Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah BtRKAÇ SÖZ “Mai Ve Siyah.

” için sadeleştirilmesi ve yeni yazıyla tekrar basılması hakkında ısrar edenler olduğu gibi eserin, yeni yazıyla basılmasına değil, fakat sadeleştirilmesine itiraz edenler de bulundu. Eser eski halinde mevcut olmakta devam ediyor, eğer ona genç nesil de rağbet edecekse yeni yazıyla tıasılması bir zaruret demek oluyor, bu takdirde de sadeleşmesine şiddetle lüzum var; mademki yeni nesle mahsus olacaktır, lisanını onun kabul edebileceği bir şekle sokmak teşebbüsün tabiî bir icabı demektir. Ancak sadeleştirmek için ne yaptım : Terkipleri, menus olmayan kelimeleri, ağır cümleleri bugünün zevkine uydurmak istedim. Üsluba, ibarelerin inşa tarzına, velhâsıl eserin bünyesine asla dokunmadım. Aksine hareket, kitabı esas mahiyetinden soymak olurdu. Terkipleri ve kelimeleri değiştirirken bunların hayale ait olan vasıflarını açık lisanla muhafaza ettim. Hattâ meselâ: “Bârân-ı elmas”, “Bârân-ı dürrisiyah” terkiplerini, sonra hikâyenin kahramanı şairin kendi şivesinde kullandığı tâbir ve terkipleri bıraktım. Bunlara dokunmak mümkün değildi. Kitapta kalan lügatleri yeni nesilden menus bulmayanlar olabilir, fakat itikadımca yenilik, lisanını, yeni kadar eskisini de bilmemek değildir. Hiçbir millet, hiçbir münevver genç yoktur ki, kendi lisanının geçmişine vâkıf olmasın. Yapılan işe dair fazla izahata lüzum görmüyorum, vücu-de gelen eser işin mahiyetini göstermeye kâfidir. İmlâ için birkaç söz ilâve edeceğim: Görülecek ki imlâda kendimce muvafık bulduğum değişiklikler var. İçtihat kapısı kapanmamış olduğundan ben görüşüme ve söyleyişime göre yazdım, nitekim bir taşra çocuğu da kendi telâffuzuna göre bir imlâ kullanmaktadır ve kullanacaktır. Hiç kimseye “Beni taklit ve bu tarzı takip ediniz!” diyecek selâhiyete malik olmak iddiasında değilim, ancak kendi nefsime taallûk eden salâhiyetle kanaat ediyorum. Hclid Ziya Uşakfogil MAİ ve SİYAH Sofranın etrafında yedi kişi idiler. Birgün, Mirat-i Şuûn sahib-XİDatiyazL.Iiüseyin.Baha efendi, matbaaya ‘çehresinde bir başka sevinç parıldayarak girdiği zaman dört nüshadan beri devam eden “Dahilî sanatlar” makalesinin altına son kelimesini iri bir yazı şeklinde karalamakla meşgul olan başmuharrir-Ali -Sekib”© demişti ki: Yarın değil öbür gün Mir’at~i Şuûn onuncu senesinin üç yüz altmış beşinci gününü ikmal ediyor. Çarşamba günü için... Ali Şekib hemen cevap vermişti: Hiç bir şey yazamam. Ziyafet verilmeyince bir satır yazı yok.

Bu gece işte, Tepebaşı bahçesinde yazı heyetine o ziyafet veriliyordu. Davetliler “Mir’at-i Şuûn” ceridesi muharrirlerinden ibaretti. Bütün bu gençler dört saat hep içmişler, bir saat hep yemişlerdi. Şimdi parmaklarının arasında karnı doyduktan sonra yalnız meşgul olmak için oyalananlara mahsus gevşek bir eda ile yavaş yavaş yuvarladığı bir elmanın kabuğunu bir parçada çıkarmaya çalışan Ali Şekib’den başka, hepsi, sandalyelerinin vaziyetin tebdil etmişler; sofradan az çok çekilmişlerdi. Sofrada artık yemek sonuna mahsus bir dağınıklık hüküm sürüyordu; kahvenin gelmesine kadar unutularak bırakılıvermiş elma, portakal kabuklarıyle dolu son tabaklar, diplerinde kırmızı cür’alar görünen şarap kadehlerinin yanında duruyor; sofranın kenarında yer yer çıkan tütün dumanı bir müddet dalgalanarak lambanın etrafında dönen bir bulut teşkil ettikten sonra dağılıyor; beyaz örtünün üzerinde^yüksek yemiş tabaklarının, kadehlerin, oraya bırakılmış bir fesin şarap lekelerine karışan gölgeleri lambanın oynak ziyası altında kâh küçülüp kâh büyüyor... Şurada devrilmiş bir tuzluk... Ötede birisinin can sıkıntısıyle üç çataldan teşkiline çalıştığı bir ehram... yer yer tabakların üzerine yahut şişelerin yanma bırakılmış peşkirler... düşmüş de kaldırılmasına üşenilmiş bir bardak... sofrayı baştanbaşa örten bir kargaşalık sanki yedi kuvvetli çenenin hücumundan yorgun düşmüş, melûl bir enkaz kümesi şeklinde serilmiş bir sofra. Hepsi başka bir vaziyette idi: bir tarafta Ahmed Cemil — latif kıvrıntılarla bükülerek kulaklarında dolaşan uzun. san saçları ensesine dökülmüş bir genç — ellerini ceplerine sokmuş, bacaklarını uzatmış, ağzında sallanan sigarasının mini mini bulutlarına süzgün gözlerle dalmış düşünüyor; tâ öbür ucunda Sait, Raci — arkadaşlarının şaireyn diyerek alay ettikleri iki genç şair — diğer bir şairin ayağına ip takmış sürüklüyor; biri — kısa zayıf, kuru, öyle ki susuz bir yerde yetişmiş zannolunur — yanında boş kalmış bir sandalyeye eğilerek iki sandalye ötede sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha’nın idare memuru Ahmed Şevki’ye tevdi ettiği dertlerini dinlemek için kulak kabartıyor; kafaları buharla şişmiş olan bütün bu adamlar geciken kahveyi bekleyerek orada, şu perişan sofranın kenarında yarım kalmış sözleri ikmal ediyorlardı. Herkes söylüyor, hiç kimse dinlemiyordu. Ahenksiz, vezinsiz aletlerden mürekkep bir musiki heyeti gibi mukaddimeşiz, müntehasız, kırık, dökük muhavereler, çok içilmiş/ çok yenmiş zamanlara mahsus bir serseri fikir ve lisan akışı... Ali Sekip elmasını soymuştu, bozmayarak, sakatlamayarak çıkarmağa muvaffak olduğu kabuğu karşıda, şaireyn’in arasına fırlattı: Raci! Seni çatlattım!... dedi. Onlar lakırdılarını kesmediler, Raci diyordu ki: Bak fikirlerimin neticesini söyleyeyim: Onda tek bir şey var: yalnız ben yazayım, benden başka kimse yazmasın diyor! Demek: edebiyat inhisarı! Sahib-i imtiyazı; Hüseyin Nazmi.

Raci gülerek sustuğu zaman bir aralık arkadaşı - parlak siyah gözlü, derin kırkılmış gür sakallı bir genç - başıyla Ali Sekib’i işaret ederek sordu. MAÎ VE SİYAH S İkisi de onun şakasını anlamamıştı. Uzaktan vak’ayı takibeden, kısa kuru çocuk, — Saip — yanlarına yaklaştı, yere düşen elma kabuğunu bir ucundan tutarak gösterdi, nükteyi izah etti: onun rivayetine göre meyvaların kabukları öyle tamam soyulursa şeytan çatlarmış! O, Ali Şekib’in latifesini pek parlak buluyor, kırık kırık çirkin ve sinirli bir kahkaha ile gülüyordu. Şaireyn bundan zevk alamadılar, Raci: Puf!... dedi. Soğuk!... Tahtessıfır 30... Şunu Mir’at-ı Şuûn’un bir sahifesinde imza koymadan neşretseler herkes Ali Şekib’in olduğuna yemin ederdi. Baş muharrir işitmedi. Kendi kendine: Şimdi de ötekim çatlatman; diyordu. Ötede idare memuru — kısa, şişman; bıyıkları seyrek/o kadar ki yolunmuş zannolunur, yanakları kıpkırmızı, öyle ki berber sakalından nişane bırakmamak için derisini soymuş kıyas edilir; hiç bir sinne sığmaz bir yaşta; bir adam ki yürürken yuvarlanıyor, otururken gömülüyor denebilir — şairlerin fırkasına döndü, kendisiyle eğlenmişler zannıyle: Ahmet Şevki efendinin burada olduğu unutulmamalı... Dedi. İşitenler güldüler, idare memurunun kendisinden bahsederken Ahmet Şevki efendi demesinden herkes hoşlanırdı. Elleri ceplerinde düşünen Ahmed Cemil hafifçe dönerek dudaklarının arasından bir şey söyledi, fakat işitilemedi. Bu aralık kısa, «zayıf, kuru çocuk şairlerin yanından ayrılmış, tekrar sahib-i imtiyazın sırlarına rağbet göstermişti. Bu sırada Hüseyin Baha efendi matbaa idare işleri memurundan bahsederek ve muhatabının bir sözüne cevap vererek diyordu ki: Ne?... İstikamet ha?... Hay safderun hay! Elini versen parmaklarını eksik bulursun. Bu aralık Ali Şekib: Kahve!... diye bağırdı. Kahve içmeyecek miyiz?... Kahve!...

O zaman, birden herkes birşey eksik olduğunu, onu bekleyerek burada kaldıklarını hatırladılar, yedi ses bir nakarat gibi tekrar etti: Kahve!... Kahve!... Sabih-i imtiyaz — Hüseyin Baha efendi kendi isminden^i-yade sıfatının unvanıyle anılır — sahib-i imtiyaz parmağıyle^ uzaktan kahve getiren uşağı

gösterdi. bağırmağa vesile arayan bu gençler hep alkışladılar. gülmeğe. yaklaşarak dedi ki: Kahve sizin mi? Ahmed Cemil. Fakat hepsi ümidlerinde aldandılar. güya bu gece neşvelerine şu bir fincan kahve ile güzel bir hatime vereceklerdi. Uşak mütereddit bir nazarla etrafına baktı. o söze başlarken herkes bir hürmet hissiyle sükût ederdi.. bilmem makbul olabilir mi? Sizin edebî fikirlerinize . Raci ilkönce bu tarzda muhatap oluşuna şaşırmış gibi göründü. bilmem. Siz birbirinizin yazdığını anlarsınız. garip bulmak şöyle dursun hattâ aksine delâlet edecek bir şey görsem. refiki Said’le çekiştirmekte devam eden Raci’ye döndü. kısa.. o burada bulunsaydı ne cevap verirdi. Havanın içinde sanki bir şimşek çakmış. Said boş fincanını sofraya koydu. Ahmed Cemil hâlâ düşünmekte devam ediyormuşçasına tam bir lisan ve tavır itidali içinde dedi ki: Bu muhakeme tarzı. . cevap verdi: Zannederim. bir fırtınanın tutuşmak üzere olduğunu ihtar etmişti.. elini fincanına uzatarak biraz ötede hâlâ Hüseyin Nazmi’yi. sonra cevap vermek istedi^ Gencine-i Edep başmuharririni — bu sıfatı istihfaf eden.herkes gibi ben de vâkıfım. o bekledikleri fırtına patlamadı.. Sonra birdenbire doğruldu. Ali Şekib sekizinci elmanın kabuğunu tam çıkarmaktan sarf-ı nazar etti. tâ ötede hâlâ o vaziyette düşünen Ahmed Cemil’i gördü. herkesin de sizin gibi anlamasına bir lüzum göremiyorum.şu son kelime Ahmed Cemil’in ince dudakları biraz basılarak ancak farkedilen bir istihza ile telâffuz olundu . Ahmed Cemil’in ağzından bu söz bir çırpıda tereddütsüz çıkmıştı.. Fincanları kapıştılar. kuru bir sesle: —• Demin Hüseyin Naznıi için bir şey söylüyordunuz? dedi. Bütün bu çılgın çocuklar ayaklarını vurarak. Kahve!. “bir eda ile söyledi — herkesin sizin kadar takdir etmesi lâzım gelmez. Eğlenmeğe. kimisi ayakta durarak. zaif çocuk biraz daha yaklaştı. bu uzun sarı saçlı genç hepsince bir başka fıtrata. Şimdi herkes. fakat öyle zannediyorum ki sadece bir gülümseme ile susardı. Herkes Ahmed Cemil’in ¦başlamasini bekliyordu.. Kuru. kimisi bir sandalyenin kenarına ilişerek kahvesini içmeğe başladı. malik olmak üzere tanılır. Buna şaşmak. sükût etmişti. dalgın”. çırpınarak. Hüseyin Baha efendi daha iyi dinlemek için burnunun üstünden daima düşen gözlüğünü büsbütün salıverdi. Tepsinin üstünde yalnız bir fincan fazla kalmıştı. bağırarak nakaratı tekrar ediyorlardı: Kahve!.

en temiz kaynaklardan süzülerek büyüye büyüye yükseldi.Hüseyin Nazmi sebeptir diyor] ar. amma buna imkân olamayacağına bir türlü inanmak istemiyorsunuz. sonra dedi ki: Hüseyin Nazmi’yi tahkir vesilesini arayanları anlayamıyorum. Ne olur. Bugün Gencine-i Edeb’in iki bin nüsha satışına . orada yapışmış gibi ne dağılıp ne saçılıyordu. hasetten mürekkep bir hisle sanki boğuluyordu.. bugün kaleminden taşan zafer sayhasını işitmemek için insan kulaklarını tıkamak lâzım gelir. varsın bizi iltifata lâyık görmeyen o kadar arkadaşlar içinde şair Raci de bulunsun. Raci kinden. Ahmed Cemil’in yanaklarına hafif bir renk çıkıyor.. . Raci istihfaf eden bir nazarla cevap vermeğe çalışıyordu. yarı muhatap bir vaziyette devam etti: Siz şiirimizi bıraktıkları noktada sabit görmek istiyorsunuz... daima ileriye akıyor!!. zayıf... en yüksek tepelerden atlayarak. kendisini dinleyen. zaten size meslek değiştirmeye kalbimde küçük bir heves bile yoktur. Fakat sadası saf bir ahenk kadar kulakları okşayan.. boş fikir! Görmüyor musunuz ki bugün dehasının pınarı tehevvüre gelmiş bir nehir gibi akıyor. Sârî bir tebessüm bütün dudakları dolaştı. herkeste bu sözlerden latif bir haz uyanıyordu. gözleri yarı kaybolmuş bir saniha dalçasıyle tutuşmuş kadar parlak çehresi — lambanın ziyasıyle yarı gölgeli bir levha şeklinde. Raci’yi hiç biri sevmezdi. dudaklarına bir ihtizaz geliyordu. Raci’nin dudaklarında sanki istihfaf tebessümü donmuş. Ahmed Cemil ince parmaklarıyle yumuşak sarı saçlarını taradı. ruha sıcaklık . edebiyat binasını o yeni esaslarını göstermek için insan gözlerini kapamak.. Hergün kucak kucak önümüze yığdığı o bediala-rı. Latifaierle onu tevkif etmek istiyorsunuz. bütün sözlerine iştirak ettikleri gözlerinde okunan bu arkadaşların karşısında — Raci’ye yarı dönük. Ali Sekip gizlice Raci’yi gösterdi.. Düşmanları biraz ağızlarını aç-salar boğulacaklar.. kuru çocuk — hazzından ellerini ovuyordu. ileriye.. sözünde devamda mahsus gecikiyormuşçasına kahvesinden uzun bir yudum içti. arkadaşı Raci’den ayrıldı: Evet! dedi. Onun coşkun dalgalarına set mi çekebileceksiniz?. Ahmed Cemil dinleyenlerin muhabbetine emin olan bir natuk imtinaniyle mütebessim dudaklarını fincana uzattı. Said dayanamadı.. Saip — kısa.emin olunuz ki inanmak istemem. Anlamıyor musunuz ki mümkün değil! O en saf kaynaklardan kuvvet alarak. “en gönül okşayan vadilerde dolaşarak.. Sizi gücendirmek fikrine hizmet etmeyerek temin ederim ki.

Haniya bazı gözler olur ki sonsuz karanlıklarla dolu bir ufka açılmış kadar ölçülemez. anlaşılamaz.. bütün etrafında bulunanlar — güya bu genç natuktan çıkan miknatısiyet nefesiyle tabiattan yüksek bir noktaya çekilmiş bir halde. hissiyatı yutar. Fırtınalarla gürlesin.il.. bu camit kütleden ne çıkarabileceklerinde mütehayyir kalmışlar. hattâ söylediğine vâkıf olmayarak devam ediyor. öyle şeyler söylenmiş ki sahiplerine şair demekten ziyade kuyumcu denebilir. Fu-zulî’nin saf ve samimî şiirine terceman olan o temiz lisanın üzerine sanat gibi. fikrin bin çeşit derinliklerine.. o kalbin bin türlü inceliklerine. bir .. düşüncelerimize. Bir ucundan tutulsa da silkilse taş parçalarından başka bir şey dökülmeyecek.. Ahmed Cemil şimdi kendisini unutmuş. yalnız göğsünü şişiren. şiirin nasıl bir lisana muhtaç olduğunu bilseniz! Öyle bir lisan ki. nerede biteceğine vukuf kabil olamaz derinlikleri vardır.. Bakîler. gülsün. bütün kederlerimize. İşte bir lisan istiyoruz ki onda o nağmeler. rüzgârlarla sarsılsın. sarı. Şiirin nasıl bir yol takip ettiğini anlamıyorsunuz.. belki yok denebilecek bir hale gelen ruhu — Vey-sî’lerin. Mü-tekellinı bir ruh kadar beliğ olsun. o derinlikler olsun. Bunu inkâr etmek mümkün d<v. Dert yüz sene I MAI VE SİYAH 13 emekle lisan üzerine yığılan bu kof şeyler nihayet zaman ile yavaş yavaş sıyrılıp savruldu. o renkler. Nedim’ler. bir kaide altına alınamaz nağmeler olur ki ruhu titretir. Bilseniz. nefeslerini zaptetmek isteyerek.veren sadası — uçtukça pervaz kabiliyeti artan kırlangıçlar gibi — söyledikçe kuv-‘ vet buluyordu. bir lisan ki ruhumuzla beraber bir matemin yesiyle ağlasın... neş-velerimize. heyecanlara.. sonda müteverrim bir -kızın yatağı kenarına düşsün ağlasın... Nergisî’lerin eline vermişler. lisanda onlardan başka bir şey bırakmamışlar. tâyin edilemez akisler uçar. bu lisandan. hareket etmi-yerek. nazarlara buseler serper. Neye teşbih edeyim. o deha perisinin nâsiyelerine ilâhî bir nur koyduğu adamlar. Bir lisan ki asabımızla heyecanına refakat ederek çarpsın. Haniya bir kemanın telinde zap-tolunamaz.... bilmem?. Lisanı camit bir kütle haline getirmişler. üzerinde tersim olunamaz. bir vaizin karşısında heyecandan uyuşmuş duranlar gibi — dinliyorlardı... dimağında muttarit darbelerle vuran bir sabit fikirle söylüyorcasma kimseye bakmayarak. bir lisan ki bizimle beraber gurubun mahzum renklerine dalsın düşünsün. lisanı — üstünü örten tezeyyün ve tasannu yükünün altında zayıf. gözleri dalarak. ziynet gibi iki belâyı taslit etmişler. tehevvürlere terceman olsun. bir çocuğun beşiğine eğilsin. artık görülemeyecek. Haniya fecirden evvel afaka hafif bir renk imtizacıyle dağılmış sisler olur ki. o güzel türkçeye muamma söyletmişler. dalgalarla yuvarlansın.

bahçe memurlarından biri elinde şem’alı değneğiyle dolaşarak halkın tekrar toplanmasına kadar idare maksadiy-le söndürülen gazları yakıyordu. hiç söylememiş.. daha doğrusu bir nevi hürmet ederdi. şöyie bir iki devir yaptıktan sonra — bahçenin böyle yan ve tenha bir yerinde pineklemektense — ortalarda bir yerde oturmak istemişlerdi. o aydınlık ve kalabalık bir yere şu gizli ve yarı karanlık ciheti tercih ediyor. kırık dökük nağme parçaları işitiliyor. Son söz üzerine Ahmed Cemil yorgun bir tavırla iskemlesine atıldı. sanki büyük bir zahmetten kurtulmuş gibi kendisini yalnız. lambanın zayıf ziyası ve dalgaların tutun dumanları arasında yükseliyor görünen heyeti. ötede beride yemek yiyen birkaç kişiden.gencin ümitle parlayan nazarına saklansın. Ahmed Cemil müsaade istedi. ellerini sofranın kenarına dayayarak yarı istihza yarı tehdit karışık bir tavırla dedi ki: Bunlar öyle şişkin fakat öyle boş sözlerdir ki içinde birşey bulmak mümkün olamaz. Ahmed Cemil cevap vermek istedi. 2 Onlar ayrıldıkları vakit geniş bir nefes aldı... Raci. Bir lisan. Hattâ Ali Şekib ziyafetin hiçbir tarafında eksik bırakmamak üzere bir nargile ısmarlayacağını sahib-i imtiyaza hemen imâ bile etmişti. Zaten sofrada umumî bir hareket olmuştu. . deminden beri orada sakit. buradan ayaklarının altında serilen Halic’in ve İstanbul’un münevver bir sema altında manzarasına karşı düşünmek istiyordu. şimdi bahçenin musiki takımı gece faslına başlamak üzere idi. kemanlar hazırlanıyor. Hep ayağa kalkmışlar. sevmek için kifayet etmişti.. Ahmed Cemil’in titreyen sesinde terennüm eden saf ahenk. zannedeceksiniz. mütefekkir otu-ruyormuş zannolundu. onu bir kere görmek. *## Ahmed Cemil’i bir seneden beri tanıyorlardı. geçen sene mekteb-i mülkiyeden çıkıp da matbuat âlemine atıldığı zamandan beri. dehanın sihir esasına temas etmiş zannediln çehresinde par-îayan bir saniha yıldızı. yüzü fena halde kızarmış olduğu halde yanına yaklaştı. O son kelimeden sonra öyle bir hale geldi ki. ruhu ok-sayan bir nazım suretinde titrek dudaklarından dökülen bu ±* A1A1VJUSS1XAH sözler.. bir lisan ki sanki tamamiyle bir insan olsun. herkes severdi. sanki burada bulunanları bir cazibe dairesi içine almıştı. Oh! Saçma söylüyorum. Raci’nin mukabelesi kargaşalığa geldi.

dedi. sevmemek mümkün olduğu kadar sevmezdi. Fakat ne beis var? Zaten Ahmed Cemil yalnız herkes .arasıra görünen iki üç sakit hizmetkârdan başka halktan. Aman Yarabbi! Şair Raci dedikleri işte bu idi!. Bu adamın beğendikleri ölülerden ibarettir. muktedir bir arkadaşı takdir ettiği daha görülmemiş. on kuruş da masraftan çıkmıştı da ancak iki buçuk beyitle dört kafiye bulabilerek avdet etmişti.. Bu kadar hiçliğiyle beraber her meziyet sahibine düşman../. sanki bütün cismaniyetini. öyle değil mi?” demişti. Bu yolda latifeleriyle Raci’yi kendisine düşman etmişti. haMAİ VE SİYAH 15 rekete başlayan kalabalıktan uzak. “Mezar taşı iştihar heykelinin kaidesidir” dediği zaman orada bulunan Raci’ye dönerek “Al sana göre bir söz. düşünceleriyle yalnız kalmakta azîm bir vicdan istirahati duydu. Ahmet Cemil pek iyi bilirdi ki bu adam bilmem kimin bir gazeline nazire söylemek için bir gün Boğaziçinin tâ Kavak iskelesine kadar gidiş geliş seferini ihtiyar etmiş... iradesini çekerek ayaklarından doğru çekiliyor. O vakit muvakkat bir cehtle kendisini toplar. Raci de en ziyade olamayacağı birşey olmaya yelteniyordu : Şair. ilk muarefe dakikasından başlayarak duyduğu nefreti şu üç kelime tamamen izah ederdi. Bu adamdan. Bunun bir güzel şeyi beğendiği. Arkadaşları Ahmet Cemil’i böyle bir halde bıraktılar. gidiyor.. Ahmed Cemil bir gün bir garp edibinden naklen.. ayaklarını çekerdi. onlar artık fevkalâdeleşmiş. perhizkârlığa rağmen bu gece şu ziyafet şerefine. onlar gider gitmez dudaklarının arasından: — Aman. Raci o adamlardan biriydi ki dünyaya hiç bir şey olmamaya mahkûm edilerek geldikleri halde herşey olmak isterler. Onu hiç sevmez. hafif hafif raseciklerle akarak. son kısmını — görmüştü. Ölüler. Şimdi yavaş yavaş beyninden süzülen bir şey: damarlarının içinden kemiklerinin arasından. biraz ötede uyanmaya. bu Raci!. O vakit muzafferane matbaaya girdiği zaman Ahmed Cemil elindeki kâğıdın üzerinde yirmi otuz çizilmiş satır arasında sağ kalabilmiş altı mısra ile bir mısraın yalnız bir kısmını — evet. Güya diğerlerinde bir meziyetin teslimi kendisinde bir noksan tevlit edecekmiş gibi bir küçük tahsin tebessümünü bile esirger. şu edebiyat pazarından çekildikleri için rekabetten azade kal16 MAİ VE SİYAH mışlardır. Zaten mûtadı olan. bir uçuruma yuvarlanmıyor. biraz da arkadaşlarının ısrarına karşı — o da âdeti hilâfına olarak — biraz mikyası geçmiş. toprakların arasından süzülüp akmıyor olduğuna emniyet kesbetmek istiyormuşcasma gözlerini açar. vücudunu mukavemet mümkün olmayan bir kuvvetle erite erite dağıtıyor gibiydi. biraz tahammülünden ziyade içmişti.

Hukuka nisbeti vardır. İM Al W SU Bl ü AH 17 Bakınız. yani bitaraflarca takdir edileceğine şüphe etmez. fakat bir kere o çirkin matbuat hayatına girseler. hele idare memuru — o kendisine Ahmed Şevki efendi diyen yuvarlak adam — Raci’den bahsolunsa ateş püskürür. Ah! Bu matbuat âlemi! Bir seneden beri o âlemin az tecrüblerini mi görmüş. küçük yaşından beri matbuatta çalışmıştır. fakat o muhabbet içinde kimbilir nekadar. zaten edebiyata kat’iyyen intisab . saklı kinler. Ceridede vazifesi muhbirlerin getirdiği havadisi tashihten ibaret kalır. onun kadar mahsuben para alan. Onu arkadaşları seviyorlardı. Ahmed Cemil kin ve haset dedikçe hep Raci aklına gelir. arapça. biraz safça — tâbirde zarafet iltizam olunmasa — biraz budalaca olmakla beraber “Mir’at-ı Şuûn” yazı heyetinde en ziyade malûmat sahibidir. sanki bir kamusu ulûm gibi beyninin içinde yapraklar döndükçe malûmat tenevvü eder. cihan siyasetinin en ehemmiyetten âri tafsilâtı bile ezberindedir. ne derin hasetler mevcuttur! Bugün kendisini takdir edenler yarın — kendisini düşürmeye sebep olabilecek bir şey yazsın — bakınız nasıl gülerler.. acemce pek iyi bilmek istidadmdadır da bir kere arapça bir ceridenin üç satırını tercüme edememişti. az acılıklarını mı tatmıştı! Mektepte iken nasıl hülya ederdi! Bugün kimbilir ne kadar gençler vardır ki o âlemde zevk tasavvur ederler. geniş omuzlu. ancak otuz beş yaşında olan bu adam. Raci ile tam bir tezad teşkil eder. Bu adam matbuat âleminde bir cins mahlûkatm hususî nümu-nesidir. Ne vakit bir makaleciğe filan ihtiyaç görülse kendisine havale olunmasından korkarak akşam ziyade kaçırdığından bahisle sersem olduğundan dem vurur.. hattâ Raci’-nin gazellerini güzel bulmamaya bile cesaret edemez. İri boylu. Pek ziyade kaideşinaslıkla müftehirdir.tarafından takdir edilmiş olmakla onun husumetine hak kazanmış olmuyor muydu? Herkes tarafından takdir edilmiş olmak sözüne de Ahmed Cemil umumî bir vüsat vermez* İnsanın olsa olsa kendi mesleği haricinde olanlarca. bildiğinden emin olmayanlara mahsus bir korkaklıkla herkesten iyi konuşabileceği mebahisde sükûtu tercih etmek âdetidir. yanında en saçma şeylerden bahsederler de o tekzipten utanır. hikmet-i tabiiyeye aid birşey yanında fen-i idareye aid bir mebhasa tesadüf olunur. Ahmed Cemil: “Aman bu Raci!” dediği zaman işte bütün bu tafsilât o üç kelimenin telâffuz tarzının içine sıkışmıştı. başmuharrir Ali Şekib büsbütün başkadır. Matbaada onu kimse sevmez. matbaada kimse bulunmadığı zamanlar tesadüf ederse gelen ilânların ücretini haczeden bir muharrir — işte matbaa işlerinde bulunalı on sene oluyor — hiç görmemişti. çok kitap okumak sayesinde en çok her şeyden anlar. Tashihlere bakarken tertip yanlışlarına dikkat ede-^ cek yerde ötekinin berikinin hatalarını bulmıya dikkat edery Birgün meselâ Ahmed Cemil’in bir makalesinde yanlış bir izafet cümlesi bulduğu için bir hafta alay geçer. maamafih gayet mütavazı’dır. Onun için kendisini tanıyanlar ondan hiç korkmazlar. açık çehreli.

Raci tab’an meftur olduğu hiyanete. sabahleyin mekteb-i hukuk derslerine gittiği halde. Said hakkında Ahmed Cemil’in vazıh bir fikri yoktur. çünkü Said’in vazıh bir varlığı yoktur.” dediğini tamamiyle işitmiştir. ufak yüzlü. Ali Şekib’in yalnız bir şeyini affetmez: O da bütün utangaçlı-ğiyle beraber bu adamın ara sıra latife etmek istemesidir. Bu saf yüreği incitmiş olmamak için Ahmed Cemil en tahammül olunmaz latifelerini bile hoş bulmuş gibi görünür. arkadaşlarına okumak için matbaaya getirdiği hailde okuyamaksızın. Ahmed Cemil. Ona her yerde tesadüf olunur. bu dünyaya görülmeyecek şeyleri görmek ve işitilmeyecek şeyleri işitmek için gelmişçesine gözleri meselâ Ali Şekib’in bilmem nerede nahiye müdürü olan eniştesine yazdığı bir mektubu yandan okumakla meşgul iken kulaklarını odanın köşesinde idare memuru Ahmed Şevki’-nin — Ahmed Şevki efendinin — kâğıtçıyı az para ile savmak için sarfettiği belâgate vakfeder. kemikleri vüs’at bulamamış. fakat bütün bu dönekliği esasen beyni gayet hassas bir mahrek üzerinde çevrilmeye mahkûm olarak yaratılmış olmaktan başka bir sebeple ihMai ve Siyah — F. size de anlatır. her duyduğu fikre “benim de fikrim budur” cevabını veren. Dolmalık olacağını unutma! Geç kalırsan yarma yetişmez.” diyerek yırtmış-tı. Said de şahsî tabiata malik olmayıp da ötekinin berikinin yaptığına imtisal âdetine uyarak. Meselâ bir kaç kişi arasında. o. Ali Şekib o adamlardandır ki insan ellerini ellerine koyacak olur ise onlarda his-solunan satvet sıcaklığıyle hayatın birçok kötülüklerinden kalbte hâsıl olan buzların eridiğini duyar. Saib’den sorunuz. Onun için meselâ çarşamba günü sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin evinde uskumru dolması olacağını bilir. bu bir küçük çocuk kadar utangaç adamın samimî bir dostudur. Raci parasız kaldığı vakit Ahmed Şevki efendinin çekmecesinde para olup olmadığını Saib’den tahkik eder. Babıâli caddesinden çıkarken bakınız. daima ayakta. kuru çocuk .. Said her suale “evet” diyen. adelâtı kemiklerimin üstünde kurumuş. Matbaada herkesten ziyade işinin basma devam ettiği.iddia etmez. daima meşguliyette. küçük gözlü. kulaklanyle gözleri.kısa. kötülük etmez.: “Alay edeceksiniz! Neme lâzım? Bana siyasî makale yazmak ne güne duruyor. Bir gün bir fıkra yazmış idi de. çünkü behemahal çekmecesinin bir tarafına atılan bir ilân ücretini görmüştür. küçük kıt’ada yaratılmış. Onun latifeleriyle eğlenen bilhassa Raci ile Said’dir. bir kitapçının hesap defterini tuttuğu.. Saib . şahsının mevcudiyetinden mefkudiyetinden şüphe edilir. o mutlaka anlamıştır. Ali Şekib’e ağız açtırmazlardı. 2 tiyar etmeyen bir gençtir ki. Bunun manzarasından duyduğu soğuk ürpermeyi hattâ Raci hakkında bile hissetmez. hattâ şiirine de katlanılabilir bir adam olduğu için Raci ile ekseriyet üzere aynı duyguda çıkmasına Ahmed Cemil gücenmez. daima harekette. bir matbaa kapısının önünden geçen birisine meselâ o gün Ahmed Cemil’in bir manzumesinin iki .Ahmed Cemil’in sinirlerine dokunan işte bu mahlûktur. ıçünkü bir gün evvel mü-rettip yamağı Emin’e : “İki okka alacaksın. iyiliğe davet olunmazsa iyilik etmek aklına gelmez. Onun için Ahmed Cemil de. Sa-ip. lakırdı esnasında bir saz gürültüye karışsın da anlaşılmasın. zaif.

bahçeye hemen her gelişinde dinlediği bir şey. nasıl rüya âlemleri açan bir isim. Her vakit.. Waldteufel’in meşhur Valse’ini ne vakit dinlese bütün hayali inkişaf ederdi. sallanıyor. Bahçenin rakit havası içinde bir aşk nefhası. sıcak ve baygın bir nefes gibi sanki tâ göklerin sezilemeyen yüksekliklerinden dökülen bu nağmeler. gözlerinin önünde açılan bu semada. bunlar bir bâfân-ı elmas değil mi? Ahmed Cemil’in içkinin tesiri altında bunalarak süzülen gözlerinin önünde donuk mailikler üzerine avuç avuç sarı pullar serpilmiş sema sallanıyor. Onun ismini kendine mahsus şive ile tercüme etmişti: Bârân-ı elmas! Ne güzel. sanki sakit. yahut denize doğru akan bu 20 MAİ VJü Oil Aû renkli levha yavaş yavaş yüksele yüksele yer ve gök birleşecek toprak ve gök gecenin aşk havası içinde azîm. Matbaada herkesten ziyade o çalışır. kâh bir teessür feveranından inikas etmişçesine parlayarak. Ahmed Cemil’in sanki vücudunu iki kol tutmuş. matbaaya giriniz... Ah! Bu bârân-ı elmas. müteJVLAl Vüı Oi I Ati nevvi makale yazar. bu çalınan şeye aşina çıkıyor. Kâh kalbin en derin noktalarından geliyormuşcasına derunî. O vakit aklına geldi. neydi? Neydi?.. Fakat fikrinin bütün iradesine malik olmakla beraber vücudunu istilâ eden o azîm keselâna mukavemet kabil değildi. Bahçenin bu yüksek noktasının önünde yayılan bütün manzarayı.. Raci. şimdi karşısında tepelerin myuyan sırtlarına dökülerek. yazıhanenin kenarında “Selanik hususî muhabirimizden aldığımız mektuptur” diye başladığı bir kâğıda sun’î bir mektup. feryat ederek. Ahmed Cemil’in bu çocuk hakkında — çocuk diye mâruftur. vücudu yaka yaka eritip dağıtan bir buse ile birbirine sarılarak tek bir vücut olacak zannediyordu. Şimdi Ali Şekib. Said.. belirsizce ıslık çalmaya başla-di.. Bakınız. çünkü yirmi yaşını herhalde geçmiş olmakla beraber çocukluktan kurtulmamıştır — duyduğu şey. bazan bir şikâyet nalesi. bütün bu çehreler beyninden silinmişti.. O aralık mızıkanın uzaktan gelen ahengini taklit ederek kendisine biraz metanet vermiş olmak üzere hafifçe. taşra mektuplarını hülâsa eder.beytini okurken. uydurmakla meşgul olurken görürsünüz. işte gözlerinin önünde gördüğü bu şeyler.. dalgalanıyormuş kıyas edilen bütün bu yıldız alayları. sonu olmayan bir derinliğe çekiyordu. biraz ötede tütüncü dükkânına uğrayarak filân risalenin filân nüshasının ne kadar sürüldüğünü tahkik ederken. medid. sanki vücudundan yavaş yavaş uzanıp gidiyormuşcasına uyuşan bacaklarını çekti. pest. .. ne hülyalar getiren. tercüme eder. O vakit nefsine bir cebir ile.. Kendisini toplamak istedi. ecnebi gazeteleri okur. Bakınız.. bazan bir mahkuriyet iniltisi.. işte şimdi bile o aklına geldiği için vücudunda ürpermeye benzer bir şey duyuyor. temmuzun şu sıcak gecesine mahsus bir buğ ile örtülü zannoflunan bu mailikler içinde titri-ycrmuş. bir rüyanın silinmiş şekillerine benzeten bulanmış gözlerinde kâfi bir kuvvet toplamak istedi..

baktı. mai siyah kelebekler gibi uçuşarak. şundan bir tahassür nâlesi. etrafına baktı. fakat hayatta yüksek şeylere meftun olmuş gözler gibi aşağıdan yukarıya yağıyor. henüz. diğer birinden bir ümit cevabı çıkararak.. Şimdi her şey hakikata ricat etmiş oldu. şu muzlim denizin siyahlıklarına serpiliyor. dimağını âteşin bir bulutla örten buhar yavaş yavaş açılıyordu: Onun âlemi işte şu yavaş yavaş açılan beyninin içinde mai bir sema. vücudu bir boşluk içinde yuvarlanmaya başlıyor zan-nında idi. o mai semanın içinde birçok gülümseyen ümit yıldızlarından ibaretti. birbirleriyle dudak dudağa bir visal içinde dağılıyorlar. uykusundan tamamiyle sıyrılmamış mahrumluklarla yüklenmiş sisler arkasında boğulan ufuklara doğru uzanıp gitsin. işte işte raksediyor. o yekdiğerinin hem aynı hem gayri zannolunan tezatlardan mürekkep hülyalı hali altında. kanatlanarak uçuşan küçük küçük nağmeler birbirine atlıyor. bütün bu kirişlerle tahta veya bakır parçalarından sihirli bir nefesle canlanarak. sanki semalardan dökülen. Son bir nağme tufaniyle nagihanî bir karar bütün bu ha-yalât silsilesine hatime çekti. gölgeden ve hayalden. onlarda bir bârân-. burada ne için bulunduğunu anlamak için düşündü. Orada da bir bârân-ı elmas. Ahmed Cemil sanki bir rüyfadan f MAİ VE SİYAH 21 1 uyandı. işte şu aşağıya süzülen sema nurları. tâ o semalara. Bârân-ı elmas! İşte işte. şu yukarıya jıçu-şarak siyahlara bürünen sönük ziyalar! Bârân-ı elmas. yükseliyorlar. ötekinden bir ıstırap enini. yağıyor. tatlılıkların hazinesini taşıyor. elmas. sonra bunlar o parlak semanın mailiklerine. başından sema uçuyor. renkten ve zulmetten.. Arkadaşları şüphesiz orada işte şuracıktan bir parçasını gördüğü bahçenin kalabalığı arasındadırlar. Onların yanına gitmeye ne lüzum var? Tâ ötede dönen bir levhanın yalnız bir kısmı şeklinde gözünün önünden akıp giden şu seyrancılara. Üzerinde bir sema ki geceden kalma siyahlıklarla . karşısında şu bayırın eteğinde yer yer parıldayan. Birinden ötekine bir hicran sadası. bütün o biçâre insan kalbine mahsus acılıkların... o üzerinde gülümseyen nurlar. denizin siyahlıkları içinde şurada burada ışıldayan bu ziyalar. şakaklarında hafif bir serinlik hissediyor. Bir rüya içinde yahut sihir âlemi karşısında idi. sükûttan ve nağmeden. o vakit tahattur etti. filâvtanın kahkahaları. çalkalanan mailiklere doğru yağıyor. ağaçların arasında küme küme oturan bütün bu halka onun bir nisbeti var mı ki gitsin de o kalabalığın içine atılsın ? O bu dünyada herkesten uzak. İşte gözlerini kapayınca görüyor: Mai bir sema altında azîm bir sahra ki sabahın hüzün ve neşveden. Başını çevirdi.Şimdi Ahmed Cemil altından yer kaçıyor. sanki bu aletlerden. kemanların titreyen eninleri. herkese yabancı değil mi? Şimdi kendisini biraz topluyor.

Edip olmak. fikri bir hayal rüzgârı üzerinde. bütün sahra taze bir hayatin canlılığiyle tutuşur. gözler ziyadar bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir köşenin açılmak üzere olduğunu.. senelerdenberi bütün düşüncesi bu değil miydi? Ta mektepte bir kimya kitabının üzerine başını dayayarak.gündüzün ilk şaşaalarının imtizacımdan mürekkep esmer bir renkle gözleri taltif eder. meçhul emeller fezasında uçtuğu zamanlardan-beri bütün varlığını istilâ eden emel. sabahtan akşama kadar fikir ve sanat hareketlerinin münferit mecrası olan şu cadde bir gün olacak ki onun tesiri altına girmiş olacak. gözleri ötede siyah tahtanın üzerinde unutulmuş.” diyordu. henüz görmemiş. yarım kalmış bir cebir muadelesine bakarak. Onu ne kadar se-nelerdenberi bekliyordu. bu matbaalar. ‘ Henüz yirmi iki yaşında idi. bakir bir safvetle münevver bir göz gibi bakmaktadır. Bütün menazır sabahlara mahsus o rengin müphemiyeti içinde hava ve hayalden mürekkep bir gölge şeklinde durur. sonra da o derece itilâ emellerine kapılıyor olduğundan kendi kendine utanıyordu. bir müphem renk altında mai bir atlas halinde görünen semanın derin bir köşesinden zührenin beyaz handesi hâlâ görünür. bugün o kadar acılıklarına. ümit güneşinin üzerine tâ uzaklarda bir ufkun içinde hazırlanan bulutların dökülmeğe müheyya olduğunu anlamamış idi. hayalinin şu müdebdep levhasını yaşatırken: “Ah! o ümit güneşi!. âdeta koşarak Babıâli caddesinin kenarından çıkarken şu kitapçı «dükkânları. herkesçe anılmak.. Şöhret bulmak. O lâcivertliklerin bir tarafında henüz belirsiz bir nurdan toz savruluyor gibidir. semanın bu 22 MAİ VE SİYAH muhteşem yangını altında sahra müşevveşiyetten sıyrılır. Ahmed Cemil burada. gençliğin öyle hassas bir devresinde ki fikir. Henüz yirmi iki yaşında.. yalnız mü-nevevr. Bu sahranın üzerinde o semanın altından bir peri alayının kanatlariyle dalgalanıyor denebi-len hafif bir hava uçar ki dikkat edilse bir ruhanî cihanın zenı-zemesine benzer nağmelerle titrer. Ufkun bir kenarından güneşin sinesinden sahraya bir nur tufanı döker. O tasavvur «ttiği yüksek payeye bir hat bulamıyor. bütün maneviyeti yalnız bir ümidin tahakkukuna muntazır... biraz evvel sönük duran sema sanki bir yangın ile dolar. ve.f kesin meçhulü olan bu . Şimdi birkaç eski mektep arkadaşiyle sekiz on kalem erbabından başka her. Ahmed Cemil ismini o kadar yükseltmek ki. münevver bir semanın bâ-rân-ı elması altında parlak hülya âleminde kanatlan kırılmış bir kuş gibi henüz topraklara düşmemiş.. fakat bir zaman gelir ki birdenbire bir ihtişam çağlayanı dökülür. göğüs vermek için hayatını zehirlediği bu edebiyat âleminin bir gün yüksek zirvelerine çıkmak. Öyle bir yaşta.. müptehiç bir sabahın rüyasına dalmış.. şöhret almak. cam kapıların aralarından farkedilen şu kütüphane müdavimleri. edip olmak. iştihar arzusu değil miydi? Ahmed Cemil daima aceleci ve telâşlı yürüyüşiyle.

.. Babası dâva L kiliydi.. bu ümidin tahakkukuna şayan olmak için az mı ıstırap çekmiş. hayatın az meşakkatlerine mi tahammül etmişti? Bugün yirmi iki yaşında idi. bir çâre bulunamadı. Fakat bu kararın icrasına büyük bir mâni vardı ki. hayat mübarezesi baş:. hususiyle namuslu. zevcesine... Biz üç kişi kaldık. Ondan sonra pederini kaybedince maişet endişesi. ^ JjL İyi bir aile babası.. Yine oraya gitti. za^ ailesi Ahmed Cemil’in annesiyle on sekiz yaşında oğlundan dört yaşında kızı İkbal’den ibaret idi. çoç ^bi nâ-tamamiyle bağlı. lamış.. evine meftun. O vakit saatlerce düşünüldü.. babasından bahsetse namusunu teşrih edecek hikâyelerin sonu gelmez. artık yavaş yavaş yola çıksak. çocuğunu düşünmek yok ki. Raci’nin ikide birde Palais de Cristal’da geç vakte kadar kaldıktan sonra geceyi de evinden başka yerde geçirdiğini bilirdi. fakat bu yaşa gelinceye kadar. Onun nakline. O vakit babasının bütün hassasiyeti nasıl taşmıştı! Karısının elmaslarını terhin etmek! İşte bu mümkün değil. On dokuz yaşma kadar Ahmed Cemil tamamen — hayatta mümkün olabildiği kadar — mesud idi. bakan yok.... o da paranın Süleymaniye’deki mini mini evlerinin tamirine sarfedilmiş olmasıydı. kendisinin şairane tâbirine göre “Piyale-i telh-i h^ yatın zehr âbî”na dudakları temas etmişti. Ailesini iyi geçindirecek kadar para kazanırdı.. Zaten bu neticeye. bugün koltuğunun altında bir iki kitapla buradan bir gölge gibi çıkarken bir gün olacak ki tesadüfen bir kitapçının dükkânına gözü isabet edecek olursa mektepten henüz çıkmış iki genç edebiyat müntesibinin birbirine kendisini gösterdiğini farkedecek.. Sahib-i imtiyaz gelince dedi ki: Allah cezasını versin! Islah olmayacak. rivayetine göre bir defa babası kabul etmiş ve ücretinin nısfını evvelce almış olduğu bir dâvanın sonradan hakka makrun olmadığını anlayınca birden reddine ve paranın iadesine karar vermişti. Ahmed Cemil. annesi Emniyet Sandığına terhin edilmek üzere küpesiyle yüzüğünü teklif etti. gören yok... evde kendisini bekleyen karısını. lâkin o zaman. Ötekilerini de beraber sürükledi. Ahmed Cemil’in düşüncelerine bir fasıla daha geldi. Uzaktan sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha ile idare memuru Ahmed Şevki efendinin yaklaştıklarını gördü.. Ahmed Cemil ile beraber bütün arkadaşlarını ne cevap vermek lâzım geldiğinde mütehayyir bırakmış idi... Güzergâhında isminin yavaşça fısıldandığım işidecek... Kaç kere bedbaht karısı matbaanın kapısına kadar gelerek beş altı yaşındaki yavrusuyle kocasını arattırmış.. Ah! O zaman göğsü nasıl bir iftihar havasiyle şişecek! Şimdi oradan mevhum bir cisim şeklinde geçiyor. Kendisinin bir .genç. Ahmed Cemi’ 24 MAI VE SİYAH MAİ VE SİYAH 25.

Kendi evlerine gelmiş olmak hepsinde eğlenceye bir meyil uyandırmıştı. o gayri muhik dâvadan vazgeçildi. araba ile gitmek arzularına galebe çalıp yokuşları. Birçok adamların bir dakikada bir zarın hevesine terkedebilece-ği kadar ufak. lüzumunda» ziyade gülünüyordu. yahut kızma esvap .. geçen senenin esvabını bu seneye salih görmeğe çalışarak. babası yazısını yazar. ne telâş içinde idler! Bütün eşya aşağıda mermer ve &ya> mutfağa. O vakit ne kadar mesut idiler! Her akşam yemekten sonra saatlerce beraber otururlar. o babasına Kula’dan hediye gelen kilim döşemelerin yukarıdaki pembe odaya mı yoksa sofaya mı konacağı meselesi tazelenmişti.. dersine çalışır. senelerce alnını terletmişti. etti: Herkesten maksat Cemil’le İkbal.. Babası oğlunu ev alınmadan evvel mektepte Jeylî olarak bırakmadığı için o vakte kadar beklemişti... sokağa nazır odaya tıkılmış. validesi. O vakit herkes bir rey beyan. çamurlu sokakları yaya tırmanarak. O hem pembe odaya hem sofaya taraftar çıkıyordu. O vakit tali hükümetti. Hizmetçi şaşaladı. Nihayet hizmetçi kız — taşralı iriyan bir kız — hâkem tâyin olundu. Bu adamın yalnız bir endişesi vardı: Ailesini mesut etmek.altın enfiye kutusu. Onun fikrini tatbik etmek lâzım gelse kilim döşeme ikiye bölünecekti. bu hâkimiyet sıfatının ehemmiyeti altında beyni darmadağın oldu. Ahmet Cemil’in fesini kura çantası yaptılar. O para ile işte şimdi karısını çocuklarını sokak ortasında kalmaktan muhafaza eden Süleymaniye’deki bu beş odalı evceğiz. Ahmed Cemil’in bazan gülerek “bizim konak” dediği mesken alınmıştı.. Ahmed Cemil evin alınışını pek iyi tahattur eder.eri gün. Fakat bu ufak şey bu namuskâr aile babasını senelerce yormuş. pembe oda. O vakit on dört yaşında vardı. babası.bu karışıklık içinde hangisini almak. düsturları karıştırır. validesi oğluna bir gömlek. O vakit kitapla buivalidesi arasında bir müddetten beri devam eden bahis teceddüt etmiş. Bu mühim mesele de bir eğlenceye medar oldu. En küçük vesilelerle bile lâtife ediyor. ufak bir şey. iki kâğıt parçasına “pembe” ve “sofa” kelimeleri yazıldı.. hangisini nereye kesin mecazım geleceğinde mütehayyir kalmışlardı. evet yalnız kendisini birçok şeylerden mahrum bırakarak. <iİ£inci defa olarak kira evinden kurtulup kendi evlerine gel-^g . hemşiresi. İkbal validesine uyarak sofayı münasip görüyorlardı.. Cemil tabiî babası gibi pembe odayı. bu gürültünün içinde şa-eski mt. bir güzel saatiyle bir altın kösteği vardı. pembe odaya yar oldu. Ahmed Cemil bir köşeye büzülür. O gün. Şimdi ne vakit Ahmet Cemil o eskimek bilmeyen kilim döşemesinin üstüne otursa babasının bir hâkim ciddiyetile elini fese sokarak: “Göreyim seni. Bunlar terhin edildi. Senelerce fikrini vakfettiği bu maksadı temin için kendisini. fazla olarak fahiş bir faizle bir muhtekir sarraftan para alındı.. hattâ arkadaşlarının hissetle ithamına gülümseyerek para biriktirmişti. herşey birbirine gün c^iŞ.. senin merhametine kaldı!” deyişi gözlerinin önüne gelir. Tam mektebe leylî olarak ithal edildiği sene.

*’Ne oldu?” Bu çocukların babalarına ne oldu?. Yemek sofrasının başında toplandıkları zaman hepsinin dimağında menkuş olan o baba çehresi güya henüz orada karşılarında imişçesirıe o. Ahmed Cemil mektepte leyli olduktan sonra bu aile heyetinin mühim bir rüknü haftada altı gece ihazır bulunamaz oldu. yemeğe başlamadan ellerini uzatamazlardı. Ahmed Cemil başını kaldırır. O tarihten sonra hayat mübazeresi ne müthiş başlamış. Kendi evlerine geldikten sonra bu müsamereler haftada bir defaya münhasır kaldı. yiyemedikleri lokmalarıyle mahzun duran tabaklara damlar. Babasının Mesneviye pek merakı vardır.. O vakit ortaya başka iş çıkar. Babası yazılarını bitirmiştir. yaşlar. O vakit iskemle iki ayağı üzerinde durmağa çalışırdı.dikmekle meşguldür.. Bazan iştigalin nevi tebdil olunur. Ah! Mektepte geçirdiği zamanlar.. lokmalar geçmez. daha yatağa girmek için bir hayli zaman vardır. göğsünde bir ateş ile kalktıktan sonra. Ahmed Cemil dersini yapmıştır.. Babasının tâbirince iskemle üç ayaklı kaldı. ara sıra bu dört kişiden birinin ağzından çıkıvermiş bir serseri kelime musahabeye vesile olur. Magihan bir kaza darbesine uğrayan bu yuvacık nasıl perişan. her yeri cazip olan bu kitabın bir hikâyesi okunur. bu sofra başında bir mezarın sâkit enini hüküm sürer. O vakitten sonra bu küçük bahtiyar aile nasıl değişmiş. İkbar — kız çocuklarını daima validelerin eteklerine sevkeden bir hisle — annesinin yanma meselâ babasının eskimiş para kesesine kaim olmak üzere yeni bir kese örer. Hele ilk matem günlerinde bir akşam üstü meselâ kapı çalmsa İkbal’in: “Babam geldi” diyeceği tutardı. O noksana kendilerini alıştıramamışlardı. bir mazmunu tefsir etmek için saatlerce yorulur. fakat bu defa eksilen ayak o kadar mühim bir ayak ki iskemle duramıyor.. gelişigüzel bir yeri açılır. bu valide yaşların hücumiyle titreyen gözlerini oğlu ile kızına diker. maişetin yükü henüz zayıf olan bu omuzlara nasıl çökmüştü! O zamana kadar henüz hayatın ilk faslını bile okumamıştı. babasının odasına gitmiş. bu evin bütün havasında bir hayat unsuru eksilmişti. ikbal güler babası bir hikâye söyler. başaşağı düşmüş gibiydi. Kaç sabah Ahmed Cemil yatağından. O vakit bir matem sükûtu başlar. sakin bir uyku ile uyuyor gö-recekmiş ümidiyle titremişti. Heyhat! Şimdi iskemle yine üç ayak üstünde. bir aralık bu üç kişinin gözleri birbirine tesadüf •ediverse o hazır duran yaşlar birbirini uyandırır. ciğerlerinden çıkan bir şuhka-i beka boğazlarına kadar gelir takılır. Hattâ kabil olsaydı da İkbal’i de verselerdi. taşar. bu genç dimağı bir gonca gibi nazik parmaklarla açmağa çalışır.. sanki korkunç bir rüyadan uyanmış da sabahleyin o rüyanın altında mesud bir hakikat çıkacakmış-casma odasından yavaşça çıkarak.. Ahmed Cemil’in küçük yaşından beri tahsil zemininde bütün adımlarına rehber olan bu baba o vakit oğluna ders verir: Bir nükteyi anlatmak. . onu henüz yatağın içinde. Fakat ne yapalım? Her şeyden evvel çocuğu hayata hazırlanmalı. O vakittenberi o pembe odanın içinde o kilim döşemenin üstünde bir şey noksan idi.

. Birdenbire bu uğultu durdu. Öyle ya.. başlıca Ahmed Cemil’e musallat olmuştu. oturmuşlar. bu küçücük halk da hocanın şu meşguliyetinden istifade ederek yerini tebdil etmeksizin harekete başladı. hatta babasına da o yolda tarif ederdi de bir türlü . bilmem bir tokat meselesinden dolayı olmalı. yine karşıdaki köşede yüksekçe bir minder üstünde beyaz sarıklı muallim. Bu defabüyük bir mektep. Bu işaret. görüşmeğe başlamışlardı. artık askeri rüştiyesinde. Sınıflarında seksenden ziyade •çocuk vardı. sabahleyin mûtat üzere mektebe gelmiş. Bir dakika içinde herkes vâkıf oldu ki. Oh! Bu muallim ne güzel bir adamdı! Seyrek sakallı. o odanın içinde sıra sıra kürsüler.. kendi sınıfından başka bir yere giremezdi. ta karsıki duvarda iki büyük siyah tahta. bu mühim haber bütün odayı dolaştı.. delik deşik olmuş bir sahife şeklinde ka28 MAI VE SİYAH lir.. Hattâ Ahmet Cemil gözlerini kapayınca hâtıraları arasında bu vak’adan sonra kendisini birden o mektepten çıkmış başka bir mektepte bulur. temiz. yerine oturmuştu. istikbal etmiş. bunaldı. Çocuklar hep kürsülerin üstünde sallana sallana yarı sesle derselirini tekrar ediyorlardı..MAİ VE SİYAH 27 Ahmed Cemil tahsilini herkes gibi takip etmişti. kendi babası. küçücük bir asker ehemmiyetini almıştır. Ahmed Cemil’in bir şeyden haberi yoktu. babası bile mektebe gelerek hoca efendiyle oldukça şiddetili bir mülakat yapmıştı. Ahmed Cemil başını kaldırdı. Zenci hemen beyazlanmak raddesine gelmişti. Hele mai bir cübbesi vardı ki pek yakışırdı. galiba yine mektebe devam eden bir kibarzadenin hizmetkârı vardı ki. derin bir sükût. Gözler hep Ahmed Cemil’den hizmetkâra — galiba Bilâl — Bilâl’den Ahmed Cemil’e gidip geliyordu... o vakit bütün mebhut ve mütehayyir duran mektep halkı. Komşu çocuklardan biri gözüyle diğer birine Ahmed Cemil’i gösterdi. hatırat levhasında en derin kazılır. bu mektepte ne yaptığını pek karışık bir surette tahattur eder. hoca efendiye müracaata mecbur etmişti. Dersler daha başlamamıştı. Sonra ne oldu? Ahmed Cemil artık ötesini bilmiyor. Ahmed Cemil şaşırdı. Evvelâ nekadar utanmıştı! O büyük mektebin içinde ilk günleri korkarak yürür. Ay!. Odanın içinde bir uğultu vardı. O gün. Neden? Babası neden gelmiş? Şimdi hoca efendi ayağa kalkmış... Evet. fakat Ahmed Cemil bu seksen kişiyi iki yüz kişi gibi görürdü. Yalnız büyük bir oda. nasıl okumağa başladığını.... Çocuklukta hep böyle değil midir? Hâtıralar hava ve zaman tesiriyle yıpranmış. Evvelâ sübyan mektebine gider gelirdi... O zaman en ziyade tesir eden şeyler. yanaklarından ateş çıktı. Hattâ bir kere. Kaç kereler onu ağlatmış. hattâ Ahmed Ceiml’in resmî elbisesi bile var. o kadar tahattur ediyor. Bir de ne görsün? Babası.. Herkes bir yere bakıyordu. fakat bu zamana ait hâtıraları o kadar mübhemdir ki. Ahmed Cemil bu teferruatı pek iyi zaptetmiştir. henüz genç. o dünkü vak’a için geliyor. bu gelen Ahmed Cemil’in babasıdır. Unutamayacağı şeylerden biri de mektep arkadaşlarının arasında biri.

.. öteki mektepte sıralar birbirini takiben saatte bir. Ya sabahleyin.. ve daima cevaplariyle. bu nıü-him hâdisenin esasını hâlâ anlamamıştır.. Eve nasıl göğsü şişkin. meselâ sınıfın en gürültülü bir zamanında... Hocası da ona musallat olmuştu. Bu yoklama defterinden evde bîzar oldular.. «Başçavuş oldum» sözünü evvelâ onun yüzüne attı.. biçare kaç kereler o iki yüz kadar ehemmiyetli görünen seksen arkadaşının karşısında. Bununla beraber bir müddet sonra onu başçavuş yaptılar. başçavuş ne diyecek?. Bu defter bir kere okunur. Yalnız hesaptan pek sıkılırdı. başlar yoklama defterini okumağa.. bir telâş ile dışardan içeriye girer. riyle. Fatih. .. başında ağlamaktan başka bir fazile göstermiş miydi? Daha da pek küçüktü. bir müzakere esnasında.. Namevcud! ilâh.. kendisini kaybetmiş. yavaş yavaş ağlamıştı. Ne müdürün bir şey dediği var... Mevcud! Necmi efendi. Ne için başçavuş oldu? Başçavuş olmak için ne yapmıştı? Hesap derslerinde tahta.. darb neye derler? Hüseyin Nazmi efendi cevap verir: Bir adedi diğer bir aded miktarınca tekrar ederek çoğaltmağa darb derler. Zeyrek.. Ahmed Cemil’i başçavuş olduğu gün görmeliydi.. fakat tam bir ciddiyetle. Ahmed Cemil mektepten geldi mi.’ Herkeste bir dikkat.» diye başlar... mahvolmuş. ekseriyet üzere yoklama defterini o pkuyacak.. ondan sonra bir kere hasıl olan sükûtu muhafaza etmek. Hüseyin Nazmi efendi Saraçhane — bu Nazmi efendi şimdi «Gencine-i Edeb» muharriri olan gençtir — derse davet olunur. Bakınız.. Bu bir oyundur. Mehmed efendi. babasının başçavuşluğuna mükâfaten alıverdiği siyah tahtanın başına geçer. Kırıkçeşme. elindeki cetveli mühim bir eda ile vurur: «Efendiler. esassızlığım sezdirmiyerek. Bunlara nezaret etmek.inandıramazdı/Burada her şey başka türlü idi. Hoca efendi sorar : — Efendi. Doğru yukarıya sofaya çıkar. evet.. Mevcud! Ruhsar efendi. ondan sonra hoca efendi gelir. bu haberi bir an evvel vermek için sabırsızlıktan nasıl koşaI rak gelmişti! Kapıyı açan Seher oldu. ne de tebliğ olunacak bir emir. Fakat bütün çocuklar onun hatırını saymağa başlamışlardı.. Artık babasının geleceği zamana kadar validesine başçavuşluğun ehemmiyetini anlattı: İki yüz kişi! Şaka değil!. meselâ hesap hocası — artık hesap hocasiyle arası iyileşmiştir — hoca efendi sanki yoklama defterini açar.. Bu ilk senede ne öğrendi? Onu kat’iyyen bilmiyor. mahcup. ince sesiyle bu ilk nutuk mukaddemesi sınıfın ortasına düşer düşmez. muallimlere mahsus olan kürsüye çıkar. siyah tahtanın başında perişan.. Maksat bir kere efendilerin dikkatini celb edip düzme bir şey söyledikten sonra. sükût. Mini mini başçavuş ne der? Sınıf halkına tebliğ olunacak müdür beyin bir emri. mektepteki ciddî tavrı takınır. hocanın önündeki kürsüye gidip oturmak âdet iken burada her iki saatte bir başka hoca geliyordu. başka bir oyun yoktu... daima tahtaya onu çekerdi..

Anladınız.bu on dört yaşında çocuk -mektebe giderken çanta taşımağa bile tenezzül etmez oldu. kitabı çekmecenin içine yerleştirirler. kalbleri-ni bir kitabın bir sahifesinde böylece teşrik ederlerdi. yavaşça yukarıya çıkmış. orada bir tarafa birikerek sessizce tatlı bir tebessümle kendisini seyre koyulurlar da o farkına varamazdı. aralarında hususiyet diğer bir kalbin iştirakine tahammül edemiyecek derecede idi. Ekseriya beraber okurlardı.. o insanlar arasında okadar tatlı olmakla beraber okadar nadir tahalkkuk eden sevişmek. Artık kendisine büyük bir adam nazariyle bakmağa başladı. İlk mütalâa heveslerine mahsus doymak bilmez bir açlıkla her ellerine geçeni okumak istediler. Babası bu mektepten alıp kendisini Mekteb-i Mülkiyeye götürünceye kadar bu oyun devam etti. bu iki saf ve temiz kalb için pek kolay bir şey oldu. Zaten hislerinde. Hattâ . Sonra gözleri oraya ilişiverince şaşırır. efkârın tayin ve nakşi tarzında bir anlayışta idiler. telif bir alay hikâye okudular. 67 ile. Ahmed Cemil yavaş sesle okur. arkasından annesiyle hemşiresi gelmişler. işte o zaman ikisinde de mütalâa cinneti başladı. hoca efendi emreder: 24605. donar kalır. göz ucuyla süzerek itmam ederdi. haricî tesirler ahz ve telâkkide. Taze dimağları inkişafa başlayıp okuduklarını anlamağa başladıkları zaman. sınıfın bir tarafında tenhaca bir yere çekilirler.. Hattâ o kadar ki bütün diğer sınıf arkadaşlarına yabancı kaldılar. Hüseyin Nazmi efendi tahta başına geçer.. kitapçılardan kira ile alınmış yahut arkadaşlarından birinden rica ile istenilmiş terceme.İkisi bir sınıfta idiler. Meselâ ikisi de bir şeyi tuhaf yahud garip bulmakta. elinden tebeşiri nereye atacağını bilmezdi. bir fikri beğenmekte yahut reddetmekte.mı? Ahmed Cemil bazan bu taklid ile derste okadar dalardı ki babası gelmiş. Hayatının bahtiyarlık sahifeleri hep bu mektepte geçen mes’ud günlere aid lâtif hâtıralarla doludur. İlk senelerde münasebetleri tehassüslerini teatiden ibaret kalırdı. Evvelâ hikâyeler.Geçin-tahta başına!. Hüseyin Nazmi ile asıl muhabbet iplikleri burada bağlanmıştı . bir kalem efendisi tavrını takınırdı. o vakit aile hayatından uzak düşen bu iki genç kalb birbirile samimî bir karabet hâsıl etti. fakat orada Ahmed Cemile bir ciddiyet geldi.. Hüseyin Nazmi dinler ve işitemediklerini. Onun için sevişmek.. fakat sonraları. . bir vak’adan müteessir olmakla veyahut ona lâkayd kalmakta müttefik çıkarlardı. İki refik fikirlerini. emel ve fikirde bir iştirak peyda ettiler. Yazdınız mı? Ha! Şimdi bunu darbetmeli.. koltuğunun altına yerleştirir. 3D MAİVESİYAH kitaplarını bir gazeteye sarar. ikisi de leyli olmuşlardı.... tebeşiri eline alır.

O zaman aradıklarını bulmak için eski divanları okumak istediler.. Sonra derin bir menbadan ayrılmayan çöl yolcuları gibi yine o ciğerlerine taze bir hayat veren menbalara ricat ettiler. Zaten mektebe girdikleri tarihten başlayarak sınıfın bir türlü yüksek derecelerine heves edememişlerdi. okumaz oldular. Okumak tâbiri sahih olamaz: onların arasından koştular. Fakat onlar. sanki.Ahmed Cemil’in batı dillerinden terceme ile kullandığı bir tabir ile -mafevkalarza okadar meyelânı olan fikirlerini. bu şiir ve hülya sahası okadar dar idi ki.. ellerine geçen bir eski tarihi yarım bıraktılar. Edebiyat sınıfına geçtikleri zaman hülyaya mü-said bir saha aramakla meşgul olan fikirlerine yeni bir pervaz seması açıldı: Şiir. okadar sâmit yahut okadar taraka arasında o derece candan mahrum göründü ki ruhlarını istedikleri gibi titremekten uzak kaldı. Bir gün Hüseyin Nazmi utanarak Ahmed Cemil’e gece yatakta söylenmiş bir mehtap tasvirinin ilk dört beytini okudu. fakat bu atalet bir gün geldi ki o senelerce mü-talâaanın tohumlarından filizler çıktığını göstererek geçti. Bu genç fikirlerin baharı inkişafa başlamıştı. Ruhlarını lâtif bir uyuşukluk içinde aguşuna alan bu ufuk.Bir aralık hikâyeden nefret ettiler. Elfazm tantanası altında şaşırdılar. «Yatakta mehtap tasvir etmek olur «ıu?» diyordu. O vakit şiir namına vücude getirilen bütün yeni mahsulâtı okudular. Okuduklarını bir daha okudular. Bi zaman geldi ki aradıklarını bulmaktan meyus oldular. mütalâaya küstüler. fakat okumak ihtiyacı olanca şiddetiyle devam etti. hâsıl ettikleri tecessüs kayboldu. sonra buldukları şeyler kifayet etmedi. O MAİVESİYAH 3S> kadar hayal arayan gençler olamktan değil fakat görünmekte» korkuyorlardı.. Oh! Onlarla iştigal olunmayalı zaten pek çok zaman olmuştu. sonra o musikinin esas ruhuna dikkat etmek istediler.. bir kıştan sonra bir bahar. Daha bulmak istediler.. fakat biraz da kızarmış idi. Ahmet Cemil itiraz etti. Ya mektep kitapları. Artık iştigal vesilesi bulunmuş oldu. Fuzulileriy Nef’ileri.. il .. fakat heyhat!. Tarih okumak istediler. Ne için? Ertesi sabah o da bu mehtap tasvirinin diğer dört beytini yapmış bulundu. güftesiz bir beste mırıldanmak kabilinden yalnız bu lisan mûsikisine aldanarak okudular. Bir kaç ay fikirleri âtıl kaldı. geçmiş zamanların mezarı demek olan tarihe sevketmekten lezzet duymadılar.. Nabileri Nedimleri araştırdılar.. fakat bunu kimseye de itiraf etmek istemezlerdi. o ilk önce duydukları lezzet. Mektepte zaten dersleri değil mi ? O kifayet etmez miydi ? Hülyaya . Smıfm orta mıntıkasında yaşamağı müreccah görürlerdi.. bazı parçaları ezberlediler. bir aralık bunların bazısında hele Nefi’de buldukları lisan haşmeti fikirle-lerini örttü. hislerini bunalttı.

bunları kendileri de gülünç bulmağa başlamışlar. Bu. Taksim bahçesine girdikleri zaman ellerinde tuttukları kitabın peşin lezzetiyle kalbleri güya bir esrarhane-nin acaip letafetlerine vusul için ilk adımı atıyormuşcasına tuhaf bir suretle mütehassis idi. hava güzel fakat soğuktu.. yahut doluya yakındır. Bir tatil günü beraber geziyorlardı. o Üsküdar’ın denize bakan levhasının karşısında okuruz. belki bir nebze fazla. her gördükleri şeyi buna bir şairlik vesile addederlerdi. yahut Beyoğluna çıkarken tesadüf ettikleri kürklü bir başlık giymiş minimini sarı bir Alman kızı için bir manzume söylemeğe yeltenmek gibi çocukça şeyleri olurdu. tâ o tepede. yani yüzlerini deniz cihetine çevirerek. orada yeşil tahta sedirlerden birine ters olarak. ikisi de fransızcaya mekteplerde kabil olan derecede aşina idiler.. Kitabın neresinden başlamak lâzım geleceğinde mütehayyir idiler. Hüseyin Nazmi baktı. Hüseyin Nazmi parasını verdi. Anlayıp anlayamamak meselesinden de korkuyorlardı. Meselâ o gün köprüden geçerken bacalardan çıkan dumanlar için teşbih yapmak. ellerine aldıkları ilk şiir kitabı oldu.Evvelce mütalâadan şimdi müşaavreden çalabildikleri saatlerle ¦ders kitaplarına hasrettikleri iştigal kendilerini şu orta mın-takada tutmağa kifayet ediyordu. bunu denize karşı. O gün Beyoğlundan geçerken bir kitapçı dükkânının önünde durdular. kış güneşinin hafif harare-tiyle yarı kızmış taşlara ayaklarını dayayarak oturdular. . Ahmet Cemil’in gösterdiği kitap Edmond Haraucourd un «L’âme nue» şiir mecmuası idi. Genç çocuklara mahsus bir şiir hevesiyle her gezdikleri yerde. dimağlarının içinde büyük fikirler bulup da onların büyüklüklerine nisbeten küçük kalanların kendilerinden duydukları nefrete müşabih bir şey hisseder olmuşlardı. Tâ bahçenin sonuna kadar geldiler. Birden Ahmet Cemil dedi ki: Ahî Bak serlevhaya. Oraya kadar gittiler. Mahcubiyetle içeri girdiler... camekânda duran kitaplara bakıyorlardı. Kitabı aldıktan sonra bir yere gitmek istediler. fransızca sormağa cesaret edemeyerek kitabı istediler. şimdiye kadar fransızca bir mün-tehabat mecmuasında görebildikleri köhne bir kaç manzumeden başka bir şey okumamışlardı. Hüseyin Nazmi dedi ki: Ne zararı var? Bak güneşe! Bu güneşin altında. İkisinde de bu kitabı satın almak için âni bir heves uyandı. Ahmet Cemil’in tâbirince Hüseyin Nazmi maliye işleri müdürüdür. zira Ahöied Cemil’in daima boş yahut boşa yakın cebine mukabil Hüseyin Nazmi’nin çantası daima dolu. Taksim bahçesinde. Ahmet Cemil bunu hemen kendisine mahsus lisan ile «Ruhî Üryan» diye terceme etti. Mutlaka bir şiir mecmuası olacak. Fakat artık teşaürden kendileri de nefret duymağa.

» ‘ Ahmed Cemil gülerek Hüseyin Nazmi’ye baktı: •— Berbat oluyor: Saçma mı söylüyorsun? «Arz. Birden Hüseyin Nazmi: Of! Ne yeis ile dolu bir şiir!. şu üçüncü kıt’ayı «hepsi uyuyor» diye ter-ceme ne fena düşecek. Terceme sanki bestesi kaybolmuş bir güfte gibi soğuk.. biraz mübtedilere mahsus tereddütle okudu. yabancı kelimelerin üzerinde bir müddet durdular... Evvelâ Ahmet Cemil cehren. Dikkat ediyor musun? Şu şiirin tavrmdaki ahenk meyus tarzına nasıl yakışıyor? Bak nasıl hafif başlıyor. Terceme edince o hazin musiki... dedi. sema. Bak.Bir taraftan aç! bakalım. Eski merMai ve Siyah — P. o matem edası kayboluyor.. Bana kalırsa yine o tarzı muhafaza ederek terceme etmeli. sonra anladıklarını anlayamadıklarını çözüm anahtarı ittihaz ederek manzumenin kıraati bitince gözleriyle. Hüseyin Nazmi müddeasını isbat etmek istiyormuş gibi kırık kırık tercemeye başladı: ‘ 5 «Sanki âfak bir memat amacgâhı olmuş. Kalbim. talihimize ne çıkar? Talihlerine «Makber» unvanlı manzume çıktı.» Ahmed Cemil ilâve etti: Sanki niçin «titretiyor» demiyorsun? Yahut Türk-çede mutlaka bir şey ilâve etmek lazımsa «lerzişdarı haşyet ediyor» demeli ki kelimenin son medid hecası birden intıka edivermesin.. sanki sürüklene sürüklene gidiyor. mezarlarının beyazlıklariyle zulmetler altında yatıyor... fakat biraz başlangıcı süsleyerek: . evvelâ en hafif seslerden. ikisi de müştereken uzun uzun süzdüler. berisinde zihinleri ilişti.. Bir inilti nağmesi gibi yavaş yavaş... Kaçıyor. susarak... 3 ot: merlerin arasında mezarımın levhası perişan bir raks ile sallanıyor. herşey mevsimini kaybetmiş. Hüseyin Nazmi ilâve etti: İyice anlamak için zihnimde terceme ettikçe sanki bu güzel yeis levhasının renkleri hep sisleniyor. sanki bütün maneviyatı bu mağmum şiirin matemi altında eriyip gitmişti.. Şiirin ötesinde. Birden anlayamadılar. Ahmed Cemil gözlerini ayıramıyordu. kelimelerden mürekkep bir mukaddeme. Ne derin bir melal!.. bu sonu olmayan çöl üzerinde hiçbir lem’a ışıltısı yok! Yalnız bir kenarı bulutların kemirmesiyle kırılan hilâl ölülerimi mahbeslerinde lerzişdar ediyor.

Öylece düşündüler. Îvîe7. sonra yaptıkları de utanarak gülüştüler. hava ihtizaz ediyor. düşüne düşüne tekrar etti.. tâ uzakta denizin abusuna süzülen Üsküdar’a. Halbuki henüz kefenlerimin kâffesini tadat etmedim. düşündüler. demin ellerindeki kitaptan fışkıran şiir zülâli. Öyle sâkit gayşolmaşçasma karşılarında1 güneşin şâşaasıyle parıldayan levhada. Bahçenin çok yağmur yemiş otlarından. güneş hafif bir hararet neşreden ziyasını mebzul bir atıfetle saçmıştı...«Hepsi hâbidei sükûn.. sema açılmış. Tâ-dad etmek kelimesinin buradaki kuvveti başka olacak.» Bu terceme bitince birbirine bakıştılar.. Hüseyin Nazmi: Aman. terceme şöyle olmak lâzım gelir. güneşin altında titriyordu... hafif hafif sallanıyordu. Şurada — beynini gösteriyordu ¦— bir şey var.. Sonra birdenbire Ahmed Cemil dedi ki: Ah... Bahçenin toprak kokusu. Hem yanlış terceme ediyorsun. açık sesle. Lâkin bazan bu azap feryat ederek. Tâ karşılarında Çamlıca tepelerinin üstünde. Birkaç gün evvelden beri devam eden yağmurlar yalnız o sabah dinerek. ratıp topraklarından yükselen sisli bir hava güneşin altında. topraklarından bir buğ kalkıyor. bu ne saçma şeymiş! dedi. ağaçlarından. beride bir müddet devam edip sonra birdenbire kesilen Boğaziçi’nin manzarasına Üsküdar iskelesinden kalkan bir vapura. o duyguların içinden bir şey çıkarmak istiyorum amma bir kere ne yazmak istediğimi tâyin edebilsem. bir şey duyuyorum .. Hüseyin Nazmi atıldı: Of! Bu halbuki!. uzun uzun baktılar. karşılarında titrek havanın altında buğulanan güneşli manzara. sonra Ahmed Cemil aslını bir daha okumak istedi.aristanım başka bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle Jolu. beyinlerine lâtif bir uyuşukluk veriyordu.. Bir şey yazmak. neler hissediyorum da tahlil edemiyorum. fazilet. cesaret. Sürür. Bu kıraat tarzı şiirin yeis ve meıaımı ousouuın lcx-sir etti. kelimeler uzun bir matem nalesi tarzında hafif ivacaclarla uzamı gidiyordu. aşk. zannederim: «Henüz ölülerimin silsilesi bir hatimiyle vâsıl olmadı. cehenneminden kıvrananlar o zulmetlerin arasından elemleriyle istihza için kalkarlar. ümid. ve karşımda rakseder. Bu suretle manzume bittiği zaman her ikisi de sükût ettiler bu bir nevi sekir veren şiir şarabı beyinlerini lâtif bir surette uyuşturmuş idi. yavaş yavaş.. Ahmed Cemil’in sadasının ahengi samimî bir teessürle veznin ağır cereyanı üzerinden mariz bir seyelân ile akıyor. sanki müstehzi heyulaları tercemeden kendileri ikisi de bir müddet tercemenin soğukluğundan üşüyerek sustular. şiirin mütehammil olduğu bütün meyus edayı inşad tarzında takip ederek. denizin üstünde biribirini kovalıyormuş gibi uçuşup kaçışan ziya parçaları. Beşiktaş’tan karşıya aheste aheste geçen bir kayığa.

Hasta mıyım. Bir edebiyat tarihi silsilesi buldular. simsiyah bir renk. hayatta nalını tamamıyle almış bir adam hükmünde gözlerimi kapayabilirim.. Hüseyin Nazminin celbettiği bütün eski edebiyata aid kitablarm ötesinden berisinden beşer onar sahife kesilmekle kaldı. Fuzuli’ye. Bir harf bile bırakmadılar. Sıra ile mütalâaya karar verdiler. her şeyden evvel okumak. ne buluyorsun? O siyahlar içinde ne buluyorsun? Siyah. daima işleyen amele gibi san’atm aynı mertebesinde kalacaklarını.. hattâ ortaçağlardan sonra iki üç asırlık edebiyatı iki üç ayda esneye esneye. Evvelâ mâkul bir tertip ile başlamak hevesinde idiler.... ışıe o v»^. pejmürde çiçeklere hitabeler.. bu iki . ne buluyorsun? Donmuş. Schiller’e. Asıl imt’handan sonra iki ay tatile muntazir idiler. Bilir misin. çocuğunun mezarında ağlayan anneler.. aşağı bakılsa siyah daima siyah.Mai.. bak ayağımı-İ zm altındaki toprağa.. veremli kızlar ağzından söylenme neşideler. Nedim’e nazirelerle beraber yakıldı.. o vakit bu âlemin le-zaizile mest olarak uzun pek uzun bir müddet kalmak lâzım geleceği nazarlarında taayyün etti.. fakat ah! O ne yazmak istediğimi bilsem. O şiir ummanı içine daldılar. Of!. Byron’a. tekrar yeis duymağa başladılar. Yalnız yazmakla. daha yakm zamanlara inmekte acele ediyorlardı. Bir şey ki mai ve siyah olsun. fakat bunun onlarca ne ehemmiyeti var?. nasıl bir şey? Bak şu semaya. MAI V * * * Bugünden sonra. duygularını terbiye etmek lâzım olacağını anladılar. uyuya uyuya geçtiler. Goethe’ye. tesdisler parçalandı. evvelâ îlyadaları. sırlarını tahlil eylemek lâzım geleceğinde ittifak ettiler. Lisanda kuvvet aldıkça şiir lezzetine kanamaz olmuşlardı. Baki’ye. nekadar inebilmek mümkünse okadar in. inr in.amma rüyalarda tutulamayan şekiller gibi parmaklarımın arasından kaçıyor. o mailikleri yırtmak için uğraş. O sene imtihanlarını pek zor verdiler. mailiklerden mürekkep^bir mina deryası. Yung’a. Gözlerinle onun içine girmeğe çallış.. tasvir edilmiş görmek mumkun olsa. bütün müsveddeler yakıldı. Bütün o tulü tasvirleri.~~ nediyorum ki artık ölebilirim. in. ne görüyorsun. Değil mi? Sonra. Odiseleri okuyacak oldular.. onu şöyle karşımda resmi çıkanlmış.. tahmisler.. O siyah tabakaları parçalıyarak içeriye bak. daima mai. Yunan ve Roma edebiyatında teahhur edemediler. Derslerini artık kamilen ihmal eder olmuşlardı. biraz daha yakın zamanlara gelmek istediler. Lamartine’e kadar geldiler. bilemiyorum.. eğer hakikaten san’at sahibi olmak isterlerse asıl san’at ehlile ülfet etmek onların hünerlerini. mektepte bütün kurtarabildikleri vakitler bunlara safedilmiş oluyordu. daima siyah değil mi? işte öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai ve daima mai.. Milton’a. Hugo’ya. bunları yarım bıraktılar. Musset’ye. ne gö-r rüyorsun.

diğer bir gün gözlerinin önüne bütün güzellikleri döker. Yalnız bir şeyden haz ederdi: Sükût! Evde de bu sükût hazzına hürmet olunurdu. çocuklarını kilise kapılarına bırakan annelerden. marazlarını teşrif etsinler. gözsüz genç kızlardan. fikirlerinde. o mübhem ve müşevveş ruh. aç kalmış ailelerden. o öyle bir şiirdir ki mahiyeti belki kıymeti zaten vazıh olmamasından ibarettir. Ahmed Cemü için bu musibet öyle bir beklenilmeyen darbe idi ki bir müddet bütün beyni donmuş gibi büht içinde kaldı. öyle bir hassasiyet ki onunla malûl olanları başkaları için. bulutların arasında nazlı nazlı yüzen bir ay. biraz sonra hazin yahut bir anda kalıbı hem neşve. Ahmed Cemil’de şiir ile uzun iştigal mariz bir hassasiyet husule getirmişti. türlü renklerin yangınları içinde ufuklardan çekilip giden bir güneş. donuk bir cam parçasından başka bir şey değildir.. hem gam ile doldurur.ay zarfmda istedikleri gibi okuyacaklardı. hareketlerinde. Ahmed Cemil o musibete uğradıktan sonra bütün duygu kabiliyetleri mahvolmuşçasına camit bir nefs hükmüne g’r-di.. Artık leylî devam edemediği mektebe yalnız gider gelirdi. renkler gösterir ve gözleri kamaştırır. Öyle bir hassasiyet ki bir gün hayatı bütün çirkinlikleriyle. Babasının vefatmdanberi aralarında hemen hiç ciddî bir bahis vaki . Ona bir lisan bulmak.. O hasta ruh. bir şarap şişesinin yanında insanlıktan çıkmağa çalışan bedbahtlardan. tahlil etmek mümkün olmayan. Ahmed Cemü o iki ayı Hüseyin Nazminin her yaz ailesiyle gittikleri Erenköy’ündeki köşkünde geçirmeğe hazırlanırken talih kendisi için diğer bir şey hazırlamakla meşgul idi: Babası bu sırada vefat etmişti. Hüseyin Nazmi’den de •eskisi kadar haz almıyordu. bir gün bahtiyar diğer bir gün bedbaht. bu dakikada şâd. Ah! Böyle hasta olanlar. o ruhunun en samimî nedimlerini bile ülfete şayan bulmadı. beynini bir kurşun parçasiyle dağıtan meyuslardan. anlaşılmaz. mâkuliyetine kat’î hüküm verilemez.» der. duygularında bir büyüklük olduğuna kanaat edilir de isabetini teslime cesaret edilemez muammalar haline getirir. Onların ne olduğunu anlamak için onu parlatan ziya ile kendisinin arasına elinizi koymaktan hazer ediniz. onlara kendilerini sorunuz. okumazdı. hattâ sevgili şairlerini. öyle bir hassasiyet ki bir hastalığa benzer de değildir. bir suret vermek mümkün olabildiği anda o asıl şiir-likten çıkmış olur. bir lisanın şerhine giremez.. bütün o çirkinliklerden mürekkep gösterir. etekleri denizlere dökülmüş yeşil dağlar gösterir. Fakat heyhat! Musibet insanları en z’yade ümide sarıldıkları hengâmlarda zedelemekten haz alır. bir billur parçasıdır ki üzerine şiirin ziyası isabet etsin. yoksa gözünüzün önünde kalacak 38 MAİ VE SİYAH olan sönük. avuç açan beyaz saçlı adamlardan. insana «Kaç! Bu hayattan kaç!. «Sev! Bu tabiatı sev!. Emin olunuz ki bu mümkün olmayacaktır.» der.

İnsan keder ve sevinç zamanlarında kalbinin tahammülünden fazlasını diğer. nekadar mes’-ud!. kalan ufak tefeğin biraz sonra bitmek üzere olduğunu söyleye-“bildi. yalnız bir nokta yaşıyordu: Valide-siyle kâdeşini yaşatmak. •dedi.. bir aralık o sükûtun içinde muhtasar fakat kısalığında müthiş bir belagat gizlenen şu sual irad olundu: Ne vakit şahadetname alacaksın? Ahmed Cemil artık gözlerini kapadı. bazan köşede büzülmüş. bunları sizin için evet. fakat birinci defa olarak ciddî bir zemin üzerinde söylenen şu bir kaç söz Ahmed Cemil’i tamamen kendisine iade etmişti. Mr. Sanki oturursa geç kalacakmış gibi vapurda bir yerde duramadı.olmamıştı. fakat bir gün geldi ki sükûtu. ertesi gün Hüseyin Nazmi’yi bulmağa karar verdi. ben aldım!» desin. İkbal’in — üzerinden bir bulut geçen siyah gözleri — indi. biribirini tutmaz. Hüseyin Nazmi. bunları sizin için.. Servet ve haysiyet sahibi bir babanın oğlu. siyah mağmum gözlerini annesine dikmiş bakan Ik-bal’e. bir tertibe uymaz. sanki dün sütüyle beslediği çocuktan bugün ekmek isteyen bu ananın perişan halini görmek istemiyordu. bazan göğsü kabara kabara duran Ahmed Cemil’e bakarak. Fakat nasıl?. hassas. O vakit bu ana ağzından çıkan her kelimeyi müteakip ağlamak arzusuna mağlûbiyetinden korkarak. Bu akşam ancak bu kadar lâkırdı olmuştu. Fakat ne beis var! Ahmet Cemil çalışmaktan kaçan o . yarım yarım cümlelerle babalarından bir şey kalmadığını. bütün beynini ezen muammaların halli çaresi Hüseyin Nazmi’nin elinde imiş gibi gidip onu bulmakta istical gösteriyordu. seninle biraz ciddî konuşmak lâzım geliyor. Sonra yine sustular. O ihtiyar anne . üçyüz bukadar gün ki herbirini geçirebilmek için ekmek lâzım.. Bu ekmek sözün kalbinden soğuk bir iz bırakarak geçerdi.... O geceyi Ahmed Cemil kâbuslar içinde geçirdi. Ah! O da zengin olsaydı. bugün dü-ğünmeğe mecbur olmadığı gibi yarın da maişet endişesi henüz saadet revnakiyle parlayan alnım elem çizgileriyle bozmayacak. o her sırrına vâkıf olan dosta bol bol derdini dökmek istedi. ile taksim etmek ister. perişan. Daha mektepten çıkmak için bir sene var. size. Bu matemin kahrı altında ezilip kalan kalblere metaet vermek için hayat vazifelerinin hâkim sadası kadar müessir şey olamaz. Eren-köyü’ne kadar gitmek. amma nerede o vasıtalar ki bütün o istenilecek şeyleri alsın da götürsün. baktıkça tıkanarak. o henüz çocukluktan tamamiyle çıkmamış genç kız. Sabahleyin erken kalktı.. zihninde bütün hâtıralar. fikirler donmuş. «bakınız. kalb_. o iki sevgilinin önlerine döksün.. Bir akşam validesi: •— Oğlum. bazan da hiç birisine bakmağa kuvvet bulmayarak. Onlar daha neler isterler? Ah! Ahmed Cemil onlara neler vermek isterdi. Bu böyle bir ihtiyaçtır ki hiç bir maddî fâide beklemeksizin Ahmed Cemil’i Hüseyin Nazmi’ye sevkediyordu. bir müthiş vazifeyi ihtar etmek için validesi ihlâl etmek lâzım geldi...

cebinlerden mi idi ki henüz hayat mübarezesine ilk hatvesi-ni atmadan fütura mağlûp olup kalsın. Hayat ile uğraşmak, bu maişet mücadelesinde o da yumruğunu sıkarak hissesini almağa çalışmak icab ediyor, öyle mi? Ne için çalışmasın? Bu suallere zihnen cevap verdikçe sanki dövüşmeğe hazırlanıyormuşçasına ayaklarının üstünde biraz daha metin duruyordu. Haydarpaşa’dan trene atlamak, Erenköyü’ne çıkmak; mevkiften epeyce uzak olan Hüseyin Nazmi’nin havaî boyalı, bahçesi demir parmaklıklı zarif köşküne kadar gelmek için geçen zaman bütün zihninin bu meşgalesine masruf oldu; faI 40 MAl kat köşkün parmaklık kapısının yanındaki zili çekeceği sırada eli mûtat hilâfında titredi. Ara sıra buraya geldikçe cesaretle içeriye girmek âdeti iken bugün bir fütüvvet kapısının karşısından dermande bir müstedi gibi cesareti kırıldı. Birden, arkadaşına yüreğinin acılarını döktükten sonra onun bir nazarla: — Ne demek istiyorsun? Para mı lâzım?... demek isteyeceğinden şüphelendi. Şu dakikada duyduğu cesaretsizlik bir türlü elindeki zili çekmeğe iktidar bırakmamıştı. Geri dönmek, buradan, bu güzel köşkün, gözlerinin önünde servetin bir timsali gibi yükselen bu binanın kapısından kaçmak, avdet etmek, tâ o Süley-maniye’deki evceğizin kucağına atılmak, babasının henüz hayalini gördüğü o köşeciğe kadar giderek: «Baba! Sen bizi bırakmamalıydın!...» demek istedi. Sonra bütün şu, mütalâat silsilesini bir metanet hamlesi alt üst etti. Oraya para istemek için mi gelmişti? Onun istediği şey kendisini dinleyecek br adamdan başka bir şey miydi?... Zili çekti. Tâ köşkün ikinci katından taraka ile bir pencerenin yeşil parmaklıkları açıldı, Ahmet Cemil başını kaldırdı; tatlı bir çocuk sesi sordu: Siz misiniz, Cemil bey?... Durun, durun, kapıyı ben açayım, ağabeyim hâlâ uyuyor... Bu Hüseyin Nazmi’nin küçük kız kardeşi Lâmia idi. Ahmed Cemil’in şu kadarcıktan dostu... On dört yasına giren çocuklarda mukaddematı görülen bir takayyüt ve tekellüf endişesini henüz Ahmet Cemil hakkında takınmaz, ona karşı hâ-1 lâ Lâmia çocuk kalmıştır. Perişan haliyle, henüz taranma- f mış saçları koştukça savrularak açık pembe kısa esvabının etekleri uçarak bahçeyi geçti, selâmlık kapısından henüz başı görünen uşağa meydan bırakmayarak yetişti, parmaklığı açtı. Geldiğinize nekadar iyi ettiniz... Ağabeyim sizi görünce şaşıracaktır. Bu sene hiç gelmediniz. İkbal’i niçin getirmediniz?...

Lâmia, çocukların teklifsiz görüştükleriyle bitmek tüken-] mek bilmeyen lâkırdıcılığma serbest cereyan vermiş, suallerin j cevaplarını beklemeksizin bir dakikada on meseleye temasa vakit bulmuştu. Ahmet Cemil köşke girerken dedi ki: _ Rica ederim, benim geldiğimi haber verir misiniz? Lâmia: — Şimdi!... dedi, ve koşarak Ahmed Cemil’i yalnız: bıraktı. .. „....,. .. .. Hüseyin Nazmi’nin odasına girince düşünmekten, yürümekten mütevellit bir taab ile hemen sandalyelerden birine oturdu. Ah! Her geldikçe lâkaydâne oturduğu bu odanın bugün üzerindeki tesiri gayrıkabili tahlil bir şeydi... Odanın bahçeye nazır yeşil pancurları henüz açılmamış, aralıklarından güneşin ziyası belli belirsiz süzülmüş, pencerelerin uzun, koyu perdeleri yerlere dökülmüş.. Sanki bu zulmetin ortasından fışkırarak dikilmiş korkunç heyulalar... Odanın ötesine berisine perişan konuluvermiş sandalyeler, tâ karşıda duvarın üzerinde renkleri karanlıkta dalgalanarak duran bir harita, oda kapısının iki cenahını işgal eden yüksek, Hüseyin Nasmi’nin bir nevheves israfiyle doldurduğu kütüphaneler... Ah! O da böyle bir odaya, şöyle bir kütüphaneye, böyle kitaplara malik olabilseydi! Hüseyin Nazmi’nin evinde bu his birinci defa olarak onun temiz dimağına düştü. Bir kar tabakasının saf beyazlığı üzerine düşmüş bir katre leke gibi... Bugün ihtiyaç ile, maişet dardiyle ilk cerihayı almış olan bu taze kalb şu havaî boyalı köşkün şu bahçeye nazır loş odasında mevcut olmak lâzım gelen fikir sükûnuna, gönül rahatına, derin hayat zevkine karşı acı bir hüsran hissi duydu. Şurada oturmak, bu etrafını muhit olan eşyaya tasarruftan doğacak bir kanaat ve itminan ile oturmak, pancurlardan birini hafifçe oynatmak, öyle ki bu uyuşukluk getiren loşluğa halel gelmesin; odanın müphem manzarasiyle bahçenin güneşli parıltısı arasında, işte şuracıkta pencerenin şu asude kenarında okumak... Okumak!... Ahmet Cemil bunun üzerine neler bina etmiş, ne ümitler kurmuştu! Sanki onu kitaplarıyle rahat bırakacaklardı. Zavallı çocuk! Edip olacaksın, iştihar edeceksin, değil mi? Ne uzak!... Annesinin hazin sadası henüz kulaklarında- tâ*: — Ne vakit şahadetname alacaksın? Demek, şahadetnameyi aldıktan sonra bütün o ümitleri bırakmak, evin ekmeğini aramak için kimbilir nerelere gitmek lâzını gelecek... Biçare validesi! Ya İkbal! Ahmet Cemil’in bu hâtıra ile birden kalbi sızlayarak buruldu. Bak, Lâmia ne kadar pür-sürur, gülmek için yaratılmış bir çocuk! Ikbal’in dün akşamki hazin nazarı, ah, o çocuğun gülmemeye mahkûm gözlerinde bir bulut altında duran yaş katreleri... Ahmet Cemil ayağa kalktı. Sabırsızca, bütün” varlığına sirayet eden bu zulmetten artık kurtulmak istiyormuşçasına pencereyi açtı, pancurları itti, güneşin coşkun ziyasiyle beraber yazın baygın havası odaya hücum etti. Boğuluyormuş gibi bu havayı olanca kuvvetiyle teneffüs etti! Oh!...

Vay! Bu ne fevkalâdelik!... Nereden aklına geldi?... Ahmed Cemil döndü, Hüseyin Nazmi’ye elini uzattı: — Sana ihtiyacım var. Bilsen, bugün ne için geldim? Beni ciddî dinleyecek misin? Oogo!... Bu ne ciddiyet?... Neyin var? Otur bakalım. Oturdular; o vakit başka mukaddemeye lüzum görmeyerek, her türlü takayyütten azade, lisanını efkârının perişanlığına bırakarak, babasının vefatının haiz olduğu ehemmiyeti, çaresizliğini, muinsizliğini, annesini, kardeşini, bütün emellerinin aksine zuhur eden bu acı hayat hakikatlerini, dün geceki o kısa muhavereyi, bütün ciğerlerini yakan ıstırapları; şu mai köşkün bu bahtiyar odasında Hüsyin Nazmi’nin önüne döktü. Hüseyin Nazmi yalnız dinliyordu, o da Ahmet Cemil kadardı, derin kırkılmış siyah ve sert saçlarının altında küçük başı, nahif çehresinde parlayan siyah gözleri, henüz terlemeye başlayan bıyıklarının altında ince donukça dudaklarıyla güzel ve zeki olduğu için sevimli bir genç idi. Büyük bir alâka ile dinliyordu. Onun susarak ¦ dikkatle dinleyişi Ahmet Cemil’in üzerinde en iyi tesiri yapmış oldu. Biraz evvel Hüseyin Nazmi’ye müracaattan korkan bu genç, şimdi onun karşısında artık ihtiyata lüzum görmemiş idi. Bitirip de sandalyesinin arkasına yaslanınca, yalnız o vakit Hüseyin Nazmi bayağı sözlere tenezzül etmeyerek, hastayı hasta sıfatiyle muhatap ederek: Ne yapacaksın?... dedi. Evet, ne yapacağım?... Yapacağın şeyi pek pek sade buluyorum. Evvelâ bütün çocuklara, bütün şairane düşüncelere: «Siz biraz durunuz!» demek, hayatı olanca hakikat ve maddiyetiyle kabul etmek, . jn. x » jj *-> — — — — madem ki yaşamak için çalışmak lâzım geliyor, çalışmak. Bana öyle geliyor ki seni bu kadar perişan eden şey çalışmaktan korku değildir, hayatın henüz bilmediğin bir şeyine biraz vaktinden evvel vukuf hâsıl ettiğindir. Hüseyin Nazmi sert elli bir cerrah gibiydi, fakat tam yaranın niştere muhtaç olan yerine dokunmuş oldu. Ahmet Cemil de buna muhtaç idi. Çalışmak, evet, zaten demin de öyle düşünmüyor muydu? Ne için çalışmasın? Amma talih onu hayata zahmete girmeden tasarruf edenlerden biri etmemiş, bundan ne çıkar? Bilâkis. «Ben hayatımı kendim kazandım? Ben yine kendi işimle yaşıyorum!» diyebilmek. Ah o vicdan itminanı, o, acaba acıkmadan yiyenler gibi çalışmadan yaşı-yanlar da var mıdır? Ahmed Cemil birden azim bir tesliyet duydu: — Elbet çalışacağım!... dedi. Hem ne için emellerine bitmiş nazariyle bakıyorsun? Seni meslek ihtiyarından menedecek bir sebep görmüyorum... Mektepte yalnız bir senen daha var, onun için mektebi bırakmak katiyen olamaz. Geçinmek için de geceler var, sabahlar var, akşamlar var. Senin gibi bir adam her iş yapabilir. Sanki ne için mütercimlik etmeyesin, hattâ hocalık...

Fesini. i a n.. Hüseyin Nazmi’nin kütüphaneleri karıştırıldı. Bazan kelimeler için sadık bir muadil arıyarak bazen bulduğu lügatlerin ahengini altında üstünde bulunan kelimelele iyi bir mücaverette bulamadığı için bir müradif düşünerek. Validesine.. lezzeti Hüseyia Nazmi’nin ısrarlarına mağlûp olmayarak onu eve kadar şevketti.Sanki o mühim bahis demin teati • olunan dört lâkırdı ile halledilmiş.¦— Hocalık mı? Çıldırdın mı?. Ahmed Cemil Musset’den «Bir zamane çocuğunun itirafları» için a j. Bunun hülyası. Nihayet biraz okumaya karar verdiler. Tercüme hakkında kendine göre efkârı vardı : Aslına tamamen mutabık kalarak cümleleri aynı terkip silsilesiyle aynı rabıtalarla tercüme etmek lâzım geleceğinde musir idi. Henüz tercüme ile itilâfı yoktu.mutmain bir nazarla bakarak: «Ben biraz çalışacağım.» dedi. İki mecidiye! Bu parayı kazanabilmek ümidi onu âdeta mes’ut etti. On altı sahife iki mecidiye.. Odasının bir kenrmda cüâsı uçmuş eski ceviz yazıhanenin önüne oturdu. Ahmet Cemil her karar verdiğini hemen icra etrek istiyenlerdendi. tamamen soyunmaya vakit bulamadı. Okuduğu hemen kolayca tercüme ediliverecekmiş gibi kalemi kâğıtm üzerine koydu.gece zuhur eden mühim meselenin halli işte şu elinde kenarlarının yaldızı parıldayan kitapların arasında saklı inıişçesine . ceketini fırlatmakla kanaat etti. en mühim eserlerden ayrı-lanııyorlardı. Tercüme olunabilecek şeyleri düşündüler. Şimdi tercüme işi artık maişet bedeli olmak acılığım kaybederek sene-lerdenberi tek emeli olan muharrirlik meslekine tatlı bir mukaddeme hükmünü almıştı. Hele Ahmed Cemil artık Lamar tine’in. Mütercimlik Ahmet Cemil’in fikrine daha mülayim gelmişti. ısrar ediyorlardı. başlamak istedi. belki alışmcaya kadar üç gecede. Neresinden başlayacağında tereddüt etti. belki her ikisinin tercümesine karar verdikten sonra Ahmet Cemil duramadı. dedi.. Fikirleri hep yüksekten uçuyordu. bir daha okudu. hemen odasına çıktı. Hattâ.. Acaba on altı sahifeyi kaç günde tercüme edebilirim? —• Kaç gecede demek istersin.. İkbale . O vakit iki arkadaş bu fikrin peşini bırakmadılar. Musset’nin on altı sahifesini iki mecidiyeye satarak yaşamaya çalışmak lâzım geleceğini artık aklına getirmiyordu . kelimelerin sırasına riayet ederek cümlelerin her cüzünü birer birer tercümeye başladı. uzun uzun muhasebeler cereyan etti.. bitmiş gitmişti. Ek cümleyi okudu. her ikisinin ötesinden berisinden karıştırmaya başladılar. Evvelâ Raphael’i açtı. aslında tabiî ahenkle imtizaç eden küçük muterizaları . Hüseyin Nazmi Lamartine’den «Raphael». Bu iki nefis eserden birinin. Bilmem. Hüseyin Nazmi sözünü geri almak istemedi — Kimbilir?.. okudukça kitapları ne için aldıklarını unutuyorlardı. Kitapçıların on altı sahifelik hikâye tercümesine iki mecidiye kadar para verdiklerini işitmişt.

Matbaa-i Osmaniye kütüphanesinin önüne gelince bir aralık durdu. şu ruhsuz. Bir yere gitmek için muayyen fikri olmadığı zamanlar daima ayakları onu oraya. ortasından bir parça okudu. şu güneşin kifayetsizliğinden toprağı yosunlaşmış bahçe. Ahmet Cemil ayağa kalktı. bir dakika evvel yazdığı iki kelimeyi dört satır aşağıya koymayı daha münasip buiarak. La-martine’i... Böyle giderse onaltı sahife için ne kadar çalışmak lâzım gelecekti? Sonra tercüme ettiğini okudu.. Odasının penceresini açmak. buna verilebilecek tercüme şeklini düşünerek süzüyordi1. bir müddet gözleri kûfî . tekrar çıkmak için fesi ile setresini giydi. O. tek pencereli dar odacıkta yazın şu bunaltıcı sıcakla-riyle çalışmak. Ancak bir sahife!. cesaretini birden kıran ye’si yalnız duymuş olmak için mutlaka hissiyatına bir suret vermek maksadiyle ümitsizce uğraşmak lâzım gelir. bir hayli tercüme etmiş zannediyordu. fakat ne harap edici bir yorgunluk. Duraladı... Sonra bir aslına bir de önündeki müsveddeye baktı. pencere. fakat onaltı sahifsini kırk kuruşa tercüme etmek için değil. Zihni okadar dağınıktı ki düşüncelerine bir intizam veremiyordu. Muvaffak olamamaktan. hava almak istedi: Evlerinin bahçesine — minimini bir bahçe ki İkbal kendisine göre onun bir bahçıvanı idi — nazır bir pencere. Yürürken muntazam düşünmek.. Onun da Erenköyü’nde bir köşkü.. o ziya telâtumu. bir aralık kitabı tekrar aldı. Ah! Ahmet Cemil zengin olaydı.. Zannetti ki yürümekte devanı ederse sinirlerini teksine muvaffak olabilecek... hiddet etti. dedi. iktidarını kâfi görememekten gelen bir sıkıntı. sanki sokağa çıkarsa aradığını bulacaktı. kütüphanenin önünde lâtif bahçesi olaydı. Oru da okumak istedi. o güneşle dolu bahçe. Artık iyice sıkılmış idi. ki-taphanelerin. bir âsi kelimenin arkasından uzun müddetlerle koşarak devam etti. matbaaların sırlandığı şu caddeye getirirdi. köşkte müzeyyen bir kütüphanesi. Bu kafesinin boyası solmuş.. önündeki kâğıtta yazdığından ziyadesini çizerek. belki bir sahife tercüme etti. Ah! Hüseyin Nazmi’nin kütüphanesinin penceresi. evet zengin olaydı. Burada yaşamaya mecbur olmak: burada. belki diğeri tercümeye daha müsaittir.. ne yapacağına bir karar vermek istiyordu Bu kabil olamadı. o toprak kokusu. şu basma perdeli. Şu dakikada bütün geçmiş saadetinin güzel yuvası olan bu evceğiz sanki bir işkence zindanı gibi Ahmet Cemil’i eziyordu.. Odasında gezindi.. Babıâli caddesine kadar geldi. orada duyulan fikir hazzı.tercümenin neresine sokuşturmak lâzım geleceğinde tahayyür ederek.. İnanamıyordu. uzun uzun vitrinde duran kitaplara baktı.. Musset’yi orada okuyaydı. Kapların üzerini okudu. yaptığı tercüme bukadar çalışmanın neticesi. renksiz şeyden mi ibaretti? Bu dakikada hissettiği azîm keselâm.

nihayet kızara kızara tercüme hakkını istemeye cesaret aldığı zaman herifin : «Durun bakalım. ara sıra uğradığı kitapçılardan birinin dükkânına girdi. Hem basılsın. dedi. Sonra birden kitapçı tavrını tebdil etti. bu cinayetler ve acaip vak’alar silsilesini nefret ede ede tercümeye hasretti. son haftanın risalelerinden bahsetti.. sonra biraz düşünerek ilâve etti: — Fakat bir şart ile: İsmimi koymayacaksınız. dedi. bir kere okutturayım.. yeni kitaplardan.. «Hırsızın kızı» bir hikâye idi ki dört cüzü neşrolunduktan sonra mütercimi vazgeçmiş.. Fakat asıl on beş gün içinde sekiz on cüzlük müsvedde hazırlayarak onbeş yirmi mecidiye alabilmek ümidiyle kitapçının dükkânına gidip tabiin para meselesine katiyyen yanaşmadığını görünce. Bunu okumak için çalıştı. gündüzlerini garip vak’alardan mürekkep bir dolaşık yumak icadında mahir bir muharririn fikrinden çıkan ve kimbilir kaç kişinin kış uykularına türlü korkunç rüyalar karıştıracak olan bu hikâyeyi. mektebin tatil zamanından istifade ederek gecelerini. iki saatte on sahife tercüme etmiş idi. tercüme dedikleri geyin bu kadar kolay olduğuna şaştı.yazılmış bir serlevhaya tesadüf etti. Damarlarının içinde bir bestekâr kanının cevelânmı duyduğu halde ekmek yemek için gecesinin sekiz saatini murdar çalgılı kahvehanelerde müstekreh muganniyelere demkârlık etmekle geçiren bir kemancı gibi ruhu türlü bedialar yaratmağa kabiliyet gösteren bu genç batakhanelerde bitmez tükenmez hırsız muhaverelerini tercüme ettikçe kalbi nefretinden şişerdi. Daha ruhsat alınacak. Başka kitaplar pez az satılıyor.. aklına birşey gelmiş gibi: Sahih. pek gevşek bir eda ile... tâbi de arkasını aramamıştı Derhal kabul etti: Çıkan cüzlerle aslını veriniz.. Fakat bu meşguliyetten duyduğu nefret çalıştığı müddeti azap haline getirdi.. Bugünden itibaren Ahmet Cemil için mütemadi bir çalışma başladı.. öte beriden. sonra birden fikrini söyledi. İlk dört cüzün tercüme tarzından cesaret alarak zaten hiçbir ifade meziyetine yahut fikir zarafetine malik olmayan bu kitabı hemen bir hamlede tercüme ediyordu. «Hırsızın kızı» hikâyesine devam etseniz ya! dedi. bu gidişle milyon kazanacak. Musset’den sonra «Hırsızın kızı!» İşte hülyalarının sonu! O akşam Ahmed Cemil. «Tercüme etmek istiyorum. ne tercüme edeyim?» derim. Bir aralık aklında yer tutan suale şu cevabı verdi: Ne olacak? Kitapçılardan birine müracaat ederim. Lamartine’den. kitapçı düşündü.. Ahmed Cemil buna karar verdikten sonra caddeye indi. Olsa olsa hikâye tercüme ediniz.. dedi. Zaten hikâyeler de satılmıyor ya. Kâğıtları annesinin önüne döktü: — İşte!. kaç cüz tutacağını ne .

tabım zügurtlugu daha çabuk neşrine müsait değildi. Hikâyenin ruhsatı alındı. ceridelerde tercüme olunabilecek ne olursa olsun. fakat akşam soğuk kanla düşündüğü zaman devanı etmek lâzım geleceğine karar verdi: — İş bir kere nizamına girinceye kadar. Edebiyat âlemi.. matbaada başmürettibe yaltaklık etmeli. mahrum. hattâ alabildiğiniz paralardan türlü akçe farkları kaybedeceksiniz. evde günlerce kapanıp.. tashihlere bakmalı. Elli altı kuruşa aldığınızı elli üç kuruşa bozduracaksınız.. Daima kalabalık olan kitapçı dükkânlarında daima meşgul görünen kitaplardan daima ayıp olan para taleplerine katlanmak.... yarın basılacak. yahut kuru fasulye pilakisi yerken iri lokmaların müsademesi esnasında verilmiş cevaplarla. kabul ettirebildiklerinden bazısı için para alabildi.. «Şimdi yok. size en ummadığınız neviden muhtelif paralar verilecek. şu mülevves müsveddelerin arkasında koşmak. Artık o gün eve gidip çalışmadı. derdi. Hüseyin Nazmr’nin müşteri olduğu risalelerin eksiklerinden. avdet etmek. tediyat.» — «Hâ! o makele mi? Yakında icabına bakarız» — «Üç gün sonra. Fakat ne zillet mukabilinde!. Demek. . daima sizin zararınıza olarak. ruhsat peşinde koşmalı. Kitapçının dükkânına devam ettikçe bazı şeyler öğrendi kin bunlardan istifade yollarına müracaat kabil idi. havadan. amma ne?.. şimdi elime para geçecek diye elîm intizarlar içinde bulunmak lâzım gelecek. Yalnız tercüme kâfi değil...... Kitapçılar neşrettikleri risaleler için makale yazanlara ehemmiyetine göre para veriyorlardı. Bunlar nerelerden toplanmış. Halbuki zaman geçiyor.. bugün ruhsat alınacak... ne kadar intizar!. Ahmed Cemil bir kaçma yazı yazsa? Neye dair olursa olsun. kitapçı size sadaka veriyormuş gibi burun kıvıra kıvıra sekiz on talepten sonra verecek.. Başka bir şey daha lâzım. o güzel güneşten halkı bütün İstanbul’un en güzel yerlerine sevkeden^bu lâtif mevsimden nefsini mahrum ederek husule getirdiği bu çalışma mahsulünü satabilmk için kitapçı dükkânına günlerce devam etmek.. meşguliyet arasında. Bunları kitapçılara götürdü.. Elinize şöyle kümelice para geçmeyecek. hayat nüshalarından istedi. en lakayt kaldığı bahislere dair tercümeler yaptı. bunun mukabilinde de ne kadar zahmet. Bunlardan en yabancı olduğu esaslara. Bunları düşünürken içinden kabaran geniş bir nefesle: — Of!.» tarzında bir müşteriye kitap gösterilirken. kesirler kaldırılarak yapılacak. Ahmet Cemil bir şey söylemeden çıkmıştı. eline para geçemiyordu. Aman Yarabbü.. O da çekişe çekişe alınacak. Ahmed Cemil bu suretle yaşayabilmek mümkün olmadığına kanaat hâsıl etti.. bir çalışma vesilesi daha icat etmeli.. haftada bir cüz nşrine başlandı.. bazısını kabul ettirebildi. Bir aralık biraz mahcubane ısrar neticesiyle kitapçıdan yüz kuruş alabildi. iftihar ile koyabileceği şeyler yazabilse. fransızca eski yeni risalelerde. matbuat mesleki bu muydu? Hiç olmaz-... eziyetine katlanmaya başladığı şu meslekte altına imzasını gurur ile.. diyordu.bileyim?» dediğini işitince donup kaldı. Devam etti. demek haftada iki mecidiye. sa bu kadar zahmetine.

. İşte «Mir’atı Şuûn» ceridesine ilk intisabı böyle oldu. zihninde matbaa âlemlerini. başmuharrir Ali Şekibin parmaklariyle hemahenk olarak pest perdeden okuduğu bir şarkının ninnisiyle uyumaya hazırlanmış görünce şaşırdı. ne istediğini anlattı. altın gözlüklü. yüksek söyler. madem ki imza koymuyor. Ali Sekip döndü.Bir gün yine bir makale götürdüğü bir risalenin tabii — Faiz efendi isminde munsıf bir adam ki onun ihtiyaç derdini anlamıştı — dedi ki: — «Mir’at-ı Şuûn»için tefrikalık bir hikâyeye lüzum varmış. Ne istiyorsunuz. beş dakikada bu adamlar hakkında derin bir sevgi duymuştu. o bu gence bir kaç kere tesadüf etmişti.. Mai ve Siyah — F. ev-rak-ı havadis idarehanelerini büyütür.. fakat evdekiler? Hemen o dakikada cesaretle «Mir’atı Şuûn» matbaasına girdi. «Durun bakayım? Burada mı?» Kitap bulundu.. oğlum ? dedi. o. o imzayı asıl yazmak istediği eser için saklamak istiyordu. Aman okudunuz mu. «İşte. onu tavsiye ediyordu. 4 Ali Sekip bir hikâye okumuş. ihtiraz etmeyin. sonra Ali Şekib’i göstererek: Soralım da hakikaten ihtiyaç varsa. altın gözlüklü bir sahib-i imtiyaz olmamakla benaber pek iyi bir adam tesirini yapıyordu. dünyada her şeyi sevmek için yaratılmıştır. hasbıhale girer. imtiyaz sahibinin odasına kadar çıktı. Hüseyin Baha efendiyi müdüriyet odasında kanepeye lâ-kaydane yaslanmış. her görüştüğünü sever. fakat artık Ahmet Cemil müşkülpesentliğe lüzum görmüyordu. Şu bir iki ay-danberi kitapçı dükkânlarında gördüğü numuneler henüz bu hayalleri büsbütün silmemişti.. «Hemen başlayın!» denildi. Ahmet Cemil bey tercüme etsin» dedi. .. Fakat Hüseyin Baha efendi iri sakallı.. sıkılmasa Ali Şe-kib’le Hüseyin Baha efendinin boyunlarına sarılacaktı: utana utana girdiği bu yere beş dakikada ısınıvermiş. bilmem? Ali Sekip o iyi yürekli adamlardan idi ki beş dakikada dost olur. Bir hafta sonra. bu hitap Ahmet Cemil’e cesaret verdi. ihtiraz etme!. Şu ilk mülakatın şevkiyle Ahmet Cemil bir hafta içinde—tatilin son haftası — cerideye bir ay kiyafet edecek kadar tercüme hazırladı. başkası kapmadan imtiyaz sahibine müracaat etseniz a. Hüseyin Baha efendi doğrularak dinledi. Ali Şekib’in tavsiye ettiği bu hikâye de «Hırsızın kızı» tarzında bir şeydi. Ahmed Cemil’in eline tutuşturuldu. yeşil örtülü azîm yazıhanelerin yanlarında iri sakallı. Ahmed Cemil pek iyi anlamıştı ki ihtiraz eden aç kalır: Haydi kendisi aç kalsın.. yle^inden kalkmaksı-zın yüzüne istifsarkârane bakan Hüseyin Baha efendiye nasıl hitap etmek lâzım geleceğinde tereddüt etti. devam eden hikâye bitecekti. İyi bir adamdır. O vakte kadar bir ceride idaresine girmemişti. yüksekten bakar adamlar tasavvur ederdi.

. buna annesi lakayt kalamazda Sabiha hanım çocuklarının hiçbir halini ve hissini tedkik-ten hali kaımayan annelerdendi. Artık teklifsiz bile olmuşlardı..Para meselesi için ikinci mülakatta Ali Şekibe açıldı. Ohmed Cemil güldü. Biri leylî diğeri niharî idi. Bu hayat farkı eski münasebet samimiyetini biraz izale etmiş gibiydi. akşam mektepten çıktıktan sonra.. sonra hasta oluverirsin. kendisine bir muavenet eli ariyan bu genç eli samimiyetle sıktı. o nazik meseledir. analık şefkatinden doğan bi rikkat sözleri Ahmed Cemil’i birden beş yaşındaki çocukluğuna iade etti. oğlum. Ahmet Cemil yazıyor.. daima işleyen bir fikrin mektep derslerine tahammül derecesi neden ibaret olabilirdi ? Zayıflıyor. anneciğim? Ben çalışmalıyım ki bir gey olabileyim. anneciğim? Şimdi Ahmed Cemil’in kalbine bu tazejpüt. Sabahleyin mektebe gidinceye kadar. Elbette Hüseyin Baha efendinin kara gözleri için çalışacak değilsin a.. diğerinde kabiliyetler yıpranıyordu.. bir ceride müdürü görürsen iftihar edersin. o zaman Ali Sekip hiçbir kelime söylemeyerek elini... değil mi. uzattı.. sen bana biraz kendini tanıtsana bakayım. Bir gün annesinin önüne — «Mir’atı Şuûn’un idare memuru Ahmed Şevki efendiden aldığı beş mecidiyeyi koyduğu zaman Sabiha hanım dedi%ki: Daha’paramız bitinedi. düşmüştü. gece yatıncaya kadar işleyen. bak ne olacağım? Oğlunu bir matbaa sahibi. Mektep açılmıştı.. sen beni israfE alıştıracaksın.. Hem bu kadar yorulduğuna da razı değilim. Bu son sene Ahmed Cemil derslerine büsbütün ihmal eder olmuştu. Dört lâkırdı ile kendini tanıttı. Hüseyin Nazmi okuyor. hele bir mektepten çıkayım. kumral uzun saçlı başını annesinin dizine koydu: Ben çalışmayacak dursam nasıl olur. ben sana para alîveririm. Bu ümidin üzerine ne hayaller nakşetmiş.. sararıyordu. Başka birisinin ağzında terbiyeye mugayir telâkki edilecek bu sual onun ağzında öyle saf bir kalbden sâdır olmuş görünüyor ki Ahmet Cemil garabetini fark bile etmedi. birinde fikir melekeleri servet kesbedi-yor. idarenin sandığı daima boştur amma.. Bizim idaremizden ne olacak? Biraz da kendine baksana. bak. ben şimdi yorulsam sonra rahat edeceğim.. öteden beriden müteferrik olarak ayda üç dört yüz kuruş kadar bir para kazanmak. Hüseyin Nazmi ile beraber artık son sınıfta idiler! Fakat aralarında eski sıkı refakat mümkün olmuyordu. zihninde neler tertip etmişti! - . hele başlayalım. Bundan sonra Ahmet Cemil’in hayatı hemen takarrür etti: daima çalışmak. Ali Sekip hemen: Oh.

. tek atlı. Ali Şekibin bulduğu iş bir hocalıktan ibaretti. başka bir yerde. Saib’den saklı imiş gibi Ahmed Cemil’i tuttu: Hüseyin Baha efendinin odasına kadar çekti götürdü: Sana bir iş buldum. küçük bir araba.^*1. matbaa Ahmed Cemil’e münhasır kalıyor. belli_belirsiz bir §ey. yegâne tesliyet medarı bundan ibaretti. .. Bu hayali dairma süslerdi.. kendisi başmuharrir oluyor. ziyade tantanaya ne lüzum var? O vakit gözlük de takacak.. kimbilir kimdir? Ahmed Cemil bu çehrenin ismini bilmekle beraber saraha+le tâyine bile cesaret edemezdi.. Ali Şekib’den bu haberi aldıktan sonra güya demiryolu kur’asında büyük ikramiyeyi kazanmış gibi bir an evvel eve müjde vermek üzere Süleymaniye yolunu her vakitten daha erken tuttu.. . Müphem bir çocuk çehresi.Kitapçı Faiz efendiye bir ceride imtiyazı aldırtıyor. bir ev.. dedi. hisseler hâsıl olacak temettülerle yavaş yavaş imha ed’liyor. sonra söyleyeceği şey yanında tashihlere bakmakla meşgul olan Raci’den.. Hüseyin Nazmi’yi beraberine alıyor. Ahmed Cemil’in elinde kurşun k&iem diyordu ki: Şöyle böyle eve dört beş yüz kuruş giri. o evi satıyorlar. bu ümidin etrafında neler icat etmemişti? Bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi.. fakat bu hayal pek seyyal idi. Bunu. Babıâli caddesinin bir münasip yerinde. Daha neler düşünmemiş. Ayda iki lira vereceklerdi. — Sabahleyin arabasına bindiği gibi askerce bir sesle emir verecek: Matbaaya!. gece yatağında rahat rahat düşünebilmek için hattâ yatmakta acele ederdi. akşam yemeğinden sonra gider. Mektebin *edris müddeti bitmek üzere idi ki bir gün akşam üstü «Mir’ati Şuûn» matbaasına uğradığı zaman Ali Sekip kendisini görür görmez: Ben de seni bekliyordum. sonra yanına bir uşak terfik ederler. Başka ne masraf kaldı?. daha nerede olacağı tekarrür etmemişti.. bir matbaa açıyor. Sabahleyin Süleymaniye’den.. yine evine avdet eder. Sabiha hanımın. beheri beş liralık hisse senetleri çıkarıyor... meselâ Sirkeci’de dört yol ağzında köşelerden birine zarif — zihninde resmi bile çizili idi — bir dai-Ee.. çocuk pek küçük amma ne olur. Sanki haftada o üç saat zarfında daha mı ziyade kazanıyor? Ahmed Cemil’in aylık muvazenesinde iki liranın pek büyük bir ehemmiyeti vardı.. zaten onun evine de yakın.. bir saat kadar ders. — Yok. yok. Haftada üç gece. dedi. Bu akşam mühim bir para müzakeresi açıldı. iki lira daha zam olunca madem ki ev kirası yok... İkbal’in arasında rey vermek üzere hattâ Seher bile meclise davet edildi. Gözlüğe bilhassa ehemmiyet veriyordu..

toplamaya haşladı.r şey olmasın diye dikkat edildi: Seher bir* aralık: «Şey unutulmuş» dedi. anne zengin oluyoruz. kahkahayı salıverdiler. Hiçbiri inanmadı. Ali Şekib’in bulduğu ders Vezneciler civarında idi. İhtarların bu kısmında çocuğa manidar bir surette bakıldı. Ahmed Cemil’in yanma yaklaştılar.» Bu akşamdan itibaren ders başladı: fakat hocalığın maddî güçlükleri hakkında henüz bir fikir hâsıl etmemişti. Avdet ikin kendisine bir uşak terfik olunur. Yekûn ne olacak?. şeyin ismini bulamadı. Masraflar kalem kalem ilerliyordu. Toplama bitince hayret etti.. cetvelin her rakkamı tekrar okundu. Daha?. iyi terbiye almış altı yaşlarında zarif bir çocuk.. sonra okuttuğu yeri yazdırdı. Şimdi ne yapılacak? Çocuk bekliyordu. sonra gözlerini İkbal’in gözlerine dikti:’ Artan para da lâzjn.. söyleyecek bir şey bulamadı. çocuk gözlerini indirdi.Seher mutbak sarfiyatı hakkında fikirlerini söyledi: Aiı-nıed Cemil kâh annesine. yanlı&ları tashih etti. bir daha yapmaya başladı. toplamanın sıhhatine inanmadı. Ahmed Cemil âdeta sıkıntısından terledi. . değil mi anne? Gelin edecek kızımız var. haftada üç defa olsa kâfi. Herkes tam bir sükût ile neticeyi bekliyordu.. sen de!. beş dakikada iş bitti. o.. İmlâ yazdırmak istedi. noksan bi. biraz okumak biliyor. değil mi?. Nihayet Ahmed Cemil sütunun altını çizdi. bazı kaideye taallûk eden hataları izah etmek istedi.. Daha ne var? — Şu yazıldı mı? Şeyi unuttun. Aman ağabey.. Çocuğun babası — nazik bir efendi — Ahmed Cemil’e takip olunacak hareketi tâyin etti: Çocuğu idadî sınıflara ihzar etmek lâzım. itirazlar ileri sürülüyordu. Büyük eski bir konak. Daha? Daha?. galiba? Daha? Daha?.. Çocuğa biraz kıraat yaptırdıktan sonra ne yapmak lâzım geleceğinde tahayyür etti. Aıhmed Cemil elinde kâğıdı sallıyor: «Zengin oluyoruz!» diye bağırıyordu. dedi. tabiî geceleri tercih edersiniz. cedvelin her noktasında uzun konuşmalar oluyor.. Artık ne yolda tedris tarzı intihabı icabedeceğinde kendisini muhtar bırakıyor.. Daha?... ders saatlerine gelince: «Şimdi kış girmek üzere. Seher utandıs kaçtı. «Ne?» dediler. Hep arıyorlardı. Çalışmasından memnun olmadığı zaman kendisini haberdar eder. «Şey» dedi. kâh Seher’e gözlerini tevcih ederek muvazeneyi tanzime çalışıyordu. toplama bir daha yapıldı.. tolamının neticelerini birer rakkamla işaret ederek hattın altına indirdikçe kalbinde bir heyecan duyuyordu. en ziyade dikkat olunacak şey çocukta tahsil hevesi uyandırmak. Aman.. Bir hayli para artıyor.

ara sıra da bazı risalelerde yazı yazacak. Artık maişet tarzını bulmuştu. Uykusundan tasarruf etti. büsbütün sıkıldı. dirseklerinin üzerine dayanmış. matbaa müdürü ise kendisini göstersin. zekâsına âdeta bir dûniyet veren bu hüccetten utanır. sahibi imtiyaz Hüseyin Baha. Mektep bittikten sonra Hüseyin Nazmi ile hayat iştiraki hemen büsbütün bitti. daima sakit bir adam ki matbaada bir gölge gibidir. Senenin on ayında artık çalışmaya lüzum gördü. mariz. «Ya sınıfta kalırsa!» bu korku zihinine iliştikçe—insanları korkulu fikirlerden kaçmaya sevkedes bir hisle — bunu hemen silip çıkarmakta istical gösterdi. Bu sene dersleri büsbütün ihmal etmişti. Ahmed Cemil bu matbaada hemen herkesi severdi. dün akşam geçim cetvelini şenlendiren iki liranın kolay kazanılmayacağını şu ilk tecrübe ile anlamıştı.. başladığı bir şeyi bitirmiş olmak azminden başka bir şeyden ileri gelmemişti. odasında kül eşelemekten başka bir şey yapmayacaksa müdüriyetten vaz . haftada üç gecesini mahveden Vezneciler seferi derslere vakit bırakmıyordu. gelecek ders için kitap getireyim de. Bu adamla bir çift lâkırdı etmemiştir. kulağına: «Sen mektepten çıktıktan sonra buradasın» demişti. «Mir’atı Şuun» heyeti talhririyesi arasında zaten yeri hazır.. odasından mangal mayıs ortasında kalkar bir ihtiyar. hiçbir şeye karışmaz... yazın kürk giyer. Ahmed Cemil bundan bahsedilmesine rıza vermez. Ahmed Cemil hiçbir yere intisap etmiyecek. Hüseyin Baha efendi birgün gözlüğünü zapta çalışarak hizmetinden hiç menun olmadığı Osman Tayyar’ı göstermiş. Bir de. Korktuğuna uğramadı. herk<” /azın hararetiyle yataklarında erkence uyuduğu bir sırada kitaplarının üstüne eğilmiş. idare memuru Ahmed Şevki efendi. mütemadiyen işlemekten yorulmağa başlayan zavallı başını iki ellerinin arasına almış. büsbütün matbuat âlemine atılacak. şahadetnameyi alabildi. «Bu defa bu kadar kalsın efendim.. O Harbiye nezaretine intisap edecek.. matbaa müdürü Tev-fik efendi vardı ki matbaaya hergün herkesten evvel gelir. bir iki ders daha bulacak. bunlar o saf yürekli adamlardandı ki mülakatlarından bir inşirah-ı derun his eder. kimse ile konuşmaz. yalnız Ahmed Şevki efendiyle idare işlerine bakar.. küçük odasına girer. Daima küskün. bir taraftan «Mir’atı Şuûn »için ikinci defa olarak başladığı bir hikâye. ondan zaten büyük bir şey ümid etmiyordu. imtihan zamanı yaklaştıkça içine bir korku giriyordu. Matbaa müdürü? Ne demk olacak. Mektebin son imtihanları yaklaştı... para kazatoacak.. Bir yandan bir tâbie tercüme ediverdiği »vocuklara malûmat» sürekli yayım. fakat bir şahadetname ki. mahiyetini bile bilmez. Şahadetname aldıktan sonra hiç sevinmedi.. bir şey anlamadığından emin idi.Çocuk yüzüne bakıyordu.» Konaktan çıktıktan sonra âdeta geniş bir nefes aldı. bu ¦şahadetnamenin temini için çalışması. acılıklarından bir çoğunun zail olduğunu duyardı.. küçük odasında. Baş muharrir Ali Şekib. Matbaada öksürüğünden başka sesi duyulmaz. artık haric-den gelen tesirleri kabul etmek istemeyen fikrine bir senedir mühmel kalan dersleri sindirmeğe çalışırdı.

demişti. Ahmed Cemil buna hiç ehemmiyet vermezdi. yarın diğer bir ceridede.. mütenevvi şekillerde yırtıklariyle bir garibe halini almış soluk yeşil çuha örtülü yazıhanesinin kenarına ilişerek — Ali Şekib bir tarafta ismal-i ahval yazarken. yazı imal eder bir âlet kabilinden uzunluğuna kesilmiş kâğıtları tekrar okumağa vakit bulamayarak doldurup bir yenisine başlamak. Bazan kulağına çarpan sözlerden yavaş yavaş anlamıştı ki Tevfik efendi Hüşeyin Baha efendinin şeriki imiş. Raci ötede bir risale-i mevkutede güzel bir manzumeyi tezyife çalışırken. bazan iki yerde birden.geçsin. havasızlıktan daima iştihasız kalan midesine zorla indirdikçe güzleri bir ecnebi risalede tercümeye elverişli fıkra arar. baş mürettip mürekkepli elini kapının kenarına dayamış «mütenevviaya bir buçuk sütun daha lâzım!» derken — çalışmak. galiba asıl sermaj’e de onun imiş. Bugün «Mir’atı Şuûn» matbaasında. muhtelif renklerde lekeleri. hele şu çapkından kurtulduk! Şimdi gitsin de başka bir «Mir’atı Şuûn» namına para alsın. Altı ayda altı kere matbaa değiştirir adamlar. Hattâ bu defa Hüseyin Baha efendi Osman Tayyar’ın matbaadan çıktığına dair ceridede iki satırlık bir ilân neşrine bile lüzum gördü. Bazan uyuşmuş . sonra yorgun zihininin bir kelimeyi bulabilmekten. bir müddet zihninin ataleti içinde gözler pencerenin rengi uçmuş. sulanan bu biçare gözleri dinlendirmeğe vakit bulamayarak yazmak. «Mir’atı Şuûn» a kat’î surette intisabından sonra Ahmed Cemil’in hayatı bir intizama girmiş oldu: Kitapçılar için çalışmak. mevkut risalelere makaleler yetiştirmek. Ahmed Cemil şahadetname aldıktan sonra bu dördüncü defaya da hatime verildi. mütemadiyen işleyen zavallı başını dumanla uyuşturabilmek için biribirini müteakip yaktığı sigaraların dumanı gözlerini doldurdukça durmağa. yahut demin doldurduğu kâğıtların birinde yeri boş bırakılmış bir kelime için lügat kitabını araştırırdı.. Hüseyin Baha efendinin buna — hattâ bazı çarpık işlerine — tahammül edişine bakılırsa bu adamın matbaada müdüriyet sıfatını takınmak için bir hususî hakkı olmalıydı. Ekseriyet üzere peynir ekmek üzümden teşkil ettiği öğle yemeğini güneşsizlikten. zaten bu üç kişiden başkaları daima seyyar idiler. sabahtan akşama kadar idarehanenin havı uçmuş. Ahmed Şevki efendi o gün bir aralık Ahmed Cemil’e: ¦— Oh!. «Mir’atı Şuûn» için hergün havadis ve mütenevvia sütunlarını doldurmak. yahut bir cümleyi rabt edebilmekten irkilişi üzerine ileriye gitmek istemeyen kalemi kâğıdın üzerinden ayıramayarak durmak. eğri takılmış yeşil astar perdesinin kenarından şurada zihin57 lerini öldürmektle meşgul olan bu zavallılara bir istihza nazarı yollayan güneşin iltimaına hasretle dalıp kalmak. Bu meşgale içinde yemek için vakit bulamazdı. Meselâ Osman Tayyar dördüncü defa olarak «Mir’atı Şuûn» a intisap etmişti.. Hüseyin Baha efendi bîr hesap meselesi için Ahmed Şevki efendiye çıkışırken..

bacaklarına, muttasıl oturmaktan yorulmuş vücuduna bir taze hayat vermek için kalkıp biraz dolaşır, yahud, pencerenin kenarında ayakta durarak karşıdaki kaldırımdan geçenleri seyreder, bir aralık merdivenleri iner, sokağa çıkar,, kitapçısına kadar gider, yeni çıkmış kitap varsa şöyle bir bakar, yahud tabiin hatırı için tashihlerine bakıverir, yine matbaaya avdet eder... Bu hayat tarzı daima böyledir. Cuma yok, pazar yok, hergün çalışacak, hergün matbaaya esir olacak, bazan geceleri nöbet bekleyecek, sahib-i imtiyazın odasında sedirin üzerine ilişip yatacak, nadiren matbaada kendisine ihtiyaç olmayacak da biraz nefes alabilmek için Tepebaşına kadar gidecek, yahud gidip gelme bir Boğaziçi seferi yapacak... Fakat Ahmed Cemil bu hayattan müşteki değildi. Çalışmak şimdi onun için âdeta asabî bir illet olmuştu, durairuyordu. Yalnız akşamları evine geldiği zıaman yemek vaktine kadar minderin üzerine boylu boyunca uzanır, dinlenirdi. Eve gelince val’desiyle ikbal o günün vukuat silsilesini naklederlerdi. O, yalnız dinler, ara sıra bir sual irad eder, onlar söyler, bin türlü hiçlerden mürekkep sözlerle ycr^nn zihnine biraz istirahat havası verirlerdi. Ahmed Cemil bu meşguliyet hayatı başladıktan sonra sükûtu sever olmuş, gençlere mahsus konuşkanlığım kaybetmiş idi; fakat isterdi ki kendisine öteden beriden bahsolunsun. Bugün komşu Sabire hanım gelmiş, oğlu Ahmed efendi geliniyle kavga etmiş de o aralarına girmiş, barıştırmış, yine kıymeti bilinmezmiş, ne de olsa gelin değil mi?... Buna uzun uzun, dudaklarında geciken bir tebessümle gülümserdi. Dün İkbal Seher’le beraber sekiz arşın basma almak için Kalpakçılar başına gitmiş, yolda Seher’in ayakkabısının ökçesi kopmuş, deli kız: «Aman! Küçük hanım! Ökçem koptu» diye kalabalığın içinde bir çığlık basmış ki... Ahmed Cemil bu hiçleri derin bir zevk ile dinler, dinledikçe sıcak bir günden sonra düşen yaz yağmurlarının latif serinliğine benzeyen bir haz duyardı. Matbuat için çalıştığına hiç müteessif değildi. Zira bütün ümidlerinin mütemadi çalışma neticesiyle zuhur edeceğine kani idi. Fakat o Vezneciler’deki ders Ahmet Cemil’e o kadar ağır geliyordu ki eğer başka türlü telâfisine imkân olsa o iki lirayı çoktan terk ederdi. Hiç olmazsa gecelerine tamamen tasarruf edebilse kendisini bahtiyar addedecekti. Evde kaldığı akşamlar bir müddet validesiyle konuşur. Seher’le alay eder, bilhassa İkbal’i her lıangi bir sebeple kızdırarak eğlenir, sonra odasına çıkarak ya sevdiği bir şairi okur, yahud tercümeleriile iştigal eder, yahud - iki gün sonra fena bularak atmak üzere - bir man-zumecik karalardı. Odasında seccadelerin üzerinde yuvarlanarak, minderlerde uzanark çalışmağa sarfetiği bu zamanlar gündüzleri idarehanenin hasır iskelesinde geçen saatlerin meşakkat mükâfatı kabilinden bir istirahat devresiydi; fakat ihtiyaç derdi bu zamanları da tamamen kendine bırakmıyordu. “ sükuny,^

Haftada üç gece yemekten sonra evden çıkarak, bu y, köşesini bırakarak Veznecilere kadar gider; orada saatlerce V7 uğraştıktan sonra maiyetine verdikleri bir uşağın refakatiyim V evine gelir, o zamana kadar herkes^atnuş._olduğundan uze” rine aldığı anahtarla kapıyı açarak hafiîçe ayaklarının ucuna basa basa odasına girer, nihayet on altı saatlik bir sâyiîı ıstırabı bahasına kazanılmış olan yatağına sokulurdu. Asıl bu Vezneciler seferinden kış esnasında zahmet çekmişti. Öyle ki ders günleri yemeğini yedikten sonra mangalın başında ısınmak mümkün iken buna muvaffak olamayıp soğukta, karların, çamurların içinde tekrar sokağa çıkmak lâzım geleceğini düşündükçe eve gitmekten korkar olmuş idi. Dersi olduğu akşamlar Ahmed Cemil sofrada matemi andıran bir sükût ile yemek yedikten sonra küçücük kırmızı bakır majıgalla ısınan bu yuvacıkta annesini, kardeşini yalnız bırakarak, hattâ geç kalmak korkusuyle mangalın kenarına sürülen parlak sarı cezveden hissesini almayarak bilhassa bu gece seferleri için aldığı siyah muşamba paltosunu giyer, «anne! ben gidiyorum, uykunuz gelirse beni beklemeyiniz!» der, kalbinde bu eve, şu muhtasar aile ocağına bir hasret hissiyle sokağa çıkardı. Soğuk!... Kışın tipilerle esen rüzgârı paltosunun başlığından hücum ederek yüzünü tırmalar, bütün vücudunu kaplayan ürpermelerle titrer. Hasır iskemle üzerinde yazı- ile geçen bir günden sonra o küçük fakat şirin sarı mangalın kenarından mehcur olmak, meşkûk işlerle geçinen sefiller gibi geceleri karanlıklar içinde ekmek parasına koşmak takat kıran bir der d idi. Her dakika bir çamur birikintisine batmamak için durmağa mecbur olur, iki ellerini ceplerine sokarak eteklerini dizlerinin üstünde zabta çalışa çalışa taşların üzerinden sekerek yürür, bazan duvarların kenarından bir gölge şeklinde süzülerek geçer, güzergâhına tesadüf eden küme küme büzülmüş köpeklerden korkarak yolunu değiştirir, bazan bir viranenin boşluğundan geçerken şimdi bir el uzanıverecekmiş, yakasından tutuverecekmiş gibi kalbinde bir korku titremesi duyardı. Sonra bir aralık yağmur başlar, omuzlarında, başında muşamba palotusunu döğerek sırtından süzülüp ayaklarına doğru akar, ne kadar k:vırsa bir türlü çamurdan muhafaza edemediği zavallı tek pantolonunu ıslatır... Bu yarına kadar kuruyacak, sabahleyin mangalın kenarında tüterek geceden kalan nemi alınacak, İkbal bir yandan ütüyü hazırlarken o matbaaya geç kalmak korkusiyle üzülecek. Tenha karanlık sokaklar... Soğuk rüzgârlarla karışık sıkı bir yağmur... Ahmed Cemil o sokaklardan, o yağmurun altından geçer, ta Veznecilere kadar gelir. Kapının önünde zile dokunmadan evvel bir nefes alır, sonra kapı açılınca henüz yemeğini bitirmemiş yağlı elini silmemiş uşağın tuttuğu mumun ziyasiyle dar bir merdiveni çıkar, selâmlık odasına girer, orada bekler, tâ ki küçük bey kitaplarını alıp haremden çıksın... Hoca efendi, bu gün hiç çalışamadım, affmızı rica ede-

rim. Mukaddemesiyle küçük bey girer. Ahmed Cemil’in her şeyden ziyade bu hoca efendi tâbiri canını sıkar. Ne için? Canı sıkılmağa hakkı var mıydı? Çocuk küçük bir yaramazdır, fakat yaramazlıkları bir terbiye süsü altında saklıdır. Ahmed Cemil şakirdinin hiç bir ze-rafete mugayir haline tesadüf etmemiş olmakla beraber ufak bir serzeniş yapsa çocuğun calî bir mahcubiyet edası ile gözlerini indirerek içinden: «Budala! sen de... sana ne oluyor? ister çalışırım, ister çalışmam. Keyfimin kâhyası değilsin ya!...» diyeceğinden emindir. Onun için daima affeder, zaten çocuğun kendisiyle beraber bulunduğu müddetten başka çalışmadığım da bilir. Derse başlanır; meselâ hesabdan taksim anlatılacak, arzın kürreviyeti izah edilecek, bir küçük efsane okunacak, ele geçen bir cerideden imlâ yazdırılacak... Ah!. Ahmed Cemil bunlara bedel o küçücük sıcak odada minderin üzerine boylu boyuna uzanarak Musset’nin «Geceler» ini, Hugo’nun temaşalarını, Lamartine’in «tefekkürat» mı okumak için nasıl bir iştiyak duyardı. ^W^ $cja^ ‘ Bir vakit gelir ki her ikisi de yorulur;(çocuk küçücük eliyle ağzını saklayarak yalandan esnemeye! başlar, Ahmet Cemil’in yorgun gözleri süzülürdü. Bir aralık! uşak görünür: «Hanımefendi haber göndermiş, kucuk_bey.-aiteky&rulmustar, diyor» sözü üzerine derse nihayet verilir. Çocuk bir an evvel hareme gitmek, uşak da Ahmed Cemil’i bir an evvel evine götürüp avdet etmek için sabırsızlandıklarından bunun çocukla uşak arasında bir sania olması da pek ziyade ihmal altında olmakla beraber, o aldanmağı terci’h ederdi. Avdet ederken başka bir fasıl başlardı. Uşak yavaş yavaş Ahmed Cemil’le teklifsizleşmişdi. O, bu lâubaliliğe sükûttan başka bir şeyle mukabela göstermediğinden uşak evde la-kırdısız geçen hayatın öcünü kendisinden çıkarardı. Elinde muşamba feneri sallayarak, ilk önce önden gitmek âdet iken her defasında bir iki parmak geri kala kala nihayet yanında gitmeğe başladığı Ahmed Cemil’e geveze uşak bütün dertlerini döktü, memleketinde kendisini bekleyen rişanlısından bile bahsetti... Ahmed Cemil, yalnız dinler yahut dmlemeksızm susardı. Nihayet sokağın başına gelince uşak , f.;^e-- ^rt|k buradan gidersiniz», derdi. Ahmed Cemü hafif bir selamla ayrılır, titreyerek anahtarı sokar, çamuriu lastıklerıyle muşamba paltosunu hemen taşlığa atar odasma çıkar, ıslak esvaplanm öteye beriye iliştirir Jatağnİ W ta kendisine mukadder tek dinlenecek yeri olan yatağına g «Uyu zavallı çocuk, yeşil eski çuhalı yazıhanenin kenarında, karanlık çamurlu sokaklarda, küçük nazlı çocuğun daima esneyen çehresi karşısında geçen o meşakkat ve mihnet saatlerinden sonra şu sıcak temiz yatağın içinde, münevver mai bir semanın bârân-ı elması altında, tulûunu beklediğin ümit le uyu!...»

. Ahmed Şevki efendi bu sabah şu cümleyi pek hiddetle beyaz keten yeleğinin altında zorca zaptolunan göbeği yerinden sarsılarak söylemişti. Ahmed Cemil telâş etmeyerek sordu: Nereden anladınız? Nereden anlayacağım? Zavallı kadın yine öksüzler gibi boynu bükük çocuğiyle gelmiş. Bedbahtlığı her halinden belli. dertleşirler. hattâ bir kere sevgi hissine lüzumundan ziyade kapılarak kendisini kaybetmiş.. Ahmed Cemil idare memurunu en samimî temennasiyle selâmladı. Bu kelimeyi hiç sevmedikle-riyle pek ziyade sevdiklerine hasreder. îdare memurunun kalem çıtırdısiyle müdürün öksürüğü matbaa makinesinin dümdarlarıdır. gecenin bakıyye-i huma-riyle biraz sersemce olarak geldiği zaman Ahmed Şevki efendiden başka kimseyi bulamamış idi. Sabahları intişar eden cerideler idarehaneleri en ziyade sabahleyin asudedir.. Ahmed Şevki efendi henüz hücresine girip kâğıdının üstünde daima çıtırdayan kalemini eline almamıştır.Ahmed Cemil’in selâmına mukabele etmeye vakit bulamadan: — gördün mü bir kere çapkını? Bu akşam yine evine gitmemiş!. Görsen. o benim ninnimdir. Muharrirler henüz gelmemiş. yalnız postaya tevdi edilecek olanlar kuşaklanmakta. mahzun edalı bir biçare. ter-tiphanede mürettiplerin telâşa lüzum görmeyerek kasalara dağıttıkları dökme harflerin seri darbeciklerle rjuttarid ahengi işitilmektedir. ihtimal ekmeksiz bırakıp ta kimbilir hangi kahbenin yanında vakit geçirmekte mâna var mı?. Ali Şekib bu iki dosta yazıhanenin bir tarafında hasbıhal esnasında tesadüf ettikçe nükte sarfetmek için iptilâsına uyarak Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki’nin mahleslerindeki müşabehetten «Ahmed efendiler yine birleşmişler. öteden beriden bahsederlerdi. Ahmed Şevki efendi musahabe refikini görünce . Ahmed Şevki efendinin başlıca müntehabı olan lügatlerden biri de «çapkın» kelimesidir. yapyalnız. tütün kokusu henüz matbaanın mürekkep ve ıslak kâğıt kokusiyle meşbu havasını doldurmamış. ne de güzel kadıncağız! Taze. matbaa halkının kaba kaba manalı .» derdi.. matbaanın aşağı katında ağlayıp duruyor. sa-hib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin dizine elini vurarak «hay!: çapkın hay!» demiş idi de sonra da bu gaflet hatasından dolayı zaten kırmızı olan çehresi birkaç gömlek daha kurmızı-laşarak üç dört gün kadar sahib-i imtiyazın yüzüne bakamamış idi.fjs^yafetini takip eden günün sabahı Ahmed Cemil matbaaya mûtadından biraz geç. İkide bir de «Babanı nerede?» diye glen bu çocukla. ben hem yazarım hem o ninni ile uyurum» derdi. Ahmed Cemil Raci’den bahsolunduğunu derhal anladı. Karısını evde kimsesiz. o bitmez tükenmez nâlişiyle kâğıdın üzerinde — ağır ağır yürüyen bir öküz arabası gibi — o daima çı-tırdıyan kaleminden bahsolunsa: «Yok! ona ilişmeyiniz.söylemek istediği şeyi söyleyecek bir adam bulamayıpta ilk tesadüf edenin üzerine atılanlan sabırsızlara mahsus bir telâş ile . sabahleyin şafağı müteakip müvezzilere dağıtılmıştır. Ahmed Şevki efendiye ne vakit kaleminden. Her sabah böyle buluşurlar. gece ceride basılmış. dedi.

. Ahmed Cemil derin bir teessürle dinliyordu. bir de.. bağırırsa yaygaracı denecek. sonra: «Evde bakkaldan veresiye peynir ekmek alırlar. efendi içsin içsin.. bütün gözü yaşlı zevceler için şurada uzun uzun. «Senin her şeyin işte bu adamdır» demişler. Bir gün o çapkını tuttuğum gibi idaresinin penceresinden aşağıya atacağım.» demek ister... Amma neye yarar? îş bu biçarelerin derdine deva bulmakta. Utanmasa aşağıda ağlayan Raci’nin karısına değil. hangi baba ile hangi ananın nazlı bir kızıdır? Pek küçük iken evlenmiş olacak. Ahmed Şevki efendi devam etti: kendisini tecrübe etmeden aile babalığı ne demek olduğunu anlamadan. Bu genç kadın ne yapar? Kocası nerede kalmış?... Ahmed Şevki efendi: . O kadın ağlarsa.gülüşleri arasında ağlayan o kadıncağızı gördükçe içim içime sığmıyor Alimallah!. Nerede kalıyor?. Amma kocasını aramak için sabahleyin başını örttüğü bir matbaaya geliveren kadının muamelesini de süslü bir muamele addetmiye-cekmişiz. Bir ay ya mes’ut olmuş ya olmamış. Tutmuşlar bilmediği bir adama veri vermişler. dayağa müstahak addedilecek.müz’ic ve elîm tafsilâtiyle meydana dökmüştü. Bir aralık Ahmed Cemil’in gözüne bir şey ilişti.. şu genç kadın kimin. Türlü faraziyyat silsilesi ki her biri ciğerlerinde bir başka yara açıyor. merdivenin başında duran Raci’nin çocuğu değil mi?. Bu dereceye kadar düşmüş olmak için kimbilir ne mecburiyetler görmüştür. Bir şey söyleyecek de galiba cesaret edemiyor.» tesellisiyle gitsin cebindeki parayı bir murdar aşüfteye versin. meram anlatamıyor.. böyle bir herif bilirim ki karısı ağladıkça onu döverdi.. cemiyet hayatı içinde göz yaşlarından mürekkep bir ıztırap sahifesi teşkil eden acı bir bahsi bütün. çocuğundan öyle anlaşılıyor. nihayet bir akşam evde küçücük bir çocukla yalnız kalmış... kocası içmeğe başlamış. Kimbilir. İnsan ilk önce karısını döven erkeklerden bahsolunduğunu işitince: «Kimbilir? Karı nasıl dayağa müstahaktır.. Sonra ana baba ortadan kalkmış. kadının kocasına âşık olmasını ilâve ediniz. Nereye gidiyor?. Sonra eve gelince karısının ağlamasına tahammül etmesin.. Ahmed Şevki efendiye göstererek dedi ki: Baksanıza.. ağlasa kıyametler kopuyor.. saf bir büka-i merhametle ağlayacaktı. Belki onbeş onaltt yaşında. Ahmed Şevki efendinin sâde bir talâkatle söylediği bu sözler gözlerinin önünde bir facia âlemi açmış. İşte Raci’nin karısı! Dünyada kendisinden kaçan şu heriften başka bir şey düşünmediği bu sabah şafak atar atmaz gelip şurada ağlamasiyle sabit değil mi?.. Bir de ona sormalı.. yahut o mukaddes vazifenin ehemmiyetini her türlü takayyütten vareste addedecek kadar kendilerinde duygusuzluk gördükleri halde evlenenlerden bahsetti. Ahmed Şevki efendi diyordu ki: — Evet. Evet... hattâ.. Bu gaybubet tekerrür eder olmuş. Buna. dünyada bu adamdan başka kimsesi kalmamış..

Söyleyeceğine. dünyada vaktinden evvel dertle.. Ahmed Şevki efendinin şu suali üzerine genç kadın bütün matemli hayatının karanlık meşakkatlerinden genç sırnaşma çekilmiş bir ye’is perdesi gibi çehresini örten siyah peçenin altında henüz kurumamış kirpiklerini kaldırmağa henüz gençlik gülüşüne bedel ıstırap giryesi silâhı altında melûl ve kesif K> J.. -L . oğlum.Gel bakayım. bir iki sene evvelden alındığı paçaları dizlerine yaklaşan soluk pantolonundan. dedi. Ahmed Şevki efendi refikina bakti. Zaten benim ne demek istediğimi siz pek iyi bilirsiniz. XI 65 duran gözleriyle şu müşfik çehrelere naze-i istimdad tevcihine bile cesaret edemeyerek titrek bir seda ile: Demmindenberi size müracaat edip etmiyeceğimi düşünüyordum. Kadın artık ilk itiraza şu üç dört sözle galebe çaldıktan sonra. İkide birde boynu bükük bir çocuğun gelip babasını sorduğunu da görüyorsunuz. Bak bir kere! İlk kabalık hevesiyle çocuğa şair ismi vermiş de sonra. ne demek istediğine dikkat etmeyerek .. Ahmed Şevki efendi mütalâasını çocuğun yanında ikmal etmek istemedi. Ahmed Cemil’i de bir işaretle davet ederek sofaya çıktı.. değil mi efendim? Zevcimi siz de benim kadar tanırsınız. senelerden beri katra katra ciğerlerine damlayıp her isabet noktasında bir ateş tutuşturan zehirin bütün acılıkları feveran etti. Kadıncağız merdivenin kenarına dayanmış müsaade bekliyordu. pejmürde yapraklar arasında yeni açmış bir gül kadar cana yakın bir çocuk — tereddüd ederek yaklaştı: İzin verirseniz. o. Çocuk — Kırkılmamış lepiska saçlı. Ahmet Şevki efendi kendisine biraz vekar vererek. annem size bir şey söyleyecek.. mihnetle ağlamaya başladığı için hazin bir hayret mânasiyle örtülmüş zannedilecek kadar baygın gözlü... elbette..«. bileklerini örtmeyen yenlerinden anlaşılan soluk elbisesi içinde... Bu gün o çocuğun elinden tutaran gelen annesini görünce bu zavallı kadının ne demek istediği de anlaşılmıştır. Bir şey mi söyleyeceksin? dedi. hemşire hanım?. dedi.. Nedim!.. bir nazar teatisiyle kadıncağızı dinlemeğe karar verdiler. Ahmed Şevki efendi çocuğun elinden tutarak dedi ki: Senin ismin ne bakayım?. ve merasime mahsus sesini takınarak: —• Ne istiyorsunuz. nihayet müraacata karar verdim de şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum.. orada şu mürekkep lekeleriyle simsiyah kesilen . gel!. dedi..

fakat artık... sanki onun masum simasına elemlerinin mersiyesini yazdığı bu çocuktan artık gözlerini ayıramayarak bütün hissiyatını döktü. yüzüğüm. ben bu gün kocam için değil çocuğum için geliyorum. Fakat ben kocamı aramak için de gelmiyorum. Pederimle validem ortadan kalkınca yalana da lüzum kalmadı. eğer kazandığı . Babasını bırakınız!» demek istedim. sarhoşluğundan başka bir şeyle gaybubetini unutturmadığını birer birer döktü.. muhabbet devresinin ilk smeresi daha «Baba» demeğe başlamadan babasının onunla beraber annesini de unutup haftada dört beş gece evin semtine uğramamağa başladığını. eve geldikçe titizliğinden. Mai ve Siyah — F.. Onlar da birer birer gitt\ Tabiî ses çıkaramıyordum. Buna acıyınız.. fakat bütün elem ve ıstırabına gafil ibir şerik olmuş çocuğun mahzun edasına bakmağa cesaret edemeyerek perişan bir lisanla şimdiye kadar kimseye faş olu-namayıp da teraküm ede ede artık havsalasının isti’abına muktedir olamadığı acılıklarını hatırına geldiği gibi salıverdi.matbaa merdiveninin kenarına dayanarak. Kocam daha onların hayatında iken on liralık bir küpemi aldı. zavallı kadınlar. İşte efendim. Bakınız... Dünyada bedbaht bir kadın olmağa katlanmak mecburiyetinden başka bedbaht bir çocuk yetiştirmiş olmaktan mütevllit bir ye’sin bütün şerhi bu nazarda mündemiç idi. bu güne kadar sabrettiğini. O vakit bu genç kadın. 5 Genç kadın burada çocuğuna uzun bir nazarla baktı. zaten gelin ederlerken de pek az şey vermişlerdi.. yalnız son vak’ayı anlatayım. Bir..... bu gün arsız bir kadın gibi beni size müracaata mecbur eden de bu. Biz. annemden bana bir şey kalmamıştı. «Hanım. küpenin satıldığı meydana çıktı. kocalarımızın bizden kaçtıklarını görürüz de ekseriyet üzere kimin için bizi terk ettiklerini de bilmeyiz.. Ah bu nazar!. tesellisini ağlamakta aradığını söyledi. Bir nazar ki çocuğu sanki ağlayan bir buse ile ihata etti. şu babasının bir güler yüzünü görmeğe muvaffak olamayan çocuğu elinden tutup o kadın her kim ise ona götürmek. güya beni Emniyet Sandığına terhin olunmuş diye aldatmak istiyordu. Fakat bilir miyim. O beni aramağa lüzum görmezse benim onu arswnaga mecburiyetim kalır mı?. sonra yavaş yavaş kocasının kendisinden uzaklaştığına vukuf hâsıl ettikçe kalbinin nasıl yırtıldığını. karşısında yüzüne ba-kamaksızın teessürle ve sükûtla dinleyen bu iki şefkat çehresine. Karısından elbette bir sebeple kaçıyor. Geceleri evine gelmeyen erkeğin elbette gideceği bir yeri olmalı. artık tahammüle imkân kalmadı.. yambaşında bu facianın henüz eşhasını idrak edebilecek bir yaşa gelmemiş. Kaç kere niyet ettim. iki altın bileziğim vardı.. her derdini yüzüne baka baka düşündüğü. rikkatten mürekkep bir derağuşun mıknatısı cezbesi içine aldı. Henüz çocuk denecek bir yaşta iken bu adamın zevcesi olduğunu. çocukluğa mahsus tam bir itimat ile olanca hissini ve fikrini ona hasrettiğini. bu çocuk babasına muhtaç bir çocuk. Babamdan. bakınız. o kadın kimdir?. eğer o eve gelmeyecek olursa bu çocuk genç anasının daima ağlayan gözlerinin önünde yavaş yavaş ölecek. Sanki şefkatten.. Evet. mahvetti...

zihninde bir müşkülün halliyle meşgul imiş gibi iki parmağının arasında çenesini sıkıp duruyordu. Ahmet Şevki efendi ile Ahmet Cemil bu facianın karşısında bir hürmet ve merhametle sükût ediyorlardı. «O kâğıtları veremem» dedim. efendim.... kadınlık hicabı ikmale mani oldu. sanki donmuş kalmıştı. Kocamın kâğıtlar dediği bu idi. yahud gsise bile bundan sonra hayat büsbütün cehennem olaca1^. elimden her şey gelir.... ölürken bunları Nedim’e bırakmıştı. ben hizmetçilik etmeğe mecbur olayım. Meselâ buraya gelebilir. ne olur ne MA1 V iÜ olmaz diye dişinden tırnağından artırarak üç tane Demiryolu hisse senedi almış.» dedi. af olunamayacak bir kabahat olduğunu anladım.Ahmed Şevki efendi mümkün değil bu .. Ahmed Şevki efendi.para bir oğluyle bir barısından ibaret olan evini geçindirmeğe kifayet etmeseydi hattâ müteessir de olmazdım. Küpemin.. işte size bunun için ge-iiyorum... Nihayet genç kadın başını kaldırdı: — Kâğıtlar henüz bende. Birkaç günden beri galiba parasızlıktan olmalı — her vakitten ziyade hiddeti vardı.fakat bu paranın kazandıklanyla beraber başka birisine sarf olunduğunu hissediyorum. Çapkının . çocuğu böyle bırakmağa babası razı olabilir... Ben nasıl olsa geçinirim. Evin içinde sanki bir şey arıyormuş gibi bir hayli dolaştı. bundan sonra göz yaşlarını zaptedemedi.. «ya öyle ise ben sana gösteririm. bir evde yemek pişirmek. çocuğum için bunlum hepsine katlanırım.. ve. ben ölürsem elinde kalacak olan şu tek kuvveti artık bu adamın eline vermek bir hıyanet. sokakta kolu kırık bir çocuğa.. ona haftada beş on kuruş verebilmek î#n. sonra biraz tereddütle. Dikj... biraz hicap ile ve söyleyeceği şeyin refikince de tasvibe mahzar olup olmıyacağını anlamak iştiyomuşcasına Ahmet Cemilin yüzüne bakarak dedi ki: __ Eğer merakınız yalnız çocuktan ibaretse onun elbette bir kolayını buluruz.. Nihayet her şey bitti. o vakit üzerime hücum etti. sonra bir aralık önüne dikilerek: «Nedim’in kâğıtları nerede?» dedi. Matbaa da bir mektep değil midir? Burada muharrir efendilerin herbi-rinden iki söz öğrense âlim olur gider. Fakat* “çocuk ne yapsın.....§ dikmek. Genç kadın ikmal edemedi. fakat onu ileride uşaklığa mecbur olmaktan kurtarmak lâzım değil mi?.. ne olur hizmetçilik de ederim.. fakat ‘ “ben nasıl razı olurum? Okumak lâzım. bir müddet öyle hıçkıra hıçkıra ağladı. satılacak aı™ük bir ‘şey kalmadı. çocuk?. Ahmet Cemil —¦ bir ceridede sefaletten intihara mecbur olmuş bîr aile pederine.. fakj^t o vakittenberi eve gelmiyor ve gelmiyecek. yüzüğümün filân gitmiş olmasına ehemmiyet vermediğim halde çocuğun dünyada yalnız şu kâğıtlardan ibaret olan servetini. Zavallı babam. meza-nstanda on beş yaşında verem bir kızın kabrine tasadüf etse dünyaya küsmek hassasiyetinde yatırılmış olan bu rakik şair—şu feryad eden şiirin hüznüne karşı mephut olmuş.

O Hüseyin Nazmi ile bahçede geziyordu. *** Ahmed Cemil yazıhaneye teveccüh etmek üzre iken merdivenden birisi çıkmakta idi. o bahsi kapaynız.hangi mektebe gönderebilirim ? Mahalle mekteplerinden birine göndermekle maksad hâsıl olsa! Kocam. elbette bir kere babasına da söylersiniz.er-keklerin bazı gaflet zamanlan olur ki bir müddet vazifelerini terk etmelerine sebebiyet verir. dedi.. ne kadar müsvedde filân bulursan toplar. ne lüzumu var?. Sanki bu kelime ağzından biraz ^wel söylediği sözlerin hülâsası gibi düşmüştü. Hüseyin Nazmi o vakit kızmış «senin yaşında çocuklar . Ben çıkmazsam «Gencine i Edeb» de çımayacak. ben. Çocuğum hakkındaki merhametinize teşekkür ederim.gece derslerin varsa talik e-derek . zevcinize gelince: O mühim bir mesele. yahut daha doğrusu büyük bir tenbellik beni evden çıkarmıyor.. Kadın Nedimin elinden çekti: «Tekrar teşekkür ederim. Son defa olarak ne vakit görmüştü? Bir ay kadar oluyor. Lâmia’ya ne vaadetmiş?. Diyordu ki: «Bir haftadan beri inmiyorum. Başını çevirdi.hususiyle anası babası hayatta iken .kelimeden vaz geçemezdi . Bu yaşta bir çocuğun . çocuğumun zamanı boş geçirmediğine emniyet hâsıl ettikten sonra her şey yapabilirim. Ufak bir nezle. ne isterse yapsın.zekâsı gözlerinden belli. Bu Lâmia idir çember çevirirken üzerlerine gelmiş idi. değil mi» dedi..bizim idareye uğrarsın. Katiy-yen hatırına gelmiyor. başımın ucunda «unutmasın» deyip duruyor. Dalgın dalgın yürürken arkalarından bir şey çarpmış idi. Ahmed Cemil bir ay evvelki günün bütün teferruatını zihninden tekrar geçirmek istedi.. o. efendim. fakat. annesinin gözlerinde neşve veren bir gülüş görmemekle çocukluk sevinci masum çehresinde donnuış olan biçare çocuğu yavaş yavş çeke çeke matbaanın merdivenlerinden indi. Ahmed Şevki: — İşte!.. Bir şeye dair konuşuyorlardı. bu akşam bana gelirsin: Şu işi başka birisine de havale debilirdhn. Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki efendi uzun bir merhamet nazariyle şu f acia— zihayatı takip ederken gözleri daima yaşlı olan bu talihsiz genç kadın.... Hüseyin Nazmi kendisine bir tezkere göndermişti.. Hüseyin Nazmi-nin uşağını gördü... Bir küçük dikiş makinası bir kadınla bir küçük çocuğun yaşamasına kâfi değil midir? Matbaanın şu tenha saatinde merdiven başında cereyan eden bu muhavere artık bitmeğe yaklaşmıştı.. Kadın atıdı: Rica ederim.» Kurşun kalemiyle bir buruşuk kâğıda atılıvermiş olan şu perişan sözlere bir de küçük zeyl vardı: «Lâmia’ya bir şey vaadetmişsin. onun için bugün matbaada işi bitirdikten sonra . fakat yalnızlıktan patlıyorum gel de biraz gevezelik edelim.» Uşağa: — Peki! dedi.

isterseniz yarın akşam. Said de Saib’i taklit etmiş olmak için — merdivenleri yıkarcasma atlaya atlaya çıktılar.çember çevirirler mi?» demiş idi de Lâmia istihzalı lâtif bir göz kırpmasiyle «pencerede oturup da şiir mi söylerler?» demiş... fikrinde yalnız bir sual bütün örtülü hâtıraları tırmalaya tırmalaya tekerrür ediyordu: «Ne idi acaba?» Pencereden sokağa bakmakla meşgul olan Ahmed Şevki efendi birden döndü: İşte Said’le Saib geliyor. Öyle bir asılıyor ki!. dedi. Sıvışıncaya kadar... Ne diyuğ?. Sonra baktık ki oradan kaldırmak mümkün değil. Said ikmal etti: O siyehnûr çe§m-i efşan Ahmed Cemil gülerek: ¦— Aferin Raci! Epeyce taze renk göstermeğe başlamış! dedi. karı Reciye ne nazlar. yarım yamalak türkçesiyle Raci’nin gazelleri için: «Ne diyuğ?. ne cilveler yapıyor. Saib’le Said — Saib havadis vermek için.. orada murdar. Hele karıyı görseniz.. muhteriz kahkahacıkla istihzanın rengini takviye etmiş idi. Ahmed Şevki ile Ahmed Cemil bakıştılar. Şimdi!. Yazıhanenin kenarına oturdu. fakat bu tercüme mihaniki bir iş kabilinden fikrini işgal etmeksizin yürüyordu. ne idi.. istedikleri iki sütunu tercümeye başladı. akşamı beraber geçirmişler olmalı. Ali Şekib baş-mürettibi çağırarak merdiveni çıkıyordu. ben Erenköyü’ndeyim. işte Ahmed Cemil o vakit bir şey vaadetmiş idi amma ne idi. . Ya Raci’nin hâli! Karının yüzüne baygın baygın bakıp gazel söyleyişini görseniz.. bir de.?. Saib’den o kadar nefret ederdi ki ne vakit ona lâkırdı söylemek lâzım gelse ağzıyle söz söylemeği tenezzül addederek burnunu konuşma vasıtası ittihaz ederdi: —¦ Ooo! Biz onu Palais de Kristal’de bıraktık’.. tefrikaya iki sütun lâzım. dedi. İçti sızdı. Saib Ahmed Şevki efendiye sordu: — Raci gelmedi mi? Ahmed Şevki efendi burnundan cevap verdi... Saib’in hikâye bakiyesi gürültüye karıştı.. Ahmed Şevki efendi Ahmed Cemil’in kulağına eğildi: Bu akşam Palais de Cristal’e gidelim. Rari’den haber alırız.. kart bir karıya tutulmuş.» dedikçe biz Said’le kırıştık. İri bir Alman. hay şeytan hay! Bunu unutmakta mâna var mı? Ne idi yarabbi.. Baş mürettip bu düşünceye fasıla verdi: — Beyefendi.. dün akşam karının gözlerine bakıp bakıp da bir beyit söylüyordu: Şule i handerizi zühre midir Saib aşağısını tahattur edemiyordu.... Dur bakayım.. bizi de salıvermek istemiyor.. Görülecek şey... Ahmed Cemil refikinin fikrini anladı: Bu akşam kabil değil..

Köşkün yanma gelince parmaklığın arasından Lâmia’nm yine çemberi önüne katarak bahçenin dar yollarında koştuğunu gördü. Lâmia’nın elinden çember kaçtı. Zili çekti. çemberiyle değneğini aldı. İki arkadaş küçüklükten beri hissiyat ve efkâr teşrikine o kadar alışmışları ki yekdiğerinden birkaç gün iftirak etseler mânevi tamamiyetlerine nakısa gelmiş zannederlerdi. Ahmed Cemil bu hiddetin lâtife ile önü alınabileceğine hüküm vererek: Şimdi o’ şey alınmadı diye kapı açılmayacak mı ? Lâmia kapının düğmesini çekti. Hüseyin Nazmi kütüphanesinin penceresinde idi: Bu vakitte mi gelinir? Sabahtan beri seni bekliyorum. Ahmed Cemil’in önünden bakmayarak geçti. kıpkırmızı oldu. Hüseyin Nazmi hemen her gün sabahley’n «Mirat-ı Şuûn» idaresine uğrar. değnek bir yana fırladı.. Lâmia’ya vaadettiği şeyi tehattürden ümidini keserek vapura binmişti. buluşmak ihtiyacına uymaktan hâli kalmamışlardı. işini istical ile bitirdikten sonra «Gencine-i Edeb» idarehanesine uğramış. hiç olmazsa ayda bir gecesini Erenköyü’nde geçirirdi.. Başka kim darıldı?....kapladı.. bir kelime bile ilâve et-miyerek koştu. Haniya benim şey?. Hep zihninin içinde bu vardı: Acaba ne idi?. ¦— Tamam. . 7 : Ahmed Cemil. Kendi kendisine: «İş fena!» dedi.. Ahmed Cemil refikini iki gün görmese Umûr-u Şehbenderi kalemine yahut «Gencine-i Edeb» idarehanesine baş vurur. dargın bir sesle: Hem vaadediniz de hem sonra ne diye sorunuz?.nıaktan. Hüseyin Nazmi ile uzun çocukluk arkadaşlığı neticesiyle aralarına ne kadar fasıla gelse yine zeval bulmaz bir yakınlığı vardı ki buna hiçbir sebeple sekte geleıvxcitı. Ne? Lâmia derhal darıldı. kapıya koştu. bütün müsvedatı toplamış.ı. Ahmed Cemil’in.*** Lâmia’ya vaadettiği şeyi tahattur edemeyecek olursa..p ıın^auuuaiı uır sene uaaue un uuu’i aıa... bir de sen darüsaa! Bari geri döneyim. küçücük çehre-i ne-şatmı bir dargınlık bulutu .

Hüseyin Nazmi ihtisara başladı. müsceddeleri Hüseyin Nazmi’nin önüne döktü.Lâmia’nm hiddetini görme. Hüseyin Nazmi dudakları arasından: *¦’ — Şımarık! dedi.» demişim.» dedi. Az kaldı kapıyı açmıyordu. *”” Tâ bahçenin bir köşesinde sarmaşıklarla loş küçük bir •kameriye vardı.. Sonra ilâve etti: —-.. O vakit iki arkadaş birbirine baktılar.» Ahmed Camii yerinden kalktı. Ahmed Cemil «Fıçıya binsin de Sakinamesini orada okusun» diye mırıldandı. çünkü «Kiysu-i müşemmeş.. hususiyle daima beraberinde yaşadığı bir adamın bu suretle aleyhine kalem yürütmek için bir insanın muaşeret zarafetinden bu derece mahrumiyetine taaccüp ettiler. bilâhare tetkik olunmak üzere bir iki müsveddede ayırdı. gösterilmiyor. Ahmed Cemil diyordu ki: . Hüseyin Nazmi birdenbire «Vay! burada da sama tariz var.. Mektup sahibi manzumeyi kelime kelime mûtarıza içine alarak herbirisine söyleyecek bir söz. İmza okunmuyor. Şimdi de başımıza «Bir fırka-i muhayyile» çıktı: «Bin üç yüz dokuz sene-i hicriyesinin şehr-i şabanımn on yedinci gecesi saat altı buçuk raddelerinde Edirne kasabasının cihet-i şimaliyesinde kâin. Şu insafsızlığa. Bir gün âmal-i erbaaya dair bir makale gelse taaccüp etmeyeceğim. Bunlar ben miyim? Ne için?.. Ahmed Cemil fesini bir iskemleye attı.... «Ben miyim?» Bu mirî belâhet-semir. senin o geçen nüshadaki «Ezhar-ı bekâret» manzumesine bir alay teşniat.. Ahmed Cemil için sarf olunmamış tahkir..IKır içeri girme de bahçede oturalım..» demişim. bu şair-i zülüfdar garâibdisar. ikisi beraber okudular. bu herzevekil pozuna-misil.. Hüseyin Nazmi zarflan birer birer boşaltmağa başladı: —. Tarsuslu Zaraifizade Abdullah imzasıyle bir gazel: Nâr-ı aşkın içre ey malum senin Ahmed Cemil: — Ateşe! dedi. yürüyüşüne bile tariz olunmuştu. Öyle şeyler demişim ki görülmüyor.. Ahmed Cemil okudukça «Aman ne kariha bolluğu! ne vicdan genişliği!. Vay!..» Sen böyle hepsini okumağa kalkışırsan işimiz var..» demişim.... Birden Ahmed Cemil: — «A. oraya gittiler..» diyor.... ibzal edilmemiş tezyif kalmamıştı. bu yazı bizim Raci’nin.. sepete atılacak müsveddeler teraküm ediyordu. Al sana arzın küreviyetine dair bir makale. Saçlarına.. çünkü «Pervaz-ı nigâh emelim. dedi. Bir aralık bir kâğıt için «Koca şair!. oturgeımış mektupları. Çünkü «tâbiş-i lerzen-de. şu halde ben bütün bu sayılan şeyler imişim.. Saki-namesi dere olunmamış diye küplere binmiş!» dedi. Risaleler mektep kitaplariyle mektep çocuklarından kurtulamayacaklar. gözlerine.... «Bakayım!» dedi.. eserleri gözden geçirmek istediler.. o münasebetle şaire hediye edilecek bir hakaret bulmuştu.

. sonra Hüseyin Nazmi’nin karşısına oturarak bu kelimenin ihtiva ettiği şüpheyi tefsir etti: wyic LWSliye UZ.. bu tabiî nıeyelâna.. Hüseyin Nazmi arkadaşının teessürle söylediği sözleri dinlerken gülüyordu: Ne kadar hassassın! dedi... içlerinde taş atan. Çünkü herkes gülmek ister. Bugün . Bu. Sabahleyin kapışan kapışana.. o kadar. bağırırlar.. hayâsız çocuklardan başka şeyler değildir. hergün sütunlarından bir çoğunu ötekinin berikinin yazdıklarına. Bence halk nerede gürültü oraya teveccüh eder. Elbette. Hiç mahalle çocuklarının oynadıkları bir viranlıktan süslü bir bebek gibi küçük bir kız geçerken tesadüf ettin mi? Bütün o arsız çocuklar o küçük kızın zerafe-tine karşı duydukları bir kıskançlıkla birden nasıl tutuşurlar. Mütalâanın bir kısmı doğru. O küçük bebek gibi ağlayarak eve mi kaçacaksın? Emin ol ki pencerelerden seyredenler için o çocuklar arsız... nasıl arkasına düşerler. O istihzalar ayniyle mudhik resimlere benzer ki ¦insanı bir müddet güldürür. o başka bir mesele. haz etmiyormuş.... luıuutt mem ki hakikat senin dediğin gibi olsun.. tezyiflere uğrayanların haline acımaktan ziyade gülmek hissini ilâve edersen bugün bizim etrafımızda bağıranların ne yolda bir aksi şada hâsıl ettiğini anlarsın. Çok safderunsun. insanlarda istihzalara. fakat istihzaya hedef olanın kıymetini tenkis etmez. etrafına toplananların onda dokuzu güler. Bak. Ahmed Cemil: — Acaba? dedi. fakat halkı güldürmeğe çalışanlar işte o bir alay soytarı olmaktan başka bir ehemmiyet alamazlar. hattâ güzel esvaplarının eteklerine sarılan azgınlar olur.. Bizi anlamıyor.Lâkin ne sebep var.. İşte senin yazıların mutbuat sahasından geçerken bu yolda haset yaygaralarına tesadüf ediyor. Cemil!... fakat meselenin esasını yanlış telâkki ediyorsun. yahut bizim iyi şiir söylemediğimize halkı ikna etmekle kendisinin şair meziyeti iki kat mı oluyor?. Ben şiir söyleyecek olursam onu susmağa mecbur mu etmiş oluyorum? Ondan hakk-ı teşaürü selbedecek bir kuvvet mi var? O da söylesin. insanlarda tabiî bir histir. tezyiflerle dolduran «Mâkes-i Zaman» ne kadar satılıyor. tahkire delâlet eder kelime varsa toplayıp da Raci’nin yüzüne fırlatmaktan meneden bir şey var mı?. bunu mutlaka söylemeği bir vazife addediyorsa tahrike neden lüzum görüyor?. îşte asıl farkınız da o değil mi? O tahkirleri icradan seni meneden bir şey var ki onda yok. Halk güler ve gülmekten haz eder. tarizlerle. Hakkın kimde olduğunu aramakla iştigal edenler çok mudur zannedersin? Matbuatta taarruz erbabının eline geçenler tıpkı sokakta çamura düşmüş bir adama benzer.. söven. Ben onun söyledikleri için bir şey diyor muyum ? Ben ona tahkire benzer bir şey yapıyor muyum? Beni bir lügat kitabından ne kadar şetme. bu adamın şu muannit ısrar ile senin ve benim aleyhime bu kadar musallat oluşuna ne sebep var? Kendisine bunun için para mı veriyorlar.

. bah. bir katra girye ile netice bulsun. Ah!. hafif bir hava bu uzun sıcak günden sonra sahralardan kalkan akşam buğuları üzerinden hafif darbeciklerle kanatlarını silkerek geçı“yor. sabahtan beri güneşin bu sahranın üzerinden çektiği çiçek kokularını şimdi tekrar arza serpiyordu....^ Bir aralık Hüseyin Nazmi: Karanlık oluyor. Daha sonra ümit güfleşi o kırılmış kalbin emel enkazına hazin bir veda nazarı ile süzülüp gidiyor: O vakit neticenin kara bulutları. İşte eser bu idi. dedi. o saf ve taze ruha hayatın ilk mihnetleri yavaş yavaş sokuluyor.. Hüseyin Nazmi’nin herşeyi soğuk kanlı tetkik etmekten ibaret olan felsefesine iştirak edemiyordu. . takdir edilmemek endişesi olmasa..yapacaklar? Ahmed Cemil’in o mahut eser dediği. beyninin içinde bir çocuk kabilinden yaşatıp bü-lyüttüğü.. Hayat mübarezesi. artık gözlerim bulandı. bir suret veremiyordu.. sonra dedi ki: Ah! bu anlaşılamamak. o vakte kadar görülmüş olan şeylerin hiçbirine benzemesin. her dakika işleyip süslediği eser idi ki bunda çocukluktan beri okuduklarından aşılanmış şiir zevkini tatbik etmek isterdi. Ahmed Cemil dudaklarını büktü.. Bu eserle öyle bir şey yapmak isterdi ki. Ya benim o mahut eseri bitirsem de çıkarsam ne olacak?. cevap vermek istemedi. O şeye zihninde mümkün değil bir şekil. hayata bir ümit incilâsiyle açılıyor.. Ahmed Cemil’in gözleri o küçük pencerecikten ayrıldı. onun sevda dudaklarının temasından tutuşmuş bir bahar sabahı. senelerden beri yazmak istediği. bir şey ki. güya semanın bakir sinesine güneşin busesinden.. ne dediğini anlamamış gibi dalgın bir na-jzarla baktı.takdir ettiğimiz bitr adamın o yolda tuhaf bir resmini görsek hangimiz gülmeyiz? Fakat o resme gülmüş olmaktan dolayı o adam hakkında fikrimize hiçbir tebeddül gelmez.. Bugün üç dört tane ufak tefek manzumecikler için feryat edenler o vakit o koca bir cilt dolusu yeniliği görünce ne . Zihnen tertip ettiği esas pek sade idi: Bir taze ruh ki. Fakat sonra yavaş yavaş âfak yanmağa. etrafa bir ateşli havasının baygınlıkları yayılmağa başlıyor. arkadaşına baktı... son ziya bakiyeleri bir tarafta küçük bir bulut parçasının kenarına oyalar talik ediyor. Hüseyin Nazmi mai kurşun kalemiyle risalenin matbaa müsveddelerini tashih ederken onun gözleri kameriyenin sarmaşıkları arasından yer yer açılmış aralıklardan birer zümrüt pencere buldu/biraz iskemlesine yaslanarak gurubun bir esmer -ve şeffaf tül gibi semanın ipek sathına gerilen gölgelerine daldı.s burada bitmiş gibi göründü. güneşin son demlerinden çıkan bir nefes gibi serin. bu eserle Ahmed Cemil beşer hayatını yazmak istiyordu: başından sonuna kadar bir şiir ki bir tebessümle başlasın...

.. Farisînin hazain-i servetinden tezyine başlayınca o mahut vezni muhafazaya nasıl imkân görülürdü.Ne vakit buluşsalar Hüseyin Nazmi’ye bundan bahsederdi. vezin hakkında bitmez tükenmez nazariyelerini anlatırdı. Bir çok parçalarını yazmış. Fakat lisan Türkçelikten çıkınca... feûlün» vez-niyle melûl bir edada . O ahengi husule getirmek için bizim elimizde manasız bir hece vezni yerine haddizatinde bir musikiden ibaret bir vezn-i mutrip varken ne için nazmımızın eczasına dikkat ettiğimiz gibi miş-vannda da ahenk ve veznin şiirin ruhu ile hemdem olmasına dikkat etmeyelim?. düşündüğünü kalemine tersim cttiwmpTnpirj-o^ nıı’jt<v”^iit h. zihninin içinde müşevveş hayaller gibi uçuşan müphem renkleri zaptedebilecek bir alete malik olmamaktan rnünbais bir fütur ile âdeta hayatından bezer... derdi..r yeis ilp her yazdığı parçadan sonra^o narcava veremediği ruhim Tna... Fakat istediğini yapamamaktan. akışının ifadesine. edasının hissine ne için vâkıf olmamalı. onu yazarsa — bir gün Taksim bahçesinde arkadaşlarına itiraf ettiği gibi — artık hayatta vazifesini ikmal etmiş kıyas edecekti. bazan aczini lisana atfetmek ister. veznin musikisinde hüküm sürmek lâzım gelen ahengin mânası.tepnini tutardı. iktidarını hissinin dûnunda bulduğu için kızar.. Fakat o mânayı hissetmek.. Meselâ hazin bir parça «Feûlün. Hele vezin için kimbilir ne kadar tezyiflere uğrayacağım. fakat bunu ne için anlamamak ?. Bütün hayatta ümidi onun üzerine müpteni idi. bundan hâsıl olacak tesirin ruh üzerinde ne kadar kuvveti olmak lâ-zita gelir. Sözünün bu noktasına gelince kendisini kaybeder.. Bizim veznimizin musikisine. Garblılarm hareke-i musikiye dedikleri uzun hecelerden Türkçe mahrum olduğu için Türkçeye hece vezninden başka bir ahenk olamazdı. Türkçemizde de böyle şeyler meselâ Fran-sızcadan daha güzel yapılırken yazık ki yapmıyoruz. yahut vukuf iddia edip de bundan ne için istifade etmemeli?.. yahut hafif bir esası ağır bir veznin sakil seyelânma terk etmek vezninin musikisine karşı nasıl bir duygusuzluk ise muhtelif esaslardan mürekkep uzun bir manzumeyi yalnız bir vezin ile söylemeğe kalkışmak yine musikiye karşı öyle bir 77 II anlamamazlıktır. feûlün.. Kendi kandisine küser. Ah! Bir ke-o esere bir vücut verebilse!. o ahengin yeknesaklığından husul bulacak ezayı ne için alamamalı? Garbin manzumelerinde evzanm değişmesinden hâsıl olan ahengi görüyoruz. Bugün Hüseyin Nazmi’ye diyordu ki: —• O yeniliklere çıldıracaklar. Şimdi benim eserime vermek istediğim musikiyi düşün. hissettikten sonra tatbik etmek lâzım. Şimdi bir şiir söyleyiniz ki. Bu eserin âdeta hastası olmuştu.. Buna mukabil. Heca veznine de bu hizmeti ifa ettirmek mümkün olamzadı. Bizde bu cihete dikkat edilmiş mi ? Bir satır vezin ile mersiye söylemek. arkadaşına okumuştu. Arabînin. Eğer bu yenilik herkeste bir iltifat meyli hâsıl etmezse. Beş yüz beyitlik bir manzumeyi muttarit bir vezin üzerine söylemekten tevellüt edecek ruh yorgunluğunu....

feryat keli*-* meşinin yırtıcı ahengini pek iyi^duyuyonım7Insanda_ bu duyuş zevki olduktan sonra meselâ: «bâhr-i sükunperver»ı diyemez. Ahmed Cemil bu gidişle bu akşam bütün edebî mecellesini bir kaç yüzüncü defa olarak arkadaşının önüne tekrar döke-1 çekti.. \Bilmem herkes hisseder mi? Fakat ben meselâ nâl:ş_kelimesinin mahzun edasını.. mefailün. ine ine son nefes bir musiki inlemesiyle bitsin. feilâtün. Hüner musikiyi yeksaklıktan değil. Ahmed Cemil devam etti: Musikide yapamadığımızı bari nazmımızda yapalım. yine yavaş yavaş. daha sonra «müstef’ilün. «An ve “TS M. şiddetin en yüksek tabakasına kadar çıksın.. Bu yolda yazılmış bir manzumeyi tasavvur et ki vezinlerin taşkın dalgaları üzerinden atlaya atlaya akıp giderken birden yorgun düşmüşçesine ağır ağır sürüklensin. ferhenk. fakat bir ittırat içinde zevke tevfikan icra etmek bize ait bir muvaffakiyet. «Jenk. Sonra tekrar bir feveran ile taşsın. veznin kasırgasıyle yükselsin. Yirmi tane yeknesak suzinak şarkıyı okumaktan. bizde _en dikkat edilecek şeyler ihmal edilmiş de edebiyatımızda çocukça oyunlar için hayatlar sarfolunmuş. müstef’ilün» ile bir sükûn. Kafiyenin terüp tarzını sırf zevkle.sürüklene sürklene gidip dururken sonra «mefailün. Hattâ bugün yeni şiirin ruhunu anlayamayanlar da kafiyede bir ta-savut mânası olabileceğini düşünebilecek var mıdır acaba?. dinlemekten duyduğumuz yorgunluğu hiç olmazsa nazmımızda kaldıralım.. Helejçafiye^ Gariptir. sonra vezinlerin musikisine de o7 tebeddülden gelen ahengin mânasını ver. renk» kafiyesiyle kaside söylemek için efkârı tasavvur edilemeyecek tazyiklere ve ivicaelara uğratarak. sanki mızrabın bir hiddet çimdiği kabilinden tek bir «ulun».. Hüseyin Nazmi’nin tebessümü biraz daha genişledi. o halde kafiyesiz nazım söylensin. sonra meselâ ara yere girivermiş bir ıstırap şuhkası. yükselsin. Hele kafiyelerin mûtad tertibine hiç aklım ermiyor. işte yarının nazmı ‘/feeııcejçejamelerin mavzu manasından başka bir de — nasıl iâbir edeyim — şada mânası vardır. bahr kelimesinin o bir harekede toplanan üç kuvvetli harfinden hususiyle sonundaki tesadümünden hâsıl . bir nazım feveranı. pervaz kelimesinin tayaran meylini. A t VB SİYAH in» kafiyeli seksen beyti birbirinin arkasına sıralamaktan kulak için lütuf mu îıâsıl olur kelâl mi bilemem? Hele gazellerde matladan sonra gelen müfretlerde madem ki nazmın arasına kafiyedar olmayan kelimeler sokarak samiayı tahrik etmek tecviz ohınuyor. muhtelif makamat ve usulün insicamından istihsal etmektir. bir ifade hiddeti. failün» vezniyle bir hissiyat tuğyanı. O muvaffakiyete bir de kafiyenin tasavvut mânasını ilâve et. o kafiyede bir kelimeyi kasideden mahrum etmemek için türlü mâna garibelerine mecbur olarak müşkülâtı hayret verecek bir külfete katlanmışlar da kafiyenin ahenk mânasını düşünmek akıllarına gelmemiş..

şişiyor.. sonra mutantan bir kafiye di-^ ğer bîr beytin mâna haşmetine müdebdep bir karar versin. köşkten bir ses işitildi: Ağabey! yemeğinizi göndersinler mi? Göndersinler!... Hüseyin Nazmi kameriyenin sarmaşıkları içinde daha kesif duran karanlığın arasında gözleri dalgın. çünkü derya Tielimesi de sakin. Hakikatin daima hülyanın dununda kaldığını bilirdi. onun için o söyledikçe Hüseyin Nazmi vicdanından hafif bir sesin: «Zavallı çocuk!» dediğini işitiyordu. endişe ile dolu bir vaziyette arkadaşına bakıyor. belki Ahmed Cemil bu kadar hülyalara esir oldüğil için. bahçeninbütün sahranın. dedi. Birden. Tamamen tahattur ediyordu: O vaadettiği şeyi bir gün şakirdi Muzaffer beyde . onda da bir sükûn var ki sıfatı sıfatın mâ-5 nasmdan ziyade.. Ahmed Cemil. nağmeler serpsin/ sonra o şiirden bütün hayîde teş-. izah ediyor. Müsterih bir nefes aldı. sonra netice vermek istedi: Şimdi düşün! Melûl bir beyit hazin bir kelimenin üzerinde sakin bir vakf ile bitsin. semaların üzerinde dalgalanan sislere dalmış düşünüyordu.. Ah. MAİ VE SİYAH 7S Şimdi büsbütün karanlık olmuştu... f bihler. Arkadaşını dinledikçe kalbinde merhamet hissi duyuyordu.v_ _ Ahmed Cemil artık mütemadiyen söylüyordu. yahut bahr-i pür huruş.. Sanki bahr kelimesi de o sıfatla beraber taşıyor.. iki arkadaş biribirini birer nıütekâsif gölge şeklinde görünüyorlardı. o eser yazılıp da intişar ettiği zaman Ahmed Cemil büsbütün başka bir adam olacak! Öyle zannediyorum ki iştihar perisi gelip makhur.. Nazmi. mağlûp ayaklarımın altına atılacak: kendimi birden yükselmiş göreceğim. o zaman: «Ben bugün şu toprak parçasının üzerinde birisiyim!» diyebileceğim.. bütün o köhne cinasları çıkar. Lâmia’nın birden sesini işitince hiç düşünmediği halde birdenbire aklına gelivermişti. Neyi buldun? Ahmed Cemil cevap vermedi.4âte_b_enim eserJ. Ahmed Cemil birden kalktı: — Buldum.. bütün şiir bir yandan veznin ahengine nefsini teslim ederek dalgalanırken kafiyeler öteye beriye müterennim zamze-meler.olan tasavvut şiddeti ister ki bu kelime bir sert mâna tasvirinde kullanılsın: Meselâ bahr-i huruşan. fikri o mâruf zeminlerde bocalamaktan kurtar .. Ne için? Bu merhametin mahiyetini pek iyi takdir edemiyordu. Ahmed Cemil. zavallı Hû* şeyin Nazmi’ye. İkisi de sustular. ¦ sükût edince Hüseyin Nazmi cevap vermedi.. bu uysal muhataba bütün şahsî fikirlerini dinletti. değil mi? Buna mukabil «derya-yı sakin» derim.

«.. Ahmed Cemil şu güzel oyuncağu. mük’abları altı suretle tanzim etmeli ki o altı levha hâsıl olsun. Her uğradığı dükf kâna böyle üç satırlık tarif ile mi soracak?... uatta gözünü çevirip bakmasın. piyanosunun iki tarafındaki mumlan söndürdü. Güya piyona çalacak. Haydi.görmüştü..n istediğini çal. öyle somurtmağa çalışma. ne zaman? dedi. artık öteden beriden bahsediyorlardı. odaya evvelâ Hüseyin Nazmi girdi. O vakit Lâmia’ya yalvardılar: «Bu kadar naz neye iyi?. bir • aralık Hüseyin Nazmi dedi ki: Eserini bitirirsen sana burada bir ziyafet vereyim. İstiğnanın bu derecesi de fazla. işte mumları yakıyoruz. Haydi bakalım. siyah saçlarla dalgalanan küçücük başını uzattı. Odanın en uzak bir tarafına gitsin.. haydi. Fakat bunu nerede bulacak? Muzaffer beye Paris’ten gelmiş. °kursun.. bu mük’ablarm altışar tarafına altı levhanın kesilmiş parçaları yapıştırılmış. Lâmia dadısıyle beraberdi. zihnen kendi kendisine tasvir ediyordu. Öğrendiğin parçalar bunlar değil mi? Kend. Utanmakta ne mâna var?. O da şöyle bir tarafa çekilir... haydi yanma çıkalım da seni barıştırayım. pancurları açık bir odasından bir gürültü toptu.. İşte şurada pencerenin kenarına otursun. bak bak gülüyorsun. Hüseyin Nazmi’nin bir işareti üzerine dadı çekildi: Nereye gdiyorsun.. Sen o gürültüyü bırak da bize bildiğin parçalardan çal... Lâm’a hırçın çocuklara mahsus bir hareketle döndü: Mümkün değil! dedi. Ahmed Cemil’in güya bu sualine cevap veriyormuş gibi köşkün yukarıdan. mini mini sanatkâr iskemlesine geçsin. neşretmeden evvel bir kere kendin .» .1 var.. Yemek yediler. istediğin adamları davet et. Merdivenlerden yavaş yavaş çıktılar. kapağı çekip kapıyordu. Sonra kameriyenin ortasından sarkan fenerlerin delikli kaidesinden yemek tepsisinin beyaz örtüsüne dökülen oynak ziyaya dalarak: Kimbilir. dadı? Biz geleceğiz. Ahmed Cemil:: Teşekkür ederim. Lâmia sana gösteriş yapıyor... Zaten onlar ne kadar çalabileceğim bilmiyorlar mı?.. Sonra yuvarlak iskemlesinden atladı. Ben de senin yanında yapraklan çevireyim. dedi. Ahmed Cemil yetişti. Ağabeyimin yanında her vakit çalmıyor mu? Yabancı olarak bir Ahmed Cenv. Hüseyin Nazmi dedi ki: . Bir kutu ki içinde tavla zarları şeklinde fakat oldukça büyük mük’ablar var. işte gönlün oluyor.

. olan şu çocuğa artık müfred hitabını ayıp bulmuş. dedi. Lâmia’nın musiki mecmuası piyanoya her yeni başlayan çocuklara muallimlerin tertip ettikleri hemen daima az çok yekdiğerine benzeyen silsilei meşaidden ibaret idi. Bir genç kızın duası. Omuzları.. oturdu. Aşk serzenişleri La fille de madam Angu’dan kolay bir polka.. Beni dışarıda farzet. yapamamak korkusundan mütevellid bir heyecan kalbini sıkıyor. dudaklarına hafif bir tebessüm. Nihayet dudakları deminden beri açılmak isteyen tebessümle büsbütün tezehhür etti... küçücük parmağiyle şu mütehakkim emri teyid etti. gözlerini bulandırıyordu.»^a. Ahmed Cemil: İşte gidiyorum.. fakat ezber çalmıyormuş gibi gözlerini de ayırmak istemeyerek sekizliklere yetişemeyen minimini ellerini f Mislerinin üzerine bıraktı. Pencereyi gösterdi. — Cümlesinin sonunu tas-hihen tekrar etti — Farzediniz. başı bir dakika evvelki red ifadesinin şiddetini kaybetti. Carnavale di Venezia’dan sade bir ariette. omuzlannın küçücük hareketleriyle. utanının!» diyordu.... Lâmia dudaklarının arasından hafif bir istihza ile: Farzediniz!... Karşısındaki notada işaretler gözlerinin önünde iki taraftan titreyen mumların ziyasiyle bir alay acayip gölgeler gibi bulutlanarak geçiyor. soluk kırmızı dudaklan bükülmüş.Lâmia evvelâ Hüseyin Nazmi ile Ahmed Cemil’in arasında. ince kaşları çatılmış. gözlerine bir teslimiyet gelmeğe başladı. şu açık pencerenin yanına oturacaksınız. kâğıdın üzerinden püskürterek uçuruyordu.. Artık Hüseyin Nazmi’nin kendisini çekip iskemleye doğru götüren koluna hiç mukavemet etmedi. sanki şu küçük titrek parmaklar tuşlara dokundukça bir musiki nefMai ve Siyah — F. dedi. başının hafif silkintileriyle reddediyor..xVJÜ«İJ. ben oradan gökleri seyrederim olmaz mı?. sonra gülerek Ahmed Cemil’e baktı: Siz tâ oraya. gözleri yere dikilmiş.. Hüseyin Nazmi’nin açıverdiği bir notayı görmeyerek. 6 hası kalkarak o siyah işaretleri üflüyor. sonra yavaş yavaş kaşlarının gerginliğine gevşeklik.. Lâmia evvelâ piyanosunun başına mütereddid oturdu. mütemadiyen . senelerden beri devam eden tekellüften ârî bir itiyada hatime vermek lâzım geleceğine şu dakikada hüküm vermişti. parmakları titriyor.. . Bu tarafa hiç bakmayacaksınız.XA±l 81 «utanırım.. Düşünmeksizin yarın bir genç kız sıfatına girecek. anladınız mı? Hiç. tuşlara korkak bir temas ile dokunuyordu. diye mırıldanıyordu..

çatıları yükselen köşklerin. Bu temaşadan derin. eşyadan. o mübtedi tereddütleriyle piyanonun dişlerinden koparılmış nağmeler.. gözlerinin önünde. çevirmeğe müheyya bir vaziyette duruyor. O da Lâmia’yı unutmuş idi. duvarların parmaklıkları arasında irili ufaklı. bir şiir ki lisanı yok. O şimdi. sanki karanlıkları yerinden oynatarak ibir beşik içinde sallayan rüzgâr ile canlanarak. belâgati yalnız işte şu siyah titremeden ibaret.. büsbütün tezehhürü-ne yalnız bir bahar sabahı kifayet edecek. Sanki orada değildi. yarı açık bacaklarının ucunda hafif. yarın bir genç kız olacak. henüz vüs’at bulmamış omuzları dirseklerinin inip çıkmasiyle hemâhenk olarak. yüksek iskemlesinde yere zor yetişen ayakları. bir garam visaliyle kucaklaştığını gördü. parçanın hareketine tebaiyetle küçük başı hafif hareketlerle sallanarak. hafif.. mübhem bir şiir hissediyordu ki sakit. Lâmia artık onun mevcut olduğunu yavaş yavaş unutmağa başladı. ötede beride bacaları. Lâ-mia’nın musikisi. harekete gelerek şu siyah gece zemini içinde titreyen bu siyah levhanın. küçük bir rüzgârın isabetiyle kendi kendisene belli. Şimdi bu mücessem şiire bakıyordu. tahattur eyliyor ve mihaniki bir hareketle hâtıralarını tuşlara naklediyordu.. Bu kırmızı ziya odanın ortasında masanın etrafında ateşten bir hâle teşkil ettikten sonra yavaş yavaş hafifleşerek bütün duvarlardan. parmalan kuvvet buluyor. şimdi nerede bulunduğundan bile haberi yoktu. ötesinde berisinde beyaz münevver pullar serpilmiş. öpüşen. Ahmed Cemil şimdi Lâmia’nm ihtarını unutmuştu. Ahmed Cemil şurada mai ve siyah.. inkişafa müheyya bir gonca ki. yahut uzaktan uzağa başlarıyle. Ahmed Cemil’in orada bulunmasından gelen bir mahcubiyet hattâ düşünmeğe müsaade etmiyordu. şimdi tuşlara daha emniyetle dokunuyordu. kulaklarım tırmalıyordu. zulmetlerin sevda dolu göğsüne döküvermişti. öyle. Büyük lâmbanın kırmızı kalpağından yakut renginde bir ziya intişar ederek bütün bu odayı alevden bir renge boyamıştı. Başını çevirdi. Fakat çaldıkça metanet gelmeğe başladı. bahçelerin.. kollarıyle biribirine selâmlar gönderen ağaçların. şu küçük çocuk.Lâmia şimdi ellerini hâtıralarına teslim ederek bırakıver-mişti. bütün bu titrek gölgelerin şiirini temaşaya mevkuf olmuş duruyordu. yukarıda ve aşağıda birer levhanın. Sema. Yapraklar döndükçe gözlerinden o bulut kalkıyor.. Lâmia. O olmasa belki şu levhanın ruhunu daha iyi anlayacak. Denebilirdi ki yalnız parmakları düşünüyor. sakit duruyordu. Hüseyin Nazmi ayakta bir eli yaprakların yanında. ara sıra muhtelif noktalarında uçan beyaz tüller harekete gelmiş. uzun konçlu düğmeli zarif potincikler içinde minimini ayakçıkları birbiri üstüne konmuş.belirsiz hareket eden bir salıncak nazlılığıyle salanıyordu. şurada burada karanlıklar içinde biribirine sarılan. gecenin hafif rüzgâriyle başlarını sallayan korkunç heyulalar gibi yer yer zulmetler içinde hareket eden ağaçlara dalmış. küme küme. yan muallâkta.. bu siyah levhanın üzerinde. sırma işlenmiş bir örtü gibi eteklerini görülmez ufuklara salıvermiş. fikri bulanıklıktan sıyrılıyor. Ahmed Cemil?. perdelerden kayarak burada bir .. Ahmbed Cemil orada pencerenin yanında.

kirpiklerinin gölgesiyle karşısındaki levhanın ziya oyunlarını itmama çalışarak. Ahmed Cemil’in önünde yüksek bir kayısı ağacı vardı. saçlarından ziya köpükleri serperek bir genç kız çıkıyordu. Ahmed Cemil başını çevirdi. şu mini mini mahlûktan o penbe renk içinde.. ciğerleri koparan bir aşk busesiyle öpüyordu. başından arkasına dökülen kıvırcık saçların dalgalarını münevver bir ihtizaz içinde sarıyor. Bir müddet geceye bakamadı. Ahmed Cemil bu lâtif hayali kaybetmek istemeyerek gözlerini süzüyor.. sonra yavaş yavaş gözleri alışınca hayret etti. fakat işte şu gözlerinin önünde garip bir sersemlik veren bir sevda nefesiyle teneffüs ediyormuşçasına titreyen nazenin hayali. Şimdi sema lâcivert bir şişeden süzülen ziyaya benzeyen hafif bir su halinde büsbütün şeffaf.. çatılar. sonra tâ piyanonun kenarına kadar gelerek Lâmia’nm sırtını. şu küçük başa bir vüs’at geliyor. ağaçlar. Bana bakıyorsunuz Cemil bey? Haniya dışarıya (bakacaktınız ? Önündeki mecmuanın son yaprağını çevirmiş olan Hüseyin Nazmi ilâve etti: Tenbihi bozmaya gelmez. ötede beride yıldızlar büsbütün beyaz idi. bu küçük çocuk yükseliyor.. Ah! Bugün kinıbilir nerede sevda hülyaları ile mest olan o genç kız — eğer kendisi için öyle bir genç kız yaratılmış ise — ne zaman yolunun üstüne tesadüf edecek?.penbe gül uyandırıyor. ağacın bir kısmı gölge içinde kalmış iken mütekaıbil kısmı beyaz bir ateşle tutuşmuş-çasına parıldıyor. . ondan sonra beybabasının yanına gidecek. bacalar.ki tâ köşkün saçaklarını öpmeğe çalışıyordu. hülyasının ianesiyle ikmal ederek görüyor. o veşillere birer jeyaz fenercik asılıyordu. Deminki manzarada bir tebeddül vardı. Bu gül renkli ışık içinde şimdi Lâmia onun gözünde sihirli bir inkişaf ile sanki büyüyor.. Şimdi güya bu ağacın ucaresinden bollaşan bir su fışkırıyormuşçasma o nur-u rakkas yapraktan yaprağa koşuşarak biribirini tutuşturuyor. uzun. Gösîori T<”-öüa’yı değil. Lâmia’nın vücudunu saran mütekâsif esiri.. şu incecik vücuttan uçan bir esîr şrib’ sanki tobahhn1” ederek. şimdi şu çocuktan. Şimdi gözleri kamaşmıştı. omuzlarını. mumların sarımtırak ziyasiyle titreşe titreşe öpüştükten sonra sönüyordu. demin birer siyah kütle odan bütün bu eşya şimdi parıltılı bir su ile yıkanıyor gibiydi. Şimdi bize yeni öğrendiği İspanyol havasını da çalacak. bütün hedeften mahrum kalan gençlik hülyalarının hüsranı kadar uzun. sonra yavaş yavaş tekasüf eyleyerek mahsus b’r şe1”1 kesbeden o onbeş yaşındaki genç kızı görüce rdu. yaprakların üzerinde sanki bir fırçaaan serpilmiş parça parça sütlü nurlar titreşiyordu. Sonra birden ağacın bütün üst tarafı beyaz bir yangın içinde kaldı. havalin eksiklerini gözlerinin. o dar omuzlar genişliyor. bu rakik nağmeler arasında silkinerek. küçük hanımı kızdın nz.

o vakit Ahmed Cemil kendisine. sanki bu çehreyi nazarlardan kıskanarak saklanmak istiyormuşçasma şiddetini arttırmış idi. bazan koşa koşa. ispanyol havasının şarka mahsus aksak vezni Ahmed Cemil’in hayalhanesinde binlerce İspanyol rakkaseleri icat ediyor. uğraşa uğraşa çekiyorlarmış. şuracıkta pencerenin şu kenarından. ensicesi çözülüvermiş . Köşkün kırmızı kiremitlerinin arkasında güya bir bürkân menfezi açılmış. sonra bu bulutlar. ayaklarının halhalarıyla. bir pencere ki içi nur deryası. üzerinden. Bunlar hep beyaz idiler. buracıkta kımıldamadan seyretmek istedi. Sanki semanın lâcivert ipeğine gerilmiş bir beyaz atlas ki -birdenbire tahrip edici bir nefesle parçalanıvermiş. serpiliyordu. bazan ağır ağır akarak. bunlar şu lâcivert meriler kubbenin zeveban etmiş parçaları. ay. Hafif bir rüzgâr uçuyor. rüzgârın önüne düşmüş. Şimdi Ahmed Cemil’in nazarında bu ay başka bir mahiyet alıyordu. Şimdi. rüzgâr. bir ateş hazinesi. çektiler. bütün bu levhanın şekillerine bir hareket veriyordu. Ahmed Cemil başını pencerenin kenarına dayadı. O. çıkıyor. geceler ilahesi. sanki bir kamçı ile bütün ufuklardan bütün bulut kırıntılarını püskürterek oraya gönderiyordu.havanın keyfî ıaksiyle dağılıyor.. Kendi kendisine diyordu ki: Hayır.. hâkim ve âmir oir nazarla bütün şu dağınık enkaza bakıyor. hiç arkası gel-nıeyecekmişçesine geçiyorlardı.. Ansızın kırmızı kiremitlerin üzerinden bir nur çizgisi göründü. işte şu karşıki köşkün çatısının arkasında. sanki altında parçalanan bu bulut kırıntılarını tezyif handesiyle temaşa ediyordu. kâh çılgınca savrulan kar fırtınalı gibi yuvarlanarak geçiyorlar. yükseltiyorlarmış gibi geliyordu. bir nur tufanının şelâleleri taşmış idi. görünmeyen bir takım kollar zincirlerle şu ateşten kütleyi derin bir uçurumdan yavaş yavaş. Bitmez tükenmez beyaz bulut parçalarını küçük küçük şamarlarla oraya sevkediyor. bir pencere ki semaların öte tarafından intırak ederek peyda oluvermiş. mehip. bunlar işte o çatının üzerinden nazlı şaşaasını dökerek yükselen ayın karşısında parmaklarında zilleriyle.. fakat tam köşkün üstüne gelince artık birden tevakkuf etmişler zannolundu. bunlar o ateşin buharları ki meçhul bir ufkun derinliklerine . Çektiler. kâh gergin kanatlı güvercinler gibi süzülerek. şimdi Ahmed Cemil gözlerini’ baktığı sema noktasından küçük beyaz bulutlar peyda oluyor.Ahmed Cemil başını kaldırdı. öyle değil. geniş bir istihza handesiyle bakan bu simanın muammasına uzun bir nazarla baktı. kollarının zincirli bilezik-leriyle raksediyorlardı. serpuşların pullarıyle. Ahmd Cemil’e. bu bir pencere ki semanın şu lâcivert kubbesinde açılmış. kopuvermiş. etrafından nazenin hıra-mma döşenen beyaz bulut kümeleri arasından bütün onüdebdep şâşaasiyle çıkıyordu. şimdi oradan görünecek. sırıtarak. metin. altından. çılgın bir seyirle uçuşuyordu. nr’teazzım.

. sanki yatağında yatmış manidar bir sevdalı bakışla: «Evet. Hüseyin Nazmi. Ayaklarının altında çıtırdıyan kumların üzerinden yavaş yavaş. sıcak yaşlarla ağlamak isterdi. öbür tarafında yığılmış küme küme beyaz atlasların arasında.. ellerini bütün hayatının bir teslimiyet hücceti gibi ellerine terketmek. gönlü kırık fakat mesut. açılıyor. Ahmed Cemil çekildi... bütün gençliğin^sevdadan mahrum geçen ihtiyaciyle.dalıp gidiyor.» diyordu.. Ah o gene. kız! Ona ne vakit tesadüf edecek?. Bana izin ver. şair efendi. Ahmed Cemil’e dedi ki: Bizim küçük musikişinasa alkış yok mu? Ahnıed Cemil ayağa kalktı. Onun ayaklarına atılmak. şair efendi.. dışarıya çıktı.Lâmianin parmakları son karar darbesini verdi. Yarın sabah konuşuruz. biraz ‘Çıkıp şöyle yalnız tenha yollarda gezeceğim. görmemiş.. bütün aşk kabiliyetinin hasretiyle seviyor. bu bir muammayı andıran simayı bir yandan bir yana kaplıyordu. Benim için yine kütüphaneye yer hazırlatmışsındır. bahçeye indi.. puf. gecenin uyku sükûtunu ihlâlden korkarak ilerledi.. şimdi ay bütün tabiat “münevver bir aşk firaşı hazırlamak istiyormuşçasma altın bir fanus şeklinde duruyordu... Bu çehre sırıtıyor. Gülüştüler. gülerek. yavaş yavaş. dedi ve kaçtı. sahrayı tutuşmuş bir derya içine alan mehtaba karşı hülya enginlerinde doalşmak istiyordu. puf.. Lâmia bir kahkaha ile: Matmazel uykuya kaçıyor. Kimindir o küçük seyyal sima ki hülyasının âyinesi üzerinden zapteaıı-miyen bir renkle güya bir bulut parçası altında mütemevviç. bilmiyor. . Onun için Hüseyin Nazmi’den kaçmak. sonra hazin fakat bahtiyar. değil mi?. Köşkün önünden geçen geniş caddeye çıktı. gözlerini bir rüyanın şiirinde kaybolacak gözlerini gözlerine dikmek. başını dizlerine koymak. şimdi bütün bu gök duvarları çözülmeye başlayan buz safhaları gibi çatırdıya çatırdaya kırılıp dökülecek. çocuk çalacak şeyi kalmadığını anlatacak bir eda ile kardeşine baktı.. Matmazel! diye başladı.. sonra çirkin hâin bir tebessüm açılıyor.. . frenkvâri selâmladı. akıp gidiyor? O genç kız ki tanımıyor.. mumlar söndü. vücundun-dan haberdar değil. o genç kız. parmaklığın kapısını açtı. acı bir istihza ile daima sırıtıyordu. Ahmed Cemil Hüseyin N&zmi’ye dedi ki: Artık sen de uyu. Hüseyin Nazmi: Mutlaka mehtaba karşı manzume söylenecek! dedi. Şimdi ay küçük beyaz bulutların. alay ederek Lâmia’-nın karşısında eğildi... «evet... fakat seviyor... Ahmed Cemil’in düşünmeğe ihtiyacı vardı.». katre katre. ona karşı yürüdü... o genç kız.

yerinden oynuyor. o genç kız. Bunlar nereden. dalgalar korkunç kasırgalara. . her dakika bir tenasüh silsilesinden geçen bu garip alay raksederek. 8 Ahmed Şevki efendi akşam üstü bir aralık sahib-i imtiyazın odasına girdi. ipek tufanları mermer sütun enkazına. kaçışan küme küme beyaz güvercin alaylarını seyre daldı. biraz ötede azîm bir kuş gibi kanatları gergin. etraftan... Şimdi bulutları. şimdi. sahranın bir tarafında bulutlara karşı uluyan bir köpeğin av’avası sonra gecenin sükûnunu bir ok fırlatıyor zannedilen bir horozun semayı şişleyen sesi. O. canlanarak. sanki kollarına atılıverecek zannolunuyordu. her kümesten. bazan yüksele yüksele birdenbire patlamış bir dalga gibi serpintili. vakit vakit bir tarafına isabet eden bir parça bulutla melûl ve gazaplı. evet.» Bu gece Ahmed Cemil’in uykusunun semasında da dönen bulutlar arasında kırmızı bir müstehzi ay çehresi — daha ileride kaybolmuş bir ufukta. afakin hangi meçhul köşelerinden nasıl bir hayat nefesiyle kanatlanarak şu baş döndüren seyran ile geçip gidiyorlardı ? Arasıra bir rüzgâr darbesine tesadüf etmiş dumanlar gibi dağınık. şair efendi. altından üstünden oynaşan.» diyordu. o genç kız. şair efendi. bir dakika beyazlıklar arasında kaybolmuş. o saatlerden beri semanın bilinmeyen sonsuzluklarından uçuşarak. Ahmed Cemil’in gözlerinin önünde. sahranın her köşesinden yekdiğerine cevap veren horoz sesleri bütün bu perişan gece zemzemesi: «Evet.. güya bir haset eliyle silinmiş bir sima — sonra bir ses ki derinlerden. bunların arasında bazan bir kırmızı kâğıt fener gibi donuk. Biraz boyunbağı-ma. evet tam on beş sene ki geceyi Beyoğlu’nda geçirdiğim vaki olmadı. «Evet.. Şimdi tâ uzaklarda bir köşkün havuzunda mehtabı selâmlayan kurbağaların çığlıkları. bitmez tükenmez bir alay ile geçiyorlardı. hülyalarının şaşaasına o hazin altın ziyasını serpen bu müstehzi simadan gözlerini ayırmak istiyordu. endamıma çeki düzen vereyim. köpükler içinde müphem. sanki yerin sinesinden bir burkanın uğultuları içinden müşevveş bir mesturiyet-i mezbuhane ile çıkıyor.Ahmed Cemil artık ona bakmamak. aynanın karşısına geçti. sonra birden o tüller içinden sırıtkan çehresi çıkıvermiş. o yürüdükçe sallanıyor. daha sonra yine bir rüzgâr darbesiyle birden değişerek — kuşlar garip canavarlara. bulutlar. diyordu.. ayın önünde»:. diyordu. baygın baygın süzülerek. dumanlar beyaz gül yığınlarına tebeddül ederek — her an bir başka şekle giren. arkasından takip eden Ahmed Cemil’e aynanın içinden lâkırdı söyleyerek: On beş sene oluyor. fesime. bazan bir bakır safha şeklinde bir ateş-renk. mestâne atılarak... ay. şurada beyaz bir ipek kumaş silsilesi şeklinde dalgalı. nazeninâne sallanarak fevc fevc geçiyorlar..

Dolgun yanaklarına henüz giremeyen kırk şu kadar senenin tahrip çizgilerinden azade çevresini pek beğeniyordu.. Gala-ta’ya geldikleri vakit buraya mahsus gece hayatının uyanmaya başladığını gördüler. Bu şemsiye ile Ahmed Şevki efendi o derece bir vücut olmuşlardı ki şemsiye nerede görülse Ahmed Şevki efendi de mutlaka orada bulunurdu. bütün cadde ahalisi «Mir’at-ı Şuûn» idare memurunu» şemsiyesi gidiyor. meyhanelerin camlarından sızan . akşam üstlerine mahsus heyecanının henüz bakiyesi vardı. Ahmed Şevki efendinin sağma geçti. Ahmed Şevki efendi iyice sıklaştı. O akşam Palais de Cristal’de yaşlanmış bir adam halinde kendisini göstermeye lüzum yok ya! Biraz şu ince siyah boyunba-ğını çekerek. Gerçekten doğru yola baktılar. Saib ile mukabele ederek tashihlere bakan Said’i selâmladıktan sonra merdivenleri indiler. benim şemsiyeme kendim zor sığıyorum amma varsın sol tarafım ıslanı-versin..Ahmed Şevki efendi kendi kendisine aynanın içinde sırıtıyordu. Köprü başına geldikleri vakit etraftan akıp gelen iıal-km. işte fena değil. sokağın çamurlarında kahvehanelerin. kol kola yürüdüler. diye.. Sırıtarak Ahmed Cemile: — Fena değil a. Şu yaz yağmurunun altında şemsiyenin tozları yıkanarak iki refik böyle yanyana.. şişkin karnını biraz basmak için keten yeleğin arkadan tokasını biraz daha sıkarak — şu seyrek bıyıklara da biraz genç bir eda vere-bilse — yok. fesini azıcık şöyle öne doğru eğerek. lâcivert. Şemsiye açıldı. birdenbire camları döğerek düşen bir sağanak şu mütalâasına fasıla verdi: Ay yağmur yağıyor. nefti bir alay canlı müthiş mantarlar gibi havalanarak. Ahmed Şedd efendi lâkırdısını bitiremedi. Son vapura yetişecek olanlar koşuyorlar. Saat onbir buçuğa geliyor. Ahmed Şevki efendinin koyu aefti alpagadan. gösterirler. hem de köprüyü bir yandan bir yana istilâ eden siyah. sallanarak yürüyen şemsiyeleri seyrediyordu. gidelim mi ? Heyet-i tahririye odasına uğrayarak henüz icmalini bitiremeyen Ali Şekib’i. Ahmed Cemil. arasıra tek tük arabalar halkı yarıp yağmurun altında ıslanan arabacıların şakırdattıkları kamçı tarakalariyle geçiyorlardı. Ahmed Cemil hem refikinin nefti şemsiyesi altında her iki adımda bir serdettiği mütalâayı dinliyor gibi sükût ederek yürüyor.. bence hava hoş! Senin şemsiyen var mı? Ahmed Cemil başıyle işaret etti: Öyle ise ikimiz bir şemsiye ile idare ederiz.. Allah vere de Raci’nin maşukası.» derdi. Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi o derece maruftur ki mutlaka bir lâtife edebilmek için vesile arayan Ali Şekib: «Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi yalnız başına kalksa da salına salına Sirkeci’den ağır ağır yukarı çıksa. küçük bir çadır kadar bir şemsiyesi vardı ki Saib dört senelik olduğuna yemin ederdi.

fakat zihni hep bu mesele ile meşgul idi. Kadın ölünceye kadar boşa çıkan hayatına ağlar. diyordu. karıdan yüz bulabildiği kadar etrafında dolaşacak.ziyalar sokaktan geçen arabaların. Şevki efendi artık şemsiyesini açmaya lüzum görmedi: Ne olacağını ben şimdiden keşfediyorum. Hiç olmazsa sanki birçok sırların mevcut olduğunu f arzettirerek güler. diyordu. Nerede oturacağız? .. Ahmed Şevki efendi sükût etti. Erkek de hep kendi hreketine karısını sebep bulmaya çalışarak sonuna kadar devam edip gidecektir. Bize şöyle bir ufak aşinalık edecek. onbeş sene sonra dolaşınız. bir aralık şu mütalâayı ilâve etti: Karı koca arasına böyle bir muhabbet fasılası girince bir daha iyi bir muaşeret. Netice? Ahmed Cemil gülerek: — Hiç!. Ufak bir cevelândan sonra Tünel’e kadar geldiler. Ahmed Şevki efendi cebine davranarak dedi ki: Şimdi bu pis havada nerede vakit geçireceğiz? Ahmed Cemil: Kahve kahve dolaşırız. Ona Palais de Cristalde tesadüf edeceğiz. yahut gözyaşları deva olmazsa başka bir yerde teselli armk ister. Tünel’in içinde arabaların sarsıntısı arasında Ahmed Şevki efendi: Biz bu akşam çıkıyoruz amma ne yapacağımızı ben de bilmiyorum. dedi. hapishanelerden geçenlerin hissiyatını tahlil vasıtası hep Ahmed Şevkinin şu kaba gözlerinde saklıdır. diye düşünüyordu. o maişetin sefaletinden titremiş idi.. Bilseniz beni mazur görürsünüz. İşte Raci! kimbilir.. nihayet kalkıp gideceğiz.. Tünelden çıktıkları vakit yağmuru kesilmiş buldular. biz karşıdan bu hâli seyrettikçe geçen gün matbaada ağlayan kadın gözümüzün önüne gelecek. Ahmed Cemil refikinin felsefesini. karısına hiyanet etmek için kendisini ne kadar haklı bulmaktadır.. kabil değil. hepsi de kendi kendilerine icat edilip itina ile takviye edilmiş sebeplere tesadüf edersiniz..» demek ister.. şu âmî. fakat doğru mütalâayı dinledikçe zihnen o esası tevsi ve tezyin ediyordu. Onun için öyle sebepler “ardır ki henüz kendisi bile tahlil edip bir surete bağlayanıamıştır. size: «Anlatamam ki. Kötü işler sahibi olanlara sorunuz. tramvayların te-kerleklerri. İnsanlar tuhaftır! Fena birşey yapmakta olduklarını hissedeeck olurlarsa mutlaka en evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar. yolcuların ayakları altında kaçışarak oynaşıyordu. Mahkemelerden.. tesis edilemez. Ahmed Cemil o hayatı bir iki kere yakından görmüş.. Bakalım can atılacak bir yerini bulabilir misiniz? dedi. yalnız ince bir serpinti vardı. yahut bir takım sebepler mevcut olduğuna inanmamıştır amma tetkik edilmek lâzım gelse hiçbir şey yoktur. o kadar. herkesin eğlenmek için can attığı Beyoğlu’nu bir kere de şu yaşınızda. Ahmed..

Ahmed Cemil resimli gazeteleri istedi. Acaba nesidir? Çocuğu yahut karısı. . üzerinde siyah elbise vardı. o kadar. tavanların arasında mermer masalar. binlerce beşer hayatı geçerdi. Ahmed Şevki efendi ile buraya oturdular. zihnen birer dakikalık zaman içinde bu çehreler için birer mufassal hikâye yazardı. Bundan sonra her tesadüf edişinde genç kızın simasına başka bir yeis. bu binlerce yolculardan intihap ettiği bazı çehreleri oturduğu yerin mahdut nezaretli dairesinin müsaade ettiği kadar takip eder.Ahmed Cemil: — Luxsenburg’da. rengi uçmuş gördü. ruhuma kasvet geldi. Bu masaların etrafında birçok adamlar ya bira içiyor. Burada şu suratlarını gazetelere sokmuş. Ahmed Cemil’in böyle önünden yüzlerce. br kadının yanındaki çocuktan mânalar anlar. görünmez. tek gözlüklü. ispanyol şapkalı. saadetler saçılıyordu. o çehrelerin kimisinin paltosundan. Sonra Ahmed Şevki efendi geniş bir nefes aldı. delikanlı kayıtsız bir eda ile şapkasını kaldırdı. iyice gece olmuştu. mücelledatı okunmaz. şetaretler. birkaç ay sonra ona yine tesadüf etmişti.. yahut gözlerini sokağa dikmiş bir alay halk arasına girip nefsimi hapsetmekten bir lezzet alamadım. ya gazete okuyor. Cambrinus var. Ahmed Cemil tebessüm etti: Nereye gitsek böyle değil mi? Burası Beyoğlu kahvelerinin en eğlencelisidir.. Canınız daha kapalı yer istiyor ise Couronne var. fakat o nazar. Ahmed Şevki efendi: «Ben bir tek parlatayım!» dedi.. gözlerine yeni bir melal düştüğünü gördü. Ahmed Cemil genç kızın bütün yeis kitabını bu nazarda okudu. burası. meselâ birisinin evinde hastası olduğunu daima taşıdığı ecza şişelerinden anlamıştı. dedi. Ahmed Şevki efendi kendisini şu âlemde garip bulmuş gibi etrafına yabancı yabancı bakmakla. düğmeli sarı potinli birisine — baktığını gördü.. anlaşılır. küçük kadife sandalyeden taşan vücudunu birkaç kere nasıl yerleştirebilmek lâzım geleceğini tâyin için kımıldandı ve sonra refikine doğru eğilerek: Ben burada sıkıldım. Sonra bir gün tâ kendisinin önünde genç kızın birisine — bıyıkları rnacar tarzında kalkmış. Beyoğlu’nun en ziyade haz ettiği yer Luxsenburg kahvesi idi. şu halin bir aynı! Bir fark varsa da biraz daha kapalı. hissedilir. Central var.. Şüphesiz bir aşk faciası. sevdiği bir adam kabilinden acımıştı.. orada ön tarafta bir yere oturur.. Sonra bir gün onu büsbütün çökmüş. dedi... Buraya gele gele.. fakat bu defa çehresinde saadet rengi sanki bir alevle kavrulmuş gibiydi.. Ahmed Cemil buna güya tanıdığı... paçaları kıvrık pantolonlu. Ahmed Cemil resimleri seyretmekle bir müddet vakit geçirdiler. Yine bu âşinâlar içinde bir genç kız tanıyordu ki ilk gördüğünde bütün vücudundan neş’eler. şu kahvenin şu kısa kadife iskemlesi onun için zengin bir kütüphane idi ki muhteviyatı.. Elinde artık ilâç şişesi yok. ya yavaş sesle konuşuyor. birisinin elindek paketten. Hikâye yazmak isteseydi bunların her birinde bir mevzu bulmuş olurdu. bir takını çehrelere birçok defalar tesadüf ede ede şu halkın içinde kendisine mahsus âşinâlar bulmuş. dedi. Lambalı duvarların. kimisinin eski elbisesinden.

hattâ bir mahalle kahvesinde bile. îşte Beyoğlu. kapısı açıldıkça sokağa duman1! karışık bir karık kadın sesiyle bir çatlak keman ahengi fışkıran kahvelerden birine gidelim. Ahmed Şevki efendi güya Beyoğlu’nun şu derece zevkten. her gece şu demin saydığım kahvelere bir bakınız. demiştim. Beni tet-kikat icrasına müsait bir yere götürünüz.kasvetli olmasından ibaret.. buralarda roâhza iki kadeh bira içmek bahanesiyle tâ Aksaray’dan. Ta gecenin yedisinde sekizinde avdet etmek zahmetine katlanacaklardır. Ne derseniz deyiniz. . kâfidir. beni düşündürecek şeyler bulurum.. öteden “beriden gelmiş yüzlerce ladam görürsünüz. Şişliye kadar gider geliriz.. yahut ertesi gün kalemde «Aman dün akşam Cent-ral’da ne kadar eğlendik!» tarzında bir yalan. Seninle ne yapalım bilir misin? Yağmur dindi. Kahve kahve dolaşırız. Ahmed Cemil refikinin Şişli’ye kadar toprak havasını bulamayacağına güldü. herkes geldiği için yahut başka gidecek bir yer olmadığı için.. isterseniz Palais de Cristal’in. mahrumiyetine mazhar olduğu rağbete hiddet etaiş gibi: Öyle ise ne için geliyorsunuz? dedi... Muhtelif sebepler var! Beni sormayınız. O devam etti: Ekseriyet sebep olmadan gelir... fakat muhalefet etmek de istemedi. oraya kadar azimet ve avdet seferini ettiler. Con-cordia’nın yanlarında cam kapılı. ondan sonra gider. Ekseriyet?. varsa ekalliyeti teşkil ederler. yolda Ahmed Şevki efendi ikide birde sahra havası arayan ciğerlerini şişirmeğe çalışarak: Şu Raci’yi ne yapacağız? Bilmem. Beyoğlu’ndan zevk alanlar içinde benim nokta-i nazarıma nefsini koyanlar belki çoktur. VE SİYAH 93 Oh!. daha doğrusu bir itiyat eseri olacak.. hafif bir serinlik var. işte Beyoğlu’nun zevki!.. şuradan açık bir tramvaya bineriz. saatlerce oturayım.. Sebep? «Ben bu akşam Beyoğlu’nda’idim!» diyebilmekten ibaret bir itminan. Şehzadebaşı’ndan.. Siz on beş sene evvel niçin gelirdiniz? Ahmed Cemil’in bir gülümseme ile refakat eden bu sualine Ahmed Şevki efendi bir sırıtmakla cevap verdi. Ben her yerde eğlenirim. Daha sonra. nasıl etmeli? diyordu.. içi daima gürültülü.... biraz ciğerlerimiz toprak ha-vasiyle tazelenir. Ahmed Şevki efendi evvelkinden daha geniş bir nefes aldı: Aman sıkıldım. yemeğimizi yeriz.

bir iki masanın başında vapurunun limanda bir gecelik kalmasından istifade ederek Beyoğlu’nda şu zevk âlemine düşmüş siyah tırnaklı. ötede beride başlamak saatini bekleyerek dinlenen çalgıcı kızlar. Kadri itibariyle mi. Bir kere İzmir’e kadar gitmiş olan Ali Şekib bu kahvelerin umumuna birden İzmir kahveleri namını vermişti. fakat hizmetçi kızlar herhangi yaşta olursa olsun daima hizmetçi kızdır — tenhalıktan cesaret alarak şakalaşan.... Raci bahçenin kenarından ayaklarına. bir kenarda hizmetçi kızla — kırklık şişman bir karı. Ahmed Cemil: Oraya gidiyor olmalı. duvarları kirlenmiş merdivenden yavaş yavaş çıktılar. kahve direktörünün gözü önünde mülâtaf attan çekinmeyi sine. biraz sonra biz de gideriz. teklifsiz tavrına. bacaklarına emin olamayarak yavaş yavaş yürüyordu. kademeleri aşınmış. iri iri kahkahasına. .Ucuz olsun maksadiyle Ahmed Cemil refikini Glavani sokağında La Bella Venezia lokantasına şevketti. Karşılarında bahçenin. Bahçe gözlerinin önünde bir sahra gibi görünüyordu... iki genç.. o kadar. hattâ masaların arasında kızı kovalayışına bakılırsa kahvenin alışık müşterilerinden biri olduğu anlaşılan ittAivESITAH 95 kıranta bir genç!. kapalı kalmış ağır bir hava karşıladı. Ahmed Cemil biraz tereddütten sonra: Şuraya! dedi. değil mi? dedi. Dar.. fenerleri söndürülmüştü. baksana. Burada yağmur yemiş ağaçlardan münteşir lâtif bir kır kokusu vardı. kahvelerini bir de nargile içm?k üzere Te-pebaşı caddseinin karşısındaki kahvelerden birine gittiler. Ev yemeğinden başka yemeklere alışmamış adamlara mahsus bir tiksinti ile yemek yediler.. İki arkadaş şu tenhalık içinde nereye oturacaklarını birden tâyin edemediler. sıvalan. Raci değil mi?... pis. kendilerini müskirat kokusuyle dolu. Ahmed Şevki efendi buradan pek ziyade haz etti. Henüz kalabalık yoktu. pervasız. irtifai itibariyle mi? Her iki suretle. galiba dükkânları erkence kapanmış civar tuhafiyecilere mensup iki çırak. Ahmed Şevki efendi: Aman ne güzel! ne güzel! diyordu sonra birdenbire Ahmed Cemil’in kolunu çekti: Baksana. Sahnenin yanında bir kanepeye oturdular. ateşin karşısında kavrulmuş şimali bir ateşçi. Palais de Cristal’in merdiveninden çıkarken Ahmed Cemil refikine dedi kî: İşte istanbul’un en yüksek kafe konseri: Kasr-ül billur!. yemek fasılasına müsadif olan şu saatte.

Fakat yetiştirmek mümkün değil. merhamet hislerini refikine tefsir etti.. onların hepsine ayaklarını sıcak tutacak birer çorap lâzım. gündüz uyuyup gece pis hava teneffüs etmeye maih-kûm olmaktan sararmış. gözlerinde gözlük. Bohemya’nın kaybolmuş bir köyünde bir aile ocağı vardır. fakat şimdi müdavimler sökün ederler. en duygusuz kulakları isyan ettirecek bir ses tenafürü ile her gece çalına çalına sanki yıpranmış. her vakit sofrayı yarı aç yarı tok tekket-mekten. Almanya’nın. Yüz paraya gece yarısından iki saat sonraya kadar şu kanepe ile masayı satın alıyoruz. sekiz on lehli kız pinekledikleri yerlerden yorgun tavırlarla kalktılar.. Kısa boylu. kulübenin bir tarafında çorap örüyor. ki¦ misi kemanını aldı.. simasının rengi uçmuş. ne ekmek! Çocuklar o kadar çok ki. çökmüş bir valide. ihtiyar bir baba ki artık kendisi için gittikçe hisset gösteren topraktan ailenin ekmeğini çıkaramıyor. her birini bir tarafa sevketmek. Ahmed Cemil: İki gazoz! dedi.. Ahmed Cemil: Gürültü başlıyor. Ahmed Şevki efendi gazozu içmedi.. tık. bıyıklarının ucu vakurane kıvrılmış Chef d’orehestre. omuzları kabarık. daima.. dedi. ne çorap yetişiyor.. Raci gelmemiş. geldi. reis bir ciddî tavır ile yayını bir daha urdu: Tık. Ahmed Cemil bir analık: Zavallı mahlûklar! dedi. Fakat para nereden bulmalı?. evlenecek... hem genç hem ihtiyar. Avusturya’nın. O vakit ailece düşünülür. Şişman karı masaya sekiz on tane kibrit bırakarak gitti. Çünkü çocuk bir değil. . Şişman karı bir aralık kıranta âşığından kurtuldu..Daha pek erken. kapalı yerlerde yaşamaktan. Ahmed Cemil güldü: Buranın en nefis içkisi! İsterseniz kahvesinden ziyade nohut unu ile pişmiş bir kahve. ellerini masaya dayayarak durdu. başı dik. güzel çirkin yahut hem güzel hem çirkin. kimisi davulunun başına geçti. Çocukların en büyüğü kız. davullardan şu perişan nağmeleri kopardıkça neler düşünürler! Hepsinin ta uzaklarda. ekmek bulacak bir yere göndermek icap ediyor. Ahmed Cemil bunu zihnen «Serdâri zümre-i musikiye» diye tercüme ediyordu — kemanın yayiyle nota sehpasının üzerine urdu.. emir bekledi. şu bedbaht kızcağızlar bu kemanlardan. Bunları ayıklamak lâzım. O vakit bütün o iyi ahenk edilmemiş kemanlar şüpheli bir ahenk muvazenesi ile.. Kimbilir. nişanlısı var. cihaz ister. ötede beride yorgun bir tavır ile hergün ayni ıttırad ve yeknesaklık ile tekerrür eden maişet külfetinin ibtida saatine intizar ederek dinlenen. tık. sonra bu biçareler hakkında düşüncelerini.. galop’la kimbilir kaç yüzüncü defa tekrar başladılar.. elli kere cezveye atılmış bir çay içebilirsiniz. gençlik görünüşünü şimdiden yaşama füturu bürümüş.

bu murdar karanlık bir odanın penceresi kenarında arkadaşlarının istihzalarına rağmen yazılmış mektuplarla dudaklarını yakan buse ihtiyacına bir tesliyet kevseri serpiyorlar. bir köşede senelerce keman çalacak. fakat gariptir ki kız da meyus aşkıyle beraber ağlardı.içi dehşetli bir gürültü ile doluyordu.. Galiba nişanlısından gelmişti. Bu gece dinlemek nöbeti Ahmed Şevki efendiye gelmişti. Bir gece hiç unutmam: Yine burada idim. Refikinin bazı asaslara müteallik bahs açtıkça mukaddemeden uzaklaştığı kadar hatime vermek maksadından da ayrıldığını bilirdi.. Zavallı çocuğun bütün meyus aşkına karşı kızdan bir ümit cevabı çıkmadı. yahut hiç olmazsa kollarına atılmak için hayatının en zengin parçasını feda ettiği aşıkından «zavallı sevgilim! Ne kadar bozulmuşsun!» tarzında bir serzeniş işitecek.. ya komşunun kızını almış olan nişanlısını görüp oraya yığılı-verecek. bastonlarını iskemlelerine çarpanlar... bis. Birisini tanırdım.. •gördünüz mü? Bir aralık gözüm ilişti..Her gece bütün erkân hazır olduğu halde yorgun baba — çorabını birkaç dakika bırakarak gözlüğünü alnının üstüne kaldırarak dinleyen — anneye tasavvurunu izah eder. Kahvenin. Nereye? Kaza rüzgârı nereye sevkederse.. ara sıra o. Ne için? Kimbilir belki o nasipsiz sevdaya karşı samimî bir merhamet hissettiği için.. reise ve halka göstermekten korkarak gizlice bir mektup okuyordu. bunlardan birine taaşşuk etmişti. Şüphesiz o.. Acaba şu pis kahvenin şu murdar sahnesi karşısında şu mülevves musikinin arasında o mektuba gözü iliştikçe ne görüyor. ayak vuranlar. geçen gün müracaat eden herifin teklifini kabul etmekten başka çare olamayacağını anlatır. Fuhuşun çirkâbı içinde yüzdükleri halde hemen hepsi memleketlerine avdet ettikleri zaman nişanlılarına izdivaç elini pâk ve saf olarak uzatırlar. notadan mektuba seMAİ VE SİYAH 97 feri esnasında ne büyük fark vardı! Notaya geldikçe ciddî bir nazar. dikkat ettim. Gidecek.. nihayet iki katre yaş ile bu bahse hatime verilir.. inanır mısınız? Bunların hemen hepsi namusludur. askerliğe gitmiş.. mektuba döndükçe tatlı bir tebessüm. kışlanın bir tarafında acele karalanmış.. Şu davulcuyu.. O vakit gözlerimi -cehresinden ayırmadım. ara sıra nöbetini kaçırmaktan korkarak notaya bir göz atıyor sonra hemen yine mektubuna bakıyordu. sonra senelerce mütehassiri olduğu aile ocağına avdet edince ya babasını ölmüş bulacak. bis.. önündeki notaya değil biraz aşağı bakıyordu. . bu cihaz toplamaya çıkmıştı. fer-yadiyle bağıranlar. Her ikisi de günleri sayıyorlar. evin kızı gidiyor. süzgün gözlerle biraz mii-tebessim. devamına mâni oldular. cihazını habbe habbe toplayacak ha-yat-ı istikbalinin ekmeğini buralarda kan kusarak... Fakat şimdi Ahmed Cemil’in devamına diğer bir mâni vardı. Bu mektup. Acaba kimden ?. aç yaşayarak tane tane tedarik edecek. hatıratının arasından neler geçiyordu?. ve sonra mes’ut olmaya çalışacak. Gözlerinin şu mektuptan notaya.

bu âlemde bir letafet olmak lâzım gelse onun bir başka tarzda olması lâzım geleceğini düşünürdü. Bir kadın bir kerle uçurumlardan yuvarlanmaya ibaçfladı mı artık sukutuna hatime verecek nokta yoktur. o vakit demin nefret ettiği bu karı hakkında âdeta bir merhamet duydu: Ah! Bu hayattaki faciayı hissetseler.. ibir başkasının gelmesi için herkes sükût ediyordu. gördüklerinden. her şeyde hattâ sefalette.. tüccar yazıcılar. olması lâzım geleceğine kani idi... Sonra dirseklerini masaya dayadı. öbür gün bir “defa bile görünmesine müsaade olunmayacak. fuhuşta bile bir ziynet. o zaman? Haydi daha aşağı bir yere. yarın iki kere de çağır ılmayacak.. dükkânını kapadıktan sonra eğlenmeğe çıkmış berberler. nihayet kahvenin müsteciri mukaveleyi tecditten imtina edecek. mâhza eğlenmek için iki kere lütfen kendini tekrar sanneye çağıranlar üçüncüsünde bıktılar. daha doğrusu bağırdığı müstekreh bir Alman şarkısının anilamadıklan letafetine mi? “Mehtaba karşı gezelim” derken polka oynayan şurada bir biftekle bir tabak makaronya dilenmek için kinbilir nerede işitip ne yolda indî değişikliklere uğrattığı bir parçayı her gece şurada iştira pazarına çıkaran bu karının gülünç vaziyetlerine mi? Ahmed Cemil bunların hiç birisinden haz almazdı. Geniş tebesünıler. çenesini avuçlarının içine aldı. Onun için şu yaşına kadar birçok refiklerinin eğlencelerinden ayrılarak bütün bu âlemlerden uzak kalmış.. 7 lüyorlardı. bıkıp da bir akşamı Beyoğlu’nda geçirmek isteyen bir bey. bir İngiliz yük vapurune mensup beş altı tayfa.. O zavallı da sahnenin kenarında tekrar davet olunmaya intizar ederek duruyordu.. olmasını isterdi. acaba bu kayıtsızlar güruhu şu sefaletin karşısında böyle gülerler mî ? Şu zavallı kadın için bu şarkı sanatı da yavaş yavaş elden çıkmaya başlamış. bütün bu halk şurada bulunduklarından memnun gibi görünüyorlar. ne kad&r aşağı düşerse düşecek yerler o kadar çoğalır Nihayet düşe düşe bu zavallı mahlûk nerelere kadar düşecek? Halbuki bu biçare şu kasr-ı . türlü sefahatlerde yıpranmış boyalı suretiyle şu duman dolu kahvenin pis havasına karşı söylediği. Esasen çirkin olan bu şeylerin hiç olmazsa aldatıcı gösterileri.. esnaf çırakları. Burada ne var “i” Bu halk bunun nesine aldanıyor? Sahnedeki karıyı üçüncü defasında alkışlamadılar. Sonra bir sürü alkış! Sebep? Türlü emraz ile karılmış sesiyle. bu halka baktı. Ahmed Cemil bunu da fanketti. tiyatroya izin alıp da îalasıyle gizlice anlaşarak şuraya gelivermiş bir çocuk her gece mahalle kahvesinde iskambil oynamaktaü. Pervasız kahkahhalar. işittiklerinden pek ziyade eğleniyorlarmış gibi güMai ve Siyah — F. Onda bir illet vardı.Bunlar hep şu karık sesli. boyalı kadın için! dedi.. hele iki kere ne oduklarını anlamak için tesadüfle girdiği bazı muaşaka pazarlarından bir daha oralara avdet etmemek ahdiyle çıkmış idi. sükûtu görünce kulisten kayboldu. Şimdi iyice kalabalık vardı. artık bundan bıkmış göründüler. Baygın nazarlar.

.^Nihayet biri. Ahmed CemTITxu anuhip şekle bakmakla meşgul idi. bir Iskoçya dağlısı kadar iri-Mr^AîmanTrarîsı s^Jmenin_tahtalarını çatırdatarak göründü. ya bir mağazada satıcı ya. Romanyalı bir kız Rumca. yalnız her parça bittikçe halkın alkışlarına iştirak ederek duruyordu. Raci orada kapının kenarına dayanarak güya şu âlemi görmüyormuş. salonun kapısında ayakta gözleri sahneye merkûz Raci’yi gördü.» AhmedTîemîrBâşînT^evirdî. Bitirsin de yanlarına gidelim. birden Ahmed Şevki efendi kolunu~dufttlî7~<<baksana bizimkine baksana.. bugün şurada şüphesiz bedbahtlığın bütün acılığını hissettiği halde gülerek bağırmaya çalışan bu mahlûk. Hemen herkesin bildiği bu parçaya birçoğu pest sesle iştirak ettiler. o vakit bir operanın arasında söylediği tapu topu iki mısra’lık bir parça.. Havalar. o içeride imiş. dedi.. o vakit Raci de etrafına bir göz gezdirmeği bile fazla bularak çekildi. hergün çehresinde tamir olunacak bir fazla harabı. Acaba henüz saf bir genç kız iken. Sonra yavaş yavaş sukut. düdük bir sesle İspanyol bestekârı Iradiyer’in meşhur Paloma’smı öttörmeye başladı. Yunanlı bir karı ingilizce parçalar okudular. şimdi sahneye diğer biri çıkmıştı: Bir Fransız romanciere’i.AJ.. dişler bozulmuş. muganniyeler biriıbirini takip ediyordu. muhtelif lisanlardan şu sahnede türlü beşer nesilleri arasında garip iz-1 divaçlar icra ettiler. dikkatleri hep Raci’-nin hayran âşık vaz’ına mevkuf idi. demetlerin içinde mücevherler bulmuştur. önünden geçen garsonların çarpmasını hissetmiyomıuş gibi gözlerini sahneden ayırmayarak. bir çiçek imalgâhında işçi iken. ehoris-te. yahut bir balet’de giy-liği lâtif bir elbise için yüzlerce adamlardan iltifatlar dinlemiş.mes’ut bir aile annesi olmaz mıydı? Ahmed Cemil yine sükûta mecbur oldu. velhasıl birşey imişdir. annenin dizinden kaçacak olursan buraya geleceksin!» diyeydiler. yanaklar çökmeye başlamış.JM. henüz hayatından bir aşk hiyaneti geçmeden bu neticeyi gösterseydiler: «İşte. . demetler almış. yavaş sesle: Biz şaşkınlık etmişiz. anlaşılan bu karayı seviyor. iri Alman kaauu MAI VJtü SİYAH rısı kulisten büsbütün kayboldu. sesi karılmış. Artık Ahmed Cemil dinliyordu.VESIYAH 90 billûr’un şu köhne sahnesine düşmek için kim bilir nerelerden geçmiştir? Şimdi bir nazar-ı meyus ile kaybolduğu şu kulisten on sene evvel meselâ Vinaya operasanda figurante. Nihayet alkışlar bitti. yorgunluktan mütevellit bir ihtiyarlık. Artık her ikisi de sahneyi unuttular.. nihayet işte şu müstekreh karı.

hiç biri bahsi hepsinin . askerce yürüyüşüne devam ederek sağdan geri yaptı.» dedi. Ahmed Cemil yanılmamıştı. bu gece başka bir müşteri bulmaktan ımeyus oluncaya kadar tertip edilmiş ter desise. etrafta bulunanlara pek mühim ve tuhaf bir şeyden ibahsediyorlartmış zannını vermek için ıb:r dakikada beş kere gülen iM karı.. karı cevapsız kaldı. Burası ö kadar Hususî bir dairedir iki kınk paralık şeye kırk kuruş vermek fedakârlığına katlanabilen herkes buraya girebilir. yanlarına kadar geldi. yanlarına geldi sırıtarak eğildi. hiç tebessüm etmiyor. Ahmed Cemil sudan bir cevap verdi. tâ odanın ortasına gelince etrafına baktı. Ahmed Şevki efendi «Otursana. İki arkadaş bir kenara oturdular. birkaç safderunun daha vüruduna intizaren ipekli esvaplarını sallaya sallaya piyasa eden. Öteden (beriden bahsettiler. Raci’nin orada bulunmasından dolayı sıkılıyormuş gibi duruyordu. indî bir opera parçasını ıslıkla çalarak. Ahmed Şevki efendi arkadaşını kaldırdı. olanca kuvvetiyle açılmış ç. gülmeğe çalışarak: Buraya siz de gelir misiniz? dedi. kan gittikten sonra ayağa kalktı. iskemlelerden birine yıkılmak nev’inden düştü. kadife iskemlelerin. «Bir bira?» dedi. Raci muganniyelerin dinlenme yeri yahut safderunların mezıbahası’ olan hususî daireye girdi. birbirine bakıştılar. O. bağırarak: «Ben istemez. kanepelerin birinde yanındaki yaşlıca efendinin müsait nazarı altında karşısında esneyen Türkçe bilmez Romanyalı bir kızın güya parmaklarındaki yüzükleri muayene etmekle meşgul.İki refik nazarlarıyle Raci’yi takip ettiler. Ahmed Şevki efendi gözlerinin beyazına kadar kızardı.. mermer masaların. soluk aynaların miskin âhenginden terekküp eden bu manzara. Raci tâ ileride. Raci oturduktan sonra karı iri vücudunun üstünde küçücük duran başım sallayarak. Yavaş yavaş. etrafına gezdird’ği melûl nigâhı görmemek için gözlerini çevirdi.ğ ziyalı lambaların. Üzerleri keten örtülü kanepelerin. ötede beride daha bazı zümrelerle tekemmül ediyordu.. o vakit üç arkadaş arasında kesik kesik bir muhavere başladı. aynanın içindeki suratına gülerek duruyordu. biraz mahcup. Ahmed Şevki efendi dudakları arasından: «İşte biçare karısının intikamı!» dedi. git buradan!» ded\ O vakid Ahmed Cemil zavallı Raci’nin perişan halini. dedi. arkadaşlarına bakıyordu. Ahmed Cemil başını silkerek: — Zannetmem.. Nihayet karı Raci’nin musîr istirham tebessümüne karşı isyan ederek sert bir çehre ile döndü. muhte-riz henüz çocuk denecek kadar genç bir bey. Ahmed Cemil’in tahmini doğru çıktı. Şimdi gözlerinin önünde garip (bir manzara vardı: Bulundukları yer küçük denmeyecek kadar iki odanın birleşmesiyle hâsıl olmuş genşiçe ıbir yerdi. Raci bütün bu hareketleri uzaktan takip ediyor. tek gözlüklü birisinin gözlüğünü sürmeli gözüne uydurmağa çalışarak şu tuhaflığına sahte kahkahalarla gülen bir fransız karısı. boş olarak yalnız iki refiki gördü. aynanın iç:nde sahnenin yorgunluğundan bozulan simasını tamir ile meşgul maşukasının arkasında. Raci bir kelime bile söyleyemedi. kısa fistanının altında beliren kalın biacaklaMnı ıslığın tarabıyle uygun askerce atarak yürüdü. ilik defa girilen yerlerin iras ettiği tereddütle buraya girdiler. yürüdü. sonra hiçbir lisana mensup olmayan bir istihfaf sayhasıyle «Puah» dedi. mahcup.

diğer biri Marie Antoinette yakalığa altına bir Vaudeville Soubrette’i gibi kısa fistan giymiş.. Dedi. karnaval esnasında kiralanarak iade edilmemiş kostümlerden kesilerek biribiriyle uydurularak icad olunma türlü kılıklar. Eski ipek kumaşlardan. Hiçbir zevk-i mahsusa yapılmış olunamayan kıyafetler. yerlerine gittiler.. Raci’yi selâmladılar. burada bulundukça Raci’nin serbestçe mu-aşekasına mâni olacaklarını düşündü. Ahmed Şevki efendi oturduktan sonra: Sanki neye geldik? Bu hali görmüş olmaktan başka bir şey kazandık mı?. bir başka âlemden düşmüş şu garip mahlûk sürüsünden ayırmıyor. Ahmed Cemil gözlerini bütün bu muganniye alayından. eseri hakkında bir taze şevk uyandırmış idi. kendisinde kudret görebildikçe yazmağa sarfetti. Artık burada yapacak bir şeyleri kalmamıştı. bellisiz yaşları saklamak için kutusuyle boşaltılmış pirinç tozlarıyle solgun dudaklara taravet vermek için yavaş yavaş miyarını kaybederek ibzal ile sürülmüş kirimizi boyalar altında bu çehrelerin sırlarını görmeğe çalışıyordu... sonra bir müddet düşünerek: Ne olursa olsun. hiç olmazsa çocuk meselesini söylerim.. Birisi bir Normandiya köylüsü kostümünü andırır ibir esvaba fmesepL bir Pompadour ibaş yapmış. son defa olarak Raci’nin halini bir daha görmek istediler. dar işlemeli bir arnavut yeleğinin içinde buram buram terleyen şişman ibir kadın şu yeleğin altıma peşleri yırtmaçlı bir cinli entarisini münasip görmüştü. Bir senelik hayatının ma’işet derdine mevkuf olmayan bütün saatlerini ibu eserin fikrini yakan icadı derdine vakfetti. levhasının nezahetini.. Ahımed Cemil bütün bu iğrenç tuhaflıklardan. O günden itibaren tasarruf edebildiği bütün zamanlarını onu düşüijüp beslemeğe. mükemeliyetini temin için meşherlerde dolaşan meselâ .. Ona tasavvur ettiği incelikleri. Ahmed Cemil’in Hüseyin Nazmi ile geçirdiği gece. Ahmed Cemil’in itikadına nazaran ağlıyordu. türlü memleketlere mensup. Şiımdi Raci’nin maşukası iki alaycı gencin arasında bacaklarını uzatmış kollarıyle gerinerek delikanlıları kanepenin üzerine devirmeğe çalışıyor: Raci de bir kenarda mermer masanın üzerine kapanmış Ahmed Şevki efendinin iddiasına göre uyukluyor. türlü milliyetlere.. Ahmed Şevki efendiye «Yine yerimize gidelim mi?» dedi.» diye teşvik eden sulu efendinin bir türlü teşviklerine uyamayan güzel Ibir genç beyden nefrete benzer bir şey duydu. hayat felsefesini verebilmek için ancak kendi tahassüslerini rehber ittihaz etmekle dar bir daire içinde fikrini hapsetmiş olacağını. Hususî tarafa şöyle bir baktıllar. dedi.. şu şakalaşan budalalardan ötede hâlâ yanıbaşında «Beyim! haydi. san’at şeklini..beyninde yer tutan mes’eleye irca edemiyordu. vaktiyle yapılmış esvap bozuntularından. ben yarın açılının. her biri başka bir fuhuş zemininde yetişmiş.. Borçlarını tesviye ettiler. alkış gürültüleri arasında geçtiler.

Şu bir senelik zaman içinde yazmak istediğinin. o her biri birer elmas gibi işlenmiş. Vilye dö Lil Adam ile Theodore de Banvilll üe başlayan zümre-i şua’ra. sahifeleri çevirdikçe öyle şeyler buldu ki hayret etti. bütün parnasienileri. şekle. ancak nısfını vücude getirebilmişti. Dikkat nazarından kaçar. Bunlardan sonra san’at erbabının kelimeye. tefekkürden sonra ancak yirmi kadar mısra vücude getirebiliyordu. Muşset iç^m «Âşık. Hugo’yu. Bu esere çalıştığını başka bilen de yoktu. tetkikten. Ah! işi gazel yazmaya dökmüş olsa. «Gözlerinde eşya ve hakayıkı büyüten bir cam varmış» hükmüyle hakikatin fevkinde buluyor. Eser pek ağır ilerliyordu. «bir feriştenin sukutu»nu. üslûbe. iki mısraı için günlerce çalışmış bedialarla ülfet ettikçe yapmak istediği şeyin ne müşkül oJduğunu anlıyordu. san’-ate verdikleri ehemmiyeti gördükçe. Kendi kendisine: «Beni^ lügat uydurmakla itham edeceklermiş. Anlamayanlar etsin.. Bunları Hüseyin Nazmi’den başka kimseye okumazdı. Ahımed Cemil bunları okudukça yarım asırlıik bir zaman içinde Verlaine’a kadar şiir fikrinin kesbettiği inceliklere. tasvir ve ifade san’atmm vâsıl olduğu hurdecûluğa hayret etti. bir kısmının da yeniliğine kapılarak bunlara temellük etmek istedi. hattâ artık er zamandanberi «Gencine-i Bdeb» te de manzumeleri görünmemesinin sebebini kendi yazdığı tarizin tesirinde bulmakla memnun olan Raci bir gün Aihmed Cemil «Mir’at-ı . «gecelerdi. şimdi birer kelime ile hiçiye mahkûm ediyor.» derdi. synbolisteleri decadent’leri. Mendes’ler. şiiri herkes gibi telâkki etse bu yirmi mısradan yinmi gazel icad ederdi! Bir aralık lehçeyi dar buldu. lügat kitaplarına sarıldı. Sylvertre’ler. velhâsıl gençler tabiî Le-marre’in kitap fikristini dolduran yüzlerce cildler takım takım elinden geçti. Kamusun havsalasına sığâmâyacak kadar garip lügatleri bir yere toplayan eski zaman münşileriyle benim yapacağım şey arasındaki sanat farkını elbette anlayanlar olur. Haftalarca mütalâadan. Onun için Hüseyin Nazmi’nin kütüphanesini hemen boşalttı: Lamartine’den. Ha-raucut’lar. Hugo’dan. Lamartine için «O kadar şiir ile yüklenmiş ki ezilmiş». Süleymaniye’de küçücük mesai hücresine taşıdı.Ram-forant’m bir çehresi karşısında günlerce temaşaya mevkuf kalan ressamlar gibi şairlerin de hislerini şiir bedialarıyle tevzin etmeleri lâzım olduğunu bilirdi. Lekont dö Lil ile. henüz kendisince türlü nakıselerle dolu olarak. daha sonra Paul Ver-laine’in tohm-ı dehasıyle yetişenler. Coppe’ler. «Eski kelime altında fikirlerin tazeliği görülemez. Mus-sut’den sonra gelenleri. Yeni fikirler için yeni kelimeler lâzım olduğunda musîr idi.» dedi. bazısının mevcutlara ruchanına. şair fakat çocuk!» diyordu. sonra Prudhommelar. Bunlar ne için kamus köşelerinde unutulmuş? Ne güzel şeyler keşfetti! Kimisinin bir fikriyle tetabukuna. bir vakitler mini mini penceresinin kenarında cehren fakat komşulara işittirmekten ihtirazen okuyarak mest olduğu temaşaları..

pek gizli ve mühim bir meseleden bahse hazırlanıyormuş gibi kaşlarını kaldırarak. yalnız Raci güya onun orada vücuduna vâkıf değilmiş gibi dururdu. Eğildi. Bir seneden beri matbaaya devam eden. Ahmed Cemil kimden ıbahsedildig’ini cesametti. fakat meseleye bu kadar cesaretle başlayan idare memuru bahsi takip için kâfi cesaret bulamadı.. matbaada. «Nasıl? demek vakit geldi?» diyordu. Said’le Saib Ali Şekifb’in himayesine sığınarak açık bir araba ile Kâğıthane seyranına gitmişler. Matbaada merhaimme-ten alıkonuluyor. bazan muharrirlerin arasında «Behber-i sübyan» defterlerini doldurmakla.Şuûn» tefrikası için yine imza koymayarak tercümede devam ettiği bir hikâyesinin tashihlerine bakmakla meşgul iken birdenbire: —• Cemil! Artık işi mütercimliğe döküyorsun. ^ Ahmed Cemil hayret etti: j Ben’m için mi? Hayır.. Biraz nefes almış olmak için sözü çevirdi : . Mayıs iptidalarında bir cuma idi. Gariptir ki bu kadar adavet hissine mağlûbiyetine mukabil Raci’ye en ziyade acıyan yine Ahmed Cemil idi. idare memuruyle Ahmed Cemil’i yalnız bırakmışlardı .. Ahmed Cemil’in yanma geldi: Beyler gezmeğe gittiler. Raci’nin ısrar ve inat ile devam eden tecavüzlerine karşı ya bir sille gibi bir tahrik fırlatarak mukabele eder. iri Alman karısının tahrikleri altında sanki şu mülevves aşkına daldıkça onun çirkâbiyle kirlenerek simasında beliren sefahat tahriplerinden artık iğrenç bir hale gelmişti. Ahmed Cemil. ? * ‘. bazan müret-tiplerin yanında harf dağıtmakla vakit geçiren Nedim’e eri ziyade rıf k ile muamele gösteren... O vakit omuzlarını silkerek: «Belki!» demekle kanaat etmişti. vakit buldukça bir sahife okutturarak bu biçare çocuğun birşey öğrenmesine çalışan yine o idi. Matbaada çocuğa babasından başka herkes iltifat ederdi. Kendi kendisine. yalnızca bulmak isterdim. . bu meselenin bu kadar erken uyanacağına hiç ihtimal vermemişti. duvarlara iliştirmekten çekinerek ilâve etti: Bir izdivaç meselesi. O vakitten beri Raci düştükçe düşmüş. Ahmed Şevki efendi yeşil çuha kenarlı dar uzun defterine son kalem darbesini müteakip penbe rıhını döküp kapadıktan sonra hücresinden çıktı. matbaa halkı öteye beriye dağılmışlar. şairlik sj “ frrı tüketti mi? demişti.. Ahmed Şevki efendiye intizaren sükût etti’. isabet! Ben de seni şöyle... fakat sâna yakın birisi için. dedi. hemen hiçbir şeye müfit olmadığı halde aylığından bir parçasını tevkif ederek o zamandan beri dikişçilikle yaşayan karısına yardım edebilmek için maaş verilmekte devam olunuyordu. yahut bu adamın haline acıyarak yalnız bir kelime ile geçiştirirdi.

Evkaf nezaretinde epeyce bir memuriyeti var. Ahmed Cemil refikini meseleye döndürmek istedi: İzdivacın kime ait olduğunu söylemediniz. idare memurunun anlatmak istedi. fakat bu âdi günde gitmek. Ahmed Şevki efendi biraz durdu. kayınvalide yok.. vekarı isyan etti. tam bir ciddî eda ile sesini tabiî perdesinden indirerek: Geçen gün müdür efendi — Ahmed Şevki efendi öksürüklü herifi kastediyordu — bana oğlunu evlendirmek istediğinden bahsediyordu.. sonra Ahmed Cemil’in gözlerine bakarak ilâve etti: Matbaa da münhasıran herifindir... Beykoz çayırı. Bentler. gerine okuyan takımın karşısında ağzı açık dinlemek için yarı günümü feda edemem.. bir kere görsen zannederim ki hoşuna gider. şafakta yola çıkıp mehtapta dönmek şartıyle.. Sahranın hiç bu türlüsünü anlayamadım. Şimdi Ahmed Şevki efendi hep kesik kesik söylüyordu: Tabiî arkadaşlarından tahkik olunur. nefsini zaptetti..Beyler kâğıthane’de sevda peşinde dolaşacaklar. Ahmed Cemil sarardı. Zannettiğim gi-M namuslu bir genç çıkarsa ne için muhalefet etmeli?.. O güzel derenin sükûn zamanlarında oradan kaçıp da toz deryası içinde arabaların izdihamı arasında güneşten yanarak saatlerce dolaşmak elbette sahra hevesinden başka bir şeyden gelir. galiba iç güveylik arıyorlar. biliyorsun ya. gerine. Ahmed Şevki efendi baba ile oğul arasında hiç yoktan zuhur etmiş uzun bir münakaşanın tarihini yaptı.. değil mi? .ği mânaya karşı bütün namusu. İstanbul’un gidilecek yerleri hemen bundan ibaret. Hele saz dinlemek için sulara kadar gidip alçacık bir iskemlenin üstünde kahve hizmetkârlarının naraları altında bir yahudi hokkabazının yaverleri arasına sıkışmış bir Hicaz faslını esneye esneye. ihtiyar da zengin. Kardeşin artık evlenecek bir yaşa gelmiştir. Sen çocuğu görmedin. O vakit Ahmed Şevki efendi arkadaşının yanına oturdu.. Anlaşılan zavallı delikanlı titiz ihtiyarla geçinemez olmuşlar. bir kelime ile red cevabı veriyordu. Adalar. Yuşa tepesi. beş altı yüz kuruş para alıyor. Geçen gün bu meseleyi bana açmaktan maksadı tanıdıklarım içinde tavsiyeye değer aileleri tahrik etmek imiş. Benim hemen aklıma sen geldin. bir hafta evvel!..

keten yeleğini düP—• Bir gün iki axkadas matbaada yine herkesten evvel buluştular.. belki kardeşinin saadeti buradadır. Bu hissi tahlil etmek istedikçe sebebi.. Zavallı İkbal!. o halde o garip his nedir ki izdivaç mes’elesi çıktıkça kalbinde hiddete benzer bir şey uyandırır.. Serin kanla düşünürdü: Ikbal’in izdivacını. hele bir kere görsünler de. esası daima tetkikinden musir bir firar ile kaçardı. bu gece sabırsızlığımdan patladım. dedi. kısmetine bir müsait -çehre arzedecek mi? Bu sual Ahmed Cemil’in zihnini bir izdivaç meselesine ait hâtıralara şevketti. ikbal şimdi on yedisine basmıştı. Ahmed Şevki efendi artık vazifesini ikmal etmişçesine şüphesiz kendi kendisine: «Beş dakikada bir mühim meselenin altından çıkmak bana mahsus bir muvaffakiyettir!» diyerek mütebessim bir çehre ile ayağa kalktı...Ahmed Cemil zihninden hesap ediyordu. bir kız ne ile evlenir? Orası benim işim. Sana verilecek havadisim vardı. Ahmed Şevki efendinin şu dostça tekayyüdüne karşı ne için Ikbal’in talihini tehlikeye koymalı? Kimbilir. hattâ bir kere bir karısından ayrılmış iki çocuklu kırklık bir komşunun annesi gelmişti de Ahmed Cemil’in bütün vekar ve gururu mecruh olarak günlerce İkbal’e baktıkça ağlamak istemişti. Ahmed Şevki efendinin ilk sözü şu oldu: Dün akşam beni görmeden kaçtın.. Bu memlekette kızların tam izdivaç zamanı. gözlerini gözlerine dikti. Sonra Ahmed Şevki efendi ellerini Ahmed Cemil’in omuzlarına dayadı. sırıtarak ilâve etti: Beğenmişler. birkaç kere annesinden görücüler geldiğini işitmişti. Muvafakat edecek olursan ben işi tavsiye ederim. istememezliği andırır bir tesir hâsıl ederdi? Belki bir hodkâmlık hissi!. İlk muhavereden sonra unuttuğu izdivaç meselesini bu kelime Ahmed Cemil’e tekrar ihtar etti.. tesirini duyup ta menşe’ini bulamadığı garip bir his Ikbal’in izdivacı meselesinde Ahmed Cemil için bir saklı haşyet uyandırırdı. Acaba her vakit talih. Bir dakika içinde fikri tebeddül etti: Lâkin bizim hiçbir şeyimiz yok.. Zihninde bulmak istediği te’vilin altında saklanan tesiri görmemeğe çalışır. Mahiyetini bir vuzuh lem’ası ile tenvir edemediği. Ikbal’in izdivacına ait düşüncelerinin . fakat hiçbirinin heves edilebilecek bir şey olduğunu tahattur etmiyor. Diğer bir adamın başka bir samiî münasebet ve muhabbetine dahil olduktan sonra kardeşi kendisi için daha az yakın olacak.. Bu ‘hissin ismini vermek istemezdi. izdivaçla saadetini bütün emellerin gayesi bulurdu.. bir yabancıya herkesten ziyade harim olduktan sonra ona — kardeşine — yabancı kalacak idi.

Ahmed Cemil’in eve gitmeğe ihtiyacı vardı. mürettiphaneye girdi: Ben yazılarımı bitirdim. birisiyle kavga etmek arzusunu veriyordu. dedi.hele İkbal ile. Enişte!. başka bir şey lâzım olursa beyler yazsınlar. Bu adamla her kim olursa olsun. yemekte hususî bir ihtiyat ile duruyor. mümkün değil. Sonra kalemini attı. tekellüfsüz bir münasebetin hâsıl olamayacağını.. selâhiyetle anne diyecek... Onun yanında geceleri minderin üzerine boylu boyuna uzanamayacak. o Süleymaniye’deki küçük evin kapısını çalacak.. lekesiz bir muhabbetin... Fakat Ahmed Şevki efendinin bu sabah şu bir kelime ile yeniden uyandırdığı mesele akşama kadar zihnini kurcaladı. kâğıtlarını topladı... Demek şimdi hayatında bir enişte olacak.. Nihayet kapı çalınıp geldiklerini yukarıdan işitince bağırdı.. bir külfetperdazlık hissederdi. görüyordu. hiçbir hissini. valdesine ayni meşru. İkbaO’e görücü gelmiş de ne için bana haber vermediniz? Sabiha hanım oğlunun yüzüne baktı: Her gelen görücüye ehemmiyet vermediğim için. kendisinden kardeşinin mahremiyetini çalmış bir adamla müz’iç bir rekabet hissinin sönmeyeceğini hissediyordu.şaıkalaşamayacak. bu aile sofrasına ayni iştirak hakkı ile oturacak. fikrini öğrenmemiş. fakat onun gibi saf olsalar. bir gün içinde hayatına karışacak. Sebep? Ne için sevmediği. onlar gelinceye kadar sabırsızlığından duramadı. başka bir ses aşağıdan yukarı bağıracak: İkbal!. Anne. Kapıyı açan Seher’e: — Annem nerede? dedi... Sabiha hanım çarşafını çıkarmadan yukarıya çıkınca ilk sözü şju oldu: Anne!. Bu adam birden. Seher’i kızdıramayacak. sevemeyeceği bu adama enişte demeğe mahkûm olsun? Şimdi bu kelime adetâ onu tâzip ediyor. Hayatında bu tebeddülün ne kadar ehemmiyeti olduğunu bir karartı arasında hissediyordu: Meselâ kendisini. Hiddetini o sırada Ali Şekib’in budalalığından bahsederek Raci’ye yaranmağa çalışan Saib’den çıkarmak istedi: Keşke insanlar hep Ali Şekib gibi budala.. Sabiha hanıma çocuklar gibi daima anne derdi.... merdivenlerden biraz muhteriz çıkıyor. ikbal ile . gidiyorum. bir adam kî bu güne kadar tanunaış. yukarıya gelsene.. MAI 109 VE SİYAH .bundan tesir almasını me-nederdi.. valde hitabından bir sahtelik. görmemiş. sonra evin içinde bir ses.. Enişte!.. evin içinde dolaştı. dedi.. Enişte!. «Küçük hanımla çarşıya gittiler» cevabını alınca hiddet etti. ikide birde zihninin içinde bir tırmalayan cereyan ile geçen bu kelime idi: Enişte!.

koltuklar. yerde üstüne penbe.le mahremiyetine bir unsur daha iştirak edecek? Demek bu sıcak mesut havanın üzerinden barit bir nefha uçacak ? Gözleri sık sık küçük iskemlenin yanmda diz çökmüş o gün çarşıdan alman yedi arşın gömleklik kumaşın yanlarını çatmakla meşgul olan İkbal’e çevriliyordu... makası alıversene. ne de mutantan hücrelerde nefîs evani vardı. ne tâtife istiyordu... İlâve etti — Isteyeceklermiş. Ahmed Cemil sabandan beri beynini işgal eden bu meseleye karşı annesinin sükûnuna hayret etti. hiçbir şey yok.. annesinin en sevdiği yer. küçük dört ayaklı iskemle. Zavallı çocuk. Burada ne kadife kanepeler. Ik-bal’in yeşil gaz boyamalarından yaptığı sade fakat belki onun için zarif hoş kalpağı altında lamba. pencerelerde muşamba perdelerin üzerinde yaza mahsus be>-yaz. üç kalbin irtibatından anütaiıassıl. Ara sıra kumaşı kesen makasın sinirleri ürperten sesi.. Ahmed Cemil gitmemeğe karar verdi.. birden bu validenin mukadderata teslimiyeti karşısında sükût etti. Kar gibi beyaz kenarı gerile gerile iğnelenmiş hassa örtülü sedir. inmiş muşamba perdelerin arkasında açık pencereden süzülen gecenin râtip havasını duymak için başını duvara dayadı. Bu gece İkbal. Açık kestane gür saçları altında zarif başı. ta mutfaktan Seher’in bulaşık gürültüsü. atlas perdeler. kulaklarının etrafından..satrançlı dokuma çekilmiş Şilte. her türlü mihnetlerin. Yemekten sonra okumağa da meye-lân duymadı. . henüz tekemmül etmemiş bir kız vücudu ki noksanları içinde cazibeli ve onun için şiir ile dolu. Sonra sükût. altından âsi.. çılgın saç kümeleri arasında birak küçük. Demek şimdi Ibu hususiyete.Beğenmişler. perişan. bu a. Kızım. söbü görünen siması.. Bu akşam Muzaffer beyin ders gecesiydi. bazan rüzgârla şişen muşamba perdelerin hışıltısı. Ahmed Cemil’in gözlerine güzel görünüyordu... ruhu ısındırır bir hararet vardı. fakat buna mukabü derin bir muhabbet. bu yaşta genç kızların çehrelerine mahsus bir süzgünlük altında hafif bir donukluk ile mümteziç donukça penbe rengi biraz vücuduna erkekçe bir yüksek vaz’ı veren geniş omuzlar. bu samimiyete. oğlum.. kardeşinin bu kadar cazibesi olduğuna dikkat etmemişti. Sizin yanınızda değil mi anne?. Ahmed Cemil yalnız bu kelimeyi kâfi görmedi. o kadar. meşakkatlerin zedeliyeeeyeceği kadar kavi bir saadet... bari bahtiyar olsa!.. istesinler bakalım da düşünürüz. yalnız küçük odanın — şu bir saf kalb kadar ruhaniyet ile dolu aile odacığınm — ruhunu doya doya istişmam etmek istiyordu. uzunca bir boy. biri talik iki güzel levha. Allah hayırlısını kısmet etsin. o kadar. Ne lâkırdı. ince sarı kornişlere küçük küçük kıvrıklarla ilişdirilmiş perdeler. aşağıda küçük odada. duvarlarda babasından yadigâr olarak kalmış biri kûfî. lâtif..

çorabının içine paçası tıkılmış. uçları sekiz on kere kıvrılmış iri siyah bıyıklı muhip çehresiyle kapıya küçük bir iskemle atıp hâkimiyet vazifesini takındığı — sopasının ilk tarakasmdan — anlar anlamaz. düğün evindeki validesine sokaktan «anne!» diye bağıran. kanarya sarısı hırkasının altında al basmadan entarisini giyerek. hele Tevfik efendinin anlaşılamayacak bir heves ve tehalüküy-le bütün şerait onbeş gün içinde kararlaşmıştı. Düğün! O gün Ahmed Cemil kaçmıştı. Eniştesini ilk önce matbaada pederi Tevfik efendinin yanında gösterdiler. geçkin yaşlarında mariz bir babanın zayıf doğmuş bir çocuğu. mukaddemeleri görünen kadınlık meziyetleri kemal bulmak için yalnız kadın olmağı bekliyor. orasını beraberlerinde getirdikleri ço~ cuklarıyle küçük bir mahşer — garip ibir renk ve kılık mahşe-ri — haline getiren kadınlar.. kalem arkadaşlarından sormuşlardı. herkes gibi bir genç. beline işlemeli ipek mendili iğne ile tutturulmuş. Bu ziyaretten sonra Ahmed Şevki efendinin faaliyetiyle. Onun saadetinden emin olabilse. Ahmed Cemil kardeşinin reyine müracaat etti: ikbal gözlerini indirdi. sükût etti. herkesten pek iyi teminat almo X i . başına oyalı gaz bovamasm-dan yapma çiçekli hotozunu koyarak. beyazlı kırmızılı tire kuşağının saçakları san hırkasının altından eteklerine dökülmüş.rt.Büsbütün tevessü etmesi. En son defa olarak birgün. XI llî di. bekçi baba gelip de elinde sopasıyle yeni traştan çıkmış çökük yanaklı. değil ufak tefek istirahat esbabını.. gözleri bir katre muhabbet giryesi gibi — fakat kknbilir nasıl — bir kadın olmaya müheyya duran bu zayıf kızın üzerine düştükçe kalbinden «bari mesut olsa!» diyordu. Ahmed Cemil’in her türlü hayat hususiyetini bilen Ahmed Şevki efendi damat beyden ağırlık namıyle bir para kopardı ki hemen ‘bütün düğün masrafını temin etti. Vehbi beyi tanıdıklarından. Ahmed Cemil bu izdivaç meselesinde ne tarafgir ne de aleyhdardı: Meselede bir itiraz vesilesi bulunmaması aleyhdar olmasına mümanaat ettiği gibi enişte olacak adamın herkesten başka birşey olmayışı tarafgir olmasına da mâni olmamıştı. şefkatten mürekkep bir nazarla hemşiresini ihata ettikçe. ağl aşacak olan bütün o belinden donu-düşmüş. demin haleldar olacağından korktuğu hayat sükûtununu belki bütün istikbal emellerini feda ederdi. bir paçavra kenarıyle iyi bağlanmamış uzun çorabı güllü penbe iskarpininin üzerine düşmüş. çarşaflarıyle üşüşen.. . düğünün şerefine tâ sabahleyin sokağa fırlayan komşu kızları kâğıt helvacılarının. îkbal’in izdivacı Ahmed Cemil’in hayatında bir rüya gibi geçti. leblebicilerin etrafında bağrışacak. hoppa değil. demek razı oluyordu. koltuk resmini görmek için Süleymaniye’nin o daracık sokağını baştan başa doldurarak ve kapının umuma açılmasını bekleyerek yeldirmeleriyle. koşa koşa biribirini kovalayarak çığlık koparan çocuk alayından uzak olmak için.. Ahmed Ce-mil ilk hâsıl ettiği fikri zihninde birkaç kelime ile icmal etmişti. hattâ biraz ciddî. kalem hayatında terbiye almış. Ahmed Cemil merhametten.

o bir haftayı Hüseyin Nazmi’nin köşkünde geçirdi. Sonra saçları püskür-müş.. bir gün . hattâ Hoca-capaşa’da ders olduğu zamanlar akşam yemeğini matbaada kısaca tedarik ederek bir vakitler hayat zevkinin yegâne men-baı olan aile sofrasında bulunmuyordu. Ah! O İkbal’i böyle mi gelin etmek isterdi? Hemşiresi için neler düşünmüş. ne süslü evler. Kaçtı. kadifeler.. Hattâ Seher’le ufak tefek ltâifeler bile ediyordu. beyaz ipek duvağı yanlarına dökülmüş. Bir dakika içinde bütün mânevi varlığından bir soğuk rüzgâr geçti. Demek bunlar hepsi ya-İan? Hayallinin kendisine bahşettiği bütün bu tantana. Şark halıları döşenmiş çifte bir merdiven.. atlaslar. lâdenli komşu hanımlar arasında damat beyi. îkbal şimdi o sopasıyle kapısının önünde bekçi duran. Ahmed Cemil bu akşam kendisini ezen azap altından hiçbir zaman kurtulamayacağını . sokağında alacalı. Artık bütün gecelerini evden uzak geçiriyor. köpüklerden teşekkül etmiş bir çiçek melikesi gibi îkbal.henüz komşu hanımların ellerinde süsü ikmal edilemeyen kardeşini sofraya çağırtarak o yarım gelin haliyle öpmüş. ne lâtif tuvaletler. şimdi bu evden âdeta üşüyordu. matbaa müdürü Tevfik efendizade Vehibi beyi bekliyordu.. Hocapaşa’da demiryolu memurlarından iki Almana Türkçe öğretmeye başladı. İki ay kadar bir zaman geçmişti. sofrada. o henüz ağır bir külfet yükü altında ezilirken. Ahmed Cemil rüyalarının şu sefil hakikatinden tanı bir hafta kaçtı. haftasının diğer dört akşamını da evden uzak geçirmek için ders buldu. levhalar. Ahmed Cemil bir hafta eve uğramadı. yaygaralı çocuklar kaynaşan küçücük evde rastıklı. Demek o istikbalde zuhuruna emniyet ederek aldandığı hayaller yalandı? tkbal’in gelin olacağını düşündükçe bir vakitler hemşiresi beyaz uzun etekli — moda gazetelerinin mülevven ilâvelerinde görerek imrendiği şeylere benzer — bir esvap içinde. O bir hafta zarfında eniştesini hiç görmemişti. bir vakit yalnız kendisinin olan şu evin her köşesinde şimdi yabancılıktan asla çıkmayacağını anladı. O akşam Muzaffer beye can attı. salonlar. Ahmed Cemil hayret etti.. Düğünden sonra Ahmed Cemil ile annesi hemen hiç yalnız bulunmamışlardı. yüzüne bakamaya-rak gözlerini indiren hemşiresine bir kelime tevcihine cesaret edemezken damat bey herkesle teklifsiz oluvermişti.. demek bütün bu şeyler baştı?. yağız macar atlı zarif parlak bir araba onu alıp götürüyor. Gazeteye bir ilân sıkıştırdı.. avizeler.. kınalı. daha sonra güzide tuvaletlerle zîhayat foir çiçek deryası gibi dalgalı geniş bir mermer sofanın ortasında o çiçek deryasının perisi. kendi-feini mesteden o müdebdep rüya. ne müzeyyen cihazlar tasavvur etmişti!. başı mücevherlerin 112 MAI V K SİYAH altında biraz eğilmiş olarak görürdü. annesiyle kardeşinden öyle izin almıştı.. ne müdebdep daireler. Nihayet bir akşam yemekte birleştiler.. sonra ağlamaktan ihtiraz ile bir söz bile söylemeyerek kaçmıştı.

bir huysuzluğu yok. reddettim. S Masraf meselesi ae saae senin üzerine ıcaııyor gıuı mr şey Cemil. kız sabahleyin biraz gülerek. İzdivacından beri ikbal’in çehresinde dikkate çarpan bir hüzün rengi her türlü şikâyet lisanından daha beliğ idi.. Sabiha hanım iki aydan beri birinci defa olarak yalnızca konuşmağa fırsat bulduğu oğluna başka bir bahis zemini daha hazırlamıştı: Mai ve Siyah — P.Sabiha hanım sabahleyin odasına girdi. acaba kocasının biraz içkisi olduğundan ımı?. Nefsini herşeyden . dün ağlayışı büsbütün zihnime dokundu. yatağında mahsus gecikiyordu. Dün Seher.. Buna Ahmed Cemil dudaklarını bükerek cevap verdi: Ne ehemmiyeti var? Kazandığım yetişmiyor değil ki. fakat bu kadarla devam edecekse. Birden şu iki aylık gelinin annesinden. Hiç yalnız bulamıyorum M. anesi yatağının kenarına oturdu: Ne için kalkmadın oğlum? dedi.. nihayet yine onun olmak üzere saklamak için aldım. Fakat nasıl bir koca olduğunu anlayabilmek için Sabiha hanımın fikrini istedi. Geçen gün Îkbal’e aylık olmak üzere on mecidiye vermiş. O henüz tenbellik ediyor.. kardeşinden gizlediği göz yaşlarının içinde bir derdin saklandığını duymuşlardı... Ahmed Cemil pek iyi hissetmişti ki kardeşi mesut değildir. o ısrar etti.. Ahmed Cemil bu nazardan sıkıldı. Ahmed Cemil hayretle annesinin yüzüne baktı: Niçin? Bilmiyorum. cevap vermedi. sıkılarak parayı bana vermek istedi. Evine devam ediyor.. birkaç kadeh rakının şu saadet yuvasında bir musibet zehiri hükmünü tutacağını anlamıştı. İkbal’in ağlayışı biraz içki içinse. Bir gün annesinin ağzından bu meseleyi işitince yatağında doğruldu. fakat o birkaç gün içinde bu itiyadı keşfetmiş. gözlerini oğlunun gözlerine dikti.. Ahmed Cemil’e bundan hiç bahso-lunmamıştı. sonra cevabını beklemeden biraz eğilerek ilâve etti: Sana bir şey söyleyecektim... gözlerini çevirdi. Ikbal’e soğuk bir muamelesi de görülmemiş. Eniştesinin nasıl bir adam olduğunu görüyordu.. Zaten kız gelin olalıdan beri neşesiz. ¦ Annesi Vehbi ıbeye atfolunabilecek bir kusur bulamıyordu. O vakit Ahmed Cemil yavaş yavaş annesini istintak etti. İkisi de bu hayal için ağlamağa müheyya idiler. İkisinin de bu nazar çarpışması arasında İkbal’in ağlayan hayali uçuyordu. Onbeş gün kadar yenilikten ihtiraz ederek itiyadını icra edememişken nihayet bir şişe Fertek rakısıyle gelmişti. Sabiha hanım sözünü bitirmedi. Ana oğul uzun uzun birbirine baktılar. dedi.. Vehbi ibeyin akşamcılığı vardı. İkbal’in odasında yalnızca ağladığını görmüş.

yolundan silinmek. Geç kalkmak itiyadında olan eniştesini uyandırmaktan. ikbal daha evvel kalkmıştı. ay sürüklemek zaten öyle bir sefalet idi ki onu âdeta mütelezziz ederdi. aşağıda karşılaştılar. MAİ VE SİYAH 117 Ahmed Cemil’in tamamiyle cahili olduğu kahve hayatına müteallik hikâyeler.. elindeki sahanı sofranın ortasına atıp kaçmağa meyyal duran dargın vaz’ı görülürdü. Fakat bir annenin. ikbal bahtiyar görünmeğe çalışıyordu.mahrum etmeğe alışmamış mıydı? Onun için birkaç mecidiye tasarruf etmekte bir faide mi ver? Seneyi iki kravatla geçirmek. çekinerek merdivenleri yavaş yavaş indi. bunda mağmum bir şiir bularak âdeta şiir te-lezzüz ederdi. yalnız kendisini eğlendirmek için söz söyleyenlere mahsus kahkahalarla kesik fıkralar. kardeşini mümkün mertebe sıkça görüyordu. . Bir vakitler Ahmed Cemil de bu sofrada lâtife ederdi. Bu sabah Ahmed Cemil îkbal’e bir şey söylemek istiyor» muşçasma baktı. sonra beriki bir sademeye tesadüf etmiş gibi nazarı titredi. bazan Seher’e karşı kaba latifeler. Şimdi Vehbi beyin bir latifesine mukabil Sabiha hanımın simasında zorla kopmuş bir tebessümü. gözlerini indirdi. fakat ekseriyet üzere yemekten sonra uyuyan zevcinden kurtulabildikçe bu yalnızlığa küçük bir zaman için Ikbal’in ‘huzuru da hayat bahşederdi. Orada bir şeyin yandığını. Artık şu mahrumiyet hayatının acı lezzetinden bir hoş teessür bile duyar olmuştu. ara sıra yemeğe müteallik itirazlar. anlıyorum. bir iskarpini alt>. izdivacından beri ona karşı Ahmed Cemil yarı siteme benzeyen bir tavır ittihazına lüzum görmüştü. İkbal’de de biraderine karşı bir mücrim gibi gözlerini indirmek. zevcinin tuhaflıktan ziyade gülünçlüğüne karşı helecanından mütevellit perişan nazarı: Seher’in her dakika: «ikide birde bana ne ilişiyorsun?» demeğe. sanki bir noktayı kazıyarak kemirdiğini hissediyordu. Artık ikbal ihtiraz tavrım bırakmıştı. bu nikabm altında ben varım!» derdi. Bu sabah îkbal’e tesadüf etmek emeliyle odasından geç çıktı. Yemek yedikten sonra Vehbi bey Ikbal’le odasına çekilince Ahmed Cemil annesinin yanında kalırdı. Matbaada kaldığı akşamlar idarenin penceresi kenarına ilişip de caddenin hüzün veren tenhalığından mest olarak biraz peynirle francalasını yedikçe kendisinde bir zavallılık bulur. mümkün mertebe az fırsatlarda hitabına mâruz olmak gibi ‘bir ihtiraz peyda olmuştu. fakat o zaman bir lâtife edildikçe sofranın etrafında handeler uçu-şurdu. fakat henüz aralarında dert tevdiine benzer bir kelime teati olunmamış idi.. ikbal bir aralık bu nazara mukavemet etmek istedi.» demiş idî. ibir kardeşin gözünden gizlenmeyen bir hazin renk: «Aldatmayınız. dün salbah Millet bahçesinde bilardoda kazandığı muvaffakiyet. Bu sabah annesiyle şu muhavere kalbine sanki bir katre yakıcı zehir damlatmış idi. Kardeşinin yalnız bu bakışı: «ikbal! Bahtiyar değilsin. İkbal’in üzüntüden.

ilerledi. ötede kravatlardan. hemen doğuveren şu arzuya mukavemet edemedi. tekemmül ediyordu.. zevkini ikna edemeyen parçaları mahvetti. Derslerinden. . matbaada işini istical ile bitirerek çıktı. Ahmed Cemil bütün hayatının meşakkatlerini bu eserin tevlit edeceği lezzete karşı unuturdu.Bu kış Ahmed Cemil eserine hemen çalışamadı. damarlarının içinde bir cevelân hissetti. Bir mayıs günü matbaada otururken birdenbire defteri Taksim bahçesinde — bir gün henüz mektepte iken Hüseyin Nazmi ile gidip oturdukları yerde — Boğaz’ın şiirine karşı kendi kendisine okumak istedi. Bir aralık Ahmed Cemil eserini tasfiye etmek istedi. mendillerden teşkil edilmiş zarif nümunegâhları. o vakit tayin olunamaz bir sebeple mûtat olmayan vukuata tesadüf olununca hissedilen râ-şeye müşabih bir titreyiş vücudunu baştan aşağıya sarstı. Kendisine hitap etmesini beklercesine Lâmia mütebes-sim bir çöhre ile karşısında duruyordu. Şimdi bu eser büyüyor. müsveddelerini ayıkladı. Çocuk oyuncaklarının yanma kadar geldi. Henüz o kadar kalabalık yoktu. noksan bırakılmış yerlerini doldurdu. Ahmed Cemil sanki senelerden beri ruhuna çöken bir sıklet şu tasfiyeden sonra mündefi oldu.âdeta uykuda duyguları. ellerinde earpare. mağazaların camekânları önünde gecikerek şurada yeni çıkmış kitapları. bütün o zahmetler ondan intişar eden ümit havasına temas edince zail oldu. Bon Marehe’nin önüne gelerek içeriye girdi. yazılarından kurtulabildikçe yegâne iştigali şiirlerini okumaktan ibaret kalırdı. Başını çevirdi. fakat bahar gelince bütün vücudunu ihata eden kesel ve rehavet havası sanki güneşin taze hararetiyile tebahhur ederek sıyrıldı. kışın donuk havaları altında teessürleri safhasına donuk nakışlarla intikal eden. Zaten Beyoğlu’ndan işsiz geçtikçe buraya bir kere girip çıkmak âdeti idi. . bütün o gönülleri taltif eden hiçleri seyretmek istedi. dolaşmak. Ah bu defter! işte bütün hayatının mühim bir ümidi şu küçük defterde idi. taşarak geçen kıştan sonra eserinin tesliyet veren ha118 MAİ VE SİÎAH yat nefesiyle bütün yorgunlukları dinledi. O sefalet ve mihnetle dolarak. yakalıklardan.. bir hafta mütemadiyen bununla uğraştı..» dediğini işitti.. bir moda mağazasının kumaşlarını. başında maili kırmızılı bir külah gelip geçenlere gülümseyen bir soytarıya bakmakla meşgul iken arkasından kendisine yabancı olmayan bir tatlı sesin bir nida-i hayretle: «A! Cemil bey!. baharın ılık nefesleriyle dirilip uçuşan kelebekler gibi canlandı. O vakit Ahmed Cemil’in eseri bol bir yağmurdan sonra topraklardan süzüle süzüle kayacıklar arasında birikmiş küçük bir menba gibi taştı. nihayet bir haftalık uğraşmasının neticesinde küçük bir defter vücuda getirebildi. ufak hamlelerle feveran etti. Tünel’den çıktıktan sonra Beyoğlu’nda biraz serseri.

Ahmed Cemil’in kalbinde yer tutmuş böyle binlerce çehreler vardı. Henüz on beş yaşında iken hâtırasına intikâş eden simasını zihninde itmam ve ikmal etmiş. peçesi alnının kıvırcık saçlarını bir yarı örtülülük altında bırakarak başına atılmış. belli belirsiz bir şey! Müphem bir çocuk çehresi. o müphemiyeti. onun muhit-i havasında muvakkat bir müddet için yaşamaktan mütevellit bir şey duyardı. yahut kışın evine gittikçe Lâmia’nm bazan piyanosunu işiterek bazan bir kapının alplığından süzülüp geçtiğini-duyarak. fakat bugün müphem. Fakat bu meçhul şeyin bütün şahsiyeti üzerinde derin bir tesiri vardı. kanatlı şiirler idi. Ahmed Cemil bunların hepsini severdi. nurlarını serperek. yahut Şişlide bir Kâğıthane dönüşünde tesadüf ettiği. dün başka bir şey iken yarın başka bir şey olmağa hazırlanan. ondan uzak yaşadığı müddetçe o simayı daima besleyerek arada geçen zamanı sanki telâfiye çalışmıştı. Ahmed Cemil’in zihninde bu genç kız sıfatının hususî ve müstesna bir ehemmiyeti vardı. kimbilir kimdir? Bugün Lâmia’yı karşısında siyah çarşafı çenesinin altından tepesi bir incili iğne ile iliştirilmiş. künhünü tahlil etmek istememişti. «Şimdi tamamen bir genç kız olmuştur!» derdi.Ahmed Cemil Lâmia’yı belki bir seneden ‘beri görmemiş^-ti ve göremezdi. . ince parmakları siyah güderi eldivenler içinde uzun sap-h zarif şemsiyesinin püskülünü oynatarak. müşevveşiyeti için şiirle. cazibesinin ateşlerini saçarak çıkdı. yahut Tepebaşı’nda. Köprüden vapura binerken gördüğü. meçhul bir şey var ki mahiyetini anlamamış.sönüverdi.. buseyi andırır bir gârâm nazariyle bakardı. daha doğurusu o genç kıza bunların herbirinde ayrı ayrı perestiş ederdi. bazan eteğinin bir hışıltısını hissederek yahut muhteriz bir kahkahasının zaptolunmuş tarakasını fark ederek onun vücuduna yakın °^” M A I VE SÎYAH 119 maktan. müşevveş. sevda ile dolu olan bu mahlûklara. Bu hayal pek seyyal idi. Sonra onların arasında genç kız. Hüseyin Nazmi’nin köşküne. O. Ahmed Cemil’in zihninden uçuşan ve binlerce çehreler .. Taksim’de. henüz çocukluğunu unutmamış.bir ziya isabetiyle bir bulut parçasında peyda oluverip de birden sönüveren iltimalar gibi . Genç kız!. o gençlik semasının sevda güneşi. bütün güzergâhına tesadüf eden o genç kızlara Ahmed Cemil perestişe benzer. henüz ço-cukluktam çıkarak mevcudiyet-i mâneviyesi garâible nıemjlû bir cihanın esrarına karşı inkişafa müheyya duran. Köprii’de hemen her yerde bir dakika için sevdiği binlerce çehreler vardı ki bunlar kendisi için saadet hülyası olan o genç kızın mevhum şekli etrafında uçuşan bir takını periler. bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi. nagihan hıssediverdikleri bir hakikatin taaccüp rengi gözlerinde sizi istintak ediyormuşçasına bir istifsar ifadesiyle gülüverirken birdenbire bir genç kız sıfatının henüz itilâf olunmamış ciddiyetiyle gözlerini indiren. fakat (bütün bu çehrelerin üstünde. henüz iki üç sene evvelki sıfatyle Ahmed Cemil’in karşısında bulunuyormuş gibi saf çehresiyle bakarak görünce.

Bir dakika öyle karşı karşıya.. «birisine oyuncak mı alıyorsunuz?» dedi. manzaralar bir . Bahçe tenha idi. daha sonra. bütün güzel şekiller. cevabını verdi. velev bir dakikalık musahabenin garabetini daha az hissederek daha cesur idi. asıl gençliğinin şiirini — yalnız onu — okudu.. benim şiirlerim.. sarı saçları rüzgârlarla savrularak. Bir akşam onu bizde okuyacak missiniz. Lâmia şüphesiz şurada. sizi okurken görmek istiyorum. elinde çarpareler ile başında maili kırnuzılı külâhıyle gelip geçenleri gülerek seyreden soytarının istihza nazarı altında elinde şiirlerinin defterini kıvırarak duruyordu. henüz yapraklanmış bir ağacın altında mai şemsiyesini açmış. ufak tefek almak için çıkmış idik. sular. bunlardan ayrılarak. bir örnek esvaplı iki kız. Bazan bu levha gözlerinin içinde bulanıyor.. yalnız bakıyordum. ötede beride tek tük zümreler. Ahmed Cemil orada. Bugün Ahmed Cemil Taksim bahçesinde bu şirini değil. öyle mi? Ben de dinlemek. bütün ruhunun emel züb-desi işte şu siyah nazenin heyula işte bu ipek çarşafın dalgaları içinde vücudunun ihtizazı hissedilen seyyal ve mevvac hayal şeklinde kaybolup giderken. Lâmia küçük bir kahkahayı zaptetti. tepeler. Ahmed Cemil’in gözleri. uzun konclu düğmeli potinlerini kumlara temas ettirmiyormuşçasma bir çeviklikle koşarak çenberlerini çeviren.. biraz beride «AJ fE SİYAH 123 ellerinde küçücük küreklerle bahçeden kum toplayarak mini mini kovalara doldurmak mühim işiyle etrafı görmeğe vakitleri olmayan iki çocuk. alçak ökçeli potinlerini önüne çektiği bir iskemlenin kenarına dayamış gözlüklü ihtiyar bir İngiliz mürebbiyesi. Ahmed Cemil: — Hayır. mütebessim renkleriyle. mütebessim bakışarak durdular. Hayır. yalılar. Ahmed Cemil küçük bir hareket bile etmeyerek duruyordu.Lâmia’nm yanında dadısıyle piyano muallimesi vardı. manzaralarının ivicaclarıyle yeşil tepelere doğru tırmanmış yahud mai sulara doğru akı-vermiş gibi duran binalarıyle boğazın sakin levhasına dikiliyordu. dedi.. sonra Ahmed Cemil’in eline bakarak: Yeni bir kitap mı? diye sordu. sonra Ahmed Cemil’in perişan cevabını dinlemeyerek siyah güderi eldivenler içinde daha ince görünen parmaklarıyle peçesini indirdi. birbirine söz söylemek lâzım gelip gelmeyeceğinde tereddüt ederek. Biz haftaya yine köşke gidiyoruz. hayatının uzun yorgunluklarını bir gazetenin tefrikasında dinlendiren bir ihtiyar. bayırın üstünde uçuyor.. «efendim!. sonra Lâmia biraz gülümsedi. başlarından kaymış hasır şapkaları arkalarında çarpmarak. Ağabeyimin daima söylediği eseriniz mi?.» dedi. amma.. bütün hayatı. koşuşan bağırışan çocuklar. şu oyuncak destegâhmın yanında velev bir çocukluk arkadaşıyle.

siyah saçların altında parlayan siyah gözlerden bir şey akıyor.* mü dairesinden çıkarmağa lüzum görmüyordu.» diyen Lâmia idi.. yakıyor. O zaman hayalinin mâkesinde guruba tesadüf etmiş bulut parçası gibi kırmızılara. sanlara boyanan bu levhaların içinde Lâmia’yi — evvelâ küçük. Artık saklamağa ne lüzum var? İşte bütün hüsran içinde geçen gençlik sevdasının emel zübdesi.. Ah! O sevda dakikası! Acaba hayat-ı bînasibinde o bahtiyar saat çalacak mı?. O münevver rüyalarının genç kızı. güya siyah ibir nur ki baş döndüren ateşli bir sevda havası ile vücudunu sarıyor.. Şiirlerini dinlemek istiyormuş. yahut kendine mahsus bir mütalâa ile meşgul oluyor zannını vermek için bir ciddî tavır ile elindeki musavver mecmuaya dalmış — görünüyordu. 122 MAI VE SİYAH Bakınız o siyah peçenin. daima güler. fakat okşayan bir ateş.. Artık o şeyin tesiri mahiyetinden kaçmağa. şu kadarcık. Ahmed Cemil’in nasiyesinde bu sual bir endişe hattı tersim ediyordu. bir dakika sonra sekiz on yaşında bir kış gecesi meselâ iki arkadaş cehren bir şiir okurken halının üstünde daima gülümser siyah gözlerini anlamayarak yüzlerine dikmiş. O çehre böyle zihninde bir an içinde yüz tenasüh silsilesinden geçerek.. nefsini onun hük. hislerinin muihassalası olan bu şiir parçalarını bir sevda teranesi gibi onun müteessir gözleri altında inşad ediyordu. siyah çarşafın. Zihninde bu şiir takriri için mahsus bir hücre tertip ediyor. her tebeddülünde bir hâtıra gıcıklayarak bütün hayatını Ahmed Cemil’in dimağında. bir ateş ki sıcak bir buse gibi.O da küçüklüğünden beri daima onun etrafında dolaşır. Demek bugün Bon Marche’de uzun bir gaybubetten sonra onu görünce vücudunu sarsan şey.. hayatında birinci ve sonuncu olmak üzere seveceği vücud. Lâmia’dan daima pek sıcak bir his duymuş. Lâmia’yı orada bir kanepeye oturtuyor. işte o biraz evvel gülerek dudaklarını basarak hafifçe başıyle selâmlayarak. O da kendisini sevmiyor mu? Bir saat evvel o kendisine tebessüm eden gözlerde bir gizli incizab mânası hissolunmuyor muydu? . kendisi tâ ayaklarının dibine küçük bir ayak iskemlesine oturuyor. «Efendim!.fırça darbesinden kopma renkler imiş de yekdiğerine karışarak şekilsiz bir hamur haline geliyormuş gibi oluyordu. Hüseyin Nazmı ile gezmeğe çıktıkları vakit yanı başında iki elleriyle eline yapışarak muhaverelerinin arasına «Bu ne? Ne için? Nasıl? Ne vakit?» sualleriyle her dakika karışarak. kıvırcık saçları başının beresinden taşarak. bir dakika içinde tekrar yaşatıyordu. birisinden yüz bulmuş çocuklara mahsus sokulganlıkla daima yanına gelirdi. sonra titrek bir aşk sadası ile bütün fikirlerinin.. onunla beraber bulunmaktan haz almış idi . Kendi kendine: «Ne için onun benimle izdivacını istemesinler?» diyordu. Ahmed Cemil onu Lâ-nıia’ya kendisi okumak isterdi. mailere. yeşillere.

İsmini işitince Vehbi bey telâşla kapıya geldi. Muhavere bütün bu vak’a üzerine cereyan ediyordu. değil mi? Yalnız şu söz ihtiyarın hastalığındaki mahiyeti izah etmiş oldu.Bu aralık tâ yanınbaşmda koşan bir kız kumların üzerine yüzü koyun düştü. Vehbi bey: — Biraz beni bekle! dedi. Bir aralık Ahmed Cemil: . Se’her’e tekaddüm etti. Bu akşam Vehbi bey gittikten sonra yatak odalarına çekilmekten vazgeçtiler. şimdi lakırdı söyleyemiyormuş. mu’tad hilâfına olarak sokak kapısının kuvvetle çalındığını işittiler. korucukların arasından süzülüp çıktı.. çocuk iri mai gözleriyle istimdat ederek ona bakıyordu. kaldırdı. eniştesiyle kapıdaki adamın arasında cereyan eden muhavereyi herkes taşlıkta gergin bir dikkatle dinliyordu. fakat Vehbi bey o suali anlamış da muhataplarını merakta bırakmamak lûtfunu gösteriyormuş gibi pederinin nıüşa-biyetini iki manalı hande arasında tâyin etti: «Nüzul!. O vakit Ahmed Cemil çekildi. Nihayet Ahmed Cemil. Seher kapıyı açıp açmamak lâzım geleceğinde MAÎVESİYAH 123 mütöhayyir idi. herkes teessüf beyanında... Efendi birdenbire hastalanmış.. gözlerinin içinde — şimdi artık vuzuh ile gülümseyen Lâmia — aheste Taksim caddesini çıkmağa başladı.. kapıyı açtı. tesîiyet iradına hazırlanıyordu. çocuğun ellerinden tuttu. yerinden kalktı. sonra gördüğü ısrar üzerine ağızından parça parça izahat alınabildi. Vehbi beyi öteki evden istiyorlarmış.. gündüz hiçbir şeyi yok iken hattâ akşam yemeğinde pek iyi bir halde iken odalarına çekildikten sonra birdenbire düşmüş. Ahmed Cemil başını çevirdi. İkbal pek az söze karışıyor.. türlü renklerde elbiselerle süslenen iskemlelerin. Vehbi beyin evi burası mı? Burası. o bil’akis güldü.... herkesin yüzüne bakarak sanki bu vak’anm mudhik tesirinden başkalarının da hisse alıp almadığını tetkik ediyordu.» dedi. Sultanahmet’te babasının evinden. iki kardeşle anne birçok zamandan beri birinci defa olarak gecenin celsesini o eski samimiyet ile geçirmek istediler. kımıldanamıyormuş. Herif sebebini evvelâ söylemek istemiyordu. Sonra içeriye girdi. Bir gece herkes yatak odasına çekilmek üzere kalkmışlardı. Bu vak’a Ahmed Cemil’i hakikate iade etmiş oldu. Yegâne mütalâa olarak Ahmed Cemil’in yüzüne baktı: Bu yaşta genç bir kızla evlenmenin neticesi budur. Ahmed Cemil dilinin ucuna kadar gelen suali zab-tetti.. karşısında hamal kılıklı birisini gördü. elinde şiir defteri. artık herkesin alışmağa başladığı düşünceli tavrıyle. yavaş yavaş.. ara sıra iki mânâsız kelime ile muhavereye iştirak ediyordu. Artık tekrar oturmadı. tuhaf bir vak’aya muttali olmuşçasına alay ediyor. gece şu küçük asude evin kapısı çalınmak o derece müstesna bir vak’a idi ki herkeste ufak bir halecan hâsıl oldu.

ağlamağa hazır gibi duran gözleriyle: «Gördünüz mü? Beni verdiğiniz adamı anladınız mı?» demek istiyor gibi baktı. Ahmed Şevki efendinin çehresi her zamandan biraz daha ziyade kızarmıştı. Şimdi Şevki efendi bir muhtıra yapmalı. * /*/ Ertesi gün Ahmed Cemil matbaaya gittiği vakit eniştesini AJhmed Şevki efendinin yanında gördü. ________ 12. o vakit Aihmed Cemil..124 sıxan İhtiyar giderse matbaa ne olur. O vakit İkbal kardeşine derin bir nazarla baktı. . diğer bir kâğıda matbaanın geliri gideri. pedere bir şey olursa istifa ederim. Seher oda kapısının yanında. odanın hem içinde hem dışarısında eski zamanlardaki hususiyeti ihtar eder bir teklifsizlikle muhavereye iştirak ediyordu. fakat aldığım izahatı pek kâfi bulmuyorum. Vehbi bey âdeta yüksekten söylüyordu. İkbal kuru bir sesle: «Her vakit!» dedi. söyleyeceği sözün söylememek istediği tarafını gözleriyle anlatmağa çalışarak dedi ki: Bey. diyordu. Ikbal’in son sözü üzerine birşey mırıldandı. zaten.. Vehbi bey yalnız «Peder fena!» dedi. . sonra başka bir suale cevap vermeğe mecbur olmaktan korkuyormuşçasına kardeşiyle annesini bıraktı. Yanlarına girdi.. Ahmed Cemil biraz daha istizah etmek istedi: Ne vakit söylüyordu? dedi.» dediği işitildi. anlayamadılar. ben de sizin yanınıza geleyim. Ahmed Şevki efendiyle Ahmed Cemil birbirine bakıştılar. şimdi Şevki efendiden bazı şeyler soruyordum. tâ izdivacından beri anlamak istedikleri hayat sırrının bir parçasını görür gibi idi. Sonra daha ziyade izahat vermeğe lüzum görmeyerek ilâve etti: Bundan sonra matbaa işlerine benim bakmaklığım lâzım geliyor.. Sonra matbaa ve gazete memurlarının isimleri. onun bütün heyetinden kocası için bir nefret havasının uçtuğunu hisseder... Onun için bir karar verelim. kardeşine baktı. darflerin bir fihristini isterim. İkbal bu sözü söyledikten sonra pederinin vefatını bekleyen kocasının utanılacak bir mahiyetini ifşa etmiş gibi gözlerini indirdi. çekildi. yalnız İkbal çıkarken: «Küçük hanımcığım. evvelâ matbaada mevcut olan alât ve edevatın. kayınbiraderle beraber matbaayı idare ederiz. İkbal tekrar gözlerini kaldırdı. maaşları. bilmem? dedi. o devam ediyordu.

görmek istemeyerek heyet-i tahririye odasına girdi. tercüme edecek havadis aradı. kalktı. yarın yine burada buluşuruz. Ahmed Cemil bu muhavereyi yarım bıraktı.Ahmed Şevki efendi bunalıyordu. yarın sizinle de konuşmak lâzım geliyor. havada kokusunu aldığı havadisin nev’ine vukuf arzusu kuru vücuduna sığama-yarak.. Bu insanlar. Ahmed Cemil şu dakikada bu kısa. Artık matbaanın zevki kaçacağını anlamıştı. dedi. alçalmış gibi gördü. Kendisini eniştesi çağırıyordu.. Vehbi bey bir âmir sıfatı takınmıştı. j İşe başlamayacak olursa rahat edemeyeceğine hükmetti.. kuru çocuğu tokatlamak istedi. . ni-i hayet daima Amerika’ya isnat olunan garibelerden birşey 1K du. burada lastikten yapma gülünç bir soytarı gibi yaranmak için dizlerine sıçramaya çalışan mahlûk!. baksanıza. Beni bu akşam beklemesinler. yılıştı. hesap soraü oğul. Ahmed Cemil yazı I edasına dönmedi. arkadaşının odasında kaldı. Saib’in teces-[i süslerinden emin olmak için kapıyı da kapadı. Birden kendisini bu adamın karşısında küçülmüş. zayıf. şu içeride.. yanına gitti. henüz dün gece yatağa serilen babası için sabahleyin şifa çaresi taharrisine koşması lâzım gelirken matbaaya can atarak hesap soran bu adamın karşısında bütün yuvarlak vücudu baştan aşağı titreyen bir kütle kesilmişti.... Ahmed Cemil’in. gülmeğe çalışarak Ahmed Şevki efendiye baktı. ah şu dakikada çekmecesinin yanıbaşmda sanki kendisine mahzun maJhzun bakıp •duran koyu nefti alpaga şemsiyesini şu çapkının kafasına indirdikten sonra matbaayı bırakıp gidebilse. mütenevvia sütunlarında daima halkın hoşuna giden t düzme fıkrayı biraz da kendisi süsleyerek serbest tercümeyi. O vakit Saib sırıttı. / Cemil bey. Ahmed Cemil’e daiha ziyade sokuldu: Artık enişte beyiniz matbaayı size bırakır.. ellerini uğuşturarak Ahmed Cemil’i hemen istintak etmek istedi: Müdür ölmüş mü? Onun gibi birşey.” başladı.. nefretten göğsü şişiyordu. Şevki efendi istediğim şeyleri hazırlayacak. telâş içinde. Enişte demeğe ancak razı olabildiği bu adamdan bugün emre benzer \ §eyler mi alacak? 1 Vehbi bey matbaanın tahtalarına güya her vakitten ziya-| de bir tasarruf kuvvetiyle basarak çıktı. Orada yalnız Saib vardı.! Avrupa gazetelerini açtı. Daha ziyadesini dinlemek.. Ah!.

Yarın sen de matbaada mevkiinin ehemmiyetini anlayınca: «idare memurunu çağır-sanıza. Bugün Ahmed Şevki efendi saat-jlerce kendisinden bahsetti.. daha ilk günü gelip de bana bir uşak muamelesi eden herife... O mütekebbir edaya ben tahammül edemem. Raci bu fırsattan istifade ederek matbaadaki tevakkuf zamanını yalnız yarım saate hasretti.. iskemlesine oturarak: Anlaşıldı! dedi. emrini icra etmeli!» dedi. ‘ sonra yavaş yavaş defterlerini karıştırdı. Vehbi beyin istediği şeylerin ne olduğunu düşünerek.. çalışmaya hazırlandı. hokkasını düzeltti. İkbal o gün kayınpederini görmek için gidip gelmişti. «dünyada bir kişi olduktan sonra ı nasıı oısa geçuuiuu:» aıyorau. Ali Şekib her vakitten ziyade yazdı... fakat mat-jbaada birşey olacağından eski çalışma zevkinin zevale uğra-^ yacağmdan o da emin idi.» diye beni yanma getirtecek değil misin? Ahmed Cemil bir daha gülümsedi: . / kalemini buldu. sonra bütün ci-¦} ğerlerini dolduran hiddet havasını boşaltıyormuşçasma derinden geniş bir soludu.İdare memurunun çehresi boğazı sıkılıyormuş gibi kıpkır-i mızı idi.. Siz. mahiyetini tamamen . Burada Ahmed Şevki efendiyi değil kalıbını göreceksiniz. ka-ym enişte matbaayı istediğiniz gibi idare ediniz. İkbal’in verdiği malûmattan meselenin vehametini. Sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin burnundan gözlüğü her vakitten ziyade düştü. Ne olacağını Ahmed Cemil tâyin edememişti. Ben bu azamet tavrını çekemeyeceğim. — Daha ne olacağını anlamadan bu kadar telâşa sebep l\İar mı? Ahmed Şevki efendi artık püskürdü: ha — Ne mi olacak? Bak görürsün.. Eniştene herif dediğime istersen hiddet et. Ahmed Cemil bu vak’a üzerine düşünmeyi geceye talik etmiş idi. Bugün matbaa halkı Tevfik efendinin hastalığına muttali olduktan sonra herkesin yüzüne bir endişe sayesi düştü. tırnağının üstünde çıtlattı. iiıaaeu Diraz suKun ouidUKtan. ben kendime bir iş buluncaya kadar gelir giderim. Sonra anladığı şeyi izah etmek istedi: Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Artık benûn için matbaa bitmiştir. Ahmed Cemil’e nasılsa edindiği birinci nevi sigaradan ikram etti. Akşam tjve gittiği zaman eniştesinin gelmeyeceğini haber verdi. nasıl başlamak lâzım geleceğini zihnen tertip ederek: «Beyin. İhtiyarın ne olduğunu ondan sordu.. Saib muttasıl Ahmed Şevki efendinin etrafında dolaştı.. o zamana kadar vücuduna ehemmiyet verilmeyen bu adamın gaybubetinde bir ehemmiyet olacağı hissolunuyordu. Ahmed Cemil gülümsedi. Birşey söylemeden evvel yutkundu.

istifa ederek matbaayı sizinle Ahmed Cemil’in hullya hayatından başlıca ümitlerinden biri bir matbaa sahibi olmak değil mi idi ? O halde işte o ümidin bir tahakkuk mukaddemesi gibi başlayan şu vak’aya karşı bir itminan duymak lâzım gelirken ne için makûs bir tesir duyuyor? Kalbinde hafi fakat vazıh bir his matbaada şu tebeddülün — ümidin tahakkuku değil — bir inkırazı olduğunu söylüyordu. gazetenin terakkisini teminden bahsettikçe geceleri sofra başında bilardo vukuatı nakleden bu adamın içinde bir tedbir sahibi muhtefi olduğunu anlıyordu.. Ahmed Cemil’in birden rengi değişti.. Yalnız sağ elini oynatarak meramını ifade etmeğe çalışıyormuış. Bugün bir vak’a o idareyi eniştemin eline geçiriyor. Matbaanın. hesapları istedi.anladı. dedi.. İkbal kardeşinin ne demek istediğini anladı: Dün gece söylemiştim zannederim. Ertesi gün matbaada. Ahmed Cemil eniştesine karşı hep mümaşat eder oldu. Hüseyin Baha efendi korkulu bir fırtınadan ehven kurtulmuş olmasından mutmain olarak müzakerenin iptidasından foeri birkaç defalar düşen gözlüğünü düzelttikten sonra iltifata teşekkür etmekle meşgul iken. eniştesi gelip de Ahmed Şevki efendinin hazırladığı hesap icmalleri üzerine sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin müşareketiyle efkâr mübadelesine başlanılınca. vicdanında bir tehaşi ezasıyle hüküm süren hissin muazzip sedasını susturmağa çalıştı. Hattâ eniştesi matbaanın ıslahından.. Bu sabah eniştem geldi.. şu halde bana evvelce yabncı olan matbaa ile bugün aramızda bir karabet hâsıl oluyor demektir. Nihayet Vehbi bey müzakereye bir nazik hatime vermek istedi: Matbaa ve gazete Hüseyin Baha efendinin idaresinde oldukça ben memuriyetimden istifaya lüzum görmüyorum. Yemekten sonra Ahmed Cemil annesine bakarak: Matbaa altüst oluyor. Eniştesi biraz gülerek yüzüne baktı: Gazete için o kadar muharrire ihtiyaç var mı? . İhtiyarın bütün sol tarafıyle dili tutulmuştu. zannederim ki bazı tasavvurları var. Bir aralık kendi kendisine: — Vehim! Ne için öyle olsun? Her vak’ayı fena şumuliyle telâkki etmek bana mahsus bir bedbinlik mesleği! Halbuki mesele pek sade: Ben bir matbaada bulunuyorum ki idare şekli bana tamamiy-le yabancı. gazetenin idaresi bana tevdi edilecek olursa bundan ne için ürkmek lâzım gelsin?» demek istedi. Yalnız bana ait vazifeleri başmuharrirlikle beraber kayınbiraderime bırakacağım.. Zaten mümaşat olunmayacak bir fikre de tesadüf etmemiş idi. tasavvuru beraber idare etmek. Ali Şekib ne olacak? dedi.

odanın yarı açık duran kapısından Saib’in mütecessis çehresi göründü. can çekişerek atmak isteyen bu öldürücü şey. bir taş parçasının — fakat küçük. yanya-na. ancak onların olsaydı. büyük tac şeklinde örtseydi. Aman yarabbi! Sevmek bu muydu?. o körpe hayatı hissediyor.. Şu önde gidenler Lâmia ile ustası değil mi? Bilmem!. onu gözleriyle takip etmiş olmak affedilmeyecek bir töhmet imiş gibi birden sıkılmış.. omuzlarından yanlarına düşen açık yenler. Ah. Şuracıkta. düşünmeden yalan söylemişti.. yolun şu kenarında. sevmek bu muydu?. o kadar ki saçları birbirine karışarak siyah ve kumral bir enmuzeç teşkil etseydi. bazan omuzundan başının arkasına tutarak yürüyordu. Elindeki açık kırmızı. Hüseyin Baha efendinin sükût tavsiye eden bir nazarı nefsini zaptetmesine medar oldu: Ali Şekib olmayacak olursa gazeteyi idare etmek münı-“kün olamaz. o kadar yalnız ki bütün bu sahra şu akşam baygınlığına şiiriyle onların. o kadar ki vücutlarının sıcaklığı imtizaç etseydi. «Ali Şekib gidecek olursa ben duramam!» demek üzere atılıyordu. Vehbi bey cevap vermeye hazırlanıyordu. Cürm-ü nıeşhud halinde yakalananlara mahsus bir şaşırma ile Lâmia’nm orada bulunduğunu görmek. boynundan doladıktan sonra ucunu sol omuzundan arkasına atmıştı.. Şu dakikada vücudunda güya bütün hüviyeti eziliyor. Tâ belinde küçük küçük kırmalarla büzülerek sırtında dikişsiz bırakılmış kıvrıklar.. Lâmia başını beyaz bir tül ile örtmüş. MAİ VE SİTAH 133 ayırmıyordu.Ahmed Cemil saatlerden biri idare ettiği meseleyi şu dakikada tarumar etmek istedi.. beni buraya bırak. iki ellerini göğsüne basarak: «Yürüyeme-yeceğim. dedi. O cevabı verdikten sonra nedamet etti. şuraya düşmek. Ahmed Cemil’in uzun kumral saçlı başını o kıvırcık gür siyah saçların yanma çekseydi... bitik. şurada yalnız bulunsalardı..... İnsanı güya bir mengene içinde sıkıp sıkıp da birisinin ayakları altına ezik.. zannediyor. sade şemsiyesini bazan kaldırarak. o küçük kırmızı şemsiye! Ne olurdu. Şimdi Ahmed Cemil daha vazıh görünüyordu. sonra o tül şu bir çift baştan mürekkep sevgi levhasını gizleyip o küçücük kırmıza şemsiyede bu gençlik sevdasını sahranın yalnızlığından bile esirgeyerek yakuttan bir . ipek kumaşın üzerinden akan râşe seyyaleleri içinde o vücudun ihtizazını görüyordu. Bu yalana sebep ne? Ne için şuracıkta saf13 i . belinden aşağıya yanlarını latif bir yuvarlaklıkla tersim ettikten sonra düşüp ayaklarının her hatvesiyle sağa sola nazenin bir raks ile sallanan etekler altında vücu-f dunun hayatını.... Lâmia o beyaz tül örtüyü açsaydı. ikisine ancak kâfi bir taş parçasının — üzerine otursaydılar. kumlar üstünde Ölmek istiyorum» demek için bir ihtiyaç duyuyordu. Gittikçe yaklaşıyorlardı. onun vazifesi benim iktidarımın fevkindedir.

Derinden bellisiz bir inek sesine muhteriz dem tutan hafif kuş cıvıltıları arasında. Bu gece Hüseyin Nazmi. anlamıyor musun? Ah! Bilsen onu ne kadar seviyorum!.. Onu selâmlıyor. Ahmed Cemil şimdi mesut idi. Ahmed Cemil’in yine gözleri bulanmıştı. Bu sırada onlar döndüler. Lâmia’nın o mütebessim nazarı. öyle ki hemen karşı karşıya gelmiş oldular. bir müddetten beri onun bahsini etmemeğe başlamıştı. şimdi sahrayı esmer bir renk yan şeffaf örtüsüne sarmış tâ ileride afakin sinesinden gecenin sükâın nefesi. — Daha erken zannederim.. kalbinde bir deste saadet çiçekleri gibi inkişaf etmiş idi.. Şuracıkta bir tesadüf etmiyecek olursa bugün bir daha göremeyeceğini biliyordu.MAİ VE SİYAH vet ve samimiyetle arkadaşının ellerine yapışarak: «Evet o! demindenberi onun için titrediğimi görmüyor musun. güya çocuk iken her defa gelişinde dediği gibi: «Ne iyi ettiniz de geldiniz!» diyordu. dedi. sonra mütebessim gözleriyle Ahmed Cemil’e baktı.. ilâve etti: İstersen gelecek ay. iki arkadaş döndüler. bir müddet daha yürüdüler. gözleriyle bir aşinalık gönderiyor. Lâmia hayret nidasiyle: Ağabeyim. ufukların yarı şeffaf tüllerini titreterek uçuşmağa ^aş-lamıştı. Artık dönelim.. MAJ VE SİYAH 135 Ne vakit istersen! dedi. Hüseyin Nazmi hemşiresine yalnız «eve mi?» dedi. Artık Hüseyin Nazmi’yi döndürmek bile istemedi. Bir ay daha çalışsa arkadaşlarına zannediyordu. mi ? Arkadaşının sualine: .> dememişti? Halbuki bu sırrı birisine tevdi etmek ihtiyacı onu âdeta hasta ediyordu.. Lâmia «evet!» dedi. Cevabını verdi.. Akşam rüzgârının hafif darbeleriyle çırpman ipek örtüsünün içinde Lâmia’nın çehresini bir bulut altında görüyordu. Bütün hayatında sevda sekriyle mest kalmak için yalnız o nazar kifayet edecekti. okuyabilecek bir hale getireceğini Gece yalnız kaldığı vakit zihninde yalnız iki şey yaşıyordu. artık aralarında on adımlık bir mesafe kalmış idi. Kendisini bu gün şu Erenköy seferinden artık bahtiyarlık hissesini almış kıyas etti. Lâmia’yı . Bu iki emel hedefi bir çift ikiz hemşire gibi hâtırasında öpüşüyordu. sonra küçük kırmızı şemsiyesini bir veda selâmı gibi savurdu. kütüphanesini yine altüst ederken bir aralık arkadaşı Ahmed Cemil’e sordu: ^— Senin «eserinin inşad resmi ne vakit icra olunacak? Ahmed Cemil artık eserin ikmalinde bu kadar t||ahhür ettiğinden utanır olmuş. şimdi.. Eseriyle Lâmia.. Geçtiler.

gözlerini . Hüseyin Baha efendinin kanepesine yüz üstü yatmış. hareketsia yatıyor. Ne oluyorsun. öyle oturdu kaldı. Ahmed Şevki efendinin yanına geldi.» dedi. bir kolu sarkarak kilimin üzerine 136 MAİ VE SİYAH düşmüş. Kendi kendisine: «îri Alman karısının yeni bir tahriki! Bu geceyi içmekle geçirmiş. Bu gece uykusunun arasında hep o eserle o hayal yaşadı. Raci cevap vermiyor. eserini. Tekarrüp etti.. artık bitirmeliyim!» dedi. Fakat yalnız bir an için gözlerine isabet eden bu hande güya oraya bigâneliğini anlamış da firar etmiş gibi silindi.. yalnız ara sıra içinden gelen bir hıçkırıkla vücudu sarsılıyordu. «Niçin telâş ediyorsun? Babanın hiçbir şeyi yok.. Karı bırakıp gitmiş. Ahnled Cemil şu vak’amn ne olduğunu anlıyor. Nedim hâlâ yaşlı gözleriyle bakıyor. dedi. en evvel Nedim’e tesadüf etti. Gördüğü manzaranın mahiyetini derhal anlayamadı. şu gördüğü neticeden ona tekaddüm etmiş olması lâzım gelen vak’ala-n icat ediyordu. bir cevap alamayacağını anladıktan sonra Nedim’e döndü.bu adamın üzerine dikti. Ahmed Cemil yukarıya çıktığı vakit matbaada Ahmed Şevki efendiden başka kimse yoktu. Ne oluyorsun?» dedi. eğilerek: «Birader!.. Çocuk bir türlü oradan ayrılamıyordu. Ahmed Cemil Raci’nin sızmış olduğunu.zavallılığına küçücük kalbinin kan ağladığı . Çocuk: Baba bir şey oluyor. eserine fikrini sevk ettikçe o siyah gözlerin: «Bitirseniz a. Yazıhanesinin önünde er-bab-ı mesalîhe mahsus küçük penceresinden Ahmed Cemil’i gülerek kendisine mahsus işveli temannasiyle selâmladıktan sonra: Sahib-i imtiyazın odasına gir! dedi. Raci.düşünürken.. Ahmed Cemil doğru oraya girdi. şimdi sızıyor* dedi. Nedim de elinde süra-hisiyle kendisini takip ediyordu. Elinde bırakamadığı sürahisiyle gitti babasının karşısında bir iskemlenin kenarına ilişti. Çocuk başını çevirip Ahmed Cemili görünce korkudan. Bu sabah matbaaya girer girmez Ahmed Cemil. kimbilir nerelerde düşüp kalktıktan sonra sabahleyin yine içmiş. refikinin sualine hacet bırakmadan bildiğini anlattı: Ben geldiğim zaman orada uluya uluya ağlıyordu. ıstıraptan perişan olmuş çehresinde bir tesliyet ibtisamı ta-yaran etti. İdare memuru da küçük penceresinde onu bekliyordu. Çocuk elinde bir sürahi ile merdivenden koşarak çıkıyordu. Ben de dinlemek isterdim!» mânasıyle gülümsediğini görüyordu. pek iyi anlayamadım amma ağlarken ağzından dökülen sözlerden dün akşam .. güya Ahmed Cemil babasının ıstırabını giderecek bir tabip imiş gibi ondan kendisine kuvvet verecek bir cevap bekliyordu. Nedim? dedi. hiçbir şey işitmiyordu. sabahleyin kendi kendisine: «Evet.

Bu sırada içeriden boğuk.. Bugün Raci’ye her vakitten ziyade acıyor. bir tabibin zeki ve mütekayyit tedavisiyle onun hissiyaMAİ VE SİYAH 13T tını örten bütün levs agşiyesini yavaş yavaş kaldıracak. Mümkün olsaydı.. Sabahları bana uğrar da birer kahve içersek sana esnaflığın meziyetlerini izalb ederim. Ali Şekib gülerek cevap verdi: — Kâğıtçı dükkânı. işitiyor musun? Sen gelmeden evvel böyle saatlerce öksürdü.katanyle gittiğim anladım. Ahmed Şevki efendi küçük penceresinden başını uzattı: Ne dükkânı?. kalbi sefalet hayatı içinde yuvarlanan oğluna götür. dedi. dolaplar konsun. Her gün binlerce adamları esnetmekten başka bir şeye hizmet etmeyecek altı sütun yazı yetiştirmek için kafa patlatmaktansa dükkânımın köşesinde müşteri bekleyerek biraz da başka yazıcılara kâğıt kaf. Ahmed Şevki efendi dedi ki: Nasıl öksürüyor. Babası ağlarken Nedim’in halini görseydin. Ali Şekib’in her vakitten ziyade neşesi vardı. Bir kere duvarlar kâğıtlarısın. biraz da esnaflık edeyim. hâlâ içmekten vaz geçmiyor. ciğerleri paralanıyor. Raci’yi alacak.. Şimdi Ali Şekib’e ne diyecek? Şu teşebbüse mümanaat mı edecek? Hakikatta arkadaşı fena bir iş yapmış olmuyor. Biçare çocuk!. Ali Şekib’in bu karan nasıl esbap ile ittihaz ettiğini anlamakta teahhur etmedi. Saib ellerini uğuşturarak Ali Şekib’in bir aksi sedası gibi tekrar etti: — Kâğıtçı dükkânı. ... Onun . Arkadaşının ikide birde elinde iki üç lira ile Emniyet sandığına gittiğini de bilirdi. Bu da Sirkeci’de ölünceye kadar içmiş. ciğerleri sökecek bir öksürük işitildi. Biraz sonra Saib’le göründüler.em yetiştirmek istiyorum.. Dudaklarını açan geniş bir hande ile Saib’i dinliyordu. Öne de camekânlar yerleştirilerek aralarında zarif maun iki kanatlı bir kapı bırakılsın da bakınız dükkân kendisini nasıl gösterir... onların altından saf bir kalb çıkardıktan sonra: — İşte bu temiz. Matbaanın aşağı katında Ali Şekib’in iri sesi işitildi. Aihmed Cemil zaten o hayatın şu neticeyi tevlit edeceğini pek iyi bilirdi. îdare memuru başını saladı. Dudaklarının arasından «yazık!» dedi. Ali Şekib o vakit Ahmed Cemil’e baktı: Yazıcılıktan usandım.» diyecekti. bu adamın nasıl bir hata ile hayatının mahvına sebep olduğunu düşündükçe derin bir merhamet hissi duyuyordu. Ahmed Cemil. göğüs geçirdi: Bilmem amma fena görüyorum..

Dükkânım dedikçe duyduğum zevki bilseniz! Bir dükkâna malik olmak!.. o bin »çeşit tuhaflıklar.. Sonra bir alay mini mini müşterilerimi idare edebilmek için bunalacağım. renkli mektupluk kâğıtlar... işe ne vakit başlanıyor?. . ben onları çocuklarım gibi seveceğim. denildiği vakit sanki ne oluyor?. Artık mürekkep kokusundan tiksinmeğe başladım..gibi iştihar emelleri olmayan bir adam için dükkâncılık herhalde yazıcılıktan iyi değil midir? Esasen Ali Şekib’i pek musip bulmakla beraber bu meselede kendisine bir töhmet hissesi tefrik ediyor. Hemen. ötede canı sıkılmış gibi duran işlemeli sedef bir kâğıt bıçağının yerini değiştireceğim.. Kazanacağım şey yine benimdir. Arkadaşını gülerek dinliyordu. Gördünüz mü saadeti?. Amma dükkâncılıkta: «Ali Şekib’in dün güzel bir makalesi vardı. resim örnekleri göstermeğe mi çalışacak?.. siyasî baş makaleyi bitirdikten sonra sıhhate dair bir bend yazmaktan yahut iktisada ait bir meseleyi kurcalamaktan içtinap etmeyen bu adam şimdi mektep çocuMarma kurşun kalem be138 MAÎ VE SİYAH ğendirmeğe. cüzdanlar. hayatı? Ahmed Cemil Ali Şekib’in bu kadar neşatına karşı muhalif davranmak istemedi. Ali Şekib Ahmed Şevki efendiye döndü: Artık benim dükkân varken başka yerden alış veriş edilmez.. değil mi? dedi... Alay mı? Hiç öyle değil. Hayatımda birinci defa olarak ciddî bir şey yapmak istiyorum. Küçük bir kamus gibi her şeyden behre sahibi olan..\ lerek Ali Şekib’e: Alay ediyorsun! dedi. Camekâmn içinde tozlanmış bir par-ra çantasını elime alıp okşıyarak sileceğim. onlarla ufak ufak alacak hesaplar açacağım... eniştesinin sebebine meslekin tebdiline lüzum gören bu adama karşı kendisi için bir mahcubiyet duyuyordu. kalemler. Ali Şekib Ahmed Şevki efendinin reyini kazandıktan sonra büsbütün cesaret buldu: öyle değil mi? Hiç olmazsa dükkânımda satacağım şeyler benim malımdır. Gü. bir aralık Ahmed Cemil’e bakarak: — Hakkı var! dedi. Ona mukabil benim dükkânımda.. Dükkân tutuldu bile!.. ne güzel şeyler olacak: Zarif billur hokkalar. sabahleyin dükkânıma girdiğim zaman onları küçük fakat yüreğimden kopan bir tebessümle selâmlayacağım...» denmiyecekmiş. Gördün mü. benim o süslü yazımla tutulmuş lâtif defterciklerim olacak. Sahib-i imtiyazın keyifli zamanını bulacağım da bir lira koparacağım diye düşünerek bir âlet gibi yazı yazmaktan usandım! Ahmed Şevki efendi sade dinliyordu.

Kendi kendisine — Keşke benim de böyle bir eniştem olsaydı! dedi.. bana bir iki güne kadar MAİVESİYAH 139 eniştemden taahhütlü bir mektup gelecek. Küçük odada Vehbi bey musahabe mukaddemesi olarak Ali Şekib’in matbaadan çekilmek üzere olmasından bahsetti. Bu gece yemekten sonra Vehbi bey Ahmed Cemil’e mat-baya dair görüşülmek için hemen yukarıya çıkmasını rica etti.. Eniştesi fikrini büsbütün izah etti.» cevabını verdi. bizim de onu arasa.. Vehbi bey omuzlarını silkti: Eğer her sokakta sürünecek olanı matbaaya almak lâ-zum gelirse.. bir âmir karşısında gibi münkad vazıyle dinliyordu. Matbaada gazeteden başka bir şey yok. bir aralık lakırdısının arasında: «Eğer pek zahmet çekecekseniz bana Osman Tayyar isminde bir muharrir müracaat etti. Bu Osman Tayyar «Mir’at-ı Şuûn» dan istiskale uğrayarak mevkiini Ahmed Cemil’e terketmiş olan adamdı. Ona beyhude aylık verip duracak mıyız?» dedi. ara sıra kocasına perişan bir mâna ile güya istirham ederek buMAİ VE SİYAH 141 140 MAİ VE SİYAH kan İkbal’in yanında. Ahmed Cemil ihtiyat ederek: «Bir kere böyle tecrübe edelim de. . sonra neticede bir istifade olursa yarı yarıya taksim.... gazetenin başında da bir alay haşerat! O Hüseyin Baha efendinin sahib-i imtiyazlığından başka bir şeyini göremiyorum. Veîıbi bey söyledikçe hiddetleniyor.Ali Şekib’in birden aklına bir şey geldi. Ahmed Cemil. Ahmed Cemil’in gazeteyi hemen yalnızca idare etmekten ziyadece zahmet çekeceğine teessüf ediyor gibi göründü. müvezziye tenbi’h etseniz Ahmed Şevki efendi taahhütlü mektubun ne için böyle takayyüde mazhar olduğunu Saib’in karşıdan parmaklarıyle para sayıyormuş gibi işaretinden anladı.. onu alırız» dedi. Ahmed Cemil henüz beş dakika içinde canını sıkmaya başlayan bu müzakerenin bir an evvel bitmesini sabırsızlıkla bekliyordu: O biçare matbaadan çıkarılacak olursa sokaklarda sürünür. Daha sonra Vehbi bey: «Bir de o sarhoşun matbaada ne işi var?. idare memuruna dedi ki: Aman Ahmed Şevki efendi. para babamın.. Peder nasıl olmuş da bütün sermayesini bir gazetenin istifadesine feda etmiş anlamıyorum. dedi. matbaa onun.. Matbaanın şu halinden hiç de memnun değilim.

bir müddet için tatlı bir mestlik içinde sardıktan sonra birdenbire fena bir iz bırakarak geçiyordu. dedi. Mümkün değil eniştesinin hülyalarına iştirak edemiyor. para kazanmak ne demek olduğunu o zaman anlarız. Vehbi bey Ahmed Cemil’in önüne geldi. bir mücellithane vücude getiriyordu. «Para olsa matbaayı bir altın madeni haline getirmek işten bile değil!» Da’ha sonra: ihtiyardan beş para koparmak mümkün değil ki. . çıktı... değil mi? Saib’in takdire mazhar oluşuna Ahmed Cemil gülümseyerek yalnız: — Evet. dedi. kendisine bir aylık veririz. Saib müstait. o vakit matbaa hakikaten bir matbaa olur.. matbaayı ne için yalnız bir gazeteye hasretmen” ?” Kitap basamaz mıyız? Ahmed Cemil: — Matbaanın harf mevcudu kâfi değil T dedi. Raci’leri süpürürüz. şüphesiz o akşam biraz ziyadece kaçan Fertek düzinin neş’esiyle gülerek: Sen de züğürt herifin birisin. liralarla oynuyor.. ikbal daha ziyade duramadı. bütün devair evrakını iltizam ediyor. dedi. siz Said’le Saib üç kişi gazeteyi pek âlâ idare edersiniz. Vehbi bey şimdi tasavvurlarını izah ediyor. Halbuki kendi kendisine. Ne olurdu? iki üç yüz liran olaydı da matbaaya atıvereydin. bir sürü mürettip var.. hattâ bir de taş makinesi ister. Matbaada beyhude para alanları: Şekib’leri. bir* kitaphane. Matbaaya gelince. matbaada şubeler açıyor. matbaayı büyütüyor. Bütün bu hülyalar Ahmed Cemil’in dimağını uyuşturuyor. çalışkan bir çocuğa benziyor. Hüseyin Baha efendi gazeteyi bana bırakır. kolu bağlı oturuyorlar. Vehbi bey canını sıkan bir şeyle meşgul imiş gibi ayağa kalktı. ikbal kardeşinin nazarına tesadüf etmemek için gözlerini indirmişti. Vehbi bey asıl maksud olan noktaya geldiğini göstermek isteyerek: — Tamam! dedi Sade harf değil. karşısında türlü tafsilât ile icat ettiği o ümit âlemine müvazişkâr bir nazarla bakamıyordu. Bu akşam eniştesinin sesi kulaklarında daima tekerrür etti: — iki üç yüz lira. bu kaba latifenin kardeşinin «zerindeki acılığına şahit olmamak için kalktı. makineleri petrolla işletiyor. beğendiği yerde yesin. «Bu söylenilen şeyler doğru değil mi? Ben onun dediği gibi züğürt bir herif olmasam da bugün iki yüz lirayı matbaaya atabilsem bütün bu şeyler vücude gelmeyecek mi? diyordu..Ben matbaanın idare tarzını büsbütün değiştirmek istiyorum. Ahmed Cemil İkbal’e bakıyordu.

tebrik etti. dedi. matbaadan çıktı. Nereye gideceğini tâyin etmeksizin yürürken bir sesin: Eski arkadaşlara iltifat yok mu? dediğini işitti. Bir vakit ekmek bulmak için âtifetine müracaat ettiği bu adamın bugün şu matbaadan vedaını görmemek için bir bahane icat etti. Ali Şekib hep dükkânından bahsediyor..» diyerek arkadaşına resimli kartlar. onu yeni maun camekânlarm. renk renk mektup kâğıtları gösteriyordu. Ali Şekib henüz bir gün evvelden beri yerleştiği dükkânının önünde mes’ut bir haz ile tebessüm ediyordu. Ali Şekib büyük keman şeklinde jelatin kaplı zarif bir takvimi göstermekle meşgul iken dükkânın kapısından Saib’in başı göründü: •—¦ Cemil bey! Deminden beri sizi arıyorum. Vehbi beyin ilk sözü: işi bitirdik! oldu. «Bak ne cici şeyler buldum. ben teklif eder etmez kabul etti. değil mi? Ahmed Gemilin gözleri Hüseyin Baha efendinin kapaklı yüksek yazıhanesine gitti. Bir aralık nahiye müdürü olan eniştesinden bahsetti: İmdadıma yetişmeseydi bu dükkân zor açılırdı. dedi. deste deste kâğıt yığınlarının. fakat şimdi bu yazıhaneye temellük etmek fikrine karşı bir soğukluk hissediyordu. şimdi sizi istiyor. .. demek ondan sonra Hüseyin Baha efendi ile görüşülmüş. Kendisini bir matbaanın şöyle bir odasında bir müdürlük yazıhanesinin önünde oturmuş görmek isterdi. O da zaten gazete gailesinden kurtulmak için bir fırsat gözetiyormuş. ona fena yahut iyi sıfatlarından birini takamamıştı.Demek bütün hayatının emelleri hemen tahakkuk ediver-mek için yalnız şu iki üç yüz lira kifayet ediyor. Önce eniştesinin söylediklerini sadece bir musahabe gibi dinlemişti. hileli para çantaları.. O yazıhanenin başına geçmekle bir vakit kendisine muavenet elini uzatmış’ olan bir adamın hakkına taarruz etmiş olacak zannetti. Ahmed Cemil eniştesini Hüseyin Baha efendinin henüz tahliye ettiği yazıhanenin başında buldu. 142 MAİ VE SİYAH Ahmed Cemil de kendi eniştesini düşündü. bu adam hakkında henüz hüküm vermemiş. Ahmed Cemil dondu kaldı.. öyle mi ? Bir gün Ahmed Cemil Said’le tashihlere bakarken Saib yavaşça yanına sokuldu: Hüseyin Baha efendi kâğıtlarını topluyor. dolapların. eniştesiniz geldi. tuhaf çakılar. Şu halde bu yazıhaneyi siz alırsınız. henüz yerleştirilmemiş paketlerin arasında bahtiyar gördükçe sevinç duyarak oturdu. karar verilmişti. O vakit Aflı-med Cemil daima açık bir tesliyet menbaa olan arkadaşının elini sıktı.

edilerek istikraz olunacak paranın tesviyesine tahsis olunur. Istiglâlden..Eniştesine cevap vermedi. O gürültüyü şimdi kulakları işitiyor. O zaman eniştesi paranın tedariki çaresini izah etti. Öyle değil mi? Eve malik olmaktan ziyade bir mesleke malik olmak lâzımgelir. Gazeteyi Ahmed Cemil ile Said ve Saib pek âlâ idare edebilirlerdi. Sü-leymaniye’deki evden dem vurdu. Matbaanın. Ahmed Cemil de bu matbaa meselesi yeni bir düşünceye silsilesi tevlit etmiş oldu. MAİVESİYAH 143 bunlar hakkında tam bir vukuf ile tafsilât veriyordu: «Matbaanın hasılatının ayda meselâ yirmi. şu ceviz yazıhanenin . dedi.. kendisine bir meslek temin etmiş olacaktı.. türlü tarikler ve vasıtalar gösteriyor. bir petrol muharrikinin çarhı kayış kolanlara takılınca ayaklarının altında şu bina bir fabrikanın hayat gulgulesiyle gürleyecek. kaleminizden akıp taşan o şeyleri şuracığa halının üzerine döküvermek henüz beş dakika evvel sizin dimağınızdan doğan. nevakısmı ikmale gelince: Vehbi bey birden tahattur ediyormuşçasma: Ha!. Vehbi bey şimdi gazetenin. sahih!. Vehbi bey devam etmek için bir istifsar kelimesine mun-tazırdı: — Ne yolda? dedi... o paranın bir ev için nemasını hapsetmekten ise şu suretle istifade vesilesi ittihaz ederek.. rehinden bahsediyor. yirmi beş lira tefrik. Ah! ayaklarınızın altında bir irfan burkanı gibi gürleye gürleye dönen o makinelerin çelikten zemzemesiyle kulaklarınız uyuşarak. Matbaada maddeten. kâh sürünerek uzanıp giden yazılarınız. Ahmed Cemil o geceden beri dimağında darbe vurmaktan hâli kalmayan para bulmak ihtimalinin tahakkuku ümidini işitince kıpkırmızı oldu. bu ümide ‘husul bulamayacak nazariyle bakmakta iken işte şimdi gözünün önünde bir çare belirmişti. yanıbaşınız-da ellerinin .. yerde cihana dağılmak için muntazır serilen kâğıtlarınızı şimdi küçük bir mürettip yamağı gelip toplayacak.» diyordu. Bu cihet zaten geçen akşam karar altına alınmamış mıydı? Matbaaya gelince Ahmed Şevki efendi biraz tuhaf adam amma oldukça becerikli birisine benziyor. fiilen bir hak sahibi olmak ümidine karşı içi titriyordu. Şu dakikada bir karar verse matbaaya bir taş makinesi ilâve edebilecek. Vehbi beyin mantık istidlallerinin sonun yoktu.. fikrinizin uçuşlarını takip edemeyerek garip ivicaclarla sanki ıstırabından kâh kıvranarak.. matbaanın idare şekilleri hakkında tasavvurlarını izah ediyordu. bunda bana müteallik hiç bip şey yok. Şu halde Ahmed Cemil de matbaaya kısmen mutasarrıf olarak. onun hayaliyle mestoluyordu.. Para tedariki için bir çare buldum amma bilmem arzu eder misin?.başında yazı yazmak.. mütalâalarının nihayetine şu cümleyi koydu: Yine sen bilirsin. bey’i bilvefadan.. Ahmed Cemil’in nezareti altında işin içinden çıkabilir zannolunur.

parça parça öteye beriye serpecek. Zavallı babası onu terhin edilmek... ne için korkuyor?. sonsuz genişliği içinde hissesine isabet eden Süleymaniye’deki o bir avuç toprağı. canlanmış şeyler.» dedi. İkbal’in hakkına ne salâhiyetle tasarruf «decek. O para ile alacağın her vakit para değil midir?. bunlar sizin işte şu iki parmağınızla arasında sıkarak fikir yaratmağa mecbur ettiğiniz şakalarınızın içinden fırlamış.. bir saat sonra bu uzun kâğıtlar birer madenî sütuna tebeddül edecek. Eniştesi omuzlarını silk-ti. kardeşine bu tasavvuru nasıl açmalı? Bundan beklenen menfaati onlara anlatabilmek için ne yapmalı? Ahmed Cemil henüz bu tereddütler içinde bir karar verebilmek için cesaret bulamamakta idi ki ertesi gün akşam üzeri eniştesi matbaaya geldiği vakit iki lâkırdı arasında: «Dün İkbal’e ev meselesini açtım!» dedi.. Demek bu rüyayı hemen şimdi hakikate tebdil edebilmek için elinde bir çare var. «Onun ne hükmü var?» demek istedi. daha sonra makinenin safhasına iki kanatlarını açmış bir yaprak. kanatlarını gererek.tarakası duyulan mürettiplere gidecek. Ne zaman istersen eline geçecek bir sermayeyi kullanmaktan ne için korkuyorsun?. Hayatında... bakınız. abasından kayarak akarak. üstüvanelerin üzerinden.. Onu emellerinin bir oyuncağı gibi istimal edebilir miydi? Terhin! Bu kelimede bir soğukluk buluyor. Sonra yine matbaanın günlük işlerine geçti. annesine.. çelik dişlerin. o siyah devin karnından. İşte kayışlar birer uzun yılan gibi matbaayı baştan aşağı sarsıyor.... ondan ürkü-yordu. MAİ VE SİYAH 145 . İkimizin re’yine havale etti. Ahmed Cemil ancak ay^lacaklan zaman sormağa cesaret Iraldu: «îkbal ne cevap verdi?» dedi.. beyazlıklar peyda oluyor. bir rüzgâr bütün bu 144 MAİ VE SİYAH irfan mahlûklarını dünyanın her tarafına atacak. cihanın uçsuz. Bir şeyden daJha korkuyordu. daha metin bir ses — başka bir lisan ile kuvvet vermeğe çalışıyordu: «Ne için tehlike olsun?.» Evet. gözlerinin içinde binlerce. diyor. Fakat o mini mini ev.. çırpınarak uçuşuyor. sonra: «Ben ne karışırım.. bükülerek bir alay beyaz kuşlar. oğlunun bir hevesi uğruna tehlikeye konulmak için mi bütün hayatının mesaî bahası olarak edinmişti? Haydi kendisine ait olan hisse için onu alet olarak kullansın... yüzbinlerce beyaz kâğıtların delice uçuşu hüküm sürüyordu. Ahmed Cemil’in şimdi kulaklarında makinelerin tarraka-sı. İşte muharrik bir canavar gibi homurdanmağa başlıyor.. makinenin. Parayı bir kumar masasına mı Ttoyacaksm?. onu ne sebeple tehlikeye atacak? Hülyasını dolduran makinelerin tarakası arasında zayıf Mr vicdan sadası Ahmed Cemil’i o tasavvurdan irkilmeğe davet ederken diğer bir ses — daha vazıh..

Ahmed Cemil o gün makineler dairesinden çıkmak istemiyordu. şimdi matbaa. Eseri için her türlü yorgunluktan âzâde bir fikre muhtaç iken ceplerinde sürüklene sürüklene yıpranmış müsveddelerini matbaada geceleri yalnızlık haşyetinin kalbinden akıttığı korku karışıklıkları . daha doğrusu Ahmed Cemil iştirak etmeyerek. Gazeteyi istediği gibi yazıyor. Onu bitirdikten sonra asıl hayatının mes’ud bir devresinin ilk saati çalmış olacaktı. Şimdi Ahmed Cemil sanki bir dalganın üzerinde düşünmeğe meydan bulmayarak yuvarlanıyordu. Ahmed Şevki efendi şişkin göbeğiyle. yine o sırada işini tatil eden bir karşı matbaasının müzayedesinden bahsolundu. hattâ oğlunun istikbalini bu tasavvurun tahakkukuyle kaim zanneden bir annenin sükûtunda bir tehviç emaresi bi’le farkolunuyordu. terkettiği derslerinden. Yeni makinelerin şerefine matbaa temizlendi. Matbaanın idaresi hemen bütün kendisine inhisar etmiş gibiydi. 10 146 MAI VE SİYAH de sofra başında eniştesiyle bir yeni bahis zemini tedarik edilmiş oldu. Ahmed Cemil eserini takip etmek için ekseriyet üzere matbaada kaldığı geceleri intihap ederdi. Eniştesi iki gün matbaaya bir yabancı ile geldi. ikisinin arasında güya mukarrer bir işin teferruatına dair müzakere cereyan etti. Geceleri üç arkadaş sıra ile matbaada kalırlar. Akşamları evMai ve Siyah — F. o akşam evde bahis tazelendi. belki tatlı bir hülyanın şu tahakkuku vasıtasını reddetmek için mukavemet sarfından kendisini alıkoyan bir sebep vardı. Eniştesinin bin türlü zorlukları yenen faaliyeti bir hafta içinde Ahmed Cemil’in ayakları altına petrol muharrikiyle litografya makinesini yerleştirdi. Şu halde Ahmed Cemil artık tamamiyle bahtiyar idi. Eniştesi hergün sabah akşam uğrayarak Ahmed Şevki efendiyle bir çeyrek içinde işini bitiriyor. Üç kişi. matbaayı işgal edecek işler bulundu. uykusundan. Saib kuru kısa vucudiyle. yazdırıyordu. mürettiplerle. yemek zamanlarından iktisat olunmuş saatlerini zaptediyordu. harfler ve edevat ikmal ve ıslah edildi. Said yüzünü gözünü örten kırkılmış sakalıyle. Ahmed Cemil artık bütün vakitlerini matbaaya hasredebilmek için eniştesinin tavsiyesine uyarak derslerini hattâ yavaş yavaş muhabbet etmeğe başladığı Muzaffer beyi terketti. Ahmed Cemil’in odasında kanepeye yaslanarak bir sigara tellendirdikten sonra gidiyordu.Bugünden sonra bu tasavvura ait vukuatın cereyanını idare edebilmek için Ahmed Cemil imkân bulamadı. Senetler yapıldı. mahkemelere gidildi. artık daima matbaadan bahsonunuyordu. yalnız bir endişesi vardı: Eserini bitirmek. Hüseyin Nazmi’ye vaadettiği gibi bir ay zarfında bitirmek mümkün olamamıştı. Bu günden sonra Ahmed Cemil kendisini bahtiyar bulmağa başladı. hattâ hiç kimseye karşı kin taşımak elinden gelmeyen Ali Şekib bile bir çeyrek kadar dükkânının cam kapılarını kapayarak matbaanın makinelerini temaşaya geldi. Sabiha hanımla İkbal ses çıkarmıyorlardı. müstahdemlere talimat verildi. enişte ve kayının şu küçük bayramına iştirak ettiler.

. Bütün emellerinin husulüne bir iki hatve kalmıştı: eseriyle.. enişteyle aralarında mümkün olabildiği kadar bir samimiyet teessüs ediyor. aşkı. Şimdi Ahmed Cemil ev masrafından büsbütün elini •çekmişti. artık çalışmaktan âciz fikrini düşünmeye sevkedemez. âdeta bu adam hakkında arasıra muhabbete benzer hisler duyuyordu. Altı kişi yetişmiyor mu?. Arkadaşıyle eserin açılış . evvelce müşkülpesentliğinden kurtulamayan müsamahalarla dolduruyor. yalnız: — O da bulunsun! dedi. Nihayet bir gün sabahleyin.. faka/t Raci’inin bütün betbahtlığry-îe.içinde yazıhanesinin üzerine serince bir müddet yorgun. Artık endişe edecek bir sebep göremiyordu. Hüseyin Nazmi bir yandan arkadaşını ikna ettikçe bir cihetten de önündeki kâğıda kurşun kalemiyle bir takım isimler yazıyordu. O vakit iki arkadaş ziyafetin muhtelif cihetlerini düşündüler. Raci mi? Onu ne yapacaksın? Ahmed Cemil kızardı.. İki de biz.. güya incimat etmiş gibi başının içinde bir taş sıkletiyle duran beyninden birşey çıkarmaya çalışırdı. Ahmed Cemil: Raci! dedi. işte sana güzel bir sofra. #*# Matbaada artık her şey bir ittırat içinde cereyan ediyordu. hastalanmış başmı mariz bir çocuk gibi iki ellerinin içine alarak şişesi iyi silinmemiş lâmbanın donuk ziyası altında bulanık gözlerinin önünde sislere boğulan müsveddelerine bakarak düşünmeye. arkadaşını buldu. biçareliğiyle beraber kendi dehasının şu muzafferiyetine de şahit olması için mukavemet mülemeyen bir arzusu vardı.. sonra bu isimleri elediler... yirmi beş lira tefrik edildikten sonra Vehbi bey kayın biraderini para düşüncesinden kurtaracak kadar merhamet ve tedbir gösteriyordu. O gece Erenköyü’nde misafirler toplanıp da Hüseyin Nazmi bir aralık «Efendiler sofraya. çok işlemekten yorulmuş. «Eser bitti. ona bir an evvel «son» kelimesini çektikten sonra arkadaşlarına okumak sonra da Lâmia’ya: «İster misiniz? Bu eserin sahibini zevciniz olarak kabul etmek ister misiniz?» demek için acele ediyordu. bir zafer haberiyle «Genci-ne-i Edep» idaresine gitti.» dediği zaman Ahmed Cemil’in kalbi bir sahnede ilk defa olarak görünen bir sanatkâr helecanım duydu. Şimdi artık eserini yorulup da bitirmek isteyenlere mahsus bir ihmal ile. Kimleri davet etmek lâzım geleceğini müzakere ettiler. Hüseyin Nazmi diyordu ki: Ne lüzum var? O kadar kalabalık içinde gürültüden başka birşey hâsıl olmaz. davete muntazırım!» dedi.. dolgun bir dinleyici grubu. Hüseyin Nazmi «Altıncısı?. sekiz kişi oluyoruz. altıncısı?» diyordu.. Hattâ para bile kazanılıyor. Ahmed Cemil’in akdettiği istikraza karşılık olarak birinci taksit olmak üzere. uzun uzun münakaşalardan sonra beş kişi için ittihat hâsıl olabildi.

o meydana çıkmak isteyen teessüratı neşidelerini daima serbest bırakmış idi. «Gencine-i Edeb» her hafta ilk sahifesinde Hüseyin Naz-mi’nin bir manzumesiyle çıktığı için müvezzilerin bilhassa yüzlerini güldüren resaili mevkute arasında birincilik payesini bulmuş idi. pantalonunun paçalarını en kuru havalarda bile kıvırmakla me’luf Süleyman Vahdet efendiden ziyade uysallık duyguları iraesine hulule çalışan Raci’yi dinlemeğe kadar «Pe~ yam-ı Cihan» ceridesinde. galiba mevzun söz söylemeye itiyadının eseri olarak ahenkli besteli bir su’ud ve hudut ile teganni edercesine söylediği sözler refakat eden eliyle — bir genç şair için iştihar teessüsü rasimesine şeref ilâve etmekten çekinmemiş idi.törenini yemek sonuna bırakmaya karar vermişlerdi. Hüseyin Nazmi bir açık hita-besiyle arkadaşının mesleğini.. Fransanın en ileri cür’et sahibi genç şairlerinden daha ziyade terakki gayreti göstermekle aklında m Al VE SİYAH / \ ____ 149 . «Evvelce izahat verilmeksizin eserinin anlaşılamayacağından emin ol!. tarana tarana yanaklarından gözleri okşayan bir intizam ile inen sakalıyle. fakat edasının tazeliğinde. Üstatlardan birinin «sû besû» redifli meşhur bir gazeline söylenen yüzlerce nazirelerin içinde ferdaniyet kazanmış olmakla bir şeref kazanmış olan İlhami efendi — kırmızıya meyyal sarı. cebinde taşıdığı bağadan küçük tarakla daima. Onun için bu gece Hüseyin Nazmi’nin edebî sahabeti altında Ahmed Cemil’in eserinin inşadı rasimesine davet edilenler pek muhtelif sınıflara mensup oldukları halde. Ahmed Cemil bütün dehasının inkişaf kabiliyetini hapse-de ede bir an içinde iştihar perisini ayakları altına atnıak maksadına hizmet ederken. yeniliğini izah edecekti.. hattâ lâkırdı arasında. bilmem hangi sene bir ceridede neşrolunan «Reb’iyye» sini «Nef’iyane» buldukları için «Nef’i-i devran» namiyle tanılan.» diyordu. Erenköyü’n-deki köşkün yemek odasında sofra etrafında içtima etmiş idiler. fikrinde ve lisanında o derece itidal ve sükûn gösterir. «Gencine-i Edeb» Hüseyin Nazmi’nin isnrni bütün edebf-yat erbabına tanıtmış. Hattâ bütün dostları için velâdet ve vefat tarihleri dağıtmakla meşhur olan. Hüseyin Nazmi edebiyat-ı garbiye ile iştigal neticesi olarak şiirde yepyeni bir tarzın ihemen mucidi gibi idi. fesini daima ensesine doğru taşımakla. nazenin-i şiir dört asırlık «Haftan berduş» görmedikçe tanımak istemeyenlerin bile takdir-i şerefimden ‘hisse almasına mâni olamamış idi. o isme matbuat âleminde bir ehemmiyet izafe etmiş idi. en büyük cür’etleri o kadar nazik ve munis bir kisve altında örter idi ki gençlerin en güzide pişvalarmdan mâdudiyeti.

Garp edebiyatıyle iştigalinde buna dair birçok mütalâalara ve intikadlara tesadüf etmiş. irad ve kıraatin başka başka şeyler olduğunu. başlamak zamanına terakkub ediyordu. babasının sayesinde. tetkik ederek okumuştu. Muallim bu parçayı bütün ruhiyle okumuştu. Edebiyatta inşad ve takririn. lisanında en fena bir eser olacağını anladı. çiçekli resme müşabih. Sonra kendisi tecrübe edince. bir saat evvel bütün varlığını sarsan parçayı bir küme boş lâf gibi tesirden hâli bulmuştu. O vakit Ahmed Cemil sedirin üzerinde kendisini kaybetmiş. bir mümeyyiz heyetinin karşısına çıkmağa müheyya bir çccuk üzüntüsüyle. Bir vakitler Corneille’in. Akşamdan beri etrafında cereyan eden muhaverelere nadir kelimelerle iştirak ediyordu. Ahmed Cemil’in senelerden beri intizar ettiği iştiharın işte ilk sahnesi şurada gözlerinin önüne serilmiş duruyordu. Edebiyattan zihnini en ziyade meşgul eden şeylerden biri de inşad tarzı ve kıraat idi. bazı eserlerin gözle değil kulakla anlaşılmak için daha ziyade münasebeti bulunduğunu öğrenmiş. Almanca gazeteler. Dört sene evvel kırkaltı sahifelik bir şiir mecmuası neşredeli-den beri Babıâli caddesinden daima telâş ve endişe ile geçen. dolgun vücudüyle daima koltuğunun altında Fransızca. o işittiği parçayı okumak için çalışınca. mini mini odasında bütün sevdiği şairlerin ruhunu tehziz etmişti. bunlar zihninde tamamen yeni. Racine’in hâilelerini tecrübe zemini ittihaz ederek. biraz rengini sarartan kalbinin ufak helecanıyle. Daha sonra bu merakı bütün okuduklarına tamim ederek ceh150 MAİ VE SİYAH ren inşadı bir âdet hükmüne getirmiş. «Ah! bir kere Mounet Sully’yi. mensup olduğu adebiyat âleminde meçhul fikirler uyandırmıştı. sanatı inşad ve irada çalışmak için birçok zaman sarfetmişti. risaleler. oymalı. bunları baştan başa cehren. kitaplar taşıyan. Sarah Bernhart’ı işitsem. teessüründen o şiirin musikisine mebhut kalarak güya uyumuştu. Sinirlerini gevşeten. Bir kere edebiyat hocasından ders esnasında Tezer’in bir parçasını dinlemişti. bunları daha ziyade anlayacağım» derdi. O vakitten beri kelimelerin sedasına . kısa boylu. Herald’a yaptırılmış potinleriyle teferrüd eden Fatin Dilâver bey de kendisine edebî bir müsamerede bulunmak fırsatını veren şu ziyafeti kaçırmamış idi. işte şimdi hepsi orada idiler. her kelimenin kuvvetini. kendisini tanıyanlar arasında Victor Hugo lâkabıyle anılan Ha-* san Lâtif bey — hususiyle Hasan Lâtif bey — o muannid sü-kutiyle inşad rasimesine bir başka vekar ilâvesi için ziyafetken kaçmaya katlanmamış. kırmızı mürekkepli. Bu iştigali arasında neler keşfetti: Evvelâ güzel bir eserin fena okuyan bir adam.hiffete hükmedilmiş olan Mazhar Feridun beyin kavga arayan tecavüzlerine yumuşak bir kulak kabartmaktan hali değildi. matbuat âlemi münteşirleri arasında içi canfesli palto’Iarıyle. bütün matbaalara uğrayarak bütün edebiyat cidallerine daima mütefekkir adamlara mahsus musîr bir sükût ile iştirak eden. işlemeli yazısıyle bütün edebî risalelere minimini güzel manzumeler yetiştiren.

bütün o kaba vücudiyle bu nazik ve rakik şiirin veznini uzatarak. «Yarın sabaha demek sohbet ey hilâl-i seher. Evvelâ şiirin garpta dört satırlık bir tarihini yaptıktan sonra en yeni nazım tarzını biraz izah etti. Onu müteakip bir ümit inciîâsı.» Sedanın bir şiir musikarı olduğuna kanaat kesbettiği için eserini yazdıkça daima açık sesle okur. güya küçük bir tefekkür vakfesi. kafiyeleri çatlatarak.. meftur ve mütehassis bir karar isterdi. Elindeki bıçağıyle bardağına vurdu. suratını ekşiterek hicazkâr perdelerinde gazel söyleyenler kadar gülünç bulurdu. onun ahengini dinlerdi. Hüseyin Nazmi ayakta iki ellerini sofraya dayayarak başladı: Arkadaşım için meziyet midir. Karşısında Hasan Lâtif bey bir saatten beri devam eden sükûtunu takibe evvelkinden ziyade karar verdiğini imâ edercesine yutkundu. kelimelerin üzerine basarak. Artık yemek bitmiş. gü-^ lünç. yavaş sesle Hha-mi efendiyi işgale çalışan Raci’nin vaziyetinden meftur olmayarak devam etti.. elini yanağına dayayarak.dikkat ederek okumak. biraz lakayt ve laubali durmağa çalışarak dinliyordu. müfrit olmaktan korkardı. Raci «Nedir o sürh u se-fid? ah! başlıyor mu nehar?» mısraını okurken yumruklarını sıkıyor. parçalamıştı. o gece zevaline karşı tazammun ettiği ye’si hüsranı ifade etmek için sesde bir sükût. «işte bu dinleyeceğiniz eser oradan toplanmış tohumların şark güneşinde .. dedi. kırmış. kollarıy-le. birisine hücum etmek istiyormuşçasma gözlerini açıyordu. «Sükût!. nakısa mıdır. Ahmed Cemil elleriyle. Fatin Dilâver bey müsamerenin asıl fatihasını teşkü eden bu söz üzerine çırpındı.» diyordu. İrat san’atmda en ziyade. Mazhar Feridun bey fevkalâde vukuatta kullandığı tek gözlüğünü sanki daha iyi dinlemek için gözüne yerleştirmeye çalıştı. bir tesliyet hatimesi. Ahmed Cemil refikinin şu hitabesine tamamiyle yabancı “bir sâmi sıfatıyle biraz çekinerek.. bilmem eserin başlıca hassası yeniliği. kollarıyle şiir okuyanları. Raci büsbütün serbest kalan çenesini İlhami efendiye methiyeler dökmeğe hasretmiş idi ki Hüseyin Nazmi: — Arkadaşımın eserini tanıtacak bir iki söz söylemek için misafirlerimin müsaadesini talep ederim. Raci başıyle. füturu. Mazhar Feridun beyin tek gözlüğü eserin şu hassasına bir tazim selâmı göndermeye mecbur oluyormuş gibi hürmetle gözünden fırlarken Süleyman Vahdet efendinin eğri fesinin arkasında saliana püskülünde ufak bir infial titremesi farkolundu.. Ahmed Cemil bir hayret nidası gibi düşmesi lâzım gelen «Nedir o sürh u sefid» . başını eğilterek. bütün hazık ruhunu incitmiş. Ah! Bu akşam şu heyetin karşısında onu her vakit okuduğu gibi okuyabilse!. sükûta davet ederim. Hüseyin Nazmi hâlâ susmak istemeyen. sahte. tanıknamış edasıdır. mümkün olabildiği kadar görülmemiş.. Bir de Raci’yi «Hilâl-i Seher» manzumesini okurken dinlemişti...den sonra «Ah! başlıyor mu nehar?» sualinin ifade ettiği bütün keselânı. son-fa ufak bir duraklama. sesini onların hükmüne ve kuvvetine tatbik edebilmek için uğraşmıştı.

kaşlarım çatarak kulak kabarttı: Süleyman Vahdet efendiye dikkati davet eden bir işaretle baktı. kafiyelerindeiı. sesine bir ifade kabiliyeti geliyordu. bazan . Ahmed Cemil biraz kuvvet buldu. başlamadan evvel heyetin reyini istifsar ediyormuş gibi baktı. diye bağırıyordu. Şiir evvelâ bir bahar bulutu parçasından serpilen tabahhura müheyya kat-recikler gibi yavaş yavaş. sonra iki mısrala o parlak levhayı ‘hülya arkasından koşan gençliğe tatbik edivermiş idi. Ahmed Cemil iskemlesini çekti. Fatin Dilâver bey tonbul vücuduyle daha zyade sokuldu. Ahmed Cemil ayağa kalktı. şimdi nazmın vezni muhtelif esaslardan. titreyen sesiyle başladı.> dedi. evvelâ ayağa kalkmaya cesaret edemeyerek küçük bir cep defterine tebyiz ettiği eseri sofranın üzerine koydu. Ahmed Cemil eserinin başında bir bahar sabahı levhası tasvir etmiş. Ahmed Cemil’e sarılacak zannolunurdu. İlk önce dinleyenler bu vezin tebeddülünü farketmiyor gibiydiler. hazzmdan.inkişaf etme çiçeklerinden müterekkip bir demettir» dedi. Henüz ilk beytilerde boğazı kuruyor. eserin ufak bir esas ve fikir tarihini çizdikten sonra arkadaşının bu eserindeki inşa vasıtalarına intikal etti. İptidalarında bu ahenk değişmesinden şaşırtan bir tesir hâsıl oluyor gibiydi. sofraya yaklaştı. yavaş yavaş gözlerinden bir sis kalkıyor. elindeki kitap kendisine büsbütün yabancı bir müşevveş metin imişçesine her kelimede şaşırmaktan korkarak sesini idare edemiyordu. Hasan Lâtif beyin daima sükût etmek kaidesine mugayir görmeyerek başladığı alkışlar arasında Ahmed Cemil!e: «Şimdi nöbet senin!» mânasıyle tebessüm etti. el-handan geçtikçe değişiyor. Şimdi hayatın cidal silsilesi başlıyordu. muanber bir serinlikle. Bir aralık karsısında Mazhar Feridun bey pek taze bulduğu bir fikir için «güzel! . okşayıcı buselerle temas ediyordu. sükût arasında bu küçük hareket herkes için dikkat hükmüne geçti. velhâsıl bütün maddî denebilecek cihetlerinden bahsetti. sesi çıkmıyor. Fatin Dilâver bey bıçağını bardağa daha şiddetle vuruyor. onu yeni şiirde münferit ve mümtaz bir şahsiyet şeklinde gösterdi. kelimelerinden. Bizde şiir lisanının farkolunmayarak nasıl garp mahsullerinde müteessir olmağa başladığını İlhami efendinin müsait bakmağa çalışan gözlerinin önünde izah etti. güya şu heyetin dimağlarına muattar. eseri anlatabildim mi? fakat eseri en iyi anlatacak olan yine kendisidir. ağır ağır. eseri dinleyelim.. daha sonra: «bilmem. llhami efendinin kulağına eğilerek iki kahkaha arasında bir mütalâa tevdi eden Raci’ye bakarak: Eseri. fakat Ahmed Cemil’in sesi bazan bulutlarda serinlik ariyan şahinler gibi yükselerek. sonra bir aralık İlhami efendi eğilerek. Ahmed Cemil artık sesini arzusuna göre idareye başlıyordu.» cümlesiyle hatime verdi. înşa vasıtaları tâbirine kaba bir lâtife ile ilhami efendiyi güldürmeye çalışan Raci’yi dinlemeyerek Hüseyin Nazmi eserin vezinlerinden. Daha sonra büsbütün Ahmed Cemil’den bahsetti. Hüseyin Nazini gözleriyle: «haydi!» diyordu. müsteğni bir nüzul ile dökülüyor. Ahmed Cemil biraz müteessir.

ara sıra çimenlerin üzerinden akan gece nefesleri gibi feşafişle geçerek. sevincinden ağlamak isteyerek ona sarılmak için bitirmesine tekarrüp ediyordu. siması vakit vakit bir teessür sisiyle örtülerek yahut bir neşve ile incilâ ederek devam ediyordu. arasıra bir dereciğin şırıl-tısiyle rüyalı. titriyor. eserinin şu saniha uluvviyetine karşı kendisini zaptedemiyor. arkadaşının.. rikkatinden. kafiyelerin bir musiki parçalarında yer yer tekerrür eden birer münferit savt gibi mütekâmil terennümünden geçip gittikçe bu eserden sekir veren bir şiir havası tabahhur ederek küçük bir bulut şeklinde dinliyenleri sardıktan sonra yüksek bir mmtakaya yükseliyordu.. güya kapının bir kanadı yavaşça. fakat Hüseyin Nazmi’nin dinlemeğe -vakti yoktu. Ahmed Cemil şimdi siyah gecesinin levhasını tasvir ederek semaları şimşekleri tutuşturmakta. „ ^ x X A ti 153”.» diye bir şey başladı. vezinlerin tenevvürlerinden. kâh bir ıstırap şehiki ile boS1ÎAH . orada bulunabileceğine ihtimal vermeyerek fikrini yalnız eserine hasretmiş idi. bellisiz. Oraya daha ziyade bakamadı. yavaşça: «Bilmem hatırınıza geliyor mu? Şeyh Galip merhumun Hüsn-ü aşkında.. bulutlan yıldırımlarla parçalamakta iken. demek Lâ-mia deminden beri orada şiirinin şu zaferi karşısında idi. nagihan bir ümid handesiyle neşveli. gazda tıkanarak. şimdi sesi karar perdesini arı-yarak pest sadalarla dolaşıyordu. hayat cidaîleriyle dolu bir gün tasvirinden sonra afaka bulutlar yağıyor. Bir zaman geldi ki hepsi bir bahar gecesinin çiçek ko-kularıyle dolu nefesi altında rüyaya benzeyen bir âleme dalmış gibiydiler. kaldılar. Nagihan gözü bir noktaya teveccüh etti: tâ ötede odanın kapısına. O vakit bütün vücudu titredi: Lâmia. Aihmed Cemil şimdi kimseyi görmüyor. kâh matem yaşları şeklinde sürüklenerek. artık eserin sonuna ancak bir sahif e kalmış idi....yüzercesine hafif hafif dalgalanarak. mebhut.’. . fezanın derinliklerinden rüzgârlar kaldırıyordu. Şimdiye kadar onu düşünmemiş.. Gözlerini çevirdi. Artık neticeyi istidlale başlayan Mazhar Feridun ile Fa^ tin Dilâver ayağa kalktılar. küçük bir fasıla bırakarak açılıyordu. şimdiye kadar kendisini dinleyenlerin üzerinde hâsıl ettiği tesiri ufak bir inşad saka-tiyle izale etmekten korktu. elinde parmaklarının hafif bir hareket ile çevirdiği defterine nadir bir bakışla hâtırasına yardım ederek uzun kumral saçları lâmbalardan dökülen ziyalarla tutuşarak. Bu fasılanın arasından gözleri beyaz bir gölge farkeder gibi oldu. Şimdi eserin sonuna geliyordu. Süleyman Vahdet efendi Hüseyin Nazmi’ye eğildi. Sakit. sallanıyor. bir müddetten beri kendisini kaybeden Raci gayretini toplayarak İllhami Efendiye bir şey söylemek arzusiyle başını çevirdi. bu muzafferiyetine...

. İlhami efendi tebriklere iştirak etmeyi zarafete mugayir addederek Ahmed Cemil’e deminden beri zihninde tasarladığı bir beyti sarfetmek için ikisinin arasından kurtulmaya çalışıyordu Ahmed Cemil gülerek medihlere karşı nefsini silmeğe çalışıyor. Ra-cinin sorusundan «Eniştene beni koğdurtuyor . Şimdi Hüseyin Nazmi. Ahmed Cemil eniştesinin Raci’yi süpürülecek haşerat arasında saydığını pek iyi tahattur ediyordu. sanki o da tebriklere iştirak etmişti. Ahmed Cemil’in etrafını almışlar. bir şey anlamaksızın dinleyen muhatabından ara sıra alevli nazarlarla cevaba intizar ediyordu. Ahmed Cemil’le en sona kaldı. Otururken kapı -evvelkinden daha ziyade açılıyor gibi olmuş. yanına sokuluyorlar. biraz nefsine cebr ile deminden beri sarfına lüzum görmediği bir takdir kelimesini fedaya karar verdi: Eseriniz umumiyet üzere fena değil. Süleyman Vahdet efendi de bir takrip Fatin Dilâver beye. sofranın üzerinde kalan defterini karıştırıyorlar. tutuklukla. yalnız kaldıklarını görünce tekarrüp etti. Ahmed Cemil o beyaz gölgeyi bir daha görmedi. Fakat artık kulaklarını dolduran medhiyelerden ziyade kalbinde o beyaz gölgenin biraz evvel şu kapının arkasında mevcudiyetinden gelen cavidanî bir haz vardı. ^^Y-»_> Nef’i-i devran şimdi — demin Hüseyin Nazmi’ye başladığı — cümleyi bitirmek için yaklaşmış. Yemek odasından çıkmaya başladılar. Hüseyin Nazmi bir müddet arkadaşının dehasından taşan şiir ateşinin buharı gibi yemek odasının havasında dalgalanan mubahase parçalarını serbest bıraktı. acaba sebebini anlayabilir miyim? dedi. Şimdi kapıda hiçbir hareket yoktu. Yaman eser!. fırsat bulabildikçe kapıya bakıyordu. bayrama sevinen çocuklar gisi gürültü ediyorlardı.Nihayet bütün bahar sabahının şaşaası. Hasan Lâtif. o günlerin ve gecelerin didinişleri. sonra bu esas üzerine muhaverenin uzamasından kaçınarak bahsi değiştirdi: Enişteniz bu aydan sonra bana aylık vermeyecekmiş.. dedi. Fatin Dilâver. sonra «Arzu ederseniz bahçeye çıkalım.» dedi. Mazhar Feridun. Şimdi Mazihar Feridun bey İlhami efendiye Ahmed Cemil’in eserinden bahsediyor. Racı’nin yavaşça: «bu yolda şeyleri anlamak için galiba frenkçe bilmek lâzım imiş!» mütalâasıyle başlayan nutkunun arasına karışmış idi.. henüz bir çocuğa benzeyen bu tombul güzel gence sokularak o aralık bilinemez nasıl bir ‘ münasebetle hatırına gelen bir farsça beyti tefsirle anlatmaya MAİ VE SİYAH 155 çalışıyor. Hasan Lâtif bey saatlerden beri devam eden mütefekkir sükûtunun zübbesi olmak üzere Hüseyin Nazmi’ye uzun uzun fasılalarla: «Yaman eser!.» nakaratını dinletiyor.. ellerini sıkıyorlar. Raci. Fakat o kararın henüz tatbik mevkiine konulduğuna vâkıf değildi. çırpınışları bir enin ile zulmetlere büründü.

. acaba?. Müstahak olmadığı bu serzenişe velev haksız ve bellisiz bir şekilde mâruz olmaktan kızardı: — Öyle bir şeyden kat’iyyen haberim yok! dedi. /^Sflt»^ Alman karısının azimetinîi™Oonra Raci büsbütün düşmüştü. Ahmed Cemil bu mânayı pek iyi anladı.. iSBq ua>fc5 §B} Jiq apuı5>ı o ‘uiuuepfBi[i3â ubuea* 9[§a}B o ipttrig fnpnXn rjappmu Jiq fifiaq ‘npjOA”i[Bp îfipjJB Jig • -iSbp iqr. Saib’in rivayetine nazaran maşukasının hâtırasını unutmağa her hafta yini bir maşuka tedarikiyle çare bulmağa çalışırmış. olanca ciddiyetiyle: «Yanılıyorsun. Hemen şu anda onun ellerini tutmak.§ SnwxoAud apuiSi uiui§Bq toBunp’ joa’tuba’ jjg snrain. acı bir tebessümle: «Ben seni bilirim!» dernek istiyordu. ben seni muhafaza ediyorum.. Kendi kendisine: «Bu adam bana adavet etmek için nasıl sebepler buluyor. Raci kendisine kin ve gayz ile dolu bir nazarla bakıyordu. Bana ne için öyle husumetle bakıyorsun? Seni kendime düşman etmek için ne yaptım? diyecekti. Benim için kin taşımağa mutlaka ihtiyaç mı hissediyor?..imişsin. Bu adam hakkında merhametten başka bir şey hissetmemiş iken onun bu derece adavetine hedef oluşundan azîm bir yeis duydu.» mânasını duyar gibi oldu. seni kovmak istiyorlar da.» dedi. Hattâ yine Saib’in alay ederek ilâve ettiği bir mütalâa olmak üzere Raci’nin artık ciğerlerini yırtan öksürüğü bu maşukalardan hiç birinin yanında rağbet bulmasına imkân bırakmıyormuş.u (3{BUD[is rurzBjfoq tJ{ tppS UBUtBZ Jig ‘ -rs boub[o uiuBSUt p[ uba i§iJ{Bq arq Bauos [ .n^ BA*Burranuj Jiq §rq}Tua rpxxir§ n j i§jbj[ BxjB -unug uruBpo ] •npjof^ bA ipjrJS ua5i bduıi[ıo jfi apui§iuqB§ Jin5n>[ jizbu avt 3{bjb{i3 imsapBBsnra uiuuv 9£)9§ nH § paraqy r ip #** sup Jiq jjrjaq mraa[a. bu akşam bahtiyarlığına Raci bir katre zehir akıtmıştı. fakat Raci durmadı. Şimdi Ahmed Cemil odada büsbütün yalnız kalmıştı. isi».

num§npun§np vzis aaq tmuo ‘ut5: ^¦bukb^ Tjasa S UIUI9p O iraTUOAlA9S JBpBil 9U tuisdsaq ‘^. uiUB^nj aiq imsipuajf i^ubs sas aiq U9[a5 uapaSqBq ‘ po qaraa^ [traao paurqv “’isaituBq lajBsao ^nS 7P ifaucfpp ‘ifaaaXua i^aAAauBia bou^o airanjp jrq ısı [p9[^ps 3{ajapaqAB3{ iurs^ua }t ugquapaapuas un^nq ‘jfaraap «•••raiXaip BpumB u uiziuuBi§i2{Bq ‘BpsjnS ‘ui^BJig “¦iiar ipauup^assrqi azrs q JfBqBq Jiq §ıuuxS tıapzıuajaouad ‘jBA”Bq aiq aiuqa jnp BziiiBA’ru &a§ Jiq ‘nzntmfnpio §9 Jiq juriBp •BpiuB^piq bui nq.q ‘npaoAp ‘raipuaja ubutv -issaqa^nur iuistpu9J[ bıjıab. nŞap ‘znunsjoXinq lucifipzBA m5r utzıuıjbıîıbAb uızts nuo . ubd anp-Bq nq 5.2 iuiit§B ipuii§ unuo ‘iîSiu^iS bAbjo ‘i^djas ıiıubs 9uiqiiB3t BpB^BUB^ jaAA9imui nzjB nq ap Jtq ‘npAnp nzje Jiq JiaoaAatua^ıpa ^auiQA”Bîinui ‘pip ^ pq 9ounun§np § ‘nunpnoriA BpBJO ımuo “ipi §ıuı5biı bAbjo tu^a boı^ı “BuisBpo ^aragA ub^bî[ §oq o ıi[ npjoÂipauirez q\Aq -npjoAij^i^ U9izip in iprats 1111193 pauiqy ‘1W93IJ’BJ iınŞi^SaS diutiîs -9UIUTIS uguiaq irepımiB” uıuaSioS ZBXaq ap ‘BqfB^qB^ Jiq -qnui 3a ilBjn TRBA .9Aa -np ııbo apmq Aa§ Jiq uaptq.TU dxjas uç5i Hip ip uiuu9[zip unuo -sjnX ‘joXiji İRV ui5i -8§ ‘ÎP3^SÎ ^g ııva.aIaH ‘j[o aanszBS ub^buıbıısbıub iŞip9[Aps ur5i f iznp Jiq BUBq ‘ratpiBung ¦unıâturaurça jnpBEfa. aiq ui&Bp Xaq jsabjiq u ui5i ubjo §vmuA a^rrazBjM -auiBJ[ a^ipuaja t uos uniisBqiJB^ ipj {A uiAains joXipa 3{bj:ı^§ı 9[^i -njfns Jii[3{aj9^ntu daq ^aq ji^Bq ubsbjj aA*asBqBqnui jrq n[n -irixnS §iuiBi§Bq Bpuis-BjrB unpua^j JBqzBjc ajt pBy ipuiiğ ”i^iirö aXaaqsq ‘ipjapuoS isasnq siaA* aiq BursBpo ^aiua^ uapziiqep aaAAaunui ıjbA o a[^u9S 9[i UBJSnjj -npjoXiiiBq aiAuBZBU ıŞa§tut§ ^auuio Jiq B^înzjB ubjo ¦epXad apujqiBJi iaAAa 9Aubs aiq o ipun§ ‘tpiaS psaif arq utjzb ppaq a[.ajBsao o apuiSi ub aia ‘rpjBJfiS UBpunranj-B[a.

Sonra bu dalganın içinden bir çehre belirdi. dukdaklarını arıyor. Ahmed Cemil güya o yakıcı sevda busesiyle ciğerlerini tutuşturan bir şarap içmiş gibi yüreği yanarak kalktı: arkadaşlarını uyandırmaktan ihtiraz ile yavaş yavaş basarak gürültü etmeyerek yıkandı.» dedi. Silkinerek uyandı. Bir aşk cinnetiyle tutuşmuş bir ağız uzanıyor. massediyordu.o iipjiA95 luiJapzpg jjgja^araapa^d’Bz iuts -ipuaq ‘n^î^î ismiSiq Sbuıııiı Jiq i&Bja^mii uapuuaA Jiq BuisidB3{ aSqBq utzixqap ua^jaSaf) “ipi zijqap jiq JBp § jiAua^ aSjijBtf an iipuBJ{ Jiq ubSbs ba’iz jiq ^nuop nzndJB. oda içinde muhte-riz bir yürüyüşle gezinişini gülerek yatağından mahmur gözleriyle seyrediyordu.. . Henüz sabah olmuş. arkadaşının.. Cemil? dedi.. telâşını farketti: Ne oluyorsun... «Defterim?. Defterim nerede?. bir siyah tufan boşanıyordu. güneş henüz pancurlarm arasından sızarak tatlı bir rüya ile gülümseyen Hüseyin Nazminin yatağı kenarında tebessüme başlamıştı..31 njznq iSBjng -p^a qnoo9Aa^ BAid’Biı ub^ı5> a -azn îiaui^g JiBqi^i buijb^ibpbiIjb ‘ı^jııS UBputsBpo ¦i^9jjb ai^pajjBS un^tiq uiut§ajn^ nuo ‘np -jb5 aqapS issiq ^auiBqjaui ‘npjns -b^ı^bp Jtq ijboub nq •n^snuiAip Aa§ Jiq jazuaq auiii Bpui^^Bq unuo -iq ziuiba” raisipuaî[ dipa^ja^ lutsBpo ^9uiaA iob^j goaS ng Jiq p nunrannq snAaui Jiq uapa JBqi^ui ‘^ajaSi Jiqsz I5{tIBS ‘§BAByÇ İ’BAB^ BJUOS UBpB^Bq Jiq lOB ipjapa ^ raiSipap «•”ranjoAn. Defterimi acaba sofranın üzerinde mi bıraktım? Sizin uşak edebiyat meraklısı ise. Hüseyin Nazmi uyanmış. giyindi. düşünmeden elini yan cebine götürdü.. snuiBu ui5i uiBpB n§» :au isipuai{ TP«9il ‘JKi-injnq iqtBi[ aö^^iıSı ^raiaiA’B ^ «Jiuiuia ‘bs pauiqy nm üzerine birşey dökülüyor. Ceketini giyiyordu.jgS Buaj butuib uiarang» :uiutpuaja paurqy bjuos “ipjap «i jba ıubuı 9U auisaui^g sisg^ uapiu -q/L bjuos UBpunq lut^-BABq SBAipzi ^ns9iu ugjns un§ Saquo -ub aputiunjuiQ ‘ji^iiaoapa jb i§iui5aS un^nq uipBJi ‘BsuBdBJf auijajzip uıuisubjı as^iS ipunğ znuaq iubutbz ^apAB BuqeABq... uzun ve yakan bir buse ile dudaklarını çekiyor...

gülüyor hem.. Hüseyin Nazmi’ye kalkmak. dedi. yarısı görünen bir minareyi. Ahmed Cemil gitmek için acele ediyordu.. «İyi uyumuşuz!» dedi. komşu evlerin kiremitlerini.. çıktılar. yakalığını çıkararak. yeleğini. ikbal şimdi başını kaldırmış.. o müphem simayı bir daha gördü. şimdi oğluna bakıyor. onun da şu küçük aile bayramına iştirakini arzu ediyordu. Ihiç olmazsa mes’ut bir zevce olmadığını bir anne /• olmak saadetiyîe unutacak!» diyordu. sedire basr-nı dayayarak elleriyle midesine basan ikbali gösterip henüz MAÎ VE SİYAH 15S> bir şey anlamayan Atfımed Cemil’e: «Rahatsız kızcağız. bundan eminim. yemek odasına kadar inmek lâzım geldi. Şimdi onu düşünmek istiyordu. daha kavi işitildi.» diyordu. işte defterin! bereket versin ki uşak meraklı değil. Odasına çıkınca cebinden defterini çıkardı. O adamın kanının şimdi kardeşimin damarlarında cereyana başladığına delâlet eden bu hâdise güya nazarında onu telvis eden vir vak’a hükmüne geçti.. 14 Sabiha hanım. Odasında âdeti.. Dün akşamki muvaffakiyetinden sonra onu bir daha karıştırmak istiyordu. yazıhanesinin üzerine koydu. bir an evvel odasında yalnız kalarak biraz kalbini dinlemek 13in tehalük göstermişti. ceketini. Zavallı ana! O bu histen kimbilir ne kadar uzaktı! Büyük anne olmak lezzetine karşı bütün vekarı çocukta bir meserrete inkılâp etmişti. Ahmed Cemil herşeyden evvel defterinin bulunmasını istiyordu. fakat garip bir his bu vak’adan memnuniyete bedel bir üzüntü uyandırdı. Ahmed Cemil anladı.Fatin Dilâver bey tombalak vücuduyle yatağından atladı. biraz ötede iki yüksek duvar arasındaki kesik bir levha şeklinde duran semayı seyretmek idi. yüzünü örten o siyah dalgayı. Ahmed Cemil o neşata acı bir tesir ilâve etmekten içtinap etti. . Fatm Dılaver beyi fİrine iştirak ettirdi. arkadaşlarını sabah uykusundan Sikleri kadar istifadede serbest bırakarak Huseym Nazminin elini sıktılar. fesini atarak küçük bahçeye nazır mini mini penceresinin yanında oturmak. gülerek Ahmed Cemil’e bakıyordu. gözlerini kapadı. bahtiyar değil. ciğerlerini yakan bir busenin cangüzarın neşeleri dudaklarında bir daha titredi. Eniştesi hakkında duyup susturmağa muvaffak olamadığı nefretin bu dakikada hiddet sesi her zamankinden daha vazıh. “O benim olmayacak olursa ölürüm” diyordu. hem bahtiyar. Bu akşam oraya oturup da eline defterini alınca bir müddet onu açamadı. Ahmed Cemil bugün matbaadan erken kaçmış. kalbi beyaz gölgenin hayaliyle dolu idi. Ahmed Cemil kalben «Çocuk!. . o sabahki rüya-‘ yi hayalinde bir daha yaşamak istedi. bütün gün kıvrandı.

bana bir dakika için ödünç verecek bir kurşun kaleminiz yok mu?» deniyor. o kurşun kaleminin nereden geldiğini tayin edemiyor. Zaten daima hâtırasında bir arada olan Eseriyle Lâmia artık T. Gözlerinin ucuyle sahifeleri süzerek yaprakları çevirmeğe başladı... Yalnız şu kadar: «Tebrik ederim». Çevirdi.Şimdi şu şiir defterini her vakitten ziyade seviyor. demek o bahçe kapısının yanında gidip onun ayaklarına atılmak isterken o. Bundan emindi. henüz tam bir şekil almamış bir yazı. Beyaz gölgenin küçücük bir kalbi var ki bu defteri görünce çırpmıyor. aynadan. aşk zemzemesiyle müterennim geldi.. birden gözlerine bir yabancı. görülmekten korkarak titriye titriye şu iki kelimeyi oraya yazıvermişti. onu Lâ-otfa’nm dinlemiş olması kıymetini bir kat daha artırıyordu. Kendi kendisine: “Acaba şurasını okurken orada mı idi?” diyordu.. yemek odasına götürüyordu. Demin herkes onu tebrik etmemiş miydi? O da tebrik edecek. işte yalnız şu iki kelime. şu iki kelimenin altındaki sıfırları gördükten sonra onlarda MAİVESİYAH 161 .. Demek o sırada her türlü tehlikeyi göze alarak gidip ona.. «Seni seviyorum. orasını sıfırlarla geçiyordu. tazyike lüzum görülmeyerek bir aralık taşıveren sevdasının iki açık nişanesi değil miydi? Gözlerini o çocuk yazısından ayıramıyor. Beyaz gölge bir tehlikeden kaçıyormuşçasma kapıyı kapayarak oraya iltica ediyor. daha kavi bir münasebetle yekdiğerine bağlanmış gibiydi. Lâmia’nın tâ çocukluktan beri katre katre birikerek. Zihnen o dehlizdeki tesadüfüten sonra beyaz gölgeyi takip ediyor. birdenbire bir arzu duyuluyor. sonra o defter gözüne ilişiyor. Ah! Bir kurşun kalemi olsa! Etrafa göz gezdiriyor. sonra.ÜU MAI Vtü Bl I AB daha samimî. Ah! Bu sıfırlar. yavaş yavaş ötesine berisine göz gezdirilerek süzülüyor.. çevirdi. Bu iki kelime Ahmed Cemil’e Lâmia’nm bütün hissiyatının şerhi kadar tafsilât ile zengin.. ondan: «İşte bakın. Ahmed Cemil’in hayal kuvveti burada tevakkuf ediyordu. artık son sahifeye gelmişti.. ben de sizi düşünüyorum» cevabını alacaktı.. Müsaade eder misin? Seni sevebilir miyim?» deseydi. onların arasında Lâmia’yı görmeğe çalışıyordu.. O vakit defter ufak bir helecan ile almıyor. yemek odasında sofranın üzerinde kalan bu defterciğe koşmuş. lambadan bütün bu eşyadan istimdad ediyor: «Ah: bir kurşun kalemi. O defter. yazı ilişti. O da kendisini seviyor. Tâ son sahifenin altına bir çocuk yazısı gibi henüz takarrür etmemiş. Ne için etmesin? Ne için ondan iki sözü esirgesin?. Şimdi anlıyordu. defteri büsbütün kapıyordu.. pencerelerden. Daha sonra beş sıfır. demin onun okuduğu defter.

. dedi. aklından bir şimşek gibi geçen bir fikir için: — Ah. fakat hakikati nissettirmemekte musir duran gözleri.. canlanıyor. gülüyor gibi gördüğü bu yazılara imtisas ederek. velhasıl bir hiç ne için fikrini birden İkbal’e sevketmiş. dedi.. Ik-bal’in her vakit örtülü çehresi. elîm.” demek isterdi. Bir müddetten beri — iki kelimeyi yekdiğerine raptedecek kadar tefekkür iktidarına malik olmayan — bu kaba köylü kızında ikbal için cinnete benzer bir meclûbiyet. eniştesini öteki odaya telâşla giriyor gördü. sofanın yarı zulmeti arasında kızın gözlerinde bir ateş.azîm bir mâna serveti buluyordu. Kimbilir eniştesinin geçerken bir yere çarpmış olması yahut Şener’in inerken düşmesi. yakacak mesamat arıyordu. bunu pek iyi farkediyordu. jıe için kalbinde “bu hiçin hemşirene büyük bir taallûku var. tâ ötede gayrı mahsus bir rüzgârla yosunlu kiremetilerin. yine ne oluyor? Ahmed Cemil güya bu küçük evin havasında uçuşan bir musibet kokusunu hissediyordu. sonra bu hüznü etrafında o muammanın yegâne vâkıfı imişçesine âdeta hayvani bir merbutiyetle dargın çehresi.. bütün ifade ettikleri mânalarla öpüyor.. Lâkin şu küçük vak’a. sana yalnız ben acıyorum. Bu sıfırlar. bunlar Lâmia nın demek olacak?. eski pervazları sallanan çatıların.” diyen bir ses uyandırmıştı? Ahmed Cemil birden. Şimdi. . Şimdi merdiven başında yalnız Seher vardı.. kızgın gözleriyle dolaşan Seher. O vakit gördüğü şeyi pek iyi anlayamadı. sonra cesaret edemedi. Daima onun etrafında dolaşmak için sebepler bulur. sokulacak. perdeleri arkasında titrek ziyalar belirmeğe başlayan komşu pencerelerinin üzerine döküle döküle tekasüf eden zulmet dalgası arasında titriyor. mutMai ve Siyah — F. gözleriyle o yazıları o sıfırları. derin bir merhamet keşfediyordu.. bir nafiz zehir gibi silindikçe daha derinlere giriyor. . çehresinde bir dargınlık görüyorum zannetti.. okşuyordu. Fakat şimdi o fikir silinmiyor. Ne oluyor... künhünü anlamamak için nefsine cebretti. Ne oldu Seher?. şu demin odasının dışarısından sofayı sarsan şey.. Ahmed Cemil bu uyuşukluğun içinden güya bir rüyadan uyanırcasma yerinden fırladı. daima ağlamak fakat birşey söylememek için azmetmiş gibi donuk. İkbal’e öyle bakışları vardı ki: “Senin bedbahtlığını yalnız ben biliyorum. merdivenden aşağı indi.. sonra o fikirden o kadar ürktü ki mahiyetini bulmamak. Kız birşey söylemek istiyormuş gibi yutkundu. odasının kapısını açtı. akşamın ratıp nefesinden tereşşuh eden bir melal keselânı içinde kaybolarak dalmış idi ki birden odanın dışarısında birşey sofayı sarstı. Hafifçe gözleri süzülerek. Denebilirdi ki evin içinde yalnız bu ahmak kız bir hayvanı cezm ile İkbal’in sırrını anlatmakta herkese tekaddüm etmişti. evin içinde silinmeğe müheyya bir heyula şeklinde dolaşan hazin heyeti. 11 baktan çıkınca vakitini küçük hanımın eteği dibinde çorap örmeğe hasrederdi.Seher’in “Küçük hanım” deyişleri vardı ki ağlamağa benzerdi.

şimdi onları anlıyorum. aralarından mani cidarlar kalkıvermiş zerreler gibi yekdiğerine iltihak eder. sofraya gelmeyeceğim!” dedi. hiç intizar olunmayan bir zamanda zihine çarpıvemiş hakikatler vardır ki senelerden beri katre katre muhtelif zamanlarda döküle döküle birikmiş emarelerin. birbirini bulur. şimdi Ahmed cemil yanındaki odada bir mırıltı işitiyordu. nazariyle baktı. kardeşim gözümün önünde her dakika bir ölüm geçiriyor.. fikirden geçen bir rüzgâr. matbaasını.. Yalan söyledi: “Ben akşamüstü yedim. anlamak için birşey yapmamıştı. . tahaddüsleri zamanlarında mânâsız zan-nolunan bu küçük şeyler bütün îkbal’le Seher arasında inkısam eden bu hâtıralar şimdi birikiyor. Fikrinin şu izdihamı arasında sofraya oturmak. yüzlerce. bir gün Seher’in Vehbi beye şemsiyesini vermekten imtina ederek: “Oradan alıversin. Daha sonra bir mühlik marazı vaktinde farketmiyen bir tabib gibi bu ‘hakikati keşifte bu derece geç kaldığı için kendisine bir müttehim.. yazıhanesinin başında durarak. yazık!.İkbal’in bütün hissiyat sırrını bir sözle icmal etti: “Sevilmediği ilcin bedbaht” dedi. Seher cevap vermeden çekildi.. — ilâveye cesaret edemiyordu. Bir ihata neticesiyle bir musibet ika edenlere mahsus bir vicdan azabıyle duramıyordu.. mütecessis adamlar gibi gürültü etmekten sakınarak birşey işitmeğe çalıştı. küçücük odasında geziyor. onlardan bir küme teşekkül eder ki inkârı mümkün olmayan bir hakikat hükmünü alır. birbirine sokularak güya birer âşinâ selâmıyle buluşuyorlardı. eniştesi çıktı. düşüncesine yabancı kalan bir musahabeye iştirak etmek. binlerce hatırına gelen bu vak’alar. mâMAİVESİYAH 163 nasız emareleri... Şimdi kendisini affetmiyor. Seher yemeğe çağırıyordu. bazan ka-ranlıkjyj. gözünün önünde canlı fakat sakit bir facia gibi “Anlamıyorsunuz.. sonra dikkat etti. nişaneleri açıverir. O vakte kadar yalnız kendisini düşünmüş. Yanındaki odanın kapısı açıldı. bir istimdad nazariyle bakan gözler. ikbal’in bir sabah herkesten evvel aşağıki odada bulunmuş olması. bunlar. “İkbal sevilmiyor.” serzenişiyle duran o biçareyi anlamamış. Ahmed Cemil bu anda kendisinde yemek için iktidar bulmadı. Kardeşini. hususiyle o adamın artık şimdi nefrete haklı bir selâhiyet bulduğu o adamın karşısında sahte bir vaziyetle oturmak için kuvveti yoktu. eserini. bazan küçük penceresinden gecenin esrarla dolu karanlığım istintak ederek düşünüyor. fikrinde sarsılmaz bir burhan sütunu şeklinde yükseliyordu.. Kapısını sürmeledi. bundan şimdi eminim. Şimdi Ahmed Cemil’in zihninde o deliller toplanıyor.. Bir hiç. birikiyor. Bu aralık kapısına vuruldu. küçük küçük. her dakika ciğerlerinden zehir akıyor. Bazan birden. Ah! O bir dakika evvel ağlamış gibi nemli. Halbuki ben bunu keşfedebilmek için bir sene kaybettim.” diye mırıldanmış olması. fakat hakikat öyle değil mi? — Lâmia’yı düşünmüştü. şimdi bir hiçten istidlal ettiği bu neticeyi izah edecek geçmiş vak’aları ve emareleri tahattura çalışıyordu. başlı başlarına mânâsız nişanelerin birdenbire do-ğüveren neticesidir.” diyordu.

“ikbal odada kaldı, zannederim,” dedi. Şimdi eniştesinin yavaş yavaş merdivenleri indiğini duydu, “ikbal yemeğe inebilecek bir hailde değil, zaten midesinden muztaripti” dedi, Birden İkbal’i gidip odasında bulmak, “Kardeşim, artık anlıyorum, söyle bakayım, bana hepsini söyle...” demek için şedit bir arzu duydu. İkbal gelin olalıdan beri onlara tahsis olunan odanın kapısına bile dokunmaktan ihtiraz etmişti. Ayaklarının ucuna basarak çıktı, oraya kadar gitti, hemşiresini olduğu gibi görmek için, geldiğini işittirmekten sakınıyordu. Yavaşça kapıyı itti, kapı hiçbir ses çıkarmaksızm açıldı, şimdi Ahmed Cemil ilerleyemiyordu... ikbal’i, orada karyolanın yanındaki mindere yüzü koyun Irapanmış, uzun örgülü saçları bir kolunun üzerinden kayarak aşağıya sarkmış gördü. Ağlıyor muydu?... 164 MAİ VE SİYAH Ahmed Cemil kardeşinin şüphesiz saklamak istediği şu ma’hrem manzaranın üzerine varmış olmayı şimdi zarafetten hâli buluyor, kendisinden saklanmak istenen birşeyi gidip zorla meydana çıkarmış olmakta bir kabalık duyuyordu. Bir saniye dalha , avdet edecekti, fakat orada vücudunu birşey Ik-bal’e hissettirdi. Silkinerek başını kaldırdı, o vakit iki kardeş arasında, acı, sanki feryat ile dolu, birinde şu elim perişan hali göstermiş olmaktan mahcup, ötekinde görmekten müteal-lim bir nazar teati olundu. Ahmed Cemil kardeşinin yanına kadar gitti. Şimdi îkbal minderde doğrulmuş, kalkmaya cesaret edemeyerek duruyordu. Ahmed Cemil yere, hemen dizinin dibine, kilimin üzerine oturdu; şimdi tam bir teslimiyetle kendisini terkeden ellerini tuttu: «İkbal, söyle bakalım! ne oluyorsun?» dedi. İkbal’in gözleri kapandı; kapaklarının kenarında koşuşan seri râşecikler arasında yaşlar sıcak, birer kat-re zehir ile dolu gibi ağır, iri yaşlar, mütevali bir sukut ile uzun kumral kirpiklerinin ucundan süzülerek, ikisinin birleşmiş ellerine düşüyor. Bu elleri ıslatıyordu. O vakit Ahmed Cemil ağlamayarak, boğazında lakırdı söylemesine zahmet veren bir tıkanıklıkla, İkbal’i tesliye değil istintak etmek istedi. «Ne oluyorsun İkbal?... Niçin bana söylemiyorsun. Şimdiye kadar niçin söylemedin?... Rahat değil misin, kardeşim, bir ıstırabın mı var?...» diyor. Sualler birbirini takip ederek ağzından dökülüyordu. Fakat bu suallerin cevabı yalnız o elleri ıslatan, sıcak, ağır, iri göz yaşlarıyle bu dakikada gözlerine her vakitten ziyade sarı, zayıf, narin görünen bu vücudun tâ ruhunun derinlerinden kopma darbelerle sarsıntılardan ibaret kaldı.. Nihayet îkbal «Gidiniz, ağabey, şimdi gelir...» dedi. ikbal güya korkunç bir ma’hlûktan bahsediyormuşçasına kapıya bakıyor, «şimdi gelir, şimdi gelir...» diyordu. Ahmed Cemil burada duramayacağını anladı, îkbal’i yalnız bıraktı. Odasında: «Ne yapmalı?» diyordu. Evet ne yapacak? Demin geç kaldığını, zaman

kaybettiğini düşünüyordu; şimdi işte hakikat gözyaşlarıyle, ıstıraplarıyle önünde birden, meydana çıkmıştı. Şimdi ne yapacak?... Evvelâ Ahmed Cemil’de bir hiddet feveranı hâsıl olmuştu. Ihtilâcat ile yumruklarını sıkıyor, odasında geziyor; bir-şeyler yapmak istiyordu. Kardeşini bu bedbahtlıktan kurtarMAİ VE SİYAH 165 mak için bütün vasıtalara, bütün kuvvetlere malik imişçesine yalnız şimdiye kadar lakayt kalmış olmasına kızıyordu. Fakat bu ilk hiddet hamlesi geçtikten sonra bir aciz hissi demin titreyen asabını uyuşturdu. Şimdi bir gevşeklik duyuyor, bu hakikate karşı çaresizlikten azîm bir fütur ile şuraya oturmak, biraz evvel aşkının şiirini okuduğu şu köşede içeride ağlayan kardeşi için hazin, sakit, gözyaşlarını akıtmak istedi. Bir aralık aşağıda sokak kapısının açılıp kapandığını duydu, daha sonra kapısının dışarısında annesinin sesini işitti: — Cemil; açsana... Valdesinin bu ziyaretinde İkbal’den bahsolunacağnı derhal anladı, kapısının sürmesini çekti. Karanlıkta mı oturuyorsun, Cemil?... Yazıhanesinin üzerinden kibrit kutusunu aldı, mumunu yaktı, ıhafif bir ziya titreyerek zulmetin içinde dalgalandı, o vakit henüz aydınlığa alışmamış kamaşık gözleriyle annesine baktı. İkisi de öyle bir müddet bakıştılar. Sabiha hanımın, biraz evvel büyük anne olmak süruru ile siması parlayan bir kadının, şimdi çehresi gevşemiş, gözlerine bir endişe gölgesi düşmüştü. Kapıyı tekrar kapadı, tekrar sürmeledi, «niçin yemeğe gelmedin?» dedi, sonra asıl düşündüğünü söylemek için söylenmiş bir sözün cevabını beklemeyerek, oğlunda ne tesir hâsıl edeceğine dikkat ediyormuşçasına bakarak: Yine gitti... dedi. Ahmed Cemil eniştesinden bahsolunduğunu anladı, demek demin kapı onun için açılıp kapanmıştı. Yine babasına mı? dedi. Tabiî değil mi? Yok, hiç tabiî değil... bu son söz ağzından istemeksizin çıktı. İhtiyara nüzul isabet ettikten sonra Vehbi bey haftada bir iki geceyi babasının evinde geçiriyor; bazan akşamlan yemek yedikten sonra duramayarak, bir bahane icad ederek ikbal’i yalnız bırakıp gidiyordu. Sıhhatinde hiç babasına uğramak âdeti değil iken hastalıktan sonra bu mütevali ziyaretler bittabi dikkate çarptı. Bu, babasına muhabbetinden, hastalık üzerine bagteten uya-nıyormuş gibi bir merhametten mütevellit değildi; buna şüphe edilmiyordu. Bu akşam Seher vak’asından sonra hatırına gelen fikre benzer bir başka fikir daha Ahmed Cemil’in beynini bir şimşekle yakarak geçti. Annesi hâlâ kendisine bakıyordu. Bu düşünceyi şu sözle tefsir etti:

Ah, mülevves mahlûk!... Sabiha hanım diyordu ki: — Onu gördükçe ihtiyar memnun olacak yerde o kadar hiddet ediyormuş ki... O halde niçin gidiyor? Bu kıza yazık değil mi? Tevfik efendi Ahmed Cemil’in gözü önüne geldi. O zayıf, fersude vücudu hareketten, nutuktan muattal, bir yatağa serilmiş; karşısında gençlik tuğyanı ile taze duran genç karısının yanında, vücudunda hayattan tek eser gösteren gözleriyle onu yiyerek, bu vücuttan istifade edememek hüsranıyle ona belki kinle, husumetle, yaralı bir canavar nigâhiyle bakarak, gördü. Sonra onu bir an evvel mezarda görmek isticaliyle tet-kika gelen oğlunun karşısında hiddetinden o soluk çehre kızarıyor, bir şey söylemek isteyip muvaffak olamayan dudaklar bir hiddetle titriyor, o gözlerden ateş çıkıyor; sonra o taze kadın, babasının büsbütün ölmesine muntazır oğul, bu âciz hiddetin karşısında gülüyorlar, alay ediyorlar, güya «yine kudurdu!...» diyorlar... Ahmed Cemil bütün bunları ‘hayalinde tertip ve icad ettikçe dudaklarına bir nefret nakaratı gibi: «Ah!... mülevves mahlûk!...» cümlesi geliyordu. Valdesinin yalnız son sözüne cevap verdi: Evet, İkbal’i ne yapacağız! O vakit Sabiha hanım oturdu. Bir şey yapamamaktan, kızın bedbahtlığına karşı âciz olmaktan mütevellit bir yeis ıstırabı ile ellerini kavuşturdu; parmaklan birbirine giriyor, gözleri meded bekleyerek Ahmed Cemil’e bakıyordu. Böyle bir müddet karyolanın yanındaki sandalyede, Ahmed Cemil karşısında minderin kenarına oturarak, mumun sarı, titrek, hafif ziyası arasında biribirlerine donuk, yarı muzlim görünen çehrelerine bakışarak, durdular, insanların bazı feveran devreleri vardır ki, küçük bir istihzar dakika-siyle başlar. Bu dakikada gözler biribirini istifsar ediyor gibi durur, güya «ağlayalım mı?» sualiyle bakışır. Bu dakika uzun bir asır kadar hâtıralarla mâlidir, bu bir dakikada bütün yaralar — henüz taze ve kanayarak, her biri bir başka hâtıranın ateşiyle yanarak — inkişaf eder. Kalbin binlerce noktalarından birer ıstırap enini ile binlerce menfez açılır; türlü kırık SİYAH 167 ümitler, acı yeisler, matem hayalleri, bütün hayatın o ağlayan hediyeleri acı — bir kabristanın ervahı bezmi gibi — feryad-larıyle, giryeleriyle sürüne sürüne buluşurlar. Bir griv ve matem mecmuası! Yalnız küçük bir dakika: o vakit gözler kapanır, güya şu elem mahşerinin üzerine düşmüş bulutlarla mahmul bir sema... Artık ağlamak zamanı gelmiştir. Şimdi bu anne içeride ye’sinden kıvranan kızı için şurada artık nefsini zaptedemiyor, ruhunun büsbütün tutuşmuş ih-tiyacıyle göz yaşlarını salıveriyordu. Ahmed Cemil dudaklarını sıkıyor, annesini görmemek için yere bakıyordu. Nihayet Sabiha hanım söylemeğe başladı; birinci defa olarak yüreğini boşaltmak, bütün hissettiklerini oraya, ortaya döküvermek

elbisesini süpürecek bir mahlûk bulmak için evlenmişti. yemek beğenmemek. diyordu. O zamana kadar kendisini aldatmak istemiş. Her gün bir huysuzluğuna. kahveye itiraz etmek. Yavaş yavaş İkbal onun yanında hatâsını. ötekiler bütün bir alay züyuf!. İkide birde: «Bilemiyorsun. Damadının aleyhine şahadet eden vak’aları hep böyle müsait tefsirlerle telâkki etmiş.. oturacak bir sofra. sizin aranıza düşmekle ne kadar tenezzül etmiş oluyorum!» demek isterdi. Ahmed Cemil’e «Zavallı çocuk! daha aklı ermiyor!» demek isteyen. Şimdi Sabiha hanım oğluna bakıyor. fena gördüklerini iyi görmek için uğraşmıştı.. saçının örgüsüne. gömleğinin biçimine. Daha sonraları evin hizmetinde kusur bulmak. bakışları vardı ki daima: «Ben sizin fevkinizdeyim. Evin içinde yalnız o vardı. tashih ve itiraz için o daima kaba kahkahasıyle söze karışır. «bu adam kızımı mes’ud etmeyecek» demişti. mâneviyetinin kisvesi gibi bütün vücudu etrafında tayaran eden hasaset havası onu tâ ilk gününden beri duymuştu. dûniyetini affettirmek isteyen bir zavallı hükmüne geçmişti. bir kabalığına tesadüf olunuyordu. bayağılıklar. Bütün . fakat artık mümkün değildi.istiyordu. hikâyeyi yarım bırakırdı. dayak yemiş kediler gibi büzülüyordu. Her şey hakkında hepsinden ziyade malûmat sahibi olduğuna kanaati vardı.. O küçüklükler. Öyle gülüşleri. diyordu. Artık lakırdı söylerken şaşırıyor. acıyor gibi bakan gözleriyle sükûte mecbur etmişti. Sonra ikbal’i doğrudan doğruya tahkir etmeğe başlamış. çarşafının rengine itirazı kendisi için bir süs edinmişti. O. Kendisine vahşi bir memlekete düşmüş bir mütemeddin yüksekliğini verirdi.. Ahmed Cemil bile onun yanında bir şeyden bahse cesaret edemez olmuştu. bari sokakta gördüğün hanımlara dikkat et!» derdi. Onu tâ ilk gününden beri sev-memişti. yatacak bir yatak. gömleğinde unutulmuş bir düğme ikbal’i ağlatmak için kifayet eden sebeplerdi. Şimdi hepsini söylüyordu. Daha sonra Seher meselesi başladı.. fakat artık o kadar ilerilemişti ki tevakkuf etmek mümkün olmadı. fakat sonra?. Bir kere edebiyattan bahsetmek istemişti. İnsan emellerini tekzip eden şeyleri istediği şekilde tevile çalışarak kendisini daima arzuları içinde oyalamakta gecikir. Bu meselenin ismini verdikten sonra bütün teferruatını nakletmek için kuvvet buldu.. Bir hikâye nakletmeğe gelmezdi.. Vehbi bey kış geceleri Şehzadebaşı kıraathanesinde saz takımında dinleye dinleye ezberlediği gazellerden mürekkep srmayesiyle bahse iştirak etmiş.. bir ay içinde bütün bunlar meydana çıkmıştı. onda tâyin olunamaz bir şey duymuş. yanında bir hareket etmekten sıkılıyor. iyi ütülenmemiş bir yakalık. Sabiha hanım bu kusurlara evevlâ ehemmiyet vermiyordu: Erkeklerin yüzde ellisinde görülen şeyler. onun yanında daha sonrasından bahsetmeğe cesaret edemiyordu. kızını bahtiyar zannetmek için nefsine cebretmişti...

Fakat İkbal daima mahzun. Sabiha hanım Seher’in kimseye bir şey söylemek istemediği halde İkbal’e hakikati ifşa ettiğine emindi. daha ileriye gitmemek lâzım gelirken.» diye MAI VE SİYAH 169 başladığı hâtıralara nihayet veremiyordu. her sözünü takip etmiş. Sabiha hanım yine: «Bir gün.. ağlayarak..bildiklerini. evin içinde bir heyula şeklinde tahtalara basmaktan korkarak. fakat yalnız ağlıyordu. Seher yine bir şey söylemiyor.. Bilâkis kocasına atfolun-nabilecek bütün kusurları örtmeğe çalışır. daha ona gelinceye kadar. Sabiha hanım: Nihayet.. fakat saklamak istiyor. Bilhassa sana karşı bir muhabbet gösterdi. «Seher’in yine nesi var? Bu kıza bir şey oluyor?» dedim. O günden sonra hastalığını bilmeyen birisinden ismini söylemeyerek hakikati anlamak isteyen ihtiyatkâr bir tabib gibi bu anne bedbaht kızının her halini. Eski hissetten eser .. Sabiha hanım bundan bir netice çıkaramıyordu. diyordu. ne dışarıya çıkmağa. diyordu. Nihayet bir sabah Sabiha hanım Seherin Vehbi beyi mutbaktan iterek çıkardığını... sanki bunun cevabı kendisinin bir töhmetini meydana çıkaracakmış gibi şaşırdı: — Demek ki. saatlerle orada durmuş. bu suale birdenbire cevap veremedi. İkbal’in benzi attı. Ona ne vakit: «ikbal neyin var?» denirse o daima ağlamak üzere gibi duran gözlerini hayretle kaldırır. herkese iltifat ziyadeleşti. Bütün bu vukuat arasında Seher’in musîr sükûtu. nihayet babasının hastalığıyle matbaa meselesi çıktı. Artık Sabiha hanım tafsilâtı bitiremiyor. o vakit kızı istintak etmişti.» diyordu.. arkasından kapıyı sürmelediğini görmüş.. yalnız şu son tesadüfe kadar. Dikkat ettin mi? O mesele çıkar çıkmaz nasıl değişti. sır esası üzerine kurulmuş bir münasebet vardı.» diye başladı: Bir gün ne olursa olsun onu söyletmek için karar verdim. bir gün çarşafını giymiş. daima sakit. hissettiklerini oğluna söyledi. fakat tafsilât ve deliller nazarı dikkatinden kaçıyordu. «Bir gün. ne de çarşafını çıkarmağa cesaret edemeyerek. Seher evvelâ: «ben oturmayacağım» diye başlamıştı.. içten gelen sesiyle ilâve ederdi: — Hiç!.. Sabiha hanıma zaten öğrenmek istediği şeyi bu gözyaşları anlatmıyor muydu? Bundan sonra Vehbi bey utanmak. Sabiha hanım: Oh... ondan hastalığının bir parçasını koparmağa çalışmıştı. «Demek ki İkbal biliyor. ağzından bir kelime alınamamıştı. Ahmed Cemil bir şeyin mevcudiyetini zaten hissediyor.. Bir vakitten beri İkbal’le Seher arasında biribirini herkesten ziyade anlayanlara mahsus bir hususiyet. Halbuki İkbal?.. onu annesine iyi göstermek için yalanlar icat ediyordu. İkbal’in hazin tajhammülü.. annesiyle kardeşine sokulmaktan ürkerek dolaşıyordu. eli kapının zenbereğinde. «Benim mi?» der sonra yorgun kirpiklerini indirerek dudakları arasından bir inilti gibi boğuk...

tâ derinlerde bir hâtıra leması uyanıyor sonra yine bütün bu şeyler güya dimağının güneşi sönüyornıuşçasma zulmetlere boğuluyor. kıvırıyor. ne isterse yapsın. gittiğimizi istemiyor. ben ısrar ettikçe: «İhtiyar memnun olmuyor. ilk önce her gidişinde güzelce avdet ettiği halde o gün hasta gibi gelmişti.. bulanmağa başlayan zihninin içinde bir telâtum husule geliyor..kalmadı. türlü münevver rüyalarının incilâsma. zayıflaşan. bir gün. bazan tâ boğazında bir girye ukdesiyle gözlerini süzerek iskemlenin üzerinde ara sıra dalgalanıyor. mukavemet edilemeyen bir deveranın cazibesine mahkûm ederek çekiyor.» Ahmed Cemil yine sîlkinerek dinlemek ister. Tâ şu muhaverenin bidayetinden beri o annesinin söylediklerini uzaktan. Ahmed Cemil annesinin karşısında o söyledikçe bazan mumun hafif oynak ziyasıyle titreyerek duvarların üzerinden . bütün hareketlerinde bir başkalık göründü. şakaklarının arasında bir kasırga dönerek bütün bu küçük mahşer içinde bulduklarını çeviriyor. şekillerin ihtizazına..» o da tahattur ediyordu.!îiS|i||ii’ kaçışıyor. işte o gidiş son gidiş oldu.. Sebep?.. solmuş çehresiyle. döndürüyor.. Sebep? Şimdi bu son sual ile oğlunun gözlerine bakıyor. SİYAH . mevhum. bir komşu evinden maten nevhaları gibi parça parça dinliyor. onu söyletmek için ısrar ederek «Sebeb?» diye tekrar ediyordu. «Bir gün. o küçük yatağın beyazlıkları arasına sokuluyor görünen gölgelere dalıyor. «Ah! Evet.. fakat soluk alan bir resim gibi şişiyor.. zihninin içinden bir hâtırayı tırmalayarak uyandırdı. kabarıyor. daha sonra bu mücadeleden kendisi de yorgun kalarak. düşünmek istediklerini toplayamamağa başlıyor. Ondan sonra İkbal’i oraya göndermek kabil olamadı.. masrafı üstüne aldı. Hatırına geliyor mu? Bir gün İkbal’i ihtiyarın evine göndermiştik. «Bir gün. o vakit işittiklerini anlamamağa. annesinin vücudundan yükselen gölgelere dalarak güya bir uyku içinde düşünüyordu. daha sonra birden yine toplanarak küçülen. fakat bir aralık annesinin bir sözü gider. parçalanmış. ağlamış gözleriyle. bir müddet hikâyeyi takibe muvaffak olurdu.» diyor.. o gece orada kalmıştı.. bütün meyus heyetiyle duran annesine bakıyordu. kamilen uçuyor görünen. saçılıyor. bu kasırga içinde bütün o efkâr enkazı kırılmış. fakat Tsen gidemem. tâ orada.» mukaddemesiyle başlanan o sonsuz hikâyeler kendisinin düşünceleriyle karışıyor. yerlere seriliveriyordu. ara sıra bulutlarla yüklü bir semada gizli bir güneşten kaçarak koşuşan ziya parçaları gibi zihninin bulutlan arasından avare bir fikir geçiyor.. beyin babasıdır.

yalnız bir çare geçiyordu.. Matbaada bir yazıhanenin kenarında başkasının .171 Sabiha hanım yine cevap isteyen gözleriyle oğluna bakıyor. ellerini oğlunun omuzlarına koydu. onu büsbütün kurtaracak başka bir deva bulmalı!» diyordu.... Hiç!.. öyle mi?. Ahmed Cemil de onu düşünüyordu. Sahih mi? ikbal’i o kahrın pençesinden kurtarmak için hiçbir vasıta mı yok?. Bu sual üzerine ikisi de sükût ettiler. bunda bir mes’uliyet mevcut ise onun kime aidiyeti lâzım geleceğini bulmak istiyordu. gözleri boş bir nazarla odanın müphem bir köşesine dikilmiş durdu. şimdi kenarları yanan gözleriyle annesine bakıyordu.. Orada. onu söyletmek için ısrar ederek ilâve ediyordu: — Sebeb?. bu izdivacın nasıl vücude geldiğini. Şimdi bu izdivacı düşünüyor.. şimdi Sabiha hanımın gözleri yine bir şedid ihtilâç ile kapanıyor. hareketten kalmış kolları sarkmış. Sonra Ahmed Cemil dudaklarının arasından: «Öldürmekle müsavi!» dedi.. ikbal’i ne yapacağız?. anne. odalarının yalnızlığına iltica ederek ağlamakta.. sabit. Ahmed Cemil buna inanamıyor. Hiç. onu böyîe içeride. Sabiha. Ahmed Cemil odasında yalnız kaldığı vakit ayaklarının altında bir dünya parçalanmış gibi kardeşinin kırık hayatı karşısında çaresizlikten.. Ayağa kalktı... hastadan ümit kesen bir yeis ile baktı: «Hiç!. meyus bir nazarla Ahmed Cemil’e bakıyordu. Şu noktada bu iki kalb bütün acılarıyle güya biribirine sarılmışlardı.. yanıbaşmda diz çöktü. dedi.» dedi.. Bunun bir necat çaresi olmadığına kanaati vardı.. içinden: «Başka bir tedbir. bir şey yapamamaktan mütevellit bir fütur ile yatağının kenarına oturdu. ye’sinden kıvranmakta tek başına bırakacaklar.. ikisinde de aynı tedbir ihtiyacı: «Ne yapacağız?» diyordı. perişan yaşlar kirpiklerinin ucunda yine dolaşmağa başlıyordu : Pek iyi. hanımın gözleri artık kuru idi. . O zaman pek kayıdsızca davranmamış mıydı? Kardeşine intihap olunacak ‘hayat refikini iyice öğrenmek. Şimdi hatırından bir çare. O çarenin ismini söylemeksizin miknatısî bir fikir mü-nakalesiyle ikisi de ayni düşünce ile meşgul olduklarını anladılar.. Hiç. Ahmed Cemil: — Ah! Mülevves mahlûk diyordu. bu neticenin ne yolda sebeplere tevellüd ettiğini tahlil ediyor. öyle mi? Demek ikbal’i kurtarmak için birşey yapamayacaklar. kardeşini öldüren p musibetin bir tamiri çaresinin bulunamayacağına kanaat edemiyor.. Derin. bütün geçmişin tafsilâtını 172 MAİ VE SİYAH icmal ediyor. tanımak için bir ihtiyatta bulunmuş mu idi? Matbaada iki sigara dumanı arasında Ahmed Şevki efendinin fikrinde doğuveren bu izdivacın o bir iki haftalık başlangıç tarihi bütün ihtiyatsızlıklarıyle hatırına geliyordu. Sabiha hanım nihayet gözlerini kaldırdı. annesinin yanına kadar gitti.

o ‘haftalarca süren ve hiçbir vakit zail olmayan ezanm Tjiraz sönmeye yaklaşmış olmasından sonra bir matbaa sahibi olmak ihtimalini kuvvet kesbetmiş görerek kalbinde inkişaf eden hülyayı tamamiyle hatırına getirdi. makhur çıktı.. Emin misin?. bütün sebep sensin!» diyor. «bu mes’uliyet sana ait!» diyordu. Yarı karanlık içinde müphem şekiller gibi görünen küçük kitap hücrelerine. herşeye karıştırdığı mafevkalhakikata şu dakikada her vakitten ziMAİ VE SİYAH 173 yade mağlûp idi. Ahmed Cemil mevhum bir hasım ile mücadele edercesine bir fikirle cenk-leşiyordu: «Ben o meselede matbaayı düşündüm mü? Bilâkis onun için bir soğukluk duymadım mı? Ahmed Şevki efendi ondan bahsedince hattâ içimden hiddet etmedim mi?» diyordu. «Ahmed Şevki efendi.-. eniştesi için duymaktan hâli kalamadığı nefrete biraz daha vüs’at vermiş.. türlü mânalar ifade eden bir nazarla bakarak: «Acaba?. Kardeşinin bir yabancıyla irtibatından hissettiği kıskançlığın. Kendisine karşı meseleyi husumetle tetkik ediyor. budalanın biri!» diyordu.. duvarda melûl. Ahmed Cemil kendi kendisine verdiği bu hükmün altında eziliyordu. Bu musallat fikirle mücadeleden Ahmed Cemil mağlûp. ifrata.. Ahmed Şevki efendinin zevzekçe manalı bir vaziyetle: «Matbaa ihtiyarındır. oradan çıkmamak istiyor. mes’uliyeti tamamiyle yüklenmek için sebepler buluyor. Bu izdivaçta kendisine büyük bir mes’uliyet hissesi terettüp ediyordu. kudurtucu. henüz kalbinde hafif bir müdafaa sedasiyle terbiyeye çalışan hissi içinden tekrar ettiği bu nakarat ile susturmaya uğraşıyordu. Bir aralık bu hükme daha ziyade kuvvet vermek için: «Hattâ.» dedi. sonra birden kalbini birşey. Bu hakikat inkâr edilemezdi. onu düşünmemek. «Sensin. yazıhanesinin üstünde mektep arkadaşlarının — heyhat! O mes’ut mektep hayatı dostlarının — bir yelpaze teşkil eden resimlerine güya: «Beni siz de mesul mü telâkki ediyorsunuz? Beni siz de mahkûm mu ediyorsunuz?» yalvarışıyle baktı. Fakat o musallat fikir zihninde şimdi idare memurunun sırıtkan çehresine dişlerini göstererek gülüyor. Artık kendisine mahkûm sıfatıyle bakmaya nefsini mecbur ettikten sonra âdeta aleyhine hizmet edecek bütün tafsilâtı tezyin ve takviyeye özendi. Matbaada yalnız kaldığı geceler birdenbire bir müsveddenin ortasında kalıvererek düşüncelerine sakit bir zemzeme kabilinden refik olarak o yalnızlığın arasında şu matbaada bir gün her zamanki mevkiinden başka bir mevki tutacağını düşünmemiş miydi? Daha sonra ihtiyarın musabiyeti üzerine evvelâ en iyi hisleri uyanmıştı: ihtiyara acımış. yakıcı birşey burdu.» diyordu. sahih mi?.. Ahmed Cemil bu fikri zihninden defetmek. idare memurunun yuvarlak heyetiyle o sırıtkan yüzünü görmemek için cebr-i nefs etti.işitmesinden ihtiraz edilerek iki üç dakika süren muhavereciklerle hemen bitiriverilmiş olan bu izdivaç işte bugün şu neticeyi vermişti.» dediği hatırına geldi. sallanan haritaya. Hüseyin Baha efendinin çekilmesine infial . fakat şimdi o fikir beynine musallat olmuş..

Burada. bitmez tükenmez bir sükût ile yetişilmez. gözlerini bu zulmetlerle doldurarak. bilâkis orada kendisini nefret ettiği bir adamın esiri . odasının penceresini açtı. Gecenin siyah donuk rengi içinde mütehaşşit birer kütle şeklinde daha siyah. Ciğerleri. gözünün önünde tecelliye başlayan zelil mevkiinin üzerine münevver bir örtü çekemiyordu. bulunmaz bir derinliğe iniyormuş gibi içinden birşey duydu. tesliye veren bir adem kevseri gibi kana kana içmek istedi. «Şimdi ne yapmalı?» diyordu. şeklinde imtidat eden bu fezanın sinesinden çıkan sükûte benzer uğultuyu dinleyerek ötede beride bu zulmet zemini içinde birer sarı leke şeklinde parıldayan münevver pencerelerden. ölü dudaklara. o adam için çalışacak. Ali Şekib’in muharrirliğe veda ederek bir dükkâncılığa geçmesini bir facia hükmünde telâkki etmiş iken tâ kalbinin derinliklerinde. O vakit kâbuslarla mahmul rüyalar arasında bir boşluk içine düşüyormuş. biribirinin ardına yığılmış siyah duvarlar. Şimdi artık Ahmed Cemil saklaya-mıyor. hepsi sahte idi. râtib bir makber nefesi gibi simasına ba~ rit.. Bu siyahlıkları yutmak. yakın duvarlara baktı.ile bakmış. müthiş bir azap boğazını sıkıyor. 174 MAİ VE SİYAH MAİ VE SİYAH 175 daha kesif görünen komşu evlere.. Matbaada artık çalışmalarına ruhperver bir emelin iştirak edlemeyeceğine. bu fikirle kuvvet bulmaya çalışıyordu. «Lâkin matbaada belki onun kadar benim de hakkım var» demek istedi. geniş bir uçurumun azîm ağzını açıp kendisini yutmaya müheyya olduğunu görüyordu. kendisine âdeta — kendi menfaatine bir çok güzide hisleri feda etmiş — bir kötü mahlûk nefretiyle bakıyordu. hafi köşelerinde bütün bu şeylerin altında bir emel çıkacağına itimat eden gizli gizli gülümser bir ümid saklı değil miydi? Demek o güzel hisler. zulmetten tereşşüh eden bir ârâmiş vehmiyle biraz müsterih olacağını tahmin ederek mumu söndürdü. râşe verici buseler konduran bu zulmeti kâse kâse. pencerenin kenarında. Biraz ‘hava almak istedi. karanlıkta kalırsa daha iyi düşüneceğini. Doğruldu. sanki bir alevle yanan ciğerleri bu kevserden serin bir yağmur hazzını hissediyordu. artık önünde dehhaş. hiçbir şeya vâkıf değil imişçesine ona gülmek için kendi kendisine cebredecek değil mi?. birkaç örtülü bulunan ziya parçalarından gözlerini ayırmaya çalışarak. onlar hepsi yalan. yarın yine zelil bir ecir sıfatıyle o matbaaya gidecek. müncemit. başını bir mengene içinde parçalıyordu.. Fakat heyhat! Artık hakikati tezyin edemiyor.. Yavaş yavaş o ümid handesi sönmeye meyyal küçük bir nur şeklinde ışıldarken gittikçe genişlemiş bulutlardan sıyrılan bir sabah güneşi gibi şâşaasiyle bütün o müzmin hissiyat bulutlarını dağıtarak kalbini envarına boğmuş idi.

uğraşacak. türlü emelleri ezerek. her şeye tahammül edecek tâ ki.sıfatında görmekten nefsini menetmek mümkün olamayacağına emin idi.. bu iki hâtıra birden damarlarının içinde bir ateş seyyalesi tutuşturdu. onun bu aşk busesini bir siyah mev-ce içinde tes’id etti. kalbinde kesif bir zulmet içinde yalnız bir ümit ışığı — karşısında sonsuz bir yokluk fezası şeklinde imtidad edip giden şu siyah semayı iştihad ederek Lâmia’ya malik olmak için kendi kendisine yemin etti. gözlerini kapadı. o göremediği kelimecik-lerle noktaları uzun bir buse ile öptü.. kırık kanadı sarılacak mecruh bir güvercin gibi okşayıcı. Onu yarası bağlanacak. hiç! Bundan sonra hepsine veda etmek. minderin üzerinde melûl ve muhtazır bir eda ile serilen o defterciğe.... o zaman ellerini uzattı.. öpücü bir el ile tuttu. bu son karar üzerine uyumak istiyordu. Lâmia!. son sahife olacağını-tahmin ettiği yaprağa kadar geldi. ifrat eden bir fikir ile zihninde büyüyor. Ahmed Cemil artık yatağına girmek için acele ediyor. bu matbaaya temellük etmek için sabır edecek! Bütün vehimlerine. hülyaları parçalayarak iniyordu: hiç!. Bu dakikada Ahmed Cemil artık tamamen bir karar ittihaz etmiş idi. o gitmiş.. orada o iki kelimeyi. bunların arasından hülyasının perisini bir sis içinde gibi görüyordu. o emellerinin enîsini araştırdı. Bu muzlim gecenin sine176 MAİ VE SİYAH sine sanki bir nefes çıktı. Karanlıkta yazıları görmeyerek yaprakları çevirdi.. o beş noktayı bir görüş vehmiyle tekrar gördü. Şimdi hatasının ehemmiyeti. Gözleri ötede beride siyah bir zemin üzerine serpilivermiş mütebessim sarı yakutlar şeklinde yıldızlara bakıyor. . Bu neticeyi tâ ilk gününden beri meçhul bir his kendisine haber vermekten hâli kalmadığı halde.. bir cinayet dehşeti alıyordu. Lâmia ile eseri. hislerine galebe ederek yarın yine matbaaya gidecek. İki eliyle defteri dudaklarına kadar çekti. suları yararak ric’ati mümkün olmayan bir sükût ile kalbinin en derin noktalarına kadar.. Ne olursa olsun. ya eseri?. şimdi onun hâtırasiyle şurada — elinde bir şiir defteri. Evet. O zaman güya kalbinde bir gizli kuvvet ağır bir uykudan silkinerek uyandı. ailesinin biricik servetini o mülevves matbaanın dişlerine atıvermişti... Bundan sonra ne yapacak ? Biraz evvel kardeşinin musibetini defetmek çaresini ararken bir idam hükmü soğukluğu üe inen bir kelime suya düşen bir taş parçası gibi ağır ağır. karanlıkta. yine çalışacak. Evet. Ya lâmia?... bir aralık şiir buhariyle bulanan gözlerinin önünde yükseldiğini gördüğü emel kâşanesinin artık enkazı kenarına oturup uzun bir hırman nazariyle onun matemini tutmak lâzım geliyordu. madem ki hayatında muvaffakiyet onunla kaim.

Hastanın nazarında meydana çıkarılıveren manevî emraz kadar tedavisi müşkül şey olmayacağına inanırdı. şu münevver zemin. mest raksı. suya düşmüş bir taşın sukut noktasından büyüye büyüye açılmış bir daire şeklinde. coşkun bir su sütunu şeklinde akan bu güneş çağlayanı Ahmed Cemil’de şimdi her şeyi iyi görmek meyli uyandırıyor. onun bedbahtlığının nev’ini tâyin etmeksizin tedavi etmek istiyordu. Bu bulutçuklar. Böyle bulutlar halkalara karışarak. Ahmed Cemil yazıhanesinin köşesine. güya ensicesi çözülüyor. bacakları sallanarak. rakkase-leriyle dalgalanıyor. ihtimal biraz söyletmek için karar vermiş idi. Hemşiresine: «Sen şu noktadan mecruhsun!» demeksizin. geceki âsab tuğyanı geçmiş olacak!» diyordu. oturmuş. rakkaselerin her an müMAİ VE SİYAH 177 tebeddil. Bazan ağız dolusu duman püskürerek. o vakit yüzbinlerce şenaverlerin. daha sonra üzerine bir bulut gölgesi isabet etmiş bir kar safihası şeklinde bir donukluk bırakıyor. ikbal’i bu sabah daha sakin bir nazarla tetkik etmek. En evvel İkbal’i düşündü: «Şüphesiz. bazan küçük hamlelerle halkalar salıvererek. odasına bir neşve şelâlesi. şeritler evvelâ odanın rakid görünen havasında fersiz bir beyazlıkla teveccüh noktasını tâyin edemeyerek mütereddit sallanıyor. her şeyi tamir ve ihya edebilecek zannettiren bir his peyda ediyordu. bütün ye’sini silmiş idi. öbür odanın donuk havasında görülemeyen sayılamaz. zarif sevimili bir çocuk bileziği çırpınarak geçerken Ahmed Cemil bu sabahki âsab . hava ve ziyadan mürekkep bir şelâle gibi yüz binlerce toz parçalarından. bir halkanın kenarına ilişiyor. sigarasının dumanlarıyle bu mü-telâtım sütunun oyunlarını seyrediyordu. tâyin edilemez zerrelerden mürekkeb şenaverleriyle. Bu oyun sabah güneşinin şu sihirli sahnesi. bu odanın sükûnu içinde bir hayat tuğyanı uyandırıyordu. parça parça dağılıyor. îri. uzun bir şeridin içinde ufak bir ihtizazla bir kasırga şeklinde süzülüp sarılarak o güneşin bütün havasını boğmak isteyen telâtum merkezine •doğru çekilip gidiyorlardı. mütemevviç raksında daha seri. Akşam kardeşine saadetini iade edebilmek için hiçbir imkân tasavvur edemezken bu sabah belki şu iki kalbi biribirine yaklaştırabilmek mümkün olacağını düşünüyordu. halkalar. suya düşmüş ince bir kâğıd gibi o duman tabakasının üzerinden perişan bir dalga geçiyor. Muzlim bir gecenin şu münevver sabahı bütün melalini. daha oynak bir faaliyet. ara sıra bir makaradan iplik boşanır gibi ince rakkas bir hat çıkararak bunları süzgün gözleriyle takip ediyordu. vâsi bir halkanın ortasında küçük. taze bir hayat buhranı uyanıyordu. şimdi perdenin açık kalmış bir kenarından hafif bir güneş dalgası girerek Ahmed Cemil’in karyolasının kenarına kadar mail bir sütun şeklinde düşüyor.Ahmed Cemil ekseriya çok düşünceli zamanları takip eden derin uykulardan biriyle uyandıktan sonra sabahleyin kendisini tamamen sükûnunu iade etmiş buldu. ince kıllardan. sonra o münevver sütunun telâtumi cazibesi. o yüz binlerce zerrelerin. insanlar muhitin tesirlerine ne kadar esirdirler.

bitmiyordu. İkbal henüz kendi odasında idi. Evvelâ İkbal bu davet ile gece yarını kalan vak’a arasında bir münasebet olacağına hükmetmiş. İkbal? Bu sabah sana iş çıktı. laubali bir ses takınarak kapısından bağırdı: Anne! İkbal’e söyle de buraya gelsin. Doğrudan doğruya İkbal’i çağırmaya cesaret edemiyordu. astarı sökülmüş ceketini. kenarı ayrılmış mendilini önüne döktü. Bir dakika sonra elinde sepetle Ahmed Cemilin odasına geldi. İkbal’in karşısına oturdu. Gece bir tuğyan ile boşalan gözyaşlarından sonra asabı gerilmiş. bahtiyarlığının mucidir. bir şiir melâliyle güzel buldu. Fakat bu tamire muhtaç şeyler önüne yığılınca müsterih oldu. İkbal her şeyi iyi tarafından gösteren bir noktayı nefsine vazetsin. cesaret buldukça ilâve ederek ayni söyleyiş tarzını takip etti: . Bir aralık «İkbal. kapısını açtı. Eniştesi için: «Nasıl oluyor da buna hiyanet ediyor?» diyordu.gözlerine bir sakin donukluk gelmişti. O kesik kesik. İkbal’in ağzında daima lâtif bir muhabbet hücceti çocukluğa mahsus saf edasıyle tekerrür eden bu «ağabey» hitabı bu sabah Ahmed Cemil’in kalbini bir rikkat tatlılığıyle ısıttı. Üzerinden müthiş bir fırtına geçmiş bir gök parçası gibi çehresinde bir yorgunluk eserinden başka bir şey yoktu. şimdi geliyorum. onun sesini işittiği zaman kalbi çarpmıştı. fakat gelişi güzel açı verdiği sahife çevrilmiyor. İkbal.» dedi. Yazıhanesinin köşesinden atladı... Odama gelir misin. ağabey?» dedi. Ne kadar zaman geçmişti ki iki kardeş arasında bir gömlek tamiri yahut noksan bir düğme ikmali kabilinden bir iş çıkmamıştı. Ahmed Cemil yazıhanesinin üzerinde sürüklenen bir kitabı aldı. dedi. Belki izdivacından beri birinci defa olarak kardeşinin bir işini yapmağa vesile bulduğuna sevinerek İkbal: «sepetimi alayım. gözlerini kaldırdı: — Ne kadar zaman oluyor ki seninle şöyle karşı karşıya bulunmadık.» dedi. Gözleri kitabın üzerinden kayarak İkbal’in soluk çehresine çevriliyordu. gözlerini indirdi. Bu sabah genç kadının yüzünde musibetlere tahammül için karar vermiş olanlara mahsus bir melûl sükûnu vardı. yüzüne bakmayarak dinlemek istiyordu. Genç kadının dudaklarında hafif bir tebessüm uçtu.. mes’ud olur»diyor. Şimdi Ahmed Cemil’i öyle. İkbal’i “mümkün mertebe yanında ziyade alıkoymak için ilikleri bozulMai ve Siyah — F.. Onun tamir edilecek bir çok şeyleri birikmişti. Sesini işitince sofaya çıktı: «Beni mi istiyorsun. 12 muş gömleklerini. gevşemiş. daha sonra: «Fakat onu o noktaya getirebilmeli» diye bir mütemmim ilave ediyordu. tâ minderin öteki ucuna.meyline göre bir felsefe icad ederek kendi kendisine: «İnsan bedbahtlığının. Ahmed Cemil kardeşini şu hazin haliyle pek güzel.

onu babasının evinden bile esirgiyorsun ki onun üzerinde hiç kimsenin.. şu dakikada zihninden geçen şeyi dalgın dalgın yüzüne dikilen bu gözler Ahmed Cemil’e vuzuh ile takrir ediyordu. İkbal’in bu dakikada zihninden şu sözler geçiyordu: Ne demek istediğini anlıyorum.. Onu koparıp çıkarabilmek için hiçbirinizin elinizde kâfi kuvvet yok.... İkbal acı bir hande ile tekrar gözlerini kaldırdı... dedi. o acılıktan âdeta bir zevk duyarak kendine yazık ediyorsun. İkbal gözlerini kaldırmayarak bu mütalâayı cerhetmek istedi: Asıl şimdi lâtife ediyorsun. muaheze edeceğim... hattâ babasının bile bir tasarruf hakkı olmasın. bu mudhike-ye ne lüzum var? Bana yavaş yavaş bir şey söyletmek istiyorJvı A ± VB SİYAH 179 sun. Dün akşam niçin ağlıyordun. düşman oluyorsun. Beni bahtiyar edebilmek için elinizde ibir vasıta yok. Sen kocanı bir kadının sevmesi lâzım geldiği gibi sevmiyorsun... dedi. bak. İkbal hayretle baktı: Evet. sakin bir muhabbetten başka bir hisle sevmiyorum.. Kinle. .. yahut kendin aklanıyorsun kardeşim.. Bugün hakikat olanca dehşetiyle tâ kalbimin üzerinde duruyor. daha sonra: İkbal. Ahmed Cemil güldü: Beni aldatmak istiyorsun.. biraz tevakkuf ederek. Fakat inanır mısın İkbal? Enişteme o kadar merbutiyetime son derece memnun olmakla beraber bize biraz küçük bir muhabbet hissesi tefrik etmiyorsun zannediyordum.Bir kız evlendikten sonra bütün muhabbetinin kocasına inhisar edeceğini zaten bilirdim. ağabey. gülerek ilâve etti: — Hattâ fazla aşkla seviyorsun.. sana. değil mi?.. Sonra bu hodgâm aşkın tahammül edemeyeceği ufak bir şey gördüğü zaman ona adavet etmeğe başlıyorsun. Seni temin ederim ki son nefesimi hiçbir şey söylememekle vermek azmindeyim. İşine gelmiyor. Zaten kadınların hepsinde mevcud bir bedbaht olmak telezzüzü ile kendini zorla mes’ud görmemeğe çalışarak. ben bilâkis enişteni sadık.. bu defa tâ yanına sokuldu: Lâtife ediyorum. bakayım? Babasına gittiği için değil mi? Bak.. ağabey. müsaade edersen seni bir parça mua’heze edeceğim. cevap vermiyorsun. ancak sana ait olsun. Ahmed Cemil sözlerinin mecrasını birden tebdile lüzum gördü. bu nazarın karşısında daha ziyade nikahım muhafaza edemeyeceğini anladı.

fakat ötekiler gördüler. O zaman İkbal gözlerini süzdü. gülüşerek. Onu Saib görmedi. bir beceriksizlik gelmiş. zihni yalnız elindeki işiyle meşgul imiscesine eline yeni aldığı bir gömleğe bakarak: Aman ağabey. Kardeşinin kolayca değil belki hiç tedavi edilemeyeceğini anlıyordu. bu ilikler büsbütün bozulmuş.. onun önünde kendisini böyle bir ruh müdek-kiki sükûnu ile teşrih ediyor görmekten utandı. «fakat bitirmek için kendini çok yorma. İlk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi. o vakit Saib şaşırarak elinden gazete düştü. Saib ayakta. Yazı odasının iki kanatları açılmış. bunu nasıl giyiyordun?. Bugün matbaaya geç kaldığı için biraz acele giyindi. Dün gece ağlayışıma yanlış mâna verrıişsniz. matbaanın merdivenlerini mutadından ziyade hızla çıktı. çabuk yürüdü. elinde bir gazete. hattâ dükkânının önünde duran Ali Şekib’in «Biraz uğraşana. ilk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi. yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı. . Ben bunları alayım da akşama kadar yaparım. dedi. bir kabahat esnasında tutulanlara mahsus bir perişanlıkla deminki’ kahkahalar güya dudaklarına yapışmış kalmıştı.. yüksek sesle okuyor. Bu bir nevi: «Bahsi burada bırakalım» demekti. «Kız mı istiyorsun. Zaten İkbal bu bahsin devamına müsaade etmek niyetinde değil gibiydi. kardeşini hayretle dinliyor. Yazı odasının iki kanatları açılmış. dedi. İkbal’in söylememek istediği şeyleri zorla ağzından koparmak müfid olmaktan ziyade muzîr olacağına kani idi. kendisinin bu suretle telâkki edilmesine ağlamak isteyerek bakıyordu. acı bir hande ile: Lâkin yanılıyorsunuz. Ahmed Cemil’in dudaklarının ucuna kadar geldi: O halde dün gece ben odanda iken niçin onun gelmesinden korkuyor dun? Bunu söylemek istemedi. 15 Ahmed Cemil bu bahsi bir lâtife ile bitirmek istemişti. Ahmed Cemil ayağa kalktı. yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı. fakat artık sabahleyin kalbinde uyanan her şeyi iyi bulmak hissi muhtel olmuş oldu. zira çalışacak bir halde değilsin!.» dedi. Ahmed Cemil bu nazardan büsbütün sıkıldı. Sonra alay etmeğe başladı. kırışarak dinliyorlardı. Said’le Saib’den... ötekiler etrafını almışlar.İkbal şimdi elindeki işini dizlerinin üzerine bırakmış. ben kendimi hiç bedbaht bulmuyorum.. etraftan bir «hişt» ihtarı çıktı. MAIVESİYAH İSİ Şimdi hepsine bir durgunluk. devam edemedi..» davetine: «Vaktim yok!» cevabını verdi. oğlan mı?» diyordu. Ahmed Şevki efendiden başka Fatin Di-lâver ve Mazhar Feridun beyler de orada idi.

hattâ şimdiye kadar Raci’nin yazdığı şeyler içinde nispeten bunun en muvafık eseri olmak lâzım geleceğine biraz evvel Said hüküm vermişti. kolları ile.Ahmed Cemil anlayamadı. fakat gülünç bir surette tasvir olunuyor... bütün kıyafetiyle. oradan silinmeğe bir çare arıyormuş gibi duran Saib’in önündeki gazeteyi aldı. Bu makalenin Raci’nin eseri olduğunu zaten hepsi. şimdi onun üzerinde husule geleceğini anladıkları acı tesiri düşünüerek yüzüne merhametle bakmağa başlayan. saçlarıyle. . Hiçbirisi cevap vermeğe kuvvet bulamadı. ona Galata’da. Makalede: «Haniya sabahlan Babıâli Caddesindeki dükkânların önünde durmak mutadında olanların görmeğe alıştıkları uzun saçlı bir şair vardır. ne gazeteyi bırakabiliyor.» dedi. yumrukları sıkılıyordu. şimdi etrafında bulunanlardan sıkılıyor.» diyorlardı. okumağa başladı. bir çok yerlerini anlamayarak devam etti: Ahmed Cemil tamamen tasvir edildikten sonra bu şairin — frenk gazetelerinde kapıcılara mahsus romanları tercüme etmekle kudreti malûm olan bu şairin — bir gün şiir âleminde bir başkalık vücuda getirmek illetine musap olduğundan bahsediliyor.. Fakat kendisine doğrudan doğruya teveccühe cesaret edemeyerek kuvvet bulmak için yekdiğerini araştıran nazarlardan okunan şeyin kendisine müteallik olduğunu hissetti. o «Hırsızın kızı» filân filân gibi tercümeleri yüzüne vurulduktan. o tercümelerde ihmal yahut terkin hatası neticesiyle kalmış yanlışlar büyük bir takayyüd ve ihtimamla toplanıp onun edebî iktidarına birer burhan olmak üzere tâ’dad edildikten sonra bütün nazma dair nazariyeleri türlü gülüng tahriflerden geçirilmiş. Ahmed Cemil’in şimdi hiddetinden dişleri kilitleniyor. O vakit Ahmed Cemil o kadar vazıh. ne de bir şey söylemeğe kuvvet buluyordu. biribırine bakışarak güya: «Söylesenize. O vakit Ahmed Cemil’in gözleri bulandı. Okuduklarını bir bulut arkasından görerek. en lâkayd olanları bile edebiyat namına kızdıracak mudhik bir tarzda tarif edilmişti. kendisinin nasıl tahkir edildiğim görmek isti-caliyle. O vakit kendisini zaptedemedi. Nihayet Ahmed Cemil elini uzattı...» mukaddemesiyle başlanıyordu.. sonra Ahmed Cemil’i sofranın üzerine çıkartıyor. sütunları şöyle bir dolaştı.. başı ile. Sonra o edebî müsamere. Raci oıakelesinin bu faslında bütün davetlileri tetkik edilmeğe lâyık bir malûl dimağın garabetlerini temaşa ile eğlenmeğe gelmiş olmak üzere tasvir ediyor.. belki bir dakika evvel tuhaf bularak güldükleri için nedamet duyan bu arkadaşların karşısında oturmayarak.. gözleri.. «Racü. anlamışlardı. cismaniyetiyile öyle alay ediliyordu ki hiddetinden gözlerinin beyazına kadar kızararak dudaklarının arasından. En evvel o cesaret ederek: «Bir şey mi var?» dedi. tâ üçüncü sahifenin başında müteaddit istifham ve hayret alâ-metleriyle mücehhez bir serlevha gördü: bir edebî müseme-re??ü.

Kendisini yalnız onun anlayacağından emindi. Bu kadar kıskanıldığınıza memnun olmanız lâzım gelir itikadındayım. vücude getirdiği bu eser şu dakikada herkesi güldürüyor. zihninin içinde yalnız Lâmia kaldı. teşbihlere. Ahmed Cemil derin bir keselân duydu. tiyatroları sahnelerinde görülen soytarılara mahsus eda ile eserini okutuyordu. etrafında ibzal ile açılan bu muhip sözlerde bir soğukluk...bir çamur deryasına düştükten sonra kalabalığın içinde ayağa kalkarak etrafına bakanlara mahsus perişan bir hal ile ..» . Ahmed Cemil bunları okuyamadı. ibhamlara boğmuş.. yukarıya kaldırılmış. tâbirlere tekayyüd edilmedi. fakat bunlar Ahmed Cemil’i tesliyeye hizmet edemedi. ziyafet odasının etrafında kahkahalarla gezdirilmiş gördü. Ahmed Cemil bunu bitirdikten sonra . O vakit eserin güya ötesinden berisinden misal olarak irad edilmiş parçalar geliyordu. dedi. sokaklarda kendisi için gülünüyor. Nihayet orada kendisini huzzar tarafından bir iskemleye oturtulmuş. Evet. Demek kendisinin hayatta gaye olarak sevdiği. kahvelerde.bir arkadaşın tahkir edildiğini görmekten gizlice memnun olmakla beraber bir acı karşısında duyulan tesirden hâlî kalmayan çehrelere göz gezdirdi. makalenin sonlarına bakmak istedi. gülmeyecek. eğlendiriyordu. bir sahtelik duyuyor. türlü müstehcen imalarla doldurmuştu. Artık Raci’nin bayağılığından. Onun bu sözü hepsine cesaret verdi.Afrika. kelimelere. «Bunu Lâmia da görecek. demin bu adamların şu makaleyi dinlerken eğlenerek güldüklerini düşünüyordu. Şimdi şurada kendisine yaranmaya lüzum gören bu adamlar o dört sütunluk tahkirden gülmek hevesini duyarlarsa ya kendisine uzak olanlar. Eğer o şu dakikada burada olsaydı bu dört sütunluk zehirin acısını M A I VE SİYAH 183 onun yanında ağlayarak dökmekten ne büyük tesliyet duyacaktı! Kendisine en evvel Fatin Dilâver bey tekarrüp etti. Amerika.» diyordu. Bunun re kadar haksız olduğunu anlamaz mı? Hissetmez mi? Hattâ benim için acıyarak. cinaslara. Tâ ciğerlerinin ortasında birşey yırtılıyor zannetti. terbiyesizliğinden bahsolundu.. Nagihân «bu herkesi» tâbirinden bir çehre ayrıldı: Lamia!. bilmeyenler bilenlerden: «Bu şair kim olacak?» diye soruyorlardı. bütün gazete okuyanlar ne yapacak? Demek şimdi bütün kıraathanelerde. Birden nazarından bütün halkın ehemmiyeti düştü. Ah! Şu dakikada Hüseyin Nazmi’ye ne kadar muhtaçtı!. kendisine mahsus beyan ve nazını tarzının bu zelil tahriflerine tahammül edemedi. Sonra yine kendi kendisini temine çalışıyordu: «Hayır. belki hiddetinden bu mülevves kâğıt parçalarını yırtacak. Raci bu makaleyi bütün köhne bir lisan tarzının süsleri olan secilere. herkesi... o da gülecek..

onun husumet asarına karşı üâkayd davranmaktan ibaret olduğuna hüküm veriyordu. Bir aralık yine kendi kendisine kuvvet verir._£nj|&eşjJ. bir “muvaffak”1 olmak azmiyle ayağa kalkar. öğle yemeğini beraber onun odasında yerlerdi. Matbaada kendi odasına kapandı. hülyalarım!.Bu son ihtimal üzerine insanlarda kendilerine merhamet edildiğini duydukları zaman hâsıl olan lezzete benzer birşey hissediyor.. hattâ kendisine tesadüfünde bir şey vâki olmamışçasına muamele etmeye karar vermiş idi. S 1 . hergün öğle üzeri küçük bir yuvarlak masanın üzerine o beyaz örtülerden birini örterek sofrayı hazırlamağı âdet etmişti.Ik-bal. Bugün Ahmed Cemil hiç kimse ile konuşmaya tahammül edebilecek bir halde değildi. su kadehleri. Yalnızlığa şedid ihtiyacı vardı.» diyordu. Bir aralık odasının kapısına vuruldu. Matbaanın son ıslahatı esnasında idare memuruyla karar vermişlerdi. öğle vaktine kadar orada kapısını sürmeleyerek sedirin üzerine uzandı.. bıçaklar koymuş. Ahmed Şevki efendi bir nezaret ve intizam takayyüdiyle odasında bir kısmı muattal duran bir dolabın altı katını küçük bir kiler haline getirerek buraya sofra örtüleri. Fakat hakikatte şu demin kanını kurutan bir sahife dolusu tahkiri lâ-kayd telâkki edebilmeğe kuvvet bulamıyordu. onun tarafından merhamete şayan görüleceği ümidiyle tatlı bir ağlamak arzusu duyuyordu.MAİ VE SİYAH uzattılar. peşkirler. çatallar. matbaa. Yalnız Mazhar Feridun’a: «Teşekkür ederim!» dedi. Bir aralık Mazhar Feridun bey: Biraz da dostlarınızın yazdıklarını okuyunuz... Ra-ci için en büyük cezanın. Ahmed Cemil hayretle baktı. dedi. tabaklar. zihninden cesaretini kırarak geçen fikirleri kovmak isüyormuşçasına silkinerek: «Ne için fütur getirmeli? Bir hasudun hükmüne bir hayatın esas gayesini feda edecek kadar zaaf sahibi miyim?» derdi. Raci’-ye hiç mukabele etmemeye. Matbuat âleminde dostlar da olur mu imiş? Onlar da bir arkadaşı takdir ederler mi imiş? demek istiyordu.. Bir ses: «Ahmed Şevki efendi sizi bekliyor!» dedi. Kendi kendisine: «Ah. düşündü. Yazıhanenin üzerinde darma dağınık duran gazete yığını arasından «Peyam-ı Cihan» nüshasını buldular. eseri. Ahmed Cemil dünden beri aç olduğunu o zaman . Kendisine M A i V £. Nazarında bütün emellerin muhassalası ehemmiyetini haiz olan eserin henüz intişar etmeden üzerine dökülen bu tahkir çirkâbı hülya kanatlarında mühlik bir ceriha açmış idi.Butî^ namaya başlamıştı. fakat artık aldığı yaradan sonra devayı istihfaf eden mecruhlara mahsus bir istiğna nazariyle gazeteyi almadı. Şimdi .

Akşam validesine söylemeğe cesaret edemediği korkularını izah etti.. Ahmed Şevki efendi de kendisini merhametle dolu bir nazarla seyrediyordu.. odasından çıktı. iskemlesini biraz çekerek. Senin eserine itimadın var mı? Bana ciddî söyle. safvetiyle etrafını çevirenlerin hepsine müreccah olan Ahmed Şevki efendiye dökmek ihtiyacını duydu: «Beni meyus eden yalnız o değil...» dedi. keten yeleğini gevşetti: — Bu son dertler bir şey değil! dedi. arkada185 . Bugün benim yerimde başka biri olaydı hiddetinden çıldırırdı..» Ahmed Şevki efendi arkadaşının başka dertlerini soruyordu. . O vakit şimdiye kadar hakkında derin bir muhabbetinden başka bir şeyini görmediği bu adama uzun uzun baktı. Artık yemeklerini bitirmişlerdi.» dedi.. İkisinin arasında birbirini seven adamları bir saniye içinde sıcak bir muhabbet havası içinde saran bir incizap hâsıl oldu. tereddüt ederek Lâmia’-yı. Bu iki hülyanın yekdiğeriyle irtibatını izah etti.» kelimesini işitince eliyle «kâfi» dedi. sabrınız varsa dinleyiniz. Ahmed~5evkT~efendi bir bardak suyu süze süze içtikten sonra kırpık bıyıklarını elindeki peşkirle kuruladı.. eniştesini mümkün olduğu kadar anlattı. sadeliğiyle. İlk söyleyecekleri şeyin sabahki makaleye taallûk etmesi pek tabiî idi. jggerlHI anlattı. Bu bir saniye içinde Ahmed Cemil bütün düşüncelerini ne zamandan beri bir kalbe tevdi etmek isteyip de muvaffak olamadığı hislerini bu adama. O zaman Ahmed Cemil kızararak. Bilâkis kendimi pek metin buluyorum. .. Başka?. İdare memuru küçük sofrasını her vakitki gibi penceresinin yanma kurmuş. iki arkadaş karşı karşıya oturdukları vakit ikisi de bir müddet lâkırdı söylemediler. Ahmed Şevki efendiye göre pek ince olan bu mülalâa Ahmed Cemil’e hayret verdi.hissetti. Ahmed Şevki efendi ni-‘hayet: — Ne kadar teessüre meyyal adamsın? dedi. Ahmed Şevki efendi şimdi önlerinde duran kebap sahanına çatalın ucu ile dokuna dokuna dalgın bir vaziyette dinliyordu. şım beklerken ayakta sokağa bakarak karşıdaki kebapçıya ısmarlanmış altı şişin ateş üzerinde lâtif biberli. Evvelâ kardeşinden bahsetti. Ahmed Cemil bütün ruhunun kuvvetiyle: Pek ziyade!. dedi. İdare memuru bu cevap ile kanaat etmemiş göründü: Keski sen de çıldıracak kadar hiddetlensen de nefsini böyle meyusiyete teslim etmesin. sonra: «Matbaa. «o ciheti ben sana anlatacağım.. kokulu dumanlar içinde cızladığını seyrediyordu.... «Matbaa.

Lâmia’yı da gidip biraderinden istersin.. meselâ «Peyam-i Cihan» matbaasıyle bir mukaveleye girişse... Ahmed Cemil bu esareti kabul etmemek istedi: — Ne için onun esiri olayım? Matbaadan istersem şimdi her alâkayı kesemez miyim? İdare memuru çok tecrübe görmüş adamların henüz her şeyi mümkün görecek kadar genç olanlara karşı kullandıkları tebessümle: — Zavallı çocuk! dedi. hülyasını ayıramıyor yapabilecegT şeyleri zihninde tetkiTî ettikçe kalbi hep şu^ “söTf~1^?0ye”*çar-esîn^jEemayüî ediyordu. Yahut makineleri alsa. İdare memuru ile Said ve Saib gittikten sonra büsbütün yalnız kaldı.. daha ziyade büyüyordu.. meseleyi o kadar kötü bulamıyordu. makinelere birer çare bulalım. Bir matbaa sahibi olabilmek emelinden mümkün değil. Ahmed Cemil korkulu bir muvaceheden kurtulduğuna seviniyordu. Onlar bu sefil hakikatlerden ne kadar uzak kalmışlardı!. şu müphem vaziyete bir netice vermek istiyordu. Bir aralık aşağıya makineler dairesine inmek.O halde eserini bastırırsın.. fakat idare memurunun son sözleri sevince imkân bırakmadı: Lâkin kardeşine ait olan dert pek büyük. Bugün eniştesi matbaaya hiç uğramadı... Ahmed Cemil bir türlü idare memuru_ kadar işi fena göremiyor. Âhmed Şevki efendi far-zettiği tehlikeleri izaha çalıştı. O halde evi kurtarmak. Merdiveni yarı tenvir eden kırık şişeli bir asma lâmbanın ziyasıyle . O vakit iki arka-diş’İnitün mfimalleri tetkik ettiler. Matbaada ancak nöbetçi mürettiplerle makineciler vardı.. Eniştesiyle devam edebilmek artık mümkün değildi. Za-valhjmlyalari!. „ ^ . idare memuru nihayet endişeli zamanlarına mahsus vaziyetiyle iki parmağının ucu ile burnunu kaşıyarak dedi ki: — Asıl fenalığı. Bu büyük kelimesi Ahmed Şevki efendinin ağzında başka bir ehemmiyet alıyor. ona da benim itimadım var. Makineler ne olacak?.. Bu akşam artık bir karar vermeğe azmetmişti.. .... kardeşin o çapkın herifin nasıl hükmünde ise senin de matbaadan dolayı esaret altına girmiş olmaklığında görüyorum. onları bir kere daha görmek istedi. O zaman Ahmed Şevki efendi: — Kardeşine ait olan der-din_ tesviyesi^natbaadaki işin ^~ISn l Evvelâ eve. Ne için öyle bakıyorsun? Başka bir çare mi var? Ahmed Cemil bahsi daha ziyade takibetmek istemedi. Kendi odasına girdi.. Ne olursa olsun bu karışık işe.. Sonra kardeşini tatlik ettiririz. A’hmed Cemil utanmasaydı Ahmed Şevki efendinin boynuna atılarak o kırmızı yüzünü şapır şapır öpecekti. artık bahsi biraz evvel neticesiz bırakılan Ikbal’e irca etmek istedi. Evi ne yapacaksın?. Nihayet Ahmed Cemil matbaada mevkinin vahametini daha ziyade anlamaktan korktu. ~ ^ x x a xa 187 Bu gece Ahmed Cemil’in nöbeti idi. makineleri ona bırakmak lâzımdı.

Onlar tac-cüp etmediler. cam kapıyı açtı. merdivenden yukarı çıkıyordu. Son tashihler yapıldıktan sonra gazeteyi basmağa başlamadan evvel bir nüshasını nöbetçi muharrir tashih edilmiş nüsha ile tatbik ederdi. Buzlu ¦camı üstünde «İçeriye girmek memnudur» ihtarı görünen kapıyı itti.. matbaada herkes Raci’nin bu haline alışmıştı. onu tutup . öteye bir virgül koymak için. onun için mürettipliği muharrirlikten zor bulur. Bu gece onu bekliyordu. o binlerce mini mini şeyler içinde cımbızın ucu ile gezmek. sonra başmürettip: «Şimdi bitecek. petrol. Bütün bu şeylerin nasıl kan kurutucu bir cenk olduğunu düşündükçe hayatlarını. kâğıt. merdivenin tâ ilk kademesinde trabzana tutunmuş. Ahmed Cemil bu müşkül san’atm bütün yorucu. başım oraya dayamış bir siyah gölge gördü: Racü Kendi kendisine «sarhoş! şimdi bunu ne yapmalı?» dedi. donuk ziyasıyle şuradan bir nokta ^çıkarmak. sabırsızlıktan. bitmez bir işte sürat göstermek. efendim!» dedi. dört yüz şu kadar hücreye zihnini taksim ederek. mürekkep kokusundan toplanmış ekşi havasından garip bir haz duyardı. Tekrar geriye döndü.. efkârı parça parça. yorgunluktan ciğerleri göğsünün içinde darlaşarak. onları pek ziyade merhamete şayan bulduğu için severdi. parmaklarını zihnine yetiştirmek için içi içine sığmayarak çabuk yapmak isteyip de yapamamaktan gelen bir sinir buhramyle hastalanarak. üzücü çengine pek vâkıftı. bazan bir müşkül yere tesadüf etmek. parmaklarının ucunda fikirlerin çözülüp dağıllmasmdan yavaş yiavaş zihnine bir perişanlık gelerek işleyen bu sanat adamlarına mahsus bir muhabbeti vardı. makineciyle yamaklarından birini çağırdı. Bütün gün ayaküzeri. yerlerine doğrularını koymak.trabzanı tuta tuta indi. üzüntüden. bu zavallılara derin bir merhametle acırdı. üzerinde yelken bezinden örtüsü çekilmiş duruyordu. makineler dairesine girdi. Başmürettip: «Şimdi ilk nüshayı gönderirimi. Ahmed Cemil en evvel onu bir muhabbet nazariyle selâmladı: «Dünyada yegâne servetim!» diyordu . buraya ne vakit girse yağ.. Satırları gevşetmek. elinde cımbız. tahammül edilemeyecek bir vaziyetle kokulu lambanın pis havasının. Litografya makinesi tâ dipte. Geri döndü. ciğerinin bu havayı teneffüse muhtaç olduğundan..» cevabını verdi. bir kenarda makineci esneyerek tashihlerin bitmesini bekliyordu. hayatları bahasıyle kazanan bu adamlara acır. sıkışmış bir satıra bir fazla kelime ilâvesi için yirmi satırı yerinden oynatmak yekdiğerine aktarmalar yaparak bu madenden mahlûkları arzuya itba etmek. yine on yaşından beri parmaklarının ucunda efkârı çözüp bağlamakla yoru-la yorula harap olan vücudunu makinenin soğuk safhasına eğdi. yanlış kelimeleri harfleri birer birer ayıklamak. Ahmed Cemil bir şey söylemiş olmak için: «Yarım saate kadar biter mi?» dedi. Bazı defalar tashih esnasında bulundukça onlara bakamazdı. Ahmed Cemil’i görünce hepsi başlarını çevirdiler. Ötede başmüretip makinenin üzerine eğilmiş bir arkadaşının tutuverdiği el lambasıyle gazetenin son tashihlerini yapıyor. bu âlemden çıkacak olursa kanının kuruyacağını zannederdi. cenkleşmeğe başladı. harf harf toplayıp dağıtarak ilerilemez.İlerledi.

Ahmed Cemil’e: «Şu haliyle benim nazarımda mahkûmdur.. Ahmed Cemil Raci’ye birşey söylemek istemedi. Buna çare aradılar. Bu ümit biraz cesaret verdi. Saib: «Siz gazete namına bir tavsiye veriniz. Ahmed Cemil bu geceyi heyeti tahririye odasında bir köşeye büzülmekle geçirmeğe kadar vermişti.» dedi. Bu kelime Ahmed Cemil’de pek ağır bir tesir hâsıl ediyordu.» dedi. odaya girdi. O vakit bütün arkadaşları düşündüler. «yalnız bugün hasta değil. .yukarıya çıkarırken bir aralık makineci: «Bir haftadan beri dört beş keredir böyle geliyor!» dedi. Fakat başka bir çare? Zevcesiyle şu halinde barıştırıp bu müşkül hastayı o zayıf âciz kadına tahmil etmek her ikisini de öldürmek demekti. idare memuru «Hastahaneye?. bugün babasına müteallik fena birşey olacağı hissiyle kapının etrafında dolaşıyordu.. Ahmed Cemil’in odasına sedirin üzerine yatırdılar.. O vakit düşündüler.. Buna bir türlü karar vermek için cesaret edemiyorlardı. HastaJıane!. tanıdıklarından Tairine adam göndermek için hatırlarından geçen isimleri tekrar ettiler. o vakit her türlü kinini unutarak bu ‘hasta adamın yanına gitmeğe karar verdi. Saib’le beraber içeriye girdiler.. < Ahmed Şevki efendi gelip Raci’nin hastalığı haberini alınca omuzlarını silkti.» diyordu.. Raci gözlerini açıp baktı.» dedi. Ahmed Cemil kendi kendisine: «Benim bulunmadığım geceler demek oluyor.. aşağısını ben deruhte ederim» dedi.» dedi.. nihayet ittifak hâsıl oldu. çoktanberi hasta. ##* Bu sabah Saib. Matbaa sabaha kadar Raci’nin ciğerlerim söken öksürüğü ile sarsıldı. Ahmed Cemil sarardı. Saib yalan söylememişti. yavaşça Saib’e: «Bir hekim getirtmeli» dedi. Bu adam hakkında duyduğu nefretle beraber ona acımaktan nefsini ialıkoyamamıştı. Ahmed başıyle «Evet!» cevabını verdi. Saib’in bu sözü üzerine bir gün Ahmed Şevki efendinin haber vermek istediği fena netice aklına geldi. Ahmed Şevki efendinin riyaseti altında bir çare aradılar. Ahmed Cemil’i orada görünce: «Galiba gene içeride!. sonra yalnız bir saniye için uyanmış da tekrar derin bir uykuya dalmış gibi tekrar kapadı. Hekimin muayene neticesi idare memurunun hükmünü teyit etti. Zaten o da kendisini görebilecek bir halde değildi. Nihayet Saib: «Acaba orada hususî bir odada yatırtamaz mıyız?. fena halde hasta! ateşler içinde yanıyor! dedi. Saib... Lâkin hastahane?. Bu gece Raci’ye görünmemeği tensip etti. fakat bugün yatağa düşecek demek oluyor» dedi. Eczahaneye onu «aldırdılar. Nedim gelmiş. Beş dakika dakika sonra tekrar Ahmed Cemil’in yanma avdet etti:— Raci sarhoş değil.

Sabiha hanım: — Yine kızı haşlıyor. tamamen içeriye çektikten sonra: «Benim için sana birşey söylüyordu. Raci bütün bu müddet zarfında ne muhalefete. bu bir saniyelik zaman zarfında Ahmed Cemil. yine hemşiresinin yalvaran sesi. arasıra IkbaPin ince muhteriz sesini bir istirham zemzemesi gibi hafif mırıltısı fark olunuyordu.. «Niçin söylemiyorsun?. yukarı çık. Ahmed Cemil kıpkırmızı oldu. dedi. Kardeşini görünce şaşırdı. merdivenleri indiği duyuldu. bir hiddet perdesi peyda ediyor. odanın kapısına kadar gitti. O vakit İkbal cesaret etti: — Sizin için bir gazetede bugün birşeyler varmış. Bir aralık yukarki oda kapısının açılıp kapandığı işitildi..» Demek kendisine söylemek için İkbal’e bir emir veriliyordu? J-fJL Oda kapısının tekrar açılıp kapandığı işitildi. Yalnız Vehbi bey biraz tutuk. temin ederim ki senin rahatını bozmamak için hiçbir mukabelede bulunmayacağım» dedi. Vehbi beyin sesi şimdi yavaş yavaş yükseliyor. sonra. Ahmed Cemil’le Sabiha hanım bakışıyorlardı. İkbal merdivenin son kademesinde düşünüyordu. Yemeği müteakip kahvesini kendi odasına göndermelerini rica etti.. diyor. İkbal daha ziyade söylese kendisini zaptetmekte zorluk çekeceğini anladı. Bu vak’a Ahmed Cemil’i o günkü kararlarında takviye etti. Ahmed Cemil «zavallı kız geliyor!» dedi. birden yukarki muhaverenin kendisine müteallik ola-eağmı ihsas etti. hep sükût ediyordu. biraz ciddî davranıyordu. Vehbi beyin: «Niçin söylemiyorsun?» nidasıy-le tkbal’e bağırdığını işitti. istemeyerek. Hattâ o akşam yemekte bir-leşildiği zaman bile şu üç kişi ile bu yabancı adam arasında doldurulmayacak bir fasıla mevcut olduğuna delâlet eder bir şey görülmüyordu. bir aralık yukarki odada fena bir sesle lakırdı edildiği dikkatlerini celbetti. Ahmed Cemil’in gözlerinde kardeşine: «seni daha ziyade bedbaht etmemek için bütün haysiyet düşüncelerini fedaya karar verdim.. Aşağısını ikmal edemedi. Bugün Ahmed Cemil eniştesine karşı aralarında hiç bir şey vaki olmamış gibi davrandı. İkbal’le beraber yukarıya çıktılar. bana söylediğini tebliğ et. değil mi? Ne söylüyorduysa çekinme. ne muvafakate delâlet eder bir kelime bile söylememişti. söyle. demek kendisi gazetenin haysiyetine dokunaca! kadar rezu~olmus__addedilivordn r^ezîî^lmıış^. Fakat ikbal içeriye giremiyordu.» dedi.. biraz sonra İkbal’in yavaş yavaş. Bunda hiç .» Yemini okunuyordu. bu bizim gazetenin haysiyetine dokunur. artık eniştesiyle matbaadan tamamiyle münasebetini kesmek lâzım geliyordu.ad<İediliyordu. omuzuna dokunarak: «Haydi kardeşim.Ogün Raci Saib’in refakatiyle Gureba Hastahanesinde kendisine mahsus bir odaya yatırıldı.. Ahmed Cemil cesaret edemediğini anladı. Bu gece Ahmed Cemil annesine makinelere dair Ahmed Şevki efendi ile muhaveresi neticesinde büsbütün büyüyen korkularını izah etmek için vesile arıyordu. Ahmed Cemil eliyle işaret etti.

O vakit Cemil’in gözleri bulanarak şu ihtarı okudu: «Ceridemizin sernıuharrirliği Osman Tayyar beyin uhde-i kiyafetine tevdi olunmuştur. dedi.zorluk görmüyordu. Ertesi gün sabahleyin eniştesiyle matbaada görüşmek is-tiyoyrdu. dinledi. Ahmed Cemil bütün kuvvetleri birden sönmüş gibi oturduğu iskemlede kolları sallanıyor. Ahmed Şevki efendi: — Makineleri almak için bir çare bulalım. tamamen tezelzüle uğramıştı. yazı yazacak. Ahmed Cemil’in muvaffakiyet ümitleri artık şüphelerle dolu kalbini tatmin edemiyordu. O zaman birinci defa olarak matbaa meselesindeki hatasını Sabiha hanıma anlattı. ya bir yere kiraya verecek yahut bir matbaa ile şerik olacaktı.. dedi. Ahmed Cemil’i görünce eliyle çağırdı.. makineleri istirdat edecek. Ahmed Cemil odasına geldikten sonra kapısını kapadı. O bahis kolay. bu eve yalnız yatmak için gelecek. kendisine acıyarak ve sükût ederek bakan idare memurunu uzun uzun seyretti: — Bu beni matbaadan kovmak demek oluyor. Annesi. başında bir uğultu işitti. bir aralık tahakkuk ediyor zannettiği ümidin yeniden esasını ihzar için çalışacak. Ahmed Cemil onu iştimiyor.» Ahmed Cemil bir tahkir sillesi aknışçasına sarsıldı. parasızlığı gözünün önünde bir müthiş hakikat şeklinde tayyün ediyordu. idare memurunun tavnnda mûtaddan başka bir mâna vardı. cevap vermeyerek. dün gece kızına ağlarken bu gece oğlu için ağlanacak şeyler işiten bu ana. onlar için bir çare bulmalı — sonra birden zihninden bir şimşek geçti — lâkin iki gün sonra taksit zamanı. bir anne saadetinin nuhbe-sini teşkil eden çocuklarını mesut görmek emeli. Bu çalışmak azmiyle Ahmed Cemil babasının vefatından sonra duyduğu kuvvet ve metanetini tekrar buldu. tâ ilk sahifenin başında iki satırlık bir yazı gösterdi. Kendisi de yine mutad hayata avdet ederek ders verecek. kendi fikrini takip ediyordu: Ah! Bir gün evvel davransaydım! Şimdi makineleri almalı. sonra tasavvurlarını izah etmek istedi. Sonra Ahmed Şevki efendinin karşısına oturdu. Ahmed Şevki efendiye: .. Ahmed Şevki efendi gülerek: — Bu Tayyar’ı bildin ya. hiçbir şey söylemeden yazıhanesinin üstünde serilmiş duran «Mir’at-ı Şuûn» nüshasını aldı. Erken çıktı. bütün Tîanı güya hücum ediyormuş gibi kulaklarında. tahkirde ben tekad-düm etmiş oluyordum. Ah! Bir gün evvel davranmış olsaydım.. Şimdi bu kadında da bütün hayat ümidi.. Matbaada Ahmed Şevki efendi küçük penceresini açmış birisine müterakkip görünüyordu. diyordu.. elindeki gazeteyi asabi bir hareketle buruşturarak yere attı: «Ah!» dedi. gözleriyle idare memurundan yardım ümit ediyordu. Ahmed Cemil’in bu dakikada bütün çaresizliği. kitapçılara hizmet edecek.

Kendinizin tahammül edemediğiniz birşeyin en ağırını bana yükletmek istiyorsunuz.. O vakit yine hülya silsilesi başladı.. t± 193 makineleri bir yere naklettirmek lâzım gelse hamallar için para yok!. İdare memurunun teklifini tehalükle kabul etti.» ddye bağırıyordu. makineleri oraya yerleştiririz. «Benden sonra boğulmak şerefi sana teveccüh etmiş olacak!» lâtifesiyle gülüyordu. Matbaada kalmak!. sırrını anlattı. dedi. mukavelenin müddeti bitince bir çare düşünülür. Borç Ahmed Cemil’in binaenaleyh matbaada o çalışıp verilecek taksitleri kazanmalı. Her-şeyi yaparım. yanımızdaki dükkânı da tutar. diyor. 13 Cemil sabırsızlıktan «Netice? Netice?. Ve bunu ikisi de tekrar tekrar okudular. Ali Şekib bir aralık Ahmed Cemil’e bir kuvvet daha verdi: Ne için telâş ediyorsun? dedi. sonra. Yapılamayacak bir şey varsa. Ahmed Cemil neticeyi Ali Şekib’in dükkânında bekleyecekti. Ahmed Cemil tuğyan etti: Matbaada kalmak mı? Teklif ettiğiniz şeye bakınız. Matbaadan çekilmek isterse taksitleri vermek için kendisi düşünsün. Amma yine yırtık pantalonlar. îdare memurunun ilk sözüyle bütün netice anlaşıldı: — Herif seni çok oynatacak!. Ahmed Şevki efendi doğrudan doğruya cevap vermedi: — Bugün eniştenle konuşmak için beni tevkil eder misin? O zaten bu müşkül mübaîıaseden kaçmaya vesile arıyordu. Gazetedeki ihtarın bütün sebebini. Sonra bütün mübahasenin teferruatını nakletti... bundan sonra onun ekmeğini yememek için açlıktan ölürüm. eski potinlerle gezecekmişim.... yavaş yavaş.. Bu hülyaların arasında Ahmed Şevki efendinin her zamandan daha ziyade kızarmış olan çehresi göründü. İdare memurundan sonra derdini tevdie en ziyade şayan bulduğu adam Ali Şekib idi. İdare memuruyle Ali Şekib ikisi birden cevap verdiler.. Ahmed Şevki efendi bu cevapları tadat ettikçe Ahmed Mai ve Siyah — F.. Benim küçük bir sermayem var.. Biriniz kalkıp gittiniz.. Siz o herifin ufak bir azametine tahammül edemediniz. yine kitapçı . iltizam edilmiş bir çok işler var. diğeriniz gitmek için fırsat gözetiyorsunuz. dedi. Yalnız mübahasenin esasını kararlaştırdılar. o da makinelerin matbaadan alınması.Lâkin ben büsbütün parasızım.... Kendime iş buluncaya kadar ne yapacağım? — acı acı gülüyordu — Şimdi V fi öl A. Vehbi beyin cevabı mantıka tamamiyle muvafık idi. Matbaası başında parçalansın. Ali Şekib ilcide birde: — Şu «uhde-i kifayetine» kaydına dikkat ediyor musun? Senin için iyi bir mâna tazammun etmiyor. makineler alınacak olursa işlerin kalmasından tevellücl edecek mesuliyeti kim deruhte edecek? Sonra.

artık hiçbir şey dinlemeye kuvvet bulamayarak.. 16 Bu günden sonra Ahmed Cemil’in o bir vakitler bir sükûn ve saadet yuvası olan mini mini evinde bir cehennem hayatı MAÎ VE SİYAH 195 başladı. Aralarında münasebet kesüeliden beri Vehbi bey akşamları her vakitten ziyade kaçırıyor. evde herkes hazırlanan fırtınanın patlaması korkusuyle ikisinin etrafında sükût ediyordu. ona kalırsa Ahmed Cemil kardeşine.. İki elleriyle başını tuttu. Bir gün Ahmed Cemil... şimdi kendisi de ne yapacağında tereddüt ediyordu. başlamak istediği cümlenin şu ilk kelimesinden sonra gözlerini manalıca süzerek muhatabının aklına birşey getirmek istiyordu. eve ait olan meseleleri tesviye için müsait bir zaman buluncaya kadar eniştesiyle münasebeti kesmemeliydi..» diyordu. kıraathanelerde. iki üç kere tesadüfünde yüzüne bakmadı. Eniştesini hemen hiç görmüyordu. Ahmed Cemil herifi hiç söyletmeyerek: . o muhtasar sofra başında haysiyetimi muhafaza etmiş olmakla mutmain olurum ya. «Hususiyle. bir hasır iskemlenin üstüne oturdu. Akşamları eve gidince herkesten kaçar. hemen her gece içeride îkbal’i haşlayan sesi işitiliyordu. Nihayet herkesin vukuunu muhakkak olmak üzere hissettiği fırtına taksit meselesinin zuhuru üzerine patladı. evvelce tahammülü mümkün bir çakır keyiflikten ibaret kalan sarhoşluğu şimdi bedmest-liğe dönüyordu. Artık matbaaya gitmiyor. derin bir mefturiyet içinde ağlamak istedi. makineleri... orada. Evin içinde herkes hususiyle Ahmed Cemil bu huysuzluklara tahammül için azmetmiş gibi idiler. Ahmed Cemil bu kavgalara kendisinin yabancı olmadığını uzaktan uzağa farkediyordu. Ali Şekib’in dükkânında otururken kendisine parayı ikraz eden sarraf sırıtarak geldi. Fikrini izah etti. şurada mahvolup bütün bu hayattan. Artık başının içinde beyni tabahhur eden bir mayi gibi şişerek sanki patlamak istiyordu. onun mihnetlerinden kurtulmak ihtiyacını duyarak. dedi. orada hiç bir şeyle iştigal etmek için heves ve kuvvet bulamayarak yatağına uzanırdı. evi ne yapacaksın?. odasına kapanır.dükkânlarında peynir ekmekle vakit geçirecekmişim. Vehbi bey şüphesiz onun matbaaya gelmediğini vesile ittihaz ederek IkbaFle kavgaya sebepler buluyordu. Ahmed Cemil cevap vermedi. hiç olmazsa o eski esvaplar altında. işsizlikten gelen melal ile dolaşıyordu. Yavaş bir sesle: — Kardeşini. Vehbi bey her zamandan ziyade huysuzluklar icat ediyor. «Çocuk!» diyordu. Ahmed Cemil herşeyi mahva kadar cesaret alacak bir âsab buhranı içinde idi: — Hepsi onun olsun!. Ahmed Şevki efendi bu hiddet tuğyanını sakin bir çehre ile dinliyordu.. İdare memuru omuzlarını silkiyor. Ali Şekib’in dükkânında.

Bu adamın bütün müfrit bayağılığı bugün tamamiyle meydana çıkıyor. Ahmed Cemil bu teşebbüsten bir necat ümidi bekleyerek değil. Vehbi bey verilecek cevap için ikbal’i tavsite lüzum görmedi.. ilk önce: «bir seneden beri üzerime yük oldunuz. bu mukabele suretinin reddedilemeyecek bir kuvveti olduğuna inanıyordu. fakat bir şey yapmamış olmamak için Ali Şekib’in fikrini kabul etmiş. dedi.-ten sonra her şeyi parçalamak. Fakat Ahmed Cemil artık nefsini zapta muktedir olamıyor. imza benim. zannediyorum.. Biraz sonra — bu defa çehresindeki tebessümde fazla bir istihza ile — yine geldi. Ahmed Cemil bu intizar etmediği cevaba o kadar hiddet etti ki hemen o dakikada matbaaya koşup Vehbi beyi boğazından tutmak.. Ahmed Cemil annesiyle beraber Ikbal’in getireceği cevabı bekleyerek aşağıda oturuyorlardı. kapısı açık odasından bağırdığı işitildi.Vehbi beye gidiniz. «ben evlendiysem senin haylaz kardeşini beslemeği taahhüt etmedim!» cümlesi Ahmed Cemil’in kulaklarını parçalayarak aşağıya kadar yuvarlandı. bütün ailenin 196 MAİ VE SİYAH saadeti çılgıncasına bir tehevvür uğruna. . dedi. fakat borç onun. Sarraf her türlü cevap almaya alışmış tebessümüyle cebinden çıkarmak üzere olduğu cüzdanını tekrar yerleştirerek gitti. geleceğini bilemeyerek. Sonra Ahmed Cemil’in yanma geldi: Sen hiddetle her şeyi berbat edeceksin.. Ali Şekib’e: «Bir cinayet yapmaktan korkuyorum» dedi. Bu cevabı kaç günden beri hazırlıyor. Vehbi bey hiçbir şey tanımak istemiyor.— Lâkin anlamıyorsunuz. damlarlarının içine düşen bir ateş katresi o günden beri bütün vücuduna alevler akıtıyordu. sıkıp öldürmek arzusunu duydu.. «Borç kiminse o versin!» diyordu. hiddetinden titreyerek birbirine . kardeşinin yanında onu tazyik ederek bir şey yapmak mümkündür. işte fırtına bunun üzerine patlamış idi.. bir çare düşünelim. mahvolacak. yetişmedi de şimdi kardeşinin borcunu bana mı verdirmek istiyorsunuz?. Bana biraz soğukkanlı davranacağını vaadet. meselâ bu iakşam annenin. kendisi de parçalanan şeylerin arasında mahvolmak istiyordu. Ali Şekib evvelâ sarrafı bir iki gün sabretmek üzere savdı.» mukaddemesiyle başladı. dedi. bu adamla tekrar münasebet tesis etmek mümkün değil. zaten rabıtayı kesmeye de o vesile arıyor. Şimdi ne yapmak lâzım. emellerinin birer birer yıkıldığını gördük-. Şimdi hiçbir şeyin tamirine taraftar değildi. Evet amma eviniz elinizden gidecek. hiç olmazsa ona bir çare bulun. o akşam İkbal’i çağırarak vak’ayı hikâyeden sonra Ve>hbi beye ev meselesinin muhik bir surete ircaını söyletmek istemişti.

. O zaman.» diye bağırıyordu.» diyordu.. İkbal’i düşünmemişlerdi. Fakat işitebildikleri parçalar bütün teferruatı anlatıyordu. kafasını şu taşların üzerine çarpa çarpa sürüklemeğe muvaffak olamadığından. ben adama makinelerin gölgesini vermem. «çıldıracağım!. annesinin kadınlık zaafına mağlûp olarak tehevvürünün bütün taşma meyelânmı serbest bırakamadığından müthiş bir yeis duydu. Sabiha hanım üzerine atıldı: «İkbal ne oldun? Bana baksana İkbal! Ne oldun. nihayet Ikbal’in muhteriz bir mırıltı gibi sesi işitildi. Vehbi bey yukarıda hâlâ devam ediyordu: —• Zaten sizin içinize düşeliden beri ne olduğumu anladım. güya bir kavi pençe boğazını sıkıyor. İkbal kalkamıyor . Hem sen böyle şeylere ne karışıyorsun? Her akşam yılan gibi beni sokmaktan zevk mi alıyorsun? Ahmed Cemil şimdi ayağa kalkmış idi. Fakat ağlayamıyor. Annesine koştu..» dedi.» diyor. Bir aralık Seher: «Küçük hanım! Küçük hanım ne yapıi X A ±1 199 yor?. boğazını tıkayan müz’iç bir şehik onu ağlamaktan menediyordu. öyle mi? Dışarıya atılmak istedi. kravatı yakalığı parçalandı. O vakit Sabiha hanımla Seher yukarıya koştular. yoksa fena ederim.. Bağırmak istedi. Vehbi bey gitmiş idi. Şimdi bir şeyler kırmak. yukarıdan bütün bu ailenin üzerine istediği gibi tahkir levsini döken bu adamı tutmağa. müteselli olacak. «bırak. Haksızlık ediyorsam dâva etsin. Ahmed Cemil annesinin kollarının arasından silkinerek kurtuldu. O zaman Sabiha hanım kollarıyle sarıldı: «Aman. çekti.» diyordu. o zaman Vehbi beyin büsbütün tutuştuğu anlaşıldı: Makineler mi ?diyordu. O vakit bir vücudun yukarıki odada. onu boğuyordu.. çekil yanımdan diyorum.. Cemil! Sabret. Ah. Ah! bir kere ağlayabilse. bir şeyler parçalamak istiyordu.. yerde inliyordu. Artık ikbal yılan olmuştu.. evet... kur-tutmak isteyerek hiddetinden boğulan sesle. kollarının arasında zangır zangır titreyen bu vücudu zaptedebil-mek için parmaklarını kilitliyordu.. bu zayıf vücudu sarstı. yavrum?. o vakit iki eliyle yakasını tuttu. daha ilk günü bırakıp kaçmalıydım. Korkak edasıyle bir şey söylediği farkolundu.bakışan ana ille oğul Vehbi beyin söylediklerinin bir kısmını işitemiyorlardı. Ahmed Cemil şimdi annesini kapıya kadar sürüklüyor. İkbal bir eliyle böğrüne basarak kapının yanında.» dedi. asabına sükûn gelecekti..... düştüğü duyuldu. «Ah! beni niçin bırakmadın? çıldıracağım!. Çekil. anne bırak.. Fakat sokak kapısının büyük bir taraka ile kapandığı işitildi. O zaman Vehbi beyin atlayarak indiği duyuldu. Vehbi bey söylenmekte devam ediyordu. asıl düşünülecek olan o biçareyi unutmuşlardı.. iki ellerini tuttu. İkbali?.

Ali Şekib’in teessürünü anladı.. zannediyorum. Ahmed Cemil taşmağa vesile arıyordu.* diyorsunuz. Şekib? Bana acıyorsun değil mi? bak. yeislerini orada yavaş yavaş buruşuk ceride parçasının üzerine salıverdi. Ahmed Cemil acı bir hande ile cevap verdi: Ne olduğumu bilmiyorum. hissediyorsunuz değil mi.. 17 O sabah Ahmed Cemil Ali Şekib’in dükkânına girdiği zaman perişan saçlarından. fakat iyi bir şey olmuyorum. bir haftadan beri ağlayamadığı bütün elemlerini. hepiniz.. Henüz o bir şey söylemeden: «Ne oluyorsun?» dedi. Şekib!. cevap veremiyor. dirseklerini üzerinde annesinin küpeleriyle yüzüğü hazin bir eda ile serilen yazıhaneye dayadı.. Ahmed Cemil artık hiç bir şey saklayabilecek bir halde değildi. Hiç!.. ah! busen.. bir şu yazıhanenin üstünde melûl serpilen küpelerle yüzüğe... . Siz. Kardeşimi ben öldürüyorum. Daima hiç!.. Pantalonunun cebinden buruşuk bir gazete parçası çıkardı. ne soğukkanlı adamlarsınız! karşınızda çıldırmış birisini görüyorsunuz da tam bir sükûnla «İfrat ediyorsun.. ağlamamak için kendini tutuyorsun.. bozulmuş çehresinden. Ali Şekib’in yazıhanesinin üstüne koyarak açtı: Dükkânını bir iki saat bırakarak beni Emniyet Sandığına götürür müsün? dedi. İniltileri arasında yalnız «Hiç!» dediği işitildi. sen bana hâlâ ifrattan bahsediyorsun.. kravatsız yakasından eski arkadaşı ürktü. O zaman Ahmed Cemil bu dost kalbinin şu gözlerinden hafif iki katre yaş akan dostun karşısında. Şimdi Ali Şekib donmuştu. Ah! bilsen. onu ben öldürdüm diyorum. dedi ki: Bunlar annemin küpeleriyle yüzüğü! Bir vakitler babam evi tamir için borçlandığı zaman bunları bir türlü Emniyet Sandığına terhin etmek istememiş idi. bu söz kifayet etti: — İfrat mı? Kardeşim ölüyor diyorum. bütün hülyalarımdan sonra bu gün şunları Emniyet Sandığına götürmek için mecbur eden sebeplerin acılığını hissetsen. başını iki elleriyle tuttu. İşte bugün kızını ölümden kurtarmak için oraya gidiyor. Ali Şekib ne söyleyeceğinde mütereddit idi: «Her şeyi ifrat edersin!» dedi.. yok.başını kaldırıp annesine bakamıyordu. bir de bu sarı meyus simaya bakarak duruyordu..

Bu son sözü söylerken Hüseyin Nazmi’yi düşünüyordu. beş para yok. içeriye girince merdiven başına bırakılmış su kovalarıyle Seher’in perişan hali dikkatine çarptı.. Ali Şekib’den Emniyet Sandığının kapısında ayrıldı. Ne kan! ne kan! Sonra kapıyı iterek kapadıktan sonra iri vücudu ile..» diyordu. O gözleri yarı açık. Ali Şekib birşey söylemek için yutkundu. bütün dünyadan evvel bana o lâzım.. evden çıkarken pek fena bir halde bıraktığı ikbal’i görmek için acele ediyordu. kalbinin şu karışık tufanından o emeli çiçeğine bir katrenin bile sıçramasına imkân bırakmamak istiyordu.. yorgun. Güya hülyalarının şu inkırazıyle aşkı arasına mâni bir sed koymak. sıkıt tehlikesini. anlıyor musun? Eliyle sözünün katiyetini göstererek ilâve etti: Senden ve hiç kimseden. yalnız o mümkün değil.. Onun bu manzarasından elîm bir his ile. Bütün bu sefaletleri ondan saklamağa — esasını pek iyi1 tâyin edemeksizin — lüzum görüyordu. herşeyden evvel. Onun sualini beklemeden Seher söyledi: Siz gideliden beri küçük hanımdan kan boşanıyor. Nihayet Ahmed Cemil dün akşamki vak’ayı kardeşinin böğrüne tesadüf eden tekmeyi. dargın çehresiyle Ahmed Csmü’in önüne geçti.. Kendi kendisine: «Çocuk düşmüş olacak. bu sevgili vücudu bir gün yine böyle — fakat şimdi yorganı hafif . ikbal balmumundan yapılmış sarı bir heykel gibi derin bir dalgınlıkla yatağa yatırılmıştı.. Validesi karyolanın altına seccadenin üstüne oturmuş. değil mi? diyordu. dudakları solgun bir pembelikle dişlerinin üzerinde gergin. muayenenin endişe veren neticesini kesik kesik Ali Şekib’e anlattı. Ahmed Cemil söyletmedi: Bak.Ali Şekib bu gözyaşlarına bir hürmet ve merhametle sükût ediyordu. dalgın bir nazarla meçhul bir noktaya bakıyordu. Halbuki bende para yok. Yukarıya koştu. büyük musibetlerin dehşet devresini takip eden sükûn zamanlarına mahsus bir bitkinlikle ellerini dizlerinin etrafına kilitlemiş. Ahmed Cemil’in cevap vermeğe vakti yoktu. bir an evvel eve giderek alabildiği paraları Sabiha hanıma vermek. En evvel Ikbal’e baktı. Kapıyı açmak için Seher biraz gecikti. uzun nefeslerle uyuyordu. Bu adamın bütün ettiklerini yanma mı bırakacaksınız? dedi. o ziyafet gecesinden beri Ahmed Cemil ondan firar ediyordu. terden ıslanmış saçları fildişi gibi donuk sarı duran şakaklarıyle alnına yapışmış. fakat onu kurtarabilirsem. Şimdi îkbal’i kurtarmak lâzım. bu bence daha iyi.. İfrat etmiyorum. hafifçe kapıyı itti. Ahmed Cemil ayaklarının ucuna basarak ilerledi.

ümid verecek bir söz. tekrar kalktı. eczahanede saatlerle süren üzüntü içinde beklemek. bir bora geçiyordu. kurutup yakan o müthiş ateş arasında bir harb başladı. Sabiha hanım vaziyetini değiştirmeyerek kaşlarını kaldırdı. elleri. «belki!» diyordu. yemek yemiyor. Ahmed Cemil’e yine koşmak lâzım geldi. ciğerlerinden kuru gelen sesiyle onlara lâkırdılar edivermeğe çalışıyordu. bir hiç bekliyordu. ondan cesaret verecek. hepsini söylememek istiyörmuş-çasına basık duran dudakları «fena!» diyor gibiydi. Ikbal’i her dakika bir parça öldüren. İkbal arasıra dalgınlıktan çıkıyor. Şimdi Ahmed Cemil hekimin tenbihlerini zaptedebilmek^ ittihaz olunacak tedbirleri anlamak için zorluk çekiyor. Sabiha hanım. «o halde yine hekimi getirmeli!» dedi. Annesinin yanma çöktü. kolları şişelerle. Demek ki ateşe karşı konulamayacak olursa. uyumuyor. şükran ile dolu gözlerine bir tebessüm incilâsı gelerek bir vakitler tatlı sesiyle evin içinde daima «Ağabey!» hitabıyle selâmladığı bu sevgili kardeşe.. Artık evden çıkmıyor. bir oğlunun yüzüne bakıyor. bir işaret.. Ahmed Cemil şimdi tehlikeyi daha vuzuh ile görüyordu. hekime gitmek lâzım geldi.. ateşle yanan boğazından.. Güya kendisini yaşamaktan menetmekle hayatının bir kısmını şu hayatının günden güne eksildiği görülen vücuda bahşetmek istiyordu. O zaman bir medet umarak hekimin yüzüne bakıyor.hafif kaldıran şu nefesler kesilmiş olarak — görebilmek ihtimalinden titreyerek gözlerini ayırdı.. bütün hissi ve fikri donmuş gibi boş nazariyle bir onun.. Fakat bu adaman aldatmak istemeyen çehresi 1\L -rt. kendisi şu evin içinde kayboluvereeek olursa ne kadar bedbaht olacağını düşündükçe ağlamak istediği annesine bakıyor. Düştü mü? dedi. Bu adamın ağzında şu söz bütün korkularının esassız olmadığını anlatıyordu. Bugünden sonra Ahmed Cemil’le. yaşamıyordu. Ah! Onu kurtarabileceğinden emin olsa böyle hiç durmadan hep koşacaktı!. «ateşe karşı koyabilmeli!» diyordu. zihninin içinden bütün idrak kabiliyetlerini silip süpürerek götüren bir sel akıyor. . artık ağlamayarak kenarları yanan gözleriyle şu içeride sarı donuk benzi ölüye benzeyen kızını elinden alıp almayacaklarını soruyor gibiydi. o vakit Ahmed Cemil bu bir hüküm vermeyen cevaba hiddet eder gibi oldu. kutularla dolu bir an evvel şifa götürmek acelesiyle sokaklardan uçarak geçmek icab etti. hiç bir şey anlamıyormuş. Hekim başını sallıyor. JL vakur ve endişe ile dolu idi. Sabahtan beri yorulan bacaklarıyla tekrar koşmak. o.

» dediler. «ne oluyor yarab-bi. bu eve bir daha avdet etmemek üzere götürmek lâzım geldiği zaman bu facia bütün hakikatıyle gözlerinin önünde tecelli etti. gördü. İlk günü kalbinde bir şey şu gözlerinin önünde tahakkuk eden faciaya inanmamakta devam ederek bir ölüye karşı son vazifelerin ifasıyle meşgul olurken o kadar büyük bir acı duymuyor. ayaklarından ve arkasından kendisini zabta çalışan Sabiha hanımla Se-her’in arasında elleri ihtilâç ederek bir hayalden müdafaaya (hazırlanıyormuş gibi gerilmiş. hâlâ ona bakıyordu. bir feryad. Kaç gündür en ufak bir gürültüyü işitebilmek için odanın kapışım açık bırakarak. Sabiha hanımla Seher uykularından henüz bir korku ile uyanmışlara mahsus şaşkınlık ile söyleyemiyorlar.» dedi. sık sık nefeslerle çırpman göğsünü yırttı. tâ uykusunun derinliğinden gelen bu seste bir acılık vardı ki. ne oluyor?» dedi. iri. onu alıp götürmek isteyen şeyden koparıp kurtarmak istiyordu. zaten gördüklerini anlayamıyorlardı. Şimdi bu gözler onun bu feryadına karşı sakit kaldı. bir şey çekiliyor gibiydi. saçlarının soğuk terleriyle ıslanan çehresine yüzünü yanaştırdı. Ahmed Cemil tekrar gözlerini İkbal’in gözlerine dikti. onu işitmiyor. nefsini müdafaaya çalışarak zayıf vücudu gerilemek.. O zaman Ikbal’i yatağının içinde oturmuş. ki iki kardeşin gözleri şu dakikada son bir muhabbetle bakıştı. ah 203 18 Ahmed Cemil bu matemin içinde bir hummanın korkunç kâbusundan uyanmış gibi çıkmış idi. ne oluyorsun. esası olmayan bir histen ibaret göreceğini ümide çalışarak odasından çıktı.. Sonra bu eller birdenbire Sabiha hanımın orada bir çare araştırıyormuş gibi dolaşan serseri ellerini kavradı. Ahmed Cemil şimdi bu zayıf vücudu kollarıyle sıkıyor.. Ahmed Cemil kollarıyle İkbaPi sardı. gözleri müthiş bir şeyin tema-şasıyle korkudan açılarak tâ ötede duvara dikilmiş. açık gözleriyle. Bir gece Ahmed Cemil Ikbal’i biraz rahat bırakmıştı. didinmesine rağmen daima galip çıkıyor.» dedi. titreyen kolları bir kuvvet aramak için uğraşıyordu. yatağından atladı. alelade bir iş görüyormuşçasına koşuyordu. kardeşim?. o insanların artık her şeyini unutup da bütün metaneti bir matemin kahrına teslim ettikleri . Kardeşinin kapısı tamamen kapalı değildi. Bu gece biraz sakin uyuyordu. artık mağlûp ve mecalden mahrum kalan başı Ahmed Cemil’in omuzuna düştü. Sahih bir ses işitmiş miydi? Duramadı. Korktuğu şeyi şimdi bir vehimden. korkunç bir fer-yad.. o korkulu nazariyle tâ oraya. daima bu vücudun hayatından bir parçasını koparmakta devam ediyordu. birden kalbinde bir musibet hissi uyandırmıştı.. Dinledi.. bütün şu küçük aile halkının bir dakika yorulmayan uğraşmasına. Fakat her şey bitip de o tabutu kaldırmak. duvardan gelen muhacim hayale bakıyor.. bir aralık «Cemil! Cemil. eliyle itti. kardeşim. «İkbal!.Fakat ateş. o müthiş humma. o. Fakat kollarının arasında bu vücuddan uzun bir raşe ile bir şey akıyor. yatağın üzerine öyle atılıveriyordu. yorganını açmayarak. Koştu. «İkbal. Merdivenlerden sürünerek kızını son bir feryad ile selâmlayan annesinin sesi.. fakat artık onlarda bir şey noksan idi.

Mezarcılar yekdiğeriyle konuşarak. O zaman Ahmed Cemil’i. onu çıkardılar. O. Ahmed Şevki onun zihnini işgal etmek. ihtiyar. ağlayan bir sesle şu taze . hayatında. Onu arkadaşları bir kahvenin önünde alçak bir iskemle üzerinde işgal ediyordu. Şimdi bütün o müthiş günün vukuatı zihninden. namaz kılarken. uzak bir vakanın mübhem hâtıraları gibi geçiyor. Sonra Eyüb’e geldiler. şu toprakların gasbmdan almak isteyen bir his ile iki adını attı. O gün güzel bir hava altında Ahmed Cemil’in matemiyle istihza ederek Halicin güneşli suları akan bir gümüş deryası gibi kayıklarının kenarlarından geçip gidiyordu. Kapının baş tarafını desterenin . sonra dilencilerden mürekkep alay ile kabre gidilirken hep sükût ediyordu. bir an evvel şu yabancılar arasından çıkarak matemiyle yalnız kalması içia sabırsızlanıyordu. şu henüz on günlük vak’a. Ali Şekib’le Ahmed Şevki efendi kollarından tutmuşlar. gidiyordu. şu ana ile kardeşi hafif bir meyil ile selâmlıyor. Ahmed Cemil tabutun arkasında yürüdükçe yeni bir ¦ölü geldiğine sevinerek koşuşan dilencilere bakıyor. sakat ve sağlam dilenci güruhu sabırsızlanarak bekleşiyor. Artık Ahmed Cemil bu günün bitmesi.makarrı gözlerinin önünde yükseldiği zaman birden bütün açıları taştı. düşüncesinden .dakikaya mahsus feryadı kulaklarını yırttı. O vakit dizleri titreyerek merdiven başına çöktü. senelerce uzak bir maziye süzülüp gidiyordu.şu dü-şünememekten ibaret olan donukluktan — velev bir dakika olsun ayırabilmek için gençliğine ait eski bir hâtıradan bahsediyordu. kaldırmışlar. çocuk. mezarlar üzerinde. tabut bir komşu kabrin üzerine ihmal edilerek bırakılıvermiş. dua edilirken. O arkadaşlarının hiç biriyle lakırdı etmiyor. Tabut yabancı ellerle kalkarak. bir hafız titreyen. bütün bu ölüler diyarının ölüm ile yaşayan halkını seyrediyor. bütün bu gördüklerine. onu bir taşın üzerine oturmağa mecbur etti. kendi matemine karşı bir tahkir gibi ciğerleri yırtılarak bakıyordu. kazmanın ucuna tesadüf etmiş gömülü eski bir mezar taşı parçasının çıkarılması için çare düşünerek çalışıyorlar. o vücudu burada bırakmamak. asabı tahriş eden dişleri keserken Ahmed Cemil karnına basıyor. dik nazariyle sulara bakıyordu. Şimdi herkes sükût ediyordu. Fakat sonra kabrin üzerine atılan toprak şişerek kardeşinin ^u ehûdr. kenarlarında. son istirahat yerinin hazır olmasını bekliyordu. Artık ağlamıyordu. bu evi. artık nefsine bir temellük kuvveti duymayan bu vücudu o tabutun arkasından sürüklemişlerdi. bir ağacın dibinde mahallenin bekçisi iri gümüş saatini çıkararak geç kaldığına canı sıkılmış gibi bakıyor. Sonra namaz zamanını beklemek lâzım geldi. Sonra kabir bitince tabutu iplerle sararak indirdiler. bu sesi işitmekten mütevellit azabı tazyik etmek istiyordu. Ali Şekib elini tuttu. Fakat kalbinde hep o sönmek bilmeyen ateş yanmakta devam ediyordu. Orada henüz bitmemiş kabrin yanında yine beklemek icap etti. bunlardan artık tahammül edilmez bir üzüntü duyuyor. ötede beride yirmişer para sadaka alabilmek için duran kadın. bu tabuta kendisinden başka şu etrafındakilerin kayıdsızhğından azîm bir eza ile üzülüyordu.

Öyle dalgınlıkları vardı ki saatlerle sürerdi. Eve geldiği zaman akşam olmuştu. öyle durudu. Öğünden beri hayatından bir yarım asır geçmiş gibi çökmüş. sıvaları dökülmüş duvarları. demiyorum. o müthiş saatlerin hâtıralarını sırasıyle ihya için düşünüyordu. Ah! O günün hâtıraları!. cibinliği indirilmiş karyolasına kadar gitti. Bilâkis matemine tamamiyle MAİ VE SİYAH 205 nefsini teslim etmek.ağladı. Örtüleri kaldırılmış. fakat ona kabul ettirmek mümkün olamamıştı. ona biraz kuvvet vermek zamanı geldiğini anlamıştı. Bugün Süleymaniye’-nin kalbinin enisi olan şu minimini ev. fütursuz davran. Cemil? Bilmem. mümkün olmayacak şeyler tavsiyesinden ne faide çıkar. birinci defa olarak feryad ihtiyacını zaptetmek istemedi. O zaman Ahmed Cemil ruhu okşayan teselliye benzeyen tatlı bir his ile şurada hafif hafif ağladı. barid göründü. . Fakat sen her şeyden evvel kendi hayatını düşünmekle mükellefsin. ihtiyar olmuş idi. Onu hâlâ orada görecekmiş vehminin mağlûbu idi. doya doya acısını çekmek istiyordu. Sana çarpıldığın musibete karşı kayıdsız. Bugün Ali Şekib’in dükkânında yine gözleri arkadaşına tesadüf etmiş duruyor. yüzüne bakarak: Cemil. bu kızın kızarmış gözleriyle kendisine bakan nazarından kaçmak istedi. artık onu biraz sarsmak.. Annesine görünmeğe kuvveti yoktu. nazarına eskimiş kafesleri. Tâ yanma kadar geldi. fakat onu görmüyordu.. Ali Şekib elinden kalemini bırakarak defterini kapadı. sana bakıyor mu idim?.. kıvranarak şimdi bu evi tamamen boş bırakan kardeşi için kana kana. Doğru İkbail’in odasına kadar gitti. kalbinde garip bir his vardı ki o akşam eve girince bütün bu günün vakalarını yalan bulacağını zannettiriyordu. Kapıyı Seher açtı.kabrin üzerine ruhanî bir demet vaz’ediyordu. orada bağırarak. tahta kapısı ile çirkin. O akşam arkadaşları onu eve göndermemek istemişlerdi. sonra hemen oraya seccadenin üzerine atıldı. Niçin bana öyle bakıyorsun. lakırdı söylenirken boş gözlerini diker. Şimdi hep bunları birer birer tahattura çalışıyor. bir müddet oraya baktı. alçak cumbası. Yalnız kalacak olursa büsbütün fena olacağını söyleyerek kendisini o gece işgal etmekte ısrar ediyorlardı. Seher’e bakamadı. Artık düşünmek melekesinden tecerrüd etmiş gibi bir . kardeşinin.. Ahmed Cemil cevap vermeyerek dinliyordu: Dünyada hiçbir kimse tasavvur edemezsin ki hayatından hiç olmazsa bir büyük matem geçmiş olmasın. artık bu düşünceye bir hatime vermelisin! dedi.

206 MAÎ VE SİYAH Bak. Ahmed Cemil cevap vermek üzere idi. eski arkadaşlarıyle biraz dereden tepeden bahsederdi. cesaret edemiyordu. dalgın bir nazarla mübhem bir noktaya bakıyordu. hemşiresinin intikamını almak ihtiyacı içinde onu esbabını tedarik imkânından mahrumiyetini düşünerek aczinin bütün acılığını hissediyordu. fakat bu mesele yine sırf hissiyata ait bir şey! Ben bilâkis seni biraz maddî işlere sevketmek istiyorum.. Evde bir annen var ki yegâne ümidi senden ibaret. o. bugün ne yapacağını bilmiyorsun. Ahmed Şevki efenJMAİ VÜJ SİYAH 20T dinin kapıdan giren göbeği göründü. Ali Şekib arkadaşının hiç alışılmamış olan bu nazarından ürkerek: Neyi unutuyoruz? dedi. düşündüğünü söylemekten içtinap etti. zannederim. Ali Şekib devam ediyordu: Bence artık bu uyuşukluğa bir fasıla vermek zamanı gelmiştir. biraz kendini silk. Bugün Ahmed Cemil idare memurunu görünce bir tes-Jiyet nefesi aldı. ne ile isbat edecek? Ondan bu suretle mi intikam almak istiyor?» Arkadaşı için şimdi başka bir tarzda merhamet duyuyor. hulyasız mısın? Artık bu toprak parçasının üzerinde görülecek işin kalmamış olduğuna ciddî bir kanaatle hükmediyor musun?. Biraz tesviye edilecek şeyleri düşünmek lâzımgelir. Bugün beş dakika evvel Ali Şekib’in başladığı muhavere tertibine de lüzum . bunlardan sonra fakat hepsinden mühim olarak sen varsın. biraz damarlarındaki kanının cevelânım duy. Ahmed Cemil ayağa kalktı. gerçekten. Gözlerinde şimdi vahşî bir nazar vardı. Şu dakikada bu meseleyi fikir selâmetiyle muhakeme edemeyeceğini anladı.... arkadaşının önüne dikilerek: Her şeyden evvel tesviye edilecek diğer bir şey var ki onu unutuyorsunuz. yine yüzüme artık yaşamaktan vazgeçmiş bir adam gibi bakıyorsun. Ah! Hayatının o ümidi o hülyası!. Kardeşinin vefatından beri ondan bir şey sormak istiyor. Bak. o herife kaptırdığın makineler var ki kurtarmak lâzım. Ahmed Cemil şimdi arkadaşından gözlerini ayırmış... bir eviniz var ki küçük bir tedbir noksanıyle elinizden gidabilecek. Kardeşimi öldüren adamı! Onu insanların adalet pençesine teslim etmek benim en evvel düşünülecek vazifem değil mi? Ali Şekib şimdi arkadaşının hayretle yüzüne bakıyordu. Kendi kendisine! «Zavallı çocuk! diyordu. başını sallayarak: — Pek yapılmayacak şey değil. Şimdi onu kendisinden ne kadar uzak görüyordu. hayattan vazgeçecek kadar ümitsiz. vakit buldukça matbaadan sıvışarak buraya gelir.. dedi..

haberin var mı? O vakit çocuğu bir saniye evvel kendisini serbest bir meslek sahibi görmekten tevellüt eden neşvesi uçarak gözlerini birdenbire hüzün kapladı: . Ahmed Cemil Nedim’e birşey sormak istiyordu. Ahmed Şevki efendi ona küçük bir sermaye vermiş. evvelâ tereddüt etti. Size ne dedi? ve onun vefatı haberini ne suretle telâkki etti? Ahmed Şevki efendi evvelâ bu suale taaccüp ediyor göründü. fakat bana tamamen doğrusunu söylemenizi şiddetle rica ederim. şimdi Vecdi beyin idare memurunun ağzında başka bir istihza manasıyle mazmunu teeyyüd eden o sözü hepsinde mütalâa beyanına imkân bırakmayan ağır bir nefret uyandırıyordu. Bir sene zevci sıfa-tıyle yaşadığı bir vücudun hahvına sebebiyet verdikten sonra bu kadar kayıdsızlık gösterebilmek için bir kalbin ne büyük kuvveti olmak lâzım geleceğinde tnütehayyir idi. O vakit Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin bir gün evvel Nedim’e izin verdiğini anlattı. Ali Şekib’e baktı. Ahmed Cemil sükût ediyordu. Benimle uzun uzadıya lakırdı etmedi. kapıdan gülümseyerek .. Çocuk sevinçle cevap verdi: Bugün başladım. Bu sırada dükkânın kapısından içeriye billur gibi çıngıraklı bir çocuk sesinin «Havadis!. sonra cesaret gösterdi: Baban nasıl. Kardeşimin vefatına dair o herifle elbette bir lakırdı etmişsinizdir.. beyimî. sen müvezzi mi oldun?.. sonra kendisine mûtad olan tavrıyle omuzlarını silkti: Ne için doğrusunu söylemekliğim için ısrar ettin? Sana hakikati süsleyerek söylemek için bir sebep var mı? Zaten bunu benden sormaya lüzum gördüğüne de şaşarım.. yoksa çok muztarip olacaktım!» dedi. ertesi sabah: «Dün cenazeye gitmişsiniz. o kadar! Sen daha ziyade birşey mi bekliyordun?. onu iyice anlamış isen vak’ayı ne yolda telâkki etmiş olacağını da tasavvur edebilirsin. Çocuğun haftada aldığı beş on kuruşu çok görmüştü... Nedim..» dediğini işittiler. kendisini göstermek isteyen Nedim’i gördüler. daha1 ziyadesini yapmaya muktedir olama-yarak çocuğu hiç olmazsa müvezziliğe sevketmişti. Vah vah: teessüf ettim..görmeyerek Ahmed Şevki efendi mukaddeme tertibine de lüzum görmeyerek Ahmed Şevki efendi göbeğinin sikletini dinlendiren bir nefesle henüsr solumakta iken sordu: Sizden birşey anlamak isterdim. Bu sese hep âşinâ çıkarak başlarını çevirdiler. iyi kızdı. isabet oldu ki münasebeti kesmiş bulunduk. Bir adamın insanlık duygularından bu derece mücerred olabileceğine delâlet eden hikâyeler işittikçe mübalâğaya hamlederdi. 208 MAİ VE SİYAH Ahmed Cemil sordu: Nedim.

Ahmed Cemil karşıya oturdu. günde onaltı saat istanbul’un inişli yokuşlu sokaklarında şu makasları bozuk sandukayı sürüklemekten bizar olan hayvanlar yerlerinden oynadılar. Arabanın sarsıntısından yokuşa fazla bir zorluk ilâve edecek bir vü girdiğini farkeden beygirlerin bile kulaklarında endişeye MAİ VE SİYAH 209 lâlet eden bir hareket oldu. sonra içini çekerek ilâve etti: Dün annem gitmiş... Çetnberlitaş’tan. Onbeş sene evvel? Kendi kendisine o zamana ricat ediyordu. Kitapçılarla sarraflar. Ahmed Cemil arkadaşlarına sıra ile bakarak dedi ki: Bana refakat edebilir misiniz?. Ahmed Cemil arabanın gürültüsü arasında işitemiyordu. Teklifini hemen kabul ettiler.Babam mı?. Ali Şekib solda kütüphanelerden birini göstererek Ahmed Şevki efendiye birşey anlatıyordu... dedi.. Zihninde müphem hâtıra levhaları uyanıyor. O vakitler Aksaray caddesi henüz Şehza-debaşı’yle Direklerarası’na mağlûp olmamıştı.. Nedim’in billur sesi Babıâli yokuşundan aşağıya doğru uzaklanarak kayboluyordu: Havadis!. Hele daha ötesini hiç bilmezdi. Ahmed Şevki efendi matbaadan iki saat gaybubet edeceğini haber verip avdet etmek üzere ayrıldı. Yenibahçe’nin namını işittikçe burasını istanbul’un hemen haricinde. Ne için? dediler.. Bilmem. O zaman ne kadar mesut idi! On yaşmda-M . Şimdi Veznedler’i dolduran ramazan eğlencelerinden bir kısmı o zaman bu sokakta halkı han içlerine toplardı. Beyazıt’tan geçtiler. Zavallı babası!. Ali Şekib «Yenibahçe’ye!» emrini verdi. O zaman üç arkadaş hayretle bakıştılar.» Dikkat etmedi. Ahmed Cemil hastahaneye gitmek.. sahraların yeşilliklerine sığınmış bir sayfiye gibi tevehhüm ederdi.. o da Raci’yi affetmek istiyordu. Ahmed Şevki efendinin dar yerlere zor tahammül eden iri göbeğiyle soluyarak girişine arabacı gülüyordu.. kendisini bir ramazan gecesi babasının yanında tiyatroya gitmek için bu sokağı inerken görüyordu. Ali Şekib dükkânı kapamaya karar verdi.. Akçe farkı. Pencereden sokağa bakmayı tercih etti. Nasıl... iyi değilmiş!. kulağına yalnız bazı kelimeler geliyordu: «Silik para.. bu kadın o kadar işkencelerine tahammülden sonra kendisini terkedip sefalet içinde bırakan bu adamı affedecek kuvvet bulmuş mu? Ahmed Cemil üçünün de birden aklına gelen bu mütalâayı tefsir etmek için: — Zavallı kadınlar! dedi... bu zaten bilmediği bir mesele değildi. Aksaray yokuşunun başına gelince Ahmed Cemil’de çoktan görülmemiş yerlerin tekrar temaşasından hâsıl olan bu tahattur lezzeti uyandı.. Şimdi hemşn onbeş sene oluyordu ki Aksaray’ı görmemişti.. yorgunluktan kırılmış bacaklarıyle yokuşu tırmanmaya başladılar.

beride şemsiyesine dayanarak yavaş yavaş yürüyen bir efendiden mürekkeb nadir hayat eserleriyle sükûtî bir hüzün ha-vasıyle dolu bu sokağın perdeleri inmiş kafesli pencerelerini temaşa ediyor.. Ahmed Cemil’in gözleri tek tük dükkânlarla su taşıyan bir uşaktan. Artık kalabalık azalıyor. önünde akıp gittiğini gördüğü şu sakit hayat levhalarının gizli köşelerine giriyor. Araba. Ahmed Şevki efendi araba ile yokuş inmeyi yayan yokuş çıkMai ye Siyah — F. şehir hayatının o sükûn muhitini dimağının içinde görüyordu. kendi kendisine: «Bir de şu pencerelerin içindeki hayat var!» diyordu. kaldırımların taşlarından sekerek.çocuklara mahsus daima taşmaya müheyya neşve ile o vakit her sözlerini tuhaf bulduğu o oyunculara. Burası nazarında bütün beşer hayatının mücessem ve sefalet muhassalası gibi yükseliyordu. münferit tesliyetini de kaybedive-recek olursa ne yapacak?. iştihar emeli arkasında koşmasaydı da kendisine o evin sükûtu ile uygun olacak bir hayat vücuda getirseydi? Ahmed Şevki efendi: — Geliyoruz!. Bütün ekmeksiz kalmış aileler. birgün onu da. 14 nıak kadar zor bulurdu. Bir aralık Ahmed Şevki efendi: — Hele yokuş bitti. bir tarafta ceviz oynayan dört çocuk zümresinden.. O buralarda duyulan istirahat kokusundan ne kadar uzaktı! Süleymaniye’nin mini mini evi. hayatının biricik servetini. Ne olurdu. bozuk makaslarının üzerinde sarsılarak. O zaman araba bir ıssızlık içinde yuvarlanmağa’ başladı. dedi. o matemin vukuu imkânına titriyordu.. Ya onu takip eden ikinci matem darbesi! Demek hayat dedikleri şey böyle sonuna kadar müthiş darbeler toplamakla geçecek.. kasap. Bir aralık annesi hatırına geldi. o sükûnun içme atarak bu saadet yuvasını bir fırtınanın velvelesine boğmuştu. Onlar kapıcı ile görüşürken Ahmed Cemil bu binanın karşısında soğuk bir his duydu. Şimdi manav. bu tahta evlerin renk renk cephelerinde okunan tefekkür sükûtuna dalıyordu. bu korkunç ihtimali düşünüyor. hele uzun fesli ibişe ne kadar gülmüştü! Şimdi bunların hepsinden uzak! Hele babasından. Ahmed Şevki Efendi inleyerek kapıdan sıyrıldı. memleketinde kendisini . aşçı. basamağa korka korka basarak hopladı.. o da bir dairede mukayyid olsaydı. Bütün o sakin mahalleleri. atlarında. Ali Şekib’le Ahmed Cemil atladılar. Araba durdu. bir uğultu içinde sürüklenip gittikçe. Aksaray caddesine hayat veren hareket burada kesilmiş oluveriyordu. dedi.. satıla satıla nihayet son servet olan yorgan da gittikten sonra hastahane yatağına düşen hastalar. o da burası gibi saadet sükûnu içinde değil miydi? Halbuki o bütün emellerinin şematet ve tarakasını getirmiş. sonra fikri bu sokaktan ayrılarak iki tarafa bükülen sokaklardan daha ilerisine hülyasını sevkediyordu. helvacı dükkânlarının teselsülü gözlerinin önünden geçerken o. bakkal.

türlü emellere veda ederek burada ellerinden kaçmak isteyen hayatı salıvermemek için cenk eden gençler. teessüf ettim! dedi. Teşekkür edecek kelimeler bulamıyordu. Yalnız Raci kendisini affetmiyordu. bir an evvel kurtulmak istiyordu.. buna lüzum da yoktu. Dehlizde duranlar hayretle kendilerine bakıyorlar. böyle. Ahmed Cemil bunların içinde neşeli çocuklar. arkadaşlarını tanıyınca yatağında doğruldu. çiçekli. bir ziyaret gününün haricinde gelenîeri bir resmî adam zannederek selâma duranlar oluyordu.. Raci’nin artık bitmiş olduğuna çökmüş yanakları. Raci’nin yalan söylediğini. bir de bu hayata. Bir el çelikten tırnaklarıyle kalbini sıkıyor. Acaba onu ne halde görecekler? Şimdi merdivenleri çıkmışlar. kendi kendisine: «Şüphesiz bir genç!» dedi. kendilerine refakat eden hizmetkâr çekildi. . Ayak seslerini işitince gözlerini açtı.. Artık hayatın felsefes:nden ne. Fakat o artık Raci’yi tamamiyle affa meyyal idi. Bir aralık Raci Ahmed Cemil’e baktı: — S._ kadar uzak olduğunu. yer gösterebilmek için telâş etti. Ahmed Cemil ayakta kaldı. «Şuraya siz de sıkışırsınız. haset hissi şu ölüm yatağında bile ona kin telkin etmekten hâli değildi.bekleyen çocuklarını düşünerek can çekişen babalar.. içeriye girdiler. Artık gelmişlerdi. Artık yaln-z kalmaktan usanmiştı.z de matbaadan çıkmışsınız.« . Raci onun bir türlü ayakta kalmasına razı olamıyordu. Şimdi bütün bu manzaradan. müstehzi bir seda gülerek: «Ah:_SeninjtrıüneKver__hulyaların. Yalnız bir sandalye vardı ki Ahmed Şevki efendiye verildi. bu âlemin kendine mahsus havasım naklediyordu. şemaların... orada yatağın üzerinde dalgın yatıyordu. baştan başa insanlığın feci levhası şeklinde dehşetini gözlerinin önüne seren bu yerden kaçmak. bütün beşeriyetin iltiyam bulmaz yaralan bir an içinde aklına geldi. bu sefalet sahnesine bak» diyordu. Şimdi sualler başladı.» diyordu. Onlar Raci’ye kendisinden bahse cesaret etmediler. Ahmed Cemil dikkat ediyordu.. Ahmed Cemil burada pencerelerin önüne birikmiş ayakta hastalar. buraya geleliden beri matbuat âleminin vukuatını öğrenmek istedi. Ali Şek’b yatağın kenarına ilişti. bir ses: «Bak. dehlizlerden geçiyorlardı. Onların geldiğine bir çocuk gibi sevindi. Ahmed Şevki efendi anlatıyor. hastalığının vehametini idrâk edemeyen zavallılar gördü. koğuşlarının içinde yay takları görüyordu. kendisinin nasıl y^^ğJ^^eme^Jı^şLpt^Je^in^çûa^^^içye-rek bir hülya âlemi aradığmı hissediyor.. Bir koğuşun önünden geçerken bir hastanın iniltisi arasında diğer bir yataktan güftesiz bir nağme işitti. daha sonra Raci’yi düşündü. Ahmed Cemilin ayakta kalmak için ısrarına karşı sükût etti. Raci’ye bir küçük oda tahsis etmişlerdi.. bir veremli simada ölüme tekaddüm eden bu câmid rengi. gözlerin sönmeğe müheyya bir kandil ucunda parlayan ziya bakiyesini andırır nigâhı şehadet ediyordu.» diyordu. teessüf değil bundan bir memnuniyet hissederek vak’aya vukufunu ona söytlemekten de bir intikam lezzeti duyduğunu fark etti.

Ahmed Şevki efendi bir aralık saatine baktı. O ısrar ediyor, «daha oturunuz, daha sorulacak çok şeyler var,» diyordu, fakat artık suallerin aşağısı gelmiyordu. Her şeyden bahsetmiş idi, yalnız karısıyle Nedim’i unuttu. En nihayet kendisi hakkında bir rey almak için, müteverrimlere mahsus bir müstantik inceliğiyle: «Ben de artık bir haftaya kadar çıkarım, zannederim, biraz öksürükle dermansızlık var, kuvvet için ilâç alıyorum. Yürüyebilecek bir hale gelirsem hemen dışarıya can atacağım,» dedi, sonra onların «elbette!» deyişlerine mukabil «bir daha içmeyeceğim. Beni çok sarsmış» mütalâasıyle bir cevap ekledi. Ahmed Şevki efendi tekrar saatine bakıyordu. Ahmed Cemil bir cevap vermeğe cesaret bulamayarak ilâç şişelerini muayene etmekle meşgul oldu, yalnız Ali Şekib, «ya, hep o içkinin seyyi’esi değil mi?» diyordu. Çıkarken tanıdıklardan bir genç tabibe tesadüf ettiler, o: «Arkadaşınıza ben bakıyorum.» dedi. Ahmed Şevki efendi: «ümit var mı?» diyordu, tabip cevap verdi: «— Ümit ne vakit kesilir?...» Ali Şekibin dükkânına geldikleri vakit cam kapının aralığında bükülmüş bir kâğıt parçası buldular, üzerinde «Ahmed Cemil bey için» kelimeleri vardı. Ahmed Cemil, Hüseyin Nazminin yazısını tanıdı. Tezkere hemen orada kurşun kalemiyle karalanıvermiş dört satırdan ibaretti. «Hedefi olduğun müthiş darbeyi haber aldım, matemine tamamen iştirak ederim. Seni görmek, elini sıkmak için ihtiyaMAI VE SİYAH 213 ¦cim var. Seni birçok defalar aradığım halde ele geçirmek mümkün olmadı. Yarın sabah gelip beni idarede gör. Seni ne kadar meşguliyet arasında düşündüğümü tasavvur edebiisen müteha -sis olurdun. Sana verilecek bir çok havadisim de var.» Son cümleye Ahmed Cemil hepsinden ziyade ehemmiyet verdi. Hüseyin Nazminin ne havadisi olabilir? Bir aralık sabırsızlığından gidip kalemde aramak istedi; arkadaşlarından ayrılarak Babıâliye girdi, odacıdan soru: — Hüseyin Nazmi bey? O kalemden çıkalı bir saat olmuştu. Kendi kendisine «yarma kadar beklemek mümkün değil, merakımdan çatlayacağım... Köşke gitsem ne olur?» dedi. Köşke gitmek çâresi aklına gelince artık duramıyordu. Hüseyin Nazmi’nin vereceği havadisi öğrenmek için sebepsiz şedid bir arzu, kavi bir ihtiyaç hissediyordu. Eve kadar gitti, o akşam Erenköyü’ne gideceğini haber verdikten sonra bir an evvel yetişmek için yokuşlardan uçarak indi. Köprü’de vapuru beklemek lâzım geddi, bura-^ da geçirdiği yarım saat bir uzun gün kadar sürdü. Bir aralık kendi kendine: — Ya henüz köye avdet etmemişse!... dedi. Fakat burada beklemek mümkün değildi, Hüseyin Nazmi’nin tezkeresini alır almaz birden inkişaf eden bir his Erenköyü’ne gitmek için onu sürüklüyordu. Lâmia’ya tekrar, bir kere daha, tesadüf etmek ümidi şimdi kalbinde bütün hissiyata galebe etmig. onları ıskat ederek yalnız o sesini yükseltmeğe başlamış idi. Onun hakkındaki derin meftuniyeti, geçirdiği ıstırap devresi:

arasında biraz şiddetini kaybetmiş, başka hislere yerini terkederek susmuş idi; fakat Lâmia’dan bir âşıkane haber getirmiş gibi onun kardeşinin şu yazısında, şu kâğıt parçasında, güya bir parça onun sıcaklığını duyarak birdenbire o sevda ateşi bütün kuvvetiyle yeniden alevlenmiş idi. Köşkün çıngırağını çekerken, böyle bir gün kapıyı onun açtığını tahattur ederek onun mütebessim simasını karşısında görecekmiş, vehmiyle, titriyordu. Kapıyı bu defa uşak açtı. — Beyefendi geldi mi? Hüseyin Nazmi’nin geldiğini haber aldıktan sonra bir inşirah duydu. Merakını halletmek için burada da beklemek lâzım geleydi! Hüseyin Nazmi’ye ilk sözü bir sitem oldu! Verecek havadisin ne olduğunu söyleseydin de buraya yorulmasaydım olmaz mıydı? Hüseyin Nazmi gülüyor, haber vermediği için pek iyi etmiş olduğunu söylüyordu. Sonra birden arkadaşının, iki hafta içinde büyük bir hastalıktan çıkmış dibi duran zayıf, çökük çehresini, altlarında birer siyah daire beliren gözlerini, musibetin kahrıyle hırpalanarak ihtiyar olmuş görünen bir vücudu görünce Ahmed Cemil’in karşısında gülmek değil ağlamak lâzım geleceğini hissederek durdu. Ahmed Cemil de şu dakikada büyük matemlerden sonra birbirini seven iki kalbin ilk tesadüfünde hissedilen ağlamak arzusuyle Hüseyin Nazmi’ye bakıyordu. O vakit ikisinin de gözlerinde daha o mateme dair bir kelime teati edilmeden seri ihtilâçlar hâsıl oldu. Ahmed Cemil kendisini zaptetti. Fesi ile pardesüsünü çıkarıp fırlatmak için arkadaşının gözlerinden gözlerini ayırdı: Vereceğin havadisi söyle... dedi. Havadis!... Gidiyorum, o kadar... —¦ Nereye gidiyorsun? Yalnız orası belli değil. Teşebbüslerimi biliyordun, sefaretlerden birine tayin edilmek için daima uğraşıyordum, nihayet... Hüseyin Nazmi ellerini uğuşturuyor, arkadaşından sevincini saklayamıyordu: Nihayet tayin edilmek üzereyim. Paris, Londra, Brüksel, Madrid velhasıl bir yere; benim için ilk meslek kademesini teşkil edecek bir yer olsun da... Hüseyin Nazmi’nin çocukça sevincine karşı Ahmed Cemil duruyordu. Bu mesud refiki, zengin bir babaya, emin bir hayata malik olduktan sonra istikbaline parlak bir meslek ‘hazırlayan bu arkadaşı kıskandığı için değil, fakat bunlar hep boşa çıkan emellerini, bahtsız başlayarak yine bahtsız devam edecek gibi görünen hayatının muhrumiyetlerini takrir ettiği ağır bir yeis duydu. însan kendisinin sefaletinin derecesini bir servetin ihtişamı yanında, bedbahtlığının bir hükmünü bir saadet nümayişi karşısında daha büyük bir acı ile anlar; bu bir saniye zarfında tâ mukaddemesinden şu ana kadar ikisinin hayatını teşkil eden tezad silsilesi fikrinin içinden geçti. MAİVE SİYAH

215 Ne düşünüyorsunuz, Cemil? Tebrikte teahhur ederek aldığı habere karşı durgun kaldığına utandı, bu suali başka bir sual ile iptal etmek isteyerek: Demek hemen gidiyorsun? dedi. Hüseyin Nazmi’nin hemen gitmesi onun için bir başka ehemmiyeti haizdi. O gidecek olursa Lâmia ne olacak? O bulunmadıkça mesele birçok zorluklar kesbediyordu, hiç olmazsa ondan bir vaad alacak olsa... Hüseyin Nazmi diyordu ki: — Kimbilir? Zannetmem ki o Ttadar çabuk gidebilmek mümkün olsun... Resmî muamele hiç olmazsa bir ay sürer, ondan sonra... Ha, sana verecek başka bir haber var, buna da ayrıca memnun olacaksın... Ahmed Cemil bu ikinci şeyi bakleyerek arkadaşının yüzüne bakıyordu, o gülerek söyledi: Senin küçük Lâmia’yı veriyoruz... Ahmed Cemil’in kulaklarına’ ıbir şey tıkandı, Hüseyin Nazmi’nin sesini bir uğultu içinde duydu. Gözleri bulandı, durduğu yerde vücudu sallanıyor zannetti. Veriyoruz, ne demek? Bu kelimenin başka bir mânası olup olmayacağını düşünüyordu. Nefesi tıkanarak sordu: Ne demek?... Hüseyin Nazmi alay ediyordu: — Ne demek olacak? Ben gidiyorum, eve bir enişte geliyor... Ahmed Cemil şu dakikada Hüseyin Nazmi’ye hücum ederek bağırmak hevesini duydu, şu sözler ağzından taşmak istiyordu : Demek beni aldattınız?... Demek onu bana vermeye-cekdiniz?... Lâkin bilmiyorsun ki ben ona malik olamazsam benim için hayat bitmiştir, ölmekten başka birşey kalmamıştır? Boğularak: — Tebrik ederim! dedi, fakat artık lâkırdıya devam edebilmek için kuvveti yoktu, bir iskemleye düşmek nev’inden oturdu. Nefsini zaptederek bir şey ilâve etmek istiyor, fakat bir kelime daha söylerse saklamak istediği bu müthiş ıstırabı, şu şimdi kalbini kıvıran vahşî ye’si gizleyememek-ten korkuyordu. Kendi kendisine: — Mümkün değil, alay ediyor, şimdi bana: «Hayır, Lâmia sesindir!» diyecek... Lâkin ben, ah ben!... Şimdiye kadar söylemeli değil miydim? Ya beni anlamamış, Lâmia’nın benim hayatıma lâzım bir şey olduğunu hissetmemiş ise?...» diyordu. Bir aralık aklına son bir ümit geldi, «Belki henüz bitmiş bir mesele değildir.» dedi, aksini haber almaktan ürkerek istizaha hizmet edecek bir şey

. fakat sabredemedi: — Demek izdivaç meselesinin takarrürünü bekleyeceksin? Hayır. Bu işittiğim şeyler hep yalan olabilir.... beni doyurunuz. bir akşam burada gezerken gözlerinin selâmı... evet. bir yandan resmî vazifesiyle meşgul olarak.. O zaman Hüseyin Nazmi tasavvurlarını anlatmağa başladı Tâyin olunacağı memlekete göre bir hayat tarzı ihtiyar edecekti. Kendi kendisine: — Ah! Mümkün değil!. o takarrür etmiş bir mesele. o benim olmayacak olursa.. O vakit Ahmed Cemil Lâmia’nın parlak ve siyah gözleriyle kendisine tatlı bir tebessüm içinde kavî bir sadakat vaadi yolladığını görüyordu. hayatımda yalnız bunu muhafaza etmek isterim. Ahmed Cemil karşısında anlamadığı. Lâmia’yı ne sıfatla talep edecek? Onun dest-i izdivacına nasıl hak iddia edecek ? Lâmia kendisinden ne kadar uzak.. Anlatıyor. yalnız bununla müteselli olacak.. yalnız bu mükâfata mukabil onu kaybetmeğe muvafakat edecekti.. hususiyle bugün onun bu derece biçareliğinde bu isteğe cesaret etmek: «Beni evinize kabul ediniz. Lâmia. beni besleyiniz» demek mesabesinde değil miydi? Ah! Lâmia’nın beklemesi mümkün olabilse?. Ah! Onun kendisi için ağladığını bilse.. Niçin hepsini Hüseyin Nazmi’ye söylemiyorum? Neden şimdi bütün hakikati itiraf ederek: «Onu bana ver.. ya siyasal bilgilere.Hepsi hâtırasından birer birer geçiyordu. hayat artık taşınamayacak bir yük hükmünde kalacak.. ya hukuka. ne kadar uzaktı!. yahut güzel sanatlardan birine intisap edecekti.. Ah bilsen Cemil... bunu mümkün olup da görse. diyordu.. daha sonra o edebî müsamere. şimdiden kendime nasıl bir hayat tâyinine başladım.. duymadığı şeylerden bahseden bu adama o boş ve sabit nazariyle bakarken başka bir âlemde gibiydi.. Ya o defterin altına yazdığı iki kelime. «Lâmia’yı bana veriniz» demek. fakat düğün teah-hür etse bile hiç olmazsa nikâh merasiminde hazır bulunmak istiyorum. kendisi?. Ya o. bir yandan da bir mektebe. fakat bunu. Lâmia’yı başkasına vermek beni öldürmek demek olacağını şu karşımda gülerek hülya kuran adam anlamalı. evet. fakirliği mesleksizliği aklına geldi. kendi kendisine: «İhtimal ben burada kalbimin koptuğunu hissederken o da yukarıda ağM A İ VE SİYAH 217 lıyor!. •••. Aşkının bütün muhtasar tarihini teferruat ve tafsilâtıyle zihninden geçirdi. O muvaffak oluncaya kadar bekletseler!. annesinin ısrarına karşı nefsini müdafaa edememiş bir zavallı sıfatıyle görüyor. yalnız Lâmia’nın muhabbetine bir senet hükmünde değil miydi ? Şimdi zihninde Lâ-mia’yı babasının.. Lâmia’nın çocukluğuna ait vak’alar^ Bon Marche’deki tesadüf.» diyordu. kendisini kımıldamadan sabit nazarlı gözleriyle dinleyen arkadaşına uzun uzun emellerinden bahsediyordu. Sonra bütün zavallılığı.söylemekten çekiniyordu...» demiyorum. onları umulmayan bir vak’a alt üst edebilir. bütün hülyalarımı kaybettim. değil mi?. Bir aralık: — Lâkin ben ne kadar cebîn bir adamım. dedi.

Ahmed Cemil bulunduğu yerde vücudunun eridiğini hissediyordu. sabrını tüketiyordu. havasız kalmış gibi ciğerleri darlaşıyordu. Ah! Onu şöyle avucunun içinde sıkarak ayaklarının altına atsa. Hüseyin Nazmi’nin karşısında bir şey yapamayarak durmak müthiş bir azap idi ki. artık metanetini sarsıyor. o hayatının her sırrına munis olan odacıtta olaydı. artık bunalıyordu. Kim olduğunu görmüyordu. onu görmeğe nasıl tahammül edecek? O zaman mürebbiyesine yetişmek için Lâmia’nm biraz acele yürüdüğünü gördü.» diyordu.. köşke baktı. Ahmed Cemil bu çehreyi bir defa daha görmeğe muhtaç idi. büsbütün hurdahaş etseî. sonra arkadaşının matemini düşünerek bu sualine nedamet etmiş göründü: — Canın sıkılıyorsa dışarıya çıkalım. mecnun bir yeis tuğyanı ile.. Onlar. boğuluyordu. Şimdi ne yapacak? Gözleri arabayı takip ederken o kendi kendisine soruyordu: — Buna da böyle tam bir teslimiyet ile mağlûp mu olacağım? Bir şeyler yapmayacak mıyım? Bir şeyleri kırıp parçalamayacak mıyım? Heyhat! Artık elinde kırılıp parçalanmış bir hayat kalmıştı. Lâmia başını çevirdi. Bir nazar ki ba-kışıyle beraber . İkisini de arkalarından görüyordu. Lâmia’nın da matemini tutacaktı. Biraz dışarıya çıkabilmeği bir küçük necat vesilesi olmak üzere telâkki etti: Evet. yalnız o kadar. Ahmed Cemil’in yalnız kalmağa ihtiyacı vardı.. acaba Lamia da beraber mi? Evet. dedi. sonra gözleri kapının önünden bir arabanın toz kax x sırgalarma bulanarak geçişine daldı. çıkalım. Kütüphanenin penceresine dayandı.Şimdi Ahmed Cemil yine Lâmia’yı yine kendisi gibi şu boşa çıkan aşkm matemiyle mahzun görüyordu: Hüseyin Nazmi: Cevap vermiyorsun. elini salladı. Bir aralık durduğu pencerenin altında kumların çıtırda-dığını işitti. yatağının üzerinde kıvranarak. Öyle ise beni biraz bekle. gözleriyle onu âdeta çekiyordu. başını çeviriyordu.. Hüseyin Nazmi çıkınca Ahmed Cemil ayağa kalktı.. Demek bu hülyasına da veda etmek. şüphesiz akşam seyranını yapmak için bahçe kapısına doğru ilerliyorlardı. Sonra karşısındaki tuhaf bir işaret etmiş gibi küçük bir kahkaha ile güldü. yastıkları ısırarak. eliyle göğsüne bastı. giyineyim. Burada. «Şimdi beni görecek!. dedi. kapıya yaklaşıyorlardı. gözleri aşağıdaki pencereye tesadüf etti. bir ayak sesi daha vardı.. Ah! Bugün buraya niçin gelmişti? gu dakikada evinde. bahçeye baktı. bundan da vazgeçmek lâzım geliyor? Bir sarmaşığın üstünde iki serçe yekdiğerini kovalıyordu. Lâmia köşkün ikinci katına bakıyordu. Cemil ? diyordu. sonra yavaş yavaş Lâmia’nın mürebbiyesini farketti.

ellerini tuttu: Lâkin Cemil. bu aşkı yalnız kendisi icad ve tezyin ettiğini anlatmıştı. bir nazar ki güya orada. Hüseyin Nazmi yanına kadar gitti. Demek Lâmia ile onun arasında hattâ bir ülfet bakiyesi. orada da Lâmia’yı tekrar görmek tehlikesi vardı. yalnız o nazarın hâtırasını bütün kırılan aşkının bir yadigârı kabilinden hayatının sonuna kadar saklayacak. Artık onu istemiyordu. «Ben fakirim. Evet Lâmia kendisini-sevmiyor... Ahmed Cemil cevap vermedi. Biraz evvel onu gülüyor görmekten tahammül edilemez bir işkence duymuştu.. şu pencerede kimse yokmuş gibi kayıtsız. ne derin bir nıühlik marazla hasta idi.. fakat bekleyiniz!» diyecekti. Ahmed Cemil şimdi Lâmiayı kaybetmekten değil. Hüseyin Nazmi içeriye: «Geç mi kaldım? diyerek» girdi. Ahmed Cemil’in gözleri ağlamış gibi kızarmış. yalnız bu nazar bir cinayet hükmünde idi. Lâkin bu son nazar onu şimdiye kadar aldandığını. ruhunun içine sararak bu yadigârı hayatının biricik saadet nasibesi hükmünde . ve . yalnız halledilecek bir merakı kalmıştı: — Acaba verdikleri nasıl adam? diyordu. fütursuz nazarı olmasaydı şu dakikada hepsini itiraf edecekti. şu bir saniyeden sonra Lâmia’ya bir husumet hissediyordu. Hüseyin Nazmi: «Sen bilirsin! öyle ise bahçeye çıkalım!» dedi. Lâmia şimdi nazarında ona hiyanet etmiş bir vefasız sıfatında görünüyordu. hasta. fakat bu nazardan müthiş bir ıstırap duyuyor.. manasız idi. bütün çehresi hafifçe. Şimdi. Ahmed Cemil artık onu görmemek için oturdu. bir MAI VE SİYAH 219 mazi yadışı bile kalmayacak? Demek aralarında her şey bitmişti?. onun için çıkmamağa karar vermişti. çökük yanaklarıyle gerilerek daha zayıf bir hal almış. Hüseyin Nazmi şimdi arkadaşını garip bularak hayretle yüzüne bakıyordu. fakat bu öyle bir nazar idi ki hiç bir şey ifade etmemekle beraber Ahmed Cemil’e bütün hülyasının bir yalan olduğuna şüphe edilmeyecek bir bedahetle şehadet etmişti. besleyecekti. Lâmia’nm son kayıdsız. Ahmed Cemil: «Ben zaten çıkmaktan vazgeçtim! dedi. bir saniye sonraki lakayt nazariyle Lâmia güya yukarıya: «Ne kadar bahtiyarım!» derken aşağıya: «Bu kim oluyor?» demişti. sen hastasın! dedi.. Biraz evvelki tebessümü ile. Artık ona tekrar tesadüf etmekten korkuyordu. Elleri ateşler içinde yanıyordu. Evet. hele Lâmia’nm o yukarıya bakarken güldüğünü bir cinayet kabilinden affetmiyordu. göğsü sık sık nefeslerle şişerek donuk bir nazarla gözlerini ona dikmişti. beş dakika evvel kavî bir muhabbet teminatı hükmünde olan bütün o hâtıraların mânâsız şeyler olduğunu. Evet. Ahmed Cemil ona da razı olmadı. bilse ne kadar.ayrıldı.. Eğer Lâmia bu anî nazar içinde ona küçük bir tesliyet mânası göndermiş olsaydı hepsini unutacak..

Bu resim!.. Artık kalbinde ateşten bir pençe ile o nişanlı için tahammülünü aşan bir kıskançlık duyuyordu.. Şimdi ondan da ayrıca nefret ediyordu. bütün dertlerini uyuşturucu bir zemzeme ile sallayan o ismi söylemiyor... Ahmed Cemil dudaklarının arasından cevap verdi: Matbaadan çekilmedim. biraz evvel yarım kalan bahse riceti tercih ederek: Demek gidiyorsun? dedi. derslerini de bırakmıştın... Bütün hülyalarını semavî bir beşik içine koyarak.Lâmia’yı ağlıyor tevehhüm ediyordu. ben de bir yerlere..» diyemiyordu. «Meselâ hizmetçilerden birinin bir manalı işaretine gülmüştür. şimdi?.. Arkadaşının bu sözü Hüseyin Nazmi’ye istizah etmek istediği şeylere dair sual iradı için cesaret verdi: — Hakikaten... Uzun uzun muayene etmekten.. Sen beni bırak da kendinden bahset.. bir mütalâa serdine kuvvet bulamayarak. iskemlesinin üzerinde kıvranmamak için kendisini zor zaptediyordu. Demin gülerek yukarıya baş sallayışı. Hüseyin Nazmi cevap verdi: Oh!. Ah! Zavallı hülya esiri!... resmini göstereyim.. Matbaadan çekilmişsin. — eliyle işaret ediyordu — uzak bir yerlere gitmek isterdim. kovuldum. Demek resmi de var? Bir resim ki Lâmia saatlerce onun temaşasına dalmış olacak! Hüseyin Nazmi kütüphanesinin çekmesinden çıkararak resmi uzattığı zaman Ahmed Cemil bunu bir an evvel görmek tehalükiyle almakta acele etti. sen ne yapacaksın?.. işte. . Lâmia ne kadar bahtiyar! Nasıl gülüyor! Elleri kilitleniyor.. O şimdi mürebbiyesi-nin yanında belki nişanlısını görmek emeliyle koşarak yürüyordu. Erkân-ı harbe mahsus alâmetle müzeyyen elbise içinde ona mağrurâne bir istihza ile bakıyor gibi duran bu resme yalnız bir göz attıktan sonra* o çehreyi soğuk bulmak istedi. bu nahoş tesirin zail olabilmesi korkusuyle daha iyi görmekten çekinerek kütüphanenin kenarına bıraktı. bundan sonra ne A ±İ 221 yapacağımı da bilmiyorum.^.. sadece «Lâmia!. Oh! bak.» diyor..... sonra istemeksizin ağzından şu cümle döküldü: Ah! Ben de gitmek isterdim. Kayıtsız görünmek için ayağa kalktı güya kütphaneye bir göz atmak istemişçesine ilerleyerek Hüseyin Nazmi’nin yüzüne bakmaksızın sordu: Hemşire Hanımı kime veriyorsunuz? Hemşire Hanım!... Ahmed Cemil bunda da.. Lâmia’nm nişanlısına tesadüfü ihtimaline ait bir lâtife keşfediyor.hiç bir vakit sevmemişti. Bu tabir ağzından nasıl sahte bir nağme ile çıkıyordu.

Resmi..» diyerek arkadaşını yalnız bıraktığı vakit Ahmed Cemil büyük bir azaptan kurtulmuş gibi bir nefes aldı. bundan sonra ne yapacağını bilmiyordu.. O zaman onunla aynı çatının altında bulunmaktan elîm bir azap hissetti. Sabahleyin kütüphanenin açık odasından Hüseyin Nazmı baktığı zaman arkadaşını göremedi. kolkola gördü.. İkbalin mezarına gitmek için ihtiyaç duymuştu. bir daha görmek istedi. Hüseyin Nazmi onu yalnız bırakmakta. o saatte Ahmed Cemil Eyüb’e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu. Tayin edemediği bir sebeple bugün Eyüb’e. O zaman vahşi bir kıskançlığın müthiş ateşini duydu. elinden gidiyordu. güya içinden bütün hayatı kemiklerini kıran bir ıstırap arasında mengenelerle. Onu pek iyi görmemişti. Bütün şiir ve felsefe işte şu dakikada onun bu melal ve yesinde muhtevi idi. Alarak utanılacak birşey yapıyormuş. Hüseyin Nazmi: «Şayet okumak istersen kütphanenin anahtarları oradadır. soyunmadı. Bir aralık aklına resim geldi. şimdi o da kendisinden bahse cesaret edemiyor. bunlar bütün yaşamamış yahut yaşamaktan yorulmamış adamların sahte şiirleri. Şimdi kardeşiyle kendisinin hayatında bir başka türlü mücaneset görüyor. Ah! o geceden ne kadar uzaklardayım!» diyordu. onun için o ülünün hatırasıyie kendi mahrum hayatının arasında her vakitten ziyade bir rabıta keşfediyordu. ba-ğırmamak için yastıkları ezerek.. bir sirkat ika ediyormuş korkusuyle muma yak-‘laştı ve baktı: «Güzel değil!» diyordu.Evet. sahte felsefeleriydi. şimdi o şey Lâmia da. Gidip güya ona: «Bak! . o yalnız bir şey için çalışmakta devama kuvvet bulabiliyordu. orada yüzü koyun. kendi kendisine: «Şimdi ben burada yeisimle zehirlenirken o yukarıda yine bahtiyarlığından gülüyor» dedi. uyuyamayacağını biliyordu. şimdi kalbinde feveran eden canavar kıskançlığıyle vahşî bir yeis içinde kendisini yatağa attı.. Ahmed Cemil de yalnız kalmakta acele ettiler. açık penceresinin yanma oturdu. Hüseyin Nazmi resmi oraya koymuştu. yalnızlığından emin olmak istiyordu. Bu akşam iki arkadaş hayat-ı refikanelerinde belki birinci defa olarak yekdiğerinden sıkıldılar. çekiliyormuş gibi kollarım kıvırdı. Artık bunların hepsinden nefret ediyordu.» diyordu. Ondan uzak bulunacak olursa yesinin ezasını daha az Eyüb’e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu. o sevgili kitaplar. bu ümüitsiz gördüğü arkadaşın yanında kendi ümitlerine dair söz söylemekten sıkılıyordu. ibaşını tuttu. açık duran çekmeceye fırlattı: «Ah! Bir gece yine burada nasıl bir ümit ile uyuyanıamıştım. kütüphaneye giderek çekmeceyi çekti. Bundan sonra kimin için çalışacak ? Nasıl bir ümide hayatını vakfedecek ? Arkadaşından intişar eden yeis havası artık Hüseyin Nazmiye de sirayet etmişti. Onların ikisini dtıdak dudağa tahayyül etti. Kapısını sürmeledi. Okumak?. «Ah! sabah olsa da buradan kaçsam. yorganları parçalamak isteyerek kıvrandı.. Sonra birden zihninde bu resmin sahibiyle Lâmia’yı yanyana. O şairler.

parmaklıktan baktı. şu parmaklığın yanında. bu toprakların yumuşak kucağında. «Sen de mi. Şimdi gözlerinin önünde bu kabir açılıyor. burada yalnız Ölüler arasında dolaşmak istiyordu. Seninle burada iki kişi yanyana. son bir öpüşme içinde birbiri için ağladılar. insanlardan eser görülen taraflarından kaçtı. Güya o ziyaret. oraya mümkün mertebeye genç vâsıl olmak için yavaş yürüyordu. bir umumî vekâlet ita ederek meselenin tesviyesini onun reyine bırakıyor. perişan güneş kırıntıları toprakların siyah ratıp rengine dökülmüş. kardeşim? Sen de benim gibi hayatın fena bir latifesine mi tesadüf ettin?. Bütün münkariz emelleri için artık mustarip değildi. sana da biraz yer açmak için sıkışarak. Birer yeşil sütun gibi uzanan iki servinin fevkinde süzülerek. bilsen ne hoş bir hayat. Buradan ayrıldıktan sonra Ahmed Cemil kalbinde bir hif-fet hissediyordu. tesliyet ve istirahat veren yaşlarla — burada. güneşin altında. haniya bir vakitler sen kitabını okurken. yaşları kuruma-mış. İkbal’in mezarına yaklaşınca bacaklarında bir zaaf hâsıl oluyor. güya bu mahrem gençlik yatağının üzerine pullu bir tesliyet sütresi çekmek istemişti. belki henüz toprağı kuramamış kabri büsbütün ölmemiş bir hasta yatağı gibi şifaya muntazır mütereddit bir eda ile uzanmış yatmıştı. Zaten artık hayatında zor işler bir evle matbaadan ibaret kalmıştı. Burada. Eyüb’ün tenha sokaklarından geçti. fakat içeriye girmek için cesaret bulamadı.. İkbal’in o makberden çıkan sesini duyuyordu. Ahmed Cemil bu sözleri işitiyor. ona daha. Artık her şeyi tesviye için zihnen karar veriyor. bütün zorluklara karşı türlü kolaylıklar icat ederek çare buluyordu. İkbal başını kaldırıyor.Ben de senin gibiyim. madem ki yaşamak için bir . güya bu hoş sükûn köşesine bir hayat tebessümü yollamaktan utanarak. bir çocuk mezarıyle gençliğine doyamadığı için başını bükmüş gibi duran bir genç kadının mezar taşı arasında îkbal’in henüz taşı dikilmemiş. hâlâ mağmum gözleriyle gülmeğe çalışarak — o son def a-ki nazariyle bir tebessüm yollayarak — bakıyordu. kendi kendisine: «Evet.» demek istiyordu. sükût ve ârâma nasıl yakın bir saadet var!.. karşı karşıya.. o hayale bakarak gözleri bu defa — bir kırılmış hayatın matemine tahammül için karar verildikten sonra akan sakin. O vakit kendisiyle annesi kalıyordu. Onları Ali Şekib’e havale ediyor. o kadar genç öldüğüne teessüf etmemekli-ğin için sana kendimi göstermeye geldim. Ahmed Cemil orada durdu.. şu derin sükûn içinde. işte orada idi. seni de yatağımın yanına alarak beraberce. Nihayet onun taze kabrini kucaklayan mezarlığın önüne gelince durdu. elenerek muhteriz. yatardık!» diyordu. bütün hayatının acılarını lâtif bir gayş ile uyuşturmuştu. Oh! Bilsen burası ne kadar rahat! Şu muhteriz. ben dikişimi dikerken kendimizi mesut zannettiğimiz zamanlara benzer bir refakatle fakat bu defa ebedî ve mesut bir rafakatle. Şimdi buna da çare buluyor. îki tarafı parmaklıklarla1 çevrilmiş mezarlardan bakan taşların nigâhı altında yürüdü.

sonra birdenbire sırrını tevdi ihtiyacına mağlûp olarak paraları titreye titreye mendilinin ucuna sararken Ahmed Cemil’e anlatt: — Bu kâğıdı anladınız a.. yine onun için feda ediyorum.. sonra o söyledikçe anladı: — Beyefendi rica ederim. diyordu. Birdenbire kalbi büyük bir heyecanla çarptı. Ahmed Cemil onun şimdi . bundan tahammül edilmeyecek bir eza hissetti.» diyordu. «o lâzım değü.. Bu sesi tanıyarak başını çevirdi.. — Yüzünü örten peçenin altında ağlıyordu — onunla bir vakitler bu kâğıtlar için kavga etmiştik.. Ahmed Cemil o istihza tebessümünü gördü. bir valide var.. j. ölüme benzeyen bir hayat ile yaşamakta devam ederim. O başını sallıyor.. yan tarafa bir adım atmak istedi. Fakat zihninde müziç bir endişe vardı. Fakat artık birini feda etmek lâzım geldi.. Artık ikmal edemedi.sebep var.. ikisi de yaklaştıkça yekdiğerine mağlûp olmak istemeyerek gözlerini indirmiyorlar . O zaman istikametini tedbil ederek geçmek lâzım gelirken o alevli gözleriyle doğrudan doğruya Vehbi beyin önüne yürüdü. Hissiyata taallûk eden şeylerde erkekler kadmlannne kadar dununda!...» diyordu... fakat hekimlerin kat’i ümit ettiklerini anladıktan sonra.. Zevcimin hastahanede ölmesine müsaade edemezdim. buna mağlûp olmamak. Ye-nicami avlusundan geçerek imarethanenin önüne gelmişti ki bir kadın sesi «Beyefendi» dedi. kendi kendine: «İkbal sağ olaydı demek o da affedecekti. Onları hâlâ saklıyordum. Fakat artık vakit kalmamıştı. Buradan nasıl geçmek emelinde idi. Matbaanın önüne geliyordu. evvelâ karşısındakini tanıyamadı.... size tesadüf ettiğime ne kadar memnunum!. Bu müşküllere zihninde karar verdikçe: «Ah! yalnız o herif kalıyor! Ona ne ya.. bu halde. Onun birden o tebessümü uçtu.» diyordu. zannediyordum. Nedim’in kâğıtlarından biri.. iyi yapıyorum..Pacağım?» diyordu.. durmayarak geçti.. O vak’adan sonra onu hiç görmemişti. şimdi nasıl mağlûp çıkıyordu! Yoluna bir Vehbi beyin tesadüfü bütün hayatmm mecrasını tebdil etmişti. değil mi efendim?. bakınız.. Yavaş yavaş birşey yapamayâctgînî|yal. birden bu adam hakkında duyduğu nefret ve adavet feveran etti. buna mukabele etmek için mücbir bir arzu duydu.. Tam karşı karşıya gelmiş bulundular. şuna bakar mısınız? Kadın bir sarraf dükkânının önünde elinde bir demiryolu kâğıdını göstererek: — Bunun hesabını anlayamadım.-*” JsaDialı caaaesını çıkıyordu... Bu cadde!.... karşısından Vehbi bey geliyordu. kaç kuruş ediyorsa tamam alayım da.. Şimdi. Ah!. günler geçerek muhakemesine hüküm geldikçe intikam almak ümidi tezelzüle uğramıştı.. biri müstehzi tebessümüyle. onu hiç affedemeyeceğim. değil mi?. öteki kinden tutuşmuş nazariyle bakışıyorlardı. elinde olmaksızın başını çevirdi. dar kapısından dehlizi gördü.. Ahmed Cemil sarraftan aldığı izahatı Raci’nin zevcesine teşrih etmek istedi. yaşlar tamamiyle boşanmıştı..nız kardeşinin hâtırasını belki rencide edecek şeyler tahaddü-süne sebep olacağını anlamış.. Ahmed Cemil yüreği ezilerek ayrıldı. Ah! bilseniz..

Bir aralık dükkânın camlarından Hüseyin Nazmi’nin geçtiğini gördü.. sonra gülümseyen. Nihayet Ahmed Cemil de tasavvurunu söyledi: O da ev ile matbaa meselesinden dolayı dâvaya Ali Şekib’i tevkil edeceğini anlattı.. zevkinden gülüyordu.sararan çehresine: «Bana mı gülüyordunuz?» sualini fırlattı. mahvolan emelleri. Vehbi bey şu dakikada sol yanağından muzdarip olmalıdır. neticesiz kalmış bir meslek hülyasının hüsranı. dedi. haberiniz yok. bir saniye kadar durdu. Ali Şekib’in dükkânına girdi. 15 ha efendinin gözlük perendejlerini tadat ederek anlatıyordu. . Hattâ arkadaşının dükkânına girerken tebessüm ediyordu. hayatında münkariz olan neler varsa. kolunu açabilmek ne kadar mümkünse o kadar açtı. artık âdeta eğlenerek anlatıyordu. hususiyle o tekmeyi. Said’le gülerek dinliyorlardı. Nihayet dâva. Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin kararı veçhile Hüseyin Baha efendiye vereceği maaşı bu ay kesmek istediğini. şimşek gibi gürültü ile çakan bir tokatla Vehbi beyin yüzüne çarptı. bir akşam bu mülevves mahlûkun ağzından dökülen levsleri.Ahmed Cemil’in bütün. hepsi tekrar başlaması için Ahmed Şevki efendiye baktılar. Bununla nice hazmedilmiş tahkirleri. O hayretle baktı. gazetenin tatili. ona bir kelime söylemek zamanını bırakmaksızın çevrildi. Onu görünce hep bir ağızdan «İşte!» dediler.. Şimdi kalbinde büsbütün bir hiffet duyuyordu. fakat sallandı.muş bir kuvvetle vurmuştu: öyle ki Vehbi beyi dükkânlarının kapısının önünde hava alan kitapçılar. sonra cevabını beklemeksizin.. Ahmed Cemil iade etmiş oluyordu. şimdi senin herifle Hüseyin Baha efendi tutuştu. ona tâ kalbinin kan döken cerihasından kop. Orada Ahmed Şevki efendiyi ortalarına alarak Ali Şekib. ikisinin de taklitlerini yaparak. etrafını almak üzere yaklaşan halktan kaçarak matbaasına ilerledi. münkesir aşkının feryadı. el. sahiib-i imtiyazın ömründe belki birinci defa olmak üzere hiddet ederek dün matbaada aralarında münazaa tahaddüs ettiğini en küçük teferrüatiyle. Güya bu tokatla bütün elem yüklerini silkip atmış gibiydi. hepsinin birden toplanan yeisile dolu olan bu. yolcular düşecek zannettiler. O hikâyesini tekrar etti: — Ne olacak. Ahmed Cemil güya halkı oraya biriktiren bu vak’adan amil değilmişçesine sükûnla ilerliyordu.! Sahih Lâ-mia’yı da kaybediyor mu? Hayatında dünkü gece bir fena rüya değil miydi? O vakit hakikatin bütün acısı tekrar uyandı. Düşmedi. mecruh aşkı kalbinde feryad etti: Ah! Lâmia. bu kabir ziyaretinin sükûn . İkbal’in faciası. Ahmed Cemil gülüyor. Bu tokat!. ailesinin mahvolmuş saadeti.. hepsi bu hayatın olanca acıları o tokatın içinde idi. Hüseyin BaMai ve Siyah — F. mümkün olursa haciz. «Ne var?» dedi. Ahmed Şevki efendi netice vehamet kesbederse kendisinin de mutasarrır olacağını düşünmek istemeyerek sevmiyor. birden bu muvakkat neşve güya damarlarında dondu. daha sonra: — Ha.

ve salıverdi. artık burada. burada dünden beri MAI VE SİYAH 227 tazyik ede ede kendisini hasta eden ıstırap feryadını salıvermek mümkün idi.. kısık bir inilti gibi başladı. bazan melûl bir eda ile yavaş yavaş. _Ne^ için bu.. onun. / ne sıkılacak arkadaşlar vardı. Şimdi bütün matemler hep birden uyanmış idi. bazan ondan kaçmak isteyerek. gözlerini kapadı. babasını. zihninin içinde bir şimşek tekerrüriyle birbirini takip eden levhalar gibi sonsuz bir silsile şeklinde görüyordu. Evet.la ağlıyordu. / /«Nasıl yaşıyacağım?» diyordu. duvarlara kendisini görmekten malızuz olarak mütebessim bakıyor gibi duran mektepte yapılmış levhalara ıbakti. o nasibsiz. şimdi evine. Babasının vefatmdan sonra geçen beş senelik . sönmüş hülyalarla. burada hiç utanmayarak nefsini zabta lüzum görmeyerek kalbinin olanca yaralarını şu sâkit fakat müşfik mahrem dostlarını önlerine serebilirdi. Bu odacık. onun hüvi-/ yetiyle tahamnıür eylemiş idi. gülmemek için sebepleri olmayan arkadaşların arasında duramadı. Burada kendisini olduğu gibi gösterebilir. Ah! Bundan sonra yaşayacağı seneler.. onun hayatının nefesiyle teneffüs etmiş.. merhamet arayan şaşırmış gözlerle baktı. bu mini mini kö-/ şecik. ateşler içinde yanan başını bu soğuk demire dayadı. İkbal’i. bana her vakitten ziyade gülünüz. ‘ bu bütün ufak tefek.» diyecekti. senelerden beri onun kalbiyle birlikte i çarpmış. sakin ve âheste^yaşlarja. kadar hülya esiri olmuş _idi! ~”~ . yalnızlığından emin olmak için kapısını sürmeledikten sonra bütün buradaki hissiyatına mahrem olan şeylere. Ikbal’in. ümidsiz senelerin kuru geçişi içinde kırık bir hayatı sürüklemek onun için ne büyük bir işkence idi. Lâmia’nm çehreleri birer birer. yalnız onun idi. aczin_ve_yeisin meftuniyetiylejakan sıcakjveJu^daiûlaJar. «işte ben seni bu omuzlan çöktüren yüklerle yaşayacağım. burada yalnız kendisinin haya-¦ tından başka bir şey yoktu.. Şimdi ağlıyordu.ancak beş senelik . ^ 19 Odasında büsbütün yalnız kalmak.» demek isteyen. uçup silinerek zihninin içinden geçiyordu. Lâmia’yı. «bu gün sizin tesliyetinizin kollarına başka bir ıstırap ile geliyorum. başını. o matemlerinin mültecasına koşmak için çıktı. kitaplara.hediyesi. belki kırk sene. unutulmaz matemlerle istikbalin önüne çıkacak. Burada ne utanılacak yabancılar..zaman içinde hayatın ne zâlim sillesine uğramış idi! Daha hayatın henüz mukaddemesinde iken bundan sonra kırılmış emellerle. kim bilir! yirmi sene. Yataklığın sütununu tuttu. bunlar bi-ribirine karışıyor. şu minderle yatak. Bu evvelâ boğuk. Bu duvarlar. o tokatm itminan ve tes-liyeti birden silindi. o zaman yine babasının. Artık kuvveti kalmamıştı. arkadaş resimlerine.

. Bu eserden neler beklemiş. kırık hayatının intikamını ondan almak istiyordu. ötekiler gibi bunu da mevcudiyet sahnesinden kaldırmak istiyordu. ahmakça bir hülyanın galat rüyetiyle malûl gözlerine başka türlü görünen matbuat âlemine attıktan sonra ne olacaktı? Bunun neşvesi ne kadar sürecekti? Bir hafta. kapadı. Kendisini öldüren bunlar değil miydi ? Sonra onlar da ibirer birer ölmüşlerdi. şimdi mademki artık Lâmia elinden kaçıyor. Onu da öldürmek.Jiay... Ah! Bu eseri! Fakat şimdi ona ne lüzum var?. ne hasetlere tesadüf edecek! Gözlerinin içi size temin ettikleri şeyin zıddiytle gülen bir takım adamların «Bu ne ulvî şiir!. kendisine ne kazandırabilirdi? Merak ederek bir göz atacakların ka-yıdsız bir tebessümünden. onunla nasıl ümidlerin tahakkukunu temin edecek zannetmişti. bu küçük defteri avucunun içinde muzır bir böcek gibi sıkıyordu. Bunu. kendisine sahte esaslar üzerine Jturulnmş . ..ayrıljnak^^niardjjijbir nişane bile bırakmamak için ihtiyacı vardı. daha sonra müebbed bir nisyan! Yalnız onbeş günlük bir mes-tî lezzeti için ne tahriklere hedef olacak.. belki onbeş gün.» deyişlerinden nasıl üşüyecek. Fakat.bir. bu toprak parçasının üstünde bir şür bulutuna sarınarak uçmak için çalışmamış olsaydı bugün bu kadar mağlûp olmayacaktı.at vücude getirmiş idi. Ah! Artji^ulyajarından^ büsbütün . okumak için bir heves duymadı. O artık ölmüş bir çocuğun boş ve soğuk gömleğinden başka birşey miydi? Yazıhanesine gitti. şimdi ondan bir soğukluk tereşşüh ederek vücudunu üşütüyordu. Bu eserden nefret ediyor. Şimdi Raci’yi haklı buluyordu.. o defteri — bir vakitler eline aldıkça PF^ 2’28 MAİ VE SİYAH göğsünü gurur ile şişiren o defteri — bugün bir ölü yadigârı gibi soğuk bir hisle aldı. Halbuki o. / En küçük sebepleri en büyük hülyalara kâfr* addetmiş.. evet o malûl bir dimağdan başka birşey değildi. fena bulmaya hazırlanmış beş on arkadaşın ağzında yalan tebriklerden başka bu eserden ne ümid olunabilirdi? OJbuna hayatının en_güzeLBagŞasıru_feda etmiş. Bu.. İşte şimdi Hakikatin insafsız rüzgârları üzerinden geçtikçe o hülyaları hej) birer birer düşünmüş. Ah! Bu eser!... bu son malûl dimağ nişanesi kalmıştı. o halde buna ne lüzum var?. İdindi yalnız bu eser. ^n_y£_ruJhunj^jbjTak_mıs_jdi. o biçare malûl dimağ. Bir vakitler bunun için neler kurmuş. okumadı. O zaman eserini düşündü.. aramaksızın hemen bir yerinden açarak baktı... onu şuracıkta en küçük bir yaşamak arzusundan tam bir mahrumiyet içinde bırakmış idi. ondan neler beklemiş idi^f Şimdi o kadar çocuk olduğundan utanıyordu.Biraz hayatın maddiyetini düşünmüş... mademki onu kendisine bırakmıyorlar ve bütün o aşk dünyası bir yalandan başka birşey değilmiş.

onun azap ile kıvranışından haz ala ala yakmak için bu birikmiş kâğıt parçalarından. Bir iki satırım okudu. Birden aklına birşey geldi. Ah! Yalan!. şimdi esmer bir kül tabakası şeklinde duran bu kâğıdın üzerinde bir beyazlıkla beliren yazılara bakıyordu. gözleri tâ nihayette bir yabancı yazının müphem şekline tesadüf etti: Tebrik ederim.» diyordu.. üryan. son bir ihtizar feryadıyle şerha şerha yarılarak söndü. Artık duman azalıyor. Şimdi bunlardan tüterek intişar eden duman Ahmed Cemil’in gözlerini dolduruyordu. Onu yaktığına. O zaman Ahmed Cemil iki eliyle defteri ortasından ayırdı. Artık hayatında işte yalnız bir hakikat kalmıştı Emelsiz. kâğıdın her tarafından birer küçük alev çıktı.. «Hebrik ederim!» Bu sözün aksi kulaklarının içinde bir zehirli yılanın ıslığı gibi soğuk bir ürperme akıtarak geçiyordu. kopmanıakta ısrar eden diğer bir yaprakğı kıvırarak. Ah sahte şiirler!. sobasına koştu. onları okumak istedi.. evvelâ bir yaprak kopardı. üzerlerinden bir kırmızı rüzgâr uçtu. nihayet son yaprağı attı. kâğıt bir müddet kızgın küllerin üzerinde tereddüt ediyor gibi durdu. dudakları hayatının matem acısıyle takallüs etmiş harap bir vücut. bir an içinde kıpkırmızı oldu: sonra çıtırdayarak. bu son yaprağın üzerinde de alevden bir rüğgâr esti. Bu. «Ah yalan şeyler!... geçtiği yerde külden esmer kümecikler bırakarak aşağıda.. sefil bir hakikat.. kat’î bir netice ile tamiri mümkün olmayan bir hatime ile bütün hayatının yalanlarını boğup öldürdüğüne tam bir kanaat duydu. sıktıkça garip bir lezzet alıyordu. . buruşuk bir meyyit siması gibi serilmişti. O zaman Ahmed Cemil bunun üzerinde bir beyazlıkla farkedilen yazıları derin derin süzdü. münevver gözleriyle giren Ahmed Cemü’in yerinde şimdi yanakları çökmüş.Kemiklerini kırarak biribirine geçirmek istediği bir düşman eli gibi bu defteri avucunun içinde sıkıyor. kâğıtlar küçük bir çıtırtı ile harekete geldi.. şu elindeki defteri yavaş yavaş. Sobanın kapağını kapadı. sonra yer yer sarardı. ateş kâğıtların arasından kayarak.. birdenbire duyulmuş bir acı ile kıvrandı. Daha sonra o sarı kıvrıntılardan bir ateş dalgası geçti. Tamamiyle yanması için bekledi. ümitle... o güya ıstırabından kıvranarak kolları büküle büküle yandıkça Ahmed Cemil’in şiirinin şu intiharı temaşasından cehennemi bir zevk duyuyordu.. Şimdi esmer. eserine bir ateş zemini hazırlamak istiyordu. artık emellerinin silsilesine onunla şu sobanın içinde hâlâ çıtırdayan bu küllerle bir hatime verdiğine.. Beş sene evvel hayata uzun kumral’ saçlarıyle. Bir yaprak daha kopardı. Kâğıtlar böyle yaprak yaprak teakup etti. bunu soktu. kıştan beri içine yırtılarak atılan küçük kâğıtlarla dolmuştu. köşelerde daha yakacak şeyler arıyordu. Bir kibrit çakarak bunları tutuşturdu.. Ahmed Cemil bir hande ile bakıyor. bükerek attı. Ah! Bu yalan! Hayatının en büyük yalanı!.

açarak okudu. orada hayalinde uyanan âlemin temaşasına dalarak düşündü. iniltisiyle boğularak. o da. Fakat o ümitlerinin arkasından koşmak için giderken bu ümidlerinin inkırazından firar edecek..» diyordu. kendisine sakin bir hayat ihzar edecek yerlere baktı. arkadaşıyle çocukluktan beri başlayan tezat silsilesini ikmal edecek. fakat henüz ölülerimin silsilesi bitmiş olmadı. O zaman yazıhanesinin önüne oturdu. mektepten mezuniyet şahadetnamesini buldu. Gözleri bir aralık arkadaşının gideceği yerleri dolaştı. uzaktan MAI VE SİYAH Ü3İ bir hayalin zemzemesi gibi bellisiz bir neşideyi işitmek veh-miyle titredi. gözlerini bu haritanın çöl deryalarına dikilerek. Hüseyin Nazmi gidiyor. diyordu. oranın asude hayat vehmi onun çıplak manzarasının hayali içinde bir sesin tesiri arzın fevkinde bir şey oldu. öyle mi? O da gidecek. yazıhanesinin üstünde. sonra indi. karşısında. Bugün şu haritanın beyanını temaşası...Bu vücudu ne yapacak? Onu kaldırıp atmak için ne büyük arzusu vardı! Fakat ona tasarruf hakkı başka birisine ait idi. yabancılığında lâtif bir vahşet. Kendi kendisine: — Bir yerlere gitmek. Çekmesini açtı. yabis. Ne yapmak lâzım geleceğine artık karar vermişti. bununla vilâyetlerden birine gidecekti. hayatının zaptolunamayan şiirlerine fasih bir tercüman gibi gelen bu naşidenin bediî esirini kaçırmamak için sahibini görmek istemeyerek dinlerdi. Evvelâ uzaktan pest ve derunî bir şikâyet başlamıştı. o kadar -uzak ki fikrim şu geçen hayatıma yetişemesin. O zaman birden aklına bir gün arkadaşıyle Taksim bahçesinde ellerine ilk aldıkları şiir mecmuasından okudukları par-»<ga geldi. saatlerin geçtiğini farketme-yerek nefsinden tam bir tecerrüt içinde duruyordu. kuvvet vermek isteyen bir nazarla gülümsüyordu. O ses yaklaşıyordu. yer yer birer ıstırap şehi-kıyle. sonra yavaş yavaş. «Mezaristanım başka ‘bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle dolu.. solunda sağında çöl. O zaman çehresine son bir yeis azminin metaneti geldi. bir müddet güya kanatlarıyle topraklarda sürüklene sürüklene çırpındıktan sonra meyus ve mütehas-sir bir . harita kendisine bakıyor. mecruh bir güvercin gibi âciz bir hamle ile yükselmek isterken birden bir meftuniyet ile bir sükût içinde düşerek. medid bir çöl olsun. o da o mahvolmuş kuvvetlere iltihak edecek.. «Öyle bir yer ki önünde ardında. O evde bulunduğu zaman başka bir cihanın başka bir tarzda yaratılmış bir mahlûkuna mahsus. mü-sekkir bir garabet hissolunan bu sesden bütün kalbinde hissedilip de mahiyeti tahlil imkânından kaçan hissiyat ona refakat eden bir ahenk ile uyanır.. üryan. Bir arap sail vardı ki haftada bir gün öğleyin ile ikindi arasında Süleymaniye’nin bu tenha sokağında Ahmed Cemil’in güftesini zaptedemediği acı bir neşide ile geçirdi. Burada hareket etmeyerek.» Bu silsilenin tamamiyle bitmiş olması için yalnız kendisi mi kalmış idi? İşte o da gidiyor. kâğıtlarının arasında araştırdı.

lekesiz.. sonra bir müddet. birdenbire ateş almış havaî bir fişenk şeklinde çıktı. güya o havaî fişenkten kırık dökük. beyaz ve parlak bir kum safihası ki şaşaalarla çalkalanan sema altında sonsuz uzaklıklara firar eden o ufka yetişmek için koşarak tâ ileride fark olunmaz. Daha sonra bu beyabanın üryan vahşeti içinde kaybolmuş birer kafile şeklinde öbek öbek hurma ağaçları. yırtılıyor. Şimdi bu sesde vahşî eda. şu . bir saniye kaldı. Tiz bir feryad ile başladı. bunlar süzüle süzüle. Ahmed Cemil’in şu küçük hayatını bir mezarın soğuk havası istilâ eder gibi oldu. güya koşmaktan. Bir müddet bir memat sükûtu. müthiş bir irtifada. görülmez bir telâki noktasında yetişiyor. bir tehevvür nâlişi.. MAI VE SİYAH bir güneş bütün şaşaasiyle beyaz bir hacle fanusu gibi şu visal bezminin üzerine saadet zilâlini döküyor. Nazarın imtidadı imkânı kadar uzun. o güneş. inecek mi. sönecek mi bilinmiyordu. bu öyle bir sesdi ki içinde bir kalb parçalanıyor. Lâmia’nın uçmuş hülyasına. O vakit. o zaman. sonra birdenbire patladı. saf ve mücellâ güneşle kaynayan bir gök altında bir nur deryası içinde kaynaşıyor zannedüen çöl. o ses tekrar işitildi. hemen evin kapısında tekrar uyandı. gidiyordu. Bugün bu garip neşideden duyduğu şey hiçbir tesirle mukayese edilemezdi Şu anlaşılmayan. birbirini kovalamaktan yorgun düşerek bîtap bir visal busesiyle dudaklarını uzatıyor. Ahmed Cemil mebhut duruyordu. bu hayal âlemi. o kum deryalarının evlâdı.. yorgun ve aksak yürüyüşleriyle süzülen bir bulut şeklinde ilerliyor. bu defa yeni bir hayat ile. tâ yukarıda da berrak. ensicesi sökülerek kan saçılıyor gibiydi.... yükseldi..nazarla göklere gözlerini dikerek. göğsünü parçalayan son bir feryat ile başını kaldırdıktan sonra son nefesi bir figan gargarası içinde sönüp gidiyordu. Ahmed Cemil’in karşısında canlanarak yaşamağa başlayınca. bu bir dakika içinde toir başka âlemin hayatını gördü. çıplak vücudlarıyle kumluğun ortasında bu tenha asude hayata tesliyet gönderen bir selâm ile yeşil başlarını kaldırırken uzaktan develer. zaptedilmeyen lisan ile o ses güya Ahmed Cemil’in babasının matemine. artık kendisini zaptedemeyerek. nihayet bir ses enkazı üzerine-göğsü yarılan bir bulut parçasından hafif yağmurlar boşanmaya başladı. bir me-raret tuğyanı vardı. İşte Ahmed Cemil’in bütün nasibsia hayatına lâyık iltica ve huzur köşesi. öteki kumların sinesinden fışkırıvermiş bir beyaz rüzgâr dalgası şeklinde bütün beyaz görünen atlarının üstünde beyaz harmanileri uçuşarak geçen bir süvari zümresi. ¦£SV. ikisi bu pâkize sema ile o saf beyaban tâ orada. Bir dakikalık sükût içinde şimdi nazarında hayatı için tasavvur ettiği o çıplak sahne canlandı.. îkbal’in mezarına.. muz fidanları görülüyor. birer birer öle öle düşüyor. çıkacak mı. hiçbir şey işitilmiyordu. yükselen hamlesinin son kuvvetini sarfederek titredi. o beyaban. dağınık bir sükût başladı. bir müthiş intırak ile dağıldı. taze bir kuvvetle orada. vakit vakit parlayan sönen kandiller döküldü. Ah! o sema..

Bu iki mecruh kalb biribirine takarrüp için daha büyük bir ihtiyaç duyuyordu. taşlıkta İkbal’in tabutunu. Tâ yanına kadar gitti. annesinin yanma girdi. her vakit beraber bulunmakla yekdiğerini kaybetmek korkusunu tahfif etmek isterilerdi. bu hâtıralar kalbini şu eve kuvvetli rabıtalarla yeniden bağlamağa başlıyor. Bir müddet sonra bu gaye haletine benzeyen hissiyat içinMAÎ VE SİYAH i» kaldı. Oğlunu görünce gözlerini çevirdi. Ahmed Cemil artık tahattur etmek istemedi.. Burada bu evin bütün hayatını tahattur etti. Ah. babasının o günkü çocukçasma sevincini. bu ev. o vakitten beri mûtadı olan dalgın vaziyette ibuldu. dimağına hücum eden o hâtıraları sükinerek defetmek istedi.» diyordu. muhterem servet hazinesiydi. Bu valide kızanı kaybettikten sonra oğlunu da elinden kaçırmak tehlikesine karşı her vakitten ziyade titreyerek onun hep etrafında dolaşıyor. Sabiha hanım ellerini dizlerinden dolayarak kilitlemiş. tahlil ve ifade edilmeyen dertleri için beliğ bir lisan olmuştu. Ikbal’i kaybettikten sonra annesiyle arasındaki münase? bet her zamandan ziyade tehassüse meyyal bir rikkat kesbet-miş idi. Fakat bugün Ahmed Cemil artık annesinin karşısında susarak düşünmek için gelmiyordu. o vakit ve ondan sonra babası ölünceye. senelerden beri . Odanın kapısını açtı. geceleri fena bir rüya ile uyandıkça odasının kapısına kadar gelip dinliyordu. şimdi o ses artık büsbütün uzaklanmış hemen kaybolmuştu... bugün söylemek. o sade hayat içinde. öyle mi?. Ayağa kalktı. fakat onların hepsi kalbinin muazzez. kendi kendisine: «Evet. Merdivenden inerken orada. o daha küçük bir çocuk idi. Göğsü ufak bir teessür ahiyle şişiyordu. acıları.. ölmüş emellerinin sakit türbesini orada kuracağım.tâ şu kadar bir çocuk iken bile vekarına muhalif . her gün geçtikçe gözlerinden katre katre boşanıyor zannedilen hayatı örtülü nigâhmı müphem bir noktaya dikmiş duruyordu.. bu oda. İşte şimdi o da ebedî bir sefere müheyya idi. azimete müheyya görüyor gibi oldu. kararının metanetine zaaf veriyordu. buraya nasıl bir telâş ile taşındıklarını.sobanın içinde hâlâ bir hayat bakiyesiyle çıtırdayan eserinin küllerine ayrı ayrı ağladıktan sonra bu hasta kalbin bütün elemleri. ebedî bir sefer için. bunlardan ayrılmak icabediyor. ah! bu oda!. burası nice tatlı. acı hâtıraların medfeniyle.. artık kulaklarına işte bu çıplak sahranın uzaklıklarında giden deve sürüsü içinden geliyor gibiydi. 234 MAİ VE SİYAH Ahmed Cemil bugün yanına girince annesini. Biraz durdu. onu bir tebessüm ile karşılamak istedi. fesinin kilim döşeme için kur’a sepetliği ettiğini hep birer birer tahattur etti. tatlı ve acı. bir veda nazariyle bu evi selâmlıyor gibi aşağıya yukarıya baktı. oraya gideceğim. Bu ruhunun enisi ve merhemi odacık! buradan ilelebet ayrılmak lâzım geliyordu. annesine son kararını haber vermek için geliyordu.kadar nasıl mes’ut idiler! Lâkin daha sonra?.

başka bir hayatta. In^ sanlar ne kadar büyürlerse büyüsünler. gözlerini gözllerine dikti.. sevilmek için ne kadar ihtiyacım var! Hususiyle çocuk olmak.. sonra Ahmed Cemil: — Anne! dedi. beni şu mukaddes. güya sekiz on yaşında bir çocuk gibi okşa. saçlarıma dökülsün. müsaade eder misin ? Senin dizine yatayım. kardeşim var. Haniya bir vakitler beni dizine yatırır da saçlarımı okşardın? işte yine öyle yatayım. ölünceye kadar. burada matemlerimiz var. üç tane müthiş mezar ki yaşayabilmek için bunlardan uzak olmak istiyorum. anneciğim. ondan sonra.. değil mi. onların pâk ve mukaddes katra-ları altında şifa bulmak isterim. senin zavallı zayıf dizinin üstünde ağır çeken bu başın.. busen o çocuk başından ne kadar farkı var! Bu çocukla o çocuk arasında kırılmış.. tedaviye muhtaç olarak avdet ediyo-‘rum. beni yine öyle. Ben de Lloyd ile gidiyorum. bugün okşanmak. Bugün dizinin. Fakat burada değil. bunlarla bana kuvvet vereceksin değil mi?. sen beni bunlarla iyi edeceksin. yalnız bugün değil.. benim kendi ruhsuz cesedim var.ayağını atmak üzere idi... bu hitabı sıcak bir tesli-yetle kalbini yıkayarak tekrar etti: — Anne. bugün Messajerie ile.. biraz o yaşlar yüzüme. Eski arkadaşını küçük bir hayret sayhasiyle selâmladı: Sen de mi gidiyorsun? Onun da yanında bir büyük yol çantası vardı: Evet. Annesinin yânına oturdu. o mes’ut zamana biraz avdet etmeye nasıl muhtacım!.. Ah! busen... . anneciğim? benimle beraber oraya kadar geleceksin. şimdi ikisinin de dudaklarında ne açılmağa ne kaybolmağa cesaret edemeyen acı bir tebessümle bakıştılar.. Oh! ağla.. mecruh. başka mahlûklar nazariyle bakabilelim. Kolîarıy-Ie onun zayıf kuru vücudunu sardı. o kadar uzaklara ki nefMAİ VE SİYAH 235 simizi orada tanıyamayalım... şu muhterem göz yaşlarınla iyi edeceksin değil mi? 20 Ahmed Cemil Sirkeci’den validesiyle Seher’i sandala bindirdikten sonra iskelede eşyadan birşey kalıp kalmadığını anlamak üzere son bir teftiş nazariyle etrafına baktı. kendimize başka bir cihanda. ağla. anneciğim. babam var. ne kadar ihtiyar olur-îarsaToIsunlar’ ylne~bazi~dâkikâlar vardır kî ânnelerine~sökula-rak çocuk plmak_isterler. kolundan birisi tuttu: Hüseyin Nazmi. bir müddet öyle.aralarında vuku bulmayan bir şeyi yaptı... Ağlıyor musun anne?. Ah! ben hayatın. Sandala .. parçalanmış bir hayat duruyor. daima.. değil cai. Seninle uzaklara gidelim. o vücudu harap eden demir mengenenin arasında nasıl ezildim! İşte bugün sana hasta.gördüğü zamanlardan beri .

bekliyordu. Hüseyin Nazmi cümlesinin bakiyesini itmam edemiyor gibi biraz tereddüt etti.. teessüf ederim. bir emel cihanın^ doğru götürürken Kızkulesi açıklarında bir batî meyi ile süzülerek yavaş yavaş ilerleyen Lloyd’un Süveyş hattına işleyen ağır gemilerde^ biri Ahmed Cemü’i kalbinde bir mezar ile son 236 M A I VE SİYAH yeis türbesine sürüklüyordu. Hüseyin Nazmi dedi ki: îki gün evvel tevcihat arasında tâyin edildiğin yeri gördüğüm zaman hayret ettim. sinesi ümit üe dolu. Ahmed Cemil hafifçe elini çekerek cevap verdi: Ben de senin yine o günkü tevcihat arasında ümit ettiğin yerlerin en güzeline tâyin edildiğini gördüğüm zaman ¦ son derece memnun oldum. sandallar. uzak bıraktıkça. yüksek bir duvar şeklinde yükseliyor.Bu iki arkadaş aralarında o günden beri yavaş yavaş hâsıl olan bir soğuklukla şimdi birbirine karşı hislerine bir serbest seyelân veremiyorlardı. gözlerini işgal etti. Tebrik ederim.t sonra Messajeri’. Bir sa t. güya şu hayattan tahassürle iftirak ederek. dedi.. . Birbirine söyleyecek birşeyleri kalmamıştı. İstanbulla Gala-» ta arasında sıkışan bu deniz parçasını bir hayatın arbede yeri haline getiren bütün o hareket bir müddet beynini.n Nazmiyi. AJunetjCemil’in ağzında bu tebrik şu iki arkadaşın hayatını teşkil eden tezat zincirinin artık son halkası hükmünde idi. kimbilir hayatının belki sonuna kadar ayrılmak üzere olduğu bu yere tekrar ayaklarını basmak için şedit bir arzu uyandırdı. Hüseyin Nazmi’nin çantasını hir sandalcı kaldırmış. koşuşan gemiciler. arasıra ir: ses ile bu güriil-r tünün içinde herkesi sükûta davet ediyor gibi hiddetle bağıran düdük daha sonra etrafında limanın izdihamı. sonra arkadaşının elini tutarak: — Ne kadar uzak yer intihap etmişsin. Uzaklaşdıkça karşısında Cihangir tepesinden denize doğru inen bayır küçük mülevven taş parçalarından üzerine bir levha işlenmiş uzun. öte tarafta İstan-» bul tepelerinin üzerinde camilerin birer gümüş miğfer ile örtülü cesim başları yükseliyor.nin Sarayburnunu dolaşan Vapuru Hüşey.. öteden parça parça kaçarak saklanıyor gibi görünen Beyoğlu sırtıyle Galata yokuşlarının üzerinden kalkmış mütecessis bir baş gibi yangın kulesi iri gözleriyle bakıyor. tekrar geri dönmek. iki arkadaş tek^ rar birbiriı in elini sıktılar. valdesiyle Seheri aşağıda kendilerine tahsis olunan yere yerleştirdikten sonra yukarıya çıktı. fakat vapur bu izdihamı yavaş yavaş. elîm bir iftirak hissi duydu: bir his ki hemen o anda bütün azmini sarstı. Evvelâ. dakikalar geçerek Ahmed Cemil’in nazarında bütün hayatının yegâne tahassüs mahfazası olan bu şehri ufkun lâcivert zeminine tersim olunmuş bir levha şeklinde bırakmağa başlayınca kalbinde birden. merdivenlerden telâş ile inip çıkan halkı çözülen halatlar. Cemil. hareket esnasında o dağ--» dağa iç’nde hiçbirşey hissetmedi.

musir bir veda ile gözlerini o levhadan ayırmı-> yordu.. Bütün denizi. İşte güneş orada. güya bu yangın birden dönerek ortasında kırmızı bir tabak açıldı.. Ahmed Cemil orada. ufkun sislerine boğuluyordu. parçalanmış bir dağ enkazı şeklinde yi-* ğılmış bulutların arkasında iniyordu. muhip bir yangın görünüyordu. Şimdi vapur biraz daha serbest ilerliyor. Başını çevirdi. Yalnız burada gecenin soğuk ye’isini teneffüs ederek bütün . daha yüksekte yeşil tepelerin üzerine eteklerini sererek Marmaraya bakan Çamlıca.yerlerinden kaçışarak dalga-v larm içinde yüzüyorlarmış vehmini veren . daha sonra büsbütün bulandı. dirseğini dayadı. bakıMAİ VE SİYAH 237 yordu. oturdu. nihayet o levha üzerine bir tül geçirilmiş gibi donuk kaldı.Adalar. semayı bu bulantı içinde karıştırdı. kırmızı. Bir aralık güneşin son bir ziya hamlesi feveran etti. al. tahta kanepe-» nin üzerine oturdu. beride güneşin son ziyarıyle tutuşmuş camlarıyle kırmızılıklara bo-yanan İnsaniye. kenarlardan pembe. Güneş görünmüyordu. Biraz sonra ayaklarının altında gizli bir hışıltı ile gecelerin sırlarını taşımağa hazırlanan suların üzerine geniş. bulutlar bu yakut kümeleriyle dolu tabak üzerine parça parça dökülmeğe başladı. etrafında sağma soluna. artık hiç bir şey görünmüyordu. güvertenin şu tenha halinde burada düşünmek için kalmayı tercih ederek. Moda. biraz yüksekte siyah bir küme o yangının üzerinde gittikçe koyulaşan esmer bir tak kuruyor. tâ o dağın tepesinde tutuşmuş bir orman gibi parladı. Yalnız o bulut yığıntısının yırtılmış sinesinde bir yangın müthiş. tâ Marmaranın denizle-t re dökülen ufkunda. bir tarafından erimiş bir yakut derecesi ince kıvrıntılı bir hat ile yol açarak akıyordu. yemek için aşağı inmek istemiye-rek. akşamın serin bir rüzgâriyle saçlan uçuşarak gözlerinin önünde hazırlanan geceyi seyre başladı. artık görmeyerek bakıyordu.ha ileride topraklardan ayrılarak kendisini denize falıvermek istiyormuş zannedilen Fener. Birden manzara değişti. Bir saniye sonra yine değ:şti. Vapur uzaklanıyordu. biraz da* . Sabit. fakat düşünemedi. uzun bir gölge düştü. başını avucunun içine koydu. o vakit üzerine güneşin bir donuk rengi dökülmüş bulutlardan başka birşey görmedi. orada siyah bulutlardan bir dağ yükseldi. Şimdi Ahmed Cemil’in göz^ leri bulanıyordu. Üsküdar. nihayet büsbütün örttü.nde uzanan ince boyları yer yer akşamın esmer havası içinde güya ihtizaz ediyor. nihayet vapur hareket ettikçe vaziyetlerini değiştiren .minarelerin semalara fışkırmak isteyen birer beyaz fevvare şekl. artık bu manzaralar evvelkinden çabuk uzaklamyor. Evvelâ o tutuşan menfez etrafında bulutlar kan tufanına boyanmış duruyor. altına üstüne deste deste sarı nurdan müteşekkil oklar fışkırdı. kalbinde derin bir ye’is ile kendisinden kaçıyor zannedilen bu levhaya gözlerini dikerek. sarı rişeler sarkıyor. O vakit Ahmed Cemil vapurun kenarına. Burada saatlerce böyle.

Ah! Biçare hırpalanmış. mû-*-. Oraya gitmek. Dalgalar uzun.hayatının mihnetlerini dinlendirmek. Bu siyahlıklar. yuvarlana yuvarlana açılıyor. Gözlerinin önünde o mai gece ile bu siyah gece tekabül etti: Mai ve siyah. Mai bir gece ile siyah bir gece arasında geçen şu nasipsiz. altında mahuf. kana kana ciğerlerini onunla doldurmak istiyordu. yarın MAİ V £1 o J.. onların sukutu feşfeşesini işitmiyordu: Sanki bir baranı dürr-ı siyah! Birden.. bahtsız ömürîJ Bir baran-ı elmas altında inkişaf ederek şimdi bir baran-ı dürr-i siyahın altında gömülen o solmuş emel çiçekleri!. bu siyahlıkları semalardan! denizlere döktüğünü hissediyor. bir siyahlığın içine.. Bir karar hamlesi. bu zulmeti zehirleyerek teşfye eden muğşi bir deva gibi içmek. Öyle bir gece ki gökler bütün kan-r dillerini söndürerek denizlere gayp âleminin gizli şeylerini dök^ mek için hazırlanmış gibiydi. Ahmed Cemil işte şu saçlarının arasında üşüterek geçen rüzgârın.Tâ hülya hayatının başlangıcında.zin zulmetlerinde saklanan hakikatler. ‘¦ Bunların siyah kucağına atılmak. ezilmiş hayat!. Yalnız ileride direklerle bacanın birer gece serserisi şeklinde yürüyen gölgelerine zulmetler içinde rehberlik eden vapurun kırmızı feneri bu siyahlıklar arasında açılmış uzak bir kırmızı göz gibi parlıyordu. bu siyah gecenin karşısında aklına bir başka gecenin hâtırası geldi... kaim birer siyah yılan gibi kıvrana kıvran na.. asıl hakikat. görüyor gözlerinin önünden yağan bu siyahlık-‘ lar.. Karanlığın için-* de Ahmed Cemil vapurun kenarında esmer bir köpükle kaynaşarak firar eden o siyahlıkları görüyor.» Ah! Bu den. işte bunlar o hülya hayatının üzerine çekilen bir matem “kefeni değil miydi? O vakit den’ze baktı: Siyah bir deniz. avdet olunamaz derinliklerine gitmek. . kanadlaruıı çırpa çırpa. his adem vehmi veren siyahlıktan başka bir şey görmüyordu. yalnız ttr küçük hareket.. oraya gidebilirdi. ^____ doğacak olan a ... belirsiz bir lisan ile zulmetlerin sonsuz uzaklıklarına doğru serilerek onu davet ediyorn dn. MAÎ VE SİYAH 23S» 238 MAİ VE SİYAH Bu siyah bir gece idi.. işte.. ümitlerinin incilâsı za-* manuıda Tepebaşı bahçesinde Halice bakarak seyrettiği mai gece ile o baran-ı elması tahattur etti. îşte.. bir daha çıkılamaz. den’ze döküldükçe bir sekerat zemzemesiyle boğulan bu zulmetler..

muntazam bir ahenkle ademe tam bir teslimiyetle iniyordu.. Kütüphane. Evet.. niçin karanlıkta yalnız oturuyorsun? diyordu. Bunların siyah km Konu No. Birdenbire silkindi. şu kendisini çekip almak isteyen ademde». şu siyah dalgaları kütle kütle sırtına alarak.» dedi ve hayatta bir ümidi kalmamış bu çocuk... İSTANBU! HAIK n<*. yalnız bir küçük hareket.güneşin hayatın sefaletleriyle istihza eden ziyasından kaçmak* ilelebet bu siyahlıklar içinde sonsuz bir yoklukla mesut ve müsterih yuvarlanıp gitmek. bu siyah geceden. Tâ yanıbaşmda bir ses: Cemil.com Merhabalar Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır Ekran Okuyucu. ÜÖ dana y^ lerin bonsuz uzaklık.kitapsevenler.. : 3 7”. ve Kitapçılardan Temin Edebilirler Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz Bilgi Paylaştıkça Çoğalır Yaşar Mutlu . uçurumlarına doğru iniyor vahmetti. du. : *2 ll> Kayıt No. O vakit titreyerek ayağa kalktı: «Geliyordum. O zaman kendisini bu dalgaların arasında süzülüp lâtif bir gayş ile mest olarak.3 O Bunların s Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah www.. Sahaflar. annesini takip etti. nasipsiz geçen hayatiyle şu fay-1 dasız vücut arasında bu denizin bütün siyah tabakalarını bir sed silsilesi gibi bırakarak tâ şu ummanın bir türlü sonu bulunmayan derinliklerine kadar inecekti. denizin o dipsiz.. yavaş yavaş. İniyor. Braille ‘n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi.. sinirleri uyuşarak. yavaş yavaş. bitmeyen bir su-. Anne!. kut ile zulmetleri tabaka/ tabaka yararak. t ayrılarak. bir karar hamle-* si.

kitapsevenler.com kitapsevenler@gmail. T. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur.Not: 5846 Sayılı Kanunun “altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler “ bölümünde yeralan “EK MADDE 11.”Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz.” maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir. braill alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir.com Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah .C.com mutlukitap@hotmail. alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu. CD.com e-posta yasarmutlu@kitapsevenler.yasarmutlu.com www. vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset.com yasarmutlu@yasarmutlu. .Ders kitapları dahil.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı Ankara Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin Tarayan Yaşar Mutlu web sitesi www. ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful