concordia'nın yanlarında cam kapılı.. şuradan açık bir tramvaya bineriz. Seninle ne yapalım bilir misin? Yağmur dindi.... şu halin bir aynı! Bir fark varsa da biraz daha kapalı. Ta gecenin yedisinde sekizinde avdet etmek zahmetine katlanacaklardır. Siz on beş sene evvel niçin gelirdiniz? Ahmed Cemil'in bir gülümseme ile refakat eden bu sualine Ahmed Şevki efendi bir sırıtmakla cevap verdi. işte Beyoğlu'nun zevki!. içi daima gürültülü.. O devam etti: — Ekseriyet sebep olmadan gelir. daha doğrusu bir itiyat eseri olacak. Şişliye kadar gider geliriz. îşte Beyoğlu. isterseniz Palais de Cristal'in. Muhtelif sebepler var! Beni sormayınız. Sebep? «Ben bu akşam Beyoğlu'nda'idim!» diyebilmekten ibaret bir itminan.. Kahve kahve dolaşırız.. demiştim. her gece şu demin saydığım kahvelere bir bakınız. Ahmed Şevki efendi evvelkinden daha geniş bir nefes aldı: — Aman sıkıldım. Ne derseniz deyiniz. Cambrinus var.. ya gazete okuyor. saatlerce oturayım. yahut ertesi gün kalemde «Aman dün akşam Cent-ral'da ne kadar eğlendik!» tarzında bir yalan.

fenerleri söndürülmüştü. baksana. fakat hizmetçi kızlar herhangi yaşta olursa olsun daima hizmetçi kızdır — tenhalıktan cesaret alarak şakalaşan.. pis. teklifsiz tavrına.. Ahmed Cemil: — Oraya gidiyor olmalı. iri iri kahkahasına. kademeleri aşınmış. Ahmed Şevki efendi: — Aman ne güzel! ne güzel! diyordu sonra birdenbire Ahmed Cemil'in kolunu çekti: — Baksana. Dar.— Şu Raci'yi ne yapacağız? Bilmem. nasıl etmeli? diyordu.. duvarları kirlenmiş merdivenden yavaş yavaş çıktılar.. galiba dükkânları erkence kapanmış civar tuhafiyecilere mensup iki çırak. pervasız. o kadar. kahve direktörünün gözü önünde mülâtaf attan çekinmeyi sine... Raci değil mi?. Bahçe gözlerinin önünde bir sahra gibi görünüyordu. bacaklarına emin olamayarak yavaş yavaş yürüyordu. Ev yemeğinden başka yemeklere alışmamış adamlara mahsus bir tiksinti ile yemek yediler. kahvelerini bir de nargile içm?k üzere Te-pebaşı caddseinin karşısındaki kahvelerden birine gittiler. Henüz kalabalık yoktu. Bir kere Đzmir'e kadar gitmiş olan Ali Şekib bu kahvelerin umumuna birden Đzmir kahveleri namını vermişti. kendilerini müskirat kokusuyle dolu. kapalı kalmış ağır bir hava karşıladı. Burada yağmur yemiş ağaçlardan münteşir lâtif bir kır kokusu vardı. Karşılarında bahçenin. sıvalan.. bir iki masanın başında vapurunun limanda bir gecelik kalmasından istifade ederek Beyoğlu'nda şu zevk âlemine düşmüş siyah tırnaklı. biraz sonra biz de gideriz. Raci bahçenin kenarından ayaklarına. Ucuz olsun maksadiyle Ahmed Cemil refikini Glavani sokağında La Bella Venezia lokantasına şevketti. iki genç. — Kadri itibariyle mi. hattâ masaların arasında kızı kovalayışına bakılırsa kahvenin alışık müşterilerinden biri olduğu anlaşılan ittAivESITAH 95 kıranta bir genç!.. .. ateşin karşısında kavrulmuş şimali bir ateşçi. yemek fasılasına müsadif olan şu saatte. irtifai itibariyle mi? — Her iki suretle. Palais de Cristal'in merdiveninden çıkarken Ahmed Cemil refikine dedi kî: — Đşte istanbul'un en yüksek kafe konseri: Kasr-ül billur!. Ahmed Şevki efendi buradan pek ziyade haz etti. ötede beride başlamak saatini bekleyerek dinlenen çalgıcı kızlar. bir kenarda hizmetçi kızla — kırklık şişman bir karı. değil mi? dedi..

Raci gelmemiş. Şişman karı masaya sekiz on tane kibrit bırakarak gitti. omuzları kabarık. Ahmed Cemil: — Gürültü başlıyor.. güzel çirkin yahut hem güzel hem çirkin. Ahmed Cemil bir analık: — Zavallı mahlûklar! dedi. Sahnenin yanında bir kanepeye oturdular. Ahmed Şevki efendi gazozu içmedi. dedi. bıyıklarının ucu vakurane kıvrılmış Chef d'orehestre. tık. başı dik. tık. simasının rengi uçmuş. elli kere cezveye atılmış bir çay içebilirsiniz. ihtiyar bir baba ki artık kendisi için gittikçe hisset .. Kısa boylu. Ahmed Cemil güldü: — Buranın en nefis içkisi! Đsterseniz kahvesinden ziyade nohut unu ile pişmiş bir kahve. şu bedbaht kızcağızlar bu kemanlardan. Ahmed Cemil biraz tereddütten sonra: — Şuraya! dedi. her vakit sofrayı yarı aç yarı tok tekket-mekten. — Kimbilir. galop'la kimbilir kaç yüzüncü defa tekrar başladılar. Avusturya'nın. Şişman karı bir aralık kıranta âşığından kurtuldu.. — Yüz paraya gece yarısından iki saat sonraya kadar şu kanepe ile masayı satın alıyoruz.. en duygusuz kulakları isyan ettirecek bir ses tenafürü ile her gece çalına çalına sanki yıpranmış.. gençlik görünüşünü şimdiden yaşama füturu bürümüş. ellerini masaya dayayarak durdu. — Daha pek erken. gündüz uyuyup gece pis hava teneffüs etmeye maih-kûm olmaktan sararmış. kapalı yerlerde yaşamaktan. Almanya'nın. merhamet hislerini refikine tefsir etti. geldi. hem genç hem ihtiyar. Bohemya'nın kaybolmuş bir köyünde bir aile ocağı vardır... kimisi davulunun başına geçti. O vakit bütün o iyi ahenk edilmemiş kemanlar şüpheli bir ahenk muvazenesi ile. reis bir ciddî tavır ile yayını bir daha urdu: Tık. sonra bu biçareler hakkında düşüncelerini. sekiz on lehli kız pinekledikleri yerlerden yorgun tavırlarla kalktılar. ötede beride yorgun bir tavır ile hergün ayni ıttırad ve yeknesaklık ile tekerrür eden maişet külfetinin ibtida saatine intizar ederek dinlenen.. Ahmed Cemil bunu zihnen «Serdâri zümre-i musikiye» diye tercüme ediyordu — kemanın yayiyle nota sehpasının üzerine urdu. ki¦ misi kemanını aldı. Ahmed Cemil: — Đki gazoz! dedi. emir bekledi. fakat şimdi müdavimler sökün ederler.Đki arkadaş şu tenhalık içinde nereye oturacaklarını birden tâyin edemediler. davullardan şu perişan nağmeleri kopardıkça neler düşünürler! Hepsinin ta uzaklarda.

O vakit ailece düşünülür.. devamına mâni oldular.. fakat gariptir ki kız da meyus aş-kıyle beraber ağlardı.. süzgün gözlerle biraz mii-tebessim. nişanlısı var. bis.içi dehşetli bir gürültü ile doluyordu. ne çorap yetişiyor. ekmek bulacak bir yere göndermek icap ediyor. ne ekmek! Çocuklar o kadar çok ki. Galiba nişanlısından gelmişti.. kulübenin bir tarafında çorap örüyor. kışlanın bir tarafında acele karalanmış. cihazını habbe habbe toplayacak ha-yat-ı istikbalinin ekmeğini buralarda kan kusarak. bu murdar karanlık bir odanın penceresi kenarında arkadaşlarının istihzalarına rağmen yazılmış mektuplarla dudaklarını yakan buse ihtiyacına bir tesliyet kevseri serpiyorlar. dikkat ettim. Şüphesiz o. çökmüş bir valide..gösteren topraktan ailenin ekmeğini çıkaramıyor... Fuhuşun çirkâbı içinde yüzdükleri halde hemen hepsi memleketlerine avdet ettikleri zaman nişanlılarına izdivaç elini pâk ve saf olarak uzatırlar. Nereye? Kaza rüzgârı nereye sevkederse. her birini bir tarafa sevketmek.. Kahvenin. Bu gece dinlemek nöbeti Ahmed Şevki efendiye gelmişti.. ve sonra mes'ut olmaya çalışacak. bis. gözlerinde gözlük.. Her gece bütün erkân hazır olduğu halde yorgun baba — çorabını birkaç dakika bırakarak gözlüğünü alnının üstüne kaldırarak dinleyen — anneye tasavvurunu izah eder. Bunları ayıklamak lâzım.. sonra senelerce mütehassiri olduğu aile ocağına avdet edince ya babasını ölmüş bulacak. yahut hiç olmazsa kollarına atılmak için hayatının en zengin parçasını feda ettiği aşıkından «zavallı sevgilim! Ne kadar bozulmuşsun!» tarzında bir serzeniş işitecek.. Acaba kimden ?. fer-yadiyle bağıranlar. Gidecek. O vakit gözlerimi -cehresinden ayırmadım.. bu halka baktı. çenesini avuçlarının içine aldı. boyalı kadın için! dedi. bu cihaz toplamaya çıkmıştı. inanır mısınız? Bunların hemen hepsi namusludur. Acaba şu pis kahvenin şu murdar sahnesi karşısında şu mülevves musikinin arasında o mektuba gözü iliştikçe ne görüyor.. . notadan mektuba seMAĐ VE SĐYAH 97 feri esnasında ne büyük fark vardı! Notaya geldikçe ciddî bir nazar. bunlardan birine taaşşuk etmişti. Şu davulcuyu. onların hepsine ayaklarını sıcak tutacak birer çorap lâzım. ara sıra nöbetini kaçırmaktan korkarak notaya bir göz atıyor sonra hemen yine mektubuna bakıyordu. aç yaşayarak tane tane tedarik edecek. Gözlerinin şu mektuptan notaya. ayak vuranlar. Çocukların en büyüğü kız. geçen gün müracaat eden herifin teklifini kabul etmekten başka çare olamayacağını anlatır... Zavallı çocuğun bütün meyus aşkına karşı kızdan bir ümit cevabı çıkmadı.. hatıratının arasından neler geçiyordu?. evin kızı gidiyor.. Fakat şimdi Ahmed Cemil'in devamına diğer bir mâni vardı... reise ve halka göstermekten korkarak gizlice bir mektup okuyordu. mektuba döndükçe tatlı bir tebessüm.. Her ikisi de günleri sayıyorlar. Sonra dirseklerini masaya dayadı. Ne için? Kimbilir belki o nasipsiz sevdaya karşı samimî bir merhamet hissettiği için. evlenecek... •gördünüz mü? Bir aralık gözüm ilişti.. bastonlarını iskemlelerine çarpanlar. Refikinin bazı asaslara müteallik bahs açtıkça mukaddemeden uzaklaştığı kadar hatime vermek maksadından da ayrıldığını bilirdi. ara sıra o. ya komşunun kızını almış olan nişanlısını görüp oraya yığılı-verecek. Fakat yetiştirmek mümkün değil. daima. Bu mektup. askerliğe gitmiş. cihaz ister. bir köşede senelerce keman çalacak... — Bunlar hep şu karık sesli. nihayet iki katre yaş ile bu bahse hatime verilir. Çünkü çocuk bir değil. Birisini tanırdım. önündeki notaya değil biraz aşağı bakıyordu. Fakat para nereden bulmalı?. Bir gece hiç unutmam: Yine burada idim.

ehoris-te. O zavallı da sahnenin kenarında tekrar davet olunmaya intizar ederek duruyordu. sükûtu görünce kulisten kayboldu. olması lâzım geleceğine kani idi. türlü sefahatlerde yıpranmış boyalı suretiyle şu duman dolu kahvenin pis havasına karşı söylediği. fuhuşta bile bir ziynet. hele iki kere ne oduklarını anlamak için tesadüfle girdiği bazı muaşaka pazarlarından bir daha oralara avdet etmemek ahdiyle çıkmış idi.. işittiklerinden pek ziyade eğleniyorlarmış gibi güMai ve Siyah — F. demetler almış. gördüklerinden. Esasen çirkin olan bu şeylerin hiç olmazsa aldatıcı gösterileri. tiyatroya izin alıp da îalasıyle gizlice anlaşarak şuraya gelivermiş bir çocuk her gece mahalle kahvesinde iskambil oynamaktaü. ibir başkasının gelmesi için herkes sükût ediyordu. Geniş tebesünıler. o zaman? Haydi daha aşağı bir yere. ne kad&r aşağı düşerse düşecek yerler o kadar çoğalır Nihayet düşe düşe bu zavallı mahlûk nerelere kadar düşecek? Halbuki bu biçare şu kasr-ı JM. o vakit demin nefret ettiği bu karı hakkında âdeta bir merhamet duydu: — Ah! Bu hayattaki faciayı hissetseler. Sonra yavaş yavaş sukut... Burada ne var "i" Bu halk bunun nesine aldanıyor? Sahnedeki karıyı üçüncü defasında alkışlamadılar. Baygın nazarlar. yarın iki kere de çağır ılmayacak. yahut bir balet'de giy-liği lâtif bir elbise için yüzlerce adamlardan iltifatlar dinlemiş. olmasını isterdi. mâhza eğlenmek için iki kere lütfen kendini tekrar sanneye çağıranlar üçüncüsünde bıktılar. her şeyde hattâ sefalette.. Sonra bir sürü alkış! Sebep? Türlü emraz ile karılmış sesiyle. Ahmed Cemil bunu da fanketti. nihayet kahvenin müsteciri mukaveleyi tecditten imtina edecek. artık bundan bıkmış göründüler. o vakit bir operanın arasında söylediği tapu topu iki mısra'lık bir parça. velhasıl birşey imişdir.. daha doğrusu bağırdığı müstekreh bir Alman şarkısının anilamadıklan letafetine mi? "Mehtaba karşı gezelim" derken polka oynayan şurada bir biftekle bir tabak makaronya dilenmek için kinbilir nerede işitip ne yolda indî değişikliklere uğrattığı bir parçayı her gece şurada iştira pazarına çıkaran bu karının gülünç vaziyetlerine mi? Ahmed Cemil bunların hiç birisinden haz almazdı. öbür gün bir "defa bile görünmesine müsaade olunmayacak. dükkânını kapadıktan sonra eğlenmeğe çıkmış berberler. 7 lüyorlardı..AJ. Pervasız kahkahhalar. Onda bir illet vardı. bu âlemde bir letafet olmak lâzım gelse onun bir başka tarzda olması lâzım geleceğini düşünürdü. Bir kadın bir kerle uçurumlardan yuvarlanmaya ibaçfladı mı artık sukutuna hatime verecek nokta yoktur.VESIYAH 90 billûr'un şu köhne sahnesine düşmek için kim bilir nerelerden geçmiştir? Şimdi bir nazar-ı meyus ile kaybolduğu şu kulisten on sene evvel meselâ Vinaya operasanda figurante. bıkıp da bir akşamı Beyoğlu'nda geçirmek isteyen bir bey. esnaf çırakları. yorgunluktan . demetlerin içinde mücevherler bulmuştur.Şimdi iyice kalabalık vardı... acaba bu kayıtsızlar güruhu şu sefaletin karşısında böyle gülerler mî ? Şu zavallı kadın için bu şarkı sanatı da yavaş yavaş elden çıkmaya başlamış. Onun için şu yaşına kadar birçok refiklerinin eğlencelerinden ayrılarak bütün bu âlemlerden uzak kalmış. bütün bu halk şurada bulunduklarından memnun gibi görünüyorlar. tüccar yazıcılar. bir Đngiliz yük vapurune mensup beş altı tayfa.

birkaç safderunun daha vüruduna intizaren ipekli esvaplarını sallaya sallaya piyasa eden. Hemen herkesin bildiği bu parçaya birçoğu pest sesle iştirak ettiler. anlaşılan bu karayı seviyor. henüz hayatından bir aşk hiyaneti geçmeden bu neticeyi gös-terseydiler: «Đşte. muhte-riz henüz çocuk denecek kadar genç bir bey. salonun kapısında ayakta gözleri sahneye merkûz Raci'yi gördü. Ahmed Cemil'in tahmini doğru çıktı. biraz mahcup. Artık Ahmed Cemil dinliyordu. kadife iskemlelerin.. yanaklar çökmeye başlamış. olanca kuvvetiyle açılmış ç. Bitirsin de yanlarına gidelim. Havalar. birden Ahmed Şevki efendi kolunu~dufttlî7~<<baksana bizimkine baksana. etrafta bulunanlara pek mühim ve tuhaf bir şeyden ibahsediyorlartmış zannını vermek için ıb:r dakikada . kanepelerin birinde yanındaki yaşlıca efendinin müsait nazarı altında karşısında esneyen Türkçe bilmez Romanyalı bir kızın güya parmaklarındaki yüzükleri muayene etmekle meşgul. Şimdi gözlerinin önünde garip (bir manzara vardı: Bulundukları yer küçük denmeyecek kadar iki odanın birleşmesiyle hâsıl olmuş genşiçe ıbir yerdi. Üzerleri keten örtülü kanepelerin.ğ ziyalı lambaların. Romanyalı bir kız Rumca. Acaba henüz saf bir genç kız iken. Nihayet alkışlar bitti.^Nihayet biri. Artık her ikisi de sahneyi unuttular. dedi. o vakit Raci de etrafına bir göz gezdirmeği bile fazla bularak çekildi. dikkatleri hep Raci'-nin hayran âşık vaz'ına mevkuf idi. tek gözlüklü birisinin gözlüğünü sürmeli gözüne uydurmağa çalışarak şu tuhaflığına sahte kahkahalarla gülen bir fransız karısı. Yunanlı bir karı ingilizce parçalar okudular. bugün şurada şüphesiz bedbahtlığın bütün acılığını hissettiği halde gülerek bağırmaya çalışan bu mahlûk.. sesi karılmış. Yavaş yavaş. Raci muganniyelerin dinlenme yeri yahut safderunların mezıbahası' olan hususî daireye girdi. nihayet işte şu müstekreh karı. o içeride imiş. yalnız her parça bittikçe halkın alkışlarına iştirak ederek duruyordu. önünden geçen garsonların çarpmasını hissetmiyomıuş gibi gözlerini sahneden ayırmayarak. dişler bozulmuş. şimdi sahneye diğer biri çıkmıştı: Bir Fransız romanciere'i. mermer masaların. bir Iskoçya dağlısı kadar iri-Mr^AîmanTrarîsı s^Jmenin_tahtalarını çatırdatarak göründü. muhtelif lisanlardan şu sahnede türlü beşer nesilleri arasında garip iz-1 divaçlar icra ettiler... mahcup. annenin dizinden kaçacak olursan buraya geleceksin!» diyeydiler. ilik defa girilen yerlerin iras ettiği tereddütle buraya girdiler. ya bir mağazada satıcı ya..mes'ut bir aile annesi olmaz mıydı? Ahmed Cemil yine sükûta mecbur oldu. hergün çehresinde tamir olunacak bir fazla harabı. Raci orada kapının kenarına dayanarak güya şu âlemi görmüyormuş.. düdük bir sesle Đspanyol bestekârı Iradiyer'in meşhur Paloma'smı öttörmeye başladı. Đki refik nazarlarıyle Raci'yi takip ettiler. iri Alman kaauu MAI VJtü SĐYAH rısı kulisten büsbütün kayboldu. soluk aynaların miskin âhenginden terekküp eden bu manzara. Burası ö kadar Hususî bir dairedir iki kınk paralık şeye kırk kuruş vermek fedakârlığına katlanabilen herkes buraya girebilir. Ahmed Şevki efendi arkadaşını kaldırdı.» AhmedTîemîrBâşînT^evirdî. muganniyeler biriıbirini takip ediyordu. Ahmed CemTITxu anuhip şekle bakmakla meşgul idi. yavaş sesle: — Biz şaşkınlık etmişiz.mütevellit bir ihtiyarlık. bir çiçek imalgâhında işçi iken.

yerlerine gittiler. Ahmed Şevki efendiye «Yine yerimize gidelim mi?» dedi. askerce yürüyüşüne devam ederek sağdan geri yaptı. etrafına gezdird'ği melûl nigâhı görmemek için gözlerini çevirdi. burada bulundukça Raci'nin serbestçe muaşekasına mâni olacaklarını düşündü. bu gece başka bir müşteri bulmaktan ımeyus oluncaya kadar tertip edilmiş ter desise. türlü milliyetlere.. Ahmed Şevki efendi dudakları arasından: «Đşte biçare karısının intikamı!» dedi. aynanın içindeki suratına gülerek duruyordu. ötede beride daha bazı zümrelerle tekemmül ediyordu. karı cevapsız kaldı. arkadaşlarına bakıyordu. indî bir opera parçasını ıslıkla çalarak. Ahmed Şevki efendi gözlerinin beyazına kadar kızardı..» dedi. o vakit üç arkadaş arasında kesik kesik bir muhavere başladı.beş kere gülen iM karı. boş olarak yalnız iki refiki gördü. Hiçbir zevk-i mahsusa yapılmış olunamayan kıyafetler. iskemlelerden birine yıkılmak nev'inden düştü.» diye teşvik eden sulu efendinin bir türlü teşviklerine uyamayan güzel Ibir genç beyden nefrete benzer bir şey duydu.. şu şakalaşan budalalardan ötede hâlâ yanıbaşında «Beyim! haydi. Ahmed Şevki efendi «Otursana. Ahmed Cemil sudan bir cevap verdi. Ahmed Şevki efendi oturduktan sonra: — Sanki neye geldik? Bu hali görmüş olmaktan başka bir şey kazandık mı?. vaktiyle yapılmış esvap bozuntularından. kısa fistanının altında beliren kalın biacaklaMnı ıslığın tarabıyle uygun askerce atarak yürüdü. dar işlemeli bir arnavut yeleğinin içinde buram buram terleyen şişman ibir kadın şu yeleğin altıma peşleri yırtmaçlı bir cinli entarisini münasip görmüştü.... git buradan!» ded\ O vakid Ahmed Cemil zavallı Raci'nin perişan halini.. Ahmed Cemil yanılmamıştı. Raci'yi selâmladılar. Raci bütün bu hareketleri uzaktan takip ediyor. Ahmed Cemil gözlerini bütün bu muganniye alayından. . Ahmed Cemil başını silkerek: — Zannetmem. türlü memleketlere mensup. her biri başka bir fuhuş zemininde yetişmiş. hiç tebessüm etmiyor. kan gittikten sonra ayağa kalktı. O.. yürüdü. Raci bir kelime bile söyleyemedi. bağırarak: «Ben istemez. Birisi bir Normandiya köylüsü kostümünü andırır ibir esvaba fmesepL bir Pompadour ibaş yapmış. hiç biri bahsi hepsinin beyninde yer tutan mes'eleye irca edemiyordu. diğer biri Marie Antoinette yakalığa altına bir Vaudeville Soubrette'i gibi kısa fistan giymiş.. birbirine bakıştılar. Nihayet karı Raci'nin musîr istirham tebessümüne karşı isyan ederek sert bir çehre ile döndü.. «Bir bira?» dedi. dedi. Raci oturduktan sonra karı iri vücudunun üstünde küçücük duran başım sallayarak. yanlarına geldi sırıtarak eğildi. sonra hiçbir lisana mensup olmayan bir istihfaf sayhasıyle «Puah» dedi. tâ odanın ortasına gelince etrafına baktı. karnaval esnasında kiralanarak iade edilmemiş kostümlerden kesilerek biribiriyle uydurularak icad olunma türlü kılıklar. yanlarına kadar geldi. Raci tâ ileride. bellisiz yaşları saklamak için kutusuyle boşaltılmış pirinç tozlarıyle solgun dudaklara taravet vermek için yavaş yavaş miyarını kaybederek ibzal ile sürülmüş kirimizi boyalar altında bu çehrelerin sırlarını görmeğe çalışıyordu. Öteden (beriden bahsettiler. Eski ipek kumaşlardan. aynanın iç:nde sahnenin yorgunluğundan bozulan simasını tamir ile meşgul maşukasının arkasında... gülmeğe çalışarak: — Buraya siz de gelir misiniz? dedi.. bir başka âlemden düşmüş şu garip mahlûk sürüsünden ayırmıyor. Raci'nin orada bulunmasından dolayı sıkılıyormuş gibi duruyordu. Đki arkadaş bir kenara oturdular. Ahımed Cemil bütün bu iğrenç tuhaflıklardan.

Hugo'yu.. Bunlardan sonra san'at erbabının kelimeye. Borçlarını tesviye ettiler. sonra Prudhommelar. Mendes'ler. «bir feriştenin sukutu»nu. mükemeliyetini temin için meşherlerde dolaşan meselâ Ram-forant'm bir çehresi karşısında günlerce temaşaya mevkuf kalan ressamlar gibi şairlerin de hislerini şiir bedialarıyle tevzin etmeleri lâzım olduğunu bilirdi.. bazısının mevcutlara ruchanına. Hugo'dan. Sylvertre'ler. Bunlar ne için kamus köşelerinde unutulmuş? Ne güzel şeyler keşfetti! Kimisinin bir fikriyle tetabukuna. dedi. «Eski kelime altında fikirlerin tazeliği görülemez. iki mısraı için günlerce çalışmış bedialarla ülfet ettikçe yapmak istediği şeyin ne müşkül oJduğunu anlıyordu. «gecelerdi. sonra bir müddet düşünerek: — Ne olursa olsun. Haftalarca mütalâadan. Şiımdi Raci'nin maşukası iki alaycı gencin arasında bacaklarını uzatmış kollarıyle gerinerek delikanlıları kanepenin üzerine devirmeğe çalışıyor: Raci de bir kenarda mermer masanın üzerine kapanmış Ahmed Şevki efendinin iddiasına göre uyukluyor. Bir senelik hayatının ma'işet derdine mevkuf olmayan bütün saatlerini ibu eserin fikrini yakan icadı derdine vakfetti. Mus-sut'den sonra gelenleri. alkış gürültüleri arasında geçtiler.» derdi. eseri hakkında bir taze şevk uyandırmış idi.Dedi. son defa olarak Raci'nin halini bir daha görmek istediler.» dedi. üslûbe. daha sonra Paul Ver-laine'in tohm-ı dehasıyle yetişenler. hiç olmazsa çocuk meselesini söylerim. bütün parnasienileri. velhâsıl gençler tabiî Le-marre'in kitap fikristini dolduran yüzlerce cildler takım takım elinden geçti. «Gözlerinde eşya ve hakayıkı büyüten bir cam varmış» hükmüyle hakikatin fevkinde buluyor. Muşset iç^m «Âşık. Coppe'ler. tasvir ve ifade san'atmm vâsıl olduğu hurdecûluğa hayret etti. Hususî tarafa şöyle bir baktıllar. bir kısmının da yeniliğine kapılarak bunlara temellük etmek istedi.. Ahmed Cemil'in itikadına nazaran ağlıyordu. ben yarın açılının. Anlamayanlar etsin. tetkikten. Ona tasavvur ettiği incelikleri. şimdi birer kelime ile hiçiye mahkûm ediyor. Ahmed Cemil'in Hüseyin Nazmi ile geçirdiği gece. bir vakitler mini mini penceresinin kenarında cehren fakat komşulara işittirmekten ihtirazen okuyarak mest olduğu temaşaları. Kendi kendisine: «Beni^ lügat uydurmakla itham edeceklermiş. synbolisteleri decadent'leri. o her biri birer elmas gibi işlenmiş. şiiri herkes gibi telâkki etse bu yirmi mısradan yinmi gazel icad ederdi! Bir aralık lehçeyi dar buldu. Süleymaniye'de küçücük mesai hücresine taşıdı. san'at şeklini. kendisinde kudret görebildikçe yazmağa sarfetti. san'-ate verdikleri ehemmiyeti gördükçe. Haraucut'lar. Eser pek ağır ilerliyordu. . lügat kitaplarına sarıldı.. tefekkürden sonra ancak yirmi kadar mısra vücude getirebiliyordu. Dikkat nazarından kaçar. Artık burada yapacak bir şeyleri kalmamıştı. Lamartine için «O kadar şiir ile yüklenmiş ki ezilmiş». sahifeleri çevirdikçe öyle şeyler buldu ki hayret etti. Vilye dö Lil Adam ile Theodore de Banvilll üe başlayan zümre-i şua'ra. hayat felsefesini verebilmek için ancak kendi tahassüslerini rehber ittihaz etmekle dar bir daire içinde fikrini hapsetmiş olacağını. Ah! işi gazel yazmaya dökmüş olsa. Kamusun havsalasına sığâmâyacak kadar garip lügatleri bir yere toplayan eski zaman münşileriyle benim yapacağım şey arasındaki sanat farkını elbette anlayanlar olur. Yeni fikirler için yeni kelimeler lâzım olduğunda musîr idi. O günden itibaren tasarruf edebildiği bütün zamanlarını onu düşüijüp beslemeğe. Lekont dö Lil ile. Onun için Hüseyin Nazmi'nin kütüphanesini hemen boşalttı: Lamartine'den. şair fakat çocuk!» diyordu. levhasının nezahetini. şekle. Ahımed Cemil bunları okudukça yarım asırlıik bir zaman içinde Verlaine'a kadar şiir fikrinin kesbettiği inceliklere.

iri Alman karısının tahrikleri altında sanki şu mülevves aşkına daldıkça onun çirkâbiyle kirlenerek simasında beliren sefahat tahriplerinden artık iğrenç bir hale gelmişti. matbaada.. Said'le Saib Ali Şekifb'in himayesine sığınarak açık bir araba ile Kâğıthane seyranına gitmişler.. dedi. Ahmed Cemil'in yanma geldi: — Beyler gezmeğe gittiler.. idare memuruyle Ahmed Cemil'i yalnız bırakmışlardı . hemen hiçbir şeye müfit olmadığı halde aylığından bir parçasını tevkif ederek o zamandan beri dikişçilikle yaşayan karısına yardım edebilmek için maaş verilmekte devam olunuyordu. «Nasıl? demek vakit geldi?» diyordu. Ahmed Cemil kimden ıbahsedildig'ini cesametti. Bu esere çalıştığını başka bilen de yoktu. yalnızca bulmak isterdim. Bunları Hüseyin Nazmi'den başka kimseye okumazdı. fakat sâna yakın birisi için. Gariptir ki bu kadar adavet hissine mağlûbiyetine mukabil Raci'ye en ziyade acıyan yine Ahmed Cemil idi. Ahmed Şevki efendiye intizaren sükût etti'.. bazan muharrirlerin arasında «Behber-i sübyan» defterlerini doldurmakla. Matbaada çocuğa babasından başka herkes iltifat ederdi. Mayıs iptidalarında bir cuma idi. ^ Ahmed Cemil hayret etti: j . Bir seneden beri matbaaya devam eden.. bazan müret-tiplerin yanında harf dağıtmakla vakit geçiren Nedim'e eri ziyade rıf k ile muamele gösteren. ? * '. fakat meseleye bu kadar cesaretle başlayan idare memuru bahsi . şairlik sj " frrı tüketti mi? demişti. ancak nısfını vücude getirebilmişti. Kendi kendisine. O vakit omuzlarını silkerek: «Belki!» demekle kanaat etmişti.. Ahmed Şevki efendi yeşil çuha kenarlı dar uzun defterine son kalem darbesini müteakip penbe rıhını döküp kapadıktan sonra hücresinden çıktı. henüz kendisince türlü nakıselerle dolu olarak.. Raci'nin ısrar ve inat ile devam eden tecavüzlerine karşı ya bir sille gibi bir tahrik fırlatarak mukabele eder. duvarlara iliştirmekten çekinerek ilâve etti: — Bir izdivaç meselesi.Şu bir senelik zaman içinde yazmak istediğinin. bu meselenin bu kadar erken uyanacağına hiç ihtimal vermemişti. Eğildi. Ahmed Cemil.. pek gizli ve mühim bir meseleden bahse hazırlanıyormuş gibi kaşlarını kaldırarak. — Ben'm için mi? — Hayır. hattâ artık er zamandanberi «Gencine-i Bdeb» te de manzumeleri görünmemesinin sebebini kendi yazdığı tarizin tesirinde bulmakla memnun olan Raci bir gün Aihmed Cemil «Mir'at-ı Şuûn» tefrikası için yine imza koymayarak tercümede devam ettiği bir hikâyesinin tashihlerine bakmakla meşgul iken birdenbire: —• Cemil! Artık işi mütercimliğe döküyorsun. yahut bu adamın haline acıyarak yalnız bir kelime ile geçiştirirdi. vakit buldukça bir sahife okutturarak bu biçare çocuğun birşey öğrenmesine çalışan yine o idi. matbaa halkı öteye beriye dağılmışlar. isabet! Ben de seni şöyle. Matbaada merhaimme-ten alıkonuluyor. O vakitten beri Raci düştükçe düşmüş. yalnız Raci güya onun orada vücuduna vâkıf değilmiş gibi dururdu.

.. Adalar. Ahmed Şevki efendi baba ile oğul arasında hiç yoktan zuhur etmiş uzun bir münakaşanın tarihini yaptı. kayınvalide yok.ği mânaya karşı bütün namusu.. Zannettiğim gi-M namuslu bir genç çıkarsa ne için muhalefet etmeli?. Ahmed Şevki efendi biraz durdu. bir kere görsen zannederim ki hoşuna gider. Ahmed Cemil sarardı. Yuşa tepesi. Đstanbul'un gidilecek yerleri hemen bundan ibaret. gerine.. bir kelime ile red cevabı veriyordu.. Şimdi Ahmed Şevki efendi hep kesik kesik söylüyordu: — Tabiî arkadaşlarından tahkik olunur. Ahmed Cemil refikini meseleye döndürmek istedi: — Đzdivacın kime ait olduğunu söylemediniz. Evkaf nezaretinde epeyce bir memuriyeti var. değil mi? . Beykoz çayırı. Hele saz dinlemek için sulara kadar gidip alçacık bir iskemlenin üstünde kahve hizmetkârlarının naraları altında bir yahudi hokkabazının yaverleri arasına sıkışmış bir Hicaz faslını esneye esneye. — Geçen gün bu meseleyi bana açmaktan maksadı tanıdıklarım içinde tavsiyeye değer aileleri tahrik etmek imiş. — Sen çocuğu görmedin. Biraz nefes almış olmak için sözü çevirdi : — Beyler kâğıthane'de sevda peşinde dolaşacaklar. O vakit Ahmed Şevki efendi arkadaşının yanına oturdu.. Anlaşılan zavallı delikanlı titiz ihtiyarla geçinemez olmuşlar. nefsini zaptetti. Bentler. şafakta yola çıkıp mehtapta dönmek şartıyle. Kardeşin artık evlenecek bir yaşa gelmiştir. O güzel derenin sükûn zamanlarında oradan kaçıp da toz deryası içinde arabaların izdihamı arasında güneşten yanarak saatlerce dolaşmak elbette sahra hevesinden başka bir şeyden gelir. bir hafta evvel!. biliyorsun ya. tam bir ciddî eda ile sesini tabiî perdesinden indirerek: — Geçen gün müdür efendi — Ahmed Şevki efendi öksürüklü herifi kastediyordu — bana oğlunu evlendirmek istediğinden bahsediyordu.. Benim hemen aklıma sen geldin. fakat bu âdi günde gitmek.. ihtiyar da zengin. gerine okuyan takımın karşısında ağzı açık dinlemek için yarı günümü feda edemem. sonra Ahmed Cemil'in gözlerine bakarak ilâve etti: — Matbaa da münhasıran herifindir.takip için kâfi cesaret bulamadı. beş altı yüz kuruş para alıyor. galiba iç güveylik arıyorlar.. idare memurunun anlatmak istedi. Sahranın hiç bu türlüsünü anlayamadım. vekarı isyan etti...

Diğer bir adamın başka bir samiî münasebet ve muhabbetine dahil olduktan sonra kardeşi kendisi için daha az yakın olacak.. bu gece sabırsızlığımdan patladım.. keten yeleğini düP—• Bir gün iki axkadas matbaada yine herkesten evvel buluştular. izdivaçla saadetini bütün emellerin gayesi bulurdu. dedi. . gözlerini gözlerine dikti. Zavallı Đkbal!. Bu memlekette kızların tam izdivaç zamanı. Serin kanla düşünürdü: Ikbal'in izdivacını.. hele bir kere görsünler de. Sana verilecek havadisim vardı. esası daima tetkikinden musir bir firar ile kaçardı. Acaba her vakit talih. birkaç kere annesinden görücüler geldiğini işitmişti. bir yabancıya herkesten ziyade harim olduktan sonra ona — kardeşine — yabancı kalacak idi. fakat hiçbirinin heves edilebilecek bir şey olduğunu tahattur etmiyor. Sonra Ahmed Şevki efendi ellerini Ahmed Cemil'in omuzlarına dayadı. Ahmed Şevki efendinin ilk sözü şu oldu: — Dün akşam beni görmeden kaçtın. istememezliği andırır bir tesir hâsıl ederdi? Belki bir hodkâmlık hissi!. kısmetine bir müsait -çehre arzedecek mi? Bu sual Ahmed Cemil'in zihnini bir izdivaç meselesine ait hâtıralara şevketti. ikbal şimdi on yedisine basmıştı. Bir dakika içinde fikri tebeddül etti: — Lâkin bizim hiçbir şeyimiz yok. Mahiyetini bir vuzuh lem'ası ile tenvir edemediği... Ahmed Şevki efendi artık vazifesini ikmal etmişçesine şüphesiz kendi kendisine: «Beş dakikada bir mühim meselenin altından çıkmak bana mahsus bir muvaffakiyettir!» diyerek mütebessim bir çehre ile ayağa kalktı.. tesirini duyup ta menşe'ini bulamadığı garip bir his Ikbal'in izdivacı meselesinde Ahmed Cemil için bir saklı haşyet uyandırırdı. bir kız ne ile evlenir? — Orası benim işim. hattâ bir kere bir karısından ayrılmış iki çocuklu kırklık bir komşunun annesi gelmişti de Ahmed Cemil'in bütün vekar ve gururu mecruh olarak günlerce Đkbal'e baktıkça ağlamak istemişti. Muvafakat edecek olursan ben işi tavsiye ederim. belki kardeşinin saadeti buradadır.Ahmed Cemil zihninden hesap ediyordu. Ahmed Şevki efendinin şu dostça tekayyüdüne karşı ne için Ikbal'in talihini tehlikeye koymalı? Kimbilir.. Đlk muhavereden sonra unuttuğu izdivaç meselesini bu kelime Ahmed Cemil'e tekrar ihtar etti. Bu hissi tahlil etmek istedikçe sebebi. sırıtarak ilâve etti: — Beğenmişler. o halde o garip his nedir ki izdivaç mes'elesi çıktıkça kalbinde hiddete benzer bir şey uyandırır....

Seher'i kızdıramayacak.... görüyordu... mürettiphaneye girdi: — Ben yazılarımı bitirdim.. bir gün içinde hayatına karışacak. ikide birde zihninin içinde bir tırmalayan cereyan ile geçen bu kelime idi: Enişte!. Enişte!. gidiyorum. Hayatında bu tebeddülün ne kadar ehemmiyeti olduğunu bir karartı arasında hissediyordu: Meselâ kendisini. Demek şimdi hayatında bir enişte olacak.. kâğıtlarını topladı. Hiddetini o sırada Ali Şekib'in budalalığından bahsederek Raci'ye yaranmağa çalışan Saib'den çıkarmak istedi: — Keşke insanlar hep Ali Şekib gibi budala. Enişte!. yukarıya gelsene. fikrini öğrenmemiş. kendisinden kardeşinin mahremiyetini çalmış bir adamla müz'iç bir rekabet hissinin sönmeyeceğini hissediyordu. Sabiha hanıma çocuklar gibi daima anne derdi. bu aile sofrasına ayni iştirak hakkı ile oturacak.. Enişte!. dedi. sonra evin içinde bir ses. Sebep? Ne için sevmediği.. selâhiyetle anne diyecek. Bu adam birden. Fakat Ahmed Şevki efendinin bu sabah şu bir kelime ile yeniden uyandırdığı mesele akşama kadar zihnini kurcaladı. dedi. bir adam kî bu güne kadar tanunaış. lekesiz bir muhabbetin. valdesine ayni meşru. ikbal ile . mümkün değil. Ikbal'in izdivacına ait düşüncelerinin bundan tesir almasını me-nederdi. merdivenlerden biraz muhteriz çıkıyor.. Sabiha hanım çarşafını çıkarmadan yukarıya çıkınca ilk sözü şju oldu: — Anne!... valde hitabından bir sahtelik.... Sonra kalemini attı. başka bir ses aşağıdan yukarı bağıracak: Đkbal!. Bu adamla her kim olursa olsun.. «Küçük hanımla çarşıya gittiler» cevabını alınca hiddet etti. evin içinde dolaştı. sevemeyeceği bu adama enişte demeğe mahkûm olsun? Şimdi bu kelime adetâ onu tâzip ediyor. Zihninde bulmak istediği te'vilin altında saklanan tesiri görmemeğe çalışır.Bu 'hissin ismini vermek istemezdi. başka bir şey lâzım olursa beyler yazsınlar. birisiyle kavga etmek arzusunu veriyordu. o Süleymaniye'deki küçük evin kapısını çalacak.. fakat onun gibi saf olsalar. Nihayet kapı çalınıp geldiklerini yukarıdan işitince bağırdı. görmemiş. — Anne. Kapıyı açan Seher'e: — Annem nerede? dedi. Onun yanında geceleri minderin üzerine boylu boyuna uzanamayacak. bir külfetperdazlık hissederdi. tekellüfsüz bir münasebetin hâsıl olamayacağını. yemekte hususî bir ihtiyat ile duruyor. ĐkbaO'e görücü gelmiş de ne için bana haber vermediniz? Sabiha hanım oğlunun yüzüne baktı: ..hele Đkbal ileşaıkalaşamayacak. Ahmed Cemil'in eve gitmeğe ihtiyacı vardı.. onlar gelinceye kadar sabırsızlığından duramadı. hiçbir hissini.

