You are on page 1of 11

71 NUH SURESİ

GİRİŞ

Nuh suresi Mekke’de 71. sırada inmiş olup adını surenin konusunu oluşturan
Nuh Peygamber kıssasından almıştır.
Surede sadece Nuh peygamberin kavmi ile olan tevhit mücadelesi; Nuh’un [as]
kavmine yaptığı öğütler ve kavminin Nuh’a direnmeleri yer almaktadır.
Nuh peygamber ve onun kendi kavmi ile sürdürdüğü mücadele ile ilgili detay
daha evvel Araf/59- 64, Yunus/71- 73, Hud/25- 29, Şuara/105-122, Saffat/75- 82 ve
Kamer/9-16’da yer almıştı. Aynı konuya ileride Mü’minun/23-31 ve Ankebut/14-
15’te de değinilecektir.

1
MEAL

RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA

1 – Şüphesiz Biz, kendilerine çok acıklı bir azap gelmezden önce, kavmini
uyar diye Nuh'u kavmine elçi gönderdik.
2 – 4- O [Nuh], dedi ki: “Ey kavmim! Şüphesiz ben, sizin için, apaçık bir
uyarıcıyım. Allah'a kulluk edin, O’na takvalı davranın ve bana itaat edin. Ki
günahlarınızdan sizi yarlıgasın ve sizi adı konmuş bir ecele [vadeye] kadar ertelesin.
Şüphesiz Allah’ın eceli [takdir ettiği vade], gelince ertelenmez. Eğer bilseydiniz.”
5- 12- O [Nuh] dedi ki, “Rabbim! Şüphesiz ben, kavmimi gece gündüz
[sürekli] davet ettim. Fakat benim çağırmam, onların sadece kaçmalarını artırdı. Ve
şüphesiz ben, onları, Senin onları bağışlaman için her davet ettiğimde, onlar
parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ısrar ettiler, kibirlendikçe
de kibirlendiler. Sonra şüphesiz ben onları yüksek sesle çağırdım. Sonra şüphesiz
onlar için ilan ettim. Onlar için gizli gizli de gizledim [söyledim]. Sonra dedim ki:
“Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Kesinlikle O, çok bağışlayıcıdır. Üzerinize
gökten bol yağmur yağdırsın. Size mallar ve oğullar ile yardımda bulunsun, sizin için
bahçeler kılsın, ırmaklar kılsın.
13 – Size ne oluyor ki, Allah için “vakar’ı” ummuyorsunuz?
14- Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır/aşama aşama yaratmıştır.
15, 16 – Allah’ın yedi göğü tabakalar halinde nasıl yarattığını ve Ay’ı onların
içinde bir ışık kıldığını, güneşi de bir lamba kıldığını görmediniz mi?
17 – Ve Allah, sizi yeryüzünden bir bitki olarak bitirdi.
18 - Sonra sizi oraya geri çevirecek ve sizi bir çıkışla çıkaracaktır.
19, 20 - Ve Allah sizin için yeryüzünü, kendisinden [yeryüzünden] geniş geniş
yollarda gidesiniz diye bir yaygı kılmıştır.”
21 – 24- O [Nuh]: “Rabbim! Şüphesiz onlar [Kavmim] bana isyan etti. Malı
ve evlâdı kendisine zarardan başka bir şey vermeyen kimseye uydular. Ve onlar
büyük tuzaklar kurdular. Ve ‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Ve sakın Vedd, Suvâ’,
Yagûs, Yeûk ve Nesr’i bırakmayın’ dediler. Kesinlikle birçoklarını da saptırdılar.
Sen de o zalimlere sadece sapıklığı arttır” dedi.
26- 28 – Ve Nûh dedi ki: “Bu yerde dolaşan kâfirlerden bir tek kişi bırakma.
Şüphesiz ki sen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece ahlâksız ve
kâfir çocuklar doğururlar. Rabbim! Benim için, anam-babam için, mümin olarak
evime giren kişiler için ve mümin erkekler ve mümin kadınlar için mağfiret et!
Zalimlere de sadece yok oluşu arttır.”
25 – Onlar, hatalarından dolayı suda boğuldular sonra da ateşe sokuldular.
Sonra da kendileri için Allah'ın astlarından yardımcılar bulamadılar.

2
TAHLİL

1 – Şüphesiz Biz, kendilerine çok acıklı bir azap gelmezden önce, kavmini uyar
diye Nuh'u kavmine elçi gönderdik.
Bu ayette, Nuh peygamberin azap gelmeden önce halkı uyarmak üzere kendi
kavmine elçi olarak gönderildiği bildirilmektedir. Surede Nuh kıssasının
nakledilmesinin başlıca nedeni, Nuh’un kendi kavmi ile olan mücadelesinin
Resulullah’ın Mekkeliler ile olan mücadelesine son derece benzer olmasıdır.
Dolayısıyla bu özlü anlatımın amacı Mekke müşriklerini uyarmak ve onları bu
kavmin başına gelenlerden ibret almaya yöneltmektir. Arap müşriklerinin kendi
putlarına Nuh kavminin putlarının adlarını vermeleri de onların bu kavim hakkında
zaten birçok bilgiye sahip olduklarını göstermektedir.
Surenin bu ilk ayetinde Rabbimizin rahmeti ön plana çıkmaktadır. O, sapık
kavme, sapıklıktan vazgeçmeleri için elçi göndermiştir:
Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak
kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber
göndermedikçe, azap ediciler olmadık.
Ve Biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun varlık ve güç sahibi önde gelenlerine
emrederiz de onlar orada fasıklık ederler. Artık oranın üzerine Söz hakk olur da Biz orayı kökünden
darmadağın ederiz. (İsra/15, 16)

Ve sen insanları, azabın geleceği gün ile uyar. Artık o zalim kimseler [müşrikler], “Ey
Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar ertele de senin davetine uyalım ve elçilere tâbi olalım.” derler.
—Daha önce siz, sizin için zeval olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz? Hem siz, kendilerine
zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl yaptığımız size apaçık belli olmuştu. Ve size
örnekler de vermiştik.- (İbrahim/44)

Ve sen onları, kendileri gaflet içindeyken ve inanmıyorlarken emrin yerine getirileceği o


büyük pişmanlık günüyle uyar! (Meryem/39)

Yaklaşan gün hakkında da onları uyar. O zaman kalpler yutkunarak gırtlaklara dayanmıştır.
Zalimler için ne sıcak biri vardır ne de itaat edilecek bir şefaatçi. (Mü’min/18)

Ve dinlerini oyun ve eğlence edinmiş / oyun ve eğlenceyi kendilerine din edinmiş, dünya
hayatı kendilerini aldatmış olan kimseleri bırak ve onunla [Kur’an ile] hatırlat / öğüt ver: Bir kişi,
kendi elinin üretip kazandığıyla helake düşerse, onun için Allah’ın astlarından bir veliy [yakın kimse]
ve şefaatçi söz konusu olmaz. Her türlü dengi denkleştirse de [suçuna karşı her türlü bedeli ödemeyi
istese de] ondan alınmaz. İşte bunlar, kazandıkları ile helake düşen kimselerdir. Nankörlük
ettiklerinden ötürü onlar için kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır. (En’am/70)

Allah, seçtiği elçilerini ancak tevhit inancını yerleştirmek, yani Allah’tan başka
ilah olmadığını insanlara öğretmeleri için gönderir:
Ve Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki, ona: “Gerçek şu ki Benden başka ilâh diye bir
şey yoktur. Onun için bana ibadet edin” diye vahyetmiş olmayalım. (Enbiya/25)

Ve ant olsun ki Biz, her ümmete, “Allah’a ibadet edin ve tağuttan sakının” diye bir elçi
gönderdik. Artık Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur.
Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş? (Nahl/36)

Allah’ın elçi göndermedeki hükmü için ayrıca şu ayetlere de bakılabilir:


Bakara/133, Maide/116, 117, A’raf/59, 73, 85, Mü’minun/32
Rabbimizin elçi göndererek toplumları uyarması kullarına olan rahmetinden
dolayıdır.

3
Ve senin Rabbin, halkları ıslahatçı [düzeltici] iken, o memleketleri haksız yere/ zulüm
sebebiyle helâk edecek değildir. (Hud/117)

Konumuz olan ilk ayette “… çok acıklı bir azap gelmezden evvel” ifadesiyle
konu edilen azap, 25. ayette bildirilen “boğulma” ve “cehenneme atılma” olarak
anlaşılmalıdır.
Nuh kıssasının özeti A’raf suresinde de verilmişti:
And olsun ki Biz, Nuh'u kavmine elçi gönderdik de o, “Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin
için O'ndan başka bir ilâh yoktur. Cidden ben, aleyhinize olan üstünüze gelecek büyük bir günün [din
gününün] azabından korkuyorum” dedi.
Kavminin ileri gelenleri, “Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz” dediler.
(Nûh) dedi ki: “Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yoktur. Velâkin ben âlemlerin Rabbi
tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum, size öğüt
veriyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Takvâya sahip olmanız ve
rahmete nail olabilmeniz için, içinizden sizi uyaracak bir kişiye, bir zikir [öğüt, kitap] gelmesine
şaştınız mı?”
Bunun üzerine o'nu yalanladılar, Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık,
âyetlerimizi yalanlayanları da boğduk! Gerçekten onlar, kör bir kavim [topluluk] idiler. (A’raf/59- 64)

Nuh’un (as) kimliği; soyu sopu ile ilgili Kur’an’da bilgi verilmemiştir. Kitab-ı
Mukaddes’te Nuh’tan genişçe bahsedilir. (Tekvin; 5-10. Bölümler) Bunların
birçoğunu daha evvelki surelerin tahlilinde nakletmiştik.

2 – 4- O [Nuh], dedi ki: “Ey kavmim! Şüphesiz ben, sizin için, apaçık bir
uyarıcıyım. Allah'a kulluk edin, O’na takvalı davranın ve bana itaat edin. Ki
günahlarınızdan sizi yarlıgasın ve sizi adı konmuş bir ecele [vadeye] kadar
ertelesin. Şüphesiz Allah’ın eceli [takdir ettiği vade], gelince ertelenmez. Eğer
bilseydiniz.”

Bu ayetlerden, Nuh’un (as) ilk önce kendisini kavmine net olarak tanıttığı
anlaşılmaktadır. Kendisini apaçık bir uyarıcı olarak ortaya koyan Nuh peygamber, bu
ilahî görevinin gereği olarak kavminden de Allah’a kulluk etmelerini, takvalı
davranmalarını ve kendisine itaat etmelerini istemiştir. Böyle yaptıkları takdirde
Allah’ın kendilerini bağışlayacağını, O’nun kahrına uğramadan, rezil rüsva olmadan
kendilerine takdir edilen ömürlerini yaşabileceklerini, bu fırsatı kaçırmamalarını,
çünkü verilen süre dolduğunda onda hiçbir değişiklik yapılamayacağını bildirmiştir.
Nuh’un (as) ayette üç madde halinde özetlenen istekleri dinin ana ilkeleridir.
Dikkat edilirse, Nuh peygamber bu öğütlerini “… eğer bilseydiniz” diye
bitirmektedir. Onun bu ifadesi, kavminin bilinçsiz davrandığına, bilinçsizlikleri
yüzünden inkâra gittiklerine işaret etmektedir. Çünkü gerçekten de kavmi az bir
dünya çıkarı için ebedi hayatı gözden çıkarmaktaydı.

5- 12- O [Nuh] dedi ki, “Rabbim! Şüphesiz ben, kavmimi gece gündüz
[sürekli] davet ettim. Fakat benim çağırmam, onların sadece kaçmalarını artırdı. Ve
şüphesiz ben, onları, Senin onları bağışlaman için her davet ettiğimde, onlar
parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ısrar ettiler,
kibirlendikçe de kibirlendiler. Sonra şüphesiz ben onları yüksek sesle çağırdım.
Sonra şüphesiz onlar için ilan ettim. Onlar için gizli gizli de gizledim [söyledim].
Sonra dedim ki: “Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Kesinlikle O, çok
bağışlayıcıdır. Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın. Size mallar ve oğullar ile
yardımda bulunsun, sizin için bahçeler kılsın, ırmaklar kılsın.

4
13 – Size ne oluyor ki, Allah için “vakar’ı” ummuyorsunuz?
14- Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır/aşama aşama yaratmıştır.
15, 16 – Allah’ın yedi göğü tabakalar halinde nasıl yarattığını ve Ay’ı onların
içinde bir ışık kıldığını, güneşi de bir lamba kıldığını görmediniz mi?
17 – Ve Allah, sizi yeryüzünden bir bitki olarak bitirdi.
18 - Sonra sizi oraya geri çevirecek ve sizi bir çıkışla çıkaracaktır.
19, 20 - Ve Allah sizin için yeryüzünü, kendisinden [yeryüzünden] geniş geniş
yollarda gidesiniz diye bir yaygı kılmıştır.”

Bu ayetlerde, Nuh peygamberin Allah’a yakarırken kavmine yaptığı öğütleri


ve onların kendisine karşı takındıkları tavrı dile getirip halini uzun uzun Rabbine arz
edişi nakledilmektedir. Onun “Rabbim! Şüphesiz ben, kavmimi gece gündüz [sürekli]
davet ettim. Fakat benim çağırmam, onların sadece kaçmalarını artırdı. Ve şüphesiz
ben, onları, Senin onları bağışlaman için her davet ettiğimde, onlar parmaklarını
kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ısrar ettiler, kibirlendikçe de
kibirlendiler” şeklindeki şikâyeti, Nuh (as) ile kavmi arasındaki mücadelenin niteliği
hakkında bilgi verdiği gibi, müminler ile inkârcılar arasındaki mücadele süreçlerinde
karşılaşılabilecek psikolojik riskler hakkında da ipuçları vermektedir.
Ayetteki “onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler”
ifadesi, Nuh’un (as) inkârcılardan kendi sesini duymamak için kulaklarını tıkadıkları,
yüzünü görmemek için de elbiselerini başlarına geçirdikleri yönündeki şikâyetini
ifade etmektedir.
Nuh kavminin “kibirlenme, büyüklenme” tavrı şu ayetlerde de konu edilmiştir:

Buna karşılık, kavminin küfretmiş olanlarının ileri gelenleri: “Biz seni sadece
bizim gibi bir beşer [sıradan bir insan] olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü aşağı
tabakalarımızdan [ayak takımımızdan] başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin
bizim aleyhimize bir fazlalığınızı da görmüyoruz. Bilakis biz sizi yalancılar
sanıyoruz” dediler. Hud; 27:
Bir zamanlar kardeşleri Nuh onlara demişti ki: “Siz takvalı olmaz mısınız? Şüphesiz ki ben,
sizin için güvenilir bir elçiyim. Artık, Allah’a takvalı davranın ve bana itaat edin. Ve buna karşılık ben
sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak âlemlerin Rabbi üzerinedir. Artık, Allah’a takvalı
davranın ve bana itaat edin!”
Onlar: “Sana çok düşük kimseler uyarken, biz sana inanır mıyız?” dediler.
O [Nuh] dedi ki: “Onların yaptıklarına dair bir bilgim yoktur. Onların hesabı ancak Rabbime
aittir. Eğer düşünürseniz! Ve ben iman edenleri kovucu değilim. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”
Onlar dediler ki: “Ey Nuh! Eğer vazgeçmezsen, iyi bil ki, kesinlikle sen taşlananlardan
olacaksın!” (Şuara/106- 116)

Nuh’un (as) kavmine yapmış olduğu tebliğin “gece-gündüz”, “yüksek sesle”


ve “gizli gizli” olduğu, Allah’a yakarırken kullandığı ifade ve deyimlerden
anlaşılmaktadır. “Gece-gündüz” deyimi “devamlı” anlamındadır. “Yüksek sesle”
ifadesi, tebliğin “açık açık meydanlarda”, “gizli gizli” ifadesi de “gizlice, tenhalarda
ve evlerine, ayaklarına giderek” demektir. Nuh peygamber, yakarışındaki bu
deyimlerle elçilik görevini yerine getirme konusunda harcamadığı bir gayretinin
kalmadığını, elinden gelen her şeyi yaptığını, her yöntemi denediğini dile
getirmektedir.
Nuh peygamberin, kavmine nasihat ederken “Rabbinizin sizi bağışlamasını
isteyin. Kesinlikle O, çok bağışlayıcıdır. Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın. Size
mallar ve oğullar ile yardımda bulunsun, sizin için bahçeler kılsın, ırmaklar kılsın”
dediği dikkat çekmektedir. Bu sözleri kavmini tövbe etmeye davet ve teşvik etmek

5
isteyişini gösterdiği gibi, Allah’tan mağfiret dilemenin bolluğa sebep olacağı
mesajını da içermektedir. Mağfiret dilemenin bolluğa vesile olacağı şu ayetlerden de
anlaşılmaktadır:
Ad’a da kardeşleri Hud’u (gönderdik). O, dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için
O’ndan başka ilâh yok. Siz uydurmacılardan başka bir şey değilsiniz. Ey kavmim! Buna karşılık ben
sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak beni yaratan üzerinedir. Hâlâ akıllanmayacak
mısınız? Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret isteyin, sonra O'na tövbe edin ki, üzerinize gökten bol bol
göndersin ve sizi kuvvetinize kuvvet katarak çoğaltsın. Ve günâhkârlar olarak sırt çevirmeyin.”
(Hud/50- 52)

Buna karşılık, nankörlük edenler, şirk koşanlar da sadece ahirette değil, bu


dünyada da sıkıntı içinde olacaklardır:
Kim Benim zikrimden [Benim anılmamdan / Benim öğüdümden] yüz çevirirse hiç şüphesiz
onun için zor, sıkıcı bir geçim / yaşam vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. O der ki:
“Rabbim ben gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak haşrettin?” (Allah) der ki: “Bu böyledir,
ayetlerimiz sana geldi de sen onları terk etmiştin; bu gün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun
[cezalandırılıyorsun].” (Ta Ha/124- 126)

Ve hiç kuşkusuz eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve kendilerine Rablerinden indirileni [Kur’an’ı]
ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi [besleneceklerdi]. Onlardan
bir kısmı orta yol tutan [bazısına inanıp bazısına inanmayarak orta yol tutan] bir ümmettir. Ve
onlardan çoğunun yapmakta oldukları ne kötüdür! (Maide/66)

Elif, lam, ra. (Bu,) Allah'tan başkasına kulluk etmeyin [sadece Allah’a kulluk edin] diye
ayetleri hikmet içertilmiş/ bozulması engellenmiş, bir de Hakîm [hikmetler koyan/engelleyen], Habîr
[her şeyden haberdar olan Allah] tarafından detaylandırılmış bir kitaptır: “Şüphesiz ben sizin için
O’nun tarafından bir uyarıcı ve bir müjdeciyim. Ve Rabbinize istiğfar edin [bağışlanma isteyin], sonra
O’na tövbe edin ki, sizi adı konmuş bir süreye kadar güzelce yararlandırsın. Ve her fazilet sahibine
lütfunu versin. Ve eğer yüz çevirirseniz, ben sizin aleyhinize olan büyük bir günün azabından
korkarım. Dönüşünüz yalnızca Allah'adır. Ve O her şeye gücü yetendir.” (Hud/1-4)

14. ayetten 24. ayete kadar olan paragrafta nakledildiğine göre, Nuh
peygamber, kavmine “Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır/aşama aşama yaratmıştır.
Allah’ın yedi göğü tabakalar halinde nasıl yarattığını ve Ay’ı onların içinde bir ışık
kıldığını, güneşi de bir lamba kıldığını görmediniz mi? Ve Allah, sizi yeryüzünden
bir bitki olarak bitirdi. Sonra sizi oraya geri çevirecek ve sizi bir çıkışla çıkaracaktır.
Ve Allah sizin için yeryüzünü, kendisinden [yeryüzünden] geniş geniş yollarda
gidesiniz diye bir yaygı kılmıştır” diye öğütte bulunmuştur. Bu öğüdüyle kavmine
gerçek ilahın, gerçek rabbin kim olduğunu anlatmak istemiştir. Dikkatlerin
Rabbimizin varlık ve kudretine çekildiği bu ifadeler ayetlerde kimi zaman
Rabbimizin doğrudan kullarına hitabı olarak, kimi zaman da insanlara elçilerin
ağzıyla yöneltilen sözler olarak Kur’an’da birçok kez yer almıştır.
Pasajda insanın “aşama aşama” yaratılması, bir bitki olarak bitirilmesi,
göklerin, gökteki sistemlerin ve yeryüzünün yaratılması, yeryüzünün insanlara
elverişli hale getirilmesi gibi konular üzerinde durulmaktadır.
İnsanın yaratılış süreciyle ilgili özet olarak şu bilgileri hatırlatmakta yarar
görüyoruz:
Dişi yumurtacık erkek sperması tarafından döllendikten sonra rahmin çeperine
yapışır. Bu döllenmiş yumurtacık son derece oburdur. Çevresindeki çeperi
aşındırarak orada emmesine ve gelişmesine elverişli bir kan gölü oluşturur. Cenini
annesine bağlayan ve doğuma kadar beslenme kanalı görevi yapan göbek bağının
boyu, gerçekleştirdiği amacın gereklerine uygun miktarda yaratılmıştır. Yani, bu bağ,

6
taşıdığı besinin ne yolda ekşimesine yol açacak kadar uzundur, ne de bu besinin hızla
akarak cenini rahatsız etmesine sebep olabilecek kadar kısadır.
Gebeliğin sonunda ve doğumun başlangıç aşamasında ana memesi sarıya çalan
beyazlıkta bir sıvı salgılar. Yüce Allah'ın şaşırtıcı sanatının bir eseri olarak bu sıvı
yeni doğan yavruyu hastalıklara karşı koruyan erimiş kimyasal maddelerden
oluşmuştur. Doğumun ikinci gününde memede süt oluşmaya başlar. Yine yüce
Allah'ın eşsiz plânı uyarınca ana memesinden akan sütün miktarı günden güne
çoğalarak bir yılın sonunda iki buçuk litreye ulaşır. Oysa doğumun ilk günlerinde bu
sütün miktarı birkaç yüz gramı geçmez. Ana sütündeki mucize sadece süt miktarının
çocuğun büyümesine paralel biçimde artması ile sınırlı kalmaz. Ayrıca sütün
bileşimine giren maddelerin cinsi ve oranı da zamanla değişir. Ana sütü, doğumu
izleyen ilk günlerde çok az oranda nişasta ve şeker içeren su ağırlıklı bir sıvı iken
zamanla koyulaşır; içindeki nişasta, şeker ve yağ oranı artar. Bu gelişme çocuğun
dokularının ve sistemlerinin sürekli gelişimine ayak uyduracak tempoda günden güne
gerçekleşir.
Eğer insan organizmasını oluşturan çeşitli sistemleri, bu sistemlerin
görevlerini, çalışma tarzlarını, organizmanın yaşamasına ve sağlıklı olmasına ilişkin
fonksiyonlarını incelersek, nasıl dikkatle plânlandıklarını ve ne kadar ölçülü bir
tasarlamaya dayandıklarını hayretle görür, Yüce Allah'ın her canlı organizmayı, her
organı, hatta her hücreyi yönettiğini, gözetimi ve denetimi altında bulundurduğunu
açıkça tasdik ederiz.
15 ve 16. ayetlerde ise Nuh’un (as) kavmine tebliğde bulunurken Allah’ın
çevredeki ayetlerine dikkat çektiği nakledilmektedir. Nuh’un bu ifadelerinde Ay’ın
“ışık”, Güneş’in “lamba” olarak tanımlandığı görülmektedir. Bu husus başka
ayetlerde de yer almıştır:
O, Güneş’i bir aydınlık, Ay’ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye,
Ay’a menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile yaratmıştır. O, bilecek olan bir kavim için
ayetleri detaylandırır. (Yunus/5)

Bu konuya dair bir çalışmayı burada naklediyoruz:

GÜNEŞ'İN VE AY'IN FARKI

“Güneş'i bir ziya [ışık, ısı kaynağı], Ay'ı bir nur[ışık] kılan ve yılların sayısını ve hesabını
bilmeniz için ona duraklar tespit eden O'dur.” (Yunus/5)

Güneş dev bir nükleer reaktör olarak Dünya'mızın hem ışık, hem de ısı kaynağıdır. Uzay'ın
soğuğunda Dünya'mızı ısıtan Güneş'ten Dünya'mıza gelen ışın miktarı Güneş'in ışınlarının milyarda
ikilik dilimidir. Ay ise Güneş'ten aldığı ışığı Dünya'mıza yansıtır. Ay, Güneş gibi bizzat ısının ve
ışığın kaynağı değildir. Güneş'in ve Ay'ın bu farklarına Kuran Güneş'i "ziya", Ay'ı "nur"
kelimeleriyle farklı şekilde tarif ederek dikkat çekmektedir. Güneş'i tarif eden "ziya" kelimesi ışığı
tarif ettiği gibi aynı zamanda yakıcılığı, ısıyı da tarif etmektedir. "Ziya" kelimesine verilen
anlamlarda "ziya"nın bizzat ısının ve ışığın kaynağını ifade etmesi, "nur" kelimesinin ise böyle bir
vurguya sahip olmaması da ayette bu kelimelerin seçilmesindeki inceliği gösterir.
Kuran'da Güneş için "ziya" sıfatından başka sıfatlar da kullanılmıştır. Güneş bir meşaleye
[sirac] ya da yanan bir lambaya [vehhac] benzetilmiştir. Bu ifadeler de Güneş'in yakıtını kendi
içinden aldığına işaret eder. Meşale de, lamba da kendi içlerinde yanan ateş ile etrafa ısı ve ışık saçar.
Bu ifadelerin Ay için kullanılmaması, sadece Güneş için kullanılması, Kuran'da her kelimenin nasıl
yerli yerinde kullanıldığının delilidir.

GÜNEŞ'İN HİZMETLERİ
Güneş'in bir saniyede ürettiği enerji Dünya'daki üç milyar enerji santralinin bir yılda ürettiği
enerjiye eşittir. Dünya Güneş'ten gelen ışınların sadece milyarda ikisini alır. Bu miktar çok ince

7
şekilde tespit edilmiştir. örneğin bu miktardaki çok küçük bir azalma Dünya'nın yaşanmayacak
şekilde buzullara gömülüp soğumasına sebep olacaktır.
Güneş'in Dünya'mıza uzaklığı, Güneş'in büyüklüğü, Güneş'teki reaksiyonların gücü hep çok
ince hesaplara bağlıdır. Bizim de yaşamımız bu çok ince hesaplarla belirlenmiştir. Tüm bu
değerlerdeki çok ufak bir değişiklik bile Dünya'daki hayatın yok olmasına sebep olacaktır. Tüm bu
kritik değerlerin hem yaratılması, hem de devam ettirilmesi bizim hayatımızın olmazsa olmaz
şartlarındandır. Güneş'in hem kendi ekseninde, hem de bir doğrultuya göre hareketi; Dünya'nın ise
kendi ekseninde, Güneş'in etrafında, Güneş'e bağlı olarak, Ay'dan etkilenerek birçok farklı hareketi
vardır. Bu çok hızlı hareketlerin tümünde Dünya'mız Güneş sistemiyle, galaksisiyle hep yepyeni, her
biri öncekinden farklı bir konumda bulunmaktadır. İşte tüm bu çok hızlı, çok ince hareketlerin hiçbiri
bizim Güneş'e göre konumumuzu etkilemez, Dünya'daki hayatın yok olmasına sebep olmaz.
Hayatın oluşması için mutlaka Karbon bazlı moleküllere ihtiyaç vardır. Karbon bazlı
moleküller ise sadece –20 °C ile +120 °C arasında oluşabilmektedirler. Evren'de ise yıldızların
içindeki milyarlarca derecedeki sıcaklıktan, mutlak sıfır noktası olan –273.15 °C'ye kadar çok geniş
bir sıcaklık aralığı mevcuttur. Sadece Karbon bazlı moleküllerin oluşması için gerekli sıcaklık
aralığının oluşturduğu dilim, mevcut sıcaklık farklılıklarında yüz binde birlik bir dilim bile değildir.
Dünya mevcut ısısını koruyamayıp kısa bir süre için bile içinde bulunduğu sıcaklık diliminden
çıksaydı, Dünya'mızdaki hayat son bulurdu. Neyseki Yaratıcımız her an ihtiyaçlarımızın farkındadır
ve her an her şey O'nun kontrolündedir.
“...Güneş'e, Ay'a boyun eğdirdi. Her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedirler.
Her işi yoluna koyup, düzenler. Delilleri birer birer açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak
inanasınız.” (Ra’d/2)

GÜNEŞ'TEKİ OLUŞUMLAR
Yaklaşık 150 milyon kilometre mesafeden Güneş, Dünya'daki hayatın mümkün olmasını
sağlamaktadır. Saatte 1000 kilometre hızla giden bir uçağa binsek 17 yılda bile ulaşamayacağımız bir
mesafedir bu. Yüzeyindeki sıcaklık 6 bin derece olan Güneş'in merkezindeki sıcaklık ise 15 milyon
derecedir. Alev alev gazdan oluşan bu kürenin yüzeyinde bile hayat düşünülemez. Oysa mevcut
uzaklığa yerleştirilince Güneş, Dünya'mızın en yakın dostu, hayatımızın kaynağı olmuştur.
Güneş, enerjisini bünyesindeki hidrojeni helyuma dönüştürerek açığa çıkarmaktadır. Dört ayrı
hidrojen çekirdeğinden tek bir helyum oluşur. Bu oluşum tek bir aşamada gerçekleşmez. Bu dönüşüm
yavaş yavaş oluşur, Güneş de buna bağlı olarak ağır ağır yanar. önce iki hidrojen birleşip dötronu
oluşturur. Dötronun oluşmasını sağlayan da atom çekirdeğindeki güçlü nükleer kuvvettir. Bu
kuvvetin gücü de bu noktada çok dengeli bir şekilde ayarlanmıştır. Eğer güçlü nükleer kuvvet mevcut
değerinden daha zayıf olsa iki Hidrojen çekirdeği birleşmeyecektir. Yanyana gelen artı yüklü
protonlar birbirlerini itecekler ve Güneş'teki nükleer reaksiyon yani Güneş'in kendisi
oluşamayacaktır. Eğer güçlü nükleer kuvvet mevcut değerinden daha güçlü olsa, dötron yerine iki
protonlu DiProton oluşacaktır. Bu o kadar etkili bir yakıt olurdu ki; Güneş ve Güneş'e benzer
yıldızlar bu güç yüzünden çok kısa sürede infilak ederek yok olurdu. Bu durumda her örnekte olduğu
gibi yine ne biz, ne de Dünya'mız var olacaktık. Tüm bu göstergeler Allah'ın Evren'i, Evren'deki fizik
kurallarını nasıl mükemmel, planlı bir şekilde yarattığını ve işlettiğini ortaya koymaktadır.
Sizin tanrınız yalnızca Allah'tır. O'nun dışında bir tanrı yoktur. O bilgi bakımından her şeyi
kuşatmıştır. (Taha/98) (Kur’an Araştırmaları Grubu)]

21 – 24- O [Nuh]: “Rabbim! Şüphesiz onlar [Kavmim] bana isyan etti. Malı
ve evlâdı kendisine zarardan başka bir şey vermeyen kimseye uydular. Ve onlar
büyük tuzaklar kurdular. Ve ‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Ve sakın Vedd, Suvâ’,
Yegûs, Yeûk ve Nesr’i bırakmayın’ dediler. Kesinlikle birçoklarını da saptırdılar. Sen
de o zalimlere sadece sapıklığı arttır” dedi.

Bu ayetlerde, Nuh peygamberin Allah’a yakarışları nakledilmektedir.


Kendisine gösterilen katı tutum sonucunda Nuh peygamber, “Rabbim! Şüphesiz
onlar [kavmim] bana isyan etti. Malı ve evlâdı kendisine zarardan başka bir şey
vermeyen kimseye uydular. Ve onlar büyük tuzaklar kurdular. Ve ‘Sakın ilâhlarınızı
bırakmayın. Ve sakın Vedd, Suvâ’, Yagûs, Yeûk ve Nesr’i bırakmayın’ dediler”
diyerek kavmini Allah’a şikâyet etmiş, duasını “Kesinlikle birçoklarını da
saptırdılar. Sen de o zalimlere sadece sapıklığı arttır” sözleriyle devam ettirmiştir.

8
Nuh’un (as) yakarışındaki “Malı ve evlâdı kendisine zarardan başka bir şey
vermeyen kimseye uydular” ifadesinde kimden söz edildiğine dair başkaca bilgi
verilmemiştir. Ancak ayetin ifadesinden, bu kişinin Ebulehep gibi malı ve çevresiyle
dine karşı tavır almış bir kişi olduğu anlaşılmaktadır.
Nuh kavminin ileri gelenlerinin topluca ve her türlü hileye başvurarak
diğerlerine “Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Ve sakın Vedd, Suvâ’, Yagûs, Yeûk ve
Nesr’i bırakmayın!” demeleri ve halkı şirklerinde kalmaya teşvik etmeleri,
inkârcıların genel karakterini göstermesi bakımından fevkalade dikkat çekicidir.
Sa’d suresindeki şu pasajda da benzer bir tavırdan söz edilmektedir:
Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler, “Bu bir sihirbazdır, çok
çok yalan söyleyen birisidir. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak [çok tuhaf]
bir şey!” dediler.
Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler (ve dediler ki): “İlâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin.
Bu, gerçekten, istenen [sizden beklenen] bir şeydir! Biz bunu son [başka bir] dinde işitmedik, bu
ancak bir uydurmadır. Zikir [öğüt] aramızdan o'nun üzerine mi indirildi?” –Aksine onlar Benim
Zikrimden bir kuşku içindeler, aksine onlar henüz azabımı tatmadılar.–
Yoksa çok güçlü ve çok bağış yapan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Ya da
bütün o göklerin, yerin ve aralarında olanların mülkü onların mıdır? Öyle ise sebeplerin içinde
yükselsinler!
(Onlar) burada, çeşitli gruplardan oluşmuş, bozguna uğramış bir ordudur!
Onlardan önce Nûh'un kavmi, Âd, kazıklar sahibi Firavun, Semûd, Lût'un kavmi ve Eyke
ashâbı [Şu‘ayb'ın kavmi] da yalanladılar. İşte onlar, hiziplerdir.
Onların hepsi, sadece elçileri yalanladılar. Bu sebeple azabım hakk oldu.
Ve bunlar devenin iki sağımlığı kadar dahi gecikmesi olmayan bir çığlıktan başkasını
beklemiyorlar. (Sad/4- 15)

Demek ki tarih tekerrür etmektedir.


Konumuz olan ayetlerde isim isim bir takım putlardan bahsedilmektedir. Bu
put isimleri Arapçada anlamı olan sözcüklerdir. Bu isimlerle ilgili olarak klasik
kaynaklardan iki nakil alıntılıyoruz:

Suvâ' -onların görüşlerine göre- deniz kıyısında Huzeyllilere ait bir put idi.
Yeğûs: Katade'nin görüşüne göre, Sebe’ diyarının el-Cevf denilen yerinde Muradlıların Gutayf
koluna ait idi.
el-Mehdevî: Önce Muradlıların idi, sonra da Gatafanlıların oldu. es-Salebi dedi ki: Taylılardan
olan Alâ ve En'um ile Mezhiclilerden olan Curaşlılar, Yeğûs'u alıp onu Muradlılara götürdüler ve
orada bir süre ona ibadet ettiler. Daha sonra Nadiye oğulları o putu Alâ ve En'umlulardan almak
istediler. Bu sefer onu Huzaalılardan el-Haris b. Ka'b oğullarına mensup el-Husayn'a götürdüler.
Ebu Osman en-Nehdi dedi ki: Ben Yeğûs'u gördüm, kurşundandı. Bu putu bacaklarında
hastalık bulunan bir devenin üzerinde taşıyorlardı. Onunla birlikte yol alıyor fakat kendisi çökmedikçe
onu büktürmüyorlardı. Deve çöktümü, onlar da inerler ve “Size burayı beğenmiş bulunuyor” diyerek
onun üzerinde bir bina inşa ediyor ve etrafında konaklıyorlardı.
Ye'ûk, İkrime, Katade ve Ata'nın görüşüne göre (Yemen'deki bir yer olan) Belha denilen yerde
Hemdanlılara ait idi. Bunu el-Maverdî zikretmektedir.
es-Sa'lebî dedi ki: Ye’ûk, Sebelilerden Kehlan adındaki birisine ait idi. Sonra oğullan biri
diğerinden miras aldı. Büyüklük sırasına göre miras alına alına sonunda Hemdanlıların eline geçti. İşte
Malik b. Nemat el-Hemedanî şu beyti onun hakkında söylemiştir:
"Dünyada tüylendiren [palazlandıran] da Allah'tır, zayıflatan da O'dur, Fakat Ye'ûk ne
zayıflatabiliyor, ne de palazlandırabiliyor."
Nesr: -Katade'nİn görüşüne göre- Himyerlilerden Zülkela'a ait idi. Mukatil'den de benzer bir
görüş nakledilmiştir.
el-Vâkidî dedi ki: Vedd bir adam suretinde idi. Suvâ' kadın suretinde, Yeğûs arslan, Ye’ûk at,
Nesr ise uçan kuşlardan kartal suretinde idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. (Kurtubi; el Camiu li
Ahkami’l Kur’an)

9
Sûrede adı geçen Nuh kavminin ilahlarının isimleri, hem lafız hem de mânâ yönünden
Arapçadır. Her ne kadar bu isimler Kur'an'ın indiği fasih Arapçadan dönem olarak çok eski olsa da,
aralarındaki ilişki açıkça belli olmaktadır. Yeğûs ile Gavs [yar etmek], Gays [bereketli yağmur] ve
İgâse [yardım etmek] arasındaki ilişki; Yeûk ile İâ'ka ve Ta'vîk [engellemek, alıkoymak] arasındaki;
Süvâ' ile Sea'h [genişlik, bolluk] arasındaki ilişki; Vedd ile Mevedde [sevgi] arasındaki ilişki; Nesr ile
meşhur yırtıcı kuşa verilen ad arasındaki ilişki açıkça gözükmektedir. Peygamber'in döneminde bazı
Arap kabilelerinin bu adlarla anılan putları olduğunu nakleden rivayetler bulunmaktadır. Anlatıldığına
göre Hüzeyl kabilesinin putunun adı Suvâ' idi, bulunduğu yerin adı ise Yenbûğ olarak
isimlendiriliyordu. Başka bir rivayette ise bu Hemedân kabilesinin putunun adıydı. Diğer bir rivayete
göre ise, Zilkilâ' ailesinin putunun adıydı. Sanırım bunların hepsi mevcuttu ve bir kadın sûretindeydi.
Yemen'dc Mezhac ve Cürs ehlinin de Yegûs isminde bir putları vardı. Ona tapanlar arasında
Murad kabilesinden Gatîfoğullan da bulunmaktaydı. Rivayete göre bu put Suvâ'nın oğlu olup aslan
sûretindeydi. Anlatıldığına göre Hemedan, Havlan ve onların müttefikleri olan kabilelerin Erhab
denilen yerde Ye’ûk isminde bir putları vardı. Rivayete göre Hayvan kabilesi de bu puta tapmaktaydı.
Bu put aynı zamanda Zilkilâ' ailesinin de putları arasındaydı ve at şeklindeydi. Anlatıldığına göre
Humeyr kabilesi de Nesr isminde bir puta tapıyordu. Bir rivayete göre bu Humeyr kabilesinden Zilkiâ
ailesinin putuydu. Hayaniyye kabilesi kitabelerinde ise Nesr adı kayıtlı olup kuş şeklindeydi. Benî
Kelb kabilelerinin de Vedd isminde bir putu olduğu ve bunun erkek suretinde olduğu anlatılmaktadır.
Bu ismin eski dönemde Yemen ilahlarından birisi olduğu ve onlarda Ay’ı temsil ettiği de
kaydedilmektedir. Cahilliyye devri erkek isimlerinden bu adların bazısına nispet edilen birtakım
rivayetler nakledilmiştir; Örneğin: Abdü Vedd [Vedd'in kulu], Abdügays [Gays'ın kulu] gibi.
Anladığımız kadarıyla Araplar, Peygamber'in döneminde ve öncesinde bu isimleri Nuh
kavminin ilahları olarak kullanıyorlardı, sonra bu isimleri iktibas ettiler; belki de Arapçalaştırarak
putlarına da bu isimleri verdiler. Bu, Kur'an'ın indiği fasih Arapça döneminden daha eski döneme
rastlamaktadır. Bu şekilde, bu isimleri olduğu gibi korudular. Çünkü bunlar, göz ardı edilemeyecek
derecede kudsiyet kazanmışlardı. (Derveze; et Tefsirü’l Hadis)

24. ayette Nuh peygamber, olayları anlatırken “… onlar birçok kimseyi


saptırdılar” ifadesiyle kavminin ileri gelenlerini değil de putları kastetmiş olabilir.
Tabiî ki cansız putların kimseyi saptırması söz konusu olamaz. O nedenle bu ifade,
“bunlar sebebiyle birçok kişi saptı” anlamındadır. Bunun bir örneğini de İbrahim
suresindeki şu pasajda görmekteyiz:
Ve hani bir zaman İbrahim: "Rabbim! Bu şehri güvenli kıl! Beni ve oğullarımı putlara
tapmamızdan uzak tut! Rabbim! Şüphesiz onlar [putlar] insanlardan birçoğunu saptırdılar. Şimdi
kim bana uyarsa, artık o, şüphesiz bendendir; kim bana karşı gelirse, … Artık Sen şüphesiz çok
bağışlayan ve çok merhamet edensin. Rabbimiz! Şüphesiz ben çocuklarımdan bir bölümünü salâtı
ikame etmeleri için, senin dokunulmazlaşmış Ev’inin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim.
Rabbimiz! Onların şükretmeleri için artık Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir.
Ve onları bazı meyvelerden rızıklandır. Rabbimiz! Şüphesiz Sen bizim gizlediğimiz şeyleri ve açığa
vurduğumuz şeyleri bilirsin. -Ve yerde ve gökte, hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.- İhtiyarlık halimde
bana İsmail'i ve İshak'ı lütfeden Allah'a hamd olsun. Şüphesiz ki Rabbim duamı çok iyi işitendir.
Rabbim! Beni salâtı ikame eden kıl! Soyumdan da. Rabbimiz! Duamı da kabul et! Rabbimiz! Hesabın
kurulduğu günde benim için, anam-babam için ve müminler için mağfirette bulun!" demişti.
(İbrahim/35- 41)

26- 28 – Ve Nuh dedi ki: “Bu yerde dolaşan kâfirlerden bir tek kişi bırakma.
Şüphesiz ki sen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece ahlâksız ve
kâfir çocuklar doğururlar. Rabbim! Benim için, anam-babam için, mümin olarak
evime giren kişiler için ve mümin erkekler ve mümin kadınlar için mağfiret et!
Zalimlere de sadece yok oluşu arttır.”

Bu ayetlerde Nuh’un (as) yakarışlarının devamı verilmektedir. Onun duasında


dile getirdiği “Bu yerde dolaşan kâfirlerden bir tek kişi bırakma. Şüphesiz ki sen
onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece ahlâksız ve kâfir çocuklar
doğururlar” şeklindeki sert ifadelerin sebebi, onlarla ilgili daha evvel Allah’ın

10
kendisine bilgi vermiş olmasıdır. Aksi halde böyle bir dua yapma hakkı söz konusu
olmazdı.
Ve Nuh’a vahyolundu: “Kesinlikle kavminden iman etmiş olanlardan başka artık kimse iman
etmeyecektir. Onun için onların yaptıkları şeylere üzülme. Ve Bizim gözetimimiz altında ve
vahyimize göre gemiyi yap. Zulüm yapan kimseler hakkında da Bana hitapta bulunma. Kesinlikle
onlar suda boğulmuşlardır [boğulacaklardır].” (Hud/36, 37)

Ayetin orijinalinde yer alan “ ‫الرض‬el-Arz” sözcüğündeki “ ‫ال‬el” takısını “ahd”


anlamına aldığımız takdirde, Nuh’un “el-Arz” sözcüğüyle kastettiği yerin kendi
yaşadığı bölge olduğu anlamı elde edilir. Zaten Nuh’un yeryüzündeki tüm kâfirler
için böyle bir bedduası söz konusu olmaz. Zira uzaktaki kâfirler ile ilgili olarak
onların inanmayacak kimseler olduğuna dair Nuh’a bir bilgi verilmemiştir.

25 – Onlar, hatalarından dolayı suda boğuldular sonra da ateşe sokuldular.


Sonra da kendileri için Allah'ın astlarından yardımcılar bulamadılar.

Bu ayet Nuh’un (as) Allah’a yakarış ifadelerine ait değildir. Bu nedenle


Nuh’un (as) yakarışlarının nakledildiği 26-28. ayetlerin arkasında meallendirilmiştir.
Ayetin açık ifadesinden Nuh’un (as) dualarının kabul olduğu anlaşılmaktadır.
Bu kabulün sonucu olarak o inatçı müşrik kavim hem dünyada cezalandırılmış, hem
de ahirette cezalandırılacağına dair kesin hüküm verilmiştir. Azap geldiğinde
güvendikleri putlardan hiçbirinin yardımını görememişlerdir.
Ve Nuh’u; hani o daha önce nida etmişti de Biz de ona cevap vermiştik. Sonra da Biz
kendisini ve ehlini [ailesini, yakınlarını, inanlarını] büyük sıkıntıdan kurtardık.
Ve ayetlerimizi yalanlayan kavmine karşı ona yardım ettik. Şüphesiz onlar, kötü bir kavimdiler
de Biz onları topluca suda boğduk. (Enbiya/76, 77)

Bu trajik tablodan, başta Mekkeli müşrikler olmak üzere tüm insanlığın ibret
alması ve sonlarının Nuh kavmi gibi olmamasına çalışmaları gerekmektedir. Surenin
genel mesajı budur.
Allah doğrusunu en iyi bilendir.

11

You might also like