Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah BtRKAÇ SÖZ “Mai Ve Siyah.

” için sadeleştirilmesi ve yeni yazıyla tekrar basılması hakkında ısrar edenler olduğu gibi eserin, yeni yazıyla basılmasına değil, fakat sadeleştirilmesine itiraz edenler de bulundu. Eser eski halinde mevcut olmakta devam ediyor, eğer ona genç nesil de rağbet edecekse yeni yazıyla tıasılması bir zaruret demek oluyor, bu takdirde de sadeleşmesine şiddetle lüzum var; mademki yeni nesle mahsus olacaktır, lisanını onun kabul edebileceği bir şekle sokmak teşebbüsün tabiî bir icabı demektir. Ancak sadeleştirmek için ne yaptım : Terkipleri, menus olmayan kelimeleri, ağır cümleleri bugünün zevkine uydurmak istedim. Üsluba, ibarelerin inşa tarzına, velhâsıl eserin bünyesine asla dokunmadım. Aksine hareket, kitabı esas mahiyetinden soymak olurdu. Terkipleri ve kelimeleri değiştirirken bunların hayale ait olan vasıflarını açık lisanla muhafaza ettim. Hattâ meselâ: “Bârân-ı elmas”, “Bârân-ı dürrisiyah” terkiplerini, sonra hikâyenin kahramanı şairin kendi şivesinde kullandığı tâbir ve terkipleri bıraktım. Bunlara dokunmak mümkün değildi. Kitapta kalan lügatleri yeni nesilden menus bulmayanlar olabilir, fakat itikadımca yenilik, lisanını, yeni kadar eskisini de bilmemek değildir. Hiçbir millet, hiçbir münevver genç yoktur ki, kendi lisanının geçmişine vâkıf olmasın. Yapılan işe dair fazla izahata lüzum görmüyorum, vücu-de gelen eser işin mahiyetini göstermeye kâfidir. İmlâ için birkaç söz ilâve edeceğim: Görülecek ki imlâda kendimce muvafık bulduğum değişiklikler var. İçtihat kapısı kapanmamış olduğundan ben görüşüme ve söyleyişime göre yazdım, nitekim bir taşra çocuğu da kendi telâffuzuna göre bir imlâ kullanmaktadır ve kullanacaktır. Hiç kimseye “Beni taklit ve bu tarzı takip ediniz!” diyecek selâhiyete malik olmak iddiasında değilim, ancak kendi nefsime taallûk eden salâhiyetle kanaat ediyorum. Hclid Ziya Uşakfogil MAİ ve SİYAH Sofranın etrafında yedi kişi idiler. Birgün, Mirat-i Şuûn sahib-XİDatiyazL.Iiüseyin.Baha efendi, matbaaya ‘çehresinde bir başka sevinç parıldayarak girdiği zaman dört nüshadan beri devam eden “Dahilî sanatlar” makalesinin altına son kelimesini iri bir yazı şeklinde karalamakla meşgul olan başmuharrir-Ali -Sekib”© demişti ki: Yarın değil öbür gün Mir’at~i Şuûn onuncu senesinin üç yüz altmış beşinci gününü ikmal ediyor. Çarşamba günü için... Ali Şekib hemen cevap vermişti: Hiç bir şey yazamam. Ziyafet verilmeyince bir satır yazı yok.

Bu gece işte, Tepebaşı bahçesinde yazı heyetine o ziyafet veriliyordu. Davetliler “Mir’at-i Şuûn” ceridesi muharrirlerinden ibaretti. Bütün bu gençler dört saat hep içmişler, bir saat hep yemişlerdi. Şimdi parmaklarının arasında karnı doyduktan sonra yalnız meşgul olmak için oyalananlara mahsus gevşek bir eda ile yavaş yavaş yuvarladığı bir elmanın kabuğunu bir parçada çıkarmaya çalışan Ali Şekib’den başka, hepsi, sandalyelerinin vaziyetin tebdil etmişler; sofradan az çok çekilmişlerdi. Sofrada artık yemek sonuna mahsus bir dağınıklık hüküm sürüyordu; kahvenin gelmesine kadar unutularak bırakılıvermiş elma, portakal kabuklarıyle dolu son tabaklar, diplerinde kırmızı cür’alar görünen şarap kadehlerinin yanında duruyor; sofranın kenarında yer yer çıkan tütün dumanı bir müddet dalgalanarak lambanın etrafında dönen bir bulut teşkil ettikten sonra dağılıyor; beyaz örtünün üzerinde^yüksek yemiş tabaklarının, kadehlerin, oraya bırakılmış bir fesin şarap lekelerine karışan gölgeleri lambanın oynak ziyası altında kâh küçülüp kâh büyüyor... Şurada devrilmiş bir tuzluk... Ötede birisinin can sıkıntısıyle üç çataldan teşkiline çalıştığı bir ehram... yer yer tabakların üzerine yahut şişelerin yanma bırakılmış peşkirler... düşmüş de kaldırılmasına üşenilmiş bir bardak... sofrayı baştanbaşa örten bir kargaşalık sanki yedi kuvvetli çenenin hücumundan yorgun düşmüş, melûl bir enkaz kümesi şeklinde serilmiş bir sofra. Hepsi başka bir vaziyette idi: bir tarafta Ahmed Cemil — latif kıvrıntılarla bükülerek kulaklarında dolaşan uzun. san saçları ensesine dökülmüş bir genç — ellerini ceplerine sokmuş, bacaklarını uzatmış, ağzında sallanan sigarasının mini mini bulutlarına süzgün gözlerle dalmış düşünüyor; tâ öbür ucunda Sait, Raci — arkadaşlarının şaireyn diyerek alay ettikleri iki genç şair — diğer bir şairin ayağına ip takmış sürüklüyor; biri — kısa zayıf, kuru, öyle ki susuz bir yerde yetişmiş zannolunur — yanında boş kalmış bir sandalyeye eğilerek iki sandalye ötede sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha’nın idare memuru Ahmed Şevki’ye tevdi ettiği dertlerini dinlemek için kulak kabartıyor; kafaları buharla şişmiş olan bütün bu adamlar geciken kahveyi bekleyerek orada, şu perişan sofranın kenarında yarım kalmış sözleri ikmal ediyorlardı. Herkes söylüyor, hiç kimse dinlemiyordu. Ahenksiz, vezinsiz aletlerden mürekkep bir musiki heyeti gibi mukaddimeşiz, müntehasız, kırık, dökük muhavereler, çok içilmiş/ çok yenmiş zamanlara mahsus bir serseri fikir ve lisan akışı... Ali Sekip elmasını soymuştu, bozmayarak, sakatlamayarak çıkarmağa muvaffak olduğu kabuğu karşıda, şaireyn’in arasına fırlattı: Raci! Seni çatlattım!... dedi. Onlar lakırdılarını kesmediler, Raci diyordu ki: Bak fikirlerimin neticesini söyleyeyim: Onda tek bir şey var: yalnız ben yazayım, benden başka kimse yazmasın diyor! Demek: edebiyat inhisarı! Sahib-i imtiyazı; Hüseyin Nazmi.

Raci gülerek sustuğu zaman bir aralık arkadaşı - parlak siyah gözlü, derin kırkılmış gür sakallı bir genç - başıyla Ali Sekib’i işaret ederek sordu. MAÎ VE SİYAH S İkisi de onun şakasını anlamamıştı. Uzaktan vak’ayı takibeden, kısa kuru çocuk, — Saip — yanlarına yaklaştı, yere düşen elma kabuğunu bir ucundan tutarak gösterdi, nükteyi izah etti: onun rivayetine göre meyvaların kabukları öyle tamam soyulursa şeytan çatlarmış! O, Ali Şekib’in latifesini pek parlak buluyor, kırık kırık çirkin ve sinirli bir kahkaha ile gülüyordu. Şaireyn bundan zevk alamadılar, Raci: Puf!... dedi. Soğuk!... Tahtessıfır 30... Şunu Mir’at-ı Şuûn’un bir sahifesinde imza koymadan neşretseler herkes Ali Şekib’in olduğuna yemin ederdi. Baş muharrir işitmedi. Kendi kendine: Şimdi de ötekim çatlatman; diyordu. Ötede idare memuru — kısa, şişman; bıyıkları seyrek/o kadar ki yolunmuş zannolunur, yanakları kıpkırmızı, öyle ki berber sakalından nişane bırakmamak için derisini soymuş kıyas edilir; hiç bir sinne sığmaz bir yaşta; bir adam ki yürürken yuvarlanıyor, otururken gömülüyor denebilir — şairlerin fırkasına döndü, kendisiyle eğlenmişler zannıyle: Ahmet Şevki efendinin burada olduğu unutulmamalı... Dedi. İşitenler güldüler, idare memurunun kendisinden bahsederken Ahmet Şevki efendi demesinden herkes hoşlanırdı. Elleri ceplerinde düşünen Ahmed Cemil hafifçe dönerek dudaklarının arasından bir şey söyledi, fakat işitilemedi. Bu aralık kısa, «zayıf, kuru çocuk şairlerin yanından ayrılmış, tekrar sahib-i imtiyazın sırlarına rağbet göstermişti. Bu sırada Hüseyin Baha efendi matbaa idare işleri memurundan bahsederek ve muhatabının bir sözüne cevap vererek diyordu ki: Ne?... İstikamet ha?... Hay safderun hay! Elini versen parmaklarını eksik bulursun. Bu aralık Ali Şekib: Kahve!... diye bağırdı. Kahve içmeyecek miyiz?... Kahve!...

O zaman, birden herkes birşey eksik olduğunu, onu bekleyerek burada kaldıklarını hatırladılar, yedi ses bir nakarat gibi tekrar etti: Kahve!... Kahve!... Sabih-i imtiyaz — Hüseyin Baha efendi kendi isminden^i-yade sıfatının unvanıyle anılır — sahib-i imtiyaz parmağıyle^ uzaktan kahve getiren uşağı

Eğlenmeğe. bir fırtınanın tutuşmak üzere olduğunu ihtar etmişti. sükût etmişti.. kimisi bir sandalyenin kenarına ilişerek kahvesini içmeğe başladı. fakat öyle zannediyorum ki sadece bir gülümseme ile susardı. Kuru. bilmem. gülmeğe. Raci ilkönce bu tarzda muhatap oluşuna şaşırmış gibi göründü... Tepsinin üstünde yalnız bir fincan fazla kalmıştı.herkes gibi ben de vâkıfım. Herkes Ahmed Cemil’in ¦başlamasini bekliyordu. Ali Şekib sekizinci elmanın kabuğunu tam çıkarmaktan sarf-ı nazar etti. bağırmağa vesile arayan bu gençler hep alkışladılar. cevap verdi: Zannederim. “bir eda ile söyledi — herkesin sizin kadar takdir etmesi lâzım gelmez. kuru bir sesle: —• Demin Hüseyin Naznıi için bir şey söylüyordunuz? dedi. Havanın içinde sanki bir şimşek çakmış. kimisi ayakta durarak. Uşak mütereddit bir nazarla etrafına baktı. bağırarak nakaratı tekrar ediyorlardı: Kahve!. Bütün bu çılgın çocuklar ayaklarını vurarak. o bekledikleri fırtına patlamadı. kısa. tâ ötede hâlâ o vaziyette düşünen Ahmed Cemil’i gördü. Said boş fincanını sofraya koydu. o burada bulunsaydı ne cevap verirdi. dalgın”. garip bulmak şöyle dursun hattâ aksine delâlet edecek bir şey görsem. Ahmed Cemil’in ağzından bu söz bir çırpıda tereddütsüz çıkmıştı.gösterdi. güya bu gece neşvelerine şu bir fincan kahve ile güzel bir hatime vereceklerdi.şu son kelime Ahmed Cemil’in ince dudakları biraz basılarak ancak farkedilen bir istihza ile telâffuz olundu . malik olmak üzere tanılır. herkesin de sizin gibi anlamasına bir lüzum göremiyorum. o söze başlarken herkes bir hürmet hissiyle sükût ederdi. Hüseyin Baha efendi daha iyi dinlemek için burnunun üstünden daima düşen gözlüğünü büsbütün salıverdi. .. yaklaşarak dedi ki: Kahve sizin mi? Ahmed Cemil. Ahmed Cemil hâlâ düşünmekte devam ediyormuşçasına tam bir lisan ve tavır itidali içinde dedi ki: Bu muhakeme tarzı. elini fincanına uzatarak biraz ötede hâlâ Hüseyin Nazmi’yi. sonra cevap vermek istedi^ Gencine-i Edep başmuharririni — bu sıfatı istihfaf eden. Kahve!. Fakat hepsi ümidlerinde aldandılar. bu uzun sarı saçlı genç hepsince bir başka fıtrata.. Buna şaşmak. zaif çocuk biraz daha yaklaştı. çırpınarak. Siz birbirinizin yazdığını anlarsınız. Şimdi herkes. Sonra birdenbire doğruldu. Fincanları kapıştılar. bilmem makbul olabilir mi? Sizin edebî fikirlerinize . refiki Said’le çekiştirmekte devam eden Raci’ye döndü..

. en yüksek tepelerden atlayarak. arkadaşı Raci’den ayrıldı: Evet! dedi. Sizi gücendirmek fikrine hizmet etmeyerek temin ederim ki.. boş fikir! Görmüyor musunuz ki bugün dehasının pınarı tehevvüre gelmiş bir nehir gibi akıyor. Bugün Gencine-i Edeb’in iki bin nüsha satışına . ruha sıcaklık . bugün kaleminden taşan zafer sayhasını işitmemek için insan kulaklarını tıkamak lâzım gelir. daima ileriye akıyor!!. Raci istihfaf eden bir nazarla cevap vermeğe çalışıyordu. Raci kinden.emin olunuz ki inanmak istemem. herkeste bu sözlerden latif bir haz uyanıyordu. Fakat sadası saf bir ahenk kadar kulakları okşayan. zayıf. Saip — kısa. varsın bizi iltifata lâyık görmeyen o kadar arkadaşlar içinde şair Raci de bulunsun.. sözünde devamda mahsus gecikiyormuşçasına kahvesinden uzun bir yudum içti. Said dayanamadı.. ileriye. “en gönül okşayan vadilerde dolaşarak. sonra dedi ki: Hüseyin Nazmi’yi tahkir vesilesini arayanları anlayamıyorum. edebiyat binasını o yeni esaslarını göstermek için insan gözlerini kapamak. kendisini dinleyen. .. Anlamıyor musunuz ki mümkün değil! O en saf kaynaklardan kuvvet alarak.. Düşmanları biraz ağızlarını aç-salar boğulacaklar. en temiz kaynaklardan süzülerek büyüye büyüye yükseldi. Raci’yi hiç biri sevmezdi. Onun coşkun dalgalarına set mi çekebileceksiniz?. hasetten mürekkep bir hisle sanki boğuluyordu. Ne olur. dudaklarına bir ihtizaz geliyordu.. Raci’nin dudaklarında sanki istihfaf tebessümü donmuş.. Sârî bir tebessüm bütün dudakları dolaştı. Hergün kucak kucak önümüze yığdığı o bediala-rı.. gözleri yarı kaybolmuş bir saniha dalçasıyle tutuşmuş kadar parlak çehresi — lambanın ziyasıyle yarı gölgeli bir levha şeklinde. Ahmed Cemil’in yanaklarına hafif bir renk çıkıyor. orada yapışmış gibi ne dağılıp ne saçılıyordu.Hüseyin Nazmi sebeptir diyor] ar. yarı muhatap bir vaziyette devam etti: Siz şiirimizi bıraktıkları noktada sabit görmek istiyorsunuz. Ali Sekip gizlice Raci’yi gösterdi.. Ahmed Cemil ince parmaklarıyle yumuşak sarı saçlarını taradı. bütün sözlerine iştirak ettikleri gözlerinde okunan bu arkadaşların karşısında — Raci’ye yarı dönük. Latifaierle onu tevkif etmek istiyorsunuz. amma buna imkân olamayacağına bir türlü inanmak istemiyorsunuz. kuru çocuk — hazzından ellerini ovuyordu... zaten size meslek değiştirmeye kalbimde küçük bir heves bile yoktur.. Ahmed Cemil dinleyenlerin muhabbetine emin olan bir natuk imtinaniyle mütebessim dudaklarını fincana uzattı.

bir . anlaşılamaz. Bilseniz. o renkler. sonda müteverrim bir -kızın yatağı kenarına düşsün ağlasın.il. bu lisandan. tâyin edilemez akisler uçar.. Şiirin nasıl bir yol takip ettiğini anlamıyorsunuz. tehevvürlere terceman olsun..veren sadası — uçtukça pervaz kabiliyeti artan kırlangıçlar gibi — söyledikçe kuv-‘ vet buluyordu.. heyecanlara. ziynet gibi iki belâyı taslit etmişler.. dimağında muttarit darbelerle vuran bir sabit fikirle söylüyorcasma kimseye bakmayarak. dalgalarla yuvarlansın. fikrin bin çeşit derinliklerine. bu camit kütleden ne çıkarabileceklerinde mütehayyir kalmışlar. Nergisî’lerin eline vermişler. artık görülemeyecek. belki yok denebilecek bir hale gelen ruhu — Vey-sî’lerin. bir çocuğun beşiğine eğilsin. Bir ucundan tutulsa da silkilse taş parçalarından başka bir şey dökülmeyecek. Fu-zulî’nin saf ve samimî şiirine terceman olan o temiz lisanın üzerine sanat gibi. bütün kederlerimize. Mü-tekellinı bir ruh kadar beliğ olsun. şiirin nasıl bir lisana muhtaç olduğunu bilseniz! Öyle bir lisan ki. o kalbin bin türlü inceliklerine. Haniya bir kemanın telinde zap-tolunamaz. İşte bir lisan istiyoruz ki onda o nağmeler.. bir lisan ki bizimle beraber gurubun mahzum renklerine dalsın düşünsün. lisanı — üstünü örten tezeyyün ve tasannu yükünün altında zayıf.. Haniya bazı gözler olur ki sonsuz karanlıklarla dolu bir ufka açılmış kadar ölçülemez. nerede biteceğine vukuf kabil olamaz derinlikleri vardır.. Haniya fecirden evvel afaka hafif bir renk imtizacıyle dağılmış sisler olur ki. gülsün... yalnız göğsünü şişiren. nefeslerini zaptetmek isteyerek. o güzel türkçeye muamma söyletmişler. Neye teşbih edeyim. Bir lisan ki asabımızla heyecanına refakat ederek çarpsın. bir kaide altına alınamaz nağmeler olur ki ruhu titretir.. Dert yüz sene I MAI VE SİYAH 13 emekle lisan üzerine yığılan bu kof şeyler nihayet zaman ile yavaş yavaş sıyrılıp savruldu. Bunu inkâr etmek mümkün d<v. o derinlikler olsun. bütün etrafında bulunanlar — güya bu genç natuktan çıkan miknatısiyet nefesiyle tabiattan yüksek bir noktaya çekilmiş bir halde. Lisanı camit bir kütle haline getirmişler. öyle şeyler söylenmiş ki sahiplerine şair demekten ziyade kuyumcu denebilir.. hissiyatı yutar. bilmem?. hareket etmi-yerek.... sarı. neş-velerimize. o deha perisinin nâsiyelerine ilâhî bir nur koyduğu adamlar. üzerinde tersim olunamaz. lisanda onlardan başka bir şey bırakmamışlar.. hattâ söylediğine vâkıf olmayarak devam ediyor. Ahmed Cemil şimdi kendisini unutmuş. gözleri dalarak. düşüncelerimize. Bakîler. Nedim’ler. rüzgârlarla sarsılsın. nazarlara buseler serper. bir vaizin karşısında heyecandan uyuşmuş duranlar gibi — dinliyorlardı. bir lisan ki ruhumuzla beraber bir matemin yesiyle ağlasın. Fırtınalarla gürlesin...

Zaten sofrada umumî bir hareket olmuştu. Hep ayağa kalkmışlar. Ahmed Cemil’in titreyen sesinde terennüm eden saf ahenk. Son söz üzerine Ahmed Cemil yorgun bir tavırla iskemlesine atıldı. onu bir kere görmek. dehanın sihir esasına temas etmiş zannediln çehresinde par-îayan bir saniha yıldızı. .. kemanlar hazırlanıyor. deminden beri orada sakit. Ahmed Cemil cevap vermek istedi. bahçe memurlarından biri elinde şem’alı değneğiyle dolaşarak halkın tekrar toplanmasına kadar idare maksadiy-le söndürülen gazları yakıyordu. ellerini sofranın kenarına dayayarak yarı istihza yarı tehdit karışık bir tavırla dedi ki: Bunlar öyle şişkin fakat öyle boş sözlerdir ki içinde birşey bulmak mümkün olamaz. sevmek için kifayet etmişti. sanki büyük bir zahmetten kurtulmuş gibi kendisini yalnız. O son kelimeden sonra öyle bir hale geldi ki. sanki burada bulunanları bir cazibe dairesi içine almıştı.. Bir lisan. herkes severdi. Ahmed Cemil müsaade istedi. Raci’nin mukabelesi kargaşalığa geldi. hiç söylememiş. ruhu ok-sayan bir nazım suretinde titrek dudaklarından dökülen bu ±* A1A1VJUSS1XAH sözler. bir lisan ki sanki tamamiyle bir insan olsun. o aydınlık ve kalabalık bir yere şu gizli ve yarı karanlık ciheti tercih ediyor. Raci. Oh! Saçma söylüyorum. buradan ayaklarının altında serilen Halic’in ve İstanbul’un münevver bir sema altında manzarasına karşı düşünmek istiyordu. mütefekkir otu-ruyormuş zannolundu. lambanın zayıf ziyası ve dalgaların tutun dumanları arasında yükseliyor görünen heyeti. yüzü fena halde kızarmış olduğu halde yanına yaklaştı. geçen sene mekteb-i mülkiyeden çıkıp da matbuat âlemine atıldığı zamandan beri. *## Ahmed Cemil’i bir seneden beri tanıyorlardı. şöyie bir iki devir yaptıktan sonra — bahçenin böyle yan ve tenha bir yerinde pineklemektense — ortalarda bir yerde oturmak istemişlerdi. kırık dökük nağme parçaları işitiliyor.gencin ümitle parlayan nazarına saklansın. 2 Onlar ayrıldıkları vakit geniş bir nefes aldı. daha doğrusu bir nevi hürmet ederdi.. ötede beride yemek yiyen birkaç kişiden. zannedeceksiniz... şimdi bahçenin musiki takımı gece faslına başlamak üzere idi. Hattâ Ali Şekib ziyafetin hiçbir tarafında eksik bırakmamak üzere bir nargile ısmarlayacağını sahib-i imtiyaza hemen imâ bile etmişti.

öyle değil mi?” demişti. Ahmet Cemil pek iyi bilirdi ki bu adam bilmem kimin bir gazeline nazire söylemek için bir gün Boğaziçinin tâ Kavak iskelesine kadar gidiş geliş seferini ihtiyar etmiş. O vakit muvakkat bir cehtle kendisini toplar. ilk muarefe dakikasından başlayarak duyduğu nefreti şu üç kelime tamamen izah ederdi. Aman Yarabbi! Şair Raci dedikleri işte bu idi!. sevmemek mümkün olduğu kadar sevmezdi.. gidiyor. son kısmını — görmüştü../.. Fakat ne beis var? Zaten Ahmed Cemil yalnız herkes . sanki bütün cismaniyetini. Bu adamın beğendikleri ölülerden ibarettir. Onu hiç sevmez. biraz tahammülünden ziyade içmişti. Bunun bir güzel şeyi beğendiği. hafif hafif raseciklerle akarak. dedi. Güya diğerlerinde bir meziyetin teslimi kendisinde bir noksan tevlit edecekmiş gibi bir küçük tahsin tebessümünü bile esirger. Arkadaşları Ahmet Cemil’i böyle bir halde bıraktılar. Raci de en ziyade olamayacağı birşey olmaya yelteniyordu : Şair. biraz ötede uyanmaya. haMAİ VE SİYAH 15 rekete başlayan kalabalıktan uzak. ayaklarını çekerdi.. “Mezar taşı iştihar heykelinin kaidesidir” dediği zaman orada bulunan Raci’ye dönerek “Al sana göre bir söz. biraz da arkadaşlarının ısrarına karşı — o da âdeti hilâfına olarak — biraz mikyası geçmiş. iradesini çekerek ayaklarından doğru çekiliyor. toprakların arasından süzülüp akmıyor olduğuna emniyet kesbetmek istiyormuşcasma gözlerini açar. perhizkârlığa rağmen bu gece şu ziyafet şerefine. Zaten mûtadı olan.. Bu adamdan. Bu yolda latifeleriyle Raci’yi kendisine düşman etmişti. bir uçuruma yuvarlanmıyor. vücudunu mukavemet mümkün olmayan bir kuvvetle erite erite dağıtıyor gibiydi.. onlar gider gitmez dudaklarının arasından: — Aman. onlar artık fevkalâdeleşmiş. on kuruş da masraftan çıkmıştı da ancak iki buçuk beyitle dört kafiye bulabilerek avdet etmişti. şu edebiyat pazarından çekildikleri için rekabetten azade kal16 MAİ VE SİYAH mışlardır. Ahmed Cemil bir gün bir garp edibinden naklen. Şimdi yavaş yavaş beyninden süzülen bir şey: damarlarının içinden kemiklerinin arasından. düşünceleriyle yalnız kalmakta azîm bir vicdan istirahati duydu. O vakit muzafferane matbaaya girdiği zaman Ahmed Cemil elindeki kâğıdın üzerinde yirmi otuz çizilmiş satır arasında sağ kalabilmiş altı mısra ile bir mısraın yalnız bir kısmını — evet.arasıra görünen iki üç sakit hizmetkârdan başka halktan. muktedir bir arkadaşı takdir ettiği daha görülmemiş. Bu kadar hiçliğiyle beraber her meziyet sahibine düşman. bu Raci!. Ölüler. Raci o adamlardan biriydi ki dünyaya hiç bir şey olmamaya mahkûm edilerek geldikleri halde herşey olmak isterler.

yani bitaraflarca takdir edileceğine şüphe etmez. Ahmed Cemil: “Aman bu Raci!” dediği zaman işte bütün bu tafsilât o üç kelimenin telâffuz tarzının içine sıkışmıştı. hele idare memuru — o kendisine Ahmed Şevki efendi diyen yuvarlak adam — Raci’den bahsolunsa ateş püskürür. açık çehreli. fakat o muhabbet içinde kimbilir nekadar.. Ah! Bu matbuat âlemi! Bir seneden beri o âlemin az tecrüblerini mi görmüş. onun kadar mahsuben para alan. ancak otuz beş yaşında olan bu adam. geniş omuzlu. Ahmed Cemil kin ve haset dedikçe hep Raci aklına gelir. Hukuka nisbeti vardır. hikmet-i tabiiyeye aid birşey yanında fen-i idareye aid bir mebhasa tesadüf olunur. Onu arkadaşları seviyorlardı. İri boylu.. Ceridede vazifesi muhbirlerin getirdiği havadisi tashihten ibaret kalır.tarafından takdir edilmiş olmakla onun husumetine hak kazanmış olmuyor muydu? Herkes tarafından takdir edilmiş olmak sözüne de Ahmed Cemil umumî bir vüsat vermez* İnsanın olsa olsa kendi mesleği haricinde olanlarca. çok kitap okumak sayesinde en çok her şeyden anlar. yanında en saçma şeylerden bahsederler de o tekzipten utanır. zaten edebiyata kat’iyyen intisab . başmuharrir Ali Şekib büsbütün başkadır. Matbaada onu kimse sevmez. Pek ziyade kaideşinaslıkla müftehirdir. Bu adam matbuat âleminde bir cins mahlûkatm hususî nümu-nesidir. küçük yaşından beri matbuatta çalışmıştır. biraz safça — tâbirde zarafet iltizam olunmasa — biraz budalaca olmakla beraber “Mir’at-ı Şuûn” yazı heyetinde en ziyade malûmat sahibidir. İM Al W SU Bl ü AH 17 Bakınız. fakat bir kere o çirkin matbuat hayatına girseler. matbaada kimse bulunmadığı zamanlar tesadüf ederse gelen ilânların ücretini haczeden bir muharrir — işte matbaa işlerinde bulunalı on sene oluyor — hiç görmemişti. acemce pek iyi bilmek istidadmdadır da bir kere arapça bir ceridenin üç satırını tercüme edememişti. Tashihlere bakarken tertip yanlışlarına dikkat ede-^ cek yerde ötekinin berikinin hatalarını bulmıya dikkat edery Birgün meselâ Ahmed Cemil’in bir makalesinde yanlış bir izafet cümlesi bulduğu için bir hafta alay geçer. bildiğinden emin olmayanlara mahsus bir korkaklıkla herkesten iyi konuşabileceği mebahisde sükûtu tercih etmek âdetidir. Ne vakit bir makaleciğe filan ihtiyaç görülse kendisine havale olunmasından korkarak akşam ziyade kaçırdığından bahisle sersem olduğundan dem vurur. cihan siyasetinin en ehemmiyetten âri tafsilâtı bile ezberindedir. ne derin hasetler mevcuttur! Bugün kendisini takdir edenler yarın — kendisini düşürmeye sebep olabilecek bir şey yazsın — bakınız nasıl gülerler. az acılıklarını mı tatmıştı! Mektepte iken nasıl hülya ederdi! Bugün kimbilir ne kadar gençler vardır ki o âlemde zevk tasavvur ederler. hattâ Raci’-nin gazellerini güzel bulmamaya bile cesaret edemez. sanki bir kamusu ulûm gibi beyninin içinde yapraklar döndükçe malûmat tenevvü eder. Onun için kendisini tanıyanlar ondan hiç korkmazlar. saklı kinler. maamafih gayet mütavazı’dır. arapça. Raci ile tam bir tezad teşkil eder.

küçük gözlü. arkadaşlarına okumak için matbaaya getirdiği hailde okuyamaksızın. Saib . 2 tiyar etmeyen bir gençtir ki.” dediğini tamamiyle işitmiştir. Bunun manzarasından duyduğu soğuk ürpermeyi hattâ Raci hakkında bile hissetmez. Onun için meselâ çarşamba günü sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin evinde uskumru dolması olacağını bilir. Said hakkında Ahmed Cemil’in vazıh bir fikri yoktur. bu bir küçük çocuk kadar utangaç adamın samimî bir dostudur. Ona her yerde tesadüf olunur.kısa. ıçünkü bir gün evvel mü-rettip yamağı Emin’e : “İki okka alacaksın. Onun için Ahmed Cemil de. Bir gün bir fıkra yazmış idi de. Ali Şekib’in yalnız bir şeyini affetmez: O da bütün utangaçlı-ğiyle beraber bu adamın ara sıra latife etmek istemesidir. Sa-ip. kemikleri vüs’at bulamamış. her duyduğu fikre “benim de fikrim budur” cevabını veren. Babıâli caddesinden çıkarken bakınız. zaif. şahsının mevcudiyetinden mefkudiyetinden şüphe edilir. bu dünyaya görülmeyecek şeyleri görmek ve işitilmeyecek şeyleri işitmek için gelmişçesine gözleri meselâ Ali Şekib’in bilmem nerede nahiye müdürü olan eniştesine yazdığı bir mektubu yandan okumakla meşgul iken kulaklarını odanın köşesinde idare memuru Ahmed Şevki’-nin — Ahmed Şevki efendinin — kâğıtçıyı az para ile savmak için sarfettiği belâgate vakfeder. daima harekette. daima meşguliyette. sabahleyin mekteb-i hukuk derslerine gittiği halde. Dolmalık olacağını unutma! Geç kalırsan yarma yetişmez. çünkü behemahal çekmecesinin bir tarafına atılan bir ilân ücretini görmüştür.. Ali Şekib’e ağız açtırmazlardı. Saib’den sorunuz. bir kitapçının hesap defterini tuttuğu. Ahmed Cemil. Said de şahsî tabiata malik olmayıp da ötekinin berikinin yaptığına imtisal âdetine uyarak.iddia etmez. küçük kıt’ada yaratılmış. Matbaada herkesten ziyade işinin basma devam ettiği. Raci parasız kaldığı vakit Ahmed Şevki efendinin çekmecesinde para olup olmadığını Saib’den tahkik eder. hattâ şiirine de katlanılabilir bir adam olduğu için Raci ile ekseriyet üzere aynı duyguda çıkmasına Ahmed Cemil gücenmez..” diyerek yırtmış-tı.: “Alay edeceksiniz! Neme lâzım? Bana siyasî makale yazmak ne güne duruyor. Said her suale “evet” diyen. o mutlaka anlamıştır. çünkü Said’in vazıh bir varlığı yoktur.Ahmed Cemil’in sinirlerine dokunan işte bu mahlûktur. kötülük etmez. fakat bütün bu dönekliği esasen beyni gayet hassas bir mahrek üzerinde çevrilmeye mahkûm olarak yaratılmış olmaktan başka bir sebeple ihMai ve Siyah — F. lakırdı esnasında bir saz gürültüye karışsın da anlaşılmasın. o. kulaklanyle gözleri. adelâtı kemiklerimin üstünde kurumuş. daima ayakta. Ali Şekib o adamlardandır ki insan ellerini ellerine koyacak olur ise onlarda his-solunan satvet sıcaklığıyle hayatın birçok kötülüklerinden kalbte hâsıl olan buzların eridiğini duyar. ufak yüzlü. Bu saf yüreği incitmiş olmamak için Ahmed Cemil en tahammül olunmaz latifelerini bile hoş bulmuş gibi görünür. size de anlatır. iyiliğe davet olunmazsa iyilik etmek aklına gelmez. Onun latifeleriyle eğlenen bilhassa Raci ile Said’dir. Raci tab’an meftur olduğu hiyanete. kuru çocuk . Meselâ bir kaç kişi arasında. bir matbaa kapısının önünden geçen birisine meselâ o gün Ahmed Cemil’in bir manzumesinin iki .

temmuzun şu sıcak gecesine mahsus bir buğ ile örtülü zannoflunan bu mailikler içinde titri-ycrmuş. bu çalınan şeye aşina çıkıyor. Bakınız. bütün bu çehreler beyninden silinmişti. bunlar bir bâfân-ı elmas değil mi? Ahmed Cemil’in içkinin tesiri altında bunalarak süzülen gözlerinin önünde donuk mailikler üzerine avuç avuç sarı pullar serpilmiş sema sallanıyor. sonu olmayan bir derinliğe çekiyordu. Ahmed Cemil’in bu çocuk hakkında — çocuk diye mâruftur. sıcak ve baygın bir nefes gibi sanki tâ göklerin sezilemeyen yüksekliklerinden dökülen bu nağmeler.. Her vakit. bazan bir şikâyet nalesi. Bakınız. .beytini okurken. sanki sakit. işte şimdi bile o aklına geldiği için vücudunda ürpermeye benzer bir şey duyuyor. bahçeye hemen her gelişinde dinlediği bir şey. pest. Fakat fikrinin bütün iradesine malik olmakla beraber vücudunu istilâ eden o azîm keselâna mukavemet kabil değildi.. işte gözlerinin önünde gördüğü bu şeyler. ecnebi gazeteleri okur. O aralık mızıkanın uzaktan gelen ahengini taklit ederek kendisine biraz metanet vermiş olmak üzere hafifçe.. Bahçenin rakit havası içinde bir aşk nefhası. Onun ismini kendine mahsus şive ile tercüme etmişti: Bârân-ı elmas! Ne güzel.. Matbaada herkesten ziyade o çalışır. çünkü yirmi yaşını herhalde geçmiş olmakla beraber çocukluktan kurtulmamıştır — duyduğu şey. Kâh kalbin en derin noktalarından geliyormuşcasına derunî. Said. Raci. gözlerinin önünde açılan bu semada. bazan bir mahkuriyet iniltisi. ne hülyalar getiren. sanki vücudundan yavaş yavaş uzanıp gidiyormuşcasına uyuşan bacaklarını çekti. taşra mektuplarını hülâsa eder. matbaaya giriniz. şimdi karşısında tepelerin myuyan sırtlarına dökülerek. biraz ötede tütüncü dükkânına uğrayarak filân risalenin filân nüshasının ne kadar sürüldüğünü tahkik ederken. Ahmed Cemil’in sanki vücudunu iki kol tutmuş. yazıhanenin kenarında “Selanik hususî muhabirimizden aldığımız mektuptur” diye başladığı bir kâğıda sun’î bir mektup. O vakit aklına geldi. kâh bir teessür feveranından inikas etmişçesine parlayarak.. feryat ederek. sallanıyor. neydi? Neydi?. dalgalanıyormuş kıyas edilen bütün bu yıldız alayları.. Bahçenin bu yüksek noktasının önünde yayılan bütün manzarayı... bir rüyanın silinmiş şekillerine benzeten bulanmış gözlerinde kâfi bir kuvvet toplamak istedi... uydurmakla meşgul olurken görürsünüz. tercüme eder. Şimdi Ali Şekib. medid. belirsizce ıslık çalmaya başla-di... Waldteufel’in meşhur Valse’ini ne vakit dinlese bütün hayali inkişaf ederdi. nasıl rüya âlemleri açan bir isim. Ah! Bu bârân-ı elmas. müteJVLAl Vüı Oi I Ati nevvi makale yazar. Kendisini toplamak istedi.. O vakit nefsine bir cebir ile. yahut denize doğru akan bu 20 MAİ VJü Oil Aû renkli levha yavaş yavaş yüksele yüksele yer ve gök birleşecek toprak ve gök gecenin aşk havası içinde azîm.. vücudu yaka yaka eritip dağıtan bir buse ile birbirine sarılarak tek bir vücut olacak zannediyordu.

başından sema uçuyor. burada ne için bulunduğunu anlamak için düşündü. Son bir nağme tufaniyle nagihanî bir karar bütün bu ha-yalât silsilesine hatime çekti. Onların yanına gitmeye ne lüzum var? Tâ ötede dönen bir levhanın yalnız bir kısmı şeklinde gözünün önünden akıp giden şu seyrancılara. Ahmed Cemil sanki bir rüyfadan f MAİ VE SİYAH 21 1 uyandı. şundan bir tahassür nâlesi. Birinden ötekine bir hicran sadası.. sanki semalardan dökülen. kanatlanarak uçuşan küçük küçük nağmeler birbirine atlıyor. mai siyah kelebekler gibi uçuşarak. o yekdiğerinin hem aynı hem gayri zannolunan tezatlardan mürekkep hülyalı hali altında. karşısında şu bayırın eteğinde yer yer parıldayan. dimağını âteşin bir bulutla örten buhar yavaş yavaş açılıyordu: Onun âlemi işte şu yavaş yavaş açılan beyninin içinde mai bir sema. tâ o semalara. henüz. o üzerinde gülümseyen nurlar. o vakit tahattur etti. Başını çevirdi. Şimdi her şey hakikata ricat etmiş oldu. Orada da bir bârân-ı elmas.. uykusundan tamamiyle sıyrılmamış mahrumluklarla yüklenmiş sisler arkasında boğulan ufuklara doğru uzanıp gitsin.. filâvtanın kahkahaları. renkten ve zulmetten. şu yukarıya jıçu-şarak siyahlara bürünen sönük ziyalar! Bârân-ı elmas. İşte gözlerini kapayınca görüyor: Mai bir sema altında azîm bir sahra ki sabahın hüzün ve neşveden. ağaçların arasında küme küme oturan bütün bu halka onun bir nisbeti var mı ki gitsin de o kalabalığın içine atılsın ? O bu dünyada herkesten uzak. baktı. tatlılıkların hazinesini taşıyor. denizin siyahlıkları içinde şurada burada ışıldayan bu ziyalar. gölgeden ve hayalden. işte şu aşağıya süzülen sema nurları. etrafına baktı. şu muzlim denizin siyahlıklarına serpiliyor.Şimdi Ahmed Cemil altından yer kaçıyor. birbirleriyle dudak dudağa bir visal içinde dağılıyorlar. Üzerinde bir sema ki geceden kalma siyahlıklarla . Bir rüya içinde yahut sihir âlemi karşısında idi. herkese yabancı değil mi? Şimdi kendisini biraz topluyor. bütün bu kirişlerle tahta veya bakır parçalarından sihirli bir nefesle canlanarak. şakaklarında hafif bir serinlik hissediyor. işte işte raksediyor. sükûttan ve nağmeden. o mai semanın içinde birçok gülümseyen ümit yıldızlarından ibaretti. vücudu bir boşluk içinde yuvarlanmaya başlıyor zan-nında idi. diğer birinden bir ümit cevabı çıkararak. Arkadaşları şüphesiz orada işte şuracıktan bir parçasını gördüğü bahçenin kalabalığı arasındadırlar. ötekinden bir ıstırap enini. sonra bunlar o parlak semanın mailiklerine. çalkalanan mailiklere doğru yağıyor. elmas. fakat hayatta yüksek şeylere meftun olmuş gözler gibi aşağıdan yukarıya yağıyor. yükseliyorlar. kemanların titreyen eninleri. yağıyor. Bârân-ı elmas! İşte işte. onlarda bir bârân-. sanki bu aletlerden. bütün o biçâre insan kalbine mahsus acılıkların..

gözler ziyadar bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir köşenin açılmak üzere olduğunu. Bu sahranın üzerinde o semanın altından bir peri alayının kanatlariyle dalgalanıyor denebi-len hafif bir hava uçar ki dikkat edilse bir ruhanî cihanın zenı-zemesine benzer nağmelerle titrer. Ahmed Cemil burada. Öyle bir yaşta. Bütün menazır sabahlara mahsus o rengin müphemiyeti içinde hava ve hayalden mürekkep bir gölge şeklinde durur. henüz görmemiş. Ahmed Cemil ismini o kadar yükseltmek ki.. ‘ Henüz yirmi iki yaşında idi. yalnız mü-nevevr..” diyordu. Henüz yirmi iki yaşında. Onu ne kadar se-nelerdenberi bekliyordu.... edip olmak. herkesçe anılmak. cam kapıların aralarından farkedilen şu kütüphane müdavimleri... bütün maneviyeti yalnız bir ümidin tahakkukuna muntazır. ve. bir müphem renk altında mai bir atlas halinde görünen semanın derin bir köşesinden zührenin beyaz handesi hâlâ görünür. fakat bir zaman gelir ki birdenbire bir ihtişam çağlayanı dökülür. fikri bir hayal rüzgârı üzerinde. ümit güneşinin üzerine tâ uzaklarda bir ufkun içinde hazırlanan bulutların dökülmeğe müheyya olduğunu anlamamış idi. iştihar arzusu değil miydi? Ahmed Cemil daima aceleci ve telâşlı yürüyüşiyle. bu matbaalar. bakir bir safvetle münevver bir göz gibi bakmaktadır. sabahtan akşama kadar fikir ve sanat hareketlerinin münferit mecrası olan şu cadde bir gün olacak ki onun tesiri altına girmiş olacak. bütün sahra taze bir hayatin canlılığiyle tutuşur.f kesin meçhulü olan bu . bugün o kadar acılıklarına. semanın bu 22 MAİ VE SİYAH muhteşem yangını altında sahra müşevveşiyetten sıyrılır. senelerdenberi bütün düşüncesi bu değil miydi? Ta mektepte bir kimya kitabının üzerine başını dayayarak. Edip olmak. O tasavvur «ttiği yüksek payeye bir hat bulamıyor. hayalinin şu müdebdep levhasını yaşatırken: “Ah! o ümit güneşi!. gençliğin öyle hassas bir devresinde ki fikir.. göğüs vermek için hayatını zehirlediği bu edebiyat âleminin bir gün yüksek zirvelerine çıkmak. müptehiç bir sabahın rüyasına dalmış. şöhret almak. yarım kalmış bir cebir muadelesine bakarak. meçhul emeller fezasında uçtuğu zamanlardan-beri bütün varlığını istilâ eden emel. Şöhret bulmak.gündüzün ilk şaşaalarının imtizacımdan mürekkep esmer bir renkle gözleri taltif eder. sonra da o derece itilâ emellerine kapılıyor olduğundan kendi kendine utanıyordu. Şimdi birkaç eski mektep arkadaşiyle sekiz on kalem erbabından başka her. O lâcivertliklerin bir tarafında henüz belirsiz bir nurdan toz savruluyor gibidir. âdeta koşarak Babıâli caddesinin kenarından çıkarken şu kitapçı «dükkânları. biraz evvel sönük duran sema sanki bir yangın ile dolar. münevver bir semanın bâ-rân-ı elması altında parlak hülya âleminde kanatlan kırılmış bir kuş gibi henüz topraklara düşmemiş. Ufkun bir kenarından güneşin sinesinden sahraya bir nur tufanı döker. gözleri ötede siyah tahtanın üzerinde unutulmuş.

Zaten bu neticeye. za^ ailesi Ahmed Cemil’in annesiyle on sekiz yaşında oğlundan dört yaşında kızı İkbal’den ibaret idi.. Biz üç kişi kaldık.. lâkin o zaman.. Ahmed Cemil ile beraber bütün arkadaşlarını ne cevap vermek lâzım geldiğinde mütehayyir bırakmış idi. kendisinin şairane tâbirine göre “Piyale-i telh-i h^ yatın zehr âbî”na dudakları temas etmişti. Kendisinin bir . Onun nakline.. O vakit babasının bütün hassasiyeti nasıl taşmıştı! Karısının elmaslarını terhin etmek! İşte bu mümkün değil. Ah! O zaman göğsü nasıl bir iftihar havasiyle şişecek! Şimdi oradan mevhum bir cisim şeklinde geçiyor. hususiyle namuslu. evde kendisini bekleyen karısını. hayat mübarezesi baş:. fakat bu yaşa gelinceye kadar. Yine oraya gitti. Ötekilerini de beraber sürükledi. Ondan sonra pederini kaybedince maişet endişesi. o da paranın Süleymaniye’deki mini mini evlerinin tamirine sarfedilmiş olmasıydı. bu ümidin tahakkukuna şayan olmak için az mı ıstırap çekmiş. Ahmed Cemil. gören yok. evine meftun... O vakit saatlerce düşünüldü. Fakat bu kararın icrasına büyük bir mâni vardı ki. lamış. çoç ^bi nâ-tamamiyle bağlı. Ailesini iyi geçindirecek kadar para kazanırdı. zevcesine..genç.. bakan yok.. bir çâre bulunamadı.. çocuğunu düşünmek yok ki. bugün koltuğunun altında bir iki kitapla buradan bir gölge gibi çıkarken bir gün olacak ki tesadüfen bir kitapçının dükkânına gözü isabet edecek olursa mektepten henüz çıkmış iki genç edebiyat müntesibinin birbirine kendisini gösterdiğini farkedecek. artık yavaş yavaş yola çıksak. Ahmed Cemil’in düşüncelerine bir fasıla daha geldi. Uzaktan sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha ile idare memuru Ahmed Şevki efendinin yaklaştıklarını gördü. On dokuz yaşma kadar Ahmed Cemil tamamen — hayatta mümkün olabildiği kadar — mesud idi. Sahib-i imtiyaz gelince dedi ki: Allah cezasını versin! Islah olmayacak. Güzergâhında isminin yavaşça fısıldandığım işidecek.. Kaç kere bedbaht karısı matbaanın kapısına kadar gelerek beş altı yaşındaki yavrusuyle kocasını arattırmış.. annesi Emniyet Sandığına terhin edilmek üzere küpesiyle yüzüğünü teklif etti... Ahmed Cemi’ 24 MAI VE SİYAH MAİ VE SİYAH 25.... rivayetine göre bir defa babası kabul etmiş ve ücretinin nısfını evvelce almış olduğu bir dâvanın sonradan hakka makrun olmadığını anlayınca birden reddine ve paranın iadesine karar vermişti.. Raci’nin ikide birde Palais de Cristal’da geç vakte kadar kaldıktan sonra geceyi de evinden başka yerde geçirdiğini bilirdi.. Babası dâva L kiliydi. babasından bahsetse namusunu teşrih edecek hikâyelerin sonu gelmez.. hayatın az meşakkatlerine mi tahammül etmişti? Bugün yirmi iki yaşında idi.. ^ JjL İyi bir aile babası.

. O gün. etti: Herkesten maksat Cemil’le İkbal. araba ile gitmek arzularına galebe çalıp yokuşları.. sokağa nazır odaya tıkılmış. hattâ arkadaşlarının hissetle ithamına gülümseyerek para biriktirmişti. ne telâş içinde idler! Bütün eşya aşağıda mermer ve &ya> mutfağa.. İkbal validesine uyarak sofayı münasip görüyorlardı. Kendi evlerine gelmiş olmak hepsinde eğlenceye bir meyil uyandırmıştı... bir güzel saatiyle bir altın kösteği vardı. O vakit herkes bir rey beyan. Ahmed Cemil evin alınışını pek iyi tahattur eder. O vakit ne kadar mesut idiler! Her akşam yemekten sonra saatlerce beraber otururlar. o gayri muhik dâvadan vazgeçildi. çamurlu sokakları yaya tırmanarak.. Ahmet Cemil’in fesini kura çantası yaptılar. Onun fikrini tatbik etmek lâzım gelse kilim döşeme ikiye bölünecekti.. herşey birbirine gün c^iŞ. O vakit tali hükümetti. O hem pembe odaya hem sofaya taraftar çıkıyordu. Hizmetçi şaşaladı. Bu adamın yalnız bir endişesi vardı: Ailesini mesut etmek. <iİ£inci defa olarak kira evinden kurtulup kendi evlerine gel-^g . fazla olarak fahiş bir faizle bir muhtekir sarraftan para alındı. lüzumunda» ziyade gülünüyordu.. Ahmed Cemil’in bazan gülerek “bizim konak” dediği mesken alınmıştı. Senelerce fikrini vakfettiği bu maksadı temin için kendisini. o babasına Kula’dan hediye gelen kilim döşemelerin yukarıdaki pembe odaya mı yoksa sofaya mı konacağı meselesi tazelenmişti. Cemil tabiî babası gibi pembe odayı. bu hâkimiyet sıfatının ehemmiyeti altında beyni darmadağın oldu.altın enfiye kutusu. Şimdi ne vakit Ahmet Cemil o eskimek bilmeyen kilim döşemesinin üstüne otursa babasının bir hâkim ciddiyetile elini fese sokarak: “Göreyim seni. validesi oğluna bir gömlek. bu gürültünün içinde şa-eski mt. pembe oda. pembe odaya yar oldu. Tam mektebe leylî olarak ithal edildiği sene. Birçok adamların bir dakikada bir zarın hevesine terkedebilece-ği kadar ufak. Fakat bu ufak şey bu namuskâr aile babasını senelerce yormuş. hemşiresi. düsturları karıştırır. senelerce alnını terletmişti.. O para ile işte şimdi karısını çocuklarını sokak ortasında kalmaktan muhafaza eden Süleymaniye’deki bu beş odalı evceğiz.bu karışıklık içinde hangisini almak. senin merhametine kaldı!” deyişi gözlerinin önüne gelir.eri gün.. evet yalnız kendisini birçok şeylerden mahrum bırakarak. hangisini nereye kesin mecazım geleceğinde mütehayyir kalmışlardı. Babası oğlunu ev alınmadan evvel mektepte Jeylî olarak bırakmadığı için o vakte kadar beklemişti. Bu mühim mesele de bir eğlenceye medar oldu. babası yazısını yazar. Ahmed Cemil bir köşeye büzülür. Nihayet hizmetçi kız — taşralı iriyan bir kız — hâkem tâyin olundu. O vakit kitapla buivalidesi arasında bir müddetten beri devam eden bahis teceddüt etmiş. Bunlar terhin edildi. O vakit on dört yaşında vardı. dersine çalışır. En küçük vesilelerle bile lâtife ediyor. geçen senenin esvabını bu seneye salih görmeğe çalışarak. iki kâğıt parçasına “pembe” ve “sofa” kelimeleri yazıldı. yahut kızma esvap . babası. ufak bir şey. validesi.

Hattâ kabil olsaydı da İkbal’i de verselerdi. bu valide yaşların hücumiyle titreyen gözlerini oğlu ile kızına diker. Hele ilk matem günlerinde bir akşam üstü meselâ kapı çalmsa İkbal’in: “Babam geldi” diyeceği tutardı. ara sıra bu dört kişiden birinin ağzından çıkıvermiş bir serseri kelime musahabeye vesile olur. O vakittenberi o pembe odanın içinde o kilim döşemenin üstünde bir şey noksan idi. daha yatağa girmek için bir hayli zaman vardır.. O vakit iskemle iki ayağı üzerinde durmağa çalışırdı. bu evin bütün havasında bir hayat unsuru eksilmişti. Ahmed Cemil’in küçük yaşından beri tahsil zemininde bütün adımlarına rehber olan bu baba o vakit oğluna ders verir: Bir nükteyi anlatmak. başaşağı düşmüş gibiydi. Magihan bir kaza darbesine uğrayan bu yuvacık nasıl perişan. Ah! Mektepte geçirdiği zamanlar. O vakit ortaya başka iş çıkar. İkbar — kız çocuklarını daima validelerin eteklerine sevkeden bir hisle — annesinin yanma meselâ babasının eskimiş para kesesine kaim olmak üzere yeni bir kese örer. O vakitten sonra bu küçük bahtiyar aile nasıl değişmiş. Kaç sabah Ahmed Cemil yatağından. sakin bir uyku ile uyuyor gö-recekmiş ümidiyle titremişti. Kendi evlerine geldikten sonra bu müsamereler haftada bir defaya münhasır kaldı. bir aralık bu üç kişinin gözleri birbirine tesadüf •ediverse o hazır duran yaşlar birbirini uyandırır. yiyemedikleri lokmalarıyle mahzun duran tabaklara damlar. maişetin yükü henüz zayıf olan bu omuzlara nasıl çökmüştü! O zamana kadar henüz hayatın ilk faslını bile okumamıştı. Bazan iştigalin nevi tebdil olunur. ikbal güler babası bir hikâye söyler. fakat bu defa eksilen ayak o kadar mühim bir ayak ki iskemle duramıyor. O noksana kendilerini alıştıramamışlardı. Ahmed Cemil başını kaldırır. gelişigüzel bir yeri açılır. Ahmed Cemil dersini yapmıştır. *’Ne oldu?” Bu çocukların babalarına ne oldu?. bir mazmunu tefsir etmek için saatlerce yorulur. yemeğe başlamadan ellerini uzatamazlardı. O tarihten sonra hayat mübazeresi ne müthiş başlamış. Yemek sofrasının başında toplandıkları zaman hepsinin dimağında menkuş olan o baba çehresi güya henüz orada karşılarında imişçesirıe o. sanki korkunç bir rüyadan uyanmış da sabahleyin o rüyanın altında mesud bir hakikat çıkacakmış-casma odasından yavaşça çıkarak. babasının odasına gitmiş.. . Heyhat! Şimdi iskemle yine üç ayak üstünde. Babasının Mesneviye pek merakı vardır. yaşlar... bu genç dimağı bir gonca gibi nazik parmaklarla açmağa çalışır.dikmekle meşguldür. lokmalar geçmez. Babasının tâbirince iskemle üç ayaklı kaldı. Fakat ne yapalım? Her şeyden evvel çocuğu hayata hazırlanmalı. ciğerlerinden çıkan bir şuhka-i beka boğazlarına kadar gelir takılır. O vakit bir matem sükûtu başlar. Babası yazılarını bitirmiştir.. bu sofra başında bir mezarın sâkit enini hüküm sürer. göğsünde bir ateş ile kalktıktan sonra.. Ahmed Cemil mektepte leyli olduktan sonra bu aile heyetinin mühim bir rüknü haftada altı gece ihazır bulunamaz oldu. taşar. her yeri cazip olan bu kitabın bir hikâyesi okunur.. onu henüz yatağın içinde.

bilmem bir tokat meselesinden dolayı olmalı. O zaman en ziyade tesir eden şeyler.MAİ VE SİYAH 27 Ahmed Cemil tahsilini herkes gibi takip etmişti. Kaç kereler onu ağlatmış. Oh! Bu muallim ne güzel bir adamdı! Seyrek sakallı. Dersler daha başlamamıştı. Yalnız büyük bir oda. henüz genç. Unutamayacağı şeylerden biri de mektep arkadaşlarının arasında biri. küçücük bir asker ehemmiyetini almıştır. hoca efendiye müracaata mecbur etmişti. bu gelen Ahmed Cemil’in babasıdır. Sonra ne oldu? Ahmed Cemil artık ötesini bilmiyor. hatırat levhasında en derin kazılır. Ay!. o kadar tahattur ediyor. sabahleyin mûtat üzere mektebe gelmiş.... galiba yine mektebe devam eden bir kibarzadenin hizmetkârı vardı ki. Evvelâ sübyan mektebine gider gelirdi. hatta babasına da o yolda tarif ederdi de bir türlü . Zenci hemen beyazlanmak raddesine gelmişti. kendi sınıfından başka bir yere giremezdi. nasıl okumağa başladığını. O gün. bu mühim haber bütün odayı dolaştı. delik deşik olmuş bir sahife şeklinde ka28 MAI VE SİYAH lir. görüşmeğe başlamışlardı. derin bir sükût. Bu işaret. Bir dakika içinde herkes vâkıf oldu ki. Öyle ya. Birdenbire bu uğultu durdu.. Sınıflarında seksenden ziyade •çocuk vardı.. Neden? Babası neden gelmiş? Şimdi hoca efendi ayağa kalkmış. fakat bu zamana ait hâtıraları o kadar mübhemdir ki. o dünkü vak’a için geliyor. fakat Ahmed Cemil bu seksen kişiyi iki yüz kişi gibi görürdü. yerine oturmuştu. Hattâ Ahmet Cemil gözlerini kapayınca hâtıraları arasında bu vak’adan sonra kendisini birden o mektepten çıkmış başka bir mektepte bulur... Evet. hattâ Ahmed Ceiml’in resmî elbisesi bile var. babası bile mektebe gelerek hoca efendiyle oldukça şiddetili bir mülakat yapmıştı. Ahmed Cemil bu teferruatı pek iyi zaptetmiştir.. başlıca Ahmed Cemil’e musallat olmuştu. Çocuklar hep kürsülerin üstünde sallana sallana yarı sesle derselirini tekrar ediyorlardı. o odanın içinde sıra sıra kürsüler.. yine karşıdaki köşede yüksekçe bir minder üstünde beyaz sarıklı muallim. kendi babası. Hele mai bir cübbesi vardı ki pek yakışırdı.. Bu defabüyük bir mektep. yanaklarından ateş çıktı. temiz.. bu küçücük halk da hocanın şu meşguliyetinden istifade ederek yerini tebdil etmeksizin harekete başladı. Herkes bir yere bakıyordu. Ahmed Cemil şaşırdı. Komşu çocuklardan biri gözüyle diğer birine Ahmed Cemil’i gösterdi. Bir de ne görsün? Babası.. Hattâ bir kere... ta karsıki duvarda iki büyük siyah tahta. Ahmed Cemil’in bir şeyden haberi yoktu. oturmuşlar. Gözler hep Ahmed Cemil’den hizmetkâra — galiba Bilâl — Bilâl’den Ahmed Cemil’e gidip geliyordu.. istikbal etmiş. Odanın içinde bir uğultu vardı. artık askeri rüştiyesinde. bu mektepte ne yaptığını pek karışık bir surette tahattur eder.. Çocuklukta hep böyle değil midir? Hâtıralar hava ve zaman tesiriyle yıpranmış. Ahmed Cemil başını kaldırdı. bunaldı. o vakit bütün mebhut ve mütehayyir duran mektep halkı. Evvelâ nekadar utanmıştı! O büyük mektebin içinde ilk günleri korkarak yürür.

. hocanın önündeki kürsüye gidip oturmak âdet iken burada her iki saatte bir başka hoca geliyordu... darb neye derler? Hüseyin Nazmi efendi cevap verir: Bir adedi diğer bir aded miktarınca tekrar ederek çoğaltmağa darb derler. biçare kaç kereler o iki yüz kadar ehemmiyetli görünen seksen arkadaşının karşısında. kendisini kaybetmiş..... . riyle. Hocası da ona musallat olmuştu. Namevcud! ilâh.. Mini mini başçavuş ne der? Sınıf halkına tebliğ olunacak müdür beyin bir emri. Bunlara nezaret etmek... evet. ondan sonra bir kere hasıl olan sükûtu muhafaza etmek. ondan sonra hoca efendi gelir.. öteki mektepte sıralar birbirini takiben saatte bir. «Başçavuş oldum» sözünü evvelâ onun yüzüne attı.. bir müzakere esnasında. Kırıkçeşme. bu nıü-him hâdisenin esasını hâlâ anlamamıştır. Yalnız hesaptan pek sıkılırdı. Bu bir oyundur.. Bu ilk senede ne öğrendi? Onu kat’iyyen bilmiyor.. yavaş yavaş ağlamıştı.’ Herkeste bir dikkat.... Bakınız. Fakat bütün çocuklar onun hatırını saymağa başlamışlardı. ince sesiyle bu ilk nutuk mukaddemesi sınıfın ortasına düşer düşmez. mahcup. babasının başçavuşluğuna mükâfaten alıverdiği siyah tahtanın başına geçer. Mevcud! Necmi efendi. bir telâş ile dışardan içeriye girer. sükût. muallimlere mahsus olan kürsüye çıkar. Ahmed Cemil mektepten geldi mi. mektepteki ciddî tavrı takınır. Ne müdürün bir şey dediği var. Bu defter bir kere okunur... Bu yoklama defterinden evde bîzar oldular... Doğru yukarıya sofaya çıkar. Hüseyin Nazmi efendi Saraçhane — bu Nazmi efendi şimdi «Gencine-i Edeb» muharriri olan gençtir — derse davet olunur. mahvolmuş.. Mehmed efendi.» diye başlar. elindeki cetveli mühim bir eda ile vurur: «Efendiler. Ya sabahleyin. başçavuş ne diyecek?. Artık babasının geleceği zamana kadar validesine başçavuşluğun ehemmiyetini anlattı: İki yüz kişi! Şaka değil!. Hoca efendi sorar : — Efendi. başında ağlamaktan başka bir fazile göstermiş miydi? Daha da pek küçüktü.inandıramazdı/Burada her şey başka türlü idi. Zeyrek. ekseriyet üzere yoklama defterini o pkuyacak. daima tahtaya onu çekerdi. Mevcud! Ruhsar efendi. başka bir oyun yoktu. fakat tam bir ciddiyetle. Eve nasıl göğsü şişkin.. Fatih. Maksat bir kere efendilerin dikkatini celb edip düzme bir şey söyledikten sonra. meselâ hesap hocası — artık hesap hocasiyle arası iyileşmiştir — hoca efendi sanki yoklama defterini açar. siyah tahtanın başında perişan.... meselâ sınıfın en gürültülü bir zamanında. Ahmed Cemil’i başçavuş olduğu gün görmeliydi.. Ne için başçavuş oldu? Başçavuş olmak için ne yapmıştı? Hesap derslerinde tahta. Bununla beraber bir müddet sonra onu başçavuş yaptılar. ve daima cevaplariyle.. bu haberi bir an evvel vermek için sabırsızlıktan nasıl koşaI rak gelmişti! Kapıyı açan Seher oldu. başlar yoklama defterini okumağa. ne de tebliğ olunacak bir emir. esassızlığım sezdirmiyerek.

elinden tebeşiri nereye atacağını bilmezdi. bir vak’adan müteessir olmakla veyahut ona lâkayd kalmakta müttefik çıkarlardı. Babası bu mektepten alıp kendisini Mekteb-i Mülkiyeye götürünceye kadar bu oyun devam etti... kitapçılardan kira ile alınmış yahut arkadaşlarından birinden rica ile istenilmiş terceme. İki refik fikirlerini. hoca efendi emreder: 24605. 3D MAİVESİYAH kitaplarını bir gazeteye sarar. Sonra gözleri oraya ilişiverince şaşırır. efkârın tayin ve nakşi tarzında bir anlayışta idiler. koltuğunun altına yerleştirir. o insanlar arasında okadar tatlı olmakla beraber okadar nadir tahalkkuk eden sevişmek. Hüseyin Nazmi dinler ve işitemediklerini. orada bir tarafa birikerek sessizce tatlı bir tebessümle kendisini seyre koyulurlar da o farkına varamazdı. bir fikri beğenmekte yahut reddetmekte. arkasından annesiyle hemşiresi gelmişler.Geçin-tahta başına!.mı? Ahmed Cemil bazan bu taklid ile derste okadar dalardı ki babası gelmiş. Artık kendisine büyük bir adam nazariyle bakmağa başladı. Hattâ o kadar ki bütün diğer sınıf arkadaşlarına yabancı kaldılar. göz ucuyla süzerek itmam ederdi. o vakit aile hayatından uzak düşen bu iki genç kalb birbirile samimî bir karabet hâsıl etti. tebeşiri eline alır. Anladınız. yavaşça yukarıya çıkmış. bir kalem efendisi tavrını takınırdı. ikisi de leyli olmuşlardı. Ahmed Cemil yavaş sesle okur. Hayatının bahtiyarlık sahifeleri hep bu mektepte geçen mes’ud günlere aid lâtif hâtıralarla doludur. 67 ile. bu iki saf ve temiz kalb için pek kolay bir şey oldu.. donar kalır.. emel ve fikirde bir iştirak peyda ettiler.. işte o zaman ikisinde de mütalâa cinneti başladı.. Yazdınız mı? Ha! Şimdi bunu darbetmeli. Onun için sevişmek. Meselâ ikisi de bir şeyi tuhaf yahud garip bulmakta. İlk mütalâa heveslerine mahsus doymak bilmez bir açlıkla her ellerine geçeni okumak istediler.. telif bir alay hikâye okudular.bu on dört yaşında çocuk -mektebe giderken çanta taşımağa bile tenezzül etmez oldu. Taze dimağları inkişafa başlayıp okuduklarını anlamağa başladıkları zaman. . fakat sonraları. Hattâ . Zaten hislerinde. Evvelâ hikâyeler. İlk senelerde münasebetleri tehassüslerini teatiden ibaret kalırdı. fakat orada Ahmed Cemile bir ciddiyet geldi.İkisi bir sınıfta idiler. Hüseyin Nazmi efendi tahta başına geçer. Hüseyin Nazmi ile asıl muhabbet iplikleri burada bağlanmıştı . kalbleri-ni bir kitabın bir sahifesinde böylece teşrik ederlerdi. Ekseriya beraber okurlardı. aralarında hususiyet diğer bir kalbin iştirakine tahammül edemiyecek derecede idi. kitabı çekmecenin içine yerleştirirler.. sınıfın bir tarafında tenhaca bir yere çekilirler. haricî tesirler ahz ve telâkkide..

fakat biraz da kızarmış idi. O vakit şiir namına vücude getirilen bütün yeni mahsulâtı okudular. bir kıştan sonra bir bahar.Ahmed Cemil’in batı dillerinden terceme ile kullandığı bir tabir ile -mafevkalarza okadar meyelânı olan fikirlerini. Ruhlarını lâtif bir uyuşukluk içinde aguşuna alan bu ufuk. güftesiz bir beste mırıldanmak kabilinden yalnız bu lisan mûsikisine aldanarak okudular. Edebiyat sınıfına geçtikleri zaman hülyaya mü-said bir saha aramakla meşgul olan fikirlerine yeni bir pervaz seması açıldı: Şiir. Zaten mektebe girdikleri tarihten başlayarak sınıfın bir türlü yüksek derecelerine heves edememişlerdi. Sonra derin bir menbadan ayrılmayan çöl yolcuları gibi yine o ciğerlerine taze bir hayat veren menbalara ricat ettiler. Fakat onlar.. Okuduklarını bir daha okudular. fakat heyhat!. Mektepte zaten dersleri değil mi ? O kifayet etmez miydi ? Hülyaya . Smıfm orta mıntıkasında yaşamağı müreccah görürlerdi.. fakat bu atalet bir gün geldi ki o senelerce mü-talâaanın tohumlarından filizler çıktığını göstererek geçti. Fuzulileriy Nef’ileri. o ilk önce duydukları lezzet. fakat okumak ihtiyacı olanca şiddetiyle devam etti.. Bir kaç ay fikirleri âtıl kaldı.Bir aralık hikâyeden nefret ettiler.. bazı parçaları ezberlediler... Ya mektep kitapları. Okumak tâbiri sahih olamaz: onların arasından koştular. «Yatakta mehtap tasvir etmek olur «ıu?» diyordu.. Elfazm tantanası altında şaşırdılar. geçmiş zamanların mezarı demek olan tarihe sevketmekten lezzet duymadılar. okadar sâmit yahut okadar taraka arasında o derece candan mahrum göründü ki ruhlarını istedikleri gibi titremekten uzak kaldı. Daha bulmak istediler. Bir gün Hüseyin Nazmi utanarak Ahmed Cemil’e gece yatakta söylenmiş bir mehtap tasvirinin ilk dört beytini okudu. Bi zaman geldi ki aradıklarını bulmaktan meyus oldular. hâsıl ettikleri tecessüs kayboldu. Oh! Onlarla iştigal olunmayalı zaten pek çok zaman olmuştu. Nabileri Nedimleri araştırdılar. bir aralık bunların bazısında hele Nefi’de buldukları lisan haşmeti fikirle-lerini örttü. Artık iştigal vesilesi bulunmuş oldu. Ahmet Cemil itiraz etti.. Ne için? Ertesi sabah o da bu mehtap tasvirinin diğer dört beytini yapmış bulundu. sonra buldukları şeyler kifayet etmedi. sanki. il . ellerine geçen bir eski tarihi yarım bıraktılar. Tarih okumak istediler. hislerini bunalttı... bu şiir ve hülya sahası okadar dar idi ki. okumaz oldular. O MAİVESİYAH 3S> kadar hayal arayan gençler olamktan değil fakat görünmekte» korkuyorlardı. sonra o musikinin esas ruhuna dikkat etmek istediler. fakat bunu kimseye de itiraf etmek istemezlerdi. mütalâaya küstüler. Bu genç fikirlerin baharı inkişafa başlamıştı. O zaman aradıklarını bulmak için eski divanları okumak istediler.

. şimdiye kadar fransızca bir mün-tehabat mecmuasında görebildikleri köhne bir kaç manzumeden başka bir şey okumamışlardı. Mutlaka bir şiir mecmuası olacak. Birden Ahmet Cemil dedi ki: Ahî Bak serlevhaya. Genç çocuklara mahsus bir şiir hevesiyle her gezdikleri yerde. Ahmet Cemil’in gösterdiği kitap Edmond Haraucourd un «L’âme nue» şiir mecmuası idi. her gördükleri şeyi buna bir şairlik vesile addederlerdi.. Anlayıp anlayamamak meselesinden de korkuyorlardı. . belki bir nebze fazla. O gün Beyoğlundan geçerken bir kitapçı dükkânının önünde durdular. camekânda duran kitaplara bakıyorlardı. kış güneşinin hafif harare-tiyle yarı kızmış taşlara ayaklarını dayayarak oturdular. Hüseyin Nazmi parasını verdi. Bir tatil günü beraber geziyorlardı. Kitabı aldıktan sonra bir yere gitmek istediler. fransızca sormağa cesaret edemeyerek kitabı istediler. tâ o tepede. Taksim bahçesinde. o Üsküdar’ın denize bakan levhasının karşısında okuruz. Bu. Ahmet Cemil bunu hemen kendisine mahsus lisan ile «Ruhî Üryan» diye terceme etti. bunları kendileri de gülünç bulmağa başlamışlar.. Ahmet Cemil’in tâbirince Hüseyin Nazmi maliye işleri müdürüdür. Hüseyin Nazmi dedi ki: Ne zararı var? Bak güneşe! Bu güneşin altında. yahut Beyoğluna çıkarken tesadüf ettikleri kürklü bir başlık giymiş minimini sarı bir Alman kızı için bir manzume söylemeğe yeltenmek gibi çocukça şeyleri olurdu. bunu denize karşı. Fakat artık teşaürden kendileri de nefret duymağa. yani yüzlerini deniz cihetine çevirerek. yahut doluya yakındır.. Tâ bahçenin sonuna kadar geldiler. zira Ahöied Cemil’in daima boş yahut boşa yakın cebine mukabil Hüseyin Nazmi’nin çantası daima dolu. Hüseyin Nazmi baktı. hava güzel fakat soğuktu. dimağlarının içinde büyük fikirler bulup da onların büyüklüklerine nisbeten küçük kalanların kendilerinden duydukları nefrete müşabih bir şey hisseder olmuşlardı. Kitabın neresinden başlamak lâzım geleceğinde mütehayyir idiler. Oraya kadar gittiler.Evvelce mütalâadan şimdi müşaavreden çalabildikleri saatlerle ¦ders kitaplarına hasrettikleri iştigal kendilerini şu orta mın-takada tutmağa kifayet ediyordu. İkisinde de bu kitabı satın almak için âni bir heves uyandı. ikisi de fransızcaya mekteplerde kabil olan derecede aşina idiler. ellerine aldıkları ilk şiir kitabı oldu. Taksim bahçesine girdikleri zaman ellerinde tuttukları kitabın peşin lezzetiyle kalbleri güya bir esrarhane-nin acaip letafetlerine vusul için ilk adımı atıyormuşcasına tuhaf bir suretle mütehassis idi. Meselâ o gün köprüden geçerken bacalardan çıkan dumanlar için teşbih yapmak. Mahcubiyetle içeri girdiler. orada yeşil tahta sedirlerden birine ters olarak.

Kaçıyor. Birden Hüseyin Nazmi: Of! Ne yeis ile dolu bir şiir!. sonra anladıklarını anlayamadıklarını çözüm anahtarı ittihaz ederek manzumenin kıraati bitince gözleriyle.» ‘ Ahmed Cemil gülerek Hüseyin Nazmi’ye baktı: •— Berbat oluyor: Saçma mı söylüyorsun? «Arz.. mezarlarının beyazlıklariyle zulmetler altında yatıyor. Bir inilti nağmesi gibi yavaş yavaş. Ahmed Cemil gözlerini ayıramıyordu. 3 ot: merlerin arasında mezarımın levhası perişan bir raks ile sallanıyor. talihimize ne çıkar? Talihlerine «Makber» unvanlı manzume çıktı.. Ne derin bir melal!. fakat biraz başlangıcı süsleyerek: .. susarak. Birden anlayamadılar.. evvelâ en hafif seslerden. dedi.. Terceme sanki bestesi kaybolmuş bir güfte gibi soğuk. Terceme edince o hazin musiki. sanki bütün maneviyatı bu mağmum şiirin matemi altında eriyip gitmişti.. kelimelerden mürekkep bir mukaddeme. berisinde zihinleri ilişti. biraz mübtedilere mahsus tereddütle okudu.. Dikkat ediyor musun? Şu şiirin tavrmdaki ahenk meyus tarzına nasıl yakışıyor? Bak nasıl hafif başlıyor.» Ahmed Cemil ilâve etti: Sanki niçin «titretiyor» demiyorsun? Yahut Türk-çede mutlaka bir şey ilâve etmek lazımsa «lerzişdarı haşyet ediyor» demeli ki kelimenin son medid hecası birden intıka edivermesin. Kalbim... yabancı kelimelerin üzerinde bir müddet durdular.. Bak. Evvelâ Ahmet Cemil cehren. sanki sürüklene sürüklene gidiyor. Hüseyin Nazmi müddeasını isbat etmek istiyormuş gibi kırık kırık tercemeye başladı: ‘ 5 «Sanki âfak bir memat amacgâhı olmuş.. sema. ikisi de müştereken uzun uzun süzdüler.... şu üçüncü kıt’ayı «hepsi uyuyor» diye ter-ceme ne fena düşecek.. bu sonu olmayan çöl üzerinde hiçbir lem’a ışıltısı yok! Yalnız bir kenarı bulutların kemirmesiyle kırılan hilâl ölülerimi mahbeslerinde lerzişdar ediyor. Eski merMai ve Siyah — P. o matem edası kayboluyor.. Bana kalırsa yine o tarzı muhafaza ederek terceme etmeli.Bir taraftan aç! bakalım. Hüseyin Nazmi ilâve etti: İyice anlamak için zihnimde terceme ettikçe sanki bu güzel yeis levhasının renkleri hep sisleniyor. herşey mevsimini kaybetmiş. Şiirin ötesinde.