. ruhu ısındırır bir hararet vardı.. makası alıversene. meşakkatlerin zedeliyeeeyeceği kadar kavi bir saadet. Bu gece Đkbal. Bu akşam Muzaffer beyin ders gecesiydi. Ne lâkırdı.satrançlı dokuma çekilmiş Şilte.. bazan rüzgârla şişen muşamba perdelerin hışıltısı. altından âsi. fakat buna mukabü derin bir muhabbet. bari bahtiyar olsa!.. Ahmed Cemil'in gözlerine güzel görünüyordu. — Kızım...— Her gelen görücüye ehemmiyet vermediğim için.. annesinin en sevdiği yer. Sonra sükût. atlas perdeler.. koltuklar. Đlâve etti — Isteyeceklermiş.. lâtif.. yalnız küçük odanın — şu bir saf kalb kadar ruhaniyet ile dolu aile odacığınm — ruhunu doya doya istişmam etmek istiyordu. Zavallı çocuk.. çılgın saç kümeleri arasında birak küçük. Yemekten sonra okumağa da meye-lân duymadı. Burada ne kadife kanepeler. birden bu validenin mukadderata teslimiyeti karşısında sükût etti. hiçbir şey yok. ne tâtife istiyordu. ta mutfaktan Seher'in bulaşık gürültüsü. ne de mutantan hücrelerde nefîs evani vardı. bu samimiyete. Ahmed Cemil gitmemeğe karar verdi. pencerelerde muşamba perdelerin üzerinde yaza mahsus be>-yaz.. her türlü mihnetlerin. bu a.. kardeşinin bu kadar cazibesi olduğuna dikkat etmemişti. Açık kestane gür saçları altında zarif başı. Ahmed Cemil sabandan beri beynini işgal eden bu meseleye karşı annesinin sükûnuna hayret etti. M A I VE SĐYAH 109 — Beğenmişler. perişan. ince sarı kornişlere küçük küçük kıvrıklarla ilişdirilmiş perdeler. istesinler bakalım da düşünürüz. o kadar. küçük dört ayaklı iskemle. aşağıda küçük odada. Demek şimdi Ibu hususiyete.. duvarlarda babasından yadigâr olarak kalmış biri kûfî.. Kar gibi beyaz kenarı gerile gerile iğnelenmiş hassa örtülü sedir. oğlum. yerde üstüne penbe. üç kalbin irtibatından anütaiıassıl. — Allah hayırlısını kısmet etsin.le mahremiyetine bir unsur daha iştirak edecek? Demek bu sıcak mesut havanın üzerinden barit bir nefha uçacak ? Gözleri sık sık küçük iskemlenin yanmda diz çökmüş o gün çarşıdan alman yedi arşın gömleklik kumaşın yanlarını çatmakla meşgul olan Đkbal'e çevriliyordu. kulaklarının etrafından.. biri talik iki güzel levha. . Ik-bal'in yeşil gaz boyamalarından yaptığı sade fakat belki onun için zarif hoş kalpağı altında lamba. o kadar. Ahmed Cemil yalnız bu kelimeyi kâfi görmedi. inmiş muşamba perdelerin arkasında açık pencereden süzülen gecenin râtip havasını duymak için başını duvara dayadı. Ara sıra kumaşı kesen makasın sinirleri ürperten sesi. — Sizin yanınızda değil mi anne?..

orasını beraberlerinde getirdikleri ço~ cuklarıyle küçük bir mahşer — garip ibir renk ve kılık mahşe-ri — haline getiren kadınlar. çorabının içine paçası tıkılmış... demin haleldar olacağından korktuğu hayat sükûtununu belki bütün istikbal emellerini feda ederdi. demek razı oluyordu.. düğün evindeki validesine sokaktan «anne!» diye bağıran. değil ufak tefek istirahat esbabını. hattâ biraz ciddî. kalem arkadaşlarından sormuşlardı. henüz komşu hanımların ellerinde süsü ikmal edilemeyen . XI llî di. başına oyalı gaz bovamasm-dan yapma çiçekli hotozunu koyarak. bu yaşta genç kızların çehrelerine mahsus bir süzgünlük altında hafif bir donukluk ile mümteziç donukça penbe rengi biraz vücuduna erkekçe bir yüksek vaz'ı veren geniş omuzlar. Ahmed Ce-mil ilk hâsıl ettiği fikri zihninde birkaç kelime ile icmal etmişti. sükût etti. hoppa değil. îkbal'in izdivacı Ahmed Cemil'in hayatında bir rüya gibi geçti. Ahmed Cemil kardeşinin reyine müracaat etti: ikbal gözlerini indirdi. çarşaflarıyle üşüşen. Bu ziyaretten sonra Ahmed Şevki efendinin faaliyetiyle. beyazlı kırmızılı tire kuşağının saçakları san hırkasının altından eteklerine dökülmüş. ağl aşacak olan bütün o belinden donu-düşmüş. Onun saadetinden emin olabilse. uçları sekiz on kere kıvrılmış iri siyah bıyıklı muhip çehresiyle kapıya küçük bir iskemle atıp hâkimiyet vazifesini takındığı — sopasının ilk tarakasmdan — anlar anlamaz. hele Tevfik efendinin anlaşılamayacak bir heves ve tehalüküy-le bütün şerait onbeş gün içinde kararlaşmıştı. Eniştesini ilk önce matbaada pederi Tevfik efendinin yanında gösterdiler. uzunca bir boy. Ahmed Cemil'in her türlü hayat hususiyetini bilen Ahmed Şevki efendi damat beyden ağırlık namıyle bir para kopardı ki hemen 'bütün düğün masrafını temin etti.. kanarya sarısı hırkasının altında al basmadan entarisini giyerek. Düğün! O gün Ahmed Cemil kaçmıştı. Ahmed Cemil bu izdivaç meselesinde ne tarafgir ne de aleyhdardı: Meselede bir itiraz vesilesi bulunmaması aleyhdar olmasına mümanaat ettiği gibi enişte olacak adamın herkesten başka birşey olmayışı tarafgir olmasına da mâni olmamıştı. şefkatten mürekkep bir nazarla hemşiresini ihata ettikçe. geçkin yaşlarında mariz bir babanın zayıf doğmuş bir çocuğu.. mukaddemeleri görünen kadınlık meziyetleri kemal bulmak için yalnız kadın olmağı bekliyor. leblebicilerin etrafında bağrışacak. En son defa olarak birgün. kalem hayatında terbiye almış. Büsbütün tevessü etmesi. herkes gibi bir genç. Vehbi beyi tanıdıklarından. gözleri bir katre muhabbet giryesi gibi — fakat kknbilir nasıl — bir kadın olmaya müheyya duran bu zayıf kızın üzerine düştükçe kalbinden «bari mesut olsa!» diyordu. beline işlemeli ipek mendili iğne ile tutturulmuş.söbü görünen siması. bir paçavra kenarıyle iyi bağlanmamış uzun çorabı güllü penbe iskarpininin üzerine düşmüş. düğünün şerefine tâ sabahleyin sokağa fırlayan komşu kızları kâğıt helvacılarının. herkesten pek iyi teminat almo X i . bekçi baba gelip de elinde sopasıyle yeni traştan çıkmış çökük yanaklı.rt. koşa koşa biribirini kovalayarak çığlık koparan çocuk alayından uzak olmak için. henüz tekemmül etmemiş bir kız vücudu ki noksanları içinde cazibeli ve onun için şiir ile dolu.. koltuk resmini görmek için Süleymaniye'nin o daracık sokağını baştan başa doldurarak ve kapının umuma açılmasını bekleyerek yeldirmeleriyle. Ahmed Cemil merhametten.

yağız macar atlı zarif parlak bir araba onu alıp götürüyor. Ahmed Cemil bir hafta eve uğramadı. beyaz ipek duvağı yanlarına dökülmüş. Gazeteye bir ilân sıkıştırdı.. Demek o istikbalde zuhuruna emniyet ederek aldandığı hayaller yalandı? tkbal'in gelin olacağını düşündükçe bir vakitler hemşiresi beyaz uzun etekli — moda gazetelerinin mülevven ilâvelerinde görerek imrendiği şeylere benzer — bir esvap içinde. Hocapaşa'da demiryolu memurlarından iki Almana Türkçe öğretmeye başladı.. kendi-feini mesteden o müdebdep rüya. demek bütün bu şeyler baştı?. Kaçtı. avizeler. Bir dakika içinde bütün mânevi varlığından bir soğuk rüzgâr geçti. Ahmed Cemil rüyalarının şu sefil hakikatinden tanı bir hafta kaçtı. yüzüne bakamaya-rak gözlerini indiren hemşiresine bir kelime tevcihine cesaret edemezken damat bey herkesle teklifsiz oluvermişti. Ah! O Đkbal'i böyle mi gelin etmek isterdi? Hemşiresi için neler düşünmüş. kınalı.. haftasının diğer dört akşamını da evden uzak geçirmek için ders buldu. o henüz ağır bir külfet yükü altında ezilirken. Şark halıları döşenmiş çifte bir merdiven. lâdenli komşu hanımlar arasında damat beyi. Ahmed Cemil bu akşam kendisini ezen azap altından hiçbir zaman kurtulamayacağını . Đki ay kadar bir zaman geçmişti. salonlar. O akşam Muzaffer beye can attı. Nihayet bir akşam yemekte birleştiler. Demek bunlar hepsi ya-Đan? Hayallinin kendisine bahşettiği bütün bu tantana. bir gün .. ne müzeyyen cihazlar tasavvur etmişti!. îkbal şimdi o sopasıyle kapısının önünde bekçi duran. köpüklerden teşekkül etmiş bir çiçek melikesi gibi îkbal. matbaa müdürü Tevfik efendizade Vehibi beyi bekliyordu. bir vakit yalnız kendisinin olan şu evin her köşesinde şimdi yabancılıktan asla çıkmayacağını anladı.. Ahmed Cemil hayret etti. yaygaralı çocuklar kaynaşan küçücük evde rastıklı. O bir hafta zarfında eniştesini hiç görmemişti. sofrada. sokağında alacalı. ne müdebdep daireler. başı mücevherlerin 112 MAI V K SĐYAH altında biraz eğilmiş olarak görürdü. o bir haftayı Hüseyin Nazmi'nin köşkünde geçirdi. daha sonra güzide tuvaletlerle zîhayat foir çiçek deryası gibi dalgalı geniş bir mermer sofanın ortasında o çiçek deryasının perisi. hattâ Hoca-capaşa'da ders olduğu zamanlar akşam yemeğini matbaada kısaca tedarik ederek bir vakitler hayat zevkinin yegâne men-baı olan aile sofrasında bulunmuyordu. Artık bütün gecelerini evden uzak geçiriyor. levhalar... Düğünden sonra Ahmed Cemil ile annesi hemen hiç yalnız bulunmamışlardı. ne lâtif tuvaletler.kardeşini sofraya çağırtarak o yarım gelin haliyle öpmüş. ne süslü evler. şimdi bu evden âdeta üşüyordu. sonra ağlamaktan ihtiraz ile bir söz bile söylemeyerek kaçmıştı. atlaslar... Sonra saçları püskür-müş.. Hattâ Seher'le ufak tefek ltâifeler bile ediyordu. kadifeler. annesiyle kardeşinden öyle izin almıştı.

o ısrar etti. Buna Ahmed Cemil dudaklarını bükerek cevap verdi: — Ne ehemmiyeti var? Kazandığım yetişmiyor değil ki. Zaten kız gelin olalıdan beri neşesiz...Sabiha hanım sabahleyin odasına girdi. sıkılarak parayı bana vermek istedi... Dün Seher. Sabiha hanım iki aydan beri birinci defa olarak yalnızca konuşmağa fırsat bulduğu oğluna başka bir bahis zemini daha hazırlamıştı: Mai ve Siyah — P. Ikbal'e soğuk bir muamelesi de görülmemiş. Eniştesinin nasıl bir adam olduğunu görüyordu. Vehbi ibeyin akşamcılığı vardı. bir huysuzluğu yok. fakat bu kadarla devam edecekse. anesi yatağının kenarına oturdu: — Ne için kalkmadın oğlum? dedi. yatağında mahsus gecikiyordu.. O vakit Ahmed Cemil yavaş yavaş annesini istintak etti. Đkisi de bu hayal için ağlamağa müheyya idiler. birkaç kadeh rakının şu saadet yuvasında bir musibet zehiri hükmünü tutacağını anlamıştı. kardeşinden gizlediği göz yaşlarının içinde bir derdin saklandığını duymuşlardı. Hiç yalnız bulamıyorum M. Đkbal'in ağlayışı biraz içki içinse. Đkisinin de bu nazar çarpışması arasında Đkbal'in ağlayan hayali uçuyordu. Ana oğul uzun uzun birbirine baktılar. Fakat nasıl bir koca olduğunu anlayabilmek için Sabiha hanımın fikrini istedi. nihayet yine onun olmak üzere saklamak için aldım.. ¦ Annesi Vehbi ıbeye atfolunabilecek bir kusur bulamıyordu. Birden şu iki aylık gelinin annesinden. acaba kocasının biraz içkisi olduğundan ımı?.. Ahmed Cemil hayretle annesinin yüzüne baktı: — Niçin? — Bilmiyorum.. fakat o birkaç gün içinde bu itiyadı keşfetmiş.. dün ağlayışı büsbütün zihnime dokundu. Onbeş gün kadar yenilikten ihtiraz ederek itiyadını icra edememişken nihayet bir şişe Fertek rakısıyle gelmişti. S — Masraf meselesi ae saae senin üzerine ıcaııyor gıuı mr şey Cemil.. Evine devam ediyor. O henüz tenbellik ediyor. Đkbal'in odasında yalnızca ağladığını görmüş. sonra cevabını beklemeden biraz eğilerek ilâve etti: — Sana bir şey söyleyecektim. Ahmed Cemil pek iyi hissetmişti ki kardeşi mesut değildir. reddettim. Ahmed Cemil'e bundan hiç bahsolunmamıştı. Bir gün annesinin ağzından bu meseleyi işitince yatağında doğruldu. — Geçen gün Îkbal'e aylık olmak üzere on mecidiye vermiş.. .. kız sabahleyin biraz gülerek.. dedi. Đzdivacından beri ikbal'in çehresinde dikkate çarpan bir hüzün rengi her türlü şikâyet lisanından daha beliğ idi.

ibir kardeşin gözünden gizlenmeyen bir hazin renk: «Aldatmayınız. kışın donuk havaları altında teessürleri safhasına donuk nakışlarla ..Sabiha hanım sözünü bitirmedi. ara sıra yemeğe müteallik itirazlar. Derslerinden. cevap vermedi. yazılarından kurtulabildikçe yegâne iştigali şiirlerini okumaktan ibaret kalırdı. ikbal bir aralık bu nazara mukavemet etmek istedi. kardeşini mümkün mertebe sıkça görüyordu. Artık şu mahrumiyet hayatının acı lezzetinden bir hoş teessür bile duyar olmuştu. Şimdi Vehbi beyin bir latifesine mukabil Sabiha hanımın simasında zorla kopmuş bir tebessümü. izdivacından beri ona karşı Ahmed Cemil yarı siteme benzeyen bir tavır ittihazına lüzum görmüştü. Fakat bir annenin. Yemek yedikten sonra Vehbi bey Ikbal'le odasına çekilince Ahmed Cemil annesinin yanında kalırdı.» demiş idî. çekinerek merdivenleri yavaş yavaş indi. ikbal daha evvel kalkmıştı.. damarlarının içinde bir cevelân hissetti. Bir vakitler Ahmed Cemil de bu sofrada lâtife ederdi. Matbaada kaldığı akşamlar idarenin penceresi kenarına ilişip de caddenin hüzün veren tenhalığından mest olarak biraz peynirle francalasını yedikçe kendisinde bir zavallılık bulur. bazan Seher'e karşı kaba latifeler. Nefsini herşeyden mahrum etmeğe alışmamış mıydı? Onun için birkaç mecidiye tasarruf etmekte bir faide mi ver? Seneyi iki kravatla geçirmek. Orada bir şeyin yandığını. Bu sabah Ahmed Cemil îkbal'e bir şey söylemek istiyor» muşçasma baktı. Ahmed Cemil bu nazardan sıkıldı. Đkbal'de de biraderine karşı bir mücrim gibi gözlerini indirmek. bu nikabm altında ben varım!» derdi. aşağıda karşılaştılar. Geç kalkmak itiyadında olan eniştesini uyandırmaktan. zevcinin tuhaflıktan ziyade gülünçlüğüne karşı helecanından mütevellit perişan nazarı: Seher'in her dakika: «ikide birde bana ne ilişiyorsun?» demeğe. sonra beriki bir sademeye tesadüf etmiş gibi nazarı titredi. yolundan silinmek. dün salbah Millet bahçesinde bilardoda kazandığı muvaffakiyet. ay sürüklemek zaten öyle bir sefalet idi ki onu âdeta mütelezziz ederdi. fakat bahar gelince bütün vücudunu ihata eden kesel ve rehavet havası sanki güneşin taze hararetiyile tebahhur ederek sıyrıldı. gözlerini oğlunun gözlerine dikti. Bu kış Ahmed Cemil eserine hemen çalışamadı. elindeki sahanı sofranın ortasına atıp kaçmağa meyyal duran dargın vaz'ı görülürdü. anlıyorum. gözlerini çevirdi. yalnız kendisini eğlendirmek için söz söyleyenlere mahsus kahkahalarla kesik fıkralar. fakat henüz aralarında dert tevdiine benzer bir kelime teati olunmamış idi. fakat o zaman bir lâtife edildikçe sofranın etrafında handeler uçu-şurdu. mümkün mertebe az fırsatlarda hitabına mâruz olmak gibi 'bir ihtiraz peyda olmuştu. MAĐ VE SĐYAH 117 Ahmed Cemil'in tamamiyle cahili olduğu kahve hayatına müteallik hikâyeler. Artık ikbal ihtiraz tavrım bırakmıştı. sanki bir noktayı kazıyarak kemirdiğini hissediyordu. fakat ekseriyet üzere yemekten sonra uyuyan zevcinden kurtulabildikçe bu yalnızlığa küçük bir zaman için Ikbal'in 'huzuru da hayat bahşederdi. Đkbal'in üzüntüden. bunda mağmum bir şiir bularak âdeta şiir te-lezzüz ederdi. bir iskarpini alt>. ikbal bahtiyar görünmeğe çalışıyordu. Kardeşinin yalnız bu bakışı: «ikbal! Bahtiyar değilsin. gözlerini indirdi. Bu sabah îkbal'e tesadüf etmek emeliyle odasından geç çıktı. Bu sabah annesiyle şu muhavere kalbine sanki bir katre yakıcı zehir damlatmış idi.

zevkini ikna edemeyen parçaları mahvetti.» dediğini işitti. yakalıklardan. nihayet bir haftalık uğraşmasının neticesinde küçük bir defter vücuda getirebildi. Çocuk oyuncaklarının yanma kadar geldi.. ötede kravatlardan. başında maili kırmızılı bir külah gelip geçenlere gülümseyen bir soytarıya bakmakla meşgul iken arkasından kendisine yabancı olmayan bir tatlı sesin bir nida-i hayretle: «A! Cemil bey!. hemen doğuveren şu arzuya mukavemet edemedi. taşarak geçen kıştan sonra eserinin tesliyet veren ha118 MAĐ VE SĐÎAH yat nefesiyle bütün yorgunlukları dinledi. Bir aralık Ahmed Cemil eserini tasfiye etmek istedi. Henüz o kadar kalabalık yoktu. Bon Marehe'nin önüne gelerek içeriye girdi. Tünel'den çıktıktan sonra Beyoğlu'nda biraz serseri. mendillerden teşkil edilmiş zarif nümunegâhları. baharın ılık nefesleriyle dirilip uçuşan kelebekler gibi canlandı. dolaşmak. tekemmül ediyordu. O sefalet ve mihnetle dolarak. o vakit tayin olunamaz bir sebeple mûtat olmayan vukuata tesadüf olununca hissedilen râ-şeye müşabih bir titreyiş vücudunu baştan aşağıya sarstı.. Hüseyin Nazmi'nin köşküne. Şimdi bu eser büyüyor. O vakit Ahmed Cemil'in eseri bol bir yağmurdan sonra topraklardan süzüle süzüle kayacıklar arasında birikmiş küçük bir menba gibi taştı. ilerledi. bazan eteğinin bir hışıltısını hissederek yahut muhteriz bir kahkahasının zaptolunmuş tarakasını fark ederek onun vücuduna yakın °^" M A I VE SÎYAH 119 . Ahmed Cemil sanki senelerden beri ruhuna çöken bir sıklet şu tasfiyeden sonra mündefi oldu. bütün o zahmetler ondan intişar eden ümit havasına temas edince zail oldu. Başını çevirdi. matbaada işini istical ile bitirerek çıktı. Zaten Beyoğlu'ndan işsiz geçtikçe buraya bir kere girip çıkmak âdeti idi. bir moda mağazasının kumaşlarını.âdeta uykuda duyguları. Ahmed Cemil bütün hayatının meşakkatlerini bu eserin tevlit edeceği lezzete karşı unuturdu. Bir mayıs günü matbaada otururken birdenbire defteri Taksim bahçesinde — bir gün henüz mektepte iken Hüseyin Nazmi ile gidip oturdukları yerde — Boğaz'ın şiirine karşı kendi kendisine okumak istedi. bir hafta mütemadiyen bununla uğraştı. noksan bırakılmış yerlerini doldurdu. ufak hamlelerle feveran etti. mağazaların camekânları önünde gecikerek şurada yeni çıkmış kitapları. müsveddelerini ayıkladı. yahut kışın evine gittikçe Lâmia'nm bazan piyanosunu işiterek bazan bir kapının alplığından süzülüp geçtiğini-duyarak. Ahmed Cemil Lâmia'yı belki bir seneden 'beri görmemiş^-ti ve göremezdi.. ellerinde earpare.intikal eden. . Ah bu defter! işte bütün hayatının mühim bir ümidi şu küçük defterde idi. bütün o gönülleri taltif eden hiçleri seyretmek istedi.. Kendisine hitap etmesini beklercesine Lâmia mütebes-sim bir çöhre ile karşısında duruyordu.

nagihan hıssediverdikleri bir hakikatin taaccüp rengi gözlerinde sizi istintak ediyormuşçasına bir istifsar ifadesiyle gülüverirken birdenbire bir genç kız sıfatının henüz itilâf olunmamış ciddiyetiyle gözlerini indiren. belli belirsiz bir şey! Müphem bir çocuk çehresi. daha doğurusu o genç kıza bunların herbirinde ayrı ayrı perestiş ederdi. Lâmia'nm yanında dadısıyle piyano muallimesi vardı. Taksim'de. Lâmia şüphesiz şurada. yahut Şişlide bir Kâğıthane dönüşünde tesadüf ettiği. müşevveşiyeti için şiirle. birbirine söz söylemek lâzım gelip gelmeyeceğinde tereddüt ederek.sönüverdi. Köprii'de hemen her yerde bir dakika için sevdiği binlerce çehreler vardı ki bunlar kendisi için saadet hülyası olan o genç kızın mevhum şekli etrafında uçuşan bir takını periler. ufak tefek almak için çıkmış idik. dedi. Ahmed Cemil'in kalbinde yer tutmuş böyle binlerce çehreler vardı. yahut Tepebaşı'nda. cazibesinin ateşlerini saçarak çıkdı.bir ziya isabetiyle bir bulut parçasında peyda oluverip de birden sönüveren iltimalar gibi .. «birisine oyuncak mı alıyorsunuz?» dedi. ondan uzak yaşadığı müddetçe o simayı daima besleyerek arada geçen zamanı sanki telâfiye çalışmıştı. ince parmakları siyah güderi eldivenler içinde uzun sap-h zarif şemsiyesinin püskülünü oynatarak. meçhul bir şey var ki mahiyetini anlamamış. peçesi alnının kıvırcık saçlarını bir yarı örtülülük altında bırakarak başına atılmış. künhünü tahlil etmek istememişti.maktan. nurlarını serperek. bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi. sonra Ahmed Cemil'in eline bakarak: .. kanatlı şiirler idi. dün başka bir şey iken yarın başka bir şey olmağa hazırlanan. Bu hayal pek seyyal idi. henüz çocukluğunu unutmamış. Köprüden vapura binerken gördüğü. Ahmed Cemil'in zihninden uçuşan ve binlerce çehreler . o gençlik semasının sevda güneşi. müşevveş. «Şimdi tamamen bir genç kız olmuştur!» derdi. yalnız bakıyordum. kimbilir kimdir? Bugün Lâmia'yı karşısında siyah çarşafı çenesinin altından tepesi bir incili iğne ile iliştirilmiş. henüz ço-cukluktam çıkarak mevcudiyet-i mâneviyesi garâible nıemjlû bir cihanın esrarına karşı inkişafa müheyya duran. şu oyuncak destegâhmın yanında velev bir çocukluk arkadaşıyle. Genç kız!. Sonra onların arasında genç kız. onun muhit-i havasında muvakkat bir müddet için yaşamaktan mütevellit bir şey duyardı. — Biz haftaya yine köşke gidiyoruz. sonra Lâmia biraz gülümsedi. o müphemiyeti. Henüz on beş yaşında iken hâtırasına intikâş eden simasını zihninde itmam ve ikmal etmiş. cevabını verdi. Bir dakika öyle karşı karşıya. mütebessim bakışarak durdular. buseyi andırır bir gârâm nazariyle bakardı. Ahmed Cemil'in zihninde bu genç kız sıfatının hususî ve müstesna bir ehemmiyeti vardı. fakat bugün müphem. Ahmed Cemil bunların hepsini severdi. bütün güzergâhına tesadüf eden o genç kızlara Ahmed Cemil perestişe benzer. O. Fakat bu meçhul şeyin bütün şahsiyeti üzerinde derin bir tesiri vardı. henüz iki üç sene evvelki sıfatyle Ahmed Cemil'in karşısında bulunuyormuş gibi saf çehresiyle bakarak görünce. Ahmed Cemil: — Hayır. velev bir dakikalık musahabenin garabetini daha az hissederek daha cesur idi. fakat (bütün bu çehrelerin üstünde. sevda ile dolu olan bu mahlûklara.

başlarından kaymış hasır şapkaları arkalarında çarpmarak. öyle mi? Ben de dinlemek. O zaman hayalinin mâkesinde guruba tesadüf etmiş bulut parçası gibi kırmızılara. sular. Hüseyin Nazmı ile gezmeğe çıktıkları vakit yanı başında iki elleriyle eline yapışarak muhaverelerinin arasına «Bu ne? Ne için? Nasıl? Ne vakit?» sualleriyle her dakika karışarak. elinde çarpareler ile başında maili kırnuzılı külâhıyle gelip geçenleri gülerek seyreden soytarının istihza nazarı altında elinde şiirlerinin defterini kıvırarak duruyordu. daima güler.— Yeni bir kitap mı? diye sordu. Bahçe tenha idi. birisinden yüz bulmuş çocuklara mahsus sokulganlıkla daima yanına gelirdi. alçak ökçeli potinlerini önüne çektiği bir iskemlenin kenarına dayamış gözlüklü ihtiyar bir Đngiliz mürebbiyesi.. uzun konclu düğmeli potinlerini kumlara temas et-tirmiyormuşçasma bir çeviklikle koşarak çenberlerini çeviren. «efendim!. Ahmed Cemil orada.. Ahmed Cemil'in gözleri.» dedi. amma. henüz yapraklanmış bir ağacın altında mai şemsiyesini açmış. Bazan bu levha gözlerinin içinde bulanıyor.. sanlara boyanan bu levhaların içinde Lâmia'yi — evvelâ küçük. — Hayır.O da küçüklüğünden beri daima onun etrafında dolaşır. — Ağabeyimin daima söylediği eseriniz mi?. yalılar. daha sonra. mütebessim renkleriyle. ötede beride tek tük zümreler. Lâmia küçük bir kahkahayı zaptetti. kıvırcık saçları başının beresinden taşarak. onunla beraber bulunmaktan haz almış idi . biraz beride «AJ fE SĐYAH 123 ellerinde küçücük küreklerle bahçeden kum toplayarak mini mini kovalara doldurmak mühim işiyle etrafı görmeğe vakitleri olmayan iki çocuk. O çehre böyle zihninde bir an içinde yüz tenasüh silsilesinden geçerek. Lâmia'dan daima pek sıcak bir his duymuş. yahut kendine mahsus bir mütalâa ile meşgul oluyor zannını vermek için bir ciddî tavır ile elindeki musavver mecmuaya dalmış — görünüyordu. bir örnek esvaplı iki kız. bunlardan ayrılarak. benim şiirlerim. Ahmed Cemil küçük bir hareket bile etmeyerek duruyordu. bütün güzel şekiller. Bugün Ahmed Cemil Taksim bahçesinde bu şirini değil.. manzaralar bir fırça darbesinden kopma renkler imiş de yekdiğerine karışarak şekilsiz bir hamur haline geliyormuş gibi oluyordu. tepeler. bir dakika içinde tekrar yaşatıyordu... bütün hayatı. her tebeddülünde bir hâtıra gıcıklayarak bütün hayatını Ahmed Cemil'in dimağında. asıl gençliğinin şiirini — yalnız onu — okudu. şu kadarcık. sonra Ahmed Cemil'in perişan cevabını dinlemeyerek siyah güderi eldivenler içinde daha ince görünen parmaklarıyle peçesini indirdi. sarı saçları rüzgârlarla savrularak. bayırın üstünde uçuyor.. Bir akşam onu bizde okuyacak missiniz. koşuşan bağırışan çocuklar. hayatının uzun yorgunluklarını bir gazetenin tefrikasında dinlendiren bir ihtiyar. Demek bugün Bon Marche'de uzun bir gaybubetten sonra onu görünce vücudunu . yeşillere. manzaralarının ivicaclarıyle yeşil tepelere doğru tırmanmış yahud mai sulara doğru akı-vermiş gibi duran binalarıyle boğazın sakin levhasına dikiliyordu. bütün ruhunun emel züb-desi işte şu siyah nazenin heyula işte bu ipek çarşafın dalgaları içinde vücudunun ihtizazı hissedilen seyyal ve mevvac hayal şeklinde kaybolup giderken. sizi okurken görmek istiyorum. mailere. bir dakika sonra sekiz on yaşında bir kış gecesi meselâ iki arkadaş cehren bir şiir okurken halının üstünde daima gülümser siyah gözlerini anlamayarak yüzlerine dikmiş..

kendisi tâ ayaklarının dibine küçük bir ayak iskemlesine oturuyor. gece şu küçük asude evin kapısı çalınmak o derece müstesna bir vak'a idi ki herkeste ufak bir halecan hâsıl oldu.. türlü renklerde elbiselerle süslenen iskemlelerin. fakat okşayan bir ateş. Seher kapıyı açıp açmamak lâzım geleceğinde MAÎVESĐYAH 123 mütöhayyir idi. . O da kendisini sevmiyor mu? Bir saat evvel o kendisine tebessüm eden gözlerde bir gizli incizab mânası hissolunmuyor muydu? Bu aralık tâ yanınbaşmda koşan bir kız kumların üzerine yüzü koyun düştü. nefsini onun hük. Ah! O sevda dakikası! Acaba hayat-ı bînasibinde o bahtiyar saat çalacak mı?. O münevver rüyalarının genç kızı.. işte o biraz evvel gülerek dudaklarını basarak hafifçe başıyle selâmlayarak.. 122 MAI VE SĐYAH Bakınız o siyah peçenin. Artık o şeyin tesiri mahiyetinden kaçmağa. güya siyah ibir nur ki baş döndüren ateşli bir sevda havası ile vücudunu sarıyor.* mü dairesinden çıkarmağa lüzum görmüyordu.. Şiirlerini dinlemek istiyormuş. Kendi kendine: «Ne için onun benimle izdivacını istemesinler?» diyordu.. karşısında hamal kılıklı birisini gördü. «Efendim!. Se'her'e tekaddüm etti. korucukların arasından süzülüp çıktı. yakıyor.. yavaş yavaş. Artık saklamağa ne lüzum var? Đşte bütün hüsran içinde geçen gençlik sevdasının emel zübdesi. Artık tekrar oturmadı. siyah çarşafın. Ahmed Cemil onu Lâ-nıia'ya kendisi okumak isterdi. hayatında birinci ve sonuncu olmak üzere seveceği vücud. siyah saçların altında parlayan siyah gözlerden bir şey akıyor. Ahmed Cemil başını çevirdi. gözlerinin içinde — şimdi artık vuzuh ile gülümseyen Lâmia — aheste Taksim caddesini çıkmağa başladı.. Ahmed Cemil'in nasiyesinde bu sual bir endişe hattı tersim ediyordu. yerinden kalktı. hislerinin muihassalası olan bu şiir parçalarını bir sevda teranesi gibi onun müteessir gözleri altında inşad ediyordu. kaldırdı. mu'tad hilâfına olarak sokak kapısının kuvvetle çalındığını işittiler.. sonra titrek bir aşk sadası ile bütün fikirlerinin... çocuk iri mai gözleriyle istimdat ederek ona bakıyordu. Bir gece herkes yatak odasına çekilmek üzere kalkmışlardı. bir ateş ki sıcak bir buse gibi. çocuğun ellerinden tuttu. elinde şiir defteri.sarsan şey.» diyen Lâmia idi.. Bu vak'a Ahmed Cemil'i hakikate iade etmiş oldu. kapıyı açtı. Nihayet Ahmed Cemil. Zihninde bu şiir takriri için mahsus bir hücre tertip ediyor. Lâmia'yı orada bir kanepeye oturtuyor.

onun bütün heyetinden kocası için bir nefret havasının uçtuğunu hisseder.. O vakit Đkbal kardeşine derin bir nazarla baktı. Herif sebebini evvelâ söylemek istemiyordu. fakat Vehbi bey o suali anlamış da muhataplarını merakta bırakmamak lûtfunu gösteriyormuş gibi pederinin nıüşa-biyetini iki manalı hande arasında tâyin etti: «Nüzul!. Yegâne mütalâa olarak Ahmed Cemil'in yüzüne baktı: — Bu yaşta genç bir kızla evlenmenin neticesi budur. ağlamağa hazır gibi duran gözleriyle: «Gördünüz . söyleyeceği sözün söylememek istediği tarafını gözleriyle anlatmağa çalışarak dedi ki: — Bey.— Vehbi beyin evi burası mı? — Burası. iki kardeşle anne birçok zamandan beri birinci defa olarak gecenin celsesini o eski samimiyet ile geçirmek istediler. artık herkesin alışmağa başladığı düşünceli tavrıyle. o vakit Aihmed Cemil.. Efendi birdenbire hastalanmış. herkesin yüzüne bakarak sanki bu vak'anm mudhik tesirinden başkalarının da hisse alıp almadığını tetkik ediyordu.. Đkbal tekrar gözlerini kaldırdı.. sonra gördüğü ısrar üzerine ağızından parça parça izahat alınabildi. o bil'akis güldü.. diyordu.. bilmem? dedi. tesîiyet iradına hazırlanıyordu. zaten.. şimdi lakırdı söyleyemiyormuş. Đkbal pek az söze karışıyor. kımıldanamıyormuş. kardeşine baktı. Sonra içeriye girdi. değil mi? Yalnız şu söz ihtiyarın hastalığındaki mahiyeti izah etmiş oldu. O vakit Ahmed Cemil çekildi. gündüz hiçbir şeyi yok iken hattâ akşam yemeğinde pek iyi bir halde iken odalarına çekildikten sonra birdenbire düşmüş. herkes teessüf beyanında. Bu akşam Vehbi bey gittikten sonra yatak odalarına çekilmekten vazgeçtiler. ara sıra iki mânâsız kelime ile muhavereye iştirak ediyordu. Bir aralık Ahmed Cemil: 124 sıxan — Đhtiyar giderse matbaa ne olur.» dedi. Vehbi beyi öteki evden istiyorlarmış. Muhavere bütün bu vak'a üzerine cereyan ediyordu. eniştesiyle kapıdaki adamın arasında cereyan eden muhavereyi herkes taşlıkta gergin bir dikkatle dinliyordu. tâ izdivacından beri anlamak istedikleri hayat sırrının bir parçasını görür gibi idi. pedere bir şey olursa istifa ederim. tuhaf bir vak'aya muttali olmuşçasına alay ediyor. Vehbi bey: — Biraz beni bekle! dedi. Sultanahmet'te babasının evinden. Đkbal bu sözü söyledikten sonra pederinin vefatını bekleyen kocasının utanılacak bir mahiyetini ifşa etmiş gibi gözlerini indirdi. Ahmed Cemil dilinin ucuna kadar gelen suali zab-tetti.. Đsmini işitince Vehbi bey telâşla kapıya geldi. kayınbiraderle beraber matbaayı idare ederiz.

odanın hem içinde hem dışarısında eski zamanlardaki hususiyeti ihtar eder bir teklifsizlikle muhavereye iştirak ediyordu. yalnız Đkbal çıkarken: «Küçük hanımcığım. çekildi. Seher oda kapısının yanında. Sonra matbaa ve gazete memurlarının isimleri. Sonra daha ziyade izahat vermeğe lüzum görmeyerek ilâve etti: — Bundan sonra matbaa işlerine benim bakmaklığım lâzım geliyor. anlayamadılar.. telâş içinde. Ahmed Cemil biraz daha istizah etmek istedi: — Ne vakit söylüyordu? dedi.» dediği işitildi. Ikbal'in son sözü üzerine birşey mırıldandı. ellerini uğuşturarak Ahmed Cemil'i hemen istintak etmek istedi: — Müdür ölmüş mü? .. havada kokusunu aldığı havadisin nev'ine vukuf arzusu kuru vücuduna sığama-yarak. fakat aldığım izahatı pek kâfi bulmuyorum. Ahmed Şevki efendiyle Ahmed Cemil birbirine bakıştılar. ________ 12. Onun için bir karar verelim.. darflerin bir fihristini isterim. Yanlarına girdi. Daha ziyadesini dinlemek. — Şimdi Şevki efendi bir muhtıra yapmalı. henüz dün gece yatağa serilen babası için sabahleyin şifa çaresi taharrisine koşması lâzım gelirken matbaaya can atarak hesap soran bu adamın karşısında bütün yuvarlak vücudu baştan aşağı titreyen bir kütle kesilmişti..mü? Beni verdiğiniz adamı anladınız mı?» demek istiyor gibi baktı. o devam ediyordu. evvelâ matbaada mevcut olan alât ve edevatın... * /*/ Ertesi gün Ahmed Cemil matbaaya gittiği vakit eniştesini AJhmed Şevki efendinin yanında gördü. diğer bir kâğıda matbaanın geliri gideri. sonra başka bir suale cevap vermeğe mecbur olmaktan korkuyormuşçasına kardeşiyle annesini bıraktı. ah şu dakikada çekmecesinin yanıbaşmda sanki kendisine mahzun maJhzun bakıp •duran koyu nefti alpaga şemsiyesini şu çapkının kafasına indirdikten sonra matbaayı bırakıp gidebilse. Ahmed Cemil bu muhavereyi yarım bıraktı. şimdi Şevki efendiden bazı şeyler soruyordum. görmek istemeyerek heyet-i tahririye odasına girdi. Vehbi bey yalnız «Peder fena!» dedi. Ahmed Şevki efendinin çehresi her zamandan biraz daha ziyade kızarmıştı.. Orada yalnız Saib vardı. maaşları. Artık matbaanın zevki kaçacağını anlamıştı. ben de sizin yanınıza geleyim. Đkbal kuru bir sesle: «Her vakit!» dedi. Vehbi bey âdeta yüksekten söylüyordu. Ahmed Şevki efendi bunalıyordu.. .

. kuru çocuğu tokatlamak istedi. Ahmed Cemil gülümsedi. Ahmed Cemil yazı I edasına dönmedi. kalktı.! Avrupa gazetelerini açtı.." başladı. iskemlesine oturarak: — Anlaşıldı! dedi. alçalmış gibi gördü. baksanıza. Şevki efendi istediğim şeyleri hazırlayacak. Bu insanlar. Vehbi bey bir âmir sıfatı takınmıştı. Ben bu azamet tavrını çekemeyeceğim..... gülmeğe çalışarak Ahmed Şevki efendiye baktı. Birden kendisini bu adamın karşısında küçülmüş. j Đşe başlamayacak olursa rahat edemeyeceğine hükmetti. daha ilk günü gelip de bana bir uşak muamelesi eden herife.. tercüme edecek havadis aradı. burada lastikten yapma gülünç bir soytarı gibi yaranmak için dizlerine sıçramaya çalışan mahlûk!. hesap soraü oğul. / — Cemil bey. arkadaşının odasında kaldı. Eniştene herif dediğime istersen hiddet et. yanına gitti. Saib'in teces-[i süslerinden emin olmak için kapıyı da kapadı. Birşey söylemeden evvel yutkundu. Ahmed Cemil şu dakikada bu kısa. Ahmed Cemil'in. nefretten göğsü şişiyordu... yarın sizinle de konuşmak lâzım geliyor. Kendisini eniştesi çağırıyordu. Đdare memurunun çehresi boğazı sıkılıyormuş gibi kıpkır-i mızı idi. Ahmed Cemil'e daiha ziyade sokuldu: — Artık enişte beyiniz matbaayı size bırakır. Ah!.. ni-i hayet daima Amerika'ya isnat olunan garibelerden birşey 1K du. Burada Ahmed Şevki efendiyi değil kalıbını göreceksiniz. yılıştı. şu içeride. Sonra anladığı şeyi izah etmek istedi: — Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Artık benûn için matbaa bitmiştir. mütenevvia sütunlarında daima halkın hoşuna giden t düzme fıkrayı biraz da kendisi süsleyerek serbest tercümeyi. yarın yine burada buluşuruz. sonra bütün ci-¦} ğerlerini dolduran hiddet havasını boşaltıyormuşçasma derinden geniş bir soludu.. . dedi. O vakit Saib sırıttı. Enişte demeğe ancak razı olabildiği bu adamdan bugün emre benzer \ §eyler mi alacak? 1 Vehbi bey matbaanın tahtalarına güya her vakitten ziya-| de bir tasarruf kuvvetiyle basarak çıktı. — Beni bu akşam beklemesinler..— Onun gibi birşey. zayıf.

zannederim ki bazı tasavvurları var. Siz. Ahmed Cemil'e nasılsa edindiği birinci nevi sigaradan ikram etti. Sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin burnundan gözlüğü her vakitten ziyade düştü. o zamana kadar vücuduna ehemmiyet verilmeyen bu adamın gaybubetinde bir ehemmiyet olacağı hissolunuyordu.. Yalnız sağ elini oynatarak meramını ifade etmeğe çalışıyormuış. Đkbal'in verdiği malûmattan meselenin vehametini. Đkbal o gün kayınpederini görmek için gidip gelmişti.. Đhtiyarın bütün sol tarafıyle dili tutulmuştu.. Ne olacağını Ahmed Cemil tâyin edememişti. mahiyetini tamamen anladı.. l\Đar mı? Ahmed Şevki efendi artık püskürdü: ha — Ne mi olacak? Bak görürsün.. tasavvuru istifa ederek matbaayı sizinle beraber idare etmek. Akşam tjve gittiği zaman eniştesinin gelmeyeceğini haber verdi. Đkbal kardeşinin ne demek istediğini anladı: — Dün gece söylemiştim zannederim. dedi. hokkasını düzeltti.— O mütekebbir edaya ben tahammül edemem. ben kendime bir iş buluncaya kadar gelir giderim. iiıaaeu Diraz suKun ouidUKtan. çalışmaya hazırlandı.. ' sonra yavaş yavaş defterlerini karıştırdı.. Ahmed Cemil bu vak'a üzerine düşünmeyi geceye talik etmiş idi. Yarın sen de matbaada mevkiinin ehemmiyetini anlayınca: «idare memurunu çağır-sanıza. Ali Şekib her vakitten ziyade yazdı. Ahmed Cemil'in hullya hayatından başlıca ümitlerinden biri bir matbaa sahibi olmak değil mi idi ? O halde işte o ümidin bir tahakkuk mukaddemesi gibi başlayan şu vak'aya karşı bir itminan duymak lâzım gelirken ne için makûs bir tesir duyuyor? Kalbinde hafi fakat vazıh bir his — Daha ne olacağını anlamadan bu kadar telâşa sebep . / kalemini buldu. ka-ym enişte matbaayı istediğiniz gibi idare ediniz.. Yemekten sonra Ahmed Cemil annesine bakarak: — Matbaa altüst oluyor. nasıl başlamak lâzım geleceğini zihnen tertip ederek: «Beyin.. Bugün Ahmed Şevki efendi saat-jlerce kendisinden bahsetti. tırnağının üstünde çıtlattı. Saib muttasıl Ahmed Şevki efendinin etrafında dolaştı. Vehbi beyin istediği şeylerin ne olduğunu düşünerek. Bugün matbaa halkı Tevfik efendinin hastalığına muttali olduktan sonra herkesin yüzüne bir endişe sayesi düştü. hesapları istedi...» diye beni yanma getirtecek değil misin? Ahmed Cemil bir daha gülümsedi: .. Đhtiyarın ne olduğunu ondan sordu. Raci bu fırsattan istifade ederek matbaadaki tevakkuf zamanını yalnız yarım saate hasretti. fakat mat-jbaada birşey olacağından eski çalışma zevkinin zevale uğra-^ yacağmdan o da emin idi. emrini icra etmeli!» dedi. Bu sabah eniştem geldi.. «dünyada bir kişi olduktan sonra ı nasıı oısa geçuuiuu:» aıyorau.

odanın yarı açık duran kapısından Saib'in mütecessis çehresi göründü.matbaada şu tebeddülün — ümidin tahakkuku değil — bir inkırazı olduğunu söylüyordu.. Ahmed Cemil'in birden rengi değişti. Matbaanın.Gazete için o kadar muharrire ihtiyaç var mı? Ahmed Cemil saatlerden biri idare ettiği meseleyi şu dakikada tarumar etmek istedi. zannediyor. Bugün bir vak'a o idareyi eniştemin eline geçiriyor. eniştesi gelip de Ahmed Şevki efendinin hazırladığı hesap icmalleri üzerine sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin müşareketiyle efkâr mübadelesine başlanılınca.. . Hattâ eniştesi matbaanın ıslahından. Hüseyin Baha efendinin sükût tavsiye eden bir nazarı nefsini zaptetmesine medar oldu: — Ali Şekib olmayacak olursa gazeteyi idare etmek münı-"kün olamaz.. dedi. Yalnız bana ait vazifeleri başmuharrirlikle beraber kayınbiraderime bırakacağım. Đnsanı güya bir mengene içinde sıkıp sıkıp da birisinin ayakları altına ezik. bitik. iki ellerini göğsüne basarak: «Yürüyeme-yeceğim. Nihayet Vehbi bey müzakereye bir nazik hatime vermek istedi: — Matbaa ve gazete Hüseyin Baha efendinin idaresinde oldukça ben memuriyetimden istifaya lüzum görmüyorum. «Ali Şekib gidecek olursa ben duramam!» demek üzere atılıyordu. Ahmed Cemil eniştesine karşı hep mümaşat eder oldu. onun vazifesi benim iktidarımın fevkindedir. gazetenin idaresi bana tevdi edilecek olursa bundan ne için ürkmek lâzım gelsin?» demek istedi. Şu dakikada vücudunda güya bütün hüviyeti eziliyor. şuraya düşmek. Aman yarabbi! Sevmek bu muydu?. kumlar üstünde Ölmek istiyorum» demek için bir ihtiyaç duyuyordu. gazetenin terakkisini teminden bahsettikçe geceleri sofra başında bilardo vukuatı nakleden bu adamın içinde bir tedbir sahibi muhtefi olduğunu anlıyordu. Eniştesi biraz gülerek yüzüne baktı: —. Vehbi bey cevap vermeye hazırlanıyordu. MAĐ VE SĐTAH 133 ayırmıyordu. şu halde bana evvelce yabncı olan matbaa ile bugün aramızda bir karabet hâsıl oluyor demektir. Ertesi gün matbaada. sevmek bu muydu?. beni buraya bırak. Bir aralık kendi kendisine: — Vehim! Ne için öyle olsun? Her vak'ayı fena şumuliyle telâkki etmek bana mahsus bir bedbinlik mesleği! Halbuki mesele pek sade: Ben bir matbaada bulunuyorum ki idare şekli bana tamamiy-le yabancı. can çekişerek atmak isteyen bu öldürücü şey. Zaten mümaşat olunmayacak bir fikre de tesadüf etmemiş idi. — Ali Şekib ne olacak? dedi. Hüseyin Baha efendi korkulu bir fırtınadan ehven kurtulmuş olmasından mutmain olarak müzakerenin iptidasından foeri birkaç defalar düşen gözlüğünü düzelttikten sonra iltifata teşekkür etmekle meşgul iken. vicdanında bir tehaşi ezasıyle hüküm süren hissin muazzip sedasını susturmağa çalıştı..

Şimdi Ahmed Cemil daha vazıh görünüyordu. belinden aşağıya yanlarını latif bir yuvarlaklıkla tersim ettikten sonra düşüp ayaklarının her hatvesiyle sağa sola nazenin bir raks ile sallanan etekler altında vücu-f dunun hayatını. onu gözleriyle takip etmiş olmak affedilmeyecek bir töhmet imiş gibi birden sıkılmış... o küçük kırmızı şemsiye! Ne olurdu. Şuracıkta. sonra o tül şu bir çift baştan mürekkep sevgi levhasını gizleyip o küçücük kırmıza şemsiyede bu gençlik sevdasını sahranın yalnızlığından bile esirgeyerek yakuttan bir . anlamıyor musun? Ah! Bilsen onu ne kadar seviyorum!. Cevabını verdi. — Artık dönelim... öyle ki hemen karşı karşıya gelmiş oldular.. yolun şu kenarında. dedi... büyük tac şeklinde örtseydi. Bu sırada onlar döndüler. ancak onların olsaydı. Şuracıkta bir tesadüf etmiyecek olursa bugün bir daha göremeyeceğini biliyordu. mi ? Arkadaşının sualine: . — Daha erken zannederim. omuzlarından yanlarına düşen açık yenler.> dememişti? Halbuki bu sırrı birisine tevdi etmek ihtiyacı onu âdeta hasta ediyordu. Elindeki açık kırmızı. Akşam rüzgârının hafif darbeleriyle çırpman ipek örtüsünün içinde Lâmia'nın çehresini bir bulut altında görüyordu.. Lâmia hayret nidasiyle: — Ağabeyim. Lâmia başını beyaz bir tül ile örtmüş.... artık aralarında on adımlık bir mesafe kalmış idi.. O cevabı verdikten sonra nedamet etti. düşünmeden yalan söylemişti. o kadar ki saçları birbirine karışarak siyah ve kumral bir enmuzeç teşkil etseydi. şimdi. Ah.. . şurada yalnız bulunsalardı. Cürm-ü nıeşhud halinde yakalananlara mahsus bir şaşırma ile Lâmia'nm orada bulunduğunu görmek. o körpe hayatı hissediyor. o kadar yalnız ki bütün bu sahra şu akşam baygınlığına şiiriyle onların. yanya-na... ikisine ancak kâfi bir taş parçasının — üzerine otursaydılar. ipek kumaşın üzerinden akan râşe seyyaleleri içinde o vücudun ihtizazını görüyordu. gözleriyle bir aşinalık gönderiyor. bir taş parçasının — fakat küçük.. Ahmed Cemil'in yine gözleri bulanmıştı. boynundan doladıktan sonra ucunu sol omuzundan arkasına atmıştı.Gittikçe yaklaşıyorlardı. Lâmia o beyaz tül örtüyü açsaydı. bazan omuzundan başının arkasına tutarak yürüyordu.. Ahmed Cemil'in uzun kumral saçlı başını o kıvırcık gür siyah saçların yanma çekseydi. güya çocuk iken her defa gelişinde dediği gibi: «Ne iyi ettiniz de geldiniz!» diyordu. — Şu önde gidenler Lâmia ile ustası değil mi? — Bilmem!. Bu yalana sebep ne? Ne için şuracıkta saf13 i MAĐ VE SĐYAH vet ve samimiyetle arkadaşının ellerine yapışarak: «Evet o! demindenberi onun için titrediğimi görmüyor musun. Onu selâmlıyor. sonra mütebessim gözleriyle Ahmed Cemil'e baktı. o kadar ki vücutlarının sıcaklığı imtizaç etseydi. Tâ belinde küçük küçük kırmalarla büzülerek sırtında dikişsiz bırakılmış kıvrıklar.. sade şemsiyesini bazan kaldırarak.

eserine fikrini sevk ettikçe o siyah gözlerin: «Bitirseniz a. Ben de dinlemek isterdim!» mânasıyle gülümsediğini görüyordu. en evvel Nedim'e tesadüf etti. Nedim? dedi. Kendisini bu gün şu Erenköy seferinden artık bahtiyarlık hissesini almış kıyas etti. Çocuk: — Baba bir şey oluyor. bir müddetten beri onun bahsini etmemeğe başlamıştı. Lâmia'nın o mütebessim nazarı. Çocuk başını çevirip Ahmed Cemili görünce korkudan... Bir ay daha çalışsa arkadaşlarına okuyabilecek bir hale getireceğini zannediyordu. Ahmed Cemil şimdi mesut idi. artık bitirmeliyim!» dedi. Bu gece Hüseyin Nazmi. kütüphanesini yine altüst ederken bir aralık arkadaşı Ahmed Cemil'e sordu: ^— Senin «eserinin inşad resmi ne vakit icra olunacak? Ahmed Cemil artık eserin ikmalinde bu kadar t||ahhür ettiğinden utanır olmuş. Bu iki emel hedefi bir çift ikiz hemşire gibi hâtırasında öpüşüyordu. Bu sabah matbaaya girer girmez Ahmed Cemil. Eseriyle Lâmia. Artık Hüseyin Nazmi'yi döndürmek bile istemedi. Derinden bellisiz bir inek sesine muhteriz dem tutan hafif kuş cıvıltıları arasında. Fakat yalnız bir an için gözlerine isabet eden bu hande güya oraya bigâneliğini anlamış da firar etmiş gibi silindi.Hüseyin Nazmi hemşiresine yalnız «eve mi?» dedi. ilâve etti: — Đstersen gelecek ay. Gece yalnız kaldığı vakit zihninde yalnız iki şey yaşıyordu.. Geçtiler. Lâmia'yı düşünürken. ıstıraptan perişan olmuş çehresinde bir tesliyet ibtisamı ta-yaran etti. Bu gece uykusunun arasında hep o eserle o hayal yaşadı. MAJ VE SĐYAH 135 — Ne vakit istersen! dedi. şimdi sahrayı esmer bir renk yan şeffaf örtüsüne sarmış tâ ileride afakin sinesinden gecenin sükâın nefesi. Lâmia «evet!» dedi. . bir müddet daha yürüdüler. dedi. sabahleyin kendi kendisine: «Evet. Bütün hayatında sevda sekriyle mest kalmak için yalnız o nazar kifayet edecekti. sonra küçük kırmızı şemsiyesini bir veda selâmı gibi savurdu.. Çocuk elinde bir sürahi ile merdivenden koşarak çıkıyordu. kalbinde bir deste saadet çiçekleri gibi inkişaf etmiş idi. — Ne oluyorsun. eserini. iki arkadaş döndüler. ufukların yarı şeffaf tüllerini titreterek uçuşmağa ^aş-lamıştı..

Kendi kendisine: «îri Alman karısının yeni bir tahriki! Bu geceyi içmekle geçirmiş. îdare memuru başını saladı..bu adamın üzerine dikti. şimdi sızıyor* dedi. Yazıhanesinin önünde er-bab-ı mesalîhe mahsus küçük penceresinden Ahmed Cemil'i gülerek kendisine mahsus işveli temannasiyle selâmladıktan sonra: — Sahib-i imtiyazın odasına gir! dedi. hiçbir şey işitmiyordu. Ahmed Cemil doğru oraya girdi. Ahnled Cemil şu vak'amn ne olduğunu anlıyor. . yalnız ara sıra içinden gelen bir hıçkırıkla vücudu sarsılıyordu. pek iyi anlayamadım amma ağlarken ağzından dökülen sözlerden dün akşam katanyle gittiğim anladım.. Hüseyin Baha efendinin kanepesine yüz üstü yatmış.. Karı bırakıp gitmiş. Raci cevap vermiyor. Gördüğü manzaranın mahiyetini derhal anlayamadı. güya Ahmed Cemil babasının ıstırabını giderecek bir tabip imiş gibi ondan kendisine kuvvet verecek bir cevap bekliyordu.. göğüs geçirdi: — Bilmem amma fena görüyorum. hâlâ içmekten vaz geçmiyor. «Niçin telâş ediyorsun? Babanın hiçbir şeyi yok.. Ahmed Şevki efendi dedi ki: — Nasıl öksürüyor. Biçare çocuk!.. hareketsia yatıyor. Ahmed Cemil Raci'nin sızmış olduğunu. Ahmed Şevki efendinin yanına geldi. Nedim hâlâ yaşlı gözleriyle bakıyor. kimbilir nerelerde düşüp kalktıktan sonra sabahleyin yine içmiş. Ne oluyorsun?» dedi. refikinin sualine hacet bırakmadan bildiğini anlattı: — Ben geldiğim zaman orada uluya uluya ağlıyordu. bir kolu sarkarak kilimin üzerine 136 MAĐ VE SĐYAH düşmüş.zavallılığına küçücük kalbinin kan ağladığı . Đdare memuru da küçük penceresinde onu bekliyordu. Raci. ciğerleri paralanıyor. dedi. ciğerleri sökecek bir öksürük işitildi.» dedi. gözlerini .. Bu da Sirkeci'de ölünceye kadar içmiş. Tekarrüp etti.Ahmed Cemil yukarıya çıktığı vakit matbaada Ahmed Şevki efendiden başka kimse yoktu. Babası ağlarken Nedim'in halini görseydin. Elinde bırakamadığı sürahisiyle gitti babasının karşısında bir iskemlenin kenarına ilişti. Çocuk bir türlü oradan ayrılamıyordu. öyle oturdu kaldı. Bu sırada içeriden boğuk. bir cevap alamayacağını anladıktan sonra Nedim'e döndü. işitiyor musun? Sen gelmeden evvel böyle saatlerce öksürdü. eğilerek: «Birader!.. şu gördüğü neticeden ona tekaddüm etmiş olması lâzım gelen vak'ala-n icat ediyordu. Nedim de elinde süra-hisiyle kendisini takip ediyordu.

Ali Şekib'in bu karan nasıl esbap ile ittihaz ettiğini anlamakta teahhur etmedi. Sabahları bana uğrar da birer kahve içersek sana esnaflığın meziyetlerini izalb ederim. Saib ellerini uğuşturarak Ali Şekib'in bir aksi sedası gibi tekrar etti: — Kâğıtçı dükkânı.. Matbaanın aşağı katında Ali Şekib'in iri sesi işitildi. siyasî baş makaleyi bitirdikten sonra sıhhate dair bir bend yazmaktan yahut iktisada ait bir meseleyi kurcalamaktan içtinap etmeyen bu adam şimdi mektep çocuMarma kurşun kalem be- . — Bir kere duvarlar kâğıtlarısın.. Ali Şekib o vakit Ahmed Cemil'e baktı: — Yazıcılıktan usandım. bu adamın nasıl bir hata ile hayatının mahvına sebep olduğunu düşündükçe derin bir merhamet hissi duyuyordu. Mümkün olsaydı. bir tabibin zeki ve mütekayyit tedavisiyle onun hissiyaMAĐ VE SĐYAH 13T tını örten bütün levs agşiyesini yavaş yavaş kaldıracak.. kalbi sefalet hayatı içinde yuvarlanan oğluna götür. Ali Şekib'in her vakitten ziyade neşesi vardı. eniştesinin sebebine meslekin tebdiline lüzum gören bu adama karşı kendisi için bir mahcubiyet duyuyordu.em yetiştirmek istiyorum.. biraz da esnaflık edeyim. Şimdi Ali Şekib'e ne diyecek? Şu teşebbüse mümanaat mı edecek? Hakikatta arkadaşı fena bir iş yapmış olmuyor. Onun gibi iştihar emelleri olmayan bir adam için dükkâncılık herhalde yazıcılıktan iyi değil midir? Esasen Ali Şekib'i pek musip bulmakla beraber bu meselede kendisine bir töhmet hissesi tefrik ediyor. Her gün binlerce adamları esnetmekten başka bir şeye hizmet etmeyecek altı sütun yazı yetiştirmek için kafa patlatmaktansa dükkânımın köşesinde müşteri bekleyerek biraz da başka yazıcılara kâğıt kaf. Ahmed Şevki efendi küçük penceresinden başını uzattı: — Ne dükkânı?. Ahmed Cemil. . Dudaklarının arasından «yazık!» dedi. Biraz sonra Saib'le göründüler.» diyecekti. dolaplar konsun. Ali Şekib gülerek cevap verdi: — Kâğıtçı dükkânı. Raci'yi alacak. Bugün Raci'ye her vakitten ziyade acıyor. Küçük bir kamus gibi her şeyden behre sahibi olan. onların altından saf bir kalb çıkardıktan sonra: — Đşte bu temiz..Aihmed Cemil zaten o hayatın şu neticeyi tevlit edeceğini pek iyi bilirdi. Öne de camekânlar yerleştirilerek aralarında zarif maun iki kanatlı bir kapı bırakılsın da bakınız dükkân kendisini nasıl gösterir. Arkadaşının ikide birde elinde iki üç lira ile Emniyet sandığına gittiğini de bilirdi. Dudaklarını açan geniş bir hande ile Saib'i dinliyordu.

Camekâmn içinde tozlanmış bir par-ra çantasını elime alıp okşıyarak sileceğim. Artık mürekkep kokusundan tiksinmeğe başladım. Sonra bir alay mini mini müşterilerimi idare edebilmek için bunalacağım.\ lerek Ali Şekib'e: — Alay ediyorsun! dedi.. bizim müvezziye tenbi'h etseniz de onu arasa.. Ali Şekib Ahmed Şevki efendiye döndü: — Artık benim dükkân varken başka yerden alış veriş edilmez. kalemler. idare memuruna dedi ki: — Aman Ahmed Şevki efendi... Kendi kendisine — Keşke benim .... Ahmed Şevki efendi taahhütlü mektubun ne için böyle takayyüde mazhar olduğunu Saib'in karşıdan parmaklarıyle para sayıyormuş gibi işaretinden anladı. Ona mukabil benim dükkânımda.» denmiyecekmiş.. Kazanacağım şey yine benimdir. ötede canı sıkılmış gibi duran işlemeli sedef bir kâğıt bıçağının yerini değiştireceğim. — işe ne vakit başlanıyor?.. — Alay mı? Hiç öyle değil.. Arkadaşını gülerek dinliyordu. resim örnekleri göstermeğe mi çalışacak?. bana bir iki güne kadar MAĐVESĐYAH 139 •eniştemden taahhütlü bir mektup gelecek. hayatı? Ahmed Cemil Ali Şekib'in bu kadar neşatına karşı muhalif davranmak istemedi. Dükkânım dedikçe duyduğum zevki bilseniz! Bir dükkâna malik olmak!. Hemen. Gü. ben onları çocuklarım gibi seveceğim. renkli mektupluk kâğıtlar..138 MAÎ VE SĐYAH ğendirmeğe. denildiği vakit sanki ne oluyor?. Gördünüz mü saadeti?. — Dükkân tutuldu bile!. sabahleyin dükkânıma girdiğim zaman onları küçük fakat yüreğimden kopan bir tebessümle selâmlayacağım. onlarla ufak ufak alacak hesaplar açacağım. değil mi? dedi. o bin »çeşit tuhaflıklar. bir aralık Ahmed Cemil'e bakarak: — Hakkı var! dedi. Amma dükkâncılıkta: «Ali Şekib'in dün güzel bir makalesi vardı. Ali Şekib'in birden aklına bir şey geldi. Sahib-i imtiyazın keyifli zamanını bulacağım da bir lira koparacağım diye düşünerek bir âlet gibi yazı yazmaktan usandım! Ahmed Şevki efendi sade dinliyordu...... Ali Şekib Ahmed Şevki efendinin reyini kazandıktan sonra büsbütün cesaret buldu: — öyle değil mi? Hiç olmazsa dükkânımda satacağım şeyler benim malımdır. ne güzel şeyler olacak: Zarif billur hokkalar. Hayatımda birinci defa olarak ciddî bir şey yapmak istiyorum. Gördün mü. benim o süslü yazımla tutulmuş lâtif defterciklerim olacak.... cüzdanlar.

. Ahmed Cemil'in gazeteyi hemen yalnızca idare etmekten ziyadece zahmet çekeceğine teessüf ediyor gibi göründü. kendisine bir aylık veririz. siz Said'le Saib üç kişi gazeteyi pek âlâ idare edersiniz. Ahmed Cemil ihtiyat ederek: «Bir kere böyle tecrübe edelim de.. değil mi? Saib'in takdire mazhar oluşuna Ahmed Cemil gülümseyerek yalnız: — Evet.. bir aralık lakırdısının arasında: «Eğer pek zahmet çekecekseniz bana Osman Tayyar isminde bir muharrir müracaat etti. onu alırız» dedi. dedi. matbaa onun.. gazetenin başında da bir alay haşerat! O Hüseyin Baha efendinin sahib-i imtiyazlığından başka bir şeyini göremiyorum. — Ben matbaanın idare tarzını büsbütün değiştirmek istiyorum. ara sıra kocasına perişan bir mâna ile güya istirham ederek buMAĐ VE SĐYAH 141 140 MAĐ VE SĐYAH kan Đkbal'in yanında. beğendiği yerde yesin. Matbaanın şu halinden hiç de memnun değilim. Bu gece yemekten sonra Vehbi bey Ahmed Cemil'e mat-baya dair görüşülmek için hemen yukarıya çıkmasını rica etti. Ahmed Cemil. Küçük odada Vehbi bey musahabe mukaddemesi olarak Ali Şekib'in matbaadan çekilmek üzere olmasından bahsetti. Daha sonra Vehbi bey: «Bir de o sarhoşun matbaada ne işi var?. Matbaada beyhude para alanları: Şekib'leri. para babamın.» cevabını verdi. Vehbi bey omuzlarını silkti: — Eğer her sokakta sürünecek olanı matbaaya almak lâ-zum gelirse. dedi... Ona beyhude aylık verip duracak mıyız?» dedi. Ahmed Cemil henüz beş dakika içinde canını sıkmaya başlayan bu müzakerenin bir an evvel bitmesini sabırsızlıkla bekliyordu: — O biçare matbaadan çıkarılacak olursa sokaklarda sürünür.de böyle bir eniştem olsaydı! dedi. Hüseyin Baha efendi gazeteyi bana bırakır. bir âmir karşısında gibi münkad vazıyle dinliyordu. Saib müstait. Peder nasıl olmuş da bütün sermayesini bir gazetenin istifadesine feda etmiş anlamıyorum. Eniştesi fikrini büsbütün izah etti. Matbaada gazeteden başka bir şey yok. Raci'leri süpürürüz. . çalışkan bir çocuğa benziyor. Veîıbi bey söyledikçe hiddetleniyor. Bu Osman Tayyar «Mir'at-ı Şuûn» dan istiskale uğrayarak mevkiini Ahmed Cemil'e terketmiş olan adamdı.. sonra neticede bir istifade olursa yarı yarıya taksim..

makineleri petrolla işletiyor. bir* kitaphane. liralarla oynuyor. Bu akşam eniştesinin sesi kulaklarında daima tekerrür etti: — iki üç yüz lira. çıktı. şüphesiz o akşam biraz ziyadece kaçan Fertek düzinin neş'esiyle gülerek: — Sen de züğürt herifin birisin. karşısında türlü tafsilât ile icat ettiği o ümit âlemine müvazişkâr bir nazarla bakamıyordu. Ne olurdu? iki üç yüz liran olaydı da matbaaya atıvereydin. «Para olsa matbaayı bir altın madeni haline getirmek işten bile değil!» Da'ha sonra: — ihtiyardan beş para koparmak mümkün değil ki. Ahmed Cemil Đkbal'e bakıyordu.. bu kaba latifenin kardeşinin «zerindeki acılığına şahit olmamak için kalktı. dedi. öyle mi ? . Vehbi bey Ahmed Cemil'in önüne geldi. bütün devair evrakını iltizam ediyor. o vakit matbaa hakikaten bir matbaa olur.. para kazanmak ne demek olduğunu o zaman anlarız. bir mücellithane vücude getiriyordu.. Mümkün değil eniştesinin hülyalarına iştirak edemiyor. dedi. matbaayı ne için yalnız bir gazeteye hasretmen" ?" Kitap basamaz mıyız? Ahmed Cemil: — Matbaanın harf mevcudu kâfi değil T dedi. hattâ bir de taş makinesi ister. Halbuki kendi kendisine. ikbal daha ziyade duramadı. Vehbi bey canını sıkan bir şeyle meşgul imiş gibi ayağa kalktı.. bir müddet için tatlı bir mestlik içinde sardıktan sonra birdenbire fena bir iz bırakarak geçiyordu. Vehbi bey asıl maksud olan noktaya geldiğini göstermek isteyerek: — Tamam! dedi — Sade harf değil.— Matbaaya gelince. Vehbi bey şimdi tasavvurlarını izah ediyor. «Bu söylenilen şeyler doğru değil mi? Ben onun dediği gibi züğürt bir herif olmasam da bugün iki yüz lirayı matbaaya atabilsem bütün bu şeyler vücude gelmeyecek mi? diyordu. ikbal kardeşinin nazarına tesadüf etmemek için gözlerini indirmişti. matbaada şubeler açıyor. bir sürü mürettip var. matbaayı büyütüyor. Demek bütün hayatının emelleri hemen tahakkuk ediver-mek için yalnız şu iki üç yüz lira kifayet ediyor.. kolu bağlı oturuyorlar. Bütün bu hülyalar Ahmed Cemil'in dimağını uyuşturuyor..

bu adam hakkında henüz hüküm vermemiş. Bir vakit ekmek bulmak için âtifetine müracaat ettiği bu adamın bugün şu matbaadan vedaını görmemek için bir bahane icat etti. dedi. Ahmed Cemil eniştesini Hüseyin Baha efendinin henüz tahliye ettiği yazıhanenin başında buldu... Ali Şekib büyük keman şeklinde jelatin kaplı zarif bir takvimi göstermekle meşgul iken dükkânın kapısından Saib'in başı göründü: •—¦ Cemil bey! Deminden beri sizi arıyorum. . hileli para çantaları. renk renk mektup kâğıtları gösteriyordu. şimdi sizi istiyor. deste deste kâğıt yığınlarının. eniştesiniz geldi. ona fena yahut iyi sıfatlarından birini takamamıştı. değil mi? Ahmed Gemilin gözleri Hüseyin Baha efendinin kapaklı yüksek yazıhanesine gitti. Ali Şekib hep dükkânından bahsediyor. tuhaf çakılar. henüz yerleştirilmemiş paketlerin arasında bahtiyar gördükçe sevinç duyarak oturdu. demek ondan sonra Hüseyin Baha efendi ile görüşülmüş. onu yeni maun camekânlarm. O da zaten gazete gailesinden kurtulmak için bir fırsat gözetiyormuş. 142 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil de kendi eniştesini düşündü. tebrik etti. matbaadan çıktı. Ali Şekib henüz bir gün evvelden beri yerleştiği dükkânının önünde mes'ut bir haz ile tebessüm ediyordu. O yazıhanenin başına geçmekle bir vakit kendisine muavenet elini uzatmış' olan bir adamın hakkına taarruz etmiş olacak zannetti. Vehbi beyin ilk sözü: —-işi bitirdik! oldu. karar verilmişti... Şu halde bu yazıhaneyi siz alırsınız.» diyerek arkadaşına resimli kartlar. ben teklif eder etmez kabul etti. dedi. Ahmed Cemil dondu kaldı. fakat şimdi bu yazıhaneye temellük etmek fikrine karşı bir soğukluk hissediyordu. «Bak ne cici şeyler buldum. dolapların. Önce eniştesinin söylediklerini sadece bir musahabe gibi dinlemişti. Nereye gideceğini tâyin etmeksizin yürürken bir sesin: — Eski arkadaşlara iltifat yok mu? dediğini işitti.Bir gün Ahmed Cemil Said'le tashihlere bakarken Saib yavaşça yanına sokuldu: — Hüseyin Baha efendi kâğıtlarını topluyor. Kendisini bir matbaanın şöyle bir odasında bir müdürlük yazıhanesinin önünde oturmuş görmek isterdi. Bir aralık nahiye müdürü olan eniştesinden bahsetti: — Đmdadıma yetişmeseydi bu dükkân zor açılırdı. O vakit Aflı-med Cemil daima açık bir tesliyet menbaa olan arkadaşının elini sıktı.

yerde cihana dağılmak için muntazır serilen kâğıtlarınızı şimdi küçük bir mürettip yamağı gelip toplayacak. sahih!. Matbaada maddeten.. nevakısmı ikmale gelince: Vehbi bey birden tahattur ediyormuşçasma: — Ha!. Bu cihet zaten geçen akşam karar altına alınmamış mıydı? Matbaaya gelince Ahmed Şevki efendi biraz tuhaf adam amma oldukça becerikli birisine benziyor. yirmi beş lira tefrik. Sü-leymaniye'deki evden dem vurdu. dedi. Vehbi bey devam etmek için bir istifsar kelimesine mun-tazırdı: — Ne yolda? dedi.. Para tedariki için bir çare buldum amma bilmem arzu eder misin?.. Ahmed Cemil de bu matbaa meselesi yeni bir düşünceye silsilesi tevlit etmiş oldu.. edilerek istikraz olunacak paranın tesviyesine tahsis olunur. türlü tarikler ve vasıtalar gösteriyor. Matbaanın.. rehinden bahsediyor.. yanıbaşınız-da ellerinin tarakası duyulan mürettiplere gidecek. bu ümide 'husul bulamayacak nazariyle bakmakta iken işte şimdi gözünün önünde bir çare belirmişti. Öyle değil mi? Eve malik olmaktan ziyade bir mesleke malik olmak lâzımgelir. O zaman eniştesi paranın tedariki çaresini izah etti. bunda bana müteallik hiç bip şey yok. Gazeteyi Ahmed Cemil ile Said ve Saib pek âlâ idare edebilirlerdi. Đşte kayışlar birer uzun yılan gibi matbaayı .. Istiglâlden.Eniştesine cevap vermedi. Şu halde Ahmed Cemil de matbaaya kısmen mutasarrıf olarak. onun hayaliyle mestoluyordu.başında yazı yazmak. Şu dakikada bir karar verse matbaaya bir taş makinesi ilâve edebilecek. bir saat sonra bu uzun kâğıtlar birer madenî sütuna tebeddül edecek..» diyordu. bey'i bilvefadan. O gürültüyü şimdi kulakları işitiyor. Ahmed Cemil'in nezareti altında işin içinden çıkabilir zannolunur. fikrinizin uçuşlarını takip edemeyerek garip ivicaclarla sanki ıstırabından kâh kıvranarak. Ahmed Cemil o geceden beri dimağında darbe vurmaktan hâli kalmayan para bulmak ihtimalinin tahakkuku ümidini işitince kıpkırmızı oldu. bir petrol muharrikinin çarhı kayış kolanlara takılınca ayaklarının altında şu bina bir fabrikanın hayat gulgulesiyle gürleyecek. Vehbi bey şimdi gazetenin. o paranın bir ev için nemasını hapsetmekten ise şu suretle istifade vesilesi ittihaz ederek.. fiilen bir hak sahibi olmak ümidine karşı içi titriyordu.. kaleminizden akıp taşan o şeyleri şuracığa halının üzerine döküvermek henüz beş dakika evvel sizin dimağınızdan doğan. Đşte muharrik bir canavar gibi homurdanmağa başlıyor. Vehbi beyin mantık istidlallerinin sonun yoktu. kendisine bir meslek temin etmiş olacaktı. şu ceviz yazıhanenin . kâh sürünerek uzanıp giden yazılarınız. Ah! ayaklarınızın altında bir irfan burkanı gibi gürleye gürleye dönen o makinelerin çelikten zemzemesiyle kulaklarınız uyuşarak. MAĐVESĐYAH 143 bunlar hakkında tam bir vukuf ile tafsilât veriyordu: «Matbaanın hasılatının ayda meselâ yirmi.. matbaanın idare şekilleri hakkında tasavvurlarını izah ediyordu. daha sonra makinenin safhasına iki kanatlarını açmış bir yaprak.. mütalâalarının nihayetine şu cümleyi koydu: — Yine sen bilirsin...

. Ahmed Cemil'in şimdi kulaklarında makinelerin tarraka-sı.. Demek bu rüyayı hemen şimdi hakikate tebdil edebilmek için elinde bir çare var... ondan ürkü-yordu.. onu ne sebeple tehlikeye atacak? Hülyasını dolduran makinelerin tarakası arasında zayıf Mr vicdan sadası Ahmed Cemil'i o tasavvurdan irkilmeğe davet ederken diğer bir ses — daha vazıh. parça parça öteye beriye serpecek. beyazlıklar peyda oluyor. çırpınarak uçuşuyor.. Ahmed Cemil ancak ay^lacaklan zaman sormağa cesaret Iraldu: «îkbal ne cevap verdi?» dedi.. Ne zaman istersen eline geçecek bir sermayeyi kullanmaktan ne için korkuyorsun?. sonsuz genişliği içinde hissesine isabet eden Süleymaniye'deki o bir avuç toprağı.. yüzbinlerce beyaz kâğıtların delice uçuşu hüküm sürüyordu. Zavallı babası onu terhin edilmek. bakınız. annesine. Đkbal'in hakkına ne salâhiyetle tasarruf «decek. canlanmış şeyler. Sonra yine matbaanın günlük işlerine geçti.» Evet.. ne için korkuyor?. kardeşine bu tasavvuru nasıl açmalı? Bundan beklenen menfaati onlara anlatabilmek için ne yapmalı? Ahmed Cemil henüz bu tereddütler içinde bir karar verebilmek için cesaret bulamamakta idi ki ertesi gün akşam üzeri eniştesi matbaaya geldiği vakit iki lâkırdı arasında: «Dün Đkbal'e ev meselesini açtım!» dedi. daha metin bir ses — başka bir lisan ile kuvvet vermeğe çalışıyordu: «Ne için tehlike olsun?. o siyah devin karnından. diyor. makinenin. MAĐ VE SĐYAH 145 .. Đkimizin re'yine havale etti. sonra: «Ben ne karışırım. gözlerinin içinde binlerce. bir rüzgâr bütün bu 144 MAĐ VE SĐYAH irfan mahlûklarını dünyanın her tarafına atacak. kanatlarını gererek.. cihanın uçsuz. Fakat o mini mini ev. bükülerek bir alay beyaz kuşlar..» dedi. üstüvanelerin üzerinden. Bir şeyden daJha korkuyordu. O para ile alacağın her vakit para değil midir?. Onu emellerinin bir oyuncağı gibi istimal edebilir miydi? Terhin! Bu kelimede bir soğukluk buluyor..baştan aşağı sarsıyor.. abasından kayarak akarak. bunlar sizin işte şu iki parmağınızla arasında sıkarak fikir yaratmağa mecbur ettiğiniz şakalarınızın içinden fırlamış. Parayı bir kumar masasına mı Ttoyacaksm?. oğlunun bir hevesi uğruna tehlikeye konulmak için mi bütün hayatının mesaî bahası olarak edinmişti? Haydi kendisine ait olan hisse için onu alet olarak kullansın. Hayatında. Eniştesi omuzlarını silk-ti. «Onun ne hükmü var?» demek istedi.. çelik dişlerin..

Bugünden sonra bu tasavvura ait vukuatın cereyanını idare edebilmek için Ahmed Cemil imkân bulamadı, belki tatlı bir hülyanın şu tahakkuku vasıtasını reddetmek için mukavemet sarfından kendisini alıkoyan bir sebep vardı. Eniştesi iki gün matbaaya bir yabancı ile geldi. Üç kişi, daha doğrusu Ahmed Cemil iştirak etmeyerek, ikisinin arasında güya mukarrer bir işin teferruatına dair müzakere cereyan etti, o akşam evde bahis tazelendi. Sabiha hanımla Đkbal ses çıkarmıyorlardı, hattâ oğlunun istikbalini bu tasavvurun ta-hakkukuyle kaim zanneden bir annenin sükûtunda bir tehviç emaresi bi'le farkolunuyordu. Senetler yapıldı, mahkemelere gidildi, yine o sırada işini tatil eden bir karşı matbaasının müzayedesinden bahsolundu. Şimdi Ahmed Cemil sanki bir dalganın üzerinde düşünmeğe meydan bulmayarak yuvarlanıyordu. Eniştesinin bin türlü zorlukları yenen faaliyeti bir hafta içinde Ahmed Cemil'in ayakları altına petrol muharrikiyle litografya makinesini yerleştirdi. Ahmed Cemil o gün makineler dairesinden çıkmak istemiyordu. Ahmed Şevki efendi şişkin göbeğiyle, Saib kuru kısa vucudiyle, Said yüzünü gözünü örten kırkılmış sakalıyle, enişte ve kayının şu küçük bayramına iştirak ettiler; hattâ hiç kimseye karşı kin taşımak elinden gelmeyen Ali Şekib bile bir çeyrek kadar dükkânının cam kapılarını kapayarak matbaanın makinelerini temaşaya geldi. Bu günden sonra Ahmed Cemil kendisini bahtiyar bulmağa başladı. Matbaanın idaresi hemen bütün kendisine inhisar etmiş gibiydi. Gazeteyi istediği gibi yazıyor, yazdırıyordu. Eniştesi hergün sabah akşam uğrayarak Ahmed Şevki efendiyle bir çeyrek içinde işini bitiriyor, Ahmed Cemil'in odasında kanepeye yaslanarak bir sigara tellendirdikten sonra gidiyordu. Yeni makinelerin şerefine matbaa temizlendi, harfler ve edevat ikmal ve ıslah edildi, mürettiplerle, müstahdemlere talimat verildi, matbaayı işgal edecek işler bulundu; Ahmed Cemil artık bütün vakitlerini matbaaya hasredebilmek için eniştesinin tavsiyesine uyarak derslerini hattâ yavaş yavaş muhabbet etmeğe başladığı Muzaffer beyi terketti. Akşamları evMai ve Siyah — F. 10 146 MAI VE SĐYAH de sofra başında eniştesiyle bir yeni bahis zemini tedarik edilmiş oldu, artık daima matbaadan bahsonunuyordu. Şu halde Ahmed Cemil artık tamamiyle bahtiyar idi, yalnız bir endişesi vardı: Eserini bitirmek. Onu bitirdikten sonra asıl hayatının mes'ud bir devresinin ilk saati çalmış olacaktı. Geceleri üç arkadaş sıra ile matbaada kalırlar, Ahmed Cemil eserini takip etmek için ekseriyet üzere matbaada kaldığı geceleri intihap ederdi. Hüseyin Nazmi'ye vaadettiği gibi bir ay zarfında bitirmek mümkün olamamıştı; şimdi matbaa, terkettiği derslerinden, uykusundan, yemek zamanlarından iktisat olunmuş saatlerini zaptediyordu. Eseri için her türlü yorgunluktan âzâde bir

fikre muhtaç iken ceplerinde sürüklene sürüklene yıpranmış müsveddelerini matbaada geceleri yalnızlık haşyetinin kalbinden akıttığı korku karışıklıkları içinde yazıhanesinin üzerine serince bir müddet yorgun, artık çalışmaktan âciz fikrini düşünmeye sevkedemez; çok işlemekten yorulmuş, hastalanmış başmı mariz bir çocuk gibi iki ellerinin içine alarak şişesi iyi silinmemiş lâmbanın donuk ziyası altında bulanık gözlerinin önünde sislere boğulan müsveddelerine bakarak düşünmeye, güya incimat etmiş gibi başının içinde bir taş sıkletiyle duran beyninden birşey çıkarmaya çalışırdı. Şimdi artık eserini yorulup da bitirmek isteyenlere mahsus bir ihmal ile, evvelce müşkülpesentliğinden kurtulamayan müsamahalarla dolduruyor; ona bir an evvel «son» kelimesini çektikten sonra arkadaşlarına okumak sonra da Lâmia'ya: «Đster misiniz? Bu eserin sahibini zevciniz olarak kabul etmek ister misiniz?» demek için acele ediyordu. #*# Matbaada artık her şey bir ittırat içinde cereyan ediyordu. Hattâ para bile kazanılıyor, Ahmed Cemil'in akdettiği istikraza karşılık olarak birinci taksit olmak üzere, yirmi beş lira tefrik edildikten sonra Vehbi bey kayın biraderini para düşüncesinden kurtaracak kadar merhamet ve tedbir gösteriyordu. Şimdi Ahmed Cemil ev masrafından büsbütün elini •çekmişti, enişteyle aralarında mümkün olabildiği kadar bir samimiyet teessüs ediyor, âdeta bu adam hakkında arasıra muhabbete benzer hisler duyuyordu. Artık endişe edecek bir sebep göremiyordu. Bütün emellerinin husulüne bir iki hatve kalmıştı: eseriyle, aşkı... Nihayet bir gün sabahleyin, bir zafer haberiyle «Genci-ne-i Edep» idaresine gitti, arkadaşını buldu. «Eser bitti, davete muntazırım!» dedi. O vakit iki arkadaş ziyafetin muhtelif cihetlerini düşündüler. Kimleri davet etmek lâzım geleceğini müzakere ettiler. Hüseyin Nazmi diyordu ki: — Ne lüzum var? O kadar kalabalık içinde gürültüden başka birşey hâsıl olmaz. Altı kişi yetişmiyor mu?... Đki de biz, sekiz kişi oluyoruz; işte sana güzel bir sofra, dolgun bir dinleyici grubu... Hüseyin Nazmi bir yandan arkadaşını ikna ettikçe bir cihetten de önündeki kâğıda kurşun kalemiyle bir takım isimler yazıyordu, sonra bu isimleri elediler, uzun uzun münakaşalardan sonra beş kişi için ittihat hâsıl olabildi, Hüseyin Nazmi «Altıncısı?... altıncısı?» diyordu. Ahmed Cemil: — Raci! dedi. — Raci mi? Onu ne yapacaksın? Ahmed Cemil kızardı; faka/t Raci'inin bütün betbahtlığry-îe, biçareliğiyle beraber kendi dehasının şu muzafferiyetine de şahit olması için mukavemet mülemeyen bir arzusu vardı, yalnız: — O da bulunsun! dedi. O gece Erenköyü'nde misafirler toplanıp da Hüseyin Nazmi bir aralık «Efendiler sofraya...» dediği zaman Ahmed Cemil'in kalbi bir sahnede ilk defa olarak görünen bir sanatkâr helecanım

duydu. Arkadaşıyle eserin açılış törenini yemek sonuna bırakmaya karar vermişlerdi. Hüseyin Nazmi bir açık hita-besiyle arkadaşının mesleğini, yeniliğini izah edecekti, «Evvelce izahat verilmeksizin eserinin anlaşılamayacağından emin ol!...» diyordu. «Gencine-i Edeb» Hüseyin Nazmi'nin isnrni bütün edebf-yat erbabına tanıtmış, o isme matbuat âleminde bir ehemmiyet izafe etmiş idi. Hüseyin Nazmi edebiyat-ı garbiye ile iştigal neticesi olarak şiirde yepyeni bir tarzın ihemen mucidi gibi idi; fakat edasının tazeliğinde, fikrinde ve lisanında o derece itidal ve sükûn gösterir; en büyük cür'etleri o kadar nazik ve munis bir kisve altında örter idi ki gençlerin en güzide pişva-larmdan mâdudiyeti, nazenin-i şiir dört asırlık «Haftan berduş» görmedikçe tanımak istemeyenlerin bile takdir-i şerefimden 'hisse almasına mâni olamamış idi. Ahmed Cemil bütün dehasının inkişaf kabiliyetini hapse-de ede bir an içinde iştihar perisini ayakları altına atnıak maksadına hizmet ederken, o meydana çıkmak isteyen teessüratı neşidelerini daima serbest bırakmış idi. «Gencine-i Edeb» her hafta ilk sahifesinde Hüseyin Naz-mi'nin bir manzumesiyle çıktığı için müvezzilerin bilhassa yüzlerini güldüren resaili mevkute arasında birincilik payesini bulmuş idi. Onun için bu gece Hüseyin Nazmi'nin edebî sahabeti altında Ahmed Cemil'in eserinin inşadı rasimesine davet edilenler pek muhtelif sınıflara mensup oldukları halde, Erenköyü'n-deki köşkün yemek odasında sofra etrafında içtima etmiş idiler. Üstatlardan birinin «sû besû» redifli meşhur bir gazeline söylenen yüzlerce nazirelerin içinde ferdaniyet kazanmış olmakla bir şeref kazanmış olan Đlhami efendi — kırmızıya meyyal sarı, cebinde taşıdığı bağadan küçük tarakla daima, hattâ lâkırdı arasında, tarana tarana yanaklarından gözleri okşayan bir intizam ile inen sakalıyle; galiba mevzun söz söylemeye itiyadının eseri olarak ahenkli besteli bir su'ud ve hudut ile teganni edercesine söylediği sözler refakat eden eliyle — bir genç şair için iştihar teessüsü rasimesine şeref ilâve etmekten çekinmemiş idi. Hattâ bütün dostları için velâdet ve vefat tarihleri dağıtmakla meşhur olan, bilmem hangi sene bir ceridede neşrolunan «Reb'iyye» sini «Nef'iyane» buldukları için «Nef'i-i devran» namiyle tanılan, fesini daima ensesine doğru taşımakla, pantalonunun paçalarını en kuru havalarda bile kıvırmakla me'luf Süleyman Vahdet efendiden ziyade uysallık duyguları iraesine hulule çalışan Raci'yi dinlemeğe kadar «Pe~ yam-ı Cihan» ceridesinde, Fransanın en ileri cür'et sahibi genç şairlerinden daha ziyade terakki gayreti göstermekle aklında m Al VE SĐYAH / \ ____ 149

hiffete hükmedilmiş olan Mazhar Feridun beyin kavga arayan tecavüzlerine yumuşak bir kulak kabartmaktan hali değildi. Dört sene evvel kırkaltı sahifelik bir şiir mecmuası neşredeli-den beri

«Ah! bir kere Mounet Sully'yi. çiçekli resme müşabih. matbuat âlemi münteşirleri arasında içi canfesli palto'Iarıyle. başlamak zamanına terakkub ediyordu. kırmızı mürekkepli. işlemeli yazısıyle bütün edebî risalelere minimini güzel manzumeler yetiştiren. kollarıyle şiir okuyanları. Akşamdan beri etrafında cereyan eden muhaverelere nadir kelimelerle iştirak ediyordu. Bir vakitler Corneille'in. sesini onların hükmüne ve kuvvetine tatbik edebilmek için uğraşmıştı. Ahmed Cemil'in senelerden beri intizar ettiği iştiharın işte ilk sahnesi şurada gözlerinin önüne serilmiş duruyordu. suratını ekşiterek hicazkâr perdelerinde gazel söyleyenler kadar gülünç bulurdu. Garp edebiyatıyle iştigalinde buna dair birçok mütalâalara ve intikadlara tesadüf etmiş. gü-^ lünç. Bir kere edebiyat hocasından ders esnasında Tezer'in bir parçasını dinlemişti. parçalamıştı. o gece zevaline karşı tazammun ettiği ye'si hüsranı ifade etmek için sesde bir sükût. tetkik ederek okumuştu. bütün matbaalara uğrayarak bütün edebiyat cidallerine daima mütefekkir adamlara mahsus musîr bir sükût ile iştirak eden. elini yanağına dayayarak. biraz rengini sarartan kalbinin ufak helecanıyle. O vakitten beri kelimelerin sedasına dikkat ederek okumak. bütün o kaba vücudiyle bu nazik ve rakik şiirin veznini uzatarak. kendisini tanıyanlar arasında Victor Hugo lâkabıyle anılan Ha-* san Lâtif bey — hususiyle Hasan Lâtif bey — o muannid sü-kutiyle inşad rasimesine bir başka vekar ilâvesi için ziyafetken kaçmaya katlanmamış. mensup olduğu adebiyat âleminde meçhul fikirler uyandırmıştı. kafiyeleri çatlatarak. bunları daha ziyade anlayacağım» derdi. kitaplar taşıyan. Đrat san'atmda en ziyade. babasının sayesinde. işte şimdi hepsi orada idiler. kollarıy-le. Sonra kendisi tecrübe edince. bunlar zihninde tamamen yeni. bunları baştan başa cehren. meftur ve mütehassis bir karar . her kelimenin kuvvetini. bazı eserlerin gözle değil kulakla anlaşılmak için daha ziyade münasebeti bulunduğunu öğrenmiş. mini mini odasında bütün sevdiği şairlerin ruhunu tehziz etmişti. başını eğilterek. Muallim bu parçayı bütün ruhiyle okumuştu.den sonra «Ah! başlıyor mu nehar?» sualinin ifade ettiği bütün keselânı. Almanca gazeteler. irad ve kıraatin başka başka şeyler olduğunu. Edebiyattan zihnini en ziyade meşgul eden şeylerden biri de inşad tarzı ve kıraat idi. bir mümeyyiz heyetinin karşısına çıkmağa müheyya bir çccuk üzüntüsüyle. lisanında en fena bir eser olacağını anladı.Babıâli caddesinden daima telâş ve endişe ile geçen. dolgun vücudüyle daima koltuğunun altında Fransızca. füturu. Edebiyatta inşad ve takririn. müfrit olmaktan korkardı. kelimelerin üzerine basarak. Ahmed Cemil bir hayret nidası gibi düşmesi lâzım gelen «Nedir o sürh u sefid» . sanatı inşad ve irada çalışmak için birçok zaman sarfetmişti. Raci başıyle. kırmış. Raci «Nedir o sürh u se-fid? ah! başlıyor mu nehar?» mısraını okurken yumruklarını sıkıyor. bir saat evvel bütün varlığını sarsan parçayı bir küme boş lâf gibi tesirden hâli bulmuştu. birisine hücum etmek istiyormuşçasma gözlerini açıyordu. Sinirlerini gevşeten. oymalı. Ahmed Cemil elleriyle. Daha sonra bu merakı bütün okuduklarına tamim ederek ceh150 MAĐ VE SĐYAH ren inşadı bir âdet hükmüne getirmiş. kısa boylu. Bu iştigali arasında neler keşfetti: Evvelâ güzel bir eserin fena okuyan bir adam. bütün hazık ruhunu incitmiş. Sarah Bernhart'ı işitsem. sahte. o işittiği parçayı okumak için çalışınca. Bir de Raci'yi «Hilâl-i Seher» manzumesini okurken dinlemişti. Herald'a yaptırılmış potinleriyle teferrüd eden Fatin Dilâver bey de kendisine edebî bir müsamerede bulunmak fırsatını veren şu ziyafeti kaçırmamış idi. Racine'in hâilelerini tecrübe zemini ittihaz ederek. risaleler. teessüründen o şiirin musikisine mebhut kalarak güya uyumuştu. O vakit Ahmed Cemil sedirin üzerinde kendisini kaybetmiş.

velhâsıl bütün maddî denebilecek cihetlerinden bahsetti..» diyordu. Evvelâ şiirin garpta dört satırlık bir tarihini yaptıktan sonra en yeni nazım tarzını biraz izah etti. Mazhar Feridun beyin tek gözlüğü eserin şu hassasına bir tazim selâmı göndermeye mecbur oluyormuş gibi hürmetle gözünden fırlarken Süleyman Vahdet efendinin eğri fesinin arkasında saliana püskülünde ufak bir infial titremesi farkolundu. daha sonra: «bilmem. Fatin Dilâver bey müsamerenin asıl fatihasını teşkü eden bu söz üzerine çırpındı.. Hasan Lâtif beyin daima sükût etmek kaidesine mugayir görmeyerek başladığı alkışlar arasında Ahmed Cemil!e: «Şimdi nöbet senin!» mânasıyle tebessüm etti. son-fa ufak bir duraklama.. Artık yemek bitmiş. bilmem eserin başlıca hassası yeniliği. kafiyelerindeiı. tanıknamış edasıdır. eseri anlatabildim mi? fakat eseri en iyi anlatacak olan yine kendisidir.. «Yarın sabaha demek sohbet ey hilâl-i seher. «işte bu dinleyeceğiniz eser oradan toplanmış tohumların şark güneşinde inkişaf etme çiçeklerinden müterekkip bir demettir» dedi.» cümlesiyle hatime verdi. Mazhar Feridun bey fevkalâde vukuatta kullandığı tek gözlüğünü sanki daha iyi dinlemek için gözüne yerleştirmeye çalıştı. nakısa mıdır. llhami efendinin kulağına eğilerek iki kahkaha arasında bir mütalâa tevdi eden Raci'ye bakarak: . Bizde şiir lisanının farkolunmayarak nasıl garp mahsullerinde müteessir olmağa başladığını Đlhami efendinin müsait bakmağa çalışan gözlerinin önünde izah etti. yavaş sesle Hha-mi efendiyi işgale çalışan Raci'nin vaziyetinden meftur olmayarak devam etti. Fatin Dilâver bey bıçağını bardağa daha şiddetle vuruyor. Raci büsbütün serbest kalan çenesini Đlhami efendiye methiyeler dökmeğe hasretmiş idi ki Hüseyin Nazmi: — Arkadaşımın eserini tanıtacak bir iki söz söylemek için misafirlerimin müsaadesini talep ederim. Ah! Bu akşam şu heyetin karşısında onu her vakit okuduğu gibi okuyabilse!. güya küçük bir tefekkür vakfesi. înşa vasıtaları tâbirine kaba bir lâtife ile ilhami efendiyi güldürmeye çalışan Raci'yi dinlemeyerek Hüseyin Nazmi eserin vezinlerinden. Hüseyin Nazmi hâlâ susmak istemeyen. kelimelerinden. Karşısında Hasan Lâtif bey bir saatten beri devam eden sükûtunu takibe evvelkinden ziyade karar verdiğini imâ edercesine yutkundu.. Ahmed Cemil refikinin şu hitabesine tamamiyle yabancı "bir sâmi sıfatıyle biraz çekinerek. Onu müteakip bir ümit inciîâsı. sükûta davet ederim... Elindeki bıçağıyle bardağına vurdu.» Sedanın bir şiir musikarı olduğuna kanaat kesbettiği için eserini yazdıkça daima açık sesle okur. onun ahengini dinlerdi. bir tesliyet hatimesi.isterdi. dedi. onu yeni şiirde münferit ve mümtaz bir şahsiyet şeklinde gösterdi. biraz lakayt ve laubali durmağa çalışarak dinliyordu. Hüseyin Nazmi ayakta iki ellerini sofraya dayayarak başladı: — Arkadaşım için meziyet midir. mümkün olabildiği kadar görülmemiş. «Sükût!.. eserin ufak bir esas ve fikir tarihini çizdikten sonra arkadaşının bu eserindeki inşa vasıtalarına intikal etti. Daha sonra büsbütün Ahmed Cemil'den bahsetti.

. Bir zaman geldi ki hepsi bir bahar gecesinin çiçek ko-kularıyle dolu nefesi altında rüyaya benzeyen bir âleme dalmış gibiydiler. okşayıcı buselerle temas ediyordu. muanber bir serinlikle. haz-zmdan. yavaşça: «Bilmem hatırınıza geliyor mu? Şeyh Galip merhumun Hüsn-ü aşkında. evvelâ ayağa kalkmaya cesaret edemeyerek küçük bir cep defterine tebyiz ettiği eseri sofranın üzerine koydu. arkadaşının.» diye bir şey başladı. sükût arasında bu küçük hareket herkes için dikkat hükmüne geçti. gazda tıkanarak. ara sıra çimenlerin üzerinden akan gece nefesleri gibi feşafişle geçerek. bir müddetten beri kendisini kaybeden Raci gayretini toplayarak Đllhami Efendiye bir şey söylemek arzusiyle başını çevirdi. Ahmed Cemil biraz kuvvet buldu. Hüseyin Nazini gözleriyle: «haydi!» diyordu. elhandan geçtikçe değişiyor. fezanın derinliklerinden rüzgârlar kaldırıyordu. Şimdi eserin sonuna geliyordu. Henüz ilk beytilerde boğazı kuruyor. kafiyelerin bir musiki parçalarında yer yer tekerrür eden birer münferit savt gibi mütekâmil terennümünden geçip gittikçe bu eserden sekir veren bir şiir havası tabahhur ederek küçük bir bulut şeklinde dinliyenleri sardıktan sonra yüksek bir mmtakaya yükseliyordu. Şiir evvelâ bir bahar bulutu parçasından serpilen tabahhura müheyya kat-recikler gibi yavaş yavaş. „ ^ x X A ti 153". yavaş yavaş gözlerinden bir sis kalkıyor. kâh bir ıstırap şehiki ile boS1ÎAH . Đptidalarında bu ahenk değişmesinden şaşırtan bir tesir hâsıl oluyor gibiydi. siması vakit vakit bir teessür sisiyle örtülerek yahut bir neşve ile incilâ ederek devam ediyordu. eserinin şu saniha . arasıra bir dereciğin şırıl-tısiyle rüyalı.. hayat cidaîleriyle dolu bir gün tasvirinden sonra afaka bulutlar yağıyor. Şimdi hayatın cidal silsilesi başlıyordu. Fatin Dilâver bey tonbul vücuduyle daha zyade sokuldu. Ahmed Cemil eserinin başında bir bahar sabahı levhası tasvir etmiş. bazan yüzercesine hafif hafif dalgalanarak. sonra bir aralık Đlhami efendi eğilerek. Ahmed Cemil ayağa kalktı. Bir aralık karsısında Mazhar Feridun bey pek taze bulduğu bir fikir için «güzel! . fakat Ahmed Cemil'in sesi bazan bulutlarda serinlik ariyan şahinler gibi yükselerek.. Ahmed Cemil iskemlesini çekti. Süleyman Vahdet efendi Hüseyin Nazmi'ye eğildi. eseri dinleyelim. Ahmed Cemil artık sesini arzusuna göre idareye başlıyordu. Aihmed Cemil şimdi kimseyi görmüyor. ağır ağır. elindeki kitap kendisine büsbütün yabancı bir müşevveş metin imişçesine her kelimede şaşırmaktan korkarak sesini idare edemiyordu. kaldılar. fakat Hüseyin Nazmi'nin dinlemeğe -vakti yoktu. bu muzafferiyetine.> dedi. titreyen sesiyle başladı. elinde parmaklarının hafif bir hareket ile çevirdiği defterine nadir bir bakışla hâtırasına yardım ederek uzun kumral saçları lâmbalardan dökülen ziyalarla tutuşarak. Ahmed Cemil biraz müteessir. mebhut.— Eseri. şimdi nazmın vezni muhtelif esaslardan. vezinlerin tenevvürlerinden. başlamadan evvel heyetin reyini istifsar ediyormuş gibi baktı. Đlk önce dinleyenler bu vezin tebeddülünü farketmiyor gibiydiler. sesi çıkmıyor. sesine bir ifade kabiliyeti geliyordu. diye bağırıyordu. Ahmed Cemil'e sarılacak zannolunurdu. kaşlarım çatarak kulak kabarttı: Süleyman Vahdet efendiye dikkati davet eden bir işaretle baktı.. sonra iki mısrala o parlak levhayı 'hülya arkasından koşan gençliğe tatbik edivermiş idi. kâh matem yaşları şeklinde sürüklenerek. nagihan bir ümid handesiyle neşveli. güya şu heyetin dimağlarına muattar. Sakit. Artık neticeyi istidlale başlayan Mazhar Feridun ile Fa^ tin Dilâver ayağa kalktılar. müsteğni bir nüzul ile dökülüyor. sofraya yaklaştı.

.. güya kapının bir kanadı yavaşça... küçük bir fasıla bırakarak açılıyordu. fırsat bulabildikçe kapıya bakıyordu. titriyor.. Oraya daha ziyade bakamadı.. Ahmed Cemil o beyaz gölgeyi bir daha görmedi. sonra «Arzu ederseniz bahçeye çıkalım. Süleyman Vahdet efendi de bir takrip Fatin Dilâver beye.uluvviyetine karşı kendisini zaptedemiyor.. Şimdi Hüseyin Nazmi.» dedi.» nakaratını dinletiyor. Şimdi Mazihar Feridun bey Đlhami efendiye Ahmed Cemil'in eserinden bahsediyor. Fatin Dilâver. demek Lâ-mia deminden beri orada şiirinin şu zaferi karşısında idi. sevincinden ağlamak isteyerek ona sarılmak için bitirmesine tekarrüp ediyordu. ^^Y-»_> Nef'i-i devran şimdi — demin Hüseyin Nazmi'ye başladığı — cümleyi bitirmek için yaklaşmış. sanki o da tebriklere iştirak etmişti. şimdiye kadar kendisini dinleyenlerin üzerinde hâsıl ettiği tesiri ufak bir inşad saka-tiyle izale etmekten korktu. Fakat artık kulaklarını dolduran medhiyelerden ziyade kalbinde o beyaz gölgenin biraz evvel şu kapının arkasında mevcudiyetinden gelen cavidanî bir haz vardı. Hüseyin Nazmi bir müddet arkadaşının dehasından taşan şiir ateşinin buharı gibi yemek odasının havasında dalgalanan mubahase parçalarını serbest bıraktı. Yaman eser!. bellisiz. Racı'nin yavaşça: «bu yolda şeyleri anlamak için galiba frenkçe bilmek lâzım imiş!» mütalâasıyle başlayan nutkunun arasına karışmış idi. Mazhar Feridun. Ahmed Cemil'in etrafını almışlar. orada bulunabileceğine ihtimal vermeyerek fikrini yalnız eserine hasretmiş idi. Hasan Lâtif. sallanıyor. Şimdi kapıda hiçbir hareket yoktu. bulutlan yıldırımlarla parçalamakta iken.. Ahmed Cemil şimdi siyah gecesinin levhasını tasvir ederek semaları şimşekleri tutuşturmakta. Bu fasılanın arasından gözleri beyaz bir gölge farkeder gibi oldu. yanına sokuluyorlar. Şimdiye kadar onu düşünmemiş. ellerini sıkıyorlar.. sofranın üzerinde kalan defterini karıştırıyorlar.'. çırpınışları bir enin ile zulmetlere büründü.. artık eserin sonuna ancak bir sahif e kalmış idi. Nagihan gözü bir noktaya teveccüh etti: tâ ötede odanın kapısına. Nihayet bütün bahar sabahının şaşaası. bayrama sevinen çocuklar gisi gürültü ediyorlardı. henüz bir çocuğa benzeyen bu tombul güzel gence sokularak o aralık bilinemez nasıl bir ' münasebetle hatırına gelen bir farsça beyti tefsirle anlatmaya MAĐ VE SĐYAH 155 . Hasan Lâtif bey saatlerden beri devam eden mütefekkir sükûtunun zübbesi olmak üzere Hüseyin Nazmi'ye uzun uzun fasılalarla: «Yaman eser!. Gözlerini çevirdi. Đlhami efendi tebriklere iştirak etmeyi zarafete mugayir addederek Ahmed Cemil'e deminden beri zihninde tasarladığı bir beyti sarfetmek için ikisinin arasından kurtulmaya çalışıyordu Ahmed Cemil gülerek medihlere karşı nefsini silmeğe çalışıyor. O vakit bütün vücudu titredi: Lâmia. o günlerin ve gecelerin didinişleri. rikkatinden. şimdi sesi karar perdesini arı-yarak pest sadalarla dolaşıyordu. Otururken kapı -evvelkinden daha ziyade açılıyor gibi olmuş.

n^ BA*Burranuj Jiq §rq}Tua rpxxir§ n j i§jbj[ BxjB -unug uruBpo ] •npjof^ . seni kovmak istiyorlar da. yalnız kaldıklarını görünce tekarrüp etti. Ahmed Cemil'le en sona kaldı.§ SnwxoAud apuiSi uiui§Bq toBunp' joa'tuba' jjg snrain.çalışıyor. Yemek odasından çıkmaya başladılar. Hemen şu anda onun ellerini tutmak. bu akşam bahtiyarlığına Raci bir katre zehir akıtmıştı. olanca ciddiyetiyle: «Yanılıyorsun.. ben seni muhafaza ediyorum. Raci kendisine kin ve gayz ile dolu bir nazarla bakıyordu. Bana ne için öyle husumetle bakıyorsun? Seni kendime düşman etmek için ne yaptım? diyecekti. -iSBq ua>fc5 §B} Jiq apuı5>ı o 'uiuuepfBi[i3â ubuea* 9[§a}B o ipttrig fnpnXn rjappmu Jiq fifiaq 'npjOA"i[Bp îfipjJB Jig • -iSbp iqr. biraz nefsine cebr ile deminden beri sarfına lüzum görmediği bir takdir kelimesini fedaya karar verdi: — Eseriniz umumiyet üzere fena değil. /^Sflt»^ Alman karısının azimetinîi™Oonra Raci büsbütün düşmüştü. tutuklukla. acaba sebebini anlayabilir miyim? dedi.. Raci. sonra bu esas üzerine muhaverenin uzamasından kaçınarak bahsi değiştirdi: — Enişteniz bu aydan sonra bana aylık vermeyecekmiş. Kendi kendisine: «Bu adam bana adavet etmek için nasıl sebepler buluyor. fakat Raci durmadı. Hattâ yine Saib'in alay ederek ilâve ettiği bir mütalâa olmak üzere Raci'nin artık ciğerlerini yırtan öksürüğü bu maşukalardan hiç birinin yanında rağbet bulmasına imkân bırakmıyormuş. Ahmed Cemil eniştesinin Raci'yi süpürülecek haşerat arasında saydığını pek iyi tahattur ediyordu.. acaba?.. Ra-cinin sorusundan «Eniştene beni koğdurtuyor imişsin. bir şey anlamaksızın dinleyen muhatabından ara sıra alevli nazarlarla cevaba intizar ediyordu. Bu adam hakkında merhametten başka bir şey hissetmemiş iken onun bu derece adavetine hedef oluşundan azîm bir yeis duydu.» dedi. Şimdi Ahmed Cemil odada büsbütün yalnız kalmıştı. Saib'in rivayetine nazaran maşukasının hâtırasını unutmağa her hafta yini bir maşuka tedarikiyle çare bulmağa çalışırmış. acı bir tebessümle: «Ben seni bilirim!» dernek istiyordu. dedi. isi». Fakat o kararın henüz tatbik mevkiine konulduğuna vâkıf değildi. Benim için kin taşımağa mutlaka ihtiyaç mı hissediyor?. Müstahak olmadığı bu serzenişe velev haksız ve bellisiz bir şekilde mâruz olmaktan kızardı: — Öyle bir şeyden kat'iyyen haberim yok! dedi.» mânasını duyar gibi oldu. Ahmed Cemil bu mânayı pek iyi anladı.

ajBsao o apuiSi ub aia 'rpjBJfiS UBpunranj-B[a.u (3{BUD[is rurzBjfoq tJ{ tppS UBUtBZ Jig ' -rs boub[o uiuBSUt p[ uba i§iJ{Bq arq Bauos [ aIaH 'j[o aanszBS ub^buıbıısbıub iŞip9[Aps ur5i f iznp Jiq BUBq 'ratpiBung ¦unıâturaurça jnpBEfa.q 'npaoAp 'raipuaja ubutv -issaqa^nur iuistpu9J[ bıjıab. aiq ui&Bp Xaq jsabjiq u ui5i ubjo §vmuA a^rrazBjM -auiBJ[ a^ipuaja t uos uniisBqiJB^ ipj {A uiAains joXipa 3{bj:ı^§ı 9[^i -njfns Jii[3{aj9^ntu daq ^aq ji^Bq ubsbjj aA*asBqBqnui jrq n[n -irixnS §iuiBi§Bq Bpuis-BjrB unpua^j JBqzBjc ajt pBy ipuiiğ •"i^iirö aXaaqsq 'ipjapuoS isasnq siaA* aiq BursBpo ^aiua^ uapziiqep aaAAaunui ıjbA o a[^u9S 9[i UBJSnjj -npjoXiiiBq aiAuBZBU ıŞa§tut§ ^auuio Jiq B^înzjB ubjo ¦epXad apujqiBJi iaAAa 9Aubs aiq o ipun§ 'tpiaS psaif arq utjzb ppaq a[.bA ipjrJS ua5i bduıi[ıo jfi apui§iuqB§ Jin5n>[ jizbu avt 3{bjb{i3 imsapBBsnra uiuuv 9£)9§ nH § paraqy r ip #** sup Jiq jjrjaq mraa[a. ubd anp-Bq nq 5. uiUB^nj aiq imsipuajf i^ubs sas aiq U9[a5 uapaSqBq ' po qaraa^ [traao paurqv "'isaituBq lajBsao ^nS 7P ifaucfpp 'ifaaaXua i^aAAauBia bou^o airanjp jrq ısı [p9[^ps 3{ajapaqAB3{ iurs^ua }t ugquapaapuas un^nq 'jfaraap «•••raiXaip BpumB u uiziuuBi§i2{Bq 'BpsjnS 'ui^BJig "¦iiar ipauup^assrqi azrs q JfBqBq Jiq §ıuuxS tıapzıuajaouad 'jBA"Bq aiq aiuqa jnp BziiiBA'ru &a§ Jiq 'nzntmfnpio §9 Jiq juriBp •BpiuB^piq bui .

nŞap 'znunsjoXinq lucifipzBA m5r utzıuıjbıîıbAb uızts nuo .jgS Buaj butuib uiarang» :uiutpuaja paurqy bjuos "ipjap «i jba ıubuı 9U .-nq.31 njznq iSBjng -p^a qnoo9Aa^ BAid'Biı ub^ı5> a -azn îiaui^g JiBqi^i buijb^ibpbiIjb 'ı^jııS UBputsBpo ¦i^9jjb ai^pajjBS un^tiq uiut§ajn^ nuo 'np -jb5 aqapS issiq ^auiBqjaui 'npjns -b^ı^bp Jtq ijboub nq •n^snuiAip Aa§ Jiq jazuaq auiii Bpui^^Bq unuo -iq ziuiba" raisipuaî[ dipa^ja^ lutsBpo ^9uiaA iob^j goaS ng Jiq p nunrannq snAaui Jiq uapa JBqi^ui '^ajaSi Jiqsz I5{tIBS '§BAByÇ Đ'BAB^ BJUOS UBpB^Bq Jiq lOB •ipjapa ^ raiSipap «•"ranjoAn.9Aa -np ııbo apmq Aa§ Jiq uaptq.2 iuiit§B ipuii§ unuo 'iîSiu^iS bAbjo 'i^djas ıiıubs 9uiqiiB3t BpB^BUB^ jaAA9imui nzjB nq ap Jtq 'npAnp nzje Jiq JiaoaAatua^ıpa ^auiQA"Bîinui 'pip ^ pq 9ounun§np § 'nunpnoriA BpBJO ımuo "ipi §ıuı5biı bAbjo tu^a boı^ı "BuisBpo ^aragA ub^bî[ §oq o ıi[ npjoÂipauirez q\Aq -npjoAij^i^ U9izip in iprats 1111193 pauiqy '1W93IJ'BJ iınŞi^SaS diutiîs -9UIUTIS uguiaq irepımiBÂ" uıuaSioS ZBXaq ap 'BqfB^qB^ Jiq -qnui 3a ilBjn TRBA o iipjiA95 luiJapzpg jjgja^araapa^d'Bz iuts -ipuaq 'n^î^î ismiSiq Sbuıııiı Jiq i&Bja^mii uapuuaA Jiq BuisidB3{ aSqBq utzixqap ua^jaSaf) "ipi zijqap jiq JBp § jiAua^ aSjijBtf an iipuBJ{ Jiq ubSbs ba'iz jiq ^nuop nzndJB.TU dxjas uç5i -Hip -ip uiuu9[zip unuo -sjnX 'joXiji ĐRV 'ÎP3^SÎ -ui5i -8§ ^g ııva.num§npun§np vzis aaq tmuo 'ut5: ^¦bukb^ Tjasa S UIUI9p O iraTUOAlA9S JBpBil 9U tuisdsaq '^.

arkadaşlarını sabah uykusundan Sikleri kadar istifadede serbest bırakarak Huseym Nazminin elini sıktılar. Bir aşk cinnetiyle tutuşmuş bir ağız uzanıyor.. «Defterim?. Defterim nerede?. Fatm Dılaver beyi fĐrine iştirak ettirdi. Hüseyin Nazmi'ye kalkmak. — işte defterin! bereket versin ki uşak meraklı değil.. düşünmeden elini yan cebine götürdü. çıktılar.. giyindi. snuiBu ui5i uiBpB n§» :au -isipuai{ TP«9il 'JKi-injnq iqtBi[ aö^^iıSı ^raiaiA'B ^ «Jiuiuia 'bs pauiqy nm üzerine birşey dökülüyor. oda içinde muhte-riz bir yürüyüşle gezinişini gülerek yatağından mahmur gözleriyle seyrediyordu. massediyordu. Sonra bu dalganın içinden bir çehre belirdi. Ahmed Cemil gitmek için acele ediyordu. Silkinerek uyandı. dedi. Henüz sabah olmuş... güneş henüz pancurlarm arasından sızarak tatlı bir rüya ile gülümseyen Hüseyin Nazminin yatağı kenarında tebessüme başlamıştı. Ahmed Cemil güya o yakıcı sevda busesiyle ciğerlerini tutuşturan bir şarap içmiş gibi yüreği yanarak kalktı: arkadaşlarını uyandırmaktan ihtiraz ile yavaş yavaş basarak gürültü etmeyerek yıkandı. Ahmed Cemil herşeyden evvel defterinin bulunmasını istiyordu.. bir siyah tufan boşanıyordu.. arkadaşının. dukdaklarını arıyor.. uzun ve yakan bir buse ile dudaklarını çekiyor.. Ceketini giyiyordu. .. Hüseyin Nazmi uyanmış. — Defterimi acaba sofranın üzerinde mi bıraktım? Sizin uşak edebiyat meraklısı ise. telâşını farketti: — Ne oluyorsun. «Đyi uyumuşuz!» dedi.auisaui^g sisg^ uapiu -q/L bjuos UBpunq lut^-BABq SBAipzi ^ns9iu ugjns un§ Saquo -ub aputiunjuiQ 'ji^iiaoapa jb i§iui5aS un^nq uipBJi 'BsuBdBJf auijajzip uıuisubjı as^iS ipunğ znuaq iubutbz ^apAB Buq-eABq.. yemek odasına kadar inmek lâzım geldi..» dedi. Cemil? dedi. Fatin Dilâver bey tombalak vücuduyle yatağından atladı..

14 Sabiha hanım, hem bahtiyar, gülüyor hem, sedire basr-nı dayayarak elleriyle midesine basan ikbali gösterip henüz MAÎ VE SĐYAH 15S>

bir şey anlamayan Atfımed Cemil'e: «Rahatsız kızcağız, bütün gün kıvrandı.» diyordu. Ahmed Cemil anladı, fakat garip bir his bu vak'adan memnuniyete bedel bir üzüntü uyandırdı. Eniştesi hakkında duyup susturmağa muvaffak olamadığı nefretin bu dakikada hiddet sesi her zamankinden daha vazıh, daha kavi işitildi. O adamın kanının şimdi kardeşimin damarlarında cereyana başladığına delâlet eden bu hâdise güya nazarında onu telvis eden vir vak'a hükmüne geçti. Zavallı ana! O bu histen kimbilir ne kadar uzaktı! Büyük anne olmak lezzetine karşı bütün vekarı çocukta bir meserrete inkılâp etmişti; şimdi oğluna bakıyor, onun da şu küçük aile bayramına iştirakini arzu ediyordu. Ahmed Cemil o neşata acı bir tesir ilâve etmekten içtinap etti. . ikbal şimdi başını kaldırmış, gülerek Ahmed Cemil'e bakıyordu. Ahmed Cemil kalben «Çocuk!... bahtiyar değil, bundan eminim, Ihiç olmazsa mes'ut bir zevce olmadığını bir anne /• olmak saadetiyîe unutacak!» diyordu. Ahmed Cemil bugün matbaadan erken kaçmış, bir an evvel odasında yalnız kalarak biraz kalbini dinlemek 13in tehalük göstermişti. Odasına çıkınca cebinden defterini çıkardı, yazıhanesinin üzerine koydu. Dün akşamki muvaffakiyetinden sonra onu bir daha karıştırmak istiyordu. Odasında âdeti; ceketini, yeleğini, yakalığını çıkararak, fesini atarak küçük bahçeye nazır mini mini penceresinin yanında oturmak, yarısı görünen bir minareyi, komşu evlerin kiremitlerini, biraz ötede iki yüksek duvar arasındaki kesik bir levha şeklinde duran semayı seyretmek idi. Bu akşam oraya oturup da eline defterini alınca bir müddet onu açamadı, kalbi beyaz gölgenin hayaliyle dolu idi. Şimdi onu düşünmek istiyordu, gözlerini kapadı, o sabahki rüya-' yi hayalinde bir daha yaşamak istedi, yüzünü örten o siyah dalgayı, o müphem simayı bir daha gördü, ciğerlerini yakan bir busenin cangüzarın neşeleri dudaklarında bir daha titredi. "O benim olmayacak olursa ölürüm" diyordu... Şimdi şu şiir defterini her vakitten ziyade seviyor, onu Lâ-otfa'nm dinlemiş olması kıymetini bir kat daha artırıyordu. Zaten daima hâtırasında bir arada olan Eseriyle Lâmia artık T.ÜU MAI Vtü Bl I AB

daha samimî, daha kavi bir münasebetle yekdiğerine bağlanmış gibiydi. Gözlerinin ucuyle sahifeleri süzerek yaprakları çevirmeğe başladı. Kendi kendisine: "Acaba şurasını okurken orada mı idi?" diyordu. Çevirdi, çevirdi, artık son sahifeye gelmişti, defteri büsbütün kapıyordu, birden gözlerine bir yabancı, yazı ilişti. Tâ son sahifenin altına bir çocuk yazısı gibi henüz takarrür etmemiş, henüz tam bir şekil almamış bir yazı... Yalnız şu kadar: «Tebrik ederim». Daha sonra beş sıfır. Şimdi anlıyordu, demek o bahçe kapısının yanında gidip onun ayaklarına atılmak isterken o, yemek odasında sofranın üzerinde kalan bu defterciğe koşmuş, görülmekten korkarak titriye titriye şu iki kelimeyi oraya yazıvermişti. Demek o sırada her türlü tehlikeyi göze alarak gidip ona; «Seni seviyorum. Müsaade eder misin? Seni sevebilir miyim?» deseydi, ondan: «Đşte bakın, ben de sizi düşünüyorum» cevabını alacaktı. Bu iki kelime Ahmed Cemil'e Lâmia'nm bütün hissiyatının şerhi kadar tafsilât ile zengin, aşk zemzemesiyle müte-rennim geldi. O da kendisini seviyor... Bundan emindi; işte yalnız şu iki kelime, Lâmia'nın tâ çocukluktan beri katre katre birikerek, tazyike lüzum görülmeyerek bir aralık taşıveren sevdasının iki açık nişanesi değil miydi? Gözlerini o çocuk yazısından ayıramıyor, onların arasında Lâmia'yı görmeğe çalışıyordu. Zihnen o dehlizdeki tesadüfüten sonra beyaz gölgeyi takip ediyor, yemek odasına götürüyordu. Beyaz gölge bir tehlikeden kaçıyormuşçasma kapıyı kapayarak oraya iltica ediyor, sonra o defter gözüne ilişiyor. Beyaz gölgenin küçücük bir kalbi var ki bu defteri görünce çırpmıyor. O defter, demin onun okuduğu defter... O vakit defter ufak bir helecan ile almıyor; yavaş yavaş ötesine berisine göz gezdirilerek süzülüyor, birdenbire bir arzu duyuluyor. Demin herkes onu tebrik etmemiş miydi? O da tebrik edecek. Ne için etmesin? Ne için ondan iki sözü esirgesin?... Ah! Bir kurşun kalemi olsa! Etrafa göz gezdiriyor; pencerelerden, aynadan, lambadan bütün bu eşyadan istimdad ediyor: «Ah: bir kurşun kalemi, bana bir dakika için ödünç verecek bir kurşun kaleminiz yok mu?» deniyor, sonra... Ahmed Cemil'in hayal kuvveti burada tevakkuf ediyordu; o kurşun kaleminin nereden geldiğini tayin edemiyor, orasını sıfırlarla geçiyordu... Ah! Bu sıfırlar, şu iki kelimenin altındaki sıfırları gördükten sonra onlarda MAĐVESĐYAH 161

azîm bir mâna serveti buluyordu. Bu sıfırlar, bunlar Lâmia nın demek olacak?... Şimdi, gözleriyle o yazıları o sıfırları, bütün ifade ettikleri mânalarla öpüyor, okşuyordu... Hafifçe gözleri süzülerek, tâ ötede gayrı mahsus bir rüzgârla yosunlu kiremetilerin, eski pervazları sallanan çatıların, perdeleri arkasında titrek ziyalar belirmeğe başlayan komşu pencerelerinin üzerine döküle döküle tekasüf eden zulmet dalgası arasında titriyor, canlanıyor, gülüyor gibi gördüğü bu yazılara imtisas ederek, akşamın ratıp nefesinden tereşşuh eden bir melal keselânı içinde kaybolarak dalmış idi ki birden odanın dışarısında birşey sofayı sarstı. Ahmed Cemil bu uyuşukluğun içinden güya bir rüyadan uyanırcasma yerinden fırladı, odasının kapısını açtı. O vakit gördüğü şeyi pek iyi anlayamadı, eniştesini öteki odaya telâşla giriyor gördü. Şimdi merdiven başında yalnız Seher vardı; sofanın yarı zulmeti arasında kızın gözlerinde bir ateş, çehresinde bir dargınlık görüyorum zannetti. — Ne oldu Seher?... dedi. Kız birşey söylemek istiyormuş gibi yutkundu, sonra cesaret edemedi, merdivenden aşağı indi. Ne oluyor, yine ne oluyor? Ahmed Cemil güya bu küçük evin havasında uçuşan bir musibet kokusunu hissediyordu. Ik-bal'in her vakit örtülü çehresi, evin içinde silinmeğe müheyya bir heyula şeklinde dolaşan hazin heyeti; daima ağlamak fakat birşey söylememek için azmetmiş gibi

donuk, elîm, fakat hakikati nissettirmemekte musir duran gözleri; sonra bu hüznü etrafında o muammanın yegâne vâkıfı imişçesine âdeta hayvani bir merbutiyetle dargın çehresi, kızgın gözleriyle dolaşan Seher... bunu pek iyi farkediyordu. Bir müddetten beri — iki kelimeyi yekdiğerine raptedecek kadar tefekkür iktidarına malik olmayan — bu kaba köylü kızında ikbal için cinnete benzer bir meclûbiyet, derin bir merhamet keşfediyordu. Denebilirdi ki evin içinde yalnız bu ahmak kız bir hayvanı cezm ile Đkbal'in sırrını anlatmakta herkese tekaddüm etmişti. ,Seher'in "Küçük hanım" deyişleri vardı ki ağlamağa benzerdi, Đkbal'e öyle bakışları vardı ki: "Senin bedbahtlığını yalnız ben biliyorum, sana yalnız ben acıyorum." demek isterdi. Daima onun etrafında dolaşmak için sebepler bulur, mutMai ve Siyah — F. 11 baktan çıkınca vakitini küçük hanımın eteği dibinde çorap örmeğe hasrederdi. Lâkin şu küçük vak'a, şu demin odasının dışarısından sofayı sarsan şey... Kimbilir eniştesinin geçerken bir yere çarpmış olması yahut Şener'in inerken düşmesi, velhasıl bir hiç ne için fikrini birden Đkbal'e sevketmiş, jıe için kalbinde "bu hiçin hemşirene büyük bir taallûku var." diyen bir ses uyandırmıştı? Ahmed Cemil birden, aklından bir şimşek gibi geçen bir fikir için: — Ah... dedi, sonra o fikirden o kadar ürktü ki mahiyetini bulmamak, künhünü anlamamak için nefsine cebretti. Fakat şimdi o fikir silinmiyor, bir nafiz zehir gibi silindikçe daha derinlere giriyor; sokulacak, yakacak mesamat arıyordu. Đkbal'in bütün hissiyat sırrını bir sözle icmal etti: "Sevilmediği ilcin bedbaht" dedi. Daha sonra bir mühlik marazı vaktinde farketmiyen bir tabib gibi bu 'hakikati keşifte bu derece geç kaldığı için kendisine bir müttehim, nazariyle baktı. "Đkbal sevilmiyor, bundan şimdi eminim, kardeşim gözümün önünde her dakika bir ölüm geçiriyor, her dakika ciğerlerinden zehir akıyor... Ah! O bir dakika evvel ağlamış gibi nemli, bir istimdad nazariyle bakan gözler, şimdi onları anlıyorum. Halbuki ben bunu keşfedebilmek için bir sene kaybettim." diyordu. O vakte kadar yalnız kendisini düşünmüş; matbaasını, eserini... — ilâveye cesaret edemiyordu, fakat hakikat öyle değil mi? — Lâmia'yı düşünmüştü. Kardeşini, gözünün önünde canlı fakat sakit bir facia gibi "Anlamıyorsunuz, yazık!..." serzenişiyle duran o biçareyi anlamamış, anlamak için birşey yapmamıştı. Şimdi kendisini affetmiyor. Bir ihata neticesiyle bir musibet ika edenlere mahsus bir vicdan azabıyle duramıyordu... Kapısını sürmeledi, küçücük odasında geziyor; bazan ka-ranlıkjyj, yazıhanesinin başında durarak, bazan küçük penceresinden gecenin esrarla dolu karanlığım istintak ederek düşünüyor, şimdi bir hiçten istidlal ettiği bu neticeyi izah edecek geçmiş vak'aları ve emareleri tahattura çalışıyordu. Bazan birden, hiç intizar olunmayan bir zamanda zihine çarpıvemiş hakikatler vardır ki senelerden beri katre katre muhtelif zamanlarda döküle döküle birikmiş emarelerin; küçük küçük, başlı başlarına mânâsız nişanelerin birdenbire do-ğüveren neticesidir. Bir hiç, fikirden geçen bir rüzgâr, mâMAĐVESĐYAH 163

nasız emareleri, nişaneleri açıverir; bunlar, aralarından mani cidarlar kalkıvermiş zerreler gibi yekdiğerine iltihak eder, birbirini bulur, onlardan bir küme teşekkül eder ki inkârı mümkün

Bir saniye dalha . sanki feryat ile dolu... O vakit Ahmed Cemil ağlamayarak. şimdi Ahmed Cemil ilerleyemiyordu. boğazında lakırdı söylemesine zahmet veren bir tıkanıklıkla.. o vakit iki kardeş arasında. artık anlıyorum. avdet edecekti. yüzlerce. Şimdi îkbal minderde doğrulmuş. fikrinde sarsılmaz bir burhan sütunu şeklinde yükseliyordu. şimdi tam bir teslimiyetle kendisini terkeden ellerini tuttu: «Đkbal. kilimin üzerine oturdu. geldiğini işittirmekten sakınıyordu. mütecessis adamlar gibi gürültü etmekten sakınarak birşey işitmeğe çalıştı. Fikrinin şu izdihamı arasında sofraya oturmak. Rahat değil misin. birikiyor. birinde şu elim perişan hali göstermiş olmaktan mahcup." diye mırıldanmış olması.. "ikbal odada kaldı. «Ne oluyorsun Đkbal?. Ahmed Cemil bu anda kendisinde yemek için iktidar bulmadı. söyle bakalım! ne oluyorsun?» dedi. Yalan söyledi: "Ben akşamüstü yedim. hususiyle o adamın artık şimdi nefrete haklı bir selâhiyet bulduğu o adamın karşısında sahte bir vaziyetle oturmak için kuvveti yoktu. bir ıstırabın mı var?.. binlerce hatırına gelen bu vak'alar. zannederim.. Ayaklarının ucuna basarak çıktı. Seher cevap vermeden çekildi." dedi. bana hepsini söyle. Sualler birbirini takip ederek ağzından dökülüyordu.» diyor. Şimdi eniştesinin yavaş yavaş merdivenleri indiğini duydu. iri yaşlar. Ahmed Cemil kardeşinin yanına kadar gitti. bir gün Seher'in Vehbi beye şemsiyesini vermekten imtina ederek: "Oradan alıversin.. Bu aralık kapısına vuruldu. Đkbal gelin olalıdan beri onlara tahsis olunan odanın kapısına bile dokunmaktan ihtiraz etmişti. Seher yemeğe çağırıyordu. kardeşim. şimdi Ahmed cemil yanındaki odada bir mırıltı işitiyordu. kapı hiçbir ses çıkarmaksızm açıldı. Birden Đkbal'i gidip odasında bulmak. ikbal'i. "ikbal yemeğe inebilecek bir hailde değil. Silkinerek başını kaldırdı. Đkbal'i tesliye değil istintak etmek istedi. ötekinde görmekten müteal-lim bir nazar teati olundu. uzun örgülü saçları bir kolunun üzerinden kayarak aşağıya sarkmış gördü. Bu elleri ıslatıyordu. söyle bakayım... Yanındaki odanın kapısı açıldı. ikisinin birleşmiş ellerine düşüyor.olmayan bir hakikat hükmünü alır.. Ağlıyor muydu?. kalkmaya cesaret edemeyerek duruyordu. hemşiresini olduğu gibi görmek için. Fakat bu suallerin cevabı yalnız o elleri . kendisinden saklanmak istenen birşeyi gidip zorla meydana çıkarmış olmakta bir kabalık duyuyordu. "Kardeşim. orada karyolanın yanındaki mindere yüzü koyun Irapanmış.. hemen dizinin dibine. birer kat-re zehir ile dolu gibi ağır.. tahaddüsleri zamanlarında mânâsız zan-nolunan bu küçük şeyler bütün îkbal'le Seher arasında inkısam eden bu hâtıralar şimdi birikiyor. ikbal'in bir sabah herkesten evvel aşağıki odada bulunmuş olması. eniştesi çıktı. fakat orada vücudunu birşey Ik-bal'e hissettirdi. sonra dikkat etti. birbirine sokularak güya birer âşinâ selâmıyle buluşuyorlardı. zaten midesinden muztaripti" dedi. Şimdi Ahmed Cemil'in zihninde o deliller toplanıyor. Niçin bana söylemiyorsun. oraya kadar gitti. 164 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil kardeşinin şüphesiz saklamak istediği şu ma'hrem manzaranın üzerine varmış olmayı şimdi zarafetten hâli buluyor. Yavaşça kapıyı itti. Şimdiye kadar niçin söylemedin?.. mütevali bir sukut ile uzun kumral kirpiklerinin ucundan süzülerek. düşüncesine yabancı kalan bir musahabeye iştirak etmek." demek için şedit bir arzu duydu.. sofraya gelmeyeceğim!" dedi. acı. Đkbal'in gözleri kapandı. kapaklarının kenarında koşuşan seri râşecikler arasında yaşlar sıcak. Ahmed Cemil yere.

o vakit henüz aydınlığa alışmamış kamaşık gözleriyle annesine baktı. Đhtiyara nüzul isabet ettikten sonra Vehbi bey haftada bir iki geceyi babasının evinde geçiriyor. Sabiha hanımın. şimdi gelir. iri göz yaşlarıyle bu dakikada gözlerine her vakitten ziyade sarı. — Tabiî değil mi? — Yok. Ahmed Cemil burada duramayacağını anladı. demek demin kapı onun için açılıp kapanmıştı. bu hakikate karşı çaresizlikten azîm bir fütur ile şuraya oturmak. şimdi gelir... tekrar sürmeledi.ıslatan. Kardeşini bu bedbahtlıktan kurtarMAĐ VE SĐYAH 165 mak için bütün vasıtalara. oğlunda ne tesir hâsıl edeceğine dikkat ediyormuşçasına bakarak: — Yine gitti. dedi.. gözyaşlarını akıtmak istedi. ikbal güya korkunç bir ma'hlûktan bahsediyormuşçasına kapıya bakıyor.. Valdesinin bu ziyaretinde Đkbal'den bahsolunacağnı derhal anladı. «şimdi gelir.. şimdi çehresi gevşemiş. Fakat bu ilk hiddet hamlesi geçtikten sonra bir aciz hissi demin titreyen asabını uyuşturdu. ağır.. daha sonra kapısının dışarısında annesinin sesini işitti: — Cemil. Şimdi bir gevşeklik duyuyor. Yazıhanesinin üzerinden kibrit kutusunu aldı. biraz evvel büyük anne olmak süruru ile siması parlayan bir kadının. bazan akşamlan yemek . hiç tabiî değil. Odasında: «Ne yapmalı?» diyordu. bütün kuvvetlere malik imişçesine yalnız şimdiye kadar lakayt kalmış olmasına kızıyordu. açsana. Nihayet îkbal «Gidiniz. odasında geziyor.... ıstıraplarıyle önünde birden. kapısının sürmesini çekti. «niçin yemeğe gelmedin?» dedi.. Ahmed Cemil eniştesinden bahsolunduğunu anladı. narin görünen bu vücudun tâ ruhunun derinlerinden kopma darbelerle sarsıntılardan ibaret kaldı. zayıf. zaman kaybettiğini düşünüyordu. Ihtilâcat ile yumruklarını sıkıyor. şimdi işte hakikat gözyaşlarıyle. Đkisi de öyle bir müddet bakıştılar. îkbal'i yalnız bıraktı. sakit. Evet ne yapacak? Demin geç kaldığını. sonra asıl düşündüğünü söylemek için söylenmiş bir sözün cevabını beklemeyerek. Kapıyı tekrar kapadı... Şimdi ne yapacak?. Bir aralık aşağıda sokak kapısının açılıp kapandığını duydu. bir-şeyler yapmak istiyordu.. Evvelâ Ahmed Cemil'de bir hiddet feveranı hâsıl olmuştu. ağabey. bu son söz ağzından istemeksizin çıktı.» dedi. sıcak. meydana çıkmıştı.» diyordu. ıhafif bir ziya titreyerek zulmetin içinde dalgalandı. biraz evvel aşkının şiirini okuduğu şu köşede içeride ağlayan kardeşi için hazin. Cemil?.. — Yine babasına mı? dedi. — Karanlıkta mı oturuyorsun.. gözlerine bir endişe gölgesi düşmüştü. mumunu yaktı.

gördü. mumun sarı. Bu düşünceyi şu sözle tefsir etti: — Ah.» cümlesi geliyordu. türlü kırık SĐYAH 167 . her biri bir başka hâtıranın ateşiyle yanarak — inkişaf eder. Bu akşam Seher vak'asından sonra hatırına gelen fikre benzer bir başka fikir daha Ahmed Cemil'in beynini bir şimşekle yakarak geçti. bir bahane icad ederek ikbal'i yalnız bırakıp gidiyordu. fersude vücudu hareketten. o gözlerden ateş çıkıyor. bir yatağa serilmiş. babasının büsbütün ölmesine muntazır oğul... titrek... Böyle bir müddet karyolanın yanındaki sandalyede. Sabiha hanım diyordu ki: — Onu gördükçe ihtiyar memnun olacak yerde o kadar hiddet ediyormuş ki.. bu bir dakikada bütün yaralar — henüz taze ve kanayarak. karşısında gençlik tuğyanı ile taze duran genç karısının yanında. Bir şey yapamamaktan. Sıhhatinde hiç babasına uğramak âdeti değil iken hastalıktan sonra bu mütevali ziyaretler bittabi dikkate çarptı. husumetle. kızın bedbahtlığına karşı âciz olmaktan mütevellit bir yeis ıstırabı ile ellerini kavuşturdu. O halde niçin gidiyor? Bu kıza yazık değil mi? Tevfik efendi Ahmed Cemil'in gözü önüne geldi. sonra o taze kadın. Kalbin binlerce noktalarından birer ıstırap enini ile binlerce menfez açılır. bu vücuttan istifade edememek hüsranıyle ona belki kinle. mülevves mahlûk!... küçük bir istihzar dakika-siyle başlar. Ahmed Cemil bütün bunları 'hayalinde tertip ve icad ettikçe dudaklarına bir nefret nakaratı gibi: «Ah!. güya «ağlayalım mı?» sualiyle bakışır. babasına muhabbetinden.. parmaklan birbirine giriyor. O zayıf. yaralı bir canavar nigâhiyle bakarak. güya «yine kudurdu!. Đkbal'i ne yapacağız! O vakit Sabiha hanım oturdu. nutuktan muattal. alay ediyorlar. insanların bazı feveran devreleri vardır ki. vücudunda hayattan tek eser gösteren gözleriyle onu yiyerek. mülevves mahlûk!.. Annesi hâlâ kendisine bakıyordu. Bu. yarı muzlim görünen çehrelerine bakışarak. durdular.yedikten sonra duramayarak. Bu dakikada gözler biribirini istifsar ediyor gibi durur. buna şüphe edilmiyordu. Valdesinin yalnız son sözüne cevap verdi: — Evet.. Bu dakika uzun bir asır kadar hâtıralarla mâlidir. bu âciz hiddetin karşısında gülüyorlar..» diyorlar. Ahmed Cemil karşısında minderin kenarına oturarak. gözleri meded bekleyerek Ahmed Cemil'e bakıyordu. Sonra onu bir an evvel mezarda görmek isticaliyle tet-kika gelen oğlunun karşısında hiddetinden o soluk çehre kızarıyor. bir şey söylemek isteyip muvaffak olamayan dudaklar bir hiddetle titriyor.. hastalık üzerine bagteten uya-nıyormuş gibi bir merhametten mütevellit değildi. hafif ziyası arasında biribirlerine donuk.

birinci defa olarak yüreğini boşaltmak. bari sokakta gördüğün hanımlara dikkat et!» derdi. Daha sonraları evin hizmetinde kusur bulmak. bütün hissettiklerini oraya.. ötekiler bütün bir alay züyuf!. O. yatacak bir yatak. hissettiklerini oğluna söyledi. bir ay içinde bütün bunlar meydana çıkmıştı. . matem hayalleri. elbisesini süpürecek bir mahlûk bulmak için evlenmişti.. Her gün bir huysuzluğuna. Đkide birde: «Bilemiyorsun. Evin içinde yalnız o vardı. bütün hayatın o ağlayan hediyeleri acı — bir kabristanın ervahı bezmi gibi — feryad-larıyle. Bir hikâye nakletmeğe gelmezdi.. gömleğinin biçimine. — Daha sonra Seher meselesi başladı. Nihayet Sabiha hanım söylemeğe başladı. hikâyeyi yarım bırakırdı. gömleğinde unutulmuş bir düğme ikbal'i ağlatmak için kifayet eden sebeplerdi. Đnsan emellerini tekzip eden şeyleri istediği şekilde tevile çalışarak kendisini daima arzuları içinde oyalamakta gecikir. Artık ağlamak zamanı gelmiştir. sizin aranıza düşmekle ne kadar tenezzül etmiş oluyorum!» demek isterdi.. oturacak bir sofra.. diyordu. Şimdi hepsini söylüyordu.. kızını bahtiyar zannetmek için nefsine cebretmişti. dûniyetini affettirmek isteyen bir zavallı hükmüne geçmişti. Sabiha hanım bu kusurlara evevlâ ehemmiyet vermiyordu: — Erkeklerin yüzde ellisinde görülen şeyler. O zamana kadar kendisini aldatmak istemiş. annesini görmemek için yere bakıyordu. yanında bir hareket etmekten sıkılıyor. Ahmed Cemil'e «Zavallı çocuk! daha aklı ermiyor!» demek isteyen. giryeleriyle sürüne sürüne buluşurlar. dayak yemiş kediler gibi büzülüyordu. güya şu elem mahşerinin üzerine düşmüş bulutlarla mahmul bir sema. onda tâyin olunamaz bir şey duymuş. acı yeisler. Şimdi Sabiha hanım oğluna bakıyor. fakat sonra?. Sonra ikbal'i doğrudan doğruya tahkir etmeğe başlamış. yemek beğenmemek. fakat artık mümkün değildi. «bu adam kızımı mes'ud etmeyecek» demişti. Her şey hakkında hepsinden ziyade malûmat sahibi olduğuna kanaati vardı. diyordu. onun yanında daha sonrasından bahsetmeğe cesaret edemiyordu. kahveye itiraz etmek. saçının örgüsüne. Artık lakırdı söylerken şaşırıyor. iyi ütülenmemiş bir yakalık. bayağılıklar. Kendisine vahşi bir memlekete düşmüş bir mütemeddin yüksekliğini verirdi. Onu tâ ilk gününden beri sev-memişti. Bu meselenin ismini verdikten sonra bütün teferruatını nakletmek için kuvvet buldu. Yavaş yavaş Đkbal onun yanında hatâsını. mâneviyetinin kisvesi gibi bütün vücudu etrafında tayaran eden hasaset havası onu tâ ilk gününden beri duymuştu... fena gördüklerini iyi görmek için uğraşmıştı. Ahmed Cemil dudaklarını sıkıyor.. ortaya döküvermek istiyordu. Bir kere edebiyattan bahsetmek istemişti.. Şimdi bu anne içeride ye'sinden kıvranan kızı için şurada artık nefsini zaptedemiyor. tashih ve itiraz için o daima kaba kahkahasıyle söze karışır. çarşafının rengine itirazı kendisi için bir süs edinmişti. Vehbi bey kış geceleri Şehzadebaşı kıraathanesinde saz takımında dinleye dinleye ezberlediği gazellerden mürekkep srmayesiyle bahse iştirak etmiş. bir kabalığına tesadüf olunuyordu.. Öyle gülüşleri. O küçüklükler. Ahmed Cemil bile onun yanında bir şeyden bahse cesaret edemez olmuştu. Damadının aleyhine şahadet eden vak'aları hep böyle müsait tefsirlerle telâkki etmiş. fakat artık o kadar ilerilemişti ki tevakkuf etmek mümkün olmadı. ruhunun büsbütün tutuşmuş ih-tiyacıyle göz yaşlarını salıveriyordu.ümitler. bakışları vardı ki daima: «Ben sizin fevkinizdeyim. Bütün bildiklerini. acıyor gibi bakan gözleriyle sükûte mecbur etmişti.. Bir griv ve matem mecmuası! Yalnız küçük bir dakika: o vakit gözler kapanır.

ağzından bir kelime alınamamıştı.. Sabiha hanım Seher'in kimseye bir şey söylemek istemediği halde Đkbal'e hakikati ifşa ettiğine emindi. «Demek ki Đkbal biliyor. Bütün bu vukuat arasında Seher'in musîr sükûtu.. fakat yalnız ağlıyordu.Ahmed Cemil bir şeyin mevcudiyetini zaten hissediyor. «Bir gün. Bilâkis kocasına atfolun-nabilecek bütün kusurları örtmeğe çalışır. Seher yine bir şey söylemiyor. Bir vakitten beri Đkbal'le Seher arasında biribirini herkesten ziyade anlayanlara mahsus bir hususiyet. «Seher'in yine nesi var? Bu kıza bir şey oluyor?» dedim. Đkbal'in hazin tajhammülü.. eli kapının zenbereğinde. Fakat Đkbal daima mahzun. ağlayarak... Eski hissetten eser kalmadı. daha ona gelinceye kadar.. evin içinde bir heyula şeklinde tahtalara basmaktan korkarak.. ondan hastalığının bir parçasını koparmağa çalışmıştı. . ne de çarşafını çıkarmağa cesaret edemeyerek. masrafı üstüne aldı.» diye MAI VE SĐYAH 169 başladığı hâtıralara nihayet veremiyordu. herkese iltifat ziyadeleşti. saatlerle orada durmuş. daima sakit. arkasından kapıyı sürmelediğini görmüş. diyordu.. içten gelen sesiyle ilâve ederdi: — Hiç!. sanki bunun cevabı kendisinin bir töhmetini meydana çıka-racakmış gibi şaşırdı: — Demek ki.» diyordu.. daha ileriye gitmemek lâzım gelirken.. fakat tafsilât ve deliller nazarı dikkatinden kaçıyordu. nihayet babasının hastalığıyle matbaa meselesi çıktı. «Benim mi?» der sonra yorgun kirpiklerini indirerek dudakları arasından bir inilti gibi boğuk. yalnız şu son tesadüfe kadar. o vakit kızı istintak etmişti. Seher evvelâ: «ben oturmayacağım» diye başlamıştı.. Dikkat ettin mi? O mesele çıkar çıkmaz nasıl değişti. bir gün çarşafını giymiş.. onu annesine iyi göstermek için yalanlar icat ediyordu.. Đkbal'in benzi attı. Sebep? Şimdi bu son sual ile oğlunun gözlerine bakıyor. Sabiha hanım bundan bir netice çıkaramıyordu.. Halbuki Đkbal?... bu suale birdenbire cevap veremedi.. O günden sonra hastalığını bilmeyen birisinden ismini söylemeyerek hakikati anlamak isteyen ihtiyatkâr bir tabib gibi bu anne bedbaht kızının her halini. Ona ne vakit: «ikbal neyin var?» denirse o daima ağlamak üzere gibi duran gözlerini hayretle kaldırır. annesiyle kardeşine sokulmaktan ürkerek dolaşıyordu. sır esası üzerine kurulmuş bir münasebet vardı..» diye başladı: — Bir gün ne olursa olsun onu söyletmek için karar verdim. Sabiha hanıma zaten öğrenmek istediği şeyi bu gözyaşları anlatmıyor muydu? Bundan sonra Vehbi bey utanmak.. Nihayet bir sabah Sabiha hanım Seherin Vehbi beyi mutbaktan iterek çıkardığını. Sabiha hanım yine: «Bir gün. diyordu. Sabiha hanım: — Oh. onu söyletmek için ısrar ederek «Sebeb?» diye tekrar ediyordu.. Bilhassa sana karşı bir muhabbet gösterdi. her sözünü takip etmiş. bütün hareketlerinde bir başkalık göründü. ne dışarıya çıkmağa. Sabiha hanım: — Nihayet. fakat saklamak istiyor. Artık Sabiha hanım tafsilâtı bitiremiyor.

bir müddet hikâyeyi takibe muvaffak olurdu..!îiS|i||ii' kaçışıyor. bazan tâ boğazında bir girye ukdesiyle gözlerini süzerek iskemlenin üzerinde ara sıra dalgalanıyor. düşünmek istediklerini toplayamamağa başlıyor. döndürüyor.» diyor. şekillerin ihtizazına.. bütün meyus heyetiyle duran annesine bakıyordu. zihninin içinden bir hâtırayı tırmalayarak uyandırdı. «Bir gün. ağlamış gözleriyle. fakat soluk alan bir resim gibi şişiyor.. şimdi Sabiha hanımın gözleri yine bir şedid ihtilâç ile kapanıyor.. annesinin yanına kadar gitti. Ahmed Cemil: — Ah! Mülevves mahlûk diyordu. anne. SĐYAH 171 Sabiha hanım yine cevap isteyen gözleriyle oğluna bakıyor. ben ısrar ettikçe: «Đhtiyar memnun olmuyor. perişan yaşlar kirpiklerinin ucunda yine dolaşmağa başlıyordu : — Pek iyi.» mukaddemesiyle başlanan o sonsuz hikâyeler kendisinin düşünceleriyle karışıyor. o gece orada kalmıştı.. annesinin vücudundan yükselen gölgelere dalarak güya bir uyku içinde düşünüyordu. ara sıra bulutlarla yüklü bir semada gizli bir güneşten kaçarak koşuşan ziya parçaları gibi zihninin bulutlan arasından avare bir fikir geçiyor. beyin babasıdır.. tâ derinlerde bir hâtıra leması uyanıyor sonra yine bütün bu şeyler güya dimağının güneşi sönüyornıuşçasma zulmetlere boğuluyor. Ondan sonra Đkbal'i oraya göndermek kabil olamadı. bu kasırga içinde bütün o efkâr enkazı kırılmış. saçılıyor. ne isterse yapsın. Ayağa kalktı. onu söyletmek için ısrar ederek ilâve ediyordu: — Sebeb?. kamilen uçuyor görünen.. «Bir gün. zayıflaşan. fakat bir aralık annesinin bir sözü gider. ilk önce her gidişinde güzelce avdet ettiği halde o gün hasta gibi gelmişti.» o da tahattur ediyordu.. bir komşu evinden maten nevhaları gibi parça parça dinliyor.Ahmed Cemil annesinin karşısında o söyledikçe bazan mumun hafif oynak ziyasıyle titreyerek duvarların üzerinden . mukavemet edilemeyen bir deveranın cazibesine mahkûm ederek çekiyor. daha sonra bu mücadeleden kendisi de yorgun kalarak. bulanmağa başlayan zihninin içinde bir telâtum husule geliyor. o vakit işittiklerini anlamamağa. tâ orada. — Hatırına geliyor mu? Bir gün Đkbal'i ihtiyarın evine göndermiştik. dedi. daha sonra birden yine toplanarak küçülen. gittiğimizi istemiyor. kabarıyor. bir gün. o küçük yatağın beyazlıkları arasına sokuluyor görünen gölgelere dalıyor.. yerlere seriliveriyordu.. fakat Tsen gidemem.» Ahmed Cemil yine sîlkinerek dinlemek ister. Tâ şu muhaverenin bidayetinden beri o annesinin söylediklerini uzaktan. şakaklarının arasında bir kasırga dönerek bütün bu küçük mahşer içinde bulduklarını çeviriyor. . yanıbaşmda diz çöktü. «Ah! Evet. ikbal'i ne yapacağız?. solmuş çehresiyle. türlü münevver rüyalarının incilâsma. parçalanmış.. kıvırıyor. mevhum. Sebep?.. işte o gidiş son gidiş oldu...

bu neticenin ne yolda sebeplere tevellüd ettiğini tahlil ediyor. idare memurunun yuvarlak heyetiyle o sırıtkan yüzünü görmemek için cebr-i nefs etti. meyus bir nazarla Ahmed Cemil'e bakıyordu. yakıcı birşey burdu. bir şey yapamamaktan mütevellit bir fütur ile yatağının kenarına oturdu. hanımın gözleri artık kuru idi. odalarının yalnızlığına iltica ederek ağlamakta. ellerini oğlunun omuzlarına koydu. gözleri boş bir nazarla odanın müphem bir köşesine dikilmiş durdu. oradan çıkmamak istiyor. Bunun bir necat çaresi olmadığına kanaati vardı. yalnız bir çare geçiyordu. öyle mi?. bütün geçmişin tafsilâtını 172 MAĐ VE SĐYAH icmal ediyor. öyle mi? Demek ikbal'i kurtarmak için birşey yapamayacaklar. Hiç.. bu izdivacın nasıl vücude geldiğini.. «Ahmed Şevki efendi. Derin. onu büsbütün kurtaracak başka bir deva bulmalı!» diyordu. içinden: «Başka bir tedbir.» dediği hatırına geldi. Matbaada bir yazıhanenin kenarında başkasının işitmesinden ihtiraz edilerek iki üç dakika süren muhavereciklerle hemen bitiriverilmiş olan bu izdivaç işte bugün şu neticeyi vermişti. sabit. ye'sinden kıvranmakta tek başına bırakacaklar. Hiç..... kardeşini öldüren p musibetin bir tamiri çaresinin bulunamayacağına kanaat edemiyor. sonra birden kalbini birşey. Orada.» dedi. Sonra Ahmed Cemil dudaklarının arasından: «Öldürmekle müsavi!» dedi. Şu noktada bu iki kalb bütün acılarıyle güya biribirine sarılmışlardı. budalanın biri!» diyordu. şimdi kenarları yanan gözleriyle annesine bakıyordu. Ahmed Cemil odasında yalnız kaldığı vakit ayaklarının altında bir dünya parçalanmış gibi kardeşinin kırık hayatı karşısında çaresizlikten. Ahmed Cemil mevhum bir hasım ile mücadele edercesine bir fikirle cenkleşiyordu: «Ben o meselede matbaayı düşündüm mü? Bilâkis onun için bir soğukluk duymadım . Sabiha.. O zaman pek kayıdsızca davranmamış mıydı? Kardeşine intihap olunacak 'hayat refikini iyice öğrenmek. tanımak için bir ihtiyatta bulunmuş mu idi? Matbaada iki sigara dumanı arasında Ahmed Şevki efendinin fikrinde doğuveren bu izdivacın o bir iki haftalık başlangıç tarihi bütün ihtiyatsızlıkla-rıyle hatırına geliyordu. Ahmed Cemil bu fikri zihninden defetmek. fakat şimdi o fikir beynine musallat olmuş. Ahmed Şevki efendinin zevzekçe manalı bir vaziyetle: «Matbaa ihtiyarındır. «bu mes'uliyet sana ait!» diyordu.. Hiç!. hastadan ümit kesen bir yeis ile baktı: «Hiç!. ikisinde de aynı tedbir ihtiyacı: «Ne yapacağız?» diyordı. Sabiha hanım nihayet gözlerini kaldırdı. Şimdi hatırından bir çare. bunda bir mes'uliyet mevcut ise onun kime aidiyeti lâzım geleceğini bulmak istiyordu. Ahmed Cemil buna inanamıyor. ... Sahih mi? ikbal'i o kahrın pençesinden kurtarmak için hiçbir vasıta mı yok?. Şimdi bu izdivacı düşünüyor....Bu sual üzerine ikisi de sükût ettiler. onu böyîe içeride. hareketten kalmış kolları sarkmış. O çarenin ismini söylemeksizin miknatısî bir fikir mü-nakalesiyle ikisi de ayni düşünce ile meşgul olduklarını anladılar. onu düşünmemek. Ahmed Cemil de onu düşünüyordu..

mı? Ahmed Şevki efendi ondan bahsedince hattâ içimden hiddet etmedim mi?» diyordu. Hüseyin Baha efendinin çekilmesine infial ile bakmış. Ali Şekib'in muharrirliğe veda ederek bir dükkâncılığa geçmesini bir facia hükmünde telâkki etmiş iken tâ kalbinin derinliklerinde. Yarı karanlık içinde müphem şekiller gibi görünen küçük kitap hücrelerine.. o 'haftalarca süren ve hiçbir vakit zail olmayan ezanm Tjiraz sönmeye yaklaşmış olmasından sonra bir matbaa sahibi olmak ihtimalini kuvvet kesbetmiş görerek kalbinde inkişaf eden hülyayı tamamiyle hatırına getirdi. sahih mi?. Ahmed Cemil kendi kendisine verdiği bu hükmün altında eziliyordu. «Sensin. kudurtucu... Kendisine karşı meseleyi husumetle tetkik ediyor. Matbaada yalnız kaldığı geceler birdenbire bir müsveddenin ortasında kalıvererek düşüncelerine sakit bir zemzeme kabilinden refik olarak o yalnızlığın arasında şu matbaada bir gün her zamanki mevkiinden başka bir mevki tutacağını düşünmemiş miydi? Daha sonra ihtiyarın musabiyeti üzerine evvelâ en iyi hisleri uyanmıştı: ihtiyara acımış. kendisine âdeta — kendi menfaatine bir çok güzide hisleri feda etmiş — bir kötü mahlûk nefretiyle bakıyordu. ifrata. sallanan haritaya.. odasının penceresini açtı. . onlar hepsi yalan. Şimdi artık Ahmed Cemil saklaya-mıyor. Bu musallat fikirle mücadeleden Ahmed Cemil mağlûp.» diyordu. Bu izdivaçta kendisine büyük bir mes'uliyet hissesi terettüp ediyordu. duvarda melûl. Yavaş yavaş o ümid handesi sönmeye meyyal küçük bir nur şeklinde ışıldarken gittikçe genişlemiş bulutlardan sıyrılan bir sabah güneşi gibi şâşaasiyle bütün o müzmin hissiyat bulutlarını dağıtarak kalbini envarına boğmuş idi.. yazıhanesinin üstünde mektep arkadaşlarının — heyhat! O mes'ut mektep hayatı dostlarının — bir yelpaze teşkil eden resimlerine güya: «Beni siz de mesul mü telâkki ediyorsunuz? Beni siz de mahkûm mu ediyorsunuz?» yalvarışıyle baktı. başını bir mengene içinde parçalıyordu. herşeye karıştırdığı mafevkalhakikata şu dakikada her vakitten ziMAĐ VE SĐYAH 173 yade mağlûp idi.» dedi. zulmetten tereşşüh eden bir ârâmiş vehmiyle biraz müsterih olacağını tahmin ederek mumu söndürdü.. henüz kalbinde hafif bir müdafaa sedasiyle terbiyeye çalışan hissi içinden tekrar ettiği bu nakarat ile susturmaya uğraşıyordu. türlü mânalar ifade eden bir nazarla bakarak: «Acaba?. Emin misin?.-. eniştesi için duymaktan hâli kalamadığı nefrete biraz daha vüs'at vermiş. hafi köşelerinde bütün bu şeylerin altında bir emel çıkacağına itimat eden gizli gizli gülümser bir ümid saklı değil miydi? Demek o güzel hisler. Fakat o musallat fikir zihninde şimdi idare memurunun sırıtkan çehresine dişlerini göstererek gülüyor. mes'uliyeti tamamiyle yüklenmek için sebepler buluyor. hepsi sahte idi. bütün sebep sensin!» diyor. Kardeşinin bir yabancıyla irtibatından hissettiği kıskançlığın. Doğruldu. Bir aralık bu hükme daha ziyade kuvvet vermek için: «Hattâ. Artık kendisine mahkûm sıfatıyle bakmaya nefsini mecbur ettikten sonra âdeta aleyhine hizmet edecek bütün tafsilâtı tezyin ve takviyeye özendi. Biraz 'hava almak istedi. karanlıkta kalırsa daha iyi düşüneceğini. Bu hakikat inkâr edilemezdi. Gecenin siyah donuk rengi içinde mütehaşşit birer kütle şeklinde daha siyah. müthiş bir azap boğazını sıkıyor.. makhur çıktı..

. bitmez tükenmez bir sükût ile yetişilmez. «Lâkin matbaada belki onun kadar benim de hakkım var» demek istedi.. bilâkis orada kendisini nefret ettiği bir adamın esiri sıfatında görmekten nefsini menetmek mümkün olamayacağına emin idi. geniş bir uçurumun azîm ağzını açıp kendisini yutmaya müheyya olduğunu görüyordu. O vakit kâbuslarla mahmul rüyalar arasında bir boşluk içine düşüyormuş. ya eseri?. Matbaada artık çalışmalarına ruhperver bir emelin iştirak edlemeyeceğine. Bu siyahlıkları yutmak. Bu neticeyi tâ ilk gününden beri meçhul bir his kendisine haber vermekten hâli kalmadığı halde. ailesinin biricik servetini o mülevves matbaanın dişlerine atıvermişti... artık önünde dehhaş. bulunmaz bir derinliğe iniyormuş gibi içinden birşey duydu. «Şimdi ne yapmalı?» diyordu. sanki bir alevle yanan ciğerleri bu kevserden serin bir yağmur hazzını hissediyordu. bir cinayet dehşeti alıyordu. birkaç örtülü bulunan ziya parçalarından gözlerini ayırmaya çalışarak.. Evet. yakın duvarlara baktı. ifrat eden bir fikir ile zihninde büyüyor. türlü emelleri ezerek. hiç! Bundan sonra hepsine veda etmek. tesliye veren bir adem kevseri gibi kana kana içmek istedi. o adam için çalışacak. Burada. bu fikirle kuvvet bulmaya çalışıyordu. Ciğerleri. râşe verici buseler konduran bu zulmeti kâse kâse.. hülyaları parçalayarak iniyordu: hiç!. biribirinin ardına yığılmış siyah duvarlar. yarın yine zelil bir ecir sıfatıyle o matbaaya gidecek.. bir aralık şiir buhariyle bulanan gözlerinin önünde yükseldiğini gördüğü emel kâşanesinin artık enkazı kenarına oturup uzun bir hırman nazariyle onun matemini tutmak lâzım geliyordu. Bundan sonra ne yapacak ? Biraz evvel kardeşinin musibetini defetmek çaresini ararken bir idam hükmü soğukluğu üe inen bir kelime suya düşen bir taş parçası gibi ağır ağır. pencerenin kenarında. . müncemit. gözlerini bu zulmetlerle doldurarak. ölü dudaklara. râtib bir makber nefesi gibi simasına ba~ rit. Fakat heyhat! Artık hakikati tezyin edemiyor. Ya lâmia?. o gitmiş.. Şimdi hatasının ehemmiyeti. hiçbir şeya vâkıf değil imişçesine ona gülmek için kendi kendisine cebredecek değil mi?. şeklinde imtidat eden bu fezanın sinesinden çıkan sükûte benzer uğultuyu dinleyerek ötede beride bu zulmet zemini içinde birer sarı leke şeklinde parıldayan münevver pencerelerden. suları yararak ric'ati mümkün olmayan bir sükût ile kalbinin en derin noktalarına kadar.174 MAĐ VE SĐYAH MAĐ VE SĐYAH 175 daha kesif görünen komşu evlere. gözünün önünde tecelliye başlayan zelil mevkiinin üzerine münevver bir örtü çekemiyordu.

bu matbaaya temellük etmek için sabır edecek! Bütün vehimlerine. Onu yarası bağlanacak. bacakları sallanarak.. o göremediği kelimecik-lerle noktaları uzun bir buse ile öptü. Gözleri ötede beride siyah bir zemin üzerine serpilivermiş mütebessim sarı yakutlar şeklinde yıldızlara bakıyor. kalbinde kesif bir zulmet içinde yalnız bir ümit ışığı — karşısında sonsuz bir yokluk fezası şeklinde im-tidad edip giden şu siyah semayı iştihad ederek Lâmia'ya malik olmak için kendi kendisine yemin etti.. Hemşiresine: «Sen şu noktadan mecruhsun!» demeksizin. öbür odanın donuk havasında görülemeyen sayılamaz. sigarasının . kırık kanadı sarılacak mecruh bir güvercin gibi okşayıcı. Lâmia!. Bu dakikada Ahmed Cemil artık tamamen bir karar ittihaz etmiş idi. ihtimal biraz söyletmek için karar vermiş idi. hislerine galebe ederek yarın yine matbaaya gidecek.. Akşam kardeşine saadetini iade edebilmek için hiçbir imkân tasavvur edemezken bu sabah belki şu iki kalbi biribirine yaklaştırabilmek mümkün olacağını düşünüyordu.. bunların arasından hülyasının perisini bir sis içinde gibi görüyordu. oturmuş. şimdi onun hâtırasiyle şurada — elinde bir şiir defteri. hava ve ziyadan mürekkep bir şelâle gibi yüz binlerce toz parçalarından. Đki eliyle defteri dudaklarına kadar çekti. o zaman ellerini uzattı..O zaman güya kalbinde bir gizli kuvvet ağır bir uykudan silkinerek uyandı. tâyin edilemez zerrelerden mürekkeb şenaverleriyle. bu odanın sükûnu içinde bir hayat tuğyanı uyandırıyordu. yine çalışacak. o emellerinin enîsini araştırdı. her şeye tahammül edecek tâ ki. Ne olursa olsun. geceki âsab tuğyanı geçmiş olacak!» diyordu. onun bu aşk busesini bir siyah mev-ce içinde tes'id etti. madem ki hayatında muvaffakiyet onunla kaim. gözlerini kapadı. Lâmia ile eseri. öpücü bir el ile tuttu. Muzlim bir gecenin şu münevver sabahı bütün melalini.. orada o iki kelimeyi. En evvel Đkbal'i düşündü: «Şüphesiz. ikbal'i bu sabah daha sakin bir nazarla tetkik etmek. insanlar muhitin tesirlerine ne kadar esirdirler. Bu muzlim gecenin sine176 MAĐ VE SĐYAH sine sanki bir nefes çıktı. ince kıllardan.. karanlıkta. Karanlıkta yazıları görmeyerek yaprakları çevirdi. onun bedbahtlığının nev'ini tâyin etmeksizin tedavi etmek istiyordu. minderin üzerinde melûl ve muhtazır bir eda ile serilen o defterciğe. şimdi perdenin açık kalmış bir kenarından hafif bir güneş dalgası girerek Ahmed Cemil'in karyolasının kenarına kadar mail bir sütun şeklinde düşüyor. uğraşacak. Ahmed Cemil yazıhanesinin köşesine.. rakkase-leriyle dalgalanıyor. Ahmed Cemil ekseriya çok düşünceli zamanları takip eden derin uykulardan biriyle uyandıktan sonra sabahleyin kendisini tamamen sükûnunu iade etmiş buldu. Hastanın nazarında meydana çıkarılıveren manevî emraz kadar tedavisi müşkül şey olmayacağına inanırdı. o beş noktayı bir görüş vehmiyle tekrar gördü. Ahmed Cemil artık yatağına girmek için acele ediyor. bu iki hâtıra birden damarlarının içinde bir ateş seyyalesi tutuşturdu. bütün ye'sini silmiş idi. son sahife olacağını-tahmin ettiği yaprağa kadar geldi. bu son karar üzerine uyumak istiyordu. Evet.

daha sonra: «Fakat onu o noktaya getirebilmeli» diye bir mütemmim ilave ediyordu. laubali bir ses takınarak kapısından bağırdı: — Anne! Đkbal'e söyle de buraya gelsin. Böyle bulutlar halkalara karışarak. . daha sonra üzerine bir bulut gölgesi isabet etmiş bir kar safihası şeklinde bir donukluk bırakıyor. parça parça dağılıyor. îri. bir halkanın kenarına ilişiyor. Doğrudan doğruya Đkbal'i çağırmaya cesaret edemiyordu. her şeyi tamir ve ihya edebilecek zannettiren bir his peyda ediyordu. taze bir hayat buhranı uyanıyordu. mest raksı. güya ensicesi çözülüyor. sonra o münevver sütunun telâtumi cazibesi. daha oynak bir faaliyet. Bazan ağız dolusu duman püskürerek. şu münevver zemin. halkalar. Sesini işitince sofaya çıktı: «Beni mi istiyorsun. Đkbal henüz kendi odasında idi. ara sıra bir makaradan iplik boşanır gibi ince rakkas bir hat çıkararak bunları süzgün gözleriyle takip ediyordu. o yüz binlerce zerrelerin. ağabey?» dedi. odasına bir neşve şelâlesi. bazan küçük hamlelerle halkalar salıvererek. mütemevviç raksında daha seri. şimdi geliyorum. suya düşmüş ince bir kâğıd gibi o duman tabakasının üzerinden perişan bir dalga geçiyor. — Odama gelir misin. Ne kadar zaman geçmişti ki iki kardeş arasında bir gömlek tamiri yahut noksan bir düğme ikmali kabilinden bir iş çıkmamıştı.dumanlarıyle bu mü-telâtım sütunun oyunlarını seyrediyordu. o vakit yüzbinlerce şenaverlerin. Yazıhanesinin köşesinden atladı. zarif sevimili bir çocuk bileziği çırpınarak geçerken Ahmed Cemil bu sabahki âsab meyline göre bir felsefe icad ederek kendi kendisine: «Đnsan bedbahtlığının. şeritler evvelâ odanın rakid görünen havasında fersiz bir beyazlıkla teveccüh noktasını tâyin edemeyerek mütereddit sallanıyor. Đkbal'in ağzında daima lâtif bir muhabbet hücceti çocukluğa mahsus saf edasıyle tekerrür eden bu «ağabey» hitabı bu sabah Ahmed Cemil'in kalbini bir rikkat tatlılığıyle ısıttı. Bu bulutçuklar. coşkun bir su sütunu şeklinde akan bu güneş çağlayanı Ahmed Cemil'de şimdi her şeyi iyi görmek meyli uyandırıyor. dedi. mes'ud olur»diyor. Đkbal her şeyi iyi tarafından gösteren bir noktayı nefsine vazetsin. Belki izdivacından beri birinci defa olarak kardeşinin bir işini yapmağa vesile bulduğuna sevinerek Đkbal: «sepetimi alayım. suya düşmüş bir taşın sukut noktasından büyüye büyüye açılmış bir daire şeklinde. kapısını açtı. vâsi bir halkanın ortasında küçük. rakkaselerin her an müMAĐ VE SĐYAH 177 tebeddil. Bu oyun sabah güneşinin şu sihirli sahnesi. Đkbal? Bu sabah sana iş çıktı. uzun bir şeridin içinde ufak bir ihtizazla bir kasırga şeklinde süzülüp sarılarak o güneşin bütün havasını boğmak isteyen telâtum merkezine •doğru çekilip gidiyorlardı.» dedi. bahtiyarlığının mucidir.

Üzerinden müthiş bir fırtına geçmiş bir gök parçası gibi çehresinde bir yorgunluk eserinden başka bir şey yoktu.. şu dakikada zihninden geçen şeyi dalgın dalgın yüzüne dikilen bu gözler Ahmed Cemil'e vuzuh ile takrir ediyordu.. Fakat inanır mısın Đkbal? Enişteme o kadar merbutiyetime son derece memnun olmakla beraber bize biraz küçük bir muhabbet hissesi tefrik etmiyorsun zannediyordum. bu mudhike-ye ne lüzum var? Bana yavaş yavaş bir şey söyletmek istiyorJvı A ± VB SĐYAH 179 sun. Bu sabah genç kadının yüzünde musibetlere tahammül için karar vermiş olanlara mahsus bir melûl sükûnu vardı.. gözlerini indirdi. cevap vermiyorsun. onun sesini işittiği zaman kalbi çarpmıştı. Onu koparıp çıkarabilmek için hiçbirinizin elinizde kâfi kuvvet yok. Beni bahtiyar edebilmek için elinizde ibir vasıta yok. Bir aralık «Đkbal.. Bugün hakikat olanca dehşetiyle tâ kalbimin üzerinde duruyor.. Đkbal'i "mümkün mertebe yanında ziyade alıkoymak için ilikleri bozulMai ve Siyah — F. değil mi?. Đşine gelmiyor. Evvelâ Đkbal bu davet ile gece yarını kalan vak'a arasında bir münasebet olacağına hükmetmiş. bitmiyordu. bak. Seni temin ederim ki son nefesimi hiçbir şey söylememekle vermek azmindeyim. Đkbal'in bu dakikada zihninden şu sözler geçiyordu: — Ne demek istediğini anlıyorum. 12 muş gömleklerini.Bir dakika sonra elinde sepetle Ahmed Cemilin odasına geldi.. Đkbal.gözlerine bir sakin donukluk gelmişti.. Şimdi Ahmed Cemil'i öyle.» dedi. cesaret buldukça ilâve ederek ayni söyleyiş tarzını takip etti: — Bir kız evlendikten sonra bütün muhabbetinin kocasına inhisar edeceğini zaten bilirdim. Đkbal acı bir hande ile tekrar gözlerini kaldırdı. fakat gelişi güzel açı verdiği sahife çevrilmiyor... Gözleri kitabın üzerinden kayarak Đkbal'in soluk çehresine çevriliyordu. Ahmed Cemil kardeşini şu hazin haliyle pek güzel.. gözlerini kaldırdı: — Ne kadar zaman oluyor ki seninle şöyle karşı karşıya bulunmadık.. O kesik kesik. gevşemiş. Đkbal'in karşısına oturdu. Genç kadının dudaklarında hafif bir tebessüm uçtu. astarı sökülmüş ceketini. kenarı ayrılmış mendilini önüne döktü.. Onun tamir edilecek bir çok şeyleri birikmişti. yüzüne bakmayarak dinlemek istiyordu. Ahmed Cemil yazıhanesinin üzerinde sürüklenen bir kitabı aldı. ağabey.. Gece bir tuğyan ile boşalan gözyaşlarından sonra asabı gerilmiş. Fakat bu tamire muhtaç şeyler önüne yığılınca müsterih oldu. . tâ minderin öteki ucuna. Eniştesi için: «Nasıl oluyor da buna hiyanet ediyor?» diyordu. bir şiir melâliyle güzel buldu.

acı bir hande ile: — Lâkin yanılıyorsunuz. bu nazarın karşısında daha ziyade nikahım muhafaza edemeyeceğini anladı. Ahmed Cemil'in dudaklarının ucuna kadar geldi: — O halde dün gece ben odanda iken niçin onun gelmesinden korkuyor dun? Bunu söylemek istemedi. Dün gece ağlayışıma yanlış mâna verrıişsniz... Đkbal'in söylememek istediği şeyleri zorla ağzından koparmak müfid olmaktan ziyade muzîr olacağına kani idi. bunu nasıl giyiyordun?. Zaten kadınların hepsinde mevcud bir bedbaht olmak telezzüzü ile kendini zorla mes'ud görmemeğe çalışarak. hattâ babasının bile bir tasarruf hakkı olmasın.. bu ilikler büsbütün bozulmuş... Sen kocanı bir kadının sevmesi lâzım geldiği gibi sevmiyorsun. O zaman Đkbal gözlerini süzdü. bakayım? Babasına gittiği için değil mi? Bak. muaheze edeceğim. dedi. Ahmed Cemil bu nazardan büsbütün sıkıldı. müsaade edersen seni bir parça mua'heze edeceğim. Zaten Đkbal bu bahsin devamına müsaade etmek niyetinde değil gibiydi. kardeşini hayretle dinliyor.. onun önünde kendisini böyle bir ruh müdek-kiki sükûnu ile teşrih ediyor görmekten utandı. sana.. Ahmed Cemil güldü: — Beni aldatmak istiyorsun. bu defa tâ yanına sokuldu: — Lâtife ediyorum. Sonra bu hodgâm aşkın tahammül edemeyeceği ufak bir şey gördüğü zaman ona adavet etmeğe başlıyorsun. ağabey.. Đkbal gözlerini kaldırmayarak bu mütalâayı cerhetmek istedi: — Asıl şimdi lâtife ediyorsun. ben kendimi hiç bedbaht bulmuyorum.. düşman oluyorsun. yahut kendin aklanıyorsun kardeşim. Đkbal şimdi elindeki işini dizlerinin üzerine bırakmış. daha sonra: — Đkbal. onu babasının evinden bile esirgiyorsun ki onun üzerinde hiç kimsenin. biraz tevakkuf ederek. ben bilâkis enişteni sadık. Đkbal hayretle baktı: — Evet. sakin bir muhabbetten başka bir hisle sevmiyorum..Ahmed Cemil sözlerinin mecrasını birden tebdile lüzum gördü. ancak sana ait olsun.. Kinle. kendisinin bu suretle telâkki edilmesine ağlamak isteyerek bakıyordu. o acılıktan âdeta bir zevk duyarak kendine yazık ediyorsun. gülerek ilâve etti: — Hattâ fazla aşkla seviyorsun. Dün akşam niçin ağlıyordun. dedi. zihni yalnız elindeki işiyle meşgul imiscesine eline yeni aldığı bir gömleğe bakarak: — Aman ağabey. devam edemedi.. dedi. Ben bunları alayım da .

akşama kadar yaparım. gözleri. ötekiler etrafını almışlar. Yazı odasının iki kanatları açılmış. En evvel o cesaret ederek: «Bir şey mi var?» dedi.. elinde bir gazete. yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı. Ahmed Şevki efendiden başka Fatin Di-lâver ve Mazhar Feridun beyler de orada idi. okumağa başladı. bir kabahat esnasında tutulanlara mahsus bir perişanlıkla deminki' kahkahalar güya dudaklarına yapışmış kalmıştı. oradan silinmeğe bir çare arıyormuş gibi duran Saib'in önündeki gazeteyi aldı. Bu bir nevi: «Bahsi burada bırakalım» demekti. ilk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi.. O vakit kendisini zaptedemedi.. yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı. fakat artık sabahleyin kalbinde uyanan her şeyi iyi bulmak hissi muhtel olmuş oldu. Ahmed Cemil ayağa kalktı. .» dedi. oğlan mı?» diyordu. gülüşerek. yüksek sesle okuyor. Bugün matbaaya geç kaldığı için biraz acele giyindi. tâ üçüncü sahifenin başında müteaddit istifham ve hayret alâ-metleriyle mücehhez bir serlevha gördü: bir edebî müseme-re??ü. çabuk yürüdü. şimdi onun üzerinde husule geleceğini anladıkları acı tesiri düşünüerek yüzüne merhametle bakmağa başlayan. o vakit Saib şaşırarak elinden gazete düştü. Sonra alay etmeğe başladı. Hiçbirisi cevap vermeğe kuvvet bulamadı. Đlk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi. belki bir dakika evvel tuhaf bularak güldükleri için nedamet duyan bu arkadaşların karşısında oturmayarak.» diyorlardı. Saib ayakta. «fakat bitirmek için kendini çok yorma... Fakat kendisine doğrudan doğruya teveccühe cesaret edemeyerek kuvvet bulmak için yekdiğerini araştıran nazarlardan okunan şeyin kendisine müteallik olduğunu hissetti. Onu Saib görmedi. kırışarak dinliyorlardı.. Kardeşinin kolayca değil belki hiç tedavi edilemeyeceğini anlıyordu. Nihayet Ahmed Cemil elini uzattı. 15 Ahmed Cemil bu bahsi bir lâtife ile bitirmek istemişti.. zira çalışacak bir halde değilsin!. fakat ötekiler gördüler. Said'le Saib'den. biribırine bakışarak güya: «Söylesenize. Yazı odasının iki kanatları açılmış.» davetine: «Vaktim yok!» cevabını verdi. matbaanın merdivenlerini mutadından ziyade hızla çıktı. hattâ dükkânının önünde duran Ali Şekib'in «Biraz uğraşana.. etraftan bir «hişt» ihtarı çıktı. dedi. bir beceriksizlik gelmiş. MAIVESĐYAH ĐSĐ Şimdi hepsine bir durgunluk. kendisinin nasıl tahkir edildiğim görmek isti-caliyle. «Kız mı istiyorsun. sütunları şöyle bir dolaştı. Ahmed Cemil anlayamadı.

o tercümelerde ihmal yahut terkin hatası neticesiyle kalmış yanlışlar büyük bir takayyüd ve ihtimamla toplanıp onun edebî iktidarına birer burhan olmak üzere tâ'dad edildikten sonra bütün nazma dair nazariyeleri türlü gülüng tahriflerden geçirilmiş.» mukaddemesiyle başlanıyordu. bir çok yerlerini anlamayarak devam etti: Ahmed Cemil tamamen tasvir edildikten sonra bu şairin — frenk gazetelerinde kapıcılara mahsus romanları tercüme etmekle kudreti malûm olan bu şairin — bir gün şiir âleminde bir başkalık vücuda getirmek illetine musap olduğundan bahsediliyor.. Ahmed Cemil bunları okuyamadı.. ona Galata'da. Afrika. teşbihlere. ne de bir şey söylemeğe kuvvet buluyordu. Raci bu makaleyi bütün köhne bir lisan tarzının süsleri olan secilere. Bu makalenin Raci'nin eseri olduğunu zaten hepsi. bütün kıyafetiyle. kendisine mahsus beyan ve nazını tarzının bu zelil tahriflerine tahammül edemedi. sonra Ahmed Cemil'i sofranın üzerine çıkartıyor.bir arkadaşın tahkir edildiğini görmekten gizlice memnun olmakla beraber bir acı karşısında duyulan tesirden hâlî kalmayan çehrelere göz gezdirdi. ziyafet odasının etrafında kahkahalarla gezdirilmiş gördü. Ahmed Cemil'in şimdi hiddetinden dişleri kilitleniyor. hattâ şimdiye kadar Raci'nin yazdığı şeyler içinde nispeten bunun en muvafık eseri olmak lâzım geleceğine biraz evvel Said hüküm vermişti.» dedi. fakat gülünç bir surette tasvir olunuyor. Okuduklarını bir bulut arkasından görerek. ibhamlara boğmuş. saçlarıyle. Kendisini yalnız . en lâkayd olanları bile edebiyat namına kızdıracak mudhik bir tarzda tarif edilmişti.. başı ile. cinaslara.. kolları ile. şimdi etrafında bulunanlardan sıkılıyor. türlü müstehcen imalarla doldurmuştu.bir çamur deryasına düştükten sonra kalabalığın içinde ayağa kalkarak etrafına bakanlara mahsus perişan bir hal ile .. O vakit Ahmed Cemil'in gözleri bulandı. Raci oıakelesinin bu faslında bütün davetlileri tetkik edilmeğe lâyık bir malûl dimağın garabetlerini temaşa ile eğlenmeğe gelmiş olmak üzere tasvir ediyor. tiyatroları sahnelerinde görülen soytarılara mahsus eda ile eserini okutuyordu. Sonra o edebî müsamere. o «Hırsızın kızı» filân filân gibi tercümeleri yüzüne vurulduktan. Ahmed Cemil bunu bitirdikten sonra . anlamışlardı. yumrukları sıkılıyordu. Amerika. O vakit Ahmed Cemil o kadar vazıh. O vakit eserin güya ötesinden berisinden misal olarak irad edilmiş parçalar geliyordu. «Racü.. Nihayet orada kendisini huzzar tarafından bir iskemleye oturtulmuş. cismaniyetiyile öyle alay ediliyordu ki hiddetinden gözlerinin beyazına kadar kızararak dudaklarının arasından. makalenin sonlarına bakmak istedi. ne gazeteyi bırakabiliyor. yukarıya kaldırılmış..Makalede: «Haniya sabahlan Babıâli Caddesindeki dükkânların önünde durmak mutadında olanların görmeğe alıştıkları uzun saçlı bir şair vardır. Ah! Şu dakikada Hüseyin Nazmi'ye ne kadar muhtaçtı!..

zihninin içinde yalnız Lâmia kaldı.. Bunun re kadar haksız olduğunu anlamaz mı? Hissetmez mi? Hattâ benim için acıyarak. Bir aralık Mazhar Feridun bey: — Biraz da dostlarınızın yazdıklarını okuyunuz. Evet. herkesi. etrafında ibzal ile açılan bu muhip sözlerde bir soğukluk. kahvelerde. Şimdi şurada kendisine yaranmaya lüzum gören bu adamlar o dört sütunluk tahkirden gülmek hevesini duyarlarsa ya kendisine uzak olanlar. Demek kendisinin hayatta gaye olarak sevdiği. «Bunu Lâmia da görecek. fakat bunlar Ahmed Cemil'i tesliyeye hizmet edemedi. terbiyesizliğinden bahsolundu. Tâ ciğerlerinin ortasında birşey yırtılıyor zannetti. Eğer o şu dakikada burada olsaydı bu dört sütunluk zehirin acısını M A I VE SĐYAH 183 onun yanında ağlayarak dökmekten ne büyük tesliyet duyacaktı! Kendisine en evvel Fatin Dilâver bey tekarrüp etti. Onun bu sözü hepsine cesaret verdi. kelimelere. Artık Raci'nin bayağılığından.. Ahmed Cemil derin bir keselân duydu. Kendisine . gülmeyecek. Birden nazarından bütün halkın ehemmiyeti düştü. eğlendiriyordu. belki hiddetinden bu mülevves kâğıt parçalarını yırtacak. Nagihân «bu herkesi» tâbirinden bir çehre ayrıldı: Lamia!. sokaklarda kendisi için gülünüyor.. Matbuat âleminde dostlar da olur mu imiş? Onlar da bir arkadaşı takdir ederler mi imiş? demek istiyordu. o da gülecek. bütün gazete okuyanlar ne yapacak? Demek şimdi bütün kıraathanelerde.» Bu son ihtimal üzerine insanlarda kendilerine merhamet edildiğini duydukları zaman hâsıl olan lezzete benzer birşey hissediyor. — Bu kadar kıskanıldığınıza memnun olmanız lâzım gelir itikadındayım. dedi.onun anlayacağından emindi.. Ahmed Cemil hayretle baktı. vücude getirdiği bu eser şu dakikada herkesi güldürüyor. Sonra yine kendi kendisini temine çalışıyordu: «Hayır. tâbirlere tekayyüd edilmedi.» diyordu. demin bu adamların şu makaleyi dinlerken eğlenerek güldüklerini düşünüyordu. bir sahtelik duyuyor... onun tarafından merhamete şayan görüleceği ümidiyle tatlı bir ağlamak arzusu duyuyordu. Yazıhanenin üzerinde darma dağınık duran gazete yığını arasından «Peyam-ı Cihan» nüshasını buldular. bilmeyenler bilenlerden: «Bu şair kim olacak?» diye soruyorlardı. dedi.

S 1 .M A i V £. Bir aralık yine kendi kendisine kuvvet verir. Đdare memuru bu cevap ile kanaat etmemiş göründü: . Nazarında bütün emellerin muhassalası ehemmiyetini haiz olan eserin henüz intişar etmeden üzerine dökülen bu tahkir çirkâbı hülya kanatlarında mühlik bir ceriha açmış idi. Matbaada kendi odasına kapandı.Butî^ namaya başlamıştı. su kadehleri.. Bugün benim yerimde başka biri olaydı hiddetinden çıldırırdı. eseri. Kendi kendisine: «Ah. hergün öğle üzeri küçük bir yuvarlak masanın üzerine o beyaz örtülerden birini örterek sofrayı hazırlamağı âdet etmişti. Matbaanın son ıslahatı esnasında idare memuruyla karar vermişlerdi. arkada185 . Yalnız Mazhar Feridun'a: «Teşekkür ederim!» dedi. iki arkadaş karşı karşıya oturdukları vakit ikisi de bir müddet lâkırdı söylemediler. matbaa. Đdare memuru küçük sofrasını her vakitki gibi penceresinin yanma kurmuş. Yalnızlığa şedid ihtiyacı vardı. düşündü. fakat artık aldığı yaradan sonra devayı istihfaf eden mecruhlara mahsus bir istiğna nazariyle gazeteyi almadı. Ahmed Şevki efendi bir nezaret ve intizam takayyüdiyle odasında bir kısmı muattal duran bir dolabın altı katını küçük bir kiler haline getirerek buraya sofra örtüleri. Ahmed Cemil dünden beri aç olduğunu o zaman hissetti. Raci'-ye hiç mukabele etmemeye. Bir aralık odasının kapısına vuruldu. öğle yemeğini beraber onun odasında yerlerdi. Ahmed Şevki efendi ni-'hayet: — Ne kadar teessüre meyyal adamsın? dedi. öğle vaktine kadar orada kapısını sürmeleyerek sedirin üzerine uzandı. odasından çıktı. Fakat hakikatte şu demin kanını kurutan bir sahife dolusu tahkiri lâ-kayd telâkki edebilmeğe kuvvet bulamıyordu. şım beklerken ayakta sokağa bakarak karşıdaki kebapçıya ısmarlanmış altı şişin ateş üzerinde lâtif biberli. Şimdi .MAĐ VE SĐYAH uzattılar.Ik-bal.. Ra-ci için en büyük cezanın..» diyordu. — Bilâkis kendimi pek metin buluyorum. çatallar. bir "muvaffak"1 olmak azmiyle ayağa kalkar.. tabaklar. kokulu dumanlar içinde cızladığını seyrediyordu. bıçaklar koymuş. onun husumet asarına karşı üâkayd davranmaktan ibaret olduğuna hüküm veriyordu. Bugün Ahmed Cemil hiç kimse ile konuşmaya tahammül edebilecek bir halde değildi. Đlk söyleyecekleri şeyin sabahki makaleye taallûk etmesi pek tabiî idi. zihninden cesaretini kırarak geçen fikirleri kovmak isüyormuşçasına silkinerek: «Ne için fütur getirmeli? Bir hasudun hükmüne bir hayatın esas gayesini feda edecek kadar zaaf sahibi miyim?» derdi. Bir ses: «Ahmed Şevki efendi sizi bekliyor!» dedi.._£nj|&eşjJ. hülyalarım!. hattâ kendisine tesadüfünde bir şey vâki olmamışçasına muamele etmeye karar vermiş idi. . peşkirler.

. safvetiyle etrafını çevirenlerin hepsine müreccah olan Ahmed Şevki efendiye dökmek ihtiyacını duydu: «Beni meyus eden yalnız o değil. sadeliğiyle. eniştesini mümkün olduğu kadar anlattı..» kelimesini işitince eliyle «kâfi» dedi. Evi ne yapacaksın?. Evvelâ kardeşinden bahsetti.. Senin eserine itimadın var mı? Bana ciddî söyle.» dedi.» Ahmed Şevki efendi arkadaşının başka dertlerini soruyordu.. jggerlHI anlattı.... Artık yemeklerini bitirmişlerdi.. Akşam validesine söylemeğe cesaret edemediği korkularını izah etti. sonra: «Matbaa. fakat idare memurunun son sözleri sevince imkân bırakmadı: — Lâkin kardeşine ait olan dert pek büyük. tereddüt ederek Lâmia'-yı. Ahmed Şevki efendi de kendisini merhametle dolu bir nazarla seyrediyordu.. keten yeleğini gevşetti: — Bu son dertler bir şey değil! dedi. Ahmed Cemil bütün ruhunun kuvvetiyle: — Pek ziyade!. Ahmed Şevki efendiye göre pek ince olan bu mülalâa Ahmed Cemil'e hayret verdi. Ahmed Cemil bu esareti kabul etmemek istedi: — Ne için onun esiri olayım? Matbaadan istersem şimdi her alâkayı kesemez miyim? Đdare memuru çok tecrübe görmüş adamların henüz her şeyi mümkün görecek kadar genç olanlara karşı kullandıkları tebessümle: — Zavallı çocuk! dedi. Başka?. «o ciheti ben sana anlatacağım. Ahmed~5evkT~efendi bir bardak suyu süze süze içtikten sonra kırpık bıyıklarını elindeki peşkirle kuruladı.. «Matbaa.. Makineler .— Keski sen de çıldıracak kadar hiddetlensen de nefsini böyle meyusiyete teslim etmesin. sabrınız varsa dinleyiniz.. O zaman Ahmed Cemil kızararak. Đkisinin arasında birbirini seven adamları bir saniye içinde sıcak bir muhabbet havası içinde saran bir incizap hâsıl oldu. Bu büyük kelimesi Ahmed Şevki efendinin ağzında başka bir ehemmiyet alıyor. — O halde eserini bastırırsın. kardeşin o çapkın herifin nasıl hükmünde ise senin de matbaadan dolayı esaret altına girmiş olmaklığında görüyorum... Bu iki hülyanın yekdiğeriyle irtibatını izah etti. Lâmia'yı da gidip biraderinden istersin. Ahmed Şevki efendi şimdi önlerinde duran kebap sahanına çatalın ucu ile dokuna dokuna dalgın bir vaziyette dinliyordu.. A'hmed Cemil utanmasaydı Ahmed Şevki efendinin boynuna atılarak o kırmızı yüzünü şapır şapır öpecekti. daha ziyade büyüyordu.. idare memuru nihayet endişeli zamanlarına mahsus vaziyetiyle iki parmağının ucu ile burnunu kaşıyarak dedi ki: — Asıl fenalığı. iskemlesini biraz çekerek.. ona da benim itimadım var.» dedi. dedi. Bu bir saniye içinde Ahmed Cemil bütün düşüncelerini ne zamandan beri bir kalbe tevdi etmek isteyip de muvaffak olamadığı hislerini bu adama. O vakit şimdiye kadar hakkında derin bir muhabbetinden başka bir şeyini görmediği bu adama uzun uzun baktı..

