Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah

BtRKAÇ SÖZ "Mai Ve Siyah." için sadeleştirilmesi ve yeni yazıyla tekrar basılması hakkında ısrar edenler olduğu gibi eserin, yeni yazıyla basılmasına değil, fakat sadeleştirilmesine itiraz edenler de bulundu. Eser eski halinde mevcut olmakta devam ediyor, eğer ona genç nesil de rağbet edecekse yeni yazıyla tıasılması bir zaruret demek oluyor, bu takdirde de sadeleşmesine şiddetle lüzum var; mademki yeni nesle mahsus olacaktır, lisanını onun kabul edebileceği bir şekle sokmak teşebbüsün tabiî bir icabı demektir. Ancak sadeleştirmek için ne yaptım : Terkipleri, menus olmayan kelimeleri, ağır cümleleri bugünün zevkine uydurmak istedim. Üsluba, ibarelerin inşa tarzına, velhâsıl eserin bünyesine asla dokunmadım. Aksine hareket, kitabı esas mahiyetinden soymak olurdu. Terkipleri ve kelimeleri değiştirirken bunların hayale ait olan vasıflarını açık lisanla muhafaza ettim. Hattâ meselâ: "Bârân-ı elmas", "Bârân-ı dürrisiyah" terkiplerini, sonra hikâyenin kahramanı şairin kendi şivesinde kullandığı tâbir ve terkipleri bıraktım. Bunlara dokunmak mümkün değildi. Kitapta kalan lügatleri yeni nesilden menus bulmayanlar olabilir, fakat itikadımca yenilik, lisanını, yeni kadar eskisini de bilmemek değildir. Hiçbir millet, hiçbir münevver genç yoktur ki, kendi lisanının geçmişine vâkıf olmasın. Yapılan işe dair fazla izahata lüzum görmüyorum, vücu-de gelen eser işin mahiyetini göstermeye kâfidir. Đmlâ için birkaç söz ilâve edeceğim: Görülecek ki imlâda kendimce muvafık bulduğum değişiklikler var. Đçtihat kapısı kapanmamış olduğundan ben görüşüme ve söyleyişime göre yazdım, nitekim bir taşra çocuğu da kendi telâffuzuna göre bir imlâ kullanmaktadır ve kullanacaktır. Hiç kimseye "Beni taklit ve bu tarzı takip ediniz!" diyecek selâhiyete malik olmak iddiasında değilim, ancak kendi nefsime taallûk eden salâhiyetle kanaat ediyorum. Hclid Ziya Uşakfogil MAĐ ve SĐYAH Sofranın etrafında yedi kişi idiler. Birgün, Mirat-i Şuûn sahib-XĐDatiyazL.Iiüseyin.Baha efendi, matbaaya 'çehresinde bir başka sevinç parıldayarak girdiği zaman dört nüshadan beri devam eden "Dahilî sanatlar" makalesinin altına son kelimesini iri bir yazı şeklinde karalamakla meşgul olan başmuharrir-Ali -Sekib"© demişti ki:

— Yarın değil öbür gün Mir'at~i Şuûn onuncu senesinin üç yüz altmış beşinci gününü ikmal ediyor. Çarşamba günü için... Ali Şekib hemen cevap vermişti: — Hiç bir şey yazamam. Ziyafet verilmeyince bir satır yazı yok. Bu gece işte, Tepebaşı bahçesinde yazı heyetine o ziyafet veriliyordu. Davetliler "Mir'at-i Şuûn" ceridesi muharrirlerinden ibaretti. Bütün bu gençler dört saat hep içmişler, bir saat hep yemişlerdi. Şimdi parmaklarının arasında karnı doyduktan sonra yalnız meşgul olmak için oyalananlara mahsus gevşek bir eda ile yavaş yavaş yuvarladığı bir elmanın kabuğunu bir parçada çıkarmaya çalışan Ali Şekib'den başka, hepsi, sandalyelerinin vaziyetin tebdil etmişler; sofradan az çok çekilmişlerdi. Sofrada artık yemek sonuna mahsus bir dağınıklık hüküm sürüyordu; kahvenin gelmesine kadar unutularak bırakılıvermiş elma, portakal kabuklarıyle dolu son tabaklar, diplerinde kırmızı cür'alar görünen şarap kadehlerinin yanında duruyor; sofranın kenarında yer yer çıkan tütün dumanı bir müddet dalgalanarak lambanın etrafında dönen bir bulut teşkil ettikten sonra dağılıyor; beyaz örtünün üzerinde^yüksek yemiş tabaklarının, kadehlerin, oraya bırakılmış bir fesin şarap lekelerine karışan gölgeleri lambanın oynak ziyası altında kâh küçülüp kâh büyüyor... Şurada devrilmiş bir tuzluk... Ötede birisinin can sıkıntısıyle üç çataldan teşkiline çalıştığı bir ehram... yer yer tabakların üzerine yahut şişelerin yanma bırakılmış peşkirler... düşmüş de kaldırılmasına üşenilmiş bir bardak... sofrayı baştanbaşa örten bir kargaşalık sanki yedi kuvvetli çenenin hücumundan yorgun düşmüş, melûl bir enkaz kümesi şeklinde serilmiş bir sofra. Hepsi başka bir vaziyette idi: bir tarafta Ahmed Cemil — latif kıvrıntılarla bükülerek kulaklarında dolaşan uzun. san saçları ensesine dökülmüş bir genç — ellerini ceplerine sokmuş, bacaklarını uzatmış, ağzında sallanan sigarasının mini mini bulutlarına süzgün gözlerle dalmış düşünüyor; tâ öbür ucunda Sait, Raci — arkadaşlarının şaireyn diyerek alay ettikleri iki genç şair — diğer bir şairin ayağına ip takmış sürüklüyor; biri — kısa zayıf, kuru, öyle ki susuz bir yerde yetişmiş zannolunur — yanında boş kalmış bir sandalyeye eğilerek iki sandalye ötede sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha'nın idare memuru Ahmed Şevki'ye tevdi ettiği dertlerini dinlemek için kulak kabartıyor; kafaları buharla şişmiş olan bütün bu adamlar geciken kahveyi bekleyerek orada, şu perişan sofranın kenarında yarım kalmış sözleri ikmal ediyorlardı. Herkes söylüyor, hiç kimse dinlemiyordu. Ahenksiz, vezinsiz aletlerden mürekkep bir musiki heyeti gibi mukaddimeşiz, müntehasız, kırık, dökük muhavereler, çok içilmiş/ çok yenmiş zamanlara mahsus bir serseri fikir ve lisan akışı... Ali Sekip elmasını soymuştu, bozmayarak, sakatlamayarak çıkarmağa muvaffak olduğu kabuğu karşıda, şaireyn'in arasına fırlattı: — Raci! Seni çatlattım!... dedi. Onlar lakırdılarını kesmediler, Raci diyordu ki:

— Bak fikirlerimin neticesini söyleyeyim: Onda tek bir şey var: yalnız ben yazayım, benden başka kimse yazmasın diyor! — Demek: edebiyat inhisarı! Sahib-i imtiyazı; Hüseyin Nazmi. Raci gülerek sustuğu zaman bir aralık arkadaşı - parlak siyah gözlü, derin kırkılmış gür sakallı bir genç - başıyla Ali Sekib'i işaret ederek sordu. MAÎ VE SĐYAH S

Đkisi de onun şakasını anlamamıştı. Uzaktan vak'ayı takibeden, kısa kuru çocuk, — Saip — yanlarına yaklaştı, yere düşen elma kabuğunu bir ucundan tutarak gösterdi, nükteyi izah etti: onun rivayetine göre meyvaların kabukları öyle tamam soyulursa şeytan çatlarmış! O, Ali Şekib'in latifesini pek parlak buluyor, kırık kırık çirkin ve sinirli bir kahkaha ile gülüyordu. Şaireyn bundan zevk alamadılar, Raci: — Puf!... dedi. Soğuk!... Tahtessıfır 30... Şunu Mir'at-ı Şuûn'un bir sahifesinde imza koymadan neşretseler herkes Ali Şekib'in olduğuna yemin ederdi. Baş muharrir işitmedi. Kendi kendine: — Şimdi de ötekim çatlatman; diyordu. Ötede idare memuru — kısa, şişman; bıyıkları seyrek/o kadar ki yolunmuş zannolunur, yanakları kıpkırmızı, öyle ki berber sakalından nişane bırakmamak için derisini soymuş kıyas edilir; hiç bir sinne sığmaz bir yaşta; bir adam ki yürürken yuvarlanıyor, otururken gömülüyor denebilir — şairlerin fırkasına döndü, kendisiyle eğlenmişler zannıyle: — Ahmet Şevki efendinin burada olduğu unutulmamalı... • Dedi. Đşitenler güldüler, idare memurunun kendisinden bahsederken Ahmet Şevki efendi demesinden herkes hoşlanırdı. Elleri ceplerinde düşünen Ahmed Cemil hafifçe dönerek dudaklarının arasından bir şey söyledi, fakat işitilemedi. Bu aralık kısa, «zayıf, kuru çocuk şairlerin yanından ayrılmış, tekrar sahib-i imtiyazın sırlarına rağbet göstermişti. Bu sırada Hüseyin Baha efendi matbaa idare işleri memurundan bahsederek ve muhatabının bir sözüne cevap vererek diyordu ki: — Ne?... Đstikamet ha?... Hay safderun hay! Elini versen parmaklarını eksik bulursun. Bu aralık Ali Şekib: — Kahve!... diye bağırdı. Kahve içmeyecek miyiz?... Kahve!... O zaman, birden herkes birşey eksik olduğunu, onu bekleyerek burada kaldıklarını hatırladılar,

yedi ses bir nakarat gibi tekrar etti: j. Bütün bu çılgın çocuklar ayaklarını vurarak. cevap verdi: — Zannederim. "bir eda ile söyledi — herkesin sizin kadar takdir etmesi lâzım gelmez. Tepsinin üstünde yalnız bir fincan fazla kalmıştı. o burada bulunsaydı ne cevap verirdi. sonra cevap vermek istedi^ — Gencine-i Edep başmuharririni — bu sıfatı istihfaf eden.. sükût etmişti. Sabih-i imtiyaz — Hüseyin Baha efendi kendi isminden^i-yade sıfatının unvanıyle anılır — sahib-i imtiyaz parmağıyle^ uzaktan kahve getiren uşağı gösterdi. elini fincanına uzatarak biraz ötede hâlâ Hüseyin Nazmi'yi. fakat öyle zannediyorum ki sadece bir gülümseme ile susardı. Uşak mütereddit bir nazarla etrafına baktı. Kahve!.. bağırmağa vesile arayan bu gençler hep alkışladılar. güya bu gece neşvelerine şu bir fincan kahve ile güzel bir hatime vereceklerdi.. Şimdi herkes. Kahve!. herkesin de sizin gibi anlamasına bir lüzum göremiyorum.. zaif çocuk biraz daha yaklaştı. kimisi ayakta durarak. kuru bir sesle: —• Demin Hüseyin Naznıi için bir şey söylüyordunuz? dedi.. kimisi bir sandalyenin kenarına ilişerek kahvesini içmeğe başladı.. tâ ötede hâlâ o vaziyette düşünen Ahmed Cemil'i gördü. Hüseyin Baha efendi daha iyi dinlemek için burnunun üstünden daima düşen gözlüğünü büsbütün salıverdi. dalgın". kısa.. yaklaşarak dedi ki: — Kahve sizin mi? Ahmed Cemil. bağırarak nakaratı tekrar ediyorlardı: — Kahve!.. Havanın içinde sanki bir şimşek çakmış. Fincanları kapıştılar. Siz birbirinizin yazdığını anlarsınız. gülmeğe. Raci ilkönce bu tarzda muhatap oluşuna şaşırmış gibi göründü. bir fırtınanın tutuşmak üzere olduğunu ihtar etmişti. Herkes Ahmed Cemil'in ¦başlamaMAĐ VE SĐYAH MAI VIS »UAH . refiki Said'le çekiştirmekte devam eden Raci'ye döndü. bilmem. Ahmed Cemil'in ağzından bu söz bir çırpıda tereddütsüz çıkmıştı.u — Kahve!. Eğlenmeğe. Said boş fincanını sofraya koydu. Sonra birdenbire doğruldu. Ali Şekib sekizinci elmanın kabuğunu tam çıkarmaktan sarf-ı nazar etti. Kuru... çırpınarak.

boş fikir! Görmüyor musunuz ki bugün dehasının pınarı tehevvüre gelmiş bir nehir gibi akıyor. Said dayanamadı. zayıf. Sârî bir tebessüm bütün dudakları dolaştı.. malik olmak üzere tanılır. bilmem makbul olabilir mi? Sizin edebî fikirlerinize . bu uzun sarı saçlı genç hepsince bir başka fıtrata..şu son kelime Ahmed Cemil'in ince dudakları biraz basılarak ancak farkedilen bir istihza ile telâffuz olundu herkes gibi ben de vâkıfım. sonra dedi ki: — Hüseyin Nazmi'yi tahkir vesilesini arayanları anlayamıyorum. sözünde devamda mahsus gecikiyormuşçasına kahvesinden uzun bir yudum içti. Ahmed Cemil dinleyenlerin muhabbetine emin olan bir natuk imtinaniyle mütebessim dudaklarını fincana uzattı. gözleri yarı kaybolmuş bir . varsın bizi iltifata lâyık görmeyen o kadar arkadaşlar içinde şair Raci de bulunsun. garip bulmak şöyle dursun hattâ aksine delâlet edecek bir şey görsem. Düşmanları biraz ağızlarını aç-salar boğulacaklar. zaten size meslek değiştirmeye kalbimde küçük bir heves bile yoktur. bugün kaleminden taşan zafer sayhasını işitmemek için insan kulaklarını tıkamak lâzım gelir. edebiyat binasını o yeni esaslarını göstermek için insan gözlerini kapamak. Ahmed Cemil ince parmaklarıyle yumuşak sarı saçlarını taradı. Ahmed Cemil hâlâ düşünmekte devam ediyormuşçasına tam bir lisan ve tavır itidali içinde dedi ki: — Bu muhakeme tarzı.. en temiz kaynaklardan süzüJ. daima ileriye akıyor!!. o söze başlarken herkes bir hürmet hissiyle sükût ederdi. hasetten mürekkep bir hisle sanki boğuluyordu. Buna şaşmak.. Raci kinden. Anlamıyor musunuz ki mümkün değil! O en saf kaynaklardan kuvvet alarak. Saip — kısa. Onun coşkun dalgalarına set mi çekebileceksiniz?.11 sini bekliyordu. emin olunuz ki inanmak istemem... Fakat hepsi ümidlerinde aldandılar.. en yüksek tepelerden atlayarak. Sizi gücendirmek fikrine hizmet etmeyerek temin ederim ki. Bugün Gencine-i Edeb'in iki bin nüsha satışına . ileriye.. Raci istihfaf eden bir nazarla cevap vermeğe çalışıyordu. herkeste bu sözlerden latif bir haz uyanıyordu.Hüseyin Nazmi sebeptir diyor] ar.Đ MAI Vli Bl X AM lerek büyüye büyüye yükseldi... . kuru çocuk — hazzından ellerini ovuyordu. Latifaierle onu tevkif etmek istiyorsunuz... Raci'yi hiç biri sevmezdi. "en gönül okşayan vadilerde dolaşarak. arkadaşı Raci'den ayrıldı: — Evet! dedi. o bekledikleri fırtına patlamadı. Ali Sekip gizlice Raci'yi gösterdi. Ne olur. Hergün kucak kucak önümüze yığdığı o bediala-rı.

Fu-zulî'nin saf ve samimî şiirine terceman olan o temiz lisanın üzerine sanat gibi. Lisanı camit bir kütle haline getirmişler. o güzel türkçeye muamma söyletmişler... kendisini dinleyen. o kalbin bin türlü inceliklerine. yalnız göğsünü şişiren. nefeslerini zaptetmek isteyerek. Bir lisan ki asabımızla heyecanına refakat ederek çarpsın. Ahmed Cemil'in yanaklarına hafif bir renk çıkıyor. — Bilseniz. Mü-tekellinı bir ruh kadar beliğ olsun. tâyin edilemez akisler uçar.. Bir ucundan tutulsa da silkilse taş parçalarından başka bir şey dökülmeyecek. bir kaide altına alınamaz nağmeler olur ki ruhu titretir. bilmem?.. bütün kederlerimize. bir vaizin karşısında heyecandan uyuşmuş duranlar gibi — dinliyorlardı. Bakîler. fikrin bin çeşit derinliklerine. hattâ söylediğine vâkıf olmayarak devam ediyor. düşüncelerimize. anlaşılamaz. dudaklarına bir ihtizaz geliyordu. lisanda onlardan başka bir şey bırakmamışlar. bu lisandan.saniha dalçasıyle tutuşmuş kadar parlak çehresi — lambanın ziyasıyle yarı gölgeli bir levha şeklinde. bir lisan ki bizimle beraber gurubun mahzum renklerine dalsın düşünsün. öyle şeyler söylenmiş ki sahiplerine şair demekten ziyade kuyumcu denebilir. sarı. Nergisî'lerin eline vermişler. Raci'nin dudaklarında sanki istihfaf tebessümü donmuş... Neye teşbih edeyim. üzerinde tersim olunamaz. Bunu inkâr etmek mümkün d<v. tehevvürlere terceman olsun.. Nedim'ler. ziynet gibi iki belâyı taslit etmişler. o deha perisinin nâsiyelerine ilâhî bir nur koyduğu adamlar. bu camit kütleden ne çıkarabileceklerinde mütehayyir kalmışlar. Haniya fecirden evvel afaka hafif bir renk imtizacıyle dağılmış sisler olur ki. bir lisan ki ruhumuzla beraber bir matemin yesiyle ağlasın. Fakat sadası saf bir ahenk kadar kulakları okşayan. ruha sıcaklık veren sadası — uçtukça pervaz kabiliyeti artan kırlangıçlar gibi — söyledikçe kuv-' vet buluyordu. dimağında muttarit darbelerle vuran bir sabit fikirle söylüyorcasma kimseye bakmayarak... artık görülemeyecek. şiirin nasıl bir lisana muhtaç olduğunu bilseniz! Öyle bir lisan ki. bütün sözlerine iştirak ettikleri gözlerinde okunan bu arkadaşların karşısında — Raci'ye yarı dönük. gözleri dalarak.il. belki yok denebilecek bir hale gelen ruhu — Veysî'lerin.. neş-velerimize.. amma buna imkân olamayacağına bir türlü inanmak istemiyorsunuz.. lisanı — üstünü örten tezeyyün ve tasannu yükünün altında zayıf. Dert yüz sene I MAI VE SĐYAH 13 emekle lisan üzerine yığılan bu kof şeyler nihayet zaman ile yavaş yavaş sıyrılıp savruldu. Ahmed Cemil şimdi kendisini unutmuş. orada yapışmış gibi ne dağılıp ne saçılıyordu. heyecanlara. bütün etrafında bulunanlar — güya bu genç natuktan çıkan miknatısiyet nefesiyle tabiattan yüksek bir noktaya çekilmiş bir halde. hareket etmi-yerek. . Haniya bir kemanın telinde zap-tolunamaz. — Şiirin nasıl bir yol takip ettiğini anlamıyorsunuz... yarı muhatap bir vaziyette devam etti: — Siz şiirimizi bıraktıkları noktada sabit görmek istiyorsunuz.

. buradan ayaklarının altında serilen Halic'in ve Đstanbul'un münevver bir sema altında manzarasına karşı düşünmek istiyordu. Son söz üzerine Ahmed Cemil yorgun bir tavırla iskemlesine atıldı. rüzgârlarla sarsılsın.. ruhu ok-sayan bir nazım suretinde titrek dudaklarından dökülen bu ±* A1A1VJUSS1XAH sözler.. hiç söylememiş. 2 Onlar ayrıldıkları vakit geniş bir nefes aldı. sevmek için kifayet etmişti. herkes severdi. sanki büyük bir zahmetten kurtulmuş gibi kendisini .nazarlara buseler serper. yüzü fena halde kızarmış olduğu halde yanına yaklaştı. Haniya bazı gözler olur ki sonsuz karanlıklarla dolu bir ufka açılmış kadar ölçülemez. o renkler. bir çocuğun beşiğine eğilsin. dehanın sihir esasına temas etmiş zannediln çehresinde par-îayan bir saniha yıldızı. Bir lisan. sanki burada bulunanları bir cazibe dairesi içine almıştı. Hattâ Ali Şekib ziyafetin hiçbir tarafında eksik bırakmamak üzere bir nargile ısmarlayacağını sahib-i imtiyaza hemen imâ bile etmişti.. Oh! Saçma söylüyorum. bahçe memurlarından biri elinde şem'alı değneğiyle dolaşarak halkın tekrar toplanmasına kadar idare maksadiy-le söndürülen gazları yakıyordu. onu bir kere görmek. mütefekkir otu-ruyormuş zannolundu. ellerini sofranın kenarına dayayarak yarı istihza yarı tehdit karışık bir tavırla dedi ki: — Bunlar öyle şişkin fakat öyle boş sözlerdir ki içinde birşey bulmak mümkün olamaz. zannedeceksiniz.. nerede biteceğine vukuf kabil olamaz derinlikleri vardır. şöyie bir iki devir yaptıktan sonra — bahçenin böyle yan ve tenha bir yerinde pineklemektense — ortalarda bir yerde oturmak istemişlerdi. dalgalarla yuvarlansın. sonda müteverrim bir -kızın yatağı kenarına düşsün ağlasın. bir lisan ki sanki tamamiyle bir insan olsun. gülsün. bir gencin ümitle parlayan nazarına saklansın.. O son kelimeden sonra öyle bir hale geldi ki.. deminden beri orada sakit. Ahmed Cemil cevap vermek istedi. hissiyatı yutar. Đşte bir lisan istiyoruz ki onda o nağmeler. o aydınlık ve kalabalık bir yere şu gizli ve yarı karanlık ciheti tercih ediyor. Zaten sofrada umumî bir hareket olmuştu. geçen sene mekteb-i mülkiyeden çıkıp da matbuat âlemine atıldığı zamandan beri. Ahmed Cemil müsaade istedi.. lambanın zayıf ziyası ve dalgaların tutun dumanları arasında yükseliyor görünen heyeti. o derinlikler olsun. *## Ahmed Cemil'i bir seneden beri tanıyorlardı. Hep ayağa kalkmışlar. Ahmed Cemil'in titreyen sesinde terennüm eden saf ahenk. daha doğrusu bir nevi hürmet ederdi. kırık dökük nağme parçaları işitiliyor. Fırtınalarla gürlesin. Raci'nin mukabelesi kargaşalığa geldi.. Raci. kemanlar hazırlanıyor. şimdi bahçenin musiki takımı gece faslına başlamak üzere idi.

sanki bütün cismaniyetini. on kuruş da masraftan çıkmıştı da ancak iki buçuk beyitle dört kafiye bulabilerek avdet etmişti. onlar gider gitmez dudaklarının arasından: — Aman. fakat o muhabbet içinde kimbilir nekadar.. hafif hafif raseciklerle akarak. bu Raci!. O vakit muzafferane matbaaya girdiği zaman Ahmed Cemil elindeki kâğıdın üzerinde yirmi otuz çizilmiş satır arasında sağ kalabilmiş altı mısra ile bir mısraın yalnız bir kısmını — evet. Ahmed Cemil bir gün bir garp edibinden naklen. saklı kinler. Bu yolda latifeleriyle Raci'yi kendisine düşman etmişti. Zaten mûtadı olan. Bu adamdan. Onu hiç sevmez. yani bitaraflarca takdir edileceğine şüphe etmez.yalnız. biraz ötede uyanmaya. Raci o adamlardan biriydi ki dünyaya hiç bir şey olmamaya mahkûm edilerek geldikleri halde herşey olmak isterler. Bunun bir güzel şeyi beğendiği... son kısmını — görmüştü. Şimdi yavaş yavaş beyninden süzülen bir şey: damarlarının içinden kemiklerinin arasından. iradesini çekerek ayaklarından doğru çekiliyor. haMAĐ VE SĐYAH 15 rekete başlayan kalabalıktan uzak. onlar artık fevkalâdeleşmiş. sevmemek mümkün olduğu kadar sevmezdi.. Ahmet Cemil pek iyi bilirdi ki bu adam bilmem kimin bir gazeline nazire söylemek için bir gün Boğaziçinin tâ Kavak iskelesine kadar gidiş geliş seferini ihtiyar etmiş. şu edebiyat pazarından çekildikleri için rekabetten azade kal16 MAĐ VE SĐYAH mışlardır. Fakat ne beis var? Zaten Ahmed Cemil yalnız herkes tarafından takdir edilmiş olmakla onun husumetine hak kazanmış olmuyor muydu? Herkes tarafından takdir edilmiş olmak sözüne de Ahmed Cemil umumî bir vüsat vermez* Đnsanın olsa olsa kendi mesleği haricinde olanlarca. ayaklarını çekerdi. Ölüler. düşünceleriyle yalnız kalmakta azîm bir vicdan istirahati duydu. O vakit muvakkat bir cehtle kendisini toplar. dedi. ne derin hasetler mevcuttur! Bugün kendisini takdir edenler yarın — kendisini düşürmeye sebep . bir uçuruma yuvarlanmıyor. Arkadaşları Ahmet Cemil'i böyle bir halde bıraktılar. ilk muarefe dakikasından başlayarak duyduğu nefreti şu üç kelime tamamen izah ederdi. arasıra görünen iki üç sakit hizmetkârdan başka halktan. vücudunu mukavemet mümkün olmayan bir kuvvetle erite erite dağıtıyor gibiydi. Güya diğerlerinde bir meziyetin teslimi kendisinde bir noksan tevlit edecekmiş gibi bir küçük tahsin tebessümünü bile esirger. Aman Yarabbi! Şair Raci dedikleri işte bu idi!. Bu kadar hiçliğiyle beraber her meziyet sahibine düşman. Raci de en ziyade olamayacağı birşey olmaya yelteniyordu : Şair. Bu adamın beğendikleri ölülerden ibarettir.. biraz tahammülünden ziyade içmişti. Onu arkadaşları seviyorlardı. perhizkârlığa rağmen bu gece şu ziyafet şerefine./. "Mezar taşı iştihar heykelinin kaidesidir" dediği zaman orada bulunan Raci'ye dönerek "Al sana göre bir söz. toprakların arasından süzülüp akmıyor olduğuna emniyet kesbetmek istiyormuşcasma gözlerini açar. muktedir bir arkadaşı takdir ettiği daha görülmemiş. biraz da arkadaşlarının ısrarına karşı — o da âdeti hilâfına olarak — biraz mikyası geçmiş.. ötede beride yemek yiyen birkaç kişiden. öyle değil mi?" demişti. gidiyor.

çünkü Said'in vazıh bir varlığı yoktur. Hukuka nisbeti vardır. her duyduğu fikre "benim de fikrim budur" cevabını veren." diyerek yırtmış-tı. Matbaada onu kimse sevmez. zaten edebiyata kat'iyyen intisab iddia etmez. hattâ Raci'-nin gazellerini güzel bulmamaya bile cesaret edemez. Raci ile tam bir tezad teşkil eder. hikmet-i tabiiyeye aid birşey yanında fen-i idareye aid bir mebhasa tesadüf olunur.: "Alay edeceksiniz! Neme lâzım? Bana siyasî makale yazmak ne güne duruyor. Onun için Ahmed Cemil de. arapça.. açık çehreli. Bu adam matbuat âleminde bir cins mahlûkatm hususî nümu-nesidir. Ahmed Cemil kin ve haset dedikçe hep Raci aklına gelir. Said her suale "evet" diyen. fakat bütün bu dönekliği esasen beyni gayet hassas bir mahrek üzerinde çevrilmeye mahkûm olarak yaratılmış olmaktan W SU Bl ü AH . Tashihlere bakarken tertip yanlışlarına dikkat ede-^ cek yerde ötekinin berikinin hatalarını bulmıya dikkat edery Birgün meselâ Ahmed Cemil'in bir makalesinde yanlış bir izafet cümlesi bulduğu için bir hafta alay geçer. az acılıklarını mı tatmıştı! Mektepte iken nasıl hülya ederdi! Bugün kimbilir ne kadar gençler vardır ki o âlemde zevk tasavvur ederler. ancak otuz beş yaşında olan bu adam. Ah! Bu matbuat âlemi! Bir seneden beri o âlemin az tecrüblerini mi görmüş. Said de şahsî tabiata malik olmayıp da ötekinin berikinin yaptığına imtisal âdetine uyarak. arkadaşlarına okumak için matbaaya getirdiği hailde okuyamaksızın. maamafih gayet mütavazı'dır. Onun latifeleriyle eğlenen bilhassa Raci ile Said'dir. küçük yaşından beri matbuatta çalışmıştır. fakat bir kere o çirkin matbuat hayatına girseler. matbaada kimse bulunmadığı zamanlar tesadüf ederse gelen ilânların ücretini haczeden bir muharrir — işte matbaa işlerinde bulunalı on sene oluyor — hiç görmemişti. Ali Şekib'e ağız açtırmazlardı. onun kadar mahsuben para alan. bu bir küçük çocuk kadar utangaç adamın samimî bir dostudur. geniş omuzlu. Ahmed Cemil. acemce pek iyi bilmek istidadmdadır da bir kere arapça bir ceridenin üç satırını tercüme edememişti. çok kitap okumak sayesinde en çok her şeyden anlar. cihan siyasetinin en ehemmiyetten âri tafsilâtı bile ezberindedir. Onun için kendisini tanıyanlar ondan hiç korkmazlar. Ali Şekib'in yalnız bir şeyini affetmez: O da bütün utangaçlı-ğiyle beraber bu adamın ara sıra latife etmek istemesidir. Đri boylu. Said hakkında Ahmed Cemil'in vazıh bir fikri yoktur.. biraz safça — tâbirde zarafet iltizam olunmasa — biraz budalaca olmakla beraber "Mir'at-ı Şuûn" yazı heyetinde en ziyade malûmat sahibidir. Bu saf yüreği incitmiş olmamak için Ahmed Cemil en tahammül olunmaz latifelerini bile hoş bulmuş gibi görünür. Raci tab'an meftur olduğu hiyanete.olabilecek bir şey yazsın — bakınız nasıl gülerler. Ceridede vazifesi muhbirlerin getirdiği havadisi tashihten ibaret kalır. bildiğinden emin olmayanlara mahsus bir korkaklıkla herkesten iyi konuşabileceği mebahisde sükûtu tercih etmek âdetidir. Bir gün bir fıkra yazmış idi de. Ne vakit bir makaleciğe filan ihtiyaç görülse kendisine havale olunmasından korkarak akşam ziyade kaçırdığından bahisle sersem olduğundan dem vurur. Ali Şekib o adamlardandır ki insan ellerini ellerine koyacak olur ise onlarda hissolunan satvet sıcaklığıyle hayatın birçok kötülüklerinden kalbte hâsıl olan buzların eridiğini duyar. yanında en saçma şeylerden bahsederler de o tekzipten utanır. sanki bir kamusu ulûm gibi beyninin içinde yapraklar döndükçe malûmat tenevvü eder. başmuharrir Ali Şekib büsbütün başkadır. Ahmed Cemil: "Aman bu Raci!" dediği zaman işte bütün bu tafsilât o üç kelimenin telâffuz tarzının içine sıkışmıştı. Pek ziyade kaideşinaslıkla müftehirdir. ĐM Al 17 Bakınız. hele idare memuru — o kendisine Ahmed Şevki efendi diyen yuvarlak adam — Raci'den bahsolunsa ateş püskürür.

bütün bu çehreler beyninden silinmişti. Onun için meselâ çarşamba günü sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin evinde uskumru dolması olacağını bilir. bir matbaa kapısının önünden geçen birisine meselâ o gün Ahmed Cemil'in bir manzumesinin iki beytini okurken.. size de anlatır. iyiliğe davet olunmazsa iyilik etmek aklına gelmez. adelâtı kemiklerimin üstünde kurumuş. matbaaya giriniz..kısa. tercüme eder. Ona her yerde tesadüf olunur. kuru çocuk . taşra mektuplarını hülâsa eder. o mutlaka anlamıştır. Her . daima ayakta. bir rüyanın silinmiş şekillerine benzeten bulanmış gözlerinde kâfi bir kuvvet toplamak istedi. sanki vücudundan yavaş yavaş uzanıp gidiyormuşcasına uyuşan bacaklarını çekti. Saib'den sorunuz. Dolmalık olacağını unutma! Geç kalırsan yarma yetişmez. kulaklanyle gözleri. Saib . O aralık mızıkanın uzaktan gelen ahengini taklit ederek kendisine biraz metanet vermiş olmak üzere hafifçe. Bahçenin bu yüksek noktasının önünde yayılan bütün manzarayı. biraz ötede tütüncü dükkânına uğrayarak filân risalenin filân nüshasının ne kadar sürüldüğünü tahkik ederken.. küçük gözlü. Şimdi Ali Şekib. Matbaada herkesten ziyade o çalışır.Ahmed Cemil'in sinirlerine dokunan işte bu mahlûktur. lakırdı esnasında bir saz gürültüye karışsın da anlaşılmasın. Ahmed Cemil'in bu çocuk hakkında — çocuk diye mâruftur. zaif. yazıhanenin kenarında "Selanik hususî muhabirimizden aldığımız mektuptur" diye başladığı bir kâğıda sun'î bir mektup. kemikleri vüs'at bulamamış. ıçünkü bir gün evvel mü-rettip yamağı Emin'e : "Đki okka alacaksın. bu çalınan şeye aşina çıkıyor. Raci. kötülük etmez. sonu olmayan bir derinliğe çekiyordu.. çünkü behemahal çekmecesinin bir tarafına atılan bir ilân ücretini görmüştür. Babıâli caddesinden çıkarken bakınız. neydi? Neydi?. belirsizce ıslık çalmaya başla-di. daima meşguliyette. Ahmed Cemil'in sanki vücudunu iki kol tutmuş. Said." dediğini tamamiyle işitmiştir. ecnebi gazeteleri okur.. işte şimdi bile o aklına geldiği için vücudunda ürpermeye benzer bir şey duyuyor. uydurmakla meşgul olurken görürsünüz. Bunun manzarasından duyduğu soğuk ürpermeyi hattâ Raci hakkında bile hissetmez. Bakınız. daima harekette.başka bir sebeple ihMai ve Siyah — F. Matbaada herkesten ziyade işinin basma devam ettiği. Raci parasız kaldığı vakit Ahmed Şevki efendinin çekmecesinde para olup olmadığını Saib'den tahkik eder. Fakat fikrinin bütün iradesine malik olmakla beraber vücudunu istilâ eden o azîm keselâna mukavemet kabil değildi. hattâ şiirine de katlanılabilir bir adam olduğu için Raci ile ekseriyet üzere aynı duyguda çıkmasına Ahmed Cemil gücenmez.. Sa-ip. Meselâ bir kaç kişi arasında. o. 2 tiyar etmeyen bir gençtir ki. O vakit nefsine bir cebir ile. ufak yüzlü. Kendisini toplamak istedi. müteJVLAl Vüı Oi I Ati nevvi makale yazar. çünkü yirmi yaşını herhalde geçmiş olmakla beraber çocukluktan kurtulmamıştır — duyduğu şey. şahsının mevcudiyetinden mefkudiyetinden şüphe edilir. bir kitapçının hesap defterini tuttuğu. sabahleyin mekteb-i hukuk derslerine gittiği halde. bu dünyaya görülmeyecek şeyleri görmek ve işitilmeyecek şeyleri işitmek için gelmişçesine gözleri meselâ Ali Şekib'in bilmem nerede nahiye müdürü olan eniştesine yazdığı bir mektubu yandan okumakla meşgul iken kulaklarını odanın köşesinde idare memuru Ahmed Şevki'-nin — Ahmed Şevki efendinin — kâğıtçıyı az para ile savmak için sarfettiği belâgate vakfeder. küçük kıt'ada yaratılmış.

o üzerinde gülümseyen nurlar. bunlar bir bâfân-ı elmas değil mi? Ahmed Cemil'in içkinin tesiri altında bunalarak süzülen gözlerinin önünde donuk mailikler üzerine avuç avuç sarı pullar serpilmiş sema sallanıyor. işte şu aşağıya süzülen sema nurları.. O vakit aklına geldi. bütün o biçâre insan kalbine mahsus acılıkların. Ah! Bu bârân-ı elmas. pest. tatlılıkların hazinesini taşıyor. ötekinden bir ıstırap enini. karşısında şu bayırın eteğinde yer yer parıldayan. yahut denize doğru akan bu 20 MAĐ VJü Oil Aû renkli levha yavaş yavaş yüksele yüksele yer ve gök birleşecek toprak ve gök gecenin aşk havası içinde azîm. bazan bir şikâyet nalesi. sanki bu aletlerden. vücudu bir boşluk içinde yuvarlanmaya başlıyor zan-nında idi. gözlerinin önünde açılan bu semada. Onun ismini kendine mahsus şive ile tercüme etmişti: Bârân-ı elmas! Ne güzel. ne hülyalar getiren.. kemanların titreyen eninleri. bazan bir mahkuriyet iniltisi. medid. başından sema uçuyor. Ahmed Cemil sanki bir rüyfadan f . Bârân-ı elmas! Đşte işte. kanatlanarak uçuşan küçük küçük nağmeler birbirine atlıyor. Bahçenin rakit havası içinde bir aşk nefhası. mai siyah kelebekler gibi uçuşarak.... elmas. dalgalanıyormuş kıyas edilen bütün bu yıldız alayları.. şu yukarıya jıçu-şarak siyahlara bürünen sönük ziyalar! Bârân-ı elmas. denizin siyahlıkları içinde şurada burada ışıldayan bu ziyalar. bütün bu kirişlerle tahta veya bakır parçalarından sihirli bir nefesle canlanarak. şu muzlim denizin siyahlıklarına serpiliyor.vakit. bahçeye hemen her gelişinde dinlediği bir şey. sanki sakit. işte gözlerinin önünde gördüğü bu şeyler. feryat ederek.. şundan bir tahassür nâlesi. Bir rüya içinde yahut sihir âlemi karşısında idi. işte işte raksediyor. Bakınız. onlarda bir bârân-. temmuzun şu sıcak gecesine mahsus bir buğ ile örtülü zannoflunan bu mailikler içinde titriycrmuş.. birbirleriyle dudak dudağa bir visal içinde dağılıyorlar. filâvtanın kahkahaları. sanki semalardan dökülen. vücudu yaka yaka eritip dağıtan bir buse ile birbirine sarılarak tek bir vücut olacak zannediyordu. diğer birinden bir ümit cevabı çıkararak. yağıyor. Waldteufel'in meşhur Valse'ini ne vakit dinlese bütün hayali inkişaf ederdi. sıcak ve baygın bir nefes gibi sanki tâ göklerin sezilemeyen yüksekliklerinden dökülen bu nağmeler... fakat hayatta yüksek şeylere meftun olmuş gözler gibi aşağıdan yukarıya yağıyor. sallanıyor.. kâh bir teessür feveranından inikas etmişçesine parlayarak. tâ o semalara. nasıl rüya âlemleri açan bir isim. çalkalanan mailiklere doğru yağıyor. Şimdi Ahmed Cemil altından yer kaçıyor.. şimdi karşısında tepelerin myuyan sırtlarına dökülerek. Kâh kalbin en derin noktalarından geliyormuşcasına derunî. Son bir nağme tufaniyle nagihanî bir karar bütün bu ha-yalât silsilesine hatime çekti. sonra bunlar o parlak semanın mailiklerine. yükseliyorlar. Birinden ötekine bir hicran sadası.

fakat bir zaman gelir ki birdenbire bir ihtişam çağlayanı dökülür. Ufkun bir kenarından güneşin sinesinden sahraya bir nur tufanı döker.. Öyle bir yaşta. hayalinin şu müdebdep levhasını yaşatırken: "Ah! o ümit güneşi!. Başını çevirdi. biraz evvel sönük duran sema sanki bir yangın ile dolar. gençliğin öyle hassas bir devresinde ki fikir. Arkadaşları şüphesiz orada işte şuracıktan bir parçasını gördüğü bahçenin kalabalığı arasındadırlar. bütün sahra taze bir hayatin canlılığiyle tutuşur. O lâcivertliklerin bir tarafında henüz belirsiz bir nurdan toz savruluyor gibidir. renkten ve zulmetten. henüz... bakir bir safvetle münevver bir göz gibi bakmaktadır.MAĐ VE SĐYAH 21 1 uyandı." diyordu. baktı. Orada da bir bârân-ı elmas. . Onu ne kadar se-nelerdenberi bekliyordu.. sükûttan ve nağmeden. Üzerinde bir sema ki geceden kalma siyahlıklarla gündüzün ilk şaşaalarının imtizacımdan mürekkep esmer bir renkle gözleri taltif eder. bir müphem renk altında mai bir atlas halinde görünen semanın derin bir köşesinden zührenin beyaz handesi hâlâ görünür. Bu sahranın üzerinde o semanın altından bir peri alayının kanatlariyle dalgalanıyor denebi-len hafif bir hava uçar ki dikkat edilse bir ruhanî cihanın zenı-zemesine benzer nağmelerle titrer. uykusundan tamamiyle sıyrılmamış mahrumluklarla yüklenmiş sisler arkasında boğulan ufuklara doğru uzanıp gitsin. ' Henüz yirmi iki yaşında idi. herkese yabancı değil mi? Şimdi kendisini biraz topluyor. gölgeden ve hayalden.. Đşte gözlerini kapayınca görüyor: Mai bir sema altında azîm bir sahra ki sabahın hüzün ve neşveden. o mai semanın içinde birçok gülümseyen ümit yıldızlarından ibaretti. Bütün menazır sabahlara mahsus o rengin müphemiyeti içinde hava ve hayalden mürekkep bir gölge şeklinde durur. Onların yanına gitmeye ne lüzum var? Tâ ötede dönen bir levhanın yalnız bir kısmı şeklinde gözünün önünden akıp giden şu seyrancılara. semanın bu 22 MAĐ VE SĐYAH muhteşem yangını altında sahra müşevveşiyetten sıyrılır. ağaçların arasında küme küme oturan bütün bu halka onun bir nisbeti var mı ki gitsin de o kalabalığın içine atılsın ? O bu dünyada herkesten uzak. etrafına baktı. o yekdiğerinin hem aynı hem gayri zannolunan tezatlardan mürekkep hülyalı hali altında.. şakaklarında hafif bir serinlik hissediyor. Ahmed Cemil burada. o vakit tahattur etti. burada ne için bulunduğunu anlamak için düşündü. dimağını âteşin bir bulutla örten buhar yavaş yavaş açılıyordu: Onun âlemi işte şu yavaş yavaş açılan beyninin içinde mai bir sema. Şimdi her şey hakikata ricat etmiş oldu.

şöhret almak. yalnız mü-nevevr. gözleri ötede siyah tahtanın üzerinde unutulmuş. ümit güneşinin üzerine tâ uzaklarda bir ufkun içinde hazırlanan bulutların dökülmeğe müheyya olduğunu anlamamış idi. müptehiç bir sabahın rüyasına dalmış. Kaç kere bedbaht karısı matbaanın kapısına kadar gelerek beş altı yaşındaki yavrusuyle kocasını arattırmış. Ahmed Cemil ismini o kadar yükseltmek ki.. göğüs vermek için hayatını zehirlediği bu edebiyat âleminin bir gün yüksek zirvelerine çıkmak.f kesin meçhulü olan bu genç.. evde kendisini bekleyen karısını... yarım kalmış bir cebir muadelesine bakarak. çocuğunu düşünmek yok ki. sonra da o derece itilâ emellerine kapılıyor olduğundan kendi kendine utanıyordu. lamış. On dokuz yaşma kadar Ahmed Cemil tamamen — hayatta mümkün olabildiği kadar — mesud idi.. henüz görmemiş. bu matbaalar. bugün koltuğunun altında bir iki kitapla buradan bir gölge gibi çıkarken bir gün olacak ki tesadüfen bir kitapçının dükkânına gözü isabet edecek olursa mektepten henüz çıkmış iki genç edebiyat müntesibinin birbirine kendisini gösterdiğini farkedecek. âdeta koşarak Babıâli caddesinin kenarından çıkarken şu kitapçı «dükkânları. Ahmed Cemil ile beraber bütün arkadaşlarını ne cevap vermek lâzım geldiğinde mütehayyir bırakmış idi. bu ümidin tahakkukuna şayan olmak için az mı ıstırap çekmiş. Güzergâhında isminin yavaşça fısıldandığım işidecek. Ondan sonra pederini kaybedince maişet endişesi.. Yine oraya gitti.. Uzaktan sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha ile idare memuru Ahmed Şevki efendinin yaklaştıklarını gördü. hayat mübarezesi baş:.. senelerdenberi bütün düşüncesi bu değil miydi? Ta mektepte bir kimya kitabının üzerine başını dayayarak.münevver bir semanın bâ-rân-ı elması altında parlak hülya âleminde kanatlan kırılmış bir kuş gibi henüz topraklara düşmemiş. Ah! O zaman göğsü nasıl bir iftihar havasiyle şişecek! Şimdi oradan mevhum bir cisim şeklinde geçiyor. O tasavvur «ttiği yüksek payeye bir hat bulamıyor. gözler ziyadar bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir köşenin açılmak üzere olduğunu. Henüz yirmi iki yaşında. hayatın az meşakkatlerine mi tahammül etmişti? Bugün yirmi iki yaşında idi. meçhul emeller fezasında uçtuğu zamanlardan-beri bütün varlığını istilâ eden emel.. artık yavaş yavaş yola çıksak. Biz üç kişi kaldık. Sahib-i imtiyaz gelince dedi ki: — Allah cezasını versin! Islah olmayacak. bütün maneviyeti yalnız bir ümidin tahakkukuna muntazır. cam kapıların aralarından farkedilen şu kütüphane müdavimleri.. bakan yok. Zaten bu neticeye. Şöhret bulmak.. gören yok. fikri bir hayal rüzgârı üzerinde. fakat bu yaşa gelinceye kadar. edip olmak. Raci'nin ikide birde Palais de Cristal'da geç vakte kadar kaldıktan sonra geceyi de evinden başka yerde geçirdiğini bilirdi. herkesçe anılmak. iştihar arzusu değil miydi? Ahmed Cemil daima aceleci ve telâşlı yürüyüşiyle. lâkin o zaman. Ahmed Cemil'in düşüncelerine bir fasıla daha geldi. bugün o kadar acılıklarına. Edip olmak.. kendisinin . ve. Şimdi birkaç eski mektep arkadaşiyle sekiz on kalem erbabından başka her. Ahmed Cemil.... sabahtan akşama kadar fikir ve sanat hareketlerinin münferit mecrası olan şu cadde bir gün olacak ki onun tesiri altına girmiş olacak. Ötekilerini de beraber sürükledi..

hususiyle namuslu. Tam mektebe leylî olarak ithal edildiği sene. ^ JjL Đyi bir aile babası. Fakat bu ufak şey bu namuskâr aile babasını senelerce yormuş.eri gün. Ahmed Cemil evin alınışını pek iyi tahattur eder.. Cemil tabiî babası gibi pembe odayı.. evet yalnız kendisini birçok şeylerden mahrum bırakarak. evine meftun. ufak bir şey. Bu adamın yalnız bir endişesi vardı: Ailesini mesut etmek... O para ile işte şimdi karısını çocuklarını sokak ortasında kalmaktan muhafaza eden Süleymaniye'deki bu beş odalı evceğiz. fazla olarak fahiş bir faizle bir muhtekir sarraftan para alındı. araba ile gitmek arzularına galebe çalıp yokuşları. sokağa nazır odaya tıkılmış. çamurlu sokakları yaya tırmanarak. annesi Emniyet Sandığına terhin edilmek üzere küpesiyle yüzüğünü teklif etti. Ahmed Cemil'in bazan gülerek "bizim konak" dediği mesken alınmıştı. o babasına Kula'dan hediye gelen kilim döşemelerin yukarıdaki pembe odaya mı yoksa sofaya mı konacağı meselesi tazelenmişti. Kendisinin bir altın enfiye kutusu. Bunlar terhin edildi. O vakit saatlerce düşünüldü. Senelerce fikrini vakfettiği bu maksadı temin için kendisini. herşey birbirine gün c^iŞ. validesi. rivayetine göre bir defa babası kabul etmiş ve ücretinin nısfını evvelce almış olduğu bir dâvanın sonradan hakka makrun olmadığını anlayınca birden reddine ve paranın iadesine karar vermişti.. geçen senenin esvabını bu seneye salih görmeğe çalışarak. etti: Herkesten maksat Cemil'le Đkbal. senelerce alnını terletmişti. Đkbal validesine uyarak .bu karışıklık içinde hangisini almak.. O vakit kitapla buivalidesi arasında bir müddetten beri devam eden bahis teceddüt etmiş.. ne telâş içinde idler! Bütün eşya aşağıda mermer ve &ya> mutfağa... hattâ arkadaşlarının hissetle ithamına gülümseyerek para biriktirmişti. Ailesini iyi geçindirecek kadar para kazanırdı. Babası dâva L kiliydi. çoç ^bi nâ-tamamiyle bağlı.. zevcesine. hangisini nereye kesin mecazım geleceğinde mütehayyir kalmışlardı. za^ ailesi Ahmed Cemil'in annesiyle on sekiz yaşında oğlundan dört yaşında kızı Đkbal'den ibaret idi.. babasından bahsetse namusunu teşrih edecek hikâyelerin sonu gelmez. O vakit on dört yaşında vardı.. hemşiresi.. o gayri muhik dâvadan vazgeçildi.. O vakit babasının bütün hassasiyeti nasıl taşmıştı! Karısının elmaslarını terhin etmek! Đşte bu mümkün değil.. O vakit herkes bir rey beyan. Fakat bu kararın icrasına büyük bir mâni vardı ki. Onun nakline. bir güzel saatiyle bir altın kösteği vardı. Birçok adamların bir dakikada bir zarın hevesine terkedebileceği kadar ufak. babası.. <iĐ£inci defa olarak kira evinden kurtulup kendi evlerine gel-^g .şairane tâbirine göre "Piyale-i telh-i h^ yatın zehr âbî"na dudakları temas etmişti. Babası oğlunu ev alınmadan evvel mektepte Jeylî olarak bırakmadığı için o vakte kadar beklemişti.. bir çâre bulunamadı. o da paranın Süleymaniye'deki mini mini evlerinin tamirine sarfedilmiş olmasıydı.. O gün.. Ahmed Cemi' 24 MAI VE SĐYAH MAĐ VE SĐYAH 25. bu gürültünün içinde şa-eski mt.

Ahmet Cemil'in fesini kura çantası yaptılar. O vakit ortaya başka iş çıkar. Fakat ne yapalım? Her şeyden evvel çocuğu hayata hazırlanmalı. Đkbar — kız çocuklarını daima validelerin eteklerine sevkeden bir hisle — annesinin yanma meselâ babasının eskimiş para kesesine kaim olmak üzere yeni bir kese örer. Nihayet hizmetçi kız — taşralı iriyan bir kız — hâkem tâyin olundu. Ahmed Cemil mektepte leyli olduktan sonra bu aile heyetinin mühim bir rüknü haftada altı gece ihazır bulunamaz oldu. lüzumunda» ziyade gülünüyordu. O vakitten sonra bu küçük bahtiyar aile nasıl değişmiş.. Babasının Mesneviye pek merakı vardır. *'Ne oldu?" Bu çocukların babalarına ne oldu?.sofayı münasip görüyorlardı. Şimdi ne vakit Ahmet Cemil o eskimek bilmeyen kilim döşemesinin üstüne otursa babasının bir hâkim ciddiyetile elini fese sokarak: "Göreyim seni. pembe odaya yar oldu. ara sıra bu dört kişiden birinin ağzından çıkıvermiş bir serseri kelime musahabeye vesile olur. Babasının tâbirince iskemle üç ayaklı kaldı. Babası yazılarını bitirmiştir. Onun fikrini tatbik etmek lâzım gelse kilim döşeme ikiye bölünecekti. bu hâkimiyet sıfatının ehemmiyeti altında beyni darmadağın oldu. Kendi evlerine gelmiş olmak hepsinde eğlenceye bir meyil uyandırmıştı. bu sofra başında bir mezarın sâkit enini hüküm sürer. iki kâğıt parçasına "pembe" ve "sofa" kelimeleri yazıldı. validesi oğluna bir gömlek. O vakit tali hükümetti. lokmalar geçmez. Hele ilk matem günlerinde bir akşam üstü meselâ kapı çalmsa Đkbal'in: "Babam geldi" diyeceği tutardı. Kendi evlerine geldikten sonra bu müsamereler haftada bir defaya münhasır kaldı. yiyemedikleri lokmalarıyle mahzun duran tabaklara damlar.. Ahmed Cemil'in küçük yaşından beri tahsil zemininde bütün adımlarına rehber olan bu baba o vakit oğluna ders verir: Bir nükteyi anlatmak.. bu genç dimağı bir gonca gibi nazik parmaklarla açmağa çalışır. senin merhametine kaldı!" deyişi gözlerinin önüne gelir. yahut kızma esvap dikmekle meşguldür. taşar. O vakittenberi o pembe odanın içinde o kilim döşemenin üstünde bir şey noksan idi. babası yazısını yazar. bir aralık bu üç kişinin gözleri birbirine tesadüf •ediverse o hazır duran yaşlar birbirini uyandırır. Yemek sofrasının başında toplandıkları zaman hepsinin dimağında menkuş olan o baba çehresi güya henüz orada karşılarında imişçesirıe o. daha yatağa girmek için bir hayli zaman vardır. Kaç sabah Ahmed Cemil yatağından. O noksana kendilerini alıştıramamışlardı. Bu mühim mesele de bir eğlenceye medar oldu. O hem pembe odaya hem sofaya taraftar çıkıyordu. Bazan iştigalin nevi tebdil olunur. bu valide yaşların hücumiyle titreyen gözlerini oğlu ile kızına diker. Hizmetçi şaşaladı. sanki korkunç bir . bu evin bütün havasında bir hayat unsuru eksilmişti. göğsünde bir ateş ile kalktıktan sonra. gelişigüzel bir yeri açılır. fakat bu defa eksilen ayak o kadar mühim bir ayak ki iskemle duramıyor. Ahmed Cemil başını kaldırır. düsturları karıştırır. başaşağı düşmüş gibiydi. her yeri cazip olan bu kitabın bir hikâyesi okunur. bir mazmunu tefsir etmek için saatlerce yorulur. Hattâ kabil olsaydı da Đkbal'i de verselerdi. Magihan bir kaza darbesine uğrayan bu yuvacık nasıl perişan.. dersine çalışır. yaşlar.. ikbal güler babası bir hikâye söyler. yemeğe başlamadan ellerini uzatamazlardı. Heyhat! Şimdi iskemle yine üç ayak üstünde. En küçük vesilelerle bile lâtife ediyor. ciğerlerinden çıkan bir şuhka-i beka boğazlarına kadar gelir takılır. Ahmed Cemil bir köşeye büzülür. Ahmed Cemil dersini yapmıştır. O vakit ne kadar mesut idiler! Her akşam yemekten sonra saatlerce beraber otururlar. pembe oda. O vakit iskemle iki ayağı üzerinde durmağa çalışırdı. O vakit bir matem sükûtu başlar.

ta karsıki duvarda iki büyük siyah tahta. bu mühim haber bütün odayı dolaştı. yerine oturmuştu. o dünkü vak'a için geliyor. Bu defabüyük bir mektep. Bu işaret. bilmem bir tokat meselesinden dolayı olmalı. Neden? Babası neden gelmiş? Şimdi hoca efendi ayağa kalkmış. görüşmeğe başlamışlardı. Evvelâ sübyan mektebine gider gelirdi. Yalnız büyük bir oda. Odanın içinde bir uğultu vardı.rüyadan uyanmış da sabahleyin o rüyanın altında mesud bir hakikat çıkacakmış-casma odasından yavaşça çıkarak.. bu küçücük halk da hocanın şu meşguliyetinden istifade ederek yerini tebdil etmeksizin harekete başladı. onu henüz yatağın içinde.. fakat bu zamana ait hâtıraları o kadar mübhemdir ki. o odanın içinde sıra sıra kürsüler. Herkes bir yere bakıyordu. istikbal etmiş. O tarihten sonra hayat mübazeresi ne müthiş başlamış.. Bir de ne görsün? Babası. Ah! Mektepte geçirdiği zamanlar. O gün.. nasıl okumağa başladığını... hatırat levhasında en derin kazılır. oturmuşlar. Ay!... Zenci hemen beyazlanmak raddesine gelmişti. Ahmed Cemil bu teferruatı pek iyi zaptetmiştir. sakin bir uyku ile uyuyor gö-recekmiş ümidiyle titremişti. delik deşik olmuş bir sahife şeklinde ka28 MAI VE SĐYAH lir. MAĐ VE SĐYAH 27 Ahmed Cemil tahsilini herkes gibi takip etmişti. küçücük bir asker .. Hele mai bir cübbesi vardı ki pek yakışırdı. sabahleyin mûtat üzere mektebe gelmiş. henüz genç. Ahmed Cemil şaşırdı. yine karşıdaki köşede yüksekçe bir minder üstünde beyaz sarıklı muallim. Evet. Gözler hep Ahmed Cemil'den hizmetkâra — galiba Bilâl — Bilâl'den Ahmed Cemil'e gidip geliyordu. Hattâ bir kere. hattâ Ahmed Ceiml'in resmî elbisesi bile var. babasının odasına gitmiş. bunaldı. maişetin yükü henüz zayıf olan bu omuzlara nasıl çökmüştü! O zamana kadar henüz hayatın ilk faslını bile okumamıştı. Çocuklukta hep böyle değil midir? Hâtıralar hava ve zaman tesiriyle yıpranmış. Hattâ Ahmet Cemil gözlerini kapayınca hâtıraları arasında bu vak'adan sonra kendisini birden o mektepten çıkmış başka bir mektepte bulur.. Sonra ne oldu? Ahmed Cemil artık ötesini bilmiyor.. o vakit bütün mebhut ve mütehayyir duran mektep halkı.. galiba yine mektebe devam eden bir kibarzadenin hizmetkârı vardı ki. babası bile mektebe gelerek hoca efendiyle oldukça şiddetili bir mülakat yapmıştı. kendi babası. O zaman en ziyade tesir eden şeyler. Çocuklar hep kürsülerin üstünde sallana sallana yarı sesle derselirini tekrar ediyorlardı. bu mektepte ne yaptığını pek karışık bir surette tahattur eder. Oh! Bu muallim ne güzel bir adamdı! Seyrek sakallı. Ahmed Cemil'in bir şeyden haberi yoktu.. bu gelen Ahmed Cemil'in babasıdır. derin bir sükût.. Ahmed Cemil başını kaldırdı. Unutamayacağı şeylerden biri de mektep arkadaşlarının arasında biri. Komşu çocuklardan biri gözüyle diğer birine Ahmed Cemil'i gösterdi. temiz. Birdenbire bu uğultu durdu. Bir dakika içinde herkes vâkıf oldu ki. Kaç kereler onu ağlatmış. yanaklarından ateş çıktı.. o kadar tahattur ediyor. Dersler daha başlamamıştı.. hoca efendiye müracaata mecbur etmişti. başlıca Ahmed Cemil'e musallat olmuştu.

ehemmiyetini almıştır. Öyle ya, artık askeri rüştiyesinde... Evvelâ nekadar utanmıştı! O büyük mektebin içinde ilk günleri korkarak yürür, kendi sınıfından başka bir yere giremezdi. Sınıflarında seksenden ziyade •çocuk vardı, fakat Ahmed Cemil bu seksen kişiyi iki yüz kişi gibi görürdü, hatta babasına da o yolda tarif ederdi de bir türlü inandıramazdı/Burada her şey başka türlü idi, öteki mektepte sıralar birbirini takiben saatte bir, hocanın önündeki kürsüye gidip oturmak âdet iken burada her iki saatte bir başka hoca geliyordu... Bu ilk senede ne öğrendi? Onu kat'-iyyen bilmiyor. Yalnız hesaptan pek sıkılırdı. Hocası da ona musallat olmuştu, daima tahtaya onu çekerdi; biçare kaç kereler o iki yüz kadar ehemmiyetli görünen seksen arkadaşının karşısında, siyah tahtanın başında perişan, mahcup, mahvolmuş, kendisini kaybetmiş, yavaş yavaş ağlamıştı. Bununla beraber bir müddet sonra onu başçavuş yaptılar. Bakınız, bu nıü-him hâdisenin esasını hâlâ anlamamıştır. Ne için başçavuş oldu? Başçavuş olmak için ne yapmıştı? Hesap derslerinde tahta, başında ağlamaktan başka bir fazile göstermiş miydi? Daha da pek küçüktü. Fakat bütün çocuklar onun hatırını saymağa başlamışlardı; meselâ sınıfın en gürültülü bir zamanında, bir müzakere esnasında, bir telâş ile dışardan içeriye girer, muallimlere mahsus olan kürsüye çıkar, elindeki cetveli mühim bir eda ile vurur: «Efendiler...» diye başlar, ince sesiyle bu ilk nutuk mukaddemesi sınıfın ortasına düşer düşmez, sükût...' Herkeste bir dikkat, başçavuş ne diyecek?... Mini mini başçavuş ne der? Sınıf halkına tebliğ olunacak müdür beyin bir emri... Bu bir oyundur. Ne müdürün bir şey dediği var, ne de tebliğ olunacak bir emir... Maksat bir kere efendilerin dikkatini celb edip düzme bir şey söyledikten sonra; fakat tam bir ciddiyetle, esassızlığım sezdirmiyerek, evet, ondan sonra bir kere hasıl olan sükûtu muhafaza etmek... Ahmed Cemil'i başçavuş olduğu gün görmeliydi. Eve nasıl göğsü şişkin, bu haberi bir an evvel vermek için sabırsızlıktan nasıl koşaI

rak gelmişti! Kapıyı açan Seher oldu. «Başçavuş oldum» sözünü evvelâ onun yüzüne attı. Artık babasının geleceği zamana kadar validesine başçavuşluğun ehemmiyetini anlattı: Đki yüz kişi! Şaka değil!... Bunlara nezaret etmek... Ya sabahleyin, ekseriyet üzere yoklama defterini o pkuyacak. Bu yoklama defterinden evde bîzar oldular. Ahmed Cemil mektepten geldi mi, başka bir oyun yoktu. Doğru yukarıya sofaya çıkar, babasının başçavuşluğuna mükâfaten alıverdiği siyah tahtanın başına geçer, mektepteki ciddî tavrı takınır, başlar yoklama defterini okumağa, ve daima cevaplariyle... riyle... Mehmed efendi, Kırıkçeşme... Mevcud! Necmi efendi, Fatih... Mevcud! Ruhsar efendi, Zeyrek... Namevcud! ilâh. Bu defter bir kere okunur, ondan sonra hoca efendi gelir, meselâ hesap hocası — artık hesap hocasiyle arası iyileşmiştir — hoca efendi sanki yoklama defterini açar. Hüseyin Nazmi efendi Saraçhane — bu Nazmi efendi şimdi «Gencine-i Edeb» muharriri olan gençtir — derse davet olunur. Hoca efendi sorar : — Efendi, darb neye derler? Hüseyin Nazmi efendi cevap verir: — Bir adedi diğer bir aded miktarınca tekrar ederek çoğaltmağa darb derler.

— Geçin-tahta başına!.. Hüseyin Nazmi efendi tahta başına geçer, tebeşiri eline alır, hoca efendi emreder: — 24605... Yazdınız mı? Ha! Şimdi bunu darbetmeli... 67 ile... Anladınız,mı? Ahmed Cemil bazan bu taklid ile derste okadar dalardı ki babası gelmiş, yavaşça yukarıya çıkmış, arkasından annesiyle hemşiresi gelmişler, orada bir tarafa birikerek sessizce tatlı bir tebessümle kendisini seyre koyulurlar da o farkına varamazdı. Sonra gözleri oraya ilişiverince şaşırır, donar kalır, elinden tebeşiri nereye atacağını bilmezdi. Babası bu mektepten alıp kendisini Mekteb-i Mülkiyeye götürünceye kadar bu oyun devam etti, fakat orada Ahmed Cemile bir ciddiyet geldi. Artık kendisine büyük bir adam nazariyle bakmağa başladı. Hattâ - bu on dört yaşında çocuk -mektebe giderken çanta taşımağa bile tenezzül etmez oldu. 3D MAĐVESĐYAH

kitaplarını bir gazeteye sarar, koltuğunun altına yerleştirir, bir kalem efendisi tavrını takınırdı. Hayatının bahtiyarlık sahifeleri hep bu mektepte geçen mes'ud günlere aid lâtif hâtıralarla doludur. Hüseyin Nazmi ile asıl muhabbet iplikleri burada bağlanmıştı .Đkisi bir sınıfta idiler; ikisi de leyli olmuşlardı, o vakit aile hayatından uzak düşen bu iki genç kalb birbirile samimî bir karabet hâsıl etti, emel ve fikirde bir iştirak peyda ettiler. Zaten hislerinde, haricî tesirler ahz ve telâkkide, efkârın tayin ve nakşi tarzında bir anlayışta idiler. Meselâ ikisi de bir şeyi tuhaf yahud garip bulmakta, bir fikri beğenmekte yahut reddetmekte, bir vak'adan müteessir olmakla veyahut ona lâkayd kalmakta müttefik çıkarlardı. Onun için sevişmek, o insanlar arasında okadar tatlı olmakla beraber okadar nadir tahalkkuk eden sevişmek, bu iki saf ve temiz kalb için pek kolay bir şey oldu. Hattâ o kadar ki bütün diğer sınıf arkadaşlarına yabancı kaldılar, aralarında hususiyet diğer bir kalbin iştirakine tahammül edemiyecek derecede idi. Đlk senelerde münasebetleri tehassüslerini teatiden ibaret kalırdı; fakat sonraları... Taze dimağları inkişafa başlayıp okuduklarını anlamağa başladıkları zaman, işte o zaman ikisinde de mütalâa cinneti başladı. Đlk mütalâa heveslerine mahsus doymak bilmez bir açlıkla her ellerine geçeni okumak istediler. Evvelâ hikâyeler, kitapçılardan kira ile alınmış yahut arkadaşlarından birinden rica ile istenilmiş terceme, telif bir alay hikâye okudular. Ekseriya beraber okurlardı, sınıfın bir tarafında tenhaca bir yere çekilirler, kitabı çekmecenin içine yerleştirirler, Ahmed Cemil yavaş sesle okur, Hüseyin Nazmi dinler ve işitemediklerini; göz ucuyla süzerek itmam ederdi. Đki refik fikirlerini, kalbleri-ni bir kitabın bir sahifesinde böylece teşrik ederlerdi. Bir aralık hikâyeden nefret ettiler; o ilk önce duydukları lezzet, hâsıl ettikleri tecessüs kayboldu; fakat okumak ihtiyacı olanca şiddetiyle devam etti. Tarih okumak istediler, ellerine geçen bir eski tarihi yarım bıraktılar. Mektepte zaten dersleri değil mi ? O kifayet etmez miydi ? Hülyaya Ahmed Cemil'in batı dillerinden terceme ile kullandığı bir tabir ile -mafevkalarza okadar meyelânı olan fikirlerini, geçmiş zamanların mezarı demek olan tarihe sevketmekten lezzet

duymadılar, fakat bunu kimseye de itiraf etmek istemezlerdi. O MAĐVESĐYAH 3S>

kadar hayal arayan gençler olamktan değil fakat görünmekte» korkuyorlardı. Edebiyat sınıfına geçtikleri zaman hülyaya mü-said bir saha aramakla meşgul olan fikirlerine yeni bir pervaz seması açıldı: Şiir... O vakit şiir namına vücude getirilen bütün yeni mahsulâtı okudular. Okumak tâbiri sahih olamaz: onların arasından koştular. Sonra derin bir menbadan ayrılmayan çöl yolcuları gibi yine o ciğerlerine taze bir hayat veren menbalara ricat ettiler. Okuduklarını bir daha okudular, bazı parçaları ezberlediler; sonra buldukları şeyler kifayet etmedi. Daha bulmak istediler, fakat heyhat!.. Ruhlarını lâtif bir uyuşukluk içinde aguşuna alan bu ufuk,, bu şiir ve hülya sahası okadar dar idi ki... O zaman aradıklarını bulmak için eski divanları okumak istediler. Fuzulileriy Nef'ileri, Nabileri Nedimleri araştırdılar, bir aralık bunların bazısında hele Nefi'de buldukları lisan haşmeti fikirle-lerini örttü, hislerini bunalttı. Elfazm tantanası altında şaşırdılar, güftesiz bir beste mırıldanmak kabilinden yalnız bu lisan mûsikisine aldanarak okudular, sonra o musikinin esas ruhuna dikkat etmek istediler. Fakat onlar, okadar sâmit yahut okadar taraka arasında o derece candan mahrum göründü ki ruhlarını istedikleri gibi titremekten uzak kaldı. Bi zaman geldi ki aradıklarını bulmaktan meyus oldular, mütalâaya küstüler, okumaz oldular. Bir kaç ay fikirleri âtıl kaldı, fakat bu atalet bir gün geldi ki o senelerce - mütalâaanın tohumlarından filizler çıktığını göstererek geçti, sanki, bir kıştan sonra bir bahar... Bu genç fikirlerin baharı inkişafa başlamıştı. Bir gün Hüseyin Nazmi utanarak Ahmed Cemil'e gece yatakta söylenmiş bir mehtap tasvirinin ilk dört beytini okudu. Ahmet Cemil itiraz etti; «Yatakta mehtap tasvir etmek olur «ıu?» diyordu; fakat biraz da kızarmış idi. Ne için? Ertesi sabah o da bu mehtap tasvirinin diğer dört beytini yapmış bulundu. Artık iştigal vesilesi bulunmuş oldu. Ya mektep kitapları... Oh! Onlarla iştigal olunmayalı zaten pek çok zaman olmuştu. Zaten mektebe girdikleri tarihten başlayarak sınıfın bir türlü yüksek derecelerine heves edememişlerdi. Smıfm orta mıntıkasında yaşamağı müreccah görürlerdi. il Evvelce mütalâadan şimdi müşaavreden çalabildikleri saatlerle ¦ders kitaplarına hasrettikleri iştigal kendilerini şu orta mın-takada tutmağa kifayet ediyordu. Bir tatil günü beraber geziyorlardı. Genç çocuklara mahsus bir şiir hevesiyle her gezdikleri yerde, her gördükleri şeyi buna bir şairlik vesile addederlerdi. Meselâ o gün köprüden geçerken bacalardan çıkan dumanlar için teşbih yapmak, yahut Beyoğluna çıkarken tesadüf ettikleri kürklü bir başlık giymiş minimini sarı bir Alman kızı için bir manzume söylemeğe yeltenmek gibi çocukça şeyleri olurdu. Fakat artık teşaürden kendileri de nefret duymağa, bunları kendileri de gülünç bulmağa başlamışlar; dimağlarının içinde büyük fikirler bulup da onların büyüklüklerine nisbeten küçük kalanların kendilerinden duydukları nefrete müşabih bir şey hisseder olmuşlardı. O gün Beyoğlundan geçerken bir kitapçı dükkânının önünde durdular, camekânda duran

Ne derin bir melal!.. hava güzel fakat soğuktu. o Üsküdar'ın denize bakan levhasının karşısında okuruz. ikisi de fransızcaya mekteplerde kabil olan derecede aşina idiler. yani yüzlerini deniz cihetine çevirerek. Ahmet Cemil'in gösterdiği kitap Edmond Haraucourd . Ahmet Cemil'in tâbirince Hüseyin Nazmi maliye işleri müdürüdür.. biraz mübtedilere mahsus tereddütle okudu. Anlayıp anlayamamak meselesinden de korkuyorlardı. Birden Hüseyin Nazmi: — Of! Ne yeis ile dolu bir şiir!. — Bir taraftan aç! bakalım. Hüseyin Nazmi baktı. Đkisinde de bu kitabı satın almak için âni bir heves uyandı.. bunu denize karşı. talihimize ne çıkar? Talihlerine «Makber» unvanlı manzume çıktı.kitaplara bakıyorlardı. kış güneşinin hafif harare-tiyle yarı kızmış taşlara ayaklarını dayayarak oturdular.. zira Ahöied Cemil'in daima boş yahut boşa yakın cebine mukabil Hüseyin Nazmi'nin çantası daima dolu.. şimdiye kadar fransızca bir mün-tehabat mecmuasında görebildikleri köhne bir kaç manzumeden başka bir şey okumamışlardı. Taksim bahçesinde.. ellerine aldıkları ilk şiir kitabı oldu.. Mutlaka bir şiir mecmuası olacak.. susarak..un «L'âme nue» şiir mecmuası idi. sonra anladıklarını anlayamadıklarını çözüm anahtarı ittihaz ederek manzumenin kıraati bitince gözleriyle. belki bir nebze fazla. Ahmet Cemil bunu hemen kendisine mahsus lisan ile «Ruhî Üryan» diye terceme etti. Kitabın neresinden başlamak lâzım geleceğinde mütehayyir idiler. tâ o tepede. Birden Ahmet Cemil dedi ki: — Ahî Bak serlevhaya. Hüseyin Nazmi parasını verdi. ikisi de müştereken uzun uzun süzdüler. Evvelâ Ahmet Cemil cehren. Ahmed Cemil gözlerini ayıramıyordu. Hüseyin Nazmi ilâve etti: . Tâ bahçenin sonuna kadar geldiler. fransızca sormağa cesaret edemeyerek kitabı istediler. Şiirin ötesinde. Birden anlayamadılar. yabancı kelimelerin üzerinde bir müddet durdular. Mahcubiyetle içeri girdiler. Taksim bahçesine girdikleri zaman ellerinde tuttukları kitabın peşin lezzetiyle kalbleri güya bir esrarhane-nin acaip letafetlerine vusul için ilk adımı atıyormuşcasına tuhaf bir suretle mütehassis idi. orada yeşil tahta sedirlerden birine ters olarak. sanki bütün maneviyatı bu mağmum şiirin matemi altında eriyip gitmişti.. yahut doluya yakındır. Hüseyin Nazmi dedi ki: — Ne zararı var? Bak güneşe! Bu güneşin altında. Kitabı aldıktan sonra bir yere gitmek istediler. Bu. dedi. Oraya kadar gittiler. berisinde zihinleri ilişti.

. Eski merMai ve Siyah — P.» Ahmed Cemil ilâve etti: — Sanki niçin «titretiyor» demiyorsun? Yahut Türk-çede mutlaka bir şey ilâve etmek lazımsa «lerzişdarı haşyet ediyor» demeli ki kelimenin son medid hecası birden intıka edivermesin. kelimelerden mürekkep bir mukaddeme.... Kaçıyor...... terceme şöyle olmak lâzım gelir. Hüseyin Nazmi atıldı: — Of! Bu halbuki!..» ' Ahmed Cemil gülerek Hüseyin Nazmi'ye baktı: •— Berbat oluyor: Saçma mı söylüyorsun? «Arz. ve .. sema.. cesaret.. evvelâ en hafif seslerden. fakat biraz başlangıcı süsleyerek: «Hepsi hâbidei sükûn. ümid... Bak. şu üçüncü kıt'ayı «hepsi uyuyor» diye ter-ceme ne fena düşecek. Halbuki henüz kefenlerimin kâffesini tadat etmedim. Kalbim. o matem edası kayboluyor..— Đyice anlamak için zihnimde terceme ettikçe sanki bu güzel yeis levhasının renkleri hep sisleniyor. Terceme sanki bestesi kaybolmuş bir güfte gibi soğuk. Hüseyin Nazmi müddeasını isbat etmek istiyormuş gibi kırık kırık tercemeye başladı: ' 5 «Sanki âfak bir memat amacgâhı olmuş. sanki sürüklene sürüklene gidiyor. bu sonu olmayan çöl üzerinde hiçbir lem'a ışıltısı yok! Yalnız bir kenarı bulutların kemirmesiyle kırılan hilâl ölülerimi mahbeslerinde lerzişdar ediyor. sanki elemleriyle istihza için kalkarlar. Hem yanlış terceme ediyorsun.. aşk. Terceme edince o hazin musiki. Bana kalırsa yine o tarzı muhafaza ederek terceme etmeli.. Bir inilti nağmesi gibi yavaş yavaş. herşey mevsimini kaybetmiş. Sürür. Dikkat ediyor musun? Şu şiirin tavrmdaki ahenk meyus tarzına nasıl yakışıyor? Bak nasıl hafif başlıyor. 3 ot: merlerin arasında mezarımın levhası perişan bir raks ile sallanıyor. fazilet.. Îvîe7. mezarlarının beyazlıklariyle zulmetler altında yatıyor. zannederim: «Henüz ölülerimin silsilesi bir hatimiyle vâsıl olmadı.. Lâkin bazan bu azap cehenneminden kıvrananlar o zulmetlerin arasından feryat ederek. Tâ-dad etmek kelimesinin buradaki kuvveti başka olacak.aristanım başka bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle Jolu.

