P. 1
Osman Aysu - 7. Uzman

Osman Aysu - 7. Uzman

|Views: 135|Likes:
Yayınlayan: cagdas00
Polisiye gerilim
Polisiye gerilim

More info:

Published by: cagdas00 on Feb 03, 2011
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

05/30/2015

pdf

text

original

Yedinci Uzman

İstanbul - Nisan ADAM, dikkat çekmeyen, göze batan özellikleri olmayan, tamamen sıradan, orta boylu ve tıknazdı. Yaşını tahmin etmek güçtü, ama saçları alnının iki yanından içeriye doğru dökülmeye başlamış ve şakakları ağarmıştı. Metronun Taksim girişindeki ufak parkın banklarından birine oturmuş, güneşli bahar havasının keyfini çıkarmak istercesine sağına soluna bakınarak vakit öldürüyordu. Sırtında ucuz konfeksiyon malı bir trençkot vardı, içindeki kareli gömleği ve uyum sağlamayan kravatı da adi cinstendi. Kalın lastik tabanlı ayakkabılarının yan tarafları da çamurlu ve boyasızdı. Saat tam 12.30'u gösterdiğinde ağır ağır yerinden kalktı, bir süre etrafına bakındı, sonra Atatürk Kültür Merkezi'nin önünde vasıta arayan, ya da birbirlerine orada buluşma sözü veren insanların oluşturduğu kalabalığın arasına doğru yürüdü. Ellerini trençkotunun ceplerine sokarak kımıldamadan ve sakin bir şekilde beklemeye başladı. Ne önünde müşteri indirip bindiren vasıtalarla, ne de cıvıltıyla bekleşen gençlerle ilgileniyordu. Sadece bir ara kolundaki saate baktı. 12.35'ti. Keskin gözleri, uzaktan görünen metronun çıkışma dikilmişti. Ama bire yirmi kala, ilk defa buğday tenli yüzünde endişe belirtileri oluşmaya başladı. Beklediği kişi on dakika gecikmişti. İstanbul gibi trafik düzeni berbat ve her zaman tıkanmalara yol açan bir şehirde bile olsa, on dakika gecikmek, onun mesleğinde bir şeylerin ters gittiğini kabullenmek için yeterli sayılırdı. En fazla beş dakika daha bekleyebilirdi ondan sonra başının çaresine bakmak zorundaydı. Lanet olsun, diye homurdandı içinden. Herhangi bir aksiliğin olduğuna ihtimal vermek istemiyordu, o ana kadar işler yolunda gitmiş sayılırdı, ayrıca Olga Şalyapin'le bu ilk yaptığı iş değildi, ona her zaman güvenmişti. Genellikle kadınlarla çalışmaktan hoşlanmazdı, ama Olga istisnaydı. Belki bir terslik de yoktu, her şey yolundaydı, ama süreyi on beş dakika geçirirse ortada anormal bir durumun var olduğu esasını ona mesleğinde öğretmişlerdi. Üçüncü kez saatine baktı. 12.44'tü. Ancak bir dakika daha bekleyebilirdi. Son bir kere daha endişeyle metro çıkışına göz attı, kadının geleceğinden ümidini kesmeye başlamıştı ki, zayıf, kara kuru, uzun boylu Olga'yı merdiven çıkışının ağzında gördü. Tıknaz adamın gözleri yaşma kıyasen bir kartalınki kadar keskindi, yine de emin olmak için ılık nisan güneşinin altında gözlerini kıstı. Gecikmesinin nedenini sormayacaktı; Olga Şalyapin'in görevine bağlılığını ve titiz çalışmasını takdir ederdi, fakat senelerin verdiği deneyim önsezilerini harekete geçirdi. Uzaktan kadını dikkatle incelemeye başladı. Kadın hızlı adımlarla yaklaşıyordu, telaşlı ve ürkek bir hali de yoktu. Yine de huylanıyordu tıknaz adam. On beş dakikalık gecikme normal değildi. Daha da kötüsü içindeki o anlamsız his tehlike sinyalleri vermeye devam ediyordu. Sağma soluna baktı; hemen sol yanında sarmaş dolaş vaziyette başlarını birbirine dayamış iki genç kumrular gibi sevişme iştiyakı içinde koklaşıyorlar-dı, dünya umurlarında değildi. Muhtemelen öğrenciydiler. Diğer yanında ise elindeki cep telefonuyla sinirli tavırlarla konuşan otuz yaşlarında bir kadın vardı, sanki neden bekletildiğinin hesabını soıjan bir havadaydı. Diğer insanları da şöyle bir gözden geçirdi, çevrede kendileri için tehlikeli birilerini görememişti. Hatta kendisiyle ilgilenen kimse yoktu, tabii bu da rahatlaması için bir neden sayılmazdı, şayet orada kendilerini kollayan birileri varsa bunu belli etmemek onların göreviydi. Dış mekanlardaki buluşmalarda güvenlikten ne denli emin olurlarsa olsunlar, taraflar daima biraz ürkeklik gösterirlerdi. Bu tür yerler, buluşma için uygunsa da, kalabalığı kontrol gibi

sakıncası vardı. Ne kadar deneyimli olunursa olunsun, etrafta pusuda yatan tuzakçıları teşhis etmek her zaman mümkün olamazdı. Olga kendisini görmüştü. Kısa bir an göz göze geldiler. Güvende olduklarını belirten işareti vermeleri gerekiyordu. Temas ancak karşılıklı olarak bu işaretlerin verilmesinden sonra başlayacaktı. Bu işin gençleri artık bu tür kurallara pek riayet etmiyor, anlamsız buluyorlardı. Ama o eski tüfekti ve bunca yıldır hayatta kalmasını böyle ufak tefek kurallara uymakla sağlamıştı. Tıknaz adam cebinden mendilini çıkararak akmayan burnunu siler gibi yaptı. Onun güvende olduğunu gösterecek işaret buydu. Olga Şalyapin ise şimdi parkın ucundan adamın bulunduğu yere geçebilmek için, yaya geçidinin önünde durmuş, önlerindeki caddeden akıp giden vasıtaların kendisine geçiş izni vermesini bekliyordu. Fakat hâlâ kendi işaretini vermemişti. Onun işareti ise siyah güneş gözlüğünü çantasından çıkararak gözüne takmasıydı. Tıknaz adam mendili cebine sokarken içindeki kuşkular yoğunlaştı. Olga kesinlikle bir amatör değildi, parolayı vermeyi unutması söz konu olamazdı. Bir ara hızla oradan uzaklaşmayı düşündü, zaten on beş dakikalık gecikme midesini bulandırmıştı. Planda bir aksilik olabileceği gibi bir tuzak tehlikesi de mümkündü. Yoksa Olga takip mi ediliyordu? Birilerinin onun kimliğini saptamış olması zayıf ihtimaldi, ama belli de olmazdı. Hâlâ karşı tarafta vasıtaların durmasını bekleyen kadının yanındaki insanları hızla gözden geçirdi. Olga'nın yanında simit yiyen iki ortaokul öğrencisi itişerek şakalaşıyorlardı. Hemen onların yanında ise yetmiş yaşlarında bir kadın duruyordu. Diğer yanında ise göbekli, yine yaşlı bir adamla karısı, el ele tutuşmuş karşıya geçmek için fırsat kolluyorlardı. Bu insanların hiçbiri tehlikeli olamazdı. Tıknaz adam içinden homurdandı. Olga Şalyapin güneş gözlüğünü neden takmıyordu acaba? Olga kendisine verilen talimatları unutacak bir kadın değildi. Araçların akışının sonu gelmeyecekti sanki. Adamı ter bastı.. Arka arkaya geçen iki şehir otobüsü araya girerek görüntüyü tamamen engelledi. Şimdi Olga'yı da göremiyordu. Üstelik trafiğin akışı da tıkanarak durmuştu. Simit yiyen iki öğrenci, o tıkanmadan yararlanarak hızla araçların arasından koşup karşıya geçtiler. Yanlarındaki yaşlı kadın da yolun açılacağını düşünmeden onları izlemişti, ama Olga hâlâ görünürlerde yoktu. Nihayet yol açıldı, vasıtalar hareket etti. Tıknaz adam Olga'ya bir daha baktı. Gözlüklerini takmamıştı.. Bir terslik vardı, ama ne? Henüz yolunda gitmeyen şeyin ne olduğunu anlayamamıştı adam. Nihayet insafa gelen arabalar biriken yayalara yol verdiler. Olga kalabalıkla birlikte AKM'nin kaldırımına doğru yürümeye başladı. Tıknaz adam için en kritik an gelmişti. Dikkatle kadını izliyordu. Olga güvenlik sinyalini vermediğine göre anlaşmaları gereği birbirini tanımayan iki yabancı gibi geçip gideceklerdi. Ancak çok tecrübeli bir göz kadının sol avcu içinde görünmeyen bir nesneyi gizlediğini fark edebilirdi. Her ikisi de kısa arayı ilgisiz iki kişi gibi yarıladılar. Fakat yolun tam ortasında Olga kazara çarpar gibi hafifçe tıknaz adajrıa dokundu ve o sırada büyük bir maharetle elinde tuttuğu şeyi adamın avcuna bıraktı. O karmaşa ve telaş içinde kimse, tıknaz adamla, uzun boylu kadının ellerinin çok kısa bir süre içinde birbirine değdiğini fark etmedi tabii. Görseler bile, bunun acele geçiş sırasında istenmeyen bir çarpışma olduğunu düşünürlerdi. Adam beceriyle avcuna sıkıştırılan şeyi cebine indirdi. Olga Şalyapin hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etti, arkasına bakmadan Gümüşsüyü istikametinde yürüyüp uzaklaştı. Tıknaz adam hâlâ ne olduğunu bilmiyordu, ama işlerin gidişatında bir terslik olduğundan emindi artık. Adımlarını hızlandırdı, buradan acele uzaklaşmalıydı. Karşısına çıkan ilk taksiyi çevirerek içine atladı. Arabaya biner binmez de kadının eline tutuşturduğu şeyi cebinden çıkardı. Ufak bir kâğıt parçasıydı bu ve üzerinde Rusça Aldatıldık yazıyordu..

The Marmara Oteli'nin Taksim Meydanı'na bakan altıncı kat odalarından birinde elindeki güçlü dürbünle kalabalığı seyreden Cemal Mahmudî, arkasındaki iri yarı, bıyıklı arkadaşına, "Allah kahretsin, uyandılar. Kadın adamı görmezliğe geldi" diye sertçe söylendi. Bıyıklı olanı, "Emin misiniz, efendim?" diye sordu. "Saçmalama, deminden beri onları izliyorum." "Şimdi ne yapacağız?" Dürbünü gözünden indiren Cemal Mahmudî, "Adamı öldürün," dedi. Bıyıklı olanı irkildi. "Ya kadın? Kadın ne olacak?" Mahmudî kısa bir tereddüt geçirdi. "Bırakın gitsin. Onun bize bir zararı dokunmaz." "Fakat efendim...." "Ne diyorsam onu yap. Daha fazla sorun istemiyorum." "Fakat bana sorarsanız...." Mahmudî arkada duran adamın lafını sertçe kesti. "Senin fikrini sormuyorum. Hemen çocuklara telefon et ve emrimi uygulasınlar." Bıyıklı olanı isteksizce omuzlarını silkti. Bu kararın sakıncalı olduğuna inanıyordu, ama son söz kendisine ait değildi. "Nasıl isterseniz," diye mırıldandı. Cebinden çıkardığı cep telefonun tuşlarına basmaya başladı. Çiçek bozuğu yağlı yüzü ter içindeydi. Karşı tarafın telefonu açmasını bekliyordu, telefon açılır açılmaz da aldığı emri tekrarladı. Sonra karşı taraftan gelen soruyu aydınlatmak için ilave etti, "hayır, kadına dokunulmayacak." Telefonu kapatıp Cemal Mahmudî'nin karşısına dikildi. Ama fikrince o kadın da ortadan kaldırılmalıydı. İlerde başlarına sorun olabilirdi. Kısa boylu tıknaz adamın adı Pavel Novotny'ydi. Çek uyrukluydu. Çekoslovakya'nın ikiye bölünmesinden önce STB'nin (Statni Tajna Bezpecnost) yani Çekoslovakya İstihbarat Servisi'nin faal ve deneyimli elemanlarından biriydi. Fakat ülke ikiye ayrılınca hiçbir gerekçe gösterilmeden işine son verilerek tasfiye edilmişti. Önce sudan çıkmış balığa dönmüştü, oysa çok yetenekli ve espiyönaj alanında haklı bir üne kavuşmuş elemandı. Bir anda kendi ülkesinde istenilmeyen adam haline düşünce, memleket dışına çıkmış, yabancı devletlerin, uluslararası şirketlerin ve bazı terör örgütlerinin gizli ve pis işlerinde profesyonel olarak'vazifeler almaya başlamıştı. İşinde çok başarılıydı ve namı her yana yayılmıştı. Pavel Novotny ılık nisan güneşinin aydınlattığı otel odasında sinirli sinirli dolaşıyordu. Durum birden hiç ummadığı bir hale dönüşmüştü. Olga'dan aldığı tek kelimelik notu belki yirmi defa okuduktan sonra cüzdanının içine yerleştirmişti. Olga Şalyapin, Aldatıldık demekle neyi kastetmişti acaba? Yolunda gitmeyen neydi? Onları kim aldatmış olabilirdi? Pavel Novotny'nin huzuru kaçmıştı. Hâlâ bunun pek önemli bir şey olmadığını düşünüyordu; Olga'nm kendisini arayarak aydınlatıcı haber vermesini bekliyordu. Nasıl olsa kendisiyle temas kurardı, ayrıca çok önemli bir durum olsa Taksim Meydanı'na da gelmezdi zaten. Saatine baktı. Otele döneli yarım saat olmuştu, ama kadın kendisini aramamıştı henüz. Paniğe gerek yoktu. Olga mutlaka kendisini arayacaktı. Buraya gelmeyecek kadar deneyimliydi, ama irtibat kurar, en azından telefonla arardı. Novotny'nin üstlendiği görevlerin çoğu ekip çalışmasını gerektirirdi ve o da çoğu zaman eski KGB'den tanıdığı, kendisi gibi teşkilatlarından uzaklaştırılmış, işsiz ajanlarla, ya da daha ucuza gelen ücretlerde anlaşabildiği Drzaven Sigurnost yani Bulgar Gizli Teşkilatı'nın ıskartaya çıkardığı elemanlarla çalışmayı tercih ederdi. Son beş senedir faaliyetlerinin karşılığını fazlasıyla hak ediyor ve geleceğini garantilemeye çalışıyordu. Böyle bir iki iş daha

çevirebilirse, ülkesine kesin dönecek ve ömrünün sonunu sakin ve huzur içinde geçirmeyi garantileyecekti. Babası bir tarım işçisiydi, vakti zamanında onu dar dünya görüşü nedeniyle hep küçümsemiş, toprağa bağlı ırgatlığın hiçbir şey kazandırmadığını düşünmüştü. Ama şimdi babasının hayatının son derece tekdüze, ama bir o kadar da, huzurlu ve güvenli geçtiğini kabul ediyordu. Aklı yine Olga Şalyapin'e kaydı. Olga eski bir KGB ajanıydı ve onunla tam dört defa çalışmıştı. Kadın kesinlikle aç gözlü değildi ve her seferinde üstlendiği görevi sadakatle yerine getirmişti. Erkek gibi bir kadındı, hatta fazla erkeksi. Lezbiyen olduğunu tahmin ediyordu, ama kadının cinsel tercihi onun için hiçbir zaman sorun olmamıştı, umurunda da değildi zaten. Bu tür kişisel özellikler eski soğuk savaş döneminde önemliydi, istihbarat örgütleri ajanlarının zaaflarını ya da açıklarını dikkatle gizli dosyalarına işlerdi. Bu veya buna benzer sebeplerle işinden olan çok ajan tanımıştı. Bir zamanlar KGB ve STB bu konularda çok titizdi, ama yerlerine kurulan yeni teşkilatlar elemanlarının cinsel tercihlerini pek umursamıyorlardı artık. Olga ne öğrenmişti acaba? Aslında bu son işte kadın sadece bir piyondu; ateşi tutarken kullanacağı bir maşa. Çok az şey biliyordu, No-votny yüklendiği operasyonlarda daima beyin olmayı yeğlerdi. Çek, camın kenarına yaklaşarak endişeli nazarlarla dışarıyı seyre başladı. Aklı fikri Olga'daydı, daha işin başında başarısızlığa uğramak, asla kabul edemeyeceği bir durumdu. Kadın arardı, mutlaka arayacaktı. Kaldığı otel Tepebaşı'ndaydı. Yabancılarla teması burada kuruyordu. İşvereni öyle istemişti. Dakikalar ilerledikçe içindeki tedirginlik de artıyordu Novotny'nin. Hatta bir ara oteli dahi terk etmeyi düşündü, en kötü ihtimalle Olga'yla kendi temas kurmaya çalışabilirdi, nasıl olsa kadının kaldığı yeri biliyordu. Sonra sakin olmalıyım, diye mırıldandı içinden. Bu otelde tehlikede olamazdı. Mesleki alışkanlıkla otel personeline mümkün olduğunca az görünür, resepsiyona mecbur kalmadıkça uğramaz, oda temizlikçileri geldiğinde odayı terk ederdi. Personelle konuşmaz, otelde yemek yemez, onlara simasını veya tipini hatırlatacak görüntülerden ve davranışlardan kaçınır, daima silik bir müşteri olmayı yeğlerdi. Otel dışına çıkarken bile anahtarını resepsiyona teslim etmez, üstünde taşırdı. Yatağa uzandı. Bir süre daha beklemeye karar verdi. Olga Şalyapin'in randevuya on beş dakika geç gelmesinin nedenini düşünmeye başladı. Eski KGB ajanları çok iyi eğitilmiş memurlardı; bir zamanlar kendisi de orada kurslara katılmıştı. Böyle hata yapmazlardı. Kadının birileri tarafından takip edilmediğine inanıyordu, öyle olsa randevu mahalline gelmezdi, ama nedense görüşmekten çekinmişti Olga. Onu korkutan bir şey olmuştu. Aklı yine pusulada yazılı o tek kelimeye takıldı. Aldatıldık demekle neyi kastediyordu acaba? Daha fazla yatamadı, uzandığı yataktan fırladı. Aynanın karşısına geçerek kıyafetine çekidüzen verdi. Galiba en iyisi kendisinin Olga'yı aramasıydı. Tam o sırada kapının vurulduğunu duydu. Pavel Novotny irkildi bir an. Bu Olga olamazdı. Telefon etmeden oteline geleceğine ihtimal vermiyordu. Taksim Meydanı için geçerli olan tehlike otel için de söz konusu olmalıydı. Novotny kapıya yaklaşıp, "Kim o?" diye sordu Rusça. Belki işgüzar bir otel personeliydi. Kulağını dört açıp gelecek cevabı bekledi. Bir erkek sesi mırıldandı: "Taze balık." Allah kahretsin, diye homurdandı içinden. Bu müşterisiydi. Kapıdaki adamın Rusçası çok bozuktu, zaten şimdiye kadar düzgün ve aksanlı Rusça konuşan hiçbir Iraklıya rastlamamıştı. Kapıdaki adamın kullandığı kelimeleri güçlükle anlamıştı, ama daha iyisini de beklemiyordu. Parolayı müşteriye, her zamanki gibi kendisi vermişti. Novotny isteksizce kapıyı açtı. Böyle bir ziyaret beklemiyordu; neden geldikleri hakkında da henüz bilgisi yoktu.

Kapıda beliren adamı tanımıyordu, ama bunun pek önemi de yoktu, işvereninin otele ayağına kadar geleceği düşünülmezdi, Araplar böyle konularda çok kibirliydiler. Önemli olan verdiği parolanın doğru kullanılmasıydı. Yine de Olga olayından beri tedirginliği sürüyordu. Adama bir göz attı. Uzun boylu, atletik yapılı ve esmerdi. Elinde Bond tipi bir çanta tutuyordu. Yabancı, inci gibi parlak beyaz dişlerini göstererek gülümsedi ve oldukça düzgün bir İngilizce ile sordu: "İş tamam mı?" Yüzündeki tebessüme rağmen sesi sert ve otoriterdi. Novotny altı dil bilirdi, İngilizce de buna dahildi. Adamı bir süre daha inceledi. Ses tonundan hoşlanmamıştı. Bu soruyu sormaları haili arıydı, ama bu tarzda değil. En azından onu kiralayanların, kendisine ve şöhretine güvenmiş olmaları gerekirdi. Yine de kendini çabuk toparladı. "Konuyu kapı aralığında konuşamayız, içeri girin," dedi. Adam usulca odaya süzülürken Novotny başını uzatıp koridora bir göz attı. Bu ziyareti kimsenin görmesini istemiyordu. Kimsecikler yoktu dar koridorda. Esmer tenli adam yatağın kenarında dimdik dikilmiş sorduğu sualin cevabını bekliyordu. Novotny, "Bir aksilik olmazsa, bu akşam bitecek," dedi. Adamdan her hangi bir tepki, geciktiniz tarzında bir itiraz bekledi. Oysa odaya dalan adam kayıtsızca elindeki çantayı yatağın üzerine koymuş, açmaya hazırlanıyordu. "Bakiye ücretinizi getirdim." Novotny'nin beyninde ilk tehlike sinyalleri o zaman çalmaya başladı. Ödemenin tamamlanması için henüz çok erkendi, dünyanın hiçbir yerinde görev tamamlanmadan ücretin tamamı ödenmezdi. Bir şeylerin ters gittiğini anlamakta gecikmedi, ama ne yazık ki çok geç kalmıştı. Birden adamın elinde çantadan çıkardığı ucuna susturucu takılmış İtalyan yapımı Bernardelli P-018'i gördü. İçine hava doldurulmuş bir kesekâğıdının patlaması gibi kof iki ses duyuldu. Novotny birden sendeledi. Gafil avlanmıştı. Son hatırladığı şey, bunca yıllık tecrübesine rağmen tedbirsizliğinin cezasını çektiği oldu. Sonra yavaş yavaş yatağın üstüne kapaklandı. Belinden yukarısı yatağın üstüne düşerken, dizleri yerdeki halının üzerine değdi. Kasılmış bir şekilde öylece kaldı. Eski STB ajanı ölmüştü... —2— İstanbul - Nisan BAŞKOMİSER Tarık Uzunova başını kaldırarak cinayet mahallinin dağınıklığı içinde kapıda beliren iki yabancıya bir göz attı. İçinden, nihayet teşrif edebildiler, diye homurdandı. Polis camiasından olmadıkları her hallerinden belliydi; ilgisiz tavır takınmaları, kendilerini polisten üstün görmeleri, konuşmaları sırasında nezaketi elden bırakmazmış gibi davranmalarına rağmen ukalalık taslamaları Başkomiseri illet ederdi.' Cesedi tetkik için çömeldiği halının üzerinden isteksizce ayağa kalktı. Otel odasının içi görev başındaki sivil polislerle doluydu. İki parmak izi uzmanı özel tozlarını dört bir yana dökerek işe yarar parmak izi bulmaya çalışıyorlardı. Tarık Uzunova'nın iki yardımcısı da hâlâ odanın içinde gözden kaçmış olabilecek ufak tefek delillerin araştırmasıyla meşguldüler. Pavel Novotny'nin cesedi kurşunları yiyip kaldığı andaki gibi iki büklüm duruyordu; bedeninin üst kısmı yatağın kenarında, parmakları kasılmış ve yatak örtüsünü kavramış halde, bacakları ise dizlerinden kıvrık olarak halının üstünde kalmıştı. Cesette sertleşme başlamış ve yere yuvarlanmamıştı, yatak ise kurumuş kanla kaplıydı. Yeni gelenlerden öndeki başkomisere yaklaştı. Otuz yaşlarında ancak vardı. İkisi de koyu renk pardösü giymişlerdi. Arka planda kalanı ise ötekinden biraz daha yaşlı gibiydi ve meraklı gözlerini cesede çevirmiş, Tarık Uzunova ile ilgilenmez pozlar takınmıştı. Başkomiser yine içinden, bunlar hep böyle davranırlar zaten, mağrur ve ukaladırlar, diye geçirdi.

Genç olanı, "Bizler MİT'ten geliyoruz. Adım Korhan Tepe," dedi ve tokalaşmak için elini uzattı, fakat nedense yanındaki arkadaşını tanıtmak gereğini duymadı. Tarık Uzunova kendisine uzatılan eli sıkarken soğuk bir şekilde sırıttı. Başkomiser, "Sizleri bekliyorduk, biraz gecikmediniz mi beyler?" dedi hafif alaycı bir tonla. Korhan Tepe alaycı ifadeyi anlamazlığa gelerek, "Neler buldunuz komiserim?" diye sordu." İlk gözlemleriniz nedir?" Tarık Uzunova anlatmaya başladı: "İlk tespitlerimize göre maktul yabancı uyruklu. Çek vatandaşı. Pasaportuna göre adı Sasa Katanec. Turist olarak giriş yapmış. Kurşunlanarak öldürülmüş. Sanırım 9 mm.lik iki kurşunla. Cinayet sebebi hakkında henüz bilgimiz yok. Üzerinde sekiz yüz euro ve kırk iki milyon Türk Lirası çıktı. Adli tabip henüz gelmediği için kesin ölüm saati hakkında bir şey söyleyemem, ama şahsi kanaatimi soracak olursanız, yaklaşık on ya da on beş saat önce öldürülmüş." Kısa kesmek ister gibi bezgin bir şekilde mırıldanmaya devam etti, "Başka bilmek istediğiniz bir şey var mı?" Ajan Korhan Tepe teşekkür edercesine gülümsedi başkomisere, yan gözle de yanındaki arkadaşına baktı. Diğer ajan dikkatle cesedi süzüyordu. Yüzünde soğuk ve anlaşılmaz bir ifade vardı. Bir süre daha uzaktan Novotny'nin kanlar içindeki cesedine bakmaya devam etti. Sonra sanki komisere değil de, ortadan soruyormuş gibi, "Eşyaları nerede?" dedi. Tarık Uzunova eliyle otel odasının kapısı açık gömme dolabını işaret etti. "Sadece bir valiz" diye homurdandı." Hepsi o." Olaya ilgisiz gibi davranan ajan bu defa gömme dolaba doğru yürüdü. Eğilerek valizin fermuarını çekti. Bir kirli gömlek, siyah balıkçı yaka eski bir kazak, bir çift iç çamaşırıyla tıraş takımı buldu sadece. Başka bir şey yoktu valizin içinde. Ajan belirsiz bir yüz ifadesiyle doğruldu. Korhan Tepe sessiz kalarak, kendinden daha üst mevkide olduğu anlaşılan diğ^r ajanın hareketlerini kollu-yordu. "Bizim için ilginç bir şey buldunuz mu, efendim?" diye sordu. Amir olanı umursamazca dudak bükerek, "Hayır," dedi. Hasıl olan sessizliği başkomiser muzaffer bir edayla bozdu. Sanki onlara üstünlüğünü kanıtlamak isteyen havalara bürünmüştü. "Sanırım katili tanıyormuş. Boğuşma izine rastlamadık. Kapı zorlanmadan açılmış, yani maktul kendi rızasıyla açmış, bu da katili tanıdığının karinesidir. İlk bulgulara göre cinayet dün öğle sularında işlenmiş. Cesedi bu sabah oda temizlikçileri bulmuşlar ve hemen otel müdürüne bildirmişler. Haberi alır almaz duruma vaziyet ettik. Resepsiyon görevlilerini, kat hizmetkârlarını sorguya çektik; hiçbiri maktulü arayan ya da görüşmek isteyen birini hatırlamıyor. Adam beş günden beri bu otelde kalıyormuş. Otelde kalan tüm müşterilerin listesini çıkardık. Tahmini cinayet saatinden sonra oteli terk eden müşterileri de araştıracağız. Otelde başka Çek tebaalı yok. Yabancı olduğu için de sizi bilgilendirdik. Teşkilatınız bu adamı tanıyor mu?" Korhan Tepe olumsuzca başını iki yana salladı. Başkomiser devam etti: "Cinayetin para nedeniyle işlenmediği de ortada. Adamın cüzdanındaki paralara dokunulmamış." Öteki ajan nihayet konuştu: "Cüzdanı görebilir miyim?" Komiser yatağın ucundaki komodinin üzerindeki şeffaf plastik delil poşetinin içinde duran cüzdanı işaret etti. "Buyurun, inceleyebilirsiniz." Ajan dikkatle poşetin içinden cüzdanı çıkardı. Paralarla hiç ilgilenmedi, birkaç kartvizit ve iki fotoğraf bulmuştu. Fotoğrafların biri ablak yüzlü, orta yaşlı bir kadına, diğeri ise on iki, on üç yaşlarında bir erkek çocuğa aitti. Ajan resimleri bir süre inceledikten sonra yerine koydu. Kartvizitler daha çok ilgisini çekmiş gibi bir hali vardı; sanki isim ve adresleri hafızasına yerleştirir gibiydi. Fakat en fazla ilgisini çeken şey ufak bir kâğıda yazılmış Rusça not oldu. Ajan da mükemmel Rusça bilirdi.

"Onları ben de inceledim" dedi Tarık Uzunova. "Prag'da yaşayan kimseler olmalı, isim ve adresler öyle gösteriyor." Ajan, başkomisere bakmadan, "Haklısınız," diye mırıldandı. "Ben de aynı şeyleri düşündüm." Uzunova bir an, acaba benle dalga mı geçiyor, diye ajana baktı. Fakat adamın hiç öyle bir hali yoktu. Bir süre bekledi, sonra sordu. "Ne düşünüyorsunuz, olayın siyasi bir boyutu olabilir mi?" "Mümkündür," demekle yetindi ajan. Komiser üsteledi. "Sasa Katanec'in sizde dosyası var mı?" "Hayır, hiç sanmam. Bu ismi ilk defa duyuyorum." Komiser genellikle MİT'in kendileriyle bilgi alışverişi yapmadığını bildiği için ısrar etti: "Emin misiniz?" "Kesinlikle." Komiser aldığı cevaptan pek hoşlanmamıştı. Suratı asıldı. Ajan ise ilk defa ona bakarak gülümsemişti. "Müsterih olun" dedi. "Gerekirse arşivimizi sizin için bir daha tararız." Ajanlar işleri bitmiş gibi kapıya doğru yürüdüler. Az konuşan ajan Milli İstihbarat Teşkilatı' nın İstanbul Şube Müdürlüğü'ndeki Kontrterör Merkezi'nde çalışan üst düzey yetkililerinden biriydi. On üç seneden beri MİT'te görev yapıyordu, adı Aykut Pars'tı ve otuz sekiz yaşındaydı. Yanındaki yardımcısı Korhan'a dönerek, "Gidelim artık," dedi. "Her şeyi gördük, burada inceleyeceğimiz bir şey kalmadı." MİT elemanları otel odasını terk ederlerken soğuk bir şekilde başkomisere gülümsediler. Tarık Uzunovada aynı şekilde karşılık verdi. Onlar çıktıklarında başkomiser, "Kendini beğenmiş, züppe herifler!" diye söyleniyordu arkalarından. Onların bu kasıntı hallerinden, kendilerini üstün ve dokunulmaz görmelerinden nefret ederdi. Rahat bir nefes aldı. Nedense ne zaman bir MİT elemanıyla bir olay yerinde karşılaşsa kendini hep sınava girmiş bir öğrenci gibi hissederdi.. MİT elemanları otelin önünde bekleyen arabalarına bindiklerinde Korhan amirine dönerek, "İlginç bir vakaya benziyor, efendim," dedi. Aykut Pars hafifçe gülümsedi. "Nereden vardın bu hükme, bakayım?" "Gerginliğinizden amirim. Cesedi görür görmez yüzünüzün hatları değişti. Uzun süredir sizinle çalışıyorum, izin verin de bu kadarını anlayayım artık. Öldürülen kişiyi tanıyorsunuz, değil mi?" "Evet, tahminin doğru. Kullandığı pasaport sahte olmalı, zira adı Sasa Katanec değil. O eski ve ünlü bir Statni Tajna Bezpecnost ajanıydı. Uzun zaman önce teşkilatı işine son verdi ya da kovuldu, tam olarak bilinmiyor. Gerçek ismi Pavel Novotny'dir. Biz de dosyası da var tabii. Bundan önce de Türkiye'de faaliyette bulundu, hatta bir keresinde tam yakalamak üzereyken kaçmayı başarmıştı. Her seferinde farklı kimliklerle girmişti. Kelimenin tam anlamıyla bir pislikti." "Burada neyin peşindeydi acaba?" "Yakında kokusu çıkar." "Menfaat çatışması ya da herhangi bir örgütün intikamı olabilir mi?" "Mümkündür. Şurası muhakkak ki, sanayi casusluğundan terör eylemlerine kadar her çeşit pisliğe rahatlıkla bulaşan karanlık bir tipti. Su testisi su yolunda kırıldı. Kısacası dünyadan bir mikrop kalktı diyebilirim." Korhan şefinin yüzüne baktı bir an. "Sizin tahmininiz nedir?" "Henüz bilmiyorum, tahmin yürütmek için henüz erken. Ama elimizde bize ışık tutacak bir delilimiz var." "Delil mi? Nasıl bir delil?" Aykut Sarp gülümseyerek Novotny'nin cüzdanından başkomisere göstermeden aldığı ufak notu cebinden çıkardı.

"Bunu cüzdanında buldum. Rusça yazılmış tek kelimelik bir not. El yazısı. Sanırım bir kadın yazmış. Aldatıldık, diyor." Korhan hayretle amirine baktı. "Her halde komiser de görmüştür bunu." "Kuşkusuz", diye mırıldandı Aykut." Ama Rusça bilmediği kesin, görse de ne yazdığını anlamamıştır." Korhan yine kısa bir an düşündü. "Belki de bir iç hesaplaşmadır. En azından üç kişi olmaları gerekir, yani maktul, o notu yazdığını düşündüğünüz kadın ve cinayeti işleyen kişi." "Mantıken öyle." "Polis tahkikatından bir netice çıkacağını sanıyor musun. "Hiç sanmıyorum. Otel odasında parmak izi bulunamayacaktır. İyi organize edildiği aşikâr bir cinayet vakası. Şüpheli şahıs veya şahısların otele girdiğini gören kimse yok. Komiserin tahminine göre olay dün öğle vakti olmuş, ceset ertesi sabaha kadar bulunamamış, yani atı alan çoktan Üsküdar'ı geçmiş olmalı. Belli ki katil susturucu kullanmış, iki el ateş edildiği halde silah sesini duyan yok. Kurşunların balistik muayenesinden de bir netice çıkacağını sanmıyorum, eminim ki şimdiye kadar herhangi bir olayda kullanılmamış, temiz bir silahla ateş edilmiştir. Komiser haklı, odaya giren Novotny'nin tanıdığı biri olmalı, yani Çek kapıyı kendi rızasıyla açmış. Bence bu tipik bir tuzak, Novotny'yi gafil avlamışlar. Katil, Novotny'yi dost maskesi altında ziyaret ederken onu öldürmeyi çoktan kafasına koymuş olmalı. Cesedin pozisyonuna dikkat ettin mi, hiç kımıldayamamış, odada en ufak bir boğuşma emaresi yok, şaşkınlıkla kurşunları yiyince dizlerinin üzerine yığılmış kalmış." Korhan, şef haklı, diye düşündü. Sonra içtenlikle sordu: "İşe nereden başlamayı düşünüyorsunuz, efendim?" Aykut Sarp yine gülümsedi. "Önce bölüm başkanlığına geniş bir rapor vermek zorundayız. Sonra senin de bildiğin gibi yetki isteyeceğiz." "Şüphesiz efendim, ama öğrenmek istediğim daha sonra ne yapmayı düşündüğünüz." "Herhalde Miran Novak'ı ziyaret edeceğiz." Korhan yadırgayarak amirini süzdü. "O da kim?" "Uzun yıllardan beri İstanbul'da yaşayan Çekoslovak asıllı biri. Şu an statü olarak Türk vatandaşı, ama benim için her zaman şüpheli biridir. Eski komünist rejimden kaçmış izlenimini veren bir kurttur." "Hâlâ illegal faaliyetleri var mı?" "Yok görünüyor. Bir zamanlar devamlı kontrolümüz-deydi. Kök söktürdük, ama bir sonuç elde edemedik. Pavel Novotny'nin bundan evvel burada giriştiği bir operasyonda ona yardımcı olduğunu düşünüyoruz." Korhan dudak büktü. "Türkiye'ye iltica eden bir Çekoslovakyalı ha! Biraz garip değil mi?" "Bir zamanlar biz de aynen öyle düşünmüştük." —3— Moskova - Nisan TVERSKAYA Ulitsa 19. yüzyıl boyunca Moskova'nın en büyük ve görkemli caddesi olarak ünlendi. Restoranları, tiyatroları ve otelleriyle ünlüydâ. Stalin'in 1930'larda başlattığı yeniden yapılanma sırasında kırk iki metre genişletilmiş ve adı Maksim Gorki'nin anısına Ulitsa Gorkova olarak değiştirilmişti. Cadde her zamanki gibi ışıl ısıldı o serin nisan gecesi. Mikrobiyolog Dimitri Pimenov oldukça alkol almıştı gün boyu. Irak'ta geçirdiği iki uzun senenin hasretinden sonra ülkesine dönmenin keyfini çıkarıyordu. Moskova'da nisan geceleri oldukça soğuk geçerdi. Canı biraz daha votka ve havyar çekti. Galiba Irak'tayken en fazla onların hasretini çekmişti. İyi votka ve kaliteli havyar her zaman pahalı olurdu; ama bunun artık hiç önemi yoktu, canının istediği her şeyi satın alma gücüne sahipti şimdi.

İnce dudakları keyifle gerildi. Dimitri kırk yedi yaşında, uzun boylu ve cüsseliydi. Aslında çok az içki içerdi, daha doğrusu mesleki çalışmalarına ayırdığı zaman nedeniyle alkol almaya pek fazla vakti olmazdı, o kendisini bilime adamış bir adamdı. Olsa olsa şu birkaç gündür uzun süren bir hasretin kutlamasını yaptığı için içki içiyordu, eh bunu da hak etmiş sayılırdı. Ani bir kararla Yelisev Yiyecek Pazarı'na yöneldi. Dimitri doğma büyüme Moskovalıydı, bu nedenle votka ve havyar alırken nelere dikkat edilmesini çok iyi bilirdi. Öncelikle havyar seçerken cam kavanozlardakini değil, teneke kutularda satılanları tercih etmeliydi. Sokak tezgâhlarında ya da büfelerde satılanlara asla itibar etmezdi. Havyarı süpermarketlerde de bulabilirdi, ama hakiki ve en lezzetlilerinin Yelisev'de satıldığını bir Moskovalı olarak iyi bilirdi. Sovyet döneminde Gastoronom No 1, diye bilinen bu devrim öncesine ait şarküteri, avizeleri ve vitraylarıyla ünlüydü. İçeriye girince sıcak hava yüzüne çarptı. Her za-¦ manki gibi oldukça kalabalıktı içerisi ve sıcak hava başının dönmesine yol açtı. Tabii asıl sebep gün boyu içtiği içkilerdi. Başının dönmesine aldırmadı, bu kadarı olacaktı. Bir şişe Stoliçnaya seçti, en favori votkası oydu. Sonra kendi kendine güldü, neyi istediğini bildiği halde bu kadar oyalanması, kararsız gibi avare avare dolaşması, tüm markaları incelemesi komikti. Kadını da o zaman fark etti. Üç dört metre ilerisinde duruyordu. Duru beyaz tenli, simsiyah saçlı ve uzun boylu.. Mini eteği bacaklarının bütün düzgünlüğünü teşhire yeterliydi. Yaşını kestiremedi, belki yirmi beş, belki de biraz daha fazla.. İçini dayanılmaz bir arzu kapladı, elektrik çarpması gibi bir şey. Kadın başka bir tezgâha doğru ilerliyordu. Elinde olmadan peşinden sürüklendi. Aradaki mesafeyi kapatmıyordu, kadının yürüyüşünü seyretmek hoşuna gitmişti, her ağır ve ahenkli adım atışında yuvarlak kalçalarının ritmik hareketlerini seyretmek birden boğazını kurutmuştu. Çok uzun zamandan beri bir kadınla yatmamıştı; Irak'ta belirli zaman aralıklarıyla kendilerine sunulan fahişeleri anımsamaya çalışmak dahi istemedi. Onlardan zevk almamış, daha sonra da teklifleri geri çevirmişti. Gözlerini beyaz tenli, siyah saçlı dilberden ayıramadı. Genç kadın seçici ve zor beğenen biri olmalıydı, vitrinlerin önünde durmasına rağmen hiçbir şey almıyordu. Bir ara lor peyniri ve kolbasaya (tütsülenmiş sosis) bakmış, ama beğenmeyerek dolaşmasına devam etmişti. Dimitri'nin heyecanı daha da arttı. Uzun süredir bir kadını canı böylesine çekiyordu. Biraz daha yaklaştı. Onunla mutlaka yatmalıydı. Profilden yüzünü inceledi. Aşırı makyajlıydı. Belki de bir fahişeydi. Böylelerine şimdi Moskova sokaklarında çok rastlanıyordu. Bu daha da işine gelirdi. Nihayet göz göze geldiler. Kadın bakışlarını kaçırmadı. İri ve etli dudakları koyu kırmızı bir rujla normalinden de abartılı bir şekilde boyanmıştı. Hafif kalkık burnu ufak ve düzgündü, ama Dimitri'nin asıl dikkatini çeken şey inanılmayacak kadar kara olan iri gözleriydi. Dimitri bir adım daha yaklaştı. Kadın elindeki uzun saplı çantasını sol omzundan sağına alırken adamın yüzüne çapkın bir nazar attı, iri etli dudakları da aralanarak belirgin şekilde tebessüm etti. Dimitri'ye pas vermişti. Cesaretlenen mikrobiyolog kadının önüne dikildi. Önü açık kısa kabanının içine giydiği beyaz bluzunun aralık düğmeleri arasından görünen göğüs aralığına baktı. Kadının memeleri oldukça iriydi. Pimenov da keyifle sırıttı. Ondan iş çıkacağını anlamıştı. Bir süre daha gözlerini ayırmadan kadının göğüslerine bakmaya devam etti. Kadın ateşli bir eda ile dilini dudaklarında dolaştırdıktan sonra fısıldadı.

"Çok mu beğendin?" Dimitri başını sallamakla yetindi. Kadın ise Yelisev Yiyecek Pazarı'nm kalabalığına hiç aldırış etmeden uzun parmaklarını fütursuzca uzatarak adamın pantolonunun içinde sertleşen cinsel organını kavrayarak okşadı. Gözlerini Dimitri'nin şaşkınlıktan irileşen gözlerinden ayırmadan sordu. "Gidelim mi?" Mikrobiyolog sorunun bu kadar çabuk halledileceğini sanmıyordu, başını bir kere daha salladı. Kadın kıkırdayarak, "Ama paramı dolar olarak isterim, tamam mı?" dedi. Pimenov için sorun değildi, hatta ne pazarlık etti ne de ödeyeceği ücreti sordu. Nasıl olsa cüzdanının içi gıcır gıcır Amerikan dolarlarıyla doluydu. Birlikte çıktılar.. "Otele mi gideceğiz?" "Hayır", dedi genç fahişe." Evime." Dimitri için hiç fark etmezdi, heyecanını frenlemeye çalışıyordu, uzun zamandan beri, velev ki fahişe bile olsa bu kadar çekici bir kadınla yatmamıştı. "Evin uzak mı?" "Pek sayılmaz. Bir iki blok ötede." Dışarısı oldukça soğuktu, ama Pimenov gün boyu içtiğinden soğuğu pek hissetmiyordu. Caddeyi bırakıp ara sokaklara saptılar, kadın mirobiyoloğun koluna girmişti. Epey yürümelerine rağmen hâlâ fahişenin evine varamamışlardı. Adam nihayet uyanarak, "Hani evim yakındı demiştin" diye söylendi. "Geldik sayılır. Öbür sokağın içinde." Genç fahişe nihayet iki blok arasındaki dar ve karanlık bir çıkmaza saptı. O ana kadar kadının peşinden arzuyla yürüyen Pimenov birden durarak etrafına bakındı. Çıkmaz sokağa girmek onda bir şüphe uyandırmıştı. Moskova'daki suç oranının inanılmaz boyutlara vardığını biliyordu; her ne kadar uzun zamandır ülkesinden uzak kalmışsa da, yaşanan gerçeklerden habersiz değildi. İrkildi ve çıkmaz sokağın koyu gölgeli dehlizlerine gözü takıldı. Buradan hoşlanmamıştı. Hatta bir an kadının peşinden gitmekten bile vazgeçmeyi düşündü. Ne var ki geç kalmıştı. Aynı anda karanlığın içinden uzun boylu, sırım gibi bir adam çıkıverdi. Dimitri onu gözünün ucuyla fark etti. Üç metre kadar arkasındaydı. Yakın bir tehlikeyi sezinleyen Dimitri başını çevirip arkaya baktı. Adam üzerine doğru geliyordu. Oyuna getirildiğini anlamıştı. Yanındaki fahişe onu kapana çeken bir yem olmalıydı.. Dimitri de iri yarı bir adamdı, her ne kadar sporla uğraşmasa da, öyle kolay kolay teslim olacak biri de değildi. Tehlike arkasından geliyordu. Önden yürüyen kadına boş vererek geriye döndü. Peşinden yaklaşan herifi zararsız hale getirmek zorundaydı. Ama en büyük hatayı o an yapmıştı. Genç fahişeye sırtını çevirdiği anda belinde inanılmaz bir acı duydu. Sert ve sivri bir metalin arkasından girerek sanki göbeğine kadar ilerlediğini hissetti. Sivri uçlu hançer kanırtarak belini oyuyordu. Elinin ayağının tutmadığını, hızla dermanının kesildiğini duyumsadı. Ağzından yalnızca bir inilti çıktı, gözleri karardı ve soğuk taşların üzerine yuvarlandı. Kulağına son çarpan kelimeler fahişenin ağzından dökülmüştü.

"Cüzdanındaki paraları al," diyordu gaddar orospu. Polis olayı soygun sansın." Daha fazlasını işitemedi. Dimitri Pimenov titreyerek can verdi... —4— Moskova - Nisan ARBATSKAYA, Moskova'nın en önemli bölgelerinden biridir. Kesin olmamasına rağmen Arbat adının banliyö anlamına gelen bir Moğol sözcüğünden türediği söylenir. Sözcük, ilk kez 15. yüzyılda Kremlin'in batısında yaşayan, çara bağlı zanaatkar ve soylular için kullanılmaya başlanmıştır. Fakat 18'inci yüzyılın sonunda adlarını sokağa verenler bölgeyi birer birer terk etmişlerdir. Yerlerine gelen aristokratları, bölgedeki başı-boş arka sokakların, köhne evlerin ve geniş avluların cazibesine kapılan Moskova'nın entelektüelleri ve sanatçıları izlemiştir. Taşıtlara kapalı ana bulvarlarıyla Eski Arbat'ta tarihi kiliseler, ahşap evler ve 19. yüzyıl malikâneleri bulunur, yakınındaki Yeni Arbat'ta ise gazete bayileri, kafeler ve Sovyet döneminin devasa apartman blokları yer alır. 1933'ten beri ABD Büyükelçisi'nin konutu olan Spaso Evi, Eski Arbat'ta yeşillikler içinde yer alan neoklasik tarzda yapılmış büyük bir malikânedir. Dimitri Pimenov'un öldürüldüğü geceden iki gün sonra, yine soğuk bir nisan gününde kırk yaşlarında görünen bir adam, Spaso Evi'nden çıkarak Ulitsa Arbat Sokağı'na doğru yürümeye başladı. Eski yıllarda, Sovyet dönemi boyunca kendisine has bohem havasını koruyan sokak, rejime muhalif müzisyen, sanatçı ve öğrencileri bir mıknatıs gibi kendisine çekmeyi başarmıştı. Mağaza, restoran ve kafeleriyle hem Moskovalıların hem de turistlerin gözdesi olan sokak 1985'te taşıtlara da kapanmıştı. Sokaktaki turist bolluğu nedeniyle Spaso Evi'nden çıkan yabancı kimsenin dikkatini çekmeden kalabalığa karışmıştı. Harry Morgan siyah saçlı, açık mavi gözlü, soğuk bakışlı fakat oldukça yakışıklı bir adamdı. Gelişmiş kaslı beden yapısı hemen göze çarpardı. Adaleli vücudunu saklamak için genellikle bol giysileri tercih ederdi. Ağır ağır yol boyunca ilerlemeye başladı. Saat dördü geçiyordu ve Ulitsa Arbat yükünü almıştı. Aslında Harry Morgan bu atmosfere alışıktı; yaklaşık bir buçuk seneden beri Moskova'da görev yapıyordu ve yarı deklare ajan sayılırdı, ama o gün karşılaştığı her şeyi yeni gören bir turist havası takınarak yürüyordu. CIA'in yabancı diller okulunda kusursuz denecek derecede Rusça öğrenmişti, fakat ne kadar gayret ederse etsin, çevresinde bulunan Ruslar yine de onun bir yabancı olduğunu rahatlıkla anlayabilirlerdi. Devetüyü rengi kabanının düğmelerini ilikledi, atkısını boynuna iyice sardı, eldivenli ellerini oğuşturdu. Açık hava kafelerinden birine oturdu. Ruslar soğuğa alışık olduklarından, bu güneşsiz ve ayazın kol gezdiği havada bile kafe çok kalabalıktı. Randevusu vardı, ama beklediği kişi henüz ortalarda yoktu. Beklerken zencefil aromalı bir kadeh Ohitniçya votkası istedi garsondan. İçini ısıtması en iyi çareydi. Kadehini bitirdiğinde kaldırımda yaklaşan Piyotr Temorva'yı gördü. Temorva, Rus Gizli Servisi FSB'nin Yabancılar Dairesi'nde çalışan müdür yardımcılarından biriydi. Ürkek bir şekilde gelip Harry Morgan'ın yanındaki iskemleye çöktü. Kısık sesle, "Kak dela Morgan?" (Nasılsınız Morgan? ) diye sordu. "Horoşo, spasibo." (İyiyim, teşekkür ederim.) "Bu beklenmedik görüşme isteğinizin nedenini sorabilir miyim?" "Sizinle görüşmek istediğim önemli bir konu var." Rus ajan dikkatle CIA elemanına baktı. "Öyle mi? Mesele nedir?" "Üç gün evvel İstanbul'da eski bir Çek ajanı öldürülmüş. Adı Pavel Novotny. Bu haberi Langley'deki merkezimizden aldım. İstanbul'daki ajanlarımız da olayı teyit ettiler. Olayın sizi de ilgilendireceğini düşündüm. Herhalde haberiniz var, değil mi?" Piyotr şaşırmış gibi Amerikalıya baktı.

"Yoo.. O da kim?" Harry'nin suratı bezgin bir şekilde asıldı. "Numara yapmayı bırak Piyotr, samimi olalım. Sakın bana Novotny'yi tanımadığınızı iddiaya kalkışma. Benimki resmi bir yaklaşım. Bu görüşme isteğini örgütüm adına yapıyorum. Olay en az bizim kadar sizi de ilgilendiriyor." Piyotr ısrar etti. "Söylediklerinden henüz bir şey anlamıyorum." "Demek bu yapmacık ve sahte ifadende ısrar edeceksin. Sen bilirsin. Biz olayın önce CIA ve FSB arasında müzakere edilmesinden yanaydık ve bunun her iki taraf için de daha uygun olacağını düşünmüştük, eğer istiyorsanız işi diplomatlara bırakalım, onlar devreye girsin." Rus ajan kısa bir tereddüt devresi geçirdi, sanki zaman kazanmak istiyor gibi civardaki garsonlardan birine işaret ederek o da bir votka istedi. Sonra Morgan'ın soğuk mavi gözlerine bakarak utanır gibi mırıldandı. "Biraz açıklama yapsan iyi olacak galiba. FSB'nin İstanbul'daki olaydan henüz haberi yok, neyle ilgili bu cinayet?" "Beni oyalamaya kalkışma Piyotr. İstanbul'daki ajanlarınız olayı çoktan size geçmişlerdir bile." Rus başını olumsuzca iki yana salladı. "İnan, bilmiyoruz." Harry kızgın kızgın Rus'u süzdü. "Ya iki gün önce burada öldürülen mikrobiyolog Dimitri Pimenov hakkında ne diyeceksin? Yoksa o vakayı da bilmediğinizi mi söyleyeceksin?" Rus ajan kızardı aniden. Ama yüzündeki şaşkınlık gerçekti. "Evet, o olayı duydum. Pimenov gelecek vaat eden bir bilim adamıydı ama sonra nedense gözden düştü, uzun zaman evvel üniversiteden kovulduğunu okumuştum. Fakat polisin bize verdiği bilgilere göre adi bir cinayete kurban gitmiş, galiba hırsızlığa tamah en şehrin arka sokaklarından birinde bıçaklanmış. Benim bildiğim bu." Harry'nin kaşları çatıldı. "O cinayetin basit bir soygun olmadığını ikimiz de biliyoruz." Rus isteksizce homurdandı. "Ne anlatmaya çalışıyorsun? Yani cinayet siyasi nitelikte mi?" "Öyle olduğunu bal gibi siz de biliyorsunuz." "Peki tamam, öyle olsun.. Nereye varmak istiyorsun Morgan? Önce onu söyle." "Çok basit.. Yardımlaşmamız gerek." Rus hayretle CIA ajanına baktı. "Bu pek alışılmış bir durum değil. Yani CIA, Moskova'da işlenen basit bir cinayetin halli için resmen bize yardım teklifinde mi bulunuyor?" "Hâlâ kelime oyunları yapmaya kalkışıyorsun Piyotr. Sorunun basit bir cinayet olmadığını pekâlâ biliyorsun. Biz, birlikte çalışmayı öneriyoruz." Piyotr garsonun önüne bıraktığı votkasını bir dikişte içti. Gözlerini Amerikalıdan kaçırarak homurdandı. "Ne tür bir çalışma olacak bu?" Harry Morgan ise donuk mavi gözlerini Rus'tan bir saniye olsun ayırmıyordu. Sinirli bir şekilde homurdandı. "Bak Piyotr, ben diplomat değilim, ağzım oturaklı laf etmesini bilmez, kelime oyunlarını ise hiç beceremem, ama meramımı çok açık şekilde ifade ettiğimi sanıyorum. Şimdi bana lafı ağzında gevelemeden söyle, birlikte çalışacak mıyız yoksa çalışmayacak mıyız?" Rus ajan başını önüne eğdi, hafifçe mırıldandı.

"Teklifinin mahiyetini öğrenmeden ne söyleyebilirim ki? İsteğin muhtemelen benim yetkilerimi aşan bir şey olabilir. Bundan önce oldukça basit konularda bilgi alışverişi yaptık, ama sanırım bu kez oldukça çetrefil ve karışık bir konudan söz edeceksin. Amirlerimle görüşmeden sana cevap veremem." "O halde git, onlarla konuş ve isteğimizi ilet." FSB ajanı hâlâ ağırdan alıyordu. "Önce şu teklifin mahiyetini bir öğreneyim." "Pekâlâ, öyle olsun. Şimdi kulağını aç ve beni iyi dinle.." Gum, Kızıl Meydan'daki Moskova'nın en önemli ticaret merkezlerinden biriydi. Kemerli yolları, dövme demir parmaklıkları ve alçı kaplama duvarları, özellikle cam çatıdan güneş vurduğunda çok etkiliyici bir görünüm alırdı. Eskiden kürk ve ipekten en basit mumlara kadar pek çok ürünün satıldığı bin kadar mağaza vardı içinde. Stalin döneminde ise mağazaların büyük bir kısmı parti bürolarına dönüştürülmüştü. Bugün bu büroların çoğu FSB'nin gizli mahalleri olarak faaliyet gösterir. Bununla beraber giriş katında Benetton, Christian Dior, E. Lauder gibi uluslararası markalar boy gösterir. Ayrıca Batı tarzı pek çok kafe ve restoranlar da vardır. Saatler yediyi gösterirken Piyotr Temorva üçüncü kattaki yabancılar dairesi müdürlüğüne ait bir büroda, müdürüne az evvel CIA ajanı Morgan'dan öğrendiklerini nakletmekle meşguldü. Müdür Vlademir Tropinin kısa boylu, ablak yüzlü, siyah saçlı, kalın kaşlı ve yüzü hiç gülmeyen bir adamdı. Muavinin anlattıklarını dinlerken yüz hatlarından en ufak bir anlam çıkarmak mümkün olmuyordu. Ne şaşkınlık ne de telaş.. Yapılan açıklamayı sonuna kadar sabırla dinledi. Sonra önündeki hafif tatlı, az alkollü Kvas'ı yarısına kadar içti ve geğirdi. Müdürün sessizliği devam ediyordu. Piyotr tecrübesine dayanarak endişelenmeye başlamıştı. Tropinin her an bir bomba gibi patlayabilirdi, ama durum hiç de umduğu gibi gelişmedi. Müdür gayet sakin bir şekilde gözlerini muavinine çevirdi. "Pek alışık olmadığımız bir teklif" demekle yetindi. "Demek CIA bize müşterek operasyon öneriyor ha! " "Evet, benim çıkardığım sonuç bu, Müdür Bey." "Bu, kuyruklarının sıkıştığını gösterir." "Haklısınız efendim." "Zor durumdalar." "Ben de öyle düşünmüştüm efendim. Öneriniz nedir?" Vladimir Tropinin önündeki bardağı boşalttı. "Bir müddet bekleyeceğiz tabii," diye mırıldandı. Piyotr neyi bekleyeceklerini pek anlamamıştı. Müdürün bir açıklama yapacağını umarak gözlerinin içine baktı, ama adamın izahat vermediğini görünce dayanamadı, cesaretini toplayarak sormak zorunda kaldı. "Amerikalıya ne cevap vereyim, efendim?" "Oyala," dedi müdür. "Nasıl yani?" "Nasılını sen bul, bir şeyler yarat.. Aklına ne gelirse... Bizim için mükemmel bir fırsat doğdu, görmüyor musun? Çok iyi bir koz yakaladık. Bunu en iyi şekilde değerlendirmeliyiz." "Ne yapmayı düşünüyorsunuz?" Daire müdürü nihayet sırıttı; çok az gülerdi. Kaim dudaklı ağzı gerilmiş, sarı dişleri meydana çıkmıştı. "Operasyon dairesi ile aşık atmayı. O sersem Amerikalı yanlış kapı çaldı. Yalnız FSB içinde kimin bu işten haberi olduğunu anlamamız gerekir." Piyotr endişeli bir şekilde mırıldandı. "Fakat sayın müdürüm, bu bizim yetki alanımız değil ki. Biz sadece...."

Tropinin'in yüzündeki tebessüm birden silindi. Buz gibi bir bakışla muavinini süzdü ve tombul parmaklı elini kaldırarak onu susturdu. "Aptallık etme Piyotr! Bazen kafan hiç çalışmıyor. Sen şimdilik sadece o Amerikalı'dan biraz zaman iste. Kırk sekiz saat benim işleri yoluna koymam için yeterli olacaktır. Daha sonra Amerikalıya randevu veririz. Acaba bu kadar basit bir işi becerebilir misin?" "Tabii efendim," diyebildi Piyotr. Aslında tek anladığı şey, bu tekliften müdürün şahsi istifadeye kalkışacağı olmuştu.. O akşam Amerikan büyükelçisi, Spaso Evi'nin büyük kabul salonunda ajan Harry Morgan'la kısa bir görüşme yapıyordu. Büyükelçi Bill Brewster elli yaşlarında şık ve zarif bir adamdı. Daima koyu renk takım elbiseler giyer, beyaz gömlek ve papyon kravat takardı. Şakaklarındaki ak saçlar ona ayrı bir hava verirdi. Bir zamanlar Cleveland'den senatör seçilmiş, siyasi hayatta başarılı olmuş, fakat son senato seçiminde kaybedince, iktidar partisinden olduğundan Rusya'ya büyükelçi olarak atanmıştı. Ağzındaki iri Havana purosunu dişleri arasına sıkıştırarak sordu: "Evet ajan Morgan, görüşmeniz nasıl geçti?" "Başarılı sayılır sayın büyükelçi. FSB ile ilk kontağı kurdum. Şimdi onlardan cevap bekliyoruz. Tabii, her zamanki gibi kuşkulu ve tereddütle yaklaşma eğilimindeler. Cevap vermeleri sanırım biraz zaman alacaktır. Önce teklifimizi kendi bünyelerinde sıkı bir değerlendirmeye alacaklardır. Bu onların çalışma tarzıdır. Onlara bir süre tanımak zorundayız, başka çaremiz yok." "Anlıyorum" diye mırıldandı büyükelçi. "Seninle ne zaman temas kurarlar?" "Görüştüğüm ajan kısa bir mehil istedi ve haklı olarak amirlerimle temasa geçip durumu müzakere etmem gerekir, dedi. Bu da çok doğaldır. Strateji hazırlamak zorundalar." Elçi Bill Brewster oturduğu koltukta bacak bacak üstüne atarken, "Şahsi görüşün nedir Harry?" diye sordu. "Bizimle müşterek bir operasyona girişecekler midir?" "Elleri mahkûm, efendim. Ayrıca böyle bir fırsatı kaçıracaklarını hiç sanmıyorum." Brewster bir süre düşünceli kaldı. Devlet içinde devlet durumundaki CIA'in işlerine pek karışmak istemezdi. Sonra diplomatlara has incelik içinde mırıldandı. "Bana çok karışık bir hikâye gibi geldi. İstihbarat örgütümüzün başarısından hiç şüphe etmiyorum, ama yanılmış olamazlar mı?" Harry Morgan saygıyla fısıldadı. "Hiç sanmıyorum, efendim. Bağdat'taki ajanlarımızın merkeze ulaşan raporları, analiz uzmanlarımızın hazırladığı muhtemel senaryolar ve burada öldürülen Rus mikrobiyolog vakası kanaatimizi pekiştirdi. Daha başka cinayetlerin de işleneceğini sanıyoruz." Büyükelçi inanmak istemezcesine başını salladı. "Bilgi, ustalık, hassas bir istihbarat, hatta teknoloji ve cesaret isteyen çılgınca Mr girişim. Düşmanın böyle bir planı gerçekleştirebilecek gücü olduğuna samimiyetle inanıyor musun Harry?" "Düşmanı hafife almayın Sayın Büyükelçi. Uzun yıllardır savaş halinde yaşıyorlar. Saydıklarınızın çoğuna da kavuştular. Uygulanan ambargoya rağmen petrolden büyük para kazanıyorlar. Ayrıca fanatik, gözü kara, terör alanında eğitilmiş elemanlara da sahipler. Her şey beklenebilir." Bill Brewster purosunun külünü yanındaki tablaya silkti. CIA'in istihbaratı doğru ise dünya gerçekten yeni bir felaketin eşiğinde demekti. "Tanrı yardımcımız olsun," dedi. Aklına söylenecek daha uygun bir cümle gelmemişti... —5— Londra - Nisan

İNGİLİZ kraliyet ailesi üyelerinin mezarlarının bulunduğu ve taç giyme törenleri gibi tarihi olayların gerçekleştirildiği bir kilise olmasıyla ünlü Westminster Abbey'in arka cephesinin yer aldığı Broad Sanctuary'ye bakan eski yapılardan birinde, o gün İngiliz Entelijans Servisi'nin Başkan Yardımcılarından Barry Foster ve iki müfettişi ile, CIFE'in (İngiliz Uzak ve Ortadoğu Birleşik Entelijansı) en büyük yetkilisi Sir James Spader arasında çok gizli bir görüşme yapılıyordu. Sir James Spader elli beş yaşında, zayıf, uzun boylu, kır saçlı, ince metal gözlük kullanan ve bir istihbarat başkanından çok, uluslararası bir şirketin genel idare meclisi üyesi havası uyandıran görünümdeydi. Aristrokrat yapısı, biraz soğuk ve çevresine tepeden bakan hali, düzgün ve tesirli konuşmasıyla her zaman karşısmdakileri etkilerdi. Nitekim, otuz beş yıl eskiye dayanan ve kökleri okul arkadaşlığına kadar uzanan geçmişlerine rağmen MI 6 Başkan Yardımcısı Barry Foster'ı da konuşmaya başlar başlamaz tesiri altına almıştı. Aşırı şıklığı ve titizliğiyle de ün salmıştı. Üzerinde koyu lacivert, çizgili takım elbise, açık mavi gömlek, siyah üzerine beyaz puantiye kravat, yeleğinde asılı kösteği ve ceketinin yakasına iliştirdiği kırmızı karan-filiyle insana 1950'li yıllardan kaldığı intibaını veriyorsa da, özellikle etkileyici ses tonuyla odadakilerin üzerinde hemen belirgin bir hâkimiyet kurmuştu. Barry Foster sönmüş piposunu masası üzerindeki tabladan alarak içini temizledi, ağır ağır sert Black Luxury tütünüyle doldurdu ve çakmağıyla yakarak derin nefesler çekti. Belli etmemeye çalışsa da, aslında biraz zaman kazanmaya, az önce dostu ve eski arkadaşı Sir Spader'den öğrendiği haberi beyninde analiz etmeye çalışıyordu. Sir James Spaderi çok uzun zamandan beri tanırdı, Cambridge'e aynı tarihlerde girmişler, aynı kürek takımında spor yapmışlardı. Tesadüflerle dolu hayat onları aynı meslek dalma itmiş ve fâzla su yüzüne çıkmasa da aralarında bir rekabet yaratmıştı. Ama talih daha ziyade Spader'a gülmüş ve mesleğinde zirveye tırmanmıştı; tabii bunu sadece talih ile açıklamak da yanlış olurdu, Spader son derece aktif, çalışkan ve başarılı biriydi. Nitekim mesleğindeki başarılarından dolayı beş sene önce Kraliçe tarafından "sir" yani şövalye unvanıyla payelendirilmişti. Baş başa oldukları zamanlarda birbirlerine küçük adlarıyla hitap ederlerse de böyle resmi bir toplantıda daima araya mesafe ve nezaket koyarak konuşurlardı. Foster arkasına yaslandı, piposundan derin bir nefes çektikten sonra, "Sir Spader" dedi kısık sesle. "Anlattıklarınız çok ilginç ve o nispette de çok şaşırtıcı. Ayrıca konuyu hâlâ tam olarak anladığımı da söyleyemem. Teşkilatınızın güçlü kaynaklara sahip olduğunu biliyorum, muhtemelen istihbaratınız doğrudur. Lakin...." James Spader onun sözünü gülerek kesti. "Azizim Foster, tepkinizi anlamakta zorluk çekmiyorum. Fakat elde ettiğimiz bilgiler bizi ister istemez zikrettiğim ihtimalin çok güçlü olduğu noktasına götürüyor. Mesleğimizin cilvesi bu. Her zaman şaşırtıcı sonuçlara ulaşmaya hazır olmalıyız. Durumu analizcilerimle uzun uzun müzakere ettim. Şayet şüphelerimin gerçekleşmesi olasılığını güçlü görmeseydim görüşme teklifinde bulunmazdım sizinle." Barry Foster itirazını başlamadan keserek piposundan derin bir nefes daha çekti. "Kim bu Pavel Novotny?" diye sordu. "Artık ölü bir adam. Kısa bir süre önce İstanbul'da öldürüldü. Eski bir Çekoslovak ajanıydı. Mensup olduğu STB'den kovulmuştu. Sizin onu tanımamanız gayet normal, zira edindiğimiz bilgilere göre ingiltere'de hiç faaliyette bulunmamış. Biz onu Ortadoğu'daki çalışmaları sırasında tanıdık. Mossad'dan da bilgi aldık. Parayı bastıran her örgüt veya büyük sermaye şirketi adına casusluk yapıyor, sabotaj ve suikast eylemlerine girişiyordu. İsrailli dostlarımızda kabarık bir dosyası mevcut." "Mossad mı öldürdü?" "Hayır, sanmıyorum." "Temizlik Türkiye'de yapıldığına göre MİT'in operasyonu olabilir mi?" "Buna da ihtimal vermiyorum." Barry Foster bezgin bir ifadeyle eski arkadaşını süzdü. "Öyleyse bu pisliği kimin öldürdüğü önemli mi?" diye sordu nihayet. "Korkarım önemli."

Barry Foster omuzlarını silkti. Eski bir Çek ajanının öldürülmesinin neden bu kadar önemsendiğini henüz anlamamıştı. Sir Spader derin bir nefes aldı. "Bu adamla ilgili elimizde çok ilginç bir bilgi var. Bağdat'taki ajanım Ian Barret'tan aldığım ve doğruluğundan hiç şüphe etmediğim istihbarata göre, Novotny'nin on gün kadar önce Irak El Muhaberat'ın en yetkili elemanlarından biriyle Tikrit Kimyasal Silah Fabrikalarında görüşme yaptığı saptanmış." Barry Foster'ın ilk defa kaşları çatıldı, yüzü gerildi. Açıklamanın bundan sonraki kısmının çok daha endişe verici olacağı sanki içine doğuyordu. Sir Spader devam etti: "Bizimkiler Pavel Novotny'i ellerinden geldiği kadar izlemeye almışlar. Oradaki çalışma şartlarımızın zorluğunu takdir edersin sanırım, ona rağmen Muhaberat yetkilisiyle *u temasların üç kere daha tekrarlandığını öğrenmişler. Buraya kadar pek sorun yok, eski Çek ajanının oraya neden çağrıldığını ve Irak istihbarat örgütü ile ne tür bir ilişkiye girdiğini anlayamamıştık. Ama daha sonra olayların birden çok vahim bir şekilde geliştiğini gözlemledik." Foster sordu: "Nasıl yani?" James Spader hafif mağrur ve bilgiç bir edayla devam etti: "Sizin de bildiğiniz gibi bugün Irak'ta teknolojik seviyesi yüksek dört biyolojik ve kimyasal silah üretim merkezi var. Biri Bağdat'taki Raşidiye, diğer ikisi Bağdat'a yakın olan Tikrit ve Salman Pak sonuncusu ise Skarkat. Diğer irili ufaklı merkezleri hesaba katmıyorum. Edindiğimiz bilgilere göre buralarda, Birleşmiş Milletlerin tüm yasaklarına rağmen Iraklılar kimyasal silah üretimine devam ediyorlar. Bu silahların bir kısmını üretmek ileri teknoloji gerektirmiyor, ama bizi asıl ürküten nokta söz konusu tesislerde bazı Batılı uzmanların çalıştığını tespit etmek oldu." "Anlayamadım," diye mırıldandı Foster çatık kaslarıyla. "Evet, yüksek meblağlar ödenerek bazı uzmanların bu tesislere getirildiğini ve henüz Batı dünyasının bilmediği yepyeni bir kimyasal silahın yapıldığını öğrendik." Foster yeniden kuşkuyla arkadaşına baktı. "Bu mümkün mü sizce?" "Bundan hiç kuşkum yok, azizim Foster." "Fakat nasıl olabilir? Bu adamların Irak'a gitmeleri dikkat çekmemiş mi?" "Ne yazık ki bunun nasıl sağlandığı hususunda fazla bilgimiz yok." "Kaç kişiymiş bunlar?" "Öğrenebildiğimiz kadarıyla iki İngiliz ve iki Rus. Ama daha başkalarının da olduğunu tahmin ediyoruz." "Bu bilgiyi nasıl temin ettiniz?" "Oldukça ilginç bir yöntemle. Ama itiraf edeyim ki biraz tesadüflerin de rolü oldu. İngiliz uzmanlardan biri mide kanaması geçirerek apar topar hastaneye kaldırıldı bir gece." "Eee?" "Fabrikadan ambulansla çıkışını tespit ettik. Biz de hemen Iraklı rejim muhaliflerinden adamımız olan birini, mide spazmı geçirdiği bahanesiyle aynı hastaneye götürdük. Uzmanın kanaması şiddetli değildi, ama onu üç gün kadar hastanede tuttular. Tabii başında ona nefes aldırmayan Muhaberat elemanları ve Cumhuriyet Muhafızları devamlı nöbetteydiler. Buna rağmen Iraklı adamımız onunla hasta yatağında temas kurdu. Nöbetçiler adamımızdan kuşkulanmadılar." "Peki, ne öğrendiniz?" "Şöyle özetleyebilirim; kimyasal silah fabrikalarında çalışan yabancı uzmanlar vardı. Sayılarını kesin öğrenememiştik, ama en azından iki İngiliz, iki de Rus uzmanın çalıştığını artık biliyorduk." "İsimlerini öğrenebildiniz mi?" "Hepsinin değil ama bir İngiliz'in bir de Rus uzmanın adını öğrendik. Kanamalı İngiliz uzmanın adı Randy Shepard'. Rus'un ki ise Dimitri Pimenov." Barry Foster sıkıntılı bir şekilde başını kaşıdı. "Şu Randy Shepard denen adam nerede şimdi?" Sir James Spader anlamlı bir şekilde arkadaşına baktı.

"Sanırım şimdi bütün o uzmanlar kendi ülkelerindeler. Randy de dönmüş olmalı. Fakat sorun bununla da bitmiyor. Irak'ta çalışan uzmanların tam listesini ve kimliklerini kesin belirleyemediğimiz için tespitte zorluk çekerken , dün Moskova'dan şaşırtıcı bir bilgi daha geldi. Dimitri Pi-menov'un bıçaklanarak öldürüldüğünü öğrendik. Şimdi gizli bir gücün bu uzmanları sonsuza kadar susturmayı amaçladığını düşünüyoruz." Foster yine hayretle arkadaşına baktı. "Iraklılar mı?"www.cizgiliforum.com "Bir ihtimal onlar." "Yani sizce başka ihtimaller de olabilir mi?" "Çeşitli olasılıklar üretilebilir. En başında biyolojik ve kimyasal silah üretiminin Birleşmiş Milletler kontrolünden gizlemek isteği olabilir tabii. Hele yeni ve Batı dünyasının henüz bilmediği yeni bir kitle imha silahını üretmeyi başarmışlarsa." "Ama o uzmanları öldürmelerinin amacı ne olabilir?" "Yeni silahın Batılılar tarafından hiçbir zaman öğrenilmemesi. Bunu bilen tüm teknik kadroyu ortadan kaldırmak amacı." "Irak için, bir ihtimal dediniz. Peki öteki ihtimal nedir?" Sir James Spader sağ elinin işaret parmağı ile hafifçe kayan metal gözlüğünü yerine yerleştirirken buz gibi soğuk bir ses tonuyla mırıldandı. "Her zamanki gibi CIA olabilir kuşkusuz." MI 6 Servisinin Başkan Yardımcısı huzursuzdu. İşittiklerine pek inanmak istemiyordu. Doğal olarak istihbaratçıların hayal güçlerinin ne denli zengin olduğunu çok iyi bilirdi. "Anlayamıyorum" diye mırıldandı." Bu hem insani, hem siyasi hem de toplumsal bir felaket haberi. Amerika'nın böyle bir şeye kalkışacağına, hatta müsamaha göstereceğine bile inanmak istemiyorum." Sir Spader yine hafifçe gülümsedi. "Bir de aksini düşünsenize. Ellerine Irak'a saldın için ne büyük bir koz ve hukuki gerekçe geçecek. Irak, Birleşmiş Milletler kontrolörlerinin kendi memleketlerindeki denetimi akıllı ve oyalayıcı taktiklerle geciktiriyor. Bu iddianın duyulması ve doğruluğunun geçerlik kazanması Batı'yı yerinden oynatacak. Irak'a yapılacak olası bir askeri müdahaleye destek verecek taraftar kazanacaklar. Hiç kimse harp istemiyor; yani siyasal platformda kazanıla-mayan başarı, operasyonun dünyaya duyurulması ile bir anda elde edilecek. Tabii Irak'ta çalışan yabancı uzmanların öldürülmesi işini de Saddam'ın üzerine yıkacaklar. Her zaferin bir bedeli vardır ve CIA rahatlıkla bunu göze alabilir. Biyolojik ve kimyasal terör yirmi birinci yüzyılın en salgın ve ürkütücü hastalığı ve tehdit unsuru oldu. Amerika'nın Batılı dostları bu olaylardan sonra onların yanında olacaklardır, istemeseler bile." Foster bir süre sessizliğini muhafaza etti. İşittiklerinin muhakemesini yapmaya çalışıyordu. Nihayet dayanamayarak sordu. "Şu İstanbul'da öldürülen Çek ajanı" diye fısıldadı. "Sizce onu kim öldürdü?" "Henüz bilmiyorum. Iraklılar da olabilir tabii. Ama kanımca en güçlü ihtimal bu işi CIA'in yaptığı merkezinde." Foster sönen piposunu tekrar yaktı, sıkıntılı bir sesle, "Sir Spader," dedi. "Ne önerdiğinizi sorabilir miyim?" CİFE sorumlusu kasılarak arkasına yaslandı. Konuşmayı hiç lafa karışmadan takip eden diğer MI 6 elemanları dikkatle Spadefm vereceği cevabı bekliyorlardı. James Spader tevazudan uzak, mağrur bir edayla devam etti: A. "Sanırım yapılacak en uygun davranış, gecikmeden olayı başbakana bildirmektir. Zira bundan sonra vakıaların gelişimi siyasilerin müzakerelerine kalmıştır. Şayet bu plan düşündüğüm gibi salt GIA'in başının altından çıkıyorsa, dönüşü ve telafisi olmayan bir katliamdan tüm Batılı ülkelerin haberdar olması gerekir."

Barry Foster bu öneriden hiç hoşlanmamıştı. Piposunu çekiştirerek düşündü. Öğrendiği bilgiler arasında dişe dokunur tek şey vatandaşı Randy Shepard'dı. Hiç kuşkusuz onu araştıracak ve bulacaktı. İstanbul'da öldürülen eski Çek ajanı ise, şimdilik onu hiç ilgilendirmiyordu. Gerisi tamamen hayali bir senaryo ve yakıştırmadan ibaret de olabilirdi. Gizli teşkilatların analizcileri her zaman böyle senaryolar yaratmakta mahirdiler. Piposunun dumanını üfledi. Ne var ki üretilen bu teorilerin çoğu ham bir hayal olarak kalır, hayata geçmezdi. Hiç kuşkusuz CIA'in tarihinde tek başına kalkıştığı bu tip operasyonlar mevcuttu, az da olsa geçerliliği söz konusu olabilirdi. Ama Foster, uluslararası toplumda derin ihtilaflar yaratacak ve olası bir savaşa yol açacak böyle bir operasyona, dünyanın efendiliğine soyunan Amerika'nın bile kalkışacağına ihtimal vermek istemiyordu. Ayrıca başbakana sunulacak nasıl bir rapor tanzim edebilirdi ki, elindeki veriler henüz çok yetersizdi. Bozuntuya vermeden başını salladı. "Sizi anlıyorum, Sir Spader," diyebildi... —6— Paris - Nisan UZUN boylu, beyaz tenli kadın yataktan kalkarak pencerenin önüne ayak parmaklarının ucuna basa basa yaklaştı. Yataktaki adamın arkasından çıplaklığını, vücudunun esnek hatlarını hâlâ doyumsuz bir arzuyla seyrettiğini biliyordu. Camı örten tülü çekip açtı. Akşamın pastel tonları mavi gökyüzünde nefis hareler yaratarak parlamaya başlamıştı. Az sonra hava kararacak ve önlerinde uzanan otoyoldaki araba ışıkları bir nehir gibi hiç azalmadan akmaya devam edecekti. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Bu defa da bulutların batmaya hazırlanan güneşin ışıklarıyla turuncuya boyandığını gördü. Bulutlar havada yavaş hareket eden lavlara benziyordu. Sonra bakışlarını anayolun az yakınında, yeşillikler içinde duran beyaz arabaya çevirdi. Baktığı pencereden en fazla yirmi beş metre ötedeydi. Kadının tül perdeyi aralamasından yaklaşık on beş saniye sonra arabanın farları iki kere yanıp söndü. Gerekli sinyali almıştı.. Adamın yataktan seslenmesiyle irkildi. "Acıktın mı?" "Hayır" dedi kadın." Susadım sadece." "Burgonya şarabı var, ister misin?" "Şarap içmem." "Meyve suyu?" Kadın pencerenin önünde dönerek yatağın içindeki adama gülümsedi. "Hararetimi o da kesmez." "Gel" dedi Alain Micoud. "Öyleyse susuzluğunu ben gidereyim." "Hiç de fena fikir değil, yeniden becerebilir misin?" "Hem de nasıl.." "Ama şimdi olmaz, hevesini geceye sakla." Kimyager Alain Micoud sırıttı. "Baksana, gün batıyor. Gece oldu sayılır." Kadın şımarık bir şekilde mırıldandı. "Karnımı doyurmak istiyorum." "Ama az önce acıkmadığını söylemiştin." Kadın dolgun dudaklarını büzerek çocuksu bir eda içinde, "Ne yapayım, şimdi acıktığımı hissediyorum," diye söylendi. "Tamam," dedi Alain Micoud ve üzerindeki yorganı atarak yataktan fırladı. Kırk dokuz yaşında olmasına karşın vücudunda bir damla yağ yoktu. Sırım gibi bir vücuda sahipti.

Çırılçıplak kadına yaklaştı ve onu kollarının arasına aldı. Kadın sanki tülleri açık pencerenin önünde bu sarılma sahnesinden çekinmiş gibi aceleyle perdeyi çekti. Oysa öğleden sonra girdikleri yataktan ilk defa çıktıkları için, ilerleyen saatler ve akşamın alacakaranlığının yatak odasına çökmesinden, her ikisi de elektriği açmaya gerek duymamışlardı henüz. Alain kadının boynuna arzu dolu öpücükler kondururken fısıldadı. "Seni az ilerdeki bir lokantaya götüreyim. Yemekleri nefistir. Yakınlığı nedeniyle de zaman kaybetmeyiz." Kadın aynı şımarıklıkla sordu. "Bana ne yedireceksin?" "Hım!" diye düşünme taklidi yapan kimyager sordu. "Eritilmiş tereyağı ile sunulan kızartılmış dil balığına ne dersin?" "Balık sevmem." "Sevmez misin? Öyleyse coq au vin yersin." "O da ne? Hiç işitmedim." "En tanınmış Fransız yermeklerinden biridir. Horoz kırmızısı şarap sosu, otlar, soğanlı, sarımsak ve mantarla pişirilir. Sonra..." Kadın, kimyagerin lafını kesti. Dudaklarını olumsuzca büzmüştü. "Onu da istemem. Tarifini beğenmedim." "Tamam tatlım, ben de sana Noisette d'Agneau tavsiye ederim. Kuzu pirzolasıdır." "Hayır!." "Ne yemek istiyorsun peki?" "Pizza! " "Pizza mı? Şu lezzetsiz İtalyan hamuru ha! " "Pekâlâ.. O zaman seni öyle bir yere götürürüm." Kadın aynı şımarıklıkla bir kere daha "Hayır" dedi." Dışarıya çıkmak istemiyorum, telefon edelim, onlar eve servis yapsınlar." Alain Micoud olumsuz bir şekilde başını iki yana salladı. "Üzgünüm tatlım, ama ben öyle bir yerin telefon numarasını bilmiyorum." "Dert etme hayatım, çünkü ben biliyorum," dedi kadın dudaklarını öpmesi için adamın ağzına yaklaştırırken. Alain, bu duruma memnun bile olmuştu; giyinip sokağa çıkmaktansa yemek işini evde geçiştirmek işine gelmişti. Bir süre ayakta öpüştüler. Adamın yeniden heyecanlanıp, sertleşen organının göbeğine dayandığını hissedince kadın kollarını Alain'in boynundan çekti ve "Hadi, şimdi bir duş al," diye mırıldandı." Ben de telefon edeyim." Kimyager isteksizce duşa gitti. Banyodan su sesleri aksetmeye başlayınca kadın hızla çantasından ucuna susturucu takılmış bir tabanca çıkarttı ve silahı çantanın hemen üstüne koyarak aceleyle giyinmeye başladı. Bir yandan da dikkatle banyodan gelen sesleri dinliyordu. Alain Micoud çok mutlu olmalıydı, zira duşun altındayken günün tanınmış şarkılarından birini gür sesiyle söylüyordu. Alain, bornozuna sarılmış, ıslak saçlarından sızan su damlacıklarını kafasını iki yana sallayarak banyodan çıktı ve yatak odasına doğru yürüdü. Odadan içeri girdiğinde uzun boylu, siyah saçlı kadını giyinmiş olarak görünce şaşırmış gibi yüzüne baktı. "Ne o? Yoksa pizzacıya telefon edemedin mi? Dışarıya mı çıkacağız?" "Hayır, tatlım.. Yalnız ben çıkacağım. Sen maalesef burada kalacaksın." Kimyager şaşkın şaşkın kadına bakmaya devam ediyordu. "Ne oldu? Ben niye kalıyorum." Kadın arkasında tuttuğu tabancayı kimyagere doğrulttu. Alain Micoud hâlâ bir şey anlamış değildi. Bir süre kadının elindeki tabancaya baktı.

Saf saf, "Ne demek oluyor bu?" diye mırıldandı." Bu silah da ne?" Kadının kömür karası gözleri garip bir şekilde parıldıyordu. "Üzgünüm Alain, ama seni öldürmek zorundayım." Kimyager hâlâ bunun bir şaka olup olmadığını anlamamıştı. Kaşlarını çatarak, "Lütfen indir şunu!" diye homurdandı. "Ne silahtan ne de böyle şakalardan hoşlanırım." "Bu şaka değil Alain.. Ciddiyim.. Ben seni öldürmekle görevliyim." Micoud'nun tüyleri diken*diken oldu. Bedenini bir ürperti kapladı. Kadının şaka yapmadığını anlamıştı artık. "Kimsin sen?" diye kekeledi. "Beni niye öldürmek istiyorsun?" "Nedenini boş ver; ayrıca bilmek zorunda da değilsin. Ama inan bana gerçekten üzgünüm." Kimyager durduğu yerde mıhlanıp kalmıştı. Kadın ona acır gibi bakıyordu. "Yatakta çok iyiydin. Hatta diyebilirim ki gördüklerimin en iyisi.." "Seni... Seni onlar gönderdi, değil mi?" Kadın çok soğukkanlıydı. En ufak bir heyecan emaresi göstermiyordu. "Kimleri kastediyorsun?" diye sordu sadece. Alain yeniden kekeledi. "Onları.. Iraklıları yani.. Bunu düşünmeliydim. Sen mutlaka onlar adına çalışıyorsun. Lanet olsun.. Ama bunu bana yapamazsın." "Neden Alain?" "Ben onlara ne kötülük ettim ki? Benden istediklerinin hepsini yerine getirdim, hem de fazlasıyla." Kadın ilk defa ilgiyle kimyagerin sapsarı kesilmiş yüzüne baktı. "Onlarla nasıl bir iş çevirdin Alain?" dedi küçümseyen bir ses tonuyla. Alain Micoud hayretle kadına bakmaya devam etti. "Bilmiyor musun?" "Ben gerçek bir profesyonelim hayatım, işverenlerimin nedenleri beni hiç ilgilendirmez." "Ama sen Iraklı değilsin.." "Bak, bu doğru." "Lütfen.. Lütfen beni vurma. Ölmek istemiyorum. Soracağın her soruyu cevaplandırmaya hazırım." "Ne yazık ki burada seni sorgulamak için bulunmuyorum tatlım. Çok üzgünüm, ama işimin gereğini yerine getirmeliyim." Kadın daha fazla konuşmadı. Yüzünde üzüntülü bir ifade ile usulca tetiği çekti. Çıkan kof sesin ardından Alain Micoud birden yerinde sarsıldı, çıplak ayaklarının üzerinde birkaç saniye sallandı ve gürültüyle yere yuvarlandı. Tek kurşun adamın kalbine isabet etmişti. Uzun boylu kadın neticeden emin olmak için yere eğilip adamın ölüp ölmediğinden emin olmak istedi. Tereddüdü kalmamış, işini başarıyla bitirmişti. Az sonra kadın evi terk etmiş ve dışarda bekleyen beyaz arabaya doğru koşmuştu. Arabada bekleyen iki adamdan biri kadının geldiğini görünce hemen yerinden fırlamış, hızla arka kapıyı açmıştı. Araba hareket eder etmez, direksiyondaki iri yarı adam sordu. "Emirleriniz nedir efendim? Nereye gidiyoruz şimdi?" Kadın dalgın bir şekilde, "Eve dönüyoruz Marco," dedi. Fransa'nın başkenti Paris müze, sanat galerileri ve anıtlarla doludur. Louvre, Eiffel Kulesi ve Pompidou merkezi en gözde mekânların başında gelir. Avrupa'nın bu en canlı şehrini çevreleyen ile de France bir banliyöler ve şehre bitişik kasabalar bütünüdür. Versaillies gibi şatolar buraya kimliğini vermiştir. Daha dışarıda ise tarım arazileri, ormanlar ve Fontainbleau'nun muhteşem sarayı yer alır. Fakat Paris'e asıl renk ve can veren şey hiç şüphesiz Seine Nehri'dir. Nehir şehirdeki ana referans noktasıdır, bütün mesafeler onun üzerinden ölçülür ve şehri kuzeyinde sağ yaka, güneyinde de sol yaka

diye ikiye böler. Nehir de en az şehrin kendisi kadar canlıdır. Üstünde ticari mavnalar ve meraklıları nehir boyunca taşıyan gezinti tekneleri olan bateux mouchelarla doludur. O gün nisan ayının on altısıydı. Nehir boyunca seyreden teknenin üst güvertesinde orta yaşlı iki adam, hafif serin ve rüzgârlı fakat pırıl pırıl ışıyan güneş altında alçak sesle konuşuyorlardı. İkisinin de saçları kırlaşmıştı. Adı Fabien Blanc olanın başında lacivert bir bere ve bedenine bol gelen bir trençkot vardı. Yanındaki Marcel Petit ise son derece şık giyimliydi. Kruvaze takım elbisesine çok uyan bordo bir kravat takmıştı. İkisi de BCRA'nın (Bureau Central de Renseigne-ment et d' Action) yani Fransız Merkezi Bilgi ve Hareket Bürosu'nun üst rütbeli elemanlarıydı. "Fabien, sevgili dostum," diye mırıldandı Marcel Petit. "Galiba artık emekliye ayrılma zamanım geldi, yaşlandıkça etrafımda olup bitenlere akıl sır erdiremiyorum; ya olaylar beni aşıyor ya da idrak kabiliyetim ağırlaştı." Fabien hınzırca gülümsedi." Senin mi?" diye sordu alaycı bir edayla. "Benim ya!" diye homurdandı Marcel. "Hadi oradan" diye mırıldandı Fabian. "Yirmi beş yıldır seni tanırım, Fransa senin gibi bir istihbaratçı görmemiştir. Anlat bakalım, derdin ne? Bu görüşme isteğinin mutlaka bir nedeni olmalı zaten, söyle de rahatla." Marcel içini çekti. "İnan bana, yoruldum artık. Devir değişti, bizim gibi eski tüfekler zamana ayak uyduramaz oldu. Büroya her gün dünyanın dört bir yanından anlamsız ve inanılmaz raporlar geliyor ve ben çoğunu değerlendiremez oldum artık. Saçma sapan şeyler." "Sadede gel Marcel, sorunun ne?" "Geçen hafta Direction Generale de Securite Exterieur'den (Fransız Dış Güvenlik Servisi) bir davet aldım. Garip bir dosya sürdüler önüme. İstanbul'da öldürülen eski bir Çek ajanıyla ilgili. Olayın çok geniş kapsamlı bir terör operasyonuyla ilgili olduğunu düşünüyorlar. Eminim, bütün Batılı istihbarat servisleri şu an bu cinayet vakasını tartışıyor." "Neden?" "Öldürülen adamın Irak'ın El Muhaberat örgütüyle ilgisi olduğu düşünülüyor." Fabien arkadaşını süzdü. "Haberin kaynağı neresi?" "Çeşitli kaynaklar söz konusu, ama ağırlıkla Mossad." Fabien kuşkuyla arkadaşına baktı yeniden. "Onlar mı öldürmüş?" "Bilmiyoruz. Yeterli bilgi yok." "MİT'le temas kurulmuş mu?" "Henüz hayır." "Peki, bu cinayetin önemi nedir?" "Sorun da bu ya! Mesele bu noktada çatallaşıp önem kazanıyor. Mossad'ın yarım yamalak, ama doğruysa çok endişe verici bir iddiası söz konusu. Tahminlerine göre Irak bazı Batılı uzmanları kimyasal silah yapımında çalıştırmış." Fabien gözleri irileşerek, "Yok canım!" diye homurdandı. "Evet, iddia bu." "Mossad balonu olamaz mı? Bilirsin, onlar bu konu da çok beceriklidir, etrafı karıştırmaya bayılırlar." "Önce ben de öyle düşünmüştüm" diye fısıldadı Marcel. "Dünyanın dört bir yanında her gün istihbarat ajanları ölüyor ve özellikle de Ortadoğu'da, ama bahsettiğim Çek ajanı ölünce Mossad birden ayaklandı ve tüm batılı servislere ufak ufak bilgiler sızdırmaya başladı, lakin bu kez iddiaları korkarım gerçek." "Ne demek istiyorsun?" "Şu sözünü ettiğim uzmanlar var ya.." "Evet?"

"Biri de Fransız. Adı Alain Micoud." "Hani şu iki gün evvel öldürülen kimyager mi?" "Hı hıh! Biliyor muydun?" "Yoo, sıradan bir vatandaş olarak gazetede okudum. Yani sen şimdi o kimyagerin Irak adına çalıştığını mı söylemek istiyorsun?" Marcel'in kaşları çatıldı. "Micoud on yıldır Sarin ve Ricin gazları üzerinde çalışıyormuş. Çok değerli bir uzmanmış. Bize sızan bilgiler üzerine adamın geçmişini araştırdım, iki yıl önce çalıştığı şirketten istifa ederek ayrıldığını öğrendim. İşin ilginç yanı iki senedir de Fransa dışındaymış." "Yani Irak'ta mı?" "Henüz o iki yılı nerede geçirdiğini bilmiyoruz, ama mümkün olabilir." Fabien durakladı. "Bir dakika, anlamadığım bir şey var. Bahsettiğin Çek ajanı, kimyagerden daha önce öldürülmüş, değil mi?" "Evet, öyle." "Şu halde Alain Micoud'yu o öldürmüş olamaz." "Mantıken doğru. Bu da işin daha da karışmasına sebebiyet veriyor. Çek'in ölüm nedeni ve kimler tarafından ortadan kaldırıldığını bilmiyoruz. Benim tahminim ortada organize bir cinayet şebekesi olduğu merkezinde." Fabien sinirli bir şekilde beresini çıkarıp dizlerinin üzerine koydu. "Şu uzmanlar hangi milletlere mensup?" diye homurdandı. "Meselenin bir ürkütücü yanı da bu. Mossad'ın iddiasına göre Fransız, ingiliz, Amerikalı ve Rus." "Bu çok komik! O zaman Çek ajanı İstanbul'da kim ve niçin öldürdü?" "Henüz karanlık. Mesele bu kadarla da bitmiyor. İngiliz dostlarımızın ilginç bir iddiaları daha var." "Onlarla görüştün mü?" "Ben değil, Bağdat'taki DGSE nezdinde çalışan adamımız Emmanuel, İngilizlerin CİFE örgütünden bir ajanla temas kurmuş. Daha doğrusu onlar haberdar etmişler." "Neyi?" diye sordu Fabien merakla. Marcel Petit başını iki yana olumsuzca salladı. "Dedim ya, aklım çok karışıyor artık. Her an beklenmeyen bir iddia ile karşılaşıyoruz. Ne düşüneceğimi bilemiyorum. İngiliz dostlarımıza göre bu muhtemelen bir CIA operasyonu olabilirmiş." Fabien ağarmış saçlarını kaşımaya devam etti. Durgunlaşarak öğrendiklerini belli bir mantık süzgecinden geçirerek değerlendirmeye çalıştı. "Anlıyorum," diye mırıldandı sonra." Terörü destekleyen Arap ülkelerine karşı toplu bir savaşın hukuki ve siyasal nedenlerini hazırlamak, Batılı ülkelerden destek kazanmak. Yabana atılacak bir tahmin değil. Tam CIA'e has bir uygulama." "Yani sen de İngilizlerin bu varsayımına katılıyor musun?" "Olabilir Marcel, bana mantıklı görünüyor. Ya sen ne düşünüyorsun?" Marcel Petit bezgin bir şekilde arkadaşını süzdü. "Bunun CIA'in marifeti olduğunu sanmıyorum," dedi." İsteselerdi mimledikleri bu uzmanları aynı anda ortadan kaldırırlardı; bunu yapacak güçleri de var. Hem etkisi de daha güçlü olurdu." "Öyleyse bunun arkasında kimin parmağı var, Iraklıların mı?" "Bana öyle geliyor." "Ama neden? Kendileri için çalışmış insanları neden yok etsinler ki?" "Henüz bilmiyorum, yine de birtakım teoriler üretmek mümkün. Mesela çok gizli ve Batılılarca bilinmeyen, tahrip gücü yüksek bir gaz imal etmek gibi. Anladığım kadarıyla bu uzmanlar çok yetenekli bilim adamlarıymış. Böyle bir şey bulmuşlarsa, sırrın yalnız kendilerinde kalması için Saddam her şeyi pervasızca yapabilir." Fabien dudaklarını sarkıttı.

"Bu sana mantıksız gözükmüyor mu? Şayet adamları ortadan kaldırmak düşüncesinde ise, neden bu işi Irak'ta, kendi topraklarında yapmıyor da, hepsinin memleketlerine dönüşünden sonra gerçekleştirmeye kalkışıyor? Ayrıca çeşitli ülkelere dağılmış uzmanları ortadan kaldırmak, çok güçlü ve detaylı bir operasyonu gerektirir. Arap terörist gruplarının ya da El Muhaberat'ın böyle bir planı tahakkuk ettirecek güce sahip olduklarını sanmıyorum." "Emin misin?" Fabien hayretle arkadaşına döndü. "Sen aksini mi düşünüyorsun?" "11 Eylül olaylarını unutma. Dehşet verici bir teşebbüstü. Dünyanın öbür ucundaki bir eylemi başarıyla uyguladılar." "Ama..." diye mırıldandı Fabien, sonra da sustu, cümlesini tamamlamadı. Birkaç saniye düşündü, yeniden konuşmaya başladığında daha huzursuz ve endişeliydi. "Herhalde beni buraya sadece fikrimi almaya çağırmadın Marcel. Söyle, asıl istediğin nedir?" "Haklısın, aziz dostum. Olay beni ürkütüyor. Tüm dünya büyük bir tehdit altında olabilir. Daha bilmediğimiz çok şey var. Kanımca meselenin ilk düğümü şu öldürülen Çek ajan. O bir uzman olmadığına göre, neden öldürüldüğünü anlayamıyorum." "Sadede gel Marcel, benden ne istiyorsun?" "İstanbul'a gitmeni. Anladığım kadarıyla tüm olaylar Novotny denen adamın öldürülmesiyle başladı. Uzmanların tam listesini bilmiyoruz. Şimdi sana İstanbul'da yardımcı olacak adamımızın adını vereceğim. MİT'le yakın ilişki içindedir. Orada yararlı bilgiler toplayacağına inanıyorum." Fabian başını salladı. "Anlaşıldı.. Ne zaman gitmemi istiyorsun?" "Hemen," diye mırıldandı Marcel Petit... Istanbul - Nisan İŞTE!" dedi, Aykut Sarp." Şu sağdaki pasajın içindeki üçüncü dükkân." Korhan Tepe amirinin gösterdiği yere baktı. Teşvikiye'de, cadde üzerindeki yeni bir binanın girişini işaret ediyordu şefi. Henüz sabahın onu olmasına rağmen cadde kalabalıktı. Hızlı adımlarla pasajın içine girdiler. Korhan, Aykut'u bir adım geriden takip ediyordu. Meraklı gözlerle şefinin gösterdiği ufak dükkâna baktı. Vitrin camında gotik harfleriyle Sanat Galerisi yazıyordu. Cam bölmenin arkasında spotlarla aydınlatılmış yerde irili ufaklı dört beş yağlıboya tablo, antika mücevher kutuları ve bazı cam eşya vardı. Aykut Sarp kapıyı açarken tepeye asılmış ufak çan, içeriye birinin girdiğini belli eden madeni sesler çıkardı. Aynı anda dar dükkânın arka tarafındaki masaya oturmuş kısa boylu, şişman bir kadın okuduğu gazeteyi bırakarak yerinden kalktı ve onlara doğru yürümeye başladı. "Günaydın" dedi." Size nasıl yardımcı olabilirim?" Aksanlı ve bozuk Türkçesinden yabancı olduğu hemen belli oluyordu. Fakat kadının müşteri sandığı kişilere yaklaşırken Aykut Sarp'ı görür görmez, suratı birden sarardı. Korhan, kadındaki değişikliği hemen fark etmişti. "Günaydın Madam Novak" dedi Aykut. "Eşiniz nerede?" Yaşlı olmasına rağmen kadının yüzünde aşırı makyaj vardı. Sarkmış yanaklarına bol pudra, gözlerine rimel sürmüş, dudaklarını da cart kırmızı rujla boyamıştı. Madam Novak paniğe kapılmış gibi yutkundu. "Ne var, memur bey?" diyebildi." Neden arıyorsunuz eşimi?" Aykut sert bir ifadeyle kadını süzdü. "Siz soruma cevap verin Madam. Onunla görüşmem lazım." "Gelecek.. On dakikaya kadar burada olur. Yine bir sorun mu var?" Aykut kadının sorusunu cevapsız bıraktı, sadece yüzüne soğuk ve ürkütücü bir ifadeyle baktı. Korhan bunun taktik gereği yapıldığını hemen anlamıştı. Kadın istemeyerek de olsa,

"Oturun, lütfen," demek zorunda kalmıştı-Ya konuşacak bir şey ya da beynine üşüşen sualleri soracak cesaret bulamadığı belliydi. Sinirli ve endişeli tavırlarla ufacık dükkânın içinde ne yapacağını bilemeden dolaşmaya başlamıştı. Üstelik heyecanını saklamayı da becere-miyordu yaşlı kadın. Sanki bir kere daha ajana soru sormaya davranır gibi belli belirsiz bir tereddüt yaşadı, ama son anda kendini toparlayıp susmayı yeğledi. Ajanın, kocası gelmeden konuşmayacağım anlamıştı. Küçük masanın arkasındaki uzun arkalıklı sandalyesine oturdu, onlar gelmeden evvel okuduğu gazeteyi katlayıp kaldırdı. Dükkânın o kısmı loştu, ona rağmen Korhan kadının ellerinin titrediğini gördü. Madam Novak daha şimdiden korkmaya başlamıştı. On dakika kadar sessizce beklediler. Kimse konuşmadı. Sıkıcı bir gerginlik kapladı dükkânın içini; sadece pasajın içinden uğultular ve caddenin trafik gürültüsü aksediyordu. Az sonra kapının üstündeki çıngırak yine çınladı. Korhan kapıda beliren adama çevirdi bakışlarını. Onu hemen tanımıştı. Miran Novak dairede incelediği dosyasındaki fotoğraflara göre oldukça yaşlanmıştı şimdi. Fakat ufak tefek yapısı, içine kaçmış gözleri ve zayıflığı hiç değişmemişti. Saçları dökülmüş ve favorilerinin üstünde kalan kısımları da bembeyaz olmuştu. Miran Novak içeri girer girmez Aykut Sarp'ı görünce birden donakaldı. Bu iş gününün sabahında herhalde dükkânında görmeyi arzu edeceği son insan Aykut Sarp olmalıydı. Ama karısından daha başarılı olarak uğradığı şaşkınlığı hemen üzerinden atmaya çalıştı. O da Türkçeyi yabancı aksanıyla konuşuyordu. "Ooo, memur Sarp" dedi." Sizi hangi rüzgâr attı dükkânıma? Bu ziyaretinizi neye borçluyum? Yoksa yine bir soruşturma için mi uğradınız?" Aksanımdaki bozukluğa rağmen Türkçeyi iyi konuşuyordu. Aykut homurdandı. "İyi tahmin ettin Miran Novak. Soruşturma için tabii. Sattığın eşyalara merakım olmadığına göre, müşteri olarak gelmediğim açık değil mi?" Yaşlı adam hiç oralı olmadan gülümsemeye çalıştı. "Lütfen, bana Mihri Nazlı diye hitap edin. Yirmi küsur yıldan beri Türk vatandaşı olduğumu unutuyorsunuz hep." "Bunu biliyorum Miran, ama bizdeki dosyan hâlâ açık duruyor. Arada sırada elime geçtiğinde nedense seni hep Miran Novak diye hatırlıyorum." "Boşuna nefes tüketiyorsunuz memur bey. Ben saf ve temiz bir Türk vatandaşıyım yıllardan beri. Lakin kaderimiz böyle galiba, karşınıza çıkan her pislikte beni hatırlıyorsunuz." "Çok doğru Novak. Nedense hep seni hatırlarım." "Sebebini ben de merak ediyorum. Bu gayretkeşliğiniz neden acaba?" "Son defasını mı soruyorsun?" "İlk veya son. Önemli mi?" Adamın fütursuz ve kendinden emin hali ajanı sinirlendirmişti. "Bu defa boku yedin Novak," diye homurdandı sesini yükselterek. Yaşlı adam, ajanın ağzını bozarak konuşması karşısında irkildi. Derine kaçmış gözlerini üzüntü ile Aykut'a çevirdi. "Ne demek istiyorsunuz?" diye kekeledi. "Bunu sen daha iyi bilirsin Novak. Nihayet seni fena halde kıstırdım. Bu kez kurtuluş şansın hiç yok. Hapı yuttun. Suçunun cezası yirmi yıldan müebbede kadar gidebilir.' "Çıldırdınız mı siz? Ne suçundan bahsediyorsunuz, ne yirmi yılı, ne müebbedi?" "Devlet aleyhine suç işlemek, casuslara yataklık etmek, teröre bulaşmak ve daha bunun gibi sıralayacağım bir yığın suç." "Söylediklerinizden hiçbir şey anlamıyorum." "Buraya seni sorgulamaya geldik Novak. Sonra da tutuklayacağım. Hiç şansın yok. Beni oyalamaya kalkışma boş yere."

Miran Novak birden sararıp titremeye başladı. Gözleri bir an, yerinden kıpırdamadan konuşmaları dinleyen karısına kaydı. Şişman kadının da ondan farklı bir hali yoktu, ikisinin de ruh hali bozguna dönüşmek üzereydi. Novak ya da şimdi ki asıyla Mihri Nazlı, "Bir vatandaş olarak suçumu, neyle itham edildiğimi bilmek hakkım sanırım," diye kekeledi. Aykut sırıttı. "Hakkın tabii.. Pavel Novotny, desem yeterli mi?" Titremesi daha da artmıştı yaşlı adamın. "Yine mi o? Yoksa yine İstanbul'da mı Novotny? Onunla hiçbir ilişkim olmadığını..." Ajanın kahkahası karşısında cümlesinin sonunu getiremedi. "Bu sefer faka bastın Novak. Yoksa öldürüldüğünü bilmediğini mi söyleyeceksin? Tüm gazeteler otelde işlenen cinayet haberleriyle dolu. Sense karşıma geçmiş, bilmiyor numaralarına yatıyorsun." Yaşlı adam güçlükle, "Ben gazetelerde o tür haberleri pek okumam," diyebildi. "Okuyup okumaman da önemli değil zaten, bana laf ebeliği de yapmaya kalkışma ve sakın Novotny'nin öldürüldüğünü bilmediğini söyleme." Yaşlı adam sarardıkça sararıyordu. "Ne yani? Onun ölümüyle aramda bir bağ olduğunu mu sanıyorsunuz? Yoksa., yoksa onu benim öldürdüğümü mü düşünüyorsunuz?" Ajan, Novak'ın gözlerinin içine bakarak gülümsemesini derinleştirdi. "Yok canım, onu senin öldürmediğini biliyoruz tabii. Niye öldüreceksin ki?" Novak derin bir nefes alarak rahatladı. "Öyleyse? "Durakladı bir an. "Benim suçum ne?" "Bana numara yapmamanı ihtar etmiştim." "Ama inanın bana.. Isa aşkı için doğru söylüyorum. Hiçbir şey bilmiyorum." "Ya! Demek bilmiyorsun." Korhan dikkatle amirini dinliyordu. Bir ara Aykut'un elini cebine sokarak şişkin bir zarf çıkardığını gördü. İçinde ne olduğu hakkında herhangi bir fikri yoktu. "Bunun ne olduğunu biliyor musun Novak?" diye sordu. Yaşlı adam bir süre korkuyla Aykut'un elinde tuttuğu zarfa baktı. Sonra başını iki yana sallayarak, "Hayır," diye kekeledi. Ajan muzaffer bir şekilde tebessüm etti. "Bu zarfın içinde adamlarımın çektiği bir yığın fotoğraf var. Suç delilleri. Seni en azından yirmi yıla mahkûm edecek kadar yeterli ispat vasıtaları. Pavel Novotny bu defa İstanbul'a ayak bastığı andan itibaren onu sıkı bir göz hapsine aldık. Temas kurduğu her insanla ilişkisini görüntüledik. Gece gündüz. Anlıyor musun Novak? Sana işin bitik dedim. Bu fotoğrafların arasında bazı tanıdık kişiler çıktı. Ne yazık ki aralarında sen de varsın. Bu da tutuklanman için yeterli." Korhan şefinin keyifle sırıttığını görüyordu. O zarfın içinde bazı fotoğraflar olsa bile, kesinlikle Pavel Novotny'ye ait olmadığına adı gibi emindi Korhan. Bu çok riskli bir blöftü. Yaşlı adam resimleri görmek isterse, Aykut Sarp'ın ne yapacağını düşünemiyordu. Nefesini tuttu genç ajan. Ama amirinin numarası tesirini göstermişti. Yaşlı adam sendeleyerek oturacak bir yer aradı. Karısı telaşlanarak kocasının altına bir iskemle sürdü. Kocasının düştüğü durumdan endişeleniyordu. Hemen adamın arkasına geçti, ona moral vermek istercesine ellerini omzuna dayadı. "Sakin ol," diye korkuyla fısıldadı. Lakin kocasının kendisini işittiğinden çok şüpheliydi. Novak, "Hayır" diye ümitsizce inledi." Ben bir şey yapmadım. Biliyorsunuz, o da bir Çek vatandaşıydı.. Eski memleketlim. Hepsi o kadar.. Beni ziyarete gelmişti. Geçmişten bahsettik

biraz.. Anlarsınız, ne de olsa insan eski anılarından kurtulamıyor, az da olsa sıla hasreti çekiyor. Bunda kötü bir şey yok ki.." "Sen bir yalancısın Novak!," "İnanın, doğruyu söylüyorum.. O yemekte sadece Prag'daki eski günlerden bahsettik." Aykut Sarp bu defa lacivert pardösüsünün cebinden ufak bir ses bandı çıkardı. "Ya buna ne diyeceksin? O yemeğe gittiğiniz yerdeki garsonlardan biri dikkatini çekmedi, değil mi? Şu orta boylu, bıyıklı olanı." Korhan gülmemek için kendini güç tutuyordu. Yaşlı adam, amirinin sıktığı her palavraya kanıyordu. Ama kabul etmeli ki, amiri de cidden oyununu iyi oynuyordu. Novak'ın yüzüne bakınca, o garsonu anımsamak için kendini zorladığını hissetti. Yaşlı adamın gözleri kısılmış, dehşete kapılmış gibi ajana bakmaya başlamıştı. Aykut Sarp devam etti." Sizi takip ediyorduk ve görevli arkadaşlardan birini hemen kılık değiştirterek garson olarak masanıza gönderdik. O da oturduğunuz masanın altına beceriyle, ses kaydedici geliştirilmiş bir böcek yerleştirdi. Daha sonra konuşmaları tercüme ettirerek her şeyi öğrendik. Artık işin tamamdır Novak. Tutuklusun.." Korhan Tepe neredeyse küçük dilini yutacaktı. Bu cidden büyük blöftü, ama işe yaradığını görüyordu. Miran Novak bayılma raddelerine gelmişti. Oturduğu iskemlede hazan yaprağı gibi titriyordu. Kravatını gevşetti, güçlükle, "Avukatımla görüşmek istiyorum," diye fısıldadı. Şişman karısının durumu ise ondan da beterdi. Kocasının yanında hareketsiz, yüzünün rengi kül gibi olmuş duruyordu. "Avukatın mı?" diye güldü Aykut. "Tabii görüşebilirsin, ama bizdeki sorgundan sonra. Önce seni bizim özel sorgulama evlerimizden birine götürüp sıkı bir sorgulamaya çekeceğiz, sonra da ifadeni alıp polise sevk edeceğiz, onlar da savcılığa. Avukatınla ancak ondan sonra görüşebilirsin. Hiç kuşkum yok, sen de bilirsin istihbarat merkezlerinde nasıl bir sorgulama yapıldığını. Ne de olsa sen de eski bir istihbaratçısın. Sırası gelince avukatınla görüşebilirsin şüphesiz, şayet bu yaşında sorgulamamızdan canlı çıkarsan." En etkili kelimeler son cümledeydi. Aykut'un sesi öylesine soğuk ve ürperticiydi ki, Korhan bile elinde olmadan irkilmişti. Yaşlı adamın boğazı kurumuş, bakışları donuklaşmıştı o an. Her şeyin bittiğini, sonunun geldiğini anlamış gibiydi. O fotoğraflar ve ses bandı mahvolmasına yeterliydi. Ağlamaklı bir şekilde konuştu. "Memur Sarp.. O kayıtları dinlediyseniz, benim suçsuz olduğumu da anlamış olmanız gerekir. Novotny'nin istediklerini reddettim. Sadece bazı tavsiyelerde bulundum, hepsi o. Hatta bu işe bulaşmak istemediğimi de duymuş olmanız lazım." "Dinlediklerimiz bize yeterli Novak. Bu memleket aleyhine bir komplo." "Fakat...." "Fakatı filan yok Novak. Seni götüreceğiz." "Yapmayın memur bey, size yalvarırım. Meseleyi büyütmeyin. Hâlâ anlamıyorum, beni neyle suçlayacaksınız ki? Bu beni hiç ilgilendirmeyen bir konuydu. Yetmiş iki yaşında ve kalp hastasıyım, ayrıca şekerim de var. Sizin o özel sorgulamanıza artık dayanacak güçte değilim, ölürüm." "Pisliğe bulaşmadan önce düşünecektin bunları Novak. Artık çok geç." "Hiçbir çözüm yolu yok mu?" "Çözüm yolu mu? Nasıl yani?" "Size her şeyi anlatmaya razıyım. İsterseniz dükkânı kilitler, yazılı ifade de veririm. Madem elinizde çözümlenmiş ses bandı var, doğru söylediğimi de anlarsınız. Lütfen beni özel sorgulama evine götürmeyin. Ayrıca her sorunuza da cevap vermeye hazırım." Aykut bir süre karar vermekte zorlanırmış gibi sahte tavırlar takınarak yaşlı adamı süzdü. Sonra sinirli bir şekilde homurdandı.

"Bu banda geçmemiş tüm bilgilerini de itiraf edecek misin?" Novak, "Evet" derken sarsıla sarsıla ağlamaya başlamıştı. "Kes zırlamayı!" diye çıkıştı ajan. "Sana son bir şans vereceğim. Bunu niye yaptığımı, inan bilmiyorum. Aslında sana acımamam gerekir." Yaşlı adam yerinden fırlayıp, Aykut'un ellerine sarılmak istedi. "Bırak şimdi bu teşekkür numaralarını," diye gürledi Aykut. Sonra kadına dönerek emreder gibi, "Madam şu dükkânı kapatın, kimse bizi rahatsız etmesin. Hadi sen de masaya otur ve en başından başlayarak ifadeni yazıya dök," dedi. Novak rahatlamışçasına arka arkaya derin nefesler aldı. Madam Novak ise hızla dükkânın kapısında asılı açık tabelasını kapalı haline döndürmüştü bile.. Ufak dükkânın içinde cehennemi bir bekleyiş sürüyordu. Madam Novak sırtını küçük dükkânın gerisindeki duvara dayamış, yaşlı gözlerle masanın başına geçen kocasını sessizce izliyordu. Miran Novak titreyen parmaklarıyla önündeki kâğıda kargacık burgacık satırlarla ifadesini yazmaya başlamıştı bile. Bu arada ağlayıp zırlamayı kesmiş, içindeki ilk çöküntü ve korkunun doğurduğu yıkımı atlatmış gibiydi. Zaman zaman durarak bir şeyler hatırlamaya çalışıyor, sonra yeniden yazmaya devam ediyordu. Yaklaşık yarım saat sonra ifadesini tamamlamıştı. Dikkatle onu izleyen Aykut, "Bitti mi?" diye sordu. Yaşlı adam başını aşağı yukarı salladı. "Şimdi ifadeni imzala" dedi ajan. Miran Novak kâğıdın altına imzasını atarak ajana uzattı. Korku dolu, çukura batmış gözlerinde artık yaşlar yoksa da akıbetinin ne olacağı endişesi vardı. Aykut Sarp ilgisiz davranıyormuş gibi kâğıdı yaşlı adamın elinden aldı. Aslında taktiği tutmuş ve eski Çek casusu blöfünü yutmuştu. Heyecanını belli etmemeye çalışarak yazılı metni birkaç kez okudu. Ne yazık ki elindeki itiraf Novak'ın öldürülen Novotny ile ilişkisini ispata yararlı fazla bilgi içermiyordu. Ajanın beynindeki sorular aydınlanmamıştı, hatta aydınlanmak bir yana büsbütün aklının karıştığını hissetti. Kartal gibi keskin ve yırtıcı bakışlarını ihtiyar adama dikti. "Bu ne biçim ifade?" diye gürledi yeniden." Çok eksik.. Yeterli değil." '"Ama Sarp bey, bildiğim her şeyi yazdım. Daha ne yazmamı istiyorsunuz?" "Benimle dalga mı geçiyorsun ulan? Bundan bir şey anlaşılmıyor. Sana bir şans tanımıştım, ama verdiğim fırsatı kötüye kullandın." "Lütfen yapmayın. Öğrenmek istediğiniz başka bir şey varsa, sorun. Tüm bildiklerimi kağıda yazdım." Bir an acaba mı, diye düşündü Aykut. Sonra birden sordu. "Kim bu Olga Şalyapin?" "Novotny'nin güvendiği bir kadındır. Eski bir KGB ajanı. O da KGB'den kovulmuştur. Novotny'nin zaman zaman onunla çalıştığını da biliyorum. Bundan önce de onu bir iki defa İstanbul'a getirdiğini hatırlıyorum." "Kadınla sen de görüştün mü?" Yaşlı adam ilk defa irkilerek ajana baktı. Sol gözü seğirmeye başladı. "Bu sorunuz abes değil mi?" Aykut gaf yaptığını hemen sezinlemişti. Nedense söz konusu yemek esnasında kadının da orada olacağı hiç aklına gelmemişti. "Niye abes olsun?" diye bozuntuya vermeden sordu. "Ses bandındaki kadın sesi onundur. Anlamadınız mı?" "Masanın altına yerleştirdiğimiz böcek kadına biraz uzak kalmış, onun konuşmalarını rahat çözemedik." Novak'tan ses çıkmadı.

"Nerede kalıyor bu kadın?" "Kesin bilmiyorum ama aklımda kaldığına göre galiba Laleli veya Aksaray'daki otellerden birinde kalıyormuş." O semtler gerçekten de Moldovya, Ukrayna ve Rusya'dan gelen kadın turistlerin en fazla yerleştikleri yerlerdi. Ya bavul ticareti için geliyorlardı ya da hayat kadını olarak çalışmaya. Olga Şalyapin denilen kadının da böyle bir kimlik altında sızmış olması pek mümkündü. Eğer Novotny'nin öldürülmesi üzerine apar topar ülkeyi terk etmediyse, kadını iki üç saat içinde ele geçirebilirlerdi. "Novotny bu kadını hangi maksatla kullanıyordu?" "Bilmiyorum." "Bana bildiğin her şeyi anlatmıyorsun gibi geliyor Novak." "Dedim ya, kadını daha önce de görmüştüm. İşlerinde Novotny'ye yardım ederdi, fazla bilgim yok." Aykut kızgınlıkla homurdandı yine. "Şu ifade diye imzaladığın şeye bak! Ne anlatıyor bu? Hiçbir şey! Aklınca paçanı kurtaracağım mı sanıyorsun? Novotny İstanbul'a niye geldi, neyin peşindeydi, amacı neydi? Burada ne haltlar karıştırmaya çalışıyordu?" "İnanın bana bilmiyorum. Herhalde gerçek niyetini bana açıklayacak değildi." "Sen onu külahıma anlat." "İkimiz de Çek asıllıyız, İstanbul'a her gelişinde beni arardı. Prag'daki günlerimden kalma eski bir dostluğumuz vardı. Bildiğiniz gibi yıllar önce komünist rejim sırasında, ben de bir süre STB’ de çalışmıştım, bunu sizden de saklamadım. Hatırlamak istemediğim kadar eski bir tarihte. İşte o sıralarda Novotny'yi de işe ben almıştım. O nedenle de bana saygı ve vefa borcu vardır, hepsi o kadar. Lütfen bunun dışında başka bir şey aramayın aramızdaki ilişki konusunda." "Tıraşı kes şimdi.. Seni niye aradı? Bana gerçekleri anlat ve sana verdiğim son şans için beni pişman etme." Novak güçlükle yutkundu. Ajandan korkuyordu hâla. i "Şey..." diye mırıldandı.' 'Benden bir yardım istedi." "İfademde yazdım ya." "Olsun, şimdi bir daha anlat." "Hilton Oteli'nde kalan bir adama mektup götürmemi istedi." "Ne cevap verdin? Kabul ettin mi?" Novak alnından süzülen soğuk terleri silmek için cebinden çıkardığı mendille soruya cevap vermeden önce uzun uzun terini sildi. "Evet, ettim." "Neden? Madem iyi niyetli ve masum olduğunu iddia ediyorsun, bu pis işe bulaşmaktan neden kaçınmadın?" "Yapmayın, memur bey! Bunun pis ve kötü bir teklif olduğunu nasıl bilebilirdim." "Güldürme beni Novak! O herifin bulaştığı her işin çamur olduğunu bilmediğini mi söyleyeceksin yoksa. Aksi halde senden neden yardım istesin ki? Şimdi o mektubu bana teslim etmeni istiyorum." Miran Novak gözleri irileşerek Aykut'a baktı. "Ama bu mümkün değil. Çünkü Novotny mektubu bana teslim edecek kadar yaşamadı. Ertesi gün öldürdüler onu." Ajan, yaşlı adamın doğru söyleyip söylemediğini anlamak için dik dik gözlerinin içine baktı. Galiba bu sefer gerçekleri söylüyordu. "Peki bu mektubu kime teslim edecektin? Adı neydi?" Aykut, adamın hayır, bilmiyorum diyeceğini sanmıştı. Ama Novak, evet, dedi. "Söyle adını." "Robert Rich." "ingiliz mi?" "Hayır, Amerikalı." "Neyin nesiymiş bu adam." "Yemin ederim bilmiyorum. Novotny'nin mektubu dükkânıma getirmesini bekledim, ama gelmedi. Daha sonra da gazetelerden öldürüldüğünü öğrendim. Haberi okuyunca da kesinlikle bu olayı unutmak istedim." "Yani o Amerikalıyı görmek için otele gitmedin, öyle mi?"

"Neden gideyim ki? Onu hiç tanımıyordum." "Şu Robert Rich dediğin adam, İstanbul'da mı çalışıyor?" "Hiçbir fikrim yok. Ama sanmıyorum, galiba memleketine dönüyormuş, ya da buna benzer bir laf etmişti Novotny." "Memleketine mi dönüyormuş? Nereden?" "Galiba Irak'tan." Aykut bir süre düşündü. "Hâlâ anlayamadığım bir şey var" diye mırıldandı." Novotny o mektubu Robert Rich'e neden senin götürmeni istedi." Novak yeniden kızararak bakışlarını ajandan kaçırmaya çalıştı. "Gerçek nedenini bilmiyorum, ama anladığım kadarıyla Novotny İstanbul'da uluorta dolaşmaktan kaçmıyordu.. Anlarsınız ya, burada biraz tanınan biriydi, çekinmiş olabilir." "Öyleyse o mektubu neden Olga denen kadınla göndermedi?" "Bilmiyorum.. Hiçbir fikrim yok. Belki de Olga ile göndermiştir." . "Saçmalama, az önce sana teklif ettiğini söyledin." "Evet, ama ben önceleri direndim, kabul etmek istemedim, artık böyle işlerle meşgul olmadığımı söyledim." "Fakat sonunda kabul ettin, değil mi?" "Doğru.. Mecbur kaldım." "Seni tehdit mi etti?" "Pek sayılmaz, fakat..." "Devam et." Miran Novak birkaç saniye düşündü. "Biraz zorladı, diyebilirim. Novotny ilginç bir insandı, şayet benden şüphelendiyse o mektubu başkasıyla da göndermiş olabilir. Zaten az önce bunu düşünerek Olga'yla göndermiş olabilir dedim." Aykut gözlerini kısarak bir an düşündü, sonra yumuşak bir sesle sordu. "Novotny'i o Amerikalı öldürmüş olabilir mi?" "Hiçbir fikrim yok, memur bey." Aykut elinde tuttuğu itirafnameye bir daha göz attı. Yaşlı adamı iyice köşeye sıkıştırdığını hissediyordu artık. "Biraz da şu Arap'tan, yani yemekteki adamdan bahset bakalım. O kim?" Novak yeniden yutkundu, gittikçe kısılan sesiyle fısıldadı. "Bana Cemal Mahmudî diye tanıttılar. Tabii gerçek adının o olup olmadığını bilemem. Onunla dil sorunu yaşadım. Arapçadan başka dil bilmiyordu ya da biliyorsa da konuşmak istemiyordu." "Ya Rusça?" "Rusçayı çat pat konuşurum. Ama Arap, Olga ile de hiç konuşmadı." "Peki Novotny hangi dille konuşuyordu onunla?" Novak yeniden kaşlarını çatarak kuşkuyla ajana baktı. "Arapça tabii.. Novotny altı dili ana lisanı gibi konuşurdu. Ama o kaseti siz çözmediniz mi? Hangi dilden konuşulduğunu biliyorsunuzdur." Aykut aynı hataya yeniden düşmek üzere olduğunu sezinledi. "Ben çözümlenmiş metinleri okudum tabii" diye homurdandı. Sonra yaklaşarak Novak'ı omzundan dürttü. "Bana bak ihtiyar, ömrünün kalan yıllarını hapiste mi geçirmek istiyorsun? Sana ne biliyorsan anlat dedim. Bu bilgiler bana yetmiyor." Novak yeniden inledi. "Yemin ederim, ne biliyorsam anlattım. Ben suçsuzum. Bu işe karışmadım." "O halde Novotny'yi kim ve niçin öldürdü?"

"Kaç defa söyleyeceğim, en ufak bir bilgim yok. Onun karanlık biri olduğunu kabul ediyorum; herhalde bir yığın düşmanı vardı. Hani sizin bir atasözünüz var, su testisi suyolunda kırılır diye, sanırım Novotny de öyle oldu." Aykut Sarp sorgulamayı kesti. Sert sert karı kocanın yüzlerine baktı. Novak'ın yazılı itirafını katlayarak cebine attı. Adamı yeterince korkutmuştu ve doğru söylediğini sanıyordu, ayrıca şimdi önünde araştıracağı bir yığın olaylar ve en azından iki isim vardı. "Şimdilik bu kadar," diye homurdandı. "Ama sakın paçanı kurtardığını sanma. Yine geleceğim. Ayrıca hatırlatmama gerek yok sanırım, attığınız her adımı takip edeceğim ve daimi göz hapsinde tutacağım. En ufak yanlışınızda tutuklarım." Aykut başka tek kelime etmeden yardımcısına bir işaret verdi ve geldikleri gibi,4sessizce dükkândan çıktılar. Caddeye vardıklarında Korhan gülmeye başladı. "Fevkaladeydiniz amirim. Hele o fotoğraf ve band numarası müthişti." Aykut kısaca, "Bazen işe yarar" diye mırıldandı. "Sorabilir miyim, o kalın zarfın içinde ne vardı?" Ajan gülümsedi. "Bu Pazar, hanım ve çocuklarla gittiğimiz piknikte çektiğimiz resimler. İşe gelmeden önce fotoğrafçıya uğrayıp almıştım. Bandı da daireden aldım, boş bir band." İkisi de arabaya bindiklerinde hâlâ gülüşüyorlardı... —2— Moskova - Nisan TVERSKAYA, Moskova'nın aynı adı taşıyan caddesi üzerinde kurulu en işlek ticaret merkezidir. Eskiden Petersburg'a çıkan bu yol çarların ana güzergâhı üzerindeydi. 1930'larda Stalin'in Moskova'yı yeniden inşası sırasında Tverskaya Ulitse büyük bir yenilenme geçirmiştir. O dönemde sokağın genişletilmesi amacıyla pek çok bina yıkılmış, rejim gereği, işçiler için devasa apartman blokları yapılmıştır. Cadde boyunca uzanan bu gri büyük yapılar adeta Stalin'in anıtsal mimari tarzının vitrini olmuştur. Harry Morgan artık Moskova'yı oldukça iyi biliyordu. O gün, Ohitni Ryad metro istasyonunda indi. Randevusuna henüz vakti vardı; FSB'den biriyle buluşmaya gittiği halde, içgüdüsel bir davranışla zaman zaman takip edilip edilmediğini anlamak istercesine etrafına bakmıyordu. Sonra bu davranışına kendisi de güldü, çok anlamsızdı. Zaten yarı deklare ajan kategorisinde sayılırdı burada. Ama yabancı ülkelerde çalışan ajanlar için adeta bir refleks haline gelmişti davranışı; elde olmadan yapılan bir tedirginlik tezahürü. Metrodan çıkınca Ohitni Ryad Sokağı boyunca ilerlemeye başladı. Piyotr Temorva ile ünlü Metropol Otel'inde buluşacaktı. Bu otel şehrin bir asırlık, fakat halen en büyük ve en revaçta olan otellerinden biriydi. Yabancılar da en fazla burada toplanırlardı. Harry göze batmayan daha başka bir yerde görüşmeyi isterdi, ama Piyotr bu defa orada randevu vermişti. Yeşil çimlerle kaplı meydandaki kare biçimindeki parkı dönerken içinden gelen uyarı ile bir daha irkildi; peşinde birinin olduğunu hissetti. O saatte bulunduğu alan çok kalabalıktı, başını çevirip belli etmemeye çalışarak arkasına bir göz attı. Beş altı metre gerisinde, kasketli, işçi kılıklı bir adam galiba kendisini izliyordu. Orta boylu, dikkat çekmeyen biri. Adamın yüzünü bir yerden hatırlar gibi oldu, sonra da birden anımsadı. Metroda görmüştü, aynı vagondaydılar. Bir tesadüf de olabilirdi, ama huylandı. FSB'nin sayısız müdürlükleri vardı ve dünyanın her yerinde resmi sıfatları her ne olursa olsun elçilik görevlileri birinci dereceden casus addedilirdi. Harry'nin FSB ile ilişkisi Yabancılar Dairesi Müdürlüğü ile olmuştu, Piyotr o dairede görevliydi, ama bu daire, diğer dairelere müracaatı hakkında bilgi vermiş bile olsa, takip edilip gözetlenmesine engel bir durum teşkil etmezdi. Üstelik FSB, yaptığı müracaat üzerine belki şimdi işi daha da sıkıya almış olabilirdi. Harry biraz oyalanmaya karar verdi.

Hatta parka girerek boş bulduğu banklardan birine oturdu. Böylece peşindeki adamın davranışlarını daha rahat kontrol edebilirdi. Az sonra yanılmadığını anladı. Kasketli adam da sol taraftaki banklardan birine ilişmişti. Takip edildiğine emin olmuştu, yine de umursamadı, zaten Amerikan Büyükelçiliği'nde görevliyseniz bu, potansiyel casus sayılmanız için yeterliydi. Banka rahat bir şekilde yerleşti, bacaklarını uzattı. Birkaç gündür hava gündüzleri mevsim normallerinin üstünde sıcak ve güneşli geçiyor, geceleri de kuru bir soğuk çıkıyordu. Daha yirmi dakika parkta oyalanabilirdi. Bir yandan da göz ucuyla işçi kılıklı adamı kontrol ediyordu. Bu esnada karşısındaki boş bir banka genç bir kız gelip yerleşti. Çevresiyle ilgilenmeden çantasından çıkardığı romanı okumaya başladı. Moskovalılar için gayet doğal bir şeydi bu. Zira yoğun ve bunaltıcı soğuk ve karlı kış günlerinden sonra güneşli ılık havalara kavuşunca herkes açık havaya koşarak tabiatın lütfundan azami istifadeye çalışırdı. Kız karşısına oturunca az evvel banka ilişen işçi kalktı ve hiç arkasına bakmadan uzaklaştı. Harry'nin ilk aklına gelen şey peşindeki takipçilerinin nöbet değiştirdiği oldu. Bu da çok doğaldı; genellikle takip elemanları dikkat çekmemek için sık sık görev paylaşımı yaparlardı. Harry kızı uzaktan bir daha inceledi. Kız kendisiyle ilgilenmiyor görünüyordu, sanki bütün dikkatini okuduğu kitaba vermişti. Yirmi altı, yirmi yedi yaşları civarında, uzun sarı saçlı, gözlüklü ve temiz yüzlüydü. Bir FSB memurundan çok, henüz üniversitedeki eğitimini sürdüren bir öğrenci kadar masum görünüşteydi, ama bu tahminin yanıltıcı olduğundan emindi Harry. İki üç dakika daha geçti. Harry'nin randevusuna yetişmek için hâlâ vakti vardı; yerinden kalkmadı, etrafına bakınarak o işçi kılıklı adamı aradı, onun kesinlikle uzaklaştığına emin oldu. Az sonra da yanılmadığını anladı. Kız okuma gözlüğünü çıkarmış, okuduğu kitabı da kapatarak çantasına yerleştirmişti. Şimdi açıktan açığa kendisine bakıyordu. Hem de belli edercesine.. Çok tecrübesiz, diye düşündü Harry. Takip memurluğu istihbarat ajanlığının ilk basamağıydı her zaman. Hatta biraz küçümsendiğini düşünerek, bozulur gibi oldu; en azından FSB'nin peşine daha deneyimli birini takmasını beklerdi. Sonra kız çantasını alıp yerinden kalktı ve ürkek adımlarla kendisine yaklaşmaya başladı. Kızın bakışları üzerine çevrilmişti. CIA ajanı o zaman irkildi. Yoksa kendisiyle bir şekilde kontak mı kuracaktı. Bu, genç adamın beklemediği bir girişimdi. Kız tam önüne gelip durdu. Düzgün ve akıcı bir İngilizce ile, "Affedersiniz, siz Amerikan Büyükelçiliği'nde görevli Mr. Harry Morgan'sınız, değil mi?" diye sordu. Sesinde de, halinde de saklamadığı bir çekingenlik vardı. Harry şaşırmış, merakı da artmıştı. Takip memurlarının peşlerine düştükleri insanlarla temas kurmaları olağan değildi; tabii özel bir mesaj vermek için görevlendirilmemişlerse. Bir an kızın Piyotr'un özel postalarından biri olabileceği aklına geldi. Yoksa randevu saatinde bir aksama mı olmuştu. Ama Piyotr bu kadar basit bir haberi iletmek için her halde peşine iki kişi takmazdı. "Evet, Harry Morgan benim," dedi. Kızın ürkek hali devam ediyordu. Telaşla her iki yanına bakındı. "Adım Tatyana Chavadze. İngiliz Elçiliği'nde görevli memur kadrosundayım. Sizinle biraz özel konuşabilir miyim?" Kızın korkudan hafifçe titrediğini fark etti. Kızı bir kere daha dikkatle süzdü. Manidar bir şekilde gülümsedi. "Özel mi?" diye mırıldandı. "Evet, çok özel ve gizli kalması gereken bir konuda." Harry'nin kendisine kuşkuyla baktığını görünce, "Lütfen," diye fısıldadı. "Benim için son derece hayati bir mevzu."

Ajanın aklına gelen ilk düşünce bunun bir komplo olduğuydu. Muhtemelen bir FSB tuzağı. Acaba Piyotr'a güvenmekle hata mı etmişti? Karşısındaki kızın FSB ajanı olduğunu düşünüyordu. Elçilikler bazı ufak tefek basit temizlik ve büro işleri için mahalli ülkenin insanlarını istihdam ederlerdi ve elçilikler ne kadar sıkı araştırma yaparlarsa yapsınlar, o ülkenin gizli servisleri de elçilik binasına kendi ajanlarından birini sokmayı başarırlardı. Bu kız da, eğer söylediği doğruysa, büyük bir olasılıkla FSB'nin İngiliz Elçiliği'ndeki kulağıydı. Acaba neden kendisiyle görüşmek istiyordu? Bu arada kız hemen yanma çöküvermişti. Harry içinden Piyotr'a lanetler okudu. Sonra soğuk bir şekilde homurdandı. "Bu, siyasi geleneklere aykırıdır bayan, ikimiz de siyasi misyon sahibi sayılırız. Yerel sivil memur olmanız durumu değiştirmez. Şayet çalıştığınız elçiliğin yetkilileri durumdan haberdar değillerse zor duruma düşerim." Kız endişe ve üzüntüyle yerinde kıvrandı. Ağlayacak gibi Harry'ye baktı. "Ama mesele son derece önemli. Beni dinlemelisiniz." Açık vermemeliydi Harry. "Beni nasıl buldunuz? Burada olacağımı nerden biliyordunuz?" "Tamamen bir rastlantı. Burada oturduğunuzu görünce tüm cesaretimi toplayıp yanınıza yaklaşmaya karar verdim." "Öyle mi? Beni nasıl tanıdınız peki? Kimliğimi kimden öğrendiniz?" Kız yutkundu önce. Lafa nereden gireceğini kestiremeyen bir havadaydı. Harry, onun gerçek bir Rus güzeli olduğunu kabul etmek zorundaydı. Bakışları kızın koyu mavi gözlerine takıldı. Tatyana'nın kullandığı özel kelimesi dikkatini çekmişti; belki de FSB tarafından kendisini baştan çıkarmak için gönderilmiş bir ajan da olabilirdi. Bu, bir zamanlar KGB'nin de çok sık kullandığı bir yöntemdi. Ama kızı inceledikçe tereddüde düştü. Sırtında kaim bir anorak, bacaklarında solgun bir blucin, ayağında da kalın botlar vardı. Sanki güzelliğini teşhirden ziyade saklamaya çalışan bir havadaydı. Espiyonaj taktiği olarak kendisini baştan çıkarmakla görevlendirilmiş olsa, herhalde daha farklı giyinirdi, diye düşündü. Kız sorusuna hemen karşılık vermişti. "Üç ay önce İngiliz Büyükelçiliği'ne gelmiştiniz. 15 Ocak'ta. Sizi ilk defa o zaman gördüm." Harry hatırlamaya çalıştı. Doğruydu, o tarihlerde gerçekten de elçiliğe resmi bir ziyaret yapmıştı, ama bu bir anlam ifade etmezdi. Elçilik giriş çıkışları genellikle hep izlenirdi, FSB'nin de o tarihi tespiti çok kolaydı. Lakin kızla orada karşılaşmadığına emindi, emin oluşu da mesleki güvenden çok, kızın simasının bir erkek tarafından kolay kolay unutulmayacak kadar güzel olmasından kaynaklanıyordu. "Tanışmış mıydık?" "Hayır," dedi Tatyana hemen. "Rus sivil görevliler elçiliğin bazı bölümlerine girmeye mezun değillerdir. Ama sizi resepsiyondan geçerken gördüm." "Adımı nereden öğrendiniz?" Tatyana aniden kızarıverdi. Hem de bir ajana yakışmayacak cinsten, utanarak. Harry bunun pek çok kadının ilgisini çeken yakışıklılığından kaynaklandığını anlayıver-di. "Rus kavas'a sordum. O sizi tanıyor." Bu mümkündü; kavaslar görevleri gereği bunu bilirlerdi. "Öylemi?" "Lütfen, inanın bana." "Pekâlâ.. Şu söylemek istediğiniz önemli ve özel şey nedir?" Tatyana bir tereddüt daha geçirdi. Kısa bir suskunluğa büründü. Sorununu nasıl açıklayacağını bilemez halde kuruyan dudaklarını dilinin ucuyla ıslattı. Harry, genç kızın yüzündeki ifadeyi yılların kendisine verdiği tecrübeyle kavradı. Bunun adı korkuydu..

O an kızın gerçekten bir şeylerden korktuğuna inandı. Şayet mükemmel rol yapan bir aktris değilse, bu kız samimi olarak korkuyordu. Bu çok açıktı.. Tatyana nihayet konuştu: "Bu çok özel bir konu.. Babamla ilgili.." "Babanızla mı?" "Evet.. Feodor Vasilyaniç Chavadze... Yani babam. Ama konu kısmen onunla ilgili... Biraz da Rusya ile... hatta tüm dünyayla..." Harry garip garip kızın yüzüne baktı. Ne demek istediğini anlamamıştı. Fakat kafa yormaya pek zamanı olmadı, zira kız birden açılarak makine intizamıyla konuşmaya başladı: "Babamı tanıdığınızı biliyorum. Eski bir GRU ( Glav-noya Razvedyvatolnoye Upravleniye Rus Askeri istihbaratı ) subayıydı. 1986'da Kobyakova askeri üssündeki silah depolarından silah ve patlayıcı madde kaçırmakla suçlandı. O tarihlerde ben daha bir çocuktum. Tabii mahkemenin seyrini hatırlamıyorum, hatırlamam da mümkün değil zaten. Sonuçta suçu sabit görülmedi, ama ordudan atıldı. O tarihlerde Rusya'da buna benzer çok olay yaşanıyordu. Ama ben bugün bile olanlara inanmıyorum, babamı iyi tanırım, asla böyle bir şerefsizliğe ve ihanete kalkışmazdı. Depolardan kaçırdığı silah ve patlayıcıları karaborsadan Rus mafyasına sattığı iddia edilmişti." Kız derin bir nefes aldı. Harry bahsedilen adamı hiç tanımıyordu. Ama o tarihlerde Rusya'nın her yanında bu tür eylemler olduğunu biliyordu tabii. Herhangi bir yorum yapmadı, kızın babasını tanımadığını da söylemedi, sadece hikâyenin sonucunun nereye varacağını düşündü. "Babam o tarihlerde genç bir yüzbaşıydı. İşsiz kaldı ve kendini alkole verdi, işsizlik her tarafta kol geziyordu. Durum şimdikinden bin beterdi. Annem kimyagerdi ve askeri fabrikalarda çalışıyordu. Kısa bir süre sonra onun da işine babam nedeniyle son verdiler. Annem aslen Ukraynalıydı. Hep beraber onun doğduğu yere gittik. Tabii bunlar seneler evveldi. Ben büyüyor ve okuyordum. Babam Kiev'de doğru düzgün bir iş bulamadı. Önüne gelen işi kabul ediyor, fakat alkol bağımlılığı nedeniyle hiçbir işte başarılı olamıyor ve kısa sürede görevine son veriliyordu." Harry hiçbir yorum yapmadan dinlemeye devam ediyordu. Bu aile dramının sonunun nereye varacağını cidden merak etmeye başlamıştı. Bu kadar eskiye giden hikâyenin elbette zamanla ilginç bir bağlantısı olacaktı. "Babamı çok seviyordum. Elimden bir şey gelmemekle beraber onun yaşadığı sıkıntıları çocuk olmama rağmen çok iyi anlıyordum. Kiev'deki üçüncü yılımızda annem babamı terk etti. Boşandı, hem de tek celsede. Sebep sadece babamın işsizliği ve alkole düşkünlüğü değildi. Annem, Kiev Devlet Senfoni Orkestrası'nda çalışan başkemancıya âşık olmuştu. Beni bile gözü görmüyordu. İki ay sonra da o adamla evlendi." Tatyana sanki o günleri tekrar yaşıyormuş gibi ürperdi. "Sonra?" diye mırıldandı Harry. "Babamla Moskova'ya döndük. Bizim için günler zor geçiyordu, ben de çalışmaya başladım. Bir yandan okuyor, bir yandan da bulabildiğim her işte çalışıyordum. Çiçek satıcılığından bulaşıkçılığa, puantörlükten tezgâhtarlığa kadar her işi yaptım. Bu arada da üniversitede İngiliz dili ve edebiyatı eğitimimi sürdürüyordum. Mektep bitince biraz rahatladık. " "Nasıl?" "Elçilikte bir iş buldum. İngilizcem çok iyiydi. Her ne kadar yaptığım iş bir tür temizlikçilik ise de ücreti bizim için oldukça tatminkârdı. Fakat tam biraz huzura kavuştuğumuzu sandığım anda işler birden ters gitmeye başladı." "Ne oldu?" diye sordu Harry ilgisizce. Tatyana yeniden kuruyan dudaklarını diliyle ıslattı. "Babam aileye benim bakmamı bir türlü kabullene-miyordu. Uzun yıllar içinde gururu iyice çökmüş, alkole

bağımlılığı daha da artmıştı. Bundan sonrasını anlatmak benim için oldukça zor. Zira bunu bir yabancıya, hele size anlatmak oldukça zor. Ama yine de bana yardım edecek tek kişi sizsiniz.." Harry şaşırarak, "Ben mi?" diye sordu. Kızın sözlerinden bir anlam çıkaramamıştı. "Evet, siz.. Yalvarırım, babamı bu işe bulaştırmayın." "Anlayamadım," dedi ajan tam bir hayretle. "Hangi işe?" "Boşuna inkâra kalkışmayın. Bütün planlarınızdan haberdarım. Babamın içindeki nefreti de biliyorum. Bu tür oyunlara aklım ermez, parayı da hiç umursamıyorum; benim tek gayem babamı bu beladan kurtarmak. Yalvarırım onu bu işe bulaştırmayın, aksi halde bu onun mutlak sonu olur. Seçiminiz çok yanlış; o hem ruhen hem de fizik olarak çökmüş, tükenmiş biridir, size asla yardımcı olamaz." Harry gözlerini açarak hayretle kıza bakmaya devam etti. "Neden bahsettiğinizi hiç anlamıyorum. Ne söylemeye çalışıyorsunuz?" Tatyana dehşete kapılmış gibi ajanın soğuk ve acımasız mavi gözlerine baktı. Yoksa hata mı ettim, diye düşündü. Bu açıklama ile yalnız babasını değil, belki kendi hayatını da tehlikeye atmış olabilirdi... Kızın yüz hatları gerilmiş, alt dudağı hafifçe titremeye başlamıştı. Neredeyse ağlayacaktı. Harry ise henüz bir Şey anlamamakla beraber kızın yüzünde şekillenen korkunun gerçek olduğunu kavrıyordu. Meslek gereği çok korkan insan görmüş ve karşısındaki çok profesyonel değilse, samimi olup olmadığını da rahatlıkla anlama yeteneğini de yıllar önce kazanmıştı. En içten sesiyle, "İnanın, ne anlatmaya çalıştığınızı henüz anlamış değilim," dedi. Tatyana boğuk sesiyle inledi. "Planınız için babamdan başka birini bulun, lütfen. Size yalvarırım." "Hangi plandan bahsediyorsunuz Bayan Chavadze?" "O kimyagerin öldürülmesi planından, başka neden olacak ki?" Harry Morgan buz gibi kesildi birden. Vücudunun katılaştığını duyumsadı. Bir süre kıza kuşkuyla baktı. "Siz bu planı kimden öğrendiniz?" diye mırıldandı. "O adamın bize geldiği gece konuşmalara kulak misafiri oldum. Babam sarhoştu yine." "Hangi adamın?" "O Arap'ın.. Tarık bin Zeyd denen adamın bize geldiği gece. " "Devam edin lütfen. " Tatyana sinirli bir şekilde yanaklarına iki yanma inen uzun sarı saçlarını sallayıp arkaya attı. "Bitişik odadan babama yaptığı teklifi işittim." "Nasıl bir teklifti bu?" Kız ümitleri kırılmış, çekingen ve ürkek şekilde ajanın gittikçe gerginleşen soğuk ifadeli yüzüne baktı tekrar. "Hâlâ anlamazlığa mı geliyorsunuz?" Bir süre ikisi de garip duygular içinde birbirlerini süzmeye devam ettiler. Ajan mırıldandı. "Şu bahsettiğiniz plan hakkında ne bildiğinizi bana anlatır mısınız?" "Sanırım bana inanmıyorsunuz." "Siz önce anlatın, inanıp inanmadığımı sonra tartışırız. Kızın gözleri irileşmişti. "Daha ne söylememi bekliyorsunuz ki? O Arap, Yuri Karpin'i öldürtmek için babamı kiraladı." Harry Morgan yeniden ürperdi.

Demek Moskova'da yeni bir hedef, öldürülecek bir uzman daha mevcuttu. Ne var ki tüm masum görünüşüne rağmen kıza inanmak çok zordu. Bir Rus kızının böyle bir suikastı engellemek için Moskova'daki bir Amerikan yetkilisine müracaat etmesi herhalde akla gelebilecek en son ihtimaldi. Kızın koyu mavi gözlerinin ta derinliklerine bakarak alaycı bir şekilde sordu. "Niye bu bilgiyi polise ya da FSB'ye değil de, bana iletiyorsunuz?" Tatyana isyan eder gibi çaresizlik içinde ajanı süzdü yeniden. "Benimle alay mı ediyorsunuz?" "Ne münasebet! Aklıma gelen en pratik çözümü söylüyorum." "Polise veya gizli servise ihbarda bulunursam babamın başına gelecekleri hiç düşünmüyor musunuz? O zaten mimli ve sabıkalı biri, yetkililer bunu duyarsa babamın yaşama şansı hiç kalmaz. Ben öncelikle babamı kurtarmaya çalışıyorum." Kız haklı olabilir mi, diye düşündü bir an Morgan. Ama anlattıklarının hâlâ tutarsız bir yanı vardı. "Peki, niye ben? Neden çalıştığınız İngiliz Elçiliği'nin yetkilileri ile değil de, benimle ilişki kurdunuz?" Tatyana tereddüt etmeden cevap verdi. "İşimi kaybetmek istemiyorum. Hem babama hem kendime yetecek kadar ücret alıyorum, ayrıca o eski günlere de dönmek istemiyorum. Şayet İngiliz Elçiliği durumu öğrenirse, beni orada çalıştıracaklarını mı sanıyorsunuz, derhal işime son verirler." "Ama bu sorumun karşılığı değil. Neden yardım istemek için beni seçtiniz?" "Şaka mı yapıyorsunuz?" "Hayır, gayet ciddiyim." "İngiliz Elçiliği'nde herkes sizin CIA ajanı olduğunuzu biliyor. Bizim kavas Igor bile." "Bu neyi değiştirir ki? Sizin siyasi polis ve FSB de bunu biliyor." Kız ciddi bir şekilde homurdandı. "Benle alay ediyorsunuz galiba. Bu planın bir CIA operasyonu olduğunu biliyorum." Harry Morgan'ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Duyduğuna inanamadı. "Ne dediniz?" diye sesini yükselterek sordu. "CIA operasyonu mu?" "Evet." "Çıldırdınız mı siz? Bunu da nereden çıkardınız?" "Bakın, Mr. Morgan. Ben sıradan bir insanım; aklım gizli güçlerin çevirdiği dolaplara hiç ermez. Nedenlerini de bilmek istemem. Sakın memleketimi sevmediğimi de düşünmeyin, ama ben sadece hayatta kalmak ve yaşam mücadelesini alkolik bir baba ile sürdürmek gayesi ile çırpman biriyim. Her şeye rağmen babamı da çok seviyorum. Gerçekleri inkâr cihetine gitmeyin. Size şunu garanti edebilirim; şayet babamı bu işte kullanmaktan vazgeçerseniz bu sırrı kimseye söylemeyeceğime şeref sözü verebilirini. Lütfen bana inanın." Harry bu denli saçma bir iddia karşısında isyan etmek istiyordu. Ama tecrübesi, isyandan önce onu düşünmeye sevk etti. Acaba kız böyle bir fikri nasıl elde etmişti? Piyotr Temorva ile temasından hemen sonra bu olayın patlak vermesi oldukça manidar değil miydi? Yeniden acaba bir FSB tuzağıyla karşı karşıya mıyım, diye geçirdi aklından. "Babanız da bu işin içinde CIA parmağı olduğunu kabul ediyor mu?" "Bilmiyorum. Zaten o Arap gidince babamla şiddetli bir münakaşa ettik. Onları dinlediğim için bana çok kızdı. Tartıştık. Babamın artık pek arkadaşı, dostu yok. Olanlar da kendisi gibi içki arkadaşları. Üstelik babamın bir Arap'la bizim evde buluşması hiç alışık olmadığım bir hadiseydi. Babam yalnız konuşmak isteyince büsbütün kuşkulandım; babam gibi bir alkolik bir Arap'la ne konuşabilirdi. Adam mükemmel Rusça konuşuyordu ve ben her şeyi duymuştum." "Bu işin içinde CIA parmağı olduğunu o Arap'tan mı işittiniz?"

Tatyana kısa bir an durakladı, karar vermekte zorluk çekiyormuş gibi birkaç saniye bocaladı, sonra kısık bir sesle fısıldadı. "Hayır." "O halde kimden duydunuz? Babanızdan mı?" "Lütfen bana bunu sormayın, anlatamam. Ama bunun gerçek olduğunu biliyorum." Harry hiddetle homurdandı. "Çok anlamsız ve garip bir durum. Hem planın arkasında bizim olduğumuzu düşünüyorsunuz, hem de benden yardım istemeye kalkışıyorsunuz, mantıksız değil mi?" Tatyana dudaklarını büktü. "Haklısınız." "O halde?" "Başka ne yapabilirdim ki? Bütün imkânlarım kısıtlı. Babam içkiye düşkünlüğü nedeniyle doğruları göremeyecek halde, aklı fikri benim kazancıma muhtaç olmadan yaşamak arzusunda. Kızının gelirine muhtaç olması onu çok rahatsız ediyor. Moskova'da iş bulmak çok zor, hele bir alkolik için. Tek isteği kendi başına ayaklarının üzerinde durabilmek, ama alkolik olarak kaldığı sürece bu imkânsız. Ayrıca size acı gerçeği söyleyeyim, belki siz de bilmiyorsunuz, ama hastalığı nedeniyle devamlı elleri titriyor, ona teklif ettiğiniz işi yapamaz, kesinlikle uygun biri değil. Onu neden seçtiğinizi hiç anlamıyorum." "Hâlâ sorumu yanıtlamadınız. Bu bilgiyi kimden aldınız?" Tatyana önüne baktı, susmak zorunda kaldı. "Cevap verin lütfen. Her şey buna bağlı." "Şayet söylersem, babamı bu işten uzak tutacak mısınız?" Harry Morgan hiç tereddüt etmeden yalan söyledi. Şayet bu kız basit bir dolap çevirmiyorsa bilgi kaynağı hayati bir önem kazanacaktı. "Elimden geleni yapacağıma emin olabilirsiniz." "Bunu sır olarak saklayıp kimseye söylemeyeceğinize de söz veriyor musunuz?" Çok saf, hatta ahmakça bir oyuna benziyordu bu durum. SFB’ nin bu denli basit bir tuzak kuracağını düşünmek bile istemedi Harry. "Söz" diye mırıldandı. Tatyana aynı saflık içinde mırıldanmıştı. "Aksi halde işimden kovulabilirim." Bu ikaz ajanın aklını karıştırmıştı, hayretini gizlemeye çalışarak kızın mavi gözlerinin içine baktı yeniden. "Tamam, kimseye açıklamayacağım." "Çalıştığım elçilikten öğrendim." Harry çok çeşitli olasılığa kendini hazırlamıştı, ama Irak'ta çalışan uzmanları ortadan kaldırma ihtimalinin arkasında CIA'in olabileceği fikrinin ingilizlerden çıktığını düşünmek, mantığımın zor kabul edebileceği bir şeydi. Bu kız yalan söylüyordu. Hem de sunturlu bir yalan. Gülmemek için kendini zorladı.. Piyotr Temorva ikide bir saatine bakıyordu. CIA ajanı randevuya gecikmişti. Ajanın gelmemesi ihtimali onu çileden çıkarmaya yeterliydi. Müdürü Vladimir Troponin'e bunu nasıl açıklardı. Müdür, şimdi bütün yükü yine kendisine yıkacak, beceriksizliği hakkında uzun nutuklar atacaktı. Buluşma vaktini on dakika geçmişti. Metropol Oteli'nin lobisi oldukça kalabalık sayılırsa da tanıdık bir sima yoktu, FSB'nin daimi görevlilerini hesaba katmazsa tabii.. Önündeki votka kadehinden bir yudum daha aldı. Bir süre daha bekleyebilirdi.. Bir on dakika daha geçti. Piyotr tam ümidini kesmeye başladığı anda Harry Morgan'ın iri cüsseli vücudunu giriş kapısının önünde gördü ve rahat bir nefes aldı.

Gecikse de gelmişti nihayet... —3— Londra - Nisan BARRY Foster, Thames'ın güney yakasındaki Butler's Wharf ta, nehrin hemen kıyı kenarındaki lokantada akşam yemeğini henüz bitirmişti. Çok pişmiş biftek ve ağır puding bu akşam herhalde ülserli midesinde yine sorun yaratacaktı. Peçeteyle ağzını silerken bakışlarını yardımcısı Matt Singer" a çevirdi. Bu denli zayıf bir insanın o kadar çok yemek yemesine rağmen hâlâ şişmanlamamasına her zaman şaşardı. Barry Foster cimri bir insandı, yemeğin parası MI 6 'dan değil de kendi cebinden çıksa, asla Matt gibi birini yemeğe götürmezdi. "Hadi bakalım Matt," dedi. "Artık tıkınmayı bırak da, konuşmaya başla. Bugün ne öğrendin bakalım." Ekmeğin kenarına çok sayıda çeşitli meyve içlerinin ıslatılarak sıralandığı yaz pudinginin son lokmasını ağzına atan Matt Singer, ağzının doluluğuna aldırmadan şefine cevap vermeye çalıştı. "Henüz fazla bir şey değil, efendim." "Bu hiçbir şey öğrenemediğin anlamına gelmiyor, değil mi?" "Kesinlikle, efendim." "Mikrobiyolog Randy Shepard'ı buldunuz mu?" "Bulmak üzereyiz, efendim." Barry Foster'in kaşları çatıldı. "Ne demek bulmak üzereyiz? Buldunuz mu, yoksa bulamadınız mı?" "Hakkında epey şey öğrendik efendim. Tutuklanması an meselesidir." "Ne öğrendiniz?" "Bana sorarsanız, ilk edindiğim izlenimlere göre sıradan bir adam. Kırk dört yaşında. Kensington'da oturuyor. Bahçe içinde iki katlı bir evi varmış, babasından kalma. İki kere evlenmiş, fakat çocuğu yok. İki evliliğini de yürütememiş. İlk eşinden boşandıktan sonra üniversitedeki hocalığı bırakmış. Altı ay boş gezmiş. Sonrası biraz karanlık." "Nasıl yani?" "Londra'yı terk etmiş." "Ne zaman?" "1994'te. Nereye gittiğini henüz tespit edemedik. 1996'da yine evine dönüyor. Bu arada ikinci evliliğini yapıyor. Karısı Nancy isimli bir hastabakıcı. Bir sene evli kalıyorlar, fakat bu evlilik de yürümüyor. Daha sonra özel bir üniversitede yeniden hocalığa başlıyor 1998'e kadar. Çalıştığı yerlerde soruşturma yaptırdık, çok yetenekli bir bilim adamı olduğunu öğrendik, fakat özel hayatında son derece geçimsiz ve kural tanımayan biri diye vasıflandırdılar. Uyum sorunu olan biriymiş, çevresindekilerle sık sık münakaşa eder, maraza çıkarırmış. 1999'da yeniden ortadan kaybolmuş. Ta ki yirmi gün evveline kadar." "Ya şimdi?" "Kensington'da ki evine döndüğünü komşularından öğrendik." "Peki, niye sorgulamaya almadınız?" "İki gündür evine uğramıyor." "1999'da Irak'a gittiğine dair elimizde bilgi var mı?" "Yok, efendim." "Nerede bu herif şimdi?" diye homurdandı Barry Foster. "Bir ekip kurdum ve araştırıyorum, efendim." "Ekibin başında kim var?" "David Mc Neil ile Terry Farrell." Barry Foster'ın yüzü asılmıştı.

"Terry Farrell mi? O kadını niye görevlendirdin? Onun pasif hizmette, masa başında olduğunu sanıyordum. Özellikle Dublin'deki son olaydan sonra." "Haklısınız, altı ay emriniz üzerine onu kızağa çektim. Ama ısrarla aktif hizmet istedi benden. Doğrusu ona ihtiyacımız var, her şeye rağmen ona güvenirim, efendim." Matt Singer bunca yıllık amirini iyi tanırdı, olayın gün ışığına çıkarılmasında ajan Farrell'in başarısından söz etmenin uygun olmayacağını düşünerek konuyu değiştirmeyi tercih etti. "Lanet olsun, bu herif maça gidiyor," diye homurdandı Terry Farrell. Kızıl saçlı, yeşil gözlü, yüzü hafif çilli, İrlanda güzellerine benzeyen Mİ 6 elemanı futbol maçlarından nefret ederdi. Genç kadının homurdanması karşısında Fred Keith kendini tutamayarak kıkırdadı. "Yapma Terry, bundan iyi fırsat mı olur, bedavadan maç seyredeceğiz. Anlaşılan bu gece talih benden yana. İlk defa böyle bir avanta yakalıyorum." "Fred! Görev başında olduğunu unutma. " "Unutmuyorum Terry, ama bu sarhoş heriften de bir bok çıkacağını sanmıyorum. Şu haline baksana, küp gibi sarhoş. Ne yapacağını sanıyorsun?" "Belli olmaz." "Buraya kadar araba sürmesi bile mucize. Görmedin mi, az evvel otoparka girerken az kaldı arabayı çarpıyordu." Terry homurdanmaya devam ediyordu. Kriket, tenis, hatta boksu bile severdi, lakin bir İngiliz olmasına rağmen futboldan hiç hoşlanmazdı. Kısa boyuna göre biraz kilolu sayılırdı. Yedi sene evvel bir mimarla evlenmiş, fakat karısının çalışma şartlarına dayanamayan kocası bu evliliğe ancak üç yıl tahammül edebilmişti. Mesleğini çok seviyor ve bir daha da evlenmeyi aklının köşesinden bile geçirmiyordu. Kuyruğa girdiler. www.cizgiliforum.com Randy Shepard üç kişi önlerindeydi. Elinde hâlâ yarısı içilmiş bir bira kutusu tutuyordu. Kuyrukta ilerlerken bazı fanatik seyircilerin temposuna uyarak o da bağırıp tezahüratlarına iştirak ediyordu. Terry arkasındaki Fred'e dönerek, "Kimin maçı bu?" diye sordu. Fred inanmaz gözlerle baktı ona. "Bu kadar ilgisiz olmana inanamıyorum. Sahi, bilmiyor musun?" "Yoo! " "Arsenal'in." "Önemli bir maç mı?" "Pek sayılmaz. Rakip lig sonuncusu." "Belli," diye homurdandı genç kadın. "Fazla kalabalık değil." Fred ona bakıp hâlâ kıkırdıyordu. Stadyuma girdiler. Genç kadının gözleri devamlı Randy Shepard'ın üzerindeydi. Mikrobiyolog tribünler yerine sallanarak tuvaletlerin olduğu koridora doğru yöneldi. Fred'i dürten Terry, "Nereye gidiyor bu herif?" diye sordu. "Anlamadın mı? Belli ki işemeye. O kadar biraya mesane mi dayanır." "Sen de git peşinden." Fred Keith adımlarını sıklaştırdı, biyologla aralarındaki mesafeyi kapattı ve adamın arkasından tuvalete girdi. Terry çantasını omzuna atarak onların çıkışını beklemeye başladı. İçkiyi fazla kaçırmış birkaç taraftar tuvaletten çıkışta yalnız bekleyen kızıl saçlı genç kadına laf attılar. Terry onlara haddini bildirmeyi çok isterdi, ne var ki şimdi zamanı değildi. Arkalarından söylenip durdu. Fred'le biyologun çıkışı biraz gecikmişti. Az sonra Terry huylanmaya başladı, saatine bir göz attı. Maçın başlama saati gelmişti. Nitekim tarafların sahaya çıktıklarını tribünlerden yükselen coşkulu bağırtılardan anlıyordu.

Genç kadının bulunduğu koridor da birden boşalmış, seyirciler telaşla tribünlerdeki yerlerine koşmuşlardı. Neden tuvaletten çıkmıyor bunlar, diye homurdandı içinden. Yoksa sarhoş biyolog içerde sızıp kalmış mıydı? Ama öyle olsa Fred'in dışarı çıkması gerekmez miydi? Tekrar saatine baktı, içeriye girişlerinin üzerinden yaklaşık altı dakika geçmişti. Ajan bir anormallik olduğunu sezinliyordu. Tuvalete bir göz atmaya karar verdi, koridorun sağma soluna baktı, bomboştu. Askılı çantasının içinden silahını çıkardı, kabzasından sıkıca kavradı ve ayağının ucuyla tuvalet kapısını hafifçe itti. Aralıktan görebildiği kadarıyla içerisi boştu. Usulca içeriye süzüldü. Pisuarların önünde de kimse yoktu. Kabinlerin tüm kapıları da kapalı. Genç kadın hızla lavaboların bulunduğu bölüme de bir göz attı, orada da kimse yoktu. Durum Terry'nin tedirginliğini büsbütün artırdı. Bir şeylerin ters gittiği muhakkaktı; ikisi birden uçup kaybolmuş olamazlardı, ayrıca tuvaletin başka çıkışı da yoktu. Tam orta yerde durup, "Fred!" diye bağırdı yüksek sesle. Cevap alamamıştı. İçini bir ürperti kapladı. Sanki kapalı kabinlerin içinde tatsız bir görüntüyle karşılaşacağı içine doğuyordu. Tekrar, "Fred!" diye seslendi. Aynı sessizlik devam ediyordu.. Sadece lavabo musluklarından birinin bozuk ağzından şıpırdayarak damlayan su zerrelerinin biteviye sesi aksediyordu. Bir an, acaba dışarıda beklerken onların çıkışını gözden kaçırmış olabilir miyim, diye geçirdi aklından. Ama adeta imkânsızdı bu, Terry görevdeyken asla böyle hata yapmazdı. Silahını doğrultup kabinlere birer birer bakmaya başladı. Kapılar gıcırdayarak açılıyordu. Terry'yi ter basmıştı ve her an tetikteydi. İlk dört kabinde bir şey bulamadı. Artık tuvalette onları bulamayacağını aklı kestiği anda sonuncu kabinin kapısını içeriye doğru itiyordu. İşte her şey o anda olup bitti. Belki saliselerden de az bir süreç içinde beyni kabinin içinde gördüğü manzarayı algılamaya çalıştı. Bir grup erkek vardı içerde, ama sayılarını tayin etmesi o kadar kısa zaman içinde olanaksızdı. Terry'yi asıl dehşete düşüren şey içerdekilerin durumuydu; bir kısmının cansız olduğunu ancak fark edebilmişti. Çok hızlı bir yumruğun yüzüne doğru geldiğini fark etti. İçlerinde canlı olanı belli ki o anı, yani kapının açılmasını bekliyordu. Darbeden kaçamayacağını anladı; yine de ani bir refleks ve savunma içgüdüsüyle hafifçe yana kayınca darbe yüzü yerine boynuna indi. Tam olarak bayılmamıştı, fakat gözleri karararak beyaz fayansların üzerine yığıldı. Beyni zonkluyor, nefes alamıyordu. Boynundaki acı inanılmaz derecede şiddetliydi. Nefes almakta zorluk çekiyordu Terry. Elindeki silahı gürültüyle yere düşmüştü. Bir süre yerden kalkamadı genç kadın. Kulakları uğulduyor, boynundaki acıdan midesi bulanıyordu. Aynı anda böğrüne çok şiddetli bir tekme daha yedi, iki büklüm oldu. Homurdanan bir adamın sesini duyuyor fakat ne dediğini anlayamıyordu. Çilli yanakları, ayak izlerinden kirlenmiş tuvaletin ıslak fayanslarına yapışmıştı adeta. Bağırmak istedi, beceremedi, dirsekleri üzerinde doğrulmaya çalıştı, beline bir tekme daha yedi. Terry bir kere daha acıyla inledi. Yine de şanslı sayılırdı, mütecaviz onunla daha fazla ilgilenmemiş ve tuvaletin kapısına doğru, kaçmak için hamle yapmıştı. İnleyerek kaçan adamın arkasından baktı. İri yarı, esmer ve lacivert mont giymiş biriydi. Tek seçebildiği bu olmuştu. Adamın peşinden gitmek istedi, ama dizleri titriyordu ve koşacak hali yoktu. Zar zor ayağa kalktı ve ilk iş olarak zemine düşen silahını yerden aldı. Sendeleyerek adamın çıktığı kabine yaklaştı. Fred kapağı kapalı klozetin üzerine oturtulmuştu ve gırtlağı bir baştan sona kadar kesilmiş haldeydi. Kabinin içi kan gölüne dönmüştü. Duvarların kesiştiği noktada da Randy Shepard'ı gördü. Dizlerinin üzerine çökmüş halde kalmıştı. Kalbi hizasından bacaklarına doğru kan akışı hâlâ devam ediyordu. İkisi de ölmüştü..

İçi burkuldu Terry'nin ve ağzından boğuk bir feryat yükseldi. Manzara korkunçtu. Fred daha geçen sene evlenmişti ve karısı Sally'nin dört aylık hamile olduğunu biliyordu. İçinde doğan nefret ve intikam hırsı Terry'ye birden güç verdi. Şimdi hırs ve hiddetten titremeye başlamıştı. Çılgın gibi tuvaletten fırladı ^ stadın koridorlarında koşmaya başladı. O itoğlu iti mutlaka mıhlayacağım diye küfürler saçılıyordu ağzından. Sevgili arkadaşı Fred için yapabileceği bir şey kalmamıştı artık.. Bacaklarında kalan son gücü de kullanıyordu Terry. Tuvaletin zemininde toparlanmak için ne kadar oyalandığını bilmiyordu, ama kendinden geçmediğine göre katilin peşine düşmek için fazla geç kaldığını da sanmıyordu. Adamın kaçıp kurtulmak için tribünlerdeki kalabalığın arasına karışması daha zayıf bir ihtimaldi Terry'ye göre. Kesinlikle kendini stadyumun dışına atmak isteyecekti. Böğrüne yediği tekmelerden ziyade, boynuna aldığı darbe acı veriyordu genç kadına. Koşarken attığı her adımda sanki sinir uçları törpülenerek beynini zonklatıyordu. Bir solukta merdivenleri inerek alt kat girişine geldi. Çıkış kapılarını arandı. Bir yandan da aklına gelen her küfrü savuruyordu. Maç bitmediği için stadyumun kapılarının çoğu kapalı ve kilitliydi henüz. Nihayet kapılardan birinde bir görevli gördü. Daha yaklaşırken, "Aç kapıyı" diye bağırmaya başladı. Görevlinin, elinde silahla koşan, kızıl saçlı, minyon, fakat güzel bir kadını görünce gözleri irileşti. Hiçbir şey sormadan, hemen kapıyı açtı. Terry dışarıya fırlarken adamı sertçe tutup homurdandı. "Az önce buradan biri çıktı mı?" Görevli öylesine şaşkındı ki, sadece evet anlamında başını salladı. "Hangi cehenneme gitti?" Stadyum görevlisi yine sessizce parmağını kaldırıp otoparkı işaret etti. Ajan da o yöne doğru koşmaya başladı. Şansı biraz yaver giderse adamı otoparkta kıstırabilir-di. İçinden gecikmemiş olmak için Tanrı'ya yalvarıp duruyordu. Randy Shepard'ın peşinden gelirlerken onlar da teşkilatın arabasını aynı yere bırakmışlardı. Terry hem koşuyor hem de otoparktan çıkışa hazırlanan bir araba kol luyordu.. Ne hareket halinde bir araba vardı ne de yeni çalışan bir motor homurtusu. Galiba geç kaldım diye düşündü. Soluk soluğa etrafına bakındı. Otopark yeterince aydınlık değildi, emin olamadı, belki de namussuz herif arabanın içinde oturmuş kendisini gözetliyor, kaçırdığını düşünerek gitmesini bekliyordu. Yüksek sesle karanlığın içinde küfretti. Bu mesleğin onu biraz erkekleştirdiğini biliyordu, boşandığı eşinin en önemli şikâyetlerinden biri de bu alışkanlığı olmuştu. Artık yapacağı fazla bir şey kalmamıştı. Homurdanarak küfretmeye devam etti. Çevreye bakınıp kendi resmi arabalarını arandı, iki blok kadar ötede bırakmışlardı. Tam oraya doğru ilerlerken az ilerisinde çalışmaya başlayan motor sesiyle irkildi. Hızla başını sesin geldiği yöne çevirdi. Silahı hâlâ elindeydi. Yeşil Bir Rover sıradan çıkıyordu. Terry nefesini tuttu ve silahını doğrulttu. Soluğu sıklaşmıştı. Hızla arabanın çıkış istikametine doğru hamle yaptı. Önce durması için ihtarda bulunacak, adam ihtarına uymazsa hemen silahını ateşleyecekti. Terry gözlerini kısarak direksiyon başındaki sürücüye baktı ve yanıldığını anladı. Rover’ın direksiyonunda genç ve güzel, esmer bir kadın vardı. Üstelik elinde silahla otoparkta çılgın gibi koşuşturan kadınla hiç ilgilenmiyordu. Yanılmıştı ajan, karşılaşacağını umduğu kişi bu değildi. Otoparkın az ışıklı, cıva buharlı seyrek lambalarının altında kadının yanında oturan bir adam daha fark etti. Yanılmıyorsa, sırtında devetüyü rengi palto giymiş, şık bir adam oturuyordu. Aradığı kişi o da olamazdı. Uzaktan arabanın içindekileri seyre devam ediyordu genç ajan. İşte o zaman arka koltukta birinin daha mevcudiyetini fark etti. Üçüncü kişiyi rahat seçemiyordu ve bu arabayı durdurması için yeterli bir sebepti.

Hiç düşünmeden arabanın geliş yoluna fırladı, silahı yaklaşan arabaya yöneltti ve olunca gücüyle, "Dur!" diye bağırdı. Sürücü kadının durmayacağını anlamıştı. Aksine, kadın arabaya gaz vermiş üstüne doğru sürüyordu. Uzun farlarını yakıp ışık huzmesini üzerine çevirince Terry'nin gözleri kamaştı ve bir şey göremez oldu. Araba hızlanarak yaklaşıyordu. Sürücü kadın kendisini ezmeye kararlıydı. Terry gözlerini kamaştıran farlara doğru bir el ateş etti, hem de hiç duraksamadan. Fred'in kanlı cesedini hatırlamasa belki silahını havaya yöneltip bir el ikaz ateşi açardı, ama arkadaşının hunharca katli, genç ajanın rutin kuralları uygulamasını engellemişti. Silah sesi otoparkın sessizliğini dağıttı. Bu mesafeden ıskalaması mümkün değildi, ama ışık fazlasıyla gözünü aldığından hedefi tutturamamıştı. Ağzından okkalı bir küfür daha çıktı. Tabancayı ikinci kere ateşlediğinde aralarındaki mesafe iyice kapanmıştı. Ne yazık ki bu da rasgele ve hedefi göremeden yapılmış bir atıştı. Iskaladığını hiç sanmıyordu, kurşunlar mutlaka kaportaya isabet etmiş olmalıydı, ama farlar hâlâ çalışıyordu. Terry son anda kendini yere attı. Birkaç saniye daha gecikse ya arabanın altında kalacak ya da tampon kendisini boş bir çuval gibi havaya fırlatacaktı. Rover yanı başından yıldırım gibi, havayı yararak geçmişti. Genç kadın yerden fırlayarak süratle kendi arabasına doğru koştu. Kontağı açıp arabayı harekete geçirirken Rover çoktan parktan çıkmıştı bile. Terry bir yandan arabayı sürerken bir yandan da arabanın telsiziyle bağlı olduğu ekibin amiri David Mc Neil'i arıyordu. İkisi de aynı rütbedeydiler, ama daha kıdemli olan David ekip amirliği görevini sürdürüyordu. Geç kadın stadyumda olanları bildirerek durumu rapor etti ve katillerin peşinde olduğunu söyleyerek takviye güç istedi. Mc Neil endişeli bir sesle nerede olduğunu sordu. Terry, "Şu an Albert Road üzerinden Regent's Park'a doğru gidiyoruz. Yeşil bir Rover'ın peşindeyim, plaka numarasını alamadım. Silahlı ve tehlikeliler. Elinizi çabuk tutun, polisle irtibata geçin ve yollarını kesin. Yardıma ihtiyacım olabilir," dedi. "Sen iyi misin?" "İdare ediyorum." "Fred nerede?" "O öldü." Terry hırsından çıldıracak gibiydi. Daha fazla konuşamayacağını anladı. Telsizi kapatıp gazı sonuna kadar kökledi.. Rover hızlı kaçıyordu. Bir saatten beri koca şehrin içinde turlayıp durmuşlardı. Terry bildiği her küfrü sinirlerini yatıştırabilmek için sayıp durmuştu. Bu arada genç kadın telsize uzanarak birkaç kere daha yardım anonsunda bulundu. CSH birliğinden ve polisten de yardım istedi. Ama şimdiye kadar hâlâ beklediği yardım onlara ulaşamamıştı. Rover'ın sürücüsü Main Road'a, sonra da Margot Hill gibi şehrin tenha yörelerine kaçmayı becermişti. Terry, Margot Hill'deki karanlık bir dört yol ağzında önündeki arabayı kaybetti. Rover sırra kadem basmıştı. Neredeyse sinirinden ağlayacaktı. Belki onu bu denli kızgınlığa sevk eden hususlardan biri Rover7in sürücüsünün de kadın olmasıydı. Bu numarayı kendisine bir erkek çekse, bu kadar sinirlenmezdi, ama direksiyonun başındaki-nin kadın olması Terry'yi çileden çıkarmıştı. Biraz da beceriksizliğine söyleniyordu... _4 — Istanbul - Nisan EV, Hacı Osman Bayırı'nda, ormanlık arazide, yeşillikler arasında kaybolmuş, kimsenin dikkatini çekmeyen ve anayoldan görünmeyen bir yerdeydi. Genel olarak fazla ışık yanmazdı

içinde; daha doğrusu insana metruk bina hissini verirdi. Dar yolu takip ederek gelen arabalar ise yüksek duvarlarla gizlenen geniş bahçesinde bekletilirdi. Aykut ve Korhan arabadan inerek evin giriş kapısında ellerinde tüfeklerle nöbet tutan iki askere kimliklerini göstererek bahçeye daldılar. Burası MİT'in özel sorgulama evlerinden biriydi. Taş merdivenleri inerek, dışardan bir bağ evi görünümündeki yapının bodrum katma indiler. Loş koridora açılan kalın tahta kapının önünde de sivil bir memur bekliyordu. Gelenleri görünce başıyla selam verip kapıyı açtı. Basık tavanlı odada hemen hemen hiç eşya yoktu. Taş duvarlar rutubetli ve içerisi oldukça havasızdı. Odanın dışarıya açılan penceresi olmadığı için etraf tepeden sarkıtılan çıplak bir ampulle aydınlatılıyordu. Orta yerde metal bir masa ve etrafına da dört sandalye konmuştu. Olga Şalyapin masanın ucundaki iskemlelerden birinde oturuyordu. Korhan Tepe içeriye girer girmez kadını tepeden tırnağa süzdü. Yaşını tahmin etmek oldukça zordu. İlk bakışta kırk beşle elli arasında görünüyordu. Siyah saçları çok kısa kesilmişti. Uzun boylu ve zayıftı, ama en ilginci kadının erkeksi görünümüydü. İki ajan birer iskemle çekerek kadının karşısına oturdular. Aykut ağır ağır gömleğinin üst düğmesini açarak, kravatını gevşetti. Uzun sürecek bir sorgulamaya hazırlanıyor havasındaydı. Önce sessizce, tek kelime etmeden kadının gözlerinin içine bakmaya başladı. Bir tür psikolojik taktikti; üstünlük ve hâkimiyetini, bütün avantajların kendisinde olduğunu kadına hissettirmeye çalışıyordu. Olga Şalyapin sessiz ve durgundu. Yalnızca içeriye girdiklerinde bir kez nazarlarını onlara çevirip bakmış, sonra da ilgisizce gözlerini dinardaki sabit bir noktaya dikerek umursamaz havalara bürünmüştü. Aykut cebinden sigara paketini çıkarıp bir sigara yaktı, bir tane de Olga'ya uzattı. Kadın görmezliğe geldi.« Anlaşılan kolay konuşacağa benzemiyordu. Nihayet Aykut düzgün ve akıcı Rusçasıyla konuşmaya başladı. "Ortağın Pavel Novotny öldürüldü," dedi. Kısa, açık ve net bir ifadeyle. Kadının yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı. Ne hayret ne de üzüntü. Ya bu sonucu bekliyordu ya da durumdan zaten haberdardı. "Bunu biliyor muydun?" Olga dik dik ajanı süzdü ve buraya getirildiğinden beri ilk defa konuştu. "Buraya neden getirildim? Sizler kimsiniz? Ben bir Rus vatandaşıyım, eğer tutukluysam derhal konsoloslukla temas kurulmasını istiyorum. Yasalarınıza aykırı hiçbir suç işlemedim. Beni burada tutmaya hakkınız yok." Aykut da ters ters kadına baktı. Sonra sigarasının dumanını kadına doğru üflerken homurdandı. "Saçmalama Olga Şalyapin! Komiklik yapmanın hiç gereği yok. Buraya seni neden getirdiğimizi bal gibi biliyorsun. Şayet bülbül gibi ötmezsen, en iyi ihtimalle ömür boyu hapis yatarsın. Aptallığı bırak da bize yardımcı ol. Şayet tutumunda ısrar edersen, muhakeme edilmene bile gerek kalmayabilir, insanlar bu sorgulama odasından kolay kolay çıkamazlar. Bunun ne demek olduğunu eski bir KGB ajanı olarak sen de çok iyi bilirsin." Kadının erkeksi yüzü sarardı, ama sesi çıkmadı. "Hadi, başla ötmeye. Konuşmaktan başka şansın yok." Olga mırıldandı. "Ne söylememi istersiniz? Ne şekilde ifade verirsem memnun olursunuz?" Aykut hâlâ sakindi. Kadının alaycı ifadesini anlamamış gibi davrandı. "Sadece gerçekleri," dedi. Şalyapin'in bir kaşı havaya kalktı. "Ben sadece bir turistim. Buraya sizin deyişinizle bavul ticareti yapmaya geldim. Bu ilk gelişim de değil."

"Demek öyle.. Yani, Pavel Novotny'yi tanıdığını inkâr ediyorsun." "Öyle birini tanımıyorum." "Ya Miran Novak adlı eski bir Çek vatandaşını?" Kadın belli belirsiz yine sarardı, ama başını iki yana sallarken homurdandı. "Hayır, tanımıyorum." "Şu halde Cemal Mahmudî'yi de tanımıyorsundur." "İlk defa sizden işitiyorum adını." Ajan cebinden çıkardığı dolgun bir zarfla, bir ses bandını önüne koydu. Pis pis sırıtmaya başlamıştı. Yanında oturan Korhan Tepe, amirinin daha önce Miran Novak'a uyguladığı oyunu bu kez de kadına deneyeceğini anlayarak gülümsedi hafifçe. Olga biraz da merakla ajanın cebinden çıkardıklarına bakmakla meşguldü. Onların ne olduğunu anlamamıştı henüz. Aykut bu defa ceketinin cebinden çıkardığı boş bir kâğıt ve kalemi kadına doğru uzattı. Olga yadırgayarak ajanı süzdü. "Nedir bu?" "Sana yardım etmeye çalışıyorum. Tutuklanma sebebini bilmediğini yaz." "Neden?" "Nedeni var mı? Suçsuz isen yazman gerekmez mi?" Olga kısa bir tereddüt geçirdi. Sonra kâğıdı önüne çekerek, "Neden tutuklandığımı bilmiyorum", diye yazdı. Belki ilgili makamlara başka şefler de yazacaktı, ama Aykut kâğıdı kadının önünden çekerek hemen Korhan'a uzattı. "Hemen uzmanlarımıza götür, yazıyı inceleyip bir karşılaştırma yapsınlar. Fazla zamanım yok, acele neticeyi bekliyorum." Korhan, "Anladım," diyerek yerinden fırladı, kâğıdı kaptığı gibi dışarıya fırladı. Hiç şüphesiz bu sorgu evinde ne laboratuar ne de kaligrafi uzmanları vardı, ama Olga Şalyapin'in bunu bilmesi imkânsızdı. Korhan dışarıya çıkınca Aykut, kadının yüzüne bakarak pişkince sırıtmaya başladı. "Hiç de akıllıca davranmadın Olga Şalyapin' dedi zevkle. "Senin daha deneyimli ve zeki biri olduğunu sanmıştım, ama yemi çabuk yuttun. Bilmediğin husus, ortağın Novotny'yi bu defa İstanbul'a ayak bastığından beri takip ettiğimizdi." Kadın ilk defa sesini yükselterek hırçın bir şekilde homurdandı. "Benim ortağım filan yok." "Ama elimizdeki belgeler aksini kanıtlıyor." "Ne belgesi?" Ajan önündeki zarfla ses bandını işaret etti. "Dördünüzün yediğiniz yemek sırasında çekilmiş fotoğraflarınız ve konuşmalarınızı kaydettiğimiz ses bandı. Ayrıca Miran Novak'ın yazılı itirafı." Bu defa Aykut dün sabah Novak'tan aldığı imzalı itirafnameyi çıkararak kadının önüne doğru sürdü. Olga aceleyle önüne uzatılan kâğıda bir göz atar atmaz bakışları Novak'ın adına ve imzasına takıldı. Kadın soğuk odada hafifçe terlemeye başlamıştı. Burun delikleri sinirli bir şekilde açılıp kapanıyordu. Aykut aynı rahatlıkla sordu. "Bandı dinlemek ya da fotoğrafları görmek ister misin?" Olga heykel kadar hareketsizleşmişti. Aykut da yaptığının delice bir hamle olduğunu biliyordu, ama kadını faka bastırıp itirafını çabuklaştırmak için başka çaresi de yoktu. Devam etti konuşmaya. "Az sonra yardımcım önemli bir neticeyle dönecek. Novotny'nin cesedinin cebinde bir not bulduk. Kısa, tek kelimelik bir not. Elyazısıyla kaleme alınmış. Rusça, Aldatıldık diye. Şimdi uzmanlarımız yukarıda o not ile az evvel senin kaleme aldığın yazıyı karşılaştırıyorlar. Yazının sana ait olduğu saptanırsa hapı yuttun demektir, işin bitti sayılır." Aykut o an kadının çöktüğünü hissetti.

Var olduğunu sandığı resimler, ses bandı ve kaligrafi raporu.. Bu kadarı işini bitirmeye yeterli nedenlerdi. Olga Şalyapin çaresizlik içinde başını önüne eğmişti. "Bence konuşmaya başlasan çok iyi olur. Başka hiç şansın kalmadı. Tek kurtuluşun bize her şeyi anlatman. İtirafta bulunursan cezanın hafifletilmesini sağlayabilirim. Kadın hâlâ başı önüne eğik duruyordu. Birkaç dakika hiç konuşmadan ve kımıldamadan öylece kaldı. Sonra bakışlarını ağır ağır ajana çevirdi. "Bir sigara içebilir miyim?" Paketi önüne itti Aykut. Olga içinden bir sigara çekip ajanın uzattığı çakmakla yaktı. Elleri belirgin şekilde titriyordu. Sessizlik devam etti. Aykut'un hiç acelesi yoktu. On beş dakika sonra Korhan içeriye girdi. Başıyla bulunan notun kadına ait olduğunu onaylayan bir jest yaptı. Olga neticeyi çoktan kabullenmişti zaten. Titrek bir sesle sordu. "İtirafım bana ne sağlayacak?" "Bu, anlattıklarının doğruluğuna bağlı, ama en azından buradan çıkmanı" diye cevaplandırdı Aykut. "Bu yeterli değil.. Memleketime dönmek istiyorum. Ben suçsuzum." "Yine saçmalıyorsun Olga. Bu şartlar altında seni bırakamayız. Ama tüm gerçekleri anlatırsan, bu, cezanın hafifletilmesinde mutlaka göz önüne alınır." Kadın midesine kramp girmiş gibi birden iki büklüm oldu. Bir süre acıyla kıvrandı. Neden sonra ellerini midesine bastırarak soluklanıp doğruldu. "Hapise girmek istemiyorum/' diye inledi. "Pazarlık şansın yok. Şimdi sorularıma cevap vermeye başla. Sizi kim aldattı, Pavel Novotny'yi kim öldürdü?" Olga Şalyapin bir yandan da aklından bazı hesaplar yapmakla meşguldü. Hırlar gibi homurdandı. Sesi titrek ve korku dolu çıkıyordu. "İtirafımın mutlaka bir bedeli olmalı. Bunun karşılığını almalıyım." Aykut yeni bir sigara yakıp iskemlesine yaslandı. "Vereceğin bilgilere bağlı. Belki birtakım ayrıcalıklar tanıyabiliriz." "Ne gibi şeyler? Konuşmaya başlamadan önce bunları bilmeliyim." Ajan soğuk bir şekilde gülümsedi. "Durumu hâlâ anlamıyorsun sanırım. Elimizdeki deliller hayatının bundan sonrasını karartmaya yeterli. Tercih senin, konuşmak istemiyorsan bizi fazla oyalama. Seni başka görevlilere de teslim edebilirim. Onlar seni bülbül gibi konuştururlar." "Beni tehdit mi ediyorsunuz?" "Bu tür sorgulamalarda konuşmayacak insan yoktur." Olga Şalyapin bir kere daha ürpererek titredi. Durumunun ümitsizliğini artık açıkça görüyordu. Derin bir soluk daha aldı. "Tamam tamam," diye inledi. "Ben önemli biri değilim. Sıradan getir götürücü, ayak işleri gören, operasyonun silik bir ünitesiyim, hepsi o kadar. Çok az şey biliyorum, asıl bilgi Novotny'deydi. Sizin onu canlı ele geçirmeniz gerekliydi, onu konuşturmalıydınız. Yine de bildiklerimi anlatacağım. Novotny'nin güvendiği bazı kişiler ona ihanet etti ve öldürdüler. Belki beni de öldüreceklerdi. Hatta beni niye öldürmeye kalkışmadıklarını hâlâ çözmüş değilim. Herhalde çok az şey bildiğimi anladılar. Ama size yeterli bilgi verecek kadar da bazı şeyleri biliyorum, en azından işinize yarayacak olan kısmını." Kadının ürpertisi artmıştı. "Devam et," dedi Aykut. Bu arada ses kaydına yarayan ufak bir cihazı masanın üzerine koyarak çalıştırdı.

Olga Şalyapin'in bakışları gittikçe donuklaşıyordu. Kara gözlerini sorgu odasının taş duvarlarına dikmiş, nazarları sabitleşmişti. "Belki şaşıracaksınız, ama Novotny, El Muhaberat adına çalışıyordu." Aykut bilmiyormuş gibi sordu. "El Muhaberat mı?" "Evet.. Novotny'yi Iraklılar kiralamıştı." "Ne için?" "Suikast.. Bir Amerikalıyı öldürmek istediler." "Robert Rich'i mi?" Bu kez Olga onlara biraz şaşırmış gibi baktı. Ajanların blöf yapmadıklarını anlamıştı artık. Ellerindeki delillerin meseleyi aydınlatmaya yeterli olduğunu bir kere daha sezinledi. "Evet," diye fısıldadı kadın. "Kimin nesi bu Robert Rich? Bir casus mu o da?" Olga Şalyapin, ajanların kendisini denediğini anlamakta zorlanmadı. "Hayır, bilim adamı," dedi. "İstanbul'da mı çalışıyor." "Hayır. " "Şunu doğru dürüst anlatsana be kadın! Ağzından birer birer mi alacağız." Olga ajanın bağırmasına hiç tepki vermedi. Önce sigarasından derin bir nefes aldı, sonra ağır ağır konuşmaya devam etti. "Bildiğim kadarıyla Robert Rich, Irak'ın Tikrit biyolojik ve kimyasal silah fabrikalarında çalışan bir uzmanmış. Oradaki görevini bitirerek memleketine dönüyordu. İstanbul'da üç gün kalacağı biliniyordu. Muhaberat'ın Novotny'den istediği de onu burada öldürmesiydi." "Dur, dur!" diye tekrar müdahale etti Aykut. "Pek iyi anlayamadım. Birleşmiş Milletler denetim görevlilerinden miymiş bu adam?" "Hayır. Sadece Amerikalı bir bilim adamı." Ajan ters ters kadının gözlerinin içine baktı. "Yani şimdi sen bana, bu Amerikalının Iraklılar adına çalıştığını mı söylemeye çalışıyorsun, yanlış mı anladım acaba?" "Doğru anlamışsınız." Aykut hiddetlendi. "Yahu öyle bir yalan uydur ki, hiç olmazsa biraz inanılır bir yanı olsun. Sen bizi enayi mi sandın? Hiç şu sıralarda bir Amerikalı bilim adamı Irak'a gidip, onlar adına çalışır mı?" "Novotny'ye verilen bilgi böyleydi. İnanıp inanmamak sizin sorununuz." "Yoksa o uzman bir CIA ajanı mıydı?" "Bilmiyorum, ama sanmam." "Neden?" "Çünkü Novotny işi bitirseydi Cemal Mahmudî bizi Rusya'ya götürecekti. Yani yeni bir iş daha alacaktık. Oradaki hedef de bildiğim kadarıyla bir kimyagerdi." Aykut geriye yaslanıp düşünmeye başladı. Uzun bir süre kadının anlattıklarını beyninde şekillendirmeye, mantıklı bir sonuca varmaya çalıştı. Sonra sakin bir şekilde sordu. "Şu Cemal Mahmudî'nin Iraklı olduğuna emin mi-sın? "Kesinlikle. Novotny emirleri ondan alıyordu. Adamın elinde yedi kişilik bir liste vardı. Anladığım kadarıyla o listedeki isimlerin hepsi mikrobiyolog ya da kimyagerdi. Bize söylemedi, ama tahminimce hepsi Irak'ta çalışmış." "Yani Muhaberat, Novotny'yi taşeron olarak mı kullanıyordu?" "Aynen öyle." "Neden bu temizliği kendileri yapmıyor da başkalarına havale ediyorlardı?" "Bunu bilemem." , "O listedeki uzmanlar grubunda başka kimler vardı?"

"Novotny hepsinin adını biliyordu, ama ben sadece Novotny'den Moskova'da yaşayan Dimitri Pimenov adlı bir kimyagerin adını öğrenmiştim." "O kimyageri tanıyor musun?" "Hayır." "Onun da Irak'ta çalıştığına emin misin?" "Evet." Aykut yeniden düşünmeye başladı. Aldığı haberler hiç hoşuna gitmemişti. Korkunç bir projenin varlığını hisseder gibiydi. "Söyle bakalım" dedi. "Irak o yedi uzmanı neden toplamış?" Kadın sanki biraz rahatlamış gibiydi. "Herhalde Cemal Mahmudî'nin bunu bana açıklamış olduğunu düşünmüyorsunuzdur umarım," diye sırıttı. "Ama kanımca ya yeni kimyasal bir silah üretmeye çalışıyorlardı ya da mevcut stoklarını daha modern ve kullanılabilir ileri bir teknoloji ile geliştirmeye." Hiç de yabana atılacak bir muhakeme değildi. Aykut'un huzuru gittikçe kaçmaya başlamıştı. Aklında birbiri ardına sualler sıralanıyordu. "Robert Rich'e ne oldu? Onu öldürdünüz mü?" Olga Şalyapin birden telaşlandı. "Durun bayım, lütfen dikkatli konuşun. Bakın, ben sizinle işbirliği yapmaya çalışıyorum. Ben kimseyi öldürmedim, o işi yapacak olan Novotny'yi. Ayrıca beni o cinayete iştirak edecek biri gibi de düşünmeyin. Görevim bazı bilgileri temin etmek ve bazı şartları oluşturmaktı. Hatta Novotny bana bile bu işi teklif ettiğinde üstlendiği görevden bahsetmemişti. Gerçeği ancak İstanbul’da öğrendim." Aykut bir an kadının lezbiyen olduğunu düşünerek, içinden, pis lezbiyen, diye homurdandı. Aklınca suçunu hafifletmeye gayret ediyordu. Kadının ağzından daha fazla bilgi alabilmek için Aykut pek oralı olmadı. "Cemal Mahmudî'yi nerede bulabiliriz?" Olga yine başını olumsuzca iki yana salladı. "Hiçbir bilgim yok. Onunla kontağı Novotny kuruyordu." "Peki sen neler çeviriyordun?" "Dedim ya, ufak tefek getir götür işi. Novotny burada pek ortalarda dolaşmak istemezdi. Teşkilatınızdan çekinirdi, bana söylediğine göre onun epey başını ağrıtmışınız. Ayrıca artık söylememde bir sakınca yok, ben Türkçeyi de iyi konuşurum. İsterseniz, konuşmaya sizin dilinizde devam edebiliriz."Aykut yine kadına dik dik baktı, ama Rusça devam etti. "Demek getir götür işleri yapardın, öyle mi?" Kadın başını sallayarak soruyu onayladı. "Öyleyse Cemal Mahmudî'nin yazdığı mektubu Robert Rich'e sen götürdün." Şalyapin birden irkilerek toparlandı. "Ne mektubu? Öyle bir mektuptan haberim yok," dedi. "Numara yapma. Mektubu senin götürdüğünü biliyoruz." "Çok saçma," diye homurdandı Olga. "Robert Rich'e Cemal Mahmudî niye mektup yazsın ki? Nereden çıkardınız bunu?" ' '¦ "Miran Novak'ın itirafından." Kadın uzun uzun düşündü, ama bir anlam veremediği yüzünün ifadesinden belli oluyordu. "Hayır," diye ısrar etti. "Böyle bir mektuptan haberim yok." Aykut bu defa konuyu değiştirdi. "Peki, söyle bakalım şimdi, Novotny'yi kim öldürdü?" Şalyapin hiç duraklamadan karşılık verdi. "Tabii ki El Muhaberat."

"Neden? Novotny onların taşeronu değil miydi?" "Öyleydi, ama bilmediğim bir nedenle son anda onu öldürmeye karar verdiler." "Bir sebebi olmalı." "Herhalde vardır, ama ben bilmiyorum." "Fakat onu uyardın, Aldatıldık diye bir not bıraktın." "Doğru. Çünkü Cemal Mahmudî'nin onu ortadan kaldırmaya karar verdiğini anladım." "Nasıl?" Olga Şalyapin önündeki sigara paketinden bu sefer sormadan bir sigara daha çekti. Kısa bir an yapacağı açıklamayı düşünmek ister gibi durakladı. Aykut dikkatle kadını süzmeye devam ediyordu. "O gün, yani Novotny'nin öldürüldüğü günün sabahı Robert Rich hakkında bazı tamamlayıcı bilgileri almak üzere Cemal Mahmudî ile Şişli'de bir pastanede buluştum. Cemal'in yanında daha evvel görmediğim bir adam daha vardı. Sanırım o da bir Muhaberat ajanıydı. Aralarında Arapça konuşuyorlardı, ama bilmedikleri ufak bir husus vardı." "Ne gibi?" diye sordu Aykut hemen. "Ben pek iyi olmasa da Arapçada bilirim, pratiğim pek yoktur ama konuşulanları anlayabilirim. Cemal Mahmudî o sabah pek sinirliydi, ne öğrendiğini bilmiyordum, ama Novotny'nin bir şekilde kendilerine ihanet ettiğini düşünüyordu. Yanındaki o adama, yakalanır ve konuşursa tehlikeli olur, onu derhal ortadan kaldırın diyordu. Mahmudî beni oyaladı ve birtakım gereksiz bilgiler vererek pastaneden çıkmama göz yumdu." Olga Şalyapin olayları yeniden yaşıyormuş gibi bunalmıştı. "Müthiş korkmuştum," diye devam etti. "Benim de hayatım tehlikede sayılırdı. Arap ajanlar onu ortadan kaldırmaya karar verdiklerine göre beni de öldürebilirlerdi. Temizliği ne zaman yapacaklarını bilmiyordum. O gün saat yarımda aldığım bilgileri Taksim'de Novotny'ye aktaracaktım, ama tehlikede olduğumuzu anlayınca onu uyarmak istedim. Eski Doğu Bloku ajanları kendilerini mutlak emniyette hissetmezlerse sokakta gerekli sinyalleri vermeden buluşmazlardı. Bizim de Novotny ile aramızda kullandığımız güvenlik işaretleri vardı. Buluşma noktasında ben işaretimi vermedim. Sanırım Novotny bir terslik olduğunu anlamıştı, yan yana geldiğimizde metroda kaleme aldığım ufak notu eline sıkıştırdım. Artık bu işe daha fazla bulaşmak istemiyordum. Niyetim Novotny'yi arayıp ayrılmak istediğimi söylemekti. Beni aramasını bekledim. Ama aramadı. İki üç saat bekledim, ben onun kaldığı otele telefon ettim. Odası cevap vermiyordu. Kendi kaldığım otelde saklanmak zorundaydım. Etrafın biraz yatışmasını beklemekti niyetim. Daha sonraki gün gazetelerden Novotny'nin ölüm haberini öğrendim. Kendisini uyarmıştım, o notumu anlamamasına imkân yoktu, ama neden kaçmaya çalışmadığını hâlâ çözebilmiş değilim. Gerisini biliyorsunuz zaten. Beni otelimde adamlarınız yakaladı." Aykut iskemlesini itip ayağa kalktı. Bir yandan da masanın üzerine bıraktığı zarf ve ses bantlarını topluyordu. Miran Novak'ın itirafnamesini de katlayıp cebine attı. Olga Şalyapin birden panikleyerek sordu. "Ben ne olacağım şimdi?" "Daha uzun süre misafirimiz olacaksın burada." "Ama bütün bildiklerimi anlattım size." "Bundan pek emin değilim," diye sırıttı ajan... Üç adam Ceylan Continental Oteli'nin lobisinin nispeten tenha bir köşesinde Aykut Sarp'ı bekliyorlardı. Bu davet Aykut için biraz sürpriz olmuştu. Randevu yerine tam saatinde gelmişti. Bölge başkan yardımcılarından Ahmet Sarı'yı görünce o tarafa doğru yöneldi. Gruba yaklaşırken diğer iki yabancıyı incelemek için baktı. Birini tanıyordu; Fransa'nın İstanbul Başkonsolosluğu'nda görevli Bernard Barthez'di. Diğerinin ise Fabien Blanc adlı BCRA mensubu olduğunu Ahmet Sarı'nın telefonundan öğrenmişti. Blanc, kalender

görünüşlü, orta yaşlı, başındaki beresiyle insanda istihbarat görevlisinden ziyade, babacan bir sanatçı izlenimini yaratan tipti. İnsan ona bakınca, ünlü bir yazar, eleştirmen ya da müzik dünyasından biri olarak düşünürdü. Tanışma faslından sonra Bernard Barthez hemen konuya girdi. "Önce bu buluşmayı temin ettiği için sayın dostumuz Ahmet Sarı'ya teşekkür etmek isterim," dedi. "İki dost ülke görevlileri arasında tamamen iyi niyetle yapılacak bir görüşme olacaktır. Durum aydınlanıncaya kadar görüşmeye resmi bir hava vermemeyi daha uygun bulduk. Kanımca bundan sonrasını olay hakkında bilgi sahibi dostlarıma bırakmam daha hayırlı olacaktır," diyerek sustu. O zaman Fabien Blanc insana güven telkin eden tebessümüyle lafa girdi. "Bize intikal eden bilgilere göre bir müddet önce burada Pavel Novotny adında bir Çek öldürüldü. Buraya hangi amaçla geldiğini kesin olarak bilmiyoruz, istihbarat teşkilatınız her halde bu ölümden haberdardır." Aykut hiç sesini çıkarmadan dinlemeye devam etti. Ahmet Sarı onu çağırırken buluşmanın nedeni hakkında bir şey söylememişti. Fabien Blanc devam etti. "Öldürülen adam eski bir STB ajanıydı. 80Ti yılların sonunda veya 90'lı yılların başında görevinden uzaklaştırıldığını sanıyoruz. O zamandan beri çeşitli ülkeler adına muhtelif suikast ve sabotaj eylemlerine giriştiğini öğrendik. Bazı ülkelerde de aranıyordu. Geçmiş yıllarda Fransa'da da bazı olaylara karıştığını tespit ettik. Tam bir pislikti." Aykut ilgiyle dinlediğini belli etmek için başını salladı. Blanc'ın gülen yüzü birden ciddileşti. "Yakın bir tarihte bu adamın Avrupa'nın çeşitli şehirlerinde yaşayan bazı bilim adamlarına suikast düzenleyeceğine dair duyumlar aldık. Ne derece doğru olduğunu bilmiyoruz, ama adamın ani ölümü şimdi bir takım sorunları da beraberinde getirdi." Aykut ilk defa müdahale etti. "Neden?" diye sordu. Fabien fısıldar gibi konuştu. "Yüklendiği bu görevi şimdi başkalarının yerine getirmesi söz konusu olabilir." Ajan dikkatle Fransız meslektaşını süzdü. "Kimin hesabına çalıştığını biliyor musunuz?" Fabien Blanc babacan ve yumuşak edasıyla gülümseyerek mırıldandı. "Ortalarda bazı iddialar dolaşıyor, lakin gerçekliği hakkında kimsenin kesin bilgisi yok. Ya siz?" Aykut omuzlarını silkti, dudaklarını sarkıttı. "Biz de bilmiyoruz. Şimdilik tahkikatı derinleştirmekle meşgulüz. Umarım yakında işe yarar bazı bilgilere ulaşırız," dedi. Henüz Olga Şalyapin'den öğrendiklerini Fransız ajanla paylaşmayı düşünmüyordu. Fabien Blanc zeki ve yılların deneyimi ile yoğrulmuş biriydi. Aykut'un meseleyi geçiştirmek ister gibi yaparak bildiği bazı noktalan henüz kendisine sakladığı kanısına kapıldı. Bu da gayet doğaldı; istihbarat elemanları dost sayılan ülkelerle bile bilgi paylaşımında oldukça cimri davranırlardı. Yaşlı kurt gülümsemesine devam etti ve beyninde çöreklenen iki ihtimalden de genç meslektaşına bahsetmek zorunluluğunu hissetti. Hem böylece onun indinde daha inandırıcı ve samimi olduğunu kanıtlayabilir ve güvenini kazanırdı. "Ortadoğu çok karışık," diye söze girdi. Önce olaylara biraz dışından temas etmek, asıl konuyu daha sonra vurgulamak yolunu seçmişti. "Her an her şey olabilir. Bize sızan haberlere göre CIA'in Türkiye İstasyon Şefi'nin, Kürt gruplarını örgütleyerek Saddam Hüseyin'i devirmek için ciddi bir girişim başlattığını öğrendik. Hatta bu bilgi bir şekilde Amerikan basınına da sızdırıldı. Boston Globe gazetesi, Iraklı rejim muhaliflerine dayanarak haber olarak neşretti. Yani olay biraz da aleniyet kazandı. CIA'in Türkiye Bölge Şefi'nin üç adamıyla birlikte geçen ay Kuzey Irak'a gittiği, Süleymaniye ve Erbil'de Kürt gruplarının önde gelenleriyle işbirliği yaparak Saddam'ı nasıl devirecekleri konusunda gizli pazarlıklar

yaptığı söyleniyor. Bu geziden kısa bir süre sonra da bir grup Irak uzmanı ABD'linin Ankara'ya gelerek, Irak'ın geleceği ve alt yapısı başlıklı bir seri toplantı gerçekleştirdikleri yine sızan haberler arasında." Fabien Blanc sözlerinin etkisini ölçmek istercesine Aykut'a baktı. Müspet veya menfi bir cevap vereceğini ummuştu, fakat Aykut ilgisiz bir şekilde meslektaşına bakarak izahatının sonunu getirmesini bekledi. "Herhalde bu konuda bir bilginiz vardır," demek zorunda kaldı Blanc. Aykut, "Bu daha ziyade askeri haber almayı ilgilendiren bir konu," demekle yetindi. "Anlıyorum," diye mırıldandı Fransız. Sonra, "Peki, sizce Pavel Novotny'nin öldürülmesi bu konuyla ilgili olabilir mi?" Aykut şaşırmış gibi Fabien Blanc'a baktı. "Hiçbir fikrim yok. Siz bir bağıntı mı kuruyorsunuz? Fransız koltuğuna yaslanıp gülümsedi. Türk meslektaşı umduğundan da zeki birine benziyordu. Ölçülü nezaket ve sessizliğinin altında işlek bir beyni ve politik muhakemesi vardı. "Bir ihtimal," dedi. "Nasıl bir bağ? Açıklar mısınız, lütfen?" Fransız gözlerini kıstı. Bundan sonraki adımlarını daha dikkatli atmak zorunda olduğunu anlamıştı artık. "Bir başka dost ülkeden biraz garip bir bilgi aldık. Biraz şaşırtıcı, o nispette de ilginç, ama kaynak güvenilir cinsten. Buna hayali bir senaryo da diyebilirsiniz, ne var ki oldukça düşündürücü. Novotny'nin Irak El Muhaberatı ile temasta olduğu söyleniyor, rivayete göre kimyasal ve biyolojik silahlar üreten bir grup bilim adamını öldürmekle görevlendirilmiş. Ama iddianın ilginç yanı bu tertibin ardında CIA'in olması ihtimali. Kısacası Novotny CIA adına çalışıyormuş. Henüz ne ölçüde doğru olduğunu kimse bilmiyor, ama bu durum ABD'ye Irak'a müdahale için yasal bir kılıf hazırlar. Amerika'nın radikal Arap terörizmini kökünden kurutmak için topluca bir imha hareketine girişmek tasavvurunda olduğunu hepimiz biliyoruz. Fakat bu istek, mahiyeti itibariyle bir savaş niteliğindedir ve tamamen siyasidir. Uluslararası ilişkilere göre de hukuki bir temele dayanmalıdır. Amerikalılar hâlâ savaş için geçerli bir hukuki sebebe sahip değiller, kısacası onlara yasal ve siyasi bir sebep gerekli." Aykut hiçbir şeyden haberdar değilmiş gibi sordu. "Bu açıklamanızda Novotny'nin yerini pek anlayamadım. Hem şu uzman diye bahsettiğiniz bilim adamları da kim?" Fabien Blanc yine bir süre düşündü. "Evet, sanırım bilmeniz gereken bir iddia daha var," diye mırıldandı. "Sayılarını tam olarak saptayamadığımız bazı kimyasal silah yapımında uzman kişilerin para karşılığı Irak'ta toplandığını ve çeşitli fabrikalarda uzun süreden beri çalıştırıldığını öğrendik. Bu tarih iki yıl öncesine kadar uzanıyor. Asıl inanılması zor olan nokta içlerinde çeşitli Batılı ülkelerin uzmanlarının olması. Ruslar da buna dahil." "Devam edin, lütfen," dedi Aykut. Mesele ancak şimdi onun istediği mecraya dönmek üzereydi. Gözlerinin içi parıldadı. "Meselenin tuhaf yanı, Irak'ta çalışan bu uzmanların şu günlerde birer birer öldürülmeye başlanması. Bunların arasında bir vatandaşım da var. Bu durumda iki olasılıkla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyoruz. Birincisi, bu uzmanların öldürülmesini savaş için kendine yasal destek arayan Amerika'nın yani CIA'in organize ediyor olması, ikincisi ise biraz zayıf olmakla beraber bizzat Irak'ın düzenlemesi." Aykut, "Siz hangi ihtimali güçlü buluyorsunuz?" diye sordu. Fabien Blanc gülümsedi yeniden. "Tabii henüz kesin bir kanaat izhar edilemez. Zira elimizdeki bulgular yetersiz. Şimdi birlikte düşünelim. İlk olasılık insana vahşet gibi geliyor, insan mantığının zor kabul edebileceği bir çarpıklık. Ama CIA'in geçmişinde buna benzer örnekler mevcuttur. Hatta

daha da ileri giderek CIA için böyle tasarımlar biçilmiş kaftandır diyebiliriz. Ulaşacağı amaç uğruna dört beş insanın hayatı CIA'yi ırgalamaz. İstediği neticeyi almasını sağlayacağı gibi savaş ekonomisinin getireceği dengeyi de düşünebiliriz. Amerika'nın ekmeğine yağ sürülecektir." Aykut mırıldandı. "Mümkündür, ama bana yine de uzak bir olasılık gibi geliyor" "Öyleyse siz ikinci olasılığı daha güçlü buluyorsunuz. Yanılıyor muyum?" "Yine de anlayamadığım bir şey var. Iraklılar böyle topyekûn bir savaşa neden çanak tutsunlar ki? Harp onları tamamen batırır." "Korkarım, beni anlamadınız" dedi Fabien. "Bu terörü estiren Irak'ın bu girişimden haberi olmayabilir." "Bu mümkün mü? Bana pek inandırıcı gelmedi." "Bence bir ihtimal." "Yani cinayetler CIA ajanları tarafından mı işleniyor demek istiyorsunuz?" "Pek öyle sayılmaz, ama onlarca kiralanmış bazı Araplar olabilir. Başlarına da bu konuda deneyimli bazı adamların organizatör olarak getirilmesi mümkündür." Aykut'un aklı karışır gibi olmuştu. "Yani Pavel Novotny gibi mi?" diye sordu. "Aynen öyle." Aykut Sarp geriye yaslandı, önündeki soğumaya yüz tutmuş çayından bir yudum aldı. Batılı devletlerin istihbarat örgütlerinin birbirlerini kıskandıklarını bilirdi, ama bu iddia tüylerini ürpertecek kadar vahimdi. Fransız ajanın söylediklerinin kısa bir muhakemesini yaptıktan sonra, "Acaba yanılıyor olabilir misiniz?" diye sordu. Fabien Blanc genç ajana manidar bir şekilde bakarak gülümsedi. Ama Aykut bu tebessümün altındaki manayı anlayamadı..

—5— Moskova - Nisan GECE ile gündüz arasında büyük ısı farkı oluyordu Moskova'da. Bir seneyi aşkın zamandan beri bu şehirde olmasına karşın Harry Morgan hâlâ buna alışamamıştı. Kaim paltosunun yakasını kaldırdı, trafiği her zaman tenha olan ıssız sokaklarda hızlı adımlarla yürümeye başladı. Tatyana Chavadze'ye inanmakta zorlanıyordu. Kızın anlattığı hikâyeye inanmak adeta imkânsızdı; hele tam bu işin peşindeyken kızın beklenmedik şekilde karşısına çıkması, ister istemez ondan şüphelenmesine yol açmıştı. Acaba neyin peşindeydi FSB? Kızı kullanma amaçları ne olabilirdi? Saatine bir göz attı. Dokuza geliyordu ve yürüdüğü yol oldukça tenhaydı. Buraları daha çok fakir işçi kesiminin yaşadığı yerlerdi. Novoslobodskaya metro istasyonuna yakın olan Suvarov Plosçad'dan başlayıp Lujniki Merkez Stadyumu'na doğru ilerliyordu. Tatyana da herhalde bu apartman bloklarından birinde oturuyordu. Kız onunla görüşmek için gecenin geç sayılabilecek bir saatinde randevu vermişti. Bu nedenle biraz tedirgindi Harry, hele böyle bire semtte karanlık basınca her türlü kötü olasılığı akla getirmek gayet normaldi. Ajan, ikide bir peşinde birinin olup olmadığını anlamak için arkasına dönüp bakıyordu, ama henüz ne şüpheli bir yaya ne de araba vardı. Tatyana ile Kafe Margarita'da buluşacaktı. Altı ay kadar önce o kafeye bir kere daha gelmişti, hatırlıyordu. Margarita'nın sıcak bir iç mekânı vardı ve niştik tarzda inşa edilmişti. Genellikle yabancılar gelirdi, ama Harry bu saatte oranın yabancılar tarafından pek doldurulmayacağına da emindi. Zira turist kesimi özellikle belirli saatlerden sonra otellerinde kalmayı yeğlerdi. Son yıllarda Moskova yabancıların geceleri dışarıya çıkmaktan çekindiği bir kent haline gelmişti. İçerisi tenha olmasına rağmen kesif sigara dumanıyla kaplıydı. Moskova'da sigara içmeyenlere ayrılmış mahaller hemen hemen yok denecek kadar azdı. Böyle yerlerde ve yemeklerde sigara içmek âdettendi ve Rus kültürünün bir parçası sayılırdı.

Tatyana ondan evvel gelmiş, tenha bir köşedeki masaya oturmuştu. Çevresindeki masalardan birkaçında müşteri varsa da konuşmaları pek duyulmayacaktı. Harry ağır ağır kızın oturduğu masaya doğru yaklaştı. Tatyana çok dalgın görünüyordu, nitekim ajan masanın kenarına gelinceye kadar da farkına varmadı. Harry iskemleyi çekip otururken, "İyi akşamlar, Bayan Chavadze," dedi. Tatyana onu görür görmez irkildi, yüzü hafifçe kızardı. Titrek bir sesle, "Artık gelmeyeceğinizi düşünüyordum," diye fısıldadı. "Neden? Tam istediğiniz saatte geldim." "Bilmiyorum," diye inler gibi bir ses çıkardı. Bu işe bulaşmak istemeyeceğinizi düşündüm son ana kadar." Tatyana'nın yine korktuğu çok belli oluyordu. Harry Morgan kızın biçimli yüzüne baktı. Kız şimdi, parktaki görünümünden çok farklıydı. Yüz hatları çok muntazamdı ve Slav ırkının tüm özelliklerini taşıyordu. Gözleri koyu deniz mavisi ve iri, burnu küçük ve kalkıktı. Yüzünde makyaj yoktu, sadece arzu veren etli dudaklarına sürdüğü ruj yüzüne canlılık ve parlaklık veriyordu. Uzun sarı saçları omuzlarına döküktü. Buluşmaya gelirken biraz daha itinalı giyinmişti, fakat sırtındakiler yeni ve gösterişli sayılmazdı. Harry kızı uzun uzun incelediğini fark ederek toparlandı. "Bu işe bulaşmamın bir sakıncası mı var?" diye sordu. "Korkuyordum," dedi Tatyana ürkek haliyle. "İşlerinizin bozulmasını istemeyebilirdiniz." "Size yardım edebilirim. Lakin önce bazı hususların aydınlanması lazım." Kız içinde doğan ümit ışığıyla bakışlarını ajana çevirdi. "Hangi hususların?" "Suikast olasılığını İngiliz Elçiliği'nden nasıl öğrendiğinizi anlatın bana." Tatyana yine endişeyle ajanı süzdü. "Bana söz vermiştiniz, hani bu olayı saklı tutacaktınız?" "Sözüm hâlâ geçerli. İngilizler bu bilgiyi sizden aldığımı asla öğrenmeyecekler." Kız tereddüt ediyordu, ama nasıl olsa ok yaydan çıkmıştı bir kere. Nasıl olsa haberin kaynağını söylemişti, bundan sonra dönüşü olmazdı. Birkaç ufak teferruatın daha anlatılmasında ne sakınca olabilirdi ki. Belki işini kaybedecekti, ama babasını kurtarmak için bir şansı varsa, bunu sonuna kadar sürdürmeliydi. Oluşan sessizlik anında Harry de düşünüyordu. Tüm kuşkularına rağmen, onun doğrulan söylediğine inanmak istiyordu. Hatta içinde ilk defa samimi bir acıma hissi de duydu. Mesleği açısından hiç de hoş değildi bu; katılık ve acımasızlık meslekte kesin uyulması gereken ön şartlardan biriydi. İşinde zaafa yer yoktu. Derin bir nefes alan Tatyana birden boşaldı. "Grey Hall'un kapısındaydım," diye söze girdi. "Yani binada bulunan çok az sayıdaki Rus temizlik personelinin kesinlikle giremeyeceği salonun kapısı önünde. Günlük yaptığımız toz alma işini bitirmiştim henüz. Tam o sırada kapı açıldı. Salondan, elçiliği ziyarete gelen kişi çıkmak üzereydi ve açık kapının önünde birbirlerine belki son veda cümlelerini söylüyorlardı. Büyükelçi misafirini selametliyordu. Ben ise o an Grey Hall'a bakan yan duvardaki kitapların tozunu almakla meşguldüm. Belki o gün orada dahi bulunmamam lazımdı, ama kimse beni uyarmamıştı. Elçi birileriyle toplantıdayken, o kısma geçmemiz dahi yasaklanmıştır, ama dediğim gibi o gün beni kimse ikaz etmemişti. Göz ucuyla kapıdan çıkanlara bir göz attım. Mr. Morgan, lütfen beni yanlış anlamayın; niyetim onların konuşmalarını dinlemek değildi, sadece insanın yasaklanmış şeye karşı duyduğu meraktan ibaretti herhalde. İki kişiydiler ve konuşmaları fısıltı tonundan az yüksekti. Siz de elçilikte görev yapan birisiniz, bu binalarda bizim FSB'nin dinleme yapabileceği her türlü cihazlardan arındırılmış bölümler vardır. Grey Hall da öyledir. Belki beni yan tarafta olduğum için görmediler ya da ziyaretçimiz o bölümün güvenlikli olacağını düşünerek konuşmasını sürdürdü. Önce hemen oradan uzaklaşmak istedim, elçinin beni orada görmesi aklına bazı yanlış çağrışımlar getirebilirdi. Aslına bakarsanız, Grey Hall'un kapısı açılınca, en yakınmadaki kapıdan ben de çıkabilirdim; ama kimyager Yuri Karpin'in adını duyar

duymaz dona kalıp yerime mıhlandım. Bu isim bana tanıdık gelmişti. Yani bizim eve gelen o Arap'ın babama öldürtmek için para teklif ettiği kişinin ismiydi bu.." Tatyana soluklanmak için bir an durdu. Şimdi bile o anı tekrar yaşıyormuş gibi göğüsleri heyecandan inip kalkıyordu. Harry muammanın çözümüne yaklaştığını hissediyordu. "Elçiliğe ziyarete gelen o adamı tanıyor muydunuz?" diye sordu kıza. "Hayır, ilk defa görüyordum. Ama kendisine Sir Spader diye hitap edildiğini duydum. Küçük adını bilmiyorum." Harry Morgan'ın yüreği hopladı. Sir Spader adı ona pek çok şey ifade ediyordu. "Ön adı James olabilir mi?" diye sordu. "Üzgünüm, bilmiyorum. Elçilikte çalışanlara da sormaya çekindim. Malum, öyle yerlerde fazla meraklı olmak hoş karşılanmaz, zaten pek tanıyan çıkacağını da sanmıyorum; zira o ziyaret oldukça gizli tutuldu. Giriş çıkışı dahi normal uygulamanın dışındaydı. Ana kapı kullanılmadı, arka çıkışta onu elçilik görevlilerinden John Hannah karşıladı. Siz, o ziyaretçiyi tanıyor musunuz?" "Sanırım, evet. Muhtemelen aynı kişiden bahsediyoruz." Harry, kızın verdiği her iki ismi de tanıyordu. John Hannah, MI 6'nın Moskova Bölge Şefiydi. Sir James Spader ise Uzak ve Ortadoğu entelijansının en yüksek görevlilerinden biri, CIFE’ nin en yetkin ismiydi. Bu çok düşündürücüydü. "Peki bu operasyonun ardında CIA olduğunu nasıl öğrendiniz?" Tatyana büyük bir içtenlikle, "O kapı aralığında" deyiverdi. "Sir Spader denen adam, "Yurt Karpin'in öldürülmesi mükemmel bir CIA operasyonu olacak," dedi. İşittim, yemin ederim." Harry Morgan taş kesildi. Duyduklarına inanmak istemiyordu. Hayretinin nedeni CIA'in kalkıştığı muhtemel operasyon değildi; teşkilatı her zaman böyle eylemlere başvururdu, fakat Şirket bu işe kalkışıyorsa, kendi bölgesinde gerçekleşen eylemlerden neden haberdar edilmediğiydi. İlk defa mesleğine karşı nefret hissine kapılır gibi oldu. Moskova'da CIA'in en yetkili adamı kendisiydi, teşkilatının onu atlamasını kabullenmiyordu bir türlü. Dik dik kızın yüzüne baktı. Bu kız, yalan söylüyordu. Başka olasılığı kabul edemezdi. Tatyana onun beyninden geçenleri anlamamıştı. "Onları tanıyor musunuz?" diye sordu aynı saf edayla. Harry düşüncelerine yön verip zaman kazanmaya çalışırken, "Evet" diye başını salladı. "Tanıyorum." Tatyana'nın gözleri ışıldadı. Nihayet ajanı ikna edebildim galiba, diye düşündü. Yine de ruhunu kemiren endişe tamamen yok olmamıştı. Harry Morgan iyi bir insana benziyordu, ama insanların sadece iyi ve anlayışlı görünmelerinin meselenin halli için yeterli olmayacağını bilecek kadar da zekiydi kız. Karşı tarafın planlarının en can alıcı noktasına çomak soktuğunun farkındaydı. Ne var ki, babasını kurtarmak için başka alternatifi ve başvuracağı yol yoktu. Teşebbüsünün ne denli tehlikeli olduğunu en başından beri biliyordu, belki yerinde başka biri olsa, yardım için düşmana başvurmasının tek kelime ile çılgınlık olduğunu düşünebilirdi. Nitekim o da çok düşünmüş ve tek çarenin bu olduğuna kanaat getirmişti. "Bana yardım edecek misiniz?" diye sordu yutkunarak. "Kesin bir cevap vermeden önce düşünmeliyim," dedi Harry. "İnanın bana, babam kesinlikle bu işlerin adamı değildir. Eski bir subay olmasına bakmayın, tükenmiş, bitmiş biridir. Elleri aldığı alkolden titrer." Ajan kızın koyu deniz mavisi gözlerinin içine bakarak mırıldandı. "Ama babanızla ilişki kuran Tarık bin Zeyd onu bu iş için yeterli görmüş." "O Arap çılgının biri.. Gözünü nefret bürümüş. Onu siz de tanıyorsunuz, haksız mıyım?" Harry cevap vermedi.

Bir an kendini çaresiz hissetti. Yoksa CIA gerçekten böyle bir teşebbüse girişmiş miydi? Ortadoğu'da savaş rüzgârları çoktan esmeye başlamıştı, her ne kadar nihai kararı siyasiler verecekse de savaş nedenlerini CIA'in hazırlaması tarihinde çok görülmüş olaylardandı. Karar vermekte zorlanıyordu. Teşkilatı içinde önemli bir memurdu. Moskova'da böylesine girişilecek bir plandan mutlaka haberdar edilirdi, ayrıca merkezden aldığı duyumlar da tamamen aksi yöndeydi. İnanmak istemiyordu, gerçi bazen CIA'in içinde de fikir ayrılıkları olup bazı bölümler diğerlerine haber vermeden teşkilat başkanının emri ve bilgisi tahtında, böyle operasyonlara kalkışabilirlerdi. Bağlı olduğu bölüm, Irak'ta gizli çalışan bazı bilim adamlarının öldürüldüğü konusunda haber iletmiş, hatta FSB ile temas kurmasını sağlık vermişti, ama bu da dışarıya karşı düzenlenmiş bir maskeleme hilesi miydi acaba. Hemen Langley'le yeniden temas kurmalıydı. Tatyana'yı biraz daha oyalaması gerekecekti. Şu an aklına yapabileceği başka bir şey gelmiyordu. Bakışlarını yeniden kızın koyu mavi gözlerine çevirdi. "Bayan Chavadze," dedi. "Babanızla görüşmem gerekecek." Tatyana'nın hiç beklemediği bir şeydi bu. "Babamla mı? Neden?." "Başka çarem yok da ondan." "Ama..." "Bu çok önemli Bayan Chavadze. Babanızın bu beladan yakasını kurtarmasını istemiyor musunuz?" "İstiyorum tabii. Lakin..." "Öyleyse onunla görüşmemi temin edin." Tatyana duraladı ve hayalleri kırılmış gibi ajanı süzdü. "Neden bunu benim temin etmemi istiyorsunuz? Herhalde bu görüşmeyi yapacak kendi imkânlarınız vardır. Bundan önce nasıl ilişki kurduysanız, yine aynı yolları denesenize." Harry manidar bir şekilde sordu. "En azından öyle... Beni karıştırmadan." "Söz konusu olan sizin babanız. Benden böyle bir fedakârlık isterken, neden siz de üstünüze düşeni yapmıyorsunuz? Tatyana bakışlarını kaçırdı ajandan. "Babam bu yaptığıma çok sinirlenecektir. Düşünsenize, benim CIA ajanıyla temas kurmam ve onun projesini yıkmam, babamı çıldırtacaktır. Yine de bu işi yapmam şart ise kabul ediyorum. Ama lütfen söyleyin bana, bu görüşmeyi neden istiyorsunuz?" Harry birden uzanıp masanın üzerindeki kızın narin ellerini tuttu. Buz gibiydi elleri. Ten temasıyla birlikte kızın titrediğini duyumsadı, ama Tatyana ellerini geri çekmemişti. Harry son kozunu oynuyordu. Bundan sonra yapacağı hamle master düzeyindeki bir satranç ustasının hayati atağı kadar önem kazanmıştı birden. "Biliyor musunuz" dedi gayet sakin bir sesle. "Siz bir FSB ajanı olabilirsiniz ve bu da benim kariyerimin sonu olur. Tam bir fiyasko.. Rus hükümeti beni siyasi kimliğim nedeniyle hemen persona non grada, yani istenmeyen adam ilan eder ve Rusya'dan uzaklaştırılırım." Tatyana birden kıpkırmızı kesildi. "Ben FSB ajanı değilim," diye kekeledi. "Zaten benden şüphelendiğinizden hep korkmuştum. Bana güvenmiyorsunuz. Çok yazık. O halde bu iş bitti sayılır. Bana yardım etmeyeceksiniz." "Yanılıyorsunuz," diye mırıldandı Harry. "Belki meslek hayatımın en büyük yanlışını yapıyorum, ama size yardım edeceğim." Kız yeniden şaşkın şaşkın ajana baktı. Ne bir sevinç ne de üzüntü göstermişti. Harry devam etti. "Önce şunu bilmenizi isterim. Babanıza o teklifi CIA götürmedi. En azından ben öyle düşünüyorum. O işin arkasında biz yokuz ve ben, Tarık bin Zeyd diye birini tanınıyorum."

Tatyana'nın gözleri şaşkınlıktan iri iri açıldı. "Ama bu imkânsız," diye fısıldadı. "Elçilikte o misafirin sözlerini işittim diyorum size.. Yuri Karpin'i CIA öldürmek istiyormuş." "Yalan bu.. Palavra! Birilerinin CIA'ye yüklemek istedikleri komplo." Kız ne söyleyeceğini bilemeyerek dehşete kapılmış gibi titredi. Önce hâlâ ajanın avuçları içinde tuttuğu ellerini geri çekti. Harry'ye inanmak istemiyordu. "Bana yalan söylüyorsunuz," dedi. "Birilerinin yalan söylediği muhakkak, ama o ne ben ne de sizsiniz." Tatyana'nın şaşkınlığı geçmemişti. "Kim peki?" diye sordu. "Ben de bunu öğrenmek istiyorum." Kız rahatlamamıştı. Onun beynindeki asıl sorun, babasını nasıl kurtaracağı idi. Gayri ihtiyari, "Babam ne olacak? Onu nasıl kurtaracağım?" diye mırıldandı. Harry yine onun ellerini tuttu. Kız bu defa ellerini kaçırmadı. "Birileri babanızı kandırıyor veya babanız bu işin arkasındakileri tanıyor. İşte bu yüzden babanızla konuşmak istiyorum. Kanımca babanızı bir piyon olarak kullanmak istiyorlar." "Kimler?" "Benim de öğrenmek istediğim bu işte. Şimdi sabırla beni dinleyin ve bana inanın." Tatyana başını önüne eğdi. Artık ne yapacağını kesinlikle bilmiyordu.. Harry Morgan, Spaso Evi'nin kendisine tahsis edilen bölümünde Virginia-Langley'deki dostu Martin Lee'yi aradığında saat gecenin on ikisini biraz geçiyordu. Aralarında ortalama dokuz saat fark vardı ve orada öğleden sonra üç olmalıydı. Dostunu özel ve temiz bir hattan aramıştı. Telefonu Lee açtı. "Merhaba Martin/' dedi Harry Morgan. "Harry! Eski dostum, nasılsın? Seni özledik." "Ben de. Betty ve çocuklar nasıl?" "İyidirler. Ya sen?" "İdare ediyorum. Ama bir sorunum var." Lee dikkat kesildi. "Nasıl bir sorun?" "Müsait misin? Telefonun dinlenmiyor, değil mi? Rahat konuşabilir miyim?" "Tabii, konuşabilirsin?" "Orada neler oluyor Martin?" "Anlayamadım, ne demek istiyorsun?" Yaklaşık on yıl önce Irak'taki Çöl Fırtınası harekâtına birlikte katılmışlar ve harekât sırasında Harry iki defa Lee'nin hayatını kurtarmıştı. O olaylardan sonra aralarındaki yakınlık çok daha güçlü bir arkadaşlık ve güvenin doğmasına yol açmıştı. "Burada herkes gizli bir CIA operasyonundan bahsediyor." Martin Lee şaşırmış gibi sordu. "Moskova'da mı?" "Bana doğruyu söyle Martin. Neler dönüyor? Şirket benim haberim olmadan burada tehlikeli bir oyuna mı kalkıştı?" "Neler diyorsun Harry, ne oyunu?" "Hadi Martin, biz eski dostuz. Anlat bana. Orada çevrilen dolapları, en az senin kadar bilirim. Benim bölgemde bir dolap çevriliyorsa, bunu bilmeye de hakkım var." "İnan bana, ne söylediğini anlamış değilim." "Martin, bana dürüst ol. Sen orada en güvendiğim kişisin. Bana ihanet edemezsin." Martin Lee homurdandı. "Önce şu ağzındaki baklayı çıkarsana. Ne anlatmaya çalışıyorsun."

"Şu Irak'ta çalışan mikrobiyolog ve kimyagerlerin öldürülmesi meselesi. Buradaki İngiliz Elçiliği'nde çalışan bir Rus kızından ilginç bir duyum aldım. Kızın iddiasına göre olayın arkasında biz varmışız, doğru mu bu?" Lee bir kahkaha attı. "Çok saçma! Yoksa inandın mı?" "Evet, inandım." Hattın millerce uzağındaki arkadaşının birden ciddileştiğini hissetti Harry "Böyle komik ve anlamsız bir hikâyeye nasıl inanırsın Harry, olacak şey değil. Kız seni kandırmış olmalı. Rahat, FSB ajanıdır. Güzel mi kız? Bilirsin, KGB'den beri Ruslar çekici kadınları kullanmaya bayılırlar." "Bu numara değil Martin. FSB taktiği de değil. Ciddi bir iddia.." Morgan'ı iyi tanıyan Lee titizlenmeye başlamıştı. "Sen kızın söylediklerine inanmış gibisin. Elinde kanıt var mı?" "Şimdilik kızın söylediklerinden başka bir şey yok ama gerekirse bulabilirim." "Burada bir operasyon girişimi olsa mutlaka benim de haberim olurdu. Yanıldığına eminim Harry." "Bu, DDO'nun (Deputy Director for Operations -CIA'in Operasyonlar Bölümü) gizlice yediği bir halt olabilir mi?" "Hiç sanmıyorum, öyle olsa kokusunu alırdım. Çünkü olayı bizim bölüm de biliyor." "Peki, Defens Intelligence Agency'ye ( ABD Savunma İstihbarat Teşkilatı) ne dersin? Onlar böyle bir işe kalkışmış olabilirler mi?" Martin Lee durakladı bir an. "Onlar için bir şey diyemem." "Aralarında tanıdığın güvenilir biri var mı?" Lee bir süre düşündü. "Albay Jonathan var. O iyi dostumdur." "Hemen onunla temas kur. Gerçeği bilmek istiyorum." "Dur bir dakika. O bahsettiğin Rus kızı bu planı İngiliz Elçiliği'nden mi öğrenmiş dedin?" "Evet." "Bu sana komik ve imkânsız gelmiyor mu?" "Aklından neler geçirdiğini tahmin edebiliyorum Martin. Ama kız bana çok önemli bir isim verdi." "Kimin ismini?" "Sir James Spader." "Vay canına! Ama bu hiç de inandırıcı değil. Hatta olanaksız. Bir defa İngiliz dostlarımız niye bizi itham etsinler; ayrıca İngiliz Elçiliği'nde çalışan bir Rus'un böyle çok önemli ve gizli yapılacak bir konuşmayı duyması mümkün mü? Kızın FSB adına çalışmadığını iddiada hâlâ ısrarcı mısın?" "Henüz hiçbir şeyden emin değilim. Benim için hemen bu işi araştırmanı istiyorum, hem de elinden geldiğince çabuk." "Tamam Harry, istediğini yapacağım. Bana kırk sekiz saat süre ver. " "Sadece yirmi dört saat Martin.. Anladın mı, sadece yirmi dört saat. " "Beni çok sıkıştırdığının farkında mısın? Albay Jonathan'la bu konuyu telefonda konuşamam, ondan randevu almam gerekir." "Unutma, yirmi dört saat Martin. Hiç vaktim yok." Martin Lee homurdanarak telefonu kapattı. Moskova yeni bir güne girmişti. Harry Morgan yatak odasına geçerken kısa bir an aklına Tatyana Chavadze geldi. Uzun boyu, renkli gözleri, çekici vücudu hayalinde canlandı. Harry ona inanıyor ve artık kızın FSB ajanı olduğuna ihtimal vermek istemiyordu. En kötü yanı ise yatağa girmek için soyunurken birden kızı arzuladığını hissetmesi oldu.

—1— Bağdat - Mayıs

BAĞDAT bir tezatlar şehridir; yeni ile eskiyi, pislik ile temizliği aynı zamanda ve aynı yerde bulmanız mümkündür. Dicle Nehri'nin iki yakası boyunca uzanan kentin Kâzımeyn'deki pis kaldırım kahveleri ve pazaryerleri eski Bağdat'ın tüm özelliklerini ve geri kalmışlığını taşırken, semtin ortasındaki büyük ve modern El Muhaberat binası da bu tezadın en bariz örneği olarak görünür. Binanın üçüncü katındaki oldukça sade tefriş edilmiş odasında oturan El Muhaberat Başkan Yardımcısı Abbas Azizi bir yandan Şandruh taşından yapılmış tespihinin tanelerini çekiştirirken, bir yandan da baygın ve kısık gözlerini karşısında dikilen güvendiği adamı Cemal Mahmudî'ye çevirerek süzdü. "Öngörülen programın gerisinde kaldın Cemal," diye homurdandı. Sesinin tonunda tenkitten çok hesap soran bir ifade seziliyordu. Ellerini göbeği hizasında bağlayarak duran Cemal Mahmudî saygılı bir şekilde konuştu. "Raporumda aradığınız tüm bilgileri tafsilatıyla yazdım, efendim. Gerçi programda ufak bir sarkma oldu, ama bunun nedeni de İstanbul'daki beklenmeyen olaydır. O eski Çek ajanı maalesef başımıza dert oldu. Ama endişe buyurmayın, tüm sorunları halledeceğim." Abbas Azizi gözlerini daha da kıstı. "Beni hayal kırıklığına uğrattın Cemal. Senden daha başarılı netice bekliyordum." "Takdirinize sığınırım efendim, fakat raporumu dikkatle okuduysanız beni mazur göreceğinize de bütün kalbimle inanıyorum. Operasyonun boyutları çok geniştir. Çok çeşitli şehirlerde ve birbirine yakın tarihlerde eylem yapıyoruz. Dikkat ve şüphe çekmemek ilk prensibimiz, öyle emir buyurmuştunuz. Ayrıca nisan ayı boyunca Moskova, Londra ve Paris'te üç hedefe ulaştık. Sadece İstanbul'da pürüz çıktı." "Biliyorum, biliyorum" diye homurdandı Abbas Azizi. "Ama Amerikalı Robert Rich'i elinizden kaçırmışsınız. Adam memleketine dönmüş olmalı. Yuri Karpin de hâlâ hayatta. " Cemal Mahmudî belli belirsiz gülümsedi. Kara gözlerinde şeytani parıltılar yanıp söndü. "Endişelenmenize gerek yok, efendim. İki gün sonra Moskova'da Yuri Karpin'i de ortadan kaldıracağız. Tüm hazırlıklarımız tamamlanmıştır." "Daha ne bekliyorsun?" www.cizgiliforum.com "Dimitri Pimenov olayından sonra FSB'nin uyanmamasını. Araya biraz zaman koymamızın yararı olacağına inanıyorum. Ruslar çok uyanıktır, Moskova'da iki kimyagerin üst üste öldürülmesi dikkatlerini çekip, meseleyi kurcalamalarına sebep olabilir." Abbas Azizi gözlüğünü takıp sumenin üzerindeki rapor dosyasını açarak sayfalarını çevirmeye başladı. Özellikle bir şey arıyormuş gibi bakışları sayfalarda dolaştı. "Şu Rus kadın," diye mırıldandı. "Adı neydi, hani Novotny'nin yardımcısı." "Olga Şalyapin, efendim." "Onu niye sağ bıraktın?" "Ondan bize zarar gelmez efendim. Novotny ona yapacağı eylemler hakkında asla bilgi vermezdi, sadece bir yardımcıydı. İstanbul'da ikinci bir cinayetin dikkat çekeceğini düşündüm. MİT'i hafife alamazdım. Aynı tarihlerde geçmişi karanlık iki istihbaratçının ölümü şüphe uyandırabilirdi." Abbas Azizî gözlüğünü çıkarıp adamını dikkatle süzdü. "Kadının bir şey bilmediğinden nasıl emin olabilirsin?" "Bildiğiniz gibi Novotny'yi pek çok işte kullandık. Üstlendiği görevin özünü yardımcılarına pek açıklamaz-dı. Onu iyi tanırdım." "Demek yeteri kadar tanırdın, ha? Öyleyse onu niye öldürmek zorunda kaldık?" Cemal Mahmudî bilgiç bir tavırla omuzlarını silkti. "İhtiraslarını dizginleyemedi efendim. Buna açgözlülük de diyebilirsiniz. İnsanoğlunun değişmeyen zaafı. Tamahkârlık. Daha çok kazanmak isteği.. Bizi istismara kalkıştı, anlaşma

şartlarını bozdu. Son anda işin tehlikeli olduğundan dem vurarak daha fazla para koparmak istedi. Ne yazık ki, çok şey biliyordu ve onu sağ bırakamazdım." Azizî yüzünü buruşturdu, fakat ses çıkarmadı. Yine bir süre önündeki dosyanın sayfalarını çevirdi. Sonra sinirli bir şekilde homurdandı. "Yuri Karpin'in işini hemen bitir. O iki Rus çok içki içiyorlardı, onlardan hiç hoşlanmamıştım. Ağızlarından bir şey kaçırabilirler." "Siz öyle emrediyorsanız, hemen gereken emri Moskova'ya ulaştırabilirim." "Yine o İtalyan karıyı mı kullanacaksın?" "Hayır, efendim. Yuri Karpin için eski bir GRU subayı ayarladık. O işi yardımcım Tarık bin Zeyd yürütüyor ve şu an benden emir bekliyor." Azizî hızlı hızlı teşbihini çekmeye başladı. "Alain Micoud" diye mırıldandı. "Onun olayında bir pürüz yok, değil mi?" "Plan tıkır tıkır işledi efendim. Paris'teki evinde öldürüldü. İtalyan kadın ve ekibi harika, arkalarında en ufak bir iz bırakmadan çalışıyorlar." "Güzel.. Lakin Londra'da bir aksilik yaşamışlar." "Doğru. Randy Shepard'ı stadyumda öldürmüşler. Tam da zamanında. Zira MI 6 Randy Shepard'ı takibe başlamış." Cemal Mahmudî koltukta oturan başkan yardımcısına kaçamak bir nazar attı. Abbas Azizî yine gözlerini kısmıştı. "Bu da MI 6'nın bir şeylerden şüphelendiğini gösterir." "Haklısınız efendim. Graham Freeman için çok daha dikkatli olmalıyız. Tikrit ve Salman Pak'taki fabrikalarımızda yeterli kadar gözetim yapılmıyordu. Son altı ayda bunu bizzat tespit etmiştim. Yabancı uzmanların yaşamlarını kontrol altına almıştım. İki sene uzun bir zamandı, uzmanlar buraya uyum sağladıktan sonra bizimkilerin işi biraz gevşettiğine ve uzmanları yeteri kadar denetlemediğine şahit olmuştum. Mesela Graham Freeman'm Tikrit'te temas kurduğu çok sayıda sivil kişi vardı. Tüm gayretimize rağmen o bölgemizde çok sayıda İngiliz ajanı olduğunu da biliyoruz." "Ne demek istiyorsun?" "Benimki sadece bir varsayım efendim, ama MI 6'ya bilgi sızmış olabilir. Özellikle de son altı ay içinde. Dediğim gibi uzmanları yeterince izole edemedik." Abbas Azizî yine ters ters yardımcısına baktı. "Sen bir şey mi ima etmeye çalışıyorsun?" "Kesinlikle hayır, efendim. İfade etmeye çalıştığım husus uzmanların başarıya ulaşmadan önceki geçirdikleri şu son altı ayda biraz başlarımın boş kalması. İngiliz Graham Freeman ve Amerikalı Robert Rich bunun en iyi örnekleri. Onları kaç kere fabrika dışında yerli halka temas halindeyken gördüm. Bunun yasak olduğunu biliyorlar-di." "Öyleyse neden müdahale etmedin?" "Bu benim görevim değildi, efendim." "Haa, şimdi anlıyorum. Yine Halit Mansur'u çekiştirmek istiyorsun bana. Onları denetlemek Mansur'un göreviydi, değil mi? Söylemeye çalıştığın nedir? O iki uzman dışarıya bilgi mi sızdırdı yani?" "Bu sorunuza kesin evet diyemem. Ama bütün Irak'ta aktif olarak çalıştığına inandığımız İngiliz ve Amerikan casuslarının cirit attığını biliyoruz. Rejim muhaliflerinden destek aldıklarını da. Aksi halde, Londra'da Randy Shepard'ın peşinde İngiliz ajanları olmazdı. Adamı stadyumun tuvaletine kadar takip etmişler. Raporumda açıkladığım gibi İtalyan kadın ve adamları orada bir MI 6 ajanını öldürmek zorunda kalmışlar." Abbas Azizî bir süre sessiz kaldı. Sonra yine önündeki dosyaya takıldı nazarları. "Çek Novotny, Rus Pimenov, Fransız Micoud ve İngiliz Shepard öldü. Ama hâlâ listemizdeki üç uzman hayatta. Geri kalanların işini ne zaman bitireceksin?"

"Mümkün olduğunca çabuk, efendim." "Bana kesin süre ver Cemal. Bilmek istiyorum." "Bu âdeta imkansız efendim. Elimden geleni yaptığıma herhalde inanıyorsunuzdur. Emriniz üzerine mümkün olduğunca kendi elemanlarımızı az kullanıyorum. Yabancı ülkelerde zaten bizim elemanlarımızı kullanmak çok daha zor. Bunun için de ya yerel kaynaklardan istifade etmek zorundayız ya da çok usta profesyonelleri bulmak icap ediyor. Çek Novotny bu tür organizasyonlar için fevkaladeydi, ama ne yazık ki fazla muhteris çıktı." "İşin özüne gel Cemal. Bana süre vermeni istiyorum." "Yarın sabah İtalya'ya gideceğim. Avrupa'dakileri en geç on gün içinde halledebilirim. İtalyan kadını yine devreye sokacağım. Fakat..." "Fakat ne?" "Tek sıkıntımız Robert Rich.. Sanırım o problem olacak." Azizî tespihini masaya bırakarak ayağa kalktı. "Hâlâ izini tespit edemediniz mi?" "Hayır, efendim. Amerika'daki evini de gözlüyoruz. Gelen cevaplar hep menfi, memleketine döndüğüne dair en ufak bir haber yok." Abbas Azizî ufak adımlar atarak eski Bağdat'ın kirli görünümüne bakan pencereye doğru yürüdü. Düşünceli ve dalgın nazarlarla manzarayı seyre daldı. Bu uzmanların hepsinin öldürülmesi gerekiyordu, aksi halde hem makamından hem de kellesinden olabilirdi. "Nereye gitmiş olabilir bu herif?" diye homurdandı. "Bilmiyorum, efendim. Ama endişe buyurmayın, önünde sonunda mutlaka izini bulacağız, elimizden kurtulamaz." "Ya Amerika'ya dönmediyse?" "Başka nereye gidebilir ki?" "Şimdi cebinde çok parası var. Belki de Avrupa'da o parayı yiyordur." "Hiç sanmam efendim. Burada iki uzun yıl geçirdiler; hepsinde memleket hasreti vardı, o da mutlaka kendi evine dönmüştür. Şu kadar ki, Robert Rich ailesi ve yakını olmayan biriydi. Ait olduğu $ew York'a dönmesi için bir nedeni yok, belki de kendine yeni bir hayat kurmak için başka bir kente gitmiş olabilir." Abbas Azizî bu açıklamadan pek tatmin olmuşa benzemiyordu. Pencerenin kenarından çekilip yardımcısını süzdü. "Şu Pavel Novotny meselesine bir daha dönelim," diye mırıldandı. Sonra huzursuz bakışlarını yardımcısına dikerek, "Novotny, seninle İstanbul'da pazarlığa oturdu, değil mi?" diye sordu. "Evet, efendim." "Ve sen de onun fazla para isteğini reddettin." "Öyle de diyebiliriz." "O zaman işi kaybedeceğini anlayan Novotny bize bir oyun oynamaya kalkışmış olamaz mı? Mesela durumu bir şekilde Robert Rich'e çıtlatmış olamaz mı?" Cemal Mahmudî gülümsedi. "Bu çok uzak bir olasılık, efendim. Hatta olacak şey değil. Kiralık bir katil hiçbir zaman kurbanını uyarmaz. İhtimal bile vermem." "Demek öyle düşünüyorsun?" diye mırıldandı Azizî. Ama yeniden koltuğuna oturduğunda hiç de yardımcısının düşüncesine iştirak etmiyordu... Cemal Mahmudî'nin odadan çıkışından yarım saat sonra Abbas Azizî'nin ikinci yardımcısı Halit Mansur kapıyı vurarak içeriye giriyordu. Uzun boylu, iri cüsseli, kalın bıyıklı, cin bakışlı bir adamdı.

Başkanyardımcısı her zamanki tedirgin edici bakışlarını bu defa da ikinci yardımcısına çevirdi. Halit Mansur, o bakışlar altında daima bir fesat yattığını, Azizî'nin her davranışının altında başka amaçlar saklı olacağını bilecek kadar yakın tanırdı. "Otur şu koltuğa" dedi Azizî amirane bir sesle. Muavin Mansur sessizce koltuğun kenarına ilişti. Yarım saat önce meslektaşı ve mevkiice eşit durumda olan Cemal Mahmudî ile şefinin görüştüğünü biliyordu. Bu, Azizî'nin taktiğiydi; muavinlerinden biriyle görüştükten sonra genellikle diğerine zılgıt geçerdi. Yeni bir fırtınanın patlak vermesini bekledi Mansur. Abbas Azizî masanın üzerinde duran dosyayı çatık kaslarıyla ona uzattı. "Bu dosyayı iyice incelemeni istiyorum," diye homurdandı. "Nedir bu dosya, efendim?" diye sordu sakin bir sesle. "Cemal'in hazırladığı av dosyası. " Mansur biraz şaşırarak amirine baktı. Bu olağan dışı bir davranıştı. Yaşlı kurt, gerçekte iki muavinini ayrı kulvarlarda koştururdu. "Ne yapmamı istiyorsunuz?" "Önce dikkatlice incelemeni. Yarın sabah da İstanbul'a gitmeni istiyorum."

—2— İtalya - Toscana - Mayıs HİÇ kuşkusuz Toscana bölgesinin en önemli şehri Floransa'dır. Şehir muhteşem bir Rönesans anıtı, 15. yüzyıldaki sanat ve kültür dolu uyanışın sembolüdür. Dante, Petrarca ve Machiavelli gibi yazarlar Floransa' nın gurur duyduğu edebiyat mirasına katkıda bulunmuşlarsa da, şehri dünyanın en büyük sanat başkentlerinden biri haline getiren asıl unsur Boticelli, Michelangelo ve Donatello gibi ünlü ustaların resim ve heykelleridir. Küçük bir Rönesans mücevheri olan Pienza da, bölgeye eşit ölçüde ün kazandıran muhteşem pastoral kırların merkezindedir. Hatta belki de Toscana yöresi denince ilk akla gelen geniş kırlar, sık aralıklı uzun servi ağaçlarının oluşturduğu manzarasıyla hatırlanan Pienza'dır. Fakat Cemal Mahmudî ne bölgenin sanat ve kültür ağırlığıyla ilgileniyordu ne de çevresindeki tabiatın olağanüstü güzelliğiyle. A12 otoyolundan Pienza'nın köylerine ulaşan virajlı yollara saptığında tek isteği bir an önce kadittin çiftliğine varmaktı. Bu oraya ikinci gidişi olacaktı. Cemal Mahmudî'nin cesur bir adam olduğunu kimse inkâr edemezdi, ama yüreğindeki çarpıntı, biraz da korkudan kaynaklanıyordu. O kadın bir ölüm makinesiydi. Kimsenin, hatta değme erkeklerin bile baş edemeyeceği biri.. Tanrı'nın ihsan ettiği nefis bir vücut, harika bir yüz güzelliği ve o nispette de acımasız, katı bir yürek. Onunla konuşurken bile titrerdi Cemal. Kadının saniyesi saniyesine uymazdı. Floransa'dan kiraladığı arabaya biraz daha gaz verdi. Kadının çiftliğine yaklaşmıştı. Toprak yol oldukça virajlıydı ve köy yolunda yaptığı süratin gereksiz olduğunu biliyordu, ama görüşmeyi bir an önce tamamlamak ve Floransa'ya dönmek niyetindeydi. Uçaktan iner inmez telefonla kadını aramış ve randevu almıştı. Mayısın ikinci haftası olmasına rağmen hava çok sıcaktı ve kiraladığı lanet Fiat'ın havalandırması çalışmıyordu. Neyse ki çiftlik evine çok-yaklaşmıştı, önündeki ufak bir tepeyi aştıktan sonra düz arazide tek başına yer alan taş yapıyı gördü. Büyük ve tek katlı bir binaydı. En azından yüz senelik. Dışı eskiye bağlı kalınarak aynen muhafaza edildiği halde, kadın binanın içini modern bir çiftlik evi haline getirmeyi başarmıştı. Herhalde işlediği cinayetlerden çok kazanıyor olmalıydı. Dıştan bakıldığında bina insanda metruk hissini uyandırıyordu. Sanki hiç hayat emaresi yoktu. Sessiz ve uğursuz. Araziyi çevreleyen ne doğal bir çit ne de tel örgü vardı. Cemal Mahmudî geçen gelişinde de merak etmişti, acaba çiftlik arazisi nerede başlıyor nerede bitiyordu.

Ama Mahmudî böyle şeylerle hiç kafasını yormadı bu defa. Önce hızını kesti, sonra Fiat'ı ufak tahta kapıya doğru sürdü. Daha arabadan inmeden kapı açılmış ve kadının yardımcılarından biri ortaya çıkmıştı. Boyu bir doksan civarında, insan azmanı bir yaratık. Kaslarının gelişmişliği sırtındaki balıkçı yaka kazağın gerilmesinden belli oluyordu. Daracık bir blucin giymişti, ayaklarında da kaim botlar vardı. Keskin bakışlarını Cemal Mahmudî'ye çevirerek bakmıştı. Cemal onu bundan evvelki gelişinde de görmüştü. Adam tek kelime etmedi. Yalnız başıyla yaklaşmasını isteyen bir işaret yaptı. Kadının iki yardımcısı vardı, fakat sanki dilsizdiler. Onların konuştuğuna hiç şahit olmamıştı Cemal. Zaten gerekli emniyet ortamını sağladıktan sonra kadının yanında da durmazlar, ne pazarlığa ne de müzakerelere katılmazlardı. Cemal kapıya doğru yaklaşırken, dev yardımcı hiçbir uyarıya gerek görmeden onu durdurarak önce üstünü aradı, sonra yanında getirdiği çantayı açmasını işaret etti. Cemal'in üstünde silah yoktu, çantayı da hiç itiraz etmeden açtı. Adam çantanın içindeki dolarlara ilgisizce bir göz atmakla yetindi, sonra içeriye girebileceğini gösteren bir baş işareti daha yaptı. Binanın içi, bol güneşli sıcak mayıs gününde oldukça loş ve serin geldi Iraklıya. Duvarlar yüksek, renkler koyu ve iç karartıcıydı. Dev yapılı yardımcı bu defa Iraklı ajanı salona değil mutfağa götürmüştü. Cemal biraz yadırgayarak baktı etrafa, hayatında bu kadar büyük bir mutfağı ilk defa görüyordu. Yerlere koyu kahverengi karolar döşenmişti, yan duvarda insan boyundan büyük, tuğladan yapılmış kocaman bir ocak-şömine mevcuttu. Tezgâhlar alabildiğine uzun, fakat mutfak araçları en son model ve tertemizdi. Kadını orada görünce mutfağı incelemekten vazgeçti Mahmudî. Bu defa bakışlarını bir işverenin rahatlığından öte, ruhunda esen hafif bir ürpertiyle kadına çevirdi. O da blucin giymişti. Ayağında spor lastik ayakkabılar, sırtında da açık mavi kısa kollu bir penye vardı. Mahmudî'nin asıl yadırgadığı nokta, kadının yemek hazırlamakla meşgul oluşuydu. Nedense onun sıradan bir kadın gibi yemek yapabileceğini asla düşünmemişti. Ürkek ve çekingen nazarlarını kadına çevirdi. Kendini biraz daha toparlaması gerekirdi; ne de olsa o bir işverendi ve duruma hâkim olması icap ediyordu. Kadın mutfakta kullandığı lastik eldivenlerini çıkararak, "Hoş geldiniz" dedi. Elini sıkacağını sanmıştı Cemal, ama kadın uzak durdu. Zoraki gülümsemeye çalıştı Iraklı. İngilizce konuşuyorlardı. Mutfağa kesif bir sarımsak kokusu yayılmıştı. "Dün telefonda yeni bir iş teklifinden bahsettiniz. Anlatın lütfen," dedi kadın. "Evet," diye fısıldadı Cemal." Bundan önceki üç iş de çok başarılıydı. Sizden mecnunuz. Bu nedenle yeni bir teklifle geldim." Kadın gülümsedi. "Sizi dinliyorum." Cemal Mahmudî başım, çevirip o dev yardımcının hâlâ mutfakta olup olmadığını anlamak istercesine arkaya baktı. Yalnızdılar, adam her zamanki gibi sessizce ortadan kaybolmuştu. "Biri daha var" dedi kısık bir sesle adam. "Yine Fransa'da mı? " "Hayır.. Bu kez İngiltere'de." "Hangi şehirde?" "Önemli mi bu?" "Bunu ben takdir ederim." "Londra'da." "Devam edin."

"Adı Graham Freeman. Elli yaşında. Bekâr. İşi kabul ederseniz ayrıntılı bilgiyi size vereceğim." "Bu kez ücretin tamamını peşin isterim." Cemal bir an tereddüde düşerek kadına baktı. "Ama bundan öncekilerde...." Kadın bilgiç bir edayla sırıttı. "Bilmediğiniz bir husus var. Çalışma prensibimle ilgili. Genellikle aynı müşteriyle birkaç kez çalışmam. Size zaten bir istisna uyguladım." Cemal Mahmudî yutkundu, "Pekâlâ" diye mırıldandı sonra. "Bir ufak nokta daha var." "Evet?" "Ücretim ilkinden yüzde yirmi beş daha fazla olacak." Kadının yüzüne baktı. Yeniden içi ürperdi. Gülümsüyordu, fakat göz bebeklerindeki ifade her an avını dişlemeye hazır zehirli bir yılanınkinden çok daha beterdi. Mahmudî'nin hiç şansı yoktu, itiraza da kalkışmadı zaten. "Kabul," dedi. "Öyleyse anlaştık sayılır. Para yanınızda mı? " Ajan elinde tuttuğu çantayı işaret etti. "Burada.. Fakat tam istediğiniz kadar değil. Şartlan değiştireceğinizi bilmiyordum." "Önemli değil, size vereceğim banka hesabına aradaki farkı yatırırsınız." Cemal başını salladı. "Şu halde anlaşma şerefine bir kadeh şampanya içmek isterim. Siz de bana eşlik eder misiniz?" Iraklı ajana kalsa, hemen gereken bilgileri verip oradan uzaklaşmak isterdi, ama yapamadı. Kadının ışıltıları gözlerine bakıp büyülenmiş gibi, "Neden olmasın," diye fısıldadı. Kadın şampanya şişesini çıkarmaya giderken arkasından onu süzdü. Onun gerçek yüzünü bilmeyen erkekler için harika biri sayılabilirdi. Paris'te işlediği son cinayetle ilgili gazete haberlerini okumuştu. Alain Micoud'nun cesedini bornozu ile bulmuşlardı. Kaltak karı, diye geçirdi içinden. Muhakkak onu öldürmeden evvel sevişmiş, Fransız uzmanı müthiş bir zevk girdabının içine çekmiş olmalıydı, tam bir dişi akrep gibi. Önce sevişmiş, sonra da sokarak öldürmüştü. Elinde olmadan bir an Alain Micoud'yu kıskanır gibi oldu, herhalde birçok erkek bu kadınla sevişip zevkin doruklarına çıktıktan sonra ölmeyi rahatlıkla kabul edebilirdi. Bundan böyle ona bir kod adı vermeyi düşündü; Dişi Akrep veya sadece Akrep diyebilirdi. Onu kendi âleminde Nina diye çağırıyorlardı, ama mutlaka uydurma bir isimdi bu. Acaba gerçek adı neydi? Bu arada kadın mutfaktaki masaya ince uzun iki şampanya kadehi bırakmış, içine buz yerleştirilmiş kovaya da şampanya şişesini koymuştu. "Biraz soğumasını beklerken biz de detayları konuşalım" dedi Nina. "Evet, iyi olur." Cemal Mahmudî cebinden çıkardığı ince bir zarfı usulca kadehlerin yanma bıraktı. Kadın yumuşak bir el hareketiyle zarfı masanın üzerinden aldı, zarfı açarak içinde yazılı bilgilere bir göz attı. Bu arada Cemal de ürkek bakışlarla kadını incelemeyi sürdürüyordu. Sırtındaki penye bluz daracıktı ve bedenini sıkı sıkıya kavrıyordu. Sutyen kullanmadığı aşikârdı, meme uçları penyeyi gererek dışarıya fırlayacak gibi belirgin görünüyordu. Iraklı bir tuhaf oldu ve benliğini dalga dalga şehevi bir arzunun kapladığını duyumsadı. Hissetiklerine kendi de inanamıyordu. Sanki kadın o an aklından geçenleri biliyormuş gibi bakışlarını elindeki kâğıttan kaldırmış, ajana çevirmişti. Mahmudî utanarak hemen nazarlarını kaçırdı. Kendi duygularını bile tahlilden acizdi, belki utanmış, belki de korkmuştu. Nina'nın etli dudakları hafifçe gerildi, gülümsedi. "Yine bir kimyager.. Niye kimyagerleri öldürmek istiyorsunuz?"

"Biliyorsunuz," diye mırıldandı Cemal. "Bu anlaşma kurallarımıza aykırı. Hedef hakkında sual sormak yok." Kadın boğuk bir kahkaha attı. "Biliyorum. Ama artık birbirimize güvenmemiz lazım. Kurbanın kimliği hakkında daha derin bilgi sahibi olursam bu işimi kolaylaştırır. Ayrıca bu dördüncü işimiz olacak, birbirimizi tanımanın zamanı gelmedi mi?" "Üzgünüm, fakat açıklama yapamam." Nina öğrendiklerini yeterli bulmuş gibi kâğıtları ve zarfı masanın üzerine bıraktı. "Öyle olsun.. Şu halde sorumu değiştireyim. Siz kimin adına çalışıyorsunuz?" "Aynı şey. Yine kural ihlali. Anlaşmaya aykırı." Kadın işveli bir şekilde tebessüm etti. Mahmudî bunun kadının tabii hali mi, yoksa kendisini yumuşatıp ağzından bilgi almak için uyguladığı bir taktik mi olduğunu henüz kestirememişti. "Yine de bazı tahminlerde bulunabilirim." Ajandan ses çıkmadı, ama kadının ısrarı canını sıkmaya başlamıştı. "Arap asıllısınız, değil mi?" "Lütfen.. Soru sormayın." Kadın hiç oralı olmadı. "Suudi Arabistanlı olmadığınıza eminim. Suriyeli olabilir misiniz?" Ajan cevap vermedi. "Belki de Iraklı. Cemal kaşlarını çattı. "Profesyonellik adabına uymayan bu sualleri neden sorduğunuzu öğrenebilir miyim?" "Sadece merak," dedi kadın. Yine bakıştılar. Kadının gözlerinde o buz gibi soğuk ve ürpertici ifade yeniden hasıl olmuştu. Hani Mahmudî neredeyse bu yılan gibi bakışları tercih edecekti; o işveli ve baştan çıkarıcı edanın iradesini nasıl zayıflattığını çok iyi anlamıştı az önce. Bir yandan da işlerin sarpa sarmasından ürktü. Nina şimdilik elindeki başarılı tek silahtı. Profesyonel âlemde onun gibisini bulmak cidden zordu. Kadına mesafeli olmaya çalışıyordu, ama iplerin kopması en son arzu edeceği şeydi. Sabırlı olmaya gayret gösterdi; soracağı veya öğrenmeye çalışacağı her ne ise, yalan söyleyecek ya da geçiştirmeye çalışacaktı. Nina ona biraz daha yaklaşmıştı. Şimdi teninden yayılan hoş bir parfüm kokusu burnuna çarpıyordu. Taze ve baştan çıkarıcı bir çiçek aroması. "Arap erkeklerinin dört kadın aldıklarını işitmiştim, doğru mu?" Kadının yüz ifadesi bukalemun gibiydi. Bir anda sertlikten yumuşaklığa, hiddet ve nefretten, sevgi ve yakınlığa, öfkeden sevecenliğe dönüşüyordu. İnanılır gibi değildi. Karşısındaki insanı adeta sersemletiyordu. Gözlemdeki o soğuk ifade yine kaybolmuş, yerine hafif alaycı, biraz baştan çıkarıcı tatlı bir tebessüm yayılmıştı. Bunu nasıl becerdiğini merak etmeye başlamıştı Cemal. Nina'ya muhatap olmak çok zordu. O an kadının dilediği her şeyi yapabileceğine bir kere daha inandı. Kendinden dahi korktu; Nina dilese, en ufak bir şiddet emaresi göstermeden herkesi konuşturabilirdi. "Evet, doğrudur," diye karşılık verdi. Gerçi üstü örtülü de olsa, kendisinin Arap asıllı olduğunu kabul ediyordu, ama bu o kadar da uzun boylu bir sorun teşkil etmezdi. "Sizin kaç karınız var?" Yoksa tehlikeli sulara mı girmek üzereydiler. Mahmudî bir an ne cevap vereceğini tayin edemedi. Belki burnuna çarpan parfümün baş döndürücü etkisinden, ya da zaman zaman gözlerinin takıldığı penye bluzu delecek gibi sivrilen dolgun meme uçlarının insanı tahrik eden havasından, kadın aklından geçenleri okuyor gibiydi. İçinden, hayır, diye inledi Cemal. Bunu asla düşünmemeli, hayal bile etmemeliydi. Son anda kendini toparladı. "Acaba şampanya yeterince soğumuş mudur?" diye sordu. "Biraz daha beklesek tam kıvamına gelir," dedi Nina..

Bu açıklama bile manidar geldi Mahmudî'ye. Biraz daha beklemekle tam kıvamına gelecek olan neydi? Şampanyanın soğukluğu mu, yoksa gittikçe tehlikeli bir hal almaya başlayan aralarındaki hava mı? Fakat kadın konudan konuya atlamakta, ortamın havasını değiştirmekte inanılmaz derecede ustaydı. Bakışları az önceki elektriğini kaybetmiş, baştan çıkarıcı havasını kaybetmişti. "Süre nedir?" diye sordu. Ajan, suali kavramakta gecikti önce. Sonra aklından geçenlerden sıyrılmaya çalışarak, "Mümkün olduğunca çabuk" demek zorunda kaldı. "Ne kadar çabuk? Bir ay, on gün, bir hafta?" "Hayır, daha kısa zaman da olmalı." "Şaka yapıyorsunuz her halde. Teklifiniz sokağa çıkıp beğendiğiniz bir elbiseyi vitrine bakıp seçmek ya da bir markete girip gönlünüzün istediği bir yiyecek maddesini almak değil. Bir adamı iz bırakmadan öldürmek için, araştırma yapmamı, zaman ve zemini ayarlamamı gerektiriyor." Mahmudî biraz daha toparlanmıştı. "Siz bir profesyonelsiniz," dedi. "Nasıl çalıştığınızı ispat ettiniz. Size bunun için tonla para ödüyoruz. En geç üç gün içinde sorunun halli lazım." "İmkânsız" dedi kadın. "Neden?" .*. "Temiz ve sağlam bir netice istiyorsanız üç gün yetmez." "Ne kadarlık bir süreye ihtiyacınız var?" "En azından bir hafta." "Fazla değil mi?" Nina ilgisizce omuz silkti. "Ancak yeterli. Çalışmamın kendime göre hazırlıkları vardır. Ayrıca İngiltere'deki şartlar daha da ağırdır." Mahmudî'nin keyfi kaçtı. Abbas Azizî başını ağrıtacaktı. Ama şu an elinden bir şey gelmezdi ve tartışma şansı yoktu. İsteksizce, "Pekâlâ" demek zorunda kaldı. Nina da bu arada yerinden kalkmış, alacağı cevaptan emin bir halde şampanya şişesine uzanmıştı... —3— Londra - Mayıs BARRY Foster çatık kaşı ve asılmış yüzüyle genç kadına baktı bir süre. Elinde tuttuğu kalemi parmakları arasında inanılmaz bir beceriyle çevirirken homurdandı. "Bu kaçıncı vakanız Bayan Farrell, yine hata yaptınız." Terry Farrell, başkan yardımcısının geniş masasının karşısında bir asker disiplini içinde, mağrur ve başı dik duruyordu. "Ben elimden geleni yaptım, efendim," diye mırıldandı. Barry Foster'ın fırça çekmeye devam edeceğini biliyordu; nedense ilk gününden beri bu adamla yıldızları bir türlü uyuşmamıştı. "Ama bizim için çok önemli birini son anda kaçırdınız." "Evet, efendim." Barry Foster ondan hoşlanmasa da açık sözlülüğüne hayrandı. Yaylı koltuğunda hafifçe kıpırdandı. Masanın karşısında oturan Matt Singer ve David Mc Neil'e bir göz attı. İkisi de Terry'nin yiyeceği zılgıtı izliyorlardı. "Arabanın plaka numarasını da alamamışsınız." "Doğru, efendim. Alamadım." "En azından bunun ihmaliniz olduğunu kabul ediyorsunuzdur umarım." "Evet, efendim."

"Gelelim şu yazdığınız rapora. Rover'ın içinde üç kişi olduklarını, arabayı bir kadının sürdüğünü, size saldıran ve Fred'i öldürenin bir İngiliz olduğunu yazmışsınız. Sorabilir miyim bu hükme nereden vardınız acaba? Nasıl bu kadar emin olabilirsiniz? Katille tek bir kelime bile konuşmamışsınız." Terry hiç tereddüt etmeden fısıldadı. "Katilin boynunda kırmızı beyaz Arsenal atkısı vardı, o kadarını gördüm, efendim' Barry Foster hiddetle elini masaya vurdu. "Benimle dalga mı geçiyorsunuz Bayan Farrell. Lütfen sabrımı taşırmayın. Bu ne ifade eder ki? Yani boynunda kulüp atkısı takan herkesi İngiliz mi sayacağız?" "Yanlış anlamayın, efendim. Ben doğma büyüme Londralıyım. O adamın Piccadillyli olduğuna yemin edebilirim." Foster şaşkınlıkla ajana baktı. Hâlâ genç kadının kendisiyle dalga geçip geçmediğini anlamamıştı. Odadaki diğer iki erkek de gülümsemelerine zor engel oldular. Foster sabırla homurdandı. "Öyle mi? Demek katilin Piccadillyli olduğuna eminsiniz." "Evet, efendim. Şehrin insanlarını bölge bölge tanımlayabilirim. Bu size garip gelebilir, ama benim özelliğimdir." "Bu kadarı da fazla artık.. Çizmeyi aştınız Bayan Farreli." "Çok ciddiyim efendim. Ayrıca dün gece tanzim ettiğim rapora ilave edemediğim bir önemli ipucum daha var. Sanırım adamı teşhis edecek bir tanık buldum." Yalnız Foster değil, Matt ile David de şaşkınlıkla genç kadına baktılar. İlk toparlanan başkan yardımcısı oldu. "Kim bu tanığınız?" diye sordu. "Stadyum otoparkındaki memur. Bu sabah büroya uğramadan doğru otoparka gittim. Katili onun da görmüş olması lazımdı." "Nasıl?" "Çok basit efendim. Çünkü Rover'a binerken katili görmüş olması mümkündü. O memuru hatırlıyorum, elimde silahla koşarken beni görünce korkmuştu. Scotland Yard'ın ilk soruşturmasında gözden kaçmış olmalı, zira bize iletilen bilgilerde onun ifadesi yoktu. Polis atlamış olmalı. Bu da gayet doğal, çünkü o memur maç bitmeden, yani cinayetin işlendiğini öğrenmeden nöbetini gececiye devrederek evine gitmiş. Bu sabah beni karşısında görünce polis sandı ve bülbül gibi konuştu." Foster'ın yalımı iner gibi olmuştu. "Ne öğrendin?" diye sordu. "Adamın adını ve çalıştığı yeri." "Kimmiş? " "Larry Whitaker adlı biri. Tabii Piccadilly'den." Terry son cümlesini hafif bir tebessümle söylemişti. "Otopark görevlisi o adamı tanıyor muymuş? " "Evet, efendim. Katilin çalıştığı pubun müdavimiy miş." "Nerede bu pub?" "Pıccadilly'de, efendim." Barry Foster kükredi. "Whittaker denen adamı hemen içeri alın. Soruşturmasında bizzat bulunmak istiyorum." Odadakiler ayağa kalktılar. Başkan yardımcısının odasını terk ederken grup şefi David Mc Neil, Terry'nin kulağına,' "Şanslısın, yine dört ayak üstüne düştün" diye fısıldadı.. Piccadilly, West End'in can damarıdır. Önceleri Portugal Street olan adını bilahare, 17. yüzyıl ingiliz züppelerinin giydiği kırmalı yakalardan (pickadill) almıştır. St. James günümüzde kraliyet konutlarıyla çevrelendiği ve yüksek sosyetenin alışverişlerini yapıp eğlendiği 18. asırdan izler taşır. Bugün dahi, özellikle St. James'deki iki mağaza, şapkacı Lock ve şarapçı Berry Bros, o dönemi çağrıştırır. Kuzeydeki Mayfair hâlâ Londra'daki en moda adreslerden biridir. Terry Farrel, Green Park metro istasyonunda indi. Güneş ışınları havayı ılıtıyor ve parkın çevresindeki yoğun trafiğin üstünde parlıyordu. Genç kadının boynu hâlâ yediği darbenin acısıyla sızlıyordu. Boynunda esaslı bir morarma başladığı için o gün balıkçı yaka bir kazak giymek zorunda kalmıştı. Terry mecbur kalmadıkça, kısa boyuna rağmen, uzun topuklu

ayakkabı giymezdi; ekose etekliği, bordo mokosenleri ve devetüyü kabanıyla alışverişe çıkmış tipik bir ev kadınına benziyordu. Omzuna astığı deri çantasının içinde otomatik bir tabanca taşıdığını bilmeyenler, kesinlikle onu boş vaktini öldürmeye çalışan bir insan olarak değerlendirirlerdi. Metrodan çıkınca caddedeki kalabalığın araşma karıştı. Restoranların, kitapçıların ve butiklerin önünden geçti. Larry Whitaker'ın kimliği saptanınca, pubuna ve evine baskın yapılmış, fakat adam ele geçirilememişti. Ekipler her iki mahalli de devamlı gözaltında tutuyorlardı. Terry söz konusu pubı eliyle koymuş gibi buldu. Londra'daki sayısız publardan biriydi, ne var ki içerisi bulunduğu semt itibarıyla daha itinalı ve şık dekore edilmişti. Çok sayıda turist vardı içerde. Terry yabancıların bu tür publara itibar ettiklerini bilirdi. Larry Whitaker'ın ilginç bir kimliği olmalı, diye düşündü genç kadın, zira adamın neden böyle bir işe bulaşması için aklına uygun ve tatmin edici bir neden gelmiyordu. Londra'da her zaman çok sayıda Arap ya da Müslüman kökenli yabancılar olurdu, fakat içeriye giren Terry tek bir Arap'a rastlamamıştı. Ayrıca buranın bir saat önce baskına uğramış bir yer olduğu da asla belli olmuyordu. Genç kadın boş masalardan birine oturdu. Hamburgerini ağır ağır çiğnerken bir yanda da stadyumda kendisine saldıran adamla, Rover’ın direksiyonundaki kadının hayalini beyninde canlandırmaya gayret ediyordu. Ne çare ki gözlerinde canlanan resim çok yetersizdi; stadyum tuvaletinde kapıyı açarken yüzüne doğru yaklaşan bir yumruk beynine nakşolan tek görüntüydü. İki büklüm yere yuvarlanınca dünyası kararmıştı, sadece adamı sırtından, o da kapıyı açıp dışarıya kaçarken görebilmişti kısa bir an. Anımsadığı tek şey, heybetli bir vücut ve siyah, uzun saçlardı. Bunun hiçbir şey ifade etmediğini, adamı teşhis ve tespit için çok yetersiz kaldığını biliyordu. Keza Rover’ı kullanan kadın için de aynı şey geçerliydi. Araba kendisini ezmek üzere üstüne gelirken farlar gözlerini almış, kadını görememişti. Belki sadece bir iki saniye, o da Rover parktaki sıradan çıkarken, gözüne takılmıştı kadının profilden silueti. Ama emin olduğu tek şey, ne saldırganın ne de direksiyondaki kadının Arap olmadığıydı. Bunu ispatlayacak imkânı olmasa da, içindeki önsezi öyle diyordu. Bu ise, çalıştığı bölümün iddialarıyla ters düşüyordu. İçinden lanet olsun, diye homurdandı Terry. Şu sıralar hiçbir şey yolunda gitmiyordu, eğer Larry Whittaker'i yakalayamazlarsa, Barry Foster'in kendisini yeniden masa başı hizmetine göndereceğine emindi. Hemen yanı başındaki masada iki çocuklu bir Alman aile henüz erken olmasına rağmen bira içip, Cheshire peyniri yiyorlardı. Diğer masalara da bir göz attı. Baskın bitmiş ama MI 6'nm elemanları bütünüyle çekilmemişlerdi henüz pubdan. Woodley ve Forbes iki müşteri gibi davranarak bar-amerikana çökmüş dikkatle girişi inceliyorlardı. İçeriye giren her müşteriye heyecanla bakıyorlardı. Terry onlarla göz göze geldi, ama^birbirlerini tanımaz gibi davrandılar. Terry' nin keyfi kaçtı. Buraya boşuna geldiği hissi içine çöreklendi, kuş çoktan kafesten kaçmış olmalıydı. Whittaker en azından uzun bir süre ne evine ne de iş yerine uğrayabilecekti şüphesiz. Önündeki biradan sadece bir yudum aldı ve her zamanki gibi küfrederek homurdandı; burada daha fazla vakit öldürmenin hiçbir anlamı yoktu. Pubdan çıkmaya karar verdi ve ayağa kalktı, fakat son anda içinden gelen bir dürtüyle tuvaletlere doğru yöneldi. Nedenini bilmiyordu, ama buraya kadar gelmişken pubun girdisini çıktısını öğrenmek gibi bir hisse kapılmıştı. Tuvaletler dar bir koridorun üzerindeydi. Koridorun sonunda da mutfağa açılan bir kapı vardı. Garsonlar o kapıdan girip çıkıp servis yapıyorlardı. Tuvalete girmek Fred'i hatırlatmıştı genç kadına. O feci sahne yeniden gözünün önünde canlandı; sanki boynu kesik arkadaşının cansız vücudunu yeniden görecekmiş gibi oldu. Midesi ekşimişti birden. İçtiği bir yudum birayı, yediği hamburgeri çıkaracağını sandı. Boş kabinlerden birini açarak içeri daldı. Ekşime bulantıya dönüştü. Pub şık bir yer olmasına

rağmen, tuvaletler inanılmaz derecede pisti. Kesif bir idrar kokusu burnuna çarptı. Bu, turistlerin işi olmalıydı, yabancılar tuvaletlerin temizliğine hiç dikkat etmiyorlardı. Terry kusmadı, hatta o pis kokudan kurtulmak için kendini hemen dışarıya attı. İşte, her şey o an oldu.. Koridora çıktığında uzun boylu, iri yapılı biriyle karşılaştı. Esmer ve uzun saçlıydı adam. Siyah pantolon, beyaz gömlek giymişti. Önce adamı birahanede çalışan biri sandı, hatta ilgilenip fazla dikkat bile etmedi.. Ama şuuraltı objektifi rastladığı adamın uzun siyah saçlarını resmedince birden irkildi. Onu tanımıştı. Yemin edebilirdi, onu hatırlıyordu. Kısa bir an hayretle birbirlerini süzdüler. Bu kez Terry çok atik davranmıştı. Gencin kımıldamasına meydan vermeden çantasından çıkardığı tabancasını adamın göğsüne dayadı. Esmer tenli genç kımıldayamamıştı. "Sakın kuruldayım deme, Larry Whitaker" diye bağırdı Terry. "Yoksa bütün kurşunlarımı midene doldururum.." Esmer tenli genç, iri iri açılmış gözleriyle kızıl saçlı ajana bakıyordu.; "Olacak şey değil" diye mırıldandı Terry Farrel. "İnanamıyorum." "Çok üzgünüm" diye başını salladı David Mc Neil. "Kendi gözlerinle gördün. Olayı yaşayan da, adamı teşhis edecek kişi de sendin." "Yanılmış olamam." Terry'nin sesi ağlamaklıydı. "Ama yanıldın Terry. Tutukladığın delikanlı İspanyol asıllı bir garson çıktı. Umarım hakkımızda dava açmaya kalkmaz. Asıl fiyasko ise Larry Whitaker olayı. Adam bu gün öğleden sonra polise ifade vermeye geldi. İfade verirken biz de yanındaydık. Muhitinde dürüstlüğü ile tanınan biriymiş". Gerçekten de yeşil bir Rover’ı varmış. Arabayı kontrol ettik; üzerinde en ufak bir mermi izi yok. Oysa arabanın kaportasına iki kurşun sıktığını iddia etmiştin. Gerek İspanyol garson ve gerekse Whitaker maçın oynandığı gece pubdan hiç ayrılmadıklarını, en azından elli şahitle kanıtlayacak durumdalar. O otopark bekçisi yanılmış olmalı, sana yanlış bilgi vermiş. Belki de yeşil Rover’ı görünce onu Whittaker’in arabası sandı. Kesin olan husus, sana stadyumda saldıran kişinin İspanyol garson olmadığı ve Whittaker’in da bu işe burnunu sokmadığı." Terry başını iki yana sallayarak homurdandı: "Anlamıyorum, bir bokluk var bu işin içinde, ama mutlaka çözeceğim." Daha sonra ağzından çıkan kelime için grup şefine baktı. Mc Neil'in de küfürlü konuşmadan hiç hoşlanmadığını anımsadı. "Kusura bakma çok sinirliyim, gelişmeler beni şaşırttı," diye söylendi. Yanılmış olmayı kabullenemiyordu bir türlü. "Sahi," diye mırıldandı yeniden. "Şu otopark görevlisiyle bir daha konuşmalıyım." "Dur, acele etme." "Neden, ne var ki?" "Korkarım, sana hoşuna gitmeyecek bir şey söylemek zorundayım." Terry hışımla arkadaşına döndü. "Ne diyeceksin?" "Başkan Yardımcısı Foster az önce seni görevden aldı." "Olamaz!," diye inledi genç kadın. "Yeniden o küf kokan sicil memurluğuna dönmek istemiyorum." "Sakin ol, Terry. Hele biraz zaman geçsin. Matt Singer sonra bir icabına bakar." Terry Farrell'in tepesi atmıştı. Odayı pür hiddet terk ederken okkalı bir küfür daha çıktı ağzından.. Koridora çıktığında genç evrak memurlarından Edward Blackle karşılaştı. Black mahcup bir çehreyle kıza yaklaştı. Konuşurken daima yüzü kızarırdı. "Ben de sizi arıyordum Miss Farrell. Mr Singer hemen sizi odasına çağırıyor," dedi.

Terry ümitsizce başını salladı. Anlaşılan asıl zılgıtı şimdi güvendiği amirinden yiyecekti. Bunu hak etmişti de; Matt Singer onu sicilin küf kokan odasından kurtardığı halde, beceriksizliği ile yeniden oraya dönmeyi becermişti, hem de inanılmaz bir çabuklukla.. Neredeyse sinirinden ağlayacaktı. Aynı hışımla koridorun sonundaki odaya yürüdü, kapıyı tıklatarak içeri girdi. Matt Singer odasında yalnızdı ve yüzünde o her zaman ki durgun ifade vardı. Daha genç kadın ağzını açmadan, "Barry Foster'ın yeni emrini Mc Neil sana tebliğ etti mi?" diye sordu. "Evet, efendim. Bir iki dakika önce. Sanırım yine büro hizmetine dönüyorum." Matt Singer gülümsedi. "Şimdi söyleyeceklerimi kulağını dört açarak dinle. Bu son derece önemli ve gizli bir bilgidir. Ayrıca çok az kişi bilmektedir henüz. " Terry irkilerek şefine baktı. Yarım saat sonra odadan çıktığında sevinç içindeydi. MI 6'ya verdiği bunca yıllık emeğin boşa gitmediğini hissediyordu. Teşkilat içinde hâlâ onu anlayan ve gerçekleri gören insanlar vardı... —4— Moskova - Mayıs SPASO Evi'ndeki özel telefon çaldığında Moskova'da saat gecenin onuydu. Harry Morgan içine doğmuş gibi arayanın Martin Lee olacağını umarak telefonu kaldırdı. Açar açmaz Lee'nin sıcak ve dost sesi kulağına çarptı. "Merhaba dostum." "Merhaba Martin." Martin Lee bu kez hemen konuya girdi. "İstediğin konuda araştırma yaptım. Az önce Albay Joanthan'la yemekteydim." "Evet Martin, sonuç ne?" "Jonathan'ın hiçbir şeyden haberi yok. Yani Di A kesinlikle bu işin içinde değil." "Ya bizim DDO?" "Onları da araştırdım. Anthony Edward'la konuştum. Bilirsin, onunla aram iyidir. Kesinlikle Moskova'da böyle bir operasyona kalkışmadığımızı söyledi. Zaten onlara herhangi bir operasyon isteğini biz iletiriz. Dikkatli ol Harry, orada birtakım dolapların döndüğü kesin. Sana haber uçuran o kızı bir daha kontrol et. Seni bir oyuna getiriyor olabilirler." "Sağol dostum. Sana güveneceğimi biliyordum." "Bana teşekkür etme. Benim bölüm araştırmayı genişletti. Nihayet söylediğin vasıfta birini tespit ettik. Adı Robert Rich. Şimdi didik didik geçmişini araştırıyoruz. New Yorklu bir bilim adamı. Adam iki buçuk seneden beri ortalarda yok. Irak'a gitmiş olma olasılığı oldukça zayıfsa da durumunu incelemeye devam ediyoruz. Sana yakında daha geniş bilgi veririm." "Dur biraz.. Adamı bulamadınız mı henüz?" "Üzgünüm Harry, ama bulamadık." "Geçmişi karanlık mı? Ne öğrendiniz?" "İlk bilgilere göre ruhen dengesiz biri olduğunu saptadık. Çalıştığı iki üniversiteden de kovulmuş. Son iki yıldır Amerika'nın hiçbir yerinde çalışmadığını saptadık. Bu da anlattıklarına uyuyor, fakat kesin emin olamayız henüz." Harry Morgan'ın nefesi kesilir gibi oldu. Şimdi doğru iz peşinde olduğuna emindi. "Bu bilgileri kimden aldınız?" "Boşandığı karısından. Kadın ondan nefret ediyor. İki seneden beri de nafaka ödemiyormuş. Adamlarım kadını New York'ta bulup konuştular. İki sene öncesine kadar zaman zaman

telefonla görüşüyorlarmış, tabii sırf muntazam ödenmeyen nafaka nedeniyle. Ama şu son iki senedir adamdan hiç haber alamıyormuş." "Martin," diye homurdandı Harry "Bu adamı mutlaka canlı olarak ele geçirmeliyiz. Onun çok şey bildiğini sanıyorum ve o adam öldürülecek. Tıpkı diğer uzmanlar gibi. Bize gerçek bilgileri verecek olan tek kişi o." "Müsterih ol Harry. Herifi her yerde arıyoruz. Mutlaka buluruz." "Ya adam Amerika'ya dönmediyse.." "Başka nereye gidebilir Harry? Önünde sonunda memleketine dönecektir." Bu hiç de yeterli bir neden değildi. Harry Morgan bu ihtimali hiç düşünmemişti. Bir süre aklına takılan bu ihtimalle ürperdi. Lee konuşmaya devam ediyordu. "Biz burada elimizden geleni yapıyoruz. Sen yine de o Rus kızma dikkat et. Seni bir FSB oyununa getirmesin." Harry bunaldığını hissetti. Martin Lee, anladığı kadarıyla hâlâ Rusların bir komplosundan kuşkulanıyordu. "Dikkatli olurum Martin" diyen ajan telefonu kapattı. Tatyana Chavadze ile son görüşmesinden sonra bunun bir CIA operasyonu olmadığına kesinlikle inanmaya başlamıştı; kızdan işittikleri CIA'in standart operasyon prosedürüne hiç uymuyordu. CIA de bazen yabancı istihbarat birimleriyle bazen müşterek operasyon düzenlerdi, ama El Muhaberatla böyle bir işe kalkışmayacağı kesindi, hele şu sıralar. Tatyana haklıydı. Bu plan kesinlikle Muhaberat tarafından yürütülüyordu. Yeniden kızı hayal etti. Onun masumiyetine inanıyordu. Tatyana FSB ajanı olamazdı. Vardığı netice aklı değil, kesinlikle hissi idi, ama bunca yıllık tecrübeli bir ajan olarak içgüdüleri onu şimdiye kadar hiç yanılmamıştı. Tatyana'yı aramaya karar verdi.. Sokaklar gecenin bu saatinde buz gibiydi. Mayıs ayı ilkbaharı henüz getirmemişti Moskova'ya. Harry Morgan ihtiyatlı adımlarla karanlıkta ilerledi. Olayların seyri umduğu gibi gelişiyordu ama yine de halli gereken bir yığın soru vardı beyninde. Aklı hâlâ karışık, düşünceleri dağınıktı. Kaim paltosunun yakasını kaldırıp Lujniki Stadyumuna doğru ilerledi. Tatyana kendisine burada randevu vermişti. Stadyumun ana kapısı önünde. O gece stadyumda sportif bir faaliyet olmadığı için büyük yapı karanlığa bürünmüş gibiydi. Beton yığınının önüne isabet eden merkez kapısının yakınında tek ışık vardı. Harry buluşma noktasının önüne geldiğinde boğazının düğümlendiğini hissetti. Sert esen rüzgâra rağmen hafifçe terlemişti. Martin Lee'nin uyarısı aklından çıkmıyordu, ama yapacağı fazla bir şey yoktu artık. Bu gece son kozunu oynamaya kararlıydı. Az sonra caddenin öbür tarafında kızın uzun ve narin vücudunu gördü. Elinde olmadan yaklaşan kızın çevresinde başkaları olup olmadığına baktı. Şimdilik etrafında kimseyi göremedi. Tatyana da taş duvarların altındaki koyu gölgeler içinde kendisini bekleyen ajanı fark etmişti. Adımlarını hızlandırdı. Yüz yüze geldiklerinde Harry kızın yüzünde görmeye alışık olduğu aynı huzursuzluk ve endişeyi sezinledi. Tatyana hâlâ korkuyordu. "İyi akşamlar Tatyana," dedi. "İyi akşamlar Mr. Morgan." Kızın sesi titrek ve ürkek çıkmıştı. Ajan hemen konuya girdi: "Senden istediklerimi yapabildin mi?" Genç kız yutkundu. "Elimden geleni yapmaya çalıştım, fakat becerdiğimi söyleyemeyeceğim. Babama anlayışla yaklaştım, hatta onu destekler gibi davrandım. Sanırım babam bendeki değişikliği sezinledi

ve o konuda hiç konuşmak istemedi. Hatta daha da ileri giderek beni tersledi, bu konuyu bir daha açmamamı ve kesinlikle unutup susmamı söyledi. Aksi halde ikimizin de sonu olur dedi." "Yani sana gözdağı verdi." "Aynen öyle." "Ve sen Tarık bin Zeyd denen adam hakkında hiçbir şey öğrenemedin, değil mi?" "Üzgünüm." "Ya Yuri Karpin? Onun hakkında bilgi toplayabildin mi?" "Hayır. Babam konuşmamakta kararlı. Yuri de Karpin de Rusçada çok sık kullanılan isimlerdendir. Telefon rehberine bile baksanız yüzlercesine rastlayabilirsiniz. Ama bu gece babamla konuşmak istiyorsanız bu mümkün olabilir. Evde yalnız şimdi. Ben bu geceyi bir arkadaşımda geçireceğimi söyledim. Şüphelenmedi. Şu an evde tek başına içki içiyor." Harry bir kere daha kuşkuyla Tatyana'nın koyu mavi gözlerine baktı. Onlarda çaresizliğin derin izlerini görür gibi oldu. Yalan söylemediği inancı bir kere daha pekişti içinde. Bu riski göze alacaktı, zaten yapacağı pek bir şey de kalmamıştı. Tatyana titrek bir sesle sordu. "Onunla görüşecek misiniz?" Ajan, evet anlamında başını salladı. "Şimdi mi?" "Evet. Buraya yakın mı oturuyorsunuz?" "Üç blok ötedeki işçi evlerinde." "Hadi, beni götür." Tatyana nihayet yardım göreceğini anlayan ufak bir çocuk gibi sevinmişti, yüzü aydınlandı, aralarındaki mesafeyi unutarak genç adamın rahatlıkla koluna girdi. "Gidelim," diye mırıldandı. Harry bunun bir tuzak olmadığından hâlâ kesin emin değildi ama kızın içtenlikle koluna girişi, yardım sevincini bir şekilde göstermesi, içindeki kuşku kırıntılarını bir anda sildi. En iyi aktristler bile gözlerinde gördüğü o sevinci böyle ifade edemezlerdi. Kısa bir yürüyüşten sonra eski lojman bloğunun önüne geldiler. Tatyana'yı yeniden heyecan kaplamıştı. Son bir kez Harry'yi uyarmak gereğini duydu. Ana giriş kapısının önünde ajanı durdurdu. "Lütfen," diye fısıldadı. Babamın bir alkolik olduğunu unutmayın. Onu nasıl ikna edeceğinizi ya da nasıl konuşacağınızı bilmiyorum. Tek ricam onu bu işten caydırmanızdır. Aslında melek gibi bir adamdır, görünüşüne bakmayın. Kabalaşır veya sertleşirse lütfen şiddet kullanmaya kalkmayın. Anlıyorsunuz beni, değil mi?" "Anlıyorum Tatyana, merak etme," dedi Harry. Sonra kızı dışarıda bırakıp hızla bloktan içeriye daldı.. Lojmanın antresi oldukça bakımsızdı. Uzun koridorları aydınlatan lambaların çoğu sönük olduğundan etraf oldukça loştu. Binanın eskiliğine, bakımsızlığı da eklenmişti, ama Harry buna hiç şaşmadı. Yıllar süren Sovyet hükümranlığından sonra vahşi kapitalizme dönüşün doğal sonucuydu bu. Harry merdivenleri tırmandı. 37 numaralı daire binanın üçüncü katındaydı. Dairenin önünde durup kapının zilini çalmadan bulunduğu koridoru inceledi. Bomboştu. Sadece iki kapı ilerdeki komşudan yüksek volümle çalınan Borodin'in müziği aksediyordu. Harry kulağını kapıya dayayarak içeriyi dinledi zili çalmadan önce. Ses seda gelmiyordu içerden. Acaba, adam sızmış olabilir mi, diye düşündü. Sonunda zili çaldı. Adam sızmışsa kapı hiç açılmayabilirdi de. Beklediği birkaç saniye ona asırlar gibi geldi. Önce akseden hafif bir ayak sesi duydu, ardından kapı gıcırtıyla aralandı. Adam kapıyı tam açmamıştı. Aralıktan kapıdaki ziyaretçisine bir göz attı.

Ajan, Tatyana'nın babası, eski GRU subayı Feodor Vasilyaniç Chavadze'yi ilk defa görüyordu. Dağınık ve uzun, ağarmış saçlar, kanlı gözler ve alkolden kızarmış yanaklar.. Tatyana'nın çizdiği tam bir alkolik tablosu.. Elli yaşın üstünde olmalıydı, ama olduğundan da fazla gösteriyordu. Adam bir süre kanlı gözlerini kısarak Harry'yi süzdü, sonra "Kimi arıyorsunuz?" diye sordu kuşkulu bir sesle. Harry sakin olmaya çalışarak, "Sizi, Feodor Vasilyaniç Chavadze" dedi. Rus hâlâ kapıyı tam açmamıştı. "Sizi tanıdığımı sanmıyorum. Ne istiyorsunuz?" "Görüşmemiz lazım." "Ne hakkında?" Artık oyun sırası gelmişti. Ajan işler yolunda giderse kararlaştırdığı planını uygulamaya geçebilirdi. "Hadi Feodor, anlamamış gibi davranma." Adam karşısında tanımadığı birini görünce huylan-mıştı. Bu kez yabancıyı baştan aşağıya bir daha süzdü. "Sizi tanımadığımı söyledim. Çekilin kapımdan." "Aptallık etme Feodor. İşler bozuldu. Az önce Tank bin Zeyd yakalandı." Rus durakladı. "Sen kimsin?" "Kapı önünde açıklama yapmamı beklemiyorsun, değil mi?" Chavadze'de belirgin bir panik havası başlamıştı. Kararsız ve endişeliydi, ama sonunda kapıyı Harry'nin içeriye girmesi için açtı. Ajan ilk iş olarak etrafa bir göz attı. Tipik iki odalı bir işçi lojmanıydı. Ufak antrenin arkasında görünen oda temiz, fakat dağınıktı. Kesif bir sigara dumanı etrafı kaplamıştı. Feodor kızı gibi uzun boyluydu, ama ruhu gibi bedeni de çökmüş, kamburlaşmış, omuzları sarkmış ve yüzü vaktinden evvel kırışmıştı. Feodor fazla muhakeme gereği duymadan sordu. "Tarık bin Zeyd'i kim yakalamış? FSB mi?" "Olabilir.. Henüz bilmiyoruz." Galiba adamın alkollü beyni çalışmaya başlamıştı. Gözlerini kırpıştırdı. "Sen Amerikalısın," diye homurdandı. Ne de olsa eski bir GRU subayıydı. Adamın ilk bakıştaki tespiti Harry'yi etkilemişti, görüşmenin umduğundan da zor geçeceğini hemen anladı, fakat adama dik dik bakmaya devam etti. "Doğru.. İyi tahmin ettin." "İş yattı mı?" diye sordu Feodor. "Henüz bilmiyorum. Aramızda bir muhbir var. Arap konuşursa hapı yutarız." Feodor Chavadze geriye dönüp masanın üzerindeki ucuz votka şişesini kavrayıp hoyrat bir yudum aldı, sonra yüzünü buruşturarak masanın üzerine bıraktı. Kafasını toplamaya, yabancının verdiği haberi değerlendirmeye çalıştı. Harry sakin bir şekilde devam etti: "Bir kötü haberim daha var," dedi. "Daha mı kötü?" "Evet.. Yuri Karpin de ortalarda yok. İzini kaybettik." "Siktir et, pezevengi.. O namussuzun nerede olduğunu biliyorum, boş ver onu şimdi. Kuskova'da.. Metresinin evinde." "Yani kaldığı yeri biliyor musun?" "Biliyorum dedim ya.." "Ben tüymeye hazırlanıyorum Feodor.. Bu işin sonu geldi. Buraya seni uyarmaya geldim. Halit bin Zeyd konuşursa sen de okka altına gidersin. Bir an evvel toz olmaya bak, kesinlikle Moskova'nın dışına çıkmalısın."

Rus'un kaşları çatıldı birden. Yerinde sallandı, aldığı haberi, karşısındaki yabancıyı sindirmeye çalışıyor, fakat muhakeme yürütmekte zorlanıyordu. "Dur bir dakika," diye homurdandı. "Benim param ne olacak? Arap'la böyle anlaşmamıştık. Ben üstüme düşeni yaptım." Harry gülümsemeye çalıştı. "Ama hepsini değil." "Ne demek istiyorsun?" "Yuri Karpin hâlâ yaşıyor." "Bu benim sorunum değil. Günlerdir Yuri'yi izliyorum. Harekete geçmem için emir sizden gelecekti. Arap hep beklememi söylüyordu. Ben paramı isterim." İşler sarpa sarar gibiydi. Harry alttan aldı. "Durumu hâlâ kavrayamadın galiba Feodor. İş yattı dedim. Zeyd yakalandı. FSB onu bülbül gibi konuşturacaktır. Hepimiz tehlikedeyiz." Adam tuhaf tuhaf Harry'ye bakmaya başlamıştı. "Seni tanımıyorum," diye homurdandı. "İlk defa karşıma çıkıp işin bozulduğunu söylüyorsun; bu anlattıklarının doğru olduğunu nereden bileyim? Hem sana neden inanayım ki? Sen bir Amerikalısın, bu işe burnunu neye soktun?" "Aptalca konuşma. Sen de bir Rus'sun. Kendi vatandaşını niye öldürmeye kalkışıyorsun? Sebep hep aynı değil mi? Belirli menfaatler, sen para peşindesin, bazılarımız da başka amaçlar." Feodor Chavadze votka şişesini bir kere daha başına dikti. Aklı karışmış, ama henüz tatmin olmamıştı. "Acele etme," diye söylendi. Gözlerini kısıp homurdandı yine. "Beni korkutmaya mı çalışıyorsun? Seni niye daha evvel hiç görmedim?" "Arap yakalanmasaydı' hiç görmeyecektin. Anlamıyor musun, seni uyarmaya geldim. Bir an önce bu evi terk etmelisin." Rus'u hıçkırık tutmuştu. Birkaç kere üst üste hıçkırdı. "Evi terk etmek mi? Nereye gidebilirim ki?" "Onu bilemem, ama her halde kaçıp saklanacağın bir yer vardır." "Yok! Param da yok zaten.. Ben paramı isterim.. Tam beş bin dolar." Harry bir an Tatyana'yı düşündü, içi burkulur gibi oldu. Demek bütün bunlar sadece beş bin dolar için yaşamıyordu. Adamı yeniden süzdü; gerçek bir alkolik olduğundan hiç şüphesi kalmamıştı artık, aslına bakılırsa Feodor umurunda da değildi, ama Tatyana'ya babasını kurtaracağına dair söz vermişti. Kızın hüzün dolu yalvarışlarını anımsadı yeniden. Ayrıca Tatyana kendisine baş vurmakla tahmin edemeyeceği kadar büyük ölçüde yardımcı olmuştu. En azından bu iyiliğine karşılık vermek zorundaydı. Tabii çok önemli bir neden de uzman Yuri Karpin'in yaşaması gerektiğiydi. "Tamam, tamam. Sana o parayı ben ödeyeceğim, ama bir şartla." Feodor'un kanlı gözleri parıldadı bir an. "Ne şartı? " "Bir süre Moskova'dan uzaklaşacaksın." "Oynattın mı sen? Nereye gidebilirim?" "Şehir dışına. Mesela başka bir kente." Feodor başını olumsuzca iki yana salladı. "Olmaz." "Neden?" Ayyaş adam yeniden hıçkırdı, gözleri daldı bir süre. "Burada bırakamayacağım biri var," dedi sonra.

Harry, bırakamayacağını söylediği kişinin kim olduğunu hemen anlamıştı. Adama acır gibi oldu. Bu berbat haline rağmen hâlâ kızma yardımcı olmaya, üstündeki yükü hafifletmeye çalışıyordu, hatta öyle ki bunun için cinayet işlemeyi bile göze almıştı. Harry usulca fısıldadı. "Kızın mı? " Chavadze'nin kaşları yeniden kuşkuyla çatıldı. "Sen onu nereden biliyorsun?" diye homurdandı. "Biz her şeyi biliriz." "Yoksa o pis Arap mı ispiyonladı? " Harry başını salladı evet anlamında. "Siktir et o herifi.. Zaten ondan hiç hoşlanmamıştım." Ajan güçlü kollarıyla Rus'u tutup sarstı. "Şimdi beni iyi dinle. Artık hepimizin ortadan kaybolması lazım. Arap zaten yakalandı, ama bu planın uygulamasında görev alan başkaları da var. Hepimiz tehlikedeyiz. Zeyd'in konuşması an meselesidir. FSB onu rahatlıkla konuşturur; bunu sen de bilirsin. Ne de olsa bir zamanlar GRU' da çalışmışsın, anlarsın. Önünde sonunda bizim de peşimize düşeceklerdir. Buradan kaçmalısın. Bunu en azından kızın için yapmalısın Feodor." Adam bön bön ajanın yüzüne baktı. Nedense bu olasılığı hiç düşünmemişti. Olayları anlamakta güçlük çekiyordu. Kızının da FSB'nin eline düşmesi tüylerini diken diken etti. "Ya kızım ne olacak?" diye sordu. "Ya FSB ona bir kötülük ederse? Beni bulamayınca mutlaka onu sorgulamaya alacaklardır. O bunu kaldıramaz." Harry endişelenir gibi oldu. Rus yavaş yavaş daha sağlıklı bir muhakeme yürütmeye başlamıştı galiba. "Ben ona da bir çare bulurum," dedi. "Hayır.. Sakın Tatyana'ya yaklaşayım deme. O fazla bir şey bilmiyor. Bilmesini de istemiyorum." Harry parayı verirse adamın Moskova'dan uzaklaşacağını anlamıştı. Şimdi geriye onu konuşturmak ve biraz daha korkutmak kalıyordu. "Durum tahmininden kötü," diye fısıldadı. Feodor bir kere daha onu kuşkuyla süzdü. "Nasıl yani?" "Zeyd'in bizi sattığından şüphe ediyorum. Sanırım o itoğlu it iki taraflı oynuyor." "Ama," diye kekeledi Rus. "Az önce FSB tarafından yakalandığını söyleyen sen değil misin?" Harry bir iskemle çekerek oturdu. "Bu, FSB'nin bizi ele geçirmek için düzenlediği bir oyun da olabilir. Zaten bizden bazı şeyler sakladığını bu sabah öğrendim. Bana hep Zamoskvoreçe'de, Ulitse Zat-sepa'da oturduğunu söylüyordu. Ortadan kaybolunca verdiği adrese gittim, yalan söylemiş, o adreste onu tanıyan tek kişi bile yok." Feodor yutkundu. "Ama ben onun orada oturmadığını biliyordum," dedi. "Nereden biliyorsun?" "Kızım yüzünden onunla burada temas kurmak istemediğimden birkaç defa onun kaldığı yerde buluşmuştuk." "Nerede?" "Yauzskaya Ulitse'de. Evini ben gördüm, pahalı bir apartman katı. Ne olacak, herif petrol zengini bir ülkenin adamı, parası bol, aşağısı kurtarır mı." Harry bir an kuşkuyla ayyaşın yüzündeki ifadeyi inceledi. O ana kadar Rus'un hep doğruları söylediğini düşünmüştü, ama şimdi kuşkuluydu. Feodor'un ifadesi hiç de inandırıcı gelmemişti. Tarık bin Zeyd'in kendisini riske atarak onun gibi bir alkoliği, kaldığı evine çağırması hem mantığa hem de espiyonaj kurallarına aykırıydı. Moskova'daki tüm yabancılar FSB'nin gözetiminden çekinirlerdi, çünkü hemen hemen hepsi potansiyel casus

addedilirdi. Dışarıda bir yerde gizlice buluşmak varken, Arap bu ayyaşı niye evine çağırmış olabilirdi ki? Harry yine de sordu. "Emin misin?" "Tabii" dedi Feodor. "Yauzskaya Ulitse'nin neresinde?" Harry o caddeyi iyi bilirdi. Geniş ve büyük bir yerdi. Oldukça da merkezi. "Metro istasyonundan çıkınca birkaç apartman sonra. Bu kadarı yeterli, diye düşündü ajan. Doğruysa artık bulabilirdi. "Peki, Yuri Karpin'in metresi nerede oturuyor?" diye sordu bu defa. Sonra da pişman oldu. Adamın bakışlarından uyandığını sezinlemişti. "Neden soruyorsun?" diye homurdandı. "Hani bu iş bitmişti?" Adamı daha fazla uyandırmak istemiyordu Harry. Feodor'un istediği parayı örtülü ödenekten rahatlıkla ödeyebilirdi; Moskova'da dilediği zaman, merkeze sormadan belli bir miktara kadar ödeme yapmaya yetkiliydi. O an içindeki duygulara kulak verdi; bu ödemeyi sırf bilgi için mi, yoksa şu sırada dışarıda apartman bloklarının önünde bekleyen Tatyana uğruna mı göze aldığına karar veremedi. Bir yandan da Feodor'un şüphelerini dağıtmak zorundaydı. "Olay benim açımdan bitti," diye fısıldadı sesine güvenilir bir ton vermeye gayret ederek. "Ama ben de emir aldığım kişilere açıklama yapmak zorundayım. Gerisini onlar düşünsünler. Bu nedenle Yuri Karpin'in bulunduğu yeri bilmek istiyorum." Feodor sırıttı. "Önce beş bin dolarım. Ancak paramı aldıktan sonra konuşurum." "Tamam" diye mırıldandı Harry. "Parayı yarın sana ödeyeceğim." "Buraya mı getireceksin?" Ajan kısa bir tereddüt yaşadı. Tarık bin Zeyd'in ne zaman harekete geçeceği hakkında hiçbir bilgisi yoktu ama her an olabilir ve Iraklı eve gelebilirdi. "Burada olmaz. Dışarıda buluşalım." Feodor yine kuşkuyla sordu. "Neden?" "Anlaşana, Arap FSB adına çalışıyorsa her an seni tutuklamaya buraya gelebilirler." Feodor Chavadze'nin alkolden süngere dönmüş beyni bazen söylenenleri anlamakta ve değerlendirmekte güçlük çekiyordu. Tek anladığı, işlerin sarpa sarmasına rağmen parasını ödeyecek yeni bir kapı bulduğuydu. Fazla üstelemedi, hatta ilk defa sırıttı. "Arap'tan korkuyor musun?" Harry omuzlarını silkti. "O bir dönek. Bize zarar verebilir. Yarın tam öğleyin on ikide Tram'a gel. O lokantayı biliyor musun?" "Malaya Dmitrovka'daki mi?" "Evet. Paran yanımda olacak." Tram, Lenkon Tiyatrosu'nun bodrumunda bulunan, hoş bir ortamda Rus yemekleri yenebilecek güzel bir yerdi. Feodor dudak bükerek ajana baktı. "Öyle bir yerde buluşmaktan çekinmiyor musun? Fazla ayakaltı değil mi?" "Senin evinde buluşmaktan bin kat iyidir. Yerinde olsam bu geceden itibaren ortadan toz olmaya bakardım." Feodor uzun uzun ajana baktı. "Peki sen kimsin? Adın ne? Senin hakkında tek kelime bilmiyorum." "Boş ver bunları.. Artık bilmen içinde çok geç. Eski bir GRU subayına yakışacak şey değil bu sorduğun. Bundan sonra ne kadar az şey bilirsen, senin için o kadar iyi olur. Tamam, anlaştık değil mi? Yarın on iki de Tram'da olacaksın." Rus bir sakınca görmemişti. "Tamam," diye mırıldandı.

Harry yarın öğleye kadar evi terk etmeyeceğine emindi. Saat geç olmuştu; bundan sonra Zeyd eve gelmezdi, ama yarın sabah mesai saati başladıktan sonra uğraması mümkündü tabii. Rus'u bir şekilde uyarması gerekiyordu. "Haa, son bir şey daha" dedi. "Buluşmamızdan önce Arap gelirse ona hiçbir şey bilmiyormuş gibi davran, anladın mı? Bu çok önemli ve kesin benden bahsetme. Konuşursan ya da ağzından tek kelime kaçımsan sana zırnık bile ödemem." "Merak etme, konuşmam."

Harry Morgan, Chavadze'nin evinde yaklaşık yarım saat kalmıştı. Soğuk rüzgârların estiği sokağa çıktığında Tatyana'yı kendisini beklerken buldu. Genç kız lojmanın önündeki çimlerin üzerinde huzursuz adımlarla bir ileri bir geri gidip geliyordu. Harry'nin bloktan çıktığını görünce hızla yanına koştu. Beklerken soğuktan yanakları al al olmuştu. "Ne haber?" diye sordu telaşla. "Görüşmeniz nasıl gitti?" "Her şey yolunda Tatyana," diye fısıldadı ajan. "Yolunda mı? Yani babam bundan sonra emniyette mi olacak?" Harry hayranlıkla onun deniz mavisi gözlerinin içine baktı. "Şayet o Arap yarın öğleye kadar evinize gelmezse her şey düzelecek sanırım." Tatyana tatmin olmamış gibi sordu. "Ona ne anlattınız?" "Özetle ona Moskova'yı terk etmesini söyledim." "Bu imkânsız. Babam Moskova'yı terk etmez." "Yarın bunu mümkün hale getireceğiz." Kızın gözleri irileşti. "İnanmıyorum.. Nasıl?" "Şimdilik orasını kurcalama. Ama sana verdiğim sözü tutacağıma inan. Onu bu işe bulaştırmayacağım." Harry yetkisi dahilinde olan örtülü ödenekten para çekerek babasına vereceğini kıza şimdilik söylememeyi daha uygun bulmuştu. Kızın gözlerinde minnet ifadesi oluştu. Ajana bütün kalbiyle inanmıştı. İşin en başından beri onun isterse sorunu çözeceğini biliyordu. Fazla ısrar etmedi, ajanın mutlaka bir formül bulduğunu kabullendi. "Çok teşekkür ederim Mr. Morgan," diye fısıldadı. "Size çok şey borçluyum. Ömrüm boyunca bu iyiliğinizi unutmayacağım." "Fazla büyütmeye değmez. Unutma bunu senden çok ülkemin çıkarları için yapıyorum." "Çok alçakgönüllüsünüz Mr. Morgan." Kızın sesi titreyerek çıkmıştı, ama Harry'nin bakışlarından gerçek nedeni sezinlemiş gibiydi. Sevinçle ajanın koluna girdi. "Hem artık bana Mr. Morgan demekten de vazgeç. Sadece Harry diye hitap et." Tatyana kendisini frenleyemeyerek uzandı ve ajanın yanağına bir öpücük kondurdu. "Sana çok şey borçluyum Harry." Masumane öpücük ajanın kanını alevlendirmişti birden. Bir süre karanlık yolda kol kola sessizce yürüdüler. Ajan neden sonra uyanarak kolundaki kıza sordu. "Şimdi nereye gidiyorsun?" "Babama bu gece eve dönmeyeceğimi söylemiştim. Bilmiyorum, henüz bir karar vermedim, ama herhalde geceyi geçirecek bir yer bulurum, dert etmeyin." Harry teklif edip etmemekte uzun süre kararsız kaldı fakat sonunda bütün cesaretini toplayarak sordu. "Bu gece Spaso Evi'nde misafirim olmaya ne dersin? Tatyana merakla sordu:

"Neresi orası?" "Resmi ikametgâhım," dedi Harry. "Moskova'daki evim." Genç kızın yüzü kızarır gibi olmuştu, ama gülümsüyordu...

—5— New York - Mayıs ROBERT Rich yeni hayatına uyum sağlayamıyordu. Başıboşluk, gayesizlik ve insanı tedirgin eden bir serbesti. Irak'ta geçirdiği iki uzun zor ve yorucu yılın ardından şimdi kendini bir kuş kadar hür addediyordu. Dilediği yere gidebilir, istediğini yapabilirdi. Önceleri kâbus gibi gelen proje başarıyla uygulanmış ve korkuları boşa gitmişti. Yaptıkları işi Bağdat'ta çalışan uzmanlardan hiçbiri açıklaya-mazdı, konuşma şansları yoktu ve bu macera sonsuza kadar onların sırrı olarak kalacaktı. Artık çok parası vardı ve bir süre çalışmak zorunda da değildi. Üç gündür doğup büyüdüğü şehirde avare avare dolaşıyor, zamanı kısıtlı olmadığı için şehre olan hasretini gideriyordu. İlk gününü kendisine kalacağı yeni bir yer bulmak için geçirmiş ve şehrin merkezine uzak Wildlife Refuge'de bir evin ikinci katını kiralamıştı. İkinci günü ise New York'un en eski ve en yeni binalarının omuz omuza olduğu Lower Manhattan'da geçirmiş, yine buradan Staten Island'a giden feribota binerek meşhur gökdelenlerin ve Özgürlük Anıtı'nın harika manzarasını izlemişti. Bugün de Beşinci Avenue'de dolaşacak, alış veriş yapacaktı. Bir süre Trump Towerın m önünde oyalandı. Göz kamaştırıcı ve aşırı pahalı daire ile büroların bulunduğu kule, her katta çok şık ve Özel mağazalarla kafelerin yer aldığı altı katlı geniş bir atriyumun üzerinde yükselirdi. Atriyuma girerek alışveriş için pembe mermerler, aynalar ve çavlanla süslenmiş katlarda dolaşmaya başladı. Robert Rich elli bir yaşında, uzun boylu, siyah saçlı, mavi gözlü ve sportmen yapılı bir adamdı. Onu görenler ünlü bir sinema oyuncusu sanabilirlerdi. İyi bir aileden gelmiş, mükemmel eğitim görmüştü. Aşırı zeki bir insan olmasına rağmen, başarısını gölgeleyen bazı kötü huyları da bünyesinde toplamıştı. Uyumsuz ve dik başlıydı; inatçı karakteri pek çok yerde başına iş açmış, onu, girdiği toplumlarda sevilmeyen, yalnız kalan bir adam haline getirmişti. Kendi yeteneklerine hayrandı; bu ise vazgeçilmez burun büyüklüğü ve çevresindekileri küçümseme gibi kötü bir eğilime neden olmuştu. Davranışları hem iş hem de aile bünyesinde olumsuz gelişmelere sebebiyet vermişti. Beş sene önce karısı Shirley'den boşandı. Karısı mağrur ve dik başlıydı, onun kaprislerine dayanamamıştı. Tek oğlu Brad ise okumadı, babasıyla devamlı tartışırdı, on yedi yaşındayken evden kaçtı. Ondan bir daha doğru düzgün haber alamadı. Üç sene önce Noel'de, Arizona'dan bir kart atmıştı. Robert acımasız bir insandı ve oğlunu affetmemiş-ti, o karta bile cevap yazmadı. Hiçbir üniversitede barınamıyordu; şansını özel teşebbüste bazı büyük kuruluşlarda da denedi, ama sonuç değişmedi, en geç altı ay sonra istifa etmek zorunda kalıyor veya firmalar işine son veriyorlardı. Zaten Bağdat'ta çalışma teklifini de böyle işsiz kaldığı bir zamanda almıştı. Robert Rich yaşlandıkça kendi toplumuna kin ve nefret duymaya başlamıştı; kendisini anlamadıklarına ve kıymetini takdir edemediklerine samimi bir şekilde inanıyordu. Hiç tereddüt etmedi Robert ve gelen teklifi hemen kabul etti. Bağdat'ta çok zor şartlar altında iki uzun sene geçirdi. Araplar onu pohpohlayıp şımarttılar, iyi de para ödediler, ne var ki kurulan uzman grubunun başına geçirmelerine rağmen Robert maiyetindeki Avrupalı bilginlerle yine anlaşamadı ve sevilmedi. Oysa bir tür kendi kendini tatmin imkânı bulmuştu, orada gizli otorite oydu, diğer uzmanlar onun isteklerinin dışına çıkamıyorlardı. Aslına bakılırsa Robert, Iraklılardan da nefret ediyordu, fakat iş şartları ve kazandığı para iki sene katlanmasına yetti, tabii bir de kendilerinden istenen nihai hedefe ulaşmanın da bunda payı vardı.

Robert şimdi kendini büyük bir boşluk içinde hissediyordu. Parayla dönmüştü New York'a, ama kendisini nasıl bir geleceğin beklediğini henüz bilmiyordu. Red Apple'den ince, rahat ve vücuduna biraz bol gelen bir rüzgârlık aldı. Başka bir dükkândan da siyah mokasenle, kalın tabanlı tenis ayakkabıları seçti. Uzun zamandan beri alışveriş yapmıyordu, daha sonra spor bir pantolon, ekose desenli gömlek ve tişörtü beğenerek satın aldı. Atriyumdan çıktığında saat on ikiyi geçiyordu. Peşindeki o adamı da ilk defa o zaman fark etti. Robert genelde dalgın bir adamdı ve çevresindeki insanlarla pek ilgilenmezdi. Lakin suçluluk duygusu ve bunun yarattığı korku zaman zaman yüreğini hoplatıyordu. Bağdat'ta geçirdiği son iki senede bu duyguyu tatmıştı. Orada devamlı gözaltında tutulurlardı ve daima peşlerinde biri olurdu. Robert, önce bunun Bağdat'tan kalma bir alışkanlık, bir vehim, içine yerleşmiş bir şüphe olduğunu düşündü, ne var ki, yaptığının memleketine ihanet ve uluslararası bir suç olduğunu bilecek kadar da zekiydi. Iraklılar ellerinden geldiği kadar çalışmalarını gizlemişler ve bunun duyulmamasına gayret etmişlerdi. Peşinde polis olamazdı. Teselli bulduğu bir nokta da Amerika'dan uzak olduğu süre içinde kendisini arayıp soracak kimsenin bulunmamasıydı. İki senedir ödemediği nafaka borçlarından dolayı boşandığı karısı Shirley'i anımsadı bir an. Nafaka borçlarını ödememek memleketinde çok ciddi bir suçtu, ama karısının alacağını tahsil için adli makamları harekete geçirmesi şarttı. Hatta bir ara Shirley'in izini bulmak için özel bir dedektif tutmuş olabileceğini dahi düşündü. Bu da zayıf bir olasılıktı, daha Amerika'ya dönüşünün üçüncü günüydü, özel bir dedektifin bu kadar kısa bir sürede izini bulması milyonda bir ihtimaldi. Robert Rich önce İstanbul'a gelmiş, bir hafta kadar burada kaldıktan sonra Paris'e geçmişti. Niyeti İskandinav memleketlerini de gezmek ve daha sonra yurduna dönmekti. Eline böyle bir fırsat geçmişken Avrupa'da görmek istediği tüm yerleri dolaşmak istiyordu, ama Paris'te umduğundan fazla kalınca fikrini değiştirerek yurduna dönmeyi tercih etmişti. Cadde boyunca yürümeye devam etti. Muhtemelen takip edildiği filan yoktu, sadece vehimden ibaretti. Öyle olmalıydı. Bir ara Beşinci Avenue'nun en gözde mücevher mağazası Tiffany'nin dar vitrini önünde durarak peşindeki o adamın cama aksedecek görüntüsüne bakındı. Artık onu göreceğini sanmıyordu fakat şüpheli kişi yine civarındaydı. Huzuru kaçtı. Takip edildiğinden emin oldu. Hızlı adımlarla en yakın metro istasyonuna doğru yürüdü. Yürüyen merdivenlerden perona inerken arkasına bakmamaya gayret ediyordu. Katarlar peş peşe gelip gidiyorlardı. New York'ta metro istasyonları her zaman kalabalık olurdu. İnsan selinin arasına karıştı. Rasgele bir vagona atladı. Peşindeki adamı göremedi, belki yanılıyordu, adamın peşinde dolaşması tamamen bir tesadüftü. Ama tedirginlik bir kere içine sinmişti. İki üç durak sonra indi. Yine etrafına bakındı, adamı göremedi. Rahat bir nefes aldı. Herhalde daha uzun süre buna benzer korkuları yenemeyecek ve zaman zaman gözetlendiğini ya da takip edildiğini düşünerek yaşayacaktı. Vatanına, hatta insanlığa ihanet etmiş sayılırdı, ama bundan dolayı vicdanında bir eziklik ya da sorumluluk taşımıyordu. Robert Rich korkusunun anlamsızlığına kanaat getirince yeniden metroya binerek geldiği yöne döndü. Bu defa siyahi bir adamdan şüphelendi. Boyu iki metreye yakın, devasa biri. Sanki bela çıkarmak için sebep arayan, birilerine çatmak için insanların gözlerinin içine bakarak homurdanan, saldırgan tipli bir zenci. Sırtına eski deri bir ceket geçirmiş, rengi solmuş blucin giymişti. Robert bir ara zencinin ısrarla kendisine baktığını hissetti. Gerçi şehirde çok sık rastlanan bir olaydı bu; Afro-Amerikalıların olay çıkarma olasılıkları ve suça yatkınlıkları istatistik olarak çok yüksekti. New-York metrolarında yolculuk edenler, yerleşmiş bir kural olarak zencilerin yüzüne bakmaktan özellikle çekinirlerdi.

Robert bakışlarını başka yana çevirdi. Onun polis olduğuna ihtimal vermiyordu. Beşinci Avenue durağına gelince indi. Zenci vagonun öbür kapısı önünde ayakta duruyordu, fakat son anda o da aynı durakta indi. Burası güzergâhın en büyük duraklarından biriydi, etraf yoğun denecek kadar kalabalıktı. Robert, vagon hareket etmeden önce son anda yeniden içine atlamayı düşündü bir an, ama sonra bunun anlamsızlığını kabullenerek acele adımlarla merdivenlere doğru yürüdü. Zenci kalabalık arasında kaybolmuştu. Robert Rich bir türlü rahatlayamıyordu. Çevresindeki insanların hep kendisiyle ilgilendikleri gibi bir hisse kapılmıştı. Saçmalıyorum, diye söylendi içinden, takip edildiği filan yoktu, sadece içindeki şüphe ve korkuyu yene-miyordu. Oysa korkması için hiçbir neden yoktu, o kendi memleketinde aranan bir suçlu değildi. IBM Building'in 57. Street'e bakan yüzüne kadar yürüdü. Hava açık ve güneşliydi. Karnı acıkmıştı. Dünyaca ünlü Hard Rock Kafe burgercilerinden birine girdi. Hamburgerini yerken yine gözetlendiği hissine kapıldı. Bu defaki bir kadındı. Orta yaşlı, balıketinde,ev hanımı görünümünde biri. Arsız bakışları ısrarla üzerindeydi. Robert bir bunalımın eşiğinde olduğunu kabullendi. Muhtemelen peşinde kimse yoktu, sadece o öyle sanıyordu. Bu tedirginliğe bir son vermeliyim, diye düşündü. Her şeyden vazgeçti, yeni kiraladığı evine dönmek istedi. Hamburgerini yarım bıraktı ve yerinden kalktı. Büyük cam kapıdan çıkarken o kadına bir daha göz attı. Kadın cebinden çıkardığı telefonuyla konuşuyordu, ama kendisine bakmıyordu.. Robert Rich şehir dışında Jamaica Bay'de, Wildlife Refuge denen yerde, hemen deniz kenarında ahşap iki katlı bir evin üst katını kiralamıştı. Manhattan'ın merkezinden metroyla ulaşma imkânı vardı. Tamamen sakin ve sessiz bir yerdi. Burada bütün bir yıl boyunca veya mevsimlere bağlı olarak üç yüzün üstünde farklı kuşun yaşadığı söylenirdi. Robert yorgun bir şekilde yeni kiraladığı evine döndü. Şehir merkezindeki sahip olduğu evini kullanmadığına şimdi seviniyordu. Yandaki ahşap merdivenleri çıktı. Başı sinirden ağrımaya başlamıştı, henüz erken olmasına rağmen bir kadeh viski içip uyumayı düşündü. Cebinden anahtarını çıkardı, fakat daha anahtarı cebine sokmadan kapının birden içerden açılmasıyla irkildi. Evinde daha önceden yüzlerini bile görmediği üç adam oturmuş gelişini bekliyorlardı.. Moskova - Mayıs SPASO Evi'nin Amerikalı özel korumaları Harry Morgan'ın yanındaki genç kıza biraz yadırgayarak baktılar. Bir seneyi aşkın bir zamandan beri burada kalmasına karşın, CIA ajanının ilk defa lojmanına bir kadın getirdiğine tanık oluyorlardı. Bu durum usulen yönetmeliğe aykırıydı ve bir Rus'un, büyükelçinin resmi ikametgâhına girmesi güvenlik yönünden son derece sakıncalıydı. Fakat Harry Morgan Moskova'daki en yüksek dereceli haber alma yetkilisiydi; bu nedenle askeri korumalar ağızlarını bile açmadılar. Harry'ye tahsis edilen odalar ikinci kattaydı. Binaya girdikten sonra sessiz koridorları kol kola geçtiler. Harry onu çalışma odasında tutamayacağı için doğruca yatak odasına geçti. Işığı yakınca Tatyana bir an irkilir gibi oldu. Harry'nin davetini kabul ederken, üç aşağı beş yukarı, bu geceyi nasıl geçirecekleri hakkında bir fikir sahibiydi, hatta onunla sevişmeyi istiyordu da ve bu arzusu sadece babasına yaptığı yardımdan değil, onu gerçekten çekici bulmasındandı. Aslında Harry'de kızla sevişmeyi şiddetle istemesine rağmen aynı sıkıntıyı o da yaşıyor, Tatyana' nın bir borç öder gibi kendisine yaklaşmasını arzu etmiyordu. Sade döşenmiş bir yatak odasıydı burası. Tüm eşyaların Amerika'dan getirildiğini anladı Tatyana. Rus zevkini aksettiren tek bir şey yoktu. Büyük bir yatak, ufak sayılacak bir

gardırop ve yine ufak bir yazı masası. Kızın dikkatini çeken tek şey ise masanın üzerinde duran beş ayrı telefon oldu. Harry durumu anlamış gibi mırıldandı. "Şey. Kusura bakma.. Seni kabul edebileceğim başka yerim yok." "Hiç önemli değil," diye fısıldadı Tatyana. Ajan ne yapacağını bilemez gibi kararsızca sordu. "Bir şey içmek ister misin? Bira veya şarap gibi." "Hayır, teşekkür ederim. İçkiyle başım pek hoş değildir." "Anlıyorum." Tatyana, genç adama yaklaştı. Kısa bir an bakıştılar. Sonra tek kelime etmeden kucaklaştılar. Harry onu uzun uzun dudaklarından öptü. Bundan sonrası inanılmaz bir hızla gelişti. Yatağa doğru ilerlediler. Hem öpüşmeye devam ediyor hem de birbirlerinin giysilerini çıkarmaya çalışıyorlardı. Tatyana'nın vücudu güzel, teni duru beyazdı. Harry onun küçük güzel göğüslerini öptü ve sonra yatağa çekti. Harry'ye göre sevişirken önemli olan doğru zamanı yakalamaktı. Arzular, her kişinin yapısına göre, önce yükselir sonra düşmeye başlardı. Bir de tabii, fiziki gereksinimlerin yanı sıra kişinin duygusal ihtiyaçları vardı. İşte bazen bu ikisi birleşir ve sonra da karşısındaki kişinin duygularıyla aynı zamana rastlardı. O zaman her şey tam bir mükemmeliyete erişirdi. Harry'nin Tatyana ile sevişmesi de öyle olmuştu. Tam anlamıyla birbirlerine uymuşlardı. Seks onlara hiç zorlanmadıkları bir dünya yaratmıştı. Yaşadıkları o kadar gerçekti ki, birkaç saat veya birkaç dakika sürmüş hiç fark etmezdi. Harry'nin o an yaşadığı buydu. Kızın gözlerinin içine bakıyordu. Kız da ona sımsıkı sarılmış, bilmediği bir boşluğa düşmekten korkuyormuş gibi tutuyordu. Uzun süre zamanı unutarak seviştiler. İkisi de zevkin doruklarında dolaşmışlardı. Tatyana yumuşacık bir ifadeyle, "Mutlu musun?" diye sordu. "Kendimi hiç bundan iyi hissetmedim." Sonra kızın bedeninden çıkarak yanma uzandı. Birbirlerine sarılmış yatarlarken kızın göğüslerini tekrar öpmeye başladı. Bu yeniden sevişme arzusu değil, bir tür ona hayranlığının ifadesiydi. Canı bir sigara çekti. Uzun zamandır sigara içmediği halde hâlâ yanında bir paket sigara bulundururdu. Yataktan kalkıp yere fırlattığı ceketinin cebinden sigara paketini çıkararak bir tane yaktı. "Sen de ister misin?" Tatyana hayır anlamında başını iki yana salladı. Kız da, o yataktan kalkınca doğrulmuş utanmış gibi çarşafa sarılarak yatağın içinde oturmuştu. Deniz mavisi gözlerinde fiziki doyumun izleri vardı. Harry onu dudaklarından tekrar öptü. Tatyana gülümsedi ve hiç ummadığı bir soru sordu. "Çocuğun var mı? " "Ben evli değilim. Dikkat etmedin mi, alyansım yok." "Olmaması ne ifade eder ki?" Harry başını salladı. Onun düşünce tarzını anlamaya çalışıyordu. Galiba bu, dünyanın her yanında aynıydı; kadınlar nedense birlikte oldukları erkeklerin aile durumunu merak ediyorlardı. www.cizgiliforum.com "Hiç evlenmedim' diye fısıldadı kısık sesle. "İşim gereği. Benim mesleğimde olan insanlar evliliği kolay yürütemezler." Tatyana ilk defa Harry'nin sol omzundaki fermuara benzeyen eski yara izini fark etti. Uzun parmaklarını götürüp yara izinin üzerinde dolaştırdı. Yattığı kadınların hemen hepsi bunu yapıyordu. Çirkin görünüşlü bir yaraydı, kadınların dokunmak istemelerini anlamıyordu. "Vuruldun mu?" "Evet." "Çok korkunç." Omuzlarını silkti Harry, çok eski bir olaydı, artık aklına bile gelmiyordu. "Nerede?"

"Irak'ta.. 1991'de.. Yıllar önce." Kız ona hayranlıkla bakıyordu. "Biliyor musun, sen ajana hiç benzemiyorsun. Ajan deyince aklıma hep karanlık, kötü işler peşinde koşan kimseler gelir. Senin insan tarafın çok fazla. Nasıl oluyor bu?" Harry yine, bilmem der gibilerden omuzlarını silkti. Aslında bu konulara dalmak istemiyordu, sanki konuyu kapatmak ister gibi, "Artık uyuyalım mı?" diye sordu. Tatyana tekrar yatağa uzandı ve çarşafı üzerine çekti. Harry de başucundaki ışığı söndürdü. Bir süre konuşmadılar. Yatağa uzanınca Tatyana arkasını dönmüştü. Neden sonra kısık bir sesle, "Lütfen, bana sarıl," dedi. Harry ona yaklaşarak dediğini yaptı. Yüzünü çıplak omuzlarına yapıştırdı. Aralarındaki sessizlik devam ediyordu. İkisi de uykuya dalamamışlardı. Neden sonra Tatyana'nın titrek sesi duyuldu. "Harry bunu neden yaptın?" "Ne demek istiyorsun?" "Ne demek istediğimi anladın. Babamı neden kurtarmaya çalıştın?" Ajan cevap vermeden önce birkaç dakika düşündü. Zorla da olsa gülümsemeye çalıştı. "Bilmiyorum." "Hayır, biliyorsun. Sizler sanırım yaptıklarınızı çok düşünürsünüz. Bunun gerçek nedenini bana söyleyebilirsin. Söyleyebileceğini Harry de biliyordu zaten. Ters bir tepki almadan ona istediği her şeyi anlatabilirmiş gibi geliyordu. "Görevim gereği," diye^fısıldadı. Elinden geldiğince objektif davranmaya çalışmak istiyordu. Ama durumu sadece bu kadar basite indirgeyemezdi. Yutkunarak, "Yuri Karpin'in hayatta kalması gerekiyor. Kanımca onu konuşturmak gerek," diye mırıldandı. "Hepsi o kadar mı? " "Hayır, babanı da düşündüm. Pisipisine katil olmasını istemedim. Onu çok sevdiğini biliyorum, sonuç olarak o senin baban. Anlattığına göre zaten eskiden haksızlığa uğrayıp hayatı kararmış, üstelik kendini içkiye fena kaptırmış." Tatyana arkasını dönmeden yeniden sordu. "Onu nasıl vazgeçirdin bu işten?" "Konuşarak. İkna yeteneğim yüksektir." "Bunu biliyorum, ama babam da çok inatçıdır. Verdiği kararlardan kolay kolay geri dönmezdi. Çok önemli bir iş yaptın." Umarım, yarın öğleye kadar bir aksilik çıkmaz, diye düşündü içinden ajan. Aslında o alkolik adama fazla güvenmiyordu. Söylediklerine büyük bir saflıkla inanmıştı; fakat bunun daha ziyade kokuşmuş beyniyle iyi muhakeme yürütemediğinden kaynaklandığının farkındaydı. Yaşamı boyunca çok alkolik görmüştü, adamın yarın sabah uyandığında bir önceki geceyi hatırlamaması da ihtimal dahilindeydi. "Bu bir iltifat mı?" diye mırıldandı Harry. "Hayır.. En derin teşekkürlerim." Onu sardığı kollarıyla biraz daha sıkarken, arkadan saçlarını öptü Harry. Sonra en yumuşak sesiyle kulağına doğru fısıldadı. "Tabii bu davranışımda henüz sana açıklamadığım bir neden daha var." Tatyana'nın neyi duymak istediğini çok iyi biliyordu. "Lütfen, onu da söyle Harry." "Sensin Tatyana," dedi ajan. Kızdan ses çıkmamıştı. "İlk gördüğüm andan beri beni büyüledin. Senden çok hoşlandım." İçini çekti genç kız. "Ben de. Ama ne yazık ki sonu olmayacak bir ilişki bu. Durumumuzu biliyorum. Belki bu geceden sonra birbirimizi bir daha göremeyeceğiz."

Harry karşılık vermedi. Kız gerçeği söylüyordu. Bir Rus kızıyla ilişkiye girmesi teşkilatı tarafından asla hoş karşılanmazdı. Kariyerinin geleceği için kesinlikle kötü puandı. Kısa bir sessizlik oldu. Tatyana mırıldandı. "Yine de mutluyum. Bu geceyi hiç unutmayacağım." Kızın gerçeği kabullenmesi Harry'nin yüreğini incitiyordu. "Sanırım daha bir sene Moskova'dayım. Sonra başka bir yere tayinim çıkar. Bu da uzun bir süre demektir. Daha birbirimizi çok görürüz." "Hiç sanmıyorum Harry. Beni avutmaya çalışma." "Hadi, şimdi uyumaya çalış," dedi Harry. "Bunu daha sonra düşünürüz." Tatyana vücudunu biraz daha ajana yapıştırdı. "Evet, haklı olabilirsin. Bir sene uzun zaman. Kim bilir, gün doğmadan neler olur." Genç kız geriye dönmeden çarşafın altından elini uzatıp Harry'nin ellerini kavradı. "İyi geceler sevgilim." Harry bir müddet daha uyuyamadı. Tatyana'nın muntazam nefes alışlarından uykuya daldığını anladı. Sonra o da uykuya daldı. Rahatlatıcı bir sıcaklık ve karanlık onları sarmalamıştı. Yaklaşık bir saat sonra odadaki küçük masanın üzerinde duran beş telefondan biri acı acı çalmaya başladı. Harry çırılçıplak yataktan fırladı.. Ajan en sağdaki telefonu kaldırıp "Alo" dedi. Tatlı uykusundan uyandıran münasebetsize kızma şansı yoktu, zira bu telefon sadece çok acil hallerde kullanılanlardandı. "Merhaba Harry, ben Martin Lee." Harry uykulu sesiyle mırıldandı. "Merhaba Martin." Yataktan fırlarken başucundaki ufak gece lambasını da yakmıştı. Solgun ışık altında Tatyana'nın da uyanarak yatakta doğrulduğunu gördü. Harry içinde huzursuzluk hissetti. Martin'in zamanlaması kötüydü, ondan bu gece telefon beklemiyordu. Bir an yatağın içindeki kıza baktı. Martin Lee onu potansiyel suçlu addediyordu. Gecenin bu saatinde, kızın yatağında olmasını arkadaşının bilmesini kesinlikle istemiyordu. Kızın ses çıkarmaması için işaret parmağını dudaklarına götürerek sus işareti yaptı. "Korkarım seni uykudan kaldırdım." "Önemli değil Martin, seni dinliyorum." "Sana önemli haberlerim var. Robert Rich'i tutukladık. Önce direndi, ama sonra bülbül gibi konuştu. Haklıymışsın, artık uzmanların adlarını ve sayılarını biliyoruz." "Harika.. Kaç kişiymişler." "Yedi.. Ama Rich birini hiç görmediğini iddia ediyor. Bu herifler şimdilik bilim dünyasının bilmediği yeni bir kimyasal silah yapımı için Irak'a çağrılmışlar ve o silahı da yapmayı başarmışlar. Tam iki yıl uğraştıktan sonra. Yani şimdi Irak'ın elinde hiç bilmediğimiz yepyeni ve son derece tehlikeli yeni bir gaz türü var. Şimdi bizim uzmanlar silahı tanımaya ve anlamaya çalışıyorlar." Harry kaskatı kesildi. Bunun ne anlama geldiğini tahmin edebiliyordu. "Haberlerim bu kadar da değil. Dün Fransızların Merkezi Bilgi ve Harekât Büro'sundan bir teklif geldi," diye devam etti Martin Lee. Harry biraz şaşırarak sordu: "Ne teklifi?" "Paris'te acele bir toplantı istiyorlar. Irak'a giden uzmanların mensup olduğu tüm ülkelerin gizli servislerinden seçilmiş elemanlarla yapılacak bir toplantı. Kısaca, müşterek bir çalışma isteği. Yararlı olacağına inanıyorlar." Harry hemen itiraz etti. "Pek yararlı olacağını sanmam. Bence bu işi kendi imkânlarımızla halletsek daha iyi olur, ne dersin?" "Üzgünüm Harry, ama bizimkiler çoktan kabul etti bile."

"Lanet olsun! O toplantının hiçbir işe yaramayacağına eminim. Uluslararası operasyon mu düzenleyeceğiz yani?" "Unutma, bunların arasında onlarında bilim adamları var, hepsi işe bulaşmış durumdalar. En azından bilgi alışverişi yapabiliriz." "Dedim ya, bence parlak bir fikir değil." "Hepsi bu kadar da değil." Harry suratını buruşturdu. "Bir kötü haberin daha mı var?" "Olabilir. Bu sana bağlı." "Ne demek istiyorsun?" "Tepedekiler Paris toplantısına senin gitmeni kararlaştırdılar." "İnanmıyorum," diye homurdandı Harry. "Hemen toparlanmaya başlasan iyi olur. Yarın Paris'te olman emredildi." Genç ajan hemen itiraza kalkıştı. "Dur biraz.. Yoksa beni onlara sen mi tavsiye ettin?" "İyi bildin. Bu konuda senden daha yeterli kimi bulabilirdik ki?" "İmkânsız Martin. Ben gelemem." "İmkansız mı? Bunca yıllık mesleki tecrübenden sonra kelime dağarcığında hâlâ o kelimeyi bulundurabiliyor musun?" Harry dudaklarını ısırdı. Sonra hızlı hızlı konuştu. "Burada bilmediğin bazı gelişmeler var. Rus uzman Yuri Karpin'in izini buldum. Onun hayatta kalmasını sağlayabilirim." "Artık o Rus'u dert etme; biz de Robert Rich'i yakaladık. Ayrıca Fransız BCRA nasıl olsa Rusları da toplantı isteğinden haberdar etmiş, onlarda teklifi kabul etmişler. Artık Yuri Karpin'i korumak FSB'nin işi, onunla ilgilenmene gerek yok." "Olmaz!," diye bağırdı ajan. "Ne demek istiyorsun Harry! Sorun yaratmak niyetinde misin?" "FSB, hâlâ uzmanları bilmiyor. Yuri Karpin'i de. Daha önce Dimitri Pimenov öldürüldü, hiçbir şey anlamadılar. Gelişmelerden hiç haberleri yok. " "Artık var." "Nasıl olur?" "Yakaladığımız Robert Rich'den öğrendiğimiz isimleri, çoktan ilgili ülkelerin gizli servislerine bildirdik bile." "Yalan bu.. Ben buradaki en üst düzey CIA görevlisiyim, öyle olsa FSB ile kontağı benim kanalımdan gerçekleştirmeniz gerekirdi. Bu konuda bana talimat gelmedi." "Harry ne kadar sinirlisin? Neyin var senin? Biraz mantıklı olsana." "Ne mantığı Martin?" "BCRA'dan aldığımız nazik davet karşısında biz de onlara bir jest yaptık ve öğrendiğimiz uzmanların adlarını onlara verdik. Böylece Fransızlar da kendi kanallarından ilgili ülkeleri haberdar ettiler." Harry hiddetten köpürmek üzereydi. "Saçmalık bu! " diye homurdandı. "Ben yarın Paris'e gidemem. Belki daha sonra." "Asıl saçmalayan sensin, dostum. Sana teşkilatından aldığım emri iletiyorum. Bu emre riayet etmek zorundasın. Artık ilgili ülkelerce bu işin gizli kapaklı yanı kalmadı. Bırak, Yuri Karpin'in işini FSB halletsin, senin üstüne vazife değil- " Yuri Karpin, Harry'in umurunda değildi. Ama mutlaka Feodor Chavadze ile olan randevusuna gitmek zorundaydı. Ajan gözlerini yatakta doğrulmuş oturan Tatyana'ya çevirdi. Genç kız konuşulanları duymuştu. Onun ne hissettiğini merak etti. Bir terslik olduğunu mutlaka anlamıştı.

"Martin," diye kekeledi. Yalvarır gibi bir sesle, "Paris'e gidişimi bir gün erteleyemez miyiz? Lütfen.. Senden ilk defa bir şey rica ediyorum." "Üzgünüm Harry. Emri ben vermedim. Elimden gelse mutlaka isteğini yerine getirirdim, ama yazılı emir daha yukardan elçiliğe fakslandı bile." Ajan homurdanarak telefonu kapattı. Yatağa döndü. Tatyana üzüntülü bir şekilde ona bakıyordu. Gözleri dolmuştu. "Babam tehlikede mi?"«diye sordu. "Hayır Tatyana, kesinlikle değil." Kıza sarıldı ve yorganın altına çekti.. Paris - Mayıs TÜRK Hava Yolları' nın İstanbul - Paris seferini yapacak olan uçağa yolcular alınmaya başlamıştı. Körükten hosteslerin sevecen yüzlü karşılamaları içinde uçağa geçen Aykut Sarp kendini ev sahibi gibi hissederek Fabien Blanc'a yol verdi. Yerleri ön taraftaydı. Koltuğuna oturduğunda Aykut yüreğinin derinliğinde belli belirsiz bir ürperti hisseder gibi oldu. Görevle memleket dışına ilk çıkışı değildi; bundan önce de Şam'da, Tel Aviv'de, Moskova'da, Kuzey Irak'ta bazen kısa süreli, bazen de uzun süreli görev almıştı; üstelik bunlar tehlikeli görevlerdi. Ama hiçbirinde içindeki bu garip ürpertiyi, acayip tedirginliği duymamıştı. Üstelik bu defa sadece bir toplantıya iştirak edecekti, tamamen tehlikesiz bir müzakereye, gizli servisler arası bir görüşmeye. İlk kez Fransız Haber Alma Teşkilatının özel davetlisi olarak yurt dışına çıkıyordu. BCRA ile MİT arasında bu tür yakınlaşmalar pek nadir olarak gerçekleşirdi. Fabien Blanc yerine oturup başındaki bereyi eline alırken, "Yanılmıyorsam, bunun Paris'e ilk gidişiniz olduğunu söylemiştiniz, değil mi?" dedi. "Evet, ilk gidişim" diye onayladı Aykut. "Paris'i beğeneceğinizi umarım. Oranın en güzel mevsimidir. Gerçi her mevsim yaşanacak en güzel yer olduğunu söylerler, ama ben özellikle baharları tercih ederim. Şu sıralar tabiatın uyandığı zamandır, Seine Nehri civarı harika olur." "Kuşkum yok," diye mırıldandı Aykut. Canı fazla konuşmak istemiyor, içindeki anlamsız sıkıntıya yorum getiremiyordu. Belki heyecanı biraz da idari mahiyetteki böyle bir toplantıya ilk defa katılacağındandı. Fransızların neden bu tür işbirliğine gerek duyduklarına da pek anlam veremiyordu. Blanc'ın iddiasına göre BCRA yalnız MİT'e değil, diğer bazı ülke servislerine de aynı çağrıyı yapmıştı. Bu genellikle gizli servisler arasında alışık olunan bir yardımlaşma sayılmazdı. Müşterek menfaatlerin olduğu ahvalde iki ayrı servisin işbirliği ne kadar olağan ise, bu tür bir birlik arayışı da o ölçüde olağandışıydı. Fabien Blanc'ın İngilizcesi pek mükemmel sayılmazdı, özellikle Fransız aksanı pek belli oluyordu. Fransız ajan hiç durmaksızın yan koltukta konuşup duruyordu. Aykut kendini zorlayarak içindeki garip ruh halinden sıyrılmaya çalışıp adamın anlattıklarına kulak vermeye gayret etti. Motorlar homurdanarak çalışmaya başladığında, Aykut artık yanındaki ajanın anlattıklarını dinlemez olmuştu. Bir an karısı Ayten'i ve oğulları Burak'la Barış'ı düşündü. Daha şimdiden onları özlemeye başlamıştı. İlk defa yurt dışına bu kadar gönülsüz gidiyordu. Şam'a gittiğinde daha Burak doğmamıştı, Tel-Aviv'de de Barış dünyada yoktu. Moskova'da bir yıl kaldığında daha Ayten'le yeni evlenmişlerdi ve Ay ten Burak'a orada hamile kalmıştı. Bu seferki yolculuğu o kadar ani olmuştu ki, gideceğini bile karısına ancak dün gece söyleyebilmişti. Allah'tan Ayten mesleğin icaplarını yıllar önceden kabullenmiş bir kadındı; bu bakımdan anlayışına her zaman müteşekkirdi. Bazen üç dört gün eve uğrayamaz, hatta telefon bile edemezdi.

Ama dün gece süresi belli olmayan bir görevle Paris'e uçacağını söylediği zaman ilk defa Ayten'in yüzünün asıldığını hissetmişti. Yine de karısı ne zaman döneceksin, diye sual sormamıştı. Uçak pistin başına gelmiş ve motorlar azami gücüne erişmişti. Saat sabahın on buçuğuydu ve Aykut sanki bir daha dönemeyecekmiş gibi bir hisse kapılarak uçağın kaim camlarından pistin boş görüntüsüne çevirdi bakışlarını. Sonra uçak sarsıntıyla beraber burnunu dikerek kalkışa geçti.. Uçak Charles de Gaulle Havaalanı'nın uluslararası uçuşlara tahsis edilen CDG 1 ana terminaline yanaştı. Alanda kendilerini BCRA'nın özel bir memuru karşılamıştı. Hiç oyalanmadan Aykut'u doğru kalacağı otele götürdüler. Her şeyin önceden ayarlandığı gayet belli oluyordu. Fabien Blanc kendilerini karşılayan görevliyle kısa bir görüşme yaptıktan sonra, saat tam yirmide bir yetkilinin gelerek kendisini otelden alacağını ve toplantı merkezine götüreceğini söyleyerek veda etti. Fabien babacan olduğu kadar da nazik biriydi, ayrılırken teşekkür etmeyi de ihmal etmedi. Aykut yalnız kalınca bir süre odanın eski tarz, yüksek penceresi önüne giderek şehrin manzarasını seyretti. Paris cidden güzel ve hareketli bir şehirdi. Sonra bavulunu açarak elbiselerini ve gömleklerini dolaba yerleştirdi, tıraş takımını ve diş fırçasını banyoya götürdü. Anlaşmalara göre yabancı bir ülkeye silahla giremezdi; yıllardan beri koltuk altında taşıdığı tabancasından ayrı kalışını yadırgıyordu. Önce bir duş aldı, aynada gölgelenen yüzüne bakarak bir kere daha sakal tıraşı oldu. Öğle yemeğini uçakta yediği için aç değildi, yatağa uzanıp biraz uyumayı yeğledi. Şimdilik yapacağı bir şey yoktu. Uyuyamadı da, yatağın içinde dönüp durdu. Saat altıda kalkıp giyinerek gergin ve huzursuz bir şekilde kendisini alacak memurun gelmesini beklemeye başladı.. Aykut'u almaya gelen:. BCRA memuru, otuz yaşlarında, orta boylu, çelimsiz biriydi. Kendini Patrick Dugarry diye tanıtmıştı. Kibar davranmasına karşın çok az konuşuyordu, hatta birkaç nezaket cümlesinin dışında ağzını açmamıştı. Aykut yol boyunca tanımadığı şehrin görüntülerini seyirle oyalandı. Yaklaşık on beş dakika sonra araba büyük ve eski bir binanın kemerli girişinden geçerek parke taşlarla kaplı loş ve üstü açık bir avluda durdu. Aykut buranın BCRA'nın muhtemel merkez üssü olduğunu düşünüyordu. Dugarry yerinden fırlayarak kapıyı açtı ve kendisini takip etmesini rica etti. Hafif yağmur çiselemeye başlamıştı. Aykut tarihi bir binaya girdiklerini hemen fark etti. Eski ve ağır çalışan bir asansöre binerek beşinci kata çıktılar. Ajanı en şaşırtan şey, binaya girdiklerinden beri binayı korumakla görevli hiç kimseye rastlamamış olmalarıydı. Ne asker, ne de servis görevlisi. Bir an aklından henüz istenilen yere gelmediklerini dahi düşündü. Ya da kontrol elektronik cihazlarla başka bir mekândan yapılıyor ve bir tehlike anında ortaya çıkacak nöbetçiler ayrı bir bölümde gizleniyorlardı. Fakat asansörden indikleri beşinci kat oldukça kalabalıktı. Hemen sol tarafta ufak bir masa vardı ve müracaat memuru gibi çıtı pıtı bir kız oturuyordu arkasında. Yüksek tavanlı saray yavrusu gibi bir yerdi burası. Altın varaklarla süslenmiş tavan, sağlı sollu geniş kapıların yer aldığı, tarihi bir kabul salonu görünümündeydi. Aykut biraz da yadırgayarak etrafına bakındı. Gizli toplantı galiba bir merasime dönüştürülecekti. Duvarlardaki eski moda apliklerin yetersiz sarı ışığını, tavandan sarkan muhteşem kristal avizenin aydınlığı tamamlıyordu, ama devasa salon yine de loş sayılırdı. Mermer zemin cilalanarak parlatılmıştı. Yürürken cilalı zemin üzerindeki ayak sesleri yankılar yaratıyordu. Aykut, gruplaşarak ayaküstü sohbet eden insanlara rastladı; sayıları fazla olmamakla beraber asansörden çıktığından beri bazıları merakla süzmüştü onu. Asıl ilginç yanı ise

aralarında fısıldaşarak konuşan gruplarda kimsenin yüzünün gülmediği idi. Koca salon sanki cenaze evi gibi geldi genç ajana. Patrick Dugarry onu küçük masada oturan kızın yanına götürdü, kıza kısık sesle Fransızca bir şeyler söyledi. Kız hemen telefona sarılıp birini aradı. Kısa bir müddet ufak masanın başında beklediler. Az sonra Fabien Blanc kapalı kapıların birinden çıkarak yanma yaklaşmaya başladı. Dugarry de başıyla selam vererek uzaklaştı. Fabien her zamanki babacan tavrı ve güler yüzüyle elini sıkarken, "Nasıl, otelinizden memnun musunuz? Biraz dinlenebildiniz mi?" diye sordu. Aykut da her şeyin iyi ve yolunda olduğunu anlatan birkaç kelime mırıldanarak teşekkür etti. "Gidelim," dedi Fabien. "Toplantıya artık başlayabiliriz. Misafirlerimizin çoğu burada sayılır." Salonun nihayetindeki kapalı kapılardan birine doğru yürüdüler. Fabien Blanc onu ufak bir salona aldı. Burası daha aydınlık ve ferahtı. Tam ortada kocaman oval bir masa ve etrafında sıralanmış delegeler oturuyordu. Özel salonda davet edilen her milletin istihbarat delegasyonu için ayrı ayrı yerler tespit edilmiş ve önlerine temsil ettikleri memleketin ufak bayrakları konmuştu. Bazı memleketlerden iki temsilci gelmişti. Genç ajan biraz sıkılır gibi oldu. Bu toplantının alışık olduğu türde bir müzakereden çok, siyasilere has konuşmalarla geçeceğini düşündü birden. Galiba burada sadece bilgi alışverişi yapılmayacaktı. Herhangi bir tanıştırma yapılmamıştı ve çağrılan delegeler birbirlerine yabancıydılar. Aykut bunun usulden olup olmadığını kestiremedi. Türk bayrağının durduğu yere otururken dikkatlerin kısa bir süre de olsa, üzerine çevrildiğini hissetti. Fabien ona yerini gösterdikten sonra hızla ev sahibi temsilcilerin oturduğu bölüme gitti. Aykut ne de olsa istihbarat dünyasının bazı çok üst düzey yöneticilerini tanırdı, masadakileri birer birer gözden geçirdi, aralarında tanıdığı birine rastlayamamıştı. Oval masanın etrafında Fransız, İngiliz, Amerikan, Çek ve Rus bayrakları sıralanmıştı. Mavi, beyaz, kırmızı Rus bayrağını görmek Aykut'u Şaşırtmıştı. Batı dünyasında böyle bir toplantıya hâlâ Rus meslektaşlarının daveti pek alışık olunan bir durum değildi. Masanın baş tarafında ev sahibi Fransızlar oturuyordu. Ajan, Fabien Blanc'ı tanıyordu tabii, ama hemen onun yanında oturan şık giyimli adamın kimliği hakkında hiçbir bilgisi yoktu. Onların solunda ingiliz delegasyonunu temsilen uzun, hafif kamburumsu cin bakışlı bir adamla, kısa boylu, kızıl saçlı, bebek kadar güzel yüzlü bir kadın vardı. Salondaki tek kadın da oydu. Aykut ne Matt Singer'ı ne de Terry Farrell'i tanımıyordu henüz. Tam karşısında ise Çek temsilcisi oturuyordu. Elli yaşlarında, zayıf, kara kuru ve asık yüzlü bir adamdı. Bakışlarını FSB temsilcilerine çevirdi. İki kişiydiler ve ikisi de şişmandı. CIA temsilcisinin yanında kimse yoktu. Mavi gözlü, yakışıklı bir adamdı. Bir an Aykut'la göz göze geldiler. Harry Morgan belli belirsiz bir şekilde gülümsedi. Şık giyimli ev sahibi Marcel Petit'ydi. Gri renkli ve çizgili kruvaze elbisesinin içine beyaz gömlek giymiş ve abartılı canlılıkta kırmızı kravat takmıştı. Konuşmaya başlamak üzere hazırlandığı belli olunca, salondakiler dikkat kesilerek bakışlarını ona çevirdiler. Tam bir sessizlik çöktü salona. Aykut da dikkatini toplayarak Fransız başkana baktı. Zarif ve ince yapılı bir adamdı, işgal ettiği makama da yakışıyordu. "Kıymetli misafirlerimiz," dedi Marcel Petit. "Önce BCRA'nın sizleri Paris'te ağırlamaktan memnuniyet duyduğunu belirtmek isterim. Görüşme isteğimizi geri çevirmeyerek, bu pek de alışık olmadığımız toplantıya iştirak etmenizi kendi hükümetim ve teşkilatım adına şükranla karşılıyorum. Olaya gösterdiğiniz hassasiyete kendi adıma da teşekkür etmek isterim. Burada bir araya gelen istihbarat mensupları kendi ülkelerinde yaşadıkları olaylar veya o olaylarla ilgileri oranında toplantı sebebimizi biliyorlar. Fakat kanımca, bundan sonra ülke çıkarları için değil de, dünyanın geleceği ve insanlığın kurtuluşu için başlatılan bir mücadelenin

amacına erişebilmesi için asgari müştereklerde kararlara varmak ve elbirliği ile çalışmak zorundayız. Çeşitli olasılıkları hesaba katarak, bizlere düsen görevi dağarcıklarımızdaki bilgileri ortaya dökerek dünyayı yeni bir kimyasal savaş olasılığından uzak tutmak gereğine inanıyorum." Aykut adamın politikacı gibi konuştuğunu düşündü. Marcel Petit de ilk cümlelerinin nasıl bir hava yarattığını anlamak istercesine dinleyenleri dikkatle süzmeye başlamıştı. "Dünyanın yeni bir harp istemediğini hepimiz biliyoruz. Son yarım asır bölgesel çatışmaların dışında, sulh ve sükûn içinde geçmiştir. Rejim değişiklikleri, ideolojik farklılaşmalar bugün hızlı bir küreselleşmeye ve ülkeleri bütünleşmeye doğru götürmektedir. Buna rağmen terörün hepimizin başındaki sorun olduğunu en iyi bilen yine bizleriz. Özellikle uzak ve Yakındoğu'da terör had safhadadır. Ne yazık ki, bu terörden hâlâ medet ve çıkar uman bazı siyasal çevreler de mevcuttur. Burada bulunan biz temsilciler, Irak'tan kaynaklandığını sandığımız ve dünyada çok vahim sonuçlar doğuracak bir dizi faaliyetlere hazırlanıldığını hep birlikte öğrenmiş bulunuyoruz. Kesin olan husus, bu girişimi önlemek ve dünyayı olası bir kaostan kurtarmak için hepimizin müşterek ve mutlak bilgi paylaşımı ile tüm gayretimizi göstermek zorunda olduğumuz gerçeğidir. Umarım buna hiçbirinizin itirazı olmayacaktır. Şimdi bu hususu paylaşıp tartışacağız. Hiç kuşkusuz, bazı ufak tefek bulgular başka olasılıkları da akla getirebilir, ama gayemiz gerçekleri ortaya çıkarmak ve bir sonuca varmaktır. Ancak bundan sonra yapabileceğimiz şeyleri saptamak ve karşı tedbirleri düşünmek sırası gelecektir." Marcel Petit'nin soluk almasından istifade eden asık yüzlü Çek temsilcisi Ladislav Kuka ilk müdahaleyi yaptı. "Sözünüzü kestiğim için üzgünüm, ama buraya geliş nedenim teşkilatım tarafından yeterince açıklanmadı. Söz konusu endişeleriniz hakkında bilgim yok. Daha doğrusu ne anlatmaya çalıştığınız hakkında henüz bir şey anlamış değilim." Salonda hafif bir gülüşme oldu. Batılı temsilciler gülümsemelerini gizlemeye çalıştılar. Fransız başkan ciddiyetini muhafaza etmeyi başarmıştı. "Sayın Kuka, benim de niyetim bu zaten," diye mırıldandı. "Bildiğimiz olaylardan bir sonuca varmaya çalışacağız. Böylece siz de aydınlanmış olursunuz. Avrupa'nın bazı kentlerinde birbirleriyle hiç alakası yokmuş gibi görünen cinayetler işlendi. İlk bakışta hepsi sıradan olaylar gibi görünüyor ve aralarında bir bağ kurmak olanaksız görünüyor. Ama vakaları derinine inceleyince öldürülen kişilerin müşterek bir vasfı olduğunu gözlemliyoruz." "Nasıl bir vasıf?" diye sordu Kuka. "Öldürülen kişilerin hepsi mikrobiyolog veya kimyagerdi." Ladislav Kuka omuz silkti. "Bu bir tesadüf olamaz mı? " "Olabilirdi tabii. Ama siz sorduğunuz için söylüyorum, mesela geçen ay İstanbul'da öldürülen eski STB ajanı Pavel Novotny hakkında teşkilatınız size her hangi bir açıklama yapmadı mı? " Çek temsilcisinin kaşları çatıldı. İstanbul lafını duyunca karşısında oturan Aykut'a kaçamak bir nazar attı. Sorudan memnun kalmamış gibi bir havaya büründü, ağzını açıp bir şeyler söyleyecek gibi oldu, ama sonra susmayı yeğledi. Marcel Petit başka bir soruyla karşılaşmayınca konuşmasına devam etti. "Sayın Ladislav Kuka aslında ilginç bir hatırlatma yaptı, çünkü olaylar zinciri aslında tamamen tesadüfi gibi görünen uzman cinayetlerinin İstanbul'da öldürülen eski Çek ajanı Pavel Novotny'nin öldürülmesiyle başladı. Türk İstihbarat Servisi MİT kısa zamanda bu olayı araştırarak önemli bulgulara erişti. Şimdi sözü meslektaşımız Sayın Aykut Sarp'a

vermek isterim. Sayın Sarp lütfen, Pavel Novotny'nin katli olayını ve bunun sonucunda öğrendiklerinizi bize nakleder misiniz?" Aykut tedirgin bir şekilde koltuğunda kıpırdandı. İlk söz hakkının kendisine verilmesinden hoşlanmamıştı.. Müzakerelere ilk ara yaklaşık bir buçuk saat sonra verilmişti. Bu süre zarfında yâlnızca Aykut ile İngiliz delegasyonundan Matt Singer'la, Terry Farrell konuşmuştu. Aykut, hadise hakkında bildiklerini ve Pavel Novotny'nin yardımcısı Olga Şalyapin'in itiraflarını bütün detaylara inmeden kısaca özetlemişti. İngilizler de öldürülen uzman Randy Shepard hakkında bildiklerini ve olayın gelişmelerini nakletmişlerdi. Onlar toplantı halindeyken Fransızlar da iyi bir ev sahipliği örneği göstererek dışarıdaki tarihi salonda zengin bir büfe hazırlamışlardı. Aykut dış salona çıktıklarında toplantıya girmeden önce gördüğü kalabalığın tamamıyla yok olduğunu gözlemledi. Saray yavrusu koca binada sanki yalnız delegeler kalmıştı. Bir ara güzel yüzlü, kızıl saçlı ajanın yanma yaklaştığını gördü. İçtenlikle gülümsüyordu genç kadın. Aceleyle ve iştahla ısırdığı jambonlu sandviçin dudaklarının kenarında kalan artıklarını kâğıt peçeteyle silerken, "Tavsiye ederim bunları bir deneyin/' dedi. "Çok lezzetli." Aykut çeşitli yiyeceklerin bulunduğu uzun masalardan bir şey almamış, yalnızca kuruyan boğazını ıslatmak için taze sıkılmış portakal suyu ile yetinmişti. Terry'nin elinde ufak bir kadeh içinde şarap vardı. Kızıl saçlı ajan devam etti. "Fransız şarapları gerçekten nefis oluyor," dedi. "Siz dininize aykırı olduğu için mi içmiyorsunuz?" Aykut bir an durarak dikkatle kızın yüzünü inceledi. En azından, böyle bir toplantıda sorulmaması gereken bir soruydu. Bunu genç kadının dikkatsizliğine veya düşüncesizliğine bağlayamazdı. Sorunun kasti olarak yöneltildiğini düşündü. Ne de olsa burada Müslüman bir ülkeyi temsil ediyordu. Bozuntuya vermedi, gülümsedi. Hatta inadına konuştu. "Evet," diye mırıldandı. Terry başını salladı. "Tahmin etmiştim." Kız gülümsemeye devam ediyordu. "Çok ülke gezdim, ama Türkiye'yi görmedim. Özellikle Akdeniz sahillerinizin çok güzel olduğu söyleniyor. Fakat kadınlarınız hâlâ peçe altındaymış, doğru mu bu?" Aykut kadının kabalaştığını düşündü. "O da doğru," dedi. Terry şaşırarak ajanın gözlerinin içine baktı. "Tuhaf," diye mırıldandı sonra. "Tuhaf olan nedir?" Genç kadın sanki Aykut'u iğnelemek için fırsat kollu-yordu. Başını iki yana olumsuzca sallayıp dudaklarını büzdü hafifçe. "Sizi içerde konuşurken can kulağıyla dinledim." "Eee?" "Dilimizi iyi konuşuyorsunuz. İyi eğitim aldığınız da belli. Fakat..." "Devam edin, lütfen." "Sorabilir miyim, evli misiniz?" "Evliyim. İki de çocuğum var." "Şey... kaç eşiniz var?" Aykut kadının artık dozu kaçırdığını anlamıştı. Hiç bozuntuya vermedi. "Altı tane." Terry bir ıslık çaldı. "Vay canına! " diye homurdandı. "Adeta harem kurmuşsunuz."

"Doğru, öyle sayılır. Dördü resmi nikâhlım. İkisi de cariyem." "Cariye mi? O da nedir?" "Bir tür kapatma. Hani sizin metres dediğinize yakın bir şey." Terry şaşırarak ajana bakakalmıştı. "Altı kadını idare etmek çok zor bir şey olmalı. Zorlanmıyor musunuz?" Aykut sırıttı. "Türk erkekleri çok hızlıdır. Hatta şu günlerde körpecik bir kız daha almayı düşünüyorum haremime." "Ayrıca çok da zengin olmalısınız, değil mi?" "Pek sayılmaz. Ama Türkiye refah ve bolluk ülkesidir. Dört malikânem, iki Marcedes'im, bir BMW, bir de Toyoto Jeep'im var. İki oğlumu İngiliz mürebbiyeler eğitir. Büyüğü seneye Harward Üniversitesi'ne gidecek." Terry irkilerek bir daha baktı meslektaşına. "Benimle dalga mı geçiyorsunuz?" "Hayır," dedi Aykut. Sonra bu aptal görünümlü ajanın yanından uzaklaşmak için fısıldadı. "Merakınızı giderecek başka sorunuz yoksa şimdi bana izin verir misiniz?" "Yoksa sizi sorularımla rahatsız mı ettim?" "Hayır, ama sizinle konuşmak sanırım vakit israfı." Terry'nin kaşları çatıldı. "Neden?" "Çünkü sizin gibi cahil ve dünyadan bihaber birine rastlamadım. Şayet bütün MI 6 mensupları sizin gibiyse vah İngiltere'nin haline." Sonra kızın yanından uzaklaşmaya kalkıştı. Ama aynı anda Terry Farrell, Aykut'un koluna yapıştı. Derin mavi gözlerinin içi saf bir çocuk neşesiyle doluydu. "Özür dilerim, yüzlerce kere özür dilerim," diye mırıldanırken hâlâ gülümsemeye devam ediyordu. "Galiba şakanın dozunu fazla kaçırdım. Bu kadar kırılgan olduğunuzu da doğrusu tahmin etmemiştim. Ama siz de beni epey işlettiniz, böylece ödeşmiş olduk." Kızın kısa boyu ve toplu vücuduna rağmen kusursuz güzellikteki yüzüne haşin nazarlarla bakmaya devam eden Aykut homurdandı. "Ne şakası? " "Gücenmeyin hemen. O anlamsız soruları sizi kızdırmak için sordum." "Neden?" Terry cevap vermeden önce kendi yediği sandviçlerden bir tane daha alarak ajana uzattı. "İnat etmeyin de, tadına bakın şunun. Cidden çok lezzetli." Aykut bu defa kızın uzattığı sandviçi isteksizce aldı-Ayrıca kabul etmeliydi ki Terry Farrell'in sempatik davranışları vardı. Bir başka zaman ve bir başka yerde onunla karşılaşmış olsa asla istihbarat memuru olduğunu düşünemezdi. "Sizi kızdırmak istememin nedeni bir tür kıskançlık." Aykut garipseyerek genç kadına baktı. "Anlayamadım, ne kıskançlığı? " "Az evvel içerde uzun bir konuşma yapıp izahat verdiniz. Çok da başarılıydınız. Bu meslekte çalışanları iyi tanırım; müthiş gözlemci bir yanım vardır. Daha da ileri gidebilirim; bahse varım ki henüz toplantıda açıklamadığınız ve kendinize sakladığınız başka bilgileriniz de var. Muhtemelen hiç açıklamayacağınız bazı bilgiler. Huyum kurusun, ben başarılı meslektaşlarımı hep kıskanırım; onlarda bulup, kendimde olmayan yeteneklere hep sahip olmak istemişimdir." "Yoksa yine benle dalga mı geçiyorsunuz? Hangi yeteneğimden bahsediyorsunuz?" Terry, Aykut'un beklemediği bir samimiyetle birden koluna girerek büfenin önünde*ri uzaklaştırırken mırıldandı.

"Dalga geçtiğim filan yok artık. Koyu mavi gözleri cıvıl cıvıldı Terry'nin. Aykut, kızın dişlerinin ne kadar beyaz ve muntazam olduğunu yeni fark etmişti. "Size harbi bir sual. Biraz avam konuştuğum için bağışlayın, bu huyumdan bir türlü vazgeçemiyorum. Ama tamamen aramızda kalacak, tamam mı? " "Tamam," diye fısıldadı Aykut. "El Muhaberat'ın böyle iki sene süren gizli bir planı tek başına yürüteceğine inanıyor musunuz? Benim aklım pek kesmiyor; herhalde duymuşsunuzdur, bunun doğrudan doğruya bir CIA operasyonu olduğu da söyleniyor. Ne dersiniz?" "Sizce nedir? Yoksa bu MI 6'nın ağız arama taktiği mi?" Terry içten bir kahkaha savurdu. Hatta açık büfenin önündeki diğer delegasyon üyelerinin bakışlarını onlara çevirecek kadar yüksek sesle. "Çok matrak birisiniz. Zeki olduğunuz kadar da hazır cevapsınız. Ağzınızı aradığımı sanıyorsunuz, değil mi?" "Evet, öyle." "Biliyor musunuz, bana Jeff i hatırlattınız." "Jeff mi? O da kim?" "Kocam.. Yani eski kocam. Hep böyle numaralarla ağzını aradığımı ve bunu mesleki bir alışkanlık haline getirdiğimi sanırdı." Aykut bir kaşını havaya kaldırarak, "Yapar mıydınız?" diye sordu. Terry konuşmaktan zevk aldığı birini bulmanın neşesi içindeydi. Kıkır kıkır gülmeye devam ediyordu. "Bazen, ama kesinlikle her zaman değil." "Görüyor musunuz, eşiniz haklıymış. Peki, siz ne düşünüyorsunuz? Bunun aslında bir CIA operasyonu olduğunu mu?" Terry birden ciddileşti. "Bilmiyorum" diye karşılık verdi. "Fakat bir fikriniz olmalı; az önce içerde verdiğini/ izahata bakılırsa Arsenal'ın Highberry stadındaki olayı yaşayan sizsiniz. Sizi kimin öldürmeye kalkıştığı hakkında bir fikriniz yok mu?" Genç kadın hâlâ Aykut'un kulundaydı. "Belli," dedi. "Siz de tüm erkekler gibi futbol hastasısınız." "Nereden anladınız?" "Baksanıza, Arsenal'in stadının adını bile biliyorsunuz." "Yoksa İngiliz olmanıza rağmen futboldan hoşlanmaz mısınız?" "Hiç sevmem." "Umarım eşinizden bu yüzden ayrılmamışsınızdır." Terry manidar bir şekilde gülümsedi. "Bu biraz özel bir soru değil mi?" "Affedersiniz," diye mırıldandı. "Sormamalıydım." "Boş verin.. Jeff de futbol meraklısıydı, ama ondan bu yüzden ayrılmadım tabii" dedi. Terry'nin yüzündeki tebessüm kaybolarak, "İyi bir ev kadını olamadım, onu ihmal ettim. Bu mesleği bilirsiniz, ne gecemiz vardır, ne gündüzümüz. Jeff beni bir seçime zorladı, ya evlilik ya iş dedi. Ben de işimi tercih ettim. Ama onu suçlamıyorum, zaman zaman hak verdiğim bile olur." "Çocuğunuz var mı? " "Hayır, çocuk yapmayı hiç düşünmedik. Bu arada asıl konuyu mükemmel bir şekilde geçiştirdiniz ve soruma cevap vermediniz." Aykut duymamış gibi devam etti.

"Benim gerçekten iki oğlum var. Fakat ben bu bakımdan şanslı sayılırım; karım mesleğimin zor tarafını güç de olsa kabullenmiştir." "O da çalışıyor mu?" "Bir zamanlar öğretmenlik yapardı, ama sonra istifa etti." İkisi de hemen hemen aynı anda biraz fazla samimileştiklerini hisseder gibi oldular. Terry konuyu değiştirdi. "Ufak sandviçleri beğendiniz mi?" "Gerçekten lezzetliymişler." "Haklıymışım, değil mi?" "Evet." "Öyleyse bu işin ardında C1A olmadığında da haklıyım." Aykut gülümsedi. "Çapraz sorgulama taktiği. Ama az önce fikrimi öğrenmek isterken CIA'yi suçlar gibiydiniz, neden şimdi kuzenlerinizi korur oldunuz?" "Birazdan içerde müzakereler yeniden başladığında, eminim ki bazı ülke temsilcileri bunun muhtemel bir savaşa hukuki gerekçe hazırlamak ve Birleşmiş Milletler" in desteğini sağlamak için CIA tarafından hazırlanmış bir operasyon olduğunu iddia edecekler. Zaten Amerika'nın böyle bir gerekçeye ihtiyacı yok, hem Irak'a hem de diğer terörü destekleyen ülkelere askeri harekât için elde yeterince sebep var. Kimyevi ve biyolojik silahların depolanması yetmez mi? Bunların çoğu Birleşmiş Milletler7 in denetiminden kaçırılıyor, hem üretiyor hem de inkâr ediyorlar." "Fransız dostlarımız da böyle düşünüyor, ama kesin kanıt aramakla meşguller. Fakat beni asıl şaşırtan nokta, asıl sizin haber alma servislerinin ortaya attığı iddia. Sanırım asıl CIA'yi suçlayan sizin CIFE'niz." "Bunun farkındayım," diye homurdandı Terry. "Galiba işin en sevimsiz yanı da bu ve bundan sonra olacaklar." "Neyi kastediyorsunuz Miss Farrell?" Terry içini çekti. "Sanırım Paris müzakerelerinin sonunda yeni bir güç kurulacak. Hem de alışık olmadığımız bir güç." Aykut aynı şeyleri düşünüp düşünmediğini anlamak için bakışlarını kızıl saçlı kadının mavi gözlerine çevirmiş, onu deli dolu, delişmen kadının zekâsı ve olacakları kavrama yeteneğini takdir etmeye başlamıştı. "Korkarım, ne demek istediğinizi anlamadım," diye mırıldandı. "Çokuluslu yeni bir haber alma örgütü." Aykut da bundan endişeleniyordu. Önce hiç sesini çıkarmadı. Terry'nin kendisinden bir yorum beklediğini hissedince ağır ağır mırıldandı. "Bu zayıf bir olasılık," diye mırıldandı. "İstihbarat örgütleri yardımlaşabilir, ama tek bünyede birleşemezler, doğalarına aykırı, mümkünü yok." Terry başını salladı. "Sizinle aynı kanıdayım. Lakin Fransızlar bu tip reformlara bayılırlar; en azından Avrupa'nın geleceği için böyle bir düzenlemenin peşinde olduklarına dair bir his var içimde. Unutmayın Avrupa Birliği fikri de onlardan çıkmıştı." Aykut sesini çıkarmadı. Terry'nin düşüncesi ona göre şimdilik ham bir hayaldi. Yeniden toplantı salonuna dönmeye başlayan meslektaşlarına baktı. Az sonra müzakereler kaldığı yerden başlayacaktı. Onlar da salona doğru ilerlerken nazarları bir an büfenin önünde hâlâ bir şeyler atıştırmakla meşgul olan CIA temsilcisi Harry Morgan'a takıldı. Belki yanılıyordu, ama Harry Morgan devamlı kendisini süzmekle meşguldü...

İngiltere - Mayıs İVINA, başparmaklarını külotunun sağında ve solundaki ipince bantlara geçirerek aşağıya doğru indirdi. Zaten avuç içi kadar ufak bir bölgeyi saklayan külotunu çıkarınca en mahrem

yerleri de ortaya çıkmıştı şimdi. Karşısındakini büyülemekten haz duyan sinsi bir tebessüm dudaklarında şekillendi. Dupduru beyazlığı yanında kasık arasındaki simsiyah kılları cildiyle tam bir tezat teşkil ediyordu. Uzun parmaklarını önce iri ve kalkık göğüslerinde dolaştırdı, parmak uçlarıyla kabarık meme başlarını sıkar gibi okşadı, sonra ellerini düzgün ve gergin karnında, göbeğinin etrafında dolaştırdı bir süre, daha sonra da kasık arasındaki kıllı nahiyeye attı. Uzun ve ince topuklu ayakkabıları üzerinde bacaklarını iki yana açmış dimdik duruyordu. Yüzünde karşısındaki erkeği şaşkına çevirmenin tatlı gururu ve keyfi vardı. Biyolog Graham Freeman'ın nefesi kesilmişti adeta. Şaşkın şaşkın bakıyordu kadına. Kekeleyerek mırıldandı. "Siz... siz eski bir öğrencim olamazsınız.. İnanmıyorum size.." Kadın yerinden kımıldamadan mırıldandı. "Yoksa beni anımsamadınız mı Dr. Freeman?" Adam gayri ihtiyari bir iki adım geri attı. "Hayır.. Sizi hatırlamıyorum.. Buna eminim." Biyolog Graham terlemeye başlamıştı. "Kesinlikle eminim.. Sizi daha önce hiç görmedim." "Dört sene öncesine gidin.. Greenfields'e.." "Yani... oradaki öğrencilerimden biri olduğunuzu mu iddia ediyorsunuz?" Nina şuh bir şekilde diliyle dudaklarını ıslattı. "Yaşlanıyorsunuz galiba. Hafızanız zayıflamış. Oradan kovulma nedeninizi de hatırlamıyor musunuz? Laboratuarda genç bir öğrencinizin ırzına geçmeye çalışmıştınız." Dr. Freeman ürkerek sordu. "O çok eski bir olaydı." "Şimdi o kızı hatırladınız mı? " Biyolog gözlerini kısarak bir daha baktı kadına. "Hayır," diye fısıldadı. "Siz. o olamazsınız." Freeman'ı soğuk terler kapladı. Bir tuzağa düştüğünü anlamıştı. Hem de kendi evinde ve hiç beklemediği bir zamanda. Henüz elli yaş civarında ve sağlıklı bir adamdı; gerekirse karşısındaki kadını bir yumrukta devirebilirdi. Ama sonra ne olacaktı? Polise gidemezdi, daha bu kadının kim olduğunu bile doğru dürüst anlamamıştı. Fakat kadın konuşursa, pek çok şey aydınlığa çıkabilir ve polis araştırması sonucunda gerçekler çorap söküğü gibi ortaya dökülürdü. Acele bir çözüm bulması gerekiyordu. Ne var ki o teorik yanı gelişmiş, pratik çözümler üretmeye alışmamış bir bilim adamıydı. Aklına hiçbir çözüm yolu gelmiyordu şu an. Belki tek bir hal yolu vardı, bu kadını ortadan kaldırmak.. Yapabilir miydi acaba? Şimdiye kadar bir sinek bile öldürmemişti Freeman. Her ne kadar uzmanlık alanında binlerce insanı öldürecek keşiflerle uğraşıyorsa da, bu ona sadece uzmanlığının doğal bir parçası gibi görünüyordu. Oysa şu an aklından geçen bir insanı kendi elleriyle öldürmekti. Derin bir nefes aldı. En isabetli kararı vermesi için düşünmesi lazımdı. Fakat korku denen illet çoktan yüreğine çöreklenmişti bile. Titrediğini duyumsadı. Hayatı boyunca böyle bir durumla karşılaşmamıştı; insan öldürmek düşündüğü kadar kolay bir eylem değildi. Belki başka çıkar yolu da olabilirdi. Kalbinin çarpıntısını bastırmaya çalıştı. Daha kadının amacını bile doğru dürüst anlamamıştı zaten. Kadın da hiç acele etmiyordu. Yeniden karşısında çırılçıplak dikilen kadına baktı. Neyin peşindeydi acaba? Bakışlarını kadının en mahrem yerlerinde dolaştırdı. Elinden geldiğince heyecanlı ve tahrik olmuş gibi görünmeye çalıştı, ama pek beceremedi. "Doğrusu çok çekici bir kadınsınız, bunu itiraf etmeliyim," diye kekeledi. Nina bir kahkaha attı. "Bunu daha yeni mi fark ettin Graham Freeman?" Biyolog susmak zorunda kaldı. Verecek cevap bulamadı.

Kadın yerinden kımıldamadan öylece adamı süzüyordu. "Beni yatağa atmayacak mısın?" diye sordu nihayet. "Hayır.. Sizi tanımıyorum bile. Siz çıldırdınız mı? Kapımı çalıp içeriye girdiniz, şimdi de bana olmayacak bir şey teklif ediyorsunuz." "Sen bilirsin," diye söylendi Nina. "Sana sunduğum fırsatı teptin. Öyleyse bir an önce bu işi bitirmeliyiz." Kadın buz gibi bakışlarını adamdan ayırmadan yere eğildi ve ayaklarının ucuna bıraktığı çantasından ucuna susturucu takılmış tabancasını çıkardı. Hareketleri o kadar rahat ve doğaldı ki biyolog birden dehşete kapıldı. Şimdi dengeler bozulmuştu, kadının elindeki silaha karşı kendisini savunacak hiçbir imkânı yoktu. Dizleri titremeye başladı. "Lütfen., lütfen " diye inledi. "Belki seninle anlaşabiliriz." "Anlaşmak mı? Ne anlaşması? " Freeman gözlerini susturucunun namlusundan alamıyordu. Kadının her an ateş etmesi söz konusu olabilirdi. Şayet kadını ikna şansı varsa, bütün kozlarını derhal kullanmak zorundaydı. "Benim çok param var," diye kekeledi. "Tahmininden de çok." "Önerin nedir?" "Sana onların ödediklerinden çok daha fazlasını verebilirim." "Onlar da kim?" "Kim olacak, seni kiralayanlar.. Sen kiralık bir katil değil misin?" "Ben, Meredith'in ablasıyım." "Yalan söylüyorsun.. Meredith'in ablası olsan niye karşımda soyunursun ki?" "Yarım kalmış bir işi tamamlamaya geldim. Yoksa beni kardeşimden daha güzel bulmuyor musun? Onu becermeye fırsat bulamamıştın, şimdi onun yerine beni becermek istemez misin?" Nina, adamın geçmişini, onu daha önce hayat hikâyesini inceleyen Iraklıların verdiği bilgilerden öğrenmişti. Ama Graham Freeman kadının bu bilgileri nasıl elde ettiğini hiç bilmiyordu. Emin olduğu tek şey bir zamanlar fakültedeki labarotuarda ırzına geçmeye çalıştığı Meredith Baxterla bu kadın arasında hiçbir benzerliğin olmadığıydı. "Sen Meredith'in ablası değilsin. Bu yalanı yutmam. Ne istiyorsun benden?" "Canını.." "Neden ama? Sana hiçbir kötülüğüm olmadı ki.." Nina'nın işinde en sevdiği an bu zamandı. Önce ihtirastan titreyen erkek avlarının sonra elinde tabancayı görünce düştükleri korku ve bunalımı seyirden büyük zevk alırdı. Bu zevkini biraz daha sürdürmek istedi. "Seni hiç anlamıyorum," diye söylendi. "Şu vücuduma bir baksana. Bu güzelliği nasıl geri çevirirsin? Yoksa Irak'ta geçirdiğin iki yıl seni iktidarsız mı kıldı? " Son cümleyi duyunca doktor emin oldu artık. Bu kadını Araplar göndermiş olmalıydı. Kesinlikle Greenfields'ın laboratuarında tecavüze kalkıştığı ve kovulmasına neden olan Meredith Baxterla bir ilişkisi olamazdı. Meredith'i çok iyi anımsıyordu tabii, o tarihte on sekiz yaşında, ufak tefek, sarışın ve çok utangaç bir kızdı. Konuşurken bile yanakları al al olurdu. Daha onu gördüğü ilk derste yüreğini hoplatmış ve kıza yaklaşmak için fırsatlar kollamıştı. Ama bu kadın kesinlikle ona benzemiyordu, ablası olduğu iddiası tamamen palavraydı. Hem sonra son iki yılını Irak'ta geçirdiğini Meredith'in ailesi nereden bilebilirdi, Graham bunu herkesten saklamıştı. Yoksa bu kadın polis veya gizli ajan filan mıydı? Fakat onlar hiçbir zaman bir suçluya böyle yaklaşmazlardı, hemen tutuklayıp kendisini götürmeleri imkânı varken, niye cinsel ilişkiye zorlayacaklardı ki? İçinden lanetler okudu, artık bu saldırının nedenini tahmin ediyordu, başka açıklaması olamazdı, onu Iraklılar göndermiş olmalıydı. Niyetleri tüm delilleri, gizli silahın yapılmasında

emeği geçen herkesi ortadan kaldırmaktı. Orada dünyanın henüz haberi olmadığı büyük bir başarıya imza atmışlardı çünkü. Daha kadın ilk konuşmaya başladığı sırada bunu anlamalıydı İngilizcesi düzgün olmakla beraber hissedilir bir yabancı aksanı vardı. Muhtemelen El Muhaberat adına çalışan biriydi, ya da onların kiraladığı bir katil. Durum önce şiddetli bir panik duygusu yaratmıştı Freeman'da, ama sonra yavaş yavaş kendini toparlamaya başladı. Kadının elinde bir silah vardı, lakin çırılçıplaktı. Bir an, acaba gerçekten cinsel ilişkiye girmek istiyor mu, diye düşündü. Son bir gayretle cesaretini topladı. "Benle sevişmek mi istiyorsun?" diye sordu. Nina'nın gözleri zevkle ışıldadı. Cevap olarak, "Soyun! "diye gürledi. Bu kurtuluşu için bir fırsat olabilirdi. Kadının elinde silahı ile sevişeceğine ihtimal vermiyordu Freeman. Aceleyle üstündeki elbiselerden kurtulmaya çalıştı. Hızla gömleğini çıkarıp pantolonunu indirdi. Kadın tabancanın namlusunu hiç kıpırdatmadan biyologa yaklaştı, susturucunun ucunu adamın kılları ağırmış göğsüne dayadı. "Ne o, fikir mi değiştirdin? Şimdi beni düzmek mi istiyorsun?" diye sordu. Freeman korkudan gözleri büyüyerek başını sallamakla yetindi. Nina çok pervasızdı, aniden boş olan elini adamın apış arasına atarak husyelerini gülerek sıkmaya başladı. Adamın müthiş canı yanıyordu ama korkudan duyduğu acıya rağmen dişini sıkıp bağıramadı. Kadın göğsüne dayadığı silahı her an hem de gözünü kırpmadan ateşleyebilirdi. Freeman olduğu yerde kıvrandı, eğilip büzülmeye başladı. Nina'nın sesi kulaklarında çınladı. "Ulan hergele! Beni neyle becereceksin? Aşağıda tık yok! " Freeman çok acı çekiyordu ve gözlerinden yaşlar gelmeye başlamıştı. Kadın elini birden bıraktı. Biyolog diz üstü yere çöktü, iki elini apış arasına atarak acısını dindirmeye çalıştı. Artık yüksek sesle ağlıyordu. "Sen pisliğin tekisin!" diye söylendi Nina. "Başka şansın da olmayacak." Freeman son kez yalvarmak için ağzını açtı, salya sümük ağlıyordu. Aklına ise kadını vazgeçirmek için söyleyecek hiçbir şey gelmiyordu. Kadını kararından caydıramayacağını anlamıştı. Nina son bir kez tiksintiyle adama baktı ve susturucu takılmış silahın namlusunu sertçe adamın aralık dudaklarından içeriye soktu. Freeman çılgına dönmüş gibi gırtlağına kadar uzanan sert metalden kurtulmak için başını sağa sola döndürüp kaçırmak istedi. Kadın yine yıldırım gibi hareket ederek sol elinin parmaklarını adamın yanağına bastırdı ve başını sabitleştirdi. Sonra sivri topuklu ayakkabılarının üzerinde hafifçe dizlerini kırdı ve namluyu adamın damağına dayanıncaya kadar itti. Sırıtarak, "Bye bye Mr. Freeman," dedi ve tetiği çekti. Kof bir gürültü odayı kapladı. Aynı anda tabancadan çıkan mermi adamın beynini parçaladı. Seyri bile müşkül, feci bir görünüm aldı etrafı. Dağılan kafatası kemiğinin parçacıkları ve paralanan yumuşak beyin dokusu kanlı bir şekilde adamın arkasındaki duvara sıçrayarak bulaştı. Beyin parçacıkları taze ve ılık kanla duvara yapışıp kaldı. Freeman o anda ölmüştü.. Nina bir süre yığılan cesede tiksinerek baktı. Sonra homurdanmaya başladı, geçen sefer de böyle olmuştu; yakın mesafeden ateş ettiğinde çıplak vücuduna kan bulaşıyordu. Önce tabancasını çantasına yerleştirdi. Hiç acelesi yoktu. Ağır ağır banyoya yürüdü. Duşun altına girerek uzun uzun yıkandı, vücuduna bulaşan pisliklerden arındı. Freeman'ın havlularından birini alarak kurulanırken hafif ıslık çalıyordu. Polisin bırakacağı izleri bulmasından hiç çekinmiyordu. Muhtemelen Scotland Yard'ın kriminal laboratuarlarında pek çok iz bulunacaktı, ama onun aldırdığı yoktu. Bir daha uzun süre Londra'ya gelmeyecekti. Zaten bu şehri oldum olası sevmezdi.

Sonra giyindi ve pencereden dışarıya bir göz attı. İki yardımcısı her zamanki gibi sokağın karşı tarafına park ettikleri arabanın içinde dönmesini bekliyorlardı. Nina aldığı parayı hak etmenin huzuru içinde evi terk etti. —2— Paris - Mayıs KARNI aç değildi Aykut'un, oteldeki odasına döndüğünde tek isteği bir an evvel yatağa girip deliksiz bir uyku çekmekti. Sabahki uçak yolculuğu, gergin ve meraklı bekleyiş, daha sonra da yapılan uzun müzakereler yormuştu ajanı. Fransızlar garip insanlardı, o nazik davetleri ve şatafatlı salonlardaki toplantılardan sonra kaynaşma için bir yemek daveti yapacaklarını sanmış, ama beklediği olmamıştı. Temsilcilerin yanlarına mihmandarlarını katarak otellerine göndermişlerdi. Odasındaki telefon çaldığında Aykut yatağa oturmuş ayakkabılarının bağını çözmekle meşguldü. Uzanıp reseptörü kaldırdı. Kimin aradığı hakkında hiçbir fikri yoktu. İlk aklına gelen Fabien Blanc oldu, kendisini başkasının arayacağını düşünmemişti. "Alo" dedi. "İyi akşamlar, Mr. Sarp. Ben, Harry Morgan. Umarım sizi rahatsız etmiyorum." Bu, Aykut'un beklemediği bir arayıştı. "Hayır," dedi ajan. "Buyrun, sizi dinliyorum." "Aynı otelde kaldığımızı biliyor musunuz? Az önce sizi otele girerken gördüm. Akşam yemeğini birlikte yemeğe ne dersiniz, şayet verilmiş bir sözünüz veya programınız yoksa tabii." Bu, samimi, her türlü art niyetten uzak bir teklif olabilirdi. Aynı otelde kalmaları da belki Fransız Gizli Servisi'nin bir tercihiydi. Tesadüf olması da mümkündü. Birden bugünkü müzakereler sırasında verilen arada Terry Farrell'le konuşurken kendilerini uzaktan dikkatle izlediğini hatırladı. Bu telefonun sadece beraber bir yemek yeme isteğinden başka nedenlere dayandığını hissetti. "Tabii, neden olmasın," diye mırıldandı. "Mükemmel. Ben otelin barındayım. Sizi bekleyeceğim." "Beş dakika sonra bardayım." Aykut'un kaldığı Crillon Oteli şehrin göbeğindeki konumuyla rakipsiz ve lükstü. Alt kattaki bara girdiğinde masaların tamamının dolu olduğunu gördü. Girişte durarak etrafı taradı ve Harry Morgan'ı bulmaya çalıştı. Uzun boylu, iri yapılı Amerikalı az ilerde ufak bir masada tek başına şarap içiyordu. Elini kaldırıp sallayarak varlığını belli etti. Masaya yaklaştı Aykut. Harry ayağa kalkarak onu karşıladı, yer gösterdi. "Ne içersiniz?" diye sordu. "Fransızlar şaraba çok düşkün, şarapları da cidden güzel. Siz de içer misiniz?" "Tamam," dedi Aykut. "Ben de şarap içeyim." Bir süre havadan sudan, Paris'ten, şehrin romantik ve gizemli havasından bahsettiler. Konuşmasından Harry'nin burada daha evvel de bulunduğu anlaşılıyordu. Aykut daha ziyade dinleyici pozundaydı; sabırla CIA ajanının konuya girmesini bekliyordu. Nihayet Harry Morgan konuya temas etti. "Azizim Mr. Sarp" dedi. "Olayların İstanbul'da öldürülen eski Çek ajanı Pavel Novotny ile başladığını hepimiz biliyoruz. Toplantıdaki açıklamanızı dikkatle dinledim, ama açığa çıkmayan bir nokta var gibi geliyor bana." Aykut dikkatle ajanı süzdü. "Novotny niçin öldürüldü? Teşkilatınız bu cinayetin sırrını çözdü mü? Bu hususta bize bilgi vermediniz."

CIA ajanının hareket noktası hiç de yabana atılır cinsten değildi, çünkü olaylar bu cinayetle başlamıştı. Gerçekten de Novotny'nin öldürülmesi hâlâ esrar perdesini muhafaza ediyordu. Oktay bir süre Olga Şalyapin'in itiraflarını düşündü. İstanbul'da antika eşya satan Miran Novak’ın beyanları da Olga'nın itiraflarını destekler nitelikteydi, ama yine de Novotny'nin öldürülüş sebebi esrarını muhafaza ediyordu. "Toplantıda da ifade etmeye çalıştım," dedi Aykut. "Kanımca o cinayet kiralık katille ona işveren taraf arasındaki parasal uyuşmazlıktan kaynaklandı. Tahminlerimize göre son anda Novotny daha fazla para istemiş." Bu kez Harry kuşkuyla süzdü Aykut'u. "Sadece tahmin, öyle mi?" "Evet, elimizde cinayet nedeni ile ilgili herhangi bir bilgi yok." "CIA'in kayıtlarına girerek Çek'in dosyasını inceledim. Tam bir pislik. Soğuk savaş sonrasının Avrupa'daki en kötü ünlü simalarından biri. Tam bir profesyonel, onun parayı konu ederek son anda işten vazgeçmesi bana pek mantıklı gelmiyor." Aykut dudak büktü. "Profesyoneller de hata yapar." "Onun ölümünde başka olasılıkları da düşünmemiz gelir." "Neyi mesela?" "Bilmiyorum, şu an size herhangi bir sebep söyleyemem." Aykut'un aklına Novotny'nin cüzdanında bulduğu aldatıldık notu geldi. Olga bunun açıklamasını yapmıştı, ama doğruyu mu söylemişti acaba? Kadının sorgulamasını bizzat yürütmüştü, atladığını hiç sanmıyordu, fakat ilk defa içine bir kurt düştü. "O Robert Rich'in peşindeydi," dedi. "Rich'i Amerika da tutukladık. Fazla zorlanmadan konuşmuş. Fransız dostlarımıza bir jest olarak Irak'ta çalışan yedi uzmanın adlarını verdik." "Bunların kaçı öldürüldü şimdilik?" "Bildiğim kadarıyla üçü. Dimitri Pimenov, Fransız Alain Micoud ve İngiliz Randy Shepard." "Ya diğerlerinin durumu nedir?" "Yuri Karpin güvencede. O Moskova'da benim bölgemde bulunuyor, İngiliz Graham Freeman'ın sorumluluğu da MI 6'ya ait. Henüz onu arıyorlar." Aykut aklında kaba bir hesap yaptıktan sonra sordu. "Bu hesaba göre altı kişi oluyorlar. Ya yedincisi?" Harry sinirli bir şekilde homurdandı. "Robert Rich yedinci uzmanın adını vermedi." "Vermedi mi?" "Onu tanımadığını, onunla hiç çalışmadığını iddia etmiş." "Ama onun varlığını kabul ediyor, değil mi?" "Evet." "Yedinci uzmanı tanımadığı yolundaki iddiasına inandınız mı? " "Şahsen inanmadım, ama ne yazık ki Langley'den millerce uzaktayım. O sorgulamada neler döndüğünü bilmiyorum." "Yani yedinci bir uzmanın olduğu kesin, öyle mi?" "Evet." "Peki, bu sayı sizin için önemli mi? Ha bir kişi eksik, ha fazla." Harry karşısındakini ölçmek ister gibi yeniden soğuk mavi gözlerini ajana çevirdi. "Önemli," diye fısıldadı. "Yani hayatının kurtulması bakımından mı? " "Yok canım, hepsinin canı cehenneme.. Ülkelerine ve dünya sulhuna ihanet etmiş bir yığın hain. Hayatta kalmaları hiç umurumda değil. Aslına bakılırsa hepsi ilahi bir cezaya uğruyorlar. Ama sorun hayatta kalmaları değil." "Sorun ne öyleyse?"

Harry Morgan aklından geçenleri anlatmakta tereddüt ediyor gibi derin bir nefes aldı ve sonra devam etti. "Robert Rich'i Langley'de sorgulamaya devam ediyorlar. Sorgulama sürdükçe alman sonuçlar daha da korkunçlaşıyor. Henüz Paris'te toplanan delegelerin bilmediği çok önemli bir gelişme var. " Aykut şarabından bir yudum alıp mırıldandı. "Durun tahmin edeyim. Sanırım meselenin ne olduğunu anladım." Harry yine ihtiyatla ajanı süzdü. "Yeni bir kimyevi silah, değil mi? Henüz dünyanın tanımadığı ve korunma çaresinin bilinmediği bir gaz üretildi, öyle mi?" "Aynen öyle. O yedi kişi tesadüfen seçilmiş uzmanlar değil- Hepsi belirli sahada seçilmiş, belli teknik özelliklere sahip, uzmanlık alanları muayyen saha ile sınırlı kişiler. Ama yedisi bir araya gelip iki sene çalışınca ortaya çok tehlikeli bir silah çıkarmaya muvaffak oldular. Şimdi neden hepsini sağ olarak ele geçirmenin önemini anladınız nıı? Zira hiçbiri diğerinin uzmanlık sahası hakkında fazla bilgi sahibi değil. Yaşamaları sadece bu yönden önemliydi, ama daha şimdiden üçü öldü. En azından diğerlerini canlı ele geçirmeliyiz." "Anlıyorum," diye homurdandı Aykut. "Şu sıralar CIA'in uzmanları ülkedeki kimyevi sahadaki diğer bilim adamlarıyla hızlı bir çalışmaya girdiler bile. Ya bu silahın sırrı ve ondan korunma tedbirleri bulunacak ya da Bağdat'ta silahın üretildiği tesisler imha edilecek. Başka şansımız yok." Aykut hafifçe ürperdi. Sonra aklına gelen soruyu Harry Morgan'a yöneltti. "Peki, neden bunu yalnızca bana açıkladınız?" CIA ajanı hafifçe gülümsedi. "iyi bir soru," diye mırıldandı.. Terry Farrell yatmaya hazırlanıyordu. Akşam yemeğini kaldıkları otelde Matt Singer'la yemişler, toplantı hakkında biraz dedikodu yapmışlar sonra erken sayılacak bir saatte odalarına çekilmişlerdi. Matt Singer ilk gün hakkında bir rapor hazırlayacak ve raporunu İngiltere’nin Paris Büyükelçiliği'nde çalışan MI 6 görevlisine teslim edecekti. Genç kadın önce ılık bir duş aldı. Bornozuyla aynanın karşısına geçip saçlarını kurutmaya çalışırken çalan telefonla irkildi. Bu saatte kim arayabilirdi. "Alo," diye mırıldandı. Hattın öbür ucunda Matt Singer7 m sesi yükselmişti. "Benim, Terry. Lütfen, odama kadar gelir misin? Kötü bir haber var." Terry Farrell içinden küfretti yine. Matt Singer kötü diyorsa, durum feci demekti. Sonra giyinip henüz tam kurumamış saçlarıyla yan odada kalan Matt'ın kapısına dayandı. Matt Singer sinirli bir şekilde odanın ortasında ayakta dikilmiş duruyordu. "Buyrun efendim" dedi Terry. "Şimdi elçilik kanalıyla Londra'dan bir mesaj aldım. Bir cinayet daha işlenmiş. Graham Freeman adında bir kimyager evinde ölü bulunmuş." "Herhangi bir kimyager mi, yoksa..." "Sanırım Irak'a gidenlerden. İlk belirlemelere göre adamın komşuları Freeman'ın yaklaşık iki seneden beri Londra'da olmadığını söylemişler." "Boğazını mı kesmişler?" "Beynine tek bir kurşun sıkılmış ve adam çıplakmış. Polis yetkililerinin ilk saptamalarına göre çok yakın mesafeden ateş edilmiş. Kurşun damağını delip beyninden çıkmış." O gece bol sarımsaklı ve soslu Fransız yemekleri yiyen Terry'nin midesi kalkar gibi oldu bir an. Manzarayı gözünün önüne getiriyordu; çıplak bir vücut, etrafa saçılmış kan, beyin ve

kemik parçacıkları. İğrenç bir görünüm olmalıydı. Geçen sene Blackheath'de de buna benzer bir olaya tanık olmuştu, ister istemez o olay canlandı gözünde. Odanın ortasında dimdik duran amirine baktı. Matt Singer aldığı habere çok sinirlenmiş gibiydi. "Bu Freeman dediğiniz adamın aradığımız kimyager olduğuna emin misiniz?" "Nereden bileyim? Ama bulgular şüphemizi teyit ediyor. Daha ilk araştırmada komşuları adamın iki seneden beri ortalarda görünmediğini söylemişler." "Cesedi çıplak bulmuşlar dediniz, değil mi?" "Gelen bilgiye göre öyle." "Homoseksüel miymiş? " "Allahını seversen Terry, nereden bilebilirim! Araştırmayı ben yönetmiyorum ki! " "Belki de aradığımız katil bir homoseksüeldir." "Niye kafanı bu konuya takıyorsun? Adamın çıplaklığı neyi değiştirir? Hem katil bir kadın olamaz mı? Belki de cinayet normal bir ilişkilin sonunda işlendi. Şimdi merkezden daha geniş kapsamlı bir rapor isteyeceğim ama cinayetin işleniş tarzı beni ilgilendirmiyor." Kızıl saçlı kadın göz ucuyla amirine baktı yeniden. "Neden efendim?" diye sordu içtenlikle. "Biz polis değiliz de ondan Terry." Genç kadın susmak zorunda kaldı. Sahip olduğu düz hukuk mantığı daima kötülerin cezalandırılmasından yanaydı; ayrıca kimyagerin katilinin bulunmasının da meseleyi çözümlemekte büyük yararı olacağına samimiyetle inanıyordu. Matt Singer şimdi odayı arşınlamaya başlamıştı. Küçük otel odasının içinde bir ileri bir geri gidip geliyordu. Terry amirinin başka bir sıkıntısı daha olduğunu sezinlemişti. Bu kez tedbirli davrandı ve beklemeyi tercih etti. Singer11 iyi tanırdı, bu saatte kendisini çağırdığına göre önemli bir şey daha olmalıydı. Dikkat kesildi. "Aklım çok karışık Terry," diye homurdandı sonunda. "Bir kadeh Scotch içeceğim, bana iştirak eder misin?" "Beni bağışlayın efendim. Biliyorsunuz, yemekte şarap içtim. İçkiyle başım pek hoş değildir," diye mırıldandı Terry. Matt Singer otel odasındaki ufak buzdolabından bir şişe Ballentines çıkardı, üzerine biraz su ilave ederek koltuklardan birine oturdu. Kravatını gevşetti. "Bu akşam Barry Foster'dan da bir emir geldi," dedi. Terry, amirini asıl rahatsız eden şeyin bu emir olduğunu anlamış gibiydi. Hiç sesini çıkarmadan Matt Singer'ın devam etmesini bekledi. Matt yutkundu önce, sonra elindeki bardağı bir yudumda yarıladı. İnce tenli cildi hemen kızarmaya başladı. Genç kadın, adamı bu kadar rahatsız eden şeyin ne olduğunu merak etmeye başlamıştı artık. "Barry Foster, Bağdat'a iki kişilik bir ekip göndermemizi istiyor," dedi Matt. "İki kişilik ekip mi? Neden?" "Olayların iç yüzünü en iyi orada öğreneceğimiz kanısında da ondan." "Ama orada zaten adamlarımız var. Neden onlardan yararlanmıyoruz?" "Bunu ben de biliyorum Terry, ama merkezin emri böyle. Çünkü Bağdat’taki ajanlarımızdan bilgi akışı yetersiz. Üstelik MI 6'nın verileri ile CIFE'ninkiler birbirini tutmuyor." "Londra'ya geri mi döneceksiniz? Buradaki toplantıyı bırakmayı mı düşünüyorsunuz, efendim?"www.cizgiliforum.com Matt Singer, Terry'ye gözlerini kırpıştırarak çabuk bir nazar attı. "Hayır, ben toplantılara devam edeceğim." Genç kadın aldığı cevap karşısında ilk defa irkildi. Garipseyerek o da amirini süzdü. "Ne demek istediğinizi pek anlayamadım. Siz mi devam edeceksiniz? Ya ben ne olacağım? Geri mi dönüyorum

Matt bardağındaki son yudumu da dikti. "Foster senin Bağdat'a gitmeni istiyor Terry," diye mırıldandı. "Bu gece aldığım emre göre sen ve David Mc Neil gideceksiniz. Sizleri ismen o seçmiş." Genç kadın kekeledi. "Beni mi seçmiş? Buna inanamam. Mr. Foster beni o ekibe dahil etmez, bir yanlışlık olmasın." Matt Singer cebinden çıkardığı zarfı memuruna uzattı. "Al, kendin oku." Terry hayretle zarfın içindeki kâğıdı çıkarıp hızla bir göz attı. "Çok şaşırdım," diye mırıldandı. "Benden pek hoşlanmazdı." "Bu senin nitelik ve becerini değiştirmez. Sen benim en iyi ajanlarımdan birisin Terry, bundan hiç kuşkun olmasın." "Sağ olun, efendim. Fakat..." Genç kadının durakladığını görünce Matt Singer hemen sordu. "Yoksa bir itirazın mı var?" "Hayır, efendim. Ama düşünmüştüm ki..." "Ne düşündün Terry, açıkça söyle. Görevi kabul etmek zorunda değilsin. İstemiyorsan yerine başka birini gönderebiliriz. Bunu Foster'dan isteyebilirim." "Şey.-- efendim.. Kadın oluşum... Ayrıca şu kızıl saçlarım... Orada pek dikkati çekmez mi? Yani acaba ben başarılı bir seçim miyim?" Matt tereddütle genç kadına baktı bir daha. "Yoksa korkuyor musun?" "Hayır, efendim. Beni tanırsınız ve korkmadığımı da bilirsiniz. Bundan çok daha tehlikeli görevleri üstlendim. Ama Irak hakkında yeterli bilgim yok. Ayrıca orası CIFE'nin faaliyet alanı. Ayrıca bu işten Sir James Spaderin de pek hoşlanacağını sanmam." "O noktayı kafana takma. MI 6 dilediği yerde at oynatabilir. Konu artık tüm istihbarat birimlerimizi ilgilendirir hale geldi. Londra'da bir haftalık hızlı bir eğitime tabi tutulacaksınız, sonra sizi gizlice Irak'a sokacağız. CİFE ile bağlantılı çalışacağız. Orada sizi görevli CİFE ajanları karşılayacak, her türlü lojistik desteği sağlayacaklar." "Peki asıl görevimiz ne olacak?" Matt Singer bakışlarını genç kadından kaçırdı. "Gerekli bilgileri Londra'da alacaksınız. İnan, tam olarak ben de bilmiyorum. Şimdi başka sualin var mı? " Genç kadın şaşkınlığını hâlâ üzerinden atamamıştı. "Yok, efendim," diye mırıldandı. "İyi... Öyleyse yarın sabah ilk uçakla Londra'ya dönüyorsun." Aynı saatlerde Crillon Oteli'nin barında Aykut'la Harry arasında ilginç bir müzakere sürüyordu. Aykut kuruyan boğazını şarapla ıslatarak arkasına yaslandı. "Takdir edersiniz ki bu benim yetkilerimi çok aşar Mr. Morgan. Böyle bir göreve ancak teşkilatımın onayı ve emriyle girebilirim," diye mırıldandı. "Ona ne şüphe. Ama şu sırada Türkiye'deki CIA temsilcimizin ne yaptığını sanıyorsunuz? Ankara'da MİT yetkilileri ile temas halinde. Söz konusu onayı belki de almışlardır bile. Bu sorun olmayacaktır." Aykut yine kuşkuyla Harry'ye baktı. "Anlayamadığım bir nokta da, planladığınız operasyon için neden bizden ve özellikle de benden yardım istemeniz. Bildiğim kadarıyla CIA bu tür operasyonları genellikle tek başına yapmak meylindedir. Yanlış mı düşünüyorum." "Haklısınız. Yalnız çalışmayı her zaman tercih ederiz. Ama bu defa durum biraz farklı. Bir defa siz dost ve müttefik bir ülkenin ajanısınız. MİT'ten yardım istememiz çok doğal. Ayrıca o bölgeye çok yakınsınız ve o yörede sizin de sızdırılmış ajanlarınızın olduğunu biliyoruz. Tahmininizin hilafına Irak'ta fazla adamımız yok. Tabii bir önemli neden de, Irak'ın bu

tehlikeli Silahı kullanması halinde yakınlığınız sebebiyle pek çok şehrinizin potansiyel bir tehdit altında bulunması. Sizi ismen neden seçtiğimize gelince, bu istek bizzat benden geldi. Siz Pavel Novotny'nin öldürülmesi anından beri bu işin içindesiniz; ben hâlâ açıklanmamış bazı bilgilere sahip olduğunuza inanıyorum. Operasyonu yürütecek beyin takımımıza yardımcı olabilirsiniz. Sıraladığım bu sebepler sizi tatmin etti mi?" Aykut kısa bir süre sessiz kaldı. Sonra kuşkularını ifade eden ses tonuyla konuştu. "Asıl sorun bana anlattığınız şu operasyon. Daha hedef meçhul." "Bunda da haklısınız. Gerekirse beş hedefi de vuracağız." Aykut hafifçe gülümsedi. "Bu da elinizde henüz uygulanacak bir planın olmadığını gösterir." "Doğru. Henüz kesin bir operasyon planı yapmadık. Sadece bir karar aldık. Şimdi tüm gücümüzle ana hedefi tespite çalışıyoruz." "Bu çok zaman alır. Neden CIFE'den veya MI 6'dan yardım istemiyorsunuz? Onların o bölgedeki istihbarat ağı çok geniştir. Ya da Mossad'dan." "Gerekirse onlardan da yardım isteyebiliriz. Üzerinde durduğumuz beş hedef var. Yakaladığımız uzman Robert Rich'in ifadesine göre yeni kimyasal silahı Skarkat fabrikasında hazırlamışlar. Burası belli başlı kimyasal savaş malzemeleri üreten bir fabrika, ama El Muhaberat ve Cumhuriyet Muhafızlarının ellerindeki silahı daha güvenceye almak için orada tutmayarak diğer kimyasal ve biyolojik silah üreten tesislere nakledeceklerini düşünüyoruz. Bunlar Salman Pak, Tikrit, Tarter gölündeki fabrika ve Raşidiye olabilir. Elimizdeki uzman, iki sene süresince bu beş merkezde de çalışmış. Daha önceleri Birleşmiş Milletler denetimcileri arasına soktuğumuz ajanlar vasıtasıyla tüm bu odakların geniş kroki ve planlarına sahibiz. Tek bilmediğimiz yeni silahın şimdi hangi merkezde saklandığı. Aykut dudak büktü. "Çok zor," diye dudak büktü. "Operasyona başlamadan yeni silahın kesin olarak nerede muhafaza edildiğini öğrenmeniz lazım. Hepsine aynı anda operasyon düzenlenemez, daha doğrusu bu sivil istihbarat birimlerinin tertip edeceği bir operasyonun ötesinde bir iş. Askeri müdahale ve bütün bu noktaların havadan vurulması gerekir." Harry buz gibi soğuk bakan gözlerini Aykut'a dikti. "Biliyorum. Ama Irak ile Birleşmiş Milletler arasındaki krizi diplomatik çabalarla bir sonuca vardıramıyoruz. 3iz de askeri müdahale ile vurmak istiyoruz, fakat gereken desteği bir türlü sağlayamıyoruz, o zaman da başka şansımız kalmıyor." "Söz konusu hedef noktayı tespit etmeniz ne kadar zaman alır?" "Üzgünüm, ama şimdiden bir tahminde bulunamam. Elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Operasyon ekibini en geç bir hafta içinde Irak'a sokarız. Bahsettiğim bütün fabrikaların planları, ilave inşaatların girdisi çıktısı, zaten tarafımızdan biliniyor. Baskın ve imha işini tamamen biz yürüteceğiz. Mossadlı ve MİT'li dostlarımız da özellikle bize yabancı topraklara giriş çıkışta ve oradaki bilgi akışının sağlanmasında lojistik destek sağlayabilir." Aykut karşısındaki adamı bir süre daha süzdü. "Bu operasyonu siz mi yürüteceksiniz?" diye sordu. "Hayır. Bu konularda çok deneyim sahibi bir arkadaşım. Çöl Harekâtı sırasında onunla birlikte Irak'ta savaşmıştık." Aykut yine sustu. Bu tahmininden çok daha zor bir operasyon olacaktı. "Bu bir hafta içinde siz ne yapacaksınız?" Harry düşünceli bir edayla, "Moskova'ya dönmek zorundayım. Orada bazı tamamlamak zorunda olduğum işlerim var. Siz de gereken talimatı kendi teşkilatınızdan alırsınız. Sanırım artık sizinle Irak'ta buluşuruz. Tam detaylı operasyon planını ben de bilmiyorum," diye mırıldandı. Aykut, Fransa'ya gelirken hissettiği iç sıkıntısının yediden ruhunu kapladığını duyumsadı...

—3— Moskova - Mayıs ARTIK Moskova sokaklarında pahalı ve yabancı son model arabalara rastlamak hiç de şaşırtıcı bir olay değildi. Batı kapitalizminin getirdiği fırsatçılık toplumun belirli bir kesiminde rahatlıkla yüksek alım gücü sağlamış ve bu fırsatçılıktan nasibini alamayan geniş halk kitleleri hâlâ yoksulluğun mücadelesini vermeye devam ederken yavaş yavaş da çevresindeki değişikliği kabule başlamıştı. Nitekim Lujniki Merkez Stadyumu'nun önünden geçen son model BMW'ye sadece yoldaki birkaç araba meraklısı Rus genci ilgi göstermişti. BMW işçi bloklarının yakınında bir yerde durdu. Direksiyon başındaki Tarık bin Zeyd kısık bir sesle, "Adamımız, şu gri boyalı bloğun üçüncü katında oturuyor" dedi. Arka koltukta oturan Cemal Mahmudî başını çevirip gösterilen yere baktı. "Bu iş çok uzadı Tarık," diye homurdandı. "Emirlerinizi bekliyorduk. Biz hazırız." "Öyleyse Yuri Karpin'i bugün temizleyin ve Moskova defterini kapatalım. Emri hemen adama ilet." "Şimdi mi?" Cemal Mahmudî sırıttı. "Arabada yalnız bekleyebilir misiniz? Görüşmem biraz uzayabilir." Mahmudî ters ters adamına baktı. "Ne demek bu? Sakıncası mı var yani?" "Şey, buralar tehlikelidir de biraz. " "Ne tehlikesi? Ben tehlikeli bir şey görmüyorum." "Gençler, efendim.. Yeni yetmeler burada lüks otomobillere sık sık saldırırlar. Irkçılık olayları da bir hayli arttı. Özellikle Araplar ve Müslümanlar pek sevilmiyor." "Sen dediğimi yap. Beni düşünme." Tarık bin Zeyd arabadan indi. Acele adımlarla Feodor Vasilyeniç Chavadze'nin oturduğu bloğa doğru yürüdü. İçinden de küfrediyordu. Cemal Mahmudî'nin ani gelişi rahatını kaçırmıştı. Tetikçi olarak ayarladığı Rus'u dört beş gündür görmüyordu. Onun bir alkolik olduğundan henüz Mahmudî'ye bahsetmemişti. İçinden, inşallah Rus evdedir, diye düşündü. Evde bile olsa, onu her zaman ayık yakalamak mümkün olmuyordu. Eylem saati yaklaştıkça seçiminin isabetli olup olmadığı içinde kuşkular yaratmaya başlamıştı. Rus çok istekliydi, ama acaba ona güvenmek ne ölçüde doğruydu. Bir aksilik çıkarsa bunun bedelini kötü bir şekilde ödeyeceğini de biliyordu; Cemal Mahmudî son derece acımasız biriydi. Binanın içi sabah vakti oldukça boştu. Asansörü beklerken yaşlı iki Rus kadınla karşılaştı. Kadınlar ona biraz kuşkuyla baktılar, ama bir şey sormadılar. Tarık küçük dairenin zilini çaldı. Kapı açılmıyordu. Lanet olsun, diye homurdandı Arap. Belki de Chavadze dün geceden küfelik olmuş, sızıp kalmıştı yatağında. Zaten onu hiçbir zaman tam ayık olarak gördüğünü hatırlamıyordu. Bu defa kapıya vurmaya başladı. Fazla gürültü çıkarıp yan komşuların dikkatini çekmekten de çekiniyordu. Nitekim yan dairelerden birinin kapısı açıldı ve orta yaşlı bir kadın koridora çıktı. Rus kadınları genellikle meraklı olurlardı, Tarık yüzünü saklamak için kadına sırtını döndü, neyse ki kadın kendisiyle ilgilenmemiş ve merdivenlere yönelmişti. Kadın uzaklaşınca Tarık kapıyı yumruklamaya devam etti. Chavadze evde de olmayabilirdi. Bir süre daha bekledi. İçinden kapıya tekme atmak geldi. Aslında kızmaya pek hakkı da yoktu; genellikle buluşmadan evvel telefon ederek geleceğini ya da nerede buluşmak istediğini bildiriyordu. Tam Cemal Mahmudî'ye ne diyeceğini düşünmeye başladığı sırada içerden bir homurtu duydu. Durup, bekledi.

Kapı aralandı ve Feodor'un kan çanağına dönmüş gözleri, dağınık uzun saçları ve alkolden kızarmış yüzü aralıktan göründü. Rus kapıyı tam açmamıştı. Bir süre boş nazarlarla, sanki Zeyd'i ilk defa görüyormuş gibi yüzüne baktı. "Ne istiyorsun?" diye sordu sonra. Her zaman yaltaklanan, teklifi kaybetmemek için adeta yalvaran halinden eser kalmamıştı Feodor'da. Zeyd yadırgayarak Rus'u süzdü. "Ne o? Beni içeri almayacak mısın?" "Hayır," dedi Feodor. "Müsait değilim şimdi. Daha sabahın körü." "Dün gece yine fazla kaçırmışsın galiba Chavadze. Saat on bire geliyor." Alkolik adam gözlerini ovuşturarak kapı aralığından homurdandı. "Git şimdi. Yarın öğleden sonra gelirsin.. İkide.." "Saçmalamayı bırak! Zaman geldi. İşi bugün bitirmeliyiz. İçeri gireyim de konuşalım." Feodor tereddüt ediyordu, hatta kapıyı Arap'ı, yüzüne kapatmak istedi. Ama Zeyd ondan atik davranarak aralığa ayağını soktu. Chavadze hâlâ tam olarak kendine gelememişti, fakat sorun çıkarmamak gerektiğini biliyordu. Arap'ı içeriye almak zorunda kaldı. Bir yandan da uyuşuk beyninin el verdiği ölçüde durumu muhakeme etmeye çalışıyordu. Kendisini ziyarete gelen o Amerikalıya inanmıştı. Adam sözünde durmuş, kararlaştırdıkları gibi Tram denilen lokantaya gelerek vaat edilen beş bin doları ödemişti. Ona inanmak zorundaydı, şayet gerçek bir tehlike olmasa parayı niçin ödemişti? Ayrıca Arap'ı FSB'nin konuşturduğuna ya da onun FSB adına çalıştığını da kabul etmek zorundaydı; aksi halde FSB'nin Zeyd'i bu kadar çabuk salıvermesi düşünülemezdi. Belki de Arap, Amerikalının söylediği gibi pis bir ispiyoncuydu. Ne yazık ki her geçen gün biraz daha dumura uğrayan beyni daha sağlıklı muhakeme yürütemiyordu. Feodor şimdi Amerikalının sözünü dinleyip Moskova'yı terk etmediğine hayıflanıyordu, ama kızını burada tek başına bırakamazdı. FSB mimli bir adamın kızını rahat bırakmaz ve mutlaka içeriye alırdı. Bunun ne anlama geldiğini de Feodor'dan başka kimse bilemezdi. Kendini toparlamaya çalıştı. Arap'ı ufak odada bırakıp doğru lavaboya gitti ve başını soğuk suyun altına soktu. Zeyd sessizce onu bekliyordu. Onun da kafası karışıktı. Beklenilen saat gelip çatınca o da Cemal Mahmudî'ye bozulmaya başlamıştı. Acaba neden Dimitri Pimenov'u öldüren kadını Yuri Karpin işinde de kullanmaktan kaçınmıştı? Kadının mükemmel bir iş çıkardığı da ortadaydı. İtiraf etmeliydi ki kendisinin de hatası olmuştu; koca Moskova'da bu işi yapacak sürüyle insan bulmak kabilken o bula bula bir alkoliği seçmişti. Feodor az sonra yanma döndüğünde ıslak başından süzülen su damlacıkları omuzlarına dökülüyor, atletini ıslatıyordu. Biraz kendine gelir gibi olmuştu. Arap zoraki bir tebessümle sordu. "Kendine geldin mi?" "Tamam... İyiyim" diye mırıldandı Feodor." Zeyd sert bir sesle homurdandı. "Artık iş bitinceye kadar içmek yok, anladın mı? Bunu kafana iyice sok. Sonra istediğin kadar içersin, tamam mı? Ayık kalmanı istiyorum." Feodor alkolden titreyen parmaklarını uzun ıslak saçlarının arasına sokarak kendine düşünmek için biraz zaman kazanmaya çalıştı. Şimdi bu Arap'tan kurtulmanın yollarını aramalıydı, teklifi birden kabul etmekten vazgeçtiğini söyleyemezdi, Zeyd'in dikkatini çekebilir, şüphelenmesine yol açardı. "İş bu akşam mı bitirilecek?" diye sordu. "Evet. Sana temiz bir silah getirdim. Daha önce hiç kullanılmamış. Ücretinin de yarısını. Diğer yarısını da herifi temizleyince alacaksın." Tarık bin Zeyd belinden ufak kalibreli bir Makarov çıkardı. Ceketinin cebinden de ücretin yarısı olan dolarları.

Silahı ve parayı masanın üzerine bırakmıştı. Feodor kısa bir an aç gözlerle paralara baktı. Nefsiyle mücadeleye başlamıştı. Pırıl pırıl Amerikan Dolarlarıydı.. Fakat ne silaha ne de dolarlara dokunmadı. Zeyd onun isteksizliğinin farkındaydı ve kuşkusu gittikçe artıyordu. "Bir sorun mu var?" diye sordu. "Evet," diye mırıldandı Rus. "Yuri Karpin ortalarda yok. Adam birdenbire kayboldu. İki gündür izini bulmaya çalışıyorum. Önce onu bulmam lazım." Zeyd gülümsedi. "Sıkıntın bu mu?" "Tabii.. Kayıplara karışmış birini nasıl vurabilirim." "O hususu dert etme. Biz nerede olduğunu biliyoruz." Rus göz ucuyla Arap'a baktı. "Nerede?" "Kuskova'da.. Ludmilla denen bir kadının yanında kalıyor. Herifin metresi." Feodor kızarır gibi oldu. Arap'ın bu bilgiye sahip oluşu onu şaşırtmıştı. "Nereden biliyorsun?" diye sormak zorunda kaldı. "Orası seni ilgilendirmez. Biz her şeyi biliriz. İşi bu gece bitireceksin." Feodor Chavadze'nin yüz hatları gerildi. Arap'ı atlatacak uygun bir bahane aklına gelmiyordu bir türlü. Tüm gücünü toplayarak homurdandı. "Hiç sanmıyorum.." "Ne demek istiyorsun?" "Bu iş çok tehlikeli. Burnuma pis kokular geliyor.. Bu paraya olmaz." Zeyd'in kaşları çatıldı. "Yani son anda döneklik mi ediyorsun?" "Nasıl istersen öyle yorumla.. On bin dolar isterim." "On bin dolar ha! Çıldırdın mı sen? Ben o paraya Putin'i bile öldürtürüm be!" Feodor ilgisiz gibi görünmeye çalışarak omuzlarını silkti. "Nasıl istersen.. Para yoksa ben de yokum." "Buna döneklik derler. Son anda bize bu numarayı yapmayacaktın Feodor." "Dedim ya, bu iş tehlikeli. Daha azma olmaz." Zeyd sakin görünmeye gayret ederek mırıldandı. "İşin tehlikeli olduğunu da nereden çıkarıyorsun?" "Biliyorum işte.." "Ne biliyorsun?" O an Feodor Vasilyeniç Chavadze belki de hayatının en büyük hatasını yaptı. Dar bir mantıkla cinayeti işlemeden kendisine beş bin dolar ödemeyi kabul eden Amerikalının varlığı, o işin bilmediği bir nedenle çok önemli olduğunu düşünmeye sevk etmişti. Amerikalı beş bin doları ödediğine göre belki neticenin alınması halinde Arap on bin doları da ödeyebilirdi. "Sizden biri beni ziyarete geldi," diye homurdandı. Arap birden taş kesildi.. Tetikçiyi ziyaret edecek hiç kimse olamazdı. Zira onu bulan kendisiydi ve başka kimse tanımıyordu.. "Bizden biri mi?" iye sordu. "Tabii.. Sakın bana numara yapmaya kalkma ve onu tanımadığını söyleme. O seni gayet iyi tanıyor." Zeyd o zaman uyandı. Feodor'un isteksiz davranışlarını, işi yokuşa sürmesini daha iyi anlamıştı. Ani bir hamleyle adamın gırtlağına sarıldı. "Konuş, pis ayyaş! Kimdi o gelen? Bilmek istiyorum-" Rus silkinmeye adamın elinden kurtulmaya çalıştı. Cüssece ondan daha iriydi, ama bitkindi ve diriliğini kaybetmişti, hiç şansı yoktu. Zeyd kendisinden daha güçlüydü.

Yalnızca, "Bırak beni" diye homurdandı. Arap aynı anda masanın üzerinde duran tabancayı kavrayarak Rus'un böğrüne dayadı. "Son defa soruyorum, o gelen kimdi?" Ok yaydan çıkmıştı artık. Feodor geri dönemezdi. "On bin dolar," diye hırladı sesi kısılarak Feodor. "Parayı vermezsen asla ağzımdan tek kelime alamazsın." Arap bir an bunun blöf olup olmadığını düşündü. Bu ayyaş daha fazla para koparmak için her türlü çılgınlığa kalkışabilir, hikâyeler de uydurabilirdi. Önce onu dinlemesi gerekiyordu. Parmaklarını Rus'un boğazından çekti, tabancayı böğründen uzaklaştırdı. "Pekâlâ," diye sinirli bir şekilde söylendi. "Teklifini kabul ediyorum, ama paranın geri kalanını işi bitirince alacaksın. Şimdi söyle bakalım, seni ziyarete gelen kimdi?" Feodor'un zaten dağınık olan aklı, iyiden iyiye karıştı. Acaba Amerikalının tavsiyesini dinlememekle hata mı ettim, diye düşündü. Ne olaylar ne de kişiler arasındaki bağı bir türlü kuramıyordu, hatta Zeyd'in neden bu kadar hiddetlendiğini de kavrayamamıştı. Gözü yeniden masanın üzerinde duran dolarlara kaydı. Banknotların sihirli görüntüsü ve çekiciliği düşüncelerini daha da zayıflattı. "Adını bilmiyorum," diye homurdandı. "Söylemedi.. Ama Amerikalı olduğu kesin." Zeyd kulaklarına inanamıyordu. "Amerikalı mı? " diye sordu gayri ihtiyari. Chavadze başını salladı. "Nasıl anladın?" "Sen beni ne sandın? Unutma, eski bir GRU subayıydım ben.. Ve onlar bir zamanlar en büyük düşmanımızdı." "Sana ne anlattı? " Feodor yutkundu. Artık geri dönüşünün olmayacağını bulanık zihniyle bile anlıyordu. "Senin FSB tarafından tutuklandığını ve onlara ispiyonculuk ettiğini söyledi. İşin bittiğini ve hemen ortadan toz olmamı istedi." Feodor, Amerikalıdan aldığı parayı söylememeyi daha uygun bulmuştu. "Sen de ona inandın, değil mi?" "inanmamam için bir neden var mı? Adam her şeyi biliyordu. Seni de, Yuri Karpin'in öldürüleceğini de.. Sizden olmasa tüm bunları nereden bilebilir ki?" "Ayyaş serseri! " diye homurdandı Arap. Her şey berbat olmuştu. Hem de hiç beklenmedik bir anda. Şimdi bu durumu aşağıda bekleyen Cemal Mahmudî'ye nasıl açıklayabilirdi? Mahmudî, tetikçi seçimindeki başarısızlığı nedeniyle kendisini suçlayacaktı. Operasyonun bu ayağı tehlikeye girmişti. Yalnız operasyon değil, kendi geleceği de, El Muhaberat başarısızlığına asla müsamaha etmezdi. Ayyaş Rus'u o anda öldürmeyi istedi, yapacağı başka bir şey de kalmamıştı. Ama son anda iradesine hâkim oldu. Meselenin içyüzünü öğrenmeden Chavadze'yi öldürmek sonuç getirmezdi. Bir iki dakika sinirlerinin yatışmasını bekledi. Her şeyden önce alkoliği ziyarete gelen o Amerikalının kim olduğunu anlaması gerekiyordu. "Şu adamı bana biraz tarif et" diye söylendi. Feodor hâlâ şaşkındı. "Onu tanımıyor musun yani?" "Hayır. O bizden biri değil." Chavadze yutkundu. "Kim peki? Bütün planlarınızı nereden biliyor?" Zeyd de ürpermeye başladı. Hiçbir fikri yoktu..

Yabancılar Dairesi Müdürü Vladimir Tropinin gülümsedi. "Mr. Morgan sabah sabah bize anlattığınız bu hikâye hiç de inandırıcı değil" diye mırıldandı. "Yani Yuri Karpin diye bir kimyagerin Iraklılar tarafından öldürüleceğini mi iddia ediyorsunuz?" Harry Morgan, Paris'ten döner dönmez ilk iş olarak FSB yetkilileri ile temas kurmuştu. "Kesinlikle öyle" dedi. Vladimir Tropinin yanında oturan yardımcısı Piyotr Temorva'ya bir göz attı. "Bu düşünceye nereden vardığınızı sorabilir miyim?" Harry Morgan karşısındakilerin ilgisiz tutumuna illet oluyordu. Bu denli umursamaz görünmek FSB'nin taktiği miydi yoksa. "Paris'teki toplantıdan haberiniz yok mu?" Tropinin hayret etmiş gibi bir kaşını kaldırarak sordu. "Ne toplantısı? " Harry kendini güç tutuyordu. "İnanamıyorum, herhalde şaka yapıyorsunuz" diye söylendi. "Bir teşkilatın bünyesinde bu denli kopukluk olamaz, hele bu kadar önemli bir olayla dünya karşı karşıya iken. Ciddi olamazsınız." Tropinin aldırmaz bir edayla mırıldandı. "Kıymetli meslektaşımız bizi aydınlatırsa memnun oluruz." "Bunu bana değil, FSB'nin Paris'e gönderdiği delegeniz Sergei Pomov'a sormalıydınız, o sizi yeterince aydınlatırdı. Ama gayeniz ne bildiğimi öğrenmekse açıklamaya daha önce öldürülen Dimitry Pimenov'dan başlayalım. Herhalde hatırlıyorsunuzdur, nisan ayı içinde şehrin arka sokaklarından birinde uzman bir mikrobiyolog öldürüldü ve katili bulunamadı. " "Evet, o olayı biliyoruz. Moskova'da her gün işlenen sıradan cinayetlerden biri. Ne yazık ki rejim değişikliğinin getirdiği yoksulluğun sonucu adi bir sokak kavgası ve paraya tamahen bıçaklanma vakası. Kapitalizmi kabullenirken bu tür olayları da yaşamaya alışıyoruz artık. Ama hadisenin bizi ilgilendiren siyasi bir yönü olduğunu hiç sanmıyoruz. Bize ulaşan polis raporları bu merkezde." Harry adamları küçümseyen bir bakış fırlattı. "Eğer öyle düşünüyorsanız, çok yanılıyorsunuz. O sıradan bir sokak kavgası sonucu işlenen bir cinayet değildi. Dimitri Pimenov gizlice Irak'ta iki sene çalışan ünlü bir uzmandı ve Iraklılar tarafından öldürüldü." Tropinin sırıttı. "Araştırdık. Pimenov'un bir uzman olduğu doğru, ama Iraklılar tarafından öldürüldüğü sizin varsayımınız." Harry, FSB'nin bu tutumuna hâlâ bir anlam veremiyordu. "Son iki senesini Irak'ta geçirdiğini kabul ediyor musunuz?" diye sordu. "Bu iddianızı da araştırabiliriz. Şayet gerçek payı varsa. "Yani henüz araştırmadınız, yanlış mı anladım?" "Doğru. Korumamızı istediğiniz Yuri Karpin'le ne ilgisi var?" "Çünkü her ikisi de Irak'ta aynı tarihlerde yeni bir kimyasal silah için çalıştılar." Tropinin yine bilgiççe sırıttı. "Bu fazla abartılı bir iddia değil mi? Doğrusu bizi şaşırtıyorsunuz Mr. Morgan.." Harry gittikçe sinirleniyordu. Müzakereye devam etmenin anlaşılan bir yararı olmayacaktı. Bu adamlar yardımcı olmaktan çok köstekleyici idiler. "En iyisi, siz Paris'e gönderdiğiniz delege Sergei Pomov'la görüşün. O size daha kapsamlı açıklama yapacaktır." Bu kez Piyotr Temorva^lafa karıştı. "Bizden istediğiniz nedir Mr. Morgan?" "Yuri Karpin'i hemen korumaya almanız. Bu uzmanın mutlaka hayatta kalması lazım. Son defa söylüyorum, Irak büyük paralar karşılığında iki sene önce hepsi kendi sahalarında başarılı yedi uzmanı Bağdat'a götürdü ve çok tehlikeli yeni bir kimyasal silah geliştirdi. İşleri

bitince de hepsini birer birer ortadan kaldırmaya başladı. O silahın gizini çözmek için bu şahısların bilgilerine muhtacız." Tropinin gülümsemeye devam etti. "Bu teziniz çok saçma ve mantıksız. Öyle ise niye onları işleri bitince Irak'ta ortadan kaldırmadılar? Niye ülkelerinin dışına çıkmalarına izin verdiler?" Bu oldukça düşündürücü ve yerinde bir soruydu. Morgan, "Bilmiyorum," diye mırıldandı. "Belki bir nedeni vardır." "Yine de" diye soğuk bir şekilde fısıldadı Tropinin. "Uyarınızı dikkate alacağız. Tüm ilgili birimlerle temasa geçeceğim." "Umarım öyle yaparsınız." Vladimir Tropinin görüşmenin bittiğini anlatmak istercesine ayağa kalktı. Yardımcısı da hemen yerinden fırlamıştı. Harry beklediği ilgiyi bulamamanın çaresizliği içinde yeniden sordu. "Yuri Karpin'in şu sırada nerede olduğunu biliyor musunuz?" Yabancılar Dairesi Başkan Yardımcısı soğuk bir şekilde gülümsedi. "Endişelenmeyin, FSB her şeyi bilir" dedi. Oysa Yuri Karpin hakkında henüz en ufak bir bilgileri yoktu... Harry'nin daha yapacağı çok şey vardı. Ruslardan ayrıldıktan sonra hızla ikametgâhı olan Spaso Evi'ne yollandı. Rusya'da geçireceği dört günü daha vardı. Paris'ten yeni dönmüş ve henüz Tatyana ile temas kuramamıştı. Kızı yeniden görmek için can atıyordu. Geçirdikleri o geceyi bir türlü unutamamıştı. Spaso Evi'ne döner dönmez telefona sarılıp kızı aradı. Tatyana'nın sesini duymak sanki tüm dertlerinden bir an uzaklaştırmıştı onu. "Döndün mü Harry?" diye sordu kız heyecanla. Onun bu kadar çabuk döneceğini hiç tahmin etmemişti. "Bu sabah geldim. Nasılsın Tatyana?" "İyiyim ben. Seni özledim." "Ben de. Bu akşam buluşabilir miyiz?" "Çok iyi olur." Ajan ürkerek sordu. "Baban nasıl?" "O da iyi.. Halinden memnun." Harry irkildi birden. "Baban hâlâ Moskova'da mı? " Tatyana şaşırmış gibi sordu. "Nerede olabilir ki?" "Ona bir süre buradan uzaklaşmasını teklif etmiştim. Gitmedi mi?" "Harry neden bahsediyorsun sen? Hiçbir şey anlamıyorum." Ajan endişelenerek içinden lanetler okudu. O ayyaşa güvenmemeliydi. "Hemen buluşmalıyız Tatyana/' diye söylendi. "Akşamı beklemeden." Genç kızın sesi çatallaşmıştı. "Neler oluyor Harry?" "Sevgilim hemen işi bırak, Lujniki Stadyumu'nun önüne gel. Telefonda anlatamam." Tatyana telefonu kapattı. Babasının başının dertte olduğunu anlamıştı.. BMW'nin içinde oturmaktan sıkılmış olan Cemal Mahmudî, arabaya atlayan Zeyd'e sordu. "Tamam mı? " Zeyd kızarıp bozararak, "Hayır, efendim," diye kekeledi direksiyonun başına geçerken. Mahmudî adamına ters ters baktı. "Hayır mı? O da ne demek?"

"Hiç ummadığımız bazı aksilikler oldu, efendim." "Kafamı kızdırmadan çabuk konuş Zeyd. Ağzında geveleyip durma." "İçimize Amerikalı ajanlar sızmış, olayı biliyorlar efendim." "Saçmalama!" diye homurdandı Mahmudî. "Yemin ederim, bizzat tetikçinin ağzından duydum. Bizi tanıyan bir Amerikalı, adamı ziyarete gelmiş ve bu işin bittiğini, FSB'nin durumu öğrendiğini söylemiş." Cemal Mahmudî işittiklerini kavramaya çalıştı. "Ama bu olanaksız," diye söylendi. "Çok üzgünüm efendim, ama adam aynen böyle dedi." El Muhaberat ajanı bir süre düşündü. "Desene, işi berbat ettin. " "İnanın benim bir kusurum yok. Bana verdiğiniz talimatları aynen uyguladım." "Bunu daha sonra tartışırız Zeyd. Ama üst makamlarımız bundan hiç hoşlanmayacaklar.. Allah kahretsin!.." Mahmudî düşünmeye başladı. Boyun damarları hiddetten şişmiş, yüzü kızarmaya başlamıştı. "O tetikçiyi temizledin mi?" diye sordu. Zeyd utanmış gibi önüne baktı. "Onu şimdilik öldürmeyi düşünmedim. Önce durumu size rapor etmeyi yeğledim." "Sür arabayı, gidelim buradan. İşi bok ettin. Seni Bağdat'a rapor edeceğim." Zeyd arabayı çalıştırırken bir yandan kara kara düşünüyor bir yandan da durumu kurtarmaya çalışıyordu. "Henüz geç kalmış sayılmayız efendim. Yuri Karpin'i hâlâ ortadan kaldırma şansımız var. Kaldığı yeri biliyoruz, ani bir baskın yapabiliriz." Cevap vermedi Mahmudî, düşünceye daldı. Rus uzmanın ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bir an Zeyd'e acıdı; onun hata yapıp yapmadığını bilmiyordu hâlâ, ama kanaatince uyguladıkları tüm bu plan yanlıştı. El Muhaberat'ın en üst düzeydeki yöneticilerinin yaptığı büyük bir hata. Ne yazık ki, başarısızlık halinde faturayı kendisi ödeyecekti. Acaba o Amerikalı kimdi? CIA ajanı mı? Eğer öyleyse CIA bunu nasıl öğrenmişti? Belki rejim aleyhtarlarından biri CIA'e ihbar etmişti. Irak'taki en garip olgulardan biri de buydu zaten; halk Saddam'ın rejiminden şikâyetçi değildi, ama yönetim kademesinde ona muhalif olan çok kimse vardı. Hepsi de korkarak yeraltına çekilmiş, gizli muhalefet yürütüyorlardı. Mahmudî basit bir muhakeme yürüttü. Üstlendiği görevi başarıyla yürütmüş sayılırdı; Pimenov, Micoud, Shepard ve Freeman başarıyla ortadan kaldırılmışlardı. Tetikçi olarak Nina'yı tutması çok isabetliydi, kadın işini mutlak surette en iyi tarzda ifa etmişti. Geride tek iz bırakmıyordu. Kadın Pimenov'un katlinden sonra bir daha Moskova'ya gelmek istememişti, keşke onu ikna edebilseydim, diye düşündü. Bu tür operasyonlarda Muhaberat başarılı değildi. Gerçi dönek Novotny'nin öldürülmesinde bir pürüz çıkmamıştı. İngiliz, Fransız, Rus ve Türk istihbaratlarının ölüm vakaları arasında bir bağ kurmaları henüz mümkün görünmüyordu gözüne. Belki daha sonraları bir şeylerden şüpheleneceklerdi, tabii zaman içinde tüm bu ölümlerde müşterek bir amaç ve illiyet olduğunu saptarlarsa. Ama bu da oldukça zordu, zira bu uzmanlar zaten kendi ülkelerinde uzun zamandır çalışmayan insanlardı ve kendi toplumları tarafından dışlanarak ilişkileri bir türlü kesilmişti. Zihnini kurcalayan tek husus Robert Rich'di. O herifin işini daha İstanbul'dayken halletmeleri gerekirdi. Belki de CIA adamı yakalamış ve Rich'in Irak bağlantısını ortaya çıkarmıştı. O tür bir adamı konuşturmak, CIA için çocuk oyuncağıydı. Düşüncelerinden sıyrılmaya çalıştı Mahmudî. Her ne olursa olsun, önce Yuri Karpin meselesini çözmesi gerekirdi, hem de hiç vakit kaybetmeden. Bu gece Bağdat'a, Abbas Azizî'ye rapor vermek zorundaydı. Operasyonun genel koordinatörü olarak buna mecburdu. Yanı başında sessizce oturup kendisine bakan Zeyd'e dönerek homurdandı. "Bu pisliği temizlemek sana düşüyor Tarık. Yoksa Bağdat'a dönüşünde seni kurşuna dizerler, sakın aklından çıkarma."

Ajanın beti benzi attı, sapsarı kesildi. "Anlıyorum efendim," diye kekeledi. "Yuri Karpin'i bul ve gereğini yerine getir. Sana bu akşama kadar mühlet veriyorum. Raporumu sen döndükten sonra düzenleyeceğim." Zeyd kendisine bir şans daha verildiği için memnundu, ama bunun son şansı olduğunun da farkındaydı. Arabaya biraz daha gaz verdi.. Stadyumun önünde kucaklaştılar. Harry genç kızı şiddetle özlediğini hissediyordu. Tatyana daha kollarını Harry'nin boynundan çözmeden sordu. "Neler oluyor Harry, meraktan çatlayacağım, lütfen anlatsana." Ajan artık bazı şeyleri kızdan saklamasının anlamı kalmadığım anlamıştı. "Babanın çoktan Moskova'yı terk etmesi lazımdı Tatyana," diye fısıldadı. Kızın derin deniz mavisi gözleri endişeyle buğulandı. "Terk mi? Bunu telefonda da söyledin, o nereye gidebilir ki?" "Hayatı tehlikede. Buradan bir süre ayrılması için ona para vermiştim." Tatyana şaşkın şaşkın Harry'e baktı. "Ne zaman?" "Paris'e gittiğim gün." "Ne parası Harry? Neden?" "Hâlâ anlamıyor musun? Onun bu cinayete bulaşmasını engellemek istedim. Zeyd'in ödemeyi vaat ettiği parayı ona ben verdim. Biraz korkuttum ve buradan uzaklaş dedim. Ama anladığım kadarıyla beni dinlememiş." "Ah Harry, bunu niye bana daha önce söylemedin. Belki onu ikna edebilirdim. Hiçbir yere gitmedi." "Öyleyse hâlâ tehlikede. Hemen sizin eve gidelim." Tatyana bir an minnetle hoşlandığı adama baktı. Ne diyeceğini bilemedi. O elinden geleni yapmıştı, hatta elinden gelenin de fazlasını. Koşar adım Feodor Vasilyeniç Chavadze'nin işçi bloğuna gittiler. Tatyana ömrü boyunca ilk defa kendi evine bu kadar telaşla girdi. Babası kızarmış gözleriyle masa başında votka içiyordu. Hayattaydı. Yaşıyordu babası.. Ludmilla Kornokova kırk iki yaşında uzun boylu ve çok kilolu bir kadındı. Bir zamanlar Moskova Devlet Opera Korosu'nda çalışmış sonra ses tellerindeki rahatsızlık nedeniyle ayrılmak zorunda kalmıştı. Sesi şimdi çok kısık çıkardı. Kilo almaya doğuştan müsaitti, ama sesi için kullandığı ilaçlar ve parlak bir gelecek vaat eden sesini erken yitirmesi onu ruhsal bir çöküntüye uğratmış ve anormal kilo almasına neden olmuştu. Yuri Karpin'i yirmi yıldan beri tanırdı. Lakin ilişkileri hiçbir zaman düzenli olmamış, sık sık kavga ederek ayrılmışlar, yeniden birleşmişler, birkaç seferinde Ludmilla bir daha asla onunla bir araya gelmemeye yemin etmiş, fakat hiçbir seferinde de kendi kendine verdiği söze bağlı kalamamıştı. Doksanlı yılların başında Yuri Karpin bir kere kendi mesleğinden olan bir kadınla evlenmiş, fakat bu evliliğe ancak altı ay dayanarak kadından boşanmış ve yal-vararak eski sevgilisine dönmüştü. Yuri ve Ludmilla asla evliliği düşünmemişler, buna gerek de duymamışlardı. Çok sık tartışıp kavga etmelerine rağmen, sanki görünmeyen bir bağ daima onları birbirine çekmişti. Fiziki yapı olarak da tamamen birbirinin zıttı idiler. Ludmilla'nın devasa iriliği yanında, Yuri çok kısa boylu, ufak tefek ve zayıf bir adamdı. Yuri'nin iki yıl, hiç haber vermeden birden ortadan kaybolması ve bu süre hakkında bir açıklamada bulunmaması Ludmilla'yı kızdırmış ve her zamanki gibi Yuri tüm sevecenliği ile allem etmiş kallem etmiş, yine eski sevgilisini yumuşatmıştı. Belki, her geçen sene biraz daha

maddileşen Ludmilla'nın yumuşamasında Yuri'nin zengin bir adam olarak dönüşünün de payı olabilirdi. Ludmilla artık kendini bırakmış bir kadındı. Makyaj yapmaz, süslenmez, giyinmez, hatta çok mecbur kalmadıkça sokağa bile çıkmazdı. Geçmişle, sanat yaşamıyla, daha doğrusu hayatla bağlan kopmuş gibiydi. Buna rağmen Yuri ondan ayrılamazdı. O gece Ludmilla sırtına allı güllü bol bir sabahlık giymiş, tombul ayaklarını önündeki pufa uzatmış, televizyondaki bir komedi filmini seyrediyordu. Bir yandan da kucağına koyduğu tabaktaki meyveleri yemeğe devam ediyordu. Yuri ise televizyondan nefret ederdi. Haber bültenlerini bile dinlemezdi. Kadının evinin küçük salonunda, bir köşeye çekilmiş, elindeki mesleği ile ilgili kitabı okumaya çalışıyordu. Televizyondan akseden gürültü de onu rahatsız etmiyordu, öyle ki bazen Ludmilla'nın kısık sesiyle attığı kahkahalarla ilgilenip, başını kaldırarak ona gülümsü-yordu. Yuri Karpin mutluydu. Ta ki o gece kapı çalınıncaya kadar.. Zilin sesini ilk fark eden Yuri olmuştu. Genellikle ziyaretçileri ve misafirleri olmazdı. Rus uzman biraz şaşırarak sevgilisine baktı. O saatte kapıyı çalanın kim olabileceği hakkında hiçbir fikri yoktu. Ludmilla hiç istifini bozmadan, "Kapı çalınıyor Yuri," dedi. Yuri Karpin bu beklenmedik zil çalışından tedirgin olmuştu. Kadın oturduğu yerden kısık sesiyle emreder gibi homurdandı. "Kapıyı aç Yuri.. Beni arıyorlarsa yattığımı söyle." Yuri Karpin oturduğu koltuktan kalktı, elindeki kitabı masanın üzerine bırakarak kapıya doğru yöneldi. Bu tamamen bilinçdışı bir tedirginlikti; gelen, muhtemelen yan komşulardan biriydi. Çok nadir olmakla beraber yandaki komşu Olga bazen evde kalmayan bir şeyi Ludmilla'dan istemeye gelirdi. Ama onun için bile bu saat geçti.. Yuri kapıyı açtı. Karşısında hiç tanımadığı bir adam vardı. Ama uzman onun suratına bakar bakmaz bir şeylerin ters gittiğini hissetmişti. Irak'ta geçirdiği iki uzun yıldan sonra karşısındakinin bir Arap olduğunu anlamak hiç de zor değil, di. Bu, içindeki tedirginliğin endişe boyutuna ulaşması için yeterli bir nedendi. Yuri ufacık ve çelimsiz vücuduna rağmen çok cesur biriydi; korkunun psişik bir zaaf olduğuna, korkuyu doğuracak neden karşısında kendini savunmasız ve yetersiz görmediği sürece, korkmanın anlamsızlığına inanırdı. Tedirgindi, ama korkmuyordu henüz. Karşısındaki Arap muhtemelen yeni bir teklifin temsilcisi de olabilirdi. Belki de uzmanlar ayrıldıktan sonra teknik bir sıkıntı doğmuştu Irak'ta, ya da oradaki teknisyenler büyük bir hata yapmışlardı. Buna benzer çeşitli olasılıkları da düşünebilirdi. Fakat kesin kararlı olduğu bir şey vardı; her ne sebeple olursa olsun bir daha o fabrikalara dönmek istemiyordu. "Kimi arıyorsunuz?" diye sordu. Zeyd nazik bir şekilde gülümsedi. "Sayın Yuri Karpin'le görüşmek istemiştim." "Benim," dedi uzman. "Mümkünse sizinle biraz yalnız görüşebilir miyiz, çok önemlidir." Yuri karşısındaki adamı baştan aşağıya bir süzdü. Arap'ın ufak kara gözleri, kendinden ziyade evin içini kontrol etmek istercesine aralıktan görünen yerlerde dolaşıyordu. Karpin bunu pek önemsemedi; bu tür temas kuran insanların aşırı tedbirli davranmak istemeleri doğalarının ve görevlerinin gereğiydi. "Ne hakkında görüşmek istiyorsunuz?" diye sordu. Zeyd yine mahcup bir nezaketle gülümsedi. "Konu önemli. Kapı aralığında açıklayamam. İçeri girmeme izin verir misiniz?"

"Hayır" dedi Karpin. "Şimdi olmaz, içerde karım var. O durumumu bilmiyor. Sizinle ancak yarın dışarıda bir yerde konuşabiliriz." Zeyd adamın kendisini atlatmaya çalıştığını anlamıştı. Bir defa uzmanın evli olmadığını biliyordu, ayrıca konuşma isteği karşısında hiçbir merak ve telaş emaresi göstermemişti. İçerdeki iri yarı kadını da daha önce, Yuri'yi izlerken görmüştü. Günahsızdı kadın, ama Zeyd'in yapabileceği bir şey yoktu. Bu gece sadece uzmanın yanında olması ölmesini kaçınılmaz kılıyordu. "Konu çok acil," diye mırıldandı. "Bekleyemez. " "Üzgünüm, ama şimdi konuşamayız. Yarın istediğiniz yerde buluşalım." Zeyd son kozunu oynadı. "Korkarım durumu anlayamadınız. FSB peşinizde, her an sizi tutuklamaya gelebilirler." Adamın söylediği doğru ise, işte bu korkması için yeterli bir sebepti. *Dik dik adamın yüzüne baktı. "Siz nereden biliyorsunuz?" diye sordu. Zeyd gülümsedi yeniden. Koridorda fazla görünmek istemiyordu. Kapı aralığında-da silahını çekip ateş edemezdi. "Bunu bizden başka kim bilebilir. Robert Rich hepinize ihanet etti." "Rich mi? Saçma.. Niye böyle bir şey yapsın ki?" "Galiba yurttaşınız Dimitri Pimenov'un öldürüldüğünden haberiniz yok." Yuri Karpin'in yüzü bir anda sapsarı kesildi. "Dimitri öldü mü?" diye kekeledi. "Gazete okumaz mısınız?" Yuri Karpin ne gazete okurdu ne de televizyon seyrederdi. Zeyd devam etti. "Geçen hafta öldürüldü. Tenha ve karanlık bir sokakta bıçaklandı." "Kim., kim yaptı bunu?" Arap beklediği etkiyi yarattığını anlamıştı. "Kanımızca onu FSB öldürdü. Ve şimdi de sizi arıyorlar." Yuri beyninde hızlı bir muhakeme yürüttü. FSB, Rusya'yı muhtemel bir siyasi skandaldan korumak için böyle bir yola başvurabilirdi. Kısa bir an Arap'm söylediklerinin doğru olabileceğini düşündü; o zaman kendi hayatı da tehlikede demekti. Ama Iraklı bu riske neden girmişti? Onların artık uzmanlarla bir ilişkileri kalmamıştı. Bağdat'taki beceriksiz teknisyenler büyük bir hata yapmamış-larsa, orada her şeyin yolunda gidiyor olması lazımdı. Aynı anda Zeyd ise çok farklı şeyler düşünüyordu. Yuri Karpin çok çelimsiz ve ufak tefek bir adamdı. Üzerindeki kalın ve kendisine uzun gelen robdöşambrı, kel kafası ve burnunun üstüne düşen kalın gözlükleri ile karikatürlere konu olacak kadar komik bir görünümü vardı. Zeyd onu bir yumrukta saf dışı edebilir ve rahatlıkla içeriye süzü-lebilirdi, ama durumu artık kesinlikle ikinci bir başarısızlığa olanak tanımıyordu. Bu defa işi sessizce halletmeliydi. Pardösüsünün cebindeki eli Makarov'un kabzasındaydı ve dayanılmaz bir arzuyla bir an önce onu cebinden çıkararak ateşlemek ve bu lanet görevi tamamlamak istiyordu. Yuri nihayet, "Geç içeri," diye mırıldandı. Ajan ufak salona bir göz attı. Hantal ve aşırı şişman kadın, yabancıyı fark etmesine rağmen istifini hiç bozmamıştı, hatta rahatının bozulmasını istemiyormuş gibi elindeki otomatik kumanda aletiyle televizyonun sesini biraz daha açmıştı. Bu da Zeyd'in işine geldi. Aşırı gürültü silah sesinin duyulmasını engellerdi. Evde ikisinden başkasının olmadığını anlamıştı artık. Yine de tedbiri elden bırakmadı, Yuri'ye dönerek, "Umarım evde başka kimse yoktur," diye sordu. Uzman başını sallamamıştı. O zaman Zeyd yavaşça Makarov'u cebinden çıkardı. Yuri Karpin'e sadece bir el ateş etti.

Kurşun uzmanın tam kalbine isabet etmiş olmalıydı İçi, ufak tefek adam önce sendeledi, sonra gürültüyle yere yuvarlandı. Silah tahmininden de az ses çıkarmış ya da televizyonun gürültüsü içinde boğulup kalmıştı. Onlarla ilgilenmeyen Ludmilla yine de aşığının yere yuvarlandığını görmüştü. Şişman kadının gözleri irileşti, dehşete kapılarak Arap'a baktı. Gözbebeklerinde Yuri gibi bir insanı öldürmek isteyen bir yabancının çıkabileceğini kabul edemeyen hayret ifadesi oluşmuştu. Kadının, korkudan mı yoksa hantal vücudunun tembelliğinden mi hareketsiz kaldığını anlayamadı Zeyd. Umurunda da değildi. Kadına biraz daha yaklaştı, namluyu doğrultup bir kurşun da ona sıktı. Kurşun göğüs kafesine isabet etmişti, ama kadın o kadar yağlıydı ki merminin ne kadar derine girdiğinden emin olamadı. Ludmilla o tek kurşunla ölmeyebilirdi. Nitekim sabahlığının önü kıpkızıl olmasına rağmen kadın hâlâ inanamaz nazarlarla ona bakıyordu. Zeyd ikinci kurşunu da başına doğru sıktı. Sorun kalmamıştı artık.. Önce durup etrafı dinledi. Silahı üç defa ateşlemesine rağmen seslerin etraftan duyulmadığına emindi. Geriye dönüp yerde yatan Yuri Karpin'e bir daha baktı. Uzmanın öldüğünden emin olduktan sonra Makarov'u cebine attı. Gözü televizyon ekranına ilişti; palyaço kılıklı bir adam şaklabanlık yapıyordu. Kadının seyrettiği program cidden komik bir şeye benziyordu. Zeyd de gülümsedi, sonra evi gönül rahatlığı ile terk etti... —4— Paris - Mayıs ŞAİR, filozof, sanatçı ve her türlü radikal düşünürle özdeşleşmiş olan Paris'in sol yakası günümüzde bohem yaşama ve kaldırım kafelerine ev sahipliği yapar. Özellikle Fransa'nın ilk üniversitesi Sorbonne'un damgasını vurduğu çevredeki daracık, kargacık burgacık sokaklar, etnik dükkânları, avangart tiyatroları ile karakterini korumuştur. Çoğu Parisli ağaçlıklı bulvarlar, patikalar ve çiçeklerle dolu bahçeleri ve eski sokaklarıyla sessiz bir bölge olan Luxembourg Bahçeleri civarında oturmayı düşler. Burası öğrencilerin buluştuğu, yaşlıların ağaçlar altında satranç oynadığı bir yerdir. O gün sıcak mayıs güneşinin altında Marcel Petit yanında eski dostu Fabien Blanc'la ağır ağır yürüyorlardı. Temiz hava ve etrafı kaplayan taze çiçek kokuları sanki ikisine de enerji katar gibiydi. Blanc dost ve babacan edasıyla arkadaşını teselli etmek istercesine fısıldadı: "Sen elinden geleni yaptın Marcel, sonucun böyle olmasında hiçbir kusurun yok. Sistem böyle çalışıyor. Örgütler birbirine güvenmiyor." "Biliyorum," diye mırıldandı Marcel. "Öyleyse bu güzel havada niye surat asıp duruyorsun? Bence sen başarılıydın." "Sorunum o değil." Fabien bir an durarak arkadaşını süzdü. "Tahmin etmeliydim" diye homurdandı sonra. "Yine ne var?" "Seni buraya çağırmamın sebebi bir eve götürmek." "Eve mi? Kimin evine?" "Öldürülen kimyager Alain Micoud'nun evine." "Bir şey mi buldun?" "Evet. Senin de görmeni istiyorum." Fabien başından hiç çıkarmadığı beresini çekiştirirken, "Pekâlâ, görelim bakalım" diye söylendi. "Nedir bu bulduğun?" "Bir günlük. Kimyagerin elyazısıyla tutulmuş." Fabien yeniden arkadaşına baktı biraz sitemle. "Niye bugüne kadar bana söylemedin?" "Daha dün öğrendim."

"Nasıl olur?" "Sebep polis. Cinayet haberi üzerine olay yerine gelen dedektifler ilk araştırma sırasında söz konusu günlüğü bulmuşlar. Kimyagerin çalışma odasındaki masanın gözünde. Ama birçok delil gibi onu da incelemeye almışlar. Tabii yeterince değerlendirme yapamamışlar. Daha doğrusu günlükteki ifadelerden bir sonuç çıkaramamışlar. Bizde bürokrasinin biraz geç işlediğini bilirsin, dün olaya bakan müfettişle konuşurken tesadüfen bana söyledi." "İnanamıyorum, yani böyle bir günlüğün mevcudiyetini tesadüfen mi öğrendin?" "Üzgünüm dostum, ama aynen öyle. Sonra günlüğü alıp inceledim." "Ne buldun içinde?" "Bazı düşündürücü noktalar." "Ne gibi?" "Artık Alain Micoud'yu bir kadının öldürdüğünü biliyoruz. Yatak çarşafında bulunan meni artıkları cinayetten az evvel bir kadınla ilişkiye girdiğinin delili. Ayrıca saç kılları, halının üzerindeki sivri ökçeli ayakkabı izleri şüphemizi teyit ediyor." "Bunu önceden de biliyorduk, yeni bulgular değil." "Doğru. Ama günlükte kadının kimliği ile ilgili başka hususlar da var." "Ne gibi?" Marcel eski arkadaşının koluna girdi, gülümsedi ilk defa. "Anlaşılan Alain Micoud tam bir Fransız'mış; çapkın, aşırı kadın düşkünü ve ateşli. Kadınla yeni tanıştığı belli. Bana sorarsan günlüğünden anladığım kadarıyla kadınla ikinci buluşmasında öldürülmüş. Son sayfadaki ifadesinde onunla yarın yine buluşacağım diyor, gerisini sen oku günlükten. Pornografik bir ifade. Uzun uzun kadınla nasıl seviştiğini, hayatında hiç böyle bir kadına rastlamadığını yazıyor. Kadın her istek ve fantezilerine itirazsız karşılık veriyormuş." "Yeni bulgu dediğin bu mu?" "Değil tabii." "Öyleyse bulduklarını anlat Marcel. Artık ikimiz de bu fantezilerden etkilenmeyecek kadar yaşlıyız." "Ne yazık ki, haklısın. Ama defterde ilginç bazı notlar da var. Sanırım kadın İtalyan’mış. Gerçi Micoud bunu açık açık yazmıyor, ama onun Yunanlı veya İtalyan olabileceğinden dem vuruyor." "Yani sadece kimyagerin bir tahmini, öyle mi?" Marcel düşünceli bir şekilde kısa bir süre sessiz kaldı. "Pek öyle değil" diye mırıldandı. "Üç sene önce öldürülen solcu milletvekili Claude Coupet olayını hatırlıyor musun? Birlikte çalışmıştık." Fabien başını salladı. "Hatırlamaz olur muyum?" "Katil ele geçirilememişti, ama kadın olduğunu tespit etmiştik. Claude Coupet son nefesinde kadının sol kalçasında bir gül dövmesinden bahsetmişti. Onu da hatırlıyor musun?" Fabien tekrar başını salladı. Marcel devam etti. "Alain Micoud da günlüğünde böyle bir gülden bahsediyor." "Aynı yerde mi?" "Evet, kadının sol kalçasında. Ne dersin, sence bu bir tesadüf mü yoksa aynı kadın tekrar sahneye mi çıktı? " Fabien hemen karşılık vermedi. İki olay arasında oldukça farklılık vardı; gerçi ikisi de siyasi cinayet kategorisine girebilirdi, ama uzmanların öldürülmesi işi çok daha sistematik ve geniş çapta bir faaliyeti gerektirirdi. Bunu ancak siyasi bir örgüt yapabilirdi. El Muhaberat'ın ajanları dururken, Iraklıların taşeron olarak bir kadını kullanmaları uzak bir olasılıktı. "Eee?" diye sordu Marcel. "Ne düşünüyorsun?" "Bilmiyorum. Bana uzak bir ihtimal gibi geliyor, ama yine de araştırılmalı."

"Claude Coupet olayında epey mesafe kat etmiştik, ama sonra hadise siyasi baskılar nedeniyle örtbas edilmişti. O dosyayı yeniden çıkardım. Kadın hakkında ele geçirdiğimiz bilgileri bir daha okudum." Fabien sanki geçmişi gözünün önüne getiriyormuş gibi gözlerini kısarak homurdandı. "Bir herif yakalamıştık. Aracı.. Adı neydi.." "Macar Molnar." "Evet, doğru. Onu konuşturmuştuk da. "Kadının adının Nina olduğunu söylemişti. İtalyan olduğunu da.. "Hepsi o kadar da değil." İki ajan bakıştılar. Sonra umutla birbirlerine gülümsediler... *** Marcel Petit'nin deri koltuklarla döşenmiş bürosu adamın tüm zarafetini aksettirecek kadar şık olsa da, Fabien bu odayı her zaman kasvetli ve karanlık bulurdu. Uzun uzun okuduğu günlüğü Marcel'in masasına bıraktı. "Nasıl buldun?" diye sordu Marcel gülümseyerek. "Aşırı erotik bir aşk romanı gibi. Anlaşılan kimyager Bağdat'tan döndüğünden beri sadece seks yaparak yaşamış, tabii bu yazdıkları hayal ürünü değilse.. İnanması biraz zor, baksana her gün evine bir kadın götürmüş ve devamlı o işi yapmış. Ayrıca ifadesi bir bilim adamına, uygar ve erişkin bir insana yakışmayacak kadar da bayağı. Her şeyi en adi kelimelerle ifade etmiş." "Doğru, ama ben bunun bir hayal ürünü olduğunu sanmıyorum. Tamamen günlük tarzında yazmış. İsim, yer ve tarih vererek." Fabien burnunu kaşırken homurdandı. "Ama günlüğün son sayfasındaki dövmeli kadından Christian diye bahsediyor." bir isim kullanmıştır, doğal değil mi?" "Olabilir." Marcel mütereddit nazarlarla arkadaşını süzüyordu, sanki ona yeni bir teklifte bulunacak gibi. Onun bu bakışlarını yakalayan Fabien, "Sakın" dedi. "Sakın, aklından geçirdiğini tahmin ettiğim şeyi bana teklif etmeye kalkış-ma. Marcel Petit içtenlikle güldü. "Çok zeki bir adam olduğunu her zaman kabul etmişimdir Fabien." "Bak, bu olmaz Marcel. Senin için İstanbul'a gittim, ama İtalya'ya gidemem. O iş için uygun kişi değilim, olmaz. Emekliliğime az bir zaman kala bu işi beceremem. Başka birini bul. Hem yaşlıyım, hem de o heyecanı kaldıramayacak kadar içim geçti." "Biliyorum. Onun içinde «ayanına Vincent Rame'yi vermeyi düşündüm. O genç ve yakışıklıdır. Belki kadını baştan çıkarabilir." Fabien gözlerini iri iri açarak söylendi. "Allahını seversen açık konuş Marcel, sen neyin peşindesin? Ne yapmamızı istiyorsun?" "Kadına bir cinayet teklifi götürmenizi." "Ciddi olamazsın." "Çok ciddiyim Fabien. Bir senaryo yaratabiliriz." "Nasıl bir senaryo?" "Orası kolay. Asıl sorun kadını Fransa topraklarına getirmek. O zaman yasal haklarımızı kullanır ve kadını yakalayarak konuştururuz." "Sırf o günlükte rastladığın bir dövme üzerine mi bu çılgınlığa kalkıyorsun?" Başını iki yana sallayan Marcel Petit, "Hayır" dedi. "Bilmediğin bir husus daha var. CIA'in verdiği liste yavaş yavaş tamamlanıyor. Dün gece Londra'dan, MI 6'dan yeni bilgiler geldi. İngiliz kimyager Graham Freeman da öldürülmüş. Tahmin et bakalım, nasıl?" Fabien bıkkın ve sıkılmış bir tarzda homurdandı. "Hiçbir fikrim yok."

"Tıpkı Alain Micoud gibi. Evinde ve çırılçıplak. Ağzının içine sokulmuş bir silahla adamın beynini parçalamışlar." "Yoksa o da günlük mü tutuyormuş?" diye sordu Fabien. "Alayı bırak. Cinayetin işleniş tarzı sana ilginç gelmiyor mu? O kurban da evinde ve çırılçıplak. Yani Nina tarzı. Kadında bir gariplik var. Sanki imza atıp kimliğini bir şekilde açıklamaktan hoşlanıyor. Her cinayetinde seks öğesi var. Neden kurbanının kalbine bir kurşun sıkmıyor da, tabancayı adamın ağzına sokuyor?" "Yapma Marcel, fazla hayal kuruyorsun." "Hiç de değil. İki uzmanı da o kadının öldürdüğü içime doğuyor." "Ama yanılıyorsun; öbür İngiliz Randy Shepard bir stadyumda öldürülmüş. Toplantıya iştirak eden MI 6 temsilcileri öyle söylediler. Ruslar da Dimitri Pimenov'un sokakta bıçaklandığını.. Yani bu iki cinayet senin faraziyelerine uymuyor." Marcel Petit omuzlarını silkti. "Ben de bütün uzmanların Nina tarafından öldürüldüğünü iddia etmedim zaten." "Anlaşılan, sen kararlısın dostum. Bu kadını kafana takmışa benziyorsun." "Öyle, Fabien." Fabien Blanc son bir kere daha itiraz etti. "Haklı olduğunu varsaysak bile, kadının İtalyan olduğundan başka bir şey bilmiyoruz ki, onu nasıl bulaca-giz? Marcel Petit sinsi sinsi sırıttı. "Onu da düşündüm dostum. Macar Molnar'ı, hani şu aracıyı evinden apar topar getirttim. Aşağıda endişeli bir şekilde bekliyor. Eli ayağı titriyor, üç yıl önceki vaka nedeniyle onu tutukladığımızı sanıyor tabii. Biraz daha yaşlanmış, biraz baskı yaparsak kadının yerini, saklandığı mahalli bülbül gibi anlatacağına eminim. O zaman konuşmasına ramak kalmıştı, ama ne yazık ki biz tepeden emir almıştık, hatırlayacağın gibi son anda herifi bırakıp, olayı örtbas etmiştik." "Anlaşıldı," diye homurdandı Fabien. "Bana İtalya yolu göründü, desene." —5— Irak - Mayıs TERRY Farrell saçlarını gizleyen yaşmağın altına parmaklarını sokarak alnında biriken terleri sildi. Sonra yol aldıkları aracın içinden biraz da ürkerek çölü seyre devam etti. Nefret dolu, affetmeyen bir bölgeydi burası. Kış aylarında rüzgârın kum taneciklerini savurduğu ve yazları huzursuz, bunaltıcı sıcakların yaşandığı uçsuz bucaksız bozkır ve çöllerle kaplıydı. Çölü geçtikten sonra başlayan bozkırın ağustos ortalarına doğru kuruyup çatlayan bomboş yüzeyi, topraktaki derin yarıkları kızgın bir cehenneme dönüştürüyordu. Bölgeye korkunç bir ıssızlık hâkimdi. Terry buranın gerçek hâkimlerinin çıngıraklı yılanlar, akrepler ve diğer sürüngenler olduğunu geçirdi aklından. Genç kadın aşırı terlemişti. Alışık olmadığı aşırı sıcaktan ziyade, giymek zorunda kaldığı kirli kıyafet onu rahatsız ediyordu. Üstü başı arabanın içinde dahi toz toprak içinde kalmış, bunaltıcı rüzgârla savrulan kum tanecikleri burnunun içine kadar dolmuştu. Başını çevirip yanında oturan David Mc Neil'e baktı. Arabanın sarsıntısına rağmen inanılmaz bir rahatlık içinde uyukluyordu arkadaşı. Buna kuş uykusu demek belki daha doğru olurdu, zira her sert sarsıntıda hafifçe gözlerini aralıyor, ama sonra sanki evindeki rahat koltuğunda televizyon karşısındaymış gibi başı yine önüne düşüyordu. Arabanın ön tarafında gizli gizli CİFE adına çalışan, memleketlerindeki rejime muhalif iki de Iraklı vardı. Irak topraklarına girdikleri andan beri onları karşılayarak kendilerine refakat ediyorlardı. Terry onlara güvenmeleri gerektiğini biliyordu, ama yine de insanda güven duygusu uyandırmayan görünümleri vardı. Sert, haşin, çöl insanlarıydı. Yalnız bir tanesi

İngilizce konuşabiliyordu, o da yetersiz ve kötüydü. Terry ve David her ne kadar kılık ve kıyafetlerini değiştirmişler, yerel kıyafetlere bürünmüş olsalar da, yabancı oldukları ciltlerinin renginden hemen belli oluyordu. CIFE'nin ve bu adamların yardımları olmasa Cumhuriyet Muhafızları tarafından ele geçirilmeleri an meselesi olurdu. Genç kadın bir ara arabayı sürenin yanında oturan otomatik tüfekli adama dönerek sordu. "Daha ne kadar yolumuz var?" Bir karış sakallı adam başını çevirmeden "En az bir saat" dedi. "Fakat Bağdat'a girmeden önce iki kontrol noktasından geçmek zorundayız." Terry sustu. Güzergâh boyunca bir sürü kontrol noktalarından geçmişlerdi Cumhuriyet Muhafızları çok geniş bir ağ olarak her yana yayılmış sıkı denetimler yapıyordu, ama genç kadının da gözlemlediği gibi Bağdat'a yaklaştıkça çevirmeler sıklaşmıştı. CİFE her şeye rağmen Bağdat'ta iyi organize olmuştu, oraya kapağı atarlarsa gerisi kolay gibi geliyordu Terry'ye. Genç kadın çıplak ve boş araziye ürkek nazarlarla bakmaya devam ediyordu. Güneş batmak üzereydi. Plana göre Bağdat'a gece gireceklerdi. Araba yarım saat daha bozkırda ilerledi. Karanlık basarken ufak bir köye varmışlardı. Şoför mahallindeki adam kerpiç tek katlı bir yapının önünde arabayı durdurdu. Etraf sessiz ve karanlıktı. Araba durunca David gözünü açarak mırıldandı. "Niye burada durduk?" Terry arkadaşının ses tonundaki huzursuzluğu sezinlemişti. Silahlı olan Iraklı, "Burada yarım saat mola vermek zorundayız," dedi. "Neden?" "İlerdeki kontrol noktalarındaki adamlarımız ancak o saatte nöbeti devralacaklar. Şimdi lütfen bizi takip edin ve arabadan inin." Terry ile David belli belirsiz bir kuşku yaşadılar. İnsan bu topraklarda kime güvenebileceğini pek kestiremiyordu. Arabadan indiler; öne düşen Iraklı muhalif mihmandarların arkasından izbe ve karanlık bir eve girdiler. Onları kara çarşaflara bürünmüş elinde gaz lambası tutan, kara kuru bir kadın karşılamıştı. Tek kelime etmeden eliyle kendisini takip etmelerini işaret etti. Geleceklerinden haberdar olduğu belliydi. Biraz daha aydınlatılmış, duvarları toprak, tavanı ağaç kütükleriyle desteklenmiş, tezek kokusunun hâkim olduğu bir odaya aldı onları. Duvara asılmış bir lüks lambası etrafı aydınlatıyordu. Yere serilmiş kilimler üzerine bir örtü yayılmış, onun üzerine de bakır bir tepsi içinde yiyecekler konulmuştu. Terry açtı, ama tepsiye bakınca iştahı kaçtı. O yemeklere elini süremeyeceğini anladı. Yanlarındaki Iraklılar bağdaş kurarak hemen tepsinin başına çöktüler. Odada oturacak tek bir iskemle dahi yoktu. David rahattı, eliyle Terry'ye yanma gelmesini işaret etti. Genç kadın dizlerinin üzerine çömeldi. Biraz yassı ekmekten aldı ve bakır kaplar içinde ikram edilen ayranın tadına baktı. Ayrandan hiç hoşlanmamıştı, kuru ekmeği ağzında gevelemeye çalıştı. David kaşığını Iraklılarla birlikte aynı tabağın içine daldırarak pilav yiyordu. Londra'dan aldıkları talimat gereği, yörede çok makbul olan keçi etini yememeleri özellikle belirtilmişti, neyse ki sofrada et yoktu zaten. Yemekten sonra Iraklılar sarma tabir edilen tütünlerini ince sigara kâğıtlarına doldurarak tellendirmeye başladılar. Küçük oda kesif sigara dumanıyla doldu. Hatta adamlar beş on dakika kadar uyukladılar da. Mecbur kalmadıkça kimse konuşmuyordu. İzbe köy evinde verdikleri mola Terry'ye hiç bitmeyecek gibi geldi. Yarım saat dolduğunda artık harekete hazırdılar. Gecenin çöküşüyle beraber ısı da bir hayli düşmüştü. Terry bedenine bol gelen çuvalımsı köylü kadın elbisesi içinde üşümeye başlamıştı. Araba bir süre daha tozlu yollarda ilerledi. Yavaş yavaş medeniyetin ilk belirtisi olan elektriğe rastladılar. Takip ettikleri yolun uzağında kalmasına rağmen önce ışıkları parıldayan bir kasabanın uzağından geçtiler. Önde oturan Iraklı, "Dikkatli olun, az sonra kontrol noktasına geleceğiz. Ne olursa olsun sakın ağzınızı açmayın," dedi. Terry yüzünü başındaki örtüyle iyice kapattı. Sadece gözleri açıkta kalmıştı şimdi. Az sonra karanlıkta yükselen sesler işitti. Araba yavaşladı sonra da durdu. Genç kadın heyecanla

yaklaşan ayak seslerini dinledi. Kalın sesli bir adamın emredici edasıyla konuşmasını işitiyordu. Arabaya baştan aşağı silahlı, koyu yeşil üniformalarıyla Cumhuriyet Muhafızları yaklaştı. Onlar arabanın yanına gelirken Terry iyice gerginleşti. Güçlü kuvvetli muhafızları göz ucuyla takip ederken kalbi güm güm atıyordu. Muhafızlar önce arabanın içine bir göz atmış sonra direksiyondaki adamla Arapça konuşmaya başlamışlardı. Terry konuşmalardan bir şey anlamı-yordu, ama adamların ses tonlarının sertliği bir şeylerin ters gittiği kanaatini uyandırmıştı ajanda. Muhafızların biri elindeki cep fenerini arabanın içine doğru tuttu. Fenerin ışığı önce arabanın içini taradı sonra Terry'nin sadece gözleri görünen yüzünü aydınlattı. Genç kadın rahatsız olmuş gibi gözlerini kapattı. Ter içinde kalmıştı. Elbisesinin içine sakladığı elleri gayri ihtiyari belindeki tabancasına kaydı. Yüzünü kapattığı örtü altında kalan çehresi korkudan sararmıştı. Londra'dan ayrılırken aldıkları talimatta kesinlikle teslim olmamak emri söz konusuydu. Bundan önceki kontrol noktalarından hızlı ve fazla beklemeden geçmişlerdi, ama buradaki Cumhuriyet Muhafızları nedense bir şeyden şüphelenmişler gibi direksiyon başındaki adama devamlı soru soruyorlardı. Terry, neden sonra muhafızların gülüşerek kaba kahkahalar attıklarını fark etti. Direksiyondaki Iraklı da gülüyordu. Bu, genç kadını rahatlattı. Galiba bir sorun çıkmayacaktı. Şoför yeniden motoru çalıştırdı, muhafızlar da yolu açtılar. Az sonra araba karanlık yolda tekrar ilerlemeye başladı. David biraz çekinerek, öndeki Iraklıya sordu. "Onlara ne söylediniz?" "Arkada oturan hanımın yeni eşim olduğunu" diye fısıldadı. Terry'nin vücudunu soğuk bir ter kaplamıştı, fakat önde oturan Iraklılar gülümsemiyor ve gayet tedirgin görünüyorlardı. İngiliz ajanlar şehre yaklaştıkça belirli noktalardaki kontrollerin daha ciddileşeceğini anlamışlardı. Terry, herhalde bundan sonraki denetim daha da sıkıntılı olacak, diye düşündü. Fakat hiç de tahmin ettiği gibi olmadı. Şehrin girişindeki son noktadan gayet rahat geçtiler. Cumhuriyet Muhafızlarının başındaki nöbetçi subayı önceden ayarlanmış olmalıydı, zira arabanın içine bile bakmadan şehre girmelerine izin vermişti. Ama David direksiyondaki adamla nöbetçi subayının bir an anlamlı bir şekilde birbirlerini süzdüklerini de gözden kaçırmadı. Iraklı yardımcıları rahat bir nefes almışlardı. Bir zamanlar uygarlığın beşiği olduğu iddia edilen Bağdat şehri, Fırat ile Dicle ırmaklarının arasında kurulmuştu. Tarih boyunca muhtelif milletlerin işgaline uğrayan şehir, petrol zengini olmasına rağmen harabeye dönmüştü. Son otuz yılı harp içinde geçirmişti. Önce İran'la olan savaş, sonra da iki kere ABD'nin müdahalesi ile etkilendiği açıkça belli oluyordu. Koca şehirde insanlar hayatta kalabilmek için gerekli olan yiyecek içecek, temiz su ve ilaç temininin uğraşı içinde barınmaya çalışıyorlardı. Şehrin caddelerinde ve arka sokaklarında siyah çarşaflara bürünmüş kadınlar sıkça görünüyordu. Terry ilk defa gördüğü kenti biraz da merakla seyrediyordu. Araçları iki yanma palmiyeler sıralanmış bulvarda hareket halindeydi. Şehrin içindeki turları uzadı. Aydınlık bir köprüyü geçtiler. Sonunda araba arka sokaklardaki bir evin önünde durdu. Şoförün yanındaki mihmandar elindeki otomatik silahı arabanın içinde bırakarak indi ve iki katlı bir evin kapısını çaldı. Ajanların Bağdat'a sızışı kazasız belasız bitmişe benziyordu. David ile Terry adamın çağrısı üzerine arabadan indiler. Kapıyı çalan adam, "Size bol şanslar. Bizim görevimiz burada bitti," diye gülümsedi. Girecekleri ev, yöresel mimari özellikleri taşıyan, beyaz kireç badanalı, pencerelerinde masrabiyah denen tahta kafesleri olan tipik bir Arap eviydi. David kapının aralanmasına rağmen henüz içerde kimseyi görememişti. İçeriye önce David girdi, arkasından da Terry.

Antrede uzun boylu, zayıf, esmer çehreli, kaim bıyıklı bir adamla karşılaştılar. Onları karşılayan adam düzgün bir İngilizceyle, "Adım Hasan," diye mırıldandı. "Lütfen beni takip edin. Sizi Mr. Ian Barret'e götüreceğim." İkisi de rahat bir nefes aldılar. Ian Barret, Bağdat'ta temas kuracakları CİFE yetkilisiydi. Uzun ve loş bir koridoru geçerek evin arka odalarından birine geldiler. Odada fazla eşya olmadığı gibi kimse de yoktu. Terry bir an burada bekleyeceklerini sandı. Ama Hasan duvara dayalı bir kitaplığın yanma giderek onların göremediği bir noktaya parmağını dayadı. Duvara sabitmiş hissi uyandıran kitaplık birden hareketlenerek bir kapı gibi içeriye açıldı. Ajanların ikisi de irkilerek duvardaki hareketi izlediler. Açılan gizli bölmeden içeriye bol ışık sızmıştı. İlerleyerek gizli bölmeden içeriye girdiler. Burası pırıl pırıl aydınlatılmış ufak bir odaydı. Biraz havasız olduğunu hemen burunlarına çarpan pipo tütünü kokusundan anladılar. Tam karşılarındaki ufak bir masanın arkasında oturan sempatik yüzlü, babacan tavırlı bir adam, dişleri arasına sıkıştırdığı piposunu eline alarak ayağa kalktı. "Bağdat'a hoş geldiniz," dedi. Terry rahatlayarak derin bir soluk verdi. Nihayet kendilerinden birine ulaşmanın rahatlık ve güvencesini duyumsadı.. Ian Barret gerçekten sempatik bir adamdı. Oldukça havasız olan kapalı odasında sanki Buckingham'da yaşıyormuş gibi rahat hissediyordu kendini. Yıllardır tanışı-yormuş gibi hararetle ellerini sıkmıştı ajanların. Ağarmış sakalı ve bembeyaz bıyıkları vardı, fakat yüzünün kılsız kısımlarına bakınca, yine de beyaz teni ve özellikle alnında belirginleşen kılcal damarları onun Arap olmadığının anlaşılması için yeterliydi. O da mahalli Arap giysileri içindeydi. Terry Farrell gülmemek için kendini zorladı. Uzun beyaz bir entari üstüne siyah bir ceket giymiş, başına da yine beyaz bir takke geçirmişti. Terry karşısında beyaz entarili bir CİFE ajanını görmeyi doğrusu hiç ummuyordu. Ian Barret genç kadının gizlemeye çalıştığı tebessümünü anlamış gibi gülümsedi. "Kılık kıyafetim için özür dilerim, yadırgadığınızı hissediyorum, ama bu kılıkla burada hiç dikkat çekmeden dolaşma imkânını buluyorum. Aç mısınız? Size hemen yiyecek bir şeyler hazırlatabilirim." Terry açtı, ama bir şeyler atıştırmaktansa, rahat bir döşeğe uzanıp deliksiz bir uyku çekmeyi yeğlerdi. Uzun araba yolculuğu fena halde yormuştu kendisini. İkisi de tok olduklarını, fakat biraz istirahata ihtiyaçları olduklarını söylediler. "Biraz uyuyun," dedi Ian Barret. "Hatta tüm geceyi dinlenerek geçirin. Zor bir yolculuk yaptığınızı biliyorum. Yarın sabah daha rahat görüşme imkânımız olur. Yarın sizlerle ufak bir gezi yapmak zorunda kalabiliriz, zinde olmak zorundasınız." Sonra masanın altındaki görünmeyen bir zile bastı. Az sonra odanın duvarındaki gizli bölme yeniden aralandı. Ian Barret içeriye bir gölge gibi süzülen Arap yardımcısına onun dilinden bir şeyler fısıldadı. Adam sessizce uzaklaştı. Bölme açık kalmıştı. Bir iki dakika sonra adam bu defa yanında genç bir kadınla dönmüştü. Terry içeri giren kadına dikkatle baktı. Esmer, iri siyah gözlü, ufak tefek bir kadındı. Ian Barret kadına İngilizce hitap etti. "Dr. Fatma, lütfen misafirimizi odasına götürün ve ona her türlü ihtimamı sağlayın, kendisi çok yorgun," dedi. Doktor öne düştü ve Terry'ye yol gösterdi. Ajanı üst katta temiz bir yatak odasına çıkarmıştı. Terry etrafa bir göz attı. Etrafta hafif sabun ve lavanta kokusu vardı. Odanın iki penceresinde de tahta kafesler mevcuttu. Duvara bitişik temiz görünümlü yatak Terry'ye çok çekici gelmişti. Dr. Fatma, "Yatmadan önce banyo yapmak ister misiniz?" diye sordu. Sesi yumuşacık ve yardımcı olmak isteyen bir titreyiş içindeydi. Terry, "Çok iyi olur," diye mırıldandı. "Kendimi çok pis hissediyorum." "Banyodan sonra sıcak bir çay da içer misiniz?" "Eğer zahmet olmazsa.."

"Banyo, odadan çıkınca sağdaki ilk kapıdır, içeriye temiz havlular ve sabun bıraktım. Umarım kusura bakmazsınız, burada ülkenizdeki rahatlığı ve alışkanlıklarınızı bulamayacaksınız, ama şimdilik elimizden ancak bu kadarı geliyor." Terry Doğuluların misafirperverliğini daha önce de duymuştu. Kadına gülümsedi. "Şu anda konfor peşinde değilim, yıkanma imkânını bulmam bile ne nimet." Doktor Fatma'nın gözleri ışıldadı. Terry kadından hoşlanmıştı. Merakı da arttı, herhalde o da İngilizler hesabına çalışan rejim karşıtlarından olmalıydı, yoksa burada ne işi olabilirdi. Bu ev CIFE'nin Bağdat'taki gizli üslerinden biriydi. Terry banyoya girince boş yere duş aradı. Oysa burası tipik Şark usulü bir hamam görüntüsündeydi. Bir süre nasıl yıkanacağını düşündü. Mermer zeminin bir köşesinde o zamana kadar hiç görmediği bir kurna, iki musluk ve kurnanın yanında oturmak için yine mermer bir çıkıntı vardı. Kurnanın içinde temiz bir bakır tas, kokulu sabun ve tertemiz bir sabunlanma bezi bırakılmıştı. Muslukları açıp sıcak suyu bulunca, duşu filan unuttu. Toza bulanmış Arap giysilerini çıkarıp yere attı, sonra da beline sıkıştırdığı tabancasını kirli elbiselerinin üzerine koydu. Suyu ılıklaştırarak kurnanın içindeki tasla bol bol su dökündü. Sabunun ferahlatıcı kokusu o güne kadar kullandığı her parfümden daha iyi gelmişti burnuna. Temiz havlulara sarman Terry yıkandıktan sonra odasına döndü. Üst katta kimsecikler yoktu, daha doğrusu evin içinde tam bir sessizlik hüküm sürüyordu. Odaya dönerken kirli giysilerini ve tabancasını da almıştı yanma. Az sonra kapısı vuruldu. Terry havlular içinde yarı çıplaktı. "Kim o ? " diye seslendi. "Benim, Fatma.. İçeriye girebilir miyim? Çayınızı getirdim." Terry kıyafetine aldırmadan, "Girin" diye cevap verdi. Fatma elindeki bir tepsi içinde ufak bir semaver, ince belli bir çay bardağı ve yanında iki kurabiye ile odaya süzüldü. Ajanın yarı çıplak halinden utanmış gibi yüzüne bakmamaya çalışıyordu. Terry, "Sizi bu şekilde karşıladığım için bağışlayın," diye fısıldadı. "O pis giysileri yıkandıktan sonra giyemedim." "Dert etmeyin, isterseniz size yeni elbiseler tedarik edebilirim." "Doğrusu çok makbule geçer." "Giysilerimin size uyacağını sanıyorum, birkaç parça temiz eşya verebilirim." Terry, Fatma'nın uzattığı çayı alırken sordu. "Mr. Barret sizi doktor diye tanıttı. Tıp doktoru musunuz?" Arap kadın gülümsedi. Dişleri inci gibi bembeyazdı. "Hayır, ben felsefe doktoruyum." "Öyle mi? Herhalde Bağdat Üniversitesi'nde çalışıyorsunuz?" "İki sene öncesine kadar orada çalışıyordum. Ama üniversiteden uzaklaştırıldım." "Yaa.. Neden?" "Uzun bir hikâye.. Babam yüzünden diyebiliriz. Babam Saddam Hüseyin'e muhaliflerdendi. Suçlandı ve kısa bir yargılama sonunda idam edildi. Mallarına el kondu, erkek kardeşim görevinden alınarak sürüldü, benim de üniversitedeki işime son verildi. Sanırım anlıyorsunuz-dur." Terry anladım dercesine başını salladı. lan Barret'in, burada teşkilatlanır ve her türlü bilgi istihbaratında bulunurken kimlerden ne şekilde yararlandığını şimdi daha iyi anlıyordu. Alışık olmadığı bardaktan çayını yudumlarken, "Ne kadar zamandan beri Mr. Barret'le çalışıyorsunuz?" diye sormaktan kendini alamadı. "Yaklaşık bir buçuk yıldan beri. Yani babamın idamından bu yana." "Sizin için zor olmalı." "Doğru, çok zor." "Evli misiniz?"

"Dulum." Doktor'un dul kalması için çok genç olduğunu düşündü Terry. Muhtemelen bu boşanmayla biten bir evlilik olamazdı. Ama merakını gidermek için nasıl dul kaldığını kadına soramazdı. Kocasının da aynı amaç uğruna ölmüş olması çok mümkündü.. "Çocuğunuz var mı? " "Neyse ki yok. Olmadığına da seviniyorum." Terry durakladı bir süre, konuşacak mevzuu bulmakta zorlanıyordu. "Çay için çok teşekkür ederim, nefis olmuş." Dr. Fatma gülümsedi yeniden. "İngiliz çayı. Daha doğrusu, Mr.Barret'in kutusundan aldım. Biliyorsunuz, artık memleketimiz yoklar ülkesi. Ambargo yüzünden ne arasanız bulamıyorsunuz; kendi ürettiğimiz gıda maddelerinin dışında başka bir şey bulunmuyor." Terry üzüntüyle başını salladı. " Evet, biliyorum." "Neyse, ben şimdi müsaadenizle çekilmek istiyorum. Bu gece dinlenin, rahat bir uyku çekin. Sanırım yarın sizin için uzun ve yorucu bir gün olacaktır." Ajan da öyle düşünüyordu. Buraya turistik bir gezi için gelmedikleri muhakkaktı. Fatma ayağa kalkmıştı. Terry, "Yarınki program hakkında bilginiz var mı?" diye sordu. "Bu konuyu Mr. Barret'ten öğrenseniz sanırım daha iyi olur. O size gerekli olan her şeyi anlatacaktır." "Haklısınız." "Yarın sabah sizi almaya geldiğimde temiz ve bedeninize uygun giyecekler de getiririm. İyi uykular Miss Farrell." Dr. Fatma geldiği gibi sessizce odadan çıktı. Yalnız kalan Terry bir bardak daha çay içti ve kadının getirdiği kurabiyeleri iştahla yedi. Yıkandıktan sonra yorgunluğunu daha fazla hissetmeye başlamıştı. Üstündeki ıslak havluyu çıkarıp çırılçıplak yatağa uzandı ve temiz yorgana sıkı sıkı büründü. Burada emniyette olduğunu biliyordu, yine de tabancasını yastığının altına soktu. Az sonra da derin bir uykuya daldı... Amerika - Mayıs SEKİZ silindirli Buick, Main'de 14 numaralı yolun göle doğru güzel bir manzaramla inen noktasında Texaco petrol istasyonuna doğru ilerledi. Mayıs ayı olmasına rağmen hava soğuk ve bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Asfaltın her iki yanındaki yeşil alanlar sırılsıklamdı. Gökyüzünü kaplayan koyu gri bulutlar yağmurun daha uzun süre devam edeceğini gösteriyordu. Mavi renkli Buick'in yoldan kıvrılıp istasyona doğru geldiğini görünce isteksizce arabaya baktı benzin istasyonunun sahibi. Adam ayaklarını ufak masasının üzerine kaldırmış ufak ekran televizyonundan bir dizi filmi seyrediyordu. Önce Buick'in benzin alacağını sandı, ama arabanın şoförü benzin pompalarının önünde durmadı, aksine adamın oturduğu ufak barakaya doğru sürdü arabayı. İstasyon sahibi alışkanlıkla Buick'in plakasına bir göz atmış ve Georgia eyaletinden olduğunu anlamıştı. Yerinden kalkmadı, sürücünün içeriye girmesini bekledi. Arabanın sahibi nihayet kapıyı aralayarak içeri süzülmüştü. Uzun boylu, düzgün giyinmiş, takım elbiseli, kravat takmış biriydi. Buraların yabancısı olduğu hemen anlaşılıyordu. Lacivert paltosu vardı. Şakakları ağırmış, saçları kısa kesilmişti. Yağmura rağmen siyah ayakkabıları pırıl pırıl parlıyordu. Benzincinin ayakları hâlâ masanın üzerindeydi. "Merhaba" dedi içeri giren adama. "Günaydın," diye karşılık verdi müşteri. "Yağ mı değiştirmek istiyorsunuz?" "Hayır," diye mırıldandı yabancı. "Size birini soracaktım."

Benzinci biraz yadırgayarak adamı süzdü. Benzin alan müşteriler bazen yol sorarlardı, ama bu ıssız yerde birinin sorulması pek alışık olduğu bir şey değildi. "Kimi?" "Eski bir dostumu arıyorum. İki sene kadar önce buralara taşınmıştı. Civarda başka benzin istasyonu olmadığına göre herhalde sizin müşterilerinizden biridir. Balık tutmayı çok sever, bu göl çevresine taşınması da ondandır. Gördüğüm kadarıyla etraf oldukça tenha, sanırım tanıyorsunuzdur." "Adı nedir?" "Brian Show.. Oldukça iri yapılı, bir seksenin üzerinde, elli yaşlarında, saçları dökük biridir. Oklohamalı. Dili de oranın aksanına çalar." İstasyon sahibi yabancıya dik dik baktı. Tabii ki Brian Show'u tanıyordu, hem müşterisi hem de balık tutmaya gittikleri iyi bir arkadaşıydı. Ama bu yabancının merakı hoşuna gitmemişti. "İnsanların nereli olduklarını dillerinden anlamam. Ne iş yapar?" "Emekli." "Ellisinde mi demiştiniz?" "Evet.. Uzun süre devlete hizmet etmiştir." "Belli.. Yoksa ellisinde başka nasıl emekli olurdu. Adresi var mı? " "Sadece bir posta kutusu numarası." "Telefon?" "Kendi adına bir şey bulamadım." Şık giyimli adam istasyon sahibinin aradığı kişiyi tanıdığını hissetmişti. Petrolcü homurdandı. "Tanımıyorum." "Emin misiniz?" "Siz en iyisi Main Street'teki postaneye gidin. Orada bekler, mektuplarını almaya geldiğinde kendisini görürsünüz." "Benim o kadar zamanım yok. Çok acil ve önemli bir iş bu." "Belki postaneden size yardımcı olurlar." "Postanenin posta kutusu sahiplerinin kimliklerini açıklamaları yasaktır. Sonra bu işi gürültüsüz patırtısız halletmek zorundayım." Benzinci adamı bir daha süzdü. Şık giyiminden hükme vararak adamın muhtemelen Bostonlu bir avukat olduğunu, herhangi bir borcunu ödemediği için zavallı Bri-an'ı sıkıştırmaya geldiğini düşündü. Ona kesinlikle yardım etmeyecekti. Gerçi Brian Show arkasında borç takarak böyle tenha yerlere kaçmayacak kadar dürüst bir insana benzerdi, ama bir an onun içine kapanık, münzevi ha­ yatı tercih etmesinin ardında belki bir sebep olacağını düşünmekten de kendini alamadı. "Siz avukat mısınız?" diye sordu. "Hayır' diye mırıldanan yabancının gözleri duvarda asılı plakete takılmıştı. Bir süre sessizce plaketi inceledi. "Bakıyorum, siz de eski bir askersiniz," diye mırıldandı. "Vietnam'da bulunmuştum.. Yıllar önce." Şık giyimli yabancı birden elini cebine atarak bir kart çıkardı. Ortasında mavi bir mühür, hemen üstünde kel kafalı kartal profili vardı. Mührün etrafında halka şeklinde Merkezi Haberalma Örgütü (CIA) yazıyordu. Her ne kadar ağzı sıkıysa da, benzinci de çevre halkı gibi vatanseverdi. Ayrıca Show'un da asker kökenli olduğunu biliyordu. Ayağa kalktı, "14 numaralı yola gir, üçüncü ışıkta sola dön, tepeye tırman. Sağdan üçüncü ev," dedi. Adam, "Sağol," diye başını salladı. "Yardımınız için teşekkür ederim."

O günlerde Brian Show'un hayatındaki tekdüzeliği bozabilecek medeni dünyaya ait sesler öylesine azdı ki, gelen arabanın ıslak yollarda çıkardığı sesler onu şaşırtmıştı. Ayrıca bu tenha yerleşim biriminde ve günün bu saatinde bir ziyaretçisi olabileceğine hiç ihtimal vermiyordu. Sırtında eski yağmurluğu, arka bahçede şöminesi için kütük yarmakla meşguldü. Buick'i görünce bir an eski 38'liğini evde bıraktığı için hayıflandı. Geçen son iki sene bazı alışkanlıklarını kaybetmesine neden olmuştu. Bu kim olabilir, diye düşünürken arabadan çıkan adamı görünce rahatladı. "Vay canına!" diye bağırdı. "Böyle berbat bir havada ne işin var burada?" "Sana geldim." Brian Show elindeki baltayı kütüğe saplayıp işini bıraktı. "Hayrola? Bu beklenmedik ziyaretin sebebini neye borçluyum?" "Beni içeri davet edip bir fincan sıcak kahve versen de, o zaman anlatsam daha iyi olmaz mı dostum.." "Doğru.. Hadi, geç içeri." CIA ajanı gülümseyerek yürüdü. Show da ellerindeki deri eldivenleri çıkarıp arka cebine soktu, sonra öne düşerek misafirini içeriye aldı. Tek katlı evi son derece sade döşenmişti. Misafirine yer gösterdikten sonra ocağın üzerinde kaynayan kahveyi fincanlara boşalttı. Odanın havasına biraz bayat puro kokusu sinmişti. Formika çalışma masasının üstünde açılmamış bir Silver Oak Cabernet Souvignon ile yanındaki çöp sepetinin içine atılmış iki boş bira kutusu duruyordu. Koltuğun üstünde spor sayfası açık Boston Globe vardı, ama en azından iki günlüktü. Show'un bahçede kırdığı odunlar düzgün bir şekilde şöminenin yanına istif edilmişti. Mayıs ayı olmasına rağmen evin sıcaklığı tatlı gelmişti ziyaretçiye. "Kahveyi yeni koymuştum. Soyun, rahatla." Show'un ziyaretçisi Langley'den gelen Martin Lee idi. Paltosunu çıkarıp yanma bıraktı. Sonra, "Çok üzgünüm," diye mırıldandı. "Cynthia için." Ev sahibi hüzünlü bir şekilde içini çekerek, "Sağol," diye fısıldadı. " İleri derecede kanserdi. Elimizden geleni yaptık." "Biliyorum. Cenazeden sonra seni bir daha göremedim. Şartlarımızı bilirsin." "Tabii tabii.. Fazla bir şey söylemene gerek yok." Lee gülümsemeye çalıştı. Havayı değiştirmeye çalışıyordu. "Yaramazlık yapmıyorsundur herhalde. Onun yerini alacak birisi çıktı mı? " "Yeri kolay kolay doldurulmaz. Cynthia mükemmel bir eşti." Lee anlıyorum dercesine başını salladı. "Nasıl vakit geçiriyorsun?" "Gölde bol bol balık avlıyorum. Bu da bana yetiyor. Yalnızlıktan da hoşlanıyorum. Şehre dönmem artık, burası sessiz ve sakin bir yer. Şehrin gürültüsü, hengâmesi beni sıkıyor." Show eliyle arkasındaki kitap raflarını işaret ederek güldü. "Ayrıca bol bol okuyup kültürümü artırıyorum ve hayatımda uzun bir süreden sonra örgütten gelen raporlardan başka şeyleri okumak fırsatını buluyorum." Show elindeki fincanda tuttuğu kahveyi üfleyerek mırıldandı meraklı bir sesle: "Peki, bu ziyaret şerefini neye borçluyum Martin?" Lee bir süre arkadaşının yüzünü inceledi donuk bakışlarla. "Senin işe geri dönmeni istiyoruz Brian," diye fısıldadı sonra. Show gözleri irileşerek arkadaşına bakakaldı. "Ne? Yanlış mı işittim acaba? Geri dönmemi mi?" "Evet, dostum. Teşkilatın sana ihtiyacı var." "Hadi canım sen de. Ne diye bana ihtiyacınız olacak ki?" "Çünkü sen hâlâ mesleğinin en iyisisin." "Eee, ne olmuş yani? Şu son iki yıldır yerime adam mı bulamadınız?"

"Bulamadık Brian.. Irak'ı operasyonel anlamda tanıyan en tecrübeli elemanımız hâlâ sensin. Yerin doldurulamadı." Ev sahibi biraz şaşkınlık, biraz da merakla bakışlarını arkadaşına dikti. "Çıkar şu baklayı ağzından Martin. Bunca yolu boşuna tepmedin, ne istiyorsun benden?" Lee yutkunarak fısıldadı. "Irak'a gitmeni." "Dalga mı geçiyorsun Martin? Ben iki senedir emekliyim. Paslanmaya başladım. Ne işim olabilir Irak'ta?" "Langley'e döndüğünde alırsın bu bilgileri." " İnanmıyorum. Sen ciddisin galiba. " "Hem de çok ciddiyim. Sana şimdilik şu kadarını söyleyebilirim, daha doğrusu benim bildiğim kadarını. CIA tarihindeki en büyük operasyonlardan birine kalkıştı-" "Yoksa Saddam Hüseyin'i mi devirmek düşüncesin-desiniz?" "Onun kadar önemli, hatta daha da önemli. Irak'ın kimyevi silah fabrikalarından birinde dünyanın henüz tanımadığı çok güçlü bir biyolojik silah yapıldığını öğrendik. Mevcut ve bilinen silahlardan çok daha güçlü ve müessir. Diyebilirim ki yirmi kat daha kuvvetli. Bu silahın mutlaka imha edilmesi gerekli." "Dur bir dakika, anlamadım. Tek bir bomba mı, yoksa seri üretim mi?" "Onu dahi tam ayrıntılı olarak bilmiyoruz. Şimdilik tek bildiğimiz örnek bir bombanın yapıldığı. Bitimi yaklaşık iki ay önceye rastlıyor. Irak'ın ellerindeki teknoloji ile hızlı üretime geçeceklerini sanmıyoruz, ama emin de değiliz." Show bir an düşündü. "Öyleyse bu CIA'in imkânlarını aşmış demektir, mutlaka askeri operasyon gerektirir. Başka yolu yok." "Biliyoruz, ama siyasi ve hukuki destek sağlayamadık. Bizim müdahalemizden başka çare yok." "Bu aptallık olur. Irak'ı çok iyi bilirim. Farklı yerlerdeki üretim merkezlerine aynı anda baskın yapamayız. İmkânsız. Hem oradaki teşkilat ağı ne merkezde, yeterince adamımız var mı? www.cizgiliforum.com "Senin zamanından daha da kötü." "Buna hiç şaşmadım.. Lanet olsun Martin, benden ne istediğinin farkında mısın?" Lee başını salladı. Show elindeki kahve fincanını yanındaki sehpaya bırakarak homurdandı ters ters. "Operasyonun başında kim var?" "Harry Morgan'la Fred Williams olacak." "Williams'i anımsıyorum, Harry dediğin de kim? Yenilerden mi?" "Hayır, ama onu tanıdığını sanmam. Körfez Harekâtı sırasında benimle beraberdi. Çok yeteneklidir. Şu sıralar Moskova'da görev yapıyor." "Yani Operasyon Bölümü'nden değil mi?" "Hayır." "Çok garip. Öyleyse niye o adamı operasyon yetkilisi yaptınız? Operasyon Bölümü bu atamaya karşı çıkmıyor mu?" "Senden sonra yöreyi en iyi bilen adamımız o." "Bu işte CIFE'nin ve Mossad'ın desteği de sağlanacak mı?" Lee yine içini çekti. "Hayır. Bu, standart operasyonlarımızdan biri olacak." "Siz çıldırmışsınız." " Şimdi kararını ver Brian. Bu işe katılacak mısın?" "Ne yani? Hemen mi kararımı vermemi istiyorsun?" "Hemen. Portland Havaalanı'nda özel bir uçak bizi bekliyor." "O kadar acele mi?" "Evet, o kadar acele. Langley'e bir an evvel gitmemiz gerekiyor."

"Hiç olmazsa, diş fırçamı, çorap, iç çamaşırı filan almama izin ver." Martin Lee sırıttı. "Yuvaya hoş geldin Brian," diye mırıldandı... .

—7— Irak - Mayıs KÖY evinin toprak zeminine serilmiş hasırlar üzerinde sadece üçü oturuyor, diğerleri tam bir sessizlik ve saygı içinde ellerini önlerinde bağlayarak beyaz badanalı duvarın dibinde bekleşiyorlardı. Hepsi o yörede kullanılan bol şalvarlar giymiş, başlarına ağal sarmışlardı. Kadınlar mangaldaki ateşi yakmışlar, yemekleri dağıtmışlar, sonra çekilmişlerdi. İki erkek misafir gidene kadar da dönmeyeceklerdi. Ruhat köyü, Kuzey Irak sınırına en yakın yerleşim birimiydi. Köyün o geceki misafirleri ise El Muhaberat'ın başkan yardımcısı Abbas Azizî ile muavini Cemal Mahmudî idi. Karşılarında oturan adam ise Kurman aşiretinin başıydı. Aşiret reisi Hamza Ceylanî yetmiş yaşında aksakallı bir ihtiyardı. Gümüş sigaralığından çıkardığı sarma sigarayı Abbas Azizî'ye uzattı. Başkan yardımcısı sigarayı keyifle yakarken, "Biraz da iş konuşalım," dedi. Aşiret reisi saygılı bir sesle, "Emrin olur," diye mırıldandı. "Kürt kaynaklarından bazı haberler alıyoruz ya Seydî. Türkiye sının çok hareketli. Bölgeye takviye birlikler geliyormuş." "Yani, Kuzey Irak'a Türkler yeni bir askeri harekât mı yapacaklar?" "Yalnız o değil. Gelen birliklerin bir kısmı da İncirlik Hava Üssü'ne inmiş." Abbasî titizlenerek aşiret reisini süzdü. "Amerikan askerleri mi?" "Bir uçak dolusu." "Bunun ilginç yanı ne? O üste her zaman asker değişimi olur." Hamza Ceylanî anlamlı bir şekilde gülümsedi. "Bize intikal eden haberlere göre gelenler üniformalı değilmiş." "Sen ne demek istiyorsun Ceylanî?" "Ben, efendimizin sadık bendegânı, sadece duyduğumu anlatıyorum. Yorum sizlere ait. Kürt dostlarımızın verdiği bilgiler böyle. Ama bir nöbet değişimi olmadığı muhakkak, zira gelenlerin yerine giden olmuyormuş." "Belki takviye asker gelmiş olabilir." "Olabilir ya Seydî. Bunu siz daha iyi takdir edebilirsiniz. Ama bize bu haberi sızdıranlar böyle düşünmüyor." "Öyle mi? Ne düşünüyorlar peki?" "Bunların ülkemize sızacak casuslar olduğunu tahmin ediyorlar." Muhaberat başkan yardımcısı gülümsedi. "Bir uçak dolusu casus mu getirmişler yani? Bu pek olağan gelmiyor bana. Bunca insanı nasıl sızdıracaklar içeri? Bu işler böyle olmaz." Aşiret reisi başını önüne eğerek fısıldadı. "Beni de tedirgin eden bu zaten. Bu gelen kişiler asker değillerse ne olabilirler? Özel bir görevle gönderilmiş olmasınlar." Abbas Azizî ilk defa irkildi. Adamın söylediklerini bir kere daha beyninde tarttı. Özel görev lafı midesini bulandırmıştı. Köy odasını kesif bir sigara dumanı kaplamıştı. Abbas Azizî yaklaşık üç ayda bir bürosunu bırakarak bazı sınır noktalarındaki özel kaynaklarını dolaşır, onlardan en canlı ve gerçek bilgileri toplardı. Bunların çoğu siyasi çıkar ve menfaatler doğrultusunda hareket eden,

merkezi hükümetten taviz bekleyen aşiret gruplarıydı. Azizî onlara da pek güvenmezdi, ama çoğu zaman sızdırdıkları haberler El Muhaberat'ın yetişmiş elamanlarının istihbaratından daha doğru sonuçlar verirdi. Aziz Abbasî yanında oturan yardımcısına bir göz attı. Cemal Mahmudî o ana kadar şu toplantının bir an evvel bitmesini ve rahat evine dönmeyi düşlüyordu. Şu son ayı hiç durmaksızın yolculuk yaparak geçirmişti ve yorgunluktan bitiyordu. Rusya, Türkiye, Fransa, İtalya arasında mekik dokuyup durmuştu. Ama aşiret reisinin son lafı üzerine o da birden dikkat kesilmiş ve başkanı ile göz göze gelmişlerdi. Hamza Ceylanî verdiği haberin Azizî tarafından pek önemsenmediğini sanarak saygılı ses tonuyla devam etti. "Bilirsiniz, aşiretim çok geniş ve yaygındır. Yalnız kuzeydeki değil, güneydeki Kurman kabilelerinden de buna benzer duyumlar aldım." Başkan yardımcısı bu defa daha ilgilenmiş gibiydi. "Ne tür duyumlar?" diye sordu. "Kuveyt sınırındaki Birleşmiş Milletler tampon bölgesine yakın Eş Şamîya havzasında aşiretimin insanları mevcuttur." "Oradaki üslerde de bugünlerde yoğun hareketlilik varmış." "Yine sivil Amerikalılar mı? " Aşiret reisi başını salladı. Abbas Azizî, "Teşekkür ederim Ceylanî," diye mırıldandı. "Verdiğiniz haberleri adamlarım araştıracaktır, yakında kokusu çıkar ve biz de gerçekliğini anlarız. İkramlarınız ve hükümete bağlığınız için de teşekkür ederiz. Biz artık dönelim, malum yolumuz uzak." Aşiret reisi toparlanarak ayağa kalktı. Onunla beraber duvarın dibine dizilmiş adamları da hemen hareketlendiler. Misafirlerini jeeplerine kadar uğurladılar. Az sonra jeep karanlık köy yollarından hızla geçerek Bağdat'a dönüşe başlamıştı. Uzun bir süre başkan yardımcısı hiç ağzını açmadı. Sessizliğe dayanamayan Cemal Mahmudî nihayet cesaretini toplayarak sordu. "Bu habere ne diyorsunuz, efendim?" "Ya sen ne düşünüyorsun Cemal?" "Bana biraz saçma geldi efendim. Bir uçak dolusu casus gönderilmez. Haber doğru olsa bile onlar asker olmalıdır. Hamza Ceylanî'yi tanırsınız, menfaatlerine düşkün ve devamlı gündemde kalmak isteyen biridir. Siyasi ortam karışınca o da pastadan aklınca pay almaya kalkışıyor." "Acaba mı?" "Ben oldum olası bu aşiret köylülerinden sızan haberlere pek itibar etmem." "Yanılıyorsun Cemal. Bence bu haber çok önemli." Mahmudî ürkerek sordu. "Ne bakımdan?" "Burnuma kötü kokular geliyor. Bu bir CIA operasyonu hazırlığı olabilir." "Hiç ihtimal vermem efendim." Azizî ters ters yardımcısına baktı. "Bazen senin bu mevkiye kadar nasıl geldiğine şaşıyorum. Amerika Birleşik Devletleri dünyayı acil bir askeri operasyona ikna edemediğine göre duruma kayıtsız kalacağını mı sanıyorsun? Mutlaka bir şeyler yapmaya kalkışacaklardır. Bunun tek yolu da CIA'in düzenleyeceği bir sivil operasyondur. Bunu akıl edemiyor musun?" "Fakat gizli silahımız hakkında hiçbir bilgileri yok. Belki Sayın Başkanımız Saddam Hüseyin'e yönelik bir darbe planlıyor olabilirler." "Yine seninle aynı fikirde değilim Cemal. Öldürülen uzmanlar Batılı istihbarat servislerinin dikkatini çekti, bundan eminim. Planı başarıyla uygulayamadık ve en önemlisi sen hâlâ Robert Rich'in izine rastlayamadm. CIA'in bizden evvel kimyagere ulaşmış olması ihtimali çok güçlü."

Cemal Mahmudî konuşmanın seyrinin gittikçe aleyhine döndüğünü hissediyordu. Önünde sonunda Abbas Azizî kendisini suçlayacaktı. Başkan Yardımcısı sanki bilmiyormuş gibi yeniden sordu. "Robert Rich'ten yeni bir haber var mı? " Ajan kızardı. Neyse ki jeepin içi karanlık olduğundan yüzünün aldığı sıkıntılı halin görülmesini engelliyordu, içinden lanetler okuyarak fısıldadı. "Henüz yok, efendim. Elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Takdir edersiniz, Amerika'daki olanaklarımız, Avrupa'daki kadar rahat ve elverişli değil. Hele On Bir Eylül olaylarından sonra. Yine de bir an önce izini bulacağımıza inanıyorum." "Sanırım artık geç kaldık. En zor ve en öncelikli hedef o idi. Onun işini İstanbul'da bitirmeniz gerekirdi, beceremediniz." "Çaresiz kaldık, efendim. Biliyorsunuz, Pavel Novotny bize ihanet etti." Abbas Azizî sesini çıkarmadı. Ama Mahmudî'nin savunmasının onu tatmin etmediği pek belli oluyordu. Bir süre sessizce yol aldılar. Neden sonra başkan yardımcısı aniden konuştu." Şu İstanbul'daki kadın, hani Novotny'nin yardımcısı, adı neydi?" "Olga Şalyapin." "Onu neden öldürmedin?" "Bunu size daha evvel açıklamıştım, efendim. Onun hiçbir şey bilmediğine enginim; yok yere dikkat çekmemek için öldürülmesini uygun görmemiştim." "Hata etmişsin Cemal. Kadının ne bildiğinden emin olamazdın." Mahmudî cevap vermemeyi yeğledi. Artık ne söylese faydası yoktu. "Dua et de, köylüler yanılmış olsun," diye homurdandı Abbas. " Şayet bir CIA operasyonuyla karşı karşıya kalırsak, bu ikimizin de sonu olur." Adam haklı, diye düşündü Cemal Mahmudî. Kurşuna dizilebilirlerdi. Başkan yardımcısının çok üst düzeyde çalışan kimselerden torpili vardı, o belki paçayı kurtarabilirdi, ama operasyon amiri olarak kendisinin hiç şansı yoktu. Bu gerçeği idrak etmesi, ister istemez geleceği için yeni planlar yapmak zorunda olduğunu düşündürdü Cemal'e... —8— Moskova - Mayıs FEODOR Chavadze gözleri irileşerek içeriye giren kızıyla Amerikalı yabancıya baktı, gördüklerine inanamıyordu, o Amerikalı Tatyana'nın yanında görmeyi düşünebileceği son insandı. Uyuşuk beynini çalıştırmaya gayret etti, ama hadiseleri bir türlü toparlayamıyordu. Bu adamın kızının yanında ne işi olabilirdi. "Tatyana!" diye bir hayret nidası yükseldi ağzından sadece. Kızma bakar bakmaz onun hiddetten köpürmüş bir eda ile karşısına dikildiğini ve ilk defa bağırarak kendisiyle konuştuğunu fark etti. "Hemen giyin baba.. Gidiyorsun" diye homurdanıyordu kızı. Sersemliğini üzerinden atamayan Feodor, "Nereye?" diye sordu. "Nereye olursa.. Önemli olan buradan uzaklaşman." Rus'un nazarları hâlâ bir köşede sessizce durarak onları izleyen Harry Morgan'daydı. "Saçmalama Tatyana.. Seni bırakıp nereye gidebilirim." Adam ağlamaklı gibiydi. Genç kız onu omuzlarından tutarak sarstı. "Asıl benim için buradan uzaklaşmak zorundasın baba, hâlâ anlamıyor musun?" Feodor saf saf sordu. "Neyi?"

"Seni pis bir emele alet ettiler. Tetikçi olarak kullanmak istediler.. Daha da önemlisi o işi yaptıktan sonra seni sağ bırakacaklarını mı sandın? Sen hastasın baba, artık bu gerçeği kabul et. Bir alkoliksin sen.. Bu an hâlâ hayattaysan bunu Harry'ye borçluyuz." "Ama Tatyana..." "İtiraz etmeyi bırak artık. Bugüne kadar sana hiç karşı çıkmadım, hep sana bağlı ve isteklerini yerine getiren bir evlat oldum, ama buncan sonra sen benim söylediklerimi yapacaksın. Şimdi de hemen hazırlanmaya başla, yanma birkaç parça eşya al ve hemen bu evden uzaklaş." Adamın gözleri dolmaya başlamıştı. "Nereye gidebilirim ki Tatyana?" "Onu da düşündüm. Şehir dışına, Kolomenskoe'ye, Vaftizci Yahya Kilisesi'ne." "Delirdin mi sen? Ben orada ne yapabilirim?" "Rahip İvan'ı hatırlıyor musun? O seni bir süre kilisede himaye eder. Sana bir minnet borcu vardır, bunu bana hep anlatır dururdun." "Çok saçma! O yıllar önceydi. Rahibin hayatta bile olduğunu bilmiyorum. Hem artık ben o eski GRU subayı değilim; şu halime bir baksana, öz kızım bile benim bir alkolik olduğumu söylüyor. Bu halimle bir rahipten beni korumasını nasıl isteyebilirim?" Tatyana, adamın çaresizliği karşısında hiddetini unutarak onun ağlamaklı gözlerine çevirdi bakışlarını. O da çok üzgündü, ama aklına şimdilik başka bir çare gelmiyordu. Birden sarıldı babasına, adamı kollarının arasına aldı. "Bunu yapmaya mecbursun baba.. En azından benim için." Feodor Chavadze gözyaşlarını tutamıyordu artık. Harry bir süre önünde yaşanan hazin tablonun etkisinde kaldı. Nihayet biraz acele edin lütfen, diye mırıldandı. O zaman Feodor kızının kollarından kurtularak Harry'ye döndü. "Siz kimsiniz bayım?" diye sordu. "CIA'den misiniz gerçekten?" "Evet," diye mırıldandı Harry. "Ama o kimyageri öldürmeye çalışanlardan değil de hayatta kalmasını sağlamaya çalışanlardanım." Feodor utanmış gibi bir süre bocaladı. "Öyleyse bana yalan söylediniz." "Doğru, ama buna mecburdum." Rus bir kızma, bir de Harry'ye baktı meseleyi anlamaya çalışarak. Sonra sıkılgan bir edayla mırıldandı. "Bunu sadece Yuri Karpin'i kurtarmak için mi yapıyorsunuz, yoksa..." Tatyana babasının cümlesini tamamlamasına fırsat vermedi. "Şimdi bunları tartışmanın sırası değil baba. Tehlike hâlâ devam ediyor, sen bir an evvel hazırlanmaya bak. O Arap her an gelebilir." Feodor ikisinin de kanını donduracak cümleyi ağzından kaçırdı. "O yarım saat önce buradaydı zaten." Harry dehşetle adama baktı. "Ne konuştunuz?" Chavadze içini çekti. Kafasını toparlamaya çalıştı. Bir kadeh içkiye şiddetle ihtiyacı vardı. Masanın üzerinde duran yarısı içilmiş votka şişesine uzanmak istedi. Fakat son anda iradesini zorlayarak titreyen ellerinin şişeye uzanmasına mani oldu. "Benden cinayeti işlememi, artık zamanın geldiğini söyledi." "Bu gün mü?" "Evet... Ama..." "Devam edin lütfen." "Galiba... galiba bazı yeni gelişmeler oldu." "Nasıl gelişmeler?" "Benden kimyageri bu akşam öldürmemi istedi. Önce bir tabanca bıraktı.. Fakat.."

Tatyana dayanamayarak bağırdı. "Şunu doğru dürüst anlatsana baba, ne oldu?" Feodor yıkılmışçasına başını önüne eğdi. "Ben., galiba bir hata,ettim. Size verdiğim sözü tutamadım. Ona sizden bahsettim." "Lanet olsun," diye homurdandı Harry. "Ne yaptı o zaman?" "Beni sıkıştırdı biraz. Sizin hakkınızda bilgi almak istedi." "Ona ne söylediniz?" "Hiçbir şey.. Ne biliyorum ki zaten.." Ajan kısa bir muhakeme yapmaya çalıştı. Tarık Bin Zeyd istese Feodor’u az önce yaptığı ziyarette öldürebilirdi, ama öldürmemişti. Bunun bir nedeni olmalıydı, ya hâlâ ondan elde edeceği bir şey vardı ya da bu zavallı haliyle onu kesinlikle zararsız görmüştü. İlk ihtimali daha geçerli buldu; bu meslekte çalışanlar geride ayyaş ve her an dilinin çözülmesi mümkün bir adamı sağ bırakmazlardı. Üstelik öyle birini ortadan kaldırmak çok kolaydı, ölümüne çeşitli ve ikna edici bahaneler de bulmak kolaydı. Onu seçmeden önce eski ve lekeli bir GRU subayı olduğunu mutlaka öğrenmiş olmaları gerekirdi. Artık onu kimsenin dikkate almadığını ve ölümünü polisin bile iplemeyeceğini düşünürlerdi. O halde hâlâ bir beklentileri vardı. Harry homurdandı. "Zeyd geri gelecek mi?" "Bilmiyorum," diye karşılık verdi Feodor. "Birden benimle tartışmayı kesip gitti." Korkmuş olmalı, diye düşündü ajan. Şu veya bu şekilde CIA'in durumdan haberdar olduğunu biliyorlardı artık. "Hadi, acele edin," diye mırıldandı Harry... Bindikleri taksi Kolomenskoe'den dönerken Tatyana, o ana kadar tuttuğu gözyaşlarını artık saklayamıyordu. Gözyaşları yanaklarına süzülürken Harry cebinden çıkardığı mendili ona uzattı. "Ağlama artık" diye fısıldadı. "Baban güvencede. Arapların onu asla bir kilisede arayacaklarını sanmıyorum." "Ben de" diye mırıldandı genç kız. "Sana çok şey borçluyum Harry." "Boş ver şimdi bunları." "Nasıl boş verebilirim. Rüyamda görsem bir Amerikalının bize bu denli yardımı dokunacağına, babamın hayatını kurtaracağına inanamazdım." Feodor Chavadze'yi Vaftizci Yahya Kilisesi'nin rahibine emanet ettikten' sonra Moskova'ya dönüyorlardı. Harry kiliseye girmemiş onları taksinin içinde beklemişti. Feodor kızıyla birlikte süklüm püklüm kiliseye girmiş ve yaklaşık yarım saat kadar içerde oyalanmışlardı. O zamana kadar metanetini muhafaza eden Tatyana geriye dönünce iyice laçkalaşan sinirlerine hâkim olamamıştı. Harry, şehir dışındaki yerleşim merkezlerini pek bilmezdi. Bir süre kızın toparlanmasını bekledi. Tatyana'nın gözyaşları kesilip mendili iade ederken yavaşça fısıldadı. "Şimdi benim de senden bir ricam var." "Tabii" dedi genç kız biraz da merakla. "Beni Kuskova denen yere götürmeni istiyorum." "Kuskova mı? Ne işin var orada?" "Bunu sonra anlatırım. Uzak mı?" "Şehrin merkezinin dışında sayılır. Buranın tam aksi yönünde." "Şoföre bizi oraya götürmesini söyle." Tatyana, Harry'nin istediğini yerine getirdi. Şoför bu istekten hiç de memnun olmamış gibi dikiz aynasından geriye şöyle bir baktı, fakat müşterilerinin İngilizce konuşmalarından Harry'nin Amerikalı olduğunu anlamıştı. Bu da ödemenin muhtemelen dolarla yapılacağı anlamına geliyordu, boş verip gaza bastı. Genç kız merakını yenememişti, dayanamayıp sordu yine.

"Kuskova'da ne işin var?" "Yuri Karpin orada oturuyor. Metresinin evinde. Adresini babandan almıştım." "Şimdi oraya mı gidiyoruz?" "Biz değil Tatyana, sadece ben. Evi bulmama yardımcı olduktan sonra sen geri döneceksin. O yöreyi hiç bilmiyorum." Ajanın sesi tok ve kararlı çıkmıştı. Ama genç kızın kalbi kuş gibi atıyordu. Cesaretini toplayıp, "Ben de seninle gelmek istiyorum" dedi. "Olmaz Tatyana. Bu bir oyun değil ve son derece tehlikeli. Seni böyle bir tehlikeye atamam." "Ben korkmuyorum, hele sen yanımdayken. İzin ver ben de geleyim. Sana yardımcı olurum." "Hayır, Tatyana. Ayrıca senden başka istediklerim de var." Kız derin deniz mavisi gözlerini yine Harry'ye çevirdi. Sesini çıkarmadan söyleyeceklerini bekledi. "Bir süre kendi evinde kalmanı istemiyorum. Özellikle bu gece. " Hafifçe yüzü kızaran kız sordu. "Spaso Evi'ne mi gelmemi istiyorsun?" "Bu gece olmaz. Bu geceyi çok güvendiğin birinin yanında geçirmeni istiyorum, ondan sonra senin tehlike geçinceye kadar Spaso Evi'nde kalabilmen için yetkililerden izin almaya çalışacağım." Tatyana utanarak sordu. "Sen yetkili değil misin?" "Orası büyükelçimize tahsis edilmiş bir yerdir. Unutma, sen bir Rus vatandaşısın ve orası Amerika Birleşik Devletleri'nin toprağı sayılır. Seni orada saklamam yasalara göre suç sayılır, ama bir yolunu bulup gereken izni alacağım, merak etme." Tatyana sesini çıkarmadı, fakat hayal kırıklığına uğramış gibiydi. Harry usulca uzanıp kızın elini avuçlarının içine aldı.. Moskova'yı çoktan gecenin karanlığı sarmıştı. Bindikleri taksi şehrin merkezini geçmiş, kuzeyinden güneyine doğru iniyordu. İkisi de acıkmışlardı, ne öğle ne de aksam yemeğini yiyecek fırsatları olmamıştı. Genç kız daha şimdiden babasını düşünmeye başlamıştı, umarım kilisede alkol krizi tutmaz, diye düşünüyordu. Böyle durumlarda müthiş saldırgan ve çekilmez biri olurdu. Rahip İvan acaba bir zamanlar gördüğü himaye için babasına katlanabilecek miydi? Yoksa onu kiliseden atar mıydı? Babası gibi ateist bir insanın kim bilir orada barınması ne zor olacaktı. Daldığı düşüncelerden Harry'nin sorusuyla sıyrıldı. "Daha çok yolumuz var mı?" Tatyana silkinerek arabanın penceresinden karanlık sokaklara baktı. "Geldik sayılır. Söylediğin adres iki blok kadar ötede." "Tamam, anladım," diye fısıldadı Harry. Araba söylenen sokağa girince şoför homurdanarak yavaşladı. Rusça bir şeyler söyledi. Harry adamın huzursuzluğunu anlamıştı. Sağ taraftaki işçi bloklarının olduğu yana bakınca Harry durumu kavramıştı. Gidecekleri adresin önünde iki tane ışıldakları yanıp sönen polis arabası, iki de resmi plakalı araba duruyordu. Ajan durumu görür görmez geç kaldıklarını anlamıştı. Sokağın içi o saat için normalden çok daha kalabalıktı. Geniş bir meraklı kitlesi evin önünde kümelenmiş, polislerin çember içine aldıkları kapı önünde fısıldaşarak duruyorlardı. Harry arabadan inmedi. Tatyana'ya, "Lütfen, orada neler olduğunu öğrenir misin?" diye sordu. Genç kız hiç tereddüt etmeden arabadan fırlayarak, meraklı seyircilerin bulunduğu yere doğru koştu.

Ajan araladığı camdan onu seyrediyordu. Tatyana orada bir iki dakika kadar oyalandı, sonra hızlı adımlarla geri döndü. "Cinayet işlenmiş" dedi. "Ludmilla Kornokova adında eski bir koristle..." "Evet?" "Yuri Karpin'i öldürmüşler." Harry kızın çıplak omuzlarını öptü. Tatyana hâlâ titriyordu.. Sakinleşmesinin bir hayli zor olacağını biliyordu ajan. "Unutmaya çalış," diye fısıldadı kulağına, sonra ateşli dudaklarını kızın omuzlarından ağır ağır bel çukuruna kadar indirdi. Harry'nin Spaso Evi'ndeki yatak odasındaydılar. Ajan Rus kimyagerin öldürülmesinden sonra, Tatyana'yı yalnız bırakamamış ve kendi resmi ikametgâhına getirmek zorunda kalmıştı. Yarın sabah ilk işi büyükelçi ile konuşmak ve operasyonun bitimine kadar Tatyana'nın binada kalması için gereken izni almaya çalışmak olacaktı. Elçi Bill Brewster anlayışlı bir adamdı, biraz zor da olsa bu izni koparacağını sanıyordu. Tatyana yatağın içinde yüzükoyun ve kımıldamadan yatıyordu. Ajanın öpüşleri kızın kalçalarına, baldırlarına kadar indi ama Tatyana bir türlü o ilk gecedeki ateşli ve istekli haline kavuşamıyordu. Harry sonunda onun yanma uzandı. "Neyin var?" diye sordu. "Hâlâ babanı mı düşünüyorsun?" "Affedersin Harry," diye fısıldadı genç kız. "Elimde değil. Şu sıralar öyle olaylar yaşadım ki bir türlü normale dönemiyorum." "Sorun nedir? Baban ise, o artık emniyette. Araplar onu bulamazlar." "Biliyorum, umarım öyledir.. Ama ben kendimden korkuyorum." "Kendinden mi? Ne demek bu? Arapların sana da saldıracaklarını mı sanıyorsun?" "Hayır Harry. O aklıma bile gelmedi." "O halde?" Tatyana ilk defa bakışlarını yanında uzanan Harry'nin gözlerine odakladı. "Sanırım ben sana âşık oldum. Bu duyguyu ilk defa yaşıyorum ve bu beni korkutuyor. Ben basit ve sıradan bir insanım, beni anlıyor musun?" "Hayır," diye fısıldadı Harry. "Anlamıyorum. Âşık olmanın korkulacak nesi var?" "Bu ilişki asla fazla uzun sürmeyecektir sevgilim. Benim için çok şey yaptın, ama kısa bir süre sonra beni terk etmek zorunda kalacaksın ve ben o zaman duygularımla birlikte yapayalnız kalacağım. Lütfen, beni anlamaya çalış. Bu ilişkinin asla sonu olmayacaktır." Harry içini çekti. "Haklısın," diye mırıldandı. "Sonumuz olmayacak. Daha çok gençsin Tatyana ve gördüğüm kadarıyla hayatı dolu dolu ve gerçek yüzüyle yaşamamışsın, ama hayat bu işte, insanoğlu bu gerçeğe alışmalı, onun bize verdiği nimetlerden de azami istifadeyi bilmeli." "Yani gününü gün etmek gibi mi?" Harry bir an düşündü. "Hayır, bu kadar basit anlamda söylemedim, ama Tanrı'nın bize verdiği nimetlere de yüz çevirmemeliyiz ve kaderimizde ne varsa onunla yetinmeliyiz." Genç kızın yüreği burkuldu. Kim bilir, belki de Harry haklıydı. Ona sarıldı, ama büyülü dünyasının yıkıldığını duyumsuyordu...

Kuzey Irak - Mayıs Kuzey Irak'taki Zaho Kürt yerleşim alanlarının yaklaşık beş altı kilometre açığındaki tepelerin üzerindeydiler. Aykut Sarp cebinden çıkardığı paketten bir sigara da Harry'ye

uzattı. Amerikalı ajan teşekkür ederek reddetti. Dağ tepesi oldukça soğuktu. Bulutsuz gökte yıldızlar parlıyor, kuzeyden esen rüzgâr ikisini de üşütüyordu. Bir süre karanlıkta yürüdüler. Harry Morgan yorgun ve sıkıntılı görünüyordu. "Önce Irak'ta olup bitenleri ve hükümetimin bu husustaki kararlılığını size anlatmak zorundayım," diye mırıldandı. "Irak'ın kitle imha silahları tedarik etmek, üretmek ve bunları yaymak yolunda yoğun bir çalışma içinde olduğundan kimsenin şüphesi yok. Yalnız biyolojik ve kimyasal silahlar değil, nükleer silahlar da buna dahil maalesef. Hedeflerine ulaşmak için iki rota takip ediyorlar. Birincisi ve asıl tehlikeli olanı nükleer silah üretme çabaları muhakkak. Birleşmiş Milletlerin denetimi sürdüğünden bu rotada hızlı gelişme kaydedemiyorlar. Benimsedikleri yol Pakistan örneği; yavaş, ama metodik bir çalışma. Kendi santrifüjünü kurup, yavaş yavaş parçalarına ayrılabilir malzeme imaliyle, kendi silahlarını kendileri yapmaya başlamak. Yetersiz de olsa, teknolojik güce de sahipler. Tahminimize göre önü alınmazsa, 2005 yılında başarıya da ulaşabilirler." Aykut, "Eh," dedi. "Pek yakın tarih sayılmaz." "Ama takip ettikleri ikinci bir rota daha var. Hallerinden hiç memnun olmayan Rus subaylarını ikna ederek hazır silahlar elde etme peşinde koşuyorlar. Şayet mevcut nükleer silahlardan birkaç parça ele geçirebilirlerse, bu onlar için en ideal yol olacak. Her şeyi halledilmiş ve kullanılmaya hazır bombalar. İşte, korktuğumuz durum bu, asıl büyük tehlike burada. Halen nükleer silah alıcısı olarak piyasaya çıkmış durumdalar ve elimizde bunu ispatlayacak delillerimiz var. İşin en hazin tarafı, Rusların ellerinde nükleer başlıklı kaç bomba olduğunu dahi bilmemeleri. Tahminlerimize göre yaklaşık sekiz ile on üç bin bomba mevcut olmalı. Bunlar da 155 değişik askeri depoya dağıtılmış durumda. Kendi ifadelerine göre bunlardan en az yüz tanesinin akıbeti meçhul. Son bir sene içinde Langley'e bu konularla ilgili tonla rapor gönderildi ajanlarımız tarafından, ama içlerinden merkezi en rahatsız edici olanı altı ay evvel gönderildi. Bu raporda Iraklıların Kazakistan'daki eski Sovyet depolarından çektikleri nükleer füzelerden üçüne ulaştıkları yazılıydı." Harry derin bir nefes alıp devam etti: "Bazı telefon konuşmalarını, uzaydan çekilen fotoğrafları tetkik ettik. Hatta Irak'a adam gönderip içerden bir şeyler öğrenmeye çalıştık. Ne yazık ki tereddütlerimizi giderecek kesin bir sonuca ulaşamadık." Aykut, ajanı can kulağıyla dinlemesine rağmen konuyu nereye getireceğini henüz anlayamamıştı. Çünkü şimdi planlanan operasyonun nedeni nükleer başlık taşıyan füzeler değil, biyolojik ve kimyasal silahlardı. "Mr. Morgan, bütün bunlara rağmen birkaç tane nükleer silaha sahip olmanın bir ülkeyi nükleer güce sahip devlet statüsüne çıkaramayacağı da bir gerçek, değil mi?" dedi. "Kuşkusuz öyle. Ama Irak'ın terörün başını çeken ülke olduğuna inanıyoruz. İran'dan da, Suudi Arabistan'dan da beterler. Liderleri dünyaya meydan okumak hevesinde. Bu silahların böyle bir devletin cüret ve saldırı gücünü arttıracağını sanıyoruz. Önünde sonunda askeri bir müdahale yapılmak zorunda kalınacaktır." "Haklı olabilirsiniz." "Şimdi bir de dünyanın başına kimyasal silah sorunu çıktı. Kimyasal silahlar hakkında yeterli bilginiz var mı?" "Fazla bilgim olduğu söylenemez. Bu olay patlak verdikten sonra MİT bünyesindeki bazı uzmanlardan bilgiler aldım. Özellikleri bazı sinir gazları. Bana anlattıklarına göre VX denen gazın bir damlası bile insanı öldürmeye yeterliymiş. Sarin ve Tabun denilen gazlar da aynı kategoridenmiş, insana büyük acılar vererek öldürürlermiş." "Çok doğru. Başkaları da var tabii. Antrax, Botuliniyum, Aflotoksin gibi. Hepsinin etki sahası farklı, ama sonuç öldürücü oluşları. 1991'deki Irak harekâtımızdan sonra Irak'ın elindeki 38 bin kimyasal silah içeren top mermisi, 480 bin litre kimyevi silah üretiminde kullanılan maddeyi, 30 adet füze başlığını ve 6 seyyar rampayı imha ettik. Bunlara silah üretmeye yarayan yüzlerce laboratuar malzemesini de katabilirsin. Lakin aradan geçen süre

içinde Iraklılar hızla yeniden üretime geçtiler. Edindiğimiz son bilgilere göre 18 kilometrelik alana kurulu El Hakim fabrikasında 50 bin litre Antrax ve Botulinium ürettiklerini biliyoruz, ama Irak bu fabrikanın hâlâ besi çiftliği olduğunu savunuyor. Belki bu rakamlar daha da artmıştır şimdi." Tepedeki rüzgâr daha da artmıştı. İkisi de üşümeye başlamışlardı. "Operasyona ne zaman başlayacaksınız?" diye sordu Aykut. "Langley'den emir bekliyoruz?" "Nasıl bir plan hazırladığınızı sorabilir miyim?" "Üç ayrı noktaya adamlarımızı indirdik. Kuzeyde sizin de bildiğiniz gibi İncirlik Hava Üssü'ne 60 adamımız indi. Güneyde Kuveyt ve Abadan civarında mevzilendik. Fakat operasyonu hangi ekibimizin yapacağı hususunda henüz emir almış değiliz." "Daha ne beklediğinizi sorabilir miyim? Bu kadar yığmak yaptıktan sonra bu biraz dikkat çekici olmayacak mıdır?" "Sorunu biliyorsunuz, yeni silahın henüz nerede depolandığı hakkında hâlâ elimizde sağlıklı bilgiler yok. Kesin başarıya ulaşabilmemiz için silahın saklandığı fabrika veya depoyu mutlak tespit zorundayız. Korkarım o ana kadar beklemek zorundayız." "O zaman bu hazırlıklar biraz erken olmadı mı?" "Başka çaremiz yok dostum. Gerekirse hepsine aynı anda müdahale edeceğiz." Aykut homurdandı. "Şu yakaladığınız adam, Robert Rich, bu konuda size yeterince bilgi vermedi mi?" "Verdi, ama mutlak değil. Bomba bittikten sonra başka bir yere nakledileceğini düşünüyor. Güvenlik gerekçesiyle." "Asıl yapım safhası nerede gerçekleşmiş?" "Şayet doğruyu söylüyorsa Tikrit'teki tesislerde. Fakat sonra Raşidiye silah fabrikasına gönderilmiş olması mümkündür diyor." "Neden?" "Orası Bağdat'ın içi. Ayrıca Cumhuriyet Muhafızlarının ana karargâhı, Irak gizli servisi El Muhaberat'm merkezi ve Irak Genelkurmayı da orada. Yani girilmesi en zor bölge, yine de kesin ernan olamıyoruz." "Bu konudaki aydınlatıcı bilgi ajanlarınızdan ne zaman gelecek?" "En fazla üç gün daha bekleyebiliriz. Sonra harekete geçmek zorundayız." "Anlıyorum," diye* mırıldandı Aykut. "Şimdi gelelim benim görevime. Burada bunun için buluştuk, benden tam olarak ne istiyorsunuz?" Harry gülümsedi. "MİT'in gerek Kuzey Irak'ta, gerekse Bağdat'ta çok iyi organize edildiğini biliyoruz. O yörelerdeki ajanlarınızın sayısı bizden fazla. Sizden ricamız oradaki ajanlarınızla görüşüp bizimle gereken koordinasyonu sağlamanız. Bu işi en iyi yüklenecek vasıftaki kişi de sizsiniz." "Üzgünüm, ama Irak'taki ajanlarımızdan merkezimize bu konuda hiçbir bilgi akışı yok. Olsa Ankara'dan ayrılmadan önce mutlaka haberdar edilirdim." "Mümkündür, ama yine de dahilden bilgi toplamak konusunda bizden daha şanslı olduğunuzu biliyorum. Bunu daha önce Irak'a yaptığımız iki askeri müdahalede de yaşadık. İtiraf etmeliyim ki CİFE, MI 6 ve Mossad bizim ajanlarımızdan daha fazla yardımcı oldular. Sizden ne beklediğime gelince, en geç yarın öğle vakti saat tam on ikide Bağdat tren garında olmanızı istiyorum. İstasyonda Tom Payne adındaki ajanımız sizi bekleyecek. Onu tanımakta zorluk çekeceğinizi sanmıyorum. O sizi bulacaktır." Aykut iki gündür tıraş etmediği sakalını kaşıdı. "Ya işinize yarayacak bilgileri bulamazsak, o zaman ne olacak?" "Sadece durumumuz daha da zorlaşacak. Kesin kararlıyız. O silah mutlaka imha edilmeli. Başka çaresi yok." "Bu defa İngiliz ve İsrailli dostlarınızdan yardım istemediniz mi?"

"Kuzenlerimiz çok ilginçtirler. Dost görünmemize, bunca yıldır aynı cephede savaşmamıza rağmen, bizi kıskanırlar, zaman zaman kapris yaparlar. Hatta başarısızlığımız onları memnun da eder. Oysa her zaman işin yükünü biz çeker, pislikleri biz temizleriz." "Ya Mossad?" "Onlarla temas halindeyiz. Bize yine yardım ediyorlar." Adımlarını sıklaştırdılar. Barındıkları dağ kulübesine yaklaşırken Aykut yeniden sordu. "Aklıma takılan bir konu daha var; artık önemi kaldı mı bilmiyorum, ama şu yedinci uzman, onun kimliğini tespit edebildiniz mi?" Harry manidar bir şekilde ajana baktı. "Hayır, onun hakkında hâlâ bir bilgi ele geçiremedik." Aykut sesini çıkarmadı. "Neden sordunuz?" "Hiç, sadece merak ettim." "Bu sorunuz bana sadece merak gibi gelmiyor; bildiğiniz bir şey mi var?" "Kesinlikle yok. Ama..." "Çekinmeyin, söyleyin lütfen." Aykut kısa bir duraklamadan sonra mırıldandı. "Sizce yedinci kişinin mikrobiyolog veya bir kimyager olması şart mı?" "Anlayamadım," diye mırıldandı Harry. "Başka ne olabilir ki?" Aykut omuzlarını silkti. "Benimki sadece bir varsayım, üstelik herhangi bir bilgiye de sahip değilim, fakat garipsediğim husus elinizdeki uzman Robert Rich'in onu tanımaması. Oysa anladığım kadarıyla diğer altı uzman yeni silahın üretilmesi safhalarında çoğu zaman birlikte çalışmışlar, yanılıyor muyum?" "Doğru. Nereye€varmak istiyorsunuz, henüz anlamadım." "Çok basit ve düz bir mantık," diye mırıldandı Aykut. "Şayet yedinci kişi onlarla beraber çalışmadıysa onun uzmanlık alanı muhtemelen bu değil." "Yani?" "Yani o kişi kimyager veya mikrobiyolog değil. Mesela bir patlayıcı uzmanı olamaz mı? Belki de üretilen silahın alışılmış kalıplardan farklı bir çalışma mekanizması vardır. Iraklılar da bomba bitinceye kadar onu uzmanlarla temas ettirmemişlerdir." Harry Morgan hemen cevap veremedi. Böyle bir olasılığı hiç düşünmemişti. Ama hiç de yabana atılacak bir düşünce değildi. Zaten öldürülen diğer uzmanlarla görüşüp onları konuşturmak isteği biraz da bundan kaynaklanıyordu. Bomba hakkında* hiçbir fikirleri yoktu. Genel olarak yeni yapılan silahın füzelere monte edilecek bir mekanizması ve ateşleme sistemi olması gerekirdi, fakat bunun alışılmışın dışında ayrı ve yeni bir tekniği gerektirip gerektirmediği konusunda kendisinin de bilgisi yoktu. Bu apayrı bir uzmanlık mevzuuydu. Bir süre düşündü. "Yeni geliştirilmiş bir ateşleme sistemini mi kastediyorsunuz?" "Veya buna benzer bir şey. Benim kastettiğim sadece bir olasılık. Yanılıyor da olabilirim tabii. Ama yakaladığınız Robert Rich'in iki yıl boyunca şu yedinci uzmanla hiç karşılaşmaması biraz garip değil mi? İnsanın aklına ister istemez o uzmanın bir biyolog veya kimyager olmadığı fikrini getiriyor." Harry Morgan başka bir yorum getirmedi, soru da sormadı. Aykut'un sırtını okşadı sadece. "Hadi, kulübeye gidelim, üşüdük," diye mırıldandı. Fakat Amerikalı ajanın aklı karışır gibi olmuştu. Bu, şimdiye kadar hesaplamadıkları yeni bir problem demekti... Hep beraber kahvaltı ederlerken Ian Barret, Terry'ye bakıp gülümsedi.

"Yeni giysileriniz size çok yakışmış Miss Farrell. Muhafazakâr bir Bağdatlıdan hiç farkınız kalmamış; ama kızıl saçlarınızı sokakta sıkı sıkı örtmenizi öneririm. Buralarda kızıl saçlı kadınlara hiç rastlanmaz. David ve Dr. Fatma da gülümsediler. Terry, "Evet, bunu anlayabiliyorum" diye mırıldandı. Kahvaltıyı evin alt katında ufak bir odada yapmışlardı. Daha sonra hep beraber Barret'in gizli çalışma odasına geçtiler. Ian Barret masasının arkasındaki koltuğa oturunca birden ciddileşti ve sıcak bakışları kayboldu. "Şu son üç aydır Bağdat'ta garip şeyler oluyor," diye söze girdi. "Kaynaklarımız tutarsız, birbirine ters düşen bir yığın haberler ulaştırıyorlar bize. Çaresiz, elimizden geldiğince intikal eden haberlerin doğruluğunu araştırmaya gayret ediyoruz. CİFE, MI 6'yı şu kimyasal bomba olayından haberdar etti. Bildiğiniz gibi bizim, yani CIFE'nin, operasyonel hareket yetkimiz yok. Şayet bir operasyon kararı verilecekse buna MI 6 yetkilidir. Bugün size çeşitli olasılıkları ve mevcut silahın nerede saklanabileceği hususundaki tahminlerimizi açıklayacağım." David lafa karıştı. "MI 6 bu konuda bize bazı bilgiler aktardı. Özellikle Tikrit ve Raşidiye fabrikalarından bahsettiler. Galiba silahın orada güçlü bir olasılıkmış." "Sadece oraları değil, Skarkat ve Salman Pak'ta da olabilir." "Ellerinde bu bombadan ne kadar var?" "İşin bir kötü yanı da bu ya, bilmiyoruz. Mossad'la yaptığımız temaslarda bize yedi adet kadar gizli bomba üretildiğini tahmin ettiklerini söylediler. Bunun gerçekçi verilere dayandığını sanmıyorum, tahrik de olabilir. Çünkü onların asıl gayesi şaşırtıcı bilgiler yayarak Amerikalıların askeri baskın düzenlemeleri, Ortadoğu'da yeni bir savaş onların işine geliyor. Ayrıca adımız fazla duyulmamasına rağmen buradaki espiyonaj etkinliğimiz Mossad'dan daha güçlü." "Bu duruma CIA ne diyor?" "O da başka bir sorun. Kuzenlerimiz bu defa pek suskunlar. Bilgi alışverişine pek yanaşmıyorlar. Sebep de Başkanımız Sir James Spader'ın açıklamaları. Başkan yarı resmi olarak bu olayların arkasında askeri müdahale temini için CIA'in parmağı olduğunu söylemişti. Bu ifade ilişkileri biraz soğuttu. Ama muhakkak olan husus onların da bu gelişmeleri çok yakından takip ettikleridir." Terry Farrell, "Ne kadar yakından?" diye sordu. Ian Barret endişeli nazarlarla genç kadını süzdü. "Ortadoğu'da fitili ateşleyecek kadar yakından." "Ne demek istiyorsunuz?" Barret huzursuzca homurdandı. "Çok özel bazı kaynaklardan CIA'in Türkiye'deki İncirlik Hava Üssü'ne bol teçhizatlı ve ufak çaplı bir ajan ordusu indirdiğini istihbar ettik." David, "Bu doğru olabilir mi?" diye sordu. "Haber kaynağımız çok güvenilirdir." "Yani CIA bombaların imhası konusunda bir operasyon arifesinde mi?" Ian Barret yumuşacık sesiyle, "Henüz kesin bir şey söyleyemem, ama bana kuvvetli bir olasılık gibi geliyor," dedi. Bu defa Terry bir işgüzarlık yapmaktan çekinerek sordu: "Bu olasılığı Londra'ya rapor ettiniz mi?" "Evet.. İki gün önce." "Ne cevap geldi?" "Bekle ve gör talimatı. Değişmeyen klasik taktiğimiz. Anlaşılan Londra bu kez durumu gözlemlemekten öteye pek geçmek istemiyor, en azından şimdilik niyetleri bu. Sanırım olacakları uzaktan seyretmekle yetineceğiz. Ayrıca apar topar buraya niye gönderildiğinizi sanıyorsunuz ki? Sizler MI 6'nın gözlemcileri olacaksınız."

David mırıldandı. "Neyi gözlemleyeceğiz?" Ian Barret her iki ajana da gülümseyerek baktı. "Dostlarım, burada yetki tamamen CIFE'nindir. Benim aldığım talimat ise sizi MI 6 gözlemcileri olarak durum hakkında edindiğimiz tüm bilgileri nakletmek ve bombanın saklı olması mümkün yerleri göstermektir. Sizin için zor bir görev olmayacak bu, zira CİFE de MI 6 da, bu tesislere Birleşmiş Milletler Kimyevi Kitle İmha Silahlarını Kontrol Komitesi adı altında gizli ajanlarını sokmuşlar ve her türlü bilgiyi almışlardır. Kısacası buraya en azından Amerikalılarla müşterek bir operasyon yapılmayacaksa, sizi Londra'nın niye gönderdiği hakkında inanın en ufak malumatım yqk. Bu bana çok anlamsız gibi geliyor, ama herhalde MI 6'nın işine karışacak halim de yok. Yine de ben Londra'dan aldığım emri uygulayacağım." Terry kendini tutamadı. "Yani buraya sadece turist olarak mı geldik?" "Şayet kuruluşunuzdan aldığınız ve bana açıklamadığınız özel bir göreviniz yoksa, aynen öyle." İki ajan bakıştılar, ama ses çıkarmadılar. Terry işittiklerine bozulmuş gibi söylendi. "Bahsettiğiniz bu turistik geziye ne zaman başlayacağız?" lan yeniden gülümsedi: "Bu gün. Ama bu gezinin sakın kolay ve rahat olduğunu sanmayın. Irak şu günlerde için için kaynıyor, Bağdat'ın her yanında anormal sıklıkta çevirme ve kontroller yapılıyor. Cumhuriyet Muhafızları her şüphelendiklerini içeri atıp uzun sorgulamalara alıyorlar. Özellikle de söz konusu fabrikaların civarı çok tehlikeli. Dışarıya çıktığımızda sık sık çevrileceğiz. Yine de fazla endişelenmenize gerek yok; sizler için özel kimlikler hazırlattım Elimizde Kürt, Türkmen, Kâburi ve Bedevi kimlikleri var yığınla. Ayrıca, Cumhuriyet Muhafızları arasında dostlarım ve her an yardıma hazır muhalifler de mevcut. Haydi, hazır olun bakalım, Dr. Fatma ve Hasan hazırlıkları tamamlasınlar da sokağa çıkalım." Gece zifiri karanlıktı. Sarp kayalar arasında uzanan keçi yolunda iki gölge avuçlarının içi gibi bildikleri dağda hızlı adımlarla yollarına devam ediyorlardı. Az sonra düzlüğe erişeceklerdi, fakat asıl mayınlanmış arazi de bundan sonra başlayacaktı. Otuz altıncı paralelin kuzeyinde kalan Irak topraklarına az kalmıştı. İlk yağmur damlacıkları da o zaman düşmeye başladı. İki adam biraz daha hızlandılar. Karanlıkta göz gözü görmüyordu. Tepeden tırnağa silahlıydılar. Omuzlarında Kalaşnikov, bellerinde yine Rus yapısı Steckin tabanca ve kemerlerine asılı dörder el bombası vardı. Arkadaki, "Biraz yavaşla," diye seslendi. Öndeki hızını kesmeden, "Ne o, yoruldun mu yoksa Koca Yusuf?" diye söylendi. Yaşlı olanı nefes nefese homurdandı. "Eee, artık eskisi kadar güçlü değilim, bu işler için yaşlandım sayılır." "Sık dişini, az kaldı. Birazdan buluşma noktasına geleceğiz." Yaşlı olanı ağzının içinde bir şeyler homurdandı, ama ne dediği pek anlaşılamadı. Üç saatten beri dağların tepelerinde koşturuyorlardı. Düzlüğe vardıklarında biraz durup soluklandılar. Geçit vermeyen zorlu dağ tepelerini arkada bırakmışlardı, şimdi önlerinde uzanan büyük bir düzlük vardı. Ama ikisi de asıl tehlikeli bölgenin burası olduğunu biliyorlardı. Burası cehennemi mayın tarlasıydı. Bu nedenle de Irak sınırında fazla gözcü olmazdı. İkisi de bu alanı defaatle geçmiş kişilerdi, ama henüz gün ağarmadan önlerindeki mayın tarlasını geçmeleri çok tehlikeliydi. Sırtlarından tüfeklerini çıkarıp bir kayanın üzerine çöktüler. Yusuf, "Günün doğmasına ne kadar var?" diye sordu. "Sanırım, beş on dakika." "İyi.. Öyleyse biraz dinlenelim."

Genç olanı tedirgindi. "Fazla bekleyemeyiz. Günün iyice ağarmasını umuyorsan buluşmayı kaçırırız. Bizi fazla beklemezler." "Yanılıyorsun evlat. Bekleyeceklerdir. Zaten onların bir riski yok, kendi topraklarındalar, neden gocunsunlar ki?" Genci sırıttı. "Korkuyor musun?" Yaşlı olanı hiç oralı olmadı. "Evet.. Bunu sen anlayamazsın. İnsan yaşlandıkça canı tatlılaşıyor. Şu iki yüz metrelik mayınlı arazinin ölüm kustuğunu biliyor musun?" Öteki küçümseyerek Yusuf a bir bakış fırlattı. Yaşlı olanı, gencin yüzündeki alaycı ifadeyi karanlık nedeniyle göremedi, ama görse de umursamazdı zaten. Halil genç ve idealistti, bu da o yaştaki herkes için olağandı, ama seneler ilerledikçe o duyguların yaşam içinde fazla bir değer taşımadığını nasıl olsa öğrenecekti; tabii doğal yaşamını bu şartlar altında daha uzun zaman sürdürebilirse. Yusuf a göre konuyu tartışmanın fazla bir anlamı yoktu; Halil'in hakkındaki düşüncelerini de hiç umursamıyordu, önemli olan hayatta kalabilmekti. Az sonra doğu ufkunda hafif bir aydınlık peydah oldu. Tanyeri ağarıyordu. "Hadi, yola koyulalım" dedi Halil. Yaşlı adam yerinden kımıldamadı. "Henüz erken, önümüzü göremiyoruz. Mayın tarlasını geçemeyiz. Biraz daha bekleyelim, yoksa bok yoluna gideriz." "Korkuyorsan, sen burada kal Koca Yusuf. Ben giderim. Bu alanı yüzlerce kere geçtim, şimdi de geçerim." "Evlat hesaba katmadığın bir şey var. Yağan yağmur.. Rahmet toprağı ıslatmıştır şimdi. Kuru toprak suyu hemen içer, ağırlık yapar, iz süpürür. Yürüme hattını kolay seçemezsin, gömü emareleri yok olur. Acele etme.." Halil yaşlı adamı küçümseyen nazarlarla süzdü. "Anlaşıldı, sen kal.. Haberin Muhaberat'a mutlaka vaktinde ulaşması lazım. Yazılı mesajı bana ver, ben gideyim. Sen dönüşümü burada bekleyebilirsin." Yusuf içinden lanetler okuyarak yerinden kalktı. Kendinden bunca yaş küçük ve deneyimsiz bir delikanlı tarafından korkaklıkla itham edilmesi ağırına gidiyordu. Halil cesur ve yürekliydi ama kendisini ne tür bir tehlikenin beklediğinden hâlâ pek haberi yoktu. Kalaşnikov'u omzuna astı, dikkatli ol, diye homurdandı ve Halil'i takibe başladı. Aslında çok önemli bir mesajı iletmekle görevlendirilmişlerdi. Amerikalılar uydu vasıtasıyla her türlü elektronik haberleşmeyi, telefon konuşmalarını çok yakından izleyebiliyorlardı; Yusuf un böyle şeylere pek aklı ermezdi, cahil bir köylüydü ama aşiret reisine ölümüne bağlıydı, onun verdiği emirleri gözü kapalı, sorgu sualsiz yerine getirirdi. İvedi ve gizli haberleşmeler bu nedenle yine yazılı ve bazen de sözlü olarak yine aracı kişiler vasıtasıyla sağlanıyordu. Halil öne düştü. "Beni adım adım izle," diye mırıldandı. Genellikle mayın tarlasından geçişte öncü olarak eşekleri kullanırlardı. Bu, yıllardan beri yapılan, kaçakçılıkta kullanılan bir yöntemdi ve eşeğin uğuruna inanırdı kaçakçılar. Ama bu gece o şansları da yoktu. Yusuf içinden, keşke bir eşeğimiz olsaydı şimdi, diye geçirdi. Kural olarak önde gideni en azından on metre geriden takip etmek gerekirdi, zira mayının patlama anında yaratacağı parça etkisi o kadarlık bir alalıda ölümcüldü. Yusuf feri kaçmış gözlerini önden giden Halil'in ayak izlerine dikmişti. Yağan yağmur nedeniyle toprak ıslak olduğundan izler nispeten belirgindi, ama karanlık yine de rahat görüş imkânı vermiyordu. Mayın tarlasını geçtikten sonra buluşma noktasına varmak için

önlerinde yaklaşık üç kilometrelik bir uzaklık daha kalıyordu. Iraklı ajanlar kendi topraklarında bile mayınlı araziye çok yaklaşmak istemiyorlardı. Yirmi metre kadar ilerlediler. Yusuf yerdeki Halil'in ayak izlerini görmeden adım atmıyordu. Yağan yağmura, tan vaktinin serin havasına rağmen ter içinde kalmıştı. Önden delice bir cesaretle ilerleyen Halil'e irkilerek bakıyordu. Onun gösterdiği cesaret değil, çılgınlıktı. Gençliğini anımsadı bir an; yıllar önce Türkiye'den Suriye sınırına girip çıkarken o da buna benzer çılgınlık gösterilerinde bulunurdu, o zamanlar gençti, Halil'in yaşlarında, yani yaşamın değerini tam kavrayamadığı, hayatta kalmanın ne anlam ifade ettiğini bilmediği yıllarda. İstemese de içinden Halil'e hak verdi. O yaşta olsa, kendisi de onun gibi davranırdı herhalde. Bu, tecrübe kadar, doğanın kuralıydı. Cesaret ve gözü peklik dürtüsü.. Otuz metre daha ilerlediler. Yusuf önce biraz hızlı gittiklerini sandı. Durup arkaya baktı; daha mayınlı arazinin dörtte birini dahi aşmamışlardı henüz. Halil sandığı kadar hızlı ilerlemiyordu, hatta tedbirli bile sayılırdı. Ne var ki bu yalnız tedbir meselesi değildi; önde giden kişi adeta yeri koklar, inisiyatif ve tecrübesini kullanır, toprağı iyice inceleyerek tehlikeyi sezinlerdi. Mayın tarlasından geçmeyi bilenler asla düz bir hat çizmezlerdi, hayatta kalmak için devamlı zikzaklarla yürürlerdi. Yusuf birden irkildi. Son on metreyi düz gitmişlerdi. Halil'i uyarmak istedi. "Evlat," diye seslendi. "Düz yürüdüğünün farkında mısın?" Halil arkasına bakmadan, "Sen beni takip et, Yusuf Ağa," diye homurdandı. Ona inanmak istiyordu, lakin içindeki önseziler harekete geçmişti. Genç Kürt delikanlısına, "Dikkatli ol!" diye bağırdı yeniden. Etraf hâlâ karanlıktı. Aslında Yusuf da bu alanı gündüz gözüyle geçmenin başka sakıncaları olduğunu biliyordu. Çevre, devriye gezen askerlerin, PKK militanlarının ve bağımsızlık isteyen Talabani ve Barzani yanlısı Kürt militanlarının da kontrolündeydi. Görülürlerse her an üzerlerine bu gruplardan biri tarafından ateş de açılabilirdi. Tehlike sadece mayınlar değildi. Gerçi Saddam Hüseyin'in topraklarına geçmenin daha güvenceli yolları da vardı, ama zamanları kısıtlıydı ve mesajı götürmek için en kestirme yolu seçmek zorundaydılar. Yolun yarısına geldiklerinde Yusuf un dizleri titremeye başlamıştı artık. Yeniden durup dinlenmeye çalıştı; şayet buna dinlenme denirse tabii. Önden giden Halil'in çamurlu yollarda bıraktığı ayak izlerinin dışında hiçbir yere kımıldayamıyordu. Sırtına astığı Kalaşnikov nedeniyle tonlarca ağrılıkta yük taşıyormuş gibi hissediyor, dizleri yükünü çekemeyecekmiş gibi geliyordu. Aralarındaki mesafe daha da artmış, on metreden hayli fazlalaşmıştı. İki yüz metrelik mayınlı saha hiç bitmeyecekti sanki. Yavaş yavaş önden giden Halil'in siluetini de kaybeder gibi oldu karanlıktı, başını çevirip doğuya baktı; bu sabah gün de bir türlü ışımak bilmiyordu. Yolun sonuna yaklaştıklarında Yusuf korkudan tükenmişti. Mayınlı araziyi geçtikten sonra katedecekleri son üç kilometreyi nasıl yürüyeceğini düşünmeye başladı. Bu lanet bölgeden kurtulduktan sonra mutlaka bir sigara molası vermeliydiler. Kan ter içinde kalmıştı yaşlı adam. Halil'in önünde ise son on metre kalmıştı. O mesafeyi de aştıktan sonra bu cehennemden kurtulacaklardı. Yusuf alçaktan uçan birkaç kuş sesi duydu; onları göremiyordu. Son gücünü toplayıp Halil'in taze ayak izlerine basarak arayı kapatmaya çalıştı. Genç kader arkadaşı arkasını dönmüş araziyi kazasız belasız atlatmanın keyfi ile, acele et dercesine el sallıyordu. Korkunç infilak da o sırada oldu..

Önce kulakları sağır eden bir patlama; ardından kulağının dibinden geçen şarapnel parçaları ve vınlamalar, aynı anda da yüzünü yalayan bir sıcaklığı hissetti yaşlı adam. Donakaldı birden. Gözlerine inanamıyordu. Bitime birkaç metre kala, kör talih genç Halil'in yakasına yapışmıştı. Sanki gün birden ışımıştı, tan yerinin koyu gri aydınlığı altında, kader arkadaşının parçalanan vücudunun etrafa yayılışını görebiliyordu. Kopuk bir kol, ayaktan fırlamış lastik ayakkabılar ve hâlâ çamurlu toprak üzerinde titreyen yanık bir beden.. İçi kan ağlamasına rağmen Yusuf un tecrübesi onu yerine mıhladı. Paniğe kapılıp Halil'e koşması, kontrolsüz hareketi, rasgele bir adım atması kendisinin de sonu olabilirdi. Kımıldayamadı bir süre.. Pis metal kokusuna, yanık insan ve kan kokusu da karışıyordu. Alacakaranlığa şimdi patlamanın yarattığı duman da ilave olmuştu. Ölüm sessizliği yeniden etrafı kaplamış, infilakın şiddetinden az evvel üzerlerinde uçuşan kuşlar da uzaklaşıp yok olmuşlardı. Yusuf şaşkın şaşkın etrafına bakındı, yakında kimseler olup olmadığını gözleriyle araştırdı. Ne bağırıp çağırma ne de mayından ari alanda koşuşma veya vasıta sesi kulağına aksetmiyordu. Mayınlar ve Halil'in parçalanmış cesediyle baş başaydı. Buna benzer olayı ilk defa yaşamıyordu Yusuf; bundan önce de mayın tarlalarında pek çok dostunu kaybetmiş ya da sakat bırakmıştı. Yapacağı hiçbir şey yoktu şimdilik. Halil'in parçalanmış cesedini orada bırakmak ağırına gidiyordu, ama soğukkanlı bir şekilde buradan uzaklaşmalı ve üstlendiği görevi yerine getirmeliydi. En azından genç adamın boşu boşuna ölmediğini ezik vicdanına kanıtlamak zorundaydı. İlk şoku atlatınca ağır ağır Halil'in ayak izlerini takibe başladı. Mayının patladığı yerdeki toprak deşilmiş, ot ve taş parçacıkları etrafa saçılmıştı. O nokta artık temiz sayılırdı. Yusuf parçalanmış uzuvlara bakmaktan kaçındı. Daima, öndeki pilot yürüyücüyü takip edenler için en elem verici ve moral bozucu an, işte hep bu an olurdu. Son adımları büyük bir titizlikle attı Yusuf. Tan yeri iyice ağarırken artık mayın tarlasından çıkmıştı.. Buluşma noktasına yirmi dakika kadar gecikmeyle vardı. Muhaberat'ın ajanları eski bir jeepin başında sigara içiyorlardı. Üç kişiydiler ve beklemekten sıkılmış bir halleri vardı. Çamurluğa yaslanıp sigarasını tüttüren adamı daha önce de görmüşlüğü vardı Yusuf un. Yaşlı adam onlara yaklaşırken ajanlardan biri homurdandı. "Geç kaldın.. Yirmi dakika önce burada olmalıydınız. Sabahın ayazında buz kestik sizi beklerken." Sonra birden hatırlamış gibi sordu. "Genç arkadaşın nerede? O neden gelmedi?" İçinde bir şeylerin ezildiğini hissetti Yusuf. "O artık yok.. Mayın tarlasını geçemedi," diye boğazı düğümlenerek fısıldadı. Ajanların da üzüleceklerini, en azından vah vah diyeceklerini düşünmüştü. Ama adamlardan uzun boylu olanı kabaca, "Mesajı getirdin mi?" diye sordu. Tüm söylediği iki kelimeden ibaretti. Yusuf nefretle adamlara baktı. Demek her şey bu kadar basitti. Halil'in yerine kendisi de ölse, ajan Halil'e de aynı şeyi soracaktı. Kimsenin umurunda değildi yarım saat önce ölen genç. İçinden isyan etmek geliyordu, ne var ki yaşlı Yusuf hayatın acımasızlığını yıllar önceden öğrenmişti. Başını sallayarak ceketinin cebinden çıkardığı zarfı adama uzattı. "Eyvallah," diyen adam arkasını dönmüş diğer arkadaşlarıyla birlikte arabaya atlamışlardı bile; bir teşekkürü dahi çok görerek.. Yusuf bir süre uzaklaşan jeepin arkasından baktı. Yapabileceği bir şey yoktu, ıslak otların üzerine çömelip bir sigara tüttürdü. Genç Halil'in kurtlara kuşlara yem olacak cesedini bile mayın tarlasından alamazdı. Oyunun kuralı buydu.

Ama bir daha o mayın tarlasına dönmeyecekti; gerekirse Irak topraklarından çıkmak için uzun yolu tercih edecek, dağlara tırmanacak, gerekirse saatlerce yürüyecekti. Yola koyulduğunda hâlâ beynini kurcalayan bir soru vardı. Acaba yaşma boş verip mayın tarlasına girerken başı kendisi çekseydi Halil şimdi hayatta olur muydu? Atak ve pervasız genç anlamsız cesaretinin bedelini hayatıyla ödemişti. Kendisinin hiç mi kusuru yoktu? Yusuf daha fazlasını düşünmek istemiyordu... Sınırdan dönen ajanlar getirdikleri mesajı doğruca Abbas Azizî'nin sekreterine bıraktılar. Sekreter şayet gelen haber ve yazılı mesajlar çok acele değilse, bunları günün belirli saatlerinde Azizî'ye ulaştırırdı. O gün de öyle yaptı. Akşam beş sularında patronunun kapısını tıkırdatarak akşam postasını Azizî'ye sundu. Bu düzenin belki çok gevşek ve sorumsuz olduğu düşünülebilirdi, ama buna sebebiyet veren sekreter değil, Abbas Azizî'nin bizzat kendisiydi. Masasına bırakılan evrakları birer birer, acele etmeden açmaya başladı. Sakin ve huzurluydu, ta ki sınırdan gelen zarfı açın-caya kadar... —2— İtalya - Mayıs NINA, Toscana'daki tarihi çiftlik evinin muhteşem banyosunda çırılçıplak, aynadaki aksini seyrediyordu. Galiba Tanrı'nın kendisine en büyük lütfü bu mükemmel bedeniydi; kusursuz ve erişilmez vücudu. Tek kelime ile harikulade. Uzun uzun bedenine, erkekleri deliye çeviren girinti ve çıkıntılarına baktı. Nina kendisine âşıktı. Ama sahip olduğu bu güzelliğin nelere kadir olabileceğini ona bir papaz öğretmişti. Gariptir, fakat ilk deneyimini Bernardini adında doğduğu köyün papazıyla yaşamıştı. Kendisini vaftiz eden bu adamın, on altı yaşındayken de metresi olmuştu. Başka bir ifadeyle içindeki cinsellik duygularını ilk uyandıran ve ne denli ateşli olduğunu da öğreten yine o papazdı. Nina on sekizine geldiğinde köyünden bir gence âşık oldu; o delikanlı yaşamı boyunca sevdiği tek erkek olmuştu. Bir gece papaz onları bir samanlıkta sevişirken bastı. Kıskançlıktan deliye dönmüştü, delikanlının üstüne yürüdü ve boğuşmaya başladılar. Papaz yaşı ilerlemiş olmasına rağmen çok güçlüydü, genci boğarak öldürdü. Sevdiği oğlanın öldüğünü anlayan Nina da hiç tereddüt etmeden samanlıkta ele geçirdiği tırpanı papazın göğsüne sapladı. Bu Nina'nın ilk cinayetiydi. Tamamen bilinçsizce, sırf âşık olduğu genci kurtarmak için yapılmış bir nefsi müdafaaydı. Köy halkı zaten papazı bu tutumu nedeniyle hiç sevmezdi. Cinayetin Nina tarafından işlendiğini hep düşündüler, ama kimse Nina aleyhinde tek kelime etmedi. Aynı kadını seven iki erkeğin boğuşması olarak değerlendirildi. Duruma el koyan polis bir süre genç kadını sıkıştırdıysa da netice elde edemedi ve olay kapandı gitti. Bir sene sonra Nina doğduğu köyü terk etti. Zaten hayatta tek akrabası yoktu. Bu olayın en ilginç yanı Nina'nın kendi kendisini tanımasıydı. Nina çok korkunç bir gerçeği kavramıştı. Öldürmekten zevk aldığını. Önce bunun bilincine erişemedi, ama ilerleyen yıllarda vücudunun güzelliğinin papazı öldüren tırpandan çok daha etkili bir silah olduğunu anladı. Her gittiği yerde erkekler kendisine deli oluyorlardı. Nina önceleri papazı mecburiyet altında öldürdüğünü ve tırpanı adamın göğsüne saplarken içinde güçlenen dürtünün nefsini müdafaadan kaynaklandığını sanmıştı, ama daha sonraları aynı şiddet ve güdüyü yeniden yaşamak isteğine kapılınca bunun psikolojik bir araz olduğunu ve doğasından kaynaklandığını kavradı. O doğuştan bir katildi ve bu işi yapmaktan zevk alıyordu. Geçen yıllar içinde birkaç defa seks yaptığı erkekleri öldürdü ve gerçek doyuma o zaman ulaştığını da keşfetti. Bunun bir tür hastalık olduğunu anlamıştı, ama hiçbir doktora tedavi saikiyle

gidemezdi. Doksanlı yılların başında genç bir psikiyatrla tanıştı, adam yakışıklıydı da. Seviştikleri bir gecenin sabahında meraka kapılarak durumunu, sanki bir arkadaşının ruhi tezahürleriymiş gibi doktora sordu. Psikiyatr fazlasıyla ilgilendi, bunun bir hastalık olduğunu ve kadının kesinlikle müşahede altına alınması gerektiğini söyledi; ne var ki adam Nina'yı biraz daha kurcalayınca söz konusu hastanın bizzat o olduğunu anlamıştı, kendisinin de bir kurban olabileceğini anlayınca korku emareleri göstermeye başladı ve bu doktorun da sonu oldu. Nina ruhen hasta biri olabilirdi, ama üstün zekâlı olduğu da tartışılmazdı. Nitekim sahip olduğu gücün kısa bir zaman sonra kendisine maddi çıkarlar sağlayabileceğini de keşfetti. Bundan sonra da içindeki öldürme güdüsünü profesyonelce kullanmaya başladı. Aynanın karşısında vücudunu keyifle seyre devam etti. İnce uzun parmaklarını memelerinin üzerinde gezdirdi, sonra beline ve kasıklarına doğru indirdi ellerini. Bedeninde titremeler hissedince sıcak suyla doldurduğu küvetin içine girdi. Uzun süre bol köpüklü küvetin içinde kaldı. Yanı başında bir şişe şampanyası ve telefonu duruyordu. Henüz şampanya kadehinden ilk yudumu almıştı ki telefonunun çalmasıyla gözlerini aralayıp telefona uzandı. "Alo." "Bayan Nina ile mi görüşüyorum?" Tok ve etkili bir erkek sesiydi bu. Nina onun iş adıydı ve gerçek adını kimse bilmezdi. Sıcak suyun içinde rehavetle mırıldandı. "Evet." "Ben, Vincent Rame," dedi o tok ses düzgün bir Fransızcayla. "Bu isimde birini tanıdığımı sanmıyorum," dedi kadın. "Haklısınız Bayan Nina. Henüz tanışmadık." "Öyleyse numaramı nereden buldunuz?" "Paris'te yaşayan eski bir Macar dostunuzdan. Istvan Molnar'dan." "Ne istiyorsunuz?" "Mümkünse çok acele bir randevu." "Ne için?" "Bunu telefonda konuşamayacağımızı takdir edersiniz herhalde. Yardımınıza ihtiyacımız var ve sorunumuzu ancak siz halledebilirsiniz." "Beni nereden arıyorsunuz?" "Paris'ten tabii.." "Hallini istediğiniz sorun da Paris'te mi?" Vincent Rame kısa bir tereddüt geçirdi, sonra "Hayır," diye mırıldandı. "Nerede peki?" "Cannes'da.. Evinden hiç çıkmıyor." Şayet yeni müşterisi Paris'te deseydi, Nina kesinlikle teklifi kabul etmeyecekti. Yakın aralarla cinayet işlediği mahallere gitmemeyi prensip edinmişti. "Şartlarda uyuşabilirsek, olabilir." Telefondaki ses sevinmiş olarak fısıldadı. "Teşekkür ederiz Bayan Nina. Şartlarda anlaşabileceğimize inanıyorum. Sizinle nerede görüşebiliriz?" Nina hiçbir zaman tedbiri elden bırakmazdı. "Roma' da" dedi. "Sizin için uygun mu?" Vincent duraklamıştı bir an. "Bize daha yakın bir yerde görüşme imkânınız yok mu?" "Hayır." "Pekâlâ, Roma'da.. Sizi nasıl bulacağız." Kadın hiç duraksamadan cevap verdi. "Piazza della Minerva'daki Pantheon Oteli'nde. Orayı biliyor musunuz?" "Hayır, ama sorun değil, buluruz. Ne zaman?" "Yarın. Saat on sekizde odamdan arayabilirsiniz."

"Teşekkürler Bayan Nina." Telefon kapanmıştı. Nina şampanyasından bir yudum daha aldı. Vücudunu tatlı bir ürperti kaplamıştı. Telefondaki adamın ses tonu çok tahrik ediciydi; keşke o sese sahip adam müşteri değil de, hedef olsaydı. Her zaman yakışıklı ve çekici erkekleri öldürmekten daha keyif alırdı, ama ne kadar cazibeli olursa olsun müşterileri ile yatağa girmezdi. Duşu açtı ve üzerindeki köpükleri akıtmaya başladı. Aklı hâlâ telefondaki o sesteydi... "Lanet olsun!" diye homurdandı Fabien Blanc. "Paris'e gelmiyor mu?" "Üzgünüm efendim, ama ilk buluşmayı Roma'da yapmamız için diretti. Sanırım önce bizi tanıyıp, ciddiyetimizi ve kararlılığımızı sınayacak. En azından bizim güvenilir olup olmadığımızı öğrenmek isteyecektir. Kadını bırakamayız." "Doğru," diye başını salladı Fabien. "Onu Cannes'a gelmeye ikna edinceye kadar uğraşmak zorundayız. Hadi bakalım, şimdi hazırlıklarını tamamla yarın Roma'ya uçuyoruz." Fabien Blanc karşısındaki genci şöyle bir süzdü; itiraf etmeliydi ki Marcel Petit cidden iyi bir yem kullanıyordu. Vincent Rame tam zamane kadınlarının peşinde koşacağı yakışıklı biriydi. İlk bakışta aktör Brad Pitt ile erkek model Travis Fimmel arası, çarpıcı, havalı ve uçarı bir görünümü vardı. Uzun sarı saçları, modern havası ile deneyimli bir ajandan ziyade magazin dünyasına ait bir insan imajı veriyordu. İçinden gülümsedi. Ama aklından geçirdiklerini delikanlıya söylemedi.. Roma'daki Pantheon Oteli, Holiday Inn zincirine bağlı beş yıldızlı, mükellef bir tesisti. Yarı şeffaf Venedik camı ve mermerleriyle iç mekânlar post modern mimari şeklinde tefriş edilmişti. Odaları ferah ve aydınlık, çatıdaki geniş yemek salonu ise harika bir manzaraya sahipti. Nina geniş bir süit kiralamıştı. Yan odada ise her zamanki gibi iki yardımcısı alıyordu. Otele tam öğle vakti gelmişlerdi. Saat altıya beş kala odanın telefonu çaldı. Telefonu açan genç kadın, "Evet," diye mırıldandı. O etkileyici ses, "Biz Fransa'dan gelen misafirleriniz," dedi kısaca. Nina'nın içi gıcıklandı. Doğrusu sesin sahibini çok merak ediyordu. "Odamda sizi bekliyorum. Yukarı çıkabilirsiniz." Bir iki dakika sonra kapı vuruldu. Genç kadın yüksek ve incecik topuklu ayakkabılarının üzerine basarak yumuşak halıların üzerinde kapıya doğru yürüdü. Kahverengi bir pantolon, sırtına da bol balıkçı yaka bir kazak giymişti. Gür ve uzun saçlarını da başında topuz yapmıştı. Kapıda biri yaşlıca, kilolu, başında beresi ile güler-yüzlü bir adamla, genç, yakışıklı, sert bakışlı bir delikanlı vardı. Nina, o etkili sesin sarışın, dağınık saçlı gence ait olduğunu daha konuşmaya başlamadan anlamıştı. Eliyle içeriye girmeleri için yol gösterdi. Adamlar biraz tedirgin, biraz da karşılaştıkları kadının tesiri altında kaldıklarını hemen belli edercesine süitin oturma salonuna geçtiler. "Lütfen oturun, beyler," dedi Nina. Fabien ve Vincent geniş kanepeye yan yana oturdular. Nina ise ayakta durmayı tercih etmişti. Önce odaya kısa ve sıkıcı bir sessizlik hâkim oldu. İki erkek biraz şaşkın vaziyette karşılarında ayakta duran kadını incelemekle meşguldüler. Nina, onların bu şaşkınlığını gayet iyi anlıyordu; iş hayatında sık sık yaşadığı bir haldi. Erkek müşterileri daima daha

önce ne kadar şöhretini işitmiş olurlarsa olsunlar, karşılarında bu denli güzel ve zarif bir kadını görünce, onun çok tehlikeli bir katil olduğunu kabulde zorlanırlardı. "Evet, sizleri dinliyorum," diye mırıldandı Nina. "Sanırım tanışma vakti geldi. Gerçek isimlerinizi vermek zorunda değilsiniz, ama en azından teklifinizi açıklamadan önce sizlere ne şekilde hitap edeceğimi öğrenmek isterim." İkisinin de yüzlerini inceledi. Yaşlı olanın daha çabuk toparlandığını fark etmekte zorlanmadı, ama sarışın genç hâlâ bir rüyadaymış gibi şaşkın şaşkın yüzüne bakıyordu. Üzerlerindeki etkisi müthişti ve Nina bundan her zaman, hem mesleki olarak hem de bir kadın olarak daima gurur duyardı. Önce yaşlı olanın konuşmaya başlayacağını sandı, ama zor da olsa söze ilk giren Brad Pitt'e benzeyen delikanlı oldu. Ses tonu yine ahenkli çıkıyordu, ama kekelemesini önleyememişti. "Adım Vincent," diyebildi. "Bu bey de Max.. İkimiz de Fransızız." Nina şuh bir şekilde gülümserken hafifçe başını salladı. Sanki bu kadarlık tanışma merasimi ona yetmiş gibiydi. "Evet, Mösyö Vincent.. Benden istediğiniz nedir?" Nina sualini Vincent'e sorarken, kendi kendine de, inanılmaz derecede yakışıklı, diye düşünüyordu. Nina bir Akdeniz kadınıydı ve sarışın erkeklere de daima zaafı olmuştu. Henüz kadının çarpıcı cazibesinden kurtulamayan Vincent güçlükle devam etti. "Mösyö Max büyük bir sanayi kuruluşunun iki ortağından biridir.." Lafının devamını getirmekte zorlanır gibiydi genç ajan. Kısa bir süre durakladı. "Evet?" diye fısıldadı Nina. "Diğer ortak Dartıel Cohen'le son zamanlarda anlaşamıyorlar. Umarım ne demek istediğimi anlıyorsunuz-dur.." "Hayır anlamıyorum. Ama zaten anlamış olmam da önemli değil. Siz ne istediğinizi anlatmaya çalışın.."www.cizgiliforum.com Vincent yeniden kısık sesle mırıldandı. "Tabii, haklısınız.. Mösyö Max'ın isteği..." Acaba yatakta da bu kadar ürkek ve çekingen mi, di-, ye düşündü Nina. Kanepede oturan delikanlıyı gözleriyle soymuş, karşısında çırılçıplak görüyormuş gibi canlandırmaya gayret ediyordu. Tahminlerin aksine kas yapısı fazla gelişmiş erkeklerden hoşlanmazdı. Hatta onlardan tiksinirdi. O tip erkekler vücutlarıyla fazla gururlanırlar, kendilerini bulunmaz hint kumaşı sayarlardı. Nina fazla zayıf erkekleri de pek sevmezdi, ama bu delikanlı tam kıvamındaydı; ne fazla iri ne de zayıf. Yataktaki performansı da önemli sayılmazdı, nasıl olsa onu maksimum seviyeye çıkarırdı kendisi. "Ortadan sessizce kalkması mı?" diye mırıldandı. Vincent rahat bir nefes alır gibi, "Evet, aynen öyle," diyebildi. Bu durumda parayı Max denen adamdan alacağını anlamıştı Nina. Bu kez bakışlarını ağır ağır sessizce oturan yaşlı adama çevirdi, onu incelemeye başladı. Doğrusu hiç de zengin ve ünlü bir sanayiciye benzemiyordu. Sırtındaki elbisenin bile basit konfeksiyon işi olduğuna emindi. Ellerinin arasına alıp büktüğü beresi ile ünlü bir sanayiciden çok ressam veya yazar havası vardı adamda. Ama bu ilk gözlemleri yanıltıcı da olabilirdi tabii. Belki de dikkat çekmemek için böyle giyinmişti. Dökük saçları ve gözlerinde parıldayan ışıklardan onun insanları sömüren biri olduğu sonucuna da varılabilirdi. Ayrıca soğukkanlı ve kararlı görünüyordu, tıpkı çok sayıda insanı çalıştıran ve kullanan büyük patronlar gibi. Babayani görünümüne aldanmamalıyım, diye düşündü. Nina'nın Fransızcası oldukça düzgündü. "Musevi misiniz Mösyö Max?" diye sordu. Fabien hemen mukabil bir soru sordu. "Bu, işi kabulünüz için bir engel mi?" "Kesinlikle değil. Ya ortağınız Daniel Cohen?"

"O da Musevidir." "Şimdi bana onun hakkında yeterli bilgi vermek zorundasınız. Tabii, daha önce ücretim hususunda bir anlaşmaya varabilir sek." Fabien tam bir iş adamı edasıyla mırıldandı. "Ne kadar istiyorsunuz?" "Üç milyon dolar." Fabien dikkatle kadını süzdü. "Biraz fazla değil mi?" Nina'nın dudaklarında alaycı bir tebessüm peydah oldu. "Öyleyse niye bu işi çözümlemek için Fransa'da bir adam aramadınız? Ben pazarlık etmem ve söylediğim rakamdan da asla aşağısına çalışmam. Ayrıca paramın tamamını da peşin isterim." Fabien yine itiraz eder gibi yaptı. "Ya netice alamazsanız, o zaman ne olacak?" Kadın bu defa iyice güldü. "Verdiğiniz para boşa gidecek." "Bakın, paramın boşa gidebileceğini siz de kabul ediyorsunuz. Bu konudaki ana kural ücretin yarısının peşin, yarısının da iş tamamlandıktan sonra ödenmesidir." "Lütfen bana işimi öğretmeye kalkışmayın. Burada şartlan ben tayin ederim. Benim gibi bir profesyoneli özellikle aradığınıza göre mesele çok önemli olmalı. Bu da benim haklı şöhretimi gösterir. Bu konuda münakaşa istemem." Fabien'in itirazı sadece usuldendi, sırf kadının şüphelenmemesi için. Sonunda mecburi kabul ediyormuş gibi başını salladı. "Tamam," diye homurdandı. "Kabul ediyorum. Ancak ödemeyi size Cannes'a geldiğinizde yapabilirim." Bu nokta çok önemliydi, Fabien içinden, umarım buna da itiraz etmez, diye geçirdi. Nina başını salladı onaylarcasına. "Anlaştık sayılır. Şimdi bana ortağınız Daniel Cohen hakkında istediğim bilgileri vereceksiniz. Bu nokta çok önemli ve kaçamak cevaplar istemiyorum. Yaşadığı yer, çevresi, korunma şartlan, ailesi vesaire." Fabien birden ayağa kalktı. "Vincent bunları benden daha iyi bilir. Size gereken tüm detayları ondan rahatlıkla alabilirsiniz. Ona güvenim tamdır. Şimdi müsaadenizi istiyorum. Benim daha fazla konuşacak bir şeyim kalmadı." Tam tahmin ettiğim gibi, diye düşündü Nina. Büyük patronlar sadece esasa karar verir, teferruatların hallini yardımcılarına bırakırlardı. Max'in sanatkâr görüntüsüne aldanmamalıydı O yumuşak havasının ardında ne yaptığını bilen, otoriter ve acımasız biri vardı. Nina buna sevindi, yaşlı adamla kendisi arasında da benzerlikler vardı. Artık rahatlayabilirdi de, Mösyö Max iyi bir müşteri olacaktı. Onu kapıya kadar uğurladı. Çıkarken de el sıkıştılar, ama başka tek kelime etmediler. Nina salına salına Vincent'in yanma döndü. Genç adam ona yiyecek gibi arzulu bakıyordu hâlâ. Kadın içinde bir şeylerin kıpırdadığını, yavaş yavaş bir arzu selinin eşiğine geldiğini duyumsadı. Prensiplerini anımsadı, genelde müşterileriyle ilişkiye girmezdi, ama ara sıra bunun istisnasının pek de büyük bir sorun yaratmayacağını düşündü. Bu gencin tadına bakmalıydı. Yanma gidip oturdu. "Şimdi yalnız kaldık, Mösyö Vincent" diye fısıldadı. "Söyleyin bakalım, benimle yatmak istiyor musunuz?" Vincent sapsarı kesildi.

Aldığı talimatta bu hiç yoktu. Acaba BCRA'daki amirleri ne düşünürdü? Kadının açık sözlülüğü ve damdan düşer gibi sorduğu soru genç ajanı iliklerine kadar türetmişti. Ama sonuçta o bir Fransız erkeğiydi ve böyle tekliflere bigâne kalamazdı. Çapkınca gülümsedi... —3— Irak - Mayıs AYKUT Sarp uzadığı için kendisini rahatsız etmeye başlayan sakalını kaşıdı. Dört günden beri yıkanmamıştı. Sıcak mayıs rüzgârı bindiği TIR'ın açık penceresinden içeri dolarak yüzünü yalıyordu. Kuzey Irak'taki Dihok kentinden otostop yaparak bindiği bir Türk TIR'ı ile 36'ncı paraleli geçerek Bayef e doğru ilerliyorlardı. TIR şoförü Silopili bir Türk'tü. Birleşmiş Milletlerin uyguladığı ambargoya rağmen kaçak yiyecek ve ilaç götürüyordu Bağdat'a. Elli yaşlarında, konuşkan, hatta geveze bir adamdı. Dihok yakınlarında Aykut TIR'a binmek istediğinde hiç karşı koymamıştı. Onun Süleymaniyeli Türkmen olduğunu sanmıştı. Irak'ta kaçak yolcu taşımak çok olağan bir şeydi, hele vasıtanızda Irak'ın işine yarayan ve ambargoyu delen mal naklediyorsanız. Cumhuriyet Muhafızları size daha da anlayışlı davranırlardı. Şoför yanındaki adamın bir MİT ajanı olabileceğini hiç düşünmemişti. Baytî'ye saat sabahın onunu biraz geçe vardılar. Baytî ufak bir kentti, ama Bağdat'a ulaşan ana ve geniş otoyolun da başlangıç noktasıydı. Aykut TIR'dan indiğinde günün sıcak geçeceğini, sabahın erken saati olmasına rağmen tepesinde kaynayan güneşin kavurucu ısısından anladı. TIR'ı burada terk etmek zorundaydı. Bunun bir nedeni de Tikrit kimyasal silah fabrikasının bu yol üzerinde olmasıydı. Ne olursa olsun yolun bundan sonrasının daha tehlikeli olacağını ve yabancı plakalı bir aracın Bağdat'a yaklaştıkça daha sıkı kontrollerden geçirileceğini tahmin edebiliyordu. Bu noktadan sonra Bağdat'a yoldan sık sık geçen şehirlerarası otobüslerden biriyle gitmek en güvenilir yoldu. Baytî'den Bağdat'a, hatta Kerbelâ'ya kadar uzanan bu yol günün her saatinde trafik olarak yoğunluk taşırdı. Aykut, asıl tehlikeli yolculuğunun bundan sonra başladığını biliyordu. Bir süre bu ufak kentte dikkat çekmemeye çalışarak dolaştı. Kılık kıyafeti yerel halkın giysilerinden farklı olmadığı için kimse onunla ilgilenmiyordu. Irak'ta daha evvel de bulunduğu için meramını anlatacak kadar, çat pat Arapça konuşabiliyordu, ama mecbur kalmadıkça konuşmayacaktı. Bağdat'a giden otobüslerin kalktığı ufak bir terminalden bilet aldı. Yirmi dakika sonra eski püskü bir otobüsle yola çıktı. Şimdilik her şey yolunda gidiyordu. Yol boyunca otobüste uyuyor taklidi yaptı. Üç saat sonra Bağdat'a varmıştı. O ana kadar programa aynen riayet etmişti. Otobüsten inince etrafına bakınmaya başladı. Burada kendisini karşılamaya bir MİT görevlisi gelecekti. Yolcular kısa zamanda dağıldılar. Aykut endişeli nazarlarla etrafına bakınıyordu. Galiba ilk aksilik başına gelmişti. Kendisiyle irtibat kuracak ajan ortalarda yoktu. Otobüs terminali Eski Bağdat denilen yerdeydi. Genellikle şehrin bu yöresi az kalkınmış, geleneksel Arap yaşamının tüm özelliklerini aksettiren bölümüydü. Daha medeni ve şehirli olan kısım bu yörede daha azdı. Çaresiz biraz daha bekledi. Az ilerde taburemsi ufak hasır iskemlelerin kaldırım üstüne yayıldığı bir kahvehane vardı. Başka yöne gidecek yolcuların bir kısmı orada vakit öldürüyorlardı. Nihayet orada oturan adamlardan birinin yerinden kalkarak yaklaştığını gördü. Kısa boylu, gözlüklü, hafif şişman biriydi. "Selamünaleyküm" dedi Aykut'a. Giysilerinden ve yüzünün esmer oluşundan Aykut onu Bağdatlı biri sandı. Ayrıca çevrede bekleyişinden şüphelenmiş olan bir El Muhaberat ajanı da olabilirdi. Ne de olsa böyle

noktalara ajan yerleştirmek, gelen giden yabancıları kontrol için sık sık kullanılan bir yöntemdi. Aykut verilen selama mukabele etmek zorundaydı. "Ve aleykümselam dedi. Adamın art arda sıraladığı ikinci cümleden sonra tek kelime anlamamıştı Aykut. Yüzü sararak adama bakakaldı. Ama adam gülümsüyordu. Sonra birden onun koluna girerek bulunduğu yerden çekiştirerek uzaklaştırırken kulağına Türkçe olarak, "Endişelenmenize gerek yok Aykut Bey, ben beklediğiniz kişiyim," diye fısıldadı. Aykut rahat bir nefes alabilmişti sonunda, ama yine de ters ters adama baktı. "Niye daha önce yanıma gelmediniz? Bağlantı kurulamadı diye korkmaya başlamıştım." "Otobüsten indiğinizden beri sizi kahveden izliyordum. Emin olmak istedim; gerçi eşkâliniz hakkında gelen emirde yeterince açıklık vardı, fakat giyiminiz yine de buraya pek uygun düşmüyordu. Henüz onları tanımıyorsunuz, ama burası Muhaberat'ın elemanlarıyla kaynıyor, tedbirli olmak zorundaydım. Şimdi bir an evvel buradan uzaklaşalım. Benim adım Salih Mert. Altı aydan beri Bağdat'ta görev yapıyorum. Sizi Yafa Caddesi'ndeki gizli bir eve götüreceğim. Burada kaldığınız sürece orada ikamet edeceksiniz." "İyi olur," diye homurdandı Aykut. "Birkaç saat uyu-sam çok iyi olur, yorgunluktan ölüyorum." İki ajan bir taksiye atlayarak Yafa Caddesi'ne yollandılar.. Terry Farrell siyah çarşafına sıkı sıkıya sarılmıştı, ayakuçlarına kadar uzanan bol örtü onun bir yabancı olduğunu kesinlikle gözlerden saklıyordu. Gün boyunca da yeşil gözlerini örtmek için koyu renkli güneş gözlüğü kullanmıştı. Bu kıyafetle sokakta onu eski kocası bile görse tanımazdı. Ne yazık ki aynı şeyleri arkadaşı David için pek söyleyemezdi, uzayan sakalları bile onun çehresindeki Anglosakson havasını pek silememişti. İnce ve beyaz cildi Iraklıların esmer tenleri yanında dikkat çekmeye yeterliydi. Neyse ki Ian Barret yanlarındaydı ve onun mevcudiyeti kendilerine huzur ve güven veriyordu. Bindikleri eski model Amerikan arabasını Hasan kullanıyordu. Araba 76 model bir Chevrolet'ydi. Başka bir şehirde olsa özellikle dikkat çekici olan eski arabaya Bağdat'ta kimse başını çevirip bakmıyordu bile. Hasan'ın yanına Ian Barret oturmuş, iki İngiliz ajanla Dr. Fatma'da arkaya yerleşmişlerdi. Yorucu bir gün geçirmişlerdi ve şimdi Barret'in gizli evine dönüyorlardı. Bütün günü şehir dışında geçirmiş sayılırlardı. Şehrin bu kısmında Dicle Nehri'nin üzerinden geçen dört büyük köprü vardı. Şu an Aşudad Köprüsü üzerinden El Karh bölgesine gidiyorlardı. Bugün ilk olarak yaklaşabildikleri ölçüde Raşidiye biyolojik silah fabrikasını uzaktan görmüşlerdi. Fabrikanın fazla yakınma yaklaşmak adeta imkansızdı; boş ve atıl gibi görünmesine rağmen çevresinde çok güçlü askeri çemberler mevcuttu. Yakınına hiçbir araç sokulmadığı gibi üç ayrı kordonu ancak özel izinle geçmek kabildi. Arabaları Kahire Caddesi'ne saptı. Oradan Meçhul Asker Anıtı'nın önünden geçerek El Kindi Caddesi'nin kesiştiği noktadan 14 Temmuz Köprüsü'ne ulaşacaklardı. Ian Barret her zamanki rahatlığı ile onlara geçtiği yerler hakkında bilgi veriyordu. Terry çok acıkmıştı. "Yarın da sizi Salman Pak'a götüreceğim," dedi Barret. "Buraya yakın sayılır. Orada da Raşidiye benzeri alınmış sıkı önlemlerle karşılaşacaksınız." Terry aslında sabahtan beri yaptıkları araba gezisinin anlamsızlığını çoktan kabul etmişti; tehlikeli, fakat turistik bir dolaşmaydı bu. Fabrikaları ve çevresindeki güvenlik tertibatlarını görmenin ne yararı vardı? Bu MI 6'ya ne sağlayacaktı? Bir ara yalnız kaldıklarında, beynine üşüşen bu sualleri David'e de sormayı aklından geçirdi. Ian Barret birden hatırlamış gibi sordu. "Acıktınız mı? Akşam oldu, vakit iyice ilerledi. İsterseniz, sizi burada Arap yemekleri yenen ünlü bir lokantaya götürebilirim" dedi.

Terry'ye hiç de cazip gelmedi teklif. O bir an önce kaldıkları eve dönüp sabahtan beri üstünde taşıdığı çarşaftan kurtulmak istiyordu. Dünkü gibi kurnanın başında yıkanıp günün terinden ve pisliğinden arınıp temizlenmek, Arap yemeği yemekten çok daha evla idi. Fakat David, "Hiç de fena fikir değil," deyince susmak zorunda kaldı. Arabayı Merkez Garı'nın otoparkına bıraktılar. Hasan eski Chevrolet'nin içinde kalmayı yeğledi. Terry isteksizce arabadan çıktı. Koyu güneş gözlüklerini saat gecenin dokuzuna yaklaşmasına ve etraf karanlığa bürünmesine rağmen gözünden çıkaramıyordu. Ian Barret, "Şu gördüğünüz gar binası eskidir ve Osmanlılardan kalmadır. İstanbul - Bağdat tren yolu yapılırken inşa edilmiş. O zamandan beri de hizmette," dedi. "Sizi götüreceğim lokanta da hemen garın yakınında." Terry gar binasına başını çevirip bakmadı bile, bu kentteki en büyük sorunlardan biri de kadınların rahatlıkla gidebileceği umumi tuvaletlerin olmamasıydı, ya da o şimdiye kadar görmemişti. Yanından hiç ayrılmayan Dr. Fatma'nın kulağına eğilerek, "Burada gidebileceğim hiç tuvalet yok mu?" diye fısıldadı. "Sabahtan beri çok sıkıştım da." Fatma gülümsedi. "Var tabii, ama gireceğimiz lokantadakini rahat kullanabileceğinizi sanmam, sizin tarzınıza ters düşer. En iyisi sizi garın tuvaletlerine götüreyim. Orası yabancı yolcuları da düşünerek inşa edilmiştir." Terry, "Çok iyi olur," diye fısıldadı. Dr. Fatma, Barret'e dönerek Arapça bir şeyler fısıldadı ve iki kadın erkekleri arabanın önünde bırakarak gar binasına doğru yollandılar. Terry'nin başına gelen ilk aksilik de orada zuhur etti. Umumi tuvaletlere giden koridorda ilerlerken dağ köylüsü kıyafetinde saçı sakalı uzamış bir adama gözü takıldı. Genç kadın öyle sıkışmıştı ki, adeta koşar adım gidiyordu. Fakat beyni bir an adamın gö­ rüntüsünü algılayarak tehlike sinyalleri verdi. O adamı tanıyordu, ama kim olduğunu çıkaramamıştı... Yafa Caddesi'ndeki ev, MİT'in kullandığı pek dikkat çekmeyen ufak bir daireydi. Genel haberleşme, buluşma ve arızi ziyaretçilerin ikametgâhı olarak da kullanılıyordu. Aykut Sarp daireye girdiğinde onu iki MİT görevlisi karşıladı. Elini yüzünü yıkayan ajan hemen kendisine gösterilen odaya çekilerek üç dört saat kadar deliksiz bir uyku çekti. Saat yedi buçukta kalktığında ilk işi Salih Mert'i sorguya çekmek oldu. Bir yandan akşam yemeği yiyorlar bir yandan da Aykut sorduğu suallerin karşılığını almaya çalışıyordu. Bağdat ve yöresinde çalışan MİT elemanlarının henüz gizli kimyasal bir bombanın imal edildiği yönünde hiçbir bilgileri yoktu. Ankara'dan da henüz bu konunun araştırılması mevzuunda bir emir almamışlardı. Hatta Salih sorunu Aykut'tan öğrenince bir hayli yadırgadı ve işittiklerine inanmak istemedi. Sadece Bağdat'taki ortamın çok gergin olduğu ve halk arasında üçüncü bir Amerikan askeri müdahalesi beklentisinin yaygın olduğunu söyledi. Aykut biraz bozulmuştu. Bu durumda Bağdat tren garında buluşacağı CIA ajanlarına ulaştıracağı bir bilgi bulunmuyordu. Sofradan kalktılar. Salih, "Ne yapmayı düşünüyorsunuz?" diye sordu çekingen bir ifadeyle. "Şimdilik yapacak bir şey yok. Bu konuda bilgisiz olduğumuzu iletmek zorundayım." "Yine de o kadar acele etmeyin." Aykut tedirgin bir şekilde Salih'i süzdü. "Ne geçiyor aklından?" "Hâlâ bilgisine başvurabileceğimiz bazı kaynaklar var, ama bize ne denli bilgi aktarırlar emin değilim." "Yabancı kaynaklar mı?" "Hayır, bazı Iraklılar."

"Güvenilir mi?" "Bilmiyorum. Burada Saddam rejimine muhalif olanlar oldukça sindirilmiş durumda, lakin halk aslında savaşmaktan yana değil. Yoksulluk had safhada, açlık, ilaçsızlıktan halk kırılıyor. Yine de seslerini çıkarıp muhalefet edemiyorlar rejime. Karşı çıkanlar en ağır şekilde cezalandırılıyor. Herkes geleceğinden şüpheli." "Bilgi sızdıracağın bazı kişiler var mı?" "Tanıdığım önemli iki kişi var. Bunların işe yarayacağını sanıyorum. En azından ağızlarını arama şansım var." "Asker mi?" "Hayır" dedi Salih. "Biri Salman Pak'ta ustabaşı." "İşçi yani?" "Doğru. Ama bahsettiğiniz yeni silah şayet orada saklanıyorsa mutlaka bir şeyler biliyordur." "Hiç zamanımız yok. En geç dört gün sonra Irak'ta yer yerinden oynayacak. Bu adamla ne zaman görüşebilirsin?" Salih omuzlarını silkti. "Bu gece olabilir." "Güzel. Önce seninle dokuzda gar binasına gideceğiz. Orada buluşacağımız CIA görevlisine biraz daha beklemesini söyleyebiliriz." "Bu bir garanti değil. Ustabaşının bana ne denli açılacağını da şimdiden kestiremem, ama en azından denemeye değer. Bu arada size bir şey daha hatırlatırım, Amerikalı ajanlarla tren garında buluşmaktan vazgeçin, onları daha güvenli bir yere çağırın." "Neden?" "Nedeni çok basit. Gar, havaalanı, otobüs terminali yabancıların şehre ana giriş merkezleri olduğundan haliyle çok sıkı denetim altında, orada yakayı ele vermemiz çok mümkün. Size orada buluşmayı Amerikalı ajanlar mı teklif etti?" "Evet," diye homurdandı Aykut. "Buna hiç şaşmadım. Tahmininizin aksine buradaki istihbarat ağı en zayıf olan örgüt CIA'dir. Burada onlara nefes aldırmıyorlar. Amerikalılar, Bağdat'ı kendi ülkeleri gibi sanıyorlar. Yabancıları burada teşhis etmek çok kolaydır ve her yabancı ne kadar masum olursa olsun potansiyel casus olarak görülür." "Tamam," diye mırıldandı Aykut. "Bir sonraki buluşma yeri için nereyi önerirsin?" "El Fettah Meydanı'ndaki parkı." "Neden?" "Oraya yabancılar pek gitmez. Halkın da rağbet ettiği bir yer değildir. Dikkat çekmeden görüşme imkânınız olabilir." "Pekâlâ Salih. Hadi şimdi Merkez Garı'na yollanalım." Salih son bir kere Aykut'u uyarmak zorunda kaldı. "Üzerinizde silah yok, değil mi?" "Hayır, yok." "Burada silah taşımak bizler için son derece sakıncalıdır, lütfen bunu unutmayın. Hadi şimdi çıkalım," diye mırıldandı.. Merkez Garı'nın tuvaletlere giden ufak siyah beyaz karolu ince koridorunun her iki yanında yer alan banklar akşam saat dokuza yaklaşırken fazla kalabalık değildi. Terry, Dr. Fatma ile girdiği tuvalette rahatlayıp ellerini yıkarken hâlâ az önce koridorda gördüğü adamı nereden tanıdığını anımsamaya çalışıyordu. Herhalde bir göz yanılması olmalıydı; Bağdat'ta köylü kılıklı adamı herhangi bir yerden tanıması olanak dışıydı. Üzerinde fazla durmaya değmez diye, düşündü. Ama kendisini rahatsız eden bir şey vardı ve bu mesleki içgüdüsüne her zaman değer verirdi.

Tuvaletten çıktığında Dr. Fatma kendisini dışarıda bekliyordu. Birlikte koridorda ilerlemeye başladılar. lan Barret'la David'i sokakta daha fazla bekletmek istemiyorlardı. Terry gayri ihtiyari yolculara ayrılan bankta oturan adama tekrar baktı. Yanında şişman ve tıknaz yapıda biri daha vardı. Birlikte olmalarına rağmen konuşmadan oturuyorlardı. Her ikisi de önlerinden geçen kadınlarla hiç ilgilenmemişlerdi. Tam o sırada Terry'nin beyninde bir şimşek çaktı ve deminden beri zihnini meşgul eden kişinin kim olduğunu birden hatırladı. Bankta oturan adam Paris toplantısında tanıştığı ve bir süre şakalaştığı Türk ajan Aykut Sarp’tı. Emin olmak istedi, onların önünden geçmiş olmalarına rağmen durup, geri dönerek bir daha baktı. Sırtındaki köylü kıyafeti ve uzamış sakalına rağmen bu oydu. Dayanamadı, parmağının ucuyla gözlüğünü hafifçe indirerek koyu renkli gözlük camlarının ardından değilde, çıplak gözlerle bir daha baktı. Aykut da önlerinden yürüyüp geçen kadınlardan birinin kendisiyle ilgilenip durup baktığını fark etmişti. Önce ilgisizce bir göz attı kadına, ama siyah çarşaflar içinde olmasına rağmen yeşil gözlerinden onun Terry Farrell olduğunu hemen anlamıştı. Hayretle kadına baktı. Her ikisinin de birbirlerini tanımazmış gibi hareket etmeleri en uygun davranıştı, fakat kendisini tutamayan Terry, "Mr. Sarp" diye mırıldandı. Terry'yi kara çarşaflar içinde görmek Aykut'u şaşırtmıştı. Bir an hayretle kadına baktı ve gayri ihtiyari gülümsedi. İşte, her şey o anda patlak verdi. Dar koridorda ayakta duran bir adam Terry'nin ne söylediğini işitmemekle beraber indirdiği gözlüklerinin arkasındaki yeşil gözlerini görmüştü. Zeki bir El Muhaberat ajanının durumu fark ederek kadınları durdurup, kimlik tespiti yapması için yeterliydi gördüğü. Nitekim aynı anda hızla harekete geçerek kadınların yanına geldi. "Kimlikleriniz hanımlar!" diye söylendi. Terry yaptığı hatayı çabuk anlamıştı, ama toparlanması vakit aldı. Hafiften paniğe kapılır gibi oldu. Eli ayağı titredi bir an. Koridordaki bekleşen yolcuların kılı bile kıpırdamamıştı. Bu türlü şüpheli şahısların çevrilip denetimden geçmesi çok sık rastlanan bir olaydı. İlk toparlanan Dr. Fatma olmuştu, hemen çantasından kimliğini çıkardı ama ne yazık ki kontrol yapan memurun yanında İngilizce konuşarak Terry'yi uyarması ve sakin davranmasını söyleme şansı yoktu. Terry de çantasına el atarak telaşla lan Barret'in kendisine verdiği sahte kimliği çıkarmaya gayret ediyordu. Durumları birden nazikleşmişti. Çünkü Terry memurun söylediklerinden tek kelime anlamıyordu ve sorularına karşılık verme şansı yoktu. Deşifre olduğunu ve yakalandığını anladı. Memur şüphelenip kendisini götürürse her şey sona erecekti. Yabancı bir ülkede çalışan bir ajan için en talihsiz andı ve Terry affedilmez bir hata yaptığını bir kere daha acı acı anlamıştı. Cevap veremediği için susmuştu genç kadın. Dr. Fatma ile memur arasında hızlı hızlı bir konuşma cereyan ediyordu, ama Terry bu diyalogdan ne yazık ki hiçbir şey anlamıyordu. Aykut bir süre önünde cereyan eden olaylara seyirci kaldı. İngiliz ajanın yakalandığını anlamıştı; o anda yapması gereken tek şey olaya karışmamaktı. Üzgündü, ama onun da yapılacak bir görevi vardı ve hadiseye müdahale edemezdi. Fakat memurun sertçe Terry'yi kolundan tuttuğunu görünce tepesi attı. Paris'te genç kadınla yaptığı kısa konuşma gözlerinde canlandı birden. Şakacı, neşeli, hayat dolu bir kadındı Terry Farrell. Arapların eline geçerse ne tür bir muameleye maruz kalacağını çok iyi biliyordu. Salih Mert olanları pek anlamamakla beraber, peçeli kadının yanında oturan ajanı tanıdığını anlamış, ona ismiyle hitap ettiğini duymuştu. Olaydan uzak kalmak istercesine elini Aykut'un dizine bastırarak, sen sakın karışma, diye uyardı. En ufak bir müdahale başlarına çok iş açabilirdi. Iraklı memur sesini yükseltmiş bağırarak konuşmaya başlamıştı. Koridorda oturanlar şimdi olayla daha fazla ilgileniyorlardı. Bütün nazarlar iki kadınla memura çevrilmişti.

Aykut bu kadar kayıtsız kalamayacağını anlamıştı. Görev şuuru, Salih uyarmasa da kesinlikle olaya burnunu sokmamasını söylüyordu, ama göz göre göre ingiliz ajanın yakalanmasına seyirci kalamazdı. Hem kadını tutuklamaya kalkan o memur, biraz uyanıksa, az sonra kadının kimle ilgilendiğini de araştırmaya kalkışabilirdi. Ani bir kararla yıldırım gibi yerinden fırladı. Olay iki metre önünde cereyan ediyordu. Ne kadar yanlış olursa olsun yapacağı tek şey vardı ve Aykut da onu yaptı. Sert yumruğunu bir anda Iraklı memurun suratına indirdi. Yumruk tam burnuna isabet etmişti ve memur beklemediği saldırı karşısında külçe gibi yere serildi. Ortalık bir anda karıştı. Orada bekleşen yolcular çil yavrusu gibi kaçışmaya başladılar. Aykut, Terry'nin kolundan yakaladığı gibi, "Hadi, durmayın, koşun Miss Farrell," diye söylendi. Genç kadın Aykut’un arkasından koşmaya başladı. Dr Fatma öylece ortada kalmıştı. Aykut onunla ilgilenmemişti. Salih ise ilk şoku atlatınca yerinden fırladı. Ajanın yaptığı tek kelime ile çılgınlıktı, o kadını nereye götürebilirdi? Başlarına bir yığın iş açılacağını bilmesine rağmen onların peşinden koşmaya başladı. Bir yandan koşarak Aykut'la kara peçeli kadına yetişmeye çalışıyor, bir yandan da arkaya bakıp Iraklı memurun ne yapacağını görmeye çalışıyordu. Adamın yüzü kan revan içinde kalmıştı ve yüzüne aldığı darbenin tam etkisinden kurtulamamıştı. Hâlâ yerdeki karoların üzerinde toparlanmaya, dirseklerinin üzerinde doğrulmaya çalışıyordu. Şimdi tanımadığı ikinci kadın da ilk şoku atlatmış o da kaçmaya başlamıştı. Ama akıllı davranarak onların peşinden değil, daha rahat kalabalığın arasına girip izini kaybettireceği peronlara açılan kapıya yönelmişti.. Salih Mert'in yüzünden düşen bin parçaydı. "Çok tedbirsizce hareket ettiniz" diye söylendi. "Başımıza büyük dert açtınız." Türkçe konuştuğu için kendilerini oturduğu koltukta dinleyen İngiliz kadının anlamasına imkân yoktu. Kayıtsızca omuzlarını silkti Aykut. "Mecburdum, başka türlü davranamazdım," diye homurdandı. Yafa Caddesi'ndeki küçük apartman katındaydılar şimdi. Merkez Gar'ındaki firardan sonra Salih onlara yetişmiş ve bir taksiye atlayarak oradan kaçmayı başarmışlardı. Salih o andan itibaren şehirde müthiş bir casus avına çıkılacağını bildiğinden aynı taksiyle kaldıkları daireye dönmenin sakıncalı olduğunun idrakindeydi. Bu nedenle taksiye önce Kahire Caddesi'ne gitmesini söylemiş, sonra taksi değiştirerek Yafa Caddesi'ne dönmüşlerdi. Bindikleri ilk taksi Merkez Garı'nın önünde müşteri bekleyenlerdi; Muhaberat ajanlarının o geceden itibaren bütün o yöredeki şoförleri araştıracaklarını bildiğinden başka bir şey yapamazdı. İzlerini şimdilik kaybettirmişlerdi, ama bunun bir garantisi yoktu. Terry Farrell oturduğu koltukta ağlamaklı gibiydi. Aykut'a kaç kere teşekkür etmiş, hayatını kurtardığını söylemişti, ama şimdi lan Barret'la temas kurması oldukça zordu. Barret'ın gizli merkezinin bile henüz nerede olduğunu bilmiyordu, Bağdat'a çok yabancıydı ve daha geldiğinin ikinci günü başına bu olay gelmişti. Yeniden, "Size çok şey borçluyum Mr. Sarp," dedi. "Eğer orada duruma müdahale etmeseydiniz halim haraptı, muhakkak Bağdat hapishanelerinde hayatım kayacaktı. Tek kelime Arapça bilmiyordum ve üzerimde sahte bir kimlik vardı. Casus olarak bir şekilde sızdığımı anlamaları işten değildi. O sırada orada bulunmanız ne büyük bir rastlantı, değil mi? Bunu hiç unutmayacağım." "Zikre bile değmez Miss Farrell. Önemli olan kaçmayı başarmamız." Terry önce etrafına bakındı, sonra bir sırrı paylaşıyor-muş gibi sesini kısarak sordu. "Burası MİT'in gizli yuvası mı?" Aykut başını öne arkaya salladı.

Genç kadın merakla fısıldadı. "Bağdat'a ne zaman geldiniz?" "Daha bugün." "Ne şans! Sizin başınızı da belaya soktum desenize.." "Unutun şimdi bunları. Ya siz ne zamandan beri buradasınız?" "Ben de dün geldim." "Nerede kalıyorsunuz?" "Bizim örgütlerimizden birinin gizli evinde, fakat işin kötü yanı o evin nerede olduğu hakkında hiçbir bilgim yok." "Buradaki irtibat ajanınız kim?" "Ian Barret diye biri. Ama ona ulaşma şansım yok." Aykut yadırgayarak genç kadına baktı. "Ama nasıl olur? Dün onunla nasıl temas kurdunuz?" "Biz iki kişiydik, Kuveyt üzerinden Irak topraklarına girdik. El Haleybe'den uzun bir kara yolculuğu yaparak çölü geçtik. Örgütümüzün iş yaptığı Saddam aleyhtarı iki Arap bizi Bağdat'a kadar getirdi." "Diğer ajan arkadaşınız, garda gördüğüm öbür hanım mıydı?" "Hayır, değildi, ajan arkadaşım David gara gelmemişti. " "Anlıyorum" diye mırıldandı Aykut. O zamana kadar konuşmaları sessizce dinleyen Salih lafa karıştı. "O hanımı izledim. Olay patlak verince kalabalığa karışıp kaçmayı ve izini kaybettirmeyi becerdi. Şu anda sizin adamlarınıza çoktan haberi ulaştırmıştır" dedi. Terry ümitsizce bakışlarını Salih'e çevirdi. "Umarım öyle olmuştur. Ama beni o badireden kimin kurtardığı hakkında hiçbir fikirleri olamaz, çünkü aralarında Mr. Sarp'ı tanıyan kimse yok." Salih fütursuzca sordu. "CIFE'ye mi mensupsunuz?" Terry biraz tedirgin bir şekilde karşısındaki yabancıyı süzdü. Türk ajanlar hayatını kurtarmışlardı, ama yavaş yavaş fazla konuşmaya başladığını hissediyordu. "Ben, MI 6'danım" dedi. "Ama irtibat ajanım CİFE mensubudur." "Buna hiç şaşmadım" diye sırıttı Salih. Arkadaşının rahatladığını fark eden Aykut, "Burada CIFE'den tanıdığın biri var galiba" diye mırıldandı. "Hem de birkaç kişi. Fakat aramızın pek iyi olduğu söylenemez." Terry şaşırarak Salih'e bakmıştı yeniden. "Neden?" diye sordu. "Sebebi basit. Meslektaşlarınız diğer yabancı örgüt ajanlarıyla çıkarları aynı yönde olsa da bilgi paylaşmasını pek sevmezler." "Bu doğal değil mi? Her örgüt biraz öyledir." Aykut çıkışır gibi söylendi. "Salih, bırak şimdi bu tartışmayı. O tanıdığın kişilerden birine Miss Farrell'in güvende olduğu haberini uçurabilir misin?" Salih olumsuzca başını salladı yeniden. "Bu sandığınız kadar kolay değil. Sizler burada yenisiniz ve bilmediğiniz çok şey var daha. En önemlisi El Muhaberat tahmininizden çok daha güçlü ve oturmuş bir teşkilattır. Tabii, özellikle kendi memleketlerinde çok iyi organize olmuşlardır. Burada faaliyette bulunan yabancı ajanların çoğunu tespit etmişlerdir, ama onları yakalamak ya da bertaraf etmek işlerine gelmez. Çünkü onların yerlerine gönderilecek yeni ajanları arayıp bulmak daha zor ve zaman alır. Fakat ne zaman ki istemedikleri bir bilginin dışarıya sızacağına inanırlar, ancak o zaman yakalama ve tevkif işine kalkışırlar. Şu sıralar tanıdığım CİFE ajanlarına

bilgi uçurmak ve Miss Farrell'in burada olduğunu haber vermek bence oldukça sakıncalı. Biraz daha sabredip ortalığın yatışmasını beklemeliyiz. " Salih haklı olabilirdi. "Allah kahretsin!" diye homurdandı Aykut. "Burada sadece oturup bekleyecek miyiz yani? Yapacağımız hiçbir şey yok mu?" Salih sırıttı. "Bu geceyi sohbet ederek geçirseniz çok iyi olur. Miss Farrell'i bir süre burada ağırlayabiliriz. Siz de artık Merkez Garı'na gitmeyi unutun. Bu gece orada kuş uçulmayacaklardır." —4— Roma - Mayıs NINA çevik bir hareketle Vincent'in üstüne çıktı. Henüz sevişmeye doymadığı, gözlerindeki şehvet parıltılarından açıkça belli oluyordu. "Ne o, yoksa tükendin mi?" diye hafif alaycı bir şekilde sordu Fransız'a. Vincent gerçekten de bitkin düşmüştü. Saatlerdir yatağın içinde sevişmişler ve iliği kemiği kurumuştu delikanlının. Hayatında onun gibi bir kadınla karşılaşmadığını kabul etmek zorundaydı. Birkaç defa orgazma erişmesine rağmen kadın bir türlü sevişmeyi noktalamıyor, ilk başladıkları anki gibi Vincent'i tahrik eden okşamalarla sevişmeye devam etmek istiyordu. Sanki asla doymayacak gibiydi.. Vincent kadının son sorusuna inanmak istemedi. Gerçekten de artık devam edebileceğini sanmıyordu. Tükenmiş, kalmıştı. En azından uzunca bir süre soluklanması, dinlenmesi ve gücünü yeniden toparlaması lazımdı. Nina ayrıca son derece hoyrat sevişiyordu. Göğsü ve sırtı tırnak izleri içindeydi, her iki omzu ve boynunda da ısırık yerlerinin sızlamalarını duyuyordu. "Bir sigara içebilir miyim?" diye sordu. Nina şaşırmış gibi, "Şimdi mi?" diye sordu. "Benden daha iyi bir performans istiyorsan, biraz dinlenmeliyim." Nina güldü. "Ama ancak bir sigara içimlik. Daha fazla bekleyemem." "Fakat..." diye itiraz edecek oldu ajan lakin kadın onun konuşmasına fırsat vermeyerek ince uzun parmağını dudaklarına dayayarak bastırdı. "Konuşma.. Sana sigara vereceğim, ama senin yerinde olsam şu performansını artırma işini benim mahir ellerime ve ağzıma bırakırdım. Bu işte çok ustayımdır. Bir sigara içimlik dinlenmenin sana sağlayacağından çok daha iyisini yapabilirim." Vincent zoraki bir şekilde gülümsedi. "Eminim. Buna hiç kuşkum yok. Sen müthiş bir kadınsın," diye fısıldadı. Nina hâlâ genç Fransızın üzerinde oturuyordu. Yatağın başucundaki komodinin üzerinde duran sigara paketini ve çakmağı almak için uzanırken, dizlerini ve bacaklarını yanlardan iyice erkeğe bastırarak sıkıştırmış, elleri komodinin üzerine uzanırken de iyice Vincent'in üzerine yaslanarak memelerinin birini dudakları üzerinde dolaştırmaya başlamıştı. Fransız tüm yorgunluğuna rağmen yeniden uyandığını fark eder gibi oldu. Kadın da hissetmişti bunu. Hafifçe kasıldı, "Hadi," dedi. "Durma öyle.. Dilini çıkar ortaya.. Bak, kımıldamaya başladı bile." Vincent son anda toparlanmaya çalıştı. Hem bedenen hem de zihnen perişandı, kesinlikle dinlenmesi lazımdı. Yavaş yavaş da bu durumdaki her genç erkek gibi komplekse kapılmaya da başlamıştı. Kadının cinsel açlığı önüne geçilmez cinstendi. Nina'yı omuzlarından kavradı ve üzerinden itti. Genç kadın sırtüstü yatağa düştü. Ajan soyunurken acele ile halının üzerine fırlattığı külotunu yerden alıp giydi, kadına hiç bakmaksızın sigara paketine uzandı ve titreyen elleriyle bir tane çekip sigarasını yaktı. Birbiri ardına birkaç nefes çekti. Yorgunluktan her yanı titriyordu. Savaştan çıkmış gibiydi.

Nina yattığı yerden fısıldadı. "Erken pes etmedin mi? Seni daha güçlü sanıyordum." Bu kadın hasta, tam bir seks manyağı diye düşündü içinden Vincent. En azından üç defa orgazma ulaştığına emindi. Böyle birine gerçekten de rastlamamıştı hiç.. Ajan kendini savunmaya kalkışmadı. "Öyleyse biraz iş konuşalım," diye fısıldadı Nina yatağın içinden. Vincent sigarından bir nefes daha aldıktan sonra ağır ağır başını geriye çevirdi. Kadın gülümseyerek yüzüne bakıyordu. "Şimdi mi? Bu halde mi?" diye sormak zorunda kaldı Fransız. "Neden olmasın? Zaman kıymetlidir ve ben vaktimi boşa harcamayı hiç sevmem." Vincent yorgunluktan öylesine uyuşmuştu ki, herhangi bir hata yapmaktan çekiniyordu. Tüm kasları ve sinirleri kadar, zihni de bitaptı. Açık vermekten korktu; şu veya bu şekilde açık vermekten korktu. "İşin canı cehenneme," diye homurdandı. "Onu daha sonra konuşuruz, mesela akşam yemeğinde. Şimdi soğuk bir duş almak istiyorum." Sigarayı komodinin üzerindeki tablaya bastırıp ayağa kalkmak istedi. Ama Nina koluna yapışmıştı. "Duş için henüz erken," dedi kadın. "Anlıyorsun, değil mi? Henüz beni tatmine ulaştırmadın. Arzularım yatışmazsa çok aksi biri olurum." Vincent bu kez irkilerek kadına baktı. Ne demek istiyordu acaba? Yanılıyor muydu yoksa; bu son cümlesinde sanki tehdit edici bir ifade yok muydu? Kolunu kadının sıkı sıkıya kavradığı bileğinden kurtarmaya çalışmadı. "Korkarım, sen haklısın," diye fısıldadı çekinerek. "Beni tükettin. Hiç halin^kalmadı." Hâlâ gülümseyen kadının onu tahrik edici, sevişmeye itici bazı kelimeler kullanacağını sanıyordu, ama Nina hiç beklemediği bir şey sordu. "Sen Mösyö Max'in nesisin? Bodyguardı mı?" "Biraz da öyle sayılır. Ayrıca özel işleriyle de ilgilenirim." "Hımm!" diye ağzından bir ses çıkardı Nina. "O yaşlı adam homoseksüel mi? Görevlerin arasında onu becermek de var mı?" Kulaklarına inanamadı Vincent. Hatta içinden gülme arzusu geldi. Acaba Fabien Blanc bunu duysa ne derdi? Babacan amirinin bir an nasıl küplere bineceğini hayal etti. Sonra kaşlarını çatarak, "Yanılıyorsun," dedi. "Mösyö Max homoseksüel değildir." Nina hafif bir kahkaha attı. "Seni zorladığımın farkındayım," diye mırıldandı. "Aslında tam azgın bir beygir gibisin. Hiç de fena değildin. Beni rahatlattın." Vincent kadının hâlâ samimi olup olmadığından kuşkuluydu. Şayet kendisinde biraz güç bırakmış olsa, aynı tempoyla sevişmeye devam edeceğini düşünüyordu. Ama o da bozuntuya vermedi. "Daha gün bitmiş sayılmaz. Bir duş alayım yine devam ederiz." "Çok iyi olur." Vincent otel odasının banyosuna doğru ilerledi ve kapıyı kapatıp kendini soğuk suyun diriltici etkisine bıraktı. Kadından birkaç dakikalık olsa bile kurtulduğu için memnundu. Aynı anda Nina da yatağından top gibi fırlamıştı. Max diye tanıdığı adam odadan çıktığından beri nedense kendisini rahatsız eden bir şey vardı. Belki anlaşmanın çok çabuk bağlanması, belki de ücret konusundaki itirazsız kabul ya da detayların konuşulmasının az evvel yatakta boğuştuğu bir çaylak gence bırakılması.. Nina çok deneyimli bir profesyoneldi. Bu işte kendisini rahatsız eden bir yan sezinliyordu. Yataktan fırlayınca doğru Vincent'in iskemlenin üstüne bıraktığı deri ceketine uzandı. Banyodan su sesleri gelmeye devam ediyordu. Delikanlıyı hamura çevirmişti, kaçmak için bahaneler arayacağından da emindi, çaylak zevkin doruklarına çoktan ulaşmıştı.

Ceketi yokladı. Silah yoktu. Eline geçen sadece ince bir cüzdandı. Hızla cüzdanı açıp içine baktı. İki kredi kartı, az miktarda nakit para, başkalarına ait birkaç kartvizit buldu. Böyle zengin bir adamın yardımcısı için hiç de tatmin edici değildi içinde buldukları. Şüpheleri biraz daha yoğunlaşır gibi oldu. Ama Nina ne aradığını da bilmiyordu henüz. Cüzdanı yerine koydu ve yeniden yatağa girdi. Vincent'in cüzdanını aramasının bir sonuç vermeyeceğini biliyordu zaten. İçine düşen kurt anlamsızdı, tehlikede değildi. Ayrıca iki Fransız ona İtalya'da ne yapabilirlerdi ki? Onlara aracılık yapan yaşlı Molnar'ı düşündü bir an. O yaşlı Macar'la bir iki kere çalışmıştı; ağzı sıkı, güvenilir bir adamdı. O da seneler önce aynı işi yapmıştı. Anımsamaya çalıştı, yaklaşık dört seneden beri Molnar'dan yeni bir iş teklifi gelmemişti. Molnar daima yüzde beşle çalışırdı. İşte o zaman beynini kurcalayan şeyin ne olduğunu birden kavradı. Her teklifin sonrasında Molnar kendisini arar ve anlaşmaya varılıp varılmadığını sorardı, zira kendisinden alacağı yüzde beş komisyon da anlaşmanın tahakkukuna bağlıydı. Ovsa Molnar bu defa telefon etmemişti. Bir an yatağın içinde kaskatı kesildi Nina. Onun mesleğinde çalışan insanlar böyle ufak tefek görünen detaylara çok dikkat ederlerdi. İçinden lanetler okudu. Kim olabilirdi bunlar? Max denen adamı hiç gözü tutmamıştı zaten. Yoksa bu yakışıklıyı da tav olarak mı göndermişlerdi kendisine? Nina yıldırım gibi yataktan fırladı. Banyodan duşun sesi hâlâ geliyordu. Geç kalmış sayılmazdı. İstese yan dairede kalan iki yardımcısına da telefon ederek hemen yanma çağırabilirdi. Onlar şartlar ne olursa olsun, gözü kapalı yardım ederlerdi kendisine. Nina soğukkanlılığını çabuk toparladı. Paniğe kapılmaya gerek yoktu. Belki de Molnar kendisini çiftliğinde bulacağını düşünerek orayı aramış olabilirdi. Telaşa gerek yoktu. Yine de eşyalarının bulunduğu dolabı açarak tabancasını çıkardı ve alışık hareketlerle namluya susturucuyu taktı, valizin üzerine bıraktı. Dilediği anda onu çıkarabilirdi artık. Yeniden yatağa uzandı. Banyoda duşun sesi kesildiğinde aklı henüz karışıktı. Şimdiye kadar her kesimden insan öldürmüştü. Peşine polisler düşebileceği gibi siyasi örgütler de adam yollayabilirlerdi. Ne de olsa daha çok yakın bir tarihte Paris'te Alain Micoud adlı bir kimyageri öldürmüştü. Acaba Max ve Vincent'in o işle bir ilgisi olabilir miydi? Çıplak ayak, yumuşak halının üzerinde sessizce yatak odasına gelen Vincent'i karşısında görünce gülümsemeyi başardı. Aklından geçenleri ona belli etmemeliydi. Yakışıklı Fransız toparlanmış ve yorgunluğunu üzerinden atmıştı galiba. Bakışlarının yine vücudunda dolaştığını, göğüslerine, ince beline, kasıklarının arasına ihtirasla baktığını görüyordu. Vincent sadece beline bir havlu bağlamıştı. Uzun sarı saçları sırılsıklam ve alnına yapışmış haldeydi. Omuzlarından ve göğsünden su damlacıkları süzülüyordu. Nina oldu olası güçlü erkeklere bayılırdı. Şayet onu öldürmek zorunda kalacaksa, sonuna kadar ondan yararlanmak ve azami istifadeyi sağlamak isterdi. "Nasıl, dinlendin mi bari?" diye sordu. Vincent mağrur bir şekilde sırıtıyordu. Beline bağladığı havlu hareketlenmeye başlamıştı... Piazza di Spagna otelinin ufak odasında Fabien Blanc sinirli sinirli homurdandı. "Niye bu kadar geç kaldın?" "İnanılmaz şeyler oldu Mösyö Blanc," diye inledi Vincent. "İnanılmaz mı? Ne demek istiyorsun?" Genç ajan kekeleyerek mırıldandı. "O normal biri değil.. Tam bir seks hastası.. Siz odadan çıkar çıkmaz üstüme saldırdı, itirafa utanıyorum, ama bu saate kadar yataktan çıkmama izin vermedi." Fabien gülümsemesini güçlükle engelledi. İkinci aşamayı da başarıyla geçmiş sayılırlardı. Şaşırmış gibi, "Yani seni cinsel ilişkiye mi zorladı?" diye sordu.

"İliklerime kadar beni sömürdü efendim. Üzgünüm, ama şüphelenmemesi için isteklerine katlanmak zorunda kaldım." "Boş ver," diye söylendi Fabien. "Hiç olmazsa Roma tatilin biraz renklenmiş oldu." Blanc'ın kızacağını sanan Vincent biraz rahatlamıştı. "Öyle düşünüyorsanız, mesele yok efendim." "Daniel Cohen hakkında sana bir şey sormadı mı?" "Beni azat etmeden on-on beş dakika önce birkaç soru sadece." "Ne anlattın?" "Sizden aldığım talimatı efendim." "Bir şeylerden şüphelenmedi, değil mi?" "Hayır efendim, hiç sanmıyorum." "Cannes'a ne zaman gidecek?" "Öbür gün sabah on uçağıyla. Havaalanında kendisini karşılayacağımı söyledim." "İtiraz etti mi?" "Etmedi efendim. Gerekli her türlü bilgiyi, fotoğrafları, adresi ve alacağı ücreti orada vereceğimi söyledim." Fabien Blanc bir süre sessiz kaldı. Sonra, "Umarım bir aksilik zuhur etmez," diye homurdandı... —5— Irak - Mayıs FRED Williams ve Harry Morgan devamlı çiklet çiğneyen Brian Show'un biraz kendini beğenmiş, biraz da onlara tepeden bakan haline sinirlenmekle beraber kendilerini tutmayı beceriyorlardı. Martin Lee'nin son anda operasyonun başına danışman olarak bu adamı göndermesine hiçbir mana verememişlerdi. Show sanki olumsuz düşünceler kumkumasıydı; her şeye itiraz ediyor ya da menfi iddialar ileri sürüyordu. Konuşmaya başladığından beri operasyon planının uygun gördüğü hiçbir yanı olmamıştı. Show küçük portatif barakanın içindeki masanın üzerine yayılmış haritayı dikkatle inceleyip konuşmasını sürdürürken Harry, Fred Williams'a kaçamak bir nazar attı. Fred'in de aynı sıkıntıyı yaşadığı açıkça belli oluyordu. Harry, bu adamı hiç tanımıyordu, hakkında tek bildiği birkaç sene evvel emekliye ayrılmış olduğuydu. Fred'in de adamı çok az tanıdığını bizzat kendi ağzından duymuştu. Show bakışlarını haritadan kaldırmadan sordu. "Baylar, bu operasyon planı sizlerin mi?" Harry kısa bir an düşündü, sonra sakin bir sesle, "Merkezin" dedi. "Ama genel hatlarıyla bizim bir itirazımız yok." Show ukalaca homurdandı. "Askeri güçlerin, özellikle hava kuvvetlerinin desteği olmadığı sürece bu iş yatar. Başarı şansımız asla olamaz. Çok aptalca bir teşebbüs." Barakanın içinde buz gibi bir hava esti. Harry ve Fred danışman diye başlarına gönderilen adama endişeyle baktılar. Fred, "Başka alternatifimiz yok Mr. Show," diye mırıldandı. "Bu işi CIA kendi imkânları içinde halletmek zorunda." "O halde yeni bir başarısızlığa hazır olun. Vereceğimiz zayiatı da unutmayın. Çok insan ölür, imha işini halledendeyiz. Bir an için başarıya ulaştığımızı düşünseniz bile aramızdan geriye dönecek kimse kalmaz." Fred, "Sizi bu kadar olumsuzluğa sevk eden nedir Mr. Show," diye sordu. Brian bu sualin nasıl sorulduğunu anlamamış gibi nazarlarını haritadan kaldırıp Fred'e çevirdi. "Çok basit," diye söylendi. "Bu, askerin işi. Olayın çapı çok büyük, sivil örgütün becereceği şey değil, bunu göremiyor musunuz? Duruma göre saldırmak zorunda olduğumuz

dört beş ayrı nokta var. Anladığım kadarıyla da istihbarat faaliyeti çok yetersiz. Bilgi akışı yok. Hedefin nerede depolandığını bile bilmiyorsunuz. Şayet hedef sabit olsaydı nispeten başarı ümidi artabilirdi, ama en can alıcı noktayı bilmiyoruz." Bu defa Harry lafa karıştı. "Çok seçme ve eğitilmiş ajanlar gönderildi. Pentagon'dan çok özel bir silah kullanma izni aldık. Hepsinin ellerinde bireysel muharebe tüfekleri olacak. Ateş kontrollü lazer menzili bulunuyor. Bilgisayar cipi hedefe olan uzaklığı hesaplıyor, 20 milimetrelik mermi ayrıca havada hedefin üzerinde patlıyor. Tüfeklerin iki şarjör yatağı var, hem standart 5.56'hk NATO mermisi atıyor, hem de 20 mm. Tık 6 mermi. Bunların tahrip gücü çok yüksek. O fabrikalara rahatlıkla sızabiliriz." Show kahredici nazarlarını Harry'ye çevirdi. "Ya sonra? Ajanlarınızı Irak'ın dört bir yanından nasıl toplayacaksınız? Hadi bir şekilde beş noktaya da sızdığınızı var sayalım, bombayı imha ettiğinizi de kabul edelim, dünüşü nasıl sağlayacaksınız? Düşünebiliyor musunuz, o gece Irak'ta yer yerinden oynayacak, onların gücünü de asla hafife almayın. Askeri kuvvetleri operasyona iştirak eden elemanlarımızı rahatlıkla imha ederler. Sonra çıkacak skandalı da siz hesap edin artık." Fred Williams dayanamadı. "Mr. Show, biz sadece emir alır ve onları en iyi şekilde uygulamaya çalışırız. Bizim görevimiz yüklendiğimiz işi gerçekleştirmektir sadece." Brian Show gülümsedi. "Kıyak laf ediyorsun evlat. Ama bu emri verenler sizin sağ salim evinize dönmenizi de düşünmek zorundalar. Bence bu bir intihar eylemi. Başaramazsınız, basarsanız bile, bedelini çok ağır ödersiniz." Harry, "Sizin başka bir öneriniz var mı?" diye sordu. "Olabilir tabii, neden olmasın. Merkezle temas kurun, Pentagon'a baskı yapın, hava desteği sağlasınlar. Ortak Özel Operasyonlar Komutanlığı ne güne duruyor, onların Delta Gücü son derece hassas ve güç durumlarda görev yapacak şekilde tasarlanmıştır. Buraya onları göndersinler." "Bunu unutun. İmkânsız. Görev bize verildi." Show ağzındaki çikleti yere tükürdü. "Lanet olsun," diye homurdandı. "Emekli olduğumdan bu yana işler daha da kötüye gitmiş anlaşılan. Sizlerin hayatını düşünen tek bir sorumlu yok mu yahu? Sizin operasyon dairesi uyuyor mu? Neden kıpırdamıyorsunuz, o herifler rahat koltuklarında oturup sizi ölüme gönderiyorlar. " Harry kaşlarını çatarak homurdandı. "Artık emri tartışmaktan vazgeçin de, danışman olarak tavsiyenizi söyleyin." Show sustu bir süre, sonra omuzlarını silkerek, "Ne bileyim ben," diye mırıldandı. Barakanın içinde yeni bir gergin bekleyiş yaşandı. Show burnundan soluyarak konuşmaya başladı. "Bu herifler herhalde bahsettiğiniz bombayı ellerindeki füzelere monte etmek zorundalar. Bildiğim kadarıyla ellerinde Scud ve kendi, ürettikleri El Fahd füzeleri var. Bunlar tanıdığımız füzeler." "Hepsi o kadar değil," dedi Fred. Show meraklı bakışlarını Fred'e çevirdi. "Başka neleri var ki?" "Uzak menzilli Temmuz 1 leri." "Ha, evet.. Hatırladım. Ama menzil uzadıkça risk de artar." "Ne riski?" diye sordu Harry.

"Özellikle uzak menzilli füzelere başlık takıldıkça hedef saptama ve isabet oranı düşer. Bir saldırı anında o bombayı kullanacaklarsa bu riske girmek istemeyeceklerdir. Bana sorarsanız Temmuz 1'i unutun. Yeni bombayı onlarda denemezler." "Sizce en uygunu hangisidir?" "Bu biraz da monte edilecek bombanın ağırlığına bağlı. O bombanın özelliklerini öğrenmeden kesin bir şey söylenemez, ama yine de Scudları tercih edeceklerini sanırım." Fred kuşkuyla sordu. "Bu Scudların ateşleme sisteminde bir değişikliği gerektirir mi?" Show dikkatle ajanları süzdü. "Bu o kadar önemli mi?" diye sordu. Harry Morgan içini çekti. "Iraklıların yeni bir ateşleme sistemi geliştirdiklerinden şüphe ediyoruz da.." diye geveledi ağzının içinde. "Hadi canım sen de.. Onlar böyle bir şey gerçekleştiremezler." "Zaten onların değil, Batılı bir bilim adamının gerçekleştirdiğinden şüpheleniyoruz." "Ne diyorsunuz siz kuzum? Scudlarda yeni bir ateşleme sistemi mi? Bunu da nereden çıkardınız? Onlar elektronik merkezlerden kumanda ile fırlatılırlar. Hem bana Langley'de sözünü ettiğiniz Batılı uzmanların kimyager ve mikrobiyolog olduklarını söylemişlerdi." Harry dudaklarını büktü. "Kimliğini tespit edemediğimiz yedinci bir uzman daha var," dedi kısık sesle. Show odadakilerin yüzüne ayrı ayrı baktı. "Burada neler döndüğünü kim bana anlatacak?" diye homurdandı. "Apar topar getirildim, ama kimse asıl sorunun ne olduğunu tam olarak söylemiyor." Harry Morgan ellerini cebine sokarak odada bir süre ileri geri sessizce dolaştı, sonra tam Show'un basma gelerek dikildi. "Bak dostum," diye mırıldandı. "Önünde sonunda Saddam Hüseyin'i devirmek için bir harekât yapılacak. Bu, siyasi ve askeri bir karar, ne zaman verileceğini biz bilemeyiz. Ama bu kez Saddam da onu ortadan kaldırmaya kararlı olduğumuzun farkında. Buna emin olduğu için de elindeki yeni silahı her an kullanmaya kalkışabilir. Öğrendiğimize göre yeni silahın etkisi bildiğimiz silahlardan çok daha güçlüymüş ve henüz bu yeni bombaya karşı korunma çaresi bilinmiyor. Şu an Saddam'ın elinde 20 veya 30 adet kadar Scut füzesi olduğunu biliyoruz. Bunlarla İsrail veya Türkiye'ye saldırabilir. Bu da inanılmaz ölçüde zayiata yol açacaktır. Her ne olursa olsun askeri bir operasyona başlamadan evvel bu yeni silahın bir şekilde yok edilmesi lazım. El Muhaberat iki sene önce Batılı yedi uzmanı para karşılığı satın alarak Irak'a getirdi. Bunlar alanlarında sivrilmiş mikrobiyolog ve kimyagerdi. Neticeyi elde edince de Iraklılar hepsini memleketlerine geri gönderdi. Ama sonra da birer birer öldürmeye başladı onları. Amerikalı olanı yakaladık, zaten bu bilgileri de ondan öğrendik. Yedinci uzman hâlâ bilinmiyor, ne ihtisas alanını ne de milliyetini biliyoruz." Show ağzının içinde bir şeyler homurdandı. Sonra hırsla sordu. "Bu bombadan kaç tane üretmişler." Harry, "Bilmiyoruz," dedi. "O lanet Amerikalı uzmanı konuşturamadınız mı?" "Bilmediğini söylüyor." "Allah kahretsin! Langley ona inandı mı?" "Hiçbir fikrim yok, ama doğru söylediğini düşünüyorlar." Show isteksizce yeniden haritaya eğildi. Fred ve Harry adamın ne diyeceğini beklediler. "Kanımca beklemekten başka çaremiz yok," diye homurdandı. "Böyle karakuşî bir saldırıda bulunamayız, çok aptalca olur. Fikrimi daha önce de belirtmiştim. O yeni bombaların nerede depo edildiğini öğrenmek zorundayız. Irak'taki ajanlarımızdan kesin tespit haberi gelinceye

kadar baskına kalkışmak cinnet olur. Başarısızlık bir yana çok da zayiat veririz. Fikrimde ısrarlıyım." Odayı yeniden bir sessizlik kapladı. Aslında Fred de Harry de Brian Show'un haklı olduğunu kabul ediyorlardı. İlk itiraz Harry'den geldi. "Üç günden fazla beklemeye imkânımız yok. Güçlerimiz Adana'da, İncirlik askeri bir üs, gerçi Türk yetkililer operasyondan haberdarlar, ama süre uzadıkça bundan rahatsız olacaklardır, bizler de ne de olsa siviliz. Ayrıca Langley'den aldığımız emirler derhal harekete geçmemiz yolunda." Show omuzlarını silkti. "Ben sadece fikrimi söyledim beyler. Yetkili ve kararı verecek olan sizlersiniz." Fred ile Harry tekrar göz göze geldiler. Fred Williams yutkunarak fısıldadı. "Üç uzun günümüz daha var. Bu kısa bir zaman sayılmaz, her an Bağdat'tan yeni haberler alabiliriz. Kim bilir, belki oradaki ajanlarımız bize beklediğimiz haberi iletirler." Show hayretle ajana baktı. "Yani bu denli ciddi bir eylemi son dakikada gelecek haberlere mi bağlayacaksınız?" "Durumun çok acil olduğunu hâlâ anlamıyor musunuz?" "Anlamasına anlıyorum da, bu kadar yetersiz enformasyon üzerine nasıl operasyona kalkışıldığına inanamıyorum. Olacak şey değil bu." Fred sustu. Ama Show homurdanmaya devam etti. "Irak'ta kaç ajanımız var?" "Yeterince çok değil." "Bu sorumun karşılığı değil dostum. Sayıyı öğrenmek istiyorum." "Adetlerini kesin olarak ben de bilmiyorum. Oraya çok zor adam sokabiliyoruz; bu nedenle daha ziyade yerli kimselerden istifadeye çalışıyoruz." "Yani vatanına ihanet edenlerden, öyle mi?" Fred tepki gösterdi. "Vatan haini yerine, idealist ve gerçeği gören hakiki vatansever deyimini kullanmanızı beklerdim sizden." "Hadi canım, sen de.. Buz gibi vatan haini işte.. Peki, bize dost görünen ülke öğütlerinden istifadeye kalkışmıyor musunuz? Mossad, CİFE, onlarla bilgi alışverişi yapılmıyor mu?" "Mossad'la ilişki halindeyiz." "Ya İngilizler?" "Onlar maalesef pek suskunlar şu sıra." "Mossad ajanları bu yeni bomba veya bombaların nerede depolandığını öğrenememişler mi hâlâ?" Fred başını salladı. "Kesin bilgi yok." "Desenize kendi başımıza kaldık. Anlaşılan CIA tarihine kötü bir sayfa daha açacağız." Harry müdahale etti. "O kadar karamsar olmaya gerek yok. MİT'in de orada çok iyi çalışan elemanları var, her an yeni bilgilere ulaşabiliriz." Brian Show küçümser bir edayla Harry'yi süzdü. "MİT'in mi dedin?" "Evet, öyle." "Seninki ham bir hayal, dostum. Hiç şansımız yok.."

Celal Mahmudî, başkan yardımcısının kapısını tıklatırken ceketinin önünü ilikledi. Abbas Azizî'nin asık yüzünü görür görmez de kötü bir haberle karşılaşacağını hemen sezinledi. Ne de olsa üç yıldır onun yanında çalışıyordu. "Beni emretmişsiniz efendim." "Otur Cemal," diye homurdandı Abbas. Gecenin bu ilerleyen saatinde evinden apar topar çağrılması kesinlikle hayra alâmet değildi. Endişeli bakışlarını başkan yardımcısına çevirdi. Abbas Azizi yorgun ve kısık sesiyle konuştu. "Az önce Zaho yöresindeki Kürtlerden yeni bir haber geldi." Cemal rahatlar gibi oldu. Bu tahmin ettiği kadar kötü bir haber olamazdı. En azından kendisiyle ilgili değildi; ayrıca Kürt kaynaklı istihbarat bilgileri çoğu zaman eksik, yanıltıcı ve doğruluğu kuşkulu haberlerdi. Cemal, Kürtleri hiç sevmezdi, oldu olası Irak'ın basma problem olmuşlardı ve hâlâ da sorun olmaya devam ediyorlardı. Kuzey Irak'taki bazı yerel aşiretler, sayıları az olmakla beraber, Irak'ın siyasi bünyesi içinde kalmayı tercih eden gruplardan birinden gelmiş olmalıydı bu mesaj. Kaynayan Kuzey Irak'ta taraf tutmaktansa, Saddam rejimine bağlı kalmayı tercih edenler de vardı. Bu nedenle de asıllı asılsız bilgi sızdırmak gayreti içindeydiler. Cemal Mahmudî sessiz kalıp patronunun açıklama yapmasını bekledi. Abbas Azizî gözlerini dikmiş ona bakıyordu. Yine de huzursuzluk hissetti Cemal; bazen az da olsa önemli haberler de sızardı Kürt kaynaklarından. Zaho bölgesi Türk sınırına çok yakındı, bu nedenle sızan bilginin de Türklerle ilgili olduğunu düşündü. "Bizim aşiret reisi Hamza Ceylanı yanılmamış, Türkiye'deki başka kaynaklardan da aynı mealde haberler aldım. CIA Adana'daki Amerikan hava üssüne kalabalık bir ajan ordusu göndermiş." Cemal Mahmudî haberi pek önemsemedi, hatta bu saatte yataktan kaldırılarak neden merkeze getirildiğini de anlamadı. Haber yarın sabaha kadar bekleyebilirdi, üstelik biraz abartılı olarak gönderildiğine de emindi. Zira şu sıralar Irak'ın her kentinde Batılı istihbarat örgütlerinin elemanları vardı ve daha güçlü bir haber ağı kurmaya çalışmaları da son derece olağandı. Tahminler hilafına CIA ise Irak'ta çok zor barınabiliyordu. Olsa olsa yeni sızmalar için biraz daha dikkatli olmaları gerekecekti, hepsi o kadar. Ama Cemal Mahmudî, her zamanki saygılı ifadesini bozmadan, "Anlıyorum, efendim," diye mırıldandı. Abbas Azizî, "Bu mesajı hemen General Tarık Hassan'a ulaştırmanı istiyorum," dedi. Tarık Hassan, Cumhuriyet Muhafızlarının merkez komutanıydı ve El Muhaberat'tan bağımsız olarak askeri istihbarat işlerini yönetirdi. Cemal yine saygılı görünmeye çalışarak mırıldandı. "Haberin geçerliliğini kontrol etmeyecek miyiz, efendim? Ayrıca stratejik konumu itibarıyla Adana bize casus şevki için hiç de uygun bir mahal değildir, şayet haber doğru ise onca insanı buraya nasıl sokacaklar? Onlar genellikle Kuveyt üzerinden, yani güneyden ülkeye sızarlar. Ben hâlâ haberin..." "Yeter!" diye bağırdı Azizî. "Sen ne diyorsam onu yap. Tahminlerini kendine sakla." Cemal Mahmudî durakladı. Bazen başkan yardımcısından nefret ederdi. Mevki hırsı gözünü bürümüş, oturduğu makam koltuğuna yapışmış, ülkedeki nice çalkantıya rağmen yerini korumayı her zaman becermiş biriydi. Tek korkusu daima koltuğunu kaybetmek olmuştu. Ufak tefek, sakin ve sessiz görünümü altında tilki kadar kurnaz biri olduğunu da bilirdi. Beyni yeni fesatlar yaratırken bıyıklarını çekiştirme gibi bir alışkanlığı vardı ve şimdi kendisine gürlerken yine bıyıklarını çekiştiriyordu. "Başka bir emriniz var mı?" diye sordu. Önce cevap alamadı. Kurnaz tilki, dirseklerini masaya dayamış hâlâ bıyıklarıyla oynamaya devam ediyordu. Sorusuna cevap alamayınca odadan çıkmayı düşündü Cemal.

Tam odayı terk etmeye hazırlanırken, zor soru geldi. "İtalya'daki o kadın tetikçi ile temas kurdun mu?" Mahmudî yutkundu. "Henüz kuramadım, efendim." Başka açıklama yapmasına gerek de yoktu, zira Amerika'dan uzman hakkında bilgi akışı olmuyordu El Muhaberat'a. Robert Rich'i unutmak zorundaydılar. Abbas Azizî yeniden gürledi. "İlk vasıtayla İtalya'ya git ve o kadını bul yine. Bu senin son şansın. Robert Rich mutlaka ortadan kaldırılmalı. Sana bir tavsiyem daha var. Netice almadan Bağdat'a dönme. Bilmem anlıyor musun, hayatta kalman için bu sana tanıdığım son fırsat." Cemal Mahmudî elinde olmadan ürperdi. Bu adam aklını yitiriyordu galiba. Kendisinden imkânsızı istiyordu. Koca Amerika'da Rich'i bulmak, samanlıkta iğne aramak gibi bir şeydi. Bu görevi başarması olanaksızdı. Cemal işte o an, harcandığını hissetti. Abbas Azizî kendi yaptığı planın tüm başarısızlığını onun omuzlarına yıkmak niyetindeydi. Bu işlerde daima bir sorumlu aranırdı ve Azizî hiçbir zaman elini taşın altına sokmazdı. İçini yavaş yavaş bir ürperti kapladı, başkan yardımcısı söylediklerinde ciddiydi. Bu işin sonu gerçekten kurşuna dizilmeye kadar varırdı. Daha da kötüsü günah keçisi olarak kendisinin seçildiğini anladı. Tam o esnada Azizî'nin telefonlarından biri çaldı. Yaşlı adam telefonu açarken kısık gözleri hâlâ Mahmudî'nin üzerindeydi. Kısık sesle konuşuyordu Abbas, ama yüzünde memnuniyetsizi bir ifade belirmişti. "Anlıyorum," diye mırıldandı sadece. Sonra "Yarın sabah geniş raporunu masamda görmek isterim," diye telefonu kapattı. Sanki Cemal Mahmudî 'nin varlığını sonradan hatırlamış gibi, "Arayan Yedinci Uzmandı" diye fısıldadı. Ümitsizliğe kapılan ve geleceğinden endişelenen Mahmudî'yi de heyecanlandıran bu kısa açıklama oldu. Şayet başkan yardımcısı o iki kelimeyi söylemese, belki asla uyanamayacaktı. Ama galiba hayatını kurtaracak formülü bulmuştu şimdi. Tek kelime etmeden başkan yardımcısını selamlayarak odayı terk etti. Düşündüğünü gerçekleştirebilirse, bu onu son görüşü olacaktı... —6— Roma - Mayıs NINA yatağın içinde hâlâ çırılçıplaktı. Gözlerini otel odasının tavanına dikmiş dalgın ve düşünceli bir şekilde kımıldamadan yatıyordu. Bedeni tatmine ulaşmanın tüm rahatlığını yaşamasına rağmen, ruhunda garip bir çöküntünün sıkıntısını duyuyordu. Huzursuzdu. Bu yeni teklifte kendisini rahatsız eden, endişeye sevk eden bir şeyler vardı. Bir süre öylece yattı. Neden sonra banyoya geçmeden evvel Istvan Molnar'a bir telefon etmeye karar verdi. Yaşlı Macar'ın kendisini daha önce arayıp aramadığını merak etmeye başlamıştı, huylu huyundan vazgeçmezdi, şimdiye kadar çoktan komisyonunun peşine düşmesi, anlaşmaya varılıp varılmadığını öğrenmeye kalkışması gerekirdi. Yataktan fırladı, çantasından ufak bir defter çıkardı. Kendisine iş getiren bazı aracıların telefon numaralarını ezbere bilirdi, ama uzun zamandır Istvan Molnar’la çalışmadığı için numarada bir hata yapmak istemedi. Defteri eline alıp telefonun yanındaki berjere oturdu, bacaklarını karnına doğru çekerek düşünmeye başladı. Acaba Istvan'ı araması bir hata olur muydu? Macar'ın kendisine bir oyun oynayacağını hiç sanmıyordu, aracılar kolay kolay tetikçileri ihbar etmezlerdi, zira bu kendilerinin de sonu olur ve hemen mimlenirler, bir daha iş yapamazlardı. Sonunda numarayı çevirdi. Zil uzun uzun çaldı, telefon açılmıyordu. Tam Istvan’ın evde olmadığına kanaat getirdiği anda telefon açıldı. Yaşlı adamın titrek sesi duyuldu. "Buyrun." "Merhaba Istvan. Nasılsın bakalım." "Teşekkürler Nina. Sen nasılsın?" "Bildiğin gibi dostum. Hayat devam ediyor işte." "Sana gönderdiğim kişilerle temas kurdun mu?"

"Bugün görüştük Istvan. " "Anlaştınız mı?" "Hemen hemen.." "Bir pürüz mü var?" "Yok sayılır." Bu noktada Nina, Macar'dan memnuniyet ifade eden kelimeler bekledi. Hatta hemen kendi komisyonundan söz edeceğini umdu. Ama Istvan Molnar nedense alacağı komisyondan henüz laf etmemişti. Nina kuşkulanmakla beraber sesini çıkarmadı. "Bana şu Mösyö Max'ın ne iş yaptığını anlatsana." Hattın öbür ucunda kısa bir sessizlik oldu. Neden sonra Macar fısıldadı. "O anlatmadı mı?" "Hayır." Yine bir duraklama yaşandı. "Ünlü bir sanayicidir." "Hangi sahada?" "El atmadığı saha yoktur." Bu temiz bir iş mi Istvan?" "Kesinlikle. Ben yüzde yirmi komisyonumu isterim Nina. Her zamanki banka hesabıma havale et lütfen." Bu ifade Nina'nın uyanması için yeterliydi. Birincisi Macar her zaman yüzde beşle çalışırdı, hadi bir an için geçen süre içinde komisyonunu arttırdığını var saysa da, Nina şimdiye kadar onun banka hesabına hiç para yollamamıştı. Tahsilâtı her zaman başka yollarla yapardı. "Tamam, anlaştık dostum," diyen kadın telefonu usulca kapattı.. Aynı anda Paris'teki BCRA'nın özel bir konutunda gözaltında tutulan Istvan Molnar telefonu kapatırken konuşmayı banda alan ve dikkatle onu gözleyen ajanlara ürkerek baktı. İçinden, umarım Nina konuşmamdaki uyarıları anlamıştır, diye düşünüyordu. Onun çok zeki bir kadın olduğunu bilirdi; nitekim Nina ne yüzde yirmilik komisyon talebine ne de banka havalesi ile para transferine ait tek bir şaşkınlık belirtisi göstermemişti. Oysa itiraz etmesi, en azından banka hesabını sorması gerekirdi. Nina'nın mesajı aldığına inandı. Ajanlar memnundu. Kadının basit de olsa bir araştırma yapması, aracıyla temas kurması bekledikleri bir şeydi. Istvan sıkıntılı bir şekilde memurlara baktı. "Sanırım ben üstüme düşeni yaptım; beni hâlâ tutacak mısınız?" diye sordu. Aralarında en genci olan Christophe Candela yüksek sesle homurdandı. "Ne o babalık, yoksa misafirperverliğimizden memnun değil misin?" Macar onlara karşı gelmenin anlamsızlığını bilecek kadar tecrübeliydi. Ses çıkarmadı. Orta yaşlı ve durmadan sigara içen Frank Coupet yeni bir sigarayı yakarken, "Daha birkaç gün misafirimiz olacaksın," diye mırıldandı. "Ta ki o kadın Fransız topraklarına girinceye kadar, anladın mı? Ondan sonra seni salıveririz. Bunun için de bize teşekkür etmelisin. Seni polise ihbar edersek, sittin sene delikten çıkamazsın." Istvan Molnar önüne baktı. Adamlara hak vermek zorundaydı.. Nina oturduğu koltukta öylece kaldı. Max denen adamın kendisine yaptığı teklifin bir tuzak olduğuna kanaat getirmişti artık. O ikili polis olamazdı; öyle olsalar Interpol aracılığıyla işi resmiyete sokar ve İtalyan polisinden yardım isterlerdi. Interpol tarafından aranıp aranmadığı konusunda bilgi sahibi değildi, bu adamların siyasi bir örgüt mensubu veya istihbarat ajanları olmaları daha mümkündü. O an

aklına Iraklı adam geldi. Şu sıralar onun hesabına üst üste işler yapmış ve ekibiyle dört kimyager öldürmüştü. Berjerin üzerinde biraz daha kaykıldı. Beyni hızla çalışmaya başlamıştı. Mesleğinin bir özelliği de hedeflerin niçin öldürülmek istendiği hususunda soru sormamaktı. Ama dört kimyagerin üst üste kısa bir süre içinde öldürülmesi isteği çok manidardı. İşi kendisine getiren bir Iraklı olsa da, bu projenin arkasında Batılı devletlerin, hatta uluslararası bir kumpanyanın var olduğunu düşünmek bir hayli akla yakındı. Bir Rus, bir Fransız, iki de İngiliz bilim adamını öldürmüştü. Hem de iyi paralar karşılığında. Ama bu son teklifin bir kimyagerle ilgisi yoktu. Yine de emin olamıyordu. Şayet bu cinayetler rakip bir kuruluş tarafından organize ediliyorsa, neyin peşindeydiler? Ve en önemlisi adamları öldürülen o uluslararası firma şimdi kendisini ortadan kaldırmaya teşebbüs edebilir miydi? Bu hiç de yabana atılacak bir fikir değildi. Ama izini nasıl bulmuşlardı? O Arap'ın bu işte bir parmağı olabilir miydi? Nina buna benzer suallerin bin bir tanesini beyninde şekillendirebilirdi. Ama kesin olan husus bu son teklifin bir tuzak olduğuydu. Önce Macar aracıya öfkelendi; kendisini o ele vermişti, ama sonra bunun haksızlık olduğunu düşündü, Istvan gerekli uyarıyı da yapmıştı telefonda. Göğsüne çektiği dizleri meme uçlarına tazyik yapıyordu. Nina garip bir şekilde yeniden uyarıldığını hissetti. Bazen kendisini anlamakta bile zorlanıyordu. Seksle dolu bir gün geçirmesine rağmen hâlâ sevişmeye hazır olduğunun farkına vardı. Gözünün önünde Brad Pitt'e benzeyen Vincent canlandı yine. Delikanlı umduğundan da ateşli çıkmıştı. Onu öldürmeyi hiç istemiyordu, ama galiba başka çaresi de kalmamıştı. Hâlâ avucunda tuttuğu telefonun tuşlarına basarak Vincent'in kaldığı Piazza di Spagna otelini aradı. Vincent kendisine yarın Fransa'ya döneceğini söylemişti ve telefonu onun açmasını diliyordu içinden. Neyse ki telefona sarışın genç çıkmıştı. "Benim, Nina," dedi kadın. "Söyle Nina, bir sorun mu var?" Vincent'in sesi derinden ve yorgun geliyordu. "Evet, Vincent.. Önemli bir sorun var." "Nedir Nina?" "Hâlâ seni istiyorum." Hattın öbür ucunda kısa bir duraklama oldu. Genç adam bunun bir davet olduğunu henüz kavrayamamıştı. Gülmeye çalışarak, "Ben de," dedi. Bunu sevişerek geçirdikleri bir günün sonunda son bir gönül alma, ona yaşattığı mutlu dakikalar için bir teşekkür telefonu sanmıştı. "Beni hâlâ istiyor musun?" diye sordu Nina. "Hem de nasıl." "Öyleyse atla gel yanıma." Bir an, bu ciddi olamaz, diye düşündü Vincent. Saatlerce kadınla boğuşurcasına sevişmişti. Aceleyle kolundaki saate baktı. . "Ama saat gecenin biri*. Çok geç değil mi?" "Sevişmenin saati mi olur Vincent. Hem sana tattıracağım çok zevkler var." Genç adam öteki karyolada çalan telefonun ziliyle uyanan Fabien Blanc'a şaşlân şaşkın bakarken eliyle reseptörü ağzını kapatıp homurdandı. "Bu karı çıldırmış. Beni oteline yeniden sevişmeye çağırıyor." Fabien gülümsedi. "Senin yaşında olsaydım, tereddütsüz kabul ederdim delikanlı," dedi. "İnsan her zaman işle oynaşı böyle bir arada bulamaz." "Zaten pestilimi çıkardı patron! "

Fabien yorganı başına çekerken, "Enayilik etme," diye mırıldandı. "Böyle bir kadına rastlamak şans işidir. Hem unutma, bu senin görevinin bir parçası. Ama dikkatli ol, onun gözü kanlı bir katil olduğunu da unutma sakın." Vincent reseptörü tekrar kulağına götürürken, "Tamam tatlım," diye fısıldadı. "Yarım saat sonra yatağımdayım." Genç adam söylenerek yataktan kalktı ve giyinmeye başladı. Aynı dakikalarda Nina huzursuz bir şekilde odanın içinde dönüp duruyordu. Sırtına sabahlığını geçirerek yardımcılarının kaldığı odaya gitti nihayet. Beş dakika kadar onlarla konuşup odasına dönmüştü.. Vincent odadan çıkınca Fabien Blanc başını kaşıyarak battaniyeyi üzerinden atıp ayağa kalktı. İçine bir kurt düşmüştü yaşlı ajanın. Nina'nın bu ikinci daveti biraz garipti; kadının erkeklere düşkünlüğünü biliyordu, ama bu kadar doyumsuz oluşuna inanamıyordu bir türlü. İster istemez aklına kötü şeyler gelmeye başladı. Hatta bir ara Vincent'e gitmesine izin verdiği için pişman da oldu; genç ajan gitmeye hiç istekli görünmemişti. Acaba kadın bir şeylerden şüphelenmiş miydi yoksa? Bir süre pijamalarıyla odanın içinde kararsız adımlarla dolaştı. Pencerenin kenarına giderek canlılık ve hareketini kaybetmiş Roma sokaklarını seyretti. Bir türlü içindeki huzursuzluğu yenemiyordu. Sonra telefona sarılıp Paris'ten Marcel Petit'yi aradı. Pek tabiidir ki o saatte eski dostunun, şişko karısı Simone'la derin bir uykuda olduğundan emindi. Simone başucunda top atılsa duymayacak kadar ağır uyuduğunu Marcel'den hep işitirdi; Marcel'in ise yılların verdiği alışkanlıkla daha zilin ilk çalışında gözlerini açacağını biliyordu. Nitekim az sonra hattın öbür ucunda arkadaşının sesini duydu. "Alo." "Bu saatte seni rahatsız ettiğim için üzgünüm dostum ama..." "Ne oldu Fabien? Roma'dan mı arıyorsun?" Fabien Blanc kekeledi. "Evet.. Otelden arıyorum.." "Sorun nedir?" "Şu kadın.. Nina.." "Atlattı mı sizi? Kaçtı mı yoksa?" "Hayır, Marcel.. Fakat.." "Konuşsana dostum. Neden cümleni tamamlamıyorsun? Neler oluyor orada?" "Bunu sana nasıl anlatacağımı bilemiyorum, ama huylanıyorum dostum." Marcel uyku sersemi homurdandı. "Yanılmıyorsam gece yarısına doğru senden her şeyin yolunda gittiğine dair bir telefon aldım. Şimdi neden huylanıyorsun." "Kadının seks yapma isteğinden." Marcel kulaklarına inanamadı. "Ne diyorsun sen? Saatin kaç olduğundan haberdar mısın Fabien? Beni Roma'dan bunun için mi aradın yani?" "Birisinle konuşmaya ihtiyacım var Marcel. Çok huzursuzum. Galiba Vincent'ın yeniden o karının yanma dönmesine izin vermemeliydim. Nina gece yarısı kaldığımız otele telefon ederek Vincent'ı yeniden çağırdı." "Bunun büyütülecek nesi var, dostum. Kadının bu konuda hasta olduğunu bilmiyor muyuz? Niye huylanıyorsun? Zaten Vincent'ı biraz da çekiciliği için bu işe atamadık mı?" "Orası öyle ama oğlan zaten otele bitik döndü." "Eee, ne olmuş yani? Bizim artık yaşlandığımızı unutuyorsun, o genç, bırak işini yapsın." "Burnuma kötü kokular geliyor Marcel. Çocuktan endişe etmeye başladım. Bu bir tuzak olmasın.."

Marcel kısa bir tereddüt geçirdi. Bunca yıllık deneyimli arkadaşının saçma sapan bir endişeyle gecenin bu saatinde kendisini rahatsız etmeyeceğini düşündü. Kendinden de biliyordu, bu meslekte yaş ilerleyince kazanılan bunca deneyime rağmen, evham ve korkular da artar, basit sorunlar gözde büyütülürdü. Onu rahatlatması gerektiğini düşündü. Nihayet, "Telefon et, bir bahane yarat ve onu geri çağır," diye homurdandı. "Ya kadın huylanırsa?" "Yapma Fabien. Senin gibi yıllarını bu mesleğe vermiş birine yol gösterecek değilim ya. Bana sorarsan, en iyisi sabahleyin onun dönüşünü beklemen; ama çok merak ediyorsan ara ve gelmesini söyle. Yine de bir kadeh şarap içip uyumanı tavsiye ederim." Marcel Petit telefonu kapatmıştı. Fabien bir an kendini küçük düşmüş gibi hissetti. Ama sonra dayanamayarak kadının oteline telefon etti. Santral memuresi telefonu odaya bağlamıştı. Odanın zili kulaklarında çınlıyordu Fabien'ın.www.cizgiliforum.com Fakat telefon bir türlü açılmıyordu... Vincent otel odasının kapısını tıkırdatırken içinden bu kadının kendisini ne sandığını düşünüyordu hâlâ, damızlık boğa mıydı yani? Her erkeğin belirli bir sınırı vardı. Böylesini hiç görmediğini kabulleniyordu. Kapı hemen kolundan tutarak hafifçe içeri çekti. Henüz kim olduğunu kesin bilmediği yakışıklı adamın daha yüzüne bakar bakmaz, bu gelişinde biraz isteksiz olduğunu sezinledi. "Hoş geldin Vincent," diye ona sıkı sıkıya sarıldı. Dudaklarına ateşli öpücükler gönderirken elleri hızla adamın vücudunda dolaşmaya başladı. Ama bu bir ihtiras sarılışından çok, delikanlının elbiseleri içinde saklı bir silah olup olmadığını anlamak için yapılmış bir aramaydı. Yoktu. Vincent silahsız gelmişti.. "Bıraktığımız yerden başlayalım Vincent," diye mırıldandı Nina. "Keşke bu gece beni hiç bırakmasaydın, değil mi?" Vincent inanmaz nazarlarla kadına baktı. Sırtında incecik, şeffaf, kısa bir gecelik vardı. İçine başka bir şey giymemişti. Tüm yorgunluğuma, bu akşamın ve gecenin ilerleyen saatlerine kadar sevişmelerine rağmen, onu yeniden arzuladığını kendisi de biraz şaşırarak fark etti. Elinden tutup çekiştiren Nina, yatağın kenarına kadar getirmişti şimdi onu. Pespembe diliyle dudaklarını ıslatan kadın, "Beni istiyor musun?" diye sordu. "Tabii, Nina," diyen genç adam gerçekten de o an kadını yeniden arzulamaya başlamıştı. Nina çapkınca göz kırptı. "Gecenin bu saatinden sonra biraz fanteziye ne dersin?" "Çok hoşuma gider tatlım. Ama önce soyunayım." "Şimdilik buna gerek yok." Vincent hayret ederek kadını süzdü. "Soyunmamı istemiyor musun?" "Ben yeterince çıplak sayılmaz mıyım? Sen sadece şu koltuğa otur ve beni izle." Vincent tam bir teslimiyetle Nina'nın gösterdiği koltuğa gidip oturdu. Kadının nasıl hislerini tahrik edeceği bir numaraya kalkışacağını merak etmeye başlamıştı. Nina otel odasının gömme dolabına giderek kapısını açtı. Dolabın içinden eğilerek bir şey almaya çalıştığını gördü. Bu kadarı bile heyecanının artmasına yetmişti. Kadının eğilmesiyle kısacık ve şeffaf geceliğinin arkasından gördüğü manzara harikaydı. Kalçaları harika denecek kadar güzeldi. Herhalde az sonra mükemmel bir şova kalkışacaktı. Ama Nina geriye döndüğü zaman tüyleri birden diken diken oldu.

Kadının elinde susturuculu bir Walther PPK vardı. Mesleği gereği bu silahı iyi tanırdı. Kısa ve hafifti. Sadece 600 gram ağırlığında. Silahın tek kusuru çok güçlü olmamasıydı. Bu tabanca 22 kalibrelik kurşun atardı.. Nina gibi bir katilin elinde mükemmel öldürücü bir silahtı. Bir anda dili damağı kurudu Vincent'ın.. Bir oyuna geldiğini, tuzağa düştüğünü anlamıştı. İçinden, Allah kahretsin, diye homurdandı; yanında kendisini savunacak silahı da yoktu. Kadının bu daveti kesinlikle sevişme isteğinden kaynaklanmıyordu. "Neler oluyor, bu tabanca da neyin nesi?" diye kekeledi. Nina'nın her zaman ki davetkâr bakışları şimdi buz gibi dondurucuydu. "Bunu bana sen anlatacaksın Vincent.. Öt bakalım.. Kimsin sen?" Sesi de en az bakışları kadar soğuk çıkmıştı kadının. Vincent birden çaresizliğin acı sıkıntısını duyumsadı. Karşısındaki afeti şu anda sadece bir dişi gibi değil, ünü tüm Avrupa'ya yayılmış katil olarak görüyordu. Mutlaka bir yerde açık vermiş olmalıydılar. İlk aklına gelen bu oldu genç ajanın. Ama nerede ve nasıl? Bunu bulamıyordu.. Şakaklarında ve sırtında soğuk ter taneleri beliriver-di. Bu kadının asla şakası olmazdı.. Kendini toparlamakta zorluk çekti. "Ne demek istiyorsun?" diye kekeledi. "Oyun bitti Vincent veya adın her ne ise.. Bana şimdi tüm gerçekleri birer birer anlatmalısın, aksi halde beynini dağıtırım. Herhalde elimdekini ne derece ustaca kullandığımı biliyorsun, değil mi?" Genç ajan taş kesilmişti.. "Biliyorsun.. Anlattık ya.. Ben Mösyö Max'ın yardımcısıyım.." "Bırak bu palavraları şimdi. Polis misin sen?" "Hayır.. Ne münasebet.." "Yoksa her hangi bir istihbarat örgütüne mi mensupsun?" "Çıldırdın mı sen? Benim öyle kuruluşlarla ne ilgim olabilir." Nina susturuculu tabancasıyla biraz daha yaklaştı ajana. Soğuk bir şekilde sırıtıyordu kadın. "Acaba kimyasal işlerle uğraşan uluslararası bir firmanın adamı olabilir misin?" Bu soruyu duyan Vincent aniden sapsarı kesildi. Bu kadın her şeyi biliyordu ve şimdi ustaca ağzını arıyordu. "Hayır," diye fısıldadı güçlükle. "Benim hiçbir kimyasal işler çeviren firmayla da ilişkim yok.." "Ya Max denen o ihtiyarın?" "Seni temin ederim ki onun da yok.." Nina isterik bir kahkaha attı. "Demek onun da yok, öyle mi?" "Seni temin ederim yok, Nina.. Ne olduğunu hâlâ anlamıyorum." "Yalan söylüyorsun Vincent.. Oysa hayatta kalabilmen için bana gerçekleri anlatman şarttı. Neden biraz anlayışlı olmuyorsun." Fransız ajan yutkundu. "Yemin ederim sana doğru söylüyorum." "Öyleyse söyle bakalım, aracı Istvan Molnar'la kim ilişki kurdu?" "Max tabii. Macar böyle işlerin tam adamı. Onu bulmakta zorlanmadık." "Büyük bir hata yaptınız Vincent. Çünkü Istvan'la konuştum. Beni oyuna getirmeye çalıştığınızı o söyledi." Vincent buna inanmak istemiyordu. Onlar dönüp kadını Fransa'da tutuklamadan önce Macar'ı BCRA'nın serbest bırakması olacak şey değildi.

"Yalan bu," diye bağırdı ajan. "Asıl yalan söyleyen sensin Vincent. Biliyor musun, senin için çok üzülüyorum. Çok samimiyim, seni öldürmek istemezdim. Bana yatakta çok keyif verici dakikalar yaşattın. Güçlü erkekleri öldürmekten nefret ederim, ama buna mecburum." "Yapma Nina! Yanılıyorsun," diye inledi Vincent. Fakat kadının gözlerindeki o korkunç ifadeden bunun kuru bir tehdit olmadığını çoktan anlamıştı. Son çare olarak kadının üstüne atlayıp onu etkisiz hale getirmeyi düşündü; hiç de kolay değildi bu, lakin başka hiçbir olanağı kalmamıştı. Tam atak yapmaya hazırlandığı anda silah patladı. Nina kurşunu genç Fransız'ın tam alnına isabet ettirmişti.. Vincent külçe gibi oturduğu koltuktan yumuşak halıların üzerine yığılırken telefon çalmaya başladı.. Belki Marcel Petit haklıydı, ama Fabien'in içindeki endişe gittikçe vicdan azabına dönüşmeye başlamıştı; buna daha fazla katlanamazdı. Nina'nın kaldığı oda telefona cevap vermiyordu. Delikanlının başına bir hal geldiyse, bundan biraz da kendini sorumlu tutacaktı. Sokağa çıktığında ılık bir mayıs havası geceye hâkimdi. Ama yaşlı ajan üşüyordu, ince pardösüsünün yakalarını kaldırdı ve kapının önünden bindiği taksiye Pantheon Oteli'ne çekmesini söyledi. Hemen hemen aynı dakikalarda Nina'nın yardımcılarından biri resepsiyona inerek hesabı kesiyordu. Gece nöbetçisi memur gecenin bu saatinde otelden ayrılan müşterilere biraz yadırgayarak baktı. Ama istenileni nezaketle yaptı ve kendilerini yine ağırlamaktan şeref duyacaklarını belirtti. Nina ve yardımcılarının oteli terk edişlerinden yaklaşık on dakika sonra Fabien Blanc lobiye giriyordu. Onun otel müşterisi olmadığını sezen bell-boylardan biri usulca yanına yaklaşarak ne istediğini sordu. Fabien tatsızlığa mahal vermemek için nereye gitmek istediğini söylemek zorunda kaldı. Aldığı cevap şaşırtıcıydı. Görmek istediği müşteriler az evvel oteli terk etmişlerdi. Başka çaresi kalmamıştı. Cebinden telefonunu çıkararak Roma'daki Fransız büyükelçiliğine telefon ederek kimliğini verdi ve acil yardım istedi. Vincent'ın başına gelenleri tahmin edebiliyordu artık... Nina'nın Fransa'ya getirilmesi operasyonu tam bir fiyasko ile neticelenmiş, kiralık katil izini kaybettirmişti. Fransız elçiliğinin girişimiyle olay örtbas edildi, fakat yaşlı ajan o kadın dünyanın öbür ucuna da gitse, onu bulup öldüreceğim, diye yemin etti.. —7— Irak - Mayıs TERRY Farrell için huzursuz bir bekleyiş başlamıştı. Ajan Aykut Sarp'ın güvenilir bir insan olduğunu ve o gece hayatını kurtardığını biliyordu, ama ne olursa olsun yabancı bir istihbarat örgütünün gizli hücresinde kurtuluşu için CİFE ile irtibat kurulmasını beklemek hiç de iç açıcı bir durum değildi. İkram edilen Türk tarzı kahveden hiç hoşlanmamıştı; sonuna doğru ufak telve parçacıkları ağzına gelmiş, diline yapışmıştı. Ama bunu karşısında oturup kendisini nezaketle oyalamaya çalışan Aykut'a belli etmemeye çalıştı. Saatler hızla ilerliyordu ve kendilerini buraya getiren MİT ajanı hâlâ dönmemişti. Sık sık saatine bakıyordu Terry. Yakında sabah olacaktı. Salih denen ajan tanıdığı CİFE elemanını gece aramaya çıkmak için nazlanmış, geceleyin denetimlerin çok arttığından dem vurarak bu işi gündüz gözüyle yarma bırakmayı istemişti. Neyse ki Aykut Sarp onu zor da olsa ikna etmiş ve İngiliz ajanla temas kurması için sokağa çıkarabilmişti. Fakat Salih hâlâ görünürlerde yoktu.

Aykut da yavaş yavaş endişelenmeye başlamıştı. İrtibat kurmanın bu kadar uzun sürmemesi gerekiyordu. Ayrıca kendi durumu da daha ilk günden zorlaşmıştı. Salih'in asıl işi CIA elemanıyla kontak kurup bundan böyle Merkez garında buluşamayacaklarını onlara bildirmek iken, şimdi MI 6 ajanının kurtuluşu için uğraşıyordu. Terry, "Arkadaşınız gecikti, değil mi?" diye sordu. "Merak etmeyin," diye mırıldandı Aykut. "Herhalde irtibat kuramamış olmalı. O işini bilen biridir, sizi mutlaka örgüt elemanlarınıza teslim edecek bir yol bulur." Kendi söylediğine kendi de inanmak istiyordu Aykut. Oysa Salih'i hiç tanımıyordu, onunla ilk defa bu gün görüşmüştü ve becerisi hakkında hiç fikri yoktu. Gerçi Salih'in Bağdat'taki süresi uzamış ve herhangi bir nedenle merkeze alınmadığına da bakılırsa işini başarıyla götürüyor sayılabilirdi. Terry'nin bütün bir gece gözünü kırpmadığını gören Aykut bir kere daha sordu. "Biraz uyuyup dinlenmek istemez misiniz? Yarın pek rahat geçecek bir güne benzemiyor, istirahat etseniz iyi olur, en azından bir iki saat uyumalısınız." "Haklısınız, ama uyuyacak gibi değilim. Çok huzursuzum." "Endişelenmenize gerek yok. Sanırım örgütünüz de şu an sizi arıyordur. Sahi, garda yanınız da gördüğüm o hanım kimdi?" "O bir Iraklı, Saddam muhaliflerinden, bir felsefe doktoru. Babasını Saddam idam ettirdiği için CIFE'ye yardım ediyor." "Öyleyse mesele yoktur, O hanım kimseye görünmeden kaçmayı başarmış. Durumu çoktan sizinkilere iletmiştir. En az Muhaberat kadar sizinkiler de sizi arıyorlardır." "Umarım, öyledir." Terry'nin uyuyamayacağını anlayan Aykut sordu. "Bir kahve daha içmek ister misiniz? Sinirleri yatıştırmaya iyi gelir." Telveli kahveyi hatırlayan Terry başını iki yana salladı. "Hayır, teşekkür ederim." Aykut ısrar edemedi. Aslında o da yorgun ve uykusuzdu. Ama genç kadını yalnız bırakarak bir köşeye çekilip uyumak istemiyordu. Ayrıca garda Iraklı memura attığı yumruk sırasında incinen elinin kemiği de sızlamaya başlamış, eli biraz şişmişti de. Kısa bir sessizlik oldu. İkisi de söyleyecek bir şey bulamamanın sıkıntısını yaşadılar. İlk konuşan Terry oldu. Hafifçe gülümsedi. "Siz de buraya şu kimyasal silah için geldiniz, değil mi?" Artık bu bilinen bir konuydu, saklamanın anlamı yoktu. Aykut başını salladı. "Evet." "Biz de," diye mırıldandı Terry. "Bombaların nerede depolandığı hakkında bir şey öğrenebildiniz mi?" "Üzgünüm, ama hayır. Ya siz?" Aykut, genç kadının büyük bir içtenlikle konuştuğuna emindi. "Henüz öğrenemedim," dedi. Tam o sırada sokak kapısının açıldığını duydular. Ne de olsa ikisi de bulundukları yerin yabancısıydılar. Aykut yerinden fırladı. Salih nihayet dönmüştü.. MİT ajanının yüzü gülüyordu. "Artık korkmanıza gerek yok Miss Farrell," dedi. Ajan Kevin Pallockla temas kurdum. Kendisi CIFE'dendir. Önce bana inanmak istemedi, ama birileriyle irtibat temin ettikten sonra anlattıklarıma inandı. Bu sabah saat dokuzda sizi alacaklar." Terry'nin solgun yüzü önce pembeleşti sonra dalga dalga sevincin sıcaklığı kapladı yanaklarını. Gülümseyerek sordu. "Buraya mı gelecekler?" Salih olumsuz bir şekilde başını salladı.

"Kusura bakmayın, onları buraya çağıramazdım. Er Rasafa'daki Ermeni Kilisesi önünde sizi teslim edeceğim." Genç kadın şehri hiç tanımıyordu. "Buraya uzak mı?" diye sordu. Salih Terry'yi endişelendirmek istemedi. "Artık korkacak bir şey yok. Bağdat fazla büyük bir şehir değildir. Yarın halk uyanınca sizi rahatlıkla kalabalık arasında oraya götürürüz." Terry rahatlamıştı. "Teşekkür ederim," diye mırıldandı. "Çok teşekkür ederim. Benim için kendinizi riske attınız." Salih sevecenlikle bir gözünü kırptı. "Ne de olsa aynı taraftan sayılırız. Ama korkarım ben gittiğimden beri siz hiç uyumamışsınız, hiç olmazsa gün ağarıncaya kadar biraz kestirseniz iyi olacak. Biz de biraz dinleniriz." Terry de gülümsedi: "Bu tavsiyenize uymaya çalışacağım." İki erkek kızı odada bırakarak dışarı çıktılar, karanlık koridorda yürüyüp başka bir odaya geçerlerken Aykut sordu. "CIA ile de temas kurabildin mi?" "Evet," diye mırıldandı Salih. "Yarın akşam ilk görüşmeyi El Fettah Meydanı'ndaki parkta yapacağız." Aykut derin bir soluk aldı. Salih bütün gece iyi çalışmıştı anlaşılan; hem CIA ile gereken irtibatı kurmuş, yeni buluşma yerini ayarlamış hem de Terry için zor da olsa CİFE ile temasa geçmişti. Ama ne yazık ki ellerinde henüz Harry Morgan'ın adamlarına ulaştıracakları tatmin edici tek bir bilgi yoktu. Aykut odadaki divanlardan birinin üzerine ayakkabılarını çıkararak uzandı. Gözünden uyku akıyordu. Az sonra da uykuya daldı... El Muhaberat'ın genel merkezinde Abbas Azizî'nin odasından çıkan Cemal Mahmudî kesin kararlıydı, yapacağı fazla bir şeyi kalmamıştı, öncelikle kendi canını kurtarmak zorundaydı. İçinden küfürler savurarak bir alt kattaki kendi odasına yürüdü. Kattaki nöbetçi memurlar onu saygıyla selamladılar ve tabii hiçbiri bu saatte niye odasına girdiğini de sormadılar. Mahmudî hâlâ ürküten ve etrafına korku salan biriydi. Odasının ışığını yakan Mahmudî hemen çok gizli bazı evrakların saklandığı kasasına doğru yürüdü. Cebinden özel anahtarını çıkararak kasayı açtı. Bu anahtarın bir teki de yalnız başkan yardımcısında bulunurdu. Cemal'in elleri titriyordu, aradığı dosyanın artık kendisinden ümidi kesmiş olan Abbas Azizî tarafından alınmış olmasından korkuyordu. Alnında ince bir ter tabakası oluşmuştu, ama sonunda rahat bir nefes aldı. Dosya yerindeydi.. Hızla dosyayı kasasından çıkararak içine bir göz attı ve evrak çantasının içine yerleştirdi. Bu onu özgürlüğüne kavuşturacak belge olabilirdi. İşinin pek kolay olmadığını çok iyi biliyordu, ama başka çaresi kalmamıştı ve o gece son kozunu oynayacaktı. Gayri ihtiyarı eli belindeki silahına gitti. Tabancasını çıkararak kontrol etti, namluya bir kurşun sürdü. Titremesi hâlâ geçmemişti. Önce sağ salim bu binadan çıkması gerekiyordu. Merkez binayı terk etmedikçe yakayı kurtardığına emin olamazdı. Başkan yardımcısı onu ana kapıdan çıkarken bile tutuklatabilirdi. Derin bir nefes aldı, soluklarını ayarladı, dikleşti. Artık çıkabilirdi ofisinden. Son bir kere odasına baktı, sonra kötü kaderine lanetler okuyarak ışığı söndürüp dışarı çıktı. Koridordaki memurlar tavırlarını değiştirmemişlerdi, onu yine saygıyla selamlayıp iyi geceler dilediler.

Mahmudî binayı terk ederken özel makam şoförü yerinden çıkıp arabanın kapısını açtı. Arabaya binince şoförüne tek kelime etmedi, ama eli her an silahına gidebilecek gibi hazırlıklıydı. Araba ağır ağır binanın bahçesinden çıkınca rahatladı Cemal. Araba evinin yolunu tutmuştu, daha doğrusu şoförü bu saatte adamın evine döneceğini tahmin etmişti, fakat iki yüz metre sonra Mahmudî arabayı durdurdu ve şoförünü başından savdı. Artık planını uygulamaya geçebilirdi. Ian Barret gizli bölmesinde çok huzursuzdu. Odanın havasız olmasına aldırmadan ağzından eksik etmediği piposunu tüttürmeye devam ediyordu. Karşısında oturan Kevin Pallock'a sordu. "Nasıl biri bu? O adamı daha önceden tanıyor muydun?" "Evet, ama fazla uzun boylu değil tanımam. Kendini Türkmen tüccar diye tanıtmıştı, lakin ticaretten başka her işi yaptığına emindim. Meğer MİT ajanıymış. Birkaç kere otelde karşılaşmıştık, fazla girişken ve meraklı görünüyordu. Hatta onun Muhaberat ajanı olmasından bile şüphelenmişim." Ian Barret hâlâ tedirgindi. "Peki şimdi bu fikrinin değişmesine ne sebep oldu?" diye sordu. Kevin Pallock hayretle bölge şefine baktı. "Miss Farrell’in kaçırılması tabii," dedi. "Aksi halde olayı nereden bilebilirdi?*' "Bunun bir tuzak olmadığını nereden biliyorsun Kevin? Ya Muhaberat bize bir oyun oynuyorsa? Ya teslim anında karşımızda MİT elemanlarını değil de, Cumhuriyet Muhafızlarını bulursak, o zaman ne yaparız?" Odada oturan David Mc Neil ve Dr. Fatma sessizlik içinde onları dinliyorlardı. Dr. Fatma söze karıştı. "Bunun bir tuzak olduğunu hiç sanmıyorum Mr. Barret," dedi. "Olay anında bildiğiniz gibi ben de oradaydım. Miss Farrell koridordaki banklarda oturan o yabancıyı tanıdı, zaten her şey de o birkaç saniye içinde oldu. Yabancı da onu gözlüğünü çıkarır çıkarmaz tanıyıverdi. Yani ikisinin daha önce görüşmüşlüğü var, ben buna şahidim." Ian Barret tatmin olmamıştı. "Gar binasından kaçmayı başarmışlar, ama ondan sonrası hakkında bilgimiz yok; ya dışarıda Cumhuriyet Muhafızlarına yakalandılarsa? Ya şimdi onların elinde tutsaksalar? Ben bunda bir tuzak havası sezinliyorum. Miss Farrell'i konuşturmuş olabilirler." İlk tepki MI 6 ajanı David'den geldi. "Ne yapacağız peki? O bahsettiğiniz Ermeni Kilisesi önüne gitmeyecek miyiz?" Ian Barret bir süre cevap vermeden piposunu çekiştirdi. Cevap alamayınca David homurdandı. "Ben giderim. Arkadaşımı o durumda yalnız bırakamam. Bir tuzak söz konusu olsa bile şansımı denemeliyim." Dr. Fatma da atıldı. "Ben de Mr. David'e eşlik edebilirim. Zaten yalnız gitmesi söz konusu olamaz. Ne Arapça biliyor ne de şehri tanıyor, yanma birini katmamız şart." Barret nihayet ağır ağır konuştu. "Size izin veremem doktor. Siz zaten mimli ve tanınan birisiniz. Üstelik garda saldırıya uğrayan adam da orada olursa hemen sizi hatırlayıp teşhis edebilir. Bence Mr. David'in de gitmesi uygun değil. Bu işi yine Kevin ile bizim Hasan'a verelim. Saat tam dokuzda kilisenin önünde olsunlar. Ama itiraf edeyim ki burnuma tuhaf kokular geliyor." Kısa bir an odada sessizlik oldu. Ian Barret tekrar Kevin Pallock'a dönerek sordu: "Henüz vaktimiz var, kısa bir araştırma yapabiliriz. Burada Türk istihbaratından tanıdığın kimse var mı?" Kevin olumsuzca başını iki yana salladı.

"Altı ay öncesine kadar vardı. Musa Özoğuz diye elçilikte ataşe olarak çalışan birini tanıyordum, ama sanırım tayini çıktı. Onu uzun zamandan beri görmüyorum. Yine de elçiliğe telefon ederek yardım talebinde bulunabiliriz." "Bu olmaz, kesinlikle olmaz. Bütün telefonların dinlendiğini biliyoruz. Ayrıca elçilik de bu talebimizi kaale almaz. İş yine senle Hasan'a kalıyor." Kevin sordu. "Miss Farrell'i bulursak, nereye getirelim?" "Kuteybe Caddesi'ndeki öbür üssümüze. Şimdilik buraya getirmenizde sakınca var. Bunun bir tuzak olmadığına kesin emin oluncaya kadar Miss Farrell'i buraya getiremeyiz." El Savra Caddesi'ndeki büyük saat kulesi gecenin üçünü gösterirken Cemal Mahmudî bindiği taksiden inerek etrafına bakındı. Taksi gözden uzaklaşıncaya kadar da kımıldamadı. Yeni bir günün ilk saatlerindeydi ve doğacak şafağın ona ne getireceği hakkında en ufak bir bilgisi yoktu. Gün pek çok şeye gebe olabilirdi, ama artık onun da fazla seçeneği kalmamıştı ve hayatının kumarını oynamaya kalkışıyordu. Son bir kere daha arkasına dönüp boş caddeyi gözden geçirdi. Tenhalık, sessizlik ve mayıs gecesinin tatlı rüzgârından başka bir şey yoktu etrafta. Ağır ağır caddenin kuzeyine doğru yürüdü. Hedefi elli metre kadar ilerdeki bir kumaş deposuydu. Fakat bu depo içindeki ticari faaliyetin gündüzden ziyade gece yapıldığını çok iyi biliyordu. Adımlarını sıklaştırdı. Cemal Mahmudî akıllı ve kurnaz bir adamdı. Hayatta daima kendi sahasında çalışan insanlardan bir adım önde olmak isterdi, bu yalnız bir hırs değil, yaptığı işte bir emniyet supabıydı da. Gerçekten de bu son çareye başvurmak istemezdi, hele bir vatan haini olmayı asla düşünmemişti; ne var ki Tanrı'nın ihsanı olan canı her şeyden mukaddesti. Gerçek hain, çevirdiği desise ve dolaplarla Abbas Azizî idi; şayet kendisini harcamaya kalkmasaydı o da bu durumlara düşmeyecekti şimdi. Ama elinde sahip olduğu çok kıymetli bir hazine vardı ve bütün dünya bu hazineyi satın alabilmek için olanca imkanlarını ayaklarının önüne sermeye hazırdı. Cemal bunu çok iyi biliyordu ve sadece özgürlüğünü istiyordu. El Savra Caddesi, Körfez Savaşı'ndan evvel ticari hayatın en geliştiği, büyük mağazaların, pahalı işyerlerinin bol olduğu bir yerdi, fakat bombardımanlardan sonra bir harabeye dönen cadde eski itibarını kaybetmiş, ticaret hayatı da durma noktasına gelince şimdi daha ziyade yıkık, harabe binaların yer aldığı, metruk bir kesime dönüşmüştü. O eski şaşalı dükkânlar kalmamış, ayakta kalan binalar da depo ve ardiye olarak kullanılmaya başlamıştı. Gece karanlık bastıktan sonra, işsiz güçsüz ve serseri takımının barındığı yerler haline gelmişti. Mahmudî kumaş deposunun demir kapısı önünde durdu. Bu demir kapının üç sene evvel yapıldığını biliyordu. Onun, kendisine bilgi sızdıran gayri resmi bir sürü kaynağı mevcuttu. Bu kaynaklardan gelen bilgileri toplar, bir kısmını tasfiye ettikten sonra işe yaramayacağına inandığı bilgileri resmi bir şekilde Muhaberat'a iletirdi. Mevcut kaynaklarından bazılarına örtülü ödenekten para çıkarır, bazılarının gizli kapaklı işler yapmasına göz yumar, bazen de o kişileri belirli menfaatler karşılığında tanımazlığa gelirdi. Aslına bakılırsa, istihbarat faaliyetlerinde bunların hepsi geçerli yollardı; ne var ki Mahmudî bazı bilgilerin sadece kendinde kalmasından yanaydı, zira o akıllı bir adamdı ve er veya geç günün birinde bu bilgilerden kendi yararına olarak istifade edebileceğini hep düşünmüştü. Bu kumaş deposu CIA'nin Bağdat'taki gizli üssüydü. Yabancı başkentlerde çoğu zaman ülkeler büyükelçiliklerini hep merkez olarak kullanırlardı. Ama Amerika gerek Körfez Savaşı ve gerekse Çöl Harekâtı sırasında büyükelçiliklerini geçici de olsa kapatmak zorunda kalınca istihbarat faaliyetlerinde büyük aksamalar olmuştu. Bu nedenle de Çöl Harekâtından sonra CIA Bağdat'ta gizli üsler kurmaya çalışmış, fakat taunda pek başarıya ulaşamamıştı. El Muhaberat bu üslerden ancak birini tespit edebilmişti ve orası da gece gündüz, günün yirmi dört saati gözet-lenirdi. Ama bu deponun da bir üs olarak kullanıldığını sadece

Mahmudî bilirdi. Ona bu bilgiyi sızdıran kaynağı bir şekilde ortadan kaldırınca kaynak kurumuş, fakat kendisine çok büyük bir avantaj sağlamıştı Mahmudî. Bu yuvanın başkaları tarafından bilinmesini de istemiyordu. CIA'in bütün zenginliği ve olağanüstü teknik donanımına rağmen Irak'ta fazla barınamadığını en iyi bilen insanlardan biriydi o. Bu depoda elektronik kontrol olmadığını da biliyordu. Yine de heyecanlıydı. Son kez derin bir nefes aldı. Sonra yandaki zile bastı. Kapının hemen açılmasını bekledi. Yanılmamıştı, az sonra kapıdaki sürgünün içerden çekildiğini duydu. Orta boylu, beyaz entarili, sırtına siyah bir ceket giymiş, bıyıklı bir adam açmıştı kapıyı. Bir süre Mahmudî'yi süzdükten sonra sert bir şekilde homurdandı. "Ne istiyorsun?" "Bir yetkili ile görüşmek istiyorum." Adam huzursuz bir şekilde Mahmudî'ye baktı, sonra da aynı tedirginlikle gelenin arkasında başkalarının olup olmadığını anlamak istercesine şöyle sokağa bir göz attı. "Saatin kaç olduğunun farkında mısın be adam? Burası bir depo gecenin üçünde yetkili mi olur burada?" diye söylendi kapıyı açan kişi. Adamın Arapçası kusursuzdu, ama onun gerçek bir Iraklı olmadığını hemen anlamıştı Cemal. Hafifçe gülümsedi. "İçeri git ve Mr. Robin Farley'e Cemal Mahmudî'nin dostça bir ziyarete geldiğini söyle" diye mırıldandı. Adamın Robin Farley adını duyunca irkildiğini hemen fark etmişti. Beyaz entarili adam önce inkâra kalkıştı. "Burada öyle biri yok," diye mırıldandı, hatta yüzüne karşı telaşlı bir şekilde kapıyı kapatmak istedi. Fakat Mahmudî daha atak davranmış ve ayağını aralığa sokmuştu. "Korkma, bu dostane bir ziyaret. Tek istediğim onunla görüşmek, başka bir niyetim yok." Adam bir süre Cemal'in karanlıktaki yüzüne baktı. Karar vermekte zorlanıyordu. Nihayet, "Bekle biraz," diye mırıldandı. Mahmudî ayağını aralıktan çekerek niyetinin samimi olduğunu kanıtlamak istemişti. Kapı kapandı ve uzun bir bekleyiş başladı. Muhaberat ajanı kahredici bir bekleyişe başladı. Saniyeler sanki geçmek bilmiyordu. Ona saatler gibi uzun gelen bir iki dakika sonra adam yeniden kapıyı açtı ve "Girin," diye fısıldadı. Cemal içeriye adımını attığı anda da tam belinin ortasına bir tabanca namlusunun dayandığını hissetti. Aynı anda deponun ışıkları yandı ve karanlık ortam birden aydınlandı. Mahmudî gözlerini kırpıştırarak çevresine bakındı. Koca depoda bir köşeye atılmış birkaç top kumaştan başka bir şey yoktu. Sağ tarafta ufak ve eski bir masayla birkaç iskemle gördü; bir de arka tarafa açılan ufak bir kapı daha. Kapının önünde elinde silahıyla duran bir adam daha fark etti Cemal. Gözlerini kısarak adama baktı. Onu birkaç kere daha görmüştü yalnız yaptığı takiplerden bir kaçında. Robin Farley denen adam oydu. Mahmudî tehdit altında oluşuna hiç aldırmadı. Geliş niyetini anlayıncaya kadar böyle davranmaları çok olağandı, zira bu çok sıra dişi bir durumdu. Herhalde CIA ajanları gecenin saat üçünde El Muhaberat'ın en üst düzey elemanlarından birinin ziyaretini kesinlikle beklemiyorlardı. Cemal, "Lütfen silahlarınızı indirin Mr. Farley," diye mırıldandı düzgün İngilizcesiyle. "Bu tamamıyla iyi niyetle yapılmış bir ziyaret ve yalnızım. Sizin için bir tehlike yok." Deponun kapısı kapanmış ve Mahmudî senelerdir düşman bildiği insanların gizli inine girmişti. Heyecanlıydı, ama korktuğu söylenemezdi. Aynı anda Robin Farley de hâlâ silahını Cemal'e doğru tutarak bulunduğu yerden yaklaşmaya başlamıştı. Ama CIA ajanının yüzünde çok belirgin bir hayret ifadesi şekillenmişti. Robin'in kendisini tanıdığını anladı Cemal. Bu daha iyiydi; tabii gerçek niyetini anlayıncaya kadar bir süre şüphelenecekler ve sorgu suale kalkışacaklardı. Cemal bunu da anlayışla karşılayabilirdi. Robin, Mahmudî'nin beline silahı dayayan adama seslendi.

"Üstünü ara bakalım, silahı var mı?" dedi. Arkasındaki adam koltuk altlarına elini attığı anda Cemal konuştu. "Belimde bir King Cobra Colt var. Sizin imalatınız." Bu arada gülümsemeyi de başarmıştı. Arkasındaki adam usta bir hareketle belindeki tabancayı kılıfından çekip aldı. Robin elindeki silahı hâlâ Cemal'e yönelik tutuyordu. "Ne istiyorsun? Buraya niçin geldin?" diye sordu CIA ajanı. Yüzündeki şaşkın ifade henüz kaybolmamıştı. Mahmudî mukabil bir soru ile karşılık verdi. "Bunu tahmin edemiyor musunuz?" Robin'in elleri terlemeye başlamıştı. "Hiçbir fikrim yok," diye homurdandı. "Anlayacağınızı sanmıştım." "Neyi?" Cemal Mahmudî dik dik CIA ajanına baktı. "Amerika Birleşik Devletleri'ne sığınmak istiyorum." Kısa bir tereddüt anı yaşadı Robin. "Siz kimsiniz?" Cemal kaşlarını çattı. "Artık oyun oynamayı bırakalım Mr. Farley. Benim kim olduğumu çok iyi biliyorsunuz. Ben de sizin bu isteğime kendi başınıza karar veremeyeceğinizi biliyorum. Çok kısıtlı vaktimiz var, hemen harekete geçin elçiliğinizle temas kurun, ya da beni yurt dışına çıkarmaya kim yetkili ise o ajanınızla." Bu tür iltica talepleri istihbarat dünyasında nadir görülen vakalardan değildi. Fakat Robin emin olmadıkça bunu amirlerine iletemezdi. Onu asıl düşünceye sevk eden husus karşısındaki adamın El Muhaberat içindeki önemli mevkiiydi. Adam şayet isteğinde samimi ise bu fevkalade bir fırsat olabilirdi, hele tam bu sıralarda. Verebileceği bilgilerin değeri tartışılmazdı. Ama Robin her şeyden önce bunun bir tuzak olup olmadığını anlamak zorundaydı. Karşısındaki adam inandırıcılığı olan, mevkii yüksek bir tavşan da olabilirdi. Şu anda deponun çevresinin Cumhuriyet Muhafızları tarafından sarılıp sarılmadığını da bilemezdi. "Bu talebinizi niye kabul edelim ki?" diye sordu. "Hadi dostum, boşuna zaman kaybetmeyin. Ortadan kaybolduğum teşkilatım tarafından anlaşılırsa her taraf toz duman olabilir. Ben çok önemli bir kişiyim ve şu an zamana karşı yarışıyorum. Aklınıza belki bu girişimin bir tuzak olduğu gelebilir, ama sizi temin ederim ki Muhaberat'ın bundan haberi yok."' "Yine de bu sorumun cevabı değil. Sizi kabul etmemiz için bir sebep göremiyorum. Bize ne sağlayacaksınız?" "Ciddi olamazsınız." Tabancanın namlusu hâlâ Mahmudî'ye yönelikti. Robin, "Çok ciddiyim" dedi. "Öyleyse ben de size şu kadarını söyleyeyim. Muhaberat, CIA'in çok yakında geniş çaplı bir operasyona kalkışacağını haber aldı. Bu operasyonun nedeninin elimizdeki yeni kimyasal silah olduğunu da biliyoruz. Hem kuzeyden hem de güneyden bir saldırıya geçeceğinizi de istihbar eyledik. Bu operasyon tam bir fiyasko ile neticelenecektir. Zira kaynaklarınız bu silahı nerede gizlediğimizi öğrenemediler. Hem yalnız siz değil, müttefikiniz olan diğer ülke istihbarat birimleri de. Kayba mahkûmsunuz, şayet içerden biri bu çok önemli bilgiyi size vermezse. Bilmem, ne dediğimi anlıyor musunuz?" Robin'in elindeki silahın namlusu yavaş yavaş aşağıya kaydı... Gün doğdu. Sabahın ilk ışıkları Bağdat'ın üzerinde parıldarken Terry Farrell gözlerini açtı. Sıkıntıyla yerinden fırladı. Bir iki saat kadar uyuduğunu sanıyordu. Saatine bir göz attı. İçerden birtakım sesler geliyordu. Genç kadın saçlarını düzeltip kılığına çekidüzen verdi. Üzerindeki siyah çarşaflardan fena falde sıkılmıştı. Buruşan uzun eteklerini toparlamaya çalıştı, şartlar ne olursa olsun, her kadın gibi aynaya bakıp uykusuz geçen bir geceden sonra halini görmek istedi. Ajan Salih ona tuvaletin yerini göstermişti. Uyandığını belli etmek istercesine öksürerek tuvalete doğru yürüdü. Aykut, koridora çıkarak ona gülümsedi.

"Günaydın. Uyuyabildiniz mi biraz?" "Sanırım bir iki saat kadar içim geçti." "Tamam," dedi genç ajan. "Sonra gelin de bir çay içelim." Terry başını sallayıp tuvalete girdi.. Kahvaltı masası pek zengin sayılmazdı. Biraz krem peynir, bisküvi ve çay. Aykut gülümseyen bir çehre ile, "Sizi daha iyi ağırlayamadığımız için çok üzgünüm," diye fısıldadı. Ne yazık ki burada şartlarımız ancak bu kadarına elveriyor." Terry rica ederim, tarzında bir şeyler geveledi ağzının içinde. Ufak bir masanın üzerinde bir şeyler atıştırıp sessizce çaylarını içiyorlardı üçü de. Doğan sessizliği yine Aykut bozdu. "Paris'teki sandviçleri anımsadım şimdi; çok lezzetliydi, değil mi?" diye sordu. Terry ajanın kendisini rahatlatmaya çalıştığını anlamıştı. Ona gülümseyerek karşılık verdi. "Siz de yememek için epey direnmiştiniz." İkisi birden gülüştüler. Salih onların ne zaman ve nerede tanıştıkları hakkında bilgi sahibi değildi, ama merak ederek bir şey sormadı. Sadece anlamadan onların yüzlerine bakarak o da sırıttı. Yine bir sessizlik oldu. Terry bu defa Salih'e bakarak, "Buradan saat kaçta çıkacağız?" dedi. "Ermeni Kilisesi'ne yarım saatte varırız. Ama her şeye rağmen önce buluşma yerini bir gözden geçirmemiz gerekebilir, bu nedenle sekizde yola koyulsak iyi olur." "Siz de geleceksiniz, değil mi Mr. Sarp?" Aykut, genç kadının korktuğunu hissediyordu. "Tabii," dedi. "Ben de geleceğim." Bir an Salih'le göz göze geldiler. Salih'in bu karara pek sıcak bakmadığını anlamıştı Aykut, ama hiç oralı olmayarak, "Silaha gereksinimimiz olabilir," diye homurdandı. "Bize uygun silah temin edebilir misin?" Salih istemeye istemeye başını salladı. "Evet," diye mırıldandı. "İşin o yanı kolay. İçerde yeteri kadar tabanca var." Artık çıkış saatlerini beklemekten başka yapacakları bir şey kalmamıştı...

Irak - Mayıs KEVIN Pallock ihtiyatlı bir adamdı. Taksiden Ermeni Kili-sesi'ne oldukça uzak bir yerde indi. Mükemmel Arapçasına rağmen sokakta tedbir olarak ağzını açmıyor, gerekli konuşmaları tamamen Hasan'a bırakıyordu. Kevin'in kıyafetini Bağdat sokaklarında dolaşan herhangi bir Iraklıdan ayırmaya imkân yoktu. Semtin bu bölümü kısmen, fakat sayıları oldukça azalan Hıristiyan kökenli Iraklıların yerleştiği bir bölümdü. Kilise eski ve tarihi bir yapıydı. Binanın doğusuna rastlayan yüksek duvarının altında genellikle ufak seyyar satıcılar tezgâhlarını açarak günlük nafakalarını çıkarmaya çalışırlardı. O sabah da erken saatte kilisenin duvarı altında hareketlenme başlamıştı.. Terry Farrell'la burada buluşmayı Kevin istemişti. Bunun ana nedeni de şehirde yaşayan yabancıların buraya pek itibar etmemeleri ve dolayısıyla Cumhuriyet Muhafızlarının burada fazla kontrolde bulunmamalarıydı. Fakat Kevin o gün çok dikkatli olması gerektiğini biliyordu. Çünkü ne olursa olsun, Merkez Gar'ında yaşanan o olaydan sonra Cumhuriyet Muhafızları çok daha tedbirli olacaklar ve araştırmalarını hızlandıracaklardı. Son yirmi senedir Bağdat'ta görülen her yabancının potansiyel casus olarak tanımlanması alışkanlığı çok yaygınlaşmıştı. Kevin, Hasan'la birlikte önce bir müşteri gibi dolaşıp durdu. Tezgâhlar önünde duruyor, gerçek alıcı gibi satılan mallara bakıyorlardı. Gerçekte ise mallardan ziyade gittikçe

kalabalıklaşan duvar dibindeki insanları araştırıyorlardı. Hasan, Miss Farrell'ın sırtında siyah bir çarşaf olduğunu, yeşil gözlerini de koyu bir güneş gözlüğü ile sakladığını söylemişti. Irak kadını kesin tesettüre bürünmüş değildi, aralarında başı açık ve medeni dünyanın kabul ettiği giysiler içinde dolaşan bir yığın kadın da vardı. Ama bu semtteki kadınların büyük bir kısmı örtülüydü. Kevin tüm dikkatini toplayarak özellikle kara çarşaflı kadınları seçmeye çalışıyordu. Kendini Salih diye tanıtan MİT ajanını ise artık tanıyordu. Saatine baktı, dokuza on vardı, ama henüz aradıkları kişileri bulamamışlardı." Kevin onlar kadar Cumhuriyet Muhafızlarını da kollamak zorundaydı. Salih denen ajana pek güvenemiyor-du, adamı yeterince tanımıyordu henüz. Her şeye rağmen kendini MİT ajanı diye tanıtması tuzak da olabilirdi. Kilise duvarı boyunca bir kere daha gidip geldiler. Hasan teşbih satan bir tezgâh önünde oyalanarak derin bir pazarlığa girişti ve bu şekilde Kevin’e oyalanıp etrafı tetkik şansı tanıdı. Ama Terry Farrell hâlâ ortalarda yoktu. Saat dokuza iki vardı.. "İşte!" diye fısıldadı Salih, çok kısık bir şekilde Aykut'un kulağına. "Kevin Pallock denen adam şu ilerdeki tezgâhın önündeki hırpani kılıklı kişi. Boncuklara bakan.." Aykut dikkatle gösterilen yere baktı. Adamın kendisine kısa gelen buruşuk bir pantolonu, yakasız bir mintanı ve uzun duran kirli siyah ceketi vardı. Aykut'un dikkatini çeken hususlardan biri de buradakilerin genellikle siyah ceket giymeleriydi. "Emin misin?" diye sordu. "Tabii, onu tanıyorum." Aralarında Türkçe fısıldaştıkları için Terry konuşmaları anlamamıştı. Yol boyunca erkeklerin hep bir adım gerisinden yürüyen genç kadın mırıldandı. "Gördünüz mü? Gelmiş mi?" Aykut, Terry'ye döndü. "Lütfen sakin olun Miss Farrell. Galiba bizimle irtibat kuracak olan adam şu boncukçunun önünde duran kişiymiş," dedi. Terry de o noktaya baktı. Aykut'un kolunu çekiştirirken sevinçle, "Evet, onlar olmalı, çünkü yanındaki adamı tanıyorum. Adı Hasan. CİFE adına çalışan bir Iraklı o." "İyice emin misiniz?" "Dedim ya, onu tanıyorum. Güvenilir kişidir. Sanırım bizi bekliyorlar." "Tamam" diye mırıldandı Aykut. "Yavaş yavaş yaklaşalım." Terry birden ajanın koluna girdi. "Size çok şey borçluyum Mr. Sarp. Benim için yaptıklarınızı hiç unutmayacağım," diye fısıldadı. "Pek çok insan bu riske girmezdi. " "Hiç önemli değil/' diyen Aykut hâlâ huzursuzdu. Mesleğinde kendisini o hiç yanıltmayan önsezileri yine faaliyetteydi. İçinde bir his son anda bir aksiliğin doğacağını söylüyordu sanki. "Acele etmeyelim' diye mırıldandı sadece. Aradaki mesafeyi kapatıp kilise duvarına doğru yaklaştılar. Aynı anda titizlikle etrafı kolaçan eden Kevin Pallock da Salih'i görmüştü. Usulca Hasan'ı dürttü. Taraflar ilgisizce birbirlerini süzdüler. Her şey normal görünüyordu. Etrafta belirgin hiçbir fevkaladelik yoktu. Daha evvel kararlaştırdıkları gibi gruplar yan yana gelince Terry onlardan ayrılıp sessizce bir yabancı gibi Kevin ve Hasan'ın peşine takılacaktı. Genç kadın son bir defa daha minneti göstermek ister gibi genç ajanın kolunu sıkıp sonra da usulca kolundan çıktı. Ekipler yan yana geldi. Tam zamanıydı. Terry çok kısa bir an boncuk tezgahıyla ilgileniyormuş gibi durakladı, Aykut ve Salih sanki o kendilerinden biri değilmiş gibi yürümeye devam ettiler. O kısa zaman diliminde gözler anlayışla buluşmuştu.

Ama her şey tam o anda patlak verdi. Aykut arkasına bakmadan iki üç adım atmıştı ki önce keskin bir düdük sesi işitildi sonra da köşeyi dönen araçların patinaj sesleri.. Meydan bir anda karışmış, insanlar çil yavrusu gibi dağılarak dört bir yana kaçışmaya başlamıştı. Aykut'u kolundan çekiştiren Salih, "Koş!" diye bağırdı. Ama ajanın bakışları kilisenin her iki yanında duran askeri kamyonlardan hızla yere atlayan yeşil üniformalı Cumhuriyet Muhafızlarına takılmıştı. Hepsi tam teçhizat silahlıydılar ve bulundukları yere doğru koşuyorlardı. Artık bir tuzağa düştükleri kesindi. Biri onları ihbar etmişti.. Aykut geri dönüp arkada bıraktığı İngiliz grubuna baktı. Ama ne yazık ki göremedi; olası bir silahlı çatışmadan korkan halk hızla kendilerini güvenli bir yere atmaya çalıştığı için alan bir anda karmakarışık olmuştu. Salih çevreyi daha iyi bildiği için önden koşuyordu, ama Aykut yakalanma ihtimallerinin yüksek olduğunu anladı. İlk silah sesini de o anda duydu. Cumhuriyet Muhafızları kargaşaya aldırış etmeden ateşe başlamışlardı. Kulağının hemen dibinden geçen bir kurşunun vınlamasını işitti. Belli ki bu bilinçli bir atıştı, hqjdef gözeterek kurşun sıkıyorlardı. İkisi de zikzaklar çizerek koşmaya devam ettiler. Önlerindeki kalabalık çil yavrusu gibi dağılıyordu. O hengâme içinde art arda patlayan birkaç el silah sesi daha duydu. Ama herhangi bir isabet almamışlardı. Aykut bir ara önünde koşan Salih'i kaybeder gibi oldu. Salih ondan biraz daha gençti, fakat kilosuna rağmen pire gibi hareketliydi. Birden kendilerini meydana açılan dar bir sokakta buldular. Meydanın gürültüsü buralara kadar aksediyordu. Olaya şahit olamayan sokak sakinlerinin bir kısmı evlerinden dışarıya fırlamış ya da pencerelere üşüşmüştü. Aykut bu şuursuz kaçışın daha ne kadar süreceğini düşünürken bir yandan da o sabah Salih'ten aldığı tabancayı belinden çıkararak eline aldı. Silahlı bir adamı kimse durdurmaya kalkışmıyordu. Sokakta birkaç sivil önlerini kesmeye çalışır gibi olduysa da, tabancayı görür görmez hemen kaçışmışlardı. Hata yaptıklarını kısa süre sonra anladılar. Aykut, Salih'e güvendiği için içinden küfretti; zira aceleyle daldıkları dar sokağın hafif bir kavis çizerek yine kaçtıkları meydana açıldığını görmüştü. Daha da kötüsü Terry, Kevin ve Hasan da bulundukları sokağa doğru koşuyorlardı. Peşlerinde ellerinde AK–47 taşıyan en az on Cumhuriyet Muhafızı vardı. Aykut durumun her geçen saniye ümitsizleştiğini anladı birden. Arkasına dönüp baktı, dört muhafız da sokağın öbür yanındaydı. Dengesizliğe rağmen silahlı çatışma artık kaçınılmazdı. Fakat hiç şansları olmadığı bir gerçekti, ellerindeki vuruş gücü kısıtlı tabancalarla, otomatik AK- 47 'lere karşı ne yapabilirlerdi ki? Ayrıca Cumhuriyet Muhafızları sayıca onlardan çok üstündü ve her an yeni takviye de gelebilirdi. Aykut hiç tereddüt etmedi, önce silahını arkalarından koşan dört muhafızdan en önde olanına doğrultup ateşledi. Sıktığı ilk kurşun hedefi bulmuştu. Adam kütük gibi yere devriliverdi. Muhafızlar galiba ateş edeceklerini sanmamışlardı. Diğer üçü kısa bir şaşkınlık yaşadı. Bundan istifade eden Aykut silahını kaldırarak ikinci bir kurşun daha sıktı. O da hedefe ulaşmıştı. Diğer ikisi o zaman AK-47 lerini ateşlediler. Sokak bir anda cehenneme döndü. Barut kokusu ve duman kapladı havayı. Mermiler etraflarında vızıldayarak uçuşuyordu adeta. Aykut da, Hasan da önce kendilerini ilk salvodan korumak için yere attılar. Sonra hızla yerde sürünerek sokaktaki evlerden birinin kemerli dar girişine doğru ilerlediler. Evin kemerli girişi korunmaları için olanak sağlıyordu. Hızla yerden kalkıp kemerin arkasına geçtiler. Bir an için arkalarından gelenlerden kurtulmuşlardı. Ama sokaktaki çatışma devam ediyordu. İki MİT ajanı bu defa Cumhuriyet Muhafızlarıyla İngiliz grubunun çatıştıklarını anladı. Onların durumu daha da kötü olmalıydı, zira onlar sokağın iki tarafı arasında çemberi daraltan muhafızların ateş hattı arasında kalmışlardı. Önce soluklandılar. Salih de nihayet belinden silahını çekip çıkarmıştı. Aykut bir evin girişinde sıkıştıklarını sanmıştı, ama başını çevirip nasıl bir yerde durduklarına bakınca, neredeyse sevinçten bir çığlık atacaktı.

Arap mimarisinin özelliği onlara yeni bir kaçış şansı tanımıştı. Kemerle kaldırılmış kısım aslında evi arka sokağa bağlayan bir dehlizin başlangıcıydı. Salih'i dürterek arkalarındaki boşluğu işaret etti. Koşarak yollarına devam etmeleri için bir fırsattı bu. Kemerin öbür yanı daha tenha bir sokağa açılıyordu. Tam o sırada Terry ile Kevin de bulundukları yere varmışlardı. Ama bu tamamen bir rastlantıydı, firar yolu ve kaderleri onları bir kere daha buluşturmuştu. Aykut, genç kadını kolundan yakalayarak kemerin altına çekti aniden. Terry önce yakalandığını sanmış, gözleri irileşerek kendisini boşluğa çeken adama bakmıştı. Koluna yapışan adamın Aykut olduğunu anlayınca soluk soluğa söylendi. "Yine mi sizsiniz? Bu gidişle hayatımı kurtarmayı alışkanlık haline getiriyorsunuz galiba." Genç kadının gözleri yine sevinçle ışıldamıştı. Ama MİT ajanı hiç de öyle düşünmüyordu. "Henüz yakayı kurtarmış sayılmayız. Sokağın ortasında kıstırıldık. Çok kalabalıklar ve nereye kaçacağımızı da bilmiyoruz." Kevin Pallock da yanlarına gelmişti. Bulundukları kemerin her iki yanı duvar olduğundan Cumhuriyet Muhafızları önlerine çıkamıyorlardı. Salih soldan yaklaşanlara, Kevin de sağdan gelenlere doğru bir iki el ateş ettiler. Aykut sordu. "Yanınızdaki Hasan denen o Iraklıya ne oldu?" "O öldü. Arkadan sıkılan bir kurşun tam kafasına isabet etti. Ne yapacağız şimdi?" Sorunun cevabı Salih’ten geldi. "Burada kalamayız. Nidal Caddesi yönüne kaçmalıyız" dedi. Aykut kastedilen yerin neresi olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu, ama basit bir mantıkla kemerli dehlizin arka sokağına açılan çıkış olduğunu anlayarak, "Koşun," diye bağırdı ve Terry'yi elinden tutarak yerinden fırladı. Muhafızların kısa duraklamaları onların arka sokağa erişmeleri için gerekli zamanı kazandırmıştı. Dördü de sokağın başına geldiklerinde başlarını çevirip geriye baktılar. Muhafızlar nihayet dehlizin öbür ucuna girmişlerdi. Sabahın henüz erken saati sayılırdı ve daha dokuz buçuk bile olmamıştı, ama duyulan silah sesleri ve uzaklardan akseden sirenler yöredeki halkı yeterince tedirgin etmiş olmalıydı. Çaresizlik içinde girdikleri yeni sokağa bir göz attılar. Burası daha da tenha bir yerdi. Salih öne fırladı ve hızla karşılarındaki bir dükkânın içine daldı. Aykut o an bunun ümitsizlik içinde yapılmış içgüdüsel bir davranış mı, yoksa bilinçli bir tercih mi olduğunu kavrayamamıştı... "Saat ilerliyor, daha ne kadar bekleyeceğiz?" diye sordu Cemal Mahmudî. CIA ajanı Robin Farley, "Üzgünüm," diye mırıldandı. "Üstlerimden bir haber alıncaya kadar yapabileceğim bir şey yok. Beklemek zorundayız." Mahmudî hiçbir şey anlamıyordu. Daha neyi bekliyordu bunlar? Onlara başarının altın anahtarını sunmuştu, fakat CIA hâlâ karar veremiyordu anlaşılan. Bu olsa olsa ahmaklık olabilirdi. Mahmudî sinirli sinirli tozlu depoda dolaşmaya başladı. "Gecikiyorsunuz," diye homurdandı. "Firar ettiğim anlaşılırsa, bu her şeyin sonu anlamına gelir. Ben sizlere her türlü bilgiyi verebilecek tek yetkiliyim. Şayet gücümden ve bilgilerimden istifade etmek yoluna gidecekseniz geçen her dakikanın bile önemi var. Taraf değiştirdiğimden şüphe edilirse Muhaberat elindeki tüm imkânları kullanacaktır." Farley karşısındaki adamı süzmeye devam etti. Haklı olabilirdi, ama ona bir türlü güvenemiyordu, taraf değiştiren ajanlar onun indinde asla makbul olmayan, itimat telkin etmeyen, sözüne güvenilmez aşağılık kişilerdi. Sebep ne olursa olsun vatanlarına ihanet ediyorlardı. "Dediğim gibi bu konuda ben karar vermeye mezun değilim," diye homurdandı. Mahmudî bağırdı. "O halde kim yetkili ise bir an evvel onunla temas kurmak' istiyorum, anladın mı beni?"

Ajan hiç oralı olmadı. "Lütfen, oturun," diye mırıldandı. "Sabırlı olmanız gerek." Cemal Mahmudî oturmadı, deponun içinde hızlı hızlı adımlarla ileri geri dolaşmayı sürdürdü. Olanlara hiçbir anlam veremiyordu, CIA'in böyle bir fırsata ilgisiz kalışı inanılır gibi değildi. Yoksa onlara başvurmakla hata mı etmişti? Ama başka ne yapabilirdi, iltica talebinde bulunabileceği tek yer CIA'di. El Muhaberat'a girdiği günden beri, işlerin ters gitmesi halinde kendisini aklamak veya hayatını kurtarmak için daima alternatif çözümler üretmeye çalışmış ve bunlarda da başarılı olduğunu sanmıştı. Asla vatan haini olduğunu düşünmüyordu, ama kendi memleketinin insanları en kritik zamanlarda onu suçlayıp, kendileri tereyağından kıl çeker gibi sıyrılıp tek sorumlu olarak onu göstermeye kalkışırlarsa, o da kendini ve geleceğini düşünmek zorunda kalabilirdi. Bunu çok önceden sezinlediği için de muhtelif planlar hazırlamıştı, ingilizler her zaman kaypak ve hilekâr olurlardı, onlara güvenemezdi, ama Amerikalılar para ve menfaat uğruna her türlü pazarlığa oturabilirlerdi. Saatine baktı aceleyle. Bire çeyrek vardı. Muhaberatın merkezinde ortadan kaybolduğu anlaşılmış olmalıydı. Abbas Azizî kurt gibi bir adamdı ve üstü kapalı tehdidinin böyle bir sonuç doğuracağını düşünürdü. Dün geceden bu yana kayıp oluşunu bir şekilde açıklayabilirdi belki, ama özel kasası araştırılmış ve çok gizli dosyayı yanma aldığı anlaşılmışsa bunu izah edemezdi. Artık geriye dönüşünün mümkün olmadığını kabul zorunda kaldı.. Brian Show sinirli bir şekilde alt dudağını dişledi. Bu operasyonu işittiği andan itibaren başarısız olacağına inancı tamdı. Tasarlanan plan CIA'in gücünün çok üstündeydi; şayet tam anlamıyla askeri bir müdahale yapılmayacaksa, en azından Bağdat'a ABD'nin çok gizli Antiterör Özel Kuvvetler Birliği'nin Delta Gücü denen ekibi sevk edilmeliydi. Yeşil Bereliler, Delta Gücü'nün daha da seçkin bir grubuydu. Onlar bile, şayet çok iyi tasarlanmış bir operasyon planı yoksa başarıya zor ulaşırlardı. İstihbaratçıların en büyük görevi daha önceden oluşan şartları ve imkânları birliklere ulaştırmaktı. Show, 1993'te Özel Kuvvetler Birliği'nin Somali'de uğradıkları başarısızlığı asla unutamazdı. Tarihe Mogadişu rezaleti diye geçen olayda sırf plansızlık ve hatalı istihbarat yüzünden büyük kayıplar vermişlerdi. Bu şartlar altında Bağdat operasyonu gerçekleşirse uğrayacakları zayiat ve başarısızlık çok daha büyük olacaktı. Show yanı başında duran Fred Williams'a sordu. "Yeni bir gelişme var mı?" Fred sessizce başını salladı. "Yok. " "Lanet olsun," diye homurdandı Show. Şimdi bu işe bulaştığına bin pişmandı. Hatta bir ara bütün bunların düzmece haber olduğunu, Iraklıların asla böyle bir bomba imal etmediklerini, diğer Batılı istihbarat kaynaklarının bir oyununa geldiklerini dahi düşündü. Zira bütün haber alma örgütleri böyle uydurma bilgi sızdırmaya bayılırlardı. Ama sonra haberin gerçek olduğunu, istemese de kabullenmek zorunda kaldı. Öldürülen kimyagerlerin varlığını reddedemezdi. Operasyonun baş y elcilisi Fred Williams'di. Ona dönüp homurdandı. "Bu şartlar altında hâlâ planı uygulamayı düşünüyor musunuz?" Fred de en az onun kadar sinirliydi. "Aldığım emri uygulamak zorundayım, bunu biliyorsunuz," dedi. "Ben bir danışmanım ve görevim bu operasyon hakkında fikirlerimi söylemek. Sizi son defa uyarıyorum. Başarısızlık kaçınılmazdır. Hemen Langley'i arayın ve uygulamanın ertelenmesini isteyin. Sonra bu işin bütün vebali ve sorumluluğu omuzlarınıza kalacaktır."

Aslında Fred de eldeki yetersiz veriler ve mevcut kadro ile bu işi gerçekleştirmenin ne denli zor olacağının farkındaydı. Show'a uygun bir cevap vermeyi düşünürken barakanın kapısı açıldı ve içeriye Harry Morgan girdi. "Bağdat'tan çok ilginç bir haber aldık," diye gürledi. İkisi de dönüp Harry'ye baktılar. Fred heyecanla sordu. "Bombanın nerede saklandığını öğrenmişler mi?" "Öyle tahmin ediyorum," diye mırıldandı Harry. "Tahmin mi? O da ne demek? Yani gelen haberler hâlâ kesin değil mi?" Harry mütebbessim bir şekilde onları süzdü. "Bu farklı bir haber. El Muhaberat'ın üst düzey yöneticilerinden biri iltica talebinde bulunmuş. Kendisine Amerika'ya sığınmasını sağlamamız karşısında bize istediğimiz her bilgiyi nakledeceğini söylemiş." Fred ellerini oğuşturdu sevinçle. "Bu harika bir haber," diye mırıldandı. Brian Show ise aynı memnuniyeti göstermemişti. "Bir tuzak olmadığını nereden biliyorsunuz?" diye sordu. "Zamanlama çok düşündürücü değil mi? Tam operasyon arifesinde beklenmeyen bir iltica talebi. Bence bu El Muhaberat'ın bir taktiği olabilir. Yanlış hedefe saptırma. Muhtemelen bizi ilgisiz ve aktivitesini kaybetmiş, hatta faaliyetlerini kesmiş bir silah fabrikasına yönlendirmek gayreti içinde olabilirler. Bu tuzağa düşmemeliyiz. Çok dikkatli olmamız gerekiyor." Fred irkildi. Pek de yabana atılacak bir düşünce değildi. "Sen ne düşünüyorsun?" diye sordu Harry'ye. "Emin değilim. Mr. Show haklı olabilir. Onlarında boş durduklarını sanmıyorum. Herhalde kaynakları yapacağımız operasyondan haberdardır. Bu işi yerinde incelemek istiyorum, bu nedenle de Bağdat'a uçmaya karar verdim. Adamı bizzat dinlemeliyim." "Ne zaman?" "Hemen harekete geçiyorum. İncirlik Üssü'ne dönüp oradan bir FST - 26 ile Irak radarlarına yakalanmadan Taktakana'ya gideceğim." Her üçü de Irak topraklarını iyi bilen insanlardı. Fred Williams hayretle Harry'ye bakıp homurdandı. "Deli misin sen, orası tam bir çöldür. Ne işin var orada?" "Biliyorum," diye başını salladı Harry. "Unuttun mu orada Körfez Savaşı sırasında çarpışmıştık, araziyi iyi bilirim. Bizden biri beni orada karşılayacak. Uçaktan paraşütle atlayacağım. O ajan beni Bağdat'taki üssümüze götürecek." Fred endişeli bir şekilde arkadaşını süzmeye devam etti. "Bunu becerebileceğini aklın kesiyor mu Harry?" diye mırıldandı. "O yılların üzerinden çok zaman geçti ve artık yaşlandık." Harry yalnız gülümsemekle yetindi. Show ise sesini çıkarmadı.. Ufak dükkânın sahibi bir anda içeriye dalan elleri silahlı dört kişiyi görünce afalladı, ama Salih'i fark edince tek kelime etmeden işaret parmağıyla dükkânın öbür ucunu gösterdi. Salih hemen adamın gösterdiği noktaya doğru koştu. Aykut ancak o zaman Salih ile dükkân sahibi arasında bir tanışıklık olduğunu kavramıştı. Elinden tuttuğu Terry'yi çekiştirdi. Genç kadın sırtındaki çarşaf nedeniyle rahat hareket edemiyordu. Burası sıra sıra topların yığıldığı bir kumaş dükkânıydı. Sıradan basit kumaşçı dükkânlarının Bağdat'taki mallarını teşhir tarzı, büyük ve modern mağazalardakine hiç benzemiyordu. Envai çeşit kumaş raflarda yer almaktan ziyade, toplar açılmış olarak tavandan sarkıyordu. Ne var ki Aykut o an bu tarzı pek görecek durumda değildi. Fakat yan yana sıralanmış ve tavana tutturulmuş kumaşların dükkânın içinde adeta bir perde görevi yaptığını neden sonra fark etti. Dükkân sahibi onları bu perdenin arkasına doğru yönlendirmişti.

Asılı topların arasından geçerek perdenin arkasına süzüldüler. Hepsi nefes nefese idiler. Etraf sabah olmasına rağmen asılı kumaşlar dar dükkânın cam vitrininden sızan ışığı kestiği için bir an kendilerini karanlık gölgeler içindeymiş gibi hissettiler. Dükkânda şimdi yalnızca ayarlayamadıkları soluklarının hırıltıları işitiliyordu. Salih sağma soluna bakınarak onlara işaretle az ötede yükselen geniş balyaları gösterdi ve usulca arkalarına geçmelerini anlatmaya çalıştı. Dördü de dizlerinin üzerinde sürünerek kocaman balyaların arkasına geçerek siper aldılar. Az önce gerçek bir cehennemden çıkmışlardı. Aykut hemen yanı başına çömelen Terry'nin korkudan çok çaresizlikten kıvrandığını hissetti. Genç kadın haklı da olabilirdi, buraya kıstırılmış sayılırlardı. Cumhuriyet Muhafızları er geç onları gözden kaybettiklerini anlayınca her tarafı ayrı ayrı araştıracaklar, çevredeki her dükkânın içine girerek karış karış gözden geçireceklerdi. Aynı telaşı Aykut da hissetti. Kevin Pallock hâlâ nefesini ayarlamaya çalışıyordu. Aykut, Salih'e endişeli nazarlarla baktı. Bakışlarında buraya sığınmakla hatalı bir iş yaptık diyen ifade vardı, ama Salih işaret parmağını dudaklarına götürerek "sus" işareti yaptı. Her halde bir bildiği var, diye susmak zorunda kaldı ajan. Üç beş dakika sonra Cumhuriyet Muhafızları gürültüyle dükkâna doldular. Adamların bağırmalarını, taş zeminde postallarının seslerini duyuyorlardı. Dükkân sahibi de en az onlar kadar bağırarak bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Adamın ses tonunda korkmuş bir hava mevcuttu. Aykut az buçuk Arapçasıyla, dükkân sahibinin, az evvel üçü erkek biri kadın dört kişinin yıldırım gibi dükkâna girdiklerini ve kendisini tehdit ederek arka kapıdan çıktıklarını askerlere anlatmaya çalıştığını anladı. İçinden de askerler inşallah inanırlar, diye geçirdi. Dükkânın içini aramaya kalkışırlarsa bu hepsinin sonu olacaktı. Sesler birden kesildi.www.cizgiliforum.com Cumhuriyet Muhafızları, adamın korku dolu ifadesine inanmış olacaklardı ki, araştırmaya gerek duymadan öteki kapıdan çıkıp koşmaya başlamışlardı. Aykut derin bir nefes aldı. Galiba tehlikeyi şimdilik atlatmışlardı, ama kimse yerinden kımıldayamıyordu. Hareketsiz bekleyiş uzun sürdü. Salih çömeldiği yerde düşünmeye başlamıştı şimdi; ama bunun bir tuzak olduğu, aranan kişilerin sabah saat tam dokuzda Ermeni Kilise'sinin önünde buluşacaklarını birinin Cumhuriyet Muhafızlarına ihbar etmiş olması gerekirdi. Zira askerlerin tam o saatte kamyonlarla birden ortaya çıkmaları tesadüf olamazdı. Ayrıca yakalama işleminin başlaması için birinin keskin bir düdük çaldığını ve askerleri getiren kamyonun aniden belirmesi ve muhafızların araçlardan atlayarak üstlerine doğru koşmaları, bunun daha evvelden planlanmış bir ameliye olduğunu gösteriyordu. Salih'in aklı karışır gibi oldu. Bu buluşmayı Cumhuriyet Muhafızlarına kim ihbar etmiş olabilirdi? Anımsadığı kadarıyla dün gece bu konuda sadece Kevin Pallock denen adamla konuşmuştu. Konuyu başka kimseye açmamıştı, açamazdı da. Yoksa Kevin Pallock çift taraflı çalışan bir ajan mıydı? Buna ihtimal vermek istemedi. CIFE'nin ajanlarını çok sıkı tarama ve araştırmadan sonra seçtiklerini işitmiş-ti hep. Tabii bu genel kanı fazla bir şey ifade etmezdi. İster istemez az ilerde bacaklarını uzatmış, sırtını kumaş balyalarına dayamış, dinlenmeye çalışan İngiliz ajanı süzmeye başladı. Şayet ortada bir muhbir varsa, bu Kevin Pallock'tan başkası olamazdı. Onu yeterince tanımıyordu, ne iş yaptığı hakkında da fazla bilgisi yoktu. CİFE adına çalıştığını muhalif bir Iraklıdan işitmişti. Dün gece geç saatte onunla yaptığı görüşmeyi bir daha anımsamaya çalıştı. Adam oldukça tereddüt etmiş, Terry Farrell diye birini tanımadığını iddia etmiş ve işi yokuşa sürmüştü. Daha sonra da kendisini bekletmiş ve birileriyle temas kurup işin aslını öğrenmeliyim, demişti. Ama Terry de onu tanımıyordu. Üstelik kadın kendisinin MI 6'dan olduğunu söylüyordu, aynı ülkenin istihbarat memurları olsalar da birbirlerini tanımaları şart değildi. Sonra bir an

aklına ölen Hasan adlı Iraklı geldi. Belki de muhbir oydu. Terry'nin onu tanıması da fazla bir şey ifade etmezdi, hele adamın Irak kökenli olması yabancı ajanların arasına sızmış bir Muhaberat elemanı olmasına mani değildi. Çatışma ve rasgele sıkılan kurşunlar yüzünden istemeden de kazara vurulmuş olabilirdi. Yine de kuşkularını tam olarak yenemedi Salih. Yanında oturan Aykut'un kulağına eğilerek Türkçe fısıldadı. "Galiba aramızda bir muhbir var." Aykut da aynı ses tonuyla karşılık verdi. "Ben de öyle düşünüyorum. Iraklıların bu buluşmadan daha önce haberleri olduğuna kalıbımı basarım. Şüphelendiğin biri var mı?" Salih kızardı. Onlara Kevin Pallock’tan kendisi söz etmişti. Şimdi yardım istediği adamı muhbir olarak tanıtmaktan utanıyordu, ama başka çaresi kalmamıştı. "Sanırım yanımızdaki İngiliz," diye mırıldandı. Aykut hiçbir tepki göstermemişti. "Emin misin?" diye sordu. "Aklıma başka biri gelmiyor." "Ya şu dükkân sahibi, güvenilir biri mi?" "Onu dert etme. O sağlam adamdır. Türk asıllı. Ailesi iki yüz yıldan beri burada yaşar; artık Araplaşmıştır, ama bizi koruyacağına emindim, gördüğün gibi yanılmadım da." "Senin bir casus olduğunu biliyor mu?" "Emin değilim, ama tahmin etmiştir." "Bu yaptığın tehlikeli bir oyundu Salih. Hepimizi riske soktun." Salih alınmış gibi Aykut'a baktı. "Başka bir şansımız var mıydı?" diye sordu... Pilot yardımcısı endişeli nazarlarla Harry Morgan'ı süzdü. "Daha evvel paraşütle atlamış mıydınız hiç?" diye sordu. "Evet. Merak etmeyin," diye homurdandı Harry Geçmişini uzun uzun anlatmaya hiç niyeti yoktu o anda. "Öyleyse atlayabilirsiniz artık. Şu an tam hedefin üzerindeyiz. Tanrı yardımcınız olsun. Umarım ineceğiniz Taktakana'nın nasıl bir çöl olduğu hususunda bir fikriniz vardır." Harry başını salladı. Pilot yardımcısı son bir kere daha sırtına vurdu Harry'nin. Bu artık boşluğa kendisini fırlatmanın zamanı geldiğinin işaretiydi. Harry hiç düşünmeden karanlık boşluğa kendisini fırlattı. Uçak gecenin karanlığında uzaklaşırken Harry altında uzanan uçsuz bucaksız çölün ürkütücü karanlığına bakmaya başladı. Gerçekten de yıllardır paraşütle atlamak durumunda kalmadığı için havada süzülürken biraz heyecanlanmıştı. Gözleri kendisine aşağıdan verilen sinyalleri aramış, bir ara yakalamış sonra yine kaybetmişti. Kör atlayış yapmayı hiç istememişti, ama buna mecburdu da. Uçak radarlara yakalanmamak için oldukça düşük irtifada seyretmiş ve atlayışı tehlikeli sayılabilecek bir yükseklikten gerçekleşmişti. Aradan geçen yıllar melekelerini kaybettirdiği gibi en kötüsü, iyi bildiği Taktakana Çölü'-nün atlayışa pek müsait olmayan bir bölümüne inmesiydi. Uçak çoktan uzaklaşmış, sesi kaybolmuştu. Harry'nin gözleri fıldır fıldır aşağıdan verilecek işaretleri arıyordu. Nihayet onları yeniden gördü. Zayıf ve yetersiz iki ateş yakılmıştı çölün ortasında. Yukardan yaklaşık bir hesap yapmaya çalıştı; en azından beş yüz metre kadar gerisine inecekti hedefin. Karanlık nedeniyle mesafe tayin etmek zor olduğu gibi, satıh çorak, kısmen kum, kısmen de çatlamış sert topraktan oluşuyordu. Tek tesellisi takılıp kalabileceği ağaç türünden bitki örtüsünün olmamasıydı. Hesaplan tuttu Harry'nin.

Biraz sert bir iniş yaptı, ama hemen toparlanıp ayağa kalktı. Paraşütünü sırtından çıkarıp katladı. Çölde gece öylesine ürkütücü ve karanlıktı ki kendisini bekleyenler hâki renkli paraşütü havada görüp karşılamaya gelemezlerdi. Ajan tedbir olarak belinden otomatik tabancasını çıkarıp eline aldı. Plan şimdilik yürüyordu, ama yine de neyle karşılaşacağı belli olmazdı. Ateşin yandığı yere doğru ihtiyatlı bir şekilde yürümeye başladı. O kısım yükselen alevler nedeniyle çölün ortasında bir ateş topu gibi parlıyordu. Harry önce iki adamın karanlıktaki suretini gördü. Net olarak seçmesi mümkün değildi. Adımlarını biraz daha yavaşlattı. Az sonra onların bedevî elbiseleri içinde iki erkek olduğunu gördü. Taktakana ne de olsa bedevilerin yerleşim merkeziydi. Sonunda onlarda karanlığın içinde yaklaşan adamı fark ettiler. İçlerinden biri seslendi. "Morgan? Harry Morgan?" Ajan nihayet rahat bir ^efes aldı. Soruyu soranın aksanı onun kesin bir Amerikalı olduğunu göstermeye yetmişti... —2— Bağdat - Mayıs CEMAL Mahmudî tepsi içinde kendisine sunulan yemekleri yemiyor ya da azıcık alarak bırakıyordu. CIA ajanı Robin Farley'den tek istediği sigaraydı. Ajan önüne üç paket Luck Strike marka paket bırakmıştı. Beklemekten bitkin hale düşmüştü Cemal. Ön kötüsü de neyi beklediğini bilmemesiydi. Önce bunu tahammül sınırını ölçmek için yaptıkları bir sınav sanmıştı; belli ki ona inanmamışlardı. Hatta bir ara kendisini gizli bir bölmeden sinsice izlediklerini düşünerek öyle bir bölme bile aramıştı, ama kumaş deposunda ne öyle bir bölme vardı ne de saklanacak bir yer. Sonra bu düşüncesinden vazgeçti. Birisini bekledikleri açıkça belliydi, fakat kimi ve neyi bekliyorlardı, anlamadığı buydu. Böyle bir iltica talebi karşısında bu denli beklemek anlamsızdı. Genellikle oradaki bir üst düzey CIA görevlisi gelerek bu meseleyi çözerdi. O kişi ise genellikle yarı deklare olmuş ve çoğu zaman elçilikte görev yapan ajanlardan biri olurdu. Ama hâlâ ne gelen vardı ne de giden. Üstü başı kirlenmiş, sakalı uzamıştı. Yorgunluğu ise had safhadaydı. Sigaranın birini yakıp diğerini söndürüyordu. Neredeyse buradaki yirmi dört saati dolmak üzereydi. CIA ajanı da en az kendisi kadar tedirgin ve huzursuzdu. O da geçen geceden beri yanından ayrılmamış ve kendisiyle konuşmaya pek hevesli görünmemişti; sadece Cemal soru sorduğu zaman karşılık veriyordu. Mahmudî o gece de beklenen kişinin gelmeyeceğini anlamıştı. Gece yarısı birden sonra uykuya yenik düştü. Oturduğu iskemlede uyuklamaya başladı, ama bu tam bir tavşan uykusuydu, ikide bir gözlerini açıyor ya da sokaktan akseden en ufak bir gürültüde dikkat kesiliyordu. Sabahın beşine doğru deponun kapısı çalındı. Zil ikisi uzun biri kısa yankılar yaptı içerde. Gözleri kan çanağına dönmüş CIA ajanı yerinden fırladı. Deponun arkasındaki küçük odada uyuyan beyaz entarili, fakat Cemal Mahmudî'nin Iraklı olmadığını sandığı, kendisine de dün gece kapıyı açan adam, ortalığa çıkarak kapıya doğru yürüdü. Hepsi dikkat kesilmişlerdi. Mahmudî sırtının soğuk' soğuk ürperdiğini hissetti. Beklenen kişinin geldiğini anlamıştı. Tüm dikkatini toplamaya çalıştı. Terleyen ellerinin avuç içlerini bilinçsizce buruşuk pantolonuna sürterek silmeye çalıştı. Bakışlarını deponun kapısına dikmişti. Aralanan kapıdan içeriye bedevi kılıklı bir adam girmişti. Kapının önünde beyaz entarili adamla Cemal'in duyamayacağı kadar kısık sesle bir şeyler konuştular. Depoya gelen Harry'den başkası değildi. Hızlı adımlarla masaya yaklaştı. Robin Farley oturduğu iskemleden kalkmış ve yerini yeni gelen bedevi kılıklı adama terk etmişti.

Mahmudî, onun yüzüne bakar bakmaz, soğuk mavi gözlerinden onun gerçek bir bedevi olmadığını hemen anlamıştı tabii. Hafifçe yutkundu, önündeki sigara paketinden yeni bir sigara çekerek yaktı ve beklemeye başladı. Harry onunla pek ilgilenmiyormuş gibi davranıyordu. Hatta yüzüne bile bakmamıştı henüz. İskemleye oturdu, hafifçe öne eğildi ve ilk defa dikkatle Cemal'i süzdü. "Adınız nedir?" Sesi tok ve mütehakkim çıkmıştı Harry'nin. Adamın sorgulama işinde uzman olduğunu hemen sezinledi Cemal; kendisi de bir zamanlar bu işi çok yaptığı için karşısındakinin kıratını anlamakta çok mahirdi. Geleceği asıl şimdi vereceği ifadeye bağlıydı. "Cemal Mahmudî" "El Muhaberattaki göreviniz nedir?" "Başkan yardımcısının muaviniyim." "Demek siz Abbas Azizî'nin muavinisiniz, öyle mi?" Cemal tekrar genzini temizleyerek "Evet" diye mırıldandı. Harry Morgan, El Muhaberat'ın asıl başkanının pasifize edilmiş, kukla bir adam olduğunu, sadece Saddam Hüseyin'e yakınlığı nedeniyle o mevkiiyi işgal ettiğini, gerçek güç ve idarenin Abbas Azizî'de olduğunu Langley kanalıyla biliyordu. Kısa bir an durarak karşısındaki yorgun ve bitik haldeki adamı süzdü. "Ajanlarımız ABD'ye iltica talebinde bulunduğunuzu söylediler. Niçin?" "Bu tamamen şahsi bir tercih," diye fısıldadı Mahmudî. "Yine de sebebi bilmek zorundayız." "Başkan yardımcısıyla ihtilaf diye özetleyebiliriz." Harry buz gibi bakan mavi gözlerini Iraklıya dikti. "Bu yeterli bir açıklama sayılmaz." İçini çekti Cemal. Bunların hepsinin başına geleceğini biliyordu ve durumunun en zor tarafı onları ikna etmek, samimiyetine inandırmak zorunda oluşuydu. Bu kesinlikle güçlü iki iradenin çarpışması olacaktı. Belki bu kadar saat bekletip, insan ruhunun ve beyninin en yorgun olduğu bir anı sorgulama için seçmeleri boşuna değildi. Cemal gerçekten de hem fiziki hem de ruhi olarak yorgunluğunu kabul etmek zorundaydı. Belki yaşı daha genç olsa kısa sayılacak bu bekleyişi ve uğradığı ruhi sarsıntıyı çok daha az kayıpla atlatabilirdi. "Neyi öğrenmek istiyorsunuz?" "Tüm gerçekleri, tabii öncelikle de sizi böyle bir karar almaya sevk eden asıl nedeni." Mahmudî sigarasından derin bir nefes aldı. Aslında bunlar basit suallerdi şimdilik, yani meselenin en basit yanı. Ciğerlerine çektiği dumanı salıverirken mırıldandı. "İhanet diye yorumlayabilirsiniz. Başkan yardımcısı bana ihanet etti. Sorumluluğu üzerime atmaya kalkıştı. Daha üst makamlara başarısızlığın tek nedeni olarak beni gösterecek." "Hangi başarısızlığın?" Cemal Mahmudî ilk defa cesaretle Harry'nin soğuk gözlerine bakışlarını çevirdi ve hafif alaycı bir edayla söylendi. "CIA'in kimyasal silah üreten tesislerimize bir operasyon düzenleyeceğini biliyoruz. Çok yakında harekâta geçeceğinizi de. Plan aslında başarıyla uygulandı, çok güçlü bir bomba yapmaya muvaffak olduk. Ama daha sonra başkan yardımcısının aldığı bir kararla her şey ters gitmeye başladı. Şimdi bu başarısızlığın nedeni benim omuzlarıma yıkılmaya çalışılıyor. Olay bu kadar basit. Bu sorumluluktan kaçamayacağımı anlayınca son çare olarak iltica etmeyi düşündüm." "Nasıl yani? Açıklayın." "Planımız hakkında ne denli bilgi sahibi olduğunuzu bilmiyorum, ama Batılı ülkelerden bir takım uzmanları büyük paralar karşılığında elde ederek Bağdat'ta çalıştırdığımızı herhalde biliyorsunuzdur. Bunlardan biri de Amerikalı Robert Rich'ti. Onu bulup konuşturduğunuzu tahmin ediyorum. Mesele böylece birden ortaya çıktı.." "Devam edin. " "Bombanın yapımından sonra bu uzmanları ortadan kaldırmayı ve teknik buluşun sadece inhisarımızda kalmasını planlamıştık. Ama sonra aramızda ihtilaf çıktı." "Ne ihtilafı?"

"Ben bu uzmanların başarıdan sonra hemen Irak'ta ortadan kaldırılmasını teklif ettim, zira bütün dünya ve özellikle de kendi ülkeleriyle irtibatları iki yıl boyunca tamamen kesilmişti. Ne telefon konuşmalarına, ne de elektronik haberleşmelerine kesinlikle izin veriyorduk. Normal posta ile mektup göndermeleri ise zaten söz konusu olamazdı, devamlı gözaltındaydılar. Ama başkan yardımcısı Abbas Azizî bu uzmanların ülkelerine gönderilmeleri ve kendi memleketlerinde öldürülmeleri hususunda ısrar etti." "Bu iddianız inandırıcı değil." "Haklısınız. Başkan yardımcısının kararını öğrenince ben de aynı şekilde isyan ettim. Bu durum başımıza iş açacak ve bir sürü problem yaratacaktı. En önemlisi teşkilatımız El Muhaberat, Avrupa da pek organize değildi, Amerika da ise çok yetersizdik. Başkan yardımcısı itirazlarımı dikkate almadı. Uzmanların ortadan kaldırılması için de uluslararası bir kiralık katilin tutulmasını önerdi." "Kabul ettiniz mi?" "Başka çarem yoktu ki?" "Kiminle anlaştınız? Eski STB ajanı Pavel Novotny ile mi?" Cemal Mahmudî hafifçe sarardı. Galiba CIA sandığından da fazla şey biliyordu. "Evet" diye fısıldadı. "Onunla anlaştım." "Cinayetleri organize etmeyi siz mi üstlenmiştiniz?" "Başkan yardımcısı bu görevi benim üstüme yıkmıştı." "Muhalefet etmenize rağmen mi?" "Anlarsınız işte, emri kabule mecburdum.. Ben bir emir kuluydum." "Sonra?" Mahmudî isteksizce homurdandı: "İsterseniz ufak tefek teferruatı geçelim ve hadisenin en önemli kısmına gelelim. O cinayetlerin artık bir önemi kalmadı." "Hayır," diye mırıldandı Harry "Bir karara varmak için her şeyi öğrenmek zorundayım. Siz sorularıma cevap vermeye devam edin." "Peki, ama önce kendime bir garanti verilmesini isterim. Tüm suallerinize karşılık verirsem bana iltica hakkı tanıyacak mısınız?" "Bu beni inandırmanıza bağlı. Tatmin olursam sizin Amerika'ya gitmenizi sağlarım." "Hepsi o kadar değil. Massachusetts veya Maryland'de bir ev, bir kimlik ve bankada yüklü bir hesap açmanızı da istiyorum. Oraya gidince kendime rahat bir yaşam sağlamalıyım, umarım beni anlıyorsunuzdur.." "İstediklerinizi temin edebilirim, ama bunlara karşılık siz bize ne vereceksiniz?" Mahmudî sırıttı. "İstediğiniz her bilgiyi." "Öyleyse," diye homurdandı Harry. "Benim vaktim var, en ufak teferruatı dahi bilmek istiyorum. Siz kaldığınız yerden devam edin." "Pekâlâ. Uzman Robert Rich'in memleketine dönmeden önce İstanbul'a, oradan da Paris'e geçeceğini, iki uzun senenin yorgunluğunu üzerinden biraz eğlenerek atacağını öğrenmiştim. " "Kimden?" diye sordu Harry. Cemal şaşırmış gibi ajana baktı. "Kendisinden tabii. Uzmanların hepsiyle sıkı fıkı ahbap olmuştum ve onlardan ben sorumluydum. Robert Rich İstanbul'a gidince onun işini orada bitirmeyi uygun gördüm. Grubun ortadan kaldırılmasında en sorun teşkil edecek kişi oydu." "Neden?" "Dedim ya, Amerika'da çalışmak bizim için çok zordu." "Sonra ne oldu? Robert Rich'i neden İstanbul'da öldürmediniz?" Mahmudî tekrar içini çekti.

"Belki de olayların bu hale dönüşmesinin tek nedeni o olay oldu. Kiralık katil Çek Novatny'ye güvenmiştim. Haklı bir şöhreti vardı, onu tanıyorduk, ama kendisini gözümüzde fazla büyüttüğümüzü kısa zamanda anladık." "Nasıl?" "Bize oyun oynamaya kalktı. Robert Rich'in yanında çok para olduğunu biliyordu ve bu paraya göz koymuştu. Haris olmanın kötü sonucu. Başka bir ifadeyle tam profesyonel olamamak. Niyetini anlayınca El Muhaberat onu kaldığı otelde öldürmek zorunda kaldı." "Peki niye Robert Rich'i öldürmediniz?" Cemal Mahmudî yine alaycı bir şekilde gülümsedi. "En istediğim şey uzmanın işini İstanbul'da bitirmekti, ama olmadı maalesef. Bana verdiği bilgiye göre en az bir hafta kalacaktı, lakin bilmediğim bir sebeple cinayetin ertesi günü İstanbul'u terk etti." "Bir şeyden mi şüphelenmişti?" Arap başını iki yana salladı. "Hiç sanmıyorum. Belki İstanbul'da kalmaktansa vaktini Paris'te geçirmeyi tercih etmişti; bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğim, ama muhakkak olan husus onu elimizden kaçırdığımızdı." Harry pür dikkat karşısındaki Arap'ı süzüyordu. Onun şimdilik doğruları konuştuğunu sanıyordu. Zaten bütün bunlar Mahmudî'nin de söylediği gibi teferruat ve önündeki büyük sorunun can alıcı noktalan değildi elbette. Fakat Harry'nin ona güvenebilmesi ve daha sonra yapacağı itiraflara dayanarak karar vermesi için önünde çok az zaman kalmıştı. İncirlik Üssü'nden Langley'le temas kurmuş ve operasyonun başlama emrini bir süre geciktirmişti; tüm bunlara rağmen merkezin ne kadar süre kendisini bekleyecekleri hakkında hiçbir bilgisi yoktu. Yerinde huzursuzca kıpırdandı; duyduğu rahatsızlığı karşısındaki adama belli etmek istemiyordu kesinlikle. "Yuri Karpin'i kim öldürdü peki?" diye sordu. Mahmudî hiç duraksamadan cevap verdi. "Tarık bin Zeyd adlı bir Muhaberat ajanı." "O şimdi nerede? Hâlâ Moskova'da mı?" "Hayır, burada. İşini bitirir bitirmez onu Bağdat'a çağırdık." "Dimitri Pimenov'u da o mu vurdu?" Mahmudî yine aynı kararlılıkla suali cevapladı. "Hayır. Onu kiraladığımız bir katil öldürdü. "Rus bir tetikçi mi buldunuz?" Arap ajan olumsuzca başını salladı. "O bir Rus değildi. Milliyetini kesin bilmiyorum, ama İtalya'da yaşayan bir kadındı. Adına Nina diyorlar, takma bir isim de olabilir tabii." "Neden bir Rus'u tercih etmediniz? Oysa Yuri Karpin için eski bir GRU subayını ayarlamıştınız, alkolik Feodor Chavadze'yi.." Cemal oturduğu iskemlede bir kere daha ürperdi ve şaşkınlığını belli edercesine kısa bir süre Harry'ye baktı. Öldürülen uzmanlar hakkında ClA'in çok şeyler bildiğine emindi artık. "Chavadze işe yaramazdı. Onu tutmak bir hataydı. Yuri Karpin'in öldürülmesi işini Tarık bin Zeyd'e havale etmiştim, ama o bula bula kocaman Moskova'da bir alkoliği seçti tetikçi olarak. Neyse ki son anda yaptığımız hatayı anladık." Harry bilmiyormuş gibi sordu. "Peki Chavadze'yi ortadan kaldırmadınız mı? Ne de olsa o adam çok şey öğrenmişti." Iraklı ilgisizce omuzlarını silkti. "Bizim için önemli olan Yuri Karpin'in ortadan kalkmasıydı ve biz istediğimiz sonucu elde etmiştik, gerisi mühim değildi." "Peki, Chavadze'ye ne oldu?"

Mahmudî kuşkulu bir şekilde ajana baktı. Bu nokta gerçekten de olayların yanında çok basit kalıyordu, kendisini sorgulayan ajanın niye bu noktaya kafasını taktığını anlamamıştı. "Bilmiyorum," diye söylendi. "Sanırım başını ne tür bir belaya soktuğunu anlayınca izini kaybettirmeyi başardı." Sonra gülümseyerek ekledi. "Herhalde haberdarsınız, onu bir CIA ajanı uyarmış." Harry herhangi bir yorum yapmadan sorularına devam etti: "Şimdi söyleyin bakalım, İngiliz uzmanlar Randy Shepard ve Graham Freeman’ın katilleri kim? Zeyd dediğiniz ajanınız mı?" "Hayır. O iki İngiliz'i Nina dediğim kadın öldürdü. Fransız uzman Alain Micoud'yu da. Yani dört uzmanın katili o kiralık kadındır." Harry Morgan uzun süre düşündü. Sonra kısık sesle sordu. . "Ya yedinci uzman? O hâlâ hayatta mı?" Cemal Mahmudî bir an gözlerini dalgın bir şekilde havasız ve iki gündür sigara dumanına boğulan deponun tozlu zeminine kaydırdı. Hayatını kurtarabilmek için vatanına, sahip olduğu değerlere ve mesleğine ihanet etmişti, fakat bunun hiç de sandığı kadar kolay olmadığını şimdi daha iyi anlıyordu. Acı bir şekilde gülümsedi. Şimdiye kadar hep doğruları söylemişti karşısındaki ajana, ufak bir yalanın hiçbir mahzuru olmazdı, ayrıca yedinci uzmanı ismen bildiğini de hiç sanmıyordu, zira anladığı kadarıyla ClA'in asıl bilgi kaynağı ele geçirdikleri Robert Rich'ti ve o da yedinci uzmanın kimliğini tanımıyordu. "O Bağdat'ta öldü," dedi. "Geçen sene.. Kendi eceliyle.. Deney sırasında bir iş kazasında." "Hangi millettendi?" Mahmudî yine duraksamadan uydurdu. "Fransız'dı." Harry üstelemeyince Mahmudî de rahatladı. Yedinci uzman aslında kendilerinden biriydi ve Cemal'in onunla bir sorunu yoktu. "Evet, şimdi gelelim asıl konuya," dedi Harry. Yarısına kadar içtiği sigarayı önündeki tablaya basıp söndüren Mahmudî de sakin bir şekilde mırıldandı, "Ben hazırım." Harry öncelikle Robert Rich'ten öğrenilen bilgileri adama da teyit ettirmek istiyordu. "Bana yaptığınız bombanın gücünden bahsedin." "Çok güçlü.. Bilinen kitle imha silahlarının en korkuncu. Etkileri müthiş. Ana maddesi Antrax gazı. Benim bildiğim kadarıyla 5 litrelik Antrax gazı içinde 362 bin adet zehirli zerrecik bulunuyor. Dünya üzerinde üretilmiş en tehlikeli kimyasal silah. Getirdiğimiz uzmanlar bunu VX sinir gazıyla birleştirmeyi başardılar. Ben bu konuda bir uzman değilim, ama onların asıl başarısı elde ettikleri karışımın içine üçüncü bir kimyasal gazı daha katmaları." "Hangisini?" "Bilmiyorum, dedim ya, ben bu konulardan hiç anlamam. Ama bize verdikleri bilgiye göre elli kiloluk bir bombanın herhangi bir şehrin tepesinde havaya karıştırılması en azından yirmi milyon insanın ölümüne yol açacakmış." Harry Morgan elinde olmadan ürperdi yeniden. Ama soğukkanlılığını bozmadan mırıldandı. "Bunu nasıl bilebilirsiniz ki? Bomba hiç denenmedi." Mahmudî acı bir şekilde gülümsedi. "Yanılıyorsunuz. Ufak bir deney yaptık. Uzmanların da başarıya ulaştıklarına ancak ondan sonra inandık. Başka türlü onları bırakmazdık." Harry hayretle sordu. "Deney mi? Nerede? Ne zaman?" "Çölde tabii.. Çok ufak ölçekte. Kimseye duyurmadan." "insanlar üzerinde mi?" Bu kez şaşırma sırası Mahmudî'ye gelmişti. "Gayet tabii," diye homurdandı. "Ne sandınız ki? İdama mahkûm rejim aleyhtarı otuz kişiyi çölde bir araya getirdik ve denemeyi yaptık. İran savaşında Kürtlere karşı siyanürle birlikte hardal gazı da kullanmıştık. Onun üretilmesi çok kolaydı. Ama bu yeni bombanın doğuracağı neticeler onunla kıyaslanamaz bile." Bu defa Harry'yi de ter bastı. "Elinizde yeni imal edilmiş bombadan kaç tane var?" diye sordu.

"Sadece iki tane." "İki mi?" "Seri imalatta epey zorlandığımızı takdir edersiniz umarım." Galiba en rahatlatıcı cevap bu olmuştu. "Bunları neyle kullanacaksınız?" "Roketlerle tabii." "Bombalar roketlere monte edildi mi?" "Henüz edilmedi." Bu da iyi bir haberdi. "Onları nerede muhafaza ediyorsunuz?" "Bu sorunuza cevap vermeden önce biraz da benim geleceğim hakkında konuşsak iyi olmaz mı?" diye sırıtarak Harry'ye baktı Cemal Mahmudî. Anlaşılan en can alıcı itirafı kendisini güvenceye aldıktan sonraya bırakmak isteğindeydi... —3— Bağdat - Mayıs KÜÇÜK dükkânda bir saat kadar hareketsiz kalarak beklemişlerdi. Etraf sessizleşmiş sokaklar eski sakinliğine kavuşmuştu. Ermeni Kilisesi çevresindeki yaşam her zamanki alışılmış hareketliliğine dönmüş gibiydi. Ufak dükkânın sahibi çevreyi kolaçan ederek yeniden işyerine döndüğünde asılı kumaşların arkasına süzülerek davetsiz misafirlerinin yanma gitti. Salih'e dönerek Arapça, "Artık çıkabilirsiniz," diye mırıldandı. "Askerler uzaklaştı. Güvendesiniz. Ama buralarda fazla dolaşmamanızı öneririm. Muhafızlar önünde sonunda yaptıkları hatayı anlayarak geri döneceklerdir. Çevrede de sıkı çemberler oluşturduklarına eminim. Dördünüz bir arada dolaşmayın, en azından ikili gruplar halinde çıkın buradan, hatta mümkünse birer birer." Salih dükkân sahibinin söylediklerini arkadaşlarına İngilizce'ye çevirdikten sonra teşekkür etti. Adam fazla tevazu göstermeden güneşten kararmış yüzünü hafifçe asarak, lütfen bunu bir daha tekrar etmeyin, beni de tehlikeye sokuyorsunuz diye homurdanmayı da ihmal etmemişti. Aykut, adam haklı, diye düşündü. Böylesine bir himayeyi bile göstermesi büyük bir lütuftu. Önce dükkândan birer birer çıkmayı planladılar. Önce Aykut çıkacaktı, onun arkasından da Salih. Birleşmeyecekler, fakat yakın mesafeden Aykut Salih'i takip edecekti. Daha sonra Kevin çıkıp aynı şekilde Terry'yi bekleyecekti. Dükkânı son terk eden de genç kadın olacaktı. Birbirlerinin ellerini sıkıp, şans dileyerek vedalaştılar. Aykut sokağa çıktığında kimse onunla ilgilenmedi. Arka sokak tenha ve oldukça boştu. Ağır ağır oyalanarak yürümeye başladı. Göz ucuyla da Salih'in çıkışını bekliyordu, fakat belirli bir süre geçmesine rağmen Salih hâlâ görünürlerde yoktu. Daha fazla ilerlemedi kaldırımda, gölge bir kenara çekilip ayakta dikildi. Bu bekleyiş Bağdat sokaklarında hiç de yadırganmazdı, nitekim Aykut da sağına soluna bakındığında az da olsa sokak boyunca avare avare bekleşen birkaç kişi daha gördü. Salih hâlâ dükkândan çıkmamıştı. Aykut huylanmaya başladı. Bu kadar gecikmemesi gerekirdi. Bir iki dakika daha oyalandı, sonra tam gerisin geriye dükkâna dönmeye karar verdiği sırada iki silahlı Cumhuriyet Muhafızının kendisinin çıktığı kapıdan dışarıya fırladıklarını gördü. Askerler avına saldıracak kartallar gibi sokağa bakıyorlardı. O an dükkândakilerin yakalandığını anladı Aykut. Ne bir arbede olmuştu ne de bir silah sesi işitmişti. Askerler bu kez sessiz ve başarılı bir baskın yapmış olmalıydılar; ya da onlara silahla karşılık verme şansı tanımadan kıskıvrak yakalamışlardı. Sokağa çıkan iki asker Aykut'un bulunduğu tarafa da bakmış ve onu görmüşlerdi, ama hiçbir reaksiyon göstermediklerine göre kendisini tanımamış olmalıydılar. Ajan bir an ne

yapacağına karar veremedi. Yeniden koşarak uzaklaşmaya çalışırsa bu defa yakalanma ihtimali daha yüksekti, ayrıca nereye kaçacaktı, Bağdat'ta daha evvel bulunmuş olmasına rağmen dün sığındıkları MİT'in gizli evini bile kolay kolay bulamazdı. İlk şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra ağır ağır dükkân istikametinde yürümeye devam etti. Geriye dönüp aksi istikamette uzaklaşması bile dikkat çekebilirdi. Askerler içeri girmemiş etrafı gözleriyle araştırmaya devam ediyorlardı. Bağdat halkı hem meraklı hem de ürkekti. Sabah yaşanan silahlı arbededen sonra neler olduğunu anlamak için yeniden toplanmaya başlamışlardı bile. Cumhuriyet Muhafızlarını görünce sokak birden hareketlenmiş, dükkânlardan çıkan esnaf neler olup bittiğini anlamak için o yöne doğru koşuşturmaya girişmişti. Sokak bir anda ana baba gününe döndü. Nitekim askerlerden biri bağırarak toplanan meraklılara dağılmalarını ihtar etti. Ama pek aldıran olmadı. Kalabalığın arasına karışan Aykut da ilerlemeye devam etti. Çıktığı dükkânla arasında zaten yirmi metre kadar bir mesafe ya var ya yoktu. Dükkânın önünden geçerken o da sıradan bir sokak sakini gibi başını çevirip içeriye baktı. Biriken kalabalık yine de kapının tam önünü kapatmamış, askerlere fazla yaklaşmamıştı. Tüm korkusuna rağmen o da arka kapının aralığından görebildiği kadarıyla içerde olup bitenlere bir baktı, içerde dört beş asker ve başlarında bir subay vardı. Askerlerin tüfekleri tam ortada toplanan üç ajanın ve dükkân sahibinin üzerlerine çevrilmişti. Subay bağıra çağıra bir şeyler söylüyordu ama Aykut işitemedi. Daha sonra onları itekleyerek dükkânın öbür kapısından dışarıya çıkardıklarını gördü. O an yapabileceği hiçbir şey yoktu. İçinde tarifsiz bir burukluk hissetti. Her şey boşa gitmişti.. Dr. Fatma ikide bir saatine bakıyordu. Nihayet dayanamayarak fısıldadı. "Sizce biraz gecikmediler mi Mr. Barret? Şimdiye kadar çoktan gelmeleri lazımdı, yoksa başka bir aksilik mi çıktı?" Ian Barret piposunu çekiştirdi, o da bileğindeki saate bir göz attı, ama bir yorum yapmadı. Fakat Dr. Fatma onun da yavaş yavaş meraklanmaya başladığını hissediyordu. David Mc Neil ise somurtuk bir edayla oturuyordu. Terry'yi getirmeye gidecek ekibe dahil edilmediği için de bozuktu. Sıkıcı sessizliği sonunda yine Fatma bozdu. "Ben endişelenmeye başladım. Mohsin Al Saharani'yi Ermeni Kilisesi'nin oraya göndereyim mi, ne dersiniz? Gidip bir baksın." "Tamam," diye mırıldandı Ian Barret kısa bir tereddütten sonra. "Araştırsın bakalım, umarım yeni bir olay olmamıştır." Dr. Fatma sessiz ve telaşlı adımlarla odadan çıktı. Yalnız kalan iki erkek hiç konuşmadan huzursuz bekleyişe devam ettiler. Yarım saat sonra Mohsin Al Saharani lan Barret'in gizli bölmesine asık ve üzüntülü bir suratla girmişti. Bütün yüzler adama çevrildi. "Evet Mohsin, ne öğrendin?" diye sordu Ian Barret. Fakat karşısındaki Iraklının yüzüne bakar bakmaz alacağı haberin hiç de hoş olmadığını anlamıştı. "Tutuklanmışlar efendim' dedi Al Saharani üzgün bir ifadeyle. "Ermeni Kilisesi'nin önünde silahlı çatışma çıkmış. Bizim Hasan'ın Cumhuriyet Muhafızları tarafından öldürüldüğünü öğrendim. Hasan'ın cesedi ibret olsun diye hâlâ meydanda duruyor. Diğerleri önce kaçmayı başarmışlar, fakat daha sonra bir dükkânda kıstırılarak yakalanmışlar." Odada bir an buz gibi bir hava oluştu. Mc Neil, "Yaşıyorlar mı?" diye sordu korkarak. "Şimdilik öyle olması gerekir," diye fısıldadı Mohsin. "Ya sonra?"

Bu sorunun cevabını Dr. Fatma verdi. "Kısa bir muhakemeden sonra kurşuna dizerler. Aynen babama yaptıkları gibi. Tabii daha önce de konuşmaları için sıkı bir sorgulamadan ve işkenceden geçeceklerdir." David Mc Neil gelişmelere inanamıyordu. "Ama bu adaletli bir davranış değil," diye homurdandı. Gözleri dolan Dr. Fatma utanırmış gibi fısıldadı. "Irak adaleti böyle işler oldu Mr. Neil.. Çok üzgünüm." Ian Barret sapsarı kesilmişti. Mohsin'e dönerek sordu. "Nereye götürüldüklerini öğrenebildin mi?" "Hayır, efendim. Sanırım El Muhaberat'ın merkezine götürülmüşlerdir ya da Cumhuriyet Muhafızlarının askeri haber alma üssüne. Ama ne fark eder ki, ikisi de erişilmez yerler. Bence yapacağımız fazla bir şey kalmadı." Mc Neil yerinde duramıyordu. Bal mumu gibi sararmış çehresiyle, elçiliğe başvuramaz mıyız?" diye söylendi lan Barret'e. CIFE'nin yetkilisi zor da olsa sükûnetini muhafaza etmeyi becermişti. "Hemen paniğe kapılmayın" diye fısıldadı. "Önce nereye sevk edildiklerini öğrenmemiz lazım. Gerekeni ondan sonra düşünürüz." Aykut kendini bir an yapayalnız hissetti. Buraya özel bir görevle gönderilmişti. Asıl vazifesi Bağdat'taki MİT ajanlarından bilgi toplayacak bunları operasyona kalkışacak CIA ajanlarına iletmekti. Yetkileri ve görevi sınırlı olduğundan da ona sadece rehber MİT ajanının adını vermişlerdi. O ise şimdi Cumhuriyet Muhafızları tarafından tutuklanmıştı. Bundan sonra ne yapacağını kestiremedi. Daha önce de Bağdat'ta geçici de olsa çalışmıştı, şehrin tamamıyla yabancısı sayılmazdı, elçiliğe sığınmaktansa Salih'le kaldıkları evi bulmaya çalışmanın şimdilik daha doğru olduğunu düşündü. Dün gece başka kimseyi görmemişti, ama herhalde günün bu saatinde orada kendisine yardım edecek başka MİT elemanlarını bulabilirdi, o üssü herhalde tek başına Salih kullanmıyordu. Ayrıca Salih'in yakalandığını da birilerine bildirmek zorundaydı. Mesleğinin riskli ve her zaman tehlikelerle dolu olduğunu bilirdi, Salih için üzülüyordu, ama onu kaygılandıran noktalardan biri de görevini yerine getiremeyecek olmanın üzüntüsüydü. Zira CIA ajanlarına yapacakları operasyonla ilgili nakledebileceği hiçbir bilgiye sahip olamamışlardı. Salih dün gece CIA ajanlarıyla temas kuramadığı için kendisini hâlâ Merkez Garı'nda bekleyeceklerdi. Aykut akşam saat dokuzda ne olursa olsun gara yeniden gitmeye karar verdi. Başka yapacağı bir şey yoktu. Yafa Caddesi'ni ve MİT'in kullandığı daireyi bulmakta zorluk çekmedi. Yol boyunca ne dikkat çekmiş ne de birileri tarafından takip edilmişti. Gergin sinirleri biraz daha yatışmış ve sabahki olayların etkisini üzerinden atmış gibiydi. Şimdi tek endişesi dairede birilerini bulamamaktı. Dairenin zilini çaldı. Kapıyı esmer bir genç açtı. Aykut rahat bir nefes aldı.. Abbas Azizi, Cemal Mahmudî'nin hemen odasına gelmesini istiyordu. Sabah saatin dokuzuydu, telefona sarıldı ve sekreterinden hemen Mahmudî'yi çağırmasını istedi. Az sonra kapı vuruldu ve iri kıyım sekreter kapıda belirerek saygıyla fısıldadı. "Cemal Bey henüz gelmemişler efendim." Azizî irkildi. Tanıdığı kadarıyla Mahmudî bu saatte çoktan merkezde olurdu. Her ne kadar dün gece burayı çok geç bir saatte terk ettiyse de görevine zamanında gelmeyi hiç aksatmazdı. Bir iki saniye düşündü; ona ilk uçakla İtalya’ya gidip Nina denen kiralık katille yine temas kurmasını emrettiyse de, kendisiyle son bir görüşme yapmadan gideceğine ihtimal vermiyordu. Sekreterine dönüp, "Evinden de aradın mı?" diye sordu. Adam, "Evet, efendim," diye mırıldandı. "Dün gece evine hiç uğramamış." İşte bu şaşırtıcıydı.

Sürdürdükleri meslek gereği bir ajanın evine döne-memesi çok olağandı, ama dün gece o saatte Mahmudî yanından ayrıldıktan sonra nereye gidebilirdi ki? Acaba aldığı emri uygulamak için birtakım ön hazırlıklar mı yapmıştı? Ne olursa olsun, bu hazırlıkların bir kısmı için de evine gidip en azından bir bavul hazırlaması gerekmez miydi? Yapı olarak çok kuşkulu ve herkesten şüphelenen bir yaradılıştaydı Azizî. Her şeyi daima önce en olumsuz yanıyla düşünme alışkanlığındaydı. Bunca yıl bu mevkide kalmasını biraz da buna borçluydu. Gözleri kısıldı, yüzü buruştu. Bütün bir geceyi nerede geçirmiş olabilirdi bu adam? Ondan hoşlanmadığı kesindi, ama aklına gelen ilk ihtimali yine de kabullenmek istemedi. "Şoförü burada mı?" diye sordu sekreterine. "Hemen araştırayım," diyen adam odadan çıktı. Azizî düşünmeye devam etti. Galiba dün gece ona fazla yüklenmişti. Korkutmuş da olabilirdi. Biraz fazla sert çıktığını biliyordu. Az sonra Mahmudî'nin makam şoförü ürkek adımlarla içeri girdi. Merkez binada çalışan her personel gibi o da Azizî'den ürker ve çekinirdi. "Buyrun efendim, beni emretmişsiniz," diye fısıldadı şoför. "Bu sabah Cemal Beyi evinden almadın mı?" "Sabahleyin almaya gittim efendim. Ama dün gece eve dönmemiş, ben de buradadır diye geldim." "Dün gece kaçta merkezden ayrıldınız?" "Saat yaklaşık gece yarısı iki sularıydı efendim." Azizî bir hesap yaptı. Bu kendisiyle görüşme yaptığı saatlere denk geliyordu. "Sonra onu evine bırakmadın mı?" Şoför yutkundu. "Hayır efendim. Burayı terk eder etmez Cemal Bey arabayı durdurdu ve yürüyeceğini söyledi." "Gecenin o saatinde mi?" "Evet, efendim." Azizî'nin aklına gelen olasılık gittikçe kuvvetleniyordu. İçinden lanetler okudu, bir bu eksikti şimdi; şayet düşündüğü gerçekleşirse başı büyük dertte demekti. Ani bir kararla yerinden fırladı. "Dün gece binada nöbetçi olan personeli acele toparlayın," diye bağırdı. "Evlerinde olanları da derhal çağırın. Özellikle ikinci kat personelini." Azizî avaz avaz bağırıyordu. Sekreteri hemen gereken yerlere telefon etmek için koşuştu. Şoför neler olduğunu bilmemekle beraber korku içindeydi. Abbas Azizî asansöre bile binmeden doğru bir alt koridora indi. Telaşlı adımlarla Cemal Mahmudî'nin odasına daldı. Hayatının en heyecanlı ve öfkeli anlarından birini yaşıyordu. Düşündükleri doğru ise geç kalmış sayılabilirdi. Hışımla kilitli dosya dolabının yanına gitti. Cebinden çıkardığı ve bir eşi de Mahmudî'de olan anahtarla dolabı açtı. Ne aradığını gayet iyi biliyordu. Ama aradığı dosyayı yerinde bulamadı. O zaman da kanaat getirdi; artık Cemal Mahmudî'yi vatan haini ilan edebilirdi, ama bu hiç de sandığı kadar kolay olmayacaktı..

"Başka hiç şansınız yok," diye homurdandı Harry Morgan buz gibi mavi gözlerini Cemal Mahmudî'ye dikerek. "Her soruma cevap vermek zorundasınız." Iraklı ajan bütün köprülerin atıldığını biliyordu, bundan sonra geri dönmesi de söz konusu olamazdı. Ama kendisini ucuza da satamazdı.

"Ben yalnızca kendimi garantiye almak istiyorum," diye homurdandı. "Bu dürüstlüğünüze, bizi ikna etmenize ve size inanmamıza bağlı." "Elimden geleni yaptım ve hemen hemen her sorunuza da cevap verdim. Şimdi kendi geleceğimi düşünmek de hakkım. Bana bir açıklama yapın." Harry kısa bir an düşündü. Epey şey öğrenmişti ama en hayati konu, yani bombaların nerede olduğu hâlâ muammaydı. Bu kadarını öğrendikten sonra en canlı noktayı geri bırakamazdı Harry. Fakat adama biraz daha cesaret vermesi gerektiğini anladı. Mahmudî'nin teklifini hemen kabul ettiğini söylemesi de dikkat çekebilirdi. "Bu pek kolay olamayacak," diye mırıldandı. Cemal hemen ters ters ajana bakmaya başlamıştı bile. "Ne demek istiyorsunuz? Operasyon arifesinde bu bilgileri başka kimden bulabilirdiniz ki? Şu an karşınızda en yetkili ağızlardan biri konuşuyor. Şayet başka bir örgüte başvursaydım, benim için neler ödeyeceklerini tahmin edebiliyor musunuz?" "Ama siz onlara değil, CIA'e başvurdunuz." "Çok doğal değil mi bu? Çünkü operasyonu onlar değil siz gerçekleştireceksiniz. Ayrıca konuşmamızın başında ben ne istediğimi size açıkça söylemiştim. Şimdi pek kolay olmayacak demekle neyi kastediyorsunuz?" Harry gevşemeye çalıştı. "Bakın," diye fısıldadı. "Bize yaklaşımınızı küçümsemiyorum. Daha bir yığın önemli bilgiler aktaracağınızı da biliyorum. Hükümetim istediklerinizin çoğunu size sağlayacaktır; ama yine de önemli bir durum var." "Nedir o?" Harry sırıtmaya çalıştı. "Şu an ki durumunuz." "Anlayamadım?" "Genellikle iltica talepleri, sığınmak isteyen yabancı tarafından mensup olmadığı ülkenin topraklarında ileri sürülür. O zaman mesele kolaydır. Taleple karşılaşan ülke o kişiyi hemen korumaya alır, şayet bu talebe sıcak bakmışsa. Ama sizin unuttuğunuz bir nokta var; siz şu an kendi topraklarınızdasınız. Bu isteğinizi kabul etsek bile sizi ülke dışına nasıl çıkarırız?" Cemal Mahmudî rahatlar gibi derin bir nefes aldı. "Bütün sorun bu mu?" "Yetmez mi? Sizi resmen elçiliğe kabul edemeyiz. Hele şu sırada. Gizli yollardan dışarıya çıkarmaya da kalkışamayız." "Ben o işi hallederim. Tek isteğim talep ettiğim imkânların bana sağlanması. Benim dünyanın her yanıyla bağlantılarım vardır. Bana gerekli imkânları sağlarsanız yarın Roma'daki elçiliğinizde olabilirim." Harry şaşırmış gibi sordu. "Roma mı?" "Evet. Roma elçiliğindeki CIA görevlisini hemen haberdar etmenizi istiyorum. Fakat çok acele etmeniz lazım, zira her geçen dakika beni burada zor duruma düşürecektir. Örgütüm durumdan şüphelenmeye başlamış olabilir, hatta belki de çoktan dışarıda beni arıyorlardır. Sanırım, hâlâ Roma'ya ulaşma şansım var ve bu imkânımı mümkün olduğunca çabuk kullanmak zorundayım. Şimdi son defa soruyorum, istediklerimi bana temin edecek misiniz?" Harry yeniden düşünür gibi yaptı. "Pekâlâ," diye mırıldandı sonra. "Bunu temin edebilirim. Siz de şimdi bana o bombaların nerede saklandığını söyleyin. Raşidiye'de mi?" Mahmudî olumsuzca başını iki yana salladı. "Tikrit'te olabilir mi?" "Hayır."

"Öyleyse Skarkat veya Salman Pak'taki fabrikalarda saklı." "Hayır bayım," dedi Iraklı. Harry'nin suratı asılmıştı. Galiba en sevimsiz ihtimalle karşı karşıyaydı. Bombalar Saddam Hüseyin'in sayısız saraylarından birinde saklı olmalıydı ve buralara yapılacak bir baskın silah fabrikalarına yapılacak bir saldırıdan çok daha zordu. "Anlıyorum," diye homurdandı Amerikalı ajan. "Onları saraylardan birinde muhafaza ediyorsunuz, değil mi? Yanılıyor muyum?" Mahmudî gülümsedi. "Öncelikle buraları düşüneceğinizi tahmin etmiştik zaten. Şayet bir saldırı veya hava harekâtı olursa bütün o noktaları bombalayacağınızı da çok önceden düşündük. İşi şansa bırakamazdık. Bombaları hiç aklınıza gelmeyecek bir yere götürdük." Harry nefesini keserek sordu. "Nereye?" Saat dokuza doğru Aykut, MİT'in gizli evinden çıktı. Şimdilik yapacağı fazla bir şey yoktu. Merkez Garı'na tüm tehlikelerine rağmen gitmek zorundaydı. O gün öğleden sonra Bağdat'taki iki MİT ajanıyla daha tanışmıştı. Ankara ile haberleşme ancak elçilik kanalıyla sağlanıyordu. O gün durumu açıklayan kısa bir raporu hazırlayarak evdeki elemanlardan birine teslim etmiş ve elçiliğe gönderilmesini sağlamıştı. Elçilik tutuklanan Salih hakkında da resmi girişimlerde bulunacak ve olayın kesinlikle bir casusluk olayı olmadığını resmi ve politik kanallardan açıklayacaktı. Yine de Salih'in durumunun pek parlak olmadığını kabul ediyorlardı. Gara gidişi sırasında Aykut'a refakat eden ajanın ismi Birol'du. Otuz beş yaşlarında aslen Muğlalı, hukuk eğitimi görmüş ve on seneden beri MİT bünyesinde hizmet gören cin gibi bir gençti. Salih'le Bağdat'ta tanışmışlar ve iyi kaynaşmışlardı. Çok üzgün olmasına rağmen elinden geldiğince bunu belli etmemeye gayret ediyordu Aykut'a. Ölçülü ve davranışları çok mesafeliydi, kendisinden daha kıdemli olduğu için de Aykut'a son derece nazik davranıyordu. Gara girdiklerinde dikkatle etrafı incelediler. Tıpkı o geceki gibi her şey sakin ve yolunda görünüyordu. Bilet gişelerinin önü pek kalabalık sayılmazdı, ama bekleşen yolcular, kanepelerin üzerine uzanıp yatan insanlar vardı. Tren garları toplumun bir aynasıydı adeta; petrol zengini bir ülkenin tablosu değildi ortadaki manzara. Fakirlik ve keşmekeşlik hâkimdi etrafa. Bekleme salonuna girip ayrı ayrı banklara oturdular. Birbirini tanımayan ilgisiz iki yabancı gibiydiler. Ara sıra göz göze gelseler de bakışları daha çok salona giren çıkanlara kayıyordu. O geceden sonra buraya gelmenin bir hata olduğunu biliyordu Aykut, fakat başka türlü davranma imkânı yoktu; hele Salih'in yakalanmasından sonra CIA ajanlarıyla kuracağı irtibat sadece Merkez Gar'daki irtibata kalmıştı. Bekleme salonuna girip çıkan yolculardan çoğunu El Muhaberat'ın adamı zannederek şüpheleniyordu; sanki her an yeni bir vaka çıkacakmış gibi tetikteydi. Duvardaki saat dokuza iki kala heyecanı doruğa çıkmıştı. İnsanları tüm dikkatiyle incelemesine rağmen aralarında Amerikalı olduğuna ihtimal verebileceği kimseyi görmemişti henüz. Kuşkusuz onlar da kimliklerini belli etmemek için çeşitli kılıklara girebilirlerdi, ama yine de kendisiyle ilgilenen veya kaçamak nazarlarla süzen tek kimseyi görememişti şu ana kadar. Ufak ve ucuz bir kilime sarılmış dengin üzerine oturan, orta yaşlı, en azından on günlük sakalı tıraş yüzü görmemiş, köylü kılıklı bir adam cebinden sigara tabakasını çıkararak tütün sardı. İnce kâğıdı dilinin ucuyla ıslatarak kenarını yapıştırdı. Sonra kirli ve kendisine bol gelen ceketinin ceplerini araştırarak sigarasını yakacak kibriti veya çakmağı bulamamış gibi ceplerini araştırmaya başladı. Aykut'a bir hayli yakın oturuyordu.

Ajan onu daha bekleme salonuna girerken görmüş, ama kesinlikle ilgilenmemişti; belki kıyafet değiştirerek dolaşan bir Muhaberat ajanı olabilirdi, ama CIA'e mensup olacağını asla ihtimal vermezdi. Adam ceplerini araştırdıktan sonra yakacak bulamayacağını anlayınca en yakınında bekleyen bir yolcuya yaklaşarak ateşinin olup olmadığını sordu. Aykut adamın sorusunu duymuştu. Temiz ve düzgün bir Arapçaydı, hatta bir köylüye yakışmayacak kadar düzgün aksanı vardı. Soruyu sorduğu yolcu, homurdanarak yok dedi. O zaman adam Aykut'a yaklaştı. Yüksek sesle "Ateşin var mı?" diye sordu. Aykut da tam yok diyeceği sırada, adam fısıltı halinde, "Arkamdan dışarıya çıkın Mr. Sarp" diye fısıldadı İngilizce. Ajan gerçekten şaşırmıştı. Biraz da kendi kendine kızmıştı. Onun bir CIA ajanı olduğunu anlayamamasına bozulmuştu. Adam önünde fazla durmadı, başkalarından da ateş istedi. Bekleme salonunda sigara içen çok insan vardı zaten, sonra sigarasını tüttüre tüttüre ağır ağır uzaklaştı. Birkaç dakika ufak denginin üzerinde oturdu. Aykut'a hiç bakmıyor, onunla ilgilenmiyordu. O sırada gara giren bir tren yolcularını boşaltıyordu. Adam ayağa kalkarak pencereden bir süre peronu seyretti ve dengini sırtlayarak dışarı çıktı. Aykut'un kuşkusu kalmamıştı artık, irtibat kuracağı ajanı bulmuştu. Yeniden etrafı inceledi. Bir an Birol'la göz göze geldiler. Onun, irtibatın sağlandığından henüz haberi olmadığını anlamıştı. Yerinden kalktı. Birol'un şimdi onun neden kalktığını ve nereye gittiğini merak etmeye başlayacağını biliyordu. Neyse ki Birol hemen yerinden fırlamamıştı. Perona doğru yürüdü. Trenden inen yolcular, müşteri kapmaya çalışan hamallar ve vakit geçirmeye çalışan işsiz güçsüz bir kalabalık peronu doldurmuştu. Aykut o kalabalık arasında CIA ajanını görmeye çalıştı. Adam ağır adımlarla trenin sonuna doğru yürüyordu. Aykut ona son iki vagonun olduğu yerde yetişti. Burası nispeten tenhaydı. Yolcular çoktan inmiş ve garın ana binasına doğru ilerlemişlerdi. CIA ajanı nihayet konuştu. "Sizi dün gece de bekledik, ama randevuya gelmediniz" dedi. "Geldim, ama dün gece burada birtakım olaylar gelişti. Tanıdığım bir MI 6 ajanıyla karşılaştım sonra da bazı hadiseler patlak verdi." "Biliyoruz, olanları gördük. O sırada biz de buradaydık. Hatta yakalandığınızı da düşündük. Ayrıca bu sabah Ermeni Kilisesi önünde olanlardan da haberdarız." "Öyle mi?" "Tutuklanan kişiler arasında sizin de olduğunuzu sanıyorduk." "Ben paçayı kurtardım, ama tamamen tesadüf neticesi. Bu gece buraya gelemeyebilirdim de." CIA ajanı gülümsedi. "Bağdat'ta yeni olduğunuzu biliyorum; burada görev yapmak daima kelle koltukta yaşamayı gerektiriyor. Siz de epey hızlıymışsınız, daha geldiğiniz ilk gün olay yarattınız." Bunun bir espri mi yoksa iltifat mı olduğunu kestiremedi Aykut. O da gülümsemekle yetindi sadece. "Buradaki elemanlarınızla görüştünüz mü? Bize nakledeceğiniz bir bilgi var mı?" diye sordu CIA ajanı. Aykut başını üzüntüyle iki yana salladı. "Üzgünüm, ama bizim örgütümüz de bu konuda bilgi sahibi değil." "Neyse dert etmeyin. Bu arada size Harry Morgan'dan selamlarını getirdim." MİT ajanı hayretle Amerikalıya baktı. "O burada mı?" "Evet." "Yoksa., yoksa operasyon başladı mı?"

"Hayır, Mr. Sarp." "Ama onun operasyonun başlamasıyla buraya geleceğini sanıyordum." "Ben o konuda fazla bilgi sahibi değilim. Size ileteceğim bir haberim daha var, şu yakalanan ajanlar hakkında. Sanırım onların arasında sizin elemanlarınız da var. Dediğim gibi biz sizin de onların arasında olabileceğinizi düşünüyorduk." "Nedir bu haber?" "Onları El Karh'daki özel bir Muhaberat evine hapsettiler." Aykut, El Karh'ın Bağdat'ın seçkin ve genellikle varlıklı ailelerin yaşadığı bölgelerden biri olduğunu biliyordu. "Bu evin yerini tam olarak biliyor musunuz?" diye sordu. CIA ajanı hafifçe gülümsedi. "Yoksa onları kurtarmayı mı düşünüyorsunuz? Bunu hiç tavsiye etmem, çünkü orası çok iyi korunuyordur, çevresinde kuş uçurtmazlar." "Siz yine de söyleyin." "O kadar da gizli değil, sizin elemanlarınız da bilir. Oraya Gönüllüler Evi denir. Daha doğrusu Bağdat'ta herkesin bildiği bir yerdir." Aykut karşısındaki adamdan pek hoşlanmamıştı. Adamın nedense itici bir hali vardı ve karşısındakine tepeden bakar gibi konuşuyordu. Sabırlı olmaya çalıştı. "Harry Morgan'la görüşebilecek miyim?" "Hiç sanmıyorum Mr. Sarp." "Anlamıyorum," diye mırıldandı Aykut. "Örgütlerimiz arasındaki irtibat kesiliyor mu yani? Bunu mu demek istiyorsunuz?" "Bunu bilemem. Ben sadece söylenenleri size iletmekle görevliyim." Aykut şaşırmıştı; ne olduğunu da anlamıyordu. Adama dikkatle bakmaya başladı. CIA ajanı hiç oralı olmadı. "Benim işim bitti Mr. Sarp," dedi. "Size iyi geceler dilerim." Sırtına dengini yükleyen ajan Aykut'u yalnız bırakarak peronda hızlı adımlarla uzaklaşıp kalabalığın arasına karıştı...

—4— Bağdat - Mayıs MİT'in Yafa Caddesi'ndeki gizli üssüne dönerlerken Birol, Aykut'a tek kelime sormamıştı yol boyunca.. Daireye girince içerde o zamana kadar görmediği yeni biriyle karşılaştı Aykut. Zayıf, uzun boylu, enerjik görünüşlü ve temiz pak giyinmiş biriydi. Aykut'a gülümseyerek yaklaştı ve elini sıkarak kendini tanıttı. "Ben Bağdat Elçiliğimizden kültür ataşesi Nedim Ak-soy. Sizinle tanıştığıma memnun oldum Aykut Bey." "Ben de" diye mırıldandı Aykut. "Gerçekten hariciyeci misiniz?" "Değilim tabii. MİT'in Yurt Dışı Temsilciliğinde görevliyim. Yaklaşık bir yıldır burada çalışıyorum. Gizli bir görevle buraya gönderildiğinizden de haberdarım." Aykut omuzlarını silkerek mırıldandı. "Sanırım görevim sona erdi." "Ne demek istiyorsunuz? Bize Ankara'dan gelen bilgiler öyle demiyor." "Bunu ben de yarım saat önce öğrendim. CIA bizimle irtibatı kesti. Artık görüşmek istemiyorlar. " "Fakat nasıl olur? Daha bugün öğleden sonra yeni..." "Boşuna nefesinizi yormayın. Amerikalılar yardım taleplerinden vazgeçtiklerini söylediler az önce. Nedenini bilmiyorum. Operasyonu yöneten yetkililerden biri Bağdat'a gelmiş, onu tanıyordum, zaten bizden yardım isteyen kişi de oydu, Harry Morgan adında biri." Aldığı haber Nedim Aksoy'u da şaşırtmıştı.

"Fakat.." diye kekeledi ataşe. "Bu neyi değiştirir? İki örgüt arasında yapılmış bir anlaşma var. Şimdi bir ajanın çıkıp artık sizin yardımınızı istemiyoruz demesinin hiçbir anlamı olamaz. Biz resmi kanallardan bu tip bir uyarı almadık." Aykut da yol boyunca aynı şeyi düşünmüştü; sonunda aklına geleni söylemeden duramadı. "Sanırım CIA bir şekilde gayesine erişti. Yani gizli bombaların yerini öğrendiler. Bunu nasıl başardıklarını bilmiyorum, ama şimdi kendilerini yeterince güçlü hissediyor olmalılar. Kısacası ne bize ne de diğer Batılı istihbarat örgütlerine ihtiyaçları kaldı." Odada bir sessizlik oldu. Hepsi Aykut'un ileri sürdüğü savı düşünmeye başladılar. Ajan devam etti. "Bu arada ilginç bir şey daha öğrendim. Bizim Salih ve İngiliz ajanları Gönüllüler Evi diye tanınan bir merkeze sevk etmişler. Orayı biliyor musunuz?" Nedim Aksoy'un yüzü asıldı. "Evet," diye mırıldandı. "El Muhaberat'ın ünlü evlerinden biridir. İyi korunur ve genellikle orada yapılan sorgulama ve işkencelerle tanınır. Bu kötü bir haber." "Galiba öyle. Bu bilgiyi acaba buradaki CİFE merkezine ulaştırma şansınız var mı?" "Dolaylı olarak elbette var. Tabii ki CİFE ile doğrudan temas kuramam, ama İngiliz Büyükelçiliği'nde tanıdığım dostlarım var kuşkusuz onlar bir şekilde bu haberi CİFE'ye iletirler." "Bunu derhal yapmanızı rica edeceğim. Ama yalnız o kadar değil." "Başka ne istiyorsunuz?" "CIFE'nin benimle temas kurmasını?" "Bunu neden istediğinizi sorabilir miyim?" "Bildiğim kadarıyla CİFE buradaki en güçlü istihbarat örgütüymüş. Belki ajanlarını kurtarmak için bir girişimde bulunacaklardır. Herhalde biz de Salih'i kendi kaderine bırakamayız." "Onun için zaten resmi girişimlerde bulunacağız." "Kendimizi aldatmayalım Nedim Bey. Hepimiz o girişimin sonuç vermeyeceğini biliyoruz. Aylar sürecek yazışma çizişme, görüşmeler olacak ve bir netice elde edilmeyecek." "Başka ne yapabiliriz ki?" "Belki CİFE ile Gönüllüler Evi'ne bir saldırı düzenleyebiliriz." Nedim Aksoy, Aykut'un şaka yapıp yapmadığını anlamak istercesine irileşen gözlerini ajana dikti. Hayretten hafifçe dudakları aralanmıştı... Aykut eski Chevrolet'den inen adama baktı. Üzerinde maşlah denen ipekten bir harmani vardı. Yüzündeki itinayla taranmış sakalına rağmen Arap olmadığını hemen anlamıştı. Yanında başı türbanlı bir kadın vardı. Arabayı kullanan şoförün ise Iraklı olduğu kesindi. Kadın da arabadan inmişti, ama arabanın yanında durmuş, yaklaşmamıştı. Adam kendinden emin adımlarla yaklaşırken Aykut daha ziyade arabanın yanında duran kadına baktı, onu anımsamıştı. Yanılmıyorsa Merkez Garı'ndaki saldırı sırasında Terry Farrell'ın yanında olan kadındı. Sakallı adamın CIFE'nin Bağdat'taki en üst seviyeli temsilcisi olduğuna inanmıştı Aykut. Adam yanma gelince, "İyi günler Mr. Sarp" dedi. "Ben, lan Barret'im." Aykut adamın uzattığı elini sıktı. Barret, "Burası emin bir yerdir, ama sizinle evimde görüşmeyi tercih ederim, sanırım konuşmamız bir hayli zaman alacak," dedi. "Benim için hiçbir mahzuru yok." "Öyleyse, lütfen arabaya Sinelim." Eski Chevrolet'ye bindiler. Ian Barret yanındaki kadını Aykut'a tanıttı. "Dr. Fatma. Sanırım onu daha önce de görmüş olmalısınız." "Evet, kendilerini hatırladım," diyen Aykut kadına hafifçe gülümsedi. Dr. Fatma da hüzünlü bir tebessümle karşılık vermişti.

Hareket eden araba iç sokakları tercih ederek kısa bir süre sonra iki katlı, gösterişsiz, beyaz boyalı bir evin önünde durmuştu. Ian Barret, Aykut'u özel gizli bölmesine almadı. Evin ilk katındaki ferah, aydınlık ve sade döşenmiş bir odaya girdiler. Pencerelerde kafesler vardı, oda atlas perdeler ve yastıklarla bezenmiş geniş minderlerle dekore edilmişti. Ian Barret'in davranışları çok nazikti, fakat İngilizlere has soğukluğu ve şüpheci davranışları da belli oluyordu. "Yardımlarınız için size teşekkür etmek zorundayım" diye söze girdi. "Dün gece geç saatlerde elçiliklerimiz arasında epey temas olmuş. Bize çok hayati bilgiler aktardınız, özellikle Miss Terry Farrell için yaptıklarınızdan dolayı size minnettarım." "Hiç önemli değil," diye karşılık verdi Aykut. "Hele sizin iki elamanınız ve bizim de bir arkadaşımız hâlâ içerdeyken." Ian Barret, misafirine de ikram ettiği soğuk şerbetini yudumlarken fısıldadı. "Bu arada bize bir de teklif getirdiğinizi işittim. Bunu bize anlatır mısınız lütfen?" Aykut şerbet bardağını önündeki bakır tepsiye bırakıp karşısında oturan Barret'le Dr. Fatma'ya baktı bir an. "Belki size çılgınca bir fikir gibi gelebilir ama Gönüllüler Evi'ndeki hapis ajanlarımızı kurtarmayı düşünüyorum." Dr. Fatma ajana gözleri irileşerek bakmıştı. lan Barret'in ise kılı kıpırdamamıştı. Ne şaşkınlık, ne de müstehzi bir gülümseme. Gayet ciddi bir şekilde sordu. "Bu düşüncenizi acaba ne şekilde gerçekleştirmeyi planlıyorsunuz?" "Sizin desteğinizle," diye mırıldandı Aykut. "Bizden istediğiniz destek nedir?" "En az on kişilik bir ekip, mühimmat ve silah temini." Barret bir an düşündü. "İstediklerinizi temin kolay, ama uygulamayı tasarladığınız plan nedir? Gönüllüler Evi'ne nasıl gireceksiniz, esirlere nasıl ulaşacaksınız? Herhalde bunun çok zor bir eylem olduğunu biliyorsunuzdur." Aykut kararlı bir şekilde devam etti. "Evet, biliyorum. Ama elimde orayı çok iyi bilen ve orada dört gün yatıp sorgulanan birinin naklettiği bilgiler ve gözlemler var. Binanın içini çok iyi biliyoruz. İçeriye girebilirsek ajanlarımızı kurtarmak hiç de sanıldığı gibi zor olmayacaktır." "İçeri girmeyi nasıl başaracaksınız?" "İlginç bir yöntem biliyorum." Bu defa Ian Barret arkaya yaslanıp kuşkulu bir sesle mırıldandı. "Buraya daha iki gün önce geldiğinizi öğrendim, nasıl oluyor da oraya bir giriş yöntemi biliyorsunuz? Korkarım daha Gönüllüler Evi'ni dahi görmemişsinizdir." "Doğru, henüz görmedim. Ama dün gece orası hakkında çok şey öğrendim." Ian Barret hafifçe gülümsedi. "Merak ettim, lütfen şu planınızı anlatın artık." Aykut cebinden çıkardığı bir krokiyi yere serdi. Sonra CİFE temsilcisine planını uzun uzun anlatmaya başladı. İzahatını bitirdiğinde Ian-Barret aklı karışmış gibi düşünceli bir hale büründü. Soracağı, tatmin olmak istediği bir yığın soru vardı. Ama özü itibarıyla çok tehlikeli olmakla beraber imkânsız gibi de gözükmüyordu. Bakışlarını Dr. Fatma'ya çevirdi, sanki ondan medet umar gibi kadına baktı. Henüz hiçbir yorumda bulunmamıştı, fakat genç kadının gözlerinin ışıldadığını fark etti. "Bu planı uygulayabilir misiniz?" diye sordu. "İstediğim imkânları bana sağlarsanız neden olmasın?" diye mırıldandı Aykut...

"Çok zaman kaybettim. Burada geçen her saat Irak'tan çıkış imkânımı gittikçe zora sokuyor. Lütfen biraz anlayışlı olun ve bana inanın," diye inledi Cemal Mahmudî. Harry Morgan ellerini kısa saçları arasında dolaştırarak kirden sertleşip fırça teli haline gelmiş kıllarını kaşıdı. Yorgunluktan ikisi de bitik haldeydiler. Harcadıkları zaman ikisi açısından da çok önemliydi, ama Mahmudî'nin açıklaması C1A ajanını şaşkına çevirmişti. Bir türlü inanmak istemiyordu işittiklerine. Belki yüzünce kere aynı cümleyi tekrarladı. "Hayır, bu kadar basit olamaz. İmkânsız bu.. " "Zaten işin püf noktası da bu ya.. Bombayı böyle bir yerde saklayacağımıza ihtimal vermemeniz. Kaç yıl kalsa aklınıza gelmezdi.." "Bu çok riskli. Sizin için bu denli kıymetli bir silahı neden oraya koyacaksınız." "Anlattım ya, sebebi basit. Kimse bunu düşünmeyecektir." "Ama bana teslim ettiğiniz dosyada bu konuda bir açıklama yok." Mahmudî ellerini iki yana açarak itiraz etti. "Yapmayın dostum. Herhalde o dosyaya bombaları nereye sakladığımızı da yazacak değildik. İyice incelerseniz, bu planın iki yıllık geçmişini en ince detayına kadar orada bulacaksınız. Adlar, tarihler, uzmanlarla kurulan temaslar, onlara ödenen paralar, Bağdat'a getiriliş yöntemleri, hazırladığımız raporlar, çalışma usulleri, hazırlıkların safhaları, uyguladığımız taktikler ve başarının ay be ay gelişmeleri birer birer anlatılmış. Ve ben bütün bu bilgileri size verdim. Bombaların saklandığı yeri de Başkan Saddam Hüseyin'i saymazsanız üç kişi biliyor. Ben, El Muhaberat'ın Başkan Yardımcısı ve Cumhuriyet Muhafızlarının başkomutanı." "Evet, evet" diye homurdandı Harry. "Bunu daha önce de söylemiştiniz. Ama garibime giden bir kaç nokta daha var; mesela neden durumu El Muhaberat'ın asıl başkanı değil de başkan yardımcısı ve onun muavini biliyor?" Saatler süren sorgulama artık Mahmudî'yi bezdirmişti, CIA ajanının dar mantığı böyle bir Şark kurnazlığını kabul edemiyordu bir türlü. Oysa mesele o kadar basitti ki, bir şeyi gözlerden uzak tutmak isteyen kişiler pek tabidir ki o nesneyi kimsenin akıl edemeyeceği bir yere saklamaktan başka ne yapabilirlerdi ki? "Size kaç defa söyledim; Muhaberat'ın asıl başkanı bir kukladır. Her şeyi perde arkasından Abbas Azizî yönetir. Ben de onun sağ koluyum. Azizî'ye göre bombaların yerini ne kadar az insan bilirse, o kadar iyi ve güvenceli olacaktı. General Talha'ya bile bu yeri istemeye istemeye söylemiştir. Sırf mecbur kaldığından. Askerlere bile itimadı yoktur onun." Harry Morgan hâlâ rahatlamamıştı. Bombaların, Cemal Mahmudî'nin iddia ettiği gibi Bağdat yakınlarındaki ufak bir çiftlikte saklanacağına bir türlü inanamıyordu. Bunca güvenceli, giriş çıkışı adeta imkânsız, silah üretim merkezleri, fabrikalar, askeri üsler, hatta Saddam Hüseyin'in saraylarının gizli dehlizleri varken, korumasız bir çiftlik evinde saklanması tek kelimeyle cinnetti. Kimse böyle bir saçmalığın vebalini üstlenemezdi. Aniden yerinden fırlayarak kükredi Harry. "Yalan söylüyorsun! Sana inanmıyorum. Bu mümkün değil." Mahmudî yine bezgin ifadesi ve kısık sesiyle sordu. "Neden?" "Bombaların henüz füzelere monte edilmediğini söyledin; şayet o bombaları kullanma kararı verirseniz monte işini bir çiftlikte mi gerçekleştireceksiniz? Hiç olur mu bu?" "Ama size anlattım, uzman subaylar tarafından bunların elimizdeki Scud füzelerine monte edilmesi yarım saatlik iş. Ve o çiftlikte on adet Scud füzemiz ve seyyar rampamız var. Yani kullanım emri aldıktan sonra en geç söylediğim süre içinde menzili 700 kilometre dahilindeki her noktayı vurabiliriz. Hatta bilmediğiniz bir nokta daha var, Rusya'dan temin ettiğimiz ek motorlarla bu füzelerin menzilini 1500 kilometreye kadar çıkarmayı da başardık. Hâlâ da ısrar ediyorum, bu mükemmel bir fikirdi; sizin her zaman olduğu gibi olayı öğrenince askeri

bir hava saldırısına geçeceğinizi düşündük. Nereleri bombalayabilirdiniz, öncelikle kimyasal silah üretim merkezlerimizi, hava alanlarımızı, bilinen sabit füze rampa merkezlerimizi ve diğer stratejik askeri noktaları. Ama herhalde Şişasa'daki ufak bir çiftliği asla bombalamazdınız, değil mi? Orası kıraç topraklara ve çöle açılan son durak." İnanması zor da olsa oldukça akla yakındı. Harry yeniden sinirli bir şekilde yerine oturdu. Cemal Mahmudî yavaş yavaş ajanın ikna olmaya başladığını sezinlemişti artık. "Şişasa'nın nerede olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu Mahmudî. CIA ajanı sessizce başını salladı önce. "Irak'ın güneyini avucumun içi gibi bilirim. Körfez Savaşı sırasında oradaydım." "Öyleyse bu iyi. Çiftlik Şişasa'nın on kilometre kadar batısındadır. Orada sadece seyyar bir füze rampası ve yirmi kadar askerden oluşan bir birlik var. Oradaki bulunuş sebeplerini bilmeden ense yapıyorlar. Bu operasyon sizin için çocuk oyuncağı kadar basit. Gerçi hepsi seçilmiş ve iyi eğitilmiş askerlerdir, ama düzgün bir harekâtla neticeyi elde etmeniz çok kolay olacaktır. Orada kurulu bir radar sistemimiz bile yok." Harry Morgan cevap vermedi. Cemal, "Anlaştık mı artık?" diye sordu. "İkna oldunuz mu?" Harry dik dik Iraklıya baktı yeniden. "Şayet bana yalan söylüyorsan sana ne yapacağımı tahmin edebiliyor musun?" "Hiç kuşkum yok. Dünyanın neresine gidersem gideyim, beni bulup öldürürsünüz," "İyi tahmin etmişsin." Mahmudî pişkin pişkin gülümsedi. "Artık gidebilir miyim?" Harry başını salladı. Anlaşma gereği Mahmudî'nin gitmesine izin verecekti, oysa o an istediği tek şey masanın üzerinde duran otomatik tabancayı kaptığı gibi tüm şarjörü bu hain adamın vücuduna boşaltmaktı. "Gidebilirsin," diye mırıldandı. Sonra birden aklına gelmiş gibi mırıldandı. "Kaçmayı nasıl başaracaksın? Söylediğin doğru ise ve El Muhaberat ihanetini anladıysa şu an her tarafta harıl harıl seni arıyorlardır." "Haklısınız. Burada çok vakit kaybettim. Halbuki çok daha çabuk anlaşacağımızı düşünmüştüm. Yine de bütün başıma gelecekleri önceden düşünerek tedbirlerimi aldım. Bağdat dışındaki özel ve sivil bir havaalanında daima Muhaberat'ın emrine tahsis edilmiş bir uçağımız vardır. Onu kullanacağım. "Nerede?" "Basra yakınlarında." "Peki oraya kadar nasıl gideceksin?" "Siz orasını merak etmeyin. Ben bu ülkede hâlâ nüfuzlu bir insanım." "Ya Abbas Azizî o havaalanına da emir gönderip yakalanmanı sağlarsa." Mahmudî tekrar gülümsedi. "Başkan yardımcısının öyle bir uçaktan haberi bile yoktur. Müsterih olun." Sonra birden hatırlamış gibi ayağa kalktıktan sonra tekrar Harry'e döndü. "Haa," diye mırıldandı. "Görevimiz gereği her zaman şüpheci olmamız gereğini ben de anlayışla karşılıyorum; karşımızdakine inanmamak bizde asıldır. Mesela bana bir oyun oynamadığınızı, Roma'ya gittiğimde elçilikteki ajanınızın bana sırt çevirmeyeceğinin de garantisi olamaz tabii. Ama bu konuda da ufak bir şey söylemek isterim." "Ne gibi?" diye sordu Harry. "Hiç kuşkusuz size vereceğim bilgiler bunlarla sınırlı kalmayacaktır. Elimizdeki nükleer gücün ne olduğunu da merak ettiğinize eminim, öyle değil mi?" Mahmudî sonra tek kelime etmeden deponun kapısına doğru yürüdü..

Terry Farrell karanlık hücresinde taş zemine büzülmüş, sırtına duvara dayayarak akıbetini beklemeye başlamıştı. Artık buradan kurtuluşu olamazdı, sonunun geldiğine inanmak zorundaydı. Zaman kavramını kaybetmişti. Onu sorguya bile çekmemişlerdi hâlâ. Belki önce erkek ajanlardan başlarlar diye düşünüyordu. Ne Kevin'ı, ne de Salih denen MİT ajanını yeterince tanıyordu; acaba iş sadece sorgulama ile mi kalacak yoksa işkence de uygulayacaklar mıydı? Kendisini aldatmanın anlamı yoktu, konuşmayan her casusa işkence uygulanırdı, bunun istisnası yoktu. Daha şimdiden dişleri kenetlenmişti genç kadının ve devamlı bir ürperti içindeydi. Ian Barret resmi bir girişimde bulunamazdı kuşkusuz, ama en azından normal bir muhakeme edilmesini temin için elçilik girişimde bulunacak mıydı? Kendisine bir avukat tutacaklar mıydı, yoksa bütün bunlar Batılı kafasının yarattığı hayal ürünü müydü? Irak topraklarına gizlice girmiş bir casustu, belki de hükümeti skandal yaratmamak için böyle bir olayı dahi inkâr cihetine gidebilirdi. Casusluk tarihi bunun örnekleriyle doluydu. Kapatıldığı hücrenin elektriği bile yoktu. Sadece demir kapının parmaklı penceresinden içeriye koridorun titrek ışığı aksediyordu. Birden kulağına derin sessizliği bozan koridordaki ayak sesleri geldi. Biri yaklaşıyordu. Kalbi güm güm atmaya başladı. Nefesini tuttu. Saatlerden beri aç ve susuzdu, ama onları düşünecek zamanı bile olmamıştı. Ayak sesleri yaklaştı ve tam kapısının arkasında iri bir adamın gölgesi belirdi. Kilitte dönen anahtarın metal sesi duyuldu. Galiba onu sorgulamaya götürmek için gelmişlerdi. Kapı açıldı, içeriye iki kişi girdi. Birinin elinde tahta bir iskemle vardı. İskemleyi kapıyı kapattıktan sonra tam önüne koydular. İskemleye arkadan gelen kısa boylu adam oturdu, iri yarı olanı ise sessizce duvarın kenarına çekilip sırtını dayayarak beklemeye başladı. Terry sorgulamanın hücrede yapılacağını anlamıştı.. Büzüldüğü yerde kımıldamadan olacakları beklemeye başladı. İskemleye oturan adam sakin bir şekilde konuştu. "Kadın, ayağa kalk!" İngilizce hitap etmişti kendisine, fakat horlayan ve aşağılayan bir edayla. Terry ellerini duvara dayayıp destek alarak yerinde doğruldu. Ayağa kalktı, ama daha şimdiden korkudan dizleri titriyordu. "Adın nedir?" Terry'den ses çıkmadı. Onlara konuşmanın hiçbir yararı olmayacaktı. "Hangi millettensin?" Yine cevap vermedi Terry. "Bak, kadın.. Susmanın sana hiçbir faydası dokunmayacaktır. Şayet acı çekmek istemiyorsan her sorduğuma cevap ver ve bana yardımcı ol. Bu, cezanı belki biraz hafifletebilir." Terry dikleşti. "Ben ancak çıkarıldığım mahkemede konuşurum. Beni haksız olarak buraya getirip hapsettiniz. Ben yabancı uyrukluyum ve derhal elçiliğimin yetkilileri ile konuşmak istiyorum, anladınız mı?" Oturan adam hücreyi dolduran bir kahkaha attı. "Ne istiyorum, dedin? Elçilik yetkilisi ile görüşmek mi?" "Evet, aynen öyle." Terry ışık arkadan aksettiği için adamın yüzünü göre-miyordu, ama attığı ikinci kahkaha genç kadının yaptığı itirazın ne kadar komik algılandığını anlamasına yetti. "Sen ya çok aptalsın ya da basma geleceklerden hiç haberin yok." "Ben haklarımı biliyo " Terry cümlesini tamamlama fırsatı bulamadı. Adamın sesi top gibi odada patladı. "Kes sesini pis orospu! Ne muhakeme olacak ne de elçilikle temas. Burada her istediğimizi yerine getireceksin, her sorumuza hiç bekletmeden cevap vereceksin, anladın mı beni? Ben sorularımı ikiletmem, bunu iyice kafana sok."

"Ya sorularınıza cevap vermeyi reddedersem." "Sen bilirsin. Tercih sana kalmış." Terry bir an boş bulundu. Acaba kendisini korkutmak için blöf mü yapıyorlar, işkenceyi mi ima ediyorlardı. "Ne tercihi?" diye sordu. İskemlede oturan adam sırıtmaya başlamıştı. "Bu binadaki erkekler senin gibi kızıl saçlı bir Amerikalının tadına bakmak için mutlaka kuyruğa gireceklerdir. Her on dakikada bir adamlarımdan biri sırayla ırzına geçecek, ta ki sen konuşuncaya, bülbül gibi ötünceye kadar. Ne dersin? Bayağı eğlenceli olacağa benziyor." "Allah topunuzu kahretsin!" diye bağırdı Terry nefretle. "Üzerimden bile ordu bile geçirseniz, ağzımı açıp size tek kelime söylemem." "Yaa, demek öyle. Belki de buna alışıksındır zaten, hatta zevk bile alabilirsin. Ne de olsa sizler aşağılık orospularsınız." "Allah belanı versin, pis manyak.. Rezil herif.." İskemlede oturan adam, duvara dayanan dev cüsseli arkadaşına dönerek, "Tut şunu Al Jaber, yık yere kaltağı" diye bağırdı. "Onun tadına ilk önce ben bakacağım." Terry Farrell artık bunun bir blöf olmadığını, bağırıp çağırmasının da bir fayda sağlamayacağını anlamıştı. Duvara yaslanan adam yerinden kımıldayarak iki adımda yanma geldi ve kollarından kavradığı gibi genç kadını bir hamlede yere çömeltti. Öylesine güçlüydü ki, Terry'nin onunla mücadele etmesinin imkânı yoktu. Yine de debelenmeye, adamın pençelerinden kurtulmaya çalıştı, ama başaramadı. İri yarı adam arkasına dolanmış dizini beline dayayarak onu hareketsiz hale getirmişti bile. Sonra kocaman ellerini belindeki çarşafın lastiğinden geçirerek hızla aşağıya sıyırdı. Saçlarını da ense kökünden kavramış alnını yere bastırmıştı. Terry can havliyle bağırdı. "Durun!.. Durun, yapmayın." Emir veren adam hâlâ iskemleden kalkmamıştı. "Ne o? Fikrini mi değiştirdin yoksa? Konuşacak mısın şimdi?" Dehşetten gözleri irileşen Terry korkuyla, "Evet," diye inledi. İki büklüm durumdaydı yerde ve çarşafın alt kısmı bacaklarından sıyrıldığı için karnı ve bacaklarının üst kısmı soğuk taş zemine temas ediyordu. "Başla konuşmaya," diye emretti adam. "Önce şu rezilin üstümden çekilmesini söyle. Nefes alamıyorum."www.cizgiliforum.com Gerçekten de adamın tam belindeki dizi vücuduna büyük bir tazyik yapıyordu. Terry başını kaldıramadığı için de oturan adamın yardımcısına yaptığı işareti göremedi. Ama belindeki tazyik birden kalkmış, adam ense kökünden kavradığı saçlarını bırakmıştı. Terry utanarak eteğini yukarı çekti, sonra nefes nefese dirseklerinin üzerine yaslanarak ayağa kalkmaya çalıştı. Başı dönüyor, kötü talihine içinden lanetler okuyordu. Güçlükle oturan adamın tam karşısında ayağa dikildi. "Ben Amerikalı değilim," diye fısıldadı. Konuşmakta zorlanıyor, dilinin ağzının içinde şişerek dönmediğini sanıyordu. "Adım Terry Farrell.. İngiliz’im." "Demek İngilizsin? Yalan söylemediğini nereden bileyim? Sen bana bir Amerikalı gibi geliyorsun. Bir Amerikan casusu.." "Dedim ya, ben İngiliz’im.. İnanmıyorsanız, elçiliğe sorun.." "Bırak artık şu elçilik teranesini. Hâlâ durumunun ciddiyetini kavramadın mır'"Ben masumum, casus filan da değilim.." "Demek öyle? Casus değilsin, ha?" "Kesinlikle değilim. Bu yaptıklarınızdan dolayı çok pişman olacaksınız." "Sahi mi? Öyleyse niye Ermeni Kilisesi'nin önünde Cumhuriyet Muhafızlarına ateş açtınız? Bunu açıklar mısın bana?" "Ben kimseye ateş açmadım."

"Ama hâlâ barut kokan bir tabancayla yakalandın. Bunu neyle açıklayacaksın? Hem casus değilsen niye askerlere ateş ettin? Üç adamımız vuruldu." "Ben vurmadım." Sorgulamayı yapan adam ağır ağır ayağa kalktı. Sonra yıldırım gibi bir hızla Terry'nin suratına sert bir tokat attı. Şayet arkadaki devasa adam tutmasa tokatın şiddetinden yere yuvarlanacaktı genç kadın. "Bana yalan söyleme. Hepiniz casussunuz. Şimdi öğrenmek istediğim buraya niçin geldiğiniz. Bir an önce konuşsan senin için çok iyi olur. Hem itiraf edeyim şu kızıl saçların beni çok tahrik etmeye başladı. Böyle bir fırsatı kaçırmak istemiyorum." Terry Farrell kurtuluşunun olmadığını çoktan anlamıştı. Üstelik o an aklına söyleyebileceği hiçbir yalan da gelmiyordu. Elinden gelen tek şeyi yaptı ve adamın suratına tükürdü. Ama adamın mukabelesi çok sert olmuştu; sağ elinin yumruğunu olanca hızıyla Terry'nin yüzüne indirdi. MI 6 ajanının bir anda dünyası karardı ve kendinden geçti, dizleri kırılarak yere baygın olarak serildi. Devasa adam, "Ne yapayım amirim?" diye sordu. "Ayıltayım mı?" Adam, Terry'nin yerde kıvrılmış baygın yatan vücuduna bir süre nefretle baktı. "Hiç acelemiz yok. Bırak kalsın. Biraz da diğerleriyle konuşalım," diye homurdandı... Brian Show hafif bir burukluk hissetti içinde ve emeklilik yıllarının ruhundaki o müthiş mücadele yangınını söndüremediğini anladı. Nihayet Bağdat'tan beklenen harekât emri gelmiş, ama görev güneyde konuşlanan gruba verilmişti. Şifreli emirde hedef Şişasa olarak belirtilmiş ve onların grubu operasyon dışı bırakılmıştı. Show, Amerika'dan ayrıldığı andan itibaren kendini hazırlamış, eski günlerinin baş döndürücü heyecanını çoktan yaşamaya başlamıştı. Emri aldığı zaman Fred Williams'la beraber haritanın üzerine biraz da şaşkınlıkla eğilip baktılar. Bildikleri kadarıyla Şişasa, çölün başlangıcında çok önemsiz, hiçbir tesisin olmadığı, Tanrı'nın adeta unuttuğu ufak bir yerleşim birimiydi. Oraya düzenlenecek bir operasyonun anlamını kavrayamamışlardı. Harita üzerindeki incelemeyi ilk bitiren Show hayretle homurdandı. "Lanet olsun, neler oluyor? Ben hiçbir şey anlamış değilim. Şişasa'da ne işimiz var?" Fred Williams da o bölgeyi iyi bilirdi. Hayretini gizleyemedi. "Bilmiyorum," diye söylendi. "Herhalde Harry Morgan çok önemli bir şey öğrendi, aksi halde böyle bir aptallığa kalkışmazdı." "O adamı gözüm hiç tutmamıştı zaten. Cinnet bu. Çölün başlangıcına ne halt karıştırmaya gidiyor?" İlk toparlanan Fred oldu. "Harry o yöreyi hepimizden iyi bilir. Orada savaşmıştı daha önce de. Şayet oraya bir baskın yapacaksa mutlaka bir bildiği vardır." Show homurdanmaya devam etti. "Bu bir askeri harekât değil Mr. Williams, sadece bir CIA operasyonu. Çöle paraşütçü birliği indirmiyoruz, saklı bombalara ulaşmaya çalışıyoruz yalnızca." Fred kaşlarını çattı. "Kim bilir, belki de bombaları orada bir yere saklamışlardır." "Komikleştiğinin farkında mısın dostum. Iraklıların ellerindeki bu hazineyi çölün kumlarına mı gömdüklerini iddia ediyorsun yani?" Fred Williams her şeye rağmen Harry'ye inanmak istiyordu. O işini bilen biriydi. "Ne kadar zamandan beri Şişasa'yı görmediniz?" diye sordu. Show bundan sonra gelecek cümlenin mahiyetini anlamış gibi bir an Fred'i süzdü ve hafifçe yutkunarak, "Çok zaman oldu," diye mırıldandı. "Bilmiyoruz, belki de Iraklılar orada güvenli bir yer yapmışlardır." "Öyleyse bundan niye ajanlarımızın haberi olmadı?"

"Sanırım Irak'ta pek iyi organize olamadığımızı söylemiştik, orada biraz zayıfız." "İnanılır gibi değil. Bunu itiraf etmenize şaşıyorum. Şu anda dünyadaki baş düşmanımız karşısında etkisiz olduğumuzu kabulleniyorsunuz yani, öyle mi?" Fred Williams bu tartışmanın anlamsızlığını idrak edecek kadar sağduyuluydu. Münakaşaya devam etmek istemedi. "Karar verilmiş ve operasyon başlamıştır Mr. Show. Bize artık sadece beklemek düşer, yapacağımız başka bir şey yok," diye söylendi...

—5— Bağdat - Mayıs ABBAS Azizî'nin emri kesindi. Cemal Mahmudî ilk görüldüğü yerde tutuklanacak, karşı koymaya kalkıştığı takdirde de vurulacaktı. Mahmudî'nin sırra kadem basarken o malum dosyayı dayanma alması, başkan yardımcısını yeterince ürkütmüştü. Önceleri onun ihanet edeceğini, taraf değiştireceğini pek düşünmemişti, ama sonra dosya ile birlikte kaybolunca bu fikir bir saplantı halinde beynine yerleşmişti. Ona yeterince değer vermeyip, küçümsediği için şimdi pişmandı Azizî. Muavini çok şey biliyordu ve sandığından da sinsi çıkmıştı. Şayet düşmanlarına iltica ederse, bu kendisinin de sonu anlamına gelirdi. Saddam Hüseyin bile kendisine acımazdı artık. İlk etapta en yakınlarını toplatmıştı. Karısı ve üç yetişkin çocuğu gözaltındaydı. Makam şoförü, birlikte çalıştığı iki yardımcısı, sekreteri ve özel yaşamında temasta bulunduğu dostları ve büyük oğlunun eşinin yakınları dahi sorgulanıyordu. Ama şimdiye kadar dişe dokunur tek bilgi elde edilememişti. İşin en kötü yanı Abbas Azizî onun El Muhaberat içinde nüfuzu olduğunu ve kendisine sıkı sıkıya bağlı, güvenilir bir kadroya sahip bulunduğunu da biliyordu. Dizginler kendi elinde olduğu için önceleri bunu pek önemsememişti, ama şimdi hata ettiğini biliyordu, zamanında bu güçlenmeye engel olmadığına pişmandı. Bütün sivil ve askeri havaalanlarına, tren ve otobüs istasyonlarına alarm verilmiş, yurt dışına çıkacak olanlar sıkı bir kontrol altına alınmıştı. Yine de başkan yardımcısı geç kalmış olmaktan korkuyordu. Bütün memleket çapında çok sıkı bir arama başlatmış olmasına rağmen henüz bir sonuç elde edilememişti. Sekreteri akşam raporlarını getirdiğinde sadece başıyla masanın üzerine bırakmasını işaret etti. Ivır zıvır işlere o an ayıracağı vakti yoktu. Beynindeki tek düşünce Cemal Mahmudî idi şimdi. Sorunu General Talha'ya hâlâ açmamıştı, ondan yardım istediği anda fiyasko ortaya çıkacak ve general mutlaka Saddam Hüseyin'e meseleyi aksettirecekti; ondan sonrasını düşünmek bile istemiyordu. İçinden gelmemesine rağmen alışkanlıkla eli raporlara gitti. Mihaniki bir davranıştı bu, belki de düşüncelerini başlattığı araştırmadan ayırmak için yapılmış rasgele bir hareket. En üstteki raporu çekti. Sayfalara şöyle bir göz attı. Önce okuduklarını beyni algılamadı, zira kendini elindeki rapora veremiyordu. Neden sonra satırlar dikkatini çekmeye başladı. Rapor bu sabah Ermeni Kilisesi denen mevkide yakalanan dört casusla ilgiliydi. İlgisini çekti, biri yerli, diğer üçü yabancı dört kişi. Bağdat'ta her gün şüpheli birileri gözaltına alınırdı, bir kısmı masum çıkar, bir kısmı da cidden tehlikeli ve yasak faaliyetlere bulaşan insanlar olurdu. Ama aynı anda dört casusun birden ele geçirilmesi ilginçti. İrkildi aniden, yoksa bunlar yedinci uzmanın rapor ettiği kişiler miydi? Bu kere dikkatini vererek okumaya başladı. İçlerinden birinin kadın olması biraz şaşırtmıştı onu. Şüpheliler Gönüllüler Evi'ne götürülmüştüler. Yine de biraz isteksizce yerinden kalktı ama onları bizzat sorgulamayı istiyordu. Acaba Cemal Mahmudî'nin esrarengiz kayboluşla bir ilişkileri olabilir miydi? İhtimal vermiyordu, fakat elinde muavinine ait o kadar az bulgu

vardı ki, her olasılığı incelemek zorundaydı. Saate aldırmadan Gönüllüler Evi'ne gitmeye karar verdi.. Cemal Mahmudî'nin Basra'ya ulaşması çok rahat olmuştu, umduğundan da kolay. O hâlâ El Muhaberat'ın güçlü insanıydı; kendisine mutlak bağlı bir yığın adamı vardı ve bunların çoğunu uzun meslek yılları içinde sağladığı nüfuz ile elde etmişti. Kimi kendisine manen borçluydu, kimi de yıldırma siyaseti gereği ondan çekinirlerdi. Yine de şartların değiştiğimi kabullenmek zorundaydı; kendisine körü körüne itaat eden bu insanların birçoğunun gerçekleri öğrenince aynı ölçüde ihanet edebileceklerini bilecek kadar da tecrübeliydi. Bu meslekte dengeler oyunu esastı, dengelerin kendi aleyhine bozulduğunu öğrendiği anda da, sırt çevirmeler, yeni güce yalakalıklar başlardı. Menfaat insanın tabiatında olan bir illetti. O nedenle de Basra'ya vardığı zaman da henüz kendini tam rahatlamış hissetmiyordu. El Muaviye eski bir havaalanıydı. İlk defa otuz sene önce askeri havaalanı olarak inşa edilmiş, fakat sonra stratejik yetersizliği sabit görülerek Irak Hava Kuvvetleri tarafından terk edilmişti. Şimdi sivil havacılığın hizmetinde olmakla beraber, sivil havacılık istenilen düzeye erişmediği için pek kullanılmayan, adeta metruk bir pist haline dönüşmüştü. Cemal Mahmudî burada yalnız kendisinin bildiği örgüte ait özel bir jet bulundururdu. İki sene önce örgüt bütçesinde bir ayarlama yapmış ordunun hizmet dışı bıraktığı bir uçağı Muhaberat bünyesine geçirmişti. Her an uçuşa hazır tutardı ve maaşını ödediği bir de pilotu mevcuttu. Mahmudî böyle bir günün geleceğini her zaman düşünmüştü ve o gün gelmişti işte.. El Muaviye havaalanına vardığında sıcak bir sabah rüzgârı yüzüne çarptı. Memleketinin topraklarını terk etmesine çok az zaman kalmıştı artık. Bundan sonra önünde yepyeni bir hayat başlayacaktı. Mahmudî yapı olarak duygusuz bir insandı; ne geride bırakacağı ülkesi ne de ailesi pek umurunda değildi. Bu memlekete çok hizmet vermiş, ama karşılığını alamamış olduğuna inanıyordu. Basra'ya gelir gelmez telefonla özel pilotunu aramış ve yarım saat içinde uçuşa hazır olmasını emretmişti. Pilot kendisini havaalanında bekleyecekti. Her ay bütçeden tıkır tıkır maaşını alan pilotu iki sene boyunca sadece üç kere görmüştü. O da senelik iznini kullandığı ve kimsenin nerede olduğunu bilmediği zamanlardaydı. Tel örgülerin başındaki ufak nöbetçi kulübesindeki bekçiye kimliğini göstererek meydana girdi. Muhaberat kimliği daima insanlarda ürperti yaratırdı; nöbetçi kendisini saygıyla selamladı ve geçmesine izin verdi. Sabahın o saatinde herhalde bir Muhaberat ajanı beklemediği yüzündeki şaşkın ifadeden belli oluyordu. Pilotu hangarda son uçuş hazırlıklarını yapmakla meşgul olmalıydı. Uçağının çekili olduğu hangara doğru yürürken piste şöyle bir göz attı, meydanda tek motorlu eski bir uçaktan başka hiçbir araç görünmüyordu. Adımlarını hızlandırdı. Sabah güneşi daha şimdiden onu terletmeye başlamıştı. Huzursuzdu biraz. Ne de olsa önündeki saatler tedirgin olmasına yetecek kadar endişe vericiydi. Zor ve sıkıcı bir gün geçirecekti, ama CIA'in sözünde duracağına da inanıyordu; taraf değiştirmek onların dünyasında çok sık rastlanan bir olaydı ve karşı tarafın eli mahkûmdu, onun vereceği bilgilere çok ihtiyaçları vardı. Hangarın kapısı açık duruyordu. Herhalde pilotu içerde son hazırlıkları yapıyor olmalıydı. Dışarda pırıl pırıl ışıldayan güneşten hangarın koyu gölgeliğine girdiğinde irkildi birden. İçerde iki adam vardı. Gözlerini kırpıştırıp baktı. O iki adamı tanımıyordu. İçlerinden biri kendisine doğru yaklaştı. İkisinin de kaşları çatık, suratı asıktı.

Mahmudî bir anda burada bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Önden yaklaşan adam sert bir sesle homurdandı. "Tutuklusunuz Cemal Mahmudî. Sakın yanlış bir hareket yapmaya kalkışmayın. Biz Muhaberat ajanlarıyız ve sizi Bağdat'a geri götürmekle görevliyiz." Sapsarı kesildi Cemal. Bir an yerinde sallanır gibi oldu. İnanamıyordu olanlara. Hızla nerede hata yaptığını düşünmeye çalıştı. Acaba CIA mi kendisine bir oyun oynamıştı? Hayır, bu imkansızdı. Yakalanması onların kesinlikle işlerine gelmezdi. Hemen pilotu anımsadı; planını ondan başka bilen yoktu. Gözleri gölgeli hangarın içinde o haini aradı, görmekte de gecikmedi, uçağın kuyruk kısmındaki loşluktan ortaya çıkmıştı adam. "Alçak!" diye bağırdı. "Beni sen ihbar ettin, değil mi?" Pilotun yüzünden tam bir nefret ifadesi okunuyordu. "Evet, seni ben ihbar ettim," diye homurdandı. "Günün birinde kaçacağından emindim. Yanlış adam seçtin, en başından beri. Eski bir askerim ben. Vatanıma ihanet etmem." "Rezil!" diye gürledi Mahmudî. "Bu ne cüret! Sen benim vatana ihanet ettiğime nasıl karar verebilirsin? Şu an çok önemli bir görev peşindeyim." Öndeki Muhaberat ajanı araya girdi. "Boşuna ısrar etmeyin Cemal Mahmudî. Şu anda bütün Irak'ta aranıyorsunuz. Oyun bitti. Şimdi uslu uslu bizimle gelin ve şiddet kullanmamıza sebebiyet vermeyin. Sizi ölü veya diri Bağdat'a götürmek zorundayız." Cemal her şeyin bittiğini o anda anladı. Bağdat'a kesinlikle dönemezdi, orada kendisini bekleyen akibeti çok iyi biliyordu. Hiç tereddüt etmeden belindeki silahına el attı. Ya o ajanları öldürecekti ya da kendi ölecekti, başka hiç şansı yoktu. Ama daha belindeki tabancasına el atar atmaz, öndeki ajan silahını çekmiş ve ateşlemişti bile. Çıkan kurşunlardan ikisi Mahmudî'nin tam kalbine isabet etti ve cansız bedeni hangarın zeminine serildi...

—1— Irak - Mayıs İKİ tane MH–47 E tipi nakliye helikopteri içindeki CIA ajanlarıyla gecenin karanlığında Kuveyt semalarından süzülerek Irak- Suudi sınırında yol almaya devam etti. Operasyon timine komuta eden Robert Black, altlarındaki korkunç karanlığa bakıyordu. Ajanlar asker gibi ten rengi çöl giysileri giymişlerdi ve en güçlü silahlarla donatılmışlardı. Askeri pilot yanında oturan ajan Black'e gülümseyerek "Yarım saat sonra istenilen hedef üzerinde olacağız," diye mırıldandı. Ajan sivillere has bir tedirginlikle, "Bu rota üzerinde Irak radar ağma takılma ihtimalimiz nedir?" diye sordu. "Hemen hemen hiç yok," dedi pilot. "Pentagon buraya Vaha 1 der. Burası bizim Özel Kuvvetler bölgemizdir. Bu alanda çok askeri gücümüz var. Riyad'ın altmış mil güneyindeki seksen mil karelik Prens Sultan Hava Üssü'nü kullanırız. Iraklıların burada radar sistemlerini kurmalarını devamlı hava akımlarıyla engelliyoruz. Hiç endişelenmeyin, sizi istediğiniz noktaya kazasız belasız eriştirece-ğiz. " Robert Black içinden umarım öyledir, diye geçirdi. Kartal bakışlı gözlerini önünde uzanan gecenin karanlığından alamıyordu. İnecekleri yerin koordinatları Harry Morgan tarafından onlara bildirilmişti. Helikopterlerin içindeki ajanlar gergin ve sinirliydiler, nasıl bir mukavemetle karşılaşacakları konusunda henüz bir bilgileri yoktu. Robet Black aşağıdaki sonsuz karanlığa bakmaya devam etti. Oldukça aşağıdan uçuyorlardı. Kuru sıcak çölde geceleri ısının çok düştüğünü biliyordu. Arkasına yaslandı ve önlerindeki yarım saatin geçmesini bekledi. Zaman hızla ilerledi.

Pilot, "Hazırlanın" diye konuştu. "Hedefe vardık, iniyoruz." Dev helikopterler sarsılmaya ve biteviye çıkardıkları homurtuyu yavaş yavaş azaltmaya başladılar, sonra kızaklar yere değdi. Kapılar açıldı ve ajanlar birer ikişer yere atlamaya başladılar. Kayalıkların dibinden hafif bir rüzgar esiyor, küçük hortumlar meydana getirerek çölün kumlarını kaldırıp götürüyordu. Ajanların karanlıkta gördükleri tek şey derin sessizlik, topraktaki derin çatlaklar ve uçuşan kum tanecikleriydi. Karşılaştıkları manzara onları şaşırtmamıştı, uçuşa başlamadan evvel timin başındaki yetkili ajan, operasyonu en ufak teferruatına kadar anlatmıştı. Toplanıp beklemeye koyuldular. Yaklaşık üç dakika sonra karanlığın içinden iki gölgenin hızla kendilerine yaklaştığını gördüler. Harry Morgan ve Robin Farley'di gelenler. Robert Black, Harry'ye yaklaşarak, "Biz hazırız, efendim," dedi. Karanlık içinde sessiz fakat hızlı bir yürüyüş başladı. Fazla uzun da sürmedi. Ufak çiftlik binası görünmüştü. Az ışık yanmakla beraber, çölün başlangıcında ve etrafta başka hiçbir yapının bulunmadığı yerde çiftlik binası ajanların gözlerine saray yavrusu gibi geldi. Yüz metre kala Harry ekibini durdurdu. Şimdiye kadar Cemal Mahmudî'nin verdiği bilgiler doğru çıkmıştı. Çiftlik binasının hemen arkasında yer alan bölümde seyyar füze rampası olarak kullanılan kamyonu gördüler. Ellerindeki Bireysel Muharebe Silahı denilen tüfekler özel olarak ordudan temin edilmişti. Harry tüfeğini omzuna yerleştirdi. Gece görüşü için kızılötesi mercekleri de bulunan tüfeğin içine zum yapabilen video kamera da bulunuyordu. Bu kamera ile başındaki miğferde bulunan video göstericisi arasında bağlantı kurulabiliyordu. Kamyonun başında nöbet tutan iki askeri gördü. Nöbetçiler rahat ve az sonra kopacak fırtınadan bihaber, kamyonun kasası altında yere oturmuş sigara içiyorlardı. Etrafta onlardan başka kimse yoktu görünürlerde. Onları sessiz sedasız bertaraf etmek çok kolay olacaktı. Robert Black'e dönerek nöbetçileri etkisiz hale getirmek için dört adam göndermesini söyledi. Seçilen ajanlar yavaşça karanlığın içinde sürünerek ilerlemeye başladılar. Geride kalanlar tüfeklerini gözlerine dayayarak video kameralardan gelişmeleri izlemeye çalışıyorlardı. Öncü ekip nöbetçileri bertaraf edince bekleyen kırk kişilik operasyon timi hızla çiftlik evine koşmaya başladı. O ana kadar her şey yolunda gidiyordu. Harry yaklaşık bir buçuk aydır burada görev yapan askerlerin tam bir rehavet içinde, hatta muhtemelen orada ne amaçla bulunduklarını bilmeden yaşadıklarını, baskın sırasında da uyuduklarını düşünüyordu. Bu düşüncesinde yanılmamıştı da. Gerçekten de diğer yirmi asker çoktan çiftlikte uykuya çekilmişlerdi. Fakat Harry'nin hesaba katmadığı tek şey, başlarındaki subaydı. Aziz Jeval adlı genç yüzbaşı, Şişasa denen mıntıkada, çölün bu başlangıç noktasında ne gaye ile vazife yaptıklarını bilen, fakat askerlerine bunu söyleyemeyen tek kişiydi. Bir buçuk aydır korkunç bir sorumluluğun getirdiği sinirlilik içindeydi. Çoğu gece gözünü uyku tutmuyordu. O gece de uyuyamamış, olacaklar içine doğmuş gibi kendini dışarıya atmıştı. Çöl ayazından korunmak için kalın parkasının önünü kapatmaya çalıştı. Bulundukları yerin çok güvenli olduğunu biliyordu, nitekim buraya konuşlandıklarından beri en ufak bir olay cereyan etmemişti. Şişasa'ya uzak sayılırlardı, Şişasalılar metruk çiftlik evine pek yaklaşmazlardı, gezgin bedevilerin de yolu üzerinde değildi bu mevki. Dünya ile tek irtibatları haftanın bir günü yiyecek ve su getiren ordu araçları oluyordu. Yine de Aziz Jeval buradan bir an önce alınması için Tanrı'ya dua ediyordu. Kapıyı açıp dışarıya çıkınca sessizliği ve rüzgârın uğultusunu dinledi bir süre. Çölden savrulup gelen ufak kum zerrecikleri rüzgârın etkisiyle yüzüne çarpıyordu. Nöbetçilerine bir

göz attı. Onları görememişti. Genellikle böyle rüzgârlı gecelerde korunmak için ya binanın ya da seyyar füze rampası kamyonunun arkasında dururlardı. Seslendi, ama cevap alamadı. Acaba rüzgâr mı sesini aksi yöne götürmüştü. Kamyona doğru yürüdü. En azından birbirleriyle şakalaşan askerlerinin konuşmalarını duyması gerekirdi. Yoksa uykuya mı dalmışlardı? Aziz Jeval iyi bir askerdi. Zor olmakla beraber Tanrı'nın unuttuğu bu topraklarda iyice gevşeyen otoritesini her zaman sürdürmek zorundaydı; askerleri bilmese bile o yüklendiği görevin öneminin farkındaydı. Bir iki adım daha attı. Karanlıkta kamyon kasasının kenarından ileriye doğru uzanmış bir bacak görmüştü. Yoksa nöbetçi uyuyor muydu? Birden öfkelenerek hızlandı. İşte her şey o zaman başladı. Gecenin içinden iki kişinin yıldırım gibi üzerine doğru atıldığını fark etti. Subay atik bir askerdi. Beklenmedik bir olayla karşılaştığını, olağandışı bir durum olduğunu hemen sezinlemişti. Elini beline atarak kılıfındaki silahına davrandı. Aynı anda sivri uçlu bir bıçağın parkasının üstünden böğrüne saplandığını anladı. Müthiş bir acı hissetti. Bir başka bıçak da omzuyla boynu arasında bir nahiyeye isabet etmişti. Subay yere devrildi. Saldırganlar onu öldürdüklerini sanmışlardı, ama Aziz Jeval belinden silahını çıkarmış ve iki kere tetiği çekmeyi de başarmıştı. Genç subay bu kurşunlardan birinin CIA ajanlarından böğrüne bıçak saplayan adama isabet ettiğini hiç öğrenemeden ruhunu teslim etti. Ama tabancadan çıkan ses, ortamı bir anda ana baba gününe çevirdi. Uyuyan askerler silah gürültüsü üzerine uyanmışlardı. Uyku sersemliği içinde önce ne olduğunu anlamaya çalıştılar; bir buçuk aydır talimsiz yaşadıkları çöldeki bu bekleyiş, onları gevşetmiş, uyuşturmuştu. Bir baskın ihtimalini akıllarının köşesinden bile geçirmiyorlardı. Operasyon timi ise çiftlikte bulunan asker sayısı hakkında bilgi sahibiydi; baskın basanındır kuralı bir kere daha galebe çaldı ve ajanlarla askerler arasındaki silahlı çatışma çok kısa sürdü. CIA ajanları başarıya ulaşmışlardı, askerleri katlettiler. Çiftliğin yatakhane olarak kullanılan bölümüne daldıklarında daha yataklarından bile kalkmaya doğru dürüst fırsat bulamayan askerleri taradılar. Ama unuttukları daha doğrusu biraz geç fark ettikleri tek bir husus olmuştu; o da telsiz başında yirmi dört saat kalan nöbetçiydi. Aziz Jeval çiftliğin ufak bir odasında kurduğu telsiz başına her an Bağdat ile temas kuracak bir asker yerleştirmişti. O gece nöbette olan asker silah seslerini işitir işitmez telsizin bağlı olduğu merkezle temasa geçti. Burası General Talha'nın karargâhıydı. Ajanlar bombaların saklı olduğu yeri bulmaya çalışırken telsiz odasını fark ettiler. Telsiz başındaki askeri vurarak telsizi de imha ettiler. Ama mesaj yerine ulaşmıştı. Bombalar, kapısı kilitli özel bir bölmede saklanıyordu. Yerleri bulununca özel olarak oraya getirilen uzman ajanlar odaya alındı. Dört kişiydiler. Bombaları ilk defa meraklı gözlerle bakıp incelemeye aldılar. Yaklaşık elli kilo ağırlığında olan bombaların ateşleme sistemi üzerlerinde takılı değildi henüz. En pratik çözümün onları helikopterlere kadar taşımak olduğuna karar verdi Harry Morgan. Gerekli inceleme Amerika'daki laboratuarlarda yapılabilirdi. Operasyonun tek aksayan yönü baskının Bağdat'a bildirilmiş olmasıydı. Harry kısa bir zaman sonra Irak jetlerinin bulunduğu bölgeye ulaşacaklarını biliyordu, vakitleri daralmıştı. Taşıyacakları iki bomba, bir ölü ve bir de ağır yaralı arkadaşları vardı. Yarım saat sonra operasyon bütünüyle tamamlanmış ve timler helikopterlerin bulunduğu alana varmışlardı. Pervaneler çalıştı, helikopterler ağır ağır havalandı. Irak jetleri hâlâ görünürlerde yoktu.. Karargâha gelen telsiz mesajı operatör tarafından güç algılandı. Nöbetçi asker Şişasa denilen çöl bölgesindeki seyyar bir füze rampasında Amerikan askerleri tarafından saldırıya uğradıkları haberini geçmişti. Karargâh telsiz operatörü mesajın yeniden teyidini istedi, ama

irtibat kesilmişti. Huylanan operatör hemen nöbetçi subayına haber verdi. Nöbetçi subay olayı öğrenince haritaya eğilip Şişasa bölgesini inceledi. Bildiği kadarıyla o mevkide herhangi bir askeri birlikleri mevcut değildi, operatöre çıkışıp bağırdı. Yeniden temas kurmasını istedi, ama gereken irtibat bir türlü kurulamıyordu. Seyyar füze rampaları genellikle sabit bir yerde durmazlardı ve daha ilginci sınır boylarında sık sık böyle ihlaller oluyordu ve Amerikan uçakları sınırı aşarak bazı mevzileri bombalıyorlardı. Nöbetçi subay gecenin bu saatinde olayı daha üst kademelere rapor edip etmemek konusunda kısa bir tereddüt geçirdi. İşi sabaha da bırakabilirdi, üstelik mesaj teyit de edilemiyordu. Sonunda töhmet altında kalmaktan ürktü. Binbaşıya giderek aldıkları yarım kalmış telsiz haberini iletti. Binbaşı daha uyanık ve sorumlu bir askerdi. Fakat mesaj General Talha'ya iletildiğinde Bağdat’ta sabah olmuştu... Gönüllüler Evi'ndeki esir ajanların yaşamlarına tesir eden en önemli değişim ise o gece Abbas Azizî'nin onları sorguya çekme imkânını bulamaması oldu. Zira tam El Muhaberat'ın merkez binasından çıkarken resmi plakalı bir arabanın bahçeye girdiğini ve adamlarından birinin nefes nefese koşarak kendisine yaklaştığını gördü. Durup adamın vereceği haberi bekledi. Hayırlı bir haber alacağı adeta içine doğmuştu. Haberi getiren memur âdeta hazır ola geçerek, "Cemal Mahmudî'nin izini bulduk, efendim," diye soluk soluğa mırıldandı. Yaşlı başkan yardımcısının gözleri kısıldı, kin ve nefretten burun delikleri oynadı. "Nerede?" diye sordu tek kelimeyle. "Basra yolunda görülmüş efendim." Azizî aynı hırsla homurdandı. "Neden tutuklanmamış?" Memur böyle bir soru ile karşılaşacağını tahmin ediyordu, olayda en ufak bir kusuru olmamasına rağmen kabağın başına patlamaması için ağzının içinde geveleyip durdu. "Adamlarımız onu seyir halindeki bir arabanın içinde görmüşler. Arabayı durdurmuşlar da, fakat Cemal Mahmudî başkası adına tanzim edilmiş sahte bir Muhaberat kimliği göstermiş. Önce ona inanarak yoluna devam etmesine izin vermişler, fakat içlerinden biri neden sonra uyanarak simasını hatırlamış ve durumu hemen bize rapor etmiş. Anladığım kadarıyla şu an Basra'ya gitmekte." Azizî'nin aldığı bu haber hiç yoktan iyiydi, en azından şimdi onu nerede arayacağını ve araştırmalarını nerede yoğunlaştıracağını artık biliyordu. Birkaç saniye arabasının önünde kararsız bir şekilde durdu. Aldığı haber ışığında derhal bir plan yapmalıydı, Gönüllüler Evi'ne gitmekten hemen vazgeçti, şu an sıradan casuslarla uğraşacak zaman değildi, geriye dönerek odasına çıktı ve gerekli gördüğü birkaç kişinin hemen bulunarak çalışma odasına getirilmesini emretti. Masasına otururken beynini kurcalayan tek nokta Mahmudî'nin neden güneye doğru kaçtığıydı. İlk planda 36'ncı paralelin kuzeyine doğru firar etmesi daha mantıklı gibi görünse de şayet düşündüğü doğru ise iltica edeceği Amerikalılara Basra üzerinden ulaşması çok daha rahat ve güvenilir olabilirdi. Odasına çağırdığı kişilerle yarım saat süren bir toplantı yaptı. Olası bütün kaçış yollarını ince ince hesapladılar. Bunlar arasında Basra'daki eski sivil havaalanı El Muaviye de vardı. Basra'daki tüm merkezlere telefonlarla emirler verdi. Mahmudî ölü veya diri mutlaka yakalanmalıydı. Sabaha karşı Basra'dan beklenmeyen bir haber daha geldi. Ajanlar El Muaviye'de uzun zamandır bekletilen bir Muhaberat jetini tespit etmişlerdi. Abbas Azizî irkildi, bildiği kadarıyla örgütünün orada bir uçağı olmaması gerekirdi. Bu mesaj artık Mahmudenin hedefinin neresi olduğunu ortaya çıkarmıştı. O ele geçmedikçe Abbas Azizî rahatlamayacaktı; bu nedenle de sabaha kadar bürosunda kalarak yeni haberler bekledi. Gönüllüler Evi'ne gitmedi, General Talha'ya da herhangi bir haber iletmedi. Kendi geleceğinin de bu gece gelişecek olaylara bağlı olduğunu biliyordu. Sabaha kadar odasında sigara ve kahve içti. Beklediği haber ona ancak ertesi sabah saat dokuz buçukta geldi, tam yavaş yavaş başarısızlığa uğradığını sandığı anda. El Muaviye Havaalanı'ndan arayan ajanlar Mahmudî'nin ölü olarak ele geçirildiğini rapor etmişlerdi.

Fakat gelen haberlerde kayıp dosyadan hiç bahsedilmiyordu. Abbas Azizî yıkılır gibi oldu. Cemal Mahmudî'yi hafife almakla büyük bir hata ettiğini şimdi daha iyi anlıyordu. Muavininin kaybolduğu ve izini kaybettirdiği ilk gün düşmanla bir temasa girdiğine emindi artık, bunun en belli başlı delili de dosyanın kaybolmasıydı. Mahmudî o dosyayı herhangi bir yere saklamayacak kadar zekiydi. Başkan yardımcısı belki buna da bir çare düşünebilirdi, ama tam rahat bir nefes aldığını sandığı zaman General Talha tarafından arandı. Aldığı haber kanını dondurmaya yetmişti. Amerikalılar dün gece Şişasa'daki çiftliğe bir baskın yaparak çok güvenli ve kimse tarafından bulunamayacak sandıkları iki bombayı kaçırmayı başarmışlardı. General bağırıp çağırıyor, durmadan kendisini suçluyordu. Abbas Azizî onu daha fazla dinlemeden telefonu kapattı. Ağır bir bedel ödemeye hazır olmalıydı... —2— Bağdat - Mayıs ZEVRÂ Parkı, içinde bir de hayvanat bahçesinin bulunduğu Bağdat'ın en büyük yeşil alanıydı. Söz konusu, park mutena El Karh semtiyle Mansur bölgesi arasında tabii bir ayırım hattı çizerdi. Park geçerim belirli bir saatinden sonra herkese kapanırdı. Eski Chevrolet Şam Caddesi ile Kahire Caddesi'nin kesiştiği noktaya yakın bir yerde yavaşlayarak durdu. Zevrâ Parkı'nın hemen kenarında durmuştu araba. Aykut sabırsız bir şekilde yanında oturan lan Barret'e dönerek, "Neden durduk?" diye sordu. "Bir şey mi var?" İngiliz ajan başını salladı. "Önemli bir şey yok. Sadece biraz beklemek zorundayız." Aykut bu gereksiz duruşu anlamamıştı. "Neyi bekleyeceğiz?" İngiliz gülümsedi. "Kavşaktaki Cumhuriyet Muhafızlarının nöbet değiştirmesini." "Gerekli mi bu?" Ian Barret dostça Aykut'un sırtını okşadı. "Bakınız, Mr Sarp" diye mırıldandı. "Cesaretinizi takdir ediyorum, çılgınca giriştiğiniz teşebbüsü de. Hâlâ bu fikre nasıl onay verdiğimi bilmiyorum, ama izin verin de siz içeriye girinceye kadar üstüme düşen görevi ben tamamlayayım. Burada işlerin nasıl yürüdüğünü çok iyi bilirim. Senelerdir Bağdat'ta görevimi başarıyla sürdürüyorsam, bu biraz da burada edindiğim tecrübe sayesindedir. Şayet şimdi yola devam edersek, kavşaktaki devriyeler arabayı çevireceklerdir. Nedenini henüz bilmiyorum, ama bu gece şehirde olağanüstü bir hareketlilik var. Adamlarımı ve sizi tehlikeye atamam. Herhalde siz de fark etmişsinizdir, hemen her yerde, her caddede arama yapılıyor." "Ama hiçbirinde bizi durdurmadılar, her kontrolden kazasız belasız geçtik." "Doğru. Ama El Karh'a yaklaştıkça bu kontroller sıklaşacaktır. On dakika sonra mevcut ekiplerin yüzde sekseni nöbet değiştirecektir. Aralarında rejim muhalifi subaylar da var, onların desteğini almadan Gönüllüler Evi'ne varamayız." Aykut sustu. Bileğindeki saate bir göz attı. Daha fazla ısrar etmesinin ayrıca bir anlamı da yoktu, henüz yeterince vakitleri vardı. Arkasına yaslandı ve heyecanını bastırmaya çalışarak bekledi. Saat tam 24'e beş vardı. Bağdat için oldukça geç bir saat sayılırdı, nitekim şehrin trafiği hafiflemiş, hatta tamamen durmuş sayılırdı. Özel arabalar ve taksiler hemen hemen hiç geçmiyordu. Bağdat'ta Batı'ya kıyasen çok geri kalmış olan eğlence hayatı hemen hemen saat 22'de sona eriyor, insanlar aceleyle evlerine dönmeye çalışıyorlardı. O saatten sonra sokaklar militer bir

idarenin buram buram otorite ve korku salan sessizliğine bürünüyordu. İnsanların yerini askerler, sivil vasıtaların yerini askeri araçlar alıyordu. Aykut, Chevrolet'nin yan penceresinden ışıl ışıl parıldayan Kahire Caddesi'ne baktı; gerçekten de görebildiği iki adet askeri kamyondu. Bu çılgın kararı aldıktan sonra galiba içindeki ilk korkunun o an filizlendiğini duyumsadı. Bakışlarını hemen yanında durdukları Zevrâ Park'ının yeşilliklerine çevirdi. Kül rengi ışık şeritlerinin kaybolan güçsüz parıltıları uğursuz, koyu gölgelere dönüşürken araçsız caddedeki sessizlik hâlâ devam ediyordu. Aykut'a hiç bitmeyecek gibi gelen bekleme süresi Ian Barret'in motoru çalıştırmasıyla sona erdi. Eski Chevrolet yeniden yola koyuldu. "Sanırım nöbet değişimi tamamlanmıştır," diye fısıldadı Barret. İngiliz kibar tavırlı ve centilmen biriydi; insanı rahatlatan etkili ses tonuna ya doğuştan sahipti ya da bunu daha sonradan kazanmıştı, ama kesin olan husus Aykut'un onun yanında kendini güvende hissetmesiydi. Oysa onu tanıyalı henüz çok az zaman geçmişti. Kahire Caddesi'ne açılan kavşağı döner dönmez yolun sağma yerleşmiş Cumhuriyet Muhafızlarının barikatıyla karşılaştılar. Barret arabayı yavaşlattı yeniden. Önlerinde sadece tek bir kamyon vardı. Ian Barret belli bir mesafe koyarak kamyonun arkasında durdu. Muhafızların başındaki subay yanındaki iki erle kamyonun kasasına atlamış içini araştırıyorlardı. Ian Barret farlarını söndürdü ve sıranın kendilerine gelmesini bekledi. Öndeki kamyonun kasasından yere atlayan genç subay ağır adımlarla Chevrolet'ye yaklaştı ve kibar bir edayla, "Kimlikleriniz, lütfen" dedi. Ajanlar ellerini ceplerine attılar. Barret o gece operasyona başlamadan önce Aykut'a da sahte bir kimlik vermişti. İkisi de kimliklerini subaya uzattılar. Nöbetçi subay, kara yağız, genç bir teğmendi. Aykut hemen fark etmişti; teğmen kısa bir an Ian Barret'le göz göze gelmiş ve yanındaki erlere belli etmeksizin belli belirsiz gülümsemişti. Subay'ın Barret'i tanıdığını, en azından bir sorun yaratmayacağını o an anladı Aykut. Nitekim, genç teğmen hemen kimlikleri iade etmiş ve öndeki kamyon daha hareket etmeden, "Devam edin, lütfen" diye mırıldanmıştı. MİT ajanı rahat bir nefes aldı. Sekiz silindirli eski Chevrolet homurdanarak barikatı geçti ve ışıklı caddede yoluna devam etti. "O nöbetçi subayı tanıyordunuz, değil mi?" Ian Barret saklama gereğini hiç duymadı. "Evet" diye fısıldadı. "Cumhuriyet Muhafızları içinde tahmininizden fazla rejime ve Saddam'a muhalifler vardır. Genç subaylar demokrasi ateşiyle yanıyorlar." İki erkek de alçak sesle konuşuyor, sanki arabanın içinde birileri onları duyacakmış gibi fısıldaşıyorlardı. "Umarım Gönüllüler Evi'nde de tanıdıklarınız vardır." "Üzgünüm dostum, ama cevabım maalesef menfi olacak. Oradaki kadroları hiç bilmiyorum. Zaten orada çalışanların çoğu üst rütbeli subaylardır, yani demokrasi şuur ve isteğinden ziyade mevcut statükonun değişmesinden yana olmayanlar. Az sonra siz ve on adamım kaderinizle baş başa kalacaksınız. Bu çılgın projeyi başarılı bir şekilde uygulamak tamamen maharetinize ve cesaretinize bağlı." Aykut başını çevirip İngiliz'i bir daha süzdü. "Başaracağımdan kuşku duyuyor musunuz?" "Evet, Mr. Sarp. Size daha önce de fikrimi söyledim." "Ama uygulamaya onay verdiniz." "Başka çarem yoktu. İki elemanımız onların elinde." Aykut, Barret'in katı ve insafsız değerlendirmesine bozulmuş gibi dönüp baktı. Iraklıların elindeki MİT ajanı sanki onu hiç ilgilendirmiyormuş gibi sadece kendi elemanlarını düşünüyordu. Belki de haklıydı, ama Aykut o huzursuzluğu yine hissetti içinde. Gönüllüler Evi'nde yapacağı işin çok zor ve ne denli tehlikeli olacağını çok iyi biliyordu. "Bana vereceğiniz on adama güvenebilir miyim?" diye sordu.

"Bundan hiç kuşkunuz olmasın. Hepsi Muhaberat'a özel nedenleriyle nefret duyan insanlardır, arkanızdan ölümüne koşacak kadar da cesurdurlar." "Bunu duyduğuma sevindim," diye homurdandı Aykut. Chevrolet, Kahire Caddesi'nden dar bir sokağa sapmış MİT ajanının hiç bilmediği yerlerde ilerlemeye başlamıştı. Az sonra henüz ışıkları yanan bir evin önünde durdu. Sokağa derin bir sessizlik hâkimdi. "Geldik," diye mırıldandı Ian Barret. "Adamlarınız bu evde sizi bekliyorlar. İçerde kıyafetlerinizi değiştireceksiniz." Arabadan indiler. Aykut o zaman evin hemen önünde duran askeri kamyonu gördü. Bu, onları Gönüllüler Evi'ne taşıyacak olan araç olmalı, diye düşündü. CİFE gerçekten de çok iyi çalışıyordu... El Muhaberat'ın merkez binasındaki santral operatörü gecenin bu saatinde hattı meşgul eden kişiye ters bir şekilde homurdandı. "Size yok dedim.. Gecenin bu saatinde Sayın Abbas Azizî makamında yok. Neden anlamıyorsunuz.. Hattı meşgul etmeyin lütfen. " "Çok önemli ve hayatidir. Bana derhal onu bağlamanız gerekiyor." İçinden çattık, diye homurdandı operatör. Ara sıra böyle manyak meraklılar çıkardı; ya tesadüfen numarayı ele geçirenler ya da bunalıma düşmüş ajanlar olurdu. Bazılarının amacı da sadece dert anlatmak şeklinde tezahür ederdi. Ama bu numara asla ihbar için kullanılmazdı. Çok özel bir hattı. Operatör başından savmak için söylendi, 'Yarın sabah dokuzda arayın," dedi. "Sayın Azizî o saatten evvel görevinin başına gelmez." Telefondaki ses hırçınlaşmıştı. "Anlamıyor musun, be adam! Sana çok hayati dedim." "Burayı her arayanın sorunu hayatidir." Kısa bir duraklama oldu hattın öbür ucunda. "O halde bana Eyyüp Nasırı bağla." "Şu an o da yok." "O halde bana Gönüllüler Evi'nin numarasını ver." Operatör sinirlenmeye başlamıştı. "Ne yapacaksın o numarayı?" "Bu seni ilgilendirmez. Sen ne diyorsam onu yap." Kafası atan santral memuru bağırdı. "Sen kendini ne sanıyorsun? Böyle gizli numaraları vereceğimi mi düşünüyorsun? Yıkıl karşımdan ve kapat şu telefonu." Operatör fişi hattan çekmişti. Bir yandan da kendi kendine söylenmeye devam ediyordu. O an El Muhaberat'ın merkezini arayan yedinci uzmandı. Tıpkı konuştuğu adam gibi o da sinirden titriyordu. Bu defa hışımla Abbas Azizî'nin ev telefonunun numaralarını tuşladı. Saat on ikiye yaklaşıyordu, ama o sırada gecenin bu ilerlemiş saatinde Abbas Azizî'yi rahatsız etmenin sakıncasını düşünemezdi. Ortada son derece önemli bir durum vardı. Zil ancak altıncı çalıştan sonra açıldı. Uykulu bir kadın sesi, "Buyrun, efendim," dedi. "Sayın Abbas Azizî ile görüşmek istiyorum." Telefonu açan Azizî'nin eşiydi. Ama kocasının kesin talimatı vardı, kim ararsa arasın evde olmadığını söyleyecekti. "Henüz eve gelmedi." , "Acaba kendisini nerede bulabilirim. Çok önemli bir mesele ile karşı karşıyayız." Kısaca, "Bilmiyorum," dedi kadın. Kocasının direktiflerinin dışına çıkamazdı. Zaten Saddam Hüseyin hariç kim ararsa arasın telefonu bağlamayacaktı. Kırk yıllık evliliklerinde onu ancak bu kadar yorgun ve perişan

görmüştü. Çok kötü bir şeylerin olduğunu bilmese bile hissedebiliyordu. Kocası geç saatte eve bitkin ve her şeyini kaybetmiş gibi dönmüştü. Şimdi de çalışma odasında derin düşüncelere dalmış bir vaziyette yalnız kalmayı istemişti. "Kim arıyor?" diye sordu. "Kendisine Yedinci Uzman dersiniz, o anlar." Abbas Azizî'nin karısı irkilmişti. Bunca yıldır El Muhaberat'ta çalışan birinin karısı olarak bunun bir kod adı olduğunu hemen anlamıştı, ama hattın öbür yanındaki konuşanın genç bir kadın sesi olması, içinde yine de garip birtakım duyguların kabarmasına yol açtı. Kocası artık yaşlanmış bir adamdı, ama bu gece eve yıkılmış bir halde dönmesi, ardından bu kadının araması onu rahatsız etmişti. "Adınızı vermeyecek misiniz?" diye sordu. Telefonda kısa bir duraklama daha oldu. Sonra kadın yumuşacık sesiyle mırıldandı. "Ben, Dr. Fatma'yım.." Barret evden ayrılmadan evvel hepsinin birer birer ellerini sıktı, başarılar diledi. Bundan sonrası tamamen onlara kalmıştı ve daha fazla yardım edemezdi. Gerekli tüm malzeme, araç ve silahları temin etmişti. Cumhuriyet Muhafızları üniformaları gıcır gıcırdı, ordu depolarından çalınan tüfekler de öyle. Hurdaya çıkmış eski bir askeri kamyon çok kısa bir sürede temin edilmiş, acele bir bakımdan geçirilerek işler hale getirilmişti. Son anda bir arıza çıkarıp çıkarmayacağı hâlâ meçhuldü, ama şimdilik çalışıyordu. Barret son olarak planın fikir babası Aykut ile Birol'un önünde durdu. Gülümseyerek, "Üniformalar içinde hiç sırıtmıyorsunuz," diye takıldı. "Cumhuriyet Muhafızlarından hiç farkınız yok. Tanrı yardımcınız olsun." "Teşekkür ederim," dedi Aykut. İngiliz ajan geldiği gibi sessizce evden çıkıp uzaklaştı. Saddam yönetimine ters düşen ve uzun zamandan beri rejimin değiştirilmesi için gizli gizli örgütlenen Iraklılar biraz da merakla bu geceki çılgın operasyonu yönetecek tanımadıkları Türk ajana dönüp baktılar. Aykut planı lan Barret’le birlikte hazırlamıştı. Her şeyden önce grubu şeklen yönetecek gerçek bir Iraklıya ihtiyaçları vardı ve vazife Sami Al Noor adlı genç bir avukata verilmişti. Aykut, lan Barret'ten onun iki sene evvel Barodan atıldığını öğrenmişti. Dinamik, zeki ve atılgan görünüşlüydü. Barret onu askeri kamyona komuta edecek astsubay olarak seçmiş ve üniforma giydirmişti. Diğerleri er üniformaları içindeydiler. Şeklen ekibe Sami'nin komuta ediyor gibi görünmesinde hiç kuşkusuz kendi dilini en iyi konuşan insan olmasının da rolü vardı. Ve hepsi bu işe gönüllü olarak katılmışlardı. On dakika sonra eski kamyon kurtarma ameliyesine başlamak üzere karanlık sokaktan hareket etti... —3— Bağdat - Mayıs GÖNÜLLÜLER Evi, palmiye, hurma ve huş ağaçlarıyla süslü geniş ve alabildiğince derinliği olan, sonu sokaktan görünmeyen bir bahçenin içinde zenginlik abidesi gibi yükselen üç katlı bir binaydı. Aykut, aldığı bilgiler ve anlatımla, hayalinde canlandırdığı yapıdan çok farklı bir bina ile karşılaşınca şaşkınlığını gizleyemedi. Dışardan bakıldığında, petrol zengini ülkede ancak çok varlıklı bir insanın malikânesi hissini verebilecek yapının El Muhaberat'a ait olabileceğine inanmak gelmedi içinden. Hatta bir an yanlış bir yere gelip gelmediklerine emin olmak için soran bakışlarını Birol'a çevirdi. Birol gözlerini açıp kapayarak, yanılmadığını anlatmak istemişti. Hâlâ kabul etmek istemiyordu; burası gün geçtikçe fakirleşen Irak halkının korkuyla bakıp, kaldırımlarından bile geçmeye cesaret edemedikleri, sorgu ve işkence evi olamazdı. Şoför mahallinin arkasındaki pencereden binayı incelemeye devam etti.

Geniş bahçe yüksek demir parmaklıklarla çevrilmişti. Ana bina en az yüz elli metre kadar içerdeydi ve dört bir yanından projektörlerle aydınlatılmıştı. Sanki bir müze ya da tarihi değeri yüksek özel mimari bir anıt gibi ışıklandırılmıştı. Bahçenin içi de apaydınlıktı. Oysa burayı karanlık, izbe, insan içine korku ve dehşet salan bir yer olarak tahayyül etmişti. Kamyon demir parmaklı kapının önünde durdu. Astsubay üniformalı Sami Al Noor kamyondan aşağıya atladı. Planın en tehlikeli bölümünü şimdi yaşayacaklardı. Aykut arabanın içinde sessizce oturan Iraklı muhaliflere baktı. Hepsinin suratı sanki terden ıslanmış gibi parıldıyordu. Onların korktuğunu anladı, ama şimdilik hepsi üstlerine düşen görevi hakkıyla yapıyorlardı. Kendi istekleriyle gönüllü olarak talip olmuşlardı bu işe.. Demir parmaklığın öbür tarafındaki iki Muhaberat elamanı her iki yandaki nöbetçi kulübesinden çıkarak Sami'ye doğru yaklaştılar. Ellerinde otomatik tüfekler kulaklarında ve ağızlarının önünde içerisi ile konuşmayı sağlayan cihazlar takılıydı. Sami elindeki çizelge ile onlara yaklaştı. "Selamın aleyküm," diye mırıldandı. "Ordu ambarlarından geliyoruz, yiyecek getirdik." Nöbetçilerden biri yaklaşarak demir parmakların arkasından Sami'ye baktı. "Teğmen Süleyman Zubromawi nerede? Teslimatı her gece o yapardı. Hem bu gece erkencisiniz, niye? Her gece sabah dörtte gelirdiniz." Kapı nöbetçisi bunları sormakla beraber, soruları karşısındaki tanımadığı astsubaydan şüphelendiği için değildi. Yiyecek getirimi her gece yapılan rutin bir servisti. Şu farkla ki nöbetçi her zaman görmeye alıştığı subayı karşısında göremediği için soruyordu; yoksa askeri üniformalar içinde El Muhaberat'ın çok önemli merkezlerinden birine baskın düzenleneceği aklının köşesinden bile geçmezdi. Sami sakin bir şekilde imzalaması için elindeki çizelgeyi demir parmaklıkların arasından içeriye uzatırken nöbetçinin suallerini de umursamaz bir şekilde cevaplandırdı. "Teğmenin bu gece Tursak'a görevle gitti. Teslimatı on beş gün ben yapacağım. Daha bu ilk gecemiz, biraz erken geldik, ama uğrayacağımız birkaç yer daha var." Nöbetçi Sami'nin uzattığı çizelgeye bir göz attı. Biraz yadırgayarak elindeki teslimat fişine baktı. Sonra homurdanarak, "Bu ne yahu?" diye sordu. "Bu bizim imzaladığımız giriş belgesi değil. Ufak sarı bir kâğıt daha olacak." Kamyonun içinden öndeki konuşmaları dinleyen Aykut'un bir an kalbi duracak gibi oldu. Nöbetçinin bir an şüphelendiğini sandı. Sami tam bir lakayt içinde omuzlarını silkti. "Valla onu bilmem. Bana depodan verdikleri kâğıtlar bunlar. Ben daha yeniyim. Başka bir evrak da vermediler bana." Nöbetçi homurdanmaya devam etti. "Bu gecelik idare edelim, ama unutma bu çizelge sadece mutfak bölümüne teslim sırasında imzalatacağın belgeler. Yarın akşam kapıya bırakacağın o sarı kâğıdı getirmeyi unutma, anladın mı?" "Tamam," diye mırıldandı Sami. "Komutana sorarım." Çizelgeyi imzalayıp iade eden nöbetçi, arkadaşına dönerek, "Kilidi aç," dedi. Sami çizelgeyi alıp sükûnetle kamyona atladı, bu arada nöbetçilere bir asker selamı çakmayı da unutmamıştı. Planın ilk bölümü rahatlıkla tamamlanmış sayılırdı. Demir kapılar iki yana açılırken Aykut tuttuğu nefesini salıverdi, içerdeki tutuklulara ve personele yiyecek içecek getiren gerçek servis kamyonunun gelmesine daha üç buçuk saat vardı. Her şey yolunda giderse en geç yarım saat sonra burayı terk edebilirlerdi. Kamyonu kullanan Iraklı motoru stop ettirmemişti. Vitesi takıp, hafifçe gaz verdi, kamyon sarsılarak hareket etti ve bahçeye daldı. Ekibin başı olarak sorumluluk taşıyan Aykut için bundan sonrası çok daha zordu. Düşmanın kalbi sayılacak bir merkeze girmeyi başardıkları

halde bundan sonra nereye gidecekleri hakkında bilgisi yoktu. Birol'un çizdiği binanın içini gösteren haritayı mutlak ezberlemiş ve en ince noktasına kadar belleğine yerleştirmişti, ama henüz binanın mutfak kısmına varmamışlardı. Ama yanındaki asker kılıklı gönüllülerin en ufak bir soru sormadan durmalarından, o an hepsinin şu veya bu şekilde en azından bir kere buraya girmiş olduklarını anladı. Belki şimdi onları rahatsız eden tek şey geçmişlerindeki anılarıydı. Anlaşılan Ian Barret bu ekibe en uygun kişileri seçmişti. Kamyon homurtular çıkararak bahçede ilerledi. Aykut yer yer aydınlatılmış bahçenin önce boş ve korumasız olduğunu düşünmek gafletinde bulunmuştu, ama üç katlı binaya doğru yol alırlarken bahçenin içinde, özellikle ağaçlar arasında dolaşan, elleri silahlı en az on kişiyi görmüştü. O an bir aksilik halinde buradan canlı çıkamayacaklarını bir kere daha anladı. Birol'a dönerek Türkçe, "Mutfak ne tarafta?" diye sordu. "Evin arkasında. Asıl gideceğimiz yerde mutfağın altındaki bordum katı. Orada plana göre on beş ayrı hücre var. Mutfak şu sırada tenhadır. Sadece teslimatımızı kabul edecek memur bulunur. Malların kamyondan tahliyesini yükü getiren askerler yapar." "Ya muhafızlar? Aşağıda kaç kişiyle karşılaşacağız." "Bana verilen bilgiye göre üç veya dört kişiyle." "Onları haklayabileceğimizi aklın kesiyor mu?" "Bilmiyorum. Tek sorun sessizlik. Hiç silah patlama-malı. O zaman hapı yutarız. Tabii çok önemli bir konu da getirdiğimiz yiyecekler." "Bunun farkındayım," diye homurdandı Aykut. "Kolilerin büyük bir kısmı boş, umarım adamlar işi çakmazlar." "Tanrı yardımcımız olsun." Tam o sırada şoför yumuşak bir şekilde fren yaparak üstünde tek bir lamba yanan ufak bir kapının önünde durmuştu. Uygulayacakları planı en ufak detayına kadar bilen Sami yine kamyondan ilk çıkan kişi oldu. Aynı anda da ufak kapı açılmış, kısa gömlekli, dudaklarının arasına sigara yerleştirmiş, tıknaz, hafif göbekli bir adam dışarıya çıkmıştı. Bir an şaşırmış gibi Sami'ye baktı ve aynı soruyu sordu. "Teğmen Süleyman yok mu?" "Bu gece görevli benim."www.cizgiliforum.com Kimin görevli olduğu adamın hiç umurunda değildi. "Şeftali suyu getirdiniz mi?" diye sordu büyük bir hevesle; sanki o esnada gözlerindeki ışıltıdan tüm susuzluğu şeftaliye odaklanmış gibiydi. Sami Al Noor büyük bir umursamazlık içinde, "Meyve suyu yok," diye söylendi. Ajan da hemen tepki vermişti. "Ulan bütün siparişlerimizi kıçınıza sallıyorsunuz. Teğmenine kaç defa bize meyve suyu getirin diye söyledim, ama dinleyen kim, herifin bir kulağından giriyor öbüründen çıkıyor." Eski avukat kendini zor tuttu. "Ben göreve yeni başladım. Yarın akşam bu isteğinizi unutmam," dedi. Muhaberat ajanı, karşısındaki astsubayın alay edip etmediğini anlamak istercesine gözlerinin içine baktı. Önce kızar gibi olmuştu, ama sonra askerin samimi olduğunu ve verdiği cevabın biraz da acemilikten kaynaklandığına hükmederek, "Unutma sakın, ha.." diye tembihte bulundu. "Askerlerim malları nereye boşaltacak?" Ajan başını salladı. "Öyle ya, sizler acemisiniz daha. Gel göstereyim." Adam öne düşüp ufak kapıyı ardına kadar açarak onu mutfağa aldı. Sami biraz da şaşkınlıkla etrafına bakındı. Burası kocaman bir mutfaktı, fakat ortalarda hiç kimse görünmüyordu.

"Getirdiklerinizi buraya istifleyerek bırakın. Sabah gelen görevliler onları yerleştirirler." Bu durum Sami'nin hoşuna gitmemişti. Alt kattaki mahkûmların bulunduğu bölüm tek bir koruyucuya bırakılamazdı, mutlaka başkaları da olmalıydı. Sami yüzüne dostça bir ifade vermeye çalışarak mırıldandı. "Teğmenim burada bir sürü vatan haininin hapsedildiğini söylemişti. Yoksa onları tek başına mı kontrol ediyorsun?" diye sordu. Adama bu sorusunun sadece meraktan kaynaklandığını hissettirmek için de gülümsemişti. 522 OSMAN AYSU Ajan sırıttı. Ama cevap vermemişti. Onun sorusunu geçiştireceğini sanmıştı, ama ajan homurdandı sonra. "Aşağıda üç arkadaş daha nöbet tutuyor." Omuzlarını silkti Sami. "Yeterli mi?" "Fazla bile. Ne sanmıştın yani.. Buraya uçan kuş bile iznimiz olamadan giremez." Yanılıyorsun ahbap, diye geçirdi içinden, ama adama belli etmeyerek, "Askerlerime söyleyeyim de yükü boşaltsınlar," dedi. Ajan açık kapının önünde ayakta duruyordu. Yanından dışarıya çıkan Sami, "Haydi inin ve malları boşaltın" diye seslendi kamyondakilere. Askerler birer ikişer kamyonun kasasından atlayarak indiler. Sami kısa bir an Aykut ve Birol'la göz göze geldi. Ajanın o an arkası dönüktü ve boşaltılacak mallar arasında hemen bulup ağzına atacağı ya da içebileceği, iştahını kabartacak bir şeyi bulup bulamayacağının merakı içindeydi. Sami, Aykut'a bakarak parmağıyla önce bir, sonra da parmağını aşağıya çevirerek üç işareti yaptı. Aykut adamın neyi belirlemek istediğini anlamıştı. Bunun anlamı burada bir, alt katta da üç muhafız olduğu anlamına geliyordu. Kamyondan inen asker elbiseli baskıncılar önce sıralandılar, sonra da kamyonun içindeki kolileri indirmeye başladılar. Her bir koliyi alan asker hızla mutfağa dalıyordu. Nöbetçi ajan daha ilk kolinin mutfağa girişiyle beraber askerin ardından merakla onu takip etti. Aykut ekip başı olarak ilk saldırıyı kendisinin yapması gerektiğini biliyordu. Bu kaçınılmaz bir sorumluluktu. Hızla ajanın arkasından yaklaştı. Elindeki koliyi mutfakta bir yere bıraktıktan sonra boynuna çaprazlamasına astığı tüfeği omzundan aldı ve silahın dipçiğini olanca hızıyla, getirilen ilk koliyi açmaya çalışan ajanın ense köküne indirdi. Adam gıkını bile çıkaramadan yere serildi... Terry Farrel perişan bir haldeydi. Sinirleri gerilmiş, yine duvarın dibine çökmüştü. Hiç şansının olmadığını acı da olsa kavramıştı artık. Buradan çıkma ümidi yoktu, bazı siyasi kanallar kullanılarak kurtulsa bile geride çok şey bırakacağını anlamıştı. O ihtirastan kudurmuş ajanların saldırıları aklına geldikçe ürperiyordu. Zaman zaman gecenin ilerleyen saatlerinde etraftaki derin sessizliği, yandaki dar bölmelerden akseden kesik kesik inlemeler bozuyordu. Bu inlemeleri dinlemek genç kadının moralini daha da bozuyordu. Acaba Kevin ile Salih adlı MİT ajanı ne haldeydiler? Onları konuşturmadı başarmışlar mıydı? Onlar konuşmuşsa önünde sonunda çekeceği işkencelere katlanmanın hiçbir anlamı kalmayacaktı? Terry kararsızdı; en kötüsü de diğer esirlerin itirafta bulunup bulunmadıklarını bil-memesiydi. Hücrede zaman kavramını yitirmişti. Üstündeki eşyalarını aldıklarından saati de yoktu, ajanlar ayakkabılarını dahi çıkarmışlardı. Terry hücreye kapatıldıktan sonra bol bol düşünecek vakti olmuştu. Ermeni Kilisesi'nin önündeki baskının bir rastlantı olmadığı hükmüne varmıştı sonunda. O baskının ayan beyan bir ihbar sonucu gerçekleştiği ortadaydı, ama o ihbarı kim yapmıştı acaba? İçlerine sızmış bir hain olmalıydı; ne var ki bu haini saptayamayacak kadar az kalmıştı Bağdat'ta. Burada şüphelerinin somutlaşacağı kadar insan

tanımıyordu henüz. MİT ajanlarının bir menfaati olamazdı. Beynini kurcalayan tek nokta dükkâna yapılan baskının Aykut Sarp denen MİT ajanının hemen dükkândan çıkmasından sonra gerçekleşmiş olmasıydı. Uzun uzun bunu düşündü. Ajanın ilk olarak dükkândan çıkması bir rastlantı mıydı acaba? Şayet düşman ajanı o ise, onun dışarı çıkıp işaret vermesinden sonra muhafızlar baskını rahatlıkla sağlayabilirlerdi. Böylece o da, tesadüfen kurtulmuş gibi melanetlerine devam edebilirdi. Ama inanmak istemiyordu Terry; Aykut Sarp iyi, güvenilir ve namuslu birine benziyordu. Merkez Garı'ndaki karşılaşmada durumunu tehlikeye atarak onu kurtarmaya çalışmış ve bunu başarmıştı da. O çift taraflı çalışan biri olamazdı. Yine de içinden, acaba mı, diye sordu. Merkez Garı'ndaki karşılaşmaları tesadüften öte bir şey olamaz mıydı? Şayet Sarp iki taraflı çalışan bir ajan ise kendisinin CİFE ile olan irtibatını ortaya çıkararak CIFE'ye büyük bir darbe indirme şansına sahipti. Fakat yakalananlar arasında Salih denen öteki MİT ajanı da mevcuttu; her halde o da satılmış değildi. Karar veremiyordu bir türlü. Düşündükçe aklı karışıyor tatmin edici bir çözüm bulamıyordu. Daha sonra da hainin MİT tarafında değil de CIFE'nin içinden biri olabileceğini akıl etti. Neden olmasındı, hem bu olasılık çok daha akla yakındı. CİFE burada bir yığın rejime ters düşen Iraklıyı kullanıyordu; acaba içlerinden biri o kisveyle yaklaşıp CİFE indinde güven kazanarak içlerine sızamaz mıydı? Bu ihtimal çok daha güçlüydü.. Terry Farrell titremeye başladı. Düşündüğü doğru ise Bağdat'taki tüm örgüt Muhaberat tarafından biliniyor demekti. Genç kadının kulaklarına yeni birtakım sesler aksetti. Bunlar duymaya alıştığı inlemelerden, kesik feryatlardan farklıydı. Ayak sesleri gibi.. Sinirleri yeniden yay gibi gerildi. O iki ajanın tekrar sorgulamaya geldiklerini düşündü. Parmakları bilinçsizce alt dudağına gitti. Suratına yediği sert tokattan dudağı yarılmış olmalıydı ki uzun süre kanamış ve Terry yerlere kan tükürmüştü. Korku içine çöreklendi bir kere daha. Hem bu kez durumu bir tokatla ge çiştiremeyeceğini de biliyordu. O herifler ırzına geçmeye kararlıydılar.. Oturduğu yerde öylece sinip başına gelecekleri beklemeye başladı.. Dr. Fatma inanamıyordu bir türlü. Koca El Muhaberat binasında kendisine yardımcı olacak tek bir insan bulamıyordu. O bir ajan değildi, ama yurdunu, milletini seven ve liderleri Saddam Hüseyin'e mutlak inanan, emperyalist güçlere ancak onun sayesinde karşı koyabilecekleri tezini savunan bir insandı. Aslında felsefe doktoru değil, iyi bir kimyagerdi. Adı da Fatma değildi. İki sene evvel Abbas Azizî onu gizli ve kutsal bir göreve davet ettiği zaman hiç tereddüt etmeden görevi kabul etmiş ve elinden gelen tüm hizmeti vatanı uğruna yüksünmeden ifa etmişti. Dünyanın dört bir köşesinden celbedilen büyük bilim adamlarıyla birlikte çalışmış, daha doğrusu onların faaliyetlerini ve yeni buluşlarını elinden geldiği nispette kontrol etmiş ve gelişmeleri bizzat Abbas Azizî'ye rapor etmişti. O aynı zamanda yabancı bilim adamlarıyla El Muhaberat arasında bir köprü vazifesi üstlenmişti. Bu faaliyetleri hiç kuşkusuz büyük bir gizlilik içinde yapmıştı. Fakat Abbas Azizî göreve başladığından yaklaşık altı ay sonra bir gün onu bürosuna çağırmış ve kendisinden bir başka vazife daha istemişti. Doktor o günü hiç unutamazdı. Azizi kendisine incelemesi için genç bir kadının fotoğrafını göstermişti; resme baktığında nasıl şaşırdığını şimdi bile gayet iyi anımsıyordu. Fotoğraftaki kadın kendisine cidden çok benziyordu. Hayretle kim bu, diye sormuştu başkan yardımcısına. Azizî'nin verdiği cevaba da çok şaşırmıştı. Fotoğraftaki kadın bir felsefe doktoruydu, tıpkı kendisi gibi o da akademik kariyere mensuptu, fakat farklı üniversitelerde görev yapıyorlardı. Kadının babası Saddam Hüseyin aleyhine faaliyetlerde bulunan tanınmış bir bürokrattı. Suçu sabit olmuş ve kendisiyle birlikte tüm ailesi de tutuklanmıştı. Azizi,

felsefe doktoru Fatma'nın cezasının infazından evvel hücresinde kendisini astığını söylemişti. İntihar olayını Muhaberat herkesten gizlemiş ve ikisi arasındaki inanılmaz benzerlikten istifade cihetine gitmişlerdi. O ailenin rejim aleyhine yürüttükleri faaliyetler bilinirdi, bu nedenle Dr. Fatma'nın beraat ettiği gerekçesiyle yerine benzerini ikame ederlerse, Bağdat'ta yuvalanmış yabancı örgütlerin bir şekilde kendisiyle irtibata geçeceklerini tahmin etmişlerdi. Vatansever kimyager bu teklifi de fazla düşünmeden kabul etmişti. Vicdanı rahattı ve vatanı için elinden gelen her şeyi de yapmaya hazırdı. Nitekim iki ay sonra Bağdat'taki İngiliz İstihbarat Örgütü CİFE onunla temas kurmuştu. O tarihten itibaren de kimyagerin artık iki görevi olmuştu. Asıl vazifesi iki ay önce sona erince, ikinci görevine daha rahat sarılma imkânı bulabilmişti sahte Dr. Fatma. Ona yedinci uzman diyorlardı. İngiliz örgütünün içine mükemmel bir şekilde sızmış ve inanılmaz bilgiler elde etmişti. Muhaberat istediği an Bağdat'taki CIFE'yi bir saat içinde kurutabilir, tüm ajanları yakalayabilirdi. Ama bu işlerine gelmiyor, zaman içinde örgütün yeniden yapılanması yerine, statükonun aynen muhafazasını daha uygun buluyorlardı. Dr. Fatma, örgütün başı lan Barret'in mutlak güvenini kazanmıştı, elde ettiği tüm bilgileri rahatlıkla Abbas Azizî'ye ulaştırıyordu. Doktor bu geceye kadar Muhaberat kanallarına ulaşmakta hiç zorluk çekmemişti, ama bu gece bir şeyler ters gidiyordu. Ve genç kadın o gece neler olduğunu anlamıyordu bir türlü. Abbas Azizî'ye ulaşamıyordu nedense; keza muavini Cemal Mahmudî'ye de. Bu şimdiye kadar hiç başına gelmemişti. Bir ajan gibi vazife gördüğünü çok iyi biliyordu, fakat resmi bir kimliği yoktu ve ona yasal bir statü tanımamışlardı. Azizî ve Mahmudî kendisini tam bir gizlilik içinde kullanmışlardı. Dr. Fatma ne yapacağını, kime başvuracağını bilemez bir halde çırpınmaya başladı. Bu gece düşman ajanları Gönüllüler Evi'ne bir başlın düzenliyordu ve çaresizlik içinde edindiği bilgiyi iletecek kimseyi bulamıyordu. Neredeyse sinirden saçını başını yolacaktı. Muhaberat'a hizmet verdiği iki yıldan beri ilk defa böyle bir hadise başına geliyordu. Mahmudî'nin sık sık yurtdışına çıktığına şahit olmuştu, ama şimdiye kadar Abbas Azizî'ye erişemediği bir vaka yaşamamıştı. Önce Muhaberat'm merkez binasına gidip bir yetkili bularak derdini anlatmayı düşündü. Acil hallerde arayacağı numaralar ona cevap vermiyor ya da bilmediği bir nedenle kendisini atlatıyorlardı. Olacak şey değildi, bu iki adam Muhaberat'ın en üst düzey yetkilileriydi. Dr. Fatma bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Ayrıca merkez binada kendisini dinleyecek birini bulsa bile, ona dert anlatmak, inandırmak zaman alacaktı. Sonra birden bomba imalatı sırasında kimyevi silah fabrikalarında tanıştığı ajan Muhammed Yami'yi hatırladı birden. O gerçek kimliğini bilmezdi, ama en azından kendisini hep bir ajan olarak düşünmüş ya da kabul etmişti. Belki onun yardımlarını sağlayabilirdi. Ajan Muhammed Yami'nin kendisine yakınlık duyduğunu da biliyordu, hatta yakışıklı adam bunu birkaç kere ihsas da etmişti. Telefona sarıldı, numaraları tuşladı, ama telefon açılmıyordu.. O zaman Fatma aklına gelen son çareye baş vurmaya karar verdi. Belki bazı sakıncaları olabilirdi lakin bir vatansever olarak yapacağı başka bir şey kalmamıştı artık. Edindiği bilgiyi Gönüllüler Evi'ne bizzat götürmek zorundaydı, inşallah ihbarını ciddiye alırlardı. Saatine tekrar bir göz attı, hâlâ geç sayılmazdı.. Aykut mutfaktaki ajanı bertaraf ettikten sonra Sami Al Noor'u ve gönüllülerden birini kamyonun önünde bırakarak diğerleriyle birlikte bir alt kata, yani bodrumdaki özel hücrelere giden kapının önüne geldi. Hepsi tüfeklerini omuzlarından alarak hazır hale geldiler. Mümkün olduğu nispette ateş açmaktan kaçınacaklardı. Silah seslerinin bodrum ne kadar muhkem olursa olsun binanın içinde ve dışında duyulma olasılığı fazlaydı. Ayrıca alt katta mutlaka binanın diğer bölümleriyle haberleşmeyi sağlayan iletişim cihazları da olmalıydı. Nitekim aklından tam bunları geçirirken bodruma inen kapının tepesinde bir kapalı devre televizyon ağının ufak alıcısını fark etti Aykut. Allahtan cihaz sadece kapının

önündeki görüntüyü alabiliyor, mutfağı aksettirmiyordu. Alıcıyı tam zamanında görmüştü. Hızla yeniden mutfağa döndü, heyecanla duvarları inceleyerek burada da bir alıcının mevcut olup olmadığına baktı. Yoktu.. Rahat bir nefes aldı. Aşağıdakilerin mutfaktaki ajanın sessizce bertaraf edildiğini görmemiş olmaları gerekirdi. Yine de tam emin olamadı. Önde ilerleyen iki gönüllüye ellerine ufak birer koli almalarını söyledi. lan Barret'in asker kılıklı gönüllüleri hiç itiraz etmeden kolileri yüklendiler. Aykut onların bir kere daha gerçekten cesur insanlar olduğunu kabullendi. Son bir kere daha mecbur kalmadıkça ateş etmemelerini söyledi. Dipçik darbeleri ile sonuç almaya çalışacaklardı. Aykut kapının dıştan otomatik olarak kilitleneceğini düşünmüştü; bu nedenle de kapının gerekli güvenlik sağlanınca otomatik olarak açılacağını sanmıştı. Kapının çevresine bakıp bu düzeni sağlayacak sistemi aradı, bulamadı. O zaman elini tokmağa atıp çevirdi. Yarı loş bir merdivenin basamakları, kıvrılarak aşağıya doğru uzanıyordu. Burnuna hafif nemli bir küf kokusu çarptı. Aşağıdan sıcak ve nemli bir hava yükselerek bedenini sarmıştı. Ellerinde kolileri tutan iki adama öne geçmeleri için işaret etti. Aşağıda mahkûmların nezaretçisi üç muhafızın ilk anda nasıl bir tepki göstereceklerini henüz bilmiyordu; asker üniformalı insanların geldiğini görünce belki biraz afallar ve kendilerini tehlikede görmeyerek ani bir tepki vermeyebilirlerdi. O kadarcık bir süre de, işlerini bitirmeleri için yeterli zaman sağlardı. Merdiven dardı. Aykut önden giden iki gönüllünün hemen arkasına geçti. Birol da yanı başındaydı. Basamakları ağır ağır indiler. Uzun bir koridorla karşılaştılar. Koridorun her iki yanında yan yana sıralanmış bir yığın hücrenin demir kapıları alçak tavanda yanan güçlü ve çıplak bir ampulün ışığıyla aydınlanıyordu. Bir an durakladılar. Karşılarında muhafızları görememişlerdi. İlk şaşkınlığı atlatınca soldaki çıkıntıda yer alan kapının ardına kadar açık olduğunu ve oradan loş koridora güçlü bir elektrik ışığının yansıdığını fark ettiler. Aykut o odanın nöbetçilerin beklediği yer olduğunu hemen anladı. içerden kaim ve tok bir ses, "Cabbar!" diye seslendi. Bu herhalde mutfakta baygın yatan görevli olmalıydı. Aykut, hadi dercesine arkadan öndekileri iteledi. Koli taşıyanlar kapısı açık odaya doğru yürüdüler. Hâlâ gürültü çıkarmaktan kaçmıyorlardı. İçerdeki ses koridorda bir daha yankılandı. "Cabbar, sen misin?" Askerler kapının ağzına kadar gelmişlerdi. Aykut artık odadakileri görebiliyordu. Yanılmamışlardı; içerde bir masanın etrafında toplanmış üç adam oturuyordu. Hepsinin bellerinde kılıfları içinde duran otomatik tabancalar vardı. Biri oturduğu iskemlenin üzerinde masaya eğilmiş uyukluyordu. Diğeri ayaklarını masaya dayamış, nöbet süresinin bir an önce bitmesini isteyen bir halde, kızarmış gözleriyle kapıya bakıyordu. Üçüncüsü ise ayakta çay içmekle meşguldü. Ayakta duran, birden karşısında ellerinde kolileri taşıyan asker üniformalı bir yığın askerle karşılaşınca hayrete düşerek, "Siz de kimsiniz? Ne işiniz var burada?" diye sordu. Birol düzgün Arapçasıyla, "Arkadaşınız bu kolileri aşağıya getirmemizi söyledi" dedi. Adam sanki büsbütün şaşırmıştı. "Buraya giremezsiniz," diye bağırdı. Sonra hemen, "Onları bırakıp hemen çıkın dışarı." Uyuklayan nöbetçi başını kaldırdı. Ama asker üniformalarını görünce durumu pek o kadar önemsemedi. Bacaklarını masaya dayayan ise istifini bile bozmamıştı. Nasıl olsa Cumhuriyet Muhafızlarından bir zarar gelmez, diye düşünmüştü.

Ama bu umursamazlık onlara pahalıya patladı. Başta Aykut olmak üzere diğer gönüllüler beklenmedik bir hızla ajanların üzerlerine atladılar. Ufak hücre bir anda korkunç bir boğuşmaya sahne oldu. Masa ve iskemlelerin yuvarlanmasından, bağrışmalardan gürültüler çıktı tabii, ama baskın yapanların sayıca fazlalığı boğuşmayı kısa sürede noktalamaya yetmişti. Tek bir kurşun dahi patlamamış, hatta muhafızlar silahlarını çekecek fırsat dahi bulamamışlardı. Aykut başarıya çok yaklaştıklarını hissetti. Yüreği zafer şevkiyle atıyordu.. Terry bu seslerin hiç de normal olmadığını hissetmişti. Duymaya alıştığı boğuk iniltilere hiç benzemiyordu. İçindeki merak yerinden kaldırdı genç kadını. Zayıf ve imkânsız gibi gelse de bir mucizenin gerçekleşeceği ümidiyle kapının ufak demir parmaklı penceresine koştu. Alnını parmaklıklara dayayarak koridora baktı. Henüz bir şey göremiyordu, ama birilerinin sessiz denecek kadar hafif şekilde koridorda koşuştuklarını anlamıştı. Bir fevkaladelik, olağandışı bir şeyler olmalıydı. Zira diğer hücrelerdeki iniltilerin de birden kesildiğini, tanımadığı mahkûmların da ufak parmaklıklı bölmelere üşüşerek koridorda ne olduğunu anlama telaşına kapıldıklarını fark ediyordu. Birden önde koşan Aykut'u gördü koridorun tava-nındaki çıplak ampulün ışığında. Donakaldı; sırtında Cumhuriyet Muhafızlarının üniforması vardı. Demek hain o, diye düşündü. CIFE'nin Bağdat'taki en gizli korunaklarına kadar girmişti. Nitekim bodrumdaki mahpusların kapısından bakıyor ve aradığını bulamayınca hızla ilerliyordu. Terry Farrell boyu kısa geldiği için dışarıda olup bitenleri anlamak için çıplak ayak parmaklarının üzerinde yükselmiş yüzünü demirlere dayamıştı. Birden sıcak bir nefesin yüzünü yaladığını hissetti. Tanımadığı üniformalı biriydi. Gayri ihtiyari irkilerek geri çekilmek istedi, ama adamın yüzü aniden aydınlanmış ve "Miss Farrell siz misiniz?" diye sormuştu bozuk bir İngilizceyle. O müthiş ümit dalgası bir anda Terry'nin benliğini yeniden kapladı. "Benim," diye bağırdı. Kapıdaki adam bu defa arkaya dönmüş, "Kadını buldum," diye seslenmişti. Aynı anda kapının önünde üniformalı başka yabancılar da belirmişti ve yüzlerinde nefretten ziyade mutluluğun ifadesi mevcuttu. İşte o zaman Terry kurtulduğunu anladı.. Aykut, İngiliz ajana sanki kırk yıllık bir dostunu bulmuş gibi baktı bir an ve onu sevinçle kucakladı. Onun hakkında yanıldığını anlayan Terry de genç erkeğe minnetle karşılık vermiş ve yanağından öpmüştü. Bir süre bulundukları şartları unutarak öylece sarmaş dolaş kaldılar. Aykut titreyerek Terry'ye sordu. "Sana bir kötülük yaptılar mı? İyi misin?" "İdare ederim, ama sanırım tam zamanında yetiştiniz, biraz daha geç kalsaydınız çok kötü şeyler olacaktı." Sonra utanmış gibi fısıldadı. "Hayatımı üçüncü kere kurtarıyorsunuz." "Henüz kurtarmış sayılmayız. Buradan çıkmanın pek kolay olacağını sanmıyorum. Daha önümüzde bir yığın problem var." Terry ilk şaşkınlığını atlatınca hemen sordu. "Kevin'la Salih nerede?" "Onları da bulduk, ama halleri berbat. Çok işkence görmüşler, ayakta zor duruyorlar." "Ya o dükkân sahibi?" "Onu da kurtardık." "Onun hain olmadığından emin misiniz?" "Kesinlikle." "Buradan nasıl çıkacağız?"

"Sonra konuşuruz. Şimdi şu askerlerin biriyle yukarı çıkın. Orada bizi bekleyen bir askeri kamyon var. Bütün bahçenin içi nöbetçilerle dolu. Mümkün olduğunca ses çıkarmamaya çalışın. Becerebilecek kadar iyi misin?" Terry başını salladı. Aslında Aykut başında büyük bir problem daha vardı. Kapıları açılmayan ve buradan kurtulamayacaklarını anlayan mahkûmlar gürültü patırdı çıkarmaya başlamışlardı. Aykut onların hepsini kurtarmak isterdi, ama bu cinnet olurdu. Kamyonda onlara yer yoktu. Nöbetçi dört muhafız da baygındılar. Hatta boğuşma sırasında içlerinde ölen de olabilirdi, onlardan şimdilik bir zarar gelmeyeceği kesindi, ama bodrumdaki gürültülerin ayyuka çıkması önünde sonunda gürültülerin içerden veya dışardan duyulmasına yol açacaktı. Aykut en arkaya kaldı. Tüm gönüllüler yanlarına kaçırdıklarını da alıp yukarıya çıkınca, ajan aklına gelen son çareye başvurdu. Onları oyalamak ve seslerini kesmek için başka çaresi kalmamıştı. "Susun!" diye bağırdı gür sesiyle. Sonra elinden geldiği kadar kullanabildiği Arapçasıyla, "Az sonra ışığı söndüreceğim ve birer birer kapılarınızın kilitlerini açacağım. Herkes sesini kessin ve beni beklesin." Böyle bir aldatmacaya kalkıştığı için çok üzgündü, ama görev her şeyden önce gelirdi. Ortadaki çıplak ampulün altına geldi ve elindeki tüfeğin dipçiğiyle vurup ampulü kırdı. Etraf bir anda karanlığa bürünmüştü. Yine de muhafızların kaldığı odanın açık kapısından ışık koridora aksediyordu. Hızla oraya koştu. Önce yerde yatan ajanlara bir daha baktı. İkisinin sabaha kadar ayılması söz konusu olamazdı, onlar tam anlamıyla hastanelik olmuşlardı. Ama iri yarı ve güçlü bir fiziğe sahip olan üçüncüsü aldığı onca darbeye rağmen yavaş yavaş kıpırdanmaya başlamıştı. Yanma yaklaştı ve dipçiği bir daha kullandı. Sonra duvardaki elektrik düğmesini çevirdi. Bodrum zifiri bir karanlığa bürünmüştü şimdi. Karanlıkta mutfağa çıkan basamakları tırmanırken vicdanındaki rahatsızlık daha da artmıştı, ama yapabileceği başka hiçbir şey olmadığını biliyordu... Eski avukat Sami Al Noor elini tüfeğinin tetiğine dayamış nefesini keserek aşağıdaki baskının neticelenmesini bekliyordu. Her an bir aksiliğin çıkması, bahçede nöbet tutan ve en az ikişer kişi olarak dolaşan muhafızlardan birinin merak saikiyle yaklaşması mümkündü. Genç adamın kalbi güm güm atıyordu; onlar bu işe gönüllü olarak katılmışlardı, ama kabul etmek zorundaydı ki hiç birinin bu tür eylemlerde deneyimi yoktu. Soğukkanlılık, tecrübe ve cesaret isteyen bir işti kalkıştıkları. Üstelik daha ilk iş olarak yüklendikleri görev onların kapasitelerinin çok üstündeydi. Yanındaki er giysileri içinde duran arkadaşıyla vazife taksimi yapmışlar, biri geldikleri yönü diğeri ise arkalarında uzanan ağaçlı bahçeyi gözlüyorlardı. Sami yaklaşık yirmi beş metre kadar ileride iki Muhaberat ajanını gördü. Ağaçların arasında sigara içiyorlardı, fakat kendileriyle pek ilgilendikleri yoktu. İnşallah daha fazla yaklaşmazlar diye düşündü. Mesafe oldukça yakın sayılırdı. Neyse ki kamyon buraya her akşam geliyordu ve Muhaberat ajanları için hadise her gece tekrarlanan rutin bir servisti. Aşağıdan ufak ufak sesler gelmeye başlamıştı. Bir takım uğultular. İnsan bağrışmaları. Ama silah sesi yoktu. Sami o bağrışmaların neden kaynaklandığını anlayamamıştı. Tam o sırada gönüllülerden biri kapıda göründü, "Tamam, aşağıdan paketleri aldık, artık kamyona binebiliriz," diye mırıldandı. Sami yukarıya taşman dört kişiye biraz ürkerek baktı. İkisinin hali gerçekten berbattı, ayakta duracak halleri olmadığından üniformalı gönüllülerin kollarında adeta karga tulumba edilerek bindirilmişlerdi. Sami, kızıl saçlı, yeşil gözlü genç kadına hayranlıkla baktı. Çıplak ayak oluşu dikkatini çekti, ama o sıhhatli görünüyordu. Gönüllüler, kurtardıkları ajanlarla birlikte kamyonun kasasına doluştular, kasanın branda örtüleri çekildi. Kamyona

en sonra Aykut atlamıştı. Sami aşağıdan yükselen bağrışımaların da birden bıçak gibi kesildiğini duydu. Ama nedenini yine anlamadı. Yüklendikleri görevin en zor yanını bitirmişlerdi, şimdi geriye kalan buradan sessiz sedasız çıkabilmekti. Kamyon ağır ağır hareket etti. Aykut olanlara inanamıyordu. Badireyi bu kadar kolay ve rahat halledeceklerine hiç ihtimal vermemişti. Gizli bir örgütün en can alıcı yerine girmişler ve esirlerini kurtarmışlardı. Kamyon yavaş yavaş demir parmaklıklı ana kapıya geldi. Onlara kapıyı açan iki ajan yine kulübelerinden çıktı. Biri kapıyı açarken çizelgeyi imzalayan kamyona yaklaştı. Pis pis sırıtarak, "Yarın gece meyve suyu getirmeyi unutma, tamam mı?" diye homurdandı. Sami de ona dönüp gülümsedi. "Şeftali suyu, değil mi?" dedi... Askeri kamyon Gönüllüler Evi'nden çıkıp El Karh semtinden Kahire Caddesi'ne doğru ilerlerken, 98 model bir BMW'yi kullanan Dr. Fatma da son sürat Yafa Caddesi'nden aynı yere ulaşmaya çalışıyordu. Genç kadın zamanla yarıştığının farkındaydı, içeriye girmek ve meramını anlatacak bir yetkili bulmakta güçlük çekeceğini biliyordu, ama buna katlanmak zorundaydı, zira bu lanet gecede güvendiği hiç kimseye ulaşamamıştı. Gönüllüler Evi'nin önünde arabayı durdurdu ve çılgın gibi yerinden fırlayarak kapıdaki nöbetçilere doğru koştu. "Hemen bir yetkiliyle konuşmak istiyorum," diye bağırdı. "Çok önemlidir." Ajan tuhaf tuhaf Dr. Fatma'ya baktı. "Sen de kimsin be kadın?" diye sordu. Dr. Fatma'nın başka çaresi kalmamıştı. Her türlü riski göze alacaktı artık. "Ben Sayın Abbas Azizî'nin özel sekreteriyim," dedi. "Ya, öyle mi? Ben de Patagonya Cumhurbaşkanıyım.." Ajan kadına ters ters bakıyordu. "Hadi, atla arabana kır kirişi buradan.. Yoksa canına okuruz." Demir parmakları iki eliyle kavrayan kadın kızgın bir şekilde homurdandı. "Size derhal beni buradaki en üst rütbeli şahısla görüştürün diyorum, yoksa asıl Abbas Azizî sizin canınıza okuyacaktır. Az sonra buraya bir baskın yapılacak. Kaz kafanız anlıyor mu söylediklerimi?" Ajan yavaş yavaş sinirlenmeye başlamıştı. "Sana defol buradan dedim," diye kükredi. Fakat nedense öteki ajan kadının telaşında samimiyet görmüştü. O ilgilendi. "Demek sen Abbas Azizî'nin özel sekreterisin ha?" "Evet." "Öyleyse kimliğini görelim." Dr. Fatma hiç duraksamadan karşılık verdi. "Aceleyle çıkarken evde unuttum, ama inanmıyorsanız Sayın Azizî'yi telefonla arayabilirsiniz. Bakın son defa uyarıyorum. Buraya bir baskın düzenlendi. Şayet içeriye haber veremezsem bunun sorumlusu siz olacaksınız." "Demek kimliğini evde unuttun ha? Bu palavraya inanacağımızı mı sanıyorsun? Hem bu baskını kim düzenledi, söyler misin bakalım?" "CİFE ve MİT'in müşterek bir operasyonu. Anladınız mı şimdi?" Nöbetçiler ilk defa irkildiler. Sıradan Bağdat' lı bir kadının bu iki örgütün adlarını bilmesi pek olağan değildi. Ama fazla bir şey de ifade etmezdi. İkinci nöbetçi sordu. "Nasıl yapacaklar bu işi?"

"Size yiyecek ikmali yapan askeri servis kamyonuyla." İki ajan tekrar bakıştılar. Ama kadının söylediklerine ilgileri gittikçe artıyordu. "Gayeleri ne?" "Burada yatan iki İngiliz ve bir Türk ajanını kurtarmak." Ajanlar telaşa kapılmaya başlamışlardı. "Sen bunları nereden biliyorsun be kadın?" diye homurdandılar. "Bu söylediğim kişiler dün buraya getirilmediler mi?" Kapı nöbetindeki ajanlar iyice huylanmışlardı. Tekrar göz göze geldiler. Biri kekeleyerek arkadaşına mırıldandı. "Yoksa., yoksa Teğmen Süleyman Zubromawi'nin bu gece gelmemesinin bu işte bir rolü var mı? Sakın o astsubay..." Nöbetçi cümlesinin sonunu getiremedi ve hemen kulübedeki telefona koşup sarıldı. Binanın santralından hemen kendisini hapishanenin bulunduğu bölüme bağlamasını istedi. Santral bodrumdaki odaya telefonu bağladı. Ama telefona cevap veren kimse yoktu... _4_ Farklı Şehirler - Mayıs ŞAFAKLA beraber Bağdat'ta çok şey değişti. Gönüllüler Evi'ne yapılan baskın ve kaçırılan düşman ajanları asla önemli bir sorun olarak algılanmadı, hatta hasıraltı edilmeye çalışıldı. Çünkü El Muhaberat'ın başına o hadiseden çok daha önemli iç sorunlar açıldı. Örgüt başsız kalmıştı. Abbas Azizî, ani bir emirle«azledildi. Teşkilat içindeki genel kanı onun idam edileceği yolundaydı, ama Abbas Azizî böyle bir cezaya çarptırılmadı. Irak için çok hayati değer taşıyan kimyasal bombaların çalınmasının vebali Cemal Mahmudî'nin omuzlarına yüklendi. O ise zaten cezasını bulmuştu. Saddam Hüseyin, devletin Abbas Azizî'nin mallarına el koyarak onu tali derecedeki ihmalinden dolayı En Nasiri'ye de hayatının sonuna kadar ikamete mecbur ettiğini bildiren bir beyanda bulundu. Bu olay El Muhaberat'ın yeniden yapılanmasına yol açtı. Eski başkan tüm pasifliğine rağmen yine iktidarda kalmayı başardı, ama örgütün yönetimi üç ayrı başkan yardımcısına bağlandı. CIA'in başarısı da pek önemsenmedi; zira uzun emekler sonucu yapılmış iki bombayı kaybetmelerine rağmen, o bombayı yeniden imal edecek beyin gücüne sahip olmuşlardı artık. Dr. Fatma adıyla ünlenen kimyager kadın artık gerçek kimliğiyle Salman Pak'taki kimyevi silah fabrikalarının başına geçirildi. Irak'ta haklı bir ün de kazandı, ilmi faaliyetlerinin dışındaki espiyonaj çalışmaları ordu ve Muhaberat'ın yeni yöneticileri tarafından gizlendiyse de yaptığı hizmetler İngilizlerin ünlü CIFE'sinin Bağdat'ta çökmesine yetmişti. General Talha da olaylardan sorumlu tutuldu ve emekliye sevk edildi. Masum Irak halkı olayların gerçek yüzünü asla öğrenemedi. Aksine Saddam Hüseyin'e ve onun yönetimine olan bağlılıkları daha da arttı. Rejime muhalif olanlar sindirildi, olayların arkasından tüm Bağdat'ta korkunç bir insan avı başlatıldı, rejime muhalif olduğu sanılan veya şüphe duyulan herkes tutuklandı. Bu hadisenin Irak'a en büyük zararı, artık kitle imha silahları üreten bir devlet olarak tescil edilmesiydi. Ama bu Irak için fazla bir şey değiştirmedi, zira ondan evvel de aynı itham altındaydılar. Amerika bu işten kârlı çıktı. Artık uluslararası arenada Irak'ı itham edecek kozları vardı ellerinde ve Birleşmiş Milletler'in denetçilerinin raporlarından çok daha güçlü delillere ulaşmışlardı. Bunun pratik sonucu ise askeri müdahale şansına erişmeleriydi. Harry Morgan teşkilatı tarafından ödüllendirildi. Moskova'daki görevinden geri alınarak CIA tarafından operasyonlar başkan yardımcılığına atandı. Bu onun hayal bile edemediği bir mevki idi. Moskova'da ilişkilerini keserken Tatyana Chavadze ile bir kere daha buluşma şansı buldu. Genç Rus kızı zaten çok önceden bu neticenin kaçınılmaz bir son olduğunu kabullenmişti. Vedaları hüzünlü, ama içten oldu. Harry ona yazacağını vaat etti, ama tek bir mektup bile göndermedi. Feodor Vasilyaniç

Chavadze sığındığı kiliseden çıktı, kızının yanına döndü. Fakat kiliseyi terk edişinden bir ay sonra sarhoş olarak evine dönerken bir arabanın altında kalarak can verdi. Tatyana bunun hiçbir zaman gerçek bir kaza olup olmadığını anlayamadı. Brian Show emeklilik yaşamına geri döndü. Huzurlu ortamında balık tutmaya devam etti. Teşkilatı tarafından yeniden göreve çağrılmasının ve başarılı olamamasının hüznünü hep içinde yaşadı.www.cizgiliforum.com İçkiye olan bağımlılığı arttı. Fred Williams terfi edemedi. Operasyonda aktif bir görev üstlenememenin burukluğunu yaşadı. Robin Farley, Bağdat'ta tutuklandı. Muhakemesi hâlâ sürüyor.. Asıl kaybı İngilizler verdi. Uzak ve Ortadoğu Birleşik Entelijansı (CİFE) Irak'ta tam anlamıyla çöktü. Ian Barret gizli merkezine yapılan baskın sırasında öldürüldü. Maiyetindeki bir yığın rejim aleyhtarı Iraklı da yakalandı. Gönüllüler Evi'ndeki firardan bir gün sonra Terry Farrell ve Kevin Pallock Kuveyt üzerinden Irak'ı terk ettiler. Sir James Spader emekliliğini istedi. Bağdat faciası bunca yıl emek verdiği örgütünün başarılarına gölge düşürmüştü. Bu hezimetin arkasında hâlâ CIA'in parmağı olduğunu iddia ediyordu. İçişleri Bakanlığı emeklilik talebini kabul etti. MI 6 Başkan Yardımcısı Barry Foster, Terry Farrell ve David Mc Neil'i İngiltere'ye döner dönmez pasif hizmete aldı. MİT ajanı Salih, uzun süre Bağdat Büyükelçiliğinde tedavi gördü. MİT, Birol ve Aykut'un da bir süre elçilik bünyesinde kalmalarını uygun buldu. Artık üçü de Irak'ta vazife göremezlerdi. MİT yaklaşık iki ay sonra onların gizlice yurda dönmelerini sağladı. Üçü de Ankara'da taltif edildiler, yaptıkları hizmetlerden dolayı ödüllendirildiler. MİT açısından Pavel Novotny'nin İstanbul'da öldürülmesiyle açılan dosya kapanmıştı artık. Aykut Sarp'ın dönüşüyle hâlâ gözaltında tutulan Olga Şalyapin sınır dışı edildi, hakkında başka bir soruşturma açılmadı. Fransa'ya gelince Fabien Blanc, Vincent Rame'in öldürülüşünü hiç unutamadı. O genç ajanın katlinden hep kendisini sorumlu tuttu. Uzun süre peş peşe izinler alarak tek başına kiralık katil Nina'nın peşine düştü. İzini aramadığı yer kalmadı. İtalya'yı kendine mesken tuttu. Nina'nın kaldığı çiftlik evine defaatle gitti. Sonunda Nina'nın çiftliğe dönmeyeceğini anladı. Son edindiği bilgilerde kadının Kolombiya'ya yerleştiğini öğrendi. Ama Kolombiya onun erişemeyeceği kadar uzaktı. Yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldı.. Soğuk savaşın bitmesi ve teknolojinin ilerlemesi artık klasik anlamda espiyonajın da sonunun geldiği hakkında yaygın bir kanaat hasıl etti toplumda. Bu tamamen bir safsatadan ibarettir. Uluslararası çıkar çatışmaları sürdüğü sürece, en az insanlık tarihi kadar eski espiyonaj da son bulmayacaktır. Teknik ne kadar ilerlerse ilerlesin, istihbarat sahasında daima insan emeğine, onun yaratıcılığına ve cesaretine ihtiyaç olacaktır. Ne kadar korkutucu, kanlı ve vahşi olursa olsun, bugün doğal ortamımızda rahat ve huzur içinde yaşamamızı, o adsız kahramanların hayatları pahasına yaptıkları çalışmalara borçluyuz..

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->