Şurada — beynini gösteriyordu ¦— bir şey var. güneşin altında titriyordu. şiirin mütehammil olduğu bütün meyus edayı inşad tarzında takip ederek.. ağaçlarından. karşılarında titrek havanın altında buğulanan güneşli manzara. Bu kıraat tarzı şiirin yeis ve meıaımı ousouuın lcx-sir etti.. bir şey duyuyorum . sonra Ahmed Cemil aslını bir daha okumak istedi. Birkaç gün evvelden beri devam eden yağmurlar yalnız o sabah dinerek. Beşiktaş’tan karşıya aheste aheste geçen bir kayığa. ratıp topraklarından yükselen sisli bir hava güneşin altında.. düşüne düşüne tekrar etti. Bahçenin çok yağmur yemiş otlarından.. Sonra birdenbire Ahmed Cemil dedi ki: Ah. zannederim: «Henüz ölülerimin silsilesi bir hatimiyle vâsıl olmadı. demin ellerindeki kitaptan fışkıran şiir zülâli. terceme şöyle olmak lâzım gelir.. fazilet. açık sesle. Hüseyin Nazmi atıldı: Of! Bu halbuki!. denizin üstünde biribirini kovalıyormuş gibi uçuşup kaçışan ziya parçaları. cehenneminden kıvrananlar o zulmetlerin arasından elemleriyle istihza için kalkarlar. tâ uzakta denizin abusuna süzülen Üsküdar’a.. Bir şey yazmak. topraklarından bir buğ kalkıyor. güneş hafif bir hararet neşreden ziyasını mebzul bir atıfetle saçmıştı. düşündüler.. neler hissediyorum da tahlil edemiyorum. sanki müstehzi heyulaları tercemeden kendileri ikisi de bir müddet tercemenin soğukluğundan üşüyerek sustular. o duyguların içinden bir şey çıkarmak istiyorum amma bir kere ne yazmak istediğimi tâyin edebilsem.. hava ihtizaz ediyor. Îvîe7.aristanım başka bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle Jolu. Sürür. sema açılmış. Bu suretle manzume bittiği zaman her ikisi de sükût ettiler bu bir nevi sekir veren şiir şarabı beyinlerini lâtif bir surette uyuşturmuş idi.. kelimeler uzun bir matem nalesi tarzında hafif ivacaclarla uzamı gidiyordu. Öylece düşündüler. yavaş yavaş.. Öyle sâkit gayşolmaşçasma karşılarında1 güneşin şâşaasıyle parıldayan levhada.. sonra yaptıkları de utanarak gülüştüler.» Bu terceme bitince birbirine bakıştılar.. uzun uzun baktılar. Lâkin bazan bu azap feryat ederek. Halbuki henüz kefenlerimin kâffesini tadat etmedim. ümid. beride bir müddet devam edip sonra birdenbire kesilen Boğaziçi’nin manzarasına Üsküdar iskelesinden kalkan bir vapura. aşk. Ahmed Cemil’in sadasının ahengi samimî bir teessürle veznin ağır cereyanı üzerinden mariz bir seyelân ile akıyor. hafif hafif sallanıyordu. bu ne saçma şeymiş! dedi. beyinlerine lâtif bir uyuşukluk veriyordu.. Hüseyin Nazmi: Aman. Tâ karşılarında Çamlıca tepelerinin üstünde. cesaret. Bahçenin toprak kokusu. ve karşımda rakseder. Hem yanlış terceme ediyorsun. Tâ-dad etmek kelimesinin buradaki kuvveti başka olacak.«Hepsi hâbidei sükûn.

. bunları yarım bıraktılar. mektepte bütün kurtarabildikleri vakitler bunlara safedilmiş oluyordu. Bir şey ki mai ve siyah olsun... daima işleyen amele gibi san’atm aynı mertebesinde kalacaklarını. Hasta mıyım. bütün müsveddeler yakıldı. Hüseyin Nazminin celbettiği bütün eski edebiyata aid kitablarm ötesinden berisinden beşer onar sahife kesilmekle kaldı. hattâ ortaçağlardan sonra iki üç asırlık edebiyatı iki üç ayda esneye esneye. Goethe’ye.. MAI V * * * Bugünden sonra... uyuya uyuya geçtiler.. bu iki . Yalnız yazmakla. inr in. daima siyah değil mi? işte öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai ve daima mai. Bir edebiyat tarihi silsilesi buldular. fakat ah! O ne yazmak istediğimi bilsem.. nekadar inebilmek mümkünse okadar in. Byron’a. tahmisler. Yung’a. Lisanda kuvvet aldıkça şiir lezzetine kanamaz olmuşlardı. Lamartine’e kadar geldiler.. in. Schiller’e.Mai. Evvelâ mâkul bir tertip ile başlamak hevesinde idiler. Of!. daima mai. Hugo’ya. ne buluyorsun? Donmuş. onu şöyle karşımda resmi çıkanlmış. tesdisler parçalandı. simsiyah bir renk. pejmürde çiçeklere hitabeler.. tasvir edilmiş görmek mumkun olsa. ne gö-r rüyorsun. ne buluyorsun? O siyahlar içinde ne buluyorsun? Siyah. Sıra ile mütalâaya karar verdiler. O siyah tabakaları parçalıyarak içeriye bak. her şeyden evvel okumak. mailiklerden mürekkep^bir mina deryası. çocuğunun mezarında ağlayan anneler. Fuzuli’ye.amma rüyalarda tutulamayan şekiller gibi parmaklarımın arasından kaçıyor. bilemiyorum. o mailikleri yırtmak için uğraş. Bilir misin. sırlarını tahlil eylemek lâzım geleceğinde ittifak ettiler. O sene imtihanlarını pek zor verdiler... Musset’ye. Odiseleri okuyacak oldular. daha yakm zamanlara inmekte acele ediyorlardı.. ne görüyorsun. Asıl imt’handan sonra iki ay tatile muntazir idiler.. Baki’ye. fakat bunun onlarca ne ehemmiyeti var?. evvelâ îlyadaları. Bir harf bile bırakmadılar. Yunan ve Roma edebiyatında teahhur edemediler. Değil mi? Sonra. Nedim’e nazirelerle beraber yakıldı. Bütün o tulü tasvirleri..~~ nediyorum ki artık ölebilirim. eğer hakikaten san’at sahibi olmak isterlerse asıl san’at ehlile ülfet etmek onların hünerlerini. hayatta nalını tamamıyle almış bir adam hükmünde gözlerimi kapayabilirim.. nasıl bir şey? Bak şu semaya. ışıe o v»^. biraz daha yakın zamanlara gelmek istediler. bak ayağımı-İ zm altındaki toprağa. Derslerini artık kamilen ihmal eder olmuşlardı. veremli kızlar ağzından söylenme neşideler. tekrar yeis duymağa başladılar. o vakit bu âlemin le-zaizile mest olarak uzun pek uzun bir müddet kalmak lâzım geleceği nazarlarında taayyün etti. O şiir ummanı içine daldılar. Milton’a. Gözlerinle onun içine girmeğe çallış. aşağı bakılsa siyah daima siyah. duygularını terbiye etmek lâzım olacağını anladılar..

yoksa gözünüzün önünde kalacak 38 MAİ VE SİYAH olan sönük. öyle bir hassasiyet ki onunla malûl olanları başkaları için.. marazlarını teşrif etsinler. anlaşılmaz. bir şarap şişesinin yanında insanlıktan çıkmağa çalışan bedbahtlardan. tahlil etmek mümkün olmayan. Artık leylî devam edemediği mektebe yalnız gider gelirdi. insana «Kaç! Bu hayattan kaç!. Ahmed Cemü için bu musibet öyle bir beklenilmeyen darbe idi ki bir müddet bütün beyni donmuş gibi büht içinde kaldı. hem gam ile doldurur.» der. bir lisanın şerhine giremez. bir suret vermek mümkün olabildiği anda o asıl şiir-likten çıkmış olur. Ona bir lisan bulmak..ay zarfmda istedikleri gibi okuyacaklardı. etekleri denizlere dökülmüş yeşil dağlar gösterir. renkler gösterir ve gözleri kamaştırır. Ahmed Cemil’de şiir ile uzun iştigal mariz bir hassasiyet husule getirmişti. bu dakikada şâd. bir billur parçasıdır ki üzerine şiirin ziyası isabet etsin. gözsüz genç kızlardan. aç kalmış ailelerden. mâkuliyetine kat’î hüküm verilemez. Ahmed Cemil o musibete uğradıktan sonra bütün duygu kabiliyetleri mahvolmuşçasına camit bir nefs hükmüne g’r-di. diğer bir gün gözlerinin önüne bütün güzellikleri döker.» der. okumazdı. Fakat heyhat! Musibet insanları en z’yade ümide sarıldıkları hengâmlarda zedelemekten haz alır. Ah! Böyle hasta olanlar.. Hüseyin Nazmi’den de •eskisi kadar haz almıyordu. bir gün bahtiyar diğer bir gün bedbaht. biraz sonra hazin yahut bir anda kalıbı hem neşve. Emin olunuz ki bu mümkün olmayacaktır. o ruhunun en samimî nedimlerini bile ülfete şayan bulmadı. bulutların arasında nazlı nazlı yüzen bir ay. onlara kendilerini sorunuz. «Sev! Bu tabiatı sev!. o mübhem ve müşevveş ruh. Yalnız bir şeyden haz ederdi: Sükût! Evde de bu sükût hazzına hürmet olunurdu. türlü renklerin yangınları içinde ufuklardan çekilip giden bir güneş. o öyle bir şiirdir ki mahiyeti belki kıymeti zaten vazıh olmamasından ibarettir. hattâ sevgili şairlerini. donuk bir cam parçasından başka bir şey değildir. duygularında bir büyüklük olduğuna kanaat edilir de isabetini teslime cesaret edilemez muammalar haline getirir. avuç açan beyaz saçlı adamlardan. fikirlerinde. Onların ne olduğunu anlamak için onu parlatan ziya ile kendisinin arasına elinizi koymaktan hazer ediniz. O hasta ruh. Babasının vefatmdanberi aralarında hemen hiç ciddî bir bahis vaki . bütün o çirkinliklerden mürekkep gösterir. Öyle bir hassasiyet ki bir gün hayatı bütün çirkinlikleriyle. beynini bir kurşun parçasiyle dağıtan meyuslardan.. öyle bir hassasiyet ki bir hastalığa benzer de değildir. hareketlerinde. Ahmed Cemü o iki ayı Hüseyin Nazminin her yaz ailesiyle gittikleri Erenköy’ündeki köşkünde geçirmeğe hazırlanırken talih kendisi için diğer bir şey hazırlamakla meşgul idi: Babası bu sırada vefat etmişti. çocuklarını kilise kapılarına bırakan annelerden.

bunları sizin için evet. fakat birinci defa olarak ciddî bir zemin üzerinde söylenen şu bir kaç söz Ahmed Cemil’i tamamen kendisine iade etmişti. İkbal’in — üzerinden bir bulut geçen siyah gözleri — indi. amma nerede o vasıtalar ki bütün o istenilecek şeyleri alsın da götürsün. o iki sevgilinin önlerine döksün. ertesi gün Hüseyin Nazmi’yi bulmağa karar verdi. üçyüz bukadar gün ki herbirini geçirebilmek için ekmek lâzım. Onlar daha neler isterler? Ah! Ahmed Cemil onlara neler vermek isterdi. bazan göğsü kabara kabara duran Ahmed Cemil’e bakarak.. bazan köşede büzülmüş. Sanki oturursa geç kalacakmış gibi vapurda bir yerde duramadı. bazan da hiç birisine bakmağa kuvvet bulmayarak. Bu böyle bir ihtiyaçtır ki hiç bir maddî fâide beklemeksizin Ahmed Cemil’i Hüseyin Nazmi’ye sevkediyordu. Mr. «bakınız. perişan. O ihtiyar anne . o her sırrına vâkıf olan dosta bol bol derdini dökmek istedi. sanki dün sütüyle beslediği çocuktan bugün ekmek isteyen bu ananın perişan halini görmek istemiyordu.. Sabahleyin erken kalktı.. bir tertibe uymaz.. Bu akşam ancak bu kadar lâkırdı olmuştu. fakat bir gün geldi ki sükûtu. Ah! O da zengin olsaydı. size. ben aldım!» desin. bunları sizin için. O vakit bu ana ağzından çıkan her kelimeyi müteakip ağlamak arzusuna mağlûbiyetinden korkarak. ile taksim etmek ister. yarım yarım cümlelerle babalarından bir şey kalmadığını.. Bu matemin kahrı altında ezilip kalan kalblere metaet vermek için hayat vazifelerinin hâkim sadası kadar müessir şey olamaz. bugün dü-ğünmeğe mecbur olmadığı gibi yarın da maişet endişesi henüz saadet revnakiyle parlayan alnım elem çizgileriyle bozmayacak.olmamıştı. seninle biraz ciddî konuşmak lâzım geliyor. Eren-köyü’ne kadar gitmek.. yalnız bir nokta yaşıyordu: Valide-siyle kâdeşini yaşatmak. Bir akşam validesi: •— Oğlum. Fakat ne beis var! Ahmet Cemil çalışmaktan kaçan o . Sonra yine sustular. o henüz çocukluktan tamamiyle çıkmamış genç kız. kalb_. zihninde bütün hâtıralar. O geceyi Ahmed Cemil kâbuslar içinde geçirdi. bir müthiş vazifeyi ihtar etmek için validesi ihlâl etmek lâzım geldi. Servet ve haysiyet sahibi bir babanın oğlu. Daha mektepten çıkmak için bir sene var.. hassas.. Bu ekmek sözün kalbinden soğuk bir iz bırakarak geçerdi. biribirini tutmaz. siyah mağmum gözlerini annesine dikmiş bakan Ik-bal’e.. bütün beynini ezen muammaların halli çaresi Hüseyin Nazmi’nin elinde imiş gibi gidip onu bulmakta istical gösteriyordu. bir aralık o sükûtun içinde muhtasar fakat kısalığında müthiş bir belagat gizlenen şu sual irad olundu: Ne vakit şahadetname alacaksın? Ahmed Cemil artık gözlerini kapadı. Fakat nasıl?. fikirler donmuş. Hüseyin Nazmi. İnsan keder ve sevinç zamanlarında kalbinin tahammülünden fazlasını diğer. nekadar mes’-ud!. •dedi. baktıkça tıkanarak.. kalan ufak tefeğin biraz sonra bitmek üzere olduğunu söyleye-“bildi.

cebinlerden mi idi ki henüz hayat mübarezesine ilk hatvesi-ni atmadan fütura mağlûp olup kalsın. Hayat ile uğraşmak, bu maişet mücadelesinde o da yumruğunu sıkarak hissesini almağa çalışmak icab ediyor, öyle mi? Ne için çalışmasın? Bu suallere zihnen cevap verdikçe sanki dövüşmeğe hazırlanıyormuşçasına ayaklarının üstünde biraz daha metin duruyordu. Haydarpaşa’dan trene atlamak, Erenköyü’ne çıkmak; mevkiften epeyce uzak olan Hüseyin Nazmi’nin havaî boyalı, bahçesi demir parmaklıklı zarif köşküne kadar gelmek için geçen zaman bütün zihninin bu meşgalesine masruf oldu; faI 40 MAl kat köşkün parmaklık kapısının yanındaki zili çekeceği sırada eli mûtat hilâfında titredi. Ara sıra buraya geldikçe cesaretle içeriye girmek âdeti iken bugün bir fütüvvet kapısının karşısından dermande bir müstedi gibi cesareti kırıldı. Birden, arkadaşına yüreğinin acılarını döktükten sonra onun bir nazarla: — Ne demek istiyorsun? Para mı lâzım?... demek isteyeceğinden şüphelendi. Şu dakikada duyduğu cesaretsizlik bir türlü elindeki zili çekmeğe iktidar bırakmamıştı. Geri dönmek, buradan, bu güzel köşkün, gözlerinin önünde servetin bir timsali gibi yükselen bu binanın kapısından kaçmak, avdet etmek, tâ o Süley-maniye’deki evceğizin kucağına atılmak, babasının henüz hayalini gördüğü o köşeciğe kadar giderek: «Baba! Sen bizi bırakmamalıydın!...» demek istedi. Sonra bütün şu, mütalâat silsilesini bir metanet hamlesi alt üst etti. Oraya para istemek için mi gelmişti? Onun istediği şey kendisini dinleyecek br adamdan başka bir şey miydi?... Zili çekti. Tâ köşkün ikinci katından taraka ile bir pencerenin yeşil parmaklıkları açıldı, Ahmet Cemil başını kaldırdı; tatlı bir çocuk sesi sordu: Siz misiniz, Cemil bey?... Durun, durun, kapıyı ben açayım, ağabeyim hâlâ uyuyor... Bu Hüseyin Nazmi’nin küçük kız kardeşi Lâmia idi. Ahmed Cemil’in şu kadarcıktan dostu... On dört yasına giren çocuklarda mukaddematı görülen bir takayyüt ve tekellüf endişesini henüz Ahmet Cemil hakkında takınmaz, ona karşı hâ-1 lâ Lâmia çocuk kalmıştır. Perişan haliyle, henüz taranma- f mış saçları koştukça savrularak açık pembe kısa esvabının etekleri uçarak bahçeyi geçti, selâmlık kapısından henüz başı görünen uşağa meydan bırakmayarak yetişti, parmaklığı açtı. Geldiğinize nekadar iyi ettiniz... Ağabeyim sizi görünce şaşıracaktır. Bu sene hiç gelmediniz. İkbal’i niçin getirmediniz?...

Lâmia, çocukların teklifsiz görüştükleriyle bitmek tüken-] mek bilmeyen lâkırdıcılığma serbest cereyan vermiş, suallerin j cevaplarını beklemeksizin bir dakikada on meseleye temasa vakit bulmuştu. Ahmet Cemil köşke girerken dedi ki: _ Rica ederim, benim geldiğimi haber verir misiniz? Lâmia: — Şimdi!... dedi, ve koşarak Ahmed Cemil’i yalnız: bıraktı. .. „....,. .. .. Hüseyin Nazmi’nin odasına girince düşünmekten, yürümekten mütevellit bir taab ile hemen sandalyelerden birine oturdu. Ah! Her geldikçe lâkaydâne oturduğu bu odanın bugün üzerindeki tesiri gayrıkabili tahlil bir şeydi... Odanın bahçeye nazır yeşil pancurları henüz açılmamış, aralıklarından güneşin ziyası belli belirsiz süzülmüş, pencerelerin uzun, koyu perdeleri yerlere dökülmüş.. Sanki bu zulmetin ortasından fışkırarak dikilmiş korkunç heyulalar... Odanın ötesine berisine perişan konuluvermiş sandalyeler, tâ karşıda duvarın üzerinde renkleri karanlıkta dalgalanarak duran bir harita, oda kapısının iki cenahını işgal eden yüksek, Hüseyin Nasmi’nin bir nevheves israfiyle doldurduğu kütüphaneler... Ah! O da böyle bir odaya, şöyle bir kütüphaneye, böyle kitaplara malik olabilseydi! Hüseyin Nazmi’nin evinde bu his birinci defa olarak onun temiz dimağına düştü. Bir kar tabakasının saf beyazlığı üzerine düşmüş bir katre leke gibi... Bugün ihtiyaç ile, maişet dardiyle ilk cerihayı almış olan bu taze kalb şu havaî boyalı köşkün şu bahçeye nazır loş odasında mevcut olmak lâzım gelen fikir sükûnuna, gönül rahatına, derin hayat zevkine karşı acı bir hüsran hissi duydu. Şurada oturmak, bu etrafını muhit olan eşyaya tasarruftan doğacak bir kanaat ve itminan ile oturmak, pancurlardan birini hafifçe oynatmak, öyle ki bu uyuşukluk getiren loşluğa halel gelmesin; odanın müphem manzarasiyle bahçenin güneşli parıltısı arasında, işte şuracıkta pencerenin şu asude kenarında okumak... Okumak!... Ahmet Cemil bunun üzerine neler bina etmiş, ne ümitler kurmuştu! Sanki onu kitaplarıyle rahat bırakacaklardı. Zavallı çocuk! Edip olacaksın, iştihar edeceksin, değil mi? Ne uzak!... Annesinin hazin sadası henüz kulaklarında- tâ*: — Ne vakit şahadetname alacaksın? Demek, şahadetnameyi aldıktan sonra bütün o ümitleri bırakmak, evin ekmeğini aramak için kimbilir nerelere gitmek lâzını gelecek... Biçare validesi! Ya İkbal! Ahmet Cemil’in bu hâtıra ile birden kalbi sızlayarak buruldu. Bak, Lâmia ne kadar pür-sürur, gülmek için yaratılmış bir çocuk! Ikbal’in dün akşamki hazin nazarı, ah, o çocuğun gülmemeye mahkûm gözlerinde bir bulut altında duran yaş katreleri... Ahmet Cemil ayağa kalktı. Sabırsızca, bütün” varlığına sirayet eden bu zulmetten artık kurtulmak istiyormuşçasına pencereyi açtı, pancurları itti, güneşin coşkun ziyasiyle beraber yazın baygın havası odaya hücum etti. Boğuluyormuş gibi bu havayı olanca kuvvetiyle teneffüs etti! Oh!...

Vay! Bu ne fevkalâdelik!... Nereden aklına geldi?... Ahmed Cemil döndü, Hüseyin Nazmi’ye elini uzattı: — Sana ihtiyacım var. Bilsen, bugün ne için geldim? Beni ciddî dinleyecek misin? Oogo!... Bu ne ciddiyet?... Neyin var? Otur bakalım. Oturdular; o vakit başka mukaddemeye lüzum görmeyerek, her türlü takayyütten azade, lisanını efkârının perişanlığına bırakarak, babasının vefatının haiz olduğu ehemmiyeti, çaresizliğini, muinsizliğini, annesini, kardeşini, bütün emellerinin aksine zuhur eden bu acı hayat hakikatlerini, dün geceki o kısa muhavereyi, bütün ciğerlerini yakan ıstırapları; şu mai köşkün bu bahtiyar odasında Hüsyin Nazmi’nin önüne döktü. Hüseyin Nazmi yalnız dinliyordu, o da Ahmet Cemil kadardı, derin kırkılmış siyah ve sert saçlarının altında küçük başı, nahif çehresinde parlayan siyah gözleri, henüz terlemeye başlayan bıyıklarının altında ince donukça dudaklarıyla güzel ve zeki olduğu için sevimli bir genç idi. Büyük bir alâka ile dinliyordu. Onun susarak ¦ dikkatle dinleyişi Ahmet Cemil’in üzerinde en iyi tesiri yapmış oldu. Biraz evvel Hüseyin Nazmi’ye müracaattan korkan bu genç, şimdi onun karşısında artık ihtiyata lüzum görmemiş idi. Bitirip de sandalyesinin arkasına yaslanınca, yalnız o vakit Hüseyin Nazmi bayağı sözlere tenezzül etmeyerek, hastayı hasta sıfatiyle muhatap ederek: Ne yapacaksın?... dedi. Evet, ne yapacağım?... Yapacağın şeyi pek pek sade buluyorum. Evvelâ bütün çocuklara, bütün şairane düşüncelere: «Siz biraz durunuz!» demek, hayatı olanca hakikat ve maddiyetiyle kabul etmek, . jn. x » jj *-> — — — — madem ki yaşamak için çalışmak lâzım geliyor, çalışmak. Bana öyle geliyor ki seni bu kadar perişan eden şey çalışmaktan korku değildir, hayatın henüz bilmediğin bir şeyine biraz vaktinden evvel vukuf hâsıl ettiğindir. Hüseyin Nazmi sert elli bir cerrah gibiydi, fakat tam yaranın niştere muhtaç olan yerine dokunmuş oldu. Ahmet Cemil de buna muhtaç idi. Çalışmak, evet, zaten demin de öyle düşünmüyor muydu? Ne için çalışmasın? Amma talih onu hayata zahmete girmeden tasarruf edenlerden biri etmemiş, bundan ne çıkar? Bilâkis. «Ben hayatımı kendim kazandım? Ben yine kendi işimle yaşıyorum!» diyebilmek. Ah o vicdan itminanı, o, acaba acıkmadan yiyenler gibi çalışmadan yaşı-yanlar da var mıdır? Ahmed Cemil birden azim bir tesliyet duydu: — Elbet çalışacağım!... dedi. Hem ne için emellerine bitmiş nazariyle bakıyorsun? Seni meslek ihtiyarından menedecek bir sebep görmüyorum... Mektepte yalnız bir senen daha var, onun için mektebi bırakmak katiyen olamaz. Geçinmek için de geceler var, sabahlar var, akşamlar var. Senin gibi bir adam her iş yapabilir. Sanki ne için mütercimlik etmeyesin, hattâ hocalık...

Hattâ. Fikirleri hep yüksekten uçuyordu. Bazan kelimeler için sadık bir muadil arıyarak bazen bulduğu lügatlerin ahengini altında üstünde bulunan kelimelele iyi bir mücaverette bulamadığı için bir müradif düşünerek. Acaba on altı sahifeyi kaç günde tercüme edebilirim? —• Kaç gecede demek istersin. okudukça kitapları ne için aldıklarını unutuyorlardı.¦— Hocalık mı? Çıldırdın mı?.gece zuhur eden mühim meselenin halli işte şu elinde kenarlarının yaldızı parıldayan kitapların arasında saklı inıişçesine . en mühim eserlerden ayrı-lanııyorlardı. Bunun hülyası. aslında tabiî ahenkle imtizaç eden küçük muterizaları .. Hüseyin Nazmi Lamartine’den «Raphael». Nihayet biraz okumaya karar verdiler. Hüseyin Nazmi sözünü geri almak istemedi — Kimbilir?.. uzun uzun muhasebeler cereyan etti. bir daha okudu. İki mecidiye! Bu parayı kazanabilmek ümidi onu âdeta mes’ut etti.. Ek cümleyi okudu. Odasının bir kenrmda cüâsı uçmuş eski ceviz yazıhanenin önüne oturdu. Validesine. i a n. Şimdi tercüme işi artık maişet bedeli olmak acılığım kaybederek sene-lerdenberi tek emeli olan muharrirlik meslekine tatlı bir mukaddeme hükmünü almıştı... Fesini. İkbale . Bu iki nefis eserden birinin... Tercüme hakkında kendine göre efkârı vardı : Aslına tamamen mutabık kalarak cümleleri aynı terkip silsilesiyle aynı rabıtalarla tercüme etmek lâzım geleceğinde musir idi. O vakit iki arkadaş bu fikrin peşini bırakmadılar. Ahmed Cemil Musset’den «Bir zamane çocuğunun itirafları» için a j. Hüseyin Nazmi’nin kütüphaneleri karıştırıldı. Kitapçıların on altı sahifelik hikâye tercümesine iki mecidiye kadar para verdiklerini işitmişt. Henüz tercüme ile itilâfı yoktu. dedi. bitmiş gitmişti. ısrar ediyorlardı. başlamak istedi. lezzeti Hüseyia Nazmi’nin ısrarlarına mağlûp olmayarak onu eve kadar şevketti. kelimelerin sırasına riayet ederek cümlelerin her cüzünü birer birer tercümeye başladı. belki alışmcaya kadar üç gecede.. Tercüme olunabilecek şeyleri düşündüler. ceketini fırlatmakla kanaat etti. belki her ikisinin tercümesine karar verdikten sonra Ahmet Cemil duramadı. Evvelâ Raphael’i açtı.» dedi. Musset’nin on altı sahifesini iki mecidiyeye satarak yaşamaya çalışmak lâzım geleceğini artık aklına getirmiyordu . Neresinden başlayacağında tereddüt etti. Ahmet Cemil her karar verdiğini hemen icra etrek istiyenlerdendi. her ikisinin ötesinden berisinden karıştırmaya başladılar. tamamen soyunmaya vakit bulamadı. Hele Ahmed Cemil artık Lamar tine’in.mutmain bir nazarla bakarak: «Ben biraz çalışacağım. Okuduğu hemen kolayca tercüme ediliverecekmiş gibi kalemi kâğıtm üzerine koydu. hemen odasına çıktı. Mütercimlik Ahmet Cemil’in fikrine daha mülayim gelmişti.Sanki o mühim bahis demin teati • olunan dört lâkırdı ile halledilmiş. Bilmem. On altı sahife iki mecidiye.

Kapların üzerini okudu.. hiddet etti. o ziya telâtumu. fakat ne harap edici bir yorgunluk. Muvaffak olamamaktan. buna verilebilecek tercüme şeklini düşünerek süzüyordi1. Ah! Hüseyin Nazmi’nin kütüphanesinin penceresi. hava almak istedi: Evlerinin bahçesine — minimini bir bahçe ki İkbal kendisine göre onun bir bahçıvanı idi — nazır bir pencere. şu basma perdeli. İnanamıyordu. fakat onaltı sahifsini kırk kuruşa tercüme etmek için değil. renksiz şeyden mi ibaretti? Bu dakikada hissettiği azîm keselâm. bir müddet gözleri kûfî . belki diğeri tercümeye daha müsaittir. kütüphanenin önünde lâtif bahçesi olaydı. Bu kafesinin boyası solmuş. Ah! Ahmet Cemil zengin olaydı. Matbaa-i Osmaniye kütüphanesinin önüne gelince bir aralık durdu... Duraladı. önündeki kâğıtta yazdığından ziyadesini çizerek.. Sonra bir aslına bir de önündeki müsveddeye baktı. Yürürken muntazam düşünmek. orada duyulan fikir hazzı.. Bir yere gitmek için muayyen fikri olmadığı zamanlar daima ayakları onu oraya. evet zengin olaydı. ne yapacağına bir karar vermek istiyordu Bu kabil olamadı. Oru da okumak istedi... ortasından bir parça okudu. tekrar çıkmak için fesi ile setresini giydi. Ancak bir sahife!. Burada yaşamaya mecbur olmak: burada. matbaaların sırlandığı şu caddeye getirirdi. bir aralık kitabı tekrar aldı. Artık iyice sıkılmış idi.. Böyle giderse onaltı sahife için ne kadar çalışmak lâzım gelecekti? Sonra tercüme ettiğini okudu. belki bir sahife tercüme etti.. Ahmet Cemil ayağa kalktı. Zannetti ki yürümekte devanı ederse sinirlerini teksine muvaffak olabilecek. Zihni okadar dağınıktı ki düşüncelerine bir intizam veremiyordu... bir dakika evvel yazdığı iki kelimeyi dört satır aşağıya koymayı daha münasip buiarak. Onun da Erenköyü’nde bir köşkü. o güneşle dolu bahçe. O. köşkte müzeyyen bir kütüphanesi.... La-martine’i. Musset’yi orada okuyaydı. cesaretini birden kıran ye’si yalnız duymuş olmak için mutlaka hissiyatına bir suret vermek maksadiyle ümitsizce uğraşmak lâzım gelir. Odasının penceresini açmak.. Odasında gezindi. o toprak kokusu. sanki sokağa çıkarsa aradığını bulacaktı. pencere. şu güneşin kifayetsizliğinden toprağı yosunlaşmış bahçe. yaptığı tercüme bukadar çalışmanın neticesi. ki-taphanelerin. bir âsi kelimenin arkasından uzun müddetlerle koşarak devam etti. bir hayli tercüme etmiş zannediyordu. uzun uzun vitrinde duran kitaplara baktı. iktidarını kâfi görememekten gelen bir sıkıntı.tercümenin neresine sokuşturmak lâzım geleceğinde tahayyür ederek. Babıâli caddesine kadar geldi.. şu ruhsuz. tek pencereli dar odacıkta yazın şu bunaltıcı sıcakla-riyle çalışmak. dedi. Şu dakikada bütün geçmiş saadetinin güzel yuvası olan bu evceğiz sanki bir işkence zindanı gibi Ahmet Cemil’i eziyordu.

Kâğıtları annesinin önüne döktü: — İşte!. ara sıra uğradığı kitapçılardan birinin dükkânına girdi. bu cinayetler ve acaip vak’alar silsilesini nefret ede ede tercümeye hasretti. Fakat bu meşguliyetten duyduğu nefret çalıştığı müddeti azap haline getirdi. Fakat asıl on beş gün içinde sekiz on cüzlük müsvedde hazırlayarak onbeş yirmi mecidiye alabilmek ümidiyle kitapçının dükkânına gidip tabiin para meselesine katiyyen yanaşmadığını görünce. öte beriden. Damarlarının içinde bir bestekâr kanının cevelânmı duyduğu halde ekmek yemek için gecesinin sekiz saatini murdar çalgılı kahvehanelerde müstekreh muganniyelere demkârlık etmekle geçiren bir kemancı gibi ruhu türlü bedialar yaratmağa kabiliyet gösteren bu genç batakhanelerde bitmez tükenmez hırsız muhaverelerini tercüme ettikçe kalbi nefretinden şişerdi.. tâbi de arkasını aramamıştı Derhal kabul etti: Çıkan cüzlerle aslını veriniz. ne tercüme edeyim?» derim. Daha ruhsat alınacak. sonra biraz düşünerek ilâve etti: — Fakat bir şart ile: İsmimi koymayacaksınız... Başka kitaplar pez az satılıyor. son haftanın risalelerinden bahsetti. Hem basılsın.. iki saatte on sahife tercüme etmiş idi. İlk dört cüzün tercüme tarzından cesaret alarak zaten hiçbir ifade meziyetine yahut fikir zarafetine malik olmayan bu kitabı hemen bir hamlede tercüme ediyordu. dedi... Ahmed Cemil buna karar verdikten sonra caddeye indi. «Tercüme etmek istiyorum. pek gevşek bir eda ile.. nihayet kızara kızara tercüme hakkını istemeye cesaret aldığı zaman herifin : «Durun bakalım. Musset’den sonra «Hırsızın kızı!» İşte hülyalarının sonu! O akşam Ahmed Cemil. dedi. dedi. mektebin tatil zamanından istifade ederek gecelerini. yeni kitaplardan. kaç cüz tutacağını ne . Zaten hikâyeler de satılmıyor ya. Lamartine’den. bir kere okutturayım. Bugünden itibaren Ahmet Cemil için mütemadi bir çalışma başladı.. Sonra birden kitapçı tavrını tebdil etti. tercüme dedikleri geyin bu kadar kolay olduğuna şaştı. «Hırsızın kızı» hikâyesine devam etseniz ya! dedi. bu gidişle milyon kazanacak. sonra birden fikrini söyledi. aklına birşey gelmiş gibi: Sahih. Olsa olsa hikâye tercüme ediniz. kitapçı düşündü. Bunu okumak için çalıştı. gündüzlerini garip vak’alardan mürekkep bir dolaşık yumak icadında mahir bir muharririn fikrinden çıkan ve kimbilir kaç kişinin kış uykularına türlü korkunç rüyalar karıştıracak olan bu hikâyeyi. Bir aralık aklında yer tutan suale şu cevabı verdi: Ne olacak? Kitapçılardan birine müracaat ederim.. «Hırsızın kızı» bir hikâye idi ki dört cüzü neşrolunduktan sonra mütercimi vazgeçmiş.yazılmış bir serlevhaya tesadüf etti....

Hüseyin Nazmr’nin müşteri olduğu risalelerin eksiklerinden. Devam etti. tashihlere bakmalı. hattâ alabildiğiniz paralardan türlü akçe farkları kaybedeceksiniz.. bunun mukabilinde de ne kadar zahmet. şimdi elime para geçecek diye elîm intizarlar içinde bulunmak lâzım gelecek. Aman Yarabbü. bir çalışma vesilesi daha icat etmeli. o güzel güneşten halkı bütün İstanbul’un en güzel yerlerine sevkeden^bu lâtif mevsimden nefsini mahrum ederek husule getirdiği bu çalışma mahsulünü satabilmk için kitapçı dükkânına günlerce devam etmek. Bunlar nerelerden toplanmış... eline para geçemiyordu... fakat akşam soğuk kanla düşündüğü zaman devanı etmek lâzım geleceğine karar verdi: — İş bir kere nizamına girinceye kadar. bugün ruhsat alınacak. Başka bir şey daha lâzım. fransızca eski yeni risalelerde. Edebiyat âlemi. Ahmet Cemil bir şey söylemeden çıkmıştı. . tabım zügurtlugu daha çabuk neşrine müsait değildi... derdi. şu mülevves müsveddelerin arkasında koşmak. yarın basılacak. Fakat ne zillet mukabilinde!.... ruhsat peşinde koşmalı. Elinize şöyle kümelice para geçmeyecek. evde günlerce kapanıp. demek haftada iki mecidiye. Demek.bileyim?» dediğini işitince donup kaldı. sa bu kadar zahmetine. meşguliyet arasında. Kitapçılar neşrettikleri risaleler için makale yazanlara ehemmiyetine göre para veriyorlardı.» tarzında bir müşteriye kitap gösterilirken. Kitapçının dükkânına devam ettikçe bazı şeyler öğrendi kin bunlardan istifade yollarına müracaat kabil idi. Yalnız tercüme kâfi değil. size en ummadığınız neviden muhtelif paralar verilecek. Ahmed Cemil bu suretle yaşayabilmek mümkün olmadığına kanaat hâsıl etti. Artık o gün eve gidip çalışmadı. «Şimdi yok.» — «Hâ! o makele mi? Yakında icabına bakarız» — «Üç gün sonra. diyordu. Hikâyenin ruhsatı alındı. eziyetine katlanmaya başladığı şu meslekte altına imzasını gurur ile. kabul ettirebildiklerinden bazısı için para alabildi. bazısını kabul ettirebildi. matbuat mesleki bu muydu? Hiç olmaz-... iftihar ile koyabileceği şeyler yazabilse... haftada bir cüz nşrine başlandı. Halbuki zaman geçiyor. ne kadar intizar!. en lakayt kaldığı bahislere dair tercümeler yaptı.. Daima kalabalık olan kitapçı dükkânlarında daima meşgul görünen kitaplardan daima ayıp olan para taleplerine katlanmak. Bunları kitapçılara götürdü. Ahmed Cemil bir kaçma yazı yazsa? Neye dair olursa olsun. ceridelerde tercüme olunabilecek ne olursa olsun. amma ne?. Bir aralık biraz mahcubane ısrar neticesiyle kitapçıdan yüz kuruş alabildi.. hayat nüshalarından istedi.. O da çekişe çekişe alınacak.. matbaada başmürettibe yaltaklık etmeli... Bunlardan en yabancı olduğu esaslara.. havadan. Elli altı kuruşa aldığınızı elli üç kuruşa bozduracaksınız.. kesirler kaldırılarak yapılacak.. Bunları düşünürken içinden kabaran geniş bir nefesle: — Of!.. yahut kuru fasulye pilakisi yerken iri lokmaların müsademesi esnasında verilmiş cevaplarla. avdet etmek. mahrum. daima sizin zararınıza olarak. kitapçı size sadaka veriyormuş gibi burun kıvıra kıvıra sekiz on talepten sonra verecek.. tediyat..

. hasbıhale girer. yeşil örtülü azîm yazıhanelerin yanlarında iri sakallı. fakat evdekiler? Hemen o dakikada cesaretle «Mir’atı Şuûn» matbaasına girdi. Fakat Hüseyin Baha efendi iri sakallı. altın gözlüklü bir sahib-i imtiyaz olmamakla benaber pek iyi bir adam tesirini yapıyordu. Ahmet Cemil bey tercüme etsin» dedi. Ahmed Cemil pek iyi anlamıştı ki ihtiraz eden aç kalır: Haydi kendisi aç kalsın. ihtiraz etmeyin. O vakte kadar bir ceride idaresine girmemişti.. devam eden hikâye bitecekti. o bu gence bir kaç kere tesadüf etmişti. bilmem? Ali Sekip o iyi yürekli adamlardan idi ki beş dakikada dost olur. Ahmed Cemil’in eline tutuşturuldu.. fakat artık Ahmet Cemil müşkülpesentliğe lüzum görmüyordu. sonra Ali Şekib’i göstererek: Soralım da hakikaten ihtiyaç varsa. oğlum ? dedi. 4 Ali Sekip bir hikâye okumuş. İyi bir adamdır. yüksekten bakar adamlar tasavvur ederdi. ne istediğini anlattı. ihtiraz etme!. onu tavsiye ediyordu. İşte «Mir’atı Şuûn» ceridesine ilk intisabı böyle oldu. Ne istiyorsunuz.. zihninde matbaa âlemlerini. yle^inden kalkmaksı-zın yüzüne istifsarkârane bakan Hüseyin Baha efendiye nasıl hitap etmek lâzım geleceğinde tereddüt etti. «İşte.. başkası kapmadan imtiyaz sahibine müracaat etseniz a. altın gözlüklü. o. Ali Sekip döndü. o imzayı asıl yazmak istediği eser için saklamak istiyordu. beş dakikada bu adamlar hakkında derin bir sevgi duymuştu. başmuharrir Ali Şekibin parmaklariyle hemahenk olarak pest perdeden okuduğu bir şarkının ninnisiyle uyumaya hazırlanmış görünce şaşırdı.. .. ev-rak-ı havadis idarehanelerini büyütür. Bir hafta sonra. Hüseyin Baha efendi doğrularak dinledi. bu hitap Ahmet Cemil’e cesaret verdi. sıkılmasa Ali Şe-kib’le Hüseyin Baha efendinin boyunlarına sarılacaktı: utana utana girdiği bu yere beş dakikada ısınıvermiş. «Hemen başlayın!» denildi. Şu bir iki ay-danberi kitapçı dükkânlarında gördüğü numuneler henüz bu hayalleri büsbütün silmemişti.Bir gün yine bir makale götürdüğü bir risalenin tabii — Faiz efendi isminde munsıf bir adam ki onun ihtiyaç derdini anlamıştı — dedi ki: — «Mir’at-ı Şuûn»için tefrikalık bir hikâyeye lüzum varmış. Ali Şekib’in tavsiye ettiği bu hikâye de «Hırsızın kızı» tarzında bir şeydi. madem ki imza koymuyor. Hüseyin Baha efendiyi müdüriyet odasında kanepeye lâ-kaydane yaslanmış. Aman okudunuz mu.. yüksek söyler. «Durun bakayım? Burada mı?» Kitap bulundu. her görüştüğünü sever. imtiyaz sahibinin odasına kadar çıktı. dünyada her şeyi sevmek için yaratılmıştır. Şu ilk mülakatın şevkiyle Ahmet Cemil bir hafta içinde—tatilin son haftası — cerideye bir ay kiyafet edecek kadar tercüme hazırladı. Mai ve Siyah — F.

hele başlayalım.. zihninde neler tertip etmişti! - .. düşmüştü. Bu ümidin üzerine ne hayaller nakşetmiş. bak ne olacağım? Oğlunu bir matbaa sahibi. Mektep açılmıştı. Ohmed Cemil güldü. kumral uzun saçlı başını annesinin dizine koydu: Ben çalışmayacak dursam nasıl olur.. Ahmet Cemil yazıyor.. anneciğim? Ben çalışmalıyım ki bir gey olabileyim. o zaman Ali Sekip hiçbir kelime söylemeyerek elini. Hüseyin Nazmi okuyor.Para meselesi için ikinci mülakatta Ali Şekibe açıldı. ben şimdi yorulsam sonra rahat edeceğim. bir ceride müdürü görürsen iftihar edersin.. Ali Sekip hemen: Oh.. analık şefkatinden doğan bi rikkat sözleri Ahmed Cemil’i birden beş yaşındaki çocukluğuna iade etti. Dört lâkırdı ile kendini tanıttı.. idarenin sandığı daima boştur amma. öteden beriden müteferrik olarak ayda üç dört yüz kuruş kadar bir para kazanmak. Bu son sene Ahmed Cemil derslerine büsbütün ihmal eder olmuştu. gece yatıncaya kadar işleyen. kendisine bir muavenet eli ariyan bu genç eli samimiyetle sıktı. Başka birisinin ağzında terbiyeye mugayir telâkki edilecek bu sual onun ağzında öyle saf bir kalbden sâdır olmuş görünüyor ki Ahmet Cemil garabetini fark bile etmedi. diğerinde kabiliyetler yıpranıyordu. Hem bu kadar yorulduğuna da razı değilim... ben sana para alîveririm. Bizim idaremizden ne olacak? Biraz da kendine baksana. daima işleyen bir fikrin mektep derslerine tahammül derecesi neden ibaret olabilirdi ? Zayıflıyor. sen bana biraz kendini tanıtsana bakayım. sararıyordu. akşam mektepten çıktıktan sonra. buna annesi lakayt kalamazda Sabiha hanım çocuklarının hiçbir halini ve hissini tedkik-ten hali kaımayan annelerdendi. anneciğim? Şimdi Ahmed Cemil’in kalbine bu tazejpüt. oğlum. bak. Elbette Hüseyin Baha efendinin kara gözleri için çalışacak değilsin a. birinde fikir melekeleri servet kesbedi-yor. sen beni israfE alıştıracaksın. sonra hasta oluverirsin. Hüseyin Nazmi ile beraber artık son sınıfta idiler! Fakat aralarında eski sıkı refakat mümkün olmuyordu... Sabahleyin mektebe gidinceye kadar. Biri leylî diğeri niharî idi.. Bundan sonra Ahmet Cemil’in hayatı hemen takarrür etti: daima çalışmak... Artık teklifsiz bile olmuşlardı. uzattı. Bu hayat farkı eski münasebet samimiyetini biraz izale etmiş gibiydi. o nazik meseledir. Bir gün annesinin önüne — «Mir’atı Şuûn’un idare memuru Ahmed Şevki efendiden aldığı beş mecidiyeyi koyduğu zaman Sabiha hanım dedi%ki: Daha’paramız bitinedi. değil mi. hele bir mektepten çıkayım.

. Ali Şekibin bulduğu iş bir hocalıktan ibaretti. belli_belirsiz bir §ey. Babıâli caddesinin bir münasip yerinde. Sabiha hanımın.. zaten onun evine de yakın. Bunu. akşam yemeğinden sonra gider. Sabahleyin Süleymaniye’den.... gece yatağında rahat rahat düşünebilmek için hattâ yatmakta acele ederdi. ..Kitapçı Faiz efendiye bir ceride imtiyazı aldırtıyor. Müphem bir çocuk çehresi. fakat bu hayal pek seyyal idi. matbaa Ahmed Cemil’e münhasır kalıyor. çocuk pek küçük amma ne olur. Ayda iki lira vereceklerdi.. bir matbaa açıyor. başka bir yerde. Mektebin *edris müddeti bitmek üzere idi ki bir gün akşam üstü «Mir’ati Şuûn» matbaasına uğradığı zaman Ali Sekip kendisini görür görmez: Ben de seni bekliyordum. iki lira daha zam olunca madem ki ev kirası yok.. sonra yanına bir uşak terfik ederler. — Sabahleyin arabasına bindiği gibi askerce bir sesle emir verecek: Matbaaya!. o evi satıyorlar.. bir saat kadar ders. hisseler hâsıl olacak temettülerle yavaş yavaş imha ed’liyor. Bu akşam mühim bir para müzakeresi açıldı. yegâne tesliyet medarı bundan ibaretti.. Hüseyin Nazmi’yi beraberine alıyor. dedi. daha nerede olacağı tekarrür etmemişti. Saib’den saklı imiş gibi Ahmed Cemil’i tuttu: Hüseyin Baha efendinin odasına kadar çekti götürdü: Sana bir iş buldum. sonra söyleyeceği şey yanında tashihlere bakmakla meşgul olan Raci’den. Bu hayali dairma süslerdi. bir ev. yok.. İkbal’in arasında rey vermek üzere hattâ Seher bile meclise davet edildi... Daha neler düşünmemiş. kimbilir kimdir? Ahmed Cemil bu çehrenin ismini bilmekle beraber saraha+le tâyine bile cesaret edemezdi. küçük bir araba.. .. Sanki haftada o üç saat zarfında daha mı ziyade kazanıyor? Ahmed Cemil’in aylık muvazenesinde iki liranın pek büyük bir ehemmiyeti vardı. Başka ne masraf kaldı?. beheri beş liralık hisse senetleri çıkarıyor..^*1.. Gözlüğe bilhassa ehemmiyet veriyordu. kendisi başmuharrir oluyor. dedi. Haftada üç gece. meselâ Sirkeci’de dört yol ağzında köşelerden birine zarif — zihninde resmi bile çizili idi — bir dai-Ee. Ahmed Cemil’in elinde kurşun k&iem diyordu ki: Şöyle böyle eve dört beş yüz kuruş giri. tek atlı. yine evine avdet eder. Ali Şekib’den bu haberi aldıktan sonra güya demiryolu kur’asında büyük ikramiyeyi kazanmış gibi bir an evvel eve müjde vermek üzere Süleymaniye yolunu her vakitten daha erken tuttu. bu ümidin etrafında neler icat etmemişti? Bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi. ziyade tantanaya ne lüzum var? O vakit gözlük de takacak.. — Yok..

Herkes tam bir sükût ile neticeyi bekliyordu.. iyi terbiye almış altı yaşlarında zarif bir çocuk. söyleyecek bir şey bulamadı. noksan bi. «Ne?» dediler. Çocuğun babası — nazik bir efendi — Ahmed Cemil’e takip olunacak hareketi tâyin etti: Çocuğu idadî sınıflara ihzar etmek lâzım.. en ziyade dikkat olunacak şey çocukta tahsil hevesi uyandırmak. sonra gözlerini İkbal’in gözlerine dikti:’ Artan para da lâzjn. ders saatlerine gelince: «Şimdi kış girmek üzere. Aman ağabey. toplama bir daha yapıldı. Bir hayli para artıyor.. Çocuğa biraz kıraat yaptırdıktan sonra ne yapmak lâzım geleceğinde tahayyür etti.. Ahmed Cemil âdeta sıkıntısından terledi.. Büyük eski bir konak. Daha?. tabiî geceleri tercih edersiniz.. tolamının neticelerini birer rakkamla işaret ederek hattın altına indirdikçe kalbinde bir heyecan duyuyordu. İhtarların bu kısmında çocuğa manidar bir surette bakıldı. Daha?. cetvelin her rakkamı tekrar okundu. Aıhmed Cemil elinde kâğıdı sallıyor: «Zengin oluyoruz!» diye bağırıyordu. kâh Seher’e gözlerini tevcih ederek muvazeneyi tanzime çalışıyordu. çocuk gözlerini indirdi. bazı kaideye taallûk eden hataları izah etmek istedi. İmlâ yazdırmak istedi. sen de!. Hep arıyorlardı.. «Şey» dedi. kahkahayı salıverdiler. Yekûn ne olacak?. beş dakikada iş bitti.. Artık ne yolda tedris tarzı intihabı icabedeceğinde kendisini muhtar bırakıyor.Seher mutbak sarfiyatı hakkında fikirlerini söyledi: Aiı-nıed Cemil kâh annesine. Daha ne var? — Şu yazıldı mı? Şeyi unuttun. Avdet ikin kendisine bir uşak terfik olunur. . Seher utandıs kaçtı. Toplama bitince hayret etti. Hiçbiri inanmadı. anne zengin oluyoruz... haftada üç defa olsa kâfi.» Bu akşamdan itibaren ders başladı: fakat hocalığın maddî güçlükleri hakkında henüz bir fikir hâsıl etmemişti. itirazlar ileri sürülüyordu. Ali Şekib’in bulduğu ders Vezneciler civarında idi. Ahmed Cemil’in yanma yaklaştılar. galiba? Daha? Daha?. Aman.. o.. Masraflar kalem kalem ilerliyordu. Çalışmasından memnun olmadığı zaman kendisini haberdar eder.. değil mi?. değil mi anne? Gelin edecek kızımız var. şeyin ismini bulamadı. cedvelin her noktasında uzun konuşmalar oluyor. yanlı&ları tashih etti. bir daha yapmaya başladı.r şey olmasın diye dikkat edildi: Seher bir* aralık: «Şey unutulmuş» dedi. toplamaya haşladı. biraz okumak biliyor. dedi. Nihayet Ahmed Cemil sütunun altını çizdi.. sonra okuttuğu yeri yazdırdı. Daha? Daha?. toplamanın sıhhatine inanmadı. Şimdi ne yapılacak? Çocuk bekliyordu.

matbaa müdürü ise kendisini göstersin. «Mir’atı Şuun» heyeti talhririyesi arasında zaten yeri hazır. mahiyetini bile bilmez. başladığı bir şeyi bitirmiş olmak azminden başka bir şeyden ileri gelmemişti.. odasında kül eşelemekten başka bir şey yapmayacaksa müdüriyetten vaz . Bir de. Baş muharrir Ali Şekib. Bu sene dersleri büsbütün ihmal etmişti. imtihan zamanı yaklaştıkça içine bir korku giriyordu. mütemadiyen işlemekten yorulmağa başlayan zavallı başını iki ellerinin arasına almış. Bir yandan bir tâbie tercüme ediverdiği »vocuklara malûmat» sürekli yayım. Ahmed Cemil hiçbir yere intisap etmiyecek. Senenin on ayında artık çalışmaya lüzum gördü... küçük odasına girer. mariz. artık haric-den gelen tesirleri kabul etmek istemeyen fikrine bir senedir mühmel kalan dersleri sindirmeğe çalışırdı.. büsbütün sıkıldı. sahibi imtiyaz Hüseyin Baha. Matbaada öksürüğünden başka sesi duyulmaz. Mektep bittikten sonra Hüseyin Nazmi ile hayat iştiraki hemen büsbütün bitti.. matbaa müdürü Tev-fik efendi vardı ki matbaaya hergün herkesten evvel gelir. Ahmed Cemil bu matbaada hemen herkesi severdi. kimse ile konuşmaz. Matbaa müdürü? Ne demk olacak. gelecek ders için kitap getireyim de. bunlar o saf yürekli adamlardandı ki mülakatlarından bir inşirah-ı derun his eder. bir iki ders daha bulacak.. kulağına: «Sen mektepten çıktıktan sonra buradasın» demişti. Mektebin son imtihanları yaklaştı. O Harbiye nezaretine intisap edecek. fakat bir şahadetname ki.» Konaktan çıktıktan sonra âdeta geniş bir nefes aldı. daima sakit bir adam ki matbaada bir gölge gibidir. küçük odasında. şahadetnameyi alabildi. «Bu defa bu kadar kalsın efendim. haftada üç gecesini mahveden Vezneciler seferi derslere vakit bırakmıyordu. para kazatoacak. Artık maişet tarzını bulmuştu. Bu adamla bir çift lâkırdı etmemiştir. ondan zaten büyük bir şey ümid etmiyordu.. zekâsına âdeta bir dûniyet veren bu hüccetten utanır. idare memuru Ahmed Şevki efendi. dirseklerinin üzerine dayanmış. bu ¦şahadetnamenin temini için çalışması. Ahmed Cemil bundan bahsedilmesine rıza vermez. yazın kürk giyer.Çocuk yüzüne bakıyordu. bir taraftan «Mir’atı Şuûn »için ikinci defa olarak başladığı bir hikâye. büsbütün matbuat âlemine atılacak. yalnız Ahmed Şevki efendiyle idare işlerine bakar. Korktuğuna uğramadı.. Şahadetname aldıktan sonra hiç sevinmedi. acılıklarından bir çoğunun zail olduğunu duyardı... herk<” /azın hararetiyle yataklarında erkence uyuduğu bir sırada kitaplarının üstüne eğilmiş.. odasından mangal mayıs ortasında kalkar bir ihtiyar.. Uykusundan tasarruf etti. ara sıra da bazı risalelerde yazı yazacak. Daima küskün. hiçbir şeye karışmaz. «Ya sınıfta kalırsa!» bu korku zihinine iliştikçe—insanları korkulu fikirlerden kaçmaya sevkedes bir hisle — bunu hemen silip çıkarmakta istical gösterdi. dün akşam geçim cetvelini şenlendiren iki liranın kolay kazanılmayacağını şu ilk tecrübe ile anlamıştı. Hüseyin Baha efendi birgün gözlüğünü zapta çalışarak hizmetinden hiç menun olmadığı Osman Tayyar’ı göstermiş. bir şey anlamadığından emin idi.

Hattâ bu defa Hüseyin Baha efendi Osman Tayyar’ın matbaadan çıktığına dair ceridede iki satırlık bir ilân neşrine bile lüzum gördü. mütenevvi şekillerde yırtıklariyle bir garibe halini almış soluk yeşil çuha örtülü yazıhanesinin kenarına ilişerek — Ali Şekib bir tarafta ismal-i ahval yazarken. bazan iki yerde birden. Ahmed Cemil buna hiç ehemmiyet vermezdi. sulanan bu biçare gözleri dinlendirmeğe vakit bulamayarak yazmak. sonra yorgun zihininin bir kelimeyi bulabilmekten. havasızlıktan daima iştihasız kalan midesine zorla indirdikçe güzleri bir ecnebi risalede tercümeye elverişli fıkra arar. «Mir’atı Şuûn» için hergün havadis ve mütenevvia sütunlarını doldurmak. bir müddet zihninin ataleti içinde gözler pencerenin rengi uçmuş.. Ekseriyet üzere peynir ekmek üzümden teşkil ettiği öğle yemeğini güneşsizlikten. Bazan uyuşmuş . Bu meşgale içinde yemek için vakit bulamazdı. Altı ayda altı kere matbaa değiştirir adamlar. Bugün «Mir’atı Şuûn» matbaasında. yarın diğer bir ceridede. zaten bu üç kişiden başkaları daima seyyar idiler. eğri takılmış yeşil astar perdesinin kenarından şurada zihin57 lerini öldürmektle meşgul olan bu zavallılara bir istihza nazarı yollayan güneşin iltimaına hasretle dalıp kalmak. Raci ötede bir risale-i mevkutede güzel bir manzumeyi tezyife çalışırken. Bazan kulağına çarpan sözlerden yavaş yavaş anlamıştı ki Tevfik efendi Hüşeyin Baha efendinin şeriki imiş. yahut bir cümleyi rabt edebilmekten irkilişi üzerine ileriye gitmek istemeyen kalemi kâğıdın üzerinden ayıramayarak durmak. hele şu çapkından kurtulduk! Şimdi gitsin de başka bir «Mir’atı Şuûn» namına para alsın. baş mürettip mürekkepli elini kapının kenarına dayamış «mütenevviaya bir buçuk sütun daha lâzım!» derken — çalışmak. sabahtan akşama kadar idarehanenin havı uçmuş. «Mir’atı Şuûn» a kat’î surette intisabından sonra Ahmed Cemil’in hayatı bir intizama girmiş oldu: Kitapçılar için çalışmak. Ahmed Şevki efendi o gün bir aralık Ahmed Cemil’e: ¦— Oh!. mütemadiyen işleyen zavallı başını dumanla uyuşturabilmek için biribirini müteakip yaktığı sigaraların dumanı gözlerini doldurdukça durmağa. mevkut risalelere makaleler yetiştirmek. Ahmed Cemil şahadetname aldıktan sonra bu dördüncü defaya da hatime verildi. galiba asıl sermaj’e de onun imiş. Hüseyin Baha efendinin buna — hattâ bazı çarpık işlerine — tahammül edişine bakılırsa bu adamın matbaada müdüriyet sıfatını takınmak için bir hususî hakkı olmalıydı. yahut demin doldurduğu kâğıtların birinde yeri boş bırakılmış bir kelime için lügat kitabını araştırırdı. demişti. Hüseyin Baha efendi bîr hesap meselesi için Ahmed Şevki efendiye çıkışırken. Meselâ Osman Tayyar dördüncü defa olarak «Mir’atı Şuûn» a intisap etmişti... muhtelif renklerde lekeleri.geçsin.. yazı imal eder bir âlet kabilinden uzunluğuna kesilmiş kâğıtları tekrar okumağa vakit bulamayarak doldurup bir yenisine başlamak.

bacaklarına, muttasıl oturmaktan yorulmuş vücuduna bir taze hayat vermek için kalkıp biraz dolaşır, yahud, pencerenin kenarında ayakta durarak karşıdaki kaldırımdan geçenleri seyreder, bir aralık merdivenleri iner, sokağa çıkar,, kitapçısına kadar gider, yeni çıkmış kitap varsa şöyle bir bakar, yahud tabiin hatırı için tashihlerine bakıverir, yine matbaaya avdet eder... Bu hayat tarzı daima böyledir. Cuma yok, pazar yok, hergün çalışacak, hergün matbaaya esir olacak, bazan geceleri nöbet bekleyecek, sahib-i imtiyazın odasında sedirin üzerine ilişip yatacak, nadiren matbaada kendisine ihtiyaç olmayacak da biraz nefes alabilmek için Tepebaşına kadar gidecek, yahud gidip gelme bir Boğaziçi seferi yapacak... Fakat Ahmed Cemil bu hayattan müşteki değildi. Çalışmak şimdi onun için âdeta asabî bir illet olmuştu, durairuyordu. Yalnız akşamları evine geldiği zıaman yemek vaktine kadar minderin üzerine boylu boyunca uzanır, dinlenirdi. Eve gelince val’desiyle ikbal o günün vukuat silsilesini naklederlerdi. O, yalnız dinler, ara sıra bir sual irad eder, onlar söyler, bin türlü hiçlerden mürekkep sözlerle ycr^nn zihnine biraz istirahat havası verirlerdi. Ahmed Cemil bu meşguliyet hayatı başladıktan sonra sükûtu sever olmuş, gençlere mahsus konuşkanlığım kaybetmiş idi; fakat isterdi ki kendisine öteden beriden bahsolunsun. Bugün komşu Sabire hanım gelmiş, oğlu Ahmed efendi geliniyle kavga etmiş de o aralarına girmiş, barıştırmış, yine kıymeti bilinmezmiş, ne de olsa gelin değil mi?... Buna uzun uzun, dudaklarında geciken bir tebessümle gülümserdi. Dün İkbal Seher’le beraber sekiz arşın basma almak için Kalpakçılar başına gitmiş, yolda Seher’in ayakkabısının ökçesi kopmuş, deli kız: «Aman! Küçük hanım! Ökçem koptu» diye kalabalığın içinde bir çığlık basmış ki... Ahmed Cemil bu hiçleri derin bir zevk ile dinler, dinledikçe sıcak bir günden sonra düşen yaz yağmurlarının latif serinliğine benzeyen bir haz duyardı. Matbuat için çalıştığına hiç müteessif değildi. Zira bütün ümidlerinin mütemadi çalışma neticesiyle zuhur edeceğine kani idi. Fakat o Vezneciler’deki ders Ahmet Cemil’e o kadar ağır geliyordu ki eğer başka türlü telâfisine imkân olsa o iki lirayı çoktan terk ederdi. Hiç olmazsa gecelerine tamamen tasarruf edebilse kendisini bahtiyar addedecekti. Evde kaldığı akşamlar bir müddet validesiyle konuşur. Seher’le alay eder, bilhassa İkbal’i her lıangi bir sebeple kızdırarak eğlenir, sonra odasına çıkarak ya sevdiği bir şairi okur, yahud tercümeleriile iştigal eder, yahud - iki gün sonra fena bularak atmak üzere - bir man-zumecik karalardı. Odasında seccadelerin üzerinde yuvarlanarak, minderlerde uzanark çalışmağa sarfetiği bu zamanlar gündüzleri idarehanenin hasır iskelesinde geçen saatlerin meşakkat mükâfatı kabilinden bir istirahat devresiydi; fakat ihtiyaç derdi bu zamanları da tamamen kendine bırakmıyordu. “ sükuny,^

Haftada üç gece yemekten sonra evden çıkarak, bu y, köşesini bırakarak Veznecilere kadar gider; orada saatlerce V7 uğraştıktan sonra maiyetine verdikleri bir uşağın refakatiyim V evine gelir, o zamana kadar herkes^atnuş._olduğundan uze” rine aldığı anahtarla kapıyı açarak hafiîçe ayaklarının ucuna basa basa odasına girer, nihayet on altı saatlik bir sâyiîı ıstırabı bahasına kazanılmış olan yatağına sokulurdu. Asıl bu Vezneciler seferinden kış esnasında zahmet çekmişti. Öyle ki ders günleri yemeğini yedikten sonra mangalın başında ısınmak mümkün iken buna muvaffak olamayıp soğukta, karların, çamurların içinde tekrar sokağa çıkmak lâzım geleceğini düşündükçe eve gitmekten korkar olmuş idi. Dersi olduğu akşamlar Ahmed Cemil sofrada matemi andıran bir sükût ile yemek yedikten sonra küçücük kırmızı bakır majıgalla ısınan bu yuvacıkta annesini, kardeşini yalnız bırakarak, hattâ geç kalmak korkusuyle mangalın kenarına sürülen parlak sarı cezveden hissesini almayarak bilhassa bu gece seferleri için aldığı siyah muşamba paltosunu giyer, «anne! ben gidiyorum, uykunuz gelirse beni beklemeyiniz!» der, kalbinde bu eve, şu muhtasar aile ocağına bir hasret hissiyle sokağa çıkardı. Soğuk!... Kışın tipilerle esen rüzgârı paltosunun başlığından hücum ederek yüzünü tırmalar, bütün vücudunu kaplayan ürpermelerle titrer. Hasır iskemle üzerinde yazı- ile geçen bir günden sonra o küçük fakat şirin sarı mangalın kenarından mehcur olmak, meşkûk işlerle geçinen sefiller gibi geceleri karanlıklar içinde ekmek parasına koşmak takat kıran bir der d idi. Her dakika bir çamur birikintisine batmamak için durmağa mecbur olur, iki ellerini ceplerine sokarak eteklerini dizlerinin üstünde zabta çalışa çalışa taşların üzerinden sekerek yürür, bazan duvarların kenarından bir gölge şeklinde süzülerek geçer, güzergâhına tesadüf eden küme küme büzülmüş köpeklerden korkarak yolunu değiştirir, bazan bir viranenin boşluğundan geçerken şimdi bir el uzanıverecekmiş, yakasından tutuverecekmiş gibi kalbinde bir korku titremesi duyardı. Sonra bir aralık yağmur başlar, omuzlarında, başında muşamba palotusunu döğerek sırtından süzülüp ayaklarına doğru akar, ne kadar k:vırsa bir türlü çamurdan muhafaza edemediği zavallı tek pantolonunu ıslatır... Bu yarına kadar kuruyacak, sabahleyin mangalın kenarında tüterek geceden kalan nemi alınacak, İkbal bir yandan ütüyü hazırlarken o matbaaya geç kalmak korkusiyle üzülecek. Tenha karanlık sokaklar... Soğuk rüzgârlarla karışık sıkı bir yağmur... Ahmed Cemil o sokaklardan, o yağmurun altından geçer, ta Veznecilere kadar gelir. Kapının önünde zile dokunmadan evvel bir nefes alır, sonra kapı açılınca henüz yemeğini bitirmemiş yağlı elini silmemiş uşağın tuttuğu mumun ziyasiyle dar bir merdiveni çıkar, selâmlık odasına girer, orada bekler, tâ ki küçük bey kitaplarını alıp haremden çıksın... Hoca efendi, bu gün hiç çalışamadım, affmızı rica ede-

rim. Mukaddemesiyle küçük bey girer. Ahmed Cemil’in her şeyden ziyade bu hoca efendi tâbiri canını sıkar. Ne için? Canı sıkılmağa hakkı var mıydı? Çocuk küçük bir yaramazdır, fakat yaramazlıkları bir terbiye süsü altında saklıdır. Ahmed Cemil şakirdinin hiç bir ze-rafete mugayir haline tesadüf etmemiş olmakla beraber ufak bir serzeniş yapsa çocuğun calî bir mahcubiyet edası ile gözlerini indirerek içinden: «Budala! sen de... sana ne oluyor? ister çalışırım, ister çalışmam. Keyfimin kâhyası değilsin ya!...» diyeceğinden emindir. Onun için daima affeder, zaten çocuğun kendisiyle beraber bulunduğu müddetten başka çalışmadığım da bilir. Derse başlanır; meselâ hesabdan taksim anlatılacak, arzın kürreviyeti izah edilecek, bir küçük efsane okunacak, ele geçen bir cerideden imlâ yazdırılacak... Ah!. Ahmed Cemil bunlara bedel o küçücük sıcak odada minderin üzerine boylu boyuna uzanarak Musset’nin «Geceler» ini, Hugo’nun temaşalarını, Lamartine’in «tefekkürat» mı okumak için nasıl bir iştiyak duyardı. ^W^ $cja^ ‘ Bir vakit gelir ki her ikisi de yorulur;(çocuk küçücük eliyle ağzını saklayarak yalandan esnemeye! başlar, Ahmet Cemil’in yorgun gözleri süzülürdü. Bir aralık! uşak görünür: «Hanımefendi haber göndermiş, kucuk_bey.-aiteky&rulmustar, diyor» sözü üzerine derse nihayet verilir. Çocuk bir an evvel hareme gitmek, uşak da Ahmed Cemil’i bir an evvel evine götürüp avdet etmek için sabırsızlandıklarından bunun çocukla uşak arasında bir sania olması da pek ziyade ihmal altında olmakla beraber, o aldanmağı terci’h ederdi. Avdet ederken başka bir fasıl başlardı. Uşak yavaş yavaş Ahmed Cemil’le teklifsizleşmişdi. O, bu lâubaliliğe sükûttan başka bir şeyle mukabela göstermediğinden uşak evde la-kırdısız geçen hayatın öcünü kendisinden çıkarardı. Elinde muşamba feneri sallayarak, ilk önce önden gitmek âdet iken her defasında bir iki parmak geri kala kala nihayet yanında gitmeğe başladığı Ahmed Cemil’e geveze uşak bütün dertlerini döktü, memleketinde kendisini bekleyen rişanlısından bile bahsetti... Ahmed Cemil, yalnız dinler yahut dmlemeksızm susardı. Nihayet sokağın başına gelince uşak , f.;^e-- ^rt|k buradan gidersiniz», derdi. Ahmed Cemü hafif bir selamla ayrılır, titreyerek anahtarı sokar, çamuriu lastıklerıyle muşamba paltosunu hemen taşlığa atar odasma çıkar, ıslak esvaplanm öteye beriye iliştirir Jatağnİ W ta kendisine mukadder tek dinlenecek yeri olan yatağına g «Uyu zavallı çocuk, yeşil eski çuhalı yazıhanenin kenarında, karanlık çamurlu sokaklarda, küçük nazlı çocuğun daima esneyen çehresi karşısında geçen o meşakkat ve mihnet saatlerinden sonra şu sıcak temiz yatağın içinde, münevver mai bir semanın bârân-ı elması altında, tulûunu beklediğin ümit le uyu!...»

gecenin bakıyye-i huma-riyle biraz sersemce olarak geldiği zaman Ahmed Şevki efendiden başka kimseyi bulamamış idi. sabahleyin şafağı müteakip müvezzilere dağıtılmıştır. ne de güzel kadıncağız! Taze. o bitmez tükenmez nâlişiyle kâğıdın üzerinde — ağır ağır yürüyen bir öküz arabası gibi — o daima çı-tırdıyan kaleminden bahsolunsa: «Yok! ona ilişmeyiniz. yapyalnız.Ahmed Cemil’in selâmına mukabele etmeye vakit bulamadan: — gördün mü bir kere çapkını? Bu akşam yine evine gitmemiş!. tütün kokusu henüz matbaanın mürekkep ve ıslak kâğıt kokusiyle meşbu havasını doldurmamış. matbaa halkının kaba kaba manalı . ihtimal ekmeksiz bırakıp ta kimbilir hangi kahbenin yanında vakit geçirmekte mâna var mı?. gece ceride basılmış.» derdi. îdare memurunun kalem çıtırdısiyle müdürün öksürüğü matbaa makinesinin dümdarlarıdır. dertleşirler. İkide bir de «Babanı nerede?» diye glen bu çocukla.fjs^yafetini takip eden günün sabahı Ahmed Cemil matbaaya mûtadından biraz geç. yalnız postaya tevdi edilecek olanlar kuşaklanmakta. o benim ninnimdir.. Bedbahtlığı her halinden belli. Bu kelimeyi hiç sevmedikle-riyle pek ziyade sevdiklerine hasreder.. Ali Şekib bu iki dosta yazıhanenin bir tarafında hasbıhal esnasında tesadüf ettikçe nükte sarfetmek için iptilâsına uyarak Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki’nin mahleslerindeki müşabehetten «Ahmed efendiler yine birleşmişler. Ahmed Şevki efendi bu sabah şu cümleyi pek hiddetle beyaz keten yeleğinin altında zorca zaptolunan göbeği yerinden sarsılarak söylemişti. Her sabah böyle buluşurlar. Ahmed Şevki efendinin başlıca müntehabı olan lügatlerden biri de «çapkın» kelimesidir. Ahmed Şevki efendi henüz hücresine girip kâğıdının üstünde daima çıtırdayan kalemini eline almamıştır. Muharrirler henüz gelmemiş. mahzun edalı bir biçare. Görsen.. öteden beriden bahsederlerdi. ter-tiphanede mürettiplerin telâşa lüzum görmeyerek kasalara dağıttıkları dökme harflerin seri darbeciklerle rjuttarid ahengi işitilmektedir. Ahmed Cemil telâş etmeyerek sordu: Nereden anladınız? Nereden anlayacağım? Zavallı kadın yine öksüzler gibi boynu bükük çocuğiyle gelmiş.. hattâ bir kere sevgi hissine lüzumundan ziyade kapılarak kendisini kaybetmiş. Sabahları intişar eden cerideler idarehaneleri en ziyade sabahleyin asudedir. sa-hib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin dizine elini vurarak «hay!: çapkın hay!» demiş idi de sonra da bu gaflet hatasından dolayı zaten kırmızı olan çehresi birkaç gömlek daha kurmızı-laşarak üç dört gün kadar sahib-i imtiyazın yüzüne bakamamış idi. Ahmed Şevki efendiye ne vakit kaleminden. Ahmed Cemil idare memurunu en samimî temennasiyle selâmladı.söylemek istediği şeyi söyleyecek bir adam bulamayıpta ilk tesadüf edenin üzerine atılanlan sabırsızlara mahsus bir telâş ile . Ahmed Cemil Raci’den bahsolunduğunu derhal anladı. ben hem yazarım hem o ninni ile uyurum» derdi. Ahmed Şevki efendi musahabe refikini görünce . Karısını evde kimsesiz. dedi. matbaanın aşağı katında ağlayıp duruyor.

Bir de ona sormalı. Kimbilir.müz’ic ve elîm tafsilâtiyle meydana dökmüştü. Nereye gidiyor?.. Bir aralık Ahmed Cemil’in gözüne bir şey ilişti. Bir ay ya mes’ut olmuş ya olmamış. kocası içmeğe başlamış... Amma kocasını aramak için sabahleyin başını örttüğü bir matbaaya geliveren kadının muamelesini de süslü bir muamele addetmiye-cekmişiz. İnsan ilk önce karısını döven erkeklerden bahsolunduğunu işitince: «Kimbilir? Karı nasıl dayağa müstahaktır. Nerede kalıyor?. efendi içsin içsin. Buna. Sonra ana baba ortadan kalkmış.. Bu gaybubet tekerrür eder olmuş. Ahmed Cemil derin bir teessürle dinliyordu...gülüşleri arasında ağlayan o kadıncağızı gördükçe içim içime sığmıyor Alimallah!.... bağırırsa yaygaracı denecek.. Amma neye yarar? îş bu biçarelerin derdine deva bulmakta..» demek ister.. cemiyet hayatı içinde göz yaşlarından mürekkep bir ıztırap sahifesi teşkil eden acı bir bahsi bütün. Ahmed Şevki efendi: . hangi baba ile hangi ananın nazlı bir kızıdır? Pek küçük iken evlenmiş olacak. Bu genç kadın ne yapar? Kocası nerede kalmış?... O kadın ağlarsa. böyle bir herif bilirim ki karısı ağladıkça onu döverdi. sonra: «Evde bakkaldan veresiye peynir ekmek alırlar.» tesellisiyle gitsin cebindeki parayı bir murdar aşüfteye versin. dünyada bu adamdan başka kimsesi kalmamış. Ahmed Şevki efendi devam etti: kendisini tecrübe etmeden aile babalığı ne demek olduğunu anlamadan. nihayet bir akşam evde küçücük bir çocukla yalnız kalmış. çocuğundan öyle anlaşılıyor. kadının kocasına âşık olmasını ilâve ediniz. Evet. merdivenin başında duran Raci’nin çocuğu değil mi?.. «Senin her şeyin işte bu adamdır» demişler. Türlü faraziyyat silsilesi ki her biri ciğerlerinde bir başka yara açıyor. Bu dereceye kadar düşmüş olmak için kimbilir ne mecburiyetler görmüştür. Ahmed Şevki efendiye göstererek dedi ki: Baksanıza. Bir gün o çapkını tuttuğum gibi idaresinin penceresinden aşağıya atacağım.. Bir şey söyleyecek de galiba cesaret edemiyor.. İşte Raci’nin karısı! Dünyada kendisinden kaçan şu heriften başka bir şey düşünmediği bu sabah şafak atar atmaz gelip şurada ağlamasiyle sabit değil mi?... hattâ.. meram anlatamıyor. Tutmuşlar bilmediği bir adama veri vermişler. bütün gözü yaşlı zevceler için şurada uzun uzun. ağlasa kıyametler kopuyor. Ahmed Şevki efendi diyordu ki: — Evet.. Sonra eve gelince karısının ağlamasına tahammül etmesin.. dayağa müstahak addedilecek. bir de. Ahmed Şevki efendinin sâde bir talâkatle söylediği bu sözler gözlerinin önünde bir facia âlemi açmış. yahut o mukaddes vazifenin ehemmiyetini her türlü takayyütten vareste addedecek kadar kendilerinde duygusuzluk gördükleri halde evlenenlerden bahsetti. şu genç kadın kimin. saf bir büka-i merhametle ağlayacaktı. Belki onbeş onaltt yaşında. Utanmasa aşağıda ağlayan Raci’nin karısına değil.

ve merasime mahsus sesini takınarak: —• Ne istiyorsunuz. hemşire hanım?. Ahmed Cemil’i de bir işaretle davet ederek sofaya çıktı. dedi. bileklerini örtmeyen yenlerinden anlaşılan soluk elbisesi içinde. İkide birde boynu bükük bir çocuğun gelip babasını sorduğunu da görüyorsunuz.. Çocuk — Kırkılmamış lepiska saçlı... Bir şey mi söyleyeceksin? dedi. senelerden beri katra katra ciğerlerine damlayıp her isabet noktasında bir ateş tutuşturan zehirin bütün acılıkları feveran etti. Ahmet Şevki efendi kendisine biraz vekar vererek. Ahmed Şevki efendi refikina bakti. dedi.«.. dünyada vaktinden evvel dertle. mihnetle ağlamaya başladığı için hazin bir hayret mânasiyle örtülmüş zannedilecek kadar baygın gözlü.. oğlum. pejmürde yapraklar arasında yeni açmış bir gül kadar cana yakın bir çocuk — tereddüd ederek yaklaştı: İzin verirseniz. Ahmed Şevki efendi çocuğun elinden tutarak dedi ki: Senin ismin ne bakayım?. ne demek istediğine dikkat etmeyerek .. elbette.. Kadın artık ilk itiraza şu üç dört sözle galebe çaldıktan sonra. Ahmed Şevki efendi mütalâasını çocuğun yanında ikmal etmek istemedi.. Ahmed Şevki efendinin şu suali üzerine genç kadın bütün matemli hayatının karanlık meşakkatlerinden genç sırnaşma çekilmiş bir ye’is perdesi gibi çehresini örten siyah peçenin altında henüz kurumamış kirpiklerini kaldırmağa henüz gençlik gülüşüne bedel ıstırap giryesi silâhı altında melûl ve kesif K> J. Bu gün o çocuğun elinden tutaran gelen annesini görünce bu zavallı kadının ne demek istediği de anlaşılmıştır. annem size bir şey söyleyecek. Bak bir kere! İlk kabalık hevesiyle çocuğa şair ismi vermiş de sonra. değil mi efendim? Zevcimi siz de benim kadar tanırsınız. XI 65 duran gözleriyle şu müşfik çehrelere naze-i istimdad tevcihine bile cesaret edemeyerek titrek bir seda ile: Demmindenberi size müracaat edip etmiyeceğimi düşünüyordum. bir iki sene evvelden alındığı paçaları dizlerine yaklaşan soluk pantolonundan. -L .. bir nazar teatisiyle kadıncağızı dinlemeğe karar verdiler. Zaten benim ne demek istediğimi siz pek iyi bilirsiniz. o.. orada şu mürekkep lekeleriyle simsiyah kesilen .. Nedim!. dedi.Gel bakayım. nihayet müraacata karar verdim de şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum... Kadıncağız merdivenin kenarına dayanmış müsaade bekliyordu. Söyleyeceğine.. gel!.

bakınız... Evet. Buna acıyınız... çocukluğa mahsus tam bir itimat ile olanca hissini ve fikrini ona hasrettiğini. O vakit bu genç kadın. 5 Genç kadın burada çocuğuna uzun bir nazarla baktı.. Henüz çocuk denecek bir yaşta iken bu adamın zevcesi olduğunu.. Mai ve Siyah — F.. Bakınız. Dünyada bedbaht bir kadın olmağa katlanmak mecburiyetinden başka bedbaht bir çocuk yetiştirmiş olmaktan mütevllit bir ye’sin bütün şerhi bu nazarda mündemiç idi. Bir nazar ki çocuğu sanki ağlayan bir buse ile ihata etti. eve geldikçe titizliğinden.. «Hanım.. sonra yavaş yavaş kocasının kendisinden uzaklaştığına vukuf hâsıl ettikçe kalbinin nasıl yırtıldığını. muhabbet devresinin ilk smeresi daha «Baba» demeğe başlamadan babasının onunla beraber annesini de unutup haftada dört beş gece evin semtine uğramamağa başladığını. şu babasının bir güler yüzünü görmeğe muvaffak olamayan çocuğu elinden tutup o kadın her kim ise ona götürmek. O beni aramağa lüzum görmezse benim onu arswnaga mecburiyetim kalır mı?. sanki onun masum simasına elemlerinin mersiyesini yazdığı bu çocuktan artık gözlerini ayıramayarak bütün hissiyatını döktü. fakat bütün elem ve ıstırabına gafil ibir şerik olmuş çocuğun mahzun edasına bakmağa cesaret edemeyerek perişan bir lisanla şimdiye kadar kimseye faş olu-namayıp da teraküm ede ede artık havsalasının isti’abına muktedir olamadığı acılıklarını hatırına geldiği gibi salıverdi.. artık tahammüle imkân kalmadı. tesellisini ağlamakta aradığını söyledi. ben bu gün kocam için değil çocuğum için geliyorum. iki altın bileziğim vardı. Kocam daha onların hayatında iken on liralık bir küpemi aldı. küpenin satıldığı meydana çıktı. Babasını bırakınız!» demek istedim. Sanki şefkatten. Bir.. bu güne kadar sabrettiğini. zaten gelin ederlerken de pek az şey vermişlerdi.. sarhoşluğundan başka bir şeyle gaybubetini unutturmadığını birer birer döktü.. Onlar da birer birer gitt\ Tabiî ses çıkaramıyordum.. fakat artık. bu gün arsız bir kadın gibi beni size müracaata mecbur eden de bu. İşte efendim. Kaç kere niyet ettim. eğer kazandığı . bu çocuk babasına muhtaç bir çocuk. zavallı kadınlar. yalnız son vak’ayı anlatayım. Biz. mahvetti. Fakat bilir miyim. rikkatten mürekkep bir derağuşun mıknatısı cezbesi içine aldı.. Ah bu nazar!.. yüzüğüm. Karısından elbette bir sebeple kaçıyor. kocalarımızın bizden kaçtıklarını görürüz de ekseriyet üzere kimin için bizi terk ettiklerini de bilmeyiz.. her derdini yüzüne baka baka düşündüğü. Babamdan. Fakat ben kocamı aramak için de gelmiyorum. yambaşında bu facianın henüz eşhasını idrak edebilecek bir yaşa gelmemiş. Geceleri evine gelmeyen erkeğin elbette gideceği bir yeri olmalı..matbaa merdiveninin kenarına dayanarak. Pederimle validem ortadan kalkınca yalana da lüzum kalmadı. o kadın kimdir?. karşısında yüzüne ba-kamaksızın teessürle ve sükûtla dinleyen bu iki şefkat çehresine. güya beni Emniyet Sandığına terhin olunmuş diye aldatmak istiyordu. annemden bana bir şey kalmamıştı. eğer o eve gelmeyecek olursa bu çocuk genç anasının daima ağlayan gözlerinin önünde yavaş yavaş ölecek.

Ben nasıl olsa geçinirim.. Çapkının .. Evin içinde sanki bir şey arıyormuş gibi bir hayli dolaştı. fakj^t o vakittenberi eve gelmiyor ve gelmiyecek. o vakit üzerime hücum etti. Küpemin.... Ahmet Cemil —¦ bir ceridede sefaletten intihara mecbur olmuş bîr aile pederine.. Nihayet genç kadın başını kaldırdı: — Kâğıtlar henüz bende. Meselâ buraya gelebilir. Dikj. Ahmet Şevki efendi ile Ahmet Cemil bu facianın karşısında bir hürmet ve merhametle sükût ediyorlardı.§ dikmek. çocuk?.. meza-nstanda on beş yaşında verem bir kızın kabrine tasadüf etse dünyaya küsmek hassasiyetinde yatırılmış olan bu rakik şair—şu feryad eden şiirin hüznüne karşı mephut olmuş. Matbaa da bir mektep değil midir? Burada muharrir efendilerin herbi-rinden iki söz öğrense âlim olur gider. ve. Birkaç günden beri galiba parasızlıktan olmalı — her vakitten ziyade hiddeti vardı. elimden her şey gelir. satılacak aı™ük bir ‘şey kalmadı... Nihayet her şey bitti. kadınlık hicabı ikmale mani oldu. af olunamayacak bir kabahat olduğunu anladım. efendim. yüzüğümün filân gitmiş olmasına ehemmiyet vermediğim halde çocuğun dünyada yalnız şu kâğıtlardan ibaret olan servetini. sonra biraz tereddütle. işte size bunun için ge-iiyorum. bundan sonra göz yaşlarını zaptedemedi. «ya öyle ise ben sana gösteririm. sonra bir aralık önüne dikilerek: «Nedim’in kâğıtları nerede?» dedi. ben ölürsem elinde kalacak olan şu tek kuvveti artık bu adamın eline vermek bir hıyanet.fakat bu paranın kazandıklanyla beraber başka birisine sarf olunduğunu hissediyorum. Zavallı babam.. ona haftada beş on kuruş verebilmek î#n.. çocuğum için bunlum hepsine katlanırım. fakat onu ileride uşaklığa mecbur olmaktan kurtarmak lâzım değil mi?. ne olur ne MA1 V iÜ olmaz diye dişinden tırnağından artırarak üç tane Demiryolu hisse senedi almış. Ahmed Şevki efendi. «O kâğıtları veremem» dedim. zihninde bir müşkülün halliyle meşgul imiş gibi iki parmağının arasında çenesini sıkıp duruyordu. sokakta kolu kırık bir çocuğa. Genç kadın ikmal edemedi.. çocuğu böyle bırakmağa babası razı olabilir... ölürken bunları Nedim’e bırakmıştı..Ahmed Şevki efendi mümkün değil bu . fakat ‘ “ben nasıl razı olurum? Okumak lâzım..» dedi. Fakat* “çocuk ne yapsın. sanki donmuş kalmıştı. biraz hicap ile ve söyleyeceği şeyin refikince de tasvibe mahzar olup olmıyacağını anlamak iştiyomuşcasına Ahmet Cemilin yüzüne bakarak dedi ki: __ Eğer merakınız yalnız çocuktan ibaretse onun elbette bir kolayını buluruz.. Kocamın kâğıtlar dediği bu idi.. ne olur hizmetçilik de ederim..... ben hizmetçilik etmeğe mecbur olayım. bir müddet öyle hıçkıra hıçkıra ağladı.. yahud gsise bile bundan sonra hayat büsbütün cehennem olaca1^.para bir oğluyle bir barısından ibaret olan evini geçindirmeğe kifayet etmeseydi hattâ müteessir de olmazdım... bir evde yemek pişirmek.

Diyordu ki: «Bir haftadan beri inmiyorum. o. Katiy-yen hatırına gelmiyor.. ne kadar müsvedde filân bulursan toplar. çocuğumun zamanı boş geçirmediğine emniyet hâsıl ettikten sonra her şey yapabilirim. fakat. Ufak bir nezle. başımın ucunda «unutmasın» deyip duruyor. Bir küçük dikiş makinası bir kadınla bir küçük çocuğun yaşamasına kâfi değil midir? Matbaanın şu tenha saatinde merdiven başında cereyan eden bu muhavere artık bitmeğe yaklaşmıştı. değil mi» dedi.gece derslerin varsa talik e-derek . Ben çıkmazsam «Gencine i Edeb» de çımayacak. Hüseyin Nazmi-nin uşağını gördü. zevcinize gelince: O mühim bir mesele. elbette bir kere babasına da söylersiniz. Çocuğum hakkındaki merhametinize teşekkür ederim. bu akşam bana gelirsin: Şu işi başka birisine de havale debilirdhn.. Bu Lâmia idir çember çevirirken üzerlerine gelmiş idi.bizim idareye uğrarsın. efendim. Dalgın dalgın yürürken arkalarından bir şey çarpmış idi. *** Ahmed Cemil yazıhaneye teveccüh etmek üzre iken merdivenden birisi çıkmakta idi.» Uşağa: — Peki! dedi.er-keklerin bazı gaflet zamanlan olur ki bir müddet vazifelerini terk etmelerine sebebiyet verir. O Hüseyin Nazmi ile bahçede geziyordu. annesinin gözlerinde neşve veren bir gülüş görmemekle çocukluk sevinci masum çehresinde donnuış olan biçare çocuğu yavaş yavş çeke çeke matbaanın merdivenlerinden indi... Kadın atıdı: Rica ederim. Başını çevirdi. Bir şeye dair konuşuyorlardı.kelimeden vaz geçemezdi . yahut daha doğrusu büyük bir tenbellik beni evden çıkarmıyor.. Hüseyin Nazmi o vakit kızmış «senin yaşında çocuklar .. Son defa olarak ne vakit görmüştü? Bir ay kadar oluyor. fakat yalnızlıktan patlıyorum gel de biraz gevezelik edelim. Sanki bu kelime ağzından biraz ^wel söylediği sözlerin hülâsası gibi düşmüştü. dedi.hususiyle anası babası hayatta iken ..» Kurşun kalemiyle bir buruşuk kâğıda atılıvermiş olan şu perişan sözlere bir de küçük zeyl vardı: «Lâmia’ya bir şey vaadetmişsin. onun için bugün matbaada işi bitirdikten sonra . o bahsi kapaynız... ne lüzumu var?..hangi mektebe gönderebilirim ? Mahalle mekteplerinden birine göndermekle maksad hâsıl olsa! Kocam. Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki efendi uzun bir merhamet nazariyle şu f acia— zihayatı takip ederken gözleri daima yaşlı olan bu talihsiz genç kadın.. Ahmed Cemil bir ay evvelki günün bütün teferruatını zihninden tekrar geçirmek istedi. Hüseyin Nazmi kendisine bir tezkere göndermişti. Bu yaşta bir çocuğun . ben. ne isterse yapsın. Kadın Nedimin elinden çekti: «Tekrar teşekkür ederim.. Lâmia’ya ne vaadetmiş?.zekâsı gözlerinden belli. Ahmed Şevki: — İşte!.

akşamı beraber geçirmişler olmalı. İri bir Alman...» dedikçe biz Said’le kırıştık.. Öyle bir asılıyor ki!. orada murdar. dedi.. tefrikaya iki sütun lâzım.... fakat bu tercüme mihaniki bir iş kabilinden fikrini işgal etmeksizin yürüyordu.. Saib Ahmed Şevki efendiye sordu: — Raci gelmedi mi? Ahmed Şevki efendi burnundan cevap verdi.?. ne cilveler yapıyor. hay şeytan hay! Bunu unutmakta mâna var mı? Ne idi yarabbi... kart bir karıya tutulmuş. Ali Şekib baş-mürettibi çağırarak merdiveni çıkıyordu. dedi. muhteriz kahkahacıkla istihzanın rengini takviye etmiş idi.. karı Reciye ne nazlar. Hele karıyı görseniz... . Saib’den o kadar nefret ederdi ki ne vakit ona lâkırdı söylemek lâzım gelse ağzıyle söz söylemeği tenezzül addederek burnunu konuşma vasıtası ittihaz ederdi: —¦ Ooo! Biz onu Palais de Kristal’de bıraktık’. isterseniz yarın akşam. Yazıhanenin kenarına oturdu. ne idi. ben Erenköyü’ndeyim... Sıvışıncaya kadar. dün akşam karının gözlerine bakıp bakıp da bir beyit söylüyordu: Şule i handerizi zühre midir Saib aşağısını tahattur edemiyordu. Görülecek şey. Ahmed Şevki ile Ahmed Cemil bakıştılar.. Saib’le Said — Saib havadis vermek için. Sonra baktık ki oradan kaldırmak mümkün değil. Saib’in hikâye bakiyesi gürültüye karıştı. Baş mürettip bu düşünceye fasıla verdi: — Beyefendi. Rari’den haber alırız.. İçti sızdı. Said de Saib’i taklit etmiş olmak için — merdivenleri yıkarcasma atlaya atlaya çıktılar.. bizi de salıvermek istemiyor.. yarım yamalak türkçesiyle Raci’nin gazelleri için: «Ne diyuğ?. Şimdi!. istedikleri iki sütunu tercümeye başladı. işte Ahmed Cemil o vakit bir şey vaadetmiş idi amma ne idi... bir de. Ahmed Cemil refikinin fikrini anladı: Bu akşam kabil değil. Dur bakayım.. fikrinde yalnız bir sual bütün örtülü hâtıraları tırmalaya tırmalaya tekerrür ediyordu: «Ne idi acaba?» Pencereden sokağa bakmakla meşgul olan Ahmed Şevki efendi birden döndü: İşte Said’le Saib geliyor. Ahmed Şevki efendi Ahmed Cemil’in kulağına eğildi: Bu akşam Palais de Cristal’e gidelim. Ya Raci’nin hâli! Karının yüzüne baygın baygın bakıp gazel söyleyişini görseniz.. Said ikmal etti: O siyehnûr çe§m-i efşan Ahmed Cemil gülerek: ¦— Aferin Raci! Epeyce taze renk göstermeğe başlamış! dedi. Ne diyuğ?.çember çevirirler mi?» demiş idi de Lâmia istihzalı lâtif bir göz kırpmasiyle «pencerede oturup da şiir mi söylerler?» demiş.

Hüseyin Nazmi kütüphanesinin penceresinde idi: Bu vakitte mi gelinir? Sabahtan beri seni bekliyorum. işini istical ile bitirdikten sonra «Gencine-i Edeb» idarehanesine uğramış....ı. Lâmia’ya vaadettiği şeyi tehattürden ümidini keserek vapura binmişti.nıaktan... Lâmia’nın elinden çember kaçtı. Ne? Lâmia derhal darıldı. hiç olmazsa ayda bir gecesini Erenköyü’nde geçirirdi.. Zili çekti.. Başka kim darıldı?. küçücük çehre-i ne-şatmı bir dargınlık bulutu . dargın bir sesle: Hem vaadediniz de hem sonra ne diye sorunuz?. Haniya benim şey?. İki arkadaş küçüklükten beri hissiyat ve efkâr teşrikine o kadar alışmışları ki yekdiğerinden birkaç gün iftirak etseler mânevi tamamiyetlerine nakısa gelmiş zannederlerdi. Hep zihninin içinde bu vardı: Acaba ne idi?.. Köşkün yanma gelince parmaklığın arasından Lâmia’nm yine çemberi önüne katarak bahçenin dar yollarında koştuğunu gördü. bütün müsvedatı toplamış. Hüseyin Nazmi hemen her gün sabahley’n «Mirat-ı Şuûn» idaresine uğrar. bir de sen darüsaa! Bari geri döneyim. bir kelime bile ilâve et-miyerek koştu.p ıın^auuuaiı uır sene uaaue un uuu’i aıa. Hüseyin Nazmi ile uzun çocukluk arkadaşlığı neticesiyle aralarına ne kadar fasıla gelse yine zeval bulmaz bir yakınlığı vardı ki buna hiçbir sebeple sekte geleıvxcitı. ¦— Tamam. kıpkırmızı oldu. Ahmed Cemil bu hiddetin lâtife ile önü alınabileceğine hüküm vererek: Şimdi o’ şey alınmadı diye kapı açılmayacak mı ? Lâmia kapının düğmesini çekti. çemberiyle değneğini aldı. Ahmed Cemil’in önünden bakmayarak geçti. Ahmed Cemil refikini iki gün görmese Umûr-u Şehbenderi kalemine yahut «Gencine-i Edeb» idarehanesine baş vurur... Kendi kendisine: «İş fena!» dedi. 7 : Ahmed Cemil. . kapıya koştu. Ahmed Cemil’in.*** Lâmia’ya vaadettiği şeyi tahattur edemeyecek olursa. değnek bir yana fırladı.kapladı. buluşmak ihtiyacına uymaktan hâli kalmamışlardı.

sepete atılacak müsveddeler teraküm ediyordu.» dedi. Bunlar ben miyim? Ne için?. müsceddeleri Hüseyin Nazmi’nin önüne döktü. Tarsuslu Zaraifizade Abdullah imzasıyle bir gazel: Nâr-ı aşkın içre ey malum senin Ahmed Cemil: — Ateşe! dedi.. oraya gittiler... Hüseyin Nazmi birdenbire «Vay! burada da sama tariz var. Saki-namesi dere olunmamış diye küplere binmiş!» dedi. Hüseyin Nazmi dudakları arasından: *¦’ — Şımarık! dedi. bu herzevekil pozuna-misil. ikisi beraber okudular. Çünkü «tâbiş-i lerzen-de. Risaleler mektep kitaplariyle mektep çocuklarından kurtulamayacaklar.. İmza okunmuyor. Ahmed Cemil diyordu ki: . Bir aralık bir kâğıt için «Koca şair!... Birden Ahmed Cemil: — «A.» diyor. Hüseyin Nazmi zarflan birer birer boşaltmağa başladı: —. ibzal edilmemiş tezyif kalmamıştı. eserleri gözden geçirmek istediler.. hususiyle daima beraberinde yaşadığı bir adamın bu suretle aleyhine kalem yürütmek için bir insanın muaşeret zarafetinden bu derece mahrumiyetine taaccüp ettiler. dedi. gösterilmiyor... Vay!. çünkü «Pervaz-ı nigâh emelim.. Bir gün âmal-i erbaaya dair bir makale gelse taaccüp etmeyeceğim.» demişim. Ahmed Cemil için sarf olunmamış tahkir. oturgeımış mektupları... *”” Tâ bahçenin bir köşesinde sarmaşıklarla loş küçük bir •kameriye vardı. Ahmed Cemil okudukça «Aman ne kariha bolluğu! ne vicdan genişliği!. bu şair-i zülüfdar garâibdisar. Şu insafsızlığa. Öyle şeyler demişim ki görülmüyor. Mektup sahibi manzumeyi kelime kelime mûtarıza içine alarak herbirisine söyleyecek bir söz.Lâmia’nm hiddetini görme. O vakit iki arkadaş birbirine baktılar. Saçlarına.. Sonra ilâve etti: —-..IKır içeri girme de bahçede oturalım. çünkü «Kiysu-i müşemmeş. «Bakayım!» dedi. bu yazı bizim Raci’nin.. Ahmed Cemil «Fıçıya binsin de Sakinamesini orada okusun» diye mırıldandı. bilâhare tetkik olunmak üzere bir iki müsveddede ayırdı...» Ahmed Camii yerinden kalktı...» demişim. «Ben miyim?» Bu mirî belâhet-semir.... Ahmed Cemil fesini bir iskemleye attı. Al sana arzın küreviyetine dair bir makale. o münasebetle şaire hediye edilecek bir hakaret bulmuştu... senin o geçen nüshadaki «Ezhar-ı bekâret» manzumesine bir alay teşniat.. gözlerine.. Hüseyin Nazmi ihtisara başladı.... Az kaldı kapıyı açmıyordu.. yürüyüşüne bile tariz olunmuştu.» Sen böyle hepsini okumağa kalkışırsan işimiz var. şu halde ben bütün bu sayılan şeyler imişim.» demişim. Şimdi de başımıza «Bir fırka-i muhayyile» çıktı: «Bin üç yüz dokuz sene-i hicriyesinin şehr-i şabanımn on yedinci gecesi saat altı buçuk raddelerinde Edirne kasabasının cihet-i şimaliyesinde kâin.

tarizlerle. Hüseyin Nazmi arkadaşının teessürle söylediği sözleri dinlerken gülüyordu: Ne kadar hassassın! dedi. İşte senin yazıların mutbuat sahasından geçerken bu yolda haset yaygaralarına tesadüf ediyor. Cemil!.. tezyiflere uğrayanların haline acımaktan ziyade gülmek hissini ilâve edersen bugün bizim etrafımızda bağıranların ne yolda bir aksi şada hâsıl ettiğini anlarsın. nasıl arkasına düşerler. Ahmed Cemil: — Acaba? dedi.. O istihzalar ayniyle mudhik resimlere benzer ki ¦insanı bir müddet güldürür. Çok safderunsun. tezyiflerle dolduran «Mâkes-i Zaman» ne kadar satılıyor.. Çünkü herkes gülmek ister. sonra Hüseyin Nazmi’nin karşısına oturarak bu kelimenin ihtiva ettiği şüpheyi tefsir etti: wyic LWSliye UZ... haz etmiyormuş. îşte asıl farkınız da o değil mi? O tahkirleri icradan seni meneden bir şey var ki onda yok. Sabahleyin kapışan kapışana. etrafına toplananların onda dokuzu güler. bu tabiî nıeyelâna. hergün sütunlarından bir çoğunu ötekinin berikinin yazdıklarına. O küçük bebek gibi ağlayarak eve mi kaçacaksın? Emin ol ki pencerelerden seyredenler için o çocuklar arsız. Elbette.. Hiç mahalle çocuklarının oynadıkları bir viranlıktan süslü bir bebek gibi küçük bir kız geçerken tesadüf ettin mi? Bütün o arsız çocuklar o küçük kızın zerafe-tine karşı duydukları bir kıskançlıkla birden nasıl tutuşurlar... insanlarda tabiî bir histir.Lâkin ne sebep var. tahkire delâlet eder kelime varsa toplayıp da Raci’nin yüzüne fırlatmaktan meneden bir şey var mı?. Hakkın kimde olduğunu aramakla iştigal edenler çok mudur zannedersin? Matbuatta taarruz erbabının eline geçenler tıpkı sokakta çamura düşmüş bir adama benzer. Bizi anlamıyor. fakat istihzaya hedef olanın kıymetini tenkis etmez. Ben onun söyledikleri için bir şey diyor muyum ? Ben ona tahkire benzer bir şey yapıyor muyum? Beni bir lügat kitabından ne kadar şetme... yahut bizim iyi şiir söylemediğimize halkı ikna etmekle kendisinin şair meziyeti iki kat mı oluyor?.. fakat halkı güldürmeğe çalışanlar işte o bir alay soytarı olmaktan başka bir ehemmiyet alamazlar. hattâ güzel esvaplarının eteklerine sarılan azgınlar olur. Bu.... bağırırlar. Bence halk nerede gürültü oraya teveccüh eder. Bugün .. bunu mutlaka söylemeği bir vazife addediyorsa tahrike neden lüzum görüyor?. luıuutt mem ki hakikat senin dediğin gibi olsun. içlerinde taş atan. fakat meselenin esasını yanlış telâkki ediyorsun. söven. o başka bir mesele. bu adamın şu muannit ısrar ile senin ve benim aleyhime bu kadar musallat oluşuna ne sebep var? Kendisine bunun için para mı veriyorlar. hayâsız çocuklardan başka şeyler değildir. o kadar.. Bak. insanlarda istihzalara.. Ben şiir söyleyecek olursam onu susmağa mecbur mu etmiş oluyorum? Ondan hakk-ı teşaürü selbedecek bir kuvvet mi var? O da söylesin. Mütalâanın bir kısmı doğru. Halk güler ve gülmekten haz eder..

. arkadaşına baktı.. bir suret veremiyordu. güneşin son demlerinden çıkan bir nefes gibi serin. her dakika işleyip süslediği eser idi ki bunda çocukluktan beri okuduklarından aşılanmış şiir zevkini tatbik etmek isterdi. İşte eser bu idi. dedi.. Ahmed Cemil dudaklarını büktü. bir katra girye ile netice bulsun. Daha sonra ümit güfleşi o kırılmış kalbin emel enkazına hazin bir veda nazarı ile süzülüp gidiyor: O vakit neticenin kara bulutları.. hafif bir hava bu uzun sıcak günden sonra sahralardan kalkan akşam buğuları üzerinden hafif darbeciklerle kanatlarını silkerek geçı“yor. takdir edilmemek endişesi olmasa.. onun sevda dudaklarının temasından tutuşmuş bir bahar sabahı.. etrafa bir ateşli havasının baygınlıkları yayılmağa başlıyor. Fakat sonra yavaş yavaş âfak yanmağa. senelerden beri yazmak istediği..yapacaklar? Ahmed Cemil’in o mahut eser dediği. Hüseyin Nazmi’nin herşeyi soğuk kanlı tetkik etmekten ibaret olan felsefesine iştirak edemiyordu.. Zihnen tertip ettiği esas pek sade idi: Bir taze ruh ki. Ah!.. .. hayata bir ümit incilâsiyle açılıyor.s burada bitmiş gibi göründü.takdir ettiğimiz bitr adamın o yolda tuhaf bir resmini görsek hangimiz gülmeyiz? Fakat o resme gülmüş olmaktan dolayı o adam hakkında fikrimize hiçbir tebeddül gelmez. Hayat mübarezesi. o vakte kadar görülmüş olan şeylerin hiçbirine benzemesin. bah. cevap vermek istemedi. ne dediğini anlamamış gibi dalgın bir na-jzarla baktı. Bu eserle öyle bir şey yapmak isterdi ki. artık gözlerim bulandı. Ahmed Cemil’in gözleri o küçük pencerecikten ayrıldı. son ziya bakiyeleri bir tarafta küçük bir bulut parçasının kenarına oyalar talik ediyor. Hüseyin Nazmi mai kurşun kalemiyle risalenin matbaa müsveddelerini tashih ederken onun gözleri kameriyenin sarmaşıkları arasından yer yer açılmış aralıklardan birer zümrüt pencere buldu/biraz iskemlesine yaslanarak gurubun bir esmer -ve şeffaf tül gibi semanın ipek sathına gerilen gölgelerine daldı. beyninin içinde bir çocuk kabilinden yaşatıp bü-lyüttüğü. Ya benim o mahut eseri bitirsem de çıkarsam ne olacak?..^ Bir aralık Hüseyin Nazmi: Karanlık oluyor. güya semanın bakir sinesine güneşin busesinden.... sabahtan beri güneşin bu sahranın üzerinden çektiği çiçek kokularını şimdi tekrar arza serpiyordu. bu eserle Ahmed Cemil beşer hayatını yazmak istiyordu: başından sonuna kadar bir şiir ki bir tebessümle başlasın. o saf ve taze ruha hayatın ilk mihnetleri yavaş yavaş sokuluyor.. O şeye zihninde mümkün değil bir şekil. Bugün üç dört tane ufak tefek manzumecikler için feryat edenler o vakit o koca bir cilt dolusu yeniliği görünce ne .. bir şey ki. sonra dedi ki: Ah! bu anlaşılamamak.

akışının ifadesine. Meselâ hazin bir parça «Feûlün.. Şimdi bir şiir söyleyiniz ki. hissettikten sonra tatbik etmek lâzım. Bizde bu cihete dikkat edilmiş mi ? Bir satır vezin ile mersiye söylemek. iktidarını hissinin dûnunda bulduğu için kızar. feûlün» vez-niyle melûl bir edada . bundan hâsıl olacak tesirin ruh üzerinde ne kadar kuvveti olmak lâ-zita gelir. düşündüğünü kalemine tersim cttiwmpTnpirj-o^ nıı’jt<v”^iit h. Hele vezin için kimbilir ne kadar tezyiflere uğrayacağım.. O ahengi husule getirmek için bizim elimizde manasız bir hece vezni yerine haddizatinde bir musikiden ibaret bir vezn-i mutrip varken ne için nazmımızın eczasına dikkat ettiğimiz gibi miş-vannda da ahenk ve veznin şiirin ruhu ile hemdem olmasına dikkat etmeyelim?.. fakat bunu ne için anlamamak ?.. Kendi kandisine küser. vezin hakkında bitmez tükenmez nazariyelerini anlatırdı. onu yazarsa — bir gün Taksim bahçesinde arkadaşlarına itiraf ettiği gibi — artık hayatta vazifesini ikmal etmiş kıyas edecekti. Farisînin hazain-i servetinden tezyine başlayınca o mahut vezni muhafazaya nasıl imkân görülürdü... Garblılarm hareke-i musikiye dedikleri uzun hecelerden Türkçe mahrum olduğu için Türkçeye hece vezninden başka bir ahenk olamazdı. feûlün. Bütün hayatta ümidi onun üzerine müpteni idi. Fakat o mânayı hissetmek. bazan aczini lisana atfetmek ister. Bugün Hüseyin Nazmi’ye diyordu ki: —• O yeniliklere çıldıracaklar. Arabînin.. yahut hafif bir esası ağır bir veznin sakil seyelânma terk etmek vezninin musikisine karşı nasıl bir duygusuzluk ise muhtelif esaslardan mürekkep uzun bir manzumeyi yalnız bir vezin ile söylemeğe kalkışmak yine musikiye karşı öyle bir 77 II anlamamazlıktır.. Fakat lisan Türkçelikten çıkınca. yahut vukuf iddia edip de bundan ne için istifade etmemeli?. Bir çok parçalarını yazmış. veznin musikisinde hüküm sürmek lâzım gelen ahengin mânası.. edasının hissine ne için vâkıf olmamalı. arkadaşına okumuştu. o ahengin yeknesaklığından husul bulacak ezayı ne için alamamalı? Garbin manzumelerinde evzanm değişmesinden hâsıl olan ahengi görüyoruz. Buna mukabil.. Ah! Bir ke-o esere bir vücut verebilse!..... Şimdi benim eserime vermek istediğim musikiyi düşün..tepnini tutardı.. Bu eserin âdeta hastası olmuştu.. zihninin içinde müşevveş hayaller gibi uçuşan müphem renkleri zaptedebilecek bir alete malik olmamaktan rnünbais bir fütur ile âdeta hayatından bezer.r yeis ilp her yazdığı parçadan sonra^o narcava veremediği ruhim Tna.Ne vakit buluşsalar Hüseyin Nazmi’ye bundan bahsederdi. Eğer bu yenilik herkeste bir iltifat meyli hâsıl etmezse. Heca veznine de bu hizmeti ifa ettirmek mümkün olamzadı. derdi. Fakat istediğini yapamamaktan. Türkçemizde de böyle şeyler meselâ Fran-sızcadan daha güzel yapılırken yazık ki yapmıyoruz. Sözünün bu noktasına gelince kendisini kaybeder. Bizim veznimizin musikisine.. Beş yüz beyitlik bir manzumeyi muttarit bir vezin üzerine söylemekten tevellüt edecek ruh yorgunluğunu.

ine ine son nefes bir musiki inlemesiyle bitsin. yine yavaş yavaş.. fakat bir ittırat içinde zevke tevfikan icra etmek bize ait bir muvaffakiyet. ferhenk.. Helejçafiye^ Gariptir. feilâtün. feryat keli*-* meşinin yırtıcı ahengini pek iyi^duyuyonım7Insanda_ bu duyuş zevki olduktan sonra meselâ: «bâhr-i sükunperver»ı diyemez. sonra meselâ ara yere girivermiş bir ıstırap şuhkası. pervaz kelimesinin tayaran meylini. bizde _en dikkat edilecek şeyler ihmal edilmiş de edebiyatımızda çocukça oyunlar için hayatlar sarfolunmuş. «An ve “TS M. O muvaffakiyete bir de kafiyenin tasavvut mânasını ilâve et. şiddetin en yüksek tabakasına kadar çıksın. sanki mızrabın bir hiddet çimdiği kabilinden tek bir «ulun». Yirmi tane yeknesak suzinak şarkıyı okumaktan. bahr kelimesinin o bir harekede toplanan üç kuvvetli harfinden hususiyle sonundaki tesadümünden hâsıl . Hele kafiyelerin mûtad tertibine hiç aklım ermiyor. işte yarının nazmı ‘/feeııcejçejamelerin mavzu manasından başka bir de — nasıl iâbir edeyim — şada mânası vardır..sürüklene sürklene gidip dururken sonra «mefailün. Kafiyenin terüp tarzını sırf zevkle. mefailün. muhtelif makamat ve usulün insicamından istihsal etmektir. A t VB SİYAH in» kafiyeli seksen beyti birbirinin arkasına sıralamaktan kulak için lütuf mu îıâsıl olur kelâl mi bilemem? Hele gazellerde matladan sonra gelen müfretlerde madem ki nazmın arasına kafiyedar olmayan kelimeler sokarak samiayı tahrik etmek tecviz ohınuyor.. o kafiyede bir kelimeyi kasideden mahrum etmemek için türlü mâna garibelerine mecbur olarak müşkülâtı hayret verecek bir külfete katlanmışlar da kafiyenin ahenk mânasını düşünmek akıllarına gelmemiş.. Hattâ bugün yeni şiirin ruhunu anlayamayanlar da kafiyede bir ta-savut mânası olabileceğini düşünebilecek var mıdır acaba?. \Bilmem herkes hisseder mi? Fakat ben meselâ nâl:ş_kelimesinin mahzun edasını.. Ahmed Cemil devam etti: Musikide yapamadığımızı bari nazmımızda yapalım. daha sonra «müstef’ilün. renk» kafiyesiyle kaside söylemek için efkârı tasavvur edilemeyecek tazyiklere ve ivicaelara uğratarak. failün» vezniyle bir hissiyat tuğyanı. Hüner musikiyi yeksaklıktan değil. sonra vezinlerin musikisine de o7 tebeddülden gelen ahengin mânasını ver. Bu yolda yazılmış bir manzumeyi tasavvur et ki vezinlerin taşkın dalgaları üzerinden atlaya atlaya akıp giderken birden yorgun düşmüşçesine ağır ağır sürüklensin. Ahmed Cemil bu gidişle bu akşam bütün edebî mecellesini bir kaç yüzüncü defa olarak arkadaşının önüne tekrar döke-1 çekti. dinlemekten duyduğumuz yorgunluğu hiç olmazsa nazmımızda kaldıralım. veznin kasırgasıyle yükselsin. bir ifade hiddeti. o halde kafiyesiz nazım söylensin. Sonra tekrar bir feveran ile taşsın. Hüseyin Nazmi’nin tebessümü biraz daha genişledi. yükselsin. müstef’ilün» ile bir sükûn. bir nazım feveranı. «Jenk.

. Müsterih bir nefes aldı. bu uysal muhataba bütün şahsî fikirlerini dinletti.. Ne için? Bu merhametin mahiyetini pek iyi takdir edemiyordu.olan tasavvut şiddeti ister ki bu kelime bir sert mâna tasvirinde kullanılsın: Meselâ bahr-i huruşan. bütün o köhne cinasları çıkar. ¦ sükût edince Hüseyin Nazmi cevap vermedi. o zaman: «Ben bugün şu toprak parçasının üzerinde birisiyim!» diyebileceğim. değil mi? Buna mukabil «derya-yı sakin» derim. Nazmi. semaların üzerinde dalgalanan sislere dalmış düşünüyordu. nağmeler serpsin/ sonra o şiirden bütün hayîde teş-. bahçeninbütün sahranın.4âte_b_enim eserJ. MAİ VE SİYAH 7S Şimdi büsbütün karanlık olmuştu. onda da bir sükûn var ki sıfatı sıfatın mâ-5 nasmdan ziyade. belki Ahmed Cemil bu kadar hülyalara esir oldüğil için... İkisi de sustular. izah ediyor.v_ _ Ahmed Cemil artık mütemadiyen söylüyordu... Hakikatin daima hülyanın dununda kaldığını bilirdi.. o eser yazılıp da intişar ettiği zaman Ahmed Cemil büsbütün başka bir adam olacak! Öyle zannediyorum ki iştihar perisi gelip makhur.. sonra netice vermek istedi: Şimdi düşün! Melûl bir beyit hazin bir kelimenin üzerinde sakin bir vakf ile bitsin. Birden. Arkadaşını dinledikçe kalbinde merhamet hissi duyuyordu. f bihler. endişe ile dolu bir vaziyette arkadaşına bakıyor. sonra mutantan bir kafiye di-^ ğer bîr beytin mâna haşmetine müdebdep bir karar versin. Hüseyin Nazmi kameriyenin sarmaşıkları içinde daha kesif duran karanlığın arasında gözleri dalgın. Ahmed Cemil birden kalktı: — Buldum. Neyi buldun? Ahmed Cemil cevap vermedi. Tamamen tahattur ediyordu: O vaadettiği şeyi bir gün şakirdi Muzaffer beyde . fikri o mâruf zeminlerde bocalamaktan kurtar . onun için o söyledikçe Hüseyin Nazmi vicdanından hafif bir sesin: «Zavallı çocuk!» dediğini işitiyordu. zavallı Hû* şeyin Nazmi’ye.. şişiyor... Ahmed Cemil. köşkten bir ses işitildi: Ağabey! yemeğinizi göndersinler mi? Göndersinler!... Lâmia’nın birden sesini işitince hiç düşünmediği halde birdenbire aklına gelivermişti. Sanki bahr kelimesi de o sıfatla beraber taşıyor. bütün şiir bir yandan veznin ahengine nefsini teslim ederek dalgalanırken kafiyeler öteye beriye müterennim zamze-meler. Ah. iki arkadaş biribirini birer nıütekâsif gölge şeklinde görünüyorlardı. dedi. yahut bahr-i pür huruş. mağlûp ayaklarımın altına atılacak: kendimi birden yükselmiş göreceğim.. çünkü derya Tielimesi de sakin. Ahmed Cemil.

. öyle somurtmağa çalışma. bak bak gülüyorsun.. Utanmakta ne mâna var?.» .. kapağı çekip kapıyordu. O da şöyle bir tarafa çekilir... siyah saçlarla dalgalanan küçücük başını uzattı. odaya evvelâ Hüseyin Nazmi girdi. Ahmed Cemil’in güya bu sualine cevap veriyormuş gibi köşkün yukarıdan.. haydi yanma çıkalım da seni barıştırayım. bu mük’ablarm altışar tarafına altı levhanın kesilmiş parçaları yapıştırılmış. Odanın en uzak bir tarafına gitsin. O vakit Lâmia’ya yalvardılar: «Bu kadar naz neye iyi?. Her uğradığı dükf kâna böyle üç satırlık tarif ile mi soracak?. neşretmeden evvel bir kere kendin .. Ahmed Cemil şu güzel oyuncağu. Lâmia dadısıyle beraberdi.görmüştü. Lâmia sana gösteriş yapıyor. uatta gözünü çevirip bakmasın. Haydi... işte gönlün oluyor. Hüseyin Nazmi’nin bir işareti üzerine dadı çekildi: Nereye gdiyorsun. Bir kutu ki içinde tavla zarları şeklinde fakat oldukça büyük mük’ablar var. Lâm’a hırçın çocuklara mahsus bir hareketle döndü: Mümkün değil! dedi. mük’abları altı suretle tanzim etmeli ki o altı levha hâsıl olsun. Hüseyin Nazmi dedi ki: . Haydi bakalım.. Zaten onlar ne kadar çalabileceğim bilmiyorlar mı?. Sonra kameriyenin ortasından sarkan fenerlerin delikli kaidesinden yemek tepsisinin beyaz örtüsüne dökülen oynak ziyaya dalarak: Kimbilir. zihnen kendi kendisine tasvir ediyordu..1 var. Ahmed Cemil:: Teşekkür ederim. istediğin adamları davet et. işte mumları yakıyoruz. Güya piyona çalacak. bir • aralık Hüseyin Nazmi dedi ki: Eserini bitirirsen sana burada bir ziyafet vereyim. dadı? Biz geleceğiz.. Fakat bunu nerede bulacak? Muzaffer beye Paris’ten gelmiş. İşte şurada pencerenin kenarına otursun. Yemek yediler. °kursun. Ahmed Cemil yetişti. mini mini sanatkâr iskemlesine geçsin. dedi. Ben de senin yanında yapraklan çevireyim. Sonra yuvarlak iskemlesinden atladı. haydi.«. ne zaman? dedi.... Öğrendiğin parçalar bunlar değil mi? Kend. piyanosunun iki tarafındaki mumlan söndürdü. Ağabeyimin yanında her vakit çalmıyor mu? Yabancı olarak bir Ahmed Cenv. artık öteden beriden bahsediyorlardı. Merdivenlerden yavaş yavaş çıktılar.n istediğini çal. İstiğnanın bu derecesi de fazla. pancurları açık bir odasından bir gürültü toptu. Sen o gürültüyü bırak da bize bildiğin parçalardan çal..

mütemadiyen . dedi. . fakat ezber çalmıyormuş gibi gözlerini de ayırmak istemeyerek sekizliklere yetişemeyen minimini ellerini f Mislerinin üzerine bıraktı.. ben oradan gökleri seyrederim olmaz mı?. gözlerini bulandırıyordu. yapamamak korkusundan mütevellid bir heyecan kalbini sıkıyor.. sanki şu küçük titrek parmaklar tuşlara dokundukça bir musiki nefMai ve Siyah — F.. Omuzları. Lâmia dudaklarının arasından hafif bir istihza ile: Farzediniz!.. olan şu çocuğa artık müfred hitabını ayıp bulmuş.. başının hafif silkintileriyle reddediyor. — Cümlesinin sonunu tas-hihen tekrar etti — Farzediniz. Hüseyin Nazmi’nin açıverdiği bir notayı görmeyerek. Ahmed Cemil: İşte gidiyorum. dudaklarına hafif bir tebessüm. kâğıdın üzerinden püskürterek uçuruyordu. senelerden beri devam eden tekellüften ârî bir itiyada hatime vermek lâzım geleceğine şu dakikada hüküm vermişti. Carnavale di Venezia’dan sade bir ariette.. ince kaşları çatılmış.. Aşk serzenişleri La fille de madam Angu’dan kolay bir polka. küçücük parmağiyle şu mütehakkim emri teyid etti. Nihayet dudakları deminden beri açılmak isteyen tebessümle büsbütün tezehhür etti. Karşısındaki notada işaretler gözlerinin önünde iki taraftan titreyen mumların ziyasiyle bir alay acayip gölgeler gibi bulutlanarak geçiyor.xVJÜ«İJ. anladınız mı? Hiç.. Lâmia’nın musiki mecmuası piyanoya her yeni başlayan çocuklara muallimlerin tertip ettikleri hemen daima az çok yekdiğerine benzeyen silsilei meşaidden ibaret idi. başı bir dakika evvelki red ifadesinin şiddetini kaybetti. omuzlannın küçücük hareketleriyle. Pencereyi gösterdi. 6 hası kalkarak o siyah işaretleri üflüyor.Lâmia evvelâ Hüseyin Nazmi ile Ahmed Cemil’in arasında.. dedi. oturdu. Beni dışarıda farzet. tuşlara korkak bir temas ile dokunuyordu. parmakları titriyor. soluk kırmızı dudaklan bükülmüş... şu açık pencerenin yanına oturacaksınız. sonra yavaş yavaş kaşlarının gerginliğine gevşeklik... utanının!» diyordu.. Artık Hüseyin Nazmi’nin kendisini çekip iskemleye doğru götüren koluna hiç mukavemet etmedi. sonra gülerek Ahmed Cemil’e baktı: Siz tâ oraya.»^a... gözlerine bir teslimiyet gelmeğe başladı. Bu tarafa hiç bakmayacaksınız. gözleri yere dikilmiş.. Bir genç kızın duası.. Düşünmeksizin yarın bir genç kız sıfatına girecek.XA±l 81 «utanırım. diye mırıldanıyordu. Lâmia evvelâ piyanosunun başına mütereddid oturdu.

Ahmed Cemil’in orada bulunmasından gelen bir mahcubiyet hattâ düşünmeğe müsaade etmiyordu. Lâmia. sakit duruyordu. O olmasa belki şu levhanın ruhunu daha iyi anlayacak. zulmetlerin sevda dolu göğsüne döküvermişti. Bu temaşadan derin. yukarıda ve aşağıda birer levhanın. o mübtedi tereddütleriyle piyanonun dişlerinden koparılmış nağmeler. ara sıra muhtelif noktalarında uçan beyaz tüller harekete gelmiş. gecenin hafif rüzgâriyle başlarını sallayan korkunç heyulalar gibi yer yer zulmetler içinde hareket eden ağaçlara dalmış. O şimdi. çatıları yükselen köşklerin. ötede beride bacaları. büsbütün tezehhürü-ne yalnız bir bahar sabahı kifayet edecek. bu siyah levhanın üzerinde. gözlerinin önünde. sırma işlenmiş bir örtü gibi eteklerini görülmez ufuklara salıvermiş. inkişafa müheyya bir gonca ki. sanki karanlıkları yerinden oynatarak ibir beşik içinde sallayan rüzgâr ile canlanarak. şimdi nerede bulunduğundan bile haberi yoktu. Büyük lâmbanın kırmızı kalpağından yakut renginde bir ziya intişar ederek bütün bu odayı alevden bir renge boyamıştı.. kollarıyle biribirine selâmlar gönderen ağaçların. eşyadan. uzun konçlu düğmeli zarif potincikler içinde minimini ayakçıkları birbiri üstüne konmuş. ötesinde berisinde beyaz münevver pullar serpilmiş. parçanın hareketine tebaiyetle küçük başı hafif hareketlerle sallanarak. şurada burada karanlıklar içinde biribirine sarılan. harekete gelerek şu siyah gece zemini içinde titreyen bu siyah levhanın. Başını çevirdi... parmalan kuvvet buluyor. öyle. küçük bir rüzgârın isabetiyle kendi kendisene belli. perdelerden kayarak burada bir . tahattur eyliyor ve mihaniki bir hareketle hâtıralarını tuşlara naklediyordu. küme küme.belirsiz hareket eden bir salıncak nazlılığıyle salanıyordu. öpüşen. Şimdi bu mücessem şiire bakıyordu. yarı açık bacaklarının ucunda hafif. bir garam visaliyle kucaklaştığını gördü. yan muallâkta.. şu küçük çocuk. Sanki orada değildi.. bahçelerin. bir şiir ki lisanı yok. mübhem bir şiir hissediyordu ki sakit. Yapraklar döndükçe gözlerinden o bulut kalkıyor. yarın bir genç kız olacak. Hüseyin Nazmi ayakta bir eli yaprakların yanında. kulaklarım tırmalıyordu. bütün bu titrek gölgelerin şiirini temaşaya mevkuf olmuş duruyordu. Ahmed Cemil?. Fakat çaldıkça metanet gelmeğe başladı.. Sema. Lâmia artık onun mevcut olduğunu yavaş yavaş unutmağa başladı. Ahmbed Cemil orada pencerenin yanında. şimdi tuşlara daha emniyetle dokunuyordu.. duvarların parmaklıkları arasında irili ufaklı. Lâ-mia’nın musikisi. yahut uzaktan uzağa başlarıyle. belâgati yalnız işte şu siyah titremeden ibaret.. fikri bulanıklıktan sıyrılıyor. Ahmed Cemil şimdi Lâmia’nm ihtarını unutmuştu.Lâmia şimdi ellerini hâtıralarına teslim ederek bırakıver-mişti. O da Lâmia’yı unutmuş idi. yüksek iskemlesinde yere zor yetişen ayakları. çevirmeğe müheyya bir vaziyette duruyor.. henüz vüs’at bulmamış omuzları dirseklerinin inip çıkmasiyle hemâhenk olarak. hafif. Denebilirdi ki yalnız parmakları düşünüyor. Ahmed Cemil şurada mai ve siyah. Bu kırmızı ziya odanın ortasında masanın etrafında ateşten bir hâle teşkil ettikten sonra yavaş yavaş hafifleşerek bütün duvarlardan.

Gösîori T<”-öüa’yı değil. küçük hanımı kızdın nz. Ahmed Cemil’in önünde yüksek bir kayısı ağacı vardı. sonra yavaş yavaş tekasüf eyleyerek mahsus b’r şe1”1 kesbeden o onbeş yaşındaki genç kızı görüce rdu. sonra tâ piyanonun kenarına kadar gelerek Lâmia’nm sırtını.. sonra yavaş yavaş gözleri alışınca hayret etti. Ahmed Cemil başını çevirdi. omuzlarını. mumların sarımtırak ziyasiyle titreşe titreşe öpüştükten sonra sönüyordu. Bu gül renkli ışık içinde şimdi Lâmia onun gözünde sihirli bir inkişaf ile sanki büyüyor. hülyasının ianesiyle ikmal ederek görüyor. saçlarından ziya köpükleri serperek bir genç kız çıkıyordu. Şimdi güya bu ağacın ucaresinden bollaşan bir su fışkırıyormuşçasma o nur-u rakkas yapraktan yaprağa koşuşarak biribirini tutuşturuyor. yaprakların üzerinde sanki bir fırçaaan serpilmiş parça parça sütlü nurlar titreşiyordu.. başından arkasına dökülen kıvırcık saçların dalgalarını münevver bir ihtizaz içinde sarıyor. Lâmia’nın vücudunu saran mütekâsif esiri.... Şimdi bize yeni öğrendiği İspanyol havasını da çalacak. kirpiklerinin gölgesiyle karşısındaki levhanın ziya oyunlarını itmama çalışarak. ciğerleri koparan bir aşk busesiyle öpüyordu. Ah! Bugün kinıbilir nerede sevda hülyaları ile mest olan o genç kız — eğer kendisi için öyle bir genç kız yaratılmış ise — ne zaman yolunun üstüne tesadüf edecek?. bütün hedeften mahrum kalan gençlik hülyalarının hüsranı kadar uzun. şu incecik vücuttan uçan bir esîr şrib’ sanki tobahhn1” ederek. şu küçük başa bir vüs’at geliyor. şu mini mini mahlûktan o penbe renk içinde. ötede beride yıldızlar büsbütün beyaz idi. Bir müddet geceye bakamadı. uzun. Deminki manzarada bir tebeddül vardı. Şimdi gözleri kamaşmıştı. ağacın bir kısmı gölge içinde kalmış iken mütekaıbil kısmı beyaz bir ateşle tutuşmuş-çasına parıldıyor. Sonra birden ağacın bütün üst tarafı beyaz bir yangın içinde kaldı. bu küçük çocuk yükseliyor. o veşillere birer jeyaz fenercik asılıyordu. bu rakik nağmeler arasında silkinerek. bacalar. demin birer siyah kütle odan bütün bu eşya şimdi parıltılı bir su ile yıkanıyor gibiydi.penbe gül uyandırıyor. . Şimdi sema lâcivert bir şişeden süzülen ziyaya benzeyen hafif bir su halinde büsbütün şeffaf. fakat işte şu gözlerinin önünde garip bir sersemlik veren bir sevda nefesiyle teneffüs ediyormuşçasına titreyen nazenin hayali. ondan sonra beybabasının yanına gidecek. o dar omuzlar genişliyor. Ahmed Cemil bu lâtif hayali kaybetmek istemeyerek gözlerini süzüyor.. şimdi şu çocuktan.ki tâ köşkün saçaklarını öpmeğe çalışıyordu. havalin eksiklerini gözlerinin. Bana bakıyorsunuz Cemil bey? Haniya dışarıya (bakacaktınız ? Önündeki mecmuanın son yaprağını çevirmiş olan Hüseyin Nazmi ilâve etti: Tenbihi bozmaya gelmez. çatılar. ağaçlar.

Bitmez tükenmez beyaz bulut parçalarını küçük küçük şamarlarla oraya sevkediyor. Ahmed Cemil başını pencerenin kenarına dayadı.. rüzgâr. uğraşa uğraşa çekiyorlarmış. bir nur tufanının şelâleleri taşmış idi. serpuşların pullarıyle. kollarının zincirli bilezik-leriyle raksediyorlardı. bütün bu levhanın şekillerine bir hareket veriyordu. şimdi oradan görünecek.. geniş bir istihza handesiyle bakan bu simanın muammasına uzun bir nazarla baktı. Bunlar hep beyaz idiler. mehip. çıkıyor. ayaklarının halhalarıyla. geceler ilahesi. Hafif bir rüzgâr uçuyor. bu bir pencere ki semanın şu lâcivert kubbesinde açılmış. bir ateş hazinesi. sonra bu bulutlar. bunlar işte o çatının üzerinden nazlı şaşaasını dökerek yükselen ayın karşısında parmaklarında zilleriyle. işte şu karşıki köşkün çatısının arkasında. fakat tam köşkün üstüne gelince artık birden tevakkuf etmişler zannolundu. Sanki semanın lâcivert ipeğine gerilmiş bir beyaz atlas ki -birdenbire tahrip edici bir nefesle parçalanıvermiş.. bunlar o ateşin buharları ki meçhul bir ufkun derinliklerine . Kendi kendisine diyordu ki: Hayır. kâh çılgınca savrulan kar fırtınalı gibi yuvarlanarak geçiyorlar. şuracıkta pencerenin şu kenarından. altından. kâh gergin kanatlı güvercinler gibi süzülerek. Ansızın kırmızı kiremitlerin üzerinden bir nur çizgisi göründü. sanki altında parçalanan bu bulut kırıntılarını tezyif handesiyle temaşa ediyordu. sanki bir kamçı ile bütün ufuklardan bütün bulut kırıntılarını püskürterek oraya gönderiyordu. bazan ağır ağır akarak. rüzgârın önüne düşmüş. bir pencere ki semaların öte tarafından intırak ederek peyda oluvermiş. ensicesi çözülüvermiş .Ahmed Cemil başını kaldırdı. Şimdi Ahmed Cemil’in nazarında bu ay başka bir mahiyet alıyordu. metin.. buracıkta kımıldamadan seyretmek istedi. üzerinden. ay. hâkim ve âmir oir nazarla bütün şu dağınık enkaza bakıyor. O. öyle değil. bir pencere ki içi nur deryası. sırıtarak. çektiler. o vakit Ahmed Cemil kendisine.havanın keyfî ıaksiyle dağılıyor. görünmeyen bir takım kollar zincirlerle şu ateşten kütleyi derin bir uçurumdan yavaş yavaş. hiç arkası gel-nıeyecekmişçesine geçiyorlardı. nr’teazzım. Şimdi. etrafından nazenin hıra-mma döşenen beyaz bulut kümeleri arasından bütün onüdebdep şâşaasiyle çıkıyordu. şimdi Ahmed Cemil gözlerini’ baktığı sema noktasından küçük beyaz bulutlar peyda oluyor. Ahmd Cemil’e. ispanyol havasının şarka mahsus aksak vezni Ahmed Cemil’in hayalhanesinde binlerce İspanyol rakkaseleri icat ediyor. Köşkün kırmızı kiremitlerinin arkasında güya bir bürkân menfezi açılmış. serpiliyordu. bazan koşa koşa. bunlar şu lâcivert meriler kubbenin zeveban etmiş parçaları. çılgın bir seyirle uçuşuyordu. yükseltiyorlarmış gibi geliyordu. kopuvermiş. sanki bu çehreyi nazarlardan kıskanarak saklanmak istiyormuşçasma şiddetini arttırmış idi. Çektiler.

puf. alay ederek Lâmia’-nın karşısında eğildi.. Gülüştüler.». «evet. sıcak yaşlarla ağlamak isterdi. değil mi?.. sonra hazin fakat bahtiyar. gönlü kırık fakat mesut. bilmiyor. Onun ayaklarına atılmak..dalıp gidiyor.. Köşkün önünden geçen geniş caddeye çıktı. akıp gidiyor? O genç kız ki tanımıyor. Ahmed Cemil Hüseyin N&zmi’ye dedi ki: Artık sen de uyu. fakat seviyor.. yavaş yavaş. dışarıya çıktı. başını dizlerine koymak. Onun için Hüseyin Nazmi’den kaçmak... sanki yatağında yatmış manidar bir sevdalı bakışla: «Evet. bu bir muammayı andıran simayı bir yandan bir yana kaplıyordu. Ayaklarının altında çıtırdıyan kumların üzerinden yavaş yavaş. Şimdi ay küçük beyaz bulutların.» diyordu. şimdi ay bütün tabiat “münevver bir aşk firaşı hazırlamak istiyormuşçasma altın bir fanus şeklinde duruyordu..... o genç kız. puf. mumlar söndü. Ahmed Cemil’e dedi ki: Bizim küçük musikişinasa alkış yok mu? Ahnıed Cemil ayağa kalktı. gecenin uyku sükûtunu ihlâlden korkarak ilerledi. ellerini bütün hayatının bir teslimiyet hücceti gibi ellerine terketmek. sonra çirkin hâin bir tebessüm açılıyor.. şair efendi.. Hüseyin Nazmi: Mutlaka mehtaba karşı manzume söylenecek! dedi. görmemiş. bütün aşk kabiliyetinin hasretiyle seviyor. biraz ‘Çıkıp şöyle yalnız tenha yollarda gezeceğim. şair efendi. Ahmed Cemil çekildi. Benim için yine kütüphaneye yer hazırlatmışsındır. Ahmed Cemil’in düşünmeğe ihtiyacı vardı.. kız! Ona ne vakit tesadüf edecek?... gülerek. acı bir istihza ile daima sırıtıyordu. o genç kız. katre katre. bahçeye indi.. ona karşı yürüdü.. şimdi bütün bu gök duvarları çözülmeye başlayan buz safhaları gibi çatırdıya çatırdaya kırılıp dökülecek. bütün gençliğin^sevdadan mahrum geçen ihtiyaciyle.Lâmianin parmakları son karar darbesini verdi. frenkvâri selâmladı.. Lâmia bir kahkaha ile: Matmazel uykuya kaçıyor. . Ah o gene.. .. parmaklığın kapısını açtı. Hüseyin Nazmi. Matmazel! diye başladı... Kimindir o küçük seyyal sima ki hülyasının âyinesi üzerinden zapteaıı-miyen bir renkle güya bir bulut parçası altında mütemevviç. Yarın sabah konuşuruz. Bana izin ver. Bu çehre sırıtıyor. vücundun-dan haberdar değil. açılıyor. öbür tarafında yığılmış küme küme beyaz atlasların arasında. çocuk çalacak şeyi kalmadığını anlatacak bir eda ile kardeşine baktı. gözlerini bir rüyanın şiirinde kaybolacak gözlerini gözlerine dikmek. sahrayı tutuşmuş bir derya içine alan mehtaba karşı hülya enginlerinde doalşmak istiyordu. dedi ve kaçtı..

diyordu. O. o yürüdükçe sallanıyor. her kümesten. vakit vakit bir tarafına isabet eden bir parça bulutla melûl ve gazaplı. Bunlar nereden. evet.. bitmez tükenmez bir alay ile geçiyorlardı. sahranın bir tarafında bulutlara karşı uluyan bir köpeğin av’avası sonra gecenin sükûnunu bir ok fırlatıyor zannedilen bir horozun semayı şişleyen sesi.. afakin hangi meçhul köşelerinden nasıl bir hayat nefesiyle kanatlanarak şu baş döndüren seyran ile geçip gidiyorlardı ? Arasıra bir rüzgâr darbesine tesadüf etmiş dumanlar gibi dağınık.. bazan yüksele yüksele birdenbire patlamış bir dalga gibi serpintili. dumanlar beyaz gül yığınlarına tebeddül ederek — her an bir başka şekle giren. bazan bir bakır safha şeklinde bir ateş-renk. baygın baygın süzülerek. o saatlerden beri semanın bilinmeyen sonsuzluklarından uçuşarak. sanki yerin sinesinden bir burkanın uğultuları içinden müşevveş bir mesturiyet-i mezbuhane ile çıkıyor. diyordu.. Biraz boyunbağı-ma. nazeninâne sallanarak fevc fevc geçiyorlar.» diyordu. fesime. ipek tufanları mermer sütun enkazına. 8 Ahmed Şevki efendi akşam üstü bir aralık sahib-i imtiyazın odasına girdi. aynanın karşısına geçti. dalgalar korkunç kasırgalara. endamıma çeki düzen vereyim.Ahmed Cemil artık ona bakmamak. şimdi... bunların arasında bazan bir kırmızı kâğıt fener gibi donuk. köpükler içinde müphem. ay. mestâne atılarak. arkasından takip eden Ahmed Cemil’e aynanın içinden lâkırdı söyleyerek: On beş sene oluyor.» Bu gece Ahmed Cemil’in uykusunun semasında da dönen bulutlar arasında kırmızı bir müstehzi ay çehresi — daha ileride kaybolmuş bir ufukta. etraftan. Şimdi bulutları. biraz ötede azîm bir kuş gibi kanatları gergin. sahranın her köşesinden yekdiğerine cevap veren horoz sesleri bütün bu perişan gece zemzemesi: «Evet. o genç kız. hülyalarının şaşaasına o hazin altın ziyasını serpen bu müstehzi simadan gözlerini ayırmak istiyordu.. . Ahmed Cemil’in gözlerinin önünde.. bir dakika beyazlıklar arasında kaybolmuş. yerinden oynuyor. bulutlar. güya bir haset eliyle silinmiş bir sima — sonra bir ses ki derinlerden. canlanarak. «Evet. altından üstünden oynaşan. şair efendi. Şimdi tâ uzaklarda bir köşkün havuzunda mehtabı selâmlayan kurbağaların çığlıkları. daha sonra yine bir rüzgâr darbesiyle birden değişerek — kuşlar garip canavarlara. sonra birden o tüller içinden sırıtkan çehresi çıkıvermiş. o genç kız. her dakika bir tenasüh silsilesinden geçen bu garip alay raksederek. evet tam on beş sene ki geceyi Beyoğlu’nda geçirdiğim vaki olmadı. ayın önünde»:. kaçışan küme küme beyaz güvercin alaylarını seyre daldı. şurada beyaz bir ipek kumaş silsilesi şeklinde dalgalı. sanki kollarına atılıverecek zannolunuyordu. şair efendi.

Ahmed Şevki efendi iyice sıklaştı. O akşam Palais de Cristal’de yaşlanmış bir adam halinde kendisini göstermeye lüzum yok ya! Biraz şu ince siyah boyunba-ğını çekerek.. Şu yaz yağmurunun altında şemsiyenin tozları yıkanarak iki refik böyle yanyana. sokağın çamurlarında kahvehanelerin. Ahmed Cemil hem refikinin nefti şemsiyesi altında her iki adımda bir serdettiği mütalâayı dinliyor gibi sükût ederek yürüyor. lâcivert. fesini azıcık şöyle öne doğru eğerek. arasıra tek tük arabalar halkı yarıp yağmurun altında ıslanan arabacıların şakırdattıkları kamçı tarakalariyle geçiyorlardı. Son vapura yetişecek olanlar koşuyorlar. Sırıtarak Ahmed Cemile: — Fena değil a. gösterirler. nefti bir alay canlı müthiş mantarlar gibi havalanarak. akşam üstlerine mahsus heyecanının henüz bakiyesi vardı... kol kola yürüdüler. Ahmed Şevki efendinin koyu aefti alpagadan. meyhanelerin camlarından sızan . Ahmed Şevki efendinin sağma geçti. Saib ile mukabele ederek tashihlere bakan Said’i selâmladıktan sonra merdivenleri indiler. hem de köprüyü bir yandan bir yana istilâ eden siyah. Gerçekten doğru yola baktılar. birdenbire camları döğerek düşen bir sağanak şu mütalâasına fasıla verdi: Ay yağmur yağıyor. şişkin karnını biraz basmak için keten yeleğin arkadan tokasını biraz daha sıkarak — şu seyrek bıyıklara da biraz genç bir eda vere-bilse — yok. Allah vere de Raci’nin maşukası. küçük bir çadır kadar bir şemsiyesi vardı ki Saib dört senelik olduğuna yemin ederdi. Gala-ta’ya geldikleri vakit buraya mahsus gece hayatının uyanmaya başladığını gördüler. Saat onbir buçuğa geliyor. Şemsiye açıldı.Ahmed Şevki efendi kendi kendisine aynanın içinde sırıtıyordu. diye... bütün cadde ahalisi «Mir’at-ı Şuûn» idare memurunu» şemsiyesi gidiyor.» derdi. bence hava hoş! Senin şemsiyen var mı? Ahmed Cemil başıyle işaret etti: Öyle ise ikimiz bir şemsiye ile idare ederiz. Köprü başına geldikleri vakit etraftan akıp gelen iıal-km.. Dolgun yanaklarına henüz giremeyen kırk şu kadar senenin tahrip çizgilerinden azade çevresini pek beğeniyordu. gidelim mi ? Heyet-i tahririye odasına uğrayarak henüz icmalini bitiremeyen Ali Şekib’i. Bu şemsiye ile Ahmed Şevki efendi o derece bir vücut olmuşlardı ki şemsiye nerede görülse Ahmed Şevki efendi de mutlaka orada bulunurdu. Ahmed Cemil. Ahmed Şedd efendi lâkırdısını bitiremedi. işte fena değil. Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi o derece maruftur ki mutlaka bir lâtife edebilmek için vesile arayan Ali Şekib: «Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi yalnız başına kalksa da salına salına Sirkeci’den ağır ağır yukarı çıksa. benim şemsiyeme kendim zor sığıyorum amma varsın sol tarafım ıslanı-versin. sallanarak yürüyen şemsiyeleri seyrediyordu.

kabil değil. hapishanelerden geçenlerin hissiyatını tahlil vasıtası hep Ahmed Şevkinin şu kaba gözlerinde saklıdır. karısına hiyanet etmek için kendisini ne kadar haklı bulmaktadır. tramvayların te-kerleklerri. Nerede oturacağız? . Ahmed.. Ufak bir cevelândan sonra Tünel’e kadar geldiler. diyordu. dedi. tesis edilemez.ziyalar sokaktan geçen arabaların... Kötü işler sahibi olanlara sorunuz. şu âmî. onbeş sene sonra dolaşınız.. yahut gözyaşları deva olmazsa başka bir yerde teselli armk ister. Ahmed Şevki efendi sükût etti. Bakalım can atılacak bir yerini bulabilir misiniz? dedi. İnsanlar tuhaftır! Fena birşey yapmakta olduklarını hissedeeck olurlarsa mutlaka en evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar. size: «Anlatamam ki. Ahmed Şevki efendi cebine davranarak dedi ki: Şimdi bu pis havada nerede vakit geçireceğiz? Ahmed Cemil: Kahve kahve dolaşırız. Netice? Ahmed Cemil gülerek: — Hiç!. yalnız ince bir serpinti vardı. Tünel’in içinde arabaların sarsıntısı arasında Ahmed Şevki efendi: Biz bu akşam çıkıyoruz amma ne yapacağımızı ben de bilmiyorum. diye düşünüyordu. biz karşıdan bu hâli seyrettikçe geçen gün matbaada ağlayan kadın gözümüzün önüne gelecek.. Tünelden çıktıkları vakit yağmuru kesilmiş buldular. Mahkemelerden. Şevki efendi artık şemsiyesini açmaya lüzum görmedi: Ne olacağını ben şimdiden keşfediyorum. bir aralık şu mütalâayı ilâve etti: Karı koca arasına böyle bir muhabbet fasılası girince bir daha iyi bir muaşeret.. fakat zihni hep bu mesele ile meşgul idi.. Onun için öyle sebepler “ardır ki henüz kendisi bile tahlil edip bir surete bağlayanıamıştır. Ahmed Cemil o hayatı bir iki kere yakından görmüş. yahut bir takım sebepler mevcut olduğuna inanmamıştır amma tetkik edilmek lâzım gelse hiçbir şey yoktur. yolcuların ayakları altında kaçışarak oynaşıyordu.. o kadar. fakat doğru mütalâayı dinledikçe zihnen o esası tevsi ve tezyin ediyordu... Ahmed Cemil refikinin felsefesini.» demek ister. Erkek de hep kendi hreketine karısını sebep bulmaya çalışarak sonuna kadar devam edip gidecektir. karıdan yüz bulabildiği kadar etrafında dolaşacak. o maişetin sefaletinden titremiş idi. diyordu. Bilseniz beni mazur görürsünüz. Kadın ölünceye kadar boşa çıkan hayatına ağlar. Ona Palais de Cristalde tesadüf edeceğiz. Bize şöyle bir ufak aşinalık edecek. İşte Raci! kimbilir. Hiç olmazsa sanki birçok sırların mevcut olduğunu f arzettirerek güler. nihayet kalkıp gideceğiz. hepsi de kendi kendilerine icat edilip itina ile takviye edilmiş sebeplere tesadüf edersiniz. herkesin eğlenmek için can attığı Beyoğlu’nu bir kere de şu yaşınızda.

Ahmed Şevki efendi kendisini şu âlemde garip bulmuş gibi etrafına yabancı yabancı bakmakla. fakat o nazar. şu halin bir aynı! Bir fark varsa da biraz daha kapalı. Sonra Ahmed Şevki efendi geniş bir nefes aldı. ruhuma kasvet geldi. Ahmed Şevki efendi ile buraya oturdular. şu kahvenin şu kısa kadife iskemlesi onun için zengin bir kütüphane idi ki muhteviyatı. düğmeli sarı potinli birisine — baktığını gördü. binlerce beşer hayatı geçerdi. dedi..... . ya yavaş sesle konuşuyor. Central var. Ahmed Cemil tebessüm etti: Nereye gitsek böyle değil mi? Burası Beyoğlu kahvelerinin en eğlencelisidir. paçaları kıvrık pantolonlu.. ya gazete okuyor. sevdiği bir adam kabilinden acımıştı. görünmez. şetaretler. Ahmed Şevki efendi: «Ben bir tek parlatayım!» dedi. bu binlerce yolculardan intihap ettiği bazı çehreleri oturduğu yerin mahdut nezaretli dairesinin müsaade ettiği kadar takip eder. anlaşılır. o kadar. rengi uçmuş gördü. bir takını çehrelere birçok defalar tesadüf ede ede şu halkın içinde kendisine mahsus âşinâlar bulmuş. tek gözlüklü. ispanyol şapkalı. üzerinde siyah elbise vardı.. birisinin elindek paketten. Acaba nesidir? Çocuğu yahut karısı.. Yine bu âşinâlar içinde bir genç kız tanıyordu ki ilk gördüğünde bütün vücudundan neş’eler. Lambalı duvarların. Ahmed Cemil buna güya tanıdığı. Cambrinus var. Ahmed Cemil’in böyle önünden yüzlerce. Canınız daha kapalı yer istiyor ise Couronne var. Ahmed Cemil resimli gazeteleri istedi. delikanlı kayıtsız bir eda ile şapkasını kaldırdı. burası. Buraya gele gele. saadetler saçılıyordu. Burada şu suratlarını gazetelere sokmuş. yahut gözlerini sokağa dikmiş bir alay halk arasına girip nefsimi hapsetmekten bir lezzet alamadım. mücelledatı okunmaz. Sonra bir gün onu büsbütün çökmüş. dedi. dedi. Bu masaların etrafında birçok adamlar ya bira içiyor. Sonra bir gün tâ kendisinin önünde genç kızın birisine — bıyıkları rnacar tarzında kalkmış.. br kadının yanındaki çocuktan mânalar anlar. hissedilir.. birkaç ay sonra ona yine tesadüf etmişti. Hikâye yazmak isteseydi bunların her birinde bir mevzu bulmuş olurdu. iyice gece olmuştu. Şüphesiz bir aşk faciası. fakat bu defa çehresinde saadet rengi sanki bir alevle kavrulmuş gibiydi.Ahmed Cemil: — Luxsenburg’da... Beyoğlu’nun en ziyade haz ettiği yer Luxsenburg kahvesi idi. gözlerine yeni bir melal düştüğünü gördü. o çehrelerin kimisinin paltosundan. tavanların arasında mermer masalar. meselâ birisinin evinde hastası olduğunu daima taşıdığı ecza şişelerinden anlamıştı. Ahmed Cemil resimleri seyretmekle bir müddet vakit geçirdiler... orada ön tarafta bir yere oturur. Bundan sonra her tesadüf edişinde genç kızın simasına başka bir yeis. kimisinin eski elbisesinden. Ahmed Cemil genç kızın bütün yeis kitabını bu nazarda okudu.. küçük kadife sandalyeden taşan vücudunu birkaç kere nasıl yerleştirebilmek lâzım geleceğini tâyin için kımıldandı ve sonra refikine doğru eğilerek: Ben burada sıkıldım. zihnen birer dakikalık zaman içinde bu çehreler için birer mufassal hikâye yazardı. Elinde artık ilâç şişesi yok.

her gece şu demin saydığım kahvelere bir bakınız. Seninle ne yapalım bilir misin? Yağmur dindi.... varsa ekalliyeti teşkil ederler. ondan sonra gider. yolda Ahmed Şevki efendi ikide birde sahra havası arayan ciğerlerini şişirmeğe çalışarak: Şu Raci’yi ne yapacağız? Bilmem.. Şehzadebaşı’ndan. yahut ertesi gün kalemde «Aman dün akşam Cent-ral’da ne kadar eğlendik!» tarzında bir yalan. Şişliye kadar gider geliriz.. buralarda roâhza iki kadeh bira içmek bahanesiyle tâ Aksaray’dan. mahrumiyetine mazhar olduğu rağbete hiddet etaiş gibi: Öyle ise ne için geliyorsunuz? dedi. hattâ bir mahalle kahvesinde bile. Ben her yerde eğlenirim. Ahmed Şevki efendi güya Beyoğlu’nun şu derece zevkten... Con-cordia’nın yanlarında cam kapılı. hafif bir serinlik var. îşte Beyoğlu. Ekseriyet?. beni düşündürecek şeyler bulurum. şuradan açık bir tramvaya bineriz. yemeğimizi yeriz. daha doğrusu bir itiyat eseri olacak. Sebep? «Ben bu akşam Beyoğlu’nda’idim!» diyebilmekten ibaret bir itminan. Ta gecenin yedisinde sekizinde avdet etmek zahmetine katlanacaklardır. oraya kadar azimet ve avdet seferini ettiler.. Beni tet-kikat icrasına müsait bir yere götürünüz.. demiştim. Kahve kahve dolaşırız. isterseniz Palais de Cristal’in.. işte Beyoğlu’nun zevki!. Siz on beş sene evvel niçin gelirdiniz? Ahmed Cemil’in bir gülümseme ile refakat eden bu sualine Ahmed Şevki efendi bir sırıtmakla cevap verdi. VE SİYAH 93 Oh!. saatlerce oturayım. herkes geldiği için yahut başka gidecek bir yer olmadığı için. nasıl etmeli? diyordu. O devam etti: Ekseriyet sebep olmadan gelir. Daha sonra. . içi daima gürültülü. öteden “beriden gelmiş yüzlerce ladam görürsünüz. fakat muhalefet etmek de istemedi.. Ahmed Cemil refikinin Şişli’ye kadar toprak havasını bulamayacağına güldü. kapısı açıldıkça sokağa duman1! karışık bir karık kadın sesiyle bir çatlak keman ahengi fışkıran kahvelerden birine gidelim.kasvetli olmasından ibaret. kâfidir... biraz ciğerlerimiz toprak ha-vasiyle tazelenir. Muhtelif sebepler var! Beni sormayınız... Ne derseniz deyiniz. Ahmed Şevki efendi evvelkinden daha geniş bir nefes aldı: Aman sıkıldım. Beyoğlu’ndan zevk alanlar içinde benim nokta-i nazarıma nefsini koyanlar belki çoktur..

Ev yemeğinden başka yemeklere alışmamış adamlara mahsus bir tiksinti ile yemek yediler. sıvalan. değil mi? dedi. hattâ masaların arasında kızı kovalayışına bakılırsa kahvenin alışık müşterilerinden biri olduğu anlaşılan ittAivESITAH 95 kıranta bir genç!. yemek fasılasına müsadif olan şu saatte.. pervasız.. kahve direktörünün gözü önünde mülâtaf attan çekinmeyi sine. Ahmed Şevki efendi: Aman ne güzel! ne güzel! diyordu sonra birdenbire Ahmed Cemil’in kolunu çekti: Baksana. bir iki masanın başında vapurunun limanda bir gecelik kalmasından istifade ederek Beyoğlu’nda şu zevk âlemine düşmüş siyah tırnaklı. bacaklarına emin olamayarak yavaş yavaş yürüyordu...Ucuz olsun maksadiyle Ahmed Cemil refikini Glavani sokağında La Bella Venezia lokantasına şevketti. Ahmed Cemil biraz tereddütten sonra: Şuraya! dedi... İki arkadaş şu tenhalık içinde nereye oturacaklarını birden tâyin edemediler. Karşılarında bahçenin. . teklifsiz tavrına.. Sahnenin yanında bir kanepeye oturdular.. irtifai itibariyle mi? Her iki suretle. o kadar. biraz sonra biz de gideriz. bir kenarda hizmetçi kızla — kırklık şişman bir karı. fakat hizmetçi kızlar herhangi yaşta olursa olsun daima hizmetçi kızdır — tenhalıktan cesaret alarak şakalaşan.. Palais de Cristal’in merdiveninden çıkarken Ahmed Cemil refikine dedi kî: İşte istanbul’un en yüksek kafe konseri: Kasr-ül billur!. pis. Dar. Ahmed Şevki efendi buradan pek ziyade haz etti. kendilerini müskirat kokusuyle dolu. galiba dükkânları erkence kapanmış civar tuhafiyecilere mensup iki çırak. Raci değil mi?. ateşin karşısında kavrulmuş şimali bir ateşçi. kademeleri aşınmış. fenerleri söndürülmüştü. baksana. Henüz kalabalık yoktu. iki genç. kapalı kalmış ağır bir hava karşıladı. Burada yağmur yemiş ağaçlardan münteşir lâtif bir kır kokusu vardı. Ahmed Cemil: Oraya gidiyor olmalı. ötede beride başlamak saatini bekleyerek dinlenen çalgıcı kızlar. iri iri kahkahasına. duvarları kirlenmiş merdivenden yavaş yavaş çıktılar. kahvelerini bir de nargile içm?k üzere Te-pebaşı caddseinin karşısındaki kahvelerden birine gittiler. Bir kere İzmir’e kadar gitmiş olan Ali Şekib bu kahvelerin umumuna birden İzmir kahveleri namını vermişti.. Kadri itibariyle mi. Raci bahçenin kenarından ayaklarına. Bahçe gözlerinin önünde bir sahra gibi görünüyordu.

ne ekmek! Çocuklar o kadar çok ki. ötede beride yorgun bir tavır ile hergün ayni ıttırad ve yeknesaklık ile tekerrür eden maişet külfetinin ibtida saatine intizar ederek dinlenen.. ihtiyar bir baba ki artık kendisi için gittikçe hisset gösteren topraktan ailenin ekmeğini çıkaramıyor. Ahmed Cemil: Gürültü başlıyor. Ahmed Cemil bunu zihnen «Serdâri zümre-i musikiye» diye tercüme ediyordu — kemanın yayiyle nota sehpasının üzerine urdu. sekiz on lehli kız pinekledikleri yerlerden yorgun tavırlarla kalktılar.. dedi. her vakit sofrayı yarı aç yarı tok tekket-mekten. ki¦ misi kemanını aldı. daima. elli kere cezveye atılmış bir çay içebilirsiniz... nişanlısı var. kulübenin bir tarafında çorap örüyor.. şu bedbaht kızcağızlar bu kemanlardan. emir bekledi. Çünkü çocuk bir değil. . O vakit ailece düşünülür. Ahmed Şevki efendi gazozu içmedi. güzel çirkin yahut hem güzel hem çirkin.. gözlerinde gözlük. Şişman karı masaya sekiz on tane kibrit bırakarak gitti. başı dik. tık. Çocukların en büyüğü kız.. en duygusuz kulakları isyan ettirecek bir ses tenafürü ile her gece çalına çalına sanki yıpranmış.. ellerini masaya dayayarak durdu. kapalı yerlerde yaşamaktan. Raci gelmemiş. gençlik görünüşünü şimdiden yaşama füturu bürümüş. Bohemya’nın kaybolmuş bir köyünde bir aile ocağı vardır.. reis bir ciddî tavır ile yayını bir daha urdu: Tık. Fakat yetiştirmek mümkün değil. fakat şimdi müdavimler sökün ederler. Ahmed Cemil bir analık: Zavallı mahlûklar! dedi. davullardan şu perişan nağmeleri kopardıkça neler düşünürler! Hepsinin ta uzaklarda. ne çorap yetişiyor. cihaz ister. O vakit bütün o iyi ahenk edilmemiş kemanlar şüpheli bir ahenk muvazenesi ile. geldi. kimisi davulunun başına geçti. gündüz uyuyup gece pis hava teneffüs etmeye maih-kûm olmaktan sararmış. Yüz paraya gece yarısından iki saat sonraya kadar şu kanepe ile masayı satın alıyoruz.. evlenecek. her birini bir tarafa sevketmek. Kısa boylu. Şişman karı bir aralık kıranta âşığından kurtuldu. sonra bu biçareler hakkında düşüncelerini. Almanya’nın. Bunları ayıklamak lâzım. merhamet hislerini refikine tefsir etti. ekmek bulacak bir yere göndermek icap ediyor. Fakat para nereden bulmalı?.Daha pek erken. onların hepsine ayaklarını sıcak tutacak birer çorap lâzım.. Ahmed Cemil: İki gazoz! dedi. simasının rengi uçmuş. bıyıklarının ucu vakurane kıvrılmış Chef d’orehestre. omuzları kabarık. hem genç hem ihtiyar.. tık. Kimbilir. Ahmed Cemil güldü: Buranın en nefis içkisi! İsterseniz kahvesinden ziyade nohut unu ile pişmiş bir kahve. galop’la kimbilir kaç yüzüncü defa tekrar başladılar.. Avusturya’nın. çökmüş bir valide..

bis. Gözlerinin şu mektuptan notaya. mektuba döndükçe tatlı bir tebessüm.Her gece bütün erkân hazır olduğu halde yorgun baba — çorabını birkaç dakika bırakarak gözlüğünü alnının üstüne kaldırarak dinleyen — anneye tasavvurunu izah eder. Şüphesiz o. reise ve halka göstermekten korkarak gizlice bir mektup okuyordu.içi dehşetli bir gürültü ile doluyordu.. dikkat ettim.. Bu gece dinlemek nöbeti Ahmed Şevki efendiye gelmişti... O vakit gözlerimi -cehresinden ayırmadım. Nereye? Kaza rüzgârı nereye sevkederse. ara sıra nöbetini kaçırmaktan korkarak notaya bir göz atıyor sonra hemen yine mektubuna bakıyordu. Bir gece hiç unutmam: Yine burada idim. Zavallı çocuğun bütün meyus aşkına karşı kızdan bir ümit cevabı çıkmadı. bunlardan birine taaşşuk etmişti. önündeki notaya değil biraz aşağı bakıyordu. kışlanın bir tarafında acele karalanmış. ya komşunun kızını almış olan nişanlısını görüp oraya yığılı-verecek. Acaba kimden ?. bu cihaz toplamaya çıkmıştı. Ne için? Kimbilir belki o nasipsiz sevdaya karşı samimî bir merhamet hissettiği için. geçen gün müracaat eden herifin teklifini kabul etmekten başka çare olamayacağını anlatır. nihayet iki katre yaş ile bu bahse hatime verilir.. bu murdar karanlık bir odanın penceresi kenarında arkadaşlarının istihzalarına rağmen yazılmış mektuplarla dudaklarını yakan buse ihtiyacına bir tesliyet kevseri serpiyorlar. sonra senelerce mütehassiri olduğu aile ocağına avdet edince ya babasını ölmüş bulacak. ara sıra o. hatıratının arasından neler geçiyordu?. bir köşede senelerce keman çalacak.. fakat gariptir ki kız da meyus aşkıyle beraber ağlardı. •gördünüz mü? Bir aralık gözüm ilişti.. Refikinin bazı asaslara müteallik bahs açtıkça mukaddemeden uzaklaştığı kadar hatime vermek maksadından da ayrıldığını bilirdi. bis. notadan mektuba seMAİ VE SİYAH 97 feri esnasında ne büyük fark vardı! Notaya geldikçe ciddî bir nazar. Şu davulcuyu. yahut hiç olmazsa kollarına atılmak için hayatının en zengin parçasını feda ettiği aşıkından «zavallı sevgilim! Ne kadar bozulmuşsun!» tarzında bir serzeniş işitecek. Acaba şu pis kahvenin şu murdar sahnesi karşısında şu mülevves musikinin arasında o mektuba gözü iliştikçe ne görüyor. evin kızı gidiyor. fer-yadiyle bağıranlar. Birisini tanırdım. ..... Fuhuşun çirkâbı içinde yüzdükleri halde hemen hepsi memleketlerine avdet ettikleri zaman nişanlılarına izdivaç elini pâk ve saf olarak uzatırlar... Gidecek. askerliğe gitmiş. süzgün gözlerle biraz mii-tebessim. inanır mısınız? Bunların hemen hepsi namusludur. Her ikisi de günleri sayıyorlar. bastonlarını iskemlelerine çarpanlar. Fakat şimdi Ahmed Cemil’in devamına diğer bir mâni vardı.... aç yaşayarak tane tane tedarik edecek. ve sonra mes’ut olmaya çalışacak. Kahvenin.. Bu mektup. cihazını habbe habbe toplayacak ha-yat-ı istikbalinin ekmeğini buralarda kan kusarak. Galiba nişanlısından gelmişti. devamına mâni oldular. ayak vuranlar..

sükûtu görünce kulisten kayboldu. her şeyde hattâ sefalette... o zaman? Haydi daha aşağı bir yere.. türlü sefahatlerde yıpranmış boyalı suretiyle şu duman dolu kahvenin pis havasına karşı söylediği. hele iki kere ne oduklarını anlamak için tesadüfle girdiği bazı muaşaka pazarlarından bir daha oralara avdet etmemek ahdiyle çıkmış idi. ne kad&r aşağı düşerse düşecek yerler o kadar çoğalır Nihayet düşe düşe bu zavallı mahlûk nerelere kadar düşecek? Halbuki bu biçare şu kasr-ı . bu âlemde bir letafet olmak lâzım gelse onun bir başka tarzda olması lâzım geleceğini düşünürdü. 7 lüyorlardı. bıkıp da bir akşamı Beyoğlu’nda geçirmek isteyen bir bey. mâhza eğlenmek için iki kere lütfen kendini tekrar sanneye çağıranlar üçüncüsünde bıktılar. o vakit demin nefret ettiği bu karı hakkında âdeta bir merhamet duydu: Ah! Bu hayattaki faciayı hissetseler. ibir başkasının gelmesi için herkes sükût ediyordu. bu halka baktı.. Baygın nazarlar. işittiklerinden pek ziyade eğleniyorlarmış gibi güMai ve Siyah — F. daha doğrusu bağırdığı müstekreh bir Alman şarkısının anilamadıklan letafetine mi? “Mehtaba karşı gezelim” derken polka oynayan şurada bir biftekle bir tabak makaronya dilenmek için kinbilir nerede işitip ne yolda indî değişikliklere uğrattığı bir parçayı her gece şurada iştira pazarına çıkaran bu karının gülünç vaziyetlerine mi? Ahmed Cemil bunların hiç birisinden haz almazdı. yarın iki kere de çağır ılmayacak. Şimdi iyice kalabalık vardı. Pervasız kahkahhalar. esnaf çırakları. Geniş tebesünıler. dükkânını kapadıktan sonra eğlenmeğe çıkmış berberler.. Sonra bir sürü alkış! Sebep? Türlü emraz ile karılmış sesiyle. O zavallı da sahnenin kenarında tekrar davet olunmaya intizar ederek duruyordu. olmasını isterdi. Onun için şu yaşına kadar birçok refiklerinin eğlencelerinden ayrılarak bütün bu âlemlerden uzak kalmış. bir İngiliz yük vapurune mensup beş altı tayfa. Ahmed Cemil bunu da fanketti. fuhuşta bile bir ziynet. nihayet kahvenin müsteciri mukaveleyi tecditten imtina edecek. Onda bir illet vardı. Sonra dirseklerini masaya dayadı.. acaba bu kayıtsızlar güruhu şu sefaletin karşısında böyle gülerler mî ? Şu zavallı kadın için bu şarkı sanatı da yavaş yavaş elden çıkmaya başlamış. tüccar yazıcılar. olması lâzım geleceğine kani idi. bütün bu halk şurada bulunduklarından memnun gibi görünüyorlar. artık bundan bıkmış göründüler. gördüklerinden. boyalı kadın için! dedi.. öbür gün bir “defa bile görünmesine müsaade olunmayacak...Bunlar hep şu karık sesli. çenesini avuçlarının içine aldı. Bir kadın bir kerle uçurumlardan yuvarlanmaya ibaçfladı mı artık sukutuna hatime verecek nokta yoktur.. Burada ne var “i” Bu halk bunun nesine aldanıyor? Sahnedeki karıyı üçüncü defasında alkışlamadılar. tiyatroya izin alıp da îalasıyle gizlice anlaşarak şuraya gelivermiş bir çocuk her gece mahalle kahvesinde iskambil oynamaktaü. Esasen çirkin olan bu şeylerin hiç olmazsa aldatıcı gösterileri.

» AhmedTîemîrBâşînT^evirdî. Artık Ahmed Cemil dinliyordu.. ehoris-te. Hemen herkesin bildiği bu parçaya birçoğu pest sesle iştirak ettiler. o vakit Raci de etrafına bir göz gezdirmeği bile fazla bularak çekildi. iri Alman kaauu MAI VJtü SİYAH rısı kulisten büsbütün kayboldu.^Nihayet biri. bir çiçek imalgâhında işçi iken. şimdi sahneye diğer biri çıkmıştı: Bir Fransız romanciere’i. önünden geçen garsonların çarpmasını hissetmiyomıuş gibi gözlerini sahneden ayırmayarak. Romanyalı bir kız Rumca. hergün çehresinde tamir olunacak bir fazla harabı. . Acaba henüz saf bir genç kız iken. bir Iskoçya dağlısı kadar iri-Mr^AîmanTrarîsı s^Jmenin_tahtalarını çatırdatarak göründü. henüz hayatından bir aşk hiyaneti geçmeden bu neticeyi gösterseydiler: «İşte. Ahmed CemTITxu anuhip şekle bakmakla meşgul idi. dişler bozulmuş. yavaş sesle: Biz şaşkınlık etmişiz. salonun kapısında ayakta gözleri sahneye merkûz Raci’yi gördü. demetlerin içinde mücevherler bulmuştur. dedi. Nihayet alkışlar bitti. Bitirsin de yanlarına gidelim. yalnız her parça bittikçe halkın alkışlarına iştirak ederek duruyordu. Artık her ikisi de sahneyi unuttular. anlaşılan bu karayı seviyor. bugün şurada şüphesiz bedbahtlığın bütün acılığını hissettiği halde gülerek bağırmaya çalışan bu mahlûk... o içeride imiş.AJ. Sonra yavaş yavaş sukut. birden Ahmed Şevki efendi kolunu~dufttlî7~<<baksana bizimkine baksana. dikkatleri hep Raci’-nin hayran âşık vaz’ına mevkuf idi. Havalar.. muhtelif lisanlardan şu sahnede türlü beşer nesilleri arasında garip iz-1 divaçlar icra ettiler. yahut bir balet’de giy-liği lâtif bir elbise için yüzlerce adamlardan iltifatlar dinlemiş.VESIYAH 90 billûr’un şu köhne sahnesine düşmek için kim bilir nerelerden geçmiştir? Şimdi bir nazar-ı meyus ile kaybolduğu şu kulisten on sene evvel meselâ Vinaya operasanda figurante. ya bir mağazada satıcı ya. annenin dizinden kaçacak olursan buraya geleceksin!» diyeydiler. yanaklar çökmeye başlamış.JM. nihayet işte şu müstekreh karı. yorgunluktan mütevellit bir ihtiyarlık.. o vakit bir operanın arasında söylediği tapu topu iki mısra’lık bir parça. Yunanlı bir karı ingilizce parçalar okudular.. düdük bir sesle İspanyol bestekârı Iradiyer’in meşhur Paloma’smı öttörmeye başladı. demetler almış.mes’ut bir aile annesi olmaz mıydı? Ahmed Cemil yine sükûta mecbur oldu. Raci orada kapının kenarına dayanarak güya şu âlemi görmüyormuş. sesi karılmış. muganniyeler biriıbirini takip ediyordu. velhasıl birşey imişdir.

Burası ö kadar Hususî bir dairedir iki kınk paralık şeye kırk kuruş vermek fedakârlığına katlanabilen herkes buraya girebilir. mermer masaların. hiç tebessüm etmiyor. kadife iskemlelerin. Raci muganniyelerin dinlenme yeri yahut safderunların mezıbahası’ olan hususî daireye girdi.ğ ziyalı lambaların. Üzerleri keten örtülü kanepelerin. Raci oturduktan sonra karı iri vücudunun üstünde küçücük duran başım sallayarak. karı cevapsız kaldı. aynanın içindeki suratına gülerek duruyordu. olanca kuvvetiyle açılmış ç. Ahmed Şevki efendi gözlerinin beyazına kadar kızardı. İki arkadaş bir kenara oturdular. mahcup.. Raci bütün bu hareketleri uzaktan takip ediyor.İki refik nazarlarıyle Raci’yi takip ettiler. kısa fistanının altında beliren kalın biacaklaMnı ıslığın tarabıyle uygun askerce atarak yürüdü. indî bir opera parçasını ıslıkla çalarak. Ahmed Şevki efendi arkadaşını kaldırdı. Ahmed Cemil sudan bir cevap verdi. biraz mahcup. gülmeğe çalışarak: Buraya siz de gelir misiniz? dedi. ilik defa girilen yerlerin iras ettiği tereddütle buraya girdiler. «Bir bira?» dedi. bu gece başka bir müşteri bulmaktan ımeyus oluncaya kadar tertip edilmiş ter desise. iskemlelerden birine yıkılmak nev’inden düştü. Ahmed Cemil’in tahmini doğru çıktı. boş olarak yalnız iki refiki gördü. dedi. Şimdi gözlerinin önünde garip (bir manzara vardı: Bulundukları yer küçük denmeyecek kadar iki odanın birleşmesiyle hâsıl olmuş genşiçe ıbir yerdi. Raci’nin orada bulunmasından dolayı sıkılıyormuş gibi duruyordu. Ahmed Şevki efendi dudakları arasından: «İşte biçare karısının intikamı!» dedi. Raci bir kelime bile söyleyemedi. etrafta bulunanlara pek mühim ve tuhaf bir şeyden ibahsediyorlartmış zannını vermek için ıb:r dakikada beş kere gülen iM karı. Ahmed Cemil yanılmamıştı. aynanın iç:nde sahnenin yorgunluğundan bozulan simasını tamir ile meşgul maşukasının arkasında. muhte-riz henüz çocuk denecek kadar genç bir bey. yürüdü. kanepelerin birinde yanındaki yaşlıca efendinin müsait nazarı altında karşısında esneyen Türkçe bilmez Romanyalı bir kızın güya parmaklarındaki yüzükleri muayene etmekle meşgul. Öteden (beriden bahsettiler. o vakit üç arkadaş arasında kesik kesik bir muhavere başladı. Nihayet karı Raci’nin musîr istirham tebessümüne karşı isyan ederek sert bir çehre ile döndü. ötede beride daha bazı zümrelerle tekemmül ediyordu. birbirine bakıştılar. git buradan!» ded\ O vakid Ahmed Cemil zavallı Raci’nin perişan halini.. yanlarına geldi sırıtarak eğildi. arkadaşlarına bakıyordu. yanlarına kadar geldi.. bağırarak: «Ben istemez. soluk aynaların miskin âhenginden terekküp eden bu manzara. sonra hiçbir lisana mensup olmayan bir istihfaf sayhasıyle «Puah» dedi. Yavaş yavaş. birkaç safderunun daha vüruduna intizaren ipekli esvaplarını sallaya sallaya piyasa eden.. askerce yürüyüşüne devam ederek sağdan geri yaptı. tâ odanın ortasına gelince etrafına baktı. etrafına gezdird’ği melûl nigâhı görmemek için gözlerini çevirdi. Ahmed Şevki efendi «Otursana. kan gittikten sonra ayağa kalktı. Raci tâ ileride. tek gözlüklü birisinin gözlüğünü sürmeli gözüne uydurmağa çalışarak şu tuhaflığına sahte kahkahalarla gülen bir fransız karısı. Ahmed Cemil başını silkerek: — Zannetmem.» dedi. O. hiç biri bahsi hepsinin .

yerlerine gittiler.. Ahmed Cemil gözlerini bütün bu muganniye alayından. Bir senelik hayatının ma’işet derdine mevkuf olmayan bütün saatlerini ibu eserin fikrini yakan icadı derdine vakfetti. türlü memleketlere mensup... Ona tasavvur ettiği incelikleri. bir başka âlemden düşmüş şu garip mahlûk sürüsünden ayırmıyor. son defa olarak Raci’nin halini bir daha görmek istediler. Dedi. kendisinde kudret görebildikçe yazmağa sarfetti.» diye teşvik eden sulu efendinin bir türlü teşviklerine uyamayan güzel Ibir genç beyden nefrete benzer bir şey duydu. Ahımed Cemil bütün bu iğrenç tuhaflıklardan...beyninde yer tutan mes’eleye irca edemiyordu. dedi. ben yarın açılının. sonra bir müddet düşünerek: Ne olursa olsun. Birisi bir Normandiya köylüsü kostümünü andırır ibir esvaba fmesepL bir Pompadour ibaş yapmış..... Borçlarını tesviye ettiler.. Ahmed Şevki efendiye «Yine yerimize gidelim mi?» dedi. mükemeliyetini temin için meşherlerde dolaşan meselâ . her biri başka bir fuhuş zemininde yetişmiş. şu şakalaşan budalalardan ötede hâlâ yanıbaşında «Beyim! haydi. Hiçbir zevk-i mahsusa yapılmış olunamayan kıyafetler. Eski ipek kumaşlardan. Hususî tarafa şöyle bir baktıllar. hayat felsefesini verebilmek için ancak kendi tahassüslerini rehber ittihaz etmekle dar bir daire içinde fikrini hapsetmiş olacağını. O günden itibaren tasarruf edebildiği bütün zamanlarını onu düşüijüp beslemeğe. diğer biri Marie Antoinette yakalığa altına bir Vaudeville Soubrette’i gibi kısa fistan giymiş. Raci’yi selâmladılar. türlü milliyetlere. Şiımdi Raci’nin maşukası iki alaycı gencin arasında bacaklarını uzatmış kollarıyle gerinerek delikanlıları kanepenin üzerine devirmeğe çalışıyor: Raci de bir kenarda mermer masanın üzerine kapanmış Ahmed Şevki efendinin iddiasına göre uyukluyor. san’at şeklini. vaktiyle yapılmış esvap bozuntularından. karnaval esnasında kiralanarak iade edilmemiş kostümlerden kesilerek biribiriyle uydurularak icad olunma türlü kılıklar. Ahmed Şevki efendi oturduktan sonra: Sanki neye geldik? Bu hali görmüş olmaktan başka bir şey kazandık mı?. burada bulundukça Raci’nin serbestçe mu-aşekasına mâni olacaklarını düşündü. bellisiz yaşları saklamak için kutusuyle boşaltılmış pirinç tozlarıyle solgun dudaklara taravet vermek için yavaş yavaş miyarını kaybederek ibzal ile sürülmüş kirimizi boyalar altında bu çehrelerin sırlarını görmeğe çalışıyordu. hiç olmazsa çocuk meselesini söylerim. alkış gürültüleri arasında geçtiler.. eseri hakkında bir taze şevk uyandırmış idi. Artık burada yapacak bir şeyleri kalmamıştı. Ahmed Cemil’in itikadına nazaran ağlıyordu. Ahmed Cemil’in Hüseyin Nazmi ile geçirdiği gece. levhasının nezahetini. dar işlemeli bir arnavut yeleğinin içinde buram buram terleyen şişman ibir kadın şu yeleğin altıma peşleri yırtmaçlı bir cinli entarisini münasip görmüştü.

şiiri herkes gibi telâkki etse bu yirmi mısradan yinmi gazel icad ederdi! Bir aralık lehçeyi dar buldu. Kendi kendisine: «Beni^ lügat uydurmakla itham edeceklermiş.» derdi.» dedi. Ah! işi gazel yazmaya dökmüş olsa. Lekont dö Lil ile. ancak nısfını vücude getirebilmişti. şekle. şair fakat çocuk!» diyordu. Mus-sut’den sonra gelenleri.Ram-forant’m bir çehresi karşısında günlerce temaşaya mevkuf kalan ressamlar gibi şairlerin de hislerini şiir bedialarıyle tevzin etmeleri lâzım olduğunu bilirdi. Bunları Hüseyin Nazmi’den başka kimseye okumazdı. daha sonra Paul Ver-laine’in tohm-ı dehasıyle yetişenler. synbolisteleri decadent’leri. Bunlardan sonra san’at erbabının kelimeye. bütün parnasienileri. tefekkürden sonra ancak yirmi kadar mısra vücude getirebiliyordu. Dikkat nazarından kaçar. «Eski kelime altında fikirlerin tazeliği görülemez. «bir feriştenin sukutu»nu.. Mendes’ler. «gecelerdi. Ha-raucut’lar. tasvir ve ifade san’atmm vâsıl olduğu hurdecûluğa hayret etti. iki mısraı için günlerce çalışmış bedialarla ülfet ettikçe yapmak istediği şeyin ne müşkül oJduğunu anlıyordu. Hugo’yu. sonra Prudhommelar. sahifeleri çevirdikçe öyle şeyler buldu ki hayret etti. bir vakitler mini mini penceresinin kenarında cehren fakat komşulara işittirmekten ihtirazen okuyarak mest olduğu temaşaları. Sylvertre’ler. Coppe’ler. hattâ artık er zamandanberi «Gencine-i Bdeb» te de manzumeleri görünmemesinin sebebini kendi yazdığı tarizin tesirinde bulmakla memnun olan Raci bir gün Aihmed Cemil «Mir’at-ı . Bunlar ne için kamus köşelerinde unutulmuş? Ne güzel şeyler keşfetti! Kimisinin bir fikriyle tetabukuna. tetkikten. üslûbe. Muşset iç^m «Âşık. şimdi birer kelime ile hiçiye mahkûm ediyor. bazısının mevcutlara ruchanına. san’-ate verdikleri ehemmiyeti gördükçe.. bir kısmının da yeniliğine kapılarak bunlara temellük etmek istedi. Bu esere çalıştığını başka bilen de yoktu. Yeni fikirler için yeni kelimeler lâzım olduğunda musîr idi. Hugo’dan. Vilye dö Lil Adam ile Theodore de Banvilll üe başlayan zümre-i şua’ra. Kamusun havsalasına sığâmâyacak kadar garip lügatleri bir yere toplayan eski zaman münşileriyle benim yapacağım şey arasındaki sanat farkını elbette anlayanlar olur. Lamartine için «O kadar şiir ile yüklenmiş ki ezilmiş». o her biri birer elmas gibi işlenmiş. Onun için Hüseyin Nazmi’nin kütüphanesini hemen boşalttı: Lamartine’den. lügat kitaplarına sarıldı. henüz kendisince türlü nakıselerle dolu olarak. «Gözlerinde eşya ve hakayıkı büyüten bir cam varmış» hükmüyle hakikatin fevkinde buluyor. Ahımed Cemil bunları okudukça yarım asırlıik bir zaman içinde Verlaine’a kadar şiir fikrinin kesbettiği inceliklere. Şu bir senelik zaman içinde yazmak istediğinin. velhâsıl gençler tabiî Le-marre’in kitap fikristini dolduran yüzlerce cildler takım takım elinden geçti. Haftalarca mütalâadan. Anlamayanlar etsin. Süleymaniye’de küçücük mesai hücresine taşıdı. Eser pek ağır ilerliyordu.

bu meselenin bu kadar erken uyanacağına hiç ihtimal vermemişti.. Ahmed Cemil. Matbaada çocuğa babasından başka herkes iltifat ederdi. Kendi kendisine. pek gizli ve mühim bir meseleden bahse hazırlanıyormuş gibi kaşlarını kaldırarak. Ahmed Cemil kimden ıbahsedildig’ini cesametti. Said’le Saib Ali Şekifb’in himayesine sığınarak açık bir araba ile Kâğıthane seyranına gitmişler.Şuûn» tefrikası için yine imza koymayarak tercümede devam ettiği bir hikâyesinin tashihlerine bakmakla meşgul iken birdenbire: —• Cemil! Artık işi mütercimliğe döküyorsun.. Ahmed Şevki efendi yeşil çuha kenarlı dar uzun defterine son kalem darbesini müteakip penbe rıhını döküp kapadıktan sonra hücresinden çıktı. yalnız Raci güya onun orada vücuduna vâkıf değilmiş gibi dururdu. isabet! Ben de seni şöyle.. Eğildi.. Raci’nin ısrar ve inat ile devam eden tecavüzlerine karşı ya bir sille gibi bir tahrik fırlatarak mukabele eder.. hemen hiçbir şeye müfit olmadığı halde aylığından bir parçasını tevkif ederek o zamandan beri dikişçilikle yaşayan karısına yardım edebilmek için maaş verilmekte devam olunuyordu. dedi.. bazan müret-tiplerin yanında harf dağıtmakla vakit geçiren Nedim’e eri ziyade rıf k ile muamele gösteren. matbaada. vakit buldukça bir sahife okutturarak bu biçare çocuğun birşey öğrenmesine çalışan yine o idi. ^ Ahmed Cemil hayret etti: j Ben’m için mi? Hayır. Ahmed Cemil’in yanma geldi: Beyler gezmeğe gittiler.. O vakit omuzlarını silkerek: «Belki!» demekle kanaat etmişti. duvarlara iliştirmekten çekinerek ilâve etti: Bir izdivaç meselesi. Ahmed Şevki efendiye intizaren sükût etti’. «Nasıl? demek vakit geldi?» diyordu. Matbaada merhaimme-ten alıkonuluyor. . O vakitten beri Raci düştükçe düşmüş. fakat meseleye bu kadar cesaretle başlayan idare memuru bahsi takip için kâfi cesaret bulamadı. bazan muharrirlerin arasında «Behber-i sübyan» defterlerini doldurmakla. Bir seneden beri matbaaya devam eden. yalnızca bulmak isterdim. idare memuruyle Ahmed Cemil’i yalnız bırakmışlardı . matbaa halkı öteye beriye dağılmışlar.. iri Alman karısının tahrikleri altında sanki şu mülevves aşkına daldıkça onun çirkâbiyle kirlenerek simasında beliren sefahat tahriplerinden artık iğrenç bir hale gelmişti. Gariptir ki bu kadar adavet hissine mağlûbiyetine mukabil Raci’ye en ziyade acıyan yine Ahmed Cemil idi. Mayıs iptidalarında bir cuma idi. şairlik sj “ frrı tüketti mi? demişti. fakat sâna yakın birisi için. ? * ‘. yahut bu adamın haline acıyarak yalnız bir kelime ile geçiştirirdi. Biraz nefes almış olmak için sözü çevirdi : .

Evkaf nezaretinde epeyce bir memuriyeti var. Ahmed Şevki efendi biraz durdu. tam bir ciddî eda ile sesini tabiî perdesinden indirerek: Geçen gün müdür efendi — Ahmed Şevki efendi öksürüklü herifi kastediyordu — bana oğlunu evlendirmek istediğinden bahsediyordu. Ahmed Şevki efendi baba ile oğul arasında hiç yoktan zuhur etmiş uzun bir münakaşanın tarihini yaptı.. Zannettiğim gi-M namuslu bir genç çıkarsa ne için muhalefet etmeli?. Geçen gün bu meseleyi bana açmaktan maksadı tanıdıklarım içinde tavsiyeye değer aileleri tahrik etmek imiş. Yuşa tepesi. biliyorsun ya. fakat bu âdi günde gitmek.. bir kere görsen zannederim ki hoşuna gider.. Benim hemen aklıma sen geldin. idare memurunun anlatmak istedi... nefsini zaptetti. O güzel derenin sükûn zamanlarında oradan kaçıp da toz deryası içinde arabaların izdihamı arasında güneşten yanarak saatlerce dolaşmak elbette sahra hevesinden başka bir şeyden gelir. O vakit Ahmed Şevki efendi arkadaşının yanına oturdu. galiba iç güveylik arıyorlar. beş altı yüz kuruş para alıyor.... Ahmed Cemil sarardı. bir hafta evvel!. Hele saz dinlemek için sulara kadar gidip alçacık bir iskemlenin üstünde kahve hizmetkârlarının naraları altında bir yahudi hokkabazının yaverleri arasına sıkışmış bir Hicaz faslını esneye esneye. Kardeşin artık evlenecek bir yaşa gelmiştir. vekarı isyan etti. Beykoz çayırı. Ahmed Cemil refikini meseleye döndürmek istedi: İzdivacın kime ait olduğunu söylemediniz. Anlaşılan zavallı delikanlı titiz ihtiyarla geçinemez olmuşlar. gerine okuyan takımın karşısında ağzı açık dinlemek için yarı günümü feda edemem.ği mânaya karşı bütün namusu. bir kelime ile red cevabı veriyordu.Beyler kâğıthane’de sevda peşinde dolaşacaklar. Bentler. İstanbul’un gidilecek yerleri hemen bundan ibaret. Adalar. sonra Ahmed Cemil’in gözlerine bakarak ilâve etti: Matbaa da münhasıran herifindir... ihtiyar da zengin. Sahranın hiç bu türlüsünü anlayamadım. kayınvalide yok. Sen çocuğu görmedin. gerine. değil mi? .. Şimdi Ahmed Şevki efendi hep kesik kesik söylüyordu: Tabiî arkadaşlarından tahkik olunur. şafakta yola çıkıp mehtapta dönmek şartıyle.

bir yabancıya herkesten ziyade harim olduktan sonra ona — kardeşine — yabancı kalacak idi. Acaba her vakit talih. keten yeleğini düP—• Bir gün iki axkadas matbaada yine herkesten evvel buluştular. Bu memlekette kızların tam izdivaç zamanı.. Mahiyetini bir vuzuh lem’ası ile tenvir edemediği. Ahmed Şevki efendinin şu dostça tekayyüdüne karşı ne için Ikbal’in talihini tehlikeye koymalı? Kimbilir. gözlerini gözlerine dikti. dedi. kısmetine bir müsait -çehre arzedecek mi? Bu sual Ahmed Cemil’in zihnini bir izdivaç meselesine ait hâtıralara şevketti. o halde o garip his nedir ki izdivaç mes’elesi çıktıkça kalbinde hiddete benzer bir şey uyandırır. İlk muhavereden sonra unuttuğu izdivaç meselesini bu kelime Ahmed Cemil’e tekrar ihtar etti. Serin kanla düşünürdü: Ikbal’in izdivacını. tesirini duyup ta menşe’ini bulamadığı garip bir his Ikbal’in izdivacı meselesinde Ahmed Cemil için bir saklı haşyet uyandırırdı.. Ahmed Şevki efendinin ilk sözü şu oldu: Dün akşam beni görmeden kaçtın. Muvafakat edecek olursan ben işi tavsiye ederim.Ahmed Cemil zihninden hesap ediyordu. Bir dakika içinde fikri tebeddül etti: Lâkin bizim hiçbir şeyimiz yok. esası daima tetkikinden musir bir firar ile kaçardı.. hattâ bir kere bir karısından ayrılmış iki çocuklu kırklık bir komşunun annesi gelmişti de Ahmed Cemil’in bütün vekar ve gururu mecruh olarak günlerce İkbal’e baktıkça ağlamak istemişti.. Zavallı İkbal!. bu gece sabırsızlığımdan patladım.. bir kız ne ile evlenir? Orası benim işim. sırıtarak ilâve etti: Beğenmişler. hele bir kere görsünler de.. fakat hiçbirinin heves edilebilecek bir şey olduğunu tahattur etmiyor. Sana verilecek havadisim vardı. Ikbal’in izdivacına ait düşüncelerinin . Ahmed Şevki efendi artık vazifesini ikmal etmişçesine şüphesiz kendi kendisine: «Beş dakikada bir mühim meselenin altından çıkmak bana mahsus bir muvaffakiyettir!» diyerek mütebessim bir çehre ile ayağa kalktı. Bu hissi tahlil etmek istedikçe sebebi.. Diğer bir adamın başka bir samiî münasebet ve muhabbetine dahil olduktan sonra kardeşi kendisi için daha az yakın olacak. Sonra Ahmed Şevki efendi ellerini Ahmed Cemil’in omuzlarına dayadı. istememezliği andırır bir tesir hâsıl ederdi? Belki bir hodkâmlık hissi!. birkaç kere annesinden görücüler geldiğini işitmişti.. ikbal şimdi on yedisine basmıştı. belki kardeşinin saadeti buradadır.. izdivaçla saadetini bütün emellerin gayesi bulurdu. Zihninde bulmak istediği te’vilin altında saklanan tesiri görmemeğe çalışır. Bu ‘hissin ismini vermek istemezdi..

«Küçük hanımla çarşıya gittiler» cevabını alınca hiddet etti. birisiyle kavga etmek arzusunu veriyordu.. Sabiha hanıma çocuklar gibi daima anne derdi.. valde hitabından bir sahtelik. ikide birde zihninin içinde bir tırmalayan cereyan ile geçen bu kelime idi: Enişte!. Ahmed Cemil’in eve gitmeğe ihtiyacı vardı... ikbal ile . o Süleymaniye’deki küçük evin kapısını çalacak.şaıkalaşamayacak. mürettiphaneye girdi: Ben yazılarımı bitirdim.. Nihayet kapı çalınıp geldiklerini yukarıdan işitince bağırdı. kâğıtlarını topladı. Sonra kalemini attı.. onlar gelinceye kadar sabırsızlığından duramadı. selâhiyetle anne diyecek. Hiddetini o sırada Ali Şekib’in budalalığından bahsederek Raci’ye yaranmağa çalışan Saib’den çıkarmak istedi: Keşke insanlar hep Ali Şekib gibi budala... Fakat Ahmed Şevki efendinin bu sabah şu bir kelime ile yeniden uyandırdığı mesele akşama kadar zihnini kurcaladı.. Sabiha hanım çarşafını çıkarmadan yukarıya çıkınca ilk sözü şju oldu: Anne!. Anne.. bir adam kî bu güne kadar tanunaış. evin içinde dolaştı. bir külfetperdazlık hissederdi. sonra evin içinde bir ses. Enişte!. tekellüfsüz bir münasebetin hâsıl olamayacağını. Demek şimdi hayatında bir enişte olacak. lekesiz bir muhabbetin. Enişte!. merdivenlerden biraz muhteriz çıkıyor. dedi.bundan tesir almasını me-nederdi. görmemiş. Kapıyı açan Seher’e: — Annem nerede? dedi. başka bir şey lâzım olursa beyler yazsınlar... Bu adamla her kim olursa olsun. mümkün değil. Hayatında bu tebeddülün ne kadar ehemmiyeti olduğunu bir karartı arasında hissediyordu: Meselâ kendisini. fikrini öğrenmemiş. Onun yanında geceleri minderin üzerine boylu boyuna uzanamayacak.... başka bir ses aşağıdan yukarı bağıracak: İkbal!. bir gün içinde hayatına karışacak.. yemekte hususî bir ihtiyat ile duruyor.. Sebep? Ne için sevmediği. valdesine ayni meşru. bu aile sofrasına ayni iştirak hakkı ile oturacak. görüyordu. MAI 109 VE SİYAH . yukarıya gelsene. sevemeyeceği bu adama enişte demeğe mahkûm olsun? Şimdi bu kelime adetâ onu tâzip ediyor. kendisinden kardeşinin mahremiyetini çalmış bir adamla müz’iç bir rekabet hissinin sönmeyeceğini hissediyordu. hiçbir hissini. Bu adam birden..hele İkbal ile... dedi. İkbaO’e görücü gelmiş de ne için bana haber vermediniz? Sabiha hanım oğlunun yüzüne baktı: Her gelen görücüye ehemmiyet vermediğim için. Seher’i kızdıramayacak.. Enişte!. gidiyorum. fakat onun gibi saf olsalar.

ta mutfaktan Seher’in bulaşık gürültüsü. bu a. .. bazan rüzgârla şişen muşamba perdelerin hışıltısı. yerde üstüne penbe. Ahmed Cemil yalnız bu kelimeyi kâfi görmedi. pencerelerde muşamba perdelerin üzerinde yaza mahsus be>-yaz. fakat buna mukabü derin bir muhabbet. Sizin yanınızda değil mi anne?. atlas perdeler. Demek şimdi Ibu hususiyete.. meşakkatlerin zedeliyeeeyeceği kadar kavi bir saadet. istesinler bakalım da düşünürüz. inmiş muşamba perdelerin arkasında açık pencereden süzülen gecenin râtip havasını duymak için başını duvara dayadı.le mahremiyetine bir unsur daha iştirak edecek? Demek bu sıcak mesut havanın üzerinden barit bir nefha uçacak ? Gözleri sık sık küçük iskemlenin yanmda diz çökmüş o gün çarşıdan alman yedi arşın gömleklik kumaşın yanlarını çatmakla meşgul olan İkbal’e çevriliyordu. Sonra sükût... bu yaşta genç kızların çehrelerine mahsus bir süzgünlük altında hafif bir donukluk ile mümteziç donukça penbe rengi biraz vücuduna erkekçe bir yüksek vaz’ı veren geniş omuzlar. birden bu validenin mukadderata teslimiyeti karşısında sükût etti. Burada ne kadife kanepeler.. Kızım. Ik-bal’in yeşil gaz boyamalarından yaptığı sade fakat belki onun için zarif hoş kalpağı altında lamba. ne de mutantan hücrelerde nefîs evani vardı. küçük dört ayaklı iskemle. Yemekten sonra okumağa da meye-lân duymadı. uzunca bir boy.. o kadar. henüz tekemmül etmemiş bir kız vücudu ki noksanları içinde cazibeli ve onun için şiir ile dolu.. çılgın saç kümeleri arasında birak küçük.Beğenmişler.. kardeşinin bu kadar cazibesi olduğuna dikkat etmemişti. koltuklar. duvarlarda babasından yadigâr olarak kalmış biri kûfî. Ara sıra kumaşı kesen makasın sinirleri ürperten sesi. yalnız küçük odanın — şu bir saf kalb kadar ruhaniyet ile dolu aile odacığınm — ruhunu doya doya istişmam etmek istiyordu.. Zavallı çocuk.. İlâve etti — Isteyeceklermiş.. bu samimiyete. o kadar... ne tâtife istiyordu. Kar gibi beyaz kenarı gerile gerile iğnelenmiş hassa örtülü sedir. üç kalbin irtibatından anütaiıassıl. makası alıversene.. Ahmed Cemil gitmemeğe karar verdi. perişan. ince sarı kornişlere küçük küçük kıvrıklarla ilişdirilmiş perdeler.satrançlı dokuma çekilmiş Şilte.. aşağıda küçük odada. ruhu ısındırır bir hararet vardı.. lâtif. altından âsi. kulaklarının etrafından.. Allah hayırlısını kısmet etsin. Bu gece İkbal. söbü görünen siması. Açık kestane gür saçları altında zarif başı. Ne lâkırdı. biri talik iki güzel levha. Ahmed Cemil’in gözlerine güzel görünüyordu. oğlum. her türlü mihnetlerin. Bu akşam Muzaffer beyin ders gecesiydi. bari bahtiyar olsa!. hiçbir şey yok. Ahmed Cemil sabandan beri beynini işgal eden bu meseleye karşı annesinin sükûnuna hayret etti. annesinin en sevdiği yer.

. Düğün! O gün Ahmed Cemil kaçmıştı. Ahmed Cemil merhametten. herkesten pek iyi teminat almo X i . En son defa olarak birgün. demin haleldar olacağından korktuğu hayat sükûtununu belki bütün istikbal emellerini feda ederdi. orasını beraberlerinde getirdikleri ço~ cuklarıyle küçük bir mahşer — garip ibir renk ve kılık mahşe-ri — haline getiren kadınlar. leblebicilerin etrafında bağrışacak. hoppa değil. Vehbi beyi tanıdıklarından. hattâ biraz ciddî. îkbal’in izdivacı Ahmed Cemil’in hayatında bir rüya gibi geçti. Onun saadetinden emin olabilse.. sükût etti.. beyazlı kırmızılı tire kuşağının saçakları san hırkasının altından eteklerine dökülmüş. kalem arkadaşlarından sormuşlardı. gözleri bir katre muhabbet giryesi gibi — fakat kknbilir nasıl — bir kadın olmaya müheyya duran bu zayıf kızın üzerine düştükçe kalbinden «bari mesut olsa!» diyordu. herkes gibi bir genç. demek razı oluyordu. değil ufak tefek istirahat esbabını. Bu ziyaretten sonra Ahmed Şevki efendinin faaliyetiyle. hele Tevfik efendinin anlaşılamayacak bir heves ve tehalüküy-le bütün şerait onbeş gün içinde kararlaşmıştı.. Ahmed Cemil bu izdivaç meselesinde ne tarafgir ne de aleyhdardı: Meselede bir itiraz vesilesi bulunmaması aleyhdar olmasına mümanaat ettiği gibi enişte olacak adamın herkesten başka birşey olmayışı tarafgir olmasına da mâni olmamıştı. düğün evindeki validesine sokaktan «anne!» diye bağıran. XI llî di. ağl aşacak olan bütün o belinden donu-düşmüş. Ahmed Cemil kardeşinin reyine müracaat etti: ikbal gözlerini indirdi. kalem hayatında terbiye almış.Büsbütün tevessü etmesi. geçkin yaşlarında mariz bir babanın zayıf doğmuş bir çocuğu. koşa koşa biribirini kovalayarak çığlık koparan çocuk alayından uzak olmak için. bir paçavra kenarıyle iyi bağlanmamış uzun çorabı güllü penbe iskarpininin üzerine düşmüş. Eniştesini ilk önce matbaada pederi Tevfik efendinin yanında gösterdiler. çorabının içine paçası tıkılmış. Ahmed Cemil’in her türlü hayat hususiyetini bilen Ahmed Şevki efendi damat beyden ağırlık namıyle bir para kopardı ki hemen ‘bütün düğün masrafını temin etti. uçları sekiz on kere kıvrılmış iri siyah bıyıklı muhip çehresiyle kapıya küçük bir iskemle atıp hâkimiyet vazifesini takındığı — sopasının ilk tarakasmdan — anlar anlamaz. Ahmed Ce-mil ilk hâsıl ettiği fikri zihninde birkaç kelime ile icmal etmişti. bekçi baba gelip de elinde sopasıyle yeni traştan çıkmış çökük yanaklı. mukaddemeleri görünen kadınlık meziyetleri kemal bulmak için yalnız kadın olmağı bekliyor. şefkatten mürekkep bir nazarla hemşiresini ihata ettikçe. çarşaflarıyle üşüşen. düğünün şerefine tâ sabahleyin sokağa fırlayan komşu kızları kâğıt helvacılarının. başına oyalı gaz bovamasm-dan yapma çiçekli hotozunu koyarak. kanarya sarısı hırkasının altında al basmadan entarisini giyerek. beline işlemeli ipek mendili iğne ile tutturulmuş. . koltuk resmini görmek için Süleymaniye’nin o daracık sokağını baştan başa doldurarak ve kapının umuma açılmasını bekleyerek yeldirmeleriyle.rt.

ne süslü evler. Kaçtı.. İki ay kadar bir zaman geçmişti. Ahmed Cemil rüyalarının şu sefil hakikatinden tanı bir hafta kaçtı. daha sonra güzide tuvaletlerle zîhayat foir çiçek deryası gibi dalgalı geniş bir mermer sofanın ortasında o çiçek deryasının perisi... Ahmed Cemil hayret etti. Bir dakika içinde bütün mânevi varlığından bir soğuk rüzgâr geçti. haftasının diğer dört akşamını da evden uzak geçirmek için ders buldu. O akşam Muzaffer beye can attı.. Artık bütün gecelerini evden uzak geçiriyor. başı mücevherlerin 112 MAI V K SİYAH altında biraz eğilmiş olarak görürdü. Şark halıları döşenmiş çifte bir merdiven. salonlar.. hattâ Hoca-capaşa’da ders olduğu zamanlar akşam yemeğini matbaada kısaca tedarik ederek bir vakitler hayat zevkinin yegâne men-baı olan aile sofrasında bulunmuyordu. kendi-feini mesteden o müdebdep rüya. demek bütün bu şeyler baştı?.. beyaz ipek duvağı yanlarına dökülmüş. Hocapaşa’da demiryolu memurlarından iki Almana Türkçe öğretmeye başladı.. Sonra saçları püskür-müş. ne müzeyyen cihazlar tasavvur etmişti!. îkbal şimdi o sopasıyle kapısının önünde bekçi duran. bir gün . o bir haftayı Hüseyin Nazmi’nin köşkünde geçirdi. avizeler. kınalı. Gazeteye bir ilân sıkıştırdı. ne lâtif tuvaletler. Ah! O İkbal’i böyle mi gelin etmek isterdi? Hemşiresi için neler düşünmüş. levhalar. sofrada. yüzüne bakamaya-rak gözlerini indiren hemşiresine bir kelime tevcihine cesaret edemezken damat bey herkesle teklifsiz oluvermişti.henüz komşu hanımların ellerinde süsü ikmal edilemeyen kardeşini sofraya çağırtarak o yarım gelin haliyle öpmüş. matbaa müdürü Tevfik efendizade Vehibi beyi bekliyordu. bir vakit yalnız kendisinin olan şu evin her köşesinde şimdi yabancılıktan asla çıkmayacağını anladı. kadifeler. ne müdebdep daireler. annesiyle kardeşinden öyle izin almıştı. Ahmed Cemil bu akşam kendisini ezen azap altından hiçbir zaman kurtulamayacağını . Düğünden sonra Ahmed Cemil ile annesi hemen hiç yalnız bulunmamışlardı. Ahmed Cemil bir hafta eve uğramadı. sokağında alacalı. o henüz ağır bir külfet yükü altında ezilirken. köpüklerden teşekkül etmiş bir çiçek melikesi gibi îkbal. şimdi bu evden âdeta üşüyordu. lâdenli komşu hanımlar arasında damat beyi. atlaslar. Demek o istikbalde zuhuruna emniyet ederek aldandığı hayaller yalandı? tkbal’in gelin olacağını düşündükçe bir vakitler hemşiresi beyaz uzun etekli — moda gazetelerinin mülevven ilâvelerinde görerek imrendiği şeylere benzer — bir esvap içinde. Demek bunlar hepsi ya-İan? Hayallinin kendisine bahşettiği bütün bu tantana. yağız macar atlı zarif parlak bir araba onu alıp götürüyor. Hattâ Seher’le ufak tefek ltâifeler bile ediyordu.. sonra ağlamaktan ihtiraz ile bir söz bile söylemeyerek kaçmıştı. yaygaralı çocuklar kaynaşan küçücük evde rastıklı... O bir hafta zarfında eniştesini hiç görmemişti. Nihayet bir akşam yemekte birleştiler.

Eniştesinin nasıl bir adam olduğunu görüyordu. O henüz tenbellik ediyor. ¦ Annesi Vehbi ıbeye atfolunabilecek bir kusur bulamıyordu... Ahmed Cemil hayretle annesinin yüzüne baktı: Niçin? Bilmiyorum. o ısrar etti.. İkisi de bu hayal için ağlamağa müheyya idiler... nihayet yine onun olmak üzere saklamak için aldım. İkisinin de bu nazar çarpışması arasında İkbal’in ağlayan hayali uçuyordu. kardeşinden gizlediği göz yaşlarının içinde bir derdin saklandığını duymuşlardı. Sabiha hanım iki aydan beri birinci defa olarak yalnızca konuşmağa fırsat bulduğu oğluna başka bir bahis zemini daha hazırlamıştı: Mai ve Siyah — P. İzdivacından beri ikbal’in çehresinde dikkate çarpan bir hüzün rengi her türlü şikâyet lisanından daha beliğ idi. Hiç yalnız bulamıyorum M. İkbal’in odasında yalnızca ağladığını görmüş. Birden şu iki aylık gelinin annesinden. Buna Ahmed Cemil dudaklarını bükerek cevap verdi: Ne ehemmiyeti var? Kazandığım yetişmiyor değil ki. anesi yatağının kenarına oturdu: Ne için kalkmadın oğlum? dedi. gözlerini oğlunun gözlerine dikti. kız sabahleyin biraz gülerek. sıkılarak parayı bana vermek istedi.. İkbal’in ağlayışı biraz içki içinse.. Zaten kız gelin olalıdan beri neşesiz. birkaç kadeh rakının şu saadet yuvasında bir musibet zehiri hükmünü tutacağını anlamıştı. Geçen gün Îkbal’e aylık olmak üzere on mecidiye vermiş. Ahmed Cemil bu nazardan sıkıldı. Sabiha hanım sözünü bitirmedi. Vehbi ibeyin akşamcılığı vardı.Sabiha hanım sabahleyin odasına girdi. Ana oğul uzun uzun birbirine baktılar.. O vakit Ahmed Cemil yavaş yavaş annesini istintak etti. dün ağlayışı büsbütün zihnime dokundu.. dedi. fakat bu kadarla devam edecekse. gözlerini çevirdi. bir huysuzluğu yok. cevap vermedi. sonra cevabını beklemeden biraz eğilerek ilâve etti: Sana bir şey söyleyecektim... Ikbal’e soğuk bir muamelesi de görülmemiş. fakat o birkaç gün içinde bu itiyadı keşfetmiş. Evine devam ediyor. S Masraf meselesi ae saae senin üzerine ıcaııyor gıuı mr şey Cemil. Onbeş gün kadar yenilikten ihtiraz ederek itiyadını icra edememişken nihayet bir şişe Fertek rakısıyle gelmişti.. acaba kocasının biraz içkisi olduğundan ımı?. Bir gün annesinin ağzından bu meseleyi işitince yatağında doğruldu. Dün Seher. reddettim. Ahmed Cemil pek iyi hissetmişti ki kardeşi mesut değildir. Fakat nasıl bir koca olduğunu anlayabilmek için Sabiha hanımın fikrini istedi.. Nefsini herşeyden . Ahmed Cemil’e bundan hiç bahso-lunmamıştı. yatağında mahsus gecikiyordu.

yalnız kendisini eğlendirmek için söz söyleyenlere mahsus kahkahalarla kesik fıkralar. ibir kardeşin gözünden gizlenmeyen bir hazin renk: «Aldatmayınız. fakat henüz aralarında dert tevdiine benzer bir kelime teati olunmamış idi. yolundan silinmek. dün salbah Millet bahçesinde bilardoda kazandığı muvaffakiyet. Kardeşinin yalnız bu bakışı: «ikbal! Bahtiyar değilsin.. Yemek yedikten sonra Vehbi bey Ikbal’le odasına çekilince Ahmed Cemil annesinin yanında kalırdı. izdivacından beri ona karşı Ahmed Cemil yarı siteme benzeyen bir tavır ittihazına lüzum görmüştü. fakat ekseriyet üzere yemekten sonra uyuyan zevcinden kurtulabildikçe bu yalnızlığa küçük bir zaman için Ikbal’in ‘huzuru da hayat bahşederdi. ara sıra yemeğe müteallik itirazlar. Artık şu mahrumiyet hayatının acı lezzetinden bir hoş teessür bile duyar olmuştu. Geç kalkmak itiyadında olan eniştesini uyandırmaktan. anlıyorum.» demiş idî. MAİ VE SİYAH 117 Ahmed Cemil’in tamamiyle cahili olduğu kahve hayatına müteallik hikâyeler. Artık ikbal ihtiraz tavrım bırakmıştı. sonra beriki bir sademeye tesadüf etmiş gibi nazarı titredi. bunda mağmum bir şiir bularak âdeta şiir te-lezzüz ederdi. kardeşini mümkün mertebe sıkça görüyordu. ikbal bahtiyar görünmeğe çalışıyordu. Matbaada kaldığı akşamlar idarenin penceresi kenarına ilişip de caddenin hüzün veren tenhalığından mest olarak biraz peynirle francalasını yedikçe kendisinde bir zavallılık bulur. Bu sabah annesiyle şu muhavere kalbine sanki bir katre yakıcı zehir damlatmış idi. İkbal’in üzüntüden. zevcinin tuhaflıktan ziyade gülünçlüğüne karşı helecanından mütevellit perişan nazarı: Seher’in her dakika: «ikide birde bana ne ilişiyorsun?» demeğe. bir iskarpini alt>. Bir vakitler Ahmed Cemil de bu sofrada lâtife ederdi. aşağıda karşılaştılar. Bu sabah îkbal’e tesadüf etmek emeliyle odasından geç çıktı. bu nikabm altında ben varım!» derdi. çekinerek merdivenleri yavaş yavaş indi.mahrum etmeğe alışmamış mıydı? Onun için birkaç mecidiye tasarruf etmekte bir faide mi ver? Seneyi iki kravatla geçirmek. ikbal bir aralık bu nazara mukavemet etmek istedi. elindeki sahanı sofranın ortasına atıp kaçmağa meyyal duran dargın vaz’ı görülürdü. mümkün mertebe az fırsatlarda hitabına mâruz olmak gibi ‘bir ihtiraz peyda olmuştu. Şimdi Vehbi beyin bir latifesine mukabil Sabiha hanımın simasında zorla kopmuş bir tebessümü. gözlerini indirdi. İkbal’de de biraderine karşı bir mücrim gibi gözlerini indirmek.. . fakat o zaman bir lâtife edildikçe sofranın etrafında handeler uçu-şurdu. Fakat bir annenin. sanki bir noktayı kazıyarak kemirdiğini hissediyordu. Bu sabah Ahmed Cemil îkbal’e bir şey söylemek istiyor» muşçasma baktı. ay sürüklemek zaten öyle bir sefalet idi ki onu âdeta mütelezziz ederdi. bazan Seher’e karşı kaba latifeler. Orada bir şeyin yandığını. ikbal daha evvel kalkmıştı.

başında maili kırmızılı bir külah gelip geçenlere gülümseyen bir soytarıya bakmakla meşgul iken arkasından kendisine yabancı olmayan bir tatlı sesin bir nida-i hayretle: «A! Cemil bey!. mendillerden teşkil edilmiş zarif nümunegâhları. Tünel’den çıktıktan sonra Beyoğlu’nda biraz serseri.. fakat bahar gelince bütün vücudunu ihata eden kesel ve rehavet havası sanki güneşin taze hararetiyile tebahhur ederek sıyrıldı. o vakit tayin olunamaz bir sebeple mûtat olmayan vukuata tesadüf olununca hissedilen râ-şeye müşabih bir titreyiş vücudunu baştan aşağıya sarstı.» dediğini işitti. yakalıklardan. bir moda mağazasının kumaşlarını. nihayet bir haftalık uğraşmasının neticesinde küçük bir defter vücuda getirebildi. . matbaada işini istical ile bitirerek çıktı. ötede kravatlardan. Şimdi bu eser büyüyor. Zaten Beyoğlu’ndan işsiz geçtikçe buraya bir kere girip çıkmak âdeti idi... bütün o zahmetler ondan intişar eden ümit havasına temas edince zail oldu. bir hafta mütemadiyen bununla uğraştı. baharın ılık nefesleriyle dirilip uçuşan kelebekler gibi canlandı. Bir mayıs günü matbaada otururken birdenbire defteri Taksim bahçesinde — bir gün henüz mektepte iken Hüseyin Nazmi ile gidip oturdukları yerde — Boğaz’ın şiirine karşı kendi kendisine okumak istedi. . zevkini ikna edemeyen parçaları mahvetti. damarlarının içinde bir cevelân hissetti. ilerledi. O sefalet ve mihnetle dolarak. Kendisine hitap etmesini beklercesine Lâmia mütebes-sim bir çöhre ile karşısında duruyordu.âdeta uykuda duyguları. Ahmed Cemil bütün hayatının meşakkatlerini bu eserin tevlit edeceği lezzete karşı unuturdu. Başını çevirdi. Ah bu defter! işte bütün hayatının mühim bir ümidi şu küçük defterde idi. müsveddelerini ayıkladı. dolaşmak. taşarak geçen kıştan sonra eserinin tesliyet veren ha118 MAİ VE SİÎAH yat nefesiyle bütün yorgunlukları dinledi. Ahmed Cemil sanki senelerden beri ruhuna çöken bir sıklet şu tasfiyeden sonra mündefi oldu. noksan bırakılmış yerlerini doldurdu. Derslerinden. tekemmül ediyordu. Çocuk oyuncaklarının yanma kadar geldi. hemen doğuveren şu arzuya mukavemet edemedi. Bon Marehe’nin önüne gelerek içeriye girdi. mağazaların camekânları önünde gecikerek şurada yeni çıkmış kitapları. O vakit Ahmed Cemil’in eseri bol bir yağmurdan sonra topraklardan süzüle süzüle kayacıklar arasında birikmiş küçük bir menba gibi taştı. kışın donuk havaları altında teessürleri safhasına donuk nakışlarla intikal eden.Bu kış Ahmed Cemil eserine hemen çalışamadı. ellerinde earpare. yazılarından kurtulabildikçe yegâne iştigali şiirlerini okumaktan ibaret kalırdı. Henüz o kadar kalabalık yoktu. Bir aralık Ahmed Cemil eserini tasfiye etmek istedi. bütün o gönülleri taltif eden hiçleri seyretmek istedi. ufak hamlelerle feveran etti..

henüz ço-cukluktam çıkarak mevcudiyet-i mâneviyesi garâible nıemjlû bir cihanın esrarına karşı inkişafa müheyya duran. yahut Tepebaşı’nda. fakat bugün müphem. Köprüden vapura binerken gördüğü. O. nurlarını serperek. ince parmakları siyah güderi eldivenler içinde uzun sap-h zarif şemsiyesinin püskülünü oynatarak. dün başka bir şey iken yarın başka bir şey olmağa hazırlanan. Ahmed Cemil bunların hepsini severdi. Ahmed Cemil’in zihninden uçuşan ve binlerce çehreler .sönüverdi.. ondan uzak yaşadığı müddetçe o simayı daima besleyerek arada geçen zamanı sanki telâfiye çalışmıştı. Fakat bu meçhul şeyin bütün şahsiyeti üzerinde derin bir tesiri vardı.Ahmed Cemil Lâmia’yı belki bir seneden ‘beri görmemiş^-ti ve göremezdi. Ahmed Cemil’in zihninde bu genç kız sıfatının hususî ve müstesna bir ehemmiyeti vardı. buseyi andırır bir gârâm nazariyle bakardı. bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi. yahut kışın evine gittikçe Lâmia’nm bazan piyanosunu işiterek bazan bir kapının alplığından süzülüp geçtiğini-duyarak. Henüz on beş yaşında iken hâtırasına intikâş eden simasını zihninde itmam ve ikmal etmiş. Ahmed Cemil’in kalbinde yer tutmuş böyle binlerce çehreler vardı. Köprii’de hemen her yerde bir dakika için sevdiği binlerce çehreler vardı ki bunlar kendisi için saadet hülyası olan o genç kızın mevhum şekli etrafında uçuşan bir takını periler.. peçesi alnının kıvırcık saçlarını bir yarı örtülülük altında bırakarak başına atılmış. onun muhit-i havasında muvakkat bir müddet için yaşamaktan mütevellit bir şey duyardı. bazan eteğinin bir hışıltısını hissederek yahut muhteriz bir kahkahasının zaptolunmuş tarakasını fark ederek onun vücuduna yakın °^” M A I VE SÎYAH 119 maktan. henüz çocukluğunu unutmamış. yahut Şişlide bir Kâğıthane dönüşünde tesadüf ettiği. cazibesinin ateşlerini saçarak çıkdı. «Şimdi tamamen bir genç kız olmuştur!» derdi. Taksim’de. o müphemiyeti. kimbilir kimdir? Bugün Lâmia’yı karşısında siyah çarşafı çenesinin altından tepesi bir incili iğne ile iliştirilmiş. o gençlik semasının sevda güneşi. fakat (bütün bu çehrelerin üstünde. müşevveşiyeti için şiirle. müşevveş. nagihan hıssediverdikleri bir hakikatin taaccüp rengi gözlerinde sizi istintak ediyormuşçasına bir istifsar ifadesiyle gülüverirken birdenbire bir genç kız sıfatının henüz itilâf olunmamış ciddiyetiyle gözlerini indiren. henüz iki üç sene evvelki sıfatyle Ahmed Cemil’in karşısında bulunuyormuş gibi saf çehresiyle bakarak görünce.bir ziya isabetiyle bir bulut parçasında peyda oluverip de birden sönüveren iltimalar gibi . belli belirsiz bir şey! Müphem bir çocuk çehresi. kanatlı şiirler idi. Genç kız!. sevda ile dolu olan bu mahlûklara. bütün güzergâhına tesadüf eden o genç kızlara Ahmed Cemil perestişe benzer. daha doğurusu o genç kıza bunların herbirinde ayrı ayrı perestiş ederdi. . meçhul bir şey var ki mahiyetini anlamamış. Sonra onların arasında genç kız. Bu hayal pek seyyal idi. künhünü tahlil etmek istememişti. Hüseyin Nazmi’nin köşküne.

uzun konclu düğmeli potinlerini kumlara temas ettirmiyormuşçasma bir çeviklikle koşarak çenberlerini çeviren. öyle mi? Ben de dinlemek.. biraz beride «AJ fE SİYAH 123 ellerinde küçücük küreklerle bahçeden kum toplayarak mini mini kovalara doldurmak mühim işiyle etrafı görmeğe vakitleri olmayan iki çocuk. Bugün Ahmed Cemil Taksim bahçesinde bu şirini değil. sarı saçları rüzgârlarla savrularak. «efendim!.» dedi. Bir dakika öyle karşı karşıya. bayırın üstünde uçuyor. sonra Lâmia biraz gülümsedi. yalılar. manzaralarının ivicaclarıyle yeşil tepelere doğru tırmanmış yahud mai sulara doğru akı-vermiş gibi duran binalarıyle boğazın sakin levhasına dikiliyordu. sonra Ahmed Cemil’in eline bakarak: Yeni bir kitap mı? diye sordu. bütün hayatı. tepeler.. sonra Ahmed Cemil’in perişan cevabını dinlemeyerek siyah güderi eldivenler içinde daha ince görünen parmaklarıyle peçesini indirdi. amma. ufak tefek almak için çıkmış idik. elinde çarpareler ile başında maili kırnuzılı külâhıyle gelip geçenleri gülerek seyreden soytarının istihza nazarı altında elinde şiirlerinin defterini kıvırarak duruyordu. Ahmed Cemil küçük bir hareket bile etmeyerek duruyordu. sular. Bazan bu levha gözlerinin içinde bulanıyor. bunlardan ayrılarak. Ahmed Cemil’in gözleri. birbirine söz söylemek lâzım gelip gelmeyeceğinde tereddüt ederek. Ahmed Cemil orada. alçak ökçeli potinlerini önüne çektiği bir iskemlenin kenarına dayamış gözlüklü ihtiyar bir İngiliz mürebbiyesi.. asıl gençliğinin şiirini — yalnız onu — okudu.. Bahçe tenha idi.. cevabını verdi. hayatının uzun yorgunluklarını bir gazetenin tefrikasında dinlendiren bir ihtiyar. velev bir dakikalık musahabenin garabetini daha az hissederek daha cesur idi. Lâmia şüphesiz şurada. benim şiirlerim. henüz yapraklanmış bir ağacın altında mai şemsiyesini açmış. Lâmia küçük bir kahkahayı zaptetti. Hayır. «birisine oyuncak mı alıyorsunuz?» dedi. bütün ruhunun emel züb-desi işte şu siyah nazenin heyula işte bu ipek çarşafın dalgaları içinde vücudunun ihtizazı hissedilen seyyal ve mevvac hayal şeklinde kaybolup giderken. bütün güzel şekiller. sizi okurken görmek istiyorum. Biz haftaya yine köşke gidiyoruz. daha sonra.. mütebessim renkleriyle. mütebessim bakışarak durdular.Lâmia’nm yanında dadısıyle piyano muallimesi vardı. koşuşan bağırışan çocuklar. Bir akşam onu bizde okuyacak missiniz. yalnız bakıyordum. bir örnek esvaplı iki kız. Ahmed Cemil: — Hayır.. şu oyuncak destegâhmın yanında velev bir çocukluk arkadaşıyle. başlarından kaymış hasır şapkaları arkalarında çarpmarak. manzaralar bir . ötede beride tek tük zümreler. Ağabeyimin daima söylediği eseriniz mi?.. dedi.

Artık o şeyin tesiri mahiyetinden kaçmağa. her tebeddülünde bir hâtıra gıcıklayarak bütün hayatını Ahmed Cemil’in dimağında. Kendi kendine: «Ne için onun benimle izdivacını istemesinler?» diyordu. bir dakika içinde tekrar yaşatıyordu. hislerinin muihassalası olan bu şiir parçalarını bir sevda teranesi gibi onun müteessir gözleri altında inşad ediyordu.O da küçüklüğünden beri daima onun etrafında dolaşır. Zihninde bu şiir takriri için mahsus bir hücre tertip ediyor. bir ateş ki sıcak bir buse gibi. kendisi tâ ayaklarının dibine küçük bir ayak iskemlesine oturuyor. güya siyah ibir nur ki baş döndüren ateşli bir sevda havası ile vücudunu sarıyor. fakat okşayan bir ateş.» diyen Lâmia idi. yakıyor. şu kadarcık. siyah saçların altında parlayan siyah gözlerden bir şey akıyor. bir dakika sonra sekiz on yaşında bir kış gecesi meselâ iki arkadaş cehren bir şiir okurken halının üstünde daima gülümser siyah gözlerini anlamayarak yüzlerine dikmiş. sanlara boyanan bu levhaların içinde Lâmia’yi — evvelâ küçük.. yahut kendine mahsus bir mütalâa ile meşgul oluyor zannını vermek için bir ciddî tavır ile elindeki musavver mecmuaya dalmış — görünüyordu..* mü dairesinden çıkarmağa lüzum görmüyordu. Ah! O sevda dakikası! Acaba hayat-ı bînasibinde o bahtiyar saat çalacak mı?. Lâmia’yı orada bir kanepeye oturtuyor. Ahmed Cemil onu Lâ-nıia’ya kendisi okumak isterdi. hayatında birinci ve sonuncu olmak üzere seveceği vücud. yeşillere. sonra titrek bir aşk sadası ile bütün fikirlerinin. Ahmed Cemil’in nasiyesinde bu sual bir endişe hattı tersim ediyordu. nefsini onun hük. O zaman hayalinin mâkesinde guruba tesadüf etmiş bulut parçası gibi kırmızılara. 122 MAI VE SİYAH Bakınız o siyah peçenin... birisinden yüz bulmuş çocuklara mahsus sokulganlıkla daima yanına gelirdi. mailere. «Efendim!. kıvırcık saçları başının beresinden taşarak. O da kendisini sevmiyor mu? Bir saat evvel o kendisine tebessüm eden gözlerde bir gizli incizab mânası hissolunmuyor muydu? . Demek bugün Bon Marche’de uzun bir gaybubetten sonra onu görünce vücudunu sarsan şey. Artık saklamağa ne lüzum var? İşte bütün hüsran içinde geçen gençlik sevdasının emel zübdesi.fırça darbesinden kopma renkler imiş de yekdiğerine karışarak şekilsiz bir hamur haline geliyormuş gibi oluyordu. O münevver rüyalarının genç kızı. daima güler. işte o biraz evvel gülerek dudaklarını basarak hafifçe başıyle selâmlayarak. Hüseyin Nazmı ile gezmeğe çıktıkları vakit yanı başında iki elleriyle eline yapışarak muhaverelerinin arasına «Bu ne? Ne için? Nasıl? Ne vakit?» sualleriyle her dakika karışarak.. Lâmia’dan daima pek sıcak bir his duymuş. Şiirlerini dinlemek istiyormuş.. siyah çarşafın. onunla beraber bulunmaktan haz almış idi . O çehre böyle zihninde bir an içinde yüz tenasüh silsilesinden geçerek..

..» dedi. şimdi lakırdı söyleyemiyormuş. Seher kapıyı açıp açmamak lâzım geleceğinde MAÎVESİYAH 123 mütöhayyir idi. Artık tekrar oturmadı.. tesîiyet iradına hazırlanıyordu.. Ahmed Cemil başını çevirdi. gözlerinin içinde — şimdi artık vuzuh ile gülümseyen Lâmia — aheste Taksim caddesini çıkmağa başladı. artık herkesin alışmağa başladığı düşünceli tavrıyle.. İkbal pek az söze karışıyor. gündüz hiçbir şeyi yok iken hattâ akşam yemeğinde pek iyi bir halde iken odalarına çekildikten sonra birdenbire düşmüş.. kımıldanamıyormuş. korucukların arasından süzülüp çıktı. Sultanahmet’te babasının evinden. yavaş yavaş. fakat Vehbi bey o suali anlamış da muhataplarını merakta bırakmamak lûtfunu gösteriyormuş gibi pederinin nıüşa-biyetini iki manalı hande arasında tâyin etti: «Nüzul!.Bu aralık tâ yanınbaşmda koşan bir kız kumların üzerine yüzü koyun düştü. karşısında hamal kılıklı birisini gördü. türlü renklerde elbiselerle süslenen iskemlelerin. çocuğun ellerinden tuttu.. Bu akşam Vehbi bey gittikten sonra yatak odalarına çekilmekten vazgeçtiler.. Ahmed Cemil dilinin ucuna kadar gelen suali zab-tetti. sonra gördüğü ısrar üzerine ağızından parça parça izahat alınabildi. Efendi birdenbire hastalanmış. ara sıra iki mânâsız kelime ile muhavereye iştirak ediyordu. eniştesiyle kapıdaki adamın arasında cereyan eden muhavereyi herkes taşlıkta gergin bir dikkatle dinliyordu. Bir aralık Ahmed Cemil: . Muhavere bütün bu vak’a üzerine cereyan ediyordu. gece şu küçük asude evin kapısı çalınmak o derece müstesna bir vak’a idi ki herkeste ufak bir halecan hâsıl oldu. o bil’akis güldü. tuhaf bir vak’aya muttali olmuşçasına alay ediyor. Bu vak’a Ahmed Cemil’i hakikate iade etmiş oldu. yerinden kalktı. herkes teessüf beyanında. kaldırdı.. Herif sebebini evvelâ söylemek istemiyordu. Vehbi beyin evi burası mı? Burası. Se’her’e tekaddüm etti.. değil mi? Yalnız şu söz ihtiyarın hastalığındaki mahiyeti izah etmiş oldu.. Bir gece herkes yatak odasına çekilmek üzere kalkmışlardı. Nihayet Ahmed Cemil. Vehbi beyi öteki evden istiyorlarmış. İsmini işitince Vehbi bey telâşla kapıya geldi. Yegâne mütalâa olarak Ahmed Cemil’in yüzüne baktı: Bu yaşta genç bir kızla evlenmenin neticesi budur. Sonra içeriye girdi. mu’tad hilâfına olarak sokak kapısının kuvvetle çalındığını işittiler. elinde şiir defteri. iki kardeşle anne birçok zamandan beri birinci defa olarak gecenin celsesini o eski samimiyet ile geçirmek istediler. çocuk iri mai gözleriyle istimdat ederek ona bakıyordu.. O vakit Ahmed Cemil çekildi. kapıyı açtı. herkesin yüzüne bakarak sanki bu vak’anm mudhik tesirinden başkalarının da hisse alıp almadığını tetkik ediyordu. Vehbi bey: — Biraz beni bekle! dedi.

şimdi Şevki efendiden bazı şeyler soruyordum. evvelâ matbaada mevcut olan alât ve edevatın.» dediği işitildi. İkbal kuru bir sesle: «Her vakit!» dedi. bilmem? dedi.. Seher oda kapısının yanında. sonra başka bir suale cevap vermeğe mecbur olmaktan korkuyormuşçasına kardeşiyle annesini bıraktı. ben de sizin yanınıza geleyim. o vakit Aihmed Cemil. diyordu. ağlamağa hazır gibi duran gözleriyle: «Gördünüz mü? Beni verdiğiniz adamı anladınız mı?» demek istiyor gibi baktı.. yalnız İkbal çıkarken: «Küçük hanımcığım. Ahmed Cemil biraz daha istizah etmek istedi: Ne vakit söylüyordu? dedi. diğer bir kâğıda matbaanın geliri gideri. kardeşine baktı. maaşları.. Vehbi bey yalnız «Peder fena!» dedi. o devam ediyordu. fakat aldığım izahatı pek kâfi bulmuyorum. kayınbiraderle beraber matbaayı idare ederiz. çekildi.. * /*/ Ertesi gün Ahmed Cemil matbaaya gittiği vakit eniştesini AJhmed Şevki efendinin yanında gördü. Onun için bir karar verelim. anlayamadılar. O vakit İkbal kardeşine derin bir nazarla baktı. Sonra daha ziyade izahat vermeğe lüzum görmeyerek ilâve etti: Bundan sonra matbaa işlerine benim bakmaklığım lâzım geliyor. Ahmed Şevki efendinin çehresi her zamandan biraz daha ziyade kızarmıştı. Şimdi Şevki efendi bir muhtıra yapmalı. pedere bir şey olursa istifa ederim. Yanlarına girdi.. onun bütün heyetinden kocası için bir nefret havasının uçtuğunu hisseder. İkbal tekrar gözlerini kaldırdı. darflerin bir fihristini isterim. Sonra matbaa ve gazete memurlarının isimleri. Ikbal’in son sözü üzerine birşey mırıldandı. İkbal bu sözü söyledikten sonra pederinin vefatını bekleyen kocasının utanılacak bir mahiyetini ifşa etmiş gibi gözlerini indirdi. Vehbi bey âdeta yüksekten söylüyordu. . odanın hem içinde hem dışarısında eski zamanlardaki hususiyeti ihtar eder bir teklifsizlikle muhavereye iştirak ediyordu.. ________ 12. söyleyeceği sözün söylememek istediği tarafını gözleriyle anlatmağa çalışarak dedi ki: Bey. . Ahmed Şevki efendiyle Ahmed Cemil birbirine bakıştılar. tâ izdivacından beri anlamak istedikleri hayat sırrının bir parçasını görür gibi idi. zaten.124 sıxan İhtiyar giderse matbaa ne olur.

zayıf. Vehbi bey bir âmir sıfatı takınmıştı. j İşe başlamayacak olursa rahat edemeyeceğine hükmetti. görmek istemeyerek heyet-i tahririye odasına girdi. dedi... ellerini uğuşturarak Ahmed Cemil’i hemen istintak etmek istedi: Müdür ölmüş mü? Onun gibi birşey.. .! Avrupa gazetelerini açtı. O vakit Saib sırıttı. Bu insanlar.. mütenevvia sütunlarında daima halkın hoşuna giden t düzme fıkrayı biraz da kendisi süsleyerek serbest tercümeyi. alçalmış gibi gördü. arkadaşının odasında kaldı. ni-i hayet daima Amerika’ya isnat olunan garibelerden birşey 1K du. ah şu dakikada çekmecesinin yanıbaşmda sanki kendisine mahzun maJhzun bakıp •duran koyu nefti alpaga şemsiyesini şu çapkının kafasına indirdikten sonra matbaayı bırakıp gidebilse.. telâş içinde.” başladı. havada kokusunu aldığı havadisin nev’ine vukuf arzusu kuru vücuduna sığama-yarak. baksanıza. Enişte demeğe ancak razı olabildiği bu adamdan bugün emre benzer \ §eyler mi alacak? 1 Vehbi bey matbaanın tahtalarına güya her vakitten ziya-| de bir tasarruf kuvvetiyle basarak çıktı. Ahmed Cemil’in. nefretten göğsü şişiyordu. Ahmed Cemil şu dakikada bu kısa.. Birden kendisini bu adamın karşısında küçülmüş. yarın yine burada buluşuruz.. Ah!. Beni bu akşam beklemesinler. Şevki efendi istediğim şeyleri hazırlayacak. Ahmed Cemil bu muhavereyi yarım bıraktı. hesap soraü oğul.. Artık matbaanın zevki kaçacağını anlamıştı. Daha ziyadesini dinlemek. burada lastikten yapma gülünç bir soytarı gibi yaranmak için dizlerine sıçramaya çalışan mahlûk!. yarın sizinle de konuşmak lâzım geliyor. yanına gitti. Kendisini eniştesi çağırıyordu. tercüme edecek havadis aradı. kalktı. kuru çocuğu tokatlamak istedi. şu içeride. / Cemil bey. henüz dün gece yatağa serilen babası için sabahleyin şifa çaresi taharrisine koşması lâzım gelirken matbaaya can atarak hesap soran bu adamın karşısında bütün yuvarlak vücudu baştan aşağı titreyen bir kütle kesilmişti. yılıştı. Saib’in teces-[i süslerinden emin olmak için kapıyı da kapadı. Ahmed Cemil yazı I edasına dönmedi. gülmeğe çalışarak Ahmed Şevki efendiye baktı. Ahmed Cemil’e daiha ziyade sokuldu: Artık enişte beyiniz matbaayı size bırakır..Ahmed Şevki efendi bunalıyordu.. Orada yalnız Saib vardı.

Saib muttasıl Ahmed Şevki efendinin etrafında dolaştı.. fakat mat-jbaada birşey olacağından eski çalışma zevkinin zevale uğra-^ yacağmdan o da emin idi. sonra bütün ci-¦} ğerlerini dolduran hiddet havasını boşaltıyormuşçasma derinden geniş bir soludu. çalışmaya hazırlandı. Ne olacağını Ahmed Cemil tâyin edememişti. — Daha ne olacağını anlamadan bu kadar telâşa sebep l\İar mı? Ahmed Şevki efendi artık püskürdü: ha — Ne mi olacak? Bak görürsün. o zamana kadar vücuduna ehemmiyet verilmeyen bu adamın gaybubetinde bir ehemmiyet olacağı hissolunuyordu. nasıl başlamak lâzım geleceğini zihnen tertip ederek: «Beyin. Yarın sen de matbaada mevkiinin ehemmiyetini anlayınca: «idare memurunu çağır-sanıza. Birşey söylemeden evvel yutkundu. İkbal o gün kayınpederini görmek için gidip gelmişti. Sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin burnundan gözlüğü her vakitten ziyade düştü. ka-ym enişte matbaayı istediğiniz gibi idare ediniz. Burada Ahmed Şevki efendiyi değil kalıbını göreceksiniz. Ali Şekib her vakitten ziyade yazdı.. hokkasını düzeltti. Ben bu azamet tavrını çekemeyeceğim. ‘ sonra yavaş yavaş defterlerini karıştırdı. Akşam tjve gittiği zaman eniştesinin gelmeyeceğini haber verdi. Vehbi beyin istediği şeylerin ne olduğunu düşünerek. daha ilk günü gelip de bana bir uşak muamelesi eden herife. Ahmed Cemil gülümsedi. / kalemini buldu. İkbal’in verdiği malûmattan meselenin vehametini. Raci bu fırsattan istifade ederek matbaadaki tevakkuf zamanını yalnız yarım saate hasretti. Bugün matbaa halkı Tevfik efendinin hastalığına muttali olduktan sonra herkesin yüzüne bir endişe sayesi düştü. emrini icra etmeli!» dedi. O mütekebbir edaya ben tahammül edemem. mahiyetini tamamen . Ahmed Cemil bu vak’a üzerine düşünmeyi geceye talik etmiş idi.. ben kendime bir iş buluncaya kadar gelir giderim.. Ahmed Cemil’e nasılsa edindiği birinci nevi sigaradan ikram etti...» diye beni yanma getirtecek değil misin? Ahmed Cemil bir daha gülümsedi: . İhtiyarın ne olduğunu ondan sordu.. Bugün Ahmed Şevki efendi saat-jlerce kendisinden bahsetti.. iiıaaeu Diraz suKun ouidUKtan.İdare memurunun çehresi boğazı sıkılıyormuş gibi kıpkır-i mızı idi.. iskemlesine oturarak: Anlaşıldı! dedi.. «dünyada bir kişi olduktan sonra ı nasıı oısa geçuuiuu:» aıyorau. tırnağının üstünde çıtlattı. Sonra anladığı şeyi izah etmek istedi: Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Artık benûn için matbaa bitmiştir. Siz. Eniştene herif dediğime istersen hiddet et..

. Bu sabah eniştem geldi. Ali Şekib ne olacak? dedi. İkbal kardeşinin ne demek istediğini anladı: Dün gece söylemiştim zannederim. Bugün bir vak’a o idareyi eniştemin eline geçiriyor. Hüseyin Baha efendi korkulu bir fırtınadan ehven kurtulmuş olmasından mutmain olarak müzakerenin iptidasından foeri birkaç defalar düşen gözlüğünü düzelttikten sonra iltifata teşekkür etmekle meşgul iken. gazetenin idaresi bana tevdi edilecek olursa bundan ne için ürkmek lâzım gelsin?» demek istedi.. dedi. Yalnız bana ait vazifeleri başmuharrirlikle beraber kayınbiraderime bırakacağım. Ahmed Cemil eniştesine karşı hep mümaşat eder oldu.. Zaten mümaşat olunmayacak bir fikre de tesadüf etmemiş idi. eniştesi gelip de Ahmed Şevki efendinin hazırladığı hesap icmalleri üzerine sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin müşareketiyle efkâr mübadelesine başlanılınca. Hattâ eniştesi matbaanın ıslahından. Ertesi gün matbaada...anladı. gazetenin terakkisini teminden bahsettikçe geceleri sofra başında bilardo vukuatı nakleden bu adamın içinde bir tedbir sahibi muhtefi olduğunu anlıyordu. Ahmed Cemil’in birden rengi değişti. şu halde bana evvelce yabncı olan matbaa ile bugün aramızda bir karabet hâsıl oluyor demektir. Yalnız sağ elini oynatarak meramını ifade etmeğe çalışıyormuış. tasavvuru beraber idare etmek.. hesapları istedi. Bir aralık kendi kendisine: — Vehim! Ne için öyle olsun? Her vak’ayı fena şumuliyle telâkki etmek bana mahsus bir bedbinlik mesleği! Halbuki mesele pek sade: Ben bir matbaada bulunuyorum ki idare şekli bana tamamiy-le yabancı. Matbaanın. Nihayet Vehbi bey müzakereye bir nazik hatime vermek istedi: Matbaa ve gazete Hüseyin Baha efendinin idaresinde oldukça ben memuriyetimden istifaya lüzum görmüyorum. istifa ederek matbaayı sizinle Ahmed Cemil’in hullya hayatından başlıca ümitlerinden biri bir matbaa sahibi olmak değil mi idi ? O halde işte o ümidin bir tahakkuk mukaddemesi gibi başlayan şu vak’aya karşı bir itminan duymak lâzım gelirken ne için makûs bir tesir duyuyor? Kalbinde hafi fakat vazıh bir his matbaada şu tebeddülün — ümidin tahakkuku değil — bir inkırazı olduğunu söylüyordu. zannederim ki bazı tasavvurları var. vicdanında bir tehaşi ezasıyle hüküm süren hissin muazzip sedasını susturmağa çalıştı. Eniştesi biraz gülerek yüzüne baktı: Gazete için o kadar muharrire ihtiyaç var mı? . İhtiyarın bütün sol tarafıyle dili tutulmuştu. Yemekten sonra Ahmed Cemil annesine bakarak: Matbaa altüst oluyor.

Gittikçe yaklaşıyorlardı. şurada yalnız bulunsalardı.. Şuracıkta.. omuzlarından yanlarına düşen açık yenler. O cevabı verdikten sonra nedamet etti. bir taş parçasının — fakat küçük. Tâ belinde küçük küçük kırmalarla büzülerek sırtında dikişsiz bırakılmış kıvrıklar... Ahmed Cemil’in uzun kumral saçlı başını o kıvırcık gür siyah saçların yanma çekseydi.Ahmed Cemil saatlerden biri idare ettiği meseleyi şu dakikada tarumar etmek istedi. bazan omuzundan başının arkasına tutarak yürüyordu. şuraya düşmek. Aman yarabbi! Sevmek bu muydu?.. büyük tac şeklinde örtseydi.. ancak onların olsaydı.. Lâmia o beyaz tül örtüyü açsaydı. o kadar ki vücutlarının sıcaklığı imtizaç etseydi.. Vehbi bey cevap vermeye hazırlanıyordu. ipek kumaşın üzerinden akan râşe seyyaleleri içinde o vücudun ihtizazını görüyordu. Bu yalana sebep ne? Ne için şuracıkta saf13 i . Ah.. o küçük kırmızı şemsiye! Ne olurdu. onun vazifesi benim iktidarımın fevkindedir. Şu önde gidenler Lâmia ile ustası değil mi? Bilmem!. kumlar üstünde Ölmek istiyorum» demek için bir ihtiyaç duyuyordu. «Ali Şekib gidecek olursa ben duramam!» demek üzere atılıyordu. Hüseyin Baha efendinin sükût tavsiye eden bir nazarı nefsini zaptetmesine medar oldu: Ali Şekib olmayacak olursa gazeteyi idare etmek münı-“kün olamaz. dedi. düşünmeden yalan söylemişti. MAİ VE SİTAH 133 ayırmıyordu. sonra o tül şu bir çift baştan mürekkep sevgi levhasını gizleyip o küçücük kırmıza şemsiyede bu gençlik sevdasını sahranın yalnızlığından bile esirgeyerek yakuttan bir . İnsanı güya bir mengene içinde sıkıp sıkıp da birisinin ayakları altına ezik. zannediyor.. Elindeki açık kırmızı. iki ellerini göğsüne basarak: «Yürüyeme-yeceğim. can çekişerek atmak isteyen bu öldürücü şey. sade şemsiyesini bazan kaldırarak... yanya-na. Cürm-ü nıeşhud halinde yakalananlara mahsus bir şaşırma ile Lâmia’nm orada bulunduğunu görmek.. yolun şu kenarında. beni buraya bırak.. ikisine ancak kâfi bir taş parçasının — üzerine otursaydılar. Şimdi Ahmed Cemil daha vazıh görünüyordu. o kadar yalnız ki bütün bu sahra şu akşam baygınlığına şiiriyle onların. Lâmia başını beyaz bir tül ile örtmüş. o körpe hayatı hissediyor.. sevmek bu muydu?. boynundan doladıktan sonra ucunu sol omuzundan arkasına atmıştı. odanın yarı açık duran kapısından Saib’in mütecessis çehresi göründü. bitik. onu gözleriyle takip etmiş olmak affedilmeyecek bir töhmet imiş gibi birden sıkılmış. Şu dakikada vücudunda güya bütün hüviyeti eziliyor. o kadar ki saçları birbirine karışarak siyah ve kumral bir enmuzeç teşkil etseydi. belinden aşağıya yanlarını latif bir yuvarlaklıkla tersim ettikten sonra düşüp ayaklarının her hatvesiyle sağa sola nazenin bir raks ile sallanan etekler altında vücu-f dunun hayatını..

şimdi. — Daha erken zannederim.. öyle ki hemen karşı karşıya gelmiş oldular. gözleriyle bir aşinalık gönderiyor. Hüseyin Nazmi hemşiresine yalnız «eve mi?» dedi. bir müddet daha yürüdüler.> dememişti? Halbuki bu sırrı birisine tevdi etmek ihtiyacı onu âdeta hasta ediyordu. kütüphanesini yine altüst ederken bir aralık arkadaşı Ahmed Cemil’e sordu: ^— Senin «eserinin inşad resmi ne vakit icra olunacak? Ahmed Cemil artık eserin ikmalinde bu kadar t||ahhür ettiğinden utanır olmuş. Lâmia hayret nidasiyle: Ağabeyim. Kendisini bu gün şu Erenköy seferinden artık bahtiyarlık hissesini almış kıyas etti. Şuracıkta bir tesadüf etmiyecek olursa bugün bir daha göremeyeceğini biliyordu. ufukların yarı şeffaf tüllerini titreterek uçuşmağa ^aş-lamıştı. Cevabını verdi. Ahmed Cemil’in yine gözleri bulanmıştı... Bu gece Hüseyin Nazmi. bir müddetten beri onun bahsini etmemeğe başlamıştı. Akşam rüzgârının hafif darbeleriyle çırpman ipek örtüsünün içinde Lâmia’nın çehresini bir bulut altında görüyordu. Derinden bellisiz bir inek sesine muhteriz dem tutan hafif kuş cıvıltıları arasında. Artık dönelim.. güya çocuk iken her defa gelişinde dediği gibi: «Ne iyi ettiniz de geldiniz!» diyordu... sonra mütebessim gözleriyle Ahmed Cemil’e baktı. Artık Hüseyin Nazmi’yi döndürmek bile istemedi. ilâve etti: İstersen gelecek ay. MAJ VE SİYAH 135 Ne vakit istersen! dedi. Ahmed Cemil şimdi mesut idi. Bu iki emel hedefi bir çift ikiz hemşire gibi hâtırasında öpüşüyordu.MAİ VE SİYAH vet ve samimiyetle arkadaşının ellerine yapışarak: «Evet o! demindenberi onun için titrediğimi görmüyor musun. Bütün hayatında sevda sekriyle mest kalmak için yalnız o nazar kifayet edecekti. şimdi sahrayı esmer bir renk yan şeffaf örtüsüne sarmış tâ ileride afakin sinesinden gecenin sükâın nefesi. Lâmia «evet!» dedi. artık aralarında on adımlık bir mesafe kalmış idi. okuyabilecek bir hale getireceğini Gece yalnız kaldığı vakit zihninde yalnız iki şey yaşıyordu. Lâmia’yı . Eseriyle Lâmia. Lâmia’nın o mütebessim nazarı. iki arkadaş döndüler. sonra küçük kırmızı şemsiyesini bir veda selâmı gibi savurdu. Bu sırada onlar döndüler. Bir ay daha çalışsa arkadaşlarına zannediyordu. Geçtiler. Onu selâmlıyor.. kalbinde bir deste saadet çiçekleri gibi inkişaf etmiş idi.. anlamıyor musun? Ah! Bilsen onu ne kadar seviyorum!. dedi. mi ? Arkadaşının sualine: ..

yalnız ara sıra içinden gelen bir hıçkırıkla vücudu sarsılıyordu. Ahmed Cemil doğru oraya girdi. öyle oturdu kaldı. Çocuk elinde bir sürahi ile merdivenden koşarak çıkıyordu. Yazıhanesinin önünde er-bab-ı mesalîhe mahsus küçük penceresinden Ahmed Cemil’i gülerek kendisine mahsus işveli temannasiyle selâmladıktan sonra: Sahib-i imtiyazın odasına gir! dedi.. Tekarrüp etti.. refikinin sualine hacet bırakmadan bildiğini anlattı: Ben geldiğim zaman orada uluya uluya ağlıyordu. Elinde bırakamadığı sürahisiyle gitti babasının karşısında bir iskemlenin kenarına ilişti. Çocuk başını çevirip Ahmed Cemili görünce korkudan. hareketsia yatıyor. Çocuk: Baba bir şey oluyor. ıstıraptan perişan olmuş çehresinde bir tesliyet ibtisamı ta-yaran etti. bir kolu sarkarak kilimin üzerine 136 MAİ VE SİYAH düşmüş. Hüseyin Baha efendinin kanepesine yüz üstü yatmış. artık bitirmeliyim!» dedi. gözlerini ... Gördüğü manzaranın mahiyetini derhal anlayamadı.» dedi. Ne oluyorsun?» dedi. Ahmed Cemil yukarıya çıktığı vakit matbaada Ahmed Şevki efendiden başka kimse yoktu. şimdi sızıyor* dedi.bu adamın üzerine dikti. pek iyi anlayamadım amma ağlarken ağzından dökülen sözlerden dün akşam . Ben de dinlemek isterdim!» mânasıyle gülümsediğini görüyordu. Bu gece uykusunun arasında hep o eserle o hayal yaşadı. Ahnled Cemil şu vak’amn ne olduğunu anlıyor. İdare memuru da küçük penceresinde onu bekliyordu. Nedim hâlâ yaşlı gözleriyle bakıyor. sabahleyin kendi kendisine: «Evet. güya Ahmed Cemil babasının ıstırabını giderecek bir tabip imiş gibi ondan kendisine kuvvet verecek bir cevap bekliyordu. Ahmed Şevki efendinin yanına geldi. kimbilir nerelerde düşüp kalktıktan sonra sabahleyin yine içmiş. Çocuk bir türlü oradan ayrılamıyordu.zavallılığına küçücük kalbinin kan ağladığı . eğilerek: «Birader!. «Niçin telâş ediyorsun? Babanın hiçbir şeyi yok. şu gördüğü neticeden ona tekaddüm etmiş olması lâzım gelen vak’ala-n icat ediyordu. eserini. dedi. eserine fikrini sevk ettikçe o siyah gözlerin: «Bitirseniz a. Raci. Kendi kendisine: «îri Alman karısının yeni bir tahriki! Bu geceyi içmekle geçirmiş. Ne oluyorsun. bir cevap alamayacağını anladıktan sonra Nedim’e döndü. Nedim de elinde süra-hisiyle kendisini takip ediyordu. Fakat yalnız bir an için gözlerine isabet eden bu hande güya oraya bigâneliğini anlamış da firar etmiş gibi silindi. Bu sabah matbaaya girer girmez Ahmed Cemil. Ahmed Cemil Raci’nin sızmış olduğunu.düşünürken. Nedim? dedi. Raci cevap vermiyor.. en evvel Nedim’e tesadüf etti.. Karı bırakıp gitmiş. hiçbir şey işitmiyordu.

Ali Şekib o vakit Ahmed Cemil’e baktı: Yazıcılıktan usandım. onların altından saf bir kalb çıkardıktan sonra: — İşte bu temiz.. Ali Şekib gülerek cevap verdi: — Kâğıtçı dükkânı. dedi. . Bu da Sirkeci’de ölünceye kadar içmiş. işitiyor musun? Sen gelmeden evvel böyle saatlerce öksürdü.» diyecekti.. Ahmed Cemil. Dudaklarını açan geniş bir hande ile Saib’i dinliyordu.. Mümkün olsaydı. Saib ellerini uğuşturarak Ali Şekib’in bir aksi sedası gibi tekrar etti: — Kâğıtçı dükkânı. Öne de camekânlar yerleştirilerek aralarında zarif maun iki kanatlı bir kapı bırakılsın da bakınız dükkân kendisini nasıl gösterir. bir tabibin zeki ve mütekayyit tedavisiyle onun hissiyaMAİ VE SİYAH 13T tını örten bütün levs agşiyesini yavaş yavaş kaldıracak.. ciğerleri sökecek bir öksürük işitildi. Biraz sonra Saib’le göründüler. Her gün binlerce adamları esnetmekten başka bir şeye hizmet etmeyecek altı sütun yazı yetiştirmek için kafa patlatmaktansa dükkânımın köşesinde müşteri bekleyerek biraz da başka yazıcılara kâğıt kaf. Babası ağlarken Nedim’in halini görseydin. Şimdi Ali Şekib’e ne diyecek? Şu teşebbüse mümanaat mı edecek? Hakikatta arkadaşı fena bir iş yapmış olmuyor..katanyle gittiğim anladım. ciğerleri paralanıyor. Onun .. Raci’yi alacak.. biraz da esnaflık edeyim. bu adamın nasıl bir hata ile hayatının mahvına sebep olduğunu düşündükçe derin bir merhamet hissi duyuyordu. Ahmed Şevki efendi küçük penceresinden başını uzattı: Ne dükkânı?. Ahmed Şevki efendi dedi ki: Nasıl öksürüyor. dolaplar konsun. Dudaklarının arasından «yazık!» dedi. Biçare çocuk!. Matbaanın aşağı katında Ali Şekib’in iri sesi işitildi. îdare memuru başını saladı.. hâlâ içmekten vaz geçmiyor. Bugün Raci’ye her vakitten ziyade acıyor. Bu sırada içeriden boğuk.em yetiştirmek istiyorum. göğüs geçirdi: Bilmem amma fena görüyorum. Bir kere duvarlar kâğıtlarısın. Arkadaşının ikide birde elinde iki üç lira ile Emniyet sandığına gittiğini de bilirdi. Ali Şekib’in her vakitten ziyade neşesi vardı. kalbi sefalet hayatı içinde yuvarlanan oğluna götür.. Aihmed Cemil zaten o hayatın şu neticeyi tevlit edeceğini pek iyi bilirdi. Ali Şekib’in bu karan nasıl esbap ile ittihaz ettiğini anlamakta teahhur etmedi. Sabahları bana uğrar da birer kahve içersek sana esnaflığın meziyetlerini izalb ederim.

Gü. değil mi? dedi. Gördünüz mü saadeti?... resim örnekleri göstermeğe mi çalışacak?. Camekâmn içinde tozlanmış bir par-ra çantasını elime alıp okşıyarak sileceğim.» denmiyecekmiş... Arkadaşını gülerek dinliyordu. siyasî baş makaleyi bitirdikten sonra sıhhate dair bir bend yazmaktan yahut iktisada ait bir meseleyi kurcalamaktan içtinap etmeyen bu adam şimdi mektep çocuMarma kurşun kalem be138 MAÎ VE SİYAH ğendirmeğe. ötede canı sıkılmış gibi duran işlemeli sedef bir kâğıt bıçağının yerini değiştireceğim. Ona mukabil benim dükkânımda. Amma dükkâncılıkta: «Ali Şekib’in dün güzel bir makalesi vardı. Artık mürekkep kokusundan tiksinmeğe başladım. onlarla ufak ufak alacak hesaplar açacağım. kalemler. Kazanacağım şey yine benimdir... Ali Şekib Ahmed Şevki efendinin reyini kazandıktan sonra büsbütün cesaret buldu: öyle değil mi? Hiç olmazsa dükkânımda satacağım şeyler benim malımdır. ne güzel şeyler olacak: Zarif billur hokkalar. eniştesinin sebebine meslekin tebdiline lüzum gören bu adama karşı kendisi için bir mahcubiyet duyuyordu. sabahleyin dükkânıma girdiğim zaman onları küçük fakat yüreğimden kopan bir tebessümle selâmlayacağım. o bin »çeşit tuhaflıklar.. ben onları çocuklarım gibi seveceğim. Hayatımda birinci defa olarak ciddî bir şey yapmak istiyorum. Sahib-i imtiyazın keyifli zamanını bulacağım da bir lira koparacağım diye düşünerek bir âlet gibi yazı yazmaktan usandım! Ahmed Şevki efendi sade dinliyordu. Hemen.. işe ne vakit başlanıyor?. renkli mektupluk kâğıtlar.. . Ali Şekib Ahmed Şevki efendiye döndü: Artık benim dükkân varken başka yerden alış veriş edilmez. denildiği vakit sanki ne oluyor?.. Dükkânım dedikçe duyduğum zevki bilseniz! Bir dükkâna malik olmak!.... cüzdanlar.. benim o süslü yazımla tutulmuş lâtif defterciklerim olacak. Küçük bir kamus gibi her şeyden behre sahibi olan...\ lerek Ali Şekib’e: Alay ediyorsun! dedi. Alay mı? Hiç öyle değil. Gördün mü. Sonra bir alay mini mini müşterilerimi idare edebilmek için bunalacağım. bir aralık Ahmed Cemil’e bakarak: — Hakkı var! dedi. Dükkân tutuldu bile!.gibi iştihar emelleri olmayan bir adam için dükkâncılık herhalde yazıcılıktan iyi değil midir? Esasen Ali Şekib’i pek musip bulmakla beraber bu meselede kendisine bir töhmet hissesi tefrik ediyor. hayatı? Ahmed Cemil Ali Şekib’in bu kadar neşatına karşı muhalif davranmak istemedi..

. bir aralık lakırdısının arasında: «Eğer pek zahmet çekecekseniz bana Osman Tayyar isminde bir muharrir müracaat etti. Ahmed Cemil ihtiyat ederek: «Bir kere böyle tecrübe edelim de.. Bu Osman Tayyar «Mir’at-ı Şuûn» dan istiskale uğrayarak mevkiini Ahmed Cemil’e terketmiş olan adamdı. ara sıra kocasına perişan bir mâna ile güya istirham ederek buMAİ VE SİYAH 141 140 MAİ VE SİYAH kan İkbal’in yanında. bir âmir karşısında gibi münkad vazıyle dinliyordu. müvezziye tenbi’h etseniz Ahmed Şevki efendi taahhütlü mektubun ne için böyle takayyüde mazhar olduğunu Saib’in karşıdan parmaklarıyle para sayıyormuş gibi işaretinden anladı. para babamın. dedi... Eniştesi fikrini büsbütün izah etti. . Ahmed Cemil.Ali Şekib’in birden aklına bir şey geldi. sonra neticede bir istifade olursa yarı yarıya taksim. Ahmed Cemil henüz beş dakika içinde canını sıkmaya başlayan bu müzakerenin bir an evvel bitmesini sabırsızlıkla bekliyordu: O biçare matbaadan çıkarılacak olursa sokaklarda sürünür.. Matbaanın şu halinden hiç de memnun değilim. Veîıbi bey söyledikçe hiddetleniyor.. Küçük odada Vehbi bey musahabe mukaddemesi olarak Ali Şekib’in matbaadan çekilmek üzere olmasından bahsetti. Daha sonra Vehbi bey: «Bir de o sarhoşun matbaada ne işi var?... bizim de onu arasa. onu alırız» dedi. Peder nasıl olmuş da bütün sermayesini bir gazetenin istifadesine feda etmiş anlamıyorum. gazetenin başında da bir alay haşerat! O Hüseyin Baha efendinin sahib-i imtiyazlığından başka bir şeyini göremiyorum. bana bir iki güne kadar MAİVESİYAH 139 eniştemden taahhütlü bir mektup gelecek.. Vehbi bey omuzlarını silkti: Eğer her sokakta sürünecek olanı matbaaya almak lâ-zum gelirse. Ona beyhude aylık verip duracak mıyız?» dedi. idare memuruna dedi ki: Aman Ahmed Şevki efendi.» cevabını verdi. matbaa onun. Matbaada gazeteden başka bir şey yok.. Kendi kendisine — Keşke benim de böyle bir eniştem olsaydı! dedi. Ahmed Cemil’in gazeteyi hemen yalnızca idare etmekten ziyadece zahmet çekeceğine teessüf ediyor gibi göründü. Bu gece yemekten sonra Vehbi bey Ahmed Cemil’e mat-baya dair görüşülmek için hemen yukarıya çıkmasını rica etti.

matbaada şubeler açıyor. hattâ bir de taş makinesi ister.Ben matbaanın idare tarzını büsbütün değiştirmek istiyorum. bütün devair evrakını iltizam ediyor. bir sürü mürettip var. Bu akşam eniştesinin sesi kulaklarında daima tekerrür etti: — iki üç yüz lira. Vehbi bey canını sıkan bir şeyle meşgul imiş gibi ayağa kalktı. Matbaada beyhude para alanları: Şekib’leri. «Bu söylenilen şeyler doğru değil mi? Ben onun dediği gibi züğürt bir herif olmasam da bugün iki yüz lirayı matbaaya atabilsem bütün bu şeyler vücude gelmeyecek mi? diyordu. çalışkan bir çocuğa benziyor. ikbal kardeşinin nazarına tesadüf etmemek için gözlerini indirmişti. Hüseyin Baha efendi gazeteyi bana bırakır. bir* kitaphane. o vakit matbaa hakikaten bir matbaa olur. Matbaaya gelince.. «Para olsa matbaayı bir altın madeni haline getirmek işten bile değil!» Da’ha sonra: ihtiyardan beş para koparmak mümkün değil ki. bir mücellithane vücude getiriyordu. Bütün bu hülyalar Ahmed Cemil’in dimağını uyuşturuyor. dedi.. Ne olurdu? iki üç yüz liran olaydı da matbaaya atıvereydin. şüphesiz o akşam biraz ziyadece kaçan Fertek düzinin neş’esiyle gülerek: Sen de züğürt herifin birisin. matbaayı ne için yalnız bir gazeteye hasretmen” ?” Kitap basamaz mıyız? Ahmed Cemil: — Matbaanın harf mevcudu kâfi değil T dedi. kendisine bir aylık veririz. çıktı. Halbuki kendi kendisine. Vehbi bey şimdi tasavvurlarını izah ediyor. matbaayı büyütüyor. . Raci’leri süpürürüz... para kazanmak ne demek olduğunu o zaman anlarız. bu kaba latifenin kardeşinin «zerindeki acılığına şahit olmamak için kalktı. karşısında türlü tafsilât ile icat ettiği o ümit âlemine müvazişkâr bir nazarla bakamıyordu. Ahmed Cemil İkbal’e bakıyordu. değil mi? Saib’in takdire mazhar oluşuna Ahmed Cemil gülümseyerek yalnız: — Evet. ikbal daha ziyade duramadı. kolu bağlı oturuyorlar. Vehbi bey Ahmed Cemil’in önüne geldi. beğendiği yerde yesin.. dedi. makineleri petrolla işletiyor.. siz Said’le Saib üç kişi gazeteyi pek âlâ idare edersiniz. Vehbi bey asıl maksud olan noktaya geldiğini göstermek isteyerek: — Tamam! dedi Sade harf değil. bir müddet için tatlı bir mestlik içinde sardıktan sonra birdenbire fena bir iz bırakarak geçiyordu. dedi. Saib müstait. Mümkün değil eniştesinin hülyalarına iştirak edemiyor. liralarla oynuyor.

renk renk mektup kâğıtları gösteriyordu.. demek ondan sonra Hüseyin Baha efendi ile görüşülmüş. Ali Şekib büyük keman şeklinde jelatin kaplı zarif bir takvimi göstermekle meşgul iken dükkânın kapısından Saib’in başı göründü: •—¦ Cemil bey! Deminden beri sizi arıyorum. öyle mi ? Bir gün Ahmed Cemil Said’le tashihlere bakarken Saib yavaşça yanına sokuldu: Hüseyin Baha efendi kâğıtlarını topluyor. tebrik etti. deste deste kâğıt yığınlarının. ona fena yahut iyi sıfatlarından birini takamamıştı. matbaadan çıktı. O da zaten gazete gailesinden kurtulmak için bir fırsat gözetiyormuş.. . Ahmed Cemil eniştesini Hüseyin Baha efendinin henüz tahliye ettiği yazıhanenin başında buldu. «Bak ne cici şeyler buldum. henüz yerleştirilmemiş paketlerin arasında bahtiyar gördükçe sevinç duyarak oturdu.» diyerek arkadaşına resimli kartlar.. hileli para çantaları. dedi.. Kendisini bir matbaanın şöyle bir odasında bir müdürlük yazıhanesinin önünde oturmuş görmek isterdi. Ali Şekib hep dükkânından bahsediyor. şimdi sizi istiyor. Ali Şekib henüz bir gün evvelden beri yerleştiği dükkânının önünde mes’ut bir haz ile tebessüm ediyordu. tuhaf çakılar. bu adam hakkında henüz hüküm vermemiş. O vakit Aflı-med Cemil daima açık bir tesliyet menbaa olan arkadaşının elini sıktı. Ahmed Cemil dondu kaldı.Demek bütün hayatının emelleri hemen tahakkuk ediver-mek için yalnız şu iki üç yüz lira kifayet ediyor. karar verilmişti. Bir vakit ekmek bulmak için âtifetine müracaat ettiği bu adamın bugün şu matbaadan vedaını görmemek için bir bahane icat etti. değil mi? Ahmed Gemilin gözleri Hüseyin Baha efendinin kapaklı yüksek yazıhanesine gitti. Vehbi beyin ilk sözü: işi bitirdik! oldu. Bir aralık nahiye müdürü olan eniştesinden bahsetti: İmdadıma yetişmeseydi bu dükkân zor açılırdı. eniştesiniz geldi. fakat şimdi bu yazıhaneye temellük etmek fikrine karşı bir soğukluk hissediyordu. Nereye gideceğini tâyin etmeksizin yürürken bir sesin: Eski arkadaşlara iltifat yok mu? dediğini işitti. dolapların. ben teklif eder etmez kabul etti. O yazıhanenin başına geçmekle bir vakit kendisine muavenet elini uzatmış’ olan bir adamın hakkına taarruz etmiş olacak zannetti. Şu halde bu yazıhaneyi siz alırsınız. onu yeni maun camekânlarm. dedi. 142 MAİ VE SİYAH Ahmed Cemil de kendi eniştesini düşündü. Önce eniştesinin söylediklerini sadece bir musahabe gibi dinlemişti.

rehinden bahsediyor.» diyordu. onun hayaliyle mestoluyordu.. Şu halde Ahmed Cemil de matbaaya kısmen mutasarrıf olarak. Ahmed Cemil de bu matbaa meselesi yeni bir düşünceye silsilesi tevlit etmiş oldu. bey’i bilvefadan. bu ümide ‘husul bulamayacak nazariyle bakmakta iken işte şimdi gözünün önünde bir çare belirmişti. Para tedariki için bir çare buldum amma bilmem arzu eder misin?. Matbaanın. kendisine bir meslek temin etmiş olacaktı. Ahmed Cemil’in nezareti altında işin içinden çıkabilir zannolunur. kâh sürünerek uzanıp giden yazılarınız. fiilen bir hak sahibi olmak ümidine karşı içi titriyordu. Gazeteyi Ahmed Cemil ile Said ve Saib pek âlâ idare edebilirlerdi.. yerde cihana dağılmak için muntazır serilen kâğıtlarınızı şimdi küçük bir mürettip yamağı gelip toplayacak. Vehbi bey devam etmek için bir istifsar kelimesine mun-tazırdı: — Ne yolda? dedi. Istiglâlden. MAİVESİYAH 143 bunlar hakkında tam bir vukuf ile tafsilât veriyordu: «Matbaanın hasılatının ayda meselâ yirmi. Sü-leymaniye’deki evden dem vurdu.Eniştesine cevap vermedi. sahih!. nevakısmı ikmale gelince: Vehbi bey birden tahattur ediyormuşçasma: Ha!.... dedi. matbaanın idare şekilleri hakkında tasavvurlarını izah ediyordu. O zaman eniştesi paranın tedariki çaresini izah etti. şu ceviz yazıhanenin . kaleminizden akıp taşan o şeyleri şuracığa halının üzerine döküvermek henüz beş dakika evvel sizin dimağınızdan doğan. Ahmed Cemil o geceden beri dimağında darbe vurmaktan hâli kalmayan para bulmak ihtimalinin tahakkuku ümidini işitince kıpkırmızı oldu. Vehbi bey şimdi gazetenin. Şu dakikada bir karar verse matbaaya bir taş makinesi ilâve edebilecek.. Matbaada maddeten. Ah! ayaklarınızın altında bir irfan burkanı gibi gürleye gürleye dönen o makinelerin çelikten zemzemesiyle kulaklarınız uyuşarak. Vehbi beyin mantık istidlallerinin sonun yoktu. bir petrol muharrikinin çarhı kayış kolanlara takılınca ayaklarının altında şu bina bir fabrikanın hayat gulgulesiyle gürleyecek..başında yazı yazmak.. yanıbaşınız-da ellerinin . Öyle değil mi? Eve malik olmaktan ziyade bir mesleke malik olmak lâzımgelir.... mütalâalarının nihayetine şu cümleyi koydu: Yine sen bilirsin. türlü tarikler ve vasıtalar gösteriyor. o paranın bir ev için nemasını hapsetmekten ise şu suretle istifade vesilesi ittihaz ederek. bunda bana müteallik hiç bip şey yok. O gürültüyü şimdi kulakları işitiyor.. edilerek istikraz olunacak paranın tesviyesine tahsis olunur. fikrinizin uçuşlarını takip edemeyerek garip ivicaclarla sanki ıstırabından kâh kıvranarak. Bu cihet zaten geçen akşam karar altına alınmamış mıydı? Matbaaya gelince Ahmed Şevki efendi biraz tuhaf adam amma oldukça becerikli birisine benziyor. yirmi beş lira tefrik.

gözlerinin içinde binlerce..tarakası duyulan mürettiplere gidecek. Ahmed Cemil ancak ay^lacaklan zaman sormağa cesaret Iraldu: «îkbal ne cevap verdi?» dedi. bükülerek bir alay beyaz kuşlar. çelik dişlerin.» Evet. kanatlarını gererek. bakınız. «Onun ne hükmü var?» demek istedi. Sonra yine matbaanın günlük işlerine geçti.. O para ile alacağın her vakit para değil midir?. bir rüzgâr bütün bu 144 MAİ VE SİYAH irfan mahlûklarını dünyanın her tarafına atacak. parça parça öteye beriye serpecek. MAİ VE SİYAH 145 . daha sonra makinenin safhasına iki kanatlarını açmış bir yaprak..» dedi. Demek bu rüyayı hemen şimdi hakikate tebdil edebilmek için elinde bir çare var. bunlar sizin işte şu iki parmağınızla arasında sıkarak fikir yaratmağa mecbur ettiğiniz şakalarınızın içinden fırlamış. Fakat o mini mini ev... makinenin.. Zavallı babası onu terhin edilmek... sonra: «Ben ne karışırım. Ne zaman istersen eline geçecek bir sermayeyi kullanmaktan ne için korkuyorsun?. cihanın uçsuz. çırpınarak uçuşuyor. Eniştesi omuzlarını silk-ti. Bir şeyden daJha korkuyordu..... İşte kayışlar birer uzun yılan gibi matbaayı baştan aşağı sarsıyor. İkimizin re’yine havale etti. beyazlıklar peyda oluyor. İşte muharrik bir canavar gibi homurdanmağa başlıyor. bir saat sonra bu uzun kâğıtlar birer madenî sütuna tebeddül edecek. ondan ürkü-yordu. daha metin bir ses — başka bir lisan ile kuvvet vermeğe çalışıyordu: «Ne için tehlike olsun?. o siyah devin karnından... ne için korkuyor?. oğlunun bir hevesi uğruna tehlikeye konulmak için mi bütün hayatının mesaî bahası olarak edinmişti? Haydi kendisine ait olan hisse için onu alet olarak kullansın. Hayatında. İkbal’in hakkına ne salâhiyetle tasarruf «decek. sonsuz genişliği içinde hissesine isabet eden Süleymaniye’deki o bir avuç toprağı.. kardeşine bu tasavvuru nasıl açmalı? Bundan beklenen menfaati onlara anlatabilmek için ne yapmalı? Ahmed Cemil henüz bu tereddütler içinde bir karar verebilmek için cesaret bulamamakta idi ki ertesi gün akşam üzeri eniştesi matbaaya geldiği vakit iki lâkırdı arasında: «Dün İkbal’e ev meselesini açtım!» dedi.. diyor. Onu emellerinin bir oyuncağı gibi istimal edebilir miydi? Terhin! Bu kelimede bir soğukluk buluyor.. Ahmed Cemil’in şimdi kulaklarında makinelerin tarraka-sı. abasından kayarak akarak. yüzbinlerce beyaz kâğıtların delice uçuşu hüküm sürüyordu.. üstüvanelerin üzerinden. canlanmış şeyler. annesine. onu ne sebeple tehlikeye atacak? Hülyasını dolduran makinelerin tarakası arasında zayıf Mr vicdan sadası Ahmed Cemil’i o tasavvurdan irkilmeğe davet ederken diğer bir ses — daha vazıh. Parayı bir kumar masasına mı Ttoyacaksm?.

Bu günden sonra Ahmed Cemil kendisini bahtiyar bulmağa başladı. Eniştesinin bin türlü zorlukları yenen faaliyeti bir hafta içinde Ahmed Cemil’in ayakları altına petrol muharrikiyle litografya makinesini yerleştirdi. Eniştesi hergün sabah akşam uğrayarak Ahmed Şevki efendiyle bir çeyrek içinde işini bitiriyor. Eniştesi iki gün matbaaya bir yabancı ile geldi. Akşamları evMai ve Siyah — F. hattâ hiç kimseye karşı kin taşımak elinden gelmeyen Ali Şekib bile bir çeyrek kadar dükkânının cam kapılarını kapayarak matbaanın makinelerini temaşaya geldi. Matbaanın idaresi hemen bütün kendisine inhisar etmiş gibiydi. Senetler yapıldı. o akşam evde bahis tazelendi. daha doğrusu Ahmed Cemil iştirak etmeyerek. artık daima matbaadan bahsonunuyordu. Hüseyin Nazmi’ye vaadettiği gibi bir ay zarfında bitirmek mümkün olamamıştı. Ahmed Cemil o gün makineler dairesinden çıkmak istemiyordu. hattâ oğlunun istikbalini bu tasavvurun tahakkukuyle kaim zanneden bir annenin sükûtunda bir tehviç emaresi bi’le farkolunuyordu. Yeni makinelerin şerefine matbaa temizlendi. yine o sırada işini tatil eden bir karşı matbaasının müzayedesinden bahsolundu. Gazeteyi istediği gibi yazıyor. terkettiği derslerinden. ikisinin arasında güya mukarrer bir işin teferruatına dair müzakere cereyan etti. Eseri için her türlü yorgunluktan âzâde bir fikre muhtaç iken ceplerinde sürüklene sürüklene yıpranmış müsveddelerini matbaada geceleri yalnızlık haşyetinin kalbinden akıttığı korku karışıklıkları . uykusundan. Ahmed Cemil’in odasında kanepeye yaslanarak bir sigara tellendirdikten sonra gidiyordu. Ahmed Cemil eserini takip etmek için ekseriyet üzere matbaada kaldığı geceleri intihap ederdi. Geceleri üç arkadaş sıra ile matbaada kalırlar. müstahdemlere talimat verildi. Ahmed Cemil artık bütün vakitlerini matbaaya hasredebilmek için eniştesinin tavsiyesine uyarak derslerini hattâ yavaş yavaş muhabbet etmeğe başladığı Muzaffer beyi terketti. mürettiplerle. Ahmed Şevki efendi şişkin göbeğiyle. yemek zamanlarından iktisat olunmuş saatlerini zaptediyordu.Bugünden sonra bu tasavvura ait vukuatın cereyanını idare edebilmek için Ahmed Cemil imkân bulamadı. Şu halde Ahmed Cemil artık tamamiyle bahtiyar idi. enişte ve kayının şu küçük bayramına iştirak ettiler. matbaayı işgal edecek işler bulundu. Onu bitirdikten sonra asıl hayatının mes’ud bir devresinin ilk saati çalmış olacaktı. 10 146 MAI VE SİYAH de sofra başında eniştesiyle bir yeni bahis zemini tedarik edilmiş oldu. belki tatlı bir hülyanın şu tahakkuku vasıtasını reddetmek için mukavemet sarfından kendisini alıkoyan bir sebep vardı. yazdırıyordu. Sabiha hanımla İkbal ses çıkarmıyorlardı. Said yüzünü gözünü örten kırkılmış sakalıyle. Üç kişi. şimdi matbaa. yalnız bir endişesi vardı: Eserini bitirmek. Şimdi Ahmed Cemil sanki bir dalganın üzerinde düşünmeğe meydan bulmayarak yuvarlanıyordu. mahkemelere gidildi. Saib kuru kısa vucudiyle. harfler ve edevat ikmal ve ıslah edildi.

. davete muntazırım!» dedi.. O vakit iki arkadaş ziyafetin muhtelif cihetlerini düşündüler. hastalanmış başmı mariz bir çocuk gibi iki ellerinin içine alarak şişesi iyi silinmemiş lâmbanın donuk ziyası altında bulanık gözlerinin önünde sislere boğulan müsveddelerine bakarak düşünmeye. işte sana güzel bir sofra. sonra bu isimleri elediler. altıncısı?» diyordu. çok işlemekten yorulmuş. Hattâ para bile kazanılıyor.. O gece Erenköyü’nde misafirler toplanıp da Hüseyin Nazmi bir aralık «Efendiler sofraya. Nihayet bir gün sabahleyin. uzun uzun münakaşalardan sonra beş kişi için ittihat hâsıl olabildi. Şimdi Ahmed Cemil ev masrafından büsbütün elini •çekmişti. Bütün emellerinin husulüne bir iki hatve kalmıştı: eseriyle. Ahmed Cemil’in akdettiği istikraza karşılık olarak birinci taksit olmak üzere. Altı kişi yetişmiyor mu?. âdeta bu adam hakkında arasıra muhabbete benzer hisler duyuyordu. Kimleri davet etmek lâzım geleceğini müzakere ettiler.» dediği zaman Ahmed Cemil’in kalbi bir sahnede ilk defa olarak görünen bir sanatkâr helecanım duydu. #*# Matbaada artık her şey bir ittırat içinde cereyan ediyordu. güya incimat etmiş gibi başının içinde bir taş sıkletiyle duran beyninden birşey çıkarmaya çalışırdı... aşkı.. Raci mi? Onu ne yapacaksın? Ahmed Cemil kızardı. Hüseyin Nazmi diyordu ki: Ne lüzum var? O kadar kalabalık içinde gürültüden başka birşey hâsıl olmaz. yirmi beş lira tefrik edildikten sonra Vehbi bey kayın biraderini para düşüncesinden kurtaracak kadar merhamet ve tedbir gösteriyordu. Artık endişe edecek bir sebep göremiyordu.içinde yazıhanesinin üzerine serince bir müddet yorgun. sekiz kişi oluyoruz. dolgun bir dinleyici grubu. ona bir an evvel «son» kelimesini çektikten sonra arkadaşlarına okumak sonra da Lâmia’ya: «İster misiniz? Bu eserin sahibini zevciniz olarak kabul etmek ister misiniz?» demek için acele ediyordu. «Eser bitti. biçareliğiyle beraber kendi dehasının şu muzafferiyetine de şahit olması için mukavemet mülemeyen bir arzusu vardı. Hüseyin Nazmi bir yandan arkadaşını ikna ettikçe bir cihetten de önündeki kâğıda kurşun kalemiyle bir takım isimler yazıyordu. Ahmed Cemil: Raci! dedi. Hüseyin Nazmi «Altıncısı?.. arkadaşını buldu. enişteyle aralarında mümkün olabildiği kadar bir samimiyet teessüs ediyor. faka/t Raci’inin bütün betbahtlığry-îe. Arkadaşıyle eserin açılış ... İki de biz. yalnız: — O da bulunsun! dedi. evvelce müşkülpesentliğinden kurtulamayan müsamahalarla dolduruyor.. bir zafer haberiyle «Genci-ne-i Edep» idaresine gitti. artık çalışmaktan âciz fikrini düşünmeye sevkedemez. Şimdi artık eserini yorulup da bitirmek isteyenlere mahsus bir ihmal ile.

«Gencine-i Edeb» Hüseyin Nazmi’nin isnrni bütün edebf-yat erbabına tanıtmış. nazenin-i şiir dört asırlık «Haftan berduş» görmedikçe tanımak istemeyenlerin bile takdir-i şerefimden ‘hisse almasına mâni olamamış idi. «Gencine-i Edeb» her hafta ilk sahifesinde Hüseyin Naz-mi’nin bir manzumesiyle çıktığı için müvezzilerin bilhassa yüzlerini güldüren resaili mevkute arasında birincilik payesini bulmuş idi. o meydana çıkmak isteyen teessüratı neşidelerini daima serbest bırakmış idi. pantalonunun paçalarını en kuru havalarda bile kıvırmakla me’luf Süleyman Vahdet efendiden ziyade uysallık duyguları iraesine hulule çalışan Raci’yi dinlemeğe kadar «Pe~ yam-ı Cihan» ceridesinde. Erenköyü’n-deki köşkün yemek odasında sofra etrafında içtima etmiş idiler. Üstatlardan birinin «sû besû» redifli meşhur bir gazeline söylenen yüzlerce nazirelerin içinde ferdaniyet kazanmış olmakla bir şeref kazanmış olan İlhami efendi — kırmızıya meyyal sarı. yeniliğini izah edecekti. Hüseyin Nazmi bir açık hita-besiyle arkadaşının mesleğini.» diyordu. Onun için bu gece Hüseyin Nazmi’nin edebî sahabeti altında Ahmed Cemil’in eserinin inşadı rasimesine davet edilenler pek muhtelif sınıflara mensup oldukları halde.törenini yemek sonuna bırakmaya karar vermişlerdi. tarana tarana yanaklarından gözleri okşayan bir intizam ile inen sakalıyle. o isme matbuat âleminde bir ehemmiyet izafe etmiş idi. galiba mevzun söz söylemeye itiyadının eseri olarak ahenkli besteli bir su’ud ve hudut ile teganni edercesine söylediği sözler refakat eden eliyle — bir genç şair için iştihar teessüsü rasimesine şeref ilâve etmekten çekinmemiş idi. fesini daima ensesine doğru taşımakla. fakat edasının tazeliğinde. cebinde taşıdığı bağadan küçük tarakla daima. Fransanın en ileri cür’et sahibi genç şairlerinden daha ziyade terakki gayreti göstermekle aklında m Al VE SİYAH / \ ____ 149 .. fikrinde ve lisanında o derece itidal ve sükûn gösterir. hattâ lâkırdı arasında. «Evvelce izahat verilmeksizin eserinin anlaşılamayacağından emin ol!. Ahmed Cemil bütün dehasının inkişaf kabiliyetini hapse-de ede bir an içinde iştihar perisini ayakları altına atnıak maksadına hizmet ederken. en büyük cür’etleri o kadar nazik ve munis bir kisve altında örter idi ki gençlerin en güzide pişvalarmdan mâdudiyeti. bilmem hangi sene bir ceridede neşrolunan «Reb’iyye» sini «Nef’iyane» buldukları için «Nef’i-i devran» namiyle tanılan.. Hüseyin Nazmi edebiyat-ı garbiye ile iştigal neticesi olarak şiirde yepyeni bir tarzın ihemen mucidi gibi idi. Hattâ bütün dostları için velâdet ve vefat tarihleri dağıtmakla meşhur olan.

kısa boylu. Ahmed Cemil’in senelerden beri intizar ettiği iştiharın işte ilk sahnesi şurada gözlerinin önüne serilmiş duruyordu. başlamak zamanına terakkub ediyordu. matbuat âlemi münteşirleri arasında içi canfesli palto’Iarıyle. O vakitten beri kelimelerin sedasına . bütün matbaalara uğrayarak bütün edebiyat cidallerine daima mütefekkir adamlara mahsus musîr bir sükût ile iştirak eden. bazı eserlerin gözle değil kulakla anlaşılmak için daha ziyade münasebeti bulunduğunu öğrenmiş.hiffete hükmedilmiş olan Mazhar Feridun beyin kavga arayan tecavüzlerine yumuşak bir kulak kabartmaktan hali değildi. Muallim bu parçayı bütün ruhiyle okumuştu. Garp edebiyatıyle iştigalinde buna dair birçok mütalâalara ve intikadlara tesadüf etmiş. Daha sonra bu merakı bütün okuduklarına tamim ederek ceh150 MAİ VE SİYAH ren inşadı bir âdet hükmüne getirmiş. işlemeli yazısıyle bütün edebî risalelere minimini güzel manzumeler yetiştiren. oymalı. Almanca gazeteler. O vakit Ahmed Cemil sedirin üzerinde kendisini kaybetmiş. Racine’in hâilelerini tecrübe zemini ittihaz ederek. Edebiyattan zihnini en ziyade meşgul eden şeylerden biri de inşad tarzı ve kıraat idi. bunları baştan başa cehren. mini mini odasında bütün sevdiği şairlerin ruhunu tehziz etmişti. mensup olduğu adebiyat âleminde meçhul fikirler uyandırmıştı. babasının sayesinde. kendisini tanıyanlar arasında Victor Hugo lâkabıyle anılan Ha-* san Lâtif bey — hususiyle Hasan Lâtif bey — o muannid sü-kutiyle inşad rasimesine bir başka vekar ilâvesi için ziyafetken kaçmaya katlanmamış. o işittiği parçayı okumak için çalışınca. bunlar zihninde tamamen yeni. tetkik ederek okumuştu. çiçekli resme müşabih. dolgun vücudüyle daima koltuğunun altında Fransızca. her kelimenin kuvvetini. Bu iştigali arasında neler keşfetti: Evvelâ güzel bir eserin fena okuyan bir adam. Sinirlerini gevşeten. bir mümeyyiz heyetinin karşısına çıkmağa müheyya bir çccuk üzüntüsüyle. Bir vakitler Corneille’in. biraz rengini sarartan kalbinin ufak helecanıyle. kitaplar taşıyan. kırmızı mürekkepli. lisanında en fena bir eser olacağını anladı. işte şimdi hepsi orada idiler. sanatı inşad ve irada çalışmak için birçok zaman sarfetmişti. Akşamdan beri etrafında cereyan eden muhaverelere nadir kelimelerle iştirak ediyordu. bir saat evvel bütün varlığını sarsan parçayı bir küme boş lâf gibi tesirden hâli bulmuştu. bunları daha ziyade anlayacağım» derdi. Herald’a yaptırılmış potinleriyle teferrüd eden Fatin Dilâver bey de kendisine edebî bir müsamerede bulunmak fırsatını veren şu ziyafeti kaçırmamış idi. Bir kere edebiyat hocasından ders esnasında Tezer’in bir parçasını dinlemişti. Sonra kendisi tecrübe edince. irad ve kıraatin başka başka şeyler olduğunu. Dört sene evvel kırkaltı sahifelik bir şiir mecmuası neşredeli-den beri Babıâli caddesinden daima telâş ve endişe ile geçen. Edebiyatta inşad ve takririn. risaleler. teessüründen o şiirin musikisine mebhut kalarak güya uyumuştu. «Ah! bir kere Mounet Sully’yi. Sarah Bernhart’ı işitsem.

biraz lakayt ve laubali durmağa çalışarak dinliyordu. Onu müteakip bir ümit inciîâsı. Evvelâ şiirin garpta dört satırlık bir tarihini yaptıktan sonra en yeni nazım tarzını biraz izah etti. sükûta davet ederim.. bilmem eserin başlıca hassası yeniliği. Raci büsbütün serbest kalan çenesini İlhami efendiye methiyeler dökmeğe hasretmiş idi ki Hüseyin Nazmi: — Arkadaşımın eserini tanıtacak bir iki söz söylemek için misafirlerimin müsaadesini talep ederim. «Yarın sabaha demek sohbet ey hilâl-i seher. «Sükût!. Bir de Raci’yi «Hilâl-i Seher» manzumesini okurken dinlemişti.. tanıknamış edasıdır..» Sedanın bir şiir musikarı olduğuna kanaat kesbettiği için eserini yazdıkça daima açık sesle okur. Mazhar Feridun beyin tek gözlüğü eserin şu hassasına bir tazim selâmı göndermeye mecbur oluyormuş gibi hürmetle gözünden fırlarken Süleyman Vahdet efendinin eğri fesinin arkasında saliana püskülünde ufak bir infial titremesi farkolundu. bütün hazık ruhunu incitmiş. Raci başıyle. sesini onların hükmüne ve kuvvetine tatbik edebilmek için uğraşmıştı. müfrit olmaktan korkardı. sahte. kafiyeleri çatlatarak. güya küçük bir tefekkür vakfesi. bir tesliyet hatimesi. Mazhar Feridun bey fevkalâde vukuatta kullandığı tek gözlüğünü sanki daha iyi dinlemek için gözüne yerleştirmeye çalıştı. Ahmed Cemil bir hayret nidası gibi düşmesi lâzım gelen «Nedir o sürh u sefid» ..den sonra «Ah! başlıyor mu nehar?» sualinin ifade ettiği bütün keselânı. elini yanağına dayayarak. gü-^ lünç. kollarıyle şiir okuyanları. Artık yemek bitmiş. Ahmed Cemil elleriyle. dedi. Ahmed Cemil refikinin şu hitabesine tamamiyle yabancı “bir sâmi sıfatıyle biraz çekinerek. kırmış. İrat san’atmda en ziyade. meftur ve mütehassis bir karar isterdi. mümkün olabildiği kadar görülmemiş. nakısa mıdır. Elindeki bıçağıyle bardağına vurdu.. suratını ekşiterek hicazkâr perdelerinde gazel söyleyenler kadar gülünç bulurdu. onun ahengini dinlerdi.. birisine hücum etmek istiyormuşçasma gözlerini açıyordu. parçalamıştı. Hüseyin Nazmi hâlâ susmak istemeyen. son-fa ufak bir duraklama. «işte bu dinleyeceğiniz eser oradan toplanmış tohumların şark güneşinde . başını eğilterek. Ah! Bu akşam şu heyetin karşısında onu her vakit okuduğu gibi okuyabilse!. yavaş sesle Hha-mi efendiyi işgale çalışan Raci’nin vaziyetinden meftur olmayarak devam etti. Karşısında Hasan Lâtif bey bir saatten beri devam eden sükûtunu takibe evvelkinden ziyade karar verdiğini imâ edercesine yutkundu. kelimelerin üzerine basarak.. füturu.» diyordu. Fatin Dilâver bey müsamerenin asıl fatihasını teşkü eden bu söz üzerine çırpındı.dikkat ederek okumak. Raci «Nedir o sürh u se-fid? ah! başlıyor mu nehar?» mısraını okurken yumruklarını sıkıyor. Hüseyin Nazmi ayakta iki ellerini sofraya dayayarak başladı: Arkadaşım için meziyet midir. o gece zevaline karşı tazammun ettiği ye’si hüsranı ifade etmek için sesde bir sükût. kollarıy-le.. bütün o kaba vücudiyle bu nazik ve rakik şiirin veznini uzatarak.

kelimelerinden. evvelâ ayağa kalkmaya cesaret edemeyerek küçük bir cep defterine tebyiz ettiği eseri sofranın üzerine koydu. Ahmed Cemil artık sesini arzusuna göre idareye başlıyordu. eserin ufak bir esas ve fikir tarihini çizdikten sonra arkadaşının bu eserindeki inşa vasıtalarına intikal etti. Daha sonra büsbütün Ahmed Cemil’den bahsetti. sonra bir aralık İlhami efendi eğilerek.» cümlesiyle hatime verdi. bazan . sonra iki mısrala o parlak levhayı ‘hülya arkasından koşan gençliğe tatbik edivermiş idi. yavaş yavaş gözlerinden bir sis kalkıyor. Ahmed Cemil biraz müteessir.> dedi. velhâsıl bütün maddî denebilecek cihetlerinden bahsetti. sesine bir ifade kabiliyeti geliyordu. İptidalarında bu ahenk değişmesinden şaşırtan bir tesir hâsıl oluyor gibiydi. okşayıcı buselerle temas ediyordu. eseri dinleyelim. Ahmed Cemil biraz kuvvet buldu. llhami efendinin kulağına eğilerek iki kahkaha arasında bir mütalâa tevdi eden Raci’ye bakarak: Eseri. hazzmdan. titreyen sesiyle başladı. fakat Ahmed Cemil’in sesi bazan bulutlarda serinlik ariyan şahinler gibi yükselerek. onu yeni şiirde münferit ve mümtaz bir şahsiyet şeklinde gösterdi. Fatin Dilâver bey bıçağını bardağa daha şiddetle vuruyor. daha sonra: «bilmem. el-handan geçtikçe değişiyor. Şiir evvelâ bir bahar bulutu parçasından serpilen tabahhura müheyya kat-recikler gibi yavaş yavaş. sesi çıkmıyor. Hasan Lâtif beyin daima sükût etmek kaidesine mugayir görmeyerek başladığı alkışlar arasında Ahmed Cemil!e: «Şimdi nöbet senin!» mânasıyle tebessüm etti. înşa vasıtaları tâbirine kaba bir lâtife ile ilhami efendiyi güldürmeye çalışan Raci’yi dinlemeyerek Hüseyin Nazmi eserin vezinlerinden. Bir aralık karsısında Mazhar Feridun bey pek taze bulduğu bir fikir için «güzel! . müsteğni bir nüzul ile dökülüyor. elindeki kitap kendisine büsbütün yabancı bir müşevveş metin imişçesine her kelimede şaşırmaktan korkarak sesini idare edemiyordu. diye bağırıyordu. Şimdi hayatın cidal silsilesi başlıyordu. eseri anlatabildim mi? fakat eseri en iyi anlatacak olan yine kendisidir. ağır ağır. sükût arasında bu küçük hareket herkes için dikkat hükmüne geçti. başlamadan evvel heyetin reyini istifsar ediyormuş gibi baktı. güya şu heyetin dimağlarına muattar. Bizde şiir lisanının farkolunmayarak nasıl garp mahsullerinde müteessir olmağa başladığını İlhami efendinin müsait bakmağa çalışan gözlerinin önünde izah etti. İlk önce dinleyenler bu vezin tebeddülünü farketmiyor gibiydiler. Ahmed Cemil eserinin başında bir bahar sabahı levhası tasvir etmiş.inkişaf etme çiçeklerinden müterekkip bir demettir» dedi. kaşlarım çatarak kulak kabarttı: Süleyman Vahdet efendiye dikkati davet eden bir işaretle baktı. Henüz ilk beytilerde boğazı kuruyor. Fatin Dilâver bey tonbul vücuduyle daha zyade sokuldu. sofraya yaklaştı.. Ahmed Cemil iskemlesini çekti. muanber bir serinlikle. şimdi nazmın vezni muhtelif esaslardan. Ahmed Cemil ayağa kalktı. kafiyelerindeiı. Hüseyin Nazini gözleriyle: «haydi!» diyordu. Ahmed Cemil’e sarılacak zannolunurdu.

Oraya daha ziyade bakamadı. Şimdi eserin sonuna geliyordu... gazda tıkanarak. rikkatinden. . vezinlerin tenevvürlerinden.» diye bir şey başladı. fezanın derinliklerinden rüzgârlar kaldırıyordu. kâh bir ıstırap şehiki ile boS1ÎAH . nagihan bir ümid handesiyle neşveli.. güya kapının bir kanadı yavaşça. bellisiz. sevincinden ağlamak isteyerek ona sarılmak için bitirmesine tekarrüp ediyordu. bir müddetten beri kendisini kaybeden Raci gayretini toplayarak İllhami Efendiye bir şey söylemek arzusiyle başını çevirdi. titriyor. kaldılar. sallanıyor.’. bulutlan yıldırımlarla parçalamakta iken. fakat Hüseyin Nazmi’nin dinlemeğe -vakti yoktu.. orada bulunabileceğine ihtimal vermeyerek fikrini yalnız eserine hasretmiş idi. Aihmed Cemil şimdi kimseyi görmüyor. arasıra bir dereciğin şırıl-tısiyle rüyalı.. kâh matem yaşları şeklinde sürüklenerek. Süleyman Vahdet efendi Hüseyin Nazmi’ye eğildi. bu muzafferiyetine. mebhut. Sakit. „ ^ x X A ti 153”. Nagihan gözü bir noktaya teveccüh etti: tâ ötede odanın kapısına. Şimdiye kadar onu düşünmemiş. kafiyelerin bir musiki parçalarında yer yer tekerrür eden birer münferit savt gibi mütekâmil terennümünden geçip gittikçe bu eserden sekir veren bir şiir havası tabahhur ederek küçük bir bulut şeklinde dinliyenleri sardıktan sonra yüksek bir mmtakaya yükseliyordu. yavaşça: «Bilmem hatırınıza geliyor mu? Şeyh Galip merhumun Hüsn-ü aşkında. Gözlerini çevirdi. eserinin şu saniha uluvviyetine karşı kendisini zaptedemiyor.yüzercesine hafif hafif dalgalanarak. hayat cidaîleriyle dolu bir gün tasvirinden sonra afaka bulutlar yağıyor. demek Lâ-mia deminden beri orada şiirinin şu zaferi karşısında idi. arkadaşının. küçük bir fasıla bırakarak açılıyordu. ara sıra çimenlerin üzerinden akan gece nefesleri gibi feşafişle geçerek.. elinde parmaklarının hafif bir hareket ile çevirdiği defterine nadir bir bakışla hâtırasına yardım ederek uzun kumral saçları lâmbalardan dökülen ziyalarla tutuşarak. Bu fasılanın arasından gözleri beyaz bir gölge farkeder gibi oldu. Ahmed Cemil şimdi siyah gecesinin levhasını tasvir ederek semaları şimşekleri tutuşturmakta. şimdi sesi karar perdesini arı-yarak pest sadalarla dolaşıyordu. artık eserin sonuna ancak bir sahif e kalmış idi. şimdiye kadar kendisini dinleyenlerin üzerinde hâsıl ettiği tesiri ufak bir inşad saka-tiyle izale etmekten korktu. O vakit bütün vücudu titredi: Lâmia. Bir zaman geldi ki hepsi bir bahar gecesinin çiçek ko-kularıyle dolu nefesi altında rüyaya benzeyen bir âleme dalmış gibiydiler. siması vakit vakit bir teessür sisiyle örtülerek yahut bir neşve ile incilâ ederek devam ediyordu... Artık neticeyi istidlale başlayan Mazhar Feridun ile Fa^ tin Dilâver ayağa kalktılar..

Otururken kapı -evvelkinden daha ziyade açılıyor gibi olmuş. Şimdi Hüseyin Nazmi. Raci. sofranın üzerinde kalan defterini karıştırıyorlar. Süleyman Vahdet efendi de bir takrip Fatin Dilâver beye. Fakat o kararın henüz tatbik mevkiine konulduğuna vâkıf değildi. yalnız kaldıklarını görünce tekarrüp etti. Ahmed Cemil’le en sona kaldı.. Ra-cinin sorusundan «Eniştene beni koğdurtuyor . Racı’nin yavaşça: «bu yolda şeyleri anlamak için galiba frenkçe bilmek lâzım imiş!» mütalâasıyle başlayan nutkunun arasına karışmış idi.» dedi.. İlhami efendi tebriklere iştirak etmeyi zarafete mugayir addederek Ahmed Cemil’e deminden beri zihninde tasarladığı bir beyti sarfetmek için ikisinin arasından kurtulmaya çalışıyordu Ahmed Cemil gülerek medihlere karşı nefsini silmeğe çalışıyor. o günlerin ve gecelerin didinişleri. Fatin Dilâver. Şimdi Mazihar Feridun bey İlhami efendiye Ahmed Cemil’in eserinden bahsediyor. sanki o da tebriklere iştirak etmişti. sonra «Arzu ederseniz bahçeye çıkalım.» nakaratını dinletiyor. yanına sokuluyorlar. ^^Y-»_> Nef’i-i devran şimdi — demin Hüseyin Nazmi’ye başladığı — cümleyi bitirmek için yaklaşmış. bayrama sevinen çocuklar gisi gürültü ediyorlardı. acaba sebebini anlayabilir miyim? dedi. Fakat artık kulaklarını dolduran medhiyelerden ziyade kalbinde o beyaz gölgenin biraz evvel şu kapının arkasında mevcudiyetinden gelen cavidanî bir haz vardı. Hasan Lâtif.. henüz bir çocuğa benzeyen bu tombul güzel gence sokularak o aralık bilinemez nasıl bir ‘ münasebetle hatırına gelen bir farsça beyti tefsirle anlatmaya MAİ VE SİYAH 155 çalışıyor. dedi. Şimdi kapıda hiçbir hareket yoktu. fırsat bulabildikçe kapıya bakıyordu. Ahmed Cemil eniştesinin Raci’yi süpürülecek haşerat arasında saydığını pek iyi tahattur ediyordu. Yaman eser!. Ahmed Cemil’in etrafını almışlar. bir şey anlamaksızın dinleyen muhatabından ara sıra alevli nazarlarla cevaba intizar ediyordu. Yemek odasından çıkmaya başladılar. çırpınışları bir enin ile zulmetlere büründü.Nihayet bütün bahar sabahının şaşaası. Mazhar Feridun. ellerini sıkıyorlar. tutuklukla. Hüseyin Nazmi bir müddet arkadaşının dehasından taşan şiir ateşinin buharı gibi yemek odasının havasında dalgalanan mubahase parçalarını serbest bıraktı. sonra bu esas üzerine muhaverenin uzamasından kaçınarak bahsi değiştirdi: Enişteniz bu aydan sonra bana aylık vermeyecekmiş. biraz nefsine cebr ile deminden beri sarfına lüzum görmediği bir takdir kelimesini fedaya karar verdi: Eseriniz umumiyet üzere fena değil. Hasan Lâtif bey saatlerden beri devam eden mütefekkir sükûtunun zübbesi olmak üzere Hüseyin Nazmi’ye uzun uzun fasılalarla: «Yaman eser!. Ahmed Cemil o beyaz gölgeyi bir daha görmedi..

bu akşam bahtiyarlığına Raci bir katre zehir akıtmıştı. Kendi kendisine: «Bu adam bana adavet etmek için nasıl sebepler buluyor. Bu adam hakkında merhametten başka bir şey hissetmemiş iken onun bu derece adavetine hedef oluşundan azîm bir yeis duydu. Bana ne için öyle husumetle bakıyorsun? Seni kendime düşman etmek için ne yaptım? diyecekti. Şimdi Ahmed Cemil odada büsbütün yalnız kalmıştı. Benim için kin taşımağa mutlaka ihtiyaç mı hissediyor?..imişsin.. iSBq ua>fc5 §B} Jiq apuı5>ı o ‘uiuuepfBi[i3â ubuea* 9[§a}B o ipttrig fnpnXn rjappmu Jiq fifiaq ‘npjOA”i[Bp îfipjJB Jig • -iSbp iqr. seni kovmak istiyorlar da. /^Sflt»^ Alman karısının azimetinîi™Oonra Raci büsbütün düşmüştü. Ahmed Cemil bu mânayı pek iyi anladı. Saib’in rivayetine nazaran maşukasının hâtırasını unutmağa her hafta yini bir maşuka tedarikiyle çare bulmağa çalışırmış. acı bir tebessümle: «Ben seni bilirim!» dernek istiyordu. Hemen şu anda onun ellerini tutmak. isi».n^ BA*Burranuj Jiq §rq}Tua rpxxir§ n j i§jbj[ BxjB -unug uruBpo ] •npjof^ bA ipjrJS ua5i bduıi[ıo jfi apui§iuqB§ Jin5n>[ jizbu avt 3{bjb{i3 imsapBBsnra uiuuv 9£)9§ nH § paraqy r ip #** sup Jiq jjrjaq mraa[a.§ SnwxoAud apuiSi uiui§Bq toBunp’ joa’tuba’ jjg snrain. olanca ciddiyetiyle: «Yanılıyorsun. Raci kendisine kin ve gayz ile dolu bir nazarla bakıyordu. fakat Raci durmadı.u (3{BUD[is rurzBjfoq tJ{ tppS UBUtBZ Jig ‘ -rs boub[o uiuBSUt p[ uba i§iJ{Bq arq Bauos [ .» dedi... ben seni muhafaza ediyorum. Hattâ yine Saib’in alay ederek ilâve ettiği bir mütalâa olmak üzere Raci’nin artık ciğerlerini yırtan öksürüğü bu maşukalardan hiç birinin yanında rağbet bulmasına imkân bırakmıyormuş. Müstahak olmadığı bu serzenişe velev haksız ve bellisiz bir şekilde mâruz olmaktan kızardı: — Öyle bir şeyden kat’iyyen haberim yok! dedi.» mânasını duyar gibi oldu. acaba?.

2 iuiit§B ipuii§ unuo ‘iîSiu^iS bAbjo ‘i^djas ıiıubs 9uiqiiB3t BpB^BUB^ jaAA9imui nzjB nq ap Jtq ‘npAnp nzje Jiq JiaoaAatua^ıpa ^auiQA”Bîinui ‘pip ^ pq 9ounun§np § ‘nunpnoriA BpBJO ımuo “ipi §ıuı5biı bAbjo tu^a boı^ı “BuisBpo ^aragA ub^bî[ §oq o ıi[ npjoÂipauirez q\Aq -npjoAij^i^ U9izip in iprats 1111193 pauiqy ‘1W93IJ’BJ iınŞi^SaS diutiîs -9UIUTIS uguiaq irepımiB” uıuaSioS ZBXaq ap ‘BqfB^qB^ Jiq -qnui 3a ilBjn TRBA . nŞap ‘znunsjoXinq lucifipzBA m5r utzıuıjbıîıbAb uızts nuo .num§npun§np vzis aaq tmuo ‘ut5: ^¦bukb^ Tjasa S UIUI9p O iraTUOAlA9S JBpBil 9U tuisdsaq ‘^.q ‘npaoAp ‘raipuaja ubutv -issaqa^nur iuistpu9J[ bıjıab.9Aa -np ııbo apmq Aa§ Jiq uaptq. aiq ui&Bp Xaq jsabjiq u ui5i ubjo §vmuA a^rrazBjM -auiBJ[ a^ipuaja t uos uniisBqiJB^ ipj {A uiAains joXipa 3{bj:ı^§ı 9[^i -njfns Jii[3{aj9^ntu daq ^aq ji^Bq ubsbjj aA*asBqBqnui jrq n[n -irixnS §iuiBi§Bq Bpuis-BjrB unpua^j JBqzBjc ajt pBy ipuiiğ ”i^iirö aXaaqsq ‘ipjapuoS isasnq siaA* aiq BursBpo ^aiua^ uapziiqep aaAAaunui ıjbA o a[^u9S 9[i UBJSnjj -npjoXiiiBq aiAuBZBU ıŞa§tut§ ^auuio Jiq B^înzjB ubjo ¦epXad apujqiBJi iaAAa 9Aubs aiq o ipun§ ‘tpiaS psaif arq utjzb ppaq a[. ubd anp-Bq nq 5. uiUB^nj aiq imsipuajf i^ubs sas aiq U9[a5 uapaSqBq ‘ po qaraa^ [traao paurqv “’isaituBq lajBsao ^nS 7P ifaucfpp ‘ifaaaXua i^aAAauBia bou^o airanjp jrq ısı [p9[^ps 3{ajapaqAB3{ iurs^ua }t ugquapaapuas un^nq ‘jfaraap «•••raiXaip BpumB u uiziuuBi§i2{Bq ‘BpsjnS ‘ui^BJig “¦iiar ipauup^assrqi azrs q JfBqBq Jiq §ıuuxS tıapzıuajaouad ‘jBA”Bq aiq aiuqa jnp BziiiBA’ru &a§ Jiq ‘nzntmfnpio §9 Jiq juriBp •BpiuB^piq bui nq.aIaH ‘j[o aanszBS ub^buıbıısbıub iŞip9[Aps ur5i f iznp Jiq BUBq ‘ratpiBung ¦unıâturaurça jnpBEfa.ajBsao o apuiSi ub aia ‘rpjBJfiS UBpunranj-B[a.TU dxjas uç5i Hip ip uiuu9[zip unuo -sjnX ‘joXiji İRV ui5i -8§ ‘ÎP3^SÎ ^g ııva.

. Defterimi acaba sofranın üzerinde mi bıraktım? Sizin uşak edebiyat meraklısı ise.. Silkinerek uyandı. Ceketini giyiyordu. Henüz sabah olmuş. uzun ve yakan bir buse ile dudaklarını çekiyor. Defterim nerede?. giyindi. Cemil? dedi. snuiBu ui5i uiBpB n§» :au isipuai{ TP«9il ‘JKi-injnq iqtBi[ aö^^iıSı ^raiaiA’B ^ «Jiuiuia ‘bs pauiqy nm üzerine birşey dökülüyor. Bir aşk cinnetiyle tutuşmuş bir ağız uzanıyor. düşünmeden elini yan cebine götürdü. güneş henüz pancurlarm arasından sızarak tatlı bir rüya ile gülümseyen Hüseyin Nazminin yatağı kenarında tebessüme başlamıştı.. oda içinde muhte-riz bir yürüyüşle gezinişini gülerek yatağından mahmur gözleriyle seyrediyordu.. ..o iipjiA95 luiJapzpg jjgja^araapa^d’Bz iuts -ipuaq ‘n^î^î ismiSiq Sbuıııiı Jiq i&Bja^mii uapuuaA Jiq BuisidB3{ aSqBq utzixqap ua^jaSaf) “ipi zijqap jiq JBp § jiAua^ aSjijBtf an iipuBJ{ Jiq ubSbs ba’iz jiq ^nuop nzndJB. telâşını farketti: Ne oluyorsun.. arkadaşının.» dedi.31 njznq iSBjng -p^a qnoo9Aa^ BAid’Biı ub^ı5> a -azn îiaui^g JiBqi^i buijb^ibpbiIjb ‘ı^jııS UBputsBpo ¦i^9jjb ai^pajjBS un^tiq uiut§ajn^ nuo ‘np -jb5 aqapS issiq ^auiBqjaui ‘npjns -b^ı^bp Jtq ijboub nq •n^snuiAip Aa§ Jiq jazuaq auiii Bpui^^Bq unuo -iq ziuiba” raisipuaî[ dipa^ja^ lutsBpo ^9uiaA iob^j goaS ng Jiq p nunrannq snAaui Jiq uapa JBqi^ui ‘^ajaSi Jiqsz I5{tIBS ‘§BAByÇ İ’BAB^ BJUOS UBpB^Bq Jiq lOB ipjapa ^ raiSipap «•”ranjoAn. Hüseyin Nazmi uyanmış. Ahmed Cemil güya o yakıcı sevda busesiyle ciğerlerini tutuşturan bir şarap içmiş gibi yüreği yanarak kalktı: arkadaşlarını uyandırmaktan ihtiraz ile yavaş yavaş basarak gürültü etmeyerek yıkandı. «Defterim?.jgS Buaj butuib uiarang» :uiutpuaja paurqy bjuos “ipjap «i jba ıubuı 9U auisaui^g sisg^ uapiu -q/L bjuos UBpunq lut^-BABq SBAipzi ^ns9iu ugjns un§ Saquo -ub aputiunjuiQ ‘ji^iiaoapa jb i§iui5aS un^nq uipBJi ‘BsuBdBJf auijajzip uıuisubjı as^iS ipunğ znuaq iubutbz ^apAB BuqeABq.. dukdaklarını arıyor. massediyordu. Sonra bu dalganın içinden bir çehre belirdi.. bir siyah tufan boşanıyordu....

gülerek Ahmed Cemil’e bakıyordu. Fatm Dılaver beyi fİrine iştirak ettirdi. Odasına çıkınca cebinden defterini çıkardı.. sedire basr-nı dayayarak elleriyle midesine basan ikbali gösterip henüz MAÎ VE SİYAH 15S> bir şey anlamayan Atfımed Cemil’e: «Rahatsız kızcağız. Hüseyin Nazmi’ye kalkmak.Fatin Dilâver bey tombalak vücuduyle yatağından atladı. bütün gün kıvrandı. yarısı görünen bir minareyi. o sabahki rüya-‘ yi hayalinde bir daha yaşamak istedi. ikbal şimdi başını kaldırmış. gülüyor hem. Ahmed Cemil herşeyden evvel defterinin bulunmasını istiyordu. yazıhanesinin üzerine koydu. Ahmed Cemil o neşata acı bir tesir ilâve etmekten içtinap etti. Ihiç olmazsa mes’ut bir zevce olmadığını bir anne /• olmak saadetiyîe unutacak!» diyordu. gözlerini kapadı. Zavallı ana! O bu histen kimbilir ne kadar uzaktı! Büyük anne olmak lezzetine karşı bütün vekarı çocukta bir meserrete inkılâp etmişti. Ahmed Cemil kalben «Çocuk!. Odasında âdeti. o müphem simayı bir daha gördü. biraz ötede iki yüksek duvar arasındaki kesik bir levha şeklinde duran semayı seyretmek idi. «İyi uyumuşuz!» dedi. daha kavi işitildi. fesini atarak küçük bahçeye nazır mini mini penceresinin yanında oturmak.. kalbi beyaz gölgenin hayaliyle dolu idi. . yakalığını çıkararak. Eniştesi hakkında duyup susturmağa muvaffak olamadığı nefretin bu dakikada hiddet sesi her zamankinden daha vazıh.. yeleğini. Ahmed Cemil anladı.» diyordu. yemek odasına kadar inmek lâzım geldi. yüzünü örten o siyah dalgayı. ciğerlerini yakan bir busenin cangüzarın neşeleri dudaklarında bir daha titredi. çıktılar. şimdi oğluna bakıyor. hem bahtiyar. . fakat garip bir his bu vak’adan memnuniyete bedel bir üzüntü uyandırdı. bir an evvel odasında yalnız kalarak biraz kalbini dinlemek 13in tehalük göstermişti. 14 Sabiha hanım. onun da şu küçük aile bayramına iştirakini arzu ediyordu.. O adamın kanının şimdi kardeşimin damarlarında cereyana başladığına delâlet eden bu hâdise güya nazarında onu telvis eden vir vak’a hükmüne geçti. Şimdi onu düşünmek istiyordu. ceketini. bundan eminim. Ahmed Cemil bugün matbaadan erken kaçmış.. Bu akşam oraya oturup da eline defterini alınca bir müddet onu açamadı. dedi.. komşu evlerin kiremitlerini. Ahmed Cemil gitmek için acele ediyordu. “O benim olmayacak olursa ölürüm” diyordu. Dün akşamki muvaffakiyetinden sonra onu bir daha karıştırmak istiyordu. işte defterin! bereket versin ki uşak meraklı değil. bahtiyar değil. arkadaşlarını sabah uykusundan Sikleri kadar istifadede serbest bırakarak Huseym Nazminin elini sıktılar.

çevirdi.. aynadan. işte yalnız şu iki kelime. yemek odasına götürüyordu. birden gözlerine bir yabancı.. Ahmed Cemil’in hayal kuvveti burada tevakkuf ediyordu..ÜU MAI Vtü Bl I AB daha samimî.. tazyike lüzum görülmeyerek bir aralık taşıveren sevdasının iki açık nişanesi değil miydi? Gözlerini o çocuk yazısından ayıramıyor. Beyaz gölge bir tehlikeden kaçıyormuşçasma kapıyı kapayarak oraya iltica ediyor.. bana bir dakika için ödünç verecek bir kurşun kaleminiz yok mu?» deniyor. o kurşun kaleminin nereden geldiğini tayin edemiyor. yavaş yavaş ötesine berisine göz gezdirilerek süzülüyor.. artık son sahifeye gelmişti. Zaten daima hâtırasında bir arada olan Eseriyle Lâmia artık T. Ah! Bu sıfırlar. ondan: «İşte bakın. Daha sonra beş sıfır. Çevirdi. Beyaz gölgenin küçücük bir kalbi var ki bu defteri görünce çırpmıyor. Müsaade eder misin? Seni sevebilir miyim?» deseydi. O da kendisini seviyor... Bu iki kelime Ahmed Cemil’e Lâmia’nm bütün hissiyatının şerhi kadar tafsilât ile zengin.. Yalnız şu kadar: «Tebrik ederim». şu iki kelimenin altındaki sıfırları gördükten sonra onlarda MAİVESİYAH 161 . henüz tam bir şekil almamış bir yazı. Gözlerinin ucuyle sahifeleri süzerek yaprakları çevirmeğe başladı. sonra. O vakit defter ufak bir helecan ile almıyor. Zihnen o dehlizdeki tesadüfüten sonra beyaz gölgeyi takip ediyor. ben de sizi düşünüyorum» cevabını alacaktı. Demin herkes onu tebrik etmemiş miydi? O da tebrik edecek.Şimdi şu şiir defterini her vakitten ziyade seviyor. yemek odasında sofranın üzerinde kalan bu defterciğe koşmuş. sonra o defter gözüne ilişiyor. Tâ son sahifenin altına bir çocuk yazısı gibi henüz takarrür etmemiş. onu Lâ-otfa’nm dinlemiş olması kıymetini bir kat daha artırıyordu. lambadan bütün bu eşyadan istimdad ediyor: «Ah: bir kurşun kalemi. demin onun okuduğu defter. görülmekten korkarak titriye titriye şu iki kelimeyi oraya yazıvermişti. defteri büsbütün kapıyordu. Ah! Bir kurşun kalemi olsa! Etrafa göz gezdiriyor. aşk zemzemesiyle müterennim geldi. orasını sıfırlarla geçiyordu.. Demek o sırada her türlü tehlikeyi göze alarak gidip ona. «Seni seviyorum. Kendi kendisine: “Acaba şurasını okurken orada mı idi?” diyordu. demek o bahçe kapısının yanında gidip onun ayaklarına atılmak isterken o. Lâmia’nın tâ çocukluktan beri katre katre birikerek. onların arasında Lâmia’yı görmeğe çalışıyordu. Ne için etmesin? Ne için ondan iki sözü esirgesin?. O defter. pencerelerden.. birdenbire bir arzu duyuluyor.. daha kavi bir münasebetle yekdiğerine bağlanmış gibiydi. Bundan emindi. yazı ilişti. Şimdi anlıyordu.

sonra bu hüznü etrafında o muammanın yegâne vâkıfı imişçesine âdeta hayvani bir merbutiyetle dargın çehresi.Seher’in “Küçük hanım” deyişleri vardı ki ağlamağa benzerdi. 11 baktan çıkınca vakitini küçük hanımın eteği dibinde çorap örmeğe hasrederdi. eniştesini öteki odaya telâşla giriyor gördü. akşamın ratıp nefesinden tereşşuh eden bir melal keselânı içinde kaybolarak dalmış idi ki birden odanın dışarısında birşey sofayı sarstı. İkbal’e öyle bakışları vardı ki: “Senin bedbahtlığını yalnız ben biliyorum. fakat hakikati nissettirmemekte musir duran gözleri. .. evin içinde silinmeğe müheyya bir heyula şeklinde dolaşan hazin heyeti... Kimbilir eniştesinin geçerken bir yere çarpmış olması yahut Şener’in inerken düşmesi. Ne oluyor. Ahmed Cemil bu uyuşukluğun içinden güya bir rüyadan uyanırcasma yerinden fırladı. okşuyordu... Bir müddetten beri — iki kelimeyi yekdiğerine raptedecek kadar tefekkür iktidarına malik olmayan — bu kaba köylü kızında ikbal için cinnete benzer bir meclûbiyet. Hafifçe gözleri süzülerek. jıe için kalbinde “bu hiçin hemşirene büyük bir taallûku var. velhasıl bir hiç ne için fikrini birden İkbal’e sevketmiş. Kız birşey söylemek istiyormuş gibi yutkundu. bir nafiz zehir gibi silindikçe daha derinlere giriyor. dedi. ... O vakit gördüğü şeyi pek iyi anlayamadı. Bu sıfırlar. elîm. Şimdi. gülüyor gibi gördüğü bu yazılara imtisas ederek.. yakacak mesamat arıyordu. bunlar Lâmia nın demek olacak?. aklından bir şimşek gibi geçen bir fikir için: — Ah. Lâkin şu küçük vak’a. daima ağlamak fakat birşey söylememek için azmetmiş gibi donuk.azîm bir mâna serveti buluyordu. gözleriyle o yazıları o sıfırları. Denebilirdi ki evin içinde yalnız bu ahmak kız bir hayvanı cezm ile İkbal’in sırrını anlatmakta herkese tekaddüm etmişti.. odasının kapısını açtı. sokulacak. sonra cesaret edemedi. bunu pek iyi farkediyordu. eski pervazları sallanan çatıların..” demek isterdi.. kızgın gözleriyle dolaşan Seher.. dedi. tâ ötede gayrı mahsus bir rüzgârla yosunlu kiremetilerin. merdivenden aşağı indi. Ik-bal’in her vakit örtülü çehresi. mutMai ve Siyah — F. sana yalnız ben acıyorum. yine ne oluyor? Ahmed Cemil güya bu küçük evin havasında uçuşan bir musibet kokusunu hissediyordu. Şimdi merdiven başında yalnız Seher vardı. şu demin odasının dışarısından sofayı sarsan şey.” diyen bir ses uyandırmıştı? Ahmed Cemil birden. çehresinde bir dargınlık görüyorum zannetti. künhünü anlamamak için nefsine cebretti. canlanıyor. sofanın yarı zulmeti arasında kızın gözlerinde bir ateş. Daima onun etrafında dolaşmak için sebepler bulur. derin bir merhamet keşfediyordu. perdeleri arkasında titrek ziyalar belirmeğe başlayan komşu pencerelerinin üzerine döküle döküle tekasüf eden zulmet dalgası arasında titriyor. Ne oldu Seher?. sonra o fikirden o kadar ürktü ki mahiyetini bulmamak. bütün ifade ettikleri mânalarla öpüyor. Fakat şimdi o fikir silinmiyor.

.. bazan ka-ranlıkjyj. şimdi onları anlıyorum. binlerce hatırına gelen bu vak’alar.İkbal’in bütün hissiyat sırrını bir sözle icmal etti: “Sevilmediği ilcin bedbaht” dedi. Şimdi Ahmed Cemil’in zihninde o deliller toplanıyor.. mâMAİVESİYAH 163 nasız emareleri. yüzlerce. Daha sonra bir mühlik marazı vaktinde farketmiyen bir tabib gibi bu ‘hakikati keşifte bu derece geç kaldığı için kendisine bir müttehim. düşüncesine yabancı kalan bir musahabeye iştirak etmek. fikirden geçen bir rüzgâr. Seher cevap vermeden çekildi.” diye mırıldanmış olması. kardeşim gözümün önünde her dakika bir ölüm geçiriyor. anlamak için birşey yapmamıştı.. “İkbal sevilmiyor. O vakte kadar yalnız kendisini düşünmüş.” serzenişiyle duran o biçareyi anlamamış. bunlar. yazıhanesinin başında durarak. ikbal’in bir sabah herkesten evvel aşağıki odada bulunmuş olması. Kapısını sürmeledi. her dakika ciğerlerinden zehir akıyor.. . — ilâveye cesaret edemiyordu.” diyordu. fikrinde sarsılmaz bir burhan sütunu şeklinde yükseliyordu. Yanındaki odanın kapısı açıldı. Bu aralık kapısına vuruldu. Şimdi kendisini affetmiyor... hiç intizar olunmayan bir zamanda zihine çarpıvemiş hakikatler vardır ki senelerden beri katre katre muhtelif zamanlarda döküle döküle birikmiş emarelerin.. gözünün önünde canlı fakat sakit bir facia gibi “Anlamıyorsunuz. birbirine sokularak güya birer âşinâ selâmıyle buluşuyorlardı. şimdi Ahmed cemil yanındaki odada bir mırıltı işitiyordu. bir istimdad nazariyle bakan gözler. Seher yemeğe çağırıyordu. mütecessis adamlar gibi gürültü etmekten sakınarak birşey işitmeğe çalıştı. Ahmed Cemil bu anda kendisinde yemek için iktidar bulmadı. hususiyle o adamın artık şimdi nefrete haklı bir selâhiyet bulduğu o adamın karşısında sahte bir vaziyetle oturmak için kuvveti yoktu. Halbuki ben bunu keşfedebilmek için bir sene kaybettim.. nazariyle baktı. yazık!. Kardeşini. Bir hiç. küçücük odasında geziyor. sonra dikkat etti. eniştesi çıktı. Fikrinin şu izdihamı arasında sofraya oturmak. bundan şimdi eminim. Yalan söyledi: “Ben akşamüstü yedim.. küçük küçük. birbirini bulur. bazan küçük penceresinden gecenin esrarla dolu karanlığım istintak ederek düşünüyor. onlardan bir küme teşekkül eder ki inkârı mümkün olmayan bir hakikat hükmünü alır. şimdi bir hiçten istidlal ettiği bu neticeyi izah edecek geçmiş vak’aları ve emareleri tahattura çalışıyordu. birikiyor. nişaneleri açıverir. eserini. matbaasını. Bir ihata neticesiyle bir musibet ika edenlere mahsus bir vicdan azabıyle duramıyordu. bir gün Seher’in Vehbi beye şemsiyesini vermekten imtina ederek: “Oradan alıversin. aralarından mani cidarlar kalkıvermiş zerreler gibi yekdiğerine iltihak eder. sofraya gelmeyeceğim!” dedi. Bazan birden. tahaddüsleri zamanlarında mânâsız zan-nolunan bu küçük şeyler bütün îkbal’le Seher arasında inkısam eden bu hâtıralar şimdi birikiyor. fakat hakikat öyle değil mi? — Lâmia’yı düşünmüştü. Ah! O bir dakika evvel ağlamış gibi nemli. başlı başlarına mânâsız nişanelerin birdenbire do-ğüveren neticesidir.

“ikbal odada kaldı, zannederim,” dedi. Şimdi eniştesinin yavaş yavaş merdivenleri indiğini duydu, “ikbal yemeğe inebilecek bir hailde değil, zaten midesinden muztaripti” dedi, Birden İkbal’i gidip odasında bulmak, “Kardeşim, artık anlıyorum, söyle bakayım, bana hepsini söyle...” demek için şedit bir arzu duydu. İkbal gelin olalıdan beri onlara tahsis olunan odanın kapısına bile dokunmaktan ihtiraz etmişti. Ayaklarının ucuna basarak çıktı, oraya kadar gitti, hemşiresini olduğu gibi görmek için, geldiğini işittirmekten sakınıyordu. Yavaşça kapıyı itti, kapı hiçbir ses çıkarmaksızm açıldı, şimdi Ahmed Cemil ilerleyemiyordu... ikbal’i, orada karyolanın yanındaki mindere yüzü koyun Irapanmış, uzun örgülü saçları bir kolunun üzerinden kayarak aşağıya sarkmış gördü. Ağlıyor muydu?... 164 MAİ VE SİYAH Ahmed Cemil kardeşinin şüphesiz saklamak istediği şu ma’hrem manzaranın üzerine varmış olmayı şimdi zarafetten hâli buluyor, kendisinden saklanmak istenen birşeyi gidip zorla meydana çıkarmış olmakta bir kabalık duyuyordu. Bir saniye dalha , avdet edecekti, fakat orada vücudunu birşey Ik-bal’e hissettirdi. Silkinerek başını kaldırdı, o vakit iki kardeş arasında, acı, sanki feryat ile dolu, birinde şu elim perişan hali göstermiş olmaktan mahcup, ötekinde görmekten müteal-lim bir nazar teati olundu. Ahmed Cemil kardeşinin yanına kadar gitti. Şimdi îkbal minderde doğrulmuş, kalkmaya cesaret edemeyerek duruyordu. Ahmed Cemil yere, hemen dizinin dibine, kilimin üzerine oturdu; şimdi tam bir teslimiyetle kendisini terkeden ellerini tuttu: «İkbal, söyle bakalım! ne oluyorsun?» dedi. İkbal’in gözleri kapandı; kapaklarının kenarında koşuşan seri râşecikler arasında yaşlar sıcak, birer kat-re zehir ile dolu gibi ağır, iri yaşlar, mütevali bir sukut ile uzun kumral kirpiklerinin ucundan süzülerek, ikisinin birleşmiş ellerine düşüyor. Bu elleri ıslatıyordu. O vakit Ahmed Cemil ağlamayarak, boğazında lakırdı söylemesine zahmet veren bir tıkanıklıkla, İkbal’i tesliye değil istintak etmek istedi. «Ne oluyorsun İkbal?... Niçin bana söylemiyorsun. Şimdiye kadar niçin söylemedin?... Rahat değil misin, kardeşim, bir ıstırabın mı var?...» diyor. Sualler birbirini takip ederek ağzından dökülüyordu. Fakat bu suallerin cevabı yalnız o elleri ıslatan, sıcak, ağır, iri göz yaşlarıyle bu dakikada gözlerine her vakitten ziyade sarı, zayıf, narin görünen bu vücudun tâ ruhunun derinlerinden kopma darbelerle sarsıntılardan ibaret kaldı.. Nihayet îkbal «Gidiniz, ağabey, şimdi gelir...» dedi. ikbal güya korkunç bir ma’hlûktan bahsediyormuşçasına kapıya bakıyor, «şimdi gelir, şimdi gelir...» diyordu. Ahmed Cemil burada duramayacağını anladı, îkbal’i yalnız bıraktı. Odasında: «Ne yapmalı?» diyordu. Evet ne yapacak? Demin geç kaldığını, zaman

kaybettiğini düşünüyordu; şimdi işte hakikat gözyaşlarıyle, ıstıraplarıyle önünde birden, meydana çıkmıştı. Şimdi ne yapacak?... Evvelâ Ahmed Cemil’de bir hiddet feveranı hâsıl olmuştu. Ihtilâcat ile yumruklarını sıkıyor, odasında geziyor; bir-şeyler yapmak istiyordu. Kardeşini bu bedbahtlıktan kurtarMAİ VE SİYAH 165 mak için bütün vasıtalara, bütün kuvvetlere malik imişçesine yalnız şimdiye kadar lakayt kalmış olmasına kızıyordu. Fakat bu ilk hiddet hamlesi geçtikten sonra bir aciz hissi demin titreyen asabını uyuşturdu. Şimdi bir gevşeklik duyuyor, bu hakikate karşı çaresizlikten azîm bir fütur ile şuraya oturmak, biraz evvel aşkının şiirini okuduğu şu köşede içeride ağlayan kardeşi için hazin, sakit, gözyaşlarını akıtmak istedi. Bir aralık aşağıda sokak kapısının açılıp kapandığını duydu, daha sonra kapısının dışarısında annesinin sesini işitti: — Cemil; açsana... Valdesinin bu ziyaretinde İkbal’den bahsolunacağnı derhal anladı, kapısının sürmesini çekti. Karanlıkta mı oturuyorsun, Cemil?... Yazıhanesinin üzerinden kibrit kutusunu aldı, mumunu yaktı, ıhafif bir ziya titreyerek zulmetin içinde dalgalandı, o vakit henüz aydınlığa alışmamış kamaşık gözleriyle annesine baktı. İkisi de öyle bir müddet bakıştılar. Sabiha hanımın, biraz evvel büyük anne olmak süruru ile siması parlayan bir kadının, şimdi çehresi gevşemiş, gözlerine bir endişe gölgesi düşmüştü. Kapıyı tekrar kapadı, tekrar sürmeledi, «niçin yemeğe gelmedin?» dedi, sonra asıl düşündüğünü söylemek için söylenmiş bir sözün cevabını beklemeyerek, oğlunda ne tesir hâsıl edeceğine dikkat ediyormuşçasına bakarak: Yine gitti... dedi. Ahmed Cemil eniştesinden bahsolunduğunu anladı, demek demin kapı onun için açılıp kapanmıştı. Yine babasına mı? dedi. Tabiî değil mi? Yok, hiç tabiî değil... bu son söz ağzından istemeksizin çıktı. İhtiyara nüzul isabet ettikten sonra Vehbi bey haftada bir iki geceyi babasının evinde geçiriyor; bazan akşamlan yemek yedikten sonra duramayarak, bir bahane icad ederek ikbal’i yalnız bırakıp gidiyordu. Sıhhatinde hiç babasına uğramak âdeti değil iken hastalıktan sonra bu mütevali ziyaretler bittabi dikkate çarptı. Bu, babasına muhabbetinden, hastalık üzerine bagteten uya-nıyormuş gibi bir merhametten mütevellit değildi; buna şüphe edilmiyordu. Bu akşam Seher vak’asından sonra hatırına gelen fikre benzer bir başka fikir daha Ahmed Cemil’in beynini bir şimşekle yakarak geçti. Annesi hâlâ kendisine bakıyordu. Bu düşünceyi şu sözle tefsir etti:

Ah, mülevves mahlûk!... Sabiha hanım diyordu ki: — Onu gördükçe ihtiyar memnun olacak yerde o kadar hiddet ediyormuş ki... O halde niçin gidiyor? Bu kıza yazık değil mi? Tevfik efendi Ahmed Cemil’in gözü önüne geldi. O zayıf, fersude vücudu hareketten, nutuktan muattal, bir yatağa serilmiş; karşısında gençlik tuğyanı ile taze duran genç karısının yanında, vücudunda hayattan tek eser gösteren gözleriyle onu yiyerek, bu vücuttan istifade edememek hüsranıyle ona belki kinle, husumetle, yaralı bir canavar nigâhiyle bakarak, gördü. Sonra onu bir an evvel mezarda görmek isticaliyle tet-kika gelen oğlunun karşısında hiddetinden o soluk çehre kızarıyor, bir şey söylemek isteyip muvaffak olamayan dudaklar bir hiddetle titriyor, o gözlerden ateş çıkıyor; sonra o taze kadın, babasının büsbütün ölmesine muntazır oğul, bu âciz hiddetin karşısında gülüyorlar, alay ediyorlar, güya «yine kudurdu!...» diyorlar... Ahmed Cemil bütün bunları ‘hayalinde tertip ve icad ettikçe dudaklarına bir nefret nakaratı gibi: «Ah!... mülevves mahlûk!...» cümlesi geliyordu. Valdesinin yalnız son sözüne cevap verdi: Evet, İkbal’i ne yapacağız! O vakit Sabiha hanım oturdu. Bir şey yapamamaktan, kızın bedbahtlığına karşı âciz olmaktan mütevellit bir yeis ıstırabı ile ellerini kavuşturdu; parmaklan birbirine giriyor, gözleri meded bekleyerek Ahmed Cemil’e bakıyordu. Böyle bir müddet karyolanın yanındaki sandalyede, Ahmed Cemil karşısında minderin kenarına oturarak, mumun sarı, titrek, hafif ziyası arasında biribirlerine donuk, yarı muzlim görünen çehrelerine bakışarak, durdular, insanların bazı feveran devreleri vardır ki, küçük bir istihzar dakika-siyle başlar. Bu dakikada gözler biribirini istifsar ediyor gibi durur, güya «ağlayalım mı?» sualiyle bakışır. Bu dakika uzun bir asır kadar hâtıralarla mâlidir, bu bir dakikada bütün yaralar — henüz taze ve kanayarak, her biri bir başka hâtıranın ateşiyle yanarak — inkişaf eder. Kalbin binlerce noktalarından birer ıstırap enini ile binlerce menfez açılır; türlü kırık SİYAH 167 ümitler, acı yeisler, matem hayalleri, bütün hayatın o ağlayan hediyeleri acı — bir kabristanın ervahı bezmi gibi — feryad-larıyle, giryeleriyle sürüne sürüne buluşurlar. Bir griv ve matem mecmuası! Yalnız küçük bir dakika: o vakit gözler kapanır, güya şu elem mahşerinin üzerine düşmüş bulutlarla mahmul bir sema... Artık ağlamak zamanı gelmiştir. Şimdi bu anne içeride ye’sinden kıvranan kızı için şurada artık nefsini zaptedemiyor, ruhunun büsbütün tutuşmuş ih-tiyacıyle göz yaşlarını salıveriyordu. Ahmed Cemil dudaklarını sıkıyor, annesini görmemek için yere bakıyordu. Nihayet Sabiha hanım söylemeğe başladı; birinci defa olarak yüreğini boşaltmak, bütün hissettiklerini oraya, ortaya döküvermek

yanında bir hareket etmekten sıkılıyor. hikâyeyi yarım bırakırdı.. Şimdi hepsini söylüyordu. fakat sonra?. Sonra ikbal’i doğrudan doğruya tahkir etmeğe başlamış. Her şey hakkında hepsinden ziyade malûmat sahibi olduğuna kanaati vardı. Yavaş yavaş İkbal onun yanında hatâsını.. Damadının aleyhine şahadet eden vak’aları hep böyle müsait tefsirlerle telâkki etmiş. Bütün . Evin içinde yalnız o vardı. fakat artık mümkün değildi. bir kabalığına tesadüf olunuyordu. O zamana kadar kendisini aldatmak istemiş.. dûniyetini affettirmek isteyen bir zavallı hükmüne geçmişti. Onu tâ ilk gününden beri sev-memişti. dayak yemiş kediler gibi büzülüyordu. çarşafının rengine itirazı kendisi için bir süs edinmişti. Bir hikâye nakletmeğe gelmezdi. Bir kere edebiyattan bahsetmek istemişti. diyordu. bakışları vardı ki daima: «Ben sizin fevkinizdeyim. fakat artık o kadar ilerilemişti ki tevakkuf etmek mümkün olmadı. Daha sonra Seher meselesi başladı. İkide birde: «Bilemiyorsun. fena gördüklerini iyi görmek için uğraşmıştı. onda tâyin olunamaz bir şey duymuş. Daha sonraları evin hizmetinde kusur bulmak. Şimdi Sabiha hanım oğluna bakıyor... mâneviyetinin kisvesi gibi bütün vücudu etrafında tayaran eden hasaset havası onu tâ ilk gününden beri duymuştu. gömleğinin biçimine. onun yanında daha sonrasından bahsetmeğe cesaret edemiyordu. Her gün bir huysuzluğuna.. O küçüklükler. iyi ütülenmemiş bir yakalık. «bu adam kızımı mes’ud etmeyecek» demişti.. ötekiler bütün bir alay züyuf!. diyordu. tashih ve itiraz için o daima kaba kahkahasıyle söze karışır. yatacak bir yatak. oturacak bir sofra.. Bu meselenin ismini verdikten sonra bütün teferruatını nakletmek için kuvvet buldu. bir ay içinde bütün bunlar meydana çıkmıştı. Kendisine vahşi bir memlekete düşmüş bir mütemeddin yüksekliğini verirdi. Öyle gülüşleri.. bayağılıklar. yemek beğenmemek. bari sokakta gördüğün hanımlara dikkat et!» derdi.istiyordu. kahveye itiraz etmek. Vehbi bey kış geceleri Şehzadebaşı kıraathanesinde saz takımında dinleye dinleye ezberlediği gazellerden mürekkep srmayesiyle bahse iştirak etmiş. Ahmed Cemil bile onun yanında bir şeyden bahse cesaret edemez olmuştu. kızını bahtiyar zannetmek için nefsine cebretmişti.. Ahmed Cemil’e «Zavallı çocuk! daha aklı ermiyor!» demek isteyen. acıyor gibi bakan gözleriyle sükûte mecbur etmişti. sizin aranıza düşmekle ne kadar tenezzül etmiş oluyorum!» demek isterdi. O. gömleğinde unutulmuş bir düğme ikbal’i ağlatmak için kifayet eden sebeplerdi. saçının örgüsüne. elbisesini süpürecek bir mahlûk bulmak için evlenmişti. İnsan emellerini tekzip eden şeyleri istediği şekilde tevile çalışarak kendisini daima arzuları içinde oyalamakta gecikir. Sabiha hanım bu kusurlara evevlâ ehemmiyet vermiyordu: Erkeklerin yüzde ellisinde görülen şeyler. Artık lakırdı söylerken şaşırıyor.

Sabiha hanıma zaten öğrenmek istediği şeyi bu gözyaşları anlatmıyor muydu? Bundan sonra Vehbi bey utanmak. herkese iltifat ziyadeleşti. Ona ne vakit: «ikbal neyin var?» denirse o daima ağlamak üzere gibi duran gözlerini hayretle kaldırır. eli kapının zenbereğinde. arkasından kapıyı sürmelediğini görmüş. «Benim mi?» der sonra yorgun kirpiklerini indirerek dudakları arasından bir inilti gibi boğuk.. onu annesine iyi göstermek için yalanlar icat ediyordu. diyordu. daima sakit.. Nihayet bir sabah Sabiha hanım Seherin Vehbi beyi mutbaktan iterek çıkardığını. yalnız şu son tesadüfe kadar. Artık Sabiha hanım tafsilâtı bitiremiyor. Sabiha hanım yine: «Bir gün. içten gelen sesiyle ilâve ederdi: — Hiç!... ağzından bir kelime alınamamıştı. O günden sonra hastalığını bilmeyen birisinden ismini söylemeyerek hakikati anlamak isteyen ihtiyatkâr bir tabib gibi bu anne bedbaht kızının her halini.» diyordu. her sözünü takip etmiş. Seher evvelâ: «ben oturmayacağım» diye başlamıştı. ne de çarşafını çıkarmağa cesaret edemeyerek. nihayet babasının hastalığıyle matbaa meselesi çıktı. Bir vakitten beri İkbal’le Seher arasında biribirini herkesten ziyade anlayanlara mahsus bir hususiyet. sanki bunun cevabı kendisinin bir töhmetini meydana çıkaracakmış gibi şaşırdı: — Demek ki. Sabiha hanım: Nihayet. hissettiklerini oğluna söyledi. o vakit kızı istintak etmişti. Dikkat ettin mi? O mesele çıkar çıkmaz nasıl değişti. bir gün çarşafını giymiş. İkbal’in hazin tajhammülü. ondan hastalığının bir parçasını koparmağa çalışmıştı. daha ona gelinceye kadar.. Sabiha hanım Seher’in kimseye bir şey söylemek istemediği halde İkbal’e hakikati ifşa ettiğine emindi..» diye başladı: Bir gün ne olursa olsun onu söyletmek için karar verdim. Halbuki İkbal?.. ağlayarak.. bu suale birdenbire cevap veremedi.. «Seher’in yine nesi var? Bu kıza bir şey oluyor?» dedim. İkbal’in benzi attı.. sır esası üzerine kurulmuş bir münasebet vardı.. annesiyle kardeşine sokulmaktan ürkerek dolaşıyordu. fakat saklamak istiyor. fakat yalnız ağlıyordu.. Bilâkis kocasına atfolun-nabilecek bütün kusurları örtmeğe çalışır. Bütün bu vukuat arasında Seher’in musîr sükûtu. «Demek ki İkbal biliyor. «Bir gün. Sabiha hanım: Oh. evin içinde bir heyula şeklinde tahtalara basmaktan korkarak.bildiklerini.» diye MAI VE SİYAH 169 başladığı hâtıralara nihayet veremiyordu.. ne dışarıya çıkmağa. Sabiha hanım bundan bir netice çıkaramıyordu.. daha ileriye gitmemek lâzım gelirken. saatlerle orada durmuş. Fakat İkbal daima mahzun.. Ahmed Cemil bir şeyin mevcudiyetini zaten hissediyor.. diyordu.. Bilhassa sana karşı bir muhabbet gösterdi.. Eski hissetten eser . Seher yine bir şey söylemiyor. fakat tafsilât ve deliller nazarı dikkatinden kaçıyordu.

. zayıflaşan. daha sonra birden yine toplanarak küçülen.. ilk önce her gidişinde güzelce avdet ettiği halde o gün hasta gibi gelmişti.. ara sıra bulutlarla yüklü bir semada gizli bir güneşten kaçarak koşuşan ziya parçaları gibi zihninin bulutlan arasından avare bir fikir geçiyor. bulanmağa başlayan zihninin içinde bir telâtum husule geliyor.» o da tahattur ediyordu. bütün meyus heyetiyle duran annesine bakıyordu. Ondan sonra İkbal’i oraya göndermek kabil olamadı. solmuş çehresiyle. masrafı üstüne aldı.. fakat bir aralık annesinin bir sözü gider... bu kasırga içinde bütün o efkâr enkazı kırılmış. bazan tâ boğazında bir girye ukdesiyle gözlerini süzerek iskemlenin üzerinde ara sıra dalgalanıyor. «Ah! Evet. ne isterse yapsın. annesinin vücudundan yükselen gölgelere dalarak güya bir uyku içinde düşünüyordu. bütün hareketlerinde bir başkalık göründü.kalmadı.. Tâ şu muhaverenin bidayetinden beri o annesinin söylediklerini uzaktan. döndürüyor. Hatırına geliyor mu? Bir gün İkbal’i ihtiyarın evine göndermiştik. tâ derinlerde bir hâtıra leması uyanıyor sonra yine bütün bu şeyler güya dimağının güneşi sönüyornıuşçasma zulmetlere boğuluyor.» Ahmed Cemil yine sîlkinerek dinlemek ister..» diyor. o gece orada kalmıştı. zihninin içinden bir hâtırayı tırmalayarak uyandırdı.. o küçük yatağın beyazlıkları arasına sokuluyor görünen gölgelere dalıyor. parçalanmış.. beyin babasıdır. bir komşu evinden maten nevhaları gibi parça parça dinliyor. ben ısrar ettikçe: «İhtiyar memnun olmuyor.!îiS|i||ii’ kaçışıyor. «Bir gün. bir müddet hikâyeyi takibe muvaffak olurdu. Sebep?. saçılıyor. bir gün. daha sonra bu mücadeleden kendisi de yorgun kalarak. mevhum. şekillerin ihtizazına. işte o gidiş son gidiş oldu. kamilen uçuyor görünen. ağlamış gözleriyle. türlü münevver rüyalarının incilâsma. mukavemet edilemeyen bir deveranın cazibesine mahkûm ederek çekiyor. Ahmed Cemil annesinin karşısında o söyledikçe bazan mumun hafif oynak ziyasıyle titreyerek duvarların üzerinden . Sebep? Şimdi bu son sual ile oğlunun gözlerine bakıyor. kabarıyor. fakat soluk alan bir resim gibi şişiyor. kıvırıyor. gittiğimizi istemiyor. fakat Tsen gidemem. o vakit işittiklerini anlamamağa. SİYAH . düşünmek istediklerini toplayamamağa başlıyor.» mukaddemesiyle başlanan o sonsuz hikâyeler kendisinin düşünceleriyle karışıyor.. şakaklarının arasında bir kasırga dönerek bütün bu küçük mahşer içinde bulduklarını çeviriyor. onu söyletmek için ısrar ederek «Sebeb?» diye tekrar ediyordu. «Bir gün. tâ orada. yerlere seriliveriyordu..

bu izdivacın nasıl vücude geldiğini. bunda bir mes’uliyet mevcut ise onun kime aidiyeti lâzım geleceğini bulmak istiyordu.. gözleri boş bir nazarla odanın müphem bir köşesine dikilmiş durdu..... bir şey yapamamaktan mütevellit bir fütur ile yatağının kenarına oturdu. hastadan ümit kesen bir yeis ile baktı: «Hiç!.171 Sabiha hanım yine cevap isteyen gözleriyle oğluna bakıyor. Hiç. hareketten kalmış kolları sarkmış... onu söyletmek için ısrar ederek ilâve ediyordu: — Sebeb?... öyle mi? Demek ikbal’i kurtarmak için birşey yapamayacaklar. Hiç.. yalnız bir çare geçiyordu. perişan yaşlar kirpiklerinin ucunda yine dolaşmağa başlıyordu : Pek iyi. Bunun bir necat çaresi olmadığına kanaati vardı. bu neticenin ne yolda sebeplere tevellüd ettiğini tahlil ediyor. Ahmed Cemil odasında yalnız kaldığı vakit ayaklarının altında bir dünya parçalanmış gibi kardeşinin kırık hayatı karşısında çaresizlikten. . onu büsbütün kurtaracak başka bir deva bulmalı!» diyordu. meyus bir nazarla Ahmed Cemil’e bakıyordu. Sonra Ahmed Cemil dudaklarının arasından: «Öldürmekle müsavi!» dedi.. onu böyîe içeride. Orada. Ayağa kalktı.. yanıbaşmda diz çöktü. Ahmed Cemil buna inanamıyor. odalarının yalnızlığına iltica ederek ağlamakta. Bu sual üzerine ikisi de sükût ettiler. ikbal’i ne yapacağız?. dedi. Şimdi hatırından bir çare. anne. O zaman pek kayıdsızca davranmamış mıydı? Kardeşine intihap olunacak ‘hayat refikini iyice öğrenmek.. annesinin yanına kadar gitti. içinden: «Başka bir tedbir. ikisinde de aynı tedbir ihtiyacı: «Ne yapacağız?» diyordı... ellerini oğlunun omuzlarına koydu.. şimdi kenarları yanan gözleriyle annesine bakıyordu.. O çarenin ismini söylemeksizin miknatısî bir fikir mü-nakalesiyle ikisi de ayni düşünce ile meşgul olduklarını anladılar. sabit.. Şu noktada bu iki kalb bütün acılarıyle güya biribirine sarılmışlardı. Derin. şimdi Sabiha hanımın gözleri yine bir şedid ihtilâç ile kapanıyor. kardeşini öldüren p musibetin bir tamiri çaresinin bulunamayacağına kanaat edemiyor. Matbaada bir yazıhanenin kenarında başkasının . bütün geçmişin tafsilâtını 172 MAİ VE SİYAH icmal ediyor. Sahih mi? ikbal’i o kahrın pençesinden kurtarmak için hiçbir vasıta mı yok?. ye’sinden kıvranmakta tek başına bırakacaklar. Ahmed Cemil: — Ah! Mülevves mahlûk diyordu. tanımak için bir ihtiyatta bulunmuş mu idi? Matbaada iki sigara dumanı arasında Ahmed Şevki efendinin fikrinde doğuveren bu izdivacın o bir iki haftalık başlangıç tarihi bütün ihtiyatsızlıklarıyle hatırına geliyordu.» dedi. öyle mi?. hanımın gözleri artık kuru idi. Sabiha. Şimdi bu izdivacı düşünüyor. Hiç!. Ahmed Cemil de onu düşünüyordu. Sabiha hanım nihayet gözlerini kaldırdı.

» diyordu.. sallanan haritaya. kudurtucu. «Sensin. ifrata. duvarda melûl. «Ahmed Şevki efendi. Ahmed Şevki efendinin zevzekçe manalı bir vaziyetle: «Matbaa ihtiyarındır. henüz kalbinde hafif bir müdafaa sedasiyle terbiyeye çalışan hissi içinden tekrar ettiği bu nakarat ile susturmaya uğraşıyordu. idare memurunun yuvarlak heyetiyle o sırıtkan yüzünü görmemek için cebr-i nefs etti. Kendisine karşı meseleyi husumetle tetkik ediyor. «bu mes’uliyet sana ait!» diyordu..-. sahih mi?. Bu izdivaçta kendisine büyük bir mes’uliyet hissesi terettüp ediyordu.. Emin misin?. Ahmed Cemil kendi kendisine verdiği bu hükmün altında eziliyordu. makhur çıktı. Artık kendisine mahkûm sıfatıyle bakmaya nefsini mecbur ettikten sonra âdeta aleyhine hizmet edecek bütün tafsilâtı tezyin ve takviyeye özendi. türlü mânalar ifade eden bir nazarla bakarak: «Acaba?. Hüseyin Baha efendinin çekilmesine infial .işitmesinden ihtiraz edilerek iki üç dakika süren muhavereciklerle hemen bitiriverilmiş olan bu izdivaç işte bugün şu neticeyi vermişti. oradan çıkmamak istiyor.» dedi.» dediği hatırına geldi. Kardeşinin bir yabancıyla irtibatından hissettiği kıskançlığın. Yarı karanlık içinde müphem şekiller gibi görünen küçük kitap hücrelerine. Ahmed Cemil bu fikri zihninden defetmek. o ‘haftalarca süren ve hiçbir vakit zail olmayan ezanm Tjiraz sönmeye yaklaşmış olmasından sonra bir matbaa sahibi olmak ihtimalini kuvvet kesbetmiş görerek kalbinde inkişaf eden hülyayı tamamiyle hatırına getirdi. fakat şimdi o fikir beynine musallat olmuş. bütün sebep sensin!» diyor. Bir aralık bu hükme daha ziyade kuvvet vermek için: «Hattâ. onu düşünmemek. yazıhanesinin üstünde mektep arkadaşlarının — heyhat! O mes’ut mektep hayatı dostlarının — bir yelpaze teşkil eden resimlerine güya: «Beni siz de mesul mü telâkki ediyorsunuz? Beni siz de mahkûm mu ediyorsunuz?» yalvarışıyle baktı.. Ahmed Cemil mevhum bir hasım ile mücadele edercesine bir fikirle cenk-leşiyordu: «Ben o meselede matbaayı düşündüm mü? Bilâkis onun için bir soğukluk duymadım mı? Ahmed Şevki efendi ondan bahsedince hattâ içimden hiddet etmedim mi?» diyordu. eniştesi için duymaktan hâli kalamadığı nefrete biraz daha vüs’at vermiş. Fakat o musallat fikir zihninde şimdi idare memurunun sırıtkan çehresine dişlerini göstererek gülüyor.. budalanın biri!» diyordu. sonra birden kalbini birşey. Bu musallat fikirle mücadeleden Ahmed Cemil mağlûp. yakıcı birşey burdu. Bu hakikat inkâr edilemezdi. herşeye karıştırdığı mafevkalhakikata şu dakikada her vakitten ziMAİ VE SİYAH 173 yade mağlûp idi. mes’uliyeti tamamiyle yüklenmek için sebepler buluyor.. Matbaada yalnız kaldığı geceler birdenbire bir müsveddenin ortasında kalıvererek düşüncelerine sakit bir zemzeme kabilinden refik olarak o yalnızlığın arasında şu matbaada bir gün her zamanki mevkiinden başka bir mevki tutacağını düşünmemiş miydi? Daha sonra ihtiyarın musabiyeti üzerine evvelâ en iyi hisleri uyanmıştı: ihtiyara acımış.

artık önünde dehhaş. karanlıkta kalırsa daha iyi düşüneceğini.. kendisine âdeta — kendi menfaatine bir çok güzide hisleri feda etmiş — bir kötü mahlûk nefretiyle bakıyordu.ile bakmış. O vakit kâbuslarla mahmul rüyalar arasında bir boşluk içine düşüyormuş. sanki bir alevle yanan ciğerleri bu kevserden serin bir yağmur hazzını hissediyordu. gözünün önünde tecelliye başlayan zelil mevkiinin üzerine münevver bir örtü çekemiyordu. Ciğerleri. biribirinin ardına yığılmış siyah duvarlar.. «Şimdi ne yapmalı?» diyordu. râşe verici buseler konduran bu zulmeti kâse kâse. «Lâkin matbaada belki onun kadar benim de hakkım var» demek istedi. hepsi sahte idi. yarın yine zelil bir ecir sıfatıyle o matbaaya gidecek. Bu siyahlıkları yutmak. müncemit. Ali Şekib’in muharrirliğe veda ederek bir dükkâncılığa geçmesini bir facia hükmünde telâkki etmiş iken tâ kalbinin derinliklerinde. zulmetten tereşşüh eden bir ârâmiş vehmiyle biraz müsterih olacağını tahmin ederek mumu söndürdü. Biraz ‘hava almak istedi. bitmez tükenmez bir sükût ile yetişilmez. Burada. Şimdi artık Ahmed Cemil saklaya-mıyor. gözlerini bu zulmetlerle doldurarak. birkaç örtülü bulunan ziya parçalarından gözlerini ayırmaya çalışarak. hafi köşelerinde bütün bu şeylerin altında bir emel çıkacağına itimat eden gizli gizli gülümser bir ümid saklı değil miydi? Demek o güzel hisler. 174 MAİ VE SİYAH MAİ VE SİYAH 175 daha kesif görünen komşu evlere. odasının penceresini açtı. bilâkis orada kendisini nefret ettiği bir adamın esiri . onlar hepsi yalan.. o adam için çalışacak. hiçbir şeya vâkıf değil imişçesine ona gülmek için kendi kendisine cebredecek değil mi?. müthiş bir azap boğazını sıkıyor. tesliye veren bir adem kevseri gibi kana kana içmek istedi. şeklinde imtidat eden bu fezanın sinesinden çıkan sükûte benzer uğultuyu dinleyerek ötede beride bu zulmet zemini içinde birer sarı leke şeklinde parıldayan münevver pencerelerden. Fakat heyhat! Artık hakikati tezyin edemiyor. Doğruldu. Gecenin siyah donuk rengi içinde mütehaşşit birer kütle şeklinde daha siyah. başını bir mengene içinde parçalıyordu. bulunmaz bir derinliğe iniyormuş gibi içinden birşey duydu. Matbaada artık çalışmalarına ruhperver bir emelin iştirak edlemeyeceğine. râtib bir makber nefesi gibi simasına ba~ rit. geniş bir uçurumun azîm ağzını açıp kendisini yutmaya müheyya olduğunu görüyordu. bu fikirle kuvvet bulmaya çalışıyordu.. ölü dudaklara. pencerenin kenarında. Yavaş yavaş o ümid handesi sönmeye meyyal küçük bir nur şeklinde ışıldarken gittikçe genişlemiş bulutlardan sıyrılan bir sabah güneşi gibi şâşaasiyle bütün o müzmin hissiyat bulutlarını dağıtarak kalbini envarına boğmuş idi. yakın duvarlara baktı.

orada o iki kelimeyi. bir aralık şiir buhariyle bulanan gözlerinin önünde yükseldiğini gördüğü emel kâşanesinin artık enkazı kenarına oturup uzun bir hırman nazariyle onun matemini tutmak lâzım geliyordu. o beş noktayı bir görüş vehmiyle tekrar gördü. suları yararak ric’ati mümkün olmayan bir sükût ile kalbinin en derin noktalarına kadar... Bu muzlim gecenin sine176 MAİ VE SİYAH sine sanki bir nefes çıktı. İki eliyle defteri dudaklarına kadar çekti. Gözleri ötede beride siyah bir zemin üzerine serpilivermiş mütebessim sarı yakutlar şeklinde yıldızlara bakıyor. Şimdi hatasının ehemmiyeti. Evet.. Ne olursa olsun... ya eseri?. .. türlü emelleri ezerek.. ifrat eden bir fikir ile zihninde büyüyor. uğraşacak. Bundan sonra ne yapacak ? Biraz evvel kardeşinin musibetini defetmek çaresini ararken bir idam hükmü soğukluğu üe inen bir kelime suya düşen bir taş parçası gibi ağır ağır. karanlıkta. bu iki hâtıra birden damarlarının içinde bir ateş seyyalesi tutuşturdu. Karanlıkta yazıları görmeyerek yaprakları çevirdi. bir cinayet dehşeti alıyordu. madem ki hayatında muvaffakiyet onunla kaim... kırık kanadı sarılacak mecruh bir güvercin gibi okşayıcı. şimdi onun hâtırasiyle şurada — elinde bir şiir defteri. kalbinde kesif bir zulmet içinde yalnız bir ümit ışığı — karşısında sonsuz bir yokluk fezası şeklinde imtidad edip giden şu siyah semayı iştihad ederek Lâmia’ya malik olmak için kendi kendisine yemin etti.. Bu dakikada Ahmed Cemil artık tamamen bir karar ittihaz etmiş idi. hiç! Bundan sonra hepsine veda etmek. Bu neticeyi tâ ilk gününden beri meçhul bir his kendisine haber vermekten hâli kalmadığı halde... hislerine galebe ederek yarın yine matbaaya gidecek. Ahmed Cemil artık yatağına girmek için acele ediyor. bu son karar üzerine uyumak istiyordu. Ya lâmia?. gözlerini kapadı. minderin üzerinde melûl ve muhtazır bir eda ile serilen o defterciğe.sıfatında görmekten nefsini menetmek mümkün olamayacağına emin idi. bu matbaaya temellük etmek için sabır edecek! Bütün vehimlerine.. ailesinin biricik servetini o mülevves matbaanın dişlerine atıvermişti. öpücü bir el ile tuttu. Evet. hülyaları parçalayarak iniyordu: hiç!.. Onu yarası bağlanacak. Lâmia!. o gitmiş. her şeye tahammül edecek tâ ki. yine çalışacak. O zaman güya kalbinde bir gizli kuvvet ağır bir uykudan silkinerek uyandı. Lâmia ile eseri. son sahife olacağını-tahmin ettiği yaprağa kadar geldi. o göremediği kelimecik-lerle noktaları uzun bir buse ile öptü. o emellerinin enîsini araştırdı. o zaman ellerini uzattı. bunların arasından hülyasının perisini bir sis içinde gibi görüyordu. onun bu aşk busesini bir siyah mev-ce içinde tes’id etti.

parça parça dağılıyor. uzun bir şeridin içinde ufak bir ihtizazla bir kasırga şeklinde süzülüp sarılarak o güneşin bütün havasını boğmak isteyen telâtum merkezine •doğru çekilip gidiyorlardı. o vakit yüzbinlerce şenaverlerin. hava ve ziyadan mürekkep bir şelâle gibi yüz binlerce toz parçalarından. rakkase-leriyle dalgalanıyor. halkalar. Muzlim bir gecenin şu münevver sabahı bütün melalini. îri. mütemevviç raksında daha seri. her şeyi tamir ve ihya edebilecek zannettiren bir his peyda ediyordu. öbür odanın donuk havasında görülemeyen sayılamaz. Böyle bulutlar halkalara karışarak. Bu oyun sabah güneşinin şu sihirli sahnesi. şeritler evvelâ odanın rakid görünen havasında fersiz bir beyazlıkla teveccüh noktasını tâyin edemeyerek mütereddit sallanıyor. En evvel İkbal’i düşündü: «Şüphesiz. ince kıllardan. şimdi perdenin açık kalmış bir kenarından hafif bir güneş dalgası girerek Ahmed Cemil’in karyolasının kenarına kadar mail bir sütun şeklinde düşüyor. mest raksı. bacakları sallanarak. ikbal’i bu sabah daha sakin bir nazarla tetkik etmek. Hemşiresine: «Sen şu noktadan mecruhsun!» demeksizin. ihtimal biraz söyletmek için karar vermiş idi. sigarasının dumanlarıyle bu mü-telâtım sütunun oyunlarını seyrediyordu. odasına bir neşve şelâlesi. güya ensicesi çözülüyor. suya düşmüş bir taşın sukut noktasından büyüye büyüye açılmış bir daire şeklinde. ara sıra bir makaradan iplik boşanır gibi ince rakkas bir hat çıkararak bunları süzgün gözleriyle takip ediyordu. Ahmed Cemil yazıhanesinin köşesine. suya düşmüş ince bir kâğıd gibi o duman tabakasının üzerinden perişan bir dalga geçiyor. bu odanın sükûnu içinde bir hayat tuğyanı uyandırıyordu. şu münevver zemin. bazan küçük hamlelerle halkalar salıvererek. Bazan ağız dolusu duman püskürerek. coşkun bir su sütunu şeklinde akan bu güneş çağlayanı Ahmed Cemil’de şimdi her şeyi iyi görmek meyli uyandırıyor. zarif sevimili bir çocuk bileziği çırpınarak geçerken Ahmed Cemil bu sabahki âsab . taze bir hayat buhranı uyanıyordu. daha oynak bir faaliyet. onun bedbahtlığının nev’ini tâyin etmeksizin tedavi etmek istiyordu. vâsi bir halkanın ortasında küçük. Bu bulutçuklar. bir halkanın kenarına ilişiyor. rakkaselerin her an müMAİ VE SİYAH 177 tebeddil. Hastanın nazarında meydana çıkarılıveren manevî emraz kadar tedavisi müşkül şey olmayacağına inanırdı. insanlar muhitin tesirlerine ne kadar esirdirler. daha sonra üzerine bir bulut gölgesi isabet etmiş bir kar safihası şeklinde bir donukluk bırakıyor. Akşam kardeşine saadetini iade edebilmek için hiçbir imkân tasavvur edemezken bu sabah belki şu iki kalbi biribirine yaklaştırabilmek mümkün olacağını düşünüyordu.Ahmed Cemil ekseriya çok düşünceli zamanları takip eden derin uykulardan biriyle uyandıktan sonra sabahleyin kendisini tamamen sükûnunu iade etmiş buldu. oturmuş. o yüz binlerce zerrelerin. bütün ye’sini silmiş idi. tâyin edilemez zerrelerden mürekkeb şenaverleriyle. geceki âsab tuğyanı geçmiş olacak!» diyordu. sonra o münevver sütunun telâtumi cazibesi.

Bir dakika sonra elinde sepetle Ahmed Cemilin odasına geldi. O kesik kesik. gözlerini kaldırdı: — Ne kadar zaman oluyor ki seninle şöyle karşı karşıya bulunmadık. İkbal henüz kendi odasında idi. Bu sabah genç kadının yüzünde musibetlere tahammül için karar vermiş olanlara mahsus bir melûl sükûnu vardı.. onun sesini işittiği zaman kalbi çarpmıştı.meyline göre bir felsefe icad ederek kendi kendisine: «İnsan bedbahtlığının. bitmiyordu. yüzüne bakmayarak dinlemek istiyordu. şimdi geliyorum. Ahmed Cemil kardeşini şu hazin haliyle pek güzel.gözlerine bir sakin donukluk gelmişti. bir şiir melâliyle güzel buldu. bahtiyarlığının mucidir. Belki izdivacından beri birinci defa olarak kardeşinin bir işini yapmağa vesile bulduğuna sevinerek İkbal: «sepetimi alayım. kenarı ayrılmış mendilini önüne döktü.. laubali bir ses takınarak kapısından bağırdı: Anne! İkbal’e söyle de buraya gelsin.» dedi. İkbal’i “mümkün mertebe yanında ziyade alıkoymak için ilikleri bozulMai ve Siyah — F. gevşemiş. Evvelâ İkbal bu davet ile gece yarını kalan vak’a arasında bir münasebet olacağına hükmetmiş. Gözleri kitabın üzerinden kayarak İkbal’in soluk çehresine çevriliyordu. İkbal.. Onun tamir edilecek bir çok şeyleri birikmişti. Eniştesi için: «Nasıl oluyor da buna hiyanet ediyor?» diyordu. Yazıhanesinin köşesinden atladı. cesaret buldukça ilâve ederek ayni söyleyiş tarzını takip etti: . Doğrudan doğruya İkbal’i çağırmaya cesaret edemiyordu. mes’ud olur»diyor. İkbal’in ağzında daima lâtif bir muhabbet hücceti çocukluğa mahsus saf edasıyle tekerrür eden bu «ağabey» hitabı bu sabah Ahmed Cemil’in kalbini bir rikkat tatlılığıyle ısıttı. Fakat bu tamire muhtaç şeyler önüne yığılınca müsterih oldu. Odama gelir misin. Şimdi Ahmed Cemil’i öyle. Üzerinden müthiş bir fırtına geçmiş bir gök parçası gibi çehresinde bir yorgunluk eserinden başka bir şey yoktu. İkbal? Bu sabah sana iş çıktı. fakat gelişi güzel açı verdiği sahife çevrilmiyor. tâ minderin öteki ucuna. Sesini işitince sofaya çıktı: «Beni mi istiyorsun. dedi. ağabey?» dedi. İkbal her şeyi iyi tarafından gösteren bir noktayı nefsine vazetsin. Ne kadar zaman geçmişti ki iki kardeş arasında bir gömlek tamiri yahut noksan bir düğme ikmali kabilinden bir iş çıkmamıştı. astarı sökülmüş ceketini.. gözlerini indirdi. Gece bir tuğyan ile boşalan gözyaşlarından sonra asabı gerilmiş. 12 muş gömleklerini. Ahmed Cemil yazıhanesinin üzerinde sürüklenen bir kitabı aldı. Bir aralık «İkbal. daha sonra: «Fakat onu o noktaya getirebilmeli» diye bir mütemmim ilave ediyordu.» dedi. kapısını açtı. Genç kadının dudaklarında hafif bir tebessüm uçtu. İkbal’in karşısına oturdu.

dedi. Seni temin ederim ki son nefesimi hiçbir şey söylememekle vermek azmindeyim. gülerek ilâve etti: — Hattâ fazla aşkla seviyorsun. . daha sonra: İkbal. bu nazarın karşısında daha ziyade nikahım muhafaza edemeyeceğini anladı.. biraz tevakkuf ederek. onu babasının evinden bile esirgiyorsun ki onun üzerinde hiç kimsenin.. bu defa tâ yanına sokuldu: Lâtife ediyorum. Fakat inanır mısın İkbal? Enişteme o kadar merbutiyetime son derece memnun olmakla beraber bize biraz küçük bir muhabbet hissesi tefrik etmiyorsun zannediyordum. ben bilâkis enişteni sadık. İkbal gözlerini kaldırmayarak bu mütalâayı cerhetmek istedi: Asıl şimdi lâtife ediyorsun.. İkbal’in bu dakikada zihninden şu sözler geçiyordu: Ne demek istediğini anlıyorum. müsaade edersen seni bir parça mua’heze edeceğim.. yahut kendin aklanıyorsun kardeşim. Ahmed Cemil sözlerinin mecrasını birden tebdile lüzum gördü. muaheze edeceğim. Beni bahtiyar edebilmek için elinizde ibir vasıta yok.Bir kız evlendikten sonra bütün muhabbetinin kocasına inhisar edeceğini zaten bilirdim. sakin bir muhabbetten başka bir hisle sevmiyorum. değil mi?. bakayım? Babasına gittiği için değil mi? Bak... Sen kocanı bir kadının sevmesi lâzım geldiği gibi sevmiyorsun.... İkbal acı bir hande ile tekrar gözlerini kaldırdı.. İkbal hayretle baktı: Evet. Zaten kadınların hepsinde mevcud bir bedbaht olmak telezzüzü ile kendini zorla mes’ud görmemeğe çalışarak. şu dakikada zihninden geçen şeyi dalgın dalgın yüzüne dikilen bu gözler Ahmed Cemil’e vuzuh ile takrir ediyordu.. dedi... Sonra bu hodgâm aşkın tahammül edemeyeceği ufak bir şey gördüğü zaman ona adavet etmeğe başlıyorsun. o acılıktan âdeta bir zevk duyarak kendine yazık ediyorsun. cevap vermiyorsun. bak. Ahmed Cemil güldü: Beni aldatmak istiyorsun. Kinle. hattâ babasının bile bir tasarruf hakkı olmasın. ağabey. Bugün hakikat olanca dehşetiyle tâ kalbimin üzerinde duruyor. ağabey..... sana. düşman oluyorsun.. Dün akşam niçin ağlıyordun. ancak sana ait olsun. Onu koparıp çıkarabilmek için hiçbirinizin elinizde kâfi kuvvet yok.. bu mudhike-ye ne lüzum var? Bana yavaş yavaş bir şey söyletmek istiyorJvı A ± VB SİYAH 179 sun. İşine gelmiyor.

Zaten İkbal bu bahsin devamına müsaade etmek niyetinde değil gibiydi. matbaanın merdivenlerini mutadından ziyade hızla çıktı. Ahmed Cemil ayağa kalktı.» davetine: «Vaktim yok!» cevabını verdi..» dedi. o vakit Saib şaşırarak elinden gazete düştü. devam edemedi. «Kız mı istiyorsun. zira çalışacak bir halde değilsin!. elinde bir gazete. Dün gece ağlayışıma yanlış mâna verrıişsniz. dedi. acı bir hande ile: Lâkin yanılıyorsunuz. yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı. İlk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi. Ahmed Cemil’in dudaklarının ucuna kadar geldi: O halde dün gece ben odanda iken niçin onun gelmesinden korkuyor dun? Bunu söylemek istemedi. Yazı odasının iki kanatları açılmış. «fakat bitirmek için kendini çok yorma. yüksek sesle okuyor. bir kabahat esnasında tutulanlara mahsus bir perişanlıkla deminki’ kahkahalar güya dudaklarına yapışmış kalmıştı. yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı. . Said’le Saib’den. bu ilikler büsbütün bozulmuş. bir beceriksizlik gelmiş. ben kendimi hiç bedbaht bulmuyorum. çabuk yürüdü. Ahmed Cemil bu nazardan büsbütün sıkıldı.. onun önünde kendisini böyle bir ruh müdek-kiki sükûnu ile teşrih ediyor görmekten utandı. kendisinin bu suretle telâkki edilmesine ağlamak isteyerek bakıyordu. ötekiler etrafını almışlar.. fakat artık sabahleyin kalbinde uyanan her şeyi iyi bulmak hissi muhtel olmuş oldu. Bugün matbaaya geç kaldığı için biraz acele giyindi. MAIVESİYAH İSİ Şimdi hepsine bir durgunluk. dedi. 15 Ahmed Cemil bu bahsi bir lâtife ile bitirmek istemişti. zihni yalnız elindeki işiyle meşgul imiscesine eline yeni aldığı bir gömleğe bakarak: Aman ağabey. Kardeşinin kolayca değil belki hiç tedavi edilemeyeceğini anlıyordu. Yazı odasının iki kanatları açılmış. oğlan mı?» diyordu. Onu Saib görmedi. Ahmed Şevki efendiden başka Fatin Di-lâver ve Mazhar Feridun beyler de orada idi. kardeşini hayretle dinliyor. Bu bir nevi: «Bahsi burada bırakalım» demekti.. hattâ dükkânının önünde duran Ali Şekib’in «Biraz uğraşana. Sonra alay etmeğe başladı. ilk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi. fakat ötekiler gördüler. kırışarak dinliyorlardı. İkbal’in söylememek istediği şeyleri zorla ağzından koparmak müfid olmaktan ziyade muzîr olacağına kani idi. O zaman İkbal gözlerini süzdü. bunu nasıl giyiyordun?.. gülüşerek..İkbal şimdi elindeki işini dizlerinin üzerine bırakmış. etraftan bir «hişt» ihtarı çıktı. Saib ayakta. Ben bunları alayım da akşama kadar yaparım.

tâ üçüncü sahifenin başında müteaddit istifham ve hayret alâ-metleriyle mücehhez bir serlevha gördü: bir edebî müseme-re??ü. Makalede: «Haniya sabahlan Babıâli Caddesindeki dükkânların önünde durmak mutadında olanların görmeğe alıştıkları uzun saçlı bir şair vardır. . belki bir dakika evvel tuhaf bularak güldükleri için nedamet duyan bu arkadaşların karşısında oturmayarak. kendisinin nasıl tahkir edildiğim görmek isti-caliyle.. «Racü. anlamışlardı.. O vakit kendisini zaptedemedi... şimdi etrafında bulunanlardan sıkılıyor. o «Hırsızın kızı» filân filân gibi tercümeleri yüzüne vurulduktan. Okuduklarını bir bulut arkasından görerek. O vakit Ahmed Cemil’in gözleri bulandı.. ne gazeteyi bırakabiliyor. Fakat kendisine doğrudan doğruya teveccühe cesaret edemeyerek kuvvet bulmak için yekdiğerini araştıran nazarlardan okunan şeyin kendisine müteallik olduğunu hissetti. fakat gülünç bir surette tasvir olunuyor. saçlarıyle. başı ile. yumrukları sıkılıyordu. Nihayet Ahmed Cemil elini uzattı. Raci oıakelesinin bu faslında bütün davetlileri tetkik edilmeğe lâyık bir malûl dimağın garabetlerini temaşa ile eğlenmeğe gelmiş olmak üzere tasvir ediyor..Ahmed Cemil anlayamadı.. hattâ şimdiye kadar Raci’nin yazdığı şeyler içinde nispeten bunun en muvafık eseri olmak lâzım geleceğine biraz evvel Said hüküm vermişti. bütün kıyafetiyle. ona Galata’da. O vakit Ahmed Cemil o kadar vazıh. okumağa başladı.» dedi. Sonra o edebî müsamere.» mukaddemesiyle başlanıyordu. kolları ile.. şimdi onun üzerinde husule geleceğini anladıkları acı tesiri düşünüerek yüzüne merhametle bakmağa başlayan. En evvel o cesaret ederek: «Bir şey mi var?» dedi. o tercümelerde ihmal yahut terkin hatası neticesiyle kalmış yanlışlar büyük bir takayyüd ve ihtimamla toplanıp onun edebî iktidarına birer burhan olmak üzere tâ’dad edildikten sonra bütün nazma dair nazariyeleri türlü gülüng tahriflerden geçirilmiş.. gözleri. cismaniyetiyile öyle alay ediliyordu ki hiddetinden gözlerinin beyazına kadar kızararak dudaklarının arasından.» diyorlardı.. en lâkayd olanları bile edebiyat namına kızdıracak mudhik bir tarzda tarif edilmişti. oradan silinmeğe bir çare arıyormuş gibi duran Saib’in önündeki gazeteyi aldı. biribırine bakışarak güya: «Söylesenize. Bu makalenin Raci’nin eseri olduğunu zaten hepsi. sütunları şöyle bir dolaştı. Hiçbirisi cevap vermeğe kuvvet bulamadı. bir çok yerlerini anlamayarak devam etti: Ahmed Cemil tamamen tasvir edildikten sonra bu şairin — frenk gazetelerinde kapıcılara mahsus romanları tercüme etmekle kudreti malûm olan bu şairin — bir gün şiir âleminde bir başkalık vücuda getirmek illetine musap olduğundan bahsediliyor. sonra Ahmed Cemil’i sofranın üzerine çıkartıyor. ne de bir şey söylemeğe kuvvet buluyordu. Ahmed Cemil’in şimdi hiddetinden dişleri kilitleniyor.

Ah! Şu dakikada Hüseyin Nazmi’ye ne kadar muhtaçtı!. O vakit eserin güya ötesinden berisinden misal olarak irad edilmiş parçalar geliyordu.. Tâ ciğerlerinin ortasında birşey yırtılıyor zannetti. terbiyesizliğinden bahsolundu. yukarıya kaldırılmış..» diyordu. Onun bu sözü hepsine cesaret verdi. Birden nazarından bütün halkın ehemmiyeti düştü. Demek kendisinin hayatta gaye olarak sevdiği.» . Ahmed Cemil bunları okuyamadı. gülmeyecek. Ahmed Cemil bunu bitirdikten sonra . Bu kadar kıskanıldığınıza memnun olmanız lâzım gelir itikadındayım. dedi. tâbirlere tekayyüd edilmedi.. herkesi. kahvelerde. etrafında ibzal ile açılan bu muhip sözlerde bir soğukluk. Bunun re kadar haksız olduğunu anlamaz mı? Hissetmez mi? Hattâ benim için acıyarak. tiyatroları sahnelerinde görülen soytarılara mahsus eda ile eserini okutuyordu. kelimelere. Nihayet orada kendisini huzzar tarafından bir iskemleye oturtulmuş.. ibhamlara boğmuş. Raci bu makaleyi bütün köhne bir lisan tarzının süsleri olan secilere. bütün gazete okuyanlar ne yapacak? Demek şimdi bütün kıraathanelerde. kendisine mahsus beyan ve nazını tarzının bu zelil tahriflerine tahammül edemedi. Eğer o şu dakikada burada olsaydı bu dört sütunluk zehirin acısını M A I VE SİYAH 183 onun yanında ağlayarak dökmekten ne büyük tesliyet duyacaktı! Kendisine en evvel Fatin Dilâver bey tekarrüp etti. ziyafet odasının etrafında kahkahalarla gezdirilmiş gördü..bir çamur deryasına düştükten sonra kalabalığın içinde ayağa kalkarak etrafına bakanlara mahsus perişan bir hal ile . zihninin içinde yalnız Lâmia kaldı. fakat bunlar Ahmed Cemil’i tesliyeye hizmet edemedi. teşbihlere. belki hiddetinden bu mülevves kâğıt parçalarını yırtacak. Amerika. Nagihân «bu herkesi» tâbirinden bir çehre ayrıldı: Lamia!. Evet. o da gülecek.bir arkadaşın tahkir edildiğini görmekten gizlice memnun olmakla beraber bir acı karşısında duyulan tesirden hâlî kalmayan çehrelere göz gezdirdi.Afrika. bir sahtelik duyuyor. türlü müstehcen imalarla doldurmuştu. Sonra yine kendi kendisini temine çalışıyordu: «Hayır... bilmeyenler bilenlerden: «Bu şair kim olacak?» diye soruyorlardı. cinaslara. vücude getirdiği bu eser şu dakikada herkesi güldürüyor.. sokaklarda kendisi için gülünüyor. demin bu adamların şu makaleyi dinlerken eğlenerek güldüklerini düşünüyordu. «Bunu Lâmia da görecek. Kendisini yalnız onun anlayacağından emindi. Artık Raci’nin bayağılığından. eğlendiriyordu. Şimdi şurada kendisine yaranmaya lüzum gören bu adamlar o dört sütunluk tahkirden gülmek hevesini duyarlarsa ya kendisine uzak olanlar. makalenin sonlarına bakmak istedi. Ahmed Cemil derin bir keselân duydu.

Butî^ namaya başlamıştı. Kendisine M A i V £. Yalnız Mazhar Feridun’a: «Teşekkür ederim!» dedi. Nazarında bütün emellerin muhassalası ehemmiyetini haiz olan eserin henüz intişar etmeden üzerine dökülen bu tahkir çirkâbı hülya kanatlarında mühlik bir ceriha açmış idi.» diyordu. Şimdi . bıçaklar koymuş. dedi. öğle vaktine kadar orada kapısını sürmeleyerek sedirin üzerine uzandı. peşkirler. S 1 . Fakat hakikatte şu demin kanını kurutan bir sahife dolusu tahkiri lâ-kayd telâkki edebilmeğe kuvvet bulamıyordu. Matbaanın son ıslahatı esnasında idare memuruyla karar vermişlerdi. Yalnızlığa şedid ihtiyacı vardı. Ahmed Cemil hayretle baktı.Ik-bal. eseri. düşündü.MAİ VE SİYAH uzattılar. çatallar. Kendi kendisine: «Ah. Ra-ci için en büyük cezanın. Matbaada kendi odasına kapandı. Bugün Ahmed Cemil hiç kimse ile konuşmaya tahammül edebilecek bir halde değildi. Ahmed Şevki efendi bir nezaret ve intizam takayyüdiyle odasında bir kısmı muattal duran bir dolabın altı katını küçük bir kiler haline getirerek buraya sofra örtüleri. onun husumet asarına karşı üâkayd davranmaktan ibaret olduğuna hüküm veriyordu. tabaklar. Ahmed Cemil dünden beri aç olduğunu o zaman . Matbuat âleminde dostlar da olur mu imiş? Onlar da bir arkadaşı takdir ederler mi imiş? demek istiyordu.. su kadehleri. hülyalarım!. bir “muvaffak”1 olmak azmiyle ayağa kalkar. Bir aralık odasının kapısına vuruldu.. öğle yemeğini beraber onun odasında yerlerdi. hergün öğle üzeri küçük bir yuvarlak masanın üzerine o beyaz örtülerden birini örterek sofrayı hazırlamağı âdet etmişti. Bir ses: «Ahmed Şevki efendi sizi bekliyor!» dedi.. Raci’-ye hiç mukabele etmemeye. hattâ kendisine tesadüfünde bir şey vâki olmamışçasına muamele etmeye karar vermiş idi.. matbaa.Bu son ihtimal üzerine insanlarda kendilerine merhamet edildiğini duydukları zaman hâsıl olan lezzete benzer birşey hissediyor. onun tarafından merhamete şayan görüleceği ümidiyle tatlı bir ağlamak arzusu duyuyordu.. Bir aralık Mazhar Feridun bey: Biraz da dostlarınızın yazdıklarını okuyunuz. Bir aralık yine kendi kendisine kuvvet verir. zihninden cesaretini kırarak geçen fikirleri kovmak isüyormuşçasına silkinerek: «Ne için fütur getirmeli? Bir hasudun hükmüne bir hayatın esas gayesini feda edecek kadar zaaf sahibi miyim?» derdi. fakat artık aldığı yaradan sonra devayı istihfaf eden mecruhlara mahsus bir istiğna nazariyle gazeteyi almadı. Yazıhanenin üzerinde darma dağınık duran gazete yığını arasından «Peyam-ı Cihan» nüshasını buldular._£nj|&eşjJ.

Ahmed Şevki efendi de kendisini merhametle dolu bir nazarla seyrediyordu.. eniştesini mümkün olduğu kadar anlattı. safvetiyle etrafını çevirenlerin hepsine müreccah olan Ahmed Şevki efendiye dökmek ihtiyacını duydu: «Beni meyus eden yalnız o değil. . şım beklerken ayakta sokağa bakarak karşıdaki kebapçıya ısmarlanmış altı şişin ateş üzerinde lâtif biberli. Senin eserine itimadın var mı? Bana ciddî söyle. keten yeleğini gevşetti: — Bu son dertler bir şey değil! dedi.» dedi. iki arkadaş karşı karşıya oturdukları vakit ikisi de bir müddet lâkırdı söylemediler. sadeliğiyle. İdare memuru küçük sofrasını her vakitki gibi penceresinin yanma kurmuş. Ahmed Cemil bütün ruhunun kuvvetiyle: Pek ziyade!.» Ahmed Şevki efendi arkadaşının başka dertlerini soruyordu.... Bilâkis kendimi pek metin buluyorum. . Ahmed Şevki efendi şimdi önlerinde duran kebap sahanına çatalın ucu ile dokuna dokuna dalgın bir vaziyette dinliyordu. sonra: «Matbaa.. Evvelâ kardeşinden bahsetti.. «o ciheti ben sana anlatacağım. İkisinin arasında birbirini seven adamları bir saniye içinde sıcak bir muhabbet havası içinde saran bir incizap hâsıl oldu.. Bu iki hülyanın yekdiğeriyle irtibatını izah etti.. Ahmed Şevki efendi ni-‘hayet: — Ne kadar teessüre meyyal adamsın? dedi.» kelimesini işitince eliyle «kâfi» dedi. Bugün benim yerimde başka biri olaydı hiddetinden çıldırırdı. Artık yemeklerini bitirmişlerdi. tereddüt ederek Lâmia’-yı. kokulu dumanlar içinde cızladığını seyrediyordu. dedi. O zaman Ahmed Cemil kızararak.hissetti. Ahmed~5evkT~efendi bir bardak suyu süze süze içtikten sonra kırpık bıyıklarını elindeki peşkirle kuruladı. İdare memuru bu cevap ile kanaat etmemiş göründü: Keski sen de çıldıracak kadar hiddetlensen de nefsini böyle meyusiyete teslim etmesin. sabrınız varsa dinleyiniz. Ahmed Şevki efendiye göre pek ince olan bu mülalâa Ahmed Cemil’e hayret verdi. arkada185 . «Matbaa. Bu bir saniye içinde Ahmed Cemil bütün düşüncelerini ne zamandan beri bir kalbe tevdi etmek isteyip de muvaffak olamadığı hislerini bu adama. İlk söyleyecekleri şeyin sabahki makaleye taallûk etmesi pek tabiî idi... jggerlHI anlattı. O vakit şimdiye kadar hakkında derin bir muhabbetinden başka bir şeyini görmediği bu adama uzun uzun baktı. iskemlesini biraz çekerek. Başka?.. Akşam validesine söylemeğe cesaret edemediği korkularını izah etti..» dedi. odasından çıktı.

Sonra kardeşini tatlik ettiririz. meseleyi o kadar kötü bulamıyordu. fakat idare memurunun son sözleri sevince imkân bırakmadı: Lâkin kardeşine ait olan dert pek büyük. Ne olursa olsun bu karışık işe.. Bugün eniştesi matbaaya hiç uğramadı. Makineler ne olacak?. şu müphem vaziyete bir netice vermek istiyordu. daha ziyade büyüyordu. Matbaada ancak nöbetçi mürettiplerle makineciler vardı. meselâ «Peyam-i Cihan» matbaasıyle bir mukaveleye girişse.. onları bir kere daha görmek istedi. artık bahsi biraz evvel neticesiz bırakılan Ikbal’e irca etmek istedi. Lâmia’yı da gidip biraderinden istersin. Onlar bu sefil hakikatlerden ne kadar uzak kalmışlardı!. Ne için öyle bakıyorsun? Başka bir çare mi var? Ahmed Cemil bahsi daha ziyade takibetmek istemedi. ~ ^ x x a xa 187 Bu gece Ahmed Cemil’in nöbeti idi. Yahut makineleri alsa.. Bu büyük kelimesi Ahmed Şevki efendinin ağzında başka bir ehemmiyet alıyor. O zaman Ahmed Şevki efendi: — Kardeşine ait olan der-din_ tesviyesi^natbaadaki işin ^~ISn l Evvelâ eve. İdare memuru ile Said ve Saib gittikten sonra büsbütün yalnız kaldı. ona da benim itimadım var.. O halde evi kurtarmak. hülyasını ayıramıyor yapabilecegT şeyleri zihninde tetkiTî ettikçe kalbi hep şu^ “söTf~1^?0ye”*çar-esîn^jEemayüî ediyordu... O vakit iki arka-diş’İnitün mfimalleri tetkik ettiler. Ahmed Cemil korkulu bir muvaceheden kurtulduğuna seviniyordu. Za-valhjmlyalari!.. idare memuru nihayet endişeli zamanlarına mahsus vaziyetiyle iki parmağının ucu ile burnunu kaşıyarak dedi ki: — Asıl fenalığı. Bir aralık aşağıya makineler dairesine inmek.. .. makineleri ona bırakmak lâzımdı. Kendi odasına girdi.. Âhmed Şevki efendi far-zettiği tehlikeleri izaha çalıştı. „ ^ . Nihayet Ahmed Cemil matbaada mevkinin vahametini daha ziyade anlamaktan korktu. Evi ne yapacaksın?.. A’hmed Cemil utanmasaydı Ahmed Şevki efendinin boynuna atılarak o kırmızı yüzünü şapır şapır öpecekti.. Ahmed Cemil bir türlü idare memuru_ kadar işi fena göremiyor.. makinelere birer çare bulalım. Merdiveni yarı tenvir eden kırık şişeli bir asma lâmbanın ziyasıyle .. Eniştesiyle devam edebilmek artık mümkün değildi.. Bu akşam artık bir karar vermeğe azmetmişti. Ahmed Cemil bu esareti kabul etmemek istedi: — Ne için onun esiri olayım? Matbaadan istersem şimdi her alâkayı kesemez miyim? İdare memuru çok tecrübe görmüş adamların henüz her şeyi mümkün görecek kadar genç olanlara karşı kullandıkları tebessümle: — Zavallı çocuk! dedi. kardeşin o çapkın herifin nasıl hükmünde ise senin de matbaadan dolayı esaret altına girmiş olmaklığında görüyorum. Bir matbaa sahibi olabilmek emelinden mümkün değil..O halde eserini bastırırsın.

elinde cımbız. hayatları bahasıyle kazanan bu adamlara acır. cenkleşmeğe başladı. bitmez bir işte sürat göstermek. Buzlu ¦camı üstünde «İçeriye girmek memnudur» ihtarı görünen kapıyı itti.İlerledi. Litografya makinesi tâ dipte. Bazı defalar tashih esnasında bulundukça onlara bakamazdı. Satırları gevşetmek. Ahmed Cemil bu müşkül san’atm bütün yorucu. onun için mürettipliği muharrirlikten zor bulur. mürekkep kokusundan toplanmış ekşi havasından garip bir haz duyardı. onu tutup . dört yüz şu kadar hücreye zihnini taksim ederek. Tekrar geriye döndü.. makineciyle yamaklarından birini çağırdı.. merdivenden yukarı çıkıyordu. makineler dairesine girdi. ciğerinin bu havayı teneffüse muhtaç olduğundan. Bu gece onu bekliyordu. onları pek ziyade merhamete şayan bulduğu için severdi. yerlerine doğrularını koymak. petrol. sonra başmürettip: «Şimdi bitecek. sıkışmış bir satıra bir fazla kelime ilâvesi için yirmi satırı yerinden oynatmak yekdiğerine aktarmalar yaparak bu madenden mahlûkları arzuya itba etmek. sabırsızlıktan. bu zavallılara derin bir merhametle acırdı. bir kenarda makineci esneyerek tashihlerin bitmesini bekliyordu. üzücü çengine pek vâkıftı. parmaklarını zihnine yetiştirmek için içi içine sığmayarak çabuk yapmak isteyip de yapamamaktan gelen bir sinir buhramyle hastalanarak. Başmürettip: «Şimdi ilk nüshayı gönderirimi.trabzanı tuta tuta indi.» cevabını verdi. öteye bir virgül koymak için. yanlış kelimeleri harfleri birer birer ayıklamak. Ötede başmüretip makinenin üzerine eğilmiş bir arkadaşının tutuverdiği el lambasıyle gazetenin son tashihlerini yapıyor. kâğıt. Ahmed Cemil en evvel onu bir muhabbet nazariyle selâmladı: «Dünyada yegâne servetim!» diyordu . Bütün bu şeylerin nasıl kan kurutucu bir cenk olduğunu düşündükçe hayatlarını. harf harf toplayıp dağıtarak ilerilemez. başım oraya dayamış bir siyah gölge gördü: Racü Kendi kendisine «sarhoş! şimdi bunu ne yapmalı?» dedi. Son tashihler yapıldıktan sonra gazeteyi basmağa başlamadan evvel bir nüshasını nöbetçi muharrir tashih edilmiş nüsha ile tatbik ederdi. efendim!» dedi. buraya ne vakit girse yağ.. yine on yaşından beri parmaklarının ucunda efkârı çözüp bağlamakla yoru-la yorula harap olan vücudunu makinenin soğuk safhasına eğdi. Geri döndü. üzüntüden. yorgunluktan ciğerleri göğsünün içinde darlaşarak. üzerinde yelken bezinden örtüsü çekilmiş duruyordu. bazan bir müşkül yere tesadüf etmek.. parmaklarının ucunda fikirlerin çözülüp dağıllmasmdan yavaş yiavaş zihnine bir perişanlık gelerek işleyen bu sanat adamlarına mahsus bir muhabbeti vardı. Bütün gün ayaküzeri. Ahmed Cemil bir şey söylemiş olmak için: «Yarım saate kadar biter mi?» dedi. bu âlemden çıkacak olursa kanının kuruyacağını zannederdi. o binlerce mini mini şeyler içinde cımbızın ucu ile gezmek. Onlar tac-cüp etmediler. donuk ziyasıyle şuradan bir nokta ^çıkarmak. tahammül edilemeyecek bir vaziyetle kokulu lambanın pis havasının. matbaada herkes Raci’nin bu haline alışmıştı. Ahmed Cemil’i görünce hepsi başlarını çevirdiler. cam kapıyı açtı. merdivenin tâ ilk kademesinde trabzana tutunmuş. efkârı parça parça.

yukarıya çıkarırken bir aralık makineci: «Bir haftadan beri dört beş keredir böyle geliyor!» dedi. Ahmed Cemil sarardı. Bu kelime Ahmed Cemil’de pek ağır bir tesir hâsıl ediyordu.. Saib. Nedim gelmiş. Saib’le beraber içeriye girdiler. Bu gece Raci’ye görünmemeği tensip etti. Ahmed Cemil Raci’ye birşey söylemek istemedi... Ahmed Cemil’e: «Şu haliyle benim nazarımda mahkûmdur. «yalnız bugün hasta değil.» diyordu. fakat bugün yatağa düşecek demek oluyor» dedi. Bu adam hakkında duyduğu nefretle beraber ona acımaktan nefsini ialıkoyamamıştı. Zaten o da kendisini görebilecek bir halde değildi. yavaşça Saib’e: «Bir hekim getirtmeli» dedi. o vakit her türlü kinini unutarak bu ‘hasta adamın yanına gitmeğe karar verdi. Matbaa sabaha kadar Raci’nin ciğerlerim söken öksürüğü ile sarsıldı.» dedi. O vakit düşündüler. çoktanberi hasta. Beş dakika dakika sonra tekrar Ahmed Cemil’in yanma avdet etti:— Raci sarhoş değil. Buna çare aradılar. Bu ümit biraz cesaret verdi. ##* Bu sabah Saib. idare memuru «Hastahaneye?. aşağısını ben deruhte ederim» dedi. .. odaya girdi. Nihayet Saib: «Acaba orada hususî bir odada yatırtamaz mıyız?. Raci gözlerini açıp baktı. bugün babasına müteallik fena birşey olacağı hissiyle kapının etrafında dolaşıyordu. Ahmed Cemil kendi kendisine: «Benim bulunmadığım geceler demek oluyor. Eczahaneye onu «aldırdılar. Hekimin muayene neticesi idare memurunun hükmünü teyit etti. sonra yalnız bir saniye için uyanmış da tekrar derin bir uykuya dalmış gibi tekrar kapadı. Ahmed Cemil’in odasına sedirin üzerine yatırdılar. Saib: «Siz gazete namına bir tavsiye veriniz. Ahmed başıyle «Evet!» cevabını verdi.. Saib yalan söylememişti. HastaJıane!. Ahmed Şevki efendinin riyaseti altında bir çare aradılar. Fakat başka bir çare? Zevcesiyle şu halinde barıştırıp bu müşkül hastayı o zayıf âciz kadına tahmil etmek her ikisini de öldürmek demekti. < Ahmed Şevki efendi gelip Raci’nin hastalığı haberini alınca omuzlarını silkti. tanıdıklarından Tairine adam göndermek için hatırlarından geçen isimleri tekrar ettiler. Lâkin hastahane?...» dedi. Buna bir türlü karar vermek için cesaret edemiyorlardı.» dedi.» dedi. O vakit bütün arkadaşları düşündüler. fena halde hasta! ateşler içinde yanıyor! dedi... Saib’in bu sözü üzerine bir gün Ahmed Şevki efendinin haber vermek istediği fena netice aklına geldi. Ahmed Cemil bu geceyi heyeti tahririye odasında bir köşeye büzülmekle geçirmeğe kadar vermişti.. nihayet ittifak hâsıl oldu. Ahmed Cemil’i orada görünce: «Galiba gene içeride!.

» Demek kendisine söylemek için İkbal’e bir emir veriliyordu? J-fJL Oda kapısının tekrar açılıp kapandığı işitildi. bir hiddet perdesi peyda ediyor.» dedi. biraz ciddî davranıyordu. arasıra IkbaPin ince muhteriz sesini bir istirham zemzemesi gibi hafif mırıltısı fark olunuyordu. değil mi? Ne söylüyorduysa çekinme. tamamen içeriye çektikten sonra: «Benim için sana birşey söylüyordu. Raci bütün bu müddet zarfında ne muhalefete. Ahmed Cemil kıpkırmızı oldu.Ogün Raci Saib’in refakatiyle Gureba Hastahanesinde kendisine mahsus bir odaya yatırıldı.. istemeyerek. bana söylediğini tebliğ et. Bir aralık yukarki oda kapısının açılıp kapandığı işitildi. Ahmed Cemil «zavallı kız geliyor!» dedi.. bu bizim gazetenin haysiyetine dokunur. Ahmed Cemil’le Sabiha hanım bakışıyorlardı. yine hemşiresinin yalvaran sesi.ad<İediliyordu. İkbal daha ziyade söylese kendisini zaptetmekte zorluk çekeceğini anladı. hep sükût ediyordu. O vakit İkbal cesaret etti: — Sizin için bir gazetede bugün birşeyler varmış. Sabiha hanım: — Yine kızı haşlıyor. söyle. ne muvafakate delâlet eder bir kelime bile söylememişti. Ahmed Cemil cesaret edemediğini anladı.. temin ederim ki senin rahatını bozmamak için hiçbir mukabelede bulunmayacağım» dedi. Bu gece Ahmed Cemil annesine makinelere dair Ahmed Şevki efendi ile muhaveresi neticesinde büsbütün büyüyen korkularını izah etmek için vesile arıyordu. birden yukarki muhaverenin kendisine müteallik ola-eağmı ihsas etti. biraz sonra İkbal’in yavaş yavaş. Vehbi beyin sesi şimdi yavaş yavaş yükseliyor. «Niçin söylemiyorsun?. demek kendisi gazetenin haysiyetine dokunaca! kadar rezu~olmus__addedilivordn r^ezîî^lmıış^.» Yemini okunuyordu. Hattâ o akşam yemekte bir-leşildiği zaman bile şu üç kişi ile bu yabancı adam arasında doldurulmayacak bir fasıla mevcut olduğuna delâlet eder bir şey görülmüyordu. Bugün Ahmed Cemil eniştesine karşı aralarında hiç bir şey vaki olmamış gibi davrandı. yukarı çık. diyor. İkbal’le beraber yukarıya çıktılar. Yemeği müteakip kahvesini kendi odasına göndermelerini rica etti.. Ahmed Cemil eliyle işaret etti. Bu vak’a Ahmed Cemil’i o günkü kararlarında takviye etti. Fakat ikbal içeriye giremiyordu. Kardeşini görünce şaşırdı. artık eniştesiyle matbaadan tamamiyle münasebetini kesmek lâzım geliyordu. bu bir saniyelik zaman zarfında Ahmed Cemil. Yalnız Vehbi bey biraz tutuk. merdivenleri indiği duyuldu.. İkbal merdivenin son kademesinde düşünüyordu. sonra. bir aralık yukarki odada fena bir sesle lakırdı edildiği dikkatlerini celbetti. Bunda hiç .. omuzuna dokunarak: «Haydi kardeşim. Ahmed Cemil’in gözlerinde kardeşine: «seni daha ziyade bedbaht etmemek için bütün haysiyet düşüncelerini fedaya karar verdim. Aşağısını ikmal edemedi. dedi. Vehbi beyin: «Niçin söylemiyorsun?» nidasıy-le tkbal’e bağırdığını işitti. odanın kapısına kadar gitti.

tâ ilk sahifenin başında iki satırlık bir yazı gösterdi. diyordu. parasızlığı gözünün önünde bir müthiş hakikat şeklinde tayyün ediyordu. hiçbir şey söylemeden yazıhanesinin üstünde serilmiş duran «Mir’at-ı Şuûn» nüshasını aldı. O vakit Cemil’in gözleri bulanarak şu ihtarı okudu: «Ceridemizin sernıuharrirliği Osman Tayyar beyin uhde-i kiyafetine tevdi olunmuştur. bütün Tîanı güya hücum ediyormuş gibi kulaklarında. O bahis kolay.. bir anne saadetinin nuhbe-sini teşkil eden çocuklarını mesut görmek emeli.. Annesi. kendisine acıyarak ve sükût ederek bakan idare memurunu uzun uzun seyretti: — Bu beni matbaadan kovmak demek oluyor. tahkirde ben tekad-düm etmiş oluyordum. Matbaada Ahmed Şevki efendi küçük penceresini açmış birisine müterakkip görünüyordu. dedi. başında bir uğultu işitti. Ahmed Cemil’i görünce eliyle çağırdı. Ahmed Şevki efendiye: . gözleriyle idare memurundan yardım ümit ediyordu. kitapçılara hizmet edecek.. Erken çıktı. yazı yazacak.. Ahmed Cemil odasına geldikten sonra kapısını kapadı.» Ahmed Cemil bir tahkir sillesi aknışçasına sarsıldı. tamamen tezelzüle uğramıştı.. Ahmed Şevki efendi: — Makineleri almak için bir çare bulalım. dinledi. Bu çalışmak azmiyle Ahmed Cemil babasının vefatından sonra duyduğu kuvvet ve metanetini tekrar buldu. Şimdi bu kadında da bütün hayat ümidi. Ahmed Cemil’in bu dakikada bütün çaresizliği. Ah! Bir gün evvel davranmış olsaydım. onlar için bir çare bulmalı — sonra birden zihninden bir şimşek geçti — lâkin iki gün sonra taksit zamanı. cevap vermeyerek. Sonra Ahmed Şevki efendinin karşısına oturdu. dedi. makineleri istirdat edecek. Ertesi gün sabahleyin eniştesiyle matbaada görüşmek is-tiyoyrdu. elindeki gazeteyi asabi bir hareketle buruşturarak yere attı: «Ah!» dedi. Ahmed Cemil onu iştimiyor. bu eve yalnız yatmak için gelecek. Ahmed Şevki efendi gülerek: — Bu Tayyar’ı bildin ya.. O zaman birinci defa olarak matbaa meselesindeki hatasını Sabiha hanıma anlattı. dün gece kızına ağlarken bu gece oğlu için ağlanacak şeyler işiten bu ana. bir aralık tahakkuk ediyor zannettiği ümidin yeniden esasını ihzar için çalışacak. Kendisi de yine mutad hayata avdet ederek ders verecek. idare memurunun tavnnda mûtaddan başka bir mâna vardı. Ahmed Cemil bütün kuvvetleri birden sönmüş gibi oturduğu iskemlede kolları sallanıyor. ya bir yere kiraya verecek yahut bir matbaa ile şerik olacaktı. kendi fikrini takip ediyordu: Ah! Bir gün evvel davransaydım! Şimdi makineleri almalı.zorluk görmüyordu. sonra tasavvurlarını izah etmek istedi. Ahmed Cemil’in muvaffakiyet ümitleri artık şüphelerle dolu kalbini tatmin edemiyordu.

Matbaada kalmak!. bundan sonra onun ekmeğini yememek için açlıktan ölürüm. İdare memurundan sonra derdini tevdie en ziyade şayan bulduğu adam Ali Şekib idi. îdare memurunun ilk sözüyle bütün netice anlaşıldı: — Herif seni çok oynatacak!. 13 Cemil sabırsızlıktan «Netice? Netice?.» ddye bağırıyordu. dedi. Yapılamayacak bir şey varsa. Ahmed Şevki efendi doğrudan doğruya cevap vermedi: — Bugün eniştenle konuşmak için beni tevkil eder misin? O zaten bu müşkül mübaîıaseden kaçmaya vesile arıyordu. Vehbi beyin cevabı mantıka tamamiyle muvafık idi. Amma yine yırtık pantalonlar. diyor. Ahmed Cemil neticeyi Ali Şekib’in dükkânında bekleyecekti. Biriniz kalkıp gittiniz.. sonra... Ali Şekib bir aralık Ahmed Cemil’e bir kuvvet daha verdi: Ne için telâş ediyorsun? dedi. O vakit yine hülya silsilesi başladı. yavaş yavaş. Kendime iş buluncaya kadar ne yapacağım? — acı acı gülüyordu — Şimdi V fi öl A. sırrını anlattı. makineler alınacak olursa işlerin kalmasından tevellücl edecek mesuliyeti kim deruhte edecek? Sonra. yanımızdaki dükkânı da tutar. diğeriniz gitmek için fırsat gözetiyorsunuz. Benim küçük bir sermayem var. Ahmed Cemil tuğyan etti: Matbaada kalmak mı? Teklif ettiğiniz şeye bakınız. o da makinelerin matbaadan alınması. Yalnız mübahasenin esasını kararlaştırdılar. Kendinizin tahammül edemediğiniz birşeyin en ağırını bana yükletmek istiyorsunuz.Lâkin ben büsbütün parasızım.. Sonra bütün mübahasenin teferruatını nakletti. iltizam edilmiş bir çok işler var. Ahmed Şevki efendi bu cevapları tadat ettikçe Ahmed Mai ve Siyah — F. Siz o herifin ufak bir azametine tahammül edemediniz. Matbaası başında parçalansın. Bu hülyaların arasında Ahmed Şevki efendinin her zamandan daha ziyade kızarmış olan çehresi göründü.. İdare memuruyle Ali Şekib ikisi birden cevap verdiler. mukavelenin müddeti bitince bir çare düşünülür. dedi. t± 193 makineleri bir yere naklettirmek lâzım gelse hamallar için para yok!.. «Benden sonra boğulmak şerefi sana teveccüh etmiş olacak!» lâtifesiyle gülüyordu..... yine kitapçı .. Her-şeyi yaparım. makineleri oraya yerleştiririz. Gazetedeki ihtarın bütün sebebini. Borç Ahmed Cemil’in binaenaleyh matbaada o çalışıp verilecek taksitleri kazanmalı. Matbaadan çekilmek isterse taksitleri vermek için kendisi düşünsün... Ali Şekib ilcide birde: — Şu «uhde-i kifayetine» kaydına dikkat ediyor musun? Senin için iyi bir mâna tazammun etmiyor. eski potinlerle gezecekmişim... İdare memurunun teklifini tehalükle kabul etti. Ve bunu ikisi de tekrar tekrar okudular.

Bir gün Ahmed Cemil. onun mihnetlerinden kurtulmak ihtiyacını duyarak. İdare memuru omuzlarını silkiyor. Ahmed Cemil herifi hiç söyletmeyerek: . Artık matbaaya gitmiyor.. Vehbi bey şüphesiz onun matbaaya gelmediğini vesile ittihaz ederek IkbaFle kavgaya sebepler buluyordu. Ahmed Cemil cevap vermedi. hiç olmazsa o eski esvaplar altında. Ahmed Cemil bu kavgalara kendisinin yabancı olmadığını uzaktan uzağa farkediyordu. Vehbi bey her zamandan ziyade huysuzluklar icat ediyor. bir hasır iskemlenin üstüne oturdu. eve ait olan meseleleri tesviye için müsait bir zaman buluncaya kadar eniştesiyle münasebeti kesmemeliydi. Ahmed Şevki efendi bu hiddet tuğyanını sakin bir çehre ile dinliyordu. Ali Şekib’in dükkânında otururken kendisine parayı ikraz eden sarraf sırıtarak geldi..dükkânlarında peynir ekmekle vakit geçirecekmişim.. Nihayet herkesin vukuunu muhakkak olmak üzere hissettiği fırtına taksit meselesinin zuhuru üzerine patladı. İki elleriyle başını tuttu.. 16 Bu günden sonra Ahmed Cemil’in o bir vakitler bir sükûn ve saadet yuvası olan mini mini evinde bir cehennem hayatı MAÎ VE SİYAH 195 başladı. odasına kapanır. Evin içinde herkes hususiyle Ahmed Cemil bu huysuzluklara tahammül için azmetmiş gibi idiler. Ahmed Cemil herşeyi mahva kadar cesaret alacak bir âsab buhranı içinde idi: — Hepsi onun olsun!. evvelce tahammülü mümkün bir çakır keyiflikten ibaret kalan sarhoşluğu şimdi bedmest-liğe dönüyordu. artık hiçbir şey dinlemeye kuvvet bulamayarak. orada hiç bir şeyle iştigal etmek için heves ve kuvvet bulamayarak yatağına uzanırdı. evi ne yapacaksın?.. evde herkes hazırlanan fırtınanın patlaması korkusuyle ikisinin etrafında sükût ediyordu. ona kalırsa Ahmed Cemil kardeşine. derin bir mefturiyet içinde ağlamak istedi. işsizlikten gelen melal ile dolaşıyordu. Akşamları eve gidince herkesten kaçar. «Hususiyle. şurada mahvolup bütün bu hayattan. Fikrini izah etti. başlamak istediği cümlenin şu ilk kelimesinden sonra gözlerini manalıca süzerek muhatabının aklına birşey getirmek istiyordu. şimdi kendisi de ne yapacağında tereddüt ediyordu.. hemen her gece içeride îkbal’i haşlayan sesi işitiliyordu. iki üç kere tesadüfünde yüzüne bakmadı. Ali Şekib’in dükkânında. Artık başının içinde beyni tabahhur eden bir mayi gibi şişerek sanki patlamak istiyordu. «Çocuk!» diyordu. o muhtasar sofra başında haysiyetimi muhafaza etmiş olmakla mutmain olurum ya. dedi. Eniştesini hemen hiç görmüyordu.» diyordu.. Aralarında münasebet kesüeliden beri Vehbi bey akşamları her vakitten ziyade kaçırıyor.. orada. makineleri. Yavaş bir sesle: — Kardeşini. kıraathanelerde.

geleceğini bilemeyerek. fakat bir şey yapmamış olmamak için Ali Şekib’in fikrini kabul etmiş. zaten rabıtayı kesmeye de o vesile arıyor. Vehbi bey verilecek cevap için ikbal’i tavsite lüzum görmedi. bir çare düşünelim. Sonra Ahmed Cemil’in yanma geldi: Sen hiddetle her şeyi berbat edeceksin..» mukaddemesiyle başladı. Ali Şekib’e: «Bir cinayet yapmaktan korkuyorum» dedi. bu adamla tekrar münasebet tesis etmek mümkün değil. Ahmed Cemil annesiyle beraber Ikbal’in getireceği cevabı bekleyerek aşağıda oturuyorlardı. . hiç olmazsa ona bir çare bulun.— Lâkin anlamıyorsunuz. kendisi de parçalanan şeylerin arasında mahvolmak istiyordu.. emellerinin birer birer yıkıldığını gördük-. Bu adamın bütün müfrit bayağılığı bugün tamamiyle meydana çıkıyor. Biraz sonra — bu defa çehresindeki tebessümde fazla bir istihza ile — yine geldi. damlarlarının içine düşen bir ateş katresi o günden beri bütün vücuduna alevler akıtıyordu. Evet amma eviniz elinizden gidecek. ilk önce: «bir seneden beri üzerime yük oldunuz. Vehbi bey hiçbir şey tanımak istemiyor. Bu cevabı kaç günden beri hazırlıyor. Şimdi hiçbir şeyin tamirine taraftar değildi. fakat borç onun.. Ali Şekib evvelâ sarrafı bir iki gün sabretmek üzere savdı.. kapısı açık odasından bağırdığı işitildi. bütün ailenin 196 MAİ VE SİYAH saadeti çılgıncasına bir tehevvür uğruna.. «ben evlendiysem senin haylaz kardeşini beslemeği taahhüt etmedim!» cümlesi Ahmed Cemil’in kulaklarını parçalayarak aşağıya kadar yuvarlandı. dedi.. meselâ bu iakşam annenin. «Borç kiminse o versin!» diyordu. imza benim.Vehbi beye gidiniz.-ten sonra her şeyi parçalamak. hiddetinden titreyerek birbirine . Şimdi ne yapmak lâzım. Fakat Ahmed Cemil artık nefsini zapta muktedir olamıyor. yetişmedi de şimdi kardeşinin borcunu bana mı verdirmek istiyorsunuz?. sıkıp öldürmek arzusunu duydu. mahvolacak. bu mukabele suretinin reddedilemeyecek bir kuvveti olduğuna inanıyordu. Sarraf her türlü cevap almaya alışmış tebessümüyle cebinden çıkarmak üzere olduğu cüzdanını tekrar yerleştirerek gitti. Ahmed Cemil bu intizar etmediği cevaba o kadar hiddet etti ki hemen o dakikada matbaaya koşup Vehbi beyi boğazından tutmak. dedi. o akşam İkbal’i çağırarak vak’ayı hikâyeden sonra Ve>hbi beye ev meselesinin muhik bir surete ircaını söyletmek istemişti. Bana biraz soğukkanlı davranacağını vaadet. dedi. Ahmed Cemil bu teşebbüsten bir necat ümidi bekleyerek değil. kardeşinin yanında onu tazyik ederek bir şey yapmak mümkündür. işte fırtına bunun üzerine patlamış idi. zannediyorum.

yoksa fena ederim.. yerde inliyordu.» diyordu.» dedi..» diyordu. müteselli olacak. Ah! bir kere ağlayabilse. Ah. Vehbi bey yukarıda hâlâ devam ediyordu: —• Zaten sizin içinize düşeliden beri ne olduğumu anladım. Bir aralık Seher: «Küçük hanım! Küçük hanım ne yapıi X A ±1 199 yor?. Korkak edasıyle bir şey söylediği farkolundu. Artık ikbal yılan olmuştu. Fakat işitebildikleri parçalar bütün teferruatı anlatıyordu... «çıldıracağım!. nihayet Ikbal’in muhteriz bir mırıltı gibi sesi işitildi. «Ah! beni niçin bırakmadın? çıldıracağım!.. asabına sükûn gelecekti. Haksızlık ediyorsam dâva etsin. onu boğuyordu. Ahmed Cemil şimdi annesini kapıya kadar sürüklüyor. Vehbi bey gitmiş idi. O vakit bir vücudun yukarıki odada. iki ellerini tuttu.» diye bağırıyordu. kollarının arasında zangır zangır titreyen bu vücudu zaptedebil-mek için parmaklarını kilitliyordu. O zaman. Fakat sokak kapısının büyük bir taraka ile kapandığı işitildi. «bırak. annesinin kadınlık zaafına mağlûp olarak tehevvürünün bütün taşma meyelânmı serbest bırakamadığından müthiş bir yeis duydu.. O zaman Vehbi beyin atlayarak indiği duyuldu.» dedi. bir şeyler parçalamak istiyordu.» diyor. Vehbi bey söylenmekte devam ediyordu. Annesine koştu. İkbal kalkamıyor . bu zayıf vücudu sarstı. Cemil! Sabret. kravatı yakalığı parçalandı. güya bir kavi pençe boğazını sıkıyor.. Ahmed Cemil annesinin kollarının arasından silkinerek kurtuldu.bakışan ana ille oğul Vehbi beyin söylediklerinin bir kısmını işitemiyorlardı.. ben adama makinelerin gölgesini vermem. çekil yanımdan diyorum. kafasını şu taşların üzerine çarpa çarpa sürüklemeğe muvaffak olamadığından... Hem sen böyle şeylere ne karışıyorsun? Her akşam yılan gibi beni sokmaktan zevk mi alıyorsun? Ahmed Cemil şimdi ayağa kalkmış idi. İkbal bir eliyle böğrüne basarak kapının yanında. İkbal’i düşünmemişlerdi. Şimdi bir şeyler kırmak. asıl düşünülecek olan o biçareyi unutmuşlardı.. daha ilk günü bırakıp kaçmalıydım.. Fakat ağlayamıyor.. anne bırak. kur-tutmak isteyerek hiddetinden boğulan sesle. Çekil. O vakit Sabiha hanımla Seher yukarıya koştular. yavrum?. yukarıdan bütün bu ailenin üzerine istediği gibi tahkir levsini döken bu adamı tutmağa. Sabiha hanım üzerine atıldı: «İkbal ne oldun? Bana baksana İkbal! Ne oldun. evet. O zaman Sabiha hanım kollarıyle sarıldı: «Aman. o vakit iki eliyle yakasını tuttu. öyle mi? Dışarıya atılmak istedi. İkbali?. düştüğü duyuldu. çekti.. boğazını tıkayan müz’iç bir şehik onu ağlamaktan menediyordu... o zaman Vehbi beyin büsbütün tutuştuğu anlaşıldı: Makineler mi ?diyordu.. Bağırmak istedi.

. Henüz o bir şey söylemeden: «Ne oluyorsun?» dedi. Ali Şekib ne söyleyeceğinde mütereddit idi: «Her şeyi ifrat edersin!» dedi. dirseklerini üzerinde annesinin küpeleriyle yüzüğü hazin bir eda ile serilen yazıhaneye dayadı. Ahmed Cemil taşmağa vesile arıyordu. Daima hiç!. Ah! bilsen. onu ben öldürdüm diyorum.. bozulmuş çehresinden.. bu söz kifayet etti: — İfrat mı? Kardeşim ölüyor diyorum.. zannediyorum. Siz. fakat iyi bir şey olmuyorum. ne soğukkanlı adamlarsınız! karşınızda çıldırmış birisini görüyorsunuz da tam bir sükûnla «İfrat ediyorsun. ağlamamak için kendini tutuyorsun. dedi ki: Bunlar annemin küpeleriyle yüzüğü! Bir vakitler babam evi tamir için borçlandığı zaman bunları bir türlü Emniyet Sandığına terhin etmek istememiş idi. O zaman Ahmed Cemil bu dost kalbinin şu gözlerinden hafif iki katre yaş akan dostun karşısında.. yeislerini orada yavaş yavaş buruşuk ceride parçasının üzerine salıverdi. İşte bugün kızını ölümden kurtarmak için oraya gidiyor.. yok. Kardeşimi ben öldürüyorum. Ali Şekib’in yazıhanesinin üstüne koyarak açtı: Dükkânını bir iki saat bırakarak beni Emniyet Sandığına götürür müsün? dedi. Şekib? Bana acıyorsun değil mi? bak. Şekib!.. ah! busen. hepiniz. hissediyorsunuz değil mi. Şimdi Ali Şekib donmuştu. bütün hülyalarımdan sonra bu gün şunları Emniyet Sandığına götürmek için mecbur eden sebeplerin acılığını hissetsen. 17 O sabah Ahmed Cemil Ali Şekib’in dükkânına girdiği zaman perişan saçlarından. cevap veremiyor. İniltileri arasında yalnız «Hiç!» dediği işitildi. bir şu yazıhanenin üstünde melûl serpilen küpelerle yüzüğe. Pantalonunun cebinden buruşuk bir gazete parçası çıkardı.. Ahmed Cemil artık hiç bir şey saklayabilecek bir halde değildi. Ahmed Cemil acı bir hande ile cevap verdi: Ne olduğumu bilmiyorum. bir de bu sarı meyus simaya bakarak duruyordu. başını iki elleriyle tuttu.* diyorsunuz. bir haftadan beri ağlayamadığı bütün elemlerini. kravatsız yakasından eski arkadaşı ürktü...başını kaldırıp annesine bakamıyordu..... Ali Şekib’in teessürünü anladı. Hiç!.. sen bana hâlâ ifrattan bahsediyorsun.

terden ıslanmış saçları fildişi gibi donuk sarı duran şakaklarıyle alnına yapışmış. Güya hülyalarının şu inkırazıyle aşkı arasına mâni bir sed koymak. kalbinin şu karışık tufanından o emeli çiçeğine bir katrenin bile sıçramasına imkân bırakmamak istiyordu. uzun nefeslerle uyuyordu. Validesi karyolanın altına seccadenin üstüne oturmuş. Yukarıya koştu. Ahmed Cemil söyletmedi: Bak. bu sevgili vücudu bir gün yine böyle — fakat şimdi yorganı hafif .. hafifçe kapıyı itti.» diyordu. bu bence daha iyi.. dargın çehresiyle Ahmed Csmü’in önüne geçti. Onun sualini beklemeden Seher söyledi: Siz gideliden beri küçük hanımdan kan boşanıyor. Bu son sözü söylerken Hüseyin Nazmi’yi düşünüyordu. yalnız o mümkün değil. sıkıt tehlikesini. bütün dünyadan evvel bana o lâzım. beş para yok. muayenenin endişe veren neticesini kesik kesik Ali Şekib’e anlattı. büyük musibetlerin dehşet devresini takip eden sükûn zamanlarına mahsus bir bitkinlikle ellerini dizlerinin etrafına kilitlemiş. Bu adamın bütün ettiklerini yanma mı bırakacaksınız? dedi. Bütün bu sefaletleri ondan saklamağa — esasını pek iyi1 tâyin edemeksizin — lüzum görüyordu.Ali Şekib bu gözyaşlarına bir hürmet ve merhametle sükût ediyordu. dalgın bir nazarla meçhul bir noktaya bakıyordu. anlıyor musun? Eliyle sözünün katiyetini göstererek ilâve etti: Senden ve hiç kimseden. içeriye girince merdiven başına bırakılmış su kovalarıyle Seher’in perişan hali dikkatine çarptı. Ali Şekib birşey söylemek için yutkundu. fakat onu kurtarabilirsem.. dudakları solgun bir pembelikle dişlerinin üzerinde gergin. O gözleri yarı açık. yorgun. En evvel Ikbal’e baktı.. Onun bu manzarasından elîm bir his ile. Nihayet Ahmed Cemil dün akşamki vak’ayı kardeşinin böğrüne tesadüf eden tekmeyi. bir an evvel eve giderek alabildiği paraları Sabiha hanıma vermek. evden çıkarken pek fena bir halde bıraktığı ikbal’i görmek için acele ediyordu.. değil mi? diyordu. herşeyden evvel. İfrat etmiyorum. Kendi kendisine: «Çocuk düşmüş olacak. Ahmed Cemil ayaklarının ucuna basarak ilerledi.. Ahmed Cemil’in cevap vermeğe vakti yoktu. Ali Şekib’den Emniyet Sandığının kapısında ayrıldı... o ziyafet gecesinden beri Ahmed Cemil ondan firar ediyordu. Şimdi îkbal’i kurtarmak lâzım. Kapıyı açmak için Seher biraz gecikti. Halbuki bende para yok. Ne kan! ne kan! Sonra kapıyı iterek kapadıktan sonra iri vücudu ile. ikbal balmumundan yapılmış sarı bir heykel gibi derin bir dalgınlıkla yatağa yatırılmıştı.

Artık evden çıkmıyor. kendisi şu evin içinde kayboluvereeek olursa ne kadar bedbaht olacağını düşündükçe ağlamak istediği annesine bakıyor. tekrar kalktı. kurutup yakan o müthiş ateş arasında bir harb başladı. zihninin içinden bütün idrak kabiliyetlerini silip süpürerek götüren bir sel akıyor. uyumuyor. kolları şişelerle.hafif kaldıran şu nefesler kesilmiş olarak — görebilmek ihtimalinden titreyerek gözlerini ayırdı. Şimdi Ahmed Cemil hekimin tenbihlerini zaptedebilmek^ ittihaz olunacak tedbirleri anlamak için zorluk çekiyor. ümid verecek bir söz. bütün hissi ve fikri donmuş gibi boş nazariyle bir onun. JL vakur ve endişe ile dolu idi. ateşle yanan boğazından. o. Güya kendisini yaşamaktan menetmekle hayatının bir kısmını şu hayatının günden güne eksildiği görülen vücuda bahşetmek istiyordu. Annesinin yanma çöktü.. Fakat bu adaman aldatmak istemeyen çehresi 1\L -rt. Ikbal’i her dakika bir parça öldüren. hepsini söylememek istiyörmuş-çasına basık duran dudakları «fena!» diyor gibiydi. Sabiha hanım. o vakit Ahmed Cemil bu bir hüküm vermeyen cevaba hiddet eder gibi oldu. Bu adamın ağzında şu söz bütün korkularının esassız olmadığını anlatıyordu. ondan cesaret verecek.. «o halde yine hekimi getirmeli!» dedi. «ateşe karşı koyabilmeli!» diyordu. Sabiha hanım vaziyetini değiştirmeyerek kaşlarını kaldırdı. artık ağlamayarak kenarları yanan gözleriyle şu içeride sarı donuk benzi ölüye benzeyen kızını elinden alıp almayacaklarını soruyor gibiydi. Düştü mü? dedi. Sabahtan beri yorulan bacaklarıyla tekrar koşmak. İkbal arasıra dalgınlıktan çıkıyor. . «belki!» diyordu. şükran ile dolu gözlerine bir tebessüm incilâsı gelerek bir vakitler tatlı sesiyle evin içinde daima «Ağabey!» hitabıyle selâmladığı bu sevgili kardeşe. O zaman bir medet umarak hekimin yüzüne bakıyor. kutularla dolu bir an evvel şifa götürmek acelesiyle sokaklardan uçarak geçmek icab etti. Ah! Onu kurtarabileceğinden emin olsa böyle hiç durmadan hep koşacaktı!. elleri.. ciğerlerinden kuru gelen sesiyle onlara lâkırdılar edivermeğe çalışıyordu. hekime gitmek lâzım geldi.. Hekim başını sallıyor. bir işaret. yaşamıyordu. Demek ki ateşe karşı konulamayacak olursa. eczahanede saatlerle süren üzüntü içinde beklemek. bir hiç bekliyordu.. Ahmed Cemil’e yine koşmak lâzım geldi. hiç bir şey anlamıyormuş. yemek yemiyor. Ahmed Cemil şimdi tehlikeyi daha vuzuh ile görüyordu. bir oğlunun yüzüne bakıyor. Bugünden sonra Ahmed Cemil’le.. bir bora geçiyordu.

artık mağlûp ve mecalden mahrum kalan başı Ahmed Cemil’in omuzuna düştü. yorganını açmayarak. eliyle itti. zaten gördüklerini anlayamıyorlardı. bir şey çekiliyor gibiydi. yatağın üzerine öyle atılıveriyordu.» dedi.Fakat ateş. Sabiha hanımla Seher uykularından henüz bir korku ile uyanmışlara mahsus şaşkınlık ile söyleyemiyorlar. Sonra bu eller birdenbire Sabiha hanımın orada bir çare araştırıyormuş gibi dolaşan serseri ellerini kavradı. ayaklarından ve arkasından kendisini zabta çalışan Sabiha hanımla Se-her’in arasında elleri ihtilâç ederek bir hayalden müdafaaya (hazırlanıyormuş gibi gerilmiş. Koştu. gözleri müthiş bir şeyin tema-şasıyle korkudan açılarak tâ ötede duvara dikilmiş. saçlarının soğuk terleriyle ıslanan çehresine yüzünü yanaştırdı. gördü. daima bu vücudun hayatından bir parçasını koparmakta devam ediyordu. birden kalbinde bir musibet hissi uyandırmıştı. duvardan gelen muhacim hayale bakıyor. hâlâ ona bakıyordu. onu işitmiyor. o korkulu nazariyle tâ oraya... kardeşim?.. Bu gece biraz sakin uyuyordu. Sahih bir ses işitmiş miydi? Duramadı.. Fakat kollarının arasında bu vücuddan uzun bir raşe ile bir şey akıyor. ki iki kardeşin gözleri şu dakikada son bir muhabbetle bakıştı. onu alıp götürmek isteyen şeyden koparıp kurtarmak istiyordu. sık sık nefeslerle çırpman göğsünü yırttı.. ne oluyor?» dedi. Kaç gündür en ufak bir gürültüyü işitebilmek için odanın kapışım açık bırakarak. bir aralık «Cemil! Cemil.» dedi. «İkbal!. nefsini müdafaaya çalışarak zayıf vücudu gerilemek. Bir gece Ahmed Cemil Ikbal’i biraz rahat bırakmıştı. bu eve bir daha avdet etmemek üzere götürmek lâzım geldiği zaman bu facia bütün hakikatıyle gözlerinin önünde tecelli etti. bütün şu küçük aile halkının bir dakika yorulmayan uğraşmasına. Korktuğu şeyi şimdi bir vehimden. Ahmed Cemil şimdi bu zayıf vücudu kollarıyle sıkıyor. o.» dediler. kardeşim. «İkbal.. ah 203 18 Ahmed Cemil bu matemin içinde bir hummanın korkunç kâbusundan uyanmış gibi çıkmış idi. ne oluyorsun. Fakat her şey bitip de o tabutu kaldırmak. Şimdi bu gözler onun bu feryadına karşı sakit kaldı. bir feryad. fakat artık onlarda bir şey noksan idi. tâ uykusunun derinliğinden gelen bu seste bir acılık vardı ki. iri. İlk günü kalbinde bir şey şu gözlerinin önünde tahakkuk eden faciaya inanmamakta devam ederek bir ölüye karşı son vazifelerin ifasıyle meşgul olurken o kadar büyük bir acı duymuyor. yatağından atladı. açık gözleriyle.. o müthiş humma. Ahmed Cemil kollarıyle İkbaPi sardı. Merdivenlerden sürünerek kızını son bir feryad ile selâmlayan annesinin sesi. o insanların artık her şeyini unutup da bütün metaneti bir matemin kahrına teslim ettikleri . esası olmayan bir histen ibaret göreceğini ümide çalışarak odasından çıktı. titreyen kolları bir kuvvet aramak için uğraşıyordu. alelade bir iş görüyormuşçasına koşuyordu. didinmesine rağmen daima galip çıkıyor. Kardeşinin kapısı tamamen kapalı değildi. O zaman Ikbal’i yatağının içinde oturmuş. Dinledi. korkunç bir fer-yad.. Ahmed Cemil tekrar gözlerini İkbal’in gözlerine dikti. «ne oluyor yarab-bi.

gidiyordu. Artık Ahmed Cemil bu günün bitmesi. sonra dilencilerden mürekkep alay ile kabre gidilirken hep sükût ediyordu. O vakit dizleri titreyerek merdiven başına çöktü. O. kazmanın ucuna tesadüf etmiş gömülü eski bir mezar taşı parçasının çıkarılması için çare düşünerek çalışıyorlar. ötede beride yirmişer para sadaka alabilmek için duran kadın. O zaman Ahmed Cemil’i. düşüncesinden . Onu arkadaşları bir kahvenin önünde alçak bir iskemle üzerinde işgal ediyordu. Mezarcılar yekdiğeriyle konuşarak. tabut bir komşu kabrin üzerine ihmal edilerek bırakılıvermiş. ağlayan bir sesle şu taze . Ali Şekib’le Ahmed Şevki efendi kollarından tutmuşlar. asabı tahriş eden dişleri keserken Ahmed Cemil karnına basıyor. uzak bir vakanın mübhem hâtıraları gibi geçiyor. bütün bu ölüler diyarının ölüm ile yaşayan halkını seyrediyor. senelerce uzak bir maziye süzülüp gidiyordu. sakat ve sağlam dilenci güruhu sabırsızlanarak bekleşiyor. Fakat sonra kabrin üzerine atılan toprak şişerek kardeşinin ^u ehûdr. namaz kılarken. Sonra Eyüb’e geldiler. bunlardan artık tahammül edilmez bir üzüntü duyuyor. kaldırmışlar. o vücudu burada bırakmamak. hayatında. Artık ağlamıyordu.dakikaya mahsus feryadı kulaklarını yırttı. bu sesi işitmekten mütevellit azabı tazyik etmek istiyordu. Fakat kalbinde hep o sönmek bilmeyen ateş yanmakta devam ediyordu. dua edilirken. Orada henüz bitmemiş kabrin yanında yine beklemek icap etti. Sonra kabir bitince tabutu iplerle sararak indirdiler. Ali Şekib elini tuttu. son istirahat yerinin hazır olmasını bekliyordu. bu tabuta kendisinden başka şu etrafındakilerin kayıdsızhğından azîm bir eza ile üzülüyordu. Ahmed Cemil tabutun arkasında yürüdükçe yeni bir ¦ölü geldiğine sevinerek koşuşan dilencilere bakıyor. Şimdi herkes sükût ediyordu. bu evi. bütün bu gördüklerine. şu toprakların gasbmdan almak isteyen bir his ile iki adını attı. Şimdi bütün o müthiş günün vukuatı zihninden. artık nefsine bir temellük kuvveti duymayan bu vücudu o tabutun arkasından sürüklemişlerdi. dik nazariyle sulara bakıyordu. mezarlar üzerinde. Tabut yabancı ellerle kalkarak. kenarlarında. Kapının baş tarafını desterenin . onu çıkardılar. onu bir taşın üzerine oturmağa mecbur etti. O gün güzel bir hava altında Ahmed Cemil’in matemiyle istihza ederek Halicin güneşli suları akan bir gümüş deryası gibi kayıklarının kenarlarından geçip gidiyordu.makarrı gözlerinin önünde yükseldiği zaman birden bütün açıları taştı. çocuk. Ahmed Şevki onun zihnini işgal etmek. bir hafız titreyen. ihtiyar. O arkadaşlarının hiç biriyle lakırdı etmiyor. şu ana ile kardeşi hafif bir meyil ile selâmlıyor. Sonra namaz zamanını beklemek lâzım geldi. kendi matemine karşı bir tahkir gibi ciğerleri yırtılarak bakıyordu.şu dü-şünememekten ibaret olan donukluktan — velev bir dakika olsun ayırabilmek için gençliğine ait eski bir hâtıradan bahsediyordu. bir an evvel şu yabancılar arasından çıkarak matemiyle yalnız kalması içia sabırsızlanıyordu. şu henüz on günlük vak’a. bir ağacın dibinde mahallenin bekçisi iri gümüş saatini çıkararak geç kaldığına canı sıkılmış gibi bakıyor.

Niçin bana öyle bakıyorsun. alçak cumbası. O zaman Ahmed Cemil ruhu okşayan teselliye benzeyen tatlı bir his ile şurada hafif hafif ağladı. kalbinde garip bir his vardı ki o akşam eve girince bütün bu günün vakalarını yalan bulacağını zannettiriyordu. Öyle dalgınlıkları vardı ki saatlerle sürerdi. cibinliği indirilmiş karyolasına kadar gitti. ihtiyar olmuş idi. nazarına eskimiş kafesleri. sıvaları dökülmüş duvarları.ağladı. Ah! O günün hâtıraları!. Onu hâlâ orada görecekmiş vehminin mağlûbu idi. fütursuz davran. Cemil? Bilmem.. barid göründü. bir müddet oraya baktı. Bilâkis matemine tamamiyle MAİ VE SİYAH 205 nefsini teslim etmek. Bugün Ali Şekib’in dükkânında yine gözleri arkadaşına tesadüf etmiş duruyor. lakırdı söylenirken boş gözlerini diker. Öğünden beri hayatından bir yarım asır geçmiş gibi çökmüş.. fakat onu görmüyordu. yüzüne bakarak: Cemil. Şimdi hep bunları birer birer tahattura çalışıyor. tahta kapısı ile çirkin. Kapıyı Seher açtı. öyle durudu. sonra hemen oraya seccadenin üzerine atıldı. Fakat sen her şeyden evvel kendi hayatını düşünmekle mükellefsin. doya doya acısını çekmek istiyordu. Doğru İkbail’in odasına kadar gitti. o müthiş saatlerin hâtıralarını sırasıyle ihya için düşünüyordu. Yalnız kalacak olursa büsbütün fena olacağını söyleyerek kendisini o gece işgal etmekte ısrar ediyorlardı. fakat ona kabul ettirmek mümkün olamamıştı. birinci defa olarak feryad ihtiyacını zaptetmek istemedi. mümkün olmayacak şeyler tavsiyesinden ne faide çıkar.. ona biraz kuvvet vermek zamanı geldiğini anlamıştı. O akşam arkadaşları onu eve göndermemek istemişlerdi. Ahmed Cemil cevap vermeyerek dinliyordu: Dünyada hiçbir kimse tasavvur edemezsin ki hayatından hiç olmazsa bir büyük matem geçmiş olmasın.. orada bağırarak.kabrin üzerine ruhanî bir demet vaz’ediyordu. . bu kızın kızarmış gözleriyle kendisine bakan nazarından kaçmak istedi. Eve geldiği zaman akşam olmuştu. Artık düşünmek melekesinden tecerrüd etmiş gibi bir . sana bakıyor mu idim?. Seher’e bakamadı. Annesine görünmeğe kuvveti yoktu. artık bu düşünceye bir hatime vermelisin! dedi. demiyorum. artık onu biraz sarsmak. Bugün Süleymaniye’-nin kalbinin enisi olan şu minimini ev. Örtüleri kaldırılmış. Sana çarpıldığın musibete karşı kayıdsız. kıvranarak şimdi bu evi tamamen boş bırakan kardeşi için kana kana. Ali Şekib elinden kalemini bırakarak defterini kapadı. kardeşinin. Tâ yanma kadar geldi.

dedi. arkadaşının önüne dikilerek: Her şeyden evvel tesviye edilecek diğer bir şey var ki onu unutuyorsunuz... eski arkadaşlarıyle biraz dereden tepeden bahsederdi. Kardeşimi öldüren adamı! Onu insanların adalet pençesine teslim etmek benim en evvel düşünülecek vazifem değil mi? Ali Şekib şimdi arkadaşının hayretle yüzüne bakıyordu. o. Ali Şekib devam ediyordu: Bence artık bu uyuşukluğa bir fasıla vermek zamanı gelmiştir. ne ile isbat edecek? Ondan bu suretle mi intikam almak istiyor?» Arkadaşı için şimdi başka bir tarzda merhamet duyuyor. Ahmed Şevki efenJMAİ VÜJ SİYAH 20T dinin kapıdan giren göbeği göründü.. hulyasız mısın? Artık bu toprak parçasının üzerinde görülecek işin kalmamış olduğuna ciddî bir kanaatle hükmediyor musun?. cesaret edemiyordu. gerçekten. Kardeşinin vefatından beri ondan bir şey sormak istiyor. Kendi kendisine! «Zavallı çocuk! diyordu.206 MAÎ VE SİYAH Bak.. o herife kaptırdığın makineler var ki kurtarmak lâzım. Bak. Ah! Hayatının o ümidi o hülyası!. Ahmed Cemil cevap vermek üzere idi. Bugün beş dakika evvel Ali Şekib’in başladığı muhavere tertibine de lüzum . hayattan vazgeçecek kadar ümitsiz. yine yüzüme artık yaşamaktan vazgeçmiş bir adam gibi bakıyorsun. başını sallayarak: — Pek yapılmayacak şey değil.. Bugün Ahmed Cemil idare memurunu görünce bir tes-Jiyet nefesi aldı. biraz kendini silk. vakit buldukça matbaadan sıvışarak buraya gelir. bunlardan sonra fakat hepsinden mühim olarak sen varsın. Ahmed Cemil ayağa kalktı. Ahmed Cemil şimdi arkadaşından gözlerini ayırmış. biraz damarlarındaki kanının cevelânım duy. fakat bu mesele yine sırf hissiyata ait bir şey! Ben bilâkis seni biraz maddî işlere sevketmek istiyorum.. düşündüğünü söylemekten içtinap etti. dalgın bir nazarla mübhem bir noktaya bakıyordu.. Evde bir annen var ki yegâne ümidi senden ibaret. Şu dakikada bu meseleyi fikir selâmetiyle muhakeme edemeyeceğini anladı. bugün ne yapacağını bilmiyorsun.. hemşiresinin intikamını almak ihtiyacı içinde onu esbabını tedarik imkânından mahrumiyetini düşünerek aczinin bütün acılığını hissediyordu. bir eviniz var ki küçük bir tedbir noksanıyle elinizden gidabilecek. Ali Şekib arkadaşının hiç alışılmamış olan bu nazarından ürkerek: Neyi unutuyoruz? dedi. Şimdi onu kendisinden ne kadar uzak görüyordu. Biraz tesviye edilecek şeyleri düşünmek lâzımgelir. zannederim. Gözlerinde şimdi vahşî bir nazar vardı.

. evvelâ tereddüt etti. onu iyice anlamış isen vak’ayı ne yolda telâkki etmiş olacağını da tasavvur edebilirsin. sonra kendisine mûtad olan tavrıyle omuzlarını silkti: Ne için doğrusunu söylemekliğim için ısrar ettin? Sana hakikati süsleyerek söylemek için bir sebep var mı? Zaten bunu benden sormaya lüzum gördüğüne de şaşarım.. Çocuk sevinçle cevap verdi: Bugün başladım. iyi kızdı. sonra cesaret gösterdi: Baban nasıl. kendisini göstermek isteyen Nedim’i gördüler. Bir sene zevci sıfa-tıyle yaşadığı bir vücudun hahvına sebebiyet verdikten sonra bu kadar kayıdsızlık gösterebilmek için bir kalbin ne büyük kuvveti olmak lâzım geleceğinde tnütehayyir idi. Nedim. Bu sırada dükkânın kapısından içeriye billur gibi çıngıraklı bir çocuk sesinin «Havadis!. Kardeşimin vefatına dair o herifle elbette bir lakırdı etmişsinizdir.. 208 MAİ VE SİYAH Ahmed Cemil sordu: Nedim. beyimî. sen müvezzi mi oldun?. şimdi Vecdi beyin idare memurunun ağzında başka bir istihza manasıyle mazmunu teeyyüd eden o sözü hepsinde mütalâa beyanına imkân bırakmayan ağır bir nefret uyandırıyordu. kapıdan gülümseyerek . Çocuğun haftada aldığı beş on kuruşu çok görmüştü. isabet oldu ki münasebeti kesmiş bulunduk. Ahmed Şevki efendi ona küçük bir sermaye vermiş.görmeyerek Ahmed Şevki efendi mukaddeme tertibine de lüzum görmeyerek Ahmed Şevki efendi göbeğinin sikletini dinlendiren bir nefesle henüsr solumakta iken sordu: Sizden birşey anlamak isterdim. O vakit Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin bir gün evvel Nedim’e izin verdiğini anlattı. daha1 ziyadesini yapmaya muktedir olama-yarak çocuğu hiç olmazsa müvezziliğe sevketmişti. Bir adamın insanlık duygularından bu derece mücerred olabileceğine delâlet eden hikâyeler işittikçe mübalâğaya hamlederdi. Ahmed Cemil sükût ediyordu.. Ali Şekib’e baktı. Vah vah: teessüf ettim.... Bu sese hep âşinâ çıkarak başlarını çevirdiler. yoksa çok muztarip olacaktım!» dedi. fakat bana tamamen doğrusunu söylemenizi şiddetle rica ederim. ertesi sabah: «Dün cenazeye gitmişsiniz. o kadar! Sen daha ziyade birşey mi bekliyordun?.» dediğini işittiler. Size ne dedi? ve onun vefatı haberini ne suretle telâkki etti? Ahmed Şevki efendi evvelâ bu suale taaccüp ediyor göründü. Ahmed Cemil Nedim’e birşey sormak istiyordu. Benimle uzun uzadıya lakırdı etmedi.. haberin var mı? O vakit çocuğu bir saniye evvel kendisini serbest bir meslek sahibi görmekten tevellüt eden neşvesi uçarak gözlerini birdenbire hüzün kapladı: .

Ahmed Cemil arabanın gürültüsü arasında işitemiyordu.» Dikkat etmedi. Aksaray yokuşunun başına gelince Ahmed Cemil’de çoktan görülmemiş yerlerin tekrar temaşasından hâsıl olan bu tahattur lezzeti uyandı. Ahmed Şevki efendi matbaadan iki saat gaybubet edeceğini haber verip avdet etmek üzere ayrıldı. Nedim’in billur sesi Babıâli yokuşundan aşağıya doğru uzaklanarak kayboluyordu: Havadis!. Çetnberlitaş’tan. Şimdi hemşn onbeş sene oluyordu ki Aksaray’ı görmemişti.. Zihninde müphem hâtıra levhaları uyanıyor.. Hele daha ötesini hiç bilmezdi. Ali Şekib «Yenibahçe’ye!» emrini verdi. iyi değilmiş!. Ahmed Cemil arkadaşlarına sıra ile bakarak dedi ki: Bana refakat edebilir misiniz?. Zavallı babası!.. Ahmed Cemil karşıya oturdu. bu zaten bilmediği bir mesele değildi. dedi. Bilmem.. Ne için? dediler. O zaman ne kadar mesut idi! On yaşmda-M . sonra içini çekerek ilâve etti: Dün annem gitmiş... Arabanın sarsıntısından yokuşa fazla bir zorluk ilâve edecek bir vü girdiğini farkeden beygirlerin bile kulaklarında endişeye MAİ VE SİYAH 209 lâlet eden bir hareket oldu. Şimdi Veznedler’i dolduran ramazan eğlencelerinden bir kısmı o zaman bu sokakta halkı han içlerine toplardı. o da Raci’yi affetmek istiyordu. Teklifini hemen kabul ettiler. Beyazıt’tan geçtiler. Ahmed Cemil hastahaneye gitmek. kulağına yalnız bazı kelimeler geliyordu: «Silik para... günde onaltı saat istanbul’un inişli yokuşlu sokaklarında şu makasları bozuk sandukayı sürüklemekten bizar olan hayvanlar yerlerinden oynadılar. O zaman üç arkadaş hayretle bakıştılar. bu kadın o kadar işkencelerine tahammülden sonra kendisini terkedip sefalet içinde bırakan bu adamı affedecek kuvvet bulmuş mu? Ahmed Cemil üçünün de birden aklına gelen bu mütalâayı tefsir etmek için: — Zavallı kadınlar! dedi.Babam mı?. Ali Şekib solda kütüphanelerden birini göstererek Ahmed Şevki efendiye birşey anlatıyordu.. Akçe farkı.. kendisini bir ramazan gecesi babasının yanında tiyatroya gitmek için bu sokağı inerken görüyordu.. Yenibahçe’nin namını işittikçe burasını istanbul’un hemen haricinde.. O vakitler Aksaray caddesi henüz Şehza-debaşı’yle Direklerarası’na mağlûp olmamıştı. Onbeş sene evvel? Kendi kendisine o zamana ricat ediyordu. Nasıl.. Ahmed Şevki efendinin dar yerlere zor tahammül eden iri göbeğiyle soluyarak girişine arabacı gülüyordu. Kitapçılarla sarraflar.... Ali Şekib dükkânı kapamaya karar verdi.. sahraların yeşilliklerine sığınmış bir sayfiye gibi tevehhüm ederdi.. yorgunluktan kırılmış bacaklarıyle yokuşu tırmanmaya başladılar. Pencereden sokağa bakmayı tercih etti.

beride şemsiyesine dayanarak yavaş yavaş yürüyen bir efendiden mürekkeb nadir hayat eserleriyle sükûtî bir hüzün ha-vasıyle dolu bu sokağın perdeleri inmiş kafesli pencerelerini temaşa ediyor. Burası nazarında bütün beşer hayatının mücessem ve sefalet muhassalası gibi yükseliyordu.. şehir hayatının o sükûn muhitini dimağının içinde görüyordu. Aksaray caddesine hayat veren hareket burada kesilmiş oluveriyordu... dedi. birgün onu da. helvacı dükkânlarının teselsülü gözlerinin önünden geçerken o. bu tahta evlerin renk renk cephelerinde okunan tefekkür sükûtuna dalıyordu. Araba. Ne olurdu. atlarında. memleketinde kendisini . kaldırımların taşlarından sekerek. kasap. Onlar kapıcı ile görüşürken Ahmed Cemil bu binanın karşısında soğuk bir his duydu. bir uğultu içinde sürüklenip gittikçe.çocuklara mahsus daima taşmaya müheyya neşve ile o vakit her sözlerini tuhaf bulduğu o oyunculara. Şimdi manav. 14 nıak kadar zor bulurdu. hayatının biricik servetini. Bütün ekmeksiz kalmış aileler. bakkal. Ahmed Şevki efendi araba ile yokuş inmeyi yayan yokuş çıkMai ye Siyah — F. Araba durdu. sonra fikri bu sokaktan ayrılarak iki tarafa bükülen sokaklardan daha ilerisine hülyasını sevkediyordu.. Ali Şekib’le Ahmed Cemil atladılar. o da bir dairede mukayyid olsaydı. iştihar emeli arkasında koşmasaydı da kendisine o evin sükûtu ile uygun olacak bir hayat vücuda getirseydi? Ahmed Şevki efendi: — Geliyoruz!. o da burası gibi saadet sükûnu içinde değil miydi? Halbuki o bütün emellerinin şematet ve tarakasını getirmiş. basamağa korka korka basarak hopladı. bir tarafta ceviz oynayan dört çocuk zümresinden. Artık kalabalık azalıyor. O zaman araba bir ıssızlık içinde yuvarlanmağa’ başladı.. münferit tesliyetini de kaybedive-recek olursa ne yapacak?. Ahmed Cemil’in gözleri tek tük dükkânlarla su taşıyan bir uşaktan.. aşçı. O buralarda duyulan istirahat kokusundan ne kadar uzaktı! Süleymaniye’nin mini mini evi. satıla satıla nihayet son servet olan yorgan da gittikten sonra hastahane yatağına düşen hastalar. önünde akıp gittiğini gördüğü şu sakit hayat levhalarının gizli köşelerine giriyor. Ahmed Şevki Efendi inleyerek kapıdan sıyrıldı. Bir aralık annesi hatırına geldi. Ya onu takip eden ikinci matem darbesi! Demek hayat dedikleri şey böyle sonuna kadar müthiş darbeler toplamakla geçecek. o matemin vukuu imkânına titriyordu. Bir aralık Ahmed Şevki efendi: — Hele yokuş bitti. o sükûnun içme atarak bu saadet yuvasını bir fırtınanın velvelesine boğmuştu. bozuk makaslarının üzerinde sarsılarak. dedi. hele uzun fesli ibişe ne kadar gülmüştü! Şimdi bunların hepsinden uzak! Hele babasından. kendi kendisine: «Bir de şu pencerelerin içindeki hayat var!» diyordu. bu korkunç ihtimali düşünüyor. Bütün o sakin mahalleleri.

buraya geleliden beri matbuat âleminin vukuatını öğrenmek istedi. bu sefalet sahnesine bak» diyordu. «Şuraya siz de sıkışırsınız. koğuşlarının içinde yay takları görüyordu._ kadar uzak olduğunu. teessüf değil bundan bir memnuniyet hissederek vak’aya vukufunu ona söytlemekten de bir intikam lezzeti duyduğunu fark etti.. Şimdi sualler başladı. buna lüzum da yoktu.. Teşekkür edecek kelimeler bulamıyordu. çiçekli. baştan başa insanlığın feci levhası şeklinde dehşetini gözlerinin önüne seren bu yerden kaçmak. kendi kendisine: «Şüphesiz bir genç!» dedi. Raci’ye bir küçük oda tahsis etmişlerdi. kendilerine refakat eden hizmetkâr çekildi.» diyordu. Yalnız bir sandalye vardı ki Ahmed Şevki efendiye verildi. kendisinin nasıl y^^ğJ^^eme^Jı^şLpt^Je^in^çûa^^^içye-rek bir hülya âlemi aradığmı hissediyor.» diyordu. bir ziyaret gününün haricinde gelenîeri bir resmî adam zannederek selâma duranlar oluyordu. bu âlemin kendine mahsus havasım naklediyordu. Raci’nin yalan söylediğini. Raci onun bir türlü ayakta kalmasına razı olamıyordu. . Ahmed Cemil ayakta kaldı.. Ahmed Cemil bunların içinde neşeli çocuklar. yer gösterebilmek için telâş etti. Şimdi bütün bu manzaradan. Bir aralık Raci Ahmed Cemil’e baktı: — S.. orada yatağın üzerinde dalgın yatıyordu. Bir koğuşun önünden geçerken bir hastanın iniltisi arasında diğer bir yataktan güftesiz bir nağme işitti. Fakat o artık Raci’yi tamamiyle affa meyyal idi. teessüf ettim! dedi. bir veremli simada ölüme tekaddüm eden bu câmid rengi. gözlerin sönmeğe müheyya bir kandil ucunda parlayan ziya bakiyesini andırır nigâhı şehadet ediyordu. Onlar Raci’ye kendisinden bahse cesaret etmediler.. Yalnız Raci kendisini affetmiyordu. Ali Şek’b yatağın kenarına ilişti. şemaların. dehlizlerden geçiyorlardı. türlü emellere veda ederek burada ellerinden kaçmak isteyen hayatı salıvermemek için cenk eden gençler. Ayak seslerini işitince gözlerini açtı. içeriye girdiler. hastalığının vehametini idrâk edemeyen zavallılar gördü. böyle.« . bir de bu hayata. Onların geldiğine bir çocuk gibi sevindi. daha sonra Raci’yi düşündü. Artık yaln-z kalmaktan usanmiştı. Ahmed Cemil dikkat ediyordu.. arkadaşlarını tanıyınca yatağında doğruldu. bütün beşeriyetin iltiyam bulmaz yaralan bir an içinde aklına geldi. Ahmed Cemil burada pencerelerin önüne birikmiş ayakta hastalar. Ahmed Şevki efendi anlatıyor.. bir an evvel kurtulmak istiyordu. Artık gelmişlerdi. Artık hayatın felsefes:nden ne.. Raci’nin artık bitmiş olduğuna çökmüş yanakları.. haset hissi şu ölüm yatağında bile ona kin telkin etmekten hâli değildi. Ahmed Cemilin ayakta kalmak için ısrarına karşı sükût etti. bir ses: «Bak. Bir el çelikten tırnaklarıyle kalbini sıkıyor.z de matbaadan çıkmışsınız. Dehlizde duranlar hayretle kendilerine bakıyorlar. Acaba onu ne halde görecekler? Şimdi merdivenleri çıkmışlar.bekleyen çocuklarını düşünerek can çekişen babalar. müstehzi bir seda gülerek: «Ah:_SeninjtrıüneKver__hulyaların.

Ahmed Şevki efendi bir aralık saatine baktı. O ısrar ediyor, «daha oturunuz, daha sorulacak çok şeyler var,» diyordu, fakat artık suallerin aşağısı gelmiyordu. Her şeyden bahsetmiş idi, yalnız karısıyle Nedim’i unuttu. En nihayet kendisi hakkında bir rey almak için, müteverrimlere mahsus bir müstantik inceliğiyle: «Ben de artık bir haftaya kadar çıkarım, zannederim, biraz öksürükle dermansızlık var, kuvvet için ilâç alıyorum. Yürüyebilecek bir hale gelirsem hemen dışarıya can atacağım,» dedi, sonra onların «elbette!» deyişlerine mukabil «bir daha içmeyeceğim. Beni çok sarsmış» mütalâasıyle bir cevap ekledi. Ahmed Şevki efendi tekrar saatine bakıyordu. Ahmed Cemil bir cevap vermeğe cesaret bulamayarak ilâç şişelerini muayene etmekle meşgul oldu, yalnız Ali Şekib, «ya, hep o içkinin seyyi’esi değil mi?» diyordu. Çıkarken tanıdıklardan bir genç tabibe tesadüf ettiler, o: «Arkadaşınıza ben bakıyorum.» dedi. Ahmed Şevki efendi: «ümit var mı?» diyordu, tabip cevap verdi: «— Ümit ne vakit kesilir?...» Ali Şekibin dükkânına geldikleri vakit cam kapının aralığında bükülmüş bir kâğıt parçası buldular, üzerinde «Ahmed Cemil bey için» kelimeleri vardı. Ahmed Cemil, Hüseyin Nazminin yazısını tanıdı. Tezkere hemen orada kurşun kalemiyle karalanıvermiş dört satırdan ibaretti. «Hedefi olduğun müthiş darbeyi haber aldım, matemine tamamen iştirak ederim. Seni görmek, elini sıkmak için ihtiyaMAI VE SİYAH 213 ¦cim var. Seni birçok defalar aradığım halde ele geçirmek mümkün olmadı. Yarın sabah gelip beni idarede gör. Seni ne kadar meşguliyet arasında düşündüğümü tasavvur edebiisen müteha -sis olurdun. Sana verilecek bir çok havadisim de var.» Son cümleye Ahmed Cemil hepsinden ziyade ehemmiyet verdi. Hüseyin Nazminin ne havadisi olabilir? Bir aralık sabırsızlığından gidip kalemde aramak istedi; arkadaşlarından ayrılarak Babıâliye girdi, odacıdan soru: — Hüseyin Nazmi bey? O kalemden çıkalı bir saat olmuştu. Kendi kendisine «yarma kadar beklemek mümkün değil, merakımdan çatlayacağım... Köşke gitsem ne olur?» dedi. Köşke gitmek çâresi aklına gelince artık duramıyordu. Hüseyin Nazmi’nin vereceği havadisi öğrenmek için sebepsiz şedid bir arzu, kavi bir ihtiyaç hissediyordu. Eve kadar gitti, o akşam Erenköyü’ne gideceğini haber verdikten sonra bir an evvel yetişmek için yokuşlardan uçarak indi. Köprü’de vapuru beklemek lâzım geddi, bura-^ da geçirdiği yarım saat bir uzun gün kadar sürdü. Bir aralık kendi kendine: — Ya henüz köye avdet etmemişse!... dedi. Fakat burada beklemek mümkün değildi, Hüseyin Nazmi’nin tezkeresini alır almaz birden inkişaf eden bir his Erenköyü’ne gitmek için onu sürüklüyordu. Lâmia’ya tekrar, bir kere daha, tesadüf etmek ümidi şimdi kalbinde bütün hissiyata galebe etmig. onları ıskat ederek yalnız o sesini yükseltmeğe başlamış idi. Onun hakkındaki derin meftuniyeti, geçirdiği ıstırap devresi:

arasında biraz şiddetini kaybetmiş, başka hislere yerini terkederek susmuş idi; fakat Lâmia’dan bir âşıkane haber getirmiş gibi onun kardeşinin şu yazısında, şu kâğıt parçasında, güya bir parça onun sıcaklığını duyarak birdenbire o sevda ateşi bütün kuvvetiyle yeniden alevlenmiş idi. Köşkün çıngırağını çekerken, böyle bir gün kapıyı onun açtığını tahattur ederek onun mütebessim simasını karşısında görecekmiş, vehmiyle, titriyordu. Kapıyı bu defa uşak açtı. — Beyefendi geldi mi? Hüseyin Nazmi’nin geldiğini haber aldıktan sonra bir inşirah duydu. Merakını halletmek için burada da beklemek lâzım geleydi! Hüseyin Nazmi’ye ilk sözü bir sitem oldu! Verecek havadisin ne olduğunu söyleseydin de buraya yorulmasaydım olmaz mıydı? Hüseyin Nazmi gülüyor, haber vermediği için pek iyi etmiş olduğunu söylüyordu. Sonra birden arkadaşının, iki hafta içinde büyük bir hastalıktan çıkmış dibi duran zayıf, çökük çehresini, altlarında birer siyah daire beliren gözlerini, musibetin kahrıyle hırpalanarak ihtiyar olmuş görünen bir vücudu görünce Ahmed Cemil’in karşısında gülmek değil ağlamak lâzım geleceğini hissederek durdu. Ahmed Cemil de şu dakikada büyük matemlerden sonra birbirini seven iki kalbin ilk tesadüfünde hissedilen ağlamak arzusuyle Hüseyin Nazmi’ye bakıyordu. O vakit ikisinin de gözlerinde daha o mateme dair bir kelime teati edilmeden seri ihtilâçlar hâsıl oldu. Ahmed Cemil kendisini zaptetti. Fesi ile pardesüsünü çıkarıp fırlatmak için arkadaşının gözlerinden gözlerini ayırdı: Vereceğin havadisi söyle... dedi. Havadis!... Gidiyorum, o kadar... —¦ Nereye gidiyorsun? Yalnız orası belli değil. Teşebbüslerimi biliyordun, sefaretlerden birine tayin edilmek için daima uğraşıyordum, nihayet... Hüseyin Nazmi ellerini uğuşturuyor, arkadaşından sevincini saklayamıyordu: Nihayet tayin edilmek üzereyim. Paris, Londra, Brüksel, Madrid velhasıl bir yere; benim için ilk meslek kademesini teşkil edecek bir yer olsun da... Hüseyin Nazmi’nin çocukça sevincine karşı Ahmed Cemil duruyordu. Bu mesud refiki, zengin bir babaya, emin bir hayata malik olduktan sonra istikbaline parlak bir meslek ‘hazırlayan bu arkadaşı kıskandığı için değil, fakat bunlar hep boşa çıkan emellerini, bahtsız başlayarak yine bahtsız devam edecek gibi görünen hayatının muhrumiyetlerini takrir ettiği ağır bir yeis duydu. însan kendisinin sefaletinin derecesini bir servetin ihtişamı yanında, bedbahtlığının bir hükmünü bir saadet nümayişi karşısında daha büyük bir acı ile anlar; bu bir saniye zarfında tâ mukaddemesinden şu ana kadar ikisinin hayatını teşkil eden tezad silsilesi fikrinin içinden geçti. MAİVE SİYAH

215 Ne düşünüyorsunuz, Cemil? Tebrikte teahhur ederek aldığı habere karşı durgun kaldığına utandı, bu suali başka bir sual ile iptal etmek isteyerek: Demek hemen gidiyorsun? dedi. Hüseyin Nazmi’nin hemen gitmesi onun için bir başka ehemmiyeti haizdi. O gidecek olursa Lâmia ne olacak? O bulunmadıkça mesele birçok zorluklar kesbediyordu, hiç olmazsa ondan bir vaad alacak olsa... Hüseyin Nazmi diyordu ki: — Kimbilir? Zannetmem ki o Ttadar çabuk gidebilmek mümkün olsun... Resmî muamele hiç olmazsa bir ay sürer, ondan sonra... Ha, sana verecek başka bir haber var, buna da ayrıca memnun olacaksın... Ahmed Cemil bu ikinci şeyi bakleyerek arkadaşının yüzüne bakıyordu, o gülerek söyledi: Senin küçük Lâmia’yı veriyoruz... Ahmed Cemil’in kulaklarına’ ıbir şey tıkandı, Hüseyin Nazmi’nin sesini bir uğultu içinde duydu. Gözleri bulandı, durduğu yerde vücudu sallanıyor zannetti. Veriyoruz, ne demek? Bu kelimenin başka bir mânası olup olmayacağını düşünüyordu. Nefesi tıkanarak sordu: Ne demek?... Hüseyin Nazmi alay ediyordu: — Ne demek olacak? Ben gidiyorum, eve bir enişte geliyor... Ahmed Cemil şu dakikada Hüseyin Nazmi’ye hücum ederek bağırmak hevesini duydu, şu sözler ağzından taşmak istiyordu : Demek beni aldattınız?... Demek onu bana vermeye-cekdiniz?... Lâkin bilmiyorsun ki ben ona malik olamazsam benim için hayat bitmiştir, ölmekten başka birşey kalmamıştır? Boğularak: — Tebrik ederim! dedi, fakat artık lâkırdıya devam edebilmek için kuvveti yoktu, bir iskemleye düşmek nev’inden oturdu. Nefsini zaptederek bir şey ilâve etmek istiyor, fakat bir kelime daha söylerse saklamak istediği bu müthiş ıstırabı, şu şimdi kalbini kıvıran vahşî ye’si gizleyememek-ten korkuyordu. Kendi kendisine: — Mümkün değil, alay ediyor, şimdi bana: «Hayır, Lâmia sesindir!» diyecek... Lâkin ben, ah ben!... Şimdiye kadar söylemeli değil miydim? Ya beni anlamamış, Lâmia’nın benim hayatıma lâzım bir şey olduğunu hissetmemiş ise?...» diyordu. Bir aralık aklına son bir ümit geldi, «Belki henüz bitmiş bir mesele değildir.» dedi, aksini haber almaktan ürkerek istizaha hizmet edecek bir şey

. dedi. beni besleyiniz» demek mesabesinde değil miydi? Ah! Lâmia’nın beklemesi mümkün olabilse?. şimdiden kendime nasıl bir hayat tâyinine başladım. hayatımda yalnız bunu muhafaza etmek isterim. bütün hülyalarımı kaybettim. evet.. kendisini kımıldamadan sabit nazarlı gözleriyle dinleyen arkadaşına uzun uzun emellerinden bahsediyordu.. evet.söylemekten çekiniyordu. Bir aralık: — Lâkin ben ne kadar cebîn bir adamım. beni doyurunuz. O vakit Ahmed Cemil Lâmia’nın parlak ve siyah gözleriyle kendisine tatlı bir tebessüm içinde kavî bir sadakat vaadi yolladığını görüyordu. O muvaffak oluncaya kadar bekletseler!.. daha sonra o edebî müsamere. Lâmia’yı başkasına vermek beni öldürmek demek olacağını şu karşımda gülerek hülya kuran adam anlamalı.. Ahmed Cemil karşısında anlamadığı.... hayat artık taşınamayacak bir yük hükmünde kalacak. o takarrür etmiş bir mesele.. yalnız bu mükâfata mukabil onu kaybetmeğe muvafakat edecekti. •••.. Ah! Onun kendisi için ağladığını bilse. Ah bilsen Cemil..» diyordu. Kendi kendisine: — Ah! Mümkün değil!... Lâmia. yahut güzel sanatlardan birine intisap edecekti. onları umulmayan bir vak’a alt üst edebilir. bir yandan da bir mektebe. yalnız bununla müteselli olacak. «Lâmia’yı bana veriniz» demek.Hepsi hâtırasından birer birer geçiyordu.. fakat bunu. Lâmia’yı ne sıfatla talep edecek? Onun dest-i izdivacına nasıl hak iddia edecek ? Lâmia kendisinden ne kadar uzak. yalnız Lâmia’nın muhabbetine bir senet hükmünde değil miydi ? Şimdi zihninde Lâ-mia’yı babasının.. kendi kendisine: «İhtimal ben burada kalbimin koptuğunu hissederken o da yukarıda ağM A İ VE SİYAH 217 lıyor!. fakat düğün teah-hür etse bile hiç olmazsa nikâh merasiminde hazır bulunmak istiyorum. ne kadar uzaktı!. O zaman Hüseyin Nazmi tasavvurlarını anlatmağa başladı Tâyin olunacağı memlekete göre bir hayat tarzı ihtiyar edecekti.. Anlatıyor. Niçin hepsini Hüseyin Nazmi’ye söylemiyorum? Neden şimdi bütün hakikati itiraf ederek: «Onu bana ver. Sonra bütün zavallılığı. değil mi?. Ya o defterin altına yazdığı iki kelime.. diyordu. o benim olmayacak olursa.. bir akşam burada gezerken gözlerinin selâmı..» demiyorum. kendisi?. fakirliği mesleksizliği aklına geldi. Ya o. ya hukuka. . hususiyle bugün onun bu derece biçareliğinde bu isteğe cesaret etmek: «Beni evinize kabul ediniz. Bu işittiğim şeyler hep yalan olabilir.. Aşkının bütün muhtasar tarihini teferruat ve tafsilâtıyle zihninden geçirdi. ya siyasal bilgilere. Lâmia’nın çocukluğuna ait vak’alar^ Bon Marche’deki tesadüf.. bunu mümkün olup da görse. annesinin ısrarına karşı nefsini müdafaa edememiş bir zavallı sıfatıyle görüyor. bir yandan resmî vazifesiyle meşgul olarak.. duymadığı şeylerden bahseden bu adama o boş ve sabit nazariyle bakarken başka bir âlemde gibiydi. fakat sabredemedi: — Demek izdivaç meselesinin takarrürünü bekleyeceksin? Hayır.

Cemil ? diyordu.Şimdi Ahmed Cemil yine Lâmia’yı yine kendisi gibi şu boşa çıkan aşkm matemiyle mahzun görüyordu: Hüseyin Nazmi: Cevap vermiyorsun. Sonra karşısındaki tuhaf bir işaret etmiş gibi küçük bir kahkaha ile güldü.. şüphesiz akşam seyranını yapmak için bahçe kapısına doğru ilerliyorlardı.. sonra yavaş yavaş Lâmia’nın mürebbiyesini farketti. kapıya yaklaşıyorlardı. boğuluyordu. Biraz dışarıya çıkabilmeği bir küçük necat vesilesi olmak üzere telâkki etti: Evet. bahçeye baktı. Ahmed Cemil bu çehreyi bir defa daha görmeğe muhtaç idi. havasız kalmış gibi ciğerleri darlaşıyordu. eliyle göğsüne bastı. büsbütün hurdahaş etseî. Burada. Lâmia başını çevirdi. acaba Lamia da beraber mi? Evet. Hüseyin Nazmi’nin karşısında bir şey yapamayarak durmak müthiş bir azap idi ki. Kütüphanenin penceresine dayandı.. giyineyim. Ahmed Cemil’in yalnız kalmağa ihtiyacı vardı. yatağının üzerinde kıvranarak. sonra gözleri kapının önünden bir arabanın toz kax x sırgalarma bulanarak geçişine daldı. «Şimdi beni görecek!. İkisini de arkalarından görüyordu. Ah! Bugün buraya niçin gelmişti? gu dakikada evinde. Hüseyin Nazmi çıkınca Ahmed Cemil ayağa kalktı. mecnun bir yeis tuğyanı ile. elini salladı. Onlar. dedi. çıkalım. Bir aralık durduğu pencerenin altında kumların çıtırda-dığını işitti.. Demek bu hülyasına da veda etmek. başını çeviriyordu. gözleri aşağıdaki pencereye tesadüf etti. Öyle ise beni biraz bekle. artık metanetini sarsıyor. artık bunalıyordu. Kim olduğunu görmüyordu.» diyordu. yastıkları ısırarak. dedi. sabrını tüketiyordu. sonra arkadaşının matemini düşünerek bu sualine nedamet etmiş göründü: — Canın sıkılıyorsa dışarıya çıkalım. Bir nazar ki ba-kışıyle beraber . Şimdi ne yapacak? Gözleri arabayı takip ederken o kendi kendisine soruyordu: — Buna da böyle tam bir teslimiyet ile mağlûp mu olacağım? Bir şeyler yapmayacak mıyım? Bir şeyleri kırıp parçalamayacak mıyım? Heyhat! Artık elinde kırılıp parçalanmış bir hayat kalmıştı. gözleriyle onu âdeta çekiyordu.. Ahmed Cemil bulunduğu yerde vücudunun eridiğini hissediyordu. onu görmeğe nasıl tahammül edecek? O zaman mürebbiyesine yetişmek için Lâmia’nm biraz acele yürüdüğünü gördü. o hayatının her sırrına munis olan odacıtta olaydı. Lâmia’nın da matemini tutacaktı. Ah! Onu şöyle avucunun içinde sıkarak ayaklarının altına atsa. Lâmia köşkün ikinci katına bakıyordu. bundan da vazgeçmek lâzım geliyor? Bir sarmaşığın üstünde iki serçe yekdiğerini kovalıyordu. yalnız o kadar. bir ayak sesi daha vardı. köşke baktı..

Evet. Lâkin bu son nazar onu şimdiye kadar aldandığını... Ahmed Cemil ona da razı olmadı. ne derin bir nıühlik marazla hasta idi. Hüseyin Nazmi şimdi arkadaşını garip bularak hayretle yüzüne bakıyordu. bir MAI VE SİYAH 219 mazi yadışı bile kalmayacak? Demek aralarında her şey bitmişti?. Ahmed Cemil cevap vermedi. Ahmed Cemil şimdi Lâmiayı kaybetmekten değil. Hüseyin Nazmi içeriye: «Geç mi kaldım? diyerek» girdi. Hüseyin Nazmi yanına kadar gitti. «Ben fakirim. Ahmed Cemil’in gözleri ağlamış gibi kızarmış. sen hastasın! dedi. yalnız bu nazar bir cinayet hükmünde idi. bir nazar ki güya orada.ayrıldı. Elleri ateşler içinde yanıyordu.. onun için çıkmamağa karar vermişti. Biraz evvelki tebessümü ile. besleyecekti. çökük yanaklarıyle gerilerek daha zayıf bir hal almış. fütursuz nazarı olmasaydı şu dakikada hepsini itiraf edecekti. fakat bu öyle bir nazar idi ki hiç bir şey ifade etmemekle beraber Ahmed Cemil’e bütün hülyasının bir yalan olduğuna şüphe edilmeyecek bir bedahetle şehadet etmişti. bütün çehresi hafifçe. bir saniye sonraki lakayt nazariyle Lâmia güya yukarıya: «Ne kadar bahtiyarım!» derken aşağıya: «Bu kim oluyor?» demişti. orada da Lâmia’yı tekrar görmek tehlikesi vardı. fakat bekleyiniz!» diyecekti.. yalnız o nazarın hâtırasını bütün kırılan aşkının bir yadigârı kabilinden hayatının sonuna kadar saklayacak. Evet. Hüseyin Nazmi: «Sen bilirsin! öyle ise bahçeye çıkalım!» dedi. hasta.. Evet Lâmia kendisini-sevmiyor. ve . Demek Lâmia ile onun arasında hattâ bir ülfet bakiyesi. Eğer Lâmia bu anî nazar içinde ona küçük bir tesliyet mânası göndermiş olsaydı hepsini unutacak. ruhunun içine sararak bu yadigârı hayatının biricik saadet nasibesi hükmünde . Ahmed Cemil: «Ben zaten çıkmaktan vazgeçtim! dedi. fakat bu nazardan müthiş bir ıstırap duyuyor. manasız idi. Artık ona tekrar tesadüf etmekten korkuyordu. Biraz evvel onu gülüyor görmekten tahammül edilemez bir işkence duymuştu. göğsü sık sık nefeslerle şişerek donuk bir nazarla gözlerini ona dikmişti. bilse ne kadar. beş dakika evvel kavî bir muhabbet teminatı hükmünde olan bütün o hâtıraların mânâsız şeyler olduğunu. Artık onu istemiyordu. Ahmed Cemil artık onu görmemek için oturdu. bu aşkı yalnız kendisi icad ve tezyin ettiğini anlatmıştı.. yalnız halledilecek bir merakı kalmıştı: — Acaba verdikleri nasıl adam? diyordu. Lâmia’nm son kayıdsız. şu bir saniyeden sonra Lâmia’ya bir husumet hissediyordu. şu pencerede kimse yokmuş gibi kayıtsız. Lâmia şimdi nazarında ona hiyanet etmiş bir vefasız sıfatında görünüyordu... ellerini tuttu: Lâkin Cemil. Şimdi. hele Lâmia’nm o yukarıya bakarken güldüğünü bir cinayet kabilinden affetmiyordu.

. . iskemlesinin üzerinde kıvranmamak için kendisini zor zaptediyordu. biraz evvel yarım kalan bahse riceti tercih ederek: Demek gidiyorsun? dedi.. bütün dertlerini uyuşturucu bir zemzeme ile sallayan o ismi söylemiyor..^. kovuldum. Artık kalbinde ateşten bir pençe ile o nişanlı için tahammülünü aşan bir kıskançlık duyuyordu.hiç bir vakit sevmemişti. Demin gülerek yukarıya baş sallayışı. Demek resmi de var? Bir resim ki Lâmia saatlerce onun temaşasına dalmış olacak! Hüseyin Nazmi kütüphanesinin çekmesinden çıkararak resmi uzattığı zaman Ahmed Cemil bunu bir an evvel görmek tehalükiyle almakta acele etti. bir mütalâa serdine kuvvet bulamayarak. Hüseyin Nazmi cevap verdi: Oh!... şimdi?.. O şimdi mürebbiyesi-nin yanında belki nişanlısını görmek emeliyle koşarak yürüyordu. Bu tabir ağzından nasıl sahte bir nağme ile çıkıyordu. Lâmia ne kadar bahtiyar! Nasıl gülüyor! Elleri kilitleniyor.. Şimdi ondan da ayrıca nefret ediyordu.. Erkân-ı harbe mahsus alâmetle müzeyyen elbise içinde ona mağrurâne bir istihza ile bakıyor gibi duran bu resme yalnız bir göz attıktan sonra* o çehreyi soğuk bulmak istedi...» diyor.» diyemiyordu. işte.... sadece «Lâmia!. Bütün hülyalarını semavî bir beşik içine koyarak. Uzun uzun muayene etmekten. sen ne yapacaksın?. Ahmed Cemil bunda da... bundan sonra ne A ±İ 221 yapacağımı da bilmiyorum. Sen beni bırak da kendinden bahset. Arkadaşının bu sözü Hüseyin Nazmi’ye istizah etmek istediği şeylere dair sual iradı için cesaret verdi: — Hakikaten. sonra istemeksizin ağzından şu cümle döküldü: Ah! Ben de gitmek isterdim.. derslerini de bırakmıştın.. Ahmed Cemil dudaklarının arasından cevap verdi: Matbaadan çekilmedim. bu nahoş tesirin zail olabilmesi korkusuyle daha iyi görmekten çekinerek kütüphanenin kenarına bıraktı..Lâmia’yı ağlıyor tevehhüm ediyordu. Lâmia’nm nişanlısına tesadüfü ihtimaline ait bir lâtife keşfediyor.... Bu resim!.. ben de bir yerlere. Matbaadan çekilmişsin. resmini göstereyim. Kayıtsız görünmek için ayağa kalktı güya kütphaneye bir göz atmak istemişçesine ilerleyerek Hüseyin Nazmi’nin yüzüne bakmaksızın sordu: Hemşire Hanımı kime veriyorsunuz? Hemşire Hanım!. Ah! Zavallı hülya esiri!.. «Meselâ hizmetçilerden birinin bir manalı işaretine gülmüştür. — eliyle işaret ediyordu — uzak bir yerlere gitmek isterdim.. Oh! bak..

Bir aralık aklına resim geldi. O şairler. Okumak?. güya içinden bütün hayatı kemiklerini kıran bir ıstırap arasında mengenelerle. Hüseyin Nazmi onu yalnız bırakmakta. Sonra birden zihninde bu resmin sahibiyle Lâmia’yı yanyana. kendi kendisine: «Şimdi ben burada yeisimle zehirlenirken o yukarıda yine bahtiyarlığından gülüyor» dedi. Bundan sonra kimin için çalışacak ? Nasıl bir ümide hayatını vakfedecek ? Arkadaşından intişar eden yeis havası artık Hüseyin Nazmiye de sirayet etmişti. o saatte Ahmed Cemil Eyüb’e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu. Ahmed Cemil de yalnız kalmakta acele ettiler. yorganları parçalamak isteyerek kıvrandı. şimdi o şey Lâmia da.. onun için o ülünün hatırasıyie kendi mahrum hayatının arasında her vakitten ziyade bir rabıta keşfediyordu. açık duran çekmeceye fırlattı: «Ah! Bir gece yine burada nasıl bir ümit ile uyuyanıamıştım. Artık bunların hepsinden nefret ediyordu. O zaman vahşi bir kıskançlığın müthiş ateşini duydu. bir sirkat ika ediyormuş korkusuyle muma yak-‘laştı ve baktı: «Güzel değil!» diyordu. o yalnız bir şey için çalışmakta devama kuvvet bulabiliyordu. O zaman onunla aynı çatının altında bulunmaktan elîm bir azap hissetti.. bu ümüitsiz gördüğü arkadaşın yanında kendi ümitlerine dair söz söylemekten sıkılıyordu. bir daha görmek istedi. Sabahleyin kütüphanenin açık odasından Hüseyin Nazmı baktığı zaman arkadaşını göremedi. Ondan uzak bulunacak olursa yesinin ezasını daha az Eyüb’e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu. şimdi o da kendisinden bahse cesaret edemiyor. uyuyamayacağını biliyordu. ba-ğırmamak için yastıkları ezerek. o sevgili kitaplar. Onu pek iyi görmemişti.. bundan sonra ne yapacağını bilmiyordu. Onların ikisini dtıdak dudağa tahayyül etti. Tayin edemediği bir sebeple bugün Eyüb’e. Hüseyin Nazmi resmi oraya koymuştu.Evet. açık penceresinin yanma oturdu. «Ah! sabah olsa da buradan kaçsam. kütüphaneye giderek çekmeceyi çekti. Bütün şiir ve felsefe işte şu dakikada onun bu melal ve yesinde muhtevi idi. orada yüzü koyun. soyunmadı... sahte felsefeleriydi. Ah! o geceden ne kadar uzaklardayım!» diyordu. çekiliyormuş gibi kollarım kıvırdı.. Hüseyin Nazmi: «Şayet okumak istersen kütphanenin anahtarları oradadır. Alarak utanılacak birşey yapıyormuş.» diyerek arkadaşını yalnız bıraktığı vakit Ahmed Cemil büyük bir azaptan kurtulmuş gibi bir nefes aldı. Bu akşam iki arkadaş hayat-ı refikanelerinde belki birinci defa olarak yekdiğerinden sıkıldılar. Şimdi kardeşiyle kendisinin hayatında bir başka türlü mücaneset görüyor. Kapısını sürmeledi. Gidip güya ona: «Bak! . yalnızlığından emin olmak istiyordu. Resmi. kolkola gördü. bunlar bütün yaşamamış yahut yaşamaktan yorulmamış adamların sahte şiirleri.» diyordu. ibaşını tuttu. şimdi kalbinde feveran eden canavar kıskançlığıyle vahşî bir yeis içinde kendisini yatağa attı. elinden gidiyordu. İkbalin mezarına gitmek için ihtiyaç duymuştu.

parmaklıktan baktı. hâlâ mağmum gözleriyle gülmeğe çalışarak — o son def a-ki nazariyle bir tebessüm yollayarak — bakıyordu. Güya o ziyaret. İkbal’in mezarına yaklaşınca bacaklarında bir zaaf hâsıl oluyor. îki tarafı parmaklıklarla1 çevrilmiş mezarlardan bakan taşların nigâhı altında yürüdü.. oraya mümkün mertebeye genç vâsıl olmak için yavaş yürüyordu. Ahmed Cemil bu sözleri işitiyor. «Sen de mi. seni de yatağımın yanına alarak beraberce. Bütün münkariz emelleri için artık mustarip değildi. bir umumî vekâlet ita ederek meselenin tesviyesini onun reyine bırakıyor. Şimdi buna da çare buluyor. Eyüb’ün tenha sokaklarından geçti. o hayale bakarak gözleri bu defa — bir kırılmış hayatın matemine tahammül için karar verildikten sonra akan sakin. Burada. yaşları kuruma-mış. bütün hayatının acılarını lâtif bir gayş ile uyuşturmuştu.. sana da biraz yer açmak için sıkışarak. işte orada idi. belki henüz toprağı kuramamış kabri büsbütün ölmemiş bir hasta yatağı gibi şifaya muntazır mütereddit bir eda ile uzanmış yatmıştı. madem ki yaşamak için bir . Oh! Bilsen burası ne kadar rahat! Şu muhteriz. bu toprakların yumuşak kucağında. şu derin sükûn içinde.. yatardık!» diyordu. fakat içeriye girmek için cesaret bulamadı. Zaten artık hayatında zor işler bir evle matbaadan ibaret kalmıştı. Buradan ayrıldıktan sonra Ahmed Cemil kalbinde bir hif-fet hissediyordu. Ahmed Cemil orada durdu. burada yalnız Ölüler arasında dolaşmak istiyordu. O vakit kendisiyle annesi kalıyordu. İkbal başını kaldırıyor. son bir öpüşme içinde birbiri için ağladılar. güneşin altında. bir çocuk mezarıyle gençliğine doyamadığı için başını bükmüş gibi duran bir genç kadının mezar taşı arasında îkbal’in henüz taşı dikilmemiş. şu parmaklığın yanında. karşı karşıya. haniya bir vakitler sen kitabını okurken. bütün zorluklara karşı türlü kolaylıklar icat ederek çare buluyordu. sükût ve ârâma nasıl yakın bir saadet var!. o kadar genç öldüğüne teessüf etmemekli-ğin için sana kendimi göstermeye geldim. kardeşim? Sen de benim gibi hayatın fena bir latifesine mi tesadüf ettin?. Nihayet onun taze kabrini kucaklayan mezarlığın önüne gelince durdu. elenerek muhteriz. Birer yeşil sütun gibi uzanan iki servinin fevkinde süzülerek. kendi kendisine: «Evet. İkbal’in o makberden çıkan sesini duyuyordu. güya bu hoş sükûn köşesine bir hayat tebessümü yollamaktan utanarak. perişan güneş kırıntıları toprakların siyah ratıp rengine dökülmüş. tesliyet ve istirahat veren yaşlarla — burada. Onları Ali Şekib’e havale ediyor.» demek istiyordu. ben dikişimi dikerken kendimizi mesut zannettiğimiz zamanlara benzer bir refakatle fakat bu defa ebedî ve mesut bir rafakatle. insanlardan eser görülen taraflarından kaçtı. ona daha. Seninle burada iki kişi yanyana. Artık her şeyi tesviye için zihnen karar veriyor.Ben de senin gibiyim. güya bu mahrem gençlik yatağının üzerine pullu bir tesliyet sütresi çekmek istemişti. Şimdi gözlerinin önünde bu kabir açılıyor.. bilsen ne hoş bir hayat.

diyordu..» diyordu.Pacağım?» diyordu. Tam karşı karşıya gelmiş bulundular...sebep var. evvelâ karşısındakini tanıyamadı.. bir valide var. Buradan nasıl geçmek emelinde idi. ikisi de yaklaştıkça yekdiğerine mağlûp olmak istemeyerek gözlerini indirmiyorlar . bu halde. kaç kuruş ediyorsa tamam alayım da..» diyordu.. Fakat zihninde müziç bir endişe vardı. elinde olmaksızın başını çevirdi. O başını sallıyor. Ahmed Cemil yüreği ezilerek ayrıldı.. şimdi nasıl mağlûp çıkıyordu! Yoluna bir Vehbi beyin tesadüfü bütün hayatmm mecrasını tebdil etmişti.. Şimdi.. dar kapısından dehlizi gördü. değil mi efendim?. Bu sesi tanıyarak başını çevirdi. size tesadüf ettiğime ne kadar memnunum!. Bu müşküllere zihninde karar verdikçe: «Ah! yalnız o herif kalıyor! Ona ne ya. j. Ye-nicami avlusundan geçerek imarethanenin önüne gelmişti ki bir kadın sesi «Beyefendi» dedi. Matbaanın önüne geliyordu. sonra o söyledikçe anladı: — Beyefendi rica ederim. buna mukabele etmek için mücbir bir arzu duydu.» diyordu.. Ahmed Cemil o istihza tebessümünü gördü. Ahmed Cemil sarraftan aldığı izahatı Raci’nin zevcesine teşrih etmek istedi. fakat hekimlerin kat’i ümit ettiklerini anladıktan sonra.. — Yüzünü örten peçenin altında ağlıyordu — onunla bir vakitler bu kâğıtlar için kavga etmiştik. onu hiç affedemeyeceğim. iyi yapıyorum. Hissiyata taallûk eden şeylerde erkekler kadmlannne kadar dununda!. O zaman istikametini tedbil ederek geçmek lâzım gelirken o alevli gözleriyle doğrudan doğruya Vehbi beyin önüne yürüdü.. ölüme benzeyen bir hayat ile yaşamakta devam ederim. zannediyordum. Bu cadde!. Ah! bilseniz.nız kardeşinin hâtırasını belki rencide edecek şeyler tahaddü-süne sebep olacağını anlamış. Artık ikmal edemedi. yine onun için feda ediyorum. Yavaş yavaş birşey yapamayâctgînî|yal.. biri müstehzi tebessümüyle. Nedim’in kâğıtlarından biri... sonra birdenbire sırrını tevdi ihtiyacına mağlûp olarak paraları titreye titreye mendilinin ucuna sararken Ahmed Cemil’e anlatt: — Bu kâğıdı anladınız a. yan tarafa bir adım atmak istedi.. kendi kendine: «İkbal sağ olaydı demek o da affedecekti.... O vak’adan sonra onu hiç görmemişti.-*” JsaDialı caaaesını çıkıyordu. buna mağlûp olmamak. Onları hâlâ saklıyordum. Fakat artık vakit kalmamıştı. günler geçerek muhakemesine hüküm geldikçe intikam almak ümidi tezelzüle uğramıştı. Birdenbire kalbi büyük bir heyecanla çarptı... birden bu adam hakkında duyduğu nefret ve adavet feveran etti. bakınız..... Zevcimin hastahanede ölmesine müsaade edemezdim. durmayarak geçti. «o lâzım değü.. bundan tahammül edilmeyecek bir eza hissetti.. Onun birden o tebessümü uçtu... yaşlar tamamiyle boşanmıştı. Ahmed Cemil onun şimdi .. Ah!... Fakat artık birini feda etmek lâzım geldi.. şuna bakar mısınız? Kadın bir sarraf dükkânının önünde elinde bir demiryolu kâğıdını göstererek: — Bunun hesabını anlayamadım. değil mi?... öteki kinden tutuşmuş nazariyle bakışıyorlardı. karşısından Vehbi bey geliyordu.

mahvolan emelleri. O hikâyesini tekrar etti: — Ne olacak. Bununla nice hazmedilmiş tahkirleri.. sonra gülümseyen. mümkün olursa haciz. şimdi senin herifle Hüseyin Baha efendi tutuştu. el. yolcular düşecek zannettiler. Bir aralık dükkânın camlarından Hüseyin Nazmi’nin geçtiğini gördü. Ahmed Cemil gülüyor. birden bu muvakkat neşve güya damarlarında dondu. Onu görünce hep bir ağızdan «İşte!» dediler. Ali Şekib’in dükkânına girdi. şimşek gibi gürültü ile çakan bir tokatla Vehbi beyin yüzüne çarptı. Ahmed Şevki efendi netice vehamet kesbederse kendisinin de mutasarrır olacağını düşünmek istemeyerek sevmiyor. hususiyle o tekmeyi.. kolunu açabilmek ne kadar mümkünse o kadar açtı. hepsi bu hayatın olanca acıları o tokatın içinde idi. Vehbi bey şu dakikada sol yanağından muzdarip olmalıdır.. Said’le gülerek dinliyorlardı. ikisinin de taklitlerini yaparak. ona tâ kalbinin kan döken cerihasından kop. bir saniye kadar durdu. bir akşam bu mülevves mahlûkun ağzından dökülen levsleri. sonra cevabını beklemeksizin. Orada Ahmed Şevki efendiyi ortalarına alarak Ali Şekib. İkbal’in faciası. Hüseyin BaMai ve Siyah — F. Ahmed Cemil iade etmiş oluyordu.! Sahih Lâ-mia’yı da kaybediyor mu? Hayatında dünkü gece bir fena rüya değil miydi? O vakit hakikatin bütün acısı tekrar uyandı. dedi. Nihayet Ahmed Cemil de tasavvurunu söyledi: O da ev ile matbaa meselesinden dolayı dâvaya Ali Şekib’i tevkil edeceğini anlattı. ailesinin mahvolmuş saadeti. sahiib-i imtiyazın ömründe belki birinci defa olmak üzere hiddet ederek dün matbaada aralarında münazaa tahaddüs ettiğini en küçük teferrüatiyle. ona bir kelime söylemek zamanını bırakmaksızın çevrildi. Hattâ arkadaşının dükkânına girerken tebessüm ediyordu. 15 ha efendinin gözlük perendejlerini tadat ederek anlatıyordu. O hayretle baktı. bu kabir ziyaretinin sükûn . artık âdeta eğlenerek anlatıyordu.Ahmed Cemil’in bütün. Ahmed Cemil güya halkı oraya biriktiren bu vak’adan amil değilmişçesine sükûnla ilerliyordu. neticesiz kalmış bir meslek hülyasının hüsranı. haberiniz yok. fakat sallandı. etrafını almak üzere yaklaşan halktan kaçarak matbaasına ilerledi. Güya bu tokatla bütün elem yüklerini silkip atmış gibiydi.sararan çehresine: «Bana mı gülüyordunuz?» sualini fırlattı.muş bir kuvvetle vurmuştu: öyle ki Vehbi beyi dükkânlarının kapısının önünde hava alan kitapçılar. hayatında münkariz olan neler varsa.. Şimdi kalbinde büsbütün bir hiffet duyuyordu.. münkesir aşkının feryadı. Bu tokat!. Nihayet dâva. «Ne var?» dedi. . mecruh aşkı kalbinde feryad etti: Ah! Lâmia. hepsi tekrar başlaması için Ahmed Şevki efendiye baktılar. Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin kararı veçhile Hüseyin Baha efendiye vereceği maaşı bu ay kesmek istediğini. gazetenin tatili. hepsinin birden toplanan yeisile dolu olan bu. Düşmedi. daha sonra: — Ha. zevkinden gülüyordu.

babasını. Yataklığın sütununu tuttu. o tokatm itminan ve tes-liyeti birden silindi. onun hüvi-/ yetiyle tahamnıür eylemiş idi. İkbal’i. o zaman yine babasının. Şimdi ağlıyordu. onun hayatının nefesiyle teneffüs etmiş.la ağlıyordu. kim bilir! yirmi sene. burada yalnız kendisinin haya-¦ tından başka bir şey yoktu. başını. o matemlerinin mültecasına koşmak için çıktı. senelerden beri onun kalbiyle birlikte i çarpmış. ümidsiz senelerin kuru geçişi içinde kırık bir hayatı sürüklemek onun için ne büyük bir işkence idi. belki kırk sene. yalnız onun idi.» diyecekti. burada dünden beri MAI VE SİYAH 227 tazyik ede ede kendisini hasta eden ıstırap feryadını salıvermek mümkün idi. gülmemek için sebepleri olmayan arkadaşların arasında duramadı.. merhamet arayan şaşırmış gözlerle baktı. yalnızlığından emin olmak için kapısını sürmeledikten sonra bütün buradaki hissiyatına mahrem olan şeylere.. burada hiç utanmayarak nefsini zabta lüzum görmeyerek kalbinin olanca yaralarını şu sâkit fakat müşfik mahrem dostlarını önlerine serebilirdi. Burada kendisini olduğu gibi gösterebilir. bana her vakitten ziyade gülünüz. uçup silinerek zihninin içinden geçiyordu. kısık bir inilti gibi başladı. bazan melûl bir eda ile yavaş yavaş. sakin ve âheste^yaşlarja. Ikbal’in. unutulmaz matemlerle istikbalin önüne çıkacak. «işte ben seni bu omuzlan çöktüren yüklerle yaşayacağım. Artık kuvveti kalmamıştı. şimdi evine. Bu odacık. kitaplara.. onun. Şimdi bütün matemler hep birden uyanmış idi. duvarlara kendisini görmekten malızuz olarak mütebessim bakıyor gibi duran mektepte yapılmış levhalara ıbakti. / ne sıkılacak arkadaşlar vardı. _Ne^ için bu.hediyesi. Ah! Bundan sonra yaşayacağı seneler. «bu gün sizin tesliyetinizin kollarına başka bir ıstırap ile geliyorum.» demek isteyen. / /«Nasıl yaşıyacağım?» diyordu.. gözlerini kapadı. Lâmia’yı.. ve salıverdi. zihninin içinde bir şimşek tekerrüriyle birbirini takip eden levhalar gibi sonsuz bir silsile şeklinde görüyordu. Burada ne utanılacak yabancılar. Evet.zaman içinde hayatın ne zâlim sillesine uğramış idi! Daha hayatın henüz mukaddemesinde iken bundan sonra kırılmış emellerle. Lâmia’nm çehreleri birer birer. şu minderle yatak. Bu evvelâ boğuk. bazan ondan kaçmak isteyerek. ‘ bu bütün ufak tefek. ateşler içinde yanan başını bu soğuk demire dayadı. Babasının vefatmdan sonra geçen beş senelik .ancak beş senelik . sönmüş hülyalarla. artık burada. bu mini mini kö-/ şecik. arkadaş resimlerine. bunlar bi-ribirine karışıyor. ^ 19 Odasında büsbütün yalnız kalmak. aczin_ve_yeisin meftuniyetiylejakan sıcakjveJu^daiûlaJar. o nasibsiz.. kadar hülya esiri olmuş _idi! ~”~ . Bu duvarlar.

... şimdi ondan bir soğukluk tereşşüh ederek vücudunu üşütüyordu. . aramaksızın hemen bir yerinden açarak baktı. kendisine ne kazandırabilirdi? Merak ederek bir göz atacakların ka-yıdsız bir tebessümünden. kendisine sahte esaslar üzerine Jturulnmş .. belki onbeş gün. O artık ölmüş bir çocuğun boş ve soğuk gömleğinden başka birşey miydi? Yazıhanesine gitti. İşte şimdi Hakikatin insafsız rüzgârları üzerinden geçtikçe o hülyaları hej) birer birer düşünmüş.at vücude getirmiş idi..ayrıljnak^^niardjjijbir nişane bile bırakmamak için ihtiyacı vardı.. / En küçük sebepleri en büyük hülyalara kâfr* addetmiş.Biraz hayatın maddiyetini düşünmüş. Ah! Bu eseri! Fakat şimdi ona ne lüzum var?. o halde buna ne lüzum var?. ne hasetlere tesadüf edecek! Gözlerinin içi size temin ettikleri şeyin zıddiytle gülen bir takım adamların «Bu ne ulvî şiir!. ötekiler gibi bunu da mevcudiyet sahnesinden kaldırmak istiyordu.. o defteri — bir vakitler eline aldıkça PF^ 2’28 MAİ VE SİYAH göğsünü gurur ile şişiren o defteri — bugün bir ölü yadigârı gibi soğuk bir hisle aldı. fena bulmaya hazırlanmış beş on arkadaşın ağzında yalan tebriklerden başka bu eserden ne ümid olunabilirdi? OJbuna hayatının en_güzeLBagŞasıru_feda etmiş. Şimdi Raci’yi haklı buluyordu. mademki onu kendisine bırakmıyorlar ve bütün o aşk dünyası bir yalandan başka birşey değilmiş. Kendisini öldüren bunlar değil miydi ? Sonra onlar da ibirer birer ölmüşlerdi. kapadı. evet o malûl bir dimağdan başka birşey değildi.» deyişlerinden nasıl üşüyecek. İdindi yalnız bu eser.. okumak için bir heves duymadı.. Bu eserden neler beklemiş. onu şuracıkta en küçük bir yaşamak arzusundan tam bir mahrumiyet içinde bırakmış idi. Ah! Bu eser!.. okumadı. ondan neler beklemiş idi^f Şimdi o kadar çocuk olduğundan utanıyordu.Jiay. bu son malûl dimağ nişanesi kalmıştı.. Ah! Artji^ulyajarından^ büsbütün . kırık hayatının intikamını ondan almak istiyordu.. şimdi mademki artık Lâmia elinden kaçıyor. Halbuki o. ahmakça bir hülyanın galat rüyetiyle malûl gözlerine başka türlü görünen matbuat âlemine attıktan sonra ne olacaktı? Bunun neşvesi ne kadar sürecekti? Bir hafta. Bu eserden nefret ediyor. ^n_y£_ruJhunj^jbjTak_mıs_jdi. o biçare malûl dimağ. onunla nasıl ümidlerin tahakkukunu temin edecek zannetmişti. Bu.. bu toprak parçasının üstünde bir şür bulutuna sarınarak uçmak için çalışmamış olsaydı bugün bu kadar mağlûp olmayacaktı. bu küçük defteri avucunun içinde muzır bir böcek gibi sıkıyordu. O zaman eserini düşündü.bir. Bir vakitler bunun için neler kurmuş. Onu da öldürmek. Fakat.. Bunu.. daha sonra müebbed bir nisyan! Yalnız onbeş günlük bir mes-tî lezzeti için ne tahriklere hedef olacak.

Birden aklına birşey geldi. bir an içinde kıpkırmızı oldu: sonra çıtırdayarak. Onu yaktığına. üzerlerinden bir kırmızı rüzgâr uçtu. Bir iki satırım okudu.. onları okumak istedi. Tamamiyle yanması için bekledi. bükerek attı.. son bir ihtizar feryadıyle şerha şerha yarılarak söndü. Ah! Yalan!. şu elindeki defteri yavaş yavaş. Ahmed Cemil bir hande ile bakıyor. Şimdi esmer. ümitle. sefil bir hakikat.. Bir yaprak daha kopardı. Ah! Bu yalan! Hayatının en büyük yalanı!. . artık emellerinin silsilesine onunla şu sobanın içinde hâlâ çıtırdayan bu küllerle bir hatime verdiğine. Bir kibrit çakarak bunları tutuşturdu. O zaman Ahmed Cemil iki eliyle defteri ortasından ayırdı. kıştan beri içine yırtılarak atılan küçük kâğıtlarla dolmuştu.» diyordu. eserine bir ateş zemini hazırlamak istiyordu. üryan. birdenbire duyulmuş bir acı ile kıvrandı.. ateş kâğıtların arasından kayarak. sıktıkça garip bir lezzet alıyordu. kopmanıakta ısrar eden diğer bir yaprakğı kıvırarak.. şimdi esmer bir kül tabakası şeklinde duran bu kâğıdın üzerinde bir beyazlıkla beliren yazılara bakıyordu. kâğıtlar küçük bir çıtırtı ile harekete geldi. o güya ıstırabından kıvranarak kolları büküle büküle yandıkça Ahmed Cemil’in şiirinin şu intiharı temaşasından cehennemi bir zevk duyuyordu. «Hebrik ederim!» Bu sözün aksi kulaklarının içinde bir zehirli yılanın ıslığı gibi soğuk bir ürperme akıtarak geçiyordu.. Bu. Beş sene evvel hayata uzun kumral’ saçlarıyle. bu son yaprağın üzerinde de alevden bir rüğgâr esti. kâğıt bir müddet kızgın küllerin üzerinde tereddüt ediyor gibi durdu. evvelâ bir yaprak kopardı. Şimdi bunlardan tüterek intişar eden duman Ahmed Cemil’in gözlerini dolduruyordu... kat’î bir netice ile tamiri mümkün olmayan bir hatime ile bütün hayatının yalanlarını boğup öldürdüğüne tam bir kanaat duydu. sonra yer yer sarardı. sobasına koştu. Kâğıtlar böyle yaprak yaprak teakup etti. Artık hayatında işte yalnız bir hakikat kalmıştı Emelsiz. bunu soktu. dudakları hayatının matem acısıyle takallüs etmiş harap bir vücut... «Ah yalan şeyler!. kâğıdın her tarafından birer küçük alev çıktı. gözleri tâ nihayette bir yabancı yazının müphem şekline tesadüf etti: Tebrik ederim.. münevver gözleriyle giren Ahmed Cemü’in yerinde şimdi yanakları çökmüş.. köşelerde daha yakacak şeyler arıyordu. geçtiği yerde külden esmer kümecikler bırakarak aşağıda. nihayet son yaprağı attı. Artık duman azalıyor. onun azap ile kıvranışından haz ala ala yakmak için bu birikmiş kâğıt parçalarından. Sobanın kapağını kapadı. Ah sahte şiirler!...Kemiklerini kırarak biribirine geçirmek istediği bir düşman eli gibi bu defteri avucunun içinde sıkıyor. buruşuk bir meyyit siması gibi serilmişti. Daha sonra o sarı kıvrıntılardan bir ateş dalgası geçti. O zaman Ahmed Cemil bunun üzerinde bir beyazlıkla farkedilen yazıları derin derin süzdü.

iniltisiyle boğularak. saatlerin geçtiğini farketme-yerek nefsinden tam bir tecerrüt içinde duruyordu. O zaman yazıhanesinin önüne oturdu. Bir arap sail vardı ki haftada bir gün öğleyin ile ikindi arasında Süleymaniye’nin bu tenha sokağında Ahmed Cemil’in güftesini zaptedemediği acı bir neşide ile geçirdi. mecruh bir güvercin gibi âciz bir hamle ile yükselmek isterken birden bir meftuniyet ile bir sükût içinde düşerek. Burada hareket etmeyerek. O ses yaklaşıyordu. kâğıtlarının arasında araştırdı. öyle mi? O da gidecek. harita kendisine bakıyor.» diyordu. Gözleri bir aralık arkadaşının gideceği yerleri dolaştı. Hüseyin Nazmi gidiyor. yer yer birer ıstırap şehi-kıyle. solunda sağında çöl. «Öyle bir yer ki önünde ardında. yabancılığında lâtif bir vahşet. kuvvet vermek isteyen bir nazarla gülümsüyordu. arkadaşıyle çocukluktan beri başlayan tezat silsilesini ikmal edecek. Ne yapmak lâzım geleceğine artık karar vermişti.. üryan. gözlerini bu haritanın çöl deryalarına dikilerek.. mü-sekkir bir garabet hissolunan bu sesden bütün kalbinde hissedilip de mahiyeti tahlil imkânından kaçan hissiyat ona refakat eden bir ahenk ile uyanır. yabis.Bu vücudu ne yapacak? Onu kaldırıp atmak için ne büyük arzusu vardı! Fakat ona tasarruf hakkı başka birisine ait idi. medid bir çöl olsun. Çekmesini açtı. o da. Fakat o ümitlerinin arkasından koşmak için giderken bu ümidlerinin inkırazından firar edecek. O zaman çehresine son bir yeis azminin metaneti geldi. «Mezaristanım başka ‘bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle dolu. Kendi kendisine: — Bir yerlere gitmek. açarak okudu.» Bu silsilenin tamamiyle bitmiş olması için yalnız kendisi mi kalmış idi? İşte o da gidiyor.. sonra yavaş yavaş. karşısında. bununla vilâyetlerden birine gidecekti.. hayatının zaptolunamayan şiirlerine fasih bir tercüman gibi gelen bu naşidenin bediî esirini kaçırmamak için sahibini görmek istemeyerek dinlerdi. o kadar -uzak ki fikrim şu geçen hayatıma yetişemesin. yazıhanesinin üstünde. O zaman birden aklına bir gün arkadaşıyle Taksim bahçesinde ellerine ilk aldıkları şiir mecmuasından okudukları par-»<ga geldi. mektepten mezuniyet şahadetnamesini buldu. sonra indi. bir müddet güya kanatlarıyle topraklarda sürüklene sürüklene çırpındıktan sonra meyus ve mütehas-sir bir . kendisine sakin bir hayat ihzar edecek yerlere baktı. orada hayalinde uyanan âlemin temaşasına dalarak düşündü. o da o mahvolmuş kuvvetlere iltihak edecek.. O evde bulunduğu zaman başka bir cihanın başka bir tarzda yaratılmış bir mahlûkuna mahsus.. Evvelâ uzaktan pest ve derunî bir şikâyet başlamıştı. oranın asude hayat vehmi onun çıplak manzarasının hayali içinde bir sesin tesiri arzın fevkinde bir şey oldu. fakat henüz ölülerimin silsilesi bitmiş olmadı. diyordu. Bugün şu haritanın beyanını temaşası. uzaktan MAI VE SİYAH Ü3İ bir hayalin zemzemesi gibi bellisiz bir neşideyi işitmek veh-miyle titredi.

sonra birdenbire patladı. birer birer öle öle düşüyor. bu hayal âlemi. öteki kumların sinesinden fışkırıvermiş bir beyaz rüzgâr dalgası şeklinde bütün beyaz görünen atlarının üstünde beyaz harmanileri uçuşarak geçen bir süvari zümresi. hiçbir şey işitilmiyordu. çıplak vücudlarıyle kumluğun ortasında bu tenha asude hayata tesliyet gönderen bir selâm ile yeşil başlarını kaldırırken uzaktan develer. o güneş. ¦£SV. görülmez bir telâki noktasında yetişiyor. birdenbire ateş almış havaî bir fişenk şeklinde çıktı. bir tehevvür nâlişi. güya o havaî fişenkten kırık dökük. Ahmed Cemil mebhut duruyordu. O vakit.nazarla göklere gözlerini dikerek.. yorgun ve aksak yürüyüşleriyle süzülen bir bulut şeklinde ilerliyor. o zaman. bu defa yeni bir hayat ile. Nazarın imtidadı imkânı kadar uzun. bir me-raret tuğyanı vardı. sönecek mi bilinmiyordu. artık kendisini zaptedemeyerek. bunlar süzüle süzüle. Lâmia’nın uçmuş hülyasına. sonra bir müddet. Ah! o sema. vakit vakit parlayan sönen kandiller döküldü.. Bir dakikalık sükût içinde şimdi nazarında hayatı için tasavvur ettiği o çıplak sahne canlandı. muz fidanları görülüyor. Daha sonra bu beyabanın üryan vahşeti içinde kaybolmuş birer kafile şeklinde öbek öbek hurma ağaçları. bir müthiş intırak ile dağıldı. bu bir dakika içinde toir başka âlemin hayatını gördü. o ses tekrar işitildi. İşte Ahmed Cemil’in bütün nasibsia hayatına lâyık iltica ve huzur köşesi. Ahmed Cemil’in karşısında canlanarak yaşamağa başlayınca. lekesiz. MAI VE SİYAH bir güneş bütün şaşaasiyle beyaz bir hacle fanusu gibi şu visal bezminin üzerine saadet zilâlini döküyor. ensicesi sökülerek kan saçılıyor gibiydi.. beyaz ve parlak bir kum safihası ki şaşaalarla çalkalanan sema altında sonsuz uzaklıklara firar eden o ufka yetişmek için koşarak tâ ileride fark olunmaz. Tiz bir feryad ile başladı.. o beyaban. Bugün bu garip neşideden duyduğu şey hiçbir tesirle mukayese edilemezdi Şu anlaşılmayan. tâ yukarıda da berrak.. şu .. dağınık bir sükût başladı.. Şimdi bu sesde vahşî eda. yükselen hamlesinin son kuvvetini sarfederek titredi. gidiyordu. saf ve mücellâ güneşle kaynayan bir gök altında bir nur deryası içinde kaynaşıyor zannedüen çöl. güya koşmaktan. îkbal’in mezarına. yükseldi. o kum deryalarının evlâdı. zaptedilmeyen lisan ile o ses güya Ahmed Cemil’in babasının matemine. Bir müddet bir memat sükûtu. Ahmed Cemil’in şu küçük hayatını bir mezarın soğuk havası istilâ eder gibi oldu... yırtılıyor. çıkacak mı. nihayet bir ses enkazı üzerine-göğsü yarılan bir bulut parçasından hafif yağmurlar boşanmaya başladı. inecek mi. müthiş bir irtifada. bu öyle bir sesdi ki içinde bir kalb parçalanıyor. bir saniye kaldı. göğsünü parçalayan son bir feryat ile başını kaldırdıktan sonra son nefesi bir figan gargarası içinde sönüp gidiyordu. ikisi bu pâkize sema ile o saf beyaban tâ orada.. birbirini kovalamaktan yorgun düşerek bîtap bir visal busesiyle dudaklarını uzatıyor. taze bir kuvvetle orada. hemen evin kapısında tekrar uyandı.

kendi kendisine: «Evet.. Ikbal’i kaybettikten sonra annesiyle arasındaki münase? bet her zamandan ziyade tehassüse meyyal bir rikkat kesbet-miş idi. muhterem servet hazinesiydi. Ah.. şimdi o ses artık büsbütün uzaklanmış hemen kaybolmuştu. o sade hayat içinde. buraya nasıl bir telâş ile taşındıklarını. artık kulaklarına işte bu çıplak sahranın uzaklıklarında giden deve sürüsü içinden geliyor gibiydi. annesinin yanma girdi. acı hâtıraların medfeniyle. bu ev. o vakit ve ondan sonra babası ölünceye. Merdivenden inerken orada. 234 MAİ VE SİYAH Ahmed Cemil bugün yanına girince annesini. ah! bu oda!. Göğsü ufak bir teessür ahiyle şişiyordu. bunlardan ayrılmak icabediyor. tahlil ve ifade edilmeyen dertleri için beliğ bir lisan olmuştu. fakat onların hepsi kalbinin muazzez. Bu iki mecruh kalb biribirine takarrüp için daha büyük bir ihtiyaç duyuyordu. Tâ yanına kadar gitti. Ayağa kalktı. onu bir tebessüm ile karşılamak istedi. burası nice tatlı. dimağına hücum eden o hâtıraları sükinerek defetmek istedi. Sabiha hanım ellerini dizlerinden dolayarak kilitlemiş. azimete müheyya görüyor gibi oldu. Bir müddet sonra bu gaye haletine benzeyen hissiyat içinMAÎ VE SİYAH i» kaldı. Oğlunu görünce gözlerini çevirdi. oraya gideceğim. Burada bu evin bütün hayatını tahattur etti. acıları. tatlı ve acı. her gün geçtikçe gözlerinden katre katre boşanıyor zannedilen hayatı örtülü nigâhmı müphem bir noktaya dikmiş duruyordu. bu hâtıralar kalbini şu eve kuvvetli rabıtalarla yeniden bağlamağa başlıyor.sobanın içinde hâlâ bir hayat bakiyesiyle çıtırdayan eserinin küllerine ayrı ayrı ağladıktan sonra bu hasta kalbin bütün elemleri. bugün söylemek. Bu ruhunun enisi ve merhemi odacık! buradan ilelebet ayrılmak lâzım geliyordu. ebedî bir sefer için. Bu valide kızanı kaybettikten sonra oğlunu da elinden kaçırmak tehlikesine karşı her vakitten ziyade titreyerek onun hep etrafında dolaşıyor. her vakit beraber bulunmakla yekdiğerini kaybetmek korkusunu tahfif etmek isterilerdi. o daha küçük bir çocuk idi. bir veda nazariyle bu evi selâmlıyor gibi aşağıya yukarıya baktı. öyle mi?. Ahmed Cemil artık tahattur etmek istemedi. babasının o günkü çocukçasma sevincini. Odanın kapısını açtı.. o vakitten beri mûtadı olan dalgın vaziyette ibuldu. senelerden beri .» diyordu.tâ şu kadar bir çocuk iken bile vekarına muhalif . geceleri fena bir rüya ile uyandıkça odasının kapısına kadar gelip dinliyordu. annesine son kararını haber vermek için geliyordu. Fakat bugün Ahmed Cemil artık annesinin karşısında susarak düşünmek için gelmiyordu. Biraz durdu... ölmüş emellerinin sakit türbesini orada kuracağım..kadar nasıl mes’ut idiler! Lâkin daha sonra?. İşte şimdi o da ebedî bir sefere müheyya idi. taşlıkta İkbal’in tabutunu. fesinin kilim döşeme için kur’a sepetliği ettiğini hep birer birer tahattur etti. bu oda. kararının metanetine zaaf veriyordu.

Bugün dizinin. bunlarla bana kuvvet vereceksin değil mi?.. ağla. Kolîarıy-Ie onun zayıf kuru vücudunu sardı... biraz o yaşlar yüzüme. anneciğim. kardeşim var. o kadar uzaklara ki nefMAİ VE SİYAH 235 simizi orada tanıyamayalım. Ağlıyor musun anne?. sonra Ahmed Cemil: — Anne! dedi.. Ah! busen. saçlarıma dökülsün.. Seninle uzaklara gidelim. değil mi. şu muhterem göz yaşlarınla iyi edeceksin değil mi? 20 Ahmed Cemil Sirkeci’den validesiyle Seher’i sandala bindirdikten sonra iskelede eşyadan birşey kalıp kalmadığını anlamak üzere son bir teftiş nazariyle etrafına baktı.. sevilmek için ne kadar ihtiyacım var! Hususiyle çocuk olmak.. o vücudu harap eden demir mengenenin arasında nasıl ezildim! İşte bugün sana hasta.. kolundan birisi tuttu: Hüseyin Nazmi. busen o çocuk başından ne kadar farkı var! Bu çocukla o çocuk arasında kırılmış. müsaade eder misin ? Senin dizine yatayım. başka bir hayatta. parçalanmış bir hayat duruyor. ölünceye kadar.ayağını atmak üzere idi. başka mahlûklar nazariyle bakabilelim. bugün Messajerie ile. şimdi ikisinin de dudaklarında ne açılmağa ne kaybolmağa cesaret edemeyen acı bir tebessümle bakıştılar. In^ sanlar ne kadar büyürlerse büyüsünler. Ben de Lloyd ile gidiyorum. ondan sonra.gördüğü zamanlardan beri .. değil cai. gözlerini gözllerine dikti. bugün okşanmak. üç tane müthiş mezar ki yaşayabilmek için bunlardan uzak olmak istiyorum. bu hitabı sıcak bir tesli-yetle kalbini yıkayarak tekrar etti: — Anne. mecruh. yalnız bugün değil. .aralarında vuku bulmayan bir şeyi yaptı. Fakat burada değil. Sandala .. Haniya bir vakitler beni dizine yatırır da saçlarımı okşardın? işte yine öyle yatayım. Ah! ben hayatın. ne kadar ihtiyar olur-îarsaToIsunlar’ ylne~bazi~dâkikâlar vardır kî ânnelerine~sökula-rak çocuk plmak_isterler. babam var. benim kendi ruhsuz cesedim var.. daima. burada matemlerimiz var. bir müddet öyle.. beni yine öyle... tedaviye muhtaç olarak avdet ediyo-‘rum. Eski arkadaşını küçük bir hayret sayhasiyle selâmladı: Sen de mi gidiyorsun? Onun da yanında bir büyük yol çantası vardı: Evet.. Annesinin yânına oturdu. güya sekiz on yaşında bir çocuk gibi okşa. anneciğim? benimle beraber oraya kadar geleceksin.. kendimize başka bir cihanda. sen beni bunlarla iyi edeceksin. o mes’ut zamana biraz avdet etmeye nasıl muhtacım!.. Oh! ağla.. onların pâk ve mukaddes katra-ları altında şifa bulmak isterim... anneciğim. beni şu mukaddes. senin zavallı zayıf dizinin üstünde ağır çeken bu başın.

Hüseyin Nazmi’nin çantasını hir sandalcı kaldırmış. tekrar geri dönmek. kimbilir hayatının belki sonuna kadar ayrılmak üzere olduğu bu yere tekrar ayaklarını basmak için şedit bir arzu uyandırdı. merdivenlerden telâş ile inip çıkan halkı çözülen halatlar.nin Sarayburnunu dolaşan Vapuru Hüşey. bir emel cihanın^ doğru götürürken Kızkulesi açıklarında bir batî meyi ile süzülerek yavaş yavaş ilerleyen Lloyd’un Süveyş hattına işleyen ağır gemilerde^ biri Ahmed Cemü’i kalbinde bir mezar ile son 236 M A I VE SİYAH yeis türbesine sürüklüyordu.. Evvelâ. elîm bir iftirak hissi duydu: bir his ki hemen o anda bütün azmini sarstı. Hüseyin Nazmi dedi ki: îki gün evvel tevcihat arasında tâyin edildiğin yeri gördüğüm zaman hayret ettim. güya şu hayattan tahassürle iftirak ederek. iki arkadaş tek^ rar birbiriı in elini sıktılar. koşuşan gemiciler. sinesi ümit üe dolu. öteden parça parça kaçarak saklanıyor gibi görünen Beyoğlu sırtıyle Galata yokuşlarının üzerinden kalkmış mütecessis bir baş gibi yangın kulesi iri gözleriyle bakıyor. öte tarafta İstan-» bul tepelerinin üzerinde camilerin birer gümüş miğfer ile örtülü cesim başları yükseliyor. fakat vapur bu izdihamı yavaş yavaş. yüksek bir duvar şeklinde yükseliyor.t sonra Messajeri’. dakikalar geçerek Ahmed Cemil’in nazarında bütün hayatının yegâne tahassüs mahfazası olan bu şehri ufkun lâcivert zeminine tersim olunmuş bir levha şeklinde bırakmağa başlayınca kalbinde birden. . Hüseyin Nazmi cümlesinin bakiyesini itmam edemiyor gibi biraz tereddüt etti. uzak bıraktıkça. sonra arkadaşının elini tutarak: — Ne kadar uzak yer intihap etmişsin. valdesiyle Seheri aşağıda kendilerine tahsis olunan yere yerleştirdikten sonra yukarıya çıktı. İstanbulla Gala-» ta arasında sıkışan bu deniz parçasını bir hayatın arbede yeri haline getiren bütün o hareket bir müddet beynini. AJunetjCemil’in ağzında bu tebrik şu iki arkadaşın hayatını teşkil eden tezat zincirinin artık son halkası hükmünde idi. dedi.Bu iki arkadaş aralarında o günden beri yavaş yavaş hâsıl olan bir soğuklukla şimdi birbirine karşı hislerine bir serbest seyelân veremiyorlardı. Birbirine söyleyecek birşeyleri kalmamıştı. gözlerini işgal etti. Uzaklaşdıkça karşısında Cihangir tepesinden denize doğru inen bayır küçük mülevven taş parçalarından üzerine bir levha işlenmiş uzun. Tebrik ederim..n Nazmiyi.. Bir sa t. sandallar. bekliyordu. Cemil. hareket esnasında o dağ--» dağa iç’nde hiçbirşey hissetmedi. Ahmed Cemil hafifçe elini çekerek cevap verdi: Ben de senin yine o günkü tevcihat arasında ümit ettiğin yerlerin en güzeline tâyin edildiğini gördüğüm zaman ¦ son derece memnun oldum. arasıra ir: ses ile bu güriil-r tünün içinde herkesi sükûta davet ediyor gibi hiddetle bağıran düdük daha sonra etrafında limanın izdihamı. teessüf ederim.

dirseğini dayadı. altına üstüne deste deste sarı nurdan müteşekkil oklar fışkırdı.. Şimdi Ahmed Cemil’in göz^ leri bulanıyordu. Şimdi vapur biraz daha serbest ilerliyor. Bütün denizi. Güneş görünmüyordu. etrafında sağma soluna.nde uzanan ince boyları yer yer akşamın esmer havası içinde güya ihtizaz ediyor. Burada saatlerce böyle. sarı rişeler sarkıyor. kalbinde derin bir ye’is ile kendisinden kaçıyor zannedilen bu levhaya gözlerini dikerek. tâ Marmaranın denizle-t re dökülen ufkunda. Yalnız o bulut yığıntısının yırtılmış sinesinde bir yangın müthiş. Bir aralık güneşin son bir ziya hamlesi feveran etti. artık görmeyerek bakıyordu. musir bir veda ile gözlerini o levhadan ayırmı-> yordu. Bir saniye sonra yine değ:şti. biraz yüksekte siyah bir küme o yangının üzerinde gittikçe koyulaşan esmer bir tak kuruyor. ufkun sislerine boğuluyordu. bakıMAİ VE SİYAH 237 yordu. Ahmed Cemil orada.Adalar. Başını çevirdi. nihayet o levha üzerine bir tül geçirilmiş gibi donuk kaldı. Üsküdar. tâ o dağın tepesinde tutuşmuş bir orman gibi parladı. beride güneşin son ziyarıyle tutuşmuş camlarıyle kırmızılıklara bo-yanan İnsaniye. İşte güneş orada. Evvelâ o tutuşan menfez etrafında bulutlar kan tufanına boyanmış duruyor.yerlerinden kaçışarak dalga-v larm içinde yüzüyorlarmış vehmini veren . Yalnız burada gecenin soğuk ye’isini teneffüs ederek bütün . Vapur uzaklanıyordu. yemek için aşağı inmek istemiye-rek. kenarlardan pembe. orada siyah bulutlardan bir dağ yükseldi. Sabit. Moda. güya bu yangın birden dönerek ortasında kırmızı bir tabak açıldı. güvertenin şu tenha halinde burada düşünmek için kalmayı tercih ederek. başını avucunun içine koydu. oturdu. artık bu manzaralar evvelkinden çabuk uzaklamyor. nihayet vapur hareket ettikçe vaziyetlerini değiştiren . o vakit üzerine güneşin bir donuk rengi dökülmüş bulutlardan başka birşey görmedi.. artık hiç bir şey görünmüyordu. bulutlar bu yakut kümeleriyle dolu tabak üzerine parça parça dökülmeğe başladı. biraz da* . tahta kanepe-» nin üzerine oturdu. daha sonra büsbütün bulandı. al. parçalanmış bir dağ enkazı şeklinde yi-* ğılmış bulutların arkasında iniyordu. daha yüksekte yeşil tepelerin üzerine eteklerini sererek Marmaraya bakan Çamlıca. semayı bu bulantı içinde karıştırdı. bir tarafından erimiş bir yakut derecesi ince kıvrıntılı bir hat ile yol açarak akıyordu. fakat düşünemedi. muhip bir yangın görünüyordu.ha ileride topraklardan ayrılarak kendisini denize falıvermek istiyormuş zannedilen Fener. O vakit Ahmed Cemil vapurun kenarına. kırmızı.minarelerin semalara fışkırmak isteyen birer beyaz fevvare şekl. Birden manzara değişti. uzun bir gölge düştü. akşamın serin bir rüzgâriyle saçlan uçuşarak gözlerinin önünde hazırlanan geceyi seyre başladı. Biraz sonra ayaklarının altında gizli bir hışıltı ile gecelerin sırlarını taşımağa hazırlanan suların üzerine geniş. nihayet büsbütün örttü.

yalnız ttr küçük hareket. Bir karar hamlesi. Bu siyahlıklar.. îşte. avdet olunamaz derinliklerine gitmek.. Ah! Biçare hırpalanmış.Tâ hülya hayatının başlangıcında.. his adem vehmi veren siyahlıktan başka bir şey görmüyordu... Oraya gitmek. .hayatının mihnetlerini dinlendirmek.. bir siyahlığın içine. onların sukutu feşfeşesini işitmiyordu: Sanki bir baranı dürr-ı siyah! Birden. Öyle bir gece ki gökler bütün kan-r dillerini söndürerek denizlere gayp âleminin gizli şeylerini dök^ mek için hazırlanmış gibiydi. MAÎ VE SİYAH 23S» 238 MAİ VE SİYAH Bu siyah bir gece idi. kaim birer siyah yılan gibi kıvrana kıvran na. kanadlaruıı çırpa çırpa. bir daha çıkılamaz.. görüyor gözlerinin önünden yağan bu siyahlık-‘ lar. işte. yarın MAİ V £1 o J... işte bunlar o hülya hayatının üzerine çekilen bir matem “kefeni değil miydi? O vakit den’ze baktı: Siyah bir deniz. Gözlerinin önünde o mai gece ile bu siyah gece tekabül etti: Mai ve siyah. oraya gidebilirdi. ‘¦ Bunların siyah kucağına atılmak. Ahmed Cemil işte şu saçlarının arasında üşüterek geçen rüzgârın. Karanlığın için-* de Ahmed Cemil vapurun kenarında esmer bir köpükle kaynaşarak firar eden o siyahlıkları görüyor. ^____ doğacak olan a . Dalgalar uzun.. bu siyah gecenin karşısında aklına bir başka gecenin hâtırası geldi. yuvarlana yuvarlana açılıyor.zin zulmetlerinde saklanan hakikatler... bu siyahlıkları semalardan! denizlere döktüğünü hissediyor. ezilmiş hayat!. kana kana ciğerlerini onunla doldurmak istiyordu.. altında mahuf.. Yalnız ileride direklerle bacanın birer gece serserisi şeklinde yürüyen gölgelerine zulmetler içinde rehberlik eden vapurun kırmızı feneri bu siyahlıklar arasında açılmış uzak bir kırmızı göz gibi parlıyordu. Mai bir gece ile siyah bir gece arasında geçen şu nasipsiz. ümitlerinin incilâsı za-* manuıda Tepebaşı bahçesinde Halice bakarak seyrettiği mai gece ile o baran-ı elması tahattur etti. belirsiz bir lisan ile zulmetlerin sonsuz uzaklıklarına doğru serilerek onu davet ediyorn dn. den’ze döküldükçe bir sekerat zemzemesiyle boğulan bu zulmetler. bu zulmeti zehirleyerek teşfye eden muğşi bir deva gibi içmek. bahtsız ömürîJ Bir baran-ı elmas altında inkişaf ederek şimdi bir baran-ı dürr-i siyahın altında gömülen o solmuş emel çiçekleri!.» Ah! Bu den. asıl hakikat. mû-*-.

sinirleri uyuşarak. yavaş yavaş.com Merhabalar Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır Ekran Okuyucu.. t ayrılarak. : *2 ll> Kayıt No. O vakit titreyerek ayağa kalktı: «Geliyordum. uçurumlarına doğru iniyor vahmetti. ÜÖ dana y^ lerin bonsuz uzaklık... şu kendisini çekip almak isteyen ademde». : 3 7”. nasipsiz geçen hayatiyle şu fay-1 dasız vücut arasında bu denizin bütün siyah tabakalarını bir sed silsilesi gibi bırakarak tâ şu ummanın bir türlü sonu bulunmayan derinliklerine kadar inecekti. du.kitapsevenler. yalnız bir küçük hareket. bu siyah geceden. O zaman kendisini bu dalgaların arasında süzülüp lâtif bir gayş ile mest olarak. kut ile zulmetleri tabaka/ tabaka yararak.3 O Bunların s Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah www. Sahaflar.güneşin hayatın sefaletleriyle istihza eden ziyasından kaçmak* ilelebet bu siyahlıklar içinde sonsuz bir yoklukla mesut ve müsterih yuvarlanıp gitmek. Tâ yanıbaşmda bir ses: Cemil. yavaş yavaş. İSTANBU! HAIK n<*.» dedi ve hayatta bir ümidi kalmamış bu çocuk. Anne!. Bunların siyah km Konu No.. niçin karanlıkta yalnız oturuyorsun? diyordu. Evet. denizin o dipsiz. Birdenbire silkindi. Braille ‘n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi. Kütüphane.. bitmeyen bir su-. bir karar hamle-* si. ve Kitapçılardan Temin Edebilirler Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz Bilgi Paylaştıkça Çoğalır Yaşar Mutlu .. annesini takip etti.. şu siyah dalgaları kütle kütle sırtına alarak. İniyor. muntazam bir ahenkle ademe tam bir teslimiyetle iniyordu..

.com kitapsevenler@gmail.Ders kitapları dahil.kitapsevenler.yasarmutlu. CD. braill alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir.C.com Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah .com mutlukitap@hotmail.com www.”Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz. ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz.com e-posta yasarmutlu@kitapsevenler.” maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir. alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur. vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı Ankara Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin Tarayan Yaşar Mutlu web sitesi www.com yasarmutlu@yasarmutlu.Not: 5846 Sayılı Kanunun “altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler “ bölümünde yeralan “EK MADDE 11. T.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful