Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah BtRKAÇ SÖZ “Mai Ve Siyah.

” için sadeleştirilmesi ve yeni yazıyla tekrar basılması hakkında ısrar edenler olduğu gibi eserin, yeni yazıyla basılmasına değil, fakat sadeleştirilmesine itiraz edenler de bulundu. Eser eski halinde mevcut olmakta devam ediyor, eğer ona genç nesil de rağbet edecekse yeni yazıyla tıasılması bir zaruret demek oluyor, bu takdirde de sadeleşmesine şiddetle lüzum var; mademki yeni nesle mahsus olacaktır, lisanını onun kabul edebileceği bir şekle sokmak teşebbüsün tabiî bir icabı demektir. Ancak sadeleştirmek için ne yaptım : Terkipleri, menus olmayan kelimeleri, ağır cümleleri bugünün zevkine uydurmak istedim. Üsluba, ibarelerin inşa tarzına, velhâsıl eserin bünyesine asla dokunmadım. Aksine hareket, kitabı esas mahiyetinden soymak olurdu. Terkipleri ve kelimeleri değiştirirken bunların hayale ait olan vasıflarını açık lisanla muhafaza ettim. Hattâ meselâ: “Bârân-ı elmas”, “Bârân-ı dürrisiyah” terkiplerini, sonra hikâyenin kahramanı şairin kendi şivesinde kullandığı tâbir ve terkipleri bıraktım. Bunlara dokunmak mümkün değildi. Kitapta kalan lügatleri yeni nesilden menus bulmayanlar olabilir, fakat itikadımca yenilik, lisanını, yeni kadar eskisini de bilmemek değildir. Hiçbir millet, hiçbir münevver genç yoktur ki, kendi lisanının geçmişine vâkıf olmasın. Yapılan işe dair fazla izahata lüzum görmüyorum, vücu-de gelen eser işin mahiyetini göstermeye kâfidir. İmlâ için birkaç söz ilâve edeceğim: Görülecek ki imlâda kendimce muvafık bulduğum değişiklikler var. İçtihat kapısı kapanmamış olduğundan ben görüşüme ve söyleyişime göre yazdım, nitekim bir taşra çocuğu da kendi telâffuzuna göre bir imlâ kullanmaktadır ve kullanacaktır. Hiç kimseye “Beni taklit ve bu tarzı takip ediniz!” diyecek selâhiyete malik olmak iddiasında değilim, ancak kendi nefsime taallûk eden salâhiyetle kanaat ediyorum. Hclid Ziya Uşakfogil MAİ ve SİYAH Sofranın etrafında yedi kişi idiler. Birgün, Mirat-i Şuûn sahib-XİDatiyazL.Iiüseyin.Baha efendi, matbaaya ‘çehresinde bir başka sevinç parıldayarak girdiği zaman dört nüshadan beri devam eden “Dahilî sanatlar” makalesinin altına son kelimesini iri bir yazı şeklinde karalamakla meşgul olan başmuharrir-Ali -Sekib”© demişti ki: Yarın değil öbür gün Mir’at~i Şuûn onuncu senesinin üç yüz altmış beşinci gününü ikmal ediyor. Çarşamba günü için... Ali Şekib hemen cevap vermişti: Hiç bir şey yazamam. Ziyafet verilmeyince bir satır yazı yok.

Bu gece işte, Tepebaşı bahçesinde yazı heyetine o ziyafet veriliyordu. Davetliler “Mir’at-i Şuûn” ceridesi muharrirlerinden ibaretti. Bütün bu gençler dört saat hep içmişler, bir saat hep yemişlerdi. Şimdi parmaklarının arasında karnı doyduktan sonra yalnız meşgul olmak için oyalananlara mahsus gevşek bir eda ile yavaş yavaş yuvarladığı bir elmanın kabuğunu bir parçada çıkarmaya çalışan Ali Şekib’den başka, hepsi, sandalyelerinin vaziyetin tebdil etmişler; sofradan az çok çekilmişlerdi. Sofrada artık yemek sonuna mahsus bir dağınıklık hüküm sürüyordu; kahvenin gelmesine kadar unutularak bırakılıvermiş elma, portakal kabuklarıyle dolu son tabaklar, diplerinde kırmızı cür’alar görünen şarap kadehlerinin yanında duruyor; sofranın kenarında yer yer çıkan tütün dumanı bir müddet dalgalanarak lambanın etrafında dönen bir bulut teşkil ettikten sonra dağılıyor; beyaz örtünün üzerinde^yüksek yemiş tabaklarının, kadehlerin, oraya bırakılmış bir fesin şarap lekelerine karışan gölgeleri lambanın oynak ziyası altında kâh küçülüp kâh büyüyor... Şurada devrilmiş bir tuzluk... Ötede birisinin can sıkıntısıyle üç çataldan teşkiline çalıştığı bir ehram... yer yer tabakların üzerine yahut şişelerin yanma bırakılmış peşkirler... düşmüş de kaldırılmasına üşenilmiş bir bardak... sofrayı baştanbaşa örten bir kargaşalık sanki yedi kuvvetli çenenin hücumundan yorgun düşmüş, melûl bir enkaz kümesi şeklinde serilmiş bir sofra. Hepsi başka bir vaziyette idi: bir tarafta Ahmed Cemil — latif kıvrıntılarla bükülerek kulaklarında dolaşan uzun. san saçları ensesine dökülmüş bir genç — ellerini ceplerine sokmuş, bacaklarını uzatmış, ağzında sallanan sigarasının mini mini bulutlarına süzgün gözlerle dalmış düşünüyor; tâ öbür ucunda Sait, Raci — arkadaşlarının şaireyn diyerek alay ettikleri iki genç şair — diğer bir şairin ayağına ip takmış sürüklüyor; biri — kısa zayıf, kuru, öyle ki susuz bir yerde yetişmiş zannolunur — yanında boş kalmış bir sandalyeye eğilerek iki sandalye ötede sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha’nın idare memuru Ahmed Şevki’ye tevdi ettiği dertlerini dinlemek için kulak kabartıyor; kafaları buharla şişmiş olan bütün bu adamlar geciken kahveyi bekleyerek orada, şu perişan sofranın kenarında yarım kalmış sözleri ikmal ediyorlardı. Herkes söylüyor, hiç kimse dinlemiyordu. Ahenksiz, vezinsiz aletlerden mürekkep bir musiki heyeti gibi mukaddimeşiz, müntehasız, kırık, dökük muhavereler, çok içilmiş/ çok yenmiş zamanlara mahsus bir serseri fikir ve lisan akışı... Ali Sekip elmasını soymuştu, bozmayarak, sakatlamayarak çıkarmağa muvaffak olduğu kabuğu karşıda, şaireyn’in arasına fırlattı: Raci! Seni çatlattım!... dedi. Onlar lakırdılarını kesmediler, Raci diyordu ki: Bak fikirlerimin neticesini söyleyeyim: Onda tek bir şey var: yalnız ben yazayım, benden başka kimse yazmasın diyor! Demek: edebiyat inhisarı! Sahib-i imtiyazı; Hüseyin Nazmi.

Raci gülerek sustuğu zaman bir aralık arkadaşı - parlak siyah gözlü, derin kırkılmış gür sakallı bir genç - başıyla Ali Sekib’i işaret ederek sordu. MAÎ VE SİYAH S İkisi de onun şakasını anlamamıştı. Uzaktan vak’ayı takibeden, kısa kuru çocuk, — Saip — yanlarına yaklaştı, yere düşen elma kabuğunu bir ucundan tutarak gösterdi, nükteyi izah etti: onun rivayetine göre meyvaların kabukları öyle tamam soyulursa şeytan çatlarmış! O, Ali Şekib’in latifesini pek parlak buluyor, kırık kırık çirkin ve sinirli bir kahkaha ile gülüyordu. Şaireyn bundan zevk alamadılar, Raci: Puf!... dedi. Soğuk!... Tahtessıfır 30... Şunu Mir’at-ı Şuûn’un bir sahifesinde imza koymadan neşretseler herkes Ali Şekib’in olduğuna yemin ederdi. Baş muharrir işitmedi. Kendi kendine: Şimdi de ötekim çatlatman; diyordu. Ötede idare memuru — kısa, şişman; bıyıkları seyrek/o kadar ki yolunmuş zannolunur, yanakları kıpkırmızı, öyle ki berber sakalından nişane bırakmamak için derisini soymuş kıyas edilir; hiç bir sinne sığmaz bir yaşta; bir adam ki yürürken yuvarlanıyor, otururken gömülüyor denebilir — şairlerin fırkasına döndü, kendisiyle eğlenmişler zannıyle: Ahmet Şevki efendinin burada olduğu unutulmamalı... Dedi. İşitenler güldüler, idare memurunun kendisinden bahsederken Ahmet Şevki efendi demesinden herkes hoşlanırdı. Elleri ceplerinde düşünen Ahmed Cemil hafifçe dönerek dudaklarının arasından bir şey söyledi, fakat işitilemedi. Bu aralık kısa, «zayıf, kuru çocuk şairlerin yanından ayrılmış, tekrar sahib-i imtiyazın sırlarına rağbet göstermişti. Bu sırada Hüseyin Baha efendi matbaa idare işleri memurundan bahsederek ve muhatabının bir sözüne cevap vererek diyordu ki: Ne?... İstikamet ha?... Hay safderun hay! Elini versen parmaklarını eksik bulursun. Bu aralık Ali Şekib: Kahve!... diye bağırdı. Kahve içmeyecek miyiz?... Kahve!...

O zaman, birden herkes birşey eksik olduğunu, onu bekleyerek burada kaldıklarını hatırladılar, yedi ses bir nakarat gibi tekrar etti: Kahve!... Kahve!... Sabih-i imtiyaz — Hüseyin Baha efendi kendi isminden^i-yade sıfatının unvanıyle anılır — sahib-i imtiyaz parmağıyle^ uzaktan kahve getiren uşağı

refiki Said’le çekiştirmekte devam eden Raci’ye döndü. Şimdi herkes. o bekledikleri fırtına patlamadı. Kahve!. malik olmak üzere tanılır. sonra cevap vermek istedi^ Gencine-i Edep başmuharririni — bu sıfatı istihfaf eden.. zaif çocuk biraz daha yaklaştı. garip bulmak şöyle dursun hattâ aksine delâlet edecek bir şey görsem. Ali Şekib sekizinci elmanın kabuğunu tam çıkarmaktan sarf-ı nazar etti. bir fırtınanın tutuşmak üzere olduğunu ihtar etmişti. Siz birbirinizin yazdığını anlarsınız. Uşak mütereddit bir nazarla etrafına baktı. cevap verdi: Zannederim. bu uzun sarı saçlı genç hepsince bir başka fıtrata.şu son kelime Ahmed Cemil’in ince dudakları biraz basılarak ancak farkedilen bir istihza ile telâffuz olundu .. kısa. kimisi bir sandalyenin kenarına ilişerek kahvesini içmeğe başladı. bilmem. Kuru. dalgın”. kimisi ayakta durarak.. bağırmağa vesile arayan bu gençler hep alkışladılar. sükût etmişti. o burada bulunsaydı ne cevap verirdi. çırpınarak. Buna şaşmak. yaklaşarak dedi ki: Kahve sizin mi? Ahmed Cemil. Havanın içinde sanki bir şimşek çakmış. Herkes Ahmed Cemil’in ¦başlamasini bekliyordu. Eğlenmeğe.. Said boş fincanını sofraya koydu. Tepsinin üstünde yalnız bir fincan fazla kalmıştı. güya bu gece neşvelerine şu bir fincan kahve ile güzel bir hatime vereceklerdi. “bir eda ile söyledi — herkesin sizin kadar takdir etmesi lâzım gelmez. o söze başlarken herkes bir hürmet hissiyle sükût ederdi. Ahmed Cemil’in ağzından bu söz bir çırpıda tereddütsüz çıkmıştı. bilmem makbul olabilir mi? Sizin edebî fikirlerinize . Fincanları kapıştılar.. gülmeğe. tâ ötede hâlâ o vaziyette düşünen Ahmed Cemil’i gördü.gösterdi. . Bütün bu çılgın çocuklar ayaklarını vurarak. kuru bir sesle: —• Demin Hüseyin Naznıi için bir şey söylüyordunuz? dedi. Hüseyin Baha efendi daha iyi dinlemek için burnunun üstünden daima düşen gözlüğünü büsbütün salıverdi.herkes gibi ben de vâkıfım. fakat öyle zannediyorum ki sadece bir gülümseme ile susardı. herkesin de sizin gibi anlamasına bir lüzum göremiyorum.. Raci ilkönce bu tarzda muhatap oluşuna şaşırmış gibi göründü. bağırarak nakaratı tekrar ediyorlardı: Kahve!. Ahmed Cemil hâlâ düşünmekte devam ediyormuşçasına tam bir lisan ve tavır itidali içinde dedi ki: Bu muhakeme tarzı. elini fincanına uzatarak biraz ötede hâlâ Hüseyin Nazmi’yi. Sonra birdenbire doğruldu. Fakat hepsi ümidlerinde aldandılar.

Hüseyin Nazmi sebeptir diyor] ar. Raci istihfaf eden bir nazarla cevap vermeğe çalışıyordu. Saip — kısa. ileriye. Said dayanamadı. edebiyat binasını o yeni esaslarını göstermek için insan gözlerini kapamak. Düşmanları biraz ağızlarını aç-salar boğulacaklar. daima ileriye akıyor!!... Onun coşkun dalgalarına set mi çekebileceksiniz?. bugün kaleminden taşan zafer sayhasını işitmemek için insan kulaklarını tıkamak lâzım gelir. arkadaşı Raci’den ayrıldı: Evet! dedi. Latifaierle onu tevkif etmek istiyorsunuz.. ruha sıcaklık . gözleri yarı kaybolmuş bir saniha dalçasıyle tutuşmuş kadar parlak çehresi — lambanın ziyasıyle yarı gölgeli bir levha şeklinde. amma buna imkân olamayacağına bir türlü inanmak istemiyorsunuz. Sârî bir tebessüm bütün dudakları dolaştı. herkeste bu sözlerden latif bir haz uyanıyordu. Anlamıyor musunuz ki mümkün değil! O en saf kaynaklardan kuvvet alarak.. “en gönül okşayan vadilerde dolaşarak.. bütün sözlerine iştirak ettikleri gözlerinde okunan bu arkadaşların karşısında — Raci’ye yarı dönük.. Hergün kucak kucak önümüze yığdığı o bediala-rı. hasetten mürekkep bir hisle sanki boğuluyordu. en yüksek tepelerden atlayarak. yarı muhatap bir vaziyette devam etti: Siz şiirimizi bıraktıkları noktada sabit görmek istiyorsunuz. varsın bizi iltifata lâyık görmeyen o kadar arkadaşlar içinde şair Raci de bulunsun. zaten size meslek değiştirmeye kalbimde küçük bir heves bile yoktur. Ahmed Cemil dinleyenlerin muhabbetine emin olan bir natuk imtinaniyle mütebessim dudaklarını fincana uzattı. Raci kinden. Sizi gücendirmek fikrine hizmet etmeyerek temin ederim ki. Ahmed Cemil’in yanaklarına hafif bir renk çıkıyor.emin olunuz ki inanmak istemem. zayıf. en temiz kaynaklardan süzülerek büyüye büyüye yükseldi. kendisini dinleyen. Raci’nin dudaklarında sanki istihfaf tebessümü donmuş.. orada yapışmış gibi ne dağılıp ne saçılıyordu. Raci’yi hiç biri sevmezdi. Fakat sadası saf bir ahenk kadar kulakları okşayan. Bugün Gencine-i Edeb’in iki bin nüsha satışına . . sonra dedi ki: Hüseyin Nazmi’yi tahkir vesilesini arayanları anlayamıyorum. kuru çocuk — hazzından ellerini ovuyordu. Ahmed Cemil ince parmaklarıyle yumuşak sarı saçlarını taradı. sözünde devamda mahsus gecikiyormuşçasına kahvesinden uzun bir yudum içti.. Ali Sekip gizlice Raci’yi gösterdi. boş fikir! Görmüyor musunuz ki bugün dehasının pınarı tehevvüre gelmiş bir nehir gibi akıyor.. dudaklarına bir ihtizaz geliyordu... Ne olur...

anlaşılamaz. o renkler.. bu camit kütleden ne çıkarabileceklerinde mütehayyir kalmışlar.. gülsün. Bakîler.. Mü-tekellinı bir ruh kadar beliğ olsun. bütün etrafında bulunanlar — güya bu genç natuktan çıkan miknatısiyet nefesiyle tabiattan yüksek bir noktaya çekilmiş bir halde. yalnız göğsünü şişiren. Nergisî’lerin eline vermişler. bir vaizin karşısında heyecandan uyuşmuş duranlar gibi — dinliyorlardı.. Bunu inkâr etmek mümkün d<v. şiirin nasıl bir lisana muhtaç olduğunu bilseniz! Öyle bir lisan ki.. tehevvürlere terceman olsun. Bilseniz. o güzel türkçeye muamma söyletmişler. bu lisandan. Haniya bazı gözler olur ki sonsuz karanlıklarla dolu bir ufka açılmış kadar ölçülemez. Lisanı camit bir kütle haline getirmişler.. bütün kederlerimize. bilmem?. o deha perisinin nâsiyelerine ilâhî bir nur koyduğu adamlar... bir . heyecanlara. bir lisan ki ruhumuzla beraber bir matemin yesiyle ağlasın. hissiyatı yutar. öyle şeyler söylenmiş ki sahiplerine şair demekten ziyade kuyumcu denebilir. lisanda onlardan başka bir şey bırakmamışlar. Dert yüz sene I MAI VE SİYAH 13 emekle lisan üzerine yığılan bu kof şeyler nihayet zaman ile yavaş yavaş sıyrılıp savruldu.. dalgalarla yuvarlansın.. düşüncelerimize.. ziynet gibi iki belâyı taslit etmişler. nazarlara buseler serper. dimağında muttarit darbelerle vuran bir sabit fikirle söylüyorcasma kimseye bakmayarak. üzerinde tersim olunamaz. Neye teşbih edeyim.. Haniya bir kemanın telinde zap-tolunamaz. gözleri dalarak. sonda müteverrim bir -kızın yatağı kenarına düşsün ağlasın. lisanı — üstünü örten tezeyyün ve tasannu yükünün altında zayıf. belki yok denebilecek bir hale gelen ruhu — Vey-sî’lerin.veren sadası — uçtukça pervaz kabiliyeti artan kırlangıçlar gibi — söyledikçe kuv-‘ vet buluyordu. bir çocuğun beşiğine eğilsin. Bir lisan ki asabımızla heyecanına refakat ederek çarpsın. Fu-zulî’nin saf ve samimî şiirine terceman olan o temiz lisanın üzerine sanat gibi.. tâyin edilemez akisler uçar.il. o derinlikler olsun.. Ahmed Cemil şimdi kendisini unutmuş. neş-velerimize. İşte bir lisan istiyoruz ki onda o nağmeler. hareket etmi-yerek. o kalbin bin türlü inceliklerine. sarı. Haniya fecirden evvel afaka hafif bir renk imtizacıyle dağılmış sisler olur ki.. Nedim’ler. Bir ucundan tutulsa da silkilse taş parçalarından başka bir şey dökülmeyecek. artık görülemeyecek. fikrin bin çeşit derinliklerine. bir lisan ki bizimle beraber gurubun mahzum renklerine dalsın düşünsün. hattâ söylediğine vâkıf olmayarak devam ediyor. bir kaide altına alınamaz nağmeler olur ki ruhu titretir. Şiirin nasıl bir yol takip ettiğini anlamıyorsunuz. rüzgârlarla sarsılsın. Fırtınalarla gürlesin.. nerede biteceğine vukuf kabil olamaz derinlikleri vardır.. nefeslerini zaptetmek isteyerek.

sanki büyük bir zahmetten kurtulmuş gibi kendisini yalnız. şöyie bir iki devir yaptıktan sonra — bahçenin böyle yan ve tenha bir yerinde pineklemektense — ortalarda bir yerde oturmak istemişlerdi. bir lisan ki sanki tamamiyle bir insan olsun. geçen sene mekteb-i mülkiyeden çıkıp da matbuat âlemine atıldığı zamandan beri. Hep ayağa kalkmışlar. kırık dökük nağme parçaları işitiliyor. mütefekkir otu-ruyormuş zannolundu. ellerini sofranın kenarına dayayarak yarı istihza yarı tehdit karışık bir tavırla dedi ki: Bunlar öyle şişkin fakat öyle boş sözlerdir ki içinde birşey bulmak mümkün olamaz. yüzü fena halde kızarmış olduğu halde yanına yaklaştı. kemanlar hazırlanıyor. daha doğrusu bir nevi hürmet ederdi. Zaten sofrada umumî bir hareket olmuştu.gencin ümitle parlayan nazarına saklansın. o aydınlık ve kalabalık bir yere şu gizli ve yarı karanlık ciheti tercih ediyor. sevmek için kifayet etmişti. onu bir kere görmek. Ahmed Cemil’in titreyen sesinde terennüm eden saf ahenk. herkes severdi. Hattâ Ali Şekib ziyafetin hiçbir tarafında eksik bırakmamak üzere bir nargile ısmarlayacağını sahib-i imtiyaza hemen imâ bile etmişti. ötede beride yemek yiyen birkaç kişiden.. dehanın sihir esasına temas etmiş zannediln çehresinde par-îayan bir saniha yıldızı. Oh! Saçma söylüyorum.. buradan ayaklarının altında serilen Halic’in ve İstanbul’un münevver bir sema altında manzarasına karşı düşünmek istiyordu. *## Ahmed Cemil’i bir seneden beri tanıyorlardı. 2 Onlar ayrıldıkları vakit geniş bir nefes aldı. Raci’nin mukabelesi kargaşalığa geldi. deminden beri orada sakit.. hiç söylememiş. Raci. lambanın zayıf ziyası ve dalgaların tutun dumanları arasında yükseliyor görünen heyeti. ruhu ok-sayan bir nazım suretinde titrek dudaklarından dökülen bu ±* A1A1VJUSS1XAH sözler. Ahmed Cemil müsaade istedi. sanki burada bulunanları bir cazibe dairesi içine almıştı. Bir lisan.. Son söz üzerine Ahmed Cemil yorgun bir tavırla iskemlesine atıldı. şimdi bahçenin musiki takımı gece faslına başlamak üzere idi. O son kelimeden sonra öyle bir hale geldi ki.. Ahmed Cemil cevap vermek istedi. . zannedeceksiniz. bahçe memurlarından biri elinde şem’alı değneğiyle dolaşarak halkın tekrar toplanmasına kadar idare maksadiy-le söndürülen gazları yakıyordu.

arasıra görünen iki üç sakit hizmetkârdan başka halktan. hafif hafif raseciklerle akarak. ayaklarını çekerdi. perhizkârlığa rağmen bu gece şu ziyafet şerefine. Şimdi yavaş yavaş beyninden süzülen bir şey: damarlarının içinden kemiklerinin arasından. Fakat ne beis var? Zaten Ahmed Cemil yalnız herkes . Arkadaşları Ahmet Cemil’i böyle bir halde bıraktılar. Ahmet Cemil pek iyi bilirdi ki bu adam bilmem kimin bir gazeline nazire söylemek için bir gün Boğaziçinin tâ Kavak iskelesine kadar gidiş geliş seferini ihtiyar etmiş. Raci o adamlardan biriydi ki dünyaya hiç bir şey olmamaya mahkûm edilerek geldikleri halde herşey olmak isterler. muktedir bir arkadaşı takdir ettiği daha görülmemiş. bu Raci!. sevmemek mümkün olduğu kadar sevmezdi.. Bu kadar hiçliğiyle beraber her meziyet sahibine düşman. Bu adamın beğendikleri ölülerden ibarettir. Zaten mûtadı olan.. bir uçuruma yuvarlanmıyor. Güya diğerlerinde bir meziyetin teslimi kendisinde bir noksan tevlit edecekmiş gibi bir küçük tahsin tebessümünü bile esirger. toprakların arasından süzülüp akmıyor olduğuna emniyet kesbetmek istiyormuşcasma gözlerini açar. gidiyor. dedi. onlar artık fevkalâdeleşmiş.. on kuruş da masraftan çıkmıştı da ancak iki buçuk beyitle dört kafiye bulabilerek avdet etmişti. Raci de en ziyade olamayacağı birşey olmaya yelteniyordu : Şair. biraz ötede uyanmaya. son kısmını — görmüştü. haMAİ VE SİYAH 15 rekete başlayan kalabalıktan uzak. “Mezar taşı iştihar heykelinin kaidesidir” dediği zaman orada bulunan Raci’ye dönerek “Al sana göre bir söz.. şu edebiyat pazarından çekildikleri için rekabetten azade kal16 MAİ VE SİYAH mışlardır. O vakit muvakkat bir cehtle kendisini toplar. Aman Yarabbi! Şair Raci dedikleri işte bu idi!. ilk muarefe dakikasından başlayarak duyduğu nefreti şu üç kelime tamamen izah ederdi. Ölüler. O vakit muzafferane matbaaya girdiği zaman Ahmed Cemil elindeki kâğıdın üzerinde yirmi otuz çizilmiş satır arasında sağ kalabilmiş altı mısra ile bir mısraın yalnız bir kısmını — evet. biraz tahammülünden ziyade içmişti. sanki bütün cismaniyetini. iradesini çekerek ayaklarından doğru çekiliyor./. onlar gider gitmez dudaklarının arasından: — Aman.. Ahmed Cemil bir gün bir garp edibinden naklen. biraz da arkadaşlarının ısrarına karşı — o da âdeti hilâfına olarak — biraz mikyası geçmiş.. öyle değil mi?” demişti. düşünceleriyle yalnız kalmakta azîm bir vicdan istirahati duydu. vücudunu mukavemet mümkün olmayan bir kuvvetle erite erite dağıtıyor gibiydi. Bu adamdan. Bunun bir güzel şeyi beğendiği. Bu yolda latifeleriyle Raci’yi kendisine düşman etmişti. Onu hiç sevmez.

Onun için kendisini tanıyanlar ondan hiç korkmazlar. biraz safça — tâbirde zarafet iltizam olunmasa — biraz budalaca olmakla beraber “Mir’at-ı Şuûn” yazı heyetinde en ziyade malûmat sahibidir. Ne vakit bir makaleciğe filan ihtiyaç görülse kendisine havale olunmasından korkarak akşam ziyade kaçırdığından bahisle sersem olduğundan dem vurur. hikmet-i tabiiyeye aid birşey yanında fen-i idareye aid bir mebhasa tesadüf olunur. Ahmed Cemil kin ve haset dedikçe hep Raci aklına gelir. İri boylu. Tashihlere bakarken tertip yanlışlarına dikkat ede-^ cek yerde ötekinin berikinin hatalarını bulmıya dikkat edery Birgün meselâ Ahmed Cemil’in bir makalesinde yanlış bir izafet cümlesi bulduğu için bir hafta alay geçer. saklı kinler.. ancak otuz beş yaşında olan bu adam. geniş omuzlu. yani bitaraflarca takdir edileceğine şüphe etmez. Bu adam matbuat âleminde bir cins mahlûkatm hususî nümu-nesidir. İM Al W SU Bl ü AH 17 Bakınız. onun kadar mahsuben para alan. cihan siyasetinin en ehemmiyetten âri tafsilâtı bile ezberindedir. bildiğinden emin olmayanlara mahsus bir korkaklıkla herkesten iyi konuşabileceği mebahisde sükûtu tercih etmek âdetidir. Onu arkadaşları seviyorlardı. Ahmed Cemil: “Aman bu Raci!” dediği zaman işte bütün bu tafsilât o üç kelimenin telâffuz tarzının içine sıkışmıştı. Ah! Bu matbuat âlemi! Bir seneden beri o âlemin az tecrüblerini mi görmüş. fakat bir kere o çirkin matbuat hayatına girseler. acemce pek iyi bilmek istidadmdadır da bir kere arapça bir ceridenin üç satırını tercüme edememişti. küçük yaşından beri matbuatta çalışmıştır.. matbaada kimse bulunmadığı zamanlar tesadüf ederse gelen ilânların ücretini haczeden bir muharrir — işte matbaa işlerinde bulunalı on sene oluyor — hiç görmemişti. hattâ Raci’-nin gazellerini güzel bulmamaya bile cesaret edemez. Hukuka nisbeti vardır. fakat o muhabbet içinde kimbilir nekadar. Ceridede vazifesi muhbirlerin getirdiği havadisi tashihten ibaret kalır. maamafih gayet mütavazı’dır. hele idare memuru — o kendisine Ahmed Şevki efendi diyen yuvarlak adam — Raci’den bahsolunsa ateş püskürür. Matbaada onu kimse sevmez. az acılıklarını mı tatmıştı! Mektepte iken nasıl hülya ederdi! Bugün kimbilir ne kadar gençler vardır ki o âlemde zevk tasavvur ederler. yanında en saçma şeylerden bahsederler de o tekzipten utanır.tarafından takdir edilmiş olmakla onun husumetine hak kazanmış olmuyor muydu? Herkes tarafından takdir edilmiş olmak sözüne de Ahmed Cemil umumî bir vüsat vermez* İnsanın olsa olsa kendi mesleği haricinde olanlarca. zaten edebiyata kat’iyyen intisab . açık çehreli. ne derin hasetler mevcuttur! Bugün kendisini takdir edenler yarın — kendisini düşürmeye sebep olabilecek bir şey yazsın — bakınız nasıl gülerler. Pek ziyade kaideşinaslıkla müftehirdir. sanki bir kamusu ulûm gibi beyninin içinde yapraklar döndükçe malûmat tenevvü eder. arapça. çok kitap okumak sayesinde en çok her şeyden anlar. başmuharrir Ali Şekib büsbütün başkadır. Raci ile tam bir tezad teşkil eder.

arkadaşlarına okumak için matbaaya getirdiği hailde okuyamaksızın.kısa. kötülük etmez. size de anlatır.: “Alay edeceksiniz! Neme lâzım? Bana siyasî makale yazmak ne güne duruyor. küçük gözlü. her duyduğu fikre “benim de fikrim budur” cevabını veren. Bir gün bir fıkra yazmış idi de. Ona her yerde tesadüf olunur. Babıâli caddesinden çıkarken bakınız. kuru çocuk . fakat bütün bu dönekliği esasen beyni gayet hassas bir mahrek üzerinde çevrilmeye mahkûm olarak yaratılmış olmaktan başka bir sebeple ihMai ve Siyah — F. bu bir küçük çocuk kadar utangaç adamın samimî bir dostudur. Ali Şekib o adamlardandır ki insan ellerini ellerine koyacak olur ise onlarda his-solunan satvet sıcaklığıyle hayatın birçok kötülüklerinden kalbte hâsıl olan buzların eridiğini duyar. Dolmalık olacağını unutma! Geç kalırsan yarma yetişmez. zaif. iyiliğe davet olunmazsa iyilik etmek aklına gelmez. Said de şahsî tabiata malik olmayıp da ötekinin berikinin yaptığına imtisal âdetine uyarak. Onun için meselâ çarşamba günü sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin evinde uskumru dolması olacağını bilir. Bu saf yüreği incitmiş olmamak için Ahmed Cemil en tahammül olunmaz latifelerini bile hoş bulmuş gibi görünür. sabahleyin mekteb-i hukuk derslerine gittiği halde. Saib’den sorunuz.” dediğini tamamiyle işitmiştir. lakırdı esnasında bir saz gürültüye karışsın da anlaşılmasın. çünkü behemahal çekmecesinin bir tarafına atılan bir ilân ücretini görmüştür. 2 tiyar etmeyen bir gençtir ki. Saib . Ahmed Cemil.” diyerek yırtmış-tı. hattâ şiirine de katlanılabilir bir adam olduğu için Raci ile ekseriyet üzere aynı duyguda çıkmasına Ahmed Cemil gücenmez.iddia etmez. ıçünkü bir gün evvel mü-rettip yamağı Emin’e : “İki okka alacaksın. daima meşguliyette. o mutlaka anlamıştır... bir matbaa kapısının önünden geçen birisine meselâ o gün Ahmed Cemil’in bir manzumesinin iki . Bunun manzarasından duyduğu soğuk ürpermeyi hattâ Raci hakkında bile hissetmez. Ali Şekib’e ağız açtırmazlardı.Ahmed Cemil’in sinirlerine dokunan işte bu mahlûktur. ufak yüzlü. kulaklanyle gözleri. Raci parasız kaldığı vakit Ahmed Şevki efendinin çekmecesinde para olup olmadığını Saib’den tahkik eder. çünkü Said’in vazıh bir varlığı yoktur. daima ayakta. kemikleri vüs’at bulamamış. Said her suale “evet” diyen. Said hakkında Ahmed Cemil’in vazıh bir fikri yoktur. Onun latifeleriyle eğlenen bilhassa Raci ile Said’dir. Sa-ip. Onun için Ahmed Cemil de. bu dünyaya görülmeyecek şeyleri görmek ve işitilmeyecek şeyleri işitmek için gelmişçesine gözleri meselâ Ali Şekib’in bilmem nerede nahiye müdürü olan eniştesine yazdığı bir mektubu yandan okumakla meşgul iken kulaklarını odanın köşesinde idare memuru Ahmed Şevki’-nin — Ahmed Şevki efendinin — kâğıtçıyı az para ile savmak için sarfettiği belâgate vakfeder. Meselâ bir kaç kişi arasında. şahsının mevcudiyetinden mefkudiyetinden şüphe edilir. Matbaada herkesten ziyade işinin basma devam ettiği. o. Raci tab’an meftur olduğu hiyanete. daima harekette. bir kitapçının hesap defterini tuttuğu. küçük kıt’ada yaratılmış. Ali Şekib’in yalnız bir şeyini affetmez: O da bütün utangaçlı-ğiyle beraber bu adamın ara sıra latife etmek istemesidir. adelâtı kemiklerimin üstünde kurumuş.

Matbaada herkesten ziyade o çalışır. bir rüyanın silinmiş şekillerine benzeten bulanmış gözlerinde kâfi bir kuvvet toplamak istedi. Şimdi Ali Şekib. biraz ötede tütüncü dükkânına uğrayarak filân risalenin filân nüshasının ne kadar sürüldüğünü tahkik ederken. Bakınız. bu çalınan şeye aşina çıkıyor... işte şimdi bile o aklına geldiği için vücudunda ürpermeye benzer bir şey duyuyor. sanki vücudundan yavaş yavaş uzanıp gidiyormuşcasına uyuşan bacaklarını çekti. yazıhanenin kenarında “Selanik hususî muhabirimizden aldığımız mektuptur” diye başladığı bir kâğıda sun’î bir mektup.. Fakat fikrinin bütün iradesine malik olmakla beraber vücudunu istilâ eden o azîm keselâna mukavemet kabil değildi.. sıcak ve baygın bir nefes gibi sanki tâ göklerin sezilemeyen yüksekliklerinden dökülen bu nağmeler. O vakit nefsine bir cebir ile. ecnebi gazeteleri okur. çünkü yirmi yaşını herhalde geçmiş olmakla beraber çocukluktan kurtulmamıştır — duyduğu şey. bahçeye hemen her gelişinde dinlediği bir şey.. kâh bir teessür feveranından inikas etmişçesine parlayarak. sanki sakit. tercüme eder.beytini okurken. pest. Ahmed Cemil’in sanki vücudunu iki kol tutmuş. Waldteufel’in meşhur Valse’ini ne vakit dinlese bütün hayali inkişaf ederdi... sallanıyor. Raci. Bahçenin bu yüksek noktasının önünde yayılan bütün manzarayı. Onun ismini kendine mahsus şive ile tercüme etmişti: Bârân-ı elmas! Ne güzel. O aralık mızıkanın uzaktan gelen ahengini taklit ederek kendisine biraz metanet vermiş olmak üzere hafifçe. müteJVLAl Vüı Oi I Ati nevvi makale yazar. uydurmakla meşgul olurken görürsünüz. Bahçenin rakit havası içinde bir aşk nefhası.. feryat ederek. belirsizce ıslık çalmaya başla-di. Kendisini toplamak istedi. Said.. medid. yahut denize doğru akan bu 20 MAİ VJü Oil Aû renkli levha yavaş yavaş yüksele yüksele yer ve gök birleşecek toprak ve gök gecenin aşk havası içinde azîm. sonu olmayan bir derinliğe çekiyordu. şimdi karşısında tepelerin myuyan sırtlarına dökülerek. bunlar bir bâfân-ı elmas değil mi? Ahmed Cemil’in içkinin tesiri altında bunalarak süzülen gözlerinin önünde donuk mailikler üzerine avuç avuç sarı pullar serpilmiş sema sallanıyor.. nasıl rüya âlemleri açan bir isim. neydi? Neydi?.. Bakınız. O vakit aklına geldi. vücudu yaka yaka eritip dağıtan bir buse ile birbirine sarılarak tek bir vücut olacak zannediyordu. taşra mektuplarını hülâsa eder. matbaaya giriniz.. ne hülyalar getiren. . Her vakit.. temmuzun şu sıcak gecesine mahsus bir buğ ile örtülü zannoflunan bu mailikler içinde titri-ycrmuş. Ah! Bu bârân-ı elmas. gözlerinin önünde açılan bu semada. işte gözlerinin önünde gördüğü bu şeyler. Kâh kalbin en derin noktalarından geliyormuşcasına derunî. bütün bu çehreler beyninden silinmişti.. bazan bir şikâyet nalesi. bazan bir mahkuriyet iniltisi. Ahmed Cemil’in bu çocuk hakkında — çocuk diye mâruftur. dalgalanıyormuş kıyas edilen bütün bu yıldız alayları.

Bir rüya içinde yahut sihir âlemi karşısında idi. Şimdi her şey hakikata ricat etmiş oldu. Son bir nağme tufaniyle nagihanî bir karar bütün bu ha-yalât silsilesine hatime çekti. bütün bu kirişlerle tahta veya bakır parçalarından sihirli bir nefesle canlanarak.. Onların yanına gitmeye ne lüzum var? Tâ ötede dönen bir levhanın yalnız bir kısmı şeklinde gözünün önünden akıp giden şu seyrancılara. çalkalanan mailiklere doğru yağıyor. işte şu aşağıya süzülen sema nurları. gölgeden ve hayalden. şundan bir tahassür nâlesi. sanki bu aletlerden. onlarda bir bârân-. filâvtanın kahkahaları. burada ne için bulunduğunu anlamak için düşündü. o yekdiğerinin hem aynı hem gayri zannolunan tezatlardan mürekkep hülyalı hali altında. tatlılıkların hazinesini taşıyor. o mai semanın içinde birçok gülümseyen ümit yıldızlarından ibaretti. sanki semalardan dökülen. ötekinden bir ıstırap enini. o üzerinde gülümseyen nurlar.Şimdi Ahmed Cemil altından yer kaçıyor. İşte gözlerini kapayınca görüyor: Mai bir sema altında azîm bir sahra ki sabahın hüzün ve neşveden. fakat hayatta yüksek şeylere meftun olmuş gözler gibi aşağıdan yukarıya yağıyor. uykusundan tamamiyle sıyrılmamış mahrumluklarla yüklenmiş sisler arkasında boğulan ufuklara doğru uzanıp gitsin. herkese yabancı değil mi? Şimdi kendisini biraz topluyor. sonra bunlar o parlak semanın mailiklerine. henüz.. şu muzlim denizin siyahlıklarına serpiliyor.. renkten ve zulmetten.. yükseliyorlar. vücudu bir boşluk içinde yuvarlanmaya başlıyor zan-nında idi. Orada da bir bârân-ı elmas. Bârân-ı elmas! İşte işte. kemanların titreyen eninleri. karşısında şu bayırın eteğinde yer yer parıldayan. mai siyah kelebekler gibi uçuşarak. tâ o semalara. elmas. Ahmed Cemil sanki bir rüyfadan f MAİ VE SİYAH 21 1 uyandı. dimağını âteşin bir bulutla örten buhar yavaş yavaş açılıyordu: Onun âlemi işte şu yavaş yavaş açılan beyninin içinde mai bir sema. kanatlanarak uçuşan küçük küçük nağmeler birbirine atlıyor. şu yukarıya jıçu-şarak siyahlara bürünen sönük ziyalar! Bârân-ı elmas. etrafına baktı. o vakit tahattur etti. denizin siyahlıkları içinde şurada burada ışıldayan bu ziyalar. ağaçların arasında küme küme oturan bütün bu halka onun bir nisbeti var mı ki gitsin de o kalabalığın içine atılsın ? O bu dünyada herkesten uzak. başından sema uçuyor. diğer birinden bir ümit cevabı çıkararak. bütün o biçâre insan kalbine mahsus acılıkların. Başını çevirdi. sükûttan ve nağmeden. Üzerinde bir sema ki geceden kalma siyahlıklarla . baktı. işte işte raksediyor. Arkadaşları şüphesiz orada işte şuracıktan bir parçasını gördüğü bahçenin kalabalığı arasındadırlar. birbirleriyle dudak dudağa bir visal içinde dağılıyorlar. Birinden ötekine bir hicran sadası. yağıyor. şakaklarında hafif bir serinlik hissediyor.

bugün o kadar acılıklarına. Ahmed Cemil burada. O lâcivertliklerin bir tarafında henüz belirsiz bir nurdan toz savruluyor gibidir. Henüz yirmi iki yaşında. semanın bu 22 MAİ VE SİYAH muhteşem yangını altında sahra müşevveşiyetten sıyrılır. münevver bir semanın bâ-rân-ı elması altında parlak hülya âleminde kanatlan kırılmış bir kuş gibi henüz topraklara düşmemiş. hayalinin şu müdebdep levhasını yaşatırken: “Ah! o ümit güneşi!. sabahtan akşama kadar fikir ve sanat hareketlerinin münferit mecrası olan şu cadde bir gün olacak ki onun tesiri altına girmiş olacak. gözleri ötede siyah tahtanın üzerinde unutulmuş. ümit güneşinin üzerine tâ uzaklarda bir ufkun içinde hazırlanan bulutların dökülmeğe müheyya olduğunu anlamamış idi. Bu sahranın üzerinde o semanın altından bir peri alayının kanatlariyle dalgalanıyor denebi-len hafif bir hava uçar ki dikkat edilse bir ruhanî cihanın zenı-zemesine benzer nağmelerle titrer. müptehiç bir sabahın rüyasına dalmış... yalnız mü-nevevr. âdeta koşarak Babıâli caddesinin kenarından çıkarken şu kitapçı «dükkânları. şöhret almak. O tasavvur «ttiği yüksek payeye bir hat bulamıyor. göğüs vermek için hayatını zehirlediği bu edebiyat âleminin bir gün yüksek zirvelerine çıkmak. Ufkun bir kenarından güneşin sinesinden sahraya bir nur tufanı döker. fikri bir hayal rüzgârı üzerinde.. Şimdi birkaç eski mektep arkadaşiyle sekiz on kalem erbabından başka her. cam kapıların aralarından farkedilen şu kütüphane müdavimleri. gençliğin öyle hassas bir devresinde ki fikir. fakat bir zaman gelir ki birdenbire bir ihtişam çağlayanı dökülür. bütün maneviyeti yalnız bir ümidin tahakkukuna muntazır. iştihar arzusu değil miydi? Ahmed Cemil daima aceleci ve telâşlı yürüyüşiyle.gündüzün ilk şaşaalarının imtizacımdan mürekkep esmer bir renkle gözleri taltif eder.f kesin meçhulü olan bu . biraz evvel sönük duran sema sanki bir yangın ile dolar.” diyordu. bütün sahra taze bir hayatin canlılığiyle tutuşur.. meçhul emeller fezasında uçtuğu zamanlardan-beri bütün varlığını istilâ eden emel. senelerdenberi bütün düşüncesi bu değil miydi? Ta mektepte bir kimya kitabının üzerine başını dayayarak. bakir bir safvetle münevver bir göz gibi bakmaktadır. herkesçe anılmak. edip olmak. Edip olmak. sonra da o derece itilâ emellerine kapılıyor olduğundan kendi kendine utanıyordu. Şöhret bulmak. yarım kalmış bir cebir muadelesine bakarak.. gözler ziyadar bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir köşenin açılmak üzere olduğunu. Onu ne kadar se-nelerdenberi bekliyordu.. Ahmed Cemil ismini o kadar yükseltmek ki. bir müphem renk altında mai bir atlas halinde görünen semanın derin bir köşesinden zührenin beyaz handesi hâlâ görünür. Öyle bir yaşta. ve.. henüz görmemiş. Bütün menazır sabahlara mahsus o rengin müphemiyeti içinde hava ve hayalden mürekkep bir gölge şeklinde durur.. bu matbaalar. ‘ Henüz yirmi iki yaşında idi.

. Yine oraya gitti. Ah! O zaman göğsü nasıl bir iftihar havasiyle şişecek! Şimdi oradan mevhum bir cisim şeklinde geçiyor. ^ JjL İyi bir aile babası. çoç ^bi nâ-tamamiyle bağlı. Fakat bu kararın icrasına büyük bir mâni vardı ki. kendisinin şairane tâbirine göre “Piyale-i telh-i h^ yatın zehr âbî”na dudakları temas etmişti. Kaç kere bedbaht karısı matbaanın kapısına kadar gelerek beş altı yaşındaki yavrusuyle kocasını arattırmış. Ahmed Cemi’ 24 MAI VE SİYAH MAİ VE SİYAH 25.. o da paranın Süleymaniye’deki mini mini evlerinin tamirine sarfedilmiş olmasıydı.genç. çocuğunu düşünmek yok ki. bugün koltuğunun altında bir iki kitapla buradan bir gölge gibi çıkarken bir gün olacak ki tesadüfen bir kitapçının dükkânına gözü isabet edecek olursa mektepten henüz çıkmış iki genç edebiyat müntesibinin birbirine kendisini gösterdiğini farkedecek.. O vakit babasının bütün hassasiyeti nasıl taşmıştı! Karısının elmaslarını terhin etmek! İşte bu mümkün değil.. Ailesini iyi geçindirecek kadar para kazanırdı. zevcesine. O vakit saatlerce düşünüldü. Ahmed Cemil ile beraber bütün arkadaşlarını ne cevap vermek lâzım geldiğinde mütehayyir bırakmış idi. rivayetine göre bir defa babası kabul etmiş ve ücretinin nısfını evvelce almış olduğu bir dâvanın sonradan hakka makrun olmadığını anlayınca birden reddine ve paranın iadesine karar vermişti... Uzaktan sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha ile idare memuru Ahmed Şevki efendinin yaklaştıklarını gördü. Zaten bu neticeye. Raci’nin ikide birde Palais de Cristal’da geç vakte kadar kaldıktan sonra geceyi de evinden başka yerde geçirdiğini bilirdi.. Ahmed Cemil’in düşüncelerine bir fasıla daha geldi. evde kendisini bekleyen karısını. gören yok. hayat mübarezesi baş:. fakat bu yaşa gelinceye kadar.. bir çâre bulunamadı. bu ümidin tahakkukuna şayan olmak için az mı ıstırap çekmiş.. evine meftun... bakan yok. annesi Emniyet Sandığına terhin edilmek üzere küpesiyle yüzüğünü teklif etti. Biz üç kişi kaldık.. Babası dâva L kiliydi. za^ ailesi Ahmed Cemil’in annesiyle on sekiz yaşında oğlundan dört yaşında kızı İkbal’den ibaret idi. lâkin o zaman. Ahmed Cemil. Sahib-i imtiyaz gelince dedi ki: Allah cezasını versin! Islah olmayacak.. babasından bahsetse namusunu teşrih edecek hikâyelerin sonu gelmez.. Güzergâhında isminin yavaşça fısıldandığım işidecek.. Kendisinin bir . Onun nakline... artık yavaş yavaş yola çıksak... hususiyle namuslu. On dokuz yaşma kadar Ahmed Cemil tamamen — hayatta mümkün olabildiği kadar — mesud idi. Ötekilerini de beraber sürükledi. Ondan sonra pederini kaybedince maişet endişesi... lamış. hayatın az meşakkatlerine mi tahammül etmişti? Bugün yirmi iki yaşında idi.

validesi oğluna bir gömlek. Bunlar terhin edildi. O hem pembe odaya hem sofaya taraftar çıkıyordu. İkbal validesine uyarak sofayı münasip görüyorlardı. bu hâkimiyet sıfatının ehemmiyeti altında beyni darmadağın oldu. pembe oda. çamurlu sokakları yaya tırmanarak. Cemil tabiî babası gibi pembe odayı. O para ile işte şimdi karısını çocuklarını sokak ortasında kalmaktan muhafaza eden Süleymaniye’deki bu beş odalı evceğiz. Hizmetçi şaşaladı. fazla olarak fahiş bir faizle bir muhtekir sarraftan para alındı. babası. <iİ£inci defa olarak kira evinden kurtulup kendi evlerine gel-^g . düsturları karıştırır. bir güzel saatiyle bir altın kösteği vardı. ufak bir şey.. Ahmed Cemil’in bazan gülerek “bizim konak” dediği mesken alınmıştı. Onun fikrini tatbik etmek lâzım gelse kilim döşeme ikiye bölünecekti... o gayri muhik dâvadan vazgeçildi... ne telâş içinde idler! Bütün eşya aşağıda mermer ve &ya> mutfağa. senelerce alnını terletmişti. O vakit kitapla buivalidesi arasında bir müddetten beri devam eden bahis teceddüt etmiş.. Ahmed Cemil evin alınışını pek iyi tahattur eder.. Fakat bu ufak şey bu namuskâr aile babasını senelerce yormuş.. geçen senenin esvabını bu seneye salih görmeğe çalışarak. sokağa nazır odaya tıkılmış. o babasına Kula’dan hediye gelen kilim döşemelerin yukarıdaki pembe odaya mı yoksa sofaya mı konacağı meselesi tazelenmişti.. herşey birbirine gün c^iŞ. Tam mektebe leylî olarak ithal edildiği sene.bu karışıklık içinde hangisini almak. Nihayet hizmetçi kız — taşralı iriyan bir kız — hâkem tâyin olundu.altın enfiye kutusu. pembe odaya yar oldu. O vakit tali hükümetti. babası yazısını yazar. Bu adamın yalnız bir endişesi vardı: Ailesini mesut etmek. dersine çalışır.eri gün. lüzumunda» ziyade gülünüyordu. Kendi evlerine gelmiş olmak hepsinde eğlenceye bir meyil uyandırmıştı. evet yalnız kendisini birçok şeylerden mahrum bırakarak. Birçok adamların bir dakikada bir zarın hevesine terkedebilece-ği kadar ufak. O gün. yahut kızma esvap . Babası oğlunu ev alınmadan evvel mektepte Jeylî olarak bırakmadığı için o vakte kadar beklemişti. bu gürültünün içinde şa-eski mt. O vakit herkes bir rey beyan. O vakit on dört yaşında vardı. Bu mühim mesele de bir eğlenceye medar oldu. Senelerce fikrini vakfettiği bu maksadı temin için kendisini. hangisini nereye kesin mecazım geleceğinde mütehayyir kalmışlardı. Ahmed Cemil bir köşeye büzülür. etti: Herkesten maksat Cemil’le İkbal. senin merhametine kaldı!” deyişi gözlerinin önüne gelir.. hemşiresi. araba ile gitmek arzularına galebe çalıp yokuşları. hattâ arkadaşlarının hissetle ithamına gülümseyerek para biriktirmişti. O vakit ne kadar mesut idiler! Her akşam yemekten sonra saatlerce beraber otururlar. En küçük vesilelerle bile lâtife ediyor. Ahmet Cemil’in fesini kura çantası yaptılar. Şimdi ne vakit Ahmet Cemil o eskimek bilmeyen kilim döşemesinin üstüne otursa babasının bir hâkim ciddiyetile elini fese sokarak: “Göreyim seni. validesi. iki kâğıt parçasına “pembe” ve “sofa” kelimeleri yazıldı.

bir aralık bu üç kişinin gözleri birbirine tesadüf •ediverse o hazır duran yaşlar birbirini uyandırır. Babasının tâbirince iskemle üç ayaklı kaldı. bu genç dimağı bir gonca gibi nazik parmaklarla açmağa çalışır. Kendi evlerine geldikten sonra bu müsamereler haftada bir defaya münhasır kaldı. Fakat ne yapalım? Her şeyden evvel çocuğu hayata hazırlanmalı. fakat bu defa eksilen ayak o kadar mühim bir ayak ki iskemle duramıyor. yaşlar. gelişigüzel bir yeri açılır.. O vakit bir matem sükûtu başlar. Kaç sabah Ahmed Cemil yatağından. ikbal güler babası bir hikâye söyler. Hele ilk matem günlerinde bir akşam üstü meselâ kapı çalmsa İkbal’in: “Babam geldi” diyeceği tutardı. bu evin bütün havasında bir hayat unsuru eksilmişti. babasının odasına gitmiş. O noksana kendilerini alıştıramamışlardı. O vakittenberi o pembe odanın içinde o kilim döşemenin üstünde bir şey noksan idi. göğsünde bir ateş ile kalktıktan sonra. lokmalar geçmez. O tarihten sonra hayat mübazeresi ne müthiş başlamış. Ahmed Cemil başını kaldırır. ciğerlerinden çıkan bir şuhka-i beka boğazlarına kadar gelir takılır. Ahmed Cemil’in küçük yaşından beri tahsil zemininde bütün adımlarına rehber olan bu baba o vakit oğluna ders verir: Bir nükteyi anlatmak. Ahmed Cemil mektepte leyli olduktan sonra bu aile heyetinin mühim bir rüknü haftada altı gece ihazır bulunamaz oldu.. Babasının Mesneviye pek merakı vardır. Heyhat! Şimdi iskemle yine üç ayak üstünde. sanki korkunç bir rüyadan uyanmış da sabahleyin o rüyanın altında mesud bir hakikat çıkacakmış-casma odasından yavaşça çıkarak. yiyemedikleri lokmalarıyle mahzun duran tabaklara damlar... Ah! Mektepte geçirdiği zamanlar. İkbar — kız çocuklarını daima validelerin eteklerine sevkeden bir hisle — annesinin yanma meselâ babasının eskimiş para kesesine kaim olmak üzere yeni bir kese örer. taşar.. yemeğe başlamadan ellerini uzatamazlardı. Ahmed Cemil dersini yapmıştır.. başaşağı düşmüş gibiydi. Bazan iştigalin nevi tebdil olunur. Yemek sofrasının başında toplandıkları zaman hepsinin dimağında menkuş olan o baba çehresi güya henüz orada karşılarında imişçesirıe o. bu sofra başında bir mezarın sâkit enini hüküm sürer. her yeri cazip olan bu kitabın bir hikâyesi okunur. maişetin yükü henüz zayıf olan bu omuzlara nasıl çökmüştü! O zamana kadar henüz hayatın ilk faslını bile okumamıştı. sakin bir uyku ile uyuyor gö-recekmiş ümidiyle titremişti. *’Ne oldu?” Bu çocukların babalarına ne oldu?. onu henüz yatağın içinde.. Babası yazılarını bitirmiştir. daha yatağa girmek için bir hayli zaman vardır. ara sıra bu dört kişiden birinin ağzından çıkıvermiş bir serseri kelime musahabeye vesile olur. Magihan bir kaza darbesine uğrayan bu yuvacık nasıl perişan. O vakit iskemle iki ayağı üzerinde durmağa çalışırdı. O vakit ortaya başka iş çıkar.dikmekle meşguldür. bir mazmunu tefsir etmek için saatlerce yorulur. Hattâ kabil olsaydı da İkbal’i de verselerdi. bu valide yaşların hücumiyle titreyen gözlerini oğlu ile kızına diker. O vakitten sonra bu küçük bahtiyar aile nasıl değişmiş. .

hatta babasına da o yolda tarif ederdi de bir türlü .. artık askeri rüştiyesinde. Bir de ne görsün? Babası. Ahmed Cemil başını kaldırdı. babası bile mektebe gelerek hoca efendiyle oldukça şiddetili bir mülakat yapmıştı. Zenci hemen beyazlanmak raddesine gelmişti. Dersler daha başlamamıştı.. Unutamayacağı şeylerden biri de mektep arkadaşlarının arasında biri. Yalnız büyük bir oda. hatırat levhasında en derin kazılır. bu mühim haber bütün odayı dolaştı. kendi babası. bu küçücük halk da hocanın şu meşguliyetinden istifade ederek yerini tebdil etmeksizin harekete başladı.. Evvelâ nekadar utanmıştı! O büyük mektebin içinde ilk günleri korkarak yürür. Kaç kereler onu ağlatmış. O zaman en ziyade tesir eden şeyler... yine karşıdaki köşede yüksekçe bir minder üstünde beyaz sarıklı muallim. Oh! Bu muallim ne güzel bir adamdı! Seyrek sakallı. Bu işaret. hoca efendiye müracaata mecbur etmişti. Evet. yerine oturmuştu.MAİ VE SİYAH 27 Ahmed Cemil tahsilini herkes gibi takip etmişti. Neden? Babası neden gelmiş? Şimdi hoca efendi ayağa kalkmış. Ay!. bilmem bir tokat meselesinden dolayı olmalı. o kadar tahattur ediyor. Sınıflarında seksenden ziyade •çocuk vardı. fakat Ahmed Cemil bu seksen kişiyi iki yüz kişi gibi görürdü. hattâ Ahmed Ceiml’in resmî elbisesi bile var.. Hele mai bir cübbesi vardı ki pek yakışırdı. Komşu çocuklardan biri gözüyle diğer birine Ahmed Cemil’i gösterdi. istikbal etmiş. delik deşik olmuş bir sahife şeklinde ka28 MAI VE SİYAH lir.. Odanın içinde bir uğultu vardı. O gün. o vakit bütün mebhut ve mütehayyir duran mektep halkı. Öyle ya. Hattâ Ahmet Cemil gözlerini kapayınca hâtıraları arasında bu vak’adan sonra kendisini birden o mektepten çıkmış başka bir mektepte bulur. bu gelen Ahmed Cemil’in babasıdır.. Hattâ bir kere. oturmuşlar. Çocuklar hep kürsülerin üstünde sallana sallana yarı sesle derselirini tekrar ediyorlardı.. görüşmeğe başlamışlardı.. Çocuklukta hep böyle değil midir? Hâtıralar hava ve zaman tesiriyle yıpranmış. küçücük bir asker ehemmiyetini almıştır. Gözler hep Ahmed Cemil’den hizmetkâra — galiba Bilâl — Bilâl’den Ahmed Cemil’e gidip geliyordu. galiba yine mektebe devam eden bir kibarzadenin hizmetkârı vardı ki.. Bu defabüyük bir mektep. bunaldı. bu mektepte ne yaptığını pek karışık bir surette tahattur eder. ta karsıki duvarda iki büyük siyah tahta. fakat bu zamana ait hâtıraları o kadar mübhemdir ki. Birdenbire bu uğultu durdu. Herkes bir yere bakıyordu.. Sonra ne oldu? Ahmed Cemil artık ötesini bilmiyor.. temiz.. yanaklarından ateş çıktı. kendi sınıfından başka bir yere giremezdi. henüz genç. Ahmed Cemil’in bir şeyden haberi yoktu.. sabahleyin mûtat üzere mektebe gelmiş. başlıca Ahmed Cemil’e musallat olmuştu. Bir dakika içinde herkes vâkıf oldu ki. Ahmed Cemil bu teferruatı pek iyi zaptetmiştir. o dünkü vak’a için geliyor. Evvelâ sübyan mektebine gider gelirdi. nasıl okumağa başladığını.. derin bir sükût. o odanın içinde sıra sıra kürsüler. Ahmed Cemil şaşırdı.

ekseriyet üzere yoklama defterini o pkuyacak. sükût. ince sesiyle bu ilk nutuk mukaddemesi sınıfın ortasına düşer düşmez. mahvolmuş.inandıramazdı/Burada her şey başka türlü idi. öteki mektepte sıralar birbirini takiben saatte bir. Ne için başçavuş oldu? Başçavuş olmak için ne yapmıştı? Hesap derslerinde tahta. Ahmed Cemil’i başçavuş olduğu gün görmeliydi. bu nıü-him hâdisenin esasını hâlâ anlamamıştır. mahcup. Hoca efendi sorar : — Efendi.. Namevcud! ilâh... başka bir oyun yoktu. elindeki cetveli mühim bir eda ile vurur: «Efendiler. Mehmed efendi. başçavuş ne diyecek?.... Maksat bir kere efendilerin dikkatini celb edip düzme bir şey söyledikten sonra. Bu yoklama defterinden evde bîzar oldular. Ne müdürün bir şey dediği var. Bununla beraber bir müddet sonra onu başçavuş yaptılar.. biçare kaç kereler o iki yüz kadar ehemmiyetli görünen seksen arkadaşının karşısında...... kendisini kaybetmiş. Zeyrek. hocanın önündeki kürsüye gidip oturmak âdet iken burada her iki saatte bir başka hoca geliyordu.... Artık babasının geleceği zamana kadar validesine başçavuşluğun ehemmiyetini anlattı: İki yüz kişi! Şaka değil!.. Bu defter bir kere okunur..» diye başlar. Bu ilk senede ne öğrendi? Onu kat’iyyen bilmiyor. ondan sonra hoca efendi gelir. muallimlere mahsus olan kürsüye çıkar. ondan sonra bir kere hasıl olan sükûtu muhafaza etmek.. bir telâş ile dışardan içeriye girer. mektepteki ciddî tavrı takınır. Fatih. daima tahtaya onu çekerdi. Hüseyin Nazmi efendi Saraçhane — bu Nazmi efendi şimdi «Gencine-i Edeb» muharriri olan gençtir — derse davet olunur. meselâ hesap hocası — artık hesap hocasiyle arası iyileşmiştir — hoca efendi sanki yoklama defterini açar. Bu bir oyundur. Yalnız hesaptan pek sıkılırdı. yavaş yavaş ağlamıştı.. Ya sabahleyin. siyah tahtanın başında perişan. bu haberi bir an evvel vermek için sabırsızlıktan nasıl koşaI rak gelmişti! Kapıyı açan Seher oldu. fakat tam bir ciddiyetle... Fakat bütün çocuklar onun hatırını saymağa başlamışlardı. riyle.. evet. Hocası da ona musallat olmuştu. ne de tebliğ olunacak bir emir.. babasının başçavuşluğuna mükâfaten alıverdiği siyah tahtanın başına geçer. meselâ sınıfın en gürültülü bir zamanında. Eve nasıl göğsü şişkin. Bunlara nezaret etmek. ve daima cevaplariyle. Doğru yukarıya sofaya çıkar. Mevcud! Necmi efendi... Bakınız.. .’ Herkeste bir dikkat. bir müzakere esnasında. Ahmed Cemil mektepten geldi mi.. Kırıkçeşme. başında ağlamaktan başka bir fazile göstermiş miydi? Daha da pek küçüktü. Mini mini başçavuş ne der? Sınıf halkına tebliğ olunacak müdür beyin bir emri. Mevcud! Ruhsar efendi. «Başçavuş oldum» sözünü evvelâ onun yüzüne attı. darb neye derler? Hüseyin Nazmi efendi cevap verir: Bir adedi diğer bir aded miktarınca tekrar ederek çoğaltmağa darb derler.. başlar yoklama defterini okumağa. esassızlığım sezdirmiyerek.

Artık kendisine büyük bir adam nazariyle bakmağa başladı. bu iki saf ve temiz kalb için pek kolay bir şey oldu.mı? Ahmed Cemil bazan bu taklid ile derste okadar dalardı ki babası gelmiş.bu on dört yaşında çocuk -mektebe giderken çanta taşımağa bile tenezzül etmez oldu. Hüseyin Nazmi dinler ve işitemediklerini. Onun için sevişmek. tebeşiri eline alır. 67 ile. ikisi de leyli olmuşlardı. 3D MAİVESİYAH kitaplarını bir gazeteye sarar. fakat orada Ahmed Cemile bir ciddiyet geldi. Hattâ . hoca efendi emreder: 24605. Ekseriya beraber okurlardı.. İlk mütalâa heveslerine mahsus doymak bilmez bir açlıkla her ellerine geçeni okumak istediler. Hüseyin Nazmi efendi tahta başına geçer. Yazdınız mı? Ha! Şimdi bunu darbetmeli.. bir kalem efendisi tavrını takınırdı. Sonra gözleri oraya ilişiverince şaşırır. yavaşça yukarıya çıkmış. işte o zaman ikisinde de mütalâa cinneti başladı. Taze dimağları inkişafa başlayıp okuduklarını anlamağa başladıkları zaman.. arkasından annesiyle hemşiresi gelmişler.İkisi bir sınıfta idiler.. İlk senelerde münasebetleri tehassüslerini teatiden ibaret kalırdı. . orada bir tarafa birikerek sessizce tatlı bir tebessümle kendisini seyre koyulurlar da o farkına varamazdı. Babası bu mektepten alıp kendisini Mekteb-i Mülkiyeye götürünceye kadar bu oyun devam etti.. telif bir alay hikâye okudular. Meselâ ikisi de bir şeyi tuhaf yahud garip bulmakta. bir vak’adan müteessir olmakla veyahut ona lâkayd kalmakta müttefik çıkarlardı. haricî tesirler ahz ve telâkkide.. Zaten hislerinde. aralarında hususiyet diğer bir kalbin iştirakine tahammül edemiyecek derecede idi. bir fikri beğenmekte yahut reddetmekte. göz ucuyla süzerek itmam ederdi. kalbleri-ni bir kitabın bir sahifesinde böylece teşrik ederlerdi.Geçin-tahta başına!. Hüseyin Nazmi ile asıl muhabbet iplikleri burada bağlanmıştı . Evvelâ hikâyeler. o insanlar arasında okadar tatlı olmakla beraber okadar nadir tahalkkuk eden sevişmek. o vakit aile hayatından uzak düşen bu iki genç kalb birbirile samimî bir karabet hâsıl etti. fakat sonraları. elinden tebeşiri nereye atacağını bilmezdi. İki refik fikirlerini. emel ve fikirde bir iştirak peyda ettiler. efkârın tayin ve nakşi tarzında bir anlayışta idiler. Hayatının bahtiyarlık sahifeleri hep bu mektepte geçen mes’ud günlere aid lâtif hâtıralarla doludur. sınıfın bir tarafında tenhaca bir yere çekilirler. Hattâ o kadar ki bütün diğer sınıf arkadaşlarına yabancı kaldılar. kitabı çekmecenin içine yerleştirirler. Anladınız. kitapçılardan kira ile alınmış yahut arkadaşlarından birinden rica ile istenilmiş terceme.. Ahmed Cemil yavaş sesle okur... donar kalır. koltuğunun altına yerleştirir.

geçmiş zamanların mezarı demek olan tarihe sevketmekten lezzet duymadılar..Ahmed Cemil’in batı dillerinden terceme ile kullandığı bir tabir ile -mafevkalarza okadar meyelânı olan fikirlerini. Ahmet Cemil itiraz etti.. Zaten mektebe girdikleri tarihten başlayarak sınıfın bir türlü yüksek derecelerine heves edememişlerdi. okadar sâmit yahut okadar taraka arasında o derece candan mahrum göründü ki ruhlarını istedikleri gibi titremekten uzak kaldı. Sonra derin bir menbadan ayrılmayan çöl yolcuları gibi yine o ciğerlerine taze bir hayat veren menbalara ricat ettiler. O vakit şiir namına vücude getirilen bütün yeni mahsulâtı okudular. güftesiz bir beste mırıldanmak kabilinden yalnız bu lisan mûsikisine aldanarak okudular. Tarih okumak istediler. fakat biraz da kızarmış idi... bazı parçaları ezberlediler. okumaz oldular. Fakat onlar. Smıfm orta mıntıkasında yaşamağı müreccah görürlerdi. Ruhlarını lâtif bir uyuşukluk içinde aguşuna alan bu ufuk.. «Yatakta mehtap tasvir etmek olur «ıu?» diyordu. Daha bulmak istediler. bir aralık bunların bazısında hele Nefi’de buldukları lisan haşmeti fikirle-lerini örttü. ellerine geçen bir eski tarihi yarım bıraktılar.. Okuduklarını bir daha okudular.. hislerini bunalttı. fakat okumak ihtiyacı olanca şiddetiyle devam etti. Mektepte zaten dersleri değil mi ? O kifayet etmez miydi ? Hülyaya . sonra o musikinin esas ruhuna dikkat etmek istediler.Bir aralık hikâyeden nefret ettiler. O zaman aradıklarını bulmak için eski divanları okumak istediler. Ne için? Ertesi sabah o da bu mehtap tasvirinin diğer dört beytini yapmış bulundu. Ya mektep kitapları. Nabileri Nedimleri araştırdılar.. Okumak tâbiri sahih olamaz: onların arasından koştular. bu şiir ve hülya sahası okadar dar idi ki. sonra buldukları şeyler kifayet etmedi. il . Bi zaman geldi ki aradıklarını bulmaktan meyus oldular. Elfazm tantanası altında şaşırdılar. Bu genç fikirlerin baharı inkişafa başlamıştı. fakat heyhat!. Bir kaç ay fikirleri âtıl kaldı. O MAİVESİYAH 3S> kadar hayal arayan gençler olamktan değil fakat görünmekte» korkuyorlardı. sanki.. Artık iştigal vesilesi bulunmuş oldu. Oh! Onlarla iştigal olunmayalı zaten pek çok zaman olmuştu. o ilk önce duydukları lezzet. mütalâaya küstüler. fakat bu atalet bir gün geldi ki o senelerce mü-talâaanın tohumlarından filizler çıktığını göstererek geçti. Fuzulileriy Nef’ileri. Edebiyat sınıfına geçtikleri zaman hülyaya mü-said bir saha aramakla meşgul olan fikirlerine yeni bir pervaz seması açıldı: Şiir. bir kıştan sonra bir bahar.. fakat bunu kimseye de itiraf etmek istemezlerdi. Bir gün Hüseyin Nazmi utanarak Ahmed Cemil’e gece yatakta söylenmiş bir mehtap tasvirinin ilk dört beytini okudu. hâsıl ettikleri tecessüs kayboldu.

Birden Ahmet Cemil dedi ki: Ahî Bak serlevhaya. O gün Beyoğlundan geçerken bir kitapçı dükkânının önünde durdular. zira Ahöied Cemil’in daima boş yahut boşa yakın cebine mukabil Hüseyin Nazmi’nin çantası daima dolu. Bu. Ahmet Cemil’in tâbirince Hüseyin Nazmi maliye işleri müdürüdür. Kitabın neresinden başlamak lâzım geleceğinde mütehayyir idiler. kış güneşinin hafif harare-tiyle yarı kızmış taşlara ayaklarını dayayarak oturdular. dimağlarının içinde büyük fikirler bulup da onların büyüklüklerine nisbeten küçük kalanların kendilerinden duydukları nefrete müşabih bir şey hisseder olmuşlardı. Mutlaka bir şiir mecmuası olacak. Anlayıp anlayamamak meselesinden de korkuyorlardı. İkisinde de bu kitabı satın almak için âni bir heves uyandı. Mahcubiyetle içeri girdiler.. bunu denize karşı. Hüseyin Nazmi parasını verdi. orada yeşil tahta sedirlerden birine ters olarak.. Hüseyin Nazmi baktı. Hüseyin Nazmi dedi ki: Ne zararı var? Bak güneşe! Bu güneşin altında. yahut doluya yakındır.. şimdiye kadar fransızca bir mün-tehabat mecmuasında görebildikleri köhne bir kaç manzumeden başka bir şey okumamışlardı. Bir tatil günü beraber geziyorlardı. tâ o tepede. hava güzel fakat soğuktu. ikisi de fransızcaya mekteplerde kabil olan derecede aşina idiler. yani yüzlerini deniz cihetine çevirerek. bunları kendileri de gülünç bulmağa başlamışlar. . her gördükleri şeyi buna bir şairlik vesile addederlerdi. camekânda duran kitaplara bakıyorlardı. Taksim bahçesine girdikleri zaman ellerinde tuttukları kitabın peşin lezzetiyle kalbleri güya bir esrarhane-nin acaip letafetlerine vusul için ilk adımı atıyormuşcasına tuhaf bir suretle mütehassis idi. yahut Beyoğluna çıkarken tesadüf ettikleri kürklü bir başlık giymiş minimini sarı bir Alman kızı için bir manzume söylemeğe yeltenmek gibi çocukça şeyleri olurdu. belki bir nebze fazla. Ahmet Cemil bunu hemen kendisine mahsus lisan ile «Ruhî Üryan» diye terceme etti. o Üsküdar’ın denize bakan levhasının karşısında okuruz. Tâ bahçenin sonuna kadar geldiler. Taksim bahçesinde.. Oraya kadar gittiler. Fakat artık teşaürden kendileri de nefret duymağa. Ahmet Cemil’in gösterdiği kitap Edmond Haraucourd un «L’âme nue» şiir mecmuası idi.Evvelce mütalâadan şimdi müşaavreden çalabildikleri saatlerle ¦ders kitaplarına hasrettikleri iştigal kendilerini şu orta mın-takada tutmağa kifayet ediyordu. Genç çocuklara mahsus bir şiir hevesiyle her gezdikleri yerde. Kitabı aldıktan sonra bir yere gitmek istediler. ellerine aldıkları ilk şiir kitabı oldu. fransızca sormağa cesaret edemeyerek kitabı istediler. Meselâ o gün köprüden geçerken bacalardan çıkan dumanlar için teşbih yapmak.

. Kaçıyor. Terceme sanki bestesi kaybolmuş bir güfte gibi soğuk. sema. berisinde zihinleri ilişti.. Şiirin ötesinde... dedi.» ‘ Ahmed Cemil gülerek Hüseyin Nazmi’ye baktı: •— Berbat oluyor: Saçma mı söylüyorsun? «Arz. Hüseyin Nazmi ilâve etti: İyice anlamak için zihnimde terceme ettikçe sanki bu güzel yeis levhasının renkleri hep sisleniyor. evvelâ en hafif seslerden. sanki sürüklene sürüklene gidiyor.. Bana kalırsa yine o tarzı muhafaza ederek terceme etmeli. Hüseyin Nazmi müddeasını isbat etmek istiyormuş gibi kırık kırık tercemeye başladı: ‘ 5 «Sanki âfak bir memat amacgâhı olmuş. kelimelerden mürekkep bir mukaddeme.. 3 ot: merlerin arasında mezarımın levhası perişan bir raks ile sallanıyor..Bir taraftan aç! bakalım. Kalbim. Terceme edince o hazin musiki. Eski merMai ve Siyah — P. talihimize ne çıkar? Talihlerine «Makber» unvanlı manzume çıktı. biraz mübtedilere mahsus tereddütle okudu. fakat biraz başlangıcı süsleyerek: ... susarak. Ne derin bir melal!. şu üçüncü kıt’ayı «hepsi uyuyor» diye ter-ceme ne fena düşecek.. sanki bütün maneviyatı bu mağmum şiirin matemi altında eriyip gitmişti. sonra anladıklarını anlayamadıklarını çözüm anahtarı ittihaz ederek manzumenin kıraati bitince gözleriyle. yabancı kelimelerin üzerinde bir müddet durdular.» Ahmed Cemil ilâve etti: Sanki niçin «titretiyor» demiyorsun? Yahut Türk-çede mutlaka bir şey ilâve etmek lazımsa «lerzişdarı haşyet ediyor» demeli ki kelimenin son medid hecası birden intıka edivermesin.. Birden Hüseyin Nazmi: Of! Ne yeis ile dolu bir şiir!. Bak. bu sonu olmayan çöl üzerinde hiçbir lem’a ışıltısı yok! Yalnız bir kenarı bulutların kemirmesiyle kırılan hilâl ölülerimi mahbeslerinde lerzişdar ediyor.. mezarlarının beyazlıklariyle zulmetler altında yatıyor. o matem edası kayboluyor. Bir inilti nağmesi gibi yavaş yavaş... Evvelâ Ahmet Cemil cehren. ikisi de müştereken uzun uzun süzdüler. herşey mevsimini kaybetmiş. Birden anlayamadılar. Dikkat ediyor musun? Şu şiirin tavrmdaki ahenk meyus tarzına nasıl yakışıyor? Bak nasıl hafif başlıyor... Ahmed Cemil gözlerini ayıramıyordu.

.. Sonra birdenbire Ahmed Cemil dedi ki: Ah.. beride bir müddet devam edip sonra birdenbire kesilen Boğaziçi’nin manzarasına Üsküdar iskelesinden kalkan bir vapura. terceme şöyle olmak lâzım gelir. hafif hafif sallanıyordu. cehenneminden kıvrananlar o zulmetlerin arasından elemleriyle istihza için kalkarlar.» Bu terceme bitince birbirine bakıştılar. Birkaç gün evvelden beri devam eden yağmurlar yalnız o sabah dinerek. ümid. güneş hafif bir hararet neşreden ziyasını mebzul bir atıfetle saçmıştı. Îvîe7. kelimeler uzun bir matem nalesi tarzında hafif ivacaclarla uzamı gidiyordu... Sürür. Hüseyin Nazmi: Aman. Tâ karşılarında Çamlıca tepelerinin üstünde. Beşiktaş’tan karşıya aheste aheste geçen bir kayığa. Bir şey yazmak. sema açılmış. ve karşımda rakseder. hava ihtizaz ediyor..aristanım başka bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle Jolu. bir şey duyuyorum . topraklarından bir buğ kalkıyor. bu ne saçma şeymiş! dedi. sonra yaptıkları de utanarak gülüştüler. karşılarında titrek havanın altında buğulanan güneşli manzara. Öyle sâkit gayşolmaşçasma karşılarında1 güneşin şâşaasıyle parıldayan levhada.. fazilet.. denizin üstünde biribirini kovalıyormuş gibi uçuşup kaçışan ziya parçaları. cesaret. zannederim: «Henüz ölülerimin silsilesi bir hatimiyle vâsıl olmadı. aşk. Bu suretle manzume bittiği zaman her ikisi de sükût ettiler bu bir nevi sekir veren şiir şarabı beyinlerini lâtif bir surette uyuşturmuş idi. Bahçenin toprak kokusu. düşündüler. Hem yanlış terceme ediyorsun.. o duyguların içinden bir şey çıkarmak istiyorum amma bir kere ne yazmak istediğimi tâyin edebilsem. açık sesle. Tâ-dad etmek kelimesinin buradaki kuvveti başka olacak. neler hissediyorum da tahlil edemiyorum.. ağaçlarından. Öylece düşündüler. Bu kıraat tarzı şiirin yeis ve meıaımı ousouuın lcx-sir etti. demin ellerindeki kitaptan fışkıran şiir zülâli. güneşin altında titriyordu. ratıp topraklarından yükselen sisli bir hava güneşin altında. sanki müstehzi heyulaları tercemeden kendileri ikisi de bir müddet tercemenin soğukluğundan üşüyerek sustular. uzun uzun baktılar. beyinlerine lâtif bir uyuşukluk veriyordu.«Hepsi hâbidei sükûn. Hüseyin Nazmi atıldı: Of! Bu halbuki!. Bahçenin çok yağmur yemiş otlarından.. yavaş yavaş. Halbuki henüz kefenlerimin kâffesini tadat etmedim.. düşüne düşüne tekrar etti. sonra Ahmed Cemil aslını bir daha okumak istedi.. Şurada — beynini gösteriyordu ¦— bir şey var. tâ uzakta denizin abusuna süzülen Üsküdar’a. Lâkin bazan bu azap feryat ederek. şiirin mütehammil olduğu bütün meyus edayı inşad tarzında takip ederek. Ahmed Cemil’in sadasının ahengi samimî bir teessürle veznin ağır cereyanı üzerinden mariz bir seyelân ile akıyor.

hattâ ortaçağlardan sonra iki üç asırlık edebiyatı iki üç ayda esneye esneye. duygularını terbiye etmek lâzım olacağını anladılar. Milton’a. Goethe’ye. tekrar yeis duymağa başladılar. Asıl imt’handan sonra iki ay tatile muntazir idiler. hayatta nalını tamamıyle almış bir adam hükmünde gözlerimi kapayabilirim. daima siyah değil mi? işte öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai ve daima mai. Lisanda kuvvet aldıkça şiir lezzetine kanamaz olmuşlardı. Nedim’e nazirelerle beraber yakıldı.. bu iki . eğer hakikaten san’at sahibi olmak isterlerse asıl san’at ehlile ülfet etmek onların hünerlerini. fakat bunun onlarca ne ehemmiyeti var?. Değil mi? Sonra. veremli kızlar ağzından söylenme neşideler.. MAI V * * * Bugünden sonra. Gözlerinle onun içine girmeğe çallış. O şiir ummanı içine daldılar. Evvelâ mâkul bir tertip ile başlamak hevesinde idiler.. ne gö-r rüyorsun. Schiller’e. bak ayağımı-İ zm altındaki toprağa. daha yakm zamanlara inmekte acele ediyorlardı. fakat ah! O ne yazmak istediğimi bilsem. Sıra ile mütalâaya karar verdiler. Of!. Yung’a.. Hüseyin Nazminin celbettiği bütün eski edebiyata aid kitablarm ötesinden berisinden beşer onar sahife kesilmekle kaldı..Mai.. Odiseleri okuyacak oldular... simsiyah bir renk. Bilir misin. Hugo’ya. ne buluyorsun? O siyahlar içinde ne buluyorsun? Siyah. Byron’a. tahmisler. Baki’ye. o vakit bu âlemin le-zaizile mest olarak uzun pek uzun bir müddet kalmak lâzım geleceği nazarlarında taayyün etti.~~ nediyorum ki artık ölebilirim. bütün müsveddeler yakıldı. Yunan ve Roma edebiyatında teahhur edemediler. her şeyden evvel okumak. Fuzuli’ye. mektepte bütün kurtarabildikleri vakitler bunlara safedilmiş oluyordu.. ne görüyorsun.amma rüyalarda tutulamayan şekiller gibi parmaklarımın arasından kaçıyor. O siyah tabakaları parçalıyarak içeriye bak. ışıe o v»^. inr in. Derslerini artık kamilen ihmal eder olmuşlardı. uyuya uyuya geçtiler. Hasta mıyım. bilemiyorum. biraz daha yakın zamanlara gelmek istediler. evvelâ îlyadaları.. Bütün o tulü tasvirleri. Yalnız yazmakla. aşağı bakılsa siyah daima siyah. onu şöyle karşımda resmi çıkanlmış. ne buluyorsun? Donmuş. o mailikleri yırtmak için uğraş. çocuğunun mezarında ağlayan anneler. Bir edebiyat tarihi silsilesi buldular. tesdisler parçalandı. Musset’ye. daima mai. nasıl bir şey? Bak şu semaya.. mailiklerden mürekkep^bir mina deryası. sırlarını tahlil eylemek lâzım geleceğinde ittifak ettiler.. tasvir edilmiş görmek mumkun olsa. O sene imtihanlarını pek zor verdiler. pejmürde çiçeklere hitabeler.... nekadar inebilmek mümkünse okadar in. Bir harf bile bırakmadılar. in. Lamartine’e kadar geldiler.. Bir şey ki mai ve siyah olsun.. daima işleyen amele gibi san’atm aynı mertebesinde kalacaklarını. bunları yarım bıraktılar.

bir şarap şişesinin yanında insanlıktan çıkmağa çalışan bedbahtlardan. bir gün bahtiyar diğer bir gün bedbaht.. onlara kendilerini sorunuz. türlü renklerin yangınları içinde ufuklardan çekilip giden bir güneş. bu dakikada şâd. etekleri denizlere dökülmüş yeşil dağlar gösterir. hareketlerinde. insana «Kaç! Bu hayattan kaç!. yoksa gözünüzün önünde kalacak 38 MAİ VE SİYAH olan sönük. okumazdı. Babasının vefatmdanberi aralarında hemen hiç ciddî bir bahis vaki . anlaşılmaz.» der. öyle bir hassasiyet ki bir hastalığa benzer de değildir.. Hüseyin Nazmi’den de •eskisi kadar haz almıyordu. bir suret vermek mümkün olabildiği anda o asıl şiir-likten çıkmış olur. Onların ne olduğunu anlamak için onu parlatan ziya ile kendisinin arasına elinizi koymaktan hazer ediniz. donuk bir cam parçasından başka bir şey değildir. hattâ sevgili şairlerini. Ahmed Cemil o musibete uğradıktan sonra bütün duygu kabiliyetleri mahvolmuşçasına camit bir nefs hükmüne g’r-di. bir billur parçasıdır ki üzerine şiirin ziyası isabet etsin. avuç açan beyaz saçlı adamlardan. o ruhunun en samimî nedimlerini bile ülfete şayan bulmadı.ay zarfmda istedikleri gibi okuyacaklardı. aç kalmış ailelerden. o mübhem ve müşevveş ruh. fikirlerinde. Ahmed Cemü o iki ayı Hüseyin Nazminin her yaz ailesiyle gittikleri Erenköy’ündeki köşkünde geçirmeğe hazırlanırken talih kendisi için diğer bir şey hazırlamakla meşgul idi: Babası bu sırada vefat etmişti. öyle bir hassasiyet ki onunla malûl olanları başkaları için. tahlil etmek mümkün olmayan. Artık leylî devam edemediği mektebe yalnız gider gelirdi. çocuklarını kilise kapılarına bırakan annelerden. biraz sonra hazin yahut bir anda kalıbı hem neşve. hem gam ile doldurur. O hasta ruh. diğer bir gün gözlerinin önüne bütün güzellikleri döker. o öyle bir şiirdir ki mahiyeti belki kıymeti zaten vazıh olmamasından ibarettir. Ah! Böyle hasta olanlar. Ahmed Cemü için bu musibet öyle bir beklenilmeyen darbe idi ki bir müddet bütün beyni donmuş gibi büht içinde kaldı. Öyle bir hassasiyet ki bir gün hayatı bütün çirkinlikleriyle. marazlarını teşrif etsinler. Emin olunuz ki bu mümkün olmayacaktır. Ona bir lisan bulmak. Ahmed Cemil’de şiir ile uzun iştigal mariz bir hassasiyet husule getirmişti.» der. mâkuliyetine kat’î hüküm verilemez. beynini bir kurşun parçasiyle dağıtan meyuslardan. bütün o çirkinliklerden mürekkep gösterir. renkler gösterir ve gözleri kamaştırır. Fakat heyhat! Musibet insanları en z’yade ümide sarıldıkları hengâmlarda zedelemekten haz alır.. bir lisanın şerhine giremez. «Sev! Bu tabiatı sev!. Yalnız bir şeyden haz ederdi: Sükût! Evde de bu sükût hazzına hürmet olunurdu. duygularında bir büyüklük olduğuna kanaat edilir de isabetini teslime cesaret edilemez muammalar haline getirir.. bulutların arasında nazlı nazlı yüzen bir ay. gözsüz genç kızlardan.

. Sanki oturursa geç kalacakmış gibi vapurda bir yerde duramadı.. Ah! O da zengin olsaydı. fikirler donmuş. bütün beynini ezen muammaların halli çaresi Hüseyin Nazmi’nin elinde imiş gibi gidip onu bulmakta istical gösteriyordu. hassas. amma nerede o vasıtalar ki bütün o istenilecek şeyleri alsın da götürsün.. nekadar mes’-ud!. Mr. Bu akşam ancak bu kadar lâkırdı olmuştu. bir aralık o sükûtun içinde muhtasar fakat kısalığında müthiş bir belagat gizlenen şu sual irad olundu: Ne vakit şahadetname alacaksın? Ahmed Cemil artık gözlerini kapadı. Bu ekmek sözün kalbinden soğuk bir iz bırakarak geçerdi. Daha mektepten çıkmak için bir sene var. bunları sizin için evet. yalnız bir nokta yaşıyordu: Valide-siyle kâdeşini yaşatmak. Bu böyle bir ihtiyaçtır ki hiç bir maddî fâide beklemeksizin Ahmed Cemil’i Hüseyin Nazmi’ye sevkediyordu. o iki sevgilinin önlerine döksün. kalb_. Bir akşam validesi: •— Oğlum. size. sanki dün sütüyle beslediği çocuktan bugün ekmek isteyen bu ananın perişan halini görmek istemiyordu. Sonra yine sustular.. biribirini tutmaz. siyah mağmum gözlerini annesine dikmiş bakan Ik-bal’e. O ihtiyar anne . İkbal’in — üzerinden bir bulut geçen siyah gözleri — indi. bazan göğsü kabara kabara duran Ahmed Cemil’e bakarak. fakat bir gün geldi ki sükûtu. Hüseyin Nazmi. bunları sizin için.. Bu matemin kahrı altında ezilip kalan kalblere metaet vermek için hayat vazifelerinin hâkim sadası kadar müessir şey olamaz. kalan ufak tefeğin biraz sonra bitmek üzere olduğunu söyleye-“bildi. o henüz çocukluktan tamamiyle çıkmamış genç kız. Servet ve haysiyet sahibi bir babanın oğlu. bazan köşede büzülmüş. bir tertibe uymaz. «bakınız.. bazan da hiç birisine bakmağa kuvvet bulmayarak.olmamıştı. o her sırrına vâkıf olan dosta bol bol derdini dökmek istedi. üçyüz bukadar gün ki herbirini geçirebilmek için ekmek lâzım. Fakat ne beis var! Ahmet Cemil çalışmaktan kaçan o .. Onlar daha neler isterler? Ah! Ahmed Cemil onlara neler vermek isterdi. seninle biraz ciddî konuşmak lâzım geliyor. bugün dü-ğünmeğe mecbur olmadığı gibi yarın da maişet endişesi henüz saadet revnakiyle parlayan alnım elem çizgileriyle bozmayacak.. ertesi gün Hüseyin Nazmi’yi bulmağa karar verdi. •dedi. Sabahleyin erken kalktı. O vakit bu ana ağzından çıkan her kelimeyi müteakip ağlamak arzusuna mağlûbiyetinden korkarak. ile taksim etmek ister. İnsan keder ve sevinç zamanlarında kalbinin tahammülünden fazlasını diğer. perişan.. ben aldım!» desin. O geceyi Ahmed Cemil kâbuslar içinde geçirdi. Eren-köyü’ne kadar gitmek. fakat birinci defa olarak ciddî bir zemin üzerinde söylenen şu bir kaç söz Ahmed Cemil’i tamamen kendisine iade etmişti. zihninde bütün hâtıralar. bir müthiş vazifeyi ihtar etmek için validesi ihlâl etmek lâzım geldi. Fakat nasıl?. yarım yarım cümlelerle babalarından bir şey kalmadığını.. baktıkça tıkanarak.

cebinlerden mi idi ki henüz hayat mübarezesine ilk hatvesi-ni atmadan fütura mağlûp olup kalsın. Hayat ile uğraşmak, bu maişet mücadelesinde o da yumruğunu sıkarak hissesini almağa çalışmak icab ediyor, öyle mi? Ne için çalışmasın? Bu suallere zihnen cevap verdikçe sanki dövüşmeğe hazırlanıyormuşçasına ayaklarının üstünde biraz daha metin duruyordu. Haydarpaşa’dan trene atlamak, Erenköyü’ne çıkmak; mevkiften epeyce uzak olan Hüseyin Nazmi’nin havaî boyalı, bahçesi demir parmaklıklı zarif köşküne kadar gelmek için geçen zaman bütün zihninin bu meşgalesine masruf oldu; faI 40 MAl kat köşkün parmaklık kapısının yanındaki zili çekeceği sırada eli mûtat hilâfında titredi. Ara sıra buraya geldikçe cesaretle içeriye girmek âdeti iken bugün bir fütüvvet kapısının karşısından dermande bir müstedi gibi cesareti kırıldı. Birden, arkadaşına yüreğinin acılarını döktükten sonra onun bir nazarla: — Ne demek istiyorsun? Para mı lâzım?... demek isteyeceğinden şüphelendi. Şu dakikada duyduğu cesaretsizlik bir türlü elindeki zili çekmeğe iktidar bırakmamıştı. Geri dönmek, buradan, bu güzel köşkün, gözlerinin önünde servetin bir timsali gibi yükselen bu binanın kapısından kaçmak, avdet etmek, tâ o Süley-maniye’deki evceğizin kucağına atılmak, babasının henüz hayalini gördüğü o köşeciğe kadar giderek: «Baba! Sen bizi bırakmamalıydın!...» demek istedi. Sonra bütün şu, mütalâat silsilesini bir metanet hamlesi alt üst etti. Oraya para istemek için mi gelmişti? Onun istediği şey kendisini dinleyecek br adamdan başka bir şey miydi?... Zili çekti. Tâ köşkün ikinci katından taraka ile bir pencerenin yeşil parmaklıkları açıldı, Ahmet Cemil başını kaldırdı; tatlı bir çocuk sesi sordu: Siz misiniz, Cemil bey?... Durun, durun, kapıyı ben açayım, ağabeyim hâlâ uyuyor... Bu Hüseyin Nazmi’nin küçük kız kardeşi Lâmia idi. Ahmed Cemil’in şu kadarcıktan dostu... On dört yasına giren çocuklarda mukaddematı görülen bir takayyüt ve tekellüf endişesini henüz Ahmet Cemil hakkında takınmaz, ona karşı hâ-1 lâ Lâmia çocuk kalmıştır. Perişan haliyle, henüz taranma- f mış saçları koştukça savrularak açık pembe kısa esvabının etekleri uçarak bahçeyi geçti, selâmlık kapısından henüz başı görünen uşağa meydan bırakmayarak yetişti, parmaklığı açtı. Geldiğinize nekadar iyi ettiniz... Ağabeyim sizi görünce şaşıracaktır. Bu sene hiç gelmediniz. İkbal’i niçin getirmediniz?...

Lâmia, çocukların teklifsiz görüştükleriyle bitmek tüken-] mek bilmeyen lâkırdıcılığma serbest cereyan vermiş, suallerin j cevaplarını beklemeksizin bir dakikada on meseleye temasa vakit bulmuştu. Ahmet Cemil köşke girerken dedi ki: _ Rica ederim, benim geldiğimi haber verir misiniz? Lâmia: — Şimdi!... dedi, ve koşarak Ahmed Cemil’i yalnız: bıraktı. .. „....,. .. .. Hüseyin Nazmi’nin odasına girince düşünmekten, yürümekten mütevellit bir taab ile hemen sandalyelerden birine oturdu. Ah! Her geldikçe lâkaydâne oturduğu bu odanın bugün üzerindeki tesiri gayrıkabili tahlil bir şeydi... Odanın bahçeye nazır yeşil pancurları henüz açılmamış, aralıklarından güneşin ziyası belli belirsiz süzülmüş, pencerelerin uzun, koyu perdeleri yerlere dökülmüş.. Sanki bu zulmetin ortasından fışkırarak dikilmiş korkunç heyulalar... Odanın ötesine berisine perişan konuluvermiş sandalyeler, tâ karşıda duvarın üzerinde renkleri karanlıkta dalgalanarak duran bir harita, oda kapısının iki cenahını işgal eden yüksek, Hüseyin Nasmi’nin bir nevheves israfiyle doldurduğu kütüphaneler... Ah! O da böyle bir odaya, şöyle bir kütüphaneye, böyle kitaplara malik olabilseydi! Hüseyin Nazmi’nin evinde bu his birinci defa olarak onun temiz dimağına düştü. Bir kar tabakasının saf beyazlığı üzerine düşmüş bir katre leke gibi... Bugün ihtiyaç ile, maişet dardiyle ilk cerihayı almış olan bu taze kalb şu havaî boyalı köşkün şu bahçeye nazır loş odasında mevcut olmak lâzım gelen fikir sükûnuna, gönül rahatına, derin hayat zevkine karşı acı bir hüsran hissi duydu. Şurada oturmak, bu etrafını muhit olan eşyaya tasarruftan doğacak bir kanaat ve itminan ile oturmak, pancurlardan birini hafifçe oynatmak, öyle ki bu uyuşukluk getiren loşluğa halel gelmesin; odanın müphem manzarasiyle bahçenin güneşli parıltısı arasında, işte şuracıkta pencerenin şu asude kenarında okumak... Okumak!... Ahmet Cemil bunun üzerine neler bina etmiş, ne ümitler kurmuştu! Sanki onu kitaplarıyle rahat bırakacaklardı. Zavallı çocuk! Edip olacaksın, iştihar edeceksin, değil mi? Ne uzak!... Annesinin hazin sadası henüz kulaklarında- tâ*: — Ne vakit şahadetname alacaksın? Demek, şahadetnameyi aldıktan sonra bütün o ümitleri bırakmak, evin ekmeğini aramak için kimbilir nerelere gitmek lâzını gelecek... Biçare validesi! Ya İkbal! Ahmet Cemil’in bu hâtıra ile birden kalbi sızlayarak buruldu. Bak, Lâmia ne kadar pür-sürur, gülmek için yaratılmış bir çocuk! Ikbal’in dün akşamki hazin nazarı, ah, o çocuğun gülmemeye mahkûm gözlerinde bir bulut altında duran yaş katreleri... Ahmet Cemil ayağa kalktı. Sabırsızca, bütün” varlığına sirayet eden bu zulmetten artık kurtulmak istiyormuşçasına pencereyi açtı, pancurları itti, güneşin coşkun ziyasiyle beraber yazın baygın havası odaya hücum etti. Boğuluyormuş gibi bu havayı olanca kuvvetiyle teneffüs etti! Oh!...

Vay! Bu ne fevkalâdelik!... Nereden aklına geldi?... Ahmed Cemil döndü, Hüseyin Nazmi’ye elini uzattı: — Sana ihtiyacım var. Bilsen, bugün ne için geldim? Beni ciddî dinleyecek misin? Oogo!... Bu ne ciddiyet?... Neyin var? Otur bakalım. Oturdular; o vakit başka mukaddemeye lüzum görmeyerek, her türlü takayyütten azade, lisanını efkârının perişanlığına bırakarak, babasının vefatının haiz olduğu ehemmiyeti, çaresizliğini, muinsizliğini, annesini, kardeşini, bütün emellerinin aksine zuhur eden bu acı hayat hakikatlerini, dün geceki o kısa muhavereyi, bütün ciğerlerini yakan ıstırapları; şu mai köşkün bu bahtiyar odasında Hüsyin Nazmi’nin önüne döktü. Hüseyin Nazmi yalnız dinliyordu, o da Ahmet Cemil kadardı, derin kırkılmış siyah ve sert saçlarının altında küçük başı, nahif çehresinde parlayan siyah gözleri, henüz terlemeye başlayan bıyıklarının altında ince donukça dudaklarıyla güzel ve zeki olduğu için sevimli bir genç idi. Büyük bir alâka ile dinliyordu. Onun susarak ¦ dikkatle dinleyişi Ahmet Cemil’in üzerinde en iyi tesiri yapmış oldu. Biraz evvel Hüseyin Nazmi’ye müracaattan korkan bu genç, şimdi onun karşısında artık ihtiyata lüzum görmemiş idi. Bitirip de sandalyesinin arkasına yaslanınca, yalnız o vakit Hüseyin Nazmi bayağı sözlere tenezzül etmeyerek, hastayı hasta sıfatiyle muhatap ederek: Ne yapacaksın?... dedi. Evet, ne yapacağım?... Yapacağın şeyi pek pek sade buluyorum. Evvelâ bütün çocuklara, bütün şairane düşüncelere: «Siz biraz durunuz!» demek, hayatı olanca hakikat ve maddiyetiyle kabul etmek, . jn. x » jj *-> — — — — madem ki yaşamak için çalışmak lâzım geliyor, çalışmak. Bana öyle geliyor ki seni bu kadar perişan eden şey çalışmaktan korku değildir, hayatın henüz bilmediğin bir şeyine biraz vaktinden evvel vukuf hâsıl ettiğindir. Hüseyin Nazmi sert elli bir cerrah gibiydi, fakat tam yaranın niştere muhtaç olan yerine dokunmuş oldu. Ahmet Cemil de buna muhtaç idi. Çalışmak, evet, zaten demin de öyle düşünmüyor muydu? Ne için çalışmasın? Amma talih onu hayata zahmete girmeden tasarruf edenlerden biri etmemiş, bundan ne çıkar? Bilâkis. «Ben hayatımı kendim kazandım? Ben yine kendi işimle yaşıyorum!» diyebilmek. Ah o vicdan itminanı, o, acaba acıkmadan yiyenler gibi çalışmadan yaşı-yanlar da var mıdır? Ahmed Cemil birden azim bir tesliyet duydu: — Elbet çalışacağım!... dedi. Hem ne için emellerine bitmiş nazariyle bakıyorsun? Seni meslek ihtiyarından menedecek bir sebep görmüyorum... Mektepte yalnız bir senen daha var, onun için mektebi bırakmak katiyen olamaz. Geçinmek için de geceler var, sabahlar var, akşamlar var. Senin gibi bir adam her iş yapabilir. Sanki ne için mütercimlik etmeyesin, hattâ hocalık...

Bazan kelimeler için sadık bir muadil arıyarak bazen bulduğu lügatlerin ahengini altında üstünde bulunan kelimelele iyi bir mücaverette bulamadığı için bir müradif düşünerek. belki alışmcaya kadar üç gecede. İki mecidiye! Bu parayı kazanabilmek ümidi onu âdeta mes’ut etti. Okuduğu hemen kolayca tercüme ediliverecekmiş gibi kalemi kâğıtm üzerine koydu. Kitapçıların on altı sahifelik hikâye tercümesine iki mecidiye kadar para verdiklerini işitmişt. Şimdi tercüme işi artık maişet bedeli olmak acılığım kaybederek sene-lerdenberi tek emeli olan muharrirlik meslekine tatlı bir mukaddeme hükmünü almıştı. belki her ikisinin tercümesine karar verdikten sonra Ahmet Cemil duramadı.¦— Hocalık mı? Çıldırdın mı?. Ahmet Cemil her karar verdiğini hemen icra etrek istiyenlerdendi. Hattâ. tamamen soyunmaya vakit bulamadı. Bunun hülyası. bir daha okudu. Hüseyin Nazmi sözünü geri almak istemedi — Kimbilir?. Evvelâ Raphael’i açtı... Musset’nin on altı sahifesini iki mecidiyeye satarak yaşamaya çalışmak lâzım geleceğini artık aklına getirmiyordu .. Mütercimlik Ahmet Cemil’in fikrine daha mülayim gelmişti. Ek cümleyi okudu. O vakit iki arkadaş bu fikrin peşini bırakmadılar..Sanki o mühim bahis demin teati • olunan dört lâkırdı ile halledilmiş. Fesini.. Hüseyin Nazmi Lamartine’den «Raphael». i a n. aslında tabiî ahenkle imtizaç eden küçük muterizaları . Tercüme hakkında kendine göre efkârı vardı : Aslına tamamen mutabık kalarak cümleleri aynı terkip silsilesiyle aynı rabıtalarla tercüme etmek lâzım geleceğinde musir idi. hemen odasına çıktı. Odasının bir kenrmda cüâsı uçmuş eski ceviz yazıhanenin önüne oturdu.gece zuhur eden mühim meselenin halli işte şu elinde kenarlarının yaldızı parıldayan kitapların arasında saklı inıişçesine .mutmain bir nazarla bakarak: «Ben biraz çalışacağım. lezzeti Hüseyia Nazmi’nin ısrarlarına mağlûp olmayarak onu eve kadar şevketti. Neresinden başlayacağında tereddüt etti. Nihayet biraz okumaya karar verdiler. Fikirleri hep yüksekten uçuyordu. Hele Ahmed Cemil artık Lamar tine’in. Acaba on altı sahifeyi kaç günde tercüme edebilirim? —• Kaç gecede demek istersin. ısrar ediyorlardı. Bu iki nefis eserden birinin. Ahmed Cemil Musset’den «Bir zamane çocuğunun itirafları» için a j. On altı sahife iki mecidiye.» dedi. okudukça kitapları ne için aldıklarını unutuyorlardı. İkbale . ceketini fırlatmakla kanaat etti. Tercüme olunabilecek şeyleri düşündüler. Hüseyin Nazmi’nin kütüphaneleri karıştırıldı. başlamak istedi... uzun uzun muhasebeler cereyan etti. bitmiş gitmişti. her ikisinin ötesinden berisinden karıştırmaya başladılar. dedi. en mühim eserlerden ayrı-lanııyorlardı.. Validesine. kelimelerin sırasına riayet ederek cümlelerin her cüzünü birer birer tercümeye başladı. Bilmem. Henüz tercüme ile itilâfı yoktu.

. pencere. ki-taphanelerin.. hiddet etti. Bu kafesinin boyası solmuş. Odasının penceresini açmak. Onun da Erenköyü’nde bir köşkü. dedi. renksiz şeyden mi ibaretti? Bu dakikada hissettiği azîm keselâm. Burada yaşamaya mecbur olmak: burada. Zannetti ki yürümekte devanı ederse sinirlerini teksine muvaffak olabilecek. kütüphanenin önünde lâtif bahçesi olaydı. O. belki bir sahife tercüme etti..tercümenin neresine sokuşturmak lâzım geleceğinde tahayyür ederek. Ah! Hüseyin Nazmi’nin kütüphanesinin penceresi.. Matbaa-i Osmaniye kütüphanesinin önüne gelince bir aralık durdu. Musset’yi orada okuyaydı. bir âsi kelimenin arkasından uzun müddetlerle koşarak devam etti.. orada duyulan fikir hazzı. Zihni okadar dağınıktı ki düşüncelerine bir intizam veremiyordu. Yürürken muntazam düşünmek. şu ruhsuz. köşkte müzeyyen bir kütüphanesi.. Duraladı. belki diğeri tercümeye daha müsaittir. şu güneşin kifayetsizliğinden toprağı yosunlaşmış bahçe. Bir yere gitmek için muayyen fikri olmadığı zamanlar daima ayakları onu oraya.. yaptığı tercüme bukadar çalışmanın neticesi. La-martine’i. Sonra bir aslına bir de önündeki müsveddeye baktı.. o ziya telâtumu. buna verilebilecek tercüme şeklini düşünerek süzüyordi1. Ancak bir sahife!. Muvaffak olamamaktan.. Artık iyice sıkılmış idi.. bir hayli tercüme etmiş zannediyordu. Ah! Ahmet Cemil zengin olaydı. iktidarını kâfi görememekten gelen bir sıkıntı. Şu dakikada bütün geçmiş saadetinin güzel yuvası olan bu evceğiz sanki bir işkence zindanı gibi Ahmet Cemil’i eziyordu. Oru da okumak istedi. evet zengin olaydı. o güneşle dolu bahçe. fakat onaltı sahifsini kırk kuruşa tercüme etmek için değil.. sanki sokağa çıkarsa aradığını bulacaktı. fakat ne harap edici bir yorgunluk. Böyle giderse onaltı sahife için ne kadar çalışmak lâzım gelecekti? Sonra tercüme ettiğini okudu. tek pencereli dar odacıkta yazın şu bunaltıcı sıcakla-riyle çalışmak. cesaretini birden kıran ye’si yalnız duymuş olmak için mutlaka hissiyatına bir suret vermek maksadiyle ümitsizce uğraşmak lâzım gelir.. Ahmet Cemil ayağa kalktı. o toprak kokusu. şu basma perdeli. hava almak istedi: Evlerinin bahçesine — minimini bir bahçe ki İkbal kendisine göre onun bir bahçıvanı idi — nazır bir pencere. Kapların üzerini okudu. Odasında gezindi.. uzun uzun vitrinde duran kitaplara baktı. İnanamıyordu. bir müddet gözleri kûfî .. önündeki kâğıtta yazdığından ziyadesini çizerek. ne yapacağına bir karar vermek istiyordu Bu kabil olamadı.. bir dakika evvel yazdığı iki kelimeyi dört satır aşağıya koymayı daha münasip buiarak. ortasından bir parça okudu. matbaaların sırlandığı şu caddeye getirirdi. Babıâli caddesine kadar geldi.. bir aralık kitabı tekrar aldı. tekrar çıkmak için fesi ile setresini giydi.

Zaten hikâyeler de satılmıyor ya. mektebin tatil zamanından istifade ederek gecelerini. Bir aralık aklında yer tutan suale şu cevabı verdi: Ne olacak? Kitapçılardan birine müracaat ederim. gündüzlerini garip vak’alardan mürekkep bir dolaşık yumak icadında mahir bir muharririn fikrinden çıkan ve kimbilir kaç kişinin kış uykularına türlü korkunç rüyalar karıştıracak olan bu hikâyeyi. bu cinayetler ve acaip vak’alar silsilesini nefret ede ede tercümeye hasretti. tâbi de arkasını aramamıştı Derhal kabul etti: Çıkan cüzlerle aslını veriniz. sonra birden fikrini söyledi. ara sıra uğradığı kitapçılardan birinin dükkânına girdi. ne tercüme edeyim?» derim. bir kere okutturayım. Hem basılsın. «Tercüme etmek istiyorum. nihayet kızara kızara tercüme hakkını istemeye cesaret aldığı zaman herifin : «Durun bakalım.. dedi. Damarlarının içinde bir bestekâr kanının cevelânmı duyduğu halde ekmek yemek için gecesinin sekiz saatini murdar çalgılı kahvehanelerde müstekreh muganniyelere demkârlık etmekle geçiren bir kemancı gibi ruhu türlü bedialar yaratmağa kabiliyet gösteren bu genç batakhanelerde bitmez tükenmez hırsız muhaverelerini tercüme ettikçe kalbi nefretinden şişerdi. Daha ruhsat alınacak. kaç cüz tutacağını ne . «Hırsızın kızı» hikâyesine devam etseniz ya! dedi. Lamartine’den. Bunu okumak için çalıştı. Bugünden itibaren Ahmet Cemil için mütemadi bir çalışma başladı...... tercüme dedikleri geyin bu kadar kolay olduğuna şaştı. sonra biraz düşünerek ilâve etti: — Fakat bir şart ile: İsmimi koymayacaksınız. Fakat asıl on beş gün içinde sekiz on cüzlük müsvedde hazırlayarak onbeş yirmi mecidiye alabilmek ümidiyle kitapçının dükkânına gidip tabiin para meselesine katiyyen yanaşmadığını görünce. Fakat bu meşguliyetten duyduğu nefret çalıştığı müddeti azap haline getirdi. Başka kitaplar pez az satılıyor. Musset’den sonra «Hırsızın kızı!» İşte hülyalarının sonu! O akşam Ahmed Cemil. pek gevşek bir eda ile. Olsa olsa hikâye tercüme ediniz. aklına birşey gelmiş gibi: Sahih. Kâğıtları annesinin önüne döktü: — İşte!... öte beriden.yazılmış bir serlevhaya tesadüf etti. iki saatte on sahife tercüme etmiş idi. yeni kitaplardan. bu gidişle milyon kazanacak. «Hırsızın kızı» bir hikâye idi ki dört cüzü neşrolunduktan sonra mütercimi vazgeçmiş. dedi.. İlk dört cüzün tercüme tarzından cesaret alarak zaten hiçbir ifade meziyetine yahut fikir zarafetine malik olmayan bu kitabı hemen bir hamlede tercüme ediyordu. kitapçı düşündü.. dedi. Sonra birden kitapçı tavrını tebdil etti... son haftanın risalelerinden bahsetti. Ahmed Cemil buna karar verdikten sonra caddeye indi.

demek haftada iki mecidiye. bugün ruhsat alınacak. yarın basılacak. Ahmed Cemil bir kaçma yazı yazsa? Neye dair olursa olsun.. meşguliyet arasında.. Kitapçılar neşrettikleri risaleler için makale yazanlara ehemmiyetine göre para veriyorlardı. «Şimdi yok. Elli altı kuruşa aldığınızı elli üç kuruşa bozduracaksınız. hayat nüshalarından istedi. Yalnız tercüme kâfi değil.. kesirler kaldırılarak yapılacak.» tarzında bir müşteriye kitap gösterilirken. derdi. kabul ettirebildiklerinden bazısı için para alabildi.. Bunlar nerelerden toplanmış. bazısını kabul ettirebildi.. haftada bir cüz nşrine başlandı. Artık o gün eve gidip çalışmadı. Fakat ne zillet mukabilinde!. o güzel güneşten halkı bütün İstanbul’un en güzel yerlerine sevkeden^bu lâtif mevsimden nefsini mahrum ederek husule getirdiği bu çalışma mahsulünü satabilmk için kitapçı dükkânına günlerce devam etmek. ruhsat peşinde koşmalı. bunun mukabilinde de ne kadar zahmet. Bunlardan en yabancı olduğu esaslara. matbuat mesleki bu muydu? Hiç olmaz-. .bileyim?» dediğini işitince donup kaldı. evde günlerce kapanıp.. ne kadar intizar!. tashihlere bakmalı... ceridelerde tercüme olunabilecek ne olursa olsun. Edebiyat âlemi.. Bunları kitapçılara götürdü.... yahut kuru fasulye pilakisi yerken iri lokmaların müsademesi esnasında verilmiş cevaplarla.. Halbuki zaman geçiyor. havadan.. Devam etti. fransızca eski yeni risalelerde. O da çekişe çekişe alınacak. amma ne?. kitapçı size sadaka veriyormuş gibi burun kıvıra kıvıra sekiz on talepten sonra verecek. şimdi elime para geçecek diye elîm intizarlar içinde bulunmak lâzım gelecek. Hüseyin Nazmr’nin müşteri olduğu risalelerin eksiklerinden.. eziyetine katlanmaya başladığı şu meslekte altına imzasını gurur ile. Bir aralık biraz mahcubane ısrar neticesiyle kitapçıdan yüz kuruş alabildi. matbaada başmürettibe yaltaklık etmeli. mahrum.... Başka bir şey daha lâzım. Aman Yarabbü. sa bu kadar zahmetine. Kitapçının dükkânına devam ettikçe bazı şeyler öğrendi kin bunlardan istifade yollarına müracaat kabil idi.» — «Hâ! o makele mi? Yakında icabına bakarız» — «Üç gün sonra.. tabım zügurtlugu daha çabuk neşrine müsait değildi. en lakayt kaldığı bahislere dair tercümeler yaptı.. Demek. diyordu... şu mülevves müsveddelerin arkasında koşmak.. size en ummadığınız neviden muhtelif paralar verilecek. eline para geçemiyordu. Ahmet Cemil bir şey söylemeden çıkmıştı. fakat akşam soğuk kanla düşündüğü zaman devanı etmek lâzım geleceğine karar verdi: — İş bir kere nizamına girinceye kadar. Bunları düşünürken içinden kabaran geniş bir nefesle: — Of!. bir çalışma vesilesi daha icat etmeli. avdet etmek.. Ahmed Cemil bu suretle yaşayabilmek mümkün olmadığına kanaat hâsıl etti. iftihar ile koyabileceği şeyler yazabilse. Elinize şöyle kümelice para geçmeyecek. daima sizin zararınıza olarak.. tediyat.. Daima kalabalık olan kitapçı dükkânlarında daima meşgul görünen kitaplardan daima ayıp olan para taleplerine katlanmak. Hikâyenin ruhsatı alındı. hattâ alabildiğiniz paralardan türlü akçe farkları kaybedeceksiniz.

ihtiraz etme!. «Durun bakayım? Burada mı?» Kitap bulundu. bilmem? Ali Sekip o iyi yürekli adamlardan idi ki beş dakikada dost olur... Şu ilk mülakatın şevkiyle Ahmet Cemil bir hafta içinde—tatilin son haftası — cerideye bir ay kiyafet edecek kadar tercüme hazırladı. altın gözlüklü. beş dakikada bu adamlar hakkında derin bir sevgi duymuştu. sonra Ali Şekib’i göstererek: Soralım da hakikaten ihtiyaç varsa.. hasbıhale girer. oğlum ? dedi. ne istediğini anlattı. Hüseyin Baha efendi doğrularak dinledi. ihtiraz etmeyin. Ahmed Cemil pek iyi anlamıştı ki ihtiraz eden aç kalır: Haydi kendisi aç kalsın.Bir gün yine bir makale götürdüğü bir risalenin tabii — Faiz efendi isminde munsıf bir adam ki onun ihtiyaç derdini anlamıştı — dedi ki: — «Mir’at-ı Şuûn»için tefrikalık bir hikâyeye lüzum varmış. madem ki imza koymuyor. o. İşte «Mir’atı Şuûn» ceridesine ilk intisabı böyle oldu. İyi bir adamdır. bu hitap Ahmet Cemil’e cesaret verdi. onu tavsiye ediyordu. Aman okudunuz mu. yle^inden kalkmaksı-zın yüzüne istifsarkârane bakan Hüseyin Baha efendiye nasıl hitap etmek lâzım geleceğinde tereddüt etti. Ahmet Cemil bey tercüme etsin» dedi. . Ne istiyorsunuz. Hüseyin Baha efendiyi müdüriyet odasında kanepeye lâ-kaydane yaslanmış. O vakte kadar bir ceride idaresine girmemişti. dünyada her şeyi sevmek için yaratılmıştır. yeşil örtülü azîm yazıhanelerin yanlarında iri sakallı.. o bu gence bir kaç kere tesadüf etmişti. Ahmed Cemil’in eline tutuşturuldu. zihninde matbaa âlemlerini. Mai ve Siyah — F. her görüştüğünü sever. başkası kapmadan imtiyaz sahibine müracaat etseniz a. imtiyaz sahibinin odasına kadar çıktı. fakat evdekiler? Hemen o dakikada cesaretle «Mir’atı Şuûn» matbaasına girdi. ev-rak-ı havadis idarehanelerini büyütür. altın gözlüklü bir sahib-i imtiyaz olmamakla benaber pek iyi bir adam tesirini yapıyordu. Ali Şekib’in tavsiye ettiği bu hikâye de «Hırsızın kızı» tarzında bir şeydi. fakat artık Ahmet Cemil müşkülpesentliğe lüzum görmüyordu. 4 Ali Sekip bir hikâye okumuş. sıkılmasa Ali Şe-kib’le Hüseyin Baha efendinin boyunlarına sarılacaktı: utana utana girdiği bu yere beş dakikada ısınıvermiş. yüksek söyler. Şu bir iki ay-danberi kitapçı dükkânlarında gördüğü numuneler henüz bu hayalleri büsbütün silmemişti.. Fakat Hüseyin Baha efendi iri sakallı. Bir hafta sonra.. yüksekten bakar adamlar tasavvur ederdi. devam eden hikâye bitecekti.. o imzayı asıl yazmak istediği eser için saklamak istiyordu. «İşte. «Hemen başlayın!» denildi. başmuharrir Ali Şekibin parmaklariyle hemahenk olarak pest perdeden okuduğu bir şarkının ninnisiyle uyumaya hazırlanmış görünce şaşırdı. Ali Sekip döndü..

Mektep açılmıştı. bak.. Ohmed Cemil güldü. ben şimdi yorulsam sonra rahat edeceğim. o zaman Ali Sekip hiçbir kelime söylemeyerek elini. Bu son sene Ahmed Cemil derslerine büsbütün ihmal eder olmuştu. Ahmet Cemil yazıyor. diğerinde kabiliyetler yıpranıyordu. akşam mektepten çıktıktan sonra. Bu hayat farkı eski münasebet samimiyetini biraz izale etmiş gibiydi. birinde fikir melekeleri servet kesbedi-yor. Elbette Hüseyin Baha efendinin kara gözleri için çalışacak değilsin a.. ben sana para alîveririm. sararıyordu.. bak ne olacağım? Oğlunu bir matbaa sahibi. zihninde neler tertip etmişti! - . gece yatıncaya kadar işleyen. sen beni israfE alıştıracaksın. hele başlayalım.. Bizim idaremizden ne olacak? Biraz da kendine baksana.Para meselesi için ikinci mülakatta Ali Şekibe açıldı. idarenin sandığı daima boştur amma. o nazik meseledir.. Ali Sekip hemen: Oh. oğlum. Artık teklifsiz bile olmuşlardı. uzattı. anneciğim? Ben çalışmalıyım ki bir gey olabileyim. hele bir mektepten çıkayım. Bundan sonra Ahmet Cemil’in hayatı hemen takarrür etti: daima çalışmak. Hem bu kadar yorulduğuna da razı değilim. kendisine bir muavenet eli ariyan bu genç eli samimiyetle sıktı... buna annesi lakayt kalamazda Sabiha hanım çocuklarının hiçbir halini ve hissini tedkik-ten hali kaımayan annelerdendi. Hüseyin Nazmi okuyor. Başka birisinin ağzında terbiyeye mugayir telâkki edilecek bu sual onun ağzında öyle saf bir kalbden sâdır olmuş görünüyor ki Ahmet Cemil garabetini fark bile etmedi. anneciğim? Şimdi Ahmed Cemil’in kalbine bu tazejpüt. bir ceride müdürü görürsen iftihar edersin. Bu ümidin üzerine ne hayaller nakşetmiş. düşmüştü. Hüseyin Nazmi ile beraber artık son sınıfta idiler! Fakat aralarında eski sıkı refakat mümkün olmuyordu. Sabahleyin mektebe gidinceye kadar. daima işleyen bir fikrin mektep derslerine tahammül derecesi neden ibaret olabilirdi ? Zayıflıyor. Biri leylî diğeri niharî idi... kumral uzun saçlı başını annesinin dizine koydu: Ben çalışmayacak dursam nasıl olur. değil mi. Dört lâkırdı ile kendini tanıttı.... Bir gün annesinin önüne — «Mir’atı Şuûn’un idare memuru Ahmed Şevki efendiden aldığı beş mecidiyeyi koyduğu zaman Sabiha hanım dedi%ki: Daha’paramız bitinedi. sen bana biraz kendini tanıtsana bakayım. sonra hasta oluverirsin. analık şefkatinden doğan bi rikkat sözleri Ahmed Cemil’i birden beş yaşındaki çocukluğuna iade etti. öteden beriden müteferrik olarak ayda üç dört yüz kuruş kadar bir para kazanmak...

beheri beş liralık hisse senetleri çıkarıyor.. hisseler hâsıl olacak temettülerle yavaş yavaş imha ed’liyor.. Haftada üç gece. daha nerede olacağı tekarrür etmemişti. sonra söyleyeceği şey yanında tashihlere bakmakla meşgul olan Raci’den. Sabahleyin Süleymaniye’den. dedi. Sanki haftada o üç saat zarfında daha mı ziyade kazanıyor? Ahmed Cemil’in aylık muvazenesinde iki liranın pek büyük bir ehemmiyeti vardı. Bunu.. Ali Şekibin bulduğu iş bir hocalıktan ibaretti.. matbaa Ahmed Cemil’e münhasır kalıyor. iki lira daha zam olunca madem ki ev kirası yok.. Saib’den saklı imiş gibi Ahmed Cemil’i tuttu: Hüseyin Baha efendinin odasına kadar çekti götürdü: Sana bir iş buldum... Sabiha hanımın. Gözlüğe bilhassa ehemmiyet veriyordu. Ayda iki lira vereceklerdi. akşam yemeğinden sonra gider. dedi. kendisi başmuharrir oluyor. yegâne tesliyet medarı bundan ibaretti. tek atlı.. Babıâli caddesinin bir münasip yerinde.. bu ümidin etrafında neler icat etmemişti? Bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi. zaten onun evine de yakın. Hüseyin Nazmi’yi beraberine alıyor. Mektebin *edris müddeti bitmek üzere idi ki bir gün akşam üstü «Mir’ati Şuûn» matbaasına uğradığı zaman Ali Sekip kendisini görür görmez: Ben de seni bekliyordum.. bir saat kadar ders. kimbilir kimdir? Ahmed Cemil bu çehrenin ismini bilmekle beraber saraha+le tâyine bile cesaret edemezdi.Kitapçı Faiz efendiye bir ceride imtiyazı aldırtıyor.. çocuk pek küçük amma ne olur.... bir ev. küçük bir araba. — Yok.. sonra yanına bir uşak terfik ederler. Ahmed Cemil’in elinde kurşun k&iem diyordu ki: Şöyle böyle eve dört beş yüz kuruş giri.. Müphem bir çocuk çehresi. .. Bu akşam mühim bir para müzakeresi açıldı. belli_belirsiz bir §ey. başka bir yerde. o evi satıyorlar. — Sabahleyin arabasına bindiği gibi askerce bir sesle emir verecek: Matbaaya!. gece yatağında rahat rahat düşünebilmek için hattâ yatmakta acele ederdi. ziyade tantanaya ne lüzum var? O vakit gözlük de takacak. yine evine avdet eder. bir matbaa açıyor.^*1. . Ali Şekib’den bu haberi aldıktan sonra güya demiryolu kur’asında büyük ikramiyeyi kazanmış gibi bir an evvel eve müjde vermek üzere Süleymaniye yolunu her vakitten daha erken tuttu.. İkbal’in arasında rey vermek üzere hattâ Seher bile meclise davet edildi.. Daha neler düşünmemiş. meselâ Sirkeci’de dört yol ağzında köşelerden birine zarif — zihninde resmi bile çizili idi — bir dai-Ee. fakat bu hayal pek seyyal idi. Bu hayali dairma süslerdi. yok. Başka ne masraf kaldı?.

Toplama bitince hayret etti.. şeyin ismini bulamadı. Ahmed Cemil’in yanma yaklaştılar. haftada üç defa olsa kâfi. bazı kaideye taallûk eden hataları izah etmek istedi. Çalışmasından memnun olmadığı zaman kendisini haberdar eder. Şimdi ne yapılacak? Çocuk bekliyordu. Avdet ikin kendisine bir uşak terfik olunur. dedi. kâh Seher’e gözlerini tevcih ederek muvazeneyi tanzime çalışıyordu... Hep arıyorlardı. Büyük eski bir konak. Daha ne var? — Şu yazıldı mı? Şeyi unuttun. Çocuğa biraz kıraat yaptırdıktan sonra ne yapmak lâzım geleceğinde tahayyür etti. cetvelin her rakkamı tekrar okundu. Bir hayli para artıyor. Hiçbiri inanmadı. Daha? Daha?... Herkes tam bir sükût ile neticeyi bekliyordu. «Ne?» dediler. noksan bi. Seher utandıs kaçtı.» Bu akşamdan itibaren ders başladı: fakat hocalığın maddî güçlükleri hakkında henüz bir fikir hâsıl etmemişti. galiba? Daha? Daha?. İhtarların bu kısmında çocuğa manidar bir surette bakıldı. Aman. tolamının neticelerini birer rakkamla işaret ederek hattın altına indirdikçe kalbinde bir heyecan duyuyordu. toplama bir daha yapıldı...Seher mutbak sarfiyatı hakkında fikirlerini söyledi: Aiı-nıed Cemil kâh annesine. Daha?.. en ziyade dikkat olunacak şey çocukta tahsil hevesi uyandırmak. toplamanın sıhhatine inanmadı. değil mi anne? Gelin edecek kızımız var. tabiî geceleri tercih edersiniz... Masraflar kalem kalem ilerliyordu. toplamaya haşladı. biraz okumak biliyor. sonra gözlerini İkbal’in gözlerine dikti:’ Artan para da lâzjn. Ali Şekib’in bulduğu ders Vezneciler civarında idi. kahkahayı salıverdiler. anne zengin oluyoruz. iyi terbiye almış altı yaşlarında zarif bir çocuk.. Yekûn ne olacak?. beş dakikada iş bitti. Artık ne yolda tedris tarzı intihabı icabedeceğinde kendisini muhtar bırakıyor.. cedvelin her noktasında uzun konuşmalar oluyor. değil mi?. «Şey» dedi. çocuk gözlerini indirdi. Ahmed Cemil âdeta sıkıntısından terledi. Aman ağabey. bir daha yapmaya başladı.. Aıhmed Cemil elinde kâğıdı sallıyor: «Zengin oluyoruz!» diye bağırıyordu. İmlâ yazdırmak istedi. sonra okuttuğu yeri yazdırdı. Çocuğun babası — nazik bir efendi — Ahmed Cemil’e takip olunacak hareketi tâyin etti: Çocuğu idadî sınıflara ihzar etmek lâzım. . o. itirazlar ileri sürülüyordu. ders saatlerine gelince: «Şimdi kış girmek üzere. Daha?. Nihayet Ahmed Cemil sütunun altını çizdi. sen de!. yanlı&ları tashih etti.. söyleyecek bir şey bulamadı.r şey olmasın diye dikkat edildi: Seher bir* aralık: «Şey unutulmuş» dedi.

Matbaada öksürüğünden başka sesi duyulmaz. acılıklarından bir çoğunun zail olduğunu duyardı. ondan zaten büyük bir şey ümid etmiyordu.. Ahmed Cemil bu matbaada hemen herkesi severdi. Artık maişet tarzını bulmuştu. büsbütün matbuat âlemine atılacak. dün akşam geçim cetvelini şenlendiren iki liranın kolay kazanılmayacağını şu ilk tecrübe ile anlamıştı. kimse ile konuşmaz. «Bu defa bu kadar kalsın efendim.... küçük odasına girer. büsbütün sıkıldı. «Ya sınıfta kalırsa!» bu korku zihinine iliştikçe—insanları korkulu fikirlerden kaçmaya sevkedes bir hisle — bunu hemen silip çıkarmakta istical gösterdi.Çocuk yüzüne bakıyordu.. şahadetnameyi alabildi. Bu adamla bir çift lâkırdı etmemiştir. para kazatoacak.. dirseklerinin üzerine dayanmış. Bir de.» Konaktan çıktıktan sonra âdeta geniş bir nefes aldı. idare memuru Ahmed Şevki efendi. «Mir’atı Şuun» heyeti talhririyesi arasında zaten yeri hazır. Daima küskün. bir taraftan «Mir’atı Şuûn »için ikinci defa olarak başladığı bir hikâye.. Mektep bittikten sonra Hüseyin Nazmi ile hayat iştiraki hemen büsbütün bitti.. Ahmed Cemil hiçbir yere intisap etmiyecek. zekâsına âdeta bir dûniyet veren bu hüccetten utanır. imtihan zamanı yaklaştıkça içine bir korku giriyordu. Şahadetname aldıktan sonra hiç sevinmedi. Matbaa müdürü? Ne demk olacak. başladığı bir şeyi bitirmiş olmak azminden başka bir şeyden ileri gelmemişti. odasında kül eşelemekten başka bir şey yapmayacaksa müdüriyetten vaz . odasından mangal mayıs ortasında kalkar bir ihtiyar. Baş muharrir Ali Şekib.. Korktuğuna uğramadı. Hüseyin Baha efendi birgün gözlüğünü zapta çalışarak hizmetinden hiç menun olmadığı Osman Tayyar’ı göstermiş. küçük odasında. Uykusundan tasarruf etti. Mektebin son imtihanları yaklaştı. artık haric-den gelen tesirleri kabul etmek istemeyen fikrine bir senedir mühmel kalan dersleri sindirmeğe çalışırdı. Senenin on ayında artık çalışmaya lüzum gördü. bir şey anlamadığından emin idi. Bu sene dersleri büsbütün ihmal etmişti. matbaa müdürü Tev-fik efendi vardı ki matbaaya hergün herkesten evvel gelir. Ahmed Cemil bundan bahsedilmesine rıza vermez.. mütemadiyen işlemekten yorulmağa başlayan zavallı başını iki ellerinin arasına almış. bu ¦şahadetnamenin temini için çalışması. mariz. bir iki ders daha bulacak. matbaa müdürü ise kendisini göstersin. O Harbiye nezaretine intisap edecek. gelecek ders için kitap getireyim de.. daima sakit bir adam ki matbaada bir gölge gibidir. fakat bir şahadetname ki. kulağına: «Sen mektepten çıktıktan sonra buradasın» demişti. hiçbir şeye karışmaz. yalnız Ahmed Şevki efendiyle idare işlerine bakar. mahiyetini bile bilmez. yazın kürk giyer. haftada üç gecesini mahveden Vezneciler seferi derslere vakit bırakmıyordu. sahibi imtiyaz Hüseyin Baha. herk<” /azın hararetiyle yataklarında erkence uyuduğu bir sırada kitaplarının üstüne eğilmiş. Bir yandan bir tâbie tercüme ediverdiği »vocuklara malûmat» sürekli yayım.. bunlar o saf yürekli adamlardandı ki mülakatlarından bir inşirah-ı derun his eder. ara sıra da bazı risalelerde yazı yazacak.

Bazan kulağına çarpan sözlerden yavaş yavaş anlamıştı ki Tevfik efendi Hüşeyin Baha efendinin şeriki imiş. Bu meşgale içinde yemek için vakit bulamazdı. bir müddet zihninin ataleti içinde gözler pencerenin rengi uçmuş. baş mürettip mürekkepli elini kapının kenarına dayamış «mütenevviaya bir buçuk sütun daha lâzım!» derken — çalışmak. bazan iki yerde birden. havasızlıktan daima iştihasız kalan midesine zorla indirdikçe güzleri bir ecnebi risalede tercümeye elverişli fıkra arar. mütenevvi şekillerde yırtıklariyle bir garibe halini almış soluk yeşil çuha örtülü yazıhanesinin kenarına ilişerek — Ali Şekib bir tarafta ismal-i ahval yazarken. «Mir’atı Şuûn» a kat’î surette intisabından sonra Ahmed Cemil’in hayatı bir intizama girmiş oldu: Kitapçılar için çalışmak. hele şu çapkından kurtulduk! Şimdi gitsin de başka bir «Mir’atı Şuûn» namına para alsın. Raci ötede bir risale-i mevkutede güzel bir manzumeyi tezyife çalışırken. yahut demin doldurduğu kâğıtların birinde yeri boş bırakılmış bir kelime için lügat kitabını araştırırdı. mevkut risalelere makaleler yetiştirmek. yarın diğer bir ceridede. sulanan bu biçare gözleri dinlendirmeğe vakit bulamayarak yazmak.. Altı ayda altı kere matbaa değiştirir adamlar. eğri takılmış yeşil astar perdesinin kenarından şurada zihin57 lerini öldürmektle meşgul olan bu zavallılara bir istihza nazarı yollayan güneşin iltimaına hasretle dalıp kalmak. yahut bir cümleyi rabt edebilmekten irkilişi üzerine ileriye gitmek istemeyen kalemi kâğıdın üzerinden ayıramayarak durmak. Bazan uyuşmuş . Ahmed Cemil buna hiç ehemmiyet vermezdi.geçsin.. Hüseyin Baha efendinin buna — hattâ bazı çarpık işlerine — tahammül edişine bakılırsa bu adamın matbaada müdüriyet sıfatını takınmak için bir hususî hakkı olmalıydı. galiba asıl sermaj’e de onun imiş. Meselâ Osman Tayyar dördüncü defa olarak «Mir’atı Şuûn» a intisap etmişti. muhtelif renklerde lekeleri.. Hüseyin Baha efendi bîr hesap meselesi için Ahmed Şevki efendiye çıkışırken. sonra yorgun zihininin bir kelimeyi bulabilmekten. «Mir’atı Şuûn» için hergün havadis ve mütenevvia sütunlarını doldurmak.. Bugün «Mir’atı Şuûn» matbaasında. Ahmed Cemil şahadetname aldıktan sonra bu dördüncü defaya da hatime verildi. Hattâ bu defa Hüseyin Baha efendi Osman Tayyar’ın matbaadan çıktığına dair ceridede iki satırlık bir ilân neşrine bile lüzum gördü. mütemadiyen işleyen zavallı başını dumanla uyuşturabilmek için biribirini müteakip yaktığı sigaraların dumanı gözlerini doldurdukça durmağa. sabahtan akşama kadar idarehanenin havı uçmuş. zaten bu üç kişiden başkaları daima seyyar idiler. yazı imal eder bir âlet kabilinden uzunluğuna kesilmiş kâğıtları tekrar okumağa vakit bulamayarak doldurup bir yenisine başlamak. demişti. Ahmed Şevki efendi o gün bir aralık Ahmed Cemil’e: ¦— Oh!. Ekseriyet üzere peynir ekmek üzümden teşkil ettiği öğle yemeğini güneşsizlikten.

bacaklarına, muttasıl oturmaktan yorulmuş vücuduna bir taze hayat vermek için kalkıp biraz dolaşır, yahud, pencerenin kenarında ayakta durarak karşıdaki kaldırımdan geçenleri seyreder, bir aralık merdivenleri iner, sokağa çıkar,, kitapçısına kadar gider, yeni çıkmış kitap varsa şöyle bir bakar, yahud tabiin hatırı için tashihlerine bakıverir, yine matbaaya avdet eder... Bu hayat tarzı daima böyledir. Cuma yok, pazar yok, hergün çalışacak, hergün matbaaya esir olacak, bazan geceleri nöbet bekleyecek, sahib-i imtiyazın odasında sedirin üzerine ilişip yatacak, nadiren matbaada kendisine ihtiyaç olmayacak da biraz nefes alabilmek için Tepebaşına kadar gidecek, yahud gidip gelme bir Boğaziçi seferi yapacak... Fakat Ahmed Cemil bu hayattan müşteki değildi. Çalışmak şimdi onun için âdeta asabî bir illet olmuştu, durairuyordu. Yalnız akşamları evine geldiği zıaman yemek vaktine kadar minderin üzerine boylu boyunca uzanır, dinlenirdi. Eve gelince val’desiyle ikbal o günün vukuat silsilesini naklederlerdi. O, yalnız dinler, ara sıra bir sual irad eder, onlar söyler, bin türlü hiçlerden mürekkep sözlerle ycr^nn zihnine biraz istirahat havası verirlerdi. Ahmed Cemil bu meşguliyet hayatı başladıktan sonra sükûtu sever olmuş, gençlere mahsus konuşkanlığım kaybetmiş idi; fakat isterdi ki kendisine öteden beriden bahsolunsun. Bugün komşu Sabire hanım gelmiş, oğlu Ahmed efendi geliniyle kavga etmiş de o aralarına girmiş, barıştırmış, yine kıymeti bilinmezmiş, ne de olsa gelin değil mi?... Buna uzun uzun, dudaklarında geciken bir tebessümle gülümserdi. Dün İkbal Seher’le beraber sekiz arşın basma almak için Kalpakçılar başına gitmiş, yolda Seher’in ayakkabısının ökçesi kopmuş, deli kız: «Aman! Küçük hanım! Ökçem koptu» diye kalabalığın içinde bir çığlık basmış ki... Ahmed Cemil bu hiçleri derin bir zevk ile dinler, dinledikçe sıcak bir günden sonra düşen yaz yağmurlarının latif serinliğine benzeyen bir haz duyardı. Matbuat için çalıştığına hiç müteessif değildi. Zira bütün ümidlerinin mütemadi çalışma neticesiyle zuhur edeceğine kani idi. Fakat o Vezneciler’deki ders Ahmet Cemil’e o kadar ağır geliyordu ki eğer başka türlü telâfisine imkân olsa o iki lirayı çoktan terk ederdi. Hiç olmazsa gecelerine tamamen tasarruf edebilse kendisini bahtiyar addedecekti. Evde kaldığı akşamlar bir müddet validesiyle konuşur. Seher’le alay eder, bilhassa İkbal’i her lıangi bir sebeple kızdırarak eğlenir, sonra odasına çıkarak ya sevdiği bir şairi okur, yahud tercümeleriile iştigal eder, yahud - iki gün sonra fena bularak atmak üzere - bir man-zumecik karalardı. Odasında seccadelerin üzerinde yuvarlanarak, minderlerde uzanark çalışmağa sarfetiği bu zamanlar gündüzleri idarehanenin hasır iskelesinde geçen saatlerin meşakkat mükâfatı kabilinden bir istirahat devresiydi; fakat ihtiyaç derdi bu zamanları da tamamen kendine bırakmıyordu. “ sükuny,^

Haftada üç gece yemekten sonra evden çıkarak, bu y, köşesini bırakarak Veznecilere kadar gider; orada saatlerce V7 uğraştıktan sonra maiyetine verdikleri bir uşağın refakatiyim V evine gelir, o zamana kadar herkes^atnuş._olduğundan uze” rine aldığı anahtarla kapıyı açarak hafiîçe ayaklarının ucuna basa basa odasına girer, nihayet on altı saatlik bir sâyiîı ıstırabı bahasına kazanılmış olan yatağına sokulurdu. Asıl bu Vezneciler seferinden kış esnasında zahmet çekmişti. Öyle ki ders günleri yemeğini yedikten sonra mangalın başında ısınmak mümkün iken buna muvaffak olamayıp soğukta, karların, çamurların içinde tekrar sokağa çıkmak lâzım geleceğini düşündükçe eve gitmekten korkar olmuş idi. Dersi olduğu akşamlar Ahmed Cemil sofrada matemi andıran bir sükût ile yemek yedikten sonra küçücük kırmızı bakır majıgalla ısınan bu yuvacıkta annesini, kardeşini yalnız bırakarak, hattâ geç kalmak korkusuyle mangalın kenarına sürülen parlak sarı cezveden hissesini almayarak bilhassa bu gece seferleri için aldığı siyah muşamba paltosunu giyer, «anne! ben gidiyorum, uykunuz gelirse beni beklemeyiniz!» der, kalbinde bu eve, şu muhtasar aile ocağına bir hasret hissiyle sokağa çıkardı. Soğuk!... Kışın tipilerle esen rüzgârı paltosunun başlığından hücum ederek yüzünü tırmalar, bütün vücudunu kaplayan ürpermelerle titrer. Hasır iskemle üzerinde yazı- ile geçen bir günden sonra o küçük fakat şirin sarı mangalın kenarından mehcur olmak, meşkûk işlerle geçinen sefiller gibi geceleri karanlıklar içinde ekmek parasına koşmak takat kıran bir der d idi. Her dakika bir çamur birikintisine batmamak için durmağa mecbur olur, iki ellerini ceplerine sokarak eteklerini dizlerinin üstünde zabta çalışa çalışa taşların üzerinden sekerek yürür, bazan duvarların kenarından bir gölge şeklinde süzülerek geçer, güzergâhına tesadüf eden küme küme büzülmüş köpeklerden korkarak yolunu değiştirir, bazan bir viranenin boşluğundan geçerken şimdi bir el uzanıverecekmiş, yakasından tutuverecekmiş gibi kalbinde bir korku titremesi duyardı. Sonra bir aralık yağmur başlar, omuzlarında, başında muşamba palotusunu döğerek sırtından süzülüp ayaklarına doğru akar, ne kadar k:vırsa bir türlü çamurdan muhafaza edemediği zavallı tek pantolonunu ıslatır... Bu yarına kadar kuruyacak, sabahleyin mangalın kenarında tüterek geceden kalan nemi alınacak, İkbal bir yandan ütüyü hazırlarken o matbaaya geç kalmak korkusiyle üzülecek. Tenha karanlık sokaklar... Soğuk rüzgârlarla karışık sıkı bir yağmur... Ahmed Cemil o sokaklardan, o yağmurun altından geçer, ta Veznecilere kadar gelir. Kapının önünde zile dokunmadan evvel bir nefes alır, sonra kapı açılınca henüz yemeğini bitirmemiş yağlı elini silmemiş uşağın tuttuğu mumun ziyasiyle dar bir merdiveni çıkar, selâmlık odasına girer, orada bekler, tâ ki küçük bey kitaplarını alıp haremden çıksın... Hoca efendi, bu gün hiç çalışamadım, affmızı rica ede-

rim. Mukaddemesiyle küçük bey girer. Ahmed Cemil’in her şeyden ziyade bu hoca efendi tâbiri canını sıkar. Ne için? Canı sıkılmağa hakkı var mıydı? Çocuk küçük bir yaramazdır, fakat yaramazlıkları bir terbiye süsü altında saklıdır. Ahmed Cemil şakirdinin hiç bir ze-rafete mugayir haline tesadüf etmemiş olmakla beraber ufak bir serzeniş yapsa çocuğun calî bir mahcubiyet edası ile gözlerini indirerek içinden: «Budala! sen de... sana ne oluyor? ister çalışırım, ister çalışmam. Keyfimin kâhyası değilsin ya!...» diyeceğinden emindir. Onun için daima affeder, zaten çocuğun kendisiyle beraber bulunduğu müddetten başka çalışmadığım da bilir. Derse başlanır; meselâ hesabdan taksim anlatılacak, arzın kürreviyeti izah edilecek, bir küçük efsane okunacak, ele geçen bir cerideden imlâ yazdırılacak... Ah!. Ahmed Cemil bunlara bedel o küçücük sıcak odada minderin üzerine boylu boyuna uzanarak Musset’nin «Geceler» ini, Hugo’nun temaşalarını, Lamartine’in «tefekkürat» mı okumak için nasıl bir iştiyak duyardı. ^W^ $cja^ ‘ Bir vakit gelir ki her ikisi de yorulur;(çocuk küçücük eliyle ağzını saklayarak yalandan esnemeye! başlar, Ahmet Cemil’in yorgun gözleri süzülürdü. Bir aralık! uşak görünür: «Hanımefendi haber göndermiş, kucuk_bey.-aiteky&rulmustar, diyor» sözü üzerine derse nihayet verilir. Çocuk bir an evvel hareme gitmek, uşak da Ahmed Cemil’i bir an evvel evine götürüp avdet etmek için sabırsızlandıklarından bunun çocukla uşak arasında bir sania olması da pek ziyade ihmal altında olmakla beraber, o aldanmağı terci’h ederdi. Avdet ederken başka bir fasıl başlardı. Uşak yavaş yavaş Ahmed Cemil’le teklifsizleşmişdi. O, bu lâubaliliğe sükûttan başka bir şeyle mukabela göstermediğinden uşak evde la-kırdısız geçen hayatın öcünü kendisinden çıkarardı. Elinde muşamba feneri sallayarak, ilk önce önden gitmek âdet iken her defasında bir iki parmak geri kala kala nihayet yanında gitmeğe başladığı Ahmed Cemil’e geveze uşak bütün dertlerini döktü, memleketinde kendisini bekleyen rişanlısından bile bahsetti... Ahmed Cemil, yalnız dinler yahut dmlemeksızm susardı. Nihayet sokağın başına gelince uşak , f.;^e-- ^rt|k buradan gidersiniz», derdi. Ahmed Cemü hafif bir selamla ayrılır, titreyerek anahtarı sokar, çamuriu lastıklerıyle muşamba paltosunu hemen taşlığa atar odasma çıkar, ıslak esvaplanm öteye beriye iliştirir Jatağnİ W ta kendisine mukadder tek dinlenecek yeri olan yatağına g «Uyu zavallı çocuk, yeşil eski çuhalı yazıhanenin kenarında, karanlık çamurlu sokaklarda, küçük nazlı çocuğun daima esneyen çehresi karşısında geçen o meşakkat ve mihnet saatlerinden sonra şu sıcak temiz yatağın içinde, münevver mai bir semanın bârân-ı elması altında, tulûunu beklediğin ümit le uyu!...»

Karısını evde kimsesiz.fjs^yafetini takip eden günün sabahı Ahmed Cemil matbaaya mûtadından biraz geç. gecenin bakıyye-i huma-riyle biraz sersemce olarak geldiği zaman Ahmed Şevki efendiden başka kimseyi bulamamış idi. Ahmed Şevki efendinin başlıca müntehabı olan lügatlerden biri de «çapkın» kelimesidir.söylemek istediği şeyi söyleyecek bir adam bulamayıpta ilk tesadüf edenin üzerine atılanlan sabırsızlara mahsus bir telâş ile .. tütün kokusu henüz matbaanın mürekkep ve ıslak kâğıt kokusiyle meşbu havasını doldurmamış. Ahmed Cemil Raci’den bahsolunduğunu derhal anladı. dedi. hattâ bir kere sevgi hissine lüzumundan ziyade kapılarak kendisini kaybetmiş.. Ahmed Şevki efendi henüz hücresine girip kâğıdının üstünde daima çıtırdayan kalemini eline almamıştır. dertleşirler. ter-tiphanede mürettiplerin telâşa lüzum görmeyerek kasalara dağıttıkları dökme harflerin seri darbeciklerle rjuttarid ahengi işitilmektedir. gece ceride basılmış. ne de güzel kadıncağız! Taze. Muharrirler henüz gelmemiş. Ahmed Cemil telâş etmeyerek sordu: Nereden anladınız? Nereden anlayacağım? Zavallı kadın yine öksüzler gibi boynu bükük çocuğiyle gelmiş. İkide bir de «Babanı nerede?» diye glen bu çocukla. o bitmez tükenmez nâlişiyle kâğıdın üzerinde — ağır ağır yürüyen bir öküz arabası gibi — o daima çı-tırdıyan kaleminden bahsolunsa: «Yok! ona ilişmeyiniz. sa-hib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin dizine elini vurarak «hay!: çapkın hay!» demiş idi de sonra da bu gaflet hatasından dolayı zaten kırmızı olan çehresi birkaç gömlek daha kurmızı-laşarak üç dört gün kadar sahib-i imtiyazın yüzüne bakamamış idi.. yapyalnız. Bedbahtlığı her halinden belli. Ahmed Cemil idare memurunu en samimî temennasiyle selâmladı. Sabahları intişar eden cerideler idarehaneleri en ziyade sabahleyin asudedir. Görsen. mahzun edalı bir biçare. matbaanın aşağı katında ağlayıp duruyor. îdare memurunun kalem çıtırdısiyle müdürün öksürüğü matbaa makinesinin dümdarlarıdır. ihtimal ekmeksiz bırakıp ta kimbilir hangi kahbenin yanında vakit geçirmekte mâna var mı?. Her sabah böyle buluşurlar. matbaa halkının kaba kaba manalı . ben hem yazarım hem o ninni ile uyurum» derdi. öteden beriden bahsederlerdi.. o benim ninnimdir. yalnız postaya tevdi edilecek olanlar kuşaklanmakta.» derdi. Ali Şekib bu iki dosta yazıhanenin bir tarafında hasbıhal esnasında tesadüf ettikçe nükte sarfetmek için iptilâsına uyarak Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki’nin mahleslerindeki müşabehetten «Ahmed efendiler yine birleşmişler.Ahmed Cemil’in selâmına mukabele etmeye vakit bulamadan: — gördün mü bir kere çapkını? Bu akşam yine evine gitmemiş!. Ahmed Şevki efendi musahabe refikini görünce . Ahmed Şevki efendiye ne vakit kaleminden. sabahleyin şafağı müteakip müvezzilere dağıtılmıştır. Ahmed Şevki efendi bu sabah şu cümleyi pek hiddetle beyaz keten yeleğinin altında zorca zaptolunan göbeği yerinden sarsılarak söylemişti. Bu kelimeyi hiç sevmedikle-riyle pek ziyade sevdiklerine hasreder.

kocası içmeğe başlamış.gülüşleri arasında ağlayan o kadıncağızı gördükçe içim içime sığmıyor Alimallah!. bağırırsa yaygaracı denecek. Amma kocasını aramak için sabahleyin başını örttüğü bir matbaaya geliveren kadının muamelesini de süslü bir muamele addetmiye-cekmişiz. Ahmed Şevki efendiye göstererek dedi ki: Baksanıza.... Ahmed Şevki efendi diyordu ki: — Evet. efendi içsin içsin... «Senin her şeyin işte bu adamdır» demişler. merdivenin başında duran Raci’nin çocuğu değil mi?... Bu gaybubet tekerrür eder olmuş. dayağa müstahak addedilecek. kadının kocasına âşık olmasını ilâve ediniz.. bir de. Türlü faraziyyat silsilesi ki her biri ciğerlerinde bir başka yara açıyor. Bu dereceye kadar düşmüş olmak için kimbilir ne mecburiyetler görmüştür. saf bir büka-i merhametle ağlayacaktı. yahut o mukaddes vazifenin ehemmiyetini her türlü takayyütten vareste addedecek kadar kendilerinde duygusuzluk gördükleri halde evlenenlerden bahsetti.. hangi baba ile hangi ananın nazlı bir kızıdır? Pek küçük iken evlenmiş olacak. meram anlatamıyor.. böyle bir herif bilirim ki karısı ağladıkça onu döverdi. Utanmasa aşağıda ağlayan Raci’nin karısına değil... İşte Raci’nin karısı! Dünyada kendisinden kaçan şu heriften başka bir şey düşünmediği bu sabah şafak atar atmaz gelip şurada ağlamasiyle sabit değil mi?. Nereye gidiyor?. Bir aralık Ahmed Cemil’in gözüne bir şey ilişti. bütün gözü yaşlı zevceler için şurada uzun uzun..» tesellisiyle gitsin cebindeki parayı bir murdar aşüfteye versin. şu genç kadın kimin. Buna. Bir şey söyleyecek de galiba cesaret edemiyor. ağlasa kıyametler kopuyor. Ahmed Şevki efendinin sâde bir talâkatle söylediği bu sözler gözlerinin önünde bir facia âlemi açmış.. çocuğundan öyle anlaşılıyor. Nerede kalıyor?. Ahmed Şevki efendi: . Tutmuşlar bilmediği bir adama veri vermişler. Bu genç kadın ne yapar? Kocası nerede kalmış?. Bir ay ya mes’ut olmuş ya olmamış. İnsan ilk önce karısını döven erkeklerden bahsolunduğunu işitince: «Kimbilir? Karı nasıl dayağa müstahaktır..» demek ister.müz’ic ve elîm tafsilâtiyle meydana dökmüştü.. Kimbilir. cemiyet hayatı içinde göz yaşlarından mürekkep bir ıztırap sahifesi teşkil eden acı bir bahsi bütün.. hattâ. Bir gün o çapkını tuttuğum gibi idaresinin penceresinden aşağıya atacağım. Sonra ana baba ortadan kalkmış. Bir de ona sormalı.. Sonra eve gelince karısının ağlamasına tahammül etmesin.. Evet. Belki onbeş onaltt yaşında. Amma neye yarar? îş bu biçarelerin derdine deva bulmakta.. nihayet bir akşam evde küçücük bir çocukla yalnız kalmış.. Ahmed Şevki efendi devam etti: kendisini tecrübe etmeden aile babalığı ne demek olduğunu anlamadan. dünyada bu adamdan başka kimsesi kalmamış. sonra: «Evde bakkaldan veresiye peynir ekmek alırlar. O kadın ağlarsa. Ahmed Cemil derin bir teessürle dinliyordu..

.. bileklerini örtmeyen yenlerinden anlaşılan soluk elbisesi içinde. Nedim!. annem size bir şey söyleyecek. nihayet müraacata karar verdim de şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum. gel!. ve merasime mahsus sesini takınarak: —• Ne istiyorsunuz. dünyada vaktinden evvel dertle. bir iki sene evvelden alındığı paçaları dizlerine yaklaşan soluk pantolonundan. dedi. Ahmed Şevki efendi mütalâasını çocuğun yanında ikmal etmek istemedi. değil mi efendim? Zevcimi siz de benim kadar tanırsınız. pejmürde yapraklar arasında yeni açmış bir gül kadar cana yakın bir çocuk — tereddüd ederek yaklaştı: İzin verirseniz.. Ahmed Şevki efendi refikina bakti. İkide birde boynu bükük bir çocuğun gelip babasını sorduğunu da görüyorsunuz.. Ahmed Şevki efendi çocuğun elinden tutarak dedi ki: Senin ismin ne bakayım?. Zaten benim ne demek istediğimi siz pek iyi bilirsiniz. Söyleyeceğine.Gel bakayım. Kadıncağız merdivenin kenarına dayanmış müsaade bekliyordu. Ahmet Şevki efendi kendisine biraz vekar vererek. Kadın artık ilk itiraza şu üç dört sözle galebe çaldıktan sonra.. dedi. hemşire hanım?.... bir nazar teatisiyle kadıncağızı dinlemeğe karar verdiler. -L . ne demek istediğine dikkat etmeyerek .. Bak bir kere! İlk kabalık hevesiyle çocuğa şair ismi vermiş de sonra... XI 65 duran gözleriyle şu müşfik çehrelere naze-i istimdad tevcihine bile cesaret edemeyerek titrek bir seda ile: Demmindenberi size müracaat edip etmiyeceğimi düşünüyordum. Ahmed Cemil’i de bir işaretle davet ederek sofaya çıktı. Bir şey mi söyleyeceksin? dedi...«. elbette. Ahmed Şevki efendinin şu suali üzerine genç kadın bütün matemli hayatının karanlık meşakkatlerinden genç sırnaşma çekilmiş bir ye’is perdesi gibi çehresini örten siyah peçenin altında henüz kurumamış kirpiklerini kaldırmağa henüz gençlik gülüşüne bedel ıstırap giryesi silâhı altında melûl ve kesif K> J.. senelerden beri katra katra ciğerlerine damlayıp her isabet noktasında bir ateş tutuşturan zehirin bütün acılıkları feveran etti. mihnetle ağlamaya başladığı için hazin bir hayret mânasiyle örtülmüş zannedilecek kadar baygın gözlü. Bu gün o çocuğun elinden tutaran gelen annesini görünce bu zavallı kadının ne demek istediği de anlaşılmıştır. dedi. Çocuk — Kırkılmamış lepiska saçlı. o. orada şu mürekkep lekeleriyle simsiyah kesilen . oğlum.

o kadın kimdir?. eğer o eve gelmeyecek olursa bu çocuk genç anasının daima ağlayan gözlerinin önünde yavaş yavaş ölecek.... Biz. sarhoşluğundan başka bir şeyle gaybubetini unutturmadığını birer birer döktü. sanki onun masum simasına elemlerinin mersiyesini yazdığı bu çocuktan artık gözlerini ayıramayarak bütün hissiyatını döktü. Onlar da birer birer gitt\ Tabiî ses çıkaramıyordum.. fakat artık. Bakınız. Ah bu nazar!. bu gün arsız bir kadın gibi beni size müracaata mecbur eden de bu. eve geldikçe titizliğinden. şu babasının bir güler yüzünü görmeğe muvaffak olamayan çocuğu elinden tutup o kadın her kim ise ona götürmek.. iki altın bileziğim vardı.. Babamdan.... fakat bütün elem ve ıstırabına gafil ibir şerik olmuş çocuğun mahzun edasına bakmağa cesaret edemeyerek perişan bir lisanla şimdiye kadar kimseye faş olu-namayıp da teraküm ede ede artık havsalasının isti’abına muktedir olamadığı acılıklarını hatırına geldiği gibi salıverdi. sonra yavaş yavaş kocasının kendisinden uzaklaştığına vukuf hâsıl ettikçe kalbinin nasıl yırtıldığını.. Kaç kere niyet ettim. bu güne kadar sabrettiğini. mahvetti. O beni aramağa lüzum görmezse benim onu arswnaga mecburiyetim kalır mı?.. Kocam daha onların hayatında iken on liralık bir küpemi aldı. rikkatten mürekkep bir derağuşun mıknatısı cezbesi içine aldı. eğer kazandığı . Buna acıyınız. Geceleri evine gelmeyen erkeğin elbette gideceği bir yeri olmalı. Fakat ben kocamı aramak için de gelmiyorum. Sanki şefkatten. Henüz çocuk denecek bir yaşta iken bu adamın zevcesi olduğunu... Babasını bırakınız!» demek istedim. yüzüğüm. Mai ve Siyah — F. küpenin satıldığı meydana çıktı. O vakit bu genç kadın. Karısından elbette bir sebeple kaçıyor. yambaşında bu facianın henüz eşhasını idrak edebilecek bir yaşa gelmemiş. Dünyada bedbaht bir kadın olmağa katlanmak mecburiyetinden başka bedbaht bir çocuk yetiştirmiş olmaktan mütevllit bir ye’sin bütün şerhi bu nazarda mündemiç idi. Evet. her derdini yüzüne baka baka düşündüğü. artık tahammüle imkân kalmadı. yalnız son vak’ayı anlatayım. tesellisini ağlamakta aradığını söyledi.. Pederimle validem ortadan kalkınca yalana da lüzum kalmadı. karşısında yüzüne ba-kamaksızın teessürle ve sükûtla dinleyen bu iki şefkat çehresine.matbaa merdiveninin kenarına dayanarak. bu çocuk babasına muhtaç bir çocuk. zavallı kadınlar. İşte efendim.. Bir nazar ki çocuğu sanki ağlayan bir buse ile ihata etti. annemden bana bir şey kalmamıştı. ben bu gün kocam için değil çocuğum için geliyorum. Bir. zaten gelin ederlerken de pek az şey vermişlerdi. güya beni Emniyet Sandığına terhin olunmuş diye aldatmak istiyordu. Fakat bilir miyim. muhabbet devresinin ilk smeresi daha «Baba» demeğe başlamadan babasının onunla beraber annesini de unutup haftada dört beş gece evin semtine uğramamağa başladığını. bakınız. «Hanım. 5 Genç kadın burada çocuğuna uzun bir nazarla baktı.. çocukluğa mahsus tam bir itimat ile olanca hissini ve fikrini ona hasrettiğini... kocalarımızın bizden kaçtıklarını görürüz de ekseriyet üzere kimin için bizi terk ettiklerini de bilmeyiz.

. Fakat* “çocuk ne yapsın.. fakj^t o vakittenberi eve gelmiyor ve gelmiyecek. Dikj.. sanki donmuş kalmıştı. Genç kadın ikmal edemedi. ölürken bunları Nedim’e bırakmıştı. meza-nstanda on beş yaşında verem bir kızın kabrine tasadüf etse dünyaya küsmek hassasiyetinde yatırılmış olan bu rakik şair—şu feryad eden şiirin hüznüne karşı mephut olmuş.. Evin içinde sanki bir şey arıyormuş gibi bir hayli dolaştı.§ dikmek... yüzüğümün filân gitmiş olmasına ehemmiyet vermediğim halde çocuğun dünyada yalnız şu kâğıtlardan ibaret olan servetini. satılacak aı™ük bir ‘şey kalmadı. ben ölürsem elinde kalacak olan şu tek kuvveti artık bu adamın eline vermek bir hıyanet... ne olur ne MA1 V iÜ olmaz diye dişinden tırnağından artırarak üç tane Demiryolu hisse senedi almış.fakat bu paranın kazandıklanyla beraber başka birisine sarf olunduğunu hissediyorum. işte size bunun için ge-iiyorum. ben hizmetçilik etmeğe mecbur olayım. çocuğu böyle bırakmağa babası razı olabilir. «O kâğıtları veremem» dedim. bir müddet öyle hıçkıra hıçkıra ağladı.. biraz hicap ile ve söyleyeceği şeyin refikince de tasvibe mahzar olup olmıyacağını anlamak iştiyomuşcasına Ahmet Cemilin yüzüne bakarak dedi ki: __ Eğer merakınız yalnız çocuktan ibaretse onun elbette bir kolayını buluruz. ne olur hizmetçilik de ederim. Nihayet her şey bitti. Meselâ buraya gelebilir. Küpemin.. Ben nasıl olsa geçinirim. Çapkının . efendim.. af olunamayacak bir kabahat olduğunu anladım.. yahud gsise bile bundan sonra hayat büsbütün cehennem olaca1^. ve. o vakit üzerime hücum etti. sokakta kolu kırık bir çocuğa.. fakat onu ileride uşaklığa mecbur olmaktan kurtarmak lâzım değil mi?.. Zavallı babam. Matbaa da bir mektep değil midir? Burada muharrir efendilerin herbi-rinden iki söz öğrense âlim olur gider. zihninde bir müşkülün halliyle meşgul imiş gibi iki parmağının arasında çenesini sıkıp duruyordu. ona haftada beş on kuruş verebilmek î#n. elimden her şey gelir. Nihayet genç kadın başını kaldırdı: — Kâğıtlar henüz bende. sonra biraz tereddütle..... sonra bir aralık önüne dikilerek: «Nedim’in kâğıtları nerede?» dedi.» dedi.para bir oğluyle bir barısından ibaret olan evini geçindirmeğe kifayet etmeseydi hattâ müteessir de olmazdım. fakat ‘ “ben nasıl razı olurum? Okumak lâzım.. Ahmet Şevki efendi ile Ahmet Cemil bu facianın karşısında bir hürmet ve merhametle sükût ediyorlardı. Ahmet Cemil —¦ bir ceridede sefaletten intihara mecbur olmuş bîr aile pederine... Ahmed Şevki efendi. bundan sonra göz yaşlarını zaptedemedi... «ya öyle ise ben sana gösteririm.Ahmed Şevki efendi mümkün değil bu . çocuğum için bunlum hepsine katlanırım.. Kocamın kâğıtlar dediği bu idi. kadınlık hicabı ikmale mani oldu.. bir evde yemek pişirmek. Birkaç günden beri galiba parasızlıktan olmalı — her vakitten ziyade hiddeti vardı. çocuk?.

. O Hüseyin Nazmi ile bahçede geziyordu. Ufak bir nezle. bu akşam bana gelirsin: Şu işi başka birisine de havale debilirdhn.. Ben çıkmazsam «Gencine i Edeb» de çımayacak. Sanki bu kelime ağzından biraz ^wel söylediği sözlerin hülâsası gibi düşmüştü. başımın ucunda «unutmasın» deyip duruyor. Kadın Nedimin elinden çekti: «Tekrar teşekkür ederim. Lâmia’ya ne vaadetmiş?. o. zevcinize gelince: O mühim bir mesele. fakat.er-keklerin bazı gaflet zamanlan olur ki bir müddet vazifelerini terk etmelerine sebebiyet verir. Bu yaşta bir çocuğun .bizim idareye uğrarsın. çocuğumun zamanı boş geçirmediğine emniyet hâsıl ettikten sonra her şey yapabilirim.. Son defa olarak ne vakit görmüştü? Bir ay kadar oluyor. Hüseyin Nazmi-nin uşağını gördü... yahut daha doğrusu büyük bir tenbellik beni evden çıkarmıyor. Hüseyin Nazmi kendisine bir tezkere göndermişti. ben. ne isterse yapsın.. ne lüzumu var?. Kadın atıdı: Rica ederim. Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki efendi uzun bir merhamet nazariyle şu f acia— zihayatı takip ederken gözleri daima yaşlı olan bu talihsiz genç kadın. annesinin gözlerinde neşve veren bir gülüş görmemekle çocukluk sevinci masum çehresinde donnuış olan biçare çocuğu yavaş yavş çeke çeke matbaanın merdivenlerinden indi. Başını çevirdi. Dalgın dalgın yürürken arkalarından bir şey çarpmış idi. dedi.zekâsı gözlerinden belli.hangi mektebe gönderebilirim ? Mahalle mekteplerinden birine göndermekle maksad hâsıl olsa! Kocam.» Kurşun kalemiyle bir buruşuk kâğıda atılıvermiş olan şu perişan sözlere bir de küçük zeyl vardı: «Lâmia’ya bir şey vaadetmişsin. Katiy-yen hatırına gelmiyor. ne kadar müsvedde filân bulursan toplar.. Çocuğum hakkındaki merhametinize teşekkür ederim.» Uşağa: — Peki! dedi. Bir küçük dikiş makinası bir kadınla bir küçük çocuğun yaşamasına kâfi değil midir? Matbaanın şu tenha saatinde merdiven başında cereyan eden bu muhavere artık bitmeğe yaklaşmıştı. Hüseyin Nazmi o vakit kızmış «senin yaşında çocuklar . fakat yalnızlıktan patlıyorum gel de biraz gevezelik edelim. değil mi» dedi.. elbette bir kere babasına da söylersiniz. o bahsi kapaynız. Ahmed Cemil bir ay evvelki günün bütün teferruatını zihninden tekrar geçirmek istedi.hususiyle anası babası hayatta iken . onun için bugün matbaada işi bitirdikten sonra . Diyordu ki: «Bir haftadan beri inmiyorum. *** Ahmed Cemil yazıhaneye teveccüh etmek üzre iken merdivenden birisi çıkmakta idi.kelimeden vaz geçemezdi .. Bu Lâmia idir çember çevirirken üzerlerine gelmiş idi.. efendim. Ahmed Şevki: — İşte!...gece derslerin varsa talik e-derek . Bir şeye dair konuşuyorlardı.

dün akşam karının gözlerine bakıp bakıp da bir beyit söylüyordu: Şule i handerizi zühre midir Saib aşağısını tahattur edemiyordu. yarım yamalak türkçesiyle Raci’nin gazelleri için: «Ne diyuğ?.. dedi. İçti sızdı.... Ne diyuğ?. Rari’den haber alırız. işte Ahmed Cemil o vakit bir şey vaadetmiş idi amma ne idi.. tefrikaya iki sütun lâzım... fakat bu tercüme mihaniki bir iş kabilinden fikrini işgal etmeksizin yürüyordu.. İri bir Alman. istedikleri iki sütunu tercümeye başladı. Saib’le Said — Saib havadis vermek için. Saib’in hikâye bakiyesi gürültüye karıştı. muhteriz kahkahacıkla istihzanın rengini takviye etmiş idi... bizi de salıvermek istemiyor.. dedi.. . Öyle bir asılıyor ki!. akşamı beraber geçirmişler olmalı. Ali Şekib baş-mürettibi çağırarak merdiveni çıkıyordu. Yazıhanenin kenarına oturdu.çember çevirirler mi?» demiş idi de Lâmia istihzalı lâtif bir göz kırpmasiyle «pencerede oturup da şiir mi söylerler?» demiş..» dedikçe biz Said’le kırıştık. Baş mürettip bu düşünceye fasıla verdi: — Beyefendi. ne idi.. Hele karıyı görseniz. Sıvışıncaya kadar... Ahmed Cemil refikinin fikrini anladı: Bu akşam kabil değil.. Said de Saib’i taklit etmiş olmak için — merdivenleri yıkarcasma atlaya atlaya çıktılar. Dur bakayım.. Saib Ahmed Şevki efendiye sordu: — Raci gelmedi mi? Ahmed Şevki efendi burnundan cevap verdi. isterseniz yarın akşam. karı Reciye ne nazlar... Şimdi!.. Saib’den o kadar nefret ederdi ki ne vakit ona lâkırdı söylemek lâzım gelse ağzıyle söz söylemeği tenezzül addederek burnunu konuşma vasıtası ittihaz ederdi: —¦ Ooo! Biz onu Palais de Kristal’de bıraktık’. orada murdar. Ya Raci’nin hâli! Karının yüzüne baygın baygın bakıp gazel söyleyişini görseniz. ne cilveler yapıyor. hay şeytan hay! Bunu unutmakta mâna var mı? Ne idi yarabbi. fikrinde yalnız bir sual bütün örtülü hâtıraları tırmalaya tırmalaya tekerrür ediyordu: «Ne idi acaba?» Pencereden sokağa bakmakla meşgul olan Ahmed Şevki efendi birden döndü: İşte Said’le Saib geliyor. Sonra baktık ki oradan kaldırmak mümkün değil. Ahmed Şevki ile Ahmed Cemil bakıştılar. ben Erenköyü’ndeyim.?. Görülecek şey. Said ikmal etti: O siyehnûr çe§m-i efşan Ahmed Cemil gülerek: ¦— Aferin Raci! Epeyce taze renk göstermeğe başlamış! dedi. Ahmed Şevki efendi Ahmed Cemil’in kulağına eğildi: Bu akşam Palais de Cristal’e gidelim. kart bir karıya tutulmuş... bir de.

işini istical ile bitirdikten sonra «Gencine-i Edeb» idarehanesine uğramış. İki arkadaş küçüklükten beri hissiyat ve efkâr teşrikine o kadar alışmışları ki yekdiğerinden birkaç gün iftirak etseler mânevi tamamiyetlerine nakısa gelmiş zannederlerdi. kıpkırmızı oldu.. Haniya benim şey?. Kendi kendisine: «İş fena!» dedi. Hüseyin Nazmi hemen her gün sabahley’n «Mirat-ı Şuûn» idaresine uğrar.p ıın^auuuaiı uır sene uaaue un uuu’i aıa.. .. Ne? Lâmia derhal darıldı.. Hep zihninin içinde bu vardı: Acaba ne idi?. kapıya koştu. dargın bir sesle: Hem vaadediniz de hem sonra ne diye sorunuz?. bir de sen darüsaa! Bari geri döneyim. Lâmia’ya vaadettiği şeyi tehattürden ümidini keserek vapura binmişti.. Köşkün yanma gelince parmaklığın arasından Lâmia’nm yine çemberi önüne katarak bahçenin dar yollarında koştuğunu gördü. değnek bir yana fırladı. hiç olmazsa ayda bir gecesini Erenköyü’nde geçirirdi. Hüseyin Nazmi kütüphanesinin penceresinde idi: Bu vakitte mi gelinir? Sabahtan beri seni bekliyorum. küçücük çehre-i ne-şatmı bir dargınlık bulutu .. Hüseyin Nazmi ile uzun çocukluk arkadaşlığı neticesiyle aralarına ne kadar fasıla gelse yine zeval bulmaz bir yakınlığı vardı ki buna hiçbir sebeple sekte geleıvxcitı.kapladı. Ahmed Cemil bu hiddetin lâtife ile önü alınabileceğine hüküm vererek: Şimdi o’ şey alınmadı diye kapı açılmayacak mı ? Lâmia kapının düğmesini çekti. çemberiyle değneğini aldı. ¦— Tamam. Başka kim darıldı?. Lâmia’nın elinden çember kaçtı. buluşmak ihtiyacına uymaktan hâli kalmamışlardı.*** Lâmia’ya vaadettiği şeyi tahattur edemeyecek olursa. Ahmed Cemil refikini iki gün görmese Umûr-u Şehbenderi kalemine yahut «Gencine-i Edeb» idarehanesine baş vurur.. 7 : Ahmed Cemil.. bir kelime bile ilâve et-miyerek koştu. bütün müsvedatı toplamış...ı. Ahmed Cemil’in önünden bakmayarak geçti. Ahmed Cemil’in.nıaktan. Zili çekti.

.. Hüseyin Nazmi birdenbire «Vay! burada da sama tariz var.... gözlerine. oraya gittiler.. Tarsuslu Zaraifizade Abdullah imzasıyle bir gazel: Nâr-ı aşkın içre ey malum senin Ahmed Cemil: — Ateşe! dedi. o münasebetle şaire hediye edilecek bir hakaret bulmuştu. Ahmed Cemil «Fıçıya binsin de Sakinamesini orada okusun» diye mırıldandı.. bu yazı bizim Raci’nin.» demişim. Saki-namesi dere olunmamış diye küplere binmiş!» dedi. müsceddeleri Hüseyin Nazmi’nin önüne döktü. şu halde ben bütün bu sayılan şeyler imişim.» Ahmed Camii yerinden kalktı. Şimdi de başımıza «Bir fırka-i muhayyile» çıktı: «Bin üç yüz dokuz sene-i hicriyesinin şehr-i şabanımn on yedinci gecesi saat altı buçuk raddelerinde Edirne kasabasının cihet-i şimaliyesinde kâin. Ahmed Cemil için sarf olunmamış tahkir. Birden Ahmed Cemil: — «A.. çünkü «Pervaz-ı nigâh emelim.. Bunlar ben miyim? Ne için?. O vakit iki arkadaş birbirine baktılar. Hüseyin Nazmi dudakları arasından: *¦’ — Şımarık! dedi.... Saçlarına...» demişim. Al sana arzın küreviyetine dair bir makale... Vay!. Ahmed Cemil okudukça «Aman ne kariha bolluğu! ne vicdan genişliği!.Lâmia’nm hiddetini görme.. hususiyle daima beraberinde yaşadığı bir adamın bu suretle aleyhine kalem yürütmek için bir insanın muaşeret zarafetinden bu derece mahrumiyetine taaccüp ettiler. Mektup sahibi manzumeyi kelime kelime mûtarıza içine alarak herbirisine söyleyecek bir söz. Çünkü «tâbiş-i lerzen-de. İmza okunmuyor. bilâhare tetkik olunmak üzere bir iki müsveddede ayırdı..» diyor.. yürüyüşüne bile tariz olunmuştu. bu herzevekil pozuna-misil. bu şair-i zülüfdar garâibdisar.. Ahmed Cemil diyordu ki: . Bir aralık bir kâğıt için «Koca şair!.. Ahmed Cemil fesini bir iskemleye attı.. Şu insafsızlığa. *”” Tâ bahçenin bir köşesinde sarmaşıklarla loş küçük bir •kameriye vardı. ibzal edilmemiş tezyif kalmamıştı. «Ben miyim?» Bu mirî belâhet-semir.. Hüseyin Nazmi ihtisara başladı. Hüseyin Nazmi zarflan birer birer boşaltmağa başladı: —.. Öyle şeyler demişim ki görülmüyor.IKır içeri girme de bahçede oturalım. gösterilmiyor.» dedi.. ikisi beraber okudular. Sonra ilâve etti: —-. senin o geçen nüshadaki «Ezhar-ı bekâret» manzumesine bir alay teşniat.» demişim. Risaleler mektep kitaplariyle mektep çocuklarından kurtulamayacaklar. eserleri gözden geçirmek istediler. «Bakayım!» dedi.. oturgeımış mektupları..» Sen böyle hepsini okumağa kalkışırsan işimiz var. sepete atılacak müsveddeler teraküm ediyordu.. Az kaldı kapıyı açmıyordu.. Bir gün âmal-i erbaaya dair bir makale gelse taaccüp etmeyeceğim.. çünkü «Kiysu-i müşemmeş. dedi.

Halk güler ve gülmekten haz eder. etrafına toplananların onda dokuzu güler. Bak. Hakkın kimde olduğunu aramakla iştigal edenler çok mudur zannedersin? Matbuatta taarruz erbabının eline geçenler tıpkı sokakta çamura düşmüş bir adama benzer. hattâ güzel esvaplarının eteklerine sarılan azgınlar olur. tahkire delâlet eder kelime varsa toplayıp da Raci’nin yüzüne fırlatmaktan meneden bir şey var mı?. fakat halkı güldürmeğe çalışanlar işte o bir alay soytarı olmaktan başka bir ehemmiyet alamazlar. sonra Hüseyin Nazmi’nin karşısına oturarak bu kelimenin ihtiva ettiği şüpheyi tefsir etti: wyic LWSliye UZ. İşte senin yazıların mutbuat sahasından geçerken bu yolda haset yaygaralarına tesadüf ediyor... nasıl arkasına düşerler. hayâsız çocuklardan başka şeyler değildir. içlerinde taş atan. O küçük bebek gibi ağlayarak eve mi kaçacaksın? Emin ol ki pencerelerden seyredenler için o çocuklar arsız.. bağırırlar. hergün sütunlarından bir çoğunu ötekinin berikinin yazdıklarına. insanlarda tabiî bir histir. tezyiflerle dolduran «Mâkes-i Zaman» ne kadar satılıyor.. o başka bir mesele.. Bence halk nerede gürültü oraya teveccüh eder. Elbette. bu adamın şu muannit ısrar ile senin ve benim aleyhime bu kadar musallat oluşuna ne sebep var? Kendisine bunun için para mı veriyorlar. Bu. fakat meselenin esasını yanlış telâkki ediyorsun.. Ahmed Cemil: — Acaba? dedi.. Çok safderunsun.. Çünkü herkes gülmek ister.. Hüseyin Nazmi arkadaşının teessürle söylediği sözleri dinlerken gülüyordu: Ne kadar hassassın! dedi.. Ben şiir söyleyecek olursam onu susmağa mecbur mu etmiş oluyorum? Ondan hakk-ı teşaürü selbedecek bir kuvvet mi var? O da söylesin. insanlarda istihzalara. tezyiflere uğrayanların haline acımaktan ziyade gülmek hissini ilâve edersen bugün bizim etrafımızda bağıranların ne yolda bir aksi şada hâsıl ettiğini anlarsın. Sabahleyin kapışan kapışana.. Bizi anlamıyor.. Hiç mahalle çocuklarının oynadıkları bir viranlıktan süslü bir bebek gibi küçük bir kız geçerken tesadüf ettin mi? Bütün o arsız çocuklar o küçük kızın zerafe-tine karşı duydukları bir kıskançlıkla birden nasıl tutuşurlar. söven. haz etmiyormuş. bu tabiî nıeyelâna. Cemil!. Ben onun söyledikleri için bir şey diyor muyum ? Ben ona tahkire benzer bir şey yapıyor muyum? Beni bir lügat kitabından ne kadar şetme.. fakat istihzaya hedef olanın kıymetini tenkis etmez. O istihzalar ayniyle mudhik resimlere benzer ki ¦insanı bir müddet güldürür.. Mütalâanın bir kısmı doğru.. o kadar.. luıuutt mem ki hakikat senin dediğin gibi olsun.. Bugün .Lâkin ne sebep var. yahut bizim iyi şiir söylemediğimize halkı ikna etmekle kendisinin şair meziyeti iki kat mı oluyor?. bunu mutlaka söylemeği bir vazife addediyorsa tahrike neden lüzum görüyor?.. îşte asıl farkınız da o değil mi? O tahkirleri icradan seni meneden bir şey var ki onda yok. tarizlerle.

Fakat sonra yavaş yavaş âfak yanmağa. Daha sonra ümit güfleşi o kırılmış kalbin emel enkazına hazin bir veda nazarı ile süzülüp gidiyor: O vakit neticenin kara bulutları.. takdir edilmemek endişesi olmasa.takdir ettiğimiz bitr adamın o yolda tuhaf bir resmini görsek hangimiz gülmeyiz? Fakat o resme gülmüş olmaktan dolayı o adam hakkında fikrimize hiçbir tebeddül gelmez. o vakte kadar görülmüş olan şeylerin hiçbirine benzemesin. senelerden beri yazmak istediği. bir katra girye ile netice bulsun. Zihnen tertip ettiği esas pek sade idi: Bir taze ruh ki.. ne dediğini anlamamış gibi dalgın bir na-jzarla baktı. etrafa bir ateşli havasının baygınlıkları yayılmağa başlıyor.. güya semanın bakir sinesine güneşin busesinden. onun sevda dudaklarının temasından tutuşmuş bir bahar sabahı. Ya benim o mahut eseri bitirsem de çıkarsam ne olacak?. hafif bir hava bu uzun sıcak günden sonra sahralardan kalkan akşam buğuları üzerinden hafif darbeciklerle kanatlarını silkerek geçı“yor.. Hayat mübarezesi. sabahtan beri güneşin bu sahranın üzerinden çektiği çiçek kokularını şimdi tekrar arza serpiyordu. güneşin son demlerinden çıkan bir nefes gibi serin. İşte eser bu idi. Ahmed Cemil dudaklarını büktü. Ah!. beyninin içinde bir çocuk kabilinden yaşatıp bü-lyüttüğü. her dakika işleyip süslediği eser idi ki bunda çocukluktan beri okuduklarından aşılanmış şiir zevkini tatbik etmek isterdi. bir şey ki. cevap vermek istemedi... dedi... . Hüseyin Nazmi’nin herşeyi soğuk kanlı tetkik etmekten ibaret olan felsefesine iştirak edemiyordu.yapacaklar? Ahmed Cemil’in o mahut eser dediği... Ahmed Cemil’in gözleri o küçük pencerecikten ayrıldı. artık gözlerim bulandı. sonra dedi ki: Ah! bu anlaşılamamak.. bir suret veremiyordu. arkadaşına baktı. Hüseyin Nazmi mai kurşun kalemiyle risalenin matbaa müsveddelerini tashih ederken onun gözleri kameriyenin sarmaşıkları arasından yer yer açılmış aralıklardan birer zümrüt pencere buldu/biraz iskemlesine yaslanarak gurubun bir esmer -ve şeffaf tül gibi semanın ipek sathına gerilen gölgelerine daldı.s burada bitmiş gibi göründü.. bah. Bu eserle öyle bir şey yapmak isterdi ki. hayata bir ümit incilâsiyle açılıyor. bu eserle Ahmed Cemil beşer hayatını yazmak istiyordu: başından sonuna kadar bir şiir ki bir tebessümle başlasın.. O şeye zihninde mümkün değil bir şekil...^ Bir aralık Hüseyin Nazmi: Karanlık oluyor. o saf ve taze ruha hayatın ilk mihnetleri yavaş yavaş sokuluyor. Bugün üç dört tane ufak tefek manzumecikler için feryat edenler o vakit o koca bir cilt dolusu yeniliği görünce ne . son ziya bakiyeleri bir tarafta küçük bir bulut parçasının kenarına oyalar talik ediyor..

Bütün hayatta ümidi onun üzerine müpteni idi. akışının ifadesine. Kendi kandisine küser.. o ahengin yeknesaklığından husul bulacak ezayı ne için alamamalı? Garbin manzumelerinde evzanm değişmesinden hâsıl olan ahengi görüyoruz. Şimdi benim eserime vermek istediğim musikiyi düşün.Ne vakit buluşsalar Hüseyin Nazmi’ye bundan bahsederdi. Hele vezin için kimbilir ne kadar tezyiflere uğrayacağım. Fakat lisan Türkçelikten çıkınca. Arabînin. Bizde bu cihete dikkat edilmiş mi ? Bir satır vezin ile mersiye söylemek. veznin musikisinde hüküm sürmek lâzım gelen ahengin mânası. Ah! Bir ke-o esere bir vücut verebilse!. feûlün.. düşündüğünü kalemine tersim cttiwmpTnpirj-o^ nıı’jt<v”^iit h. feûlün» vez-niyle melûl bir edada . Türkçemizde de böyle şeyler meselâ Fran-sızcadan daha güzel yapılırken yazık ki yapmıyoruz... Bu eserin âdeta hastası olmuştu... onu yazarsa — bir gün Taksim bahçesinde arkadaşlarına itiraf ettiği gibi — artık hayatta vazifesini ikmal etmiş kıyas edecekti. arkadaşına okumuştu. bundan hâsıl olacak tesirin ruh üzerinde ne kadar kuvveti olmak lâ-zita gelir.. derdi. Sözünün bu noktasına gelince kendisini kaybeder. hissettikten sonra tatbik etmek lâzım. edasının hissine ne için vâkıf olmamalı. Farisînin hazain-i servetinden tezyine başlayınca o mahut vezni muhafazaya nasıl imkân görülürdü. Bugün Hüseyin Nazmi’ye diyordu ki: —• O yeniliklere çıldıracaklar. yahut hafif bir esası ağır bir veznin sakil seyelânma terk etmek vezninin musikisine karşı nasıl bir duygusuzluk ise muhtelif esaslardan mürekkep uzun bir manzumeyi yalnız bir vezin ile söylemeğe kalkışmak yine musikiye karşı öyle bir 77 II anlamamazlıktır.. bazan aczini lisana atfetmek ister.. Beş yüz beyitlik bir manzumeyi muttarit bir vezin üzerine söylemekten tevellüt edecek ruh yorgunluğunu. Fakat istediğini yapamamaktan..r yeis ilp her yazdığı parçadan sonra^o narcava veremediği ruhim Tna.. Garblılarm hareke-i musikiye dedikleri uzun hecelerden Türkçe mahrum olduğu için Türkçeye hece vezninden başka bir ahenk olamazdı. vezin hakkında bitmez tükenmez nazariyelerini anlatırdı. Buna mukabil. iktidarını hissinin dûnunda bulduğu için kızar. Bizim veznimizin musikisine... zihninin içinde müşevveş hayaller gibi uçuşan müphem renkleri zaptedebilecek bir alete malik olmamaktan rnünbais bir fütur ile âdeta hayatından bezer. Meselâ hazin bir parça «Feûlün.. Fakat o mânayı hissetmek. Bir çok parçalarını yazmış. Heca veznine de bu hizmeti ifa ettirmek mümkün olamzadı. O ahengi husule getirmek için bizim elimizde manasız bir hece vezni yerine haddizatinde bir musikiden ibaret bir vezn-i mutrip varken ne için nazmımızın eczasına dikkat ettiğimiz gibi miş-vannda da ahenk ve veznin şiirin ruhu ile hemdem olmasına dikkat etmeyelim?... yahut vukuf iddia edip de bundan ne için istifade etmemeli?.tepnini tutardı... fakat bunu ne için anlamamak ?. Şimdi bir şiir söyleyiniz ki. Eğer bu yenilik herkeste bir iltifat meyli hâsıl etmezse.

yine yavaş yavaş. \Bilmem herkes hisseder mi? Fakat ben meselâ nâl:ş_kelimesinin mahzun edasını. «Jenk. feryat keli*-* meşinin yırtıcı ahengini pek iyi^duyuyonım7Insanda_ bu duyuş zevki olduktan sonra meselâ: «bâhr-i sükunperver»ı diyemez. sonra vezinlerin musikisine de o7 tebeddülden gelen ahengin mânasını ver. Hüseyin Nazmi’nin tebessümü biraz daha genişledi. Helejçafiye^ Gariptir. sanki mızrabın bir hiddet çimdiği kabilinden tek bir «ulun». sonra meselâ ara yere girivermiş bir ıstırap şuhkası. şiddetin en yüksek tabakasına kadar çıksın.. bahr kelimesinin o bir harekede toplanan üç kuvvetli harfinden hususiyle sonundaki tesadümünden hâsıl . Bu yolda yazılmış bir manzumeyi tasavvur et ki vezinlerin taşkın dalgaları üzerinden atlaya atlaya akıp giderken birden yorgun düşmüşçesine ağır ağır sürüklensin. o halde kafiyesiz nazım söylensin. Hattâ bugün yeni şiirin ruhunu anlayamayanlar da kafiyede bir ta-savut mânası olabileceğini düşünebilecek var mıdır acaba?. daha sonra «müstef’ilün. fakat bir ittırat içinde zevke tevfikan icra etmek bize ait bir muvaffakiyet. dinlemekten duyduğumuz yorgunluğu hiç olmazsa nazmımızda kaldıralım. renk» kafiyesiyle kaside söylemek için efkârı tasavvur edilemeyecek tazyiklere ve ivicaelara uğratarak. bir ifade hiddeti.. mefailün.. pervaz kelimesinin tayaran meylini.sürüklene sürklene gidip dururken sonra «mefailün. bizde _en dikkat edilecek şeyler ihmal edilmiş de edebiyatımızda çocukça oyunlar için hayatlar sarfolunmuş. «An ve “TS M. yükselsin. feilâtün. Yirmi tane yeknesak suzinak şarkıyı okumaktan. işte yarının nazmı ‘/feeııcejçejamelerin mavzu manasından başka bir de — nasıl iâbir edeyim — şada mânası vardır. ine ine son nefes bir musiki inlemesiyle bitsin.. Kafiyenin terüp tarzını sırf zevkle. Ahmed Cemil devam etti: Musikide yapamadığımızı bari nazmımızda yapalım. A t VB SİYAH in» kafiyeli seksen beyti birbirinin arkasına sıralamaktan kulak için lütuf mu îıâsıl olur kelâl mi bilemem? Hele gazellerde matladan sonra gelen müfretlerde madem ki nazmın arasına kafiyedar olmayan kelimeler sokarak samiayı tahrik etmek tecviz ohınuyor. ferhenk. Hüner musikiyi yeksaklıktan değil. Ahmed Cemil bu gidişle bu akşam bütün edebî mecellesini bir kaç yüzüncü defa olarak arkadaşının önüne tekrar döke-1 çekti. O muvaffakiyete bir de kafiyenin tasavvut mânasını ilâve et. bir nazım feveranı. veznin kasırgasıyle yükselsin. failün» vezniyle bir hissiyat tuğyanı. Hele kafiyelerin mûtad tertibine hiç aklım ermiyor.. müstef’ilün» ile bir sükûn. muhtelif makamat ve usulün insicamından istihsal etmektir. o kafiyede bir kelimeyi kasideden mahrum etmemek için türlü mâna garibelerine mecbur olarak müşkülâtı hayret verecek bir külfete katlanmışlar da kafiyenin ahenk mânasını düşünmek akıllarına gelmemiş.. Sonra tekrar bir feveran ile taşsın.

bütün o köhne cinasları çıkar. dedi. Nazmi. MAİ VE SİYAH 7S Şimdi büsbütün karanlık olmuştu. onun için o söyledikçe Hüseyin Nazmi vicdanından hafif bir sesin: «Zavallı çocuk!» dediğini işitiyordu.. bu uysal muhataba bütün şahsî fikirlerini dinletti. belki Ahmed Cemil bu kadar hülyalara esir oldüğil için. Tamamen tahattur ediyordu: O vaadettiği şeyi bir gün şakirdi Muzaffer beyde . Lâmia’nın birden sesini işitince hiç düşünmediği halde birdenbire aklına gelivermişti. o zaman: «Ben bugün şu toprak parçasının üzerinde birisiyim!» diyebileceğim.. Ah.. sonra mutantan bir kafiye di-^ ğer bîr beytin mâna haşmetine müdebdep bir karar versin. semaların üzerinde dalgalanan sislere dalmış düşünüyordu. izah ediyor. Ahmed Cemil. mağlûp ayaklarımın altına atılacak: kendimi birden yükselmiş göreceğim.. o eser yazılıp da intişar ettiği zaman Ahmed Cemil büsbütün başka bir adam olacak! Öyle zannediyorum ki iştihar perisi gelip makhur.. bütün şiir bir yandan veznin ahengine nefsini teslim ederek dalgalanırken kafiyeler öteye beriye müterennim zamze-meler. çünkü derya Tielimesi de sakin. onda da bir sükûn var ki sıfatı sıfatın mâ-5 nasmdan ziyade.. Neyi buldun? Ahmed Cemil cevap vermedi. nağmeler serpsin/ sonra o şiirden bütün hayîde teş-. köşkten bir ses işitildi: Ağabey! yemeğinizi göndersinler mi? Göndersinler!. fikri o mâruf zeminlerde bocalamaktan kurtar .. ¦ sükût edince Hüseyin Nazmi cevap vermedi. Ahmed Cemil. yahut bahr-i pür huruş. sonra netice vermek istedi: Şimdi düşün! Melûl bir beyit hazin bir kelimenin üzerinde sakin bir vakf ile bitsin. zavallı Hû* şeyin Nazmi’ye. Ahmed Cemil birden kalktı: — Buldum. Sanki bahr kelimesi de o sıfatla beraber taşıyor. Hakikatin daima hülyanın dununda kaldığını bilirdi.. iki arkadaş biribirini birer nıütekâsif gölge şeklinde görünüyorlardı. f bihler. bahçeninbütün sahranın. Ne için? Bu merhametin mahiyetini pek iyi takdir edemiyordu... Hüseyin Nazmi kameriyenin sarmaşıkları içinde daha kesif duran karanlığın arasında gözleri dalgın.v_ _ Ahmed Cemil artık mütemadiyen söylüyordu..4âte_b_enim eserJ. şişiyor. Birden.. endişe ile dolu bir vaziyette arkadaşına bakıyor.olan tasavvut şiddeti ister ki bu kelime bir sert mâna tasvirinde kullanılsın: Meselâ bahr-i huruşan.. Arkadaşını dinledikçe kalbinde merhamet hissi duyuyordu. değil mi? Buna mukabil «derya-yı sakin» derim. İkisi de sustular. Müsterih bir nefes aldı..

.. uatta gözünü çevirip bakmasın.. Sonra kameriyenin ortasından sarkan fenerlerin delikli kaidesinden yemek tepsisinin beyaz örtüsüne dökülen oynak ziyaya dalarak: Kimbilir. Lâmia sana gösteriş yapıyor.1 var. kapağı çekip kapıyordu.görmüştü... Odanın en uzak bir tarafına gitsin. işte gönlün oluyor. bir • aralık Hüseyin Nazmi dedi ki: Eserini bitirirsen sana burada bir ziyafet vereyim. Haydi.. Hüseyin Nazmi dedi ki: . İşte şurada pencerenin kenarına otursun. neşretmeden evvel bir kere kendin . Haydi bakalım. piyanosunun iki tarafındaki mumlan söndürdü. mini mini sanatkâr iskemlesine geçsin. dadı? Biz geleceğiz. haydi yanma çıkalım da seni barıştırayım.. Ahmed Cemil:: Teşekkür ederim. Bir kutu ki içinde tavla zarları şeklinde fakat oldukça büyük mük’ablar var. Yemek yediler. O da şöyle bir tarafa çekilir. O vakit Lâmia’ya yalvardılar: «Bu kadar naz neye iyi?. mük’abları altı suretle tanzim etmeli ki o altı levha hâsıl olsun. Utanmakta ne mâna var?... Güya piyona çalacak. bu mük’ablarm altışar tarafına altı levhanın kesilmiş parçaları yapıştırılmış. öyle somurtmağa çalışma.. Her uğradığı dükf kâna böyle üç satırlık tarif ile mi soracak?. haydi. pancurları açık bir odasından bir gürültü toptu. zihnen kendi kendisine tasvir ediyordu. Ben de senin yanında yapraklan çevireyim. Ağabeyimin yanında her vakit çalmıyor mu? Yabancı olarak bir Ahmed Cenv.. Hüseyin Nazmi’nin bir işareti üzerine dadı çekildi: Nereye gdiyorsun. Ahmed Cemil yetişti. odaya evvelâ Hüseyin Nazmi girdi. Sen o gürültüyü bırak da bize bildiğin parçalardan çal. Öğrendiğin parçalar bunlar değil mi? Kend..«. siyah saçlarla dalgalanan küçücük başını uzattı.n istediğini çal. Ahmed Cemil şu güzel oyuncağu. işte mumları yakıyoruz. Lâm’a hırçın çocuklara mahsus bir hareketle döndü: Mümkün değil! dedi. istediğin adamları davet et.. artık öteden beriden bahsediyorlardı..» . Ahmed Cemil’in güya bu sualine cevap veriyormuş gibi köşkün yukarıdan. °kursun. Merdivenlerden yavaş yavaş çıktılar. Lâmia dadısıyle beraberdi. bak bak gülüyorsun. Fakat bunu nerede bulacak? Muzaffer beye Paris’ten gelmiş. ne zaman? dedi.. Sonra yuvarlak iskemlesinden atladı.. Zaten onlar ne kadar çalabileceğim bilmiyorlar mı?. İstiğnanın bu derecesi de fazla. dedi.

. şu açık pencerenin yanına oturacaksınız. oturdu.Lâmia evvelâ Hüseyin Nazmi ile Ahmed Cemil’in arasında. Artık Hüseyin Nazmi’nin kendisini çekip iskemleye doğru götüren koluna hiç mukavemet etmedi.. Beni dışarıda farzet.. gözleri yere dikilmiş.. dudaklarına hafif bir tebessüm. fakat ezber çalmıyormuş gibi gözlerini de ayırmak istemeyerek sekizliklere yetişemeyen minimini ellerini f Mislerinin üzerine bıraktı. tuşlara korkak bir temas ile dokunuyordu.. Pencereyi gösterdi. Bir genç kızın duası. soluk kırmızı dudaklan bükülmüş. Aşk serzenişleri La fille de madam Angu’dan kolay bir polka.. — Cümlesinin sonunu tas-hihen tekrar etti — Farzediniz. Omuzları.. kâğıdın üzerinden püskürterek uçuruyordu. ince kaşları çatılmış. Carnavale di Venezia’dan sade bir ariette. anladınız mı? Hiç.. ben oradan gökleri seyrederim olmaz mı?. sanki şu küçük titrek parmaklar tuşlara dokundukça bir musiki nefMai ve Siyah — F. Lâmia’nın musiki mecmuası piyanoya her yeni başlayan çocuklara muallimlerin tertip ettikleri hemen daima az çok yekdiğerine benzeyen silsilei meşaidden ibaret idi. Karşısındaki notada işaretler gözlerinin önünde iki taraftan titreyen mumların ziyasiyle bir alay acayip gölgeler gibi bulutlanarak geçiyor.. Düşünmeksizin yarın bir genç kız sıfatına girecek. utanının!» diyordu. olan şu çocuğa artık müfred hitabını ayıp bulmuş. . gözlerini bulandırıyordu... senelerden beri devam eden tekellüften ârî bir itiyada hatime vermek lâzım geleceğine şu dakikada hüküm vermişti. Lâmia dudaklarının arasından hafif bir istihza ile: Farzediniz!.»^a.. omuzlannın küçücük hareketleriyle.. başı bir dakika evvelki red ifadesinin şiddetini kaybetti.. yapamamak korkusundan mütevellid bir heyecan kalbini sıkıyor. Nihayet dudakları deminden beri açılmak isteyen tebessümle büsbütün tezehhür etti. Lâmia evvelâ piyanosunun başına mütereddid oturdu. Bu tarafa hiç bakmayacaksınız. diye mırıldanıyordu.. Hüseyin Nazmi’nin açıverdiği bir notayı görmeyerek... küçücük parmağiyle şu mütehakkim emri teyid etti. dedi. parmakları titriyor. sonra gülerek Ahmed Cemil’e baktı: Siz tâ oraya. gözlerine bir teslimiyet gelmeğe başladı.. 6 hası kalkarak o siyah işaretleri üflüyor.xVJÜ«İJ. dedi. Ahmed Cemil: İşte gidiyorum.XA±l 81 «utanırım. sonra yavaş yavaş kaşlarının gerginliğine gevşeklik. başının hafif silkintileriyle reddediyor. mütemadiyen .

belirsiz hareket eden bir salıncak nazlılığıyle salanıyordu. ötede beride bacaları. kulaklarım tırmalıyordu. Ahmed Cemil şurada mai ve siyah.. hafif. henüz vüs’at bulmamış omuzları dirseklerinin inip çıkmasiyle hemâhenk olarak. O şimdi. büsbütün tezehhürü-ne yalnız bir bahar sabahı kifayet edecek. şu küçük çocuk. Ahmed Cemil’in orada bulunmasından gelen bir mahcubiyet hattâ düşünmeğe müsaade etmiyordu. Lâmia. gözlerinin önünde. mübhem bir şiir hissediyordu ki sakit. Denebilirdi ki yalnız parmakları düşünüyor... çevirmeğe müheyya bir vaziyette duruyor.. çatıları yükselen köşklerin. sakit duruyordu. tahattur eyliyor ve mihaniki bir hareketle hâtıralarını tuşlara naklediyordu. gecenin hafif rüzgâriyle başlarını sallayan korkunç heyulalar gibi yer yer zulmetler içinde hareket eden ağaçlara dalmış. O da Lâmia’yı unutmuş idi. Bu kırmızı ziya odanın ortasında masanın etrafında ateşten bir hâle teşkil ettikten sonra yavaş yavaş hafifleşerek bütün duvarlardan. Büyük lâmbanın kırmızı kalpağından yakut renginde bir ziya intişar ederek bütün bu odayı alevden bir renge boyamıştı. inkişafa müheyya bir gonca ki. Yapraklar döndükçe gözlerinden o bulut kalkıyor. Fakat çaldıkça metanet gelmeğe başladı. parmalan kuvvet buluyor. Ahmed Cemil?. eşyadan. bu siyah levhanın üzerinde. yahut uzaktan uzağa başlarıyle... uzun konçlu düğmeli zarif potincikler içinde minimini ayakçıkları birbiri üstüne konmuş. küçük bir rüzgârın isabetiyle kendi kendisene belli. sanki karanlıkları yerinden oynatarak ibir beşik içinde sallayan rüzgâr ile canlanarak. yarın bir genç kız olacak. bir garam visaliyle kucaklaştığını gördü.. harekete gelerek şu siyah gece zemini içinde titreyen bu siyah levhanın. Başını çevirdi.. ötesinde berisinde beyaz münevver pullar serpilmiş. Bu temaşadan derin. parçanın hareketine tebaiyetle küçük başı hafif hareketlerle sallanarak.Lâmia şimdi ellerini hâtıralarına teslim ederek bırakıver-mişti.. yukarıda ve aşağıda birer levhanın. zulmetlerin sevda dolu göğsüne döküvermişti. küme küme. şimdi tuşlara daha emniyetle dokunuyordu. sırma işlenmiş bir örtü gibi eteklerini görülmez ufuklara salıvermiş. Sema. Ahmed Cemil şimdi Lâmia’nm ihtarını unutmuştu. bir şiir ki lisanı yok. yan muallâkta. Şimdi bu mücessem şiire bakıyordu. O olmasa belki şu levhanın ruhunu daha iyi anlayacak. yüksek iskemlesinde yere zor yetişen ayakları. şimdi nerede bulunduğundan bile haberi yoktu. Ahmbed Cemil orada pencerenin yanında. duvarların parmaklıkları arasında irili ufaklı. fikri bulanıklıktan sıyrılıyor. Lâ-mia’nın musikisi. Sanki orada değildi. perdelerden kayarak burada bir . kollarıyle biribirine selâmlar gönderen ağaçların. Lâmia artık onun mevcut olduğunu yavaş yavaş unutmağa başladı. öpüşen. şurada burada karanlıklar içinde biribirine sarılan. bütün bu titrek gölgelerin şiirini temaşaya mevkuf olmuş duruyordu. ara sıra muhtelif noktalarında uçan beyaz tüller harekete gelmiş. öyle. o mübtedi tereddütleriyle piyanonun dişlerinden koparılmış nağmeler. belâgati yalnız işte şu siyah titremeden ibaret. bahçelerin. yarı açık bacaklarının ucunda hafif. Hüseyin Nazmi ayakta bir eli yaprakların yanında.

Bir müddet geceye bakamadı. Ahmed Cemil’in önünde yüksek bir kayısı ağacı vardı. şu küçük başa bir vüs’at geliyor. Deminki manzarada bir tebeddül vardı.. havalin eksiklerini gözlerinin. demin birer siyah kütle odan bütün bu eşya şimdi parıltılı bir su ile yıkanıyor gibiydi. Şimdi güya bu ağacın ucaresinden bollaşan bir su fışkırıyormuşçasma o nur-u rakkas yapraktan yaprağa koşuşarak biribirini tutuşturuyor..penbe gül uyandırıyor. başından arkasına dökülen kıvırcık saçların dalgalarını münevver bir ihtizaz içinde sarıyor. sonra tâ piyanonun kenarına kadar gelerek Lâmia’nm sırtını. ötede beride yıldızlar büsbütün beyaz idi. şu mini mini mahlûktan o penbe renk içinde.ki tâ köşkün saçaklarını öpmeğe çalışıyordu. Ahmed Cemil bu lâtif hayali kaybetmek istemeyerek gözlerini süzüyor. saçlarından ziya köpükleri serperek bir genç kız çıkıyordu. Şimdi sema lâcivert bir şişeden süzülen ziyaya benzeyen hafif bir su halinde büsbütün şeffaf. bu küçük çocuk yükseliyor. şu incecik vücuttan uçan bir esîr şrib’ sanki tobahhn1” ederek. ağaçlar.. Gösîori T<”-öüa’yı değil. mumların sarımtırak ziyasiyle titreşe titreşe öpüştükten sonra sönüyordu. Sonra birden ağacın bütün üst tarafı beyaz bir yangın içinde kaldı.. yaprakların üzerinde sanki bir fırçaaan serpilmiş parça parça sütlü nurlar titreşiyordu.. hülyasının ianesiyle ikmal ederek görüyor. sonra yavaş yavaş gözleri alışınca hayret etti. . ağacın bir kısmı gölge içinde kalmış iken mütekaıbil kısmı beyaz bir ateşle tutuşmuş-çasına parıldıyor. Bana bakıyorsunuz Cemil bey? Haniya dışarıya (bakacaktınız ? Önündeki mecmuanın son yaprağını çevirmiş olan Hüseyin Nazmi ilâve etti: Tenbihi bozmaya gelmez. ondan sonra beybabasının yanına gidecek. kirpiklerinin gölgesiyle karşısındaki levhanın ziya oyunlarını itmama çalışarak. sonra yavaş yavaş tekasüf eyleyerek mahsus b’r şe1”1 kesbeden o onbeş yaşındaki genç kızı görüce rdu. ciğerleri koparan bir aşk busesiyle öpüyordu. Lâmia’nın vücudunu saran mütekâsif esiri. bu rakik nağmeler arasında silkinerek. o veşillere birer jeyaz fenercik asılıyordu. Bu gül renkli ışık içinde şimdi Lâmia onun gözünde sihirli bir inkişaf ile sanki büyüyor. şimdi şu çocuktan. omuzlarını. fakat işte şu gözlerinin önünde garip bir sersemlik veren bir sevda nefesiyle teneffüs ediyormuşçasına titreyen nazenin hayali. uzun.. Şimdi gözleri kamaşmıştı. Ahmed Cemil başını çevirdi. o dar omuzlar genişliyor. küçük hanımı kızdın nz. Şimdi bize yeni öğrendiği İspanyol havasını da çalacak. bütün hedeften mahrum kalan gençlik hülyalarının hüsranı kadar uzun. çatılar. Ah! Bugün kinıbilir nerede sevda hülyaları ile mest olan o genç kız — eğer kendisi için öyle bir genç kız yaratılmış ise — ne zaman yolunun üstüne tesadüf edecek?. bacalar.

uğraşa uğraşa çekiyorlarmış.. mehip. sanki bu çehreyi nazarlardan kıskanarak saklanmak istiyormuşçasma şiddetini arttırmış idi. sanki altında parçalanan bu bulut kırıntılarını tezyif handesiyle temaşa ediyordu. görünmeyen bir takım kollar zincirlerle şu ateşten kütleyi derin bir uçurumdan yavaş yavaş. sonra bu bulutlar. ensicesi çözülüvermiş . geceler ilahesi. çıkıyor. çektiler. bu bir pencere ki semanın şu lâcivert kubbesinde açılmış. Sanki semanın lâcivert ipeğine gerilmiş bir beyaz atlas ki -birdenbire tahrip edici bir nefesle parçalanıvermiş. Kendi kendisine diyordu ki: Hayır. nr’teazzım. ispanyol havasının şarka mahsus aksak vezni Ahmed Cemil’in hayalhanesinde binlerce İspanyol rakkaseleri icat ediyor. bir pencere ki semaların öte tarafından intırak ederek peyda oluvermiş. bir nur tufanının şelâleleri taşmış idi. sanki bir kamçı ile bütün ufuklardan bütün bulut kırıntılarını püskürterek oraya gönderiyordu.havanın keyfî ıaksiyle dağılıyor. ay. Ahmd Cemil’e. Şimdi. bunlar o ateşin buharları ki meçhul bir ufkun derinliklerine . yükseltiyorlarmış gibi geliyordu. rüzgârın önüne düşmüş. işte şu karşıki köşkün çatısının arkasında. bunlar şu lâcivert meriler kubbenin zeveban etmiş parçaları. altından. serpiliyordu. şimdi Ahmed Cemil gözlerini’ baktığı sema noktasından küçük beyaz bulutlar peyda oluyor. Bitmez tükenmez beyaz bulut parçalarını küçük küçük şamarlarla oraya sevkediyor.. fakat tam köşkün üstüne gelince artık birden tevakkuf etmişler zannolundu. etrafından nazenin hıra-mma döşenen beyaz bulut kümeleri arasından bütün onüdebdep şâşaasiyle çıkıyordu. Ansızın kırmızı kiremitlerin üzerinden bir nur çizgisi göründü. bazan ağır ağır akarak. kollarının zincirli bilezik-leriyle raksediyorlardı. serpuşların pullarıyle. metin. kopuvermiş.. bütün bu levhanın şekillerine bir hareket veriyordu. bazan koşa koşa. çılgın bir seyirle uçuşuyordu. buracıkta kımıldamadan seyretmek istedi. rüzgâr. kâh gergin kanatlı güvercinler gibi süzülerek. o vakit Ahmed Cemil kendisine. kâh çılgınca savrulan kar fırtınalı gibi yuvarlanarak geçiyorlar. Şimdi Ahmed Cemil’in nazarında bu ay başka bir mahiyet alıyordu..Ahmed Cemil başını kaldırdı. Ahmed Cemil başını pencerenin kenarına dayadı. hâkim ve âmir oir nazarla bütün şu dağınık enkaza bakıyor. sırıtarak. geniş bir istihza handesiyle bakan bu simanın muammasına uzun bir nazarla baktı. ayaklarının halhalarıyla. O. üzerinden. bir pencere ki içi nur deryası. bunlar işte o çatının üzerinden nazlı şaşaasını dökerek yükselen ayın karşısında parmaklarında zilleriyle. öyle değil. Çektiler. şuracıkta pencerenin şu kenarından. Köşkün kırmızı kiremitlerinin arkasında güya bir bürkân menfezi açılmış. Hafif bir rüzgâr uçuyor. hiç arkası gel-nıeyecekmişçesine geçiyorlardı. şimdi oradan görünecek. bir ateş hazinesi. Bunlar hep beyaz idiler.

. Ahmed Cemil Hüseyin N&zmi’ye dedi ki: Artık sen de uyu. o genç kız.. Ahmed Cemil çekildi. şair efendi. Hüseyin Nazmi. «evet. Bana izin ver. frenkvâri selâmladı. puf.. öbür tarafında yığılmış küme küme beyaz atlasların arasında.. kız! Ona ne vakit tesadüf edecek?. görmemiş. şimdi ay bütün tabiat “münevver bir aşk firaşı hazırlamak istiyormuşçasma altın bir fanus şeklinde duruyordu. Onun ayaklarına atılmak. Kimindir o küçük seyyal sima ki hülyasının âyinesi üzerinden zapteaıı-miyen bir renkle güya bir bulut parçası altında mütemevviç. gülerek.. başını dizlerine koymak.dalıp gidiyor.. gecenin uyku sükûtunu ihlâlden korkarak ilerledi. Bu çehre sırıtıyor.. alay ederek Lâmia’-nın karşısında eğildi..Lâmianin parmakları son karar darbesini verdi. Gülüştüler. mumlar söndü. bütün aşk kabiliyetinin hasretiyle seviyor. . Ayaklarının altında çıtırdıyan kumların üzerinden yavaş yavaş. Onun için Hüseyin Nazmi’den kaçmak. Benim için yine kütüphaneye yer hazırlatmışsındır. akıp gidiyor? O genç kız ki tanımıyor.. Hüseyin Nazmi: Mutlaka mehtaba karşı manzume söylenecek! dedi. katre katre... ona karşı yürüdü. Lâmia bir kahkaha ile: Matmazel uykuya kaçıyor. vücundun-dan haberdar değil.».. biraz ‘Çıkıp şöyle yalnız tenha yollarda gezeceğim. sahrayı tutuşmuş bir derya içine alan mehtaba karşı hülya enginlerinde doalşmak istiyordu. yavaş yavaş. . sanki yatağında yatmış manidar bir sevdalı bakışla: «Evet. açılıyor. Ah o gene. çocuk çalacak şeyi kalmadığını anlatacak bir eda ile kardeşine baktı. parmaklığın kapısını açtı. Ahmed Cemil’in düşünmeğe ihtiyacı vardı. Yarın sabah konuşuruz.. Matmazel! diye başladı. fakat seviyor. sonra çirkin hâin bir tebessüm açılıyor.. puf. gözlerini bir rüyanın şiirinde kaybolacak gözlerini gözlerine dikmek. şair efendi. o genç kız. sonra hazin fakat bahtiyar. bütün gençliğin^sevdadan mahrum geçen ihtiyaciyle. değil mi?.. sıcak yaşlarla ağlamak isterdi... Şimdi ay küçük beyaz bulutların.. bahçeye indi.. dedi ve kaçtı..» diyordu. bilmiyor. bu bir muammayı andıran simayı bir yandan bir yana kaplıyordu.... ellerini bütün hayatının bir teslimiyet hücceti gibi ellerine terketmek. acı bir istihza ile daima sırıtıyordu. gönlü kırık fakat mesut.. şimdi bütün bu gök duvarları çözülmeye başlayan buz safhaları gibi çatırdıya çatırdaya kırılıp dökülecek. Ahmed Cemil’e dedi ki: Bizim küçük musikişinasa alkış yok mu? Ahnıed Cemil ayağa kalktı. Köşkün önünden geçen geniş caddeye çıktı. dışarıya çıktı.

bitmez tükenmez bir alay ile geçiyorlardı. canlanarak. kaçışan küme küme beyaz güvercin alaylarını seyre daldı. etraftan. Şimdi bulutları. sanki yerin sinesinden bir burkanın uğultuları içinden müşevveş bir mesturiyet-i mezbuhane ile çıkıyor. bulutlar. şimdi. biraz ötede azîm bir kuş gibi kanatları gergin. köpükler içinde müphem.. bazan yüksele yüksele birdenbire patlamış bir dalga gibi serpintili.» Bu gece Ahmed Cemil’in uykusunun semasında da dönen bulutlar arasında kırmızı bir müstehzi ay çehresi — daha ileride kaybolmuş bir ufukta.. 8 Ahmed Şevki efendi akşam üstü bir aralık sahib-i imtiyazın odasına girdi. o saatlerden beri semanın bilinmeyen sonsuzluklarından uçuşarak. o genç kız. mestâne atılarak. altından üstünden oynaşan. her dakika bir tenasüh silsilesinden geçen bu garip alay raksederek. hülyalarının şaşaasına o hazin altın ziyasını serpen bu müstehzi simadan gözlerini ayırmak istiyordu. bunların arasında bazan bir kırmızı kâğıt fener gibi donuk. ay. dumanlar beyaz gül yığınlarına tebeddül ederek — her an bir başka şekle giren. fesime. ipek tufanları mermer sütun enkazına. Şimdi tâ uzaklarda bir köşkün havuzunda mehtabı selâmlayan kurbağaların çığlıkları. evet tam on beş sene ki geceyi Beyoğlu’nda geçirdiğim vaki olmadı. şair efendi. diyordu.. sonra birden o tüller içinden sırıtkan çehresi çıkıvermiş. Ahmed Cemil’in gözlerinin önünde. sahranın bir tarafında bulutlara karşı uluyan bir köpeğin av’avası sonra gecenin sükûnunu bir ok fırlatıyor zannedilen bir horozun semayı şişleyen sesi. daha sonra yine bir rüzgâr darbesiyle birden değişerek — kuşlar garip canavarlara. şair efendi.. nazeninâne sallanarak fevc fevc geçiyorlar.» diyordu. aynanın karşısına geçti.. sahranın her köşesinden yekdiğerine cevap veren horoz sesleri bütün bu perişan gece zemzemesi: «Evet. bir dakika beyazlıklar arasında kaybolmuş. her kümesten. . O. diyordu. Bunlar nereden. Biraz boyunbağı-ma. dalgalar korkunç kasırgalara.Ahmed Cemil artık ona bakmamak. ayın önünde»:. afakin hangi meçhul köşelerinden nasıl bir hayat nefesiyle kanatlanarak şu baş döndüren seyran ile geçip gidiyorlardı ? Arasıra bir rüzgâr darbesine tesadüf etmiş dumanlar gibi dağınık. bazan bir bakır safha şeklinde bir ateş-renk.. arkasından takip eden Ahmed Cemil’e aynanın içinden lâkırdı söyleyerek: On beş sene oluyor. baygın baygın süzülerek. evet. şurada beyaz bir ipek kumaş silsilesi şeklinde dalgalı. endamıma çeki düzen vereyim.. o genç kız. güya bir haset eliyle silinmiş bir sima — sonra bir ses ki derinlerden. sanki kollarına atılıverecek zannolunuyordu. o yürüdükçe sallanıyor.. «Evet. vakit vakit bir tarafına isabet eden bir parça bulutla melûl ve gazaplı. yerinden oynuyor.

benim şemsiyeme kendim zor sığıyorum amma varsın sol tarafım ıslanı-versin. Ahmed Cemil. hem de köprüyü bir yandan bir yana istilâ eden siyah.. Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi o derece maruftur ki mutlaka bir lâtife edebilmek için vesile arayan Ali Şekib: «Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi yalnız başına kalksa da salına salına Sirkeci’den ağır ağır yukarı çıksa.Ahmed Şevki efendi kendi kendisine aynanın içinde sırıtıyordu. Sırıtarak Ahmed Cemile: — Fena değil a. Ahmed Şevki efendinin sağma geçti. Gerçekten doğru yola baktılar.. akşam üstlerine mahsus heyecanının henüz bakiyesi vardı. Şemsiye açıldı. arasıra tek tük arabalar halkı yarıp yağmurun altında ıslanan arabacıların şakırdattıkları kamçı tarakalariyle geçiyorlardı. Son vapura yetişecek olanlar koşuyorlar.. Ahmed Şevki efendi iyice sıklaştı. Allah vere de Raci’nin maşukası. gösterirler.. şişkin karnını biraz basmak için keten yeleğin arkadan tokasını biraz daha sıkarak — şu seyrek bıyıklara da biraz genç bir eda vere-bilse — yok. lâcivert. Ahmed Şevki efendinin koyu aefti alpagadan. sallanarak yürüyen şemsiyeleri seyrediyordu. Ahmed Cemil hem refikinin nefti şemsiyesi altında her iki adımda bir serdettiği mütalâayı dinliyor gibi sükût ederek yürüyor. küçük bir çadır kadar bir şemsiyesi vardı ki Saib dört senelik olduğuna yemin ederdi. Bu şemsiye ile Ahmed Şevki efendi o derece bir vücut olmuşlardı ki şemsiye nerede görülse Ahmed Şevki efendi de mutlaka orada bulunurdu. Saat onbir buçuğa geliyor. işte fena değil. O akşam Palais de Cristal’de yaşlanmış bir adam halinde kendisini göstermeye lüzum yok ya! Biraz şu ince siyah boyunba-ğını çekerek. kol kola yürüdüler. Dolgun yanaklarına henüz giremeyen kırk şu kadar senenin tahrip çizgilerinden azade çevresini pek beğeniyordu. bence hava hoş! Senin şemsiyen var mı? Ahmed Cemil başıyle işaret etti: Öyle ise ikimiz bir şemsiye ile idare ederiz... meyhanelerin camlarından sızan . Şu yaz yağmurunun altında şemsiyenin tozları yıkanarak iki refik böyle yanyana. bütün cadde ahalisi «Mir’at-ı Şuûn» idare memurunu» şemsiyesi gidiyor. Köprü başına geldikleri vakit etraftan akıp gelen iıal-km. fesini azıcık şöyle öne doğru eğerek. diye. gidelim mi ? Heyet-i tahririye odasına uğrayarak henüz icmalini bitiremeyen Ali Şekib’i. sokağın çamurlarında kahvehanelerin. Gala-ta’ya geldikleri vakit buraya mahsus gece hayatının uyanmaya başladığını gördüler.» derdi. Saib ile mukabele ederek tashihlere bakan Said’i selâmladıktan sonra merdivenleri indiler. birdenbire camları döğerek düşen bir sağanak şu mütalâasına fasıla verdi: Ay yağmur yağıyor. Ahmed Şedd efendi lâkırdısını bitiremedi. nefti bir alay canlı müthiş mantarlar gibi havalanarak.

Bize şöyle bir ufak aşinalık edecek. Ahmed. Ona Palais de Cristalde tesadüf edeceğiz. kabil değil.» demek ister. Ahmed Şevki efendi cebine davranarak dedi ki: Şimdi bu pis havada nerede vakit geçireceğiz? Ahmed Cemil: Kahve kahve dolaşırız. Nerede oturacağız? . fakat doğru mütalâayı dinledikçe zihnen o esası tevsi ve tezyin ediyordu. hepsi de kendi kendilerine icat edilip itina ile takviye edilmiş sebeplere tesadüf edersiniz. size: «Anlatamam ki. Bakalım can atılacak bir yerini bulabilir misiniz? dedi. Ahmed Cemil o hayatı bir iki kere yakından görmüş. Ufak bir cevelândan sonra Tünel’e kadar geldiler. karıdan yüz bulabildiği kadar etrafında dolaşacak. tramvayların te-kerleklerri.. yolcuların ayakları altında kaçışarak oynaşıyordu. dedi. Kötü işler sahibi olanlara sorunuz. Onun için öyle sebepler “ardır ki henüz kendisi bile tahlil edip bir surete bağlayanıamıştır.. o maişetin sefaletinden titremiş idi. Kadın ölünceye kadar boşa çıkan hayatına ağlar. Ahmed Şevki efendi sükût etti. karısına hiyanet etmek için kendisini ne kadar haklı bulmaktadır. onbeş sene sonra dolaşınız. Netice? Ahmed Cemil gülerek: — Hiç!.ziyalar sokaktan geçen arabaların. Ahmed Cemil refikinin felsefesini.. diyordu.. yahut bir takım sebepler mevcut olduğuna inanmamıştır amma tetkik edilmek lâzım gelse hiçbir şey yoktur. herkesin eğlenmek için can attığı Beyoğlu’nu bir kere de şu yaşınızda. fakat zihni hep bu mesele ile meşgul idi. Bilseniz beni mazur görürsünüz. Tünel’in içinde arabaların sarsıntısı arasında Ahmed Şevki efendi: Biz bu akşam çıkıyoruz amma ne yapacağımızı ben de bilmiyorum. İşte Raci! kimbilir. İnsanlar tuhaftır! Fena birşey yapmakta olduklarını hissedeeck olurlarsa mutlaka en evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar. şu âmî. biz karşıdan bu hâli seyrettikçe geçen gün matbaada ağlayan kadın gözümüzün önüne gelecek. Şevki efendi artık şemsiyesini açmaya lüzum görmedi: Ne olacağını ben şimdiden keşfediyorum. Erkek de hep kendi hreketine karısını sebep bulmaya çalışarak sonuna kadar devam edip gidecektir. yalnız ince bir serpinti vardı. nihayet kalkıp gideceğiz. diye düşünüyordu. o kadar.. tesis edilemez.. diyordu.. hapishanelerden geçenlerin hissiyatını tahlil vasıtası hep Ahmed Şevkinin şu kaba gözlerinde saklıdır.. bir aralık şu mütalâayı ilâve etti: Karı koca arasına böyle bir muhabbet fasılası girince bir daha iyi bir muaşeret. yahut gözyaşları deva olmazsa başka bir yerde teselli armk ister.. Mahkemelerden.. Hiç olmazsa sanki birçok sırların mevcut olduğunu f arzettirerek güler. Tünelden çıktıkları vakit yağmuru kesilmiş buldular.

. Ahmed Cemil buna güya tanıdığı. Lambalı duvarların. Canınız daha kapalı yer istiyor ise Couronne var. birkaç ay sonra ona yine tesadüf etmişti. Ahmed Şevki efendi kendisini şu âlemde garip bulmuş gibi etrafına yabancı yabancı bakmakla. Ahmed Şevki efendi ile buraya oturdular. bu binlerce yolculardan intihap ettiği bazı çehreleri oturduğu yerin mahdut nezaretli dairesinin müsaade ettiği kadar takip eder. binlerce beşer hayatı geçerdi. burası. tavanların arasında mermer masalar. meselâ birisinin evinde hastası olduğunu daima taşıdığı ecza şişelerinden anlamıştı. ispanyol şapkalı. Ahmed Şevki efendi: «Ben bir tek parlatayım!» dedi. tek gözlüklü. Ahmed Cemil resimli gazeteleri istedi. orada ön tarafta bir yere oturur. hissedilir. zihnen birer dakikalık zaman içinde bu çehreler için birer mufassal hikâye yazardı.. dedi. mücelledatı okunmaz.. yahut gözlerini sokağa dikmiş bir alay halk arasına girip nefsimi hapsetmekten bir lezzet alamadım. anlaşılır. dedi. Cambrinus var. Ahmed Cemil tebessüm etti: Nereye gitsek böyle değil mi? Burası Beyoğlu kahvelerinin en eğlencelisidir. o çehrelerin kimisinin paltosundan. Sonra Ahmed Şevki efendi geniş bir nefes aldı. küçük kadife sandalyeden taşan vücudunu birkaç kere nasıl yerleştirebilmek lâzım geleceğini tâyin için kımıldandı ve sonra refikine doğru eğilerek: Ben burada sıkıldım. ya yavaş sesle konuşuyor. şetaretler. Bundan sonra her tesadüf edişinde genç kızın simasına başka bir yeis.. fakat o nazar. fakat bu defa çehresinde saadet rengi sanki bir alevle kavrulmuş gibiydi.. iyice gece olmuştu. Şüphesiz bir aşk faciası. bir takını çehrelere birçok defalar tesadüf ede ede şu halkın içinde kendisine mahsus âşinâlar bulmuş. üzerinde siyah elbise vardı. Bu masaların etrafında birçok adamlar ya bira içiyor. dedi... Burada şu suratlarını gazetelere sokmuş. birisinin elindek paketten. şu halin bir aynı! Bir fark varsa da biraz daha kapalı. Elinde artık ilâç şişesi yok. Yine bu âşinâlar içinde bir genç kız tanıyordu ki ilk gördüğünde bütün vücudundan neş’eler. Ahmed Cemil’in böyle önünden yüzlerce. görünmez. . Beyoğlu’nun en ziyade haz ettiği yer Luxsenburg kahvesi idi... Ahmed Cemil resimleri seyretmekle bir müddet vakit geçirdiler. br kadının yanındaki çocuktan mânalar anlar. rengi uçmuş gördü. delikanlı kayıtsız bir eda ile şapkasını kaldırdı. gözlerine yeni bir melal düştüğünü gördü. ya gazete okuyor... saadetler saçılıyordu. Sonra bir gün tâ kendisinin önünde genç kızın birisine — bıyıkları rnacar tarzında kalkmış. Buraya gele gele.. sevdiği bir adam kabilinden acımıştı. ruhuma kasvet geldi. Ahmed Cemil genç kızın bütün yeis kitabını bu nazarda okudu.. şu kahvenin şu kısa kadife iskemlesi onun için zengin bir kütüphane idi ki muhteviyatı.. Sonra bir gün onu büsbütün çökmüş. Hikâye yazmak isteseydi bunların her birinde bir mevzu bulmuş olurdu. o kadar. Acaba nesidir? Çocuğu yahut karısı. kimisinin eski elbisesinden.Ahmed Cemil: — Luxsenburg’da. düğmeli sarı potinli birisine — baktığını gördü. Central var. paçaları kıvrık pantolonlu.

nasıl etmeli? diyordu. Şişliye kadar gider geliriz... daha doğrusu bir itiyat eseri olacak.. îşte Beyoğlu. Sebep? «Ben bu akşam Beyoğlu’nda’idim!» diyebilmekten ibaret bir itminan.kasvetli olmasından ibaret.. Kahve kahve dolaşırız.. kapısı açıldıkça sokağa duman1! karışık bir karık kadın sesiyle bir çatlak keman ahengi fışkıran kahvelerden birine gidelim... fakat muhalefet etmek de istemedi. yahut ertesi gün kalemde «Aman dün akşam Cent-ral’da ne kadar eğlendik!» tarzında bir yalan. Beni tet-kikat icrasına müsait bir yere götürünüz. VE SİYAH 93 Oh!. Ben her yerde eğlenirim. varsa ekalliyeti teşkil ederler. Ahmed Şevki efendi evvelkinden daha geniş bir nefes aldı: Aman sıkıldım. mahrumiyetine mazhar olduğu rağbete hiddet etaiş gibi: Öyle ise ne için geliyorsunuz? dedi.. Siz on beş sene evvel niçin gelirdiniz? Ahmed Cemil’in bir gülümseme ile refakat eden bu sualine Ahmed Şevki efendi bir sırıtmakla cevap verdi. demiştim.... hattâ bir mahalle kahvesinde bile... Şehzadebaşı’ndan. Ahmed Şevki efendi güya Beyoğlu’nun şu derece zevkten. O devam etti: Ekseriyet sebep olmadan gelir. Seninle ne yapalım bilir misin? Yağmur dindi. işte Beyoğlu’nun zevki!. Ekseriyet?. ondan sonra gider. içi daima gürültülü. yolda Ahmed Şevki efendi ikide birde sahra havası arayan ciğerlerini şişirmeğe çalışarak: Şu Raci’yi ne yapacağız? Bilmem. biraz ciğerlerimiz toprak ha-vasiyle tazelenir. öteden “beriden gelmiş yüzlerce ladam görürsünüz. Ahmed Cemil refikinin Şişli’ye kadar toprak havasını bulamayacağına güldü. saatlerce oturayım. . yemeğimizi yeriz. isterseniz Palais de Cristal’in. buralarda roâhza iki kadeh bira içmek bahanesiyle tâ Aksaray’dan. oraya kadar azimet ve avdet seferini ettiler.. Ne derseniz deyiniz. herkes geldiği için yahut başka gidecek bir yer olmadığı için. Con-cordia’nın yanlarında cam kapılı. hafif bir serinlik var. Ta gecenin yedisinde sekizinde avdet etmek zahmetine katlanacaklardır. her gece şu demin saydığım kahvelere bir bakınız. Muhtelif sebepler var! Beni sormayınız. şuradan açık bir tramvaya bineriz. beni düşündürecek şeyler bulurum. Beyoğlu’ndan zevk alanlar içinde benim nokta-i nazarıma nefsini koyanlar belki çoktur.. kâfidir.. Daha sonra.

Henüz kalabalık yoktu... Burada yağmur yemiş ağaçlardan münteşir lâtif bir kır kokusu vardı.Ucuz olsun maksadiyle Ahmed Cemil refikini Glavani sokağında La Bella Venezia lokantasına şevketti. sıvalan.. Raci değil mi?. Sahnenin yanında bir kanepeye oturdular. Ahmed Cemil biraz tereddütten sonra: Şuraya! dedi. Ahmed Cemil: Oraya gidiyor olmalı.. pervasız.. galiba dükkânları erkence kapanmış civar tuhafiyecilere mensup iki çırak. ateşin karşısında kavrulmuş şimali bir ateşçi. yemek fasılasına müsadif olan şu saatte. Raci bahçenin kenarından ayaklarına... . fakat hizmetçi kızlar herhangi yaşta olursa olsun daima hizmetçi kızdır — tenhalıktan cesaret alarak şakalaşan. Ahmed Şevki efendi buradan pek ziyade haz etti. Palais de Cristal’in merdiveninden çıkarken Ahmed Cemil refikine dedi kî: İşte istanbul’un en yüksek kafe konseri: Kasr-ül billur!. iki genç. Bahçe gözlerinin önünde bir sahra gibi görünüyordu.. Kadri itibariyle mi. bir iki masanın başında vapurunun limanda bir gecelik kalmasından istifade ederek Beyoğlu’nda şu zevk âlemine düşmüş siyah tırnaklı. baksana. Bir kere İzmir’e kadar gitmiş olan Ali Şekib bu kahvelerin umumuna birden İzmir kahveleri namını vermişti. irtifai itibariyle mi? Her iki suretle. biraz sonra biz de gideriz. İki arkadaş şu tenhalık içinde nereye oturacaklarını birden tâyin edemediler. bir kenarda hizmetçi kızla — kırklık şişman bir karı. kapalı kalmış ağır bir hava karşıladı. Ahmed Şevki efendi: Aman ne güzel! ne güzel! diyordu sonra birdenbire Ahmed Cemil’in kolunu çekti: Baksana. duvarları kirlenmiş merdivenden yavaş yavaş çıktılar. bacaklarına emin olamayarak yavaş yavaş yürüyordu. teklifsiz tavrına. iri iri kahkahasına. değil mi? dedi.. kahve direktörünün gözü önünde mülâtaf attan çekinmeyi sine. hattâ masaların arasında kızı kovalayışına bakılırsa kahvenin alışık müşterilerinden biri olduğu anlaşılan ittAivESITAH 95 kıranta bir genç!. pis. Dar.. Karşılarında bahçenin. kahvelerini bir de nargile içm?k üzere Te-pebaşı caddseinin karşısındaki kahvelerden birine gittiler. o kadar. ötede beride başlamak saatini bekleyerek dinlenen çalgıcı kızlar. Ev yemeğinden başka yemeklere alışmamış adamlara mahsus bir tiksinti ile yemek yediler. fenerleri söndürülmüştü. kendilerini müskirat kokusuyle dolu. kademeleri aşınmış.

galop’la kimbilir kaç yüzüncü defa tekrar başladılar. sekiz on lehli kız pinekledikleri yerlerden yorgun tavırlarla kalktılar.. Raci gelmemiş. ihtiyar bir baba ki artık kendisi için gittikçe hisset gösteren topraktan ailenin ekmeğini çıkaramıyor. geldi. Fakat para nereden bulmalı?. ötede beride yorgun bir tavır ile hergün ayni ıttırad ve yeknesaklık ile tekerrür eden maişet külfetinin ibtida saatine intizar ederek dinlenen.. ne ekmek! Çocuklar o kadar çok ki. her vakit sofrayı yarı aç yarı tok tekket-mekten. Almanya’nın. Ahmed Cemil: İki gazoz! dedi. merhamet hislerini refikine tefsir etti. Ahmed Cemil bunu zihnen «Serdâri zümre-i musikiye» diye tercüme ediyordu — kemanın yayiyle nota sehpasının üzerine urdu. Ahmed Şevki efendi gazozu içmedi. evlenecek. şu bedbaht kızcağızlar bu kemanlardan. kulübenin bir tarafında çorap örüyor.Daha pek erken. en duygusuz kulakları isyan ettirecek bir ses tenafürü ile her gece çalına çalına sanki yıpranmış. O vakit bütün o iyi ahenk edilmemiş kemanlar şüpheli bir ahenk muvazenesi ile.. her birini bir tarafa sevketmek. Kısa boylu. ne çorap yetişiyor. Yüz paraya gece yarısından iki saat sonraya kadar şu kanepe ile masayı satın alıyoruz. güzel çirkin yahut hem güzel hem çirkin. cihaz ister. elli kere cezveye atılmış bir çay içebilirsiniz. Bohemya’nın kaybolmuş bir köyünde bir aile ocağı vardır. onların hepsine ayaklarını sıcak tutacak birer çorap lâzım. . O vakit ailece düşünülür. gençlik görünüşünü şimdiden yaşama füturu bürümüş... kimisi davulunun başına geçti. Bunları ayıklamak lâzım. hem genç hem ihtiyar. davullardan şu perişan nağmeleri kopardıkça neler düşünürler! Hepsinin ta uzaklarda. Şişman karı bir aralık kıranta âşığından kurtuldu. Kimbilir. gözlerinde gözlük. omuzları kabarık.. ellerini masaya dayayarak durdu. ekmek bulacak bir yere göndermek icap ediyor. reis bir ciddî tavır ile yayını bir daha urdu: Tık. Fakat yetiştirmek mümkün değil.. Şişman karı masaya sekiz on tane kibrit bırakarak gitti. çökmüş bir valide. nişanlısı var.. bıyıklarının ucu vakurane kıvrılmış Chef d’orehestre. gündüz uyuyup gece pis hava teneffüs etmeye maih-kûm olmaktan sararmış. Ahmed Cemil güldü: Buranın en nefis içkisi! İsterseniz kahvesinden ziyade nohut unu ile pişmiş bir kahve. simasının rengi uçmuş. ki¦ misi kemanını aldı. başı dik. emir bekledi. daima.. dedi.. Çocukların en büyüğü kız.. tık.. fakat şimdi müdavimler sökün ederler. Ahmed Cemil: Gürültü başlıyor. Avusturya’nın.. Ahmed Cemil bir analık: Zavallı mahlûklar! dedi. kapalı yerlerde yaşamaktan.. Çünkü çocuk bir değil. tık. sonra bu biçareler hakkında düşüncelerini.

devamına mâni oldular. •gördünüz mü? Bir aralık gözüm ilişti. O vakit gözlerimi -cehresinden ayırmadım. aç yaşayarak tane tane tedarik edecek. hatıratının arasından neler geçiyordu?.. geçen gün müracaat eden herifin teklifini kabul etmekten başka çare olamayacağını anlatır. inanır mısınız? Bunların hemen hepsi namusludur.. Nereye? Kaza rüzgârı nereye sevkederse. süzgün gözlerle biraz mii-tebessim. Fakat şimdi Ahmed Cemil’in devamına diğer bir mâni vardı. sonra senelerce mütehassiri olduğu aile ocağına avdet edince ya babasını ölmüş bulacak.. bis. Gidecek.... notadan mektuba seMAİ VE SİYAH 97 feri esnasında ne büyük fark vardı! Notaya geldikçe ciddî bir nazar. Şu davulcuyu.. Birisini tanırdım.. evin kızı gidiyor. nihayet iki katre yaş ile bu bahse hatime verilir. Her ikisi de günleri sayıyorlar. Bir gece hiç unutmam: Yine burada idim. Zavallı çocuğun bütün meyus aşkına karşı kızdan bir ümit cevabı çıkmadı. önündeki notaya değil biraz aşağı bakıyordu.. askerliğe gitmiş. reise ve halka göstermekten korkarak gizlice bir mektup okuyordu. kışlanın bir tarafında acele karalanmış.. Şüphesiz o. bastonlarını iskemlelerine çarpanlar. bis. fer-yadiyle bağıranlar... ara sıra nöbetini kaçırmaktan korkarak notaya bir göz atıyor sonra hemen yine mektubuna bakıyordu. bir köşede senelerce keman çalacak. Gözlerinin şu mektuptan notaya. Ne için? Kimbilir belki o nasipsiz sevdaya karşı samimî bir merhamet hissettiği için.. Acaba şu pis kahvenin şu murdar sahnesi karşısında şu mülevves musikinin arasında o mektuba gözü iliştikçe ne görüyor. dikkat ettim. Bu gece dinlemek nöbeti Ahmed Şevki efendiye gelmişti. Bu mektup. cihazını habbe habbe toplayacak ha-yat-ı istikbalinin ekmeğini buralarda kan kusarak..Her gece bütün erkân hazır olduğu halde yorgun baba — çorabını birkaç dakika bırakarak gözlüğünü alnının üstüne kaldırarak dinleyen — anneye tasavvurunu izah eder. Kahvenin. ya komşunun kızını almış olan nişanlısını görüp oraya yığılı-verecek. Galiba nişanlısından gelmişti. bu cihaz toplamaya çıkmıştı. ve sonra mes’ut olmaya çalışacak. bu murdar karanlık bir odanın penceresi kenarında arkadaşlarının istihzalarına rağmen yazılmış mektuplarla dudaklarını yakan buse ihtiyacına bir tesliyet kevseri serpiyorlar.. fakat gariptir ki kız da meyus aşkıyle beraber ağlardı. Fuhuşun çirkâbı içinde yüzdükleri halde hemen hepsi memleketlerine avdet ettikleri zaman nişanlılarına izdivaç elini pâk ve saf olarak uzatırlar. mektuba döndükçe tatlı bir tebessüm.. Refikinin bazı asaslara müteallik bahs açtıkça mukaddemeden uzaklaştığı kadar hatime vermek maksadından da ayrıldığını bilirdi.. Acaba kimden ?. bunlardan birine taaşşuk etmişti.içi dehşetli bir gürültü ile doluyordu. ayak vuranlar. .. yahut hiç olmazsa kollarına atılmak için hayatının en zengin parçasını feda ettiği aşıkından «zavallı sevgilim! Ne kadar bozulmuşsun!» tarzında bir serzeniş işitecek. ara sıra o.

bıkıp da bir akşamı Beyoğlu’nda geçirmek isteyen bir bey. mâhza eğlenmek için iki kere lütfen kendini tekrar sanneye çağıranlar üçüncüsünde bıktılar. dükkânını kapadıktan sonra eğlenmeğe çıkmış berberler.. Baygın nazarlar. bu âlemde bir letafet olmak lâzım gelse onun bir başka tarzda olması lâzım geleceğini düşünürdü. acaba bu kayıtsızlar güruhu şu sefaletin karşısında böyle gülerler mî ? Şu zavallı kadın için bu şarkı sanatı da yavaş yavaş elden çıkmaya başlamış. daha doğrusu bağırdığı müstekreh bir Alman şarkısının anilamadıklan letafetine mi? “Mehtaba karşı gezelim” derken polka oynayan şurada bir biftekle bir tabak makaronya dilenmek için kinbilir nerede işitip ne yolda indî değişikliklere uğrattığı bir parçayı her gece şurada iştira pazarına çıkaran bu karının gülünç vaziyetlerine mi? Ahmed Cemil bunların hiç birisinden haz almazdı. sükûtu görünce kulisten kayboldu. ibir başkasının gelmesi için herkes sükût ediyordu. Bir kadın bir kerle uçurumlardan yuvarlanmaya ibaçfladı mı artık sukutuna hatime verecek nokta yoktur. Ahmed Cemil bunu da fanketti. Sonra dirseklerini masaya dayadı... Onun için şu yaşına kadar birçok refiklerinin eğlencelerinden ayrılarak bütün bu âlemlerden uzak kalmış. Şimdi iyice kalabalık vardı. bir İngiliz yük vapurune mensup beş altı tayfa. O zavallı da sahnenin kenarında tekrar davet olunmaya intizar ederek duruyordu. hele iki kere ne oduklarını anlamak için tesadüfle girdiği bazı muaşaka pazarlarından bir daha oralara avdet etmemek ahdiyle çıkmış idi. işittiklerinden pek ziyade eğleniyorlarmış gibi güMai ve Siyah — F... tüccar yazıcılar. Burada ne var “i” Bu halk bunun nesine aldanıyor? Sahnedeki karıyı üçüncü defasında alkışlamadılar. esnaf çırakları. Pervasız kahkahhalar.. ne kad&r aşağı düşerse düşecek yerler o kadar çoğalır Nihayet düşe düşe bu zavallı mahlûk nerelere kadar düşecek? Halbuki bu biçare şu kasr-ı . boyalı kadın için! dedi. olması lâzım geleceğine kani idi. olmasını isterdi. türlü sefahatlerde yıpranmış boyalı suretiyle şu duman dolu kahvenin pis havasına karşı söylediği. o vakit demin nefret ettiği bu karı hakkında âdeta bir merhamet duydu: Ah! Bu hayattaki faciayı hissetseler. o zaman? Haydi daha aşağı bir yere. bu halka baktı. tiyatroya izin alıp da îalasıyle gizlice anlaşarak şuraya gelivermiş bir çocuk her gece mahalle kahvesinde iskambil oynamaktaü. her şeyde hattâ sefalette. çenesini avuçlarının içine aldı. öbür gün bir “defa bile görünmesine müsaade olunmayacak. gördüklerinden. yarın iki kere de çağır ılmayacak.Bunlar hep şu karık sesli. fuhuşta bile bir ziynet. 7 lüyorlardı.. artık bundan bıkmış göründüler... Onda bir illet vardı. Esasen çirkin olan bu şeylerin hiç olmazsa aldatıcı gösterileri. Geniş tebesünıler.. nihayet kahvenin müsteciri mukaveleyi tecditten imtina edecek. bütün bu halk şurada bulunduklarından memnun gibi görünüyorlar. Sonra bir sürü alkış! Sebep? Türlü emraz ile karılmış sesiyle.

düdük bir sesle İspanyol bestekârı Iradiyer’in meşhur Paloma’smı öttörmeye başladı.mes’ut bir aile annesi olmaz mıydı? Ahmed Cemil yine sükûta mecbur oldu. o vakit Raci de etrafına bir göz gezdirmeği bile fazla bularak çekildi. Artık her ikisi de sahneyi unuttular. bir Iskoçya dağlısı kadar iri-Mr^AîmanTrarîsı s^Jmenin_tahtalarını çatırdatarak göründü.VESIYAH 90 billûr’un şu köhne sahnesine düşmek için kim bilir nerelerden geçmiştir? Şimdi bir nazar-ı meyus ile kaybolduğu şu kulisten on sene evvel meselâ Vinaya operasanda figurante. yanaklar çökmeye başlamış. salonun kapısında ayakta gözleri sahneye merkûz Raci’yi gördü. Raci orada kapının kenarına dayanarak güya şu âlemi görmüyormuş. ehoris-te.^Nihayet biri. bir çiçek imalgâhında işçi iken. . dedi. o içeride imiş.AJ.. demetlerin içinde mücevherler bulmuştur. muganniyeler biriıbirini takip ediyordu. Acaba henüz saf bir genç kız iken. muhtelif lisanlardan şu sahnede türlü beşer nesilleri arasında garip iz-1 divaçlar icra ettiler.. birden Ahmed Şevki efendi kolunu~dufttlî7~<<baksana bizimkine baksana.JM. velhasıl birşey imişdir. yavaş sesle: Biz şaşkınlık etmişiz.» AhmedTîemîrBâşînT^evirdî. yorgunluktan mütevellit bir ihtiyarlık. Hemen herkesin bildiği bu parçaya birçoğu pest sesle iştirak ettiler... demetler almış. Artık Ahmed Cemil dinliyordu.. Havalar. Yunanlı bir karı ingilizce parçalar okudular. annenin dizinden kaçacak olursan buraya geleceksin!» diyeydiler. yalnız her parça bittikçe halkın alkışlarına iştirak ederek duruyordu. iri Alman kaauu MAI VJtü SİYAH rısı kulisten büsbütün kayboldu. nihayet işte şu müstekreh karı. ya bir mağazada satıcı ya. Romanyalı bir kız Rumca.. hergün çehresinde tamir olunacak bir fazla harabı. Ahmed CemTITxu anuhip şekle bakmakla meşgul idi. bugün şurada şüphesiz bedbahtlığın bütün acılığını hissettiği halde gülerek bağırmaya çalışan bu mahlûk. sesi karılmış. şimdi sahneye diğer biri çıkmıştı: Bir Fransız romanciere’i. Nihayet alkışlar bitti. anlaşılan bu karayı seviyor. o vakit bir operanın arasında söylediği tapu topu iki mısra’lık bir parça. yahut bir balet’de giy-liği lâtif bir elbise için yüzlerce adamlardan iltifatlar dinlemiş. henüz hayatından bir aşk hiyaneti geçmeden bu neticeyi gösterseydiler: «İşte. önünden geçen garsonların çarpmasını hissetmiyomıuş gibi gözlerini sahneden ayırmayarak. Bitirsin de yanlarına gidelim. Sonra yavaş yavaş sukut. dikkatleri hep Raci’-nin hayran âşık vaz’ına mevkuf idi. dişler bozulmuş.

Raci’nin orada bulunmasından dolayı sıkılıyormuş gibi duruyordu. etrafına gezdird’ği melûl nigâhı görmemek için gözlerini çevirdi. indî bir opera parçasını ıslıkla çalarak. Ahmed Şevki efendi arkadaşını kaldırdı. bu gece başka bir müşteri bulmaktan ımeyus oluncaya kadar tertip edilmiş ter desise. kanepelerin birinde yanındaki yaşlıca efendinin müsait nazarı altında karşısında esneyen Türkçe bilmez Romanyalı bir kızın güya parmaklarındaki yüzükleri muayene etmekle meşgul. Raci bir kelime bile söyleyemedi. Ahmed Cemil sudan bir cevap verdi. Şimdi gözlerinin önünde garip (bir manzara vardı: Bulundukları yer küçük denmeyecek kadar iki odanın birleşmesiyle hâsıl olmuş genşiçe ıbir yerdi. Ahmed Şevki efendi gözlerinin beyazına kadar kızardı.. tek gözlüklü birisinin gözlüğünü sürmeli gözüne uydurmağa çalışarak şu tuhaflığına sahte kahkahalarla gülen bir fransız karısı. Raci oturduktan sonra karı iri vücudunun üstünde küçücük duran başım sallayarak. biraz mahcup. yanlarına kadar geldi. Ahmed Cemil başını silkerek: — Zannetmem. Raci muganniyelerin dinlenme yeri yahut safderunların mezıbahası’ olan hususî daireye girdi. soluk aynaların miskin âhenginden terekküp eden bu manzara. git buradan!» ded\ O vakid Ahmed Cemil zavallı Raci’nin perişan halini. «Bir bira?» dedi. Burası ö kadar Hususî bir dairedir iki kınk paralık şeye kırk kuruş vermek fedakârlığına katlanabilen herkes buraya girebilir. kan gittikten sonra ayağa kalktı. olanca kuvvetiyle açılmış ç. mahcup. Ahmed Şevki efendi «Otursana. Ahmed Cemil’in tahmini doğru çıktı. muhte-riz henüz çocuk denecek kadar genç bir bey. İki arkadaş bir kenara oturdular. arkadaşlarına bakıyordu. Raci bütün bu hareketleri uzaktan takip ediyor. hiç biri bahsi hepsinin . ilik defa girilen yerlerin iras ettiği tereddütle buraya girdiler. o vakit üç arkadaş arasında kesik kesik bir muhavere başladı.. tâ odanın ortasına gelince etrafına baktı. Ahmed Şevki efendi dudakları arasından: «İşte biçare karısının intikamı!» dedi. Ahmed Cemil yanılmamıştı. Yavaş yavaş. ötede beride daha bazı zümrelerle tekemmül ediyordu. gülmeğe çalışarak: Buraya siz de gelir misiniz? dedi. karı cevapsız kaldı. kısa fistanının altında beliren kalın biacaklaMnı ıslığın tarabıyle uygun askerce atarak yürüdü.. yanlarına geldi sırıtarak eğildi. mermer masaların. Öteden (beriden bahsettiler. birkaç safderunun daha vüruduna intizaren ipekli esvaplarını sallaya sallaya piyasa eden. yürüdü. iskemlelerden birine yıkılmak nev’inden düştü.ğ ziyalı lambaların. etrafta bulunanlara pek mühim ve tuhaf bir şeyden ibahsediyorlartmış zannını vermek için ıb:r dakikada beş kere gülen iM karı. birbirine bakıştılar. Nihayet karı Raci’nin musîr istirham tebessümüne karşı isyan ederek sert bir çehre ile döndü.. askerce yürüyüşüne devam ederek sağdan geri yaptı. sonra hiçbir lisana mensup olmayan bir istihfaf sayhasıyle «Puah» dedi. bağırarak: «Ben istemez. Üzerleri keten örtülü kanepelerin. hiç tebessüm etmiyor.İki refik nazarlarıyle Raci’yi takip ettiler. Raci tâ ileride. O. dedi. boş olarak yalnız iki refiki gördü. aynanın iç:nde sahnenin yorgunluğundan bozulan simasını tamir ile meşgul maşukasının arkasında. aynanın içindeki suratına gülerek duruyordu.» dedi. kadife iskemlelerin.

burada bulundukça Raci’nin serbestçe mu-aşekasına mâni olacaklarını düşündü. Ahmed Şevki efendi oturduktan sonra: Sanki neye geldik? Bu hali görmüş olmaktan başka bir şey kazandık mı?. levhasının nezahetini.. bir başka âlemden düşmüş şu garip mahlûk sürüsünden ayırmıyor. hayat felsefesini verebilmek için ancak kendi tahassüslerini rehber ittihaz etmekle dar bir daire içinde fikrini hapsetmiş olacağını. Ona tasavvur ettiği incelikleri.. Ahmed Şevki efendiye «Yine yerimize gidelim mi?» dedi. her biri başka bir fuhuş zemininde yetişmiş. Ahmed Cemil’in itikadına nazaran ağlıyordu.» diye teşvik eden sulu efendinin bir türlü teşviklerine uyamayan güzel Ibir genç beyden nefrete benzer bir şey duydu. Hiçbir zevk-i mahsusa yapılmış olunamayan kıyafetler. eseri hakkında bir taze şevk uyandırmış idi. dedi. Bir senelik hayatının ma’işet derdine mevkuf olmayan bütün saatlerini ibu eserin fikrini yakan icadı derdine vakfetti. sonra bir müddet düşünerek: Ne olursa olsun. Ahmed Cemil’in Hüseyin Nazmi ile geçirdiği gece. Borçlarını tesviye ettiler. vaktiyle yapılmış esvap bozuntularından. türlü milliyetlere.. Artık burada yapacak bir şeyleri kalmamıştı. alkış gürültüleri arasında geçtiler. Ahımed Cemil bütün bu iğrenç tuhaflıklardan. Dedi. O günden itibaren tasarruf edebildiği bütün zamanlarını onu düşüijüp beslemeğe.. Hususî tarafa şöyle bir baktıllar.beyninde yer tutan mes’eleye irca edemiyordu. ben yarın açılının... karnaval esnasında kiralanarak iade edilmemiş kostümlerden kesilerek biribiriyle uydurularak icad olunma türlü kılıklar. yerlerine gittiler. diğer biri Marie Antoinette yakalığa altına bir Vaudeville Soubrette’i gibi kısa fistan giymiş.. kendisinde kudret görebildikçe yazmağa sarfetti. dar işlemeli bir arnavut yeleğinin içinde buram buram terleyen şişman ibir kadın şu yeleğin altıma peşleri yırtmaçlı bir cinli entarisini münasip görmüştü.. Birisi bir Normandiya köylüsü kostümünü andırır ibir esvaba fmesepL bir Pompadour ibaş yapmış. son defa olarak Raci’nin halini bir daha görmek istediler. mükemeliyetini temin için meşherlerde dolaşan meselâ . bellisiz yaşları saklamak için kutusuyle boşaltılmış pirinç tozlarıyle solgun dudaklara taravet vermek için yavaş yavaş miyarını kaybederek ibzal ile sürülmüş kirimizi boyalar altında bu çehrelerin sırlarını görmeğe çalışıyordu. Raci’yi selâmladılar. türlü memleketlere mensup. Ahmed Cemil gözlerini bütün bu muganniye alayından... hiç olmazsa çocuk meselesini söylerim.. san’at şeklini. şu şakalaşan budalalardan ötede hâlâ yanıbaşında «Beyim! haydi. Eski ipek kumaşlardan. Şiımdi Raci’nin maşukası iki alaycı gencin arasında bacaklarını uzatmış kollarıyle gerinerek delikanlıları kanepenin üzerine devirmeğe çalışıyor: Raci de bir kenarda mermer masanın üzerine kapanmış Ahmed Şevki efendinin iddiasına göre uyukluyor.

bir vakitler mini mini penceresinin kenarında cehren fakat komşulara işittirmekten ihtirazen okuyarak mest olduğu temaşaları. «bir feriştenin sukutu»nu. Haftalarca mütalâadan. şair fakat çocuk!» diyordu. Yeni fikirler için yeni kelimeler lâzım olduğunda musîr idi. Anlamayanlar etsin. «gecelerdi. sahifeleri çevirdikçe öyle şeyler buldu ki hayret etti. tefekkürden sonra ancak yirmi kadar mısra vücude getirebiliyordu. Sylvertre’ler. şiiri herkes gibi telâkki etse bu yirmi mısradan yinmi gazel icad ederdi! Bir aralık lehçeyi dar buldu. şimdi birer kelime ile hiçiye mahkûm ediyor.. daha sonra Paul Ver-laine’in tohm-ı dehasıyle yetişenler. Bunlar ne için kamus köşelerinde unutulmuş? Ne güzel şeyler keşfetti! Kimisinin bir fikriyle tetabukuna. Bunları Hüseyin Nazmi’den başka kimseye okumazdı. Coppe’ler. hattâ artık er zamandanberi «Gencine-i Bdeb» te de manzumeleri görünmemesinin sebebini kendi yazdığı tarizin tesirinde bulmakla memnun olan Raci bir gün Aihmed Cemil «Mir’at-ı . Hugo’yu. o her biri birer elmas gibi işlenmiş. Mendes’ler. bazısının mevcutlara ruchanına. Muşset iç^m «Âşık. Vilye dö Lil Adam ile Theodore de Banvilll üe başlayan zümre-i şua’ra. Dikkat nazarından kaçar. tetkikten. ancak nısfını vücude getirebilmişti. Süleymaniye’de küçücük mesai hücresine taşıdı. «Eski kelime altında fikirlerin tazeliği görülemez.. Bunlardan sonra san’at erbabının kelimeye. henüz kendisince türlü nakıselerle dolu olarak. san’-ate verdikleri ehemmiyeti gördükçe. şekle. Lamartine için «O kadar şiir ile yüklenmiş ki ezilmiş».Ram-forant’m bir çehresi karşısında günlerce temaşaya mevkuf kalan ressamlar gibi şairlerin de hislerini şiir bedialarıyle tevzin etmeleri lâzım olduğunu bilirdi. Eser pek ağır ilerliyordu.» dedi. synbolisteleri decadent’leri. Kamusun havsalasına sığâmâyacak kadar garip lügatleri bir yere toplayan eski zaman münşileriyle benim yapacağım şey arasındaki sanat farkını elbette anlayanlar olur. Ha-raucut’lar. Kendi kendisine: «Beni^ lügat uydurmakla itham edeceklermiş.» derdi. bir kısmının da yeniliğine kapılarak bunlara temellük etmek istedi. Lekont dö Lil ile. «Gözlerinde eşya ve hakayıkı büyüten bir cam varmış» hükmüyle hakikatin fevkinde buluyor. tasvir ve ifade san’atmm vâsıl olduğu hurdecûluğa hayret etti. velhâsıl gençler tabiî Le-marre’in kitap fikristini dolduran yüzlerce cildler takım takım elinden geçti. bütün parnasienileri. Hugo’dan. Şu bir senelik zaman içinde yazmak istediğinin. lügat kitaplarına sarıldı. Ah! işi gazel yazmaya dökmüş olsa. Bu esere çalıştığını başka bilen de yoktu. iki mısraı için günlerce çalışmış bedialarla ülfet ettikçe yapmak istediği şeyin ne müşkül oJduğunu anlıyordu. Ahımed Cemil bunları okudukça yarım asırlıik bir zaman içinde Verlaine’a kadar şiir fikrinin kesbettiği inceliklere. sonra Prudhommelar. üslûbe. Mus-sut’den sonra gelenleri. Onun için Hüseyin Nazmi’nin kütüphanesini hemen boşalttı: Lamartine’den.

Said’le Saib Ali Şekifb’in himayesine sığınarak açık bir araba ile Kâğıthane seyranına gitmişler. . fakat sâna yakın birisi için. ? * ‘. iri Alman karısının tahrikleri altında sanki şu mülevves aşkına daldıkça onun çirkâbiyle kirlenerek simasında beliren sefahat tahriplerinden artık iğrenç bir hale gelmişti. bazan muharrirlerin arasında «Behber-i sübyan» defterlerini doldurmakla. şairlik sj “ frrı tüketti mi? demişti. yalnız Raci güya onun orada vücuduna vâkıf değilmiş gibi dururdu. matbaada.. duvarlara iliştirmekten çekinerek ilâve etti: Bir izdivaç meselesi. dedi. Matbaada çocuğa babasından başka herkes iltifat ederdi. vakit buldukça bir sahife okutturarak bu biçare çocuğun birşey öğrenmesine çalışan yine o idi. yahut bu adamın haline acıyarak yalnız bir kelime ile geçiştirirdi. O vakitten beri Raci düştükçe düşmüş. Ahmed Şevki efendi yeşil çuha kenarlı dar uzun defterine son kalem darbesini müteakip penbe rıhını döküp kapadıktan sonra hücresinden çıktı. Matbaada merhaimme-ten alıkonuluyor. hemen hiçbir şeye müfit olmadığı halde aylığından bir parçasını tevkif ederek o zamandan beri dikişçilikle yaşayan karısına yardım edebilmek için maaş verilmekte devam olunuyordu. fakat meseleye bu kadar cesaretle başlayan idare memuru bahsi takip için kâfi cesaret bulamadı.. Bir seneden beri matbaaya devam eden. idare memuruyle Ahmed Cemil’i yalnız bırakmışlardı . pek gizli ve mühim bir meseleden bahse hazırlanıyormuş gibi kaşlarını kaldırarak. ^ Ahmed Cemil hayret etti: j Ben’m için mi? Hayır.. yalnızca bulmak isterdim. Gariptir ki bu kadar adavet hissine mağlûbiyetine mukabil Raci’ye en ziyade acıyan yine Ahmed Cemil idi.Şuûn» tefrikası için yine imza koymayarak tercümede devam ettiği bir hikâyesinin tashihlerine bakmakla meşgul iken birdenbire: —• Cemil! Artık işi mütercimliğe döküyorsun. Ahmed Cemil’in yanma geldi: Beyler gezmeğe gittiler. matbaa halkı öteye beriye dağılmışlar. Biraz nefes almış olmak için sözü çevirdi : . bu meselenin bu kadar erken uyanacağına hiç ihtimal vermemişti. «Nasıl? demek vakit geldi?» diyordu... Raci’nin ısrar ve inat ile devam eden tecavüzlerine karşı ya bir sille gibi bir tahrik fırlatarak mukabele eder. Ahmed Cemil.. O vakit omuzlarını silkerek: «Belki!» demekle kanaat etmişti.. Mayıs iptidalarında bir cuma idi. bazan müret-tiplerin yanında harf dağıtmakla vakit geçiren Nedim’e eri ziyade rıf k ile muamele gösteren. isabet! Ben de seni şöyle. Ahmed Şevki efendiye intizaren sükût etti’. Ahmed Cemil kimden ıbahsedildig’ini cesametti.. Kendi kendisine. Eğildi.

tam bir ciddî eda ile sesini tabiî perdesinden indirerek: Geçen gün müdür efendi — Ahmed Şevki efendi öksürüklü herifi kastediyordu — bana oğlunu evlendirmek istediğinden bahsediyordu. gerine okuyan takımın karşısında ağzı açık dinlemek için yarı günümü feda edemem..... Zannettiğim gi-M namuslu bir genç çıkarsa ne için muhalefet etmeli?. bir hafta evvel!. nefsini zaptetti. beş altı yüz kuruş para alıyor. O vakit Ahmed Şevki efendi arkadaşının yanına oturdu... Evkaf nezaretinde epeyce bir memuriyeti var. Ahmed Cemil refikini meseleye döndürmek istedi: İzdivacın kime ait olduğunu söylemediniz.Beyler kâğıthane’de sevda peşinde dolaşacaklar. sonra Ahmed Cemil’in gözlerine bakarak ilâve etti: Matbaa da münhasıran herifindir. Ahmed Cemil sarardı. Beykoz çayırı. gerine.. bir kelime ile red cevabı veriyordu.ği mânaya karşı bütün namusu.. Ahmed Şevki efendi biraz durdu. biliyorsun ya. İstanbul’un gidilecek yerleri hemen bundan ibaret. Hele saz dinlemek için sulara kadar gidip alçacık bir iskemlenin üstünde kahve hizmetkârlarının naraları altında bir yahudi hokkabazının yaverleri arasına sıkışmış bir Hicaz faslını esneye esneye. Bentler. değil mi? . idare memurunun anlatmak istedi. fakat bu âdi günde gitmek. ihtiyar da zengin. Adalar. vekarı isyan etti. Yuşa tepesi. Benim hemen aklıma sen geldin. bir kere görsen zannederim ki hoşuna gider. Sahranın hiç bu türlüsünü anlayamadım. Sen çocuğu görmedin. O güzel derenin sükûn zamanlarında oradan kaçıp da toz deryası içinde arabaların izdihamı arasında güneşten yanarak saatlerce dolaşmak elbette sahra hevesinden başka bir şeyden gelir. Anlaşılan zavallı delikanlı titiz ihtiyarla geçinemez olmuşlar.. Geçen gün bu meseleyi bana açmaktan maksadı tanıdıklarım içinde tavsiyeye değer aileleri tahrik etmek imiş. Ahmed Şevki efendi baba ile oğul arasında hiç yoktan zuhur etmiş uzun bir münakaşanın tarihini yaptı.. kayınvalide yok.. Şimdi Ahmed Şevki efendi hep kesik kesik söylüyordu: Tabiî arkadaşlarından tahkik olunur. Kardeşin artık evlenecek bir yaşa gelmiştir. şafakta yola çıkıp mehtapta dönmek şartıyle. galiba iç güveylik arıyorlar.

Bu memlekette kızların tam izdivaç zamanı. gözlerini gözlerine dikti. Ahmed Şevki efendi artık vazifesini ikmal etmişçesine şüphesiz kendi kendisine: «Beş dakikada bir mühim meselenin altından çıkmak bana mahsus bir muvaffakiyettir!» diyerek mütebessim bir çehre ile ayağa kalktı. dedi. Bu ‘hissin ismini vermek istemezdi.Ahmed Cemil zihninden hesap ediyordu. Sonra Ahmed Şevki efendi ellerini Ahmed Cemil’in omuzlarına dayadı. Ikbal’in izdivacına ait düşüncelerinin .. birkaç kere annesinden görücüler geldiğini işitmişti. istememezliği andırır bir tesir hâsıl ederdi? Belki bir hodkâmlık hissi!. tesirini duyup ta menşe’ini bulamadığı garip bir his Ikbal’in izdivacı meselesinde Ahmed Cemil için bir saklı haşyet uyandırırdı. Muvafakat edecek olursan ben işi tavsiye ederim.. Serin kanla düşünürdü: Ikbal’in izdivacını. Acaba her vakit talih. bu gece sabırsızlığımdan patladım. İlk muhavereden sonra unuttuğu izdivaç meselesini bu kelime Ahmed Cemil’e tekrar ihtar etti. Zavallı İkbal!. hattâ bir kere bir karısından ayrılmış iki çocuklu kırklık bir komşunun annesi gelmişti de Ahmed Cemil’in bütün vekar ve gururu mecruh olarak günlerce İkbal’e baktıkça ağlamak istemişti. o halde o garip his nedir ki izdivaç mes’elesi çıktıkça kalbinde hiddete benzer bir şey uyandırır. izdivaçla saadetini bütün emellerin gayesi bulurdu.. sırıtarak ilâve etti: Beğenmişler.. Zihninde bulmak istediği te’vilin altında saklanan tesiri görmemeğe çalışır. Bu hissi tahlil etmek istedikçe sebebi. bir yabancıya herkesten ziyade harim olduktan sonra ona — kardeşine — yabancı kalacak idi. Diğer bir adamın başka bir samiî münasebet ve muhabbetine dahil olduktan sonra kardeşi kendisi için daha az yakın olacak. hele bir kere görsünler de. bir kız ne ile evlenir? Orası benim işim... Sana verilecek havadisim vardı. ikbal şimdi on yedisine basmıştı.. Ahmed Şevki efendinin ilk sözü şu oldu: Dün akşam beni görmeden kaçtın. fakat hiçbirinin heves edilebilecek bir şey olduğunu tahattur etmiyor.. belki kardeşinin saadeti buradadır. Mahiyetini bir vuzuh lem’ası ile tenvir edemediği. esası daima tetkikinden musir bir firar ile kaçardı.. keten yeleğini düP—• Bir gün iki axkadas matbaada yine herkesten evvel buluştular.. kısmetine bir müsait -çehre arzedecek mi? Bu sual Ahmed Cemil’in zihnini bir izdivaç meselesine ait hâtıralara şevketti. Bir dakika içinde fikri tebeddül etti: Lâkin bizim hiçbir şeyimiz yok. Ahmed Şevki efendinin şu dostça tekayyüdüne karşı ne için Ikbal’in talihini tehlikeye koymalı? Kimbilir.

. tekellüfsüz bir münasebetin hâsıl olamayacağını.şaıkalaşamayacak. başka bir ses aşağıdan yukarı bağıracak: İkbal!. bir külfetperdazlık hissederdi. hiçbir hissini. dedi. kâğıtlarını topladı. Nihayet kapı çalınıp geldiklerini yukarıdan işitince bağırdı. merdivenlerden biraz muhteriz çıkıyor.. o Süleymaniye’deki küçük evin kapısını çalacak. Enişte!. Bu adamla her kim olursa olsun.. Sonra kalemini attı. dedi. valde hitabından bir sahtelik.. «Küçük hanımla çarşıya gittiler» cevabını alınca hiddet etti. mürettiphaneye girdi: Ben yazılarımı bitirdim. Sabiha hanıma çocuklar gibi daima anne derdi. Fakat Ahmed Şevki efendinin bu sabah şu bir kelime ile yeniden uyandırdığı mesele akşama kadar zihnini kurcaladı. İkbaO’e görücü gelmiş de ne için bana haber vermediniz? Sabiha hanım oğlunun yüzüne baktı: Her gelen görücüye ehemmiyet vermediğim için. MAI 109 VE SİYAH . lekesiz bir muhabbetin. başka bir şey lâzım olursa beyler yazsınlar. yemekte hususî bir ihtiyat ile duruyor. onlar gelinceye kadar sabırsızlığından duramadı. sonra evin içinde bir ses. evin içinde dolaştı. görüyordu. fakat onun gibi saf olsalar.. Sebep? Ne için sevmediği. Ahmed Cemil’in eve gitmeğe ihtiyacı vardı. bir gün içinde hayatına karışacak.. valdesine ayni meşru. Enişte!. Hayatında bu tebeddülün ne kadar ehemmiyeti olduğunu bir karartı arasında hissediyordu: Meselâ kendisini. birisiyle kavga etmek arzusunu veriyordu..hele İkbal ile. Onun yanında geceleri minderin üzerine boylu boyuna uzanamayacak. Seher’i kızdıramayacak.. sevemeyeceği bu adama enişte demeğe mahkûm olsun? Şimdi bu kelime adetâ onu tâzip ediyor. gidiyorum. fikrini öğrenmemiş. görmemiş.... Bu adam birden.... ikide birde zihninin içinde bir tırmalayan cereyan ile geçen bu kelime idi: Enişte!. bu aile sofrasına ayni iştirak hakkı ile oturacak.. ikbal ile ..bundan tesir almasını me-nederdi.. Hiddetini o sırada Ali Şekib’in budalalığından bahsederek Raci’ye yaranmağa çalışan Saib’den çıkarmak istedi: Keşke insanlar hep Ali Şekib gibi budala. mümkün değil. Sabiha hanım çarşafını çıkarmadan yukarıya çıkınca ilk sözü şju oldu: Anne!.. bir adam kî bu güne kadar tanunaış.. Demek şimdi hayatında bir enişte olacak.. selâhiyetle anne diyecek. kendisinden kardeşinin mahremiyetini çalmış bir adamla müz’iç bir rekabet hissinin sönmeyeceğini hissediyordu. yukarıya gelsene. Kapıyı açan Seher’e: — Annem nerede? dedi.. Anne. Enişte!.

yalnız küçük odanın — şu bir saf kalb kadar ruhaniyet ile dolu aile odacığınm — ruhunu doya doya istişmam etmek istiyordu. henüz tekemmül etmemiş bir kız vücudu ki noksanları içinde cazibeli ve onun için şiir ile dolu.. aşağıda küçük odada. annesinin en sevdiği yer. koltuklar. yerde üstüne penbe. Bu gece İkbal. o kadar.Beğenmişler. Allah hayırlısını kısmet etsin... kardeşinin bu kadar cazibesi olduğuna dikkat etmemişti. o kadar. Ahmed Cemil yalnız bu kelimeyi kâfi görmedi. üç kalbin irtibatından anütaiıassıl. bu a. Bu akşam Muzaffer beyin ders gecesiydi.. biri talik iki güzel levha. hiçbir şey yok. kulaklarının etrafından. altından âsi. Zavallı çocuk. küçük dört ayaklı iskemle.. çılgın saç kümeleri arasında birak küçük.. fakat buna mukabü derin bir muhabbet. ruhu ısındırır bir hararet vardı. Ik-bal’in yeşil gaz boyamalarından yaptığı sade fakat belki onun için zarif hoş kalpağı altında lamba. .... Sonra sükût. Ahmed Cemil gitmemeğe karar verdi. Burada ne kadife kanepeler. söbü görünen siması. Kar gibi beyaz kenarı gerile gerile iğnelenmiş hassa örtülü sedir. her türlü mihnetlerin.le mahremiyetine bir unsur daha iştirak edecek? Demek bu sıcak mesut havanın üzerinden barit bir nefha uçacak ? Gözleri sık sık küçük iskemlenin yanmda diz çökmüş o gün çarşıdan alman yedi arşın gömleklik kumaşın yanlarını çatmakla meşgul olan İkbal’e çevriliyordu. bu yaşta genç kızların çehrelerine mahsus bir süzgünlük altında hafif bir donukluk ile mümteziç donukça penbe rengi biraz vücuduna erkekçe bir yüksek vaz’ı veren geniş omuzlar. makası alıversene... Ahmed Cemil sabandan beri beynini işgal eden bu meseleye karşı annesinin sükûnuna hayret etti.. Ara sıra kumaşı kesen makasın sinirleri ürperten sesi.. Kızım.satrançlı dokuma çekilmiş Şilte. oğlum. Ne lâkırdı. bari bahtiyar olsa!. uzunca bir boy. ne de mutantan hücrelerde nefîs evani vardı.. bazan rüzgârla şişen muşamba perdelerin hışıltısı. duvarlarda babasından yadigâr olarak kalmış biri kûfî. atlas perdeler. istesinler bakalım da düşünürüz. bu samimiyete. ta mutfaktan Seher’in bulaşık gürültüsü. Sizin yanınızda değil mi anne?. Demek şimdi Ibu hususiyete. Yemekten sonra okumağa da meye-lân duymadı. perişan. İlâve etti — Isteyeceklermiş. Ahmed Cemil’in gözlerine güzel görünüyordu. pencerelerde muşamba perdelerin üzerinde yaza mahsus be>-yaz. birden bu validenin mukadderata teslimiyeti karşısında sükût etti. ne tâtife istiyordu.. ince sarı kornişlere küçük küçük kıvrıklarla ilişdirilmiş perdeler. inmiş muşamba perdelerin arkasında açık pencereden süzülen gecenin râtip havasını duymak için başını duvara dayadı. meşakkatlerin zedeliyeeeyeceği kadar kavi bir saadet. Açık kestane gür saçları altında zarif başı... lâtif.

Düğün! O gün Ahmed Cemil kaçmıştı. sükût etti.. değil ufak tefek istirahat esbabını. hattâ biraz ciddî. uçları sekiz on kere kıvrılmış iri siyah bıyıklı muhip çehresiyle kapıya küçük bir iskemle atıp hâkimiyet vazifesini takındığı — sopasının ilk tarakasmdan — anlar anlamaz. kanarya sarısı hırkasının altında al basmadan entarisini giyerek. Vehbi beyi tanıdıklarından. kalem arkadaşlarından sormuşlardı. Ahmed Cemil bu izdivaç meselesinde ne tarafgir ne de aleyhdardı: Meselede bir itiraz vesilesi bulunmaması aleyhdar olmasına mümanaat ettiği gibi enişte olacak adamın herkesten başka birşey olmayışı tarafgir olmasına da mâni olmamıştı. beyazlı kırmızılı tire kuşağının saçakları san hırkasının altından eteklerine dökülmüş. şefkatten mürekkep bir nazarla hemşiresini ihata ettikçe. ağl aşacak olan bütün o belinden donu-düşmüş. başına oyalı gaz bovamasm-dan yapma çiçekli hotozunu koyarak. çorabının içine paçası tıkılmış. gözleri bir katre muhabbet giryesi gibi — fakat kknbilir nasıl — bir kadın olmaya müheyya duran bu zayıf kızın üzerine düştükçe kalbinden «bari mesut olsa!» diyordu. düğünün şerefine tâ sabahleyin sokağa fırlayan komşu kızları kâğıt helvacılarının. Eniştesini ilk önce matbaada pederi Tevfik efendinin yanında gösterdiler. XI llî di. hoppa değil... koşa koşa biribirini kovalayarak çığlık koparan çocuk alayından uzak olmak için.Büsbütün tevessü etmesi. Bu ziyaretten sonra Ahmed Şevki efendinin faaliyetiyle. En son defa olarak birgün.rt. çarşaflarıyle üşüşen. beline işlemeli ipek mendili iğne ile tutturulmuş. mukaddemeleri görünen kadınlık meziyetleri kemal bulmak için yalnız kadın olmağı bekliyor. bir paçavra kenarıyle iyi bağlanmamış uzun çorabı güllü penbe iskarpininin üzerine düşmüş. herkesten pek iyi teminat almo X i . . hele Tevfik efendinin anlaşılamayacak bir heves ve tehalüküy-le bütün şerait onbeş gün içinde kararlaşmıştı. Ahmed Cemil’in her türlü hayat hususiyetini bilen Ahmed Şevki efendi damat beyden ağırlık namıyle bir para kopardı ki hemen ‘bütün düğün masrafını temin etti. leblebicilerin etrafında bağrışacak. demek razı oluyordu. Ahmed Cemil kardeşinin reyine müracaat etti: ikbal gözlerini indirdi. bekçi baba gelip de elinde sopasıyle yeni traştan çıkmış çökük yanaklı. demin haleldar olacağından korktuğu hayat sükûtununu belki bütün istikbal emellerini feda ederdi. Ahmed Ce-mil ilk hâsıl ettiği fikri zihninde birkaç kelime ile icmal etmişti. herkes gibi bir genç. koltuk resmini görmek için Süleymaniye’nin o daracık sokağını baştan başa doldurarak ve kapının umuma açılmasını bekleyerek yeldirmeleriyle. îkbal’in izdivacı Ahmed Cemil’in hayatında bir rüya gibi geçti. düğün evindeki validesine sokaktan «anne!» diye bağıran.. geçkin yaşlarında mariz bir babanın zayıf doğmuş bir çocuğu. Ahmed Cemil merhametten. orasını beraberlerinde getirdikleri ço~ cuklarıyle küçük bir mahşer — garip ibir renk ve kılık mahşe-ri — haline getiren kadınlar. kalem hayatında terbiye almış. Onun saadetinden emin olabilse.

Ahmed Cemil bir hafta eve uğramadı. demek bütün bu şeyler baştı?. annesiyle kardeşinden öyle izin almıştı. O akşam Muzaffer beye can attı. Ahmed Cemil hayret etti. Ah! O İkbal’i böyle mi gelin etmek isterdi? Hemşiresi için neler düşünmüş. yağız macar atlı zarif parlak bir araba onu alıp götürüyor. levhalar. atlaslar. Ahmed Cemil rüyalarının şu sefil hakikatinden tanı bir hafta kaçtı.henüz komşu hanımların ellerinde süsü ikmal edilemeyen kardeşini sofraya çağırtarak o yarım gelin haliyle öpmüş.. hattâ Hoca-capaşa’da ders olduğu zamanlar akşam yemeğini matbaada kısaca tedarik ederek bir vakitler hayat zevkinin yegâne men-baı olan aile sofrasında bulunmuyordu. Nihayet bir akşam yemekte birleştiler. Bir dakika içinde bütün mânevi varlığından bir soğuk rüzgâr geçti. Kaçtı.. bir gün . kınalı. Artık bütün gecelerini evden uzak geçiriyor.. haftasının diğer dört akşamını da evden uzak geçirmek için ders buldu.. kendi-feini mesteden o müdebdep rüya... ne süslü evler. O bir hafta zarfında eniştesini hiç görmemişti. köpüklerden teşekkül etmiş bir çiçek melikesi gibi îkbal. daha sonra güzide tuvaletlerle zîhayat foir çiçek deryası gibi dalgalı geniş bir mermer sofanın ortasında o çiçek deryasının perisi.. bir vakit yalnız kendisinin olan şu evin her köşesinde şimdi yabancılıktan asla çıkmayacağını anladı. avizeler.. başı mücevherlerin 112 MAI V K SİYAH altında biraz eğilmiş olarak görürdü.. ne müdebdep daireler.. yüzüne bakamaya-rak gözlerini indiren hemşiresine bir kelime tevcihine cesaret edemezken damat bey herkesle teklifsiz oluvermişti. yaygaralı çocuklar kaynaşan küçücük evde rastıklı. İki ay kadar bir zaman geçmişti. Düğünden sonra Ahmed Cemil ile annesi hemen hiç yalnız bulunmamışlardı. Gazeteye bir ilân sıkıştırdı. ne müzeyyen cihazlar tasavvur etmişti!. salonlar. Ahmed Cemil bu akşam kendisini ezen azap altından hiçbir zaman kurtulamayacağını . sokağında alacalı. Demek o istikbalde zuhuruna emniyet ederek aldandığı hayaller yalandı? tkbal’in gelin olacağını düşündükçe bir vakitler hemşiresi beyaz uzun etekli — moda gazetelerinin mülevven ilâvelerinde görerek imrendiği şeylere benzer — bir esvap içinde. lâdenli komşu hanımlar arasında damat beyi. beyaz ipek duvağı yanlarına dökülmüş. o bir haftayı Hüseyin Nazmi’nin köşkünde geçirdi. Hocapaşa’da demiryolu memurlarından iki Almana Türkçe öğretmeye başladı. Sonra saçları püskür-müş. Demek bunlar hepsi ya-İan? Hayallinin kendisine bahşettiği bütün bu tantana. îkbal şimdi o sopasıyle kapısının önünde bekçi duran. kadifeler. sofrada. şimdi bu evden âdeta üşüyordu. matbaa müdürü Tevfik efendizade Vehibi beyi bekliyordu. sonra ağlamaktan ihtiraz ile bir söz bile söylemeyerek kaçmıştı. o henüz ağır bir külfet yükü altında ezilirken. Şark halıları döşenmiş çifte bir merdiven. Hattâ Seher’le ufak tefek ltâifeler bile ediyordu. ne lâtif tuvaletler.

o ısrar etti. Eniştesinin nasıl bir adam olduğunu görüyordu. Birden şu iki aylık gelinin annesinden. Ana oğul uzun uzun birbirine baktılar. acaba kocasının biraz içkisi olduğundan ımı?. Ahmed Cemil pek iyi hissetmişti ki kardeşi mesut değildir.. O vakit Ahmed Cemil yavaş yavaş annesini istintak etti. yatağında mahsus gecikiyordu. Ikbal’e soğuk bir muamelesi de görülmemiş. kız sabahleyin biraz gülerek. İzdivacından beri ikbal’in çehresinde dikkate çarpan bir hüzün rengi her türlü şikâyet lisanından daha beliğ idi. Sabiha hanım iki aydan beri birinci defa olarak yalnızca konuşmağa fırsat bulduğu oğluna başka bir bahis zemini daha hazırlamıştı: Mai ve Siyah — P. Ahmed Cemil’e bundan hiç bahso-lunmamıştı. Ahmed Cemil hayretle annesinin yüzüne baktı: Niçin? Bilmiyorum. gözlerini çevirdi. dedi. fakat o birkaç gün içinde bu itiyadı keşfetmiş... anesi yatağının kenarına oturdu: Ne için kalkmadın oğlum? dedi. Sabiha hanım sözünü bitirmedi. İkisinin de bu nazar çarpışması arasında İkbal’in ağlayan hayali uçuyordu. gözlerini oğlunun gözlerine dikti. Nefsini herşeyden . sonra cevabını beklemeden biraz eğilerek ilâve etti: Sana bir şey söyleyecektim.. Fakat nasıl bir koca olduğunu anlayabilmek için Sabiha hanımın fikrini istedi. dün ağlayışı büsbütün zihnime dokundu. sıkılarak parayı bana vermek istedi. Bir gün annesinin ağzından bu meseleyi işitince yatağında doğruldu.. Geçen gün Îkbal’e aylık olmak üzere on mecidiye vermiş.... S Masraf meselesi ae saae senin üzerine ıcaııyor gıuı mr şey Cemil.Sabiha hanım sabahleyin odasına girdi. reddettim. nihayet yine onun olmak üzere saklamak için aldım. bir huysuzluğu yok. İkisi de bu hayal için ağlamağa müheyya idiler. Zaten kız gelin olalıdan beri neşesiz.. birkaç kadeh rakının şu saadet yuvasında bir musibet zehiri hükmünü tutacağını anlamıştı. Onbeş gün kadar yenilikten ihtiraz ederek itiyadını icra edememişken nihayet bir şişe Fertek rakısıyle gelmişti.. cevap vermedi. O henüz tenbellik ediyor. Hiç yalnız bulamıyorum M. Ahmed Cemil bu nazardan sıkıldı. kardeşinden gizlediği göz yaşlarının içinde bir derdin saklandığını duymuşlardı. Vehbi ibeyin akşamcılığı vardı. Buna Ahmed Cemil dudaklarını bükerek cevap verdi: Ne ehemmiyeti var? Kazandığım yetişmiyor değil ki.. Evine devam ediyor. İkbal’in ağlayışı biraz içki içinse. İkbal’in odasında yalnızca ağladığını görmüş.. Dün Seher. fakat bu kadarla devam edecekse.. ¦ Annesi Vehbi ıbeye atfolunabilecek bir kusur bulamıyordu.

Artık ikbal ihtiraz tavrım bırakmıştı. aşağıda karşılaştılar. bir iskarpini alt>. sanki bir noktayı kazıyarak kemirdiğini hissediyordu. ibir kardeşin gözünden gizlenmeyen bir hazin renk: «Aldatmayınız. anlıyorum. bunda mağmum bir şiir bularak âdeta şiir te-lezzüz ederdi. fakat ekseriyet üzere yemekten sonra uyuyan zevcinden kurtulabildikçe bu yalnızlığa küçük bir zaman için Ikbal’in ‘huzuru da hayat bahşederdi. izdivacından beri ona karşı Ahmed Cemil yarı siteme benzeyen bir tavır ittihazına lüzum görmüştü.. kardeşini mümkün mertebe sıkça görüyordu. fakat henüz aralarında dert tevdiine benzer bir kelime teati olunmamış idi. Artık şu mahrumiyet hayatının acı lezzetinden bir hoş teessür bile duyar olmuştu. . ara sıra yemeğe müteallik itirazlar. çekinerek merdivenleri yavaş yavaş indi. Kardeşinin yalnız bu bakışı: «ikbal! Bahtiyar değilsin. Orada bir şeyin yandığını. Bu sabah Ahmed Cemil îkbal’e bir şey söylemek istiyor» muşçasma baktı. gözlerini indirdi. ikbal daha evvel kalkmıştı. ikbal bahtiyar görünmeğe çalışıyordu. yolundan silinmek. ay sürüklemek zaten öyle bir sefalet idi ki onu âdeta mütelezziz ederdi. bazan Seher’e karşı kaba latifeler. mümkün mertebe az fırsatlarda hitabına mâruz olmak gibi ‘bir ihtiraz peyda olmuştu.» demiş idî. dün salbah Millet bahçesinde bilardoda kazandığı muvaffakiyet. MAİ VE SİYAH 117 Ahmed Cemil’in tamamiyle cahili olduğu kahve hayatına müteallik hikâyeler. Yemek yedikten sonra Vehbi bey Ikbal’le odasına çekilince Ahmed Cemil annesinin yanında kalırdı. bu nikabm altında ben varım!» derdi. ikbal bir aralık bu nazara mukavemet etmek istedi.mahrum etmeğe alışmamış mıydı? Onun için birkaç mecidiye tasarruf etmekte bir faide mi ver? Seneyi iki kravatla geçirmek. İkbal’in üzüntüden. Bu sabah annesiyle şu muhavere kalbine sanki bir katre yakıcı zehir damlatmış idi. sonra beriki bir sademeye tesadüf etmiş gibi nazarı titredi. zevcinin tuhaflıktan ziyade gülünçlüğüne karşı helecanından mütevellit perişan nazarı: Seher’in her dakika: «ikide birde bana ne ilişiyorsun?» demeğe. fakat o zaman bir lâtife edildikçe sofranın etrafında handeler uçu-şurdu. İkbal’de de biraderine karşı bir mücrim gibi gözlerini indirmek. Geç kalkmak itiyadında olan eniştesini uyandırmaktan. Bir vakitler Ahmed Cemil de bu sofrada lâtife ederdi. Matbaada kaldığı akşamlar idarenin penceresi kenarına ilişip de caddenin hüzün veren tenhalığından mest olarak biraz peynirle francalasını yedikçe kendisinde bir zavallılık bulur. elindeki sahanı sofranın ortasına atıp kaçmağa meyyal duran dargın vaz’ı görülürdü. Fakat bir annenin. Bu sabah îkbal’e tesadüf etmek emeliyle odasından geç çıktı. yalnız kendisini eğlendirmek için söz söyleyenlere mahsus kahkahalarla kesik fıkralar. Şimdi Vehbi beyin bir latifesine mukabil Sabiha hanımın simasında zorla kopmuş bir tebessümü..

matbaada işini istical ile bitirerek çıktı. fakat bahar gelince bütün vücudunu ihata eden kesel ve rehavet havası sanki güneşin taze hararetiyile tebahhur ederek sıyrıldı. ufak hamlelerle feveran etti.. mendillerden teşkil edilmiş zarif nümunegâhları. Ah bu defter! işte bütün hayatının mühim bir ümidi şu küçük defterde idi. yakalıklardan. Ahmed Cemil sanki senelerden beri ruhuna çöken bir sıklet şu tasfiyeden sonra mündefi oldu. Şimdi bu eser büyüyor. Çocuk oyuncaklarının yanma kadar geldi. ilerledi. damarlarının içinde bir cevelân hissetti. Bon Marehe’nin önüne gelerek içeriye girdi. Henüz o kadar kalabalık yoktu.âdeta uykuda duyguları. yazılarından kurtulabildikçe yegâne iştigali şiirlerini okumaktan ibaret kalırdı. mağazaların camekânları önünde gecikerek şurada yeni çıkmış kitapları. taşarak geçen kıştan sonra eserinin tesliyet veren ha118 MAİ VE SİÎAH yat nefesiyle bütün yorgunlukları dinledi.Bu kış Ahmed Cemil eserine hemen çalışamadı. . nihayet bir haftalık uğraşmasının neticesinde küçük bir defter vücuda getirebildi.. O vakit Ahmed Cemil’in eseri bol bir yağmurdan sonra topraklardan süzüle süzüle kayacıklar arasında birikmiş küçük bir menba gibi taştı. zevkini ikna edemeyen parçaları mahvetti. dolaşmak. hemen doğuveren şu arzuya mukavemet edemedi. tekemmül ediyordu. Zaten Beyoğlu’ndan işsiz geçtikçe buraya bir kere girip çıkmak âdeti idi. O sefalet ve mihnetle dolarak.. müsveddelerini ayıkladı. bütün o zahmetler ondan intişar eden ümit havasına temas edince zail oldu. ellerinde earpare. başında maili kırmızılı bir külah gelip geçenlere gülümseyen bir soytarıya bakmakla meşgul iken arkasından kendisine yabancı olmayan bir tatlı sesin bir nida-i hayretle: «A! Cemil bey!.» dediğini işitti. Bir aralık Ahmed Cemil eserini tasfiye etmek istedi.. Bir mayıs günü matbaada otururken birdenbire defteri Taksim bahçesinde — bir gün henüz mektepte iken Hüseyin Nazmi ile gidip oturdukları yerde — Boğaz’ın şiirine karşı kendi kendisine okumak istedi. kışın donuk havaları altında teessürleri safhasına donuk nakışlarla intikal eden. Kendisine hitap etmesini beklercesine Lâmia mütebes-sim bir çöhre ile karşısında duruyordu. noksan bırakılmış yerlerini doldurdu. Tünel’den çıktıktan sonra Beyoğlu’nda biraz serseri. Başını çevirdi. ötede kravatlardan. Ahmed Cemil bütün hayatının meşakkatlerini bu eserin tevlit edeceği lezzete karşı unuturdu. bir moda mağazasının kumaşlarını. bir hafta mütemadiyen bununla uğraştı. Derslerinden. . o vakit tayin olunamaz bir sebeple mûtat olmayan vukuata tesadüf olununca hissedilen râ-şeye müşabih bir titreyiş vücudunu baştan aşağıya sarstı. bütün o gönülleri taltif eden hiçleri seyretmek istedi. baharın ılık nefesleriyle dirilip uçuşan kelebekler gibi canlandı.

peçesi alnının kıvırcık saçlarını bir yarı örtülülük altında bırakarak başına atılmış. yahut kışın evine gittikçe Lâmia’nm bazan piyanosunu işiterek bazan bir kapının alplığından süzülüp geçtiğini-duyarak. sevda ile dolu olan bu mahlûklara. Henüz on beş yaşında iken hâtırasına intikâş eden simasını zihninde itmam ve ikmal etmiş. Bu hayal pek seyyal idi. dün başka bir şey iken yarın başka bir şey olmağa hazırlanan. o müphemiyeti. Ahmed Cemil’in kalbinde yer tutmuş böyle binlerce çehreler vardı. nagihan hıssediverdikleri bir hakikatin taaccüp rengi gözlerinde sizi istintak ediyormuşçasına bir istifsar ifadesiyle gülüverirken birdenbire bir genç kız sıfatının henüz itilâf olunmamış ciddiyetiyle gözlerini indiren. müşevveş. yahut Şişlide bir Kâğıthane dönüşünde tesadüf ettiği. henüz çocukluğunu unutmamış. kimbilir kimdir? Bugün Lâmia’yı karşısında siyah çarşafı çenesinin altından tepesi bir incili iğne ile iliştirilmiş. «Şimdi tamamen bir genç kız olmuştur!» derdi. O. fakat bugün müphem. daha doğurusu o genç kıza bunların herbirinde ayrı ayrı perestiş ederdi. Taksim’de. . Ahmed Cemil’in zihninde bu genç kız sıfatının hususî ve müstesna bir ehemmiyeti vardı. Ahmed Cemil’in zihninden uçuşan ve binlerce çehreler .bir ziya isabetiyle bir bulut parçasında peyda oluverip de birden sönüveren iltimalar gibi . Köprii’de hemen her yerde bir dakika için sevdiği binlerce çehreler vardı ki bunlar kendisi için saadet hülyası olan o genç kızın mevhum şekli etrafında uçuşan bir takını periler. buseyi andırır bir gârâm nazariyle bakardı.Ahmed Cemil Lâmia’yı belki bir seneden ‘beri görmemiş^-ti ve göremezdi. bazan eteğinin bir hışıltısını hissederek yahut muhteriz bir kahkahasının zaptolunmuş tarakasını fark ederek onun vücuduna yakın °^” M A I VE SÎYAH 119 maktan. bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi. bütün güzergâhına tesadüf eden o genç kızlara Ahmed Cemil perestişe benzer. henüz iki üç sene evvelki sıfatyle Ahmed Cemil’in karşısında bulunuyormuş gibi saf çehresiyle bakarak görünce. Ahmed Cemil bunların hepsini severdi. cazibesinin ateşlerini saçarak çıkdı.. fakat (bütün bu çehrelerin üstünde. nurlarını serperek.sönüverdi. henüz ço-cukluktam çıkarak mevcudiyet-i mâneviyesi garâible nıemjlû bir cihanın esrarına karşı inkişafa müheyya duran. yahut Tepebaşı’nda. Köprüden vapura binerken gördüğü. künhünü tahlil etmek istememişti. kanatlı şiirler idi. onun muhit-i havasında muvakkat bir müddet için yaşamaktan mütevellit bir şey duyardı. belli belirsiz bir şey! Müphem bir çocuk çehresi.. ince parmakları siyah güderi eldivenler içinde uzun sap-h zarif şemsiyesinin püskülünü oynatarak. Genç kız!. Fakat bu meçhul şeyin bütün şahsiyeti üzerinde derin bir tesiri vardı. Hüseyin Nazmi’nin köşküne. meçhul bir şey var ki mahiyetini anlamamış. müşevveşiyeti için şiirle. o gençlik semasının sevda güneşi. Sonra onların arasında genç kız. ondan uzak yaşadığı müddetçe o simayı daima besleyerek arada geçen zamanı sanki telâfiye çalışmıştı.

bayırın üstünde uçuyor. sular. Lâmia şüphesiz şurada.. Bir akşam onu bizde okuyacak missiniz. cevabını verdi. manzaralarının ivicaclarıyle yeşil tepelere doğru tırmanmış yahud mai sulara doğru akı-vermiş gibi duran binalarıyle boğazın sakin levhasına dikiliyordu. bütün güzel şekiller.. bunlardan ayrılarak.. bütün hayatı. öyle mi? Ben de dinlemek. Ahmed Cemil: — Hayır. sarı saçları rüzgârlarla savrularak. dedi. Lâmia küçük bir kahkahayı zaptetti. mütebessim renkleriyle. Bir dakika öyle karşı karşıya. manzaralar bir . başlarından kaymış hasır şapkaları arkalarında çarpmarak. Bahçe tenha idi. henüz yapraklanmış bir ağacın altında mai şemsiyesini açmış. Biz haftaya yine köşke gidiyoruz. Ahmed Cemil orada. Bazan bu levha gözlerinin içinde bulanıyor. koşuşan bağırışan çocuklar.» dedi. Ağabeyimin daima söylediği eseriniz mi?. bir örnek esvaplı iki kız. uzun konclu düğmeli potinlerini kumlara temas ettirmiyormuşçasma bir çeviklikle koşarak çenberlerini çeviren. birbirine söz söylemek lâzım gelip gelmeyeceğinde tereddüt ederek. Hayır. sonra Lâmia biraz gülümsedi. velev bir dakikalık musahabenin garabetini daha az hissederek daha cesur idi.. yalnız bakıyordum. benim şiirlerim. alçak ökçeli potinlerini önüne çektiği bir iskemlenin kenarına dayamış gözlüklü ihtiyar bir İngiliz mürebbiyesi.Lâmia’nm yanında dadısıyle piyano muallimesi vardı. «efendim!. «birisine oyuncak mı alıyorsunuz?» dedi.. elinde çarpareler ile başında maili kırnuzılı külâhıyle gelip geçenleri gülerek seyreden soytarının istihza nazarı altında elinde şiirlerinin defterini kıvırarak duruyordu... bütün ruhunun emel züb-desi işte şu siyah nazenin heyula işte bu ipek çarşafın dalgaları içinde vücudunun ihtizazı hissedilen seyyal ve mevvac hayal şeklinde kaybolup giderken. ufak tefek almak için çıkmış idik. amma.. daha sonra. sonra Ahmed Cemil’in eline bakarak: Yeni bir kitap mı? diye sordu. sizi okurken görmek istiyorum. ötede beride tek tük zümreler. şu oyuncak destegâhmın yanında velev bir çocukluk arkadaşıyle. yalılar. mütebessim bakışarak durdular. asıl gençliğinin şiirini — yalnız onu — okudu. hayatının uzun yorgunluklarını bir gazetenin tefrikasında dinlendiren bir ihtiyar. biraz beride «AJ fE SİYAH 123 ellerinde küçücük küreklerle bahçeden kum toplayarak mini mini kovalara doldurmak mühim işiyle etrafı görmeğe vakitleri olmayan iki çocuk. Ahmed Cemil küçük bir hareket bile etmeyerek duruyordu. tepeler. Bugün Ahmed Cemil Taksim bahçesinde bu şirini değil. sonra Ahmed Cemil’in perişan cevabını dinlemeyerek siyah güderi eldivenler içinde daha ince görünen parmaklarıyle peçesini indirdi. Ahmed Cemil’in gözleri.

Artık o şeyin tesiri mahiyetinden kaçmağa. şu kadarcık. fakat okşayan bir ateş. bir ateş ki sıcak bir buse gibi. bir dakika sonra sekiz on yaşında bir kış gecesi meselâ iki arkadaş cehren bir şiir okurken halının üstünde daima gülümser siyah gözlerini anlamayarak yüzlerine dikmiş. O da kendisini sevmiyor mu? Bir saat evvel o kendisine tebessüm eden gözlerde bir gizli incizab mânası hissolunmuyor muydu? . Ahmed Cemil onu Lâ-nıia’ya kendisi okumak isterdi.. onunla beraber bulunmaktan haz almış idi . birisinden yüz bulmuş çocuklara mahsus sokulganlıkla daima yanına gelirdi. kendisi tâ ayaklarının dibine küçük bir ayak iskemlesine oturuyor. Zihninde bu şiir takriri için mahsus bir hücre tertip ediyor. sonra titrek bir aşk sadası ile bütün fikirlerinin. hayatında birinci ve sonuncu olmak üzere seveceği vücud. yahut kendine mahsus bir mütalâa ile meşgul oluyor zannını vermek için bir ciddî tavır ile elindeki musavver mecmuaya dalmış — görünüyordu. nefsini onun hük. O zaman hayalinin mâkesinde guruba tesadüf etmiş bulut parçası gibi kırmızılara. O münevver rüyalarının genç kızı. O çehre böyle zihninde bir an içinde yüz tenasüh silsilesinden geçerek.. bir dakika içinde tekrar yaşatıyordu. daima güler. yeşillere.. güya siyah ibir nur ki baş döndüren ateşli bir sevda havası ile vücudunu sarıyor. Hüseyin Nazmı ile gezmeğe çıktıkları vakit yanı başında iki elleriyle eline yapışarak muhaverelerinin arasına «Bu ne? Ne için? Nasıl? Ne vakit?» sualleriyle her dakika karışarak.* mü dairesinden çıkarmağa lüzum görmüyordu. Ahmed Cemil’in nasiyesinde bu sual bir endişe hattı tersim ediyordu.» diyen Lâmia idi. işte o biraz evvel gülerek dudaklarını basarak hafifçe başıyle selâmlayarak. sanlara boyanan bu levhaların içinde Lâmia’yi — evvelâ küçük...O da küçüklüğünden beri daima onun etrafında dolaşır. Lâmia’yı orada bir kanepeye oturtuyor. hislerinin muihassalası olan bu şiir parçalarını bir sevda teranesi gibi onun müteessir gözleri altında inşad ediyordu. siyah çarşafın.. «Efendim!. yakıyor. Ah! O sevda dakikası! Acaba hayat-ı bînasibinde o bahtiyar saat çalacak mı?. 122 MAI VE SİYAH Bakınız o siyah peçenin. siyah saçların altında parlayan siyah gözlerden bir şey akıyor.fırça darbesinden kopma renkler imiş de yekdiğerine karışarak şekilsiz bir hamur haline geliyormuş gibi oluyordu. mailere. Lâmia’dan daima pek sıcak bir his duymuş.. Şiirlerini dinlemek istiyormuş. Kendi kendine: «Ne için onun benimle izdivacını istemesinler?» diyordu. her tebeddülünde bir hâtıra gıcıklayarak bütün hayatını Ahmed Cemil’in dimağında. Artık saklamağa ne lüzum var? İşte bütün hüsran içinde geçen gençlik sevdasının emel zübdesi. Demek bugün Bon Marche’de uzun bir gaybubetten sonra onu görünce vücudunu sarsan şey. kıvırcık saçları başının beresinden taşarak.

şimdi lakırdı söyleyemiyormuş... tesîiyet iradına hazırlanıyordu.. İsmini işitince Vehbi bey telâşla kapıya geldi. Sultanahmet’te babasının evinden. Ahmed Cemil başını çevirdi. o bil’akis güldü. çocuk iri mai gözleriyle istimdat ederek ona bakıyordu. kapıyı açtı. yavaş yavaş. Seher kapıyı açıp açmamak lâzım geleceğinde MAÎVESİYAH 123 mütöhayyir idi. Nihayet Ahmed Cemil. Artık tekrar oturmadı. Sonra içeriye girdi. Yegâne mütalâa olarak Ahmed Cemil’in yüzüne baktı: Bu yaşta genç bir kızla evlenmenin neticesi budur. Se’her’e tekaddüm etti. Herif sebebini evvelâ söylemek istemiyordu. kaldırdı. korucukların arasından süzülüp çıktı. Efendi birdenbire hastalanmış. fakat Vehbi bey o suali anlamış da muhataplarını merakta bırakmamak lûtfunu gösteriyormuş gibi pederinin nıüşa-biyetini iki manalı hande arasında tâyin etti: «Nüzul!. gündüz hiçbir şeyi yok iken hattâ akşam yemeğinde pek iyi bir halde iken odalarına çekildikten sonra birdenbire düşmüş.. türlü renklerde elbiselerle süslenen iskemlelerin. Ahmed Cemil dilinin ucuna kadar gelen suali zab-tetti. karşısında hamal kılıklı birisini gördü.. İkbal pek az söze karışıyor. herkes teessüf beyanında. Muhavere bütün bu vak’a üzerine cereyan ediyordu. Bu akşam Vehbi bey gittikten sonra yatak odalarına çekilmekten vazgeçtiler. tuhaf bir vak’aya muttali olmuşçasına alay ediyor.. Vehbi bey: — Biraz beni bekle! dedi. gece şu küçük asude evin kapısı çalınmak o derece müstesna bir vak’a idi ki herkeste ufak bir halecan hâsıl oldu. iki kardeşle anne birçok zamandan beri birinci defa olarak gecenin celsesini o eski samimiyet ile geçirmek istediler. Vehbi beyi öteki evden istiyorlarmış.Bu aralık tâ yanınbaşmda koşan bir kız kumların üzerine yüzü koyun düştü. Bir gece herkes yatak odasına çekilmek üzere kalkmışlardı. mu’tad hilâfına olarak sokak kapısının kuvvetle çalındığını işittiler. çocuğun ellerinden tuttu. artık herkesin alışmağa başladığı düşünceli tavrıyle. Bu vak’a Ahmed Cemil’i hakikate iade etmiş oldu.. elinde şiir defteri. yerinden kalktı.. gözlerinin içinde — şimdi artık vuzuh ile gülümseyen Lâmia — aheste Taksim caddesini çıkmağa başladı. eniştesiyle kapıdaki adamın arasında cereyan eden muhavereyi herkes taşlıkta gergin bir dikkatle dinliyordu.. Bir aralık Ahmed Cemil: . O vakit Ahmed Cemil çekildi. kımıldanamıyormuş. herkesin yüzüne bakarak sanki bu vak’anm mudhik tesirinden başkalarının da hisse alıp almadığını tetkik ediyordu. ara sıra iki mânâsız kelime ile muhavereye iştirak ediyordu. değil mi? Yalnız şu söz ihtiyarın hastalığındaki mahiyeti izah etmiş oldu. sonra gördüğü ısrar üzerine ağızından parça parça izahat alınabildi. Vehbi beyin evi burası mı? Burası....» dedi.

Ahmed Şevki efendiyle Ahmed Cemil birbirine bakıştılar. darflerin bir fihristini isterim. . zaten. yalnız İkbal çıkarken: «Küçük hanımcığım. İkbal kuru bir sesle: «Her vakit!» dedi. . Yanlarına girdi. çekildi. onun bütün heyetinden kocası için bir nefret havasının uçtuğunu hisseder. o devam ediyordu. ben de sizin yanınıza geleyim. ağlamağa hazır gibi duran gözleriyle: «Gördünüz mü? Beni verdiğiniz adamı anladınız mı?» demek istiyor gibi baktı. anlayamadılar. İkbal tekrar gözlerini kaldırdı. Şimdi Şevki efendi bir muhtıra yapmalı. tâ izdivacından beri anlamak istedikleri hayat sırrının bir parçasını görür gibi idi. diyordu. İkbal bu sözü söyledikten sonra pederinin vefatını bekleyen kocasının utanılacak bir mahiyetini ifşa etmiş gibi gözlerini indirdi. söyleyeceği sözün söylememek istediği tarafını gözleriyle anlatmağa çalışarak dedi ki: Bey. Ikbal’in son sözü üzerine birşey mırıldandı. ________ 12.» dediği işitildi. odanın hem içinde hem dışarısında eski zamanlardaki hususiyeti ihtar eder bir teklifsizlikle muhavereye iştirak ediyordu.124 sıxan İhtiyar giderse matbaa ne olur. Seher oda kapısının yanında. Onun için bir karar verelim. fakat aldığım izahatı pek kâfi bulmuyorum. * /*/ Ertesi gün Ahmed Cemil matbaaya gittiği vakit eniştesini AJhmed Şevki efendinin yanında gördü. Vehbi bey yalnız «Peder fena!» dedi. O vakit İkbal kardeşine derin bir nazarla baktı. Ahmed Cemil biraz daha istizah etmek istedi: Ne vakit söylüyordu? dedi. kardeşine baktı. kayınbiraderle beraber matbaayı idare ederiz. sonra başka bir suale cevap vermeğe mecbur olmaktan korkuyormuşçasına kardeşiyle annesini bıraktı. Sonra daha ziyade izahat vermeğe lüzum görmeyerek ilâve etti: Bundan sonra matbaa işlerine benim bakmaklığım lâzım geliyor. maaşları... şimdi Şevki efendiden bazı şeyler soruyordum. Sonra matbaa ve gazete memurlarının isimleri.. pedere bir şey olursa istifa ederim.. Ahmed Şevki efendinin çehresi her zamandan biraz daha ziyade kızarmıştı. Vehbi bey âdeta yüksekten söylüyordu. diğer bir kâğıda matbaanın geliri gideri.. bilmem? dedi.. o vakit Aihmed Cemil. evvelâ matbaada mevcut olan alât ve edevatın.

! Avrupa gazetelerini açtı.. görmek istemeyerek heyet-i tahririye odasına girdi. burada lastikten yapma gülünç bir soytarı gibi yaranmak için dizlerine sıçramaya çalışan mahlûk!. . yarın yine burada buluşuruz.. telâş içinde. nefretten göğsü şişiyordu.. henüz dün gece yatağa serilen babası için sabahleyin şifa çaresi taharrisine koşması lâzım gelirken matbaaya can atarak hesap soran bu adamın karşısında bütün yuvarlak vücudu baştan aşağı titreyen bir kütle kesilmişti. şu içeride. gülmeğe çalışarak Ahmed Şevki efendiye baktı... Daha ziyadesini dinlemek. yılıştı. Birden kendisini bu adamın karşısında küçülmüş. Bu insanlar. zayıf. dedi.Ahmed Şevki efendi bunalıyordu... tercüme edecek havadis aradı. Ahmed Cemil şu dakikada bu kısa. / Cemil bey. havada kokusunu aldığı havadisin nev’ine vukuf arzusu kuru vücuduna sığama-yarak. O vakit Saib sırıttı. Şevki efendi istediğim şeyleri hazırlayacak. Ah!. alçalmış gibi gördü. ni-i hayet daima Amerika’ya isnat olunan garibelerden birşey 1K du. Kendisini eniştesi çağırıyordu. yanına gitti. kalktı. Artık matbaanın zevki kaçacağını anlamıştı. Orada yalnız Saib vardı. ah şu dakikada çekmecesinin yanıbaşmda sanki kendisine mahzun maJhzun bakıp •duran koyu nefti alpaga şemsiyesini şu çapkının kafasına indirdikten sonra matbaayı bırakıp gidebilse.. arkadaşının odasında kaldı. Ahmed Cemil bu muhavereyi yarım bıraktı..” başladı. Saib’in teces-[i süslerinden emin olmak için kapıyı da kapadı. baksanıza. Ahmed Cemil yazı I edasına dönmedi. Ahmed Cemil’in. j İşe başlamayacak olursa rahat edemeyeceğine hükmetti. mütenevvia sütunlarında daima halkın hoşuna giden t düzme fıkrayı biraz da kendisi süsleyerek serbest tercümeyi. Beni bu akşam beklemesinler. yarın sizinle de konuşmak lâzım geliyor. Vehbi bey bir âmir sıfatı takınmıştı.. kuru çocuğu tokatlamak istedi. Enişte demeğe ancak razı olabildiği bu adamdan bugün emre benzer \ §eyler mi alacak? 1 Vehbi bey matbaanın tahtalarına güya her vakitten ziya-| de bir tasarruf kuvvetiyle basarak çıktı. ellerini uğuşturarak Ahmed Cemil’i hemen istintak etmek istedi: Müdür ölmüş mü? Onun gibi birşey. hesap soraü oğul. Ahmed Cemil’e daiha ziyade sokuldu: Artık enişte beyiniz matbaayı size bırakır.

Bugün matbaa halkı Tevfik efendinin hastalığına muttali olduktan sonra herkesin yüzüne bir endişe sayesi düştü. Ben bu azamet tavrını çekemeyeceğim. «dünyada bir kişi olduktan sonra ı nasıı oısa geçuuiuu:» aıyorau. çalışmaya hazırlandı. tırnağının üstünde çıtlattı. daha ilk günü gelip de bana bir uşak muamelesi eden herife. Ne olacağını Ahmed Cemil tâyin edememişti. Ali Şekib her vakitten ziyade yazdı.. Eniştene herif dediğime istersen hiddet et. Siz... Ahmed Cemil bu vak’a üzerine düşünmeyi geceye talik etmiş idi... Ahmed Cemil’e nasılsa edindiği birinci nevi sigaradan ikram etti. / kalemini buldu.. Burada Ahmed Şevki efendiyi değil kalıbını göreceksiniz.. Akşam tjve gittiği zaman eniştesinin gelmeyeceğini haber verdi.. ben kendime bir iş buluncaya kadar gelir giderim.. İkbal’in verdiği malûmattan meselenin vehametini. emrini icra etmeli!» dedi.İdare memurunun çehresi boğazı sıkılıyormuş gibi kıpkır-i mızı idi. sonra bütün ci-¦} ğerlerini dolduran hiddet havasını boşaltıyormuşçasma derinden geniş bir soludu. Yarın sen de matbaada mevkiinin ehemmiyetini anlayınca: «idare memurunu çağır-sanıza. o zamana kadar vücuduna ehemmiyet verilmeyen bu adamın gaybubetinde bir ehemmiyet olacağı hissolunuyordu. Sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin burnundan gözlüğü her vakitten ziyade düştü. iskemlesine oturarak: Anlaşıldı! dedi. nasıl başlamak lâzım geleceğini zihnen tertip ederek: «Beyin. iiıaaeu Diraz suKun ouidUKtan. Bugün Ahmed Şevki efendi saat-jlerce kendisinden bahsetti. ka-ym enişte matbaayı istediğiniz gibi idare ediniz. fakat mat-jbaada birşey olacağından eski çalışma zevkinin zevale uğra-^ yacağmdan o da emin idi. — Daha ne olacağını anlamadan bu kadar telâşa sebep l\İar mı? Ahmed Şevki efendi artık püskürdü: ha — Ne mi olacak? Bak görürsün. İhtiyarın ne olduğunu ondan sordu. Birşey söylemeden evvel yutkundu. Vehbi beyin istediği şeylerin ne olduğunu düşünerek. Sonra anladığı şeyi izah etmek istedi: Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Artık benûn için matbaa bitmiştir.. O mütekebbir edaya ben tahammül edemem. Raci bu fırsattan istifade ederek matbaadaki tevakkuf zamanını yalnız yarım saate hasretti. İkbal o gün kayınpederini görmek için gidip gelmişti. Saib muttasıl Ahmed Şevki efendinin etrafında dolaştı. hokkasını düzeltti. ‘ sonra yavaş yavaş defterlerini karıştırdı.. mahiyetini tamamen . Ahmed Cemil gülümsedi.» diye beni yanma getirtecek değil misin? Ahmed Cemil bir daha gülümsedi: .

şu halde bana evvelce yabncı olan matbaa ile bugün aramızda bir karabet hâsıl oluyor demektir. eniştesi gelip de Ahmed Şevki efendinin hazırladığı hesap icmalleri üzerine sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin müşareketiyle efkâr mübadelesine başlanılınca. gazetenin idaresi bana tevdi edilecek olursa bundan ne için ürkmek lâzım gelsin?» demek istedi. Ali Şekib ne olacak? dedi. dedi.. İkbal kardeşinin ne demek istediğini anladı: Dün gece söylemiştim zannederim. Bir aralık kendi kendisine: — Vehim! Ne için öyle olsun? Her vak’ayı fena şumuliyle telâkki etmek bana mahsus bir bedbinlik mesleği! Halbuki mesele pek sade: Ben bir matbaada bulunuyorum ki idare şekli bana tamamiy-le yabancı. Yemekten sonra Ahmed Cemil annesine bakarak: Matbaa altüst oluyor.. Hattâ eniştesi matbaanın ıslahından. Ertesi gün matbaada. gazetenin terakkisini teminden bahsettikçe geceleri sofra başında bilardo vukuatı nakleden bu adamın içinde bir tedbir sahibi muhtefi olduğunu anlıyordu.. Yalnız bana ait vazifeleri başmuharrirlikle beraber kayınbiraderime bırakacağım. zannederim ki bazı tasavvurları var. Nihayet Vehbi bey müzakereye bir nazik hatime vermek istedi: Matbaa ve gazete Hüseyin Baha efendinin idaresinde oldukça ben memuriyetimden istifaya lüzum görmüyorum..anladı. istifa ederek matbaayı sizinle Ahmed Cemil’in hullya hayatından başlıca ümitlerinden biri bir matbaa sahibi olmak değil mi idi ? O halde işte o ümidin bir tahakkuk mukaddemesi gibi başlayan şu vak’aya karşı bir itminan duymak lâzım gelirken ne için makûs bir tesir duyuyor? Kalbinde hafi fakat vazıh bir his matbaada şu tebeddülün — ümidin tahakkuku değil — bir inkırazı olduğunu söylüyordu. Yalnız sağ elini oynatarak meramını ifade etmeğe çalışıyormuış. hesapları istedi. İhtiyarın bütün sol tarafıyle dili tutulmuştu. Eniştesi biraz gülerek yüzüne baktı: Gazete için o kadar muharrire ihtiyaç var mı? . Zaten mümaşat olunmayacak bir fikre de tesadüf etmemiş idi. Hüseyin Baha efendi korkulu bir fırtınadan ehven kurtulmuş olmasından mutmain olarak müzakerenin iptidasından foeri birkaç defalar düşen gözlüğünü düzelttikten sonra iltifata teşekkür etmekle meşgul iken. vicdanında bir tehaşi ezasıyle hüküm süren hissin muazzip sedasını susturmağa çalıştı.. Bu sabah eniştem geldi. Ahmed Cemil’in birden rengi değişti. Ahmed Cemil eniştesine karşı hep mümaşat eder oldu. Bugün bir vak’a o idareyi eniştemin eline geçiriyor. tasavvuru beraber idare etmek.. Matbaanın.

odanın yarı açık duran kapısından Saib’in mütecessis çehresi göründü. dedi... Şimdi Ahmed Cemil daha vazıh görünüyordu. O cevabı verdikten sonra nedamet etti. iki ellerini göğsüne basarak: «Yürüyeme-yeceğim. Bu yalana sebep ne? Ne için şuracıkta saf13 i . Elindeki açık kırmızı.... beni buraya bırak.. düşünmeden yalan söylemişti. MAİ VE SİTAH 133 ayırmıyordu. o kadar ki vücutlarının sıcaklığı imtizaç etseydi.. Aman yarabbi! Sevmek bu muydu?. can çekişerek atmak isteyen bu öldürücü şey. o körpe hayatı hissediyor. sonra o tül şu bir çift baştan mürekkep sevgi levhasını gizleyip o küçücük kırmıza şemsiyede bu gençlik sevdasını sahranın yalnızlığından bile esirgeyerek yakuttan bir . boynundan doladıktan sonra ucunu sol omuzundan arkasına atmıştı. ancak onların olsaydı.Ahmed Cemil saatlerden biri idare ettiği meseleyi şu dakikada tarumar etmek istedi. ipek kumaşın üzerinden akan râşe seyyaleleri içinde o vücudun ihtizazını görüyordu.. yolun şu kenarında. Şu dakikada vücudunda güya bütün hüviyeti eziliyor. sevmek bu muydu?. Şu önde gidenler Lâmia ile ustası değil mi? Bilmem!. o kadar yalnız ki bütün bu sahra şu akşam baygınlığına şiiriyle onların. o kadar ki saçları birbirine karışarak siyah ve kumral bir enmuzeç teşkil etseydi. «Ali Şekib gidecek olursa ben duramam!» demek üzere atılıyordu. o küçük kırmızı şemsiye! Ne olurdu. şuraya düşmek. Ahmed Cemil’in uzun kumral saçlı başını o kıvırcık gür siyah saçların yanma çekseydi.. bitik... onun vazifesi benim iktidarımın fevkindedir. Ah. Gittikçe yaklaşıyorlardı. Cürm-ü nıeşhud halinde yakalananlara mahsus bir şaşırma ile Lâmia’nm orada bulunduğunu görmek. belinden aşağıya yanlarını latif bir yuvarlaklıkla tersim ettikten sonra düşüp ayaklarının her hatvesiyle sağa sola nazenin bir raks ile sallanan etekler altında vücu-f dunun hayatını. kumlar üstünde Ölmek istiyorum» demek için bir ihtiyaç duyuyordu. yanya-na. Vehbi bey cevap vermeye hazırlanıyordu. ikisine ancak kâfi bir taş parçasının — üzerine otursaydılar.. İnsanı güya bir mengene içinde sıkıp sıkıp da birisinin ayakları altına ezik.. büyük tac şeklinde örtseydi. sade şemsiyesini bazan kaldırarak. Şuracıkta. Hüseyin Baha efendinin sükût tavsiye eden bir nazarı nefsini zaptetmesine medar oldu: Ali Şekib olmayacak olursa gazeteyi idare etmek münı-“kün olamaz. bazan omuzundan başının arkasına tutarak yürüyordu. zannediyor. onu gözleriyle takip etmiş olmak affedilmeyecek bir töhmet imiş gibi birden sıkılmış. şurada yalnız bulunsalardı. omuzlarından yanlarına düşen açık yenler. bir taş parçasının — fakat küçük.. Lâmia başını beyaz bir tül ile örtmüş. Lâmia o beyaz tül örtüyü açsaydı.. Tâ belinde küçük küçük kırmalarla büzülerek sırtında dikişsiz bırakılmış kıvrıklar..

Bu iki emel hedefi bir çift ikiz hemşire gibi hâtırasında öpüşüyordu. Hüseyin Nazmi hemşiresine yalnız «eve mi?» dedi.. şimdi.MAİ VE SİYAH vet ve samimiyetle arkadaşının ellerine yapışarak: «Evet o! demindenberi onun için titrediğimi görmüyor musun. Geçtiler... Kendisini bu gün şu Erenköy seferinden artık bahtiyarlık hissesini almış kıyas etti. Derinden bellisiz bir inek sesine muhteriz dem tutan hafif kuş cıvıltıları arasında. Artık Hüseyin Nazmi’yi döndürmek bile istemedi. iki arkadaş döndüler. MAJ VE SİYAH 135 Ne vakit istersen! dedi. Bu sırada onlar döndüler. artık aralarında on adımlık bir mesafe kalmış idi. Ahmed Cemil şimdi mesut idi. mi ? Arkadaşının sualine: . sonra küçük kırmızı şemsiyesini bir veda selâmı gibi savurdu. Lâmia hayret nidasiyle: Ağabeyim. Akşam rüzgârının hafif darbeleriyle çırpman ipek örtüsünün içinde Lâmia’nın çehresini bir bulut altında görüyordu.. Onu selâmlıyor. — Daha erken zannederim. Şuracıkta bir tesadüf etmiyecek olursa bugün bir daha göremeyeceğini biliyordu. Cevabını verdi. okuyabilecek bir hale getireceğini Gece yalnız kaldığı vakit zihninde yalnız iki şey yaşıyordu.. Lâmia’yı ... Bütün hayatında sevda sekriyle mest kalmak için yalnız o nazar kifayet edecekti. öyle ki hemen karşı karşıya gelmiş oldular. Lâmia’nın o mütebessim nazarı. Bu gece Hüseyin Nazmi. kütüphanesini yine altüst ederken bir aralık arkadaşı Ahmed Cemil’e sordu: ^— Senin «eserinin inşad resmi ne vakit icra olunacak? Ahmed Cemil artık eserin ikmalinde bu kadar t||ahhür ettiğinden utanır olmuş. ilâve etti: İstersen gelecek ay. Bir ay daha çalışsa arkadaşlarına zannediyordu.> dememişti? Halbuki bu sırrı birisine tevdi etmek ihtiyacı onu âdeta hasta ediyordu.. Eseriyle Lâmia. güya çocuk iken her defa gelişinde dediği gibi: «Ne iyi ettiniz de geldiniz!» diyordu. sonra mütebessim gözleriyle Ahmed Cemil’e baktı. gözleriyle bir aşinalık gönderiyor. Lâmia «evet!» dedi. anlamıyor musun? Ah! Bilsen onu ne kadar seviyorum!. dedi. Artık dönelim. kalbinde bir deste saadet çiçekleri gibi inkişaf etmiş idi. bir müddet daha yürüdüler. Ahmed Cemil’in yine gözleri bulanmıştı. ufukların yarı şeffaf tüllerini titreterek uçuşmağa ^aş-lamıştı.. bir müddetten beri onun bahsini etmemeğe başlamıştı. şimdi sahrayı esmer bir renk yan şeffaf örtüsüne sarmış tâ ileride afakin sinesinden gecenin sükâın nefesi.

Çocuk: Baba bir şey oluyor. eserine fikrini sevk ettikçe o siyah gözlerin: «Bitirseniz a. Ben de dinlemek isterdim!» mânasıyle gülümsediğini görüyordu. bir cevap alamayacağını anladıktan sonra Nedim’e döndü. İdare memuru da küçük penceresinde onu bekliyordu. Tekarrüp etti. şimdi sızıyor* dedi. artık bitirmeliyim!» dedi. Raci cevap vermiyor.düşünürken. eserini. hiçbir şey işitmiyordu. Karı bırakıp gitmiş.» dedi. Bu gece uykusunun arasında hep o eserle o hayal yaşadı.. güya Ahmed Cemil babasının ıstırabını giderecek bir tabip imiş gibi ondan kendisine kuvvet verecek bir cevap bekliyordu. Nedim de elinde süra-hisiyle kendisini takip ediyordu. bir kolu sarkarak kilimin üzerine 136 MAİ VE SİYAH düşmüş. eğilerek: «Birader!. «Niçin telâş ediyorsun? Babanın hiçbir şeyi yok.. ıstıraptan perişan olmuş çehresinde bir tesliyet ibtisamı ta-yaran etti. Gördüğü manzaranın mahiyetini derhal anlayamadı. hareketsia yatıyor. Ahmed Cemil Raci’nin sızmış olduğunu. Fakat yalnız bir an için gözlerine isabet eden bu hande güya oraya bigâneliğini anlamış da firar etmiş gibi silindi. Ne oluyorsun. Raci. Çocuk başını çevirip Ahmed Cemili görünce korkudan. Hüseyin Baha efendinin kanepesine yüz üstü yatmış. Ahmed Cemil doğru oraya girdi. kimbilir nerelerde düşüp kalktıktan sonra sabahleyin yine içmiş. Kendi kendisine: «îri Alman karısının yeni bir tahriki! Bu geceyi içmekle geçirmiş.. Ahmed Cemil yukarıya çıktığı vakit matbaada Ahmed Şevki efendiden başka kimse yoktu. Çocuk elinde bir sürahi ile merdivenden koşarak çıkıyordu. Çocuk bir türlü oradan ayrılamıyordu.. yalnız ara sıra içinden gelen bir hıçkırıkla vücudu sarsılıyordu.bu adamın üzerine dikti. Ahmed Şevki efendinin yanına geldi.. şu gördüğü neticeden ona tekaddüm etmiş olması lâzım gelen vak’ala-n icat ediyordu. refikinin sualine hacet bırakmadan bildiğini anlattı: Ben geldiğim zaman orada uluya uluya ağlıyordu. Ahnled Cemil şu vak’amn ne olduğunu anlıyor.. Elinde bırakamadığı sürahisiyle gitti babasının karşısında bir iskemlenin kenarına ilişti. dedi. sabahleyin kendi kendisine: «Evet. öyle oturdu kaldı. Ne oluyorsun?» dedi. Yazıhanesinin önünde er-bab-ı mesalîhe mahsus küçük penceresinden Ahmed Cemil’i gülerek kendisine mahsus işveli temannasiyle selâmladıktan sonra: Sahib-i imtiyazın odasına gir! dedi. Nedim? dedi. Nedim hâlâ yaşlı gözleriyle bakıyor. gözlerini . pek iyi anlayamadım amma ağlarken ağzından dökülen sözlerden dün akşam . Bu sabah matbaaya girer girmez Ahmed Cemil. en evvel Nedim’e tesadüf etti.zavallılığına küçücük kalbinin kan ağladığı .

Aihmed Cemil zaten o hayatın şu neticeyi tevlit edeceğini pek iyi bilirdi. Ahmed Şevki efendi küçük penceresinden başını uzattı: Ne dükkânı?. Raci’yi alacak. biraz da esnaflık edeyim. Ali Şekib’in bu karan nasıl esbap ile ittihaz ettiğini anlamakta teahhur etmedi. Dudaklarının arasından «yazık!» dedi. . göğüs geçirdi: Bilmem amma fena görüyorum. Bu da Sirkeci’de ölünceye kadar içmiş. işitiyor musun? Sen gelmeden evvel böyle saatlerce öksürdü.. Dudaklarını açan geniş bir hande ile Saib’i dinliyordu.. dedi... onların altından saf bir kalb çıkardıktan sonra: — İşte bu temiz. Her gün binlerce adamları esnetmekten başka bir şeye hizmet etmeyecek altı sütun yazı yetiştirmek için kafa patlatmaktansa dükkânımın köşesinde müşteri bekleyerek biraz da başka yazıcılara kâğıt kaf.katanyle gittiğim anladım. Biraz sonra Saib’le göründüler. Ali Şekib gülerek cevap verdi: — Kâğıtçı dükkânı. Saib ellerini uğuşturarak Ali Şekib’in bir aksi sedası gibi tekrar etti: — Kâğıtçı dükkânı. hâlâ içmekten vaz geçmiyor. Sabahları bana uğrar da birer kahve içersek sana esnaflığın meziyetlerini izalb ederim. Ali Şekib o vakit Ahmed Cemil’e baktı: Yazıcılıktan usandım. Şimdi Ali Şekib’e ne diyecek? Şu teşebbüse mümanaat mı edecek? Hakikatta arkadaşı fena bir iş yapmış olmuyor. bir tabibin zeki ve mütekayyit tedavisiyle onun hissiyaMAİ VE SİYAH 13T tını örten bütün levs agşiyesini yavaş yavaş kaldıracak. îdare memuru başını saladı. Arkadaşının ikide birde elinde iki üç lira ile Emniyet sandığına gittiğini de bilirdi.em yetiştirmek istiyorum. Babası ağlarken Nedim’in halini görseydin. ciğerleri sökecek bir öksürük işitildi. Onun . kalbi sefalet hayatı içinde yuvarlanan oğluna götür. Öne de camekânlar yerleştirilerek aralarında zarif maun iki kanatlı bir kapı bırakılsın da bakınız dükkân kendisini nasıl gösterir. Mümkün olsaydı. Bir kere duvarlar kâğıtlarısın.» diyecekti. Matbaanın aşağı katında Ali Şekib’in iri sesi işitildi. Ahmed Cemil. bu adamın nasıl bir hata ile hayatının mahvına sebep olduğunu düşündükçe derin bir merhamet hissi duyuyordu.. ciğerleri paralanıyor. Biçare çocuk!. dolaplar konsun... Ahmed Şevki efendi dedi ki: Nasıl öksürüyor.. Ali Şekib’in her vakitten ziyade neşesi vardı. Bu sırada içeriden boğuk. Bugün Raci’ye her vakitten ziyade acıyor..

. Arkadaşını gülerek dinliyordu.. Hemen.gibi iştihar emelleri olmayan bir adam için dükkâncılık herhalde yazıcılıktan iyi değil midir? Esasen Ali Şekib’i pek musip bulmakla beraber bu meselede kendisine bir töhmet hissesi tefrik ediyor. cüzdanlar.. ötede canı sıkılmış gibi duran işlemeli sedef bir kâğıt bıçağının yerini değiştireceğim. . Ali Şekib Ahmed Şevki efendinin reyini kazandıktan sonra büsbütün cesaret buldu: öyle değil mi? Hiç olmazsa dükkânımda satacağım şeyler benim malımdır..\ lerek Ali Şekib’e: Alay ediyorsun! dedi. Gördün mü. Ona mukabil benim dükkânımda... Amma dükkâncılıkta: «Ali Şekib’in dün güzel bir makalesi vardı. Küçük bir kamus gibi her şeyden behre sahibi olan. renkli mektupluk kâğıtlar.... ben onları çocuklarım gibi seveceğim. kalemler. Camekâmn içinde tozlanmış bir par-ra çantasını elime alıp okşıyarak sileceğim.. o bin »çeşit tuhaflıklar. Dükkânım dedikçe duyduğum zevki bilseniz! Bir dükkâna malik olmak!. sabahleyin dükkânıma girdiğim zaman onları küçük fakat yüreğimden kopan bir tebessümle selâmlayacağım.. değil mi? dedi. Gü. onlarla ufak ufak alacak hesaplar açacağım. eniştesinin sebebine meslekin tebdiline lüzum gören bu adama karşı kendisi için bir mahcubiyet duyuyordu.. Sonra bir alay mini mini müşterilerimi idare edebilmek için bunalacağım. işe ne vakit başlanıyor?.. Hayatımda birinci defa olarak ciddî bir şey yapmak istiyorum. denildiği vakit sanki ne oluyor?. Dükkân tutuldu bile!. Artık mürekkep kokusundan tiksinmeğe başladım..» denmiyecekmiş. siyasî baş makaleyi bitirdikten sonra sıhhate dair bir bend yazmaktan yahut iktisada ait bir meseleyi kurcalamaktan içtinap etmeyen bu adam şimdi mektep çocuMarma kurşun kalem be138 MAÎ VE SİYAH ğendirmeğe.. bir aralık Ahmed Cemil’e bakarak: — Hakkı var! dedi. Alay mı? Hiç öyle değil. resim örnekleri göstermeğe mi çalışacak?. benim o süslü yazımla tutulmuş lâtif defterciklerim olacak. Kazanacağım şey yine benimdir. Gördünüz mü saadeti?.. hayatı? Ahmed Cemil Ali Şekib’in bu kadar neşatına karşı muhalif davranmak istemedi. ne güzel şeyler olacak: Zarif billur hokkalar.. Sahib-i imtiyazın keyifli zamanını bulacağım da bir lira koparacağım diye düşünerek bir âlet gibi yazı yazmaktan usandım! Ahmed Şevki efendi sade dinliyordu. Ali Şekib Ahmed Şevki efendiye döndü: Artık benim dükkân varken başka yerden alış veriş edilmez.

Vehbi bey omuzlarını silkti: Eğer her sokakta sürünecek olanı matbaaya almak lâ-zum gelirse. bizim de onu arasa. Peder nasıl olmuş da bütün sermayesini bir gazetenin istifadesine feda etmiş anlamıyorum. Küçük odada Vehbi bey musahabe mukaddemesi olarak Ali Şekib’in matbaadan çekilmek üzere olmasından bahsetti.. onu alırız» dedi... bir aralık lakırdısının arasında: «Eğer pek zahmet çekecekseniz bana Osman Tayyar isminde bir muharrir müracaat etti. Eniştesi fikrini büsbütün izah etti.. para babamın. Ahmed Cemil henüz beş dakika içinde canını sıkmaya başlayan bu müzakerenin bir an evvel bitmesini sabırsızlıkla bekliyordu: O biçare matbaadan çıkarılacak olursa sokaklarda sürünür.. Ona beyhude aylık verip duracak mıyız?» dedi. Daha sonra Vehbi bey: «Bir de o sarhoşun matbaada ne işi var?. idare memuruna dedi ki: Aman Ahmed Şevki efendi. bana bir iki güne kadar MAİVESİYAH 139 eniştemden taahhütlü bir mektup gelecek. Ahmed Cemil’in gazeteyi hemen yalnızca idare etmekten ziyadece zahmet çekeceğine teessüf ediyor gibi göründü.» cevabını verdi. gazetenin başında da bir alay haşerat! O Hüseyin Baha efendinin sahib-i imtiyazlığından başka bir şeyini göremiyorum. Matbaada gazeteden başka bir şey yok.. müvezziye tenbi’h etseniz Ahmed Şevki efendi taahhütlü mektubun ne için böyle takayyüde mazhar olduğunu Saib’in karşıdan parmaklarıyle para sayıyormuş gibi işaretinden anladı.. Veîıbi bey söyledikçe hiddetleniyor.. ara sıra kocasına perişan bir mâna ile güya istirham ederek buMAİ VE SİYAH 141 140 MAİ VE SİYAH kan İkbal’in yanında.. . matbaa onun. Bu Osman Tayyar «Mir’at-ı Şuûn» dan istiskale uğrayarak mevkiini Ahmed Cemil’e terketmiş olan adamdı. bir âmir karşısında gibi münkad vazıyle dinliyordu. Kendi kendisine — Keşke benim de böyle bir eniştem olsaydı! dedi. Ahmed Cemil ihtiyat ederek: «Bir kere böyle tecrübe edelim de. Matbaanın şu halinden hiç de memnun değilim. Ahmed Cemil. Bu gece yemekten sonra Vehbi bey Ahmed Cemil’e mat-baya dair görüşülmek için hemen yukarıya çıkmasını rica etti. sonra neticede bir istifade olursa yarı yarıya taksim.. dedi.Ali Şekib’in birden aklına bir şey geldi.

bütün devair evrakını iltizam ediyor. Bu akşam eniştesinin sesi kulaklarında daima tekerrür etti: — iki üç yüz lira.. Saib müstait. matbaayı büyütüyor. kendisine bir aylık veririz. «Bu söylenilen şeyler doğru değil mi? Ben onun dediği gibi züğürt bir herif olmasam da bugün iki yüz lirayı matbaaya atabilsem bütün bu şeyler vücude gelmeyecek mi? diyordu. çıktı.. siz Said’le Saib üç kişi gazeteyi pek âlâ idare edersiniz.. bir müddet için tatlı bir mestlik içinde sardıktan sonra birdenbire fena bir iz bırakarak geçiyordu. Raci’leri süpürürüz. «Para olsa matbaayı bir altın madeni haline getirmek işten bile değil!» Da’ha sonra: ihtiyardan beş para koparmak mümkün değil ki. bir* kitaphane. Vehbi bey asıl maksud olan noktaya geldiğini göstermek isteyerek: — Tamam! dedi Sade harf değil. Vehbi bey Ahmed Cemil’in önüne geldi. bir mücellithane vücude getiriyordu.. değil mi? Saib’in takdire mazhar oluşuna Ahmed Cemil gülümseyerek yalnız: — Evet. bu kaba latifenin kardeşinin «zerindeki acılığına şahit olmamak için kalktı.. Ahmed Cemil İkbal’e bakıyordu. matbaada şubeler açıyor. Vehbi bey canını sıkan bir şeyle meşgul imiş gibi ayağa kalktı. dedi. Vehbi bey şimdi tasavvurlarını izah ediyor. kolu bağlı oturuyorlar. para kazanmak ne demek olduğunu o zaman anlarız. dedi. karşısında türlü tafsilât ile icat ettiği o ümit âlemine müvazişkâr bir nazarla bakamıyordu. beğendiği yerde yesin. Ne olurdu? iki üç yüz liran olaydı da matbaaya atıvereydin. ikbal daha ziyade duramadı. Halbuki kendi kendisine. Bütün bu hülyalar Ahmed Cemil’in dimağını uyuşturuyor.. matbaayı ne için yalnız bir gazeteye hasretmen” ?” Kitap basamaz mıyız? Ahmed Cemil: — Matbaanın harf mevcudu kâfi değil T dedi. ikbal kardeşinin nazarına tesadüf etmemek için gözlerini indirmişti. Matbaada beyhude para alanları: Şekib’leri. makineleri petrolla işletiyor. Hüseyin Baha efendi gazeteyi bana bırakır. çalışkan bir çocuğa benziyor. dedi. liralarla oynuyor. .Ben matbaanın idare tarzını büsbütün değiştirmek istiyorum. o vakit matbaa hakikaten bir matbaa olur. şüphesiz o akşam biraz ziyadece kaçan Fertek düzinin neş’esiyle gülerek: Sen de züğürt herifin birisin. bir sürü mürettip var. Matbaaya gelince. hattâ bir de taş makinesi ister. Mümkün değil eniştesinin hülyalarına iştirak edemiyor.

henüz yerleştirilmemiş paketlerin arasında bahtiyar gördükçe sevinç duyarak oturdu. Bir aralık nahiye müdürü olan eniştesinden bahsetti: İmdadıma yetişmeseydi bu dükkân zor açılırdı. demek ondan sonra Hüseyin Baha efendi ile görüşülmüş. «Bak ne cici şeyler buldum. eniştesiniz geldi. bu adam hakkında henüz hüküm vermemiş. değil mi? Ahmed Gemilin gözleri Hüseyin Baha efendinin kapaklı yüksek yazıhanesine gitti. O da zaten gazete gailesinden kurtulmak için bir fırsat gözetiyormuş. Nereye gideceğini tâyin etmeksizin yürürken bir sesin: Eski arkadaşlara iltifat yok mu? dediğini işitti. O yazıhanenin başına geçmekle bir vakit kendisine muavenet elini uzatmış’ olan bir adamın hakkına taarruz etmiş olacak zannetti. fakat şimdi bu yazıhaneye temellük etmek fikrine karşı bir soğukluk hissediyordu. ben teklif eder etmez kabul etti. onu yeni maun camekânlarm. öyle mi ? Bir gün Ahmed Cemil Said’le tashihlere bakarken Saib yavaşça yanına sokuldu: Hüseyin Baha efendi kâğıtlarını topluyor. deste deste kâğıt yığınlarının. O vakit Aflı-med Cemil daima açık bir tesliyet menbaa olan arkadaşının elini sıktı. hileli para çantaları. tuhaf çakılar. şimdi sizi istiyor. Şu halde bu yazıhaneyi siz alırsınız. 142 MAİ VE SİYAH Ahmed Cemil de kendi eniştesini düşündü. Ahmed Cemil eniştesini Hüseyin Baha efendinin henüz tahliye ettiği yazıhanenin başında buldu. Ali Şekib büyük keman şeklinde jelatin kaplı zarif bir takvimi göstermekle meşgul iken dükkânın kapısından Saib’in başı göründü: •—¦ Cemil bey! Deminden beri sizi arıyorum... Kendisini bir matbaanın şöyle bir odasında bir müdürlük yazıhanesinin önünde oturmuş görmek isterdi. Önce eniştesinin söylediklerini sadece bir musahabe gibi dinlemişti. Bir vakit ekmek bulmak için âtifetine müracaat ettiği bu adamın bugün şu matbaadan vedaını görmemek için bir bahane icat etti..Demek bütün hayatının emelleri hemen tahakkuk ediver-mek için yalnız şu iki üç yüz lira kifayet ediyor. dolapların. Ahmed Cemil dondu kaldı. Vehbi beyin ilk sözü: işi bitirdik! oldu. renk renk mektup kâğıtları gösteriyordu. matbaadan çıktı. dedi. dedi. Ali Şekib henüz bir gün evvelden beri yerleştiği dükkânının önünde mes’ut bir haz ile tebessüm ediyordu.. Ali Şekib hep dükkânından bahsediyor.» diyerek arkadaşına resimli kartlar. ona fena yahut iyi sıfatlarından birini takamamıştı. karar verilmişti. tebrik etti. .

Ah! ayaklarınızın altında bir irfan burkanı gibi gürleye gürleye dönen o makinelerin çelikten zemzemesiyle kulaklarınız uyuşarak. Vehbi beyin mantık istidlallerinin sonun yoktu.. edilerek istikraz olunacak paranın tesviyesine tahsis olunur. matbaanın idare şekilleri hakkında tasavvurlarını izah ediyordu. Ahmed Cemil’in nezareti altında işin içinden çıkabilir zannolunur. fikrinizin uçuşlarını takip edemeyerek garip ivicaclarla sanki ıstırabından kâh kıvranarak. kâh sürünerek uzanıp giden yazılarınız. Vehbi bey şimdi gazetenin. O gürültüyü şimdi kulakları işitiyor. yirmi beş lira tefrik.Eniştesine cevap vermedi. bir petrol muharrikinin çarhı kayış kolanlara takılınca ayaklarının altında şu bina bir fabrikanın hayat gulgulesiyle gürleyecek. bunda bana müteallik hiç bip şey yok.... kendisine bir meslek temin etmiş olacaktı. fiilen bir hak sahibi olmak ümidine karşı içi titriyordu. Şu halde Ahmed Cemil de matbaaya kısmen mutasarrıf olarak. onun hayaliyle mestoluyordu.. Vehbi bey devam etmek için bir istifsar kelimesine mun-tazırdı: — Ne yolda? dedi. Ahmed Cemil de bu matbaa meselesi yeni bir düşünceye silsilesi tevlit etmiş oldu. kaleminizden akıp taşan o şeyleri şuracığa halının üzerine döküvermek henüz beş dakika evvel sizin dimağınızdan doğan. Matbaanın. yanıbaşınız-da ellerinin . Sü-leymaniye’deki evden dem vurdu. MAİVESİYAH 143 bunlar hakkında tam bir vukuf ile tafsilât veriyordu: «Matbaanın hasılatının ayda meselâ yirmi. Para tedariki için bir çare buldum amma bilmem arzu eder misin?.. Öyle değil mi? Eve malik olmaktan ziyade bir mesleke malik olmak lâzımgelir. bey’i bilvefadan. Istiglâlden.başında yazı yazmak.. o paranın bir ev için nemasını hapsetmekten ise şu suretle istifade vesilesi ittihaz ederek. yerde cihana dağılmak için muntazır serilen kâğıtlarınızı şimdi küçük bir mürettip yamağı gelip toplayacak.. Gazeteyi Ahmed Cemil ile Said ve Saib pek âlâ idare edebilirlerdi.» diyordu. Şu dakikada bir karar verse matbaaya bir taş makinesi ilâve edebilecek. dedi. mütalâalarının nihayetine şu cümleyi koydu: Yine sen bilirsin. O zaman eniştesi paranın tedariki çaresini izah etti.. Bu cihet zaten geçen akşam karar altına alınmamış mıydı? Matbaaya gelince Ahmed Şevki efendi biraz tuhaf adam amma oldukça becerikli birisine benziyor. sahih!.. şu ceviz yazıhanenin .. Ahmed Cemil o geceden beri dimağında darbe vurmaktan hâli kalmayan para bulmak ihtimalinin tahakkuku ümidini işitince kıpkırmızı oldu.. rehinden bahsediyor. nevakısmı ikmale gelince: Vehbi bey birden tahattur ediyormuşçasma: Ha!. bu ümide ‘husul bulamayacak nazariyle bakmakta iken işte şimdi gözünün önünde bir çare belirmişti. Matbaada maddeten. türlü tarikler ve vasıtalar gösteriyor.

. Ahmed Cemil’in şimdi kulaklarında makinelerin tarraka-sı. O para ile alacağın her vakit para değil midir?..» dedi.. canlanmış şeyler. oğlunun bir hevesi uğruna tehlikeye konulmak için mi bütün hayatının mesaî bahası olarak edinmişti? Haydi kendisine ait olan hisse için onu alet olarak kullansın... Bir şeyden daJha korkuyordu. İşte muharrik bir canavar gibi homurdanmağa başlıyor... bir rüzgâr bütün bu 144 MAİ VE SİYAH irfan mahlûklarını dünyanın her tarafına atacak. Eniştesi omuzlarını silk-ti. sonra: «Ben ne karışırım. ondan ürkü-yordu... çırpınarak uçuşuyor. Demek bu rüyayı hemen şimdi hakikate tebdil edebilmek için elinde bir çare var.. bir saat sonra bu uzun kâğıtlar birer madenî sütuna tebeddül edecek. Hayatında. parça parça öteye beriye serpecek. makinenin. gözlerinin içinde binlerce. Ahmed Cemil ancak ay^lacaklan zaman sormağa cesaret Iraldu: «îkbal ne cevap verdi?» dedi. Fakat o mini mini ev. İkimizin re’yine havale etti. MAİ VE SİYAH 145 . Ne zaman istersen eline geçecek bir sermayeyi kullanmaktan ne için korkuyorsun?. o siyah devin karnından... bunlar sizin işte şu iki parmağınızla arasında sıkarak fikir yaratmağa mecbur ettiğiniz şakalarınızın içinden fırlamış.. onu ne sebeple tehlikeye atacak? Hülyasını dolduran makinelerin tarakası arasında zayıf Mr vicdan sadası Ahmed Cemil’i o tasavvurdan irkilmeğe davet ederken diğer bir ses — daha vazıh..tarakası duyulan mürettiplere gidecek. cihanın uçsuz. daha metin bir ses — başka bir lisan ile kuvvet vermeğe çalışıyordu: «Ne için tehlike olsun?. «Onun ne hükmü var?» demek istedi. daha sonra makinenin safhasına iki kanatlarını açmış bir yaprak. İkbal’in hakkına ne salâhiyetle tasarruf «decek.» Evet. bakınız... kardeşine bu tasavvuru nasıl açmalı? Bundan beklenen menfaati onlara anlatabilmek için ne yapmalı? Ahmed Cemil henüz bu tereddütler içinde bir karar verebilmek için cesaret bulamamakta idi ki ertesi gün akşam üzeri eniştesi matbaaya geldiği vakit iki lâkırdı arasında: «Dün İkbal’e ev meselesini açtım!» dedi. üstüvanelerin üzerinden.. bükülerek bir alay beyaz kuşlar. beyazlıklar peyda oluyor. Zavallı babası onu terhin edilmek. yüzbinlerce beyaz kâğıtların delice uçuşu hüküm sürüyordu. Sonra yine matbaanın günlük işlerine geçti.. ne için korkuyor?. Onu emellerinin bir oyuncağı gibi istimal edebilir miydi? Terhin! Bu kelimede bir soğukluk buluyor. annesine. çelik dişlerin. abasından kayarak akarak. kanatlarını gererek. diyor. Parayı bir kumar masasına mı Ttoyacaksm?. İşte kayışlar birer uzun yılan gibi matbaayı baştan aşağı sarsıyor. sonsuz genişliği içinde hissesine isabet eden Süleymaniye’deki o bir avuç toprağı.

enişte ve kayının şu küçük bayramına iştirak ettiler. uykusundan.Bugünden sonra bu tasavvura ait vukuatın cereyanını idare edebilmek için Ahmed Cemil imkân bulamadı. Ahmed Cemil o gün makineler dairesinden çıkmak istemiyordu. hattâ hiç kimseye karşı kin taşımak elinden gelmeyen Ali Şekib bile bir çeyrek kadar dükkânının cam kapılarını kapayarak matbaanın makinelerini temaşaya geldi. Üç kişi. mürettiplerle. hattâ oğlunun istikbalini bu tasavvurun tahakkukuyle kaim zanneden bir annenin sükûtunda bir tehviç emaresi bi’le farkolunuyordu. belki tatlı bir hülyanın şu tahakkuku vasıtasını reddetmek için mukavemet sarfından kendisini alıkoyan bir sebep vardı. Saib kuru kısa vucudiyle. 10 146 MAI VE SİYAH de sofra başında eniştesiyle bir yeni bahis zemini tedarik edilmiş oldu. Senetler yapıldı. yazdırıyordu. artık daima matbaadan bahsonunuyordu. harfler ve edevat ikmal ve ıslah edildi. Eniştesi hergün sabah akşam uğrayarak Ahmed Şevki efendiyle bir çeyrek içinde işini bitiriyor. Geceleri üç arkadaş sıra ile matbaada kalırlar. Eniştesi iki gün matbaaya bir yabancı ile geldi. Matbaanın idaresi hemen bütün kendisine inhisar etmiş gibiydi. Onu bitirdikten sonra asıl hayatının mes’ud bir devresinin ilk saati çalmış olacaktı. Yeni makinelerin şerefine matbaa temizlendi. Ahmed Cemil artık bütün vakitlerini matbaaya hasredebilmek için eniştesinin tavsiyesine uyarak derslerini hattâ yavaş yavaş muhabbet etmeğe başladığı Muzaffer beyi terketti. yemek zamanlarından iktisat olunmuş saatlerini zaptediyordu. şimdi matbaa. ikisinin arasında güya mukarrer bir işin teferruatına dair müzakere cereyan etti. Ahmed Cemil’in odasında kanepeye yaslanarak bir sigara tellendirdikten sonra gidiyordu. Akşamları evMai ve Siyah — F. daha doğrusu Ahmed Cemil iştirak etmeyerek. terkettiği derslerinden. Sabiha hanımla İkbal ses çıkarmıyorlardı. Şu halde Ahmed Cemil artık tamamiyle bahtiyar idi. matbaayı işgal edecek işler bulundu. Hüseyin Nazmi’ye vaadettiği gibi bir ay zarfında bitirmek mümkün olamamıştı. Eniştesinin bin türlü zorlukları yenen faaliyeti bir hafta içinde Ahmed Cemil’in ayakları altına petrol muharrikiyle litografya makinesini yerleştirdi. yine o sırada işini tatil eden bir karşı matbaasının müzayedesinden bahsolundu. Gazeteyi istediği gibi yazıyor. Şimdi Ahmed Cemil sanki bir dalganın üzerinde düşünmeğe meydan bulmayarak yuvarlanıyordu. yalnız bir endişesi vardı: Eserini bitirmek. Said yüzünü gözünü örten kırkılmış sakalıyle. Eseri için her türlü yorgunluktan âzâde bir fikre muhtaç iken ceplerinde sürüklene sürüklene yıpranmış müsveddelerini matbaada geceleri yalnızlık haşyetinin kalbinden akıttığı korku karışıklıkları . Ahmed Cemil eserini takip etmek için ekseriyet üzere matbaada kaldığı geceleri intihap ederdi. Ahmed Şevki efendi şişkin göbeğiyle. Bu günden sonra Ahmed Cemil kendisini bahtiyar bulmağa başladı. müstahdemlere talimat verildi. o akşam evde bahis tazelendi. mahkemelere gidildi.

O vakit iki arkadaş ziyafetin muhtelif cihetlerini düşündüler. yirmi beş lira tefrik edildikten sonra Vehbi bey kayın biraderini para düşüncesinden kurtaracak kadar merhamet ve tedbir gösteriyordu. Kimleri davet etmek lâzım geleceğini müzakere ettiler.. Hüseyin Nazmi «Altıncısı?. sekiz kişi oluyoruz. evvelce müşkülpesentliğinden kurtulamayan müsamahalarla dolduruyor. Artık endişe edecek bir sebep göremiyordu.. enişteyle aralarında mümkün olabildiği kadar bir samimiyet teessüs ediyor. Hüseyin Nazmi bir yandan arkadaşını ikna ettikçe bir cihetten de önündeki kâğıda kurşun kalemiyle bir takım isimler yazıyordu. işte sana güzel bir sofra. Ahmed Cemil: Raci! dedi. hastalanmış başmı mariz bir çocuk gibi iki ellerinin içine alarak şişesi iyi silinmemiş lâmbanın donuk ziyası altında bulanık gözlerinin önünde sislere boğulan müsveddelerine bakarak düşünmeye. İki de biz. yalnız: — O da bulunsun! dedi. #*# Matbaada artık her şey bir ittırat içinde cereyan ediyordu. Arkadaşıyle eserin açılış . ona bir an evvel «son» kelimesini çektikten sonra arkadaşlarına okumak sonra da Lâmia’ya: «İster misiniz? Bu eserin sahibini zevciniz olarak kabul etmek ister misiniz?» demek için acele ediyordu. Raci mi? Onu ne yapacaksın? Ahmed Cemil kızardı. Ahmed Cemil’in akdettiği istikraza karşılık olarak birinci taksit olmak üzere. âdeta bu adam hakkında arasıra muhabbete benzer hisler duyuyordu. Şimdi artık eserini yorulup da bitirmek isteyenlere mahsus bir ihmal ile. Bütün emellerinin husulüne bir iki hatve kalmıştı: eseriyle. O gece Erenköyü’nde misafirler toplanıp da Hüseyin Nazmi bir aralık «Efendiler sofraya.. davete muntazırım!» dedi. Altı kişi yetişmiyor mu?. çok işlemekten yorulmuş. altıncısı?» diyordu. «Eser bitti.. bir zafer haberiyle «Genci-ne-i Edep» idaresine gitti. artık çalışmaktan âciz fikrini düşünmeye sevkedemez. Nihayet bir gün sabahleyin. uzun uzun münakaşalardan sonra beş kişi için ittihat hâsıl olabildi. dolgun bir dinleyici grubu. aşkı. Şimdi Ahmed Cemil ev masrafından büsbütün elini •çekmişti.. arkadaşını buldu. Hüseyin Nazmi diyordu ki: Ne lüzum var? O kadar kalabalık içinde gürültüden başka birşey hâsıl olmaz. güya incimat etmiş gibi başının içinde bir taş sıkletiyle duran beyninden birşey çıkarmaya çalışırdı. Hattâ para bile kazanılıyor. sonra bu isimleri elediler.» dediği zaman Ahmed Cemil’in kalbi bir sahnede ilk defa olarak görünen bir sanatkâr helecanım duydu...içinde yazıhanesinin üzerine serince bir müddet yorgun. faka/t Raci’inin bütün betbahtlığry-îe.. biçareliğiyle beraber kendi dehasının şu muzafferiyetine de şahit olması için mukavemet mülemeyen bir arzusu vardı...

o isme matbuat âleminde bir ehemmiyet izafe etmiş idi. «Gencine-i Edeb» Hüseyin Nazmi’nin isnrni bütün edebf-yat erbabına tanıtmış. Ahmed Cemil bütün dehasının inkişaf kabiliyetini hapse-de ede bir an içinde iştihar perisini ayakları altına atnıak maksadına hizmet ederken. Hüseyin Nazmi bir açık hita-besiyle arkadaşının mesleğini. fesini daima ensesine doğru taşımakla. o meydana çıkmak isteyen teessüratı neşidelerini daima serbest bırakmış idi. nazenin-i şiir dört asırlık «Haftan berduş» görmedikçe tanımak istemeyenlerin bile takdir-i şerefimden ‘hisse almasına mâni olamamış idi. Üstatlardan birinin «sû besû» redifli meşhur bir gazeline söylenen yüzlerce nazirelerin içinde ferdaniyet kazanmış olmakla bir şeref kazanmış olan İlhami efendi — kırmızıya meyyal sarı. Onun için bu gece Hüseyin Nazmi’nin edebî sahabeti altında Ahmed Cemil’in eserinin inşadı rasimesine davet edilenler pek muhtelif sınıflara mensup oldukları halde..törenini yemek sonuna bırakmaya karar vermişlerdi. Fransanın en ileri cür’et sahibi genç şairlerinden daha ziyade terakki gayreti göstermekle aklında m Al VE SİYAH / \ ____ 149 .. hattâ lâkırdı arasında. Erenköyü’n-deki köşkün yemek odasında sofra etrafında içtima etmiş idiler. «Evvelce izahat verilmeksizin eserinin anlaşılamayacağından emin ol!. galiba mevzun söz söylemeye itiyadının eseri olarak ahenkli besteli bir su’ud ve hudut ile teganni edercesine söylediği sözler refakat eden eliyle — bir genç şair için iştihar teessüsü rasimesine şeref ilâve etmekten çekinmemiş idi. en büyük cür’etleri o kadar nazik ve munis bir kisve altında örter idi ki gençlerin en güzide pişvalarmdan mâdudiyeti. yeniliğini izah edecekti. fikrinde ve lisanında o derece itidal ve sükûn gösterir. cebinde taşıdığı bağadan küçük tarakla daima. Hüseyin Nazmi edebiyat-ı garbiye ile iştigal neticesi olarak şiirde yepyeni bir tarzın ihemen mucidi gibi idi. bilmem hangi sene bir ceridede neşrolunan «Reb’iyye» sini «Nef’iyane» buldukları için «Nef’i-i devran» namiyle tanılan. tarana tarana yanaklarından gözleri okşayan bir intizam ile inen sakalıyle. Hattâ bütün dostları için velâdet ve vefat tarihleri dağıtmakla meşhur olan. pantalonunun paçalarını en kuru havalarda bile kıvırmakla me’luf Süleyman Vahdet efendiden ziyade uysallık duyguları iraesine hulule çalışan Raci’yi dinlemeğe kadar «Pe~ yam-ı Cihan» ceridesinde. «Gencine-i Edeb» her hafta ilk sahifesinde Hüseyin Naz-mi’nin bir manzumesiyle çıktığı için müvezzilerin bilhassa yüzlerini güldüren resaili mevkute arasında birincilik payesini bulmuş idi. fakat edasının tazeliğinde.» diyordu.

çiçekli resme müşabih. O vakit Ahmed Cemil sedirin üzerinde kendisini kaybetmiş. bir mümeyyiz heyetinin karşısına çıkmağa müheyya bir çccuk üzüntüsüyle. babasının sayesinde. kendisini tanıyanlar arasında Victor Hugo lâkabıyle anılan Ha-* san Lâtif bey — hususiyle Hasan Lâtif bey — o muannid sü-kutiyle inşad rasimesine bir başka vekar ilâvesi için ziyafetken kaçmaya katlanmamış. tetkik ederek okumuştu. oymalı. Dört sene evvel kırkaltı sahifelik bir şiir mecmuası neşredeli-den beri Babıâli caddesinden daima telâş ve endişe ile geçen. Edebiyattan zihnini en ziyade meşgul eden şeylerden biri de inşad tarzı ve kıraat idi. Bir vakitler Corneille’in. risaleler. Bu iştigali arasında neler keşfetti: Evvelâ güzel bir eserin fena okuyan bir adam. Almanca gazeteler. Sarah Bernhart’ı işitsem. Garp edebiyatıyle iştigalinde buna dair birçok mütalâalara ve intikadlara tesadüf etmiş. Racine’in hâilelerini tecrübe zemini ittihaz ederek. Akşamdan beri etrafında cereyan eden muhaverelere nadir kelimelerle iştirak ediyordu. lisanında en fena bir eser olacağını anladı. kısa boylu. O vakitten beri kelimelerin sedasına . bazı eserlerin gözle değil kulakla anlaşılmak için daha ziyade münasebeti bulunduğunu öğrenmiş. bunları daha ziyade anlayacağım» derdi. Herald’a yaptırılmış potinleriyle teferrüd eden Fatin Dilâver bey de kendisine edebî bir müsamerede bulunmak fırsatını veren şu ziyafeti kaçırmamış idi. Sonra kendisi tecrübe edince. mini mini odasında bütün sevdiği şairlerin ruhunu tehziz etmişti. kitaplar taşıyan. irad ve kıraatin başka başka şeyler olduğunu. başlamak zamanına terakkub ediyordu. o işittiği parçayı okumak için çalışınca. Muallim bu parçayı bütün ruhiyle okumuştu. teessüründen o şiirin musikisine mebhut kalarak güya uyumuştu. her kelimenin kuvvetini. Daha sonra bu merakı bütün okuduklarına tamim ederek ceh150 MAİ VE SİYAH ren inşadı bir âdet hükmüne getirmiş. Sinirlerini gevşeten. bir saat evvel bütün varlığını sarsan parçayı bir küme boş lâf gibi tesirden hâli bulmuştu. biraz rengini sarartan kalbinin ufak helecanıyle. bunlar zihninde tamamen yeni.hiffete hükmedilmiş olan Mazhar Feridun beyin kavga arayan tecavüzlerine yumuşak bir kulak kabartmaktan hali değildi. Edebiyatta inşad ve takririn. matbuat âlemi münteşirleri arasında içi canfesli palto’Iarıyle. Ahmed Cemil’in senelerden beri intizar ettiği iştiharın işte ilk sahnesi şurada gözlerinin önüne serilmiş duruyordu. işte şimdi hepsi orada idiler. işlemeli yazısıyle bütün edebî risalelere minimini güzel manzumeler yetiştiren. sanatı inşad ve irada çalışmak için birçok zaman sarfetmişti. Bir kere edebiyat hocasından ders esnasında Tezer’in bir parçasını dinlemişti. bunları baştan başa cehren. «Ah! bir kere Mounet Sully’yi. dolgun vücudüyle daima koltuğunun altında Fransızca. kırmızı mürekkepli. mensup olduğu adebiyat âleminde meçhul fikirler uyandırmıştı. bütün matbaalara uğrayarak bütün edebiyat cidallerine daima mütefekkir adamlara mahsus musîr bir sükût ile iştirak eden.

kollarıyle şiir okuyanları. müfrit olmaktan korkardı.. birisine hücum etmek istiyormuşçasma gözlerini açıyordu. Raci başıyle. Ahmed Cemil refikinin şu hitabesine tamamiyle yabancı “bir sâmi sıfatıyle biraz çekinerek. bütün hazık ruhunu incitmiş. «Yarın sabaha demek sohbet ey hilâl-i seher. Ah! Bu akşam şu heyetin karşısında onu her vakit okuduğu gibi okuyabilse!.. dedi. Elindeki bıçağıyle bardağına vurdu. Raci «Nedir o sürh u se-fid? ah! başlıyor mu nehar?» mısraını okurken yumruklarını sıkıyor. tanıknamış edasıdır.dikkat ederek okumak. Bir de Raci’yi «Hilâl-i Seher» manzumesini okurken dinlemişti. biraz lakayt ve laubali durmağa çalışarak dinliyordu. Hüseyin Nazmi hâlâ susmak istemeyen.. meftur ve mütehassis bir karar isterdi. İrat san’atmda en ziyade. sesini onların hükmüne ve kuvvetine tatbik edebilmek için uğraşmıştı. Karşısında Hasan Lâtif bey bir saatten beri devam eden sükûtunu takibe evvelkinden ziyade karar verdiğini imâ edercesine yutkundu. sahte. Ahmed Cemil elleriyle. kollarıy-le. bilmem eserin başlıca hassası yeniliği. başını eğilterek. kafiyeleri çatlatarak.den sonra «Ah! başlıyor mu nehar?» sualinin ifade ettiği bütün keselânı. bir tesliyet hatimesi. Ahmed Cemil bir hayret nidası gibi düşmesi lâzım gelen «Nedir o sürh u sefid» . kırmış. mümkün olabildiği kadar görülmemiş. yavaş sesle Hha-mi efendiyi işgale çalışan Raci’nin vaziyetinden meftur olmayarak devam etti. nakısa mıdır. elini yanağına dayayarak. o gece zevaline karşı tazammun ettiği ye’si hüsranı ifade etmek için sesde bir sükût. füturu. gü-^ lünç. onun ahengini dinlerdi.. bütün o kaba vücudiyle bu nazik ve rakik şiirin veznini uzatarak. suratını ekşiterek hicazkâr perdelerinde gazel söyleyenler kadar gülünç bulurdu.» Sedanın bir şiir musikarı olduğuna kanaat kesbettiği için eserini yazdıkça daima açık sesle okur. Evvelâ şiirin garpta dört satırlık bir tarihini yaptıktan sonra en yeni nazım tarzını biraz izah etti. Onu müteakip bir ümit inciîâsı.. son-fa ufak bir duraklama..» diyordu. kelimelerin üzerine basarak. Raci büsbütün serbest kalan çenesini İlhami efendiye methiyeler dökmeğe hasretmiş idi ki Hüseyin Nazmi: — Arkadaşımın eserini tanıtacak bir iki söz söylemek için misafirlerimin müsaadesini talep ederim. sükûta davet ederim.. Mazhar Feridun beyin tek gözlüğü eserin şu hassasına bir tazim selâmı göndermeye mecbur oluyormuş gibi hürmetle gözünden fırlarken Süleyman Vahdet efendinin eğri fesinin arkasında saliana püskülünde ufak bir infial titremesi farkolundu. güya küçük bir tefekkür vakfesi. Hüseyin Nazmi ayakta iki ellerini sofraya dayayarak başladı: Arkadaşım için meziyet midir. Mazhar Feridun bey fevkalâde vukuatta kullandığı tek gözlüğünü sanki daha iyi dinlemek için gözüne yerleştirmeye çalıştı. «Sükût!. «işte bu dinleyeceğiniz eser oradan toplanmış tohumların şark güneşinde . Fatin Dilâver bey müsamerenin asıl fatihasını teşkü eden bu söz üzerine çırpındı. Artık yemek bitmiş. parçalamıştı..

inkişaf etme çiçeklerinden müterekkip bir demettir» dedi. hazzmdan. sonra bir aralık İlhami efendi eğilerek. kaşlarım çatarak kulak kabarttı: Süleyman Vahdet efendiye dikkati davet eden bir işaretle baktı. müsteğni bir nüzul ile dökülüyor. eseri anlatabildim mi? fakat eseri en iyi anlatacak olan yine kendisidir. Fatin Dilâver bey bıçağını bardağa daha şiddetle vuruyor. velhâsıl bütün maddî denebilecek cihetlerinden bahsetti. Ahmed Cemil artık sesini arzusuna göre idareye başlıyordu. İptidalarında bu ahenk değişmesinden şaşırtan bir tesir hâsıl oluyor gibiydi. sesine bir ifade kabiliyeti geliyordu. Ahmed Cemil iskemlesini çekti. ağır ağır. okşayıcı buselerle temas ediyordu. Ahmed Cemil ayağa kalktı. bazan . başlamadan evvel heyetin reyini istifsar ediyormuş gibi baktı. diye bağırıyordu. Fatin Dilâver bey tonbul vücuduyle daha zyade sokuldu. înşa vasıtaları tâbirine kaba bir lâtife ile ilhami efendiyi güldürmeye çalışan Raci’yi dinlemeyerek Hüseyin Nazmi eserin vezinlerinden. fakat Ahmed Cemil’in sesi bazan bulutlarda serinlik ariyan şahinler gibi yükselerek. Bizde şiir lisanının farkolunmayarak nasıl garp mahsullerinde müteessir olmağa başladığını İlhami efendinin müsait bakmağa çalışan gözlerinin önünde izah etti. güya şu heyetin dimağlarına muattar. şimdi nazmın vezni muhtelif esaslardan. kelimelerinden. Bir aralık karsısında Mazhar Feridun bey pek taze bulduğu bir fikir için «güzel! . Hüseyin Nazini gözleriyle: «haydi!» diyordu. Şiir evvelâ bir bahar bulutu parçasından serpilen tabahhura müheyya kat-recikler gibi yavaş yavaş. eserin ufak bir esas ve fikir tarihini çizdikten sonra arkadaşının bu eserindeki inşa vasıtalarına intikal etti. Ahmed Cemil eserinin başında bir bahar sabahı levhası tasvir etmiş.. Ahmed Cemil’e sarılacak zannolunurdu.» cümlesiyle hatime verdi. onu yeni şiirde münferit ve mümtaz bir şahsiyet şeklinde gösterdi. yavaş yavaş gözlerinden bir sis kalkıyor. sesi çıkmıyor. sonra iki mısrala o parlak levhayı ‘hülya arkasından koşan gençliğe tatbik edivermiş idi. kafiyelerindeiı. titreyen sesiyle başladı. Hasan Lâtif beyin daima sükût etmek kaidesine mugayir görmeyerek başladığı alkışlar arasında Ahmed Cemil!e: «Şimdi nöbet senin!» mânasıyle tebessüm etti. Henüz ilk beytilerde boğazı kuruyor. muanber bir serinlikle. elindeki kitap kendisine büsbütün yabancı bir müşevveş metin imişçesine her kelimede şaşırmaktan korkarak sesini idare edemiyordu. el-handan geçtikçe değişiyor. eseri dinleyelim. sofraya yaklaştı.> dedi. daha sonra: «bilmem. Ahmed Cemil biraz kuvvet buldu. Ahmed Cemil biraz müteessir. İlk önce dinleyenler bu vezin tebeddülünü farketmiyor gibiydiler. Şimdi hayatın cidal silsilesi başlıyordu. Daha sonra büsbütün Ahmed Cemil’den bahsetti. evvelâ ayağa kalkmaya cesaret edemeyerek küçük bir cep defterine tebyiz ettiği eseri sofranın üzerine koydu. sükût arasında bu küçük hareket herkes için dikkat hükmüne geçti. llhami efendinin kulağına eğilerek iki kahkaha arasında bir mütalâa tevdi eden Raci’ye bakarak: Eseri.

Sakit. ara sıra çimenlerin üzerinden akan gece nefesleri gibi feşafişle geçerek...yüzercesine hafif hafif dalgalanarak.. Bir zaman geldi ki hepsi bir bahar gecesinin çiçek ko-kularıyle dolu nefesi altında rüyaya benzeyen bir âleme dalmış gibiydiler. titriyor. Şimdi eserin sonuna geliyordu. nagihan bir ümid handesiyle neşveli. fakat Hüseyin Nazmi’nin dinlemeğe -vakti yoktu. küçük bir fasıla bırakarak açılıyordu.’. elinde parmaklarının hafif bir hareket ile çevirdiği defterine nadir bir bakışla hâtırasına yardım ederek uzun kumral saçları lâmbalardan dökülen ziyalarla tutuşarak. Artık neticeyi istidlale başlayan Mazhar Feridun ile Fa^ tin Dilâver ayağa kalktılar. arasıra bir dereciğin şırıl-tısiyle rüyalı. rikkatinden. fezanın derinliklerinden rüzgârlar kaldırıyordu. yavaşça: «Bilmem hatırınıza geliyor mu? Şeyh Galip merhumun Hüsn-ü aşkında. Bu fasılanın arasından gözleri beyaz bir gölge farkeder gibi oldu. şimdi sesi karar perdesini arı-yarak pest sadalarla dolaşıyordu.» diye bir şey başladı. hayat cidaîleriyle dolu bir gün tasvirinden sonra afaka bulutlar yağıyor. vezinlerin tenevvürlerinden. orada bulunabileceğine ihtimal vermeyerek fikrini yalnız eserine hasretmiş idi. O vakit bütün vücudu titredi: Lâmia. . Ahmed Cemil şimdi siyah gecesinin levhasını tasvir ederek semaları şimşekleri tutuşturmakta. kaldılar. Süleyman Vahdet efendi Hüseyin Nazmi’ye eğildi. eserinin şu saniha uluvviyetine karşı kendisini zaptedemiyor. kâh matem yaşları şeklinde sürüklenerek. kâh bir ıstırap şehiki ile boS1ÎAH . sevincinden ağlamak isteyerek ona sarılmak için bitirmesine tekarrüp ediyordu. siması vakit vakit bir teessür sisiyle örtülerek yahut bir neşve ile incilâ ederek devam ediyordu. mebhut. arkadaşının. demek Lâ-mia deminden beri orada şiirinin şu zaferi karşısında idi.. artık eserin sonuna ancak bir sahif e kalmış idi. kafiyelerin bir musiki parçalarında yer yer tekerrür eden birer münferit savt gibi mütekâmil terennümünden geçip gittikçe bu eserden sekir veren bir şiir havası tabahhur ederek küçük bir bulut şeklinde dinliyenleri sardıktan sonra yüksek bir mmtakaya yükseliyordu. şimdiye kadar kendisini dinleyenlerin üzerinde hâsıl ettiği tesiri ufak bir inşad saka-tiyle izale etmekten korktu. bellisiz.. bulutlan yıldırımlarla parçalamakta iken. bu muzafferiyetine. Oraya daha ziyade bakamadı. güya kapının bir kanadı yavaşça. „ ^ x X A ti 153”. Nagihan gözü bir noktaya teveccüh etti: tâ ötede odanın kapısına. sallanıyor. bir müddetten beri kendisini kaybeden Raci gayretini toplayarak İllhami Efendiye bir şey söylemek arzusiyle başını çevirdi..... Aihmed Cemil şimdi kimseyi görmüyor. gazda tıkanarak. Gözlerini çevirdi. Şimdiye kadar onu düşünmemiş.

Racı’nin yavaşça: «bu yolda şeyleri anlamak için galiba frenkçe bilmek lâzım imiş!» mütalâasıyle başlayan nutkunun arasına karışmış idi. fırsat bulabildikçe kapıya bakıyordu.» nakaratını dinletiyor. Hüseyin Nazmi bir müddet arkadaşının dehasından taşan şiir ateşinin buharı gibi yemek odasının havasında dalgalanan mubahase parçalarını serbest bıraktı. Fakat o kararın henüz tatbik mevkiine konulduğuna vâkıf değildi. Raci. biraz nefsine cebr ile deminden beri sarfına lüzum görmediği bir takdir kelimesini fedaya karar verdi: Eseriniz umumiyet üzere fena değil. Hasan Lâtif bey saatlerden beri devam eden mütefekkir sükûtunun zübbesi olmak üzere Hüseyin Nazmi’ye uzun uzun fasılalarla: «Yaman eser!.» dedi. Fakat artık kulaklarını dolduran medhiyelerden ziyade kalbinde o beyaz gölgenin biraz evvel şu kapının arkasında mevcudiyetinden gelen cavidanî bir haz vardı. bayrama sevinen çocuklar gisi gürültü ediyorlardı. Ahmed Cemil’le en sona kaldı. Mazhar Feridun. çırpınışları bir enin ile zulmetlere büründü. Şimdi Mazihar Feridun bey İlhami efendiye Ahmed Cemil’in eserinden bahsediyor. sonra bu esas üzerine muhaverenin uzamasından kaçınarak bahsi değiştirdi: Enişteniz bu aydan sonra bana aylık vermeyecekmiş. sofranın üzerinde kalan defterini karıştırıyorlar. Fatin Dilâver.. Ahmed Cemil eniştesinin Raci’yi süpürülecek haşerat arasında saydığını pek iyi tahattur ediyordu. Hasan Lâtif. Şimdi kapıda hiçbir hareket yoktu.Nihayet bütün bahar sabahının şaşaası. tutuklukla. dedi.. İlhami efendi tebriklere iştirak etmeyi zarafete mugayir addederek Ahmed Cemil’e deminden beri zihninde tasarladığı bir beyti sarfetmek için ikisinin arasından kurtulmaya çalışıyordu Ahmed Cemil gülerek medihlere karşı nefsini silmeğe çalışıyor. sonra «Arzu ederseniz bahçeye çıkalım. acaba sebebini anlayabilir miyim? dedi. yanına sokuluyorlar. bir şey anlamaksızın dinleyen muhatabından ara sıra alevli nazarlarla cevaba intizar ediyordu. Otururken kapı -evvelkinden daha ziyade açılıyor gibi olmuş. henüz bir çocuğa benzeyen bu tombul güzel gence sokularak o aralık bilinemez nasıl bir ‘ münasebetle hatırına gelen bir farsça beyti tefsirle anlatmaya MAİ VE SİYAH 155 çalışıyor. Yemek odasından çıkmaya başladılar.. o günlerin ve gecelerin didinişleri. Ra-cinin sorusundan «Eniştene beni koğdurtuyor . sanki o da tebriklere iştirak etmişti.. Şimdi Hüseyin Nazmi. Yaman eser!. yalnız kaldıklarını görünce tekarrüp etti. Ahmed Cemil o beyaz gölgeyi bir daha görmedi. ellerini sıkıyorlar. Süleyman Vahdet efendi de bir takrip Fatin Dilâver beye. Ahmed Cemil’in etrafını almışlar. ^^Y-»_> Nef’i-i devran şimdi — demin Hüseyin Nazmi’ye başladığı — cümleyi bitirmek için yaklaşmış.

/^Sflt»^ Alman karısının azimetinîi™Oonra Raci büsbütün düşmüştü. Benim için kin taşımağa mutlaka ihtiyaç mı hissediyor?. olanca ciddiyetiyle: «Yanılıyorsun..n^ BA*Burranuj Jiq §rq}Tua rpxxir§ n j i§jbj[ BxjB -unug uruBpo ] •npjof^ bA ipjrJS ua5i bduıi[ıo jfi apui§iuqB§ Jin5n>[ jizbu avt 3{bjb{i3 imsapBBsnra uiuuv 9£)9§ nH § paraqy r ip #** sup Jiq jjrjaq mraa[a. Kendi kendisine: «Bu adam bana adavet etmek için nasıl sebepler buluyor. seni kovmak istiyorlar da. Hattâ yine Saib’in alay ederek ilâve ettiği bir mütalâa olmak üzere Raci’nin artık ciğerlerini yırtan öksürüğü bu maşukalardan hiç birinin yanında rağbet bulmasına imkân bırakmıyormuş..» mânasını duyar gibi oldu. Ahmed Cemil bu mânayı pek iyi anladı.. Bana ne için öyle husumetle bakıyorsun? Seni kendime düşman etmek için ne yaptım? diyecekti. Raci kendisine kin ve gayz ile dolu bir nazarla bakıyordu. acaba?. Saib’in rivayetine nazaran maşukasının hâtırasını unutmağa her hafta yini bir maşuka tedarikiyle çare bulmağa çalışırmış. bu akşam bahtiyarlığına Raci bir katre zehir akıtmıştı. acı bir tebessümle: «Ben seni bilirim!» dernek istiyordu.§ SnwxoAud apuiSi uiui§Bq toBunp’ joa’tuba’ jjg snrain. isi». Müstahak olmadığı bu serzenişe velev haksız ve bellisiz bir şekilde mâruz olmaktan kızardı: — Öyle bir şeyden kat’iyyen haberim yok! dedi. iSBq ua>fc5 §B} Jiq apuı5>ı o ‘uiuuepfBi[i3â ubuea* 9[§a}B o ipttrig fnpnXn rjappmu Jiq fifiaq ‘npjOA”i[Bp îfipjJB Jig • -iSbp iqr. Bu adam hakkında merhametten başka bir şey hissetmemiş iken onun bu derece adavetine hedef oluşundan azîm bir yeis duydu..» dedi. Hemen şu anda onun ellerini tutmak. fakat Raci durmadı. ben seni muhafaza ediyorum.imişsin.u (3{BUD[is rurzBjfoq tJ{ tppS UBUtBZ Jig ‘ -rs boub[o uiuBSUt p[ uba i§iJ{Bq arq Bauos [ . Şimdi Ahmed Cemil odada büsbütün yalnız kalmıştı.

uiUB^nj aiq imsipuajf i^ubs sas aiq U9[a5 uapaSqBq ‘ po qaraa^ [traao paurqv “’isaituBq lajBsao ^nS 7P ifaucfpp ‘ifaaaXua i^aAAauBia bou^o airanjp jrq ısı [p9[^ps 3{ajapaqAB3{ iurs^ua }t ugquapaapuas un^nq ‘jfaraap «•••raiXaip BpumB u uiziuuBi§i2{Bq ‘BpsjnS ‘ui^BJig “¦iiar ipauup^assrqi azrs q JfBqBq Jiq §ıuuxS tıapzıuajaouad ‘jBA”Bq aiq aiuqa jnp BziiiBA’ru &a§ Jiq ‘nzntmfnpio §9 Jiq juriBp •BpiuB^piq bui nq.9Aa -np ııbo apmq Aa§ Jiq uaptq. ubd anp-Bq nq 5. nŞap ‘znunsjoXinq lucifipzBA m5r utzıuıjbıîıbAb uızts nuo .2 iuiit§B ipuii§ unuo ‘iîSiu^iS bAbjo ‘i^djas ıiıubs 9uiqiiB3t BpB^BUB^ jaAA9imui nzjB nq ap Jtq ‘npAnp nzje Jiq JiaoaAatua^ıpa ^auiQA”Bîinui ‘pip ^ pq 9ounun§np § ‘nunpnoriA BpBJO ımuo “ipi §ıuı5biı bAbjo tu^a boı^ı “BuisBpo ^aragA ub^bî[ §oq o ıi[ npjoÂipauirez q\Aq -npjoAij^i^ U9izip in iprats 1111193 pauiqy ‘1W93IJ’BJ iınŞi^SaS diutiîs -9UIUTIS uguiaq irepımiB” uıuaSioS ZBXaq ap ‘BqfB^qB^ Jiq -qnui 3a ilBjn TRBA .num§npun§np vzis aaq tmuo ‘ut5: ^¦bukb^ Tjasa S UIUI9p O iraTUOAlA9S JBpBil 9U tuisdsaq ‘^.q ‘npaoAp ‘raipuaja ubutv -issaqa^nur iuistpu9J[ bıjıab. aiq ui&Bp Xaq jsabjiq u ui5i ubjo §vmuA a^rrazBjM -auiBJ[ a^ipuaja t uos uniisBqiJB^ ipj {A uiAains joXipa 3{bj:ı^§ı 9[^i -njfns Jii[3{aj9^ntu daq ^aq ji^Bq ubsbjj aA*asBqBqnui jrq n[n -irixnS §iuiBi§Bq Bpuis-BjrB unpua^j JBqzBjc ajt pBy ipuiiğ ”i^iirö aXaaqsq ‘ipjapuoS isasnq siaA* aiq BursBpo ^aiua^ uapziiqep aaAAaunui ıjbA o a[^u9S 9[i UBJSnjj -npjoXiiiBq aiAuBZBU ıŞa§tut§ ^auuio Jiq B^înzjB ubjo ¦epXad apujqiBJi iaAAa 9Aubs aiq o ipun§ ‘tpiaS psaif arq utjzb ppaq a[.TU dxjas uç5i Hip ip uiuu9[zip unuo -sjnX ‘joXiji İRV ui5i -8§ ‘ÎP3^SÎ ^g ııva.ajBsao o apuiSi ub aia ‘rpjBJfiS UBpunranj-B[a.aIaH ‘j[o aanszBS ub^buıbıısbıub iŞip9[Aps ur5i f iznp Jiq BUBq ‘ratpiBung ¦unıâturaurça jnpBEfa.

. Ahmed Cemil güya o yakıcı sevda busesiyle ciğerlerini tutuşturan bir şarap içmiş gibi yüreği yanarak kalktı: arkadaşlarını uyandırmaktan ihtiraz ile yavaş yavaş basarak gürültü etmeyerek yıkandı. Cemil? dedi. Bir aşk cinnetiyle tutuşmuş bir ağız uzanıyor.. massediyordu.31 njznq iSBjng -p^a qnoo9Aa^ BAid’Biı ub^ı5> a -azn îiaui^g JiBqi^i buijb^ibpbiIjb ‘ı^jııS UBputsBpo ¦i^9jjb ai^pajjBS un^tiq uiut§ajn^ nuo ‘np -jb5 aqapS issiq ^auiBqjaui ‘npjns -b^ı^bp Jtq ijboub nq •n^snuiAip Aa§ Jiq jazuaq auiii Bpui^^Bq unuo -iq ziuiba” raisipuaî[ dipa^ja^ lutsBpo ^9uiaA iob^j goaS ng Jiq p nunrannq snAaui Jiq uapa JBqi^ui ‘^ajaSi Jiqsz I5{tIBS ‘§BAByÇ İ’BAB^ BJUOS UBpB^Bq Jiq lOB ipjapa ^ raiSipap «•”ranjoAn.o iipjiA95 luiJapzpg jjgja^araapa^d’Bz iuts -ipuaq ‘n^î^î ismiSiq Sbuıııiı Jiq i&Bja^mii uapuuaA Jiq BuisidB3{ aSqBq utzixqap ua^jaSaf) “ipi zijqap jiq JBp § jiAua^ aSjijBtf an iipuBJ{ Jiq ubSbs ba’iz jiq ^nuop nzndJB. Hüseyin Nazmi uyanmış. dukdaklarını arıyor.. giyindi. arkadaşının. snuiBu ui5i uiBpB n§» :au isipuai{ TP«9il ‘JKi-injnq iqtBi[ aö^^iıSı ^raiaiA’B ^ «Jiuiuia ‘bs pauiqy nm üzerine birşey dökülüyor. Ceketini giyiyordu... «Defterim?. bir siyah tufan boşanıyordu.. düşünmeden elini yan cebine götürdü.. oda içinde muhte-riz bir yürüyüşle gezinişini gülerek yatağından mahmur gözleriyle seyrediyordu.jgS Buaj butuib uiarang» :uiutpuaja paurqy bjuos “ipjap «i jba ıubuı 9U auisaui^g sisg^ uapiu -q/L bjuos UBpunq lut^-BABq SBAipzi ^ns9iu ugjns un§ Saquo -ub aputiunjuiQ ‘ji^iiaoapa jb i§iui5aS un^nq uipBJi ‘BsuBdBJf auijajzip uıuisubjı as^iS ipunğ znuaq iubutbz ^apAB BuqeABq. Henüz sabah olmuş. Defterimi acaba sofranın üzerinde mi bıraktım? Sizin uşak edebiyat meraklısı ise. telâşını farketti: Ne oluyorsun.» dedi.. uzun ve yakan bir buse ile dudaklarını çekiyor. Silkinerek uyandı.. Defterim nerede?.. . Sonra bu dalganın içinden bir çehre belirdi. güneş henüz pancurlarm arasından sızarak tatlı bir rüya ile gülümseyen Hüseyin Nazminin yatağı kenarında tebessüme başlamıştı..

O adamın kanının şimdi kardeşimin damarlarında cereyana başladığına delâlet eden bu hâdise güya nazarında onu telvis eden vir vak’a hükmüne geçti. arkadaşlarını sabah uykusundan Sikleri kadar istifadede serbest bırakarak Huseym Nazminin elini sıktılar. gülüyor hem. çıktılar. Eniştesi hakkında duyup susturmağa muvaffak olamadığı nefretin bu dakikada hiddet sesi her zamankinden daha vazıh. Ahmed Cemil bugün matbaadan erken kaçmış. biraz ötede iki yüksek duvar arasındaki kesik bir levha şeklinde duran semayı seyretmek idi. Odasında âdeti. sedire basr-nı dayayarak elleriyle midesine basan ikbali gösterip henüz MAÎ VE SİYAH 15S> bir şey anlamayan Atfımed Cemil’e: «Rahatsız kızcağız. Fatm Dılaver beyi fİrine iştirak ettirdi. ceketini. yarısı görünen bir minareyi.» diyordu. o sabahki rüya-‘ yi hayalinde bir daha yaşamak istedi. Ahmed Cemil kalben «Çocuk!. Ahmed Cemil herşeyden evvel defterinin bulunmasını istiyordu. daha kavi işitildi. şimdi oğluna bakıyor. Bu akşam oraya oturup da eline defterini alınca bir müddet onu açamadı.. bahtiyar değil. işte defterin! bereket versin ki uşak meraklı değil. dedi. Ahmed Cemil gitmek için acele ediyordu. Odasına çıkınca cebinden defterini çıkardı. Zavallı ana! O bu histen kimbilir ne kadar uzaktı! Büyük anne olmak lezzetine karşı bütün vekarı çocukta bir meserrete inkılâp etmişti. 14 Sabiha hanım.Fatin Dilâver bey tombalak vücuduyle yatağından atladı. yakalığını çıkararak. «İyi uyumuşuz!» dedi. Şimdi onu düşünmek istiyordu. bundan eminim. o müphem simayı bir daha gördü. yazıhanesinin üzerine koydu.. gözlerini kapadı. fakat garip bir his bu vak’adan memnuniyete bedel bir üzüntü uyandırdı. bir an evvel odasında yalnız kalarak biraz kalbini dinlemek 13in tehalük göstermişti. Ihiç olmazsa mes’ut bir zevce olmadığını bir anne /• olmak saadetiyîe unutacak!» diyordu. fesini atarak küçük bahçeye nazır mini mini penceresinin yanında oturmak. “O benim olmayacak olursa ölürüm” diyordu... onun da şu küçük aile bayramına iştirakini arzu ediyordu. Dün akşamki muvaffakiyetinden sonra onu bir daha karıştırmak istiyordu. yemek odasına kadar inmek lâzım geldi. yüzünü örten o siyah dalgayı. Hüseyin Nazmi’ye kalkmak. gülerek Ahmed Cemil’e bakıyordu. hem bahtiyar.. Ahmed Cemil anladı.. . Ahmed Cemil o neşata acı bir tesir ilâve etmekten içtinap etti. komşu evlerin kiremitlerini. ikbal şimdi başını kaldırmış. yeleğini. kalbi beyaz gölgenin hayaliyle dolu idi. . bütün gün kıvrandı. ciğerlerini yakan bir busenin cangüzarın neşeleri dudaklarında bir daha titredi.

lambadan bütün bu eşyadan istimdad ediyor: «Ah: bir kurşun kalemi. yazı ilişti... ben de sizi düşünüyorum» cevabını alacaktı.ÜU MAI Vtü Bl I AB daha samimî. sonra. sonra o defter gözüne ilişiyor. yavaş yavaş ötesine berisine göz gezdirilerek süzülüyor. Beyaz gölgenin küçücük bir kalbi var ki bu defteri görünce çırpmıyor. görülmekten korkarak titriye titriye şu iki kelimeyi oraya yazıvermişti. Ah! Bu sıfırlar.. Gözlerinin ucuyle sahifeleri süzerek yaprakları çevirmeğe başladı. o kurşun kaleminin nereden geldiğini tayin edemiyor. Bu iki kelime Ahmed Cemil’e Lâmia’nm bütün hissiyatının şerhi kadar tafsilât ile zengin. daha kavi bir münasebetle yekdiğerine bağlanmış gibiydi. Bundan emindi. çevirdi. Tâ son sahifenin altına bir çocuk yazısı gibi henüz takarrür etmemiş. yemek odasında sofranın üzerinde kalan bu defterciğe koşmuş. işte yalnız şu iki kelime. bana bir dakika için ödünç verecek bir kurşun kaleminiz yok mu?» deniyor.. Ne için etmesin? Ne için ondan iki sözü esirgesin?. O vakit defter ufak bir helecan ile almıyor. onu Lâ-otfa’nm dinlemiş olması kıymetini bir kat daha artırıyordu. Beyaz gölge bir tehlikeden kaçıyormuşçasma kapıyı kapayarak oraya iltica ediyor. tazyike lüzum görülmeyerek bir aralık taşıveren sevdasının iki açık nişanesi değil miydi? Gözlerini o çocuk yazısından ayıramıyor. defteri büsbütün kapıyordu. Şimdi anlıyordu. aynadan. birdenbire bir arzu duyuluyor. Ahmed Cemil’in hayal kuvveti burada tevakkuf ediyordu. orasını sıfırlarla geçiyordu. O defter. O da kendisini seviyor. Lâmia’nın tâ çocukluktan beri katre katre birikerek. aşk zemzemesiyle müterennim geldi. Çevirdi. ondan: «İşte bakın. «Seni seviyorum. Müsaade eder misin? Seni sevebilir miyim?» deseydi... Demek o sırada her türlü tehlikeyi göze alarak gidip ona.Şimdi şu şiir defterini her vakitten ziyade seviyor. Zaten daima hâtırasında bir arada olan Eseriyle Lâmia artık T.. birden gözlerine bir yabancı.. demek o bahçe kapısının yanında gidip onun ayaklarına atılmak isterken o.. artık son sahifeye gelmişti. Demin herkes onu tebrik etmemiş miydi? O da tebrik edecek. şu iki kelimenin altındaki sıfırları gördükten sonra onlarda MAİVESİYAH 161 .. Zihnen o dehlizdeki tesadüfüten sonra beyaz gölgeyi takip ediyor. demin onun okuduğu defter. Yalnız şu kadar: «Tebrik ederim». henüz tam bir şekil almamış bir yazı. pencerelerden.. Daha sonra beş sıfır. Ah! Bir kurşun kalemi olsa! Etrafa göz gezdiriyor.. onların arasında Lâmia’yı görmeğe çalışıyordu. yemek odasına götürüyordu. Kendi kendisine: “Acaba şurasını okurken orada mı idi?” diyordu.

aklından bir şimşek gibi geçen bir fikir için: — Ah.” demek isterdi. Ne oldu Seher?. yine ne oluyor? Ahmed Cemil güya bu küçük evin havasında uçuşan bir musibet kokusunu hissediyordu. Bu sıfırlar. eski pervazları sallanan çatıların. perdeleri arkasında titrek ziyalar belirmeğe başlayan komşu pencerelerinin üzerine döküle döküle tekasüf eden zulmet dalgası arasında titriyor. odasının kapısını açtı. dedi. kızgın gözleriyle dolaşan Seher. . İkbal’e öyle bakışları vardı ki: “Senin bedbahtlığını yalnız ben biliyorum. O vakit gördüğü şeyi pek iyi anlayamadı. sonra bu hüznü etrafında o muammanın yegâne vâkıfı imişçesine âdeta hayvani bir merbutiyetle dargın çehresi. dedi.” diyen bir ses uyandırmıştı? Ahmed Cemil birden.. okşuyordu.Seher’in “Küçük hanım” deyişleri vardı ki ağlamağa benzerdi. bir nafiz zehir gibi silindikçe daha derinlere giriyor. jıe için kalbinde “bu hiçin hemşirene büyük bir taallûku var. Ne oluyor.. künhünü anlamamak için nefsine cebretti. .. bütün ifade ettikleri mânalarla öpüyor.. Şimdi merdiven başında yalnız Seher vardı. bunlar Lâmia nın demek olacak?. Kız birşey söylemek istiyormuş gibi yutkundu. tâ ötede gayrı mahsus bir rüzgârla yosunlu kiremetilerin. gözleriyle o yazıları o sıfırları.azîm bir mâna serveti buluyordu. mutMai ve Siyah — F. Kimbilir eniştesinin geçerken bir yere çarpmış olması yahut Şener’in inerken düşmesi.. Hafifçe gözleri süzülerek. bunu pek iyi farkediyordu. gülüyor gibi gördüğü bu yazılara imtisas ederek. canlanıyor. sana yalnız ben acıyorum... Daima onun etrafında dolaşmak için sebepler bulur. sofanın yarı zulmeti arasında kızın gözlerinde bir ateş. yakacak mesamat arıyordu. sokulacak.. velhasıl bir hiç ne için fikrini birden İkbal’e sevketmiş. Lâkin şu küçük vak’a. sonra cesaret edemedi. şu demin odasının dışarısından sofayı sarsan şey. Fakat şimdi o fikir silinmiyor.. Ahmed Cemil bu uyuşukluğun içinden güya bir rüyadan uyanırcasma yerinden fırladı. derin bir merhamet keşfediyordu. Şimdi. 11 baktan çıkınca vakitini küçük hanımın eteği dibinde çorap örmeğe hasrederdi. merdivenden aşağı indi. Bir müddetten beri — iki kelimeyi yekdiğerine raptedecek kadar tefekkür iktidarına malik olmayan — bu kaba köylü kızında ikbal için cinnete benzer bir meclûbiyet.. evin içinde silinmeğe müheyya bir heyula şeklinde dolaşan hazin heyeti.. fakat hakikati nissettirmemekte musir duran gözleri. çehresinde bir dargınlık görüyorum zannetti.. eniştesini öteki odaya telâşla giriyor gördü. sonra o fikirden o kadar ürktü ki mahiyetini bulmamak. Denebilirdi ki evin içinde yalnız bu ahmak kız bir hayvanı cezm ile İkbal’in sırrını anlatmakta herkese tekaddüm etmişti. Ik-bal’in her vakit örtülü çehresi. elîm. daima ağlamak fakat birşey söylememek için azmetmiş gibi donuk. akşamın ratıp nefesinden tereşşuh eden bir melal keselânı içinde kaybolarak dalmış idi ki birden odanın dışarısında birşey sofayı sarstı.

matbaasını. eniştesi çıktı. birbirine sokularak güya birer âşinâ selâmıyle buluşuyorlardı..” serzenişiyle duran o biçareyi anlamamış. hiç intizar olunmayan bir zamanda zihine çarpıvemiş hakikatler vardır ki senelerden beri katre katre muhtelif zamanlarda döküle döküle birikmiş emarelerin. mâMAİVESİYAH 163 nasız emareleri. Şimdi kendisini affetmiyor. nazariyle baktı. anlamak için birşey yapmamıştı. bir gün Seher’in Vehbi beye şemsiyesini vermekten imtina ederek: “Oradan alıversin. Fikrinin şu izdihamı arasında sofraya oturmak. binlerce hatırına gelen bu vak’alar. kardeşim gözümün önünde her dakika bir ölüm geçiriyor.. bunlar. Seher cevap vermeden çekildi. Yalan söyledi: “Ben akşamüstü yedim. fikirden geçen bir rüzgâr. yazıhanesinin başında durarak. Ahmed Cemil bu anda kendisinde yemek için iktidar bulmadı. Bir hiç. eserini. ikbal’in bir sabah herkesten evvel aşağıki odada bulunmuş olması.” diye mırıldanmış olması. gözünün önünde canlı fakat sakit bir facia gibi “Anlamıyorsunuz. Yanındaki odanın kapısı açıldı. birikiyor. — ilâveye cesaret edemiyordu. Kardeşini.. nişaneleri açıverir. “İkbal sevilmiyor.İkbal’in bütün hissiyat sırrını bir sözle icmal etti: “Sevilmediği ilcin bedbaht” dedi. Seher yemeğe çağırıyordu. sofraya gelmeyeceğim!” dedi. aralarından mani cidarlar kalkıvermiş zerreler gibi yekdiğerine iltihak eder.” diyordu. sonra dikkat etti. her dakika ciğerlerinden zehir akıyor.. Kapısını sürmeledi. . Ah! O bir dakika evvel ağlamış gibi nemli. başlı başlarına mânâsız nişanelerin birdenbire do-ğüveren neticesidir. bazan ka-ranlıkjyj. hususiyle o adamın artık şimdi nefrete haklı bir selâhiyet bulduğu o adamın karşısında sahte bir vaziyetle oturmak için kuvveti yoktu. fakat hakikat öyle değil mi? — Lâmia’yı düşünmüştü. düşüncesine yabancı kalan bir musahabeye iştirak etmek. birbirini bulur. onlardan bir küme teşekkül eder ki inkârı mümkün olmayan bir hakikat hükmünü alır. yüzlerce. fikrinde sarsılmaz bir burhan sütunu şeklinde yükseliyordu. yazık!. Şimdi Ahmed Cemil’in zihninde o deliller toplanıyor. bazan küçük penceresinden gecenin esrarla dolu karanlığım istintak ederek düşünüyor.. Bu aralık kapısına vuruldu. Daha sonra bir mühlik marazı vaktinde farketmiyen bir tabib gibi bu ‘hakikati keşifte bu derece geç kaldığı için kendisine bir müttehim. mütecessis adamlar gibi gürültü etmekten sakınarak birşey işitmeğe çalıştı. şimdi bir hiçten istidlal ettiği bu neticeyi izah edecek geçmiş vak’aları ve emareleri tahattura çalışıyordu.. küçük küçük. bir istimdad nazariyle bakan gözler. bundan şimdi eminim. O vakte kadar yalnız kendisini düşünmüş. Halbuki ben bunu keşfedebilmek için bir sene kaybettim.. tahaddüsleri zamanlarında mânâsız zan-nolunan bu küçük şeyler bütün îkbal’le Seher arasında inkısam eden bu hâtıralar şimdi birikiyor.. şimdi onları anlıyorum.. Bazan birden. Bir ihata neticesiyle bir musibet ika edenlere mahsus bir vicdan azabıyle duramıyordu. şimdi Ahmed cemil yanındaki odada bir mırıltı işitiyordu. küçücük odasında geziyor..

“ikbal odada kaldı, zannederim,” dedi. Şimdi eniştesinin yavaş yavaş merdivenleri indiğini duydu, “ikbal yemeğe inebilecek bir hailde değil, zaten midesinden muztaripti” dedi, Birden İkbal’i gidip odasında bulmak, “Kardeşim, artık anlıyorum, söyle bakayım, bana hepsini söyle...” demek için şedit bir arzu duydu. İkbal gelin olalıdan beri onlara tahsis olunan odanın kapısına bile dokunmaktan ihtiraz etmişti. Ayaklarının ucuna basarak çıktı, oraya kadar gitti, hemşiresini olduğu gibi görmek için, geldiğini işittirmekten sakınıyordu. Yavaşça kapıyı itti, kapı hiçbir ses çıkarmaksızm açıldı, şimdi Ahmed Cemil ilerleyemiyordu... ikbal’i, orada karyolanın yanındaki mindere yüzü koyun Irapanmış, uzun örgülü saçları bir kolunun üzerinden kayarak aşağıya sarkmış gördü. Ağlıyor muydu?... 164 MAİ VE SİYAH Ahmed Cemil kardeşinin şüphesiz saklamak istediği şu ma’hrem manzaranın üzerine varmış olmayı şimdi zarafetten hâli buluyor, kendisinden saklanmak istenen birşeyi gidip zorla meydana çıkarmış olmakta bir kabalık duyuyordu. Bir saniye dalha , avdet edecekti, fakat orada vücudunu birşey Ik-bal’e hissettirdi. Silkinerek başını kaldırdı, o vakit iki kardeş arasında, acı, sanki feryat ile dolu, birinde şu elim perişan hali göstermiş olmaktan mahcup, ötekinde görmekten müteal-lim bir nazar teati olundu. Ahmed Cemil kardeşinin yanına kadar gitti. Şimdi îkbal minderde doğrulmuş, kalkmaya cesaret edemeyerek duruyordu. Ahmed Cemil yere, hemen dizinin dibine, kilimin üzerine oturdu; şimdi tam bir teslimiyetle kendisini terkeden ellerini tuttu: «İkbal, söyle bakalım! ne oluyorsun?» dedi. İkbal’in gözleri kapandı; kapaklarının kenarında koşuşan seri râşecikler arasında yaşlar sıcak, birer kat-re zehir ile dolu gibi ağır, iri yaşlar, mütevali bir sukut ile uzun kumral kirpiklerinin ucundan süzülerek, ikisinin birleşmiş ellerine düşüyor. Bu elleri ıslatıyordu. O vakit Ahmed Cemil ağlamayarak, boğazında lakırdı söylemesine zahmet veren bir tıkanıklıkla, İkbal’i tesliye değil istintak etmek istedi. «Ne oluyorsun İkbal?... Niçin bana söylemiyorsun. Şimdiye kadar niçin söylemedin?... Rahat değil misin, kardeşim, bir ıstırabın mı var?...» diyor. Sualler birbirini takip ederek ağzından dökülüyordu. Fakat bu suallerin cevabı yalnız o elleri ıslatan, sıcak, ağır, iri göz yaşlarıyle bu dakikada gözlerine her vakitten ziyade sarı, zayıf, narin görünen bu vücudun tâ ruhunun derinlerinden kopma darbelerle sarsıntılardan ibaret kaldı.. Nihayet îkbal «Gidiniz, ağabey, şimdi gelir...» dedi. ikbal güya korkunç bir ma’hlûktan bahsediyormuşçasına kapıya bakıyor, «şimdi gelir, şimdi gelir...» diyordu. Ahmed Cemil burada duramayacağını anladı, îkbal’i yalnız bıraktı. Odasında: «Ne yapmalı?» diyordu. Evet ne yapacak? Demin geç kaldığını, zaman

kaybettiğini düşünüyordu; şimdi işte hakikat gözyaşlarıyle, ıstıraplarıyle önünde birden, meydana çıkmıştı. Şimdi ne yapacak?... Evvelâ Ahmed Cemil’de bir hiddet feveranı hâsıl olmuştu. Ihtilâcat ile yumruklarını sıkıyor, odasında geziyor; bir-şeyler yapmak istiyordu. Kardeşini bu bedbahtlıktan kurtarMAİ VE SİYAH 165 mak için bütün vasıtalara, bütün kuvvetlere malik imişçesine yalnız şimdiye kadar lakayt kalmış olmasına kızıyordu. Fakat bu ilk hiddet hamlesi geçtikten sonra bir aciz hissi demin titreyen asabını uyuşturdu. Şimdi bir gevşeklik duyuyor, bu hakikate karşı çaresizlikten azîm bir fütur ile şuraya oturmak, biraz evvel aşkının şiirini okuduğu şu köşede içeride ağlayan kardeşi için hazin, sakit, gözyaşlarını akıtmak istedi. Bir aralık aşağıda sokak kapısının açılıp kapandığını duydu, daha sonra kapısının dışarısında annesinin sesini işitti: — Cemil; açsana... Valdesinin bu ziyaretinde İkbal’den bahsolunacağnı derhal anladı, kapısının sürmesini çekti. Karanlıkta mı oturuyorsun, Cemil?... Yazıhanesinin üzerinden kibrit kutusunu aldı, mumunu yaktı, ıhafif bir ziya titreyerek zulmetin içinde dalgalandı, o vakit henüz aydınlığa alışmamış kamaşık gözleriyle annesine baktı. İkisi de öyle bir müddet bakıştılar. Sabiha hanımın, biraz evvel büyük anne olmak süruru ile siması parlayan bir kadının, şimdi çehresi gevşemiş, gözlerine bir endişe gölgesi düşmüştü. Kapıyı tekrar kapadı, tekrar sürmeledi, «niçin yemeğe gelmedin?» dedi, sonra asıl düşündüğünü söylemek için söylenmiş bir sözün cevabını beklemeyerek, oğlunda ne tesir hâsıl edeceğine dikkat ediyormuşçasına bakarak: Yine gitti... dedi. Ahmed Cemil eniştesinden bahsolunduğunu anladı, demek demin kapı onun için açılıp kapanmıştı. Yine babasına mı? dedi. Tabiî değil mi? Yok, hiç tabiî değil... bu son söz ağzından istemeksizin çıktı. İhtiyara nüzul isabet ettikten sonra Vehbi bey haftada bir iki geceyi babasının evinde geçiriyor; bazan akşamlan yemek yedikten sonra duramayarak, bir bahane icad ederek ikbal’i yalnız bırakıp gidiyordu. Sıhhatinde hiç babasına uğramak âdeti değil iken hastalıktan sonra bu mütevali ziyaretler bittabi dikkate çarptı. Bu, babasına muhabbetinden, hastalık üzerine bagteten uya-nıyormuş gibi bir merhametten mütevellit değildi; buna şüphe edilmiyordu. Bu akşam Seher vak’asından sonra hatırına gelen fikre benzer bir başka fikir daha Ahmed Cemil’in beynini bir şimşekle yakarak geçti. Annesi hâlâ kendisine bakıyordu. Bu düşünceyi şu sözle tefsir etti:

Ah, mülevves mahlûk!... Sabiha hanım diyordu ki: — Onu gördükçe ihtiyar memnun olacak yerde o kadar hiddet ediyormuş ki... O halde niçin gidiyor? Bu kıza yazık değil mi? Tevfik efendi Ahmed Cemil’in gözü önüne geldi. O zayıf, fersude vücudu hareketten, nutuktan muattal, bir yatağa serilmiş; karşısında gençlik tuğyanı ile taze duran genç karısının yanında, vücudunda hayattan tek eser gösteren gözleriyle onu yiyerek, bu vücuttan istifade edememek hüsranıyle ona belki kinle, husumetle, yaralı bir canavar nigâhiyle bakarak, gördü. Sonra onu bir an evvel mezarda görmek isticaliyle tet-kika gelen oğlunun karşısında hiddetinden o soluk çehre kızarıyor, bir şey söylemek isteyip muvaffak olamayan dudaklar bir hiddetle titriyor, o gözlerden ateş çıkıyor; sonra o taze kadın, babasının büsbütün ölmesine muntazır oğul, bu âciz hiddetin karşısında gülüyorlar, alay ediyorlar, güya «yine kudurdu!...» diyorlar... Ahmed Cemil bütün bunları ‘hayalinde tertip ve icad ettikçe dudaklarına bir nefret nakaratı gibi: «Ah!... mülevves mahlûk!...» cümlesi geliyordu. Valdesinin yalnız son sözüne cevap verdi: Evet, İkbal’i ne yapacağız! O vakit Sabiha hanım oturdu. Bir şey yapamamaktan, kızın bedbahtlığına karşı âciz olmaktan mütevellit bir yeis ıstırabı ile ellerini kavuşturdu; parmaklan birbirine giriyor, gözleri meded bekleyerek Ahmed Cemil’e bakıyordu. Böyle bir müddet karyolanın yanındaki sandalyede, Ahmed Cemil karşısında minderin kenarına oturarak, mumun sarı, titrek, hafif ziyası arasında biribirlerine donuk, yarı muzlim görünen çehrelerine bakışarak, durdular, insanların bazı feveran devreleri vardır ki, küçük bir istihzar dakika-siyle başlar. Bu dakikada gözler biribirini istifsar ediyor gibi durur, güya «ağlayalım mı?» sualiyle bakışır. Bu dakika uzun bir asır kadar hâtıralarla mâlidir, bu bir dakikada bütün yaralar — henüz taze ve kanayarak, her biri bir başka hâtıranın ateşiyle yanarak — inkişaf eder. Kalbin binlerce noktalarından birer ıstırap enini ile binlerce menfez açılır; türlü kırık SİYAH 167 ümitler, acı yeisler, matem hayalleri, bütün hayatın o ağlayan hediyeleri acı — bir kabristanın ervahı bezmi gibi — feryad-larıyle, giryeleriyle sürüne sürüne buluşurlar. Bir griv ve matem mecmuası! Yalnız küçük bir dakika: o vakit gözler kapanır, güya şu elem mahşerinin üzerine düşmüş bulutlarla mahmul bir sema... Artık ağlamak zamanı gelmiştir. Şimdi bu anne içeride ye’sinden kıvranan kızı için şurada artık nefsini zaptedemiyor, ruhunun büsbütün tutuşmuş ih-tiyacıyle göz yaşlarını salıveriyordu. Ahmed Cemil dudaklarını sıkıyor, annesini görmemek için yere bakıyordu. Nihayet Sabiha hanım söylemeğe başladı; birinci defa olarak yüreğini boşaltmak, bütün hissettiklerini oraya, ortaya döküvermek

. Onu tâ ilk gününden beri sev-memişti... bari sokakta gördüğün hanımlara dikkat et!» derdi. acıyor gibi bakan gözleriyle sükûte mecbur etmişti. O küçüklükler. kahveye itiraz etmek. tashih ve itiraz için o daima kaba kahkahasıyle söze karışır.. diyordu. Yavaş yavaş İkbal onun yanında hatâsını. fena gördüklerini iyi görmek için uğraşmıştı. onda tâyin olunamaz bir şey duymuş. fakat artık o kadar ilerilemişti ki tevakkuf etmek mümkün olmadı. fakat artık mümkün değildi. bir kabalığına tesadüf olunuyordu. Artık lakırdı söylerken şaşırıyor. Sabiha hanım bu kusurlara evevlâ ehemmiyet vermiyordu: Erkeklerin yüzde ellisinde görülen şeyler.. mâneviyetinin kisvesi gibi bütün vücudu etrafında tayaran eden hasaset havası onu tâ ilk gününden beri duymuştu. hikâyeyi yarım bırakırdı. Şimdi hepsini söylüyordu. Bütün . bakışları vardı ki daima: «Ben sizin fevkinizdeyim. onun yanında daha sonrasından bahsetmeğe cesaret edemiyordu. diyordu..istiyordu. Daha sonra Seher meselesi başladı. İnsan emellerini tekzip eden şeyleri istediği şekilde tevile çalışarak kendisini daima arzuları içinde oyalamakta gecikir. Daha sonraları evin hizmetinde kusur bulmak. yanında bir hareket etmekten sıkılıyor. Her şey hakkında hepsinden ziyade malûmat sahibi olduğuna kanaati vardı. O zamana kadar kendisini aldatmak istemiş. Bir kere edebiyattan bahsetmek istemişti.. Bir hikâye nakletmeğe gelmezdi.. dûniyetini affettirmek isteyen bir zavallı hükmüne geçmişti. İkide birde: «Bilemiyorsun. gömleğinin biçimine. gömleğinde unutulmuş bir düğme ikbal’i ağlatmak için kifayet eden sebeplerdi. Evin içinde yalnız o vardı. yemek beğenmemek. O. Şimdi Sabiha hanım oğluna bakıyor. Her gün bir huysuzluğuna. ötekiler bütün bir alay züyuf!. bir ay içinde bütün bunlar meydana çıkmıştı. Vehbi bey kış geceleri Şehzadebaşı kıraathanesinde saz takımında dinleye dinleye ezberlediği gazellerden mürekkep srmayesiyle bahse iştirak etmiş.. fakat sonra?. Damadının aleyhine şahadet eden vak’aları hep böyle müsait tefsirlerle telâkki etmiş.. kızını bahtiyar zannetmek için nefsine cebretmişti. elbisesini süpürecek bir mahlûk bulmak için evlenmişti. Ahmed Cemil bile onun yanında bir şeyden bahse cesaret edemez olmuştu. saçının örgüsüne. oturacak bir sofra. yatacak bir yatak. sizin aranıza düşmekle ne kadar tenezzül etmiş oluyorum!» demek isterdi. «bu adam kızımı mes’ud etmeyecek» demişti. Ahmed Cemil’e «Zavallı çocuk! daha aklı ermiyor!» demek isteyen. iyi ütülenmemiş bir yakalık. Sonra ikbal’i doğrudan doğruya tahkir etmeğe başlamış. bayağılıklar. dayak yemiş kediler gibi büzülüyordu. Bu meselenin ismini verdikten sonra bütün teferruatını nakletmek için kuvvet buldu. çarşafının rengine itirazı kendisi için bir süs edinmişti. Öyle gülüşleri. Kendisine vahşi bir memlekete düşmüş bir mütemeddin yüksekliğini verirdi.

. bir gün çarşafını giymiş. O günden sonra hastalığını bilmeyen birisinden ismini söylemeyerek hakikati anlamak isteyen ihtiyatkâr bir tabib gibi bu anne bedbaht kızının her halini. Sabiha hanım bundan bir netice çıkaramıyordu.. arkasından kapıyı sürmelediğini görmüş. Sabiha hanım: Nihayet. Bilhassa sana karşı bir muhabbet gösterdi. ondan hastalığının bir parçasını koparmağa çalışmıştı. diyordu. o vakit kızı istintak etmişti.. Eski hissetten eser .. sır esası üzerine kurulmuş bir münasebet vardı. Ahmed Cemil bir şeyin mevcudiyetini zaten hissediyor. her sözünü takip etmiş. fakat yalnız ağlıyordu.. Seher yine bir şey söylemiyor.. «Demek ki İkbal biliyor. ne de çarşafını çıkarmağa cesaret edemeyerek. daha ileriye gitmemek lâzım gelirken. annesiyle kardeşine sokulmaktan ürkerek dolaşıyordu. İkbal’in hazin tajhammülü. Sabiha hanım Seher’in kimseye bir şey söylemek istemediği halde İkbal’e hakikati ifşa ettiğine emindi. saatlerle orada durmuş. fakat tafsilât ve deliller nazarı dikkatinden kaçıyordu. Dikkat ettin mi? O mesele çıkar çıkmaz nasıl değişti.. «Benim mi?» der sonra yorgun kirpiklerini indirerek dudakları arasından bir inilti gibi boğuk. ağlayarak. Bilâkis kocasına atfolun-nabilecek bütün kusurları örtmeğe çalışır.bildiklerini.» diye MAI VE SİYAH 169 başladığı hâtıralara nihayet veremiyordu. Fakat İkbal daima mahzun.. ne dışarıya çıkmağa. İkbal’in benzi attı. Nihayet bir sabah Sabiha hanım Seherin Vehbi beyi mutbaktan iterek çıkardığını.. fakat saklamak istiyor. «Seher’in yine nesi var? Bu kıza bir şey oluyor?» dedim. daha ona gelinceye kadar.» diyordu. yalnız şu son tesadüfe kadar. evin içinde bir heyula şeklinde tahtalara basmaktan korkarak. Sabiha hanım: Oh.. sanki bunun cevabı kendisinin bir töhmetini meydana çıkaracakmış gibi şaşırdı: — Demek ki. Sabiha hanıma zaten öğrenmek istediği şeyi bu gözyaşları anlatmıyor muydu? Bundan sonra Vehbi bey utanmak. daima sakit.. bu suale birdenbire cevap veremedi.. herkese iltifat ziyadeleşti.. Artık Sabiha hanım tafsilâtı bitiremiyor. diyordu. ağzından bir kelime alınamamıştı. Bütün bu vukuat arasında Seher’in musîr sükûtu. onu annesine iyi göstermek için yalanlar icat ediyordu.» diye başladı: Bir gün ne olursa olsun onu söyletmek için karar verdim. nihayet babasının hastalığıyle matbaa meselesi çıktı. hissettiklerini oğluna söyledi. Bir vakitten beri İkbal’le Seher arasında biribirini herkesten ziyade anlayanlara mahsus bir hususiyet. «Bir gün. Sabiha hanım yine: «Bir gün. Seher evvelâ: «ben oturmayacağım» diye başlamıştı.. eli kapının zenbereğinde. içten gelen sesiyle ilâve ederdi: — Hiç!..... Halbuki İkbal?. Ona ne vakit: «ikbal neyin var?» denirse o daima ağlamak üzere gibi duran gözlerini hayretle kaldırır.

.. tâ derinlerde bir hâtıra leması uyanıyor sonra yine bütün bu şeyler güya dimağının güneşi sönüyornıuşçasma zulmetlere boğuluyor. Tâ şu muhaverenin bidayetinden beri o annesinin söylediklerini uzaktan. o vakit işittiklerini anlamamağa. Hatırına geliyor mu? Bir gün İkbal’i ihtiyarın evine göndermiştik. zihninin içinden bir hâtırayı tırmalayarak uyandırdı. daha sonra bu mücadeleden kendisi de yorgun kalarak. ağlamış gözleriyle. kabarıyor. ne isterse yapsın. masrafı üstüne aldı. o küçük yatağın beyazlıkları arasına sokuluyor görünen gölgelere dalıyor. solmuş çehresiyle... mukavemet edilemeyen bir deveranın cazibesine mahkûm ederek çekiyor. tâ orada.» diyor. bazan tâ boğazında bir girye ukdesiyle gözlerini süzerek iskemlenin üzerinde ara sıra dalgalanıyor.» mukaddemesiyle başlanan o sonsuz hikâyeler kendisinin düşünceleriyle karışıyor. bu kasırga içinde bütün o efkâr enkazı kırılmış. yerlere seriliveriyordu. «Bir gün. türlü münevver rüyalarının incilâsma.. mevhum. o gece orada kalmıştı. «Bir gün. ben ısrar ettikçe: «İhtiyar memnun olmuyor. fakat soluk alan bir resim gibi şişiyor.. saçılıyor.kalmadı. şakaklarının arasında bir kasırga dönerek bütün bu küçük mahşer içinde bulduklarını çeviriyor. Sebep? Şimdi bu son sual ile oğlunun gözlerine bakıyor.» Ahmed Cemil yine sîlkinerek dinlemek ister. düşünmek istediklerini toplayamamağa başlıyor. daha sonra birden yine toplanarak küçülen.!îiS|i||ii’ kaçışıyor. fakat Tsen gidemem. işte o gidiş son gidiş oldu. bulanmağa başlayan zihninin içinde bir telâtum husule geliyor. bütün hareketlerinde bir başkalık göründü. şekillerin ihtizazına. Ahmed Cemil annesinin karşısında o söyledikçe bazan mumun hafif oynak ziyasıyle titreyerek duvarların üzerinden .. kıvırıyor. ara sıra bulutlarla yüklü bir semada gizli bir güneşten kaçarak koşuşan ziya parçaları gibi zihninin bulutlan arasından avare bir fikir geçiyor. «Ah! Evet. bütün meyus heyetiyle duran annesine bakıyordu. kamilen uçuyor görünen. ilk önce her gidişinde güzelce avdet ettiği halde o gün hasta gibi gelmişti. annesinin vücudundan yükselen gölgelere dalarak güya bir uyku içinde düşünüyordu.. Sebep?.. zayıflaşan. beyin babasıdır. bir komşu evinden maten nevhaları gibi parça parça dinliyor. bir gün. Ondan sonra İkbal’i oraya göndermek kabil olamadı. fakat bir aralık annesinin bir sözü gider. SİYAH . parçalanmış. bir müddet hikâyeyi takibe muvaffak olurdu.... döndürüyor. onu söyletmek için ısrar ederek «Sebeb?» diye tekrar ediyordu. gittiğimizi istemiyor.» o da tahattur ediyordu.

odalarının yalnızlığına iltica ederek ağlamakta.. Hiç. Sahih mi? ikbal’i o kahrın pençesinden kurtarmak için hiçbir vasıta mı yok?.. dedi.. Derin. anne. bir şey yapamamaktan mütevellit bir fütur ile yatağının kenarına oturdu... bu neticenin ne yolda sebeplere tevellüd ettiğini tahlil ediyor. Şu noktada bu iki kalb bütün acılarıyle güya biribirine sarılmışlardı.. ellerini oğlunun omuzlarına koydu. Sonra Ahmed Cemil dudaklarının arasından: «Öldürmekle müsavi!» dedi. öyle mi?. O çarenin ismini söylemeksizin miknatısî bir fikir mü-nakalesiyle ikisi de ayni düşünce ile meşgul olduklarını anladılar.» dedi. ye’sinden kıvranmakta tek başına bırakacaklar. öyle mi? Demek ikbal’i kurtarmak için birşey yapamayacaklar.171 Sabiha hanım yine cevap isteyen gözleriyle oğluna bakıyor. perişan yaşlar kirpiklerinin ucunda yine dolaşmağa başlıyordu : Pek iyi. Bu sual üzerine ikisi de sükût ettiler. Bunun bir necat çaresi olmadığına kanaati vardı. O zaman pek kayıdsızca davranmamış mıydı? Kardeşine intihap olunacak ‘hayat refikini iyice öğrenmek.. onu söyletmek için ısrar ederek ilâve ediyordu: — Sebeb?. . yalnız bir çare geçiyordu. Sabiha. onu böyîe içeride. hareketten kalmış kolları sarkmış... yanıbaşmda diz çöktü. içinden: «Başka bir tedbir. ikisinde de aynı tedbir ihtiyacı: «Ne yapacağız?» diyordı. onu büsbütün kurtaracak başka bir deva bulmalı!» diyordu. Şimdi bu izdivacı düşünüyor. meyus bir nazarla Ahmed Cemil’e bakıyordu. hanımın gözleri artık kuru idi. kardeşini öldüren p musibetin bir tamiri çaresinin bulunamayacağına kanaat edemiyor.. bunda bir mes’uliyet mevcut ise onun kime aidiyeti lâzım geleceğini bulmak istiyordu. Ayağa kalktı. bütün geçmişin tafsilâtını 172 MAİ VE SİYAH icmal ediyor. gözleri boş bir nazarla odanın müphem bir köşesine dikilmiş durdu. Hiç!. Ahmed Cemil de onu düşünüyordu.. Şimdi hatırından bir çare. Hiç... tanımak için bir ihtiyatta bulunmuş mu idi? Matbaada iki sigara dumanı arasında Ahmed Şevki efendinin fikrinde doğuveren bu izdivacın o bir iki haftalık başlangıç tarihi bütün ihtiyatsızlıklarıyle hatırına geliyordu. Ahmed Cemil odasında yalnız kaldığı vakit ayaklarının altında bir dünya parçalanmış gibi kardeşinin kırık hayatı karşısında çaresizlikten. sabit.. Ahmed Cemil: — Ah! Mülevves mahlûk diyordu. hastadan ümit kesen bir yeis ile baktı: «Hiç!. şimdi Sabiha hanımın gözleri yine bir şedid ihtilâç ile kapanıyor.. Matbaada bir yazıhanenin kenarında başkasının . bu izdivacın nasıl vücude geldiğini. ikbal’i ne yapacağız?. annesinin yanına kadar gitti. Sabiha hanım nihayet gözlerini kaldırdı... Ahmed Cemil buna inanamıyor. şimdi kenarları yanan gözleriyle annesine bakıyordu.. Orada.

yazıhanesinin üstünde mektep arkadaşlarının — heyhat! O mes’ut mektep hayatı dostlarının — bir yelpaze teşkil eden resimlerine güya: «Beni siz de mesul mü telâkki ediyorsunuz? Beni siz de mahkûm mu ediyorsunuz?» yalvarışıyle baktı.» dediği hatırına geldi.. oradan çıkmamak istiyor. Ahmed Şevki efendinin zevzekçe manalı bir vaziyetle: «Matbaa ihtiyarındır. mes’uliyeti tamamiyle yüklenmek için sebepler buluyor. Bu izdivaçta kendisine büyük bir mes’uliyet hissesi terettüp ediyordu. Bu musallat fikirle mücadeleden Ahmed Cemil mağlûp. Hüseyin Baha efendinin çekilmesine infial . Yarı karanlık içinde müphem şekiller gibi görünen küçük kitap hücrelerine. Bir aralık bu hükme daha ziyade kuvvet vermek için: «Hattâ. Fakat o musallat fikir zihninde şimdi idare memurunun sırıtkan çehresine dişlerini göstererek gülüyor.» diyordu.işitmesinden ihtiraz edilerek iki üç dakika süren muhavereciklerle hemen bitiriverilmiş olan bu izdivaç işte bugün şu neticeyi vermişti. ifrata. sonra birden kalbini birşey. duvarda melûl. yakıcı birşey burdu. Emin misin?. bütün sebep sensin!» diyor.. Kardeşinin bir yabancıyla irtibatından hissettiği kıskançlığın. fakat şimdi o fikir beynine musallat olmuş. Matbaada yalnız kaldığı geceler birdenbire bir müsveddenin ortasında kalıvererek düşüncelerine sakit bir zemzeme kabilinden refik olarak o yalnızlığın arasında şu matbaada bir gün her zamanki mevkiinden başka bir mevki tutacağını düşünmemiş miydi? Daha sonra ihtiyarın musabiyeti üzerine evvelâ en iyi hisleri uyanmıştı: ihtiyara acımış. herşeye karıştırdığı mafevkalhakikata şu dakikada her vakitten ziMAİ VE SİYAH 173 yade mağlûp idi. sahih mi?. «Sensin. henüz kalbinde hafif bir müdafaa sedasiyle terbiyeye çalışan hissi içinden tekrar ettiği bu nakarat ile susturmaya uğraşıyordu. sallanan haritaya. onu düşünmemek.. budalanın biri!» diyordu. Ahmed Cemil mevhum bir hasım ile mücadele edercesine bir fikirle cenk-leşiyordu: «Ben o meselede matbaayı düşündüm mü? Bilâkis onun için bir soğukluk duymadım mı? Ahmed Şevki efendi ondan bahsedince hattâ içimden hiddet etmedim mi?» diyordu. Artık kendisine mahkûm sıfatıyle bakmaya nefsini mecbur ettikten sonra âdeta aleyhine hizmet edecek bütün tafsilâtı tezyin ve takviyeye özendi. türlü mânalar ifade eden bir nazarla bakarak: «Acaba?. Bu hakikat inkâr edilemezdi. makhur çıktı. «Ahmed Şevki efendi. Ahmed Cemil bu fikri zihninden defetmek.. eniştesi için duymaktan hâli kalamadığı nefrete biraz daha vüs’at vermiş.. «bu mes’uliyet sana ait!» diyordu. o ‘haftalarca süren ve hiçbir vakit zail olmayan ezanm Tjiraz sönmeye yaklaşmış olmasından sonra bir matbaa sahibi olmak ihtimalini kuvvet kesbetmiş görerek kalbinde inkişaf eden hülyayı tamamiyle hatırına getirdi.» dedi. Kendisine karşı meseleyi husumetle tetkik ediyor. idare memurunun yuvarlak heyetiyle o sırıtkan yüzünü görmemek için cebr-i nefs etti.-.. Ahmed Cemil kendi kendisine verdiği bu hükmün altında eziliyordu. kudurtucu.

hafi köşelerinde bütün bu şeylerin altında bir emel çıkacağına itimat eden gizli gizli gülümser bir ümid saklı değil miydi? Demek o güzel hisler. kendisine âdeta — kendi menfaatine bir çok güzide hisleri feda etmiş — bir kötü mahlûk nefretiyle bakıyordu. ölü dudaklara. «Şimdi ne yapmalı?» diyordu. karanlıkta kalırsa daha iyi düşüneceğini... Bu siyahlıkları yutmak. o adam için çalışacak. başını bir mengene içinde parçalıyordu. 174 MAİ VE SİYAH MAİ VE SİYAH 175 daha kesif görünen komşu evlere. geniş bir uçurumun azîm ağzını açıp kendisini yutmaya müheyya olduğunu görüyordu. hiçbir şeya vâkıf değil imişçesine ona gülmek için kendi kendisine cebredecek değil mi?. artık önünde dehhaş. birkaç örtülü bulunan ziya parçalarından gözlerini ayırmaya çalışarak. yarın yine zelil bir ecir sıfatıyle o matbaaya gidecek. odasının penceresini açtı. râtib bir makber nefesi gibi simasına ba~ rit. gözünün önünde tecelliye başlayan zelil mevkiinin üzerine münevver bir örtü çekemiyordu. Ciğerleri. bitmez tükenmez bir sükût ile yetişilmez. Şimdi artık Ahmed Cemil saklaya-mıyor. onlar hepsi yalan. yakın duvarlara baktı. râşe verici buseler konduran bu zulmeti kâse kâse.ile bakmış. Matbaada artık çalışmalarına ruhperver bir emelin iştirak edlemeyeceğine. zulmetten tereşşüh eden bir ârâmiş vehmiyle biraz müsterih olacağını tahmin ederek mumu söndürdü. Doğruldu. Burada. Ali Şekib’in muharrirliğe veda ederek bir dükkâncılığa geçmesini bir facia hükmünde telâkki etmiş iken tâ kalbinin derinliklerinde. «Lâkin matbaada belki onun kadar benim de hakkım var» demek istedi. sanki bir alevle yanan ciğerleri bu kevserden serin bir yağmur hazzını hissediyordu. Yavaş yavaş o ümid handesi sönmeye meyyal küçük bir nur şeklinde ışıldarken gittikçe genişlemiş bulutlardan sıyrılan bir sabah güneşi gibi şâşaasiyle bütün o müzmin hissiyat bulutlarını dağıtarak kalbini envarına boğmuş idi. hepsi sahte idi. bulunmaz bir derinliğe iniyormuş gibi içinden birşey duydu. bu fikirle kuvvet bulmaya çalışıyordu. Gecenin siyah donuk rengi içinde mütehaşşit birer kütle şeklinde daha siyah. Biraz ‘hava almak istedi. müncemit. müthiş bir azap boğazını sıkıyor. tesliye veren bir adem kevseri gibi kana kana içmek istedi.. O vakit kâbuslarla mahmul rüyalar arasında bir boşluk içine düşüyormuş. pencerenin kenarında. biribirinin ardına yığılmış siyah duvarlar. gözlerini bu zulmetlerle doldurarak. bilâkis orada kendisini nefret ettiği bir adamın esiri . şeklinde imtidat eden bu fezanın sinesinden çıkan sükûte benzer uğultuyu dinleyerek ötede beride bu zulmet zemini içinde birer sarı leke şeklinde parıldayan münevver pencerelerden. Fakat heyhat! Artık hakikati tezyin edemiyor..

.. o gitmiş. ailesinin biricik servetini o mülevves matbaanın dişlerine atıvermişti. minderin üzerinde melûl ve muhtazır bir eda ile serilen o defterciğe. orada o iki kelimeyi.. kırık kanadı sarılacak mecruh bir güvercin gibi okşayıcı.. bu son karar üzerine uyumak istiyordu. bunların arasından hülyasının perisini bir sis içinde gibi görüyordu. bu matbaaya temellük etmek için sabır edecek! Bütün vehimlerine. uğraşacak. Onu yarası bağlanacak. o göremediği kelimecik-lerle noktaları uzun bir buse ile öptü. Ne olursa olsun. Lâmia ile eseri.. hiç! Bundan sonra hepsine veda etmek. onun bu aşk busesini bir siyah mev-ce içinde tes’id etti. bu iki hâtıra birden damarlarının içinde bir ateş seyyalesi tutuşturdu. gözlerini kapadı. bir cinayet dehşeti alıyordu. Bu muzlim gecenin sine176 MAİ VE SİYAH sine sanki bir nefes çıktı.. her şeye tahammül edecek tâ ki. Gözleri ötede beride siyah bir zemin üzerine serpilivermiş mütebessim sarı yakutlar şeklinde yıldızlara bakıyor... Bu dakikada Ahmed Cemil artık tamamen bir karar ittihaz etmiş idi. madem ki hayatında muvaffakiyet onunla kaim. . hislerine galebe ederek yarın yine matbaaya gidecek. karanlıkta. suları yararak ric’ati mümkün olmayan bir sükût ile kalbinin en derin noktalarına kadar. kalbinde kesif bir zulmet içinde yalnız bir ümit ışığı — karşısında sonsuz bir yokluk fezası şeklinde imtidad edip giden şu siyah semayı iştihad ederek Lâmia’ya malik olmak için kendi kendisine yemin etti.. o beş noktayı bir görüş vehmiyle tekrar gördü. Şimdi hatasının ehemmiyeti. O zaman güya kalbinde bir gizli kuvvet ağır bir uykudan silkinerek uyandı. Ahmed Cemil artık yatağına girmek için acele ediyor. İki eliyle defteri dudaklarına kadar çekti. Lâmia!. o emellerinin enîsini araştırdı. yine çalışacak. son sahife olacağını-tahmin ettiği yaprağa kadar geldi. Ya lâmia?. Bu neticeyi tâ ilk gününden beri meçhul bir his kendisine haber vermekten hâli kalmadığı halde. Bundan sonra ne yapacak ? Biraz evvel kardeşinin musibetini defetmek çaresini ararken bir idam hükmü soğukluğu üe inen bir kelime suya düşen bir taş parçası gibi ağır ağır. şimdi onun hâtırasiyle şurada — elinde bir şiir defteri. hülyaları parçalayarak iniyordu: hiç!. ya eseri?. türlü emelleri ezerek. öpücü bir el ile tuttu..sıfatında görmekten nefsini menetmek mümkün olamayacağına emin idi. bir aralık şiir buhariyle bulanan gözlerinin önünde yükseldiğini gördüğü emel kâşanesinin artık enkazı kenarına oturup uzun bir hırman nazariyle onun matemini tutmak lâzım geliyordu. o zaman ellerini uzattı.. Evet... ifrat eden bir fikir ile zihninde büyüyor.. Karanlıkta yazıları görmeyerek yaprakları çevirdi. Evet.

o yüz binlerce zerrelerin. bir halkanın kenarına ilişiyor. parça parça dağılıyor. güya ensicesi çözülüyor. tâyin edilemez zerrelerden mürekkeb şenaverleriyle. ince kıllardan. suya düşmüş bir taşın sukut noktasından büyüye büyüye açılmış bir daire şeklinde. coşkun bir su sütunu şeklinde akan bu güneş çağlayanı Ahmed Cemil’de şimdi her şeyi iyi görmek meyli uyandırıyor. Akşam kardeşine saadetini iade edebilmek için hiçbir imkân tasavvur edemezken bu sabah belki şu iki kalbi biribirine yaklaştırabilmek mümkün olacağını düşünüyordu. taze bir hayat buhranı uyanıyordu. şu münevver zemin. şeritler evvelâ odanın rakid görünen havasında fersiz bir beyazlıkla teveccüh noktasını tâyin edemeyerek mütereddit sallanıyor. ara sıra bir makaradan iplik boşanır gibi ince rakkas bir hat çıkararak bunları süzgün gözleriyle takip ediyordu. sigarasının dumanlarıyle bu mü-telâtım sütunun oyunlarını seyrediyordu. rakkaselerin her an müMAİ VE SİYAH 177 tebeddil. Bazan ağız dolusu duman püskürerek. daha oynak bir faaliyet. ihtimal biraz söyletmek için karar vermiş idi. vâsi bir halkanın ortasında küçük. onun bedbahtlığının nev’ini tâyin etmeksizin tedavi etmek istiyordu. bacakları sallanarak. bütün ye’sini silmiş idi. öbür odanın donuk havasında görülemeyen sayılamaz. mest raksı. sonra o münevver sütunun telâtumi cazibesi. bazan küçük hamlelerle halkalar salıvererek. ikbal’i bu sabah daha sakin bir nazarla tetkik etmek. îri. Bu oyun sabah güneşinin şu sihirli sahnesi. daha sonra üzerine bir bulut gölgesi isabet etmiş bir kar safihası şeklinde bir donukluk bırakıyor. Muzlim bir gecenin şu münevver sabahı bütün melalini. En evvel İkbal’i düşündü: «Şüphesiz. o vakit yüzbinlerce şenaverlerin. hava ve ziyadan mürekkep bir şelâle gibi yüz binlerce toz parçalarından. uzun bir şeridin içinde ufak bir ihtizazla bir kasırga şeklinde süzülüp sarılarak o güneşin bütün havasını boğmak isteyen telâtum merkezine •doğru çekilip gidiyorlardı. Böyle bulutlar halkalara karışarak. Hemşiresine: «Sen şu noktadan mecruhsun!» demeksizin. halkalar.Ahmed Cemil ekseriya çok düşünceli zamanları takip eden derin uykulardan biriyle uyandıktan sonra sabahleyin kendisini tamamen sükûnunu iade etmiş buldu. mütemevviç raksında daha seri. şimdi perdenin açık kalmış bir kenarından hafif bir güneş dalgası girerek Ahmed Cemil’in karyolasının kenarına kadar mail bir sütun şeklinde düşüyor. Bu bulutçuklar. odasına bir neşve şelâlesi. bu odanın sükûnu içinde bir hayat tuğyanı uyandırıyordu. Ahmed Cemil yazıhanesinin köşesine. rakkase-leriyle dalgalanıyor. suya düşmüş ince bir kâğıd gibi o duman tabakasının üzerinden perişan bir dalga geçiyor. her şeyi tamir ve ihya edebilecek zannettiren bir his peyda ediyordu. oturmuş. geceki âsab tuğyanı geçmiş olacak!» diyordu. Hastanın nazarında meydana çıkarılıveren manevî emraz kadar tedavisi müşkül şey olmayacağına inanırdı. zarif sevimili bir çocuk bileziği çırpınarak geçerken Ahmed Cemil bu sabahki âsab . insanlar muhitin tesirlerine ne kadar esirdirler.

İkbal her şeyi iyi tarafından gösteren bir noktayı nefsine vazetsin. Gece bir tuğyan ile boşalan gözyaşlarından sonra asabı gerilmiş. onun sesini işittiği zaman kalbi çarpmıştı. gevşemiş. Yazıhanesinin köşesinden atladı. dedi. mes’ud olur»diyor.. gözlerini kaldırdı: — Ne kadar zaman oluyor ki seninle şöyle karşı karşıya bulunmadık. laubali bir ses takınarak kapısından bağırdı: Anne! İkbal’e söyle de buraya gelsin. Fakat bu tamire muhtaç şeyler önüne yığılınca müsterih oldu. Ahmed Cemil yazıhanesinin üzerinde sürüklenen bir kitabı aldı.. Belki izdivacından beri birinci defa olarak kardeşinin bir işini yapmağa vesile bulduğuna sevinerek İkbal: «sepetimi alayım. şimdi geliyorum. fakat gelişi güzel açı verdiği sahife çevrilmiyor. O kesik kesik. Bu sabah genç kadının yüzünde musibetlere tahammül için karar vermiş olanlara mahsus bir melûl sükûnu vardı. bahtiyarlığının mucidir. bir şiir melâliyle güzel buldu. astarı sökülmüş ceketini. kenarı ayrılmış mendilini önüne döktü. Doğrudan doğruya İkbal’i çağırmaya cesaret edemiyordu. Üzerinden müthiş bir fırtına geçmiş bir gök parçası gibi çehresinde bir yorgunluk eserinden başka bir şey yoktu. Bir dakika sonra elinde sepetle Ahmed Cemilin odasına geldi. ağabey?» dedi. Sesini işitince sofaya çıktı: «Beni mi istiyorsun. Onun tamir edilecek bir çok şeyleri birikmişti. Eniştesi için: «Nasıl oluyor da buna hiyanet ediyor?» diyordu. cesaret buldukça ilâve ederek ayni söyleyiş tarzını takip etti: .gözlerine bir sakin donukluk gelmişti. 12 muş gömleklerini. İkbal’in ağzında daima lâtif bir muhabbet hücceti çocukluğa mahsus saf edasıyle tekerrür eden bu «ağabey» hitabı bu sabah Ahmed Cemil’in kalbini bir rikkat tatlılığıyle ısıttı. bitmiyordu.» dedi. yüzüne bakmayarak dinlemek istiyordu. İkbal henüz kendi odasında idi. kapısını açtı. İkbal’in karşısına oturdu. Şimdi Ahmed Cemil’i öyle. İkbal? Bu sabah sana iş çıktı.meyline göre bir felsefe icad ederek kendi kendisine: «İnsan bedbahtlığının.. tâ minderin öteki ucuna. Ne kadar zaman geçmişti ki iki kardeş arasında bir gömlek tamiri yahut noksan bir düğme ikmali kabilinden bir iş çıkmamıştı. İkbal’i “mümkün mertebe yanında ziyade alıkoymak için ilikleri bozulMai ve Siyah — F. Bir aralık «İkbal. İkbal. Gözleri kitabın üzerinden kayarak İkbal’in soluk çehresine çevriliyordu. Evvelâ İkbal bu davet ile gece yarını kalan vak’a arasında bir münasebet olacağına hükmetmiş. daha sonra: «Fakat onu o noktaya getirebilmeli» diye bir mütemmim ilave ediyordu.» dedi. gözlerini indirdi. Odama gelir misin. Ahmed Cemil kardeşini şu hazin haliyle pek güzel.. Genç kadının dudaklarında hafif bir tebessüm uçtu.

.. müsaade edersen seni bir parça mua’heze edeceğim.. Ahmed Cemil sözlerinin mecrasını birden tebdile lüzum gördü. bakayım? Babasına gittiği için değil mi? Bak. Sen kocanı bir kadının sevmesi lâzım geldiği gibi sevmiyorsun.. Dün akşam niçin ağlıyordun. İkbal’in bu dakikada zihninden şu sözler geçiyordu: Ne demek istediğini anlıyorum. o acılıktan âdeta bir zevk duyarak kendine yazık ediyorsun. ancak sana ait olsun. İkbal hayretle baktı: Evet. yahut kendin aklanıyorsun kardeşim. hattâ babasının bile bir tasarruf hakkı olmasın..Bir kız evlendikten sonra bütün muhabbetinin kocasına inhisar edeceğini zaten bilirdim. sakin bir muhabbetten başka bir hisle sevmiyorum. bak. İkbal acı bir hande ile tekrar gözlerini kaldırdı. gülerek ilâve etti: — Hattâ fazla aşkla seviyorsun. Onu koparıp çıkarabilmek için hiçbirinizin elinizde kâfi kuvvet yok... muaheze edeceğim. bu mudhike-ye ne lüzum var? Bana yavaş yavaş bir şey söyletmek istiyorJvı A ± VB SİYAH 179 sun.... dedi. sana.. Kinle. Beni bahtiyar edebilmek için elinizde ibir vasıta yok.. İşine gelmiyor. cevap vermiyorsun. düşman oluyorsun. Bugün hakikat olanca dehşetiyle tâ kalbimin üzerinde duruyor. bu defa tâ yanına sokuldu: Lâtife ediyorum. Ahmed Cemil güldü: Beni aldatmak istiyorsun. Sonra bu hodgâm aşkın tahammül edemeyeceği ufak bir şey gördüğü zaman ona adavet etmeğe başlıyorsun. . dedi. ben bilâkis enişteni sadık... ağabey. ağabey. İkbal gözlerini kaldırmayarak bu mütalâayı cerhetmek istedi: Asıl şimdi lâtife ediyorsun. değil mi?... şu dakikada zihninden geçen şeyi dalgın dalgın yüzüne dikilen bu gözler Ahmed Cemil’e vuzuh ile takrir ediyordu.. onu babasının evinden bile esirgiyorsun ki onun üzerinde hiç kimsenin. Fakat inanır mısın İkbal? Enişteme o kadar merbutiyetime son derece memnun olmakla beraber bize biraz küçük bir muhabbet hissesi tefrik etmiyorsun zannediyordum.. Seni temin ederim ki son nefesimi hiçbir şey söylememekle vermek azmindeyim. Zaten kadınların hepsinde mevcud bir bedbaht olmak telezzüzü ile kendini zorla mes’ud görmemeğe çalışarak. daha sonra: İkbal. biraz tevakkuf ederek.. bu nazarın karşısında daha ziyade nikahım muhafaza edemeyeceğini anladı.

İkbal’in söylememek istediği şeyleri zorla ağzından koparmak müfid olmaktan ziyade muzîr olacağına kani idi.. yüksek sesle okuyor. Onu Saib görmedi. kardeşini hayretle dinliyor. «Kız mı istiyorsun. İlk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi. MAIVESİYAH İSİ Şimdi hepsine bir durgunluk. dedi. çabuk yürüdü. Said’le Saib’den. bunu nasıl giyiyordun?. elinde bir gazete. ötekiler etrafını almışlar.İkbal şimdi elindeki işini dizlerinin üzerine bırakmış.. fakat artık sabahleyin kalbinde uyanan her şeyi iyi bulmak hissi muhtel olmuş oldu.» dedi. Yazı odasının iki kanatları açılmış. Ahmed Şevki efendiden başka Fatin Di-lâver ve Mazhar Feridun beyler de orada idi. Bu bir nevi: «Bahsi burada bırakalım» demekti... etraftan bir «hişt» ihtarı çıktı. yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı. Ahmed Cemil ayağa kalktı. zira çalışacak bir halde değilsin!. Zaten İkbal bu bahsin devamına müsaade etmek niyetinde değil gibiydi. ben kendimi hiç bedbaht bulmuyorum. ilk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi. Ben bunları alayım da akşama kadar yaparım. Sonra alay etmeğe başladı. kırışarak dinliyorlardı.. yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı. Ahmed Cemil bu nazardan büsbütün sıkıldı. acı bir hande ile: Lâkin yanılıyorsunuz. zihni yalnız elindeki işiyle meşgul imiscesine eline yeni aldığı bir gömleğe bakarak: Aman ağabey. onun önünde kendisini böyle bir ruh müdek-kiki sükûnu ile teşrih ediyor görmekten utandı.» davetine: «Vaktim yok!» cevabını verdi. o vakit Saib şaşırarak elinden gazete düştü. . O zaman İkbal gözlerini süzdü. gülüşerek. bir beceriksizlik gelmiş. «fakat bitirmek için kendini çok yorma. fakat ötekiler gördüler. Yazı odasının iki kanatları açılmış. kendisinin bu suretle telâkki edilmesine ağlamak isteyerek bakıyordu. Saib ayakta. Dün gece ağlayışıma yanlış mâna verrıişsniz. 15 Ahmed Cemil bu bahsi bir lâtife ile bitirmek istemişti. dedi. hattâ dükkânının önünde duran Ali Şekib’in «Biraz uğraşana. Ahmed Cemil’in dudaklarının ucuna kadar geldi: O halde dün gece ben odanda iken niçin onun gelmesinden korkuyor dun? Bunu söylemek istemedi. Bugün matbaaya geç kaldığı için biraz acele giyindi. oğlan mı?» diyordu. bir kabahat esnasında tutulanlara mahsus bir perişanlıkla deminki’ kahkahalar güya dudaklarına yapışmış kalmıştı. devam edemedi. matbaanın merdivenlerini mutadından ziyade hızla çıktı.. Kardeşinin kolayca değil belki hiç tedavi edilemeyeceğini anlıyordu. bu ilikler büsbütün bozulmuş.

şimdi etrafında bulunanlardan sıkılıyor.. Hiçbirisi cevap vermeğe kuvvet bulamadı. saçlarıyle... kolları ile. O vakit Ahmed Cemil’in gözleri bulandı.. oradan silinmeğe bir çare arıyormuş gibi duran Saib’in önündeki gazeteyi aldı. en lâkayd olanları bile edebiyat namına kızdıracak mudhik bir tarzda tarif edilmişti. ona Galata’da. Makalede: «Haniya sabahlan Babıâli Caddesindeki dükkânların önünde durmak mutadında olanların görmeğe alıştıkları uzun saçlı bir şair vardır.. Bu makalenin Raci’nin eseri olduğunu zaten hepsi. o tercümelerde ihmal yahut terkin hatası neticesiyle kalmış yanlışlar büyük bir takayyüd ve ihtimamla toplanıp onun edebî iktidarına birer burhan olmak üzere tâ’dad edildikten sonra bütün nazma dair nazariyeleri türlü gülüng tahriflerden geçirilmiş. okumağa başladı. O vakit kendisini zaptedemedi. sonra Ahmed Cemil’i sofranın üzerine çıkartıyor. biribırine bakışarak güya: «Söylesenize. tâ üçüncü sahifenin başında müteaddit istifham ve hayret alâ-metleriyle mücehhez bir serlevha gördü: bir edebî müseme-re??ü.» mukaddemesiyle başlanıyordu. Okuduklarını bir bulut arkasından görerek.. «Racü.. . başı ile. Fakat kendisine doğrudan doğruya teveccühe cesaret edemeyerek kuvvet bulmak için yekdiğerini araştıran nazarlardan okunan şeyin kendisine müteallik olduğunu hissetti. bir çok yerlerini anlamayarak devam etti: Ahmed Cemil tamamen tasvir edildikten sonra bu şairin — frenk gazetelerinde kapıcılara mahsus romanları tercüme etmekle kudreti malûm olan bu şairin — bir gün şiir âleminde bir başkalık vücuda getirmek illetine musap olduğundan bahsediliyor. ne gazeteyi bırakabiliyor.» dedi. bütün kıyafetiyle. sütunları şöyle bir dolaştı.» diyorlardı. Nihayet Ahmed Cemil elini uzattı. fakat gülünç bir surette tasvir olunuyor. belki bir dakika evvel tuhaf bularak güldükleri için nedamet duyan bu arkadaşların karşısında oturmayarak. gözleri.Ahmed Cemil anlayamadı. ne de bir şey söylemeğe kuvvet buluyordu.. Sonra o edebî müsamere.. kendisinin nasıl tahkir edildiğim görmek isti-caliyle. o «Hırsızın kızı» filân filân gibi tercümeleri yüzüne vurulduktan. Ahmed Cemil’in şimdi hiddetinden dişleri kilitleniyor. yumrukları sıkılıyordu. O vakit Ahmed Cemil o kadar vazıh. anlamışlardı. En evvel o cesaret ederek: «Bir şey mi var?» dedi.. cismaniyetiyile öyle alay ediliyordu ki hiddetinden gözlerinin beyazına kadar kızararak dudaklarının arasından. şimdi onun üzerinde husule geleceğini anladıkları acı tesiri düşünüerek yüzüne merhametle bakmağa başlayan. Raci oıakelesinin bu faslında bütün davetlileri tetkik edilmeğe lâyık bir malûl dimağın garabetlerini temaşa ile eğlenmeğe gelmiş olmak üzere tasvir ediyor. hattâ şimdiye kadar Raci’nin yazdığı şeyler içinde nispeten bunun en muvafık eseri olmak lâzım geleceğine biraz evvel Said hüküm vermişti.

demin bu adamların şu makaleyi dinlerken eğlenerek güldüklerini düşünüyordu. kendisine mahsus beyan ve nazını tarzının bu zelil tahriflerine tahammül edemedi.. kahvelerde. dedi. Ahmed Cemil bunları okuyamadı. belki hiddetinden bu mülevves kâğıt parçalarını yırtacak. gülmeyecek. Tâ ciğerlerinin ortasında birşey yırtılıyor zannetti. fakat bunlar Ahmed Cemil’i tesliyeye hizmet edemedi. Kendisini yalnız onun anlayacağından emindi.. o da gülecek. Ahmed Cemil bunu bitirdikten sonra . kelimelere.» . zihninin içinde yalnız Lâmia kaldı.. tâbirlere tekayyüd edilmedi. herkesi.bir çamur deryasına düştükten sonra kalabalığın içinde ayağa kalkarak etrafına bakanlara mahsus perişan bir hal ile . Ahmed Cemil derin bir keselân duydu. Bu kadar kıskanıldığınıza memnun olmanız lâzım gelir itikadındayım. bütün gazete okuyanlar ne yapacak? Demek şimdi bütün kıraathanelerde. Sonra yine kendi kendisini temine çalışıyordu: «Hayır. teşbihlere. Ah! Şu dakikada Hüseyin Nazmi’ye ne kadar muhtaçtı!. sokaklarda kendisi için gülünüyor.. Nihayet orada kendisini huzzar tarafından bir iskemleye oturtulmuş. yukarıya kaldırılmış.. Nagihân «bu herkesi» tâbirinden bir çehre ayrıldı: Lamia!. ibhamlara boğmuş.. «Bunu Lâmia da görecek. Evet. Raci bu makaleyi bütün köhne bir lisan tarzının süsleri olan secilere. Amerika. etrafında ibzal ile açılan bu muhip sözlerde bir soğukluk. Eğer o şu dakikada burada olsaydı bu dört sütunluk zehirin acısını M A I VE SİYAH 183 onun yanında ağlayarak dökmekten ne büyük tesliyet duyacaktı! Kendisine en evvel Fatin Dilâver bey tekarrüp etti. terbiyesizliğinden bahsolundu. vücude getirdiği bu eser şu dakikada herkesi güldürüyor. Şimdi şurada kendisine yaranmaya lüzum gören bu adamlar o dört sütunluk tahkirden gülmek hevesini duyarlarsa ya kendisine uzak olanlar. ziyafet odasının etrafında kahkahalarla gezdirilmiş gördü. bir sahtelik duyuyor.Afrika. eğlendiriyordu. Bunun re kadar haksız olduğunu anlamaz mı? Hissetmez mi? Hattâ benim için acıyarak.bir arkadaşın tahkir edildiğini görmekten gizlice memnun olmakla beraber bir acı karşısında duyulan tesirden hâlî kalmayan çehrelere göz gezdirdi. Demek kendisinin hayatta gaye olarak sevdiği. O vakit eserin güya ötesinden berisinden misal olarak irad edilmiş parçalar geliyordu.» diyordu. cinaslara.. türlü müstehcen imalarla doldurmuştu. Birden nazarından bütün halkın ehemmiyeti düştü.. Artık Raci’nin bayağılığından. Onun bu sözü hepsine cesaret verdi. tiyatroları sahnelerinde görülen soytarılara mahsus eda ile eserini okutuyordu. makalenin sonlarına bakmak istedi. bilmeyenler bilenlerden: «Bu şair kim olacak?» diye soruyorlardı.

Fakat hakikatte şu demin kanını kurutan bir sahife dolusu tahkiri lâ-kayd telâkki edebilmeğe kuvvet bulamıyordu. onun husumet asarına karşı üâkayd davranmaktan ibaret olduğuna hüküm veriyordu. su kadehleri. peşkirler. hattâ kendisine tesadüfünde bir şey vâki olmamışçasına muamele etmeye karar vermiş idi. Kendisine M A i V £. Ahmed Cemil hayretle baktı. zihninden cesaretini kırarak geçen fikirleri kovmak isüyormuşçasına silkinerek: «Ne için fütur getirmeli? Bir hasudun hükmüne bir hayatın esas gayesini feda edecek kadar zaaf sahibi miyim?» derdi. tabaklar. Bir aralık odasının kapısına vuruldu. Bir ses: «Ahmed Şevki efendi sizi bekliyor!» dedi. Ra-ci için en büyük cezanın. Matbaada kendi odasına kapandı. eseri. Yalnız Mazhar Feridun’a: «Teşekkür ederim!» dedi.. düşündü. bıçaklar koymuş. dedi.Butî^ namaya başlamıştı. Yazıhanenin üzerinde darma dağınık duran gazete yığını arasından «Peyam-ı Cihan» nüshasını buldular. Bir aralık yine kendi kendisine kuvvet verir. Bugün Ahmed Cemil hiç kimse ile konuşmaya tahammül edebilecek bir halde değildi.Bu son ihtimal üzerine insanlarda kendilerine merhamet edildiğini duydukları zaman hâsıl olan lezzete benzer birşey hissediyor. çatallar. Matbuat âleminde dostlar da olur mu imiş? Onlar da bir arkadaşı takdir ederler mi imiş? demek istiyordu.MAİ VE SİYAH uzattılar._£nj|&eşjJ. onun tarafından merhamete şayan görüleceği ümidiyle tatlı bir ağlamak arzusu duyuyordu.Ik-bal. S 1 . bir “muvaffak”1 olmak azmiyle ayağa kalkar. Ahmed Cemil dünden beri aç olduğunu o zaman . Bir aralık Mazhar Feridun bey: Biraz da dostlarınızın yazdıklarını okuyunuz.. matbaa. Ahmed Şevki efendi bir nezaret ve intizam takayyüdiyle odasında bir kısmı muattal duran bir dolabın altı katını küçük bir kiler haline getirerek buraya sofra örtüleri. Şimdi . öğle yemeğini beraber onun odasında yerlerdi. hergün öğle üzeri küçük bir yuvarlak masanın üzerine o beyaz örtülerden birini örterek sofrayı hazırlamağı âdet etmişti. hülyalarım!. öğle vaktine kadar orada kapısını sürmeleyerek sedirin üzerine uzandı. Raci’-ye hiç mukabele etmemeye.. Kendi kendisine: «Ah.» diyordu. fakat artık aldığı yaradan sonra devayı istihfaf eden mecruhlara mahsus bir istiğna nazariyle gazeteyi almadı.. Nazarında bütün emellerin muhassalası ehemmiyetini haiz olan eserin henüz intişar etmeden üzerine dökülen bu tahkir çirkâbı hülya kanatlarında mühlik bir ceriha açmış idi.. Yalnızlığa şedid ihtiyacı vardı. Matbaanın son ıslahatı esnasında idare memuruyla karar vermişlerdi.

» kelimesini işitince eliyle «kâfi» dedi.» Ahmed Şevki efendi arkadaşının başka dertlerini soruyordu. keten yeleğini gevşetti: — Bu son dertler bir şey değil! dedi. Başka?.. arkada185 . sadeliğiyle. jggerlHI anlattı. «Matbaa. eniştesini mümkün olduğu kadar anlattı. O zaman Ahmed Cemil kızararak. Evvelâ kardeşinden bahsetti. İkisinin arasında birbirini seven adamları bir saniye içinde sıcak bir muhabbet havası içinde saran bir incizap hâsıl oldu. sonra: «Matbaa. şım beklerken ayakta sokağa bakarak karşıdaki kebapçıya ısmarlanmış altı şişin ateş üzerinde lâtif biberli.» dedi. İdare memuru bu cevap ile kanaat etmemiş göründü: Keski sen de çıldıracak kadar hiddetlensen de nefsini böyle meyusiyete teslim etmesin. sabrınız varsa dinleyiniz. safvetiyle etrafını çevirenlerin hepsine müreccah olan Ahmed Şevki efendiye dökmek ihtiyacını duydu: «Beni meyus eden yalnız o değil. Ahmed Şevki efendi şimdi önlerinde duran kebap sahanına çatalın ucu ile dokuna dokuna dalgın bir vaziyette dinliyordu... odasından çıktı. Ahmed~5evkT~efendi bir bardak suyu süze süze içtikten sonra kırpık bıyıklarını elindeki peşkirle kuruladı. Ahmed Şevki efendi ni-‘hayet: — Ne kadar teessüre meyyal adamsın? dedi. Senin eserine itimadın var mı? Bana ciddî söyle. . iskemlesini biraz çekerek..» dedi. O vakit şimdiye kadar hakkında derin bir muhabbetinden başka bir şeyini görmediği bu adama uzun uzun baktı. Bu bir saniye içinde Ahmed Cemil bütün düşüncelerini ne zamandan beri bir kalbe tevdi etmek isteyip de muvaffak olamadığı hislerini bu adama..hissetti. Bugün benim yerimde başka biri olaydı hiddetinden çıldırırdı. «o ciheti ben sana anlatacağım. kokulu dumanlar içinde cızladığını seyrediyordu. Akşam validesine söylemeğe cesaret edemediği korkularını izah etti. Ahmed Cemil bütün ruhunun kuvvetiyle: Pek ziyade!. tereddüt ederek Lâmia’-yı... Ahmed Şevki efendi de kendisini merhametle dolu bir nazarla seyrediyordu. İdare memuru küçük sofrasını her vakitki gibi penceresinin yanma kurmuş. Bu iki hülyanın yekdiğeriyle irtibatını izah etti.. Ahmed Şevki efendiye göre pek ince olan bu mülalâa Ahmed Cemil’e hayret verdi. dedi.. Artık yemeklerini bitirmişlerdi. iki arkadaş karşı karşıya oturdukları vakit ikisi de bir müddet lâkırdı söylemediler... . Bilâkis kendimi pek metin buluyorum. İlk söyleyecekleri şeyin sabahki makaleye taallûk etmesi pek tabiî idi..

fakat idare memurunun son sözleri sevince imkân bırakmadı: Lâkin kardeşine ait olan dert pek büyük.. O vakit iki arka-diş’İnitün mfimalleri tetkik ettiler. Kendi odasına girdi.. Onlar bu sefil hakikatlerden ne kadar uzak kalmışlardı!... Makineler ne olacak?. Evi ne yapacaksın?. makineleri ona bırakmak lâzımdı. „ ^ .. Za-valhjmlyalari!. onları bir kere daha görmek istedi.. Merdiveni yarı tenvir eden kırık şişeli bir asma lâmbanın ziyasıyle . Bir aralık aşağıya makineler dairesine inmek.. Nihayet Ahmed Cemil matbaada mevkinin vahametini daha ziyade anlamaktan korktu.. Sonra kardeşini tatlik ettiririz..O halde eserini bastırırsın. daha ziyade büyüyordu. İdare memuru ile Said ve Saib gittikten sonra büsbütün yalnız kaldı. kardeşin o çapkın herifin nasıl hükmünde ise senin de matbaadan dolayı esaret altına girmiş olmaklığında görüyorum. Lâmia’yı da gidip biraderinden istersin.. şu müphem vaziyete bir netice vermek istiyordu. Ahmed Cemil bir türlü idare memuru_ kadar işi fena göremiyor.. Bugün eniştesi matbaaya hiç uğramadı. Ne olursa olsun bu karışık işe. A’hmed Cemil utanmasaydı Ahmed Şevki efendinin boynuna atılarak o kırmızı yüzünü şapır şapır öpecekti.. Ne için öyle bakıyorsun? Başka bir çare mi var? Ahmed Cemil bahsi daha ziyade takibetmek istemedi. meselâ «Peyam-i Cihan» matbaasıyle bir mukaveleye girişse. O halde evi kurtarmak. artık bahsi biraz evvel neticesiz bırakılan Ikbal’e irca etmek istedi. Bu büyük kelimesi Ahmed Şevki efendinin ağzında başka bir ehemmiyet alıyor. ~ ^ x x a xa 187 Bu gece Ahmed Cemil’in nöbeti idi. Bu akşam artık bir karar vermeğe azmetmişti. Bir matbaa sahibi olabilmek emelinden mümkün değil... Matbaada ancak nöbetçi mürettiplerle makineciler vardı.. makinelere birer çare bulalım. meseleyi o kadar kötü bulamıyordu. Âhmed Şevki efendi far-zettiği tehlikeleri izaha çalıştı. hülyasını ayıramıyor yapabilecegT şeyleri zihninde tetkiTî ettikçe kalbi hep şu^ “söTf~1^?0ye”*çar-esîn^jEemayüî ediyordu. Ahmed Cemil bu esareti kabul etmemek istedi: — Ne için onun esiri olayım? Matbaadan istersem şimdi her alâkayı kesemez miyim? İdare memuru çok tecrübe görmüş adamların henüz her şeyi mümkün görecek kadar genç olanlara karşı kullandıkları tebessümle: — Zavallı çocuk! dedi. . Ahmed Cemil korkulu bir muvaceheden kurtulduğuna seviniyordu. Yahut makineleri alsa.. ona da benim itimadım var. O zaman Ahmed Şevki efendi: — Kardeşine ait olan der-din_ tesviyesi^natbaadaki işin ^~ISn l Evvelâ eve. Eniştesiyle devam edebilmek artık mümkün değildi. idare memuru nihayet endişeli zamanlarına mahsus vaziyetiyle iki parmağının ucu ile burnunu kaşıyarak dedi ki: — Asıl fenalığı.

Son tashihler yapıldıktan sonra gazeteyi basmağa başlamadan evvel bir nüshasını nöbetçi muharrir tashih edilmiş nüsha ile tatbik ederdi. bu zavallılara derin bir merhametle acırdı. o binlerce mini mini şeyler içinde cımbızın ucu ile gezmek. Ötede başmüretip makinenin üzerine eğilmiş bir arkadaşının tutuverdiği el lambasıyle gazetenin son tashihlerini yapıyor. Bütün gün ayaküzeri. başım oraya dayamış bir siyah gölge gördü: Racü Kendi kendisine «sarhoş! şimdi bunu ne yapmalı?» dedi. makineler dairesine girdi. dört yüz şu kadar hücreye zihnini taksim ederek. Litografya makinesi tâ dipte. onları pek ziyade merhamete şayan bulduğu için severdi. harf harf toplayıp dağıtarak ilerilemez. kâğıt. Bu gece onu bekliyordu. hayatları bahasıyle kazanan bu adamlara acır.. Onlar tac-cüp etmediler. efendim!» dedi. Satırları gevşetmek. elinde cımbız. bir kenarda makineci esneyerek tashihlerin bitmesini bekliyordu. sabırsızlıktan.. üzerinde yelken bezinden örtüsü çekilmiş duruyordu. yine on yaşından beri parmaklarının ucunda efkârı çözüp bağlamakla yoru-la yorula harap olan vücudunu makinenin soğuk safhasına eğdi.. yanlış kelimeleri harfleri birer birer ayıklamak. cam kapıyı açtı. Bazı defalar tashih esnasında bulundukça onlara bakamazdı. yorgunluktan ciğerleri göğsünün içinde darlaşarak. merdivenden yukarı çıkıyordu. cenkleşmeğe başladı. parmaklarının ucunda fikirlerin çözülüp dağıllmasmdan yavaş yiavaş zihnine bir perişanlık gelerek işleyen bu sanat adamlarına mahsus bir muhabbeti vardı. Geri döndü. Ahmed Cemil bir şey söylemiş olmak için: «Yarım saate kadar biter mi?» dedi. matbaada herkes Raci’nin bu haline alışmıştı.» cevabını verdi. onu tutup . Buzlu ¦camı üstünde «İçeriye girmek memnudur» ihtarı görünen kapıyı itti. makineciyle yamaklarından birini çağırdı. mürekkep kokusundan toplanmış ekşi havasından garip bir haz duyardı. bu âlemden çıkacak olursa kanının kuruyacağını zannederdi. üzüntüden. efkârı parça parça. parmaklarını zihnine yetiştirmek için içi içine sığmayarak çabuk yapmak isteyip de yapamamaktan gelen bir sinir buhramyle hastalanarak. buraya ne vakit girse yağ. Ahmed Cemil’i görünce hepsi başlarını çevirdiler. tahammül edilemeyecek bir vaziyetle kokulu lambanın pis havasının. merdivenin tâ ilk kademesinde trabzana tutunmuş. petrol. üzücü çengine pek vâkıftı. Başmürettip: «Şimdi ilk nüshayı gönderirimi. Ahmed Cemil bu müşkül san’atm bütün yorucu.İlerledi. donuk ziyasıyle şuradan bir nokta ^çıkarmak.trabzanı tuta tuta indi.. Tekrar geriye döndü. Bütün bu şeylerin nasıl kan kurutucu bir cenk olduğunu düşündükçe hayatlarını. bazan bir müşkül yere tesadüf etmek. onun için mürettipliği muharrirlikten zor bulur. yerlerine doğrularını koymak. bitmez bir işte sürat göstermek. öteye bir virgül koymak için. Ahmed Cemil en evvel onu bir muhabbet nazariyle selâmladı: «Dünyada yegâne servetim!» diyordu . sıkışmış bir satıra bir fazla kelime ilâvesi için yirmi satırı yerinden oynatmak yekdiğerine aktarmalar yaparak bu madenden mahlûkları arzuya itba etmek. ciğerinin bu havayı teneffüse muhtaç olduğundan. sonra başmürettip: «Şimdi bitecek.

O vakit bütün arkadaşları düşündüler.» dedi. idare memuru «Hastahaneye?. Buna çare aradılar. Bu ümit biraz cesaret verdi. ##* Bu sabah Saib.» dedi.. O vakit düşündüler. Ahmed başıyle «Evet!» cevabını verdi. Ahmed Cemil Raci’ye birşey söylemek istemedi. Ahmed Şevki efendinin riyaseti altında bir çare aradılar. < Ahmed Şevki efendi gelip Raci’nin hastalığı haberini alınca omuzlarını silkti.... fena halde hasta! ateşler içinde yanıyor! dedi. Saib’in bu sözü üzerine bir gün Ahmed Şevki efendinin haber vermek istediği fena netice aklına geldi.. Saib’le beraber içeriye girdiler. Beş dakika dakika sonra tekrar Ahmed Cemil’in yanma avdet etti:— Raci sarhoş değil... nihayet ittifak hâsıl oldu. Nedim gelmiş. Ahmed Cemil’in odasına sedirin üzerine yatırdılar.yukarıya çıkarırken bir aralık makineci: «Bir haftadan beri dört beş keredir böyle geliyor!» dedi. Nihayet Saib: «Acaba orada hususî bir odada yatırtamaz mıyız?. Ahmed Cemil bu geceyi heyeti tahririye odasında bir köşeye büzülmekle geçirmeğe kadar vermişti.. Ahmed Cemil sarardı. Saib. sonra yalnız bir saniye için uyanmış da tekrar derin bir uykuya dalmış gibi tekrar kapadı.» dedi. Saib: «Siz gazete namına bir tavsiye veriniz. aşağısını ben deruhte ederim» dedi. Buna bir türlü karar vermek için cesaret edemiyorlardı. Ahmed Cemil kendi kendisine: «Benim bulunmadığım geceler demek oluyor.. Hekimin muayene neticesi idare memurunun hükmünü teyit etti.» dedi. Eczahaneye onu «aldırdılar. o vakit her türlü kinini unutarak bu ‘hasta adamın yanına gitmeğe karar verdi. Zaten o da kendisini görebilecek bir halde değildi. Matbaa sabaha kadar Raci’nin ciğerlerim söken öksürüğü ile sarsıldı. Saib yalan söylememişti. Ahmed Cemil’i orada görünce: «Galiba gene içeride!. . Ahmed Cemil’e: «Şu haliyle benim nazarımda mahkûmdur. «yalnız bugün hasta değil. tanıdıklarından Tairine adam göndermek için hatırlarından geçen isimleri tekrar ettiler. HastaJıane!. Fakat başka bir çare? Zevcesiyle şu halinde barıştırıp bu müşkül hastayı o zayıf âciz kadına tahmil etmek her ikisini de öldürmek demekti.» diyordu. odaya girdi. yavaşça Saib’e: «Bir hekim getirtmeli» dedi. Raci gözlerini açıp baktı.. Lâkin hastahane?. fakat bugün yatağa düşecek demek oluyor» dedi. çoktanberi hasta. bugün babasına müteallik fena birşey olacağı hissiyle kapının etrafında dolaşıyordu. Bu gece Raci’ye görünmemeği tensip etti. Bu kelime Ahmed Cemil’de pek ağır bir tesir hâsıl ediyordu. Bu adam hakkında duyduğu nefretle beraber ona acımaktan nefsini ialıkoyamamıştı.

İkbal daha ziyade söylese kendisini zaptetmekte zorluk çekeceğini anladı. hep sükût ediyordu. O vakit İkbal cesaret etti: — Sizin için bir gazetede bugün birşeyler varmış.» dedi.. Ahmed Cemil eliyle işaret etti. Ahmed Cemil «zavallı kız geliyor!» dedi. Fakat ikbal içeriye giremiyordu.Ogün Raci Saib’in refakatiyle Gureba Hastahanesinde kendisine mahsus bir odaya yatırıldı. temin ederim ki senin rahatını bozmamak için hiçbir mukabelede bulunmayacağım» dedi.» Yemini okunuyordu. «Niçin söylemiyorsun?... Yemeği müteakip kahvesini kendi odasına göndermelerini rica etti. Bir aralık yukarki oda kapısının açılıp kapandığı işitildi. Raci bütün bu müddet zarfında ne muhalefete. bu bizim gazetenin haysiyetine dokunur. Bu gece Ahmed Cemil annesine makinelere dair Ahmed Şevki efendi ile muhaveresi neticesinde büsbütün büyüyen korkularını izah etmek için vesile arıyordu. Hattâ o akşam yemekte bir-leşildiği zaman bile şu üç kişi ile bu yabancı adam arasında doldurulmayacak bir fasıla mevcut olduğuna delâlet eder bir şey görülmüyordu. bana söylediğini tebliğ et.. yine hemşiresinin yalvaran sesi. söyle. arasıra IkbaPin ince muhteriz sesini bir istirham zemzemesi gibi hafif mırıltısı fark olunuyordu. birden yukarki muhaverenin kendisine müteallik ola-eağmı ihsas etti.. bu bir saniyelik zaman zarfında Ahmed Cemil. Vehbi beyin: «Niçin söylemiyorsun?» nidasıy-le tkbal’e bağırdığını işitti.. biraz sonra İkbal’in yavaş yavaş. Vehbi beyin sesi şimdi yavaş yavaş yükseliyor. demek kendisi gazetenin haysiyetine dokunaca! kadar rezu~olmus__addedilivordn r^ezîî^lmıış^. biraz ciddî davranıyordu. odanın kapısına kadar gitti. diyor. İkbal’le beraber yukarıya çıktılar. istemeyerek. Sabiha hanım: — Yine kızı haşlıyor.» Demek kendisine söylemek için İkbal’e bir emir veriliyordu? J-fJL Oda kapısının tekrar açılıp kapandığı işitildi. Aşağısını ikmal edemedi. İkbal merdivenin son kademesinde düşünüyordu. sonra. dedi. ne muvafakate delâlet eder bir kelime bile söylememişti. Kardeşini görünce şaşırdı. bir aralık yukarki odada fena bir sesle lakırdı edildiği dikkatlerini celbetti. omuzuna dokunarak: «Haydi kardeşim. Bugün Ahmed Cemil eniştesine karşı aralarında hiç bir şey vaki olmamış gibi davrandı. Bunda hiç . Bu vak’a Ahmed Cemil’i o günkü kararlarında takviye etti.ad<İediliyordu. yukarı çık. Yalnız Vehbi bey biraz tutuk. Ahmed Cemil kıpkırmızı oldu. değil mi? Ne söylüyorduysa çekinme. bir hiddet perdesi peyda ediyor. tamamen içeriye çektikten sonra: «Benim için sana birşey söylüyordu. Ahmed Cemil’le Sabiha hanım bakışıyorlardı. Ahmed Cemil’in gözlerinde kardeşine: «seni daha ziyade bedbaht etmemek için bütün haysiyet düşüncelerini fedaya karar verdim. merdivenleri indiği duyuldu. artık eniştesiyle matbaadan tamamiyle münasebetini kesmek lâzım geliyordu. Ahmed Cemil cesaret edemediğini anladı.

Ahmed Cemil onu iştimiyor. Ahmed Cemil odasına geldikten sonra kapısını kapadı. Kendisi de yine mutad hayata avdet ederek ders verecek. Ahmed Cemil’in muvaffakiyet ümitleri artık şüphelerle dolu kalbini tatmin edemiyordu. dedi. Ahmed Şevki efendiye: . kitapçılara hizmet edecek. bu eve yalnız yatmak için gelecek. Sonra Ahmed Şevki efendinin karşısına oturdu. O bahis kolay.. bir aralık tahakkuk ediyor zannettiği ümidin yeniden esasını ihzar için çalışacak. Ah! Bir gün evvel davranmış olsaydım. gözleriyle idare memurundan yardım ümit ediyordu. Annesi. Erken çıktı. tahkirde ben tekad-düm etmiş oluyordum. idare memurunun tavnnda mûtaddan başka bir mâna vardı.zorluk görmüyordu. kendisine acıyarak ve sükût ederek bakan idare memurunu uzun uzun seyretti: — Bu beni matbaadan kovmak demek oluyor. Ahmed Cemil’in bu dakikada bütün çaresizliği.. cevap vermeyerek. makineleri istirdat edecek. Ahmed Cemil bütün kuvvetleri birden sönmüş gibi oturduğu iskemlede kolları sallanıyor. sonra tasavvurlarını izah etmek istedi. O vakit Cemil’in gözleri bulanarak şu ihtarı okudu: «Ceridemizin sernıuharrirliği Osman Tayyar beyin uhde-i kiyafetine tevdi olunmuştur. Bu çalışmak azmiyle Ahmed Cemil babasının vefatından sonra duyduğu kuvvet ve metanetini tekrar buldu. Ahmed Cemil’i görünce eliyle çağırdı. elindeki gazeteyi asabi bir hareketle buruşturarak yere attı: «Ah!» dedi... Şimdi bu kadında da bütün hayat ümidi. Matbaada Ahmed Şevki efendi küçük penceresini açmış birisine müterakkip görünüyordu. parasızlığı gözünün önünde bir müthiş hakikat şeklinde tayyün ediyordu. Ahmed Şevki efendi: — Makineleri almak için bir çare bulalım. diyordu. başında bir uğultu işitti. Ahmed Şevki efendi gülerek: — Bu Tayyar’ı bildin ya.. bir anne saadetinin nuhbe-sini teşkil eden çocuklarını mesut görmek emeli.. Ertesi gün sabahleyin eniştesiyle matbaada görüşmek is-tiyoyrdu. yazı yazacak.» Ahmed Cemil bir tahkir sillesi aknışçasına sarsıldı. O zaman birinci defa olarak matbaa meselesindeki hatasını Sabiha hanıma anlattı. bütün Tîanı güya hücum ediyormuş gibi kulaklarında. hiçbir şey söylemeden yazıhanesinin üstünde serilmiş duran «Mir’at-ı Şuûn» nüshasını aldı. ya bir yere kiraya verecek yahut bir matbaa ile şerik olacaktı. dinledi. kendi fikrini takip ediyordu: Ah! Bir gün evvel davransaydım! Şimdi makineleri almalı. dedi. dün gece kızına ağlarken bu gece oğlu için ağlanacak şeyler işiten bu ana. tamamen tezelzüle uğramıştı. tâ ilk sahifenin başında iki satırlık bir yazı gösterdi. onlar için bir çare bulmalı — sonra birden zihninden bir şimşek geçti — lâkin iki gün sonra taksit zamanı.

.. sırrını anlattı. makineleri oraya yerleştiririz. mukavelenin müddeti bitince bir çare düşünülür.. Her-şeyi yaparım. Kendime iş buluncaya kadar ne yapacağım? — acı acı gülüyordu — Şimdi V fi öl A. Siz o herifin ufak bir azametine tahammül edemediniz. yavaş yavaş. Yapılamayacak bir şey varsa. 13 Cemil sabırsızlıktan «Netice? Netice?.. «Benden sonra boğulmak şerefi sana teveccüh etmiş olacak!» lâtifesiyle gülüyordu. Ahmed Cemil neticeyi Ali Şekib’in dükkânında bekleyecekti.. Ali Şekib ilcide birde: — Şu «uhde-i kifayetine» kaydına dikkat ediyor musun? Senin için iyi bir mâna tazammun etmiyor. Ali Şekib bir aralık Ahmed Cemil’e bir kuvvet daha verdi: Ne için telâş ediyorsun? dedi.. Benim küçük bir sermayem var..» ddye bağırıyordu.. Ve bunu ikisi de tekrar tekrar okudular. İdare memuruyle Ali Şekib ikisi birden cevap verdiler. dedi... Kendinizin tahammül edemediğiniz birşeyin en ağırını bana yükletmek istiyorsunuz. o da makinelerin matbaadan alınması. İdare memurundan sonra derdini tevdie en ziyade şayan bulduğu adam Ali Şekib idi. Sonra bütün mübahasenin teferruatını nakletti. t± 193 makineleri bir yere naklettirmek lâzım gelse hamallar için para yok!. Matbaası başında parçalansın.. bundan sonra onun ekmeğini yememek için açlıktan ölürüm. Matbaadan çekilmek isterse taksitleri vermek için kendisi düşünsün. Gazetedeki ihtarın bütün sebebini. Borç Ahmed Cemil’in binaenaleyh matbaada o çalışıp verilecek taksitleri kazanmalı. Ahmed Şevki efendi doğrudan doğruya cevap vermedi: — Bugün eniştenle konuşmak için beni tevkil eder misin? O zaten bu müşkül mübaîıaseden kaçmaya vesile arıyordu. Biriniz kalkıp gittiniz. İdare memurunun teklifini tehalükle kabul etti. makineler alınacak olursa işlerin kalmasından tevellücl edecek mesuliyeti kim deruhte edecek? Sonra. iltizam edilmiş bir çok işler var.. Bu hülyaların arasında Ahmed Şevki efendinin her zamandan daha ziyade kızarmış olan çehresi göründü. Ahmed Cemil tuğyan etti: Matbaada kalmak mı? Teklif ettiğiniz şeye bakınız.Lâkin ben büsbütün parasızım.. Vehbi beyin cevabı mantıka tamamiyle muvafık idi. yanımızdaki dükkânı da tutar. îdare memurunun ilk sözüyle bütün netice anlaşıldı: — Herif seni çok oynatacak!. sonra. O vakit yine hülya silsilesi başladı. diyor. diğeriniz gitmek için fırsat gözetiyorsunuz. eski potinlerle gezecekmişim. dedi.. Amma yine yırtık pantalonlar. Ahmed Şevki efendi bu cevapları tadat ettikçe Ahmed Mai ve Siyah — F.. Yalnız mübahasenin esasını kararlaştırdılar. yine kitapçı . Matbaada kalmak!.

. Ali Şekib’in dükkânında otururken kendisine parayı ikraz eden sarraf sırıtarak geldi.dükkânlarında peynir ekmekle vakit geçirecekmişim... dedi. hiç olmazsa o eski esvaplar altında. işsizlikten gelen melal ile dolaşıyordu. Ahmed Cemil herifi hiç söyletmeyerek: . 16 Bu günden sonra Ahmed Cemil’in o bir vakitler bir sükûn ve saadet yuvası olan mini mini evinde bir cehennem hayatı MAÎ VE SİYAH 195 başladı. evi ne yapacaksın?. evvelce tahammülü mümkün bir çakır keyiflikten ibaret kalan sarhoşluğu şimdi bedmest-liğe dönüyordu. eve ait olan meseleleri tesviye için müsait bir zaman buluncaya kadar eniştesiyle münasebeti kesmemeliydi. odasına kapanır.. Ahmed Cemil cevap vermedi.. o muhtasar sofra başında haysiyetimi muhafaza etmiş olmakla mutmain olurum ya. başlamak istediği cümlenin şu ilk kelimesinden sonra gözlerini manalıca süzerek muhatabının aklına birşey getirmek istiyordu. bir hasır iskemlenin üstüne oturdu. «Hususiyle. Eniştesini hemen hiç görmüyordu. şurada mahvolup bütün bu hayattan.. Ahmed Cemil bu kavgalara kendisinin yabancı olmadığını uzaktan uzağa farkediyordu. Artık başının içinde beyni tabahhur eden bir mayi gibi şişerek sanki patlamak istiyordu. artık hiçbir şey dinlemeye kuvvet bulamayarak. Yavaş bir sesle: — Kardeşini. evde herkes hazırlanan fırtınanın patlaması korkusuyle ikisinin etrafında sükût ediyordu.. Bir gün Ahmed Cemil.. Vehbi bey her zamandan ziyade huysuzluklar icat ediyor. ona kalırsa Ahmed Cemil kardeşine. orada. hemen her gece içeride îkbal’i haşlayan sesi işitiliyordu. derin bir mefturiyet içinde ağlamak istedi. onun mihnetlerinden kurtulmak ihtiyacını duyarak. kıraathanelerde. Fikrini izah etti. Akşamları eve gidince herkesten kaçar. Ahmed Şevki efendi bu hiddet tuğyanını sakin bir çehre ile dinliyordu. Nihayet herkesin vukuunu muhakkak olmak üzere hissettiği fırtına taksit meselesinin zuhuru üzerine patladı. İdare memuru omuzlarını silkiyor. Vehbi bey şüphesiz onun matbaaya gelmediğini vesile ittihaz ederek IkbaFle kavgaya sebepler buluyordu. makineleri. Aralarında münasebet kesüeliden beri Vehbi bey akşamları her vakitten ziyade kaçırıyor. «Çocuk!» diyordu.» diyordu. orada hiç bir şeyle iştigal etmek için heves ve kuvvet bulamayarak yatağına uzanırdı. Ali Şekib’in dükkânında. İki elleriyle başını tuttu. iki üç kere tesadüfünde yüzüne bakmadı. Ahmed Cemil herşeyi mahva kadar cesaret alacak bir âsab buhranı içinde idi: — Hepsi onun olsun!. Evin içinde herkes hususiyle Ahmed Cemil bu huysuzluklara tahammül için azmetmiş gibi idiler. şimdi kendisi de ne yapacağında tereddüt ediyordu. Artık matbaaya gitmiyor.

«ben evlendiysem senin haylaz kardeşini beslemeği taahhüt etmedim!» cümlesi Ahmed Cemil’in kulaklarını parçalayarak aşağıya kadar yuvarlandı. o akşam İkbal’i çağırarak vak’ayı hikâyeden sonra Ve>hbi beye ev meselesinin muhik bir surete ircaını söyletmek istemişti. mahvolacak. Ahmed Cemil annesiyle beraber Ikbal’in getireceği cevabı bekleyerek aşağıda oturuyorlardı. hiç olmazsa ona bir çare bulun. bütün ailenin 196 MAİ VE SİYAH saadeti çılgıncasına bir tehevvür uğruna. ilk önce: «bir seneden beri üzerime yük oldunuz. Fakat Ahmed Cemil artık nefsini zapta muktedir olamıyor. zaten rabıtayı kesmeye de o vesile arıyor. Biraz sonra — bu defa çehresindeki tebessümde fazla bir istihza ile — yine geldi. meselâ bu iakşam annenin. dedi. kapısı açık odasından bağırdığı işitildi. kendisi de parçalanan şeylerin arasında mahvolmak istiyordu. Vehbi bey verilecek cevap için ikbal’i tavsite lüzum görmedi. Ahmed Cemil bu teşebbüsten bir necat ümidi bekleyerek değil.. hiddetinden titreyerek birbirine . işte fırtına bunun üzerine patlamış idi. bu mukabele suretinin reddedilemeyecek bir kuvveti olduğuna inanıyordu. Ali Şekib’e: «Bir cinayet yapmaktan korkuyorum» dedi. dedi. yetişmedi de şimdi kardeşinin borcunu bana mı verdirmek istiyorsunuz?.. fakat borç onun. dedi. Bu cevabı kaç günden beri hazırlıyor. zannediyorum. . Bana biraz soğukkanlı davranacağını vaadet. Evet amma eviniz elinizden gidecek.. sıkıp öldürmek arzusunu duydu. bu adamla tekrar münasebet tesis etmek mümkün değil. damlarlarının içine düşen bir ateş katresi o günden beri bütün vücuduna alevler akıtıyordu. kardeşinin yanında onu tazyik ederek bir şey yapmak mümkündür. «Borç kiminse o versin!» diyordu.— Lâkin anlamıyorsunuz.Vehbi beye gidiniz. Vehbi bey hiçbir şey tanımak istemiyor. fakat bir şey yapmamış olmamak için Ali Şekib’in fikrini kabul etmiş. emellerinin birer birer yıkıldığını gördük-. imza benim. geleceğini bilemeyerek.-ten sonra her şeyi parçalamak.. Ahmed Cemil bu intizar etmediği cevaba o kadar hiddet etti ki hemen o dakikada matbaaya koşup Vehbi beyi boğazından tutmak. Şimdi ne yapmak lâzım. Şimdi hiçbir şeyin tamirine taraftar değildi.. Sonra Ahmed Cemil’in yanma geldi: Sen hiddetle her şeyi berbat edeceksin.. Sarraf her türlü cevap almaya alışmış tebessümüyle cebinden çıkarmak üzere olduğu cüzdanını tekrar yerleştirerek gitti.» mukaddemesiyle başladı. Bu adamın bütün müfrit bayağılığı bugün tamamiyle meydana çıkıyor. Ali Şekib evvelâ sarrafı bir iki gün sabretmek üzere savdı. bir çare düşünelim.

.. anne bırak. kollarının arasında zangır zangır titreyen bu vücudu zaptedebil-mek için parmaklarını kilitliyordu. İkbal kalkamıyor .. ben adama makinelerin gölgesini vermem.. müteselli olacak. «çıldıracağım!. Ahmed Cemil şimdi annesini kapıya kadar sürüklüyor. iki ellerini tuttu. güya bir kavi pençe boğazını sıkıyor. annesinin kadınlık zaafına mağlûp olarak tehevvürünün bütün taşma meyelânmı serbest bırakamadığından müthiş bir yeis duydu... yavrum?.. Artık ikbal yılan olmuştu. daha ilk günü bırakıp kaçmalıydım. Cemil! Sabret. Bağırmak istedi.» dedi. Ahmed Cemil annesinin kollarının arasından silkinerek kurtuldu. onu boğuyordu. bu zayıf vücudu sarstı.» diyordu. yerde inliyordu. Ah! bir kere ağlayabilse.. boğazını tıkayan müz’iç bir şehik onu ağlamaktan menediyordu. evet. Vehbi bey gitmiş idi. O vakit bir vücudun yukarıki odada.. düştüğü duyuldu. Vehbi bey yukarıda hâlâ devam ediyordu: —• Zaten sizin içinize düşeliden beri ne olduğumu anladım. İkbal’i düşünmemişlerdi. o vakit iki eliyle yakasını tuttu...» diye bağırıyordu. Şimdi bir şeyler kırmak. asıl düşünülecek olan o biçareyi unutmuşlardı.» dedi. O zaman Vehbi beyin atlayarak indiği duyuldu.bakışan ana ille oğul Vehbi beyin söylediklerinin bir kısmını işitemiyorlardı. Sabiha hanım üzerine atıldı: «İkbal ne oldun? Bana baksana İkbal! Ne oldun.. Fakat ağlayamıyor. İkbali?. Annesine koştu... yoksa fena ederim. Haksızlık ediyorsam dâva etsin. Bir aralık Seher: «Küçük hanım! Küçük hanım ne yapıi X A ±1 199 yor?. «bırak.. O zaman Sabiha hanım kollarıyle sarıldı: «Aman. Fakat sokak kapısının büyük bir taraka ile kapandığı işitildi. Çekil. o zaman Vehbi beyin büsbütün tutuştuğu anlaşıldı: Makineler mi ?diyordu. çekti. «Ah! beni niçin bırakmadın? çıldıracağım!. nihayet Ikbal’in muhteriz bir mırıltı gibi sesi işitildi. O vakit Sabiha hanımla Seher yukarıya koştular. Fakat işitebildikleri parçalar bütün teferruatı anlatıyordu. Hem sen böyle şeylere ne karışıyorsun? Her akşam yılan gibi beni sokmaktan zevk mi alıyorsun? Ahmed Cemil şimdi ayağa kalkmış idi. asabına sükûn gelecekti.» diyordu. Vehbi bey söylenmekte devam ediyordu. kafasını şu taşların üzerine çarpa çarpa sürüklemeğe muvaffak olamadığından. İkbal bir eliyle böğrüne basarak kapının yanında. Ah. kravatı yakalığı parçalandı. O zaman. Korkak edasıyle bir şey söylediği farkolundu.. öyle mi? Dışarıya atılmak istedi. bir şeyler parçalamak istiyordu.. çekil yanımdan diyorum.» diyor. kur-tutmak isteyerek hiddetinden boğulan sesle. yukarıdan bütün bu ailenin üzerine istediği gibi tahkir levsini döken bu adamı tutmağa.

* diyorsunuz. Ali Şekib ne söyleyeceğinde mütereddit idi: «Her şeyi ifrat edersin!» dedi. hissediyorsunuz değil mi. bir haftadan beri ağlayamadığı bütün elemlerini. Ali Şekib’in yazıhanesinin üstüne koyarak açtı: Dükkânını bir iki saat bırakarak beni Emniyet Sandığına götürür müsün? dedi. Ahmed Cemil artık hiç bir şey saklayabilecek bir halde değildi. kravatsız yakasından eski arkadaşı ürktü. İniltileri arasında yalnız «Hiç!» dediği işitildi. bu söz kifayet etti: — İfrat mı? Kardeşim ölüyor diyorum... onu ben öldürdüm diyorum. ah! busen. Ahmed Cemil acı bir hande ile cevap verdi: Ne olduğumu bilmiyorum. sen bana hâlâ ifrattan bahsediyorsun. fakat iyi bir şey olmuyorum. ağlamamak için kendini tutuyorsun. O zaman Ahmed Cemil bu dost kalbinin şu gözlerinden hafif iki katre yaş akan dostun karşısında... bozulmuş çehresinden. Ah! bilsen. Ahmed Cemil taşmağa vesile arıyordu. başını iki elleriyle tuttu. bir şu yazıhanenin üstünde melûl serpilen küpelerle yüzüğe.. Pantalonunun cebinden buruşuk bir gazete parçası çıkardı. İşte bugün kızını ölümden kurtarmak için oraya gidiyor. dedi ki: Bunlar annemin küpeleriyle yüzüğü! Bir vakitler babam evi tamir için borçlandığı zaman bunları bir türlü Emniyet Sandığına terhin etmek istememiş idi.. zannediyorum. . bir de bu sarı meyus simaya bakarak duruyordu. Henüz o bir şey söylemeden: «Ne oluyorsun?» dedi. ne soğukkanlı adamlarsınız! karşınızda çıldırmış birisini görüyorsunuz da tam bir sükûnla «İfrat ediyorsun. hepiniz. Şimdi Ali Şekib donmuştu.... dirseklerini üzerinde annesinin küpeleriyle yüzüğü hazin bir eda ile serilen yazıhaneye dayadı. Hiç!..başını kaldırıp annesine bakamıyordu... Ali Şekib’in teessürünü anladı. Kardeşimi ben öldürüyorum. Siz. cevap veremiyor. bütün hülyalarımdan sonra bu gün şunları Emniyet Sandığına götürmek için mecbur eden sebeplerin acılığını hissetsen. 17 O sabah Ahmed Cemil Ali Şekib’in dükkânına girdiği zaman perişan saçlarından. yeislerini orada yavaş yavaş buruşuk ceride parçasının üzerine salıverdi. yok... Şekib? Bana acıyorsun değil mi? bak. Daima hiç!. Şekib!.

dargın çehresiyle Ahmed Csmü’in önüne geçti. Ahmed Cemil ayaklarının ucuna basarak ilerledi. o ziyafet gecesinden beri Ahmed Cemil ondan firar ediyordu. Ne kan! ne kan! Sonra kapıyı iterek kapadıktan sonra iri vücudu ile.. Kendi kendisine: «Çocuk düşmüş olacak. dudakları solgun bir pembelikle dişlerinin üzerinde gergin. Yukarıya koştu. Kapıyı açmak için Seher biraz gecikti. Ahmed Cemil söyletmedi: Bak. değil mi? diyordu. En evvel Ikbal’e baktı. bu bence daha iyi. bir an evvel eve giderek alabildiği paraları Sabiha hanıma vermek. içeriye girince merdiven başına bırakılmış su kovalarıyle Seher’in perişan hali dikkatine çarptı. büyük musibetlerin dehşet devresini takip eden sükûn zamanlarına mahsus bir bitkinlikle ellerini dizlerinin etrafına kilitlemiş. Bu adamın bütün ettiklerini yanma mı bırakacaksınız? dedi. dalgın bir nazarla meçhul bir noktaya bakıyordu. anlıyor musun? Eliyle sözünün katiyetini göstererek ilâve etti: Senden ve hiç kimseden. Onun bu manzarasından elîm bir his ile. uzun nefeslerle uyuyordu. Ali Şekib birşey söylemek için yutkundu. kalbinin şu karışık tufanından o emeli çiçeğine bir katrenin bile sıçramasına imkân bırakmamak istiyordu.. Bu son sözü söylerken Hüseyin Nazmi’yi düşünüyordu. herşeyden evvel. bu sevgili vücudu bir gün yine böyle — fakat şimdi yorganı hafif . muayenenin endişe veren neticesini kesik kesik Ali Şekib’e anlattı.Ali Şekib bu gözyaşlarına bir hürmet ve merhametle sükût ediyordu..» diyordu.. hafifçe kapıyı itti. Halbuki bende para yok. Bütün bu sefaletleri ondan saklamağa — esasını pek iyi1 tâyin edemeksizin — lüzum görüyordu. Güya hülyalarının şu inkırazıyle aşkı arasına mâni bir sed koymak.. Nihayet Ahmed Cemil dün akşamki vak’ayı kardeşinin böğrüne tesadüf eden tekmeyi. Ali Şekib’den Emniyet Sandığının kapısında ayrıldı. fakat onu kurtarabilirsem. beş para yok. Şimdi îkbal’i kurtarmak lâzım.. İfrat etmiyorum.. yorgun. bütün dünyadan evvel bana o lâzım. Onun sualini beklemeden Seher söyledi: Siz gideliden beri küçük hanımdan kan boşanıyor. yalnız o mümkün değil. evden çıkarken pek fena bir halde bıraktığı ikbal’i görmek için acele ediyordu. ikbal balmumundan yapılmış sarı bir heykel gibi derin bir dalgınlıkla yatağa yatırılmıştı. Ahmed Cemil’in cevap vermeğe vakti yoktu. O gözleri yarı açık. terden ıslanmış saçları fildişi gibi donuk sarı duran şakaklarıyle alnına yapışmış. Validesi karyolanın altına seccadenin üstüne oturmuş.. sıkıt tehlikesini.

artık ağlamayarak kenarları yanan gözleriyle şu içeride sarı donuk benzi ölüye benzeyen kızını elinden alıp almayacaklarını soruyor gibiydi. hekime gitmek lâzım geldi. O zaman bir medet umarak hekimin yüzüne bakıyor.. bir hiç bekliyordu. Bu adamın ağzında şu söz bütün korkularının esassız olmadığını anlatıyordu. ondan cesaret verecek. o vakit Ahmed Cemil bu bir hüküm vermeyen cevaba hiddet eder gibi oldu.. «ateşe karşı koyabilmeli!» diyordu. hepsini söylememek istiyörmuş-çasına basık duran dudakları «fena!» diyor gibiydi. ümid verecek bir söz. elleri. «belki!» diyordu. .hafif kaldıran şu nefesler kesilmiş olarak — görebilmek ihtimalinden titreyerek gözlerini ayırdı. kolları şişelerle. o. ateşle yanan boğazından. zihninin içinden bütün idrak kabiliyetlerini silip süpürerek götüren bir sel akıyor. tekrar kalktı. eczahanede saatlerle süren üzüntü içinde beklemek. bir oğlunun yüzüne bakıyor. Güya kendisini yaşamaktan menetmekle hayatının bir kısmını şu hayatının günden güne eksildiği görülen vücuda bahşetmek istiyordu. hiç bir şey anlamıyormuş. Hekim başını sallıyor. bütün hissi ve fikri donmuş gibi boş nazariyle bir onun. ciğerlerinden kuru gelen sesiyle onlara lâkırdılar edivermeğe çalışıyordu. Artık evden çıkmıyor. Fakat bu adaman aldatmak istemeyen çehresi 1\L -rt. kutularla dolu bir an evvel şifa götürmek acelesiyle sokaklardan uçarak geçmek icab etti. Ah! Onu kurtarabileceğinden emin olsa böyle hiç durmadan hep koşacaktı!. Şimdi Ahmed Cemil hekimin tenbihlerini zaptedebilmek^ ittihaz olunacak tedbirleri anlamak için zorluk çekiyor. uyumuyor. şükran ile dolu gözlerine bir tebessüm incilâsı gelerek bir vakitler tatlı sesiyle evin içinde daima «Ağabey!» hitabıyle selâmladığı bu sevgili kardeşe. «o halde yine hekimi getirmeli!» dedi.. Ahmed Cemil’e yine koşmak lâzım geldi. Bugünden sonra Ahmed Cemil’le.. İkbal arasıra dalgınlıktan çıkıyor. Düştü mü? dedi. Demek ki ateşe karşı konulamayacak olursa. bir bora geçiyordu. Ahmed Cemil şimdi tehlikeyi daha vuzuh ile görüyordu. Sabahtan beri yorulan bacaklarıyla tekrar koşmak. Sabiha hanım.. yemek yemiyor. JL vakur ve endişe ile dolu idi. Annesinin yanma çöktü. yaşamıyordu. kendisi şu evin içinde kayboluvereeek olursa ne kadar bedbaht olacağını düşündükçe ağlamak istediği annesine bakıyor. kurutup yakan o müthiş ateş arasında bir harb başladı.. Ikbal’i her dakika bir parça öldüren. bir işaret. Sabiha hanım vaziyetini değiştirmeyerek kaşlarını kaldırdı.

yatağın üzerine öyle atılıveriyordu.» dedi. bu eve bir daha avdet etmemek üzere götürmek lâzım geldiği zaman bu facia bütün hakikatıyle gözlerinin önünde tecelli etti. yatağından atladı. onu işitmiyor..Fakat ateş. zaten gördüklerini anlayamıyorlardı. daima bu vücudun hayatından bir parçasını koparmakta devam ediyordu. nefsini müdafaaya çalışarak zayıf vücudu gerilemek. «ne oluyor yarab-bi.. gözleri müthiş bir şeyin tema-şasıyle korkudan açılarak tâ ötede duvara dikilmiş. Bu gece biraz sakin uyuyordu.. Kaç gündür en ufak bir gürültüyü işitebilmek için odanın kapışım açık bırakarak.» dedi. eliyle itti.. ayaklarından ve arkasından kendisini zabta çalışan Sabiha hanımla Se-her’in arasında elleri ihtilâç ederek bir hayalden müdafaaya (hazırlanıyormuş gibi gerilmiş. birden kalbinde bir musibet hissi uyandırmıştı. didinmesine rağmen daima galip çıkıyor. yorganını açmayarak. onu alıp götürmek isteyen şeyden koparıp kurtarmak istiyordu. Sabiha hanımla Seher uykularından henüz bir korku ile uyanmışlara mahsus şaşkınlık ile söyleyemiyorlar. ne oluyor?» dedi.. o. artık mağlûp ve mecalden mahrum kalan başı Ahmed Cemil’in omuzuna düştü. «İkbal. İlk günü kalbinde bir şey şu gözlerinin önünde tahakkuk eden faciaya inanmamakta devam ederek bir ölüye karşı son vazifelerin ifasıyle meşgul olurken o kadar büyük bir acı duymuyor. Ahmed Cemil kollarıyle İkbaPi sardı. saçlarının soğuk terleriyle ıslanan çehresine yüzünü yanaştırdı. bir feryad. iri. kardeşim?. O zaman Ikbal’i yatağının içinde oturmuş. Bir gece Ahmed Cemil Ikbal’i biraz rahat bırakmıştı. Fakat kollarının arasında bu vücuddan uzun bir raşe ile bir şey akıyor. Koştu. Şimdi bu gözler onun bu feryadına karşı sakit kaldı. korkunç bir fer-yad. Dinledi.. fakat artık onlarda bir şey noksan idi. Kardeşinin kapısı tamamen kapalı değildi. esası olmayan bir histen ibaret göreceğini ümide çalışarak odasından çıktı. kardeşim. Sonra bu eller birdenbire Sabiha hanımın orada bir çare araştırıyormuş gibi dolaşan serseri ellerini kavradı. ne oluyorsun. bir aralık «Cemil! Cemil. o korkulu nazariyle tâ oraya. Ahmed Cemil tekrar gözlerini İkbal’in gözlerine dikti. sık sık nefeslerle çırpman göğsünü yırttı. bütün şu küçük aile halkının bir dakika yorulmayan uğraşmasına.. Ahmed Cemil şimdi bu zayıf vücudu kollarıyle sıkıyor. titreyen kolları bir kuvvet aramak için uğraşıyordu. ah 203 18 Ahmed Cemil bu matemin içinde bir hummanın korkunç kâbusundan uyanmış gibi çıkmış idi. gördü.. tâ uykusunun derinliğinden gelen bu seste bir acılık vardı ki. Merdivenlerden sürünerek kızını son bir feryad ile selâmlayan annesinin sesi.» dediler. Sahih bir ses işitmiş miydi? Duramadı. Fakat her şey bitip de o tabutu kaldırmak. ki iki kardeşin gözleri şu dakikada son bir muhabbetle bakıştı. o müthiş humma. hâlâ ona bakıyordu. Korktuğu şeyi şimdi bir vehimden. alelade bir iş görüyormuşçasına koşuyordu. bir şey çekiliyor gibiydi. o insanların artık her şeyini unutup da bütün metaneti bir matemin kahrına teslim ettikleri . duvardan gelen muhacim hayale bakıyor. açık gözleriyle. «İkbal!.

senelerce uzak bir maziye süzülüp gidiyordu. O. Sonra Eyüb’e geldiler. Fakat kalbinde hep o sönmek bilmeyen ateş yanmakta devam ediyordu.şu dü-şünememekten ibaret olan donukluktan — velev bir dakika olsun ayırabilmek için gençliğine ait eski bir hâtıradan bahsediyordu. ötede beride yirmişer para sadaka alabilmek için duran kadın. bütün bu ölüler diyarının ölüm ile yaşayan halkını seyrediyor. O zaman Ahmed Cemil’i. Ali Şekib elini tuttu. tabut bir komşu kabrin üzerine ihmal edilerek bırakılıvermiş. kenarlarında. Mezarcılar yekdiğeriyle konuşarak.makarrı gözlerinin önünde yükseldiği zaman birden bütün açıları taştı. asabı tahriş eden dişleri keserken Ahmed Cemil karnına basıyor. Şimdi herkes sükût ediyordu. bir hafız titreyen. ihtiyar. namaz kılarken. onu çıkardılar. O gün güzel bir hava altında Ahmed Cemil’in matemiyle istihza ederek Halicin güneşli suları akan bir gümüş deryası gibi kayıklarının kenarlarından geçip gidiyordu.dakikaya mahsus feryadı kulaklarını yırttı. bir an evvel şu yabancılar arasından çıkarak matemiyle yalnız kalması içia sabırsızlanıyordu. bu evi. Onu arkadaşları bir kahvenin önünde alçak bir iskemle üzerinde işgal ediyordu. Ali Şekib’le Ahmed Şevki efendi kollarından tutmuşlar. Tabut yabancı ellerle kalkarak. Artık ağlamıyordu. kendi matemine karşı bir tahkir gibi ciğerleri yırtılarak bakıyordu. şu henüz on günlük vak’a. O arkadaşlarının hiç biriyle lakırdı etmiyor. düşüncesinden . dua edilirken. onu bir taşın üzerine oturmağa mecbur etti. bu sesi işitmekten mütevellit azabı tazyik etmek istiyordu. Ahmed Şevki onun zihnini işgal etmek. kazmanın ucuna tesadüf etmiş gömülü eski bir mezar taşı parçasının çıkarılması için çare düşünerek çalışıyorlar. Kapının baş tarafını desterenin . uzak bir vakanın mübhem hâtıraları gibi geçiyor. Fakat sonra kabrin üzerine atılan toprak şişerek kardeşinin ^u ehûdr. artık nefsine bir temellük kuvveti duymayan bu vücudu o tabutun arkasından sürüklemişlerdi. bütün bu gördüklerine. şu toprakların gasbmdan almak isteyen bir his ile iki adını attı. Sonra namaz zamanını beklemek lâzım geldi. bu tabuta kendisinden başka şu etrafındakilerin kayıdsızhğından azîm bir eza ile üzülüyordu. gidiyordu. o vücudu burada bırakmamak. Şimdi bütün o müthiş günün vukuatı zihninden. mezarlar üzerinde. sakat ve sağlam dilenci güruhu sabırsızlanarak bekleşiyor. O vakit dizleri titreyerek merdiven başına çöktü. bunlardan artık tahammül edilmez bir üzüntü duyuyor. bir ağacın dibinde mahallenin bekçisi iri gümüş saatini çıkararak geç kaldığına canı sıkılmış gibi bakıyor. son istirahat yerinin hazır olmasını bekliyordu. ağlayan bir sesle şu taze . çocuk. Sonra kabir bitince tabutu iplerle sararak indirdiler. şu ana ile kardeşi hafif bir meyil ile selâmlıyor. dik nazariyle sulara bakıyordu. hayatında. Artık Ahmed Cemil bu günün bitmesi. sonra dilencilerden mürekkep alay ile kabre gidilirken hep sükût ediyordu. Orada henüz bitmemiş kabrin yanında yine beklemek icap etti. Ahmed Cemil tabutun arkasında yürüdükçe yeni bir ¦ölü geldiğine sevinerek koşuşan dilencilere bakıyor. kaldırmışlar.

barid göründü. Örtüleri kaldırılmış.. Cemil? Bilmem. cibinliği indirilmiş karyolasına kadar gitti. alçak cumbası. Seher’e bakamadı. bu kızın kızarmış gözleriyle kendisine bakan nazarından kaçmak istedi. O akşam arkadaşları onu eve göndermemek istemişlerdi. fakat ona kabul ettirmek mümkün olamamıştı. doya doya acısını çekmek istiyordu. Tâ yanma kadar geldi. artık bu düşünceye bir hatime vermelisin! dedi. . O zaman Ahmed Cemil ruhu okşayan teselliye benzeyen tatlı bir his ile şurada hafif hafif ağladı. birinci defa olarak feryad ihtiyacını zaptetmek istemedi. Öyle dalgınlıkları vardı ki saatlerle sürerdi. ona biraz kuvvet vermek zamanı geldiğini anlamıştı. Bilâkis matemine tamamiyle MAİ VE SİYAH 205 nefsini teslim etmek. sana bakıyor mu idim?. mümkün olmayacak şeyler tavsiyesinden ne faide çıkar. kıvranarak şimdi bu evi tamamen boş bırakan kardeşi için kana kana. artık onu biraz sarsmak.ağladı. lakırdı söylenirken boş gözlerini diker. Ahmed Cemil cevap vermeyerek dinliyordu: Dünyada hiçbir kimse tasavvur edemezsin ki hayatından hiç olmazsa bir büyük matem geçmiş olmasın. nazarına eskimiş kafesleri. Ah! O günün hâtıraları!. Fakat sen her şeyden evvel kendi hayatını düşünmekle mükellefsin. sonra hemen oraya seccadenin üzerine atıldı. Kapıyı Seher açtı. o müthiş saatlerin hâtıralarını sırasıyle ihya için düşünüyordu. fütursuz davran. Annesine görünmeğe kuvveti yoktu. Eve geldiği zaman akşam olmuştu. Yalnız kalacak olursa büsbütün fena olacağını söyleyerek kendisini o gece işgal etmekte ısrar ediyorlardı. ihtiyar olmuş idi. yüzüne bakarak: Cemil. Bugün Ali Şekib’in dükkânında yine gözleri arkadaşına tesadüf etmiş duruyor.kabrin üzerine ruhanî bir demet vaz’ediyordu. Onu hâlâ orada görecekmiş vehminin mağlûbu idi. Öğünden beri hayatından bir yarım asır geçmiş gibi çökmüş. Ali Şekib elinden kalemini bırakarak defterini kapadı. Doğru İkbail’in odasına kadar gitti. fakat onu görmüyordu. orada bağırarak.. Artık düşünmek melekesinden tecerrüd etmiş gibi bir . demiyorum. kalbinde garip bir his vardı ki o akşam eve girince bütün bu günün vakalarını yalan bulacağını zannettiriyordu. Sana çarpıldığın musibete karşı kayıdsız. bir müddet oraya baktı. tahta kapısı ile çirkin.. öyle durudu. Bugün Süleymaniye’-nin kalbinin enisi olan şu minimini ev. kardeşinin. Şimdi hep bunları birer birer tahattura çalışıyor. Niçin bana öyle bakıyorsun. sıvaları dökülmüş duvarları..

. eski arkadaşlarıyle biraz dereden tepeden bahsederdi.. Ahmed Şevki efenJMAİ VÜJ SİYAH 20T dinin kapıdan giren göbeği göründü.. bugün ne yapacağını bilmiyorsun. hulyasız mısın? Artık bu toprak parçasının üzerinde görülecek işin kalmamış olduğuna ciddî bir kanaatle hükmediyor musun?. dalgın bir nazarla mübhem bir noktaya bakıyordu. Ahmed Cemil cevap vermek üzere idi. yine yüzüme artık yaşamaktan vazgeçmiş bir adam gibi bakıyorsun. başını sallayarak: — Pek yapılmayacak şey değil. Bugün beş dakika evvel Ali Şekib’in başladığı muhavere tertibine de lüzum . bunlardan sonra fakat hepsinden mühim olarak sen varsın. hemşiresinin intikamını almak ihtiyacı içinde onu esbabını tedarik imkânından mahrumiyetini düşünerek aczinin bütün acılığını hissediyordu. hayattan vazgeçecek kadar ümitsiz.. Kendi kendisine! «Zavallı çocuk! diyordu. o. Kardeşimi öldüren adamı! Onu insanların adalet pençesine teslim etmek benim en evvel düşünülecek vazifem değil mi? Ali Şekib şimdi arkadaşının hayretle yüzüne bakıyordu. Bak. Biraz tesviye edilecek şeyleri düşünmek lâzımgelir. düşündüğünü söylemekten içtinap etti. biraz damarlarındaki kanının cevelânım duy. Kardeşinin vefatından beri ondan bir şey sormak istiyor. fakat bu mesele yine sırf hissiyata ait bir şey! Ben bilâkis seni biraz maddî işlere sevketmek istiyorum. Ah! Hayatının o ümidi o hülyası!.. Bugün Ahmed Cemil idare memurunu görünce bir tes-Jiyet nefesi aldı. Gözlerinde şimdi vahşî bir nazar vardı. cesaret edemiyordu.. gerçekten. vakit buldukça matbaadan sıvışarak buraya gelir. Ali Şekib devam ediyordu: Bence artık bu uyuşukluğa bir fasıla vermek zamanı gelmiştir. Şu dakikada bu meseleyi fikir selâmetiyle muhakeme edemeyeceğini anladı. Ali Şekib arkadaşının hiç alışılmamış olan bu nazarından ürkerek: Neyi unutuyoruz? dedi. Ahmed Cemil ayağa kalktı.206 MAÎ VE SİYAH Bak. ne ile isbat edecek? Ondan bu suretle mi intikam almak istiyor?» Arkadaşı için şimdi başka bir tarzda merhamet duyuyor. Evde bir annen var ki yegâne ümidi senden ibaret. biraz kendini silk.. bir eviniz var ki küçük bir tedbir noksanıyle elinizden gidabilecek.. arkadaşının önüne dikilerek: Her şeyden evvel tesviye edilecek diğer bir şey var ki onu unutuyorsunuz. dedi. zannederim. Ahmed Cemil şimdi arkadaşından gözlerini ayırmış. o herife kaptırdığın makineler var ki kurtarmak lâzım. Şimdi onu kendisinden ne kadar uzak görüyordu.

Bir sene zevci sıfa-tıyle yaşadığı bir vücudun hahvına sebebiyet verdikten sonra bu kadar kayıdsızlık gösterebilmek için bir kalbin ne büyük kuvveti olmak lâzım geleceğinde tnütehayyir idi. Nedim.. 208 MAİ VE SİYAH Ahmed Cemil sordu: Nedim. Ahmed Cemil sükût ediyordu. Ali Şekib’e baktı. onu iyice anlamış isen vak’ayı ne yolda telâkki etmiş olacağını da tasavvur edebilirsin. Bu sese hep âşinâ çıkarak başlarını çevirdiler. Çocuk sevinçle cevap verdi: Bugün başladım. Size ne dedi? ve onun vefatı haberini ne suretle telâkki etti? Ahmed Şevki efendi evvelâ bu suale taaccüp ediyor göründü. Kardeşimin vefatına dair o herifle elbette bir lakırdı etmişsinizdir. fakat bana tamamen doğrusunu söylemenizi şiddetle rica ederim... daha1 ziyadesini yapmaya muktedir olama-yarak çocuğu hiç olmazsa müvezziliğe sevketmişti.. Ahmed Cemil Nedim’e birşey sormak istiyordu. Çocuğun haftada aldığı beş on kuruşu çok görmüştü. kapıdan gülümseyerek . isabet oldu ki münasebeti kesmiş bulunduk. Bu sırada dükkânın kapısından içeriye billur gibi çıngıraklı bir çocuk sesinin «Havadis!.» dediğini işittiler. Benimle uzun uzadıya lakırdı etmedi. yoksa çok muztarip olacaktım!» dedi. Bir adamın insanlık duygularından bu derece mücerred olabileceğine delâlet eden hikâyeler işittikçe mübalâğaya hamlederdi. o kadar! Sen daha ziyade birşey mi bekliyordun?. ertesi sabah: «Dün cenazeye gitmişsiniz. O vakit Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin bir gün evvel Nedim’e izin verdiğini anlattı.. Ahmed Şevki efendi ona küçük bir sermaye vermiş. sonra kendisine mûtad olan tavrıyle omuzlarını silkti: Ne için doğrusunu söylemekliğim için ısrar ettin? Sana hakikati süsleyerek söylemek için bir sebep var mı? Zaten bunu benden sormaya lüzum gördüğüne de şaşarım. iyi kızdı. sen müvezzi mi oldun?. şimdi Vecdi beyin idare memurunun ağzında başka bir istihza manasıyle mazmunu teeyyüd eden o sözü hepsinde mütalâa beyanına imkân bırakmayan ağır bir nefret uyandırıyordu. sonra cesaret gösterdi: Baban nasıl.görmeyerek Ahmed Şevki efendi mukaddeme tertibine de lüzum görmeyerek Ahmed Şevki efendi göbeğinin sikletini dinlendiren bir nefesle henüsr solumakta iken sordu: Sizden birşey anlamak isterdim. evvelâ tereddüt etti.... Vah vah: teessüf ettim. beyimî. kendisini göstermek isteyen Nedim’i gördüler. haberin var mı? O vakit çocuğu bir saniye evvel kendisini serbest bir meslek sahibi görmekten tevellüt eden neşvesi uçarak gözlerini birdenbire hüzün kapladı: .

O zaman üç arkadaş hayretle bakıştılar. Ali Şekib «Yenibahçe’ye!» emrini verdi.. Ali Şekib solda kütüphanelerden birini göstererek Ahmed Şevki efendiye birşey anlatıyordu... kulağına yalnız bazı kelimeler geliyordu: «Silik para.. Ahmed Cemil karşıya oturdu. Bilmem. Arabanın sarsıntısından yokuşa fazla bir zorluk ilâve edecek bir vü girdiğini farkeden beygirlerin bile kulaklarında endişeye MAİ VE SİYAH 209 lâlet eden bir hareket oldu... Şimdi hemşn onbeş sene oluyordu ki Aksaray’ı görmemişti. iyi değilmiş!. Çetnberlitaş’tan. o da Raci’yi affetmek istiyordu. O vakitler Aksaray caddesi henüz Şehza-debaşı’yle Direklerarası’na mağlûp olmamıştı.. Nedim’in billur sesi Babıâli yokuşundan aşağıya doğru uzaklanarak kayboluyordu: Havadis!. Zavallı babası!. Akçe farkı. Aksaray yokuşunun başına gelince Ahmed Cemil’de çoktan görülmemiş yerlerin tekrar temaşasından hâsıl olan bu tahattur lezzeti uyandı.. Ahmed Cemil arkadaşlarına sıra ile bakarak dedi ki: Bana refakat edebilir misiniz?. Hele daha ötesini hiç bilmezdi.. günde onaltı saat istanbul’un inişli yokuşlu sokaklarında şu makasları bozuk sandukayı sürüklemekten bizar olan hayvanlar yerlerinden oynadılar. yorgunluktan kırılmış bacaklarıyle yokuşu tırmanmaya başladılar.. Şimdi Veznedler’i dolduran ramazan eğlencelerinden bir kısmı o zaman bu sokakta halkı han içlerine toplardı. Yenibahçe’nin namını işittikçe burasını istanbul’un hemen haricinde. Ahmed Cemil arabanın gürültüsü arasında işitemiyordu. Pencereden sokağa bakmayı tercih etti. Ne için? dediler. O zaman ne kadar mesut idi! On yaşmda-M . kendisini bir ramazan gecesi babasının yanında tiyatroya gitmek için bu sokağı inerken görüyordu...Babam mı?. Beyazıt’tan geçtiler. Nasıl.. Onbeş sene evvel? Kendi kendisine o zamana ricat ediyordu. Ahmed Şevki efendinin dar yerlere zor tahammül eden iri göbeğiyle soluyarak girişine arabacı gülüyordu.» Dikkat etmedi. Ali Şekib dükkânı kapamaya karar verdi.. Ahmed Şevki efendi matbaadan iki saat gaybubet edeceğini haber verip avdet etmek üzere ayrıldı. Teklifini hemen kabul ettiler. Ahmed Cemil hastahaneye gitmek. bu zaten bilmediği bir mesele değildi. Kitapçılarla sarraflar... dedi. sonra içini çekerek ilâve etti: Dün annem gitmiş. bu kadın o kadar işkencelerine tahammülden sonra kendisini terkedip sefalet içinde bırakan bu adamı affedecek kuvvet bulmuş mu? Ahmed Cemil üçünün de birden aklına gelen bu mütalâayı tefsir etmek için: — Zavallı kadınlar! dedi. sahraların yeşilliklerine sığınmış bir sayfiye gibi tevehhüm ederdi... Zihninde müphem hâtıra levhaları uyanıyor.

Ali Şekib’le Ahmed Cemil atladılar. dedi. o da bir dairede mukayyid olsaydı. münferit tesliyetini de kaybedive-recek olursa ne yapacak?. Şimdi manav. Araba. Ahmed Şevki efendi araba ile yokuş inmeyi yayan yokuş çıkMai ye Siyah — F. helvacı dükkânlarının teselsülü gözlerinin önünden geçerken o. Aksaray caddesine hayat veren hareket burada kesilmiş oluveriyordu. Bütün ekmeksiz kalmış aileler.. atlarında.. Artık kalabalık azalıyor. Bir aralık Ahmed Şevki efendi: — Hele yokuş bitti. kendi kendisine: «Bir de şu pencerelerin içindeki hayat var!» diyordu. hayatının biricik servetini. Ne olurdu. memleketinde kendisini . şehir hayatının o sükûn muhitini dimağının içinde görüyordu. bir tarafta ceviz oynayan dört çocuk zümresinden. sonra fikri bu sokaktan ayrılarak iki tarafa bükülen sokaklardan daha ilerisine hülyasını sevkediyordu. Bütün o sakin mahalleleri. Ya onu takip eden ikinci matem darbesi! Demek hayat dedikleri şey böyle sonuna kadar müthiş darbeler toplamakla geçecek. önünde akıp gittiğini gördüğü şu sakit hayat levhalarının gizli köşelerine giriyor. bir uğultu içinde sürüklenip gittikçe. birgün onu da.çocuklara mahsus daima taşmaya müheyya neşve ile o vakit her sözlerini tuhaf bulduğu o oyunculara. bu tahta evlerin renk renk cephelerinde okunan tefekkür sükûtuna dalıyordu. Onlar kapıcı ile görüşürken Ahmed Cemil bu binanın karşısında soğuk bir his duydu.. aşçı. Bir aralık annesi hatırına geldi. Burası nazarında bütün beşer hayatının mücessem ve sefalet muhassalası gibi yükseliyordu. dedi. o matemin vukuu imkânına titriyordu. satıla satıla nihayet son servet olan yorgan da gittikten sonra hastahane yatağına düşen hastalar. Ahmed Cemil’in gözleri tek tük dükkânlarla su taşıyan bir uşaktan... Araba durdu. bozuk makaslarının üzerinde sarsılarak. o da burası gibi saadet sükûnu içinde değil miydi? Halbuki o bütün emellerinin şematet ve tarakasını getirmiş. bakkal. basamağa korka korka basarak hopladı. iştihar emeli arkasında koşmasaydı da kendisine o evin sükûtu ile uygun olacak bir hayat vücuda getirseydi? Ahmed Şevki efendi: — Geliyoruz!. O zaman araba bir ıssızlık içinde yuvarlanmağa’ başladı. 14 nıak kadar zor bulurdu. Ahmed Şevki Efendi inleyerek kapıdan sıyrıldı. O buralarda duyulan istirahat kokusundan ne kadar uzaktı! Süleymaniye’nin mini mini evi. bu korkunç ihtimali düşünüyor. o sükûnun içme atarak bu saadet yuvasını bir fırtınanın velvelesine boğmuştu. kaldırımların taşlarından sekerek. kasap.. beride şemsiyesine dayanarak yavaş yavaş yürüyen bir efendiden mürekkeb nadir hayat eserleriyle sükûtî bir hüzün ha-vasıyle dolu bu sokağın perdeleri inmiş kafesli pencerelerini temaşa ediyor. hele uzun fesli ibişe ne kadar gülmüştü! Şimdi bunların hepsinden uzak! Hele babasından.

Artık yaln-z kalmaktan usanmiştı. Raci’nin yalan söylediğini. bu âlemin kendine mahsus havasım naklediyordu. teessüf değil bundan bir memnuniyet hissederek vak’aya vukufunu ona söytlemekten de bir intikam lezzeti duyduğunu fark etti. Ahmed Şevki efendi anlatıyor. bir ses: «Bak.. Ayak seslerini işitince gözlerini açtı. yer gösterebilmek için telâş etti. Şimdi sualler başladı.« . arkadaşlarını tanıyınca yatağında doğruldu. baştan başa insanlığın feci levhası şeklinde dehşetini gözlerinin önüne seren bu yerden kaçmak._ kadar uzak olduğunu. Teşekkür edecek kelimeler bulamıyordu. Raci’ye bir küçük oda tahsis etmişlerdi.z de matbaadan çıkmışsınız.. Dehlizde duranlar hayretle kendilerine bakıyorlar. daha sonra Raci’yi düşündü. dehlizlerden geçiyorlardı..» diyordu. Bir el çelikten tırnaklarıyle kalbini sıkıyor. Ali Şek’b yatağın kenarına ilişti. müstehzi bir seda gülerek: «Ah:_SeninjtrıüneKver__hulyaların. Bir aralık Raci Ahmed Cemil’e baktı: — S. bütün beşeriyetin iltiyam bulmaz yaralan bir an içinde aklına geldi. bir de bu hayata. Bir koğuşun önünden geçerken bir hastanın iniltisi arasında diğer bir yataktan güftesiz bir nağme işitti.bekleyen çocuklarını düşünerek can çekişen babalar.. Artık hayatın felsefes:nden ne. Yalnız bir sandalye vardı ki Ahmed Şevki efendiye verildi... hastalığının vehametini idrâk edemeyen zavallılar gördü. Raci’nin artık bitmiş olduğuna çökmüş yanakları. kendisinin nasıl y^^ğJ^^eme^Jı^şLpt^Je^in^çûa^^^içye-rek bir hülya âlemi aradığmı hissediyor. Ahmed Cemilin ayakta kalmak için ısrarına karşı sükût etti. kendilerine refakat eden hizmetkâr çekildi. Acaba onu ne halde görecekler? Şimdi merdivenleri çıkmışlar. çiçekli. teessüf ettim! dedi. koğuşlarının içinde yay takları görüyordu. türlü emellere veda ederek burada ellerinden kaçmak isteyen hayatı salıvermemek için cenk eden gençler. orada yatağın üzerinde dalgın yatıyordu. «Şuraya siz de sıkışırsınız. Fakat o artık Raci’yi tamamiyle affa meyyal idi. Onlar Raci’ye kendisinden bahse cesaret etmediler. haset hissi şu ölüm yatağında bile ona kin telkin etmekten hâli değildi. bir an evvel kurtulmak istiyordu. kendi kendisine: «Şüphesiz bir genç!» dedi. Onların geldiğine bir çocuk gibi sevindi. buna lüzum da yoktu.. . buraya geleliden beri matbuat âleminin vukuatını öğrenmek istedi.» diyordu. Ahmed Cemil ayakta kaldı. gözlerin sönmeğe müheyya bir kandil ucunda parlayan ziya bakiyesini andırır nigâhı şehadet ediyordu. Ahmed Cemil bunların içinde neşeli çocuklar.. Şimdi bütün bu manzaradan. böyle.. şemaların. Artık gelmişlerdi. bir ziyaret gününün haricinde gelenîeri bir resmî adam zannederek selâma duranlar oluyordu. Yalnız Raci kendisini affetmiyordu. bu sefalet sahnesine bak» diyordu. bir veremli simada ölüme tekaddüm eden bu câmid rengi. içeriye girdiler. Ahmed Cemil dikkat ediyordu. Ahmed Cemil burada pencerelerin önüne birikmiş ayakta hastalar. Raci onun bir türlü ayakta kalmasına razı olamıyordu.

Ahmed Şevki efendi bir aralık saatine baktı. O ısrar ediyor, «daha oturunuz, daha sorulacak çok şeyler var,» diyordu, fakat artık suallerin aşağısı gelmiyordu. Her şeyden bahsetmiş idi, yalnız karısıyle Nedim’i unuttu. En nihayet kendisi hakkında bir rey almak için, müteverrimlere mahsus bir müstantik inceliğiyle: «Ben de artık bir haftaya kadar çıkarım, zannederim, biraz öksürükle dermansızlık var, kuvvet için ilâç alıyorum. Yürüyebilecek bir hale gelirsem hemen dışarıya can atacağım,» dedi, sonra onların «elbette!» deyişlerine mukabil «bir daha içmeyeceğim. Beni çok sarsmış» mütalâasıyle bir cevap ekledi. Ahmed Şevki efendi tekrar saatine bakıyordu. Ahmed Cemil bir cevap vermeğe cesaret bulamayarak ilâç şişelerini muayene etmekle meşgul oldu, yalnız Ali Şekib, «ya, hep o içkinin seyyi’esi değil mi?» diyordu. Çıkarken tanıdıklardan bir genç tabibe tesadüf ettiler, o: «Arkadaşınıza ben bakıyorum.» dedi. Ahmed Şevki efendi: «ümit var mı?» diyordu, tabip cevap verdi: «— Ümit ne vakit kesilir?...» Ali Şekibin dükkânına geldikleri vakit cam kapının aralığında bükülmüş bir kâğıt parçası buldular, üzerinde «Ahmed Cemil bey için» kelimeleri vardı. Ahmed Cemil, Hüseyin Nazminin yazısını tanıdı. Tezkere hemen orada kurşun kalemiyle karalanıvermiş dört satırdan ibaretti. «Hedefi olduğun müthiş darbeyi haber aldım, matemine tamamen iştirak ederim. Seni görmek, elini sıkmak için ihtiyaMAI VE SİYAH 213 ¦cim var. Seni birçok defalar aradığım halde ele geçirmek mümkün olmadı. Yarın sabah gelip beni idarede gör. Seni ne kadar meşguliyet arasında düşündüğümü tasavvur edebiisen müteha -sis olurdun. Sana verilecek bir çok havadisim de var.» Son cümleye Ahmed Cemil hepsinden ziyade ehemmiyet verdi. Hüseyin Nazminin ne havadisi olabilir? Bir aralık sabırsızlığından gidip kalemde aramak istedi; arkadaşlarından ayrılarak Babıâliye girdi, odacıdan soru: — Hüseyin Nazmi bey? O kalemden çıkalı bir saat olmuştu. Kendi kendisine «yarma kadar beklemek mümkün değil, merakımdan çatlayacağım... Köşke gitsem ne olur?» dedi. Köşke gitmek çâresi aklına gelince artık duramıyordu. Hüseyin Nazmi’nin vereceği havadisi öğrenmek için sebepsiz şedid bir arzu, kavi bir ihtiyaç hissediyordu. Eve kadar gitti, o akşam Erenköyü’ne gideceğini haber verdikten sonra bir an evvel yetişmek için yokuşlardan uçarak indi. Köprü’de vapuru beklemek lâzım geddi, bura-^ da geçirdiği yarım saat bir uzun gün kadar sürdü. Bir aralık kendi kendine: — Ya henüz köye avdet etmemişse!... dedi. Fakat burada beklemek mümkün değildi, Hüseyin Nazmi’nin tezkeresini alır almaz birden inkişaf eden bir his Erenköyü’ne gitmek için onu sürüklüyordu. Lâmia’ya tekrar, bir kere daha, tesadüf etmek ümidi şimdi kalbinde bütün hissiyata galebe etmig. onları ıskat ederek yalnız o sesini yükseltmeğe başlamış idi. Onun hakkındaki derin meftuniyeti, geçirdiği ıstırap devresi:

arasında biraz şiddetini kaybetmiş, başka hislere yerini terkederek susmuş idi; fakat Lâmia’dan bir âşıkane haber getirmiş gibi onun kardeşinin şu yazısında, şu kâğıt parçasında, güya bir parça onun sıcaklığını duyarak birdenbire o sevda ateşi bütün kuvvetiyle yeniden alevlenmiş idi. Köşkün çıngırağını çekerken, böyle bir gün kapıyı onun açtığını tahattur ederek onun mütebessim simasını karşısında görecekmiş, vehmiyle, titriyordu. Kapıyı bu defa uşak açtı. — Beyefendi geldi mi? Hüseyin Nazmi’nin geldiğini haber aldıktan sonra bir inşirah duydu. Merakını halletmek için burada da beklemek lâzım geleydi! Hüseyin Nazmi’ye ilk sözü bir sitem oldu! Verecek havadisin ne olduğunu söyleseydin de buraya yorulmasaydım olmaz mıydı? Hüseyin Nazmi gülüyor, haber vermediği için pek iyi etmiş olduğunu söylüyordu. Sonra birden arkadaşının, iki hafta içinde büyük bir hastalıktan çıkmış dibi duran zayıf, çökük çehresini, altlarında birer siyah daire beliren gözlerini, musibetin kahrıyle hırpalanarak ihtiyar olmuş görünen bir vücudu görünce Ahmed Cemil’in karşısında gülmek değil ağlamak lâzım geleceğini hissederek durdu. Ahmed Cemil de şu dakikada büyük matemlerden sonra birbirini seven iki kalbin ilk tesadüfünde hissedilen ağlamak arzusuyle Hüseyin Nazmi’ye bakıyordu. O vakit ikisinin de gözlerinde daha o mateme dair bir kelime teati edilmeden seri ihtilâçlar hâsıl oldu. Ahmed Cemil kendisini zaptetti. Fesi ile pardesüsünü çıkarıp fırlatmak için arkadaşının gözlerinden gözlerini ayırdı: Vereceğin havadisi söyle... dedi. Havadis!... Gidiyorum, o kadar... —¦ Nereye gidiyorsun? Yalnız orası belli değil. Teşebbüslerimi biliyordun, sefaretlerden birine tayin edilmek için daima uğraşıyordum, nihayet... Hüseyin Nazmi ellerini uğuşturuyor, arkadaşından sevincini saklayamıyordu: Nihayet tayin edilmek üzereyim. Paris, Londra, Brüksel, Madrid velhasıl bir yere; benim için ilk meslek kademesini teşkil edecek bir yer olsun da... Hüseyin Nazmi’nin çocukça sevincine karşı Ahmed Cemil duruyordu. Bu mesud refiki, zengin bir babaya, emin bir hayata malik olduktan sonra istikbaline parlak bir meslek ‘hazırlayan bu arkadaşı kıskandığı için değil, fakat bunlar hep boşa çıkan emellerini, bahtsız başlayarak yine bahtsız devam edecek gibi görünen hayatının muhrumiyetlerini takrir ettiği ağır bir yeis duydu. însan kendisinin sefaletinin derecesini bir servetin ihtişamı yanında, bedbahtlığının bir hükmünü bir saadet nümayişi karşısında daha büyük bir acı ile anlar; bu bir saniye zarfında tâ mukaddemesinden şu ana kadar ikisinin hayatını teşkil eden tezad silsilesi fikrinin içinden geçti. MAİVE SİYAH

215 Ne düşünüyorsunuz, Cemil? Tebrikte teahhur ederek aldığı habere karşı durgun kaldığına utandı, bu suali başka bir sual ile iptal etmek isteyerek: Demek hemen gidiyorsun? dedi. Hüseyin Nazmi’nin hemen gitmesi onun için bir başka ehemmiyeti haizdi. O gidecek olursa Lâmia ne olacak? O bulunmadıkça mesele birçok zorluklar kesbediyordu, hiç olmazsa ondan bir vaad alacak olsa... Hüseyin Nazmi diyordu ki: — Kimbilir? Zannetmem ki o Ttadar çabuk gidebilmek mümkün olsun... Resmî muamele hiç olmazsa bir ay sürer, ondan sonra... Ha, sana verecek başka bir haber var, buna da ayrıca memnun olacaksın... Ahmed Cemil bu ikinci şeyi bakleyerek arkadaşının yüzüne bakıyordu, o gülerek söyledi: Senin küçük Lâmia’yı veriyoruz... Ahmed Cemil’in kulaklarına’ ıbir şey tıkandı, Hüseyin Nazmi’nin sesini bir uğultu içinde duydu. Gözleri bulandı, durduğu yerde vücudu sallanıyor zannetti. Veriyoruz, ne demek? Bu kelimenin başka bir mânası olup olmayacağını düşünüyordu. Nefesi tıkanarak sordu: Ne demek?... Hüseyin Nazmi alay ediyordu: — Ne demek olacak? Ben gidiyorum, eve bir enişte geliyor... Ahmed Cemil şu dakikada Hüseyin Nazmi’ye hücum ederek bağırmak hevesini duydu, şu sözler ağzından taşmak istiyordu : Demek beni aldattınız?... Demek onu bana vermeye-cekdiniz?... Lâkin bilmiyorsun ki ben ona malik olamazsam benim için hayat bitmiştir, ölmekten başka birşey kalmamıştır? Boğularak: — Tebrik ederim! dedi, fakat artık lâkırdıya devam edebilmek için kuvveti yoktu, bir iskemleye düşmek nev’inden oturdu. Nefsini zaptederek bir şey ilâve etmek istiyor, fakat bir kelime daha söylerse saklamak istediği bu müthiş ıstırabı, şu şimdi kalbini kıvıran vahşî ye’si gizleyememek-ten korkuyordu. Kendi kendisine: — Mümkün değil, alay ediyor, şimdi bana: «Hayır, Lâmia sesindir!» diyecek... Lâkin ben, ah ben!... Şimdiye kadar söylemeli değil miydim? Ya beni anlamamış, Lâmia’nın benim hayatıma lâzım bir şey olduğunu hissetmemiş ise?...» diyordu. Bir aralık aklına son bir ümit geldi, «Belki henüz bitmiş bir mesele değildir.» dedi, aksini haber almaktan ürkerek istizaha hizmet edecek bir şey

. Anlatıyor. bunu mümkün olup da görse. evet. «Lâmia’yı bana veriniz» demek.» diyordu.» demiyorum. hususiyle bugün onun bu derece biçareliğinde bu isteğe cesaret etmek: «Beni evinize kabul ediniz. yalnız bu mükâfata mukabil onu kaybetmeğe muvafakat edecekti.. değil mi?.. kendi kendisine: «İhtimal ben burada kalbimin koptuğunu hissederken o da yukarıda ağM A İ VE SİYAH 217 lıyor!. Lâmia’nın çocukluğuna ait vak’alar^ Bon Marche’deki tesadüf. Ah bilsen Cemil. Niçin hepsini Hüseyin Nazmi’ye söylemiyorum? Neden şimdi bütün hakikati itiraf ederek: «Onu bana ver. kendisini kımıldamadan sabit nazarlı gözleriyle dinleyen arkadaşına uzun uzun emellerinden bahsediyordu. Lâmia. fakirliği mesleksizliği aklına geldi. fakat düğün teah-hür etse bile hiç olmazsa nikâh merasiminde hazır bulunmak istiyorum. bir yandan da bir mektebe. Ya o. Ya o defterin altına yazdığı iki kelime. annesinin ısrarına karşı nefsini müdafaa edememiş bir zavallı sıfatıyle görüyor.... bir yandan resmî vazifesiyle meşgul olarak. Aşkının bütün muhtasar tarihini teferruat ve tafsilâtıyle zihninden geçirdi. hayat artık taşınamayacak bir yük hükmünde kalacak.. Lâmia’yı ne sıfatla talep edecek? Onun dest-i izdivacına nasıl hak iddia edecek ? Lâmia kendisinden ne kadar uzak. daha sonra o edebî müsamere. duymadığı şeylerden bahseden bu adama o boş ve sabit nazariyle bakarken başka bir âlemde gibiydi. Bir aralık: — Lâkin ben ne kadar cebîn bir adamım.Hepsi hâtırasından birer birer geçiyordu.. ne kadar uzaktı!..... O muvaffak oluncaya kadar bekletseler!. diyordu. O zaman Hüseyin Nazmi tasavvurlarını anlatmağa başladı Tâyin olunacağı memlekete göre bir hayat tarzı ihtiyar edecekti.. yalnız Lâmia’nın muhabbetine bir senet hükmünde değil miydi ? Şimdi zihninde Lâ-mia’yı babasının.. . şimdiden kendime nasıl bir hayat tâyinine başladım.. evet. fakat sabredemedi: — Demek izdivaç meselesinin takarrürünü bekleyeceksin? Hayır. beni doyurunuz.. •••.. o benim olmayacak olursa. onları umulmayan bir vak’a alt üst edebilir. fakat bunu.. o takarrür etmiş bir mesele.. Sonra bütün zavallılığı. yahut güzel sanatlardan birine intisap edecekti. O vakit Ahmed Cemil Lâmia’nın parlak ve siyah gözleriyle kendisine tatlı bir tebessüm içinde kavî bir sadakat vaadi yolladığını görüyordu. ya hukuka. hayatımda yalnız bunu muhafaza etmek isterim. yalnız bununla müteselli olacak. bütün hülyalarımı kaybettim. bir akşam burada gezerken gözlerinin selâmı.. Ah! Onun kendisi için ağladığını bilse. dedi.söylemekten çekiniyordu. ya siyasal bilgilere. Kendi kendisine: — Ah! Mümkün değil!.. Ahmed Cemil karşısında anlamadığı. kendisi?. beni besleyiniz» demek mesabesinde değil miydi? Ah! Lâmia’nın beklemesi mümkün olabilse?.. Bu işittiğim şeyler hep yalan olabilir. Lâmia’yı başkasına vermek beni öldürmek demek olacağını şu karşımda gülerek hülya kuran adam anlamalı.

Sonra karşısındaki tuhaf bir işaret etmiş gibi küçük bir kahkaha ile güldü.Şimdi Ahmed Cemil yine Lâmia’yı yine kendisi gibi şu boşa çıkan aşkm matemiyle mahzun görüyordu: Hüseyin Nazmi: Cevap vermiyorsun. sonra arkadaşının matemini düşünerek bu sualine nedamet etmiş göründü: — Canın sıkılıyorsa dışarıya çıkalım. dedi. Ah! Onu şöyle avucunun içinde sıkarak ayaklarının altına atsa. acaba Lamia da beraber mi? Evet. dedi. köşke baktı. Hüseyin Nazmi çıkınca Ahmed Cemil ayağa kalktı. o hayatının her sırrına munis olan odacıtta olaydı. Demek bu hülyasına da veda etmek. bahçeye baktı.. Kütüphanenin penceresine dayandı. bundan da vazgeçmek lâzım geliyor? Bir sarmaşığın üstünde iki serçe yekdiğerini kovalıyordu.. Ahmed Cemil bulunduğu yerde vücudunun eridiğini hissediyordu. büsbütün hurdahaş etseî. Bir aralık durduğu pencerenin altında kumların çıtırda-dığını işitti. kapıya yaklaşıyorlardı. Hüseyin Nazmi’nin karşısında bir şey yapamayarak durmak müthiş bir azap idi ki. başını çeviriyordu. yatağının üzerinde kıvranarak. Şimdi ne yapacak? Gözleri arabayı takip ederken o kendi kendisine soruyordu: — Buna da böyle tam bir teslimiyet ile mağlûp mu olacağım? Bir şeyler yapmayacak mıyım? Bir şeyleri kırıp parçalamayacak mıyım? Heyhat! Artık elinde kırılıp parçalanmış bir hayat kalmıştı. şüphesiz akşam seyranını yapmak için bahçe kapısına doğru ilerliyorlardı. giyineyim. Cemil ? diyordu. gözleriyle onu âdeta çekiyordu. Onlar. onu görmeğe nasıl tahammül edecek? O zaman mürebbiyesine yetişmek için Lâmia’nm biraz acele yürüdüğünü gördü. Lâmia’nın da matemini tutacaktı. İkisini de arkalarından görüyordu. Bir nazar ki ba-kışıyle beraber . eliyle göğsüne bastı. Kim olduğunu görmüyordu. Ah! Bugün buraya niçin gelmişti? gu dakikada evinde. Lâmia köşkün ikinci katına bakıyordu.. sabrını tüketiyordu. artık metanetini sarsıyor. çıkalım. sonra yavaş yavaş Lâmia’nın mürebbiyesini farketti. mecnun bir yeis tuğyanı ile.. yastıkları ısırarak. bir ayak sesi daha vardı. elini salladı.. sonra gözleri kapının önünden bir arabanın toz kax x sırgalarma bulanarak geçişine daldı. artık bunalıyordu.. Ahmed Cemil’in yalnız kalmağa ihtiyacı vardı. yalnız o kadar.» diyordu. gözleri aşağıdaki pencereye tesadüf etti. Ahmed Cemil bu çehreyi bir defa daha görmeğe muhtaç idi. Lâmia başını çevirdi. havasız kalmış gibi ciğerleri darlaşıyordu. boğuluyordu. «Şimdi beni görecek!. Burada. Öyle ise beni biraz bekle. Biraz dışarıya çıkabilmeği bir küçük necat vesilesi olmak üzere telâkki etti: Evet.

Lâkin bu son nazar onu şimdiye kadar aldandığını. Hüseyin Nazmi yanına kadar gitti. fakat bekleyiniz!» diyecekti. Lâmia’nm son kayıdsız. Ahmed Cemil cevap vermedi. besleyecekti. Biraz evvelki tebessümü ile. çökük yanaklarıyle gerilerek daha zayıf bir hal almış.. şu pencerede kimse yokmuş gibi kayıtsız. ne derin bir nıühlik marazla hasta idi. Lâmia şimdi nazarında ona hiyanet etmiş bir vefasız sıfatında görünüyordu. Eğer Lâmia bu anî nazar içinde ona küçük bir tesliyet mânası göndermiş olsaydı hepsini unutacak. bütün çehresi hafifçe. göğsü sık sık nefeslerle şişerek donuk bir nazarla gözlerini ona dikmişti. Ahmed Cemil artık onu görmemek için oturdu. yalnız bu nazar bir cinayet hükmünde idi. ve .. yalnız o nazarın hâtırasını bütün kırılan aşkının bir yadigârı kabilinden hayatının sonuna kadar saklayacak. «Ben fakirim. fakat bu nazardan müthiş bir ıstırap duyuyor. Evet Lâmia kendisini-sevmiyor.. Ahmed Cemil ona da razı olmadı. Evet.. manasız idi. onun için çıkmamağa karar vermişti. Elleri ateşler içinde yanıyordu. Artık ona tekrar tesadüf etmekten korkuyordu.. bir nazar ki güya orada. şu bir saniyeden sonra Lâmia’ya bir husumet hissediyordu.ayrıldı. bir saniye sonraki lakayt nazariyle Lâmia güya yukarıya: «Ne kadar bahtiyarım!» derken aşağıya: «Bu kim oluyor?» demişti. Evet. Hüseyin Nazmi: «Sen bilirsin! öyle ise bahçeye çıkalım!» dedi. orada da Lâmia’yı tekrar görmek tehlikesi vardı. Artık onu istemiyordu. Biraz evvel onu gülüyor görmekten tahammül edilemez bir işkence duymuştu. hasta. fütursuz nazarı olmasaydı şu dakikada hepsini itiraf edecekti. Demek Lâmia ile onun arasında hattâ bir ülfet bakiyesi. ruhunun içine sararak bu yadigârı hayatının biricik saadet nasibesi hükmünde .. bilse ne kadar. Ahmed Cemil’in gözleri ağlamış gibi kızarmış. yalnız halledilecek bir merakı kalmıştı: — Acaba verdikleri nasıl adam? diyordu. bu aşkı yalnız kendisi icad ve tezyin ettiğini anlatmıştı. hele Lâmia’nm o yukarıya bakarken güldüğünü bir cinayet kabilinden affetmiyordu. Ahmed Cemil şimdi Lâmiayı kaybetmekten değil. ellerini tuttu: Lâkin Cemil... fakat bu öyle bir nazar idi ki hiç bir şey ifade etmemekle beraber Ahmed Cemil’e bütün hülyasının bir yalan olduğuna şüphe edilmeyecek bir bedahetle şehadet etmişti. Şimdi. Hüseyin Nazmi şimdi arkadaşını garip bularak hayretle yüzüne bakıyordu. bir MAI VE SİYAH 219 mazi yadışı bile kalmayacak? Demek aralarında her şey bitmişti?. beş dakika evvel kavî bir muhabbet teminatı hükmünde olan bütün o hâtıraların mânâsız şeyler olduğunu. Hüseyin Nazmi içeriye: «Geç mi kaldım? diyerek» girdi. Ahmed Cemil: «Ben zaten çıkmaktan vazgeçtim! dedi. sen hastasın! dedi.

.. derslerini de bırakmıştın. Bütün hülyalarını semavî bir beşik içine koyarak.. sen ne yapacaksın?. Matbaadan çekilmişsin. Demek resmi de var? Bir resim ki Lâmia saatlerce onun temaşasına dalmış olacak! Hüseyin Nazmi kütüphanesinin çekmesinden çıkararak resmi uzattığı zaman Ahmed Cemil bunu bir an evvel görmek tehalükiyle almakta acele etti. sonra istemeksizin ağzından şu cümle döküldü: Ah! Ben de gitmek isterdim.. «Meselâ hizmetçilerden birinin bir manalı işaretine gülmüştür.. resmini göstereyim. Sen beni bırak da kendinden bahset..... Lâmia’nm nişanlısına tesadüfü ihtimaline ait bir lâtife keşfediyor.... Demin gülerek yukarıya baş sallayışı.. Erkân-ı harbe mahsus alâmetle müzeyyen elbise içinde ona mağrurâne bir istihza ile bakıyor gibi duran bu resme yalnız bir göz attıktan sonra* o çehreyi soğuk bulmak istedi.. Ahmed Cemil dudaklarının arasından cevap verdi: Matbaadan çekilmedim. biraz evvel yarım kalan bahse riceti tercih ederek: Demek gidiyorsun? dedi.. Kayıtsız görünmek için ayağa kalktı güya kütphaneye bir göz atmak istemişçesine ilerleyerek Hüseyin Nazmi’nin yüzüne bakmaksızın sordu: Hemşire Hanımı kime veriyorsunuz? Hemşire Hanım!.Lâmia’yı ağlıyor tevehhüm ediyordu. ben de bir yerlere. kovuldum. Arkadaşının bu sözü Hüseyin Nazmi’ye istizah etmek istediği şeylere dair sual iradı için cesaret verdi: — Hakikaten.. Hüseyin Nazmi cevap verdi: Oh!. Lâmia ne kadar bahtiyar! Nasıl gülüyor! Elleri kilitleniyor.. bu nahoş tesirin zail olabilmesi korkusuyle daha iyi görmekten çekinerek kütüphanenin kenarına bıraktı. bütün dertlerini uyuşturucu bir zemzeme ile sallayan o ismi söylemiyor. bir mütalâa serdine kuvvet bulamayarak. Şimdi ondan da ayrıca nefret ediyordu. — eliyle işaret ediyordu — uzak bir yerlere gitmek isterdim.» diyor. .... Ahmed Cemil bunda da.. Uzun uzun muayene etmekten. iskemlesinin üzerinde kıvranmamak için kendisini zor zaptediyordu. bundan sonra ne A ±İ 221 yapacağımı da bilmiyorum. Bu tabir ağzından nasıl sahte bir nağme ile çıkıyordu.hiç bir vakit sevmemişti. Ah! Zavallı hülya esiri!.. Bu resim!.» diyemiyordu. şimdi?. Artık kalbinde ateşten bir pençe ile o nişanlı için tahammülünü aşan bir kıskançlık duyuyordu.. işte. O şimdi mürebbiyesi-nin yanında belki nişanlısını görmek emeliyle koşarak yürüyordu. Oh! bak..^. sadece «Lâmia!..

onun için o ülünün hatırasıyie kendi mahrum hayatının arasında her vakitten ziyade bir rabıta keşfediyordu. yorganları parçalamak isteyerek kıvrandı. o sevgili kitaplar. Gidip güya ona: «Bak! . Hüseyin Nazmi: «Şayet okumak istersen kütphanenin anahtarları oradadır. Onu pek iyi görmemişti. ba-ğırmamak için yastıkları ezerek. sahte felsefeleriydi.. soyunmadı. orada yüzü koyun. Hüseyin Nazmi resmi oraya koymuştu. Sonra birden zihninde bu resmin sahibiyle Lâmia’yı yanyana. elinden gidiyordu. bir sirkat ika ediyormuş korkusuyle muma yak-‘laştı ve baktı: «Güzel değil!» diyordu. bir daha görmek istedi. şimdi kalbinde feveran eden canavar kıskançlığıyle vahşî bir yeis içinde kendisini yatağa attı. güya içinden bütün hayatı kemiklerini kıran bir ıstırap arasında mengenelerle. Ah! o geceden ne kadar uzaklardayım!» diyordu. Bütün şiir ve felsefe işte şu dakikada onun bu melal ve yesinde muhtevi idi. şimdi o da kendisinden bahse cesaret edemiyor. yalnızlığından emin olmak istiyordu..» diyordu. Resmi. kütüphaneye giderek çekmeceyi çekti. Okumak?. «Ah! sabah olsa da buradan kaçsam. kolkola gördü. bu ümüitsiz gördüğü arkadaşın yanında kendi ümitlerine dair söz söylemekten sıkılıyordu. O şairler. Onların ikisini dtıdak dudağa tahayyül etti. Artık bunların hepsinden nefret ediyordu. o yalnız bir şey için çalışmakta devama kuvvet bulabiliyordu. bundan sonra ne yapacağını bilmiyordu. ibaşını tuttu. bunlar bütün yaşamamış yahut yaşamaktan yorulmamış adamların sahte şiirleri. Bu akşam iki arkadaş hayat-ı refikanelerinde belki birinci defa olarak yekdiğerinden sıkıldılar. Bir aralık aklına resim geldi. İkbalin mezarına gitmek için ihtiyaç duymuştu.. Şimdi kardeşiyle kendisinin hayatında bir başka türlü mücaneset görüyor. kendi kendisine: «Şimdi ben burada yeisimle zehirlenirken o yukarıda yine bahtiyarlığından gülüyor» dedi. Hüseyin Nazmi onu yalnız bırakmakta.» diyerek arkadaşını yalnız bıraktığı vakit Ahmed Cemil büyük bir azaptan kurtulmuş gibi bir nefes aldı. Bundan sonra kimin için çalışacak ? Nasıl bir ümide hayatını vakfedecek ? Arkadaşından intişar eden yeis havası artık Hüseyin Nazmiye de sirayet etmişti. şimdi o şey Lâmia da. O zaman onunla aynı çatının altında bulunmaktan elîm bir azap hissetti. uyuyamayacağını biliyordu. o saatte Ahmed Cemil Eyüb’e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu.. Tayin edemediği bir sebeple bugün Eyüb’e. Alarak utanılacak birşey yapıyormuş.. Ahmed Cemil de yalnız kalmakta acele ettiler.Evet.. Sabahleyin kütüphanenin açık odasından Hüseyin Nazmı baktığı zaman arkadaşını göremedi. Kapısını sürmeledi. O zaman vahşi bir kıskançlığın müthiş ateşini duydu. açık penceresinin yanma oturdu. Ondan uzak bulunacak olursa yesinin ezasını daha az Eyüb’e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu. çekiliyormuş gibi kollarım kıvırdı. açık duran çekmeceye fırlattı: «Ah! Bir gece yine burada nasıl bir ümit ile uyuyanıamıştım.

yaşları kuruma-mış. işte orada idi. ben dikişimi dikerken kendimizi mesut zannettiğimiz zamanlara benzer bir refakatle fakat bu defa ebedî ve mesut bir rafakatle. Nihayet onun taze kabrini kucaklayan mezarlığın önüne gelince durdu. burada yalnız Ölüler arasında dolaşmak istiyordu. bu toprakların yumuşak kucağında. haniya bir vakitler sen kitabını okurken. oraya mümkün mertebeye genç vâsıl olmak için yavaş yürüyordu. Şimdi buna da çare buluyor.» demek istiyordu. karşı karşıya.Ben de senin gibiyim. bilsen ne hoş bir hayat. O vakit kendisiyle annesi kalıyordu. Zaten artık hayatında zor işler bir evle matbaadan ibaret kalmıştı. perişan güneş kırıntıları toprakların siyah ratıp rengine dökülmüş. insanlardan eser görülen taraflarından kaçtı. madem ki yaşamak için bir . bir umumî vekâlet ita ederek meselenin tesviyesini onun reyine bırakıyor. Ahmed Cemil orada durdu. İkbal’in o makberden çıkan sesini duyuyordu. şu derin sükûn içinde. yatardık!» diyordu. sana da biraz yer açmak için sıkışarak. sükût ve ârâma nasıl yakın bir saadet var!. fakat içeriye girmek için cesaret bulamadı. Eyüb’ün tenha sokaklarından geçti. Seninle burada iki kişi yanyana. güneşin altında. parmaklıktan baktı. Güya o ziyaret. seni de yatağımın yanına alarak beraberce.. Artık her şeyi tesviye için zihnen karar veriyor. Buradan ayrıldıktan sonra Ahmed Cemil kalbinde bir hif-fet hissediyordu. Onları Ali Şekib’e havale ediyor. İkbal başını kaldırıyor. bir çocuk mezarıyle gençliğine doyamadığı için başını bükmüş gibi duran bir genç kadının mezar taşı arasında îkbal’in henüz taşı dikilmemiş. elenerek muhteriz. güya bu hoş sükûn köşesine bir hayat tebessümü yollamaktan utanarak. îki tarafı parmaklıklarla1 çevrilmiş mezarlardan bakan taşların nigâhı altında yürüdü. Şimdi gözlerinin önünde bu kabir açılıyor.. Bütün münkariz emelleri için artık mustarip değildi. bütün hayatının acılarını lâtif bir gayş ile uyuşturmuştu. Ahmed Cemil bu sözleri işitiyor. «Sen de mi.. hâlâ mağmum gözleriyle gülmeğe çalışarak — o son def a-ki nazariyle bir tebessüm yollayarak — bakıyordu. kendi kendisine: «Evet. bütün zorluklara karşı türlü kolaylıklar icat ederek çare buluyordu. tesliyet ve istirahat veren yaşlarla — burada. o kadar genç öldüğüne teessüf etmemekli-ğin için sana kendimi göstermeye geldim. İkbal’in mezarına yaklaşınca bacaklarında bir zaaf hâsıl oluyor. Birer yeşil sütun gibi uzanan iki servinin fevkinde süzülerek. kardeşim? Sen de benim gibi hayatın fena bir latifesine mi tesadüf ettin?. o hayale bakarak gözleri bu defa — bir kırılmış hayatın matemine tahammül için karar verildikten sonra akan sakin. belki henüz toprağı kuramamış kabri büsbütün ölmemiş bir hasta yatağı gibi şifaya muntazır mütereddit bir eda ile uzanmış yatmıştı. şu parmaklığın yanında. ona daha.. Oh! Bilsen burası ne kadar rahat! Şu muhteriz. güya bu mahrem gençlik yatağının üzerine pullu bir tesliyet sütresi çekmek istemişti. son bir öpüşme içinde birbiri için ağladılar. Burada.

. Hissiyata taallûk eden şeylerde erkekler kadmlannne kadar dununda!.... onu hiç affedemeyeceğim. Şimdi.» diyordu.. sonra birdenbire sırrını tevdi ihtiyacına mağlûp olarak paraları titreye titreye mendilinin ucuna sararken Ahmed Cemil’e anlatt: — Bu kâğıdı anladınız a...sebep var. j. birden bu adam hakkında duyduğu nefret ve adavet feveran etti. Ahmed Cemil onun şimdi . Birdenbire kalbi büyük bir heyecanla çarptı... Bu müşküllere zihninde karar verdikçe: «Ah! yalnız o herif kalıyor! Ona ne ya. Tam karşı karşıya gelmiş bulundular.. bakınız. fakat hekimlerin kat’i ümit ettiklerini anladıktan sonra. Bu cadde!.. Fakat artık birini feda etmek lâzım geldi. değil mi?. zannediyordum. biri müstehzi tebessümüyle. O vak’adan sonra onu hiç görmemişti... Ye-nicami avlusundan geçerek imarethanenin önüne gelmişti ki bir kadın sesi «Beyefendi» dedi. bundan tahammül edilmeyecek bir eza hissetti...... buna mağlûp olmamak. ölüme benzeyen bir hayat ile yaşamakta devam ederim. Onun birden o tebessümü uçtu.Pacağım?» diyordu... karşısından Vehbi bey geliyordu. kendi kendine: «İkbal sağ olaydı demek o da affedecekti.. Bu sesi tanıyarak başını çevirdi. dar kapısından dehlizi gördü. evvelâ karşısındakini tanıyamadı.-*” JsaDialı caaaesını çıkıyordu.. — Yüzünü örten peçenin altında ağlıyordu — onunla bir vakitler bu kâğıtlar için kavga etmiştik.. yan tarafa bir adım atmak istedi. şimdi nasıl mağlûp çıkıyordu! Yoluna bir Vehbi beyin tesadüfü bütün hayatmm mecrasını tebdil etmişti. Ahmed Cemil yüreği ezilerek ayrıldı. Ah! bilseniz. Ah!..» diyordu. Yavaş yavaş birşey yapamayâctgînî|yal. Ahmed Cemil sarraftan aldığı izahatı Raci’nin zevcesine teşrih etmek istedi. Buradan nasıl geçmek emelinde idi. buna mukabele etmek için mücbir bir arzu duydu. şuna bakar mısınız? Kadın bir sarraf dükkânının önünde elinde bir demiryolu kâğıdını göstererek: — Bunun hesabını anlayamadım.. bu halde.. O başını sallıyor.. yaşlar tamamiyle boşanmıştı. Artık ikmal edemedi. Nedim’in kâğıtlarından biri. değil mi efendim?. Fakat zihninde müziç bir endişe vardı. Matbaanın önüne geliyordu... Onları hâlâ saklıyordum. kaç kuruş ediyorsa tamam alayım da.. sonra o söyledikçe anladı: — Beyefendi rica ederim. iyi yapıyorum. O zaman istikametini tedbil ederek geçmek lâzım gelirken o alevli gözleriyle doğrudan doğruya Vehbi beyin önüne yürüdü... öteki kinden tutuşmuş nazariyle bakışıyorlardı. «o lâzım değü. diyordu. Ahmed Cemil o istihza tebessümünü gördü. ikisi de yaklaştıkça yekdiğerine mağlûp olmak istemeyerek gözlerini indirmiyorlar . durmayarak geçti.nız kardeşinin hâtırasını belki rencide edecek şeyler tahaddü-süne sebep olacağını anlamış. Zevcimin hastahanede ölmesine müsaade edemezdim.. günler geçerek muhakemesine hüküm geldikçe intikam almak ümidi tezelzüle uğramıştı. elinde olmaksızın başını çevirdi.. size tesadüf ettiğime ne kadar memnunum!. bir valide var. yine onun için feda ediyorum.. Fakat artık vakit kalmamıştı.» diyordu.

gazetenin tatili. kolunu açabilmek ne kadar mümkünse o kadar açtı. İkbal’in faciası. mümkün olursa haciz. sahiib-i imtiyazın ömründe belki birinci defa olmak üzere hiddet ederek dün matbaada aralarında münazaa tahaddüs ettiğini en küçük teferrüatiyle. bu kabir ziyaretinin sükûn . daha sonra: — Ha. Onu görünce hep bir ağızdan «İşte!» dediler. el. Ahmed Şevki efendi netice vehamet kesbederse kendisinin de mutasarrır olacağını düşünmek istemeyerek sevmiyor. Bu tokat!. mecruh aşkı kalbinde feryad etti: Ah! Lâmia. ailesinin mahvolmuş saadeti. Orada Ahmed Şevki efendiyi ortalarına alarak Ali Şekib. ona tâ kalbinin kan döken cerihasından kop. sonra gülümseyen. 15 ha efendinin gözlük perendejlerini tadat ederek anlatıyordu.. Hüseyin BaMai ve Siyah — F. artık âdeta eğlenerek anlatıyordu. Vehbi bey şu dakikada sol yanağından muzdarip olmalıdır. haberiniz yok. Güya bu tokatla bütün elem yüklerini silkip atmış gibiydi. fakat sallandı. ikisinin de taklitlerini yaparak. Şimdi kalbinde büsbütün bir hiffet duyuyordu. Hattâ arkadaşının dükkânına girerken tebessüm ediyordu. Bununla nice hazmedilmiş tahkirleri. şimşek gibi gürültü ile çakan bir tokatla Vehbi beyin yüzüne çarptı. hepsi tekrar başlaması için Ahmed Şevki efendiye baktılar. neticesiz kalmış bir meslek hülyasının hüsranı. hepsi bu hayatın olanca acıları o tokatın içinde idi. birden bu muvakkat neşve güya damarlarında dondu. sonra cevabını beklemeksizin. . Ahmed Cemil güya halkı oraya biriktiren bu vak’adan amil değilmişçesine sükûnla ilerliyordu. O hayretle baktı.. hayatında münkariz olan neler varsa. Düşmedi. Ahmed Cemil gülüyor. bir saniye kadar durdu. O hikâyesini tekrar etti: — Ne olacak..sararan çehresine: «Bana mı gülüyordunuz?» sualini fırlattı.. münkesir aşkının feryadı. Nihayet Ahmed Cemil de tasavvurunu söyledi: O da ev ile matbaa meselesinden dolayı dâvaya Ali Şekib’i tevkil edeceğini anlattı. etrafını almak üzere yaklaşan halktan kaçarak matbaasına ilerledi. Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin kararı veçhile Hüseyin Baha efendiye vereceği maaşı bu ay kesmek istediğini. zevkinden gülüyordu. şimdi senin herifle Hüseyin Baha efendi tutuştu. Bir aralık dükkânın camlarından Hüseyin Nazmi’nin geçtiğini gördü.Ahmed Cemil’in bütün. bir akşam bu mülevves mahlûkun ağzından dökülen levsleri. Ahmed Cemil iade etmiş oluyordu. Said’le gülerek dinliyorlardı. hepsinin birden toplanan yeisile dolu olan bu. hususiyle o tekmeyi.. Nihayet dâva. yolcular düşecek zannettiler. mahvolan emelleri.muş bir kuvvetle vurmuştu: öyle ki Vehbi beyi dükkânlarının kapısının önünde hava alan kitapçılar. dedi. «Ne var?» dedi.! Sahih Lâ-mia’yı da kaybediyor mu? Hayatında dünkü gece bir fena rüya değil miydi? O vakit hakikatin bütün acısı tekrar uyandı. Ali Şekib’in dükkânına girdi. ona bir kelime söylemek zamanını bırakmaksızın çevrildi.

Artık kuvveti kalmamıştı. onun hayatının nefesiyle teneffüs etmiş. bu mini mini kö-/ şecik. İkbal’i. artık burada. o tokatm itminan ve tes-liyeti birden silindi. belki kırk sene. Evet.hediyesi. Lâmia’nm çehreleri birer birer. ^ 19 Odasında büsbütün yalnız kalmak. ateşler içinde yanan başını bu soğuk demire dayadı.. ümidsiz senelerin kuru geçişi içinde kırık bir hayatı sürüklemek onun için ne büyük bir işkence idi. bazan ondan kaçmak isteyerek. kim bilir! yirmi sene. ‘ bu bütün ufak tefek. bunlar bi-ribirine karışıyor. sakin ve âheste^yaşlarja. Lâmia’yı. o nasibsiz. «bu gün sizin tesliyetinizin kollarına başka bir ıstırap ile geliyorum.. Şimdi ağlıyordu. senelerden beri onun kalbiyle birlikte i çarpmış. Babasının vefatmdan sonra geçen beş senelik . kitaplara.» diyecekti. Burada kendisini olduğu gibi gösterebilir. yalnızlığından emin olmak için kapısını sürmeledikten sonra bütün buradaki hissiyatına mahrem olan şeylere.. burada hiç utanmayarak nefsini zabta lüzum görmeyerek kalbinin olanca yaralarını şu sâkit fakat müşfik mahrem dostlarını önlerine serebilirdi. uçup silinerek zihninin içinden geçiyordu. merhamet arayan şaşırmış gözlerle baktı.zaman içinde hayatın ne zâlim sillesine uğramış idi! Daha hayatın henüz mukaddemesinde iken bundan sonra kırılmış emellerle. onun hüvi-/ yetiyle tahamnıür eylemiş idi. sönmüş hülyalarla. kısık bir inilti gibi başladı. burada dünden beri MAI VE SİYAH 227 tazyik ede ede kendisini hasta eden ıstırap feryadını salıvermek mümkün idi. / ne sıkılacak arkadaşlar vardı. _Ne^ için bu. burada yalnız kendisinin haya-¦ tından başka bir şey yoktu. Yataklığın sütununu tuttu. Ah! Bundan sonra yaşayacağı seneler. Ikbal’in.ancak beş senelik . aczin_ve_yeisin meftuniyetiylejakan sıcakjveJu^daiûlaJar.. yalnız onun idi. babasını. zihninin içinde bir şimşek tekerrüriyle birbirini takip eden levhalar gibi sonsuz bir silsile şeklinde görüyordu. «işte ben seni bu omuzlan çöktüren yüklerle yaşayacağım. Bu odacık. duvarlara kendisini görmekten malızuz olarak mütebessim bakıyor gibi duran mektepte yapılmış levhalara ıbakti.. başını. onun. gülmemek için sebepleri olmayan arkadaşların arasında duramadı. / /«Nasıl yaşıyacağım?» diyordu. gözlerini kapadı. Bu evvelâ boğuk. Burada ne utanılacak yabancılar. kadar hülya esiri olmuş _idi! ~”~ . Bu duvarlar. bana her vakitten ziyade gülünüz. o matemlerinin mültecasına koşmak için çıktı.. o zaman yine babasının. ve salıverdi.la ağlıyordu. şu minderle yatak. şimdi evine. Şimdi bütün matemler hep birden uyanmış idi.» demek isteyen. bazan melûl bir eda ile yavaş yavaş. unutulmaz matemlerle istikbalin önüne çıkacak. arkadaş resimlerine.

bu son malûl dimağ nişanesi kalmıştı. Onu da öldürmek.. ahmakça bir hülyanın galat rüyetiyle malûl gözlerine başka türlü görünen matbuat âlemine attıktan sonra ne olacaktı? Bunun neşvesi ne kadar sürecekti? Bir hafta. daha sonra müebbed bir nisyan! Yalnız onbeş günlük bir mes-tî lezzeti için ne tahriklere hedef olacak. . O zaman eserini düşündü. / En küçük sebepleri en büyük hülyalara kâfr* addetmiş. Kendisini öldüren bunlar değil miydi ? Sonra onlar da ibirer birer ölmüşlerdi...bir. kendisine sahte esaslar üzerine Jturulnmş .. o halde buna ne lüzum var?. ne hasetlere tesadüf edecek! Gözlerinin içi size temin ettikleri şeyin zıddiytle gülen bir takım adamların «Bu ne ulvî şiir!.. kendisine ne kazandırabilirdi? Merak ederek bir göz atacakların ka-yıdsız bir tebessümünden. İdindi yalnız bu eser. aramaksızın hemen bir yerinden açarak baktı. kırık hayatının intikamını ondan almak istiyordu. bu toprak parçasının üstünde bir şür bulutuna sarınarak uçmak için çalışmamış olsaydı bugün bu kadar mağlûp olmayacaktı. Halbuki o. ötekiler gibi bunu da mevcudiyet sahnesinden kaldırmak istiyordu.ayrıljnak^^niardjjijbir nişane bile bırakmamak için ihtiyacı vardı. Ah! Bu eser!. Bu eserden nefret ediyor. fena bulmaya hazırlanmış beş on arkadaşın ağzında yalan tebriklerden başka bu eserden ne ümid olunabilirdi? OJbuna hayatının en_güzeLBagŞasıru_feda etmiş. O artık ölmüş bir çocuğun boş ve soğuk gömleğinden başka birşey miydi? Yazıhanesine gitti. o biçare malûl dimağ. İşte şimdi Hakikatin insafsız rüzgârları üzerinden geçtikçe o hülyaları hej) birer birer düşünmüş. ^n_y£_ruJhunj^jbjTak_mıs_jdi. onunla nasıl ümidlerin tahakkukunu temin edecek zannetmişti. evet o malûl bir dimağdan başka birşey değildi. okumak için bir heves duymadı. o defteri — bir vakitler eline aldıkça PF^ 2’28 MAİ VE SİYAH göğsünü gurur ile şişiren o defteri — bugün bir ölü yadigârı gibi soğuk bir hisle aldı. şimdi ondan bir soğukluk tereşşüh ederek vücudunu üşütüyordu. mademki onu kendisine bırakmıyorlar ve bütün o aşk dünyası bir yalandan başka birşey değilmiş. onu şuracıkta en küçük bir yaşamak arzusundan tam bir mahrumiyet içinde bırakmış idi.. belki onbeş gün. şimdi mademki artık Lâmia elinden kaçıyor.at vücude getirmiş idi. Fakat.Biraz hayatın maddiyetini düşünmüş..Jiay.. Ah! Artji^ulyajarından^ büsbütün . Bunu. Şimdi Raci’yi haklı buluyordu.... okumadı. ondan neler beklemiş idi^f Şimdi o kadar çocuk olduğundan utanıyordu. bu küçük defteri avucunun içinde muzır bir böcek gibi sıkıyordu. kapadı.. Bir vakitler bunun için neler kurmuş.. Bu eserden neler beklemiş. Ah! Bu eseri! Fakat şimdi ona ne lüzum var?.» deyişlerinden nasıl üşüyecek. Bu...

.. onun azap ile kıvranışından haz ala ala yakmak için bu birikmiş kâğıt parçalarından. Tamamiyle yanması için bekledi. üryan. şimdi esmer bir kül tabakası şeklinde duran bu kâğıdın üzerinde bir beyazlıkla beliren yazılara bakıyordu.. Artık hayatında işte yalnız bir hakikat kalmıştı Emelsiz. bükerek attı.. Bir kibrit çakarak bunları tutuşturdu.. bir an içinde kıpkırmızı oldu: sonra çıtırdayarak. sobasına koştu. Ahmed Cemil bir hande ile bakıyor. O zaman Ahmed Cemil iki eliyle defteri ortasından ayırdı. o güya ıstırabından kıvranarak kolları büküle büküle yandıkça Ahmed Cemil’in şiirinin şu intiharı temaşasından cehennemi bir zevk duyuyordu. eserine bir ateş zemini hazırlamak istiyordu... kâğıt bir müddet kızgın küllerin üzerinde tereddüt ediyor gibi durdu.» diyordu. son bir ihtizar feryadıyle şerha şerha yarılarak söndü. Beş sene evvel hayata uzun kumral’ saçlarıyle.. kâğıdın her tarafından birer küçük alev çıktı.Kemiklerini kırarak biribirine geçirmek istediği bir düşman eli gibi bu defteri avucunun içinde sıkıyor. köşelerde daha yakacak şeyler arıyordu. Bir yaprak daha kopardı.. Artık duman azalıyor. münevver gözleriyle giren Ahmed Cemü’in yerinde şimdi yanakları çökmüş. Bu. üzerlerinden bir kırmızı rüzgâr uçtu. sefil bir hakikat.. ümitle. Onu yaktığına. kâğıtlar küçük bir çıtırtı ile harekete geldi. Birden aklına birşey geldi. bunu soktu. Kâğıtlar böyle yaprak yaprak teakup etti. sonra yer yer sarardı. birdenbire duyulmuş bir acı ile kıvrandı. Ah sahte şiirler!. Şimdi bunlardan tüterek intişar eden duman Ahmed Cemil’in gözlerini dolduruyordu. nihayet son yaprağı attı. .. sıktıkça garip bir lezzet alıyordu. onları okumak istedi. Şimdi esmer. bu son yaprağın üzerinde de alevden bir rüğgâr esti. Ah! Yalan!. O zaman Ahmed Cemil bunun üzerinde bir beyazlıkla farkedilen yazıları derin derin süzdü. kopmanıakta ısrar eden diğer bir yaprakğı kıvırarak. evvelâ bir yaprak kopardı. şu elindeki defteri yavaş yavaş. «Ah yalan şeyler!. ateş kâğıtların arasından kayarak. geçtiği yerde külden esmer kümecikler bırakarak aşağıda. kat’î bir netice ile tamiri mümkün olmayan bir hatime ile bütün hayatının yalanlarını boğup öldürdüğüne tam bir kanaat duydu. Sobanın kapağını kapadı.. artık emellerinin silsilesine onunla şu sobanın içinde hâlâ çıtırdayan bu küllerle bir hatime verdiğine. buruşuk bir meyyit siması gibi serilmişti. gözleri tâ nihayette bir yabancı yazının müphem şekline tesadüf etti: Tebrik ederim. Bir iki satırım okudu. Ah! Bu yalan! Hayatının en büyük yalanı!.. kıştan beri içine yırtılarak atılan küçük kâğıtlarla dolmuştu.. Daha sonra o sarı kıvrıntılardan bir ateş dalgası geçti. dudakları hayatının matem acısıyle takallüs etmiş harap bir vücut. «Hebrik ederim!» Bu sözün aksi kulaklarının içinde bir zehirli yılanın ıslığı gibi soğuk bir ürperme akıtarak geçiyordu.

üryan. yabis. öyle mi? O da gidecek. Burada hareket etmeyerek. mecruh bir güvercin gibi âciz bir hamle ile yükselmek isterken birden bir meftuniyet ile bir sükût içinde düşerek. kuvvet vermek isteyen bir nazarla gülümsüyordu. Gözleri bir aralık arkadaşının gideceği yerleri dolaştı. fakat henüz ölülerimin silsilesi bitmiş olmadı. sonra indi. Çekmesini açtı. o da. yazıhanesinin üstünde. karşısında. Evvelâ uzaktan pest ve derunî bir şikâyet başlamıştı.» Bu silsilenin tamamiyle bitmiş olması için yalnız kendisi mi kalmış idi? İşte o da gidiyor. Hüseyin Nazmi gidiyor. saatlerin geçtiğini farketme-yerek nefsinden tam bir tecerrüt içinde duruyordu. o kadar -uzak ki fikrim şu geçen hayatıma yetişemesin. O ses yaklaşıyordu. o da o mahvolmuş kuvvetlere iltihak edecek. solunda sağında çöl. Kendi kendisine: — Bir yerlere gitmek. arkadaşıyle çocukluktan beri başlayan tezat silsilesini ikmal edecek. bununla vilâyetlerden birine gidecekti.» diyordu. açarak okudu. harita kendisine bakıyor. yabancılığında lâtif bir vahşet.. sonra yavaş yavaş.Bu vücudu ne yapacak? Onu kaldırıp atmak için ne büyük arzusu vardı! Fakat ona tasarruf hakkı başka birisine ait idi.. gözlerini bu haritanın çöl deryalarına dikilerek. O zaman çehresine son bir yeis azminin metaneti geldi. iniltisiyle boğularak. O zaman yazıhanesinin önüne oturdu.. oranın asude hayat vehmi onun çıplak manzarasının hayali içinde bir sesin tesiri arzın fevkinde bir şey oldu. Fakat o ümitlerinin arkasından koşmak için giderken bu ümidlerinin inkırazından firar edecek. kendisine sakin bir hayat ihzar edecek yerlere baktı. mektepten mezuniyet şahadetnamesini buldu. yer yer birer ıstırap şehi-kıyle. O zaman birden aklına bir gün arkadaşıyle Taksim bahçesinde ellerine ilk aldıkları şiir mecmuasından okudukları par-»<ga geldi. kâğıtlarının arasında araştırdı.. «Öyle bir yer ki önünde ardında. hayatının zaptolunamayan şiirlerine fasih bir tercüman gibi gelen bu naşidenin bediî esirini kaçırmamak için sahibini görmek istemeyerek dinlerdi. Bugün şu haritanın beyanını temaşası. Ne yapmak lâzım geleceğine artık karar vermişti. uzaktan MAI VE SİYAH Ü3İ bir hayalin zemzemesi gibi bellisiz bir neşideyi işitmek veh-miyle titredi.. diyordu.. Bir arap sail vardı ki haftada bir gün öğleyin ile ikindi arasında Süleymaniye’nin bu tenha sokağında Ahmed Cemil’in güftesini zaptedemediği acı bir neşide ile geçirdi. bir müddet güya kanatlarıyle topraklarda sürüklene sürüklene çırpındıktan sonra meyus ve mütehas-sir bir . medid bir çöl olsun. mü-sekkir bir garabet hissolunan bu sesden bütün kalbinde hissedilip de mahiyeti tahlil imkânından kaçan hissiyat ona refakat eden bir ahenk ile uyanır. orada hayalinde uyanan âlemin temaşasına dalarak düşündü. O evde bulunduğu zaman başka bir cihanın başka bir tarzda yaratılmış bir mahlûkuna mahsus. «Mezaristanım başka ‘bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle dolu.

Lâmia’nın uçmuş hülyasına. o güneş.nazarla göklere gözlerini dikerek. zaptedilmeyen lisan ile o ses güya Ahmed Cemil’in babasının matemine. Ahmed Cemil’in karşısında canlanarak yaşamağa başlayınca. dağınık bir sükût başladı. bir me-raret tuğyanı vardı.. o beyaban.. Ahmed Cemil mebhut duruyordu. bir tehevvür nâlişi. yükseldi.. Ahmed Cemil’in şu küçük hayatını bir mezarın soğuk havası istilâ eder gibi oldu. ikisi bu pâkize sema ile o saf beyaban tâ orada. sönecek mi bilinmiyordu. saf ve mücellâ güneşle kaynayan bir gök altında bir nur deryası içinde kaynaşıyor zannedüen çöl. öteki kumların sinesinden fışkırıvermiş bir beyaz rüzgâr dalgası şeklinde bütün beyaz görünen atlarının üstünde beyaz harmanileri uçuşarak geçen bir süvari zümresi. şu . birer birer öle öle düşüyor. Tiz bir feryad ile başladı. görülmez bir telâki noktasında yetişiyor.. müthiş bir irtifada. güya koşmaktan. inecek mi.. ¦£SV. yorgun ve aksak yürüyüşleriyle süzülen bir bulut şeklinde ilerliyor. MAI VE SİYAH bir güneş bütün şaşaasiyle beyaz bir hacle fanusu gibi şu visal bezminin üzerine saadet zilâlini döküyor. vakit vakit parlayan sönen kandiller döküldü... o zaman. yükselen hamlesinin son kuvvetini sarfederek titredi. Ah! o sema. Nazarın imtidadı imkânı kadar uzun. hemen evin kapısında tekrar uyandı. sonra birdenbire patladı. bir saniye kaldı.. hiçbir şey işitilmiyordu. Bir dakikalık sükût içinde şimdi nazarında hayatı için tasavvur ettiği o çıplak sahne canlandı. göğsünü parçalayan son bir feryat ile başını kaldırdıktan sonra son nefesi bir figan gargarası içinde sönüp gidiyordu. ensicesi sökülerek kan saçılıyor gibiydi. îkbal’in mezarına. İşte Ahmed Cemil’in bütün nasibsia hayatına lâyık iltica ve huzur köşesi. birbirini kovalamaktan yorgun düşerek bîtap bir visal busesiyle dudaklarını uzatıyor. bu defa yeni bir hayat ile. bir müthiş intırak ile dağıldı. o kum deryalarının evlâdı. Daha sonra bu beyabanın üryan vahşeti içinde kaybolmuş birer kafile şeklinde öbek öbek hurma ağaçları. çıplak vücudlarıyle kumluğun ortasında bu tenha asude hayata tesliyet gönderen bir selâm ile yeşil başlarını kaldırırken uzaktan develer. bu öyle bir sesdi ki içinde bir kalb parçalanıyor. Şimdi bu sesde vahşî eda. Bugün bu garip neşideden duyduğu şey hiçbir tesirle mukayese edilemezdi Şu anlaşılmayan. artık kendisini zaptedemeyerek. O vakit. o ses tekrar işitildi. Bir müddet bir memat sükûtu.. bu bir dakika içinde toir başka âlemin hayatını gördü. lekesiz. taze bir kuvvetle orada.. gidiyordu. sonra bir müddet. tâ yukarıda da berrak. yırtılıyor. çıkacak mı. nihayet bir ses enkazı üzerine-göğsü yarılan bir bulut parçasından hafif yağmurlar boşanmaya başladı. birdenbire ateş almış havaî bir fişenk şeklinde çıktı. bu hayal âlemi. beyaz ve parlak bir kum safihası ki şaşaalarla çalkalanan sema altında sonsuz uzaklıklara firar eden o ufka yetişmek için koşarak tâ ileride fark olunmaz. muz fidanları görülüyor. güya o havaî fişenkten kırık dökük. bunlar süzüle süzüle.

annesine son kararını haber vermek için geliyordu. Ayağa kalktı.. Odanın kapısını açtı. Ahmed Cemil artık tahattur etmek istemedi. annesinin yanma girdi. senelerden beri . 234 MAİ VE SİYAH Ahmed Cemil bugün yanına girince annesini. ölmüş emellerinin sakit türbesini orada kuracağım. bu hâtıralar kalbini şu eve kuvvetli rabıtalarla yeniden bağlamağa başlıyor. ah! bu oda!. artık kulaklarına işte bu çıplak sahranın uzaklıklarında giden deve sürüsü içinden geliyor gibiydi. Merdivenden inerken orada. acıları. o vakit ve ondan sonra babası ölünceye. her gün geçtikçe gözlerinden katre katre boşanıyor zannedilen hayatı örtülü nigâhmı müphem bir noktaya dikmiş duruyordu. fakat onların hepsi kalbinin muazzez. Bu ruhunun enisi ve merhemi odacık! buradan ilelebet ayrılmak lâzım geliyordu. babasının o günkü çocukçasma sevincini. oraya gideceğim. o daha küçük bir çocuk idi. İşte şimdi o da ebedî bir sefere müheyya idi. kararının metanetine zaaf veriyordu. Tâ yanına kadar gitti. Oğlunu görünce gözlerini çevirdi. o sade hayat içinde. Göğsü ufak bir teessür ahiyle şişiyordu. Sabiha hanım ellerini dizlerinden dolayarak kilitlemiş. bir veda nazariyle bu evi selâmlıyor gibi aşağıya yukarıya baktı. Ikbal’i kaybettikten sonra annesiyle arasındaki münase? bet her zamandan ziyade tehassüse meyyal bir rikkat kesbet-miş idi. kendi kendisine: «Evet. Bu valide kızanı kaybettikten sonra oğlunu da elinden kaçırmak tehlikesine karşı her vakitten ziyade titreyerek onun hep etrafında dolaşıyor.. tatlı ve acı.. buraya nasıl bir telâş ile taşındıklarını. bu oda. Bir müddet sonra bu gaye haletine benzeyen hissiyat içinMAÎ VE SİYAH i» kaldı. muhterem servet hazinesiydi.. Bu iki mecruh kalb biribirine takarrüp için daha büyük bir ihtiyaç duyuyordu.kadar nasıl mes’ut idiler! Lâkin daha sonra?. öyle mi?. taşlıkta İkbal’in tabutunu. fesinin kilim döşeme için kur’a sepetliği ettiğini hep birer birer tahattur etti. Fakat bugün Ahmed Cemil artık annesinin karşısında susarak düşünmek için gelmiyordu.tâ şu kadar bir çocuk iken bile vekarına muhalif . bu ev. Burada bu evin bütün hayatını tahattur etti. tahlil ve ifade edilmeyen dertleri için beliğ bir lisan olmuştu. her vakit beraber bulunmakla yekdiğerini kaybetmek korkusunu tahfif etmek isterilerdi. şimdi o ses artık büsbütün uzaklanmış hemen kaybolmuştu.. acı hâtıraların medfeniyle.. o vakitten beri mûtadı olan dalgın vaziyette ibuldu.» diyordu. Ah.sobanın içinde hâlâ bir hayat bakiyesiyle çıtırdayan eserinin küllerine ayrı ayrı ağladıktan sonra bu hasta kalbin bütün elemleri. dimağına hücum eden o hâtıraları sükinerek defetmek istedi. onu bir tebessüm ile karşılamak istedi. azimete müheyya görüyor gibi oldu. Biraz durdu. bugün söylemek. ebedî bir sefer için. bunlardan ayrılmak icabediyor. geceleri fena bir rüya ile uyandıkça odasının kapısına kadar gelip dinliyordu. burası nice tatlı.

. benim kendi ruhsuz cesedim var... Sandala . babam var. bu hitabı sıcak bir tesli-yetle kalbini yıkayarak tekrar etti: — Anne.. .. parçalanmış bir hayat duruyor. Seninle uzaklara gidelim. bugün Messajerie ile. değil cai.gördüğü zamanlardan beri . ölünceye kadar..aralarında vuku bulmayan bir şeyi yaptı... senin zavallı zayıf dizinin üstünde ağır çeken bu başın. o mes’ut zamana biraz avdet etmeye nasıl muhtacım!. yalnız bugün değil. şu muhterem göz yaşlarınla iyi edeceksin değil mi? 20 Ahmed Cemil Sirkeci’den validesiyle Seher’i sandala bindirdikten sonra iskelede eşyadan birşey kalıp kalmadığını anlamak üzere son bir teftiş nazariyle etrafına baktı. Annesinin yânına oturdu.. o vücudu harap eden demir mengenenin arasında nasıl ezildim! İşte bugün sana hasta. busen o çocuk başından ne kadar farkı var! Bu çocukla o çocuk arasında kırılmış. bunlarla bana kuvvet vereceksin değil mi?... Ağlıyor musun anne?.. mecruh. saçlarıma dökülsün. onların pâk ve mukaddes katra-ları altında şifa bulmak isterim. Ah! busen. sonra Ahmed Cemil: — Anne! dedi. Fakat burada değil. bugün okşanmak. ondan sonra. beni şu mukaddes. güya sekiz on yaşında bir çocuk gibi okşa.. beni yine öyle. kardeşim var. Oh! ağla. gözlerini gözllerine dikti.. In^ sanlar ne kadar büyürlerse büyüsünler. kendimize başka bir cihanda. anneciğim.. kolundan birisi tuttu: Hüseyin Nazmi. ne kadar ihtiyar olur-îarsaToIsunlar’ ylne~bazi~dâkikâlar vardır kî ânnelerine~sökula-rak çocuk plmak_isterler. biraz o yaşlar yüzüme.ayağını atmak üzere idi. üç tane müthiş mezar ki yaşayabilmek için bunlardan uzak olmak istiyorum. başka bir hayatta. Eski arkadaşını küçük bir hayret sayhasiyle selâmladı: Sen de mi gidiyorsun? Onun da yanında bir büyük yol çantası vardı: Evet... o kadar uzaklara ki nefMAİ VE SİYAH 235 simizi orada tanıyamayalım.. anneciğim. sevilmek için ne kadar ihtiyacım var! Hususiyle çocuk olmak. tedaviye muhtaç olarak avdet ediyo-‘rum. sen beni bunlarla iyi edeceksin.. değil mi. şimdi ikisinin de dudaklarında ne açılmağa ne kaybolmağa cesaret edemeyen acı bir tebessümle bakıştılar. bir müddet öyle. Ben de Lloyd ile gidiyorum.. Kolîarıy-Ie onun zayıf kuru vücudunu sardı. müsaade eder misin ? Senin dizine yatayım. başka mahlûklar nazariyle bakabilelim. burada matemlerimiz var. Bugün dizinin. Ah! ben hayatın. anneciğim? benimle beraber oraya kadar geleceksin. daima. ağla. Haniya bir vakitler beni dizine yatırır da saçlarımı okşardın? işte yine öyle yatayım.

arasıra ir: ses ile bu güriil-r tünün içinde herkesi sükûta davet ediyor gibi hiddetle bağıran düdük daha sonra etrafında limanın izdihamı. merdivenlerden telâş ile inip çıkan halkı çözülen halatlar. Tebrik ederim. Hüseyin Nazmi cümlesinin bakiyesini itmam edemiyor gibi biraz tereddüt etti. koşuşan gemiciler.. uzak bıraktıkça. bekliyordu. sandallar.n Nazmiyi. iki arkadaş tek^ rar birbiriı in elini sıktılar. . fakat vapur bu izdihamı yavaş yavaş. hareket esnasında o dağ--» dağa iç’nde hiçbirşey hissetmedi. gözlerini işgal etti. elîm bir iftirak hissi duydu: bir his ki hemen o anda bütün azmini sarstı. kimbilir hayatının belki sonuna kadar ayrılmak üzere olduğu bu yere tekrar ayaklarını basmak için şedit bir arzu uyandırdı. teessüf ederim.Bu iki arkadaş aralarında o günden beri yavaş yavaş hâsıl olan bir soğuklukla şimdi birbirine karşı hislerine bir serbest seyelân veremiyorlardı.t sonra Messajeri’. bir emel cihanın^ doğru götürürken Kızkulesi açıklarında bir batî meyi ile süzülerek yavaş yavaş ilerleyen Lloyd’un Süveyş hattına işleyen ağır gemilerde^ biri Ahmed Cemü’i kalbinde bir mezar ile son 236 M A I VE SİYAH yeis türbesine sürüklüyordu. valdesiyle Seheri aşağıda kendilerine tahsis olunan yere yerleştirdikten sonra yukarıya çıktı. Bir sa t.. sinesi ümit üe dolu. dedi. Evvelâ. öteden parça parça kaçarak saklanıyor gibi görünen Beyoğlu sırtıyle Galata yokuşlarının üzerinden kalkmış mütecessis bir baş gibi yangın kulesi iri gözleriyle bakıyor.nin Sarayburnunu dolaşan Vapuru Hüşey. Hüseyin Nazmi dedi ki: îki gün evvel tevcihat arasında tâyin edildiğin yeri gördüğüm zaman hayret ettim. Uzaklaşdıkça karşısında Cihangir tepesinden denize doğru inen bayır küçük mülevven taş parçalarından üzerine bir levha işlenmiş uzun.. AJunetjCemil’in ağzında bu tebrik şu iki arkadaşın hayatını teşkil eden tezat zincirinin artık son halkası hükmünde idi. yüksek bir duvar şeklinde yükseliyor. öte tarafta İstan-» bul tepelerinin üzerinde camilerin birer gümüş miğfer ile örtülü cesim başları yükseliyor. Ahmed Cemil hafifçe elini çekerek cevap verdi: Ben de senin yine o günkü tevcihat arasında ümit ettiğin yerlerin en güzeline tâyin edildiğini gördüğüm zaman ¦ son derece memnun oldum. Cemil. Hüseyin Nazmi’nin çantasını hir sandalcı kaldırmış. dakikalar geçerek Ahmed Cemil’in nazarında bütün hayatının yegâne tahassüs mahfazası olan bu şehri ufkun lâcivert zeminine tersim olunmuş bir levha şeklinde bırakmağa başlayınca kalbinde birden. sonra arkadaşının elini tutarak: — Ne kadar uzak yer intihap etmişsin. tekrar geri dönmek. İstanbulla Gala-» ta arasında sıkışan bu deniz parçasını bir hayatın arbede yeri haline getiren bütün o hareket bir müddet beynini. Birbirine söyleyecek birşeyleri kalmamıştı. güya şu hayattan tahassürle iftirak ederek.

. artık bu manzaralar evvelkinden çabuk uzaklamyor. orada siyah bulutlardan bir dağ yükseldi. nihayet büsbütün örttü. yemek için aşağı inmek istemiye-rek. biraz yüksekte siyah bir küme o yangının üzerinde gittikçe koyulaşan esmer bir tak kuruyor.minarelerin semalara fışkırmak isteyen birer beyaz fevvare şekl. kırmızı. bir tarafından erimiş bir yakut derecesi ince kıvrıntılı bir hat ile yol açarak akıyordu. Moda. artık görmeyerek bakıyordu. Ahmed Cemil orada. o vakit üzerine güneşin bir donuk rengi dökülmüş bulutlardan başka birşey görmedi. muhip bir yangın görünüyordu. uzun bir gölge düştü. başını avucunun içine koydu. beride güneşin son ziyarıyle tutuşmuş camlarıyle kırmızılıklara bo-yanan İnsaniye. Biraz sonra ayaklarının altında gizli bir hışıltı ile gecelerin sırlarını taşımağa hazırlanan suların üzerine geniş. dirseğini dayadı. fakat düşünemedi. akşamın serin bir rüzgâriyle saçlan uçuşarak gözlerinin önünde hazırlanan geceyi seyre başladı. Burada saatlerce böyle. bulutlar bu yakut kümeleriyle dolu tabak üzerine parça parça dökülmeğe başladı. biraz da* .yerlerinden kaçışarak dalga-v larm içinde yüzüyorlarmış vehmini veren . tâ Marmaranın denizle-t re dökülen ufkunda. İşte güneş orada. oturdu. bakıMAİ VE SİYAH 237 yordu. Başını çevirdi. Şimdi Ahmed Cemil’in göz^ leri bulanıyordu. kalbinde derin bir ye’is ile kendisinden kaçıyor zannedilen bu levhaya gözlerini dikerek.ha ileride topraklardan ayrılarak kendisini denize falıvermek istiyormuş zannedilen Fener. Evvelâ o tutuşan menfez etrafında bulutlar kan tufanına boyanmış duruyor. kenarlardan pembe. nihayet vapur hareket ettikçe vaziyetlerini değiştiren . güya bu yangın birden dönerek ortasında kırmızı bir tabak açıldı.. tâ o dağın tepesinde tutuşmuş bir orman gibi parladı. nihayet o levha üzerine bir tül geçirilmiş gibi donuk kaldı. Vapur uzaklanıyordu. Birden manzara değişti. Güneş görünmüyordu. ufkun sislerine boğuluyordu. al. Yalnız o bulut yığıntısının yırtılmış sinesinde bir yangın müthiş. daha sonra büsbütün bulandı. Üsküdar.Adalar. Sabit. Bir saniye sonra yine değ:şti. Bir aralık güneşin son bir ziya hamlesi feveran etti. artık hiç bir şey görünmüyordu. altına üstüne deste deste sarı nurdan müteşekkil oklar fışkırdı. daha yüksekte yeşil tepelerin üzerine eteklerini sererek Marmaraya bakan Çamlıca. tahta kanepe-» nin üzerine oturdu. Şimdi vapur biraz daha serbest ilerliyor. O vakit Ahmed Cemil vapurun kenarına. etrafında sağma soluna. parçalanmış bir dağ enkazı şeklinde yi-* ğılmış bulutların arkasında iniyordu. musir bir veda ile gözlerini o levhadan ayırmı-> yordu. güvertenin şu tenha halinde burada düşünmek için kalmayı tercih ederek.nde uzanan ince boyları yer yer akşamın esmer havası içinde güya ihtizaz ediyor. sarı rişeler sarkıyor. semayı bu bulantı içinde karıştırdı. Yalnız burada gecenin soğuk ye’isini teneffüs ederek bütün . Bütün denizi.

işte bunlar o hülya hayatının üzerine çekilen bir matem “kefeni değil miydi? O vakit den’ze baktı: Siyah bir deniz. avdet olunamaz derinliklerine gitmek.. bir daha çıkılamaz... kana kana ciğerlerini onunla doldurmak istiyordu. yalnız ttr küçük hareket. onların sukutu feşfeşesini işitmiyordu: Sanki bir baranı dürr-ı siyah! Birden. Bu siyahlıklar. oraya gidebilirdi. Karanlığın için-* de Ahmed Cemil vapurun kenarında esmer bir köpükle kaynaşarak firar eden o siyahlıkları görüyor. bu siyahlıkları semalardan! denizlere döktüğünü hissediyor. asıl hakikat.hayatının mihnetlerini dinlendirmek.Tâ hülya hayatının başlangıcında. Bir karar hamlesi..... Öyle bir gece ki gökler bütün kan-r dillerini söndürerek denizlere gayp âleminin gizli şeylerini dök^ mek için hazırlanmış gibiydi. bu siyah gecenin karşısında aklına bir başka gecenin hâtırası geldi. yuvarlana yuvarlana açılıyor.. kaim birer siyah yılan gibi kıvrana kıvran na. den’ze döküldükçe bir sekerat zemzemesiyle boğulan bu zulmetler. görüyor gözlerinin önünden yağan bu siyahlık-‘ lar.. Dalgalar uzun. bu zulmeti zehirleyerek teşfye eden muğşi bir deva gibi içmek. ‘¦ Bunların siyah kucağına atılmak. bir siyahlığın içine. Gözlerinin önünde o mai gece ile bu siyah gece tekabül etti: Mai ve siyah. his adem vehmi veren siyahlıktan başka bir şey görmüyordu. mû-*-. ezilmiş hayat!.» Ah! Bu den. Mai bir gece ile siyah bir gece arasında geçen şu nasipsiz. ^____ doğacak olan a . kanadlaruıı çırpa çırpa. bahtsız ömürîJ Bir baran-ı elmas altında inkişaf ederek şimdi bir baran-ı dürr-i siyahın altında gömülen o solmuş emel çiçekleri!. Yalnız ileride direklerle bacanın birer gece serserisi şeklinde yürüyen gölgelerine zulmetler içinde rehberlik eden vapurun kırmızı feneri bu siyahlıklar arasında açılmış uzak bir kırmızı göz gibi parlıyordu. yarın MAİ V £1 o J.. işte. altında mahuf. Ahmed Cemil işte şu saçlarının arasında üşüterek geçen rüzgârın.. îşte. Oraya gitmek. belirsiz bir lisan ile zulmetlerin sonsuz uzaklıklarına doğru serilerek onu davet ediyorn dn. ümitlerinin incilâsı za-* manuıda Tepebaşı bahçesinde Halice bakarak seyrettiği mai gece ile o baran-ı elması tahattur etti.... Ah! Biçare hırpalanmış.zin zulmetlerinde saklanan hakikatler. MAÎ VE SİYAH 23S» 238 MAİ VE SİYAH Bu siyah bir gece idi. .

yavaş yavaş. sinirleri uyuşarak. muntazam bir ahenkle ademe tam bir teslimiyetle iniyordu.. : 3 7”. annesini takip etti. şu kendisini çekip almak isteyen ademde». du. O vakit titreyerek ayağa kalktı: «Geliyordum. Birdenbire silkindi.. Braille ‘n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi. kut ile zulmetleri tabaka/ tabaka yararak..kitapsevenler. Tâ yanıbaşmda bir ses: Cemil. Anne!. Kütüphane. ve Kitapçılardan Temin Edebilirler Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz Bilgi Paylaştıkça Çoğalır Yaşar Mutlu . Evet. ÜÖ dana y^ lerin bonsuz uzaklık.3 O Bunların s Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah www. bitmeyen bir su-.güneşin hayatın sefaletleriyle istihza eden ziyasından kaçmak* ilelebet bu siyahlıklar içinde sonsuz bir yoklukla mesut ve müsterih yuvarlanıp gitmek.. bu siyah geceden. O zaman kendisini bu dalgaların arasında süzülüp lâtif bir gayş ile mest olarak. yavaş yavaş. şu siyah dalgaları kütle kütle sırtına alarak. yalnız bir küçük hareket.com Merhabalar Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır Ekran Okuyucu. niçin karanlıkta yalnız oturuyorsun? diyordu. : *2 ll> Kayıt No.» dedi ve hayatta bir ümidi kalmamış bu çocuk. Sahaflar.. uçurumlarına doğru iniyor vahmetti.. İSTANBU! HAIK n<*.. İniyor. denizin o dipsiz.. Bunların siyah km Konu No. t ayrılarak. nasipsiz geçen hayatiyle şu fay-1 dasız vücut arasında bu denizin bütün siyah tabakalarını bir sed silsilesi gibi bırakarak tâ şu ummanın bir türlü sonu bulunmayan derinliklerine kadar inecekti. bir karar hamle-* si.

braill alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir.Ders kitapları dahil.com kitapsevenler@gmail. .yasarmutlu.com mutlukitap@hotmail.com Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah .com www.” maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir. alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu.com yasarmutlu@yasarmutlu.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı Ankara Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin Tarayan Yaşar Mutlu web sitesi www. vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset.com e-posta yasarmutlu@kitapsevenler. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur.C. ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz.kitapsevenler.”Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz. CD.Not: 5846 Sayılı Kanunun “altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler “ bölümünde yeralan “EK MADDE 11. T.