Yahut makineleri alsa. „ ^ . üzüntüden. buraya ne vakit girse yağ. Ahmed Cemil bu müşkül san'atm bütün yorucu.. O zaman Ahmed Şevki efendi: — Kardeşine ait olan der-din_ tesviyesi^natbaadaki işin ^~ISn l Evvelâ eve. Za-valhjmlyalari!.ne olacak?. hülyasını ayıramıyor yapabilecegT şeyleri zihninde tetkiTî ettikçe kalbi hep şu^ "söTf~1^?0ye"*çar-esîn^jEemayüî ediyordu. tahammül edilemeyecek bir vaziyetle kokulu lambanın pis havasının. sabırsızlıktan. makinelere birer çare bulalım. O halde evi kurtarmak. bu zavallılara derin bir merhametle acırdı. artık bahsi biraz evvel neticesiz bırakılan Ikbal'e irca etmek istedi.. öteye bir virgül koymak için. . şu müphem vaziyete bir netice vermek istiyordu. Onlar bu sefil hakikatlerden ne kadar uzak kalmışlardı!. Ahmed Cemil bir türlü idare memuru_ kadar işi fena göremiyor.. Eniştesiyle devam edebilmek artık mümkün değildi. Ahmed Cemil'i görünce hepsi başlarını çevirdiler. üzücü çengine pek vâkıftı. makineleri ona bırakmak lâzımdı. Bir matbaa sahibi olabilmek emelinden mümkün değil. Ahmed Cemil korkulu bir muvaceheden kurtulduğuna seviniyordu. meselâ «Peyam-i Cihan» matbaasıyle bir mukaveleye girişse.. Buzlu ¦camı üstünde «Đçeriye girmek memnudur» ihtarı görünen kapıyı itti. Merdiveni yarı tenvir eden kırık şişeli bir asma lâmbanın ziyasıyle trabzanı tuta tuta indi. yine on yaşından beri parmaklarının ucunda efkârı çözüp bağlamakla yoru-la yorula harap olan vücudunu makinenin soğuk safhasına eğdi.. üzerinde yelken bezinden örtüsü çekilmiş duruyordu.. cenkleşmeğe başladı. Ahmed Cemil en evvel onu bir muhabbet nazariyle selâmladı: «Dünyada yegâne servetim!» diyordu . ~ ^ x x a xa 187 Bu gece Ahmed Cemil'in nöbeti idi. Đdare memuru ile Said ve Saib gittikten sonra büsbütün yalnız kaldı. Âhmed Şevki efendi far-zettiği tehlikeleri izaha çalıştı. onun için mürettipliği muharrirlikten zor bulur. meseleyi o kadar kötü bulamıyordu. petrol. onları bir kere daha görmek istedi.. Bugün eniştesi matbaaya hiç uğramadı. Bir aralık aşağıya makineler dairesine inmek.. makineler dairesine girdi. dört yüz şu . Ötede başmüretip makinenin üzerine eğilmiş bir arkadaşının tutuverdiği el lambasıyle gazetenin son tashihlerini yapıyor. yorgunluktan ciğerleri göğsünün içinde darlaşarak. elinde cımbız. bir kenarda makineci esneyerek tashihlerin bitmesini bekliyordu.Đlerledi. Litografya makinesi tâ dipte. bu âlemden çıkacak olursa kanının kuruyacağını zannederdi. mürekkep kokusundan toplanmış ekşi havasından garip bir haz duyardı. ciğerinin bu havayı teneffüse muhtaç olduğundan. Bu akşam artık bir karar vermeğe azmetmişti. efendim!» dedi.. Ne için öyle bakıyorsun? Başka bir çare mi var? Ahmed Cemil bahsi daha ziyade takibetmek istemedi. kâğıt. Bütün gün ayaküzeri. Ne olursa olsun bu karışık işe. donuk ziyasıyle şuradan bir nokta ^çıkarmak. Sonra kardeşini tatlik ettiririz. O vakit iki arka-diş'Đnitün mfimalleri tetkik ettiler. sonra başmürettip: «Şimdi bitecek. Matbaada ancak nöbetçi mürettiplerle makineciler vardı. Nihayet Ahmed Cemil matbaada mevkinin vahametini daha ziyade anlamaktan korktu.. Kendi odasına girdi.

cam kapıyı açtı. Raci gözlerini açıp baktı. onları pek ziyade merhamete şayan bulduğu için severdi. fena halde hasta! ateşler içinde yanıyor! dedi... Ahmed Cemil'in odasına sedirin üzerine yatırdılar. merdivenin tâ ilk kademesinde trabzana tutunmuş. • Ahmed Cemil bir şey söylemiş olmak için: «Yarım saate kadar biter mi?» dedi. Başmürettip: «Şimdi ilk nüshayı gönderirimi.. Bazı defalar tashih esnasında bulundukça onlara bakamazdı. hayatları bahasıyle kazanan bu adamlara acır. Ahmed Cemil'i orada görünce: «Galiba gene içeride!. Beş dakika dakika sonra tekrar Ahmed Cemil'in yanma avdet etti:— Raci sarhoş değil. o vakit her türlü kinini unutarak bu 'hasta adamın yanına gitmeğe karar verdi. yavaşça Saib'e: «Bir hekim getirtmeli» dedi. bazan bir müşkül yere tesadüf etmek.» dedi.» dedi. Bu adam hakkında duyduğu nefretle beraber ona acımaktan nefsini ialıkoyamamıştı. yerlerine doğrularını koymak. tanıdıklarından Tairine adam göndermek için hatırlarından geçen isimleri tekrar ettiler. O vakit düşündüler. Ahmed Cemil kendi kendisine: «Benim bulunmadığım geceler demek oluyor. Ahmed başıyle «Evet!» cevabını verdi. nihayet ittifak hâsıl oldu. Eczahaneye onu «aldırdılar. bitmez bir işte sürat göstermek. ##* Bu sabah Saib. sıkışmış bir satıra bir fazla kelime ilâvesi için yirmi satırı yerinden oynatmak yekdiğerine aktarmalar yaparak bu madenden mahlûkları arzuya itba etmek.kadar hücreye zihnini taksim ederek. bugün babasına müteallik fena birşey olacağı hissiyle kapının etrafında dolaşıyordu. yanlış kelimeleri harfleri birer birer ayıklamak.. Saib'le beraber içeriye girdiler. Bütün bu şeylerin nasıl kan kurutucu bir cenk olduğunu düşündükçe hayatlarını. Geri döndü. Zaten o da kendisini görebilecek bir halde değildi. onu tutup yukarıya çıkarırken bir aralık makineci: «Bir haftadan beri dört beş keredir böyle geliyor!» dedi. Saib yalan söylememişti. efkârı parça parça. Saib. Onlar tac-cüp etmediler. Bu gece onu bekliyordu. makineciyle yamaklarından birini çağırdı. . o binlerce mini mini şeyler içinde cımbızın ucu ile gezmek.» cevabını verdi. matbaada herkes Raci'nin bu haline alışmıştı. Saib'in bu sözü üzerine bir gün Ahmed Şevki efendinin haber vermek istediği fena netice aklına geldi. Nedim gelmiş. merdivenden yukarı çıkıyordu. Son tashihler yapıldıktan sonra gazeteyi basmağa başlamadan evvel bir nüshasını nöbetçi muharrir tashih edilmiş nüsha ile tatbik ederdi. harf harf toplayıp dağıtarak ilerilemez. Satırları gevşetmek. parmaklarını zihnine yetiştirmek için içi içine sığmayarak çabuk yapmak isteyip de yapamamaktan gelen bir sinir buhramyle hastalanarak.. Matbaa sabaha kadar Raci'nin ciğerlerim söken öksürüğü ile sarsıldı. sonra yalnız bir saniye için uyanmış da tekrar derin bir uykuya dalmış gibi tekrar kapadı.. Ahmed Cemil sarardı. Ahmed Cemil Raci'ye birşey söylemek istemedi. Tekrar geriye döndü. Bu gece Raci'ye görünmemeği tensip etti. başım oraya dayamış bir siyah gölge gördü: Racü Kendi kendisine «sarhoş! şimdi bunu ne yapmalı?» dedi. odaya girdi. parmaklarının ucunda fikirlerin çözülüp dağıllmasmdan yavaş yiavaş zihnine bir perişanlık gelerek işleyen bu sanat adamlarına mahsus bir muhabbeti vardı. Ahmed Cemil bu geceyi heyeti tahririye odasında bir köşeye büzülmekle geçirmeğe kadar vermişti.

HastaJıane!. Bu gece Ahmed Cemil annesine makinelere dair Ahmed Şevki efendi ile muhaveresi neticesinde büsbütün büyüyen korkularını izah etmek için vesile arıyordu. Ahmed Şevki efendinin riyaseti altında bir çare aradılar. bir hiddet perdesi peyda ediyor. bir aralık yukarki odada fena bir sesle lakırdı edildiği dikkatlerini celbetti.. Fakat başka bir çare? Zevcesiyle şu halinde barıştırıp bu müşkül hastayı o zayıf âciz kadına tahmil etmek her ikisini de öldürmek demekti. Sabiha hanım: — Yine kızı haşlıyor. Ahmed Cemil'le Sabiha hanım bakışıyorlardı. «yalnız bugün hasta değil. Nihayet Saib: «Acaba orada hususî bir odada yatırtamaz mıyız?. odanın kapısına kadar gitti. birden yukarki muhaverenin kendisine müteallik ola-eağmı ihsas etti... Ogün Raci Saib'in refakatiyle Gureba Hastahanesinde kendisine mahsus bir odaya yatırıldı. yine hemşiresinin yalvaran sesi. arasıra IkbaPin ince muhteriz sesini bir istirham zemzemesi gibi hafif mırıltısı fark olunuyordu. biraz sonra Đkbal'in yavaş yavaş. Hekimin muayene neticesi idare memurunun hükmünü teyit etti. Buna bir türlü karar vermek için cesaret edemiyorlardı. Yalnız Vehbi bey biraz tutuk.» Demek kendisine söylemek için Đkbal'e bir emir veriliyordu? J-fJL Oda kapısının tekrar açılıp kapandığı işitildi.. idare memuru «Hastahaneye?. Bu kelime Ahmed Cemil'de pek ağır bir tesir hâsıl ediyordu.» dedi. çoktanberi hasta. Saib: «Siz gazete namına bir tavsiye veriniz. Ahmed Cemil cesaret edemediğini anladı. istemeyerek. Bir aralık yukarki oda kapısının açılıp kapandığı işitildi.... Ahmed Cemil «zavallı kız geliyor!» dedi.» dedi. aşağısını ben deruhte ederim» dedi. Bu ümit biraz cesaret verdi. dedi. O vakit bütün arkadaşları düşündüler. Raci bütün bu müddet zarfında ne muhalefete. Bugün Ahmed Cemil eniştesine karşı aralarında hiç bir şey vaki olmamış gibi davrandı.. Đkbal merdivenin son kademesinde düşünüyordu. Lâkin hastahane?. «Niçin söylemiyorsun?... bu bir saniyelik zaman zarfında Ahmed Cemil.. ne muvafakate delâlet eder bir kelime bile söylememişti. Ahmed Cemil'e: «Şu haliyle benim nazarımda mahkûmdur. Kardeşini görünce şaşırdı. hep sükût ediyordu. fakat bugün yatağa düşecek demek oluyor» dedi. sonra. Yemeği müteakip kahvesini kendi odasına göndermelerini rica etti. Fakat ikbal içeriye giremiyordu. biraz ciddî davranıyordu. Buna çare aradılar. merdivenleri indiği duyuldu. Vehbi beyin sesi şimdi yavaş yavaş yükseliyor.» diyordu. Vehbi beyin: «Niçin söylemiyorsun?» nidasıy-le tkbal'e bağırdığını işitti.... Hattâ o akşam yemekte bir-leşildiği zaman bile şu üç kişi ile bu yabancı adam arasında doldurulmayacak bir fasıla mevcut olduğuna delâlet eder bir şey görülmüyordu. Đkbal'le beraber yukarıya çıktılar.< Ahmed Şevki efendi gelip Raci'nin hastalığı haberini alınca omuzlarını silkti. Ahmed Cemil eliyle .

ad<Đediliyordu. dün gece kızına ağlarken bu gece oğlu için ağlanacak şeyler işiten bu ana. Đkbal daha ziyade söylese kendisini zaptetmekte zorluk çekeceğini anladı. bütün Tîanı güya hücum ediyormuş gibi kulaklarında. hiçbir şey söylemeden yazıhanesinin üstünde serilmiş duran «Mir'at-ı Şuûn» nüshasını aldı. dedi. Ah! Bir gün evvel davranmış olsaydım.» Yemini okunuyordu. Annesi. temin ederim ki senin rahatını bozmamak için hiçbir mukabelede bulunmayacağım» dedi.» Ahmed Cemil bir tahkir sillesi aknışçasına sarsıldı. ya bir yere kiraya verecek yahut bir matbaa ile şerik olacaktı. Kendisi de yine mutad hayata avdet ederek ders verecek. tâ ilk sahifenin başında iki satırlık bir yazı gösterdi.. . yazı yazacak. kendisine acıyarak ve sükût ederek bakan idare memurunu uzun uzun seyretti: — Bu beni matbaadan kovmak demek oluyor. bu bizim gazetenin haysiyetine dokunur. tamamen içeriye çektikten sonra: «Benim için sana birşey söylüyordu. bir aralık tahakkuk ediyor zannettiği ümidin yeniden esasını ihzar için çalışacak. bir anne saadetinin nuhbe-sini teşkil eden çocuklarını mesut görmek emeli. O zaman birinci defa olarak matbaa meselesindeki hatasını Sabiha hanıma anlattı.işaret etti. söyle. başında bir uğultu işitti. Erken çıktı. Bunda hiç zorluk görmüyordu. Bu çalışmak azmiyle Ahmed Cemil babasının vefatından sonra duyduğu kuvvet ve metanetini tekrar buldu. kitapçılara hizmet edecek. değil mi? Ne söylüyorduysa çekinme. elindeki gazeteyi asabi bir hareketle buruşturarak yere attı: «Ah!» dedi. tamamen tezelzüle uğramıştı. dinledi. artık eniştesiyle matbaadan tamamiyle münasebetini kesmek lâzım geliyordu. cevap vermeyerek. Ertesi gün sabahleyin eniştesiyle matbaada görüşmek is-tiyoyrdu. Sonra Ahmed Şevki efendinin karşısına oturdu. sonra tasavvurlarını izah etmek istedi. O vakit Cemil'in gözleri bulanarak şu ihtarı okudu: «Ceridemizin sernıuharrirliği Osman Tayyar beyin uhde-i kiyafetine tevdi olunmuştur. Şimdi bu kadında da bütün hayat ümidi.» dedi. makineleri istirdat edecek. bu eve yalnız yatmak için gelecek. Ahmed Cemil'in muvaffakiyet ümitleri artık şüphelerle dolu kalbini tatmin edemiyordu. demek kendisi gazetenin haysiyetine dokunaca! kadar rezu~olmus__addedilivordn r^ezîî^lmıış^. Aşağısını ikmal edemedi. Matbaada Ahmed Şevki efendi küçük penceresini açmış birisine müterakkip görünüyordu. diyor. O vakit Đkbal cesaret etti: — Sizin için bir gazetede bugün birşeyler varmış.. yukarı çık. omuzuna dokunarak: «Haydi kardeşim. idare memurunun tavnnda mûtaddan başka bir mâna vardı. Ahmed Cemil'in gözlerinde kardeşine: «seni daha ziyade bedbaht etmemek için bütün haysiyet düşüncelerini fedaya karar verdim. Ahmed Cemil'i görünce eliyle çağırdı. tahkirde ben tekad-düm etmiş oluyordum. Ahmed Cemil odasına geldikten sonra kapısını kapadı. bana söylediğini tebliğ et. Bu vak'a Ahmed Cemil'i o günkü kararlarında takviye etti. Ahmed Cemil kıpkırmızı oldu.

Đdare memurundan sonra derdini tevdie en ziyade şayan bulduğu adam Ali Şekib idi..Ahmed Şevki efendi gülerek: — Bu Tayyar'ı bildin ya. Đdare memurunun teklifini tehalükle kabul etti.. dedi. sırrını anlattı. diyordu. yavaş yavaş. Ahmed Cemil bütün kuvvetleri birden sönmüş gibi oturduğu iskemlede kolları sallanıyor. Ahmed Cemil'in bu dakikada bütün çaresizliği. Benim küçük bir sermayem var.. yanımızdaki dükkânı da tutar.. Ahmed Şevki efendiye: — Lâkin ben büsbütün parasızım. Gazetedeki ihtarın bütün sebebini. onlar için bir çare bulmalı — sonra birden zihninden bir şimşek geçti — lâkin iki gün sonra taksit zamanı. Ahmed Cemil onu iştimiyor. diyor. O bahis kolay. Ali Şekib ilcide birde: — Şu «uhde-i kifayetine» kaydına dikkat ediyor musun? Senin için iyi bir mâna tazammun etmiyor. Kendime iş buluncaya kadar ne yapacağım? — acı acı gülüyordu — Şimdi V fi A. kendi fikrini takip ediyordu: — Ah! Bir gün evvel davransaydım! Şimdi makineleri almalı. dedi.. sonra. îdare memurunun ilk sözüyle bütün netice anlaşıldı: öl .. Ahmed Şevki efendi: — Makineleri almak için bir çare bulalım.. Bu hülyaların arasında Ahmed Şevki efendinin her zamandan daha ziyade kızarmış olan çehresi göründü. Ali Şekib bir aralık Ahmed Cemil'e bir kuvvet daha verdi: — Ne için telâş ediyorsun? dedi. Yalnız mübahasenin esasını kararlaştırdılar. O vakit yine hülya silsilesi başladı. Ve bunu ikisi de tekrar tekrar okudular. gözleriyle idare memurundan yardım ümit ediyordu. makineleri oraya yerleştiririz. t± 193 makineleri bir yere naklettirmek lâzım gelse hamallar için para yok!. Ahmed Şevki efendi doğrudan doğruya cevap vermedi: — Bugün eniştenle konuşmak için beni tevkil eder misin? O zaten bu müşkül mübaîıaseden kaçmaya vesile arıyordu. parasızlığı gözünün önünde bir müthiş hakikat şeklinde tayyün ediyordu. Ahmed Cemil neticeyi Ali Şekib'in dükkânında bekleyecekti. «Benden sonra boğulmak şerefi sana teveccüh etmiş olacak!» lâtifesiyle gülüyordu..

bundan sonra onun ekmeğini yememek için açlıktan ölürüm. Ahmed Şevki efendi bu hiddet tuğyanını sakin bir çehre ile dinliyordu. bir hasır iskemlenin üstüne oturdu. onun mihnetlerinden kurtulmak ihtiyacını duyarak. yine kitapçı dükkânlarında peynir ekmekle vakit geçirecekmişim. Ahmed Şevki efendi bu cevapları tadat ettikçe Ahmed Mai ve Siyah — F. Đdare memuru omuzlarını silkiyor.. ona kalırsa Ahmed Cemil kardeşine. eski potinlerle gezecekmişim.» diyordu. makineleri... başlamak istediği cümlenin şu ilk kelimesinden sonra gözlerini manalıca süzerek muhatabının aklına birşey getirmek istiyordu. iltizam edilmiş bir çok işler var.. Amma yine yırtık pantalonlar. Kendinizin tahammül edemediğiniz birşeyin en ağırını bana yükletmek istiyorsunuz. o muhtasar sofra başında haysiyetimi muhafaza etmiş olmakla mutmain olurum ya. Biriniz kalkıp gittiniz. şimdi kendisi de ne yapacağında tereddüt ediyordu.» ddye bağırıyordu.. dedi. derin bir mefturiyet içinde ağlamak istedi. Borç Ahmed Cemil'in binaenaleyh matbaada o çalışıp verilecek taksitleri kazanmalı. diğeriniz gitmek için fırsat gözetiyorsunuz. artık hiçbir şey dinlemeye kuvvet bulamayarak. Fikrini izah etti. Đki elleriyle başını tuttu. eve ait olan meseleleri tesviye için müsait bir zaman buluncaya kadar eniştesiyle münasebeti kesmemeliydi... — Matbaada kalmak!. Matbaası başında parçalansın.. «Çocuk!» diyordu. Artık başının içinde beyni tabahhur eden bir mayi gibi şişerek sanki patlamak istiyordu. makineler alınacak olursa işlerin kalmasından tevellücl edecek mesuliyeti kim deruhte edecek? Sonra..... Vehbi beyin cevabı mantıka tamamiyle muvafık idi. evi ne yapacaksın?. mukavelenin müddeti bitince bir çare düşünülür. Ahmed Cemil herşeyi mahva kadar cesaret alacak bir âsab buhranı içinde idi: — Hepsi onun olsun!. Đdare memuruyle Ali Şekib ikisi birden cevap verdiler. Her-şeyi yaparım.. orada...— Herif seni çok oynatacak!. Sonra bütün mübahasenin teferruatını nakletti.. Yavaş bir sesle: — Kardeşini. hiç olmazsa o eski esvaplar altında. 13 Cemil sabırsızlıktan «Netice? Netice?. şurada mah-volup bütün bu hayattan. Ahmed Cemil tuğyan etti: — Matbaada kalmak mı? Teklif ettiğiniz şeye bakınız. 16 Bu günden sonra Ahmed Cemil'in o bir vakitler bir sükûn ve saadet yuvası olan mini mini evinde bir cehennem hayatı .. «Hususiyle. o da makinelerin matbaadan alınması. Yapılamayacak bir şey varsa. Matbaadan çekilmek isterse taksitleri vermek için kendisi düşünsün. dedi... Siz o herifin ufak bir azametine tahammül edemediniz. Ahmed Cemil cevap vermedi.

Ali Şekib'in dükkânında. Ali Şekib'in dükkânında otururken kendisine parayı ikraz eden sarraf sırıtarak geldi. Evin içinde herkes hususiyle Ahmed Cemil bu huysuzluklara tahammül için azmetmiş gibi idiler. orada hiç bir şeyle iştigal etmek için heves ve kuvvet bulamayarak yatağına uzanırdı. dedi. Nihayet herkesin vukuunu muhakkak olmak üzere hissettiği fırtına taksit meselesinin zuhuru üzerine patladı. Bu cevabı kaç günden beri hazırlıyor.MAÎ VE SĐYAH 195 başladı.. Ali Şekib evvelâ sarrafı bir iki gün sabretmek üzere savdı. Artık matbaaya gitmiyor. Ahmed Cemil herifi hiç söyletmeyerek: — Vehbi beye gidiniz. Ahmed Cemil bu intizar etmediği cevaba o kadar hiddet etti ki hemen o dakikada matbaaya koşup Vehbi beyi boğazından tutmak. «Borç kiminse o versin!» diyordu. Vehbi bey her zamandan ziyade huysuzluklar icat ediyor. evvelce tahammülü mümkün bir çakır keyiflikten ibaret kalan sarhoşluğu şimdi bedmest-liğe dönüyordu. odasına kapanır. Ali Şekib'e: «Bir cinayet yapmaktan korkuyorum» dedi. sıkıp öldürmek arzusunu duydu. Eniştesini hemen hiç görmüyordu. bu mukabele suretinin reddedilemeyecek bir kuvveti olduğuna inanıyordu.. evde herkes hazırlanan fırtınanın patlaması korkusuyle ikisinin etrafında sükût ediyordu. Sonra Ahmed Cemil'in yanma geldi: — Sen hiddetle her şeyi berbat edeceksin. Bir gün Ahmed Cemil. Sarraf her türlü cevap almaya alışmış tebessümüyle cebinden çıkarmak üzere olduğu cüzdanını tekrar yerleştirerek gitti. kıraathanelerde. Aralarında münasebet kesüeliden beri Vehbi bey akşamları her vakitten ziyade kaçırıyor. Akşamları eve gidince herkesten kaçar. Biraz sonra — bu defa çehresindeki tebessümde fazla bir istihza ile — yine geldi. iki üç kere tesadüfünde yüzüne bakmadı. fakat borç onun. Vehbi bey hiçbir şey tanımak istemiyor. bütün ailenin 196 MAĐ VE SĐYAH . imza benim. işsizlikten gelen melal ile dolaşıyordu. hemen her gece içeride îkbal'i haşlayan sesi işitiliyordu. Ahmed Cemil bu kavgalara kendisinin yabancı olmadığını uzaktan uzağa farkediyordu. Vehbi bey şüphesiz onun matbaaya gelmediğini vesile ittihaz ederek IkbaFle kavgaya sebepler buluyordu.

Korkak edasıyle bir şey söylediği farkolundu. nihayet Ikbal'in muhteriz bir mırıltı gibi sesi işitildi. Vehbi bey söylenmekte devam ediyordu. o akşam Đkbal'i çağırarak vak'ayı hikâyeden sonra Ve>hbi beye ev meselesinin muhik bir surete ircaını söyletmek istemişti. Vehbi bey verilecek cevap için ikbal'i tavsite lüzum görmedi. kollarının arasında zangır zangır titreyen bu vücudu zaptedebil-mek için parmaklarını kilitliyordu. «ben evlendiysem senin haylaz kardeşini beslemeği taahhüt etmedim!» cümlesi Ahmed Cemil'in kulaklarını parçalayarak aşağıya kadar yuvarlandı. Haksızlık ediyorsam dâva etsin. mahvolacak. yetişmedi de şimdi kardeşinin borcunu bana mı verdirmek istiyorsunuz?.. çekil yanımdan diyorum. Çekil. Bu adamın bütün müfrit bayağılığı bugün tamamiyle meydana çıkıyor.. . emellerinin birer birer yıkıldığını gördük-. hiddetinden titreyerek birbirine bakışan ana ille oğul Vehbi beyin söylediklerinin bir kısmını işitemiyorlardı. kapısı açık odasından bağırdığı işitildi. .» diyor.— Lâkin anlamıyorsunuz. O zaman Sabiha hanım kollarıyle sarıldı: «Aman. meselâ bu iakşam annenin. kardeşinin yanında onu tazyik ederek bir şey yapmak mümkündür. öyle mi? Dışarıya atılmak istedi.» mukaddemesiyle başladı. geleceğini bilemeyerek. Şimdi hiçbir şeyin tamirine taraftar değildi. damlarlarının içine düşen bir ateş katresi o günden beri bütün vücuduna alevler akıtıyordu. Fakat Ahmed Cemil artık nefsini zapta muktedir olamıyor. zannediyorum.. Hem sen böyle şeylere ne karışıyorsun? Her akşam yılan gibi beni sokmaktan zevk mi alıyorsun? Ahmed Cemil şimdi ayağa kalkmış idi.saadeti çılgıncasına bir tehevvür uğruna. işte fırtına bunun üzerine patlamış idi. — Evet amma eviniz elinizden gidecek. dedi. Şimdi ne yapmak lâzım. bu adamla tekrar münasebet tesis etmek mümkün değil.. ilk önce: «bir seneden beri üzerime yük oldunuz. o zaman Vehbi beyin büsbütün tutuştuğu anlaşıldı: — Makineler mi ?diyordu. Ahmed Cemil annesiyle beraber Ikbal'in getireceği cevabı bekleyerek aşağıda oturuyorlardı. hiç olmazsa ona bir çare bulun. Cemil! Sabret. ben adama makinelerin gölgesini vermem.-ten sonra her şeyi parçalamak. bir çare düşünelim. dedi. Ahmed Cemil bu teşebbüsten bir necat ümidi bekleyerek değil. Artık ikbal yılan olmuştu.. daha ilk günü bırakıp kaçmalıydım. zaten rabıtayı kesmeye de o vesile arıyor. Bana biraz soğukkanlı davranacağını vaadet. Vehbi bey yukarıda hâlâ devam ediyordu: —• Zaten sizin içinize düşeliden beri ne olduğumu anladım. yoksa fena ederim... fakat bir şey yapmamış olmamak için Ali Şekib'in fikrini kabul etmiş.. Fakat işitebildikleri parçalar bütün teferruatı anlatıyordu. kendisi de parçalanan şeylerin arasında mahvolmak istiyordu.

asabına sükûn gelecekti. Bir aralık Seher: «Küçük hanım! Küçük hanım ne yapıi X A ±1 199 yor?..» diyordu. düştüğü duyuldu.. yerde inliyordu. boğazını tıkayan müz'iç bir şehik onu ağlamaktan menediyordu.. o vakit iki eliyle yakasını tuttu. Ahmed Cemil şimdi annesini kapıya kadar sürüklüyor. Ali Şekib'in yazıhanesinin üstüne koyarak açtı: — Dükkânını bir iki saat bırakarak beni Emniyet Sandığına götürür müsün? dedi. O vakit Sabiha hanımla Seher yukarıya koştular.» diye bağırıyordu... Pantalonunun cebinden buruşuk bir gazete parçası çıkardı. Ahmed Cemil acı bir hande ile cevap verdi: — Ne olduğumu bilmiyorum.. «bırak.. Đniltileri arasında yalnız «Hiç!» dediği işitildi.. O zaman Vehbi beyin atlayarak indiği duyuldu.. bu zayıf vücudu sarstı. Fakat ağlayamıyor. iki ellerini tuttu. Vehbi bey gitmiş idi. Đkbal kalkamıyor başını kaldırıp annesine bakamıyordu. Hiç!. evet. anne bırak. Daima hiç!. Fakat sokak kapısının büyük bir taraka ile kapandığı işitildi.. Bağırmak istedi. güya bir kavi pençe boğazını sıkıyor. ..O vakit bir vücudun yukarıki odada. kur-tutmak isteyerek hiddetinden boğulan sesle. Ah! bir kere ağlayabilse. O zaman. Şimdi bir şeyler kırmak. bir şeyler parçalamak istiyordu. kafasını şu taşların üzerine çarpa çarpa sürüklemeğe muvaffak olamadığından. onu boğuyordu. «çıldıracağım!. Đkbal bir eliyle böğrüne basarak kapının yanında... Annesine koştu. Đkbali?. yukarıdan bütün bu ailenin üzerine istediği gibi tahkir levsini döken bu adamı tutmağa.. Ahmed Cemil annesinin kollarının arasından silkinerek kurtuldu..» diyordu.. müteselli olacak.» dedi. Sabiha hanım üzerine atıldı: «Đkbal ne oldun? Bana baksana Đkbal! Ne oldun. bozulmuş çehresinden... fakat iyi bir şey olmuyorum.» dedi. Ah. «Ah! beni niçin bırakmadın? çıldıracağım!. Đkbal'i düşünmemişlerdi.. kravatsız yakasından eski arkadaşı ürktü. asıl düşünülecek olan o biçareyi unutmuşlardı. kravatı yakalığı parçalandı. Henüz o bir şey söylemeden: «Ne oluyorsun?» dedi. 17 O sabah Ahmed Cemil Ali Şekib'in dükkânına girdiği zaman perişan saçlarından. yavrum?. annesinin kadınlık zaafına mağlûp olarak tehevvürünün bütün taşma meyelânmı serbest bırakamadığından müthiş bir yeis duydu. çekti.

herşeyden evvel. bütün hülyalarımdan sonra bu gün şunları Emniyet Sandığına götürmek için mecbur eden sebeplerin acılığını hissetsen. Ahmed Cemil artık hiç bir şey saklayabilecek bir halde değildi.. değil mi? diyordu. hissediyorsunuz değil mi.. Siz. yalnız o mümkün değil. onu ben öldürdüm diyorum. muayenenin endişe veren neticesini kesik kesik Ali Şekib'e anlattı. Kardeşimi ben öldürüyorum. dedi ki: — Bunlar annemin küpeleriyle yüzüğü! Bir vakitler babam evi tamir için borçlandığı zaman bunları bir türlü Emniyet Sandığına terhin etmek istememiş idi... O zaman Ahmed Cemil bu dost kalbinin şu gözlerinden hafif iki katre yaş akan dostun karşısında. Şimdi îkbal'i kurtarmak lâzım. ne soğukkanlı adamlarsınız! karşınızda çıldırmış birisini görüyorsunuz da tam bir sükûnla «Đfrat ediyorsun. bütün dünyadan evvel bana o lâzım.. Ah! bilsen. beş para yok. Güya hülyalarının şu inkırazıyle aşkı arasına mâni bir sed koymak. Şekib? Bana acıyorsun değil mi? bak. Bu son sözü söylerken Hüseyin Nazmi'yi düşünüyordu. Ali Şekib bu gözyaşlarına bir hürmet ve merhametle sükût ediyordu. Ali Şekib'in teessürünü anladı. Ahmed Cemil söyletmedi: — Bak. Nihayet Ahmed Cemil dün akşamki vak'ayı kardeşinin böğrüne tesadüf eden tekmeyi. anlıyor musun? Eliyle sözünün katiyetini göstererek ilâve etti: — Senden ve hiç kimseden.. yeislerini orada yavaş yavaş buruşuk ceride parçasının üzerine salıverdi.. başını iki elleriyle tuttu. Ali Şekib'den Emniyet Sandığının kapısında ayrıldı.Şimdi Ali Şekib donmuştu. Đşte bugün kızını ölümden kurtarmak için oraya gidiyor. Bütün bu sefaletleri ondan saklamağa — esasını pek iyi1 tâyin edemeksizin — lüzum görüyordu. Şekib!. Ali Şekib ne söyleyeceğinde mütereddit idi: «Her şeyi ifrat edersin!» dedi. sen bana hâlâ ifrattan bahsediyorsun. Ahmed Cemil taşmağa vesile arıyordu. — Đfrat etmiyorum. bu söz kifayet etti: — Đfrat mı? Kardeşim ölüyor diyorum.. cevap veremiyor.. . dirseklerini üzerinde annesinin küpeleriyle yüzüğü hazin bir eda ile serilen yazıhaneye dayadı. ağlamamak için kendini tutuyorsun.* diyorsunuz. bir şu yazıhanenin üstünde melûl serpilen küpelerle yüzüğe. ah! busen... bir de bu sarı meyus simaya bakarak duruyordu. yok. zannediyorum. o ziyafet gecesinden beri Ahmed Cemil ondan firar ediyordu.. hepiniz.. kalbinin şu karışık tufanından o emeli çiçeğine bir katrenin bile sıçramasına imkân bırakmamak istiyordu. bir haftadan beri ağlayamadığı bütün elemlerini. bir an evvel eve giderek alabildiği paraları Sabiha hanıma vermek. evden çıkarken pek fena bir halde bıraktığı ikbal'i görmek için acele ediyordu. Ali Şekib birşey söylemek için yutkundu. Halbuki bende para yok. sıkıt tehlikesini..

o. ondan cesaret verecek. tekrar kalktı. — Bu adamın bütün ettiklerini yanma mı bırakacaksınız? dedi. Onun bu manzarasından elîm bir his ile.. Fakat bu adaman aldatmak istemeyen çehresi 1\L -rt. Validesi karyolanın altına seccadenin üstüne oturmuş. dargın çehresiyle Ahmed Csmü'in önüne geçti. yorgun. «ateşe karşı koyabilmeli!» diyordu. bu bence daha iyi. Ne kan! ne kan! Sonra kapıyı iterek kapadıktan sonra iri vücudu ile. büyük musibetlerin dehşet devresini takip eden sükûn zamanlarına mahsus bir bitkinlikle ellerini dizlerinin etrafına kilitlemiş. Ahmed Cemil'in cevap vermeğe vakti yoktu.. Onun sualini beklemeden Seher söyledi: — Siz gideliden beri küçük hanımdan kan boşanıyor. Sabahtan beri yorulan bacaklarıyla tekrar koşmak. bir işaret. Şimdi Ahmed Cemil hekimin tenbihlerini zaptedebilmek^ ittihaz olunacak tedbirleri anlamak için zorluk çekiyor. bütün hissi ve fikri donmuş gibi boş nazariyle bir . ümid verecek bir söz. terden ıslanmış saçları fildişi gibi donuk sarı duran şakaklarıyle alnına yapışmış.. uzun nefeslerle uyuyordu. Sabiha hanım. Annesinin yanma çöktü. Hekim başını sallıyor. hepsini söylememek istiyörmuş-çasına basık duran dudakları «fena!» diyor gibiydi. bu sevgili vücudu bir gün yine böyle — fakat şimdi yorganı hafif hafif kaldıran şu nefesler kesilmiş olarak — görebilmek ihtimalinden titreyerek gözlerini ayırdı.Kapıyı açmak için Seher biraz gecikti. O gözleri yarı açık. «o halde yine hekimi getirmeli!» dedi. Yukarıya koştu. hiç bir şey anlamıyormuş. Demek ki ateşe karşı konulamayacak olursa.» diyordu. Kendi kendisine: «Çocuk düşmüş olacak. zihninin içinden bütün idrak kabiliyetlerini silip süpürerek götüren bir sel akıyor. fakat onu kurtarabilirsem. içeriye girince merdiven başına bırakılmış su kovalarıyle Seher'in perişan hali dikkatine çarptı. dudakları solgun bir pembelikle dişlerinin üzerinde gergin.. Sabiha hanım vaziyetini değiştirmeyerek kaşlarını kaldırdı. hafifçe kapıyı itti. dalgın bir nazarla meçhul bir noktaya bakıyordu.. bir bora geçiyordu. hekime gitmek lâzım geldi. Ahmed Cemil şimdi tehlikeyi daha vuzuh ile görüyordu. bir hiç bekliyordu. «belki!» diyordu. o vakit Ahmed Cemil bu bir hüküm vermeyen cevaba hiddet eder gibi oldu. JL vakur ve endişe ile dolu idi. — Düştü mü? dedi. O zaman bir medet umarak hekimin yüzüne bakıyor. ikbal balmumundan yapılmış sarı bir heykel gibi derin bir dalgınlıkla yatağa yatırılmıştı.. En evvel Ikbal'e baktı. Ahmed Cemil ayaklarının ucuna basarak ilerledi. Bu adamın ağzında şu söz bütün korkularının esassız olmadığını anlatıyordu.

Đkbal arasıra dalgınlıktan çıkıyor. hâlâ ona bakıyordu. bir aralık «Cemil! Cemil. iri. o korkulu nazariyle tâ oraya. tâ uykusunun derinliğinden gelen bu seste bir acılık vardı ki. Ikbal'i her dakika bir parça öldüren. bir feryad. esası olmayan bir histen ibaret göreceğini ümide çalışarak odasından çıktı. Ahmed Cemil'e yine koşmak lâzım geldi.onun.. kardeşim?. ki iki kardeşin gözleri şu dakikada son bir muhabbetle bakıştı. ne oluyorsun. onu işitmiyor. yemek yemiyor.. saçlarının soğuk terleriyle ıslanan çehresine yüzünü yanaştırdı. gözleri müthiş bir şeyin tema-şasıyle korkudan açılarak tâ ötede duvara dikilmiş. ayaklarından ve arkasından kendisini zabta çalışan Sabiha hanımla Se-her'in arasında elleri ihtilâç ederek bir hayalden müdafaaya (hazırlanıyormuş gibi gerilmiş.. sık sık nefeslerle çırpman göğsünü yırttı. Koştu. açık gözleriyle. artık mağlûp ve mecalden mahrum kalan başı Ahmed Cemil'in omuzuna düştü. didinmesine rağmen daima galip çıkıyor. artık ağlamayarak kenarları yanan gözleriyle şu içeride sarı donuk benzi ölüye benzeyen kızını elinden alıp almayacaklarını soruyor gibiydi. Ahmed Cemil kollarıyle ĐkbaPi sardı. kardeşim. yorganını açmayarak. «ne oluyor yarabbi. Bugünden sonra Ahmed Cemil'le. şükran ile dolu gözlerine bir tebessüm incilâsı gelerek bir vakitler tatlı sesiyle evin içinde daima «Ağabey!» hitabıyle selâmladığı bu sevgili kardeşe.» dedi. Ahmed Cemil şimdi bu zayıf vücudu kollarıyle sıkıyor. bir oğlunun yüzüne bakıyor. gördü.» dedi. Sonra bu eller birdenbire Sabiha hanımın orada bir çare araştırıyormuş gibi dolaşan serseri ellerini kavradı. Artık evden çıkmıyor. yatağın üzerine öyle atılıveriyordu. Ahmed Cemil tekrar gözlerini Đkbal'in gözlerine dikti. eczahanede saatlerle süren üzüntü içinde beklemek. korkunç bir fer-yad. Dinledi. kutularla dolu bir an evvel şifa götürmek acelesiyle sokaklardan uçarak geçmek icab etti. Fakat ateş. . kurutup yakan o müthiş ateş arasında bir harb başladı. Kaç gündür en ufak bir gürültüyü işitebilmek için odanın kapışım açık bırakarak. ciğerlerinden kuru gelen sesiyle onlara lâkırdılar edivermeğe çalışıyordu. elleri. yatağından atladı. «Đkbal. Sabiha hanımla Seher uykularından henüz bir korku ile uyanmışlara mahsus şaşkınlık ile söyleyemiyorlar. duvardan gelen muhacim hayale bakıyor. Bu gece biraz sakin uyuyordu. bütün şu küçük aile halkının bir dakika yorulmayan uğraşmasına. o müthiş humma. Kardeşinin kapısı tamamen kapalı değildi. «Đkbal!. eliyle itti. Şimdi bu gözler onun bu feryadına karşı sakit kaldı. Korktuğu şeyi şimdi bir vehimden. Ah! Onu kurtarabileceğinden emin olsa böyle hiç durmadan hep koşacaktı!. fakat artık onlarda bir şey noksan idi. kendisi şu evin içinde kayboluvereeek olursa ne kadar bedbaht olacağını düşündükçe ağlamak istediği annesine bakıyor. titreyen kolları bir kuvvet aramak için uğraşıyordu. Bir gece Ahmed Cemil Ikbal'i biraz rahat bırakmıştı.. kolları şişelerle.. Sahih bir ses işitmiş miydi? Duramadı... birden kalbinde bir musibet hissi uyandırmıştı. zaten gördüklerini anlayamıyorlardı. ateşle yanan boğazından...» dediler. uyumuyor.. o. yaşamıyordu. ne oluyor?» dedi. daima bu vücudun hayatından bir parçasını koparmakta devam ediyordu. O zaman Ikbal'i yatağının içinde oturmuş. Güya kendisini yaşamaktan menetmekle hayatının bir kısmını şu hayatının günden güne eksildiği görülen vücuda bahşetmek istiyordu. onu alıp götürmek isteyen şeyden koparıp kurtarmak istiyordu. Fakat kollarının arasında bu vücuddan uzun bir raşe ile bir şey akıyor. nefsini müdafaaya çalışarak zayıf vücudu gerilemek. bir şey çekiliyor gibiydi.

bir ağacın dibinde mahallenin bekçisi iri gümüş saatini çıkararak geç kaldığına canı sıkılmış gibi bakıyor. bunlardan artık tahammül edilmez bir üzüntü duyuyor. bu evi. Merdivenlerden sürünerek kızını son bir feryad ile selâmlayan annesinin sesi. artık nefsine bir temellük kuvveti duymayan bu vücudu o tabutun arkasından sürüklemişlerdi. çocuk. düşüncesinden . Şimdi bütün o müthiş günün vukuatı zihninden. tabut bir komşu kabrin üzerine ihmal edilerek bırakılıvermiş. kazmanın ucuna tesadüf etmiş gömülü eski bir mezar taşı parçasının çıkarılması için çare düşünerek çalışıyorlar. gidiyordu. Ahmed Cemil tabutun arkasında yürüdükçe yeni bir ¦ölü geldiğine sevinerek koşuşan dilencilere bakıyor. Tabut yabancı ellerle kalkarak. O vakit dizleri titreyerek merdiven başına çöktü. bütün bu ölüler diyarının ölüm ile yaşayan halkını seyrediyor. şu henüz on günlük vak'a. bu tabuta kendisinden başka şu etrafındakilerin kayıdsızhğından azîm bir eza ile üzülüyordu. mezarlar üzerinde. Sonra Eyüb'e geldiler. O zaman Ahmed Cemil'i. son istirahat yerinin hazır olmasını bekliyordu. kenarlarında. Fakat her şey bitip de o tabutu kaldırmak. Ahmed Şevki onun zihnini işgal etmek. kaldırmışlar. kendi . bir an evvel şu yabancılar arasından çıkarak matemiyle yalnız kalması içia sabırsızlanıyordu. şu ana ile kardeşi hafif bir meyil ile selâmlıyor. Onu arkadaşları bir kahvenin önünde alçak bir iskemle üzerinde işgal ediyordu. Mezarcılar yekdiğeriyle konuşarak. uzak bir vakanın mübhem hâtıraları gibi geçiyor. namaz kılarken.şu düşünememekten ibaret olan donukluktan — velev bir dakika olsun ayırabilmek için gençliğine ait eski bir hâtıradan bahsediyordu. onu çıkardılar. Fakat kalbinde hep o sönmek bilmeyen ateş yanmakta devam ediyordu.ah 203 18 Ahmed Cemil bu matemin içinde bir hummanın korkunç kâbusundan uyanmış gibi çıkmış idi. hayatında. Artık ağlamıyordu. Artık Ahmed Cemil bu günün bitmesi. dua edilirken. O arkadaşlarının hiç biriyle lakırdı etmiyor. sakat ve sağlam dilenci güruhu sabırsızlanarak bekleşiyor. sonra dilencilerden mürekkep alay ile kabre gidilirken hep sükût ediyordu. o insanların artık her şeyini unutup da bütün metaneti bir matemin kahrına teslim ettikleri dakikaya mahsus feryadı kulaklarını yırttı. Sonra namaz zamanını beklemek lâzım geldi. ihtiyar. O. Ali Şekib'le Ahmed Şevki efendi kollarından tutmuşlar. Orada henüz bitmemiş kabrin yanında yine beklemek icap etti. senelerce uzak bir maziye süzülüp gidiyordu. Đlk günü kalbinde bir şey şu gözlerinin önünde tahakkuk eden faciaya inanmamakta devam ederek bir ölüye karşı son vazifelerin ifasıyle meşgul olurken o kadar büyük bir acı duymuyor. bu eve bir daha avdet etmemek üzere götürmek lâzım geldiği zaman bu facia bütün hakikatıyle gözlerinin önünde tecelli etti. alelade bir iş görüyormuşçasına koşuyordu. O gün güzel bir hava altında Ahmed Cemil'in matemiyle istihza ederek Halicin güneşli suları akan bir gümüş deryası gibi kayıklarının kenarlarından geçip gidiyordu. dik nazariyle sulara bakıyordu. bütün bu gördüklerine. ötede beride yirmişer para sadaka alabilmek için duran kadın.

Kapının baş tarafını desterenin . bir müddet oraya baktı. . onu bir taşın üzerine oturmağa mecbur etti. Şimdi hep bunları birer birer tahattura çalışıyor. Örtüleri kaldırılmış. Öyle dalgınlıkları vardı ki saatlerle sürerdi. bu kızın kızarmış gözleriyle kendisine bakan nazarından kaçmak istedi. şu toprakların gasbmdan almak isteyen bir his ile iki adını attı.. Bugün Süleymaniye'-nin kalbinin enisi olan şu minimini ev.makarrı gözlerinin önünde yükseldiği zaman birden bütün açıları taştı. Onu hâlâ orada görecekmiş vehminin mağlûbu idi. Kapıyı Seher açtı. kalbinde garip bir his vardı ki o akşam eve girince bütün bu günün vakalarını yalan bulacağını zannettiriyordu. Eve geldiği zaman akşam olmuştu. lakırdı söylenirken boş gözlerini diker. Doğru Đkbail'in odasına kadar gitti. barid göründü. Bilâkis matemine tamamiyle MAĐ VE SĐYAH 205 nefsini teslim etmek. birinci defa olarak feryad ihtiyacını zaptetmek istemedi. o vücudu burada bırakmamak. ihtiyar olmuş idi. doya doya acısını çekmek istiyordu. Ah! O günün hâtıraları!. sıvaları dökülmüş duvarları. — Niçin bana öyle bakıyorsun. sana bakıyor mu idim?. Öğünden beri hayatından bir yarım asır geçmiş gibi çökmüş. orada bağırarak. bu sesi işitmekten mütevellit azabı tazyik etmek istiyordu. kıvranarak şimdi bu evi tamamen boş bırakan kardeşi için kana kana.ağladı. Seher'e bakamadı. Şimdi herkes sükût ediyordu. öyle durudu. bir hafız titreyen. Ali Şekib elini tuttu. tahta kapısı ile çirkin. fakat ona kabul ettirmek mümkün olamamıştı. Cemil? — Bilmem. cibinliği indirilmiş karyolasına kadar gitti. asabı tahriş eden dişleri keserken Ahmed Cemil karnına basıyor. Bugün Ali Şekib'in dükkânında yine gözleri arkadaşına tesadüf etmiş duruyor. Sonra kabir bitince tabutu iplerle sararak indirdiler.matemine karşı bir tahkir gibi ciğerleri yırtılarak bakıyordu. kardeşinin. nazarına eskimiş kafesleri.. O zaman Ahmed Cemil ruhu okşayan teselliye benzeyen tatlı bir his ile şurada hafif hafif ağladı. sonra hemen oraya seccadenin üzerine atıldı. Yalnız kalacak olursa büsbütün fena olacağını söyleyerek kendisini o gece işgal etmekte ısrar ediyorlardı.. O akşam arkadaşları onu eve göndermemek istemişlerdi. Artık düşünmek melekesinden tecerrüd etmiş gibi bir . alçak cumbası. Fakat sonra kabrin üzerine atılan toprak şişerek kardeşinin ^u ehûdr. o müthiş saatlerin hâtıralarını sırasıyle ihya için düşünüyordu.. fakat onu görmüyordu. ağlayan bir sesle şu taze kabrin üzerine ruhanî bir demet vaz'ediyordu. Annesine görünmeğe kuvveti yoktu.

Tâ yanma kadar geldi. demiyorum. o herife kaptırdığın makineler var ki kurtarmak lâzım.. bugün ne yapacağını bilmiyorsun.. zannederim. Biraz tesviye edilecek şeyleri düşünmek lâzımgelir.. Ali Şekib arkadaşının hiç alışılmamış olan bu nazarından ürkerek: — Neyi unutuyoruz? dedi. artık onu biraz sarsmak. Sana çarpıldığın musibete karşı kayıdsız. Ahmed Cemil ayağa kalktı. Ahmed Cemil cevap vermeyerek dinliyordu: — Dünyada hiçbir kimse tasavvur edemezsin ki hayatından hiç olmazsa bir büyük matem geçmiş olmasın. Ahmed Cemil şimdi arkadaşından gözlerini ayırmış.. Fakat sen her şeyden evvel kendi hayatını düşünmekle mükellefsin. gerçekten. ne ile isbat edecek? Ondan bu suretle mi intikam almak istiyor?» Arkadaşı için şimdi başka bir tarzda merhamet duyuyor. Evde bir annen var ki yegâne ümidi senden ibaret.. hayattan vazgeçecek kadar ümitsiz. Bak. hemşiresinin intikamını almak ihtiyacı içinde onu esbabını . bir eviniz var ki küçük bir tedbir noksanıyle elinizden gidabilecek. Ah! Hayatının o ümidi o hülyası!. yüzüne bakarak: — Cemil. Gözlerinde şimdi vahşî bir nazar vardı.. mümkün olmayacak şeyler tavsiyesinden ne faide çıkar.Ali Şekib elinden kalemini bırakarak defterini kapadı. bunlardan sonra fakat hepsinden mühim olarak sen varsın. hulyasız mısın? Artık bu toprak parçasının üzerinde görülecek işin kalmamış olduğuna ciddî bir kanaatle hükmediyor musun?. biraz damarlarındaki kanının cevelânım duy. arkadaşının önüne dikilerek: — Her şeyden evvel tesviye edilecek diğer bir şey var ki onu unutuyorsunuz. ona biraz kuvvet vermek zamanı geldiğini anlamıştı... Kendi kendisine! «Zavallı çocuk! diyordu. artık bu düşünceye bir hatime vermelisin! dedi. Şimdi onu kendisinden ne kadar uzak görüyordu. fütursuz davran. — Kardeşimi öldüren adamı! Onu insanların adalet pençesine teslim etmek benim en evvel düşünülecek vazifem değil mi? Ali Şekib şimdi arkadaşının hayretle yüzüne bakıyordu. 206 MAÎ VE SĐYAH Bak. Ali Şekib devam ediyordu: — Bence artık bu uyuşukluğa bir fasıla vermek zamanı gelmiştir. yine yüzüme artık yaşamaktan vazgeçmiş bir adam gibi bakıyorsun. biraz kendini silk. dalgın bir nazarla mübhem bir noktaya bakıyordu.

iyi kızdı. fakat bu mesele yine sırf hissiyata ait bir şey! Ben bilâkis seni biraz maddî işlere sevketmek istiyorum. o kadar! Sen daha ziyade birşey mi bekliyordun?. Benimle uzun uzadıya lakırdı etmedi. Ali Şekib'e baktı. fakat bana tamamen doğrusunu söylemenizi şiddetle rica ederim. sonra kendisine mûtad olan tavrıyle omuzlarını silkti: — Ne için doğrusunu söylemekliğim için ısrar ettin? Sana hakikati süsleyerek söylemek için bir sebep var mı? Zaten bunu benden sormaya lüzum gördüğüne de şaşarım. Bu sese hep âşinâ çıkarak başlarını çevirdiler. dedi. kendisini göstermek isteyen Nedim'i gördüler. eski arkadaşlarıyle biraz dereden tepeden bahsederdi. yoksa çok muztarip olacaktım!» dedi.. başını sallayarak: — Pek yapılmayacak şey değil.. Bugün beş dakika evvel Ali Şekib'in başladığı muhavere tertibine de lüzum görmeyerek Ahmed Şevki efendi mukaddeme tertibine de lüzum görmeyerek Ahmed Şevki efendi göbeğinin sikletini dinlendiren bir nefesle henüsr solumakta iken sordu: — Sizden birşey anlamak isterdim. Vah vah: teessüf ettim. Size ne dedi? ve onun vefatı haberini ne suretle telâkki etti? Ahmed Şevki efendi evvelâ bu suale taaccüp ediyor göründü.tedarik imkânından mahrumiyetini düşünerek aczinin bütün acılığını hissediyordu. kapıdan gülümseyerek . o. Ahmed Cemil sükût ediyordu. Ahmed Cemil cevap vermek üzere idi. isabet oldu ki münasebeti kesmiş bulunduk. Şu dakikada bu meseleyi fikir selâmetiyle muhakeme edemeyeceğini anladı.. Ahmed Şevki efenJMAĐ VÜJ SĐYAH 20T dinin kapıdan giren göbeği göründü. Kardeşinin vefatından beri ondan bir şey sormak istiyor. düşündüğünü söylemekten içtinap etti. Bir sene zevci sıfa-tıyle yaşadığı bir vücudun hahvına sebebiyet verdikten sonra bu kadar kayıdsızlık gösterebilmek için bir kalbin ne büyük kuvveti olmak lâzım geleceğinde tnütehayyir idi. Bugün Ahmed Cemil idare memurunu görünce bir tes-Jiyet nefesi aldı. Bir adamın insanlık duygularından bu derece mücerred olabileceğine delâlet eden hikâyeler işittikçe mübalâğaya hamlederdi. . onu iyice anlamış isen vak'ayı ne yolda telâkki etmiş olacağını da tasavvur edebilirsin. vakit buldukça matbaadan sıvışarak buraya gelir.. şimdi Vecdi beyin idare memurunun ağzında başka bir istihza manasıyle mazmunu teeyyüd eden o sözü hepsinde mütalâa beyanına imkân bırakmayan ağır bir nefret uyandırıyordu. ertesi sabah: «Dün cenazeye gitmişsiniz.» dediğini işittiler. cesaret edemiyordu. Kardeşimin vefatına dair o herifle elbette bir lakırdı etmişsinizdir. Bu sırada dükkânın kapısından içeriye billur gibi çıngıraklı bir çocuk sesinin «Havadis!.

. O vakit Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin bir gün evvel Nedim'e izin verdiğini anlattı. Nedim'in billur sesi Babıâli yokuşundan aşağıya doğru uzaklanarak kayboluyordu: Havadis!. sonra cesaret gösterdi: — Baban nasıl. haberin var mı? O vakit çocuğu bir saniye evvel kendisini serbest bir meslek sahibi görmekten tevellüt eden neşvesi uçarak gözlerini birdenbire hüzün kapladı: — Babam mı?. Ahmed Cemil Nedim'e birşey sormak istiyordu. Ahmed Şevki efendi ona küçük bir sermaye vermiş.208 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil sordu: — Nedim... — Ne için? dediler. evvelâ tereddüt etti.. Bilmem. Ahmed Cemil hastahaneye gitmek. daha1 ziyadesini yapmaya muktedir olama-yarak çocuğu hiç olmazsa müvezziliğe sevketmişti. Teklifini hemen kabul ettiler. Ahmed Şevki efendi matbaadan iki saat gaybubet edeceğini haber verip avdet etmek üzere ayrıldı.. Ahmed Şevki efendinin dar yerlere zor tahammül eden iri göbeğiyle soluyarak girişine arabacı gülüyordu.. sonra içini çekerek ilâve etti: — Dün annem gitmiş. Çocuğun haftada aldığı beş on kuruşu çok görmüştü. bu kadın o kadar işkencelerine tahammülden sonra kendisini terkedip sefalet içinde bırakan bu adamı affedecek kuvvet bulmuş mu? Ahmed Cemil üçünün de birden aklına gelen bu mütalâayı tefsir etmek için: — Zavallı kadınlar! dedi.. o da Raci'yi affetmek istiyordu. Ahmed Cemil arkadaşlarına sıra ile bakarak dedi ki: — Bana refakat edebilir misiniz?. dedi... Nasıl. Çocuk sevinçle cevap verdi: — Bugün başladım.. iyi değilmiş!. beyimî. sen müvezzi mi oldun?. Ali Şekib dükkânı kapamaya karar verdi... Nedim. O zaman üç arkadaş hayretle bakıştılar. Arabanın sarsıntısından yokuşa fazla bir zorluk ilâve edecek bir vü girdiğini farkeden beygirlerin bile kulaklarında endişeye MAĐ VE SĐYAH ...

bakkal. Onbeş sene evvel? Kendi kendisine o zamana ricat ediyordu. Beyazıt'tan geçtiler. Ali Şekib solda kütüphanelerden birini göstererek Ahmed Şevki efendiye birşey anlatıyordu.. Şimdi manav. Akçe farkı. bu tahta evlerin renk renk cephelerinde okunan tefekkür sükûtuna dalıyordu. helvacı dükkânlarının teselsülü gözlerinin önünden geçerken o.. Bir aralık Ahmed Şevki efendi: — Hele yokuş bitti. beride şemsiyesine dayanarak yavaş yavaş yürüyen bir efendiden mürekkeb nadir hayat eserleriyle sükûtî bir hüzün ha-vasıyle dolu bu sokağın perdeleri inmiş kafesli pencerelerini temaşa ediyor.. Ahmed Cemil arabanın gürültüsü arasında işitemiyordu. Pencereden sokağa bakmayı tercih etti. Ya onu takip eden ikinci matem darbesi! Demek hayat dedikleri şey böyle sonuna kadar müthiş darbeler toplamakla geçecek.. bir tarafta ceviz oynayan dört çocuk zümresinden.. hayatının biricik servetini. kaldırımların taşlarından sekerek. Zavallı babası!. bozuk makaslarının üzerinde sarsılarak. Şimdi Vezne-dler'i dolduran ramazan eğlencelerinden bir kısmı o zaman bu sokakta halkı han içlerine toplardı. sonra fikri bu sokaktan ayrılarak iki tarafa bükülen sokaklardan daha ilerisine hülyasını sevkediyordu. O zaman araba bir ıssızlık içinde yuvarlanmağa' başladı. Bir aralık annesi hatırına geldi. bu zaten bilmediği bir mesele değildi. bu korkunç ihtimali düşünüyor. önünde akıp gittiğini gördüğü şu sakit hayat levhalarının gizli köşelerine giriyor. kasap. Zihninde müphem hâtıra levhaları uyanıyor... Çetnberlitaş'tan. o matemin vukuu imkânına titriyordu. günde onaltı saat istanbul'un inişli yokuşlu sokaklarında şu makasları bozuk sandukayı sürüklemekten bizar olan hayvanlar yerlerinden oynadılar.. Kitapçılarla sarraflar. münferit tesliyetini de kaybedive-recek olursa ne yapacak?. sahraların yeşilliklerine sığınmış bir sayfiye gibi tevehhüm ederdi. Ahmed Cemil'in gözleri tek tük dükkânlarla su taşıyan bir uşaktan. dedi. kulağına yalnız bazı kelimeler geliyordu: «Silik para. O vakitler Aksaray caddesi henüz Şehza-debaşı'yle Direklerarası'na mağlûp olmamıştı. hele uzun fesli ibişe ne kadar gülmüştü! Şimdi bunların hepsinden uzak! Hele babasından. Ali Şekib «Yenibahçe'ye!» emrini verdi. Yenibahçe'nin namını işittikçe burasını istanbul'un hemen haricinde. birgün onu da..209 lâlet eden bir hareket oldu. bir uğultu içinde sürüklenip gittikçe. Aksaray yokuşunun başına gelince Ahmed Cemil'de çoktan görülmemiş yerlerin tekrar temaşasından hâsıl olan bu tahattur lezzeti uyandı. Aksaray caddesine hayat veren hareket burada kesilmiş oluveriyordu.. Ahmed Cemil karşıya oturdu. Ahmed Şevki efendi araba ile yokuş inmeyi yayan yokuş çıkMai ye Siyah — F.. Artık kalabalık azalıyor. atlarında. yorgunluktan kırılmış bacaklarıyle yokuşu tırmanmaya başladılar. O zaman ne kadar mesut idi! On yaşmda-M çocuklara mahsus daima taşmaya müheyya neşve ile o vakit her sözlerini tuhaf bulduğu o oyunculara. . Araba.. aşçı. kendisini bir ramazan gecesi babasının yanında tiyatroya gitmek için bu sokağı inerken görüyordu. 14 nıak kadar zor bulurdu. Şimdi hemşn onbeş sene oluyordu ki Aksaray'ı görmemişti. Hele daha ötesini hiç bilmezdi.» Dikkat etmedi.

.. Ayak seslerini işitince gözlerini açtı. iştihar emeli arkasında koşmasaydı da kendisine o evin sükûtu ile uygun olacak bir hayat vücuda getirseydi? Ahmed Şevki efendi: — Geliyoruz!. bir ses: «Bak. bir de bu hayata. şehir hayatının o sükûn muhitini dimağının içinde görüyordu. Ahmed Cemil burada pencerelerin önüne birikmiş ayakta hastalar. içeriye girdiler._ kadar uzak olduğunu. bir an evvel kurtulmak istiyordu. dehlizlerden geçiyorlardı. Ne olurdu. Artık gelmişlerdi.Bütün o sakin mahalleleri. orada yatağın üzerinde dalgın yatıyordu.. Artık hayatın felsefes:nden ne. Şimdi bütün bu manzaradan. Bütün ekmeksiz kalmış aileler.. Araba durdu. Ahmed Cemil bunların içinde neşeli çocuklar. bu sefalet sahnesine bak» diyordu. basamağa korka korka basarak hopladı. Artık yaln-z kalmaktan usanmiştı. kendisinin nasıl y^^ğJ^^eme^Jı^şLpt^Je^in^çûa^^^içye-rek bir hülya âlemi aradığmı hissediyor. Burası nazarında bütün beşer hayatının mücessem ve sefalet muhassalası gibi yükseliyordu. Dehlizde duranlar hayretle kendilerine bakıyorlar. Teşekkür edecek kelimeler bulamıyordu.. kendi kendisine: «Bir de şu pencerelerin içindeki hayat var!» diyordu. dedi. Raci'ye bir küçük oda tahsis etmişlerdi. arkadaşlarını tanıyınca yatağında doğruldu. o da burası gibi saadet sükûnu içinde değil miydi? Halbuki o bütün emellerinin şematet ve tarakasını getirmiş. Ali Şek'b yatağın . çiçekli. o sükûnun içme atarak bu saadet yuvasını bir fırtınanın velvelesine boğmuştu. baştan başa insanlığın feci levhası şeklinde dehşetini gözlerinin önüne seren bu yerden kaçmak. satıla satıla nihayet son servet olan yorgan da gittikten sonra hastahane yatağına düşen hastalar.» diyordu.. daha sonra Raci'yi düşündü. o da bir dairede mukayyid olsaydı. Onlar kapıcı ile görüşürken Ahmed Cemil bu binanın karşısında soğuk bir his duydu. bir ziyaret gününün haricinde gelenîeri bir resmî adam zannederek selâma duranlar oluyordu. kendilerine refakat eden hizmetkâr çekildi. Ali Şekib'le Ahmed Cemil atladılar. memleketinde kendisini bekleyen çocuklarını düşünerek can çekişen babalar.« . O buralarda duyulan istirahat kokusundan ne kadar uzaktı! Süleymaniye'nin mini mini evi. hastalığının vehametini idrâk edemeyen zavallılar gördü. Acaba onu ne halde görecekler? Şimdi merdivenleri çıkmışlar... Ahmed Şevki Efendi inleyerek kapıdan sıyrıldı. türlü emellere veda ederek burada ellerinden kaçmak isteyen hayatı salıvermemek için cenk eden gençler. Yalnız bir sandalye vardı ki Ahmed Şevki efendiye verildi. kendi kendisine: «Şüphesiz bir genç!» dedi. bütün beşeriyetin iltiyam bulmaz yaralan bir an içinde aklına geldi. koğuşlarının içinde yay takları görüyordu. müstehzi bir seda gülerek: «Ah:_SeninjtrıüneKver__hulyaların. Bir el çelikten tırnaklarıyle kalbini sıkıyor. yer gösterebilmek için telâş etti. böyle. şemaların.. Onların geldiğine bir çocuk gibi sevindi. Bir koğuşun önünden geçerken bir hastanın iniltisi arasında diğer bir yataktan güftesiz bir nağme işitti.

Ahmed Cemil ayakta kaldı. «ya. Çıkarken tanıdıklardan bir genç tabibe tesadüf ettiler. buna lüzum da yoktu.. buraya geleliden beri matbuat âleminin vukuatını öğrenmek istedi. sonra onların «elbette!» deyişlerine mukabil «bir daha içmeyeceğim. Ahmed Cemil bir cevap vermeğe cesaret bulamayarak ilâç şişelerini muayene etmekle meşgul oldu. Yalnız Raci kendisini affetmiyordu.» diyordu. Raci'nin yalan söylediğini. hep o içkinin seyyi'esi değil mi?» diyordu. tabip cevap verdi: «— Ümit ne vakit kesilir?. Beni çok sarsmış» mütalâasıyle bir cevap ekledi. Her şeyden bahsetmiş idi. Seni ne kadar meşguliyet arasında düşündüğümü tasavvur edebiisen müteha -sis olurdun. biraz öksürükle dermansızlık var. elini sıkmak için ihtiyaMAI VE SĐYAH 213 ¦cim var. Tezkere hemen orada kurşun kalemiyle karalanıvermiş dört satırdan ibaretti. bu âlemin kendine mahsus havasım naklediyordu. Raci onun bir türlü ayakta kalmasına razı olamıyordu. fakat artık suallerin aşağısı gelmiyordu. Yarın sabah gelip beni idarede gör. Şimdi sualler başladı. müteverrimlere mahsus bir müs-tantik inceliğiyle: «Ben de artık bir haftaya kadar çıkarım. matemine tamamen iştirak ederim.» dedi. «Şuraya siz de sıkışırsınız. yalnız Ali Şekib. haset hissi şu ölüm yatağında bile ona kin telkin etmekten hâli değildi.kenarına ilişti. O ısrar ediyor.» dedi. Ahmed Cemil. bir veremli simada ölüme tekaddüm eden bu câmid rengi. Ahmed Şevki efendi tekrar saatine bakıyordu. Ahmed Cemilin ayakta kalmak için ısrarına karşı sükût etti. Fakat o artık Raci'yi tamamiyle affa meyyal idi. Bir aralık Raci Ahmed Cemil'e baktı: — S. Sana verilecek bir çok havadisim de var. zannederim.» Son cümleye Ahmed Cemil hepsinden ziyade ehemmiyet verdi.» Ali Şekibin dükkânına geldikleri vakit cam kapının aralığında bükülmüş bir kâğıt parçası buldular. «daha oturunuz. teessüf değil bundan bir memnuniyet hissederek vak'aya vukufunu ona söytlemekten de bir intikam lezzeti duyduğunu fark etti. Ahmed Şevki efendi: «ümit var mı?» diyordu. «Hedefi olduğun müthiş darbeyi haber aldım. Ahmed Cemil dikkat ediyordu.. Raci'nin artık bitmiş olduğuna çökmüş yanakları. En nihayet kendisi hakkında bir rey almak için. Seni görmek. Hüseyin Nazminin ne havadisi . gözlerin sönmeğe müheyya bir kandil ucunda parlayan ziya bakiyesini andırır nigâhı şehadet ediyordu. Ahmed Şevki efendi bir aralık saatine baktı. Onlar Raci'ye kendisinden bahse cesaret etmediler. Ahmed Şevki efendi anlatıyor. daha sorulacak çok şeyler var. kuvvet için ilâç alıyorum.z de matbaadan çıkmışsınız.» diyordu.. teessüf ettim! dedi.. Yürüyebilecek bir hale gelirsem hemen dışarıya can atacağım. Hüseyin Nazminin yazısını tanıdı. üzerinde «Ahmed Cemil bey için» kelimeleri vardı. yalnız karısıyle Nedim'i unuttu. Seni birçok defalar aradığım halde ele geçirmek mümkün olmadı. o: «Arkadaşınıza ben bakıyorum.

arkadaşlarından ayrılarak Babıâliye girdi. —¦ Nereye gidiyorsun? . güya bir parça onun sıcaklığını duyarak birdenbire o sevda ateşi bütün kuvvetiyle yeniden alevlenmiş idi. Hüseyin Nazmi'nin tezkeresini alır almaz birden inkişaf eden bir his Erenköyü'ne gitmek için onu sürüklüyordu. fakat Lâmia'dan bir âşıkane haber getirmiş gibi onun kardeşinin şu yazısında.. kavi bir ihtiyaç hissediyordu. Merakını halletmek için burada da beklemek lâzım geleydi! Hüseyin Nazmi'ye ilk sözü bir sitem oldu! — Verecek havadisin ne olduğunu söyleseydin de buraya yorulmasaydım olmaz mıydı? Hüseyin Nazmi gülüyor. Köşke gitsem ne olur?» dedi. O vakit ikisinin de gözlerinde daha o mateme dair bir kelime teati edilmeden seri ihtilâçlar hâsıl oldu. Bir aralık kendi kendine: — Ya henüz köye avdet etmemişse!. Fakat burada beklemek mümkün değildi... Köprü'de vapuru beklemek lâzım geddi.. Kapıyı bu defa uşak açtı. Köşkün çıngırağını çekerken. Ahmed Cemil de şu dakikada büyük matemlerden sonra birbirini seven iki kalbin ilk tesadüfünde hissedilen ağlamak arzusuyle Hüseyin Nazmi'ye bakıyordu. Onun hakkındaki derin meftuniyeti.. geçirdiği ıstırap devresi: arasında biraz şiddetini kaybetmiş. titriyordu. — Havadis!.. dedi. tesadüf etmek ümidi şimdi kalbinde bütün hissiyata galebe etmig. böyle bir gün kapıyı onun açtığını tahattur ederek onun mütebessim simasını karşısında görecekmiş. Fesi ile pardesüsünü çıkarıp fırlatmak için arkadaşının gözlerinden gözlerini ayırdı: — Vereceğin havadisi söyle. Ahmed Cemil kendisini zaptetti. Hüseyin Nazmi'nin vereceği havadisi öğrenmek için sebepsiz şedid bir arzu. şu kâğıt parçasında. o akşam Erenköyü'ne gideceğini haber verdikten sonra bir an evvel yetişmek için yokuşlardan uçarak indi. o kadar. iki hafta içinde büyük bir hastalıktan çıkmış dibi duran zayıf. vehmiyle. çökük çehresini.olabilir? Bir aralık sabırsızlığından gidip kalemde aramak istedi. haber vermediği için pek iyi etmiş olduğunu söylüyordu. — Beyefendi geldi mi? Hüseyin Nazmi'nin geldiğini haber aldıktan sonra bir inşirah duydu. Eve kadar gitti. bir kere daha. musibetin kahrıyle hırpalanarak ihtiyar olmuş görünen bir vücudu görünce Ahmed Cemil'in karşısında gülmek değil ağlamak lâzım geleceğini hissederek durdu. Lâmia'ya tekrar.. dedi. başka hislere yerini terkederek susmuş idi. Kendi kendisine «yarma kadar beklemek mümkün değil. odacıdan soru: — Hüseyin Nazmi bey? O kalemden çıkalı bir saat olmuştu... Köşke gitmek çâresi aklına gelince artık duramıyordu. bura-^ da geçirdiği yarım saat bir uzun gün kadar sürdü. altlarında birer siyah daire beliren gözlerini. merakımdan çatlayacağım. onları ıskat ederek yalnız o sesini yükseltmeğe başlamış idi.. Sonra birden arkadaşının. Gidiyorum.

. Hüseyin Nazmi ellerini uğuşturuyor...— Yalnız orası belli değil.. buna da ayrıca memnun olacaksın. Ha.. O gidecek olursa Lâmia ne olacak? O bulunmadıkça mesele birçok zorluklar kesbediyordu. Teşebbüslerimi biliyordun. bu suali başka bir sual ile iptal etmek isteyerek: — Demek hemen gidiyorsun? dedi. zengin bir babaya. durduğu yerde vücudu sallanıyor zannetti.. Nefesi tıkanarak sordu: — Ne demek?.. Resmî muamele hiç olmazsa bir ay sürer.. hiç olmazsa ondan bir vaad alacak olsa.. bu bir saniye zarfında tâ mukaddemesinden şu ana kadar ikisinin hayatını teşkil eden tezad silsilesi fikrinin içinden geçti. Cemil? Tebrikte teahhur ederek aldığı habere karşı durgun kaldığına utandı. sefaretlerden birine tayin edilmek için daima uğraşıyordum.. .. Hüseyin Nazmi'nin sesini bir uğultu içinde duydu. Londra. bahtsız başlayarak yine bahtsız devam edecek gibi görünen hayatının muhrumiyetlerini takrir ettiği ağır bir yeis duydu.. ne demek? Bu kelimenin başka bir mânası olup olmayacağını düşünüyordu. nihayet.. fakat bunlar hep boşa çıkan emellerini. Gözleri bulandı. arkadaşından sevincini saklayamıyordu: — Nihayet tayin edilmek üzereyim. Hüseyin Nazmi diyordu ki: — Kimbilir? Zannetmem ki o Ttadar çabuk gidebilmek mümkün olsun. Hüseyin Nazmi'nin hemen gitmesi onun için bir başka ehemmiyeti haizdi. Madrid velhasıl bir yere. Ahmed Cemil bu ikinci şeyi bakleyerek arkadaşının yüzüne bakıyordu. emin bir hayata malik olduktan sonra istikbaline parlak bir meslek 'hazırlayan bu arkadaşı kıskandığı için değil.. însan kendisinin sefaletinin derecesini bir servetin ihtişamı yanında. Veriyoruz. ondan sonra. Bu mesud refiki. Brüksel. sana verecek başka bir haber var. o gülerek söyledi: — Senin küçük Lâmia'yı veriyoruz. Paris. Hüseyin Nazmi'nin çocukça sevincine karşı Ahmed Cemil duruyordu. benim için ilk meslek kademesini teşkil edecek bir yer olsun da. Ahmed Cemil'in kulaklarına' ıbir şey tıkandı.. bedbahtlığının bir hükmünü bir saadet nümayişi karşısında daha büyük bir acı ile anlar. MAĐVE SĐYAH 215 — Ne düşünüyorsunuz..

Kendi kendisine: — Mümkün değil. •••.. annesinin ısrarına karşı nefsini . şimdi bana: «Hayır. fakat düğün teah-hür etse bile hiç olmazsa nikâh merasiminde hazır bulunmak istiyorum.. ya hukuka. O zaman Hüseyin Nazmi tasavvurlarını anlatmağa başladı Tâyin olunacağı memlekete göre bir hayat tarzı ihtiyar edecekti. şu şimdi kalbini kıvıran vahşî ye'si gizleyememek-ten korkuyordu.. yahut güzel sanatlardan birine intisap edecekti. fakat artık lâkırdıya devam edebilmek için kuvveti yoktu... bir yandan da bir mektebe. fakat bunu.. aksini haber almaktan ürkerek istizaha hizmet edecek bir şey söylemekten çekiniyordu.. daha sonra o edebî müsamere. kendisi?.Hepsi hâtırasından birer birer geçiyordu. bütün hülyalarımı kaybettim.. «Belki henüz bitmiş bir mesele değildir.. şu sözler ağzından taşmak istiyordu : — Demek beni aldattınız?. hayatımda yalnız bunu muhafaza etmek isterim. yalnız Lâmia'nın muhabbetine bir senet hükmünde değil miydi ? Şimdi zihninde Lâ-mia'yı babasının. Bu işittiğim şeyler hep yalan olabilir. O vakit Ahmed Cemil Lâmia'nın parlak ve siyah gözleriyle kendisine tatlı bir tebessüm içinde kavî bir sadakat vaadi yolladığını görüyordu.. evet. o takarrür etmiş bir mesele.. ya siyasal bilgilere. Demek onu bana vermeye-cekdiniz?. bir iskemleye düşmek nev'inden oturdu.. alay ediyor.. Lâmia'nın benim hayatıma lâzım bir şey olduğunu hissetmemiş ise?.. eve bir enişte geliyor. Bir aralık aklına son bir ümit geldi. şimdiden kendime nasıl bir hayat tâyinine başladım.. Nefsini zaptederek bir şey ilâve etmek istiyor.... ölmekten başka birşey kalmamıştır? Boğularak: — Tebrik ederim! dedi. Lâmia sesindir!» diyecek. Aşkının bütün muhtasar tarihini teferruat ve tafsilâtıyle zihninden geçirdi. Ah bilsen Cemil.. değil mi?. bir yandan resmî vazifesiyle meşgul olarak. Lâkin bilmiyorsun ki ben ona malik olamazsam benim için hayat bitmiştir.» diyordu. fakat bir kelime daha söylerse saklamak istediği bu müthiş ıstırabı.» dedi.. bir akşam burada gezerken gözlerinin selâmı. Ahmed Cemil şu dakikada Hüseyin Nazmi'ye hücum ederek bağırmak hevesini duydu... kendisini kımıldamadan sabit nazarlı gözleriyle dinleyen arkadaşına uzun uzun emellerinden bahsediyordu.. Lâkin ben. fakat sabredemedi: — Demek izdivaç meselesinin takarrürünü bekleyeceksin? — Hayır. Kendi kendisine: — Ah! Mümkün değil!. Ya o defterin altına yazdığı iki kelime.. Lâmia'nın çocukluğuna ait vak'alar^ Bon Marche'deki tesadüf. Ahmed Cemil karşısında anlamadığı. ah ben!. Lâmia. diyordu. Ya o. Lâmia'yı başkasına vermek beni öldürmek demek olacağını şu karşımda gülerek hülya kuran adam anlamalı.Hüseyin Nazmi alay ediyordu: — Ne demek olacak? Ben gidiyorum. duymadığı şeylerden bahseden bu adama o boş ve sabit nazariyle bakarken başka bir âlemde gibiydi. Anlatıyor. Şimdiye kadar söylemeli değil miydim? Ya beni anlamamış. onları umulmayan bir vak'a alt üst edebilir.

Şimdi Ahmed Cemil yine Lâmia'yı yine kendisi gibi şu boşa çıkan aşkm matemiyle mahzun görüyordu: Hüseyin Nazmi: Cevap vermiyorsun. giyineyim. Ahmed Cemil'in yalnız kalmağa ihtiyacı vardı. sabrını tüketiyordu. dedi. ne kadar uzaktı!. o benim olmayacak olursa. yalnız bununla müteselli olacak.. kendi kendisine: «Đhtimal ben burada kalbimin koptuğunu hissederken o da yukarıda ağM A Đ VE SĐYAH 217 lıyor!. Demek bu hülyasına da veda etmek.. «Lâmia'yı bana veriniz» demek. Bir aralık: — Lâkin ben ne kadar cebîn bir adamım. hayat artık taşınamayacak bir yük hükmünde kalacak.» diyordu. o hayatının her sırrına munis olan odacıtta olaydı. O muvaffak oluncaya kadar bekletseler!. bunu mümkün olup da görse.. hususiyle bugün onun bu derece biçareliğinde bu isteğe cesaret etmek: «Beni evinize kabul ediniz. yatağının üzerinde kıvranarak. fakirliği mesleksizliği aklına geldi. Ah! Onun kendisi için ağladığını bilse. . bundan da vazgeçmek lâzım geliyor? Bir sarmaşığın üstünde iki serçe yekdiğerini kovalıyordu.müdafaa edememiş bir zavallı sıfatıyle görüyor. Hüseyin Nazmi'nin karşısında bir şey yapamayarak durmak müthiş bir azap idi ki. evet. Ah! Onu şöyle avucunun içinde sıkarak ayaklarının altına atsa.. havasız kalmış gibi ciğerleri darlaşıyordu. Ah! Bugün buraya niçin gelmişti? gu dakikada evinde. beni doyurunuz. çıkalım. Sonra bütün zavallılığı. Kütüphanenin penceresine dayandı. Burada. dedi. Lâmia'nın da matemini tutacaktı.. sonra arkadaşının matemini düşünerek bu sualine nedamet etmiş göründü: — Canın sıkılıyorsa dışarıya çıkalım. beni besleyiniz» demek mesabesinde değil miydi? Ah! Lâmia'nın beklemesi mümkün olabilse?.» demiyorum.. Lâmia'yı ne sıfatla talep edecek? Onun dest-i izdivacına nasıl hak iddia edecek ? Lâmia kendisinden ne kadar uzak.. yalnız bu mükâfata mukabil onu kaybetmeğe muvafakat edecekti. dedi. mecnun bir yeis tuğyanı ile. Cemil ? diyordu. boğuluyordu. Niçin hepsini Hüseyin Nazmi'ye söylemiyorum? Neden şimdi bütün hakikati itiraf ederek: «Onu bana ver. artık metanetini sarsıyor. Hüseyin Nazmi çıkınca Ahmed Cemil ayağa kalktı. — Öyle ise beni biraz bekle. yastıkları ısırarak. artık bunalıyordu... Şimdi ne yapacak? Gözleri arabayı takip ederken o kendi kendisine soruyordu: — Buna da böyle tam bir teslimiyet ile mağlûp mu olacağım? Bir şeyler yapmayacak mıyım? Bir şeyleri kırıp parçalamayacak mıyım? Heyhat! Artık elinde kırılıp parçalanmış bir hayat kalmıştı. Biraz dışarıya çıkabilmeği bir küçük necat vesilesi olmak üzere telâkki etti: — Evet. sonra gözleri kapının önünden bir arabanın toz kao x x sırgalarma bulanarak geçişine daldı. bahçeye baktı..

yalnız o kadar. Đkisini de arkalarından görüyordu. eliyle göğsüne bastı. onun için çıkmamağa karar vermişti. fakat bu öyle bir nazar idi ki hiç bir şey ifade etmemekle beraber Ahmed Cemil'e bütün hülyasının bir yalan olduğuna şüphe edilmeyecek bir bedahetle şehadet etmişti. acaba Lamia da beraber mi? Evet. Bir aralık durduğu pencerenin altında kumların çıtırda-dığını işitti. şu bir saniyeden sonra Lâmia'ya bir husumet hissediyordu.... onu görmeğe nasıl tahammül edecek? O zaman mürebbiyesine yetişmek için Lâmia'nm biraz acele yürüdüğünü gördü. . besleyecekti. sonra yavaş yavaş Lâmia'nın mürebbiyesini farketti.. ruhunun içine sararak bu yadigârı hayatının biricik saadet nasibesi hükmünde . Onlar. Ahmed Cemil bu çehreyi bir defa daha görmeğe muhtaç idi. bir saniye sonraki lakayt nazariyle Lâmia güya yukarıya: «Ne kadar bahtiyarım!» derken aşağıya: «Bu kim oluyor?» demişti. hele Lâmia'nm o yukarıya bakarken güldüğünü bir cinayet kabilinden affetmiyordu. yalnız bu nazar bir cinayet hükmünde idi. Artık ona tekrar tesadüf etmekten korkuyordu. Kim olduğunu görmüyordu. fakat bu nazardan müthiş bir ıstırap duyuyor. bir ayak sesi daha vardı. yalnız halledilecek bir merakı kalmıştı: — Acaba verdikleri nasıl adam? diyordu. başını çeviriyordu. yalnız o nazarın hâtırasını bütün kırılan aşkının bir yadigârı kabilinden hayatının sonuna kadar saklayacak.. Sonra karşısındaki tuhaf bir işaret etmiş gibi küçük bir kahkaha ile güldü. köşke baktı. Şimdi. Lâmia köşkün ikinci katına bakıyordu.büsbütün hurdahaş etseî. manasız idi. elini salladı. bir MAI VE SĐYAH 219 mazi yadışı bile kalmayacak? Demek aralarında her şey bitmişti?.. gözleri aşağıdaki pencereye tesadüf etti. şüphesiz akşam seyranını yapmak için bahçe kapısına doğru ilerliyorlardı. Ahmed Cemil artık onu görmemek için oturdu. Bir nazar ki ba-kışıyle beraber ayrıldı. Lâmia şimdi nazarında ona hiyanet etmiş bir vefasız sıfatında görünüyordu.. Artık onu istemiyordu. Biraz evvel onu gülüyor görmekten tahammül edilemez bir işkence duymuştu. bir nazar ki güya orada. orada da Lâmia'yı tekrar görmek tehlikesi vardı. Biraz evvelki tebessümü ile. Ahmed Cemil bulunduğu yerde vücudunun eridiğini hissediyordu. Ahmed Cemil: «Ben zaten çıkmaktan vazgeçtim! dedi. Lâmia başını çevirdi.. Hüseyin Nazmi içeriye: «Geç mi kaldım? diyerek» girdi. şu pencerede kimse yokmuş gibi kayıtsız. Ahmed Cemil şimdi Lâmiayı kaybetmekten değil. Evet... kapıya yaklaşıyorlardı. Hüseyin Nazmi: «Sen bilirsin! öyle ise bahçeye çıkalım!» dedi. Demek Lâmia ile onun arasında hattâ bir ülfet bakiyesi.» diyordu. Ahmed Cemil ona da razı olmadı. Eğer Lâmia bu anî nazar içinde ona küçük bir tesliyet mânası göndermiş olsaydı hepsini unutacak. gözleriyle onu âdeta çekiyordu... «Şimdi beni görecek!.

Bütün hülyalarını semavî bir beşik içine koyarak. Uzun uzun muayene etmekten. Ahmed Cemil cevap vermedi... Artık kalbinde ateşten bir pençe ile o nişanlı için tahammülünü aşan bir kıskançlık duyuyordu... bilse ne kadar. Erkân-ı harbe mahsus alâmetle müzeyyen elbise içinde ona mağrurâne bir istihza ile bakıyor gibi duran bu resme yalnız bir göz attıktan sonra* o çehreyi soğuk bulmak istedi.» diyor. bütün dertlerini uyuşturucu bir zemzeme ile sallayan o ismi söylemiyor. ne derin bir nıühlik marazla hasta idi. ellerini tuttu: — Lâkin Cemil.. Ah! Zavallı hülya esiri!. göğsü sık sık nefeslerle şişerek donuk bir nazarla gözlerini ona dikmişti. beş dakika evvel kavî bir muhabbet teminatı hükmünde olan bütün o hâtıraların mânâsız şeyler olduğunu. Demin gülerek yukarıya baş sallayışı... Lâmia'nm son kayıdsız. fütursuz nazarı olmasaydı şu dakikada hepsini itiraf edecekti. O şimdi mürebbiyesi-nin yanında belki nişanlısını görmek emeliyle koşarak yürüyordu. Demek resmi de var? Bir resim ki Lâmia saatlerce onun temaşasına dalmış olacak! Hüseyin Nazmi kütüphanesinin çekmesinden çıkararak resmi uzattığı zaman Ahmed Cemil bunu bir an evvel görmek tehalükiyle almakta acele etti... Evet. çökük yanaklarıyle gerilerek daha zayıf bir hal almış. «Meselâ hizmetçilerden birinin bir manalı işaretine gülmüştür.. Evet Lâmia kendisinisevmiyor.. Bu resim!.Hüseyin Nazmi şimdi arkadaşını garip bularak hayretle yüzüne bakıyordu. bir mütalâa serdine kuvvet bulamayarak. Lâmia'nm nişanlısına tesadüfü ihtimaline ait bir lâtife keşfediyor.. sen hastasın! dedi. işte. «Ben fakirim... fakat bekleyiniz!» diyecekti. biraz evvel yarım kalan bahse riceti tercih ederek: . Şimdi ondan da ayrıca nefret ediyordu. Elleri ateşler içinde yanıyordu.. bütün çehresi hafifçe.. hasta.. Ahmed Cemil'in gözleri ağlamış gibi kızarmış. Ahmed Cemil bunda da. sadece «Lâmia!. ve hiç bir vakit sevmemişti.^. Lâmia ne kadar bahtiyar! Nasıl gülüyor! Elleri kilitleniyor.Lâmia'yı ağlıyor tevehhüm ediyordu. Lâkin bu son nazar onu şimdiye kadar aldandığını. Oh! bak.» diyemiyordu. Hüseyin Nazmi cevap verdi: — Oh!. bu nahoş tesirin zail olabilmesi korkusuyle daha iyi görmekten çekinerek kütüphanenin kenarına bıraktı. resmini göstereyim. Bu tabir ağzından nasıl sahte bir nağme ile çıkıyordu. iskemlesinin üzerinde kıvranmamak için kendisini zor zaptediyordu. Hüseyin Nazmi yanına kadar gitti. Kayıtsız görünmek için ayağa kalktı güya kütphaneye bir göz atmak istemişçesine ilerleyerek Hüseyin Nazmi'nin yüzüne bakmaksızın sordu: — Hemşire Hanımı kime veriyorsunuz? Hemşire Hanım!. bu aşkı yalnız kendisi icad ve tezyin ettiğini anlatmıştı.

— Demek gidiyorsun? dedi. Alarak utanılacak birşey yapıyormuş. «Ah! sabah olsa da buradan kaçsam. şimdi?. Bir aralık aklına resim geldi.. Hüseyin Nazmi resmi oraya koymuştu. kütüphaneye giderek çekmeceyi çekti. Onu pek iyi görmemişti. Evet.. bundan sonra ne A ±Đ 221 yapacağımı da bilmiyorum. kolkola gördü. yalnızlığından emin olmak istiyordu..» diyerek arkadaşını yalnız bıraktığı vakit Ahmed Cemil büyük bir azaptan kurtulmuş gibi bir nefes aldı... o sevgili kitaplar. bunlar bütün yaşamamış yahut yaşamaktan yorulmamış adamların sahte şiirleri. Bundan sonra kimin için çalışacak ? Nasıl bir ümide hayatını vakfedecek ? Arkadaşından intişar eden yeis havası artık Hüseyin Nazmiye de sirayet etmişti. sahte felsefeleriydi.. sen ne yapacaksın?. Sen beni bırak da kendinden bahset. Sonra birden zihninde bu resmin sahibiyle Lâmia'yı yanyana.. Arkadaşının bu sözü Hüseyin Nazmi'ye istizah etmek istediği şeylere dair sual iradı için cesaret verdi: — Hakikaten. soyunmadı. O zaman onunla aynı çatının altında bulunmaktan elîm bir azap hissetti. bundan sonra ne yapacağını bilmiyordu. şimdi o şey Lâmia da. Bu akşam iki arkadaş hayat-ı refikanelerinde belki birinci defa olarak yekdiğerinden sıkıldılar.. Hüseyin Nazmi: «Şayet okumak istersen kütphanenin anahtarları oradadır.. Onların ..» diyordu... Ahmed Cemil de yalnız kalmakta acele ettiler. Ondan uzak bulunacak olursa yesinin ezasını daha az Eyüb'e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu. Kapısını sürmeledi. Hüseyin Nazmi onu yalnız bırakmakta. ben de bir yerlere. açık penceresinin yanma oturdu. kendi kendisine: «Şimdi ben burada yeisimle zehirlenirken o yukarıda yine bahtiyarlığından gülüyor» dedi. elinden gidiyordu. Okumak?.. O şairler. bir sirkat ika ediyormuş korkusuyle muma yak-'laştı ve baktı: «Güzel değil!» diyordu. kovuldum. Bütün şiir ve felsefe işte şu dakikada onun bu melal ve yesinde muhtevi idi. Ahmed Cemil dudaklarının arasından cevap verdi: — Matbaadan çekilmedim.. Matbaadan çekilmişsin. bir daha görmek istedi. sonra istemeksizin ağzından şu cümle döküldü: Ah! Ben de gitmek isterdim. uyuyamayacağını biliyordu. — eliyle işaret ediyordu — uzak bir yerlere gitmek isterdim. Artık bunların hepsinden nefret ediyordu. o yalnız bir şey için çalışmakta devama kuvvet bulabiliyordu. şimdi o da kendisinden bahse cesaret edemiyor. bu ümüitsiz gördüğü arkadaşın yanında kendi ümitlerine dair söz söylemekten sıkılıyordu. derslerini de bırakmıştın.

. şu derin sükûn içinde. Nihayet onun taze kabrini kucaklayan mezarlığın önüne gelince durdu. işte orada idi. Birer yeşil sütun gibi uzanan iki servinin fevkinde süzülerek.. Đkbalin mezarına gitmek için ihtiyaç duymuştu. kardeşim? Sen de benim gibi hayatın fena bir latifesine mi tesadüf ettin?. açık duran çekmeceye fırlattı: «Ah! Bir gece yine burada nasıl bir ümit ile uyuyanıamıştım. o saatte Ahmed Cemil Eyüb'e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu. Ah! o geceden ne kadar uzaklardayım!» diyordu. Resmi. elenerek muhteriz. Gidip güya ona: «Bak! Ben de senin gibiyim. güya bu mahrem gençlik yatağının üzerine pullu bir tesliyet sütresi çekmek istemişti. oraya mümkün mertebeye genç vâsıl olmak için yavaş yürüyordu. yorganları parçalamak isteyerek kıvrandı. Eyüb'ün tenha sokaklarından geçti. güya içinden bütün hayatı kemiklerini kıran bir ıstırap arasında mengenelerle. •Tayin edemediği bir sebeple bugün Eyüb'e. şu parmaklığın yanında. O zaman vahşi bir kıskançlığın müthiş ateşini duydu. Ahmed Cemil bu sözleri işitiyor. güya bu hoş sükûn köşesine bir hayat tebessümü yollamaktan utanarak. bilsen ne hoş bir hayat. yaşları kuruma-mış. «Sen de mi. Sabahleyin kütüphanenin açık odasından Hüseyin Nazmı baktığı zaman arkadaşını göremedi. Seninle burada iki kişi yanyana.. güneşin altında... ba-ğırmamak için yastıkları ezerek. fakat içeriye girmek için cesaret bulamadı. seni de yatağımın yanına alarak beraberce. Ahmed Cemil orada durdu.. karşı karşıya. Burada. tesliyet ve istirahat veren yaşlarla — burada. burada yalnız Ölüler arasında dolaşmak istiyordu. insanlardan eser görülen taraflarından kaçtı. Đkbal başını kaldırıyor. Şimdi gözlerinin önünde bu kabir açılıyor. Đkbal'in o makberden çıkan sesini duyuyordu. onun için o ülünün hatırasıyie kendi mahrum hayatının arasında her vakitten ziyade bir rabıta keşfediyordu. o kadar genç öldüğüne teessüf etmemekli-ğin için sana kendimi göstermeye geldim.ikisini dtıdak dudağa tahayyül etti. şimdi kalbinde feveran eden canavar kıskançlığıyle vahşî bir yeis içinde kendisini yatağa attı.. ona daha. Đkbal'in mezarına yaklaşınca bacaklarında bir zaaf hâsıl oluyor. ibaşını tuttu. ben dikişimi dikerken kendimizi mesut zannettiğimiz zamanlara benzer bir refakatle fakat bu defa ebedî ve mesut bir rafakatle. parmaklıktan baktı. hâlâ mağmum gözleriyle gülmeğe çalışarak — o son def a-ki nazariyle bir tebessüm yollayarak — bakıyordu. belki henüz toprağı kuramamış kabri büsbütün ölmemiş bir hasta yatağı gibi şifaya muntazır mütereddit bir eda ile uzanmış yatmıştı. haniya bir vakitler sen kitabını okurken. bir çocuk mezarıyle gençliğine doyamadığı için başını bükmüş gibi duran bir genç kadının mezar taşı arasında îkbal'in henüz taşı dikilmemiş. orada yüzü koyun. son bir öpüşme içinde birbiri için ağladılar. Şimdi kardeşiyle kendisinin hayatında bir başka türlü mücaneset görüyor. sükût ve ârâma nasıl yakın bir saadet var!. Oh! Bilsen burası ne kadar rahat! Şu muhteriz. sana da biraz yer açmak için sıkışarak. çekiliyormuş gibi kollarım kıvırdı. o hayale bakarak gözleri bu defa — bir kırılmış hayatın matemine tahammül için karar verildikten sonra akan sakin. perişan güneş kırıntıları toprakların siyah ratıp rengine dökülmüş. bu toprakların yumuşak kucağında.» demek istiyordu. yatardık!» diyordu. îki tarafı parmaklıklarla1 çevrilmiş mezarlardan bakan taşların nigâhı altında yürüdü.

Fakat zihninde müziç bir endişe vardı. Ahmed Cemil o istihza tebessümünü gördü. Zevcimin hastahanede ölmesine müsaade edemezdim. Ahmed Cemil sarraftan aldığı izahatı Raci'nin zevcesine teşrih etmek istedi. O vak'adan sonra onu hiç görmemişti. kaç kuruş ediyorsa tamam alayım da. değil mi?.. Ye-nicami avlusundan geçerek imarethanenin önüne gelmişti ki bir kadın sesi «Beyefendi» dedi. Fakat artık birini feda etmek lâzım geldi.Pacağım?» diyordu.» diyordu. onu hiç affedemeyeceğim. durmayarak geçti. Nedim'in kâğıtlarından biri.. fakat hekimlerin kat'i ümit ettiklerini anladıktan sonra. size tesadüf ettiğime ne kadar memnunum!. yaşlar tamamiyle boşanmıştı. Yavaş yavaş birşey yapamayâctgînî|yal. sonra o söyledikçe anladı: — Beyefendi rica ederim. «o lâzım değü. Güya o ziyaret.. Bu sesi tanıyarak başını çevirdi.. Buradan nasıl geçmek emelinde idi..-*" JsaDialı caaaesını çıkıyordu.. iyi yapıyorum. O zaman istikametini tedbil ederek geçmek lâzım gelirken o alevli gözleriyle doğrudan . Bu cadde!.. Artık her şeyi tesviye için zihnen karar veriyor... bakınız... bundan tahammül edilmeyecek bir eza hissetti.Buradan ayrıldıktan sonra Ahmed Cemil kalbinde bir hif-fet hissediyordu. ikisi de yaklaştıkça yekdiğerine mağlûp olmak istemeyerek gözlerini indirmiyorlar .. Matbaanın önüne geliyordu. j... Hissiyata taallûk eden şeylerde erkekler kadmlannne kadar dununda!. Şimdi buna da çare buluyor. Zaten artık hayatında zor işler bir evle matbaadan ibaret kalmıştı. Ahmed Cemil yüreği ezilerek ayrıldı. biri müstehzi tebessümüyle. O başını sallıyor. evvelâ karşısındakini tanıyamadı. Onları hâlâ saklıyordum... şimdi nasıl mağlûp çıkıyordu! Yoluna bir Vehbi beyin tesadüfü bütün hayatmm mecrasını tebdil etmişti... değil mi efendim?. birden bu adam hakkında duyduğu nefret ve adavet feveran etti. bir umumî vekâlet ita ederek meselenin tesviyesini onun reyine bırakıyor. yine onun için feda ediyorum. şuna bakar mısınız? Kadın bir sarraf dükkânının önünde elinde bir demiryolu kâğıdını göstererek: — Bunun hesabını anlayamadım. Onları Ali Şekib'e havale ediyor..» diyordu. madem ki yaşamak için bir sebep var... dar kapısından dehlizi gördü. Birdenbire kalbi büyük bir heyecanla çarptı. Bu müşküllere zihninde karar verdikçe: «Ah! yalnız o herif kalıyor! Ona ne ya. O vakit kendisiyle annesi kalıyordu... Ah! bilseniz. diyordu..» diyordu.... zannediyordum.. karşısından Vehbi bey geliyordu. bütün hayatının acılarını lâtif bir gayş ile uyuşturmuştu.. öteki kinden tutuşmuş nazariyle bakışıyorlardı.. — Yüzünü örten peçenin altında ağlıyordu — onunla bir vakitler bu kâğıtlar için kavga etmiştik.. bu halde. ölüme benzeyen bir hayat ile yaşamakta devam ederim. Ah!.nız kardeşinin hâtırasını belki rencide edecek şeyler tahaddü-süne sebep olacağını anlamış. buna mukabele etmek için mücbir bir arzu duydu. elinde olmaksızın başını çevirdi. kendi kendisine: «Evet. Şimdi. sonra birdenbire sırrını tevdi ihtiyacına mağlûp olarak paraları titreye titreye mendilinin ucuna sararken Ahmed Cemil'e anlatt: — Bu kâğıdı anladınız a. bir valide var. Bütün münkariz emelleri için artık mustarip değildi. kendi kendine: «Đkbal sağ olaydı demek o da affedecekti... Artık ikmal edemedi. bütün zorluklara karşı türlü kolaylıklar icat ederek çare buluyordu. günler geçerek muhakemesine hüküm geldikçe intikam almak ümidi tezelzüle uğramıştı. buna mağlûp olmamak...

yolcular düşecek zannettiler. Orada Ahmed Şevki efendiyi ortalarına alarak Ali Şekib. sahiib-i imtiyazın ömründe belki birinci defa olmak üzere hiddet ederek dün matbaada aralarında münazaa tahaddüs ettiğini en küçük teferrüatiyle. Vehbi bey şu dakikada sol yanağından muzdarip olmalıdır. Nihayet dâva.. bir akşam bu mülevves mahlûkun ağzından dökülen levsleri. Ali Şekib'in dükkânına girdi. haberiniz yok. hepsi bu hayatın olanca acıları o tokatın içinde idi. Onu görünce hep bir ağızdan «Đşte!» dediler. Bir aralık dükkânın camlarından Hüseyin Nazmi'nin geçtiğini gördü.Ahmed Cemil'in bütün. sonra cevabını beklemeksizin. şimdi senin herifle Hüseyin Baha efendi tutuştu. O hayretle baktı. birden bu muvakkat neşve güya damarlarında dondu. Düşmedi. Said'le gülerek dinliyorlardı. yan tarafa bir adım atmak istedi. Bu tokat!. Tam karşı karşıya gelmiş bulundular. Onun birden o tebessümü uçtu. ailesinin mahvolmuş saadeti. şimşek gibi gürültü ile çakan bir tokatla Vehbi beyin yüzüne çarptı. Đkbal'in faciası. neticesiz kalmış bir meslek hülyasının hüsranı. «Ne var?» dedi. ikisinin de taklitlerini yaparak. 15 ha efendinin gözlük perendejlerini tadat ederek anlatıyordu. hepsi tekrar başlaması için Ahmed Şevki efendiye baktılar. ona tâ kalbinin kan döken cerihasından kop. mecruh . hayatında münkariz olan neler varsa. Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin kararı veçhile Hüseyin Baha efendiye vereceği maaşı bu ay kesmek istediğini. fakat sallandı. Hüseyin BaMai ve Siyah — F.doğruya Vehbi beyin önüne yürüdü. Şimdi kalbinde büsbütün bir hiffet duyuyordu. sonra gülümseyen. zevkinden gülüyordu. el. etrafını almak üzere yaklaşan halktan kaçarak matbaasına ilerledi. O hikâyesini tekrar etti: — Ne olacak. hususiyle o tekmeyi. mahvolan emelleri. Hattâ arkadaşının dükkânına girerken tebessüm ediyordu.. Ahmed Şevki efendi netice vehamet kesbederse kendisinin de mutasarrır olacağını düşünmek istemeyerek sevmiyor. Fakat artık vakit kalmamıştı. hepsinin birden toplanan yeisile dolu olan bu. münkesir aşkının feryadı. Nihayet Ahmed Cemil de tasavvurunu söyledi: O da ev ile matbaa meselesinden dolayı dâvaya Ali Şekib'i tevkil edeceğini anlattı. bir saniye kadar durdu.muş bir kuvvetle vurmuştu: öyle ki Vehbi beyi dükkânlarının kapısının önünde hava alan kitapçılar. Ahmed Cemil gülüyor. mümkün olursa haciz. Ahmed Cemil onun şimdi sararan çehresine: «Bana mı gülüyordunuz?» sualini fırlattı. Ahmed Cemil iade etmiş oluyordu. gazetenin tatili. kolunu açabilmek ne kadar mümkünse o kadar açtı. .. artık âdeta eğlenerek anlatıyordu. Ahmed Cemil güya halkı oraya biriktiren bu vak'adan amil değilmişçesine sükûnla ilerliyordu. ona bir kelime söylemek zamanını bırakmaksızın çevrildi. dedi. Bununla nice hazmedilmiş tahkirleri. daha sonra: — Ha. Güya bu tokatla bütün elem yüklerini silkip atmış gibiydi.

. babasını. «işte ben seni bu omuzlan çöktüren yüklerle yaşayacağım. kısık bir inilti gibi başladı. gülmemek için sebepleri olmayan arkadaşların arasında duramadı. Babasının vefatmdan sonra geçen beş senelik . Artık kuvveti kalmamıştı. Đkbal'i. Burada kendisini olduğu gibi gösterebilir. bazan melûl bir eda ile yavaş yavaş. yalnız onun idi.» demek isteyen. Burada ne utanılacak yabancılar.ancak beş senelik . ^ 19 Odasında büsbütün yalnız kalmak. burada hiç utanmayarak nefsini zabta lüzum görmeyerek kalbinin olanca yaralarını şu sâkit fakat müşfik mahrem dostlarını önlerine serebilirdi. sakin ve âheste^yaşlarja.aşkı kalbinde feryad etti: Ah! Lâmia. burada dünden beri MAI VE SĐYAH 227 tazyik ede ede kendisini hasta eden ıstırap feryadını salıvermek mümkün idi. ateşler içinde yanan başını bu soğuk demire dayadı. ümidsiz senelerin kuru geçişi içinde kırık bir hayatı sürüklemek onun için ne büyük bir işkence idi. Şimdi ağlıyordu.zaman içinde hayatın ne zâlim sillesine uğramış idi! Daha hayatın henüz mukaddemesinde iken bundan sonra kırılmış emellerle. onun.la ağlıyordu. onun hayatının nefesiyle teneffüs etmiş. Yataklığın sütununu tuttu. o nasibsiz.! Sahih Lâ-mia'yı da kaybediyor mu? Hayatında dünkü gece bir fena rüya değil miydi? O vakit hakikatin bütün acısı tekrar uyandı.. onun hüvi-/ yetiyle tahamnıür eylemiş idi. bunlar bi-ribirine karışıyor. uçup silinerek zihninin içinden geçiyordu. arkadaş resimlerine. aczin_ve_yeisin meftuniyetiylejakan sıcakjveJu^daiûlaJar. o zaman yine babasının.. duvarlara kendisini görmekten malızuz olarak mütebessim bakıyor gibi duran mektepte yapılmış levhalara ıbakti. merhamet arayan şaşırmış gözlerle baktı. _Ne^ için bu.. Bu duvarlar. gözlerini kapadı.. kim bilir! yirmi sene. Ah! Bundan sonra yaşayacağı seneler. başını. kadar hülya esiri olmuş _idi! ~"~ . Lâmia'nm çehreleri birer birer. o matemlerinin mültecasına koşmak için çıktı. Bu odacık. bana her vakitten ziyade gülünüz. artık burada. senelerden beri onun kalbiyle birlikte i çarpmış. bazan ondan kaçmak isteyerek. o tokatm itminan ve tes-liyeti birden silindi.. bu kabir ziyaretinin sükûn hediyesi. / ne sıkılacak arkadaşlar vardı. şimdi evine. / /«Nasıl yaşıyacağım?» diyordu. Lâmia'yı. bu mini mini kö-/ şecik. yalnızlığından emin olmak için kapısını sürmeledikten sonra bütün buradaki hissiyatına mahrem olan şeylere... zihninin içinde bir şimşek tekerrüriyle birbirini takip eden levhalar gibi sonsuz bir silsile şeklinde görüyordu. Evet. sönmüş hülyalarla. ' bu bütün ufak tefek. Bu evvelâ boğuk. «bu gün sizin tesliyetinizin kollarına başka bir ıstırap ile geliyorum. Ikbal'in. şu minderle yatak. Şimdi bütün matemler hep birden uyanmış idi. burada yalnız kendisinin haya-¦ tından başka bir şey yoktu. belki kırk sene. kitaplara. unutulmaz matemlerle istikbalin önüne çıkacak.» diyecekti. ve salıverdi.

Đşte şimdi Hakikatin insafsız rüzgârları üzerinden geçtikçe o hülyaları hej) birer birer düşünmüş.. Halbuki o.bir. o biçare malûl dimağ. ^n_y£_ruJhunj^jbjTak_mıs_jdi. Ah! Artji^ulyajarından^ büsbütün .. Ah! Bu eser!. O zaman eserini düşündü. Bunu....Biraz hayatın maddiyetini düşünmüş.Jiay. belki onbeş gün. / En küçük sebepleri en büyük hülyalara kâfr* addetmiş. evet o malûl bir dimağdan başka birşey değildi.. o defteri — bir vakitler eline aldıkça PF^ 2'28 MAĐ VE SĐYAH göğsünü gurur ile şişiren o defteri — bugün bir ölü yadigârı gibi soğuk bir hisle aldı. aramaksızın hemen bir yerinden açarak baktı. onunla nasıl ümidlerin tahakkukunu temin edecek zannetmişti.. Bu eserden nefret ediyor. kendisine sahte esaslar üzerine Jturulnmş . bu toprak parçasının üstünde bir şür bulutuna sarınarak uçmak için çalışmamış olsaydı bugün bu kadar mağlûp olmayacaktı.ayrıljnak^^niardjjijbir nişane bile bırakmamak için ihtiyacı .. onu şuracıkta en küçük bir yaşamak arzusundan tam bir mahrumiyet içinde bırakmış idi. Bu. Bir vakitler bunun için neler kurmuş. okumak için bir heves duymadı. kapadı. ahmakça bir hülyanın galat rüyetiyle malûl gözlerine başka türlü görünen matbuat âlemine attıktan sonra ne olacaktı? Bunun neşvesi ne kadar sürecekti? Bir hafta. o halde buna ne lüzum var?. mademki onu kendisine bırakmıyorlar ve bütün o aşk dünyası bir yalandan başka birşey değilmiş.... fena bulmaya hazırlanmış beş on arkadaşın ağzında yalan tebriklerden başka bu eserden ne ümid olunabilirdi? OJbuna hayatının en_güzeLBagŞasıru_feda etmiş. Fakat. şimdi mademki artık Lâmia elinden kaçıyor..at vücude getirmiş idi. O artık ölmüş bir çocuğun boş ve soğuk gömleğinden başka birşey miydi? Yazıhanesine gitti.» deyişlerinden nasıl üşüyecek. Şimdi Raci'yi haklı buluyordu. okumadı. Bu eserden neler beklemiş.. kendisine ne kazandırabilirdi? Merak ederek bir göz atacakların ka-yıdsız bir tebessümünden. daha sonra müebbed bir nisyan! Yalnız onbeş günlük bir mes-tî lezzeti için ne tahriklere hedef olacak. kırık hayatının intikamını ondan almak istiyordu. ne hasetlere tesadüf edecek! Gözlerinin içi size temin ettikleri şeyin zıddiytle gülen bir takım adamların «Bu ne ulvî şiir!... Ah! Bu eseri! Fakat şimdi ona ne lüzum var?. şimdi ondan bir soğukluk tereşşüh ederek vücudunu üşütüyordu. bu küçük defteri avucunun içinde muzır bir böcek gibi sıkıyordu. ondan neler beklemiş idi^f Şimdi o kadar çocuk olduğundan utanıyordu.

onları okumak istedi.. Şimdi esmer. Kemiklerini kırarak biribirine geçirmek istediği bir düşman eli gibi bu defteri avucunun içinde sıkıyor. kâğıtlar küçük bir çıtırtı ile harekete geldi. Beş sene evvel hayata uzun kumral' saçlarıyle. bu son yaprağın üzerinde de alevden bir rüğgâr esti. üryan. onun azap ile kıvranışından haz ala ala yakmak için bu birikmiş kâğıt parçalarından.vardı. ateş kâğıtların arasından kayarak.. artık emellerinin silsilesine onunla şu sobanın içinde hâlâ çıtırdayan bu küllerle bir hatime verdiğine.. kıştan beri içine yırtılarak atılan küçük kâğıtlarla dolmuştu. geçtiği yerde külden esmer kümecikler bırakarak aşağıda.» diyordu. Artık hayatında işte yalnız bir hakikat kalmıştı Emelsiz.liren yazılara bakıyordu. Ah! Bu yalan! Hayatının en büyük yalanı!.. bükerek attı.. ümitle. nihayet son yaprağı attı. Kâğıtlar böyle yaprak yaprak teakup etti.. Ah! Yalan!. evvelâ bir yaprak kopardı. . kâğıt bir müddet kızgın küllerin üzerinde tereddüt ediyor gibi durdu.. Ah sahte şiirler!. bu son malûl dimağ nişanesi kalmıştı.. bir an içinde kıpkırmızı oldu: sonra çıtırdayarak. Birden aklına birşey geldi. Kendisini öldüren bunlar değil miydi ? Sonra onlar da ibirer birer ölmüşlerdi. Daha sonra o sarı kıvrıntılardan bir ateş dalgası geçti. Bu vücudu ne yapacak? Onu kaldırıp atmak için ne büyük arzusu vardı! Fakat ona tasarruf hakkı başka birisine ait idi. Bir yaprak daha kopardı. gözleri tâ nihayette bir yabancı yazının müphem şekline tesadüf etti: Tebrik ederim. «Hebrik ederim!» Bu sözün aksi kulaklarının içinde bir zehirli yılanın ıslığı gibi soğuk bir ürperme akıtarak geçiyordu. Artık duman azalıyor. münevver gözleriyle giren Ahmed Cemü'in yerinde şimdi yanakları çökmüş. şimdi esmer bir kül tabakası şeklinde duran bu kâğıdın üzerinde bir beyazlıkla be.. Bu. Đdindi yalnız bu eser. Ahmed Cemil bir hande ile bakıyor. o güya ıstırabından kıvranarak kolları büküle büküle yandıkça Ahmed Cemil'in şiirinin şu intiharı temaşasından cehennemi bir zevk duyuyordu.. O zaman Ahmed Cemil bunun üzerinde bir beyazlıkla farkedilen yazıları derin derin süzdü. buruşuk bir meyyit siması gibi serilmişti. kâğıdın her tarafından birer küçük alev çıktı. köşelerde daha yakacak şeyler arıyordu.. O zaman Ahmed Cemil iki eliyle defteri ortasından ayırdı. eserine bir ateş zemini hazırlamak istiyordu. Şimdi bunlardan tüterek intişar eden duman Ahmed Cemil'in gözlerini dolduruyordu. Onu da öldürmek. Tamamiyle yanması için bekledi. Onu yaktığına. son bir ihtizar feryadıyle şerha şerha yarılarak söndü. «Ah yalan şeyler!. birdenbire duyulmuş bir acı ile kıvrandı. ötekiler gibi bunu da mevcudiyet sahnesinden kaldırmak istiyordu.. Sobanın kapağını kapadı. sefil bir hakikat. sıktıkça garip bir lezzet alıyordu. üzerlerinden bir kırmızı rüzgâr uçtu. sonra yer yer sarardı. sobasına koş- tu. kopmanıakta ısrar eden diğer bir yaprakğı kıvırarak.. Bir iki satırım okudu. dudakları hayatının matem acısıyle takallüs etmiş harap bir vücut. kat'î bir netice ile tamiri mümkün olmayan bir hatime ile bütün hayatının yalanlarını boğup öldürdüğüne tam bir kanaat duydu. bunu soktu.. şu elindeki defteri yavaş yavaş. Bir kibrit çakarak bunları tutuşturdu.

Burada hareket etmeyerek. Hüseyin Nazmi gidiyor. Çekmesini açtı. O zaman birden aklına bir gün arkadaşıyle Taksim bahçesinde ellerine ilk aldıkları şiir mecmuasından okudukları par-»<ga geldi. fakat henüz ölülerimin silsilesi bitmiş olmadı.. o da o mahvolmuş kuvvetlere iltihak edecek. orada hayalinde uyanan âlemin temaşasına dalarak düşündü.. harita kendisine bakıyor. Gözleri bir aralık arkadaşının gideceği yerleri dolaştı.. karşısında. solunda sağında çöl. arkadaşıyle çocukluktan beri başlayan tezat silsilesini ikmal edecek. yabancılığında lâtif bir vahşet.. Bir arap sail vardı ki haftada bir gün öğleyin ile ikindi arasında Süleymaniye'nin bu tenha sokağında Ahmed Cemil'in güftesini zaptedemediği acı bir neşide ile geçirdi. yazıhanesinin üstünde. öyle mi? O da gidecek.Ne yapmak lâzım geleceğine artık karar vermişti. kendisine sakin bir hayat ihzar edecek yerlere baktı. mecruh bir güvercin gibi âciz bir hamle ile yükselmek isterken birden bir meftuniyet ile bir sükût içinde düşerek. diyordu. açarak okudu. «Mezaristanım başka 'bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle dolu. göğsünü parçalayan son bir feryat ile başını kaldırdıktan sonra son nefesi bir figan gargarası içinde sönüp gidiyordu. kuvvet vermek isteyen bir nazarla gülümsüyordu. oranın asude hayat vehmi onun çıplak manzarasının hayali içinde bir sesin tesiri arzın fevkinde bir şey oldu. O evde bulunduğu zaman başka bir cihanın başka bir tarzda yaratılmış bir mahlûkuna mahsus. Evvelâ uzaktan pest ve derunî bir şikâyet başlamıştı. bununla vilâyetlerden birine gidecekti.» Bu silsilenin tamamiyle bitmiş olması için yalnız kendisi mi kalmış idi? Đşte o da gidiyor. hayatının zaptolunamayan şiirlerine fasih bir tercüman gibi gelen bu naşidenin bediî esirini kaçırmamak için sahibini görmek istemeyerek dinlerdi. medid bir çöl olsun. Bugün şu haritanın beyanını temaşası. sonra indi. yer yer birer ıstırap şehi-kıyle. O zaman çehresine son bir yeis azminin metaneti geldi. kâğıtlarının arasında araştırdı. .. uzaktan MAI VE SĐYAH Ü3Đ bir hayalin zemzemesi gibi bellisiz bir neşideyi işitmek veh-miyle titredi.» diyordu. mektepten mezuniyet şahadetnamesini buldu. o da. yabis. üryan. Fakat o ümitlerinin arkasından koşmak için giderken bu ümidlerinin inkırazından firar edecek. O zaman yazıhanesinin önüne oturdu. sonra yavaş yavaş. Kendi kendisine: — Bir yerlere gitmek. o kadar -uzak ki fikrim şu geçen hayatıma yetişemesin.. iniltisiyle boğularak. mü-sekkir bir garabet hissolunan bu sesden bütün kalbinde hissedilip de mahiyeti tahlil imkânından kaçan hissiyat ona refakat eden bir ahenk ile uyanır. bir müddet güya kanatlarıyle topraklarda sürüklene sürüklene çırpındıktan sonra meyus ve mütehas-sir bir nazarla göklere gözlerini dikerek. «Öyle bir yer ki önünde ardında. saatlerin geçtiğini farketme-yerek nefsinden tam bir tecerrüt içinde duruyordu. O ses yaklaşıyordu. gözlerini bu haritanın çöl deryalarına dikilerek.

Bir dakikalık sükût içinde şimdi nazarında hayatı için tasavvur ettiği o çıplak sahne canlandı. Bugün bu garip neşideden duyduğu şey hiçbir tesirle mukayese edilemezdi Şu anlaşılmayan. MAI VE SĐYAH bir güneş bütün şaşaasiyle beyaz bir hacle fanusu gibi şu visal bezminin üzerine saadet zilâlini döküyor... Đşte Ahmed Cemil'in bütün nasibsia hayatına lâyık iltica ve huzur köşesi. muz fidanları görülüyor. artık kendisini zaptedemeyerek. Ahmed Cemil'in karşısında canlanarak yaşamağa başlayınca. O vakit. yükseldi. çıkacak mı. vakit vakit parlayan sönen kandiller döküldü. bunlar süzüle süzüle. nihayet bir ses enkazı üzerine-göğsü yarılan bir bulut parçasından hafif yağmurlar boşanmaya başladı. bir saniye kaldı. Lâmia'nın uçmuş hülyasına. birbirini kovalamaktan yorgun düşerek bîtap bir visal busesiyle dudaklarını uzatıyor. sonra bir müddet. hemen evin kapısında tekrar uyandı. birdenbire ateş almış havaî bir fişenk şeklinde çıktı. Ah! o sema. yorgun ve aksak yürüyüşleriyle süzülen bir bulut şeklinde ilerliyor. Ahmed Cemil mebhut duruyordu. bu bir dakika içinde toir başka âlemin hayatını gördü. güya koşmaktan... şu sobanın içinde hâlâ bir hayat bakiyesiyle çıtırdayan eserinin küllerine ayrı ayrı ağladıktan sonra bu hasta kalbin bütün elemleri.Bir müddet bir memat sükûtu.. Nazarın imtidadı imkânı kadar uzun. tahlil ve ifade . gidiyordu.. inecek mi. sonra birdenbire patladı. yükselen hamlesinin son kuvvetini sarfederek titredi. bir müthiş intırak ile dağıldı.. o kum deryalarının evlâdı. güya o havaî fişenkten kırık dökük. beyaz ve parlak bir kum safihası ki şaşaalarla çalkalanan sema altında sonsuz uzaklıklara firar eden o ufka yetişmek için koşarak tâ ileride fark olunmaz. o beyaban. Ahmed Cemil'in şu küçük hayatını bir mezarın soğuk havası istilâ eder gibi oldu. bu öyle bir sesdi ki içinde bir kalb parçalanıyor. Daha sonra bu beyabanın üryan vahşeti içinde kaybolmuş birer kafile şeklinde öbek öbek hurma ağaçları. dağınık bir sükût başladı. yırtılıyor. Tiz bir feryad ile başladı. görülmez bir telâki noktasında yetişiyor. tâ yukarıda da berrak. bu hayal âlemi. çıplak vücudlarıyle kumluğun ortasında bu tenha asude hayata tesliyet gönderen bir selâm ile yeşil başlarını kaldırırken uzaktan develer. birer birer öle öle düşüyor. lekesiz. müthiş bir irtifada. bir me-raret tuğyanı vardı.. zaptedilmeyen lisan ile o ses güya Ahmed Cemil'in babasının matemine. o zaman. bu defa yeni bir hayat ile. sönecek mi bilinmiyordu. saf ve mücellâ güneşle kaynayan bir gök altında bir nur deryası içinde kaynaşıyor zannedüen çöl. o ses tekrar işitildi. ¦£SV. îkbal'in mezarına. o güneş. ikisi bu pâkize sema ile o saf beyaban tâ orada. bir tehevvür nâlişi. taze bir kuvvetle orada.. öteki kumların sinesinden fışkırıvermiş bir beyaz rüzgâr dalgası şeklinde bütün beyaz görünen atlarının üstünde beyaz harmanileri uçuşarak geçen bir süvari zümresi. hiçbir şey işitilmiyordu.. ensicesi sökülerek kan saçılıyor gibiydi. Şimdi bu sesde vahşî eda. acıları.

o vakitten beri mûtadı olan dalgın vaziyette ibuldu. tatlı ve acı. geceleri fena bir rüya ile uyandıkça odasının kapısına kadar gelip dinliyordu. 234 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil bugün yanına girince annesini. Bu ruhunun enisi ve merhemi odacık! buradan ilelebet ayrılmak lâzım geliyordu. burası nice tatlı. her gün geçtikçe gözlerinden katre katre boşanıyor zannedilen hayatı örtülü nigâhmı müphem bir noktaya dikmiş duruyordu. annesinin yanma girdi.. babasının o günkü çocukçasma sevincini. Ah.. Biraz durdu. Fakat bugün Ahmed Cemil artık annesinin karşısında susarak düşünmek için gelmiyordu.tâ şu kadar bir çocuk iken . bunlardan ayrılmak icabediyor. Bir müddet sonra bu gaye haletine benzeyen hissiyat içinMAÎ VE SĐYAH i» kaldı. o vakit ve ondan sonra babası ölünceye. Ahmed Cemil artık tahattur etmek istemedi. Tâ yanına kadar gitti.kadar nasıl mes'ut idiler! Lâkin daha sonra?. bu oda. öyle mi?. artık kulaklarına işte bu çıplak sahranın uzaklıklarında giden deve sürüsü içinden geliyor gibiydi.» diyordu. fesinin kilim döşeme için kur'a sepetliği ettiğini hep birer birer tahattur etti. Bu valide kızanı kaybettikten sonra oğlunu da elinden kaçırmak tehlikesine karşı her vakitten ziyade titreyerek onun hep etrafında dolaşıyor. onu bir tebessüm ile karşılamak istedi. ebedî bir sefer için. kararının metanetine zaaf veriyordu. Merdivenden inerken orada. bu hâtıralar kalbini şu eve kuvvetli rabıtalarla yeniden bağlamağa başlıyor. Burada bu evin bütün hayatını tahattur etti. Oğlunu görünce gözlerini çevirdi. Sabiha hanım ellerini dizlerinden dolayarak kilitlemiş. şimdi o ses artık büsbütün uzaklanmış hemen kaybolmuştu. buraya nasıl bir telâş ile taşındıklarını. oraya gideceğim.. dimağına hücum eden o hâtıraları sükinerek defetmek istedi. ölmüş emellerinin sakit türbesini orada kuracağım. Đşte şimdi o da ebedî bir sefere müheyya idi.. acı hâtıraların medfeniyle. azimete müheyya görüyor gibi oldu. Ikbal'i kaybettikten sonra annesiyle arasındaki münase? bet her zamandan ziyade tehassüse meyyal bir rikkat kesbet-miş idi. Ayağa kalktı. Odanın kapısını açtı. bu ev. bugün söylemek. senelerden beri . ah! bu oda!.edilmeyen dertleri için beliğ bir lisan olmuştu.. annesine son kararını haber vermek için geliyordu. Bu iki mecruh kalb biribirine takarrüp için daha büyük bir ihtiyaç duyuyordu. o daha küçük bir çocuk idi.. bir veda nazariyle bu evi selâmlıyor gibi aşağıya yukarıya baktı. kendi kendisine: «Evet. muhterem servet hazinesiydi. o sade hayat içinde. her vakit beraber bulunmakla yekdiğerini kaybetmek korkusunu tahfif etmek isterilerdi. fakat onların hepsi kalbinin muazzez. taşlıkta Đkbal'in tabutunu. Göğsü ufak bir teessür ahiyle şişiyordu.

.. Oh! ağla.ayağını atmak üzere idi. daima. şu muhterem göz yaşlarınla iyi edeceksin değil mi? 20 Ahmed Cemil Sirkeci'den validesiyle Seher'i sandala bindirdikten sonra iskelede eşyadan birşey kalıp kalmadığını anlamak üzere son bir teftiş nazariyle etrafına baktı. beni yine öyle. ondan sonra. o mes'ut zamana biraz avdet etmeye nasıl muhtacım!. babam var. kendimize başka bir cihanda. Haniya bir vakitler beni dizine yatırır da saçlarımı okşardın? işte yine öyle yatayım. Fakat burada değil... Ağlıyor musun anne?. ne kadar ihtiyar olur-îarsaToIsunlar' ylne~bazi~dâkikâlar vardır kî ânnelerine~sökula-rak çocuk plmak_isterler. Bugün dizinin. şimdi ikisinin de dudaklarında ne açılmağa ne kaybolmağa cesaret edemeyen acı bir tebessümle bakıştılar. beni şu mukaddes. onların pâk ve mukaddes katra-ları altında şifa bulmak isterim. Ah! ben hayatın.. bugün okşanmak.. biraz o yaşlar yüzüme.aralarında vuku bulmayan bir şeyi yaptı. Bu iki arkadaş aralarında o günden beri yavaş yavaş hâsıl olan bir soğuklukla şimdi birbirine karşı hislerine bir serbest seyelân veremiyorlardı. sonra Ahmed Cemil: — Anne! dedi. anneciğim.. Ah! busen. Eski arkadaşını küçük bir hayret sayhasiyle selâmladı: — Sen de mi gidiyorsun? Onun da yanında bir büyük yol çantası vardı: — Evet. sen beni bunlarla iyi edeceksin.... kolundan birisi tuttu: Hüseyin Nazmi. anneciğim? benimle beraber oraya kadar geleceksin. bir müddet öyle. başka bir hayatta. müsaade eder misin ? Senin dizine yatayım. bugün Messajerie ile. busen o çocuk başından ne kadar farkı var! Bu çocukla o çocuk arasında kırılmış. benim kendi ruhsuz cesedim var. sevilmek için ne kadar ihtiyacım var! Hususiyle çocuk olmak. burada matemlerimiz var.. o kadar uzaklara ki nefMAĐ VE SĐYAH 235 simizi orada tanıyamayalım.. gözlerini gözllerine dikti.. o vücudu harap eden demir mengenenin arasında nasıl ezildim! Đşte bugün sana hasta. Seninle uzaklara gidelim.bile vekarına muhalif gördüğü zamanlardan beri . tedaviye muhtaç olarak avdet ediyo-'rum. saçlarıma dökülsün. kardeşim var... bunlarla bana kuvvet vereceksin değil mi?. parçalanmış bir hayat duruyor.. üç tane müthiş mezar ki yaşayabilmek için bunlardan uzak olmak istiyorum. yalnız bugün değil. — Ben de Lloyd ile gidiyorum. ölünceye kadar.. güya sekiz on yaşında bir çocuk gibi okşa. anneciğim. başka mahlûklar nazariyle bakabilelim. ağla. mecruh. bu hitabı sıcak bir tesli-yetle kalbini yıkayarak tekrar etti: — Anne. Sandala ... Annesinin yânına oturdu. Hüseyin Nazmi dedi ki: . senin zavallı zayıf dizinin üstünde ağır çeken bu başın. değil cai. değil mi.. Kolîarıy-Ie onun zayıf kuru vücudunu sardı. _In^_ sanlar ne kadar büyürlerse büyüsünler.

Hüseyin Nazmi cümlesinin bakiyesini itmam edemiyor gibi biraz tereddüt etti.nin Sarayburnunu dolaşan Vapuru Hüşey. daha yüksekte yeşil tepelerin üzerine eteklerini sererek Marmaraya bakan Çamlıca. Đstanbulla Gala-» ta arasında sıkışan bu deniz parçasını bir hayatın arbede yeri haline getiren bütün o hareket bir müddet beynini.. Evvelâ. koşuşan gemiciler. beride güneşin son ziyarıyle tutuşmuş camlarıyle kırmızılıklara boyanan Đnsaniye. Tebrik ederim. kimbilir hayatının belki sonuna kadar ayrılmak üzere olduğu bu yere tekrar ayaklarını basmak için şedit bir arzu uyandırdı. Ahmed Cemil hafifçe elini çekerek cevap verdi: — Ben de senin yine o günkü tevcihat arasında ümit ettiğin yerlerin en güzeline tâyin edildiğini gördüğüm zaman ¦ son derece memnun oldum. Uzaklaşdıkça karşısında Cihangir tepesinden denize doğru inen bayır küçük mülevven taş parçalarından üzerine bir levha işlenmiş uzun. tekrar geri dönmek. merdivenlerden telâş ile inip çıkan halkı çözülen halatlar. gözlerini işgal etti.— îki gün evvel tevcihat arasında tâyin edildiğin yeri gördüğüm zaman hayret ettim.nde uzanan ince boyları yer yer akşamın esmer havası içinde güya ihtizaz ediyor.. Cemil. Moda. biraz da* . dakikalar geçerek Ahmed Cemil'in nazarında bütün hayatının yegâne tahassüs mahfazası olan bu şehri ufkun lâcivert zeminine tersim olunmuş bir levha şeklinde bırakmağa başlayınca kalbinde birden. yüksek bir duvar şeklinde yükseliyor. nihayet vapur hareket ettikçe vaziyetlerini değiştiren - . güya şu hayattan tahassürle iftirak ederek. dedi. iki arkadaş tek^ rar birbiriı in elini sıktılar. öte tarafta Đstan-» bul tepelerinin üzerinde camilerin birer gümüş miğfer ile örtülü cesim başları yükseliyor. elîm bir iftirak hissi duydu: bir his ki hemen o anda bütün azmini sarstı. fakat vapur bu izdihamı yavaş yavaş. sonra arkadaşının elini tutarak: — Ne kadar uzak yer intihap etmişsin. Üsküdar.. bir emel cihanın^ doğru götürürken Kızkulesi açıklarında bir batî meyi ile süzülerek yavaş yavaş ilerleyen Lloyd'un Süveyş hattına işleyen ağır gemilerde^ biri Ahmed Cemü'i kalbinde bir mezar ile son 236 M A I VE SĐYAH yeis türbesine sürüklüyordu. sinesi ümit üe dolu. sandallar.n Nazmiyi. Birbirine söyleyecek birşeyleri kalmamıştı. hareket esnasında o dağ--» dağa iç'nde hiçbirşey hissetmedi. uzak bıraktıkça. Bir sa t. Hüseyin Nazmi'nin çantasını hir sandalcı kaldırmış. öteden parça parça kaçarak saklanıyor gibi görünen Beyoğlu sırtıyle Galata yokuşlarının üzerinden kalkmış mütecessis bir baş gibi yangın kulesi iri gözleriyle bakıyor.t sonra Messajeri'. arasıra ir: ses ile bu güriil-r tünün içinde herkesi sükûta davet ediyor gibi hiddetle bağıran düdük daha sonra etrafında limanın izdihamı.ha ileride topraklardan ayrılarak kendisini denize falıvermek istiyormuş zannedilen Fener. bekliyordu. minarelerin semalara fışkırmak isteyen birer beyaz fevvare şekl. valdesiyle Seheri aşağıda kendilerine tahsis olunan yere yerleştirdikten sonra yukarıya çıktı. teessüf ederim. AJunetjCemil'in ağzında bu tebrik şu iki arkadaşın hayatını teşkil eden tezat zincirinin artık son halkası hükmünde idi.

bu zulmeti zehirleyerek teşfye eden muğşi bir deva gibi içmek. Bir saniye sonra yine değ:şti. Evvelâ o tutuşan menfez etrafında bulutlar kan tufanına boyanmış duruyor. kana kana ciğerlerini onunla doldurmak istiyordu. dirseğini dayadı. Đşte güneş orada. bulutlar bu yakut kümeleriyle dolu tabak üzerine parça parça dökülmeğe başladı. yemek için aşağı inmek istemiye-rek. MAÎ VE SĐYAH 23S» 238 . oturdu. kenarlardan pembe.yerlerinden kaçışarak dalga-v larm içinde yüzüyorlarmış vehmini veren . Güneş görünmüyordu. Sabit. Şimdi Ahmed Cemil'in göz^ leri bulanıyordu. biraz yüksekte siyah bir küme o yangının üzerinde gittikçe koyulaşan esmer bir tak kuruyor. Yalnız o bulut yığıntısının yırtılmış sinesinde bir yangın müthiş. artık bu manzaralar evvelkinden çabuk uzaklamyor. Bir aralık güneşin son bir ziya hamlesi feveran etti.. güya bu yangın birden dönerek ortasında kırmızı bir tabak açıldı. tahta kanepe-» nin üzerine oturdu. kırmızı. Vapur uzaklanıyordu.Adalar. Ahmed Cemil orada. başını avucunun içine koydu. tâ o dağın tepesinde tutuşmuş bir orman gibi parladı. orada siyah bulutlardan bir dağ yükseldi. Başını çevirdi. bir tarafından erimiş bir yakut derecesi ince kıvrıntılı bir hat ile yol açarak akıyordu. Burada saatlerce böyle. etrafında sağma soluna. Birden manzara değişti. o vakit üzerine güneşin bir donuk rengi dökülmüş bulutlardan başka birşey görmedi. altına üstüne deste deste sarı nurdan müteşekkil oklar fışkırdı. akşamın serin bir rüzgâriyle saçlan uçuşarak gözlerinin önünde hazırlanan geceyi seyre başladı. artık görmeyerek bakıyordu. al. fakat düşünemedi. Biraz sonra ayaklarının altında gizli bir hışıltı ile gecelerin sırlarını taşımağa hazırlanan suların üzerine geniş. bakıMAĐ VE SĐYAH 237 yordu. daha sonra büsbütün bulandı. musir bir veda ile gözlerini o levhadan ayırmı-> yordu. Şimdi vapur biraz daha serbest ilerliyor. sarı rişeler sarkıyor. O vakit Ahmed Cemil vapurun kenarına. nihayet büsbütün örttü. güvertenin şu tenha halinde burada düşünmek için kalmayı tercih ederek. Bütün denizi.. nihayet o levha üzerine bir tül geçirilmiş gibi donuk kaldı. Yalnız burada gecenin soğuk ye'isini teneffüs ederek bütün hayatının mihnetlerini dinlendirmek. ufkun sislerine boğuluyordu. muhip bir yangın görünüyordu. tâ Marmaranın denizle-t re dökülen ufkunda. kalbinde derin bir ye'is ile kendisinden kaçıyor zannedilen bu levhaya gözlerini dikerek. parçalanmış bir dağ enkazı şeklinde yi-* ğılmış bulutların arkasında iniyordu. uzun bir gölge düştü. artık hiç bir şey görünmüyordu. semayı bu bulantı içinde karıştırdı.

^____ güneşin hayatın sefaletleriyle istihza eden ziyasından kaçmak* ilelebet bu siyahlıklar içinde sonsuz bir yoklukla mesut ve müsterih yuvarlanıp gitmek. Bu siyahlıklar.. belirsiz bir lisan ile zulmetlerin sonsuz uzaklıklarına doğru serilerek onu davet ediyorn dn. mû-*-. görüyor gözlerinin önünden yağan bu siyahlık-' lar.. sinirleri uyuşarak. bahtsız ömürîJ Bir baran-ı elmas altında inkişaf ederek şimdi bir baran-ı dürr-i siyahın altında gömülen o solmuş emel çiçekleri!. Öyle bir gece ki gökler bütün kan-r dillerini söndürerek denizlere gayp âleminin gizli şeylerini dök^ mek için hazırlanmış gibiydi. îşte.. Evet. yuvarlana yuvarlana açılıyor.zin zulmetlerinde saklanan hakikatler. '¦ Bunların siyah kucağına atılmak. Ahmed Cemil işte şu saçlarının arasında üşüterek geçen rüzgârın. kut ile zulmetleri tabaka/ tabaka yararak.MAĐ VE SĐYAH Bu siyah bir gece idi. Dalgalar uzun.. asıl hakikat.. işte bunlar o hülya hayatının üzerine çekilen bir matem "kefeni değil miydi? O vakit den'ze baktı: Siyah bir deniz. bu siyah gecenin karşısında aklına bir başka gecenin hâtırası geldi.. Gözlerinin önünde o mai gece ile bu siyah gece tekabül etti: Mai ve siyah.. Mai bir gece ile siyah bir gece arasında geçen şu nasipsiz. Oraya gitmek. avdet olunamaz derinliklerine gitmek. bu siyahlıkları semalardan! denizlere döktüğünü hissediyor. Yalnız ileride direklerle bacanın birer gece serserisi şeklinde yürüyen gölgelerine zulmetler içinde rehberlik eden vapurun kırmızı feneri bu siyahlıklar arasında açılmış uzak bir kırmızı göz gibi parlıyordu. his adem vehmi veren siyahlıktan başka bir şey görmüyordu. işte. den'ze döküldükçe bir sekerat zemzemesiyle boğulan bu zulmetler. kaim birer siyah yılan gibi kıvrana kıvran na. bir karar hamle-* si. altında mahuf. bir siyahlığın içine.. ezilmiş hayat!. Ah! Biçare hırpalanmış.» Ah! Bu den. Karanlığın için-* de Ahmed Cemil vapurun kenarında esmer bir köpükle kaynaşarak firar eden o siyahlıkları görüyor. onların sukutu feşfeşesini işitmiyordu: Sanki bir baranı dürr-ı siyah! Birden. muntazam bir ahenkle ademe tam bir teslimiyetle iniyordu.. .... bir daha çıkılamaz... bitmeyen bir su-. yalnız ttr küçük hareket. oraya gidebilirdi. uçurumlarına doğru iniyor vahmetti. kanadlaruıı çırpa çırpa.Tâ hülya hayatının başlangıcında. ümitlerinin incilâsı za-* manuıda Tepebaşı bahçesinde Halice bakarak seyrettiği mai gece ile o baran-ı elması tahattur etti. Đniyor. O zaman kendisini bu dalgaların arasında süzülüp lâtif bir gayş ile mest olarak. yalnız bir . yarın doğacak olan a MAĐ V £1 o J. şu siyah dalgaları kütle kütle sırtına alarak. yavaş yavaş.. denizin o dipsiz.. Bir karar hamlesi.

.. bu siyah geceden.kitapsevenler. Kütüphane. : 3 7". ve Kitapçılardan Temin Edebilirler Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz Bilgi Paylaştıkça Çoğalır Yaşar Mutlu . Sahaflar. nasipsiz geçen hayatiyle şu fay-1 dasız vücut arasında bu denizin bütün siyah tabakalarını bir sed silsilesi gibi bırakarak tâ şu ummanın bir türlü sonu bulunmayan derinliklerine kadar inecekti. Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi. Anne!. Bunların siyah km Konu No. niçin karanlıkta yalnız oturuyorsun? diyordu. yavaş yavaş. t ayrılarak. şu kendisini çekip almak isteyen ademde»... ÜÖ dana y^ lerin bonsuz uzaklık. ĐSTANBU! HAIK n<*.küçük hareket.. Birdenbire silkindi.» dedi ve hayatta bir ümidi kalmamış bu çocuk. Tâ yanıbaşmda bir ses: — Cemil. du. annesini takip etti. : *2 ll> Kayıt No.3 O Bunların s Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah www.. O vakit titreyerek ayağa kalktı: «Geliyordum.com Merhabalar Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna Đstinaden Görme Özürlüler Đçin Hazırlanmıştır Ekran Okuyucu.

Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur.com e-posta yasarmutlu@kitapsevenler.com kitapsevenler@gmail.com mutlukitap@hotmail.Ders kitapları dahil. T. alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi Đşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı Ankara Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin Tarayan Yaşar Mutlu web sitesi www.kitapsevenler. ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz."Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz.yasarmutlu.Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11. vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir. CD.com Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah .com www.com yasarmutlu@yasarmutlu. .C. braill alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir.