You are on page 1of 82

Sol ve

ilahiyat
D in –özel olarak İslamiyet– ile sol/sosya-
lizm ilişkisini, bu ve daha önceki sayıları- D iğer zihniyet tarzını ifade etmeye en ya-
kın kavram felsefedir. Yukarıdaki genelle-
me düzeyinde tanımlanacak olursa, felsefe ay-
mızda yayımladığımız yazılarla açılan kulvarda
verimli bir diyaloğa-tartışmaya yöneltebilmek nı sorulara insanın, ilahi bir referansa başvur-
için bazı ön açıklamalara ve belirlemelere ih- maksızın, kendi idrak kapasitesi ile perspektif
tiyacımız var. ve kabullerini bizzat oluşturarak cevap arama-
sı gerektiğini savunan lâdinî zihniyet tarzının

Z aten görüleceği üzere yayımlanan yazılar eksenidir.


ve daha sonra yayımlanacak olanlar, din ve
bilimi iki karşıt yaklaşım olarak niteleyen po-
zitivist yargı ile dinî düşünceyi modern önce- E ş sayılabilecek bir genelleme düzeyinden
jenerik solu bir kavram olarak, sosyalizmi
ise onun modern çağlarda içreriklendirilmiş
si çağa, toplum düzenlerine ve hayat tarzları-
hali olarak tanımlıyoruz. Az sonra kendi özel
na tekabül eden kaba “ilerlemeci” ön kabülün
kayıtlarımızı sunacağımıza işaret ederek bura-
dışındadırlar. Bu platformda –yazarlarımızın
da solu, bütün tarihsel dönemler ve zihniyet
da dikkatine sunarak–, İslamiyetin de bir teza-
tarzları –dünyaları– içinde insani-toplumsal so-
hürü olduğu din kavramını, insanın, insanlığın
runlara ezilenler, yoksullar, yoksunlar, sömü-
varoluşuna, varlığının ve ilişkilerinin anlam ve
rülenler, aşağılananlar açısından, onlara göre
amacına dair sorulara cevap aradığı –kabaca–
adaleti ve hatta eşitliği sağlayacak yol ve yön-
iki –ezeli– düşünme çerçevesinden, zihniyet
temlerin arayışına hasredilmiş –ezeli– bir yak-
tarzından biri olarak kabul ediyoruz. Dinî zih-
laşım olarak anlıyoruz.
niyet, o sorulara insan idrakinin, insanın an-
lama, bilme kapasitesinin sınırları ötesinde –
kendisini yaratana ait– ilahi aklın/iradenin, çok
B u gayet özetle ifa-
de ettiğimiz tanım-
lamalar çerçevesinde
tanrılı dinlerde mitolojiler, tek tanrılı dinlerde belirtmeye gerek yok
vahiy yoluyla çizdiği perspektif dahilinde ce- ki, “başlangıç”tan be-
vap verildiğini/cevap aranması gerektiğini ka- ri bütün tarihsel çağ-
bullenme üzerine kuruludur. lar/dönemler boyun-
22
ca sol(cu) yaklaşım ve rece elverişli sayılabilecek koşullara rağmen–
arayış, modern çağa ka- asırlarca önce itildiği marjinallikten kurtula-
dar egemen zihniyet tarzı mamış, yükselişin ana mecrası “modernlik”/
olan dinin –ve onun oluş- kapitalizm ile eklemlenmiş muhafazakâr veya
turduğu zihniyet dünya- kapitalizmle sorunsuz bir radikal selefilik tara-
larının– içinde, yani ilahi fından paylaşılmıştır.
referanslara yaslanarak –
haliyle muhalif– bir mec-
ra oluşturduğu gibi çok
daha zayıf olsa da felse-
D inî zihniyetin özellikle İslam toplumların-
da yükselişinin başlıca nedeni olarak bu
toplumların kendi iç koşulları ve “dışarısı” tara-
fi –lâdinî– diyebileceğimiz –örneğin İslam tari- fından ağır bir yoksulluğa, ezilme, sömürü ve
hinde “Haricilerin” bir kolu– kanaldan da yürü- aşağılanmaya maruz kaldıkları ileri sürüldüğü
müştür. dikkate alındığında, buna tepkinin neden sol
ilahiyat mecrasında şekillenmediği sorusu da-

M odern çağda bu durum her iki bakımdan


da tersine dönmüştür. Yani hem lâdinî
ha da önem ve derinlik kazanmaktadır.

zihniyet hegemonik konuma yükselmiş hem


de o döneme kadar sol yaklaşımın neredey-
se yegane ifade biçimi olan “sol ilahiyat” lâdinî
Ş üphesiz aynı önem ve derinlikteki bir so-
ru da lâdinî sol/sosyalist yaklaşım için söz
konusudur. Modern çağın ortalarından itiba-
–felsefi/bilimsel-sol/sosyalizmin– İslam dı- ren solun ezeli arayışının nihayet taçlanacağı-
şı dünyada yakınlarında, İslam na dair büyük bir umut ve gü-
dünyasında ise hayli uzağında venle tarih sahnesinde boy gös-
marjinalleşmiştir. İran bir ölçüde teren sol/sosyalist yaklaşımın
hariç tutulursa; İslam dünyasın- yüz yıl sonra vardığı sonuç ağır
da her iki taraftan da bu uzak- bir çöküntü olmuştur. Bu çökün-
lığı giderme yönünde bir çaba, tünün en çarpıcı yönü, yoksulla-
yakın dönemlere kadar pek gö- rın, aşağılanan ve sömürülenle-
rülmemiştir. rin “davasını üstlenmiş” bu yak-
laşımın/ hareketin daha yolday-

B una bir ikinci tespit de eklenmelidir. Sol-


sosyalist yaklaşım modern çağın ortaların-
dan itibaren, lâdinî zihniyetin dinî zihniyet kar-
ken, “zafer”e ulaştığında ve “nihai zafer”e doğ-
ru ilerlediğini iddia ederken, kendi içinden bir
muktedir, ezen ve aşağılayan zümre türeterek
şısındaki hegemonik konumunun da yanı sıra kurumsallaşmış olması, bunu zorunluluk hatta
karşıt özelliğinin en fazla yansıtıldığı, sistema- gereklilik kipinde algılayabilir oluşudur. Bu sa-
tikleştirildiği düşünüş biçimi olarak görüne- yıda yer alan yazıların bazılarında, İslamiyetin
gelmiştir. Bu, onun böyle bir görünüm ve ko- yoksulların, ezilenlerin dini olduğunu savuna-
num edinebilmek için özel çaba göstermesin- rak kurulu düzenlere, kurumsallaşmış İslama
den çok, dinî zihniyetin kurumsallaşmış –mu- isyan edenlerin de benzer bir sondan kurtala-
hafazakâr-gelenekçi– ana mecralarının; “ege- madıklarına değiniliyor.
menlerin dini”nin bu algıyı oluşturmak için
gösterdikleri özel çabaya bağlanması gere-
ken bir sonuçtur. Nitekim, bu çabaların sonu-
cu, 20. yüzyıl biterken dinî zihniyet, yeniden
O halde “neden böy-
le oluyor” sorusu-
na odaklaşılmadığı tak-
hegemonik konuma erişmese de, tüm dünya- dirde bu diyalog-tartış-
da ve özellikle “İslam toplumları”nda yükselişe manın fazla bir anlamı
geçtiğinde, “sol ilahiyat” –kendisi için son de- yoktur.
23
D olayısıyla bu platformu, mağlupların,
“ezelden beri aynı akıbete uğramış” olan-
ların dertleştikleri, içlerini döktükleri bir mec-
lirtmek borcumuzdur: Eğer dinî/lâdinî solun
bir sentezi olacaksa –ki mümkündür– bu an-
cak söz konusu temel kavram ve kabulle ze-
ra olarak düşüne- minden başlamak zorundadır. Bu bahiste, sa-
meyiz. Eğer “ne- dece hatırlatmak için –avami– tasavvufun aşk,
den böyle oluyor” insan-ı kamil ve nihayet “En el Hak” ifadele-
sorusu, tartışma- ri ile sol-sosyalist yaklaşımın bir anlamda “ni-
diyaloğun eksenin- hai amacı”, tarih potansiyelinin ekseni olan in-
de, en hayatî soru sanın-insanlığın, yapıcı-yaratıcı potansiyelinin
olarak ortakça so- diyalektik gelişimiyle sınırsız evrimi fikri ara-
rulacak ise verile- sında çağrışımların olduğu kadar ayrı kulvar-
cek cevap, “her iki lar oluşturmasının iç sebepleri üzerinde yeni-
taraf”ın şimdiye den düşünmenin kritik önem taşıyacağını vur-
dek o soruya iliş-
gulayalım.
kin yaptıkları açık-
lamaları, ileri sür-
dükleri argümanla-
rı birbirlerinin kul-
A yrıca bu yeniden düşünme ihtiyacı, mo-
dern ve postmodern çağların asla görmez-
den gelinemez, olağanüstü zenginlikteki dene-
lanımına açtıkları, bunların bitiştirilme biçim-
yim ve olguları, özellikle de harekete geçirdiği,
lerinden hangisi üzerinde uzlaşabilecekleri-
başatlaştırdığı (bilimsel teknolojik devrimler)
ni araştıran bir platform da olmamalıdır. Çün-
dinamikler nedeniyle de zorunluluktur. Söz ko-
kü buradan hangi kritik noktada biteceği bi-
nusu olguların analizi bahsinde olduğu kadar
linmez bir “yol arkadaşlığı”ndan başka bir şey
bilim-teknoloji gibi modern, postmodern ça-
oluşamaz.
ğın başat dinamiklerine “vakıf olma” konusun-

E ğer yukarıda en özet, “damardan” biçimiy- da “iddialı” bir kürsü, yaklaşım oluşturulama-
le sorduğumuz soru, çapı ve derinliğinin dıkça, böylesi bir “hedef”i olmadıkça bu plat-
gerektirdiği bir önem ve ciddiyetle ele alına- formun bir “vicdani tatmin”den öte bir anlamı,
cak ise “mütevazı” bir cevapla da yetinmeme- değeri de olmayacaktır.
lidir. Kendi sahip çıktığı adına, diğerinin adını
bir sıfat olarak ekleyebileceklerini kabul ede-
rek, uzlaştırmacı bir yaklaşımla bir diyaloğa gi- K anaatimiz odur ki; özetlediğimiz bu yakla-
şım ve hedef doğrultusunda konuşmak bi-
renler daha fazlasını ne umar ne de isteyebi- zi, şu anda taşıdığımız adların hem yetersizli-
lirler. Ama o sorunun derin köklerine inmeye ği hem de halihazır saflaşmayı dağıtan/kesen
kararlı olanlar, işe önce adlarının kaynağından bir yeni adlandırma ekseni oluşturmanın eşiği-
başlamak zorunda olduklarını bileceklerdir. Ya- ne götürebilecektir.
ni öncelikle dinî ve lâdinîliğin vaktiyle nasıl ay-
rıştığını, bu ayrışmanın üzerinde cereyan ettiği
Tanrı/Allah, kul, insan kavramlarının hem dini/
lâdinî zihniyet ayrımının iki yakasında hem de
o zihniyet tarzlarının kendi iç ayrımlarında (ka-
baca sol-sağ diyelim buna) nasıl içeriklendiril-
diklerin irdelemekle başlamak kaçınılmazdır.

24 D
evam etmek üzere bu noktada kendi –el-
bette tartışmaya açık– kanaatimizi be-
B u cümleden olarak, son işaret edeceğimiz
nokta, gerek sol-sosyalist akım/hareke-
tin gerekse “sol ilahiyat” perspektifinin kendi-
ni ezilme, sömürülme, yoksulluk ve aşağılan-
ma hallerinin öznesi olarak adlandırmasının
sorunlaştırılması gereğidir. Bu hallerin vicdani-
ahlaki isyanımıza neden olması şüphesiz tar-
tışma götürmez ve sonuna kadar sahiplenil-
mesi gereken bir iç enerji kaynağımızdır. Ama
öte yandan bu isyan enerjisinin çıkış koşulları-
nı, o halleri dönüştürmeye yetmediği, hatta o araç ve yollarını sürekli geliştirip zenginleşti-
hallere –yeniden ve daha içe işleyen koşullar- ren, dolayısıyla etkinlik alanını da derinleştirip
la– dönmeyi önleyemediği de şimdiye kadarki genişleten, bu bahiste “doğaya tabi” olmaktan
tarihin defalarca kanıtladığı bir gerçektir. “doğaya meydan okur” konuma geçen bir “in-
san” ve insanlık durumunun zuhurudur.

D ini/lâdinî solun sınavı bu “gerçek” iledir.

O
Eğer modern çağın şafağında, dinlerden insanlık durumunun “gelişerek” devam
daha da iddialı olarak “bugüne kadar felsefe- ettiğini pekâlâ söyleyebilirken, o gelişim
nin gerçeği açıklamakla yetindiği ama artık so- çizgisinde teşekkül eden insan tipolojisinin,
runun onu dönüştürmek olduğu”nu söyleme- o çizginin niteliklerini içselleştirerek taşıdığı-
nin taşıdığı bir hakikat var ve olmalı ise, o ger- nı, “gelişme”yi onun şahsımda izleyebildiğimi-
çeği dönüştürecek enerjinin nasıl oluşturulabi- zi söylememiz ise herhalde mümkün değildir.
leceği sorusuna yönelmeyen düşünce de dü-

M
şünce değildir. odern çağın ortalarında, bunu söyleyebi-
leceğimize dair umutlar özellikle modern

O söz, o döneme kadar insani-toplumsal so-


runlarımızı içinde düşündüğümüz dinî
zihniyet tarzının odağında yer alan ve varlık-
sol/sosyalizmin perspektifinde gayet yüksek,
canlılığını koruyorken, dinî zihniyet tarzının
da çok geçmeden silinip gideceği güvenle ifa-
varoluş kavrayışımızın temelini oluşturan Tan- de edilebiliyordu. Çünkü Tanrı’nın var olmadı-
rı-insan ilişkisinde radikal bir revizyonu esin- ğını –tıpkı varolduğu gibi– kanıtlamanın kesin-
lendirerek hegemonik hale gelen lâdinî –mo- likli bir yolu olmayabilirdi ama dinî zihniyetin
dern– zihniyetin ufku içinde söylendi. Burada öngördüğü eylemli varoluşu ile neredeyse de-
önemli olan Tanrı’nın “sahneden çekilmesi” de- ğişmez olan “değişme”si ancak ahlakî boyutta
ğildi; Nietzsche’nin vurguladığı üzre “Tanrı’nın mümkün insan, modern çağla birlikte anakro-
ölmesi, öldürülmesi” ise hiç değildi. Eylem- nik olma sürecine girmiş sayılabilirdi. Ama bu,
li varoluşu geçim dinî zihniyetin insanın kendi varoluşuna da-
araçlarının, orga- ir sorularına cevap arayışının ihtiyaç duyurdu-
nik, ihtiyaçlarının ğu Tanrı kavramının “yerine getirdiği” işlevin,
temini faaliyetle- buna yüklenmiş anlamların da anakronikleştiği
rin ile sınırlı, et- anlamına gelmiyor asla.
kinliğinin çapı ve

B
derinliği de bu sı- u anlam ve “işlev”i, yukarıda başlıcalarını
nırda dönüp du- özetlediğimiz sorular ve belirlemeler bağ-
ran “insan”ın ye- lamında ele almaya, önümüzdeki sayıdan iti-
rine, eylemli va- baren başlayacağız.
roluşunu bunun ÖMER LAÇİNER
25
S O L V E İ L A H İ Y A T

Bir özgürlük teolojisinin


imkânları üzerine
KÂZIM ÖZDOĞAN

MARKSİZM VE DİN ARASINDAKİ GERİLİM zubahis olan insanın dünyasıdır–, devlet, toplum.
Bu devlet ve toplum, dünyanın tepetaklak bilinci
Kimi sözlere musallat olan kötü bir kader var- olan dini üretir, zira devlet ve toplum tepetaklak
dır ve muhtemelen de bundan dolayı netameli bir dünyanın kendisidir. Din, bu dünyanın genel te-
şöhrete ulaşırlar. Marx’ın bağlamından koparıla- orisi, [...] ahlakî müeyyidesi, yegâne tamamlayı-
rak olur olmaz yerde ağızlara sakız edilen “Din, cısı, teselli ve mazeretin evrensel temelidir. İnsanî
halkın afyonudur” ifadesi de bu kaderi tuhaf bir varlığın herhangi bir gerçek hakikate kavuşama-
ması sebebiyle o insanî varlığın hayalî gerçekleş-
şekilde paylaşır. Hem dini Sovyet ‘Marksist-Leni-
mesidir. O halde dine karşı mücadele, dolaylı ola-
nist El Kitapları’ndan esinlenen Ortodoks anlayı- rak ruhanî aroması din olan dünyaya karşı mü-
şa göre değerlendiren Marksistler hem de ondan cadeledir.
iki satır bile okumamış Marx’tan bihaber bir ta- Dinsel sıkıntı, hem gerçek ıstırabın bir ifadesi
kım karşıtlarının onun “din düşmanı bir ateist”1 hem de gerçek ıstıraba karşı bir protestodur. Din,
olduğunu ispatlamak uğruna dillerine pelesenk mazlum varlığın feryadı, ruhsuz koşulların ru-
ettiği bu ifade, sanki Marksizmin dine bakışı- hu olduğu gibi kalpsiz bir dünyanın hissiyatıdır.
Din, halkın afyonudur.”2
nın özetiymiş gibi algılanarak talihsiz bir kari-
yer yapmıştır. Oysa bahis konusu metnin biraz- Söz konusu “Hegelci Hukuk Felsefesinin Eleştiri-
cık dikkatli bir okuması, Marx’ın dine dair tespi- sine Giriş” metninin bütünsel ve incelikli bir tet-
tinin sanıldığından çok daha teferruatlı olduğunu kiki, Marx’ın dine bakış açısının dini ruhban sını-
ve onun olguların ikili tabiatına vurgu yaptığını fının bir komplosu olarak değerlendiren Aydın-
açıkça meydana koyar: lanma felsefesinden değil, bilakis insanın yaban-
“Din karşıtı eleştirinin temeli şudur: Din insanı cılaşması olarak anlayan sol Yeni-Hegelcilik’ten
değil, insan dini yapar. Din, esasta ya kendisine etkilendiğini ortaya koyar. Marx, bu metni yaz-
henüz ulaşmayı başaramamış ya da kendisini bu- dığında (1843 sonu-1844 Ocak) Yeni-Hegelcidir
lup yeniden kaybetmiş insanın öz bilinci ve izze-
ve onun din analizi bu nedenle sınıfsal olmayan
tinefsidir. Ama insan dünyanın dışında pinekle-
yen soyut bir varlık değildir. İnsan –burada mev- “Marksizm öncesi” bir analizdir. Fakat bu pers-
pektif yine de bütünüyle diyalektiktir, zira bir ta-
1 Halbuki Marx, ateizmi kesin bir dille olumsuzlar: “Ben,
–kendisini dinleyen çocuklara gulyabaniden korkmadığını 2 Karl Marx, Zur Kritik der Hegelschen Rechtsphilosophie.

26 inandırmaya çalışan çocuğu hatırlatan– ‘ateizm’ etiketini [...]


reddediyorum.” (Brief an Arnold Ruge, 24 Kasım 1842)
Einleitung, MEW, 1. cilt, Berlin, 1976 (İtalikler orijinal met-
ne aittir.)
raftan mevcut dünyanın haklı gösterilmesi diğer ki rolünü ve toplumsal dönüşüm durumların-
taraftan bu dünyaya karşı bir protesto olarak di- daki protestocu ve devrimci rolünü teslim eder
nin ikili niteliğini gözler önüne serer.3 Demek ki ve yoksul, dışlanmış, çaresiz ve ezilenlerin di-
Marx, dinin “afyon” yüzünden bahsederken biza- ni olan erken dönem Hıristiyanlığına ilgi göste-
tihi dinin kendisini ve manevi muhtevasını değil, rir. Engels, bir adım daha atarak erken dönem
onun toplumsal işlevinin bir yüzünü mahkûm Hıristiyanlığı ile modern sosyalizm arasında
eder. Zira din, insanlık tarihinde baskı ve sömü- paralellikler kurar ve bu mealde tarihçi Ernest
rü ilişkilerini değiştirmenin yerine, egemen güç- Renan’dan şu alıntıyı yapar: “İlk Hıristiyan ce-
ler tarafından söz konusu ilişkileri ayakta tutma- maatlerinin nasıl olduğunu tahayyül etmek isti-
nın bir aracı olagelmiştir. Aslında Marx, toplum- yorsanız, Uluslararası İşçiler Birliği’nin herhan-
sal ve tarihsel bir fenomen olarak, daha doğrusu gi bir yerel seksiyonuna bakın.”5 Engels’e göre
zorunlu bir biçimde maddi üretim ve ona denk her iki hareket arasındaki fark, erken dönem Hı-
düşen toplumsal ilişkilere koşullanan ideolojinin, ristiyanlığı kurtuluşu öteki dünyaya havale et-
bir toplumun manevi değerlerinin yanı sıra top- mişken, sosyalizmin onu bu dünyada bekleme-
lumsal düşünce, tasavvur ve bilincinin çeşitli bi- sinden kaynaklanıyor olsa da, Engels’in gözünde
çimlerinden biri olarak dinin esaslı Marksist ana- bu fark Alman Köylüler Savaşı’nı analiz ederken
lizini daha sonra Alman İdeolojisi (1846) ile başla- ortadan kalkmış gözükür. Teolog ve 16. yüzyıl
tır. Akabinde ise, özel anlama sahip kültürel-ide- devrimci köylülerinin ve plebyenlerin efsane-
olojik fenomen olarak dine gittikçe azalan bir il- vi önderi Thomas Münzer’in tanrı krallığını yer-
gi gösterir. yüzünde derhal kurmayı öngören siyasi progra-
Engels ise, dine ve onun tarihsel rolüne Marx’­ mının komünizmle dirsek teması içinde oldu-
tan daha fazla ilgi gösterir. Dinselliğin somut top- ğunu ifade eden Engels, burada yine de dini bir
lumsal ifade biçimlerini kavramaya ve açıklama- stratejiye indirgemeye meylederek Münzer’in
ya çalışan Engels, dini Feuerbach’ta olduğu gibi “Hıristiyanvari konuşma tarzı” ve onun “İncil
artık zaman dışı bir varlık olarak değil, tam ter- örtüsü”nden bahseder.6 Engels, Münzerci dinî
sine tarihsel dönüşümlere uygun biçimde dönü- hareketin saf dinsel boyutunu, onun ruhanî ve
şen kültürel bir biçim olarak ele alır. Engels, dini ahlakî gücünü ve inançla yoğrulmuş mistik de-
Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu’nda rinliğini fark etmemiş görünmektedir. Buna rağ-
bu anlamda karşıt toplumsal güçlerin çatıştığı men Engels, dinî olguları sınıf mücadelesi ışı-
sembolik bir alan olarak tanımlar. Gerçi Engels, ğında analiz etmesi sayesinde dinin protesto po-
dinde sadece sınıf çıkarlarının “dinsel kisvesini” tansiyelinin farkındadır ve din ile tarih arasında-
algılar görünür, fakat yine de Aydınlanma filozof- ki ilişkiye yaklaşımda hem Aydınlanmanın hem
larının aksine maddecilik ile din arasındaki kav- de Yeni-Hegelciliğin yaklaşımlarından farklı bir
ganın öyle her zaman maddecilik ile “gericilik” çığır açar.7
arasındaki çatışmaya denk düşmediğinin de açık-
MARX’TAN SONRA
ça farkındadır. Örneğin 17. yüzyıl İngiltere’sinde
Protestanlar, Stuart hanedanlığına karşı devrim- Dini çoğu kez “mistik bir sis” olarak eleştiren Le-
ci mücadelelerinde dini bayraklarına yazarken, nin ise, 1905 yılına ait “Sosyalizm ve Din” başlık-
maddecilik Thomas Hobbes’un şahsında mutlak lı makalesinde “Ezilen sınıfların bir yeryüzü cen-
monarşinin savunuculuğunu üstlenir.4 neti uğruna verdiği gerçek devrimci mücadelesi-
Engels, tıpkı genç Marx gibi dinin ikili do- nin birliği, bizim için proletaryanın gökyüzü cen-
ğasını, yani mevcut düzeni haklı göstermekte- neti üzerine fikir birliğinden daha önemlidir” ge-
3 Krş. Michael Löwy, Marksizm ve Din, Kurtuluş Teolojisi Mey- 5 Aktaran Engels, Zur Geschichte des Urchristentums, MEW,
dan Okuyor, İstanbul, 1996. 22. Cilt, Berlin, 1972.
4 Friedrich Engels, Einleitung zur englischen Ausgabe der 6 Engels, Der deutsche Bauernkrieg, MEW, 7. Cilt, Berlin,
1960.
“Entwicklung des Sozialismus von der Utopie zur Wissensc-
haft”, MEW, 22. Cilt, Berlin, 1972. 7 Krş. Löwy, a.g.e. 27
rekçesiyle ateizmin parti programına alınmasına Gramsci’nin Katolik kilisesinin halihazırdaki rolü
karşı çıkar.8 ile dinsel kültürün halk kitleleri nezdindeki an-
Rosa Luxemburg da 1905 yılında Lehçe kale- lamını kavramaya çalışan ilk Marksistlerden bi-
me aldığı “Kilise ve Sosyalizm” makalesinde, sos- ri olduğunu dile getirir. Dinin muhafazakâr bi-
yalistlerin Hıristiyanlığın temel ilkelerini bugün- çimine yönelttiği keskin ironik eleştiri, bilhassa
kü muhafazakâr ruhbanlardan daha çok izleyece- tiksindiği Katolikliğin Cizvit versiyonuna ilişkin
ği güvencesini verirken, şayet ruhbanlar Hıristi- sert eleştirileri, onu dinî düşüncenin ütopik ala-
yanlığın “Karşındakini kendin gibi sev” temel il- nına önem vermekten alıkoymamıştır. Dinin ta-
kesine harfiyen uyacaklarsa, eşitlik, özgürlük ve rihsel yaşamın gerçek çelişkilerini mitolojik bi-
kardeşliğin hükmettiği bir toplum uğruna müca- çimde uzlaştırmak için en büyük girişim olduğu-
dele eden sosyalist hareketi desteklemeleri gerek- nu söyleyen Gramsci, bu sebepten dolayı dini ta-
tiğini dile getirir. Ruhbanlar, yoksulları sömüren rihin tanıdığı en devasa ütopya ve metafizik ola-
ve ezen zenginleri destekleyerek İsa’ya değil, zen- rak tanımlar.10
ginlere hizmet ediyorlardı. Oysa ruhbanların hiz- Gramsci’nin bakış açısı önemi haiz olmak-
metçisi olduğu İsa’nın öğretisi, “bir devenin iğne la birlikte, nihayetinde bizi dini anlamanın ye-
deliğinden geçmesinin bir zenginin cennete gir- ni bir yöntemine götürmez. Marksist ve devrimci
mesinden daha kolay olduğunu” söyler. Hıristi- perspektifini terk etmeden dinin teorik çerçeve-
yanlığın ilk havarilerinin içten komünistler oldu- sini radikal biçimde değiştiren ilk Marksist düşü-
ğuna vurgu yapan nür Ernst Bloch’tur.
Luxemburg’a göre, Aynı Engels gibi
ilk Hıristiyanların Bloch da, karşıt iki
toplumsal eşitsizlik- akım –“halkın afyo-
ten şikayet edip teş- nu” yani egemen-
hir etme görevlerini lerin hizmetinde-
günümüzde üstlen- ki uyuşturma aracı
miş olan sosyalist- olarak resmî kilise-
ler, yoksullara kar- nin teokratik dini ile
deşlik ve eşitliğin Thomas Münzer’in,
İncilini öğreterek Tolstoy’un vb. res-
halkı kardeşlik ve sevginin krallığını yeryüzün- mî olmayan, isyancı ve sapkın dini– arasında ay-
de kurmaya çağırıyorlardı.9 Kısacası Rosa Luxem- rıma gider. Bloch, diğer yandan Engels’in dini sa-
burg, diğer birçok Marksistin aksine bir tavır ala- dece sınıf çıkarlarının “örtüsü” olduğu tezini red-
rak dinin toplumsal yönünü işçi hareketine taşı- dederek eleştirir. Bloch’a göre din, protestocu bi-
ma çabası içindedir. Fakat Luxemburg’un Hıristi- çimiyle ütopik bilincin en anlamlı, umut ilkesi-
yanlığın ilk dönemlerindeki değerler adına sosya- nin en zengin ifade biçimlerinden biridir. Dindar
lizm için mücadele edilebileceği biçimindeki ön- bir sosyalist ve devrimin teologu olarak Bloch,
görülü sezgisi, sosyalist hareket içinde etkin olan sadece dirilişçiliğin Marksist okumasını (burada
ve kaba olmaktan öte dine karşı hoşgörüden yok- Engels’in ayak izlerinden gider) değil, bilakis sos-
sun hakim çizginin içinde yitip gitme akıbetin- yalist mücadelenin geçmişin kollektivist hareket-
den kurtulamadı. lerinin doğrudan mirasçısı olduğu tespitini yapa-
Komünist hareketin önder ve düşünürle- rak Marksizmin dirilişçi bir yorumunu (Bloch’ta
ri arasında din sorununa en büyük ilgiyi göste- Marksist teori açısından yeni olan budur) ortaya
ren muhtemelen Antonio Gramsci’dir. Löwy, koyar. Genç Marx’ta olduğu gibi Bloch da dinin
ikili doğasını –uyuşturucu yönünü ve isyancı po-
8 W.I. Lenin, Über die Religion: Eine Auswahl, Berlin, 1981. tansiyelini– kabul eder. Birinci yön, Bloch’un ifa-

28 9 Rosa Luxemburg, Kirche und Sozialismus, Internationalis-


mus und Klassenkampf içinde, Neuwied, 1971. 10 Krş. Löwy, a.g.e.
desiyle “Marksizmin soğuk akımını” yani ideolo- ran faşist diktatörlükler, askerî darbelerle işbaşı-
jilerin uzlaşmaz maddeci akımını temsil ederken, na gelmeye başladı. Bu durum, 1965’ten itibaren
buna mukabil ikinci yön dinlerin ütopik-kültürel Arjantin, Şili, Peru, El Salvador, Nikaragua ve di-
kazanımını, eleştirel ve önceleyici gücünü kurtar- ğer ülkelerde mütemadiyen direniş ve toplumsal
maya çalışan “sıcak akımı” temsil eder. Bloch, di- muhalefete yol açtı. Bu bağlamda Hıristiyan ce-
yalogun ötesine geçerek Hıristiyanlık ve devrimin maatleri ve kilise temsilcileri, giderek artan bir
Alman Köylüler Savaşı sırasında olduğu gibi bir- biçimde diktatörlüklere karşı direnen halkın ya-
leşmesini hayal eder. nında yer aldılar. Buna karşılık kilisenin rolü çe-
Marx ve Engels, dinin isyancı rolünün maziye lişki arz ediyordu: Kilise hiyerarşisinin bir kısmı,
ait bir olgu olduğuna ve modern sınıflar mücade- faşist diktatörlükleri destekliyordu. Fakat kilise-
lesi çağında bunun artık bir öneminin kalmamış nin diğer bir kısmı, baskı, işkence, polis devleti,
olduğuna kanaat getirmişlerdi. Bu öngörü, bir hak gaspı ve yoksullukla mücadelede edindiği so-
asır boyunca esas itibarıyla doğrulanmış olsa bi- mut deneyimlerden, yoksul halk kitleleriyle ye-
le, –20. yüzyılın ilk yarısında özellikle Fransa’da ni ve kapsamlı bir dayanışma stratejisi geliştirdi.
sınıf mücadeleleri içinde gözlenen Hıristiyan sos- Çevreden merkeze doğru uzanarak kilise içinde
yalist akımlar bir yana– ilk nüveleri ’60’lı yıllara büyük bir kopuş gerçekleştiren hareket, tüm kili-
dayanan ve Latin Amerika’daki toplumsal kurtu- seyi sarsmaya başladı ve 1968 yılında Medellin’de
luş mücadelelerinde oldukça faal bir rol oynayan (Kolombiya) gerçekleştirilen 2. Latin Ameri-
ve Katolik kilisesi içinde doğmuş olan ‘Kurtuluş ka Piskoposlar Konferansı’nda (CELAM) bir ara-
Teolojisi’ hareketi, dinin ütopyacı ve isyancı po- ya gelen Katolik piskoposlar, yeni ortaya çıkma-
tansiyelinin hiç de geçmişte kalan bir olgu olma- ya başlayan toplumsal hareketler karşısında po-
dığını bize öğretmiş bulunuyor. zisyon belirlemek zorunda kaldılar. Konferans,
“Latin Amerika’daki muazzam sosyal adaletsiz-
YOKSULLARIN SESİ OLARAK DİN: liği” ilk kez mahkûm ederken halkın temel hak-
KURTULUŞ TEOLOJİSİ larının ihlalini ve “kurumsal şiddeti” acımasızca
Aşağı yukarı Küba devriminin gerçekleştiği 1959 eleştirmekle yetinmeyerek belli şartlarda devrim-
yılından sonra, Avrupa’nın eski sömürgeleri olan ci başkaldırının meşruluğunu kabul eden ve hal-
Latin Amerika ülkelerinde Katolik yoksullar ara- kın “her türlü kölelikten” kurtuluş özlemleriyle
sında taban cemaatleri giderek artan bir ivmeyle dayanışmalarını dile getiren kararlar aldı.
çoğalmaya başladı. Söz konusu cemaatler, genel- Kurtuluş teolojisi, aslen yoksulların bizzat ken-
likle günlük sorunlarının üstesinden birlikte gel- dilerinin yarattığı bir projedir. Zaten teorisyenleri
meye çabalayan topraksız köylüler (campesinos), kendilerini bu teolojinin mucidi olarak değil, sa-
tarım işçileri, gecekondu sakinleri ve okuma yaz- dece ezilenlerin tercümanı olarak tanımlar. Kur-
ma bilmeyenlerden oluşuyordu. Cemaatler, Kita- tuluş teolojisi, yoksulların bu projesini destek-
bı Mukaddes’in mesajını doğrudan reel durum- lemeyi ve hayata geçirmeyi amaçlar. Bu pozis-
ları ile ilişkilendirerek buradan doğru toplumsal yon, kurtuluşun Eski ve Yeni Ahit’in daimi ana
bir gelecek perspektifi geliştirme çabasına girdi- teması olduğu ve bu kurtuluştan kastın da yok-
ler. Kitabı Mukaddes’in hakikate yakın bu pratik sullarla ezilenlerin kurtuluşu olduğu teziyle des-
tefsirinin özgül karakteri, kutsal kitap metinlerin- teklenir. Bu bağlamda Eski Ahit’te tasvir edilen
de bahsedilen ve hitap edilenlerin kendileri oldu- Beni İsrail’in Mısır’dan hicreti, Kurtuluş Teolo-
ğunu keşfeden yoksulların bizatihi kendileri tara- jisi için somut bir anlam kazanır: Burada tanrı,
fından yapılmasıydı. “halkının Mısır’da çektiği sıkıntıyı yakından gö-
1964 yılında Brezilya’dan başlayarak neredey- ren”, halkının “angaryacılar yüzünden ettiği fer-
se bütün Latin Amerika ülkelerinde ABD tarafın- yadı duyan” ve onun “acılarını bilen” tanrı ola-
dan finansal ve askerî olarak desteklenen ve ge- rak tezahür eder.11 Bu, Yeni Ahit’in daha başın-
niş halk kesimlerine karşı dehşetli teröre başvu- 11 Eski Ahit, Hicret (3:7). 29
da da vurgulanır: “O, iktidar sahiplerini tahttan Velhasıl kurtuluş teolojisi toplumsal mücadele-
indirir ve sıradan insanları yükseltir. Aç olanları lerin manevi ürünüdür, ama bu mücadelelere bir-
iyilikle doyurur ve zenginleri elleri boş çevirir.”12 leştirici dinsel bir öğreti sunarak toplumsal ha-
Mısır’dan hicret, insanın bizatihi tarihsel siyasal reketlerin meşrulaşmasına ve güçlenmesine yol
mücadeleler vasıtasıyla geliştiğini gösterir. Öyley- açmak suretiyle muazzam bir katkıda da bulun-
se Mısır’dan hicret bireysel değil, aksine toplu bir muştur. Önceden gerçekleşmiş bir pratiğin yan-
kurtuluş modelidir. Bu bakış açısına göre, yok- kısı ve manevi kabulü olan ve kurtuluş teolojisi
sullar artık merhamet ve iyi niyetin nesnesi değil- olarak adlandırılan bu toplumsal hareket olma-
lerdir ve İbrani kölelerin yaptığı gibi kendi kurtu- saydı, Latin Amerika’da devrimin yükselişi veya
luşlarını kendileri gerçekleştirmelidir. Brezilya’da yeni bir işçi hareketinin ortaya çıkma-
Kurtuluş teolojisi, Kitabı Mukaddes’in selamet sı gibi önemli tarihsel-toplumsal olgular muhte-
mesajının temel kavramı olarak kurtuluşu, gele- melen tezahür etmezdi. Bundandır ki, halkların
neksel kilise teolojisindeki gibi sadece ruhani ma- ruhunda derin kökleri olan inanç ve dinî kimlik,
nada yorumlamakla yetinmez, bilakis toplumsal, toplumsal ve ekonomik çıkarların basit bir “ör-
siyasal ve ekonomik değişim olarak anlar. Kutsal tüsü” veya “kisvesi” olarak değerlendirilirse, bu
kitabın müjdelediği selamet, artık “ahiret” ile de- yaklaşım toplumsal mücadelelerin inandırıcılığı-
ğil, tam tersine bu “dünya”nın toplumsal gerçek- nı ve zenginliğini anlamayı engelleyen sınırlı bir
liğiyle ilişkilendirilir. Kurtuluş teologlarının yok- bakış açısı olmaktan öteye geçemeyecektir.
sullara ilişkin kavrayışı, ahlakî ve İncil’e daya- Egemen sınıfların mevcut baskı ve sömürü dü-
nan dinsel bir anlama sahiptir. Tanrı, “yoksulla- zenlerinin tahkimatı ve sürdürülmesi için istismar
rın tanrısı” olarak tanımlanır. Bu manada da ki- ettikleri dinin “afyon” yüzüne yöneltilen Marx’ın
lisenin yoksulların geleceği için yeni bir yön be- din eleştirisinden, dine adaleti öbür dünyada de-
lirlemesini talep ederler. Kutsal metinlerin kon- ğil, bilakis “hemen şimdi burada” gerçekleştirecek
tekste bağlı yorumunu temsil eden kurtuluş te- başka bir toplumsal fonksiyon yüklenmesi gerek-
olojisi tasarımları, siyasi olarak sosyalist bir top- liliği (dinin vicdan yüzü) çıkarsamasını yapmak
lumsal modeli tercih eder. Doğu Bloku’nun yıkıl- mümkündür. Başta Latin Amerika olmak üzere
masından önceki süreçte Sovyetler Birliği’nin gü- Hıristiyan dünyasının muhtelif ülkelerindeki top-
dümündeki parti ve diktatörlüklerle arasına kesin lumsal mücadelelerde hiç tereddüt etmeden yok-
mesafe koymuş ve katılımcı demokrasi ile ortak- sul emekçi sınıfların yanında yer alan kurtuluş te-
laşmacı öğelere vurgu yapmış olan Latin Amerika olojisi, bu gerekliliğin hayattaki en canlı ve öz-
kurtuluş teolojisi, insanların müminler ve ateist- gün karşılığıdır. Bu niteliklere haiz Müslüman bir
ler olarak değil, ezenler ve ezilenler olarak, ada- solu (ya da İslamî bir sosyalizmi) tasavvur etme-
letsiz toplumu ayakta tutmak isteyenler ve ada- nin mümkün olup olmadığına dair soruya verile-
let için mücadele edenler olarak ikiye ayrıldığının cek cevap ise, Mahmud Muhammed Taha ve Ali
bilincindedir. Şeriati gibi Müslüman sosyalist düşünür ve eylem
Latin Amerika deneyimleri bağlamında, Mark- adamlarının ortaya koydukları düşünsel ve pratik
sistler Hıristiyanları insanların açlık, sömürü ve çabaların üzerine oturmak durumundadır.
baskıdan kurtuluş mücadelesinde güvenilir or-
İSLAM’IN İKİNCİ MESAJI
taklar olarak tanırken, Hıristiyanlar da Marksist
analizin stratejik ve teorik yararını takdir etmeyi Cafer Numeyri diktatörlüğü tarafından 1985 yı-
öğrendiler. Kurtuluş teolojisi, bu ilişki içinde te- lında Sudan’ın başkenti Hartum’da idam edilen
orik cephaneliğini donatırken Marksistler de bu- Mahmud M. Taha’nın, “bu samimi Müslümanın
na mukabil din eleştirisinde gelişme gösterdiler.13 derin itikadı, teolojiye olan hakimiyeti ve inan-
cın radikal biçimde yeniden yorumlanması yö-
12 Yeni Ahit, Luka (1:52, 53).
nündeki güçlü çizgisi, egemen köktenci inançla
30 13 Krş. Kuno Füssel, Marksizm ve Din. Kurtuluş Teolojisi Mey-
dan Okuyor içinde, M. Löwy, İstanbul, 1996. açıkça çelişerek birçok yönüyle Hıristiyan kurtu-
luş teolojisini andıran İslamî yenileşmeye önem- tabı sadece belli bir grubu hedef alırken, “Ey in-
li bir katkı sağlar.”14 Taha’nın İslam hukukunun sanoğlu” hitabı tüm insanlığa yöneliktir. Mekke
yorumlanarak yenilenmesine dayanan temel tezi, döneminde gönderilen metinlerde daha ziyade
Allah’ın Hz. Peygamber aracılığıyla iki ayrı me- ikna ayetleri hakimdir. Cihat kavramı ve kural-
saj yolladığını ifade eder. Medine’de vahyedilen, ları ise, Medine döneminin bir karakteristiğidir.
somut ve ayrıntılı yasalardan oluşan birinci me- Taha’ya göre Medine dönemine ait somut hukukî
saj, hususi olarak 7. yüzyıldaki Müslüman cema- düzenlemeler, kaynağı Kuran’a dayansa da bugün
at için gönderilmiştir ve bu sebepten dolayı bel- geçerliliklerini yitirmiştir.17
li bir zaman için geçerlidir. Mekke’de inen ikin- Hem Kuran’a hem de geleneğe (sünnet) göre
ci mesaj ise buna mukabil dinin temel ilkelerini nihaî mesajla konjonktürel emirleri birbirinden
(usûl ad-dîn) içerir ve bu yüzden birinci mesajın ayırmak şarttır. Taha, itinalı analizinde Mekke
aksine İslam’ın nihaî mesajıdır.15 dönemi surelerinde İslam’ın nihaî mesajının bas-
Taha, modern çağın tarihsel sosyalizmin- kın rol oynadığı tespitinde bulunurken kitabın
den ayırt ettiği İslamî sosyalizm tasarımını siste- burada toplumsal gelişmeyle değil, sadece inan-
matik olarak tasvir ettiği “İslam’ın İkinci Mesajı” cın özüyle ilgili olduğuna dikkat çeker. Topluma
(ar-risâla as-sânîya min al-islâm) başlıklı kitabı- verilen emirlerin (Medine dönemi) konjonktürel
nın hemen girişinde, Roma ve Pers imparatorluk- olduğunu, zira bu toplumun ideal toplumun son
larına doğru gelişmeye devam etmesine rağmen, aşaması olmadığını vurgular. Özgürlük teolojisini
İslam’ın Peygamberin ölümüyle birlikte hızını yi- (fıkh at-tahrîr) temellendirmek amacıyla, yasa ta-
tirdiğini söyler ve bu anlamda bir sahabenin “El- rafından o zaman ve mekânda getirilen çözümle-
lerimizden Allah’ın elçisinin mezarından bula- rin konjonktürel karakterini ortaya koyan ayrım-
şan tozu siler silmez, kalplerimizi de yitirmiştik” ları sekiz başlık altında toplayarak cihadın, köle-
sözünü aktarır. Taha’ya göre, başarı kazanan ni- liğin, özel mülkiyetin (al-râsmâlîya), kadın-erkek
haî İslam değil, iman düzeyinde İslam’dır. Kuran, eşitsizliğinin, çok eşliliğin, boşanmanın, kadınla-
kendi içinde iki bölüme ayrılır: İman ve İslam. İl- rın örtünmesinin (al-hicâb) ve toplumsal hayat-
ki Medine’de sergilenmişken ikincisi Mekke’de ta kadın-erkek ayırımının İslâm’ın temeli olmadı-
ortaya konmuştur. Medine dönemine ait metinler ğını saptar. Ne var ki tüm diğer halklar gibi Müs-
iman aşamasına, Mekke dönemi metinleri İslam lümanlar da ilk mesajla ve onunla birlikte gelen
aşamasına yakındır. Örneğin Hac Suresi dışın- emirlerle ilgilenmişlerdir. Bu emirlere uyulması
da “Ey inananlar” diye başlayan metinler, Medi- gerekliliğine yapılan vurgu nedeniyle nihaî mesaj
ne dönemine aittir. Bu dönemin ayetleri, ikiyüz- tarafından onlara gösterilen Allah yolunda ilerle-
lülüklerin ifşa edilmesine ve cihada yöneliktir.16 me görevini tamamen bir yana bırakmışlardır. Di-
Diğer yandan Mekke dönemi metinleri de kimi ni törenselleştirip dogmatikleştirmişlerdir. Böyle-
ayırt edici özelliklere sahiptir. Örneğin Bakara ve ce gerici tahakküm ve sömürü güçleri belirmiştir.
Nisa sureleri dışındaki “Ey insanoğlu” ya da “Ey Yani bir İslam toplumu (Müslümanlar) değil, bir
Adem’in çocukları” diye başlayanlar, Mekke dö- inananlar toplumu (müminler) yaratmışlardır.
nemine özgüdür. Mekke ve Medine dönemleri- Taha, bunun yerine dinin temel ilkelerinden
ne ait metinler, yalnızca vahyedildikleri zaman ve yeni bir İslam hukuku yaratmak ister ve dinin te-
mekân dolayısıyla değil, yöneltildikleri halk ne- mel ilkelerini şöyle sıralar:
• İslam’ın temel ilkesi (al-asl), her insanın öz-
deniyle de farklılık gösterirler. “Ey inananlar” hi-
gür olduğudur. İnsanların taşıyabilecekleri oran-
14 Samir Amin, Müslüman Gandi, İslam’ın İkinci Mesajı içinde, da nasiplendikleri sınırlı özgürlük kavramı, bir
Mahmut M. Taha, İstanbul, 2008.
15 Mahmud M. Taha, İslam’ın İkinci Mesajı, İstanbul, 2008.
sınırsızlık imasını içinde taşır. Yani sınırlılık, öz-
16 Birinci mesajın aktarıldığı insanlar müminlerdi, İslam’ın ni- gürlüğün temel niteliklerinden biri değildir. Ak-
haî aşaması anlamında Müslüman değillerdi. Her mümin, sine özgürlüğün gerçek özü mutlaktır. Sınırla-
başlangıçta Müslüman olsa da nihaî aşamada olmayabilir.
(Taha, a.g.e.). 17 Krş. Taha, a.g.e. 31
ma, bireyin sınırlılıktan sınırsızlığa ya da mutlaka lecek kadar ileri gidildiği bir topluma indirilmiş-
doğru gelişimine bağlı olarak bir geçiş süreci lü- tir. Söz konusu toplum, İslam’ın öngördüğü mut-
zumundan ibarettir. Bu sebepten dolayı İslam’da lak iyi için henüz hazır değildi. İlk İslamî yasalar,
özgürlük mutlaktır. Dinine ve milliyetine bağ- aslında kadınlar için daha önceki toplumsal ko-
lı olmaksızın her bireyin onu elde etme hakkı numlarına kıyasla oldukça ileri bir adım olmala-
vardır, ancak bu hak sorumlulukla ilişkilidir ve rına rağmen, yine de İslam’ın nihaî hedefi bakı-
doğru kullanım yoluyla kazanılmalıdır (husn at- mından yeterli değildi.
tasarruf fil-hurrîya). Mutlaklık (ya da sınırsız- Kuran-ı Kerim’in farklı bir yorumuna dayanan
lık) İslam’ın temel niteliğidir, çünkü birey sınır- bu özgün bakış açısı, Taha’yı haliyle sosyalist ta-
sız gelişme yeteneğine sahiptir. İslam’da kulun hayyüle yaklaştırır. Fakat Taha’nın sosyalizmi bi-
görevi, tanrısal mükemmelliğe ulaşmaktır, tan- raz müphemdir ve Marksist düşüncenin üzerine
rısal mükemmellik ise sınırsızdır: “Gerçek şu ki, oturmaz, ama yine de ondan kısmen etkilenmiş-
insan için çalışıp didinmesinden başkası yoktur tir. Taha, daha ziyade özgün bir İslamî sosyalizm
ve onun çalışıp didinmesi yakında görülecektir. yaratmayı dener. İnsanların özgürlüğünün kısıt-
Sonra kendisine ödülü eksiksiz verilecektir. Hiç lanmasının nedeninin bireysel özgürlüğün kö-
kuşkusuz, son varış Rabbinedir” (Necm, 39-42). tüye kullanılması olduğunu, “Yaptıkları zulüm-
Taha’ya göre, bunun anlamı Allah’ın niteliklerine ler ve birçok insanı Allah yolundan alıkoymala-
ulaşmak için kulluğun yerine getirilmesidir. rı yüzünden daha önce kendilerine helal kılınmış
Toplumun da kendi piramidinin temelini oluş- tertemiz şeyleri Yahudilere haram kıldık” (Nisa,
turan bir özgürlüğe sahip olduğunun altını çizen 160) ayetini örnek göstererek vurgulayan Taha,
Taha’ya göre, bu piramidin en tepesinde bireyin baskı ve zulmün ortadan kalkması ve bireylerin
özgürlüğü yer alır. İslam, bireyle toplum arasın- gelişmesinin, özgürlük alanının en geniş anlam-
daki dengeyi tevhit yoluyla aştığı için, yasaları- da kullanılacağı sosyalist İslam toplum modeliyle
nı da aynı biçimde bireyle toplumun ihtiyaçları- sağlanacağını düşünür.
nı uzlaştırabilmek üzerine kurmuştur. Bu saye- Tasavvur ettiği İslamî sosyalizme ilişkin ayrın-
de İslam hukuku, bireyin mutlak bireysel özgür- tılı bir analizi “İslam Demokratik ve Sosyalisttir”
lük için ihtiyaç duyduklarıyla toplumun toplum- ismiyle yazacağı kitaba erteleyen, ancak bu kita-
sal adalet için ihtiyaç duyduklarını uzlaştırarak bı hiçbir zaman yazamayan Taha’ya göre, “İnsan-
bir araya getirir. lar üç şeyde ortaktır: su, mera, ateş” hadisi sos-
• İslam’ın temel ilkesi, mülkiyetin insanlar ara- yalizmi inşa etmemiz gerektiğinin kanıtıdır. Ta-
sında ortak ya da birlikte kullanımıdır. Böylece ha, Peygamberin komünizmine de Al-Aşariyyun18
herkes, ihtiyacı oranında faydalanabilir. Ne var isimli bir kabile üzerine söylediklerini örnek gös-
ki, İslam böyle bir bölüşüm deneyimini hiç ya- tererek değinir: “Bunlar zor zamanlarında ya da
şamamış ve yalnızca özel mülkiyeti tanıyan bir seyahat ederlerken ortaya bir kumaş serer ve el-
topluma gönderilmiştir. Bu nedenden ötürü, bu- lerindeki tüm yiyeceği üzerine yığarlar. Böylece
günkü İslamî yasaların mülkiyetle ilgili kısımla- tüm gıdayı aralarında eşit olarak bölüşürler. İş-
rı İslam’ın asıl hedefini yansıtmamaktadır, ancak te bunlar, benim ait olduğum halktır ve onlar da
Müslümanları aşamalı olarak gerçek mülkiyet an- bendendir.” Taha’ya göre, bu henüz gerçekleşme-
layışına yaklaştırmaktadır. Bu anlamda zekât da miş olan Müslüman ulus kavramının vücut bul-
insanları sosyalizme hazırlamanın bir yoludur. muş halidir ve Müslümanlar ulusunun yeşerme-
• İslam’ın temel ilkesi, kadınlarla erkekler ara- siyle birlikte İslam’ın erişeceği komünizm aşama-
sında tam eşitliğin (al-musâvât al-tâmma) sağlan- sı Hicr Suresi’nde şöyle tanımlanır:
masıdır. Ancak İslam, kızların savaş ganimeti ola- “Allah’ın azabından korkup rahmetine sığınan tak-
rak ya da tefecilerce alınmalarından dolayı “rezil va sahipleri, mutlaka cennetlerde ve pınar başla-
olmaktan” korkularak ya da kıtlık dönemlerinde rında olacaklar. Onlara ‘oraya emniyet ve selâmet-
32 “besleme” zahmetinden kaçınarak diri diri gömü- 18 Güney Arabistan’da bir Arap kabilesi.
le girin’ denilir. Göğüslerindeki düşmanlığı çekip Sağ ve geleneksel sol bu etkileşime lanet okuma-
almışızdır. Köşkler/divanlar üzerinde karşı karşıya ya devam ededursunlar, Şeriati’nin sol ve İslam
oturan kardeşler olmuşlardır” (Hicr, 45-48).
arasında –devrim öncesi İran’ında– neredeyse tek
İslam ve demokrasi bağlamındaki tartışmalar- başına kurduğu hat, devrimci öznenin etkinleşti-
da İslam’ın demokrasiyle uyumlu olduğunu gös- rilmesinin mevcudiyetinin ve solun yeni bir bakış
termek için mütemadiyen örnek verilen şuranın19 edinmesinin maddi zeminini sunar. Bahis konu-
İslam’ın temel bir ilkesinden ziyade tali bir ilkesi su olan, onun İslamî bir kurtuluş teolojisine yap-
olduğunu düşünen Taha nezdinde şura demokra- tığı esaslı katkılardır. Bu bağlamda Şeriati’nin Di-
si değildir, ancak ulusu demokratik olmaya hazırla- ne Karşı Din20 eseri, bilimsel bir metin değil, bila-
yan olgun bireyin hukukudur. Ona göre, demokra- kis İslam’ın devrimci bir yorumundan müteşek-
sinin temel ilkesi şu ayettedir: “O halde (resulüm) kil ideolojik bir manifestodur. Bu yorumun refe-
öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onlara rans noktası ise, İslam’ın egemen sınıfların bir ha-
musallat olmuş bir zorba değilsin” (Gasiye, 21-22). kimiyet aracına dönüştürülmesinden önceki Pey-
Aynı biçimde zekât da sosyalist değil, kapita- gamber dönemi, diğer bir deyişle İslam’ın bas-
list bir pratiktir ve İslam’ın temel değil, tali ilke- kı ve zulme karşı bir başkaldırı halindeki en saf
lerinden biridir. Amacı, halkı psikolojik ve mad- ve en berrak dönemidir. Ya da “insanlık tarihin-
di olarak sosyalizme hazırlamaktır. Taha, İslam’ın de her gruptan daha fazla çile çekmiş olan çoban
mülkiyet konusunda temel ilkesini özetleyen “Sa- peygamberlerin, işçi peygamberlerin dinidir”.
na neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: Şeriati, “Dine Karşı Din”in hemen başında, ta-
‘Helal kazancınızın size ve bakmakla yükümlü ol- rih boyunca dinin dinsizliğe ya da ateizme kar-
duklarınıza yeterli olanından artanını verin’” (Ba- şı savaşmadığını, bilakis tarihsel olarak her top-
kara, 219) ayetinin zekât emriyle (Tevbe, 103) il-
lumsal çatışmanın dinsel biçimler almış olduğu-
ga edildiğini düşünür. Bu anlamda ihtiyacınız ol-
nu, yani dinin her zaman dine karşı savaştığını
mayan şeyler, o anda ihtiyaç duymadıklarınızın
söyleyerek bir anlamda tarihsel bir düzeltme ya-
tümüdür. Taha, Peygamberin kişisel hukuku söz
par. Bu mücadele, Şeriati tarafından tevhit dini-
konusu ayetle uyuştuğu dönemde nihaî komü-
nin şirk dinine karşı mücadelesi olarak tanımla-
nizmi uyguladığını da sözlerine ekler.
nır. Şeriati, şirk dinine “kökeninde bir azınlığın
İslam’ın ikinci mesajı, tali ilkelerden temel ilke-
çoğunluk üzerindeki hakimiyetini meşrulaştı-
lere dönüşen bir çağrıdır. Bu temel ilkelerin, ko-
rıp ebedileştirmek amacı olan din” diye saldırır-
şullar ve maddi ile insanî sınırlar sebebiyle geçi-
ken gayesi, tarihsel-bilimsel bir analizden ziyade
ci olarak ilga edildiğini savunan Taha, artık yasa-
Müslüman ülkelerde egemen olan mevcut top-
ların orijinal Kuran ayetlerine göre yeniden geliş-
lumsal ilişkilere karşı siyasi taarruzda bulunmak-
tirilmesi gerektiği inancını taşır. O, insanlığın ar-
tık maddi ve entellektüel olarak sosyalizm ve de- tır: “Şirk ordusunun üzerine geçirilen tevhit mas-
mokrasi için yeterli düzeye geldiğine ve İslam’ın kesinden” bahseder, zira şirk dini, artık “mızrak-
bundan böyle bu kavramları içermesi gerektiği- ların ucuna Kuran’ı takmıştır”. Şeriati, devamın-
ne kanidir. Ona göre, bu süreç hukukun evrimi- da daha açık konuşur:
dir ve tali Kuran metinlerinden orijinal metinlere “Bugün şirk dini ne yapıyor? [...] mihrabı var, ca-
doğru bir gelişmeyi ifade eder. miler inşa ediyor, bu camilerde cemaat namazı
ikame ediliyor ve Kuran okunuyor. Bütün İslam
ALİ ŞERİATİ’NİN DEVRİMCİ âlimleri ve kadılar, bu dine tabidir ve dinî şiar-
İSLAM TASAVVURU ların, Peygamber dininin savunucularıdır. Ancak
bu, işin şekil boyutudur, işin özü ve ruhu ise şir-
Sol ve İslam ilişkisi bahis konusu olduğunda akla ke dayanmaktadır.”
gelen ilk ismin Ali Şeriati olması boşuna değildir.
20 Ali Şeriati, Dine Karşı Din, Ankara, 2009 (Bu bölümde başka
19 “Onların işleri/yönetimleri, aralarında bir şûradır. Kendileri-
ne verdiğimiz rızıklardan infak ederler” (Şura, 38).
bir kaynak belirtilmediği sürece yapılacak alıntılar sözkonu-
su kitaptandır.) 33
NOM DE PLUME
Şeriati, özü isyan ve egemenlere boyun eğ- Şeriati, böylece tarihsel referansı, sahabeden Ebu-
memek olan tevhit dininin tarih boyunca hiç- zer olan eğilime dahil olur:
bir evrede başarılı olamadığını dile getirir, çünkü “Söz gelimi ‘Mal, Allah’ındır’ ayetini ele alalım.
İslam’daki dinî hiyerarşinin arkasında toplumda [...] Ebuzer, bunun ‘Mal, halkındır” şeklinde an-
her zaman hakim sınıf olan “mele ve mütrefin”21 laşılması gerektiğini, Allah’ın kastının bu oldu-
yer almıştır. Hal böyleyken “Dost kisvesine bü- ğunu açıklıyor. Mal ve mülk, özel şahıslara de-
rünmüş bir düşman ile mücadele etmek, tevhit ğil, aksine halkın hepsine aittir. [...] Zira Allah ve
halk aynı safta yer alırlar. ‘İnsanlar, Allah’ın aile-
diniyle savaşmak amacıyla takva ve tevhit elbise-
sidir’ sözü de bunu ifade eder.”
sine bürünen şirk diniyle savaşmak zordur. O ka-
dar zordur ki, Ali dahi bu mücadeleyi kaybetmiş- Peygamberden sonra İslam’ın sağcılığa doğ-
tir.” ru kaydığını söyleyen Şeriati’ye göre, “Osman’ın
Ali Şeriati’nin din eleştirisinin temel esasla- zaferi ve Muaviye’nin istilasıyla cahiliye eşrafının
rı, yoksul sınıflar ile egemen sınıfların arasında- ekonomik, kültürel ve ahlakî sistemi İslam’ı istila
ki sosyal mücadeleleri odağına alan bir tarih an- etmiştir.” Diğer bir deyişle,
layışına dayanır. Onun Müslüman ülkelerdeki “[...] mazlum kitlelerin adalet mücadelesi boyun-
dinî, siyasi ve sosyal aristokrasiye yönelttiği eleş- ca en yüce devrimci dalgaları meydana getiren il-
tiri, bu grupların gerçek dinden sapmasından, ah- keler, hiç gecikmeden bu ilkelerin aksine hareket
lakî sefilliklerinden ve muhafazakârlığından zi- edenlerin eline düştü ve cüppeye, külaha bürü-
yade mülkiyet ilişkilerini hedef alan bir eleştiri- nerek her zamanki zorbaların, zenginlerin ve hi-
lekârların elinde tamamen aldatıcı, yalancı ve hi-
dir. Bu mealde de ilahî iradenin tecelli etmesi için
leci bir rol üstlendi.”
toplumsal devrimin zorunluluğuna vurgu yapar.
Bugün revaçta olan, taklit ve tebliğ edilen İs-
lam, “Çok çalışmaktan nasırlaşan elleri öp” di-
34 21 Kodamanlar, toplumda iktidar ve söz sahibi olanlar. (Bkz.
Araf suresi, 60, 66, 75). yen Peygamberin ve “Evinde yiyecek olmadı-
ğı halde kılıcını çekmeyene şaşarım!” diyen müzde sahip olduğu perspektif, siyaseten belli bir
Ebuzer’in İslam’ı değil, sömürgeci sınıfların ve di- haklılığa sahip olsa da mücadeleyi kutuplaştıra-
ni ulemanın elinde hakimiyet aracına dönüşen bu rak, Batı’ya ve onun modernitesine karşı sınırla-
İslam’dır. Minberlerde vaizlerin “kimsesiz, fakir ması hasebiyle büyük ölçüde basite indirgenmiş
halkın lehine ve varlıklıların aleyhine konuştuğu- ve kültürelcidir. Yine Şeriati, yığınsal halk hare-
na, ancak fıkıh yazıp hüküm veren fakihlerin ise ketlerini isyanın taşıyıcısı olarak görürken ve ezi-
sağcı, muhafazakâr ve kapitalistten yana olduğu- len yoksul sınıfların ilahî irade hakkında edindik-
na yani fıkhî hükümlerimizin kapitalistin menfa- leri bilgiyle eyleme geçmelerini mümkün kılacak
atine olduğuna”22 vurgu yapan Şeriati, kapitaliz- eleştirel bilinç, tecrübe ve öğrenme sürecinden
me kendisini “İslamî bir biçimde süsleyebilece- hareket ederken günümüzün siyasal İslam’ında
ği bir çıkış yolu fırsatı vermeme” çağrısında bu- toplumsal eşitlik ve toplumsal mülkiyet fikrinden
lunur. ziyade yine dinin “afyon yüzünün” muhafazakâr
Bu noktada devreye sosyalizm girer: “Sosya- bir paternalizmini temsil eden, “uyuşturucu” bir
lizmden en büyük umudumuz, bu sistemde in- yardımseverliği öne çıkaran ve genellikle şehirli
san, iman, düşünce ve insanın ahlakî değerleri- orta tabakaların taşıyıcısı olduğu seçkinci ve po-
nin artık ekonomi temeli üzerine kurulan bir üst- pülist biçimler hakimdir.
yapı ve bu temelin ürettiği bir malzeme olmama- Hasılıkelam Ali Şeriati’ye göre, İslam dev-
sındandır. İnsan, kendi kendisinin sebebidir.” rimci bir teolojidir. “Kutsal metinlere ait terim-
Şeriati’ye göre, sosyalizm insanı “değer” üreten ler, Şeriati’nin elinde radikal ölçüde yeni anlam-
tek varlık olarak kabul etmesi sebebiyle makbul- lar kazanır. Ümmet sınıfsız topluma doğru sürekli
dür. İslam’a göre de “insan, Allah’ın ruhunun ta- devrim içinde olan dinamik topluma, tevhid top-
şıyıcısıdır. Hayattaki temel misyonu, kendi varlı- lumsal dayanışmaya, cihat kurtuluş mücadelesi-
ğını tekâmül ettirmek ve benliğini kapitalist sis- ne, mücahit devrimci savaşçıya, mümin gerçek sa-
temin ekonomik köleliğinden, sömürgeci mülki- vaşçıya, mezhep ve din bütünlüklü bir ideolojiye,
yet zindanından ve burjuvazi bataklığından kur- kafir pasif ve kaderine boyun eğmiş özneye, şirk
tarmaktır. Bununla beraber sınırsızca para canlı despotik iktidara teslimiyete, tefsir kutsal metin-
olmanın, iktidar sevdasının, rekabet histerisinin, lerden radikal anlamlar çıkartılmasına, Habil ve
hilenin, çıkarcılığın, mal biriktirmenin, kendine Kabil hikayesi, çağları aşan sınıf mücadelesine,
tapmanın ve toplumsal tabakalaşmanın kendisin- intizar (umut) gerçekleşecek devrim için yapıla-
den türediği bireysel, çıkarcı, maddi kazanç pe- cak hazırlıklara ve mustazafîn –‘Dünya mazlumla-
şinden koşan alçak ve değersiz ruhun kökünü ka- ra miras kalacaktır’ anlamında– Frantz Fanon’un
zımaktır. Aynı zamanda toplumu ve hayatı, hak- ‘Yeryüzü Lanetlileri’ isimli eserine atfen, mazlum
ka tapan ruhun, varlıksal yüceliğin, toplumsal kitlelere dönüşür.”23
tekâmülün ve sosyal gelişimin tecelli edeceği bir MARX VE ALLAH ARASINDA
yapıya kavuşturmaktır.”
Onun “dine karşı din” çatışmasının arkasında Yoksullar ve ezilenler için yeni stratejilerin geliş-
yatan toplumsal mücadeleler ve sınıf mücadele- tirilmesi, günümüzün en acil sorunu olarak or-
si konsepti, bu bağlamda aynı zamanda dinî meş- ta yerde duruyor. Asıl mesele, otoriter rejimle-
ruiyet aracı olarak kullanan egemen sınıflara kar- rin meşrulaştırılmasında bir araç olarak kullanı-
şı mücadele içinde dinin “afyon yüzüne” karşı sa- lan dinin, halkın gerçek çıkarlarını korumak için
vaşım veren ve insanlığın özgürleşmesi için or- egemen sınıflara karşı mücadelede ideolojik bir
tak miras olarak anladığı sosyalizmle bir ittifak silah olarak nasıl bir işlev göreceğidir. Mısırlı “İs-
çağrısı iken, İslamî direniş hareketlerinin günü- lamî solcu” filozof Hasan Hanefi’ye göre, İslam
zaman, mekân ve toplumsal koşullara göre şekil-
22 Ali Şeriati, İslam ve Sınıfsal Yapı, Ankara, 2008, s. 46 (Başka
bir kaynak belirtilmedikçe bundan sonra yapılacak alıntılar
söz konusu kitaptandır.)
23 Ervand Abrahamyan, Radikalizmden Liberalizme İslamî Sol,
http://istiraki.blogspot.com 35
lenen ve sürekli değişen dinsel bir üstyapı yoru- lanmanın Batılı-modernist laisizminden arınarak
muyla, kültürlerin çokluğunu ve çeşitliliğini ifa- kendini “Leninist bir yenilenmeye” tabi tutması-
de eder. İslam’ın birlik tezine dayalı olarak “gele- na bağlıdır:
nek” ve “çağdaşlık” arasında dengeli bir uzlaşma- “Ezilen sınıfların bir yeryüzü cenneti uğruna ver-
nın propagandasını yapanların baskıcı bir gerçek- diği gerçek devrimci mücadelesinin birliği, bizim
liğin temellerini meşrulaştırdığını savunan Hane- için proletaryanın gökyüzü cenneti üzerine fikir
fi, ancak bu denge ve dengeli birlik içinde yok- birliğinden daha önemlidir” (Lenin).
sullarla zenginlerin, ezenlerle ezilenlerin bir ara- Ancak ‘Batı’dan getirilen düşünceleri geleneğin
da tutulabileceğini söyler. Hanefi, reaksiyoner üzerine çıkarmayan’ ve İslam’da Ali Şeriati’ye tek-
İslam’ın devrimci bir İslam ile yer değiştirmesini rar dönüşü sağlayacak bir gelişmeyi umut eden
ister. Ritüel ve törenlerin ön plana fırladığı tepki- bir sol, yoksulların ve ezilenlerin toplumsal kur-
sel İslam, sağcı ideolojik bilince katkıda bulun- tuluş ve anti-emperyalist mücadelesinde tekrar
makta ve böylece “Allah’a iman” kitleleri ikircik- ayağa kalkmayı becerebilecek ve böylece toplum-
li bir anlayışla gerçekliğe yabancılaştırarak kabul sal mücadele sürecinde gafil avlanıp bu sürecin
ve teslimiyete koşullandırmaktadır. Allah’a iman altında kalmayacaktır.
ile insanlık için mücadelenin bir arada yürütül- Bu da kuşkusuz Ortodoks Marksist din anlayı-
düğü devrimci İslam ise, gerçekliğin bütün alan- şına, her şeyden önce de onun 18. yüzyıl burju-
larında tanrısal “hakikat”in her zaman bulunma- va felsefesinin ve bu felsefenin anti-klerikalizmiy-
dığı tarihsel bir bilinci aşılamaktadır. Özgün ha- le sınırlı bayağılaştırılmış okuma tarzına bir mey-
kikat, her halükarda gerçekliğin “sağcı” düşün- dan okumayı zorunlu kılmaktadır. Zira sosya-
cesinde bulunamaz. “Allah’ın birliği”nin çelişki- lizm, insanın tanrı tahayyülünün olumsuzlanma-
leri dengeleyip düzene soktuğu Ortodoks idealin sında ifadesini bulan öz bilinci değil, bilakis insa-
(İslam’ın birliği) yerine, “birliği” sürekli olarak nın müsbet öz bilincidir. Bu da şüphesiz Marksiz-
gerçekleştirilmesi gereken bir ödev olarak tasarla- mi artık bir zamanların Moskova’daki ebleh ide-
yan mistik-devrimci yorumlar ikame edilmelidir. olojik otoritelere bağlı, kapalı ve donmuş bir sis-
Fakat özgürlük, Batı’dan getirilen düşüncelerin tem değil, çeşitli yorumlara açık ve dolayısıyla ye-
gelenek üstüne çıkarılmasıyla sağlanamaz. Kitle- ni bir İslamî yoruma da elverişli devinim halinde
lerin devrimci bir bilinç kazanması, ancak insanî bir düşünce sistemi olarak algılamayı icap ettir-
öznelliğin gelenekle beslenmesiyle mümkündür. mektedir. Buna rağmen, her ne kadar sol ve İslam
Bu nedenle din de dahil olmak üzere, geleneğin bağlamında tartışmak, kavramların biraradalığı-
dönüştürülmesi, Müslüman dünyanın bütün böl- nın yaratacağı gerilimi de göz önüne almayı ge-
gelerinde beklenen yeniden doğuş için zorunlu rektirse de, Goethe’nin dediği üzere “Bütün teo-
bir koşuldur.24 riler gridir, yeşil olan ise hayatın canlı ağacıdır.”
Bu noktada önem arz eden olgu ise, fırtına ön- “Bazen insanın kapitalizmin kuyusunda Yu-
cesi sessizliğin yani yoksul sınıfların siyasi, sosyal suf gibi hapsolmuş vicdanı feryat eder, sahibini
ve baskı koşullarının yol açtığı kitlesel protesto uyandırır ve onu kurtarmak ister”25 diyen Ali Şe-
zafiyetinin aşılmasıdır. Ancak alt sınıfların geniş riati ve Kuran-ı Kerim’i devrimci bir değişim kay-
çaplı bir ayaklanması, toplumsal eşitliği ve halkın nağı olarak algılayan Mahmud Taha’nın umduğu
özgürleşmesini merkezine almış devrimci bir ha- mümin ve mümin olmayan devrimciler arasında-
reketi İslam’da yeniden ortaya çıkarabilir. Böylesi ki yeni kardeşlik, kurtuluş ve özgürlük dinamiği
bir hareketin, devrimci bir sol ile ne kadar orga- içinde kuvveden fiile geçtiğinde “O zulmedenler,
nik bir etkileşim içinde olacağı ise, solun Aydın- nasıl bir devrimle baş aşağı edileceklerini yakında
24 Krş. Marinus van den Boom, Devrimci Bir Düşünür: Hasan
bileceklerdir” (Şuara, 227).
Hanefi, İslam Kültüründe İnsan ve Tarih (H. Hanefi) içinde,
İstanbul, 2000. 25 Ali Şeriati, İslam ve Sınıfsal Yapı, Ankara, 2008.

36
S O L V E İ L A H İ Y A T

Müminin celadetine ne oldu?


SIRRI SÜREYYA ÖNDER

“Evinde ekmek bulunmadığı halde kınından sıyrılmış kı-


lıcıyla isyan etmeyen adama şaşarım ben.”
Ebu Zerr Ğıffari

Yukarıdaki sözlerin sahibi, İslama inanan ilk 10 niz, beni kefenlemeyin, toprağa gömmeyin.. Yal-
kişiden birisi olan Cündüb ibnu Cünâne’dir. Gı- nız hanginizde bir parça kumaş varsa onu bana
kefen yapmak için versin. Eğer benim veya karı-
far’lı Ebu Zerr olarak bilinecektir.
mın kumaşı olsaydı, size ihtiyacımız olmayacaktı.
Ali Şeriati tarafından dünyanın bütün yoksul- Ne çare ki yoktur.”
larına ve mazlumlarına yeniden hatırlatılıp ihya
edilmesiyle birlikte günümüz müslümanları ara- Kendisi için “O yalnız yaşayacak yalnız öle-
sında anti-kapitalist bilincin bayrağı ve ümmetin cek ve yalnız haşrolunacaktır” diyen sevgili dostu
peygamberin ölümünden 22 yıl sonra Rebeze çö-
yitik vicdanı olmuştur.
lünde öldü...
EBU ZERR’İN İSYANI, EBU ZERR NİSYANI Celadet bahsine Ebu Zerr’le başlamamın iki
önemli gerekçesi var:
Mekke’nin zenginleri ondan hiç hazzetmezler-
Birincisi, Türkiye’de bir makamı vardır ve
di. Kapı kapı dolaşıp onlara, “Altın ve gümüşü bi-
memleketim Adıyaman’dadır. IV. Murat, Bağdat
riktirip gizleyerek, onları Allah yolunda harcama-
seferinden dönerken bir türbe yapılarak ihya edil-
yanları elem dolu bir azapla müjdele” diyerek Tev-
mesini istemiştir. Kitabesindeki tarih 1136 yılın-
be Suresi’nin 34. ayetini hatırlatırdı. Muaviye’nin
da kurulduğunu göstermektedir. Adıyaman er-
akıllara zarar servetini ve onları elde ediş biçimini
kek nüfusunun yarısından fazlası Abuzer adını
eleştirdiğinde, Halife Osman’a şikayet edildi. Sö-
taşır. Yani Ebu Zerr, bu topraklara hiç uğrama-
zünü Halife’den ve onun yöntemlerinden de sa- dığı halde, yoksul halkın gönlünde, Onun bezir-
kınmayınca Rebeze’ye, çölün en ücra ve ıssız ye- gan düzenine karşı haykırışı yer bulmuş ve gö-
rine sürüldü. Oğlu ve kızı açlıktan ve bakımsız- nüllerindeki makama yerleşmiştir. Bugün türbe-
lıktan öldüler. Kendisi de hastalanmıştı. Karısı sini ziyaret edenler, türbeyi restore (!) eden bele-
Ümmü Zerr, bir kefen bezleri bile olmadığını söy- diye başkanının kendi kendisine teşekkür ettiğini
leyip ne yapması gerektiğini sorduğunda yoldan gösteren devasa bir tabela göreceklerdir.
geçen kervancılardan yardım isteyebileceğini söy- İkincisi ve daha önemlisi, Ebu Zerr adı ve dü-
ledi Ebu Zerr. Gelen kervancılara son nefesinde şünceleri artık statükocu müslümanlar tarafından
şöyle seslendi: bir hor görme üslubuyla anılmaktadır. Kur’an-
“Hanginiz Osman’ın hizbi ise, yardımcısı ise, su- ı Kerim’i referans alarak, İslam’da servet, birik-
bayı ise, bana karışmasın. Halifenin görevlisiyse- tirme ve infak (dağıtma-paylaşma) bahislerinde 37
yoksullardan yana sesini yükselten ve Ebu Zerr’in denmişti. Hilafet Abbasilerden alındığı için Eme-
ülkemizdeki en önemli izleyicilerinden olan İh- vi etkisi ve argümanları Osmanlı uleması üzerine
san Eliaçık’a yapılan muamele bunun timsalidir. olanca ağırlığı ile çökmüştü. Bu o kadar böyleydi
“Bir lokma, bir hırka felsefesine inanmam, esas ki selatin camilerinde yıllarca Ali, Hasan ve Hüse-
burjuva da biziz” diyerek servet bahsinde hep yin adları anılmadı.
mahçup davranan müslüman yeni zenginleri ata- Dikkat edildiğinde görülecektir ki bilinen bu
ğa kaldırmaya soyunan MÜSİAD kurucu başka- dört ana din yorumunun hepsinin arkasında da
nı Erol Yarar, bir televizyon programında İhsan imparatorluklar, donanmalar, ordular ve müstek-
Eliaçık’a “Komünist komünist konuşma!” diye birler vardır. Yaygın olarak bilinenler de bunlardır.
çıkışmıştı. Buna mukabil bir de bilinmeyen, unutturulma-
İşte müslümanların yaşadığı kırılmayı ve geli- ya mahkum edilen, arkasında şah, melik, salta-
nen yol ayrımını en iyi özetleyen durum budur. nat bulunmayıp kendi vadisinde akan söylemiyle
Peki niçin böyle olmuştur? Buna cevap verebil- görkemli ama varlığıyla mütevazı bir ırmak var-
mek için kısaca, tarihsel olanı bilmek gerekiyor. dır. Bunlardan geriye hanlar, kervansaraylar, bü-
Kerbela’da yaşanan zulüm, İslamın yoksulların yük yapılar kalmamıştır. Geriye kalan sadece Ebu
elinden alınıp, zenginin insafına terk edilmesi so- Zerr örneğinde görüldüğü gibi yoksulların gön-
nucunu doğurmuştur. Bu terk ediş öncelikle “tef- lündeki makamlarıdır.
sir” eliyle tahkim edilmiştir.
YOKSULLARIN MAKAMI VE
İSLAMDA ÜÇ ARTI BİR DİN YORUMU ZENC HAREKETİ
Genel hatlarıyla İslamda üç ayrı din yorumu var- Bu mütevazı ırmağın en önemli örneği Zenc Ha-
dır. Birincisi Haşimi Abbasi din yorumu: Dört reketidir. Bu yitik tarihi bize yeniden hatırlatan
ameli mezhep bu başlık altında anılabilir. Ehli İhsan Eliaçık’ın anlattıklarından nakledeceğim.
Tasavvuf, Eş’arilik, Maturidilik ve Selefilik. Bun- Tarih, Hicri 250, miladi 863 civarıdır, yani
ların hepsine birden Ehli Sünnet denir (Sünnilik). Hz. Muhammed’den 250 yıl kadar sonra. Abba-
İkincisi İran Şia din yorumu: Caferiler, İsmaililer, si İmparatorluğu’nun zirve dönemi. Bu yıllara ge-
Zeydiler. Bunların hepsi Şia olarak anılır. Haşi- linceye kadar Emevilere ve ardından Abbasile-
mi, İmam Ali ve oğullarının taraftarlarıdırlar. Fı- re karşı yüzlerce isyan olmuştur, onlarca da kö-
kıhta delilleri Kitap ve Sünnet’tir. Kelami itikad- le isyanı. “Zenc hareketi” bunların en sonuncu ve
ları, Mutezile itikadıdır. Üçüncüsü Endülüs Emevi kapsamlı olanıdır.
ulemasının din yorumudur: Haşimi-Abbasi ve Hz. “Zenc” kelimesi Etiyopyalı ve Habeşistanlı an-
Ali ile evlatlarının aleyhtarlarıdırlar. Şam’da ku- lamına gelen Zeng kelimesinin Farsça’ya Zenc
rulan Emevi Devleti’nin ve kurucularının taraf- olarak geçmesinden türetilmiş. Zengibar da bu-
tarıdırlar. Arap Emevi milliyetçiliğini devam etti- radan geliyor. Abbasi tarihçileri genellikle Zenc
rirler. Yani bir nevi aşiretçi ve ırkçıdırlar. Kelam’î diye yazdıkları için Zenc hareketi olarak geçiyor.
İtikadları; Mutezile ve Aristo mantığına dayanan Hind kökenlilere Zutt, Pers asıllılara da Esavira
aşırı akılcılıktır. Fıkıhda deliller, Kur’an’ın zahi- demişler. Şehirlerde yaşadıkları varoşlara da Ah-
rine dayandırılır. Sünnete itibar etmedikleri gibi mas adını vermişler.
saygısızdırlar. Hadisleri referans kabul etmezler. Abbasilere 14 yıl kök söktüren Zenc hareketi-
Yukarıda anılanların yanında mutlaka sayıl- nin ekonomi-politik arka planını anlatalım ön-
ması gereken bir yorum daha vardır ki bu da Os- ce... İran-Irak savaşında çok anılan “Şattu’l-Arap
manlı ulemasının din yorumudur. Haşimi-Abba- su yolu”, Dicle ile Fırat nehirlerinin Basra kör-
si din yorumu olan Eş’ari’lik ve Maturidilik, En- fezine dökülmeden önce birleşip 193 kilomet-
dülüs Emevi din yorumu ile telbis edilerek (ka- re boyunca aktığı yere denir. Arap sahili, kıyısı
rıştırılarak), Osmanlı ulemasınca yeni bir din yo- anlamına gelir. Buralara daha önce Şatt-ı Osman
38 rumu geliştirilmiş; adına da Ehl-i Sünnet itikadı (Osman’ın kıyıları) deniyordu. Çünkü bu toprak-
müslümananarşist / ANTİ-POP
lar Halife Osman zamanında Osman b. Ebi’l-As masının önü açıldı. Sonraki iki asır boyunca feo-
es-Sakafi’ye ikta olarak verilmişti. dalite İslam toprağında alabildiğine boy attı, on-
Hz. Osman, kendinden önceki Hz. Ömer’in larca, yüzlerce Kureyş kabile ağası büyük ara-
toprak politikasında iki önemli değişiklik yaptı: zi, çiftlik ve bahçe sahibi haline geldi. Bataklık-
Kureyş’in Medine dışına çıkamayacakları ve top- ları kurutup bahçe/çiftlik haline getirmek için
rak sahibi olamayacakları yasağını kaldırdı.Yasa- binlerce köle çalıştırmaya başladılar. Klasik ara-
ğın kalkması ile birlikte Emevî oğulları gözünü zi fıkhında bile toprak köleliği olmamasına rağ-
Basra körfezindeki bataklık arazilere diktiler. Bu- men Roma toprak düzenine dönerek toprak köle-
ralar bataklık olduğu için ölü arazi (mevat) hük- liği (pleb/serf düzeni)) ihdas ettiler. Ve bunu bü-
mündeydi. Bu nedenle de vergi olarak onda bir yük bir ihtirasla yaptılar.
(öşür) alınıyordu. Bu bataklıkları kurutma ve eki- Bataklığı kurutma işi tuzları temizleme ve sü-
lebilir hale getirmek için, önce savaş ganimetle- pürme şeklinde oluyordu. Bu nedenle buralarda
rinden elde ettikleri gelirleri devletten takasla bu- çalışan kölelere “Şurciyyun” (tuzcular) ve “Kes-
ralara yatırdılar. Yani ölü hazine arazilerini savaş sâhun” (süpürücüler) deniyordu. Bu işten bü-
ganimetleri karşılığı mülkiyetlerine geçirdiler. yük tuz tüccarları ortaya çıkmıştı. Elde ettikle-
Hz. Osman’ın izin verdiği buydu. ri tuzları dış pazarlara, hatta Doğu Afrika’ya sata-
Bu bataklıkları kurutmak yani ıslah ve ihya et- rak bunun karşılığında köle, abanoz ağacı ve al-
mek için de Afrika’dan köle getirdiler. Köleleri tın alıyorlardı. Böylece tuzu temizlenerek ziraa-
yoğun emek isteyen bataklıklarda ağır şartlarda te elverişli hale getirilen araziler, kendi mülkle-
çalıştırarak oraları çiftlik arazisi haline getirmek ri oluyordu.
istiyorlardı. Böylece büyük “Bahçe sahiplerinden” Bataklıkları böylece çiftlik ve bahçe hale geti-
olacaklardı. ren kölelerin işi burada bitmiyordu tabii. Kuru-
Böylece geniş toprak sahibi ailelerin ortaya çık- lan büyük çiftliklerde şeker kamışı, pirinç ve pa- 39
muk başta olmak üzere imparatorluk şehirlerinin karşılığı satın almıştır” (Tevbe; 9/111) ayetiydi.
hububat, sebze ve meyve ihtiyacı karşılanıyordu. Bu ayeti okuyarak Allah’ın kullarının insanlar ta-
Özellikle şeker kamışının yetiştirilmesi; ekimi, rafından alınıp satılamayacağını, yegane satın ala-
büyümesi, sulaması, bakımı, hasadın toplanma- nın Allah olduğunu söylüyordu. Keza Beled sure-
sı, şekerin çıkarılması ve imal edilmesi, yılın oni- sindeki “Fekku Ragabe” (kölelere özgürlük!) gibi
ki ayı süren ve yoğun emek isteyen oldukça naz- ayetlere sık sık göndermede bulunuyordu.
lı tropikal bir bitkiydi. Bunun için yoğun bir köle Efendilerinden kaçarak harekete katılan köle-
emeği gerekiyordu. lerin tekrar iade edilmesi için teklif edilen köle
İlginçtir Güney Amerika’ya Afrika’dan gemi- başına beş dinar tekliflerini reddediyor ve bu ma-
lerle götürülen köleler de örneğin tropikal bir ceraya herhangi bir dünyevi gaye için girmediği-
iklime sahip Brezilya’daki şeker kamışı tarla- ni, amacının Allah rızası, özgürlük, adalet ve din-
larında çalıştırılmıştı. Buralarda da 400 yıl bo- deki bozulmanın önüne geçme olduğunu söylü-
yunca kölelik kaldırılana kadar yoğun bir şekil- yordu.
de köle istihdam edilmişti. “Kapitalizmin en sevi- Böylece giderek güçlenen hareket korsan ey-
len çocuğu şeker kamışı tarlalarıdır” sözü boşuna lemlere başladı. Abbasi kuvvetlerine baskınlar
söylenmemiş. düzenliyor, gemilere el koyuyor, efendilerin ko-
Ancak Şattu’l-Osmani’de çalıştırılan köleler o naklarını basıyor, ele geçirdikleri ganimetleri kö-
kadar şanslı olamadılar. Bölgede kısa sürede or- lelere ve yoksullara dağıtıyorlardı. En şiddet-
taya çıkan yeni “Bahçe sahiplerinin” tarlalarında li çarpışmalar zengin toprak sahibi efendilerinin
ölesiye, gece gündüz çalışmak zorundaydılar. yaşadığı Basra şehrinde oldu. Binlerce zenci kö-
İmparatorlukta köleliğin kaldırılmasına dair le şehre girerek her yanı yakıp yıktı. Zengin ko-
hiçbir işaret de yoktu. Kur’an’ın köleliği kınayan nakları, şatafatlı evler, lüks villalar ateşe veriliyor,
ayetlerini bayraklarına yazıp meçhule kılıç çek- kendilerine engel olmak isteyenler kılıçtan geçi-
mekten başka yol görünmüyordu. riliyordu.
Nitekim öyle yaptılar. Bayraklarına “Fekku ra- Öfkenin pimi çekilmişti. Siyah öfke dalga dalga
gabe” (kölelere özgürlük!), “Allah müminlerin ca- büyüdü, büyüdü...
nını ve malını cennet karşılığında satın almıştır” Bataklığın ortasında kendilerine bir şehir kur-
yazılı ayetleri yazarak başkaldırdıklarında, mo- dular: El-Muhtare... ‘Özgürlük kenti’ anlamına ge-
dern kapitalizmin doğmasına daha bin yıl vardı... len el-Muhtare aynı zamanda onların merkeziydi.
“Sahibuzzenc” (Zenci dostu/ lideri) diye anı- İmparatorlukta efendilerinden kaçan ve özgürlük
lan Ali b. Muhammed, Abbasilerin başkent ola- isteyen binlerce köle buraya geliyordu. Zenci li-
rak kullandıkları zamanlarda Samarra’da yaşı- deri el-Muhtare’de oturuyor, hareketi oradan yö-
yordu. Abbasi halifesi Musta’ın döneminde İs- netiyordu. İsyan giderek yayılınca bölgedeki şe-
lam dünyasında başta Şiîler olmak üzere muhalif hir, kasaba ve köyler teker teker onlara geçti. Bas-
dünya “Mehdi gelecek, vahşet bitecek” beklentisi ra, Ahvaz, Übulle, Abadan gibi şehirleri de haki-
içindeydi. İmparatorluğun dört bir yanında meh- miyetleri altına aldılar.
di iddiasıyla ayaklanmalar birbiri ardınca patlak Kısa sürede onbinlerce zenci kölelnin katılımı
veriyordu. ile “Sahibuzzenc” (zenci kölelerin dostu/lideri/
Zenci lideri Ali b. Muhammed böylesi bir za- kurtarıcısı) haline gelen ancak kendisi bir beyaz
manda ortaya çıktı. Ali b. Muhammed, bataklık- olan Ali b. Muhammed liderliğindeki bu hareket
larda çamur deryası içinde çalışan köleleri ziya- bataklık ortasına kurdukları özgürlük şehri el-
ret ediyor, çoşkulu konuşmalar yapıyordu. Köle- Muhtare’de 14 yıl hüküm sürdü. Vergi toplayıp
liğin sona ereceğini, efendilerinden kaçarak ha- civar şehir, kasaba ve köyleri kendilerine bağla-
rekete katılanların özgür olacağını söylüyor ve dılar. Efendilerinden kaçan binlerce köleden olu-
Kur’an’dan ayetler okuyordu. En çok öne çıkardı- şan birlik ve orduları ile kurdukları şehirlerde or-
40 ğı “Allah mu’minlerin canlarını ve mallarını cennet taklaşacı bir üretim ve paylaşım düzeni yaratma-
ya çalıştılar. Büyük toprak sahipleri ve onların si- şürdükten sonra köyleri yakıyor, şehirleri taru-
yasi ve askeri koruyucusu merkezi imparatorluk mar ediyorlardı.
(Abbasiler) ile defalarca üzerlerine kuvvet gönde- Böyle böyle Zenc şehirleri el-Mani’a, El-Mansu-
rilmesine rağmen ölesiye savaştılar. ra ve Ahvaz düştü. Abbasi kuşatması Zenc baş-
Kendi kurdukları şehirlerde kısmî özgürlük- kenti el-Muhtare’ye yöneldi. Şehre giriş çıkışları
lerine kavuşmuşlar ama düzenli bir program- kestiler. Ambargo bütün şiddeti ile günlerce de-
dan yoksun oldukları için tam bir yönetim de te- vam etti. Var gücüyle asılan Abbasi ordusu şehri
sis edememişlerdi. El-Muhtare’de kurdukları dü- yok etmek, köleleri tekrar efendilerine teslim et-
zen ortaçağ İslam dünyasının feodal geleneklerini mek ve köle liderini idam etmeyi kafaya takmış
tam aşamamıştı. ve bunu bir “devlet gururu” haline getirmişti.
El-Muhtare’de kurulan yeni düzenin kısa sü- Bataklığın ortasında kurulan hareketin başken-
rede asıl amaçlarından uzaklaşarak, “karşı çıktı- ti el-Muhtare’de günlerce göğüs göğüse çarpışma-
ğına benzeme” kadim hastalığına yakalandığını lar oldu. Onbinlerce köle “zincirlerinden başka
görüyoruz. Liderleri- kaybedecek bir şeyle-
nin Abbasi sultanla- ri olmadığı” için ölü-
rına özenerek şatafat- müne çarpışıyor, vu-
lı hayat sürmeye baş- ruşuyor, ölüyorlardı.
laması üzerine bu se- Abbasi orduları adeta
fer “içlerinden çıkan öldüre öldüre bitire-
efendilere” öfke ve is- mediler. Dört bir kol-
yan sesleri yükselme- dan şehre son bir sal-
ye başladı. Bir kez da- dırı düzenlediler. Taş
ha “acılar içinde do- üstünde taş bırakma-
ğan dinler ve devrim- macasına zenci kö-
ler, iktidara gelince ra- leleri kılıçtan geçir-
hat ve konfora gömü- diler. Liderleri Ali b.
lür ve yozlaşır” kura- Muhammed’in etra-
lı işlemekteydi... Son- fında vuruşa vuruşa
ra yine yeniden... ölüyorlardı. Nihayet
Zenc hareketinin Ali b. Muhammed,
devamı mahiyetinde- Ömer Muhtar’ın yal-
ki Karmatilerin el-Ah­ nız kalma sahnesi gibi
sa’da kurdukları şeh- tek başına kaldığı bir
re baktığımızda ise anda yakalandı.
daha gelişmiş bir proğram ve eşitlikçi, ortaklaşacı Kendisine emân verilmesine, isyan boyunca
bir düzen çabası görüyoruz. Öyle ki Karmatilerin çok cazip teklifler yapılmasına, mağlubiyetin ucu
dini, siyasi ve felsefi programları İslam tarihinde görününce yakın adamlarından kendisini terk
“İhvan-ı Safa” adıyla tanınmıştır. edenler olmasına rağmen Ali b. Muhammed tes-
Gelelim Zenc hareketinin ve liderleri Ali b. lim olmadı ve vuruşarak ölmeyi tercih etti. Öldü-
Muhammed’in akibetine... Abbasiler, Saffari ve rüldüğünde 48 yaşındaydı. Kellesi kesilerek mız-
Tolunoğulları tehdidi ile uğraşmakta olduğun- rağın ucuna takıldı. Bağdat’a getirilip meydanlar-
dan, Zenc hareketine köklü bir çözüm üreteme- da günlerce teşhir edildi. Bağdat’ın ‘yeşil sarıklı
mişlerdi. Nihayet el-Muvaffak komutasında dü- olu hocaları’, kölelerin ve cariyelerin hizmet et-
zenli bir ordu ile zencilerin eline geçen şehirleri tiği ‘yeşil saraylarda’ “vatan, millet ve servet düş-
bir bir kuşatmaya başladılar. Önce ambargo uy- manlarını kahreyle ya Rabbi!” diye dualar etti.
guluyor, aç ve susuz bırakıyor, iyice güçten dü- “Bahçe sahipleri” huzura garkoldu.
41
Kölelerin kurduğu el-Muhtare’de ise gökyü- sık sık teorik açıklığa kavuşamamanın sıkıntısına
züne yükselen dumanlar akbabalara karıştı. Kan düştüğümüz için, bir teorinin araştırılmasını ve
ve ceset kokusundan şehre girilemez oldu. Şeh- teorik bir metafizik ihtiyacını karşılayacaktır. Te-
oIojinin antropolojiye ve antropolojinin de ideo-
ri baştan aşağı yıktılar. Cesetleriyle birlikte cayır lojiye çevrilmesi, günümüzün ihtiyacını karşıla-
cayır yaktılar. Geride hiçbir kalıntı kalmasını is- yabilir. Bu manada ideoloji, toprağın kurtarıIma-
temediler. 14 yıl süren isyanda İbnu’l-Esir’e göre sı ve ülkenin kalkındırıIması olacaktır.
500 bin kişi öldü. O zaman müsIümanIar veya İslam ülkeleri olma-
Bugün zenci kölelerin Dicle ile Fırat’ın birleşip yacak, fakat gelişmekte olan üIkeler, Afrika-Asya
Basra körfezine aktığı yerde, çalıştırıldıkları şeker ülkeleri, yeni hürriyete kavuşmuş üIkeler, bağlan-
kamışı ve pirinç tarlalarının ortasında kurdukları tısız (bloksuz) ülkeler, fakir üIkeler, üçüncü blok,
ve adına ‘özgürlük kenti’ (el-Muhtare) adını ver- üçüncü dünya vs. olacaktır. Bunların hepsi eski
dikleri şehirden kalma hiçbir kalıntı yoktur. gerçeklere işaret etmek için yeni terimlerdir. Gü-
nümüzde isIam dünyası bu terimIerle işaret ediI-
Zenc hareketini takip eden bir diğer önem- ecek bir durumdadır. O, kolonize edilmiştir, kal-
li eşitlikçi hareketi de Karmatiler’dir. Bunlar 930 kınma yoIundadır, bloksuzdur, Afrika ve Asya’da
yılında Kabe’yi fethedip orada bulunan Hacer-ül bulunur ve hüyük çoğunIuğu ile üçüncü dünyayı
Esved’i kaçırmışlardır. Abbasiler 14 yıl boyun- teşkil eder. Halbuki hıristiyan dünyası kalkınmış,
ca başedemedikleri Karmatiler’i imha etmek için zengin, sömürgeci, bağlantılı yani İslam ülkeleri-
Selçuklu Sultanı Melikşah’tan yardım istemek nin karşısında yer alan üIkelerden meydana gel-
mektedir. Biz müslüman değiI, sömürge ve faki-
durumunda kalmışlardır. riz; buna karşılık Batılılar hıristiyan değil fakat sö-
TEOLOJİ DEĞİL ANTROPOLOJİ mürgeci ve zengindirler. Şu halde iki dünya ara-
sındaki ilişki müslüman ve hıristiyanIar arası bir
Bu hikâyatın ışığında şunları düşünmek müm- ilişki değil, fakat sömürgeci ve sömürülen, bağ-
kündür... lantılı ve bağIantısız, fakir ve zengin, kalkınmak-
Sol ve din ilişkisinin ‘bozucu alanı’ sanıldığı gibi ta olan ve kalkınmış ülkeler arası bir iliskidir. On-
lar arasında mümkün oIan tek diaIog, tek tanrıcı-
materyalist bakışla metafiziğin birbirine değmedi- lık ve teslis (üçleme), İsa’nın gerçekten veya za-
ği ve değemeyeceği alanları zorlamak değildir. Yol hiren çarmıhlanması, manevi ile geçici arasındaki
da bu değildir. Burada “sol” yaklaşım “kelam”ı red birlik veya ayrılık, sadece kitap veya kitapIa bera-
etmekle başlar. Tarih boyunca yaygınlaşabilen tef- ber gelenek, kitabi metnin doğruluğu veya tahrifi
sirler, hep egemenlerin manipülasyonuyla “teolo- gibi dogmalar arası bir dialog değil fakat zengin ve
jik” alana hapsedilmiştir. Din hep göklerde gezdi- fakir, sömürgeci ve sömürge ilişkisidir.
Bu manada antropoloji geleceğin teolojisidir zi-
rilmiş, bir türlü yere indirilememiştir.
ra insanın bilimi geleceğin bilimidir. Her teolo-
Mısırlı ilahiyatçı Hasan Hanefi, teoloji yerine ji dogmatik (kelam) basarısızlığa mahkum edile-
antropoloji temel alındığında dinin egemenlerin cektir. Şayet teoloji yasamını sürdürmek istiyor-
boyunduruğundan kurtulacağını vazeder: sa, klasik manası ile ortadan yok olup antropoloji
olarak tekrar dogmak durumundadır.”
“Teolojinin antropolojiye çevrilmesi aslında di-
nin ideoIojiye çevrilmesinin bir girişi mahiye- Meseleye Hanefi’nin baktığı yerden düşünül-
tindedir. Aslında bizim bir ideolojiye ihtiyacımız meye başlandığında bu alanın zannedildiği gibi
vardır. Bu terimin, belki değeri gittikçe azalan bir
mayınlı olmadığı, tam tersine temel ittifaklar za-
manası vardır. İlk anda ideoloji ilme karşı çıka-
bilir, fakat çağımızda, kalkınmakta olan ülkeler- viyesinden bakmanın mümkünlüğü görülecektir.
de bu terim, gerçeği yönetecek bir fikirler top- Zira “Mümkün, gerçekten çok daha fazla ger-
luluğunu hatıra getirmektedir. İdeoloji, bilhassa çektir!”

42
S O L V E İ L A H İ Y A T

Aynı trende: İslam ve sosyalizm


MURAT UTKUCU

Hikâye meşhur... Belh şehrinin şehzadesi İbrahim ceksin. Öbür alemde neler çekeceğini düşünü-
Ethem, bir gün hizmetçilerinden birini, muhte- yorum da ona gülüyorum Şehzadem... der susar.
şem yatağında uyurken yakalar. Hizmetçi şehza- Şehzade’nin içinden bir ateş topu kopar, bir dağ
denin yatak odasını temizlerken yorulmuş, bir yıkılır, bir güneş batar, bir kainat doğar. Sır ken-
dakikalık istirahat ise uzun bir uykunun kapısı- dini açık eder. Ne yapacağını bilmez halde kal-
nı aralamıştır. Şehzade, bu “densiz” hizmetçiyi, o kar ayağa, sonra dizüstü çöküverir olduğu yere,
halde görünce öfkeden deliye döner ve elindeki sonra koşup Hizmetçi Kız’ı kucaklar. Sebep oldu-
asa ile kızı dövmeye başlar. Kız acıyla fırlar ya- ğu yaralarına elleriyle merhem sürer... Sonra kuş
taktan, kendine gelince de bağışlanmak için yal- tüyü yatak, sedef kakmalı sandalye, inci işlemeli
varmaya başlar: “Etme beyim!” der, dinletemez, kaftan ve asaletini, kirli bir gömlek gibi üstünden
“aman” diler, durduramaz. Gözyaşlarına karışan çıkarıp atar. Rivayet o ki yoldan geçen bir garibe
çığlıkları sarayın kubbelerinde yankılanır. Kız, bağışlar. Sonra, yoksulların, yani ayak takımının,
nice zaman sonra ağlamayı keser, gülmeye başlar. yani halkın arasına karışır. Karışırken, berrak bir
Güldükçe, İbrahim Ethem hiddetlenir; hiddet- zerre gibi ayrışır. Bir kopuş hali, nihayetinde me-
lendikçe zalimleşir. Kız zalimin elinde eli yüzü tamorfozdur bu. Şehzade Ethem, böylece sufiye,
kan içinde oradan oraya savrulurken gülmesine yani İbrahim Ethem Hazretleri’ne dönüşür. Hikâ-
ara vermez. Nihayet Şehzade, dövmekten yorulur ye, dilden dile, kıtadan kıtaya, çağdan çağa yayı-
elindeki asayı fırlatır atar, sedef kakmalı sandal- lır, bugünlere gelir.
yesine yığılır kalır ve sorar. “Ne zamandır dövü- Neredeyse bin iki yüz yıllık bu menkıbenin
yorum seni, sense gülmeye devam ediyorsun. Da- doğruluğu, şüpheli... Sıradan bir şehzadenin su-
yaktan aklını mı kaçırdın yoksa?” fiye dönüşmesi, belki bu şekilde olmadı. Belki,
Kız, kanlar içinde, çöktüğü yerden doğru- uzun bir tefekkür safhası gerekti. Ama hikâye-
lur. Ama bu kez gülmez. İbrahim Ethem’e diker, nin ana fikri, tıpkı bin yıl önce olduğu gibi, bu-
gözlerini. Gözlerinde nefret değil, çırılçıplak bir gün de çoğunluk olan yoksulları cezp ediyor ol-
acıma... Başlar konuşmaya: “Şu güzelim kuş tü- malı ki geçmişte dilden dile nakledilen bu men-
yü yatakta, beş dakika uyudum uyumadım; çek- kıbe, bugün sadece basılı eserlerin sayfaların-
tiğim şu azaba bak... Sense hayatını bu yatak- da değil, internet sitelerinde de can bulmaya de-
ta geçirdin, belki son nefesini de üzerinde vere- vam ediyor. Bu ana fikir, ilk bakışta tacını tahtı- 43
nı, Allah yoluna terk eden bir sufinin naifliğine en pahalısından yatak aldıklarında, akıllarına o
duyulan hayranlık gibi gözüküyor. Sen kalk, on- hizmetçi kızın sözleri gelmiyor. Bir piyango bileti
ca ihtişamı, malı mülkü rahat hayatı bırak, yolla- alıp zengin olma hayalleri kurarken de gardrop-
ra düş... Olacak iş mi? Elbette değil. Zaten çoğun- larında duran sürü sepet gömleklerine yenilerini
luk, bu tavra sadece gıpta ile bakarken kendile- eklerken de televizyon karşısında akşamları ağız-
ri için bir model olarak da almıyor. Sufilik ile na- larını hiç boş bırakmadıklarını fark ettiklerinde
iflik arasında kurulan ilişki de tam burada... Ama de İbrahim Ethem’in sırra kadem basması, akılla-
menkıbenin ikinci ve perde arkasında kalmış gi- rının ucuna dahi gelmiyor. Sebebi, kulların güna-
bi gözüken ana fikri var ki Sufi’yi ve hikayesini ha temayüllü, bir tür hedonist olmaları, değil her-
devrimcileştiriyor: Mülkiyet kirlidir. Mümini kir- halde. Peki ne öyleyse? Birincisi, mevcut dünya
letir. Yatağın, sadece kuş tüyü olması değil, aynı düzeninin öğrettiği sosyo ekonomik terbiye, ya-
zamanda sarayın demirbaşı olması anlamında bir ni uygarlığı, tüketim miktarı ile özdeşleştiren ka-
kirliliktir bu. Mülkiyet, rahatı getirir ve bu kadar pitalist kültür. İkincisi dindarların Marx’la arası-
“rahat”, cezayı hak eder, aslında etmelidir de... nı açan şu ünlü afyonlu vecizesinde anlatılmak is-
Hizmetçi Kız, hikâyede “vahyin temsilcisi” sıfa- tendiği gibi, mevcut düzene rağmen, ama o dü-
tıyla Kuran’a tercüman olmaktadır... Menkıbe- zenle birlikte yaşayabilmek için yeniden düzen-
yi bin yıldır nakledenler de Allah’ın böyle düşün- lenmiş ve bu haliyle Öğretilmiş İslam.
düğünü düşünmektedirler. Hikâyede olduğu var- Revize İslam’ın talebeleri, reddi mülk hikâye-
sayılan konfor-mülkiyet ilişkisinin zorlama oldu- sini, masal tadında ve bir ermiş yaşarmış, zama-
ğu; mülkiyet ve zenginlikten öte hikayenin “ra- nında duygusuyla okurken “derviş praksisi”nin
hatlık” eleştirisi içerdiğini iddia edenler “Müteva- İslam’ın kendisi olduğuna dair bir inanç taşımı-
zı Kapitalizm”i İslam’ın kalbine yerleştirilebilir. yorlar. Şahsi bir tercih olarak gördükleri “dünye-
Ama bunu yapmadan önce şu temel soruya ce- vi keyifle araya mesafe koyma” tavrını, İslam’ın
vap vermeleri gerekiyor: Saraydaki yatağın kena- temeliyle çok da ilişkilendirmiyorlar. Naif bir er-
rına ilişebilmek için aslında neye sahip olmak ge- mişin, kendisinden de naif bir tavrıdır bu. Sadece
rekir? O zavallı hizmetçi kız, bırakın bir gece ge- gözleri yaşartacak, ama asla uygulanmayacak bir
çirmeyi, ilişmenin bile ne anlama geldiğini vücu- Tarz-ı iman. Ama farz-ı İslam değil.
dundaki kırbaç izlerine bakıp öğrenmedi mi? İb- Yine de ortada bir terslik var sanki... Menkıbe’-
rahim Ethem’e ise o, öğretecek! Evet... Siyasi İk- deki mülksüzlük güzellemesini, en azından naif
tidar, mülkiyet ve temerküzü olmadan, o kuş tü- bir eylemcinin tercihi olarak bu ülkede canı gö-
yü yatakta, Şehzade İbrahim Ethem bile yatamaz- nülden onaylayanların komünizme ve sola, en
dı. Rahat bir hayatı herkes ister, lakin çok az in- hafif deyimle, bu denli mesafeli durmaları tuhaf
san, maddi dünyanın nimetlerinden yararlanır. değil mi? O halde şu “Mesafe”nin sebepleri üze-
Bu, bin yıl önce de böyleydi. Kırılma dönemleri- rinde biraz düşünelim: Tartışmaya girmeden ön-
ni saymazsak bugün de böyle... Rahat hayatın sır- ce, iki temel kavramı daraltarak kullandığımızı,
rı ise sınıf piramidinin tepesine yaklaşmakta sak- İslam derken Sünniliği; sol kavramı ile de sosya-
lı... Hizmetçi kız, sekizinci yüzyıl Hindistan’ında lizmi kastettiğimizi belirtelim.
bunu biliyor ve dinsel inancının “piramit”e düş-
1.
man olduğunu o zor anında söylemekten çekin-
miyor. İşin ilginci, bir şehzadeyi ikna edebilecek İlk olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ku-
kadar sağlam bir praksis ile hem de... ruluş felsefesini not etmek gerekiyor. Aslında İs-
Aradan bin küsur yıl geçiyor. Hikâye internet tiklal Harbi sırasında, 1920 Kurucu Meclisi’ne
üzerinden milyonlarca müslümana ulaşıyor. İhti- rağmen, Cumhuriyet’in, kuruluş felsefesinin ol-
mal, gözyaşları içinde ve tazelenmiş imanla hikâ- madığı doğru. Bu meclis, kurmaktan önce kur-
yeyi okuyanlar, sonrasında, kendilerine ortope- tarma hedefine kitlenmiş görünüyor. Geleceğin
44 dik ve ihtimal hiç de ihtiyaçları olmadığı halde, nasılı hakkında ortak bir fikir henüz yok yirmi-
lerin ilk üç yılında. Bu anlamda 1920 Meclisi ile sunmuş oldu. Bu süreçte anti-komünizm, Resmî
ilk anayasayı kabul eden 1924 Meclisi ve mesela İslam üzerinden Müslümanlığa yedirilirken daha
1937 Meclisi’nin “felsefe”leri de birbirini tutmu- yirmi yıl öncesine kadar (Birinci Dünya Savaşı,
yor. Devletin ne olacağının zaman içinde, ikti- Sultan Galiyef, Doğu Halkları Kurultayı vs.) sos-
dar mücadelesiyle biçimlendiği görülmekle bir- yalizm ile İslam arasında uyum arayanların siya-
likte, özellikle saltanat kurumunun Malaya Zırh- set yaptığı geniş coğrafya hafızadan silinerek eşit-
lısı ile birlikte itibarını da beraberinde götürme- likçi fikirlerin İslam’a olan uzaklığı anlatılmaya
sinin etkisiyle, nispeten siyaseten uygun şartlar- çalışıldı. “İnsaflı Kapitalizm”, bu dinin olabile-
da ilan edilen Cumhuriyet ve sonrasında işleme cek, en “sol” yorumu olurken, mevcut mülkiyet
konan siyasi projenin hızla netleştiği görülüyor: ilişkileri, zenginlik-yoksulluk ve mevcudun eko-
Balkan tipi ulus-devlet inşası. Bu modelin özelli- nomi politiği, takdiri ilahiden sayılarak kader ni-
ği, bütün özellikleriyle tek tip standart yurttaş ya- yetine sahiplenildi. Kadere ve buradan yola çıka-
ratmak, olmayanları standarda uygun hale getir- rak düzene isyan, tarih boyunca, Resmî İlâhiyat
mektir. Aynı etnisitiye mensup, aynı dili konu- tarafından Allah’a isyan olarak tanımlanmıştı. Bu
şan ve aynı dine inanan insanlar topluluğu... Ya- gelenek, yeni cumhuriyete de miras olarak geç-
ni sadece Tek Millet, Tek Dil değil, aynı zamanda ti. Böylece, “devlet dini”nin cemaatini oluşturan
Tek Din ve hatta Tek Mezhep. Mesela bu çerçeve- Müslümanlar, zihniyet olarak sağın doğal kitlesi
de “Din ve devlet işlerini ayırmakla” yetinmeyen haline gelmiş oldu.
laik cumhuriyet, yurttaşların dinlerinden ne an-
2.
laması gerektiği hususuna da müdahil oldu. El-
malılı Hamdi Yazır’a sipariş edilen Kuran tefsi- Kemalizm, kendi dinini yaratırken Sünni İslam,
rinde, dönemin Diyanet İşleri Başkanlığı, müfes- yeni rejim ve bu rejimin “İslamcılığı” karşısında
sirden “inanç meselelerinde Ehli Sünnet’e, pratik bir anlamda yaşam mücadelesi veriyordu. Belki
konularda ise Hanefilik mezhebine” uymasını ta- bu sebeple, rejimin tehlikeli muhalifi Said-i Kur-
lep ediyordu.1 dî (Nursî),* itikad meselesini mülkiyet ilişkileri-
Laik Devlet, standart yurttaşında sadece Türk nin kahredici gündelik sonuçlarına tercih edecek,
ve Müslüman kimliği aramıyor aynı zamanda eserlerinde pozitivist argümanları da kullanarak
Hanefi mezhebinden olmasını istiyordu. Böyle- “kullar arasındaki sınıf farklılığı ve iktisadi eşit-
ce dinler arasında İslam, İslam içinde Sünnilik, sizliğin kaldırılmasına değil de Allah’ın ve dola-
Sünni mezhepler içinde ise Hanefilik tercih edi- yısıyla İslam’ın varlığına” ilişkin tartışmalara yer
lirken sadece Aleviler değil örneğin Şafiiler de bu verecekti.** Halbuki, bilinenin aksine, sosyaliz-
tercihin dışta bırakılmış unsurları olmaktaydılar. me ilişkin dikkate değer değerlendirmeler yapan
Bu şekilde Laik Cumhuriyet’in sadece dini de- da kendisiydi:
ğil mezhebi de -Hanefiliğin Laik/Kemalist versi-
(*) Said-i Kurdî’nin Nursî’leşmesi süreci ile imparatorluğun
yonu- biçimlendi. Bir “devlet dini” olarak, İslam, ulus devlete dönüşme süreci arasında paralellik görünüyor.
Kemalizmin otuzlu yıllarda netleşen ideolojik ka- İmparatorluk yıllarında yazılarının altına Said-i Kurdî imza-
rakteriyle bütünleşti. Bu ideolojinin “oklarından” sını atan mütefekkir Tek millet ideolojisinin herhalde bas-
kısıyla Nursî adına dönüyor. Ardılları, sorgusuz bu adı kul-
biri olan halkçılık, toplumu sınıfsız imtiyazsız bir lanıyor. Kurdî sıfatı, bu süreçle birlikte, Kürtlerle birlikte
kitle olarak kurgularken Cuma fetvalarında can yok hükmünde kabul ediliyor.
bulan Resmî İslam da uhrevi hayatta sadece takva (**) Türkiye’de Sünni İslam Geleneği ile sol arasındaki tarihsel
kırılgan ilişki hususunda değerli görüşlerinden yararlandı-
ile ayrılan kullarını dünya hayatında eşitmiş gibi
ğım Mazlumder İzmir Şube Başkanı Sayın Mustafa Kaylı’ya;
yapıp sosyo ekonomik farklılıkları göz ardı ede- ayrıca sosyalizme ilişkin Said-î Kurdî Külliyatı’nı tarayarak
rek Marx’ın afyonlu din tanımına yerel katkısını ulaştığı sonuçları benimle paylaşma nezaketini gösteren ve
fikirlerini esirgemeyen Mazlumder Genel Yönetim Kurulu
1 http://tr.wikipedia.org/wiki/Elmal%C4%B1l%C4%B1_Mu- üyesi Sayın Süphan Erkan’a ve gündelik hayatta İslam ve
hammed_Hamdi_Yaz%C4%B1r Söz konusu protokol ve içe- solun teması hususunda değerli fikirlerinden yararlandığım
riğine ilişkin yazılı kaynağa ulaşılamamış ancak protokolün
varlığı şifahen teyit edilmiştir.
Sayın Harun Cici’ye teşekkürlerimi sunuyorum. Sağolsun-
lar. 45
“Sosyalistlik desatiri, İslâmiyetin esâsâtını boza- si medeniyet, ikincisi sosyalistliktir. (Tuluat)...
maz; şu medeniyet-i sefihe bozuyor, hem çok pa- Şimdi Şarkda müthiş bir silah imal ediliyor. Bu-
halı düşüyor. Zira maddiyyunluk ve engizisyon- nun hak kısmına sahip olmalı. Yoksa yine küs-
luk mâyesiyle neşv ü nema bulan medeniyet-i hâ- sek, onu da Hristiyanlık, İslâmiyet aleyhinde is-
zıra, pek çok aldatıcı ve müşevvik vesait ile mü- timal edecektir. Buna karşı, husumetle dayanmak
cehhez ve cazibedardır. O sehhâre, din ve namus pek güçtür.”4
ve fazilet mukabilinde kendini satıyor. Şaşaalı bir
hayatı gösterip takdim ettiğinden dinden, namus- Kapitalist hayat tarzı, Müslümanı cemaatinden
dan fazla rüşvet alıyor. Sosyalistlik ise; basit, sa- sünnet ve namazdan uzaklaştırırken, sade bir çor-
de bir hayatı takdim ediyor. Ona mukabil kimse- ba tadında Sosyalizmin ahlakı, İslam’a zarar ver-
yi dininden, imanından, namusundan büyük bir mez. Doğuda imal edilen (Sovyet devrimi ve son-
hisseyi feda etmek icbar etmediği gibi, kimse de rası) sosyalizm silahının hak kısmına sahip ol-
kendinden mecburiyet hissetmez.”2
mak ve onu da Hristiyanlığa kaptırmamak Said-i
Sosyalizmin İslamın özünü bozmayacağını bila- Nursi için önemli. Ama bu kadar değil. Said, sos-
kis mevcut medeniyet yani kapitalizmin madde- yalizmi önemsemekle kalmaz ona yol da göste-
ci ve engizisyoncu zihniyetiyle kuvvet bulan gös- rir. Çünkü sosyalizm İslam’la uyumlu keskin bir
terişli cezp edici hayatın Müslümanların dinine fikirdir ve bu “keskin fikir” halkla kucaklaşmak
zarar verdiğini sosyalizmin önerdiği sade hayatın için son tahlilde İslam’a ihtiyaç duyacaktır:
ise Müslümanların din namus imanına dokunma- “Cumhur-u avama müteveccih olan bir fikir kud-
dığını bizzat Said-i Kurdi dillendiriyor. Bu kadar siyet almazsa, söner. O yeni desatire kudsiyet ve-
da değil... Derdinin sadece imanlı Müslümanlar recek iki muazzam rakib din var. Şu keskin fikir,
değil mutlu bir insanlık yaratmak olduğunu açık- gözünü açtığı vakit, hasmını Hristiyan ve hasmı-
ça söylüyor: nın elindeki silahını Hristiyanlık dini bulmuştur.
Öyle ise, o fikir, yaşamak ve kudsiyet almak için
“Medeniyet-i hâzıra; beşerin yüzde seksenini me- İslâmiyete dehalet etmeye mecburdur. (Rumuz)”5
şakkate, şekavete atmış; onunu, mümevveh saadete
çıkarmış; diğer onu da, beyne-beyne bırakmış. Saa- Said-i Nursi’nin Sovyet Devrimi dahil dünya ta-
det odur ki; külle ya eksere saadet ola. Bu ise ekall- rihinin devrimci okumasını yaptığı bölüm merak-
i kalilindir. Nev-i beşere rahmet olan Kur’an, ancak lısı için dipnotlarda yer alıyor.6 Fakat Türkiye’de
umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun
eden bir medeniyeti kabul eder.”3 4 İçtimai Dersler (Hakikat Çekirdekleri I-II; Tuluat, Rumuz),
Said-i Nursî, Zehra Yayıncılık, İstanbul 2009, s. 235.
İnsanlığın yüzde seksenbeşini berbat koşullara 5 A.g.y.
mahkum eden mevcut medeniyete (Kapitalizm) 6 “İKİNCİ NÜKTE: Şu Vehhabi meselesinin âlem-i İslâmın
an’anesi itibariyle nasıl ki üç esası var, öyle de âlem-i insa-
karşı Said-i Nursi, Kuran’ın herkesi (hiç olmazsa niyet itibariyle dahi üç esası vardır. Birincisi: Ehl-i dünyanın
ekseriyeti) mutlu edecek bir medeniyet talebin- ve maddî tarihin nazarıyla, nev-i beşerin hayat-ı içtimaiyesi
noktasında bakılsa görülüyor ki, hayat-ı içtimaiye-i siyasiye
den bulunduğunu belirtiyor.
itibariyle beşer bir kaç devir geçirmiş. Birinci devir vahşet ve
Bu mutluluğun hakikat olmasında sosyalizm bedevilik devri, ikinci devir memlukiyet devri, üçüncü de-
hem ahlakî hem de siyasi açıdan Said için önemli: vir esir devri, dördüncüsü ecir devri, beşincisi malikiyet ve
serbestiyet devridir. Vahşet devri dinlerle, hükûmetlerle teb-
“İnsanın gıdaya ihtiyacı gibi, zevke de bir ihtiyacı dil edilmiş, nim-medeniyet devri açılmış. Fakat nev-i beşerin
var. Nefs ve hevâ cihetinde tatmin edilmezse, ruh zekileri ve kavileri, insanların bir kısmını abd ve memlûk it-
ve hüdâ canibinde zevkini arayacaktır. İki adam... tihaz edip hayvan derecesine indirmişler. Sonra bu memlûk-
Birisi seni, müşaşa, câzibedar, eğlenceli bir ziyafe- lar dahi bir intibaha düşüp gayrete gelerek o devri esir dev-
rine çevirmişler. Yani memlûkiyetten kurtulup, fakat el-hük-
te teşriflerle davet eder. Diğeri, sade bir yerde, ba- mü li’l-galib olan zalim düsturuyla yine insanların kavileri
sit bir çorbaya seni çağırır. Birincisine, değil ce- zaiflerine esir muamelesi yapmışlar. Sonra ihtilâl-i kebir gi-
maat, sünnet, belki namazı da terk edersin gider- bi çok inkılâblarla o devir de ecir devrine inkılâb etmiş. Yani
sin. İkincisine, sünneti de terk etmezsin. Birinci- zenginler olan havas tabakası, avamı ve fukarayı ücret muka-
bilinde hizmetkâr ittihaz etmesi, yani sermaye sahipleri ehl-
2 İçtimai Dersler (Hakikat Çekirdekleri I-II) Said-i Nursî, Zeh- i sa’yı ve ameleyi küçük bir ücrete mukabil istihdam etmele-
ra Yayıncılık, İstanbul 2009, s. 234. ridir. Bu devirde su-i istimalât o dereceye vardı ki bir serma-

46 3 İçtimai Dersler (Sünuhat, Said-i Nursî, Zehra Yayıncılık, İs-


tanbul 2009, s. 262.
yedar, kendi yerinde oturup bankalar vasıtasıyla bir günde
bir milyon kazandığı halde, bir biçare amele sabahtan akşa-
Sünni İslam’ın bu büyük mütefekkir ve eylem in- neminden kalma altmış yıllık metinleri okuma-
sanının zengin yoksul ve açıkça sınıf eksenli du- ya devam ediyorlar. Üstelik tıpkı, Nursi gibi mo-
ruşunu beyan ettiği sözleri Said-i Kurdi’yi tanı- dernizmin araçlarını kullanarak, dinin kaynak-
mak için önemli: larını dünyevileştiriyor, laboratuvarlarda din-
“Evet, ben neseben ve hayatça avam tabakasın- sel argümanlara delil bulmaya çalışırken Poziti-
danım. Ve meşreben ve fikren, müsavat-ı hu- vist bir din yaratmaya çalışıyorlar. Bugün Nursi
kuk mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten takipçilerinin ulaştığı kapitalist güç, iman mese-
ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adaletle, burjuva de- lesini öne çıkarmak konusunda müridlerini açık-
nilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümle- ça mürşidinden ayırıyor ve sermaye aklının par-
rine karşı eskiden beri muhalefetle çalışanlarda-
çası haline getiriyor. Sonuçta seksen yıllık süreç-
nım. Onun için, bütün kuvvetimle adalet-i tam-
me lehinde, zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve
te Nurcu olsun, olmasın, Sünni İslam’ın boş bı-
istibdadın aleyhindeyim. Fakat nev-i beşerin fıt- raktığı diğer alandan resmî dinin iktisadi yorum-
ratı ve sırr-ı hikmeti, müsavat-ı mutlaka kanunu- ları dinsel alana girmiş bulunuyor. Üstelik Sün-
na zıttır.”7 ni İslam’ın bu kesimiyle Devlet arasında bir has-
Bu sözlerin bu ülkede anti-komünizmin her sasiyet ve nefret ortaklığı da açıkça görülmekte.
dönem sağlam bir müttefiki olan dinî hareketin Nur Ekolünden Halit Ertuğrul’un Kendini Arayan
Adam adlı “bestseller”kitabı, bu nefret’in tipik bir
liderine ait olması şaşırtıcı. Üstelik bu sözler, din
tezahürü... Yazarın ihtimal büyük saygı duyduğu
aliminin “Yeni Said dönemi” içinde yani 1930’lu
“Üstad’ın” sosyalizm fikirlerini onaylamadığı an-
yılların başında söyleniyor. Said-i Kurdî, burju-
laşılıyor. Kitapta, yazar tarafından ikna edilerek
vaziye (istibdat ve tahakküm) karşı ömrü boyun-
doğru yolu bulan örgüt yöneticisi bir komünis-
ca muhalefet ettiğini zaten ayak takımının parça-
tin hikâyesi, “çizgi roman” tadında, parodileştiri-
sı olduğunu söylerken mutlak eşitliğe dinen iti-
lerek anlatılırken komünizm de “hak ettiği” sıfat-
raz ediyor. Gerçekte sosyalizmin mutlak müsavat
larla yerden yere vuruluyor. Kitabın bir yerinde
mı kuracağı ayrı bir tartışma konusu. Ama Said-
geçen şu ifade sahiden ilginç:
i Nursî için İslam ile sosyalizm arasında açık bir
yol var. Ama bu yol açıklığının Yeni Said olarak “O adam, konuyu bir ara felsefi ve ekonomik sa-
haya çekmek istedi. Ben ise hemen tevhid ko-
kabul edilen 1925 sonrası dönemde siyasete tah-
nusuna dönmüştüm. Çünkü böylesine güçlü bir
vil edilmediği de hakikat... Sonrasında takipçile- adamla kendi sahasında tartışabilmek için ön-
ri bu siyasi duruşu tamamen silmeyi uygun göre- ce inanç meselesinin halledilmesi gerektiğini
cek, solla bırakın temas etmeyi, özellikle Soğuk biliyordum.”8
Savaş dönemiyle birlikte rejimle bu ortak düşma-
Aslında bu bir itiraf: Yazar, bir komünistle ikti-
na karşı ittifak edeceklerdir.
sadi meseleleri tartışmaya, gücünün yetmeyeceği-
Sonuçta Cumhuriyet döneminden günümüze
ni, yani dünyadaki eşitsizlik meselesinde Komü-
takipçilerinin ekseriyeti, kullar arasındaki eşit-
nist ideolojinin İslam’a göre daha sağlam argü-
sizliğin son bulması için siyaset yapmak yeri-
manlara sahip olduğunu düşünüyor, bu nedenle
ne Nur itikadının yayılması için, “Yeni Said” dö-
elinin güçlü olduğuna inandığı “tevhid” yani te-
ma kadar tahte’l-arz madenlerde çalışıp kut-u lâyemut dere- izm üzerine tartışma başlığı açarak hasmı karşı-
cesinde on kuruşluk bir ücret kazanıyor. Şu hâl müdhiş bir
sında etkili olmaya çalışıyor.
kin, bir iğbirar verdi ki, avam tabakası havassa ilân-ı isyan
etti. Şu asrın tabiriyle sosyalistlik, bolşeviklik suretinde, ev- Burada akla takılan soru şu: Sahiden İslam’ın
vel Rusya’yı zir-u zeber edip geçen harb-i umumîden istifade “felsefi ve iktisadi meselelere” yaklaşımı bir ko-
ederek her yerde kök saldılar. Şu bolşevizmin perdesi altın-
daki kıyam-ı avam, havassa karşı bir kin ve bir  tezyif fikrini
münistle münazara edemeyecek kadar zayıf mı?
verdiğinden büyüklere ve havassa ait medar-ı şeref her şeyi Yani, yoksulluk, açlık, herkese bedava sağlık, be-
kırmak için bir cesaret vermiş.” Mektubat (28.Mektup), Said- dava eğitim, asgari ihtiyaçların bedelsiz karşılan-
i Nursî, Zehra Yayıncılık, İstanbul 1997 s. 415.
7 Lemalar (22.Lema) Said-i Nursî, Zehra Yayıncılık, İstanbul
2008, s. 210.
8 Kendini Arayan Adam, Halit Ertuğrul, Nesil Yayınları, İstan-
bul 2005, s. 53. 47
ması vb. hususlarda iki çift lafı yok mu İslam’ın? züyle hız kazanan komünist avından sonra bile
Said-i Nursî’nin olduğu görülüyor... Peki, bir bu destek devam etmiştir. Modern devletin kuru-
Müslümanın amacı, muhatabını tevhid mesele- luş sürecine neredeyse kayıtsız şartsız destek ve-
sinde ikna mı etmek, yoksa dünyayı iyilik, ada- ren; dindarların ve Kürtlerin hak taleplerini geri-
let ve (akrabalara) yardım (Nahl: 90)* temelinde cilik olarak yaftalayan, bu çerçevede rejimin, hem
yeniden mi inşa etmek? Herkesin Müslüman ol- kendisine hem de ötekilere hayatı zindan etmesi-
duğu, ama sömürünün; açlığın; yoksulluğun; di- ni mazur gören sol, İslam’la arasındaki köprüle-
lenciliğin alıp başını gittiği bir dünya mı tahayyül ri daha temel aşamasında berhava etmiş olsa ge-
edilen, yoksa yeryüzünün halifesi (Bakara: 30) gi- rek. Denebilir ki Cumhuriyet solunun tarihi, İs-
bi yaşayan insanlardan oluşan bir hayat mı? Bir lam karşısında Kemalizme yedeklenme tarihidir
Müslümanın, söz konusu halifelik makamı için ... İslamî çevreler de ne ilginçtir, bu anlamda Ke-
başka fikirlerden müttefik bulması mı anlamlı- malizme yedeklenmişlerdir. Rejim, iki hasmıyla
dır, yoksa ayetin açıkça kınadığı Ebu Lehep gibi, da tek tek hesaplaşırken diğerini, kendine müt-
hırs küpü sermaye sahiplerinin iktidarında yaşa- tefik kılabilmiştir. Yoksul Müslümanlar için de, o
mak mı? Bu noktada, İslamî hayat denilen idealin yoksullar adına politika yapan sosyalistler için de
sahiden kimlerin kafasında ne anlama geldiğine trajik olan budur. Bugün, İslamî etiketli sermaye-
bakmak ve bu anlamın ideolojik arka planını gör- nin iktidar olduğu ve bu iktidarın yoksul Müslü-
mek gerekiyor. Bu arka planda Sünni İslam, yok- manlar adına IMF politikalarını aynı kararlılıkla
sulluk ve sömürü iktisadını, bu hayatta ortadan uygulanmaya devam ettiği bir ortamda, iki “has-
kaldırılacak bir “kötülük” hali değil, aksine sevap mın” trajik karşıtlığından, hayatın asgarileri hu-
vesilesi hayırlı bir sistem olarak gördüğü sürece, susunda ortaklığa evrilecek bir olgunluk siyase-
sol ile arasındaki mesafe asla kapanmayacak. İşte ti çıkabilir mi? Belki yakın geleceğin siyasi gün-
tam da bu nedenle belki, bir kez daha genellersek demini, bu sorunun gündelik hayattaki karşılığı
Cumhuriyet tarihi, Sünni İslam için, ırgatlarla be- belirleyecek.
raber üzüm yemeye niyetlenmek değil, bağ sahip- Sebebi ne olursa olsun, sonuçta doksan yıldır,
leri ile ittifak tarihidir. Sünni İslam’ın sağa iman etmesine tanıklık edi-
yoruz. Yoksulların inancı, ne hikmetse, onları sa-
3. ğın kolay kitlesi haline getirdi. İslam coğrafyası,
Sünni İslam’ın tavrı böyle de solun yaklaşımı çok İran’dan Mısır’a oradan Sudan’a sol eğilimli ya da
mu farklı? Kemalizm, son tahlilde bir moder- düpedüz solcu mütefekkirler çıkarabildiği halde,
nizm projesi olması hasebiyle, sol tarafından do- Türkiye’de İslamî düşünce hayatını soldan dal-
ğal müttefik olarak görüldü. Hatta bu müttefik- galandırmış bir düşünür ve eylem insanı henüz
lik hali, Komintern raporlarına da yansıdı. Ta- çıkamadı. Bu hakikat, bir yandan Şeyh Bedred-
bii burada tek taraflı bir “aşk”tan söz etmek da- din gibi Sünni İslam geleneğinden geldiği halde
ha doğru olacak. Hatta Mustafa Kemal’in komü- bu niteliği yok sayılan üstelik ulemadan üst dü-
nizme ilişkin 7 Ağustos 1929 tarihinde, Eskişe- zey bürokrat iken Osmanlıya asi olmuş bir mü-
hir Garında TKP davasına bakan hakimlere söy- tefekkiri yetiştirmiş toprakların yaratıcılığına, öte
lediği “... Türk aleminin en büyük düşmanı ko- yandan sola sempati duyan dindarların varlığına
münistliktir. Görüldüğü yerde ezilmelidir.”9 sö- rağmen böyle... Peki, bunun müsebbibi, İslam’ın
ideolojik kimliği mi? Yoksa İslam, emek-sermaye
(*) Kuran’dan yapılan alıntıların tamamı için Kur’anı Kerim ve
çatışmasında, sermayeden yana tavrını, bin dört
Türkçe Açıklamalı Meali’nden (Heyet, Kral Fehd Mushaf-ı
Şerif Basım Kurumu, 1992, Medine, Suudi Arabistan) yarar- yüz yıl önce belirlemiş bir din mi? Kemalizmin
lanılmıştır. sınıfsız, imtiyazsız resmî dini, İslam’ın özünü mü
9 Fabrika, sayı, 63, Aralık 2006, s. 107. TKP Tarihinde İlk Bü- temsil ediyor yoksa? Peki, itikad meselesini, yok-
yük Kırılmaya Doğru, Sinan Dervişoğlu. (Yazıdaki bilginin,
sulluk açlık ve sömürünün önüne koyan cema-
48 1929 TKP Tevkifatı, derleyen E. Akbulut Tüstav Yayınları s.
133”ten alındığı dipnotta yer almaktadır.) atler sahiden Kuran’da bu meselelere ehemmiyet
verilmediğini mi keşfetmişler yoksa. Ve son ola- Konuyu dağıtmadan, soruyu yeniden ve esas-
rak, İslam, mülk sahiplerinin, sermayedarların tan soralım ve köklere dönelim: İslam, sol olabilir
dini mi? İslam sağcı bir din mi yoksa? mi? Sol İslam, mümkün mü?
Konu, incelemeye değer olmakla birlikte önce- Sol, üç ayak üzerinde yükseliyor: Özgürlük,
likle bu şekilde kurulan bir soru cümlesinin doğ- eşitlik, dayanışma... Terimlerde ısrar yok. Bel-
ru olmadığını söylemek gerekiyor. Birileri kalkıp ki mülksüzlük, kollektivizm, paylaşım ya da ak-
da Hira Dağı kadar müslüman iken araya Tanrı la gelmeyen ama bu anlamları içeren kavramları
dağlarını sıkıştırıyor; bir de üstüne, ırkçılığa bu- da yazmak mümkün. Otoriter tahayyüllere mey-
lanmış ümmetçilik aşını müslümanlara yedirebi- yal sol akımlar olsa da kişinin özünü gürleştirme
liyorsa, dinde her türlü yorumun mubah oldu- hakkı; her şeyden önce dünyevi ya da uhrevi her
ğu sonucuna ulaşmak gerekiyor. Üstelik on dört türlü kutsalın dokunulmazlığını yıkan eleştiriyi
asırlık tarihi boyunca, yapılmadık yorum, giril- içermesi bakımından Sosyalizmin olmazsa olma-
medik tarik kalmamış bir dinden söz ediyoruz. zı... Eşitlik; hukuksal, siyasi ve elbette bu ikisine
Böylesi geniş açılı okumaları mevcut bir dinin sol de can vermek anlamında iktisadi eşitlik... Ve da-
tefsiri mümkün mü diye tartışmak herhalde abes- yanışma! Sosyalizmin ahlakı, belki bu kavramla
le iştigal. temsil ediliyor. Başkasının derdini, derdi edinen;
İkinci nokta ise insanlar neye inanırsa inansın- gemisini kurtaran kaptanın yüzüne tüküren ve
lar, aynı sosyo-iktisadın tahakkümü altında, ay- kendi bacağından asılan koyunlara, neden orada
nı sokak aynı kahve ve aynı atölye ve büroda, ay- olduklarını sorup kendi başının çaresine bakanla-
nı metro, aynı gökdelen, aynı “AVM” aynı sevgi rı ahlaksızlıkla itham eden bir anlayıştan söz edi-
yolu ve meydanda, aynı cami, aynı şadırvan aynı yoruz. Tek başına kurtulmanın, kurtuluş anlamı-
kapalı çarşı ve aynı okulda bir araya gelmek du- na gelmediğini vazederken, ruhu kirleten bir dav-
rumunda. Bunun anlamı ise ister “Allahsız” ol- ranış olduğunu da büyük harflerle dillendiren bir
sun ister mütedeyyin kim siyasi iktisat hiyerarşi- anlayış... Ama asıl önemlisi bireylerin ortak eyle-
sinin en alt katında yer alıyorsa aynı muameleye mi olan dayanışmayı, şahsi tercihler olmaktan çı-
maruz kalacağıdır. Üç aşağı ama beş yukarı değil. karıp siyasi programa dönüştüren bir anlayış.
Bir işçinin dindar, agnostik, ateist, Musevi, Bu- “Sol Teslis”in İslam’daki karşılığı ne peki? Tar-
dist, Müslüman olması kapitalist üretim ilişkile- tışmaya girmeden önce dayanışma maddesinin
rinde, hele sol siyaset düşük bir profil veriyorsa apriori İslamla sol arasında ortak bir değer oldu-
hiç önemli değil. Hepsi aynı ücretli sistemin vi- ğunu not düşeceğiz. Cemaat toplumları ile kol-
dası olmaya devam eder. Tabii sistemi sorgulayan lektivist toplumlarda ortak bir damar olarak da-
bir muhalif hareket yükseldiğinde işin rengi deği- yanışma duygusunu tespit edeceğiz. Diğer iki
şecek, kılıçlar çekilecektir. Öncelikle müslüman madde üzerinde ise düşünmek gerekiyor.
işçilerin emek eksenli mücadeleden çekilip alın- Özgürlük, popüler kültürde, kişinin dilediği-
ması için öteki dinlere mensup olanlardan ayrış- ni, dilediği zaman ve mekânda eylemesi anlamın-
tırılarak keşfedilmeleri, bu arada müslüman işçi- da asosyal bir tanımı mevcut. Ama bu tanım ha-
ler arasında dindarların göze görünür hale gelme- kiki değil. Çünkü insan eylemin hakikati, aslında
leri, -statükonun korunması için araç olarak kul- bir başkasındaki izdüşümüne bağlı. Tıpkı, ıssız
lanıldıkları sürece- böyle bir siyasi konjonktür- bir adada şans eseri tanıştığı bir yerlinin (neden
de gerçekleşecektir. Kriz dönemlerinde ise solun kabile adı değil de yerli?) adını öğrenmeyi red-
mücadele çıtası yüksek olmasa dahi etnik dinî deden Robinson Crusoe’nun “Avrupalı” kimliği-
farklılıkların aslında düşmanlık kaynağı olduğu nin Cuma ile (neden bu kadar saçma bir isim?)
propaganda edilebilir. Yoksulun yoksulluk nede- görünür olması gibi. Özgürlük, asgari iki kişilik
nine kör olması için bugüne kadar denenmemiş bir ilişkiyi tanımlar çünkü... Sol, hem bu hakika-
yol kalmadı herhalde. Buna, iç ve dış savaş çıkart- ti bilir, masallar aleminden özgürlüğü çekip alır,
mak dahil... hem de insanın varlık sınırlarının uçlarına yolcu- 49
luğa çıkar. Reel sol siyasetin, çoğu pratikte, bıra- lim) için bir serbest bırakılma hali söz konusu...
kın ötekine yaşam hakkı tanımayı kendi sınırları- Üstelik “dinde zorlama yoktur!” (Bakara: 256) ifa-
na bile tahammülsüz bir dünya yarattığı vakıa ol- desi, ötekinin öteki olma hakkıyla ilgili bir du-
sa da teorik ve “hayâl edilen” hakikatin, bu reel rum tespiti içeriyor. “Onlar seni yalanlarlarsa de
sapmanın dışında yer aldığını, üstelik hayali ger- ki benim işim bana sizin işiniz de size aittir. Siz be-
çek kılan tecrübelerin de mevcudiyetini samimi- nim yaptıklarıma uzaksınız ben de sizin yaptıkla-
yetle iddia etmek mümkündür. rınızdan uzağım.” “Onlardan sana bakan da var-
İslam’ın özgürlük meselesine bakışı, her inanç dır. Fakat hala gerçeği göremiyorlarsa körleri sen
sistemi gibi din olmanın darlaştırıcı etkisiyle bü- mi doğru yola ileteceksin? Şüphesiz ki Allah insan-
külüyor. Toplum ve doğa yasalarını yaratan bir lara hiçbir şekilde zulmetmez fakat insanlar ken-
varlıktan ve karşısında bir yaratılmıştan söz edi- dilerine zulmederler.” (Yunus: 41, 43, 44). Eğer
yoruz. Senaryo, sahne, dekor ve karakterleri bir bir din, iman gibi temel bir meselede dahi “işle-
kalemden (“Ol!” emri) çıkmış bir kukla tiyatro- ri” ayırdığını beyan ediyor ve zorlamaya itirazı-
su tanımladıktan sonra oyunda özgürlük aramak nı açık bir dille söylüyorsa Kuran sınırlarına da-
biraz zor görünüyor. Meşhur cüz’i irade kavra- hil olan ve olmayan için bir özgürlük alanı tanım-
mının “kuklalara” özgürlük kapısını aralayan bir lanabilir. Buradaki özgürlük kavramının öteki-
serbest eylem alanı yarattığı teorik olarak doğru ne hayat hakkı tanımaktan öteye geçmediği, bu-
gibi... Ama davranışlara tam bir sorumluluk yük- nun ise bir özgürlük hali değil, ufuksuz bir ey-
leyecek kadar geniş bir özgürlük alanı tanımladı- lem hakkı olduğu doğru. Bununla birlikte, gerek
ğını iddia etmek de biraz zorlama olmuyor mu? Allah’ın ruhundan üfleyerek canlandırdığı bir var-
İnsanın sınıfını, ailesini, yurdunu, milletini, kö- lığın (Hicr: 29) tanrısallığı gerek yeryüzüne hali-
yünü, şehrini hatta bedenini belirleyemediği bir fe tayin edilmiş bir canlının “seçilmişliği, bir öz-
dünyada, kaderiyle yüzleşmesinden yani eyle- gürlük alanına işaret ediyor. Üstelik kutsal anla-
minden sorumlu olması haksızlık gibi duruyor. tıya göre, özgürlük, dağların bile korkarak sırtla-
Yine de cüz’i iradenin, külli iradeye rağmen madığı bir yük iken sadece insan başına bela ola-
kendini var edebildiği bir eylem alanı var. İnsanın rak “emaneti” kabul ediyor. “Cehalet ve zalimlik”
iman dahil her konuda tercihlerinin kendisine bı- insanın gözünü karartıyor herhalde. “Biz, emane-
rakılmış olması, aynı zamanda, bu tercihlere göre ti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu
hayatını -günahkâr dahi olsa- yaşama hakkını da yüklenmekte çekindiler, korktular. Onu insan yük-
beraberinde getiriyor. Tabii bedelini ödemek kay- lendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir. (Ahzab:
dıyla... Peki bu “ödeme” için birilerinin kendine 72) Burada emanet’in gerçekte irade olduğu yö-
vazife çıkarması Kuran’a uygun mu? nünde açıklamalar var. Ancak insana verilen bir
armağan gibi de düşünmek mümkün. Çünkü İs-
“Ve de ki: Hak rabbinizdendir. Öyle ise dileyen
iman etsin dileyen inkâr etsin. Biz zalimlere öy- lamî paradigmada insan, ancak bu emaneti sırtla-
le bir cehennem hazırladık ki onun duvarı ken- makla yeryüzünün halifesi olma sıfatına hak ka-
dilerini çepeçevre kuşatmıştır. İman edip de gü- zanıyor.
zel davranışlarda bulunanlar... işte onlara alt ta- Fakat hem yeryüzü’nün halifesi olarak ilan edi-
raflarından ırmaklar akan And cennetleri vardır.” len, aynı anda hırsına yenik, acz içinde, riyakâr,
(Kehf: 29, 30 ve 31)
zalim, cahil ama yine de üstün ve neredeyse ilahî
Ayetlerin anlamı açık. Tercihini başka türlü bir varlık olarak tarif edilen insanın Kitaba göre
kullananlara karşı Allah, bu dünyada hüküm ve- tam bir kafa (ruh?) karışıklığı içinde olduğu va-
rilmesinden yana değil. Üstelik bu dünyada “ecir- kıa iken “doğrusunu” bulmak adına ufuk ötesine
leri ziyan olmayanların” kazanımlarından da söz açılmak hakkını da içeren bir özgürlük alanı ve-
edilmiyor. Allah’ın yolundan gidiyorsunuz di- rilmiş olduğu neden söylenmesin?
ye bu dünyada mükafatlandırılacaksınız diye bir Eşitlik, İslam’ın sorunlu alanı. Nisa Suresi’nin
50 müjde yok yani. Müslim ve ötekiler (gayrimüs- 34. ayeti, belki de bu alanda sol ile İslam arasın-
daki mesafeyi tanımlamakta: “Allah’ın insanlar- tenenler, bu ganimetin kazanıldığı savaşta daha
dan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiy- dün hayatlarını ortaya koymuşlardı halbuki. Bir
le ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler başka düzenin lafzına fena halde benziyor bu söz-
kadınların yöneticisi, koruyucusudur.” Burada iki ler değil mi? Herkesin ihtiyacına göre aldığı ama
türlü eşitsizlik hali görülüyor. İlk olarak insanla- yeteneğine göre verdiği bir düzene.
rın bir kısmının ötekilerine üstün yaratılması ve Kaldı ki komşusu açken tok karına uyuma-
bunun sonuçları, ikinci olarak birinciyle ilişkili nın mahkum edildiği bir dinden söz ediyoruz.
olmak üzere kadının erkeğe tabi olması... Her iki Che’nin on dört asır sonra başka çocukların ayak-
durumda da üstünlük, yaratılıştan gelen değiş- ları çıplakken kendi çocuğunun ayakkabıyla do-
mez mutlak bir hal gibi görünüyor. Kadın erkek laşmasını ahlaki düşkünlük olarak tanımladığı-
eşitsizliğini bu yazının konusuna almayarak sınıf- nı hatırlatırsak arada bir dil ve ötekinin derdiyle
sal eşitsizlik üzerinden tartışmaya devam edelim. yanma hususunda bir yürek ortaklığı olduğunu
Ancak kadın-erkek ilişkileri çerçevesinde evlilik, söylediğimizde herhalde abartmış olmayız. Ama
şahitlik, aile reisliği gibi konular başta olmak üze- hayal de kurmamak, çubuğu bir tarafa bükerken
re toplumsal hayatta edilgen kılınan ve nihayetin- sınırı bilmek gerek. Mesela, Zariyat Suresi’nde,
de erkeğin sorumluluğuna verilen kadının takva, dünyada güzel davrananlardan söz edilirken malla-
günah ve sevap hususunda erkekle eşitliği belki rından muhtaç ve yoksulların da payı olduğunu bi-
kadın özgürlüğü için İslam’daki açık kapılardan lenleri (19); Mearic Suresi’ndeyse servet yığanlara
biridir.10 Sınıfsal eşitsizliğe ilişkin bu ayete rağ- cehennem ateşi müjdelenirken mallarından isteyene
men Kuran’da tıpkı köleliği yasaklayan bir ayet ve hatta istemeyene pay ayıranların övülerek cen-
olmadığı halde her fırsatta köle azad etmeyi öğüt- netle ödüllendirildiği (24-25) ayetleri sosyalizmin
lediği gibi bu üstünlük halinin iktisadi ve ahlaki iktisat programının yanına mı yazmak gerekiyor
sonuçlarını gidermek üzere emirler vermekten de yoksa dayanışma duygusunu uç noktalara taşıyan
imtina etmediği görülüyor. Malın sadece zengin- bir dinden mi söz etmek gerekiyor? “Cimriler” ve
ler arasında dolaşan devlete itiraz (Haşr: 7); ma- “Servet toplayıp yığanlar”a karşı savaş, sadece yar-
la mülke ata davara ekine altına gümüşe düşkün- dımlaşma duygusunun yansıması mıdır? Ama öy-
lüğün takva karşısında küçümsenmesi (Al’i İmran: le olsa peygamber zenginlerin cennete girebilmek
14-15), altın gümüş yığıp bu serveti Allah yolun- için yoksulları kırk bahar beklemeleri gerektiğini
da harcamayanlara verilen elem verici azap müjde- söyler miydi?
si, bu biriktirilen servetin ateşte kızdırılıp servet sa- Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Allah’ım, beni
hibinin sırtına yapıştırılacak olması (Tevbe: 34-35) yoksul olarak yaşat, yoksul olarak ruhumu kab-
zet, kıyamet günü de yoksullar zümresiyle bir-
birkaç örnek...
likte haşret.” Âişe sordu: “Niçin ey Allah’ın Re-
Ama Tevbe Suresi’nin 59. ayeti gerçekten dik- sûlü?” “Çünkü”, dedi, “Onlar cennete, zenginler-
kat çekici: den kırk bahar önce girecekler. Ey Âişe! yoksul-
Eğer onlar Allah ve Resulünün kendilerine verdiği- ları sev ve onları meclisine yaklaştır, tâ ki Kıyâ-
ne razı olup “Allah bize yeter yakında Allah da lüt- met günü Allah da sana yaklaşsın. (Aişe’den; Tir-
fundan verecek Resulü de. Biz yalnız Allah’a rağbet mizî, Zühd (2353)11
edenlerdeniz” deselerdi (daha doğru olurdu). İsa’nın sözünü hatırlarsak arada anlayış ve hat-
Ganimet paylaşımı sırasındaki bir tartışmaya ta üslup olarak benzerlik olduğu görülecektir:
müteakip bildirilen bu ayetin mesajı açık: “Her- “Zenginlerin cennete girmesi devenin iğne deliğin-
kes ihtiyacına göre alsın. Hatta almasın. Çünkü den geçmesinden daha zordur.” Hz.Muhammed’in
daha fazla ihtiyacı olanlar var. Allah’ın lütfu, mal- sözü Hazreti İsa’ya göre daha mutedil görünse de
dan mülkten ötedir.” İhtiyacına göre alması is- İslam Peygamberinin halefinden pek de farklı dü-
şünmediğini şu ayet gösteriyor:
10 Bu konuda Malezyalı yazar Amine Wedud-Muhsin’in İz
Yayıncılık’tan çıkan Kur’an ve Kadın kitabı meraklısı için il-
ginç olabilir.
11 Yazıda yer alan hadislerin tümü için http://ihsaneliacik.wor-
dpress.com/2009/11/08/dinle-ebul-kasimdan-yeni/ 51
Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “(Miraç sırasında) Ama ortada bir çelişki var sanki... Hayatı dü-
cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya gi- zenlemek ve yeryüzünün halifesine, kim olduğunu
renlerin büyük çoğunluğunun yoksullar olduğu-
hatırlatmak için gelen “tebliğ”, yoksulluğa çare
nu gördüm. Zenginlerin cehennemlikleri ateşe
gitmeye emrolunmuşlardı, geri kalanlar da mah-
olmamış, komşusu açken umuru olmadan yata-
pus idiler... (Üsâme İbn Zeyd’den; Buhârî, Rikâk nı kınarken komşunun açlığına çözüm bulmamış
51, Müslim, Zühd 93, 2736). olsun öyle mi? İnsanları inanıp inanmamakta ser-
best bırakan dinin, zenginliğin paylaşılmasını da
Bu hadislerin amacının pekâlâ zenginlerin yar-
bir tercih olarak gördüğü söylenebilir tabii. Ama
dımseverliğini arttırmak olduğu söylenebilir.
bu durumda zekât müessesesini neye dayandıra-
Ama peygambere atfedilen öyle sözler var ki bu-
cağız? Bir denge halinin korunmasına mı? Yani
rada bir tercih yapıldığı ortaya çıkıyor:
yoksullar da zenginler de olacak. Ama fakirlerin
Dostum Ebu’l-Kasım dedi ki: “Bir adam, Allah’ın o malda hakkı da olacak. O hak, zekât oranında
Resulü’ne uğradı. Peygamberimiz yanında bulu-
aktarılacak. Aç komşunun karnı guruldarken di-
nan zâta: “Şu gelen kimse hakkında görüşün ne-
dir?” diye sordu. Adam: “O, halkın zengin eşra- ğerini de uyku tutmayacak. Gece kalkıp, komşu
fındandır, bir kıza tâlib olsa hemen verirler, birisi kebapçıya götürülecek! Ama zengine bu hassas-
lehine şefaatte bulunsa, hemen kabul ederler” de- lığı emreden din için yoksulluk kader olacak! Bu
di... Derken az sonra bir adam daha uğradı. Pey- kadar basit yani...
gamberimiz “Peki bunun hakkında görüşün ne- Mülkiyetin ahlakına Kuran’ın da pek inanma-
dir?” dedi. Adam: “Ey Allah’ın Resûlü! Bu, müs-
lümanların fakir takımındandır. Bir kıza tâlib ol-
dığı, ayetlerden anlaşılıyor. Akyol ise Kur’andaki
sa vermezler, şefaatte bulunsa itibar etmezler, bir yardımlaşma emirlerine riayet eden “vicdanlı ser-
şey söylese dinlemezler?” cevabını verdi. Bunun maye sahiplerinden” söz ediyor. Meselenin püf
üzerine dedi ki: “Bu, onun gibilerin bir arz do- noktası, zenginliğin vicdanla taçlandırılması bel-
lusundan daha hayırlıdır?” (Sehl ibn Sa’d’dan; ki de. Rahmetli Babam, oğullarına terzi ustasının
Buhârî, Rikâk 16, Nikâh 15, İbn Mâce, Zühd 5,
bir sözünü hatırlatırdı fırsat buldukça: “Bu dünya-
(4120).
da zengin olmak varmış! Hem rahat bir hayat yaşı-
Zenginliği neredeyse kınayan, karşısında pay- yorlar hem keselerinden verip sevap işliyor, cennete
laşımı yücelten (ben yalnız bölüştürücüyüm) cen- girmeye hak kazanıyorlar. Fakirlik iki cihanda da
net yolunda fakirleri avantajlı ilan eden anlayı- başa bela!” Babam ve ustası, ihtimal İbrahim Et-
şın, buna rağmen mülkiyeti yasaklamadığı ayrıca hem Hazretlerinin hikâyesini bilmiyorlardı. Ra-
zenginliği veri kabul ettiği de hakikat! Bu neden- hat bir yatakta yatmanın bedelini de! Sözlerinde
le Mustafa Akyol şunu diyor: daha çok “ahlaklı kapitalizmi” sindirmiş dine bir
“özel mülkiyeti ve miras hakkını güvence altı- eleştiri var sanki. Aslında bu türlü dinin de “öğre-
na alan, ticareti ısrarla teşvik eden, fiyatlara narh tilmiş” olduğunu bilmeden bir eleştiri. Konfeksi-
koymayıp ‘serbest pazar’ın önünü açan İslamiyet, yon işçisi Mehmet Ali Usta ile Mustafa Akyol’un
ahlaki normlara sahip bir kapitalizmle son derece İslam’dan anladıkları kesinlikle aynı değil. Sağ-
uyumludur.”12
cı Müslüman bir entellektüele ideal görünen din-
Mülkiyetin ahlakı olsaydı en azından Hz. Mu- sel model bir Müslüman işçi için haksızlığı tem-
hammed cehennemin zenginlerle dolu oldu- sil ediyor.
ğunu söylemezdi herhalde. Bu arada Akyol, İs- Tüm bu tartışmalara rağmen son tahlilde
lam ile sosyalizmin ezilenler hakkında “taban İslam’ın sahiden Ahlaki Kapitalizm mi yoksa Me-
tabana zıt araçlara” başvurduğunu söylerken tafizik Sosyalizm mi olduğu bir okuma sorunu-
İzzetbegoviç’ten alıntı yapar: “İslam vermeyi, sos- dur. Burada Kuran’ın ruhunda tam olarak ne ol-
yalizm el koymayı emreder.” Zekâtı bir tür el koy- duğu, peygamberin kişiliği ve sözlerini tartışmak-
ma olarak görmediği anlaşılıyor Akyol’un. tan öte günün meselelerine göre ortaya çıkacak
farklı ekonomi politik yaklaşımların dinsel siya-
52 12 “Sosyalizm İslam’a Uyar mı?”, Mustafa Akyol, 29 Aralık
2006 tarihli Radikal gazetesi. setteki izdüşümünü sorgulamayı öneriyoruz.
Yine de altını çizelim: Peygamberin tüccar kim- rın dini ile varsılların dini hep ayrı oldu. Aynı di-
liği üzerinden İslam’ın ticaret dini olduğu söylen- ne inandıklarını sanıyor olsalar dahi yaratıcıyı ta-
se de gerek peygamberin bir mülksüz ve yetim nımlama biçimleri bile ayrıldı. Zalimin zulmüne
olarak dünyaya gelmiş olması gerek sonradan eşi karşı mazlumun Allah’ının olması böyle bir ayrım
olacak bir tüccarın yanında yıllarca ücretli sıfatıy- noktasının mihenk taşıdır. Peki kim bu Zalim-
la çalışması, gerekse şahsı aracılığıyla tebliğ edi- ler? Ateistler mi, sosyalistler mi? Yoksa zengin-
len dinin mülk karşıtı söylemi de içermesi, pey- lerin yaşadığı karşı mahalle sakinleri ya da şehrin
gamberi yeni bir gözle okumayı zorunlu kılıyor. bir ucundaki sitesinde sefa süren hemşehriler mi?
En alttakilerin peygamberi olarak bir Hazreti Mu- Hakikat şu ki Zalimlerle birlikte Cuma nama-
hammed okuması... zını kılmak için camide saf tutan; pazar günleri
Mesele şu: Durduğunuz nokta; bakış ve oku- kilisede önlü arkalı da olsa aynı sıralarda bulu-
ma açınızı etkiliyor. Okumanın içeriğine müda- şan dindaşlara, İlahî Kitabın sözlerini, mevcut re-
hale eden bir açıdan söz ediyoruz. Kendisi de ide- jimin egemenlerinin ekonomi politik ihtiyaçları-
oloji olan dinsel alan, farklı siyasal düşüncele- na göre –otantik anlamını bir kenara bırakarak–
rin prizmasından geçerken kırılıyor. Çoğu ideo- yorumlayan İlâhiyat Sınıfı, Allah ile Mevcut Re-
loji, bu şekilde dini kendine benzetiyor. İdeoloji- jimin amaçlarını aynılaştırmak gibi bir misyonla
lerin sınıfsal kökenini düşündüğümüzde aynı di- davrandılar. 16. asırda, Ebussuud Efendi’nin Ale-
ne mensup olduğu halde birbirinden o denli uzak vilerin imhasını dinen caiz gören fetvasından çok
dini yorumların aynı ana başlık altında nasıl top- daha öncesine dayanan ve bugün her hafta Türki-
landığını daha rahat anlayabiliriz. İktidar ve sı- ye camilerinde cuma hutbelerinin tek merkezden
nıf mücadelesi, kutsal okumaları, birbiriyle ne- dikte ettirilmesine uzanan süreç, mevcudun din-
redeyse ilgisiz uçlara savurabiliyor. Aynı din adı- selleştirilmesine hizmet eden siyasi programdan
na kılıç sallayan, aynı Allah’a iman eden tarafla- başka bir şey değil. Sözgelimi Aralık 2009’da, İn-
rın birbirlerinin canına kastetmelerini başka tür- san hakları haftası nedeniyle Türkiye’nin hemen
lü açıklamak mümkün mü? Bunun belki de en bütün camilerinde cuma hutbelerinde insan hak-
trajik örneği vefatından kısa sayılabilecek bir sü- ları kavramı işlendi. Yıl içinde ihtiyaçlara bağlı
re sonra peygamberin kendi sulbünden torunları- olarak Diyanet İşleri Başkanlığı ile bağlı birimle-
nın, maiyetiyle birlikte, bir başka siyasi hizip ta- ri Müslümanların düşünme tarzına hutbeler üze-
raftarı Müslümanlarca katledilmesidir. Dile ko- rinden müdahale ediyor. Bu müdahalenin İslam
lay, kainatın varlık sebebi olduğuna inanılan bir ve devletin resmî mezhebi olan Hanefilikle ne ka-
peygamberin ailesinden söz ediyoruz. Üstelik ci- dar ilişkili olduğu temel sorudur. Devlet kurumu
nayete sebep olanlar İslam Devleti’nin iktidarında olan Diyanet’in aklının son tahlilde Devlet aklı,
uzun süre söz sahibi oldular. dininin de Devlet dini olacağını tespit için Ali Şe-
Mülkiyet meselesinde Kitabın kimin tarafında riati olmaya gerek yok.
yer aldığı önemli. İdeolojilerin iddialarına ilahi Ülkenin siyasi gündemine göre belirlenen hut-
onay anlamına gelecek bir tarafgirlik bu. Ama da- be gündemi dinin sosyal gücünü işaret etmekte.
ha çok, kitabın bizatihi taraf olmasından öte taraf Bu sosyal güç, egemen sınıflar blokunun ihtiyaç-
kılınmasından söz etmek gerekiyor. Hemen he- larına göre ayar ediliyor. Müslümanların devlet
men Kitap’ın ne dediğine bakmadan tarih boyun- ve mevcut siyasi yapı içinde tevekkül sahibi kul
ca okumalar böyle bir seyir izliyor. Mesela yazar yurttaşlar olarak kontrol altında tutulması mese-
Mustafa Akyol kitaba sağ taraftan bakarken ger- lenin temelidir. Ancak meselenin bir diğer yanı
çekte bir sınıf adına yorumda bulunuyor. Yüzyıl- var ki devlet kavramına yapılan vurgunun ağırlığı
lar önce Torlak Kemal de bir başka sınıf ittifakı altında gözden kaçacak kadar silikleşiyor: Mülk
için söz söyleyip kılıç kuşanmıştı. Mezhep ve ce- sahibi yani burjuva Müslümanların durumu...
maat ayrışmasını da bu çerçevede düşünebiliriz. Laik devletle çatışma içinde görünen ve dinsel
Tarihsel olarak bütün kültürlerde yoksulla- baskılardan nasiplerini aldıkları için diğer mağ- 53
durların yanına kendi adlarını da yazdıran bü- bağlı bulundukları merkezden kopup kendi kili-
yük mülk sahibi kapitalist Müslümanların, siya- selerini kuran ve hayatları pahasına Tanrının sol
seten açlık tokluk meselesinden nerede durduk- gözüyle dünyaya bakıp müdahil olan rahipler de
larının fotoğrafını çekmek önemli... Çünkü dev- var.
letin temel iktisadi politikalarına (fonların dağı- “Han hamam size din iman bize.” Bu söz, ihti-
lımı dışında) pek bir itirazı olmayan bu kesimler mal, bir imam tarafından söylenmemiş olsa da bu
tıpkı Nurcu cemaatlerin ekseriyeti gibi, yoksul- coğrafyaya ait. Üstelik bu vecizede biz ve siz kap-
lukla savaş yerine ya ateistleri (Aziz Nesin) gün- samına giren herkes müslüman. Dinin ekonomi
demlerinin birinci maddesine yerleştiriyorlar ya politiği üzerine, içeriden bir okuma bu: Mülkiyeti
da Darwin’i ipe çekmek için darağaçları kuruyor- üzerine geçiren Müslümanlar ötekilere din-iman-
lar... Halbuki ne ateistler, iyi bir savaşçıdırlar ne la yaşamayı önerirken aslında kendilerinin Allah-
de evrim çürütülse, açlık ve mesela bebek ölüm- sız oldukları yok! Ama bir din okuması yaparak,
leri azalır. Üstelik evrim yasa düzeyinde kanıt- yoksul mülksüzlere, tevekkül ve azla yetinmeyi,
lansa bile, bu durum Kuran’ı yanlışlamaz. Çün- rejime karşı mutedil ve itaatkâr olmaları gerek-
kü Kuran pozitivist cemaatlerin tezlerinin aksine tiğini vazediyorlar. Bu ekonomi politiği deşifre
biyoloji kitabı değildir. Tekamüliye’nin varlığı ya edenler de, mülksüz Müslümanlar tabii ki.
da yokluğu kitaptan çıkarılamaz. Tıpkı coğrafya Bu söz, aslında afyonlamaktan usanmış bir din
astronomi bilgisinin çıkarılamayacağı gibi... talebini de ortaya koyuyor. Buradaki açmaz ise
Din, insanların kalplerine egemen olduğu müd- şu: Onbirinci tezle yoğrulmuş bir dinsel alan ya-
detçe zenginle yoksul arasındaki tarihsel müca- ratabilmek için dünyaya Onbirinci Tez’in felse-
delede araç olarak kullanılmaya devam edecek. fesinden bakmak gerek. Belki de Onbirinci Tez’i
Kimi zaman mülksüzlerin elinde mülklülere karşı şöyle yazmak: Bugüne kadar inananlar, adalet,
ama çoğu kez mülk sahiplerinin elinde mülksüz- eşitlik, iyilik, ve paylaşımı cennete götüren şahsi
lere karşı... Marx, iki asır önce tam da zenginlerin tercihler olarak gördüler. Aslolan dünyayı cenne-
elinde “oyuncak” olan dini tarif ediyordu. Daya- te çevirmektir. Ve elbette bunun için siyaset üret-
nılması zor, kalpsiz, vicdansız ve ruhsuz bir dün- mek...
yayı katlanılır kılan, ama direnmek yerine tevek- Dinsel alan, ancak solla temas halinde sevabı
kül talep eden ve bu nedenle en alttakilerin kur- siyasetin parçası haline getirebilir. Bu mümkün-
tuluşu için rehber olmak yerine onları uykuya ya- dür. Cehennemde yanmamak için namaz kılan
tıran bir dindi bu. Marx, 19. yüzyıl Avrupası’nda, ama namaz kıldığı camide ağustos ayında terle-
Rahip Munzer’in devrimci hatırasına rağmen kül- memek için klima taktıran zengin ile yoksul cami
liyen dini bu parantez içine alıyordu. Pozitiviz- cemaatinin bir ve bütün olduğunu kim söyleyebi-
min en parlak döneminde, büyük umutlar asrın- lir. Yine Nur cemaatlerinden birisinin sohbet top-
da, üstelik tarihsel materyalizmin kurucu filozo- lantısında bana ibadet ve dua ile işsizlikten kur-
funa, dinsel düşüncenin anti-kapitalist direniş tulabileceğimi tüm samimiyeti ile söyleyen ken-
cephesine dahil olması fikri herhalde çok da ca- disi de yoksul imam sahiden kimin ekonomi po-
zip gelmiyordu. litiğini savunuyordu. Aklına sıradan kapitalizm-
Sosyalizmin dünyanın üçte birinde kendini “re- den başka bir ekonomik düzen gelmeyen, o yok-
alize” edip sonrasında “kurtarılmış topraklar”ın sul imam, mevcudu veri olarak alıyor ve klasik
“reel” komünist partiler iradesiyle ancient bir Nurcu gibi tevhidi tek tarzı siyaset olarak gö-
regime’lere teslim edildiği bir çağdan geçtik. Tes- rüyordu. Belki de bu nedenle, cemaat dayanışma-
lim sonrası din, bu topraklarda sosyalist idealin sını da katalizör olarak kullanarak hedefe kitlenen
düşmanı olarak yeniden dirildi. Belki bu durum, İslami kesim, aralarından çok sayıda tekel seviye-
-reel hatalar bir yana- tarihin hiçbir döneminde sinde sermaye sahibi zengin aile çıkartarak eski
kilisenin Rusya’da yoksulun yanında yer almama- MÜSİAD Başkanı Erol Yarar gibi bunu müthiş bir
54 sı ile ilgiliydi. Ama Latin Amerika’da bu nedenle başarı olarak kaydettiler. Halbûki ahlakın bütün-
sel tutarlı olması gerekmez mi? Tek başına kur- Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca
tulmak yerine bütün bir cemaat ya da insanlığın iman ederdi. O halde inanmaları için insanları sen
kurtuluşunu amaçlaması... Ama olmuyor. Çünkü mi zorlayacaksın?” (Yunus: 99) ayetlerinden ba-
iyilik ve yardımın ahlakı da sınıfsaldır. Hatta ge- rış içinde bir arada yaşamanın “şifresini” çıkara-
cekonduların Allah’ı ile Residanceların Allah’ı da bilen bir ilâhiyat... Eleştiri’yi cihad sebebi değil
birbirine benzemez. Hakikat şu ki tarih boyunca insan varlığının gereği kabul eden ilâhiyat. Fark-
saraylar kendi ilahi ideolojisini kulübelere dayat- lı olanın farkını ancak anlatarak, yazarak çizerek
mış ve benimsetmiştir. Türkiye coğrafyası, bunun ve örgütlenerek gerçekleştirebileceğini kendi ta-
istisnası değildir. rihsel geçmişinden bilen bir ilâhiyat. Ötekine ha-
Gecekondular ve yetmiş metrekarelik apart- yat hakkını, Allahın sözlerinden çıkarabilen bir
man dairelerinde yaşayanlar için hayatın anlamı ilâhiyat...
din iman ayrımı yapmaz. Ama din bir ayrım nok- Din hayatı dönüştürmek amacıyla bu dünyada
tası olarak ortaya atılabilir. Bedava sağlık hizme- ve bu dünya için üretiliyor. İster kendini tarafsız
tinin neo-liberal politik propaganda ile haksız- tanımlasın ister bir partiyi destekleyecek kadar
lık ve ekonomiyi batıran bir durum olarak lanse gündelik siyasete müdahil olsun, ister kamusal
edildiği dünyada içi boş teolojik tartışmaların, has- alanda egemenlik kurmayı hedeflesin ister kendi-
ta yoksullar ve sosyal güvencesizler için bir anla- ni bireyin vicdanına hapsetsin bütün bu duruşla-
mı var mı? rın yoksul zengin işçi burjuva ve sınıf mücadele-
Gündelik hayatta, aynı ipin üzerinde durma sinde karşılığı bulunuyor. Dinsel inancın bireysel
mücadelesi verip aynı ahlakı benimseyen insanlar alana hapsedilmesi ilk bakışta kulağa hoş gelse de
için tevhid tartışması düpedüz hayat dışı bir aka- bu durumun dahi dini mevcut rejimin onaylayı-
demik tartışmanın parçası değil midir? İslam’ın cısı haline getirmek gibi bir işlevi olduğu da or-
sol tarafı kendine komşunun açlığını dert edin- tada. Din, şimdiyi gelecek için sadece bir geçiş
me duyarlılığı üzerinden bir hareket sahası bu- aşaması olarak gördüğünü iddia etse de dünya-
lacaktır. Bu duyarlılık, inançlı ya da değil bütün yı geleceğin kurgusuna benzetmek gibi bir amacı
mülksüzler için eylem birliğini kuracak güçte- var. Ama bu benzetme sürecinin; kimin için, ne
dir aslında. Ama İslam ve solun ortak siyasi proje ve hangi sınıflar adına işleyeceği açık ki ilâhiya-
üzerinde buluşmaları bu ülkenin tarihi boyunca tı da kuşatan tarihsel çelişkilere bağlı. O çelişkiler
engellenmiştir. Çünkü mülk sahibi sınıflar, ule- ki köleliğin ilgasını dilediği halde, Kuran’ın kayıt
mayı kullanarak ahlaklı mülkiyet, vicdanlı kapita- düşmesini engelleyebildi. O çelişkiler ki peygam-
lizm üzerinden bir başka dini kuruyorlar. Bu din, berin bazı hadislerini göz ardı edebilecek kadar
bin dört yüz yıldır mevcut rejimleri meşrulaştır- dine müdahil olabildi.
mak için yeniden ve yeniden üretiliyor. Geçmiş- O halde çelişkilerin çözümünde mülksüzler-
te yapıldı, bugün de mülksüzlerin kendi ilâhiya- den taraf bir ilahiyata ihtiyaç var. Burada solun
tını egemenlerin ilâhiyatından çekip alması gere- da dilini ve düşünme biçimlerini yenilemesi en
kiyor. Mülksüzlerin çıkarlarını gözeten her kim- azından üzerine düşünmesi gerekiyor. Din özü
se ona iyi gözle bakan ve bu çıkarların ahlakını itibariyle solun hasmı olamaz. Ama hasım edi-
savunan, bu ahlak için yorum kapılarını açan bir lebilir. Din, felsefenin sonsuz düşünce kulvarın-
ilâhiyat... Bedava sağlık bedava eğitim, barınma, da bir tartışma maddesi olabilir. Allah’ın varlığı
yemek iş hakkını ilahileştiren, özgürlüğü sade- ya da yokluğu meselesi, laboratuvarda kanıtlan-
ce kendi dininin ayrıcalığı olarak görmeyip “yer- madığı sürece ki bu imkansız, tartışılmaya devam
yüzünün halifesi olan bütün insanlar” için dile- edecek. Ama bu tartışma, gündelik hayatta ben-
yen bir ilâhiyat... Kadın ve erkek eşitliğini, takva zer siyasal söyleme sahip sınıfdaşları yani işçileri,
eşitliği üzerinden yeniden kuran ilâhiyat. “Dinde mülksüzleri birbirine düşman ettiği sürece din,
zorlama yoktur.” (Bakara: 256) “Öyleyse dileyen en alttakilerin ittifakını engellemek için en üstte-
iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf: 19). Eğer kiler tarafından bir frekans karıştırma aracı ola- 55
rak kullanılmaya devam edecek. Ama bunda sa- aramadan sonra koltuklarını buluyorlar. Kadın ve
dece dindarların değil mülksüzler adına politika çocuklar, yandaki ikiliye geçerken erkek, üniver-
üreten solcuların da payı olacak. sitelinin yanına oturuyor. Tecrübeli gözü, koltuk
İnsanların açlıktan öldüğü bir dünyada, ahlak arkalığına yerleştirilmiş sosyalist dergi ve kitapla-
teorisi ya da din bilim tartışması yapmak yerine ra ilişiyor. Yüzünde gülümseme. Merhabalaşıyor-
vicdan ve ahlakı sokakta görünür kılmak gereki- lar sıcak. Sonra yol boyunca koyu bir muhabbe-
yor belki de. Adorno’nun Auschwitz’den sonra şi- te dalıyorlar. Ama Allah’ın varlığı ya da yokluğu
ir yazılmayacağına ilişkin sözünü düşünün. Said- değil ilgilerini çeken. Başka şeyleri, mesela kapi-
i Nursî de sözlerindeki ideolojik ürkekliğe rağmen talist hayat tarzının gündelik etkilerini, yoksullu-
amacının ortak bir programla bu dünyaya müdahil ğu, paylaşımı, tüketmenin yıkıcı felsefesini, sonra
olup bir şeyler yapmak olduğunu söylemiyor mu? ev eşyalarının gereksizliğini çevrenin bu konuda-
“Sosyalistlik, İslâmiyete ilişemez ve dinimize za- ki baskılarını konuşuyorlar. Anlaşamadıkları bir
rar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fa- konu yok. Birisi ateist öteki dindar ama dilleri ne
kat garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyeti- kadar da benzer.
nin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terketmeğe Bu hikaye gerçek ve ihtimal birçok kişinin bu-
mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur ede- nun gibi hatıraları mevcut. Yıllar sonra Anadolu
cekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden
böyle medeniyete, bizim müttefikimiz olan Alma-
Ekspresi’ndeki “yoldaşımla” aramızdaki sıcaklı-
nın sosyalistliği, dinimize ilişmediği ve bizi sosya- ğın sebebini düşünüyorum? Herhalde ahlaklı ka-
listliğe sevk etmediği için tercih ediyoruz”13 pitalist bir İslam anlayışına sahip olması değil yol
arkadaşımın. Belki soldan dünyaya bakan ve bu-
Dinin, kainat dışı ve aynı zamanda dünyaya iç-
nun teorisini yapacak kadar donanımlı bir Müs-
kin bir yaratıcı-iktidar kurumu üzerinden yaban-
lüman olması. Sebep ne olursa olsun,ortaklığımız
cılaşmaya yol açtığı vakıa... Solun Türkiye’de di-
hayata dairdi... Önemli olan da buydu işte.
ne ve dindarlara yabancılaştığı da bir başka vakıa.
İslam ile sol arasındaki hayata dair ortaklığın
Tarihsel ve kitlesel bir kurum olarak dinle kuru-
siyasi sonuçları tam olarak ne olur bilinmez. Ama
lan ilişkinin siyasi sonuçlarını düşünürsek bu ya-
böyle bir durumda mülk ve iktidar sahipleri, din-
bancılaşmanın herkes için hayırlara vesile olma-
sel alanı, mülksüzlerin aleyhine bu denli kolay
dığı da ortada.
kullanamazlar. Başlangıç için hiç de fena sayıl-
...
maz! Değil mi?
Yıl 1989. Genç bir üniversite talebesi, sıcak bir
yaz akşamı, Ankara Garı’nda, peronda beklemek-
te olan trene biniyor. Anadolu Ekspresi’nin pul-
man vagonuna giriyor, biraz yürüdükten son-
ra ikili sıralanmış koltuklardan birine yerleşiyor.
Vagonda kimsecikler yok. Camdan dışarı bakı-
yor. Şehir ve gar sakin, tren tenha... Biraz sonra,
neşe içinde bir aile vagona giriyor. Genç bir karı
koca, iki çocuk. Kadın türbanlı. Kısa ve telaşlı bir
AYDAN ÇELİK

13 İçtimai Dersler (Makaleler), Said-i Nursî, Zehra Yayıncılık


2009, s. 581.

56
S O L V E İ L A H İ Y A T

İmkânlar, mesafeler, yüzleşmeler


İslâm’a “sol”dan yaklaşım
MUSTAFA TEKİN

Son birkaç yüzyıldır din bağlamında yaşanan ge- nelleşme en başta Tanrı-insan arasındaki ilişki-
lişmeler, üzerinde durulmayı hakedecek bir ge- de gerçekleşecekti. Artık Tanrı’nın, kendisinden
nişlik ve tecrübeyi içinde barındırıyor. Hiç şüp- lütuf dilenen, her zaman istediğini yapan, nere-
hesiz bunun felsefi ya da kelami sınırlar içinde if- de ne zaman ne yapacağı belli olmayan konumu,
şa ettiği en önemli soru(n); Tanrı-insan ilişkisi- tenzil-i rütbeye uğrayarak kozalitenin sınırları
nin “ne”liğine dairdir. Erken dönem modernleş- içerisine alınmaktaydı. Bir başka deyişle, Tanrı da
me teorileri, büyük bir heyecanla dinin devrini öngörülebilir, hesap edilebilir oluyordu. Ortaçağ
tamamlayacağı günlerin yakın olduğunu söylü- Avrupası’nda yüzyıllar boyu din adamları üzerin-
yordu. Yüzyıllardır vahiy yardımıyla ayakta du- den devam eden Tanrı’nın sıkı, sert, pazarlık edil-
ran “insan”ın, Kant’ın deyişiyle bu reşit olmamış mez otoritesi, bir müddet sonra Tanrı ile insanın
haline son verilmesi gündemdeydi. Kant, “Sepa- iktidar alanları konusundaki uzlaşmaları ile yeni
ra Aude” derken, bir yandan insani imkan ve ens- bir biçim aldı. Aslında Tanrı artık dünyevi iktidar
trümanlara gönderme yapıyor, diğer yandan da, alanından geri çek(tir)iliyordu.
Tanrı-insan ilişkisini aslında tarihin yabancı ol- Ancak Aydınlanma’nın rasyonel aklı, dünya-
madığı ancak modern zamanların formunu almış nın geride bıraktığı iki dünya savaşında sarsıldı
yeni bir konsepte oturtmayı teklif ediyordu. Esa- ve 1960’lara doğru gelindiğinde dünya ölçeğin-
de gerçekleşen din merkezli hareketler, Tanrı’nın
sında bu teklifin sadece Kant tarafından yapılma-
iktidar alanlarını terk etmeye razı olmadığı-
dığını, Aydınlanmacı düşünürlerin farklı boyut-
nı gösterdi. Bu durum Gilles Kepel’ın ifadesiyle
lardaki katkılarıyla buna yığınak yaptıklarını bil-
Tanrı’nın İntikamı1 olarak tartışıldı. Kepel, tam da
mekteyiz.
Aydınlanmacı rasyonalitenin hakim olduğu Av-
Aydınlanma ile beklenen en önemli iki hasıla-
rupa ve Amerika’da meydana gelen olaylarda di-
dan biri, insanın Tanrı aleyhine bilgi ve iktidar
nin sosyal hayatın merkezinde yer aldığını ifade-
alanlarını genişletmesi ise, bir diğeri de kendi im-
lendirmek üzere ironi de taşıyan Allah’ın Batısın-
kan ve enstrümanlarının farkına varması ve onu
da2 kitabında da bu meseleyi ayrıca tartıştı. Hasılı
kullanabilmesi idi. Böylece insanın “bilgi” ile te-
mellük ettiği alanlar arttıkça, “metafizik”leştirme 1 Gilles Kepel, Tanrı’nın İntikamı-Din Dünyayı Yeniden Fethedi-
yor, çev. Salih Kırmız, İst., İletişim Yay., 1992.
eğilimleri azalacak, Weber’in ifadesiyle büyüsün-
den arınarak her şey rasyonelleşecekti. Bu rasyo-
2 Gilles Kepel, Allah’ın Batısında, çev. Işık Ergüden, İst., Metis
Yay., 1995. 57
Aydınlanma akılcılığının dine yönelik öngörüle- rimizi çevirdiğimizde, orada antropomorfist dü-
ri gerçekleşmezken, her seferinde Tanrı’yı yaşam şüncenin kol gezdiğini görürüz. Orada Tanrılar
alanlarında yeniden hissetmek, ister istemez din- panteonu, insan ve toplumların birbirleriyle iliş-
le ilintili yeni tartışma ve konumlandırmaları da kileri ve bu ilişkilerin sonuçlarına göre şekil al-
beraberinde getirecektir. maktadır. İki toplum savaşmakta, yenilenlerin
tanrısı da yenen milletlerin Tanrısının hükmü al-
DİNİN İNSAN HAYATINDAKİ İŞİ
tına girmektedir. Ya da Tanrıların fonksiyonlar-
Dinin insan hayatındaki varlığı, bir aşkınlık fik- nı değişip statülerinde yükselme meydana gele-
rinden beslenir ve insanın kendine yeterliği tar- bilmektedir.4
tışmasını sorunsallaştırır. Tanrı’nın, yarattığı in- Tanrı-insan ilişkisinin mahiyeti gerçekten
san ile kendi arasındaki ontolojik farklılığa dik- önemlidir. Zeus-Promete mitolojisinde tem-
kat çekerek kurduğu hiyerarşi, “hidayet”in meş- sil edilen Tanrı-insan arasındaki çatışmacı ilişki,
ruiyet kaynağına tekabül eder. Bu bağlamda di- toplumsal düzeyde insan-insan arasındaki ilişki-
nin temel iddiası, insanın içine bir şekilde geldi- yi de çatışmacı bir temelde konumlandırmakta-
ği bu dünya hayatında, ona rehberlik etmek ve dır. İşte bu Tanrı’nın “yol gösterici” olmasından
yol göstermektir. İnsan, kendi erekliliğinin bilin- daha farklı bir mahiyette insanla ilişki kurduğu-
cinde olmadığı gibi, tarihin de böyle bir erekliliği nu göstermektedir.
yoktur. Çoğu kere dillendirildiği gibi din, bir ku- Hayata dair geliştirilen perspektif ya da hayat
rallar manzumesi demek değildir sadece. Bu bağ- tarzı, ona yüklenilen anlam ve durulan yerle sı-
lamda altının çizilmesi gereken husus, Tanrı-in- kı bir şekilde bağlantılıdır. Modern zamanlarda
san ilişkisinin mahiyetidir. Tanrı, insana, tarihe evrimci düşüncenin ileri-geri antagonizması çer-
ve topluma her an müdahildir. Deist inanıştaki- çevesinde dinin kestirmeden en fazla özdeşleşti-
nin aksine, bir kere yarattıktan sonra kenara çe- rildiği kelime gericilik oldu. Böylece din, tarihin
kilmemiştir. O, “salih kullarının yeryüzüne mi- erekliliği içinde engelleyici bir süreç olarak da
rasçı olmalarını” ister.3 Ancak bu, insan özneyi okunageldi. Dinin “geri” ve reşit olmamışlık” ha-
devreden çıkarak garantilenmiş bir galibiyeti de li ile özdeşleştirilen içeriği, çoğunlukla onun mo-
ifade etmez. Yani tarih, Tanrı’ya sırtını dayamış dern zamanlarda paranteze alınmasını ya da gör-
bir galibiyet zinciri olarak gerçekleşmez. Tan- mezden gelinmesi sonucunu da beraberinde ge-
rı, “rehber”liği çerçevesinde hareket edildiğinde, tirmiştir. Fakat öte yandan dinin hayatın kendi-
Bedir Savaşı’nda melekleriyle mü’minlere yaptığı sine ilgisiz bir “ruhbaniyet” içinde algılanması da
yardımla tarihe müdahale eder. Tersi bir durum- bir başka bakış açısıdır ve sadece Hıristiyanlığa
da ise, mü’minlere ayrıcalık tanımaz. Bu bağlam- özgü değildir. Birçok farklı din anlayışlarını bu-
da “Sünnetullah” denilen işleyiş yasalarının, tabi- rada tartışmak mümkündür. Fakat biz İslam üze-
at ve tarihte hakim olduğunu belirtir. Dolayısıyla rinden dinin bazı niteliklerine vurguda bulun-
Kur’an açısından tarih, kendi içerisinde bir erek- mak istiyoruz.
lilik taşımadığından, her türlü özne faillik du- Kur’an-ı Kerim, Hz. Muhammed’e (SAV) yirmi
rumlarına açıktır. üç sene gibi bir zaman dilimi içerisinde inmiştir.
Temel sorun, Tanrı-insan ilişkisinin mahiye- Bu öncelikli olarak vahyin toplum ya da hayat-
tine dairdir. Zeus-Promete mitinden başlayarak la diyalojik bir ilişki içinde indirildiğini ima eder.
Aydınlanmacı düşüncenin dinlerinde ya görev Bir başka deyişle vahiy, insan ve hayatın içinde
bölümü yapılarak “tanrılar panteonu” oluşmuş; oluşan problem ve soru(n)lara bir cevap üretmiş-
ya da Tanrı bazı alanlardan el çektirilerek işlev- tir. Vahiy, ilk inme sürecinden itibaren Mekke’de
lerinde azalmalar olmuştur. Deistik düşüncede ciddi bir gündem oluşturmuş; aslında yerleşik
Tanrı’nın tarihe herhangi bir müdahalesi yoktur. değerlere de eleştirilerde bulunmuştur. Bunun
Politeistik inancın hakim olduğu dünyaya gözle-
58 3 Kur’an-ı Kerim, 21/Enbiya, 105.
4 Gustav Mensching, Dini Sosyoloji, çev. Mehmet Aydın, Kon-
ya, Tekin Kitabevi, 1994, s. 56-57.
TURGUT YÜKSEL
karşısında Mekke’nin üst sınıfı, aristokratları baş- olduğunu Kur’an-ı Kerim’in nüzul sürecine baka-
ta olmak üzere yerleşik değerleri arkalarına ala- rak gözleyebiliyoruz.
rak, Hz. Muhammed üzerinden Kur’an-ı Kerim’e Tüm bunların bugün için anlamı şudur:
itirazlarda bulunuyorlardı. Kur’an-ı Kerim bu iti- Kur’an-ı Kerim de bugün bu diyalojik ilişkinin
razları hiç ciddiye almamazlık yapmadı. Bunlara bir tarafı olmalıdır. Kur’an-ı Kerim, önce günü-
cevap verdiği oranda da etkinliğini arttırdı. Dola- müzde yaşayan insanın anlam dünyasına otur-
yısıyla bir din, kendisine yöneltilen soru ve mey- malı, hayatla diyalojik ilişkisi kurulmalıdır. Bu
dan okumaları absorbe edebildiği oranda yeterli da tıpkı Hz. Muhammed’e sorar gibi Kur’an-ı
olabilecektir. Kerim’e hayatın içinde sorular sormak ve cevap-
Kur’an-ı Kerim’in cevaplarında altının çizilme- lar üretmekle olur. Hasan Hanefi, (İslami Sol’un
si gereken iki nokta vardır: Birincisi, Kur’an’ın ce- önemli isimlerindendir) metinden gerçekliğe de-
vabı, indiği toplumun sosyal muhayyilesine hitap ğil, gerçeklikten metne gitme yöntemini vur-
ediyordu. Ancak bu hitap, evrensel bir sıçrama- gularken, Kur’an-ı Kerim’e sorular sormakla bu
ya imkan tanıyacak tarihsellikler içerisinde gel- güncelliği yakalamayı önermektedir. Hanefi’ye
git yapıyordu. Dolayısıyla Kur’an’ın verdiği her göre, Kur’an-ı Kerim’e indiği dönemde sorular
bir örnek ya da tartışma, toplumun hafızasına ya- sorulmaktaydı. Meselâ; “sana savaş ganimetleri-
bancı unsurlar taşımıyordu. Diğer yandan vahiy, ni soruyorlar. Deki:...”5 bunlardan birisidir. Bu-
soyut bir tartışmadan ziyade var olan pratikler ve gün de biz Kur’an-ı Kerim’e güncel sorular sor-
gündelik sosyal yaşam ile içiçeydi. Bu diyalojinin malıyız. Sözgelimi; “Sana Sömürgecilikten so-
insan, tabiat ve sosyal ilişkilerin mahiyetine dair 5 Kur’an-ı Kerim, 8/Enfal, 1. 59
ruyorlar. Deki:...”6 İşte bunun cevabı bugünden Dinin bu ikili rolünü vurgulayanlardan biri-
üretilecektir. Şüphesiz bu soruları işsizlik, emek, si de, şüphesiz Marx’tır. Marx, bir yandan dinin
kapitalizm, vb. şeklinde çeşitlendirmek müm- kalpsiz bir dünyanın kalbi ve vicdanı olduğunu
kündür. İşte Müslümanların, kendileri dışındaki vurgularken, diğer yandan onu kitlelerin acıları-
perspektif ve düşünceleri okuma ve değerlendir- nı dindiren, onları uyuşturan bir afyon olmasına
me zorunlulukları tam da bu noktada başlamak- dikkat çekmektedir. Marx, burada dinin özgür-
tadır. Kur’an-ı Kerim ve güncel soru(n)lar arasın- leştirici, aktive edici olmaktan ziyade pasifleşti-
da bugün bir diyalojik ilişki geliştirilmelidir. Bu rici özelliğini tartışır. Aynı şekilde Feuerbach’ın
bağlamda, İslam ve sol arasındaki diyalojik ilişki- “Tanrı insanı değil, insan Tanrı’yı yarattı” sözü
ye geçmeden önce, dinin rollerine değinmek ge- bu bağlamda da düşünülmelidir.
rekmektedir. Bu çerçevede dinin “ne”liği, mahiyeti, kural-
lar manzumesi önemli olmakla birlikte, anlatı-
DİNİN İKİLİ ROLÜ
lan/yürürlükte olan/yaşanan dinin diriltici ve öz-
İslam açısından dinin temel işlevi, bir hidayet gürleştirici mi, yoksa pasifleştirici ve uyuşturucu
rehberi olarak insanlar ve toplumları kendi üze- niteliklere referansta bulunduğu üzerine odakla-
rine kapanmak, kaderciliğe saplanmak, donukluk nılmalıdır. Bu durum, İslam’a yapılan yükleme-
ve statükoculuktan kurtararak açmak olmalıdır. ler için de geçerlidir. Nitekim insanların sosyal,
Tanrı’nın farklı toplumlara birbiri ardınca pey- ekolojik, ekonomik her türlü sorunlarına sırtı-
gamberler göndermesi, her şeyden önce bu anla- nı dönerek, kaderciliğin tarifsiz hazlarına ken-
ma gelmektedir. Kur’an-ı Kerim peygamberlerin disini bırakmış, tarihe aktif olarak katılmayan,
mesajı karşısında statükonun, üst sınıfların di- mevcudu veri olarak kabul ederek cenneti ga-
rendiğini sıklıkla dillendirir. Fakat din, bu diril- rantilemeye çalışan bir İslam anlayışının özgür-
tici, açıcı, kendi kaderini sahiplenici fonksiyonu- leştirici değil pasifleştirici olduğunu söyleme-
nu görmediği zaman, artık statükonun ifade di- ye bile gerek yoktur aslında. Bugün trafik kaza-
li olmaya başlamaktadır. Böylece din bir “uyuş- larından, enflasyon ve işsizliğe kadar birçok sos-
ma” ya da “uyuşturma” mekanizması olarak işlev yal yarayı Allah’ın kaderi ile ilişkilendirme çaba-
görmektedir. ları, hem kitleleri bunlara çare bulma konusun-
Dinin bu ikili rolü ya da karşıt fonksiyonları da hantallaştırmakta, hem de iktidarlar tabiri ca-
Ali Şeriati’de “dine karşı din” kavramsallaştırma- izse aradan sıyrılmaktadırlar. Bu durumda İslam,
sıyla ifade edilmektedir. Şeriati’ye göre din, hem salt kurallar manzumesi sunan değil, insanlıkta
öldüren hem dirilten, hem uyutan hem uyandı- bir üst düzeye sıçrayış imkanı veren din olarak
ran, hem köleleştirip uysallaştıran, hem özgürlük konumlandırılmalıdır.
ve dik başlılığı öğreten bir kelimedir. Bu bağlam-
da insanlık tarihi hep dinlere karşı dinin savaşının İSLAM “SAĞ”A MI ÇEKTİ? TÜRKİYE’DE
hikayesidir, dinsizliklere karşı dinin değil.7 Şeria- İSLAM’IN SERENCAMINA KISA BİR BAKIŞ
ti, bu mücadelenin temeline tarihin erken dönem- Osmanlı Devleti’nde din, gündelik hayatın me-
lerinden Habil ile Kabil’i yerleştirerek8 bir tarih tafiziğinde yoğunluğunu hissettirmekteydi. Sa-
felsefesi oluşturmaya çalışır. Şeriati dinin diriltici, raydan bir üst sınıf hareketi olarak başlayan mo-
özgürlükçü, açılımcı karakterinin yanında durur- dernleşme, bu karakterini günümüze değin sür-
ken, Hz. Muhammed’den sonra oluşan “hükümet dürmüştür. Modernleşme karşısında Osmanlı’da
İslam”ına eleşirel bir şekilde yaklaşmaktadır. üç temel eğilimin oluştuğunu bilmekteyiz. Bun-
6 Hasan Hanefi, “Geleneği Yenilemek Zorundayız”, Umran, s. lar, İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülüktür. Her üç
91, İst., 2002, ss. 24-27. eğilim de Osmanlı’da bir değişimin olması konu-
7 Ali Şeriati, Ne Yapmalı?, çev. Feyzullah Yusuf Budak, Anka-
sunda hemfikir olmakla birlikte, değişimin ma-
ra, Fecr Yay., 2005, s. 72.
hiyeti, yönü (paradigma) ve derinliği açısından
60 8 Ali Şeriati, Toplumbilim Üzerine, çev. Kenan Sökmen, 2. bas-
kı, İst., Bir Yay., 1988, s. 97 vd. farklılaşmışlardır. Aralarındaki tartışmanın ana
konularından birisi de, İslam’ın nasıl konumlan- lunması sebebiyle konumlanmaktaydı. Bu ise et-
dırılacağıdır. Bu bağlamda Batıcılık, hem içerik nik bir kolektivizmi, Durkheim’ın tezlerinden de
hem de form olarak değişimi savunurken, para- beslenerek büyütmekteydi. Bugünde devam ede-
digmal bir dönüşüme vurgu yapmaktaydı. İslam- gelen bu algılayış, sağcılık ile İslam arasında da-
cılık ise, İslam’ı bütüncül ve holistik bir şekilde ha yakın bağlantılar görmektedir, hatta etnik ko-
düşünmeye devam etmekteydi. lektivizm İslam’ın algılanışlarına sağcılıktan baki-
Cumhuriyet Dönemi’nde oldukça geç bir dö- ye kalmıştır.
nemde üç temel eğilim sağcılık, solculuk ve İs- Türkiye tarihinde solculuk ile İslam arasın-
lamcılık biçiminde tebellür etti. Solculuk, Batı- da anatagonizmik bir ilişki işle(n)miştir. Solcu-
cılığın temel tezlerini en azından din bağlamında luk genelde dini, özelde İslamı “gericilik” şek-
devam ettirirken, sağcılık temelde modernleşme linde yaftalayıp kendi varlık dünyasına ve ana-
tezlerini kabul etmekle birlikte, bunun toplumun lizlerine sokmamıştır. Zaten teoride bir üst yapı
yapı ve yerleşik değerlerinde ani kırılmalara yol kurumu olarak din, üretim araçları ve ilişkileri-
açmaması gerektiği fikrini işlemekteydi. Bir bakı- nin pasif belirleneni olarak konumlandırılmıştır.
ma alıştıra alıştıra modernleşilmeliydi. Bu ise pra- Hem solun teorisinin hem de solcuların dine yö-
tikte, geleneksel dini algılayışın tüm içerimleriyle nelik bu tavırları, sağcılık ile İslam arasında da-
birlikte sürdürülmesi anlamına gelmekteydi. Ne- ha yakın ilişkilerin oluşmasını sonuçlamıştır. Fa-
tice itibarıyla İslam, Türkiye’de “sağ”a daha yakın kat sağcılığın “gelenekselci”, “muhafazakar” ve
olarak algılandı ve bu politik tavır alışları da be- “istikrar”dan yana olan genetik yapısı, doğrusu
lirledi. Zaten 1970’lerde “İslamcılık” ayrı bir blok Türkiye’deki İslam anlayışının şekillenmesinde
olarak kendisini ayrıştırıncaya kadar, sağ onu bü- önemli bir pay sahibidir. Zaten Türkiye’de bir din
tün çeşitliliği içinde absorbe etmekteydi. Bu ko- olarak İslam’ın ne dediği değil, ne demesi gerek-
numlandırmada sağ ve solun din üzerine sosyal tiği tartışılmıştır ki, sağcılık bu çizgi ve sınırlar-
ve siyasal tezleri tabii ki etkili idi. Sağ, mevcudun la örtüşmekteydi. Bu da Türkiye’de İslam’ın ken-
veri kabul edilmesi ve korunması sınırları için- di öncüllerinden hareket eden iddia ve önerileri-
de hareket ederken, resmî din söylemini de vit- ni, sağcı ve muhafazakar dil ve sınırlar içinde ifa-
rinine yerleştirmiştir. Zaten Durkheim’ın temel de etmesi gibi bir toplumsallığı da ortaya çıkar-
tezlerinin sosyal ve politik tavır alışların merke- mıştır.
zine yerleştirildiği bu eğilim, Ziya Gökalp üze- 1970’li yılların Türkiye’sinde yazınlar ve poli-
rinden “Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaş- tik tavır alışlara dair önemli bir noktaya dikkat
mak” parolasıyla genetik yapısında içerilmektey- çekmeliyiz. O yıllarda İslamcılar siyasal düzlem-
di ve bu haliyle heterotopik özellikler arzetmek- de, henüz tebellür etmişti. Dolayısıyla “sağ” ya da
teydi. Sağcılık 1970’lere kadar “Türkçü, muhafa- “muhafazakarlık”, sol dışındaki kesimleri topar-
zakar, geleneksel, İslamcı vb. birçok kategorileri layıcı bir kategori olarak işlev görüyordu. Bütün
içine alacak bir genişlikte tanımlanmaktaydı. Bu- bu kesimleri komünizm karşıtlığı, ortak alanda
gün bile Ak Parti “sağcı”, “yeni İslamcı” şeklin- toparlayabiliyordu. Bunu en net bir şekilde döne-
de nitelenmektedir. Ak Parti ise kendisini, “mu- min yazınlarında izlemek mümkündür ki, hepsi
hafazakar Demokrat” kategorisine yerleştirmiştir. anti-komünizm ortak söyleminde buluşmaktay-
İçeriğine bakıldığında sağcılıktan mıhafazakarlığa dı. Anti-komünizm söylemi, Türkiye’nin sosyal
kadar bu kategoriler arasında geçirgenlikler oldu- muhayyilesinde o dönem, bu kesimlerin günde-
ğu anlaşılmaktadır. Sağcılık son kertede modern- lik pratik tavır alışlarını berkitmek üzere kavram-
leşmeci yönelimlere sahip olmakla birlikte, kes- sal sınırlarından taşan bir kullanıma da sahiptir.
kin ve âni değişimlerle arasına mesafe koymakta; Sol ve din arasında var olan antagonizmik iliş-
toplumsal dirençlerin gözetilmesini önermektey- ki, çeşitli söylem ve yorumlarla pekiştirilmiştir.
di. Bu bağlamda sağcılık için din, kendisi olarak Söz gelimi; dinde hayırlı işlerin sağ elle yapılma-
değil, toplumun mevcut değerleri arasında bu- sı, hayırlı yerlere sağ ayakla girilmesi kuralı; siya- 61
sal düzleme aktarılarak sağ ve solun meşruiyet dü- yardımları vb. sebepler Amerika’ya Türkiye’de
zeylerine referansla yorumlanmıştır. Yine Kur’an- bir sempati oluşmasını kolaylaştırmıştır. Doğru-
ı Kerim’de Vakıa Suresinde dünyada iyi amel ya- su Amerika sempatisi, CHP’ye karşı Demokrat
pıp cenneti hakedenlerin amel defterinin sağ tara- Parti’nin iktidar süreciyle de çakışmıştır. Demok-
fından, cehennemi hakedenlerin amel defterleri- rat Parti’nin genetik yapısı ise, AK Parti’ye gelin-
nin ise sol tarafından alacağı haber verilir. Bu iki ceye kadar sağ, muhafazakar iktidarlarda farklı
kategori, yani amel defterini sağından ve solun- formlarda ete kemiğe bürünecektir. Böylece ABD,
dan alanlar, bazı Kur’an çevirileri ve dinî yorum- sağ ve İslam arasında kurulmaya çalışılan özdeş-
larda “sağcılar” ve “solcular” şeklinde politik dile lik, Türkiye’de sosyal ve siyasal tarihin genetiğiy-
göndermelerde bulunacak şekilde okunmaktaydı. le oynanmış kromozom yapısına eklemlenmiş
Tüm bu anlayış ve algılayışlar, solun dine mesafeli olacaktır.
durması da buna eklenince oldukça yaygınlık ka- Açıkça söylemek gerekir ki; dindar, muhafa-
zanmıştır. zakar denilen kesim “sol”la yeniden ilişki kurup,
onları dinlemeye isteksizdir. Aslında solcular için
İSLAM VE SOL
de aynı şeyi söylemek mümkündür. “Bırakın şu
Şüphesiz Marx 19. yüzyıl Avrupa’sında zama- dinsizleri” ile “bırakın şu gericileri” etiketlemele-
nın koşullarını çok iyi okumaktaydı. Bunun için ri, oldukça büyük bir mesafeye işaret eder görün-
Marx’ın okuması, zamanımıza kadar önemli dü- mektedir. Her ikisinin de bir entellektüel yüzleş-
şünsel bakiyelerle gelebilmiştir. Türkiye’de “sol”a meye ciddi ihtiyaçları vardır.
karşı geliştirilen söylemlerde, solun din hakkın-
MÜSLÜMANLARIN KRİZİ
daki tezleriyle birlikte iki algılama ya da özdeş-
leştirmenin etkili olduğu söylenebilir. Gerçi bun- İslam’ın bütüncül, kendine yeterli ve holistik bir
lar birbirini besleyen ögeler olarak da görülebilir. dünya görüşü olduğunu öncelikle tekrar belir-
Bunlardan ilki, solun ulusal düzeyde CHP (tüm telim. Peki bu durumda “İslam’a soldan yakla-
türevleriyle birlikte), uluslararası düzeyde Sov- şım”, “sol ilahiyat” gibi tartışmalar niçin yapı-
yetler Birliği ile özdeşleştirilmesidir. lıyor? Aslında bu tartışmaları “sol”un ilahiyata
CHP’nin tek bir yaşam biçimini dayatma- (İslam ve Müslümanlara) yönelik soruları için
cı yapısı ve hâlâ özgürlüklere mesafeli durma- önemsiyorum. Önce Asr-ı Saadet dolaylarına ge-
sı, “sol”un Türkiye’de entellektüel seviyede tar- ri dönelim.
tışılmasının hep önünde durmuştur. Bu bağlam- Kur’an-ı Kerim’in yirmi üç sene gibi bir zaman-
da “sol” denilince, dindar muhafazakar kesimler- da toplumla diyalojik ilişki içinde indiğini söyle-
de CHP üzerinden sosyal muhayyilede negatiflik miştik. Bunun konumuz açısından en spesifik an-
ifade eden semboller akla gelir olmuştur. Üstelik lamı; Kur’an-ı Kerim’in kendisine yöneltilen fark-
kendisini refere ettiği genetik değerler mucibin- lı dünya görüşünden soruları absorbe edip yanıt-
ce, ezilmişleri mobilize etmesi beklenirken, fıtra- lıyor olmasıdır. Nihayetinde pagan bir kültüre, o
tına rağmen davranan iktidarın yamacında ya da kültürün yaşadığı topluma hiç değmeden soyut
merkezinde durmayı tercih etmiştir. bir anlatım olsaydı, “hayat”ın içinde olmazdı. Bu-
Sovyetler Birliği ise komünizm uygulaması- gün ilahiyatın temel kriz noktalarından birisi bu-
nın doruk noktası olarak görüldüğünden, sos- dur. Genelde bugünün özelde “sol”un soru(n)la-
yal, siyasal, konjonktürel farklar ayırt edilmek- rıyla kendi arasına mesafe koyarak, vaz’i bir üs-
sizin “sol”, Sovyetler Birliği üzerinden okunma- lupla kendisini ifade etmeye devam etmektedir.
ya çalışılmıştır. Bu bakışta kısmi haklılık payı ol- Açıkçası hâlâ bu soru(n)ları ilahiyatçılar ciddi-
makla birlikte, Türkiye insanının kafasında ABD- ye almakta isteksiz görünmektedirler. Halbuki
Sovyetler Birliği antagonizmasının işletilmesi so- bu soruları ciddiye almakla başlayan süreç, cevap
nucu, kırk katır mı kırk satır mı tercihi sunul- üretimini teşvik ederken, aslında ilahiyatın ufuk
62 muştur. Türkiye’nin NATO’ya girmesi, Amerikan ve sınırlarını genişletecektir. Hz. Muhammed’in
irtihalinden sonra, genişleyen coğrafyaya para- virüs belirdi. Aslına bakılırsa bu, din ve ideoloji-
lel olarak İslam dünyası, çok farklı kültür, gele- leri merkezsizleştirerek girilebilir mümkün yolla-
nek ve felsefelerle karşılaşmıştır. Bu karşılaşma- rı çoğaltıp, konformizmi ve konjonktürelliği “ne
dan son derece büyük bir birikim ortaya çıkmış- olsa gider”in metodolojidi yaptı. Liberal ve kapi-
tır. Fakat günümüzde bu karşılaşmalardan bir talist değerler ve yaşam biçimleri, muhafazakar-
yüzleşme ve üretimin çıktığını söylemek olduk- lık da dahil olmak üzere farklı kategorilerin ko-
ça zordur. ruması, çeperi ve etiketi altında kendisini gizle-
Hz. Muhammed İslam’ın mesajlarını toplu- meyi başarmış; bu değerlerin tüm aparatları ide-
ma duyurunca, ciddi bir reaksiyonla karşılaştı olojik ve dinsel kümelerin ortak elemanları hali-
ve ardından gittikçe ağırlaşan protestolu ve mağ- ne gelebilmiştir.
duriyeti arttıran günler başladı. “Paylaşım” ve Hz. Muhammed’in sade, paylaşımcı ve adalet
“adalet”, Paygamberli günlerin iki temel anah- üzerine dayalı yaşamı, Müslümanların teoride re-
tar kavramı olarak ortaya çıkmaktadır. Mekke feransları olmaya devam ederken, pratikte sınıf-
Dönemi’nde Erkam’ın Evi ve Medine’ye hicrette sal yaşam tarzı “İslami” etiketli olarak tüketime
Ensar-Muhacir kardeşliği paylaşımın üst düzey- sunulmuş bulunmaktadır. Reklamlarda marka-
deki tezahürleridir. Medine toplumunda imkan- lı başörtüsü üzerinden insanlar “sınıf”lanarak sir-
lar genişledikçe zenginliklerin adaletli dağıtımı külasyona sokulmakta; “Tekbir” bir manifestoyu
söz konusuydu. Hz. Muhammed’den sonra İslam ifade eder olmaktan çıkarılarak, üst sınıflara din-
coğrafyasının genişlemesi, yeni zenginlik ve kay- darca tırmanmanın risksiz yolu haline gelmekte;
nakların da bu coğrafyaya dahil olması anlamı- tüketim alışkanlıkları dönüştürülmektedir. Ma-
na geliyordu kuşkusuz. Hz. Muhammed bizatihi hallenin birbirine fiziksel teması mümkün kılan
ümmetine gelecek zamanlara dair “paylaşım” ve yapısı dağıldıktan bu yana, şimdi güvenlikli, ber-
“adalet” konusundaki endişeleri dolayısıyla uya- kitilmiş evler sınıfsal ayrımları pekiştirir görün-
rılarda bulunmuştu. Nitekim Emeviler’den başla- mektedir. Halbuki kendisini “Altın Çağ”a refe-
yarak birçok örnek bu endişelerin ne kadar haklı rans yapanların, gündelik yaşam dili farklı olma-
olduğunu ortaya koymuştur. lıydı.
1980’ler sonrası Türkiye’si, daha öncekinden Günümüzde, 1980’lere kadar yaşanan mağdu-
farklı olarak, “dindar”, “muhafazakar”, “İslam- riyetten “nimet” değil, “adalet” ve “paylaşım” çık-
cı” diye isimlendirilen kategorilerin şehirleşmesi, ması beklenebilirdi. Ancak tüm yolları Roma’ya
merkeze daha fazla mobilize olmasını getirmiş- çıkartan bu yeni süreç, hazcılığa, dünyeviliğe,
tir. Bugün gelinen noktada, Ak Parti iktidarında konformizme dinî aromalar vererek Müslüman-
somutlaşan ve kimi zaman neo-İslamcı olarak da lığı durmadan yeni kampanyalarla pazarlama-
isimlendirilen dindar muhafazakarların yöneti- ya çalışmaktadır. İktidar da bu yükselen tren-
mi vardır. Fakat bundan daha önemlisi, merkeze de ÖTV indirimiyle (!) yardım etmektedir. Sınıf-
mobilize olmaya devam eden muhafazakar, din- sallığın eleştirildiği, paylaşımın yüceltildiği reto-
dar kesimlerin elinde dinin sınıfsal özellikler ka- rik, gündelik yaşam içinde, giyimde, kuşamda, ev
zanmaya başlamasıdır. Bu kesimler, tüketim ka- dizaynında, markette bir başka yaşam biçiminin
lıpları ve alışkanlıklarından gündelik yaşam tarz- pratiğine dönüşmektedir. Böylece yeni değerler-
larına kadar daha çok kapitalizmin ruhunu yeni- le uyumlu hale getirilmiş, paketlenmiş indirimli
den üretiyor görünmektedir. Hâlâ devam eden Müslümanlık(lar) piyasaya sunulmaktadır. Üste-
bu sürecin, ikinci kriz noktası olduğunu belirt- lik de her kapıya uyar. Tanıl Bora’nın dediği gi-
meliyiz. bi, “kapitalizmin numarası maymuncuğunu her
kapıya uydurmaktır. Galiba daha doğrusu, bütün
ÖTV İNDİRİMLİ MÜSLÜMANLIK(!) kapıları maymuncuğuna uydurmak.”9
Bilhassa 1980’den sonra, bütün din ve ideoloji-
lerin merkezinde kapitalist ve liberal boyutlu bir
9 Tanıl Bora, “Sorarak İlerlemenin Yolunu Sormak”, Birikim,
S. 244-245, s. 39. 63
Tüm bunların meşruiyet zeminleri de hazır: sıyla müminin politik duruşuna göre dinin sağ ya
Fıkhın “caizdir” kapısından geçtikten sonra meş- da sol terimleriyle açıklanabilir olduğunu söyle-
rulaşıyor. Fakat fıkıhçılarımız tüketime dayalı mektedir.12
böyle bir yaşam tarzının dünyanın geri kalanla- Yeni yükselen sınıf olarak dindar burjuvazinin
rı (Müslüman olsun ya da olmasın) aleyhine na- kapitalist refleksler vermesi, Müslüman kimli-
sıl geliştiğini hâlâ tartış(a)mamışlardır. Yoksa Şe- ğin kendisini nasıl ayırtedici bir tarzda kuracağı-
riati, fakihleri kapitalistlerden yana görürken aca- nı/kuramadığını göstermektedir. Sapphire Tower,
ba haklı mıydı?10 İndirimli faizlerle araba ve ev- ekolojik çevre, hayat algılayışı, dünya görüşü açı-
lerini değiştirme yarışındaki Müslümanlık, küre- sından İslam’ın verebileceği bir cevabı temsil edi-
sel devleri semirtirken, dünyanın öbür tarafında yor mu? Sapphire Tower ile çevresindeki gece-
günde 1 veya 2 dolarla çalışan gayr-ı müslimle- konduda yaşayanlar arasındaki fiziksel temassız-
re İslam’ın hangi mesajını nasıl verecek? “Tanrı lık nasıl kapatılacak? Aslına bakılırsa Sapphire
kimin yanındadır” sorusunu nasıl cevaplayacak? Tower, geçmişin mağduriyet ve ezilmişliğini fır-
Reklam kampanyalarının en önemli özelliği, sat bulunca kapitalizmin diliyle bir ifade; bir güç
malı satmak için beğeniye sunmak üzere amba- gösterisi olmanın ötesinde anlam taşımamakta-
lajlamak ve tüketiciyi risksiz bir şekilde kârlı çı- dır. Zaptçıoğlu’nun da yerinde vurguladığı gibi,
kacağına ikna etmektir. Ambalajlanmış, her tür- “Sapphire Tower gibi ‘ezen sınıfa ait’ olduğu tartı-
lü yaşam biçimine uygun İslamlar artık tüketime şılmaz bir proje kendisini ‘ezilenlerin projesi’ ola-
hazırdır. İman garantili, üstelik de ÖTV indirimli. rak sunabilmektedir.”13 Fakat “ezilenler”den gö-
rünüp “ezenler” içine yerleşmek, ezenlerin de
İSLAM(CILAR)A “SOL”DAN SORULAR
ezilenlerin de olmadığı üçüncü yolu teğet geçe-
Güncel soru(n)lara İslam’ın içinde cevaplar üre- rek mecburi istikamete dönüşüyor. İstanbul’daki
tilmesinin önemini söylemiştik. Bu, aynı zaman- plazalar ve nihayet geçenlerde en yüksek bina ol-
da Bloch’un terminolojisiyle ifade edilirse, bilin- ma namını kazanan “Burj Dubai (Halife Kulesi)”,
cin ve insan eyleminin halihazırdaki var olana kı- bu dilin tipik sembolleridir. Bu kuleler, Müslü-
sılmayıp, var olanın kuluçkasındaki imkanlara, manların “güç”e endeksli perspektif ve cevapla-
sürece ve kuvveye açık olmasından başka bir şey rını göstermesi açısından ilginç değil mi? Sapphi-
değildir.11 Bu bağlamda “sol”dan gelen soru(n)la- re Tower ve Burj Dubai, dinin sınıfsallaştığı iddi-
ra bakmanın tam zamanıdır. asını yalanla(ya)mazken, “sol”dan soruları da an-
Dilek Zaptçıoğlu, Dietrich Bonhoeffer ve Ali lamlı hale getirmektedir.
Şeriati’de sol ilahiyatın izlerini aradığı, “Tanrı’ya Zaptçıoğlu’nun dinin “ne”liğine dair sorusu da
Aşağıdakilerin Penceresinden Bakmak” adlı ya- doğrusu zikre değer. Zaptçıoğlu, temelde dinin
zısında, İstanbul’da yapılan Sapphire Tower’ı so- “öte dünyalaştırılması”nın kapitalizmin hedefleri
runsallaştırmaktadır. Zaptçıoğlu’na göre Sapphi- ile uzun vadede nasıl örtüştüğünü sorunsallaştır-
re Tower, “tek-mekanlaşan dünyaya eklemlenme maktadır. Ona göre, “kapitalizm, inancı bu dün-
sürecinin hızla sürdüğünü, Anadolu’nun dindar yadan alıp öte dünyaya taşıdığı oranda onu ha-
burjuvazisinin hırsla çalışıp eski kentli-laik çev- yatımızdan uzaklaştırıyor; muhafazakarlaştırıp
reye yetiştiğini, yoksul mahallelerden bir taş atı- sağcılaştırıyor.”14 Dinin öte dünyalaşması/uhre-
mı mesafedeki yeni Müslüman zengin evini” gös- vileşmesi, yani bu dünyadaki işlevlerinden kopa-
termektedir. Zaptçıoğlu, Sapphire Tower’ın di- rılarak ruhanileştirilip sınırlanmasının, kapitaliz-
nin sınıfsallığına atıfta bulunduğunu ifade eder- min işlerini kolaylaştırdığı, muhafazakar, dindar
ken, bu sınıfsallığın ilahiyata yansıdığını; dolayı- kesimlerde gözden kaçırılan ya da paranteze alı-
10 Ali Şeriati, İslam ve Sınıfsal Yapı, çev. Doğan Özlük, Ankara, 12 Dilek Zaptçıoğlu, “Dietrich Bonhoeffer ve Ali Şeriati’de Sol
Fecr Yay., 2008, s. 46. İlahiyatın izleri-Tanrı’ya Aşağıdakilerin Penceresinden Bak-
11 Tanıl Bora, “Peygamberâne ve ‘Geveze’? Ernst Bloch ve Eleş- mak”, Birikim, s. 244-245, s. 56-57.
13 Dilek Zaptçıoğlu, a.g.m., s. 59.
64 tirel Teori: Akrabalıklar ve Mesafeler”, Toplum ve Bilim,
s110, İst., 2007, s. 147. 14 Dilek Zaptçıoğlu, a.g.m., s. 57.
nan noktalardan birisidir. Doğrusu sonunda din, lığında konuşmak”16, hem muhafazakar, gelenek-
Zaptçıoğlu’nu “ne”liğini sormaya götürecek den- sel dindarlığı hem de Aydınlanma Projesini sor-
li dünyaya, topluma, insana yabancılaş(tırıl)ıyor. gulamak demektir. Sadece hakkından gelemediği
Geceleri Teheccüde kalkan, abdestsiz gezmeme- sorunlarda Tanrı’ya müracaat, gündelik hayatta
ye özen gösteren ama yoksulluğa, insani sorunla- gizli bir ateizmi kurumsallaştırmaktadır. Böylece
ra, dünyaya, topluma ilgisiz “Müslüman kapita- Tanrı, sorunlu zamanların varlığı olarak insanın
lizmi” çoğalmaya başlıyor. imkanlarının sınırlarının dışına ötelenmektedir.
İlginç bir biçimde Türkiye’deki serüveni içe- İşlevselleştirilmiş, “al gülüm ver gülüm” ilişkisi-
risinde İslam’a eklemlenen kapitalist sağ değer- ne dönüştürülen bir Tanrı-insan mutabakatı, gi-
lerin İslam’ın doğal yapısında bulunduğuna da- derek insanın temellerini de dinamitlemektedir.
ir kanıksanmış tavrın, doğrusu bir dekonstrüksi- Açıkça itiraf etmeliyiz ki, böyle bir soru(n)un,
yona ihtiyacı vardır. Dinin öte dünyalaştırılması, soldan ifade edilmesi, paradoksal özellikler taşı-
dinin sınırları içinde gezinerek dindarlık etiketi- yor görünmektedir. Yani bu soruyu Müslümanla-
ni de riske etmeden kapitalist bir ruhaniliğe kapı rın sorması gerekiyordu. Ancak sadece sosyoloji-
açmaktadır. Bu, aslında Hıristiyanlığın başına ge- nin sınırları içinde değil, gündelik hayata tüm bo-
len şeyin ta kendisidir. Nietszche’nin umutsuzlu- yutlarıyla nüfuz eden işlevsellik ya da Durkheim-
ğu da, aradığı muktedir ve insanla ilgili Tanrı’yı cı teori, dinin “ne”liğini değil işlevlerini manşete
bulamamasıdır. Dine dünyadan el çektirilmesi, çekmektedir. Böylece din, insanın varoluşsal ger-
insanın kaderciliğe terk edilmesi, Tanrı’nın köşe- çeğini kavrayarak “yol göstermek” yerine; sadece
sine çekilerek insan ve topluma ilgisinin sona er- hastalıktan kurtulmak, koca bulmak vb. durum-
mesi demektir. İşte bu vakum da kapitalizmin iş- ların fenomeni haline geliyor.
lerlikleri ile doldurulmaktadır. Dolayısıyla almak, Günümüzde dünya ölçeğinde yaşanan küre-
vermek, temellük etmek, paylaştırmak vb. kapita- selleşme, gittikçe yoksulların aleyhine genişle-
lizmin insafına terkedilmiştir. Kapitalizmin sinsi yen bir süreç izlemektedir. İstatistiklere bakacak
işleyişi, tüm muhalefeti de sisteme dahil ederek, olursak şöyle bir manzara ile karşılaşırız. Dünya-
din ve ideolojilerin merkezine yerleşmektedir. Bu daki üç milyarderin geliri, en az gelişmiş ülkele-
bağlamda din formatlı kapitalizm(ler), meşakkat- rin ve buralarda yaşayan 600 milyondan fazla in-
siz Müslümanlığın mümkün yollarını da göster- sanın gayr-ı safi milli hasılasından fazladır. Yine
mektedir. 1820 yılında yaklaşık 3 fakir ülkeye karşılık bir
Zaptçıoğlu’nun değindiği bir başka soru(n) zengin ülke varken; 1992 yılında 72 fakir ülke-
ye karşılık bir zengin ülkenin bulunması söz ko-
da, Bonhoeffer üzerinden tartıştığı “Tanrı’nın ne
nusudur.17 Türkiye’ye dönecek olursak, işsizlik,
kadar merkezde olduğu” meselesidir. Buna gö-
enflasyonla birlikte çalışan kesimin yoksunlukla-
re dindarlar, Tanrı’dan hep insanın sınırlarında
rı da dikkat çekicidir. Şu anda hükümet eden Ak
söz etmektedirler. Ya düşünce tembelidirler ya da
Parti de, muhafazakar dindarların bir iktidarı ola-
dertlerine çare bulamamışlardır.15 Bu soru, ilginç
rak bu yönde ciddi iyileştirmeler yapacak hiçbir
bir şekilde seküler düşüncelerin Tanrı’yı insanın
adım atmamıştır. Hâlâ bir maaş döneminde % 2.5
sınırlarına itmeye çalışan anlayışlarından mesa-
mu yoksa % 3 mü zam verelim tartışması, IMF
fe almaktadır ki, Müslüman zihnin önce sorma-
ile yapılan antlaşmalar, giderek artan dış borç gi-
sı gerekirdi. Nihayetinde Aydınlanma’dan başla-
bi sorun ve tartışmalar üst kelami ve felsefi dil-
yan süreç, insanın kapsama alanının sürekli arta-
de “Tanrı kimin yanında?” sorusunun sorulma-
rak Tanrı’nın bir gün dünyayı terkedeceğini ön-
sını beraberinde getirmektedir. Bu soru(n)lar ço-
görmekteydi. Tam da bu noktada “Tanrı’dan sı-
ğunlukla Allah’ın kaderine sığınılarak geçiştiril-
nırlarda değil merkezde, zaaflarda değil kuvvette,
yani ölümde ve suçta değil hayatta ve insanın sağ- 16 Dilek Zaptçıoğlu, a.g.m., s. 65

15 Dilek Zaptçıoğlu, a.g.m., s. 65.


17 Anthony Giddens, Sosyoloji, Çev. Kurul, Ankara, Ayraç Yay.,
2005, s. 68. 65
meye çalışılmaktadır. Son kertede, iktidarın halk şarak modern zamanların tüm üretimlerini sesli
nezdinde üstü örtük referansı olduğu düşünülen ya da sessiz onaylayan insanları ve özelde muha-
dine, cevaplanması için tevdi edilmektedir. Yani fazakarları aklıma getiriyor.
fatura yine İslam’ın üzerinde kalmaktadır. Açık-
SONUÇ YERİNE
çası evrensellik iddiasında olan İslam’ın küresel
ölçekteki yoksulluğa karşı somut önerisi nedir? Bilge kral Aliya İzzetbegoviç’in efsane eseri Do-
828 metreyle dünyanın en büyük kulesini yapan ğu ve Batı Arasında İslam, daha giriş kısmında bir
Müslümanlar nasıl bir islam imajı vermektedir- açılımı paylaşır: “İslam sosyalizmle Hıristiyanlı-
ler? Sadece camlarının temizliği için 7.5 milyon ğın hakikat paylarını sadece tanımakla kalmıyor,
dolarlık bütçenin ayrıldığı Kule ile Afrika’daki in- bilakis üzerinde ısrarla duruyor. Çünkü, eğer sos-
san manzarası arasında var olan giderilmesi im- yalizm yalansa, o zaman İslam da tam hakikat de-
kansız çelişkiye bakanlar İslam’ın adalet ve pay- ğildir. İslam’ın doğruluğunu ispat etmek sosya-
laşım ilkesinden neleri görecekler? Müslümanla- lizm ve Hıristiyanlığın doğruluğunu ve aynı za-
ra niye güvenecekler? Ve en önemlisi İslam’a ne- manda hakikatlerinin noksanlığını da ispat et-
den inanacaklar? mek demektir.”19
Bu noktada “sol”dan gelen ütopya, sol ilahi- Aynı dünyada yaşıyoruz. “Bırakın dinsizleri”
yat ve hakikate dair bir tartışmayı da zikretme- ile “bırakın gericileri” antagonizmasının açtığı
liyiz. Kabul etmek gerekir ki, Burhan Sönmez’in konforlu yol, hakikate dair soruları, hakikat ara-
hakikate dair tartışmayı Marquez’in romanı üze- yışlarını berhava edip bir üst dile sıçrayışı engel-
rinden yapması etkileyici bir örnek18. Olay kısaca lerken, yolun iğvalı ve kışkırtıcı manzarası mağ-
şöyle gelişiyor: Marquez, son romanı Benim Hü- durlar ve hep aynı hayal kırıklığının sonucu olan
zünlü Orospularım kitabını son haline getirip ya- soruları bırakıyor. Herkesin inanç ve ideoloji-
yınevine veriyor. Yayımlanmak üzere iken korsan si kendine. Ama İslam’ın evrensellik iddiası, İs-
yayıncıların eline geçiyor. Bunun üzerine Marqu- met Özel’in ifadesiyle “kulak kesilmediği dünya-
ez, basımı durduruyor ve kitabın son bölümü- ya sağır olmamayı”, onların soru(n)larını cevap-
ne eklemelerde bulunarak en son değişiklikler- layabilmeyi gerektirir. “Sol” da bu hayatın için-
le romanı yayımlıyor. Şimdi asıl kitap hangisiy- den sorular geliştirmektedir. İslam’ın bu sorula-
di? Korsanların elinde olan mı yoksa değişiklik- ra cevap vermesi, Müslümanların bir özne ola-
ler yapılan mı? Sönmez buradan bir sıçrayış ya- rak “tarih”te olmaları anlamına gelir. Bunun da
parak “şimdi hakikat hangisi?” diye sorarken, bir ötesinde konformizmin “mutlak” ilan ettiği ye-
yandan hakikatin karşıt yeniden yazımları”, diğer gane yolu da geçersizleştirir. Peki Müslümanlar
yandan metnin açık uçluluğunu sorunsallaştırır. bu soru(n)ları kendileri ifade edemezler mi? Ta-
Sönmez’in bunlar üzerinden Tanrı-şeytan, Tanrı- bii ki sorabilirler. Ama sorun şu ki; sormuyorlar.
insan (Adem ve Havva) ilişkisini yeniden okuyu- Türkiye’de son yüzyıldır yazılan tefsir ve fıkıh ki-
şu oldukça ilginçtir. Bu okuma biçimine bazı re- taplarında böyle soru(n) ve tartışmanın bulun-
zervlerim olmakla birlikte (bunu anlatmak yazı- maması oldukça ilginçtir ve doğrusu özel sosyo-
nın hacmini artırır), temelde Sönmez’in dinin öte lojik bir araştırmayı hakedecek derecede önemli-
dünyalaştırılması ve insanın Tanrı’nın doğasın- dir. Din ise, “kitlelerin vicdanı” olacak yerde, “bi-
dan uzaklaştırılmasına olan itirazı oldukça önem- ze âhiret yeter” söylemiyle kitlelerin afyonu ya-
lidir. Bu, açıkçası ”gerici” suçlamasından uzakla- pılıyor.

18 Burhan Sönmez, “Ütopya: Sol İlahiyat!”, Birikim, Sayı 246, s. 19 Aliya İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam, çev. Salih
34-41. Şaban, İst., Nehir Yay., 1994, s. 21-22.

66
S O L V E İ L A H İ Y A T

Halkın sesinde Hakk’ın sesini aramak


“Lâ” ya da sürekli devrim
CİHAN AKTAŞ

Burhan Sönmez’in Birikim’in 246. sayısında ya- cukken, TİP’liydi. Bazen önemli ayrılık olarak
yınlanan “Ütopya: Sol İlahiyat!” başlıklı, sağ ya gösterilen, büyük bir ortak payda olarak ileri çı-
da sol kavramları ve bu kavramların İslamiyet’le kar. Bir zamanlar, lise öğrencisiyken ülkücüy-
ilişkileri bağlamında ezberlenmiş kabullerin öte- düm; çünkü içinde bulunduğum ortamda sol-
sine geçmeyi denediği ilgi çekici yazısını okur- cu olmak demek, Hazreti Muhammed’e küfret-
ken sıklıkla “Komşusu açken tok yatan bizden mekle aynı şeydi. Bense duvarlara gizlice “Ba-
değildir” mealindeki hadis-i şerif ile, Levinas’ın, ğımsız Türkiye” yazanların arasına katılırdım, ül-
Tanrı’nın insana komşusunun yüzüyle göründü- kücülüğüme hiç de halel gelmeyeceği inancıyla.
ğüne dair sözlerini hatırladım. Hadisi şerifin bil- Din, Sönmez’in terimiyle salt “gerçeğin üzerin-
dirdiği komşu, ihtiyacını bildirmekten ar edenle- deki tül”den ibaret görünmüyordu bana. Görün-
rin gizlendiği kapıların ardında olmalıdır. meyen âlemi, bütün sebepleri açıklıyordu. Tüm-
Sönmez’in yazısını okurken aldığım notlar et- dengelimci bir duyarlıkla imani meselelere, fıkıha
rafında düşünürken, kişisel tecrübelerimden de ve tarihe akıyordu benliğim, Allah’ın rızasına uy-
yararlanarak sol bir ilahiyat bağlamında akla gele- gun bir şekilde kendimi yapılandırmayı umarak...
bilecek kelime ve kavramlar üzerinden toplumsal Gerçek, hakikatin sadece bir yüzünü teşkil eder-
sorumluluğu ve kul hakkını önceleyen bir duyar- di. Güncel ve geçici olan her şey sınavın bir par-
lığı yeniden anlama çabasına düştüm. çasıydı. Bir bilgin, bir şair, bir sinema yıldızı ha-
İnsan olarak hakikate doğru sürdürdüğümüz yatımızın anlamı konusunda sorularımıza cevap
yolculuğu toplumsal sorumluluklarımızın üze- ararken bizi yanıltabilir, ama Hazreti Muhammed
rinden değerli kılarız. Muhtaç ve istismar edilen yanıltmaz, yarı yolda bırakmazdı.
insanı görebilme ve onunla ilgili sorumluluk üst- Ölümle ilgili soruların cevabını kim verebil-
lenebilmeye ilişkin hassasiyetimizle insan olma miş sanki, kim kul hakkının bir gelecek vaad et-
yolunda ilerlemeyi hakediyoruz. meyen karanlıklarda yitip gitmesini engelleyen
Halk Hakk’tır diye bir düşünceye sahip olmuş- bir kelamı dile getirmiş... Her şey bazen büyük
sam çok erken bir yaşta, bunun sebepleri muh- bir hızla bazen de ağır bir akışla kayboluyor, si-
telif. Başkalarını kendinden daha çok düşünecek- liniyor, tarihe karışıyordu görünüşte. Gerçek va-
sin, derdi dinibütün dedem. İnsanları görünüşe roluş “öte”deydi, öte dünyada, öte insanda. Hiç
göre yargılamayacaksın, derdi babam ki ben ço- bir kötülük saklı kalmayacak, kulun iğne ucu ka- 67
dar hakkının bile hesabı sorulacaktı.) An, sonsu- ku nedeniyle de koruma çabasına karşılık, dev-
zu içinde barındıran ilahi kapsamıyla bir yücelme rimci bir zihinde sürekli kendinde olan/olmayan-
imkânı sunar, hayat şimdide süren bir imtihan- lara yönelik tartışmanın yol açtığı, vazgeçmeler-
dır. Octavio Paz’ın deyişiyle: le, yeniden kurmalarla ilişkili bir tedirginlik ha-
“Ben yalnızım ve ben seninleyim, her zaman bu- li hakimdir.
rada olan bir ne-bileyim-nerede’de. Seninle ve bu-
rada. Sen kimsin, ben kimim, nerelerdeyiz biz,
İNSANLIĞI KURTARACAK UYARI
buradayken? Karşı durulmaz, kaçak; tanımlana- Kötülüğün iyiliğin yerini gaspettiği, kahraman-
maz, öngörülemez ve sürekli olarak hayatlarımı-
lığın soytarılıkla yer değiştirdiği, asaletin salt bir
zın içinde mevcut ötekilik, dinle, şiirle, aşkla ve
benzeri başka deneyimlerle karışıyor. Öte sade- soy-sop mirası olarak tanımlandığı, güzelliğin sa-
ce öte dünyada da değildir, buradadır, gerçek var- dece bir gösteriş metası sayıldığı, erdemin ise şir-
lığımızın olması gerektiğini düşündüğümüz her kin karanlık sularında tanınmaz hale geldiği bir
yerdedir.”1 toplumda, kararlı bir tavırla kalabalıkların arasın-
dan sıyrılarak iyiliğe, saf güzelliğe, adalete ve ha-
MÜMİNİN HUZUR(SUZLUĞ)U kikate ulaşmaya çalışan “emin” genç adam, pey-
“Dert, huzursuzluktur”; Sönmez’in bu tespiti, an- gamber olarak tanınmadan önce bazen “mecnun”
tikonformist bir bilince özgü bir duyarlığın altı- olarak isimlendirilmişti, bazen de “şair”. Onun
nı çiziyor. Cennete özgü sayılan mükemmelliğin yolundan gidenlerin sıfatları zaman zaman değiş-
sağladığı bir sükûnet, bir yatışmışlık hali, bu im- se de hedefleri (niyetleri) aynı kalacak: Toplumu-
tihan dünyası içinde nereye kadar mümkündür... nu cahili alışkanlıklarından uzaklaşacağı bir bi-
Dünya hayatını bir sınav yeri olarak kabulümüz, linç sahibi olması konusunda uyarmak.
bir iskana (veya sükunete) izin vermeyebilir. Burada pekâlâ “kurtarma” fiiline uygun bir
Emin olduğumuz bir şeyler de vardır ki huzur- cümle de kurabilirdim. ’70’lerin sloganlarla ör-
suzluğumuzu bizi zehirleyen bir kaynak olmak- tülmüş duvarlarında ne de çok rastlanırdı “kur-
tan uzak tutacak şekilde arındırır. “Yakîn” sahibi tuluş” kelimesine! Siyasetle ilgilenen gençler de
olmaktır, bunun bir diğer adı. “Güvenilecek, ama her biri bir taraftan işçileri, köylüleri, esir Türk-
sürekli dalgalı bir gerçeklik”; bir yazısında Ali Şe- leri, mazlum halkları, öz kimliğine yabancılaşmış
riati kendisini bu şekilde tanımlıyordu. Hazreti Müslümanları kurtarma hayallerini daha ziyade
Ali dert yüklü kelimelerini kuyulara haykırmış- şiirle ve duvar yazılarıyla besleyerek, manifesto-
tı, genç İslam toplumunda kargaşa meydana gel- lar oluşturuyorlardı. Osmanlı’nın dağılmasının
memesi için. getirdiği travmanın izlerini hâlâ üzerimizden ata-
İnsan, bunun bedelini çile çekerek ödeyecek bilmiş değiliz. Devletin halkı vesayet edilecek bir
olsa bile, kelimeleri seçti, yani bilmeyi veya far- tebaa gibi görmesi, “kurtarıcı” olma iddiasındaki
kındalığı. Bu nedenle de cennete özgü o huzuru hareketlere yansıyor. Kurtarma amacı o kadar her
aramanın yollarına düştü dünyada. Fakat onu be- şeyin önüne geçiyor ve ufukları örtüyor ki kurta-
şer olmaktan ayırarak insan kılan da artık dünya rılacak olan kayboluyor göz önünden.
hayatı tecrübesinin getirdiği bir derinlikten ba- Timur Selçuk gibi sol duyarlığa sahip sanatçı-
ğımsız görülemeyecek bu arayışının kendine öz- ların namaz kıldıklarını mitinglerine katıldıkla-
gü nitelikleri olacaktır. Kıpır kıpır bir vicdanın rı kitlelere ifade etmekte güçlük çektiği yıllardır,
huzuru anlam arayışının bedel ödemeyi gerekti- ’70’ler. Üniversite öğrenciliğim 12 Eylül’ün ön-
ren taşlı dikenli yollarında bulması niye şaşırtı- cesine ve ertesine denk düşüyor. Güzel Sanatlar
cı olsun: Muhafazakâr zihnin kendinde var ola- Akademisi’ne bağlı olan okulumuzun Beşiktaş’ta
nı belki bu varlığın duyurduğu memnuniyet, bel- deniz kenarında bulunan binası, kendi haline
ki sahip olunanların direnci konusunda bir kor- terk edilmiş eski bir tütün deposundan uyarla-
maydı. Okula Dev-Sol hakimdi. Dev-Sol’un ba-
68 1 Octavio Paz, Modern İnsan ve Edebiyat, s. 53, çev. Turhan Il-
gaz, Remzi Kitabevi, 1993. na soğuk ve otoriter, yabancı gelen söylemlerine
karşılık, kendime nispeten yakın hissettiğim, da-
ha Anadolulu ve “bizden”liğini hissettiren Halkın
Kurtuluşu fraksiyonundan öğrencilere katılırdım
zaman zaman. Saatlerce süren yürüyüş ve miting-
lerde devrim kelimesinden yayılan coşkuya kapı-
lırken, bu kelimenin arkadaşlarımın dilinden di-
nin bana görünen hakikatlerine kendini kapatan
bir tonda yükselmesinin getirdiği yalnızlık ve an-
laşılmazlık duygusuyla içime kapanır ve ilk dö-
nemeçte eve dönmek üzere mitingden ayrılırdım.
Türkiye’nin solu, uzun zaman belirsiz bir iş-
çi sınıfının gömleğini giydirmeye çalıştığı köylü
halkta bulmaya çalıştı, ideolojik sebebini. Bunu
yaparken de Batıcı ve seçkinci duruşunu hakim
ideolojiyle (CHP söylemleriyle) bütünleştiren bir
siyasal/kültürel hegemonik zeminden sürdürdü
söylemlerini dillendirmeyi. Toplum yok, kamu
vardı bu seslenmede. İrtica tehlikesi, halkı bir ka-
rakalabalığa dönüştürürdü.
Sol o dönemlerde halkı kurtarmak isterken ko-

AYDAN ÇELİK
lundan bacağından etmeye çalışan Prokrustes gi-
bi görünürdü bana. Prokrustes Yunan mitoloji-
sinde, düzenlediği baskınlarda yakaladığı yolcu-
ların boylarını yataklarına uydurmak için kolla- leriyle uyuşuyordu, ne de kadın veya erkek ola-
rını ve bacaklarını kıran ya da çekerek uzatan bir rak ayrılamayacak (Kalubelâ’da “bilinç” emaneti-
hayduttur. Solcu arkadaşlarımın bazen hiç tanı- ni üstlenmiş, bu emaneti ne kadar hakettiğini ka-
madığı, bazen de içinden çıktığı halde yabancılaş- nıtlamakla mükellef) insanın ufkunun ihtiyaçları
tığı halkı karakteristik özelliklerini paranteze ala- ve taleplerini hesaba katıyordu.
rak kurtarmaya çalıştığını düşünürdüm. Geçen yıllar içinde daha fazla tartışma götü-
Benzeri bir dışarıdanlık duygusunun daha fark- recek olan, diğer insanların hakları konusunda-
lı hallerini dindar Müslüman kadınların evlerde ki tahakkümcü bakıştır. “Onları biz iyi edeceğiz,
düzenledikleri, yeni kelimelerin (romanın, mo- onları adam etmenin yollarını biz biliriz...” ’90’lı
dern şiirin) kuşkuyla karşılandığı dinî toplantılar- yılların başlarında tesettürlü bir arkadaşımla Ka-
da da duyduğum olurdu. Bu toplantılarda konu- dıköy minübüsünde Alevilik üzerine tartışıyor-
şulan başlıca konu, tesettürdü. İnsanlığı ilgilen- duk. Ben, laik bir rejimde devlete bağlı bir ku-
diren güncel konuların uzağında durulur, siya- rumun halkın vergileriyle eline ulaşan bütçesini
si meselelerin kadınları ilgilendirmeyeceği düşü- bütün vatandaşlarına eşit hizmet verecek şekil-
nülürdü. Kadın olmaya biçilen anlam, “İslam’da de yönlendirmesi gerektiğini savunuyordum, ar-
Kadın” kitaplarının kapaklarında sıklıkla görülen kadaşım ise Alevilerin bir bütçeyi hakedecek bü-
kırmızı güllerde ifadesini bulurdu. Kadın her hal- tünselliğe sahip, kendini kanıtlamış bir inanç sis-
de, mutlaka, babasının velayetinden erkeğinin ve- temine sahip olmadıklarını, bu nedenle de böy-
layetine geçiş yaparak hayatını sürdürecek, böy- le bir bütçe ayrılmasının hiç de gerekmeyeceği-
lelikle de o gül hassasiyetini ve nahifliğini bir ze- ni ispat etmeye çalışıyordu bana. Aklımda kalmış,
delenme yaşamadan koruyacaktı. Ama bunlar ya- aynı dönemlerde Osmanlıcılılık duyarlığına sahip
lın kat dileklerdi ve insani bilinç kazanımı açısın- hizmet ehli bir hanım da Güneydoğu olaylarını
dan bakıldığında bu dilekler, ne hayatın gerçek- değerlendirirken Kürt nüfus için, “Akıllı olsalar- 69
dı, kıymetlerini bilirdik” gibi bir ifade kullanmış- ğinin bugüne taşınması, kolaylıkla tamamlanma-
tı. Başörtüsü yasağı gibi bir konuda başörtülü öğ- yan bir süreci de işaretliyor. Bilme ve olma yolun-
rencilere ululemr’e, yani devlete itaat ederek baş- da hiç bir zaman tamamlanmayan bir süreç var,
larını açmaları tavsiyesinde bulunan cemaatlere hakikatın bilgisi yakaladığınız hissiyle rehavete
özgü siyaset anlayışıyla dar bir alanda da olsa bu- kapıldığınızda elinizden kaçıyor. Geleceğin ütop-
luşan bir yaklaşımdı bu. yası bir taraftan geçmişin bağrında saklı, bir taraf-
Başka toplantı ve cemaatleşme alternatifleri tan da verili dünyanın çözüme kavuşmaya dire-
de vardı ve ben mizacıma, anlayışıma hitap eden nen adaletsizlikleri karşısında muzdarip olan ru-
toplantıları arayıp buluyordum. Gecekondular- hunuz ütopyada sonsuz hayatın (ve hesap günü-
daki türlü sorunlarla başbaşa bırakılmış kadınları nün) her şeyi yerli yerine koyan adaletini arayıp
ve ailelerini de içine alan, İslami bir bilinç kazan- bulmak istiyor.
ma maksadını güden etkinliklere katılıyor, bazen Başka türlü ev kadını olabilmeyi başarmış ab-
derme çatma salonlarda kadınlara özellikle günü- laların evlerinde düzenledikleri toplantılarında
müz dünyasında Müslüman bir kadın olmanın Seyyid Kutup’un İslam ve Kapitalizm Çatışması’nı
getirdiği zorluklarla sorumluluklar etrafında ko- okuyarak tartışmaya açıyorduk. “Hareketin
nuşmalar yapıyordum. fıkhı”ndan veya “fıkhın hareketinden” söz eder,
“İslam gelecek, dertler bitecek!” Bu slogan Seyyid Kutup. Bunun anlamı hayattan yükselen
’80’lerde kültürel faaliyetlerin gerçekleştirildiği eleştiriye dönük sürekli bir dikkattir, kişisel ha-
kalabalık salonlardan büyük bir inançla yükse- yatlarda “sürekli devrim”i çağrıştıran bir teyak-
lirdi. Aradaki yüzyılları bir reddiyeyle aşarak As- kuz hali ya da...
rı-ı Saadet iklimini solumaya çalışıyorduk. Der- “Devrim”, temsil ettiği nice sahneyle ruhumuz-
neklerde, MTTB toplantılarında, ev sohbetlerin- da fırtınalar koparmaya hazır olan kavram, bir za-
de. Hazreti Fatıma, üç beş parçalık çeyizinin gös- mandır yeni bir pırıltı, anlam kazanmıştı. İran’da
terdiği sadeliğiyle tanımayı sürdürmemiz gere- bir İslam Devrimi gerçekleşmişti ve bana hiç ya-
ken kadın modeli. Kollantai’nin Sevgi Yolları’nın bancı gelmeyen, elinden Gazali’nin Osmanlıca ki-
kahramanı Vassilissa, sade kıyafetleri, tevekkülü tapları hiç düşmeyen eğitmen dedemi andıran va-
ve halka (devrime) hizmet ruhuyla zihnimin bir kur, ak sakallı bir adam, Amerika’nın bölgede-
kenarında varlığını koruyor. Sıra Gazali okumaya ki jandarması olarak bilinen bir rejimin, emper-
gelip de onun kitaplarında ideal Müslüman kadın yalizmin işbirlikçisi bir hanedanlığın yıkılmasına
olabilmenin mümkün olduğu kadar az sokağa öncülük etmişti. Böylelikle de “devrim”, meşru
çıkmayı gerektirdiğini öğrendiğimde, öğrenciy- bir kelime olarak gündemine yerleşmişti İslamcı-
dim henüz. Bildik anlamıyla “ev kadını” olmak ların.
istemiyorum, başka türlü bir üretimi gerçekleş- Bense aynı dönemlerde bir taraftan bütün
tireceğim, fakat hangi yolla... Bir yanlış anlama, İstanbul’da sayıları en fazla yirmiyi bulan başör-
eksik aktarım var, ama nerede? Osmanlıca bilmi- tülü üniversite öğrencisi arkadaşlarımdan, diğer
yoruz ki bir medeniyetin eserlerine vakıf olalım. taraftan da sınıfımdaki İranlı öğrenciler vasıtasıy-
Dinî bilgi alanında yetersizlikten ileri gelen bir la fikirlerine aşina olduğum Ali Şeriati’nin Fatıma
eksiklik duygusuyla arşınlıyorsunuz sokakları ve Fatıma’dır isimli eserinin pasajlarındaki eziklik-
bu konuda mazaret bildirmek için de daha sessiz, ten uzak, muhalefet diline sahip Müslüman ka-
daha silik, daha kalabalıkların arasında bir damla dın varlığından güç alarak başörtülü bir hayata
olmaya çalışıyorsunuz. hazırlıyordum kendimi. 1969 İlahiyat Fakültesi
İyi ve kusursuz olan muhafazakâr zihin açısın- boykotundan bu yana başörtüsü, yeni bir anlam
dan geçmişte, sol zihin açısından ise gelecekte kazanmaya başlamıştı Müslüman kadınlar arasın-
mevcut. İslamcı ise bir ayağını Asr-ı Saadet’e ba- da. O başörtüsü bir açıdan ninelerimizin başında-
sarak bugünün yaşantısında bir yeniden doğma ki “masum” beyaz örtülerle buluşsa da, ”modern”
70 çabasını önceliyor. Yine de Asr-ı Saadet örnekli- ve “çağdaş” kadın modellerinin yaygınlaşması
için sürdürülen dayatmalara bir itirazı ve kendi darıyla hırsızlık yapması halinde bunun makul
vücuduna (varlığına) sahip çıkma iradesiyle ilgili karşılanması gerektiğini söyleyen Jones, bu söz-
bir kararlılığı yansıtıyordu. leriyle büyük tepki aldı. Benzeri bir ifadeyi saha-
be Ebu Zerr de dillendirmişti, 14 asır önce. Yok-
GECEKONDU HİSSİYATI
sulluk öylesine zelil düşürür ki kişiyi, küfre yol
12 Eylül’ü takip eden aylarda şehircilik ödevleri açabilir. Bu, hırsızlığa teşvik değil, bize şah dama-
için E-5 üzerindeki tepelere doğru yayılan yol- rımızdan daha yakın olan Allah, niyetlerimizi de
suz, elektriksiz ve susuz gecekondu mahallele- biliyor elbet.
rini dolaşırken, göçebe Anadolu’nun sahipsiz ve “Yoksulluk neredeyse küfr olacaktı”, mealinde
çaresiz yüzleriyle yeniden tanışıyordum. Nuri bir hadisi şerif var. Jung da bir İsviçre atasözünü
İyem’in tasaları alın çizgilerinde dile gelen ses- aktarır: “Her zenginin arkasında şeytan, her faki-
siz, bana neredeyse bir sebeple taş gibi donup rin arkasında iki şeytan vardır.”2 Açlık çeken, evi-
kalmış görünen kadınları, gecekondularda yit- ne ekmek götürememenin azabını yaşayan kişi-
memek için bir telaşla ilmihal bilgilerine tutun- yi mükellef saymıyor İslam. Bunun anlamı yok-
maya çalışıyorlardı. O yıllarda aldığım bir karar- sulların boş buldukları evleri işgal etmesini onay-
dı bu: İleride mutlaka bir gecekondu mahalle- lamak mıdır? Kaddafi’nin “Yeşil Devrim”i bağla-
sinde ikâmet edecektim ve her halde mimar ola- mında tartışılmış bir konudur bu. İran’da İslam
rak asla gökdelen, sosyal konut tarzında proje- Devrimi gerçekleşirken ülkeden kaçan karşıdev-
lere imza atmayacaktım. Gecekondular henüz rimcilerin evleri zamanla bir tür işgale uğramış
rant alanları olarak değil de bir zemine ayağını ya da devlet tarafından evsizlere, göçmenlere ve-
basma, bir çatı altına sığınma ihtiyacının göster- rilmişti. (Sonraları bu evlerin bazılarının sahip-
geleri olarak algılanıyorlardı. Halkın içinde ol- leri geri dönerek evlerini geri almak için hukuki
manın en uygun yolu bu olurdu ve halk da o du- bir mücadele başlattılar. İçlerinden çoğu evlerine
rumda bana en fazla gecekondu insanının temsi- kavuştu da.) Bir tür “Hakikat Anı” olan devrim
linde sahici ve anlamlı görünüyordu. Daha son- günlerinde bütün insanlar mallarından mülkle-
ra Leyla Erbil’in Tuhaf Bir Kadın’ının benzeri bir rinden ve aidiyetlerinden bağımsızlaşmış olarak,
kaygıyla gecekondu mahallesine taşınan kahra- tek vücut halinde aynı düzeyde biraraya gelirler.
manının –halkla buluşma sahnelerinin yer yer Bir bakıma bütün insanların Allah’ın önünde eşit-
parodi hissi uyandıracak şekilde tasvir edildi- lenerek secdeye kapandığı camilerde de yaşanan
ği– macerasını okurken, hâlâ bir gecekondu ma- arınma duygusuyla hafif, arınmış; tarih ve top-
hallesinde yaşamadığım için kendimi eleştirme- lum karşısında haklı ve güçlüdür devrime omuz
ye devam ettim. (Belki de gecekondu mahalle- verenler.
sinde yaşama kararıma uymadığım için, bir ye- Öyleyse cami önünde bırakılmış ayakkabılar
re de yerleşemedim yirmibeş yılda yirmibeşi aş- arasında bulunan, belki de cemaat içindeki pek
kın evde yaşadım.) çok kişinin belki iki-üç aylık geliri kadar bir fiya-
Her türlü sosyal ve kültürel hizmeti, gelişmeye tı olan markalı ayakkabılar hakkında ne düşün-
dönük tekniklerin arayışını devletten beklemeye meliyiz? Erol Yarar’ın savunduğu şekilde, vergi-
alıştırılmış bir toplumda, kendi haline terk edil- lendirilmiş (zekatı, fitresi, sadakası verilmiş) ge-
miş insanlar belirsiz bir kaygının önünde sürük- lirin kutsal olduğu kanaatiyle yetinmemiz mi ge-
lenerek kendilerini taşı toprağı altın şehirlere atı- rekiyor? Kuşkusuz, o ayakkabıları göze gösteren
yor ve varlıklarını geriye püskürten şehrin etekle- nedeni açmaya dönük olmalı dikkatlerimiz. Ümit
rinde bir zemine sıkı sıkı yapışıyorlar. Aktaş’ın dediği gibi, ayakkabıları göze gösteren
İngiltere’de Tim Jones adlı bir rahibin sözle- sınıfçı bakış açısının nerelere kadar nüfuz ettiği-
ri yer aldı geçtiğimiz günlerde basında. Yoksulun dir önemli olan:
küçük işletmeler yerine zincirleme alışveriş mer-
kezlerinden olması kaydıyla, ihtiyaç duyduğu ka-
2 Joseph Campbell, Yaratıcı Mitoloji, sf. 370, İmge Yayınları,
1994. 71
“Müslüman, zengin veya yoksul olabilir, bu var- yargılarını bütünüyle sorgulayan ve yerlerine ye-
lık düzeylerinden birini de seçebilir, zengin sayıl- ni değer yargıları sunan İslam, en fazla çıkar çev-
dığı varlık durumuna karşılık ‘yoksulluk kültü-
releri tarafından tepki görürken, yoksullar, kö-
rünü’ de benimseyebilir; fakat, sınırsız bir şekil-
de üretme ve tüketmeyi mübah gören, bu alanda- leler ve göçmenler tarafından benimsendi. Diğer
ki sorgulamalara karşı ise bir tavır geliştiren bir yanda bu benimseme hür ve varlıklı, fakat ima-
sınıfçı tavrı kendine yakıştıramaz.”3 ni bir arayışın ızdırabını yaşayan kimi seçkinlerce
de benimsendi. İnsanlar kökenlerine, sınıflarına,
Ayetullah Humeyni, bu iki bakış arasındaki ay-
renklerine ve cinslerine bakılmaksızın vahiy yo-
rımı şu şekilde ifade etmişti: Kötü olan sarayda
luyla kul olarak Allah karşısında eşitleniyor, ka-
oturmak değil, onun getirdiği (kişiyi sınırlayan)
dınlarla erkekler birbirlerinin velisi olarak ilân
saray kültürüdür.
ediliyorlardı. Dinde zorlama da kabul edilemez-
ÖZGÜRLÜK VE ADALET di, ayrıca. Bireysel mülkiyet esas olmakla birlik-
Toplumsal hareketlerde, bu hareketlere kaynak te, malın (kapitalin) ve mülkün (mesela otlakla-
olan ideolojilerin uygulanmasında şu iki kavram rın, su ve enerji kaynaklarının, madenlerin) belli
birbirinden rol çalacak şekilde var oluyor sanki: bir sınıf arasında dönüp dolaşmasına karşı da ted-
Özgürlük ve adalet. İki kavram esasında birbiri- birler alınıyordu.
ni tamamlıyor, biri diğeri olmadan sakatlanıyor. “Lâilaheillâllah”ın “Lâ”sı, hem birey hem de
Salt “adalet” dediğinizde bazen totaliter bir devlet toplum için mevcut düzen karşısında ciddi, kök-
yapısına yatkınlaşabiliyor, salt “özgürlük”, dedi- tenci bir muhasebe yaparak kendini değiştirme,
ğinizde ise ola ki ekmeğin fiyatından yakınan ka- kendini yeniden yapma sorumluluğunu ifade
labalıkların arasında yalnızlaşıyorsunuz eder. Bu anlamda “lâ”, sürekli devrimin anahtarı.
Hazreti Muhammed müşrik kalabalıkların in- ’60’lardan itibaren yükselişe geçen yeni İslam-
sanı sadece sahip olduğu metalarla ve soyuyla so- cı dalga, bu nedenle de göbek bağıyla bağlı oldu-
puyla değerli gören ve kölelerin teriyle kanından ğu sağcılığın bir yanıyla görkemli bir maziye doğ-
beslenen kibrinden uzaklaşmak için Hira dağına, ru köklerini salmış olmanın gururunu da taşıyan
dağdaki bir mağaraya sığınıyordu. Düşüncelerini hantal yapısı içinden çıkarak bir vücut oluştu-
insanın doğuştan sahibi olduğu ilahi haklara yo- rabilmeyi, tarihe ve topluma karşı bir ucu inkâ-
ğunlaştırırken de vahyin kelimelerine hazırlanı- ra da varan, yer yer anarşizmle de buluşan bir
yordu bilinci. büyük reddiye ile gerçekleştirmeye çalıştı. Ce-
“Dağ Çağrısı” Sezai Karakoç’un duyuşunda di- mil Meriç insana bu dünyada bir anlam ve değer,
rilişe çağrıyla aynı şeydir. Hicret ya da yeniden dünyaya ise insan için bir anlam ve amaç kazan-
doğuşun yolu dağdan (kendi içine doğru tırman- dırma potansiyeline sahip gördüğü sosyalizmi,
ma gerektiren zor bir yolculuktan) geçer. “İslamiyet’ten haberi olmayanların İslamiyet’i”
“Her ütopyada sol ilahiyattan izler vardır” di- olarak tanımlıyordu. Nurettin Topçu ise döne-
ye yazıyor Burhan Sönmez. Solun özgürlük, eşit- minin siyasal konjonktürünün renklerini taşıyan
lik ve devrim gibi kavramları temsil ettiğini var- sosyalizm anlayışını tarif ederken kul hakkının
sayarsak, bu elbette doğru. Sönmez’in de yazısın- üzerinde durur. İslamcılık, yükselişte olan solcu
da atıfta bulunduğu Kojin Karatani, Marx’ın di- söylemlerin de hatırlatmasıyla özgürlüğe, adalete
nin çözünmesini olanaksız kılan bir etken ola- ve emeğe verdiği değerle, emperyalizm ve şove-
rak “gerçek ızdırap”a dair sözlerini hatırlatır.4 İs- nizm karşıtlığıyla, evrenselciliği ve kültürel geliş-
lami tebliğ en başından Mekkeli mustazafların meye yönelik vurgularıyla sol mizacını dışavur-
Kureyş’in egemen (müstekbir) sınıfına yönelik maktaydı. Yine de muhafazakakâr gövdenin çeki-
bir isyanı olarak başladı. Bu sınıfın vazettiği değer mine kapılıyordu bazen İslamcılar, cevapsız kalı-
nan sorular, üstesinden gelinemeyen zaaflar, tek-
3 Ümit Aktaş, “Liberalizm, Kapitalizm, Burjuvazi”, vs, Özgün
Duruş gazetesi, 12 Aralık 2009. fire kadar vardırılan “mezhepsizlik, Humeynici-
72 4 Kojin Karatani, Metafor Olarak Mimari, sf. 203, Metis, 2006. lik, Vahhabilik...” şeklinde uzayıp giden suçlama-
lar karşısında. Muhafazakâr gövde, korunaklı bir
sığınak halinde devlete sırtını dayamış olarak her
zaman oradaydı. Huzur Sokağı oralarda bir yerde
hep mevcut olacak; Şule Yüksel’in yazdığı şekil-
de, bir geleneği olan mahallelere sonradan kon-
durma apartmanlara, sermayenin tahakkümüne,
burjuva öykünmecilerinin kibrine karşılık...
Huzur İslam’da, elbette; çünkü “lâ”nın getirdi-
ği teslimiyetle birlikte bir ufuk genişlemesinin ar-
dından bir yatışma yaşanmıştır yüreklerde. Fakat,
dünyevi ve uhrevi meselelere kayıtsız kalamayan
Müslümanın ruhu sürekli kabaran bir deniz gibi
değil midir?..
Elbet her zaman haklı bir öfke vardır, bir Ömer
öfkesi, bir Hüseyin bir Zeynep itirazı; tüyü bit-
memiş yetimlerin hakkının sürekli gaspedildiği
bir dünyada. “Dünya bu haliyle kabuledilemez”,
bu her zamanın gençlerine ve idealistlerine, dev-
rimci ruhlarına özgü bir sesleniştir. Dünyanın de-

ŞENOL BEZCİ
ğiştirilemeyeceğine dair yargı ise, yaşlı ve bencil,
ruhları kireçlenmiş insanların aptalca, sinik cüm-
lesidir. Mümin için hayat ölümle apayrı bir boyu-
ta geçse bile mecrasını değiştirmeyen, sınavlarla
den, diğer taraftan 1969’da 6. Filo’nun İstanbul’a
dolu, fakat anlamını dünyevi bir zafer hedefiyle
gelişi sırasında gerçekleşen protestoları ya da İla-
belirlemeyen bir yolculuktır. Ali Şeriati’nin dediği
hiyat Fakültesi boykotunu Müslüman öğrencile-
gibi: Zafer, yolda olmanın ta kendisidir.
re yakıştıramayan muhafazakâr-sağcı tutumun
Özgürlük/adalet ikilemi, devrim söylemleri,
Müslümanlığı ne ölçüde temsil edebildiğine da-
hiyerarşi sorgulaması ve eşitliğe dönük talepler,
ir kuşkularımı yansıtan cümleler vardır. Diğer ta-
toptan reddiyeci olmaktan ziyade Batı uygarlığını
raftan sol, ’60 ve ’70’li yıllarda Türkiye ve İran gi-
anlayarak aşma, emperyalizmi sorgulama sorum-
luluğu, kadınların konumlarını yeniden tanımla- bi ülkelerde kültürel bir Batıcılık olarak temayüz
maya dönük bir kavrayış, sanat alanında taze atı- etmiştir. Marksist teorinin tanımladığı işçi sınıfı-
lımlar, sonuçları yaratılmışların, tabiatın istisma- nı köylü halkta ararken, halkı topyekûn tanıma-
rına sebep olmayan bir bilim arayışı, resmî eğiti- nın uzağına düşmüştür. Soğuk Savaş söylemle-
min sorunları (ya da “okulsuz toplum”), rehavet rinin bir parçası olan sol-komünist geleneklerin
ve konfor korkusu, kapitalizm eleştirisi, devletin din eleştirileri doğrudan doğruya İslamiyet’e kar-
yeniden tanımlanması, demokrasinin caizliğinin şı bir mücadeleyi yansıttığı için de sağcılık, din-
koşulları... ’80’li yıllarda İslamcıların gündemin- dar kitlelerin kendilerini içinde daha rahat hisset-
deki birkaç başlık. tiği siyasal kategoriydi.
Yıllar sonra yaşanan nice hadisenin ardından
SAĞIN VE SOLUN SINIRLARI sağ ve sol kavramları çıplak halleriyle olgu ve du-
1988 yılında yazmaya başladığım Tanzimat’tan rumları, hissiyatları ve eleştirel konumları taşı-
Günümüze Kılık Kıyafet ve İktidar isimli iki cilt- makta, temsil etmekte daha bir zorlanıyor. “Bu-
lik araştırmamda, boykot, grev ve benzeri protes- gün mücadelenin hatları yayılmacılar ve sınırla-
to tarzlarını –en olumsuz tanımıyla– anarşistlikle yıcılar arasında çiziliyor”, diyor George Monbi-
bir tutan, esasında anarşizmi de külliyen redde- ot, “İnsanlığın Yeniden Tanımı” başlıklı yazısında. 73
Hatları güçlendirmek üzere mesela yeni sol deni- akımlar bağlamında bir soykütüksel araştırma,
liyor ya da yeni liberalizm. Sovyetler yıkıldığından bir geleneğe bağlı olma gibi bir kaygıdan söz edi-
bu yana solcu aydınlar kapitalizmin düşman ola- lemeyeceği için, yanlış veya eksik temsiller halin-
rak belirlediği İslam’ı terörizm olgusuyla özdeşleş- de var oldular.
tirildiği biçiminin ötesinde, temsil ettiği muhale- İran’da ise 1990’lı yıllarda reformistlerin “sol-
feti ve açmaya çalıştığı eleştiriyle tanımaya çalışı- cu”, muhafazakârların ise “sağcı” olarak adlan-
yorlar. Sol kökenli Batılı eleştirmenlerin bu tanı- dırdığı bir siyasal tablo ortaya çıktı. Reformistle-
ma çabası, kendini yeniden üretirken gündemde rin devrimci, muhafazakârların ise statükocu ola-
olan neredeyse tek ciddi “eleştirel” muhalif kül- rak belirdiği sahne bir kez daha yaşandı.
türden beslenme ihtiyacıyla da ilişkilendirilebi-
HAKİKAT ÂNININ İHTİŞAMI YA DA DEVRİM
lir. “Bu beslenme ihtiyacı, global sistem söz ko-
nusu olduğunda muhalif olanı sistem içine çeker- “Ütopya olmayan yer değil, olması arzu edilen
ken içeriksizleştirmeyi de yanında getirir mi?” di- yerdir” diyor ya Burhan Sönmez... Ütopya ile uf-
ye soruyor Akif Emre, “Sol muhalefet ve İslam’ın ku şimdiki zamanın ihtiyaç ve taleplerince belir-
İçeriksizleştirilmesi” başlıklı yazısında.5 Bu soru, lenen sade vatandaşın hayat görüşü arasında her
Müslüman toplumların veya “Üçüncü Dünya”nın zaman bir gerilim var. Ütopya bir bakıma ahire-
global sistem tarafından mühendislik çalışmaları- ti ve hesap günü olmayan ideolojinin hem asr-ı
na maruz kalarak sürekli hırpalanan nüfusu açı- saadeti hem de cenneti. Yaklaşıldıkça uzağa çeki-
sından bakıldığında, “sol”a özgü nitelikleri katıl- len bir serap ütopya ki mazlumun aynadaki su-
dıkları türlü iktidar yapıları içinde tanınmaz kılan reti de sürekli değişiyor. Her dönemin müstek-
aydınlara yöneliyor her şeyden önce. biri, yeni bir suretle ve sömürü biçimiyle yöne-
Sağ ile solun Türkiye’de nasıl bir toptan red- liyor kitlelere. Bazen “devrim” kelimesi ile bü-
diye duvarı üzerinden birbirini yok sayma tavrı tünleşen kişi veya yapı, sürekli devrimin önünde-
içinde olduğu bilinir. Bu duvarın üzerine çıkma- ki en sert bekçi olarak beliriyor. Ümit Kıvanç’ın
yı başaran bir sanatçı, Ayşe Şasa, Kemal Tahir’in Birikim’in 244-245. sayısında yer alan “Devrimci-
dostluğunun da yardımıyla solcu aydınların halk- liği İnkâr Suretiyle Feci Şekilde Can Verdi...” baş-
la iletişimlerinde bekledikleri verimi gerçekleş- lıklı yazısını okurken sıklıkla, İran’da geçen Ha-
tirememesinin nedeninin “din” olduğunu tespit ziran ayında gerçekleşen seçimlerde muhalifle-
eder. Din söz konusu olduğunda sağ çatı altın- re yönelen şiddetli üslubu hatırlamıştım. Paster-
da bulunan her bilincin sahiden de alışılagelmiş nak üzerine yazılar yazmak, Troçki üzerine yazı-
anlamda sağcı olup olmadığı tartışmalıdır, anti- lar okumak, Galiyev’i daha yeniden tanımak iste-
komünist cephenin bir müdafaa refleksiyle ade- dim o günlerde.
ta birbirine kenetlendiği yıllarda. Şasa, Musta- Kendini bir hareketin asr-ı saadetine kilitlemiş
fa Kutlu’dan şu cümleleri aktarıyor: “Bende ada- bir devrimcilik, çoktan muhafazakârlaşmış de-
let fikri o kadar kuvvetliydi ki az kalsın sosyaliz- mektir. Zaman zaman Türkiye’de kimi Kemalist-
me kaptıracaktım kendimi!”6 Ancak sosyalizm lerin ve solcuların Ahmedinejat’tan antiemperya-
hele Türkiye’de alımlandığı biçimiyle, Marksist list ve devrimci diye söz ettiklerini duyuyorum.
yorumuyla, dini toptan reddetme tutumuyla bir Oysa Ahmedinejat bir devrimin şiarlarını yüzey-
kimlik, bir tarih oluşturmuştur, Cemil Meriç gibi sel bir alımlamayla ve pratiğe dönük ciddi bir pla-
kendini sol görüşlü bir Müslüman olarak tanım- nı ve projesi olmadan seslendiren, iktidarla yap-
layan bir düşünür, başka hangi caddelere ışığını tığı ittifakla kalabalıklara yönelen bir muhafa-
tutarsa tutsun. zakâr çoktandır. Uluslararası planda ses getiren
Sağ ile sol ülkemizde, Türkiye’de fikirler ve şiarlarını dillendirirken de siyasi hayatı açısından
bir risk almıyor, tersine siyasi kariyerini bu şiar-
5 Akif Emre, “Sol Muhalefet ve İslam’ın İçeriksizleştirilmesi”,
Yeni Şafak, 12 Mart 2009. lar üzerinden sürdürüyor. Bu siyasetçiye Haziran
74 6 Ayşe Şasa, Bir Ruh Macerası, s. 89, Timaş, 2009. (2009) seçimlerinde daha önce belediye başka-
nı ve vali olarak görev yaptığı üç ilden, Erdebil, O’ndan yayılan anlamlar. Dini bir iktidar aracı
Urumiye ve Tahran’dan pek az oy çıkması nasıl olarak kullanmak isteyen egemenler, Tanrı’yı so-
açıklanmalı... yutlaştırma yoluyla anlaşılmaz ve ulaşılmaz kılar-
Muhafazakârlar özgürlüklerin genişletilme- lar. Kul, en yakın dostu olsun istediği Allah’a der-
si konusundaki talepler gündeme geldiğinde, öz- dini açmaz, ona şükürlerini bildirdiği kadar, şika-
gürlüklerin genişletilmesine karşı tavırlarının bir yetlerde de bulunmaz mı... Vahye muhatap olan
açıklaması olabilirmiş gibi sıklıkla şehitlerin ka- peygamber ise kendisini kutsallaştırmaya dönük
nından, gazilerden söz ederler. İran’da devrime söz ve fiillere karşı, insan olduğunu hatırlatma
katılmış, cephede yaralanarak bacağını yitirmiş gereğini duyar.
Haşim Agaceri gibi bir devrimcinin, yolunda git-
KALABALIKLARIN YÜRÜYÜŞÜ
mediğini düşündüğü siyasete yönelik eleştirileri
nedeniyle hapisle cezalandırılması, “yeryüzünde Kitlelerin ayağa kalktığı her konu, insanların kar-
fesat çıkartma” suçlamasıyla açıklanmıştı. Muse- deşliği açısından bir açılım ifadesidir kanımca.
vi gibi ismi devrimin tarihiyle bütünleşmiş ilkeli İnsanların kardeşliğini duyurtan her biraraya gel-
bir sanatçı/siyasetçi ise ismi Soros’la anılarak hü- me çabası, İslam kardeşliğini de içeren bir müm-
kümsüz kılınmak istenmekte. Sürdürdüğü mu- künler alanının ifadesi olmaktadır. Bu nedenledir
halefetin özgürlükçü yapısı altında farklı muhalif ki Ali Şeriati, Paris’te Afrikalı öğrencilerle birlik-
gruplar da bir varoluş, bir temsil bulma umudu- te Belçika Kongosu’nun ilk Başbakanı, Afrikalı li-
nu dillendiriyorlar diye hapse atılsın istendi Mu- der Partice Lumumba’nın öldürülmesinin protes-
sevi, özgürlüğü sadece kendi düşünme biçimleri to edildiği, pek çok milletten insanı biraraya ge-
için talep eden kesimlerce. tiren bir mitingin ardından, “Bir millet, ortak bir
Her şeye rağmen ezilenlerin, yoksulların ve öz- sancı duyan bütün insanların toplamıdır” diye
gürlük sevdalıların varlığında “hakikat anı”nı te- yazmıştı.7
baruz ettiren devrimin bir hakikatı vardı, bu ne- İçinde bulunduğumuz dönemde kalabalıklar,
denle de Musevi yirmi yıl önce, onu muhafa- kuru-kalabalık olarak nitelendirilmelerine izin
zakârların hücumları karşısında her zaman des- vermeyecek bir farkındalıkla biraraya gelerek
teklemiş Ayetullah Humeyni’nin vefatının ar- protestolarını ve taleplerini dile getiriyorlar. Çok
dından çekildiği mimarlık bürolarından siyase- farklı görüşlere sahip olabilen insanlar Gazze’nin
te geri dönmeye mecbur hissetti kendini. Hak 2009’da Ocak ayı boyunca bombalanması sırasın-
Yol İslam’dı, yine de öyle; ama bu İslam dün ol- da yaşandığı gibi geceyarılarında kalkıp yollara
duğu gibi bugün de sultanların, Yezid’lerin, Mol- düşüyor, sürüp giden katliamı, işgali ve uluslara-
la Kasım’ların, fırından ekmek çalan aç çocu- rası kurumların bu olanlar karşısındaki ilgisizliği-
ğa Şeriat adına el kesme cezasını lâyık bulanla- ni protesto ediyorlar.
rın, ümmete ait petrol gelirlerini Batı’nın (ve ar- Meydanlara akan her bir kişide, Yasin suresin-
tık Doğu’nun da) eğlence merkezlerinde çar çur de bahsi geçen “şehrin en uzak ucundan koşarak
eden Arap şeyhlerinin dini olamazdı. gelen adam”ı görmeyi umuyorum ben.
Burada aklıma, Sovyet tecrübesini özümse- Apaçık haktan hukuktan yoksun bırakılan
miş olan Badiou’nun şu sözleri geliyor: İyi ancak hemcinsini savunmak üzere kalabalıklara karışan
dünyayı iyi kılmaya heves etmediği sürece iyidir. kişi, soyut bir sevgiden değil, haksızlıklara karşı
Bir hakikatın her mutlaklaştırılması bir kötülük somut bir tepkiyi talep eden bir duyarlılıkla hare-
üretir. ket ediyor. Böyle bir duyarlığı grafik sanatçısı Ay-
Bir yere kadar yorumda bulunup, sonra sessiz- şe Kalyoncu “etik zeka” olarak isimlendirdi, bir
ce, tevazuyla hatta aşkla düşündüğümüz Rahman sohbetimiz sırasında. Yolunda gitmesi gereken
ve Rahim olan, yaydığı bütün anlamlarla birlikte niye öncelikle kendi hayatımız olmalı... Sanki ni-
şah damarımızdan daha yakındır bize. Tabularla
ulaşılmazlık kazandırılan bir kutsallığı bildirmez
7 Ali Şeriati, Hubut/Yeryüzüne İniş, s. 113, Birleşik Yayıncılık,
1999. 75
çin birilerinin varlığı bizim varlığımıza armağan ince parmaklı çocukları hatırlamadan edememiş-
edilmeli... Etik zeka, işte bu tür soruları sorduran tir. ‘İyi bir düşünür’ olarak nitelediği, Humanite
zihinde kendini gösteriyor... muhabiri Washell Mişen’in İran’a yaptığı bir gezi-
2008 yılı yazında Tünel’in başında ikindi üze- den sonra kendisine anlattığı halı dokuma atelye-
ri katıldığım “Darbeye Karşı 70 Milyon Adım” lerindeki izlenimlerini, şu şekilde aktarmaktadır:
yürüyüşü sırasında şunları düşünmüştüm: İş- “Ben her zaman odama güzel ve zarif bir İran ha-
te, ’70’li yıllarda birbirine iyice yabancılaşan top- lısı sermeyi düşlemişimdir. Fakat İran’da halı do-
lumsal adalet ve özgürlükler konusunda hassas kuma atelyelerini ve ayak basacağım halının mo-
kitleler, halkı sürü olarak telakki eden despo- tiflerini gördüğümde bütün vücudumun ürperdi-
ğini duydum. Halıların bu güzel kırmızı renkleri-
tik zihniyet karşısında bir araya gelmiş bulunu-
ni sarı renkli küçük kız çocuklarının (tenlerinin)
yor. Türkiye’de belki de ilk kez böyle bir yürü- kızıllaşmasından alıyorsunuz. Her halı ilmiğin-
yüş yapılıyordu. Bir gece önce ise Taksim meyda- de bu çocukların zarif ve ince parmaklarının iz-
nında futbol fanatiklerinin şenliğine (ya da çile- leri var...”
sine) tanık olmuştum. Darbeye Karşı 70 Milyon Mişen’in bu anlattıklarını desteklemek üzere
Adım yürüyüşü sırasında İstiklal Caddesi’ne akan kendisine okuduğu, rutubetli bodrum katlarında-
“elenmiş, süzülmüş” kalabalığın heyecanı Türki- ki halı dokuyan kızların ve kadınların çalışırken
ye için yepyeni ve tazeleyen bir imkanı dillendiri- mırıldandıkları bildik bir şarkının sözleri, bu kez
yordu, ben öyle ummak istiyordum. dinlediğinde sarsmıştır Şeriati’yi:
Kalabalıkların yürüyüşü: Tek taraflı kararlar-
“İran’da, halı şehrinde yaşayan halkı tanıdığını
la sürdürülen, işgallere ve toplu cinayetlere izin
iddia eden ben, bu şarkıyı defalarca işittiğim, ama
veren barış görüşmelerinin, içi boşaltılan konsen- ne anlama geldiği üzerine pek düşünme gereğini
sus söylemlerinin reddi... Kalabalıkların yürüyü- duymadığım için, kendimden utandım. Oysa bu
şü: Yüzyılların biriktirdiği önyargıların ağır yü- Farsça bilmeyen Fransız kadın, birkaç günlük se-
künden kurtulmak üzere insanı hemcinsiyle ben- ferinde bu şarkının bütün sözlerini ezberlemişti.
İşte kadınca özgürlüğün, aklın, keskin zekanın,
zer bir duyarlıkta yüzyüze getiren vicdanın akışı.
duyarlılığın, incelik ve zerafetin anlamı budur.”8
NAKIŞLARA RENK VEREN PARMAKLAR
ÖLÜMÜN EŞİĞİNDE TESELLİ
“Bir yalana inanmaya yöneltiliriz
Gözün içinden değil göz ile gördüğümüzde”, diye Din fani olan insana dünyevi bir ideolojinin ve-
yazmış William Blake. rebileceğinden daha fazla vaadde bulunur, kulun
“Gözün içinden görmek”, kalp gözüyle gör- hakkının yerine iade edileceği bir gelecek inancı-
mekle aynı şey değil midir?.. nın, bir büyük (adil) mahkemenin tesellisini su-
Kalp gözüyle görmeyi denediğimizde hayat bi- nar. Bu bazen üstün insan ideali adına hor görü-
ze gösterilen sınırların sunduğundan daha farklı len teselliyi ise dinibütün mütevekkil yoksullar
yollarla da yaşanabilir ve vicdan, kurumların kar- şifalı bir su kaynağı gibi duru bir hayat telakkisi-
maşık bürokrasisi içinde azap çekmeye, dahası ne dönüştürür. “Ölmek üzere olan bir insanı han-
körelmeye terk edilmeyebilir. gi sözlerle teselli edebiliriz?” Sevgili Ayşe Şasa,
Kalp gözüyle bakıldığında bir İran halısı sade- Bir Ruh Macerası’nda bu soruya cevap arıyor. Söz
ce güzel bir sanat eseri olarak görünmez; halıla- konusu olan yoksulları sömürücülerin ve zâlim-
rın canlı renkleri, güllerin pembesi kırmızısı, sa- lerin karşısında itaatkâr ve uyumlu olmaya sevke-
rı renkli küçük kız çocuklarının izbe mekanlarda den bir teselli değildir.
yitirdiği renkleri hatırlatır. Mısır gezisi sırasında Bir kez daha Ayşe Şasa’ya dönüyor ve onun Ke-
piramitlere baktığında, orada görkemli bir tarihi mal Tahir’le ilgili, bir ütopyanın ferdi planda geç-
miras yerine, o mirasın yapımında çalıştırılan za- mişte ve gelecekte var olma imkânının sınırlarına
vallı köleleri ve işçileri gören Şeriati, şahaser bir işaret eden bir anekdotunu aktarıyorum:
76 Erdebil halısına baktığında da bu halıyı dokuyan 8 Şeriati, Öze Dönüş, s. 295-296, Şafak Yayınları, Mayıs 1985.
“Hapisteyken bir gece müdür tarafından Kemal kalarının evlerini temizleyen, çocuklarına bakan,
Tahir’den bir idam mahkûmunun son anlarında çayını kahvesini getiren mahalleli kadınların ço-
yanında bulunması isteniyor. Kemal Tahir idam
cuklarının bakımı için kurulmuştur. Boş zaman-
mahkûmunun yanına gidiyor. Adam iki yahut
dört rekât namaz kıldıktan sonra oturuyor. ‘Şim-
larında birbirlerinin çocuğuna bakmayı iş edinen
di’, diyor Kemal Tahir, ‘Konuşmamız gerekiyor. bu kadınlar arasında, mahallenin şiddete karşı
Sabaha bu adam idam edilecek. Fakat birden fark kurslara kapısını cömertçe açan imamı da vardır.
ediyor ki, bu dünyada bütün konuşmalar gelece- “Kim direnecek?” diye soruyor Zaptçıoğlu.
ğe aittir, geleceği olmayan bir adamla konuşacak “Kim savaşım verebilir?” diye sormuştu Abdül-
hiçbir şey yoktur!’ İdam mahkûmuyla doğru dü-
kerim Suruş, İran devriminin başlarında yayım-
rüst bir laf bulup konuşamıyor Kemal Tahir.”9
lanan bir kitabında. “Din, her zaman dinden ge-
niş bir şeydir”, diyor Sönmez. Dine karşı her za-
AŞAĞIDAKİ PENCERENİN IŞIĞI
man bir din vardır, Ali Şeriati’nin de dediği gibi.
Tevazu kavramına biçilen anlam, çoğunlukla Zühd ve takva, ne miskinlik göstergesi olarak an-
kavramı ters yüz edecek kadar yüzeysel alımla- laşılmalıdır, ne de dünya hayatının topyekûn red-
malarla çıkıyor karşımıza. Herhalde mahrumiyet- dini. İhsan Eliaçık, Şeriati’nin “devrimci zahitlik”
lerin sergilenmesinin ötesindeki derin anlamıyla olarak isimlendirdiği mülk (iktidar ve mal) görü-
tevazuyu, bir diyalog arayışını da yansıtacak şe- şünü temellendirdiği Hadid (Demir) Suresi’ni ha-
kilde kişinin kendi kendisini sınırlaması, gerekti- tırlatıyor: “Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir
ği şekilde geri çekmesi, bir başka ifadeyle de “ne eğlence, süs, aranızda övünme, güç ve zenginlik
kadar az bildiğini bilmesi” olarak da anlayabiliriz. yarışından ibarettir...” Güç (demir) elimize ge-
Dilek Zaptçıoğlu’nun  Birikim’in 244-245. sa- çince şımarmamalı, geçmeyince de karalar bağ-
yısında  yayımlanan “Dietrich Bonhoeffer ve Ali lamamalıyız. Emvâl (mal, mülk) ve evlâd (adam,
Şeriati’de Sol İlahiyat’ın İzleri’ başlıklı ilginç ve güç, çevre, şan şöhret) hırsından arınmalı ve fa-
önemli yazısında, dindar muhafazakârlığın günü- kat adalet coşkusu ile dopdolu olmalıyız.”10
müzde karşı karşıya bulunduğu güç ve para ka- Zaptçıoğlu yazısında İslami kimliğin sundu-
zanma hırsıyla birlikte kurcalanan bir kavramdı, ğu imkânlarla sahip olduğu sermayeyi görkem-
tevazu.  li, gösterişli (kibirli) bir yapıya dönüştüren kişi-
Zaptçıoğlu İstanbul 4. Levent’te yeni zengin bir nin dünyevi emellerle bağlanan ufkuyla, muhtaç
Müslüman işadamı tarafından inşa edilen Sapphi- mahalle insanının yardımına koşan imamın hayır
re Tower isimli bir gökdelenden söz ediyor, sözü- işlemek için yarıştığı üç katlı kooperatifin tem-
nü ettiğim yazıda. Dinin daima sınıfsal olduğu id- sillerinin karşıtlığı üzerinden bir tartışma başla-
diasını bağıran bir yapıdır bu, yazara göre. Arka tıyor ve neticede, topluma, dünyaya aşağıdaki-
planında ise sahibini zengin eden, muhtemelen lerin perspektifinden bakabilme başarısını, so-
Anadolu kökenli bir sermayeye dayalı varoş mar- lun dinle buluştuğu bir hayat görüşüyle ilişki-
ketleri zinciri bulundurur. Kapitalizmin inancı lendiriyor. Bu hayat görüşünün felsefesinin izle-
bu dünyadan alıp da öte dünyaya taşıyan mantı- rini ise Alman Protestan ilahiyatçı Dietrich Bon-
ğını pekiştiriyor, kayıtsız şartsız güç kazanma is- hoeffer ve İranlı İslamcı düşünür, teorisyen Ali
teği; dini bir iddiayla sürdürülse bile. Öte dün- Şeriati’nin fikir ve eylemlerinde araştırıyor. San-
yayla sınırlı inanç ise sahibini muhafazakârlaştı- ki dinî meseleler üzerine kafa yoran iki teorisyen
rıyor, sağcılaştırıyor. Bu gökdeleni gören derme açısından da, idealleri bağlamında hayal kırıklığı-
çatma üç katlı boyaları dökülmüş sarı bir bina- na uğramanın önüne geçmek sürekli kaynak me-
nın içinde ise bir takım kadınlar kucaklarında ço- tinlere dönmekte ve edinilen gelişmiş bir kavra-
cuklarla ocak başında tenceredeki çorbayı karış- yışla, tazelenmiş bir duyuşla yeni bir ilahiyat kur-
tırmayı sürdürüyorlar. Nurtepe İlkadım Koopera- mayı sürdürmekle olasıdır. Sol ve “direniş ilahi-
tifi, her sabah şehrin dört tarafına yayılarak baş-
9 Ayşe Şasa, a.g.e., s. 105.
10 İhsan Eliaçık, “Devrimci Zahitlik”, www.kadınnews.com, 13
Ocak 2010. 77
yatı” da tek bir çıkış noktasına sahiptir yazara gö- Ezilenlerin davasına adanma ancak içinde dev-
re: “Dünyaya aşağıdakilerin penceresinden bak- rimci bir insan sevgisini ve saygısını var kılma-
ma” noktasıdır bu. sı ölçüsünde diyalog niteliğini taşır ve Bonhoeffer
Halkla bütünleşmenin bir kuramdan iba- ile Şeriati işte bu “devrimciliği” gerektiren “top-
ret olmaktan çıkıp kişinin özsel bir parçası ha- lumsallık kurucu, eylemci “ olma iddiasına sahip
line gelmesi, sahici bir diyalogla mümkündür. sevgide buluşur; Zaptçıoğlu’nun iki teorisyenle
Che Guevara’nın Sierra’daki hastalarıyla ilişkisi- ilgili çözümlemesindeki çıkarımına göre. Ve böy-
nin kendi ifadesiyle “Kendiliğinden verilmiş ve le bir iddiayı sahici kılan da, başka insanların aşa-
bir bakıma şiirsel bir karar iken bambaşka bir de- ğılanmasına “kendine yapılmış gibi” bir hassasi-
ğere sahip ciddi bir güç” haline gelmesinin sebe- yetle gösterilen itirazdır.
bi, yoksul, köylü halkla bütünleşme başarısıdır, Sol ilahiyat ezilenlerin, insanlık değerleri gas-
Freire’ye göre. Bu başarıyı sağlayan Che’nin al- pedilenlerin tarafında yer tutma, alt katlarda otu-
çakgönüllülüğü, sevgi yetisi ve “âdeta kutsal ki- ranların penceresinin ışığını veya zifiri karanlığı-
tap diliyle betimlediği yalın üslubu” olmuştur.11 nı ayırtedecek bir özene sahip olma, dünyaya ku-
Gelişmeyi, tekamülü sadece fiziki anlamda güç lelerin hijyenik hayat tarzlarının penceresinden
kazanımı ve “sahip olma” amacına bağlayan zihin değil de o kuleleri inşa eden işçilerin arasından
ve irade, toplumsal meseleler üzerine bir söyleşiyi bakma tavrını canlı tutan değerlerle bir hayatiyet
sürdürecek şekilde katılım yeteneğini yitiriyor bir kazanıyor.
yerde, özeleştiri ve nefis muhasebesi alışkanlığını Yazgımızın ellerimize terkedilmiş bölümünü
da yitirdiği veya bu alışkanlıklara hiç sahip olma- kendi attığımız ilmeklerle, kişisel zevk ve bece-
dığı için. Zaptçıoğlu, diyalog isteğini tevazunun rimizin nakışlarıyla dokuyoruz. “Hidayet” deni-
bir göstergesi olarak ortaya koyuyor. Çünkü kar- len aydınlanma bir anda gelmiyor, kendinizi do-
şısındakini dinlerken bir şeyleri anlayacağı veya ğuştan sahip olduklarınızın ötesinde yeniden ger-
değiştireceğine ilişkin kabul, kendinde eksik ya çekleştirmek üzere taş üstüne taş koyarak, kat kat
da fazla olana dair bir muhasebeden hiç vazgeç- emek vererek bunu hak etmelisiniz. Dünya haya-
meyen, bu nedenle de gereksizce biriktirmeyen, tı içinde yol alırken amellerimize ve niyetlerimize
anlamsızca artırmalar nedeniyle hantallaşmamış göre hakikat bize kendini açıyor ve rüya (ütop-
durulukta bir bilinçle olası görünür. İşte, Ali Şeri- ya) seçtiğimiz malzemeye göre bir gerçeklik ka-
ati de, neredeyse sınır tanımayan yeniden anlama zanıyor. Bu dünyadaki yaşantısında ahiretteki ha-
(dinleme) arzusuyla diyaloğun önkoşulu olan al- yatını bir heykeltraş gibi biçimlendiriyor, insan.
çakgönüllülük ilkesini içselleştirmiştir. Elindeki azıcık nimeti dahi yoksula, yolcuya pay
11 Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, s. 147, Ayrıntı; 1998. ederken, yeniden ve yeniden seçiliyor.

78
S O L V E İ L A H İ Y A T

“Tanrının ölümü”,
ateizm geleneği ve sol
TUNCAY BİRKAN

BİR KARİKATÜR: “TANRI ÖLDÜ: çok daha sofistike– bir başka tezahürünü görmek
ALLAH TAKSİRATINI AFFETSİN!” mümkün gibime geliyor. Kabaca –her iki anlam-
da da kabaca– şöyle özetlenebilecek bir tavır bu:
Daha çok yeni bir tarihte, Malezya hükümeti
10.000 İncil’i, “bunlarda Allah kelimesi kullanılı- Tanrı hakikaten öldü, ama Allah (hâşâ) ölmez!
yor, Müslümanlar rencide olur” gerekçesiyle top- Yani, Nietzsche’nin saldırdığı, öldüğünü ilan et-
lattı. Katolik kilisesi de Allah kelimesini Hıristi- tiği Tanrı, Yahudi-Hıristiyan geleneğinin tanrısıy-
yan Arapların İslam daha ortada yokken de kul- dı (bu yüzden de son tahlilde hayırlı bir iş yap-
landıklarını hatırlatarak mahkemeye başvurmuş; mıştı); İslâm’ın Allah’ıyla uzaktan yakından ilgi-
büyük olasılıkla da mahkeme onları haklı bula- si yoktu. Batı fikriyatıyla ülfeti dolayısıyla Cemil
cak ve bu cahilce hamleden vazgeçilerek özür di- Meriç bunu ilk telaffuz edenlerdendi bildiğim ka-
lenecektir, belki tazminat filan da ödenir. Mesele darıyla. Sonraki yıllarda bu fikriyatla teması artan
sadece bir mizah örneği olarak hatırlanır, bu hö- birçok Müslüman entellektüel de bu tesbiti çeşitli
düklüğün bütün İslam alemine mal edilmeme- nüanslarla tekrarladı. Bunun en uç örneğini, bek-
si için dinibütün entellektüeller dil ve din tarihi lenebileceği gibi, İsmet Özel vermiştir bana kalır-
ile ilgili bilgilerini devreye sokarak gerekli uyarı- sa. Ona bakılacak olursa Nietzsche “La ilahe” de-
ları filan yaparlar. İşin bu yanı benim için çok da miş, Heidegger de bunu “illallah” diyerek tamam-
ilginç değil. (Yine de Türkçe Kitabı Mukaddes’te lamış. Fesuphanallah! deyip geçmek de mümkün
de Allah değil Tanrı ya da Rab kelimelerinin ter- bu aşırı indirgemeci tavra, ama Özel’in bu iddia-
cih edilmiş olduğunu hatırlatmadan geçmeyeyim. sı şunu görmemizi de sağladığı için burada zik-
Bunun da sadece filolojik gerekçeleri olan bir ter- retmekte fayda gördüm: Heidegger sahiden de
cih olduğunu zannetmiyorum.) Nietzsche’yi “Batı metafizik geleneği” adlı o çok
Ama Malezya hükümetinin bu tavrını bir tür sorunlu kavrama, o özcü kafese kapatarak din
semptomatik okumaya tabi tutmak çok daha il- ve ahlak kurumlarına getirdiği şiddetli eleştiriyi
ginç olabilir sanki. Zira İslam dünyasında, hiç de- tamponlamış, Müslümanlarca da kabul edilebilir
ğilse Anadolu topraklarında yaşayan Müslüman ve yenir yutulur hale getirmiş, içlerini rahatlatmış
entellektüellerde yaygın olan haleti ruhiyede de kişidir bence de (Müslüman entellektüel arkadaş-
bu tavrın –aslında Malezya hükümet yetkilileri- lar arasında epey tutulan bir düşünür olması bo-
nin kaygılarıyla bir şekilde ilişkili ama elbette şuna değil Heidegger’in). 79
Burada uzun uzun Heidegger-Nietzsche ilişki- ce en büyük rakip Hıristiyanlığın Tanrısıdır, ama
sini filan tartışmaya niyetim yok, bu işi uzmanla- endişeye mahal yoktur: Allah’ın garantörlüğü ile-
rına bırakarak şunu söylemek istiyorum sadece: lebet sürecektir elbet. Ama bu esnada, -tıpkı Bü-
Nietzsche’yle baş başa kaldığımızda, kitaplarını yük Anlatıların sonunun ilanıyla birlikte esasen
okuduğumuzda o tutkulu ve ölümcül saldırısının Marksizmin tarihin çöplüğüne atılmasının iyi ol-
hedefinin Hıristiyanlığın Tanrısı filan değil, her duğu gibi- asıl büyük put Bilim’e tanınan ayrıca-
türlü Tektanrıcılığın Tanrısı olduğunu açıkça gö- lıklı statünün ortadan kalkması iyi olmuştur ta-
rürüz. (Kaldı ki İslam’ın, İbrahimi bir din olarak bii (doğal alanda her türlü hiyerarşik ve teleolo-
Yahudilik ve Hıristiyanlıkla çok fazla şey paylaş- jik düzen fikrini yıkıp insanın ortaya çıkışını bi-
tığını herhalde kimse inkâr edemez.) Bunu gör- le olumsal bir fenomen haline getiren o evrim de
memek için aşırı doz Heidegger’e maruz kalmak saçma sapan bir “teori”den ibaretti zaten!).
gerekir belki sahiden de ama bu sadece felsefeye Özetle şu “Tanrı”nın ölümü” laflarıyla biraz
özel merakı olanlar için geçerli olabilecek bir tes- kafa karıştıran postmodernizm bu gibi cürufla-
bit. Asıl etken İslami çevrelerde çok yaygın olan rından arındırıldığında çıkarılması gereken sonuç
kasıtlı “yanlış okuma” ya da “ideolojik” okuma da şu üç şeyden ibarettir: 1. Yahudi-Hıristiyan-
bana kalırsa: İslam’ı (hem de onca Said okunma- lık geleneğinin ve Tanrı’sının işi bitmiştir. Ama
sına rağmen) Batı’nın dışına ya da karşısına atan bu geleneğin enkazını eşeleyen Heidegger, Derri-
Şarkiyatçı geleneği tersinden yeniden üreterek da, Levinas vs. hâlâ Müslümanların da işe yaraya-
Batı’dan gelen her türlü radikal toplumsal eleşti- bilecek şeyler söylemektedir. 2. Marksizm ilerle-
riyi sadece “onlara” yönelik olduğu zannıyla coş- meci ve “modernist” bir ideolojiden başka bir şey
kuyla desteklerken “biz”i otomatikman bu eleşti- olmadığı için ölmüştür. (Buradan siyasi polemik-
riden vareste tutan bir “okuma” tarzı bu. lerde çok işe yarayabilecek, ne idüğü pek de belli
Kulaklara biraz eski moda gelebilecek bu ideo- olmayan “modernist” etiketi imal edilir.) 3. Des-
loji terimi, İslami çevrelerin Nietzche dahil bütün tursuz evrim ya da bilim lafını ağzına almaya ve-
Batılı avangard düşünürleri ve “postmodernizm” ya İslam’ı eleştirmeye cüret eden herkese (mutla-
denen fenomenin çeşitli yönlerini kullanım tarz- ka müstehzi bir dudak bükme eşliğinde ve ade-
larını anlamak için vazgeçilmez önemde. ta “salak” dercesine bir tonlamayla) “Pozitivist!”
“Tanrı’nın ölümü” tabiri, aslında epeydir, denmelidir.
Nietzsche’nin yüklediği anlam çok daha genişle-
“SOL”A GELİNCE: ATEİST DEĞİL, LAİK
tilerek, en başta dinin sunduğu olmak üzere her
türlü metafizik garantinin ve kaotik anlamlar ço- Zihinler üzerinde verilmekte olan siyasi hege-
ğulluğunu hiyerarşik bir düzene sokacak her tür- monya mücadelesinde mevzi kazanmakta olan
lü “ana gösterenin” (Tanrı, Devlet, Bilim, Tarih, enteresan bir İslami-liberal cephe ittifakının, di-
“eşref-i mahlukat” olarak İnsan vs.) ortadan kalk- ni eleştirmeye cüret eden herkese kolayca, bağla-
masını ve insan teklerinin bu katıksız olumsallık mına göre “pozitivist” veya “anti-demokrat, mo-
ortamında yaşadığı hissiyatı, hem yoğun bir en- dernist” etiketini yapıştırmaya başladığı, “darbe-
dişe ve kayıp hissini hem de müthiş bir özgürleş- cilerin ekmeğine yağ süren demokrasi düşman-
meyi beraberinde getiren karmaşık hissiyatı (bel- ları” muamelesini layık gördüğü bir kültürel or-
ki “özgürlüğüyle ne yapacağını bilememek” de- tamda yaşıyoruz hakikaten de. Bir yandan da, ha-
nebilir bütün bu karmaşaya. Hani Nietzsche yek- yatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir düsturu-
ten sorar ya insanı gıcık ederek: “özgür mü ol- na iman etmiş, dini yeterince aydınlanmamışlı-
mak istiyorsun, aferin de, ne’ye özgür olacaksın, ğın ürünü, dindarları da son kertede kandırılmış
ne yapmak için?”) nitelemek için kullanılan bir budalalar olarak, hatta bazen düşman olarak gö-
terim. Ama Müslüman entelijansiyamızın Nietzs- ren gerçekten pozitivist, Kemalist zihniyet var-
che ve postmodern sevgisinin bu tür alaca-bula- lığını sürdürmekle birlikte etkisini gittikçe yiti-
80 ca hissiyatlarla hiçbir alakası yoktur: Ölen sade- riyor ve bu da hayıflanılacak bir şey değil elbet-
te. Ama bu iki pozisyonu da ahlaken savunula- sahipleriyle olduğu gibi dindar ve dinsiz bireyler-
maz bulan, dini çok güçlü bir özgürsüzlük kay- le saygılı, adil ve hakkaniyetli, toplumsal hayatı
nağı olarak görseler de dindarlara düşman filan dinsel ve muhafazakâr kodlara göre tanzim etme-
da olmayan, onların maruz kaldığı ve kalabilece- yi vazeden bir kurum olarak her türlü dinle eleş-
ği her türlü baskıya samimiyetle karşı durabile- tirel, ama din ideolojisiyle, yani siyasal kimliğin
cek, yani dinin yüksel(til)işi karşısında darbeci- zemini haline getirilen dinle antagonistik bir iliş-
lerden değil vicdandan ve özgür düşüncenin eleş- ki kurmak olmalıdır. Ayrıca nasıl dindar bireyle-
tirelliğinden medet uman kesimin sanıldığı ka- rin kendi dinî inançlarını (hem de devlet destek-
dar az olmadığını hatırlamakta ve tekrar tekrar li olarak) tebliğ etme ve inançlarına göre yaşama
hatırlatmakta fayda var. Evet, tarihsel olarak ço- hakları varsa, ateist bireylerin de bu hakkı oldu-
ğunlukla kendini solda tarif eden insanlar oluş- ğunu ısrarla vurgulamalıdır. Oysa Türkiye’de “la-
turuyor bu kesimi genellikle. Bu da şaşırtıcı de- ik” devlet herkesin bildiği gibi sadece belli bir di-
ğil, zira sol tanımı din üzerinden yapılan bir ta- nin belli bir mezhebinin tebliğ edilmesine izin ve-
nım değildir bilindiği üzere, aksine sol din gibi rirken (o dinin kişinin hayatına ne ölçüde yansı-
(ya da kişinin ait olduğu kavim gibi, cinsiyet gibi) tılacağına da yine laik devlet karar verir ama), di-
verili kimliklerin siyasi bir kimliğin zemini hali- ğer mezheplere ve dinlere bu hak yalnızca gös-
ne getirilmesine karşı çıkar. O yüzden sol, kişile- termelik olarak tanınmıştır, yani bizatihi devlet,
rin dindar ya da dinsiz olması (veya şu ya da bu din konusunda aktif bir taraf alarak dini siyasi-
kavimden olması, erkek ya da kadın olması vs.) leştirmiştir; ki bu da toplumun çeşitli kesimlerin-
karşısında nötrdür. İstisnasız herkes için eşitlik- ce haklı olarak sık sık eleştiri ve protesto konu-
özgürlük (Balibar’ın egaliberté’si) ve adalet talep su edilmiştir. Ama ateistlerin böyle bir hakkı bile
eder ve büyük düşünür Ranciere’in hep vurgu- olduğu sadece devlet tarafından değil toplumun
ladığı gibi, herkesi bunların mücadelesini bütün büyük çoğunluğu tarafından da şiddetle reddedi-
bu verili kimliklerinin dışında ortaklaşabilecekle- lir, hatta solun önemli bir kesimi bile “şimdi sı-
ri başka bir ad (mesela proleter tam da böyle bir rası değil” yaklaşımını rahatça benimsemekte-
addı) altında vermeye çağırır. Yani gerçekten laik dir. O yüzden yazının sonraki bölümünde adına
bir konumdur, deist ya da ateist bir konum değil. “sol” dediğim ideal kurgu adına değil (evet sol-
Çünkü sol bilir ki nasıl Müslümanlar, hıristiyan- da olan’dan çok, olması gerekeni betimlediğim
lar homojen bir kitle değilse, dinsizler de değil. için ideal bir kurgu elbette bu anlattıklarım. Bu
Sosyalisti var, liberali var, pozitivisti var, anarşisti eleştiri diye getirilmesin diye altını çizerek söy-
var, otorite sevdalısı var. Siyasi olarak son derece lüyorum. Yoksa ortodoks Marksizm-Leninizmin
gerici ve baskıcı rejimleri (ki bazıları resmen din- ve reel sosyalizmin dini kolayca kurtulunabilecek
sizdi de) coşkuyla desteklemiş epey bir tutucu, bir üstyapıdan ibaret gören tavrının yol açtığı in-
otoriter ateist de görülmüştür tarihte. Dinsizlik sani felaketler herkesin hatırında; bu yaklaşımın
otomatikman özgürlükçülükle eşitlenemez; ül- birçok coğrafyada solu siyaseten etkisiz kalmaya
kemizde bir kesimin sürekli yaptığı gibi; ama po- mahkum ettiği de biliniyor), bir ateist olarak ken-
zitivizmle ve dini akılsızlık olarak kodlayıp din- di adıma konuşmak istiyorum.
dar insanlara karşı otoriter bir tavır takınıp on-
ATEİZMİN ALTERNATİF MANEVİYATI
lara tepeden bakmakla, onları düşmanlaştırmak-
la, hele hele ahlaksızlıkla hiçbir şekilde eşitlene- Öncelikle bir dizi yalandan kurtulmakla başla-
mez; giderek genişleyen bir başka kesim de bunu mak lazım işe: Ateizm pozitivizmden ibaret de-
yapmakta baştan beri söylediğimiz gibi. Günü- ğildir; ateizm ahlaksız, maneviyatsız kalmak de-
müz siyasal ortamında sol bir siyasetin görevi ate- mek değildir; ateistlerin ölüm, acı, trajedi, aşkın-
izm propagandası filan yapmak değil, dinsizlere lık ihtiyacı, özgürlük, zorunluluk ve olumsallık,
de dindarlara da yönelik olarak bu ikili hatırlat- Başkası’na bağımlılık gibi konularda söyleyebile-
ma işlevini sürekli yerine getirmek, bütün inanç cekleri çok şey vardır ve bu söyledikleri dinlerin 81
söylediklerinden daha anlamlıdır. (Bir de dindar- yatı yaşamaya değer kılan rastlantıya ve olumsal-
ların pek sevdiği bir başka karikatüre itiraz etmek lığa (bir ara buna “zorunsuzluk” denmişti, aslın-
gerek belki geçerken: Ateistler manevi boşluğa da daha iyi bir karşılık) hiç yer bırakmayacak öl-
düşmüş, boş yere huzur aramakta olan insanlar çüde determinist olan hayat tasavvurlarını eleştir-
filan değildir, başka insanlara karşı ahlaki ve si- mişlerdir. İyiyle kötünün her zaman zaten önce-
yasi sorumluluklarını elinden geldiğince yeri- den net çizgilerle birbirinden ayrılmış olduğu fik-
ne getirmekte, hayatın sunduğu hazlardan müm- rinin, insan vicdanını devredışı bıraktığını ileri
kün olduğunca yararlanmakta olmanın bilinciyle sürmüşlerdir. Yani özetle ateizm her zaman esa-
mutlu ve huzurlu bir hayat süren ateistler de ola- sen ahlaki ve manevi bir itiraz olmuştur aslında.
bilir: Hüzün, keder, sıkıntı, acı, zaman zaman her (Bilimin evrimle ve insanın prehistoryasıyla ilgili
şeyin anlamsız ve önemsiz gelmesi ise insan olma bulguları ancak 20. yüzyılda ateistlerce kullanıl-
hasebiyle ister dindar olalım, ister dinsiz hepimi- maya başlanmıştır ki evrenin ve hayatın kökeni-
zin yaşadığı hisler zaten.) ne dair bilimin söylediği şeyler dinin söyledikle-
Ateizm geleneğinin en büyük temsilcileri po- rinden çok daha akla yatkın olmakla kalmaz, çok
zitivist filan olmak şöyle dursun aksine dini ve daha hayranlık uyandırıcı ve insan denen mağrur
Tanrı kavramını derin manevi ve ahlaki saiklerle mahluka çok daha tevazu telkin edici niteliktedir
eleştirmişlerdir. (Metis’ten geçtiğimiz aylarda çı- de. Ayrıca bilime yapılan her türlü başvuru oto-
kan ajanda bu konuda iyi bir fikir verebilir: Orada matikman pozitivizm anlamına gelmez. Bilim in-
Spinoza’dan Emma Goldmann’a, Lichtenberg’den sanlarının bilim üretme süreci de ürettiği bilgile-
Nietzsche ve Einstein’a manevi enerjileri son de- re yaklaşım tarzı da gayet kesif bir maneviyatla
rece yüksek düşünürlerin ve Dostoyevski, Pave- yoğrulmuş olabilmektedir bana kalırsa; Einstein’ı
se, Bilge Karasu, Bunuel gibi vicdan ve ahlak vur- düşünmek bile yeterli. Aynı şey elbette sanat
gusu çok güçlü edebiyatçı ve sanatçıların eleştiri- ve sanatçılar için de geçerlidir. Hatta Lawrence
lerine yer vermeye çalışmıştık.) Bu insanlar Tanrı Durrell’ın İskenderiye Dörtlüsü’nde Pursewarden
kavramını, tam da ahlaken iyi olanı teşvik etmek karakterine söylettiği gibi, “din sanatın aşırı de-
için cennet-cehennem gibi ödül ve ceza katego- recede yozlaşmış biçiminden başka bir şey değil-
rilerini devreye soktuğu için ve bunun da bir ah- dir” bile denebilir. Dinin bu iki alternatif mane-
laksızlık olduğunu düşündükleri için eleştirmiş- viyat kaynağını, bu iki aşkınlık arayışı tarzını sü-
lerdir öncelikle. Gücünün her şeye yettiği söyle- rekli denetlemek ve kendisine tabi kılmak iste-
nen bir Tanrı’nın bunca kötülük ve zulme seyir- miş olması boşuna değildir.) Özetle şunu der ate-
ci kalmasını ve insanlardan her şeyden önce ken- izm: Ahlak sadece dinle mümkün olan bir şey de-
disine itaat etmelerini ve tapmalarını talep etme- ğildir, ahlâk dinden ve Tanrı’nın icadından önce
sini kıyasıya eleştirmişlerdir. Tanrı’yı insana çok de vardı sonra da var olacaktır; din ahlakın en te-
fazla benzemekle itham etmişlerdir. Bütün tek- mel belirleyeni olan vicdanı aşırı otomatiğe bağ-
tanrılı dinlerin kadınlara layık gördüğü ikinci sı- layan, önceden belirlenmiş kodların içinde kon-
nıf konumu infialle karşılamışlar; insanlık tarihi- trol ve baskı altında tutmaya çalışan ve bu yüz-
nin belli bir dönemine ve belli bir coğrafyaya öz- den de tarih boyu milyonlarca insanın katledil-
gü kurumlar (mesela kölelik) ve uygulamaların mesi dahil her türlü vicdansızlığa cevaz da vere-
ortadan kalkabileceğini, başka yerlerde zaten hiç bilmiş bir kurumdur. O yüzden de insanlığın ta-
olmayabileceğini bile hesaba katamamış bir Tan- rihin belli dönemlerinde son derece ilerici ve öz-
rı fikri karşısında hayret beyan etmişlerdir. Yine gürleştirici işlevler de görebilmiş olan ama sekü-
bu dinlerin hayatın her alanını, hem de ahlaken ler iktidarlarla her zaman son derece sıkı fıkı ol-
hiç de anlamlı sayılamayacak bir dolu alanını bi- ması hasebiyle baskıcı ve özgürlük düşmanı yanı
le katı kurallara bağlayarak, ahlaki bir özne olma- galebe çalmış ve milyonlarca insanın hayatını ka-
nın temel şartı olan özerklik ve özgürlüğü orta- rartmış bu kurumdan kurtulması son derece ha-
82 dan kaldırdıklarını göstermişlerdir. Dinlerin, ha- yırlı bir gelişme olacaktır.
YİNE SOL:OLUMSUZLAMA, türlü olabilir’e, hatta zaman zaman imkânsıza işa-
AŞKINLIK, “ATEOLOJİ” ret etme, tahakküm ilişkilerine her yerde koşul-
suz olarak karşı çıkma mesaisini sürdürmenin ya-
Hayırlı olacaktır olmasına ama Marx’ın mirası-
nı sıra, söz konusu ihtiyaca cevap vermenin al-
na tarihsel materyalizm geleneğinin dışında kal-
ternatif ve yaratıcı yollarını aramak, sizi bir tan-
mayı tercih ederek sahip çıkma gibi yaratıcı ve
rının yarattığına inanmadığınız zaman da dünya
eleştirel bir tavır geliştirdiği için çok daha fazla
okunması gereken ama maalesef memleketimiz- ve hayatın büyüleyici, şaşırtıcı ve değerli olabile-
de yeterli ilgiyi gördüğünü söyleyemeyeceğimiz ceğine insanları inandırmak, bu sıkıcı ve baskı-
Karatani’nin net bir biçimde gösterdiği gibi, din cı gündelik hayattan kurtulmanın sanat ve bilim
basit bir üstyapı kurumundan filan ibaret olmadı- (pozitivistlerin tasavvurundaki gibi tek bilgi ka-
ğı gibi, tarih boyunca görülen üç temel mübade- nalı bilim olduğu için değil, hangi alanda olursa
le tarzından (Sermaye-Ulus-Devlet’in temelinde- olsun kendimize ve evrene dair sahici bilgiye ve
ki üç mübadele tarzından) kökten farklı ve bun- hakikate ulaşma arayışı her zaman devrimci ol-
ların olumsuzlanmasını temsil eden (ve her türlü duğu için) gibi alternatif yollarına herkesin ula-
sol hareketin de içinde yer aldığı ve hiçbir zaman şabilmesini sağlayacak politikalar düşünüp haya-
bütünüyle gerçeklik kazanmamış) mübadele tar- ta geçirmektir.
zının temel bileşenlerinden biri olagelmiş oldu- Bu bakımdan din geleneğine hem içeriden
ğu için daha çok uzun bir zaman bizlerle birlikte hem dışarıdan (Ricoeur’ün adlandırmasıyla hem
olacağı açıktır. Karatani tarihsel yükünden arın- olumlayıcı hem de olumsuzlayıcı bir yorumbil-
dırmak için buna X adını veriyor, ama kastettiği gisi geliştererek) bakıp buradan kurtarılabile-
şeyi anlamak için alternatif olarak “ütopyacı ge- cek malzemeyle özgürlük ve kardeşlik arayışı-
lenek”, “olumsuzlama geleneği”, “gündelik hayat nı, Bloch’un Umut İlkesi dediği şeyi zenginleş-
kafesini aşma, aşkınlık arama geleneği” gibi isim- tirecek bir tür ateist teolojinin, bir “ateolojinin”
ler düşünülebilir bana kalırsa. Böyle baktığımız- geliştirilmesi de çok önemli olacaktır (bu dergi-
da da dinin, özellikle de kurumsallaşıp tahakküm de bir zamandır süren tartışmada kullanılan Sol
aracı haline gelmiş dinlerin olumsuzlama ener- İlahiyat terimi yerine ben bir ateist olarak Mark
jisinin yenilenmesi olarak görülebilecek hetero- Taylor’ın önerdiği bu adlandırmayı tercih ediyo-
doks dinlerin, tarih boyunca bu geleneğin başlıca rum). Batı’da 20. yüzyıl başlarında ve ortalarında
taşıyıcısı olduğunu ve bu bakımdan sol gelenek- kısmen Benjamin, ama esas Ernst Bloch, son dö-
le akraba olduklarını görmemek mümkün değil- nemlerde Derrida, Badiou, Zizek, Eagleton, San-
dir. Dinler insanların bütün o tahakküm ilişkile- tner, Kovel gibi isimler bunu Yahudi-Hıristiyan
riyle, çıkar hesaplarıyla ve gündelik olanın boğu- geleneğiyle ilişkili olarak yapmaya çalışmışlar-
culuğuyla dolu verili hayatı olumsuzlayıp aşma- dı, çalışıyorlar. (Ama başka bir yerde de belirtti-
ya yönelik temel manevi ihtiyacını tarih boyunca ğim gibi, Kovel hariç bu sonuncular sık sık eleşti-
karşılamış oldukları içindir ki neden olabildikle- rel ve seküler mesafelerini kaybedip adeta bir Hı-
ri, ortak olabildikleri onca katliama ve vicdansız- ristiyanlık apolojisi yazabilecek hale gelebiliyor-
lığa rağmen, Tanrı fikrinin içerdiği bariz çelişki- lar.) Bizde de ateist solcuların İslam geleneğiyle
lere, aldığı onca yaraya rağmen bugün hâlâ ayak- ilgili cahillikten kurtulup bu arayışın (elbette da-
tadırlar. Bunu anlamadan ve bu ihtiyacı dikkate ha eleştirel) bir muadilini gerçekleştirmeleri, bu
almadan yapılacak her türlü din eleştirisi etkisiz arada da ölüm, acı, ahlak, sorumluluk konusun-
kalmaya mahkumdur. Demek ki kendisini ateist da kendi sözlerini edebilmeleri hayatî önem taşı-
olarak adlandıran solcuların görevi zaten hep ya- yor. Birikim’deki yazılar bu konuda iyi bir başlan-
pageldikleri verili hayatı olumsuzlama ve başka gıç olur umarım.