. Öylece düşündüler. Gözlerinle onun içine girmeğe çallış. bilemiyorum. karşılarında titrek havanın altında buğulanan güneşli manzara.. Değil mi? Sonra.. o mailikleri yırtmak için uğraş. ne buluyorsun? O siyahlar içinde ne buluyorsun? Siyah. beride bir müddet devam edip sonra birdenbire kesilen Boğaziçi'nin manzarasına Üsküdar iskelesinden kalkan bir vapura. Sonra birdenbire Ahmed Cemil dedi ki: — Ah.~~ nediyorum ki artık ölebilirim. ne gö-r rüyorsun. Bahçenin toprak kokusu. Bir şey ki mai ve siyah olsun. bak ayağımı-Đ zm altındaki toprağa. onu şöyle karşımda resmi çıkanlmış. Tâ karşılarında Çamlıca tepelerinin üstünde. beyinlerine lâtif bir uyuşukluk veriyordu. Bir şey yazmak. ne buluyorsun? Donmuş. sonra Ahmed Cemil aslını bir daha okumak istedi.. Şurada — beynini gösteriyordu ¦— bir şey var. uzun uzun baktılar.. Hasta mıyım. daima siyah değil mi? işte öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai ve daima mai.. topraklarından bir buğ kalkıyor. ne görüyorsun... o duyguların içinden bir şey çıkarmak istiyorum amma bir kere ne yazmak istediğimi tâyin edebilsem.Mai. ışıe o v»^. nasıl bir şey? Bak şu semaya. sonra yaptıkları tercemeden kendileri de utanarak gülüştüler. düşündüler.. nekadar inebilmek mümkünse okadar in. bu ne saçma şeymiş! dedi. demin ellerindeki kitaptan fışkıran şiir zülâli. sema açılmış. güneş hafif bir hararet neşreden ziyasını mebzul bir atıfetle saçmıştı. Öyle sâkit gayşolmaşçasma karşılarında1 güneşin şâşaasıyle parıldayan levhada. hayatta nalını tamamıyle almış bir adam hükmünde gözlerimi kapayabilirim. ağaçlarından. Birkaç gün evvelden beri devam eden yağmurlar yalnız o sabah dinerek.karşımda müstehzi heyulaları rakseder. MAI V .. ikisi de bir müddet tercemenin soğukluğundan üşüyerek sustular. hava ihtizaz ediyor. ratıp topraklarından yükselen sisli bir hava güneşin altında. simsiyah bir renk. Of!.. Beşiktaş'tan karşıya aheste aheste geçen bir kayığa. aşağı bakılsa siyah daima siyah.. düşüne düşüne tekrar etti.» Bu terceme bitince birbirine bakıştılar. Bu suretle manzume bittiği zaman her ikisi de sükût ettiler bu bir nevi sekir veren şiir şarabı beyinlerini lâtif bir surette uyuşturmuş idi. mailiklerden mürekkep^bir mina deryası. yavaş yavaş. güneşin altında titriyordu. in. O siyah tabakaları parçalıyarak içeriye bak. şiirin mütehammil olduğu bütün meyus edayı inşad tarzında takip ederek. inr in. açık sesle. tâ uzakta denizin abusuna süzülen Üsküdar'a. Ahmed Cemil'in sadasının ahengi samimî bir teessürle veznin ağır cereyanı üzerinden mariz bir seyelân ile akıyor. hafif hafif sallanıyordu.. Bahçenin çok yağmur yemiş otlarından.. Hüseyin Nazmi: — Aman.. fakat ah! O ne yazmak istediğimi bilsem. neler hissediyorum da tahlil edemiyorum. Bilir misin. kelimeler uzun bir matem nalesi tarzında hafif ivacaclarla uzamı gidiyordu.. daima mai. bir şey duyuyorum amma rüyalarda tutulamayan şekiller gibi parmaklarımın arasından kaçıyor.. tasvir edilmiş görmek mumkun olsa. denizin üstünde biribirini kovalıyormuş gibi uçuşup kaçışan ziya parçaları. Bu kıraat tarzı şiirin yeis ve meıaımı ousouuın lcx-sir etti..

bu iki ay zarfmda istedikleri gibi okuyacaklardı. hem gam ile doldurur. Bir edebiyat tarihi silsilesi buldular. Baki'ye. bir . O şiir ummanı içine daldılar. Yunan ve Roma edebiyatında teahhur edemediler.» der. öyle bir hassasiyet ki bir hastalığa benzer de değildir. bulutların arasında nazlı nazlı yüzen bir ay. bir suret vermek mümkün olabildiği anda o asıl şiir-likten çıkmış olur. duygularında bir büyüklük olduğuna kanaat edilir de isabetini teslime cesaret edilemez muammalar haline getirir. Sıra ile mütalâaya karar verdiler. Evvelâ mâkul bir tertip ile başlamak hevesinde idiler. anlaşılmaz.. bunları yarım bıraktılar. etekleri denizlere dökülmüş yeşil dağlar gösterir. Schiller'e. avuç açan beyaz saçlı adamlardan. Goethe'ye.. O sene imtihanlarını pek zor verdiler. O hasta ruh. Fakat heyhat! Musibet insanları en z'yade ümide sarıldıkları hengâmlarda zedelemekten haz alır. Öyle bir hassasiyet ki bir gün hayatı bütün çirkinlikleriyle. o mübhem ve müşevveş ruh. uyuya uyuya geçtiler. Ahmed Cemü için bu musibet öyle bir beklenilmeyen darbe idi ki bir müddet bütün beyni donmuş gibi büht içinde kaldı. mâkuliyetine kat'î hüküm verilemez. eğer hakikaten san'at sahibi olmak isterlerse asıl san'at ehlile ülfet etmek onların hünerlerini. Bütün o tulü tasvirleri. «Sev! Bu tabiatı sev!. marazlarını teşrif etsinler. Ahmed Cemü o iki ayı Hüseyin Nazminin her yaz ailesiyle gittikleri Erenköy'ündeki köşkünde geçirmeğe hazırlanırken talih kendisi için diğer bir şey hazırlamakla meşgul idi: Babası bu sırada vefat etmişti. çocuklarını kilise kapılarına bırakan annelerden. bir gün bahtiyar diğer bir gün bedbaht. Yung'a. Lisanda kuvvet aldıkça şiir lezzetine kanamaz olmuşlardı. Bir harf bile bırakmadılar. veremli kızlar ağzından söylenme neşideler. Ona bir lisan bulmak. biraz daha yakın zamanlara gelmek istediler. bütün o çirkinliklerden mürekkep gösterir. o vakit bu âlemin le-zaizile mest olarak uzun pek uzun bir müddet kalmak lâzım geleceği nazarlarında taayyün etti. onlara kendilerini sorunuz. bir şarap şişesinin yanında insanlıktan çıkmağa çalışan bedbahtlardan. sırlarını tahlil eylemek lâzım geleceğinde ittifak ettiler. insana «Kaç! Bu hayattan kaç!. Yalnız yazmakla. biraz sonra hazin yahut bir anda kalıbı hem neşve. mektepte bütün kurtarabildikleri vakitler bunlara safedilmiş oluyordu.. Odiseleri okuyacak oldular. evvelâ îlyadaları. çocuğunun mezarında ağlayan anneler. daima işleyen amele gibi san'atm aynı mertebesinde kalacaklarını. Derslerini artık kamilen ihmal eder olmuşlardı. Fuzuli'ye. fakat bunun onlarca ne ehemmiyeti var?.* * * Bugünden sonra. aç kalmış ailelerden. Ahmed Cemil'de şiir ile uzun iştigal mariz bir hassasiyet husule getirmişti. diğer bir gün gözlerinin önüne bütün güzellikleri döker.» der.. pejmürde çiçeklere hitabeler. öyle bir hassasiyet ki onunla malûl olanları başkaları için. Emin olunuz ki bu mümkün olmayacaktır. Lamartine'e kadar geldiler. duygularını terbiye etmek lâzım olacağını anladılar. Asıl imt'handan sonra iki ay tatile muntazir idiler. Hugo'ya. o öyle bir şiirdir ki mahiyeti belki kıymeti zaten vazıh olmamasından ibarettir. hareketlerinde.. tekrar yeis duymağa başladılar. gözsüz genç kızlardan. tahmisler. hattâ ortaçağlardan sonra iki üç asırlık edebiyatı iki üç ayda esneye esneye. Ah! Böyle hasta olanlar. beynini bir kurşun parçasiyle dağıtan meyuslardan. bütün müsveddeler yakıldı. fikirlerinde. türlü renklerin yangınları içinde ufuklardan çekilip giden bir güneş. daha yakm zamanlara inmekte acele ediyorlardı. bu dakikada şâd.. her şeyden evvel okumak. Byron'a. Nedim'e nazirelerle beraber yakıldı. bir lisanın şerhine giremez. tesdisler parçalandı. Musset'ye. Milton'a. Hüseyin Nazminin celbettiği bütün eski edebiyata aid kitablarm ötesinden berisinden beşer onar sahife kesilmekle kaldı.

billur parçasıdır ki üzerine şiirin ziyası isabet etsin. Bu matemin kahrı altında ezilip kalan kalblere metaet vermek için hayat vazifelerinin hâkim sadası kadar müessir şey olamaz. Ahmed Cemil o musibete uğradıktan sonra bütün duygu kabiliyetleri mahvolmuşçasına camit bir nefs hükmüne g'r-di. kalan ufak tefeğin biraz sonra bitmek üzere olduğunu söyleye-"bildi. Onların ne olduğunu anlamak için onu parlatan ziya ile kendisinin arasına elinizi koymaktan hazer ediniz. O geceyi Ahmed Cemil kâbuslar içinde geçirdi. yoksa gözünüzün önünde kalacak 38 MAĐ VE SĐYAH olan sönük. Đkbal'in — üzerinden bir bulut geçen siyah gözleri — indi. bazan köşede büzülmüş. biribirini tutmaz. O vakit bu ana ağzından çıkan her kelimeyi müteakip ağlamak arzusuna mağlûbiyetinden korkarak. bir aralık o sükûtun içinde muhtasar fakat kısalığında müthiş bir belagat gizlenen şu sual irad olundu: — Ne vakit şahadetname alacaksın? Ahmed Cemil artık gözlerini kapadı. bir tertibe uymaz. Eren-köyü'ne kadar gitmek. baktıkça tıkanarak. . o her sırrına vâkıf olan dosta bol bol derdini dökmek istedi. o ruhunun en samimî nedimlerini bile ülfete şayan bulmadı. Sonra yine sustular. fakat bir gün geldi ki sükûtu. fakat birinci defa olarak ciddî bir zemin üzerinde söylenen şu bir kaç söz Ahmed Cemil'i tamamen kendisine iade etmişti. bir müthiş vazifeyi ihtar etmek için validesi ihlâl etmek lâzım geldi. seninle biraz ciddî konuşmak lâzım geliyor. perişan. Bir akşam validesi: •— Oğlum. ertesi gün Hüseyin Nazmi'yi bulmağa karar verdi. tahlil etmek mümkün olmayan. hattâ sevgili şairlerini. Bu akşam ancak bu kadar lâkırdı olmuştu. okumazdı. Babasının vefatmdanberi aralarında hemen hiç ciddî bir bahis vaki olmamıştı. •dedi. sanki dün sütüyle beslediği çocuktan bugün ekmek isteyen bu ananın perişan halini görmek istemiyordu. siyah mağmum gözlerini annesine dikmiş bakan Ik-bal'e. Artık leylî devam edemediği mektebe yalnız gider gelirdi. renkler gösterir ve gözleri kamaştırır. donuk bir cam parçasından başka bir şey değildir. bazan göğsü kabara kabara duran Ahmed Cemil'e bakarak. bazan da hiç birisine bakmağa kuvvet bulmayarak. Yalnız bir şeyden haz ederdi: Sükût! Evde de bu sükût hazzına hürmet olunurdu. yarım yarım cümlelerle babalarından bir şey kalmadığını. Hüseyin Nazmi'den de •eskisi kadar haz almıyordu.

hassas. Geri dönmek. bugün dü-ğünmeğe mecbur olmadığı gibi yarın da maişet endişesi henüz saadet revnakiyle parlayan alnım elem çizgileriyle bozmayacak.. amma nerede o vasıtalar ki bütün o istenilecek şeyleri alsın da götürsün. Sonra bütün şu. o iki sevgilinin önlerine döksün. Daha mektepten çıkmak için bir sene var. ben aldım!» desin. Onlar daha neler isterler? Ah! Ahmed Cemil onlara neler vermek isterdi.. buradan.. arkadaşına yüreğinin acılarını döktükten sonra onun bir nazarla: — Ne demek istiyorsun? Para mı lâzım?. faI 40 MAl kat köşkün parmaklık kapısının yanındaki zili çekeceği sırada eli mûtat hilâfında titredi. tâ o Süley-maniye'deki evceğizin kucağına atılmak... ile taksim etmek ister. zihninde bütün hâtıralar. öyle mi? Ne için çalışmasın? Bu suallere zihnen cevap verdikçe sanki dövüşmeğe hazır-lanıyormuşçasına ayaklarının üstünde biraz daha metin duruyordu. babasının henüz hayalini gördüğü o köşeciğe kadar giderek: «Baba! Sen bizi bırakmamalıydın!. kalb_. yalnız bir nokta yaşıyordu: Validesiyle kâdeşini yaşatmak.. bunları sizin için evet. Ah! O da zengin olsaydı. avdet etmek. o henüz çocukluktan tamamiyle çıkmamış genç kız. size.. Fakat nasıl?. Şu dakikada duyduğu cesaretsizlik bir türlü elindeki zili çekmeğe iktidar bırakmamıştı. Bu ekmek sözün kalbinden soğuk bir iz bırakarak geçerdi. bu güzel köşkün. gözlerinin önünde servetin bir timsali gibi yükselen bu binanın kapısından kaçmak. bütün beynini ezen muammaların halli çaresi Hüseyin Nazmi'nin elinde imiş gibi gidip onu bulmakta istical gösteriyordu. . Birden... demek isteyeceğinden şüphelendi.» demek istedi. nekadar mes'-ud!... Servet ve haysiyet sahibi bir babanın oğlu. mevkiften epeyce uzak olan Hüseyin Nazmi'nin havaî boyalı. Erenköyü'ne çıkmak. «bakınız. Bu böyle bir ihtiyaçtır ki hiç bir maddî fâide beklemeksizin Ahmed Cemil'i Hüseyin Nazmi'ye sevkediyordu. Sanki oturursa geç kalacakmış gibi vapurda bir yerde duramadı. Hüseyin Nazmi.. Sabahleyin erken kalktı.Đnsan keder ve sevinç zamanlarında kalbinin tahammülünden fazlasını diğer. Haydarpaşa'dan trene atlamak. Mr.. O ihtiyar anne .. fikirler donmuş. Hayat ile uğraşmak. üçyüz bukadar gün ki herbirini geçirebilmek için ekmek lâzım. mütalâat silsilesini bir metanet hamlesi alt üst etti. Ara sıra buraya geldikçe cesaretle içeriye girmek âdeti iken bugün bir fütüvvet kapısının karşısından dermande bir müstedi gibi cesareti kırıldı. bunları sizin için. bu maişet mücadelesinde o da yumruğunu sıkarak hissesini almağa çalışmak icab ediyor. Oraya para istemek için mi gelmişti? Onun istediği şey kendisini dinleyecek br adamdan başka bir şey miydi?.. Fakat ne beis var! Ahmet Cemil çalışmaktan kaçan o cebinlerden mi idi ki henüz hayat mübarezesine ilk hatvesi-ni atmadan fütura mağlûp olup kalsın.. bahçesi demir parmaklıklı zarif köşküne kadar gelmek için geçen zaman bütün zihninin bu meşgalesine masruf oldu.

Sanki bu zulmetin ortasından fışkırarak dikilmiş korkunç heyulalar. böyle kitaplara malik olabilseydi! Hüseyin Nazmi'nin evinde bu his birinci defa olarak onun temiz dimağına düştü. Ah! Her geldikçe lâkaydâne oturduğu bu odanın bugün üzerindeki tesiri gayrıkabili tahlil bir şeydi. Đkbal'i niçin getirmediniz?. Hüseyin Nasmi'nin bir nevheves israfiyle doldurduğu kütüphaneler. Bir kar tabakasının saf beyazlığı üzerine düşmüş bir katre leke gibi. — Geldiğinize nekadar iyi ettiniz.. pencerelerin uzun.. oda kapısının iki cenahını işgal eden yüksek.. henüz taranma........ pancurlardan birini hafifçe oynatmak. Ahmet Cemil başını kaldırdı.. öyle ki bu uyuşukluk getiren loşluğa halel ... kapıyı ben açayım. durun. On dört yasına giren çocuklarda mukaddematı görülen bir takayyüt ve tekellüf endişesini henüz Ahmet Cemil hakkında takınmaz. Tâ köşkün ikinci katından taraka ile bir pencerenin yeşil parmaklıkları açıldı. Ah! O da böyle bir odaya.. tâ karşıda duvarın üzerinde renkleri karanlıkta dalgalanarak duran bir harita. Cemil bey?. . maişet dardiyle ilk cerihayı almış olan bu taze kalb şu havaî boyalı köşkün şu bahçeye nazır loş odasında mevcut olmak lâzım gelen fikir sükûnuna. Hüseyin Nazmi'nin odasına girince düşünmekten. „.. derin hayat zevkine karşı acı bir hüsran hissi duydu. selâmlık kapısından henüz başı görünen uşağa meydan bırakmayarak yetişti. Ağabeyim sizi görünce şaşıracaktır.. Şurada oturmak. Bugün ihtiyaç ile... Odanın bahçeye nazır yeşil pancurları henüz açılmamış. Bu Hüseyin Nazmi'nin küçük kız kardeşi Lâmia idi. ve koşarak Ahmed Cemil'i yalnız: bıraktı... tatlı bir çocuk sesi sordu: — Siz misiniz. . yürümekten mütevellit bir taab ile hemen sandalyelerden birine oturdu. gönül rahatına. dedi. parmaklığı açtı. ona karşı hâ-1 lâ Lâmia çocuk kalmıştır. ağabeyim hâlâ uyuyor. Lâmia. aralıklarından güneşin ziyası belli belirsiz süzülmüş. ... benim geldiğimi haber verir misiniz? Lâmia: — Şimdi!. Durun. Perişan haliyle... Odanın ötesine berisine perişan konuluvermiş sandalyeler.. Ahmed Cemil'in şu kadarcıktan dostu.Zili çekti. koyu perdeleri yerlere dökülmüş. suallerin j cevaplarını beklemeksizin bir dakikada on meseleye temasa vakit bulmuştu.. çocukların teklifsiz görüştükleriyle bitmek tüken-] mek bilmeyen lâkırdıcılığma serbest cereyan vermiş... Bu sene hiç gelmediniz. Ahmet Cemil köşke girerken dedi ki: _ Rica ederim.f mış saçları koştukça savrularak açık pembe kısa esvabının etekleri uçarak bahçeyi geçti. bu etrafını muhit olan eşyaya tasarruftan doğacak bir kanaat ve itminan ile oturmak. şöyle bir kütüphaneye..

odanın müphem manzarasiyle bahçenin güneşli parıltısı arasında. annesini... Lâmia ne kadar pür-sürur. babasının vefatının haiz olduğu ehemmiyeti.... Zavallı çocuk! Edip olacaksın. — Yapacağın şeyi pek pek sade buluyorum. o çocuğun gülmemeye mahkûm gözlerinde bir bulut altında duran yaş katreleri.. hastayı hasta sıfatiyle muhatap ederek: — Ne yapacaksın?.. Boğuluyormuş gibi bu havayı olanca kuvvetiyle teneffüs etti! Oh!. güneşin coşkun ziyasiyle beraber yazın baygın havası odaya hücum etti.. — Vay! Bu ne fevkalâdelik!. Bilsen.. dün geceki o kısa muhavereyi. Ahmed Cemil döndü. Oturdular.. Nereden aklına geldi?. bugün ne için geldim? Beni ciddî dinleyecek misin? — Oogo!. kardeşini.. Ahmet Cemil bunun üzerine neler bina etmiş.. Neyin var? Otur bakalım. derin kırkılmış siyah ve sert saçlarının altında küçük başı. Bak. Onun susarak ¦ dikkatle dinleyişi Ahmet Cemil'in üzerinde en iyi tesiri yapmış oldu. pancurları itti. — Evet. o vakit başka mukaddemeye lüzum görmeyerek. ne yapacağım?. şahadetnameyi aldıktan sonra bütün o ümitleri bırakmak. Evvelâ bütün çocuklara. o da Ahmet Cemil kadardı..tâ*: — Ne vakit şahadetname alacaksın? Demek. ne ümitler kurmuştu! Sanki onu kitaplarıyle rahat bırakacaklardı. henüz terlemeye başlayan bıyıklarının altında ince donukça dudaklarıyla güzel ve zeki olduğu için sevimli bir genç idi.. Hüseyin Nazmi'ye elini uzattı: — Sana ihtiyacım var. nahif çehresinde parlayan siyah gözleri. Bu ne ciddiyet?.gelmesin. bütün emellerinin aksine zuhur eden bu acı hayat hakikatlerini... işte şuracıkta pencerenin şu asude kenarında okumak. Biraz evvel Hüseyin Nazmi'ye müracaattan korkan bu genç. Okumak!.. şimdi onun karşısında artık ihtiyata lüzum görmemiş idi. Sabırsızca. Hüseyin Nazmi yalnız dinliyordu.. Bitirip de sandalyesinin arkasına yaslanınca. her türlü takayyütten azade.. şu mai köşkün bu bahtiyar odasında Hüsyin Nazmi'nin önüne döktü... iştihar edeceksin. değil mi? Ne uzak!. ah. muinsizliğini. Büyük bir alâka ile dinliyordu. dedi.. bütün" varlığına sirayet eden bu zulmetten artık kurtulmak istiyormuşçasına pencereyi açtı. Annesinin hazin sadası henüz kulaklarında. lisanını efkârının perişanlığına bırakarak. gülmek için yaratılmış bir çocuk! Ikbal'in dün akşamki hazin nazarı. bütün şairane . Biçare validesi! Ya Đkbal! Ahmet Cemil'in bu hâtıra ile birden kalbi sızlayarak buruldu. yalnız o vakit Hüseyin Nazmi bayağı sözlere tenezzül etmeyerek... Ahmet Cemil ayağa kalktı. bütün ciğerlerini yakan ıstırapları. evin ekmeğini aramak için kimbilir nerelere gitmek lâzını gelecek. çaresizliğini.

fakat tam yaranın niştere muhtaç olan yerine dokunmuş oldu. Mektepte yalnız bir senen daha var. «Ben hayatımı kendim kazandım? Ben yine kendi işimle yaşıyorum!» diyebilmek. akşamlar var. O vakit iki arkadaş bu fikrin peşini bırakmadılar. On altı sahife iki mecidiye. zaten demin de öyle düşünmüyor muydu? Ne için çalışmasın? Amma talih onu hayata zahmete girmeden tasarruf edenlerden biri etmemiş. Ah o vicdan itminanı. Hüseyin Nazmi sözünü geri almak istemedi — Kimbilir?. — Acaba on altı sahifeyi kaç günde tercüme edebilirim? —• Kaç gecede demek istersin.. onun için mektebi bırakmak katiyen olamaz. o. çalışmak.. Musset'nin on altı sahifesini iki mecidiyeye satarak yaşamaya çalışmak lâzım geleceğini artık aklına getirmiyordu .. Bana öyle geliyor ki seni bu kadar perişan eden şey çalışmaktan korku değildir. belki alışmcaya kadar üç gecede.. acaba acıkmadan yiyenler gibi çalışmadan yaşı-yanlar da var mıdır? Ahmed Cemil birden azim bir tesliyet duydu: — Elbet çalışacağım!. Hüseyin Nazmi sert elli bir cerrah gibiydi. Senin gibi bir adam her iş yapabilir. hayatın henüz bilmediğin bir şeyine biraz vaktinden evvel vukuf hâsıl ettiğindir. okudukça kitapları ne için aldıklarını unutuyorlardı. Ahmed Cemil Musset'den «Bir zamane çocuğunun itirafları» için a j. sabahlar var.. Bu iki nefis eserden birinin. ¦— Hocalık mı? Çıldırdın mı?. Hüseyin Nazmi'nin kütüphaneleri karıştırıldı. jn. Đki mecidiye! Bu parayı kazanabilmek ümidi onu âdeta mes'ut etti.. ısrar ediyorlardı. Hele Ahmed Cemil artık Lamar tine'in. Sanki ne için mütercimlik etmeyesin. x » jj *-> — — — — madem ki yaşamak için çalışmak lâzım geliyor.. uzun uzun muhasebeler cereyan etti. i a n. — Hem ne için emellerine bitmiş nazariyle bakıyorsun? Seni meslek ihtiyarından menedecek bir sebep görmüyorum. bundan ne çıkar? Bilâkis. evet. Mütercimlik Ahmet Cemil'in fikrine daha mülayim gelmişti. Tercüme olunabilecek şeyleri düşündüler. dedi. Nihayet biraz okumaya karar verdiler...Sanki o mühim bahis demin teati • olunan dört lâkırdı ile halledilmiş. bitmiş gitmişti. Kitapçıların on altı sahifelik hikâye tercümesine iki mecidiye kadar para verdiklerini işitmişt. her ikisinin ötesinden berisinden karıştırmaya başladılar. Çalışmak. Fikirleri hep yüksekten uçuyordu. Ahmet Cemil de buna muhtaç idi.. . belki her ikisinin tercümesine karar verdikten sonra Ahmet Cemil .düşüncelere: «Siz biraz durunuz!» demek. hattâ hocalık.. en mühim eserlerden ayrı-lanııyorlardı. Bilmem.. Geçinmek için de geceler var. Hüseyin Nazmi Lamartine'den «Raphael». hayatı olanca hakikat ve maddiyetiyle kabul etmek... dedi.

. Muvaffak olamamaktan. Odasının bir kenrmda cüâsı uçmuş eski ceviz yazıhanenin önüne oturdu. Ahmet Cemil her karar verdiğini hemen icra etrek istiyenlerdendi. şu güneşin kifayetsizliğinden toprağı yosunlaşmış bahçe. Henüz tercüme ile itilâfı yoktu... o ziya telâtumu. orada duyulan fikir hazzı. hemen odasına çıktı. Şimdi tercüme işi artık maişet bedeli olmak acılığım kaybederek sene-lerdenberi tek emeli olan muharrirlik meslekine tatlı bir mukaddeme hükmünü almıştı. Tercüme hakkında kendine göre efkârı vardı : Aslına tamamen mutabık kalarak cümleleri aynı terkip silsilesiyle aynı rabıtalarla tercüme etmek lâzım geleceğinde musir idi. iktidarını kâfi görememekten gelen bir sıkıntı. önündeki kâğıtta yazdığından ziyadesini çizerek. ortasından bir parça okudu.. Ek cümleyi okudu.. bir aralık kitabı tekrar aldı. hava almak istedi: Evlerinin bahçesine — minimini bir bahçe ki Đkbal kendisine göre onun bir bahçıvanı idi — nazır bir pencere. Đkbale . Oru da okumak istedi. o toprak kokusu. cesaretini birden kıran ye'si yalnız duymuş olmak için mutlaka hissiyatına bir suret vermek maksadiyle ümitsizce uğraşmak lâzım gelir. belki diğeri tercümeye daha müsaittir. bir daha okudu. Bazan kelimeler için sadık bir muadil arıyarak bazen bulduğu lügatlerin ahengini altında üstünde bulunan kelimelele iyi bir mücaverette bulamadığı için bir müradif düşünerek. bir âsi kelimenin arkasından uzun müddetlerle koşarak devam etti.. lezzeti Hüseyia Nazmi'nin ısrarlarına mağlûp olmayarak onu eve kadar şevketti. renksiz şeyden mi ibaretti? Bu dakikada hissettiği azîm keselâm. Böyle giderse onaltı sahife için ne kadar çalışmak lâzım gelecekti? Sonra tercüme ettiğini okudu. Validesine. Ah! Hüseyin Nazmi'nin kütüphanesinin penceresi.. Şu dakikada bütün geçmiş saadetinin güzel yuvası olan bu evceğiz sanki bir işkence zindanı gibi . dedi. Odasında gezindi. Bunun hülyası.. kelimelerin sırasına riayet ederek cümlelerin her cüzünü birer birer tercümeye başladı. şu ruhsuz. Fesini. O.» dedi.mutmain bir nazarla bakarak: «Ben biraz çalışacağım. Okuduğu hemen kolayca tercüme ediliverecekmiş gibi kalemi kâğıtm üzerine koydu. Ancak bir sahife!... aslında tabiî ahenkle imtizaç eden küçük muterizaları tercümenin neresine sokuşturmak lâzım geleceğinde tahayyür ederek.duramadı. Sonra bir aslına bir de önündeki müsveddeye baktı. ceketini fırlatmakla kanaat etti. hiddet etti. buna verilebilecek tercüme şeklini düşünerek süzüyordi1.gece zuhur eden mühim meselenin halli işte şu elinde kenarlarının yaldızı parıldayan kitapların arasında saklı inıişçesine .. pencere. fakat ne harap edici bir yorgunluk. Neresinden başlayacağında tereddüt etti. bir dakika evvel yazdığı iki kelimeyi dört satır aşağıya koymayı daha münasip buiarak. yaptığı tercüme bukadar çalışmanın neticesi.. tamamen soyunmaya vakit bulamadı. Artık iyice sıkılmış idi. o güneşle dolu bahçe. başlamak istedi. Odasının penceresini açmak. Evvelâ Raphael'i açtı... bir hayli tercüme etmiş zannediyordu. Ahmet Cemil ayağa kalktı. Bu kafesinin boyası solmuş. Đnanamıyordu. Hattâ. belki bir sahife tercüme etti.

.. Ahmed Cemil buna karar verdikten sonra caddeye indi. Babıâli caddesine kadar geldi.. Bir yere gitmek için muayyen fikri olmadığı zamanlar daima ayakları onu oraya.. sonra birden fikrini söyledi. Matbaa-i Osmaniye kütüphanesinin önüne gelince bir aralık durdu. ne tercüme edeyim?» derim. Zannetti ki yürümekte devanı ederse sinirlerini teksine muvaffak olabilecek. yeni kitaplardan. kitapçı düşündü. evet zengin olaydı. Yürürken muntazam düşünmek. La-martine'i. aklına birşey gelmiş gibi: — Sahih. kütüphanenin önünde lâtif bahçesi olaydı. tek pencereli dar odacıkta yazın şu bunaltıcı sıcakla-riyle çalışmak. sonra biraz düşünerek ilâve etti: — Fakat bir şart ile: Đsmimi koymayacaksınız. Kâğıtları annesinin önüne döktü: — Đşte!.. fakat onaltı sahifsini kırk kuruşa tercüme etmek için değil. Ah! Ahmet Cemil zengin olaydı. Burada yaşamaya mecbur olmak: burada. Zihni okadar dağınıktı ki düşüncelerine bir intizam veremiyordu.. Duraladı. . «Hırsızın kızı» bir hikâye idi ki dört cüzü neşrolunduktan sonra mütercimi vazgeçmiş. Bunu okumak için çalıştı. uzun uzun vitrinde duran kitaplara baktı. Kapların üzerini okudu. pek gevşek bir eda ile.Ahmet Cemil'i eziyordu. tekrar çıkmak için fesi ile setresini giydi. «Hırsızın kızı» hikâyesine devam etseniz ya! dedi. dedi. Musset'den sonra «Hırsızın kızı!» Đşte hülyalarının sonu! O akşam Ahmed Cemil. sanki sokağa çıkarsa aradığını bulacaktı.. ki-taphanelerin. dedi. Musset'yi orada okuyaydı. tâbi de arkasını aramamıştı Derhal kabul etti: — Çıkan cüzlerle aslını veriniz. Zaten hikâyeler de satılmıyor ya. «Tercüme etmek istiyorum. tercüme dedikleri geyin bu kadar kolay olduğuna şaştı. — Olsa olsa hikâye tercüme ediniz. ara sıra uğradığı kitapçılardan birinin dükkânına girdi. son haftanın risalelerinden bahsetti. dedi. Başka kitaplar pez az satılıyor. matbaaların sırlandığı şu caddeye getirirdi... iki saatte on sahife tercüme etmiş idi.. şu basma perdeli. Onun da Erenköyü'nde bir köşkü. Bir aralık aklında yer tutan suale şu cevabı verdi: — Ne olacak? Kitapçılardan birine müracaat ederim. ne yapacağına bir karar vermek istiyordu Bu kabil olamadı. Lamartine'den. Sonra birden kitapçı tavrını tebdil etti. bir müddet gözleri kûfî yazılmış bir serlevhaya tesadüf etti. bu gidişle milyon kazanacak. köşkte müzeyyen bir kütüphanesi. öte beriden.

. Demek. ne kadar intizar!. Kitapçılar neşrettikleri risaleler için makale yazanlara ehemmiyetine göre para veriyorlardı... havadan. Bir aralık biraz mahcubane ısrar neticesiyle kitapçıdan yüz kuruş alabildi. Daha ruhsat alınacak. kitapçı size sadaka veriyormuş gibi burun kıvıra kıvıra sekiz on talepten sonra verecek. tabım zügurtlugu daha çabuk neşrine müsait değildi. bunun mukabilinde de ne kadar zahmet. bu cinayetler ve acaip vak'alar silsilesini nefret ede ede tercümeye hasretti. hattâ alabildiğiniz paralardan türlü akçe farkları kaybedeceksiniz. Kitapçının dükkânına devam ettikçe bazı şeyler öğrendi kin bunlardan istifade yollarına müracaat kabil idi.. kesirler kaldırılarak yapılacak.. Hikâyenin ruhsatı alındı. diyordu. Devam etti. mektebin tatil zamanından istifade ederek gecelerini.. Aman Yarabbü. Yalnız tercüme kâfi değil. derdi. Başka bir şey daha lâzım... amma ne?. evde günlerce kapanıp.. bugün ruhsat alınacak. bir çalışma vesilesi daha icat etmeli. eline para geçemiyordu. Bunlar nerelerden toplanmış.. matbaada başmürettibe yaltaklık etmeli... Damarlarının içinde bir bestekâr kanının cevelânmı duyduğu halde ekmek yemek için gecesinin sekiz saatini murdar çalgılı kahvehanelerde müstekreh muganniyelere demkârlık etmekle geçiren bir kemancı gibi ruhu türlü bedialar yaratmağa kabiliyet gösteren bu genç batakhanelerde bitmez tükenmez hırsız muhaverelerini tercüme ettikçe kalbi nefretinden şişerdi. Đlk dört cüzün tercüme tarzından cesaret alarak zaten hiçbir ifade meziyetine yahut fikir zarafetine malik olmayan bu kitabı hemen bir hamlede tercüme ediyordu. Elinize şöyle kümelice para geçmeyecek. Ahmed Cemil bu suretle yaşayabilmek mümkün olmadığına kanaat hâsıl etti.. Elli altı kuruşa aldığınızı elli üç kuruşa bozduracaksınız. nihayet kızara kızara tercüme hakkını istemeye cesaret aldığı zaman herifin : «Durun bakalım. haftada bir cüz nşrine başlandı.. daima sizin zararınıza olarak. o güzel güneşten halkı bütün Đstanbul'un en güzel yerlerine sevkeden^bu lâtif mevsimden nefsini mahrum ederek husule getirdiği bu çalışma mahsulünü satabilmk için kitapçı dükkânına günlerce devam etmek. demek haftada iki mecidiye.. size en ummadığınız neviden muhtelif paralar verilecek. Halbuki zaman geçiyor.Bugünden itibaren Ahmet Cemil için mütemadi bir çalışma başladı. bir kere okutturayım. Fakat asıl on beş gün içinde sekiz on cüzlük müsvedde hazırlayarak onbeş yirmi mecidiye alabilmek ümidiyle kitapçının dükkânına gidip tabiin para meselesine katiyyen yanaşmadığını görünce.. Fakat bu meşguliyetten duyduğu nefret çalıştığı müddeti azap haline getirdi. Artık o gün eve gidip çalışmadı. fakat akşam soğuk kanla düşündüğü zaman devanı etmek lâzım geleceğine karar verdi: — Đş bir kere nizamına girinceye kadar. Ahmet Cemil bir şey söylemeden çıkmıştı... Bunları düşünürken içinden kabaran geniş bir nefesle: — Of!. tediyat. kaç cüz tutacağını ne bileyim?» dediğini işitince donup kaldı. gündüzlerini garip vak'alardan mürekkep bir dolaşık yumak icadında mahir bir muharririn fikrinden çıkan ve kimbilir kaç kişinin kış uykularına türlü korkunç rüyalar karıştıracak olan bu hikâyeyi. . ruhsat peşinde koşmalı. şu mülevves müsveddelerin arkasında koşmak. şimdi elime para geçecek diye elîm intizarlar içinde bulunmak lâzım gelecek. Hem basılsın. yarın basılacak. tashihlere bakmalı. O da çekişe çekişe alınacak.

Ahmed Cemil bir kaçma yazı yazsa? Neye dair olursa olsun; fransızca eski yeni risalelerde, ceridelerde tercüme olunabilecek ne olursa olsun. Hüseyin Nazmr'nin müşteri olduğu risalelerin eksiklerinden, hayat nüshalarından istedi. Bunlardan en yabancı olduğu esaslara, en lakayt kaldığı bahislere dair tercümeler yaptı. Bunları kitapçılara götürdü, bazısını kabul ettirebildi, kabul ettirebildiklerinden bazısı için para alabildi. Fakat ne zillet mukabilinde!... Daima kalabalık olan kitapçı dükkânlarında daima meşgul görünen kitaplardan daima ayıp olan para taleplerine katlanmak... «Şimdi yok...» — «Hâ! o makele mi? Yakında icabına bakarız» — «Üç gün sonra...» tarzında bir müşteriye kitap gösterilirken, meşguliyet arasında, yahut kuru fasulye pilakisi yerken iri lokmaların müsademesi esnasında verilmiş cevaplarla, mahrum, avdet etmek... Edebiyat âlemi, matbuat mesleki bu muydu? Hiç olmaz-. sa bu kadar zahmetine, eziyetine katlanmaya başladığı şu meslekte altına imzasını gurur ile, iftihar ile koyabileceği şeyler yazabilse... Bir gün yine bir makale götürdüğü bir risalenin tabii — Faiz efendi isminde munsıf bir adam ki onun ihtiyaç derdini anlamıştı — dedi ki: — «Mir'at-ı Şuûn»için tefrikalık bir hikâyeye lüzum varmış, başkası kapmadan imtiyaz sahibine müracaat etseniz a... Đyi bir adamdır, ihtiraz etmeyin. ihtiraz etme!... Ahmed Cemil pek iyi anlamıştı ki ihtiraz eden aç kalır: Haydi kendisi aç kalsın, fakat evdekiler? Hemen o dakikada cesaretle «Mir'atı Şuûn» matbaasına girdi, imtiyaz sahibinin odasına kadar çıktı. O vakte kadar bir ceride idaresine girmemişti; zihninde matbaa âlemlerini, ev-rak-ı havadis idarehanelerini büyütür; yeşil örtülü azîm yazıhanelerin yanlarında iri sakallı, altın gözlüklü, yüksek söyler, yüksekten bakar adamlar tasavvur ederdi. Şu bir iki ay-danberi kitapçı dükkânlarında gördüğü numuneler henüz bu hayalleri büsbütün silmemişti. Hüseyin Baha efendiyi müdüriyet odasında kanepeye lâ-kaydane yaslanmış, başmuharrir Ali Şekibin parmaklariyle hemahenk olarak pest perdeden okuduğu bir şarkının ninnisiyle uyumaya hazırlanmış görünce şaşırdı, yle^inden kalkmaksı-zın yüzüne istifsarkârane bakan Hüseyin Baha efendiye nasıl hitap etmek lâzım geleceğinde tereddüt etti. Fakat Hüseyin Baha efendi iri sakallı, altın gözlüklü bir sahib-i imtiyaz olmamakla benaber pek iyi bir adam tesirini yapıyordu. — Ne istiyorsunuz, oğlum ? dedi; bu hitap Ahmet Cemil'e cesaret verdi, ne istediğini anlattı, Hüseyin Baha efendi doğrularak dinledi, sonra Ali Şekib'i göstererek: — Soralım da hakikaten ihtiyaç varsa... Ali Sekip döndü, o bu gence bir kaç kere tesadüf etmişti. Bir hafta sonra, devam eden hikâye bitecekti, «Đşte, Ahmet Cemil bey tercüme etsin» dedi. — Aman okudunuz mu, bilmem?

Ali Sekip o iyi yürekli adamlardan idi ki beş dakikada dost olur, hasbıhale girer, her görüştüğünü sever, dünyada her şeyi sevmek için yaratılmıştır. Mai ve Siyah — F. 4 Ali Sekip bir hikâye okumuş, onu tavsiye ediyordu. «Durun bakayım? Burada mı?» Kitap bulundu. Ahmed Cemil'in eline tutuşturuldu. «Hemen başlayın!» denildi, o, sıkılmasa Ali Şekib'le Hüseyin Baha efendinin boyunlarına sarılacaktı: utana utana girdiği bu yere beş dakikada ısınıvermiş, beş dakikada bu adamlar hakkında derin bir sevgi duymuştu. Đşte «Mir'atı Şuûn» ceridesine ilk intisabı böyle oldu. Şu ilk mülakatın şevkiyle Ahmet Cemil bir hafta içinde -— tatilin son haftası — cerideye bir ay kiyafet edecek kadar tercüme hazırladı. Ali Şekib'in tavsiye ettiği bu hikâye de «Hırsızın kızı» tarzında bir şeydi, fakat artık Ahmet Cemil müşkülpesent-liğe lüzum görmüyordu; madem ki imza koymuyor... o imzayı asıl yazmak istediği eser için saklamak istiyordu. Para meselesi için ikinci mülakatta Ali Şekibe açıldı. Artık teklifsiz bile olmuşlardı. Ali Sekip hemen: — Oh, bak, o nazik meseledir... hele başlayalım, ben sana para alîveririm. Elbette Hüseyin Baha efendinin kara gözleri için çalışacak değilsin a... idarenin sandığı daima boştur amma... sen bana biraz kendini tanıtsana bakayım. Başka birisinin ağzında terbiyeye mugayir telâkki edilecek bu sual onun ağzında öyle saf bir kalbden sâdır olmuş görünüyor ki Ahmet Cemil garabetini fark bile etmedi. Dört lâkırdı ile kendini tanıttı; o zaman Ali Sekip hiçbir kelime söylemeyerek elini. uzattı, kendisine bir muavenet eli ariyan bu genç eli samimiyetle sıktı. Bundan sonra Ahmet Cemil'in hayatı hemen takarrür etti: daima çalışmak, öteden beriden müteferrik olarak ayda üç dört yüz kuruş kadar bir para kazanmak... Mektep açılmıştı. Hüseyin Nazmi ile beraber artık son sınıfta idiler! Fakat aralarında eski sıkı refakat mümkün olmuyordu. Biri leylî diğeri niharî idi. Hüseyin Nazmi okuyor, Ahmet Cemil yazıyor, birinde fikir melekeleri servet kesbedi-yor, diğerinde kabiliyetler yıpranıyordu. Bu hayat farkı eski münasebet samimiyetini biraz izale etmiş gibiydi. Bu son sene Ahmed Cemil derslerine büsbütün ihmal eder olmuştu. Sabahleyin mektebe gidinceye kadar, akşam mektepten çıktıktan sonra, gece yatıncaya kadar işleyen, daima işleyen bir fikrin mektep derslerine tahammül derecesi neden ibaret olabilirdi ? Zayıflıyor, sararıyordu; buna annesi lakayt kalamazda Sabiha hanım çocuklarının hiçbir halini ve hissini tedkik-ten hali kaımayan annelerdendi.

Bir gün annesinin önüne — «Mir'atı Şuûn'un idare memuru Ahmed Şevki efendiden aldığı beş mecidiyeyi koyduğu zaman Sabiha hanım dedi%ki: — Daha'paramız bitinedi, oğlum, sen beni israfE alıştıracaksın. Bizim idaremizden ne olacak? Biraz da kendine baksana... Hem bu kadar yorulduğuna da razı değilim, sonra hasta oluverirsin... Ohmed Cemil güldü, analık şefkatinden doğan bi rikkat sözleri Ahmed Cemil'i birden beş yaşındaki çocukluğuna iade etti, kumral uzun saçlı başını annesinin dizine koydu: — Ben çalışmayacak dursam nasıl olur, anneciğim? Ben çalışmalıyım ki bir gey olabileyim, ben şimdi yorulsam sonra rahat edeceğim... hele bir mektepten çıkayım, bak ne olacağım? Oğlunu bir matbaa sahibi, bir ceride müdürü görürsen iftihar edersin, değil mi, anneciğim? Şimdi Ahmed Cemil'in kalbine bu tazejpüt. düşmüştü. Bu ümidin üzerine ne hayaller nakşetmiş, zihninde neler tertip etmişti! Kitapçı Faiz efendiye bir ceride imtiyazı aldırtıyor, kendisi başmuharrir oluyor, Hüseyin Nazmi'yi beraberine alıyor, beheri beş liralık hisse senetleri çıkarıyor, bir matbaa açıyor, hisseler hâsıl olacak temettülerle yavaş yavaş imha ed'liyor, matbaa Ahmed Cemil'e münhasır kalıyor. Babıâli caddesinin bir münasip yerinde, meselâ Sirkeci'de dört yol ağzında köşelerden birine zarif — zihninde resmi bile çizili idi — bir dai-Ee; küçük bir araba, tek atlı... ziyade tantanaya ne lüzum var? O vakit gözlük de takacak. Gözlüğe bilhassa ehemmiyet veriyordu. Sabahleyin Süleymaniye'den... — Yok, yok, o evi satıyorlar, başka bir yerde, daha nerede olacağı tekarrür etmemişti, bir ev... — Sabahleyin arabasına bindiği gibi askerce bir sesle emir verecek: — Matbaaya!... Bu hayali dairma süslerdi, yegâne tesliyet medarı bundan ibaretti. Bunu, gece yatağında rahat rahat düşünebilmek için hattâ yatmakta acele ederdi. Daha neler düşünmemiş, bu ümidin etrafında neler icat etmemişti? Bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi, fakat bu hayal pek seyyal idi, belli_belirsiz bir §ey... ...... Müphem bir çocuk çehresi, kimbilir kimdir? Ahmed Cemil bu çehrenin ismini bilmekle beraber saraha+le tâyine bile cesaret edemezdi. Mektebin *edris müddeti bitmek üzere idi ki bir gün akşam üstü «Mir'ati Şuûn» matbaasına uğradığı zaman Ali Sekip kendisini görür görmez: — Ben de seni bekliyordum, dedi; sonra söyleyeceği şey yanında tashihlere bakmakla meşgul olan Raci'den, Saib'den saklı imiş gibi Ahmed Cemil'i tuttu: Hüseyin Baha efendinin odasına kadar çekti götürdü: — Sana bir iş buldum, dedi. Ali Şekibin bulduğu iş bir hocalıktan ibaretti.

kahkahayı salıverdiler. zaten onun evine de yakın. iki lira daha zam olunca madem ki ev kirası yok. o. Bir hayli para artıyor.. Daha ne var? — Şu yazıldı mı? Şeyi unuttun. sonra yanına bir uşak terfik ederler.. toplamanın sıhhatine inanmadı. yine evine avdet eder. Ahmed Cemil'in elinde kurşun k&iem diyordu ki: — Şöyle böyle eve dört beş yüz kuruş giri. Büyük eski bir konak. Nihayet Ahmed Cemil sütunun altını çizdi. noksan bi. «Ne?» dediler.. Yekûn ne olacak?. değil mi anne? Gelin edecek kızımız var. — Aman ağabey. bir saat kadar ders. Haftada üç gece.. Daha?. — Daha? Daha?. Sanki haftada o üç saat zarfında daha mı ziyade kazanıyor? Ahmed Cemil'in aylık muvazenesinde iki liranın pek büyük bir ehemmiyeti vardı. akşam yemeğinden sonra gider.. kâh Seher'e gözlerini tevcih ederek muvazeneyi tanzime çalışıyordu. toplamaya haşladı. toplama bir daha yapıldı. Seher mutbak sarfiyatı hakkında fikirlerini söyledi: Aiı-nıed Cemil kâh annesine.. Ali Şekib'den bu haberi aldıktan sonra güya demiryolu kur'asında büyük ikramiyeyi kazanmış gibi bir an evvel eve müjde vermek üzere Süleymaniye yolunu her vakitten daha erken tuttu. itirazlar ileri sürülüyordu. cedvelin her noktasında uzun konuşmalar oluyor. dedi. — Daha?. — Aman.. tolamının neticelerini birer rakkamla işaret ederek hattın altına indirdikçe kalbinde bir heyecan duyuyordu.Ayda iki lira vereceklerdi. sen de!.. Aıhmed Cemil elinde kâğıdı sallıyor: «Zengin oluyoruz!» diye bağırıyordu.. Masraflar kalem kalem ilerliyordu. şeyin ismini bulamadı. iyi terbiye almış altı . «Şey» dedi. Toplama bitince hayret etti. Ahmed Cemil'in yanma yaklaştılar..r şey olmasın diye dikkat edildi: Seher bir* aralık: «Şey unutulmuş» dedi. Ali Şekib'in bulduğu ders Vezneciler civarında idi. Sabiha hanımın. Başka ne masraf kaldı?. sonra gözlerini Đkbal'in gözlerine dikti:' — Artan para da lâzjn.. galiba? Daha? Daha?.^*1... Bu akşam mühim bir para müzakeresi açıldı. Hiçbiri inanmadı.. cetvelin her rakkamı tekrar okundu. Seher utandıs kaçtı. anne zengin oluyoruz. Herkes tam bir sükût ile neticeyi bekliyordu. çocuk pek küçük amma ne olur. Hep arıyorlardı. Đkbal'in arasında rey vermek üzere hattâ Seher bile meclise davet edildi. bir daha yapmaya başladı.

. dün akşam geçim cetvelini şenlendiren iki liranın kolay kazanılmayacağını şu ilk tecrübe ile anlamıştı. Bu sene dersleri büsbütün ihmal etmişti. Artık ne yolda tedris tarzı intihabı icabedeceğinde kendisini muhtar bırakıyor. Artık maişet tarzını bulmuştu..yaşlarında zarif bir çocuk. gelecek ders için kitap getireyim de. Çocuk yüzüne bakıyordu. Mektep bittikten sonra Hüseyin Nazmi ile hayat iştiraki hemen büsbütün bitti. ders saatlerine gelince: «Şimdi kış girmek üzere...insanları korkulu fikirlerden kaçmaya sevkedes bir hisle — bunu hemen silip çıkarmakta istical gösterdi. bu ¦şahadetnamenin temini için çalışması. Hüseyin Baha efendi birgün gözlüğünü zapta çalışarak hizmetinden hiç menun olmadığı Osman Tayyar'ı göstermiş. para kazatoacak. en ziyade dikkat olunacak şey çocukta tahsil hevesi uyandırmak. biraz okumak biliyor. Çocuğun babası — nazik bir efendi — Ahmed Cemil'e takip olunacak hareketi tâyin etti: Çocuğu idadî sınıflara ihzar etmek lâzım.. Ahmed Cemil âdeta sıkıntısından terledi. Ahmed Cemil hiçbir yere intisap etmiyecek.» Bu akşamdan itibaren ders başladı: fakat hocalığın maddî güçlükleri hakkında henüz bir fikir hâsıl etmemişti. dirseklerinin üzerine dayanmış. fakat bir şahadetname ki. çocuk gözlerini indirdi.» Konaktan çıktıktan sonra âdeta geniş bir nefes aldı. Korktuğuna uğramadı.. Çalışmasından memnun olmadığı zaman kendisini haberdar eder. «Mir'atı Şuun» heyeti talhririyesi arasında zaten yeri hazır. büsbütün sıkıldı. imtihan zamanı yaklaştıkça içine bir korku giriyordu. başladığı bir şeyi bitirmiş olmak azminden başka bir şeyden ileri gelmemişti. Ahmed Cemil bundan bahsedilmesine rıza vermez. Bir yandan bir tâbie tercüme ediverdiği »vocuklara malûmat» sürekli yayım.. ara sıra da bazı risalelerde yazı yazacak. Senenin on ayında artık çalışmaya lüzum gördü. O Harbiye nezaretine intisap edecek. ondan zaten büyük bir şey ümid etmiyordu. Mektebin son imtihanları yaklaştı. Đmlâ yazdırmak istedi... değil mi?.. haftada üç gecesini mahveden Vezneciler seferi derslere vakit bırakmıyordu. tabiî geceleri tercih edersiniz. zekâsına âdeta bir dûniyet veren bu hüccetten utanır. Şimdi ne yapılacak? Çocuk bekliyordu. Şahadetname aldıktan sonra hiç sevinmedi. bir iki ders daha bulacak. bir taraftan «Mir'atı Şuûn »için ikinci defa olarak başladığı bir hikâye. Uykusundan tasarruf etti. yanlı&ları tashih etti... söyleyecek bir şey bulamadı. küçük odasında.. bazı kaideye taallûk eden hataları izah etmek istedi. bir şey anlamadığından emin idi. artık haric-den gelen tesirleri kabul etmek istemeyen fikrine bir senedir mühmel kalan dersleri sindirmeğe çalışırdı. «Bu defa bu kadar kalsın efendim. herk<" /azın hararetiyle yataklarında erkence uyuduğu bir sırada kitaplarının üstüne eğilmiş. Avdet ikin kendisine bir uşak terfik olunur.. Đhtarların bu kısmında çocuğa manidar bir surette bakıldı. mütemadiyen işlemekten yorulmağa başlayan zavallı başını iki ellerinin arasına almış. kulağına: . beş dakikada iş bitti. haftada üç defa olsa kâfi. sonra okuttuğu yeri yazdırdı. Çocuğa biraz kıraat yaptırdıktan sonra ne yapmak lâzım geleceğinde tahayyür etti. «Ya sınıfta kalırsa!» bu korku zihinine iliştikçe —. şahadetnameyi alabildi. büsbütün matbuat âlemine atılacak.

galiba asıl sermaj'e de onun imiş. sabahtan akşama kadar idarehanenin havı uçmuş. sahibi imtiyaz Hüseyin Baha.. zaten bu üç kişiden başkaları daima seyyar idiler. Baş muharrir Ali Şekib.. Matbaa müdürü? Ne demk olacak. Raci ötede bir risale-i mevkutede güzel bir manzumeyi tezyife çalışırken. hele şu çapkından kurtulduk! Şimdi gitsin de başka bir «Mir'atı Şuûn» namına para alsın. mütemadiyen işleyen zavallı başını dumanla uyuşturabilmek için biribirini müteakip yaktığı sigaraların dumanı gözlerini doldurdukça durmağa. Ahmed Cemil bu matbaada hemen herkesi severdi. Hattâ bu defa Hüseyin Baha efendi Osman Tayyar'ın matbaadan çıktığına dair ceridede iki satırlık bir ilân neşrine bile lüzum gördü. Ahmed Şevki efendi o gün bir aralık Ahmed Cemil'e: ¦— Oh!. yahut bir cümleyi rabt edebilmekten irkilişi üzerine ileriye gitmek istemeyen . idare memuru Ahmed Şevki efendi. Hüseyin Baha efendi bîr hesap meselesi için Ahmed Şevki efendiye çıkışırken.«Sen mektepten çıktıktan sonra buradasın» demişti. mariz. Matbaada öksürüğünden başka sesi duyulmaz. bunlar o saf yürekli adamlardandı ki mülakatlarından bir inşirah-ı derun his eder. Altı ayda altı kere matbaa değiştirir adamlar. Bir de. Ahmed Cemil şahadetname aldıktan sonra bu dördüncü defaya da hatime verildi. sulanan bu biçare gözleri dinlendirmeğe vakit bulamayarak yazmak. demişti. Hüseyin Baha efendinin buna — hattâ bazı çarpık işlerine — tahammül edişine bakılırsa bu adamın matbaada müdüriyet sıfatını takınmak için bir hususî hakkı olmalıydı. acılıklarından bir çoğunun zail olduğunu duyardı. yalnız Ahmed Şevki efendiyle idare işlerine bakar. «Mir'atı Şuûn» için hergün havadis ve mütenevvia sütunlarını doldurmak. mevkut risalelere makaleler yetiştirmek. odasında kül eşelemekten başka bir şey yapmayacaksa müdüriyetten vaz geçsin. sonra yorgun zihininin bir kelimeyi bulabilmekten. küçük odasına girer. bazan iki yerde birden. mütenevvi şekillerde yırtıklariyle bir garibe halini almış soluk yeşil çuha örtülü yazıhanesinin kenarına ilişerek — Ali Şekib bir tarafta ismal-i ahval yazarken. Ahmed Cemil buna hiç ehemmiyet vermezdi. «Mir'atı Şuûn» a kat'î surette intisabından sonra Ahmed Cemil'in hayatı bir intizama girmiş oldu: Kitapçılar için çalışmak. matbaa müdürü Tev-fik efendi vardı ki matbaaya hergün herkesten evvel gelir. kimse ile konuşmaz.. yazı imal eder bir âlet kabilinden uzunluğuna kesilmiş kâğıtları tekrar okumağa vakit bulamayarak doldurup bir yenisine başlamak. daima sakit bir adam ki matbaada bir gölge gibidir. hiçbir şeye karışmaz. muhtelif renklerde lekeleri. Daima küskün. baş mürettip mürekkepli elini kapının kenarına dayamış «mütenevviaya bir buçuk sütun daha lâzım!» derken — çalışmak.. Bugün «Mir'atı Şuûn» matbaasında. Bu adamla bir çift lâkırdı etmemiştir. Bazan kulağına çarpan sözlerden yavaş yavaş anlamıştı ki Tevfik efendi Hü- şeyin Baha efendinin şeriki imiş. yarın diğer bir ceridede. Meselâ Osman Tayyar dördüncü defa olarak «Mir'atı Şuûn» a intisap etmişti. mahiyetini bile bilmez. matbaa müdürü ise kendisini göstersin. odasından mangal mayıs ortasında kalkar bir ihtiyar. yazın kürk giyer.

deli kız: «Aman! Küçük hanım! Ökçem koptu» diye kalabalığın içinde bir çığlık basmış ki. yine matbaaya avdet eder.. bazan geceleri nöbet bekleyecek. nadiren matbaada kendisine ihtiyaç olmayacak da biraz nefes alabilmek için Tepebaşına kadar gidecek. ... bin türlü hiçlerden mürekkep sözlerle ycr^nn zihnine biraz istirahat havası verirlerdi. muttasıl oturmaktan yorulmuş vücuduna bir taze hayat vermek için kalkıp biraz dolaşır. Zira bütün ümidlerinin mütemadi çalışma neticesiyle zuhur edeceğine kani idi.. hergün çalışacak. yalnız dinler. gençlere mahsus konuşkanlığım kaybetmiş idi. pazar yok. barıştırmış. Bu hayat tarzı daima böyledir. oğlu Ahmed efendi geliniyle kavga etmiş de o aralarına girmiş. yolda Seher'in ayakkabısının ökçesi kopmuş. yahud gidip gelme bir Boğaziçi seferi yapacak. Ahmed Cemil bu meşguliyet hayatı başladıktan sonra sükûtu sever olmuş.kalemi kâğıdın üzerinden ayıramayarak durmak... Fakat Ahmed Cemil bu hayattan müşteki değildi. Fakat o Vezneciler'deki ders Ahmet Cemil'e o kadar ağır geliyordu ki eğer başka türlü telâfisine imkân olsa o iki lirayı çoktan terk ederdi. dinlenirdi. yahud.. Yalnız akşamları evine geldiği zıaman yemek vaktine kadar minderin üzerine boylu boyunca uzanır. ne de olsa gelin değil mi?. Bugün komşu Sabire hanım gelmiş. Dün Đkbal Seher'le beraber sekiz arşın basma almak için Kalpakçılar başına gitmiş. onlar söyler.. yine kıymeti bilinmezmiş. Eve gelince val'desiyle ikbal o günün vukuat silsilesini naklederlerdi. sokağa çıkar. eğri takılmış yeşil astar perdesinin kenarından şurada zihin57 lerini öldürmektle meşgul olan bu zavallılara bir istihza nazarı yollayan güneşin iltimaına hasretle dalıp kalmak. dudaklarında geciken bir tebessümle gülümserdi. bir aralık merdivenleri iner. O. kitapçısına kadar gider. Bu meşgale içinde yemek için vakit bulamazdı. durairuyordu. bir müddet zihninin ataleti içinde gözler pencerenin rengi uçmuş.. yeni çıkmış kitap varsa şöyle bir bakar. sahib-i imtiyazın odasında sedirin üzerine ilişip yatacak. yahud tabiin hatırı için tashihlerine bakıverir. dinledikçe sıcak bir günden sonra düşen yaz yağmurlarının latif serinliğine benzeyen bir haz duyardı. Ekseriyet üzere peynir ekmek üzümden teşkil ettiği öğle yemeğini güneşsizlikten. Çalışmak şimdi onun için âdeta asabî bir illet olmuştu. Cuma yok. Matbuat için çalıştığına hiç müteessif değildi. Buna uzun uzun. hergün matbaaya esir olacak. yahut demin doldurduğu kâğıtların birinde yeri boş bırakılmış bir kelime için lügat kitabını araştırırdı. Ahmed Cemil bu hiçleri derin bir zevk ile dinler. fakat isterdi ki kendisine öteden beriden bahsolunsun. pencerenin kenarında ayakta durarak karşıdaki kaldırımdan geçenleri seyreder. Bazan uyuşmuş bacaklarına... ara sıra bir sual irad eder. havasızlıktan daima iştihasız kalan midesine zorla indirdikçe güzleri bir ecnebi risalede tercümeye elverişli fıkra arar.

. kardeşini yalnız bırakarak. hattâ geç kalmak korkusuyle mangalın kenarına sürülen parlak sarı cezveden hissesini almayarak bilhassa bu gece seferleri için aldığı siyah muşamba paltosunu giyer. Öyle ki ders günleri yemeğini yedikten sonra mangalın başında ısınmak mümkün iken buna muvaffak olamayıp soğukta. bilhassa Đkbal'i her lıangi bir sebeple kızdırarak eğlenir.ile geçen bir günden sonra o küçük fakat şirin sarı mangalın kenarından mehcur olmak. Her dakika bir çamur birikintisine batmamak için durmağa mecbur olur. karların. yahud ._olduğundan uze" rine aldığı anahtarla kapıyı açarak hafiîçe ayaklarının ucuna basa basa odasına girer.iki gün sonra fena bularak atmak üzere . bazan duvarların kenarından bir gölge şeklinde süzülerek geçer. çamurların içinde tekrar sokağa çıkmak lâzım geleceğini düşündükçe eve gitmekten korkar olmuş idi. meşkûk işlerle geçinen sefiller gibi geceleri karanlıklar içinde ekmek parasına koşmak takat kıran bir der d idi.bir man-zumecik karalardı. «anne! ben gidiyorum. şu muhtasar aile ocağına bir hasret hissiyle sokağa çıkardı. bütün vücudunu kaplayan ürpermelerle titrer. başında muşamba palotusunu döğerek sırtından . güzergâhına tesadüf eden küme küme büzülmüş köpeklerden korkarak yolunu değiştirir. nihayet on altı saatlik bir sâyiîı ıstırabı bahasına kazanılmış olan yatağına sokulurdu. iki ellerini ceplerine sokarak eteklerini dizlerinin üstünde zabta çalışa çalışa taşların üzerinden sekerek yürür.Hiç olmazsa gecelerine tamamen tasarruf edebilse kendisini bahtiyar addedecekti. Evde kaldığı akşamlar bir müddet validesiyle konuşur. Asıl bu Vezneciler seferinden kış esnasında zahmet çekmişti. o zamana kadar herkes^atnuş. Kışın tipilerle esen rüzgârı paltosunun başlığından hücum ederek yüzünü tırmalar. kalbinde bu eve.^ Haftada üç gece yemekten sonra evden çıkarak. orada saatlerce V7 uğraştıktan sonra maiyetine verdikleri bir uşağın refakatiyim V evine gelir. Odasında seccadelerin üzerinde yuvarlanarak. bazan bir viranenin boşluğundan geçerken şimdi bir el uzanıverecekmiş. " sükuny. fakat ihtiyaç derdi bu zamanları da tamamen kendine bırakmıyordu. omuzlarında.. bu y. yahud tercümeleriile iştigal eder. Hasır iskemle üzerinde yazı. minderlerde uzanark çalışmağa sarfetiği bu zamanlar gündüzleri idarehanenin hasır iskelesinde geçen saatlerin meşakkat mükâfatı kabilinden bir istirahat devresiydi. yakasından tutuverecekmiş gibi kalbinde bir korku titremesi duyardı. Dersi olduğu akşamlar Ahmed Cemil sofrada matemi andıran bir sükût ile yemek yedikten sonra küçücük kırmızı bakır majıgalla ısınan bu yuvacıkta annesini. uykunuz gelirse beni beklemeyiniz!» der. Sonra bir aralık yağmur başlar. Soğuk!. Seher'le alay eder. sonra odasına çıkarak ya sevdiği bir şairi okur. köşesini bırakarak Veznecilere kadar gider.

ele geçen bir cerideden imlâ yazdırılacak. affmızı rica ederim. Hugo'nun temaşalarını. f. o aldanmağı terci'h ederdi. Soğuk rüzgârlarla karışık sıkı bir yağmur. ^W^ $cja^ ' Bir vakit gelir ki her ikisi de yorulur. Bir aralık! uşak görünür: «Hanımefendi haber göndermiş.. meselâ hesabdan taksim anlatılacak. memleketinde kendisini bekleyen rişanlısından bile bahsetti.. yalnız dinler yahut dmlemeksızm susardı. sana ne oluyor? ister çalışırım. Ahmed Cemil bunlara bedel o küçücük sıcak odada minderin üzerine boylu boyuna uzanarak Musset'nin «Geceler» ini. sabahleyin mangalın kenarında tüterek geceden kalan nemi alınacak. sonra kapı açılınca henüz yemeğini bitirmemiş yağlı elini silmemiş uşağın tuttuğu mumun ziyasiyle dar bir merdiveni çıkar. selâmlık odasına girer... Ah!. Avdet ederken başka bir fasıl başlardı. Kapının önünde zile dokunmadan evvel bir nefes alır..^rt|k buradan gidersiniz». bu lâubaliliğe sükûttan başka bir şeyle mukabela göstermediğinden uşak evde la-kırdısız geçen hayatın öcünü kendisinden çıkarardı. Ahmet Cemil'in yorgun gözleri süzülürdü. bu gün hiç çalışamadım. Uşak yavaş yavaş Ahmed Cemil'le teklifsizleşmişdi. Đkbal bir yandan ütüyü hazırlarken o matbaaya geç kalmak korkusiyle üzülecek.. ta Veznecilere kadar gelir. fakat yaramazlıkları bir terbiye süsü altında saklıdır.^e-. Ne için? Canı sıkılmağa hakkı var mıydı? Çocuk küçük bir yaramazdır.. Elinde muşamba feneri sallayarak..-aitek-y&rulmustar. tâ ki küçük bey kitaplarını alıp haremden çıksın. ne kadar k:vırsa bir türlü çamurdan muhafaza edemediği zavallı tek pantolonunu ıslatır.. Mukaddemesiyle küçük bey girer. Ahmed Cemil. Keyfimin kâhyası değilsin ya!. Ahmed Cemil o sokaklardan. Ahmed Cemil'in her şeyden ziyade bu hoca efendi tâbiri canını sıkar. zaten çocuğun kendisiyle beraber bulunduğu müddetten başka çalışmadığım da bilir.. Ahmed Cemil şakirdinin hiç bir ze-rafete mugayir haline tesadüf etmemiş olmakla beraber ufak bir serzeniş yapsa çocuğun calî bir mahcubiyet edası ile gözlerini indirerek içinden: «Budala! sen de... Lamartine'in «tefekkürat» mı okumak için nasıl bir iştiyak duyardı... Derse başlanır. diyor» sözü üzerine derse nihayet verilir.. arzın kürreviyeti izah edilecek. O. derdi. o yağmurun altından geçer... ister çalışmam. Nihayet sokağın başına gelince uşak . Ahmed Cemü hafif bir .süzülüp ayaklarına doğru akar. kucuk_bey. uşak da Ahmed Cemil'i bir an evvel evine götürüp avdet etmek için sabırsızlandıklarından bunun çocukla uşak arasında bir sania olması da pek ziyade ihmal altında olmakla beraber. orada bekler. bir küçük efsane okunacak. Tenha karanlık sokaklar. Onun için daima affeder. Bu yarına kadar kuruyacak. ilk önce önden gitmek âdet iken her defasında bir iki parmak geri kala kala nihayet yanında gitmeğe başladığı Ahmed Cemil'e geveze uşak bütün dertlerini döktü.» diyeceğinden emindir.(çocuk küçücük eliyle ağzını saklayarak yalandan esnemeye! başlar. — Hoca efendi. Çocuk bir an evvel hareme gitmek.

. dertleşirler. yalnız postaya tevdi edilecek olanlar kuşaklanmakta. dedi. o bitmez tükenmez nâlişiyle kâğıdın üzerinde — ağır ağır yürüyen bir öküz arabası gibi — o daima çı-tırdıyan kaleminden bahsolunsa: «Yok! ona ilişmeyiniz. tulûunu beklediğin ümit le uyu!. yeşil eski çuhalı yazıhanenin kenarında. sabahleyin şafağı müteakip müvezzilere dağıtılmıştır. öteden beriden bahsederlerdi. titreyerek anahtarı sokar.. çamuriu lastıklerıyle muşamba paltosunu hemen taşlığa atar odasma çıkar. Muharrirler henüz gelmemiş. Her sabah böyle buluşurlar. Bu kelimeyi hiç sevmedikle-riyle pek ziyade sevdiklerine hasreder. gecenin bakıyye-i huma-riyle biraz sersemce olarak geldiği zaman Ahmed Şevki efendiden başka kimseyi bulamamış idi. Ahmed Cemil Raci'den bahsolunduğunu derhal anladı.» fjs^yafetini takip eden günün sabahı Ahmed Cemil matbaaya mûtadından biraz geç. Ahmed Şevki efendiye ne vakit kaleminden. Ahmed Cemil idare memurunu en samimî temennasiyle selâmladı. Ahmed Şevki efendi henüz hücresine girip kâğıdının üstünde daima çıtırdayan kalemini eline almamıştır. Ahmed Şevki efendi bu sabah şu cümleyi pek hiddetle beyaz keten yeleğinin altında zorca zaptolunan göbeği yerinden sarsılarak söylemişti. îdare memurunun kalem çıtırdısiyle müdürün öksürüğü matbaa makinesinin dümdarlarıdır. münevver mai bir semanın bârân-ı elması altında. tütün kokusu henüz matbaanın mürekkep ve ıslak kâğıt kokusiyle meşbu havasını doldurmamış. ter-tiphanede mürettiplerin telâşa lüzum görmeyerek kasalara dağıttıkları dökme harflerin seri darbeciklerle rjuttarid ahengi işitilmektedir. hattâ bir kere sevgi hissine lüzumundan ziyade kapılarak kendisini kaybetmiş. Ahmed Şevki efendi musahabe refikini görünce . sa-hib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin dizine elini vurarak «hay!: çapkın hay!» demiş idi de sonra da bu gaflet hatasından dolayı zaten kırmızı olan çehresi birkaç gömlek daha kurmızı-laşarak üç dört gün kadar sahib-i imtiyazın yüzüne bakamamış idi. küçük nazlı çocuğun daima esneyen çehresi karşısında geçen o meşakkat ve mihnet saatlerinden sonra şu sıcak temiz yatağın içinde.Ahmed Cemil'in selâmına mukabele etmeye vakit bulamadan: — gördün mü bir kere çapkını? Bu akşam yine evine gitmemiş!.selamla ayrılır. ıslak esvaplanm öteye beriye iliştirir JatağnĐ W ta kendisine mukadder tek dinlenecek yeri olan yatağına g «Uyu zavallı çocuk.» derdi. karanlık çamurlu sokaklarda. Sabahları intişar eden cerideler idarehaneleri en ziyade sabahleyin asudedir.. ben hem yazarım hem o ninni ile uyurum» derdi. Ahmed Cemil telâş etmeyerek sordu: .. Ali Şekib bu iki dosta yazıhanenin bir tarafında hasbıhal esnasında tesadüf ettikçe nükte sarfetmek için iptilâsına uyarak Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki'nin mah-leslerindeki müşabehetten «Ahmed efendiler yine birleşmişler. o benim ninnimdir. Ahmed Şevki efendinin başlıca müntehabı olan lügatlerden biri de «çapkın» kelimesidir.söylemek istediği şeyi söyleyecek bir adam bulamayıpta ilk tesadüf edenin üzerine atılanlan sabırsızlara mahsus bir telâş ile . gece ceride basılmış.

» tesellisiyle gitsin cebindeki parayı bir murdar aşüfteye versin..— Nereden anladınız? — Nereden anlayacağım? Zavallı kadın yine öksüzler gibi boynu bükük çocuğiyle gelmiş. Türlü faraziyyat silsilesi ki her biri ciğerlerinde bir başka yara açıyor. Bir şey söyleyecek de . Bir de ona sormalı. Evet.. şu genç kadın kimin. Ahmed Cemil derin bir teessürle dinliyordu.. efendi içsin içsin. O kadın ağlarsa. mahzun edalı bir biçare. Đkide bir de «Babanı nerede?» diye glen bu çocukla.. bütün gözü yaşlı zevceler için şurada uzun uzun... Belki onbeş onaltt yaşında. bağırırsa yaygaracı denecek. matbaanın aşağı katında ağlayıp duruyor.. Utanmasa aşağıda ağlayan Raci'nin karısına değil. Kimbilir.» demek ister. kocası içmeğe başlamış. Nereye gidiyor?. bir de. Bir gün o çapkını tuttuğum gibi idaresinin penceresinden aşağıya atacağım. hattâ. çocuğundan öyle anlaşılıyor.. Tutmuşlar bilmediği bir adama veri vermişler. matbaa halkının kaba kaba manalı gülüşleri arasında ağlayan o kadıncağızı gördükçe içim içime sığmıyor Alimallah!. Sonra eve gelince karısının ağlamasına tahammül etmesin. ağlasa kıyametler kopuyor. Karısını evde kimsesiz...... Amma kocasını aramak için sabahleyin başını örttüğü bir matbaaya geliveren kadının muamelesini de süslü bir muamele addetmiye-cekmişiz. sonra: «Evde bakkaldan veresiye peynir ekmek alırlar. Bir ay ya mes'ut olmuş ya olmamış. Buna. ihtimal ekmeksiz bırakıp ta kimbilir hangi kahbenin yanında vakit geçirmekte mâna var mı?. merdivenin başında duran galiba cesaret edemiyor. Raci'nin çocuğu değil mi?. Nerede kalıyor?. dayağa müstahak addedilecek... cemiyet hayatı içinde göz yaşlarından mürekkep bir ıztırap sahifesi teşkil eden acı bir bahsi bütün. Đşte Raci'nin karısı! Dünyada kendisinden kaçan şu heriften başka bir şey düşünmediği bu sabah şafak atar atmaz gelip şurada ağlamasiyle sabit değil mi?.. saf bir büka-i merhametle ağlayacaktı. meram anlatamıyor. Sonra ana baba ortadan kalkmış. Bu genç kadın ne yapar? Kocası nerede kalmış?. kadının kocasına âşık olmasını ilâve ediniz. nihayet bir akşam evde küçücük bir çocukla yalnız kalmış.. Bu gaybubet tekerrür eder olmuş. hangi baba ile hangi ananın nazlı bir kızıdır? Pek küçük iken evlenmiş olacak.. ne de güzel kadıncağız! Taze. böyle bir herif bilirim ki karısı ağladıkça onu döverdi. Ahmed Şevki efendiye göstererek dedi ki: — Baksanıza.. Ahmed Şevki efendi devam etti: kendisini tecrübe etmeden aile babalığı ne demek olduğunu anlamadan.. yahut o mukaddes vazifenin ehemmiyetini her türlü takayyütten vareste addedecek kadar kendilerinde duygusuzluk gördükleri halde evlenenlerden bahsetti.. Görsen. «Senin her şeyin işte bu adamdır» demişler. Đnsan ilk önce karısını döven erkeklerden bahsolunduğunu işitince: «Kimbilir? Karı nasıl dayağa müstahaktır. Bir aralık Ahmed Cemil'in gözüne bir şey ilişti.. dünyada bu adamdan başka kimsesi kalmamış.müz'ic ve elîm tafsilâtiyle meydana dökmüştü. Bu dereceye kadar düşmüş olmak için kimbilir ne mecburiyetler görmüştür. Ahmed Şevki efendi diyordu ki: — Evet. Bedbahtlığı her halinden belli. Ahmed Şevki efendinin sâde bir talâkatle söylediği bu sözler gözlerinin önünde bir facia âlemi açmış.. Amma neye yarar? îş bu biçarelerin derdine deva bulmakta.. yapyalnız.

