P. 1
Türkçe gizli dil

Türkçe gizli dil

|Views: 1,917|Likes:
Yayınlayan: ihramcizade
dil, türkçe
dil, türkçe

More info:

Categories:Topics, Art & Design
Published by: ihramcizade on Dec 28, 2010
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

08/19/2015

pdf

text

original

Sections

Toplumdaki bazı grupların kendi aralarında geliştirmiş oldukları anlaşılması

pek kolay olmayan gizli diller. Türkiye'nin bazı yerlerinde bu dilleri görmek

mümkündür. Bu grupların gizli dili kullanmaları dilbilimcilerin dikkatini çekmiştir.

Araştırmacılar bununla ilgili önemli bilgilere ulaşmışlardır.

Aktunç, Büyük Argo Sözlüğü (Tanıklarıyla), s. 11.

19

İnsanlar toplum içinde bazen çeşitli şekilleri ya da eşyaları kullanarak

isteklerini dile getirmeye çalışmışlardır.

Dünya üzerindeki insanların ayrı ayrı dilleri konuşmaları, toplumlar

arasındaki ilişkilerde en önemli sorunlardandır. Bundan ötürü yeryüzündeki

insanların tamamının kullanabilecekleri bir yapma dil oluşturulmaya çalışılmıştır.

Polonyalı Dr. L. L. Zamenhof tarafından 16 kurala dayandırılan Esperanto bu yapma

dillerin en çok bilineni ve yaygın olanıdır.38

Türk kültür tarihinde ortak dil yaratma düşüncesi Osmanlı devleti döneminde

Muhyî-i Gülşeni tarafından dünyada ilk yapay dil oluşturulmuştur. Muhyî'nin ölmesi

ile bu dil de ortadan kalkar. ''Muhyî, kendisini ''zeban-zede-i ebkeman'' (dilsizlere

dil veren) şeklinde tanımlar. Nitekim ''Bâleybelen'' sözü, ''dilsizleri dillendiren'' ya

da ''dilsizlere dille hayat veren'' anlamını verirken diğer yandan da bu yapma dilin

sahibini karşılar.''39

''Dilcilerin grup dili ya da özel dil adını verdikleri diller, bir toplumda,

bireyin içinde bulunduğu sınıfa, yaşa, özellikle mesleğe göre belirlenen dillerdir. Son

yılların çalışmalarında bu tür için sosyelokt (Sociolecte, Sociolect, Soziolekt) terimi

kullanılmaktadır ki, social ve dialecte sözcüklerinin kısaltılarak bileşiminden oluşan

bu terim, onun niteliğini de aşağı yukarı ortaya koyuyor.

Heike, sosyolekt'i ''bireyüstü dil dizgesinin, bir dil birliğinin üyelerinden bir

grup tarafından karakteristik kullanılışı'' olarak tanımlamakta, ses bilim açısından da

''bireyi bir toplum kesimine ait kılan bütün belirtilerin toplamı'' biçiminde

görmektedir. Daha kısa bir anlatımla sosyolekti '' bir grubun bütün dil varlığı, bir

grubun dili'' olarak tanımlayabiliriz.

Reıchmann, söz konusu olan grupları sıralarken başta köylü, orta sınıf,

okumuş yüksek katman olmak üzere toplum katmanlarını saymakta, ayrıca

mezhepleri, cinsleri, yaş gruplarını, öğrenim, meslek ve siyasi gruplarını (örneğin

belli bir partiye bağlı olma) göstermektedir."40

Özel diller kapsamına genellikle toplumun büyük çoğunluğu tarafından

dışlanmış ve toplumun benimsemediği işleri sürdüren grupların kullandıkları diller,

38

İsmail Doğan, Ahmet Doğan, Bilgehan Atsız Gökdağ, Adem Kılıçoğlu, Şükür Görmüş, Türk Dili
ve Kompozisyon Bilgileri,
Akademi Yay., Trabzon 1998, s. 19.

39

Mustafa Koç, Bâleybelen Muhyâ-i Gülşenîİlk Yapma Dil, Klasik Yay., İstanbul 2005, s. 54.

40

Aksan, Her Yönüyle Dil Ana Çizgileriyle Dilbilim, s. 86-87.

20

argo, sanatçı, gazeteci, asker vb. mesleklerin 'jargon' (alan dili özelliği taşımayan)

41

girer.

Ülkemizde çeşitli mesleklere mensup insanların kendi aralarında

geliştirdikleri gizli bir dil vardır. Eskiden beri bu gizli diller varlığını sürdürmektedir.

Toplumdaki sınırlı bazı kesimlerin veya bazı esnaf zümresinin başkalarının

anlamaması için sözcüklere verdikleri ve konuştukları dil. Burdur ve Muğla

yöresindeki 'Kalaycı argosu' ile Geygel Yörüklerinin ve Erkilet çerçilerinin

42

kullandıkları gizli dil bunun tipik örneğidir.

1.2.1. ISLIK DİLİ VE KONUŞULDUĞU YERLER

Tabiatın zor koşullarından ötürü insanların yaşadıkları çevrenin yerleşim

açısından uygun olmaması, insanları ıslık diline yöneltmiştir. Dünyada olduğu gibi

ülkemizin bazı yerlerinde bu dil kullanılmaktadır. İnsanlar parmaklarının yardımıyla

ıslık dilini kullanıyorlar.

''Son yıllarda bazı araştırıcıların Meksika'da, Kanarya Adaları'nda, Silbo

Gomero'da ve Fransız Pyrenee'lerinde Aas köyünde tespit ettikleri ıslık dili ise, hem

ilk bakışta bu iki türlü dilden hangisine ait olduğu sorusunu akla getirmekte, hem de

ilgi çekici bir olay niteliği taşımaktadır.

Islık dilinin temelini, dilin ağız içinde özel bir şekle getirilmesi, ses

organlarının mümkün olduğu ölçüde, çeşitli fonemlerin boğumlanmasındaki duruma

gelmesi suretiyle çalınan tiz bir ıslık teşkil etmekte, bu dil, ses organlarının çeşitli

durumlarından elde edilen farklı seslerden birleşen heceler üzerine kurulmuş

bulunmaktadır. Ana dilinin kelimeleri, heceleri, teker teker ıslığa çevrilerek

söylenmekte, bunlar, aralarında kısa aralıklar bırakılarak cümleleri teşkil etmektedir.

Burada belirtilmesi gereken önemli nokta, yukarıda da belirttiğimiz, ses meydana

getiren organların, fonemlerin ortaya çıkarılmaları sırasındaki şekli almakta olmaları,

özel bir duruma getirilen dilin de bu şekline rağmen, boğumlamada üzerine düşen

görevi yerine getirmeye çalışmasıdır. Bu özelliğiyle ıslık dilinin, dar anlamdaki dilin

(la langue) ancak ses niteliği bakımından farklı bir türü olduğunu kabul edebiliriz.

Osman Toklu, Dilbilime Giriş, Akçağ Yay., Ankara 2003, s. 139.

Korkmaz, Gramer Terimleri Sözlüğü, s. 73.

21

Kısaca, kelimeler, fonemlerin teker teker boğumlanması sonucunda meydana

getirilmekte, fakat bunlar ses şeklinde değil, ıslığa çevrilerek söylenmektedir.

Islık, a) parmakların yardımı olmaksızın dile özel bir şekil verilmesi, b)

parmakların yardımıyla dilin bu özel şekle getirilmesiyle çalınmakta, bu ikinci türde,

aynı zamanda parmakların da eklenmesi yolu ile daha uzayan bir ses aygıtı elde

edilmiş olmaktadır.''43

Yöre arazisinin dağınık ve engebeli oluşu, evlerin birbirlerine uzakta olması,

insanların birbirleriyle iletişimi sağlanmasında ıslık dilini kullanmaya zorlamıştır.

İnsanlar ıslık dilini, ileti verme ya da uyarıda bulunma amacıyla kullanmaktadır.

Karadeniz bölgesinde bazı insanlarımız bu dili uzaktan uzağa anlaşmalarında

kullanmaktadırlar. Örnek olarak, içinden bir dere geçen vadinin iki yakası arasında,

meyilli, kayalık, çalılık ve ulaşılması güç yerlerde, Karadeniz kıyılarında olduğu

gibi, evleri birbirine uzak inşa edilmiş yerleşme sahalarında konuşulmaktadır.

Kuşköy ve Karabörk köyleri engebeli ve dağlık bir alanda olduğu için bu zarureti

doğurmuştur. Vadinin iki yakasını teşkil eden yamaçlarda bulunan insanlar ellerinin

yardımıyla ağızlarından çıkardıkları ıslık sesi yani kuş sesi ile karşıdan karşıya

anlaşabilmektedirler. Aynı zamanda yamacın üstünde bulunan, aşağıdakine, altındaki

de yukarıda bulunana veya yürümesi güç olan bu bölgelerde, birbirinden uzak iki kişi

birbirine ıslık yoluyla hitap etmektedir.44

''1. Giresun ilinde Görele'nin Çanakçı bucağına bağlı Kuşköy, Karabörk,

Deregözü, Karlıbel, Yukarısığırlık, Aşağısığırlık, Karakeş, Önerli, Akköy,

köylerinde yaygın bulunuyor. Ayrıca Bayezıt, Çatakkırı, Esenli, Beşirli, Hamzalı

(eski Sadeköy), Bakımlı, Kuzcaköy, Taşdikmen, Yeşilköy, Kızılcainek, köylerinde

konuşulduğu çeşitli kimselerin verdiği bilgiden anlaşılmaktadır.

2. Giresun'un Eynesil ilçesinin Ören, Uğuz köylerinde, Tirebolu ilçesinin

özellikle Günyüzü (eski Törnük), Sarıyar köylerinde; ayrıca Karademir, İsrail,

Eynece, Çatalağaç (eski Şadı), Çatak, Güdül, Furun, Düzçukur, Boncukçukur,

Yukarıboynuyoğun, (eski Boynuyolu), Aşağıboynuyoğun, Sekü, Oryaca, Süttaşı,

(eski Dandı);

3. Trabzon ilinin Vakfıkebir ilçesinde Dorukkiriş, Geyikli, Pelitçik, Doğancı,

Kabasakal köylerinde özellikle, ayrıca Deregözü, Tarlacık, Şahinli, Doğancık,

43

Doğan Aksan, Dilbilim ve Türkçe Yazıları, Multılıngual Yay., İstanbul 2004, s. 80-81-82.

44

Aksan, Dilbilim ve Türkçe Yazıları, s. 83.

22

Samsun, Ballı, Mahmutlu köylerinde kısmen kullanılıyor. Akçaabat ilçesinin

Eskiköy, Üzümlü, Yalıköy, Sarıca köylerinde aşağı yukarı % 50 arasında kullanıldığı

anlaşılıyor. Ayrıca Gümüşhane ilinin Kürtün bucağına bağlı Uluköy'de

konuşulduğunu duyduk.

Islıkla anlaşma bazı yerlerde kısmen görülmekte, bazı yerlerde ise küçük-

büyük, kadın-erkek herkes tarafından başvurulan bir anlaşma aracı olmaktadır.

Herkes tarafından kullanıldığı yerler arazi bakımından arızalı olan yerlerdir. Kısmen

konuşulduğu köylerde daha çok çobanlara inhisar ettiği görülüyor. Bunu çobanların

işleri gereği, uzaktan anlaşmak zorunda olmalarına bağlayabiliriz. Vakfıkebir ilçesi

Şalpazarı bucağının Ballı köyünde daha çok çobanlar ıslıkla anlaşmakta, ''yaylaya

gideceğim'' şeklindeki şeyleri ıslıkla nakletmektedirler. Yukarıda adını

veremediğimiz, Vakfıkebir ilçesi Çarşıbaşı'na bağlı, vadi içinde bulunan Yavuz

köyünde de çobanlar, hayvanlarının gittiğini haber vermek için ıslığa

başvurmaktadırlar.

Yaptığımız araştırmadan edindiğimiz bilgiye göre duyulan ıslığın kadına mı,

erkeğe mi ait olduğu çoğunlukla anlaşılabilmektedir (aşağı yukarı % 80 oranında).

Fakat ıslık çalanın yaşı pek anlaşılamamaktadır. Ayrıca çocuk ıslığı ile kadın ıslığı da

birbirinden pek ayırt edilemiyor.

Ancak devamlı temasta bulunulan kimselerin, örnek olarak aile fertlerinin,

yakınların ıslığı tanınabilmektedir.

Islıkla konuşma genel olarak çocuklukta öğrenilmekte, ilkokul çağındaki

çocuklar bu dili rahatça konuşabilmektedirler. Karabörk köyünden Hüseyin Köse, 7¬

8 yaşlarından başlayarak bu dili konuştuğunu söylemiştir. İlkokul Müdürü Hamdi

Dede'nin verdiği bilgiye göre, okul bahçesinde oynayan çocuklar bazen hep birden

ıslığa başlamakta ve çıkan gürültüyü önlemek için onları uyarmak gerekmektedir.

Kadınların ıslık diline alışıklıkları erkeklerden pek aşağı değildir. Espiye

ilçesinin Sınır köyünde kadınların % 80 inin bu dili anladığı görülüyor. Bu köyden

birçok kadının ıslığını da ses cihazıyla tespit etmiş bulunuyoruz. Karabörk'te de

kadınlar bu dil ile konuşabilmektedirler.''45

Karadeniz'in bazı yörelerinde bu dili insanlar kullanmaktadır. Kullanılan bu

dilin erkeğe mi kadına mı ait olduğu genel olarak anlaşılmaktadır. Islık dili kuş

Aksan, Dilbilim ve Türkçe Yazıları, s. 83-84-85.

23

sesine benzediği için kuş dili de denilmektedir. Bu bölgedeki ıslık ya da kuş dili

çocukluk döneminde öğrenilmektedir. Yörede adeta bu dili bilmek hem zorunluluk

hem de gelenek haline gelmiştir. İnsanlar bu dili kullanmakla ata kültürlerini

yaşatmakta ve her sene Kuşköy'de 'Kuşköy kuş dili şenlikleri' düzenlenmektedir.

1.2.2. KUŞ DİLİ VE KONUŞULDUĞU YERLER

''Gerçek yönüyle ve insan yakıştırmasına göre, kuşların, ötüşme aracılığı ile

kendi aralarında anlaşmalarını, konuşmalarını sağlayan dil. Kuş dilinden anlayan

kimselerle ilgili hikayeler, edebiyatta, uyarma, yol gösterme, öğüt verme, peygamber

mucizesi olarak geçer. Bu yetenek türlü biçimlerde kendini gösterir. Kimi

hikâyelerde bir kuş, dilini bir insana öğretir, onunla arkadaşlık kurar. Kimi

hikâyelerde de bu yetenek bir Tanrı bağışı olarak o insana verilmiştir. Kimi

hikâyelerde ise, hikâye kahramanı sihirli bir ot yer; kuş dilinden anlamaya başlar.

Kuş dilini doğuştan bilen kişiler de yok değildir.

Bir İrlanda inanışına göre, dilinin altında atmaca dili taşıyanlar kuş dilinden

anlarmış. Bu inancın kökeninde, kuş dili bilmek için, konuşabilmek için, insan dili

değil de, kuşun dili uygundur gibi bir yargı yatsa gerektir.''46

Tabiat ile iç içe olan Türklerin edebiyatında kuşları görmek mümkündür.

Nitekim kuşların insan gibi konuşması birçok hikâyeye konu olmuştur.

Dünya insanlarının sözlü edebiyatlarında ve dini içerikli eserlerinde

insanların kuşların dilini anladığı ve kuş dili ile konuştukları rivayet edilir. Doğanın

gizemini çözmek ve gelecekten haber vermek kuş dilinin bilinmesi ile mümkün

olmaktaydı. Zengin Türk kültürünün destanlarında masallarında kahramanların

kuşlara ile konuştukları, özellikle şaman din adamlarının kuş seseleriyle ruhlar

dünyasına vardıkları görülür. Kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'de Hz. Süleyman

peygamberin kuşlarla konuşup anlaştığına yer verilir.47

''İslamiyetin kutsal kitabı Kur'an'da çeşitli kavramlara ve varlıklara işaret

eden semboller olarak kuşların geçtiği birçok ayet bulunur. Bunlarla birlikte,

Lütfullah Sami Akalın, Türk Folklorunda Kuşlar, T.C. Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1993, s.

32.

47

Erdal Şahin, ''Kuş Dili'', Editörler: Naskali-Şahin, Kültür Tarihimizde Gizli Diller ve Şifreler,
Picus Yay., İstanbul 2008, s. 11.

24

Süleyman, Davud'a varis oldu ve dedi ki: Ey insanlar! Bize kuş dili (Mantıku't-Tayr)

öğretildi ve bize her şeyden (nasip) verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur. (Neml

Suresi: 27/16) mealindeki ayette Süleyman peygamber kuşların dilini bilen kişi

olarak bildirilir.

Bu ayetin devamında, ''Süleyman, kuşları gözden geçirdikten sonra şöyle

dedi: Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.

Sebe'den sana çok doğru (ve önemli) bir haber getirdim. Dedi.'' (Neml Suresi:

27/20-22) mealindeki ayetlerde yer alan kıssaya göre Süleyman peygamber kuşlar ve

özellikle 'Hüdhüd' kuşu ile konuşur. Bu, Kur'an'da kuşlarla iletişim kurulduğunun

bildirildiği önemli bir anlatımdır. Süleyman peygamber bütün doğa unsurları ve

güçlerinin boyun eğdiği hükümdar olarak kuşlar üzerinde de hakimiyet kurmuş,

48

onlarla kendi dillerinde konuşmuştur.''

Süleyman peygamberin kuşlarla konuşması başlı başına ilahi bir mucizeyken,

bu durum yazarların araştırmalarına konu olmuştur. Hem Kur'an'da hem de bazı

eserlerde bu durum görülmektedir.

''Delail-i Hayrat Şerhi'nde, Kur'an-ı Kerim'deki Neml 16. ayeti açıklanırken

(ey insanlar, bize kuş dili öğretildi.) Hz. Süleyman'ın kuş dili bildiği örneklerle

anlatılmaktadır. Buna göre bülbül azla yetinmeyi, üveyk Tanrı korkusunu, tavuskuşu

ve ebabil, edilenlerin karşılıksız kalmayacağını, hüdhüd, tövbe etmemiz gerektiğini,

kumru yalnız Tanrı'nın övgüye değer olduğunu kartal Tanrı ölümsüzlüğünü,

bağırtlak dilimizi tutmamız gerektiğini, akbaba insanların ölümlü yaratıklar

olduğunu,

tavşancıl

Tanrı'ya

yaklaşmanın

insanlardan

uzaklaşmakla

başarılabileceğini ve baykuş da insanlardan kaçmamız gerektiğini dile

getirmektedir.''49

Feridüddin Attar'ın Mantık Al-Tayr adlı eserinde hüdhüd kuşunun Hz.

Süleyman ile konuşması anlatılmaktadır:

''Süleyman'la bir hayli konuşup görüştüm; onun ordusu içinde rütbe

bakımından ileri geçtim. Süleyman'la yoldaş olmuş, bu âlemi bir hayli dönüp

dolaşmışım. Bu suretle padişahımı tanımışım.''50

Şahin, ''Kuş Dili'', Kültür Tarihimizde Gizli Diller ve Şifreler, s. 14-15.

49

Akalın, Türk Folklorunda Kuşlar, s. 33.

50

Abdülbaki Gölpınarlı, Feridüddin Attar'ın Mantık Al-Tayr, Türkiye İş Bankası Kültür Yay.,

İstanbul 2006, s. 48.

25

Kuşların sözcüsü hüdhüd ve diğer kuşlar, Hz. Süleyman'ı kendilerine padişah

olarak seçmişlerdir.

Ortadoğu insanlarının halk mitolojisinde, Hz. Süleyman kuş dilinden anlayan

peygamber olarak gösterilir.

''Süleyman kuş dilin bilir dediler

Süleyman var Süleyman'dan içeri.

Ben kuş dilini bilirim

Söyler Süleyman bana.

Yunus Emre

Süleyman'dır kuş dilini söyleyen

Her Süleyman kuş dilini ne bilsin

Seyrani

Bülbül oldum gül dalında şakırım

Gül dalında biten gül neme yetmez

Süleyman'ım; kuş dilinden okurum

Bana talim olan dil neme yetmez

Kul Budala

Yunus Emre kuş dilini, herkesin kolayca anlayamayacağı anlatım karşılığı

kullanır:

Biçare Yunus'un sözün

Key aşık gerek anlaya

O kuş dilidir neylesin

Öğütlemez ötmeyince''51

''Geçmişte üstün yetenekli veya mucize sahibi bazı insanların 'kuşlarla

konuşmaları' inancı ve bazı özel kişilerin 'kuşları taklit ederek bir şey anlatmaları'

diğer insanlarca çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. 'Kuş dili' kelime grubu, kuş dili

dünya kültüründen ve şamanlık (kamlık) kültürümüz ile özellikle Kur'an'da geçen

'Mantıku't-Tayr'dan mülhem olarak sözlü ve yazılı kültürümüzde anlamlar

kazanarak kullanılmıştır. Bu gizemli söz, eskiden 'vahdet-i vücut' temalı eserler ile

Akalın, Türk Folklorunda Kuşlar, s. 33.

26

mutasavvıf şairlerin ortak dilini ifade etmiş ve bazı çevrelerin çeşitli şekillerdeki gizli

dillerine karşılık olarak kullanılmıştır.''52

Bugün bile halk arasında Hz. Süleyman'ın kuşlar ile konuştuğu anlaştığı

bilinmektedir. Nitekim bu olay birçok esere konu olmuştur. Hz. Süleyman'ın kuşlar

ile konuşması bir mucize olarak görülmüş, insanlar arasında anlatıla anlatıla

efsaneleşmiştir.

Orta Asya Türk topluluklarındaki şamanlar inancılarını genellikle kuşları

taklit ederek yerine getirmeye çalışmışlardır. Şamanlık törenlerinde şaman kuşun

sesini taklit etmiş ve ruhlar alemine ulaşmaya çalışmıştır.

''Geçmişte inanç dünyamızın bir dönemini oluşturan ve bugün özellikle

Sibirya'da devam eden şamanlık inancında, şamanın belli seansların

gerçekleştirilebilmesi için ruhlarla iletişim kurulmasında kullanılan 'gizli dil'i

bilmesi gerektiği kabul edilir. Özel güçlere sahip olduğu düşünülen şamanların

kullandıkları gizli dil, genellikle ya hayvanların dilleri ya da onların seslerini

taklitten ibarettir. Bu nedenle, bir şamanda bulunması gereken en önemli

özelliklerden biri hayvan seslerini taklit etme yeteneğine sahip oluşudur. Şamanın

dini tören esnasında hareketleriyle veya sesiyle bir hayvanı taklit etmesi, avlanırken

avcının bir hayvanın taklidine kıyasla çok daha gerçekçidir.

Şamanların dillerini bildikleri ve seslerini taklit ettikleri hayvanlardan en

önemlisi kuşlardır; çünkü kuşlar, şamanların irtibat kuracakları ruhlara en yakın ve

benzeyen varlıklar olarak düşünülmüştür. Bu nedenle, bazı dini törenlerde şaman

şeklen olmasa bile, sesi ve hareketleriyle özellikle kuşa dönüşür.

Sibirya Şamanizmi'nde Ülgen'e sunulan kurban törenlerinde şamanın göklere

yükselmesi temsili bir kazla olur. Tören esnasında kazın bütün hareketleri şamanın

kendisi tarafından yapılır ve kazın çıkardığı sesler şaman tarafından taklit edilir.

1859-1871 yılları arasında Sibirya'da bulunan meşhur Türkolog W. Radloff, bu

yıllarda yazdığı meşhur Seyahatname'sinde, Altay bölgesinde Ülgen'e sunulan

kurban töreni sırasında şaman tarafından okunan ve kaz sesinin taklidiyle kazın da

katıldığı şu duaya yer verir. Şimdi şaman yerinden kalkar ve yavaş yavaş çadırdan

Şahin, ''Kuş Dili'', Kültür Tarihimizde Gizli Diller ve Şifreler, s. 11.

27

çıkar; çadıra yakın bir yerde kaz niyetiyle içerisine ot doldurulmuş ve bezle sarılı bir

nesne yerleştirilmiştir.''53

''Şaman birkaç ruha hitap ederek ilahiler okuduktan sonra tahnit edilmiş kaza

binerek göklere doğru uçmayı temsil eder ve kaza hitaben:

Ak ayazın önünden, ak bulutun üstünden

Gök ayazın önünden, gök bulutun üstünden

Gök tanrıya doğru git!''54

' 'Bunun üzerine şaman kaz sesini taklit ederek cevap verir:

Ungay gak gak, ungay gak!

Kaygay gak gak, kaygay gak!

Şaman: Altın bir dizgin yerleştirdiniz!

Kaz: Ungay gak gak, ungay gak!

Şaman: Altın kementi tutunuz!

Kaz: Ungay gak gak, ungay gak!

Şaman: Bir aylık mesafeye bakınız!

Kaz: Ungay gak gak, ungay gak!

Şaman: Ak süt gölüne bakınız!

Kaz: Ungay gak gak, ungay gak!

Şaman: Bir günlük mesafeye bakınız!

Kaz: Ungay gak gak, ungay gak!

Şaman: Sürö dağına bakınız!

Kaz: Ungay gak gak, ungay gak!

Şaman: Sürö dağından

Kendisine yemek alması

Ak süt gölünden,

Kendisine yiyecek almasın!

Kaz: ungay gak gak, ungay gak!

Şahin, ''Kuş Dili'', Kültür Tarihimizde Gizli Diller ve Şifreler, s. 12-13.

54

Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar, TDK Yay., Ankara

2000, s. 104.

28

Kaygay gak gak, kaygay gak!''

Ayrıca, Sibirya'da şamanların kötü ruhlara karşı kuzgun, yağmur yağdırmak

için karga, yalanı açığa çıkarmak için saksağan vb. seslerini taklit ederek dualar

okudukları kaynaklarda yer alır.''55

Dünyanın en zengin kültürlerinden olan Türk kültüründe eski şaman inancını

taşıyan insanlarda, özellikle şamanların ruhlar alemine ulaşmalarında kuş seslerini

kullandıkları bilinmektedir. Köklü bir geçmişe sahip destanlarımızda ve

masallarımızda bunları görmek mümkündür. Gerek sözlü gerekse yazılı

edebiyatımızda kuşlar eserler konu olmuş, bazı sözler kuş dili ile anlatılmaya

çalışılmıştır. Kuşlar bu değerlerimizin vazgeçilmez bir parçası olmuştur.

Eski Türk topluluklarında Türkler bazı ermiş kişilerin kuşlar ile

konuştuklarına inanmışlarıdır. Efsanelerde kuşlar birer kahraman olarak görülmüş,

Türkler amaçlarını gerçekleştirmede konuştukları gizli dile kuş dilini de katarak kuş

dilini oluşturmuşlardır.

İnsanların kuş dilini kullanma amacı başkalarının anlamaması için. Bu dili

kullananlar, konuştukları dile çeşitli sesler ekleyerek ya da sözcüklerin yapısını,

şeklini değiştirerek kendi aralarında gizli bir şekilde anlaşmaya çalışırlar.

''Tarihi yazılı kaynaklarımıza göre, kuş dilinin özel dil olarak kullanımını 17.

yüzyıla kadar tanıklandırmak mümkündür. 17. yüzyılda, klasik edebiyatımızda

türünün en büyük örneği olarak yazılan Seyahatname'sinden Evliya Çelebi'nin kuş

dilini, bildiğini ve bazı özel durumlarda arkadaşlarıyla gizli anlaşma aracı olarak kuş

dilini kullandığını öğrenmekteyiz. ''Hizmetkarlardan kimse bulunmasun,'' diyü rica

edince hakir yoldaşlarımı hep taşra çıkardım. Gulamımın birine kuş lisanı üzere

"Cücümlece

yocoldacaşlacarıcım

sicilacahlacansucunlacar icihticiyacatecen

ducursucunlacar,'' diye emrettim. Yani ''Cümle yoldaşlarım silahlansunlar, ihtiyaten

dursunlar.'' diye emrettim. Evliya Çelebi'nin konuştuğu 'kuş dili' ülkemizde g'li

hecelerle yapılan şekille birlikte en çok yaygınlık gösteren, kelimenin hecelerine c'li

hecelerin eklenmesiyle konuşulan biçimidir.

19. yüzyılın meşhur vakanüvis ve tarihçilerinden Şanizade Ataullah Mehmed,

Osmanlı İmparatorluğu'nda 1808 ve 1820 yılları arasındaki tarihi ve siyasi olayları

Şahin, ''Kuş Dili'', Kültür Tarihimizde Gizli Diller ve Şifreler, s. 13-14.

29

anlattığı, 1873'te İstanbul'da basılan Şanizade Tarihi adıyla meşhur olan kitabında

geçen 'vakıf-ı esrar- eşrar bazı nabekarlarla amizişe derkar ve kuş dilince söyleşerek

müsaade-i zamana dideküşayı intizar' ifadelerinden İstanbul'da serseri ve ayak

takımı arasında 'kuş dili'nin konuşulduğu anlaşılır. Burada geçen kuş dili, kelimelere

bazı ses ve ses grubu eklenmesiyle konuşulan biçim olabileceği gibi dönemin

sözlüklerinde ''hovarda, hazele tabirat-ı mahsusa-ı mekruhesi veya hazele beyninde

müttefaku'n-aleyh kaba ve müstehcen lisan'' anlamlarıyla yer alan 'kayış dili'; yani

'argo' anlamında kullanılmış olabilir.

Öğrenilmesi kolay kurallara dayanan kuş dili, genellikle ilk kez duyan

çocuklarca zeka oyunu olarak algılanır ve öğrenme aşamasında konuşma

pratikleriyle bir tür sözlü oyun halini alır. Daha sonra bu dili bilenler, diğer çocuklar

yanında, çevredekilerin anlamasını istemedikleri şeyleri kuş dilinde söyleyerek hem

gizli anlaşma sağlamış hem de grup içinde 'kuş dilini bilen' özelliğiyle farklılık

kazanmış olurlar toplulukta kendilerinden başka kimsenin anlamadığı bir dili

konuşuyor olmak çocuklara büyük zevk verir. Bu, çocuk veya gençler arasında,

herhangi bir yabancı dil öğrenilinceye veya farklı bir gizli anlaşma aracı

geliştirilinceye kadar devam eder.

Kuş dili gizli anlaşma aracı olmakla birlikte, çocukluk yıllarında bir tür oyun

olarak algılanarak çocuklar arasında yaygınlık kazanmak suretiyle pek çok kişi

tarafından bilindiğinden, bugün gizli bilgileri aktarmak için pek uygun değildir.

Ancak, kuş dilini tam bir gizli dil anlaşma aracı olarak kullanan çocuklar vardır;

bunlar sokak çocuklarıdır. Sokaklarda yaşayan, ailesiyle ilişkileri kopuk olup

geçimini sokaktan sağlayan, zaman zaman suça bulaşıp, tiner gibi uçucu maddeler

kullanan ya da bunlara gereksinim duyan, sokağın özgür ortamını mekan edinen

genellikle eğitimsiz sokak çocukları başkalarının duymasını ya da anlamasını

istemediklerinde kendi aralarında değişik türleriyle kuş dilini konuşurlar. Diğer

çocuklarda daha çok eğlence ve oyun amacıyla kullanılan kuş dili, sokak

çocuklarının dilinde eğlenceden ziyade gerçekten gizli, dış dünyaya kapalı konuşma

şekli olarak görülür. Sokak çocukları toplumun geri kalan kesimlerinden ayrılmak ve

korunmak, bütünlüklerini koruyarak grup kimliklerini pekiştirmek gibi amaçlarla

kendi aralarında kuş dilini kullanırlar.''56

Şahin, ''Kuş Dili'', Kültür Tarihimizde Gizli Diller ve Şifreler, s. 21-22-23-24.

30

Köklü bir kültür sahip olan Türk kültürü içinde, çeşitli yerlerde kullanılan kuş

dili, gizli dillere konu olmuştur. Özellikle çocuklar arasında bu dil konuşulmaktadır.

Genellikle sokaklarda kimsesiz yaşayan çocuklar bu dili kullanırlar.

''Kuş dilinin bir de, çocuklar arasında yaygın olan türü vardır. Örneğin

İçel'de kuş dili, sözcükler içine ''fe'' eklenmesiyle yapılır. ''Ben kitabı okudum.''

''Befe kitafabifi ufukudufum.'' olur.''57

İnsanların sözlü olarak konuştukları kuş dilinden başka, yazı dilini kullanarak,

konuştukları kuş dili türleri de bulunmaktadır. Amaç başkalarının anlamaması için

kendi aralarında şifreli konuşmaktır.

Araştırmacı yazar Mustafa Köse, ''Giresun'da Kuva-yi Milliye, Rus İşgalinde

ve Milli Mücadele Döneminde Asker ve Milislerimizin Savaş ve Direnişleri,

Haberleşme, Gizli İletişim ve Parola Olarak Kuş Dili'' makalesinde Rus İşgalinde ve

Milli Mücadele döneminde Türk insanının savaş ve direnişinde, haberleşmesinde

gizli iletişim aracı olarak kuş dilini kullandığını söylemektedir:

''1. Dünya Savaşı, Türk-Rus Savaşı'nda, Sarıkamış don faciası, savaşı

aleyhimize çevirmişti. Erzurum düşünce, Rus Ordusu Karadeniz'e hem sahilden

donanma desteğiyle, cephe gerisinden asker çıkartarak, iç kısımda da uzun

çatışmalardan sonra Bayburt ve yöresini de 3. Ordu Kumandanı Vehip Paşa'nın

onca gayretlerine ve askerlerimizin kahramanlıklarına rağmen ele geçirince,

Trabzon'a yöneldiler. Trabzon'u da ele geçirdiler (18 Nisan 1916). Yörenin halkının,

milislerin de kahramanlıklarla dolu savaşıyla, Karadağ'da uzunca bir süre Rusların

karşısında direnen, savaşan Türk birlikleri, 20 Temmuz 1916'da Vakfıkebir deresi

gerisine çekildiler. Rusların 20 Temmuz'da Fol'a girmesi üzerine Türk kuvvetleri

Çavuşlu deresine, 2 Ağustos'ta Görele'ye, 24 Ağustos'ta da Çanakçı deresi boyuna

çekilmek zorunda kaldılar. Türk kuvvetleri 30 Ağustos'ta karşı taarruzla Görele'ye

kadar ilerledilerse de, Rusların taarruzu ile 21 Ekim'de Harşit çayı boyuna çekildiler

ve burada cephe tuttular. Rusları ve onlarla beraber olan Ermeni, Rum çetelerini;

işgal ettikleri Harşit'in karşı yamaçları ve Sis Dağı civarlarında ummadıkları olaylar

bekliyordu.

Bir bölük Rus askeri iki ayrı koldan Sis dağlarının yamaçlarındaki çoğu

işgalle birlikte terkedilmiş ya da yalnızca yaşlıların ve bir miktar kadın ve çocuğun

Akalın, Türk Folklorunda Kuşlar, s. 33.

31

yaşadığı yamaç köylerini ve civarlarını denetlemek için yer yer ormanlık, keçi

yollarından ya da geçilebilecek yerlerden birer sıra silahlar elde, tetik hazır

ilerliyorlardı. Naçarlığın (Rus komutanlığı) emri gereği dağda, ormanlarda bulunan

çeteler ele geçirilecek ya da yok edilecekti. Bu çeteler ihtiyaçlarını köylerde kalan

vatandaşlarından karşılıyor, zaman zaman köylere misafir oluyorlardı ya da tamamen

terkedilmiş köy evlerinde barınıyorlardı. Bu yönde Naçarlığa ihbarlar gelmekteydi.

Sis dağlarında istihbarata göre sayıları 15 ile 50 arasında olan 5 ya da 6 çete gurubu

vardı. Bunların çoğu yöre insanlarıydı, hatta bir kısmı savaşta o büyük karışıklık ve

geri çekilmede ailelerini meraktan da cepheden kaçan kişilerdi. Ama şimdi Harşit

cephesi gerisinde işgal ettikleri topraklarda başlarına bela olmuşlardı. İstihbarata

göre milis çetelerin içinde en az bir yüzbaşı, 3 teğmen, 4-5 de Türk subayı vardı.

Bunlar çeteleri eğitip, geliştirmişlerdi. Harşit boylarında cephe tutan Teşkilat-ı

Mahsusa Alayı, sahil müfrezesi ile haberleşiyorlar, Rus ordusu hakkında bilgi

sızdırıyorlardı. Daha kötüsü asker sıkıntısı çeken Türk ordusuna bölgeden, Harşit'ı

geçirip yeni gönüllü askerler yolluyorlardı. Ayrıca Sis Dağı ve civarlarına ki bu alan

bugünkü Şalpazarı, Eynesil, Çavuşlu, Doğankent, Tonya, Köse, Kürtün, Beşikdüzü,

Görele, Çanakçı ve civarları gibi geniş bir alanı kapsamaktaydı ki bu bölgede

askerimiz dağılıp geri çekilirken, perişan, aç ya da yaralı bu bölgede rastlanan

birliklerinden ayrı düşmüş askerlerimize hemen yardım ediyorlar, iyileştiriyorlar

veya çeteye dahil ediyor ya da Harşit cephesine, ordumuza ulaştırıyorlardı. Çetelerin

en hassas olduğu konu ise Ruslarla işbirliği, muhbirlik yapan işbirlikçilerdi. Esasen

ne yazık ki işbirlikçi sayısı oldukça fazlaydı. Bunların ana gövdesini kazalardaki,

Rusların geldiği haberine rağmen kasabalardaki evlerini terk etmeyip, Ruslarla

heyetler yollayarak anlaşan bir kısım eşraf ve onlarla hareket eden halk

oluşturuyordu. Ancak bunların hepsi muhbirler değildi. Muhbirler ayrıca Ruslara

casusluk yapan, her olayı rapor eden belli kişilerdi. Çeteler birisi de kadın olan bu

muhbirlerden birkaçını öldürmüşlerdi. Bu olayları takip etmeye kalkan Rus

askerleri de çeteleri takipte öldürülmüştü. İşgal sırasında, Eynesil'de, Çavuşlu'da,

Görele'de yer yer Ruslarla şiddetli çatışmalar olmuştu. İşte bu muhbir olaylarından

sonra Çeteler dağlara çekilmişler ve adam toplayarak önemli bir güç oluşturmuşlardı.

Artık işgal bitinceye dek Sis Dağı ve civarı, Rus askerlerinin ve Ermeni çetelerinin

rahat gezebileceği bir yer olmaktan çıkmıştı. Ava giden Rus askerleri çam, kestane

32

ve meşe ağaçlıklarının birbirini takip ettiği ormanlık bir alandan yukarı doğru

çıkıyorlardı. Sabah yağmur yağmıştı, sonbahar aylarıydı. Dökülen yapraklarla dolu

çakıllı ve çamurlu kaygan patikalardan dikkatlice devam ediyorlardı. Sis dağının

oksijen yüklü temiz havası ve çeşit çeşit güzel kuş sesleri zor yolda onları

sakinleştiriyordu. Uzaklardan, ormanın derinliklerinden gelen ıslık tekerlemesine

benzeyen kuş sesi onlara bir farklılık anlatmamış, dikkatlerini bile çekmemişti.

Halbuki bu kuş sesi bildiğimiz kuş sesi değildi. Bu ses bir mesajdı. Hem de anlamı

belli ulaştığı yerde bilinen bir mesajdı. Kuş diliyle bir milisin dikkat haberi veren

mesajı. Mesaj alınmıştı. Ormanın yukarılarında Rus askerlerinin yolunun üzerinde 10

kadar çete vardı. Ve ıslıkla cevabı, Rusları gören çeteye ulamıştı. Pusu tamamdı. Rus

askerleri iyice yorulmuş, yağmur serinliğine rağmen hepsini ter basmıştı. Postallarını

çamur kaplamıştı. Rus askerlerinin çoğu iri yarı ya da etine dolgun insanlardı. Tabi

iaşe durumları iyiydi. Üstelik yöre halkımızdan ele geçirdikleri ne kadar dana, inek,

koyun varsa yiye yiye buralara kadar gelmişlerdi. Böyle operasyonlar dışında da

zaman zaman durgunlaşan Harşit cephesinde gerideki birlikler pinekliyordu

açıkçası... Esasında tedirgindiler, çünkü çetelerden korkuyorlardı doğrusu, hele

çatışma çıkarsa ölümüne bir savaş olacağını ve çeteleri ele geçirmenin ölüsü dışında

mümkün olmadığını yaşananlardan biliyorlardı. Bir anda silahlar patladı az

ilerlerinden yamaçtaki büyük ağaçların oradan yağmur gibi kurşun yağmıştı. İlk

ateşle önlerdeki 3 Rus askeri hem de birkaç yara alarak devrilmişti. Komutanlarının

emriyle tek sıra ilerleyen Ruslar ormana dağıldılar, ateşle karşılık veriyorlardı.

Ancak 70 kişi olan grubun yarısı aşağı doğru tek tük ateş ederek geriliyorlar, esasen

kaçıyorlardı. Pusuya düşmüşlerdi. Çeteler on beş dakika kadar aralıklı ama seri

atıştan sonra sessizce geri çekildiler. Ne de olsa bu bir vur kaçtı. Ancak onların

yerlerinden kaybolduğunu Ruslar bilemezdi. Zaten komutanları da geri çekil demiş,

bayır aşağı iniyorlardı. 4 kayıp vermişler, ikide yaralıları yanlarındaydı. Kuş seslerini

bilemezlerdi. Çeteler bölgeyi, ormanları çok iyi biliyordu. Bunların ormandan çıkış

yolu kayalıkla kaplı bir yerdi. İşin ilginç yanı 20 kişi kadar olan çetenin büyük kısmı

o kayalıklar civarındaydı. Kuş diliyle ıslık sesli kuş sesi mesajı yerine ulaşmıştı.

Ormanın çıkışında kayalıkta pusu hazırdı. Yarı belirsiz keçi yolu, patikalar, Rus

askerlerini kayalıkların önüne getirmişti. Esasında yeni bir saldırı hiç

beklemiyorlardı. Bir anda kayalıklardan kurşun yağdı. İlk ateşte 4 Rus askeri daha

33

düştü ancak iki saat evvelki saldırıdan sonra tetik duran Ruslar hep birlikte yere

yapışıp, siper durdular. Zaten bir kısmı henüz ormandan çıkmamıştı. Çeteler Rus

askerinin öldürüle öldürüle bitmeyeceğini biliyorlardı. Zaten cephaneleri kısıtlıydı.

İki üç kez daha Rusları taradılar, sessizce kayalıkların arkasından ormana, dağlara

doğru yöneldiler. Rus askerlerinin çetelerin gittiğini anlaması, korkulu sessizlikte

birkaç saat sürdü. Kuş sesi deyip geçmeyin...

Kuş diliyle köyden köye seslenerek, asker olacakların isimleri seslenerek,

Kurtuluş Savaşına katılmak için haber yolluyorlardı. Çağrılanların bir kısmı 1.

Dünya Savaşına katılan tecrübeli askerlerdi. Bunlar yeni gençleri de yanlarına

katıyorlar, Osman Ağa'nın emrine girerek eğitiliyorlardı. Giresun Askerlik Şube

Başkanı Binbaşı Hüseyin Avni Alparslan eğitim ve disiplin işinde gayret içindeydi.

Kuş dili bölgede çok eskilerden beri kullanılan, 'ıslıkla' gerçekleştirilen orijinal bir

ses dilidir. Bugün Kuşköy'de (Sis Dağı-Çanakçı civarı) Kuş dili şenlikleri

düzenleniyor. Kuş dili iletişim araçlarının olmadığı çok uzun zamanlar dağlık olan

bölgede dağdan dağa, köyden köye yüksek sesli ıslık çalarak insanlarımız tarafından

haberleşmede kullanılmış, çok yararlı bir yöntemdi. Halk günlük yaşamda da

kullanır, eskilerde hemen herkes bilirdi. Yalnız bölgemizde değil Karadeniz'in geniş

bir kısmında biliniyordu. Zamanla Kuş dili unutulmuş ve Görele, Çanakçı, Kuş köy

bölgesinde kullanılmaya kısmen devam etmiştir. Şenlik ve kültürel faaliyetlerle Kuş

dili bugünlerde ele alınmış bulunuyor.

Osman Ağa Alayına kurban gel. Yunanla savaşmaya, yeni yetme gençlerden

de katın gelin. Giresun'da Asker hazırlanıyor! Diye dağdan dağa kuş diliyle haber

gitmekte, mesajı alan hazırlanıp, yola koyulmaktaydı.

Rus işgalinde görülen Rus askerleri, yolu üzerindeki köylere, insanlara haber

veriliyordu, kuş diliyle. O günler için haberleşmede hem de şifreli iletişimde önemli

bir yöntem ve imkan Kuş köylülerde sitelerinde yazmışlar. Rus işgalinde, yörenin

kurtuluşunda çok faydalı oldu diye. Kuş dilinin çok eski olduğu şuradan da

anlaşılıyor 1. Dünya Savaşı'nda Ruslar kuş köyünü ve diğer yöreleri işgal ettiğinde

halk düşmanın anlamaması için kuşdilini kullanmışlar ve Ruslara karşı savaşın

kazanılmasında önemli rol oynamışlardır.''58

58

Mustafa Köse, ''Giresun'da Kuva-yı Milliye, Rus İşgalinde ve Milli Mücadele Döneminde Asker
ve Milislerimizin Savaş ve Direnişleri, Haberleşme, Gizli İletişim ve Parola Olarak Kuş Dili'',

http://www.giresunpostasi.net/haber.php?haber_id=395 (erişim tarihi 30.04.2008)

34

Kahraman bir millet olan Türk milleti tarihindeki savaşlarda, destanlar

yazdırmıştır. Gerek cephelerde gerekse yerel küçük gruplar halinde savaşlarda

Türkler adlarını tarihe altın harfler ile yazdırmışlardır. Nitekim Rusların, Karadeniz

Bölgemizi istila etmelerinde bölgedeki insanlarımız müthiş yeteneklerini ortaya

koyarak kendilerine has kuş dilini kullanarak Rus kuvvetlerini geri püskürtmek

durumun da bırakmışlardır. Kuş dili burada da güzel ve gizemli rolünü ortaya

koymuştur. Ruslar, buradaki direnen insanlarımızın çıkarmış oldukları kuş seslerini

normal kuş sesi zannetmişlerdir. O zaman bölgedeki Türkler, kendi aralarında

uzaktan uzağa kuş dili ile konuşmalarını sağlıyorlardı. Nitekim bu kuş dilini çok iyi

kullanarak Rusları büyük bir yenilgiye uğratmışlardır. Düzenli bir orduya sahip olan

Ruslar, Türklerin bu zekice olayına boyun eğmek zorunda kalmışlardır. Bugün bu

bölgemizde halen kuş dili ile anlaşabilen insanlarımız vardır. Bölgede kuş dilini

bilmek bir nevi gelenek haline gelmiştir.

1.2.3. KALAYCI (PALLECİ) DİLİ VE KONUŞULDUĞU YERLER

Ticaret ile uğraşan belli meslek grupların özel olarak kendi aralarında

anlaştıkları diller de bulunmaktadır. Meslek grupları için adeta bir ihtiyaç haline

gelmiştir.

''Argo, jargon, ihtiyaç dili, içtimai dil, gizli dil gibi terimlerle ifade edilen bu

diller, belirli sosyal, psikolojik ve ticari sebep vardır. Kullanıcı zümreleri ve

kullanılma sınırlılığı esas alınarak yapılan çeşitli argo tanımlamalarında iki temel

nokta ön plana çıkmaktadır: Birincisi, argo, sınırlı bir alanda belirli kişiler tarafından

kullanılan bir dildir. İkincisi ise, argonun kelime hazinesini, genel dilden alınmış ve

semantik olarak farklılaşmış kelimeler oluşturur.

Anadolu'nun çeşitli yörelerinde türlü meslek grupları yahut sosyal zümreler

tarafından oluşturulmuş gizli diller, Türk argosunun özel bir alanını teşkil eder.

Bunlar arasında, Geygel Abdalları ile bazı Çepni ve Tahtacı oymaklarının gizli

dilleri, Erkilet çerçilerinin ve Çukurova Abdallarının konuştukları ''dilce'' ve

Muğla'nın Merkez ve Kavaklıdere ilçelerine bağlı bazı köylerdeki Kalaycı esnafının

geliştirdiği Kalaycı (yahut Palleci) dili ilk akla gelenlerdir. Kalaycı argosu,

Muğla'nın kuzeyinde yer alan Kavaklıdere ilçesinde ve bu ilçeye bağlı Menteşe,

35

Çamlıbel, Çatak, Sungur, Kuyualan ve Nebiler köyleri ile Muğla merkeze bağlı

Dokuzçam köyünde konuşulmaktadır.''59

''Muğla ve yöresi bakırcı esnafının kendilerine verdikleri ad Pallacıdır.

Palleci söyleyişi de bulunan kelime, 'bakır kap' anlamındaki palle kelimesinden

alınmıştır. Palla+cı veya Palle+ci ise bakırcı, kalaycı demektir. Bundan mülhem

olarak konuştuktan dile 'Pallacı Dili' demektedirler. Kalaycı, bakırcı esnafının

yarattığı bu dil sonraları Muğla halkı arasında 'Pallacı Dili' veya 'Ballıbolu Bakırcı

Dili' adıyla yayılmıştır. Bu dilin, kendi aralarındaki adı ise 'Mekçi Nasıfı'dır.

Bölgede konuşulan Pallacı diliyle ilgili malzemeyi Cavid Aker'den

derlediğini söyleyen Ahmet Caferoğlu, Muğla'ya ait olan bazı cümle ve tabirlerin

vaktiyle Zekai Eroğlu tarafından yayınlandığını belirtmiş ve o zamana kadar

toplanan bütün söz varlığını değerlendirmiştir. Makalesinin başında 'argo', 'içtimaî'

yahut 'hususi' diller hakkındaki düşüncelerini açıkladıktan sonra devamında Pallacı

dili yanında Tahtacı ve Çepni dilleriyle ilgili olarak topladığı malzemeyi de

değerlendirmiştir.

Ahmet Caferoğlu, 'Muğla'daki şöhretine rağmen, diğer Anadolu şehirlerinde,

bütün araştırmalarıma rağmen böyle bir dile rastlayamadım. Perakende hâlde bazı

bakiyelerin Burdur'da ve Konya'da bulunduğuna şahit oldum' diyerek Konya ve

Burdur Kalaycılarına ait olan örnekleri de makalesine katmıştır.

Kalaycı dili daha çok Kavaklıdere'nin Bellibol, Genize, Genek (Menteşe),

Mesevle (Çayboyu) adlı yerleşim birimlerindeki kalaycıların ve bakırcı esnafının

konuştuğu bir dil olmakla birlikte, zamanla gezgin olarak kalaycılıkla uğraşan

kişilerin yerleşik hayata geçmesiyle yavaş yavaş unutulmaya, hatta varlığını

tamamen kaybetmeye yüz tutmuştur. Bugün bakırcılıkla uğraşan esnafın birçoğu, bu

dili bilmediklerini, bilenler de zamanla unuttuklarını belirtmektedir. Kendilerinden

bilgi aldığımız bazı kişilerse, bu dilin kendi tabirlerince 'mantık dışı' olduğunu ve

sâdece ticaret yaparken kendi aralarında anlaşmak için oluşturulan ve birkaç

kelimeyi geçmeyen bir dil olduğunu ifade etmişlerdir. Soruşturma yapılan bir esnaf,

kendi aralarında konuştuktan bu dil yüzünden halkın kendilerinden hoşlanmadığını,

hatta bundan bazen zarar bile gördüklerini belirtmiştir. Bu sebeple kalaycı ve bakırcı

esnafı sadece araştırma yapanlara yardım etmek ve kendi aralarındaki sohbetlerde

59

Ali Akar, ''Kalaycı Dili'', Editörler: Naskali-Şahin, Kültür Tarihimizde Gizli Diller ve Şifreler, s.

35-36.

36

belirli birkaç kelimeyi kullanmanın dışında bu dil ile ilgilenmemekte ve bu dili

konuşmayı istememektedir.''60

Engin bir kültüre sahip olan Türkler sosyal hayatta birçok meslekle

uğraşmışlardır: Demircilik, kalaycılık, bakırcılık, marangozluk, debbağlık (dericilik),

dokumacılık gibi sanayi dallarında çalışan zanaatkarlar olduğu gibi; bakkal, aşçı,

fırıncı, kebapçı, kalaycı, atar gibi esnaf zümreleri de vardır.61

Kalaycı

Türkmenlerinin daha çok kalay bakır işleriyle uğraştığı görülmektedir.

''Kalaycı esnafı eskiden, mesleklerini icra etmek için çevre il (Afyon, Aydın,

Denizli, İzmir ve Uşak) ve ilçelere gitmekteydiler. Kalaycılar bu dili kullanmalarının

en başta gelen sebebi olarak gurbette çalışmalarını ifade etmektedirler. Bunu yanında

aşağıdaki etkenler de gizli dil kullanmanın diğer sebepleri olarak karşımıza

çıkmaktadır:

a. Müşterilerin yanında ticari konuları açıkça konuşmaktan kaçınma;

b.Kazanılan paranın emniyetli olarak saklanabilmesi ve miktarının

anlaşılmaması;

c. Kalaycıların kendi aralarında kullandıkları birtakım küfür sayılabilecek söz

ve deyimlerin, yabancı bir çevredeki müşteri tarafından anlaşılmasının, onların,

mesleki saygınlıklarına gölge düşüreceği endişesi.

Kalaycı gizli dil, günlük iletişim ihtiyacını karşılamaktan öte, yalnızca

yukarıda sıralanan sebeplerden dolayı kullanılır. Kelime sayısı 150 ile 200

arasındadır. Temel filler, ana organlar, şahıs zamirleri ve renkler, başlıca kavramlar

(sevinç, üzüntü vb.) Kalaycı dilinde yer almamaktadır. Bir sözcük ile birçok durum

ya da kavram anlatılmaktadır. Örneğin, yıkım sözcüğü, ''büyük, fazla; olumlu, yi,

güzel, değerli, üstün''; kös sözcüğü de ''küçük az; olumsuz, kötü, çirkin, değersiz,

aşağılık'' gibi birçok anlamı karşılar. Bu bize, dilin çok sınırlı durumlarda kullanılan

bir ''ihtiyaç dili'' olduğunu göstermektedir. Söz konusu 'sınırlılık', genel dille

ifadelendirilmekten kaçınılan ara bir alanı kapsar. Gizli iletişim ihtiyacı

karşılandıktan sonra genel dil yeniden devreye girer.

60

Zeki Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir

2003, s. 49-50.

61

Ali Güler-Suat Akgül-Atilla Şimşek, Türklük Bilgisi, Tamga Yay., Ankara 2001, s. 108.

37

Kalaycı dilinin tarihi ile ilgili kaynaklarda bilgiye rastlanmadı. Sözlü

kaynaklarda ise bu dili, herkesin, babasından, ustasından öğrendiği tespit edildi.''62

Kalaycı esnafının bu dili kullanmalarındaki amacı; ticari konularda başarı

sağlamak ve ticaretteki gizlilik düşüncesini korumaktır. Kalaycı esnafı kendi

aralarında bu dili kullanarak müşterinin anlamaması için ürünlerini daha iyi satma

yoluna gitmeyi tercih etmişlerdir.

Sözlere bakıldığında bu dili bilmeyenin anlaması mümkün değildir. Bu dili

bilenler ticaret hayatında kendilerine bir başarı kazandırmışlardır.

Caferoğlu özellikle Burdur, Muğla yörelerimizi dolaşarak bu bölgedeki

Kalaycı esnafının kullandıkları sözcükleri toparlamıştır.

1.2.3.1. KALAYCI DİLİNE AİT BAZI CÜMLELER

1. Arabişine palanduz kösle, avanalım. (Ata eğer koy (eğerle), dolaşalım.) (Kay.)

2. Arap işini yıkım et. (Atı hazırla.) (Muğ.) (Caf.) (Kay.)

3. Aydınalişi mekçi nasıfını çeklemedi. (Kadın, kalaycı dilini anlamadı.) (Kay.)

4. Aydınalişi nasıf köslüyor. (Kadın yemek pişiriyor.) (Kay.)

5. Aydınalişi tuna kös. (Kadın çok çirkin.) (Kay.)

6. Bellibol tuna yıkımdır. (Bellibol'u çok güzeldir.) (Kay.)

7. Ben onun genende nasıfını yıkım çekliyerek dünedim. (Ben onun karşısında lâfını

doğru bilerek durdum.) (Kay.)

8. Bi meterek avanıyo pelle gıralım. (Önümüzdan bir köylü geliyor, hiç olmazsa bir

kazan satalım.) (Muğ.) (Caf.)

9. Bir küllin işi yıkım et, bir manak kösle, bi de kökenceli yıkım et. (Bir piliç kes,

biraz yoğurt koy; bir de karpuz kes. biz fakiriz, bu da kafi gelir.) (Muğ.) (Caf.) (Kay.)

10. Bir mertek avanıyo, pelle gıralım. (Bir köylü (yabancı) geliyor, kazan satalım.)

(Kay.)

11.Bir yıkım metrek ovanmış; bu da bizim zındanda dünyecek; biraz yıkım nasıf_otu

kösle. (Bir temiz adam geliyor; bu bizim evde misafir kalacaktır; iyi yemek hazırla.)

(Muğ.) (Caf.) (Kay.)

62

Akar, ''Kalaycı Dili'', Kültür Tarihimizde Gizli Diller ve Şifreler, s. 38.

38

12. Böyle postaişi ovatdığınıza tun yıkındım. (Böyle (bir) mektup gönderdiğinize

fazlası ile memnun oldum.) (Kay.)

13. Bu merteği çiyceleyelim. (Bu müşteriyi (adamı) kazıklayalım.) (Kay.)

14. Bundan ötürü, tuna kös-oldum. (Bundan dolayı, çok müteessir oldum.) (Kay.)

15. Cemal-işi yıkım düvelere yıkım çapannara sürtdürülmüştür. (Deve, güzel kızlara

güzel kadınlara yedirilmiştir.) (Kay.)

16. Cimitciye ovanıyon. (Namaza gidiyorum.) (Akar)

17. Çaapan avanıyodu, çecik ettim. (Kadın geliyordu, ona göz ettim.) (Akar)

18. Çapan yavşak köslemiş.(Kadın çocuk doğurmuş.) (Akar)

19. Çeklediğime nazaran yavşak kayışçı imiş. (Anladığıma nazaran (bu) zat (kimse)

hırsız imiş.) (Kay.)

20. Çilengeri kös_et. (kantarı kaydır.) (Muğ.) (Caf.) (Kay.)

21. Deneyimdeki pallenin zindanından nasıf gırğel. (Elindeki kap sahibinin evinden

ekmek getir.) (Bur.) (Caf.) (Kay.)

22. Dinlice nasıfı köslüyor. (Buğday ekmeği yiyor). (Kay.)

23. Dinlice nasıfı sürtüyor. (Buğday ekmeği yiyor.) (Muğ.) (Caf.) (Kay.)

24. Düve dabanıyla avanıyo. (Kız, erkek arkadaşıyla geziyor.) (Kay.)

25. Garaaç gırgel. (Kahve getir.) (Bur.) (Caf.) (Kay.)

26. Genek kösleep-duru. (Kumar oynuyor.) (Akar)

27. Genek, Bellibol, Kavaklıdere tuna yıkım nasıf-kösler. (Genek, Bellibol,

Kavaklıdere (köyleri) çok iyi birbiriyle konuşur.) (Kay.)

28. Geneme ovatmamış, çekletmemiş olsanız, mertek ovanacaktı, genemiz de

çeklemiyecek fak olacakdık, tuna yıkım ederim. (Bana göndermemiş (ve)

anlatmamış olsaydınız, adam kaçacaktı (ve) biz de (meseleyi) anlamayacak fena

olacaktık, çok teşekkür ederim.) (Kay.)

29. Geneme ovattığınız postacı işinde merteklerimizin nasırlandığı Pallacı dilinin

çekletilmesini yıkın ediyorsunuz. (Bana gönderdiğiniz mektupta adamlarımızın

konuştuğu Kalaycı dilinin anlatılmasını çok istiyorsunuz.) (Kay.)

30. Geneme ovattığınız postacı_işinden çekledim ki genenize ovatılmamış. (Bize

gönderdiğiniz mektuptan anladım ki size gönderilmemiştir.) (Kay.)

39

31. Genenize aygıtları ovatmış olan yavşağa Moğladan genemize ovandığına

nasıflandım. (Size erzak getirmiş olan arkadaşa Muğla'dan buraya geldiğinde

sordum.) (Kay.)

32. Geneyinde kös mazın mı yıkım mazın mı? (elindeki çifte tüfeği mi? Yoksa

mavzer mi?) (Muğ.) (Caf.) (Kay.)

33. Karamancılık kösledim. (Hırsızlık yaptım, çaldım.) (Akar)

34. Kasıflığı fak olmuş. (Ağzı bozulmuş, ağzını bozmuş.) (Muğ.) (Caf.) (Kay.)

35. Kös managadı gek geli. (Saklan, muhtar geliyor.) (Kay.)

36.Kös mertekler genende köslemezler. Mertekler fak_edeceyim deseniz nasıflanmaz

ovanırlar, kös olurlar. Yanbollardan tuna fak olurlar. (Yabancılar yanında (bu dili)

konuşmazla, adamların öldüreceğim deseniz konuşmaz kaçarlar, darılırlar.

Jandarmadan Çok korkarlar.) (Kay.)

37. Kulak kişiyim. (İki kişiyiz.) (Kay.)

38. Meekçi gel yemenişine avanalım yemenişi süyütelim. (Arkadaşım gel kahveye

gidip 'orada' bir kahve içelim.) (Akar)

39. Mekçi bahar gır. (Sigara ver.) (Akar)

40. Mekçi nasıfı kösleyelim. (Kalaycı dili konuşalım.) (Kay.)

41. Mekçi naslığı çekliyo mun.(Kalaycı dili biliyor musun?) (Akar)

42. Mesevle galak birleri, çapannarı, düveleri, mertek-yavşakları, cibiççileri, yıkım_

cibiççiler, nasıf_köslemezler ve çeklemezler. (Mesevle zenginleri, kadınları, kızları,

çocuklar, hocaları, muallimleri, birbiriyle (bir dilde) konuşmazlar ve anlamazlar.)

(Kay.)

43. Mesevle mertekleri gılav nasıf-kösler, çeklerler. (Mesevle adamları (bu dili) az

konuşur, (fakat) anlarlar.) (Kay.)

44. Mesevle metrekleri mekçi nasılını gılav nasıf kösler. Genek metrekleri tuna

yıkım kösler. (Mesevle (Çayboyu) adamları kalaycı dilini az konuşur. Genek

(Menteşe) adamları çok iyi konuşur.) (Kay.)

45. Metireen yavşaana guubalıkkösledim, dünedi mi bilmem. (Adamın çocuğuna bir

taş attım, değdi mi bilmiyorum.) (Akar)

46. Metireğin düvesi yıkımmış, kediledikleri yavşak kösümüş. (Adamın kızı

güzelmiş ama evlendirdikleri çocuk kötüymüş.) (Akar)

40

47. Metireğin zındanında düneyelim mi? (Adamın evinde misafir kalalım mı?)

(Akar)

48. Metirek genek avandırmış, tuna yıkım. (Adam araba almış, çok güzel.) (Akar)

49. Metirek mutaf işini kös etmiş. (Adam bıyığını kesmiş.) (Akar)

50. Metirekden palleleri avandırdın mı? (Müşterinin kaplarını getirdin mi?) (Akar)

51. Metrege yıkım kös_olduğumu nasıfladım. (Adama (yabancıya) çok yanıldığımı

söyledim.) (Kay.)

52. Metrek galak biri, yıkım nazilli gırdı. (Adam zengin biri, iyi para verdi.) (Kay.)

53. Metrek hacıalişi köslüyor. (Adam türkü söylüyor.) (Kay.)

54. Metrek yıkım kişi, gılav söyle. (Adam (müşteri) iyi biri, ucuz söyle.) (Kay.)

55. Morını yıktığım. (Küfür sözü.) (Kay.)

56. Nasıf marat sürtelim. (Ekmek, yemek yiyelim.) (Kay.)

57. Nasıf ovat, nasıflandı, çekletti. (Ekmek gönder, dedi, söyledi.) (Kay.)

58. Nasıfçı nasıf köslüyo. (Fırıncı ekmek pişiriyor.) (Kay.)

59. Naslında gubalık dibo. (Ağzında dişi yok.) (Akar)

60. Nazileyi kılavgır. (Parayı az al.) (Bur.) (Caf.) (Kay.)

61. Nazili dibo. (Param yok.) (Akar)

62. Nazili ovatma. (Para alma.) (Kay.)

63. Nazillesini fek etdim. (Parasını aldım.) (Kay.)

64. O yıkım gitilleri çamışını yıkım galak birine ovattım. (O iyi fasulyeleri,

çamfıstığım toptan hürmetli bir kimseye gönderdim.) (Kay.)

65. Ovan metrek pelle kendileyecek tipisini yıkım_et. (Gelen müşteri bakır alacak,

deliğini 'bozukluğunu' düzelt.) (Muğ.) (Caf.) (Kay.)

66. Ovatma Naziliye. (Para alma.) (Muğ.) (Caf.) (Kay.)

67. Pallacı dili nasıflanması tuna yıkımdır. (Kalaycı dilinin konuşulması pek hoştur.)

(Kay.)

68. Pallacı dili saçak patal zamanından beri nasıflanılan sama nasıflan-madır.

(Kalaycı dili, üç yüz seneden beri konuşulan bir konuşmadır.) (Kay.)

69. Pallesini avandırdığımız metirek nasıf maratı avandırdı mı? (Kaplarını

kalayladığımız müşteri yemek getirdi mi?) (Akar)

70. Pâtallar yıkım ama nazillisi tuna. (Elbiseler güzel ama fiyatı pahalı.) (Kay.)

41

71. Postacı işi yazıp ovatacakdım, çekletmiş oldunuz. (Mektup yazıp gönderecektim,

hatırlatmış oldunuz.) (Kay.)

72. Sağmı kalın ğenek nasıfla. (Bir beyaz mecidiye söyle.) (Muğ.) (Caf.) (Kay.)

73. Samanlığın kös mü? (Kulağın kötü mü 'sağır mısın?') (Kay.)

74. Samı nazilli pir geliyo, palle gıralım. (Paralı bir müşteri geliyor, bakır satalım.)

(Kay.)

75. Sana bir nezleci piri kırdım.(Sana bir paralı müşteri getirdim.) (Bur.) (Caf.)

(Kay.)

76. Selam ovat yıkım oldum dedi, deye çekledi. (Selam götür, çok memnun oldum

dedi, diye söyledi.) (Kay.)

77. Senin düve tuna yıkımmış. (Senin kız çok güzelmiş.) (Kay.)

78. Söğüt kökü avandır. (Su getir!) (Kay.)

79. Söğüt köküne dineyelim. (Yıkanalım.) (Kay.)

80. Söyüt kökü kösliyor. (Su döküyor.) (Muğ.) (Caf.) (Kay.)

81. Söyüt kökü sürtüyor. (Su içiyor.) (Kay.)

82. Söyüt_kökü sürtüyor. (Su döküyor.) (Muğ.) ( Caf.)

83. Şu yıkımı ovadacağım. (Şu güzeli alacağım.) (Muğ.) (Caf.) (Kay.)

84. Tantır avandırdın mı?(Müşteriden odun getirdin mi?) (Akar)

85. Tuna managadı kös oldu. (Belediye başkanı çok kızdı.) (Kay.)

86. Tuna pirin avanıyoru. (Baban geliyor.) (Akar)

87. Tuna yanbol kös- oldu, tüneme ovan. (Reis kızdı, durma kaç. (Kay.)

88. Tuna yıkım ederim. (Çok teşekkür ederim.) (Kay.)

89. Tuna yıkım galak piri. (Çok iyi zengin kimse.) (Kay.)

90. Tuna yıkım oldum. (Çok memnun oldum.) (Kay.)

91. Tuna zındana avandım. (Şehre gittim.) (Kay.)

92. Tuna_yanbol kös_oldu tüneme ovan. (Reis kızdı durma kaç.) (Muğ.) (Caf.)

93. Yabana avandım. (Gurbete gittim.) (Kay.)

94. Yambolu geliyo, mazın köset, tabii işimden kırcak. (Jandarma geliyor, tabancayı

sakla, tabii elimden alacaktır.) (Muğ.) (Caf.) (Akar)

95. Yanbol nereye ovanıyor. (Efendi nereye gidiyor.) (Muğ.) (Caf.) (Kay.)

96. Yanbollar avanıyoru çilengeri kös edin. (Jandarma geliyor, bıçakları saklayın.)

(Akar)

42

97. Yanbolu geliyo, mazın kös et, tabiî işimden kırcak. (Jandarma geliyor, tabancayı

sakla, tabiî elimden alacaklar.) (Kay.)

98. Yavşak doreyliyi ovat yanbol kös_edecek. (Çocuk katırı kaçır, memur olacak.)

(Muğ.) (Caf.) (Kay.)

99.Yavşakla genezine ovatmış olduğum yıkım gitil, sama çekim çamışının

sürtülmediğini ovatılmadığını çeklettiniz. (Arkadaşla size göndermiş olduğum iyi

fasulye, bir okka çamfıstığının yenilmediğini, getirilmediğini anlattınız.) (Kay.)

100. Yavşaklar avanıyo. (Çocuklar geziniyor, oynuyor.) (Kay.)

101. Yemenişine nazili gırıyon mu?(Çayın parasını alıyor musun?) (Akar)

102. Yemenişine nazilli ovat. (Çayın parasını ver.) (Akar)

103. Yıkım (İyi parası çok.) (Bur.) (Caf.)

104. Yıkım çekler, galak_biri. (Çok iyi anlar, beyefendi.) (Kay.)

105. Yıkım mı kös mi? (Parası çok mu? Az mı?) (Bur.) (Caf.) (Kay.)

106. Yıkım nazili kösledim. (İyi para kazandım.) (Kay.)

107. Yıkım nazili kösleyemedik. (İyi para kazanamadık.) (Kay.)

108. Yıkım pirinin geneyine. (Eşrafın (veya muhtarın) yanına (evine.) (Muğ.) (Caf.)

(Kay.)

109. Yıkım. (Çok (parası) bol). (Kay.)63

/64

/65

1.2.3.2. KALAYCI DİLİNE AİT SÖZCÜKLER

alagırık: Sevilmeyen insanlara söylenen bir söz. (Kay.) (Kal.)

amma yıkım: Çok güzel. (Kay.) (Kal.)

arab_işi: At; kelimeyi yanlış olarak arab aşı şeklinde 'at, beygir' manalarında

zabteylemiştir. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

arabalişi: Katır; kelime arab+ali+işi'nden terkip edilmiştir. (Muğ.) (Caf.) (Kay.)

(Kal.)

arabişi: At. (Kay.) (Kal.)

arap ali işi: katır. (Akar) (Kal.)

arap aşı: At, beygir. (Akar) (Kal.)

Ahmet Caferoğlu, Anadolu Ağızlarından Toplamalar, TDK Yay., Ankara 1994, s. 189-190.
Akar, ''Kalaycı Dili'', Kültür Tarihimizde Gizli Diller ve Şifreler, s. 49-50.
Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 55-60

43

arap el işi: Katır. (Akar) (Kal.)

arap işi: Katır. (Akar) (DS. C. 1) (Kal.)

arap süleyman: Zeytin. (Akar) (Kal.)

avan-: Gitmek, gezmek, dolaşmak. (Akar) (Kal.)

avan-: 1. Gezmek, dolaşmak. 2. Getirmek. (Kay.) (Kal.)

avan: Git! (Kay.) (Kal.)

avanak: Cahil, anlamaz, tecrübesiz, aptal. (Kay.) (Kal.)

avandır-: Bir şeyin yerini değiştirmek. (Akar) (Kal.)

avandır: Getir! (Kay.) (Kal.)

avanık gel-: Gelmek. (Akar) (Kal.)

avanık: Alnı beyaz sığır. (Akar) (Kal.)

avanmak: Gezmek, dolaşmak. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

aydın eşi: Kız. (Akar) (DS. C. 1) (Kal.)

aydın işi: İncir. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

aydın zındanı: Ahır, ağıl. (Akar) (Kal.)

aydın: 1. Eşek. 2. Beygir. (Kay.) (Kal.)

aydın: Eşek. (Akar) (Kal.)

aydın: Eşek. (Muğ.) beygir. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

aydınelişi: Gelin. (Akar) (Kal.)

aydınerişi: İncir. (Akar) (Kal.)

aydınişi: İncir. (Akar) (Kal.)

aydınyerişi geneği: Genelev. (Akar) (Kal.)

aydınyerişi: İncir. (Akar) (Kal.)

aygıt: Erzak. (Kay.) (DS. C. 1) (Kal.)

ayı işi: Armut. (Kay.) (Kal.)

badra-: Konuşmak. (Kay.) (Kal.)

bahar işi: Sigara. (Akar) (Kal.)

bahar: Sigara. (Akar) (DS. C. II) (Kal.)

bahar: Tütün. (Akar) (DS. C. II) (Kal.)

bahar: Tütün, tütün kesesi. (Muğ.) (Caf.) (Kay.) (DS. C. II) (Kal.)

benedik: Kalay. (Akar) (Kal.)

cecik: Göz. (Akar) (Kal.)

44

cemal_işi: Deve. < Ar. cemel + işi kelimesinden. (Kay.) (Kal.)

cemale: Deve. (Akar) (Kal.)

cemele: Deve. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

cemile: Deve. (Akar) (Kal.)

cemre: Deve. Bk. cemele. (Kay.) (Kal.)

cibiççi: Hoca, öğretmen. (Kay.) (Kal.)

ciğce: Erkeklik organı. (Akar) (Kal.)

cilenger: Bıçak. (Kay.) (Kal.)

cimitci: Öğretici. (Akar) (Kal.)

cimitci: Sarıklı hoca. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

cimitci: 1. İmam. 2. Öğretmen. (Kay.) (Kal.)

cink: Para. (Akar) (Kal.)

ciyce: Et; erkeğin cinsel organı. (Akar) (Kal.)

çamışı: Çamfıstığı. < cam + işi kelimesinden. (Kay.) (Kal.)

çapan: Gelin, umumiyetle kadın. (Bur. Muğ.) (Caf.) (Kay.) (DS. C. III) (Kal.)

çapan: Kadın. (Akar) (Kay.) (DS. C. III) (Kal.)

çapannar: Kadınlar. < çapan+lar çokluk ekinden. (Kay.) (Kal.)

çecik: Göz. (Bur.-Muğ. ) (Caf.) (Akar) (Kal.)

çecik-çeçik: Göz. (Kay.) (Kal.)

çeciksiz: Gözsüz. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

çeçik: Çeçik. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

çekim: Okka. (Kay.) (Kal.)

çekle-: 1. Anlamak, bilmek. 2. Bakmak, görmek. 3. Söylemek. 4. Hatırlamak. (Kay.)

(Kal.)

çekle-: Bakmak, tanımak, anlamak. (Akar) (Kal.)

çeklemek: Bakmak, görmek. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

çeklet-: Hatırlatmak. 2. Anlatmak. (Kay.) (Kal.)

çekletil-: Anlatılmak. (Kay.) (Kal.)

çelişci: Çalgıcı, müzisyen. (Akar) (Kal.)

çemender: Eşek. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

çene: Az. (Akar) (Kal.)

çene: Ceviz. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

45

çeneişi: Ceviz. (Akar) (Kal.)

çıbığ_işi: Üzüm. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

çıbık_işi: Üzüm. < çubuk + işi kelimesinden. (Kay.) (Kal.)

çice: Et. (Akar) (Kay.) (Kal.)

çiçe: 1. Koyun, keçi. 2. Et. (Kay.) (Kal.)

çiçe: Et. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

çilenger: Bıçak. (Akar) (Kal.)

çilenger: Kantar, saat. (Akar) (Kal.)

çilenger: Kantar. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

çilenger: 1. Kantar. 2. Bıçak. (Kay.) (Kal.)

çimendifer: Eşek. (Akar) (Kal.)

çiyçele-: Kazık atmak, malın fiyatını olduğundan yüksek söylemek. (Kay.) (Kal.)

çiye: Et. (Bur.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

çorbalık: Ağız. (Akar) (Kal.)

çubuk işi: Üzüm. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

daban: 1. On lira. 2. Bir kızın erkek arkadaşına verilen ad. (Kay.) (Kal.)

daban: Oruspu, uygunsuz işi yapan kadın. (Akar) (Kal.)

dabanpatıga: Yirmi. (Akar) (Kal.)

daraylı: Beygir. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. IV) (Kal.)

daraylı: Katır, at. (Akar) (DS. C. IV) (Kal.)

dareyli: Katır. (Akar) (Kay.) (DS. C. IV) (Kal.)

davar: Keçi. (Akar) (Kal.)

deney: El, yan, taraf, nezd. (Bur.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

deniz köpüğü: Sabun. (Akar) (Kal.)

deniz köpüyü-köpüğü: Tuz. (Kay.) (Kal.)

deniz köpüyü: Tuz. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

dereyli: Katır. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

dib: Anüs. (Akar) (DS. C. IV) (Kal.)

dibi: Anüs. (Akar) (Kal.)

dibo: Yok. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

dine-: 1. Uyumak. 2. Ölmek. 3. Oturmak. (Kay.) (Kal.)

dinemek: Ölmek. (Akar) (Kal.)

46

dinet-: Öldürmek. (Kay.) (Kal.)

dinlice: Buğday. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

domuz çukuru: Kalaylanacak kapların yıkandığı yer. (Kay.) (Kal.)

düne-: 1. Misafir olmak, gecelemek. 2. Durmak. < tüne- kelimesinden. (Kay.) (Kal.)

dünek pirisi: Ev sahibi. (Akar) (DS. C. IV) (Kal.)

dünemek: Misafir kalmak. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

dünemiş: Ölü, uyumuş. (Akar) (Kal.)

dünet-: Öldürmek. (Akar) (Kal.)

düve: Genç kız. (Akar) (Kal.)

düve: Kız çocuğu. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

ellez: Zeytin. (Akar) (Kal.)

fak etmek: Mahvetmek. (Akar) (Kal.)

fak etmek: Tuvalet etmek, ırza geçmek. (Akar) (Kal.)

fak_et-: 1. Bozmak. 2. Fenalık yapmak, zulmetmek. 3. Tuvaletini yapmak. < Ar. fekk

'bozma, koparma, kesme' + Tk. et- fiilinden. (Kay.) (Kal.)

fak_etmek: Bozmak, fenalık yapmak, zulm etmek. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

fak_ol-: 1. Fena olmak, bozulmak. 2. Korkmak, çekinmek. < Ar. fekk + Tk. ol-

fiilinden. (Kay.) (Kal.)

faklık: Burun. (Akar) (Kal.)

faklık: Tuvalet. < Ar. fekk + Tk. /+lık/ ekinden. (Kay.) (Kal.)

fas fişle-: Körüklemek. (Kay.) (Kal.)

fatika: Beş. Bk. fakta. (Kay.) (Kal.)

fatka: Beş. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

fek_et: 1. Almak. 2. Vurmak, kesmek, öldürmek. < Ar. fekk +Tk. et- fiilinden.

(Kay.) (Kal.)

gacav: Çingene. (Akar) (Kal.)

gaco: Çingene. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. VI) (Kal.)

gacov: Çingene. (Akar) (Kal.)

galak: Hürmetli, itibarlı kimse, bey, beyefendi, zengin kimse; yüksek tabakaya

mensup birisi. (Kay.) (Kal.)

galın: Beyaz. (Akar) (Kal.)

galıngenek: Yedi. (Akar) (Kal.)

47

gara aç: Kahve. < kara + ağaç. (Kay.) (Kal.)

gara sulu: Su testisi. (Kay.) (Kal.)

garaaç: Kahve. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

garamancı: Hırsız, haydut. (Akar) (Kal.)

garamancılık: Hırsızlık. (Akar) (Kal.)

gatıglı: Rakı, şarap. (Akar) (Kal.) (Kal.)

gayış et-: Hırsızlık yapmak. (Akar) (Kal.)

gayış etmek: El çabukluğu ile hırsızlık yapmak. (Akar) (Kal.)

gayış kösle-: Hırsızlık yapmak. (Akar) (Kal.)

gayış: Hırsızlama, çalma. (Akar) (Kal.)

gayışçı: Hırsız. (Akar) (Kal.)

genek köslemek: Kumar oynamak. (Akar) (Kal.)

ğenek: 1. Yan, el, nezd, ev. 2. Mecidiye. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

genek: Araç gereçler, kumar. (Akar) (Kal.)

geneme: Bize. (Kay.) (Kal.)

genemiz: Bura. (Kay.) (Kal.)

genemize: Buraya. (Kay.) (Kal.)

genende: Karşısında. (Kay.) (Kal.)

geneniz: Siz. (Kay.) (Kal.)

genenize: size. (Kay.) (Kal.)

geney: 1.El. 2. Yan. (Kay.) (Kal.)

gıcırık: Esmer. (Akar) (Kal.)

gılav düve: Küçük kız çocuğu. (Akar) (Kal.)

gılav yavşak: Küçük erkek çocuğu. (Akar) (Kal.)

gılav: 1. Az. 2. Küçük, ufak. 3. Ucuz. (Kay.) (DS. C. VI) (Kal.)

gılav: Az, küçük, kısa. (Akar) (DS. C. VI) (Kal.)

gılav: Ucuz. (Akar)(Kal.)

gıllı: Anlamaz, cahil, avanak, aptal. (Kay.) (Kal.)

gıpı: Anüs. (Akar) (Kal.)

gır ğel: Gel. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

gır-: 1. Gelmek. 2. Satmak, Abdal. 3. Vermek. Bk. kır- (Kay.) (Kal.)

gırmak: Almak, getirmek. (Akar) (Kal.)

48

gırmak: Satmak. (Akar) (Kal.)

gırmak: 1. Gelmek. (Bur.) 2. Satmak. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

gırpı-gîpı: 1. Arka taraf. 2. Kalça. (Kay.) (Kal.)

gırtıl: Buğday, arpa. (Akar) (Kal.)

gırtıl: Bulgur, pilav. (Bur.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

gıtıl: Buğday, arpa. (Akar) (Kal.)

gitil: Fasulye. (Kay.) (Kal.)

gubalık: Diş. (Akar) (Kal.)

gubalık: Taş. (Akar) (Kal.)

gulak partal: İki lira. (Kay.) (Kal.)

gulak: İki. (Akar) (Kay.) (Kal.)

gulakpatıga: On. (Akar) (Kal.)

gulakpatıgadansamieksik: Dokuz. (Akar) (Kal.)

gulaksacayak: Altı. (Akar) (Kal.)

gulaktaban: Sekiz. (Akar) (Kal.)

hacalişi: Yalan; tv, radyo. (Akar) (Kal.)

hacıalişi kösle-: Türkü söylemek, düğün etmek. (Kay.) (Kal.)

hacıalişi: Yalan < hacı + ali + işi kelimelerinden. (Kay.) (Kal.)

hala: Yıkamak. (Akar) (Kal.)

halacı: (Kalaylanan kapları) yıkayıcı. (Akar) (Kal.)

haleyici: Çırak. (Kay.) (Kal.)

havla- : Havlu ile silmek. (Kay.) (Kal.)

haydar: Eşek. (Bur.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

imam işi kösle-: Namaz kılmak. (Kay.) (Kal.)

imam işi köslüyor: Namaz kılıyor. (Kay.) (Kal.)

imam_işi: Cami, namaz < imam + işi kelimelerinden. (Kay.) (Kal.)

imamişi: Namaz. (Akar) (Kal.)

iş: El. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

kakavay: Çingene. (Akar) (Kal.)

kalın genek: Gümüş mecidiye. (Akar) (Kay.) (Kal.)

kalın: 1. Beyaz. Umumî Türk argosunda 'paralı, zengin.' (Kay.) (Kal.)

kalın: Beyaz. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

49

kalınğenek: Gümüş mecidiye. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

karamancı: Hırsız. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (DS. C. VIII) (Kal.)

kâsıflık: Ağız. (Kay.) (Kal.)

katırlı sürt-: Rakı içmek. (Kay.) (Kal.)

katırlı: Rakı. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

kayış et-: Çalmak. (Kay.) (Kal.)

kayışçı: Hırsız. (Kay.) (DS. C. VIII) (Kal.)

kedilemek: Evlendirmek. (Akar) (Kal.)

kemer _alişi: Soğan < kemer + ali + işi'nden. (Kay.) (Kal.)

kemer işi: Soğan, sarımsak. (Akar) (Kal.)

kemer işi: Soğan. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

kemeraliişi: Soğan. (Akar) (Kal.)

kemerelişi: Soğan. (Akar) (Kal.)

kemerişi: Soğan. (Akar) (Kal.)

kendile-: 1. Satmak. 2. Almak, satın almak. (Kay.) (Kal.)

kendilemek: Satmak. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

kendir: İp. (Bur.-Muğ. ) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. VIII) (Kal.)

kılav gır-: Az almak, ucuz vermek. (Kay.) (Kal.)

kılav: Az, küçük, kısa. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

kılavgır: Az al. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

kır-: Almak, getirmek. (Kay.) (Kal.)

kırıtıl sapı: Saman. (Muğ.) (Caf.) (DS. C. VIII) (Kal.)

kırmak: Almak, getirmek. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Kal.)

kırtıl sapı: Saman. (Akar) (DS. C. VIII) (Kal.)

kırtıl: Arpa. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

kirtil sapı: Saman. (Kay.) (DS. C. VIII) (Kal.)

köken işi: Kavun, karpuz, bostan türü şeyler. (Akar) (Kal.)

köken_işi: Üzüm, kavun, karpuz. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

köken_işi: Üzüm, kavun, karpuz ve emsali. < köken + işi kelimelerinden. (Kay.)

(Kal.)

kökenceli: Karpuz. (Kay.) (Kal.)

kökençeli: Karpuz. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

50

kökençeli: Üzüm, kavun, karpuz. (Akar) (Kal.)

kös et-: Saklamak, gizletmek, kaçırmak, kaydırmak. (Kay.) (Kal.)

kös etmek: Saklamak, gizletmek, kaydırmak. (Akar) (Kal.)

kös metirek: Jandarma, polis, belalı adam. (Akar) (Kal.)

kös ol-: 1. Müteessir olmak, kızmak, darılmak, hiddetlenmek. 2. Eski, kötü, fena

olmak. (Kay.) (Kal.)

kös palle: Eski bakır. (Kay.) (Kal.)

kös partal: Eski elbise. (Kay.) (Kal.)

kös: 1. Fena, kötü, çirkin. 2. Eski. 3. Öfke. 4. Az, azıcık. (Kay.) (Kal.)

kös: 1. Az (Bur.) 2. Çirkin, fena, kötü, eski. (Muğ.) (Caf.) (DS. C. VIII) (Kal.)

kös: Kötü, çirkin. (Akar) (DS. C. VIII) (Kal.)

kös_etmek: Saklamak, gizletmek, kaydırmak. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

kösgenek: Çanak, tabak. (Akar) (Kal.)

kösgenek: Tuz ruhu, asit. (Akar) (Kal.)

kösle-: 1. Kendinden önceki bir isimle kullanılan bir söz. nazilikösle- gibi. 2.

Koymak, hazırlamak. (Kay.) (Kal.)

köy managadısı: Muhtar. (Akar) (Kal.)

kulak fatka-kulak fatika: On. (Kay.) (Kal.)

kulak fatka: On. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

kulak sacyak buçuk: Yedi. (Kay.) (Kal.)

kulak sacyak: Altı. (Kay.) (Kal.)

kulak taban buçuk: dokuz. (Kay.) (Kal.)

kulak taban: Sekiz. (Kay.) (Kal.)

kulak: İki. (Muğ.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

kurbaalık: Taş. (Akar) (Kal.)

kurbağalık kösle-: Taş atmak. (Kay.) (Kal.)

kurbağalık köslüyor: Taş atıyor. (Kay.) (Kal.)

kurbağalık: Taş. (Kay.) (Kal.)

külli işi: Tavuk, yumurta. (Akar) (Kal.)

küllig işi: Piliç ve buna benzer bilumum kuşlar. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

küllig: Polis. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

külliişe: Yumurta. (Akar) (Kal.)

51

küllin işi: Piliç ve buna benzer bilumum kuşlar. (Kay.) (Kal.)

küllin: Piliç. (Akar) (Kal.)

küllin: Polis. (Kay.) (Kal.)

küllinişi: Piliç. (Akar) (Kal.)

küllük işi: Yumurta. (Kay.) (Kal.)

kütük suyu: Kahve. (Kay.) (Kal.)

lobiya: Fasulye. (Akar) (Kal.)

managadı: 1. Köpek. 2. Muhtar, jandarma ve polis gibi devlet görevlileri için

kullanılan tabir. Bk.menegadı. (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

managadı: Köpek. (Akar) (DS. C. IX) (Kal.)

manak: Yoğurt. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

manayır: Peynir. (Akar) (Kal.)

manegadı: Köpek. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (DS. C. IX) (Kal.)

mangır: Para. (Kay.) (Kal.)

manigadı: Köpek. (Akar) (DS. C. IX) (Kal.)

marat: Aş, yemek. (Akar) (DS. C. IX) (Kal.)

marat: Yemek. (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

matarak: Çırak. (daha fazla istihza makamında.) (Kay.) (Kal.)

mazın: Tabanca, silah, demir ve umumiyetle demire mütaallik her bir şey; mavzer.

(Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

mekçi nasıfı: Kalaycı dili. (Kay.) (Kal.)

mekçi naslığı: Kalaycı dili. (Akar) (Kal.)

mekçi: Kalaycı. (Akar) (Kay.) (Kal.)

meklemek: Kalaylamak. (Akar) (Kal.)

mekli: Kalaylı. (Akar) (Kal.)

menedik: Kalay. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

menegadı: Köpek. Bk. managadı. (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

menekçi: Kalaycı. (Akar) (Kal.)

meneklemek: Kalaylamak. (Akar ) (Kal.)

mentişe: Keder. (Kay.) (Kal.)

mentişeliyiz: Kederliyiz. (Kay.) (Kal.)

mertek çapan: Türk kadını. (Akar) (Kal.)

52

mertek: Köylü, adam, umumiyetle erkek müşteri. (Akar) (Kal.)

meterek: Adam, erkek, müşteri. Bk. metrek. (Kay.) (Kal.)

meterek: Metrek. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

metirek tuna: Yaşlı erkek. (Akar) (Kal.)

metirek yavşa: Genç erkek. (Akar) (Kal.)

metirek: Erkek. (Akar) (Kal.)

metrek çapan: Türk kadını. (Kay.) (Kal.)

metrek çapan: Türk kadını. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

metrek: 1. Yabancı (Türk), tanımadık bir kimse, adam. 2. Köylü, umumiyetle erkek,

müşteri. (Kay.) (Kal.)

metrek: Köylü, adam, umumiyetle erkek müşteri. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

metrek: Türk ve müslim erkek müşteri. (Akar) (Kal.)

molla hüseyin: Kükürt. (Akar) (Kal.)

musacalı: Bit, pire. (Akar) (Kal.)

mutaf işi: Saç, sakal, bilimum tüy. (Akar) (Kal.)

mutaf işi: Saç. (Akar) (Kal.)

mutaf: Cüzdan. (Akar) (Kal.)

mutaf: Kilim, çul. (Akar) (Kal.)

mutaf_bahar: Tütün kesesi. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

mutaf_işi: Saç, sakal, bıyık, kıl, yün. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

mutafa dünet-: Cüzdana koymak. (Akar) (Kal.)

nasıf _otu: Umumiyetle yemek, zahire. (Akar) (Kal.)

nasıf et-: Ekmek pişirmek. (Kay.) (Kal.)

nasıf etmek: Ekmek pişirmek. (Akar) (Kal.)

nasıf kösle-: 1. Birbiriyle konuşmak. 2. Ekmek pişirmek veya yemek. (Kay.) (Kal.)

nasıf köslemek: Ekmek hazırlamak, pişirmek veya yemek. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Kal.)

nasıf köslemek: Ekmek hazırlamak. (Akar) (Kal.)

nasıf otu: 1. Buğday. 2. Zahire, her yenen şey. (Kay.) (Kal.)

nasıf sürt- : Ekmek veya yemek yemek. (Kay.) (Kal.)

nasıf sürtmek: Ekmek yemek. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

nasıf süyüt-sürt: Yemek yemek. (Akar) (Kal.)

53

nasıf: 1. Ekmek. 2. Lâf, mükâleme, konuşma. 3. Dil. 4. Yemek. (Kay.) (DS. C. IX)

(Kal.)

nasıf: Ekmek. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Akar) (DS. C. IX) (Kal.)

nasıf_etmek: Ekmek pişirmek. (Bur.-Muğ. ) (Caf.) (Kal.)

nasıflama: Konuşma. (Kay.) (Kal.)

nasıflan-: Sormak, konuşmak, demek. (Kay.) (Kal.)

nasıflanıl-: Konuşulmak, sorulmak. (Kay.) (Kal.)

nasıflık: Ağız. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

nasıfsıra-: Acıkmak. (Kay.) (Kal.)

nasıfsıramak: Acıkmak. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

nasıfsız: Aç. (Akar) (Kal.)

nasıl_otu: Umumiyetle yemek, zahire. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

nasla- : Hatırlatmak, söylemek. (Kay.) (Kal.)

naslık: Ağız, lisan. (Akar) (Kal.)

nazile: Para. (Bur.) (Caf.) (DS. C. IX) (Kal.)

nazileci: Paralı, zengin. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

nazileci-nezleci: Paralı, zengin, varlıklı kimse. (Kay.) (Kal.)

nazile-nazili-nazille-nazilli: Para. (Kay.) (Kal.)

nazili: Para. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

nazilli: Nazili. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

nazilli: Para. (Akar) (Kal.)

ormanlıoğlu: Domuz. (Kay.) (Kal.)

ovan-: 1. Kaçırmak, gizlemek, saklamak. 2. Getirmek, gelmek. 3. Dolaşmak,

gezinmek. 4. Gelmek, gitmek. (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

ovan: Gelmek, gitmek. (Akar) (Kal.)

ovanmak: Gelmek, gitmek. (Muğ.) (Caf.) (DS. C. IX) (Kal.)

ovat-: 1. Göndermek, getirmek. 2. Aşırmak. 3. Kaçırmak. 4. Götürüp gitmek. 5.

Almak. 6. Çalmak. (Kay.) (Kal.)

ovatıl-: 1. Getirilmek. 2. Verilmek. (Kay.) (Kal.)

ovatmak: Almak, aşırmak, çalmak, götürüp gitmek. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

ovattı: Aldı, aşırdı, çaldı. (Kay.) (Kal.)

palandız: Eyer, semer. (Akar) (Kal.)

54

palandız: Semer, eğer, çul. (Muğ.) (Caf.) (Akar) ( Kay.) (Kal.)

palanduz: Semer, eğer, çul. Bk. palandız. (Kay.) (Kal.)

pallacı dili: Kalaycı dili, argosu. (Kay.) (Kal.)

pallacı: Kalaycı. (Kay.) (Kal.)

palle: Bakır kap. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

palle: Tencere, kap. (Akar) (Kal.)

palleci: Bakırcı, kalaycı. (Kay.) (Kal.)

palye: Bakır kap. (Kay.) (Kal.)

papil: Para. (Kay.) (Kal.)

partak: Ceket, pantolon. (Akar) (Kal.)

partal nazilli: Banknot. (Kay.) (Kal.)

partal nazilli: Pankanot. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

partal: 1. Para. 2. Yüz (100). 3. Elbise. 4. Banknot, lira. 5. Elbise, havlu, bez vs. gibi

şeyler. (Kay.) (Kal.)

partal: Çok kullanılmaktan yıpranmış, eskimiş. (Akar) (DS. C. XII) (Kal.)

partal: Elbise. (Bur.-Muğ. ) (Caf.) (Akar) (Kal.)

pâtal: 1. Elbise, havlu, bez vs. şeyler. 2. Para. 3. Yüz (100). Bk. partal. (Kay.) (Kal.)

patal: Yatak, elbise. (Akar) (Kal.)

patıga: Beş. (Akar) (Kal.)

patıgagulak: Yedi. (Akar) (Kal.)

patıgasamı: Altı. (Akar) (Kal.)

patika: Beş. Bk. fatka. (Kay.) (Kal.)

pelitçi: Ormancı. (Kay.) (Kal.)

pelle: Bakır kap, kazan. Bk. palle. (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

pelle: Palle. (Muğ.) (Caf.) (DS. C. IX) (Kal.)

pir: Müşteri, memur, eşraf. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

posta işi: Mektup. (Kay.) (Kal.)

postacı işi: Mektup. Bk. posta işi. (Kay.) (Kal.)

saban işi: Kazan. (Akar) (Kal.)

sac_ayak fatka: On beş. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

sac_ayak: Üç. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

sacakpatıga: On beş. (Akar) (Kal.)

55

sacayak fatka: On beş. (Kay.) (Kal.)

sacayak: Üç. (Akar) (Kay.) (Kal.)

sacıyak: Üç lira. (Kay.) (Kal.)

sacyak fatika: On beş. Bk. sacayak fatka. (Kay.) (Kal.)

sacyak: Üç. (Kay.) (Kal.)

saçak patal: Üç yüz. (Kay.) (Kal.)

saçak: Üç. Bk. sacayak-sacyak. (Kay.) (Kal.)

saçayak patıga: On beş. (Akar) (Kal.)

sağmı fatka: Bir beş. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

sağmı: Bir. (Muğ.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

sama: Bir. (Kay.) (Kal.)

sâma-samı: Bir. (Kay.) (Kal.)

samanlığı kös: Sağır kimse. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

samanlığı kös: Sağır, duymaz. (Akar) (Kal.)

samanlık: Kulak. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

samı: Bir. (Akar) (Kal.)

samuralık toklusu: Horoz. (Akar) (Kal.)

sarı genek: Altın. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

semet: Kaşık. (Akar) (DS. C. X) (Kal.)

sıpa olmak: Doğmak. (Akar) (Kal.)

simit: Kaşık. (Akar) (Kal.)

sinek işi: 1. Bal. 2. Şeker, umumiyetle tatlı. (Kay.) (Kal.)

sinek işi: Bal, şeker, tatlı. (Akar) (Kal.)

sinek işi: Bal. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

sivri: Kız. (Akar) (Kal.)

söğüt kökü sürt-: Su içmek. (Kay.) (Kal.)

söğüt kökü: Su, ırmak, deniz. (Akar) (Kal.)

söğüt kökü: Su. Bk. söyüt kökü. (Kay.) (Kal.)

söğüt köküne dine-: Yıkanmak, banyo yapmak. (Kay.) (Kal.)

söyüt kökü kösle-: Su dökmek. (Kay.) (Kal.)

söyüt kökü: Su. (Bur.-Muğ. ) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

sürt-: 1. Yemek. 2. İçmek. (Kay.) (Kal.)

56

sürtdürül-: Yedirilmek. (Kay.) (Kal.)

sürtül-: Yenilmek. (Kay.) (Kal.)

süyüt-/sürt: Yemek, içmek. (Akar) (Kal.)

şır: Süt. (Akar)(Kal.)

tabak iş: Pabuç. (Akar) (Kal.)

tabak işi: Ayakkabı. (Akar) (Kal.)

tabak işi: Pabuç, ayakkabı < Ar. debbağ 'tabak, sepici' + Tk. işi kelimesinden. (Kay.)

(Kal.)

tabak işi: Papuç. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

taban fatika: Yirmi. Bk. taban fatka. (Kay.) (Kal.)

taban fatka: Yirmi. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

taban patıga: Yirmi. (Akar) (Kal.)

taban: Dört. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

tabi işi: Ayakkabı. (Akar) (Kal.)

tabib işi: El. (Kay.) (Kal.)

tabiişe: Ayakkabı. (Akar) (Kal.)

tabiy işi: Ayakkabı. (Akar) (Kal.)

tabiy işi: Öküz, inek, keçi gibi dersinden de yararlanılan hayvanlar. (Akar) (Kal.)

tamamlakçı: Kap toplayan kişi. (Kay.) (Kal.)

tandır: Odun, ağaç. (Akar ) (Kal.)

tandır: Odun. (Akar) (Kal.)

tandırcı: Ormancı. (Akar) (Kal.)

tandırlamak: Dövmek. (Akar) (Kal.)

tantır köset-: Ateş yak! (Kay.) (Kal.)

tantır kösle-: Ateş yakmak. (Kay.) (Kal.)

tantır köslemek: Ateş yakmak. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

tantır yıkım et!: Ateş yak! (Kay.) (Kal.)

tantır yıkım et-: Ateş yakmak. (Kay.) (Kal.)

tantır yıkım etmek: Ateş yakmak. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

tantır: Ağaç, odun, umumiyetle tahta. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (DS. C. X) (Kal.)

tantır: Odun, ağaç, genellikle tahta. < Ar. tennûr 'fınn, tandır.' (Kay.) (DS. C. X)

(Kal.)

57

tantırla-: Dövmek. (Kay.) (Kal.)

tantırlamak: Dönmek. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

tantırlıyor: Dövüyor. (Kay.) (Kal.)

taraylı: At. (Akar) (Kal.)

tipi: Anüs. (Akar) (Kal.)

tipi: Bozukluk, delik. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

tipile-: Delmek. (Kay.) (Kal.)

tuna çapan: Yaşlı kadın. (Akar) (Kal.)

tuna managadı: Vali, belediye başkanı, yüksek derecede memur. (Kay.) (Kal.)

tuna mazın: Tüfek. (Kay.) (Kal.)

tuna metirek: Muhtar, kaymakam, üst görevdeki kimseler. (Akar) (Kal.)

tuna partal: Vesika. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

tuna pir: Baba. (Akar) (Kal.)

tuna samı: On. (Akar) (Kal.)

tuna söğüt kökü: Deniz. (Akar) (Kal.)

tuna yanbol: 1. Reis, vali, yüksek memur. 2. Belediye başkanı. (Kay.) (Kal.)

tuna yanbol: Reis, vali, yüksek rütbeli asker veya polis. (Akar) (Kal.)

tuna yanbol: Vali, reis. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

tuna zından: Şehir. (Kay.) (Kal.)

tuna: 1. Çok, fazla, bolca, iyice. 2. pahalı. (Kay.) (DS. C. X) (Kal.)

tuna: Çok. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (DS. C. X) (Kal.)

tuna: Çok, pahalı. (Akar) (DS. C. X) (Kal.)

tuna: Kocakarı. (Akar) (Kal.)

tuna: Şişman. (Akar) (Kal.)

tüne-: 1. Misafir olmak, gecelemek. 2. Durmak. (Kay.) (Kal.)

tünemek: Durmak, uyumak, ölmek. (Akar) (Kal.)

tünemek: Dünemek. (Caf.) (Kal.)

tünet-: Öldürmek. (Kay.) (Kal.)

tünetmek: Öldürmek. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

tünetmek: Uyutmak, öldürmek. (Akar) (Kal.)

ürün işi: Süt, genellikle yağ. (Akar) (DS. C. XI) (Kal.)

ürün işi: Yağ, kadın göğsü. (Akar) (Kal.)

58

ürün işi: Yağ, süt, yoğurt ve emsali. (Kay.) (Kal.)

ürün işi: Yağ. (Akar) (Kal.)

ürün_işi: 1. Yoğurt. (Bur.) 2. Süt. (Muğ.) Umumiyetle yağ. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

var geldi: Komisyon. (Kay.) (DS. C. XI) (Kal.)

yaban: Gurbet. (Kay.) (DS. C. XI) (Kal.)

yalı çapan: Ecnebi kadını. (Muğ.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

yalı çapan: Rum veya ecnebi kadın. (Bur. Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

yalı: 1. Gayrimüslim. 2. Yabancı. (Kay.) (Kal.)

yalı: Gayri müslim. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

yalı: Köpek. (Akar) (Kal.)

yalı: Rum, ecnebi. (Akar) (Kal.)

yallı: Oruspu. (Akar) (Kal.)

yambol: Jandarma. (Akar) (Kal.)

yanbol: 1. Memur, jandarma, umumiyetle devlet memuru. 2. Efendi, bey. (Kay.)

(Kal.)

yanbol: Asker. (Akar) (Kal.)

yanbol: Efendi, hükümet memuru. (Akar) (Kal.)

yanbol: Hükümet memuru, efendi. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

yanbolu: Ahmak, bön kimse; taşralı. (Akar) (Kal.)

yanbolu: Jandarma, memur, devlet memuru. Bk. yanbol. (Kay.) (Kal.)

yanbolu: Jandarma. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

yanpiri: Orman işinde çalışanlar, tahtacılar. (Akar) (Kal.)

yanpiri: Tahta. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

yavşak: Çırak, çocuk, hizmetçi, çocuk, erkek çocuk. (Akar) (DS. C. XI) (Kal.)

yavşak: Çırak, çocuk, hizmetçi. (Muğ.) (Caf.) (DS. C. XI) (Kal.)

yavşak: Çocuk, küçük çocuk. (Akar) (DS. C. XI) (Kal.)

yavşak-yavuşak: 1. Çocuk. 2. Dost, arkadaş. 3. İnsan. 4. Çırak, hizmetçi. 5. Kimse

(zat). (Kay.) (DS. C. XI) (Kal.)

yemen_işi: Kahve. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

yemenişi: Çay, kahve. (Akar) (Kal.)

yıkım cimitçi: Öğretmen. (Akar) (Kal.)

59

yıkım et-: 1. Teşekkür etmek, memnun olmak. 2. Kesmek. 3. Hazırlamak. (Kay.)

(Kal.)

yıkım etmek: Kesmek, hazırlamak. (Akar) (Kal.)

yıkım metrek: Zengin, itibarlı, mevki ve makamca yüksek kimse. (Akar) (Kal.)

yıkım ol-: Memnun olmak. (Kay.) (Kal.)

yıkım palle: Yeni bakır. (Kay.) (Kal.)

yıkım partal: Yeni elbise. (Kay.) (Kal.)

yıkım piri: Muhtar, bir mahallenin ileri geleni. (Akar) (Kal.)

yıkım piri: Muhtar, eşraf. (Akar) (Kay.) (Kal.)

yıkım piri: Muhtar; ileri gelenler, aksakallılar. (Akar) (Kal.)

yıkım yanbol: Milletvekili, büyük idareciler. (Kay.) (Kal.)

yıkım zından: Büyükçe ev. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

yıkım zindan: Büyükçe ev. (Kay.) (Kal.)

yıkım: 1. Güzel, iyi. 2. Temiz. 3. Bol, çok. 4. Hoş. 5. Zengin. 6. Toptan. 7. Doğru.

(Kay.) (DS. C. XI) (Kal.)

yıkım: 1. Güzel, temiz. (Muğ.) 2. Çok iyi. (Bur.) (Caf.) (DS. C. XI) (Kal.)

yıkım: Güzel, temiz. (Akar) (DS. C. XI) (Kal.)

yıkım: İyi. (Akar) (DS. C. XI) (Kal.)

yıkım: Koyun. (Akar) (Kal.)

yıkım_etmek: Kesmek, hazırlamak. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

yıkım_piri: Eşref, muhtar. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

yıkın- : Memnun olmak. (Kay.) (Kal.)

yıkın et-: Çok istemek. (Kay.) (Kal.)

yıkmak: Cinsel ilişki kurmak. (Akar) (Kal.)

yıktıran: Kötü kadın. (Kay.) (DS. C. XI) (Kal.)

zından: 1.Ev. (Bur. -Muğ.) 2. Hapishane. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

zından: Ev. (Akar) (Kal.)

zından: l. Ev. 2. Hapishane. (Kay.) (Kal.)

zındana kös et-: Hapsetmek. (Kay.) (Kal.)

zindan managadı: Muhtar. (Kay.) (Kal.)

zindan: Zından. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

zindan: Ev, hapishane. (Kay.) (Kal.)

60

zindana kös et-: Hapsetmek. (Kay.) (Kal.)

zozikle-: 1. Uydurmak, yakıştırmak. 2. Tavlamak. 3. Aldatmak. Türk argosunda

''zendust, evli, pezevenk.'' (Kay.) (Kal.)66

/67

/68

/69

1.2.4. GEYGEL YÖRÜKLERİNİN GİZLİ DİLİ VE KONUŞULDUĞU

YERLER

''Ahmet Caferoğlu, Anadolu'nun bazı yerlerinde sadece Geygel, bazı

yerlerinde ise Geygel Abdalları yahut Abdal adını taşıyan Yörüklerin kendi

70

aralarında konuştukları gizli dil olduğunu söyler.'' Hulki Aktunç, Abdal dilini

Anadolu'nun bazı yörelerinde, Yörük Türklerinin kendi aralarında kullandığı gizli

bir dil olarak tanımlar.71

''Ahmet Caferoğlu, sır halinde saklanmasına gayret edilen böyle bir gizli dil

izine 1939 yılı yazısındaki Anadolu gezisinde Burdur'da rastladığını söyler. Uzun

müddet Geygel Yörükleri arasında bulunmuş olan Dinar'ın Afşar köyünden

Ramazan Efe, Dinar kazası içerisinde göçebe hayatı geçiren bu aşiretin kendi

aralarında konuştukları bu dilin mevcut olduğunu bildirir. Caferoğlu, kendisinden bu

hususda neler bildiğini sorarak, hatırında kalanları onun ağzından tespit ederek esere

ilave ettiğini anlatır. Efe'nin bana tespit ettirdiği cümle sayısı pek az olmakla

beraber, bu dilin mahiyeti hakkında umumi bir fikir edinilebilmesi için, şüphesiz, çok

önemli bir vesika kıymetindedir. Bilmediğim herhangi bir dilden alınma parça

olabileceği ihtimali karşısında malzemeyi Profesör Ritter'e gösterdim. O da mevzuun

içerisinden çıkamadığı için diğer milletlerin gizli dilleri hakkında zarif etütleri olan

Enno Litmann'a yazdı ve neticede topladığım malzemenin, yerli Türk gizli

dillerinden bir nevi olacağını bildirdi.''72

''Etnik hususiyetleri ve 'gizli dil' leri hakkında az da olsa, 'Anadolu

Ağızlarından Toplamalar' adlı eserimde malûmat vermeğe çalıştığım Geygel

Caferoğlu, Anadolu Ağızlarından Toplamalar, s. 191-195.

67

Akar, ''Kalaycı Dili'' Kültür Tarihimizde Gizli Diller ve Şifreler, s. 41-49.

68

Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 61-76.

69

Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü (Derleme Sözlüğü C, I-XII) http://tdkterim.gov.tr/ttas/ (erişim

tarihi: 10.06.2009)

70

Ahmet Caferoğlu, Türk Dili Tarihi, Enderun Kitapevi Yay., İstanbul 1984, s. 6.

71

Aktunç, Büyük Argo Sözlüğü, s. 31.

72

Caferoğlu, Anadolu Ağızlarından Toplamalar, s. XIX-XX.

61

Yörükleri, daha kesif olarak, Tokat vilâyetinde yerleşmişlerdir. Kitle halinde

oturdukları saha Niksar kazasının: 1. İleyis, 2. Dönekse, 3. Şadolu Çiftliği ve bizzat

Tokat merkezine bağlı Çerdiyin ve Santarla köyleridir. Bunlardan Santarla köyünde

oturanlar ancak dokuz haneden ibarettir. Çerdiyin ise tamamıyla bunların bir köyü

olup, otuz üç hanedir. Ekseriyetle kışı ve yazı burada geçirirler. Niksar kazası

içerisindekiler, yazları Dumanlı Yaylasına göç eder, çadırlarda otururlar. Esas

sanatlarını demircilik teşkil etmektedir. Oldukça muntazam bir surette yaptıkları

kazma, balta, çekiç, sacayağı ve saireyi, köy köy dolaşarak satmaktadırlar.

Kadınları ekseriyetle kapalıdır. Yabancılara kız vermez ve almazlar. Uruk

teşkilatı ve inanç bakımından Alevidirler. Fakat asıl Alevilere karışmazlar ve kız

vermezler. Tavşan yemez Şii Alevi boyuna bağlıdırlar. Cetleri itibariyle Salmannı'ya

bağlıdırlar.

Ağızca Tokat ağızlarında konuşmaktadırlar. Kendilerini ayırt ettirecek bariz

bir ağız hususiyetine malik değildirler. Geygel uruğuna mensup ve kendisiyle uzun

uzadıya konuştuğum Yusuf Gırgır adlı birisinden elde ettğim malumata göre, kendi

aralarında konuştukları bir gizli dilleri yoktur. Yalnız kendi aralarında bazı argoya ait

kelimeler bulunduğunu açığa vurunca, kendisinden faydalanmak istedim. Bana

bildirdiği kelimeler şunlardır: keçe: ekmek; ayvaz: yabancı; patlanguç: tabanca;

gamze: kız; acı: kahve; kösül: gel (gelmek fiilinden); bayına: kaç, ne kadar; yelkesen:

at, ata verilen ad; yanış: para; gurdotu: keçi; hölemez: yağ. Bu kelimeler içerisinde en

çok kullanılan ve birçok manalara delalet eden kösül kelimesidir.''73

''Caferoğlu üçüncü olarak Eskişehir Geygellerinin gizli dilleri hakkında bir

bilgiye ulaşır. Eskişehir'de yapmakta olduğu araştırmalar sırasında Kayapınar

köyünden Mehmet Türkmen'den Geygellerin kendilerince bilinen bazı kelimeleri

kullandıklarını öğrenir. Ahmet Caferoğlu bu kişiden bir cümle ve on üç kelime tespit

edebilmiştir. Bu on üç kelime şunlardır: Gerez, guynu, manış, yeken, cıvır, pat,

marıf, geder, dahi, naş, hezik, deslemek, gönç.

Aynı şahıs, konuşması sırasında Geygeller için bir de 'Abdal' adının

kullanıldığını söylemiştir. Ahmet Caferoğlu, Orta Asya uruklarından bazılarının bir

gizli dil benzeri olan 'Orta Asya musikişinastan ve artistler argosu'na da 'Abdal Tili'

adı verildiğini hatırlatarak, bu tabirin bize de geçtiğini, böylece Eskişehir

73

Ahmet Caferoğlu, Sivas ve Tokat İlleri Ağızlarından Toplamalar, TDK Yay., Ankara 1994, s.

XX-XX1.

62

Geygellerinin kendi uruk adlarıyla beraber bir de gizli dilleri yüzünden Abdallar

uruğunun adını da kazandıklarını belirtmiştir. Aynı karışıklık Kırşehir yer adlarında

da görülür. Kırşehir'deki bir köyün bir kısmına Geygeller, bir kısmına ise Abdallar

adı verilmiştir.

Anlaşıldığına göre Ahmet Caferoğlu, Geygellerle Abdalların bir isimlendirme

yanlışlığı yüzünden birbirlerine karıştırıldığı düşüncesindedir. Ona göre bu konunun

açıklığa kavuşturulabilmesi için tarihî bir kabile adı olan 'Abdal' tabirinin

Anadolu'daki gelişmesi ve yayılımı ayn bir araştırmaya ihtiyaç göstermektedir.

Geygellerin gizli dillerine ait malzemenin tamamını Ahmet Caferoğlu'na

borçluyuz. 'Anadolu Ağızlarından Toplamalar' adlı eserin VII. bölümünde 'Geygelli

Yörüklerinin Kullandıkları Gizli Dil' başlığı altında Ramazan Efe'den topladığı beş

cümleyi veren Ahmet Caferoğlu, aynı eserin 197. ve 198. sayfalannda bu gizli dilin

kelimelerinin açıklamalarını yapmıştır.''74

Hükümetten gelen adamalara olumsuz yönlerini göstermemek için Geygelli

Yörükler bu dili kullanmışlardır. Genellikle yasak olan şeylerin yakalanmaması için

kendi aralarında bu dilin gelişmesini sağlamışlardır.

1.2.4.1. GEYGEL YÖRÜKLERİNİN DİLİNE AİT ÖRNEK

CÜMLELER

1. Sana bir mezleci piri kırdım (sana bir paralı müşteri getirdim.) (Kork.)

2. Bu dabı gerez yekeni naş. (Bu beygir iyidir, parayı ver al.) (Kay.)

3. Cunk kavdan gacı beşmiş. Çayçönesini, gacı çönesine astarmaküçün beşmiş. Çava

beş! Gacı çayçönesini. Gacı çönesine çay çönesini alaf keriyor astarmak üçün.

Davalım mı gacıyı naştıralım mı? Yoksa şukar mı? (Köyden bir adam gelmiş.

Kızımı, oğlan çocuğa istemek için gelmiş, Gel buraya. Oğluna kızımı. Oğluna kızımı

söylüyor almak için Verelim mi çocuğa, vermeyelim mi? Yoksa (böyle) iyi mi?)

(Caf.) (Kay.)

4. Çava beş; yakıda taraka beşdir; traka kavalarını astar beştir. Yakıda şu karker

beştir. (Ey efendi gel; ateşte kahve pişir getir; şeker cezve ve fincanı al, getir. Ateşte

kahveyi (güzelce) pişir getir.) (Caf.) (Kay.)

Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 78-79.

63

5. Çilengeri kön et. (Kantarı kaydır.) (Kork.)

6. Hanikleri merdirin gaşa naşa çiîk; gırasların poytannarını şukar beştirin kerilsinler.

(Çadırları yıkın, acele gideceğiz; hayvanların eğerlerini güzelce takın, hazır

olsunlar.) (Caf.) (Kay.)

7. Kemalları beştirsinler; şukar çayçunasını alav et; şukar poytannarını ve tırıtlarını

beştirip şukarlasın. Puranda kemalları beştirsin. (Develeri hazırlatsınlar, güzel kız

çocuğuna söyle, güzel elbiselerini ve ayakkabılarını giyip hazır olsun. Yoldan

develeri çektirsin.) (Caf.) (Kay.)

8. Nazileyi kılavgır. (para az al.) (Kork.)

9. Şu yıkımı ovadacağım. (Şu güzeli alacağım.) (Kork.)

10. Şukar kavdan lülük beşmiş haniye beş. Lomburdak kerliyor poytanın kaşında.

Kerliyor astar naştır. Lülükler diklemesin. (Güzel köyden bir âmir gelmiş çadıra gir.

Silah duruyor yatağın yanında. Al başka yere sakla. Amir, görmesin.) (Caf.) (Kay.)

75 76 77

11. Yankol nereye ovanıyor? (Efendi nereye gidiyor.) (Kork.) / /

1.2.4.2. GEYGEL YÖRÜKLERİNİN DİLİNE AİT SÖZCÜKLER

acı: Kahve. (Kay.) (Gyg.)

alafkermek: Söylemek. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

alav etmek: Söylemek. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

astarmak: Almak, getirmek, istemek. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

ayvaz: Yabancı. (Kay.) (Gyg.)

bayınna: Kaç, ne kadar? (Kay.) (Gyg.)

beşmek: Gelmek, girmek, getirmek, pişirmek, hazırlamak gibi birçok fiil makamında

kullanılır. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

beştir-: 1. Hazırlamak. 2. Giymek. 3. çektirmek, vb. (Kay.) (Gyg.)

beştirmek: Hazırlamak, giymek. (Caf.) (Gyg.)

cıvır: Kız, gelin, kadın ve benzeri. (Kay.) (Gyg.)

ciî-: 1. Gitmek. 2. Taşınmak. (Kay.) (Gyg.)

cunk: Köy, kasaba. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)
Korkmaz, Gramer Terimleri Sözlüğü, s. 73.
Caferoğlu, Anadolu Ağızlarından Toplamalar, s. 196.
Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 82.

64

çav(a): Çocuk, oğlan. (Kay.) (Gyg.)

çay çöne-çay çuna: Kız çocuğu. (Kay.) (Gyg.)

çay: Kız. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

çay_cuna: Efendi, bey. (Caf.) (Gyg.)

çay_çöne: Kız çocuğu. (Caf.) (Gyg.)

çay_çuna: Kız çocuğu. (Caf.) (Gyg.)

çuna-çöne: Çocuk. (Kay.) (Gyg.)

dabı: Beygir. < Ar. dâbbe 'yük ve binek hayvanı' (Kay.) (Gyg.)

davamak: Vermek. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

desle!: Satın al! (Kay.) (Gyg.)

deste-: Satın almak. (Kay.) (Gyg.)

diklemek: Görmek. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

gacı: Adam, erkek çocuk. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

gacı_çöne: Oğlan, oğul. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

gamze: Kız. (Kay.) (Gyg.)

gaşa: Başka. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

geder: Eşek. (Kay.) (Gyg.)

gerez: İyi. (Kay.) (Gyg.)

gıras: Beygir, umumiyetle hayvan. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

gönç: Koyun. (Kay.) (Gyg.)

gurdotu: Keçi. < kurt + otu kelimelerinden. (Kay.) (Gyg.)

guynu: Fena. (Kay.) (Gyg.)

hanik: Çadır. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

haniye: Çadır. (Caf.) (Gyg.)

hezik: Dövme. (Kay.) (Gyg.)

hölemez: Yağ. (Kay.) (Gyg.)

karkav: Hükümet, devlet. (Caf.) (Gyg.)

karke: Kahve. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

kaş: Yan, taraf. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

kav: Kasaba, köy. (Kay.) (Gyg.)

kava: Şey. (Kay.) (Gyg.)

kavara: Kahve takımı. (Caf.) (Gyg.)

65

kavdan: Bir kimse, felan. (Caf.) (Gyg.)

keçe: Ekmek. (Kay.) (Gyg.)

kemal: Deve < Ar. cemel 'deve' (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

ker-: Yapmak. (Kay.) (Gyg.)

kerilmek: Hazır olmak. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

kerle-: Durmak. < ker + Tk. + /le-/ ekinden. (Kay.) (Gyg.)

kerlemek: Durmak. (Caf.) (Gyg.)

kösül-: Gelmek. (Kay.) (Gyg.)

kösül!: Gel! (Kay.) (Gyg.)

lamburdak: Silah, tüfek, tabanca vb. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

lülük: Devlet memuru, amir, umuiyetle devlet hizmetinde bulunan kimse. (Caf.)

(Kay.) (Gyg.)

manış: 1. Yabancı. 2. Müdür. 3. Misafir ve benzeri. (Kay.) (Gyg.)

marıf: Nasıl? Tavır, hal, mizaç ve birisinin karakterinin nasıl olduğunu belirtmekte

kullanılır.

merdir-: 1. Yıkmak. 2. Toplamak, kaldırmak. (Kay.) (Gyg.)

merdirmek: Yıkmak. (Caf.) (Gyg.)

naş: 1. Ver. 2. Al. (Kay.) (Gyg.)

naş: Yurt. Bk. gaşa. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

naştır-: Vermek, kaçırtmak. (Kay.) (Gyg.)

naştırmak: Vermek. (Caf.) (Gyg.)

pat: Tüfek. (Kay.) (Gyg.)

patlanguç: Tabanca. (Kay.) (Gyg.)

poytan: Elbise, hayvan eğeri, yatak, umumiyetle herhangi bir eşya. (Caf.) (Kay.)

(Gyg.)

puranda: Yol, yoldan. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

şukar: 1. Güzel. 2. İyi, iyice. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

şukarlamak: Hazırlamak. (Caf.) (Gyg.)

tırıt: Ayakkabı. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

traka: Şeker, kahve. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

yakı: Ateş. < Tk. yak- (Kay.) (Caf.) (Gyg.)

yanış: Para. (Kay.) (Gyg.)

66

yeken: Para. (Kay.) (Gyg.)

yelkesen: At, ata verilen ad. (Kay.) (Gyg.)78

/79

1.2.5. ESKİŞEHİR, DÜZCE ABDALLARI-ALAÇAM, BOLU

ELEKÇİLERİNİN DİLLERİ VE KONUŞULDUĞU YERLER

''Caferoğlu, Bolu ili çevresinde dikkatimizi üzerine çeken en mühim nokta

Düzce kasabasında yerleşen ve gizli bir dile malik olan Abdallar olduğunu söyler.

Bolu vilayeti dâhilinde Düzce kazası çevresinde 'Abdallar' altında yaşayan bu oturak

halk, tip olarak yerli halktan farklı olmamakla beraber, renk itibariyle koyu esmere

kaçan bir tendedir. Bir zamanlar hırsızlıkla meşgul olmuşlardır. Bugün ise daha fazla

at ticareti ile yaptıkları sacayağı, mangal, maşa, kazma, kürek, çalı çırpı kesmek için

kullanılan ve güreve adını taşıyan nacak gibi eşya satıp geçinmekte ve ayrıca bir de

tütün ekmektedirler. Asıl yerleştikleri köy Düzce'nin dört kilometre uzaklıktaki

Akpınar köyüdür. Bunun dışında Düzce kazasının Çam köyünde yerleşenleri de

vardır. Nüfusları takriben 300 kişidir. Caferoğlu Düzce civarındaki Kırkpınar köyüne

yerleşmiş Abdallardan bahseder. Tespit ettiği kelimeleri Mehmet Ali Parlak'tan

derlemiştir. Menşeleri hakkında sarih bir fikirleri yoktur. Mehmet Ali Parlak'a göre,

aslen Mısır'dan gelmişler ve buraya gelince Bolu vilayetine kaydedilmişlerdir.

Hüseyin Düzgün'e göre ise, yerli halk bunlara Bolu Çingeneleri adını vermişlerdir.

Ayrıca Bolu vilayetinin Mudurnu kazasına bağlı Karamurat merkezinin Alaçam

köyünde takriben 20 haneye yakın elekçiler vardır. Yerli halk bunlara Çingene

demekte iseler de kendilerinin Çingene olmadıklarını, göçebe olduklarını iddia edip

durmaktadırlar.''80

1.2.5.1. ESKİŞEHİR VE DÜZCE ABDALLARINA AİT ÖRNEK

CÜMLELER

1. Efendiyas elas gahve gır efendi. (Efendi geldi kahve yap.) (Düz.) (Caf.)

Caferoğlu, Anadolu Ağızlarından Toplamalar, s. 197-198.

79

Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 83-90.

80

Ahmet Caferoğlu, Anadolu illeri Ağızlarından Derlemeler, TDK Yay., Ankara 1995, s. XIX-XX-

XXI.

67

2. Demirciye lova de. (Demirciye para ver.) (Düz.) (Caf.)

3. Hasan Hüseyini nangavgas. (Hasan Hüseyin'i vurdu.) (Düz.) (Caf.)

4. Bu dabı gerez yekeni naş. (Bu beygir iyidir. Parayı ver al.)

5. Cıgara ta pi. (Sigara yak, iç.) (Düz.) (Caf.)

6. Adiye çay beşkas uşdimas. (Bu kız oturdu kalktı.) (Düz.) (Caf.)

1.2.5.2. ESKİŞEHİR VE DÜZCE ABDALLARINA AİT SÖZCÜKLER

ardiye: Bu. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

ala: Gel, getir. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

ales: Geldi. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

an: Getir. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

asala: Gülüyor. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

asgas: Güldü. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

asdar: Tut. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

bal: Saç. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

beş: Otur. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

beşkas: Oturdu. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

bıkın: Sat. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

cıvır: Kız, gelin, emsali. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

cono: Adam, insan. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

çavo: Erkek çocuğu. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

çay: Kız çocuğu. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

çor: Hırsız. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

dabı: Beygir. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

dan: Diş. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

de: Ver. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

desle: Satın al. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

dıkal: Kaşık. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

garav: Sakla. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

garavgas: Sakladı. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

gat: Gömlek. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

68

gır: Yap. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

gorobos: Mezar. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

gras: At. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

guruv: Sığır, umumiyetle hayvan. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

guynu: Fena. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

geder: Eşek. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

gerez: İyi. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

gönç: Koyun. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

hezik: Döv. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

hezikle: Döv. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

her: Eşek. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

le: Al. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

lil: Kağıt. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

loli: Kırmızı. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

lova: Para. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

manoş-manuş: Jandarma. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

mamış: Yabancı, müdür, amir ve emsali. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

marıf: Tavır, hal, mizaç ve umumiyetle birisinin karakterinin nasıl olduğuna

belirtmek için kullanılır.Tarif. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

maru: Ekmek. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

musi: Kol. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

muy: Ağız, yüz. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

mülas: Öldü, ölmüş. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

nagav-nangav: Vur. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

naş: Ver, al. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

naş: Kaç. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

naşgas: Kaçtı. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

ninay: Yok. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

pani: Su. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

parşs: Para. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

parni: Beyaz. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

pat: Tüfenk, tabanca. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

69

pi: İç. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

prasta: Koş, yürü. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

kanili: Çirkin. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

kaş: Odun. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

ker: Ev. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

romni: Kadın, karı, zevce. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

rokono: Köpek. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

rotini: Burun. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

rovala: Ağla. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

rovalayor: Ağlıyor. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

rovgas: Ağladı. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

şukar: Güzel. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

ta: Yak. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

tırah: Ayakkabı. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

tuv: Tütün. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

uşdi: Kalk. Düz.) (Caf.) (Eda.)

yagalu: Tüfenk, tabanca. (Düz.) (Caf.)

yak: Göz. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

yeken: Para. (Esk.) (Caf.) (Eda.) 81

1.2.5.3. ALAÇAM VE BOLU ELEKÇİLERİNE AİT SÖZCÜKLER

açğit: Göz. (Caf.) (Elk.)

ahbar: Kardeş, efendi. (Caf.) (Elk.)

ahçir: Oynamak. (Caf.) (Elk.)

aşçık: Kız, kız çocuğu. (Caf.) (Elk.)

anik: O (zamir) (Caf.) (Elk.)

argor: Diş. (Caf.) (Elk.)

ari: Al. (Caf.) (Elk.)

ariga: Baba, peder. (Caf.) (Elk.)

avay: Süpürge. (Caf.) (Elk.)

81

Caferoğlu, Anadolu illeri Ağızlarından Derlemeler, s. 211-213.

70

beran: Ağır. (Caf.) (Elk.)

cur: Su. (Caf.) (Elk.)

çıka: Yok, hayır. (Caf.) (Elk.)

çors: Dört. (Caf.) (Elk.)

dahdak: Tahta. (Caf.) (Elk.)

dassı: On. (Caf.) (Elk.)

divi: Ver. (Caf.) (Elk.)

dığ: Yer, toprak, arazi. (Caf.) (Elk.)

dubuk: Sigara, tütün. (Caf.) (Elk.)

es: Ben (zamir) (Caf.) (Elk.)

eş: Eşek. (Caf.) (Elk.)

ga: Var, mevcuttur. (Caf.) (Elk.)

gadi: Kendi, kendini. (Caf.) (Elk.)

garkive: Evlenmek. (Caf.) (Elk.)

ginik: Kadın, karı. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

gedin: Yer, toprak, arazi. (Caf.) (Elk.)

gırak: Ocak. (Caf.) (Elk.)

gudor: Para, sikke. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

hağna: Oyna. (Caf.) (Elk.)

hammarik: Şeker. (Caf.) (Elk.)

haknelik: Elbise, caket, pantolon vs. (Caf.) (Elk.)

hats: Ekmek, çörek. (Caf.) (Elk.)

handak: Evet. (Caf.) (Elk.)

hari: At (hayvan) (Caf.) (Elk.)

has: Ekmek. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

hımelik: İçki, meşrubat. (Caf.) (Elk.)

innav: Delikanlı. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

irek: Üç. (Caf.) (Elk.)

makami: Tane. (Caf.) (Elk.)

mariga: Anne. (Caf.) (Elk.)

mart: 1. Erkek. 2. Bir (sayı) (Caf.) (Elk.)

mat: Parmak. (Caf.) (Elk.)

71

matsı: Saç. (Caf.) (Elk.)

mis: Et. (Caf.) (Elk.)

murur: Kahve. (Caf.) (Elk.)

muşak: Jandarma. (Caf.) (Elk.)

naş: Kaçmak. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

nediçgi: Tüfenk. (Caf.) (Elk.)

nist: Oturmak. (Caf.) (Elk.)

orgat: İki (sayı). (Caf.) (Elk.)

osgi: Altın. (Caf.) (Elk.)

otk: Ayak. (Caf.) (Elk.)

per: Getirmek. (Caf.) (Elk.)

kadivav: Kadın. (Caf.) (Elk.)

kale: Gel. (Caf.) (Elk.)

kına: Gitmek. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

kıtan: Sığır, inek ve emsali. (Caf.) (Elk.)

kukankor: Geliyoruz. (Caf.) (Elk.)

kuti: Burun. (Caf.) (Elk.)

sevcir: Kahve. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

şabik: Gömlek. (Caf.) (Elk.)

şer: Elek. (Caf.) (Elk.)

şun: Köpek. (Caf.) (Elk.)

tuğt: Kağıt. (Caf.) (Elk.)

tun: Sen. (Caf.) (Elk.)

zargi: Durmak. (Caf.) (Elk.)

zark: El. (Caf.) (Elk.)

zehali: Satmak. (Caf.) (Elk.)

zehası: Sattım. (Caf.) (Elk.)

zi: At. (Düz.) (Caf.) (Elk.) 82

82

Caferoğlu, Anadolu İlleri Ağızlarından Derlemeler, s. 214-216.

72

1.2.6. KUZEYDOĞU ANADOLU GÖÇEBELERİNİN GİZLİ DİLİ VE

KONUŞULDUĞU YERLER

''Turgut Acar, Ahmet Caferoğlu'nun çalışmalarını büyük bir titizlikle

incelemiştir. Artvin, Kars ve Erzurum illerinde yaptığı alan araştırmaları sırasında,

100-150 aileden oluştuğu tahmin edilen bazı göçebe ailelerle karşılaşır. Çadır hayatı

yaşayan bu göçebe aileler, belli başlı zanaatlarla uğraşırlar. Bu göçebeler ağaçtan

yaptıkları ev eşyalarını çarşı pazarda satarak veya yiyecekle değiştirerek geçimlerini

sağlarlar. Turgut Acar bu grubun kendi aralarında anlayamadığı bir dil

kullandıklarını fark eder. Bunun ne olduğunu sorunca da göçebeler böyle bir dilin

varlığını reddederler. Ama buna rağmen araştırmacı 1966 yılında bu grupların gizli

dillerinden malzeme derlemeyi başarır. Acar'ın tahminine göre bu göçebeler, arazi,

orman gibi devlete veya şahıslara ait mülklerin izinli veya izinsiz kullanılmasını

kolaylaştırmak ve meslek sırlarını saklamak için böyle bir dil geliştirmişlerdir.

Turgut Acar çalışmasında bu dilden yüzlerce kelime ve cümle derlediğini de belirtir.

Ancak şimdiye kadar bu malzeme, dil açısından değerlendirilmemiştir. Yazar bilinen

özel dillerle kendi malzemesini karşılaştırmak yerine bu dilin bazı özelliklerinden

kısaca bahsetmekle yetinir ve çalışmasının sonunda örnek olarak 30 cümle verir. Ona

göre bu dil yaşayan veya artık kullanılmayan bir dilin devam değildir. Türkçe

kelimeler belli ses değişikliklerine uğratılarak kullanılır. Morfoloji ve söz dizimi

Türkçeyle aynıdır. Ancak bizim düşüncemize göre bu kadar çok malzeme 'eğer

gerçekten varsa' bir özel dilin sınırını aşmakta adeta bağımsız bir dili

çağrıştırmaktadır. Bu yüzden başka tespit edilen malzemenin başka bir dilin kalıntısı

olabileceği ihtimali bir tarafa bırakılmamalıdır. Ayrıca sonradan Türkçeyi ana dili

olarak kabul etmiş bir grubun daha önce kullandıkları dilin kelime hazinesine has

unsurları alt katman etkisi olarak yeni dillerinde sürdürüyor olması pekala

mümkündür.''83

83

Nurettin Demir, ''Türkiye'de Özel Diller'', http://turkoloji.cu.edu.tr./DILDILIM/nurettin
_demir_ozel. pdf (erişim tarihi 26.03.2008)

73

1.2.7. ÇEPNİ TÜRKMENLERİNİN GİZLİ DİLİ VE KONUŞULDUĞU

YERLER

Oğuzlar tarih sahnesinde ilk kez 6. 8. yüzyıllarda Şamanist göçebeler halinde

görülürler. Oğuzların adları Orhun ve Yenisey yazıtlarında anılır. Çin ve Göktürk

kaynaklarına göre, Oğuzlar 7. 8. yüzyıllarda kutsal Ötüken dağı ve çevresinde

84

otururlar. Oğuzlar, Türklüğün en önemli unsurlarındandır. Anadolu coğrafyasının

Türkleşmesi büyük ölçüde Oğuz Türkleri sayesinde olmuştur. Bu günkü Türkiye

85

nüfusunun tamamı hemen hemen Oğuz Türküdür. ''Oğuzlar, Oğuz geleneğine göre

Bozok ve Üçok olmak üzere iki ana kol olarak teşkilatlanmıştı. Bunlar da 12'şer adet

24 boydan meydana geliyorlardı. Bu gün Türkiye'de pek çok yer adı bu 24 Oğuz

boyunun adını taşımaktadır. Oğuzlar, X. yüzyılın ikinci yarısından sonra İslamiyet'i

kabul ettiler. Bu isim bu gün de kullanılmaktadır.''86

''X. yüzyıldan itibaren

Müslüman olarak İslam dünyasına giren Oğuzlara ''Müslüman Türk'' anlamında

''Türkmen'' denmeye başlanmıştır.''87

''Türkiye Selçukluları devrinde Türk ve Türk

toplulukları için hem ''Türk'', hem de ''Türkmen'' adı kullanılmıştır. Daha doğrusu

bu dönemde, devlet teşkilatı içinde yer alanlar ile yerleşik hayata geçmiş olanlar

''Türk'' adıyla, konar-göçer hayat yaşayan kütlelere ise, ''Türkmen'' adıyla

anılmıştır. Bu anlayış Osmanlı devrinde de aynen devam etmiştir.''88

Oğuz

89

Türklerinin soylu güçlü 24 kolundan biri olan

Anadolu Türkiye'sinin

Türkleşmesinde ve bir Türk yurdu haline gelmesinde en önemli rolü oynamış

boylardan biri de Çepnilerdir.90

Anadolu'nun Türkleşmesinde gösterdikleri bu üstün

rolle Türk milletinin beğenisini kazanmışlardır.91

İlk olarak Çepni boyu büyük Türk

bilgini Kaşgarlı Mahmud'un Divanü Lugat-it Türk adlı eserinde, Oğuz

Türkmenlerinin yirmi birinci boyu olarak damgası ile birlikte gösterilmiştir.

Fuat Bozkurt, Türklerin Dili, Kültür Bakanlığı yay., Ankara 2002, s. 229.

Güler-Akgül-Şimşek, Türklük Bilgisi, s. 81-82.
Güler-Akgül-Şimşek, Türklük Bilgisi, s. 83.
Salim Koca, Türk Kültürünün Temelleri, II. Cilt, ODES Ltd Şti., Kültür Yay., Ankara 2003, s. 51.
Koca, Türk Kültürünün Temelleri, s. 53.
Işıl Altun, Kocaeli Suadiye/Çepni Halk Kültürü, Doğu Kütüphanesi Yay., İstanbul 2008, s. 43.

Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1999, s. 322.

Altun, Kocaeli Suadiye/Çepni Halk Kültürü, s. 43.

74

Kaşgarlı Mahmud'a göre Çepni Türklerinin damgası92

Kaşgarlı Mahmud, Oğuz Türkmenlerinden olan bu boyun adını, Çepni

şeklinde verir. Diğer bazı kaynaklar da Cepni veya Cebni şeklinde yazarlar.93

Ebulgazi Bahadır Han 'Şecer-i Türk' adlı eserinde, Oğuz Han hakkında bilgi

verirken aynı zamanda Çepni'yi Oğuz Han'ın oğlu Gökhan'ın çocuklarından

olduğunu ve Çepni'nin bahadır, yiğit anlamına geldiğini belirtmektedir.94

''Fahrettin Mübarek Şah'ın XIII. yüzyılın başları listesinde de Çepni adının

görülmemesinin sebebini kesin olarak izah etmek güçtür. Reşideddin XIV. yüzyılın

başları Çepnileri Üçokların dördüncü boyu olarak gösterir. Çepni adını ise

''Düşmanla her zaman savaşır'' manasına geldiğini yazarak Bayındır, Becene

(Peçenek), Çavuldurlar'la (Çavundur) ortak olan onkunlarının sungur, şölenlerindeki

et paylarının da ' 'sol karı yağrın'' yani sol kürek kemiği olduğunu bildirir.''95

Reşideddin göre Çepni Türklerinin damgası XIV. yy96

''Yazıcıoğlu, Çepni'nin manasını; 'kandeki yagı göre derhal savaşır ve çapar'

şeklinde izah eder. Büyük otorite Nemeth'e göre, bu söz Kara Kırgızca'daki çap ve

Besim Atalay, Kaşgarlı Mahmud Divanü lugat-it Türk (Çeviri), Cilt 1, TDK Yay., Ankara 2006, s.

58.

93

Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi Kaynakları ve Açıklamaları İle Destanları, 1. Cilt, TTK
Basımevi, Ankara 1998, s. 344.

94

Yunus Yiğit, (Günümüz Türkçesine Sadeleştiren) (Şecer-i Türk Çağatay Şivesinden Türkiye

Türkçesine Çeviren: Doktor Rıza Nur) Hive Hanı Ebu'l Gazi Bahadır Han Türk Şeceresi Türk'ün

Soy Ağacı, İlgi Kültür Sanat Yay., İstanbul 2009, s. 33.

95

Faruk Sümer, ''Çepni Maddesi'', İslam Ansiklopedisi, C. 8, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul

91

6993, s. 269.

96

Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), s. 230.

75

çeper (çit) sözleriyle alakadardır. Çepni boy adının sonundaki 'ni' eki de ne, na, nek

gibi bir tasgir edatıdır. Bu cümleden olarak Çepni boy adı hudut muhafızı, bekçisi

anlamına geldiği ifade edilir.''97

Yazıcıoğlu'na göre Çepni Türklerinin damgası98

''Reşidedin Fazlullah, Cami'üt Tevarih adlı eserinin ikinci cildinde Tarih-i

Oğuzan ve Türkan (Oğuzların ve Türklerin Tarihi) adıyla nakledilen Oğuz Destanı

yer almaktadır. Buna göre, Oğuz'un daha yaşarken Bozoklar ve Üçoklar diye ikiye

ayırdığı altı oğlundan yirmi dört torunu olmuştur. Oğuz'un vefatından sonra onun

yerine Kün Han geçmiştir. Uygur aksakallılarından olan Oğuz Han'ın veziri Irkıl

Hoca, Oğuz Han ölünceye kadar, onun vezirliğini ve danışmanlığını yapmıştı. Oğuz

Han öldükten sonra onun yerine geçen oğlu Kün Han'ın da çok uzun yıllar vezirliğini

yaptı.99

Oğuz'un çok değer verdiği bilge bir kişi olan Irkıl Hoca, devletin

devamlılığının sağlanması ileride herhangi bir kargaşaya meydan verilmemesi

için''100

Oğuzların her bir koluna ayrı ayrı lakap verdiği gibi, kime ait olduğunu

belirtmek üzere hayvanlara vurmak için de birer ''tamga'' tespit etmiştir. ''her bir

oğula hayvanın ongun olacağını da belirtti. Ongun azık bolsun'dan türemiştir, yani

kutlu olsun; ongun da kut ve devlet demektir.'' 101

''Oğuzlarda her boyun kendisine mahsus bir damgası, bir ongunu, bir söyükü

vardır. Oğuzlarda her boy, sürüleriyle hazinelerini kendi damgalarıyla nişanlardı.''102

''Oğuzların "Ongun'Tarı totemik vasıflar arzetmektedir. Cami'üt Tevarih'te de

9

Hilmi Göktürk, Anadolu 'da Oğuz Boyları Anadolu 'nun Dağında Ovasında Türk Mührü, Cilt 2,

Türk Dünyası Yay., İstanbul 1979, s. 103.

98

Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), s. 231.

99

Bahaeddin Ögel, Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları, TDAV Yay., İstanbul 2001,

s. 635.

100

Ali Çelik, ''Trabzon ve Çepniler'', (Yayına Hazırlayanlar: Kemal Çiçek, Kenan İnan, Hikmet

Öksüz, Abdullah Saydam) Trabzon Tarihi ve Sempozyumu 6-8 Kasım 1998 Bildiriler, Trabzon

Belediyesi Kültür Yay., Trabzon 1999, s. 610.

101

Altun, Kocaeli Suadiye/Çepni Halk Kültürü, s. 44-45

102

Mehmet Kaplan (Hazırlayan), Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları, MEB Yay., İstanbul 1996, s.

160.

76

Oğuz boylarından her birinin bir totemi vardır; ona mensup olan boy onu mukaddes

tanır, ona tecavüz etmez, incitmez, etini yemez. Her boy kendi ''Ongun'' unu bilir,

toy zamanı eti yenir ve herkes kendi hissesini alır.''103

İbrahim Kafesoğlu 'Türk Milli Kültür' adlı eserinde Oğuz Türklerinden

bahsederken; Çepnilerin Üçoklara bağlı bir boy olduğunu belirtmektedir. Anadolu

coğrafyasında birçok köy adının Oğuz boylarının adlarını taşıdığını söylemektedir.104

''Türkmenlerin tarih bilen, bilgili ihtiyarları, Oğuz Han'ın 12 çadırda oturan

24 torununun adlarının manalarını, damgalarının nasıl olduklarını, kuşlarını ve bu

kuşların adlarını şöyle anlatıp dururlar: Cebni'nin (Çepni) manası, ''Bahadır''

demektir. Damgasının şekli Humay kuşudur.''105

''Cebni (Çepni) boyunun ongunu:

Humay/Kumay kuşu. Bu kuşun adı, efsanevi Hüma/Hümay kuşunun adından gelir.

Bununla beraber bu ad, bugün yaşayan kuşlara da verilmiştir. Mesela huma veya

hüma, Kırım'da en iyi cins kartallardan birine verilen bir addır. Bu kuşun adı, Kırgız

lehçesinde kumay olmuştur. Kırgızlar, (Vulturidae) türünün en büyük cinsine kumay

derler. Bu, akbaba cinsinden, karkuşu da denilen büyük bir kartaldır.''106

''Gerek Reşideddin ve gerekse Ebulgazi, aslen Moğolca'dan Türkçe'ye

girmiş olan ''cebe'' sözüne bakarak, Çepni, boy adını manalandırma yoluna

gitmişlerdir. Moğolca'da cebe sözü ''silah'' anlamına gelirdi. Bu anlamdan

genişleyerek, aynı sözün ''bahadır ve cesur insan'' anlamına da geldiği bazı

örneklerden anlaşılmaktadır. Fakat halkın ''-ni'' ekini nasıl açıklayarak bu sonuca

vardıklarını anlayamıyoruz.''107

Türk tarihine baktığımız zaman Oğuz Han'ın torunlarının Oğuz Türkleri

olduğunu görmekteyiz. Birkaç yüzyıl öncesine gelinceye kadar, birbirleriyle yakın

içiçe bir aile halinde yaşarlardı.108

Oğuzlar, Türkiye, Orta Asya ve bütün Türk

dünyasının, en soylu ve en geniş milletlerindendir.109

Oğuz boyları 10. yüzyılla

birlikte büyük kitleler halinde İran'a, Azerbaycan'a ve Küçük Asya'ya gelip

yerleşirler.110

''Oğuzeli Orta Asya'dan başlayarak Maveraünnehir'e (Semerkant,

Altun, Kocaeli Suadiye/Çepni Halk Kültürü, s. 45.
İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ötüken Yay., İstanbul 2007, s. 154-155.
Ögel, Türk Mitolojisi Kaynakları ve Açıklamaları İle Destanları, s. 219.
Ögel, Türk Mitolojisi Kaynakları ve Açıklamaları İle Destanları, s. 365.
Ögel, Türk Mitolojisi Kaynakları ve Açıklamaları İle Destanları, s. 344-345.
Kaplan, Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları, s. 26.
Mehmet Dikici, Türklerde İnançlar ve Din, Akçağ Yay., Ankara 2005, s. 417.
Bozkurt, Türklerin Dili, s. 229.

77

Buhara bölgeleri), Horasan'a, Anadolu'ya göç eden Türkler, XIII. yüzyılın ikinci

yarısında Anadolu'yu bir Türk yerleşmesi yapmışlardır.''111

Oğuz boylarından biri

olan Çepniler, Asya'dan Anadolu'ya gelmişler ve Anadolu'nun her yöresine

yayılmışlardır.112

Balkanlarda ve Avrupa içlerinde Oğuz Türklerinin torunlarını

görmekteyiz. Andreas Tıetze eserinde ''Çepnileri Anadolu'nun bazı yerlerinde

yaşayan bir etnik ve dini akalliyet ve ona mensup olan topluluk olarak görür.''113

Türkler, sürekli göç eden, hareket eden yer değiştiren bir millettir. Türk adeta

gökyüzünden yağan bir yağmur, yeraltından kaynayan ve beslenen bir unsur olduğu

için sürekli başka yerlere göç etmişler ve yerleşmişlerdir. Türklerin göçü yeni yerlere

yerleşmesi devam günümüzde de devam etmektedir. Türk ne kadar hareketli sayılsa

bile yine de Asya'yı, Anadolu'yu yaşadığı coğrafyayı, yaşadığı toprağı her zaman

benimsemiştir.114

Meşhur Hive Hanı Ebu'l Gazi Bahadır Han ''Türklerin Şeceresi'' adlı altın

değerindeki ölümsüz eserinde eski bir Türk atasözü söyler:

''Türk'ün konup, göçmediği yer var mı?

Türk'ün gezip görmediği il var mı?''115

Bu güzel Türk atasözünden anlaşılacağı gibi Türklerin dünyada ayağının

değmediği yer yoktur.

Yalnız Türkler hiçbir zaman bilinen anlamıyla göçebe bir hayat

sürmemişlerdir. Mevsimden mevsime iklim değişmelerinden dolayı evini

göçürmüştür. Türkler bir yere genellikle göç ederken göçleri mevsimlik olmuştur.116

''Kaynaklara göre Çepni Türkleri, önce Türkistan'dan İran'a ve buradan da

Anadolu'ya göç etmişlerdir. 100.000 kişi olduğu ifade edilen Çepnilerin büyük bir

çoğunluğu bazı araştırmacılara göre Giresun, Tirebolu, Görele ve Vakfıkebir'e bir

kısmı da daha batıya hareket ederek Kocaeli, Balıkesir ve İzmir'e yerleşmişlerdir.

Altun, Kocaeli Suadiye/Çepni Halk Kültürü, s. 46.

112

Turgut Akpınar, Türk Kültür Tarihinden Esintiler, Kitabevi, İstanbul 2003, s. 187.

113

Andreas, Tıetze, Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lugatı (Sprachgeschichtliches Und
Etymologisches Wörterbuch Des Türkeı-Türkıshchen),
C.1, Simurg Yay., İstanbul-Wıen 2002. s.

497.

114

Tuncer Baykara, Türk Adının Anlamı, Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara 2007, s. 33.

115

Ögel, Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 131.

116

Baykara, Türk Adının Anlamı, s. 39.

78

Çepniler, özellikle yukarı Kelkit boylarından Bursa ve Kocaeli yöresine kadar

uzanan sahada geniş bir yayılma hareketi içinde bulunmuşlardır.''117

Kırşehir ilimiz, 24 Oğuz boyununun büyük bir kısmını bağrında

barındırmakta olan önemli bir yerleşim bölgesidir.118

Ahmet Yesevi ocağından,

Horasan Türkmen erenlerinden büyük dava adamı olan Hacı Bektaş'ı Veli'nin119

''Velâyetnamesine göre Kırşehri'nin Sulucakarahöyük köyüne gelen Hacı Bektaş'ı

Veli'nin ilk müritlerini bu köyün halkı oluşturmaktadır. Bunlar ve hatta komşu

120

köylerden bazıları veya birçoğu Çepnilerdendi.''

''Bektaşi Çelebilerinin bu

köydeki Çepniler'den tanınmış bir ailenin soyundan gelmeleri kuvvetle

121

muhtemeldir.''121

Türk milletine daha Oğuz Kağan Destanı'nda hedef gösterilen büyük nehirler

ve büyük denizler ülkelerine varmak, büyük devletler kurmak bütün Türk

topluluklarını bir bayrak altında birleştirmek çok eski bir Türk Kızılelma'sı idi.

Devamlı Türk akınları, yeni ülkelerde, yeni medeniyetler kurmak, yeni iktisadi

imkânlara ulaşmak ülküsündeydi.122

Oğuz Türkleri birçok sebepten dolayı Anadolu'ya göç etmişlerdir. ''13.

yüzyılın birinci yarısının ortalarına doğru Türkistan, Horasan ve Azerbaycan'dan

Anadolu'ya birbiri arkasından kalabalık Türkmen kümeleri gelmeye başladı.

Anadolu'nun büyük bir kısmı 11. yüzyıldan başlayarak 14. yüzyıla kadar süren

yoğun göçler ile her bakımdan bir Oğuz (Türkmen) ülkesi vasfını aldı. Oğuzların

Anadolu'ya getirdikleri harsları ve bu arada her türlü gelenekleri bütün hususiyetleri

ile zamanımıza kadar kuvvetle yaşayıp gelmiştir.''123

Sınır bölgelerinde fetihler

yapan ve konar göçer hayatın gereği olarak her an savaşa hazır olan Oğuz

Türkmenleri, boy beylerinin liderliğinde önemli askeri birlikler oluşturabiliyorlardı.

Bu askeri birlikler sayesinde Anadolu Türkleşmiştir. Bir Oğuz Türk boyu olan Çepni

Türkmenleri ''Irak, Suriye, Azerbaycan ve Anadolu'nun fethinde ve Türkleşmesinde

117

Altun, Kocaeli Suadiye/Çepni Halk Kültürü, s. 46.

118

Ahmet Günşen, Kırşehir Yöresi ve Ağızları, TDK yay., Ankara 2000, s. 13.

119

Ethem Ruhi Fığlalı, Mehmet Aydın, Milli Bütünlüğümüz ve Hacı Bektaş Veli, AKMB Yay.,

Ankara 1997, s. 1.

120

Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), s. 323.

121

Mehmet Şeker, Anadolu'nun Türkleşmesi ve Kültürel Hayatı, Ötüken Yay., İstanbul 2006, s. 206.

122

Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi 1, MEB Yay., İstanbul 1997, s. 286.

123

Dikici, Türklerde İnançlar ve Din, s. 426.

79

önemli rol oynamışlardır.''124

Çepni Türkleri Anadolu'nun fetih ve iskânında

Anadolu'nun bir Türk yurdu haline gelmesinde çok mühüm rol oynayan Oğuz

boylarındandır.125

Yine bir oğuz boyundan olan Selçuklu devleti hükümdarları tarafından Batı

Karadeniz'e iskan edilen Çepniler, Karadeniz'in doğusuna yayılarak Karadeniz

kıyılarının tamamen Türkleşmesini sağlamışlardır.126

Selçuklu Türkleri tarafından ele

geçirilen Sinop'a kitleler halinde Çepniler yerleştirilmiş ve buraların güvenliğini

127

sağlamak amacıyla bu yöreler Çepni Türkmenlerine bırakılmıştır.

''Çepnilerin

yerleşme alanı oldukça geniştir. Batı Anadolu'da Balıkesir, İzmir, İzmit yöreleri, İç

ve Güney Anadolu'da çeşitli köy ve kasabalar, Karadeniz bölgesinin Sinop'tan

Rize'ye kadar olan kısmı ve Anadolu dışında Romanya'nın Dobruca yöresi ile

128

Azerbaycan'ın bazı yöreleri Çepni yerleşim alanlarının tespit edilebilenleridir.''

Türkiye'de Oğuz Türkleri ve diğer Türk boylarının izlerini, yer adlarında, oymak ve

129

insan adlarında bulmak mümkündür.

''Bugün Anadolu'nun birçok yer, köy, oba, dağ, ırmak vs. Türk boy, uruğ ve

soylarına izafe edildiklerinden bu eski Türk hatıralarını muhafaza ettikleri gibi, eski

gelenek ve görenekler de silinip ortadan kalkmamıştır.''130

''Anadolu'da pek çok yerde Çepni/Çetmi biçimlerinde yer ve oymak adı

olarak rastlanmasından dolayı, onların en kalabalık Oğuz boylarından birisi olduğu

ve Türkiye'nin fetih ve iskanında birinci derecede rol oynadığına Faruk Sümer işaret

etmektedir.'' 131

''Diğer Türk toplulukları gibi Kınık boyu ile birlikte Anadolu'nun bir Türk

yurdu haline gelmesinde rolleri olduğu kabul edilmektedir. Anadolu'da XVI.

yüzyılda Çepnilere ait kırk beş kadar yer adının görülmesi bu konudaki kanaati

kuvvetlendirmektedir.''

124

Güler-Akgül-Şimşek, Türklerde İnançlar ve Din, s.104.

125

Göktürk, Anadolu'da Oğuz Boyları Anadolu'nun Dağında Ovasında Türk Mührü, s. 103.

126

Umay Türkeş Günay, Türklerin Tarihi Geçmişten Geleceğe, Akçağ Yay., Ankara 2007, s. 204.

127

Göktürk, Anadolu'da Oğuz Boyları Anadolu'nun Dağında Ovasında Türk Mührü, s. 103.

128

Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 91.

129

Dikici, Türklerde İnançlar ve Din, s.430.

130

Günşen, Kırşehir Yöresi ve Ağızları, s. 12.

131

Tuncer Gülensoy, ''Manisa ve Yöresinde Oğuz Boyları'', Manisa Şehri Bilgi Şöleni Bildiriler 29¬
30 Eylül 2005,
Manisa 2006, s. 290.

132

Şeker, Anadolu'nun Türkleşmesi ve Kültürel Hayatı, s. 206.

80

Yusuf Ziya Yörükan, Çepnilerin, Oğuz boylarından geldiğini ve Türkmen

aşiretlerinden olduğunu söylemektedir.133

Çepniler Karadenize gelen ilk Türkmen boylarıdır. Ege ve Marmara

bölgesinde dağınık olarak yaşayan Alevi Türkmenlerine Çepni adı verilmektedir.134

''Çepnilerle ilgili ilk tarihi bilgilere İbn Bîbî'nin eserinde rastlanır. İbn Bîbî

1277 yılında Sinop'a saldıran Trabzon Rum İmparatorluğu kuvvetlerini bozguna

uğratan Çepniler'in daha sonra Samsun'dan Trabzon'a kadar olan bölgeyi

135

hâkimiyetleri altına aldıkları kaydetmektedir.''

İbn Bibi ise Selçuk Name (El Evamirü'l Ala'iye Fi'l Umuri'l Ala'iye)'de

Sinop Çepnilerinin mücadelelerini anlatmaktadır: ''O sırada Sinop tutgavulu

Taybuğa gelerek, 'Canik hükümdarı asker ve cephane dolu kadırgalarla Sinop'a

saldırmak için geldi. Çepni Türkleri ile o diyarı korumak için görevlendirilmiş

komutanlar onlara karşı koyarak onları ateş ve su arasında sıkıştırıp canlarına ve

evlerine darbe indirdiler. Her tarafı yerle bir ettiler. Onları kahrederek her şeyden

mahrum, mahsun ve ümitsiz bıraktılar' dedi.'' 136

''Düzenli bir orduya karşı kazandıkları bu zafer, Çepnilerin o dönemde hem

kalabalık hem de teşkilatlı bir topluluk olduklarının bir göstergesidir.''137

''XIII. ve XIV. asırlar arasında Anadolu Türkleri; yaşayış, şekil ve şartları

itibariyle üç grup halinde yaşarlardı. Göçebeler, köylüler ve şehirliler. Göçebler, ayrı

ayrı yayla ve kışlaklarda yaşayarak hayatlarını devam ettiren yarı göçebe aşiretlerdir.

Bunlar kendi ihtiyaçlarını kendileri karşılardı. Ya ziraatla meşgul olurlar, ya hayvan

sürüleri yetiştirirler ya da Ortaasya'dan getirdikleri halıcılık ve nakliyecilik ile

uğraşırlardı. Anadolu'nun pek meşhur atlarını da bunlar yetiştirirlerdi. Devlete her

yıl, yetiştirdikleri sürülerin adetine göre, vergi verirlerdi. Ancak askeri maksatla

hudut boylarına yerleştirilen aşiretlerden vergi alınmazdı. Bunlar gerektiğinde orduya

katılırdı. Mesela, Trabzon İmparatorluğunun güney-batı sahasına yerleştirilen Çepni

kabilesi, XIII. asrın son yarısında Trabzonluların Sinop'a karşı bir hücumlarını geri

Yusuf Ziya Yörükan, Anadolu'da Aleviler ve Tahtacılar, Ötüken Yay., İstanbul 2006, s. 424.
Şener, Türkiye'de Yaşayan Etnik ve Dinsel Gruplar, s. 75
Şeker, Anadolu'nun Türkleşmesi ve Kültürel Hayatı, s. 206.
Altun, Kocaeli Suadiye/Çepni Halk Kültürü, s. 45.
Çelik, "Trabzon ve Çepniler'' s. 612.

81

püskürtmüşlerdir. Çepniler fırsat buldukca düşman topraklarına akınlar yaparlardı.

Çepniler Anadolu Türklüğünün en temiz, en canlı bir unsurunu teşkil ediyorlardı.''138

''Osmanlı devleti zaman zaman konar-göçer aşiretleri iskân etmek için bazı

uygulamalara girmiştir. Özellikle XVII. yüzyıl sonlarından itibaren iskân politikasına

139

yeniden önem verilmiştir.''

Osmanlı döneminde Anadolu'ya göç eden Oğuz

boyları, göçebeliklerinin gereği yerleşik hayata karşıydılar. Bu göçebe boylar büyük

sürüleriyle ekili dikili yerlere zarar veriyorlardı. Osmanlı bunları denetim altına

almak için iskan politikasını uygulamıştır.140

''İmparatorluğunun gelişmesinde, yeni

fethedilen yerlerin Türkleştirilmesinde olduğu kadar, boş yerlerin şenlendirilerek

ekonomik bir hareketlilik sağlanması, kasaba ve köyler kurulması imkânını veren

konar-göçer aşiretlerin önemi büyüktür.''141

''1404 yılında Trabzon'dan Erzincan'a giden İspanyol elçisi Clavijo

(Klaviyo) Zegan (Zigana) kalesi ile buradan Erzincan Türk beyliği arasındaki

yerlerin Kabasitan derebeyler elinde olduğunu Çabanlı (Çepni) Türklerinin bunlarla

savaşıp yıldırdığını bildirmektedir.

Yine Klaviyo'nun ''Yolumuza devam ettik öğleden sonra bir vadiye vardık.

Orada Çabanlı (Çepnilü) Türklerine ait bir kale (Gümüşhane ile Kelkit ilçe merkezi

arasında ve tam orta yerde Ulu Kal'a ) bulunduğunu anladık. Kabasika ve bu Türkler

arasında harp vaziyeti devam ettiğinden. Kabasika'nın adamları bize bir müddet

duraklamayı ihtar ederek keşfe çıktılar'' şeklindeki açıklamalarından da anlaşılacağı

gibi 1405 tarihinde Çepni nüfuz bölgesi Gümüşhane'ye kadar uzanmaktadır.''142

''1277 yılında Sinop yöresinde kalabalık bir Çepni topluluğu yaşamaktaydı.

1461'de Trabzon'u fethetmeye gelen Fatih Sultan Mehmet, şehrin güney ve batı

yörelerinin Çepniler'le dolu olduğunu görmüştü. XVI. yüzyılda Anadolu'nun birçok

yerinde Çepni oymakları yaşıyordu. Halep Türkmenleri arasında yaşayan Çepniler üç

kol halinde olup bunlardan 397 vergi nüfuslu ana kol Antep'in kuzey doğusundaki

Rumkale yöresinde yaşamaktaydı. Nüfusları çok az olan diğer iki kol başım Kızdılu

Çepni adını taşımakta ve Amik ovasındaki Gündüzlü'de bulunmaktaydı. XVII.

138

Abdurrahman Güzel, Hacı Bektaş Veli ve Makalat, Akçağ Yay., Ankara 2002, s. 11.

139

Güler-Akgül-Şimşek, Türklük Bilgisi, s. 345.

140

T.C. Gaziantep Valiliği, Orta Asya'dan Anadolu'ya Bir Göçün Türküsü Barak Türkmenleri,

Başbakanlık Basımevi, Gaziantep 2002, s. 8-9.

141

Yusuf Halaçoğlu, XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun İskan Siyaseti ve Aşiretlerin
Yerleştirilmesi,
TTK Yay., Ankara 1988, s. 1.

142

Çelik, ''Trabzon ve Çepniler'', s. 613.

82

yüzyılın ortalarında ana kol yine Rumkale yöresinde yaşamakta, fakat Başım Kızdılu

Çepniler batıda Aydın ve Saruhan sancaklarında oturmaktaydılar. Diyarbakır

bölgesindeki Boz-Ulus'a bağlı Çepniler de 1691 yılında Rakka bölgesine

yerleştirildiler. Bunlara beylerinin adıyla Kantemir Çepnisi deniliyordu. Rakka'dan

kaçan Çepniler Turgutlu ve Bergama tarafına gittiler. Günümüzde Balıkesir, İzmir,

Bergama, Manisa ve Aydın illerindeki köylerde oturan Çepniler, Başım Kızdılu ile

Kantemir Çepnilerinin torunlarıdır. Çepniler'den önemli bir kol da Sivas-Kırşehir

bölgesindeki Ulu-Yörük topluluğu arasında yaşıyordu. XVI. yüzyılda Konya

bölgesinde de mühim bir Çepni topluluğu bulunuyordu. Çepniler, Yavuz Sultan

Selim devrinde Trabzon sancağında bilhassa Giresun-Kürtün ve Vakfıkebir arasında

yoğun bir şekilde yaşıyorlardı. Günümüzde Sürmene, Of ve Rize'nin merkez

nahiyesi ile Karadere ve İkizdere'deki Türklerin önemli bir kısmını onların torunları

meydana getirir. Bunlardan başka nüfusları az olmakla birlikte Maraş, Bozok,

Çukurova, Koçhisar, Çorum ve Hamid sancaklarında bazı Çepni oymakları

bulunmaktaydı.''143

''Anadolu'ya dağılan Çepniler'den Maraş'a gelip yerleşenler de

bulunmaktadır. Hatta Dulkadiroğulları arasında Çepni oymaklarının da bulunduğu

kabul edilmektedir. Günümüzde Maraş'ın Andırın ilçesinde Çepnibektaş köyünden

ayrı, Elbistan'da da Çepni adında bir başka köyün varlığı bilinmektedir. Bu boyun

adı, Anadolu'nun bazı yörelerinde Çetmi ve Çepi olarak da telaffuz edilmektedir.''144

Osmanlı çeşitli dönemlerde iskan siyaseti yapmıştır. Bazı Türk oymaklarını

başka bölgelere göndermiştir. Halaçoğlu'nun belirttiğine göre, Recepli Avşarına

bağlı olan Çepni Türkleri Urfa'nın Harran bölgesine yerleştirilmiştir. Bu bölgeyi o

dönem çeşitli tehlikelerden ve eşkıyadan korumuşlar aynı zamanda ziraatle

uğraşmışlardır. 145

''Sümer'e göre, Akkoyunluların halefi olan Safeviler'in dayandığı Türk

boyları arasında da Çepniler görülmektedir. İran Çepnilerinin Trabzon ve Canik

Çepnilerine mensup oldukları bilinmektedir.''146

Bir başka araştırmacı yazar Nihat

Çetinkaya ''Kızılbaş Türkler'' adlı eserinde şunu belirtir: ''Safevi devletinin

1

44 Sümer, ''Çepni Maddesi'', s. 269.
144

Şeker, Anadolu'nun Türkleşmesi ve Kültürel Hayatı, s. 206.

145

Halaçoğlu, XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun İskan Siyaseti ve Aşiretlerin

Yerleştirilmesi, s. 121.

146

Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), s. 331-332.

83

kuruluşu ve yönetimi, istisna olan birkaç Azerbaycan'da yerleşmiş Oğuz/Türkmen

kabilesinin dışında Anadolu Türkmenlerine dayanmaktaydı. Bu Türkmenler

içerisinde Karadeniz bölgesinden gelen Çepni Türkmenleri de vardır.''147

''Gerek

siyasi gerekse dini sebeplerle başta Karakoyunlular olmak üzere Akkoyunlular,

Afşarlar, Çepniler ve Kaçarlar Safevi ülkesine göç ettiler. Türkiye'den giden

Türkmenler İran'da kurulan Türk devletlerinin en önemli unsurunu meydana

getirmişlerdir.''148

''Ayrıca Safevi Türk hükümdarlarından Şeyh Cüneyt'in

Çepnilerin kalabalık olduğu yer olan Canik (Samsun-Giresun) bölgesine gittiğini

belirtmektedir.''149

''Çepni ağzı, erken bir tarihte tarihçi ve seyyahların dikkati çekmiş, Katip

Çelebi 'Cihannüma' adlı eserinde Çepni dilinin Türkçe ve Farsça karışık bir şey

olduğunu yazmıştır. Aynı şekilde Çepnilerin din özelliklerinin çok eskiye dayandığı

inancına varan Alman çoğrafyacı Kiepert, ağız özelliklerinin bilimsel bir şekilde

araştırılması halinde çok eski bir dilin unsurlarının ortaya çıkması ihtimaline dikkati

çekmektedir.''150

Türk'ün yaşadığı yerin adı yine kendi adını taşır. Türk'ün yaşadığı coğrafya

kendi adıyla bilinir. Türk nerede yaşarsa yaşasın mutlaka yaşadığı coğrafyaya kendi

adını verir.151

''Türkiye'nin çeşitli yerlerinde Çepni isimli yerleşim yerleri bulunmaktadır.

Afyon'un Sandıklı ilçesine bağlı Hocalar bucağı Çepni köyü, Balıkesir'in Bandırma

ilçesine bağlı Edincik bucağı Çepni köyü, Bolu merkeze bağlı Çepni köyü, Bolu'nun

Mudurnu ilçesine bağlı Çepni köyü, Bursa'nın Mudanya ilçesine bağlı Çepni köyü,

Giresun'un Espiye ilçesine bağlı Çepni köyü, Kastamonu'nun Çatalzeytin ve Tosya

ilçesine bağlı Çepni köyleri, Kırşehir'in Çiçekdağı ilçesine bağlı Çepni köyü,

Samsun'un Alaçam ilçesine bağlı Çepni köyü, Manisa'nın Turgutlu ve Saruhan

ilçelerine bağlı Çepni köyleri, Ankara'nın Şereflikoçhisar ilçesinin Ağaçören bucağı

Çepni köyü, Sivas'ın Gemerek ilçesinin Çepni beldesi, Şanlıurfan'ın Siverek

147

Nihat Çetinkaya, Kızılbaş Türkler Tarihi Oluşumu ve Gelişimi, Kum Saati Yay., İstanbul 2005, s.

14

45

87-458.

148

Güler-Akgül-Şimşek, Türklük Bilgisi, s. 126.

149

Çetinkaya, Kızılbaş Türkler Tarihi Oluşumu ve Gelişimi, s. 410.

150

Bernt Brendemoen, ''Trabzon Çepni Ağzı ve Tepegöz Hikayesinin Bir Çepni Varyantı'',

Uluslararası Türk Dili Kongresi 26 Eylül 1988-3 Ekim 1988, TDK Yay., Ankara 1996, s. 212.

151

Baykara, Türk Adının Anlamı, s. 37.

84

ilçesinin Çepni köyü, Trabzon'un Of ilçesinin Eskipazar bucağına bağlı Çepni

mahallesi'dir.''152

''Çepnilerin yoğun olarak yaşadığı Sivas yöresinden, Zerener

Damlapınar'dan derlenen ''Güzelim Çepni'' isimli ''Çepni Türküsü'' bize

Çepnilerin yaşam alanları hakkında somut bilgi verir niteliktedir:

Yaylaları vardı ıssızdır şimdi

Kaysıları yetmez tatsızdır şimdi

Meralar sürüldü adsızdır şimdi

O güzelim Çepni nereye gitti

Irmak kıyısında vardır harmanı

Çepni çongar şehri nerede ya hani

Damlapınar sustu bitti dermanı

153

O güzelim Çepni nereye gitti''

''Manisa'nın Saruhanlı ilçesine bağlı Çepni Harmandalı, Çepni Muradiye,

Turgutlu ilçesinin Çepnibektaş ve Çepnidere köylerinin isimleri de Çepni

yerleşmesini açıkça göstermektedir. Bölgede Çepni adı yanında Çetmi 'yağ, yoğurt

yaparak geçinen köylü' adı da kullanılmaktadır.''154

''Ali Çelik'in 'Trabzon-Şalpazarı Çepni Kültürü' adlı eserinde bölgede

yaşayan Çepnilerin gizli bir dil kullanıp kullanmadıkları hakkında bir bilgi yoktur.

Bu noktada Karadeniz bölgesi Çepnileri ile Batı bölgesi Çepnilerinin inançları

arasındaki farklılık önem arz etmektedir. Karadeniz bölgesi Çepnileri Sünnîdir. Batı

bölgelerimizde yaşayan Çepniler içerisinde ise Alevilik inanışı yaygındır. Gizli dilin

tespit edildiği Pınarköy, Narlıca, Tepeköy, Çepnidere, vb. köyler de Alevi Çepni

köyleridir.''155

''Karadeniz sahillerinin Rize'den Sinop'a kadar uzanan kıyılar halkının

büyük ekseriyeti Çepni Türklerindendir. Vaktiyle buradaki Çepniler Alevi idiler.

Sonradan Sünnileşerek, Çepni adını kaybettiler, köylü ve şehirli haline geldiler. Yiğit

Altun, Kocaeli Suadiye/Çepni Halk Kültürü, s. 50.

Altun, Kocaeli Suadiye/Çepni Halk Kültürü, s. 51-52.

Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 92.
Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 92.

85

Çepniler vaktiyle kadını ve erkeği ile Rum-Pontus devletine karşı kahramanca

savaşmış, onların muntazam askeri birliklerini geri püskürtmüşlerdir. Halen Gerze,

Ünye dağlarında, Giresun'un Anadolu'ya bakan yaylalarında, Çayeli'nin Büyükköy

nahiyesinde çok sayıda Çepni olduğunu duyduk. Artık Çepni değil, Çetmi adıyla

anılmaktadır. Giresun'un Dereli'sine bağlı Yıldız köyü ve Espiye'ye bağlı

Elmalıbelen köyü halkı, Çepni'dir. Ege'de de birçok Çetmi köyü vardır. Balıkesire'e

bağlı olanlar: Karagedik, Karaman, Çukurhüseyin, Macarlar, Söğütkır, Soğanbükü,

Kabakdere, Kepsut, Sındırgı ve Bigadiç'e bağlı Çepni köyleri Kocasinan, Güvem,

Kozpınar, Akyar, Elyapan, Yumrukluçetmi, İnkaya, Kuşkaya köyleri, Aydın'ın

Söke'sine bağlı Sofular ve Terziler köyü hep Çepni köyleridir.''156

Yusuf Ziya Yörükan, Balıkesir etrafındaki Çepnilerin tamamen Alevi

olduklarını, Trabzon taraflarında Harşit deresi boyundaki Çepni köylülerinin külliyen

Aleviliği unutduklarını söylemektedir. Eski tarihler bunları Türkmen diye

gösterdikleri halde, bunlar kendilerine Yörük derler. Sünni Çepnilerde ise Yörük

tabir yoktur.157

Kars ve Ardahan ilimizde de Alevi Türkmenleri dediğimiz Çepni Türkleri

yaşamaktadır. ''Kars'taki Alevi Türkleri gerek kendileri gerek Sünni Türkler

tarafından Türkmen olarak adlandırılmışlardır. Alevi Türkmenleri Ardahan ilçesi

Hanak merkezine bağlı şu köylerde yaşarlar: Çavdarlı, Çiçeklidağ, Çatköyü,

Çimliçayın, Güneşgören, İncedere, Karakale, Koyunpınar, Serinkuyu. Damal merkez

ve ilçesine bağlı olanlar Aşağı Damal, Küçük Damal, Aşağı Gündeş, Yukarı Gündeş,

Burmadere, Dereköy, Eski kılıç, Kalenderdere, Obrucak, Otağlı, Seyitören, Tepeköy,

Üçdere. Kars ilçesi Kağızman'ın Kötek bucağına bağlı olanlar; Böcüklü, Kömürlü,

Paslı, Yalnızağaç, Selim kazasına bağlı olanlar; Kaza merkezindeki 25 ev kadar,

Akpınar, Akyar, Alisofu, Aşağı Kotanlı, Büyükdere, Cavlak, Çaybaşı, Dölbentli,

İğdir, Karaçayır, Katranlı, Mollamustafa, Yamaçlı, Yeşiltepe, Yukarı Kotanlı,

Sarıkamış kazasına bağlı olanlar; Merkezin bir kısmı, Asboğa, Yukarı Sallıpınar,

Boyalı, Kars merkezine bağlı olanlar; Hacıhalil, Karacaören. Arpaçay'ın

Büyükçatma köyünde de bir miktar Türkmen vardır. Damal bucağına bağlı bazı

köylerde yaşayan Alevi Türkmenleri Maraş altından gelmişlerdir.''158

Cemal Anadol, Tarihe Hükmeden Millet Türkler, Bilge Karınca Yay., İstanbul 2006, s. 236-237.
Yörükan, Anadolu'da Aleviler ve Tahtacılar, s. 417.
Ahmet Bican Ercilasun, Kars İli Ağızları Ses Bilgisi, TDK Yay., Ankara 2002, s. 36.

86

''Fahrettin Kırzığlu, Kars tarihinde Türkmenler arasında şu oymakların

yaşadığını yazmaktadır. Sarıkamış Türkmenleri içinde Avşar oymağı; Sarıkamış ve

Selim'e bağlı Boyalı Salut (Yukarı Sallıpınar) Vartanut, ve Oluklu köylerinde Çepni

veya Çetmi oymağı. Ahmet Caferoğlu, Sarıkamış- selim Türkmenlerinin Çepni

olduğunu, aralarında Iğdır, Bayındır ve İmreli gibi boyların da bulunduğunu

159

yazar.''159

''Ahıskalı Aşık Ahdari Hanak Türkmenlerini konu edindiği şiirinde onların

boy, oymak, ve tarikatlarını da zikretmektedir:

Kars Eli'nde maldar yaşar

Meşe-Ardahan Türkmanı

Ehl-i tarikattır, çoşar

Meşe Ardahan Türkmanı.

Maraş altından gelmişler

Yiğirmi köyde kalmışlar

Yaylak-kışlakçı olmuşlar

Meşe-Ardahan Türkmanı.

Bektaş, Hüseyni, Hayderi,

Fayat, Çepni, Kalenderi,

Aydan arı, günden duru

Meşe-Ardahan Türkmanı.

Yazın Ulgar, hem Cin dağı

Yaylak olur, alır yağı

Köylerde olur kışlağı

Meşe-Ardahan Türkmanı.

Meşhur olur güzelleri,

Sazlı, sözlü sohbetleri

Ercilasun, Kars İli Ağızları Ses Bilgisi, s. 38.

87

Size kurban bu Ahdari

Meşe-Ardahan Türkmanı.

Şiirde de görüldüğü gibi Hanak Türkmenlerinin büyük bir kısmının Maraş

altından geldiğini ve bir kısmının Çepni Türkleri olduğunu belirtmektedir. Ahmet

Caferoğlu ve Fahrettin Kırzıoğlu Çepnilerin Sarıkamış-Selim Türkmenleri arasında

da olduğunu belirtmektedirler. Ayrıca Ahmet Bican Ercilasun, Sarıkamış-Selim

Türkmenlerinin Sivas tarafından geldiğini söylemektedir.''160

Ahmet Caferoğlu Kars

Türkmenlerinin Çepni boyuna mensup olduğunu belirtmektedir.161

Kars'ın diğer

Türk boyuna mensup insanları, Çepni Türklerine Türkmen ya da Türkman tabirini

kullanırlar.

Çepnileri Türklerinin halen daha göçebe halinde bulunan ve şehirlerden uzak

yerlerde yaşayan kısımlarında, eski örf ve adetlerinin devam ettiği bilinmektedir.

Özellikle dağlık bölgelerde ve yaylak yerlerde çok eskiden beri ocaklı dedelerinin

bulunduğu köylerde gelenekleri devam etmektedir.162

''Gizli dillerle ilgili ilk derlemeleri yapan ve bunları yayınlamış olan Ahmet

Caferoğlu, Çepnilerin diliyle karşılaşması hakkında şunlan söyler: 'Oldukça

dikkatimizi çeken dillerden biri de Çepnilerin dili'dir. Yayınlanan metin

Turgutlu'nun Çepnidere, Sarıçalı, Bektaş mahallesiyle, Soma'nın Ularca, Karaçam,

Arpaseki ve Taştepe köylerinde yerleşmiş olan Çepnilere aittir. Turgutlu'ya ait olan

malzeme Turgutlu'nun Sarıbey köyünden, Cuma Yetim'den derlenmiştir. Metnin

kısalığına rağmen, elde edilen 55 kelime, bu dilin kısmen Abdal dilinden de

faydalandığını göstermektedir. Lügat kısmında mukayesesine muvaffak olduğum

kelimelerde bu hallere işaret edilmiş bulunmaktadır.''163

Araştırmacı yazar Turgut Akpınar da Çepni Türkmenleri üzerinde araştırma

yapmıştır. Çepnilerinin gizli dili hakkında şu bilgiyi vermektedir. ''1988 yazında

İzmir'in Dikili kazasındaki yazlıkta, yanımızda çalışan zeki ve uyanık bir Çepni

kadını olan Fatma Karakuzu'yu, Bergama'nın bir köyünde oturan kızı ve torunları,

ziyarete geldiler. Sohbet esnasında Fatma Hanım, kızıyla zaman zaman anlaşılmaz

160

Ercilasun, Kars İli Ağızları Ses Bilgisi, s. 39-40.

161

Ahmet Caferoğlu, Doğu İllerimiz Ağızlarından Toplamalar Kars, Erzurum, Çoruh İlbaylıkları
Ağızları,
TDK Yay., Ankara 1995, s. XVII.

162

Yörükan, Anadolu'da Aleviler ve Tahtacılar, s. 416.

163

Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 92.

88

şekilde konuşuyordu. Vaktiyle Caferoğlu'nun iki yazısından bu gizli dil meselesini

öğrenmiş, fakat üstünde durmayıp geçmiş, unutmuştum. Yanımda bu dilin

konuşulması ilk defa vaki oluyordu. Konuşulanlardan hiçbir şey anlamadığım gibi,

sonradan öğrendiğim şekilde, arada Türkçe normal kelimeler kullanıldığını ve

bunlann Türkçe'deki gibi bağlandığını, belki dikkatsizliğimden veya çabuk

konuşulmasından dolayı, fark edememiştim. Fatma Hanım'ın yanımızda bu şekilde

konuşmasının amacı açıktı. Söylediklerinden bazılarının bizim tarafımızdan

anlaşılmasını istemiyordu, bu amaca da rahatça ulaşıyordu. Onun işi halledilmişti,

fakat benim için bu muammayı çözme işi yeni başlıyordu. Bu nasıl bir dildi?

Çocukların aralarında yaptıkları gibi, ''anneme gidiyorum'' yerine, "aganeme

gidiyogorugum'' gibi kelimelere gereksiz eklerle, anlaşılmaz şekiller veren veya

saklambaç oynarken aralarında anlaşarak (çıkma dersem çık, çık dersem çıkma)

kabilinden diğer çocukları yanıltmak için kelimeleri ters anlamında kullanmayı

dayanan şaşırtmacalı bir dil mi bahis konusuydu? Yoksa ortada gerçekten bağımsız,

normal ayrı bir dil mi vardı?''164

Türkiye'de Çepniler hakkında fazla bir araştırma yapıldığını söylemek

mümkün değildir. Çepni Türkleri ile ilgili olarak bize ilk önemli bilgileri değerli ilim

adamımız Mehmed Fuat Köprülü vermiştir. 1925 yılında Türkiyat Mecmuası'nın ilk

sayısında ''Oğuz Etnolojisine Dair Tarihi Notlar'' başlıklı makalesinin bir bahsi

Çepnilere ayrılmıştır.165

''Çepniler hakkında şu zengin bilgiyi verir: Çepnilerin garba muhaceretları,

Selçukluların ilk Anadolu istilası zamanındadır. Bunların bir kısmı, iptida garbi

Anadolu'ya gelerek Paflagonya havalisine ve Trabzon İmparatorluğu hudutlarına

yerleştirilmiş ve bilhassa Sinop'un Selçuklular tarafından zaptı üzerine, onlardan bir

uç teşkil edilmiştir. Hicri 676'da Trabzon İmparatorunun Sinop'a hücumu üzerine

Çepnilerin bu hücuma kemal-i muvaffakiyetle mukabele ettiklerini biliyoruz. Tarihi

bir vesika olmak üzere kıymeti bence artık her türlü şüpheden vareste olan Hacı

Bektaş Veli Vilayetnamesi'nde Çepnilerin her halde bu tarihten epey evvel oralara

geldiğini gösteren sarih bir ifade vardır. Anadolu'da İslamiyet adlı eserimizde izah

ettiğimiz vechile, meşhur Baba İshak taraftarları tarafından neşredilen Babai Batini

akidelerini, en nihayet hicri yedinci asrın ortalarında kabul ettiler. 662'de Sarı Saltuk

164

Akpınar, Türk Kültür Tarihinden Esintiler, s. 186.

165

Akpınar, Türk Kültür Tarihinden Esintiler, s. 187.

89

maiyetinde Dobruca'ya geçerek, muahheren Karesioğlu İsa Bey zamanında tekrar

Anadolu'ya dönen bu Kızılbaş Türkmenleri arasında, Çepnilerin ekseriyeti teşkil

ettiği kanaatindeyiz. Balıkesir-İzmir çevresinde yaşayan Çepniler, bunların

torunudur. Bu Çepniler, bu asır esnasında artık tamamıyla Kızılbaş olmuşlardır.

Trabzon İmparatorluğunun Fatih tarafından imhasına kadar Çepniler mütemadi

surette, imkan buldukça şarka doğru sarkmaktan ve bu zayıf Hıristiyan devleti

sahasında kendilerine bir vasıta-i intifa aramaktan geri durmadılar. Sekizinci asırda

Candaroğulları'nın ordularında da kısmen hizmet ettikleri kolaylıkla kabul olunabilir.

Trabzon fethini müteakip o havalide Türk-İslam ekseriyetinin temini maksadıyla

Fatih tarafından oraya nakil ve iskan edilen bir kısım halktan oradaki Türk

ekseriyetini bunlar teşkil ediyordu. Hala bugün Giresun, Tirebolu, Görele,

Büyükliman yanı Vakfıkebir havalisinde yaşayan Çepniler işte bunlardır. Bunlar bir

taraftan hocaların, diğer taraftan onların nüfuzuna tabi bulunan sünniyülmezheb

beylerinin nüfuzuyla, eski Kızılbaşlığı bırakmışlardır; ancak, bu saydığımız kazaların

harici tesirattan azami derecede mahfuz yüksek köylerinde, hala Kızılbaşlık

bakiyelerine tesadüf edilmektedir.''166

Turgut Akpınar, özbeöz Oğuz Türkü olan Çepni Türklerinin, asıl dilleri olan

Türkçenin yanında başka bir dil meydana getirmeleri ve bu dil ile anlaşmaya mecbur

kalmalarının sebebini dini inançlarına bağlamaktadır.167

''Çevrelerindeki halkın ve

yönetimin düşmanlığı arasında kalan bu topluluklar, ister istemez kendi aralarında

yaşayan, ötekilerle zorunluluk olmadıkça temas etmeyen, dostluk, ahbaplık

kuramayan bu kimseler, haklı bir korku ile her şeylerini diğerlerinden saklama,

gizleme yoluna gitmişlerdir. Türlü dedikodulara neden olan, dini ayinlerini

gizlemeleri de bunlar arasındadır. Her söz ve hareketleri şüphe ile karşılanıp, çeşitli

kötü yorumlara neden olduğundan, çevrenin anlayamayacağı bir dil yaratma ve onu

yabancılar arasında gereğinde kullanmaya başlamaları, tabii ve yerinde bir tedbirdir.

İşte bizce Gizli Çepni dilinin esrarı buradadır.''168

''Çepni gizli dili Manisa'nın Turgutlu ilçesinde Çepnidere, Sançalı, Bektaş

mahallesiyle, Sarıbey köyünde Soma ilçesinde ise Ularca, Karaçam, Arpaseki ve

Taştepe köylerinde oturan Çepnilerce kullanılmaktadır. Bu gizli dille ilgili

Göktürk, Anadolu'da Oğuz Boyları Anadolu'nun Dağında Ovasında Türk Mührü, s. 104-105.
Akpınar, Türk Kültür Tarihinden Esintiler, s. 187.
Akpınar, Türk Kültür Tarihinden Esintiler, s. 189.

90

kelimelerin bir kısmı da Balıkesir'in Çepni köylerine aittir. Pınarköy, Narlıca,

Tepeköy ve Yalnızev köylerinin bağlı olduğu İzmir'in Bergama ilçesi Çepni gizli

dilinin konuşulduğu üçüncü bölgedir. Coğrafî olarak bu üç yerleşim yerinin birbirine

yakınlığı ortadadır. Balıkesir'de ve Ege bölgesinde yerleşmiş olan Çepniler arasında

ağız özellikleri açısından, farklılıklar olmakla birlikte, gizli dilleri arasında büyük

benzerlikler ve ortaklıklar görülmektedir. Örneğin, yazıcı 'tavuk'; hersit 'ekmek';

faris 'at'; tunataz 'kadın' vb. kelimeler her üç bölgede de ortak ve aynı

anlamdadır.''169

1.2.7.1.

ÇEPNİLERİN DİLİNE AİT ÖRNEK CÜMLELER

1. Yazıcı kaya. (Tavuk yumurtladı.) (Akp.) (Kay.)

2. Sara var, gevik. (Yabancı var, sus!) (Kay.)

3. Cıvaya halandırma, paylıklar. (Eve getirme (sokma), aşırır.) (Akp.) (Kay.)

4. Yatakları paylıkla, sara meyitlensin. (Yatakları ser, misafir (yabancı) yatsın.)

(Akp.) (Kay.)

5. Hersit mezleyelim. (Yemek (ekmek) pişirelim.) (Yemek pişirelim.) (Aslında

ekmek pişirelim anlamında. Anadolu'da ekmek yemekle, yemek yemek aynı şeydir.)

(Akp.) (Kay.)

6. Tonataza gevik edin, hersit payıklasın. (Kadına söyleyin, ekmek getirsin.) (Kay.)

7. Mutaflıdan mutaflıya. (Erkekten erkeğe.) (Kay.)

8. Erniş halandı bozun yanında. (Çepni geliyor yabancının yanında.) (Kay.)

9. Boz geliniş seninle kevikleşecekmiş. (Yabancı gelince, seninle konuşacakmış.)

(Kay.)

10. Manışı paylıhlayacağım, sen novarla. (Yabancıyı çalacağım, sen gözetle.) (Kay.)

11. Ferası eyerle, halanalanım. (Atı eğerle, gidelim.) (Kay.)

170

171

12. Moyu maylamak. (veya paylıklamak) (İneği sağ

Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 95-96.
Akpınar, Türk Kültür Tarihinden Esintiler, s. 189-190.
Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 100.

91

1.2.7.2.

ÇEPNİLERİN GİZLİ DİLİNE AİT SÖZCÜKLER

acı moy-acı muy: Rakı. (Kay.) (Çpn.)

acımık: Tütün, sigara. (Kay.) (Çpn.)

ağcakoca: Yoğurt, ayran. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

ağzı gara: Yabancı, Çepni olmayan kimse. (Kay.) (Çpn.)

aldahuna: Çirkin. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

apakay: Erkek. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

aydınna- : Çalmak, gizlemek. < aydınla- fiilinden. (Kay.) (Çpn.)

bingiş: Ayakkabı. (Kay.) (DS. C. II) (Çpn.)

boz: Yabancı, Çepni'den gayrisi. (Kay.) (Çpn.)

cabıl: Sadeyağ, tereyağı. (Kay.) (Çpn.)

cabıl: Yağ (tereyağ) (Akp.) (Çpn.)

cavra: Köpek. (Akp.) (Kay.) (DS. C. III) (Çpn.)

cedi: Keçi. < Ar. cedy ''erkek oğlak.'' (Kay.) (Çpn.)

cevapsız: Çatal, kaşık. (Akp.) (Çpn.)

cıge-çığa-cıva: Ev. (Kay.) (Çpn.)

çıngı: Gözyaşı. (Kay.) (Çpn.)

çitme: Cacık. (Kay.) (Çpn.)

dabacı: Türk. (Kay.) (Çpn.)

divit: Büyük bıçak, kama. < Far. devit 'divit.' (Kay.) (Çpn.)

doğru giden: Domuz. (Kay.) (Çpn.)

erniş -ermiş: Çepni. (Kay.) (Çpn.)

faaraz: Koyun. (Akp.) (Çpn.)

faraz: Koyun. (Kay.) (Çpn.)

faris-feras-feres-fıraz: At, beygir. < Ar. feres 'at, bir at türü.' (Kay.) (Çpn.)

felek: 1. Çocuk. 2. Torun. < Ar. felek: 1. Gök. 2. Zaman, devran. 3. Dünya. (Akp.)

(Kay.) (Çpn.)

feneke: Kardeş. (Kay.) (Çpn.)

feniki-: Tavuk gıdaklamak. (Kay.) (Çpn.)

fenikiyi: Tavuk gıdaklıyor. (Kay.) (Çpn.)

fıdıla-: Taşı atar gibi yapmak, korkutmak. (Kay.) (Çpn.)

92

fındık: Silah. (Kay.) (Çpn.)

fındıkla-: Öldürmek. (Kay.) (Çpn.)

fitik: Makbuz, fitre. (Kay.) (DS. C. V) (Çpn.)

gavra: Köpek. (Kay.) (Çpn.)

geder: Eşek. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

gerez: İyi, güzel. (Kay.) (DS. C. VI) (Çpn.)

gerez: İyi. (Akp.) (DS. C. VI) (Çpn.)

gevik et-: Söylemek. (Kay.) (Çpn.)

gevik: Ağız. (Kay.) (Çpn.)

gevikle!: Söyle! (Kay.) (Çpn.)

gevikle: Söyle. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

gevikleme: Söyleme! (Kay.) (Çpn.)

gezzem: Keçi. (Kay.) (Çpn.)

gölük: Eşek, merkep. (Kay.) (DS. C. VI) (Çpn.)

hacer: Diş. (Akp.) (Çpn.)

halan-: Gelmek. (Kay.) (Çpn.)

halandır-: Getirmek. (Kay.) (Çpn.)

harif: Koyun, davar. (Kay.) (Çpn.)

hatırlayamadı: Keçi. (Akp.) (Çpn.)

haymır: Erkeklik organı. (Kay.) (Çpn.)

hersik: Ekmek. (Kay.) (Çpn.)

hersit mezle-: Ekmek yemek. (Kay.) (DS. C. VII) (Çpn.)

hersit: Ekmek. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

honta-hunta: Buğday, ekin. < Ar. hınta 'buğday.' (Kay.) (Çpn.)

hökel: İnek. (Akp.) (DS. C. VII) (Çpn.)

höştür-hoşdur: Deve. < Far. üştür ''deve.'' (Kay.) (Çpn.)

huras: Ot. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

ıraç: Sağdıç. (Kay.) (Çpn.)

kara moy-gara moy: Kahve. (Kay.) (Çpn.) (Çpn.)

kaya: Yumurta, yumurtlama. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

kellembaş: Memur, devlet hizmetinde bulunan kimse. (Kay.) (Çpn.)

kellesi büyük: Memur. (Kay.) (Çpn.)

93

kevik etme: Konuşma. (Kay.) (Çpn.)

kevik: Ağız. Bk. gevik. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

kevikleş- : Konuşmak. (Kay.) (Çpn.)

kıyık: Çuvaldız. (Kay.) (DS. C. VIII) (Çpn.)

kulaklı: Eşek. (Kay.) (Çpn.)

küçe: Yıldız. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

kütür: Gavur.

leva-: Nefret etmek. Bk. levna. (Kay.) (Çpn.)

levna: Çok çirkin. (Kay.) (Çpn.)

levva: Nefret etmek. (Akp.) (Çpn.)

li: Ay. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

lingiş: Ayak. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

lingişi: Ayakkabı. (Kay.) (Çpn.)

makal: Sığır. (Kay.) (Çpn.)

manış-maniş: Türk, yabancı, Çepni'den gayrisi. (Kay.) (Çpn.)

mas: Et. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

mayda fila: Elbise, giysi. (Kay.) (Çpn.)

meyidlenmek: Ölmek. (Akp.) (Çpn.)

mezle: Yemek. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

mezlengiç: Saman, mezle-ten. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

moy: Su, yağmur. (gözyaşı) vb. (Akp.) (Çpn.)

moy-muy: 1. Su. 2. Yağmur. < Ar. mâ ''su.'' (Kay.) (Çpn.)

moya: Süt. (Akp.) (Çpn.)

moya: Süt. Bk. moy. (Kay.) (Çpn.)

moyda fila: Giysi, elbise. (Akp.) (Çpn.)

moyla-: Ağlamak. (Kay.) (Çpn.)

moylamak: Ağlamak. (Akp.) (Çpn.)

mutaf bahar: Tütün kesesi. (Kay.) (Çpn.)

mutaf işi: Saç, sakal, bıyık, kıl, yün. Bk. mutaf. (Kay.) (Çpn.)

mutaf: Sakal, bıyık. (Kay.) (Çpn.)

mutaflı: Erkek. (Kay.) (Çpn.)

narlık: Ateş, güneş. < Far. nâr ''ateş, od'' + Tk. /+lık/ ekinden. (Kay.) (Çpn.)

94

narlık: Güneş. (Akp.) (Çpn.)

nişter: Çakı bıçağı. < Far. neşter ''kan çıkarmak için damar açmağa, çıban deşmeğe,

aşı aşılamağa mahsus, çakı türünden ucu sivri âlet.'' (Kay.) (Çpn.)

nofarlamak: Görmek. (Akp.) (Çpn.)

noharla-: Gözlemek, tarassut etmek. (Kay.) (Çpn.)

novarla-nofarla-: Görmek, gözlemek. (Kay.) (Çpn.)

nufar -nuvar: Göz. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

nuhlat-: Gizletmek, göstermemek, gizlemek, saklamak. (Kay.) (Çpn.)

nuhlatma: Gizle, sakla, gösterme! (Kay.) (Çpn.)

nünü: Eczanelerde bulunan mukavva kaşe kutular. (Kay.) (Çpn.)

örgükaya: 1. Ev. 2. Samanlık, dam. (Kay.) (Çpn.)

örgükaya: Ev, samanlık. (Akp.) (Çpn.)

ötekisi: Sağdıç. (Kay.) (DS. C. IX) (Çpn.)

payıkla-: 1. Ellemek. 2. Örtmek. (Kay.) (Çpn.)

paylık: El. (Akp.) (Kay.) (DS. C. IX) (Çpn.)

paylıkla-: Zorla çalmak. Bk. payıkla- < Far. pây ''el'' + Tk. /+lık/ ve /+la-/

eklerinden. (Kay.) (Çpn.)

paylıklamak: Ellemek, örtmek vb. (Akp.) (Çpn.)

pırım: Çürük, bere. (Kay.) (Çpn.)

pısuk: Kedi. (Kay.) (Çpn.)

pirim: Çürük, bere. Çepni aşireti. (Kay.) (DS. C. IX) (Çpn.)

salıkla-: 1. Yürümek. 2. Koşmak. (Kay.) (Çpn.)

sara: Misafir, yabancı. (Kay.) (Çpn.)

senek (süne): Sevmek. (Akp.) (Çpn.)

sente: Otur. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

sente-: Oturmak. (Kay.) (Çpn.)

sepedine-: kalkıp gitmek. (Kay.) (Çpn.)

sependi: Kalk git. (Akp.) (Çpn.)

sere: Hava. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

seregelen: Elbise. (Kay.) (Çpn.)

sıtgın-sitgin-sitkin: 1. Bıçak. 2. Balta.

sidkinle: Öldür. (Akp.) (Çpn.)

95

sidkinlemek: Öldürmek. (Akp.) (Çpn.)

silik: Jandarma. (Kay.) (Çpn.)

sitkin: Bıçak, balta. (Akp.) Çpn.)

sitkinle!: Öldürmek. < Ar. sikkin ''bıçak'' + Tk. /+le/ ekinden. (Kay.) (Çpn.)

sitkinle-: Öldür! (Kay.) (Çpn.)

sopa: Yumruk, tokat, ağaç, değnek. (Kay.) (Çpn.)

sünte: Toprak. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

tırşım-tırsım: Metelik, para. (Kay.) (Çpn.)

tuhan-tufan: tütün. < Ar. duhân ''tütün.'' (Kay.) (Çpn.)

tunataz: Kadın, ana. (Akp.) (Çpn.)

tunataz-tonataz- tanatoz-tınatoz: Kadın, kız. (Kay.) (Çpn.)

uğu gözü: Altın para. (Kay.) (Çpn.)

uğur tanıma: Hırsızlığa, çalmaya alışma. (Kay.) (Çpn.)

vara: Baba. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

yalaz otu: Tabanca mermisi. (Kay.) (Çpn.)

yalaz-yalazı: Silah. (Kay.) (Çpn.)

yalım: Ateş. (Akp.) (DS. C. XI) (Çpn.)

yalnız yaprak: Sopa, yumruk, tokat. (Kay.) (Çpn.)

yazıcı: 1. Tavuk. 2. Kümes hayvanları. (Kay.) (Çpn.)

yazıcı: Tavuk. (Akp.) (Çpn.)

yeken: Para, metelik. (Kay.) (DS. C. XII) (Çpn.)

yekenne-: Satmak. (Kay.) (Çpn.)

yülük: Jandarma. (Kay.) (Çpn.)

zeleme: Türk. (Kay.) (Çpn.)

zibit mezle-: Üzüm yemek. (Kay.) (Çpn.)

zibit: Üzüm. (Kay.) (Çpn.)172

/173

/174

Akpınar, Türk Kültür Tarihinden Esintiler, s. 190-191.

173

Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 101-109.

174

Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü (Derleme Sözlüğü C, I-XII) http://tdkterim.gov.tr/ttas/ (erişim

tarihi: 10.06.2009)

96

1.2.8. TAHTACI TÜRKMENLERİNİN GİZLİ DİLİ VE

KONUŞULDUĞU YERLER

Tahtacı Türkmenler, orman köylüleridir. Geçimlerini orman ürünleri ile

175

kazandıkları için tahtacı denir.

''Tahtacılar Toroslar'da, Ege'de Kazdağı'nda

Muğla yöresinde orman köylerinde yaşayan Alevi Türkmenlerdir. Onlar geçimlerini

orman ürünleri ile karşılarlar. İçlerinde Alevi de vardır. Sünni de vardır. Tahtacılar

Alevidir. Yörükler Hanefidir. Bu ayrım Türkmenlerin yaptığı işten

kaynaklanmaktadır. Mesleki bir ayrımdır.''176

Alevi de olsa Sünni de olsa bunlar

aynı soydan gelen Türklerdir.

''Anadolu'daki gizli dillerle ilgili olarak son yayınında Caferoğlu özel dillerle

ilgili çalışmalarının sonuçlarını ortaya koyar, o zamana kadar topladığı malzemeyi

bir araya getirir. Kalaycı dilinden derlenmiş yeni malzeme yanında Tahtacı ve

Çepnilerin gizli dillerinden de örnekler verir. Bunların her ikisi de tarihi açıdan Türk

kökenli topluluklardır. Anadolu'da yer adı olarak da yaygındır. Tahtacı ve Çepnilerin

dili Anadolu'da tamamıyla karanlıkta kalan özel diller arasında yer alır. Caferoğlu da

bütün çabasına rağmen Aydın Tahtacılarının dilinden sadece dört kısa cümle

derleyebilmiştir. Çepnilerin dilinden ise Turgutlu ve Soma'da da dört cümle ile

toplam 58 kelimeden oluşan bir malzeme derleyebilmiştir. Malzeme güvenilir

sonuçlara varmak için çok kısa olmakla birlikte Caferoğlu Çepnilerin dilinin

Abdallarınkinden faydalandığı görüşündedir. Verdiği kelime listesinde bu iki grubun

ortak olan kelimelerine de işaret eder. Tahtacıların dilinden derlediği örnekler

Türkçe'ye benzer hiçbir iz taşımazken Çepni dili gerek kelime hazinesinde Türkçe

unsurlar yanında Türkçe kökenli dilbilgisi özelliklerine de sahiptir.''177

Yazar Nurettin Demir, Türkiye'de kullanılan gizli diller üzerinde önemli bir

çalışma yaparak kültürümüze katkıda bulunmuştur. Bu gizli dilleri kullanan

insanların konuşmalarını bizlere tanıtmaya çalışmıştır.

175

Cemal Şener, Türkiye'de Yaşayan Etnik ve Dinsel Gruplar, Etik Yay., İstanbul 2006, s. 33.

176

Şener, Türkiye'de Yaşayan Etnik ve Dinsel Gruplar, s. 75.

177

Demir, ''Türkiye'de Özel Diller''

97

1.2.9. TEBER ABDALLARININ GİZLİ DİLİ TEBERCE VE

KONUŞULDUĞU YERLER

''Milli Eğitim Bakanlığı'nın yayınlanan ''Örnekleriyle Türkçe Sözlük'' adlı

kitabında, Abdal: Anadolu'da yaşayan bir oymağın adı ve bu oymağa mensup kimse,

Abdal sözcüğünün anlamı: 1.Gönlünü Allah'a vermiş, dünya ile alakasını kesmiş,

gezici derviş. Bunlar eskiden ''Ya Hu''diye seslenerek dolaşırlardı. 2. Temiz yürekli,

hile bilmez, safderun. 3. Bir şeye akıl yormaz, aptal; kalender yaşayışlı ve derviş

178

kimse. 4. Yoksul.''

Andreas Tıetze, eserinde Abdal sözcüğünü ''tasavvuf

edebiyatında bir azizler sınıfı. Dilenmekle geçinen bazı tarikatlara mensup derviş,

179

aşık'' olarak tanımlamıştır.

''Abdal: Tasavvuf ve İslami edebiyat alanlarında kullanılan bir terim.

Tasavvuf anlamı ise dünya ilgilerinden kurtularak kendisini Allah yoluna adayan ve

ricâlü'l-gayb diye adlandırılan evliya zümresi içinde yer alan sufî veya erenler

hakkında kullanılır.

Abdal kelimesi Arapça'da, ikisi de ''karşılık, birinin yerine geçen''

manalarına gelen bedel ve bedîl kelimelerinin çoğulu olmakla birlikte, zamanla

Farsça ve Türkçe'de tekil manasında kullanılmış ve Farsça'da ''abdalan'' Türkçe'de

Abdallar şeklinde çoğulu yapılmış; ayrıca tasavvuf terminolojisinde Abdalla birlikte,

aynı manada olmak üzere budela kelimesi de kullanılmıştır.''180

Meydan Laroussse'da kainatın manevi düzenini sağlayan, Allah'ın sevgili

kulları arasından seçilmiş kırk din büyüğünün adlarından biri. Allah'a ulaşma

yolunda belli bir aşamaya gelmiş kimse olarak tanımlanır.181

Tasavvuf anlayışına göre ulu insanlardan birisi öldüğü zaman, Tanrı

182

tarafından onun yerine geçirilen bir bölük insana verilen ad olarak kullanılmıştır.

78

Komisyon, Örnekleriyle Türkçe Sözlük 1, MEB Yay., Ankara 1995, s .4.

79

Tıetze, Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lugatı (Sprachgeschichtliches Und
Etymologisches Wörterbuch Des Türkeı-Türkıshchen),
s. 74.

80

Süleyman Uludağ, ''Abdal Maddesi" İslam Ansiklopedisi, C. 1, Türkiye Diyanet Vakfı Yay.,

İstanbul 1988, s. 59.

181

Meydan Larousse Büyük Lugat ve Ansiklopedi 1. Cilt, Meydan Yayınevi, İstanbul 1990, s. 13.

82

Doğan Kaya, Ansiklopedik Türk Halk Edebiyatı Terimleri Sözlüğü, Akçağ Yay., Ankara 2007, s.

23.

98

''Türkçede göçebe, gezgin anlamına gelen ''Abdal'' adını taşıyan

topluluklara Doğu Türkistan'dan Afganistan, İran ve Türkiye'ye kadar uzanan geniş

bir sahada tarihin her döneminde rastlanmaktadır.''183

''Mevcut bilgiler göre Abdal tabiri, büyük bir ihtimalle XII-XIV.

yüzyıllardan başlayarak İran'da yazılmış olan edebi metinlerde derviş manasında

kullanılmıştır. XIV. yüzyılda İran sahasında Abdal tabiri ile Kalenderler'e benzeyen

serseri dervişler kastediliyordu. XV. yüzyıl metinlerinde ise, kelimenin ''meczup,

divane'' manasına geldiği görülmektedir. Abdal, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda daha

ziyade ''serseri'' ve ''dilenci derviş'' manasında kullanılmıştır. Abdal tabiri,

Anadolu Türkleri arasında İran'dan daha çok yaygındır.''184

Bazı tarikatlarda,

Mevlevi abdalı, Bektaşi abdalı, Kalenderi abdalı gibi ''veli, ermiş'' anlamlarında

185

kullanılmıştır.''

''Dervişler arasında cezbe ve istiğrak halinde bulunanlar olduğundan

Abdallar da bu zümreyle özdeşleştirilmişler ve mecnun, meczup, divane gözüyle

bakılmışlardır. Bu anlayışa dayanarak Türkçe'de abdal kelimesine ''ahmak, şaşkın''

anlamları yüklenmiştir. XIII. yüzyıldan itibaren başı kabak, keşküllü, ellerinde

bayrak grup halinde dolaşarak inançlarını yayan Şii, Kalenderi zümreye de Abdal

denmiştir. Bu insanların göğsünde ''Ali'' yazısı veya Hz. Ali'nin "Zülfikar" adıyla

bilinen çatallı kılıcının dövmesi bulunurdu. ''Abdalan'', ''Abdalan-ı Rum''diye de

anılan bu dervişler nefislerini terbiye için dilenciliği caiz görürler, topladıkları

maddeleri de yolları üzerinde uğradıkları tekkelere hediye ederlerdi. Halk şairlerinin

bir kısmı da münferit olarak abdal diye tanınmıştır. Abdal Musa, Pir Sultan Abdal

gibi.''186

''XIV. yüzyıla ait edebî vesikalardan anlaşıldığına göre, bu yüzyılın

başlarından itibaren Anadolu'da abdal lakaplı dervişlerin çoğaldığı görülmektedir.

XVI. yüzyıla kadar kâh çeşitli sosyal grupların içinde kalan, kâh kendi başlarına

hareket eden Abdal dervişlerinin, Bektaşiliğin kuvvetlenmesi üzerine akide ve erkân

bakımından Bektaşilikten aynı olmalarına rağmen, XVI. yüzyılın ortalarından sonra

Hacı Bektaş'ı büyük bir veli olarak tanıdıkları görülmektedir. XVII. ve XVIII.

183

Ahmet Günşen, ''Kırşehir, Hacıbektaş, Kaman ve Keskin Yöresi Abdallarının Gizli Dilleri:

Teberce'' V. Uluslararası Türk Dili Kurultay Bildirileri 1, 20-26 Eylül 2004, Ankara 2004, s. 1315.

184

Orhan Fuat Köprülü, ''Abdal Maddesi'', İslam Ansiklopedisi, C. 1, s. 61.

185

Kaya, Ansiklopedik Türk Halk Edebiyatı Terimleri Sözlüğü, s. 23.

186

Arslan Tekin, Edebiyatımızda İsimler ve Terimler, Ötüken Yay., İstanbul 1995, s. 7-8.

99

yüzyıllarda Abdal zümrelerinin Bektaşilik içinde eritilerek temsil olunmasından

sonra Abdal topluluklarından bir kısmının, şehir Bektaşiliğine karışmayarak köylerde

yaşayan heteredoks Alevi zümreleriyle birleştiği anlaşılmaktadır. Üçüncü bir kısmın

ise cemaat halinde Anadolu'nun çeşitli sahalarında köyler kurarak yerleştiği nihayet

dördüncü bir bölümün de Kızılbaş obaları tarzında göçebe olarak yaşadığı tahmin

edilmektedir.''187

Ünlü araştırmacı Fuat Köprülü, Abdal topluluklarının büyük bölümünün

Alevi/Bektaşi ve Kızılbaş olduğunu, aynı zamanda Abdalların, Kara Yağmur Dede

adında birinin başkanlığı altında Horasan'dan Anadolu'ya gelmiş olduklarını, bu

188

dedenin türbesinin Konya'da olduğunun rivayet edildiğini söylemektedir.

Türkiye'nin bölgelerinde dağınık olarak yaşan Abdallar genellikle göçebe bir

hayat tarzını benimsemişlerdir. Kendi aralarında diğer insanların anlamaması için bir

özel Abdal/Teber dili geliştirmişlerdir.

''Faruk Yıldırım, Abdalların, Türkiye'nin hemen her bölgesinde, ama

özellikle İç ve Güney Anadolu'da yaşayan bir etnik grup olduğunu söyler. İran'da,

Özbekistan'da, Afganistan'da ve Doğu Türkistan'da da Abdal adı taşıyan grupların

varlığı bilinmektedir. Söz konusu etnik grubun tarihi, coğrafi dağılımı ve sosyal

karakteri hakkında yayımlanmış önemli çalışmalar bulunmaktadır.

Teber diline ait bilgiler 1994-2004 yıllarında, Adana ve Osmaniye il

merkezleriyle, Düziçi, Kadirli, Ceyhan, Kozan ilçelerinde yaşayan ve kendilerini

"Teber/Teberci", gizli dillerini ''Dilce'' yahut ''Teberce'' olarak adlandırılan

Abdallardan derlenmiştir. Teber/Teberci Abdalları, Çukurova bölgesinin hemen her

yerinde ama özellikle, derleme yapılan il ve ilçe merkezleriyle bu merkezlerle bağlı

köylerde dağınık yaşamaktadırlar. Kışı, büyük kısmı evlerde, bir kısmı çadırlarda

geçiren Abdallar; yazın yaylalara ve Anadolu'nun çeşitli bölgelerine dağılmaktadır.

Bölgedeki nüfuslarının beş binden fazla olduğunu tahmin ettiğim Abdalların Doğu

Akdeniz bölgesinde en yoğun olarak yaşadıkları yöre, Andırın (Kahramanmaraş)

civarıdır.''189

187

Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 131.

188

Günşen, ''Kırşehir, Hacıbektaş, Kaman ve Keskin Yöresi Abdallarının Gizli Dilleri: Teberce'' s.

1316.

100

189

Faruk Yıldırım ''Teber Dili", Kültür Tarihimizde Gizli Diller ve Şifreler, s. 52-53.

Abdal Türkmenleri genel olarak Orta Anadolu ve Akdeniz bölgesine

yerleşmişlerdir. Yaşama biçimlerine bakıldığında tamamen Oğuz Türkmen

geleneğinin birçok özelliğine rastlamak mümkündür.190

''Anadolu'da bugün de

kendilerine Abdal diyen ve daha çok göçebe olarak yaşayan gruplara Denizli, Dinar,

Sivas, Amasya, Çorum, Osmancık, İskilip, Merzifon, Mecitözü, Havza, Konya,

Karaman, Mut, Elmalı, Kırşehir, Yozgat, Kaman, Keskin, Hacıbektaş, Avanos ve

Ortaköy taraflarında rastlanmaktadır.''191

''Bundan başka Ankara-Polatlı, Gölbaşı Soğulcuk köyü, Haymana, Mersin-

Silifke, Afyon-Sultandağı ve Emirdağ, Antalya, Adana, Gaziantep, Tokat, Kayseri,

Sivas, Malatya, İsparta, Abdal yerleşiminin olduğu diğer illerdir. Son dönemlerde

İzmir, Aydın, Manisa taraflarına Abdal göçleri yaşanılmaktadır. Kırşehir, tipik bir

Orta Anadolu kenti olmasının yanı sıra Alevi Türkmen nüfusun da yoğun olarak

yaşadığı yerlerden birisidir. Babai ayaklanmaları sonrası Hacı Bektaş Veli'nin de

Kırşehir'e gelerek Yağmurlu kasabasında yaşadığı bilinmektedir.''192

''Kırşehir ve çevresinde yaşayan Abdallar, kendilerine Abdal ya da Teber

derler. Teber Uşağı diye de adlandırılırlar. Ankara'da yaşayanlara Abiles Abdalları

diyorlar.''193

''Abdallar, bir yönüyle Alevi bir dini geleneğe sahip olmaları, diğer taraftan

Türkmen bir etnik kökene dayanmaları nedeniyle Türkiye'nin sosyal dokusu

içerisinde kültürel zenginliğin önemli bir unsurunu teşkil etmektedirler. Geleneksel

Türk kültür unsurlarının canlılığında Anadolu Abdallarının kendine özgü bir yeri

vardır. Meslek niteliğinde birçok iş kolunun, az da olsa Abdallar arasında yaşadığı

bilinmektedir. Kalaycılık, semercilik bunlardan bazılarıdır.''194

''Abdallar, muhtelif

zanaatlar yapar; iş tutarlar. Bir kısmı bilhassa erkekleri davul zurna çalarlar,

köçeklik, elekçilik, sepetçilik yapar. Bir kısım Abdalların sünnetçilik, kasaba ve

190

Şahin Gürsoy, Türkiye Abdalları Kırşehir Örneğinde Sosyo-Kültürel Yapı Çözümlemesi, Platin

Yay., Ankara 2006, s. 12.

191

Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 131.

192

Gürsoy, Türkiye Abdalları Kırşehir Örneğinde Sosyo-Kültürel Yapı Çözümlemesi, s. 15.

193

Mahmut Sarıkaya, Mahmut Seyfelli, ''Mahmut, Kırşehir Abdal/Teber Dili Anadolu, Azerbaycan,

Özbekistan Gizli Dilleriyle İlgisi'' Türklük Bilimi Araştırmaları, Sayı XV, TÜBAR Yay., Niğde
2004, s. 248.

194

Gürsoy, Türkiye Abdalları Kırşehir Örneğinde Sosyo-Kültürel Yapı Çözümlemesi, s. 74.

101

köylerde dilencilik, gizli olarak da üfürükçülük, hekimlik başlıca maişet vasıtalarını

teşkil eder.''195

''Anadolu'daki Abdallardan bir kısmının XX. yüzyılın ilk yarısında bile

derviş kıyafetine girerek serseri zümreler halinde dilendikleri, bir çoğunun ise

çalgıcılık, türkücülük ve hikâyecilikle uğraştıkları, özellikle Köroğlu hikâyeleri

anlatmakla ün kazandıkları bilinmektedir. Bir kısım Abdalların kazancılık,

demircilik, sepetçilik gibi işlerle meşgul olmaları yüzünden bunlara Çingenelik bile

isnat edilmiştir. Anadolu'daki Abdallara daha çok Alevî sahalarında rastlanması,

bunlardan büyük bir kısmının Alevî olduğunu gösterir.''196

Ali Rıza Yalman (Yalgın) da Abdallar üzerinde araştırma yapmıştır. Eserinde

Abdalların cinsleri hakkında şu bilgiyi verir: ''Fakcılar: Aşirette av avlayan

Abdallardır. Tencili Abdalı: Cambazlık, kuyumculuk, üfürükçülük yapan ve böyle

geçinen Abdallardır. Beydili Abdalı: Türkmenlere yamak ve yardımcı olan

Abdallardır. Gurbet veya Cesis Abdalı: Sepetçi Abdallarıdır. Kara Duman Abdalları:

bunlara Mısırlı İbrahim Paşa'nın iskân (yerleştirme) beyine Mısır'dan gönderdiği

büyük bir musiki ve raks heyetinin kalıntılarıdır.''197

''Abdal topluluklarına Anadolu'nun dışında da çeşitli sahalarda

rastlanmaktadır. Mesela Sovyet Azerbaycanı'nda Abdal isimli bir köyün varlığı ve

bu köyün âşıklar yetiştirmek suretiyle ün kazandığı bilindiği gibi, Safeviler devrinde

İran'da yaşayan Şamlu kabilesinin oymakları arasında Abdallu oymağının bulunduğu

da tarihi kayıtlardan anlaşılmaktadır. Şam taraflarından İran'a gelen bu Kızılbaş

Abdallu oymağının, XVII. yüzyılda Anadolu'da yaşayan Abdallu oymağı ile

münasebeti olduğu da kolayca düşünülebilir. Diğer taraftan Hazar ötesinde oturan

Türkmen kabileleri arasında da Abdal adını taşıyan bir kabileye tesadüf edildiğini P.

198

Nebelson ve Galkin'den öğrenmekteyiz.''

''Türkmen geleneğine göre, Kay'ın

oğlu ve selefi Esen'den gelen 12 boydan birincisi Abdal'dır. Damgası aydır.''199

''XVI. yüzyılda Afganistan'da da Kandehar civarında yaşayan Abdal veya Abdali

adlı bir kabile görülüyor ki bunların çok eskiden beri orada yaşadıklarından şüphe

195

Sarıkaya- Seyfelli, ''Mahmut, Kırşehir Abdal/Teber Dili Anadolu, Azerbaycan, Özbekistan Gizli

Dilleriyle İlgisi'' s. 248.

196

Köprülü, ''Abdal Maddesi'', İslam Ansiklopedisi, C. 1, s. 62.

197

Ali Rıza Yalman (Yalgın), (Haz: Sabahat Emir), Cenup'ta Türkmen oymakları 1, Kültür
Bakanlığı Yay., Ankara 2000, s.19.

198

Köprülü, ''Abdal Maddesi'', İslam Ansiklopedisi, C. 1, s. 62.

199

Meydan Larousse Büyük Lugat ve Ansiklopedi, s. 14.

102

edilemez. Fuad Köprülü'nün tahminine göre, bu Afgan Abdalları veya başka bir

tabirle Abdali Dürraniler, tıpkı Kalaçlar gibi, Eftalit devletini kurmuş olan Türklerin

soyundan gelmektedir. Ama bu Eftalit bakiyesi Türkler, zamanla dillerini kaybederek

Afganlaşmışlardır. İlk defa F. Grenard Doğu Türkistan'da da Abdal adı altında

yaşayan bir etnik zümrenin varlığından söz ederek Keria yakınlarında elli, Şençen

civarında ise yedi-sekiz evin bunlara ait olduğunu bildirmektedir. Daha sonra ünlü

Sinolog P. Pelliot da aynı bölgenin Paynap köyünde yaşayan Abdallar hakkında bir

araştırma yayınlamıştır.

Milattan sonra V. ve Vİ. yüzyıllarda Orta Asya tarihinde önemli bir rol

oynamış olan Eftalit veya Akhun diye bilinen kavmin adının da aslında Abdal veya

Aptal olduğu iddiası kolaylıkla reddilemez. Nitekim bugünkü Yakutça'da erkek

şamanların lakabı olarak kullanılan abidal kelimesi de bu hususu doğrular

mahiyettedir.''200

''495-525 yıllarında Pencap sahasını işgal eden Eftalitler, büyük bir

imparatorluklar kurmuşlardır; fakat 563-567 yıllarında, Sasanilerin müttefiki olan

Göktürkler tarafından dağıtıldılar. Afganistan'da Afganlaşan Abdaliler ile İran,

Türkistan ve Anadolu'da rastlanan göçebe veya yerleşik Abdalların bu dağılmış

Eftalitlerin veya Akhun devletinin kalıntıları olması çok muhtemeldir. Bunlar çoğu

zaman, göçebe oldukları için, başka kökten gelen ve tesadüfen aynı adı taşıyan

serseri dervişlerle, hatta Çingenelerle karıştırılmışlardır. Göçebe Türklere has şaman

geleneklerini devam ettiren Abdalların, İslamlaştıktan sonra, Arap ve Fars menşeli

Kalenderiye Türk menşeli Abdalların yaşayış tarzlarından bazı unsurlar almış

olmaları mümkündür.''201

/202

Sencer Divitçioğlu eserinde Türk boylarından bahsederken İbil-kor (Bulgar)

boyu içinde Abdal, Eftalit boylarının varlığını söylemektedir.203

Abdallar, kesinlikle Çingene değillerdir ve Çingene denilen gruplar ile hiçbir

ilgileri yoktur.''Abdalların bazen benzetilmekten, karıştırılmaktan rahatsızlık

duydukları bir konu; Çingenelerle yakınlaştırılmaları, ilişkilendirilmeleridir. Halbuki

200

Köprülü, ''Abdal Maddesi'', İslam Ansiklopedisi, C. 1, s. 62.

201

Meydan Larousse Büyük Lugat ve Ansiklopedi, s. 14.

202

Sarıkaya- Seyfelli, ''Mahmut, Kırşehir Abdal/Teber Dili Anadolu, Azerbaycan, Özbekistan Gizli
Dilleriyle İlgisi''
s. 246-247.

203

Sencer Divitçioğlu, Orta Asya Türk Tarihi Üzerine Altı Çalışma, İmge Kitabevi Yay., Ankara

2006, s. 39.

103

Abdallar Orta Asya'dan kalkıp Anadolu'ya kadar gelmiş olan bir Türkmen

topluluğudur. Çingeneler ise, kökleri Hindistan'daki paryalara kadar uzanan ve

çeşitli nedenlerle ve yollarla dünyaya yayılmış bir topluluktur. Bu gün Çingeneler,

dünyanın hemen birçok bölgesine dağılmış durumdadırlar. Bu nedenle, Abdalların

Çingenelerle bir yakınlığının varlığından söz etmek olanaksızdır."204

Abdal

Türkmenleri halk arasında kendilerine Çingene benzetilmesinin yapılmasını

kesinlikle reddetmektedirler. Abdallar, Orta Asya'dan Anadolu'ya geldiklerini

tarihsel kaynaklara dayanarak şiddetle vurgulamaktadırlar. 205

''M. Şakir Ülkütaşır, Anadolu'da eskiden beri yerleşmiş Abdal oymakları

vardır. Bugünkü Abdallar, kendilerinin, haklı ve doğru olarak, Türk ırkından ve

İslam olduklarını ifade ederler. Bu ifadelerine ilave olarak da, ulu ve aziz saydıkları

''Kara Yağmur''un reisliği altındaki ''Horasan Erleri'' (Güney ve Doğu Abdalları

ise, Oğuzların Beğdili boyu) ile beraber Anadolu'ya geldilerini ısrarla söylerler.

Abdallar soy itibariyle Türkmendirler. Bugünkü Anadolu Abdalları,

Tahtacılar, Çepniler, daha doğrusu bütün Anadolu Kızılbaşları gibi, Babai

Türkmenlerinin bakiyeleridir. Binaenaleyh bunları, dil, ve soyu bütün bütün başka

olan Çingenelerle akraba veya yurt tutmuş Çingene gibi telakki etmek katiyen doğru

değildir. Halk bunları elek, sepet yapmak; bir kısmı da göçebe olmak bakımından

Çingene addeder, diyerek bu tür telakkilerin yanlışlığını ortaya koymaktadır.''206

''Tıetze, yine Abdal kavramını köy düğünlerinde çalgı çalan ayrı bir halk

grubuna mensup adam olarak tanımlar.''207

''Abdallar arasında en yaygın

mesleklerden birisi yine çalgıcılıktır ve Abdallar deyince akla yine ilk olarak

müzisyenlik gelmektedir. Türk kültürünün özgün bir parçası olan bozlak tarzı

söyleyiş ve çalgıcılığın kaybolmaması için Kırıkkale, Keskin gibi bazı yerlerle

birlikte Kırşehir ve Kaman'da T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Abdal

müzik toplulukları kurularak bu sanat ve kültür kollarının yaşamasına yönelik

208

çalışmaların yapıldığını belirtmek yerinde olacaktır.''

Anadolu'da yaşayan Abdal

Türkmenleri, hayatlarını genellikle müzik yaparak, bulundukları yörenin düğün,

204

Gürsoy, Türkiye Abdalları Kırşehir Örneğinde Sosyo-Kültürel Yapı Çözümlemesi, s. 77-78.

205

Gürsoy, Türkiye Abdalları Kırşehir Örneğinde Sosyo-Kültürel Yapı Çözümlemesi, s. 252.

206

Sarıkaya- Seyfelli, ''Mahmut, Kırşehir Abdal/Teber Dili Anadolu, Azerbaycan, Özbekistan Gizli
Dilleriyle İlgisi''
s. 248-250.

207

Tıetze, Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lugatı (Sprachgeschıchtlıches Und
Etymologısches Wörterbuch Des Türkeı-Türkıshchen),
s. 74.

208

Gürsoy, Türkiye Abdalları Kırşehir Örneğinde Sosyo-Kültürel Yapı Çözümlemesi, s. 251.

104

bayram, eğlence yerlerinde çalışarak geçimlerini sağlarlar. Yani müzisyendirler.

Abdal ayrımı, müzik yapan, hayatını müzik yaparak kazanan Türkmenlerdir.209

Abdalar üzerinde birçok bilim adamı çalışmıştır. Bunlar içinde en kapsamlı

çalışanı Türkolog da A. Tietze olmuştur. ''Türkoloji'nin farklı sahalarında verdiği

önemli eserlerinden tanıdığımız Tietze 1982 yılında Anadolu Abdallarının argosuna

ait yüzden fazla kelime derlemiştir. Sözlüksel malzemesinin büyük bölümünü

tesadüfi bir tanışmaya borçludur. Yozgat'a bağlı Kırıksoku köyünden Abdalların bir

kolu olan Teberlere mensup o zaman 30 yaşında olan bir kişi araştırmacıya

Teberlerin dilinden derlemiş kelimeleri içine alan bir liste verir. Bu grubun diliyle

ilgili çalışmalardaki malzemenin azlığı sebebiyle Tietze bu malzemeyi yayımlamayı

uygun görür. Malzemenin değerlendirilmesi sırasında, kelime eğer daha önceki

210

yapılan çalışmalarda ve ağız sözlüklerinde geçmiş ise buna işaret edilmiştir.''

''Abdalların Çingenelerle, konuştukları dilin de Çingenece ile bir ilgisi

yoktur. Ahmet Caferoğlu da Abdalların gizli dili ile Çingene ve Elekçiler arasında

hiçbir münasebet olmadığını söylediği gibi, Abdalların gizli dilinde yer alan

kelimelerin dar bir sahaya değil, Filistin, Suriye ve Orta Asya Abdallarının diline de

şamil olduğunu ileri sürmektedir. Caferoğlu'na göre, bu gizli dilden birçok kelimeler

Çingeneler tarafından da benimsenmiştir.''211

''Emirdağ'da çalgıcılıkla geçimlerini sağlayan ve yörede 'Edeler' olarak

tanınan Abdalların da konuştukları gizli bir dilleri olduğunu Ömer Faruk Yaldızkaya

haber vermektedir. Yaldızkaya, Emirdağ Abdallarının yerli halka 'geben' adını

verdiklerini belirttikten sonra 'Gebeni zanıtma' sözünün 'Emirdağlı'ya yüz verme'

anlamına geldiğini söyler ve verdiği bilgi bununla sınırlıdır.''212

''Zeki Kaymaz değerli eserinde Abdalların dili ile ilgili şu bilgiyi

vermektedir/'Tanınmış bilgin Albert v. Le Coq, 1901-1902 yıllarında Berlin kazı

grubuyla Gaziantep'in İslahiye ilçesinin Zencirli köyünde arkeolojik kazılarla

meşgulken yanlarında çalışan baba oğul iki 'Abdal'ın kendi aralarında değişik bir

dille konuştuklarının farkına varır. Onların kendilerine Teberci dediklerini öğrenen

Şener, Türkiye'de Yaşayan Etnik ve Dinsel Gruplar, s. 33.
Demir, ''Türkiye'de Özel Diller''

Köprülü, ''Abdal Maddesi'' İslam Ansiklopedisi, C. 1, s. 62.

Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 132.

105

Albert v. Le Coq, konuştukları dilden bazı cümleler ve deyim tespit ederek bunları

yayınlar.

Daha sonra 1904-1905 yıllarında Türkiye'de bulunan Rus doğu bilimcisi

V.A. Gordlevski, Konya etrafında oturan ve şehirlilerin 'Abdal' veya 'Carcar' dediği

iki kişiyle tanışır. Kendilerini Alakeçili Yörükler olarak tanımlayan bu kişiler

verdikleri bilgiye göre önce Yozgat civarından Aksaray'ın kazası Kümbed'e

gelmişler ve sonunda Konya şehri etrafında yerleşmişlerdir. Gordlevski bunlar

hakkında bir makale yayınlar. Makalede dillerine ait 16 kelimelik bir liste de

bulunmaktadır.

Albert V. Le Coq ve V. A. Gordlevski'nin makalelerinden sonra Ahmet

Caferoğlu, Eskişehir ve Düzce Abdallarının gizli dillerinin bir kelime listesini

yayınlamıştır. Ancak sözünü ettiğimiz bu listede gösterilen cıvır 'kız, gelin, kadın ve

emsali'; dabı 'beygir'; desle- 'satın almak'; guynu 'fena'; geder 'eşek'; gerez 'iyi';

gönç 'koyun'; hezik 'dövme'; manış 'yabancı, müdür âmir ve emsali'; marıf 'nasıl';

naş 'ver'; yeken 'para' kelimeleri daha sonra yine Ahmet Caferoğlu'nun başka bir

makalesi içerisinde 'Geygellerin Gizli Dili' başlığıyla Eskişehir Geygellerinin

kelimeleri olarak değerlendirilmiştir. Bu bakımdan yukarıdaki kelimelerin Abdallara

ait kelimeler olarak görülmemesi gerektiği düşüncesindeyiz.''213

1.2.9.1.

TEBER DİLİNE (ÇUKUROVA ABDALLARINA) AİT

ÖRNEK CÜMLELER

1. Abım dükede nımıslıyo. (Babam evde uyuyor.) (Yıl.)

2. Afa mazzık olmuş. (Adam yaşlanmış.) (Yıl.)

3. Afacı var mı? (Biletçi (trende) var mı?) (Kay.)

4. Afaya cavla! (Adam bak.) (Yıl.)

5. Afayı cavlatma, abın genniyo. (Sigarayı gösterme, baban geliyor.) (Kay.)

6. Av gınat da keyniyek. (Su ver, içelim.) (Yıl.)

7. Bi geben gennedinde keşgi övüşlet dükeden derik. (Yabancı biri geldiğinde, kızı

evden çıkar, deriz.) (Yıl.)

Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 132-133

106

8. Bizde ginavlık olmaz, cingannar ginavlar, ne bulurlarsa gayrı, havkıt olsun, göhre

olsun ginavlarlar. (Bizde hırsızlık olmaz. Çingeneler hırsızlık yapar. Yumurta, at,

artık ne bulurlarsa, çalarlar.) (Yıl.)

9. Cer et de keylim gennesinler. (Söyle, yiyecek getirsinler.) (Yıl.)

10. Cıvır doum yapıcı. (Karım doğum yapacak.) (Yıl.)

11. Cıvır gerez cıptalıyo. (Kadın güzel oynuyor.) (Gün.)

12. Cıvır gerez! (Kadın güzel!) (Gün.)

13. Cıvırı dükeye gennet, marıf ketli sana bi şey cerneyici. (Kadını eve sok. (şu)

önemli adam (yabancı) sana bir şey söyleyecek.) (Yıl.)

14. Cıvırın gümezine cavla! (Kadının kalçasına, kıçına bak.) (Gün.)

15. Davatta keltiler pavlaştı, manışlar gennedi. Serliklerinin altından bizden yana

cavlıyo, pındına gıyladıklarım. (Düğünde abdal olmayan kişiler kavga etti,

jandarmalar geldi, şapkalarının altından bize doğru bakıyor(.. .)nı (.. .)tiklerim.) (Yıl.)

16. Dü dene hersit delse. (İki ekmek al.) (Yıl.)

17. Dükelerde hisbi var. (Evlerde bit var.) (Yıl.)

18. Dükeye genneme. (Eve girme.) (Yıl.)

19. Falan afaya gennedin mi? (Falan yere gittin mi?) (Kay.)

20. Geben geliyo, nehir! (Teberceden anlayan) (Yabancı geliyor, sus!) (Gün.)

21. Gehez çeken pat sat olur. (Bizde esrar içen tek tük olur.) (Yıl.)

22. Gennet, ketliler cavlamasın. (Onu götür, yabancılar bakmasın, görmesin.) (Yıl.)

23. Gerez peçikliyorlar. (İyi, güzel oynuyorlar.) (Gün.)

24. Gınavcı ğınavladığı tıpısı zanıtmadan desledi. (Hırsız çaldığı şekeri kimseye

göstermeden koydu.) (Gün.)

25. Gi barlar bizim naftaları övüşleyikler, hemi çoynayıklar hemi de mındaraya

gennedikler, naftalar nehal ediklerse, gaçannayıklar. (Jandarmalar bizim delikanlıları

yakalamışlar. Hem dövmüşler hem de nezarethaneye götürmüşler. Delikanlılar nasıl

yapmışlar, kaçmışlar.) (Yıl.)

26. Gilve netler sizi!: (Deli sizi döver!) (Yıl.)

27. Guynu peçikliyorlar. (Kötü oynuyorlar, oynamasını bilmiyorlar.) (Gün.)

28. Hadi genniyelim ya da ivikliyelim. (Hadi gidelim, kaçalım.) (Gün.)

29. Hadi nımızlayalım. (Hadi yatalım.) (Gün.)

30. Halat gel onu! (Onu, çal getir.) (Yıl.)

107

31. Hezik kaydı. (Dayak yedi.) (Kay.)

32. Hezinen netle ketliye! (Yabancıya odunla vur!) (Yıl.)

33. Hıltannar gerezmiş. (Yatak, yorgan temizmiş.) (Gün.)

34. Hıltannar ğuynu. (Yatak, yorgan kirli, pis.) (Gün.)

35. İki de sen cer et. (Biraz da sen söyle!) (Gün.)

36. Kelti dırlav cerliyo, kevi desleme. (Yabancı yalan söylüyor, tavuğu alma.) (Yıl.)

37. Kelti var, püçü: cavlatma, övüşlet! (Yabancı var, çocuğu gösterme, götür.) (Yıl.)

38. Keşk girliyo. (kız ağlıyor.) (Yıl.)

39. Ketli mırarımış yeken baynamıyo.(Yabancı iyi (biri) değilmiş, para vermiyor.)

(Yıl.)

40. Ketli mırık, nohur, cernemen, dükeye de gennetmen. (Yabancı kötü, susun,

konuşmayın, eve de sokmayın.) (Yıl.)

41. Meviç keydik. (Üzüm yedik.) (Yıl.)

42. Meyi fazla keyme. (İçkiyi fazla içme.) (Gün.)

43. Muştumu isterim. Bi kesgin oldu. (Müjde! Bir kızın oldu.) (Yıl.)

44. Nafta genne! (Hey sen, gel!) (Kay.)

45. Nafta ğuynu! (Adam, iyi değil, kötü adam.) (Gün.)

46. Nafta metan olmuş. (Adam ölmüş.) (Gün.)

47. Nafta ne gerez. (Adam ne kadar iyi.) (Gün.)

48. Nafta tıslıyo. (Oğlan korkuyor.) (Yıl.)

49. Naftayı desledi. (Oğlanı öldürdü.) (Kay.)

50. Navta meyli, övüşlemen. (Delikanlı sarhoş, dokunmayın.) (Yıl.)

51. Navtaları kirttik. (Çocukları kestik.) (Kay.)

52. Ne duruyonuz, iki inetleyin de cer gelmesin. (Niye boş boş duruyorsunuz, çalın

da laf gelmesin.) (Gün.)

53. Ortam ğuynu, yeken nes. (Ortam kötü, bahşiş yok.) (Gün.)

54. Peçiğimi afet. (Ayağımı yıka!) (Yıl.)

55. Pırçıdım. (Açıktım.) (Gün.)

56. Pırçımızdan meten olduk.(Açlıktan öldük/acımızdan öldük.) (Yıl.)

57. Püçük hemi şirliyo hemi kekniyo. (Çocuk hem işiyor hem de gülüyor.) (Yıl.)

58. Püçükde gan durannamıyı. (Çocuktan kan akıyor.) (Yıl.)

108

59. Püçükler pinese girik, cümari ginavlayıklar, kerledik, keynedik. zıkımız gerez

oldu. (Çocuklar kümese girip tavuk çalmışlar. Kestik yedik, karnımız doydu.) (Yıl.)

60. Ser misin? Serim. (Teber misin? Teberim.) (Kay.)

61. Sergehden şeherafıya gidiyok, yekeni baynıyok, hersit, urun, zılgır, carıs

haladıyok, yekenimiz pırısa giresinen gödük de haladıyok. (Sabahleyin şehre

gidiyoruz, parayı verip ekmek, un, bulgur, mısır alıyoruz. Paramız çoksa giyecek ile

kap kacak da alıyoruz.) (Yıl.)

62. Sinan'ı biz kerttik. (Sinan'ı biz sünnet ettik.) (Gün.)

63. Şindi kefi serine atannıyacam! (Şimdi taşı kafana fırlatacağım.) (Yıl.)

64. Teber netle! (Davul çal!) (Yıl.)

65. Zahrına cavla. (Ağzına bak. Onu dinle!) (Kay.)

66. Zanı, kelti gennedinde cer et. (Dikkatlice gözle, adam (yabancı) geldiği zaman

söyle.) (Yıl.)

67. Zıpır kekneme! (Çok gülme!) (Gün.)

68. Zuhun cerle! (Türkü söyle!) (Yıl.)

69. Zuhun netle! (zurna çal!) (Yıl.)214

/215

/216

1.2.9.2.

TEBER DİLİNE (ÇUKUROVA ABDALLARINA) AİT

SÖZCÜKLER

abı: 1. Baba. 2. Anne. (Yıl.) (DS. C. 1) (Tbr.)

abı: Baba < Ar. ebû 'baba, ata.' (Kay.) (Tbr.)

afa: 1. Nesne, şey. 2. Yapmak. 3. Polis, jandarma. (Yıl.) (Tbr.)

afa: Şey. (Kay.) (Tbr.)

afacı: Kastedilen kişi, şahıs. afa kelimesine + cı eklenerek yapılmıştır. (Kay.) (Tbr.)

afet-:1. Yıkamak. 2. Yapmak. 3. Çıkarmak. 4. Başlamak. (Yıl.) (Tbr.)

afet: Başla! Müzisyenlerin birlikte müziğe başlarken kullandıkları seslenme sözü. Tk.

et- yardımcı fiili ve afla kurulmuştur. Af'ın kökeni belirsizdir. (Kay.) (Tbr.)

ahlı gerez: Zeki, akıllı. (Yıl.) (Tbr.)

Yıldırım ''Teber Dili'' Kültür Tarihimizde Gizli Diller ve Şifreler, s. 56-57.

215

Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 136.

216

Günşen, ''Kırşehir, Hacıbektaş, Kaman ve Keskin Yöresi Abdallarının Gizli Dilleri: Teberce'' s.

1320-1321.

109

aşına: Al! Tk. aşır-tan. aşırla > aşınla > aşına. (Kay.) (Tbr.)

aşına-: Çalmak. (Yıl.) (Tbr.)

atana- : Atmak, fırlatmak. (Yıl.) (Tbr.)

av: 1. Su. 2. Çay, kahve, meşrubat. (Yıl.) (DS. C. 1) (Tbr.)

av: Su. < Far. âb 'su.' (Kay.) (Tbr.)

bahana-: Bakmak. (Yıl.) (Tbr.)

barıh huda: Allahütealâ. (Yıl.) (Tbr.)

bayınna: Ver! Türk argosunda bayıl 'öde, ver.' (Kay.) (Tbr.)

bayna-bayına-: Vermek. (Yıl.) (Tbr.)

bıs: Saman. (Yıl.) (Tbr.)

bışga: Mermi. (Yıl.) (Tbr.)

bulgara: Polis. (Yıl.) (Tbr.)

caa: Ev. Söylenişi câ şeklindedir. Kökeni belirsiz. (Kay.) (Tbr.)

calavıkla-: Toplayıp götürmek, soymak, çalmak. (Yıl.) (Tbr.)

carıs: Mısır, darı. (Yıl.) (Tbr.)

cartla-: Ölmek. (Yıl.) (Tbr.)

cav: Göz. (Yıl.) (Kay.) (Tbr.)

cavla: Bak! cav + Tk. la-tan. (Kay.) (Tbr.)

cavla-: Bakmak. (Yıl.) (Tbr.)

cavlan-: Görünmek. (Yıl.) (Tbr.)

cavlat-: Göstermek. (Yıl.) (Tbr.)

cavlat-: Göstermek. cavla- şeklinin ettirgen eklisidir. (Kay.) (Tbr.)

cavlık: Gözlük. (Yıl.) (Tbr.)

cendik: Jandarma. Anadolu ağızlarındaki cendek'in anlam kaymasına uğramış

şeklidir. Kökeni belirsiz. (Kay.) (Tbr.)

cere: Bk.cerne- (Yıl.) (Tbr.)

cer-cer: Söz, kelime. (Yıl.) (Tbr.)

ceret: Söyle! (şarkı) müzisyenlerde bir seslenme ifadesi. cer ve Tk. et- yardımcı

fiiliyle kurulmuştur. (Kay.) (Tbr.)

cerlen- cerlen-: Konuşmak. (Yıl.) (Tbr.)

cerlenme!: Sus! (Yıl.) (Tbr.)

cerne-cirne-cerle-: Demek, söylemek, şarkı söylemek. (Yıl.) (Tbr.)

110

cıvır: Kız, kadın. Kaynağı belirsiz. Çingenece cuwli 'genç kadın' ile ilgili olması

muhtemeldir. (Kay.) (DS. C. III) (Tbr.)

cıvır-civır 1. Kadın, kız. 2. Eş (zevce) (Yıl.) (Tbr.)

cildikli: Davul çalamayan Abdal. (Yıl.) (Tbr.)

cirki: Kuş. (Yıl.) (Tbr.)

cümari-cimari: Tavuk. (Yıl.) (Tbr.)

çatılı: Jandarma. (Yıl.) (Tbr.)

çavra: Koyun, keçi. (Yıl.) (Tbr.)

çiçi: Meme. (Yıl.) (Tbr.)

çim: Meme. (Yıl.) (Tbr.)

çoy-coy: Sopa, değnek. (Yıl.) (Tbr.)

çoyna-coyla-: Dövmek, sopayla dövmek. (Yıl.) (Tbr.)

dav: 1.Yoğurt. 2. Ayran. (Yıl.) (Tbr.)

davat: Düğün. (Yıl.) (Tbr.)

desle- 1. Almak, satın almak. 2. Vurmak. 3. Saz çalmak. 4. Yapmak. (Yıl.) (Tbr.)

desle keye!: Şerefe! (Yıl.) (Tbr.)

deslik: Saat, kol saati. (Yıl.) (Tbr.)

dest: El. < Far. dest 'el.' (Yıl.) (Kay.) (Tbr.)

dıbıs: Tatlı, bal. (Yıl.) (Tbr.)

dın: Kan. Arapça dem 'kan'dan geliyor olabilir. (Kay.) (Tbr.)

dıngırlı: Çalgı. (Kay.) (Tbr.)

dırlav cerne-: Kandırmak, aldatmak, yalan söylemek. (Yıl.) (Tbr.)

dırlav: Yalan. (Yıl.) (Tbr.)

dikeşli: Jandarma. (Yıl.) (Tbr.)

dolana- 1. Dolamak, sarmak. 2. Dolandırmak. (Yıl.) (Tbr.)

durana-: Durmak. (Yıl.) (Tbr.)

dü: İki. (Yıl.) (Tbr.)

düke: Ev, çadır. (Yıl.) (Tbr.)

dükeler: Köy, evler, çadırlar. (Yıl.) (Tbr.)

ede: Büyük ağabey. (Kay.) (DS. C. V) (Tbr.)

ede: Kardeş. (Abdallar hitap sözü olarak kullanır.) (Yıl.) (Tbr.)

ene: Ana, anne. (Kay.) (Tbr.)

111

fıs: 1.Yumurta. 2. Yel (gaz) (Yıl.) (Tbr.)

fısla-: 1. Yumurtlamak. 2. Yellenmek. (Yıl.) (Tbr.)

fıslık-tıslık: Anüs. (Yıl.) (Tbr.)

gaçanna-: Kaçmak. (Yıl.) (Tbr.)

gahanna-: Kalkmak. (Yıl.) (Tbr.)

gahme: Un. (Yıl.) (Tbr.)

gaji-gaci: Kız. Geygelli Yörükleri'nde gaco, Romen Çingenelerinde gacı, istanbul

çingenelerinde gaco. (Kay.) (DS. C. VI) (Tbr.)

gali: Çay. Muhtemelen Ar. galy 'kaynatma, pişirme'den. (Kay.) (Tbr.)

gara: Çay, kahve. (Yıl.) (Tbr.)

gatırafa: Katır. (Yıl.) (Tbr.)

gazanafa: Kazan. (Yıl.) (Tbr.)

geben: Yabancı (yâni Teber olmayan) kaynağı belirsiz. (Kay.) (DS. C. VI) (Tbr.)

geben: Yabancı, Abdal olmayan. (Yıl.) (DS. C. VI) (Tbr.)

gebeş: Kavun, karpuz. (Yıl.) (Tbr.)

geci: Yabancı, Abdal olmayan. (Yıl.) (Tbr.)

geci: Yabancı. Bk. gaji. (Kay.) (Tbr.)

geder: Eşek. (Yıl.) (DS. C. VI) (Tbr.)

geder: Eşek. Anadolu ağızlarında yaygındır. Ahmet Caferoğlu'nun 'Anadolu

Ağızlarından Toplamalar' kitabında haydar 'eşek' şekli de vardır. Arapça haydar

'arslan' şeklinden bozulmuş olmalıdır. (Kay.) (DS. C. VI) (Tbr.)

gehez: Esrar. (Yıl.) (Tbr.)

gehran: Dilencilik. (Yıl.) (Tbr.)

gehran-: Dilenmek. (Yıl.) (Tbr.)

gene-: 1. Gelmek. 2. Gitmek. 3.Vermek. 4. Gezmek, dolaşmak. (Yıl.) (Tbr.)

genim: Buğday. (Yıl.)(Tbr.)

genne: Gel. Tk. gel-'ten değiştirilmiştir. (Kay.) (Tbr.)

gennet-: 1. Vermek. 2. Götürmek. 3. İçeri almak, içeri sokmak. (Yıl.) (Tbr.)

gerez: 1. İyi. 2.Güzel. 3. Yakışıklı. 4. Zengin. 5. Tok. 6. Çok. (Yıl.) (DS. C. VI)

(Tbr.)

gerez: Güzel. Eskişehir Abdallarında 'iyi' anlamındadır. Kökeni belirsizdir. (Kay.)

(DS. C. VI) (Tbr.)

112

gev-gey: İnek, manda. (Yıl.) (Tbr.)

gevri: İhtiyar kadın. (Yıl.) (Tbr.)

gıltırı: Deli. Anadolu ağızlarının kelimesi olmalıdır. (Kay.) (Tbr.)

gınat-: Vermek, uzatmak. (Yıl.) (Tbr.)

gıngılık: Kadının cinsel organı. (Yıl.) (Tbr.)

gıvşat-: Oynatmak, hareket ettirmek. (Yıl.) (Tbr.)

gıygı: Keman, saz. (Kay.) (DS. C. VI) (Tbr.)

gıyla-gıylalı cümari: Horoz. (Yıl.) (Tbr.)

gızıl yalman: 1. Dil. 2. Erkeğin cinsel organı. (Yıl.) (Tbr.)

giğbar: Polis. (Yıl.) (Tbr.)

gileve: Deli. (Yıl.) (Tbr.)

gilve-cilve: 1. Deli. 2. Acı. 3. Biber. (Yıl.) (Tbr.)

ginav: Hırsız. Orta Asya Abdallarında genou, ginou 'hırsız.' İran Çingenelerinde

genev, genew 'hırsız, soyguncu', ibranice ganav 'hırsız' kelimesinden. (Yıl.) (Kay.)

(Tbr.)

ginavla-: Hırsızlık yapmak, çalmak. (Yıl.) (Tbr.)

gires: Giysi. (Yıl.) (Tbr.)

girle-: Ağlamak. (Yıl.)(Tbr.)

gödük: 1. Tabak. 2. Kap kacak. 3. Fıçı. (Yıl.) (DS. C. VI) (Tbr.)

göh: Dışkı .(Yıl.) (Tbr.)

göhle-güle-: Dışkılamak. (Yıl.) (Tbr.)

göhre: At. Farsça kura 'tay'la ilgilidir. (Kay.) (Tbr.)

göhre-gühre: At. (Yıl.) (Tbr.)

göşt: Et. < Farsça gûşt 'et.' (Kay.) (Tbr.)

göşt-göş: Et. (Yıl.) (Tbr.)

guful: Anüs. (Yıl.) (Tbr.)

guşga: Silah. (Yıl.) (Tbr.)

guynu: Kötü. Anadolu ağızlarında oldukça yaygındır. Farsça gûy 'çamur, pislik'

kelimesine bağlanabilir. (Kay.) (Tbr.)

güdük-gücük: Eşek. (Yıl.) (Tbr.)

güenne-: Güvenmek. (Yıl.) (Tbr.)

günük: Anüs. (Yıl.) (Tbr.)

113

gürgüz: Ayı. (Yıl.) (Tbr.)

halat-: Çalmak, almak, satın almak. (Yıl.) (Tbr.)

harmanat: Vatansız, nüfus cüzdanı olmayan. (Yıl.) (Tbr.)

havkıt-harkut: 1. Yumurta. 2. Ceviz. (Yıl.) (Tbr.)

hebil: İp. (Yıl.) (DS. C. VII) (Tbr.)

hecir: İncir. (Yıl.) (Tbr.)

hersit: Ekmek. (Yıl.) (DS. C. VII) (Tbr.)

hersit: Ekmek. Çepnilerde hersit, hersik. Anadolu dışındaki sahada da yaygındır.

Kaynağı hakkındaki açıklamalar doyurucu değildir. (Kay.) (DS. C. VII) (Tbr.)

hezik: 1. Ağaç. 2. Sopa. (Yıl.) (Tbr.)

hezik: Dayak. (Kay.) (Tbr.)

hezikle-: Dövmek. (Yıl.) (Tbr.)

hisbi: Bit. (Yıl.) (Tbr.)

hoduh: Oda, salon. Anadolu ağızlarının kelimesi olmalıdır. (Kay.) (Tbr.)

hoy: Tuz. (Yıl.) (Tbr.)

hül ol-: Ölmek. (Yıl.) (Tbr.)

hür et-hül et-: 1. Kırmak. 2. Cinsel ilişkiye girmeden sevişmek. (Yıl.) (Tbr.)

ırıf: Saç, sakal, bıyık, kaş, kıl, tüy. (Yıl.) (Tbr.)

inetle-netle-: Saz çalmak. Ölçünlü Türkçedeki inle- fiilinin Anadolu ağızlarındaki

inne- şeklinin ettirgeni olan innet-le ilgili olmalıdır. (Kay.) (Tbr.)

ivişle: Yürü! ev-, iv- 'acele etmek'ten /-iş-/ eki ve bundan da /-le-/ ile türetilmiştir.

(Kay.) (Tbr.)

kaf: Taş. Kaynağı meçhul. (Kay.) (Tbr.)

kây: Ye, iç! İstanbul argosunda kay- 'yemek.' (Kay.) (Tbr.)

kef: 1.Taş. 2.Diş. 3. Tavuk. (Yıl.) (Tbr.)

kefçi- kevçi: Kaşık, çatal. (Yıl.) (Tbr.)

kekne-: Gülmek. (Yıl.) (Tbr.)

kelti: Yabancı. (Yıl.) (DS. C. VIII) (Tbr.)

ker-keğr-kir-kiğr: Bıçak. (Yıl.) (Tbr.)

ker: Bıçak. (Kay.) (DS. C. VIII) (Tbr.)

kerle-kerne-: 1. Kesmek. 2. Susmak. 3. Durmak. 4. Sünnet etmek. (Yıl.)(Tbr.)

kernet-: Sünnet ettirmek. (Yıl.) (Tbr.)

114

keşk-keşk: Kız, kız çocuğu. (Yıl.) (Tbr.)

key-kay-: Yemek, içmek. (Yıl.) (Tbr.)

keylim: Yemek, yiyecek. (Yıl.) (Tbr.)

keyne-keyle- Bk. key- (Yıl.) (Tbr.)

kırıma: Utanma! Kaynağı belirsiz. (Kay.) (Tbr.)

kükeri: Horoz. (Yıl.) (Tbr.)

kütür: Gavur. (Yıl.) (Tbr.)

manış: Jandarma. (Yıl.) (Tbr.)

marıf kelti: Büyük adam (yabancı), devlet görevlisi. (Yıl.) (Tbr.)

marıf: Büyük adam (müdür, âmir) vb. (Kay.) (Tbr.)

marıf: Zengin, bey, ağa, itibarlı, tanınmış kişi. (Yıl.) (Tbr.)

mast: Yoğurt. (Yıl.) (Tbr.)

mazık 1. Yaşlı. 2. İtibarlı. 3.Büyük. 4. Zengin. (Yıl.) (Tbr.)

mazık kelti: İhtiyar (yabancı) (Yıl.) (Tbr.)

mazık keşk: Yaşı geçkin kız. (Yıl.) (Tbr.)

mazık kir-mazık ker: Balta, kazma. (Yıl.) (Tbr.)

metan ol-: Ölmek. (Yıl.) (Tbr.)

meten-metan -metene: Ölüm, ölü. (Yıl.) (Tbr.)

metlen-:Ölmek. (Yıl.) (Tbr.)

metlet-: Öldürmek. (Yıl.) (Tbr.)

meviç: Üzüm. (Yıl.) (Tbr.)

mevş: Üzüm. Kökeni belirsiz. (Kay.) (Tbr.)

mey: İçki (rakı, şarap vb.) (Yıl.) (Tbr.)

meyli: Sarhoş. (Yıl.) (Tbr.)

mıhış ol-: Ölmek. (Yıl.) (Tbr.)

mındara: Hapishane. (Yıl.) (Tbr.)

mırar: 1. Kötü; 2. Çirkin. (Yıl.) (Tbr.)

milcan: Kirpi. (Yıl.) (Tbr.)

muş: Burun. Ağız sözlüklerinde muş et- 'koklamak' ve muşuk 'yassı burun'

örnekleri vardır. Kaynağı belirsizdir. (Kay.) (Tbr.)

naa: Hayır. (Kay.) (Tbr.)

115

naç: Kaç! Düzce Abdallarında 'nas' olarak görülür. Çingenece'de naş, naşava

'uzaklaşmak, gitmek' kelimesinin emir şeklidir. (Kay.) (Tbr.)

nafta-navta: Oğlan çocuğu, delikanlı. (Yıl.) (Tbr.)

nah-nak-na: 1. Hayır. 2. Yok. 3. Hiç. 4. Az. (Yıl.)(Tbr.)

nakgi: Burun. (Yıl.) (Tbr.)

navta: Yabancı, bizim çocuklar. Farsça neved, nevede 'torun' ile ilgilidir. (Kay.)

(Tbr.)

nek: Konuşma! Söyleme! Farsça negû 'söyleme'den gelmiştir. (Kay.) (Tbr.)

netle--nietle--nitle-: 1. Saz (davul, zurna) çalmak. 2. Vurmak. 3. Dövmek. (Yıl.)

(Tbr.)

nıma: Namaz. (Kay.) (Tbr.)

nımı: Namaz. (Yıl.) (Tbr.)

nımısla-: 1. Uyumak. 2. Yatmak. 3. Oturmak. (Yıl.) (Tbr.)

nımıslat-: Yatırmak. (Yıl.) (Tbr.)

nınısla: Otur! Kaynağı belirsiz. (Kay.) (Tbr.)

nohur: 1. Yeter! 2. Sus! (Yıl.) (Tbr.)

nuhru: Allah. (Kay.) (Tbr.)

nünü: Zurna. Ölçünlü Türkçe huni'den geldiği açıktır. Kelimede anlam genişlemesi

vardır. (Kay.) (Tbr.)

ölenne-: Ölmek. (Yıl.) (Tbr.)

övüşle-öüşle: 1. Kaçmak. 2. Kalkmak. 3. Yürümek. 4. Göçmek (göç etmek). 5.

Saklanmak. 6. Götürmek. (Yıl.) (Tbr.)

övüşlet-öüşlet-: 1. Çıkarmak. 2. Kaçırmak. 3. Kovalamak. (Yıl.) (Tbr.)

pat: Tabanca, tüfek. (Yıl.) (Tbr.)

pav: Kavga. (Yıl.) (Tbr.)

pavlaş-: Kavga etmek. (Yıl.) (Tbr.)

peçik: Ayak. (Yıl.) (Tbr.)

peçikle-: 1. Oynamak, raks etmek. 2. Kaçmak, uzaklaşmak. (Yıl.) (Tbr.)

peçiklik: Ayakkabı, çorap. (Yıl.) (Tbr.)

pınt: Kadının cinsel organı. (Yıl.) (Tbr.)

pır: Çok. (Yıl.) (Tbr.)

pırçım-pırçim-pırç:m: Açım. (Yıl.) (Tbr.)

116

pırçı-pırçık-: Acıkmak. (Yıl.) (Tbr.)

pırç-pırçi: 1. Aç. 2. Açlık. (Yıl.) (Tbr.)

pi:ne-piyne: Sigara, tütün. (Yıl.) (Tbr.)

puas: Soğan. (Yıl.) (Tbr.)

püçük: 1. Küçük; 2. Çocuk. 3. Bebek. (Yıl.) (Tbr.)

ser: Baş. (Yıl.) (Tbr.)

ser: Bizden (Teber veya Alevi gruptan olan). Muhtemelen Farsça ser 'baş'tan

gelmedir. (Kay.) (Tbr.)

sergeh: Sabah. (Yıl.) (Tbr.) (Tbr.)

serihür: Kel. (Yıl.) (Tbr.)

serlik: Şapka. (Yıl.) (Tbr.)

sey: Köpek. (Yıl.) (Tbr.)

sırtafa: 1. Giysi. 2. Vücut, beden. (Yıl.) (Tbr.)

söylene-: Söylemek, konuşmak. (Yıl.) (Tbr.)

süyük: İğne. (Yıl.) (Tbr.)

şav-sav: Gece. (Yıl.) (Tbr.)

şeherafa-seherafa: Şehir. (Yıl.) (Tbr.)

şır: Süt. < Farsça şîr 'süt.' (Kay.) (Tbr.)

şıv-şiv: İçki, esrar. (Yıl.) (Tbr.)

şir: Süt. (Yıl.) (Tbr.)

şirle-: İşemek. (Yıl.) (Tbr.)

şor et-: Söylemek, konuşmak. (Yıl.) (Tbr.)

teber: Abdal. (Yıl.) (Tbr.)

teber: Davul. (Yıl.) (Tbr.)

teber: Davul. Bundan türetilen Teberci 'davulcu', Abdal grubundan bir topluluktur.

Farsça teber 'balta, nacak' kelimesinden gelmekle birlikte anlam değişmesine

uğramıştır. (Kay.) (Tbr.)

teberci: Davulcu. (Yıl.) (Tbr.)

teberci: Abdal. (Yıl.) (Tbr.)

tırın: Bir tane, tek. (Yıl.) (Tbr.)

tısla-: Korkmak. (Yıl.) (Tbr.)

tipiz: Üzüm pekmezi. Anadolu ağızlarından alınmış olmalıdır. (Kay.) (Tbr.)

117

tombu: Silah. (Kay.) (Tbr.)

tuğhan-tuvan-tufan: Sigara, tütün. (Yıl.) (Tbr.)

tuh: Sigara. Düzce Abdallarında tuv 'tütün'; Çingenecede tuv 'sigara dumanı.' (Kay.)

(Tbr.)

urun: Yağ. (Yıl.) (Tbr.)

versinte: Yağmur. (Yıl.) (Tbr.)

yakana-yahanna-: Yakmak, ateşe vermek. (Yıl.) (Tbr.)

yek: Bir. (Yıl.) (Tbr.)

yeken: Para, altın. (Yıl.) (DS. C. XII) (Tbr.)

yeken: Para. (Kay.) (DS. C. XII) (Tbr.)

yourdafa: Yoğurt. (Yıl.) (Tbr.)

zahar: Ağız. (Kay.) (Tbr.)

zahar-zahr-zahrı: Ağız. (Yıl.) (Tbr.)

zanı-: Gözlemek, takip etmek, anlamak. (Yıl.) (Tbr.)

zanı: Tanı. (Kay.) (Tbr.)

zanıt: Takip ettirmek, gözletmek. (Yıl.) (Tbr.)

zı:la-zo:la-: Cinsel ilişkide bulunmak, ırza geçmek. (Yıl.) (Tbr.)

zık-zıkı: Karın mide. (Yıl.) (Tbr.)

zılgır: Bulgur. (Yıl.) (Tbr.)

zuhun-zukun: 1. Zurna. 2. Türkü, şarkı. (Yıl.) (Tbr.)217

/218

/219

1.2.10. ERKİLET ÇERÇİLERİNİN GİZLİ DİLİ ERKİLETÇE

(VARTANCA) VE KONUŞULDUĞU YERLER

Genellikle kaçakçılık işleriyle uğraşan insanların bu gizli dili kullandıkları

söylenmektedir. Bu gizli dil içerisinde Türkçe dışında yabancı sözcükler de yer

almaktadır. Ticaret işi ile uğraşan insanlar kendi aralarında güzel bir iletişim kurmak

için bu dili oluşturmuşlardır. Ticarette başarılı olmak ve kendileri için bazı olumsuz

durumlardan korunmak için böyle bir gizli dile başvuruda bulunmuşlardır.

Yıldırım ''Teber Dili'' Kültür Tarihimizde Gizli Diller ve Şifreler, s. 58-59-60-61-62-63-64.

218

Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 137-142.

219

Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü (Derleme Sözlüğü C, I-XII) http://tdkterim.gov.tr/ttas/ (erişim

tarihi: 10.06.2009)

118

''Bu gizli dil, Kayseri'nin merkez nahiyelerinden Erkilet'te geliştirilmiş ve

uzun bir süre de kullanılmıştır. Vaktiyle Erkilet halkının kaçakçılık yapması

sebebiyle polis ve jandarma tehlikesi karşısında aralarında anlaşmak ve önlem

alıvermek için kendilerine has tabirler ve kelimelerden bir gizli dil meydana

getirilmiştir. Bu anlaşma vasıtası kaçakçılığın ortadan kalkmasıyla sonraları da

Erkilet çerçilerinin işine yaramış, gezici esnaflık yapan bu insanlar malın iyisini,

kötüsünü, fiyatının durumunu müşteriye ve yabancılara hissettirmeden anlatabilmek

için kendi aralarında bu dilden faydalanmışlardır. Erkilet çerçileri arasında işte bu

220

dilin adı 'dilce' veya 'vartanca'dır.''

''Erkilet'te eski zamanlarda kimilerine göre tütün kaçakçılarının, kimilerine

göre çerçilerin kendi aralarında konuşmak için kullandıkları ve sözcük sayısı oldukça

sınırlı olan gizli bir dildir. Türkçe cümle yapısının içerisine sadece farklı sözcükleri

yerleştirmek suretiyle meydana getirilen bu dil, kelime uygun ise 'yakıştırma' bir

dildir.''221

Çerçilik ya da tütün kaçakçılığı işleriyle uğraşan bazı insanlar bu erkilet dilini

kendi aralarında kullanmışlardır. Genellikle yasadışı işler ile uğraşanlar kendi

aralarında şifreli konuşmaktadırlar. Amaç yaptıkları işten dolayı yakalanmamak.

''Erkilet türkülere konu olmuş, Kayseri'nin sayfiye yerlerinden biridir.

Erkiletli Âşık Hasan'ın mısralarında ifade ettiği 'Erkilet güzeli bağlar bozuyor'

mısrasından da anlaşılacağı gibi Erkilet'te bağcılık bir zamanlar önem kazanmış ve

üzüm önemli bir geçim kaynağı olmuş. Erkilet'in yeterli miktarda tahıl alacak

arazisinin bulunmayışı Erkiletlileri ticari hayata itmiş ve çok zor koşullarda çerçilik

yaparak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Bölgede Ermeni ve Rum tüccarlardan ticareti

öğrenen Müslüman ahali, kimi rivayetlere göre onlardan kalma 'gizli bir dili'

bugünlere taşımışlardır. Gizli dilde amaç, iki satıcının aralarında geçen konuşmanın

müşteri tarafından anlaşılmamasıdır. Kimilerine göre ise, tütün kaçakçılığı yaparken

zaten korku ve endişeye maruz kalan insanların tehlikeleri birbirlerine gizlice haber

verme ihtiyacıdır. Konuyla ilgili bize anlatılan örnekler ise tamamen ticari hayatla

ilgili olmuştur. Bu konunun ticari hayatla bağlantısı daha sonraları öne çıkmış

olmalıdır. Mesela, Bursa'da alışveriş yapan bir Erkiletli, bilmeden bir başka

220

Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 111.

221

Burhanettin Akbaş, "Erkiletin Gizli Dili'',

http://www.burhanettinakbas.com/2008/02/19/erkiletin-gizli-dili/ (erişim tarihi 29.04.2008)

119

Erkiletli'nin dükkanına girmiş ve bir malın fiyatını sormuştur. Aldığı cevap dokuz

liradır. Erkiletli aynı malın fiyatını bir de tezgahtara sorar. Tezgahtar, önceki

konuşmadan haberli olmadığı için 'sekiz buçuk' diye cevap verir. Mal sahibi

Erkiletli, tezgahtara kızarak Erkilet gizli diliyle niçin böyle bir cevap verdiğini sorar.

O zaman müşteri devreye girerek, kendisinin de Erkiletli olduğunu ve konuşulan dili

anladığını ifade eder.

İşin ilginç tarafı Kayseri'de Erkilet kökenli olmayan bir çok tezgahtar, bugün

yine Erkilet'in gizli dilini kullanarak kendi aralarında anlaşma yoluna gitmektedirler.

Demek ki bu dilin asıl işlevi, ticarette, satıcının alıcının anlayamayacağı bir dile

ihtiyaç duymasıdır.''222

Erkiletin gizli dilini kullananlar başkalarının kendi aralarındaki konuşmaları

anlamamaları için bu dili geliştirmişler ve konuşmuşlardır. Aralarındaki bu şifreli

konuşma araştırmacıların konusu olmuştur.

''Erkilet Çerçilerinin gizli dilini tanıtan ilk yazı Kemalettin Karamete'ye

aittir. 1942 tarihli bu yazısından sonra Kemalettin Karamete, 'Kayseri'nin Şirin bir

Nahiyesi' (Yeşil Erkilet Dergisi, Kayseri 1942, s. 1-6) adlı yazısında önceki yazısını

biraz daha genişleterek gizli dil üzerinde durur.''223

''Erkiletlilerin bu dile dilce adını verdiklerini belirten Caferoğlu, bu gizli dili

argo olarak nitelendiriyor. Erkiletlilerce 'dilce' diye adlandırılan yerli özel dil, her

şeyden evvel, içtimai grupların, müşterek dil malzemesini değiştirmek ve civar

muhitteki yabancı dillerden katma unsurlarla vücuda getirilen argodan başka bir şey

değildir. Caferoğlu'nun yazısında değindiği malzemeyi ise yazıdaki bilgilere göre

Nihat Çetin ve Mehmet Ersoy derlemiştir. Caferoğlu, Nihat Çetin'in verdiği bilgiden

hareketle, Erkilet halkının kaçakçılık yapması, bu arada, zaptiye ve kolcu tehlikesi

karşısında, aralarında anlaşıvermek ve ilk tertibatı alıvermek için, kendilerine mahsus

mevcut tabirler ve kelimeler kompleksinden vücuda getirilmiştir ifadesini kullanıyor.

Ona göre, kaçakçılar arasında başlayan bu dil, kaçakçıların ortadan kalkması ile

çerçilerin işine yaramış ve gelişmiştir. Çerçiler, aralarında, malın iyisini kötüsünü

ifade etmek, herhangi bir malın fiyatının yükselip alçaldığını, müşteriye ve

yabancıya hissettirmeden anlatıvermek için bu 'dilce'den faydalanmışlar görüşünü

Akbaş, ''Erkiletin Gizli Dili''
Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 111.

120

dile getiren Caferoğlu, halen Erkilet'te yabancılar yanında gizlice konuşulması icap

eden durumlarda bu dilin konuşulduğunu vurguluyor.''224

''Asım Yahyabeyoğlu, 'Anılarımda Kayseri' adlı kitabında Erkilet'in gizli

diline 'Erkiletçe' adını verir ve kitabında şu açıklamaları yapar: Geçmiş yıllarda

Erkiletliler çerçicilikle ve bunun yanı sıra tütün kaçakçılığı ile geçimlerini

sağlıyorlardı. Bu amaçla eşek sırtına yerleştirdikleri kapakları, çit teli ya da pencere

teli ile kaplı çerçi kasalarının yanına büyükçe bir harar heybe atarak köy köy

dolaşırlardı. Sattıkları iğne iplik vs. karşılığında aldıkları un, bulgur, yağ, yumurtayı

bu heybede toplarlardı. Ama asıl işleri tütün kaçakçılığı idi. Yaptıkları işin bir ölçüde

gizlilik taşıması gerektiği noktasından hareketle, aralarında bazı rumuzlar kullanma

ihtiyacı duymuşlar.''225

''Erkilet'in gizli dili Ahmet Caferoğlu'nun yazısında 'Dilce', Asım

Yahyabeyoğlu'nun kitabında yazarın kendi imlasına göre 'Erkiletçe' olarak

adlandırılırken bizim yazımızda 'Vartanca' olarak adlandırıldığını söyleyen

Burhanettin Akbaş, Bunun sebebi ise, Erkilet Yukarı Mahalle'de kaynak kişilerle

yaptığımız görüşmelerde özellikle kaynak kişilerimizden Rüştü Bilgin'in bu dile

Vartanca dendiğini ifade etmesi olmuştur. Erkilet gizli dilinde de geçen bu kelime

vartan (vatan) kelimesine dayanıyor. Gizli dilde geçen 'Vartanlı' ifadesi ise

hemşehri, yani Erkiletli anlamına geliyor. Böyle olunca, Rüştü Bilgin'in ifade ettiği

'Vartanca', 'Erkilet dili' veya 'Erkilet'in gizli dili' anlamında kullanılmaktadır.

Bunun yanı sıra Erkilet'in 'Vartan' adını taşıyan bir köyü de mevcuttur.''226

Erkilet gizli dili halk arasında fıkralara bile konu olmuştur: ''Bir köydeki

ahbaplarına misafir olan iki çerçiyi, ev sahibi hoşbeşle karşılayarak istekleri üzerine

buz gibi su ikram etmiş. Aradan bir zaman geçmesine rağmen 'aç mısınız, tok

musunuz' dememiş. Çerçilerden biri, ötekine: Mandıracı da secürüne avzın,

deloğlanına geş, demiş. Erkilet gizli dilindeki bu cümlenin açıklaması şöyle: Ev

sahibi su ikramında iyi, ekmek konusunda kötü.

Erkiletli'nin biri, uzak bir şehirden yağ siparişi vermiş. Mal, kamyona

yüklenmiş Erkilet'e gelecek. Bu sırada, uzak şehirdeki bir başka Erkiletli,

Kayseri'deki Erkiletli'ye haber telgrafla gelen yağın kalitesi olduğunu telgrafla haber

Akbaş, ''Erkiletin Gizli Dili''
Akbaş, ''Erkiletin Gizli Dili"
Akbaş, ''Erkiletin Gizli Dili''

121

vermiş: pi giş çıktı, kamyonu teğdir Açıklaması: Yağ kötü çıktı, kamyonu geri çevir.

Bu telgrafı alan Erkiletli, bozuk malı almaz geri gönderir.

Erkiletli'nin biri başka bir şehirde bilmediği bir topluluğa girmiş ve

selamlamış: Selam aleyküm caş efendiler! Açıklaması: Selam aleyküm eşek

efendiler! O toplulukta da Erkiletli biri varmış, konuşanı anlayıp cevaplamış hemen:

Aleyküm selam caşın galaklısı. Açıklaması: Aleyküm selam, eşeğin büyüğü. Adam,

227

o toplulukta Erkiletli birini düşünmediği için şaşakalmış.''

Zamanla insanların kendi aralarındaki şifreli konuşmalar, fıkralara bile konu

olmuştur. İnsanların başından geçen gerçek ama bir o kadar da güldürücü olaylar

zamanla fıkra haline gelmiştir.

''Ali Rıza Önder de 1947 yılında 'Erkilet Dili' adıyla yazdığı yazısında bu

dile ait 34 kelimeyi yayınlamıştır. Nevzat Özkan, bu konuyla ilgilenen bir diğer

araştırmacıdır. Makalesinde amacını örnek cümlelerin ve mevcut kelime hazinesinin

genişletilmesi, Anadolu ağızları ve diğer gizli dillerle karşılaştırılması, Erkilet Gizli

Dili üzerindeki 'Ermenilerden kalma' intibaının silinmesi olarak açıklayan Nevzat

Özkan, Ahmet Caferoğlu'nun yayınladıklarına ek 6 cümle ve 22 kelime

eklemiştir.''228

Araştırmacı yazar Burhanettin Akbaş, Erkilet çerçilerinin kullandıkları dil

üzerinde geniş bir çalışma yaparak bizlere tanıtmaya çalışmıştır. Yazar, Türkçe

sözcüklerin dışında yabancı sözcüklerin de kullanıldığını tespit etmiştir. Bu

sözcüklerin içerisinde hangi dile mensup olduğu bilinmeyen sözcüklerin de var

olduğunu belirtmektedir.

''Burhanettin Akbaş, erkilet gizli dilindeki kelimelerin kökeni hakkında şu

bilgileri verir; Erkilet gizli dilinde bugüne kadar yapılan araştırmalarda 77 kelime

tespit edilmiştir. Bu kelimelerden 34 tanesi Türkçe, 17 tanesi Ermenice, 7 tanesi

229

Farsça, 3 tanesi Arapçadır. Kaynağı belli olmayan kelime sayısı ise 18'dir.''

Akbaş, ''Erkiletin Gizli Dili''
Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 111.
Akbaş, ''Erkiletin Gizli Dili''

122

1.2.10.1. ERKİLET ÇERÇİLERİNİN GİZLİ DİLİNE AİT CÜMLE

ÖRNEKLERİ

1. Avzın işle, giş etme. (Fiyatı çok söyle, kaçırma parasını al.) (Kay.)

2. Bızdıh, diyo arhadaşına, sen teğ, dabılara cev, kevik; delolan da teğdir. (Oğlum,

diyor arkadaşına, sen git, atlara arpa, saman; (bize de) ekmek getir.) (Kay.)

3. Bizdik, temiş, caşı geşetmiş. (Oğlu gelmiş, adamı kaçırtmış.) (Kay.)

4. Bize buradan acaba partal teğecek mi, teğmiyecek mi? (Bize buradan acaba yatak

verecekler mi, vermeyecekler mi?) (Kay.) (Akb.)

5. Bizim caş bizdikler avzın danaşlara gişelirken uzun şase teğdi. (Bizim gençler

güzel kadınlara bakarken otobüs kalktı.) (Kay.)

6. Caş partalı yıkacak, giş etmeyin. (Adam malı alacak, kaçırmayın.) (Kay.)

7. Caşların geviyi geşelmiş. (Hayvanların samanı azalmış.) (Kay.)

8. Curuna da avzın, delonanına da avzın ya, danaçlar getti yunâ. (Suyuna da bol,

ekmeğine de bol ama, kadınlar gitti yıkanmaya.) (Kay.)

9. Çizişine avzın işle. (Senede (parayı) çok yaz.) (Kay.)

10. Delioğlanı doğuyor musun? (Yemek yiyor musun?) (Kay.)

11. Gav sejurna da avzın delioğlana da avzın amma danaşlar yunağa gitti. (Adam,

kahveye de bol (verir), ekmeğe de bol (verir), ama kadınlar yıkanmaya gitti.) (Kay.)

12. Gav sejurna da avzın, amma delioğlana geşmiş. (Adam kahveye de bol (verir),

amma ekmeğe kötü vermiyor). (Kay.)

13.Danaçlar yunağa gitti.(Kadınlar yunağa gitti.) (Akb.)

14. Bızdıh, sen teğ, dabılara cev, kevik teğdir. (Oğlum sen git, atlara arpa, saman

getir.) (Akb.)

15.Avzın danaş. (Güzel kadın.) (Akb.)

16. Patlangıçlı caş. (Silahlı adam, jandarma, asker veya polis.) (Akb.)

17. Avzın gav. (Önemli adam, vali, kaymakam vs.) (Akb.)

18. Mandıracı curuna avzın, delolanına geş. (Oda sahibi suyuna iyi, ekmeğine kötü.)

(Kay.) (Akb.)

19. Partal giş çıktı, gidoru yıkma. (Mal bozuk çıktı, parayı gönderme.) (Kay.)

20. Sarıoğlana sokum teğdirdin mi? (Tüfeğe kurşun sürdün mü?) (Kay.) (Akb.) 230

/231

Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 115-116.

123

1.2.10.2. ERKİLET ÇERÇİLERİNİN DİLİNE AİT ERKİLETÇE

SÖZCÜKLER

acışi: Biber (acı işi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

acîşi: Biber < acı + işi. Azeri ağızlarında da isti + ot

unsurdan meydana gelir. (Kay.) (Erk.)

agışi: Kaput (ağ işi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

âgişi: Kaput bezi < ağ + işi. (Kay.) (Erk.)

an kin: Kadın. < Erm. an kin 'nâdir, paha biçilmez, kıymetli.' 'kıymetli kadın'

manasında olmak üzere, Bugünkü Ermenicede ankine kelimesi kullanılır. (Kay.)

(Erk.)

ankin: Kadın. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

at kula: İki. At kulağının çift olduğu düşünülerek türetilmiş olmalıdır. (Kay.) (Erk.)

atkılık: Tuvalet, helâ. (Kay.) (Erk.)

atkılığa te-: Tuvalete gitmek. (Kay.) (Erk.)

auzun düve: Genç, güzel kız. (Kay.) (Erk.)

auzun işle: Ye, harekete geç, yap, işle, ve emsali gibi manalarda kullanılır. (Kay.)

(Erk.)

avgıt: Yumurta. < Erm. havgit < hav + git 'tavuk mahsulü' kelime başındaki h-

sesinin düşmesi ve i'nin ahenkleştirilmesiyle vücuda getirilmiştir. (Kay.) (Erk.)

avgıt: Yumurta. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

avzın danaş: Güzel kadın. (Kay.) (Erk.)

avzın gav: Ehemmiyetli adam. (Kay.) (Erk.)

avzın: Bol, iyi. (Bsz.) (Akb.) (DS. C. 1) (Erk.)

avzın-auzun: 1. Bol, iyi, zararsız, hoş vesaire gibi her iyi şeye ve harekete auzun

ıtlak olunur. (Kay.) (DS. C. 1) (Erk.)

avzınlaş-: Pahalılaşmak, kıymetlenmek. (Kay.) (Erk.)

banayık: Koca. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

bet: Kötü, çirkin < Far. bed 'kötü, çirkin.' (Kay.) (Akb.) (Erk.)

bezrik: Bk. bızdıh. (Kay.) (Erk.)

Akbaş, "Erkiletin Gizli Dili''

124

bızdıh: Çocuk. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

bızdıh-bizdik: Çocuk, ehemmiyetsiz kimse, tehlikeli olmayan kimse.

'ufak.' (Kay.) (Erk.)

bir avzın höbük: Yüz. (Kay.) (Erk.)

bir höbük: Yirmi. (Kay.) (Erk.)

cam: Ayna < Far. câm 'cam.' (Kay.) (Akb.) (Erk.)

canpış-çambuş-çampış-çampiş: Üzüm.

türemesi muhtemeldir. (Kay.) (Erk.)

caş bizdik: Eşekoğlu eşek. (Kay.) (Erk.)

caş: Eşek, insan. (Bsz.) (Akb.) (Erk.)

caş-çaş: 1. Eşek ve umumiyetle hayvan. 2. İnsan (hakaret kastıyla). Mehmet Ersoy'a

göre: Umumiyetle kelime 'memur, adam, insan' manâlarındadır. 'Eşek, hayvan'

manalarında kullanılan kelime ise cas'dır. < Ar. cahş 'sıpa' (Kay.) (Erk.)

caşın birisi: Ahmak, cahil, aptal, bön. (Kay.) (Erk.)

caşın çau: Eşeğin tenasül âleti. (Kay.) (Erk.)

caşın gulahlısı: Budala insan, ahmak. (Kay.) (Erk.)

cesel-: Tedbirli, ihtiyatlı olmak, sakınmak. (Kay.) (Erk.)

ceselmek: Tedbirli. (bsz.) (Akb.) (Erk.)

cev: Arpa. (Far.) (Akb.) (DS. C. III) (Erk.)

cev-kev: Arpa. Far. cev arpa. (Kay.) (DS. C. III) (Erk.)

cızişi: Yazı (cızı işi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

cızîşi: 1. Yazı

cobuk: Değnek. (Kay.) (Erk.)

cur tedir!: Su ver! (Kay.) (Erk.)

cur: Su, ayran < Erm. çur 'su.' Alaçam (Bolu) Elekçilerinin dillerinde tıpkı

Ermenice'de olduğu gibi yalnız 'su' manasındadır. 'ayran' mecazidir. (Kay.) (Akb.)

(Erk.)

çambuş: Üzüm. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

çantı gezmek: Beraber çerçilik etmek. (Kay.) (DS. C. III) (Erk.)

çavı: erkek ve kadının cinsiyet uzvu. (Tr.) (Akb.) (Erk.)

çavı-çau: Erkek ve kadının cinsiyet uzvu. (Kay.) (Erk.)

çıray: Işık. < Far. çerağ 'ışık'; kayseri çıra 'lamba' (Kay.) (Akb.) (Erk.)

125

çırayı söndür-: Işığı söndürmek. (Kay.) (Erk.)

çik: Yok. < Erm. çığa 'yoktur.' Alaçam (Bolu) Elekçilerinde çıka 'yok.' (Kay.)

(Akb.) (Erk.)

çikel-: Bulunmamak, olmamak. (Kay.) (Erk.)

çormuş: Et. < Erm. çor + mis 'kuru et.' (Kay.) (Erk.)

dabı: At. < Ar. dovo, dava (?) at'tan türemiştir. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

damaç-damaş: Kadın < Ar. danap. Orta Asya Abdallarının dilinde 'kadın.' (Kay.)

(Erk.)

danaç-danaş: Zevce manasında olmak üzere dana, danap, danak'tır. (Kay.) (Erk.)

danaş: Kadın. (Ar.) (Akb.) (DS. C. IV) (Erk.)

delolan: Ekmek (deli oğlan) mecazi anlamda. (Tr.) (Akb.) (Erk.)

delölan-delioğlan: 1. Ekmek. 2. Yemek. (Kay.) (Erk.)

delölanlığı çikel-: Acıkmak. (Kay.) (Erk.)

deslen-: Söz açmak, giriş yapmak. Bu manada pazarlık için kullanılır ve ekseriyetle

emir şeklindedir. < Erm. desnevil 'görüşmek, anlaşmak' tan türemesi muhtemeldir.

Eskişehir Abdallarının 'gizli dil'inde 'satın almak.' (Kay.) (Erk.)

deslenmek: Söz açmak. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

devir-: Uyuş, pazarlığı bitir, ver. Aynı manada yıh. (Kay.) (Erk.)

devirmek: Uyuşmak. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

döğ-: Yemek yemek. Azerî argosunda döşe- 'yemek, yemeğe saldırmak.' (Kay.)

(Erk.)

döymek: Yemek. (Azeri argosu) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

dumanlı: Pilav. Diğer telaffuzu dumanlı. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

dümanlı: Bk. Dumanlı. (Kay.) (Erk.)

düve: Kız, kız çocuğu. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

enayiotu: Sigara. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

enâyötu: Sigara, tütün. < enayi + otu. (Kay.) (Erk.)

engez: 1. Sır. 2. Erkek ve kadının cinsiyet uzvu. (Kay.) (Erk.)

engez: Sır. (Bsz.) (Akb.) (Erk.)

engezle-: 1. Çiftleşmek. 2. Kaçırmak. (Kay.) (DS. C. V) (Erk.)

engezlemek: Gizlemek, kaçırmak, çiftleşmek. (Bsz.) (Akb.) (DS. C. V) (Erk.)

galah: Cep, dişi hayvan. (Kay.) (Erk.)

126

galgal: Köpek. kalgal < kangal 'kangal köpeği' kelimesinden. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

gasar: Sus, dikkat, sözü kes (ki başkası anlamasın). (Kay.) (Akb.) (Erk.)

gasavan: Yalan söylemek. (Bsz.) (Akb.) (DS. C. VIII) (Erk.)

gasavan-kasavan: Yalan söylemek. (Kay.) (DS. C. VIII) (Erk.)

gav-kav: 1. Jandarma, polis, bekçi. 2. Bay. 3. Tehlikeli adam. (Kay.) (Erk.)

geçelmek: Sertçe hareket etmek. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

ges: Peynir. (Bsz.) (Akb.) (Erk.)

geş: 1. Kötü, fena. 2. Zararlı. 3. Çirkin vs. gibi birçok menfi manalarda kullanılır. <

Erm. keş 'fena'; eski Erm. leş. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

geşel-: Sertçe hareket etmek. (ekseriyetle emir şekliyle kullanılır.) (Kay.) (Erk.)

geşele-: Ucuzlamak, herhangi bir mal ve eşya için fiyattan düşmek. (Kay.) (Erk.)

geşelemek: Ucuzlamak. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

geşen: Korkak. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

geşet-: Ayırmak, bozmak, yatıştırmak, uyarına gitmek. Daha fazla emir hali

kullanılır. (Kay.) (Erk.)

geşetmek: Ayırmak, bozmak. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

geşlik: Korkaklık. (Kay.) (Erk.)

gevrek: Kâfir, gavur. (Kay.) (Erk.)

gıdor: Para, Düzce Elekçilerinin dilinde gudor 'para, sikke.' (Kay.) (Erk.)

gidor: Para. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

giş: Aptal, bön < Far. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

gişel-: Bakmak. (Kay.) (Erk.)

gişet-: Kaçırmak. (Kay.) (Erk.)

gubuduh: Yalan, mübalağa. (Tr.) (Akb.) (Erk.)

gubuduh-kubuduk: Atağan, atmasyoncu; asıl telâffuzu. (Kay.) (Erk.)

gubuz: Mübalağacı. (Tr.) (Akb.) (DS. C. XII) (Erk.)

gubuz-kubuz: Atağan, atmasyoncu, asıl telâffuzu kubuz. (Kay.) (Erk.)

guma te-: Hacca gitmek. (Kay.) (Erk.)

güveşli: Yalan. (Kay.) (Erk.)

güveşliye te-: Yalan söylemek. (Kay.) (Erk.)

hançer: İğne. < Far. hançer 'kama, hançer.' (Kay.) (Erk.)

hış: Çok, var. (Kay.) (DS. C. VII) (Erk.)

127

höbük yavrusu: Çeyrek, beş. (Kay.) (Erk.)

höbük: Mecidiye. (Kay.) (Erk.)

iki höbük: Kırk. (Kay.) (Erk.)

imam suyu: İçki. (Kay.) (Erk.)

kav: Jandarma, polis, bekçi. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

kepenek: Kağıt para. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

kermir: Kızılbaş. (Bsz.) (Akb.) (Erk.)

kermir-germir: Kızılbaş. (Kay.) (Erk.)

keş: Peynir. (Tr.) (Akb.) (DS. C. VIII) (Erk.)

keş-geş: Peynir. (Gaziantep) yoğurt ve döğme ile yapılan bir yemek. (Kay.) (DS. C.

VIII) (Erk.)

kevik: Saman. (Tr.) (Akb.) (DS. C. VIII) (Erk.)

kevik-kevük: Saman. (Kay.) (DS. C. VIII) (Erk.)

kır-: Çiftleşmek. Burdur ve Muğla Kalaycılarının argosunda olmak, getirmek. (Kay.)

(Erk.)

kırmak: Çiftleşmek. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

kireç: Un. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

köşkeruşa: Bit. (köşker uşağı) mecazi (Tr.) (Akb.) (Erk.)

köşkeruşâ: Bit. < köşker + uşağı; Köşker, Kırşehir'e bağlı bir köy adıdır. (Kay.)

(Erk.)

kunup suyu: Çorba. (Kay.) (Erk.)

kutuk suyu-kütük suyu: Pekmez, şarap. < kütük + suyu. (Kay.) (Erk.)

kutuksuyu: Pekmez (kütük suyu) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

mandıra: Misafir odası, oda. < Yun. mandra; İtal. mandra. Yunanca kelimedeki -n-, -

d- asimilasyonu üzerine, Türk argosunda 'adi, kötü, menfur' manalarında olmak

üzere marda telaffuz şeklini almıştır. (Kay.) (Erk.)

mandıracı: Ev, oda sahibi. (Kay.) (Erk.)

mandracının düvesi: Ev sahibinin kadını. (Kay.) (Erk.)

matah: Mal, satış eşyası < Ar. metâ. (Kay.) (DS. C. XII) (Erk.)

mazın: Yoğurt. < Erm. madzun. (Kay.) (DS. C. IX) (Erk.)

mazin: Yoğurt. (Erm.) (Akb.) (DS. C. IX) (Erk.)

melek işi-melerişi: Koyun. (Kay.) (Erk.)

128

meleşi: Koyun (melemekten) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

meleşi: Koyun < meleğ + işi. (Kay.) (Erk.)

mez: İyi. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

mezmur:1. Kadın ve erkeğin cinsiyet uzvu. 2. Mermi. 3. Yaşlı. < Ar. mezmûr 1.

Kavalla söylenen ilâhi; 2. Hz. Davud'a inen Zebur'un surelerinden her biri. (Kay.)

(Erk.)

nakışlı: Kete. (Kay.) (Erk.)

öl-: 1. Yükleri yıkmak. 2. Uyumak. (Kay.) (Erk.)

ölmek: Yükleri yıkmak. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

ölün: Yükleri yıkın! (Kay.) (Erk.)

partal: Elbise, manifatura. (Çağatayca) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

partal: 1. Yatak. 2. Elbise. 3. Manifatura. Burdur ve Muğla Kalaycıları argosunda

'elbise' (Kay.) (Erk.)

patlangıç: Tüfek, tabanca < patla- (Kay.) (Akb.) (DS. C. XII) (Erk.)

patlangıçlı: 1. Silahlı, tüfekli bulunan kimse. 2. Jandarma, kalem, alelumum tehlikeli

şahıs. (Kay.) (Erk.)

pembe: Yün < Far. penbe 'pamuk.' (Kay.) (Erk.)

pi: Yağ. (Far.) (Akb.) (DS. C. IX) (Erk.)

pî-piy: Yağ < Far. Azerî ve Van ağızlarında 'iç yağı.' (Kay.) (Erk.)

pos: Otobüs. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

saramet: Mavzer (sarı ahmet) mecazi (Tr.) (Akb.) (Erk.)

sarâmet: Mavzer < sarı + ahmet; patlangıç kelimesi, bu suretle, daha fazla 'tabanca'

için kullanılmaktadır. (Kay.) (Erk.)

sarölan: Mavzer < sarı + oğlan. (Kay.) (Erk.)

sarölan somunu: Tüfek mermisi. (Kay.) (Erk.)

secur: Kahve. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

secur-sejur: 1. Yağ. 2. Kahve < Erm. sev + cur 'siyah su.' Alaçam Elekçilerinin

dilinde sevcir 'kahve' 3. Su. (Kay.) (Erk.)

sessiz martin: Metre. (Kay.) (Erk.)

sıçanboku: Çakmak taşı. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

sim: Para, lira. < Far. sîm 'gümüş.' (Kay.) (Akb.) (Erk.)

sokum: Mermi. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

129

somun: Tüfek mermisi. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

sorun ufâ: Bulgur. (Kay.) (Erk.)

sorun: Buğday. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

süz-: 1. İçki içmek. 2. Sigara içmek. (Kay.) (Erk.)

süzmek: İçki içmek. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

şor ver-: Yarenlik etmek, sohbet etmek, anlatmak. (Kay.) (Erk.)

şöbet: Pislik. (Bsz.) (Akb.) (Erk.)

şür: Süt. < Far. şîr 'süt.' (Kay.) (Erk.)

tedir-teğdir-: Getirmek, asıl manası bu olmakla beraber, birçok çeşitli manalarda da

kullanılır. En çok istifade edilen kelimelerden biridir. (Kay.) (Erk.)

terzi: İplik < Far. derzi 'terzi, elbise biçip diken kimse.' (Kay.) (Akb.) (Erk.)

te-tey-teğ-: Erişmek, vasıl olmak, gitmek gelmek, vermek gibi birçok manalarda

kullanılır. Azeri ağızlarında dey- (Kay.) (Erk.)

teydirmek: Getirmek. (Azeri Türkçesi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

teymek: Erişmek. (Azeri Türkçesi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

tıfan-tifan-tüfan: Tütün, sigara < Ar. duhân. (Kay.) (Erk.)

tüfan: Tütün, sigara. (Ar.) (Akb.) (Erk.)

tüydür-: Vermek (rüşvet vesaire için kullanılır) (Kay.) (Erk.)

tüydürmek: Vermek. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

usgü: Altın. (Kay.) (Erk.)

uzun şase: Otobüs. (Kay.) (Erk.)

üsgü: Altın. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

vartan: Erkilet, vatan, yurt. < Ar. vatan. (Kay.) (Erk.)

vartanca: Erkilet gizli dili. (Kay.) (Erk.)

vartanlı: Hemşehri. (Kay.) (Erk.)

vartanlı: Hemşehri (vatanlı) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

vur-: Çalmak, göstermeden almak. (Kay.) (Erk.)

yanlama: Kurt. (Kay.) (Akb.) (Erk.) (Erk.)

yıh-yık-: 1. Uyuşmak, pazarlığı bitirmek. 2. Vermek. 3. Devretmek. (Kay.) (Erk.)

yiv: Kadınlar için kullanılan cinsiyetle ilgili bir kelime (bu kelime de anlamı

değiştirilerek kullanılan kelimelerdendir.) (Kay.) (Erk.)

130

yoz: Bit. (Kay.) (Akb.) (Erk.) 232

/233

/234

1.2.11. GEZGİN SATICILARIN GİZLİ DİLİ HAZEYNCE VE

KONUŞULDUĞU YERLER

Malatya ilinin şirin bir ilçesi olan Darende bölgesinde konuşulan Hazeynce

gizli dili insanlar arasındaki ticari ilişkilerden doğduğu da söylenebilir. Özellikle

ticaret işiyle uğraşan göçer gezgin satıcılar kendi aralarında bir birlik ve düzen

sağlamak amacıyla bu gizli dili meydana getirmişlerdir.

''Bu bölümde Malatya ilinin Darende ilçesinde geçmişte çerçilik yapan

birkaç neslin kullandığı ve bugün unutulmaya yüz tutmuş olan dile ait topladığımız

malzemenin değerlendirilmesi yapılacaktır. Bu dile yöre halkı tarafından 'Hazeynce'

veya 'Ali'nin Uşağının Tekellimi' adı verilmiştir. Darende'de konuşulan gizli dil,

çerçilikle meşgul olan insanlar arasında belirli bir kelime hazinesi ile başkaları

tarafından bilinmesi istenmeyen işlerin rahat bir şekilde yapılabilmesi ihtiyacından

doğmuştur. Darende'de Tohma havzasında yerleşik olarak yaşayan Boyrazuşağı,

Gurduşağı, Tataruşağı, Çobanuşağı, Gasımuşağı gibi aşiretlerin arasında

Gallangıçuşağı da bulunmaktadır.

Kendilerine 'Alininuşağı' da diyen Gallangıçuşaklılar geçimlerini sanat,

ticaret ve hekimlikle özellikle göz ve diş hekimliğiyle temin etmişlerdir. Uğraştıkları

sanat daha çok çilingirlik işlerine dönüktür. Çakı, bıçak, keser, satır, balta gibi

âletlerin bilenmesiyle uğraşmışlar, ayrıca toka, sürmedenlik gibi süslenme

eşyalarının yapımı, çakmakların tamiri gibi işleri de yapmışlardır. Bunların bir kısmı

da çerçidir. Bunlar da matah dedikleri attariyeleri satmışlardır. Sanat ve hekimlikte

mahir olan bu insanlar mesleklerini yapabilmek ve para kazanabilmek için gurbete

çıkmışlar, Balkanlara, Kafkaslara, Suriye ve Irak'a kadar uzanabilmişlerdir.

Kullandıkları gizli dilin kelime hazinesinde yer alan kelimelerden bu durum

235

kolaylıkla anlaşılmaktadır.''

232

Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 117-130.

233

Akbaş, 'Erkiletin Gizli Dili''

234

Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü (Derleme Sözlüğü C, I-XII) http://tdkterim.gov.tr/ttas/ (erişim

2arihi: 10.06.2009)
235

Kaymaz, Türkiye'de Gizli Diller Üzerine Bir Araştırma, s. 5.

131

Darende ve bölgesinde yaşayan çerçiciler konuştukları Hazeynce dili ile

ticaret işlerinde kendilerine kolaylık sağlamışlardır. Yabancı insanlara karşı ticari

sırlarını bu gizli dil vasıtasıyla hep saklamışlardır. Kendi aralarında mükemmel

derecede bir örgütlenmenin olduğunu söylebiliriz.

' 'Bu dilin özelliği ve gizliliği günlük hayatta, ticari ilişkilerde bazı kavramları

farklı kelimelerle ifade etme konusundaki zorlamadan ileri gelmektedir. Bilhassa

Darendeli gezgin satıcıların aralarındaki dayanışma ve ticari menfaat gözetme

yabancıya karşı mesleki sırların saklanması, hemşehrilik duygusunun güçlenmesi

bakımlarından dikkate değer bir rol üstlenmektedir. Büyük bir ihtimalle ortaya çıkış

sebebi ve hatta amacı da budur diyebiliriz. Kaçakçılık yıllarında zabtiye, jandarma,

polis gibi kanun temsilcilerinin kontrol ve baskınlarını önceden birbirlerine haber

vermek (Günümüzde de belediye zabıtası), uyandırmak, malın kalitesi, fiyatların

ayarlanması 'Hazeynce' ile konusup anlaşarak yapılmaktadır. Bunu yaparken de

yanlarındaki misafir ya da müsteriye hiç bir sey sezdirmeden yapmak gerekmektedir.

Sınırlı kelime dağarcığına rağmen Hazeyince ile bu iş oldukça pratik ve etkili bir

biçimde gerçekleşmektedir. Bu dil Darendeliler arasında adeta parola durumunda,

hemşehrilik duygularının da teminatı konumundadır. Bilhassa gurbetteki Darendeli

için Hazeyince'nin rolü daha da öne çıkmaktadır.''236

''Darende yöresinin insanları çalışkan ve beceriklidir. Topçu Hasan isimli bir

pratik göz hekiminin becerisi buna güzel bir örnektir: Balaban kasabasından Topçu

Hasan Efendi 93 Harbi'nde (1876) Ruslara esir düşer. Esir olarak bulunduğu

günlerde Rus savaş bakanı esirleri denetlemeye gelir. Bakan elinde bir baston,

kolunda yardımcısıyla esirleri denetlemektedir. Önlerinden geçerken Topçu Hasan

Efendi bakanın gözlerinin hasta olduğunu fark eder ve yanındaki arkadaşına şunları

söyler:

Kebir saltatın covları kesneleşmiş. Hazeyn özüm bu covlan hadidler.

Konuşmada geçen saltat kelimesi yabancı gelmediğinden bu konuşma Rus

bakanın dikkatini çeker, bu esirin kim olduğunu ve ne dediğini sorar. Hasan Efendi

de:

Ben Osmanlı Saray Hekimiyim, Efendinin gözlerinden rahatsız olduğunu

anladım. Bunu tedavi edebilirim, diye cevap verir. Bakanın isteği üzerine Hasan

236

Cemil Gülseren, ''Darende'nin Gizli Dili: Hazeynce'', http://www.sosbil.aku.edu.tr/dergi/II2/13-

cemil-gulseren.pdf (erişim tarihi 22.02.2009)

132

Efendi onu gözlerinden ameliyat eder ve sağlığına kavuşturur. Bakan da hatıra

olması için çıkarıp kendi saatini Hasan Efendi'ye armağan eder.

Darendeliler çalışkan oldukları kadar kültürlü ve okumuş insanlardır.

İnançları da tamdır. Gerektiğinde cemaate imamlık da yaparlar. Bir gün cenazesi

olan bir köy halkı namazı kıldıracak imam bulamaz. Uzaktan bizim Darendelileri

görünce imam geldi diyerek sevinirler. Ancak gelenler içinde imam yoktur.

Köylülerin ısrarı üzerine biri mecburen ama becerikliliğini gösteren ve içinde sâdece

bazı yer isimleri geçen şu ibareyi söyleyerek namazı kıldırır: 'Havut ellezine, güdül

basarûne ve isbekcurune, mığdi ya gafilûn.''237

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->