83
S O L V E İ L A H İ Y A T

Özgürlüğün teolojikleşmesi mi?


Teolojinin özgürleşmesi mi?
GÖRKEM ÖZİZMİRLİ

“Sınıf mücadelesine karışmadım. Marx da karışmadı. Sınıf mücadelesiyle karşılaş-


mak da istemezdim. Vatikan’ı veya Petionville tepelerini [Haiti’de zenginlerin yaşa-
dığı lüks semtler] terk etmemiş biri için bu mümkün de olabilir.
Ama Port-au-Prince sokaklarında sınıf mücadelesiyle kim karşılaşmadı?
O bir tartışma konusu değil, fakat bir olgu, somut bir gerçekliktir.”*
Jean-Bertrand Aristide (Haitili devlet başkanı, Özgürlük teologu)

“Senin hastalığın kendi içindedir, sen bilmezsin; ilacın da kendi içindedir, ama sen
görmezsin.”**
Hz. Ali

Sosyalizm ve din birçok coğrafyada stratejik itti- akımının, şu an oldukça geri çekilmiş olmakla be-
faklar içerisinde bulundu. Reel-politik gereği ya- raber çok önemli kazanımların olduğu bu “solcu”
pılan bu ittifakların temelinde minimum ortak deneyimlerden biri olduğu söylenebilir.
paydayı bularak amaca ulaşılana kadar birlikte ça- Latin Amerika’da yaşananlar Türkiye sol kül-
lışmak vardı. Sonrasında ise, hareket başarısızlık türü içerisinde her zaman büyük yer tuttu. TH-
ile sonuçlanmadıysa tabii ki, ‘kim güçlüyse o ka- KO, THKP-C vb. sol örgütlerin teorik referansları
zansın’ mantığının getirdiği gayet “sağcı”1 bir ik- düşünüldüğünde Marighella ile beraber Fokocu-
tidarı birbirinden alma mücadele içerisine girmek luk ve diğer gerilla taktikleri gibi askerî yöntem-
geliyordu. Örneğin İran Devrimi’nin ardından ler merakla izlendi. Üstüne üstlük bu yöntemler
TUDEH’in tasfiyesi bu duruma örnek olarak veri- maalesef Türkiye’ye birebir uygulanabilir model-
lebilecek en genel-geçer örneklerden birisi. Fakat ler olarak görüldü. Oysa Latin Amerika her dö-
tüm bu karamsar perspektifin yanı sıra dinler ile nemde Türkiye’den farklı bir konjonktüre sahip
sosyalizmin buluşması son derece “solcu”da ola- ve insanın direnmemek için neredeyse bir sebe-
bildi. Latin Amerika’daki “Özgürlük Teolojisi”2 binin olmadığı bölgelerden birisi. Bu noktada so-
(*) Michael Löwy, Marksizm ve Din, çev. İrfan Cüre, Belge Ya- run, dinin Latin Amerika’da halkı baskılayan bir
yınları, İstanbul 1996 (1. baskı), s. 13. araç mı, yoksa tam tersine yeniden üretilen bir
(**) Ali Şeriati, Marksizm ve Diğer Batı Düşünceleri, çev. Fatih Se- direniş için motivasyon mu(ydu) olarak okuna-
lim, Bir Yayıncılık, İstanbul 1988 (4. baskı), s. 66.
cağı üzerinde gözüküyor.
1 Bilindiği gibi sol, iktidar ve tahakküm ilişkilerini paylaşmayı
amaçlamaz. Zira bunu amaçlıyorsa ne kadar sol olduğu sor-
Özgürlük Teolojisi üzerine pek yazılıp çizilen
gulanmalıdır. Solun esas amacı tüm bu ilişkiler ağını yok et- bir konu değil. Bu akımın akademik tartışmalar
mektir. Bu noktada buna karşıt olanın, yani iktidarın payla- için akademik bir söylem değil, Hıristiyan söy-
şımının ve tahakkümün yeniden ama farklı ellerde üretimi
kavgası “sağ” bir kavgadır. Sağ kelimesi ile bu çerçeve kaste- leminin pratik yaşama aktarılmasını öngören bir
dilmeye çalışılmaktadır. kilise teolojisi olması3 gerçeği kuşkusuz bir ke-
2 “Liberation Theology” terimi Türkçe’ye hem “Kurtuluş Teo- narda. Fakat öte yandan sorulabilecek bir diğer
lojisi” hem de “Özgürlük Teolojisi” olarak çevrildi. Bu yazı-
da, tıpkı Mahmut Aydın gibi, kurtuluş kelimesi daha çok di- soru, Hıristiyan söyleminin pratik yaşama aktarıl-
ni kavram setleriyle kurulmuş bir algı yarattığı için ve diğer ması ile beraber pratik yaşamın Hıristiyan söyle-
yandan da yazının “sol bir din anlayışı olabilir mi?” sorusu-

84 na cevap arama niyetinde tezahür eden karakterinden ötürü


“Özgürlük Teolojisi” çevirisini yeğliyorum.
3 Mahmut Aydın, 2003. “Özgürlük Teolojisinin İslami İzdü-
şümleri”. Tezkire, no 31-32: 138-139.
mine aktarılması da özgürlük teologlarının kaygı- Özgürlük Teolojisi akımının böyle sol bir raya
sı değil miydi? Kaldı ki; söz konusu Hıristiyanlı- oturmasının sebebini; klasik, ortak düşmana kar-
ğın hangi dönem Hıristiyanlığı olduğunu da yazı- şı birlikte hareket etme kararını veren bir hareket
nın ilerleyen bölümünde açmaya çalışacağım. olmamasında aramak gerekir. İran örneğindeki
gibi Şah’a karşı ortak mücadele veren komünist-
ÖZGÜRLÜK TEOLOJİSİ’Nİ
ler ile Humeyni taraftarları birliğinden öte, ya-
YARATAN ZEMİN
ni dinin bir yöntem olarak kabul edilerek dinsel
Özgürlük Teolojisi’nin oluşturduğu tarihsel ze- bir ütopyanın kurulmasından çok, tarihsel mater-
min aslında klasik bir tartışmaya dayanıyor. La- yalizmin ve sınıf mücadelesinin bir yöntem ola-
tin Amerika ülkeleri feodal mi, yoksa sömürge rak kabul edilmesi söz konusudur. Hadi biraz id-
dönemlerinin ardından ortaya çıkan özgül du- dialı olalım: Latin Amerika’da Özgürlük Teoloji-
rumdan dolayı aslında yarı bağımlı ve azgelişmiş si ile din Marksistleşmiş ve tüm anlam dünyası-
kapitalist ülkeler mi? Bu sorunun önemi aşikâr. nı Marksist araçlarla donatmıştır. Kuno Füssel’in
Türkiye’deki Milli Demokratik Devrim-Sosyalist belirttiği gibi özgürlük teologları, ateizme değil,
Devrim anlaşmazlığının hikâyesini ve Türkiye so- zamanımızın putu haline gelmiş pazar ekonomi-
lunun başına neler açtığını bir an düşünelim. Şu si, girişim özgürlüğü ve ulusal güvenlik gibi in-
anki içler acısı sol sanıyorum o günlerin bize mi- sanın yabancılaşmasının sebeplerine yıkıcı eleşti-
rası. Konumuza dönmek gerekirse, bilindiği gi- riler yöneltmektedir.6 Peki, bunun sebebi nedir?
bi cevap devrimci stratejiyi ya sosyalizme kilitle- Kurumsallaşmış Hıristiyanlığın sarayı Vatikan ta-
yecek ya da “gelişmiş” bir kapitalizme. Ezcümle, rafından, Kardinal Ratzinger’in ağzıyla, Hıristi-
özgürlük teologlarının anti-kapitalist bir çizgide yanlığın yoksullar kilisesini, sınıf mücadelesi ve
sosyalizmi seçtikleridir.4 Marksist yöntemleri kabullenmekle yoldan çıkar-
Milli burjuvazi yaratarak onun devrimciliğinde tan bu “sözde” bilimsel akımın sapkın ilan edil-
medet aramayan, anti-kapitalist bir sosyalizmin mesine karşın Katolik tutuculuğu ile meşhur La-
neden seçildiğini konuyu anlaşılır kılmak adı- tin Amerika’da kitleler nasıl harekete geçebildi?
na kısaca açıklayalım. Latin Amerika coğrafyası Bu soruların cevapları aslında çok büyülü ve
Avrupa’nın feodal düzeni gibi bir tarihsel aşama- etkileyici olacakmış gibi duruyor; ama değil. Tek
yı kendi toplumsal ve tarihsel koşulları gereği ya- bir kelimeye indirgemek gerekirse yoksulluk di-
şamamıştır. Latin Amerika’daki yoksulluk ve eşit- yebiliriz. Yani dünyadaki tüm gerçek devrimlerin
sizlik, bu coğrafyanın sömürge niteliğiyle ilişkili- sebebi olan esas büyülü sözcük. Ekonomizm tabii
dir. Milli bir burjuvazinin oluşması imkânsızdır. ki öldü; fakat şu an bile insanların fakirleştikçe
Küreselleşen dünyada, burjuvazi ancak finans- devrimcileşmesi, zenginleştikçe devrimcileşmele-
kapitale organik bağlarla doğrudan ilişik kompra- rinden daha yüksek bir ihtimal. Latin Amerika’da
dor burjuvazi olabilir. Yani ilerleyen süreçte ya- da olan buydu. Löwy’nin sıraladığı gibi “düzen-
rı-sömürge ya da bağımlı olarak tanımlanan Latin li” üretim sisteminin dışına atılmış işsizler, yarı-
Amerika’nın, dünya-sistem bir anlayışla, kapita- işsizler, mevsimlik işçiler, sokak satıcıları, marji-
list sistem içerisinde gelişmesi olanaksızdır. Eşit- nal tabakalar, fahişeler vb. gruplardan oluşan ge-
lik mücadelesi anti-kapitalist olmak zorundadır.5 niş kitleler, Stalinizmin ve ulusal burjuvaziyle or-
4 Latin Amerika üzerine böyle bir tartışma bu yazının kapsa- tak bir aşamalı devrim ile kalkınma anlayışının
mı dışında. Fakat kısa bir bilgi sahibi olmak adına bkz: And- son derece etkili(!) sonuçlarından hayal kırıklığı-
re Gunder Frank, Lümpen Burjuvazi Lümpen Gelişim, çev.
A. Yılmaz, Gökkuşağı Basın Yayın, İstanbul 1995 (1. Bas- özellikle Bolivya deneyiminde bu eleştiriler sık sık yöneltil-
kı.). Latin Amerika solunun kısa bir tarihi için bkz: Micha- mekte) varlığı aşikârdır. Fakat Latin Amerika’nın özellikle
el Löwy, Latin Amerika Marksizmi, çev. İrfan Cüre, Belge Ya- Stalin’le egemen olan aşamalı devrim anlayışından koparak
yınları, İstanbul 1998 (1. Baskı). sosyalist bir raya oturması kendi özgün çözümlerini ürete-
5 Dünya-sistemci yaklaşımın haklı eleştirilerinin ya da Micha- bilmesinden ileri gelmiştir. Doğruluğu ya da yanlışlığından
öte söz konusu olan şu aşamada realitedir.
el Löwy tarafından da belirtilen Latin Amerika hareketleri-
nin yerli egzotizmine saplanma riskinin (ki günümüzde de 6 Löwy, a.g.e., s. 129. 85
na uğradılar. Bunun sonucunda da kurtuluşları-
nın kendi iç dinamiklerinde ve belki de yoksul-
luğa nefret kusmayı başaran Tanrılarında olduğu-
nu gördüler. Bu ise hem aşağıdan halk hareketle-
rinin yansımaları hem de Latin Amerika teolog-
larının 1960’lar sonu ile beraber yoksulların mü-
cadelesine eklemlenmeleri ile kotarıldı. Papaz-
lar işçi sınıfı semtlerinde gördükleri ve yaşadık-
ları dolayısıyla radikalleştiler ve daha sonra top-
lumsal analizlerinde olduğu gibi teolojik görüşle-
rinde de sola karar kıldılar.7 Bu 1960’lı yılların-
da başlarında ortaya çıkan Küba Devrimi vb. et-
kenler altındaki Katolik sol akımın sosyalizme
kayması ile de taban bulmaya başladı. Öte yan-
dan sosyalistler ile inananlar arasındaki güveni-
lir olmayan müttefiklik algısı ve Antik Yunan ide-
alizminden devralınan maddi dünya-ruhani dün-
ya ikiliği, biraz da ironik bir ifadeyle, inananların
da “yeryüzünde cennet” arzusuna kavuşmaları ile

TURGUT YÜKSEL
yıkıldı. Sandinist devrim örneğinde görüldüğü gi-
bi sosyalizm ortak hedef haline geldi. Yani esas
sebep, dünya üzerinde adaletsizlik, eşitsizlik, zu-
lüm olduğu konusunda hemfikir olan sosyalistle-
rin ve en azından bir kısım Hıristiyanların soru- ları sürecini paralel olarak getirdi. Özellikle Kü-
nun kaynağı olarak özel mülkiyet, adil olmayan ba Devrimi’nin özgün karakteri ile beraber Latin
toprak dağılımı, piyasa, kurumsallaşmış din ve Amerika halklarının kendilerine dönüş süreci öy-
faşist devlet baskıları olduğunu kabul etme pay- le ya da böyle hızlandı. Bahsi daha önce de geçen
dasında anlaşmış olmalarıydı. Bu algı ile mücade- milli demokratik devrim anlayışının bir kenara
leye girişen birçok papaz ve Cizvit gerilla yönte- itilmesi, burjuvazinin bağımlılık teorisi (depen-
mini benimseyerek silahlandı ya da mücadelesini dency theory) sonucu büyük tekellerle olan orga-
kilisesinden sürdürmeye devam etti. Fakat birço- nik bağının ifşa edilmesi ve kuzey-güney eksenin-
ğu öldürüldü.8 de okunan yeni dış politika, ezilenlerin Löwy’nin
Tabii ki bu arada, 1956 yılında, SSCB’de ün- deyimiyle “gizli, bastırılmış ama inanılmaz ölçü-
lü 20. Kongre gerçekleşti ve Destalinizasyon dö- de inatçı” geleneğini ortaya çıkardı. Bu noktada
kendisini SSCB, Çin ya da Arnavutluk ayrışmala-
nemi başladı. Bu sayede Stalin’in ya bizdensin ya
rından sıyırmayı başaran bir takım Latin Ameri-
onlardan diye özetlenebilecek Sovyet uyduları ya-
ka komünistleri de Özgürlük Teolojisi’ne devrim-
ratma amaçlı dış politikası da “barış içinde birlik-
ci bir rol biçti. Bu klasik “din halkın afyonudur”
te yaşama” anlayışı ile beraber komünist partile-
söyleminin artık bütünüyle okunmasının; ya-
rin kendi inisiyatiflerini kısmen de olsa ele alma-
ni “din, baskı altındaki yaratığın iç geçirmesi, taş
7 Brian H. Smith’ten alıntılayan Löwy, a.g.e., s. 54. yürekli bir dünyanın duygusu ve ruhsuz koşul-
8 Kolombiyalı Domingo Lain (1974), Nikaragualı Gaspar Gar-
cia Laviana (1978), Brezilyalı cizvit Joao Bosco Penido Bur-
ların ruhudur, din halkın afyonudur.” olarak ta-
nier (1976), Salvadorlu cizvit Rutilio Grande (1977), Mon- mamlanmasının habercisidir. Bunun yanında, öz-
signore Oscar Romero (1980) katledilen rahipler ve cizvit- gürlük teologlarının Marksist gelenek içerisinde
lerden bazıları. Esas dikkat çekmek istediğim nokta; farklı
Ernst Bloch’a ayrı bir değer biçmeleri de tesadüf
86 kökenlerden rahiplerin Latin Amerika’nın her bölgesinde et-
kili olabilmiş olması. değildir. Reel imkânın ölçüleri içinde, reel müm-
künü olanın, reel olarak henüz gerçekleşmemiş SOSYALİZM YENİDEN ÜRETİLMELİ.
bulunanın (bunun dışındaki her şey salt kanaatin PEKİ YA DİN?
döküntüsü ve soytarı cennetidir), olumlu Oluş’a İslam’ın küreselleşme karşısında bir güç olarak
revan olması9 için Marksist olan Bloch’la, eşitlikçi ortaya çıktığı ve sol hareketlerin bir çekim gü-
bir Hıristiyan’ın birleşebileceği birçok ortak nok- cü yaratamayarak kaybettiği alt sınıfları kendi sa-
ta bulunmaktadır. Bahsettiğim hat buna benzer fına çekmeyi başardığı bir dünya ile karşı karşı-
bir sol din anlayışıdır. Stratejik bir ittifak değil. yayız. Öte yandan bu yeni-İslam’ın, neo-liberaliz-
Fakat bunun yanı sıra Blochvari bir şekilde sade- min yaratısı Yeni Dünya Düzeni karşısında pek
ce geleceğe dönerek değil; hem geçmişteki eşit- de bir yeniliği yok. Ayrıca bu yeni biçim eşitlik,
likçi tecrübeleri hatırlayarak, hem de geçmişteki özgürlük gibi taleplerden çok kapitalizmin üstya-
olumsuz hatıralardan ders çıkartarak...10 “Çünkü pısal bir takım göreneklerine karşı çıkış ile söyle-
Hıristiyanlığın ana unsuru, bir kurucuyu sahip- mini üretmekte ve en fazlasından Batı emperya-
lenen her din gibi, bellek’tir.”11 (vurgu orijinalin- lizmine karşı olmak üzerine kurulu. Bu olumsuz
de) Bir sosyalist ile bir dindarın buluşması ancak konjonktürde, Özgürlük Teolojisi gibi bir akım
ve ancak geçmiş ve geleceğin sentezlendiği bir Türkiye’de mümkün olabilir mi? Bu bir tarihi si-
ütopyanın inşasından geçmektedir. Hıristiyanlı- mülasyon sorusu gibi dursa da aslında öyle olma-
ğın kurumsallaşmış haline karşılık ilk Hıristiyan- dığını düşünüyorum. Muhafazakârlaşmanın14 git
ların “ekmeğin bölünmesine” yaptıkları vurgu ve gide arttığı bir toplumda yeni bir sol perspekti-
sosyalizmin eşitlikçi geçmişinin birleştirilmesi ile fin yaratılması, ancak bu muhafazakârlığın anla-
yaratılacak yeni bir alternatif düşünceden söz et- şılması ve değiştirilebilmesi ile mümkün olabi-
mekteyim. Bu açıdan zaten şaşırtıcı olmayan bir lir. Bu açıdan, hayalci de olmadan, Mehmet Be-
şekilde özgürlük teologları sık sık ilk Hıristiyan- karoğlu gibi isimlerde örneğini gördüğümüz eşit-
lara, onun belleğini yaratan ritüellere ve İsa’ya lik vurgusu yapan ve kapitalizme meydan oku-
başvurmuşlardır. Diğer yandan bu benzerlik, Ali yan bir İslam algısının Türkiye’de solla birlikte
Şeriati’nin tevhid anlayışı12 ile Aziz Pavlus’un be- hareket etmesi; sosyalistlerin ve dindarların Luis
lirttiği gibi her imanlının vaftiz kutsaması yoluyla Carrion’nun deyimiyle companeros, yani bütün
Mesih’le mistik birleştirmeyi gerçekleştirmesinde bir yolu birlikte yürüyenler-yoldaşlar haline gel-
de görülür.13 Yani insanlar ne kadar Tanrı’ya ya- mesi15 mümkün olabilir mi?
kınlaşırsa ve onunla bir olursa, o kadar devrimci Sorunun cevabının muğlâklığı şu an için tek
ve eşitlikçi olmaktadır. umudumuz. En azından net bir hayır yerine bi-
zi düşünmeye davet eden bir yönü var. Kapitaliz-
9 Ernst Bloch, Umut İlkesi, çev. Tanıl Bora, İletişim Yayınları, mi insan hırsının küresel ekonomik ve siyasal bir
İstanbul 2007 (1. baskı), s. 36.
10 Türkiye özelinde sosyalistlere din, daha doğrusu dinsizlikle-
sisteme dönüştürülmesi16 olarak gören bir İslami
ri, üzerinden defalarca hunharca saldırıldı. Günlük yaşamda akımın sosyalizmi hedeflemesi mümkün mü? Ka-
birçok alanda inançsızlar hâlâ dışlanmakta ve “anormal” ilan pitalizme moral değerler ile karşı çıkmak bir ne-
edilmekte. Demek istediğim böyle günlük olumsuz hatıraları
hatırdan çıkarmamak lazım. Çünkü bunda hem sosyalistle- 14 Tabii ki bu muhafazakârlaşma, ulusalcı çevrelerin dile getir-
rin hem de sosyalistlere saldıranların payı bulunmakta. Öte diği gibi, şeriat için git gide karanlığı yaratacak kitlelere dö-
yandan Madımak, Çorum, Maraş katliamı gibi olayları doğal nüşen bir halk imgelemine ait değil. Anadolu coğrafyası her
olarak olumsuz bir hatıra değil; vahşet, felaket olarak niteli- zaman dindardı; fakat bu topraklar hiçbir zaman şeriat yöne-
yorum. O olayları gerçekleştirenler kendi politize olma yön- timi görmedi. Osmanlı’da Şerri hukukun varlığı Örfi huku-
temlerini çoktan korkunç bir şekilde seçmiş durumdalar ve kun olmadığı yanılsamasına düşmemize yol açmamalı. Mu-
yazının tamamen kapsamı dışındalar. hafazakârlaşmadan kastım; dindarı, milliyetçisi, ulusalcısı ile
11 Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, cilt 2, piyasayı, mülkiyeti kutsayan; öte yandan tamamen kendi an-
çev. Ali Berktay, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2009 (2. Baskı), lam dünyasını merkeze alarak kapitalizmin o ünlü dinamik-
s. 386. leri ile kendi durağanlığı arasında çelişkiye düşen ne olduğu
12 Ali Şeriati incelemesinin de yer aldığı bir sol ilahiyat yazı- belirsiz bir süreç.
sı için; bkz: Dilek Zaptçıoğlu, 2009. “Tanrı’ya Aşağıdakilerin 15 Löwy, a.g.e., s. 87.
Penceresinden Bakmak”, Birikim, no 244-245: 56-71.
13 Eliade, a.g.e., s. 395.
16 Mehmet Bekaroğlu, 2009. “Eşitlik ve Adalet Üzerinden Bir-
lik”, Doğudan, no 10: 68. 87
vi ilkel bir Özgürlük Teolojisi olarak kabul edile- “Baskı ve zulüm altında olan ve toplumların-
bilir mi? Tabii ki birebir örtüşmeden bahsetmiyo- da marjinalleştirilenlerle beraber olup onlarla
rum. Tıpkı Latin Amerika’da olduğu gibi kitlele- Kur’an’ın mutraf (şımarık/maddi zenginlik sebe-
biyle şımarmış) veya mustekbir (kibirli/gururlu)
ri harekete geçiren ve yöntemini sınıf mücadele-
diye adlandırdığı kişilere karşı dayanışma için-
si, sonunu ise devrim olarak belirleyebilecek ra- de olmak Allah’ın her şeyi kuşatan rahmetine ve
dikalizme sahip bir hareketin başlangıç aşaması O’nun peygamberlerinin misyonunun evrenselli-
olabilir mi sorusundan söz ediyorum. Bu açıdan ğine engel değildir.”18 (vurgu orijinalinde)
benzerliklere ve farklılıklara dikkat etmek lazım.
Burada dikkat çekici iki nokta var. Birincisi Öz-
Yoksulluk, marjinal gruplar, toprak reformu so-
gürlük Teolojisi’nin de sorunu olan dinin “bütün
runu, adaletsizlik, eşitsizlik dünyanın her yerinde
insanlara hoşgörü göstereceksin” emrine ilişkin
benzer sorunlar. Kapitalizmin farklı versiyonları
sorun. Bu emir altında şekillenen bir algı nasıl
olduğu gerçeği ise ortada. Öte yandan Türkiye’de
olur da hedefini başka bir sınıfın alaşağı edilme-
milli burjuvazinin geniş cephe anlayışı içerisin-
si olarak koyabilir? Sınıfsal bir okuma Marksizme
de bir demokratik devrim aktörü olarak okunma-
özgü bildiğimiz gibi. Söz konusu olan dinsel bir
sı hâlâ egemen. Latin Amerika’daki gibi dış tekel-
okumaysa, bir burjuva mensubu sınıfsal varlığın-
lerle bağlı yarı-sömürge bir kapitalizm okuması
dan önce insan hatta kul olarak var olduğuna gö-
da yapılabilirse de, Türkiye’de hâlâ insan hakla-
rı, demokratikleşme vb. gerekçelerle milli burju- re, ona –yani belli bir kısım insan kitlesine– na-
vaziye sol bir değer biçme ve destekleme gerçek- sıl “kötü” gözüyle bakılabilir? Bu soruya özgür-
liği, Gramsci’nin yarattığı anlamıyla, hegemonya lük teologlarından Gustavo Gutierrez, ezenlerden
kurmuş durumda. Fakat bu yazının konusu ikti- nefret etmediklerini; onları kendi yabancılaşma-
sadi bir Latin Amerika karşılaştırmasından ziyade larından kurtarıp, hırslarını ve bencilliklerini yok
‘dinler arası benzerlikler’ olabilir mi sorusu üzeri- ederek tam olarak insani olmayan durumlarından
ne kurulu. En nihayetinde Özgürlük Teolojisi bir kurtarmak istediklerini belirterek cevap vermiş-
dinsel hareketti. tir.19 Mahmut Aydın’ın da benzer moral bir cevap
Mahmut Aydın bu olasılığı Kuran’da geçen verdiği ortada. Fakat esas olarak Latin Amerika
mustaz’af, yani baskı altında tutulan veya zayıf deneyimi ile fark başka bir yerde. Latin Amerika
ve hiçbir hakkı olmayan vurgusu ile kurmuştur. deneyiminde, tipik bir sosyalist yaklaşım ile sınıf
Aydın’ın dikkat çektiği nokta, mustaz’af olarak ni- mücadelesi merkeze alınmıştır. Yani zenginlerin
telenen kişilerin içine düştüğü durumdan başkala- zenginliklerinden ötürü kibirlerine ve şımarıklık-
rının sorumlu olmasıdır.17 Mekke’nin İslam ile be- larına değil; doğrudan zenginliklerine yani sınıf-
raber adaletin hüküm sürdüğü bir yer haline geldi- larına karşı bir mücadele anlayışı var. Öyle ki bu
ği; öte yandan Roma ve Sasani İmparatorlukların- anlayış rahipleri gerilla yöntemini benimseyecek
da baskı altında olanların da İslam ile bu baskıdan ve silahlı mücadele yöntemini seçecek kadar ile-
kurtulması düşüncesi de İslami bir özgürlük teo- ri bir radikalizme götürmüştür. Fakat İslam içeri-
lojisinin mümkün olabileceğinin geçmişten gelen sinde de aslında bunu meşrulaştırabilecek damar-
göstergeleri olarak görülmektedir. Buna rağmen lar bulunabilir. Örneğin Kuran’da ki şu ayet ile:
mustaz’af üzerinden kurulan eşitlikçi ve İslami bir “Ve eğer ceza ile karşılık verecek olursanız, an-
söylemin, İran Devrimi’nde Humeyni tarafından cak size uygulanan cezanın misli ile karşılık ve-
popülizme kurban edildiğini de hatırdan çıkarma- riniz. Ve eğer sabredersiniz, yemin olsun ki, bu,
mak gerekir diye düşünüyorum. Kısaca İslam’ın sabredenler için kesinlikle daha hayırlıdır.” (Ku-
yeniden okunması mustaz’af olanların yanında yer ran 16: 126)
almanın politik bir araç olarak değil; İslam’ın ka- Tabii ki İslam’ın kurucu metni diyebileceğimiz
rakteristiği olarak kabul edilmesine bağlı. Öte yan- kutsal kitabında şiddeti meşrulaştırabilecek yer-
dan Aydın’ın şu sözleri de oldukça çarpıcı:
18 Aydın, a.g.e., s. 151.
88 17 Aydın, a.g.e., s. 141. 19 Löwy a.g.e., s. 104.
ler var yorumunu yaparken, Usame bin Ladin’in tek tanrıcı veya çok tanrıcı olmak bu durumu de-
de kendi silahlı eylemlerini meşrulaştırmak için ğiştirmez, çünkü bu konular, yalnızca dinin türü
bir röportajında bu ayeti kullandığını hatırlamak- ve evriminin derecesiyle ilgilidir.” 23
ta yarar var.20 Bahsettiğimiz çizgi elbette böyle Yani söz konusu olan dinin devrimci bir ha-
bir çizgi değil. Sadece zenginlerin şımarıklıkları- le gelip gelemeyeceği değildir. Dinin devrimcile-
na öfke duymanın sosyalist bir harekete dönüşe- şebileceği defalarca gördüğümüz üzere gerçek-
cek bir dinsel algı için yeterli olup olamayacağı. leşmiştir. Öte yandan din defalarca gördüğümüz
Gustavo Gutierrez’in, insan olmanın yeni yolları üzere yönetenlerin en büyük aracı da olmuştur.
için yeni projeler ortaya koymanın tüm insanlı- Dinin rol aldığı bir olayı biraz da anakronizm ile
ğın evrensel olarak birbirleriyle dayanışma içinde harmanlayıp neden-sonuç değil, sonuç-neden sı-
olmasını temsil ettiği görüşüne “Allah’ın baskı ve ralaması içerisinde değerlendirme yanılgısı bu
zulüm altında olanların yanında yer alarak onları açıdan önemlidir. Kısa yoldan din devrimcidir ya
tercih etmesi O’nun tüm âlemlerin Rabbi olması- da din devrimci değil, statükocudur diyerek sıy-
nın bir göstergesidir.”21 diyerek katıldığını belir- rılmak pek de etik bir çözüm olmasa gerek. Bu-
ten Aydın, bu tarz bir yaklaşımla genel olarak bir nun yanı sıra inananlar, yoksulluklarından ve
mücadele hattı çizmekle beraber, dine tamamen ezilmişliklerinden kurtuluş yolunu sosyalizmde
ezilenlerin devrimci ideolojisi görüşü vererek, as- görmeye başladıkları zaman, sosyalistlerin de bir
lında tamamen ezenlerin aracıdır demekten fark- şeyler yapmaları gerekecek sanıyorum. Löwy’nin
sız bir muamele göstermekte midir? belirttiği gibi kürtaj hakkı, boşanmanın kolaylaş-
“Kur’an’ın geldiği dönemden mevcut olan sorun- tırılması, cinsel baskıların son bulması gibi orto-
lara Kur’an’ın verdiği yanıtlardan yola çıkarak gü- doksi dinin tabularını yıkmakla işe başlayabiliriz.
nümüzün problemlerini çözmek yerine sömürge- Özellikle kadın hakları mücadelesi bu çerçevede
cilik, dünyevileşme, geri kalmışlık, ekonomik ve çok önemli yerlere taşınabilir. Belki o zaman ezi-
sosyal dengesizlikler, toplumsal eşitliksizlikler,
lenler tam anlamıyla companeros olabilir.
yoksulluk, açlık, medeniyetler çatışması gibi gü-
nümüzün temel sorunlarından yola çıkarak met- Dini politize olma yöntemi olarak kullanan ve
ne, yani Kur’an’a gitmek gerekmektedir.”22 kendi ütopyasını din üzerinden kuranların sos-
yalistler ile ittifak kurması olasıdır. Fakat bu kı-
Bu yaklaşımın tarihsel materyalist bir yönü ol-
sa yazının tüm derdi onlar değil, esas olarak po-
duğu ortada. Fakat bahsettiğim gibi dinin bir şe-
litize olmadığını düşünen; oysa daha önce de be-
kilde durağanlaştırılması ve en nihayetinde bir
lirttiğim gibi aslında piyasa, serbest girişim, reka-
metne bağlanma ihtiyacı kendi karakteristiği ile
bet gibi tabuların içerisinde yaşamaya çalışanla-
alakalı. Sol ile din arasındaki en gerilimli soru-
rın, Adorno’nun tabiriyle yanlış bir hayatı doğ-
nun kaynağı da bu olsa gerek. Bu bağlamda Öz-
ru yaşamaya çalışan ezilenlerin, kendi praksis-
gürlük Teolojisi eşitlikçi bir geçmişe sadık, fakat
lerini inançlarından vazgeçmeden bulmalarının
aynı metne bağlanma ihtiyacı ile öne çıkıyor. Ay-
bir yolu üzerine kafa yormaya davetti. Günlük
nı sorun İslam için de geçerli. Ali Şeriati’nin de-
yaşamlarında yapacakları bir takım değişiklik-
yimiyle:
ler ve bu anlık zaman dilimlerinde alacakları du-
“Günlük hayatla ilgili ekonomik, politik, ahlaki ruş ile dünyayı değiştirmeye gücüne sahip kitlele-
vb. hükümleri göz önüne almazsak, bütün dinler- ri anlatmaya çabalarken, Heidegger’in “Ancak bir
de bu tek mistisizm kökü vardır. Doğulu ve Batılı,
Tanrı kurtarabilir bizi” serzenişine biraz da olsa
20 “Usama Bin Ladin ile Söyleşi”, 2004. Birikim, no 117: 43. kulak vermeye çalışarak...
21 Aydın, a.g.e., s. 152.
22 Aydın, a.g.e., s. 153. 23 Şeriati, a.g.e., s. 120.

89
S O L V E İ L A H İ Y A T

Irkçılık, laiklik, sol


ASLI SÜMER

“Markaların, biri bizi gözetliyorun, şans oyunlarının, sa-


nal tehditlerin, falın ve uzaylıların zaferlerini ilan ettiği bir
çağda [karanlığı] sadece türbanda görmek için ya miyop-
tan ya da bir şaşılık çeşidinden muzdarip olmak lazım.”
Joël Roman, “Le Renouveau de la question laïque
et les Principaux courants laïques d’aujordhui”,
1905-2000: Les Enjeux de la Laïcité, L’Harmattan,
2005: Paris, s.49

Dinî olsun, etnik olsun, veya her ikisi üst üste bin- üste oturmayı bulabiliriz. “Memleketin asıl sahip-
miş olsun, azınlıklarla nasıl baş edileceği her tür- lerini” sömüren Ermeni ya da Yahudi imgesi bir
lü siyasî düzenin ama en başta da ulus-devletin en kez şeytanlaştı mı, sıradan bir Alman ya da Türk
can alıcı meselelerinden biri. İki ucunda soykırım açısından karşısındaki “Öteki”nin işçi/işsiz/gari-
ve çokkültürlülük olmak üzere, “hâkim unsur”un ban olmasının hiçbir önemi kalmaz artık.1
dışında kalanlarla baş etmek için geliştirilmiş bir- Bugünse zengin ülkelerde sınıfsal konum tersi
çok yöntem var. Bunlardan hangisine ya da han- yönde işliyor, yani bir ya da birkaç azınlık grubu-
gilerine başvurulacağını belirleyen en önemli et- nun alt sınıfı oluşturmasının daha sık rastlanan
men, benimsenen ulusal kimliğin ülkedeki tüm bir durum olduğu rahatlıkla söylenebilir. Müslü-
unsurları kapsayabilme ve toplumda meydana ge- manlar, Siyahlar ve Çingeneler Avrupa’nın alt sı-
len değişikliklere ayak uydurabilme kapasitesi. nıflarında çok yoğun şekilde temsil edilen grup-
Bu, işin kurumsal boyutu. Halk boyutuna geldi- lar ve ırkçılık büyük ölçüde bu gruplara yönel-
ğimizde, bir zamanlar ademoğullarıyla ademkız- miş durumda. Türkiye’de de, özellikle son yıllar-
larının fiziksel özelliklerine göre sınıflandırılma- da, sınıfsal ve etnik konumun üst üste binmesin-
sı ve hiyerarşize edilmesi anlamına gelen bir terim den doğan yoğun ötekileştirmeyi Kürtler örne-
olan ırkçılığın, günümüzde bizatihi biyolojik an- ğinde görüyoruz.
lamından sıyrılmış ve yepyeni veçheler kazanarak
tüm farklı olanlara duyulan hisleri kapsayacak şe- AVRUPA’DA
kilde genişlemiş durumda olduğunu görüyoruz. Tanımı gereği dinî bir kimlik olan Müslüman, ay-
Hâkim kimliğin azınlık kimlikleriyle gerilim nı Yahudi gibi, etnikleşmiş ya da ırksallaşmış du-
yaşadığı ortamlarda azınlık kimliklerine bir de sı-
1 Bu noktada, zengin azınlık imgesinin hakikatle ilişkisinin
nıfsal konum ekleniyorsa işler iyice karışıp ırkçı- çok fazla önemi olmadığını belirtmekte fayda var. Bu nokta
lığın boyutları büyüyebiliyor. Almanya’da nasyo- bilhassa (yüzyıl başında) büyük çoğunluğu Anadolulu yok-
sul köylülerden ya da küçük esnaftan oluşan Ermeniler hu-
nal sosyalizmin en gözde hedefi haline gelen Ya-
susunda geçerlidir. Zengin Yahudi mitinden kaynaklanan bir
hudiler açısından üç ötekilik üst üste binmişti. faciaysa 2006 yılında Fransa’da yaşandı. Ailesinden fidye ko-
Hem etnik hem de dinî öteki olan Yahudi, üstüne partmak için bir Yahudi genci kaçıran grup, bütün Yahudile-
rin zengin olduğuna samimiyetle inanıyordu. Hiç de zengin
üstlük üst sınıf. Benzer şekilde, Türk milliyetçili-
90 ğindeki Rum/Ermeni/Yahudi imgesinde de bu üst
olmayan babası fidyeyi ödeyemeyen Ilan Halimi’yi istedikle-
rini elde edememenin hıncıyla öldürdüler.
rumda, bu bir; Müslüman karşıtı ırkçılık, nam-ı darip olduğu fikrini sağlamlaştıran haber ve yo-
diğer İslamofobi2, ABD ve Avrupa’daki en yaygın rumlar beş konu etrafında yoğunlaşıyor.
ırkçılık türü olma şerefine ulaşmış durumda bu Bu konulardan birincisi, İslam’da kadının ko-
da iki. Başka bir deyişle, günümüzde, Batı dün- numu. Müslüman ülkelerde ve Avrupalı Müs-
yasında Müslümanlar, ırkçılık ve ayrımcılıkların lümanlar arasında kadınlara uygulanan baskı-
bir numaralı hedefi. “Müslüman”, Avrupalı’nın lar ve çokeşlilik hem Avrupalı basın kuruluşları-
zihnî tahayyülünde bir zamanların gözde Öteki’si nın hem de insan hakları aktivistleri ve feminist-
“Yahudi”nin yerini almış, İslamofobi de anti-se- lerin doğal olarak yakından ilgilendikleri bir me-
mitizmin yüzlerce yıllık tahtını kapmış vaziyette. sele. Ancak, erkek egemen yapılardan kaynakla-
Bu gelişmede, tarihî faktörlerle Batı’ya savaş nan ve toplumdan topluma ciddi farklılıklar gös-
açan İslamcı terör gruplarının payı olmakla birlik- teren bu meselelerin bağlamlarından tamamen
te, asıl başat etmenin İslam dinine ve Müslüman- kopuk yorumlanarak İslam’a özgüymüş gibi su-
lara dair genel bilgisizliğin3 yanı sıra Müslüman- nulması, ciddi bir damgalamaya sebebiyet vere-
ların son birkaç onyıldır yoğun şekilde Avrupa’ya biliyor. Misal; Müslüman toplumların sadece bir
yerleşmesi ve özellikle de alt sınıflarda temsil edil- kısmında ve özellikle Afrika’da rastlanan ve uy-
mesinden kaynaklanan sıkıntılar olduğu kana- gulandığı bölgelerde Müslüman olmayan grup-
atindeyim. Zirâ ortalama bir Alevi ya da Sünni larca da başvurulabilen, dolayısıyla İslam’dan çok
Türk, İranlı bir Şii ya da bir Boşnakın siyasal şid- yerel kültürle ilgili olduğunu düşünebileceğimiz
deti mücadele aracı olarak seçmiş bir Müslümanla kızların sünnet edilmesi uygulaması, yaygın şe-
nasıl özdeşleştirebildiğini başka türlü açıklamak kilde İslam’a özgü olarak algılanır.4
zor. Halbuki aşırı muhafazakâr Evanjelik Ameri- İkincisi, güvenlikçi söylemlerin yükselişiyle
kalıların varlığı Protestanların diğer Hıristiyanlara bağlantılı olarak Avrupa ülkelerinde suç oranla-
oranla çok daha açık görüşlü olarak algılanmasına rındaki artışa dair bir panik ve bunun göçmenler-
engel değildir. Sıkça rastlanan ve neredeyse hiç- le ilişkilendirilmesi. Bu tür haberlerde doğrudan
bir sosyolojik karşılığı bulunmayan “Müslüman Müslümanlar ya da Siyahlar hedef alınmamak-
cemaati”ne karşılık gelebilecek “Protestan cema- la birlikte, haberi izleyen herkes hapishanelerin
ati” gibi bir tanımlamaya da hiçbir yerde rastla- kimlerle dolu olduğunu zaten biliyor.5
mazsınız. Bunun sebebi, şüphesiz, Protestanlığın Üçüncü mesele, medya kuruluşlarının en sevdi-
Avrupa’nın içinde çıkmış olması ve içindeki ay- ği konulardan olan, uluslararası İslamcı örgütlerin
rımların çok daha iyi bilinmesi. terör eylemleri. El Kaide militanlarının sayısının
Önde gelen medya kuruluşlarının doğrudan ya günümüzde bir avuç olduğu tahmin edilse ve İs-
da dolaylı şekilde yaydığı İslam ve Müslüman im- lamcı siyasal şiddet sonucu hayatını kaybeden in-
gesinin, bu tahayyülün gittikçe olumsuzlaşmasın- sanların sayısı, tüm insan yapımı silahlarla hayatı-
da katkısı büyük. İslam’a dair algıları etkileyen ve nı kaybedenlere oranlandığında bir hayli marjinal
tüm Müslümanların benzer “geri”liklerden muz- olsa da “İslamcı terör” dünya üzerindeki en bü-
yük tehlike olarak algılanmaya devam ediliyor.6
2 İslamofobi, yaygın şekilde kullanılmaya başladığından beri
çok eleştirilmiş bir kavram. Eleştirenlerin çoğu, Batı dünya- 4 Kadınların konumu üzerinden süren ötekileştirmeye dair zi-
sındaki muhafazakâr çevreler olmakla birlikte, üzerinde dü- hin açıcı bir çalışma için bkz. Sonya Fernandez, “The Crusa-
şünmeyi hak eden akademik tenkitler de mevcut. Ben, kav- de over the Bodies of Women”, Patterns of Prejudice, 43/3-4,
ramın etimolojisini, üzerindeki polemikleri vb. bir kenara Temmuz 2009.
bırakıyorum ve her kavramın günahının da sevabının da bu- 5 Bu hususta da Fransız sosyolog Laurent Mucchielli’nin ça-
lunduğunu aklımda tutarak, şimdilik Müslüman karşıtı ırk- lışmaları bir hayli çarpıcı. Özellikle, 2000’li yılların başların-
çılığı tanımlamak için en yaygın şekilde kullanılan kavram da Fransa’da en çok tartışılan ve lanetlenen vakalardan olan
haline gelen İslamofobi’yi tercih ediyorum. toplu tecavüzlerin, istatistiksel olarak hiçbir artış gösterme-
3 Seçim kampanyası esnasında bir gazetecinin El Kaide savaş- mesine rağmen aniden topraktan fırlamış gibi Müslüman
çılarının Şii mi yoksa Sünni mi olduğu sorusuna cevap ve- gençlerin arasında yaygınlaştığı şeklinde sunulduğunu gös-
remeyip “El Kaide’yi böyle sınıflandıramayız, onlar terörist” terdiği La Scandale des Tournantes kitabı, şahsımın ezberleri-
ni bozmak açısından son derece önemli olmuştu.
diye geçiştirmeye çalışan Nicholas Sarkozy bu cehaletin çok
çarpıcı bir örneğini sunmuştu. 6 Bir de özünde İslamcı olmayan meselelerin öyleymiş gibi al- 91
Dördüncüsü ise, Müslüman ülkelerde yaşa- ce yoğun şekilde eleştirmekle kalınmadı, geçtiği-
nan şiddet olayları. Örneğin İran seçimlerin- miz yılın en önemli akademik skandalı referans-
den sonra yaşananlar ve tabii özellikle Devrim larına başvurduğum, İslamofobi alanında çalışan
Muhafızları’nın uyguladığı şiddet, sanki olup bi- Vincent Geisser’in başına geldi.8 Aynı zamanda
ten kendi ülkelerinde geçiyormuşçasına ilgilen- Fransa’nın, Müslüman nüfusun en çok kenarda
diriyor medya kuruluşlarını. Öte yandan, Irak’ta kaldığı, Zidane ve Raşida Dati gibi birkaç istisnaî
veya Lübnan’da yaşanan şiddet olaylarının neden vaka dışında (ki, her ikisi de sonunda duvara tos-
kaynaklandığı üzerine derin analizler yapma ge- ladı), Müslümanların varoşlarından çıkarak sos-
reği duymamak suretiyle, “barbarların birbirini yal basamakları en zor tırmanabildikleri Batılı ül-
kırmasının olağanlığı” fikri güçlenmiş oluyor. kelerden biri olduğu iddia edilebilir.9 Hatırlatma-
Son olarak da, Avrupa’nın İslamlaşması paniği ya gerek yok, Fransa, dünyanın “en laik” ülkesi
geliyor. Bu, İsviçre’deki minare yasağına dair tar- olmaktan dolayı son derece gururlu.
tışmalarda çokça gündeme getirildi. Müslümanla-
BİZDE IRKÇILIK YOKTUR
rın hem sayıca hem de görünürlük olarak artma-
sı, bazılarını, İslam’ın Avrupa medeniyetini yuta- Siyahlara karşı, Amerika’daki gibi bir ırkçılığa
cağı gibi bir endişeye sevk ediyor. Halbuki sosyo- rastlanmadığı için sıkça kendini ırkçılıktan azâde
lojik çalışmalar, marjinal gruplar dışında, Müslü- sayan Türkiye’de ırkçılığın ve ayrımcılığın hedef-
manların bütünleşme konusunda istekliliklerinin lerini ve düzeyini Birikim okurlarına uzun uza-
önündeki temel engelin ekonomik eşitsizlikler dıya anlatmaya hacet yok. Ülkenin en saygın bi-
olduğunu gösteriyor. 2005 Kasım’ında “Paris’i ya- lim insanlarından biri olması gereken Tarih Ku-
kan” gençlerin büyük çoğunluğunun derdi Fran- rumu başkanının “maalesef Ermeniler” ifadesini
sız olmayı reddetmekten ziyade, Fransız olarak kullanabilmesi; “Rum tohumu”, “Ermeni dölü”,
kabul edilmemek ve “diğer” Fransızlar gibi ola- “gâvurun kızı” (bu, babaannemin kafasını kızdı-
mamaktı. Ama durumun bu şekilde devam etme- ran her kadına ettiği küfürdü), “pis Yahudi” gibi
si durumunda, kehânetin kendini gerçeklemesi nadide deyimlerimizin varlığı; İstanbul’un seçkin
ve bu gençlerin farklı ve muhtemelen daha radi- üniversitelerinden mezun beyaz Türklerin “aile
kal kimlik arayışına girmeleri işten bile değil. geçmişini çok da kurcalamaya gerek yok, sonun-
İslamofobinin varlığı ve vehameti tüm Avrupa da saçma sapan insanlarla akraba çıkmak var” di-
için geçerli olmakla birlikte, en zor kabullenildiği ye rahatlıkla konuşabilmesi; bir başkasının, evi-
ve “aşırı ideolojikleştiği” Avrupa ülkesi Fransa gi- ne eşya taşıyan Kürt hamalları, hem evinde böy-
bi gözüküyor7. İslamofobinin İslamcılar’ın uydur- le aşağılık bir dilin konuşulmasının öfkesi, hem
ması olduğu belirli aydın çevrelerde uzun zaman de son derece önemli bir vatan hizmetini yerine
ciddi ciddi iddia edildi ve İslamofobiyi akade- getirmenin hazzıyla “bu evde o dil konuşulmaz”
mik çalışma konusu haline getiren isimler sade- diye uyarabilmesi gibi birkaç örneği hatırlatayım
ben, fazlasını merak eden Tanıl Bora’nın, Baskın
gılanması var. Örneğin, Filistin sorununda gayet marjinal bir
Oran’ın, Mesut Yeğen’in ve Rifat Bali’nin çalışma-
konuma sahip olan dinî meşrulaştırma, meselenin özü ola-
rak algılanır. larına bakabilir.
Filistinler’in onyıllardır maruz kaldığı korkunç yoksun- Türk iktidar seçkinleri, Osmanlı İmparatorlu-
luklar ve haksızlıklardan değil, “cennetteki hurileri hayal et-
tiği için” kendini ve başkalarını öldüren intihar bombacısı 8 Fransa’nın TÜBITAK’ı olarak adlandırabileceğimiz CNRS’de
tiplemesi, ortalama Batılının zihnine yerleşmiştir. Sonuç ola- araştırmacı olan Geisser, son dört yıl içinde, aynı kurumda
rak, bir yandan bir halkın hayatta kalma mücadelesi olarak “savunma görevlisi” olan bir kişinin çeşitli tacizlerine maruz
Filistin davası meşruiyetini yitirmiş bir yandan da “İslamî fa- kalmış, daha sonra olay büyümüştü. Fransızca okuyabilen-
natizmin” neler yaptırabildiği temasıyla İslamcı ve dolaylı ler konunun ayrıntılarını http://petition.liberteintellectuelle.
olarak Müslüman imgesi iyice korkunçlaşmış oluyor. net/ sitesinde bulabilir.
7 Vincent GEISSER, “L‘islamophobie en France au regard du 9 Birkaç yıl evvel bir metinde “Yeniden üretim [reproduction]
débat Europeen, içinde, Remy Leveau ve Hatice Muhsin-Fi- kavramının teorisyeni Bourdieu’nün Fransa’dan çıkması te-

92 nan (der.), Musulmans de France et d’Europe, CNRS Yayınları,


Paris, 2005, s.63.
sadüf değil” gibi bir ifade okumuştum ama maalesef kimin
söylediğini de nerede geçtiğini de bir daha bulamadım.
ğu’nun kurtarılamayacağının idrak edip de Türk
milliyetçiliğini hâkim ideoloji olarak benimsedik-
lerinden bu yana, elde kalan toprakları Türkleş-
tirmek üzere hemen her türlü etnik temizlik yön-
temine başvurdu. Bu yöntemlerden gayrımüslim-
lere kitle katliamları, zorunlu göç, ayrımcı ver-
gilendirmeler, saldırı ve yağmalamalar; Müslü-
manlara ise asimilasyon ve baskı düşüyordu. Bu
Türkleştirme politikası, hemen hiçbir kırılma ol-
maksızın günümüze kadar geldi ve sonuç olarak
yüzlerce yıl boyunca bu topraklarda kesintisiz
olarak (ve Türklerden evvel) var olmuş olan gay-
rımüslimler, Baskın Oran’ın ifadesiyle “kelaynak-
lar kadar” kaldı.
Öte yandan, Türkiye’nin Müslüman dünyanın

NOM DE PLUME
tek değilse de en laik ülkesi olduğu sıkça tekrar-
lanagelen bir vakıa.10 Gel gör ki, gayrımüslimle-
rin (ve hatta Sünni olmayan Müslümanların) en
çok ırkçılığa ve ayrımcılığa maruz kaldığı Müslü-
arasındaki uçurumlarda mı, yoksa bizzat bu kav-
man ülkelerden biri.
ramlarda mı? 12
LAİKLİK ASLINDA NE KADAR LAİK? Tüm bunlara bir de, “biz laikiz, bizdeki din
düşmanlığı bütün dinlere yöneliktir” gibi pratik
Nasıl oluyor da otoriter bir rejimle idare edilen
hayatta karşılığı pek de bulunmamasına rağmen
Suriye’deki Hıristiyanlar Suriyeli kimliğiyle gayet
yüzsüzce başvurulabilen bir savunmayı eklersek,
bütünleşmiş durumda olabiliyor? Veya nasıl olu-
laikliğin işleri karıştırdığı bile iddia edilebilir! Bu
yor da İran İslam Cumhuriyeti’nde yaşayan Yahu-
soruları da laikliğe ve hattâ sekülerleşmeye dair
di cemaati, ABD ve İsrail’in kendilerini “kurtar-
üç önemli sıkıntı veya eksiklik etrafında tartışa-
mak” için yaptığı onca girişime rağmen ülkele-
cağım.
rinde kalmayı seçiyorken, Türkiyeli gayrımüslim-
Birinci sıkıntı, modern ırkçılık çeşitlerinin se-
ler bazen milyonlar, bazen binler halinde bazen
küler karakterinde. Arthur Herzberg modern an-
de birer-ikişer; evlerini, anılarını, atalarının me-
ti-semitizmin kökenlerinin Hıristiyanlık’tan ziya-
zarlarını geride bırakıp gidiyorlar? Fransızların
öcü gibi gördükleri, hâlâ saltanatın mevcut oldu- de Aydınlanma felsefesinde olduğunu 1960’lar-
ğu cemaatçi11 Büyük Britanya’da Müslümanların da göstermişti; birçok çağdaş sosyal bilimci aynı-
nisbeten daha az ayrımcılığa uğramasını ve daha sını islamofobi için söylüyor. Örneğin Amerika-
kolay “entegre olabilmesini” nasıl açıklayacağız? lı antropolog Bunzl’a göre “İslamofobi ve anti-se-
Daha laik ve daha cumhuriyetçi olan “daha ileri- mitizm temel olarak seküler olgular ... dinî kay-
ci” olmamalı mı? Sorun sadece söz konusu ülke- gılardan ziyâde kültürel kaygılara öncelik veren
lerdeki uygulamalarıyla bu kavramların tanımları hâkim söylem son derece seküler” diyor.13 Ben
buna, Türkiye’deki bilimum ırkçılık çeşitlerinin
10 Bu ifade doğru olmakla birlikte aslında çok fazla bir anlam
ifade etmiyor. Zirâ, devletin idaresinin din kaynaklı olmama- 12 Bu provakatif soruları sorarken aklıma, dünyanın tartışma-
sını temin eden tek yöntem Fransız usulü laiklik değil. Ve sız en demokratik ülkesi olan İsviçre’nin minareleri yasak-
devletin yönetiminde kaynağın Kuran olmadığı tek Müslü- lamak gibi akıllara durgunluk veren bir karar verebildiği ge-
man ülke Türkiye değil! liyor. Bu da demokrasi ütopyasının formel kısmının tartışıl-
11 Birçok Fransız’a göre, Londra metrosunda patlayan bomba- ması için eşsiz bir imkan sunuyor.
lar ülkedeki, tüm dinlerin en radikal formlarının gelişip ser- 13 Matti Bunzl, “Methods and Politics”, American Ethnolo-
pilmesine imkân veren çokkültürlü yapıdan kaynaklanıyor-
du (Blair’in Irak politikasının ne alâkası olabilir ki)?
gist, 32-4, s. 535. Ekonomik boyutu görmezden gelmesinin
Bunzl’un argümanının eksikliği olduğu kanısındayım. 93
de öncelikle seküler olduğunu ekliyorum. Bu ne Yasa hem kendisini önceleyen birçok seküler ya-
anlama geliyor? Tarihten gelen dinî nefretlerin; sanın devamı niteliğinde, hem de onyıllarca hem
Poitiers’e ya da Viyana’ya dayanan Müslüman, Parlamento’da hem de aydınlar tarafından çeşit-
Haçlı Seferleri’ni düzenleyen Hıristiyan veyahut li mecralarda süren etraflı bir tartışmanın ürünü-
da İsa’yı öldüren Yahudi imgelerinin bu olgula- dür. Türkiye’de ise, hem laiklik ilkesi hem de la-
rı desteklediğine ve kitlelerce benimsenmeleri- ikleşmeye dair tüm diğer yasalar neredeyse hiç
ne yardımcı olduğuna şüphe yok. Ancak mesele- tartışılmadan, dincilerin de dinsizlerin de fikri-
nin özü dinî değil, dünyevî işlerde. Türkiye’de en ne başvurulmadan hayata geçirildi. Bu demokrasi
“çağdaş” ve seküler kesimlerin gayrımüslim kar- açığı, laikliğin elden gitmesinden bu kadar ürkül-
şıtı ırkçılığı anti-emperyalizm sosuyla gayet ra- mesinin de sebebi olsa gerek.
hat sindirebilmesi bundan. Kezâ Fransa’da da, sı- Laiklik şampiyonu her iki ülkenin bir başka or-
nıflarındaki türbanlı kızların varlığına tahammül tak noktası da laiklik tartışmalarının millî kimlik
edemeyerek ülkeyi aylarca meşgul ettikten son- ve cumhuriyet tartışmalarından azade olmaması.
ra okullarda “göze çarpan dinî semboller”in ya- Yani geçtiğimiz aylarda Göç, Entegrasyon, Mil-
saklanmasıyla sonuçlanan tartışmayı başlatanlar lî Kimlik ve Dayanışmacı Kalkınma Bakanı Eric
köktenci Katolikler değil, laikliğin ve cumhuri- Besson’un14 öncülüğünde başlayan millî kim-
yetin bekçisi öğretmenlerdi. Yani neymiş, laikliğe lik tartışmalarının başrolünde İslam’ın olması te-
inanmak, hoşgörünün garantisi değil. sadüf değil. Vincent Geisser, örneğin İspanya’da
İkincisi, laikliğin aslında pratikte o kadar da la- İslam’a dair ateşli tartışmaların fazlaca yapılma-
ik olmamasından kaynaklanıyor. Fransa’daki la- masını, “bölgesel özerklik ve özerk cemaatler tec-
ikliğe Edgar Morin’in “Katolaiklik” demesi gibi, rübesi dolayısıyla Fransız usulü jakoben ve cum-
Türk usulü laikliği de kolayca “Sünnilaiklik” diye huriyetçi bir dogmatizmin yokluğu”yla açıklı-
adlandırabiliriz. Örneğin her iki ülkede de resmî yor.15 Burada Fransız usulüyle Türk usulünün tı-
tatillerin bir kısmının dinî tatiller olması, laikliğin patıp benzediğini hatırlatmak lazım. Bu iddiayı
“tüm dinlere eşit mesafede durma” ilkesine aykı- bir adım ileri götürerek, Türkiye veya Fransa’da
rı. Bizim laiklik modelinde Sünni İslam’a tanınmış bu meselelerin bu kadar sorunlu olmasının; ken-
ayrıcalıkları, dolayısıyla bu grubun dışında kalan- dileri kutsallaşmış olan ulus-devlet, cumhuriyet
ların maruz kaldığı ayrımcılıkları sayıp dökme- ve laikliğin rakip kutsiyetlere tahammülsüzlü-
ye gerek yok, bolca yazılıp çiziliyor. Fransa’ya öz- ğünden kaynaklandığınıı ileri sürebiliriz.
gü bir eşitsizlikse, laiklik kanunundan sonra yay- Eğri oturalım, doğru konuşalım. Laiklik ve de-
gınlaşmış dinlere dair. Zirâ, laiklik kanununa gö- mokrasinin bütün eksikliklerine ve arızalarına rağ-
re, devlet ibadet yerlerinin inşasına destek olmaz men, Fransa’da, insanlar dinî aidiyetlerine göre
ancak kanun esnasında mevcut olan tapınakların devlet tarafından fişlenmiyor, Kuran-ı Kerim dağı-
bakımını üstlenir. Yani 1905 yılında ibadet yerleri tan ya da satanlar boğazlanmıyor. Büyük, büyük,
bulunmayan Müslümanlar, camilerini kendi kay- büyük dedeleri Protastanları kesen, dedeleri de Ya-
naklarıyla yapmak durumundadır. hudileri trenlere doldurup Nazi Almanyası’na tes-
Üçüncüsüyse, laiklikle ülkedeki demokrasi ve lim eden 21. yüzyıl Fransız faşistleri camilerin du-
demokratik kültürün seviyesinin tamamen ba-
14 Sarkozy’nin en tartışmalı icraatlarından olan bakanlığın ku-
ğımsız olması. Türkiye’yle Fransa’nın farkı bura- rulması özgürlükçü kesimlerce yoğun şekilde eleştirildi.
da ortaya çıkıyor. Fransa’da laiklik koca bir yüz- Özellikle göç ve millî kimlik kavramlarını yan yana kullana-
yıla yayılmış bir mücadelenin ürünü. Bu mücade- rak göçün Fransız kimliği açısından sorun yarattığının res-
men kabul edilmiş olması, jus soli’nin millî kimliğin esası ol-
lenin köşe taşlarından sadece biri olan 1905 la- duğu iddiasını gururla taşıyan ve Cumhuriyet tarihinin her
iklik yasası laiklerin dincilere karşı, otoriter laik- döneminde farklı ülkelerden göçmenleri kabul etmiş ve on-
liğin savunucularının da daha özgürlükçü bir la- ları başarıyla entegre etmiş bir ülkede bir hayli sorunlu ol-
duğunu kabul etmek için özgürlükçü olmaya da gerek yok.
ikliği savunanlara karşı savaşı kazanmasından zi- Azıcık analiz kabiliyeti yeterli.
94 yade tüm bu tarafların bir uzlaşmasının eseriydi. 15 Vincent Geisser, a.g.m., s.74.
varlarına gamalı haç çizip “Fransa Fransızlarındır” bu bağlantıdan) bahsedilmesiydi.
yazmakla, Müslüman mezarlıklarını tahrip etmek- Türkiye’de de laikliği, türbanı, üniversiteye gi-
le yetiniyorlar. Bir ya da birkaç ruh hastasının bun- rişte imam hatiplilere eşit davranılıp davranılma-
dan sadece birkaç yıl evvel Hıristiyan misyonerle- yacağını tartışırken neleri görmezden geldiğimi-
re yapılanları yapması durumunda da Fransa’da la- ze kafa yormanın, ve gündemi onlarla meşgul et-
isist kesimin bunu kabul edilemez bulacağına şüp- menin zamanıdır. Küçük bir anekdotla bir baş-
hem yok. Bizdeki birçok laisistse, şiddetin dozunu langıç noktası önereyim hemen: Ankara, İstanbul
eleştirmekle birlikte kurbanları provokatör ya da ve İzmir’de sokaklar ellerinde Türk bayraklarıyla
bir takım kötü niyetli çevrelerin piyonu olarak gö- “yaşasın laiklik” ve “Ordu göreve” diye bağıran-
rebiliyor. Yani laik Türkiye’de Hıristiyanlık dinini lar tarafından inletilmekteyken, laik cumhuriye-
yaymaya çalışmak, bizzat o laikliğin en önde savu- tin okullarına gittiği taktirde evladının bir balta-
nucusu olan kesimler tarafından provokasyon ola- ya sap olma şansı olmadığını gayet iyi bilen yok-
rak değerlendirilebiliyor. sul ve dindar Konyalı ailenin (zaten teoride para-
sız olmakla birlikte, kaynaklarının azlığından ya-
HANGİ LAİKLİK, HANGİ SOL?
kınan Cumhuriyet okulu ikide bir yok temizlik
Velhasıl, laikliğin derecesiyle dinî azınlıkların (ve parası, yok tamir parası bir şeyler istemektedir)
hatta çoğunluğun!) mutluluğunun derecesi pek önünde duran en makul seçenek, kendilerinden
de doğru orantılı olmadığı gibi, laiklik bekçiliğiy- hiçbir şey istemeyen, çocuğu yediren, içiren, giy-
le özgürlük ve eşitlik düşkünlüğü (bunları savun- diren, modern dünyanın tehlikelerinden ve ah-
madan solcu olunur mu?) de el ele gitmiyor. laksızlıklarından koruyan ve ona bir gelecek pla-
Laikliği başlıbaşına bir amaç haline getiren, nı yapanlara “eti senin kemiği benim” teslim et-
ütopyayı bizatihi laikliğin kendisi olarak gören mektir. Sonrası malum...
kesimlerin kendini solcu olarak tanımlarken iki Söylemde son derece güçlü olan Laik Türk
kere düşünme gerekliliği buradan kaynaklanıyor. Cumhuriyeti gerçek hayatta çocuklarına sa-
Özgürlük talebinin eşlik etmediği bir laiklik bay- hip çıkmaktan acizse ve o çocuklara “başkala-
raktarlığının otoriter/militer yapının yeniden üre- rı” sahip çıkıyorsa, solcuların önceliklerini be-
timine katkı sağlayacağı ve de uzun vadede hiçbir lirler ve suçluyu ararken bir daha düşünmesi ge-
derde deva olamayacağı aşikar. Laikliğe dair me- rekir. Muhalif olma hâlinin eğlenceli kısmını se-
seleleri durmadan tartışma konusu yapmak daha çip pankartlarla sokakları doldurmak bir şey ama
acil sorunların gölgede kalmasına sebep olmakla Cumhuriyet’in, tehlikeli gördüğü bu özel girişim-
kalmaz, başlangıçta gayet marjinal olan “kampla- lerle rekabet edebilir hâle gelmesini talep etmek
rın” güçlenmesine, yani korkuların gerçekliğe dö- daha yapıcı olmaz mı? 16 Bu minvalde, “Ordu gö-
nüşmesine sebebiyet verme riskini taşır. reve” pankartlarını, devlet bütçesi denilen pasta-
Başrole İslam’ı koymanın asıl sorunları na- dan en devasa payı alan Orduyu, bu payının bir
sıl gölgelediğinin çok çarpıcı bir örneği, 2005’te kısmından Millî Eğitim Bakanlığı lehine vazgeç-
Paris’in varoşlarında patlak veren isyanlara da- me talebi olarak yorumlamak hoş olmaz mı?
ir televizyon haberlerinde, söz konusu gençle- 16 Tanıl Bora, Birikim’in 210. sayısındaki “Sol, Sinizm ve Prag-
rin her gün maruz kaldığı ayrımcılık, dışlanma ve matizm” başlıklı yazısında, memleket solcularındaki uzun
eşitsizliklerden ziyâde, çokeşlilikten (ben şahsen, vadeyi düşünme eksiğine işaret ediyor: “son zamanların po-
püler deyimiyle söylersek, icabında elini taşın altına sok-
“bu gençler çokeşlilik nedeniyle fazla üremenin maktan kaçınmamak ama taş üstüne taş koymaya sabrı ve
sonucudur”dan başka bir sonuç çıkartamıyorum inancı olmamak”.

95
S O L V E İ L A H İ Y A T

Zamanımızın bir başşehri


Milli Görüş’ten AKP’ye Konya
YASİN DURAK

İslamcılığın geçirdiği dönüşümler bugün artık gemonya inşasının serüvenini anlatır.


iyiden iyiye pekişmiş olan bir hegemonya proje- ’90’lara gelene kadar Konya, Kemalist projelere
sinin tarihine ışık tutuyor. Söz konusu hegemon- ayak direyen ve her daim dinci alternatifleri po-
ya projesi oluşum temellerini İslamcıların ’90’lar- tansiyel olarak barındıran bir şehir olarak yafta-
daki romantik deneyimlerine borçlu olmakla be- lıydı. Konyalıların dindarlığı bir tarafa, -Kemalist
raber, komplocu tek bir sabit planın ürünü ol- elitlerin pejoratif ifadeleriyle- siyasal olarak “geri-
maktan ziyade, belirli cemaatlerin çatışmalı iliş- ci”, “irticacı”, “dinci” en iyi ihtimalle “yobaz” ol-
kilerinin bir ürünü olarak filizlenmişti. Cumhuri- ması söz konusuydu. Elbette ki Konya’da dinî bir
yet tarihinde Kemalist-modernizme karşı alterna- yaşam tarzının sürekli hâkim olması şüphe götür-
tif muhafazakârlığıyla ünlü bir kent olan Konya, mez fakat 1969’da Necmettin Erbakan’ın bura-
bu çatışmalı ilişkilerin ev sahibi ve çatışan cema- dan bağımsız milletvekili olarak seçilmesinin de
atlerin buluşma noktası olarak İslamcılığın “libe- bu şehrin “yobaz” olduğuna ilişkin algının geniş
ralleşme” sürecinin merkezinde yer aldı. ’90’ların bir kanaat halini almasındaki payı büyüktür. Bu
Konya’sına baktığımızda hızlı bir değişim içinde şekilde Konya’nın “yobazlığı” tescillenmiş ve si-
ıslah edilmiş romantik radikalizmin çözülme sü- yasal ifadeler için bir gösterge halini almıştı. İl-
recini ve ılımlı muhafazakâr yönetim uygulama- ginç olan şudur ki, yukarıdaki pejoratif ifadeler
larının ilk denemelerini karşımızda buluruz. Şu Konya’da yıllarca muhafazakârlığı pekiştiren bir
an gelişkin formuna ulaşmış hegemonyanın es- etkiye sahip olmuş, zaten muhafazakâr olan Kon-
kizleri buradadır. Bu nedenle AKP iktidarının ve yalılar bir tür dışlanmışlık duygusuyla günde-
onun uzanımlarının gündelik hayata ilişkin ola- lik hayatlarında kendi özsel motivasyonları ola-
rak teşvik ettiği tecrübe ve ilişki biçimlerinin olu- rak gördükleri dinî-muhafazakâr yaşam biçimi-
şum temelleri ’90’lar boyunca Konya’daki dönü- ne daha sıkı sarılmıştır. Yani Konyalılar yobazlık
şümler ekseninde okunabilir. şöhretine kavuştuğunda “Konyalılık” farkında ol-
Elimizde bulunan somut şeyler kaba hatlarıy- maksızın marjinalize edilmiştir.
la bir kentsel yapılanmayı ya da İslami bir sos- Bilindiği üzere Özal sonrası dönemde Türkiye’­
yal mekân üretimini işaret etmektedir. Fakat bu- de İslamcı siyaset yeniden yapılanmaya başlamış-
nun derinliğinde yeşeren sarmaşıklar ve birbirin- tır. ’90’lara gelindiğinde İslamcıların siyasal akti-
96 den ayrıksı duran dalların birleştiği kök, bir he- viteleri acil ve somut talepler içeren belirgin bir
hal alır. Tam da bu yıllarda RP’nin yükselişi gö- sını idrak etmesini ve bunu tecrübe etmesini sağ-
ze çarpmakla beraber Konya’nın yerel gündemin- ladı. Zira teknik rasyonalite İslamcıların yumuşak
de de bazı hareketlenmeler olmuştur. 1989 yılın- karnıydı ve ’90’larda İslamcılar arasında yeni ka-
da Konya Büyükşehir Belediye başkanlığına se- bul görmeye başlayan bir şeydi.
çilen ve 1999 yılına kadar bu makamda bulunan Tramvay hizmete sokulduğu ilk yıllarda çok
Halil Ürün ilk iş olarak 80 öncesinden kalan bir büyük bir ilgi topladı. İnsanlar gördükleri her
hayaleti diriltmiş, MSP’li belediye başkanı Meh- yerde bu ilginç taşıta dönüp bakmaya, ulaşım
met Keçeciler’in terk ettiği1 potansiyeli canlandır- için öncelikle tramvayı tercih etmeye başladılar.
mıştır. Bu durum bazı müteşebbisler tarafından da fark
Halil Ürün belediye başkanlığının ilk yılların- edilmiş olsa gerek ki kısa zaman sonra tramvay-
da radikal sözleriyle dikkat çeker. İçki ruhsatı ların dış kısımları kocaman reklâm afişleriyle do-
vermemek konusundaki ısrarcı tutumları bir sü- natıldı. Belediye bünyesinde “tramvay içi reklâm”
re sonra belediye otobüslerinde haremlik-selam- ofisi kuruldu, artık iç kısımlarına da reklâmlar ve
lık uygulamasına2 geçilmesini önerecek boyutla- ilanlar yapıştırılan tramvaylar şehrin sakinlerine
ra erer. Bu yıllarda yeni yapılan parklara ve cad- her türden mesajın iletilebildiği panolar haline
delere Muhammet İkbal, Ziya ül hak gibi İslamcı geldi. Dinî söyleşilerin, kutlu doğum haftası gi-
idollerin adları verilir. Artık şehrin dindar doku- bi organizasyonların ve bazı İslamcı entellektüel-
suna uygun davranmak hassasiyetindeki politika- lerin yapacakları konuşmaların duyuruları bu şe-
lardan müteşekkil bir belediyecilik anlayışı belir- kilde yapılmaya başladı. Hemen akabinde tram-
ginlik kazanmıştır. Dindar halk için din merkez- vay duraklarına yerleştirilen panolar da reklâm ve
li uygulamalar söz konusudur. Fakat bu yıllarda ilan için en çok tercih edilen yerler oldu. RP’li be-
Konya için olağanüstü önem taşıyan bir gelişme lediyenin ideolojik referanslarına uygun olarak
daha olmuştur: Ulaşımda tramvayın hizmete so- tramvay biletlerinin üzerine bazı özlü sözler, ha-
kulması. disler ve öğütler yazılıyordu.
İlk bakışta basit görünen bu gelişme Konya’daki İslamcı yerel yönetimin ilk denemeleri İslami
zihniyet dönüşümünün temellerinden birini oluş- olanı modernleştirmeye değil, modern olanı İs-
turdu. Tramvay muhafazakâr şehre tekniğin ola- lamlaştırmaya yönelikti. Böylelikle modern ola-
naklarıyla kucaklaşmanın şehvetini hissettirmişti. naklarla donanmakta olan gündelik hayatın İs-
Bu yenilik, şehirdeki ulaşımı son derece kolaylaş- lami kodlara sahip olması muhafazakâr kitlele-
tırmasının yanı sıra otobüs ve minibüslere nispe- re özgün olan yeni bir kamusallaşma eğilimini
ten çok daha rahat ve sarsıntısız olması nedeniy- tetiklemeye başladı. Bu yıllarda Konya Büyükşe-
le -özellikle de teknoloji karşıtlığını sevap adde- hir Belediyesi’nin insanları sokağa çıkarmak ama-
den yaşlı kesim için- kullanıma elverişli bir “gâvur cıyla park-bahçe yapımına özel bir önem verme-
icadını” gündelik hayata dâhil etmişti. Tramvay ye başladığı görülmüştür. Son derece cinaslı bir
son derece teknolojik görüntüsüyle Konya’da ya- sloganla başlatılan “Konya içinde yeşil değil, yeşil
şayan her bir insanın “teknolojik yeniliğin” fayda- içinde Konya” projesi kapsamında ağaçlandırma
1 1978–1980 yılları arasında Konya’da belediye başkanlı- çalışmaları başlar. İslamcı belediyenin park-bah-
ğı görevinde bulunan Mehmet Keçeciler, 12 Eylül darbeci- çe yapımında dikkat çekici olan özellik yeni yapı-
lerinin meşruiyet göstergelerinden ünlü Kudüs’ü Kurtarma
Mitingi’nin düzenleyicisi olarak bilinir. Söz konusu miting
lan park ve bahçelerin o güne kadar alışıldığı gibi
ulusal marşın yere oturarak protesto edilmesi, “dine uygun banklarla değil kapalı çardaklarla donatılmasıdır.
olmadığı” düşünülen işletmelerin taşlanması gibi eylemler Çardaklar sokağa çıkan ailelere kendi mahrem
ve “şeriatçı” ifadelerin yer aldığı pankartlarıyla resmî ideolo-
jiye karşı tam bir meydan okuma niteliğindedir. Mehmet Ke- alanlarını koruyabilme imkânını sunuyordu. Bu
çeciler ’80 sonrasında çizgisini değiştirerek ANAP’ta siyasal sayede özellikle kadınların sokağa çık(arıl)ması-
faaliyetlerine devam etmiştir. na ilişkin problemleri ortadan kaldırmaktaydı. Ço-
2 Bu çok kısa bir süre yürürlüğe girdikten sonra vazgeçilen ve
ğu durumda birbiriyle ilişki kurmayan aile ve ak-
resmî kayıtlara geçirilmeyen bir uygulama olmakla beraber
yurt genelinde geniş tepkiler uyandırmıştır. raba gruplarının kullanımına uygun olarak “ev ha- 97
linin” kamusal ortama taşınmasını sağlamaktaydı. ye başlandı. Bu yıllar tam da radikal İslamcı görüş-
Çardaklar ’90’larda Konya’da tecrübe edilen bir tür lerin reformist İslamcı görüşlerle çatışmaya başla-
“kapatılmış kamusallaşmanın” göstergeleriydi. masına, dikey hiyerarşik cemaat ilişkilerinin ya-
Halil Ürün öncülüğünde -bugün İslamcı bele- tay eşitlikçi düşüncelerle karşılanmasına, sistem-
diyeciliğin karakteristiğini sunan- iftar çadırları, le uzlaşmayan romantik tutkuların uyumcu akılcı-
sünnet şölenleri, gıda ve beyaz eşya yardım paket- lıkla mücadelesine ve bazı cemaatler içerisinde ya-
leri, dinî bayramlarda toplu ulaşımın ücretsiz ol- şanan kuşak çatışmalarına tekabül eder. Konya’da
ması gibi uygulamaların çoğu ilk olarak ’90’larda bu yıllarda modern yaşam biçiminin İslam’a uy-
Konya’da söz konusu olmuştur. Yerelliğin can alıcı guluğu hakkında ciddi tartışmalar başlamış, gerek
ağırlığının farkında olan İslamcı yöneticiler taban yerel televizyonlardaki programlarda gerekse dü-
aktivitelerine özel bir önem vermiştir. RP seçim zenlenen panel ve toplantılarda özellikle laiklik gi-
çalışmalarında yüz yüze ilişkileri öncelemiş ve ka- bi konular sorgulanmaya başlamıştır. Konyalı “ha-
pı kapı dolaşarak yaptığı taban çalışmalarıyla o yıl- cı dedelerin” biriktirdikleri kuponlar karşılığında
larda yurt genelinde belirgin bir başarı sağlamıştır. Türkiye Gazetesi’nden aldıkları “İhlâs” marka bi-
’90’ların başında Konya’da belediye projelerin- sikletleriyle sokaklarda gezmeye başladığı bu yıl-
de olmayan bağımsız gelişmeler de olmuştur. İs- larda İslamcılar dünyevi aktivitelerini romantik bir
lamcıların kurduğu Milli Gençlik Vakfı’na ait motivasyonla sürdürdüler. Bu romantik motivas-
gençlik lokallerinin yoğun faaliyetleri bunların yon her türden girişim ve organizasyonu din adına
başında yer alır. Bazı toplantı ve seminerlerin ya- kutsayan perspektifi hakim kılmıştır. Hemen be-
pıldığı MGV lokalleri yeni bir eğlence imkânını lirtilmelidir ki “yeşil sermaye” olarak adlandırılan
barındırmaktaydı ve o yıllarda İslamcı çevrelerle büyük birikimin ortaya çıkışında da bugün hâkim
ilişkili ortaokul-lise öğrencilerine ek olarak, me- olan neo-liberal rasyonaliteden son derece farklı
sela masa tenisi oynamak isteyen gençler de bu olan bu romantik radikalizm etkili olmuştur.
lokallere giderdi. Buradaki tanışıklıklarla kurulan ’90’ların ortalarında Konya merkezli olarak faali-
ilişki ağları cemaat evlerine kadar uzanmaktaydı. yet gösteren holdinglerin sayısı 70’i aşmıştı. Şehrin
Önceleri yeraltına ait bir form olan cemaat ev- uzak ara sokaklarında gezinirken dahi holding ta-
leri ’90’larda dışarı daha açık bir hale gelmeye belaları göze çarpıyordu ve o yıllarda Konya “hol-
başladı. Bu özellikle şehre gelen yoksul üniver- dingler cenneti” olarak ün kazanmıştı. Bu holding-
site öğrencilerine çok ucuza ya da bedava barın- ler bir ekonomik cihat ilanıyla, büyük bir kısmı
ma imkânı sağlayarak gelişen çok iyi bir örgüt- yurtdışındaki işçilerden toplanarak bavullarda ge-
lenme stratejisiydi. Cemaat evlerinde barındırılan tirilen paraları kullanmayı hedefliyordu. Dinin en
üniversite öğrencisi “ağabeyler” ve “ablalar” ara- masum şeklinin dahi ekonomi politik mahiyeti-
cılığıyla ulaşılabilen her ortaokul-lise talebesine nin araçsal olmasındandır ki bu paraların toplan-
“hayrına” ders çalıştırılmaya başlandı. dığı camilerde verilen vaazlarda, insanlara yeni bir
Türkiye’nin ilk yerel televizyon kanalı olan Sun asr-ı saadetin yanı sıra %40’a varan faizler “kâr pa-
TV 1992 yılında Konya’da kuruldu. Peşi sıra or- yı” adı altında vaat edilmiştir. Bu şekilde Konya’ya
taya çıkan televizyon ve radyo kuruluşlarıyla bir- olağanüstü bir para akışı başladı. Holdinglere bağ-
likte Konya gelişmiş bir yerel medya gündemine lı olarak birçok yeni işletme ve yeni istihdam ala-
sahip olan bir şehir haline geldi. Yerel televizyon nı ortaya çıktı. Konya’da herhangi bir holdingin
ve radyoların yayın politikalarında görülen belir- yöneticilerinin dinî ve ideolojik yönelimini payla-
gin nitelik, şehrin taleplerine uygun olarak dinî şan herkesin yüksek ücretle çalışma imkânı bula-
yayınlara çok büyük bir önem vermeleri, bazıları- bildiği bir bolluk devri başlamıştı. Aynı dönemde
nın da sırf dinî yayın yapmasıdır. İslamcı sivil toplum örgütleri ve Dost Eli gibi ha-
’90’ların ortalarına gelindiğinde modern olanın yır derneklerinin kurulduğu, bu kuruluşlar aracı-
İslamlaşmasının yetersizliği ve artık İslami olanın lığıyla yoksul kesimler için hazırlanan yardım pa-
98 modernleşmesi gereğinin ilk sancıları hissedilme- ketlerinin dağıtılmasına büyük bir önem verildiği
görülmekteydi. Bu yıllarda özellikle emekçi kesim- te ki bu başarının ortaya çıkmasında cemaat ev-
ler holdinglere, İslamcı belediyeye ve cemaat ön- lerinde örgütlenen “ağabeyler” ve “ablaların” pa-
derlerine sıkı bir bağlılık geliştirmiştir. İnanç bel- yı oldukça büyüktü. Bu dershanelerin öğrencileri
ki de ilk defa bu kadar çabuk ve pratik kazançlara cemaat evlerinde ders çalışma kamplarına alınarak
tekabül ederken şehir ekonomisinin büyüme süre- sınavlara hazırlanıyordu. Yine bu yıllarda zorunlu
cinde ciddi dönüşümler gerçekleşti. eğitimin sekiz yıla çıkması kapsamında imam ha-
Televizyon yayınının önemini kavramış olan tiplerin ilköğretimdeki etkinliğinin sona ermesine
holdingler adeta birbiriyle yarışır gibi kendi bün- yönelik düzenlemelere karşı radikal tepkilerin di-
yelerinde reklâm ve film ajansları açma girişimin- le getirildiği Cuma eylemleri organize edildi. Her
deydi. Bu ajanslar o yıllardaki en yüksek teknik hafta Cuma namazı çıkışında şehrin merkezinde-
donanıma sahipti. Türkiye’de TRT haricinde hiç- ki Hacı Veyiszade Camisi’nin önündeki meydan-
bir büyük televizyon kuruluşunda dahi olmayan da yapılan eylemler, İslamcıların bu yıllarda halen
çok pahalı cihazlar holdinglere ait film ve reklâm kollukla çatışabilecek kadar radikal bir uzlaşmazlı-
şirketlerinde mevcuttu. Bu şekilde çok büyük pa- ğa sahip olduğunu göstermektedir.
ralar harcanarak yapılan yatırımlarla Konya’da ba- 28 Şubat yaklaşırken Konya’da İslamcı cema-
ğımsız bir film sektörü gelişti. Dinî içerikli birçok atlerin siyasal hâkimiyeti artık şüphe götürme-
film, dizi, belgesel ve özellikle çizgi film üretimle- yen bir hal almıştı.4 Farklı cemaatlere mensup ha-
ri bu ajanslarda yapıl- tiplerin haftalık konuş-
maktaydı. Yerel radyo maları, hayır kurumla-
kuruluşları da bu süre- rı ekseninde gelişen si-
ce katılmakta gecikme- vil toplum kuruluşları
di. Doğrudan dinî söy- ve kimi zaman yol orta-
levler ve ilahileri yayım- sında verilen tebliğler-
lamak yerine pop müzik le şekillenen kamusal
eşliğindeki ezgilere yer ortam şehrin gündemi-
veren bir yayın politika- ni yönlendirmekteydi.
sını benimseyen Gözya- Bu sırada Zaman gaze-
şı FM kısa sürede firma- tesi, Sızıntı dergisi gibi
laşmayı başardı. Bu rad- süreli yayınların abone
yo istasyonu kendi satış sayısını arttırmak üze-
mağazasını kurarak dinî nitelikli materyaller, süs re hummalı çalışmalar başlatılmıştı. Adeta cema-
eşyaları, ses kayıtları satışı yapmaya başladı. atler arasında bir hegemonya sağlama mücadelesi
Aynı yıllarda MGV olarak bilinen gençlik lo- söz konusuydu. Benzer şekilde İslami holdingler
kalleri de yerini farklı isimlerle kurulan bilgisa- de kendi aralarında bir rekabete girişmişti ve ra-
yar salonlarına bıraktı. Genellikle çocukları hedef kip holdinglerdeki yöneticiler arasında “helal ka-
alan bilgisayar salonlarına olan ilgi çok daha faz- zanç” hakkında polemikler yaşanmaya başladı.
laydı. Dönemin şartlarında orta boy bir işletmeci İslamcılar bu yıllarda dünya işlerindeki başa-
için fazlasıyla pahalı bir yatırım gerektiren bilgi- rılarını spor sahalarında da ispat etmeye giriş-
sayar salonları3 ilk defa Konya’da ortaya çıkmakla miş, Konya merkezli faaliyet gösteren en büyük
beraber genellikle cemaatlere aitti. iki kuruluş olan Kombassan Holding ve Endüstri
’90’ların ortalarında önceden Konya merkez- Holding’e ait futbol ve basketbol kulüplerine çok
li kurulmuş olan cemaat dershaneleri ÖSS gibi sı- ciddi yatırımlar yapılmıştı. Artık iyiden iyiye bur-
navlarda ciddi başarılar elde etmeye başladı. Elbet-
4 “Sıradan Müslümanlar” açısından yöneticilerin dinî bü-
tün İslamcılar olması gereğine ilişkin bir kanaat oluşmuş,
3 Türkiye’deki ilk internet kafe 1995 yılında bu bilgisayar sa- Konya’daki gelişmeler diğer şehirlere model olarak sunulma-
lonlarından birinin internet kullanımına başlamasıyla ortaya
çıkmıştır.
ya başlamıştı. Bu şehir belki de cumhuriyet tarihinde ilk defa
dindar kimliğiyle birlikte “kabul görmeye” başlamıştı. 99
juvalaşmış olan İslamcılar, gündelik hayatlarını tü- me olan güveni iyiden iyiye sarsılmıştı. ’90’lar so-
ketim kültürünün sunduğu zevk unsurlarıyla do- na erdiğinde “sıradan Müslümanların” yanı sı-
natmış durumdaydı. Şehrin dört bir yanına 10–15 ra İslamcılar da artık sadece başka İslamcılar-
katlı üst-orta sınıfa hitap eden modern konutlar la münasebet kurmaktan, sadece İslamcı kurum
inşa edilmiş, sanayi sitelerindeki küçük işletmeci- ve kuruluşlara güvenerek iş yapmaktan vazgeç-
ler dahi Ortadoğu’ya ihracat yapmaya başlamış ve miş, ekonomik ilişkilerini daha çıkarcı ve ras-
İslamcılığın sınıfsal tabanı yükselmeye başlamıştı. yonel temellerde kurmaya başlamıştır. Özellik-
28 Şubat süreci başladığında İslamcı çevreler- le “faizsiz kazanç” sloganıyla faaliyet gösteren ve
de kısa süreli bir panik ortamı oluştu. Bazı cema- Konya’da çok sayıda bireysel yatırımcısı bulunan
at liderleri yurtdışına çıkmış, bazıları çalışmala- İhlâs Finans’ın çöküşü bu algı dönüşümü açısın-
rını yeraltında sürdürmek üzere Türkiye’de kal- dan miladi bir nitelik taşımaktaydı.
mıştı. Bu süreçte İslamcı RP’nin sonu hazırlan- ’90’lar sona erdiğinde Konya’da İslamcı hege-
mış, cemaatlerin bilhassa malî biriktirimleri teh- monya projesi için her türden aygıt mevcut iken
likeye girmiştir. Holdingler baskı altına alınmış, İslami cemaatlerin çatışmaları sürmekteydi. Ha-
yatırımlar sıkı bir şekilde denetlenmeye başlan- pisten çıkan Tayyip Erdoğan “milli görüş gömleği-
mıştı. Vergi numarası uygulamasıyla her bir ticari ni çıkardığını” ifade ederek yeni iktidar blokunun
hareket kayıt altına alınmaya başladı. 28 Şubat’la oluşum sürecini başlattığında milli görüşçüler re-
birlikte İslami holdinglerin en etkili para toplama formist kanat karşısında mağlup olmakla kalma-
stratejisi yine kökten dinci jargona sarılmaktan mış, o güne kadarki tüm hegemonik kazanımlarını
müteşekkildi. Fakat bu sefer vaatler iyice abartılı savaş ganimeti olarak AKP’ye bırakmıştır.
bir hal almış, ekonomik vaatlere siyasal vaatler de AKP’nin kuruluş sürecinde 90’ların Konya’sını
eklenmiş ve 28 Şubat’ın sağladığı ajitasyon imka- inşa eden aktörlerin rolü büyük olmuştur. 1989–
nı en iyi şekilde kullanılmaya çalışılmıştır. Bu sü- 1999 yılları arasında Konya’da belediye başkanlı-
reçte para toplama işi hız kazanmış, tüm faaliye- ğı yapan Halil Ürün AKP’nin kuruluşunda Tayyip
ti para toplamaktan ibaret olan birçok tabela hol- Erdoğan’dan sonra en önde gelen isimlerden bi-
ding meydana çıkmış ve bu tabela holdingler kısa riydi.5 Bunun yanı sıra Türkiye’nin ilk yerel tele-
sürede ortalıktan kaybolmuştur. vizyon kanalının kurucusu olan Konyalı işadamı
’90’ların sonlarına gelindiğinde artık Kom- Esat Duysak, holdinglere ait vakıf ve sivil toplum
bassan, Endüstri ve Sayha gibi büyük holding- kuruluşlarının yöneticileri ile Konya’daki birçok
lerin de çöküş süreci başlamış, bunun yanı sı- yatırımcı bu partinin kurucu üyeleri arasında yer
ra Konya’da İslamcıların kendi iç çatışmaları ar- almaktaydı.
AKP’nin yerel yönetim politikalarının ve be-
tış göstermişti. Bu yatırımların çöküşü, fikri çatış-
lediyecilik anlayışının şekillenmesinde ’90’larda
maların artışının da nedeni ya da en iyi ihtimal-
Konya’da erişilen form oldukça etkili oldu. Ro-
le tetikleyicisi olarak görünmekle beraber, bu yıl-
mantik tutkular “ılımlı muhafazakârlık” içerisi-
larda İslamcılığın romantik radikalizminin daha
ne massedildi. Hegemonyanın yeni mümessille-
liberal ve uyumcu bir niteliğe bürünmesi gereği-
ri, akılcı temellere oturtulan modern yaşam bi-
nin yüksek sesle ifade edilir olduğu gözlemlen-
çiminin getirileriyle harmanlanmış bir uyumcu-
mekteydi. Farklı birçok cemaatin arasında ihtilaf-
luğun, Batıyla kurulacak yakın ilişkilerin, statü-
lar bulunduğu bu dönemde, temel görüş karşıt-
koyla uzlaşmacı tutumun, serbest piyasada eko-
lığı Gülen cemaatinin uzanımları ile milli görüş
nomik amaçlarla yapılacak teşebbüslerin ve “neo-
cephesi arasındaydı.
liberal demokrasinin” faydalarını dindar tabanına
İslami yatırımların peşi sıra çöküşü, radikal
çok kısa bir sürede kabul ettirdi.
dinci jargonla dolandırılan insanların isyanı ve
milli görüş cephesinin legal politikadan tasfi- 5 AKP’nin ilk döneminde genel başkan yardımcılığı yapan ve
parti içinde ciddi bir karizmatik güce sahip olan Halil Ürün
ye edilmesinin ardından, “sıradan Müslümanla-
100 rın” kökten dinci jargona ve romantik radikaliz-
daha sonra adının bir skandala karışmasının ardından parti-
deki görevlerinden uzaklaştırılmıştır.
ŞENOL BEZCİ
2002 genel seçimleri öncesinde Konya’da SP’yi ya karşı denetimler arttırılarak gecekonduların
desteklemek üzere ihtişamlı bir miting düzenlen- oluşması engellendi. Konut projelerine hız veril-
di. Şehir meydanını dolduran büyük kalabalığa di, cadde ve sokaklar yeniden yapılandırıldı, ka-
bu şehrin hala milli görüşün kalesi olduğu, mil- rayollarında altgeçit ve üstgeçitler yapıldı, şehrin
li görüş cephesinin güç kazanarak yoluna devam merkezindeki en işlek caddelerden biri trafiğe ka-
edeceği, Tayyip’in ve takipçilerinin büyük bir ya- panarak heykel ve havuzlarla süslendi, bu yıllar-
nılgı içerisinde olduğu anlatıldı. Fakat AKP’nin da Konya turistik bir görünüm kazandı. AKP’nin
kesin zaferiyle sonuçlanan genel seçimin ardın- Konya’sında Belediye çalışmalarında kültürel
dan SP’nin Konya’daki oylarının, bu şehirde- projelere öncelik verildi. Şeb-i arus törenlerinin
ki kendi kayıtlı üye sayısının yarısına bile ulaşa- yapılması için tasarlanan Konevi Kültür Merke-
zi inşaatı Tayyip’in talimatı doğrultusunda büyük
madığı görüldü. Milli görüşçüler açısından ben-
bir hızla tamamlandı. Kentin ortasındaki eski lu-
zer bir hezimet yerel seçimlerde de tekrarlandı.
napark alanı “Kültür Park” adıyla yeniden yapı-
Özelikle kentsel yapılanmaya yönelik gerçekleş-
landırıldı. Seyyid Hüseyin Nasr gibi ünlü İslamcı
tirdiği projelerle son derece başarılı bir görünüm
düşünürlerin katılımıyla birçok konferans ve pa-
sergileyen SP’li belediye başkanı Mustafa Özka-
nel gerçekleştirildi. “Lale Şenlikleri” gibi eğlence-
fa, yerel seçimlerde ciddi bir oy kaybıyla koltu-
li organizasyonlar eşliğinde şiir, kompozisyon ve
ğunu AKP’li aday Tahir Akyürek’e bırakmak zo- resim yarışmaları düzenlendi. ’90’ların sonlarında
runda kaldı.6 açılmaya başlayan büyük alışveriş merkezlerinin
AKP’nin Konya’sı ’90’lı yılların hasadını topla- sayısı bu yıllarda giderek arttı. Her açılış büyük
yan girişimcilerin önünü açtı. Şehrin merkezin- konserlerle ve ihtişamlı törenlerle yapıldı. 2000’li
deki atölyeler büyük organize sanayi sitelerine yıllarda geçmişin köktenci radikalleri olan Kon-
taşınırken küçük işletmecilik şehir ekonomisine yalılar artık büyük ölçüde “neşeli Müslümanlar”
damgasını vurdu. ’90’ların sonlarından itibaren haline gelmişti.
göç almaya başlayan şehirde kaçak yapılaşma- AKP iktidarıyla birlikte Mevlana’ya yönelik vur-
6 Üstelik bu seçimde Mustafa Özkafa’ya oy veren kitleler sade- guların arttığı, Konya Büyükşehir Beledi-yesi’nin
ce “milli görüşçülüğünü” terk etmeyenler değildi. Özkafa bu Mevlana imgesini sıklıkla kullandığı görülmeye
seçimde 4 yıllık belediye başkanlığı dönemindeki uygulama- başlandı. Hoşgörülü ve dindar bir karakter olarak
larını başarılı bulan apolitik seçmenlerin ve şehirde AKP’nin
Mevlana, önce Konya’da daha sonra yurt genelin-
iyice kadrolaşmasını engellemek isteyen bazı CHP’lilerin de
desteğini almıştı. de AKP iktidarının simgelerinden biri haline gel- 101
di. Sermaye birikiminin yol açtığı her türden yeni- dikalizm tamamen araçsal akla teslim olmuş du-
liğe karşı hoşgörüyü ve sermaye sahiplerinin hege- rumda iken, “cemaatçilik” nostaljik bir ilişki for-
monyasına zeval getirmeyecek dindarlığı aynı an- mundan çok daha fazlası olarak karşımızda bulu-
da barındıran Mevlana, ’90’ların sonundan itibaren nuyor. Konya ise; sağ omuzlarda biriktirilen se-
Türkiye’deki insanlara sunulan model kişilik hali- vapların vakitlik faizini salık veren ve imanın de-
ne getirilmiştir. Artık kamusal alanda kabul göre- ğişim değerini gündelik hayatın merkezine yer-
cek vatandaş tipi dindar ve liberal olacaktır. leştiren türden cemaat ilişkilerinin başkenti ol-
İslamcılığın liberter çizgiye doğru evriminin maya devam edecek gibi görünüyor.
ekonomi politik nedenleri olmakla beraber, bu
dönüşümün temelinde yatan şey İslamcılığın de- varoşlara ve yoksul kesimlere yönelikti ve “kurtuluşçu” çağ-
ğişen sınıfsal tabanıdır.7 Bugün artık romantik ra- rışımlar içermekteydi. AKP öncülüğündeki neo-liberal yöne-
lim ise daha çok küçük burjuvaya hitap etmekle birlikte pro-
pagandalarında “kurtuluşun” gerçekleştiği çağrışımını bas-
7 RP öncülüğündeki radikal İslamcı propagandalar, temelde kın kılmaktadır.
KAYNAKÇA
Aktaş, Cihan (2007) Bir Hayat Tarzı Eleştirisi: İslamcılık, İstan- Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce Cilt 6 - İslamcılık, (s. 682-
bul: Kapı Yayınları. 697), İstanbul: İletişim Yayınları.
Çiğdem, Ahmet (2005) “İslamcılık ve Türkiye Üzerine Bazı Not- Şahin, Özkan (2009) “AKP ve Radikal İslamcıların Hoşnutsuz-
lar”, Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce Cilt 6 - İslamcılık, (s. luğu: Radikal İslam’ın İkinci Raundu”, Birikim Dergisi, Sayı:
243, (s. 86-92), İstanbul: Birikim Yayınları.
26-33), İstanbul: İletişim Yayınları.
Yavuz, M. Hakan (2006) “The Role of the New Bourgeoisie in
Doğan, Ali Ekber (2007) Eğreti Kamusallık, İstanbul: İletişim Ya-
the Transformation of the Turkish Islamic Movement”, The
yınları.
Emergence of a New Turkey, ed: M. Hakan Yavuz, (s. 1-23),
Erkilet, Alev (2005) “1990’larda Türkiye’de Radikal İslamcılık”, Utah: The University of Utah Press.

GEORGES CORM

21. YÜZYILDA DİN SORUNU


Çeviren: Şule Sönmez
246 sayfa

Georges Corm, geniş bir tarihsel belge birikimini kullanarak,


20. yüzyılın sonlarından bu yana postmodern dünyanın altüst
oluşlarını anlamada başlıca “anahtar” haline geleceği
konuşulan dinin yeni konumunu ele alıyor. Siyasal alanı istila
etmeye başlayan dinin aslında bir “geri dönüş” yaşamadığını,
politik ve ekonomik çıkarların hizmetine girdiğini, Avrupa’da
yaşanan din savaşlarına, meşruiyet krizlerine, Aydınlanma
mirasına bakarak ortaya koyan, bugüne ışık tutan, uyarıcı ve
bilgilendirici bir çalışma.

102
Sol, Sinizm,
Pragmatizm
248 sayfa

Tanıl Bora’nın Sol, Sinizm, Pragmatizm’de bir araya


getirilen yazıları, solun darlık buhranlarını sinizm
kavramı etrafında tartışıyor. Kapitalizmin ve
sağcıların kötülüklerini sayıp dökerek rahat eden
konformizmin eleştirisi...

Aleni bir muhafazakârlığa dönüşebilen bu sinizme


karşı, mütevazı hedeflerden yüksünmeden taş taş
üstüne koymak (“iyi” pragmatizm), yeni bir yol açabilir
mi? Kitabın ana eksenini, bu sorgulama oluşturuyor. Bu
eksen etrafında, sol muhalefetin gelenekleri, mecraları
ve yöntemleri tartışılıyor: ’68, barış hareketi, şiddet,
anti-kapitalizm, protesto ve gösteri tarzları, yoksulluk
OCAK ve sosyal dayanışma... Kitabın bir başlığı da, solun
2010 “söz”le ve akılla ilişkisi hakkında; genel olarak
zamanımızda entelektüel etkinlik,
söz, medya ve politika üzerine...

Medeniyet Milliyetçiliğin Türkiye’nin Türk Sağının


Kaybı Kara Baharı Linç Rejimi Üç Hâli
Milliyetçilik ve 318 sayfa 72 sayfa Milliyetçilik,
Faşizm Üzerine Yazılar Muhafazakârlık,
İslâmcılık
292 sayfa
154 sayfa