. XI 65 duran gözleriyle şu müşfik çehrelere naze-i istimdad tevcihine bile cesaret edemeyerek titrek bir seda ile: — Demmindenberi size müracaat edip etmiyeceğimi düşünüyordum. nihayet müraacata karar verdim de şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum.... Ahmed Şevki efendi refikina bakti. — Bak bir kere! Đlk kabalık hevesiyle çocuğa şair ismi vermiş de sonra. -L . — Nedim!. Ahmet Şevki efendi kendisine biraz vekar vererek... Kadıncağız merdivenin kenarına dayanmış müsaade bekliyordu. Zaten benim ne demek istediğimi siz pek iyi bilirsiniz.. hemşire hanım?. bir iki sene evvelden alındığı paçaları dizlerine yaklaşan soluk pantolonundan. Çocuk — Kırkılmamış lepiska saçlı. Bu gün o çocuğun elinden tutaran gelen . Đkide birde boynu bükük bir çocuğun gelip babasını sorduğunu da görüyorsunuz. bir nazar teatisiyle kadıncağızı dinlemeğe karar verdiler.. bileklerini örtmeyen yenlerinden anlaşılan soluk elbisesi içinde.«. annem size bir şey söyleyecek. Ahmed Cemil'i de bir işaretle davet ederek sofaya çıktı. dünyada vaktinden evvel dertle. Ahmed Şevki efendi çocuğun elinden tutarak dedi ki: — Senin ismin ne bakayım?.. Ahmed Şevki efendi mütalâasını çocuğun yanında ikmal etmek istemedi. Ahmed Şevki efendinin şu suali üzerine genç kadın bütün matemli hayatının karanlık meşakkatlerinden genç sırnaşma çekilmiş bir ye'is perdesi gibi çehresini örten siyah peçenin altında henüz kurumamış kirpiklerini kaldırmağa henüz gençlik gülüşüne bedel ıstırap giryesi silâhı altında melûl ve kesif K> J. dedi. ve merasime mahsus sesini takınarak: —• Ne istiyorsunuz. oğlum. gel!.... Bir şey mi söyleyeceksin? dedi. değil mi efendim? Zevcimi siz de benim kadar tanırsınız. pejmürde yapraklar arasında yeni açmış bir gül kadar cana yakın bir çocuk — tereddüd ederek yaklaştı: — Đzin verirseniz. dedi. dedi.Ahmed Şevki efendi: — Gel bakayım. mihnetle ağlamaya başladığı için hazin bir hayret mânasiyle örtülmüş zannedilecek kadar baygın gözlü.

Kaç kere niyet ettim.. sarhoşluğundan başka bir şeyle gaybubetini unutturmadığını birer birer döktü.. çocukluğa mahsus tam bir itimat ile olanca hissini ve fikrini ona hasrettiğini. sanki onun masum simasına elemlerinin mersiyesini yazdığı bu çocuktan artık gözlerini ayıramayarak bütün hissiyatını döktü. Dünyada bedbaht bir kadın olmağa katlanmak mecburiyetinden başka bedbaht bir çocuk yetiştirmiş olmaktan mütevllit bir ye'sin bütün şerhi bu nazarda mündemiç idi. rikkatten mürekkep bir derağuşun mıknatısı cezbesi içine aldı. Geceleri evine gelmeyen erkeğin elbette gideceği bir yeri olmalı. Bakınız. her derdini yüzüne baka baka düşündüğü.. küpenin satıldığı meydana çıktı. O beni aramağa lüzum görmezse benim onu arswnaga mecburiyetim kalır mı?... annemden bana bir şey kalmamıştı. ne demek istediğine dikkat etmeyerek ..fakat bu paranın kazandıklanyla beraber başka . fakat bütün elem ve ıstırabına gafil ibir şerik olmuş çocuğun mahzun edasına bakmağa cesaret edemeyerek perişan bir lisanla şimdiye kadar kimseye faş olu-namayıp da teraküm ede ede artık havsalasının isti'abına muktedir olamadığı acılıklarını hatırına geldiği gibi salıverdi. Kocam daha onların hayatında iken on liralık bir küpemi aldı. — Evet. ben bu gün kocam için değil çocuğum için geliyorum..annesini görünce bu zavallı kadının ne demek istediği de anlaşılmıştır. Fakat bilir miyim. orada şu mürekkep lekeleriyle simsiyah kesilen matbaa merdiveninin kenarına dayanarak. Bir. Buna acıyınız. 5 Genç kadın burada çocuğuna uzun bir nazarla baktı. o. Đşte efendim. Biz. eğer o eve gelmeyecek olursa bu çocuk genç anasının daima ağlayan gözlerinin önünde yavaş yavaş ölecek. Karısından elbette bir sebeple kaçıyor. mahvetti. iki altın bileziğim vardı. Pederimle validem ortadan kalkınca yalana da lüzum kalmadı.. Kadın artık ilk itiraza şu üç dört sözle galebe çaldıktan sonra.. tesellisini ağlamakta aradığını söyledi... Onlar da birer birer gitt\ Tabiî ses çıkaramıyordum. karşısında yüzüne ba-kamaksızın teessürle ve sükûtla dinleyen bu iki şefkat çehresine. sonra yavaş yavaş kocasının kendisinden uzaklaştığına vukuf hâsıl ettikçe kalbinin nasıl yırtıldığını. muhabbet devresinin ilk smeresi daha «Baba» demeğe başlamadan babasının onunla beraber annesini de unutup haftada dört beş gece evin semtine uğramamağa başladığını. bu çocuk babasına muhtaç bir çocuk... — Fakat ben kocamı aramak için de gelmiyorum.. Babamdan. şu babasının bir güler yüzünü görmeğe muvaffak olamayan çocuğu elinden tutup o kadın her kim ise ona götürmek.. Mai ve Siyah — F. bakınız. bu güne kadar sabrettiğini. Babasını bırakınız!» demek istedim.. zavallı kadınlar.. kocalarımızın bizden kaçtıklarını görürüz de ekseriyet üzere kimin için bizi terk ettiklerini de bilmeyiz. zaten gelin ederlerken de pek az şey vermişlerdi. Sanki şefkatten. güya beni Emniyet Sandığına terhin olunmuş diye aldatmak istiyordu.. Ah bu nazar!.. Henüz çocuk denecek bir yaşta iken bu adamın zevcesi olduğunu. O vakit bu genç kadın. yambaşında bu facianın henüz eşhasını idrak edebilecek bir yaşa gelmemiş. eğer kazandığı para bir oğluyle bir barısından ibaret olan evini geçindirmeğe kifayet etmeseydi hattâ müteessir de olmazdım. fakat artık. senelerden beri katra katra ciğerlerine damlayıp her isabet noktasında bir ateş tutuşturan zehirin bütün acılıkları feveran etti. yalnız son vak'ayı anlatayım. elbette. «Hanım. artık tahammüle imkân kalmadı. eve geldikçe titizliğinden. o kadın kimdir?. Bir nazar ki çocuğu sanki ağlayan bir buse ile ihata etti.. bu gün arsız bir kadın gibi beni size müracaata mecbur eden de bu. Söyleyeceğine.. yüzüğüm.

ben hizmetçilik etmeğe mecbur olayım. ne olur ne MA1 V iÜ olmaz diye dişinden tırnağından artırarak üç tane Demiryolu hisse senedi almış.§ dikmek. ve. fakj^t o vakittenberi eve gelmiyor ve gelmiyecek.. ona haftada beş on kuruş verebilmek î#n. çocuğu böyle bırakmağa babası razı olabilir.. fakat ' "ben nasıl razı olurum? Okumak lâzım. Dikj. zevcinize gelince: O mühim bir mesele. Nihayet genç kadın başını kaldırdı: — Kâğıtlar henüz bende. Nihayet her şey bitti. sonra bir aralık önüne dikilerek: «Nedim'in kâğıtları nerede?» dedi.. çocuğum için bunlum hepsine katlanırım. elimden her şey gelir. ölürken bunları Nedim'e bırakmıştı. kadınlık hicabı ikmale mani oldu.» dedi.birisine sarf olunduğunu hissediyorum. sokakta kolu kırık bir çocuğa.. Ahmed Şevki efendi. sonra biraz tereddütle.. yüzüğümün filân gitmiş olmasına ehemmiyet vermediğim halde çocuğun dünyada yalnız şu kâğıtlardan ibaret olan servetini.. Ben nasıl olsa geçinirim... «ya öyle ise ben sana gösteririm. Küpemin. Kadın atıdı: . Birkaç günden beri galiba parasızlıktan olmalı — her vakitten ziyade hiddeti vardı.. yahud gsise bile bundan sonra hayat büsbütün cehennem olaca1^... zihninde bir müşkülün halliyle meşgul imiş gibi iki parmağının arasında çenesini sıkıp duruyordu. Ahmet Şevki efendi ile Ahmet Cemil bu facianın karşısında bir hürmet ve merhametle sükût ediyorlardı. Fakat* "çocuk ne yapsın. efendim....... bir müddet öyle hıçkıra hıçkıra ağladı... Genç kadın ikmal edemedi. fakat onu ileride uşaklığa mecbur olmaktan kurtarmak lâzım değil mi?.er-keklerin bazı gaflet zamanlan olur ki bir müddet vazifelerini terk etmelerine sebebiyet verir.zekâsı gözlerinden belli. satılacak aı™ük bir 'şey kalmadı. işte size bunun için ge-iiyorum. meza-nstanda on beş yaşında verem bir kızın kabrine tasadüf etse dünyaya küsmek hassasiyetinde yatırılmış olan bu rakik şair -— şu feryad eden şiirin hüznüne karşı mephut olmuş.. biraz hicap ile ve söyleyeceği şeyin refikince de tasvibe mahzar olup olmıyacağını anlamak iştiyomuşcasına Ahmet Cemilin yüzüne bakarak dedi ki: __ Eğer merakınız yalnız çocuktan ibaretse onun elbette bir kolayını buluruz. Çapkının . Evin içinde sanki bir şey arıyormuş gibi bir hayli dolaştı. çocuk?. ne olur hizmetçilik de ederim. Ahmet Cemil —¦ bir ceridede sefaletten intihara mecbur olmuş bîr aile pederine. af olunamayacak bir kabahat olduğunu anladım.... bir evde yemek pişirmek... Kocamın kâğıtlar dediği bu idi. fakat. ben ölürsem elinde kalacak olan şu tek kuvveti artık bu adamın eline vermek bir hıyanet. o vakit üzerime hücum etti.. Zavallı babam. sanki donmuş kalmıştı. Matbaa da bir mektep değil midir? Burada muharrir efendilerin herbi-rinden iki söz öğrense âlim olur gider.. «O kâğıtları veremem» dedim.. bundan sonra göz yaşlarını zaptedemedi. Meselâ buraya gelebilir.Ahmed Şevki efendi mümkün değil bu kelimeden vaz geçemezdi .

. Katiy-yen hatırına gelmiyor. Hüseyin Nazmi o vakit kızmış «senin yaşında çocuklar çember çevirirler mi?» demiş idi de Lâmia istihzalı lâtif bir göz kırpmasiyle «pencerede oturup da şiir mi söylerler?» demiş.. ben.. ne lüzumu var?. Çocuğum hakkındaki merhametinize teşekkür ederim..bizim idareye uğrarsın. dedi. efendim. Ben çıkmazsam «Gencine i Edeb» de çımayacak. çocuğumun zamanı boş geçirmediğine emniyet hâsıl ettikten sonra her şey yapabilirim. Ufak bir nezle.. hay şeytan hay! Bunu unutmakta mâna var mı? Ne idi yarabbi.. Ahmed Şevki: — Đşte!.?. tefrikaya iki sütun lâzım. Bu yaşta bir çocuğun . onun için bugün matbaada işi bitirdikten sonra ..» Uşağa: — Peki! dedi. dedi. Bir şeye dair konuşuyorlardı.gece derslerin varsa talik e-derek . Bir küçük dikiş makinası bir kadınla bir küçük çocuğun yaşamasına kâfi değil midir? Matbaanın şu tenha saatinde merdiven başında cereyan eden bu muhavere artık bitmeğe yaklaşmıştı. Kadın Nedimin elinden çekti: «Tekrar teşekkür ederim. Dalgın dalgın yürürken arkalarından bir şey çarpmış idi. Son defa olarak ne vakit görmüştü? Bir ay kadar oluyor. ne idi. ne kadar müsvedde filân bulursan toplar. Baş mürettip bu düşünceye fasıla verdi: — Beyefendi. Başını çevirdi. Hüseyin Nazmi kendisine bir tezkere göndermişti. Hüseyin Nazmi-nin uşağını gördü...— Rica ederim. Bu Lâmia idir çember çevirirken üzerlerine gelmiş idi.. — Şimdi!. Ahmed Cemil bir ay evvelki günün bütün teferruatını zihninden tekrar geçirmek istedi. O Hüseyin Nazmi ile bahçede geziyordu. ne isterse yapsın. annesinin gözlerinde neşve veren bir gülüş görmemekle çocukluk sevinci masum çehresinde donnuış olan biçare çocuğu yavaş yavş çeke çeke matbaanın merdivenlerinden indi.. yahut daha doğrusu büyük bir tenbellik beni evden çıkarmıyor. Diyordu ki: «Bir haftadan beri inmiyorum.hususiyle anası babası hayatta iken .. *** Ahmed Cemil yazıhaneye teveccüh etmek üzre iken merdivenden birisi çıkmakta idi. o. işte Ahmed Cemil o vakit bir şey vaadetmiş idi amma ne idi. bu akşam bana gelirsin: Şu işi başka birisine de havale debilirdhn. değil mi» dedi. . elbette bir kere babasına da söylersiniz. muhteriz kahkaha-cıkla istihzanın rengini takviye etmiş idi.» Kurşun kalemiyle bir buruşuk kâğıda atılıvermiş olan şu perişan sözlere bir de küçük zeyl vardı: «Lâmia'ya bir şey vaadetmişsin. Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki efendi uzun bir merhamet nazariyle şu f acia— zihayatı takip ederken gözleri daima yaşlı olan bu talihsiz genç kadın. o bahsi kapaynız.. Sanki bu kelime ağzından biraz ^wel söylediği sözlerin hülâsası gibi düşmüştü.hangi mektebe gönderebilirim ? Mahalle mekteplerinden birine göndermekle maksad hâsıl olsa! Kocam.. başımın ucunda «unutmasın» deyip duruyor. fakat yalnızlıktan patlıyorum gel de biraz gevezelik edelim. bir de. Lâmia'ya ne vaadetmiş?...

yarım yamalak türkçesiyle Raci'nin gazelleri için: «Ne diyuğ?.. Sıvışıncaya kadar. Saib'in hikâye bakiyesi gürültüye karıştı... karı Reciye ne nazlar... Öyle bir asılıyor ki!. — Görülecek şey. akşamı beraber geçirmişler olmalı. Ali Şekib baş-mürettibi çağırarak merdiveni çıkıyordu.. Ahmed Cemil refikinin fikrini anladı: — Bu akşam kabil değil. Đri bir Alman. Ya Raci'nin hâli! Karının yüzüne baygın baygın bakıp gazel söyleyişini görseniz.. Said ikmal etti: O siyehnûr çe§m-i efşan Ahmed Cemil gülerek: ¦— Aferin Raci! Epeyce taze renk göstermeğe başlamış! dedi. Ne diyuğ?... ben Erenköyü'ndeyim... Đçti sızdı. Said de Saib'i taklit etmiş olmak için — merdivenleri yıkarcasma atlaya atlaya çıktılar. orada murdar. Sonra baktık ki oradan kaldırmak mümkün değil.. kart bir karıya tutulmuş. Dur bakayım. fakat bu tercüme mihaniki bir iş kabilinden fikrini işgal etmeksizin yürüyordu.. Ahmed Şevki efendi Ahmed Cemil'in kulağına eğildi: — Bu akşam Palais de Cristal'e gidelim. bizi de salıvermek istemiyor. Saib'den o kadar nefret ederdi ki ne vakit ona lâkırdı söylemek lâzım gelse ağzıyle söz söylemeği tenezzül addederek burnunu konuşma vasıtası ittihaz ederdi: —¦ Ooo! Biz onu Palais de Kristal'de bıraktık'. ne cilveler yapıyor.Yazıhanenin kenarına oturdu. istedikleri iki sütunu tercümeye başladı. dedi. *** Lâmia'ya vaadettiği şeyi tahattur edemeyecek olursa.. Saib'le Said — Saib havadis vermek için.» dedikçe biz Said'le kırıştık. Ahmed Şevki ile Ahmed Cemil bakıştılar. Rari'den haber alırız. Hep zihninin içinde bu vardı: Acaba ne idi?..... Saib Ahmed Şevki efendiye sordu: — Raci gelmedi mi? Ahmed Şevki efendi burnundan cevap verdi. — Hele karıyı görseniz. fikrinde yalnız bir sual bütün örtülü hâtıraları tırmalaya tırmalaya tekerrür ediyordu: «Ne idi acaba?» Pencereden sokağa bakmakla meşgul olan Ahmed Şevki efendi birden döndü: — Đşte Said'le Saib geliyor.. dün akşam karının gözlerine bakıp bakıp da bir beyit söylüyordu: Şule i handerizi zühre midir Saib aşağısını tahattur edemiyordu. isterseniz yarın akşam. .

bir kelime bile ilâve et-miyerek koştu. Đki arkadaş küçüklükten beri hissiyat ve efkâr teşrikine o kadar alışmışları ki yekdiğerinden birkaç gün iftirak etseler mânevi tamamiyetlerine nakısa gelmiş zannederlerdi.nıaktan. işini istical ile bitirdikten sonra «Gencine-i Edeb» idarehanesine uğramış. buluşmak ihtiyacına uymaktan hâli kalmamışlardı. kapıya koştu. Hüseyin Nazmi kütüphanesinin penceresinde idi: — Bu vakitte mi gelinir? Sabahtan beri seni bekliyorum. — Haniya benim şey?. hiç olmazsa ayda bir gecesini Erenköyü'nde geçirirdi. Ahmed Cemil refikini iki gün görmese Umûr-u Şehbenderi kalemine yahut «Gencine-i Edeb» idarehanesine baş vurur. bütün müsvedatı toplamış. Ahmed Cemil'in. ¦— Tamam. Köşkün yanma gelince parmaklığın arasından Lâmia'nm yine çemberi önüne katarak bahçenin dar yollarında koştuğunu gördü. — Ne? Lâmia derhal darıldı. Hüseyin Nazmi ile uzun çocukluk arkadaşlığı neticesiyle aralarına ne kadar fasıla gelse yine zeval bulmaz bir yakınlığı vardı ki buna hiçbir sebeple sekte geleıvxcitı. Zili çekti. Kendi kendisine: «Đş fena!» dedi.ı.p ıın^auuuaiı uır sene uaaue un uuu'i aıa. Ahmed Cemil bu hiddetin lâtife ile önü alınabileceğine hüküm vererek: —. küçücük çehre-i ne-şatmı bir dargınlık bulutu . değnek bir yana fırladı. .7 : Ahmed Cemil. dargın bir sesle: — Hem vaadediniz de hem sonra ne diye sorunuz?. bir de sen darüsaa! Bari geri döneyim..Şimdi o' şey alınmadı diye kapı açılmayacak mı ? Lâmia kapının düğmesini çekti. kıpkırmızı oldu.. Hüseyin Nazmi hemen her gün sabahley'n «Mirat-ı Şuûn» idaresine uğrar. Lâmia'ya vaadettiği şeyi tehattürden ümidini keserek vapura binmişti. Ahmed Cemil'in önünden bakmayarak geçti. çemberiyle değneğini aldı..kapladı. Lâmia'nın elinden çember kaçtı..

.IKır içeri girme de bahçede oturalım.... gösterilmiyor.» — Sen böyle hepsini okumağa kalkışırsan işimiz var. Ahmed Cemil okudukça «Aman ne kariha bolluğu! ne vicdan genişliği!.... Bir aralık bir kâğıt için «Koca şair!.» demişim.» demişim. ibzal edilmemiş tezyif kalmamıştı..» dedi. Hüseyin Nazmi ihtisara başladı... şu halde ben bütün bu sayılan şeyler imişim. Hüseyin Nazmi zarflan birer birer boşaltmağa başladı: —. Şimdi de başımıza «Bir fırka-i muhayyile» çıktı: «Bin üç yüz dokuz sene-i hicriyesinin şehr-i şabanımn on yedinci gecesi saat altı buçuk raddelerinde Edirne kasabasının cihet-i şimaliyesinde kâin. Bunlar ben miyim? Ne için?. Öyle şeyler demişim ki görülmüyor.. Đmza okunmuyor. eserleri gözden geçirmek istediler. gözlerine. müsceddeleri Hüseyin Nazmi'nin önüne döktü... *"" Tâ bahçenin bir köşesinde sarmaşıklarla loş küçük bir •kameriye vardı. Saçlarına...... «Bakayım!» dedi. Bir gün âmal-i erbaaya dair bir makale gelse taaccüp etmeyeceğim... Tarsuslu Zaraifizade Abdullah imzasıyle bir gazel: Nâr-ı aşkın içre ey malum senin Ahmed Cemil: — Ateşe! dedi.. Hüseyin Nazmi birdenbire «Vay! burada da sama tariz var. «Ben miyim?» Bu mirî belâhet-semir.. — Vay!.... o münasebetle şaire hediye edilecek bir hakaret bulmuştu.. Çünkü «tâbiş-i lerzen-de. hususiyle daima beraberinde yaşadığı bir .» demişim. ikisi beraber okudular.. Ahmed Cemil fesini bir iskemleye attı. bu herzevekil pozuna-misil. O vakit iki arkadaş birbirine baktılar.» diyor. Birden Ahmed Cemil: — «A. Hüseyin Nazmi dudakları arasından: *¦' — Şımarık! dedi.. Ahmed Cemil için sarf olunmamış tahkir. çünkü «Kiysu-i müşemmeş. dedi. — Lâmia'nm hiddetini görme. bu şair-i zülüfdar garâibdisar. senin o geçen nüshadaki «Ezhar-ı bekâret» manzumesine bir alay teşniat.» Ahmed Camii yerinden kalktı. bu yazı bizim Raci'nin. bilâhare tetkik olunmak üzere bir iki müsveddede ayırdı. Risaleler mektep kitaplariyle mektep çocuklarından kurtulamayacaklar. yürüyüşüne bile tariz olunmuştu.. çünkü «Pervaz-ı nigâh emelim.. Al sana arzın küreviyetine dair bir makale. Az kaldı kapıyı açmıyordu.. oraya gittiler. Saki-namesi dere olunmamış diye küplere binmiş!» dedi. Mektup sahibi manzumeyi kelime kelime mûtarıza içine alarak herbirisine söyleyecek bir söz. Ahmed Cemil «Fıçıya binsin de Sakinamesini orada okusun» diye mırıldandı. oturgeımış mektupları.— Başka kim darıldı?.. Şu insafsızlığa. sepete atılacak müsveddeler teraküm ediyordu. Sonra ilâve etti: —-.

nasıl arkasına düşerler.. Cemil!. tahkire delâlet eder kelime varsa toplayıp da Raci'nin yüzüne fırlatmaktan meneden bir şey var mı?. Çok safderunsun.. bunu mutlaka söylemeği bir vazife addediyorsa tahrike neden lüzum görüyor?. hergün sütunlarından bir çoğunu ötekinin berikinin yazdıklarına.. Bu.. haz etmiyormuş.. o başka bir mesele.. O istihzalar ayniyle mudhik resimlere benzer ki ¦insanı bir müddet güldürür.. fakat meselenin esasını yanlış telâkki ediyorsun. etrafına toplananların onda dokuzu güler. Hüseyin Nazmi arkadaşının teessürle söylediği sözleri dinlerken gülüyordu: — Ne kadar hassassın! dedi... Bizi anlamıyor. Hiç mahalle çocuklarının oynadıkları bir viranlıktan süslü bir bebek gibi küçük bir kız geçerken tesadüf ettin mi? Bütün o arsız çocuklar o küçük kızın zerafetine karşı duydukları bir kıskançlıkla birden nasıl tutuşurlar.. yahut bizim iyi şiir söylemediğimize halkı ikna etmekle kendisinin şair meziyeti iki kat mı oluyor?.. fakat halkı güldürmeğe çalışanlar işte o bir alay soytarı olmaktan başka bir ehemmiyet alamazlar. O küçük bebek gibi ağlayarak eve mi kaçacaksın? Emin ol ki pencerelerden seyredenler için o çocuklar arsız. bu tabiî nıeyelâna. sonra Hüseyin Nazmi'nin karşısına oturarak bu kelimenin ihtiva ettiği şüpheyi tefsir etti: wyic LWSliye UZ. Đşte senin yazıların mutbuat sahasından geçerken bu yolda haset yaygaralarına tesadüf ediyor. içlerinde taş atan. bağırırlar. hattâ güzel esvaplarının eteklerine sarılan azgınlar olur. Ben onun söyledikleri için bir şey diyor muyum ? Ben ona tahkire benzer bir şey yapıyor muyum? Beni bir lügat kitabından ne kadar şetme. Halk güler ve gülmekten haz eder.adamın bu suretle aleyhine kalem yürütmek için bir insanın muaşeret zarafetinden bu derece mahrumiyetine taaccüp ettiler. Mütalâanın bir kısmı doğru.. Hakkın kimde olduğunu aramakla iştigal edenler çok mudur zannedersin? Matbuatta taarruz erbabının eline geçenler tıpkı sokakta çamura düşmüş bir adama benzer.. tezyiflere uğrayanların haline acımaktan ziyade gülmek hissini ilâve edersen bugün bizim etrafımızda bağıranların ne yolda bir aksi şada hâsıl ettiğini anlarsın. luıuutt mem ki hakikat senin dediğin gibi olsun. tarizlerle.. hayâsız çocuklardan başka şeyler değildir. îşte asıl farkınız da o değil mi? O tahkirleri icradan seni meneden bir şey var ki onda yok... Bence halk nerede gürültü oraya teveccüh eder. fakat istihzaya hedef olanın kıymetini tenkis etmez. Sabahleyin kapışan kapışana. — Elbette. Ahmed Cemil: — Acaba? dedi. Bak. söven. Bugün takdir ettiğimiz bitr adamın o yolda tuhaf bir resmini görsek hangimiz gülmeyiz? Fakat o resme gülmüş . o kadar. bu adamın şu muannit ısrar ile senin ve benim aleyhime bu kadar musallat oluşuna ne sebep var? Kendisine bunun için para mı veriyorlar.. Çünkü herkes gülmek ister. Ahmed Cemil diyordu ki: — Lâkin ne sebep var. insanlarda istihzalara.. insanlarda tabiî bir histir. Ben şiir söyleyecek olursam onu susmağa mecbur mu etmiş oluyorum? Ondan hakk-ı teşaürü selbedecek bir kuvvet mi var? O da söylesin. tezyiflerle dolduran «Mâkes-i Zaman» ne kadar satılıyor.

. artık gözlerim bulandı. düşündüğünü kalemine tersim cttiwmpTnpirj-o^ nıı'jt<v"^iit h. bir suret veremiyordu.. hafif bir hava bu uzun sıcak günden sonra sahralardan kalkan akşam buğuları üzerinden hafif darbeciklerle kanatlarını silkerek geçı"yor. etrafa bir ateşli havasının baygınlıkları yayılmağa başlıyor. güya semanın bakir sinesine güneşin busesinden. bu eserle Ahmed Cemil beşer hayatını yazmak istiyordu: başından sonuna kadar bir şiir ki bir tebessümle başlasın.. o saf ve taze ruha hayatın ilk mihnetleri yavaş yavaş sokuluyor. Đşte eser bu idi.. son ziya bakiyeleri bir tarafta küçük bir bulut parçasının kenarına oyalar talik ediyor. iktidarını hissinin dûnunda bulduğu için kızar. Fakat sonra yavaş yavaş âfak yanmağa. Daha sonra ümit güfleşi o kırılmış kalbin emel enkazına hazin bir veda nazarı ile süzülüp gidiyor: O vakit neticenin kara bulutları. sabahtan beri güneşin bu sahranın üzerinden çektiği çiçek kokularını şimdi tekrar arza serpiyordu.. Ya benim o mahut eseri bitirsem de çıkarsam ne olacak?... onun sevda dudaklarının temasından tutuşmuş bir bahar sabahı.r yeis ilp her yazdığı par-çadan sonra^o narcava veremediği ruhim Tna. güneşin son demlerinden çıkan bir nefes gibi serin. Kendi kandisine küser. Zihnen tertip ettiği esas pek sade idi: Bir taze ruh ki. Hüseyin Nazmi'nin herşeyi soğuk kanlı tetkik etmekten ibaret olan felsefesine iştirak edemiyordu.. her dakika işleyip süslediği eser idi ki bunda çocukluktan beri okuduklarından aşılanmış şiir zevkini tatbik etmek isterdi. Ahmed Cemil'in gözleri o küçük pencerecikten ayrıldı..^ Bir aralık Hüseyin Nazmi: — Karanlık oluyor. ne dediğini anlamamış gibi dalgın bir na-jzarla baktı.. bah. dedi.. arkadaşına okumuştu.olmaktan dolayı o adam hakkında fikrimize hiçbir tebeddül gelmez. O şeye zihninde mümkün değil bir şekil. hayata bir ümit incilâsiyle açılıyor. beyninin içinde bir çocuk kabilinden yaşatıp bü-lyüttüğü. sonra dedi ki: — Ah! bu anlaşılamamak... Bugün üç dört tane ufak tefek manzumecikler için feryat edenler o vakit o koca bir cilt dolusu yeniliği görünce ne . bir şey ki.. Bu eserle öyle bir şey yapmak isterdi ki. Fakat istediğini yapamamaktan. Hayat mübarezesi. Ah!. senelerden beri yazmak istediği... bazan aczini lisana atfetmek ister. Ne vakit buluşsalar Hüseyin Nazmi'ye bundan bahsederdi.tepnini tutardı. Bir çok parçalarını yazmış. cevap vermek istemedi. bir katra girye ile netice bulsun. o vakte kadar görülmüş olan şeylerin hiçbirine benzemesin.s burada bitmiş gibi göründü.yapacaklar? Ahmed Cemil'in o mahut eser dediği. zihninin içinde müşevveş hayaller gibi uçuşan müphem renkleri zaptedebilecek bir alete malik olmamaktan . takdir edilmemek endişesi olmasa. Hüseyin Nazmi mai kurşun kalemiyle risalenin matbaa müsveddelerini tashih ederken onun gözleri kameriyenin sarmaşıkları arasından yer yer açılmış aralıklardan birer zümrüt pencere buldu/biraz iskemlesine yaslanarak gurubun bir esmer -ve şeffaf tül gibi semanın ipek sathına gerilen gölgelerine daldı. arkadaşına baktı. Ahmed Cemil dudaklarını büktü. Bu eserin âdeta hastası olmuştu.

O ahengi husule getirmek için bizim elimizde manasız bir hece vezni yerine haddizatinde bir musikiden ibaret bir vezn-i mutrip varken ne için nazmımızın eczasına dikkat ettiğimiz gibi miş-vannda da ahenk ve veznin şiirin ruhu ile hemdem olmasına dikkat etmeyelim?.. sonra meselâ ara yere girivermiş bir ıstırap şuhkası... Sonra tekrar bir feveran ile taşsın. derdi.. Buna mukabil. Ah! Bir ke-o esere bir vücut verebilse!. akışının ifadesine. müstef'ilün» ile bir sükûn. bir ifade hiddeti. onu yazarsa — bir gün Taksim bahçesinde arkadaşlarına itiraf ettiği gibi — artık hayatta vazifesini ikmal etmiş kıyas edecekti. Eğer bu yenilik herkeste bir iltifat meyli hâsıl etmezse. Bizim veznimizin musikisine.. daha sonra «müstef'ilün. ine ine son nefes bir musiki inlemesiyle bitsin... yahut hafif bir esası ağır bir veznin sakil seyelânma terk etmek vezninin musikisine karşı nasıl bir duygusuzluk ise muhtelif esaslardan mürekkep uzun bir manzumeyi yalnız bir vezin ile söylemeğe kalkışmak yine musikiye karşı öyle bir 77 II anlamamazlıktır.... hissettikten sonra tatbik etmek lâzım. sanki mızrabın bir hiddet çimdiği kabilinden tek bir «ulun».. veznin musikisinde hüküm sürmek lâzım gelen ahengin mânası. . Garblılarm hareke-i musikiye dedikleri uzun hecelerden Türkçe mahrum olduğu için Türkçeye hece vezninden başka bir ahenk olamazdı. Fakat lisan Türkçelikten çıkınca.. Fakat o mânayı hissetmek.. Şimdi benim eserime vermek istediğim musikiyi düşün. yine yavaş yavaş.rnünbais bir fütur ile âdeta hayatından bezer.. muhtelif makamat ve usulün insicamından istihsal etmektir. Türkçemizde de böyle şeyler meselâ Fran-sızcadan daha güzel yapılırken yazık ki yapmıyoruz. failün» vezniyle bir hissiyat tuğyanı.. dinlemekten duyduğumuz yorgunluğu hiç olmazsa nazmımızda kaldıralım.. Bizde bu cihete dikkat edilmiş mi ? Bir satır vezin ile mersiye söylemek. Heca veznine de bu hizmeti ifa ettirmek mümkün olamzadı. Şimdi bir şiir söyleyiniz ki. şiddetin en yüksek tabakasına kadar çıksın. feûlün. yahut vukuf iddia edip de bundan ne için istifade etmemeli?. Hele vezin için kimbilir ne kadar tezyiflere uğrayacağım. Farisînin hazain-i servetinden tezyine başlayınca o mahut vezni muhafazaya nasıl imkân görülürdü. o ahengin yeknesaklığından husul bulacak ezayı ne için alamamalı? Garbin manzumelerinde evzanm değişmesinden hâsıl olan ahengi görüyoruz. Bu yolda yazılmış bir manzumeyi tasavvur et ki vezinlerin taşkın dalgaları üzerinden atlaya atlaya akıp giderken birden yorgun düşmüşçesine ağır ağır sürüklensin. bir nazım feveranı.. fakat bunu ne için anlamamak ?. Bugün Hüseyin Nazmi'ye diyordu ki: —• O yeniliklere çıldıracaklar. Arabînin. Bütün hayatta ümidi onun üzerine müpteni idi. feûlün» vez-niyle melûl bir edada sürüklene sürklene gidip dururken sonra «mefailün. Meselâ hazin bir parça «Feûlün.. feilâtün. edasının hissine ne için vâkıf olmamalı.. Beş yüz beyitlik bir manzumeyi muttarit bir vezin üzerine söylemekten tevellüt edecek ruh yorgunluğunu. bundan hâsıl olacak tesirin ruh üzerinde ne kadar kuvveti olmak lâ-zita gelir. Ahmed Cemil devam etti: — Musikide yapamadığımızı bari nazmımızda yapalım.. vezin hakkında bitmez tükenmez nazariyelerini anlatırdı. yükselsin. veznin kasırgasıyle yükselsin. Sözünün bu noktasına gelince kendisini kaybeder. Hüner musikiyi yeksaklıktan değil. mefailün. Yirmi tane yeknesak suzinak şarkıyı okumaktan.

A t VB SĐYAH in» kafiyeli seksen beyti birbirinin arkasına sıralamaktan kulak için lütuf mu îıâsıl olur kelâl mi bilemem? Hele gazellerde matladan sonra gelen müfretlerde madem ki nazmın arasına kafiyedar olmayan kelimeler sokarak samiayı tahrik etmek tecviz ohınuyor.. fakat bir ittırat içinde zevke tevfikan icra etmek bize ait bir muvaffakiyet. feryat keli*-* meşinin yırtıcı ahengini pek iyi^duyuyonım7Insanda_ bu duyuş zevki olduktan sonra meselâ: «bâhr-i sükunperver»ı diyemez. sonra netice vermek istedi: — Şimdi düşün! Melûl bir beyit hazin bir kelimenin üzerinde sakin bir vakf ile bitsin. bu uysal muhataba bütün şahsî fikirlerini dinletti. zavallı Hû* şeyin Nazmi'ye. . pervaz kelimesinin tayaran meylini. renk» kafiyesiyle kaside söylemek için efkârı tasavvur edilemeyecek tazyiklere ve ivicaelara uğratarak. şişiyor. Hele kafiyelerin mûtad tertibine hiç aklım ermiyor. yahut bahr-i pür huruş. Hattâ bugün yeni şiirin ruhunu anlayamayanlar da kafiyede bir ta-savut mânası olabileceğini düşünebilecek var mıdır acaba?. nağmeler serpsin/ sonra o şiirden bütün hayîde teş-. sonra mutantan bir kafiye di-^ ğer bîr beytin mâna haşmetine müdebdep bir karar versin. iki arkadaş biribirini birer nıütekâsif gölge şeklinde görünüyorlardı. bütün şiir bir yandan veznin ahengine nefsini teslim ederek dalgalanırken kafiyeler öteye beriye müterennim zamze-meler.. onda da bir sükûn var ki sıfatı sıfatın mâ-5 nasmdan ziyade.. değil mi? Buna mukabil «derya-yı sakin» derim. Ahmed Cemil bu gidişle bu akşam bütün edebî mecellesini bir kaç yüzüncü defa olarak arkadaşının önüne tekrar döke-1 çekti.. bütün o köhne cinasları çıkar. MAĐ VE SĐYAH 7S Şimdi büsbütün karanlık olmuştu. o halde kafiyesiz nazım söylensin. «An ve "TS M.. Ah. o zaman: «Ben bugün şu toprak parçasının üzerinde birisiyim!» diyebileceğim. o eser yazılıp da intişar ettiği zaman Ahmed Cemil büsbütün başka bir adam olacak! Öyle zannediyorum ki iştihar perisi gelip makhur. bizde _en dikkat edilecek şeyler ihmal edilmiş de edebiyatımızda çocukça oyunlar için hayatlar sarfolunmuş... bahr kelimesinin o bir harekede toplanan üç kuvvetli harfinden hususiyle sonundaki tesadümünden hâsıl olan tasavvut şiddeti ister ki bu kelime bir sert mâna tasvirinde kullanılsın: Meselâ bahr-i huruşan.v_ _ Ahmed Cemil artık mütemadiyen söylüyordu. sonra vezinlerin musikisine de o7 tebeddülden gelen ahengin mânasını ver.Hüseyin Nazmi'nin tebessümü biraz daha genişledi. işte yarının nazmı '/feeııcejçejamelerin mavzu manasından başka bir de — nasıl iâbir edeyim — şada mânası vardır. O muvaffakiyete bir de kafiyenin tasavvut mânasını ilâve et. çünkü derya Tielimesi de sakin. «Jenk.... izah ediyor. — Helejçafiye^ Gariptir. ¦ sükût edince Hüseyin Nazmi cevap vermedi. Nazmi... o kafiyede bir kelimeyi kasideden mahrum etmemek için türlü mâna garibelerine mecbur olarak müşkülâtı hayret verecek bir külfete katlanmışlar da kafiyenin ahenk mânasını düşünmek akıllarına gelmemiş. \Bilmem herkes hisseder mi? Fakat ben meselâ nâl:ş_kelimesinin mahzun edasını. Ahmed Cemil. Sanki bahr kelimesi de o sıfatla beraber taşıyor. mağlûp ayaklarımın altına atılacak: kendimi birden yükselmiş göreceğim. ferhenk. Kafiyenin terüp tarzını sırf zevkle. fikri o mâruf zeminlerde bocalamaktan kurtar .4âte_b_enim eserJ. f bihler.

Ahmed Cemil. dedi. istediğin adamları davet et. semaların üzerinde dalgalanan sislere dalmış düşünüyordu. bir • aralık Hüseyin Nazmi dedi ki: — Eserini bitirirsen sana burada bir ziyafet vereyim.«. mük'abları altı suretle tanzim etmeli ki o altı levha hâsıl olsun. bahçeninbütün sahranın. Sonra kameriyenin ortasından sarkan fenerlerin delikli kaidesinden yemek tepsisinin beyaz örtüsüne dökülen oynak ziyaya dalarak: — Kimbilir.. haydi yanma çıkalım da seni barıştırayım.. Lâmia sana gösteriş yapıyor. artık öteden beriden bahsediyorlardı. Hakikatin daima hülyanın dununda kaldığını bilirdi. Ahmed Cemil'in güya bu sualine cevap veriyormuş gibi köşkün yukarıdan.. Tamamen tahattur ediyordu: O vaadettiği şeyi bir gün şakirdi Muzaffer beyde görmüştü.Arkadaşını dinledikçe kalbinde merhamet hissi duyuyordu. endişe ile dolu bir vaziyette arkadaşına bakıyor. bu mük'ablarm altışar tarafına altı levhanın kesilmiş parçaları yapıştırılmış. köşkten bir ses işitildi: — Ağabey! yemeğinizi göndersinler mi? — Göndersinler!... Hüseyin Nazmi dedi ki: —. — Ahmed Cemil birden kalktı: — Buldum. — Neyi buldun? Ahmed Cemil cevap vermedi. Lâmia'nın birden sesini işitince hiç düşünmediği halde birdenbire aklına gelivermişti. Ahmed Cemil şu güzel oyuncağu. dedi. Fakat bunu nerede bulacak? Muzaffer beye Paris'ten gelmiş.. °kursun. . Hüseyin Nazmi kameriyenin sarmaşıkları içinde daha kesif duran karanlığın arasında gözleri dalgın. Müsterih bir nefes aldı. Bir kutu ki içinde tavla zarları şeklinde fakat oldukça büyük mük'ablar var. Đkisi de sustular. onun için o söyledikçe Hüseyin Nazmi vicdanından hafif bir sesin: «Zavallı çocuk!» dediğini işitiyordu... ne zaman? dedi. pancurları açık bir odasından bir gürültü toptu. belki Ahmed Cemil bu kadar hülyalara esir oldüğil için.. zihnen kendi kendisine tasvir ediyordu. Ahmed Cemil:: — Teşekkür ederim. Ne için? Bu merhametin mahiyetini pek iyi takdir edemiyordu.. Her uğradığı dükf kâna böyle üç satırlık tarif ile mi soracak?.. Güya piyona çalacak.. Birden. Yemek yediler. neşretmeden evvel bir kere kendin .

Lâm'a hırçın çocuklara mahsus bir hareketle döndü: — Mümkün değil! dedi. siyah saçlarla dalgalanan küçücük başını uzattı. işte gönlün oluyor.xVJÜ«ĐJ. Đstiğnanın bu derecesi de fazla.. Ben de senin yanında yapraklan çevireyim.. Hüseyin Nazmi'nin bir işareti üzerine dadı çekildi: — Nereye gdiyorsun. Lâmia dudaklarının arasından hafif bir istihza ile: . Artık Hüseyin Nazmi'nin kendisini çekip iskemleye doğru götüren koluna hiç mukavemet etmedi. olan şu çocuğa artık müfred hitabını ayıp bulmuş. Beni dışarıda farzet..1 var. başının hafif silkintileriyle reddediyor. bak bak gülüyorsun. Utanmakta ne mâna var?.. kapağı çekip kapıyordu.. işte mumları yakıyoruz.... Haydi. O vakit Lâmia'ya yalvardılar: «Bu kadar naz neye iyi?.. başı bir dakika evvelki red ifadesinin şiddetini kaybetti.» Lâmia evvelâ Hüseyin Nazmi ile Ahmed Cemil'in arasında. soluk kırmızı dudaklan bükülmüş. Bu tarafa hiç bakmayacaksınız... odaya evvelâ Hüseyin Nazmi girdi.n istediğini çal. O da şöyle bir tarafa çekilir. gözlerine bir teslimiyet gelmeğe başladı. Ağabeyimin yanında her vakit çalmıyor mu? Yabancı olarak bir Ahmed Cenv. Düşünmeksizin yarın bir genç kız sıfatına girecek..»^a. utanının!» diyordu. omuzlannın küçücük hareketleriyle. dedi. uatta gözünü çevirip bakmasın.. anladınız mı? Hiç. ben oradan gökleri seyrederim olmaz mı?. haydi. senelerden beri devam eden tekellüften ârî bir itiyada hatime vermek lâzım geleceğine şu dakikada hüküm vermişti. sonra gülerek Ahmed Cemil'e baktı: — Siz tâ oraya. Omuzları. Ahmed Cemil: — Đşte gidiyorum. Đşte şurada pencerenin kenarına otursun. Öğrendiğin parçalar bunlar değil mi? Kend. Ahmed Cemil yetişti. sonra yavaş yavaş kaşlarının gerginliğine gevşeklik. şu açık pencerenin yanına oturacaksınız. — Cümlesinin sonunu tas-hihen tekrar etti — Farzediniz. dedi.. Odanın en uzak bir tarafına gitsin. öyle somurtmağa çalışma. mütemadiyen .XA±l 81 «utanırım. Sen o gürültüyü bırak da bize bildiğin parçalardan çal.. mini mini sanatkâr iskemlesine geçsin.. piyanosunun iki tarafındaki mumlan söndürdü. dudaklarına hafif bir tebessüm. Haydi bakalım. oturdu. küçücük parmağiyle şu mütehakkim emri teyid etti. dadı? — Biz geleceğiz. gözleri yere dikilmiş. ince kaşları çatılmış.Merdivenlerden yavaş yavaş çıktılar. Pencereyi gösterdi.. Sonra yuvarlak iskemlesinden atladı. Nihayet dudakları deminden beri açılmak isteyen tebessümle büsbütün tezehhür etti. Lâmia dadısıyle beraberdi.. Zaten onlar ne kadar çalabileceğim bilmiyorlar mı?.

sakit duruyordu.. şimdi nerede bulunduğundan bile haberi yoktu. öpüşen.— Farzediniz!. Lâmia evvelâ piyanosunun başına mütereddid oturdu. bütün bu titrek gölgelerin şiirini temaşaya mevkuf olmuş duruyordu. sırma işlenmiş bir örtü gibi eteklerini görülmez ufuklara salıvermiş. Lâmia'nın musiki mecmuası piyanoya her yeni başlayan çocuklara muallimlerin tertip ettikleri hemen daima az çok yekdiğerine benzeyen silsile-i meşaidden ibaret idi.. ötesinde berisinde beyaz münevver pullar serpilmiş. bu siyah levhanın üzerinde. parmakları titriyor.. 6 hası kalkarak o siyah işaretleri üflüyor. küme küme.. fakat ezber çalmıyormuş gibi gözlerini de ayırmak istemeyerek sekizliklere yetişemeyen minimini ellerini f Mislerinin üzerine bıraktı. Denebilirdi ki yalnız parmakları düşünüyor. Carnavale di Venezia'dan sade bir ariette.. bir garam visaliyle kucaklaştığını gördü. yapamamak korkusundan mütevellid bir heyecan kalbini sıkıyor. bahçelerin. sanki karanlıkları yerinden oynatarak ibir beşik içinde sallayan rüzgâr ile canlanarak.. gözlerini bulandırıyordu.. Ahmed Cemil şurada mai ve siyah. o mübtedi tereddütleriyle piyanonun dişlerinden .. tuşlara korkak bir temas ile dokunuyordu. gecenin hafif rüzgâriyle başlarını sallayan korkunç heyulalar gibi yer yer zulmetler içinde hareket eden ağaçlara dalmış. O şimdi.. Ahmed Cemil?. ötede beride bacaları. Hüseyin Nazmi'nin açıverdiği bir notayı görmeyerek.. parmalan kuvvet buluyor. ara sıra muhtelif noktalarında uçan beyaz tüller harekete gelmiş. gözlerinin önünde.. yukarıda ve aşağıda birer levhanın. Yapraklar döndükçe gözlerinden o bulut kalkıyor. şurada burada karanlıklar içinde biribirine sarılan. çatıları yükselen köşklerin. belâgati yalnız işte şu siyah titremeden ibaret. duvarların parmaklıkları arasında irili ufaklı. Fakat çaldıkça metanet gelmeğe başladı. mübhem bir şiir hissediyordu ki sakit. diye mırıldanıyordu. şimdi tuşlara daha emniyetle dokunuyordu. Bu temaşadan derin. Lâ-mia'nın musikisi. fikri bulanıklıktan sıyrılıyor... bir şiir ki lisanı yok. Lâmia artık onun mevcut olduğunu yavaş yavaş unutmağa başladı. Sanki orada değildi. Lâmia şimdi ellerini hâtıralarına teslim ederek bırakıver-mişti. Karşısındaki notada işaretler gözlerinin önünde iki taraftan titreyen mumların ziyasiyle bir alay acayip gölgeler gibi bulutlanarak geçiyor. Ahmed Cemil'in orada bulunmasından gelen bir mahcubiyet hattâ düşünmeğe müsaade etmiyordu. sanki şu küçük titrek parmaklar tuşlara dokundukça bir musiki nefMai ve Siyah — F. kâğıdın üzerinden püskürterek uçuruyordu. kollarıyle biribirine selâmlar gönderen ağaçların.. Sema. Aşk serzenişleri La fille de madam Angu'dan kolay bir polka.. Ahmbed Cemil orada pencerenin yanında. zulmetlerin sevda dolu göğsüne döküvermişti. harekete gelerek şu siyah gece zemini içinde titreyen bu siyah levhanın. O da Lâmia'yı unutmuş idi. Bir genç kızın duası. tahattur eyliyor ve mihaniki bir hareketle hâtıralarını tuşlara naklediyordu. yahut uzaktan uzağa başlarıyle.

Lâmia'nın vücudunu saran mütekâsif esiri. Başını çevirdi. Ah! Bugün kinıbilir nerede sevda hülyaları ile mest olan o genç kız — eğer kendisi için öyle bir genç kız yaratılmış ise — ne zaman yolunun üstüne tesadüf edecek?. kirpiklerinin gölgesiyle karşısındaki levhanın ziya oyunlarını itmama çalışarak. çevirmeğe müheyya bir vaziyette duruyor. uzun. başından arkasına dökülen kıvırcık saçların dalgalarını münevver bir ihtizaz içinde sarıyor.. bu rakik nağmeler arasında silkinerek. büsbütün tezehhürü-ne yalnız bir bahar sabahı kifayet edecek.. O olmasa belki şu levhanın ruhunu daha iyi anlayacak.. inkişafa müheyya bir gonca ki... perdelerden kayarak burada bir penbe gül uyandırıyor. mumların sarımtırak ziyasiyle titreşe titreşe öpüştükten sonra sönüyordu. eşyadan. şu küçük çocuk. Büyük lâmbanın kırmızı kalpağından yakut renginde bir ziya intişar ederek bütün bu odayı alevden bir renge boyamıştı. Lâmia. parçanın hareketine tebaiyetle küçük başı hafif hareketlerle sallanarak. saçlarından ziya köpükleri serperek bir genç kız çıkıyordu. bütün hedeften mahrum kalan gençlik hülyalarının hüsranı kadar uzun. hülyasının ianesiyle ikmal ederek görüyor.. sonra yavaş yavaş tekasüf eyleyerek mahsus b'r şe1"1 kesbeden o onbeş yaşındaki genç kızı görüce rdu. . — Bana bakıyorsunuz Cemil bey? Haniya dışarıya (bakacaktınız ? Önündeki mecmuanın son yaprağını çevirmiş olan Hüseyin Nazmi ilâve etti: — Tenbihi bozmaya gelmez.. şu küçük başa bir vüs'at geliyor. hafif.. yan muallâkta. o dar omuzlar genişliyor. bu küçük çocuk yükseliyor. omuzlarını. şimdi şu çocuktan. yarı açık bacaklarının ucunda hafif. Ahmed Cemil şimdi Lâmia'nm ihtarını unutmuştu. fakat işte şu gözlerinin önünde garip bir sersemlik veren bir sevda nefesiyle teneffüs ediyormuşçasına titreyen nazenin hayali..koparılmış nağmeler.. küçük hanımı kızdın nz. havalin eksiklerini gözlerinin. uzun konçlu düğmeli zarif potincikler içinde minimini ayakçıkları birbiri üstüne konmuş.belirsiz hareket eden bir salıncak nazlılığıyle salanıyordu. ondan sonra beybabasının yanına gidecek. yüksek iskemlesinde yere zor yetişen ayakları. şu incecik vücuttan uçan bir esîr şrib' sanki tobahhn1" ederek. sonra tâ piyanonun kenarına kadar gelerek Lâmia'nm sırtını. yarın bir genç kız olacak. şu mini mini mahlûktan o penbe renk içinde. Şimdi bize yeni öğrendiği Đspanyol havasını da çalacak. Ahmed Cemil bu lâtif hayali kaybetmek istemeyerek gözlerini süzüyor. Gösîori T<"-öüa'yı değil. kulaklarım tırmalıyordu. Bu kırmızı ziya odanın ortasında masanın etrafında ateşten bir hâle teşkil ettikten sonra yavaş yavaş hafifleşerek bütün duvarlardan. henüz vüs'at bulmamış omuzları dirseklerinin inip çıkmasiyle hemâhenk olarak. Bu gül renkli ışık içinde şimdi Lâmia onun gözünde sihirli bir inkişaf ile sanki büyüyor. Şimdi bu mücessem şiire bakıyordu. öyle. Hüseyin Nazmi ayakta bir eli yaprakların yanında. küçük bir rüzgârın isabetiyle kendi kendisene belli. ciğerleri koparan bir aşk busesiyle öpüyordu.

. sanki bu çehreyi nazarlardan kıskanarak saklanmak istiyormuşçasma şiddetini arttırmış idi. Bitmez tükenmez beyaz bulut parçalarını küçük küçük şamarlarla oraya sevkediyor. çatılar. Şimdi. Şimdi güya bu ağacın ucaresinden bollaşan bir su fışkırıyormuşçasma o nur-u rakkas yapraktan yaprağa koşuşarak biribirini tutuşturuyor. Ansızın kırmızı kiremitlerin üzerinden bir nur çizgisi göründü.. uğraşa uğraşa çekiyorlarmış. şimdi Ahmed Cemil gözlerini' baktığı sema noktasından küçük beyaz bulutlar peyda oluyor. geceler ilahesi. o veşillere birer jeyaz fenercik asılıyordu.havanın keyfî ıaksiyle dağılıyor. etrafından nazenin hıra-mma döşenen beyaz bulut kümeleri arasından bütün onüdebdep şâşaasiyle çıkıyordu. işte şu karşıki köşkün çatısının arkasında. ağaçlar. sanki bir kamçı ile bütün ufuklardan bütün bulut kırıntılarını püskürterek oraya gönderiyordu. rüzgârın önüne düşmüş. kopuvermiş. Bunlar hep beyaz idiler. üzerinden. serpuşların pullarıyle. bütün bu levhanın şekillerine bir hareket veriyordu. o vakit Ahmed Cemil kendisine. . altından. bazan ağır ağır akarak. sonra yavaş yavaş gözleri alışınca hayret etti.Ahmed Cemil başını çevirdi. Şimdi gözleri kamaşmıştı. çılgın bir seyirle uçuşuyordu. görünmeyen bir takım kollar zincirlerle şu ateşten kütleyi derin bir uçurumdan yavaş yavaş. ispanyol havasının şarka mahsus aksak vezni Ahmed Cemil'in hayalhanesinde binlerce Đspanyol rakkaseleri icat ediyor. bunlar işte o çatının üzerinden nazlı şaşaasını dökerek yükselen ayın karşısında parmaklarında zilleriyle. serpiliyordu. şuracıkta pencerenin şu kenarından. sırıtarak. ağacın bir kısmı gölge içinde kalmış iken mütekaıbil kısmı beyaz bir ateşle tutuşmuş-çasına parıldıyor. bir nur tufanının şelâleleri taşmış idi. Deminki manzarada bir tebeddül vardı. yükseltiyorlarmış gibi geliyordu. ensicesi çözülüvermiş . geniş bir istihza handesiyle bakan bu simanın muammasına uzun bir nazarla baktı. Şimdi sema lâcivert bir şişeden süzülen ziyaya benzeyen hafif bir su halinde büsbütün şeffaf. çıkıyor. fakat tam köşkün üstüne gelince artık birden tevakkuf etmişler zannolundu. demin birer siyah kütle odan bütün bu eşya şimdi parıltılı bir su ile yıkanıyor gibiydi. Çektiler. Ahmed Cemil başını pencerenin kenarına dayadı. bacalar. Sonra birden ağacın bütün üst tarafı beyaz bir yangın içinde kaldı. rüzgâr. çektiler.. Ahmed Cemil'in önünde yüksek bir kayısı ağacı vardı. yaprakların üzerinde sanki bir fırçaaan serpilmiş parça parça sütlü nurlar titreşiyordu. Ahmd Cemil'e. kollarının zincirli bilezik-leriyle raksediyorlardı. ötede beride yıldızlar büsbütün beyaz idi. buracıkta kımıldamadan seyretmek istedi. kâh gergin kanatlı güvercinler gibi süzülerek. Hafif bir rüzgâr uçuyor.. Köşkün kırmızı kiremitlerinin arkasında güya bir bürkân menfezi açılmış. Ahmed Cemil başını kaldırdı. Bir müddet geceye bakamadı. Sanki semanın lâcivert ipeğine gerilmiş bir beyaz atlas ki birdenbire tahrip edici bir nefesle parçalanıvermiş. bazan koşa koşa. hiç arkası gelnıeyecekmişçesine geçiyorlardı.ki tâ köşkün saçaklarını öpmeğe çalışıyordu. kâh çılgınca savrulan kar fırtınalı gibi yuvarlanarak geçiyorlar. şimdi oradan görünecek. ayaklarının halhalarıyla.

Bana izin ver.Lâmianin parmakları son karar darbesini verdi. çocuk çalacak şeyi kalmadığını anlatacak bir eda ile kardeşine baktı. bir ateş hazinesi. Ahmed Cemil çekildi.. biraz 'Çıkıp şöyle yalnız tenha yollarda gezeceğim. alay ederek Lâmia'-nın karşısında eğildi. parmaklığın kapısını açtı.. Ahmed Cemil'in düşünmeğe ihtiyacı vardı. şimdi ay bütün tabiat "münevver bir aşk firaşı hazırlamak istiyormuşçasma altın bir fanus şeklinde duruyordu.. Gülüştüler. Kimindir o küçük seyyal sima ki hülyasının âyinesi üzerinden zapteaıı-miyen bir renkle güya bir bulut parçası altında mütemevviç. sahrayı tutuşmuş bir derya içine alan mehtaba karşı hülya enginlerinde doalşmak istiyordu... bu bir pencere ki semanın şu lâcivert kubbesinde açılmış. mumlar söndü.. dedi ve kaçtı. bunlar şu lâcivert meriler kubbenin zeveban etmiş parçaları. mehip.. Şimdi Ahmed Cemil'in nazarında bu ay başka bir mahiyet alıyordu. metin.. şimdi bütün bu gök duvarları çözülmeye başlayan buz safhaları gibi çatırdıya çatırdaya kırılıp dökülecek. dışarıya çıktı. bahçeye indi. hâkim ve âmir oir nazarla bütün şu dağınık enkaza bakıyor. gecenin uyku sükûtunu ihlâlden korkarak ilerledi. Ahmed Cemil'e dedi ki: — Bizim küçük musikişinasa alkış yok mu? Ahnıed Cemil ayağa kalktı. Benim için yine kütüphaneye yer hazırlatmışsındır..... gülerek. Kendi kendisine diyordu ki: — Hayır. puf. ona karşı yürüdü. puf. ay. sanki altında parçalanan bu bulut kırıntılarını tezyif handesiyle temaşa ediyordu. akıp gidiyor? . kız! Ona ne vakit tesadüf edecek?. bir pencere ki içi nur deryası. frenkvâri selâmladı. bunlar o ateşin buharları ki meçhul bir ufkun derinliklerine dalıp gidiyor. bir pencere ki semaların öte tarafından intırak ederek peyda oluvermiş. Hüseyin Nazmi. . değil mi?. Ah o gene.. — Matmazel! diye başladı. Ahmed Cemil Hüseyin N&zmi'ye dedi ki: — Artık sen de uyu.. Hüseyin Nazmi: — Mutlaka mehtaba karşı manzume söylenecek! dedi.. Lâmia bir kahkaha ile: — Matmazel uykuya kaçıyor. Köşkün önünden geçen geniş caddeye çıktı.. öyle değil. Ayaklarının altında çıtırdıyan kumların üzerinden yavaş yavaş. Onun için Hüseyin Nazmi'den kaçmak. sonra bu bulutlar.O... Yarın sabah konuşuruz. nr'teazzım.

evet. o genç kız. şair efendi. sanki kollarına atılıverecek zannolunuyordu. ellerini bütün hayatının bir teslimiyet hücceti gibi ellerine terketmek. ayın önünde»:.. Onun ayaklarına atılmak. canlanarak.» Bu gece Ahmed Cemil'in uykusunun semasında da dönen bulutlar arasında kırmızı bir müstehzi ay çehresi — daha ileride kaybolmuş bir ufukta. O. şimdi. «evet. fakat seviyor.. her dakika bir tenasüh silsilesinden geçen bu garip alay raksederek. yerinden oynuyor. Şimdi bulutları. ipek tufanları mermer sütun enkazına. bütün aşk kabiliyetinin hasretiyle seviyor. o genç kız. sonra çirkin hâin bir tebessüm açılıyor. katre katre.. güya bir .. Şimdi ay küçük beyaz bulutların. dumanlar beyaz gül yığınlarına tebeddül ederek — her an bir başka şekle giren. Ahmed Cemil'in gözlerinin önünde. vakit vakit bir tarafına isabet eden bir parça bulutla melûl ve gazaplı. diyordu. bitmez tükenmez bir alay ile geçiyorlardı.. her kümesten. acı bir istihza ile daima sırıtıyordu. kaçışan küme küme beyaz güvercin alaylarını seyre daldı. Ahmed Cemil artık ona bakmamak. o genç kız. şurada beyaz bir ipek kumaş silsilesi şeklinde dalgalı. Bunlar nereden. sahranın bir tarafında bulutlara karşı uluyan bir köpeğin av'avası sonra gecenin sükûnunu bir ok fırlatıyor zannedilen bir horozun semayı şişleyen sesi. Bu çehre sırıtıyor. daha sonra yine bir rüzgâr darbesiyle birden değişerek — kuşlar garip canavarlara. bu bir muammayı andıran simayı bir yandan bir yana kaplıyordu..» diyordu.. biraz ötede azîm bir kuş gibi kanatları gergin. vücundun-dan haberdar değil.. sahranın her köşesinden yekdiğerine cevap veren horoz sesleri bütün bu perişan gece zemzemesi: «Evet. sanki yatağında yatmış manidar bir sevdalı bakışla: «Evet. gönlü kırık fakat mesut. öbür tarafında yığılmış küme küme beyaz atlasların arasında. yavaş yavaş.O genç kız ki tanımıyor. bunların arasında bazan bir kırmızı kâğıt fener gibi donuk. köpükler içinde müphem. bütün gençliğin^sevdadan mahrum geçen ihtiyaciyle. ay. gözlerini bir rüyanın şiirinde kaybolacak gözlerini gözlerine dikmek. nazeninâne sallanarak fevc fevc geçiyorlar. sonra birden o tüller içinden sırıtkan çehresi çıkıvermiş. sıcak yaşlarla ağlamak isterdi... hülyalarının şaşaasına o hazin altın ziyasını serpen bu müstehzi simadan gözlerini ayırmak istiyordu. sonra hazin fakat bahtiyar. şair efendi. dalgalar korkunç kasırgalara. Şimdi tâ uzaklarda bir köşkün havuzunda mehtabı selâmlayan kurbağaların çığlıkları. o yürüdükçe sallanıyor.». şair efendi. bilmiyor. baygın baygın süzülerek. bazan bir bakır safha şeklinde bir ateş-renk. bazan yüksele yüksele birdenbire patlamış bir dalga gibi serpintili. altından üstünden oynaşan. başını dizlerine koymak. afakin hangi meçhul köşelerinden nasıl bir hayat nefesiyle kanatlanarak şu baş döndüren seyran ile geçip gidiyorlardı ? Arasıra bir rüzgâr darbesine tesadüf etmiş dumanlar gibi dağınık. etraftan. mestâne atılarak. görmemiş. bulutlar. açılıyor. bir dakika beyazlıklar arasında kaybolmuş. o saatlerden beri semanın bilinmeyen sonsuzluklarından uçuşarak.

» derdi.. evet tam on beş sene ki geceyi Beyoğlu'nda geçirdiğim vaki olmadı. kol kola yürüdüler. Ahmed Şedd efendi lâkırdısını bitiremedi. şair efendi. .. Allah vere de Raci'nin maşukası. birdenbire camları döğerek düşen bir sağanak şu mütalâasına fasıla verdi: — Ay yağmur yağıyor. Biraz boyunbağı-ma. fesime. Ahmed Şevki efendi kendi kendisine aynanın içinde sırıtıyordu. diyordu. Ahmed Şevki efendinin sağma geçti.. diye. Bu şemsiye ile Ahmed Şevki efendi o derece bir vücut olmuşlardı ki şemsiye nerede görülse Ahmed Şevki efendi de mutlaka orada bulunurdu. 8 Ahmed Şevki efendi akşam üstü bir aralık sahib-i imtiyazın odasına girdi. o genç kız. «Evet.» diyordu. Saib ile mukabele ederek tashihlere bakan Said'i selâmladıktan sonra merdivenleri indiler. — Saat onbir buçuğa geliyor. Dolgun yanaklarına henüz giremeyen kırk şu kadar senenin tahrip çizgilerinden azade çevresini pek beğeniyordu. Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi o derece maruftur ki mutlaka bir lâtife edebilmek için vesile arayan Ali Şekib: «Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi yalnız başına kalksa da salına salına Sirkeci'den ağır ağır yukarı çıksa. bütün cadde ahalisi «Mir'at-ı Şuûn» idare memurunu» şemsiyesi gidiyor. fesini azıcık şöyle öne doğru eğerek. Şemsiye açıldı. Ahmed Şevki efendi iyice sıklaştı. Ahmed Şevki efendinin koyu aefti alpagadan. küçük bir çadır kadar bir şemsiyesi vardı ki Saib dört senelik olduğuna yemin ederdi.. Ahmed Cemil.haset eliyle silinmiş bir sima — sonra bir ses ki derinlerden. endamıma çeki düzen vereyim. benim şemsiyeme kendim zor sığıyorum amma varsın sol tarafım ıslanı-versin.. şişkin karnını biraz basmak için keten yeleğin arkadan tokasını biraz daha sıkarak — şu seyrek bıyıklara da biraz genç bir eda vere-bilse — yok.. Sırıtarak Ahmed Cemile: — Fena değil a. sanki yerin sinesinden bir burkanın uğultuları içinden müşevveş bir mesturiyet-i mezbuhane ile çıkıyor. Şu yaz yağmurunun altında şemsiyenin tozları yıkanarak iki refik böyle yanyana. gidelim mi ? Heyet-i tahririye odasına uğrayarak henüz icmalini bitiremeyen Ali Şekib'i... O akşam Palais de Cristal'de yaşlanmış bir adam halinde kendisini göstermeye lüzum yok ya! Biraz şu ince siyah boyunba-ğını çekerek. aynanın karşısına geçti. arkasından takip eden Ahmed Cemil'e aynanın içinden lâkırdı söyleyerek: — On beş sene oluyor. gösterirler.. işte fena değil. bence hava hoş! Senin şemsiyen var mı? Ahmed Cemil başıyle işaret etti: — Öyle ise ikimiz bir şemsiye ile idare ederiz..

Bakalım can atılacak bir yerini bulabilir misiniz? dedi. onbeş sene sonra dolaşınız. biz karşıdan bu hâli seyrettikçe geçen gün matbaada ağlayan kadın gözümüzün önüne gelecek. tesis edilemez. Ufak bir cevelândan sonra Tünel'e kadar geldiler. bir aralık şu mütalâayı ilâve etti: — Karı koca arasına böyle bir muhabbet fasılası girince bir daha iyi bir muaşeret. Đnsanlar tuhaftır! Fena birşey yapmakta olduklarını hissedeeck olurlarsa mutlaka en evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar. meyhanelerin camlarından sızan ziyalar sokaktan geçen arabaların. Kadın ölünceye kadar boşa çıkan hayatına ağlar. Ahmed. Son vapura yetişecek olanlar koşuyorlar. diyordu. herkesin eğlenmek için can attığı Beyoğlu'nu bir kere de şu yaşınızda. Kötü işler sahibi olanlara sorunuz. dedi. Ahmed Cemil hem refikinin nefti şemsiyesi altında her iki adımda bir serdettiği mütalâayı dinliyor gibi sükût ederek yürüyor. hepsi de kendi kendilerine icat edilip itina ile takviye edilmiş sebeplere tesadüf edersiniz. diyordu. Ahmed Şevki efendi sükût etti. hem de köprüyü bir yandan bir yana istilâ eden siyah. yalnız ince bir serpinti vardı. yolcuların ayakları altında kaçışarak oynaşıyordu. Hiç olmazsa sanki birçok sırların mevcut olduğunu f . kabil değil. yahut gözyaşları deva olmazsa başka bir yerde teselli armk ister. lâcivert. nihayet kalkıp gideceğiz. Gala-ta'ya geldikleri vakit buraya mahsus gece hayatının uyanmaya başladığını gördüler. Ona Palais de Cristalde tesadüf edeceğiz.. tramvayların te-kerleklerri. nefti bir alay canlı müthiş mantarlar gibi havalanarak. Bize şöyle bir ufak aşinalık edecek. sokağın çamurlarında kahvehanelerin. Tünelden çıktıkları vakit yağmuru kesilmiş buldular. Ahmed Cemil o hayatı bir iki kere yakından görmüş. fakat zihni hep bu mesele ile meşgul idi. Tünel'in içinde arabaların sarsıntısı arasında Ahmed Şevki efendi: — Biz bu akşam çıkıyoruz amma ne yapacağımızı ben de bilmiyorum. Netice? Ahmed Cemil gülerek: — Hiç!. Erkek de hep kendi hreketine karısını sebep bulmaya çalışarak sonuna kadar devam edip gidecektir.. Ahmed Şevki efendi cebine davranarak dedi ki: — Şimdi bu pis havada nerede vakit geçireceğiz? Ahmed Cemil: — Kahve kahve dolaşırız. arasıra tek tük arabalar halkı yarıp yağmurun altında ıslanan arabacıların şakırdattıkları kamçı tarakalariyle geçiyorlardı. o maişetin sefaletinden titremiş idi. sallanarak yürüyen şemsiyeleri seyrediyordu. Gerçekten doğru yola baktılar. akşam üstlerine mahsus heyecanının henüz bakiyesi vardı. o kadar. karıdan yüz bulabildiği kadar etrafında dolaşacak...Köprü başına geldikleri vakit etraftan akıp gelen iıal-km. Şevki efendi artık şemsiyesini açmaya lüzum görmedi: — Ne olacağını ben şimdiden keşfediyorum.

.. delikanlı kayıtsız bir eda ile şapkasını kaldırdı. Mahkemelerden. dedi. Ahmed Cemil refikinin felsefesini. karısına hiyanet etmek için kendisini ne kadar haklı bulmaktadır. orada ön tarafta bir yere oturur.. bir takını çehrelere birçok defalar tesadüf ede ede şu halkın içinde kendisine mahsus âşinâlar bulmuş. görünmez. dedi. Ahmed Şevki efendi: «Ben bir tek parlatayım!» dedi. Hikâye yazmak isteseydi bunların her birinde bir mevzu bulmuş olurdu. şetaretler. yahut bir takım sebepler mevcut olduğuna inanmamıştır amma tetkik edilmek lâzım gelse hiçbir şey yoktur. burası. Acaba nesidir? Çocuğu yahut karısı. fakat doğru mütalâayı dinledikçe zihnen o esası tevsi ve tezyin ediyordu.. şu kahvenin şu kısa kadife iskemlesi onun için zengin bir kütüphane idi ki muhteviyatı.. üzerinde siyah elbise vardı. Ahmed Cemil resimli gazeteleri istedi. meselâ birisinin evinde hastası olduğunu daima taşıdığı ecza şişelerinden anlamıştı. Bilseniz beni mazur görürsünüz... — Nerede oturacağız? Ahmed Cemil: — Luxsenburg'da. Ahmed Şevki efendi ile buraya oturdular. dedi. Ahmed Cemil buna güya tanıdığı. düğmeli sarı potinli birisine — baktığını gördü.. ispanyol şapkalı.. birisinin elindek paketten. saadetler saçılıyordu. binlerce beşer hayatı geçerdi. Şüphesiz bir aşk faciası. diye düşünüyordu. size: «Anlatamam ki. o kadar. hissedilir. iyice gece olmuştu.. tek gözlüklü. Đşte Raci! kimbilir. mücelledatı okunmaz. Ahmed Cemil genç kızın bütün yeis kitabını bu nazarda okudu. ruhuma kasvet geldi. Onun için öyle sebepler "ardır ki henüz kendisi bile tahlil edip bir surete bağlayanıamıştır. Sonra Ahmed Şevki efendi geniş bir nefes aldı... . bu binlerce yolculardan intihap ettiği bazı çehreleri oturduğu yerin mahdut nezaretli dairesinin müsaade ettiği kadar takip eder. rengi uçmuş gördü. Ahmed Cemil resimleri seyretmekle bir müddet vakit geçirdiler. Sonra bir gün tâ kendisinin önünde genç kızın birisine — bıyıkları rnacar tarzında kalkmış. Ahmed Şevki efendi kendisini şu âlemde garip bulmuş gibi etrafına yabancı yabancı bakmakla. fakat o nazar. Buraya gele gele. Burada şu suratlarını gazetelere sokmuş.. yahut gözlerini sokağa dikmiş bir alay halk arasına girip nefsimi hapsetmekten bir lezzet alamadım.. birkaç ay sonra ona yine tesadüf etmişti. paçaları kıvrık pantolonlu. kimisinin eski elbisesinden. küçük kadife sandalyeden taşan vücudunu birkaç kere nasıl yerleştirebilmek lâzım geleceğini tâyin için kımıldandı ve sonra refikine doğru eğilerek: — Ben burada sıkıldım. hapishanelerden geçenlerin hissiyatını tahlil vasıtası hep Ahmed Şevkinin şu kaba gözlerinde saklıdır. Sonra bir gün onu büsbütün çökmüş. şu âmî. Beyoğlu'nun en ziyade haz ettiği yer Luxsenburg kahvesi idi. Bundan sonra her tesadüf edişinde genç kızın simasına başka bir yeis. Yine bu âşinâlar içinde bir genç kız tanıyordu ki ilk gördüğünde bütün vücudundan neş'eler. br kadının yanındaki çocuktan mânalar anlar. o çehrelerin kimisinin paltosundan. gözlerine yeni bir melal düştüğünü gördü. sevdiği bir adam kabilinden acımıştı. anlaşılır. Ahmed Cemil'in böyle önünden yüzlerce. zihnen birer dakikalık zaman içinde bu çehreler için birer mufassal hikâye yazardı. Elinde artık ilâç şişesi yok.arzettirerek güler. fakat bu defa çehresinde saadet rengi sanki bir alevle kavrulmuş gibiydi.» demek ister.

ya gazete okuyor. Canınız daha kapalı yer istiyor ise Couronne var. Cambrinus var. kapısı açıldıkça sokağa duman1! karışık bir karık kadın sesiyle bir çatlak keman ahengi fışkıran kahvelerden birine gidelim. Ahmed Cemil refikinin Şişli'ye kadar toprak havasını bulamayacağına güldü. biraz ciğerlerimiz toprak ha-vasiyle tazelenir.. şuradan açık bir tramvaya bineriz. yemeğimizi yeriz. hattâ bir mahalle kahvesinde bile. Ta gecenin yedisinde sekizinde avdet etmek zahmetine katlanacaklardır.... Daha sonra. demiştim.. VE SĐYAH 93 — Oh!.. Concordia'nın yanlarında cam kapılı.. fakat muhalefet etmek de istemedi. Beni tet-kikat icrasına müsait bir yere götürünüz.. Şişliye kadar gider geliriz.. Ekseriyet?. mahrumiyetine mazhar olduğu rağbete hiddet etaiş gibi: — Öyle ise ne için geliyorsunuz? dedi.. oraya kadar azimet ve avdet seferini ettiler. ya yavaş sesle konuşuyor.... Ahmed Şevki efendi güya Beyoğlu'nun şu derece zevkten. işte Beyoğlu'nun zevki!. Ben her yerde eğlenirim. Sebep? «Ben bu akşam Beyoğlu'nda'idim!» diyebilmekten ibaret bir itminan.. yahut ertesi gün kalemde «Aman dün akşam Cent-ral'da ne kadar eğlendik!» tarzında bir yalan.. Şehzadebaşı'ndan. beni düşündürecek şeyler bulurum. Ahmed Şevki efendi evvelkinden daha geniş bir nefes aldı: — Aman sıkıldım.. kasvetli olmasından ibaret. ondan sonra gider. saatlerce oturayım.. kâfidir. daha doğrusu bir itiyat eseri olacak.. buralarda roâhza iki kadeh bira içmek bahanesiyle tâ Aksaray'dan. Seninle ne yapalım bilir misin? Yağmur dindi. Central var.. herkes geldiği için yahut başka gidecek bir yer olmadığı için. îşte Beyoğlu. O devam etti: — Ekseriyet sebep olmadan gelir.. öteden "beriden gelmiş yüzlerce ladam görürsünüz. yolda Ahmed Şevki efendi ikide birde sahra havası arayan ciğerlerini şişirmeğe çalışarak: . Kahve kahve dolaşırız. Ne derseniz deyiniz. içi daima gürültülü. Lambalı duvarların. isterseniz Palais de Cristal'in. Beyoğlu'ndan zevk alanlar içinde benim nokta-i nazarıma nefsini koyanlar belki çoktur. şu halin bir aynı! Bir fark varsa da biraz daha kapalı. her gece şu demin saydığım kahvelere bir bakınız.. Siz on beş sene evvel niçin gelirdiniz? Ahmed Cemil'in bir gülümseme ile refakat eden bu sualine Ahmed Şevki efendi bir sırıtmakla cevap verdi.Ahmed Cemil tebessüm etti: — Nereye gitsek böyle değil mi? Burası Beyoğlu kahvelerinin en eğlencelisidir. varsa ekalliyeti teşkil ederler.. Muhtelif sebepler var! Beni sormayınız. Bu masaların etrafında birçok adamlar ya bira içiyor. tavanların arasında mermer masalar. hafif bir serinlik var.

Burada yağmur yemiş ağaçlardan münteşir lâtif bir kır kokusu vardı. Palais de Cristal'in merdiveninden çıkarken Ahmed Cemil refikine dedi kî: — Đşte istanbul'un en yüksek kafe konseri: Kasr-ül billur!.. kapalı kalmış ağır bir hava karşıladı. biraz sonra biz de gideriz.. o kadar. Ev yemeğinden başka yemeklere alışmamış adamlara mahsus bir tiksinti ile yemek yediler. baksana. Bir kere Đzmir'e kadar gitmiş olan Ali Şekib bu kahvelerin umumuna birden Đzmir kahveleri namını vermişti. Henüz kalabalık yoktu.— Şu Raci'yi ne yapacağız? Bilmem. yemek fasılasına müsadif olan şu saatte. Raci değil mi?. bacaklarına emin olamayarak yavaş yavaş yürüyordu. Ucuz olsun maksadiyle Ahmed Cemil refikini Glavani sokağında La Bella Venezia lokantasına şevketti. teklifsiz tavrına. pervasız. Ahmed Şevki efendi buradan pek ziyade haz etti.. irtifai itibariyle mi? — Her iki suretle. Dar. Ahmed Cemil: — Oraya gidiyor olmalı... Ahmed Şevki efendi: — Aman ne güzel! ne güzel! diyordu sonra birdenbire Ahmed Cemil'in kolunu çekti: — Baksana. iri iri kahkahasına. bir iki masanın başında vapurunun limanda bir gecelik kalmasından istifade ederek Beyoğlu'nda şu zevk âlemine düşmüş siyah tırnaklı. Raci bahçenin kenarından ayaklarına. iki genç. hattâ masaların arasında kızı kovalayışına bakılırsa kahvenin alışık müşterilerinden biri olduğu anlaşılan ittAivESITAH 95 kıranta bir genç!. Bahçe gözlerinin önünde bir sahra gibi görünüyordu. pis. ateşin karşısında kavrulmuş şimali bir ateşçi. fenerleri söndürülmüştü. duvarları kirlenmiş merdivenden yavaş yavaş çıktılar. . kendilerini müskirat kokusuyle dolu. değil mi? dedi. fakat hizmetçi kızlar herhangi yaşta olursa olsun daima hizmetçi kızdır — tenhalıktan cesaret alarak şakalaşan.. nasıl etmeli? diyordu. — Kadri itibariyle mi. bir kenarda hizmetçi kızla — kırklık şişman bir karı. kahvelerini bir de nargile içm?k üzere Te-pebaşı caddseinin karşısındaki kahvelerden birine gittiler. kademeleri aşınmış.. Karşılarında bahçenin. kahve direktörünün gözü önünde mülâtaf attan çekinmeyi sine. sıvalan. galiba dükkânları erkence kapanmış civar tuhafiyecilere mensup iki çırak.. ötede beride başlamak saatini bekleyerek dinlenen çalgıcı kızlar...

Đki arkadaş şu tenhalık içinde nereye oturacaklarını birden tâyin edemediler. Ahmed Cemil: — Gürültü başlıyor. Ahmed Cemil bunu zihnen «Serdâri zümre-i musikiye» diye tercüme ediyordu — kemanın yayiyle nota sehpasının üzerine urdu. her vakit sofrayı yarı aç yarı tok tekket-mekten. — Daha pek erken. geldi. ihtiyar bir baba ki artık kendisi için gittikçe hisset . gündüz uyuyup gece pis hava teneffüs etmeye maih-kûm olmaktan sararmış. dedi. elli kere cezveye atılmış bir çay içebilirsiniz... Ahmed Şevki efendi gazozu içmedi. ellerini masaya dayayarak durdu. — Yüz paraya gece yarısından iki saat sonraya kadar şu kanepe ile masayı satın alıyoruz. Sahnenin yanında bir kanepeye oturdular. Raci gelmemiş. O vakit bütün o iyi ahenk edilmemiş kemanlar şüpheli bir ahenk muvazenesi ile. Ahmed Cemil: — Đki gazoz! dedi. Ahmed Cemil güldü: — Buranın en nefis içkisi! Đsterseniz kahvesinden ziyade nohut unu ile pişmiş bir kahve. — Kimbilir. Kısa boylu.. omuzları kabarık. fakat şimdi müdavimler sökün ederler.. sonra bu biçareler hakkında düşüncelerini. ötede beride yorgun bir tavır ile hergün ayni ıttırad ve yeknesaklık ile tekerrür eden maişet külfetinin ibtida saatine intizar ederek dinlenen. bıyıklarının ucu vakurane kıvrılmış Chef d'orehestre.. merhamet hislerini refikine tefsir etti. tık. sekiz on lehli kız pinekledikleri yerlerden yorgun tavırlarla kalktılar. şu bedbaht kızcağızlar bu kemanlardan. Şişman karı bir aralık kıranta âşığından kurtuldu. başı dik. hem genç hem ihtiyar. güzel çirkin yahut hem güzel hem çirkin. kimisi davulunun başına geçti. Şişman karı masaya sekiz on tane kibrit bırakarak gitti.. Bohemya'nın kaybolmuş bir köyünde bir aile ocağı vardır. emir bekledi. reis bir ciddî tavır ile yayını bir daha urdu: Tık. Avusturya'nın. simasının rengi uçmuş. Ahmed Cemil bir analık: — Zavallı mahlûklar! dedi. Ahmed Cemil biraz tereddütten sonra: — Şuraya! dedi. tık. ki¦ misi kemanını aldı. galop'la kimbilir kaç yüzüncü defa tekrar başladılar.. davullardan şu perişan nağmeleri kopardıkça neler düşünürler! Hepsinin ta uzaklarda.. kapalı yerlerde yaşamaktan. Almanya'nın. gençlik görünüşünü şimdiden yaşama füturu bürümüş. en duygusuz kulakları isyan ettirecek bir ses tenafürü ile her gece çalına çalına sanki yıpranmış.

. Fakat yetiştirmek mümkün değil.. ekmek bulacak bir yere göndermek icap ediyor.... bis. mektuba döndükçe tatlı bir tebessüm.. önündeki notaya değil biraz aşağı bakıyordu. Kahvenin. nihayet iki katre yaş ile bu bahse hatime verilir. Nereye? Kaza rüzgârı nereye sevkederse. dikkat ettim. O vakit gözlerimi -cehresinden ayırmadım. ve sonra mes'ut olmaya çalışacak. askerliğe gitmiş. hatıratının arasından neler geçiyordu?. bu halka baktı. Bu gece dinlemek nöbeti Ahmed Şevki efendiye gelmişti. Gözlerinin şu mektuptan notaya. Her ikisi de günleri sayıyorlar. Gidecek. ne ekmek! Çocuklar o kadar çok ki. Fakat şimdi Ahmed Cemil'in devamına diğer bir mâni vardı. Her gece bütün erkân hazır olduğu halde yorgun baba — çorabını birkaç dakika bırakarak gözlüğünü alnının üstüne kaldırarak dinleyen — anneye tasavvurunu izah eder. Bu mektup. reise ve halka göstermekten korkarak gizlice bir mektup okuyordu. daima. O vakit ailece düşünülür. Çünkü çocuk bir değil. gözlerinde gözlük. cihazını habbe habbe toplayacak ha-yat-ı istikbalinin ekmeğini buralarda kan kusarak. Bunları ayıklamak lâzım. Acaba kimden ?. cihaz ister. bis. ara sıra o. evlenecek... yahut hiç olmazsa kollarına atılmak için hayatının en zengin parçasını feda ettiği aşıkından «zavallı sevgilim! Ne kadar bozulmuşsun!» tarzında bir serzeniş işitecek. fakat gariptir ki kız da meyus aş-kıyle beraber ağlardı. bastonlarını iskemlelerine çarpanlar... ara sıra nöbetini kaçırmaktan korkarak notaya bir göz atıyor sonra hemen yine mektubuna bakıyordu. inanır mısınız? Bunların hemen hepsi namusludur. notadan mektuba seMAĐ VE SĐYAH 97 feri esnasında ne büyük fark vardı! Notaya geldikçe ciddî bir nazar. Zavallı çocuğun bütün meyus aşkına karşı kızdan bir ümit cevabı çıkmadı. çenesini avuçlarının içine aldı.. kulübenin bir tarafında çorap örüyor.. Ne için? Kimbilir belki o nasipsiz sevdaya karşı samimî bir merhamet hissettiği için. ya komşunun kızını almış olan nişanlısını görüp oraya yığılı-verecek. sonra senelerce mütehassiri olduğu aile ocağına avdet edince ya babasını ölmüş bulacak. aç yaşayarak tane tane tedarik edecek. geçen gün müracaat eden herifin teklifini kabul etmekten başka çare olamayacağını anlatır. Fuhuşun çirkâbı içinde yüzdükleri halde hemen hepsi memleketlerine avdet ettikleri zaman nişanlılarına izdivaç elini pâk ve saf olarak uzatırlar.. •gördünüz mü? Bir aralık gözüm ilişti. Bir gece hiç unutmam: Yine burada idim. Birisini tanırdım. Şüphesiz o. ne çorap yetişiyor. çökmüş bir valide. Galiba nişanlısından gelmişti.. Çocukların en büyüğü kız. bu murdar karanlık bir odanın penceresi kenarında arkadaşlarının istihzalarına rağmen yazılmış mektuplarla dudaklarını yakan buse ihtiyacına bir tesliyet kevseri serpiyorlar.. Refikinin bazı asaslara müteallik bahs açtıkça mukaddemeden uzaklaştığı kadar hatime vermek maksadından da ayrıldığını bilirdi. — Bunlar hep şu karık sesli. nişanlısı var..içi dehşetli bir gürültü ile doluyordu. bir köşede senelerce keman çalacak. Sonra dirseklerini masaya dayadı. bu cihaz toplamaya çıkmıştı.gösteren topraktan ailenin ekmeğini çıkaramıyor.. süzgün gözlerle biraz mii-tebessim. ...... ayak vuranlar... boyalı kadın için! dedi. her birini bir tarafa sevketmek. bunlardan birine taaşşuk etmişti. evin kızı gidiyor. kışlanın bir tarafında acele karalanmış. Şu davulcuyu. devamına mâni oldular.. fer-yadiyle bağıranlar. Acaba şu pis kahvenin şu murdar sahnesi karşısında şu mülevves musikinin arasında o mektuba gözü iliştikçe ne görüyor.. Fakat para nereden bulmalı?. onların hepsine ayaklarını sıcak tutacak birer çorap lâzım.

nihayet kahvenin müsteciri mukaveleyi tecditten imtina edecek. fuhuşta bile bir ziynet. bütün bu halk şurada bulunduklarından memnun gibi görünüyorlar. gördüklerinden. Onun için şu yaşına kadar birçok refiklerinin eğlencelerinden ayrılarak bütün bu âlemlerden uzak kalmış. Baygın nazarlar. velhasıl birşey imişdir. Burada ne var "i" Bu halk bunun nesine aldanıyor? Sahnedeki karıyı üçüncü defasında alkışlamadılar. yorgunluktan .. dükkânını kapadıktan sonra eğlenmeğe çıkmış berberler. hele iki kere ne oduklarını anlamak için tesadüfle girdiği bazı muaşaka pazarlarından bir daha oralara avdet etmemek ahdiyle çıkmış idi. ne kad&r aşağı düşerse düşecek yerler o kadar çoğalır Nihayet düşe düşe bu zavallı mahlûk nerelere kadar düşecek? Halbuki bu biçare şu kasr-ı JM. olmasını isterdi.. bu âlemde bir letafet olmak lâzım gelse onun bir başka tarzda olması lâzım geleceğini düşünürdü. öbür gün bir "defa bile görünmesine müsaade olunmayacak. ibir başkasının gelmesi için herkes sükût ediyordu. o vakit demin nefret ettiği bu karı hakkında âdeta bir merhamet duydu: — Ah! Bu hayattaki faciayı hissetseler. Onda bir illet vardı.. mâhza eğlenmek için iki kere lütfen kendini tekrar sanneye çağıranlar üçüncüsünde bıktılar. O zavallı da sahnenin kenarında tekrar davet olunmaya intizar ederek duruyordu.AJ.. Sonra bir sürü alkış! Sebep? Türlü emraz ile karılmış sesiyle. işittiklerinden pek ziyade eğleniyorlarmış gibi güMai ve Siyah — F. o zaman? Haydi daha aşağı bir yere. demetler almış. sükûtu görünce kulisten kayboldu. Ahmed Cemil bunu da fanketti. tüccar yazıcılar. Sonra yavaş yavaş sukut. yarın iki kere de çağır ılmayacak. acaba bu kayıtsızlar güruhu şu sefaletin karşısında böyle gülerler mî ? Şu zavallı kadın için bu şarkı sanatı da yavaş yavaş elden çıkmaya başlamış. bıkıp da bir akşamı Beyoğlu'nda geçirmek isteyen bir bey. her şeyde hattâ sefalette.. türlü sefahatlerde yıpranmış boyalı suretiyle şu duman dolu kahvenin pis havasına karşı söylediği. ehoris-te.VESIYAH 90 billûr'un şu köhne sahnesine düşmek için kim bilir nerelerden geçmiştir? Şimdi bir nazar-ı meyus ile kaybolduğu şu kulisten on sene evvel meselâ Vinaya operasanda figurante. o vakit bir operanın arasında söylediği tapu topu iki mısra'lık bir parça. demetlerin içinde mücevherler bulmuştur. yahut bir balet'de giy-liği lâtif bir elbise için yüzlerce adamlardan iltifatlar dinlemiş. esnaf çırakları. 7 lüyorlardı. Geniş tebesünıler... olması lâzım geleceğine kani idi. bir Đngiliz yük vapurune mensup beş altı tayfa. artık bundan bıkmış göründüler.. Bir kadın bir kerle uçurumlardan yuvarlanmaya ibaçfladı mı artık sukutuna hatime verecek nokta yoktur.Şimdi iyice kalabalık vardı. daha doğrusu bağırdığı müstekreh bir Alman şarkısının anilamadıklan letafetine mi? "Mehtaba karşı gezelim" derken polka oynayan şurada bir biftekle bir tabak makaronya dilenmek için kinbilir nerede işitip ne yolda indî değişikliklere uğrattığı bir parçayı her gece şurada iştira pazarına çıkaran bu karının gülünç vaziyetlerine mi? Ahmed Cemil bunların hiç birisinden haz almazdı. Pervasız kahkahhalar. tiyatroya izin alıp da îalasıyle gizlice anlaşarak şuraya gelivermiş bir çocuk her gece mahalle kahvesinde iskambil oynamaktaü. Esasen çirkin olan bu şeylerin hiç olmazsa aldatıcı gösterileri.

. kadife iskemlelerin. Nihayet alkışlar bitti. tek gözlüklü birisinin gözlüğünü sürmeli gözüne uydurmağa çalışarak şu tuhaflığına sahte kahkahalarla gülen bir fransız karısı. yanaklar çökmeye başlamış. dişler bozulmuş. henüz hayatından bir aşk hiyaneti geçmeden bu neticeyi gös-terseydiler: «Đşte.mütevellit bir ihtiyarlık. biraz mahcup. Ahmed CemTITxu anuhip şekle bakmakla meşgul idi. Yavaş yavaş. Artık her ikisi de sahneyi unuttular. Bitirsin de yanlarına gidelim.mes'ut bir aile annesi olmaz mıydı? Ahmed Cemil yine sükûta mecbur oldu. Şimdi gözlerinin önünde garip (bir manzara vardı: Bulundukları yer küçük denmeyecek kadar iki odanın birleşmesiyle hâsıl olmuş genşiçe ıbir yerdi. bir Iskoçya dağlısı kadar iri-Mr^AîmanTrarîsı s^Jmenin_tahtalarını çatırdatarak göründü. şimdi sahneye diğer biri çıkmıştı: Bir Fransız romanciere'i. o vakit Raci de etrafına bir göz gezdirmeği bile fazla bularak çekildi.. Ahmed Cemil'in tahmini doğru çıktı. dedi. sesi karılmış. nihayet işte şu müstekreh karı. hergün çehresinde tamir olunacak bir fazla harabı. muhte-riz henüz çocuk denecek kadar genç bir bey. soluk aynaların miskin âhenginden terekküp eden bu manzara. mahcup.. bugün şurada şüphesiz bedbahtlığın bütün acılığını hissettiği halde gülerek bağırmaya çalışan bu mahlûk.. anlaşılan bu karayı seviyor.^Nihayet biri.» AhmedTîemîrBâşînT^evirdî. Ahmed Şevki efendi arkadaşını kaldırdı. iri Alman kaauu MAI VJtü SĐYAH rısı kulisten büsbütün kayboldu. mermer masaların. düdük bir sesle Đspanyol bestekârı Iradiyer'in meşhur Paloma'smı öttörmeye başladı. dikkatleri hep Raci'-nin hayran âşık vaz'ına mevkuf idi. muganniyeler biriıbirini takip ediyordu. annenin dizinden kaçacak olursan buraya geleceksin!» diyeydiler. Acaba henüz saf bir genç kız iken. Havalar. olanca kuvvetiyle açılmış ç. birden Ahmed Şevki efendi kolunu~dufttlî7~<<baksana bizimkine baksana. kanepelerin birinde yanındaki yaşlıca efendinin müsait nazarı altında karşısında esneyen Türkçe bilmez Romanyalı bir kızın güya parmaklarındaki yüzükleri muayene etmekle meşgul.ğ ziyalı lambaların. yavaş sesle: — Biz şaşkınlık etmişiz. Üzerleri keten örtülü kanepelerin. muhtelif lisanlardan şu sahnede türlü beşer nesilleri arasında garip iz-1 divaçlar icra ettiler. etrafta bulunanlara pek mühim ve tuhaf bir şeyden ibahsediyorlartmış zannını vermek için ıb:r dakikada . Đki refik nazarlarıyle Raci'yi takip ettiler.. önünden geçen garsonların çarpmasını hissetmiyomıuş gibi gözlerini sahneden ayırmayarak. ilik defa girilen yerlerin iras ettiği tereddütle buraya girdiler. Romanyalı bir kız Rumca. Hemen herkesin bildiği bu parçaya birçoğu pest sesle iştirak ettiler. Burası ö kadar Hususî bir dairedir iki kınk paralık şeye kırk kuruş vermek fedakârlığına katlanabilen herkes buraya girebilir. yalnız her parça bittikçe halkın alkışlarına iştirak ederek duruyordu. bir çiçek imalgâhında işçi iken.. birkaç safderunun daha vüruduna intizaren ipekli esvaplarını sallaya sallaya piyasa eden. salonun kapısında ayakta gözleri sahneye merkûz Raci'yi gördü. Yunanlı bir karı ingilizce parçalar okudular. Raci orada kapının kenarına dayanarak güya şu âlemi görmüyormuş. Raci muganniyelerin dinlenme yeri yahut safderunların mezıbahası' olan hususî daireye girdi. ya bir mağazada satıcı ya. Artık Ahmed Cemil dinliyordu. o içeride imiş.

iskemlelerden birine yıkılmak nev'inden düştü. Ahmed Şevki efendi oturduktan sonra: — Sanki neye geldik? Bu hali görmüş olmaktan başka bir şey kazandık mı?... Hiçbir zevk-i mahsusa yapılmış olunamayan kıyafetler. askerce yürüyüşüne devam ederek sağdan geri yaptı. Ahmed Şevki efendi gözlerinin beyazına kadar kızardı. Raci tâ ileride. karı cevapsız kaldı. Birisi bir Normandiya köylüsü kostümünü andırır ibir esvaba fmesepL bir Pompadour ibaş yapmış. boş olarak yalnız iki refiki gördü. bu gece başka bir müşteri bulmaktan ımeyus oluncaya kadar tertip edilmiş ter desise.. kan gittikten sonra ayağa kalktı. aynanın içindeki suratına gülerek duruyordu. O. Ahmed Şevki efendi «Otursana.» diye teşvik eden sulu efendinin bir türlü teşviklerine uyamayan güzel Ibir genç beyden nefrete benzer bir şey duydu. Raci oturduktan sonra karı iri vücudunun üstünde küçücük duran başım sallayarak.. aynanın iç:nde sahnenin yorgunluğundan bozulan simasını tamir ile meşgul maşukasının arkasında. Ahmed Cemil yanılmamıştı... sonra hiçbir lisana mensup olmayan bir istihfaf sayhasıyle «Puah» dedi. Raci'yi selâmladılar. Ahmed Cemil gözlerini bütün bu muganniye alayından. şu şakalaşan budalalardan ötede hâlâ yanıbaşında «Beyim! haydi. dedi.. o vakit üç arkadaş arasında kesik kesik bir muhavere başladı.. Ahmed Şevki efendi dudakları arasından: «Đşte biçare karısının intikamı!» dedi. «Bir bira?» dedi. Eski ipek kumaşlardan. yerlerine gittiler. etrafına gezdird'ği melûl nigâhı görmemek için gözlerini çevirdi. hiç tebessüm etmiyor. vaktiyle yapılmış esvap bozuntularından.. indî bir opera parçasını ıslıkla çalarak. ötede beride daha bazı zümrelerle tekemmül ediyordu. Raci'nin orada bulunmasından dolayı sıkılıyormuş gibi duruyordu. Ahımed Cemil bütün bu iğrenç tuhaflıklardan. yürüdü. tâ odanın ortasına gelince etrafına baktı.. bağırarak: «Ben istemez. Raci bütün bu hareketleri uzaktan takip ediyor.. hiç biri bahsi hepsinin beyninde yer tutan mes'eleye irca edemiyordu. bir başka âlemden düşmüş şu garip mahlûk sürüsünden ayırmıyor. birbirine bakıştılar. türlü milliyetlere. Nihayet karı Raci'nin musîr istirham tebessümüne karşı isyan ederek sert bir çehre ile döndü. karnaval esnasında kiralanarak iade edilmemiş kostümlerden kesilerek biribiriyle uydurularak icad olunma türlü kılıklar. türlü memleketlere mensup. gülmeğe çalışarak: — Buraya siz de gelir misiniz? dedi. Ahmed Cemil başını silkerek: — Zannetmem. Ahmed Cemil sudan bir cevap verdi.. burada bulundukça Raci'nin serbestçe muaşekasına mâni olacaklarını düşündü. dar işlemeli bir arnavut yeleğinin içinde buram buram terleyen şişman ibir kadın şu yeleğin altıma peşleri yırtmaçlı bir cinli entarisini münasip görmüştü. Đki arkadaş bir kenara oturdular.» dedi. yanlarına kadar geldi. diğer biri Marie Antoinette yakalığa altına bir Vaudeville Soubrette'i gibi kısa fistan giymiş. Öteden (beriden bahsettiler. . arkadaşlarına bakıyordu. yanlarına geldi sırıtarak eğildi. her biri başka bir fuhuş zemininde yetişmiş. kısa fistanının altında beliren kalın biacaklaMnı ıslığın tarabıyle uygun askerce atarak yürüdü.beş kere gülen iM karı. bellisiz yaşları saklamak için kutusuyle boşaltılmış pirinç tozlarıyle solgun dudaklara taravet vermek için yavaş yavaş miyarını kaybederek ibzal ile sürülmüş kirimizi boyalar altında bu çehrelerin sırlarını görmeğe çalışıyordu. Raci bir kelime bile söyleyemedi.. git buradan!» ded\ O vakid Ahmed Cemil zavallı Raci'nin perişan halini. Ahmed Şevki efendiye «Yine yerimize gidelim mi?» dedi.

sonra bir müddet düşünerek: — Ne olursa olsun. Lamartine için «O kadar şiir ile yüklenmiş ki ezilmiş». şiiri herkes gibi telâkki etse bu yirmi mısradan yinmi gazel icad ederdi! Bir aralık lehçeyi dar buldu. «Gözlerinde eşya ve hakayıkı büyüten bir cam varmış» hükmüyle hakikatin fevkinde buluyor. alkış gürültüleri arasında geçtiler. o her biri birer elmas gibi işlenmiş. Anlamayanlar etsin. Muşset iç^m «Âşık. Borçlarını tesviye ettiler. san'at şeklini. Bir senelik hayatının ma'işet derdine mevkuf olmayan bütün saatlerini ibu eserin fikrini yakan icadı derdine vakfetti.. üslûbe. eseri hakkında bir taze şevk uyandırmış idi. tasvir ve ifade san'atmm vâsıl olduğu hurdecûluğa hayret etti. Coppe'ler.» dedi. sonra Prudhommelar. «bir feriştenin sukutu»nu. Vilye dö Lil Adam ile Theodore de Banvilll üe başlayan zümre-i şua'ra. san'-ate verdikleri ehemmiyeti gördükçe. . Haraucut'lar. bazısının mevcutlara ruchanına. Onun için Hüseyin Nazmi'nin kütüphanesini hemen boşalttı: Lamartine'den. hayat felsefesini verebilmek için ancak kendi tahassüslerini rehber ittihaz etmekle dar bir daire içinde fikrini hapsetmiş olacağını. «Eski kelime altında fikirlerin tazeliği görülemez. Ahımed Cemil bunları okudukça yarım asırlıik bir zaman içinde Verlaine'a kadar şiir fikrinin kesbettiği inceliklere. Kamusun havsalasına sığâmâyacak kadar garip lügatleri bir yere toplayan eski zaman münşileriyle benim yapacağım şey arasındaki sanat farkını elbette anlayanlar olur. Ahmed Cemil'in itikadına nazaran ağlıyordu. Artık burada yapacak bir şeyleri kalmamıştı.. Mendes'ler.. şimdi birer kelime ile hiçiye mahkûm ediyor. Ahmed Cemil'in Hüseyin Nazmi ile geçirdiği gece. iki mısraı için günlerce çalışmış bedialarla ülfet ettikçe yapmak istediği şeyin ne müşkül oJduğunu anlıyordu. Ona tasavvur ettiği incelikleri. Hugo'yu. Lekont dö Lil ile. bütün parnasienileri. hiç olmazsa çocuk meselesini söylerim.» derdi. Hususî tarafa şöyle bir baktıllar. Dikkat nazarından kaçar. Ah! işi gazel yazmaya dökmüş olsa. Hugo'dan. Yeni fikirler için yeni kelimeler lâzım olduğunda musîr idi. Eser pek ağır ilerliyordu. tefekkürden sonra ancak yirmi kadar mısra vücude getirebiliyordu. ben yarın açılının. «gecelerdi. O günden itibaren tasarruf edebildiği bütün zamanlarını onu düşüijüp beslemeğe. Kendi kendisine: «Beni^ lügat uydurmakla itham edeceklermiş. synbolisteleri decadent'leri. tetkikten. Bunlardan sonra san'at erbabının kelimeye. mükemeliyetini temin için meşherlerde dolaşan meselâ Ram-forant'm bir çehresi karşısında günlerce temaşaya mevkuf kalan ressamlar gibi şairlerin de hislerini şiir bedialarıyle tevzin etmeleri lâzım olduğunu bilirdi. levhasının nezahetini. Haftalarca mütalâadan. Şiımdi Raci'nin maşukası iki alaycı gencin arasında bacaklarını uzatmış kollarıyle gerinerek delikanlıları kanepenin üzerine devirmeğe çalışıyor: Raci de bir kenarda mermer masanın üzerine kapanmış Ahmed Şevki efendinin iddiasına göre uyukluyor. Bunlar ne için kamus köşelerinde unutulmuş? Ne güzel şeyler keşfetti! Kimisinin bir fikriyle tetabukuna. son defa olarak Raci'nin halini bir daha görmek istediler. bir vakitler mini mini penceresinin kenarında cehren fakat komşulara işittirmekten ihtirazen okuyarak mest olduğu temaşaları. dedi. Sylvertre'ler. şekle. kendisinde kudret görebildikçe yazmağa sarfetti.. şair fakat çocuk!» diyordu. Mus-sut'den sonra gelenleri. Süleymaniye'de küçücük mesai hücresine taşıdı.Dedi. velhâsıl gençler tabiî Le-marre'in kitap fikristini dolduran yüzlerce cildler takım takım elinden geçti. sahifeleri çevirdikçe öyle şeyler buldu ki hayret etti. bir kısmının da yeniliğine kapılarak bunlara temellük etmek istedi. lügat kitaplarına sarıldı. daha sonra Paul Ver-laine'in tohm-ı dehasıyle yetişenler.

O vakit omuzlarını silkerek: «Belki!» demekle kanaat etmişti. Mayıs iptidalarında bir cuma idi.. Gariptir ki bu kadar adavet hissine mağlûbiyetine mukabil Raci'ye en ziyade acıyan yine Ahmed Cemil idi. Ahmed Şevki efendiye intizaren sükût etti'. bazan müret-tiplerin yanında harf dağıtmakla vakit geçiren Nedim'e eri ziyade rıf k ile muamele gösteren. Ahmed Cemil. Kendi kendisine. yalnız Raci güya onun orada vücuduna vâkıf değilmiş gibi dururdu. isabet! Ben de seni şöyle. Bunları Hüseyin Nazmi'den başka kimseye okumazdı. duvarlara iliştirmekten çekinerek ilâve etti: — Bir izdivaç meselesi. Raci'nin ısrar ve inat ile devam eden tecavüzlerine karşı ya bir sille gibi bir tahrik fırlatarak mukabele eder. Matbaada merhaimme-ten alıkonuluyor. Ahmed Cemil'in yanma geldi: — Beyler gezmeğe gittiler.. yahut bu adamın haline acıyarak yalnız bir kelime ile geçiştirirdi. ancak nısfını vücude getirebilmişti. Matbaada çocuğa babasından başka herkes iltifat ederdi. matbaada.Şu bir senelik zaman içinde yazmak istediğinin.. fakat meseleye bu kadar cesaretle başlayan idare memuru bahsi . matbaa halkı öteye beriye dağılmışlar. bu meselenin bu kadar erken uyanacağına hiç ihtimal vermemişti. dedi. vakit buldukça bir sahife okutturarak bu biçare çocuğun birşey öğrenmesine çalışan yine o idi. Bu esere çalıştığını başka bilen de yoktu. bazan muharrirlerin arasında «Behber-i sübyan» defterlerini doldurmakla. henüz kendisince türlü nakıselerle dolu olarak. şairlik sj " frrı tüketti mi? demişti.. hemen hiçbir şeye müfit olmadığı halde aylığından bir parçasını tevkif ederek o zamandan beri dikişçilikle yaşayan karısına yardım edebilmek için maaş verilmekte devam olunuyordu.. «Nasıl? demek vakit geldi?» diyordu. iri Alman karısının tahrikleri altında sanki şu mülevves aşkına daldıkça onun çirkâbiyle kirlenerek simasında beliren sefahat tahriplerinden artık iğrenç bir hale gelmişti.. ^ Ahmed Cemil hayret etti: j . hattâ artık er zamandanberi «Gencine-i Bdeb» te de manzumeleri görünmemesinin sebebini kendi yazdığı tarizin tesirinde bulmakla memnun olan Raci bir gün Aihmed Cemil «Mir'at-ı Şuûn» tefrikası için yine imza koymayarak tercümede devam ettiği bir hikâyesinin tashihlerine bakmakla meşgul iken birdenbire: —• Cemil! Artık işi mütercimliğe döküyorsun. pek gizli ve mühim bir meseleden bahse hazırlanıyormuş gibi kaşlarını kaldırarak. ? * '. Ahmed Şevki efendi yeşil çuha kenarlı dar uzun defterine son kalem darbesini müteakip penbe rıhını döküp kapadıktan sonra hücresinden çıktı... yalnızca bulmak isterdim. O vakitten beri Raci düştükçe düşmüş. — Ben'm için mi? — Hayır. idare memuruyle Ahmed Cemil'i yalnız bırakmışlardı . Ahmed Cemil kimden ıbahsedildig'ini cesametti. Eğildi. Said'le Saib Ali Şekifb'in himayesine sığınarak açık bir araba ile Kâğıthane seyranına gitmişler. fakat sâna yakın birisi için. Bir seneden beri matbaaya devam eden.

takip için kâfi cesaret bulamadı. O güzel derenin sükûn zamanlarında oradan kaçıp da toz deryası içinde arabaların izdihamı arasında güneşten yanarak saatlerce dolaşmak elbette sahra hevesinden başka bir şeyden gelir.. şafakta yola çıkıp mehtapta dönmek şartıyle. vekarı isyan etti. Evkaf nezaretinde epeyce bir memuriyeti var. sonra Ahmed Cemil'in gözlerine bakarak ilâve etti: — Matbaa da münhasıran herifindir. Şimdi Ahmed Şevki efendi hep kesik kesik söylüyordu: — Tabiî arkadaşlarından tahkik olunur. — Geçen gün bu meseleyi bana açmaktan maksadı tanıdıklarım içinde tavsiyeye değer aileleri tahrik etmek imiş. Yuşa tepesi. — Sen çocuğu görmedin... Ahmed Şevki efendi biraz durdu. değil mi? . nefsini zaptetti. Ahmed Şevki efendi baba ile oğul arasında hiç yoktan zuhur etmiş uzun bir münakaşanın tarihini yaptı. Kardeşin artık evlenecek bir yaşa gelmiştir. biliyorsun ya. tam bir ciddî eda ile sesini tabiî perdesinden indirerek: — Geçen gün müdür efendi — Ahmed Şevki efendi öksürüklü herifi kastediyordu — bana oğlunu evlendirmek istediğinden bahsediyordu.. Beykoz çayırı. gerine okuyan takımın karşısında ağzı açık dinlemek için yarı günümü feda edemem. ihtiyar da zengin. Adalar. kayınvalide yok. O vakit Ahmed Şevki efendi arkadaşının yanına oturdu. idare memurunun anlatmak istedi. fakat bu âdi günde gitmek..ği mânaya karşı bütün namusu. Ahmed Cemil refikini meseleye döndürmek istedi: — Đzdivacın kime ait olduğunu söylemediniz. Sahranın hiç bu türlüsünü anlayamadım. Ahmed Cemil sarardı. Biraz nefes almış olmak için sözü çevirdi : — Beyler kâğıthane'de sevda peşinde dolaşacaklar.. Benim hemen aklıma sen geldin... bir kere görsen zannederim ki hoşuna gider. beş altı yüz kuruş para alıyor. Đstanbul'un gidilecek yerleri hemen bundan ibaret.. galiba iç güveylik arıyorlar. bir kelime ile red cevabı veriyordu. bir hafta evvel!.. Anlaşılan zavallı delikanlı titiz ihtiyarla geçinemez olmuşlar. gerine.. Zannettiğim gi-M namuslu bir genç çıkarsa ne için muhalefet etmeli?. Bentler. Hele saz dinlemek için sulara kadar gidip alçacık bir iskemlenin üstünde kahve hizmetkârlarının naraları altında bir yahudi hokkabazının yaverleri arasına sıkışmış bir Hicaz faslını esneye esneye.

Bu hissi tahlil etmek istedikçe sebebi. birkaç kere annesinden görücüler geldiğini işitmişti. belki kardeşinin saadeti buradadır. o halde o garip his nedir ki izdivaç mes'elesi çıktıkça kalbinde hiddete benzer bir şey uyandırır. esası daima tetkikinden musir bir firar ile kaçardı. istememezliği andırır bir tesir hâsıl ederdi? Belki bir hodkâmlık hissi!. Diğer bir adamın başka bir samiî münasebet ve muhabbetine dahil olduktan sonra kardeşi kendisi için daha az yakın olacak. hattâ bir kere bir karısından ayrılmış iki çocuklu kırklık bir komşunun annesi gelmişti de Ahmed Cemil'in bütün vekar ve gururu mecruh olarak günlerce Đkbal'e baktıkça ağlamak istemişti.. kısmetine bir müsait -çehre arzedecek mi? Bu sual Ahmed Cemil'in zihnini bir izdivaç meselesine ait hâtıralara şevketti.. gözlerini gözlerine dikti. Bu memlekette kızların tam izdivaç zamanı.. Acaba her vakit talih. keten yeleğini düP—• Bir gün iki axkadas matbaada yine herkesten evvel buluştular. tesirini duyup ta menşe'ini bulamadığı garip bir his Ikbal'in izdivacı meselesinde Ahmed Cemil için bir saklı haşyet uyandırırdı. bir yabancıya herkesten ziyade harim olduktan sonra ona — kardeşine — yabancı kalacak idi. sırıtarak ilâve etti: — Beğenmişler. Muvafakat edecek olursan ben işi tavsiye ederim. hele bir kere görsünler de.. Đlk muhavereden sonra unuttuğu izdivaç meselesini bu kelime Ahmed Cemil'e tekrar ihtar etti. Serin kanla düşünürdü: Ikbal'in izdivacını. Mahiyetini bir vuzuh lem'ası ile tenvir edemediği. ikbal şimdi on yedisine basmıştı. dedi. ..Ahmed Cemil zihninden hesap ediyordu. Ahmed Şevki efendi artık vazifesini ikmal etmişçesine şüphesiz kendi kendisine: «Beş dakikada bir mühim meselenin altından çıkmak bana mahsus bir muvaffakiyettir!» diyerek mütebessim bir çehre ile ayağa kalktı.. Zavallı Đkbal!. Bir dakika içinde fikri tebeddül etti: — Lâkin bizim hiçbir şeyimiz yok.. fakat hiçbirinin heves edilebilecek bir şey olduğunu tahattur etmiyor. bir kız ne ile evlenir? — Orası benim işim. Ahmed Şevki efendinin ilk sözü şu oldu: — Dün akşam beni görmeden kaçtın.. izdivaçla saadetini bütün emellerin gayesi bulurdu.. Ahmed Şevki efendinin şu dostça tekayyüdüne karşı ne için Ikbal'in talihini tehlikeye koymalı? Kimbilir. Sana verilecek havadisim vardı.. Sonra Ahmed Şevki efendi ellerini Ahmed Cemil'in omuzlarına dayadı. bu gece sabırsızlığımdan patladım.

Sonra kalemini attı..Bu 'hissin ismini vermek istemezdi. o Süleymaniye'deki küçük evin kapısını çalacak. Sabiha hanım çarşafını çıkarmadan yukarıya çıkınca ilk sözü şju oldu: — Anne!. dedi. gidiyorum... başka bir ses aşağıdan yukarı bağıracak: Đkbal!. evin içinde dolaştı.. ĐkbaO'e görücü gelmiş de ne için bana haber vermediniz? Sabiha hanım oğlunun yüzüne baktı: . onlar gelinceye kadar sabırsızlığından duramadı.. başka bir şey lâzım olursa beyler yazsınlar. ikide birde zihninin içinde bir tırmalayan cereyan ile geçen bu kelime idi: Enişte!. Enişte!. Hayatında bu tebeddülün ne kadar ehemmiyeti olduğunu bir karartı arasında hissediyordu: Meselâ kendisini. bu aile sofrasına ayni iştirak hakkı ile oturacak. kâğıtlarını topladı. valdesine ayni meşru.. hiçbir hissini.. fikrini öğrenmemiş.. bir adam kî bu güne kadar tanunaış. mümkün değil. Hiddetini o sırada Ali Şekib'in budalalığından bahsederek Raci'ye yaranmağa çalışan Saib'den çıkarmak istedi: — Keşke insanlar hep Ali Şekib gibi budala. bir külfetperdazlık hissederdi. Nihayet kapı çalınıp geldiklerini yukarıdan işitince bağırdı.. Zihninde bulmak istediği te'vilin altında saklanan tesiri görmemeğe çalışır. Bu adamla her kim olursa olsun. lekesiz bir muhabbetin. Kapıyı açan Seher'e: — Annem nerede? dedi. kendisinden kardeşinin mahremiyetini çalmış bir adamla müz'iç bir rekabet hissinin sönmeyeceğini hissediyordu... Bu adam birden.. birisiyle kavga etmek arzusunu veriyordu. valde hitabından bir sahtelik.. «Küçük hanımla çarşıya gittiler» cevabını alınca hiddet etti. dedi. görmemiş.. merdivenlerden biraz muhteriz çıkıyor. Sebep? Ne için sevmediği. Sabiha hanıma çocuklar gibi daima anne derdi. Enişte!. sevemeyeceği bu adama enişte demeğe mahkûm olsun? Şimdi bu kelime adetâ onu tâzip ediyor.. görüyordu.. sonra evin içinde bir ses. ikbal ile . tekellüfsüz bir münasebetin hâsıl olamayacağını.hele Đkbal ileşaıkalaşamayacak. bir gün içinde hayatına karışacak. Fakat Ahmed Şevki efendinin bu sabah şu bir kelime ile yeniden uyandırdığı mesele akşama kadar zihnini kurcaladı. Ahmed Cemil'in eve gitmeğe ihtiyacı vardı. yukarıya gelsene. — Anne. Enişte!. Demek şimdi hayatında bir enişte olacak. mürettiphaneye girdi: — Ben yazılarımı bitirdim.. selâhiyetle anne diyecek.. yemekte hususî bir ihtiyat ile duruyor. Ikbal'in izdivacına ait düşüncelerinin bundan tesir almasını me-nederdi. Onun yanında geceleri minderin üzerine boylu boyuna uzanamayacak. Seher'i kızdıramayacak. fakat onun gibi saf olsalar..

. ne de mutantan hücrelerde nefîs evani vardı. istesinler bakalım da düşünürüz.satrançlı dokuma çekilmiş Şilte.. Burada ne kadife kanepeler.... kulaklarının etrafından... biri talik iki güzel levha. aşağıda küçük odada.. Ahmed Cemil sabandan beri beynini işgal eden bu meseleye karşı annesinin sükûnuna hayret etti.. hiçbir şey yok. bari bahtiyar olsa!. Ahmed Cemil yalnız bu kelimeyi kâfi görmedi. Sonra sükût.. Zavallı çocuk. — Sizin yanınızda değil mi anne?. ruhu ısındırır bir hararet vardı. Kar gibi beyaz kenarı gerile gerile iğnelenmiş hassa örtülü sedir. bazan rüzgârla şişen muşamba perdelerin hışıltısı.. koltuklar.le mahremiyetine bir unsur daha iştirak edecek? Demek bu sıcak mesut havanın üzerinden barit bir nefha uçacak ? Gözleri sık sık küçük iskemlenin yanmda diz çökmüş o gün çarşıdan alman yedi arşın gömleklik kumaşın yanlarını çatmakla meşgul olan Đkbal'e çevriliyordu.. — Allah hayırlısını kısmet etsin. Yemekten sonra okumağa da meye-lân duymadı. makası alıversene. fakat buna mukabü derin bir muhabbet. küçük dört ayaklı iskemle. bu a. . birden bu validenin mukadderata teslimiyeti karşısında sükût etti. annesinin en sevdiği yer. üç kalbin irtibatından anütaiıassıl... atlas perdeler. ta mutfaktan Seher'in bulaşık gürültüsü. her türlü mihnetlerin. Bu gece Đkbal. perişan.. lâtif. ne tâtife istiyordu. meşakkatlerin zedeliyeeeyeceği kadar kavi bir saadet. M A I VE SĐYAH 109 — Beğenmişler. ince sarı kornişlere küçük küçük kıvrıklarla ilişdirilmiş perdeler. Ahmed Cemil gitmemeğe karar verdi. bu samimiyete. inmiş muşamba perdelerin arkasında açık pencereden süzülen gecenin râtip havasını duymak için başını duvara dayadı. Bu akşam Muzaffer beyin ders gecesiydi. çılgın saç kümeleri arasında birak küçük. Đlâve etti — Isteyeceklermiş. altından âsi. Ara sıra kumaşı kesen makasın sinirleri ürperten sesi. Açık kestane gür saçları altında zarif başı.. oğlum.— Her gelen görücüye ehemmiyet vermediğim için. Demek şimdi Ibu hususiyete. Ik-bal'in yeşil gaz boyamalarından yaptığı sade fakat belki onun için zarif hoş kalpağı altında lamba. — Kızım. Ne lâkırdı. Ahmed Cemil'in gözlerine güzel görünüyordu. yalnız küçük odanın — şu bir saf kalb kadar ruhaniyet ile dolu aile odacığınm — ruhunu doya doya istişmam etmek istiyordu. yerde üstüne penbe. pencerelerde muşamba perdelerin üzerinde yaza mahsus be>-yaz. o kadar. o kadar. kardeşinin bu kadar cazibesi olduğuna dikkat etmemişti. duvarlarda babasından yadigâr olarak kalmış biri kûfî..

demin haleldar olacağından korktuğu hayat sükûtununu belki bütün istikbal emellerini feda ederdi. bir paçavra kenarıyle iyi bağlanmamış uzun çorabı güllü penbe iskarpininin üzerine düşmüş. bu yaşta genç kızların çehrelerine mahsus bir süzgünlük altında hafif bir donukluk ile mümteziç donukça penbe rengi biraz vücuduna erkekçe bir yüksek vaz'ı veren geniş omuzlar. ağl aşacak olan bütün o belinden donu-düşmüş. Vehbi beyi tanıdıklarından. şefkatten mürekkep bir nazarla hemşiresini ihata ettikçe. gözleri bir katre muhabbet giryesi gibi — fakat kknbilir nasıl — bir kadın olmaya müheyya duran bu zayıf kızın üzerine düştükçe kalbinden «bari mesut olsa!» diyordu. henüz tekemmül etmemiş bir kız vücudu ki noksanları içinde cazibeli ve onun için şiir ile dolu.. uzunca bir boy. hele Tevfik efendinin anlaşılamayacak bir heves ve tehalüküy-le bütün şerait onbeş gün içinde kararlaşmıştı. demek razı oluyordu. kanarya sarısı hırkasının altında al basmadan entarisini giyerek. düğünün şerefine tâ sabahleyin sokağa fırlayan komşu kızları kâğıt helvacılarının. XI llî di. Ahmed Ce-mil ilk hâsıl ettiği fikri zihninde birkaç kelime ile icmal etmişti. herkesten pek iyi teminat almo X i . Ahmed Cemil'in her türlü hayat hususiyetini bilen Ahmed Şevki efendi damat beyden ağırlık namıyle bir para kopardı ki hemen 'bütün düğün masrafını temin etti. Düğün! O gün Ahmed Cemil kaçmıştı. Bu ziyaretten sonra Ahmed Şevki efendinin faaliyetiyle. değil ufak tefek istirahat esbabını. koltuk resmini görmek için Süleymaniye'nin o daracık sokağını baştan başa doldurarak ve kapının umuma açılmasını bekleyerek yeldirmeleriyle. îkbal'in izdivacı Ahmed Cemil'in hayatında bir rüya gibi geçti. kalem arkadaşlarından sormuşlardı. herkes gibi bir genç. Eniştesini ilk önce matbaada pederi Tevfik efendinin yanında gösterdiler. hoppa değil. hattâ biraz ciddî. düğün evindeki validesine sokaktan «anne!» diye bağıran. henüz komşu hanımların ellerinde süsü ikmal edilemeyen . çorabının içine paçası tıkılmış. leblebicilerin etrafında bağrışacak.rt. Ahmed Cemil merhametten. uçları sekiz on kere kıvrılmış iri siyah bıyıklı muhip çehresiyle kapıya küçük bir iskemle atıp hâkimiyet vazifesini takındığı — sopasının ilk tarakasmdan — anlar anlamaz. kalem hayatında terbiye almış. beline işlemeli ipek mendili iğne ile tutturulmuş.söbü görünen siması.. başına oyalı gaz bovamasm-dan yapma çiçekli hotozunu koyarak. bekçi baba gelip de elinde sopasıyle yeni traştan çıkmış çökük yanaklı.. beyazlı kırmızılı tire kuşağının saçakları san hırkasının altından eteklerine dökülmüş. geçkin yaşlarında mariz bir babanın zayıf doğmuş bir çocuğu. mukaddemeleri görünen kadınlık meziyetleri kemal bulmak için yalnız kadın olmağı bekliyor. sükût etti. Büsbütün tevessü etmesi... Ahmed Cemil bu izdivaç meselesinde ne tarafgir ne de aleyhdardı: Meselede bir itiraz vesilesi bulunmaması aleyhdar olmasına mümanaat ettiği gibi enişte olacak adamın herkesten başka birşey olmayışı tarafgir olmasına da mâni olmamıştı. Onun saadetinden emin olabilse. koşa koşa biribirini kovalayarak çığlık koparan çocuk alayından uzak olmak için. orasını beraberlerinde getirdikleri ço~ cuklarıyle küçük bir mahşer — garip ibir renk ve kılık mahşe-ri — haline getiren kadınlar. çarşaflarıyle üşüşen.. Ahmed Cemil kardeşinin reyine müracaat etti: ikbal gözlerini indirdi. En son defa olarak birgün.

sokağında alacalı. yağız macar atlı zarif parlak bir araba onu alıp götürüyor.. demek bütün bu şeyler baştı?. sofrada.. Demek bunlar hepsi ya-Đan? Hayallinin kendisine bahşettiği bütün bu tantana. Ahmed Cemil bir hafta eve uğramadı. Bir dakika içinde bütün mânevi varlığından bir soğuk rüzgâr geçti. Nihayet bir akşam yemekte birleştiler. daha sonra güzide tuvaletlerle zîhayat foir çiçek deryası gibi dalgalı geniş bir mermer sofanın ortasında o çiçek deryasının perisi. bir vakit yalnız kendisinin olan şu evin her köşesinde şimdi yabancılıktan asla çıkmayacağını anladı. levhalar. yüzüne bakamaya-rak gözlerini indiren hemşiresine bir kelime tevcihine cesaret edemezken damat bey herkesle teklifsiz oluvermişti. annesiyle kardeşinden öyle izin almıştı. îkbal şimdi o sopasıyle kapısının önünde bekçi duran. salonlar.. yaygaralı çocuklar kaynaşan küçücük evde rastıklı.. Düğünden sonra Ahmed Cemil ile annesi hemen hiç yalnız bulunmamışlardı. ne müzeyyen cihazlar tasavvur etmişti!. Kaçtı. Đki ay kadar bir zaman geçmişti. Demek o istikbalde zuhuruna emniyet ederek aldandığı hayaller yalandı? tkbal'in gelin olacağını düşündükçe bir vakitler hemşiresi beyaz uzun etekli — moda gazetelerinin mülevven ilâvelerinde görerek imrendiği şeylere benzer — bir esvap içinde. hattâ Hoca-capaşa'da ders olduğu zamanlar akşam yemeğini matbaada kısaca tedarik ederek bir vakitler hayat zevkinin yegâne men-baı olan aile sofrasında bulunmuyordu. ne süslü evler. Ahmed Cemil bu akşam kendisini ezen azap altından hiçbir zaman kurtulamayacağını . ne müdebdep daireler. bir gün .kardeşini sofraya çağırtarak o yarım gelin haliyle öpmüş... Ahmed Cemil rüyalarının şu sefil hakikatinden tanı bir hafta kaçtı.. kadifeler. Artık bütün gecelerini evden uzak geçiriyor. Şark halıları döşenmiş çifte bir merdiven. ne lâtif tuvaletler. kınalı. matbaa müdürü Tevfik efendizade Vehibi beyi bekliyordu. kendi-feini mesteden o müdebdep rüya.. o bir haftayı Hüseyin Nazmi'nin köşkünde geçirdi.. köpüklerden teşekkül etmiş bir çiçek melikesi gibi îkbal. lâdenli komşu hanımlar arasında damat beyi. başı mücevherlerin 112 MAI V K SĐYAH altında biraz eğilmiş olarak görürdü. avizeler. sonra ağlamaktan ihtiraz ile bir söz bile söylemeyerek kaçmıştı. Sonra saçları püskür-müş. haftasının diğer dört akşamını da evden uzak geçirmek için ders buldu. atlaslar. Gazeteye bir ilân sıkıştırdı.. O akşam Muzaffer beye can attı. Ahmed Cemil hayret etti. O bir hafta zarfında eniştesini hiç görmemişti. Ah! O Đkbal'i böyle mi gelin etmek isterdi? Hemşiresi için neler düşünmüş. şimdi bu evden âdeta üşüyordu. Hattâ Seher'le ufak tefek ltâifeler bile ediyordu. beyaz ipek duvağı yanlarına dökülmüş. o henüz ağır bir külfet yükü altında ezilirken. Hocapaşa'da demiryolu memurlarından iki Almana Türkçe öğretmeye başladı.

Đkisi de bu hayal için ağlamağa müheyya idiler. fakat bu kadarla devam edecekse.. O vakit Ahmed Cemil yavaş yavaş annesini istintak etti. bir huysuzluğu yok.. Birden şu iki aylık gelinin annesinden. dedi. O henüz tenbellik ediyor. dün ağlayışı büsbütün zihnime dokundu.. birkaç kadeh rakının şu saadet yuvasında bir musibet zehiri hükmünü tutacağını anlamıştı. Evine devam ediyor. kız sabahleyin biraz gülerek. sıkılarak parayı bana vermek istedi. acaba kocasının biraz içkisi olduğundan ımı?. Ikbal'e soğuk bir muamelesi de görülmemiş... yatağında mahsus gecikiyordu.. Đkbal'in ağlayışı biraz içki içinse. S — Masraf meselesi ae saae senin üzerine ıcaııyor gıuı mr şey Cemil. Đzdivacından beri ikbal'in çehresinde dikkate çarpan bir hüzün rengi her türlü şikâyet lisanından daha beliğ idi.. nihayet yine onun olmak üzere saklamak için aldım. Dün Seher. Onbeş gün kadar yenilikten ihtiraz ederek itiyadını icra edememişken nihayet bir şişe Fertek rakısıyle gelmişti. Ahmed Cemil hayretle annesinin yüzüne baktı: — Niçin? — Bilmiyorum. fakat o birkaç gün içinde bu itiyadı keşfetmiş. Buna Ahmed Cemil dudaklarını bükerek cevap verdi: — Ne ehemmiyeti var? Kazandığım yetişmiyor değil ki. Eniştesinin nasıl bir adam olduğunu görüyordu. Đkisinin de bu nazar çarpışması arasında Đkbal'in ağlayan hayali uçuyordu. — Geçen gün Îkbal'e aylık olmak üzere on mecidiye vermiş.. ¦ Annesi Vehbi ıbeye atfolunabilecek bir kusur bulamıyordu.. o ısrar etti. Fakat nasıl bir koca olduğunu anlayabilmek için Sabiha hanımın fikrini istedi. Zaten kız gelin olalıdan beri neşesiz. anesi yatağının kenarına oturdu: — Ne için kalkmadın oğlum? dedi.Sabiha hanım sabahleyin odasına girdi. Bir gün annesinin ağzından bu meseleyi işitince yatağında doğruldu. Vehbi ibeyin akşamcılığı vardı. Ana oğul uzun uzun birbirine baktılar.. reddettim. Hiç yalnız bulamıyorum M. kardeşinden gizlediği göz yaşlarının içinde bir derdin saklandığını duymuşlardı. Ahmed Cemil pek iyi hissetmişti ki kardeşi mesut değildir. . Sabiha hanım iki aydan beri birinci defa olarak yalnızca konuşmağa fırsat bulduğu oğluna başka bir bahis zemini daha hazırlamıştı: Mai ve Siyah — P. Ahmed Cemil'e bundan hiç bahsolunmamıştı. sonra cevabını beklemeden biraz eğilerek ilâve etti: — Sana bir şey söyleyecektim.... Đkbal'in odasında yalnızca ağladığını görmüş.

sonra beriki bir sademeye tesadüf etmiş gibi nazarı titredi. mümkün mertebe az fırsatlarda hitabına mâruz olmak gibi 'bir ihtiraz peyda olmuştu. Bir vakitler Ahmed Cemil de bu sofrada lâtife ederdi.» demiş idî. Bu sabah annesiyle şu muhavere kalbine sanki bir katre yakıcı zehir damlatmış idi. Đkbal'de de biraderine karşı bir mücrim gibi gözlerini indirmek. Yemek yedikten sonra Vehbi bey Ikbal'le odasına çekilince Ahmed Cemil annesinin yanında kalırdı. Bu sabah îkbal'e tesadüf etmek emeliyle odasından geç çıktı. ikbal bir aralık bu nazara mukavemet etmek istedi. Orada bir şeyin yandığını. Nefsini herşeyden mahrum etmeğe alışmamış mıydı? Onun için birkaç mecidiye tasarruf etmekte bir faide mi ver? Seneyi iki kravatla geçirmek. damarlarının içinde bir cevelân hissetti. ara sıra yemeğe müteallik itirazlar. gözlerini çevirdi. yalnız kendisini eğlendirmek için söz söyleyenlere mahsus kahkahalarla kesik fıkralar. zevcinin tuhaflıktan ziyade gülünçlüğüne karşı helecanından mütevellit perişan nazarı: Seher'in her dakika: «ikide birde bana ne ilişiyorsun?» demeğe. sanki bir noktayı kazıyarak kemirdiğini hissediyordu. Bu sabah Ahmed Cemil îkbal'e bir şey söylemek istiyor» muşçasma baktı. anlıyorum. ibir kardeşin gözünden gizlenmeyen bir hazin renk: «Aldatmayınız. Şimdi Vehbi beyin bir latifesine mukabil Sabiha hanımın simasında zorla kopmuş bir tebessümü. Artık şu mahrumiyet hayatının acı lezzetinden bir hoş teessür bile duyar olmuştu. kışın donuk havaları altında teessürleri safhasına donuk nakışlarla . çekinerek merdivenleri yavaş yavaş indi. Artık ikbal ihtiraz tavrım bırakmıştı. fakat ekseriyet üzere yemekten sonra uyuyan zevcinden kurtulabildikçe bu yalnızlığa küçük bir zaman için Ikbal'in 'huzuru da hayat bahşederdi. cevap vermedi. Geç kalkmak itiyadında olan eniştesini uyandırmaktan. Đkbal'in üzüntüden. Matbaada kaldığı akşamlar idarenin penceresi kenarına ilişip de caddenin hüzün veren tenhalığından mest olarak biraz peynirle francalasını yedikçe kendisinde bir zavallılık bulur. bazan Seher'e karşı kaba latifeler. bu nikabm altında ben varım!» derdi. Bu kış Ahmed Cemil eserine hemen çalışamadı. bir iskarpini alt>. Derslerinden.. aşağıda karşılaştılar. gözlerini oğlunun gözlerine dikti. fakat bahar gelince bütün vücudunu ihata eden kesel ve rehavet havası sanki güneşin taze hararetiyile tebahhur ederek sıyrıldı. yazılarından kurtulabildikçe yegâne iştigali şiirlerini okumaktan ibaret kalırdı. ay sürüklemek zaten öyle bir sefalet idi ki onu âdeta mütelezziz ederdi. Fakat bir annenin.. izdivacından beri ona karşı Ahmed Cemil yarı siteme benzeyen bir tavır ittihazına lüzum görmüştü. dün salbah Millet bahçesinde bilardoda kazandığı muvaffakiyet. fakat o zaman bir lâtife edildikçe sofranın etrafında handeler uçu-şurdu. MAĐ VE SĐYAH 117 Ahmed Cemil'in tamamiyle cahili olduğu kahve hayatına müteallik hikâyeler. ikbal daha evvel kalkmıştı. gözlerini indirdi. bunda mağmum bir şiir bularak âdeta şiir te-lezzüz ederdi. yolundan silinmek. kardeşini mümkün mertebe sıkça görüyordu. Ahmed Cemil bu nazardan sıkıldı.Sabiha hanım sözünü bitirmedi. fakat henüz aralarında dert tevdiine benzer bir kelime teati olunmamış idi. Kardeşinin yalnız bu bakışı: «ikbal! Bahtiyar değilsin. ikbal bahtiyar görünmeğe çalışıyordu. elindeki sahanı sofranın ortasına atıp kaçmağa meyyal duran dargın vaz'ı görülürdü.

bütün o zahmetler ondan intişar eden ümit havasına temas edince zail oldu. bir hafta mütemadiyen bununla uğraştı.. hemen doğuveren şu arzuya mukavemet edemedi. taşarak geçen kıştan sonra eserinin tesliyet veren ha118 MAĐ VE SĐÎAH yat nefesiyle bütün yorgunlukları dinledi. Bir mayıs günü matbaada otururken birdenbire defteri Taksim bahçesinde — bir gün henüz mektepte iken Hüseyin Nazmi ile gidip oturdukları yerde — Boğaz'ın şiirine karşı kendi kendisine okumak istedi. Başını çevirdi. müsveddelerini ayıkladı. Zaten Beyoğlu'ndan işsiz geçtikçe buraya bir kere girip çıkmak âdeti idi.. bir moda mağazasının kumaşlarını. O vakit Ahmed Cemil'in eseri bol bir yağmurdan sonra topraklardan süzüle süzüle kayacıklar arasında birikmiş küçük bir menba gibi taştı. yahut kışın evine gittikçe Lâmia'nm bazan piyanosunu işiterek bazan bir kapının alplığından süzülüp geçtiğini-duyarak. Ahmed Cemil Lâmia'yı belki bir seneden 'beri görmemiş^-ti ve göremezdi. .intikal eden. başında maili kırmızılı bir külah gelip geçenlere gülümseyen bir soytarıya bakmakla meşgul iken arkasından kendisine yabancı olmayan bir tatlı sesin bir nida-i hayretle: «A! Cemil bey!. Çocuk oyuncaklarının yanma kadar geldi.. Bon Marehe'nin önüne gelerek içeriye girdi. Henüz o kadar kalabalık yoktu. bütün o gönülleri taltif eden hiçleri seyretmek istedi. ilerledi. o vakit tayin olunamaz bir sebeple mûtat olmayan vukuata tesadüf olununca hissedilen râ-şeye müşabih bir titreyiş vücudunu baştan aşağıya sarstı. mendillerden teşkil edilmiş zarif nümunegâhları. Kendisine hitap etmesini beklercesine Lâmia mütebes-sim bir çöhre ile karşısında duruyordu. noksan bırakılmış yerlerini doldurdu. O sefalet ve mihnetle dolarak.. ufak hamlelerle feveran etti. dolaşmak. Hüseyin Nazmi'nin köşküne. Ah bu defter! işte bütün hayatının mühim bir ümidi şu küçük defterde idi. Tünel'den çıktıktan sonra Beyoğlu'nda biraz serseri. tekemmül ediyordu. nihayet bir haftalık uğraşmasının neticesinde küçük bir defter vücuda getirebildi. matbaada işini istical ile bitirerek çıktı. ellerinde earpare. Şimdi bu eser büyüyor. Bir aralık Ahmed Cemil eserini tasfiye etmek istedi. baharın ılık nefesleriyle dirilip uçuşan kelebekler gibi canlandı. mağazaların camekânları önünde gecikerek şurada yeni çıkmış kitapları.» dediğini işitti. Ahmed Cemil sanki senelerden beri ruhuna çöken bir sıklet şu tasfiyeden sonra mündefi oldu. ötede kravatlardan. bazan eteğinin bir hışıltısını hissederek yahut muhteriz bir kahkahasının zaptolunmuş tarakasını fark ederek onun vücuduna yakın °^" M A I VE SÎYAH 119 . Ahmed Cemil bütün hayatının meşakkatlerini bu eserin tevlit edeceği lezzete karşı unuturdu.âdeta uykuda duyguları. yakalıklardan. zevkini ikna edemeyen parçaları mahvetti.

buseyi andırır bir gârâm nazariyle bakardı. birbirine söz söylemek lâzım gelip gelmeyeceğinde tereddüt ederek. kanatlı şiirler idi. yahut Şişlide bir Kâğıthane dönüşünde tesadüf ettiği. ince parmakları siyah güderi eldivenler içinde uzun sap-h zarif şemsiyesinin püskülünü oynatarak.sönüverdi. mütebessim bakışarak durdular.. o gençlik semasının sevda güneşi. Ahmed Cemil'in kalbinde yer tutmuş böyle binlerce çehreler vardı. yalnız bakıyordum. Genç kız!. henüz ço-cukluktam çıkarak mevcudiyet-i mâneviyesi garâible nıemjlû bir cihanın esrarına karşı inkişafa müheyya duran. fakat bugün müphem. Köprii'de hemen her yerde bir dakika için sevdiği binlerce çehreler vardı ki bunlar kendisi için saadet hülyası olan o genç kızın mevhum şekli etrafında uçuşan bir takını periler. peçesi alnının kıvırcık saçlarını bir yarı örtülülük altında bırakarak başına atılmış. daha doğurusu o genç kıza bunların herbirinde ayrı ayrı perestiş ederdi. ondan uzak yaşadığı müddetçe o simayı daima besleyerek arada geçen zamanı sanki telâfiye çalışmıştı. Ahmed Cemil'in zihninde bu genç kız sıfatının hususî ve müstesna bir ehemmiyeti vardı. Bir dakika öyle karşı karşıya. sonra Ahmed Cemil'in eline bakarak: . bütün güzergâhına tesadüf eden o genç kızlara Ahmed Cemil perestişe benzer. dün başka bir şey iken yarın başka bir şey olmağa hazırlanan. sonra Lâmia biraz gülümsedi. müşevveşiyeti için şiirle. sevda ile dolu olan bu mahlûklara.. Ahmed Cemil bunların hepsini severdi. nurlarını serperek. şu oyuncak destegâhmın yanında velev bir çocukluk arkadaşıyle. müşevveş. — Biz haftaya yine köşke gidiyoruz. Fakat bu meçhul şeyin bütün şahsiyeti üzerinde derin bir tesiri vardı. künhünü tahlil etmek istememişti. Sonra onların arasında genç kız. kimbilir kimdir? Bugün Lâmia'yı karşısında siyah çarşafı çenesinin altından tepesi bir incili iğne ile iliştirilmiş. o müphemiyeti. «Şimdi tamamen bir genç kız olmuştur!» derdi. «birisine oyuncak mı alıyorsunuz?» dedi. belli belirsiz bir şey! Müphem bir çocuk çehresi. Henüz on beş yaşında iken hâtırasına intikâş eden simasını zihninde itmam ve ikmal etmiş. cevabını verdi.bir ziya isabetiyle bir bulut parçasında peyda oluverip de birden sönüveren iltimalar gibi . nagihan hıssediverdikleri bir hakikatin taaccüp rengi gözlerinde sizi istintak ediyormuşçasına bir istifsar ifadesiyle gülüverirken birdenbire bir genç kız sıfatının henüz itilâf olunmamış ciddiyetiyle gözlerini indiren. Lâmia'nm yanında dadısıyle piyano muallimesi vardı. Ahmed Cemil: — Hayır. henüz iki üç sene evvelki sıfatyle Ahmed Cemil'in karşısında bulunuyormuş gibi saf çehresiyle bakarak görünce.maktan. Bu hayal pek seyyal idi. dedi. ufak tefek almak için çıkmış idik. meçhul bir şey var ki mahiyetini anlamamış. Ahmed Cemil'in zihninden uçuşan ve binlerce çehreler . Köprüden vapura binerken gördüğü. yahut Tepebaşı'nda. Lâmia şüphesiz şurada. cazibesinin ateşlerini saçarak çıkdı. velev bir dakikalık musahabenin garabetini daha az hissederek daha cesur idi. Taksim'de. bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi. onun muhit-i havasında muvakkat bir müddet için yaşamaktan mütevellit bir şey duyardı. fakat (bütün bu çehrelerin üstünde. henüz çocukluğunu unutmamış. O.

öyle mi? Ben de dinlemek. Bir akşam onu bizde okuyacak missiniz. koşuşan bağırışan çocuklar. Hüseyin Nazmı ile gezmeğe çıktıkları vakit yanı başında iki elleriyle eline yapışarak muhaverelerinin arasına «Bu ne? Ne için? Nasıl? Ne vakit?» sualleriyle her dakika karışarak. manzaralarının ivicaclarıyle yeşil tepelere doğru tırmanmış yahud mai sulara doğru akı-vermiş gibi duran binalarıyle boğazın sakin levhasına dikiliyordu... tepeler. amma. ötede beride tek tük zümreler. Ahmed Cemil'in gözleri. Ahmed Cemil küçük bir hareket bile etmeyerek duruyordu. biraz beride «AJ fE SĐYAH 123 ellerinde küçücük küreklerle bahçeden kum toplayarak mini mini kovalara doldurmak mühim işiyle etrafı görmeğe vakitleri olmayan iki çocuk. henüz yapraklanmış bir ağacın altında mai şemsiyesini açmış. «efendim!. Bahçe tenha idi. alçak ökçeli potinlerini önüne çektiği bir iskemlenin kenarına dayamış gözlüklü ihtiyar bir Đngiliz mürebbiyesi. bir dakika sonra sekiz on yaşında bir kış gecesi meselâ iki arkadaş cehren bir şiir okurken halının üstünde daima gülümser siyah gözlerini anlamayarak yüzlerine dikmiş. yalılar. birisinden yüz bulmuş çocuklara mahsus sokulganlıkla daima yanına gelirdi. sarı saçları rüzgârlarla savrularak.O da küçüklüğünden beri daima onun etrafında dolaşır.. bir dakika içinde tekrar yaşatıyordu. mütebessim renkleriyle. sizi okurken görmek istiyorum. her tebeddülünde bir hâtıra gıcıklayarak bütün hayatını Ahmed Cemil'in dimağında. bayırın üstünde uçuyor. sanlara boyanan bu levhaların içinde Lâmia'yi — evvelâ küçük. mailere... daima güler. benim şiirlerim.. bir örnek esvaplı iki kız. Ahmed Cemil orada. başlarından kaymış hasır şapkaları arkalarında çarpmarak. yeşillere. asıl gençliğinin şiirini — yalnız onu — okudu. O zaman hayalinin mâkesinde guruba tesadüf etmiş bulut parçası gibi kırmızılara. bütün güzel şekiller. manzaralar bir fırça darbesinden kopma renkler imiş de yekdiğerine karışarak şekilsiz bir hamur haline geliyormuş gibi oluyordu. yahut kendine mahsus bir mütalâa ile meşgul oluyor zannını vermek için bir ciddî tavır ile elindeki musavver mecmuaya dalmış — görünüyordu. bütün hayatı. Lâmia'dan daima pek sıcak bir his duymuş. bunlardan ayrılarak. O çehre böyle zihninde bir an içinde yüz tenasüh silsilesinden geçerek. daha sonra. Bugün Ahmed Cemil Taksim bahçesinde bu şirini değil. — Hayır. — Ağabeyimin daima söylediği eseriniz mi?.» dedi. şu kadarcık. kıvırcık saçları başının beresinden taşarak. sonra Ahmed Cemil'in perişan cevabını dinlemeyerek siyah güderi eldivenler içinde daha ince görünen parmaklarıyle peçesini indirdi. Bazan bu levha gözlerinin içinde bulanıyor. uzun konclu düğmeli potinlerini kumlara temas et-tirmiyormuşçasma bir çeviklikle koşarak çenberlerini çeviren.— Yeni bir kitap mı? diye sordu. Lâmia küçük bir kahkahayı zaptetti. hayatının uzun yorgunluklarını bir gazetenin tefrikasında dinlendiren bir ihtiyar. bütün ruhunun emel züb-desi işte şu siyah nazenin heyula işte bu ipek çarşafın dalgaları içinde vücudunun ihtizazı hissedilen seyyal ve mevvac hayal şeklinde kaybolup giderken. sular. elinde çarpareler ile başında maili kırnuzılı külâhıyle gelip geçenleri gülerek seyreden soytarının istihza nazarı altında elinde şiirlerinin defterini kıvırarak duruyordu... Demek bugün Bon Marche'de uzun bir gaybubetten sonra onu görünce vücudunu . onunla beraber bulunmaktan haz almış idi .

işte o biraz evvel gülerek dudaklarını basarak hafifçe başıyle selâmlayarak.. Ahmed Cemil başını çevirdi.. hayatında birinci ve sonuncu olmak üzere seveceği vücud. Kendi kendine: «Ne için onun benimle izdivacını istemesinler?» diyordu. Ahmed Cemil'in nasiyesinde bu sual bir endişe hattı tersim ediyordu.. kapıyı açtı. çocuk iri mai gözleriyle istimdat ederek ona bakıyordu.. «Efendim!. elinde şiir defteri. hislerinin muihassalası olan bu şiir parçalarını bir sevda teranesi gibi onun müteessir gözleri altında inşad ediyordu.. Ah! O sevda dakikası! Acaba hayat-ı bînasibinde o bahtiyar saat çalacak mı?. Artık tekrar oturmadı. bir ateş ki sıcak bir buse gibi. gözlerinin içinde — şimdi artık vuzuh ile gülümseyen Lâmia — aheste Taksim caddesini çıkmağa başladı. sonra titrek bir aşk sadası ile bütün fikirlerinin. siyah çarşafın. Lâmia'yı orada bir kanepeye oturtuyor. yakıyor. mu'tad hilâfına olarak sokak kapısının kuvvetle çalındığını işittiler. nefsini onun hük. Se'her'e tekaddüm etti.* mü dairesinden çıkarmağa lüzum görmüyordu. Zihninde bu şiir takriri için mahsus bir hücre tertip ediyor. .sarsan şey. O münevver rüyalarının genç kızı. O da kendisini sevmiyor mu? Bir saat evvel o kendisine tebessüm eden gözlerde bir gizli incizab mânası hissolunmuyor muydu? Bu aralık tâ yanınbaşmda koşan bir kız kumların üzerine yüzü koyun düştü.. çocuğun ellerinden tuttu. Bir gece herkes yatak odasına çekilmek üzere kalkmışlardı. Bu vak'a Ahmed Cemil'i hakikate iade etmiş oldu. siyah saçların altında parlayan siyah gözlerden bir şey akıyor. Ahmed Cemil onu Lâ-nıia'ya kendisi okumak isterdi. kendisi tâ ayaklarının dibine küçük bir ayak iskemlesine oturuyor. yavaş yavaş.. Seher kapıyı açıp açmamak lâzım geleceğinde MAÎVESĐYAH 123 mütöhayyir idi. korucukların arasından süzülüp çıktı.. Nihayet Ahmed Cemil. kaldırdı. 122 MAI VE SĐYAH Bakınız o siyah peçenin. Şiirlerini dinlemek istiyormuş.. fakat okşayan bir ateş..» diyen Lâmia idi. gece şu küçük asude evin kapısı çalınmak o derece müstesna bir vak'a idi ki herkeste ufak bir halecan hâsıl oldu.. türlü renklerde elbiselerle süslenen iskemlelerin. yerinden kalktı. karşısında hamal kılıklı birisini gördü. güya siyah ibir nur ki baş döndüren ateşli bir sevda havası ile vücudunu sarıyor. Artık saklamağa ne lüzum var? Đşte bütün hüsran içinde geçen gençlik sevdasının emel zübdesi. Artık o şeyin tesiri mahiyetinden kaçmağa.

Vehbi beyi öteki evden istiyorlarmış. şimdi lakırdı söyleyemiyormuş. pedere bir şey olursa istifa ederim. Đsmini işitince Vehbi bey telâşla kapıya geldi. tâ izdivacından beri anlamak istedikleri hayat sırrının bir parçasını görür gibi idi.. Yegâne mütalâa olarak Ahmed Cemil'in yüzüne baktı: — Bu yaşta genç bir kızla evlenmenin neticesi budur. Đkbal pek az söze karışıyor. zaten. herkesin yüzüne bakarak sanki bu vak'anm mudhik tesirinden başkalarının da hisse alıp almadığını tetkik ediyordu. Ahmed Cemil dilinin ucuna kadar gelen suali zab-tetti. ara sıra iki mânâsız kelime ile muhavereye iştirak ediyordu.. artık herkesin alışmağa başladığı düşünceli tavrıyle. fakat Vehbi bey o suali anlamış da muhataplarını merakta bırakmamak lûtfunu gösteriyormuş gibi pederinin nıüşa-biyetini iki manalı hande arasında tâyin etti: «Nüzul!. sonra gördüğü ısrar üzerine ağızından parça parça izahat alınabildi. kardeşine baktı. Herif sebebini evvelâ söylemek istemiyordu.. değil mi? Yalnız şu söz ihtiyarın hastalığındaki mahiyeti izah etmiş oldu. Đkbal bu sözü söyledikten sonra pederinin vefatını bekleyen kocasının utanılacak bir mahiyetini ifşa etmiş gibi gözlerini indirdi. Bir aralık Ahmed Cemil: 124 sıxan — Đhtiyar giderse matbaa ne olur. tuhaf bir vak'aya muttali olmuşçasına alay ediyor... o vakit Aihmed Cemil.. Sonra içeriye girdi. eniştesiyle kapıdaki adamın arasında cereyan eden muhavereyi herkes taşlıkta gergin bir dikkatle dinliyordu. söyleyeceği sözün söylememek istediği tarafını gözleriyle anlatmağa çalışarak dedi ki: — Bey. Efendi birdenbire hastalanmış. o bil'akis güldü. iki kardeşle anne birçok zamandan beri birinci defa olarak gecenin celsesini o eski samimiyet ile geçirmek istediler. onun bütün heyetinden kocası için bir nefret havasının uçtuğunu hisseder. bilmem? dedi. tesîiyet iradına hazırlanıyordu. Đkbal tekrar gözlerini kaldırdı. gündüz hiçbir şeyi yok iken hattâ akşam yemeğinde pek iyi bir halde iken odalarına çekildikten sonra birdenbire düşmüş.— Vehbi beyin evi burası mı? — Burası. diyordu.. kımıldanamıyormuş. herkes teessüf beyanında. Muhavere bütün bu vak'a üzerine cereyan ediyordu.» dedi. O vakit Đkbal kardeşine derin bir nazarla baktı.. Vehbi bey: — Biraz beni bekle! dedi. kayınbiraderle beraber matbaayı idare ederiz. Bu akşam Vehbi bey gittikten sonra yatak odalarına çekilmekten vazgeçtiler. O vakit Ahmed Cemil çekildi. Sultanahmet'te babasının evinden. ağlamağa hazır gibi duran gözleriyle: «Gördünüz .

sonra başka bir suale cevap vermeğe mecbur olmaktan korkuyormuşçasına kardeşiyle annesini bıraktı.. evvelâ matbaada mevcut olan alât ve edevatın. görmek istemeyerek heyet-i tahririye odasına girdi. maaşları. Orada yalnız Saib vardı. . Vehbi bey âdeta yüksekten söylüyordu. Sonra matbaa ve gazete memurlarının isimleri.. ________ 12. Sonra daha ziyade izahat vermeğe lüzum görmeyerek ilâve etti: — Bundan sonra matbaa işlerine benim bakmaklığım lâzım geliyor. çekildi. Ikbal'in son sözü üzerine birşey mırıldandı. ellerini uğuşturarak Ahmed Cemil'i hemen istintak etmek istedi: — Müdür ölmüş mü? . diğer bir kâğıda matbaanın geliri gideri. * /*/ Ertesi gün Ahmed Cemil matbaaya gittiği vakit eniştesini AJhmed Şevki efendinin yanında gördü. havada kokusunu aldığı havadisin nev'ine vukuf arzusu kuru vücuduna sığama-yarak. anlayamadılar.» dediği işitildi. yalnız Đkbal çıkarken: «Küçük hanımcığım. o devam ediyordu. Ahmed Cemil biraz daha istizah etmek istedi: — Ne vakit söylüyordu? dedi. ah şu dakikada çekmecesinin yanıbaşmda sanki kendisine mahzun maJhzun bakıp •duran koyu nefti alpaga şemsiyesini şu çapkının kafasına indirdikten sonra matbaayı bırakıp gidebilse.mü? Beni verdiğiniz adamı anladınız mı?» demek istiyor gibi baktı. şimdi Şevki efendiden bazı şeyler soruyordum.. Ahmed Şevki efendiyle Ahmed Cemil birbirine bakıştılar. odanın hem içinde hem dışarısında eski zamanlardaki hususiyeti ihtar eder bir teklifsizlikle muhavereye iştirak ediyordu. ben de sizin yanınıza geleyim.. Artık matbaanın zevki kaçacağını anlamıştı. Ahmed Cemil bu muhavereyi yarım bıraktı. Daha ziyadesini dinlemek.. — Şimdi Şevki efendi bir muhtıra yapmalı. Ahmed Şevki efendinin çehresi her zamandan biraz daha ziyade kızarmıştı. telâş içinde. Vehbi bey yalnız «Peder fena!» dedi. Yanlarına girdi. Onun için bir karar verelim. Ahmed Şevki efendi bunalıyordu.. fakat aldığım izahatı pek kâfi bulmuyorum.. Đkbal kuru bir sesle: «Her vakit!» dedi. darflerin bir fihristini isterim. Seher oda kapısının yanında.. henüz dün gece yatağa serilen babası için sabahleyin şifa çaresi taharrisine koşması lâzım gelirken matbaaya can atarak hesap soran bu adamın karşısında bütün yuvarlak vücudu baştan aşağı titreyen bir kütle kesilmişti.

" başladı. gülmeğe çalışarak Ahmed Şevki efendiye baktı.. Burada Ahmed Şevki efendiyi değil kalıbını göreceksiniz..... yılıştı. şu içeride. Ahmed Cemil gülümsedi.. tercüme edecek havadis aradı. daha ilk günü gelip de bana bir uşak muamelesi eden herife. Saib'in teces-[i süslerinden emin olmak için kapıyı da kapadı. Ahmed Cemil şu dakikada bu kısa. Şevki efendi istediğim şeyleri hazırlayacak.. Ahmed Cemil'in. Vehbi bey bir âmir sıfatı takınmıştı. Ahmed Cemil yazı I edasına dönmedi. Eniştene herif dediğime istersen hiddet et. burada lastikten yapma gülünç bir soytarı gibi yaranmak için dizlerine sıçramaya çalışan mahlûk!. Ahmed Cemil'e daiha ziyade sokuldu: — Artık enişte beyiniz matbaayı size bırakır. Ah!.! Avrupa gazetelerini açtı. iskemlesine oturarak: — Anlaşıldı! dedi. zayıf. Kendisini eniştesi çağırıyordu. yanına gitti. dedi. alçalmış gibi gördü. O vakit Saib sırıttı. kuru çocuğu tokatlamak istedi.. baksanıza. . nefretten göğsü şişiyordu. j Đşe başlamayacak olursa rahat edemeyeceğine hükmetti. mütenevvia sütunlarında daima halkın hoşuna giden t düzme fıkrayı biraz da kendisi süsleyerek serbest tercümeyi. — Beni bu akşam beklemesinler. / — Cemil bey.. hesap soraü oğul. Sonra anladığı şeyi izah etmek istedi: — Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Artık benûn için matbaa bitmiştir. yarın yine burada buluşuruz. arkadaşının odasında kaldı. Bu insanlar. Đdare memurunun çehresi boğazı sıkılıyormuş gibi kıpkır-i mızı idi. Enişte demeğe ancak razı olabildiği bu adamdan bugün emre benzer \ §eyler mi alacak? 1 Vehbi bey matbaanın tahtalarına güya her vakitten ziya-| de bir tasarruf kuvvetiyle basarak çıktı. sonra bütün ci-¦} ğerlerini dolduran hiddet havasını boşaltıyormuşçasma derinden geniş bir soludu.— Onun gibi birşey. ni-i hayet daima Amerika'ya isnat olunan garibelerden birşey 1K du. kalktı.. yarın sizinle de konuşmak lâzım geliyor.. Ben bu azamet tavrını çekemeyeceğim.. Birden kendisini bu adamın karşısında küçülmüş. Birşey söylemeden evvel yutkundu.

emrini icra etmeli!» dedi.. / kalemini buldu. Akşam tjve gittiği zaman eniştesinin gelmeyeceğini haber verdi. Đhtiyarın bütün sol tarafıyle dili tutulmuştu... iiıaaeu Diraz suKun ouidUKtan. Bu sabah eniştem geldi. Bugün matbaa halkı Tevfik efendinin hastalığına muttali olduktan sonra herkesin yüzüne bir endişe sayesi düştü.. tırnağının üstünde çıtlattı.. Saib muttasıl Ahmed Şevki efendinin etrafında dolaştı. o zamana kadar vücuduna ehemmiyet verilmeyen bu adamın gaybubetinde bir ehemmiyet olacağı hissolunuyordu. dedi. nasıl başlamak lâzım geleceğini zihnen tertip ederek: «Beyin. tasavvuru istifa ederek matbaayı sizinle beraber idare etmek. «dünyada bir kişi olduktan sonra ı nasıı oısa geçuuiuu:» aıyorau..» diye beni yanma getirtecek değil misin? Ahmed Cemil bir daha gülümsedi: . Đhtiyarın ne olduğunu ondan sordu. hokkasını düzeltti. çalışmaya hazırlandı. ben kendime bir iş buluncaya kadar gelir giderim. Bugün Ahmed Şevki efendi saat-jlerce kendisinden bahsetti. mahiyetini tamamen anladı. ka-ym enişte matbaayı istediğiniz gibi idare ediniz.. Ahmed Cemil bu vak'a üzerine düşünmeyi geceye talik etmiş idi. Ahmed Cemil'e nasılsa edindiği birinci nevi sigaradan ikram etti. Ahmed Cemil'in hullya hayatından başlıca ümitlerinden biri bir matbaa sahibi olmak değil mi idi ? O halde işte o ümidin bir tahakkuk mukaddemesi gibi başlayan şu vak'aya karşı bir itminan duymak lâzım gelirken ne için makûs bir tesir duyuyor? Kalbinde hafi fakat vazıh bir his — Daha ne olacağını anlamadan bu kadar telâşa sebep .. Yemekten sonra Ahmed Cemil annesine bakarak: — Matbaa altüst oluyor. zannederim ki bazı tasavvurları var.. Ali Şekib her vakitten ziyade yazdı. l\Đar mı? Ahmed Şevki efendi artık püskürdü: ha — Ne mi olacak? Bak görürsün. ' sonra yavaş yavaş defterlerini karıştırdı. fakat mat-jbaada birşey olacağından eski çalışma zevkinin zevale uğra-^ yacağmdan o da emin idi. Vehbi beyin istediği şeylerin ne olduğunu düşünerek. Yarın sen de matbaada mevkiinin ehemmiyetini anlayınca: «idare memurunu çağır-sanıza...— O mütekebbir edaya ben tahammül edemem. Đkbal o gün kayınpederini görmek için gidip gelmişti. Ne olacağını Ahmed Cemil tâyin edememişti. Siz. Yalnız sağ elini oynatarak meramını ifade etmeğe çalışıyormuış.. Đkbal'in verdiği malûmattan meselenin vehametini. Raci bu fırsattan istifade ederek matbaadaki tevakkuf zamanını yalnız yarım saate hasretti. Đkbal kardeşinin ne demek istediğini anladı: — Dün gece söylemiştim zannederim.. hesapları istedi. Sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin burnundan gözlüğü her vakitten ziyade düştü.

can çekişerek atmak isteyen bu öldürücü şey.. Bugün bir vak'a o idareyi eniştemin eline geçiriyor. kumlar üstünde Ölmek istiyorum» demek için bir ihtiyaç duyuyordu. MAĐ VE SĐTAH 133 ayırmıyordu. Ahmed Cemil'in birden rengi değişti.. onun vazifesi benim iktidarımın fevkindedir. dedi. Eniştesi biraz gülerek yüzüne baktı: —.matbaada şu tebeddülün — ümidin tahakkuku değil — bir inkırazı olduğunu söylüyordu. Hüseyin Baha efendinin sükût tavsiye eden bir nazarı nefsini zaptetmesine medar oldu: — Ali Şekib olmayacak olursa gazeteyi idare etmek münı-"kün olamaz. beni buraya bırak. Ertesi gün matbaada. sevmek bu muydu?.. iki ellerini göğsüne basarak: «Yürüyeme-yeceğim. Vehbi bey cevap vermeye hazırlanıyordu. Ahmed Cemil eniştesine karşı hep mümaşat eder oldu. Bir aralık kendi kendisine: — Vehim! Ne için öyle olsun? Her vak'ayı fena şumuliyle telâkki etmek bana mahsus bir bedbinlik mesleği! Halbuki mesele pek sade: Ben bir matbaada bulunuyorum ki idare şekli bana tamamiy-le yabancı. Nihayet Vehbi bey müzakereye bir nazik hatime vermek istedi: — Matbaa ve gazete Hüseyin Baha efendinin idaresinde oldukça ben memuriyetimden istifaya lüzum görmüyorum.. Đnsanı güya bir mengene içinde sıkıp sıkıp da birisinin ayakları altına ezik. zannediyor. vicdanında bir tehaşi ezasıyle hüküm süren hissin muazzip sedasını susturmağa çalıştı. Hüseyin Baha efendi korkulu bir fırtınadan ehven kurtulmuş olmasından mutmain olarak müzakerenin iptidasından foeri birkaç defalar düşen gözlüğünü düzelttikten sonra iltifata teşekkür etmekle meşgul iken. Aman yarabbi! Sevmek bu muydu?. «Ali Şekib gidecek olursa ben duramam!» demek üzere atılıyordu. odanın yarı açık duran kapısından Saib'in mütecessis çehresi göründü. . Yalnız bana ait vazifeleri başmuharrirlikle beraber kayınbiraderime bırakacağım.Gazete için o kadar muharrire ihtiyaç var mı? Ahmed Cemil saatlerden biri idare ettiği meseleyi şu dakikada tarumar etmek istedi. şu halde bana evvelce yabncı olan matbaa ile bugün aramızda bir karabet hâsıl oluyor demektir. Şu dakikada vücudunda güya bütün hüviyeti eziliyor. Matbaanın. gazetenin terakkisini teminden bahsettikçe geceleri sofra başında bilardo vukuatı nakleden bu adamın içinde bir tedbir sahibi muhtefi olduğunu anlıyordu. — Ali Şekib ne olacak? dedi. Hattâ eniştesi matbaanın ıslahından. şuraya düşmek. gazetenin idaresi bana tevdi edilecek olursa bundan ne için ürkmek lâzım gelsin?» demek istedi. bitik. eniştesi gelip de Ahmed Şevki efendinin hazırladığı hesap icmalleri üzerine sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin müşareketiyle efkâr mübadelesine başlanılınca. Zaten mümaşat olunmayacak bir fikre de tesadüf etmemiş idi.

.. Ahmed Cemil'in yine gözleri bulanmıştı. Lâmia o beyaz tül örtüyü açsaydı.. sonra o tül şu bir çift baştan mürekkep sevgi levhasını gizleyip o küçücük kırmıza şemsiyede bu gençlik sevdasını sahranın yalnızlığından bile esirgeyerek yakuttan bir .... o kadar ki saçları birbirine karışarak siyah ve kumral bir enmuzeç teşkil etseydi. ipek kumaşın üzerinden akan râşe seyyaleleri içinde o vücudun ihtizazını görüyordu. o kadar yalnız ki bütün bu sahra şu akşam baygınlığına şiiriyle onların. Cürm-ü nıeşhud halinde yakalananlara mahsus bir şaşırma ile Lâmia'nm orada bulunduğunu görmek.. .> dememişti? Halbuki bu sırrı birisine tevdi etmek ihtiyacı onu âdeta hasta ediyordu.. artık aralarında on adımlık bir mesafe kalmış idi. Ah. Ahmed Cemil'in uzun kumral saçlı başını o kıvırcık gür siyah saçların yanma çekseydi.Gittikçe yaklaşıyorlardı. güya çocuk iken her defa gelişinde dediği gibi: «Ne iyi ettiniz de geldiniz!» diyordu. Bu yalana sebep ne? Ne için şuracıkta saf13 i MAĐ VE SĐYAH vet ve samimiyetle arkadaşının ellerine yapışarak: «Evet o! demindenberi onun için titrediğimi görmüyor musun. şimdi.. Şimdi Ahmed Cemil daha vazıh görünüyordu. sonra mütebessim gözleriyle Ahmed Cemil'e baktı. bazan omuzundan başının arkasına tutarak yürüyordu.. yolun şu kenarında. ikisine ancak kâfi bir taş parçasının — üzerine otursaydılar. onu gözleriyle takip etmiş olmak affedilmeyecek bir töhmet imiş gibi birden sıkılmış. sade şemsiyesini bazan kaldırarak. bir taş parçasının — fakat küçük. yanya-na. dedi. omuzlarından yanlarına düşen açık yenler. düşünmeden yalan söylemişti. boynundan doladıktan sonra ucunu sol omuzundan arkasına atmıştı.. büyük tac şeklinde örtseydi. Şuracıkta bir tesadüf etmiyecek olursa bugün bir daha göremeyeceğini biliyordu.. Onu selâmlıyor. Elindeki açık kırmızı. O cevabı verdikten sonra nedamet etti. Tâ belinde küçük küçük kırmalarla büzülerek sırtında dikişsiz bırakılmış kıvrıklar. o kadar ki vücutlarının sıcaklığı imtizaç etseydi. Lâmia hayret nidasiyle: — Ağabeyim..... öyle ki hemen karşı karşıya gelmiş oldular. ancak onların olsaydı. gözleriyle bir aşinalık gönderiyor. o körpe hayatı hissediyor. Lâmia başını beyaz bir tül ile örtmüş. o küçük kırmızı şemsiye! Ne olurdu. Şuracıkta. mi ? Arkadaşının sualine: . belinden aşağıya yanlarını latif bir yuvarlaklıkla tersim ettikten sonra düşüp ayaklarının her hatvesiyle sağa sola nazenin bir raks ile sallanan etekler altında vücu-f dunun hayatını.. Bu sırada onlar döndüler. — Artık dönelim. — Şu önde gidenler Lâmia ile ustası değil mi? — Bilmem!. Cevabını verdi.. — Daha erken zannederim. şurada yalnız bulunsalardı. anlamıyor musun? Ah! Bilsen onu ne kadar seviyorum!. Akşam rüzgârının hafif darbeleriyle çırpman ipek örtüsünün içinde Lâmia'nın çehresini bir bulut altında görüyordu.

artık bitirmeliyim!» dedi.Hüseyin Nazmi hemşiresine yalnız «eve mi?» dedi. Çocuk başını çevirip Ahmed Cemili görünce korkudan. Lâmia «evet!» dedi. ıstıraptan perişan olmuş çehresinde bir tesliyet ibtisamı ta-yaran etti.. Fakat yalnız bir an için gözlerine isabet eden bu hande güya oraya bigâneliğini anlamış da firar etmiş gibi silindi. sabahleyin kendi kendisine: «Evet. sonra küçük kırmızı şemsiyesini bir veda selâmı gibi savurdu.. — Ne oluyorsun. bir müddetten beri onun bahsini etmemeğe başlamıştı. Gece yalnız kaldığı vakit zihninde yalnız iki şey yaşıyordu. dedi. eserine fikrini sevk ettikçe o siyah gözlerin: «Bitirseniz a. kütüphanesini yine altüst ederken bir aralık arkadaşı Ahmed Cemil'e sordu: ^— Senin «eserinin inşad resmi ne vakit icra olunacak? Ahmed Cemil artık eserin ikmalinde bu kadar t||ahhür ettiğinden utanır olmuş. Geçtiler. ilâve etti: — Đstersen gelecek ay. Bu gece uykusunun arasında hep o eserle o hayal yaşadı. şimdi sahrayı esmer bir renk yan şeffaf örtüsüne sarmış tâ ileride afakin sinesinden gecenin sükâın nefesi. en evvel Nedim'e tesadüf etti.. Ben de dinlemek isterdim!» mânasıyle gülümsediğini görüyordu. Bu iki emel hedefi bir çift ikiz hemşire gibi hâtırasında öpüşüyordu. Nedim? dedi. Bu sabah matbaaya girer girmez Ahmed Cemil. eserini. Ahmed Cemil şimdi mesut idi. iki arkadaş döndüler. Çocuk elinde bir sürahi ile merdivenden koşarak çıkıyordu. kalbinde bir deste saadet çiçekleri gibi inkişaf etmiş idi. ufukların yarı şeffaf tüllerini titreterek uçuşmağa ^aş-lamıştı. bir müddet daha yürüdüler. MAJ VE SĐYAH 135 — Ne vakit istersen! dedi. Lâmia'nın o mütebessim nazarı. Bir ay daha çalışsa arkadaşlarına okuyabilecek bir hale getireceğini zannediyordu. Eseriyle Lâmia.. . Bu gece Hüseyin Nazmi. Derinden bellisiz bir inek sesine muhteriz dem tutan hafif kuş cıvıltıları arasında. Kendisini bu gün şu Erenköy seferinden artık bahtiyarlık hissesini almış kıyas etti. Bütün hayatında sevda sekriyle mest kalmak için yalnız o nazar kifayet edecekti. Çocuk: — Baba bir şey oluyor. Lâmia'yı düşünürken.. Artık Hüseyin Nazmi'yi döndürmek bile istemedi.

Nedim de elinde süra-hisiyle kendisini takip ediyordu.. Karı bırakıp gitmiş.. ciğerleri sökecek bir öksürük işitildi. hâlâ içmekten vaz geçmiyor. bir cevap alamayacağını anladıktan sonra Nedim'e döndü. «Niçin telâş ediyorsun? Babanın hiçbir şeyi yok. Bu sırada içeriden boğuk. Ne oluyorsun?» dedi. gözlerini . yalnız ara sıra içinden gelen bir hıçkırıkla vücudu sarsılıyordu... bir kolu sarkarak kilimin üzerine 136 MAĐ VE SĐYAH düşmüş. Hüseyin Baha efendinin kanepesine yüz üstü yatmış. Ahmed Şevki efendinin yanına geldi.Ahmed Cemil yukarıya çıktığı vakit matbaada Ahmed Şevki efendiden başka kimse yoktu..» dedi. dedi. kimbilir nerelerde düşüp kalktıktan sonra sabahleyin yine içmiş. şu gördüğü neticeden ona tekaddüm etmiş olması lâzım gelen vak'ala-n icat ediyordu. Raci. eğilerek: «Birader!. hareketsia yatıyor. refikinin sualine hacet bırakmadan bildiğini anlattı: — Ben geldiğim zaman orada uluya uluya ağlıyordu. Yazıhanesinin önünde er-bab-ı mesalîhe mahsus küçük penceresinden Ahmed Cemil'i gülerek kendisine mahsus işveli temannasiyle selâmladıktan sonra: — Sahib-i imtiyazın odasına gir! dedi. Tekarrüp etti. Nedim hâlâ yaşlı gözleriyle bakıyor. Ahmed Cemil Raci'nin sızmış olduğunu. göğüs geçirdi: — Bilmem amma fena görüyorum.. Đdare memuru da küçük penceresinde onu bekliyordu. . Gördüğü manzaranın mahiyetini derhal anlayamadı. Raci cevap vermiyor. Biçare çocuk!.. şimdi sızıyor* dedi. Kendi kendisine: «îri Alman karısının yeni bir tahriki! Bu geceyi içmekle geçirmiş. Elinde bırakamadığı sürahisiyle gitti babasının karşısında bir iskemlenin kenarına ilişti. Çocuk bir türlü oradan ayrılamıyordu. ciğerleri paralanıyor. Ahnled Cemil şu vak'amn ne olduğunu anlıyor.zavallılığına küçücük kalbinin kan ağladığı . işitiyor musun? Sen gelmeden evvel böyle saatlerce öksürdü. Bu da Sirkeci'de ölünceye kadar içmiş.. öyle oturdu kaldı. Babası ağlarken Nedim'in halini görseydin. güya Ahmed Cemil babasının ıstırabını giderecek bir tabip imiş gibi ondan kendisine kuvvet verecek bir cevap bekliyordu. Ahmed Cemil doğru oraya girdi. hiçbir şey işitmiyordu. pek iyi anlayamadım amma ağlarken ağzından dökülen sözlerden dün akşam katanyle gittiğim anladım. Ahmed Şevki efendi dedi ki: — Nasıl öksürüyor. îdare memuru başını saladı.bu adamın üzerine dikti.

Sabahları bana uğrar da birer kahve içersek sana esnaflığın meziyetlerini izalb ederim. bu adamın nasıl bir hata ile hayatının mahvına sebep olduğunu düşündükçe derin bir merhamet hissi duyuyordu. Saib ellerini uğuşturarak Ali Şekib'in bir aksi sedası gibi tekrar etti: — Kâğıtçı dükkânı. Mümkün olsaydı. kalbi sefalet hayatı içinde yuvarlanan oğluna götür. Bugün Raci'ye her vakitten ziyade acıyor.. Ali Şekib o vakit Ahmed Cemil'e baktı: — Yazıcılıktan usandım. Ahmed Cemil. Matbaanın aşağı katında Ali Şekib'in iri sesi işitildi. eniştesinin sebebine meslekin tebdiline lüzum gören bu adama karşı kendisi için bir mahcubiyet duyuyordu. Dudaklarını açan geniş bir hande ile Saib'i dinliyordu. Biraz sonra Saib'le göründüler. Dudaklarının arasından «yazık!» dedi.. Ali Şekib'in bu karan nasıl esbap ile ittihaz ettiğini anlamakta teahhur etmedi.» diyecekti.. dolaplar konsun. onların altından saf bir kalb çıkardıktan sonra: — Đşte bu temiz.. Ahmed Şevki efendi küçük penceresinden başını uzattı: — Ne dükkânı?.. Şimdi Ali Şekib'e ne diyecek? Şu teşebbüse mümanaat mı edecek? Hakikatta arkadaşı fena bir iş yapmış olmuyor. bir tabibin zeki ve mütekayyit tedavisiyle onun hissiyaMAĐ VE SĐYAH 13T tını örten bütün levs agşiyesini yavaş yavaş kaldıracak.Aihmed Cemil zaten o hayatın şu neticeyi tevlit edeceğini pek iyi bilirdi. Raci'yi alacak. siyasî baş makaleyi bitirdikten sonra sıhhate dair bir bend yazmaktan yahut iktisada ait bir meseleyi kurcalamaktan içtinap etmeyen bu adam şimdi mektep çocuMarma kurşun kalem be- . Ali Şekib'in her vakitten ziyade neşesi vardı. Arkadaşının ikide birde elinde iki üç lira ile Emniyet sandığına gittiğini de bilirdi. — Bir kere duvarlar kâğıtlarısın. biraz da esnaflık edeyim. Her gün binlerce adamları esnetmekten başka bir şeye hizmet etmeyecek altı sütun yazı yetiştirmek için kafa patlatmaktansa dükkânımın köşesinde müşteri bekleyerek biraz da başka yazıcılara kâğıt kaf. . Öne de camekânlar yerleştirilerek aralarında zarif maun iki kanatlı bir kapı bırakılsın da bakınız dükkân kendisini nasıl gösterir. Ali Şekib gülerek cevap verdi: — Kâğıtçı dükkânı. Onun gibi iştihar emelleri olmayan bir adam için dükkâncılık herhalde yazıcılıktan iyi değil midir? Esasen Ali Şekib'i pek musip bulmakla beraber bu meselede kendisine bir töhmet hissesi tefrik ediyor.em yetiştirmek istiyorum. Küçük bir kamus gibi her şeyden behre sahibi olan.

Gördünüz mü saadeti?. Camekâmn içinde tozlanmış bir par-ra çantasını elime alıp okşıyarak sileceğim.. Ona mukabil benim dükkânımda.» denmiyecekmiş.... Kendi kendisine — Keşke benim . bir aralık Ahmed Cemil'e bakarak: — Hakkı var! dedi. Ali Şekib'in birden aklına bir şey geldi. cüzdanlar. Arkadaşını gülerek dinliyordu. — işe ne vakit başlanıyor?.. idare memuruna dedi ki: — Aman Ahmed Şevki efendi.138 MAÎ VE SĐYAH ğendirmeğe... bizim müvezziye tenbi'h etseniz de onu arasa.. ötede canı sıkılmış gibi duran işlemeli sedef bir kâğıt bıçağının yerini değiştireceğim. Amma dükkâncılıkta: «Ali Şekib'in dün güzel bir makalesi vardı.. Sahib-i imtiyazın keyifli zamanını bulacağım da bir lira koparacağım diye düşünerek bir âlet gibi yazı yazmaktan usandım! Ahmed Şevki efendi sade dinliyordu. Artık mürekkep kokusundan tiksinmeğe başladım... benim o süslü yazımla tutulmuş lâtif defterciklerim olacak.. Hemen. Ahmed Şevki efendi taahhütlü mektubun ne için böyle takayyüde mazhar olduğunu Saib'in karşıdan parmaklarıyle para sayıyormuş gibi işaretinden anladı. Ali Şekib Ahmed Şevki efendinin reyini kazandıktan sonra büsbütün cesaret buldu: — öyle değil mi? Hiç olmazsa dükkânımda satacağım şeyler benim malımdır. Hayatımda birinci defa olarak ciddî bir şey yapmak istiyorum.. — Dükkân tutuldu bile!. hayatı? Ahmed Cemil Ali Şekib'in bu kadar neşatına karşı muhalif davranmak istemedi. denildiği vakit sanki ne oluyor?. Gü. Sonra bir alay mini mini müşterilerimi idare edebilmek için bunalacağım. Gördün mü.. o bin »çeşit tuhaflıklar. ne güzel şeyler olacak: Zarif billur hokkalar.\ lerek Ali Şekib'e: — Alay ediyorsun! dedi. ben onları çocuklarım gibi seveceğim.. sabahleyin dükkânıma girdiğim zaman onları küçük fakat yüreğimden kopan bir tebessümle selâmlayacağım. onlarla ufak ufak alacak hesaplar açacağım.. — Alay mı? Hiç öyle değil. Dükkânım dedikçe duyduğum zevki bilseniz! Bir dükkâna malik olmak!.. değil mi? dedi. renkli mektupluk kâğıtlar... Kazanacağım şey yine benimdir. resim örnekleri göstermeğe mi çalışacak?. kalemler. Ali Şekib Ahmed Şevki efendiye döndü: — Artık benim dükkân varken başka yerden alış veriş edilmez. bana bir iki güne kadar MAĐVESĐYAH 139 •eniştemden taahhütlü bir mektup gelecek.

Matbaanın şu halinden hiç de memnun değilim. — Ben matbaanın idare tarzını büsbütün değiştirmek istiyorum.. Vehbi bey omuzlarını silkti: — Eğer her sokakta sürünecek olanı matbaaya almak lâ-zum gelirse. Ahmed Cemil ihtiyat ederek: «Bir kere böyle tecrübe edelim de. Matbaada gazeteden başka bir şey yok. Küçük odada Vehbi bey musahabe mukaddemesi olarak Ali Şekib'in matbaadan çekilmek üzere olmasından bahsetti. bir aralık lakırdısının arasında: «Eğer pek zahmet çekecekseniz bana Osman Tayyar isminde bir muharrir müracaat etti.. Saib müstait. Ahmed Cemil henüz beş dakika içinde canını sıkmaya başlayan bu müzakerenin bir an evvel bitmesini sabırsızlıkla bekliyordu: — O biçare matbaadan çıkarılacak olursa sokaklarda sürünür. bir âmir karşısında gibi münkad vazıyle dinliyordu. matbaa onun. Ahmed Cemil'in gazeteyi hemen yalnızca idare etmekten ziyadece zahmet çekeceğine teessüf ediyor gibi göründü. değil mi? Saib'in takdire mazhar oluşuna Ahmed Cemil gülümseyerek yalnız: — Evet. . gazetenin başında da bir alay haşerat! O Hüseyin Baha efendinin sahib-i imtiyazlığından başka bir şeyini göremiyorum...... çalışkan bir çocuğa benziyor. kendisine bir aylık veririz. dedi. Ahmed Cemil. para babamın.de böyle bir eniştem olsaydı! dedi. beğendiği yerde yesin. Ona beyhude aylık verip duracak mıyız?» dedi. Hüseyin Baha efendi gazeteyi bana bırakır.» cevabını verdi. Eniştesi fikrini büsbütün izah etti. dedi. Raci'leri süpürürüz. Veîıbi bey söyledikçe hiddetleniyor. Bu gece yemekten sonra Vehbi bey Ahmed Cemil'e mat-baya dair görüşülmek için hemen yukarıya çıkmasını rica etti. onu alırız» dedi. Matbaada beyhude para alanları: Şekib'leri.. Bu Osman Tayyar «Mir'at-ı Şuûn» dan istiskale uğrayarak mevkiini Ahmed Cemil'e terketmiş olan adamdı. sonra neticede bir istifade olursa yarı yarıya taksim. Daha sonra Vehbi bey: «Bir de o sarhoşun matbaada ne işi var?. ara sıra kocasına perişan bir mâna ile güya istirham ederek buMAĐ VE SĐYAH 141 140 MAĐ VE SĐYAH kan Đkbal'in yanında. siz Said'le Saib üç kişi gazeteyi pek âlâ idare edersiniz. Peder nasıl olmuş da bütün sermayesini bir gazetenin istifadesine feda etmiş anlamıyorum.

Bu akşam eniştesinin sesi kulaklarında daima tekerrür etti: — iki üç yüz lira. «Bu söylenilen şeyler doğru değil mi? Ben onun dediği gibi züğürt bir herif olmasam da bugün iki yüz lirayı matbaaya atabilsem bütün bu şeyler vücude gelmeyecek mi? diyordu. ikbal daha ziyade duramadı.. bir sürü mürettip var. matbaada şubeler açıyor.— Matbaaya gelince. bütün devair evrakını iltizam ediyor. Demek bütün hayatının emelleri hemen tahakkuk ediver-mek için yalnız şu iki üç yüz lira kifayet ediyor.. kolu bağlı oturuyorlar. Ne olurdu? iki üç yüz liran olaydı da matbaaya atıvereydin. Vehbi bey asıl maksud olan noktaya geldiğini göstermek isteyerek: — Tamam! dedi — Sade harf değil. matbaayı büyütüyor. Vehbi bey canını sıkan bir şeyle meşgul imiş gibi ayağa kalktı. Ahmed Cemil Đkbal'e bakıyordu.. matbaayı ne için yalnız bir gazeteye hasretmen" ?" Kitap basamaz mıyız? Ahmed Cemil: — Matbaanın harf mevcudu kâfi değil T dedi. Vehbi bey şimdi tasavvurlarını izah ediyor.. bir müddet için tatlı bir mestlik içinde sardıktan sonra birdenbire fena bir iz bırakarak geçiyordu.. makineleri petrolla işletiyor. karşısında türlü tafsilât ile icat ettiği o ümit âlemine müvazişkâr bir nazarla bakamıyordu. bu kaba latifenin kardeşinin «zerindeki acılığına şahit olmamak için kalktı. Halbuki kendi kendisine. çıktı. bir mücellithane vücude getiriyordu. ikbal kardeşinin nazarına tesadüf etmemek için gözlerini indirmişti. Vehbi bey Ahmed Cemil'in önüne geldi. bir* kitaphane. dedi. şüphesiz o akşam biraz ziyadece kaçan Fertek düzinin neş'esiyle gülerek: — Sen de züğürt herifin birisin. dedi. para kazanmak ne demek olduğunu o zaman anlarız. öyle mi ? . Bütün bu hülyalar Ahmed Cemil'in dimağını uyuşturuyor. liralarla oynuyor. hattâ bir de taş makinesi ister.. Mümkün değil eniştesinin hülyalarına iştirak edemiyor. «Para olsa matbaayı bir altın madeni haline getirmek işten bile değil!» Da'ha sonra: — ihtiyardan beş para koparmak mümkün değil ki. o vakit matbaa hakikaten bir matbaa olur.

Ali Şekib büyük keman şeklinde jelatin kaplı zarif bir takvimi göstermekle meşgul iken dükkânın kapısından Saib'in başı göründü: •—¦ Cemil bey! Deminden beri sizi arıyorum. Bir aralık nahiye müdürü olan eniştesinden bahsetti: — Đmdadıma yetişmeseydi bu dükkân zor açılırdı. Şu halde bu yazıhaneyi siz alırsınız. deste deste kâğıt yığınlarının. şimdi sizi istiyor. Ahmed Cemil dondu kaldı. ben teklif eder etmez kabul etti. Vehbi beyin ilk sözü: —-işi bitirdik! oldu. matbaadan çıktı. tebrik etti. ona fena yahut iyi sıfatlarından birini takamamıştı. dedi. Kendisini bir matbaanın şöyle bir odasında bir müdürlük yazıhanesinin önünde oturmuş görmek isterdi. O yazıhanenin başına geçmekle bir vakit kendisine muavenet elini uzatmış' olan bir adamın hakkına taarruz etmiş olacak zannetti. dedi.. renk renk mektup kâğıtları gösteriyordu.Bir gün Ahmed Cemil Said'le tashihlere bakarken Saib yavaşça yanına sokuldu: — Hüseyin Baha efendi kâğıtlarını topluyor.. onu yeni maun camekânlarm... Bir vakit ekmek bulmak için âtifetine müracaat ettiği bu adamın bugün şu matbaadan vedaını görmemek için bir bahane icat etti. dolapların. değil mi? Ahmed Gemilin gözleri Hüseyin Baha efendinin kapaklı yüksek yazıhanesine gitti. «Bak ne cici şeyler buldum. demek ondan sonra Hüseyin Baha efendi ile görüşülmüş. henüz yerleştirilmemiş paketlerin arasında bahtiyar gördükçe sevinç duyarak oturdu. . Ahmed Cemil eniştesini Hüseyin Baha efendinin henüz tahliye ettiği yazıhanenin başında buldu. Ali Şekib hep dükkânından bahsediyor. O vakit Aflı-med Cemil daima açık bir tesliyet menbaa olan arkadaşının elini sıktı. bu adam hakkında henüz hüküm vermemiş.» diyerek arkadaşına resimli kartlar. fakat şimdi bu yazıhaneye temellük etmek fikrine karşı bir soğukluk hissediyordu. karar verilmişti. O da zaten gazete gailesinden kurtulmak için bir fırsat gözetiyormuş. Ali Şekib henüz bir gün evvelden beri yerleştiği dükkânının önünde mes'ut bir haz ile tebessüm ediyordu. tuhaf çakılar. Önce eniştesinin söylediklerini sadece bir musahabe gibi dinlemişti. Nereye gideceğini tâyin etmeksizin yürürken bir sesin: — Eski arkadaşlara iltifat yok mu? dediğini işitti. 142 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil de kendi eniştesini düşündü. hileli para çantaları. eniştesiniz geldi.

sahih!. bey'i bilvefadan. Matbaanın. kendisine bir meslek temin etmiş olacaktı. yirmi beş lira tefrik. yanıbaşınız-da ellerinin tarakası duyulan mürettiplere gidecek. Öyle değil mi? Eve malik olmaktan ziyade bir mesleke malik olmak lâzımgelir.. Ahmed Cemil de bu matbaa meselesi yeni bir düşünceye silsilesi tevlit etmiş oldu. Ah! ayaklarınızın altında bir irfan burkanı gibi gürleye gürleye dönen o makinelerin çelikten zemzemesiyle kulaklarınız uyuşarak. daha sonra makinenin safhasına iki kanatlarını açmış bir yaprak. matbaanın idare şekilleri hakkında tasavvurlarını izah ediyordu. O zaman eniştesi paranın tedariki çaresini izah etti.. Bu cihet zaten geçen akşam karar altına alınmamış mıydı? Matbaaya gelince Ahmed Şevki efendi biraz tuhaf adam amma oldukça becerikli birisine benziyor.. Gazeteyi Ahmed Cemil ile Said ve Saib pek âlâ idare edebilirlerdi. nevakısmı ikmale gelince: Vehbi bey birden tahattur ediyormuşçasma: — Ha!. Matbaada maddeten. Vehbi bey şimdi gazetenin. kaleminizden akıp taşan o şeyleri şuracığa halının üzerine döküvermek henüz beş dakika evvel sizin dimağınızdan doğan. bu ümide 'husul bulamayacak nazariyle bakmakta iken işte şimdi gözünün önünde bir çare belirmişti. bunda bana müteallik hiç bip şey yok. o paranın bir ev için nemasını hapsetmekten ise şu suretle istifade vesilesi ittihaz ederek. dedi. Ahmed Cemil o geceden beri dimağında darbe vurmaktan hâli kalmayan para bulmak ihtimalinin tahakkuku ümidini işitince kıpkırmızı oldu. Şu halde Ahmed Cemil de matbaaya kısmen mutasarrıf olarak. onun hayaliyle mestoluyordu.. bir saat sonra bu uzun kâğıtlar birer madenî sütuna tebeddül edecek. Vehbi beyin mantık istidlallerinin sonun yoktu. O gürültüyü şimdi kulakları işitiyor. MAĐVESĐYAH 143 bunlar hakkında tam bir vukuf ile tafsilât veriyordu: «Matbaanın hasılatının ayda meselâ yirmi. Para tedariki için bir çare buldum amma bilmem arzu eder misin?. Şu dakikada bir karar verse matbaaya bir taş makinesi ilâve edebilecek. Istiglâlden. fiilen bir hak sahibi olmak ümidine karşı içi titriyordu.» diyordu. şu ceviz yazıhanenin . edilerek istikraz olunacak paranın tesviyesine tahsis olunur....... Vehbi bey devam etmek için bir istifsar kelimesine mun-tazırdı: — Ne yolda? dedi. rehinden bahsediyor.. Ahmed Cemil'in nezareti altında işin içinden çıkabilir zannolunur. fikrinizin uçuşlarını takip edemeyerek garip ivicaclarla sanki ıstırabından kâh kıvranarak. yerde cihana dağılmak için muntazır serilen kâğıtlarınızı şimdi küçük bir mürettip yamağı gelip toplayacak.. kâh sürünerek uzanıp giden yazılarınız.başında yazı yazmak. Sü-leymaniye'deki evden dem vurdu.. Đşte kayışlar birer uzun yılan gibi matbaayı . türlü tarikler ve vasıtalar gösteriyor. Đşte muharrik bir canavar gibi homurdanmağa başlıyor.Eniştesine cevap vermedi. bir petrol muharrikinin çarhı kayış kolanlara takılınca ayaklarının altında şu bina bir fabrikanın hayat gulgulesiyle gürleyecek. mütalâalarının nihayetine şu cümleyi koydu: — Yine sen bilirsin..

diyor. üstüvanelerin üzerinden. Parayı bir kumar masasına mı Ttoyacaksm?. annesine... o siyah devin karnından. abasından kayarak akarak. «Onun ne hükmü var?» demek istedi. O para ile alacağın her vakit para değil midir?..» Evet.baştan aşağı sarsıyor. bakınız. Zavallı babası onu terhin edilmek.. kardeşine bu tasavvuru nasıl açmalı? Bundan beklenen menfaati onlara anlatabilmek için ne yapmalı? Ahmed Cemil henüz bu tereddütler içinde bir karar verebilmek için cesaret bulamamakta idi ki ertesi gün akşam üzeri eniştesi matbaaya geldiği vakit iki lâkırdı arasında: «Dün Đkbal'e ev meselesini açtım!» dedi. Hayatında. Fakat o mini mini ev.» dedi. MAĐ VE SĐYAH 145 . Demek bu rüyayı hemen şimdi hakikate tebdil edebilmek için elinde bir çare var. sonsuz genişliği içinde hissesine isabet eden Süleymaniye'deki o bir avuç toprağı.. makinenin. yüzbinlerce beyaz kâğıtların delice uçuşu hüküm sürüyordu.. Bir şeyden daJha korkuyordu. Đkbal'in hakkına ne salâhiyetle tasarruf «decek.. ne için korkuyor?. canlanmış şeyler. kanatlarını gererek... Ne zaman istersen eline geçecek bir sermayeyi kullanmaktan ne için korkuyorsun?. beyazlıklar peyda oluyor.. oğlunun bir hevesi uğruna tehlikeye konulmak için mi bütün hayatının mesaî bahası olarak edinmişti? Haydi kendisine ait olan hisse için onu alet olarak kullansın. Đkimizin re'yine havale etti. gözlerinin içinde binlerce... bükülerek bir alay beyaz kuşlar. çırpınarak uçuşuyor.. daha metin bir ses — başka bir lisan ile kuvvet vermeğe çalışıyordu: «Ne için tehlike olsun?.. sonra: «Ben ne karışırım. parça parça öteye beriye serpecek. ondan ürkü-yordu. Onu emellerinin bir oyuncağı gibi istimal edebilir miydi? Terhin! Bu kelimede bir soğukluk buluyor. Ahmed Cemil ancak ay^lacaklan zaman sormağa cesaret Iraldu: «îkbal ne cevap verdi?» dedi. Ahmed Cemil'in şimdi kulaklarında makinelerin tarraka-sı. bunlar sizin işte şu iki parmağınızla arasında sıkarak fikir yaratmağa mecbur ettiğiniz şakalarınızın içinden fırlamış. cihanın uçsuz. bir rüzgâr bütün bu 144 MAĐ VE SĐYAH irfan mahlûklarını dünyanın her tarafına atacak.. onu ne sebeple tehlikeye atacak? Hülyasını dolduran makinelerin tarakası arasında zayıf Mr vicdan sadası Ahmed Cemil'i o tasavvurdan irkilmeğe davet ederken diğer bir ses — daha vazıh.. çelik dişlerin. Sonra yine matbaanın günlük işlerine geçti. Eniştesi omuzlarını silk-ti.

Bugünden sonra bu tasavvura ait vukuatın cereyanını idare edebilmek için Ahmed Cemil imkân bulamadı, belki tatlı bir hülyanın şu tahakkuku vasıtasını reddetmek için mukavemet sarfından kendisini alıkoyan bir sebep vardı. Eniştesi iki gün matbaaya bir yabancı ile geldi. Üç kişi, daha doğrusu Ahmed Cemil iştirak etmeyerek, ikisinin arasında güya mukarrer bir işin teferruatına dair müzakere cereyan etti, o akşam evde bahis tazelendi. Sabiha hanımla Đkbal ses çıkarmıyorlardı, hattâ oğlunun istikbalini bu tasavvurun ta-hakkukuyle kaim zanneden bir annenin sükûtunda bir tehviç emaresi bi'le farkolunuyordu. Senetler yapıldı, mahkemelere gidildi, yine o sırada işini tatil eden bir karşı matbaasının müzayedesinden bahsolundu. Şimdi Ahmed Cemil sanki bir dalganın üzerinde düşünmeğe meydan bulmayarak yuvarlanıyordu. Eniştesinin bin türlü zorlukları yenen faaliyeti bir hafta içinde Ahmed Cemil'in ayakları altına petrol muharrikiyle litografya makinesini yerleştirdi. Ahmed Cemil o gün makineler dairesinden çıkmak istemiyordu. Ahmed Şevki efendi şişkin göbeğiyle, Saib kuru kısa vucudiyle, Said yüzünü gözünü örten kırkılmış sakalıyle, enişte ve kayının şu küçük bayramına iştirak ettiler; hattâ hiç kimseye karşı kin taşımak elinden gelmeyen Ali Şekib bile bir çeyrek kadar dükkânının cam kapılarını kapayarak matbaanın makinelerini temaşaya geldi. Bu günden sonra Ahmed Cemil kendisini bahtiyar bulmağa başladı. Matbaanın idaresi hemen bütün kendisine inhisar etmiş gibiydi. Gazeteyi istediği gibi yazıyor, yazdırıyordu. Eniştesi hergün sabah akşam uğrayarak Ahmed Şevki efendiyle bir çeyrek içinde işini bitiriyor, Ahmed Cemil'in odasında kanepeye yaslanarak bir sigara tellendirdikten sonra gidiyordu. Yeni makinelerin şerefine matbaa temizlendi, harfler ve edevat ikmal ve ıslah edildi, mürettiplerle, müstahdemlere talimat verildi, matbaayı işgal edecek işler bulundu; Ahmed Cemil artık bütün vakitlerini matbaaya hasredebilmek için eniştesinin tavsiyesine uyarak derslerini hattâ yavaş yavaş muhabbet etmeğe başladığı Muzaffer beyi terketti. Akşamları evMai ve Siyah — F. 10 146 MAI VE SĐYAH de sofra başında eniştesiyle bir yeni bahis zemini tedarik edilmiş oldu, artık daima matbaadan bahsonunuyordu. Şu halde Ahmed Cemil artık tamamiyle bahtiyar idi, yalnız bir endişesi vardı: Eserini bitirmek. Onu bitirdikten sonra asıl hayatının mes'ud bir devresinin ilk saati çalmış olacaktı. Geceleri üç arkadaş sıra ile matbaada kalırlar, Ahmed Cemil eserini takip etmek için ekseriyet üzere matbaada kaldığı geceleri intihap ederdi. Hüseyin Nazmi'ye vaadettiği gibi bir ay zarfında bitirmek mümkün olamamıştı; şimdi matbaa, terkettiği derslerinden, uykusundan, yemek zamanlarından iktisat olunmuş saatlerini zaptediyordu. Eseri için her türlü yorgunluktan âzâde bir

fikre muhtaç iken ceplerinde sürüklene sürüklene yıpranmış müsveddelerini matbaada geceleri yalnızlık haşyetinin kalbinden akıttığı korku karışıklıkları içinde yazıhanesinin üzerine serince bir müddet yorgun, artık çalışmaktan âciz fikrini düşünmeye sevkedemez; çok işlemekten yorulmuş, hastalanmış başmı mariz bir çocuk gibi iki ellerinin içine alarak şişesi iyi silinmemiş lâmbanın donuk ziyası altında bulanık gözlerinin önünde sislere boğulan müsveddelerine bakarak düşünmeye, güya incimat etmiş gibi başının içinde bir taş sıkletiyle duran beyninden birşey çıkarmaya çalışırdı. Şimdi artık eserini yorulup da bitirmek isteyenlere mahsus bir ihmal ile, evvelce müşkülpesentliğinden kurtulamayan müsamahalarla dolduruyor; ona bir an evvel «son» kelimesini çektikten sonra arkadaşlarına okumak sonra da Lâmia'ya: «Đster misiniz? Bu eserin sahibini zevciniz olarak kabul etmek ister misiniz?» demek için acele ediyordu. #*# Matbaada artık her şey bir ittırat içinde cereyan ediyordu. Hattâ para bile kazanılıyor, Ahmed Cemil'in akdettiği istikraza karşılık olarak birinci taksit olmak üzere, yirmi beş lira tefrik edildikten sonra Vehbi bey kayın biraderini para düşüncesinden kurtaracak kadar merhamet ve tedbir gösteriyordu. Şimdi Ahmed Cemil ev masrafından büsbütün elini •çekmişti, enişteyle aralarında mümkün olabildiği kadar bir samimiyet teessüs ediyor, âdeta bu adam hakkında arasıra muhabbete benzer hisler duyuyordu. Artık endişe edecek bir sebep göremiyordu. Bütün emellerinin husulüne bir iki hatve kalmıştı: eseriyle, aşkı... Nihayet bir gün sabahleyin, bir zafer haberiyle «Genci-ne-i Edep» idaresine gitti, arkadaşını buldu. «Eser bitti, davete muntazırım!» dedi. O vakit iki arkadaş ziyafetin muhtelif cihetlerini düşündüler. Kimleri davet etmek lâzım geleceğini müzakere ettiler. Hüseyin Nazmi diyordu ki: — Ne lüzum var? O kadar kalabalık içinde gürültüden başka birşey hâsıl olmaz. Altı kişi yetişmiyor mu?... Đki de biz, sekiz kişi oluyoruz; işte sana güzel bir sofra, dolgun bir dinleyici grubu... Hüseyin Nazmi bir yandan arkadaşını ikna ettikçe bir cihetten de önündeki kâğıda kurşun kalemiyle bir takım isimler yazıyordu, sonra bu isimleri elediler, uzun uzun münakaşalardan sonra beş kişi için ittihat hâsıl olabildi, Hüseyin Nazmi «Altıncısı?... altıncısı?» diyordu. Ahmed Cemil: — Raci! dedi. — Raci mi? Onu ne yapacaksın? Ahmed Cemil kızardı; faka/t Raci'inin bütün betbahtlığry-îe, biçareliğiyle beraber kendi dehasının şu muzafferiyetine de şahit olması için mukavemet mülemeyen bir arzusu vardı, yalnız: — O da bulunsun! dedi. O gece Erenköyü'nde misafirler toplanıp da Hüseyin Nazmi bir aralık «Efendiler sofraya...» dediği zaman Ahmed Cemil'in kalbi bir sahnede ilk defa olarak görünen bir sanatkâr helecanım

duydu. Arkadaşıyle eserin açılış törenini yemek sonuna bırakmaya karar vermişlerdi. Hüseyin Nazmi bir açık hita-besiyle arkadaşının mesleğini, yeniliğini izah edecekti, «Evvelce izahat verilmeksizin eserinin anlaşılamayacağından emin ol!...» diyordu. «Gencine-i Edeb» Hüseyin Nazmi'nin isnrni bütün edebf-yat erbabına tanıtmış, o isme matbuat âleminde bir ehemmiyet izafe etmiş idi. Hüseyin Nazmi edebiyat-ı garbiye ile iştigal neticesi olarak şiirde yepyeni bir tarzın ihemen mucidi gibi idi; fakat edasının tazeliğinde, fikrinde ve lisanında o derece itidal ve sükûn gösterir; en büyük cür'etleri o kadar nazik ve munis bir kisve altında örter idi ki gençlerin en güzide pişva-larmdan mâdudiyeti, nazenin-i şiir dört asırlık «Haftan berduş» görmedikçe tanımak istemeyenlerin bile takdir-i şerefimden 'hisse almasına mâni olamamış idi. Ahmed Cemil bütün dehasının inkişaf kabiliyetini hapse-de ede bir an içinde iştihar perisini ayakları altına atnıak maksadına hizmet ederken, o meydana çıkmak isteyen teessüratı neşidelerini daima serbest bırakmış idi. «Gencine-i Edeb» her hafta ilk sahifesinde Hüseyin Naz-mi'nin bir manzumesiyle çıktığı için müvezzilerin bilhassa yüzlerini güldüren resaili mevkute arasında birincilik payesini bulmuş idi. Onun için bu gece Hüseyin Nazmi'nin edebî sahabeti altında Ahmed Cemil'in eserinin inşadı rasimesine davet edilenler pek muhtelif sınıflara mensup oldukları halde, Erenköyü'n-deki köşkün yemek odasında sofra etrafında içtima etmiş idiler. Üstatlardan birinin «sû besû» redifli meşhur bir gazeline söylenen yüzlerce nazirelerin içinde ferdaniyet kazanmış olmakla bir şeref kazanmış olan Đlhami efendi — kırmızıya meyyal sarı, cebinde taşıdığı bağadan küçük tarakla daima, hattâ lâkırdı arasında, tarana tarana yanaklarından gözleri okşayan bir intizam ile inen sakalıyle; galiba mevzun söz söylemeye itiyadının eseri olarak ahenkli besteli bir su'ud ve hudut ile teganni edercesine söylediği sözler refakat eden eliyle — bir genç şair için iştihar teessüsü rasimesine şeref ilâve etmekten çekinmemiş idi. Hattâ bütün dostları için velâdet ve vefat tarihleri dağıtmakla meşhur olan, bilmem hangi sene bir ceridede neşrolunan «Reb'iyye» sini «Nef'iyane» buldukları için «Nef'i-i devran» namiyle tanılan, fesini daima ensesine doğru taşımakla, pantalonunun paçalarını en kuru havalarda bile kıvırmakla me'luf Süleyman Vahdet efendiden ziyade uysallık duyguları iraesine hulule çalışan Raci'yi dinlemeğe kadar «Pe~ yam-ı Cihan» ceridesinde, Fransanın en ileri cür'et sahibi genç şairlerinden daha ziyade terakki gayreti göstermekle aklında m Al VE SĐYAH / \ ____ 149

hiffete hükmedilmiş olan Mazhar Feridun beyin kavga arayan tecavüzlerine yumuşak bir kulak kabartmaktan hali değildi. Dört sene evvel kırkaltı sahifelik bir şiir mecmuası neşredeli-den beri

Bu iştigali arasında neler keşfetti: Evvelâ güzel bir eserin fena okuyan bir adam. işlemeli yazısıyle bütün edebî risalelere minimini güzel manzumeler yetiştiren. parçalamıştı. Muallim bu parçayı bütün ruhiyle okumuştu. Ahmed Cemil'in senelerden beri intizar ettiği iştiharın işte ilk sahnesi şurada gözlerinin önüne serilmiş duruyordu. bunlar zihninde tamamen yeni. kitaplar taşıyan. kafiyeleri çatlatarak. füturu. o gece zevaline karşı tazammun ettiği ye'si hüsranı ifade etmek için sesde bir sükût. biraz rengini sarartan kalbinin ufak helecanıyle. mensup olduğu adebiyat âleminde meçhul fikirler uyandırmıştı. bir saat evvel bütün varlığını sarsan parçayı bir küme boş lâf gibi tesirden hâli bulmuştu. Edebiyattan zihnini en ziyade meşgul eden şeylerden biri de inşad tarzı ve kıraat idi. Akşamdan beri etrafında cereyan eden muhaverelere nadir kelimelerle iştirak ediyordu. elini yanağına dayayarak. işte şimdi hepsi orada idiler. risaleler. bunları baştan başa cehren. bütün o kaba vücudiyle bu nazik ve rakik şiirin veznini uzatarak. sesini onların hükmüne ve kuvvetine tatbik edebilmek için uğraşmıştı. bir mümeyyiz heyetinin karşısına çıkmağa müheyya bir çccuk üzüntüsüyle. Bir vakitler Corneille'in. dolgun vücudüyle daima koltuğunun altında Fransızca. O vakitten beri kelimelerin sedasına dikkat ederek okumak. birisine hücum etmek istiyormuşçasma gözlerini açıyordu. irad ve kıraatin başka başka şeyler olduğunu. Sarah Bernhart'ı işitsem. kollarıyle şiir okuyanları.den sonra «Ah! başlıyor mu nehar?» sualinin ifade ettiği bütün keselânı. mini mini odasında bütün sevdiği şairlerin ruhunu tehziz etmişti. kısa boylu. babasının sayesinde. kelimelerin üzerine basarak. müfrit olmaktan korkardı. bütün hazık ruhunu incitmiş. Almanca gazeteler. Sonra kendisi tecrübe edince. Bir de Raci'yi «Hilâl-i Seher» manzumesini okurken dinlemişti. Herald'a yaptırılmış potinleriyle teferrüd eden Fatin Dilâver bey de kendisine edebî bir müsamerede bulunmak fırsatını veren şu ziyafeti kaçırmamış idi. teessüründen o şiirin musikisine mebhut kalarak güya uyumuştu. kendisini tanıyanlar arasında Victor Hugo lâkabıyle anılan Ha-* san Lâtif bey — hususiyle Hasan Lâtif bey — o muannid sü-kutiyle inşad rasimesine bir başka vekar ilâvesi için ziyafetken kaçmaya katlanmamış. matbuat âlemi münteşirleri arasında içi canfesli palto'Iarıyle. suratını ekşiterek hicazkâr perdelerinde gazel söyleyenler kadar gülünç bulurdu. Bir kere edebiyat hocasından ders esnasında Tezer'in bir parçasını dinlemişti. her kelimenin kuvvetini. kırmızı mürekkepli.Babıâli caddesinden daima telâş ve endişe ile geçen. Ahmed Cemil elleriyle. o işittiği parçayı okumak için çalışınca. Garp edebiyatıyle iştigalinde buna dair birçok mütalâalara ve intikadlara tesadüf etmiş. Đrat san'atmda en ziyade. tetkik ederek okumuştu. sanatı inşad ve irada çalışmak için birçok zaman sarfetmişti. gü-^ lünç. oymalı. Edebiyatta inşad ve takririn. bazı eserlerin gözle değil kulakla anlaşılmak için daha ziyade münasebeti bulunduğunu öğrenmiş. Daha sonra bu merakı bütün okuduklarına tamim ederek ceh150 MAĐ VE SĐYAH ren inşadı bir âdet hükmüne getirmiş. Raci «Nedir o sürh u se-fid? ah! başlıyor mu nehar?» mısraını okurken yumruklarını sıkıyor. başlamak zamanına terakkub ediyordu. Raci başıyle. bütün matbaalara uğrayarak bütün edebiyat cidallerine daima mütefekkir adamlara mahsus musîr bir sükût ile iştirak eden. «Ah! bir kere Mounet Sully'yi. O vakit Ahmed Cemil sedirin üzerinde kendisini kaybetmiş. meftur ve mütehassis bir karar . lisanında en fena bir eser olacağını anladı. çiçekli resme müşabih. başını eğilterek. bunları daha ziyade anlayacağım» derdi. Sinirlerini gevşeten. sahte. kırmış. kollarıy-le. Racine'in hâilelerini tecrübe zemini ittihaz ederek. Ahmed Cemil bir hayret nidası gibi düşmesi lâzım gelen «Nedir o sürh u sefid» .

Onu müteakip bir ümit inciîâsı. daha sonra: «bilmem. velhâsıl bütün maddî denebilecek cihetlerinden bahsetti. Bizde şiir lisanının farkolunmayarak nasıl garp mahsullerinde müteessir olmağa başladığını Đlhami efendinin müsait bakmağa çalışan gözlerinin önünde izah etti. bir tesliyet hatimesi. Artık yemek bitmiş. eserin ufak bir esas ve fikir tarihini çizdikten sonra arkadaşının bu eserindeki inşa vasıtalarına intikal etti..» cümlesiyle hatime verdi. Hasan Lâtif beyin daima sükût etmek kaidesine mugayir görmeyerek başladığı alkışlar arasında Ahmed Cemil!e: «Şimdi nöbet senin!» mânasıyle tebessüm etti. kafiyelerindeiı. yavaş sesle Hha-mi efendiyi işgale çalışan Raci'nin vaziyetinden meftur olmayarak devam etti. llhami efendinin kulağına eğilerek iki kahkaha arasında bir mütalâa tevdi eden Raci'ye bakarak: . mümkün olabildiği kadar görülmemiş... înşa vasıtaları tâbirine kaba bir lâtife ile ilhami efendiyi güldürmeye çalışan Raci'yi dinlemeyerek Hüseyin Nazmi eserin vezinlerinden. Daha sonra büsbütün Ahmed Cemil'den bahsetti... onun ahengini dinlerdi. Hüseyin Nazmi hâlâ susmak istemeyen. Karşısında Hasan Lâtif bey bir saatten beri devam eden sükûtunu takibe evvelkinden ziyade karar verdiğini imâ edercesine yutkundu. Raci büsbütün serbest kalan çenesini Đlhami efendiye methiyeler dökmeğe hasretmiş idi ki Hüseyin Nazmi: — Arkadaşımın eserini tanıtacak bir iki söz söylemek için misafirlerimin müsaadesini talep ederim. Mazhar Feridun bey fevkalâde vukuatta kullandığı tek gözlüğünü sanki daha iyi dinlemek için gözüne yerleştirmeye çalıştı. sükûta davet ederim.isterdi. Ahmed Cemil refikinin şu hitabesine tamamiyle yabancı "bir sâmi sıfatıyle biraz çekinerek. Evvelâ şiirin garpta dört satırlık bir tarihini yaptıktan sonra en yeni nazım tarzını biraz izah etti. Elindeki bıçağıyle bardağına vurdu. Mazhar Feridun beyin tek gözlüğü eserin şu hassasına bir tazim selâmı göndermeye mecbur oluyormuş gibi hürmetle gözünden fırlarken Süleyman Vahdet efendinin eğri fesinin arkasında saliana püskülünde ufak bir infial titremesi farkolundu. dedi. onu yeni şiirde münferit ve mümtaz bir şahsiyet şeklinde gösterdi. «işte bu dinleyeceğiniz eser oradan toplanmış tohumların şark güneşinde inkişaf etme çiçeklerinden müterekkip bir demettir» dedi. Hüseyin Nazmi ayakta iki ellerini sofraya dayayarak başladı: — Arkadaşım için meziyet midir. nakısa mıdır..» Sedanın bir şiir musikarı olduğuna kanaat kesbettiği için eserini yazdıkça daima açık sesle okur. Ah! Bu akşam şu heyetin karşısında onu her vakit okuduğu gibi okuyabilse!. son-fa ufak bir duraklama. eseri anlatabildim mi? fakat eseri en iyi anlatacak olan yine kendisidir. Fatin Dilâver bey bıçağını bardağa daha şiddetle vuruyor. Fatin Dilâver bey müsamerenin asıl fatihasını teşkü eden bu söz üzerine çırpındı. biraz lakayt ve laubali durmağa çalışarak dinliyordu. güya küçük bir tefekkür vakfesi. kelimelerinden.» diyordu. tanıknamış edasıdır. «Yarın sabaha demek sohbet ey hilâl-i seher... bilmem eserin başlıca hassası yeniliği. «Sükût!.

gazda tıkanarak. Ahmed Cemil iskemlesini çekti. siması vakit vakit bir teessür sisiyle örtülerek yahut bir neşve ile incilâ ederek devam ediyordu. sesi çıkmıyor. nagihan bir ümid handesiyle neşveli. arkadaşının. ara sıra çimenlerin üzerinden akan gece nefesleri gibi feşafişle geçerek. yavaşça: «Bilmem hatırınıza geliyor mu? Şeyh Galip merhumun Hüsn-ü aşkında.> dedi. sükût arasında bu küçük hareket herkes için dikkat hükmüne geçti. diye bağırıyordu. muanber bir serinlikle.» diye bir şey başladı. Sakit. Bir aralık karsısında Mazhar Feridun bey pek taze bulduğu bir fikir için «güzel! . kafiyelerin bir musiki parçalarında yer yer tekerrür eden birer münferit savt gibi mütekâmil terennümünden geçip gittikçe bu eserden sekir veren bir şiir havası tabahhur ederek küçük bir bulut şeklinde dinliyenleri sardıktan sonra yüksek bir mmtakaya yükseliyordu. sonra iki mısrala o parlak levhayı 'hülya arkasından koşan gençliğe tatbik edivermiş idi. okşayıcı buselerle temas ediyordu. sofraya yaklaştı. kâh matem yaşları şeklinde sürüklenerek. yavaş yavaş gözlerinden bir sis kalkıyor. arasıra bir dereciğin şırıl-tısiyle rüyalı. „ ^ x X A ti 153". Ahmed Cemil artık sesini arzusuna göre idareye başlıyordu. bir müddetten beri kendisini kaybeden Raci gayretini toplayarak Đllhami Efendiye bir şey söylemek arzusiyle başını çevirdi. bazan yüzercesine hafif hafif dalgalanarak. kaldılar. Hüseyin Nazini gözleriyle: «haydi!» diyordu. sesine bir ifade kabiliyeti geliyordu. Đptidalarında bu ahenk değişmesinden şaşırtan bir tesir hâsıl oluyor gibiydi. Ahmed Cemil biraz müteessir. eserinin şu saniha . kâh bir ıstırap şehiki ile boS1ÎAH . bu muzafferiyetine. Ahmed Cemil ayağa kalktı. vezinlerin tenevvürlerinden. titreyen sesiyle başladı. Aihmed Cemil şimdi kimseyi görmüyor. sonra bir aralık Đlhami efendi eğilerek. Fatin Dilâver bey tonbul vücuduyle daha zyade sokuldu. elhandan geçtikçe değişiyor. başlamadan evvel heyetin reyini istifsar ediyormuş gibi baktı. ağır ağır. Artık neticeyi istidlale başlayan Mazhar Feridun ile Fa^ tin Dilâver ayağa kalktılar. Şimdi eserin sonuna geliyordu. Süleyman Vahdet efendi Hüseyin Nazmi'ye eğildi... fakat Hüseyin Nazmi'nin dinlemeğe -vakti yoktu. müsteğni bir nüzul ile dökülüyor. fezanın derinliklerinden rüzgârlar kaldırıyordu. fakat Ahmed Cemil'in sesi bazan bulutlarda serinlik ariyan şahinler gibi yükselerek. Bir zaman geldi ki hepsi bir bahar gecesinin çiçek ko-kularıyle dolu nefesi altında rüyaya benzeyen bir âleme dalmış gibiydiler. Ahmed Cemil eserinin başında bir bahar sabahı levhası tasvir etmiş. elinde parmaklarının hafif bir hareket ile çevirdiği defterine nadir bir bakışla hâtırasına yardım ederek uzun kumral saçları lâmbalardan dökülen ziyalarla tutuşarak. güya şu heyetin dimağlarına muattar. kaşlarım çatarak kulak kabarttı: Süleyman Vahdet efendiye dikkati davet eden bir işaretle baktı. Ahmed Cemil biraz kuvvet buldu. Şimdi hayatın cidal silsilesi başlıyordu. şimdi nazmın vezni muhtelif esaslardan. haz-zmdan. Henüz ilk beytilerde boğazı kuruyor. evvelâ ayağa kalkmaya cesaret edemeyerek küçük bir cep defterine tebyiz ettiği eseri sofranın üzerine koydu. hayat cidaîleriyle dolu bir gün tasvirinden sonra afaka bulutlar yağıyor. Şiir evvelâ bir bahar bulutu parçasından serpilen tabahhura müheyya kat-recikler gibi yavaş yavaş. elindeki kitap kendisine büsbütün yabancı bir müşevveş metin imişçesine her kelimede şaşırmaktan korkarak sesini idare edemiyordu.. Đlk önce dinleyenler bu vezin tebeddülünü farketmiyor gibiydiler. Ahmed Cemil'e sarılacak zannolunurdu. mebhut..— Eseri. eseri dinleyelim.

Ahmed Cemil'in etrafını almışlar. Hüseyin Nazmi bir müddet arkadaşının dehasından taşan şiir ateşinin buharı gibi yemek odasının havasında dalgalanan mubahase parçalarını serbest bıraktı. Gözlerini çevirdi. Oraya daha ziyade bakamadı. ellerini sıkıyorlar. orada bulunabileceğine ihtimal vermeyerek fikrini yalnız eserine hasretmiş idi.» nakaratını dinletiyor. Đlhami efendi tebriklere iştirak etmeyi zarafete mugayir addederek Ahmed Cemil'e deminden beri zihninde tasarladığı bir beyti sarfetmek için ikisinin arasından kurtulmaya çalışıyordu Ahmed Cemil gülerek medihlere karşı nefsini silmeğe çalışıyor. şimdi sesi karar perdesini arı-yarak pest sadalarla dolaşıyordu. demek Lâ-mia deminden beri orada şiirinin şu zaferi karşısında idi. bellisiz. Nagihan gözü bir noktaya teveccüh etti: tâ ötede odanın kapısına. bayrama sevinen çocuklar gisi gürültü ediyorlardı..uluvviyetine karşı kendisini zaptedemiyor. sofranın üzerinde kalan defterini karıştırıyorlar. o günlerin ve gecelerin didinişleri. henüz bir çocuğa benzeyen bu tombul güzel gence sokularak o aralık bilinemez nasıl bir ' münasebetle hatırına gelen bir farsça beyti tefsirle anlatmaya MAĐ VE SĐYAH 155 . güya kapının bir kanadı yavaşça. Bu fasılanın arasından gözleri beyaz bir gölge farkeder gibi oldu.. Otururken kapı -evvelkinden daha ziyade açılıyor gibi olmuş. Nihayet bütün bahar sabahının şaşaası. sallanıyor.. Şimdi Mazihar Feridun bey Đlhami efendiye Ahmed Cemil'in eserinden bahsediyor.. Mazhar Feridun. sevincinden ağlamak isteyerek ona sarılmak için bitirmesine tekarrüp ediyordu. bulutlan yıldırımlarla parçalamakta iken.. ^^Y-»_> Nef'i-i devran şimdi — demin Hüseyin Nazmi'ye başladığı — cümleyi bitirmek için yaklaşmış.» dedi. O vakit bütün vücudu titredi: Lâmia. sonra «Arzu ederseniz bahçeye çıkalım. artık eserin sonuna ancak bir sahif e kalmış idi. Ahmed Cemil şimdi siyah gecesinin levhasını tasvir ederek semaları şimşekleri tutuşturmakta.'. Yaman eser!. Racı'nin yavaşça: «bu yolda şeyleri anlamak için galiba frenkçe bilmek lâzım imiş!» mütalâasıyle başlayan nutkunun arasına karışmış idi. Şimdi Hüseyin Nazmi. Süleyman Vahdet efendi de bir takrip Fatin Dilâver beye. Şimdi kapıda hiçbir hareket yoktu. rikkatinden. fırsat bulabildikçe kapıya bakıyordu. Fakat artık kulaklarını dolduran medhiyelerden ziyade kalbinde o beyaz gölgenin biraz evvel şu kapının arkasında mevcudiyetinden gelen cavidanî bir haz vardı. küçük bir fasıla bırakarak açılıyordu. Fatin Dilâver. titriyor.. Ahmed Cemil o beyaz gölgeyi bir daha görmedi.. sanki o da tebriklere iştirak etmişti.. çırpınışları bir enin ile zulmetlere büründü. Hasan Lâtif bey saatlerden beri devam eden mütefekkir sükûtunun zübbesi olmak üzere Hüseyin Nazmi'ye uzun uzun fasılalarla: «Yaman eser!. Hasan Lâtif.. Şimdiye kadar onu düşünmemiş. yanına sokuluyorlar.. şimdiye kadar kendisini dinleyenlerin üzerinde hâsıl ettiği tesiri ufak bir inşad saka-tiyle izale etmekten korktu.

fakat Raci durmadı. /^Sflt»^ Alman karısının azimetinîi™Oonra Raci büsbütün düşmüştü.. -iSBq ua>fc5 §B} Jiq apuı5>ı o 'uiuuepfBi[i3â ubuea* 9[§a}B o ipttrig fnpnXn rjappmu Jiq fifiaq 'npjOA"i[Bp îfipjJB Jig • -iSbp iqr. Kendi kendisine: «Bu adam bana adavet etmek için nasıl sebepler buluyor. Hattâ yine Saib'in alay ederek ilâve ettiği bir mütalâa olmak üzere Raci'nin artık ciğerlerini yırtan öksürüğü bu maşukalardan hiç birinin yanında rağbet bulmasına imkân bırakmıyormuş. ben seni muhafaza ediyorum. Hemen şu anda onun ellerini tutmak. Bu adam hakkında merhametten başka bir şey hissetmemiş iken onun bu derece adavetine hedef oluşundan azîm bir yeis duydu. Yemek odasından çıkmaya başladılar.n^ BA*Burranuj Jiq §rq}Tua rpxxir§ n j i§jbj[ BxjB -unug uruBpo ] •npjof^ . dedi.» mânasını duyar gibi oldu. acı bir tebessümle: «Ben seni bilirim!» dernek istiyordu. Ahmed Cemil bu mânayı pek iyi anladı.§ SnwxoAud apuiSi uiui§Bq toBunp' joa'tuba' jjg snrain. Bana ne için öyle husumetle bakıyorsun? Seni kendime düşman etmek için ne yaptım? diyecekti. sonra bu esas üzerine muhaverenin uzamasından kaçınarak bahsi değiştirdi: — Enişteniz bu aydan sonra bana aylık vermeyecekmiş. Ra-cinin sorusundan «Eniştene beni koğdurtuyor imişsin. acaba?. tutuklukla.» dedi. Saib'in rivayetine nazaran maşukasının hâtırasını unutmağa her hafta yini bir maşuka tedarikiyle çare bulmağa çalışırmış. seni kovmak istiyorlar da. biraz nefsine cebr ile deminden beri sarfına lüzum görmediği bir takdir kelimesini fedaya karar verdi: — Eseriniz umumiyet üzere fena değil. Müstahak olmadığı bu serzenişe velev haksız ve bellisiz bir şekilde mâruz olmaktan kızardı: — Öyle bir şeyden kat'iyyen haberim yok! dedi. Şimdi Ahmed Cemil odada büsbütün yalnız kalmıştı. Ahmed Cemil eniştesinin Raci'yi süpürülecek haşerat arasında saydığını pek iyi tahattur ediyordu.çalışıyor. Ahmed Cemil'le en sona kaldı. bir şey anlamaksızın dinleyen muhatabından ara sıra alevli nazarlarla cevaba intizar ediyordu. isi». Benim için kin taşımağa mutlaka ihtiyaç mı hissediyor?. acaba sebebini anlayabilir miyim? dedi. Fakat o kararın henüz tatbik mevkiine konulduğuna vâkıf değildi... Raci.. yalnız kaldıklarını görünce tekarrüp etti. bu akşam bahtiyarlığına Raci bir katre zehir akıtmıştı. Raci kendisine kin ve gayz ile dolu bir nazarla bakıyordu. olanca ciddiyetiyle: «Yanılıyorsun.

q 'npaoAp 'raipuaja ubutv -issaqa^nur iuistpu9J[ bıjıab.bA ipjrJS ua5i bduıi[ıo jfi apui§iuqB§ Jin5n>[ jizbu avt 3{bjb{i3 imsapBBsnra uiuuv 9£)9§ nH § paraqy r ip #** sup Jiq jjrjaq mraa[a.u (3{BUD[is rurzBjfoq tJ{ tppS UBUtBZ Jig ' -rs boub[o uiuBSUt p[ uba i§iJ{Bq arq Bauos [ aIaH 'j[o aanszBS ub^buıbıısbıub iŞip9[Aps ur5i f iznp Jiq BUBq 'ratpiBung ¦unıâturaurça jnpBEfa.ajBsao o apuiSi ub aia 'rpjBJfiS UBpunranj-B[a. ubd anp-Bq nq 5. aiq ui&Bp Xaq jsabjiq u ui5i ubjo §vmuA a^rrazBjM -auiBJ[ a^ipuaja t uos uniisBqiJB^ ipj {A uiAains joXipa 3{bj:ı^§ı 9[^i -njfns Jii[3{aj9^ntu daq ^aq ji^Bq ubsbjj aA*asBqBqnui jrq n[n -irixnS §iuiBi§Bq Bpuis-BjrB unpua^j JBqzBjc ajt pBy ipuiiğ •"i^iirö aXaaqsq 'ipjapuoS isasnq siaA* aiq BursBpo ^aiua^ uapziiqep aaAAaunui ıjbA o a[^u9S 9[i UBJSnjj -npjoXiiiBq aiAuBZBU ıŞa§tut§ ^auuio Jiq B^înzjB ubjo ¦epXad apujqiBJi iaAAa 9Aubs aiq o ipun§ 'tpiaS psaif arq utjzb ppaq a[. uiUB^nj aiq imsipuajf i^ubs sas aiq U9[a5 uapaSqBq ' po qaraa^ [traao paurqv "'isaituBq lajBsao ^nS 7P ifaucfpp 'ifaaaXua i^aAAauBia bou^o airanjp jrq ısı [p9[^ps 3{ajapaqAB3{ iurs^ua }t ugquapaapuas un^nq 'jfaraap «•••raiXaip BpumB u uiziuuBi§i2{Bq 'BpsjnS 'ui^BJig "¦iiar ipauup^assrqi azrs q JfBqBq Jiq §ıuuxS tıapzıuajaouad 'jBA"Bq aiq aiuqa jnp BziiiBA'ru &a§ Jiq 'nzntmfnpio §9 Jiq juriBp •BpiuB^piq bui .

9Aa -np ııbo apmq Aa§ Jiq uaptq. nŞap 'znunsjoXinq lucifipzBA m5r utzıuıjbıîıbAb uızts nuo .2 iuiit§B ipuii§ unuo 'iîSiu^iS bAbjo 'i^djas ıiıubs 9uiqiiB3t BpB^BUB^ jaAA9imui nzjB nq ap Jtq 'npAnp nzje Jiq JiaoaAatua^ıpa ^auiQA"Bîinui 'pip ^ pq 9ounun§np § 'nunpnoriA BpBJO ımuo "ipi §ıuı5biı bAbjo tu^a boı^ı "BuisBpo ^aragA ub^bî[ §oq o ıi[ npjoÂipauirez q\Aq -npjoAij^i^ U9izip in iprats 1111193 pauiqy '1W93IJ'BJ iınŞi^SaS diutiîs -9UIUTIS uguiaq irepımiBÂ" uıuaSioS ZBXaq ap 'BqfB^qB^ Jiq -qnui 3a ilBjn TRBA o iipjiA95 luiJapzpg jjgja^araapa^d'Bz iuts -ipuaq 'n^î^î ismiSiq Sbuıııiı Jiq i&Bja^mii uapuuaA Jiq BuisidB3{ aSqBq utzixqap ua^jaSaf) "ipi zijqap jiq JBp § jiAua^ aSjijBtf an iipuBJ{ Jiq ubSbs ba'iz jiq ^nuop nzndJB.31 njznq iSBjng -p^a qnoo9Aa^ BAid'Biı ub^ı5> a -azn îiaui^g JiBqi^i buijb^ibpbiIjb 'ı^jııS UBputsBpo ¦i^9jjb ai^pajjBS un^tiq uiut§ajn^ nuo 'np -jb5 aqapS issiq ^auiBqjaui 'npjns -b^ı^bp Jtq ijboub nq •n^snuiAip Aa§ Jiq jazuaq auiii Bpui^^Bq unuo -iq ziuiba" raisipuaî[ dipa^ja^ lutsBpo ^9uiaA iob^j goaS ng Jiq p nunrannq snAaui Jiq uapa JBqi^ui '^ajaSi Jiqsz I5{tIBS '§BAByÇ Đ'BAB^ BJUOS UBpB^Bq Jiq lOB •ipjapa ^ raiSipap «•"ranjoAn.num§npun§np vzis aaq tmuo 'ut5: ^¦bukb^ Tjasa S UIUI9p O iraTUOAlA9S JBpBil 9U tuisdsaq '^.TU dxjas uç5i -Hip -ip uiuu9[zip unuo -sjnX 'joXiji ĐRV 'ÎP3^SÎ -ui5i -8§ ^g ııva.-nq.jgS Buaj butuib uiarang» :uiutpuaja paurqy bjuos "ipjap «i jba ıubuı 9U .

Fatm Dılaver beyi fĐrine iştirak ettirdi. «Đyi uyumuşuz!» dedi... Bir aşk cinnetiyle tutuşmuş bir ağız uzanıyor. bir siyah tufan boşanıyordu... Ahmed Cemil gitmek için acele ediyordu.. Ceketini giyiyordu. dukdaklarını arıyor.» dedi. Hüseyin Nazmi'ye kalkmak. telâşını farketti: — Ne oluyorsun. Defterim nerede?. «Defterim?. Sonra bu dalganın içinden bir çehre belirdi.. Ahmed Cemil herşeyden evvel defterinin bulunmasını istiyordu.. düşünmeden elini yan cebine götürdü. . — Defterimi acaba sofranın üzerinde mi bıraktım? Sizin uşak edebiyat meraklısı ise.. güneş henüz pancurlarm arasından sızarak tatlı bir rüya ile gülümseyen Hüseyin Nazminin yatağı kenarında tebessüme başlamıştı. Henüz sabah olmuş. Fatin Dilâver bey tombalak vücuduyle yatağından atladı. uzun ve yakan bir buse ile dudaklarını çekiyor... Cemil? dedi. giyindi. — işte defterin! bereket versin ki uşak meraklı değil. snuiBu ui5i uiBpB n§» :au -isipuai{ TP«9il 'JKi-injnq iqtBi[ aö^^iıSı ^raiaiA'B ^ «Jiuiuia 'bs pauiqy nm üzerine birşey dökülüyor. arkadaşının. arkadaşlarını sabah uykusundan Sikleri kadar istifadede serbest bırakarak Huseym Nazminin elini sıktılar. dedi. Ahmed Cemil güya o yakıcı sevda busesiyle ciğerlerini tutuşturan bir şarap içmiş gibi yüreği yanarak kalktı: arkadaşlarını uyandırmaktan ihtiraz ile yavaş yavaş basarak gürültü etmeyerek yıkandı. oda içinde muhte-riz bir yürüyüşle gezinişini gülerek yatağından mahmur gözleriyle seyrediyordu.. yemek odasına kadar inmek lâzım geldi.auisaui^g sisg^ uapiu -q/L bjuos UBpunq lut^-BABq SBAipzi ^ns9iu ugjns un§ Saquo -ub aputiunjuiQ 'ji^iiaoapa jb i§iui5aS un^nq uipBJi 'BsuBdBJf auijajzip uıuisubjı as^iS ipunğ znuaq iubutbz ^apAB Buq-eABq. çıktılar.. massediyordu.. Silkinerek uyandı. Hüseyin Nazmi uyanmış.

14 Sabiha hanım, hem bahtiyar, gülüyor hem, sedire basr-nı dayayarak elleriyle midesine basan ikbali gösterip henüz MAÎ VE SĐYAH 15S>

bir şey anlamayan Atfımed Cemil'e: «Rahatsız kızcağız, bütün gün kıvrandı.» diyordu. Ahmed Cemil anladı, fakat garip bir his bu vak'adan memnuniyete bedel bir üzüntü uyandırdı. Eniştesi hakkında duyup susturmağa muvaffak olamadığı nefretin bu dakikada hiddet sesi her zamankinden daha vazıh, daha kavi işitildi. O adamın kanının şimdi kardeşimin damarlarında cereyana başladığına delâlet eden bu hâdise güya nazarında onu telvis eden vir vak'a hükmüne geçti. Zavallı ana! O bu histen kimbilir ne kadar uzaktı! Büyük anne olmak lezzetine karşı bütün vekarı çocukta bir meserrete inkılâp etmişti; şimdi oğluna bakıyor, onun da şu küçük aile bayramına iştirakini arzu ediyordu. Ahmed Cemil o neşata acı bir tesir ilâve etmekten içtinap etti. . ikbal şimdi başını kaldırmış, gülerek Ahmed Cemil'e bakıyordu. Ahmed Cemil kalben «Çocuk!... bahtiyar değil, bundan eminim, Ihiç olmazsa mes'ut bir zevce olmadığını bir anne /• olmak saadetiyîe unutacak!» diyordu. Ahmed Cemil bugün matbaadan erken kaçmış, bir an evvel odasında yalnız kalarak biraz kalbini dinlemek 13in tehalük göstermişti. Odasına çıkınca cebinden defterini çıkardı, yazıhanesinin üzerine koydu. Dün akşamki muvaffakiyetinden sonra onu bir daha karıştırmak istiyordu. Odasında âdeti; ceketini, yeleğini, yakalığını çıkararak, fesini atarak küçük bahçeye nazır mini mini penceresinin yanında oturmak, yarısı görünen bir minareyi, komşu evlerin kiremitlerini, biraz ötede iki yüksek duvar arasındaki kesik bir levha şeklinde duran semayı seyretmek idi. Bu akşam oraya oturup da eline defterini alınca bir müddet onu açamadı, kalbi beyaz gölgenin hayaliyle dolu idi. Şimdi onu düşünmek istiyordu, gözlerini kapadı, o sabahki rüya-' yi hayalinde bir daha yaşamak istedi, yüzünü örten o siyah dalgayı, o müphem simayı bir daha gördü, ciğerlerini yakan bir busenin cangüzarın neşeleri dudaklarında bir daha titredi. "O benim olmayacak olursa ölürüm" diyordu... Şimdi şu şiir defterini her vakitten ziyade seviyor, onu Lâ-otfa'nm dinlemiş olması kıymetini bir kat daha artırıyordu. Zaten daima hâtırasında bir arada olan Eseriyle Lâmia artık T.ÜU MAI Vtü Bl I AB

daha samimî, daha kavi bir münasebetle yekdiğerine bağlanmış gibiydi. Gözlerinin ucuyle sahifeleri süzerek yaprakları çevirmeğe başladı. Kendi kendisine: "Acaba şurasını okurken orada mı idi?" diyordu. Çevirdi, çevirdi, artık son sahifeye gelmişti, defteri büsbütün kapıyordu, birden gözlerine bir yabancı, yazı ilişti. Tâ son sahifenin altına bir çocuk yazısı gibi henüz takarrür etmemiş, henüz tam bir şekil almamış bir yazı... Yalnız şu kadar: «Tebrik ederim». Daha sonra beş sıfır. Şimdi anlıyordu, demek o bahçe kapısının yanında gidip onun ayaklarına atılmak isterken o, yemek odasında sofranın üzerinde kalan bu defterciğe koşmuş, görülmekten korkarak titriye titriye şu iki kelimeyi oraya yazıvermişti. Demek o sırada her türlü tehlikeyi göze alarak gidip ona; «Seni seviyorum. Müsaade eder misin? Seni sevebilir miyim?» deseydi, ondan: «Đşte bakın, ben de sizi düşünüyorum» cevabını alacaktı. Bu iki kelime Ahmed Cemil'e Lâmia'nm bütün hissiyatının şerhi kadar tafsilât ile zengin, aşk zemzemesiyle müte-rennim geldi. O da kendisini seviyor... Bundan emindi; işte yalnız şu iki kelime, Lâmia'nın tâ çocukluktan beri katre katre birikerek, tazyike lüzum görülmeyerek bir aralık taşıveren sevdasının iki açık nişanesi değil miydi? Gözlerini o çocuk yazısından ayıramıyor, onların arasında Lâmia'yı görmeğe çalışıyordu. Zihnen o dehlizdeki tesadüfüten sonra beyaz gölgeyi takip ediyor, yemek odasına götürüyordu. Beyaz gölge bir tehlikeden kaçıyormuşçasma kapıyı kapayarak oraya iltica ediyor, sonra o defter gözüne ilişiyor. Beyaz gölgenin küçücük bir kalbi var ki bu defteri görünce çırpmıyor. O defter, demin onun okuduğu defter... O vakit defter ufak bir helecan ile almıyor; yavaş yavaş ötesine berisine göz gezdirilerek süzülüyor, birdenbire bir arzu duyuluyor. Demin herkes onu tebrik etmemiş miydi? O da tebrik edecek. Ne için etmesin? Ne için ondan iki sözü esirgesin?... Ah! Bir kurşun kalemi olsa! Etrafa göz gezdiriyor; pencerelerden, aynadan, lambadan bütün bu eşyadan istimdad ediyor: «Ah: bir kurşun kalemi, bana bir dakika için ödünç verecek bir kurşun kaleminiz yok mu?» deniyor, sonra... Ahmed Cemil'in hayal kuvveti burada tevakkuf ediyordu; o kurşun kaleminin nereden geldiğini tayin edemiyor, orasını sıfırlarla geçiyordu... Ah! Bu sıfırlar, şu iki kelimenin altındaki sıfırları gördükten sonra onlarda MAĐVESĐYAH 161

azîm bir mâna serveti buluyordu. Bu sıfırlar, bunlar Lâmia nın demek olacak?... Şimdi, gözleriyle o yazıları o sıfırları, bütün ifade ettikleri mânalarla öpüyor, okşuyordu... Hafifçe gözleri süzülerek, tâ ötede gayrı mahsus bir rüzgârla yosunlu kiremetilerin, eski pervazları sallanan çatıların, perdeleri arkasında titrek ziyalar belirmeğe başlayan komşu pencerelerinin üzerine döküle döküle tekasüf eden zulmet dalgası arasında titriyor, canlanıyor, gülüyor gibi gördüğü bu yazılara imtisas ederek, akşamın ratıp nefesinden tereşşuh eden bir melal keselânı içinde kaybolarak dalmış idi ki birden odanın dışarısında birşey sofayı sarstı. Ahmed Cemil bu uyuşukluğun içinden güya bir rüyadan uyanırcasma yerinden fırladı, odasının kapısını açtı. O vakit gördüğü şeyi pek iyi anlayamadı, eniştesini öteki odaya telâşla giriyor gördü. Şimdi merdiven başında yalnız Seher vardı; sofanın yarı zulmeti arasında kızın gözlerinde bir ateş, çehresinde bir dargınlık görüyorum zannetti. — Ne oldu Seher?... dedi. Kız birşey söylemek istiyormuş gibi yutkundu, sonra cesaret edemedi, merdivenden aşağı indi. Ne oluyor, yine ne oluyor? Ahmed Cemil güya bu küçük evin havasında uçuşan bir musibet kokusunu hissediyordu. Ik-bal'in her vakit örtülü çehresi, evin içinde silinmeğe müheyya bir heyula şeklinde dolaşan hazin heyeti; daima ağlamak fakat birşey söylememek için azmetmiş gibi

donuk, elîm, fakat hakikati nissettirmemekte musir duran gözleri; sonra bu hüznü etrafında o muammanın yegâne vâkıfı imişçesine âdeta hayvani bir merbutiyetle dargın çehresi, kızgın gözleriyle dolaşan Seher... bunu pek iyi farkediyordu. Bir müddetten beri — iki kelimeyi yekdiğerine raptedecek kadar tefekkür iktidarına malik olmayan — bu kaba köylü kızında ikbal için cinnete benzer bir meclûbiyet, derin bir merhamet keşfediyordu. Denebilirdi ki evin içinde yalnız bu ahmak kız bir hayvanı cezm ile Đkbal'in sırrını anlatmakta herkese tekaddüm etmişti. ,Seher'in "Küçük hanım" deyişleri vardı ki ağlamağa benzerdi, Đkbal'e öyle bakışları vardı ki: "Senin bedbahtlığını yalnız ben biliyorum, sana yalnız ben acıyorum." demek isterdi. Daima onun etrafında dolaşmak için sebepler bulur, mutMai ve Siyah — F. 11 baktan çıkınca vakitini küçük hanımın eteği dibinde çorap örmeğe hasrederdi. Lâkin şu küçük vak'a, şu demin odasının dışarısından sofayı sarsan şey... Kimbilir eniştesinin geçerken bir yere çarpmış olması yahut Şener'in inerken düşmesi, velhasıl bir hiç ne için fikrini birden Đkbal'e sevketmiş, jıe için kalbinde "bu hiçin hemşirene büyük bir taallûku var." diyen bir ses uyandırmıştı? Ahmed Cemil birden, aklından bir şimşek gibi geçen bir fikir için: — Ah... dedi, sonra o fikirden o kadar ürktü ki mahiyetini bulmamak, künhünü anlamamak için nefsine cebretti. Fakat şimdi o fikir silinmiyor, bir nafiz zehir gibi silindikçe daha derinlere giriyor; sokulacak, yakacak mesamat arıyordu. Đkbal'in bütün hissiyat sırrını bir sözle icmal etti: "Sevilmediği ilcin bedbaht" dedi. Daha sonra bir mühlik marazı vaktinde farketmiyen bir tabib gibi bu 'hakikati keşifte bu derece geç kaldığı için kendisine bir müttehim, nazariyle baktı. "Đkbal sevilmiyor, bundan şimdi eminim, kardeşim gözümün önünde her dakika bir ölüm geçiriyor, her dakika ciğerlerinden zehir akıyor... Ah! O bir dakika evvel ağlamış gibi nemli, bir istimdad nazariyle bakan gözler, şimdi onları anlıyorum. Halbuki ben bunu keşfedebilmek için bir sene kaybettim." diyordu. O vakte kadar yalnız kendisini düşünmüş; matbaasını, eserini... — ilâveye cesaret edemiyordu, fakat hakikat öyle değil mi? — Lâmia'yı düşünmüştü. Kardeşini, gözünün önünde canlı fakat sakit bir facia gibi "Anlamıyorsunuz, yazık!..." serzenişiyle duran o biçareyi anlamamış, anlamak için birşey yapmamıştı. Şimdi kendisini affetmiyor. Bir ihata neticesiyle bir musibet ika edenlere mahsus bir vicdan azabıyle duramıyordu... Kapısını sürmeledi, küçücük odasında geziyor; bazan ka-ranlıkjyj, yazıhanesinin başında durarak, bazan küçük penceresinden gecenin esrarla dolu karanlığım istintak ederek düşünüyor, şimdi bir hiçten istidlal ettiği bu neticeyi izah edecek geçmiş vak'aları ve emareleri tahattura çalışıyordu. Bazan birden, hiç intizar olunmayan bir zamanda zihine çarpıvemiş hakikatler vardır ki senelerden beri katre katre muhtelif zamanlarda döküle döküle birikmiş emarelerin; küçük küçük, başlı başlarına mânâsız nişanelerin birdenbire do-ğüveren neticesidir. Bir hiç, fikirden geçen bir rüzgâr, mâMAĐVESĐYAH 163

nasız emareleri, nişaneleri açıverir; bunlar, aralarından mani cidarlar kalkıvermiş zerreler gibi yekdiğerine iltihak eder, birbirini bulur, onlardan bir küme teşekkül eder ki inkârı mümkün

hususiyle o adamın artık şimdi nefrete haklı bir selâhiyet bulduğu o adamın karşısında sahte bir vaziyetle oturmak için kuvveti yoktu. Yalan söyledi: "Ben akşamüstü yedim. Şimdi îkbal minderde doğrulmuş.. artık anlıyorum.olmayan bir hakikat hükmünü alır. Yanındaki odanın kapısı açıldı. Seher cevap vermeden çekildi. "Kardeşim. "ikbal odada kaldı. kapaklarının kenarında koşuşan seri râşecikler arasında yaşlar sıcak. 164 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil kardeşinin şüphesiz saklamak istediği şu ma'hrem manzaranın üzerine varmış olmayı şimdi zarafetten hâli buluyor." demek için şedit bir arzu duydu. bir gün Seher'in Vehbi beye şemsiyesini vermekten imtina ederek: "Oradan alıversin. boğazında lakırdı söylemesine zahmet veren bir tıkanıklıkla. avdet edecekti. bir ıstırabın mı var?. fikrinde sarsılmaz bir burhan sütunu şeklinde yükseliyordu. sofraya gelmeyeceğim!" dedi. Bu elleri ıslatıyordu." diye mırıldanmış olması. söyle bakalım! ne oluyorsun?» dedi. Şimdiye kadar niçin söylemedin?.. ötekinde görmekten müteal-lim bir nazar teati olundu.." dedi. Fakat bu suallerin cevabı yalnız o elleri . Sualler birbirini takip ederek ağzından dökülüyordu. Ağlıyor muydu?. acı.. kendisinden saklanmak istenen birşeyi gidip zorla meydana çıkarmış olmakta bir kabalık duyuyordu. ikisinin birleşmiş ellerine düşüyor. Rahat değil misin.. kapı hiçbir ses çıkarmaksızm açıldı. Yavaşça kapıyı itti. Seher yemeğe çağırıyordu.» diyor. iri yaşlar. şimdi tam bir teslimiyetle kendisini terkeden ellerini tuttu: «Đkbal. Fikrinin şu izdihamı arasında sofraya oturmak. birer kat-re zehir ile dolu gibi ağır. Đkbal'i tesliye değil istintak etmek istedi. o vakit iki kardeş arasında. orada karyolanın yanındaki mindere yüzü koyun Irapanmış.. tahaddüsleri zamanlarında mânâsız zan-nolunan bu küçük şeyler bütün îkbal'le Seher arasında inkısam eden bu hâtıralar şimdi birikiyor. Ahmed Cemil bu anda kendisinde yemek için iktidar bulmadı. binlerce hatırına gelen bu vak'alar. Bir saniye dalha . O vakit Ahmed Cemil ağlamayarak. zaten midesinden muztaripti" dedi. mütecessis adamlar gibi gürültü etmekten sakınarak birşey işitmeğe çalıştı. şimdi Ahmed Cemil ilerleyemiyordu.. uzun örgülü saçları bir kolunun üzerinden kayarak aşağıya sarkmış gördü. geldiğini işittirmekten sakınıyordu. "ikbal yemeğe inebilecek bir hailde değil. Bu aralık kapısına vuruldu. ikbal'in bir sabah herkesten evvel aşağıki odada bulunmuş olması. Niçin bana söylemiyorsun. birbirine sokularak güya birer âşinâ selâmıyle buluşuyorlardı. bana hepsini söyle. Birden Đkbal'i gidip odasında bulmak. kardeşim. yüzlerce.. düşüncesine yabancı kalan bir musahabeye iştirak etmek.. hemşiresini olduğu gibi görmek için. hemen dizinin dibine. ikbal'i. oraya kadar gitti. Şimdi eniştesinin yavaş yavaş merdivenleri indiğini duydu. şimdi Ahmed cemil yanındaki odada bir mırıltı işitiyordu. Şimdi Ahmed Cemil'in zihninde o deliller toplanıyor.. kilimin üzerine oturdu. Ahmed Cemil yere. Ahmed Cemil kardeşinin yanına kadar gitti. eniştesi çıktı. Đkbal gelin olalıdan beri onlara tahsis olunan odanın kapısına bile dokunmaktan ihtiraz etmişti.. Ayaklarının ucuna basarak çıktı. Silkinerek başını kaldırdı. sanki feryat ile dolu. kalkmaya cesaret edemeyerek duruyordu. sonra dikkat etti. fakat orada vücudunu birşey Ik-bal'e hissettirdi.. mütevali bir sukut ile uzun kumral kirpiklerinin ucundan süzülerek. zannederim. söyle bakayım.. birikiyor. birinde şu elim perişan hali göstermiş olmaktan mahcup.. Đkbal'in gözleri kapandı. «Ne oluyorsun Đkbal?.

Şimdi bir gevşeklik duyuyor. bazan akşamlan yemek . Ahmed Cemil burada duramayacağını anladı. biraz evvel büyük anne olmak süruru ile siması parlayan bir kadının. ıhafif bir ziya titreyerek zulmetin içinde dalgalandı. meydana çıkmıştı. hiç tabiî değil. Evet ne yapacak? Demin geç kaldığını. ikbal güya korkunç bir ma'hlûktan bahsediyormuşçasına kapıya bakıyor. — Yine babasına mı? dedi.. demek demin kapı onun için açılıp kapanmıştı. bütün kuvvetlere malik imişçesine yalnız şimdiye kadar lakayt kalmış olmasına kızıyordu... odasında geziyor. Đhtiyara nüzul isabet ettikten sonra Vehbi bey haftada bir iki geceyi babasının evinde geçiriyor.. Bir aralık aşağıda sokak kapısının açılıp kapandığını duydu.. gözlerine bir endişe gölgesi düşmüştü. Đkisi de öyle bir müddet bakıştılar. oğlunda ne tesir hâsıl edeceğine dikkat ediyormuşçasına bakarak: — Yine gitti. açsana. o vakit henüz aydınlığa alışmamış kamaşık gözleriyle annesine baktı. ağabey. tekrar sürmeledi. Odasında: «Ne yapmalı?» diyordu.. dedi. bu son söz ağzından istemeksizin çıktı... sonra asıl düşündüğünü söylemek için söylenmiş bir sözün cevabını beklemeyerek. zaman kaybettiğini düşünüyordu. Cemil?. daha sonra kapısının dışarısında annesinin sesini işitti: — Cemil. îkbal'i yalnız bıraktı...ıslatan. Kapıyı tekrar kapadı. Sabiha hanımın. mumunu yaktı. şimdi çehresi gevşemiş. Şimdi ne yapacak?. Kardeşini bu bedbahtlıktan kurtarMAĐ VE SĐYAH 165 mak için bütün vasıtalara. bu hakikate karşı çaresizlikten azîm bir fütur ile şuraya oturmak. «şimdi gelir. şimdi gelir. ağır. biraz evvel aşkının şiirini okuduğu şu köşede içeride ağlayan kardeşi için hazin. — Karanlıkta mı oturuyorsun.» diyordu.. Nihayet îkbal «Gidiniz.. iri göz yaşlarıyle bu dakikada gözlerine her vakitten ziyade sarı. sıcak.. Ihtilâcat ile yumruklarını sıkıyor.» dedi. Fakat bu ilk hiddet hamlesi geçtikten sonra bir aciz hissi demin titreyen asabını uyuşturdu. şimdi gelir. ıstıraplarıyle önünde birden.. Evvelâ Ahmed Cemil'de bir hiddet feveranı hâsıl olmuştu. zayıf. şimdi işte hakikat gözyaşlarıyle. Valdesinin bu ziyaretinde Đkbal'den bahsolunacağnı derhal anladı. Ahmed Cemil eniştesinden bahsolunduğunu anladı. — Tabiî değil mi? — Yok. narin görünen bu vücudun tâ ruhunun derinlerinden kopma darbelerle sarsıntılardan ibaret kaldı.. kapısının sürmesini çekti. sakit. bir-şeyler yapmak istiyordu. «niçin yemeğe gelmedin?» dedi. gözyaşlarını akıtmak istedi. Yazıhanesinin üzerinden kibrit kutusunu aldı.

Ahmed Cemil karşısında minderin kenarına oturarak. O zayıf. Sonra onu bir an evvel mezarda görmek isticaliyle tet-kika gelen oğlunun karşısında hiddetinden o soluk çehre kızarıyor. güya «yine kudurdu!. bir bahane icad ederek ikbal'i yalnız bırakıp gidiyordu. Kalbin binlerce noktalarından birer ıstırap enini ile binlerce menfez açılır. bir yatağa serilmiş. Ahmed Cemil bütün bunları 'hayalinde tertip ve icad ettikçe dudaklarına bir nefret nakaratı gibi: «Ah!. Valdesinin yalnız son sözüne cevap verdi: — Evet. Böyle bir müddet karyolanın yanındaki sandalyede. yarı muzlim görünen çehrelerine bakışarak. Bu. gözleri meded bekleyerek Ahmed Cemil'e bakıyordu. Bir şey yapamamaktan. durdular. alay ediyorlar. yaralı bir canavar nigâhiyle bakarak. küçük bir istihzar dakika-siyle başlar. türlü kırık SĐYAH 167 . sonra o taze kadın.. titrek. Bu düşünceyi şu sözle tefsir etti: — Ah... fersude vücudu hareketten.. babasına muhabbetinden. mülevves mahlûk!.. babasının büsbütün ölmesine muntazır oğul.. husumetle. Sıhhatinde hiç babasına uğramak âdeti değil iken hastalıktan sonra bu mütevali ziyaretler bittabi dikkate çarptı.» diyorlar. Bu dakikada gözler biribirini istifsar ediyor gibi durur. Đkbal'i ne yapacağız! O vakit Sabiha hanım oturdu. mumun sarı. Annesi hâlâ kendisine bakıyordu. güya «ağlayalım mı?» sualiyle bakışır. karşısında gençlik tuğyanı ile taze duran genç karısının yanında. parmaklan birbirine giriyor.» cümlesi geliyordu. bu vücuttan istifade edememek hüsranıyle ona belki kinle.yedikten sonra duramayarak.. nutuktan muattal. her biri bir başka hâtıranın ateşiyle yanarak — inkişaf eder.. hafif ziyası arasında biribirlerine donuk. bu bir dakikada bütün yaralar — henüz taze ve kanayarak.. mülevves mahlûk!. O halde niçin gidiyor? Bu kıza yazık değil mi? Tevfik efendi Ahmed Cemil'in gözü önüne geldi.. insanların bazı feveran devreleri vardır ki. o gözlerden ateş çıkıyor. vücudunda hayattan tek eser gösteren gözleriyle onu yiyerek. kızın bedbahtlığına karşı âciz olmaktan mütevellit bir yeis ıstırabı ile ellerini kavuşturdu. hastalık üzerine bagteten uya-nıyormuş gibi bir merhametten mütevellit değildi. buna şüphe edilmiyordu. Bu dakika uzun bir asır kadar hâtıralarla mâlidir.. Bu akşam Seher vak'asından sonra hatırına gelen fikre benzer bir başka fikir daha Ahmed Cemil'in beynini bir şimşekle yakarak geçti. gördü. Sabiha hanım diyordu ki: — Onu gördükçe ihtiyar memnun olacak yerde o kadar hiddet ediyormuş ki.. bir şey söylemek isteyip muvaffak olamayan dudaklar bir hiddetle titriyor. bu âciz hiddetin karşısında gülüyorlar.

diyordu. fakat artık o kadar ilerilemişti ki tevakkuf etmek mümkün olmadı. çarşafının rengine itirazı kendisi için bir süs edinmişti. Kendisine vahşi bir memlekete düşmüş bir mütemeddin yüksekliğini verirdi.. iyi ütülenmemiş bir yakalık. Öyle gülüşleri.. onun yanında daha sonrasından bahsetmeğe cesaret edemiyordu. Onu tâ ilk gününden beri sev-memişti. Şimdi bu anne içeride ye'sinden kıvranan kızı için şurada artık nefsini zaptedemiyor. hikâyeyi yarım bırakırdı. bir ay içinde bütün bunlar meydana çıkmıştı. kızını bahtiyar zannetmek için nefsine cebretmişti. O zamana kadar kendisini aldatmak istemiş. Bir kere edebiyattan bahsetmek istemişti. Sabiha hanım bu kusurlara evevlâ ehemmiyet vermiyordu: — Erkeklerin yüzde ellisinde görülen şeyler. fakat artık mümkün değildi. acıyor gibi bakan gözleriyle sükûte mecbur etmişti.. bütün hayatın o ağlayan hediyeleri acı — bir kabristanın ervahı bezmi gibi — feryad-larıyle. sizin aranıza düşmekle ne kadar tenezzül etmiş oluyorum!» demek isterdi. Daha sonraları evin hizmetinde kusur bulmak. Evin içinde yalnız o vardı. Artık ağlamak zamanı gelmiştir. mâneviyetinin kisvesi gibi bütün vücudu etrafında tayaran eden hasaset havası onu tâ ilk gününden beri duymuştu. O küçüklükler. Şimdi hepsini söylüyordu. güya şu elem mahşerinin üzerine düşmüş bulutlarla mahmul bir sema. saçının örgüsüne. bayağılıklar. Ahmed Cemil bile onun yanında bir şeyden bahse cesaret edemez olmuştu. yatacak bir yatak. Artık lakırdı söylerken şaşırıyor. Đkide birde: «Bilemiyorsun. onda tâyin olunamaz bir şey duymuş. ruhunun büsbütün tutuşmuş ih-tiyacıyle göz yaşlarını salıveriyordu. ötekiler bütün bir alay züyuf!. gömleğinde unutulmuş bir düğme ikbal'i ağlatmak için kifayet eden sebeplerdi. Bir griv ve matem mecmuası! Yalnız küçük bir dakika: o vakit gözler kapanır.. kahveye itiraz etmek.. Vehbi bey kış geceleri Şehzadebaşı kıraathanesinde saz takımında dinleye dinleye ezberlediği gazellerden mürekkep srmayesiyle bahse iştirak etmiş.. gömleğinin biçimine. annesini görmemek için yere bakıyordu.ümitler. diyordu. O. bir kabalığına tesadüf olunuyordu.. fena gördüklerini iyi görmek için uğraşmıştı. bütün hissettiklerini oraya. matem hayalleri. tashih ve itiraz için o daima kaba kahkahasıyle söze karışır. bari sokakta gördüğün hanımlara dikkat et!» derdi.. Yavaş yavaş Đkbal onun yanında hatâsını. Đnsan emellerini tekzip eden şeyleri istediği şekilde tevile çalışarak kendisini daima arzuları içinde oyalamakta gecikir. acı yeisler.. Ahmed Cemil'e «Zavallı çocuk! daha aklı ermiyor!» demek isteyen. giryeleriyle sürüne sürüne buluşurlar. yanında bir hareket etmekten sıkılıyor. . yemek beğenmemek. «bu adam kızımı mes'ud etmeyecek» demişti. Her şey hakkında hepsinden ziyade malûmat sahibi olduğuna kanaati vardı. dûniyetini affettirmek isteyen bir zavallı hükmüne geçmişti. Her gün bir huysuzluğuna.. Bu meselenin ismini verdikten sonra bütün teferruatını nakletmek için kuvvet buldu. Sonra ikbal'i doğrudan doğruya tahkir etmeğe başlamış. elbisesini süpürecek bir mahlûk bulmak için evlenmişti. ortaya döküvermek istiyordu. hissettiklerini oğluna söyledi.. oturacak bir sofra. birinci defa olarak yüreğini boşaltmak. Ahmed Cemil dudaklarını sıkıyor. Şimdi Sabiha hanım oğluna bakıyor. Bir hikâye nakletmeğe gelmezdi. fakat sonra?. Nihayet Sabiha hanım söylemeğe başladı. — Daha sonra Seher meselesi başladı. bakışları vardı ki daima: «Ben sizin fevkinizdeyim.. dayak yemiş kediler gibi büzülüyordu. Bütün bildiklerini. Damadının aleyhine şahadet eden vak'aları hep böyle müsait tefsirlerle telâkki etmiş.

Sabiha hanım: — Oh. arkasından kapıyı sürmelediğini görmüş. fakat saklamak istiyor.. Sabiha hanıma zaten öğrenmek istediği şeyi bu gözyaşları anlatmıyor muydu? Bundan sonra Vehbi bey utanmak.... Đkbal'in benzi attı. Sabiha hanım yine: «Bir gün. Sabiha hanım: — Nihayet. o vakit kızı istintak etmişti. daima sakit. her sözünü takip etmiş. daha ileriye gitmemek lâzım gelirken. Sabiha hanım Seher'in kimseye bir şey söylemek istemediği halde Đkbal'e hakikati ifşa ettiğine emindi. «Demek ki Đkbal biliyor.. diyordu. ne dışarıya çıkmağa. Đkbal'in hazin tajhammülü. Bir vakitten beri Đkbal'le Seher arasında biribirini herkesten ziyade anlayanlara mahsus bir hususiyet. Halbuki Đkbal?.. Ona ne vakit: «ikbal neyin var?» denirse o daima ağlamak üzere gibi duran gözlerini hayretle kaldırır.. ağlayarak. Nihayet bir sabah Sabiha hanım Seherin Vehbi beyi mutbaktan iterek çıkardığını.. Sebep? Şimdi bu son sual ile oğlunun gözlerine bakıyor. . yalnız şu son tesadüfe kadar. Sabiha hanım bundan bir netice çıkaramıyordu. Seher evvelâ: «ben oturmayacağım» diye başlamıştı.. nihayet babasının hastalığıyle matbaa meselesi çıktı. Bilâkis kocasına atfolun-nabilecek bütün kusurları örtmeğe çalışır. «Seher'in yine nesi var? Bu kıza bir şey oluyor?» dedim. ne de çarşafını çıkarmağa cesaret edemeyerek. annesiyle kardeşine sokulmaktan ürkerek dolaşıyordu. fakat tafsilât ve deliller nazarı dikkatinden kaçıyordu. içten gelen sesiyle ilâve ederdi: — Hiç!. onu annesine iyi göstermek için yalanlar icat ediyordu.. daha ona gelinceye kadar.. «Bir gün. bütün hareketlerinde bir başkalık göründü.. bir gün çarşafını giymiş. Eski hissetten eser kalmadı. Seher yine bir şey söylemiyor. ondan hastalığının bir parçasını koparmağa çalışmıştı.» diye MAI VE SĐYAH 169 başladığı hâtıralara nihayet veremiyordu. saatlerle orada durmuş.Ahmed Cemil bir şeyin mevcudiyetini zaten hissediyor. Bütün bu vukuat arasında Seher'in musîr sükûtu. «Benim mi?» der sonra yorgun kirpiklerini indirerek dudakları arasından bir inilti gibi boğuk.» diye başladı: — Bir gün ne olursa olsun onu söyletmek için karar verdim. evin içinde bir heyula şeklinde tahtalara basmaktan korkarak. Fakat Đkbal daima mahzun.. Artık Sabiha hanım tafsilâtı bitiremiyor. onu söyletmek için ısrar ederek «Sebeb?» diye tekrar ediyordu.. Dikkat ettin mi? O mesele çıkar çıkmaz nasıl değişti....» diyordu. ağzından bir kelime alınamamıştı. masrafı üstüne aldı... bu suale birdenbire cevap veremedi. Bilhassa sana karşı bir muhabbet gösterdi. herkese iltifat ziyadeleşti. sır esası üzerine kurulmuş bir münasebet vardı.. fakat yalnız ağlıyordu. sanki bunun cevabı kendisinin bir töhmetini meydana çıka-racakmış gibi şaşırdı: — Demek ki. eli kapının zenbereğinde. O günden sonra hastalığını bilmeyen birisinden ismini söylemeyerek hakikati anlamak isteyen ihtiyatkâr bir tabib gibi bu anne bedbaht kızının her halini. diyordu.

şekillerin ihtizazına.. ağlamış gözleriyle.. türlü münevver rüyalarının incilâsma.. fakat soluk alan bir resim gibi şişiyor. döndürüyor.. saçılıyor. Tâ şu muhaverenin bidayetinden beri o annesinin söylediklerini uzaktan. «Ah! Evet. yerlere seriliveriyordu.. mevhum. anne. kıvırıyor. daha sonra birden yine toplanarak küçülen. fakat Tsen gidemem. bu kasırga içinde bütün o efkâr enkazı kırılmış. zihninin içinden bir hâtırayı tırmalayarak uyandırdı. dedi.. solmuş çehresiyle. ben ısrar ettikçe: «Đhtiyar memnun olmuyor...» mukaddemesiyle başlanan o sonsuz hikâyeler kendisinin düşünceleriyle karışıyor. . parçalanmış. tâ derinlerde bir hâtıra leması uyanıyor sonra yine bütün bu şeyler güya dimağının güneşi sönüyornıuşçasma zulmetlere boğuluyor.» Ahmed Cemil yine sîlkinerek dinlemek ister. daha sonra bu mücadeleden kendisi de yorgun kalarak. kabarıyor. Sebep?.. Ahmed Cemil: — Ah! Mülevves mahlûk diyordu. bütün meyus heyetiyle duran annesine bakıyordu. SĐYAH 171 Sabiha hanım yine cevap isteyen gözleriyle oğluna bakıyor. Ayağa kalktı. zayıflaşan. şimdi Sabiha hanımın gözleri yine bir şedid ihtilâç ile kapanıyor. annesinin vücudundan yükselen gölgelere dalarak güya bir uyku içinde düşünüyordu. kamilen uçuyor görünen. bir komşu evinden maten nevhaları gibi parça parça dinliyor. bazan tâ boğazında bir girye ukdesiyle gözlerini süzerek iskemlenin üzerinde ara sıra dalgalanıyor. beyin babasıdır. «Bir gün. ikbal'i ne yapacağız?. o gece orada kalmıştı. annesinin yanına kadar gitti. Ondan sonra Đkbal'i oraya göndermek kabil olamadı. «Bir gün. o küçük yatağın beyazlıkları arasına sokuluyor görünen gölgelere dalıyor.. tâ orada. işte o gidiş son gidiş oldu. bir müddet hikâyeyi takibe muvaffak olurdu. şakaklarının arasında bir kasırga dönerek bütün bu küçük mahşer içinde bulduklarını çeviriyor. — Hatırına geliyor mu? Bir gün Đkbal'i ihtiyarın evine göndermiştik. gittiğimizi istemiyor. ilk önce her gidişinde güzelce avdet ettiği halde o gün hasta gibi gelmişti. perişan yaşlar kirpiklerinin ucunda yine dolaşmağa başlıyordu : — Pek iyi..Ahmed Cemil annesinin karşısında o söyledikçe bazan mumun hafif oynak ziyasıyle titreyerek duvarların üzerinden . mukavemet edilemeyen bir deveranın cazibesine mahkûm ederek çekiyor...» diyor. ne isterse yapsın. fakat bir aralık annesinin bir sözü gider.. düşünmek istediklerini toplayamamağa başlıyor. onu söyletmek için ısrar ederek ilâve ediyordu: — Sebeb?.!îiS|i||ii' kaçışıyor. bir gün.» o da tahattur ediyordu. ara sıra bulutlarla yüklü bir semada gizli bir güneşten kaçarak koşuşan ziya parçaları gibi zihninin bulutlan arasından avare bir fikir geçiyor. yanıbaşmda diz çöktü. bulanmağa başlayan zihninin içinde bir telâtum husule geliyor. o vakit işittiklerini anlamamağa.

gözleri boş bir nazarla odanın müphem bir köşesine dikilmiş durdu. Sabiha hanım nihayet gözlerini kaldırdı.. bu izdivacın nasıl vücude geldiğini. ye'sinden kıvranmakta tek başına bırakacaklar. hastadan ümit kesen bir yeis ile baktı: «Hiç!. Sahih mi? ikbal'i o kahrın pençesinden kurtarmak için hiçbir vasıta mı yok?.. fakat şimdi o fikir beynine musallat olmuş. hareketten kalmış kolları sarkmış.. Hiç. yakıcı birşey burdu. Şimdi bu izdivacı düşünüyor. bütün geçmişin tafsilâtını 172 MAĐ VE SĐYAH icmal ediyor. bu neticenin ne yolda sebeplere tevellüd ettiğini tahlil ediyor. sonra birden kalbini birşey. bunda bir mes'uliyet mevcut ise onun kime aidiyeti lâzım geleceğini bulmak istiyordu. bir şey yapamamaktan mütevellit bir fütur ile yatağının kenarına oturdu. sabit. Şimdi hatırından bir çare. onu düşünmemek. Sabiha. öyle mi? Demek ikbal'i kurtarmak için birşey yapamayacaklar.. onu böyîe içeride. yalnız bir çare geçiyordu. O çarenin ismini söylemeksizin miknatısî bir fikir mü-nakalesiyle ikisi de ayni düşünce ile meşgul olduklarını anladılar. Orada.. ikisinde de aynı tedbir ihtiyacı: «Ne yapacağız?» diyordı. «Ahmed Şevki efendi. . odalarının yalnızlığına iltica ederek ağlamakta. Ahmed Cemil mevhum bir hasım ile mücadele edercesine bir fikirle cenkleşiyordu: «Ben o meselede matbaayı düşündüm mü? Bilâkis onun için bir soğukluk duymadım . Matbaada bir yazıhanenin kenarında başkasının işitmesinden ihtiraz edilerek iki üç dakika süren muhavereciklerle hemen bitiriverilmiş olan bu izdivaç işte bugün şu neticeyi vermişti. Ahmed Cemil odasında yalnız kaldığı vakit ayaklarının altında bir dünya parçalanmış gibi kardeşinin kırık hayatı karşısında çaresizlikten. Şu noktada bu iki kalb bütün acılarıyle güya biribirine sarılmışlardı.. şimdi kenarları yanan gözleriyle annesine bakıyordu. hanımın gözleri artık kuru idi. budalanın biri!» diyordu. tanımak için bir ihtiyatta bulunmuş mu idi? Matbaada iki sigara dumanı arasında Ahmed Şevki efendinin fikrinde doğuveren bu izdivacın o bir iki haftalık başlangıç tarihi bütün ihtiyatsızlıkla-rıyle hatırına geliyordu.. meyus bir nazarla Ahmed Cemil'e bakıyordu.. Sonra Ahmed Cemil dudaklarının arasından: «Öldürmekle müsavi!» dedi. öyle mi?. Ahmed Şevki efendinin zevzekçe manalı bir vaziyetle: «Matbaa ihtiyarındır. Hiç!. Bunun bir necat çaresi olmadığına kanaati vardı..» dediği hatırına geldi... idare memurunun yuvarlak heyetiyle o sırıtkan yüzünü görmemek için cebr-i nefs etti. içinden: «Başka bir tedbir. Derin.. kardeşini öldüren p musibetin bir tamiri çaresinin bulunamayacağına kanaat edemiyor. oradan çıkmamak istiyor. ellerini oğlunun omuzlarına koydu. O zaman pek kayıdsızca davranmamış mıydı? Kardeşine intihap olunacak 'hayat refikini iyice öğrenmek.. «bu mes'uliyet sana ait!» diyordu.Bu sual üzerine ikisi de sükût ettiler. Ahmed Cemil buna inanamıyor. onu büsbütün kurtaracak başka bir deva bulmalı!» diyordu. Hiç.» dedi.. Ahmed Cemil bu fikri zihninden defetmek. Ahmed Cemil de onu düşünüyordu.

henüz kalbinde hafif bir müdafaa sedasiyle terbiyeye çalışan hissi içinden tekrar ettiği bu nakarat ile susturmaya uğraşıyordu. mes'uliyeti tamamiyle yüklenmek için sebepler buluyor. o 'haftalarca süren ve hiçbir vakit zail olmayan ezanm Tjiraz sönmeye yaklaşmış olmasından sonra bir matbaa sahibi olmak ihtimalini kuvvet kesbetmiş görerek kalbinde inkişaf eden hülyayı tamamiyle hatırına getirdi. makhur çıktı. bütün sebep sensin!» diyor. müthiş bir azap boğazını sıkıyor. Hüseyin Baha efendinin çekilmesine infial ile bakmış. Fakat o musallat fikir zihninde şimdi idare memurunun sırıtkan çehresine dişlerini göstererek gülüyor. eniştesi için duymaktan hâli kalamadığı nefrete biraz daha vüs'at vermiş. Gecenin siyah donuk rengi içinde mütehaşşit birer kütle şeklinde daha siyah. karanlıkta kalırsa daha iyi düşüneceğini. herşeye karıştırdığı mafevkalhakikata şu dakikada her vakitten ziMAĐ VE SĐYAH 173 yade mağlûp idi.. Emin misin?. ifrata.-. Ahmed Cemil kendi kendisine verdiği bu hükmün altında eziliyordu. onlar hepsi yalan. Matbaada yalnız kaldığı geceler birdenbire bir müsveddenin ortasında kalıvererek düşüncelerine sakit bir zemzeme kabilinden refik olarak o yalnızlığın arasında şu matbaada bir gün her zamanki mevkiinden başka bir mevki tutacağını düşünmemiş miydi? Daha sonra ihtiyarın musabiyeti üzerine evvelâ en iyi hisleri uyanmıştı: ihtiyara acımış. Kardeşinin bir yabancıyla irtibatından hissettiği kıskançlığın. duvarda melûl. türlü mânalar ifade eden bir nazarla bakarak: «Acaba?. Bu hakikat inkâr edilemezdi.mı? Ahmed Şevki efendi ondan bahsedince hattâ içimden hiddet etmedim mi?» diyordu... kudurtucu. Şimdi artık Ahmed Cemil saklaya-mıyor. Bu izdivaçta kendisine büyük bir mes'uliyet hissesi terettüp ediyordu. Bu musallat fikirle mücadeleden Ahmed Cemil mağlûp. Bir aralık bu hükme daha ziyade kuvvet vermek için: «Hattâ.» diyordu.. Biraz 'hava almak istedi... odasının penceresini açtı. hafi köşelerinde bütün bu şeylerin altında bir emel çıkacağına itimat eden gizli gizli gülümser bir ümid saklı değil miydi? Demek o güzel hisler. zulmetten tereşşüh eden bir ârâmiş vehmiyle biraz müsterih olacağını tahmin ederek mumu söndürdü.. «Sensin. Artık kendisine mahkûm sıfatıyle bakmaya nefsini mecbur ettikten sonra âdeta aleyhine hizmet edecek bütün tafsilâtı tezyin ve takviyeye özendi. Yavaş yavaş o ümid handesi sönmeye meyyal küçük bir nur şeklinde ışıldarken gittikçe genişlemiş bulutlardan sıyrılan bir sabah güneşi gibi şâşaasiyle bütün o müzmin hissiyat bulutlarını dağıtarak kalbini envarına boğmuş idi. kendisine âdeta — kendi menfaatine bir çok güzide hisleri feda etmiş — bir kötü mahlûk nefretiyle bakıyordu. Kendisine karşı meseleyi husumetle tetkik ediyor. Ali Şekib'in muharrirliğe veda ederek bir dükkâncılığa geçmesini bir facia hükmünde telâkki etmiş iken tâ kalbinin derinliklerinde. Yarı karanlık içinde müphem şekiller gibi görünen küçük kitap hücrelerine. hepsi sahte idi. başını bir mengene içinde parçalıyordu. yazıhanesinin üstünde mektep arkadaşlarının — heyhat! O mes'ut mektep hayatı dostlarının — bir yelpaze teşkil eden resimlerine güya: «Beni siz de mesul mü telâkki ediyorsunuz? Beni siz de mahkûm mu ediyorsunuz?» yalvarışıyle baktı. . sahih mi?. Doğruldu.. sallanan haritaya.» dedi.

geniş bir uçurumun azîm ağzını açıp kendisini yutmaya müheyya olduğunu görüyordu. bu fikirle kuvvet bulmaya çalışıyordu.. yarın yine zelil bir ecir sıfatıyle o matbaaya gidecek. bir cinayet dehşeti alıyordu. ifrat eden bir fikir ile zihninde büyüyor. suları yararak ric'ati mümkün olmayan bir sükût ile kalbinin en derin noktalarına kadar. Şimdi hatasının ehemmiyeti. türlü emelleri ezerek. râtib bir makber nefesi gibi simasına ba~ rit. bulunmaz bir derinliğe iniyormuş gibi içinden birşey duydu.. sanki bir alevle yanan ciğerleri bu kevserden serin bir yağmur hazzını hissediyordu. tesliye veren bir adem kevseri gibi kana kana içmek istedi. Bundan sonra ne yapacak ? Biraz evvel kardeşinin musibetini defetmek çaresini ararken bir idam hükmü soğukluğu üe inen bir kelime suya düşen bir taş parçası gibi ağır ağır. Fakat heyhat! Artık hakikati tezyin edemiyor. Ya lâmia?. hiç! Bundan sonra hepsine veda etmek.. o gitmiş. râşe verici buseler konduran bu zulmeti kâse kâse.. birkaç örtülü bulunan ziya parçalarından gözlerini ayırmaya çalışarak. o adam için çalışacak. bir aralık şiir buhariyle bulanan gözlerinin önünde yükseldiğini gördüğü emel kâşanesinin artık enkazı kenarına oturup uzun bir hırman nazariyle onun matemini tutmak lâzım geliyordu. biribirinin ardına yığılmış siyah duvarlar. bilâkis orada kendisini nefret ettiği bir adamın esiri sıfatında görmekten nefsini menetmek mümkün olamayacağına emin idi.. Evet. artık önünde dehhaş.174 MAĐ VE SĐYAH MAĐ VE SĐYAH 175 daha kesif görünen komşu evlere. ailesinin biricik servetini o mülevves matbaanın dişlerine atıvermişti.. Ciğerleri. pencerenin kenarında. müncemit. şeklinde imtidat eden bu fezanın sinesinden çıkan sükûte benzer uğultuyu dinleyerek ötede beride bu zulmet zemini içinde birer sarı leke şeklinde parıldayan münevver pencerelerden. gözlerini bu zulmetlerle doldurarak. hülyaları parçalayarak iniyordu: hiç!.. Burada. «Şimdi ne yapmalı?» diyordu. bitmez tükenmez bir sükût ile yetişilmez.. Bu neticeyi tâ ilk gününden beri meçhul bir his kendisine haber vermekten hâli kalmadığı halde. «Lâkin matbaada belki onun kadar benim de hakkım var» demek istedi. Bu siyahlıkları yutmak. gözünün önünde tecelliye başlayan zelil mevkiinin üzerine münevver bir örtü çekemiyordu. yakın duvarlara baktı. Matbaada artık çalışmalarına ruhperver bir emelin iştirak edlemeyeceğine. . ya eseri?. hiçbir şeya vâkıf değil imişçesine ona gülmek için kendi kendisine cebredecek değil mi?. O vakit kâbuslarla mahmul rüyalar arasında bir boşluk içine düşüyormuş. ölü dudaklara.

bunların arasından hülyasının perisini bir sis içinde gibi görüyordu. Akşam kardeşine saadetini iade edebilmek için hiçbir imkân tasavvur edemezken bu sabah belki şu iki kalbi biribirine yaklaştırabilmek mümkün olacağını düşünüyordu. En evvel Đkbal'i düşündü: «Şüphesiz. o zaman ellerini uzattı. ihtimal biraz söyletmek için karar vermiş idi. Karanlıkta yazıları görmeyerek yaprakları çevirdi. kalbinde kesif bir zulmet içinde yalnız bir ümit ışığı — karşısında sonsuz bir yokluk fezası şeklinde im-tidad edip giden şu siyah semayı iştihad ederek Lâmia'ya malik olmak için kendi kendisine yemin etti. tâyin edilemez zerrelerden mürekkeb şenaverleriyle. madem ki hayatında muvaffakiyet onunla kaim.. ince kıllardan. şimdi perdenin açık kalmış bir kenarından hafif bir güneş dalgası girerek Ahmed Cemil'in karyolasının kenarına kadar mail bir sütun şeklinde düşüyor. Onu yarası bağlanacak. o göremediği kelimecik-lerle noktaları uzun bir buse ile öptü. sigarasının . yine çalışacak. gözlerini kapadı. öbür odanın donuk havasında görülemeyen sayılamaz. o beş noktayı bir görüş vehmiyle tekrar gördü. uğraşacak. insanlar muhitin tesirlerine ne kadar esirdirler. öpücü bir el ile tuttu.. kırık kanadı sarılacak mecruh bir güvercin gibi okşayıcı.. hava ve ziyadan mürekkep bir şelâle gibi yüz binlerce toz parçalarından. Ahmed Cemil ekseriya çok düşünceli zamanları takip eden derin uykulardan biriyle uyandıktan sonra sabahleyin kendisini tamamen sükûnunu iade etmiş buldu.O zaman güya kalbinde bir gizli kuvvet ağır bir uykudan silkinerek uyandı. onun bedbahtlığının nev'ini tâyin etmeksizin tedavi etmek istiyordu. Bu dakikada Ahmed Cemil artık tamamen bir karar ittihaz etmiş idi. hislerine galebe ederek yarın yine matbaaya gidecek. o emellerinin enîsini araştırdı. Gözleri ötede beride siyah bir zemin üzerine serpilivermiş mütebessim sarı yakutlar şeklinde yıldızlara bakıyor. Hemşiresine: «Sen şu noktadan mecruhsun!» demeksizin.. Bu muzlim gecenin sine176 MAĐ VE SĐYAH sine sanki bir nefes çıktı. ikbal'i bu sabah daha sakin bir nazarla tetkik etmek.. Đki eliyle defteri dudaklarına kadar çekti. Hastanın nazarında meydana çıkarılıveren manevî emraz kadar tedavisi müşkül şey olmayacağına inanırdı. son sahife olacağını-tahmin ettiği yaprağa kadar geldi. Muzlim bir gecenin şu münevver sabahı bütün melalini.. şimdi onun hâtırasiyle şurada — elinde bir şiir defteri. onun bu aşk busesini bir siyah mev-ce içinde tes'id etti. orada o iki kelimeyi. bacakları sallanarak. Lâmia!. geceki âsab tuğyanı geçmiş olacak!» diyordu. karanlıkta. Ne olursa olsun.. bu matbaaya temellük etmek için sabır edecek! Bütün vehimlerine. rakkase-leriyle dalgalanıyor. Ahmed Cemil yazıhanesinin köşesine.. her şeye tahammül edecek tâ ki. bu odanın sükûnu içinde bir hayat tuğyanı uyandırıyordu. Lâmia ile eseri. bütün ye'sini silmiş idi. minderin üzerinde melûl ve muhtazır bir eda ile serilen o defterciğe. bu iki hâtıra birden damarlarının içinde bir ateş seyyalesi tutuşturdu. bu son karar üzerine uyumak istiyordu. oturmuş. Ahmed Cemil artık yatağına girmek için acele ediyor. Evet.

daha sonra: «Fakat onu o noktaya getirebilmeli» diye bir mütemmim ilave ediyordu. Đkbal? Bu sabah sana iş çıktı. Sesini işitince sofaya çıktı: «Beni mi istiyorsun. güya ensicesi çözülüyor. rakkaselerin her an müMAĐ VE SĐYAH 177 tebeddil. suya düşmüş bir taşın sukut noktasından büyüye büyüye açılmış bir daire şeklinde. Yazıhanesinin köşesinden atladı.dumanlarıyle bu mü-telâtım sütunun oyunlarını seyrediyordu. uzun bir şeridin içinde ufak bir ihtizazla bir kasırga şeklinde süzülüp sarılarak o güneşin bütün havasını boğmak isteyen telâtum merkezine •doğru çekilip gidiyorlardı. taze bir hayat buhranı uyanıyordu. mes'ud olur»diyor. şimdi geliyorum. Bazan ağız dolusu duman püskürerek. Bu bulutçuklar. Đkbal henüz kendi odasında idi. — Odama gelir misin. Ne kadar zaman geçmişti ki iki kardeş arasında bir gömlek tamiri yahut noksan bir düğme ikmali kabilinden bir iş çıkmamıştı. odasına bir neşve şelâlesi. bazan küçük hamlelerle halkalar salıvererek. her şeyi tamir ve ihya edebilecek zannettiren bir his peyda ediyordu. ağabey?» dedi. zarif sevimili bir çocuk bileziği çırpınarak geçerken Ahmed Cemil bu sabahki âsab meyline göre bir felsefe icad ederek kendi kendisine: «Đnsan bedbahtlığının. şu münevver zemin. bir halkanın kenarına ilişiyor. laubali bir ses takınarak kapısından bağırdı: — Anne! Đkbal'e söyle de buraya gelsin. o vakit yüzbinlerce şenaverlerin. daha oynak bir faaliyet. ara sıra bir makaradan iplik boşanır gibi ince rakkas bir hat çıkararak bunları süzgün gözleriyle takip ediyordu. halkalar. mest raksı. Doğrudan doğruya Đkbal'i çağırmaya cesaret edemiyordu. mütemevviç raksında daha seri.» dedi. . îri. Böyle bulutlar halkalara karışarak. Belki izdivacından beri birinci defa olarak kardeşinin bir işini yapmağa vesile bulduğuna sevinerek Đkbal: «sepetimi alayım. sonra o münevver sütunun telâtumi cazibesi. kapısını açtı. Đkbal'in ağzında daima lâtif bir muhabbet hücceti çocukluğa mahsus saf edasıyle tekerrür eden bu «ağabey» hitabı bu sabah Ahmed Cemil'in kalbini bir rikkat tatlılığıyle ısıttı. dedi. şeritler evvelâ odanın rakid görünen havasında fersiz bir beyazlıkla teveccüh noktasını tâyin edemeyerek mütereddit sallanıyor. o yüz binlerce zerrelerin. parça parça dağılıyor. suya düşmüş ince bir kâğıd gibi o duman tabakasının üzerinden perişan bir dalga geçiyor. bahtiyarlığının mucidir. Đkbal her şeyi iyi tarafından gösteren bir noktayı nefsine vazetsin. daha sonra üzerine bir bulut gölgesi isabet etmiş bir kar safihası şeklinde bir donukluk bırakıyor. coşkun bir su sütunu şeklinde akan bu güneş çağlayanı Ahmed Cemil'de şimdi her şeyi iyi görmek meyli uyandırıyor. vâsi bir halkanın ortasında küçük. Bu oyun sabah güneşinin şu sihirli sahnesi.

Üzerinden müthiş bir fırtına geçmiş bir gök parçası gibi çehresinde bir yorgunluk eserinden başka bir şey yoktu.. Fakat bu tamire muhtaç şeyler önüne yığılınca müsterih oldu. Đkbal. . gözlerini indirdi. onun sesini işittiği zaman kalbi çarpmıştı. Fakat inanır mısın Đkbal? Enişteme o kadar merbutiyetime son derece memnun olmakla beraber bize biraz küçük bir muhabbet hissesi tefrik etmiyorsun zannediyordum.. fakat gelişi güzel açı verdiği sahife çevrilmiyor.... Onu koparıp çıkarabilmek için hiçbirinizin elinizde kâfi kuvvet yok... Đkbal'in karşısına oturdu. ağabey. Bu sabah genç kadının yüzünde musibetlere tahammül için karar vermiş olanlara mahsus bir melûl sükûnu vardı. şu dakikada zihninden geçen şeyi dalgın dalgın yüzüne dikilen bu gözler Ahmed Cemil'e vuzuh ile takrir ediyordu.Bir dakika sonra elinde sepetle Ahmed Cemilin odasına geldi. Đkbal'in bu dakikada zihninden şu sözler geçiyordu: — Ne demek istediğini anlıyorum. astarı sökülmüş ceketini.. Onun tamir edilecek bir çok şeyleri birikmişti.. Beni bahtiyar edebilmek için elinizde ibir vasıta yok. yüzüne bakmayarak dinlemek istiyordu. Bugün hakikat olanca dehşetiyle tâ kalbimin üzerinde duruyor.» dedi. Đşine gelmiyor. O kesik kesik. bir şiir melâliyle güzel buldu. bu mudhike-ye ne lüzum var? Bana yavaş yavaş bir şey söyletmek istiyorJvı A ± VB SĐYAH 179 sun. Gece bir tuğyan ile boşalan gözyaşlarından sonra asabı gerilmiş. cevap vermiyorsun. Eniştesi için: «Nasıl oluyor da buna hiyanet ediyor?» diyordu.. Genç kadının dudaklarında hafif bir tebessüm uçtu. Seni temin ederim ki son nefesimi hiçbir şey söylememekle vermek azmindeyim. gözlerini kaldırdı: — Ne kadar zaman oluyor ki seninle şöyle karşı karşıya bulunmadık.gözlerine bir sakin donukluk gelmişti. Ahmed Cemil yazıhanesinin üzerinde sürüklenen bir kitabı aldı. Ahmed Cemil kardeşini şu hazin haliyle pek güzel. Đkbal acı bir hande ile tekrar gözlerini kaldırdı. 12 muş gömleklerini. Bir aralık «Đkbal.. Evvelâ Đkbal bu davet ile gece yarını kalan vak'a arasında bir münasebet olacağına hükmetmiş. tâ minderin öteki ucuna.. cesaret buldukça ilâve ederek ayni söyleyiş tarzını takip etti: — Bir kız evlendikten sonra bütün muhabbetinin kocasına inhisar edeceğini zaten bilirdim. kenarı ayrılmış mendilini önüne döktü. Şimdi Ahmed Cemil'i öyle. gevşemiş. bak. Đkbal'i "mümkün mertebe yanında ziyade alıkoymak için ilikleri bozulMai ve Siyah — F. bitmiyordu.. değil mi?. Gözleri kitabın üzerinden kayarak Đkbal'in soluk çehresine çevriliyordu.

Đkbal hayretle baktı: — Evet. hattâ babasının bile bir tasarruf hakkı olmasın. daha sonra: — Đkbal.. devam edemedi.. Zaten Đkbal bu bahsin devamına müsaade etmek niyetinde değil gibiydi. Ahmed Cemil bu nazardan büsbütün sıkıldı.. bu ilikler büsbütün bozulmuş. acı bir hande ile: — Lâkin yanılıyorsunuz. biraz tevakkuf ederek. Zaten kadınların hepsinde mevcud bir bedbaht olmak telezzüzü ile kendini zorla mes'ud görmemeğe çalışarak.. kendisinin bu suretle telâkki edilmesine ağlamak isteyerek bakıyordu. sana.. Đkbal şimdi elindeki işini dizlerinin üzerine bırakmış. sakin bir muhabbetten başka bir hisle sevmiyorum. Dün gece ağlayışıma yanlış mâna verrıişsniz.. yahut kendin aklanıyorsun kardeşim. Sonra bu hodgâm aşkın tahammül edemeyeceği ufak bir şey gördüğü zaman ona adavet etmeğe başlıyorsun. dedi.. gülerek ilâve etti: — Hattâ fazla aşkla seviyorsun. onun önünde kendisini böyle bir ruh müdek-kiki sükûnu ile teşrih ediyor görmekten utandı.. müsaade edersen seni bir parça mua'heze edeceğim. kardeşini hayretle dinliyor. Đkbal gözlerini kaldırmayarak bu mütalâayı cerhetmek istedi: — Asıl şimdi lâtife ediyorsun. bu nazarın karşısında daha ziyade nikahım muhafaza edemeyeceğini anladı. Ben bunları alayım da . ancak sana ait olsun. düşman oluyorsun. ben bilâkis enişteni sadık. dedi. Ahmed Cemil'in dudaklarının ucuna kadar geldi: — O halde dün gece ben odanda iken niçin onun gelmesinden korkuyor dun? Bunu söylemek istemedi. Dün akşam niçin ağlıyordun. bakayım? Babasına gittiği için değil mi? Bak. o acılıktan âdeta bir zevk duyarak kendine yazık ediyorsun.Ahmed Cemil sözlerinin mecrasını birden tebdile lüzum gördü. bu defa tâ yanına sokuldu: — Lâtife ediyorum. O zaman Đkbal gözlerini süzdü. ben kendimi hiç bedbaht bulmuyorum. zihni yalnız elindeki işiyle meşgul imiscesine eline yeni aldığı bir gömleğe bakarak: — Aman ağabey... Sen kocanı bir kadının sevmesi lâzım geldiği gibi sevmiyorsun. ağabey. Đkbal'in söylememek istediği şeyleri zorla ağzından koparmak müfid olmaktan ziyade muzîr olacağına kani idi. Ahmed Cemil güldü: — Beni aldatmak istiyorsun. bunu nasıl giyiyordun?.. dedi. onu babasının evinden bile esirgiyorsun ki onun üzerinde hiç kimsenin. muaheze edeceğim. Kinle..

MAIVESĐYAH ĐSĐ Şimdi hepsine bir durgunluk. çabuk yürüdü. Hiçbirisi cevap vermeğe kuvvet bulamadı. yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı. Bu bir nevi: «Bahsi burada bırakalım» demekti. Ahmed Cemil anlayamadı.. belki bir dakika evvel tuhaf bularak güldükleri için nedamet duyan bu arkadaşların karşısında oturmayarak. Bugün matbaaya geç kaldığı için biraz acele giyindi. tâ üçüncü sahifenin başında müteaddit istifham ve hayret alâ-metleriyle mücehhez bir serlevha gördü: bir edebî müseme-re??ü. Onu Saib görmedi.. Sonra alay etmeğe başladı. o vakit Saib şaşırarak elinden gazete düştü.. Yazı odasının iki kanatları açılmış. Saib ayakta. kırışarak dinliyorlardı. Yazı odasının iki kanatları açılmış. «Kız mı istiyorsun.» dedi. matbaanın merdivenlerini mutadından ziyade hızla çıktı. sütunları şöyle bir dolaştı. hattâ dükkânının önünde duran Ali Şekib'in «Biraz uğraşana.. yüksek sesle okuyor. okumağa başladı. Fakat kendisine doğrudan doğruya teveccühe cesaret edemeyerek kuvvet bulmak için yekdiğerini araştıran nazarlardan okunan şeyin kendisine müteallik olduğunu hissetti. kendisinin nasıl tahkir edildiğim görmek isti-caliyle. 15 Ahmed Cemil bu bahsi bir lâtife ile bitirmek istemişti.. «fakat bitirmek için kendini çok yorma.akşama kadar yaparım. gülüşerek. zira çalışacak bir halde değilsin!. ötekiler etrafını almışlar. oğlan mı?» diyordu. dedi.» davetine: «Vaktim yok!» cevabını verdi. fakat ötekiler gördüler. biribırine bakışarak güya: «Söylesenize. elinde bir gazete.» diyorlardı. .. yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı. bir beceriksizlik gelmiş. fakat artık sabahleyin kalbinde uyanan her şeyi iyi bulmak hissi muhtel olmuş oldu. O vakit kendisini zaptedemedi. bir kabahat esnasında tutulanlara mahsus bir perişanlıkla deminki' kahkahalar güya dudaklarına yapışmış kalmıştı. En evvel o cesaret ederek: «Bir şey mi var?» dedi. ilk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi. etraftan bir «hişt» ihtarı çıktı. Đlk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi. Kardeşinin kolayca değil belki hiç tedavi edilemeyeceğini anlıyordu.. Ahmed Cemil ayağa kalktı. gözleri. Nihayet Ahmed Cemil elini uzattı. oradan silinmeğe bir çare arıyormuş gibi duran Saib'in önündeki gazeteyi aldı. Ahmed Şevki efendiden başka Fatin Di-lâver ve Mazhar Feridun beyler de orada idi.. Said'le Saib'den. şimdi onun üzerinde husule geleceğini anladıkları acı tesiri düşünüerek yüzüne merhametle bakmağa başlayan.

sonra Ahmed Cemil'i sofranın üzerine çıkartıyor. saçlarıyle.» dedi. O vakit eserin güya ötesinden berisinden misal olarak irad edilmiş parçalar geliyordu. Ahmed Cemil'in şimdi hiddetinden dişleri kilitleniyor.. şimdi etrafında bulunanlardan sıkılıyor.. o «Hırsızın kızı» filân filân gibi tercümeleri yüzüne vurulduktan. kendisine mahsus beyan ve nazını tarzının bu zelil tahriflerine tahammül edemedi.. bir çok yerlerini anlamayarak devam etti: Ahmed Cemil tamamen tasvir edildikten sonra bu şairin — frenk gazetelerinde kapıcılara mahsus romanları tercüme etmekle kudreti malûm olan bu şairin — bir gün şiir âleminde bir başkalık vücuda getirmek illetine musap olduğundan bahsediliyor. Kendisini yalnız ... yukarıya kaldırılmış..» mukaddemesiyle başlanıyordu. cismaniyetiyile öyle alay ediliyordu ki hiddetinden gözlerinin beyazına kadar kızararak dudaklarının arasından. türlü müstehcen imalarla doldurmuştu. Bu makalenin Raci'nin eseri olduğunu zaten hepsi. en lâkayd olanları bile edebiyat namına kızdıracak mudhik bir tarzda tarif edilmişti. anlamışlardı. hattâ şimdiye kadar Raci'nin yazdığı şeyler içinde nispeten bunun en muvafık eseri olmak lâzım geleceğine biraz evvel Said hüküm vermişti.. yumrukları sıkılıyordu. Raci bu makaleyi bütün köhne bir lisan tarzının süsleri olan secilere. o tercümelerde ihmal yahut terkin hatası neticesiyle kalmış yanlışlar büyük bir takayyüd ve ihtimamla toplanıp onun edebî iktidarına birer burhan olmak üzere tâ'dad edildikten sonra bütün nazma dair nazariyeleri türlü gülüng tahriflerden geçirilmiş. «Racü. Okuduklarını bir bulut arkasından görerek. Raci oıakelesinin bu faslında bütün davetlileri tetkik edilmeğe lâyık bir malûl dimağın garabetlerini temaşa ile eğlenmeğe gelmiş olmak üzere tasvir ediyor. O vakit Ahmed Cemil o kadar vazıh. Ahmed Cemil bunları okuyamadı. tiyatroları sahnelerinde görülen soytarılara mahsus eda ile eserini okutuyordu. fakat gülünç bir surette tasvir olunuyor. bütün kıyafetiyle. O vakit Ahmed Cemil'in gözleri bulandı. Ah! Şu dakikada Hüseyin Nazmi'ye ne kadar muhtaçtı!. kolları ile.bir arkadaşın tahkir edildiğini görmekten gizlice memnun olmakla beraber bir acı karşısında duyulan tesirden hâlî kalmayan çehrelere göz gezdirdi.Makalede: «Haniya sabahlan Babıâli Caddesindeki dükkânların önünde durmak mutadında olanların görmeğe alıştıkları uzun saçlı bir şair vardır. Ahmed Cemil bunu bitirdikten sonra . ne de bir şey söylemeğe kuvvet buluyordu. Amerika..bir çamur deryasına düştükten sonra kalabalığın içinde ayağa kalkarak etrafına bakanlara mahsus perişan bir hal ile . ibhamlara boğmuş. makalenin sonlarına bakmak istedi. Nihayet orada kendisini huzzar tarafından bir iskemleye oturtulmuş. Sonra o edebî müsamere. başı ile. ne gazeteyi bırakabiliyor. teşbihlere. ziyafet odasının etrafında kahkahalarla gezdirilmiş gördü. cinaslara. Afrika. ona Galata'da.

gülmeyecek. demin bu adamların şu makaleyi dinlerken eğlenerek güldüklerini düşünüyordu. Evet. fakat bunlar Ahmed Cemil'i tesliyeye hizmet edemedi. Kendisine .. tâbirlere tekayyüd edilmedi.. Artık Raci'nin bayağılığından. «Bunu Lâmia da görecek. — Bu kadar kıskanıldığınıza memnun olmanız lâzım gelir itikadındayım. Matbuat âleminde dostlar da olur mu imiş? Onlar da bir arkadaşı takdir ederler mi imiş? demek istiyordu. Demek kendisinin hayatta gaye olarak sevdiği. eğlendiriyordu. Ahmed Cemil derin bir keselân duydu. bilmeyenler bilenlerden: «Bu şair kim olacak?» diye soruyorlardı.. kahvelerde. Onun bu sözü hepsine cesaret verdi. dedi.» Bu son ihtimal üzerine insanlarda kendilerine merhamet edildiğini duydukları zaman hâsıl olan lezzete benzer birşey hissediyor. Bunun re kadar haksız olduğunu anlamaz mı? Hissetmez mi? Hattâ benim için acıyarak. onun tarafından merhamete şayan görüleceği ümidiyle tatlı bir ağlamak arzusu duyuyordu. Tâ ciğerlerinin ortasında birşey yırtılıyor zannetti. herkesi. bütün gazete okuyanlar ne yapacak? Demek şimdi bütün kıraathanelerde. o da gülecek.» diyordu. vücude getirdiği bu eser şu dakikada herkesi güldürüyor.onun anlayacağından emindi. sokaklarda kendisi için gülünüyor.. Bir aralık Mazhar Feridun bey: — Biraz da dostlarınızın yazdıklarını okuyunuz. Nagihân «bu herkesi» tâbirinden bir çehre ayrıldı: Lamia!. zihninin içinde yalnız Lâmia kaldı. bir sahtelik duyuyor. etrafında ibzal ile açılan bu muhip sözlerde bir soğukluk. Birden nazarından bütün halkın ehemmiyeti düştü.. Şimdi şurada kendisine yaranmaya lüzum gören bu adamlar o dört sütunluk tahkirden gülmek hevesini duyarlarsa ya kendisine uzak olanlar. kelimelere. Eğer o şu dakikada burada olsaydı bu dört sütunluk zehirin acısını M A I VE SĐYAH 183 onun yanında ağlayarak dökmekten ne büyük tesliyet duyacaktı! Kendisine en evvel Fatin Dilâver bey tekarrüp etti. terbiyesizliğinden bahsolundu. Sonra yine kendi kendisini temine çalışıyordu: «Hayır. belki hiddetinden bu mülevves kâğıt parçalarını yırtacak. Yazıhanenin üzerinde darma dağınık duran gazete yığını arasından «Peyam-ı Cihan» nüshasını buldular.. dedi. Ahmed Cemil hayretle baktı.

eseri. iki arkadaş karşı karşıya oturdukları vakit ikisi de bir müddet lâkırdı söylemediler.. Ahmed Şevki efendi bir nezaret ve intizam takayyüdiyle odasında bir kısmı muattal duran bir dolabın altı katını küçük bir kiler haline getirerek buraya sofra örtüleri. Bugün benim yerimde başka biri olaydı hiddetinden çıldırırdı. arkada185 .» diyordu. Ahmed Cemil dünden beri aç olduğunu o zaman hissetti. Bir aralık odasının kapısına vuruldu. peşkirler. Đlk söyleyecekleri şeyin sabahki makaleye taallûk etmesi pek tabiî idi.Butî^ namaya başlamıştı. hattâ kendisine tesadüfünde bir şey vâki olmamışçasına muamele etmeye karar vermiş idi. Đdare memuru küçük sofrasını her vakitki gibi penceresinin yanma kurmuş.. matbaa.MAĐ VE SĐYAH uzattılar. Matbaada kendi odasına kapandı. Şimdi . Kendi kendisine: «Ah. düşündü. S 1 . onun husumet asarına karşı üâkayd davranmaktan ibaret olduğuna hüküm veriyordu. kokulu dumanlar içinde cızladığını seyrediyordu. su kadehleri. Bugün Ahmed Cemil hiç kimse ile konuşmaya tahammül edebilecek bir halde değildi. bir "muvaffak"1 olmak azmiyle ayağa kalkar. öğle yemeğini beraber onun odasında yerlerdi. çatallar. Yalnızlığa şedid ihtiyacı vardı. Matbaanın son ıslahatı esnasında idare memuruyla karar vermişlerdi. Ahmed Şevki efendi ni-'hayet: — Ne kadar teessüre meyyal adamsın? dedi._£nj|&eşjJ. — Bilâkis kendimi pek metin buluyorum. şım beklerken ayakta sokağa bakarak karşıdaki kebapçıya ısmarlanmış altı şişin ateş üzerinde lâtif biberli. hülyalarım!. Bir aralık yine kendi kendisine kuvvet verir. Raci'-ye hiç mukabele etmemeye. fakat artık aldığı yaradan sonra devayı istihfaf eden mecruhlara mahsus bir istiğna nazariyle gazeteyi almadı.Ik-bal. Yalnız Mazhar Feridun'a: «Teşekkür ederim!» dedi. Bir ses: «Ahmed Şevki efendi sizi bekliyor!» dedi. tabaklar. öğle vaktine kadar orada kapısını sürmeleyerek sedirin üzerine uzandı. Ra-ci için en büyük cezanın. zihninden cesaretini kırarak geçen fikirleri kovmak isüyormuşçasına silkinerek: «Ne için fütur getirmeli? Bir hasudun hükmüne bir hayatın esas gayesini feda edecek kadar zaaf sahibi miyim?» derdi.. bıçaklar koymuş. Đdare memuru bu cevap ile kanaat etmemiş göründü: ...M A i V £. hergün öğle üzeri küçük bir yuvarlak masanın üzerine o beyaz örtülerden birini örterek sofrayı hazırlamağı âdet etmişti. odasından çıktı. . Nazarında bütün emellerin muhassalası ehemmiyetini haiz olan eserin henüz intişar etmeden üzerine dökülen bu tahkir çirkâbı hülya kanatlarında mühlik bir ceriha açmış idi. Fakat hakikatte şu demin kanını kurutan bir sahife dolusu tahkiri lâ-kayd telâkki edebilmeğe kuvvet bulamıyordu.

. A'hmed Cemil utanmasaydı Ahmed Şevki efendinin boynuna atılarak o kırmızı yüzünü şapır şapır öpecekti. Makineler .. Ahmed Şevki efendiye göre pek ince olan bu mülalâa Ahmed Cemil'e hayret verdi... idare memuru nihayet endişeli zamanlarına mahsus vaziyetiyle iki parmağının ucu ile burnunu kaşıyarak dedi ki: — Asıl fenalığı.. «o ciheti ben sana anlatacağım.» kelimesini işitince eliyle «kâfi» dedi. ona da benim itimadım var.— Keski sen de çıldıracak kadar hiddetlensen de nefsini böyle meyusiyete teslim etmesin. sadeliğiyle. Senin eserine itimadın var mı? Bana ciddî söyle. jggerlHI anlattı. Ahmed Cemil bu esareti kabul etmemek istedi: — Ne için onun esiri olayım? Matbaadan istersem şimdi her alâkayı kesemez miyim? Đdare memuru çok tecrübe görmüş adamların henüz her şeyi mümkün görecek kadar genç olanlara karşı kullandıkları tebessümle: — Zavallı çocuk! dedi. fakat idare memurunun son sözleri sevince imkân bırakmadı: — Lâkin kardeşine ait olan dert pek büyük.... Ahmed Cemil bütün ruhunun kuvvetiyle: — Pek ziyade!. tereddüt ederek Lâmia'-yı. dedi. daha ziyade büyüyordu.» Ahmed Şevki efendi arkadaşının başka dertlerini soruyordu. Ahmed~5evkT~efendi bir bardak suyu süze süze içtikten sonra kırpık bıyıklarını elindeki peşkirle kuruladı. Bu iki hülyanın yekdiğeriyle irtibatını izah etti. Lâmia'yı da gidip biraderinden istersin.. Bu bir saniye içinde Ahmed Cemil bütün düşüncelerini ne zamandan beri bir kalbe tevdi etmek isteyip de muvaffak olamadığı hislerini bu adama. kardeşin o çapkın herifin nasıl hükmünde ise senin de matbaadan dolayı esaret altına girmiş olmaklığında görüyorum.. Evi ne yapacaksın?. sabrınız varsa dinleyiniz. — O halde eserini bastırırsın... O vakit şimdiye kadar hakkında derin bir muhabbetinden başka bir şeyini görmediği bu adama uzun uzun baktı. iskemlesini biraz çekerek.» dedi... «Matbaa. Başka?. Evvelâ kardeşinden bahsetti.» dedi. Ahmed Şevki efendi de kendisini merhametle dolu bir nazarla seyrediyordu. Ahmed Şevki efendi şimdi önlerinde duran kebap sahanına çatalın ucu ile dokuna dokuna dalgın bir vaziyette dinliyordu. keten yeleğini gevşetti: — Bu son dertler bir şey değil! dedi. Bu büyük kelimesi Ahmed Şevki efendinin ağzında başka bir ehemmiyet alıyor. safvetiyle etrafını çevirenlerin hepsine müreccah olan Ahmed Şevki efendiye dökmek ihtiyacını duydu: «Beni meyus eden yalnız o değil.. Akşam validesine söylemeğe cesaret edemediği korkularını izah etti. O zaman Ahmed Cemil kızararak. eniştesini mümkün olduğu kadar anlattı. Artık yemeklerini bitirmişlerdi.... sonra: «Matbaa. Đkisinin arasında birbirini seven adamları bir saniye içinde sıcak bir muhabbet havası içinde saran bir incizap hâsıl oldu.

Za-valhjmlyalari!. Âhmed Şevki efendi far-zettiği tehlikeleri izaha çalıştı. elinde cımbız. ~ ^ x x a xa 187 Bu gece Ahmed Cemil'in nöbeti idi.ne olacak?. yorgunluktan ciğerleri göğsünün içinde darlaşarak. Eniştesiyle devam edebilmek artık mümkün değildi. makinelere birer çare bulalım. petrol. Onlar bu sefil hakikatlerden ne kadar uzak kalmışlardı!. onları bir kere daha görmek istedi. makineler dairesine girdi.. yine on yaşından beri parmaklarının ucunda efkârı çözüp bağlamakla yoru-la yorula harap olan vücudunu makinenin soğuk safhasına eğdi. bir kenarda makineci esneyerek tashihlerin bitmesini bekliyordu... Đdare memuru ile Said ve Saib gittikten sonra büsbütün yalnız kaldı.. buraya ne vakit girse yağ. Ötede başmüretip makinenin üzerine eğilmiş bir arkadaşının tutuverdiği el lambasıyle gazetenin son tashihlerini yapıyor. sabırsızlıktan. Bu akşam artık bir karar vermeğe azmetmişti. O zaman Ahmed Şevki efendi: — Kardeşine ait olan der-din_ tesviyesi^natbaadaki işin ^~ISn l Evvelâ eve. Bütün gün ayaküzeri. üzerinde yelken bezinden örtüsü çekilmiş duruyordu.. . dört yüz şu . Ahmed Cemil'i görünce hepsi başlarını çevirdiler.. sonra başmürettip: «Şimdi bitecek. öteye bir virgül koymak için. Ahmed Cemil korkulu bir muvaceheden kurtulduğuna seviniyordu.. Matbaada ancak nöbetçi mürettiplerle makineciler vardı. üzücü çengine pek vâkıftı. Bir matbaa sahibi olabilmek emelinden mümkün değil. Sonra kardeşini tatlik ettiririz. Bir aralık aşağıya makineler dairesine inmek. Yahut makineleri alsa. Ahmed Cemil en evvel onu bir muhabbet nazariyle selâmladı: «Dünyada yegâne servetim!» diyordu . hülyasını ayıramıyor yapabilecegT şeyleri zihninde tetkiTî ettikçe kalbi hep şu^ "söTf~1^?0ye"*çar-esîn^jEemayüî ediyordu. cenkleşmeğe başladı. Merdiveni yarı tenvir eden kırık şişeli bir asma lâmbanın ziyasıyle trabzanı tuta tuta indi. Ne için öyle bakıyorsun? Başka bir çare mi var? Ahmed Cemil bahsi daha ziyade takibetmek istemedi. tahammül edilemeyecek bir vaziyetle kokulu lambanın pis havasının. Ahmed Cemil bir türlü idare memuru_ kadar işi fena göremiyor. ciğerinin bu havayı teneffüse muhtaç olduğundan.. Bugün eniştesi matbaaya hiç uğramadı.Đlerledi. meselâ «Peyam-i Cihan» matbaasıyle bir mukaveleye girişse.. Litografya makinesi tâ dipte. meseleyi o kadar kötü bulamıyordu. Ne olursa olsun bu karışık işe. kâğıt. Ahmed Cemil bu müşkül san'atm bütün yorucu. şu müphem vaziyete bir netice vermek istiyordu. Nihayet Ahmed Cemil matbaada mevkinin vahametini daha ziyade anlamaktan korktu. Buzlu ¦camı üstünde «Đçeriye girmek memnudur» ihtarı görünen kapıyı itti. efendim!» dedi. Kendi odasına girdi. onun için mürettipliği muharrirlikten zor bulur. bu âlemden çıkacak olursa kanının kuruyacağını zannederdi. makineleri ona bırakmak lâzımdı. bu zavallılara derin bir merhametle acırdı. üzüntüden. O vakit iki arka-diş'Đnitün mfimalleri tetkik ettiler. donuk ziyasıyle şuradan bir nokta ^çıkarmak. O halde evi kurtarmak. mürekkep kokusundan toplanmış ekşi havasından garip bir haz duyardı. „ ^ .. artık bahsi biraz evvel neticesiz bırakılan Ikbal'e irca etmek istedi.

Ahmed başıyle «Evet!» cevabını verdi. başım oraya dayamış bir siyah gölge gördü: Racü Kendi kendisine «sarhoş! şimdi bunu ne yapmalı?» dedi. cam kapıyı açtı. ##* Bu sabah Saib. Onlar tac-cüp etmediler.. Matbaa sabaha kadar Raci'nin ciğerlerim söken öksürüğü ile sarsıldı. Raci gözlerini açıp baktı. yerlerine doğrularını koymak. nihayet ittifak hâsıl oldu. Bu adam hakkında duyduğu nefretle beraber ona acımaktan nefsini ialıkoyamamıştı. Saib.. o vakit her türlü kinini unutarak bu 'hasta adamın yanına gitmeğe karar verdi. onu tutup yukarıya çıkarırken bir aralık makineci: «Bir haftadan beri dört beş keredir böyle geliyor!» dedi. yanlış kelimeleri harfleri birer birer ayıklamak. parmaklarının ucunda fikirlerin çözülüp dağıllmasmdan yavaş yiavaş zihnine bir perişanlık gelerek işleyen bu sanat adamlarına mahsus bir muhabbeti vardı. bugün babasına müteallik fena birşey olacağı hissiyle kapının etrafında dolaşıyordu. Tekrar geriye döndü.. makineciyle yamaklarından birini çağırdı. Zaten o da kendisini görebilecek bir halde değildi. merdivenin tâ ilk kademesinde trabzana tutunmuş. bazan bir müşkül yere tesadüf etmek. Bazı defalar tashih esnasında bulundukça onlara bakamazdı. fena halde hasta! ateşler içinde yanıyor! dedi. o binlerce mini mini şeyler içinde cımbızın ucu ile gezmek. harf harf toplayıp dağıtarak ilerilemez. Bu gece Raci'ye görünmemeği tensip etti. Saib'le beraber içeriye girdiler.» dedi. Ahmed Cemil'i orada görünce: «Galiba gene içeride!. matbaada herkes Raci'nin bu haline alışmıştı..» cevabını verdi. • Ahmed Cemil bir şey söylemiş olmak için: «Yarım saate kadar biter mi?» dedi. Başmürettip: «Şimdi ilk nüshayı gönderirimi. Saib'in bu sözü üzerine bir gün Ahmed Şevki efendinin haber vermek istediği fena netice aklına geldi. Beş dakika dakika sonra tekrar Ahmed Cemil'in yanma avdet etti:— Raci sarhoş değil. merdivenden yukarı çıkıyordu. Bütün bu şeylerin nasıl kan kurutucu bir cenk olduğunu düşündükçe hayatlarını. Geri döndü. odaya girdi. Eczahaneye onu «aldırdılar. Ahmed Cemil'in odasına sedirin üzerine yatırdılar. Saib yalan söylememişti. Ahmed Cemil kendi kendisine: «Benim bulunmadığım geceler demek oluyor. Nedim gelmiş. Son tashihler yapıldıktan sonra gazeteyi basmağa başlamadan evvel bir nüshasını nöbetçi muharrir tashih edilmiş nüsha ile tatbik ederdi. parmaklarını zihnine yetiştirmek için içi içine sığmayarak çabuk yapmak isteyip de yapamamaktan gelen bir sinir buhramyle hastalanarak.. efkârı parça parça. O vakit düşündüler.kadar hücreye zihnini taksim ederek. tanıdıklarından Tairine adam göndermek için hatırlarından geçen isimleri tekrar ettiler. Ahmed Cemil sarardı. hayatları bahasıyle kazanan bu adamlara acır. Bu gece onu bekliyordu.. . bitmez bir işte sürat göstermek. Ahmed Cemil Raci'ye birşey söylemek istemedi. sonra yalnız bir saniye için uyanmış da tekrar derin bir uykuya dalmış gibi tekrar kapadı. yavaşça Saib'e: «Bir hekim getirtmeli» dedi. sıkışmış bir satıra bir fazla kelime ilâvesi için yirmi satırı yerinden oynatmak yekdiğerine aktarmalar yaparak bu madenden mahlûkları arzuya itba etmek. onları pek ziyade merhamete şayan bulduğu için severdi. Ahmed Cemil bu geceyi heyeti tahririye odasında bir köşeye büzülmekle geçirmeğe kadar vermişti.» dedi. Satırları gevşetmek.

Lâkin hastahane?. Vehbi beyin sesi şimdi yavaş yavaş yükseliyor.. bir hiddet perdesi peyda ediyor.. Ahmed Cemil cesaret edemediğini anladı. biraz sonra Đkbal'in yavaş yavaş. Yalnız Vehbi bey biraz tutuk. hep sükût ediyordu. Bu kelime Ahmed Cemil'de pek ağır bir tesir hâsıl ediyordu... Kardeşini görünce şaşırdı. bir aralık yukarki odada fena bir sesle lakırdı edildiği dikkatlerini celbetti. istemeyerek. «Niçin söylemiyorsun?..» Demek kendisine söylemek için Đkbal'e bir emir veriliyordu? J-fJL Oda kapısının tekrar açılıp kapandığı işitildi. fakat bugün yatağa düşecek demek oluyor» dedi. HastaJıane!. çoktanberi hasta. Ahmed Cemil'le Sabiha hanım bakışıyorlardı. Hekimin muayene neticesi idare memurunun hükmünü teyit etti. birden yukarki muhaverenin kendisine müteallik ola-eağmı ihsas etti. «yalnız bugün hasta değil.» dedi.. dedi. Buna çare aradılar. Đkbal merdivenin son kademesinde düşünüyordu. Bu gece Ahmed Cemil annesine makinelere dair Ahmed Şevki efendi ile muhaveresi neticesinde büsbütün büyüyen korkularını izah etmek için vesile arıyordu.. sonra.. Ahmed Cemil «zavallı kız geliyor!» dedi. Raci bütün bu müddet zarfında ne muhalefete. Saib: «Siz gazete namına bir tavsiye veriniz. bu bir saniyelik zaman zarfında Ahmed Cemil. idare memuru «Hastahaneye?. Bu ümit biraz cesaret verdi.< Ahmed Şevki efendi gelip Raci'nin hastalığı haberini alınca omuzlarını silkti. Fakat başka bir çare? Zevcesiyle şu halinde barıştırıp bu müşkül hastayı o zayıf âciz kadına tahmil etmek her ikisini de öldürmek demekti. Fakat ikbal içeriye giremiyordu.. Buna bir türlü karar vermek için cesaret edemiyorlardı. Nihayet Saib: «Acaba orada hususî bir odada yatırtamaz mıyız?. aşağısını ben deruhte ederim» dedi. merdivenleri indiği duyuldu. yine hemşiresinin yalvaran sesi. Sabiha hanım: — Yine kızı haşlıyor. biraz ciddî davranıyordu... Bugün Ahmed Cemil eniştesine karşı aralarında hiç bir şey vaki olmamış gibi davrandı.» diyordu.. Ogün Raci Saib'in refakatiyle Gureba Hastahanesinde kendisine mahsus bir odaya yatırıldı.. Ahmed Şevki efendinin riyaseti altında bir çare aradılar.» dedi. Yemeği müteakip kahvesini kendi odasına göndermelerini rica etti. Vehbi beyin: «Niçin söylemiyorsun?» nidasıy-le tkbal'e bağırdığını işitti. Hattâ o akşam yemekte bir-leşildiği zaman bile şu üç kişi ile bu yabancı adam arasında doldurulmayacak bir fasıla mevcut olduğuna delâlet eder bir şey görülmüyordu. O vakit bütün arkadaşları düşündüler. ne muvafakate delâlet eder bir kelime bile söylememişti. Ahmed Cemil eliyle . Ahmed Cemil'e: «Şu haliyle benim nazarımda mahkûmdur. Đkbal'le beraber yukarıya çıktılar. odanın kapısına kadar gitti. arasıra IkbaPin ince muhteriz sesini bir istirham zemzemesi gibi hafif mırıltısı fark olunuyordu. Bir aralık yukarki oda kapısının açılıp kapandığı işitildi..

Ahmed Cemil'i görünce eliyle çağırdı. bana söylediğini tebliğ et. Erken çıktı.» Yemini okunuyordu. artık eniştesiyle matbaadan tamamiyle münasebetini kesmek lâzım geliyordu. tahkirde ben tekad-düm etmiş oluyordum.. kendisine acıyarak ve sükût ederek bakan idare memurunu uzun uzun seyretti: — Bu beni matbaadan kovmak demek oluyor. elindeki gazeteyi asabi bir hareketle buruşturarak yere attı: «Ah!» dedi. cevap vermeyerek. yazı yazacak. kitapçılara hizmet edecek. temin ederim ki senin rahatını bozmamak için hiçbir mukabelede bulunmayacağım» dedi.. Bu vak'a Ahmed Cemil'i o günkü kararlarında takviye etti. makineleri istirdat edecek. Matbaada Ahmed Şevki efendi küçük penceresini açmış birisine müterakkip görünüyordu. Bu çalışmak azmiyle Ahmed Cemil babasının vefatından sonra duyduğu kuvvet ve metanetini tekrar buldu.işaret etti. dün gece kızına ağlarken bu gece oğlu için ağlanacak şeyler işiten bu ana. Kendisi de yine mutad hayata avdet ederek ders verecek. bir anne saadetinin nuhbe-sini teşkil eden çocuklarını mesut görmek emeli. başında bir uğultu işitti. Đkbal daha ziyade söylese kendisini zaptetmekte zorluk çekeceğini anladı. dedi. tamamen tezelzüle uğramıştı. Ahmed Cemil'in muvaffakiyet ümitleri artık şüphelerle dolu kalbini tatmin edemiyordu. bir aralık tahakkuk ediyor zannettiği ümidin yeniden esasını ihzar için çalışacak. Ah! Bir gün evvel davranmış olsaydım. diyor. değil mi? Ne söylüyorduysa çekinme. Ahmed Cemil kıpkırmızı oldu. Ertesi gün sabahleyin eniştesiyle matbaada görüşmek is-tiyoyrdu. Annesi. O vakit Đkbal cesaret etti: — Sizin için bir gazetede bugün birşeyler varmış. ya bir yere kiraya verecek yahut bir matbaa ile şerik olacaktı. bu bizim gazetenin haysiyetine dokunur. sonra tasavvurlarını izah etmek istedi. Sonra Ahmed Şevki efendinin karşısına oturdu. Aşağısını ikmal edemedi. idare memurunun tavnnda mûtaddan başka bir mâna vardı. bu eve yalnız yatmak için gelecek. demek kendisi gazetenin haysiyetine dokunaca! kadar rezu~olmus__addedilivordn r^ezîî^lmıış^. Bunda hiç zorluk görmüyordu. söyle. Ahmed Cemil'in gözlerinde kardeşine: «seni daha ziyade bedbaht etmemek için bütün haysiyet düşüncelerini fedaya karar verdim.ad<Đediliyordu. tâ ilk sahifenin başında iki satırlık bir yazı gösterdi. O zaman birinci defa olarak matbaa meselesindeki hatasını Sabiha hanıma anlattı. hiçbir şey söylemeden yazıhanesinin üstünde serilmiş duran «Mir'at-ı Şuûn» nüshasını aldı.» Ahmed Cemil bir tahkir sillesi aknışçasına sarsıldı. omuzuna dokunarak: «Haydi kardeşim. yukarı çık. bütün Tîanı güya hücum ediyormuş gibi kulaklarında. dinledi. . O vakit Cemil'in gözleri bulanarak şu ihtarı okudu: «Ceridemizin sernıuharrirliği Osman Tayyar beyin uhde-i kiyafetine tevdi olunmuştur. Ahmed Cemil odasına geldikten sonra kapısını kapadı.» dedi. tamamen içeriye çektikten sonra: «Benim için sana birşey söylüyordu. Şimdi bu kadında da bütün hayat ümidi.

. parasızlığı gözünün önünde bir müthiş hakikat şeklinde tayyün ediyordu. yanımızdaki dükkânı da tutar. dedi. Bu hülyaların arasında Ahmed Şevki efendinin her zamandan daha ziyade kızarmış olan çehresi göründü. diyor. diyordu. Đdare memurunun teklifini tehalükle kabul etti. îdare memurunun ilk sözüyle bütün netice anlaşıldı: öl . Kendime iş buluncaya kadar ne yapacağım? — acı acı gülüyordu — Şimdi V fi A. Ve bunu ikisi de tekrar tekrar okudular. yavaş yavaş.. onlar için bir çare bulmalı — sonra birden zihninden bir şimşek geçti — lâkin iki gün sonra taksit zamanı.. dedi. Ahmed Şevki efendiye: — Lâkin ben büsbütün parasızım. Ahmed Şevki efendi: — Makineleri almak için bir çare bulalım. t± 193 makineleri bir yere naklettirmek lâzım gelse hamallar için para yok!. sırrını anlattı. Ali Şekib ilcide birde: — Şu «uhde-i kifayetine» kaydına dikkat ediyor musun? Senin için iyi bir mâna tazammun etmiyor. Ahmed Cemil'in bu dakikada bütün çaresizliği. makineleri oraya yerleştiririz. Ahmed Cemil onu iştimiyor.. Benim küçük bir sermayem var.. O vakit yine hülya silsilesi başladı. O bahis kolay. «Benden sonra boğulmak şerefi sana teveccüh etmiş olacak!» lâtifesiyle gülüyordu.. Yalnız mübahasenin esasını kararlaştırdılar. Ahmed Cemil bütün kuvvetleri birden sönmüş gibi oturduğu iskemlede kolları sallanıyor.. sonra. kendi fikrini takip ediyordu: — Ah! Bir gün evvel davransaydım! Şimdi makineleri almalı. Gazetedeki ihtarın bütün sebebini. Ali Şekib bir aralık Ahmed Cemil'e bir kuvvet daha verdi: — Ne için telâş ediyorsun? dedi.Ahmed Şevki efendi gülerek: — Bu Tayyar'ı bildin ya. Đdare memurundan sonra derdini tevdie en ziyade şayan bulduğu adam Ali Şekib idi. Ahmed Cemil neticeyi Ali Şekib'in dükkânında bekleyecekti. Ahmed Şevki efendi doğrudan doğruya cevap vermedi: — Bugün eniştenle konuşmak için beni tevkil eder misin? O zaten bu müşkül mübaîıaseden kaçmaya vesile arıyordu. gözleriyle idare memurundan yardım ümit ediyordu..

mukavelenin müddeti bitince bir çare düşünülür. Yavaş bir sesle: — Kardeşini.— Herif seni çok oynatacak!. şimdi kendisi de ne yapacağında tereddüt ediyordu.. eski potinlerle gezecekmişim. hiç olmazsa o eski esvaplar altında. Đdare memuru omuzlarını silkiyor. «Hususiyle... Artık başının içinde beyni tabahhur eden bir mayi gibi şişerek sanki patlamak istiyordu. başlamak istediği cümlenin şu ilk kelimesinden sonra gözlerini manalıca süzerek muhatabının aklına birşey getirmek istiyordu. Amma yine yırtık pantalonlar... 16 Bu günden sonra Ahmed Cemil'in o bir vakitler bir sükûn ve saadet yuvası olan mini mini evinde bir cehennem hayatı . 13 Cemil sabırsızlıktan «Netice? Netice?. Ahmed Cemil tuğyan etti: — Matbaada kalmak mı? Teklif ettiğiniz şeye bakınız... Matbaadan çekilmek isterse taksitleri vermek için kendisi düşünsün. o muhtasar sofra başında haysiyetimi muhafaza etmiş olmakla mutmain olurum ya.. Kendinizin tahammül edemediğiniz birşeyin en ağırını bana yükletmek istiyorsunuz. dedi. eve ait olan meseleleri tesviye için müsait bir zaman buluncaya kadar eniştesiyle münasebeti kesmemeliydi. şurada mah-volup bütün bu hayattan.. Yapılamayacak bir şey varsa... Ahmed Şevki efendi bu hiddet tuğyanını sakin bir çehre ile dinliyordu. bir hasır iskemlenin üstüne oturdu.» ddye bağırıyordu. evi ne yapacaksın?.. artık hiçbir şey dinlemeye kuvvet bulamayarak. Her-şeyi yaparım. Sonra bütün mübahasenin teferruatını nakletti. Matbaası başında parçalansın. Vehbi beyin cevabı mantıka tamamiyle muvafık idi.. «Çocuk!» diyordu. makineleri. Ahmed Cemil cevap vermedi.. Đdare memuruyle Ali Şekib ikisi birden cevap verdiler. yine kitapçı dükkânlarında peynir ekmekle vakit geçirecekmişim. Biriniz kalkıp gittiniz. Borç Ahmed Cemil'in binaenaleyh matbaada o çalışıp verilecek taksitleri kazanmalı.... bundan sonra onun ekmeğini yememek için açlıktan ölürüm. orada. Siz o herifin ufak bir azametine tahammül edemediniz. Ahmed Şevki efendi bu cevapları tadat ettikçe Ahmed Mai ve Siyah — F. derin bir mefturiyet içinde ağlamak istedi. — Matbaada kalmak!. ona kalırsa Ahmed Cemil kardeşine. dedi. Đki elleriyle başını tuttu.. Ahmed Cemil herşeyi mahva kadar cesaret alacak bir âsab buhranı içinde idi: — Hepsi onun olsun!. iltizam edilmiş bir çok işler var. makineler alınacak olursa işlerin kalmasından tevellücl edecek mesuliyeti kim deruhte edecek? Sonra. onun mihnetlerinden kurtulmak ihtiyacını duyarak.. o da makinelerin matbaadan alınması.» diyordu. diğeriniz gitmek için fırsat gözetiyorsunuz. Fikrini izah etti.

Sonra Ahmed Cemil'in yanma geldi: — Sen hiddetle her şeyi berbat edeceksin. Vehbi bey hiçbir şey tanımak istemiyor. Bu cevabı kaç günden beri hazırlıyor.. işsizlikten gelen melal ile dolaşıyordu.. Ahmed Cemil herifi hiç söyletmeyerek: — Vehbi beye gidiniz. evde herkes hazırlanan fırtınanın patlaması korkusuyle ikisinin etrafında sükût ediyordu. odasına kapanır. Nihayet herkesin vukuunu muhakkak olmak üzere hissettiği fırtına taksit meselesinin zuhuru üzerine patladı. sıkıp öldürmek arzusunu duydu. iki üç kere tesadüfünde yüzüne bakmadı. orada hiç bir şeyle iştigal etmek için heves ve kuvvet bulamayarak yatağına uzanırdı. Biraz sonra — bu defa çehresindeki tebessümde fazla bir istihza ile — yine geldi.MAÎ VE SĐYAH 195 başladı. Ahmed Cemil bu kavgalara kendisinin yabancı olmadığını uzaktan uzağa farkediyordu. Ahmed Cemil bu intizar etmediği cevaba o kadar hiddet etti ki hemen o dakikada matbaaya koşup Vehbi beyi boğazından tutmak. Ali Şekib'in dükkânında otururken kendisine parayı ikraz eden sarraf sırıtarak geldi. Aralarında münasebet kesüeliden beri Vehbi bey akşamları her vakitten ziyade kaçırıyor. hemen her gece içeride îkbal'i haşlayan sesi işitiliyordu. Bir gün Ahmed Cemil. «Borç kiminse o versin!» diyordu. dedi. bu mukabele suretinin reddedilemeyecek bir kuvveti olduğuna inanıyordu. Ali Şekib'in dükkânında. Evin içinde herkes hususiyle Ahmed Cemil bu huysuzluklara tahammül için azmetmiş gibi idiler. Ali Şekib'e: «Bir cinayet yapmaktan korkuyorum» dedi. evvelce tahammülü mümkün bir çakır keyiflikten ibaret kalan sarhoşluğu şimdi bedmest-liğe dönüyordu. Eniştesini hemen hiç görmüyordu. Vehbi bey her zamandan ziyade huysuzluklar icat ediyor. Vehbi bey şüphesiz onun matbaaya gelmediğini vesile ittihaz ederek IkbaFle kavgaya sebepler buluyordu. Ali Şekib evvelâ sarrafı bir iki gün sabretmek üzere savdı. Sarraf her türlü cevap almaya alışmış tebessümüyle cebinden çıkarmak üzere olduğu cüzdanını tekrar yerleştirerek gitti. fakat borç onun. bütün ailenin 196 MAĐ VE SĐYAH . Artık matbaaya gitmiyor. imza benim. kıraathanelerde. Akşamları eve gidince herkesten kaçar.

-ten sonra her şeyi parçalamak. ben adama makinelerin gölgesini vermem.» diyor. Fakat Ahmed Cemil artık nefsini zapta muktedir olamıyor. Bu adamın bütün müfrit bayağılığı bugün tamamiyle meydana çıkıyor. . nihayet Ikbal'in muhteriz bir mırıltı gibi sesi işitildi.. Çekil. Şimdi ne yapmak lâzım. çekil yanımdan diyorum.. Vehbi bey söylenmekte devam ediyordu. Cemil! Sabret.saadeti çılgıncasına bir tehevvür uğruna. öyle mi? Dışarıya atılmak istedi. işte fırtına bunun üzerine patlamış idi. O zaman Sabiha hanım kollarıyle sarıldı: «Aman. yoksa fena ederim. Ahmed Cemil bu teşebbüsten bir necat ümidi bekleyerek değil. daha ilk günü bırakıp kaçmalıydım. fakat bir şey yapmamış olmamak için Ali Şekib'in fikrini kabul etmiş. damlarlarının içine düşen bir ateş katresi o günden beri bütün vücuduna alevler akıtıyordu. Fakat işitebildikleri parçalar bütün teferruatı anlatıyordu. Vehbi bey yukarıda hâlâ devam ediyordu: —• Zaten sizin içinize düşeliden beri ne olduğumu anladım. kendisi de parçalanan şeylerin arasında mahvolmak istiyordu.. mahvolacak. meselâ bu iakşam annenin. emellerinin birer birer yıkıldığını gördük-. Haksızlık ediyorsam dâva etsin. . yetişmedi de şimdi kardeşinin borcunu bana mı verdirmek istiyorsunuz?. hiç olmazsa ona bir çare bulun. Ahmed Cemil annesiyle beraber Ikbal'in getireceği cevabı bekleyerek aşağıda oturuyorlardı. dedi. Şimdi hiçbir şeyin tamirine taraftar değildi. Hem sen böyle şeylere ne karışıyorsun? Her akşam yılan gibi beni sokmaktan zevk mi alıyorsun? Ahmed Cemil şimdi ayağa kalkmış idi. ilk önce: «bir seneden beri üzerime yük oldunuz. kollarının arasında zangır zangır titreyen bu vücudu zaptedebil-mek için parmaklarını kilitliyordu. — Evet amma eviniz elinizden gidecek. geleceğini bilemeyerek. hiddetinden titreyerek birbirine bakışan ana ille oğul Vehbi beyin söylediklerinin bir kısmını işitemiyorlardı.. «ben evlendiysem senin haylaz kardeşini beslemeği taahhüt etmedim!» cümlesi Ahmed Cemil'in kulaklarını parçalayarak aşağıya kadar yuvarlandı.— Lâkin anlamıyorsunuz. dedi... kardeşinin yanında onu tazyik ederek bir şey yapmak mümkündür. Bana biraz soğukkanlı davranacağını vaadet.» mukaddemesiyle başladı. kapısı açık odasından bağırdığı işitildi. zaten rabıtayı kesmeye de o vesile arıyor.. o zaman Vehbi beyin büsbütün tutuştuğu anlaşıldı: — Makineler mi ?diyordu. bu adamla tekrar münasebet tesis etmek mümkün değil. zannediyorum. o akşam Đkbal'i çağırarak vak'ayı hikâyeden sonra Ve>hbi beye ev meselesinin muhik bir surete ircaını söyletmek istemişti. Vehbi bey verilecek cevap için ikbal'i tavsite lüzum görmedi. bir çare düşünelim. Artık ikbal yılan olmuştu. Korkak edasıyle bir şey söylediği farkolundu..

anne bırak. kravatsız yakasından eski arkadaşı ürktü. asabına sükûn gelecekti. Đkbal bir eliyle böğrüne basarak kapının yanında. Ah. çekti. bu zayıf vücudu sarstı.. fakat iyi bir şey olmuyorum. Ah! bir kere ağlayabilse. iki ellerini tuttu.. O vakit Sabiha hanımla Seher yukarıya koştular. kafasını şu taşların üzerine çarpa çarpa sürüklemeğe muvaffak olamadığından..» dedi. Sabiha hanım üzerine atıldı: «Đkbal ne oldun? Bana baksana Đkbal! Ne oldun.. Annesine koştu. Daima hiç!. Đkbal kalkamıyor başını kaldırıp annesine bakamıyordu. o vakit iki eliyle yakasını tuttu.. 17 O sabah Ahmed Cemil Ali Şekib'in dükkânına girdiği zaman perişan saçlarından. müteselli olacak. annesinin kadınlık zaafına mağlûp olarak tehevvürünün bütün taşma meyelânmı serbest bırakamadığından müthiş bir yeis duydu. Đniltileri arasında yalnız «Hiç!» dediği işitildi. Bir aralık Seher: «Küçük hanım! Küçük hanım ne yapıi X A ±1 199 yor?. O zaman. Hiç!.. O zaman Vehbi beyin atlayarak indiği duyuldu.. asıl düşünülecek olan o biçareyi unutmuşlardı.» diye bağırıyordu. yavrum?.. Ali Şekib'in yazıhanesinin üstüne koyarak açtı: — Dükkânını bir iki saat bırakarak beni Emniyet Sandığına götürür müsün? dedi... Ahmed Cemil acı bir hande ile cevap verdi: — Ne olduğumu bilmiyorum.. Şimdi bir şeyler kırmak. Đkbali?... Đkbal'i düşünmemişlerdi. güya bir kavi pençe boğazını sıkıyor..» diyordu. yerde inliyordu. «Ah! beni niçin bırakmadın? çıldıracağım!. bir şeyler parçalamak istiyordu.» dedi. Fakat ağlayamıyor.O vakit bir vücudun yukarıki odada.. boğazını tıkayan müz'iç bir şehik onu ağlamaktan menediyordu. kravatı yakalığı parçalandı. bozulmuş çehresinden. «bırak. Pantalonunun cebinden buruşuk bir gazete parçası çıkardı.. onu boğuyordu. «çıldıracağım!.. Henüz o bir şey söylemeden: «Ne oluyorsun?» dedi.» diyordu. Fakat sokak kapısının büyük bir taraka ile kapandığı işitildi.. Vehbi bey gitmiş idi. . yukarıdan bütün bu ailenin üzerine istediği gibi tahkir levsini döken bu adamı tutmağa. düştüğü duyuldu. Ahmed Cemil annesinin kollarının arasından silkinerek kurtuldu.. evet. Bağırmak istedi. kur-tutmak isteyerek hiddetinden boğulan sesle. Ahmed Cemil şimdi annesini kapıya kadar sürüklüyor.

Đşte bugün kızını ölümden kurtarmak için oraya gidiyor. Ah! bilsen... Ahmed Cemil söyletmedi: — Bak. sıkıt tehlikesini. Ahmed Cemil taşmağa vesile arıyordu. beş para yok. hissediyorsunuz değil mi. muayenenin endişe veren neticesini kesik kesik Ali Şekib'e anlattı. bütün dünyadan evvel bana o lâzım. Ali Şekib birşey söylemek için yutkundu.* diyorsunuz. başını iki elleriyle tuttu. Siz. Ali Şekib ne söyleyeceğinde mütereddit idi: «Her şeyi ifrat edersin!» dedi. sen bana hâlâ ifrattan bahsediyorsun. yeislerini orada yavaş yavaş buruşuk ceride parçasının üzerine salıverdi. ne soğukkanlı adamlarsınız! karşınızda çıldırmış birisini görüyorsunuz da tam bir sükûnla «Đfrat ediyorsun... . dedi ki: — Bunlar annemin küpeleriyle yüzüğü! Bir vakitler babam evi tamir için borçlandığı zaman bunları bir türlü Emniyet Sandığına terhin etmek istememiş idi. Şekib? Bana acıyorsun değil mi? bak. Ali Şekib'den Emniyet Sandığının kapısında ayrıldı. herşeyden evvel. Nihayet Ahmed Cemil dün akşamki vak'ayı kardeşinin böğrüne tesadüf eden tekmeyi. bir de bu sarı meyus simaya bakarak duruyordu. — Đfrat etmiyorum. Bütün bu sefaletleri ondan saklamağa — esasını pek iyi1 tâyin edemeksizin — lüzum görüyordu. ah! busen. zannediyorum. dirseklerini üzerinde annesinin küpeleriyle yüzüğü hazin bir eda ile serilen yazıhaneye dayadı.. bu söz kifayet etti: — Đfrat mı? Kardeşim ölüyor diyorum... yalnız o mümkün değil.. cevap veremiyor. onu ben öldürdüm diyorum.Şimdi Ali Şekib donmuştu. Ali Şekib'in teessürünü anladı. değil mi? diyordu. o ziyafet gecesinden beri Ahmed Cemil ondan firar ediyordu. hepiniz. Ali Şekib bu gözyaşlarına bir hürmet ve merhametle sükût ediyordu. bir haftadan beri ağlayamadığı bütün elemlerini. Güya hülyalarının şu inkırazıyle aşkı arasına mâni bir sed koymak. Şimdi îkbal'i kurtarmak lâzım. Bu son sözü söylerken Hüseyin Nazmi'yi düşünüyordu... Halbuki bende para yok. O zaman Ahmed Cemil bu dost kalbinin şu gözlerinden hafif iki katre yaş akan dostun karşısında. kalbinin şu karışık tufanından o emeli çiçeğine bir katrenin bile sıçramasına imkân bırakmamak istiyordu. anlıyor musun? Eliyle sözünün katiyetini göstererek ilâve etti: — Senden ve hiç kimseden... Şekib!. Ahmed Cemil artık hiç bir şey saklayabilecek bir halde değildi.. yok. bir an evvel eve giderek alabildiği paraları Sabiha hanıma vermek. bir şu yazıhanenin üstünde melûl serpilen küpelerle yüzüğe. Kardeşimi ben öldürüyorum.. bütün hülyalarımdan sonra bu gün şunları Emniyet Sandığına götürmek için mecbur eden sebeplerin acılığını hissetsen. ağlamamak için kendini tutuyorsun. evden çıkarken pek fena bir halde bıraktığı ikbal'i görmek için acele ediyordu.

Onun sualini beklemeden Seher söyledi: — Siz gideliden beri küçük hanımdan kan boşanıyor.. O gözleri yarı açık. Ahmed Cemil ayaklarının ucuna basarak ilerledi. Sabahtan beri yorulan bacaklarıyla tekrar koşmak.. uzun nefeslerle uyuyordu. Sabiha hanım vaziyetini değiştirmeyerek kaşlarını kaldırdı. o vakit Ahmed Cemil bu bir hüküm vermeyen cevaba hiddet eder gibi oldu. «belki!» diyordu. terden ıslanmış saçları fildişi gibi donuk sarı duran şakaklarıyle alnına yapışmış. Yukarıya koştu. ondan cesaret verecek. zihninin içinden bütün idrak kabiliyetlerini silip süpürerek götüren bir sel akıyor. fakat onu kurtarabilirsem. bir hiç bekliyordu. Sabiha hanım. Şimdi Ahmed Cemil hekimin tenbihlerini zaptedebilmek^ ittihaz olunacak tedbirleri anlamak için zorluk çekiyor. Ahmed Cemil'in cevap vermeğe vakti yoktu. dalgın bir nazarla meçhul bir noktaya bakıyordu. büyük musibetlerin dehşet devresini takip eden sükûn zamanlarına mahsus bir bitkinlikle ellerini dizlerinin etrafına kilitlemiş. «o halde yine hekimi getirmeli!» dedi. yorgun. ikbal balmumundan yapılmış sarı bir heykel gibi derin bir dalgınlıkla yatağa yatırılmıştı. Ne kan! ne kan! Sonra kapıyı iterek kapadıktan sonra iri vücudu ile. JL vakur ve endişe ile dolu idi. Bu adamın ağzında şu söz bütün korkularının esassız olmadığını anlatıyordu. Demek ki ateşe karşı konulamayacak olursa. Kendi kendisine: «Çocuk düşmüş olacak. — Düştü mü? dedi.. bu bence daha iyi. — Bu adamın bütün ettiklerini yanma mı bırakacaksınız? dedi. içeriye girince merdiven başına bırakılmış su kovalarıyle Seher'in perişan hali dikkatine çarptı. Annesinin yanma çöktü. dudakları solgun bir pembelikle dişlerinin üzerinde gergin. Validesi karyolanın altına seccadenin üstüne oturmuş. Fakat bu adaman aldatmak istemeyen çehresi 1\L -rt.» diyordu. Ahmed Cemil şimdi tehlikeyi daha vuzuh ile görüyordu. bütün hissi ve fikri donmuş gibi boş nazariyle bir . bir bora geçiyordu. hepsini söylememek istiyörmuş-çasına basık duran dudakları «fena!» diyor gibiydi. En evvel Ikbal'e baktı..Kapıyı açmak için Seher biraz gecikti. dargın çehresiyle Ahmed Csmü'in önüne geçti. bir işaret. bu sevgili vücudu bir gün yine böyle — fakat şimdi yorganı hafif hafif kaldıran şu nefesler kesilmiş olarak — görebilmek ihtimalinden titreyerek gözlerini ayırdı. hiç bir şey anlamıyormuş. tekrar kalktı. Hekim başını sallıyor. O zaman bir medet umarak hekimin yüzüne bakıyor.. hekime gitmek lâzım geldi. hafifçe kapıyı itti. ümid verecek bir söz. o.. Onun bu manzarasından elîm bir his ile. «ateşe karşı koyabilmeli!» diyordu.

saçlarının soğuk terleriyle ıslanan çehresine yüzünü yanaştırdı. elleri. yorganını açmayarak. kutularla dolu bir an evvel şifa götürmek acelesiyle sokaklardan uçarak geçmek icab etti. yemek yemiyor. o müthiş humma. bir oğlunun yüzüne bakıyor..onun. şükran ile dolu gözlerine bir tebessüm incilâsı gelerek bir vakitler tatlı sesiyle evin içinde daima «Ağabey!» hitabıyle selâmladığı bu sevgili kardeşe. Kardeşinin kapısı tamamen kapalı değildi. artık ağlamayarak kenarları yanan gözleriyle şu içeride sarı donuk benzi ölüye benzeyen kızını elinden alıp almayacaklarını soruyor gibiydi. «ne oluyor yarabbi. bir şey çekiliyor gibiydi. Güya kendisini yaşamaktan menetmekle hayatının bir kısmını şu hayatının günden güne eksildiği görülen vücuda bahşetmek istiyordu. o korkulu nazariyle tâ oraya. korkunç bir fer-yad. Bu gece biraz sakin uyuyordu. kendisi şu evin içinde kayboluvereeek olursa ne kadar bedbaht olacağını düşündükçe ağlamak istediği annesine bakıyor. Ahmed Cemil kollarıyle ĐkbaPi sardı. bütün şu küçük aile halkının bir dakika yorulmayan uğraşmasına... hâlâ ona bakıyordu. Dinledi. ne oluyor?» dedi.» dedi. artık mağlûp ve mecalden mahrum kalan başı Ahmed Cemil'in omuzuna düştü. kolları şişelerle. yatağından atladı. bir aralık «Cemil! Cemil. fakat artık onlarda bir şey noksan idi. Ahmed Cemil şimdi bu zayıf vücudu kollarıyle sıkıyor. titreyen kolları bir kuvvet aramak için uğraşıyordu. uyumuyor. Artık evden çıkmıyor.. Ah! Onu kurtarabileceğinden emin olsa böyle hiç durmadan hep koşacaktı!. nefsini müdafaaya çalışarak zayıf vücudu gerilemek. eliyle itti. ne oluyorsun. yatağın üzerine öyle atılıveriyordu. kurutup yakan o müthiş ateş arasında bir harb başladı. zaten gördüklerini anlayamıyorlardı. kardeşim?. Sonra bu eller birdenbire Sabiha hanımın orada bir çare araştırıyormuş gibi dolaşan serseri ellerini kavradı.. açık gözleriyle. Korktuğu şeyi şimdi bir vehimden. Ikbal'i her dakika bir parça öldüren. onu alıp götürmek isteyen şeyden koparıp kurtarmak istiyordu. daima bu vücudun hayatından bir parçasını koparmakta devam ediyordu. didinmesine rağmen daima galip çıkıyor. kardeşim.. yaşamıyordu. duvardan gelen muhacim hayale bakıyor. gördü. Fakat ateş. «Đkbal!. Ahmed Cemil tekrar gözlerini Đkbal'in gözlerine dikti. onu işitmiyor. ayaklarından ve arkasından kendisini zabta çalışan Sabiha hanımla Se-her'in arasında elleri ihtilâç ederek bir hayalden müdafaaya (hazırlanıyormuş gibi gerilmiş.. gözleri müthiş bir şeyin tema-şasıyle korkudan açılarak tâ ötede duvara dikilmiş. eczahanede saatlerle süren üzüntü içinde beklemek. esası olmayan bir histen ibaret göreceğini ümide çalışarak odasından çıktı. ki iki kardeşin gözleri şu dakikada son bir muhabbetle bakıştı. ateşle yanan boğazından. Sahih bir ses işitmiş miydi? Duramadı. Sabiha hanımla Seher uykularından henüz bir korku ile uyanmışlara mahsus şaşkınlık ile söyleyemiyorlar. ciğerlerinden kuru gelen sesiyle onlara lâkırdılar edivermeğe çalışıyordu. Kaç gündür en ufak bir gürültüyü işitebilmek için odanın kapışım açık bırakarak.. . Đkbal arasıra dalgınlıktan çıkıyor. tâ uykusunun derinliğinden gelen bu seste bir acılık vardı ki. Koştu..» dediler. iri. Bir gece Ahmed Cemil Ikbal'i biraz rahat bırakmıştı. bir feryad. Şimdi bu gözler onun bu feryadına karşı sakit kaldı. «Đkbal. o. Bugünden sonra Ahmed Cemil'le. O zaman Ikbal'i yatağının içinde oturmuş. sık sık nefeslerle çırpman göğsünü yırttı. Ahmed Cemil'e yine koşmak lâzım geldi.» dedi.. Fakat kollarının arasında bu vücuddan uzun bir raşe ile bir şey akıyor. birden kalbinde bir musibet hissi uyandırmıştı.

ihtiyar. dua edilirken. dik nazariyle sulara bakıyordu. bu evi. sonra dilencilerden mürekkep alay ile kabre gidilirken hep sükût ediyordu. O zaman Ahmed Cemil'i. kaldırmışlar. Tabut yabancı ellerle kalkarak. O gün güzel bir hava altında Ahmed Cemil'in matemiyle istihza ederek Halicin güneşli suları akan bir gümüş deryası gibi kayıklarının kenarlarından geçip gidiyordu. bu tabuta kendisinden başka şu etrafındakilerin kayıdsızhğından azîm bir eza ile üzülüyordu. Artık ağlamıyordu. çocuk. şu ana ile kardeşi hafif bir meyil ile selâmlıyor. Merdivenlerden sürünerek kızını son bir feryad ile selâmlayan annesinin sesi.şu düşünememekten ibaret olan donukluktan — velev bir dakika olsun ayırabilmek için gençliğine ait eski bir hâtıradan bahsediyordu. Artık Ahmed Cemil bu günün bitmesi. Ahmed Cemil tabutun arkasında yürüdükçe yeni bir ¦ölü geldiğine sevinerek koşuşan dilencilere bakıyor. bütün bu ölüler diyarının ölüm ile yaşayan halkını seyrediyor. uzak bir vakanın mübhem hâtıraları gibi geçiyor. Ahmed Şevki onun zihnini işgal etmek. bir an evvel şu yabancılar arasından çıkarak matemiyle yalnız kalması içia sabırsızlanıyordu. O arkadaşlarının hiç biriyle lakırdı etmiyor. tabut bir komşu kabrin üzerine ihmal edilerek bırakılıvermiş. senelerce uzak bir maziye süzülüp gidiyordu. şu henüz on günlük vak'a. Ali Şekib'le Ahmed Şevki efendi kollarından tutmuşlar. Şimdi bütün o müthiş günün vukuatı zihninden.ah 203 18 Ahmed Cemil bu matemin içinde bir hummanın korkunç kâbusundan uyanmış gibi çıkmış idi. Sonra namaz zamanını beklemek lâzım geldi. Orada henüz bitmemiş kabrin yanında yine beklemek icap etti. artık nefsine bir temellük kuvveti duymayan bu vücudu o tabutun arkasından sürüklemişlerdi. bir ağacın dibinde mahallenin bekçisi iri gümüş saatini çıkararak geç kaldığına canı sıkılmış gibi bakıyor. kazmanın ucuna tesadüf etmiş gömülü eski bir mezar taşı parçasının çıkarılması için çare düşünerek çalışıyorlar. bu eve bir daha avdet etmemek üzere götürmek lâzım geldiği zaman bu facia bütün hakikatıyle gözlerinin önünde tecelli etti. bütün bu gördüklerine. gidiyordu. O vakit dizleri titreyerek merdiven başına çöktü. Onu arkadaşları bir kahvenin önünde alçak bir iskemle üzerinde işgal ediyordu. o insanların artık her şeyini unutup da bütün metaneti bir matemin kahrına teslim ettikleri dakikaya mahsus feryadı kulaklarını yırttı. hayatında. namaz kılarken. ötede beride yirmişer para sadaka alabilmek için duran kadın. Fakat kalbinde hep o sönmek bilmeyen ateş yanmakta devam ediyordu. Đlk günü kalbinde bir şey şu gözlerinin önünde tahakkuk eden faciaya inanmamakta devam ederek bir ölüye karşı son vazifelerin ifasıyle meşgul olurken o kadar büyük bir acı duymuyor. Fakat her şey bitip de o tabutu kaldırmak. düşüncesinden . son istirahat yerinin hazır olmasını bekliyordu. kenarlarında. bunlardan artık tahammül edilmez bir üzüntü duyuyor. O. alelade bir iş görüyormuşçasına koşuyordu. kendi . sakat ve sağlam dilenci güruhu sabırsızlanarak bekleşiyor. onu çıkardılar. Mezarcılar yekdiğeriyle konuşarak. Sonra Eyüb'e geldiler. mezarlar üzerinde.

— Niçin bana öyle bakıyorsun. sıvaları dökülmüş duvarları. bu kızın kızarmış gözleriyle kendisine bakan nazarından kaçmak istedi. bir hafız titreyen. sana bakıyor mu idim?. ağlayan bir sesle şu taze kabrin üzerine ruhanî bir demet vaz'ediyordu. fakat ona kabul ettirmek mümkün olamamıştı. lakırdı söylenirken boş gözlerini diker. . Seher'e bakamadı. kıvranarak şimdi bu evi tamamen boş bırakan kardeşi için kana kana. Annesine görünmeğe kuvveti yoktu.makarrı gözlerinin önünde yükseldiği zaman birden bütün açıları taştı. öyle durudu.. Eve geldiği zaman akşam olmuştu. Kapıyı Seher açtı. fakat onu görmüyordu. kardeşinin. Fakat sonra kabrin üzerine atılan toprak şişerek kardeşinin ^u ehûdr. barid göründü.. Öğünden beri hayatından bir yarım asır geçmiş gibi çökmüş. o müthiş saatlerin hâtıralarını sırasıyle ihya için düşünüyordu. Örtüleri kaldırılmış. Şimdi herkes sükût ediyordu. bir müddet oraya baktı. O zaman Ahmed Cemil ruhu okşayan teselliye benzeyen tatlı bir his ile şurada hafif hafif ağladı.matemine karşı bir tahkir gibi ciğerleri yırtılarak bakıyordu. Sonra kabir bitince tabutu iplerle sararak indirdiler. birinci defa olarak feryad ihtiyacını zaptetmek istemedi. doya doya acısını çekmek istiyordu. Doğru Đkbail'in odasına kadar gitti. orada bağırarak. asabı tahriş eden dişleri keserken Ahmed Cemil karnına basıyor.. o vücudu burada bırakmamak. şu toprakların gasbmdan almak isteyen bir his ile iki adını attı. Ali Şekib elini tuttu.ağladı. Artık düşünmek melekesinden tecerrüd etmiş gibi bir .. bu sesi işitmekten mütevellit azabı tazyik etmek istiyordu. Kapının baş tarafını desterenin . ihtiyar olmuş idi. Bilâkis matemine tamamiyle MAĐ VE SĐYAH 205 nefsini teslim etmek. nazarına eskimiş kafesleri. alçak cumbası. cibinliği indirilmiş karyolasına kadar gitti. sonra hemen oraya seccadenin üzerine atıldı. tahta kapısı ile çirkin. Cemil? — Bilmem. onu bir taşın üzerine oturmağa mecbur etti. kalbinde garip bir his vardı ki o akşam eve girince bütün bu günün vakalarını yalan bulacağını zannettiriyordu. Öyle dalgınlıkları vardı ki saatlerle sürerdi. Ah! O günün hâtıraları!. Bugün Süleymaniye'-nin kalbinin enisi olan şu minimini ev. Yalnız kalacak olursa büsbütün fena olacağını söyleyerek kendisini o gece işgal etmekte ısrar ediyorlardı. Bugün Ali Şekib'in dükkânında yine gözleri arkadaşına tesadüf etmiş duruyor. Onu hâlâ orada görecekmiş vehminin mağlûbu idi. O akşam arkadaşları onu eve göndermemek istemişlerdi. Şimdi hep bunları birer birer tahattura çalışıyor.

. Ahmed Cemil ayağa kalktı. Fakat sen her şeyden evvel kendi hayatını düşünmekle mükellefsin.. ona biraz kuvvet vermek zamanı geldiğini anlamıştı. fütursuz davran. artık onu biraz sarsmak. hemşiresinin intikamını almak ihtiyacı içinde onu esbabını . Ali Şekib devam ediyordu: — Bence artık bu uyuşukluğa bir fasıla vermek zamanı gelmiştir. Ahmed Cemil şimdi arkadaşından gözlerini ayırmış. demiyorum. zannederim. hulyasız mısın? Artık bu toprak parçasının üzerinde görülecek işin kalmamış olduğuna ciddî bir kanaatle hükmediyor musun?. — Kardeşimi öldüren adamı! Onu insanların adalet pençesine teslim etmek benim en evvel düşünülecek vazifem değil mi? Ali Şekib şimdi arkadaşının hayretle yüzüne bakıyordu... artık bu düşünceye bir hatime vermelisin! dedi.Ali Şekib elinden kalemini bırakarak defterini kapadı. yine yüzüme artık yaşamaktan vazgeçmiş bir adam gibi bakıyorsun.. Sana çarpıldığın musibete karşı kayıdsız. Ah! Hayatının o ümidi o hülyası!. Biraz tesviye edilecek şeyleri düşünmek lâzımgelir.. Ali Şekib arkadaşının hiç alışılmamış olan bu nazarından ürkerek: — Neyi unutuyoruz? dedi. Evde bir annen var ki yegâne ümidi senden ibaret. hayattan vazgeçecek kadar ümitsiz. Gözlerinde şimdi vahşî bir nazar vardı. bir eviniz var ki küçük bir tedbir noksanıyle elinizden gidabilecek... ne ile isbat edecek? Ondan bu suretle mi intikam almak istiyor?» Arkadaşı için şimdi başka bir tarzda merhamet duyuyor. 206 MAÎ VE SĐYAH Bak. Ahmed Cemil cevap vermeyerek dinliyordu: — Dünyada hiçbir kimse tasavvur edemezsin ki hayatından hiç olmazsa bir büyük matem geçmiş olmasın. arkadaşının önüne dikilerek: — Her şeyden evvel tesviye edilecek diğer bir şey var ki onu unutuyorsunuz. bunlardan sonra fakat hepsinden mühim olarak sen varsın. biraz kendini silk. Tâ yanma kadar geldi. biraz damarlarındaki kanının cevelânım duy. dalgın bir nazarla mübhem bir noktaya bakıyordu. o herife kaptırdığın makineler var ki kurtarmak lâzım. yüzüne bakarak: — Cemil. gerçekten. mümkün olmayacak şeyler tavsiyesinden ne faide çıkar. bugün ne yapacağını bilmiyorsun. Şimdi onu kendisinden ne kadar uzak görüyordu. Kendi kendisine! «Zavallı çocuk! diyordu. Bak.

Ali Şekib'e baktı. kapıdan gülümseyerek . . Kardeşimin vefatına dair o herifle elbette bir lakırdı etmişsinizdir. sonra kendisine mûtad olan tavrıyle omuzlarını silkti: — Ne için doğrusunu söylemekliğim için ısrar ettin? Sana hakikati süsleyerek söylemek için bir sebep var mı? Zaten bunu benden sormaya lüzum gördüğüne de şaşarım. onu iyice anlamış isen vak'ayı ne yolda telâkki etmiş olacağını da tasavvur edebilirsin. Kardeşinin vefatından beri ondan bir şey sormak istiyor. Bugün beş dakika evvel Ali Şekib'in başladığı muhavere tertibine de lüzum görmeyerek Ahmed Şevki efendi mukaddeme tertibine de lüzum görmeyerek Ahmed Şevki efendi göbeğinin sikletini dinlendiren bir nefesle henüsr solumakta iken sordu: — Sizden birşey anlamak isterdim. Ahmed Cemil sükût ediyordu. eski arkadaşlarıyle biraz dereden tepeden bahsederdi. fakat bu mesele yine sırf hissiyata ait bir şey! Ben bilâkis seni biraz maddî işlere sevketmek istiyorum. Vah vah: teessüf ettim. düşündüğünü söylemekten içtinap etti. başını sallayarak: — Pek yapılmayacak şey değil. Size ne dedi? ve onun vefatı haberini ne suretle telâkki etti? Ahmed Şevki efendi evvelâ bu suale taaccüp ediyor göründü. vakit buldukça matbaadan sıvışarak buraya gelir. cesaret edemiyordu. Ahmed Şevki efenJMAĐ VÜJ SĐYAH 20T dinin kapıdan giren göbeği göründü.tedarik imkânından mahrumiyetini düşünerek aczinin bütün acılığını hissediyordu. dedi. Bugün Ahmed Cemil idare memurunu görünce bir tes-Jiyet nefesi aldı. Bir sene zevci sıfa-tıyle yaşadığı bir vücudun hahvına sebebiyet verdikten sonra bu kadar kayıdsızlık gösterebilmek için bir kalbin ne büyük kuvveti olmak lâzım geleceğinde tnütehayyir idi. Bu sırada dükkânın kapısından içeriye billur gibi çıngıraklı bir çocuk sesinin «Havadis!. yoksa çok muztarip olacaktım!» dedi.. şimdi Vecdi beyin idare memurunun ağzında başka bir istihza manasıyle mazmunu teeyyüd eden o sözü hepsinde mütalâa beyanına imkân bırakmayan ağır bir nefret uyandırıyordu. iyi kızdı. Şu dakikada bu meseleyi fikir selâmetiyle muhakeme edemeyeceğini anladı.» dediğini işittiler. ertesi sabah: «Dün cenazeye gitmişsiniz.. Bu sese hep âşinâ çıkarak başlarını çevirdiler. isabet oldu ki münasebeti kesmiş bulunduk. Benimle uzun uzadıya lakırdı etmedi. fakat bana tamamen doğrusunu söylemenizi şiddetle rica ederim. o. o kadar! Sen daha ziyade birşey mi bekliyordun?. Bir adamın insanlık duygularından bu derece mücerred olabileceğine delâlet eden hikâyeler işittikçe mübalâğaya hamlederdi. kendisini göstermek isteyen Nedim'i gördüler.. Ahmed Cemil cevap vermek üzere idi..

haberin var mı? O vakit çocuğu bir saniye evvel kendisini serbest bir meslek sahibi görmekten tevellüt eden neşvesi uçarak gözlerini birdenbire hüzün kapladı: — Babam mı?. Ahmed Cemil hastahaneye gitmek. beyimî. daha1 ziyadesini yapmaya muktedir olama-yarak çocuğu hiç olmazsa müvezziliğe sevketmişti.. Nedim'in billur sesi Babıâli yokuşundan aşağıya doğru uzaklanarak kayboluyordu: Havadis!. sonra cesaret gösterdi: — Baban nasıl. Çocuk sevinçle cevap verdi: — Bugün başladım.. — Ne için? dediler.. Nasıl.. Nedim. Ahmed Şevki efendi ona küçük bir sermaye vermiş. o da Raci'yi affetmek istiyordu. O zaman üç arkadaş hayretle bakıştılar. Ahmed Cemil Nedim'e birşey sormak istiyordu. Ahmed Şevki efendi matbaadan iki saat gaybubet edeceğini haber verip avdet etmek üzere ayrıldı. evvelâ tereddüt etti. Ahmed Cemil arkadaşlarına sıra ile bakarak dedi ki: — Bana refakat edebilir misiniz?.208 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil sordu: — Nedim.... sonra içini çekerek ilâve etti: — Dün annem gitmiş. Bilmem.. Ahmed Şevki efendinin dar yerlere zor tahammül eden iri göbeğiyle soluyarak girişine arabacı gülüyordu..... Arabanın sarsıntısından yokuşa fazla bir zorluk ilâve edecek bir vü girdiğini farkeden beygirlerin bile kulaklarında endişeye MAĐ VE SĐYAH .. O vakit Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin bir gün evvel Nedim'e izin verdiğini anlattı. sen müvezzi mi oldun?. Ali Şekib dükkânı kapamaya karar verdi. iyi değilmiş!. dedi.. bu kadın o kadar işkencelerine tahammülden sonra kendisini terkedip sefalet içinde bırakan bu adamı affedecek kuvvet bulmuş mu? Ahmed Cemil üçünün de birden aklına gelen bu mütalâayı tefsir etmek için: — Zavallı kadınlar! dedi. Teklifini hemen kabul ettiler. Çocuğun haftada aldığı beş on kuruşu çok görmüştü.

Şimdi Vezne-dler'i dolduran ramazan eğlencelerinden bir kısmı o zaman bu sokakta halkı han içlerine toplardı. O vakitler Aksaray caddesi henüz Şehza-debaşı'yle Direklerarası'na mağlûp olmamıştı. Ali Şekib solda kütüphanelerden birini göstererek Ahmed Şevki efendiye birşey anlatıyordu. Kitapçılarla sarraflar.209 lâlet eden bir hareket oldu. bu tahta evlerin renk renk cephelerinde okunan tefekkür sükûtuna dalıyordu. Ya onu takip eden ikinci matem darbesi! Demek hayat dedikleri şey böyle sonuna kadar müthiş darbeler toplamakla geçecek. günde onaltı saat istanbul'un inişli yokuşlu sokaklarında şu makasları bozuk sandukayı sürüklemekten bizar olan hayvanlar yerlerinden oynadılar. Aksaray caddesine hayat veren hareket burada kesilmiş oluveriyordu.. O zaman araba bir ıssızlık içinde yuvarlanmağa' başladı. Ahmed Cemil arabanın gürültüsü arasında işitemiyordu. o matemin vukuu imkânına titriyordu... Aksaray yokuşunun başına gelince Ahmed Cemil'de çoktan görülmemiş yerlerin tekrar temaşasından hâsıl olan bu tahattur lezzeti uyandı.» Dikkat etmedi. sonra fikri bu sokaktan ayrılarak iki tarafa bükülen sokaklardan daha ilerisine hülyasını sevkediyordu. Çetnberlitaş'tan.. bu zaten bilmediği bir mesele değildi. 14 nıak kadar zor bulurdu. Artık kalabalık azalıyor... O zaman ne kadar mesut idi! On yaşmda-M çocuklara mahsus daima taşmaya müheyya neşve ile o vakit her sözlerini tuhaf bulduğu o oyunculara. Zihninde müphem hâtıra levhaları uyanıyor. hele uzun fesli ibişe ne kadar gülmüştü! Şimdi bunların hepsinden uzak! Hele babasından.. Ali Şekib «Yenibahçe'ye!» emrini verdi. bu korkunç ihtimali düşünüyor. Ahmed Şevki efendi araba ile yokuş inmeyi yayan yokuş çıkMai ye Siyah — F. kasap. önünde akıp gittiğini gördüğü şu sakit hayat levhalarının gizli köşelerine giriyor. sahraların yeşilliklerine sığınmış bir sayfiye gibi tevehhüm ederdi. bir uğultu içinde sürüklenip gittikçe. Ahmed Cemil karşıya oturdu. Onbeş sene evvel? Kendi kendisine o zamana ricat ediyordu. Ahmed Cemil'in gözleri tek tük dükkânlarla su taşıyan bir uşaktan. aşçı. atlarında. helvacı dükkânlarının teselsülü gözlerinin önünden geçerken o. bozuk makaslarının üzerinde sarsılarak. dedi.. Araba. bir tarafta ceviz oynayan dört çocuk zümresinden. Hele daha ötesini hiç bilmezdi. Bir aralık Ahmed Şevki efendi: — Hele yokuş bitti. Bir aralık annesi hatırına geldi. Yenibahçe'nin namını işittikçe burasını istanbul'un hemen haricinde. yorgunluktan kırılmış bacaklarıyle yokuşu tırmanmaya başladılar. Akçe farkı. münferit tesliyetini de kaybedive-recek olursa ne yapacak?. beride şemsiyesine dayanarak yavaş yavaş yürüyen bir efendiden mürekkeb nadir hayat eserleriyle sükûtî bir hüzün ha-vasıyle dolu bu sokağın perdeleri inmiş kafesli pencerelerini temaşa ediyor.. birgün onu da.. Pencereden sokağa bakmayı tercih etti. hayatının biricik servetini.. . Şimdi hemşn onbeş sene oluyordu ki Aksaray'ı görmemişti. Şimdi manav. bakkal. Beyazıt'tan geçtiler. Zavallı babası!. kendisini bir ramazan gecesi babasının yanında tiyatroya gitmek için bu sokağı inerken görüyordu. kaldırımların taşlarından sekerek. kulağına yalnız bazı kelimeler geliyordu: «Silik para..

o da bir dairede mukayyid olsaydı. iştihar emeli arkasında koşmasaydı da kendisine o evin sükûtu ile uygun olacak bir hayat vücuda getirseydi? Ahmed Şevki efendi: — Geliyoruz!.Bütün o sakin mahalleleri. Bir koğuşun önünden geçerken bir hastanın iniltisi arasında diğer bir yataktan güftesiz bir nağme işitti._ kadar uzak olduğunu. dedi. memleketinde kendisini bekleyen çocuklarını düşünerek can çekişen babalar. kendilerine refakat eden hizmetkâr çekildi. satıla satıla nihayet son servet olan yorgan da gittikten sonra hastahane yatağına düşen hastalar. şehir hayatının o sükûn muhitini dimağının içinde görüyordu. Raci'ye bir küçük oda tahsis etmişlerdi. Artık gelmişlerdi. şemaların. kendisinin nasıl y^^ğJ^^eme^Jı^şLpt^Je^in^çûa^^^içye-rek bir hülya âlemi aradığmı hissediyor. Bir el çelikten tırnaklarıyle kalbini sıkıyor. Yalnız bir sandalye vardı ki Ahmed Şevki efendiye verildi. bu sefalet sahnesine bak» diyordu. Onların geldiğine bir çocuk gibi sevindi. bir ziyaret gününün haricinde gelenîeri bir resmî adam zannederek selâma duranlar oluyordu... Dehlizde duranlar hayretle kendilerine bakıyorlar. Ahmed Cemil bunların içinde neşeli çocuklar. Teşekkür edecek kelimeler bulamıyordu. içeriye girdiler. baştan başa insanlığın feci levhası şeklinde dehşetini gözlerinin önüne seren bu yerden kaçmak. bir ses: «Bak. Ayak seslerini işitince gözlerini açtı. yer gösterebilmek için telâş etti.. Artık hayatın felsefes:nden ne.. bütün beşeriyetin iltiyam bulmaz yaralan bir an içinde aklına geldi. Şimdi bütün bu manzaradan. koğuşlarının içinde yay takları görüyordu. Onlar kapıcı ile görüşürken Ahmed Cemil bu binanın karşısında soğuk bir his duydu. çiçekli. Artık yaln-z kalmaktan usanmiştı. kendi kendisine: «Bir de şu pencerelerin içindeki hayat var!» diyordu. Ne olurdu. Burası nazarında bütün beşer hayatının mücessem ve sefalet muhassalası gibi yükseliyordu.. O buralarda duyulan istirahat kokusundan ne kadar uzaktı! Süleymaniye'nin mini mini evi. Ali Şekib'le Ahmed Cemil atladılar..« . dehlizlerden geçiyorlardı. Bütün ekmeksiz kalmış aileler. Ahmed Şevki Efendi inleyerek kapıdan sıyrıldı. müstehzi bir seda gülerek: «Ah:_SeninjtrıüneKver__hulyaların.» diyordu.. Araba durdu. orada yatağın üzerinde dalgın yatıyordu.. Acaba onu ne halde görecekler? Şimdi merdivenleri çıkmışlar.. Ahmed Cemil burada pencerelerin önüne birikmiş ayakta hastalar. kendi kendisine: «Şüphesiz bir genç!» dedi. o sükûnun içme atarak bu saadet yuvasını bir fırtınanın velvelesine boğmuştu. türlü emellere veda ederek burada ellerinden kaçmak isteyen hayatı salıvermemek için cenk eden gençler. basamağa korka korka basarak hopladı. arkadaşlarını tanıyınca yatağında doğruldu. Ali Şek'b yatağın . o da burası gibi saadet sükûnu içinde değil miydi? Halbuki o bütün emellerinin şematet ve tarakasını getirmiş. hastalığının vehametini idrâk edemeyen zavallılar gördü. bir de bu hayata. bir an evvel kurtulmak istiyordu. daha sonra Raci'yi düşündü. böyle.

» dedi. Ahmed Cemil. Ahmed Şevki efendi bir aralık saatine baktı. Tezkere hemen orada kurşun kalemiyle karalanıvermiş dört satırdan ibaretti. o: «Arkadaşınıza ben bakıyorum.» dedi. Sana verilecek bir çok havadisim de var. Bir aralık Raci Ahmed Cemil'e baktı: — S.» diyordu. buna lüzum da yoktu. bir veremli simada ölüme tekaddüm eden bu câmid rengi. Hüseyin Nazminin ne havadisi . bu âlemin kendine mahsus havasım naklediyordu. üzerinde «Ahmed Cemil bey için» kelimeleri vardı. Yalnız Raci kendisini affetmiyordu. Yarın sabah gelip beni idarede gör. haset hissi şu ölüm yatağında bile ona kin telkin etmekten hâli değildi. Şimdi sualler başladı.» Ali Şekibin dükkânına geldikleri vakit cam kapının aralığında bükülmüş bir kâğıt parçası buldular. Seni birçok defalar aradığım halde ele geçirmek mümkün olmadı. teessüf değil bundan bir memnuniyet hissederek vak'aya vukufunu ona söytlemekten de bir intikam lezzeti duyduğunu fark etti. Beni çok sarsmış» mütalâasıyle bir cevap ekledi. elini sıkmak için ihtiyaMAI VE SĐYAH 213 ¦cim var. O ısrar ediyor. kuvvet için ilâç alıyorum. «Şuraya siz de sıkışırsınız. sonra onların «elbette!» deyişlerine mukabil «bir daha içmeyeceğim. teessüf ettim! dedi. daha sorulacak çok şeyler var. Yürüyebilecek bir hale gelirsem hemen dışarıya can atacağım. Ahmed Şevki efendi anlatıyor. «daha oturunuz. Fakat o artık Raci'yi tamamiyle affa meyyal idi. gözlerin sönmeğe müheyya bir kandil ucunda parlayan ziya bakiyesini andırır nigâhı şehadet ediyordu. Ahmed Cemil dikkat ediyordu. Ahmed Şevki efendi: «ümit var mı?» diyordu.kenarına ilişti. buraya geleliden beri matbuat âleminin vukuatını öğrenmek istedi. matemine tamamen iştirak ederim. Ahmed Şevki efendi tekrar saatine bakıyordu. «Hedefi olduğun müthiş darbeyi haber aldım. tabip cevap verdi: «— Ümit ne vakit kesilir?. Raci'nin artık bitmiş olduğuna çökmüş yanakları. yalnız Ali Şekib.» diyordu. Ahmed Cemilin ayakta kalmak için ısrarına karşı sükût etti. Ahmed Cemil bir cevap vermeğe cesaret bulamayarak ilâç şişelerini muayene etmekle meşgul oldu. Çıkarken tanıdıklardan bir genç tabibe tesadüf ettiler. Seni ne kadar meşguliyet arasında düşündüğümü tasavvur edebiisen müteha -sis olurdun. yalnız karısıyle Nedim'i unuttu. biraz öksürükle dermansızlık var. Seni görmek. Onlar Raci'ye kendisinden bahse cesaret etmediler. Raci'nin yalan söylediğini. Raci onun bir türlü ayakta kalmasına razı olamıyordu. zannederim. Her şeyden bahsetmiş idi. Ahmed Cemil ayakta kaldı.. müteverrimlere mahsus bir müs-tantik inceliğiyle: «Ben de artık bir haftaya kadar çıkarım. fakat artık suallerin aşağısı gelmiyordu. «ya.» Son cümleye Ahmed Cemil hepsinden ziyade ehemmiyet verdi.. hep o içkinin seyyi'esi değil mi?» diyordu. En nihayet kendisi hakkında bir rey almak için. Hüseyin Nazminin yazısını tanıdı.z de matbaadan çıkmışsınız...

çökük çehresini.. Köşkün çıngırağını çekerken. Köşke gitsem ne olur?» dedi. dedi.. vehmiyle. Fesi ile pardesüsünü çıkarıp fırlatmak için arkadaşının gözlerinden gözlerini ayırdı: — Vereceğin havadisi söyle. iki hafta içinde büyük bir hastalıktan çıkmış dibi duran zayıf.olabilir? Bir aralık sabırsızlığından gidip kalemde aramak istedi. odacıdan soru: — Hüseyin Nazmi bey? O kalemden çıkalı bir saat olmuştu... Köprü'de vapuru beklemek lâzım geddi. Hüseyin Nazmi'nin tezkeresini alır almaz birden inkişaf eden bir his Erenköyü'ne gitmek için onu sürüklüyordu. O vakit ikisinin de gözlerinde daha o mateme dair bir kelime teati edilmeden seri ihtilâçlar hâsıl oldu. dedi. şu kâğıt parçasında. Ahmed Cemil de şu dakikada büyük matemlerden sonra birbirini seven iki kalbin ilk tesadüfünde hissedilen ağlamak arzusuyle Hüseyin Nazmi'ye bakıyordu.. merakımdan çatlayacağım.. böyle bir gün kapıyı onun açtığını tahattur ederek onun mütebessim simasını karşısında görecekmiş.. bura-^ da geçirdiği yarım saat bir uzun gün kadar sürdü. haber vermediği için pek iyi etmiş olduğunu söylüyordu. güya bir parça onun sıcaklığını duyarak birdenbire o sevda ateşi bütün kuvvetiyle yeniden alevlenmiş idi. — Beyefendi geldi mi? Hüseyin Nazmi'nin geldiğini haber aldıktan sonra bir inşirah duydu. o kadar. geçirdiği ıstırap devresi: arasında biraz şiddetini kaybetmiş. kavi bir ihtiyaç hissediyordu. Sonra birden arkadaşının. başka hislere yerini terkederek susmuş idi. Köşke gitmek çâresi aklına gelince artık duramıyordu. Lâmia'ya tekrar. altlarında birer siyah daire beliren gözlerini... onları ıskat ederek yalnız o sesini yükseltmeğe başlamış idi. o akşam Erenköyü'ne gideceğini haber verdikten sonra bir an evvel yetişmek için yokuşlardan uçarak indi. tesadüf etmek ümidi şimdi kalbinde bütün hissiyata galebe etmig. fakat Lâmia'dan bir âşıkane haber getirmiş gibi onun kardeşinin şu yazısında. — Havadis!. arkadaşlarından ayrılarak Babıâliye girdi. Merakını halletmek için burada da beklemek lâzım geleydi! Hüseyin Nazmi'ye ilk sözü bir sitem oldu! — Verecek havadisin ne olduğunu söyleseydin de buraya yorulmasaydım olmaz mıydı? Hüseyin Nazmi gülüyor. musibetin kahrıyle hırpalanarak ihtiyar olmuş görünen bir vücudu görünce Ahmed Cemil'in karşısında gülmek değil ağlamak lâzım geleceğini hissederek durdu. titriyordu. Gidiyorum. Kapıyı bu defa uşak açtı. —¦ Nereye gidiyorsun? .. Eve kadar gitti. Fakat burada beklemek mümkün değildi. Kendi kendisine «yarma kadar beklemek mümkün değil. Onun hakkındaki derin meftuniyeti. Bir aralık kendi kendine: — Ya henüz köye avdet etmemişse!. Ahmed Cemil kendisini zaptetti. Hüseyin Nazmi'nin vereceği havadisi öğrenmek için sebepsiz şedid bir arzu. bir kere daha.

. benim için ilk meslek kademesini teşkil edecek bir yer olsun da. o gülerek söyledi: — Senin küçük Lâmia'yı veriyoruz. însan kendisinin sefaletinin derecesini bir servetin ihtişamı yanında. Paris. MAĐVE SĐYAH 215 — Ne düşünüyorsunuz. fakat bunlar hep boşa çıkan emellerini. Teşebbüslerimi biliyordun... Ahmed Cemil'in kulaklarına' ıbir şey tıkandı. Hüseyin Nazmi diyordu ki: — Kimbilir? Zannetmem ki o Ttadar çabuk gidebilmek mümkün olsun. Hüseyin Nazmi'nin çocukça sevincine karşı Ahmed Cemil duruyordu... Ahmed Cemil bu ikinci şeyi bakleyerek arkadaşının yüzüne bakıyordu... ondan sonra. Nefesi tıkanarak sordu: — Ne demek?. Veriyoruz. Gözleri bulandı. zengin bir babaya. Resmî muamele hiç olmazsa bir ay sürer. bu bir saniye zarfında tâ mukaddemesinden şu ana kadar ikisinin hayatını teşkil eden tezad silsilesi fikrinin içinden geçti. O gidecek olursa Lâmia ne olacak? O bulunmadıkça mesele birçok zorluklar kesbediyordu.. Hüseyin Nazmi'nin sesini bir uğultu içinde duydu. emin bir hayata malik olduktan sonra istikbaline parlak bir meslek 'hazırlayan bu arkadaşı kıskandığı için değil.. durduğu yerde vücudu sallanıyor zannetti. arkadaşından sevincini saklayamıyordu: — Nihayet tayin edilmek üzereyim. sana verecek başka bir haber var. Londra. Ha... nihayet. Madrid velhasıl bir yere. sefaretlerden birine tayin edilmek için daima uğraşıyordum. bedbahtlığının bir hükmünü bir saadet nümayişi karşısında daha büyük bir acı ile anlar. ne demek? Bu kelimenin başka bir mânası olup olmayacağını düşünüyordu... hiç olmazsa ondan bir vaad alacak olsa. Hüseyin Nazmi ellerini uğuşturuyor. Cemil? Tebrikte teahhur ederek aldığı habere karşı durgun kaldığına utandı. Brüksel. Hüseyin Nazmi'nin hemen gitmesi onun için bir başka ehemmiyeti haizdi.— Yalnız orası belli değil. .. buna da ayrıca memnun olacaksın. bahtsız başlayarak yine bahtsız devam edecek gibi görünen hayatının muhrumiyetlerini takrir ettiği ağır bir yeis duydu.. bu suali başka bir sual ile iptal etmek isteyerek: — Demek hemen gidiyorsun? dedi.. Bu mesud refiki.

şu şimdi kalbini kıvıran vahşî ye'si gizleyememek-ten korkuyordu... Şimdiye kadar söylemeli değil miydim? Ya beni anlamamış. bütün hülyalarımı kaybettim. fakat bunu.. ah ben!... Lâkin bilmiyorsun ki ben ona malik olamazsam benim için hayat bitmiştir. daha sonra o edebî müsamere. Lâmia... Ahmed Cemil şu dakikada Hüseyin Nazmi'ye hücum ederek bağırmak hevesini duydu.Hepsi hâtırasından birer birer geçiyordu... şu sözler ağzından taşmak istiyordu : — Demek beni aldattınız?. bir yandan da bir mektebe. Aşkının bütün muhtasar tarihini teferruat ve tafsilâtıyle zihninden geçirdi.... değil mi?..» diyordu. fakat düğün teah-hür etse bile hiç olmazsa nikâh merasiminde hazır bulunmak istiyorum. annesinin ısrarına karşı nefsini . «Belki henüz bitmiş bir mesele değildir. Anlatıyor. Demek onu bana vermeye-cekdiniz?.. onları umulmayan bir vak'a alt üst edebilir. ya hukuka. Lâmia'yı başkasına vermek beni öldürmek demek olacağını şu karşımda gülerek hülya kuran adam anlamalı. kendisini kımıldamadan sabit nazarlı gözleriyle dinleyen arkadaşına uzun uzun emellerinden bahsediyordu. O vakit Ahmed Cemil Lâmia'nın parlak ve siyah gözleriyle kendisine tatlı bir tebessüm içinde kavî bir sadakat vaadi yolladığını görüyordu. evet. ya siyasal bilgilere. şimdiden kendime nasıl bir hayat tâyinine başladım. Ah bilsen Cemil.. Kendi kendisine: — Ah! Mümkün değil!.. Lâmia sesindir!» diyecek. yahut güzel sanatlardan birine intisap edecekti. Kendi kendisine: — Mümkün değil.. şimdi bana: «Hayır.. Ahmed Cemil karşısında anlamadığı.» dedi. Nefsini zaptederek bir şey ilâve etmek istiyor. Lâmia'nın çocukluğuna ait vak'alar^ Bon Marche'deki tesadüf. o takarrür etmiş bir mesele. fakat artık lâkırdıya devam edebilmek için kuvveti yoktu.. alay ediyor. fakat sabredemedi: — Demek izdivaç meselesinin takarrürünü bekleyeceksin? — Hayır. duymadığı şeylerden bahseden bu adama o boş ve sabit nazariyle bakarken başka bir âlemde gibiydi. Bir aralık aklına son bir ümit geldi.. kendisi?. bir yandan resmî vazifesiyle meşgul olarak. •••. yalnız Lâmia'nın muhabbetine bir senet hükmünde değil miydi ? Şimdi zihninde Lâ-mia'yı babasının. fakat bir kelime daha söylerse saklamak istediği bu müthiş ıstırabı. diyordu.. Lâkin ben. bir akşam burada gezerken gözlerinin selâmı. aksini haber almaktan ürkerek istizaha hizmet edecek bir şey söylemekten çekiniyordu.. bir iskemleye düşmek nev'inden oturdu.. Bu işittiğim şeyler hep yalan olabilir.. O zaman Hüseyin Nazmi tasavvurlarını anlatmağa başladı Tâyin olunacağı memlekete göre bir hayat tarzı ihtiyar edecekti. Lâmia'nın benim hayatıma lâzım bir şey olduğunu hissetmemiş ise?. Ya o. eve bir enişte geliyor. Ya o defterin altına yazdığı iki kelime. hayatımda yalnız bunu muhafaza etmek isterim.Hüseyin Nazmi alay ediyordu: — Ne demek olacak? Ben gidiyorum. ölmekten başka birşey kalmamıştır? Boğularak: — Tebrik ederim! dedi.

dedi. «Lâmia'yı bana veriniz» demek. Niçin hepsini Hüseyin Nazmi'ye söylemiyorum? Neden şimdi bütün hakikati itiraf ederek: «Onu bana ver.» demiyorum. hayat artık taşınamayacak bir yük hükmünde kalacak. giyineyim.. Şimdi ne yapacak? Gözleri arabayı takip ederken o kendi kendisine soruyordu: — Buna da böyle tam bir teslimiyet ile mağlûp mu olacağım? Bir şeyler yapmayacak mıyım? Bir şeyleri kırıp parçalamayacak mıyım? Heyhat! Artık elinde kırılıp parçalanmış bir hayat kalmıştı. hususiyle bugün onun bu derece biçareliğinde bu isteğe cesaret etmek: «Beni evinize kabul ediniz.. sonra gözleri kapının önünden bir arabanın toz kao x x sırgalarma bulanarak geçişine daldı. bundan da vazgeçmek lâzım geliyor? Bir sarmaşığın üstünde iki serçe yekdiğerini kovalıyordu.müdafaa edememiş bir zavallı sıfatıyle görüyor. Hüseyin Nazmi'nin karşısında bir şey yapamayarak durmak müthiş bir azap idi ki. yalnız bu mükâfata mukabil onu kaybetmeğe muvafakat edecekti. Ah! Onun kendisi için ağladığını bilse. mecnun bir yeis tuğyanı ile. Kütüphanenin penceresine dayandı. kendi kendisine: «Đhtimal ben burada kalbimin koptuğunu hissederken o da yukarıda ağM A Đ VE SĐYAH 217 lıyor!. Biraz dışarıya çıkabilmeği bir küçük necat vesilesi olmak üzere telâkki etti: — Evet. Bir aralık: — Lâkin ben ne kadar cebîn bir adamım. ne kadar uzaktı!. beni besleyiniz» demek mesabesinde değil miydi? Ah! Lâmia'nın beklemesi mümkün olabilse?. Şimdi Ahmed Cemil yine Lâmia'yı yine kendisi gibi şu boşa çıkan aşkm matemiyle mahzun görüyordu: Hüseyin Nazmi: Cevap vermiyorsun. dedi. beni doyurunuz. çıkalım.. havasız kalmış gibi ciğerleri darlaşıyordu. yatağının üzerinde kıvranarak.» diyordu. Demek bu hülyasına da veda etmek. sonra arkadaşının matemini düşünerek bu sualine nedamet etmiş göründü: — Canın sıkılıyorsa dışarıya çıkalım. yalnız bununla müteselli olacak. dedi. Ah! Bugün buraya niçin gelmişti? gu dakikada evinde. yastıkları ısırarak. boğuluyordu. o benim olmayacak olursa... bunu mümkün olup da görse.. Sonra bütün zavallılığı. fakirliği mesleksizliği aklına geldi.. bahçeye baktı. sabrını tüketiyordu. Ah! Onu şöyle avucunun içinde sıkarak ayaklarının altına atsa. evet. Lâmia'yı ne sıfatla talep edecek? Onun dest-i izdivacına nasıl hak iddia edecek ? Lâmia kendisinden ne kadar uzak. artık bunalıyordu. . Ahmed Cemil'in yalnız kalmağa ihtiyacı vardı. o hayatının her sırrına munis olan odacıtta olaydı.. Cemil ? diyordu. Hüseyin Nazmi çıkınca Ahmed Cemil ayağa kalktı. — Öyle ise beni biraz bekle. O muvaffak oluncaya kadar bekletseler!.. artık metanetini sarsıyor. Burada.. Lâmia'nın da matemini tutacaktı.

büsbütün hurdahaş etseî.. sonra yavaş yavaş Lâmia'nın mürebbiyesini farketti.... Şimdi. onun için çıkmamağa karar vermişti. manasız idi. bir ayak sesi daha vardı. eliyle göğsüne bastı. fakat bu nazardan müthiş bir ıstırap duyuyor. yalnız o kadar. Evet. gözleri aşağıdaki pencereye tesadüf etti. Lâmia başını çevirdi. yalnız bu nazar bir cinayet hükmünde idi. onu görmeğe nasıl tahammül edecek? O zaman mürebbiyesine yetişmek için Lâmia'nm biraz acele yürüdüğünü gördü. Lâmia şimdi nazarında ona hiyanet etmiş bir vefasız sıfatında görünüyordu. Bir aralık durduğu pencerenin altında kumların çıtırda-dığını işitti. bir MAI VE SĐYAH 219 mazi yadışı bile kalmayacak? Demek aralarında her şey bitmişti?. Artık ona tekrar tesadüf etmekten korkuyordu.. besleyecekti. şu bir saniyeden sonra Lâmia'ya bir husumet hissediyordu.. köşke baktı.. şüphesiz akşam seyranını yapmak için bahçe kapısına doğru ilerliyorlardı. Đkisini de arkalarından görüyordu. bir nazar ki güya orada. ruhunun içine sararak bu yadigârı hayatının biricik saadet nasibesi hükmünde . Hüseyin Nazmi: «Sen bilirsin! öyle ise bahçeye çıkalım!» dedi. yalnız o nazarın hâtırasını bütün kırılan aşkının bir yadigârı kabilinden hayatının sonuna kadar saklayacak. şu pencerede kimse yokmuş gibi kayıtsız. elini salladı. Ahmed Cemil şimdi Lâmiayı kaybetmekten değil. . Bir nazar ki ba-kışıyle beraber ayrıldı.. yalnız halledilecek bir merakı kalmıştı: — Acaba verdikleri nasıl adam? diyordu. bir saniye sonraki lakayt nazariyle Lâmia güya yukarıya: «Ne kadar bahtiyarım!» derken aşağıya: «Bu kim oluyor?» demişti. Ahmed Cemil bulunduğu yerde vücudunun eridiğini hissediyordu. başını çeviriyordu. fakat bu öyle bir nazar idi ki hiç bir şey ifade etmemekle beraber Ahmed Cemil'e bütün hülyasının bir yalan olduğuna şüphe edilmeyecek bir bedahetle şehadet etmişti. Lâmia köşkün ikinci katına bakıyordu... acaba Lamia da beraber mi? Evet. kapıya yaklaşıyorlardı. hele Lâmia'nm o yukarıya bakarken güldüğünü bir cinayet kabilinden affetmiyordu. «Şimdi beni görecek!. Biraz evvel onu gülüyor görmekten tahammül edilemez bir işkence duymuştu. Biraz evvelki tebessümü ile.. Artık onu istemiyordu. Kim olduğunu görmüyordu. Ahmed Cemil bu çehreyi bir defa daha görmeğe muhtaç idi..» diyordu. Onlar. Eğer Lâmia bu anî nazar içinde ona küçük bir tesliyet mânası göndermiş olsaydı hepsini unutacak. Ahmed Cemil ona da razı olmadı. Ahmed Cemil: «Ben zaten çıkmaktan vazgeçtim! dedi. Demek Lâmia ile onun arasında hattâ bir ülfet bakiyesi. Sonra karşısındaki tuhaf bir işaret etmiş gibi küçük bir kahkaha ile güldü. Ahmed Cemil artık onu görmemek için oturdu. gözleriyle onu âdeta çekiyordu. Hüseyin Nazmi içeriye: «Geç mi kaldım? diyerek» girdi. orada da Lâmia'yı tekrar görmek tehlikesi vardı.

Ah! Zavallı hülya esiri!. Ahmed Cemil cevap vermedi.... Lâkin bu son nazar onu şimdiye kadar aldandığını. bütün çehresi hafifçe. Elleri ateşler içinde yanıyordu. Demin gülerek yukarıya baş sallayışı. sen hastasın! dedi... Kayıtsız görünmek için ayağa kalktı güya kütphaneye bir göz atmak istemişçesine ilerleyerek Hüseyin Nazmi'nin yüzüne bakmaksızın sordu: — Hemşire Hanımı kime veriyorsunuz? Hemşire Hanım!. Uzun uzun muayene etmekten.. fakat bekleyiniz!» diyecekti. bilse ne kadar. Şimdi ondan da ayrıca nefret ediyordu.. Lâmia ne kadar bahtiyar! Nasıl gülüyor! Elleri kilitleniyor. bütün dertlerini uyuşturucu bir zemzeme ile sallayan o ismi söylemiyor. hasta. iskemlesinin üzerinde kıvranmamak için kendisini zor zaptediyordu. göğsü sık sık nefeslerle şişerek donuk bir nazarla gözlerini ona dikmişti.Hüseyin Nazmi şimdi arkadaşını garip bularak hayretle yüzüne bakıyordu. Evet Lâmia kendisinisevmiyor..» diyor.Lâmia'yı ağlıyor tevehhüm ediyordu. O şimdi mürebbiyesi-nin yanında belki nişanlısını görmek emeliyle koşarak yürüyordu. bu nahoş tesirin zail olabilmesi korkusuyle daha iyi görmekten çekinerek kütüphanenin kenarına bıraktı.. resmini göstereyim.. bir mütalâa serdine kuvvet bulamayarak. Demek resmi de var? Bir resim ki Lâmia saatlerce onun temaşasına dalmış olacak! Hüseyin Nazmi kütüphanesinin çekmesinden çıkararak resmi uzattığı zaman Ahmed Cemil bunu bir an evvel görmek tehalükiyle almakta acele etti... Evet. Ahmed Cemil'in gözleri ağlamış gibi kızarmış. beş dakika evvel kavî bir muhabbet teminatı hükmünde olan bütün o hâtıraların mânâsız şeyler olduğunu. fütursuz nazarı olmasaydı şu dakikada hepsini itiraf edecekti. ve hiç bir vakit sevmemişti. bu aşkı yalnız kendisi icad ve tezyin ettiğini anlatmıştı. ellerini tuttu: — Lâkin Cemil.. Hüseyin Nazmi yanına kadar gitti. Lâmia'nm nişanlısına tesadüfü ihtimaline ait bir lâtife keşfediyor. «Ben fakirim.. Bu resim!. Oh! bak. Bütün hülyalarını semavî bir beşik içine koyarak. biraz evvel yarım kalan bahse riceti tercih ederek: .. Lâmia'nm son kayıdsız. «Meselâ hizmetçilerden birinin bir manalı işaretine gülmüştür. Hüseyin Nazmi cevap verdi: — Oh!.» diyemiyordu. çökük yanaklarıyle gerilerek daha zayıf bir hal almış.. Erkân-ı harbe mahsus alâmetle müzeyyen elbise içinde ona mağrurâne bir istihza ile bakıyor gibi duran bu resme yalnız bir göz attıktan sonra* o çehreyi soğuk bulmak istedi. işte.^. ne derin bir nıühlik marazla hasta idi. Ahmed Cemil bunda da.. Artık kalbinde ateşten bir pençe ile o nişanlı için tahammülünü aşan bir kıskançlık duyuyordu. Bu tabir ağzından nasıl sahte bir nağme ile çıkıyordu. sadece «Lâmia!.

bunlar bütün yaşamamış yahut yaşamaktan yorulmamış adamların sahte şiirleri. bu ümüitsiz gördüğü arkadaşın yanında kendi ümitlerine dair söz söylemekten sıkılıyordu.. «Ah! sabah olsa da buradan kaçsam.. şimdi o da kendisinden bahse cesaret edemiyor. Okumak?. uyuyamayacağını biliyordu. Sonra birden zihninde bu resmin sahibiyle Lâmia'yı yanyana. bir sirkat ika ediyormuş korkusuyle muma yak-'laştı ve baktı: «Güzel değil!» diyordu. Bundan sonra kimin için çalışacak ? Nasıl bir ümide hayatını vakfedecek ? Arkadaşından intişar eden yeis havası artık Hüseyin Nazmiye de sirayet etmişti. Artık bunların hepsinden nefret ediyordu. derslerini de bırakmıştın. o sevgili kitaplar.» diyerek arkadaşını yalnız bıraktığı vakit Ahmed Cemil büyük bir azaptan kurtulmuş gibi bir nefes aldı. kovuldum. Alarak utanılacak birşey yapıyormuş.. bundan sonra ne A ±Đ 221 yapacağımı da bilmiyorum. Bir aralık aklına resim geldi. Kapısını sürmeledi... Onu pek iyi görmemişti.. kolkola gördü. bundan sonra ne yapacağını bilmiyordu. kendi kendisine: «Şimdi ben burada yeisimle zehirlenirken o yukarıda yine bahtiyarlığından gülüyor» dedi. Ahmed Cemil dudaklarının arasından cevap verdi: — Matbaadan çekilmedim.— Demek gidiyorsun? dedi. — eliyle işaret ediyordu — uzak bir yerlere gitmek isterdim. Bütün şiir ve felsefe işte şu dakikada onun bu melal ve yesinde muhtevi idi.. ben de bir yerlere. Ahmed Cemil de yalnız kalmakta acele ettiler... Arkadaşının bu sözü Hüseyin Nazmi'ye istizah etmek istediği şeylere dair sual iradı için cesaret verdi: — Hakikaten. Hüseyin Nazmi: «Şayet okumak istersen kütphanenin anahtarları oradadır. Onların .. elinden gidiyordu. Evet. şimdi?.. yalnızlığından emin olmak istiyordu. kütüphaneye giderek çekmeceyi çekti. sahte felsefeleriydi. O şairler.. sonra istemeksizin ağzından şu cümle döküldü: Ah! Ben de gitmek isterdim. Hüseyin Nazmi onu yalnız bırakmakta..» diyordu. Hüseyin Nazmi resmi oraya koymuştu. açık penceresinin yanma oturdu. Matbaadan çekilmişsin. Ondan uzak bulunacak olursa yesinin ezasını daha az Eyüb'e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu. şimdi o şey Lâmia da.. Bu akşam iki arkadaş hayat-ı refikanelerinde belki birinci defa olarak yekdiğerinden sıkıldılar. o yalnız bir şey için çalışmakta devama kuvvet bulabiliyordu. soyunmadı. O zaman onunla aynı çatının altında bulunmaktan elîm bir azap hissetti. sen ne yapacaksın?. Sen beni bırak da kendinden bahset. bir daha görmek istedi.

çekiliyormuş gibi kollarım kıvırdı. Ahmed Cemil orada durdu. Resmi. seni de yatağımın yanına alarak beraberce.ikisini dtıdak dudağa tahayyül etti. insanlardan eser görülen taraflarından kaçtı. Seninle burada iki kişi yanyana. Birer yeşil sütun gibi uzanan iki servinin fevkinde süzülerek. güya bu mahrem gençlik yatağının üzerine pullu bir tesliyet sütresi çekmek istemişti. ona daha. tesliyet ve istirahat veren yaşlarla — burada. yaşları kuruma-mış. Ahmed Cemil bu sözleri işitiyor.» demek istiyordu.. perişan güneş kırıntıları toprakların siyah ratıp rengine dökülmüş. «Sen de mi. Đkbalin mezarına gitmek için ihtiyaç duymuştu. o hayale bakarak gözleri bu defa — bir kırılmış hayatın matemine tahammül için karar verildikten sonra akan sakin. o kadar genç öldüğüne teessüf etmemekli-ğin için sana kendimi göstermeye geldim. Eyüb'ün tenha sokaklarından geçti. Đkbal'in o makberden çıkan sesini duyuyordu. karşı karşıya. onun için o ülünün hatırasıyie kendi mahrum hayatının arasında her vakitten ziyade bir rabıta keşfediyordu. Ah! o geceden ne kadar uzaklardayım!» diyordu. yorganları parçalamak isteyerek kıvrandı. burada yalnız Ölüler arasında dolaşmak istiyordu.. bilsen ne hoş bir hayat. Şimdi gözlerinin önünde bu kabir açılıyor. sana da biraz yer açmak için sıkışarak. Burada. bir çocuk mezarıyle gençliğine doyamadığı için başını bükmüş gibi duran bir genç kadının mezar taşı arasında îkbal'in henüz taşı dikilmemiş. Nihayet onun taze kabrini kucaklayan mezarlığın önüne gelince durdu.. parmaklıktan baktı.. Đkbal'in mezarına yaklaşınca bacaklarında bir zaaf hâsıl oluyor. Sabahleyin kütüphanenin açık odasından Hüseyin Nazmı baktığı zaman arkadaşını göremedi. Đkbal başını kaldırıyor. orada yüzü koyun. belki henüz toprağı kuramamış kabri büsbütün ölmemiş bir hasta yatağı gibi şifaya muntazır mütereddit bir eda ile uzanmış yatmıştı. son bir öpüşme içinde birbiri için ağladılar. îki tarafı parmaklıklarla1 çevrilmiş mezarlardan bakan taşların nigâhı altında yürüdü. hâlâ mağmum gözleriyle gülmeğe çalışarak — o son def a-ki nazariyle bir tebessüm yollayarak — bakıyordu. güya bu hoş sükûn köşesine bir hayat tebessümü yollamaktan utanarak. O zaman vahşi bir kıskançlığın müthiş ateşini duydu. yatardık!» diyordu. açık duran çekmeceye fırlattı: «Ah! Bir gece yine burada nasıl bir ümit ile uyuyanıamıştım. haniya bir vakitler sen kitabını okurken. ibaşını tuttu. kardeşim? Sen de benim gibi hayatın fena bir latifesine mi tesadüf ettin?. oraya mümkün mertebeye genç vâsıl olmak için yavaş yürüyordu. işte orada idi. sükût ve ârâma nasıl yakın bir saadet var!. Şimdi kardeşiyle kendisinin hayatında bir başka türlü mücaneset görüyor. •Tayin edemediği bir sebeple bugün Eyüb'e. şu derin sükûn içinde. şu parmaklığın yanında. ba-ğırmamak için yastıkları ezerek. ben dikişimi dikerken kendimizi mesut zannettiğimiz zamanlara benzer bir refakatle fakat bu defa ebedî ve mesut bir rafakatle.. . o saatte Ahmed Cemil Eyüb'e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu. şimdi kalbinde feveran eden canavar kıskançlığıyle vahşî bir yeis içinde kendisini yatağa attı. Gidip güya ona: «Bak! Ben de senin gibiyim. elenerek muhteriz. Oh! Bilsen burası ne kadar rahat! Şu muhteriz.. güya içinden bütün hayatı kemiklerini kıran bir ıstırap arasında mengenelerle. güneşin altında. fakat içeriye girmek için cesaret bulamadı. bu toprakların yumuşak kucağında.

Nedim'in kâğıtlarından biri.... buna mağlûp olmamak. durmayarak geçti.. Artık her şeyi tesviye için zihnen karar veriyor. kaç kuruş ediyorsa tamam alayım da. Şimdi buna da çare buluyor. O zaman istikametini tedbil ederek geçmek lâzım gelirken o alevli gözleriyle doğrudan . evvelâ karşısındakini tanıyamadı.nız kardeşinin hâtırasını belki rencide edecek şeyler tahaddü-süne sebep olacağını anlamış.» diyordu.. bundan tahammül edilmeyecek bir eza hissetti.. karşısından Vehbi bey geliyordu. değil mi?. Zaten artık hayatında zor işler bir evle matbaadan ibaret kalmıştı. Ahmed Cemil o istihza tebessümünü gördü. Hissiyata taallûk eden şeylerde erkekler kadmlannne kadar dununda!.. dar kapısından dehlizi gördü.. — Yüzünü örten peçenin altında ağlıyordu — onunla bir vakitler bu kâğıtlar için kavga etmiştik. Bu cadde!.. Ahmed Cemil yüreği ezilerek ayrıldı.. Onları Ali Şekib'e havale ediyor. kendi kendine: «Đkbal sağ olaydı demek o da affedecekti. buna mukabele etmek için mücbir bir arzu duydu... Artık ikmal edemedi. yine onun için feda ediyorum. bu halde.. Fakat zihninde müziç bir endişe vardı... j.. bütün zorluklara karşı türlü kolaylıklar icat ederek çare buluyordu... öteki kinden tutuşmuş nazariyle bakışıyorlardı. Bütün münkariz emelleri için artık mustarip değildi. Zevcimin hastahanede ölmesine müsaade edemezdim.» diyordu. Birdenbire kalbi büyük bir heyecanla çarptı.. sonra birdenbire sırrını tevdi ihtiyacına mağlûp olarak paraları titreye titreye mendilinin ucuna sararken Ahmed Cemil'e anlatt: — Bu kâğıdı anladınız a. değil mi efendim?. «o lâzım değü. ikisi de yaklaştıkça yekdiğerine mağlûp olmak istemeyerek gözlerini indirmiyorlar . kendi kendisine: «Evet.. madem ki yaşamak için bir sebep var. Buradan nasıl geçmek emelinde idi. onu hiç affedemeyeceğim. Fakat artık birini feda etmek lâzım geldi. Ah! bilseniz. zannediyordum. Yavaş yavaş birşey yapamayâctgînî|yal. bütün hayatının acılarını lâtif bir gayş ile uyuşturmuştu... diyordu. Güya o ziyaret. şuna bakar mısınız? Kadın bir sarraf dükkânının önünde elinde bir demiryolu kâğıdını göstererek: — Bunun hesabını anlayamadım. O başını sallıyor. fakat hekimlerin kat'i ümit ettiklerini anladıktan sonra. ölüme benzeyen bir hayat ile yaşamakta devam ederim. günler geçerek muhakemesine hüküm geldikçe intikam almak ümidi tezelzüle uğramıştı. bakınız. Matbaanın önüne geliyordu. Şimdi..... Ahmed Cemil sarraftan aldığı izahatı Raci'nin zevcesine teşrih etmek istedi. size tesadüf ettiğime ne kadar memnunum!.» diyordu. O vak'adan sonra onu hiç görmemişti..Buradan ayrıldıktan sonra Ahmed Cemil kalbinde bir hif-fet hissediyordu. elinde olmaksızın başını çevirdi.. Bu müşküllere zihninde karar verdikçe: «Ah! yalnız o herif kalıyor! Ona ne ya. şimdi nasıl mağlûp çıkıyordu! Yoluna bir Vehbi beyin tesadüfü bütün hayatmm mecrasını tebdil etmişti... Ah!. bir umumî vekâlet ita ederek meselenin tesviyesini onun reyine bırakıyor. O vakit kendisiyle annesi kalıyordu.. birden bu adam hakkında duyduğu nefret ve adavet feveran etti.. Bu sesi tanıyarak başını çevirdi. yaşlar tamamiyle boşanmıştı. Ye-nicami avlusundan geçerek imarethanenin önüne gelmişti ki bir kadın sesi «Beyefendi» dedi.-*" JsaDialı caaaesını çıkıyordu.Pacağım?» diyordu.. Onları hâlâ saklıyordum. bir valide var. sonra o söyledikçe anladı: — Beyefendi rica ederim. biri müstehzi tebessümüyle... iyi yapıyorum.

şimdi senin herifle Hüseyin Baha efendi tutuştu.. Bir aralık dükkânın camlarından Hüseyin Nazmi'nin geçtiğini gördü. Bununla nice hazmedilmiş tahkirleri. kolunu açabilmek ne kadar mümkünse o kadar açtı. Nihayet dâva. haberiniz yok. etrafını almak üzere yaklaşan halktan kaçarak matbaasına ilerledi. hususiyle o tekmeyi.doğruya Vehbi beyin önüne yürüdü. hayatında münkariz olan neler varsa. ona bir kelime söylemek zamanını bırakmaksızın çevrildi. yolcular düşecek zannettiler. sonra cevabını beklemeksizin. şimşek gibi gürültü ile çakan bir tokatla Vehbi beyin yüzüne çarptı. Hattâ arkadaşının dükkânına girerken tebessüm ediyordu. daha sonra: — Ha. Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin kararı veçhile Hüseyin Baha efendiye vereceği maaşı bu ay kesmek istediğini. yan tarafa bir adım atmak istedi. Tam karşı karşıya gelmiş bulundular.. hepsinin birden toplanan yeisile dolu olan bu. O hikâyesini tekrar etti: — Ne olacak. gazetenin tatili. hepsi bu hayatın olanca acıları o tokatın içinde idi.muş bir kuvvetle vurmuştu: öyle ki Vehbi beyi dükkânlarının kapısının önünde hava alan kitapçılar. bir akşam bu mülevves mahlûkun ağzından dökülen levsleri. Orada Ahmed Şevki efendiyi ortalarına alarak Ali Şekib. Ahmed Cemil onun şimdi sararan çehresine: «Bana mı gülüyordunuz?» sualini fırlattı. Ahmed Cemil gülüyor. Düşmedi. Bu tokat!. Şimdi kalbinde büsbütün bir hiffet duyuyordu. mümkün olursa haciz. neticesiz kalmış bir meslek hülyasının hüsranı. Fakat artık vakit kalmamıştı. Ahmed Cemil güya halkı oraya biriktiren bu vak'adan amil değilmişçesine sükûnla ilerliyordu. birden bu muvakkat neşve güya damarlarında dondu. sahiib-i imtiyazın ömründe belki birinci defa olmak üzere hiddet ederek dün matbaada aralarında münazaa tahaddüs ettiğini en küçük teferrüatiyle. Vehbi bey şu dakikada sol yanağından muzdarip olmalıdır. hepsi tekrar başlaması için Ahmed Şevki efendiye baktılar. «Ne var?» dedi. ikisinin de taklitlerini yaparak. artık âdeta eğlenerek anlatıyordu. zevkinden gülüyordu. bir saniye kadar durdu.. ailesinin mahvolmuş saadeti. Ahmed Cemil iade etmiş oluyordu. Said'le gülerek dinliyorlardı.Ahmed Cemil'in bütün. el. münkesir aşkının feryadı. Onu görünce hep bir ağızdan «Đşte!» dediler. Ali Şekib'in dükkânına girdi. Güya bu tokatla bütün elem yüklerini silkip atmış gibiydi. . O hayretle baktı. 15 ha efendinin gözlük perendejlerini tadat ederek anlatıyordu. Nihayet Ahmed Cemil de tasavvurunu söyledi: O da ev ile matbaa meselesinden dolayı dâvaya Ali Şekib'i tevkil edeceğini anlattı. ona tâ kalbinin kan döken cerihasından kop. Ahmed Şevki efendi netice vehamet kesbederse kendisinin de mutasarrır olacağını düşünmek istemeyerek sevmiyor. Đkbal'in faciası. mecruh . fakat sallandı. Onun birden o tebessümü uçtu. Hüseyin BaMai ve Siyah — F. sonra gülümseyen. dedi. mahvolan emelleri.

burada dünden beri MAI VE SĐYAH 227 tazyik ede ede kendisini hasta eden ıstırap feryadını salıvermek mümkün idi. gözlerini kapadı. arkadaş resimlerine. Bu duvarlar. belki kırk sene. bu mini mini kö-/ şecik.. Ikbal'in. Lâmia'nm çehreleri birer birer. ^ 19 Odasında büsbütün yalnız kalmak. kitaplara.la ağlıyordu. o tokatm itminan ve tes-liyeti birden silindi.aşkı kalbinde feryad etti: Ah! Lâmia. kısık bir inilti gibi başladı. bu kabir ziyaretinin sükûn hediyesi. onun hüvi-/ yetiyle tahamnıür eylemiş idi. onun hayatının nefesiyle teneffüs etmiş. sakin ve âheste^yaşlarja. Đkbal'i. duvarlara kendisini görmekten malızuz olarak mütebessim bakıyor gibi duran mektepte yapılmış levhalara ıbakti. Artık kuvveti kalmamıştı. Yataklığın sütununu tuttu. Lâmia'yı. aczin_ve_yeisin meftuniyetiylejakan sıcakjveJu^daiûlaJar. gülmemek için sebepleri olmayan arkadaşların arasında duramadı. zihninin içinde bir şimşek tekerrüriyle birbirini takip eden levhalar gibi sonsuz bir silsile şeklinde görüyordu. Burada kendisini olduğu gibi gösterebilir. Bu evvelâ boğuk. «işte ben seni bu omuzlan çöktüren yüklerle yaşayacağım... babasını. burada hiç utanmayarak nefsini zabta lüzum görmeyerek kalbinin olanca yaralarını şu sâkit fakat müşfik mahrem dostlarını önlerine serebilirdi. sönmüş hülyalarla.» demek isteyen.. kim bilir! yirmi sene. ve salıverdi. o matemlerinin mültecasına koşmak için çıktı. başını. Babasının vefatmdan sonra geçen beş senelik .. o zaman yine babasının. Bu odacık. kadar hülya esiri olmuş _idi! ~"~ . o nasibsiz. / /«Nasıl yaşıyacağım?» diyordu.! Sahih Lâ-mia'yı da kaybediyor mu? Hayatında dünkü gece bir fena rüya değil miydi? O vakit hakikatin bütün acısı tekrar uyandı. Ah! Bundan sonra yaşayacağı seneler. burada yalnız kendisinin haya-¦ tından başka bir şey yoktu. unutulmaz matemlerle istikbalin önüne çıkacak. Şimdi bütün matemler hep birden uyanmış idi. Burada ne utanılacak yabancılar.zaman içinde hayatın ne zâlim sillesine uğramış idi! Daha hayatın henüz mukaddemesinde iken bundan sonra kırılmış emellerle. Şimdi ağlıyordu. _Ne^ için bu. merhamet arayan şaşırmış gözlerle baktı.» diyecekti. bazan ondan kaçmak isteyerek. artık burada. ' bu bütün ufak tefek.. ateşler içinde yanan başını bu soğuk demire dayadı. bunlar bi-ribirine karışıyor.. ümidsiz senelerin kuru geçişi içinde kırık bir hayatı sürüklemek onun için ne büyük bir işkence idi. uçup silinerek zihninin içinden geçiyordu. yalnızlığından emin olmak için kapısını sürmeledikten sonra bütün buradaki hissiyatına mahrem olan şeylere. Evet. onun. yalnız onun idi. / ne sıkılacak arkadaşlar vardı. «bu gün sizin tesliyetinizin kollarına başka bir ıstırap ile geliyorum. şimdi evine.. bazan melûl bir eda ile yavaş yavaş. senelerden beri onun kalbiyle birlikte i çarpmış.ancak beş senelik . bana her vakitten ziyade gülünüz. şu minderle yatak.

bu küçük defteri avucunun içinde muzır bir böcek gibi sıkıyordu. ondan neler beklemiş idi^f Şimdi o kadar çocuk olduğundan utanıyordu. O artık ölmüş bir çocuğun boş ve soğuk gömleğinden başka birşey miydi? Yazıhanesine gitti.Biraz hayatın maddiyetini düşünmüş.. Bu. bu toprak parçasının üstünde bir şür bulutuna sarınarak uçmak için çalışmamış olsaydı bugün bu kadar mağlûp olmayacaktı. Đşte şimdi Hakikatin insafsız rüzgârları üzerinden geçtikçe o hülyaları hej) birer birer düşünmüş. okumak için bir heves duymadı. Fakat. onu şuracıkta en küçük bir yaşamak arzusundan tam bir mahrumiyet içinde bırakmış idi. kırık hayatının intikamını ondan almak istiyordu.ayrıljnak^^niardjjijbir nişane bile bırakmamak için ihtiyacı . Bu eserden neler beklemiş. evet o malûl bir dimağdan başka birşey değildi.. / En küçük sebepleri en büyük hülyalara kâfr* addetmiş. ahmakça bir hülyanın galat rüyetiyle malûl gözlerine başka türlü görünen matbuat âlemine attıktan sonra ne olacaktı? Bunun neşvesi ne kadar sürecekti? Bir hafta.» deyişlerinden nasıl üşüyecek.Jiay.. mademki onu kendisine bırakmıyorlar ve bütün o aşk dünyası bir yalandan başka birşey değilmiş.... kendisine sahte esaslar üzerine Jturulnmş ... Ah! Bu eseri! Fakat şimdi ona ne lüzum var?. o halde buna ne lüzum var?.. Bu eserden nefret ediyor.. ^n_y£_ruJhunj^jbjTak_mıs_jdi. Bir vakitler bunun için neler kurmuş. O zaman eserini düşündü. o defteri — bir vakitler eline aldıkça PF^ 2'28 MAĐ VE SĐYAH göğsünü gurur ile şişiren o defteri — bugün bir ölü yadigârı gibi soğuk bir hisle aldı.bir.. ne hasetlere tesadüf edecek! Gözlerinin içi size temin ettikleri şeyin zıddiytle gülen bir takım adamların «Bu ne ulvî şiir!. Halbuki o. şimdi mademki artık Lâmia elinden kaçıyor. onunla nasıl ümidlerin tahakkukunu temin edecek zannetmişti.. daha sonra müebbed bir nisyan! Yalnız onbeş günlük bir mes-tî lezzeti için ne tahriklere hedef olacak. Şimdi Raci'yi haklı buluyordu. kendisine ne kazandırabilirdi? Merak ederek bir göz atacakların ka-yıdsız bir tebessümünden. okumadı. belki onbeş gün. aramaksızın hemen bir yerinden açarak baktı.at vücude getirmiş idi. şimdi ondan bir soğukluk tereşşüh ederek vücudunu üşütüyordu. Ah! Bu eser!. fena bulmaya hazırlanmış beş on arkadaşın ağzında yalan tebriklerden başka bu eserden ne ümid olunabilirdi? OJbuna hayatının en_güzeLBagŞasıru_feda etmiş.. Ah! Artji^ulyajarından^ büsbütün . Bunu.. o biçare malûl dimağ.. kapadı.

sonra yer yer sarardı.vardı. üzerlerinden bir kırmızı rüzgâr uçtu. onları okumak istedi. «Ah yalan şeyler!. şimdi esmer bir kül tabakası şeklinde duran bu kâğıdın üzerinde bir beyazlıkla be.. Sobanın kapağını kapadı. Onu da öldürmek.. şu elindeki defteri yavaş yavaş. sobasına koş- tu.. kat'î bir netice ile tamiri mümkün olmayan bir hatime ile bütün hayatının yalanlarını boğup öldürdüğüne tam bir kanaat duydu. Ah! Yalan!. . ümitle.. Bir kibrit çakarak bunları tutuşturdu.. üryan. Şimdi bunlardan tüterek intişar eden duman Ahmed Cemil'in gözlerini dolduruyordu. ateş kâğıtların arasından kayarak. Ah! Bu yalan! Hayatının en büyük yalanı!. Şimdi esmer. o güya ıstırabından kıvranarak kolları büküle büküle yandıkça Ahmed Cemil'in şiirinin şu intiharı temaşasından cehennemi bir zevk duyuyordu. nihayet son yaprağı attı. birdenbire duyulmuş bir acı ile kıvrandı. Kâğıtlar böyle yaprak yaprak teakup etti. Beş sene evvel hayata uzun kumral' saçlarıyle. kâğıtlar küçük bir çıtırtı ile harekete geldi. Birden aklına birşey geldi. münevver gözleriyle giren Ahmed Cemü'in yerinde şimdi yanakları çökmüş. bunu soktu. Tamamiyle yanması için bekledi. evvelâ bir yaprak kopardı. eserine bir ateş zemini hazırlamak istiyordu. geçtiği yerde külden esmer kümecikler bırakarak aşağıda. bir an içinde kıpkırmızı oldu: sonra çıtırdayarak. Artık duman azalıyor. köşelerde daha yakacak şeyler arıyordu. Daha sonra o sarı kıvrıntılardan bir ateş dalgası geçti. son bir ihtizar feryadıyle şerha şerha yarılarak söndü. gözleri tâ nihayette bir yabancı yazının müphem şekline tesadüf etti: Tebrik ederim. kopmanıakta ısrar eden diğer bir yaprakğı kıvırarak. Bir yaprak daha kopardı. kıştan beri içine yırtılarak atılan küçük kâğıtlarla dolmuştu. Kemiklerini kırarak biribirine geçirmek istediği bir düşman eli gibi bu defteri avucunun içinde sıkıyor. sıktıkça garip bir lezzet alıyordu..» diyordu. Kendisini öldüren bunlar değil miydi ? Sonra onlar da ibirer birer ölmüşlerdi. «Hebrik ederim!» Bu sözün aksi kulaklarının içinde bir zehirli yılanın ıslığı gibi soğuk bir ürperme akıtarak geçiyordu.. Artık hayatında işte yalnız bir hakikat kalmıştı Emelsiz. bükerek attı. kâğıdın her tarafından birer küçük alev çıktı.. sefil bir hakikat. kâğıt bir müddet kızgın küllerin üzerinde tereddüt ediyor gibi durdu. buruşuk bir meyyit siması gibi serilmişti. Onu yaktığına. bu son yaprağın üzerinde de alevden bir rüğgâr esti. Bu vücudu ne yapacak? Onu kaldırıp atmak için ne büyük arzusu vardı! Fakat ona tasarruf hakkı başka birisine ait idi. Đdindi yalnız bu eser. O zaman Ahmed Cemil bunun üzerinde bir beyazlıkla farkedilen yazıları derin derin süzdü. onun azap ile kıvranışından haz ala ala yakmak için bu birikmiş kâğıt parçalarından..liren yazılara bakıyordu. Bu. bu son malûl dimağ nişanesi kalmıştı.. Ahmed Cemil bir hande ile bakıyor. Bir iki satırım okudu. ötekiler gibi bunu da mevcudiyet sahnesinden kaldırmak istiyordu. dudakları hayatının matem acısıyle takallüs etmiş harap bir vücut.. O zaman Ahmed Cemil iki eliyle defteri ortasından ayırdı. Ah sahte şiirler!. artık emellerinin silsilesine onunla şu sobanın içinde hâlâ çıtırdayan bu küllerle bir hatime verdiğine....

fakat henüz ölülerimin silsilesi bitmiş olmadı. . mektepten mezuniyet şahadetnamesini buldu.. O zaman yazıhanesinin önüne oturdu. hayatının zaptolunamayan şiirlerine fasih bir tercüman gibi gelen bu naşidenin bediî esirini kaçırmamak için sahibini görmek istemeyerek dinlerdi. karşısında. Bir arap sail vardı ki haftada bir gün öğleyin ile ikindi arasında Süleymaniye'nin bu tenha sokağında Ahmed Cemil'in güftesini zaptedemediği acı bir neşide ile geçirdi. «Öyle bir yer ki önünde ardında. sonra indi. o da o mahvolmuş kuvvetlere iltihak edecek. saatlerin geçtiğini farketme-yerek nefsinden tam bir tecerrüt içinde duruyordu. kuvvet vermek isteyen bir nazarla gülümsüyordu. kendisine sakin bir hayat ihzar edecek yerlere baktı. öyle mi? O da gidecek. bununla vilâyetlerden birine gidecekti. oranın asude hayat vehmi onun çıplak manzarasının hayali içinde bir sesin tesiri arzın fevkinde bir şey oldu. kâğıtlarının arasında araştırdı. bir müddet güya kanatlarıyle topraklarda sürüklene sürüklene çırpındıktan sonra meyus ve mütehas-sir bir nazarla göklere gözlerini dikerek. O zaman çehresine son bir yeis azminin metaneti geldi. Burada hareket etmeyerek..... gözlerini bu haritanın çöl deryalarına dikilerek. yabis. sonra yavaş yavaş. O evde bulunduğu zaman başka bir cihanın başka bir tarzda yaratılmış bir mahlûkuna mahsus. Hüseyin Nazmi gidiyor. göğsünü parçalayan son bir feryat ile başını kaldırdıktan sonra son nefesi bir figan gargarası içinde sönüp gidiyordu. yazıhanesinin üstünde. Bugün şu haritanın beyanını temaşası. orada hayalinde uyanan âlemin temaşasına dalarak düşündü. Kendi kendisine: — Bir yerlere gitmek. O zaman birden aklına bir gün arkadaşıyle Taksim bahçesinde ellerine ilk aldıkları şiir mecmuasından okudukları par-»<ga geldi. yer yer birer ıstırap şehi-kıyle. Fakat o ümitlerinin arkasından koşmak için giderken bu ümidlerinin inkırazından firar edecek. O ses yaklaşıyordu. medid bir çöl olsun.» diyordu. mecruh bir güvercin gibi âciz bir hamle ile yükselmek isterken birden bir meftuniyet ile bir sükût içinde düşerek. uzaktan MAI VE SĐYAH Ü3Đ bir hayalin zemzemesi gibi bellisiz bir neşideyi işitmek veh-miyle titredi. solunda sağında çöl. yabancılığında lâtif bir vahşet. mü-sekkir bir garabet hissolunan bu sesden bütün kalbinde hissedilip de mahiyeti tahlil imkânından kaçan hissiyat ona refakat eden bir ahenk ile uyanır. diyordu. o kadar -uzak ki fikrim şu geçen hayatıma yetişemesin. o da. Çekmesini açtı. Gözleri bir aralık arkadaşının gideceği yerleri dolaştı. harita kendisine bakıyor. açarak okudu. iniltisiyle boğularak. üryan.» Bu silsilenin tamamiyle bitmiş olması için yalnız kendisi mi kalmış idi? Đşte o da gidiyor. «Mezaristanım başka 'bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle dolu. Evvelâ uzaktan pest ve derunî bir şikâyet başlamıştı.Ne yapmak lâzım geleceğine artık karar vermişti. arkadaşıyle çocukluktan beri başlayan tezat silsilesini ikmal edecek..

. bir müthiş intırak ile dağıldı. MAI VE SĐYAH bir güneş bütün şaşaasiyle beyaz bir hacle fanusu gibi şu visal bezminin üzerine saadet zilâlini döküyor. o güneş. güya o havaî fişenkten kırık dökük. artık kendisini zaptedemeyerek. Daha sonra bu beyabanın üryan vahşeti içinde kaybolmuş birer kafile şeklinde öbek öbek hurma ağaçları. bu defa yeni bir hayat ile. dağınık bir sükût başladı. Şimdi bu sesde vahşî eda. o ses tekrar işitildi. sönecek mi bilinmiyordu. vakit vakit parlayan sönen kandiller döküldü. saf ve mücellâ güneşle kaynayan bir gök altında bir nur deryası içinde kaynaşıyor zannedüen çöl. öteki kumların sinesinden fışkırıvermiş bir beyaz rüzgâr dalgası şeklinde bütün beyaz görünen atlarının üstünde beyaz harmanileri uçuşarak geçen bir süvari zümresi. lekesiz. bir tehevvür nâlişi. sonra bir müddet. nihayet bir ses enkazı üzerine-göğsü yarılan bir bulut parçasından hafif yağmurlar boşanmaya başladı. hemen evin kapısında tekrar uyandı.Bir müddet bir memat sükûtu. Bugün bu garip neşideden duyduğu şey hiçbir tesirle mukayese edilemezdi Şu anlaşılmayan. tahlil ve ifade . o zaman. Nazarın imtidadı imkânı kadar uzun. çıkacak mı.. Ahmed Cemil'in şu küçük hayatını bir mezarın soğuk havası istilâ eder gibi oldu. bir saniye kaldı. yırtılıyor. îkbal'in mezarına. acıları. tâ yukarıda da berrak. Ah! o sema. Đşte Ahmed Cemil'in bütün nasibsia hayatına lâyık iltica ve huzur köşesi. yorgun ve aksak yürüyüşleriyle süzülen bir bulut şeklinde ilerliyor. zaptedilmeyen lisan ile o ses güya Ahmed Cemil'in babasının matemine.. ¦£SV. Lâmia'nın uçmuş hülyasına. taze bir kuvvetle orada.. Tiz bir feryad ile başladı. birer birer öle öle düşüyor. o kum deryalarının evlâdı.. inecek mi. muz fidanları görülüyor. O vakit... müthiş bir irtifada. Bir dakikalık sükût içinde şimdi nazarında hayatı için tasavvur ettiği o çıplak sahne canlandı. görülmez bir telâki noktasında yetişiyor. ikisi bu pâkize sema ile o saf beyaban tâ orada. beyaz ve parlak bir kum safihası ki şaşaalarla çalkalanan sema altında sonsuz uzaklıklara firar eden o ufka yetişmek için koşarak tâ ileride fark olunmaz. birdenbire ateş almış havaî bir fişenk şeklinde çıktı.. şu sobanın içinde hâlâ bir hayat bakiyesiyle çıtırdayan eserinin küllerine ayrı ayrı ağladıktan sonra bu hasta kalbin bütün elemleri. bu hayal âlemi. bir me-raret tuğyanı vardı. birbirini kovalamaktan yorgun düşerek bîtap bir visal busesiyle dudaklarını uzatıyor. hiçbir şey işitilmiyordu. çıplak vücudlarıyle kumluğun ortasında bu tenha asude hayata tesliyet gönderen bir selâm ile yeşil başlarını kaldırırken uzaktan develer. bu öyle bir sesdi ki içinde bir kalb parçalanıyor. yükseldi. yükselen hamlesinin son kuvvetini sarfederek titredi.. bunlar süzüle süzüle. bu bir dakika içinde toir başka âlemin hayatını gördü. güya koşmaktan. gidiyordu. sonra birdenbire patladı. o beyaban. Ahmed Cemil'in karşısında canlanarak yaşamağa başlayınca. Ahmed Cemil mebhut duruyordu. ensicesi sökülerek kan saçılıyor gibiydi..

.. Merdivenden inerken orada. Odanın kapısını açtı. Ikbal'i kaybettikten sonra annesiyle arasındaki münase? bet her zamandan ziyade tehassüse meyyal bir rikkat kesbet-miş idi. artık kulaklarına işte bu çıplak sahranın uzaklıklarında giden deve sürüsü içinden geliyor gibiydi. şimdi o ses artık büsbütün uzaklanmış hemen kaybolmuştu.tâ şu kadar bir çocuk iken . Bir müddet sonra bu gaye haletine benzeyen hissiyat içinMAÎ VE SĐYAH i» kaldı. Bu iki mecruh kalb biribirine takarrüp için daha büyük bir ihtiyaç duyuyordu.» diyordu. oraya gideceğim. Sabiha hanım ellerini dizlerinden dolayarak kilitlemiş. Göğsü ufak bir teessür ahiyle şişiyordu. Oğlunu görünce gözlerini çevirdi. Tâ yanına kadar gitti... burası nice tatlı. o sade hayat içinde. onu bir tebessüm ile karşılamak istedi. muhterem servet hazinesiydi. tatlı ve acı. ebedî bir sefer için. annesinin yanma girdi. kendi kendisine: «Evet. senelerden beri . Đşte şimdi o da ebedî bir sefere müheyya idi. Fakat bugün Ahmed Cemil artık annesinin karşısında susarak düşünmek için gelmiyordu. bunlardan ayrılmak icabediyor. acı hâtıraların medfeniyle. o vakit ve ondan sonra babası ölünceye. annesine son kararını haber vermek için geliyordu.edilmeyen dertleri için beliğ bir lisan olmuştu. taşlıkta Đkbal'in tabutunu. o daha küçük bir çocuk idi.. bu ev. babasının o günkü çocukçasma sevincini. öyle mi?. buraya nasıl bir telâş ile taşındıklarını. Bu valide kızanı kaybettikten sonra oğlunu da elinden kaçırmak tehlikesine karşı her vakitten ziyade titreyerek onun hep etrafında dolaşıyor. bir veda nazariyle bu evi selâmlıyor gibi aşağıya yukarıya baktı. geceleri fena bir rüya ile uyandıkça odasının kapısına kadar gelip dinliyordu. bu hâtıralar kalbini şu eve kuvvetli rabıtalarla yeniden bağlamağa başlıyor. fesinin kilim döşeme için kur'a sepetliği ettiğini hep birer birer tahattur etti. Ayağa kalktı. ölmüş emellerinin sakit türbesini orada kuracağım. 234 MAĐ VE SĐYAH Ahmed Cemil bugün yanına girince annesini. azimete müheyya görüyor gibi oldu. her gün geçtikçe gözlerinden katre katre boşanıyor zannedilen hayatı örtülü nigâhmı müphem bir noktaya dikmiş duruyordu. dimağına hücum eden o hâtıraları sükinerek defetmek istedi. Biraz durdu. Ah. bu oda. Burada bu evin bütün hayatını tahattur etti. Bu ruhunun enisi ve merhemi odacık! buradan ilelebet ayrılmak lâzım geliyordu. bugün söylemek.kadar nasıl mes'ut idiler! Lâkin daha sonra?.. her vakit beraber bulunmakla yekdiğerini kaybetmek korkusunu tahfif etmek isterilerdi. o vakitten beri mûtadı olan dalgın vaziyette ibuldu. fakat onların hepsi kalbinin muazzez. Ahmed Cemil artık tahattur etmek istemedi. ah! bu oda!. kararının metanetine zaaf veriyordu.

ölünceye kadar.. Kolîarıy-Ie onun zayıf kuru vücudunu sardı. saçlarıma dökülsün. gözlerini gözllerine dikti. Oh! ağla.. ağla. Annesinin yânına oturdu. anneciğim. benim kendi ruhsuz cesedim var. _In^_ sanlar ne kadar büyürlerse büyüsünler. ondan sonra.. babam var... burada matemlerimiz var. Bu iki arkadaş aralarında o günden beri yavaş yavaş hâsıl olan bir soğuklukla şimdi birbirine karşı hislerine bir serbest seyelân veremiyorlardı.. senin zavallı zayıf dizinin üstünde ağır çeken bu başın. daima. kendimize başka bir cihanda.. — Ben de Lloyd ile gidiyorum. onların pâk ve mukaddes katra-ları altında şifa bulmak isterim. anneciğim? benimle beraber oraya kadar geleceksin.. o mes'ut zamana biraz avdet etmeye nasıl muhtacım!.. değil cai. sen beni bunlarla iyi edeceksin.. müsaade eder misin ? Senin dizine yatayım. mecruh. yalnız bugün değil. bunlarla bana kuvvet vereceksin değil mi?. Seninle uzaklara gidelim.. bugün okşanmak. kardeşim var. beni yine öyle. kolundan birisi tuttu: Hüseyin Nazmi. güya sekiz on yaşında bir çocuk gibi okşa. Fakat burada değil.bile vekarına muhalif gördüğü zamanlardan beri . tedaviye muhtaç olarak avdet ediyo-'rum.. değil mi.. Bugün dizinin. o vücudu harap eden demir mengenenin arasında nasıl ezildim! Đşte bugün sana hasta. şimdi ikisinin de dudaklarında ne açılmağa ne kaybolmağa cesaret edemeyen acı bir tebessümle bakıştılar.. Sandala . o kadar uzaklara ki nefMAĐ VE SĐYAH 235 simizi orada tanıyamayalım. biraz o yaşlar yüzüme..aralarında vuku bulmayan bir şeyi yaptı. şu muhterem göz yaşlarınla iyi edeceksin değil mi? 20 Ahmed Cemil Sirkeci'den validesiyle Seher'i sandala bindirdikten sonra iskelede eşyadan birşey kalıp kalmadığını anlamak üzere son bir teftiş nazariyle etrafına baktı. başka mahlûklar nazariyle bakabilelim... üç tane müthiş mezar ki yaşayabilmek için bunlardan uzak olmak istiyorum... anneciğim. Haniya bir vakitler beni dizine yatırır da saçlarımı okşardın? işte yine öyle yatayım. Ah! ben hayatın. busen o çocuk başından ne kadar farkı var! Bu çocukla o çocuk arasında kırılmış. beni şu mukaddes.. parçalanmış bir hayat duruyor. bu hitabı sıcak bir tesli-yetle kalbini yıkayarak tekrar etti: — Anne. Ah! busen.ayağını atmak üzere idi. Eski arkadaşını küçük bir hayret sayhasiyle selâmladı: — Sen de mi gidiyorsun? Onun da yanında bir büyük yol çantası vardı: — Evet. ne kadar ihtiyar olur-îarsaToIsunlar' ylne~bazi~dâkikâlar vardır kî ânnelerine~sökula-rak çocuk plmak_isterler. başka bir hayatta. sonra Ahmed Cemil: — Anne! dedi. sevilmek için ne kadar ihtiyacım var! Hususiyle çocuk olmak. bir müddet öyle. bugün Messajerie ile. Hüseyin Nazmi dedi ki: . Ağlıyor musun anne?.

Bir sa t. dakikalar geçerek Ahmed Cemil'in nazarında bütün hayatının yegâne tahassüs mahfazası olan bu şehri ufkun lâcivert zeminine tersim olunmuş bir levha şeklinde bırakmağa başlayınca kalbinde birden. AJunetjCemil'in ağzında bu tebrik şu iki arkadaşın hayatını teşkil eden tezat zincirinin artık son halkası hükmünde idi. iki arkadaş tek^ rar birbiriı in elini sıktılar. elîm bir iftirak hissi duydu: bir his ki hemen o anda bütün azmini sarstı.. hareket esnasında o dağ--» dağa iç'nde hiçbirşey hissetmedi. sonra arkadaşının elini tutarak: — Ne kadar uzak yer intihap etmişsin. yüksek bir duvar şeklinde yükseliyor. bir emel cihanın^ doğru götürürken Kızkulesi açıklarında bir batî meyi ile süzülerek yavaş yavaş ilerleyen Lloyd'un Süveyş hattına işleyen ağır gemilerde^ biri Ahmed Cemü'i kalbinde bir mezar ile son 236 M A I VE SĐYAH yeis türbesine sürüklüyordu. koşuşan gemiciler.. gözlerini işgal etti. tekrar geri dönmek.nin Sarayburnunu dolaşan Vapuru Hüşey. bekliyordu. beride güneşin son ziyarıyle tutuşmuş camlarıyle kırmızılıklara boyanan Đnsaniye.n Nazmiyi. teessüf ederim. öte tarafta Đstan-» bul tepelerinin üzerinde camilerin birer gümüş miğfer ile örtülü cesim başları yükseliyor. biraz da* . güya şu hayattan tahassürle iftirak ederek. Hüseyin Nazmi'nin çantasını hir sandalcı kaldırmış. Tebrik ederim. Cemil. Đstanbulla Gala-» ta arasında sıkışan bu deniz parçasını bir hayatın arbede yeri haline getiren bütün o hareket bir müddet beynini. fakat vapur bu izdihamı yavaş yavaş. valdesiyle Seheri aşağıda kendilerine tahsis olunan yere yerleştirdikten sonra yukarıya çıktı. Ahmed Cemil hafifçe elini çekerek cevap verdi: — Ben de senin yine o günkü tevcihat arasında ümit ettiğin yerlerin en güzeline tâyin edildiğini gördüğüm zaman ¦ son derece memnun oldum. Moda. minarelerin semalara fışkırmak isteyen birer beyaz fevvare şekl. Hüseyin Nazmi cümlesinin bakiyesini itmam edemiyor gibi biraz tereddüt etti.nde uzanan ince boyları yer yer akşamın esmer havası içinde güya ihtizaz ediyor. Üsküdar. kimbilir hayatının belki sonuna kadar ayrılmak üzere olduğu bu yere tekrar ayaklarını basmak için şedit bir arzu uyandırdı.t sonra Messajeri'. arasıra ir: ses ile bu güriil-r tünün içinde herkesi sükûta davet ediyor gibi hiddetle bağıran düdük daha sonra etrafında limanın izdihamı.— îki gün evvel tevcihat arasında tâyin edildiğin yeri gördüğüm zaman hayret ettim. Birbirine söyleyecek birşeyleri kalmamıştı. uzak bıraktıkça. dedi.. Uzaklaşdıkça karşısında Cihangir tepesinden denize doğru inen bayır küçük mülevven taş parçalarından üzerine bir levha işlenmiş uzun. daha yüksekte yeşil tepelerin üzerine eteklerini sererek Marmaraya bakan Çamlıca. sandallar. nihayet vapur hareket ettikçe vaziyetlerini değiştiren - . öteden parça parça kaçarak saklanıyor gibi görünen Beyoğlu sırtıyle Galata yokuşlarının üzerinden kalkmış mütecessis bir baş gibi yangın kulesi iri gözleriyle bakıyor. sinesi ümit üe dolu.ha ileride topraklardan ayrılarak kendisini denize falıvermek istiyormuş zannedilen Fener. merdivenlerden telâş ile inip çıkan halkı çözülen halatlar. Evvelâ.

Birden manzara değişti. nihayet o levha üzerine bir tül geçirilmiş gibi donuk kaldı. artık hiç bir şey görünmüyordu. al. MAÎ VE SĐYAH 23S» 238 . Burada saatlerce böyle. uzun bir gölge düştü. Şimdi vapur biraz daha serbest ilerliyor. artık bu manzaralar evvelkinden çabuk uzaklamyor. muhip bir yangın görünüyordu. Sabit. parçalanmış bir dağ enkazı şeklinde yi-* ğılmış bulutların arkasında iniyordu. Bütün denizi. başını avucunun içine koydu. güvertenin şu tenha halinde burada düşünmek için kalmayı tercih ederek. semayı bu bulantı içinde karıştırdı. Şimdi Ahmed Cemil'in göz^ leri bulanıyordu. dirseğini dayadı. tahta kanepe-» nin üzerine oturdu. akşamın serin bir rüzgâriyle saçlan uçuşarak gözlerinin önünde hazırlanan geceyi seyre başladı. Yalnız burada gecenin soğuk ye'isini teneffüs ederek bütün hayatının mihnetlerini dinlendirmek. kenarlardan pembe. Đşte güneş orada. bulutlar bu yakut kümeleriyle dolu tabak üzerine parça parça dökülmeğe başladı. musir bir veda ile gözlerini o levhadan ayırmı-> yordu. Yalnız o bulut yığıntısının yırtılmış sinesinde bir yangın müthiş. tâ Marmaranın denizle-t re dökülen ufkunda. kalbinde derin bir ye'is ile kendisinden kaçıyor zannedilen bu levhaya gözlerini dikerek..yerlerinden kaçışarak dalga-v larm içinde yüzüyorlarmış vehmini veren . Güneş görünmüyordu. oturdu.. bu zulmeti zehirleyerek teşfye eden muğşi bir deva gibi içmek. o vakit üzerine güneşin bir donuk rengi dökülmüş bulutlardan başka birşey görmedi. artık görmeyerek bakıyordu. etrafında sağma soluna. bakıMAĐ VE SĐYAH 237 yordu. orada siyah bulutlardan bir dağ yükseldi. kırmızı. tâ o dağın tepesinde tutuşmuş bir orman gibi parladı.Adalar. güya bu yangın birden dönerek ortasında kırmızı bir tabak açıldı. biraz yüksekte siyah bir küme o yangının üzerinde gittikçe koyulaşan esmer bir tak kuruyor. kana kana ciğerlerini onunla doldurmak istiyordu. daha sonra büsbütün bulandı. Vapur uzaklanıyordu. sarı rişeler sarkıyor. altına üstüne deste deste sarı nurdan müteşekkil oklar fışkırdı. ufkun sislerine boğuluyordu. bir tarafından erimiş bir yakut derecesi ince kıvrıntılı bir hat ile yol açarak akıyordu. Bir aralık güneşin son bir ziya hamlesi feveran etti. yemek için aşağı inmek istemiye-rek. Başını çevirdi. fakat düşünemedi. Biraz sonra ayaklarının altında gizli bir hışıltı ile gecelerin sırlarını taşımağa hazırlanan suların üzerine geniş. nihayet büsbütün örttü. Evvelâ o tutuşan menfez etrafında bulutlar kan tufanına boyanmış duruyor. O vakit Ahmed Cemil vapurun kenarına. Ahmed Cemil orada. Bir saniye sonra yine değ:şti.

. bir siyahlığın içine. onların sukutu feşfeşesini işitmiyordu: Sanki bir baranı dürr-ı siyah! Birden. muntazam bir ahenkle ademe tam bir teslimiyetle iniyordu. asıl hakikat. ^____ güneşin hayatın sefaletleriyle istihza eden ziyasından kaçmak* ilelebet bu siyahlıklar içinde sonsuz bir yoklukla mesut ve müsterih yuvarlanıp gitmek.MAĐ VE SĐYAH Bu siyah bir gece idi. oraya gidebilirdi.zin zulmetlerinde saklanan hakikatler. yuvarlana yuvarlana açılıyor. Yalnız ileride direklerle bacanın birer gece serserisi şeklinde yürüyen gölgelerine zulmetler içinde rehberlik eden vapurun kırmızı feneri bu siyahlıklar arasında açılmış uzak bir kırmızı göz gibi parlıyordu. kut ile zulmetleri tabaka/ tabaka yararak. işte. yarın doğacak olan a MAĐ V £1 o J. bir daha çıkılamaz. Đniyor. '¦ Bunların siyah kucağına atılmak. Bir karar hamlesi.» Ah! Bu den. bu siyahlıkları semalardan! denizlere döktüğünü hissediyor. bu siyah gecenin karşısında aklına bir başka gecenin hâtırası geldi. Öyle bir gece ki gökler bütün kan-r dillerini söndürerek denizlere gayp âleminin gizli şeylerini dök^ mek için hazırlanmış gibiydi. Mai bir gece ile siyah bir gece arasında geçen şu nasipsiz... his adem vehmi veren siyahlıktan başka bir şey görmüyordu. Bu siyahlıklar.... Karanlığın için-* de Ahmed Cemil vapurun kenarında esmer bir köpükle kaynaşarak firar eden o siyahlıkları görüyor. yavaş yavaş.. yalnız bir . Evet. . denizin o dipsiz. den'ze döküldükçe bir sekerat zemzemesiyle boğulan bu zulmetler. şu siyah dalgaları kütle kütle sırtına alarak.Tâ hülya hayatının başlangıcında. ezilmiş hayat!.. kaim birer siyah yılan gibi kıvrana kıvran na. görüyor gözlerinin önünden yağan bu siyahlık-' lar. bir karar hamle-* si... ümitlerinin incilâsı za-* manuıda Tepebaşı bahçesinde Halice bakarak seyrettiği mai gece ile o baran-ı elması tahattur etti. Ahmed Cemil işte şu saçlarının arasında üşüterek geçen rüzgârın. Ah! Biçare hırpalanmış. sinirleri uyuşarak. bahtsız ömürîJ Bir baran-ı elmas altında inkişaf ederek şimdi bir baran-ı dürr-i siyahın altında gömülen o solmuş emel çiçekleri!.. işte bunlar o hülya hayatının üzerine çekilen bir matem "kefeni değil miydi? O vakit den'ze baktı: Siyah bir deniz. kanadlaruıı çırpa çırpa. bitmeyen bir su-. altında mahuf.. îşte. mû-*-. uçurumlarına doğru iniyor vahmetti.. Oraya gitmek. Gözlerinin önünde o mai gece ile bu siyah gece tekabül etti: Mai ve siyah.. O zaman kendisini bu dalgaların arasında süzülüp lâtif bir gayş ile mest olarak.. Dalgalar uzun. avdet olunamaz derinliklerine gitmek. belirsiz bir lisan ile zulmetlerin sonsuz uzaklıklarına doğru serilerek onu davet ediyorn dn. yalnız ttr küçük hareket..

Anne!. Kütüphane.» dedi ve hayatta bir ümidi kalmamış bu çocuk..3 O Bunların s Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah www.. şu kendisini çekip almak isteyen ademde». yavaş yavaş. Braille 'n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi.com Merhabalar Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna Đstinaden Görme Özürlüler Đçin Hazırlanmıştır Ekran Okuyucu. Bunların siyah km Konu No. Tâ yanıbaşmda bir ses: — Cemil.. annesini takip etti.. bu siyah geceden. nasipsiz geçen hayatiyle şu fay-1 dasız vücut arasında bu denizin bütün siyah tabakalarını bir sed silsilesi gibi bırakarak tâ şu ummanın bir türlü sonu bulunmayan derinliklerine kadar inecekti.. du. niçin karanlıkta yalnız oturuyorsun? diyordu. Birdenbire silkindi. : *2 ll> Kayıt No.kitapsevenler. : 3 7". O vakit titreyerek ayağa kalktı: «Geliyordum.küçük hareket. Sahaflar. ĐSTANBU! HAIK n<*. t ayrılarak. ÜÖ dana y^ lerin bonsuz uzaklık.. ve Kitapçılardan Temin Edebilirler Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz Bilgi Paylaştıkça Çoğalır Yaşar Mutlu .

C.com www." maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir.com yasarmutlu@yasarmutlu.Not: 5846 Sayılı Kanunun "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler " bölümünde yeralan "EK MADDE 11.com kitapsevenler@gmail.com mutlukitap@hotmail.yasarmutlu.com Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah . Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur. vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset. T. CD.kitapsevenler.Ders kitapları dahil. ."Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz. ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz.com e-posta yasarmutlu@kitapsevenler. alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu. braill alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi Đşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı Ankara Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin Tarayan Yaşar Mutlu web sitesi www.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful