Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah BtRKAÇ SÖZ “Mai Ve Siyah.

” için sadeleştirilmesi ve yeni yazıyla tekrar basılması hakkında ısrar edenler olduğu gibi eserin, yeni yazıyla basılmasına değil, fakat sadeleştirilmesine itiraz edenler de bulundu. Eser eski halinde mevcut olmakta devam ediyor, eğer ona genç nesil de rağbet edecekse yeni yazıyla tıasılması bir zaruret demek oluyor, bu takdirde de sadeleşmesine şiddetle lüzum var; mademki yeni nesle mahsus olacaktır, lisanını onun kabul edebileceği bir şekle sokmak teşebbüsün tabiî bir icabı demektir. Ancak sadeleştirmek için ne yaptım : Terkipleri, menus olmayan kelimeleri, ağır cümleleri bugünün zevkine uydurmak istedim. Üsluba, ibarelerin inşa tarzına, velhâsıl eserin bünyesine asla dokunmadım. Aksine hareket, kitabı esas mahiyetinden soymak olurdu. Terkipleri ve kelimeleri değiştirirken bunların hayale ait olan vasıflarını açık lisanla muhafaza ettim. Hattâ meselâ: “Bârân-ı elmas”, “Bârân-ı dürrisiyah” terkiplerini, sonra hikâyenin kahramanı şairin kendi şivesinde kullandığı tâbir ve terkipleri bıraktım. Bunlara dokunmak mümkün değildi. Kitapta kalan lügatleri yeni nesilden menus bulmayanlar olabilir, fakat itikadımca yenilik, lisanını, yeni kadar eskisini de bilmemek değildir. Hiçbir millet, hiçbir münevver genç yoktur ki, kendi lisanının geçmişine vâkıf olmasın. Yapılan işe dair fazla izahata lüzum görmüyorum, vücu-de gelen eser işin mahiyetini göstermeye kâfidir. İmlâ için birkaç söz ilâve edeceğim: Görülecek ki imlâda kendimce muvafık bulduğum değişiklikler var. İçtihat kapısı kapanmamış olduğundan ben görüşüme ve söyleyişime göre yazdım, nitekim bir taşra çocuğu da kendi telâffuzuna göre bir imlâ kullanmaktadır ve kullanacaktır. Hiç kimseye “Beni taklit ve bu tarzı takip ediniz!” diyecek selâhiyete malik olmak iddiasında değilim, ancak kendi nefsime taallûk eden salâhiyetle kanaat ediyorum. Hclid Ziya Uşakfogil MAİ ve SİYAH Sofranın etrafında yedi kişi idiler. Birgün, Mirat-i Şuûn sahib-XİDatiyazL.Iiüseyin.Baha efendi, matbaaya ‘çehresinde bir başka sevinç parıldayarak girdiği zaman dört nüshadan beri devam eden “Dahilî sanatlar” makalesinin altına son kelimesini iri bir yazı şeklinde karalamakla meşgul olan başmuharrir-Ali -Sekib”© demişti ki: Yarın değil öbür gün Mir’at~i Şuûn onuncu senesinin üç yüz altmış beşinci gününü ikmal ediyor. Çarşamba günü için... Ali Şekib hemen cevap vermişti: Hiç bir şey yazamam. Ziyafet verilmeyince bir satır yazı yok.

Bu gece işte, Tepebaşı bahçesinde yazı heyetine o ziyafet veriliyordu. Davetliler “Mir’at-i Şuûn” ceridesi muharrirlerinden ibaretti. Bütün bu gençler dört saat hep içmişler, bir saat hep yemişlerdi. Şimdi parmaklarının arasında karnı doyduktan sonra yalnız meşgul olmak için oyalananlara mahsus gevşek bir eda ile yavaş yavaş yuvarladığı bir elmanın kabuğunu bir parçada çıkarmaya çalışan Ali Şekib’den başka, hepsi, sandalyelerinin vaziyetin tebdil etmişler; sofradan az çok çekilmişlerdi. Sofrada artık yemek sonuna mahsus bir dağınıklık hüküm sürüyordu; kahvenin gelmesine kadar unutularak bırakılıvermiş elma, portakal kabuklarıyle dolu son tabaklar, diplerinde kırmızı cür’alar görünen şarap kadehlerinin yanında duruyor; sofranın kenarında yer yer çıkan tütün dumanı bir müddet dalgalanarak lambanın etrafında dönen bir bulut teşkil ettikten sonra dağılıyor; beyaz örtünün üzerinde^yüksek yemiş tabaklarının, kadehlerin, oraya bırakılmış bir fesin şarap lekelerine karışan gölgeleri lambanın oynak ziyası altında kâh küçülüp kâh büyüyor... Şurada devrilmiş bir tuzluk... Ötede birisinin can sıkıntısıyle üç çataldan teşkiline çalıştığı bir ehram... yer yer tabakların üzerine yahut şişelerin yanma bırakılmış peşkirler... düşmüş de kaldırılmasına üşenilmiş bir bardak... sofrayı baştanbaşa örten bir kargaşalık sanki yedi kuvvetli çenenin hücumundan yorgun düşmüş, melûl bir enkaz kümesi şeklinde serilmiş bir sofra. Hepsi başka bir vaziyette idi: bir tarafta Ahmed Cemil — latif kıvrıntılarla bükülerek kulaklarında dolaşan uzun. san saçları ensesine dökülmüş bir genç — ellerini ceplerine sokmuş, bacaklarını uzatmış, ağzında sallanan sigarasının mini mini bulutlarına süzgün gözlerle dalmış düşünüyor; tâ öbür ucunda Sait, Raci — arkadaşlarının şaireyn diyerek alay ettikleri iki genç şair — diğer bir şairin ayağına ip takmış sürüklüyor; biri — kısa zayıf, kuru, öyle ki susuz bir yerde yetişmiş zannolunur — yanında boş kalmış bir sandalyeye eğilerek iki sandalye ötede sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha’nın idare memuru Ahmed Şevki’ye tevdi ettiği dertlerini dinlemek için kulak kabartıyor; kafaları buharla şişmiş olan bütün bu adamlar geciken kahveyi bekleyerek orada, şu perişan sofranın kenarında yarım kalmış sözleri ikmal ediyorlardı. Herkes söylüyor, hiç kimse dinlemiyordu. Ahenksiz, vezinsiz aletlerden mürekkep bir musiki heyeti gibi mukaddimeşiz, müntehasız, kırık, dökük muhavereler, çok içilmiş/ çok yenmiş zamanlara mahsus bir serseri fikir ve lisan akışı... Ali Sekip elmasını soymuştu, bozmayarak, sakatlamayarak çıkarmağa muvaffak olduğu kabuğu karşıda, şaireyn’in arasına fırlattı: Raci! Seni çatlattım!... dedi. Onlar lakırdılarını kesmediler, Raci diyordu ki: Bak fikirlerimin neticesini söyleyeyim: Onda tek bir şey var: yalnız ben yazayım, benden başka kimse yazmasın diyor! Demek: edebiyat inhisarı! Sahib-i imtiyazı; Hüseyin Nazmi.

Raci gülerek sustuğu zaman bir aralık arkadaşı - parlak siyah gözlü, derin kırkılmış gür sakallı bir genç - başıyla Ali Sekib’i işaret ederek sordu. MAÎ VE SİYAH S İkisi de onun şakasını anlamamıştı. Uzaktan vak’ayı takibeden, kısa kuru çocuk, — Saip — yanlarına yaklaştı, yere düşen elma kabuğunu bir ucundan tutarak gösterdi, nükteyi izah etti: onun rivayetine göre meyvaların kabukları öyle tamam soyulursa şeytan çatlarmış! O, Ali Şekib’in latifesini pek parlak buluyor, kırık kırık çirkin ve sinirli bir kahkaha ile gülüyordu. Şaireyn bundan zevk alamadılar, Raci: Puf!... dedi. Soğuk!... Tahtessıfır 30... Şunu Mir’at-ı Şuûn’un bir sahifesinde imza koymadan neşretseler herkes Ali Şekib’in olduğuna yemin ederdi. Baş muharrir işitmedi. Kendi kendine: Şimdi de ötekim çatlatman; diyordu. Ötede idare memuru — kısa, şişman; bıyıkları seyrek/o kadar ki yolunmuş zannolunur, yanakları kıpkırmızı, öyle ki berber sakalından nişane bırakmamak için derisini soymuş kıyas edilir; hiç bir sinne sığmaz bir yaşta; bir adam ki yürürken yuvarlanıyor, otururken gömülüyor denebilir — şairlerin fırkasına döndü, kendisiyle eğlenmişler zannıyle: Ahmet Şevki efendinin burada olduğu unutulmamalı... Dedi. İşitenler güldüler, idare memurunun kendisinden bahsederken Ahmet Şevki efendi demesinden herkes hoşlanırdı. Elleri ceplerinde düşünen Ahmed Cemil hafifçe dönerek dudaklarının arasından bir şey söyledi, fakat işitilemedi. Bu aralık kısa, «zayıf, kuru çocuk şairlerin yanından ayrılmış, tekrar sahib-i imtiyazın sırlarına rağbet göstermişti. Bu sırada Hüseyin Baha efendi matbaa idare işleri memurundan bahsederek ve muhatabının bir sözüne cevap vererek diyordu ki: Ne?... İstikamet ha?... Hay safderun hay! Elini versen parmaklarını eksik bulursun. Bu aralık Ali Şekib: Kahve!... diye bağırdı. Kahve içmeyecek miyiz?... Kahve!...

O zaman, birden herkes birşey eksik olduğunu, onu bekleyerek burada kaldıklarını hatırladılar, yedi ses bir nakarat gibi tekrar etti: Kahve!... Kahve!... Sabih-i imtiyaz — Hüseyin Baha efendi kendi isminden^i-yade sıfatının unvanıyle anılır — sahib-i imtiyaz parmağıyle^ uzaktan kahve getiren uşağı

şu son kelime Ahmed Cemil’in ince dudakları biraz basılarak ancak farkedilen bir istihza ile telâffuz olundu . Tepsinin üstünde yalnız bir fincan fazla kalmıştı. Sonra birdenbire doğruldu. Raci ilkönce bu tarzda muhatap oluşuna şaşırmış gibi göründü. dalgın”. bilmem.. o söze başlarken herkes bir hürmet hissiyle sükût ederdi. Hüseyin Baha efendi daha iyi dinlemek için burnunun üstünden daima düşen gözlüğünü büsbütün salıverdi. kimisi ayakta durarak. garip bulmak şöyle dursun hattâ aksine delâlet edecek bir şey görsem. Ali Şekib sekizinci elmanın kabuğunu tam çıkarmaktan sarf-ı nazar etti... Havanın içinde sanki bir şimşek çakmış. . çırpınarak. Ahmed Cemil’in ağzından bu söz bir çırpıda tereddütsüz çıkmıştı. refiki Said’le çekiştirmekte devam eden Raci’ye döndü... “bir eda ile söyledi — herkesin sizin kadar takdir etmesi lâzım gelmez. herkesin de sizin gibi anlamasına bir lüzum göremiyorum. o bekledikleri fırtına patlamadı. Siz birbirinizin yazdığını anlarsınız. sükût etmişti. Kuru. elini fincanına uzatarak biraz ötede hâlâ Hüseyin Nazmi’yi. fakat öyle zannediyorum ki sadece bir gülümseme ile susardı. Eğlenmeğe.gösterdi.. bağırmağa vesile arayan bu gençler hep alkışladılar. yaklaşarak dedi ki: Kahve sizin mi? Ahmed Cemil. bu uzun sarı saçlı genç hepsince bir başka fıtrata. kimisi bir sandalyenin kenarına ilişerek kahvesini içmeğe başladı. Ahmed Cemil hâlâ düşünmekte devam ediyormuşçasına tam bir lisan ve tavır itidali içinde dedi ki: Bu muhakeme tarzı. gülmeğe. Fakat hepsi ümidlerinde aldandılar. Fincanları kapıştılar. bilmem makbul olabilir mi? Sizin edebî fikirlerinize . bir fırtınanın tutuşmak üzere olduğunu ihtar etmişti. Şimdi herkes. zaif çocuk biraz daha yaklaştı. tâ ötede hâlâ o vaziyette düşünen Ahmed Cemil’i gördü. güya bu gece neşvelerine şu bir fincan kahve ile güzel bir hatime vereceklerdi. kuru bir sesle: —• Demin Hüseyin Naznıi için bir şey söylüyordunuz? dedi. malik olmak üzere tanılır. o burada bulunsaydı ne cevap verirdi. Buna şaşmak. bağırarak nakaratı tekrar ediyorlardı: Kahve!. cevap verdi: Zannederim. Bütün bu çılgın çocuklar ayaklarını vurarak. Kahve!. Uşak mütereddit bir nazarla etrafına baktı.herkes gibi ben de vâkıfım. Herkes Ahmed Cemil’in ¦başlamasini bekliyordu. Said boş fincanını sofraya koydu. sonra cevap vermek istedi^ Gencine-i Edep başmuharririni — bu sıfatı istihfaf eden. kısa.

.. amma buna imkân olamayacağına bir türlü inanmak istemiyorsunuz. Saip — kısa. Latifaierle onu tevkif etmek istiyorsunuz. orada yapışmış gibi ne dağılıp ne saçılıyordu.emin olunuz ki inanmak istemem. boş fikir! Görmüyor musunuz ki bugün dehasının pınarı tehevvüre gelmiş bir nehir gibi akıyor. Fakat sadası saf bir ahenk kadar kulakları okşayan. Sizi gücendirmek fikrine hizmet etmeyerek temin ederim ki. ileriye. sözünde devamda mahsus gecikiyormuşçasına kahvesinden uzun bir yudum içti... hasetten mürekkep bir hisle sanki boğuluyordu. kendisini dinleyen.. Hergün kucak kucak önümüze yığdığı o bediala-rı. Raci’yi hiç biri sevmezdi.. ruha sıcaklık . sonra dedi ki: Hüseyin Nazmi’yi tahkir vesilesini arayanları anlayamıyorum. arkadaşı Raci’den ayrıldı: Evet! dedi. herkeste bu sözlerden latif bir haz uyanıyordu. Ali Sekip gizlice Raci’yi gösterdi. Ahmed Cemil ince parmaklarıyle yumuşak sarı saçlarını taradı. kuru çocuk — hazzından ellerini ovuyordu.. zaten size meslek değiştirmeye kalbimde küçük bir heves bile yoktur. bütün sözlerine iştirak ettikleri gözlerinde okunan bu arkadaşların karşısında — Raci’ye yarı dönük. Raci kinden. Düşmanları biraz ağızlarını aç-salar boğulacaklar. varsın bizi iltifata lâyık görmeyen o kadar arkadaşlar içinde şair Raci de bulunsun. zayıf. gözleri yarı kaybolmuş bir saniha dalçasıyle tutuşmuş kadar parlak çehresi — lambanın ziyasıyle yarı gölgeli bir levha şeklinde. Ne olur.... Raci’nin dudaklarında sanki istihfaf tebessümü donmuş. daima ileriye akıyor!!. bugün kaleminden taşan zafer sayhasını işitmemek için insan kulaklarını tıkamak lâzım gelir. en yüksek tepelerden atlayarak. Ahmed Cemil’in yanaklarına hafif bir renk çıkıyor. Said dayanamadı.Hüseyin Nazmi sebeptir diyor] ar. yarı muhatap bir vaziyette devam etti: Siz şiirimizi bıraktıkları noktada sabit görmek istiyorsunuz. Onun coşkun dalgalarına set mi çekebileceksiniz?. Sârî bir tebessüm bütün dudakları dolaştı. . “en gönül okşayan vadilerde dolaşarak. edebiyat binasını o yeni esaslarını göstermek için insan gözlerini kapamak. Ahmed Cemil dinleyenlerin muhabbetine emin olan bir natuk imtinaniyle mütebessim dudaklarını fincana uzattı.. Anlamıyor musunuz ki mümkün değil! O en saf kaynaklardan kuvvet alarak. en temiz kaynaklardan süzülerek büyüye büyüye yükseldi. Bugün Gencine-i Edeb’in iki bin nüsha satışına . Raci istihfaf eden bir nazarla cevap vermeğe çalışıyordu.. dudaklarına bir ihtizaz geliyordu..

. o deha perisinin nâsiyelerine ilâhî bir nur koyduğu adamlar. lisanı — üstünü örten tezeyyün ve tasannu yükünün altında zayıf.. nerede biteceğine vukuf kabil olamaz derinlikleri vardır. bilmem?. Dert yüz sene I MAI VE SİYAH 13 emekle lisan üzerine yığılan bu kof şeyler nihayet zaman ile yavaş yavaş sıyrılıp savruldu. nazarlara buseler serper.il.. ziynet gibi iki belâyı taslit etmişler. öyle şeyler söylenmiş ki sahiplerine şair demekten ziyade kuyumcu denebilir. bir vaizin karşısında heyecandan uyuşmuş duranlar gibi — dinliyorlardı. bir lisan ki bizimle beraber gurubun mahzum renklerine dalsın düşünsün.. nefeslerini zaptetmek isteyerek. bir kaide altına alınamaz nağmeler olur ki ruhu titretir. neş-velerimize. bir . o derinlikler olsun. heyecanlara. anlaşılamaz. Bakîler. düşüncelerimize. Mü-tekellinı bir ruh kadar beliğ olsun. hissiyatı yutar. Haniya bir kemanın telinde zap-tolunamaz.. İşte bir lisan istiyoruz ki onda o nağmeler. o kalbin bin türlü inceliklerine. o güzel türkçeye muamma söyletmişler. Bilseniz. yalnız göğsünü şişiren. Neye teşbih edeyim.. rüzgârlarla sarsılsın. lisanda onlardan başka bir şey bırakmamışlar.veren sadası — uçtukça pervaz kabiliyeti artan kırlangıçlar gibi — söyledikçe kuv-‘ vet buluyordu. Bir lisan ki asabımızla heyecanına refakat ederek çarpsın. üzerinde tersim olunamaz. bütün etrafında bulunanlar — güya bu genç natuktan çıkan miknatısiyet nefesiyle tabiattan yüksek bir noktaya çekilmiş bir halde. hareket etmi-yerek... bütün kederlerimize. Nedim’ler. tâyin edilemez akisler uçar. gülsün. fikrin bin çeşit derinliklerine. Şiirin nasıl bir yol takip ettiğini anlamıyorsunuz.. belki yok denebilecek bir hale gelen ruhu — Vey-sî’lerin.. Haniya bazı gözler olur ki sonsuz karanlıklarla dolu bir ufka açılmış kadar ölçülemez. Fu-zulî’nin saf ve samimî şiirine terceman olan o temiz lisanın üzerine sanat gibi.. hattâ söylediğine vâkıf olmayarak devam ediyor. Nergisî’lerin eline vermişler. dalgalarla yuvarlansın. Ahmed Cemil şimdi kendisini unutmuş. o renkler.. Fırtınalarla gürlesin.. bu lisandan... tehevvürlere terceman olsun. dimağında muttarit darbelerle vuran bir sabit fikirle söylüyorcasma kimseye bakmayarak. Bunu inkâr etmek mümkün d<v.. bir çocuğun beşiğine eğilsin. bu camit kütleden ne çıkarabileceklerinde mütehayyir kalmışlar. Lisanı camit bir kütle haline getirmişler. gözleri dalarak. şiirin nasıl bir lisana muhtaç olduğunu bilseniz! Öyle bir lisan ki. sonda müteverrim bir -kızın yatağı kenarına düşsün ağlasın.. bir lisan ki ruhumuzla beraber bir matemin yesiyle ağlasın. Haniya fecirden evvel afaka hafif bir renk imtizacıyle dağılmış sisler olur ki. Bir ucundan tutulsa da silkilse taş parçalarından başka bir şey dökülmeyecek. artık görülemeyecek. sarı.

onu bir kere görmek. Ahmed Cemil’in titreyen sesinde terennüm eden saf ahenk. Raci’nin mukabelesi kargaşalığa geldi.gencin ümitle parlayan nazarına saklansın. şöyie bir iki devir yaptıktan sonra — bahçenin böyle yan ve tenha bir yerinde pineklemektense — ortalarda bir yerde oturmak istemişlerdi. sanki büyük bir zahmetten kurtulmuş gibi kendisini yalnız.. bir lisan ki sanki tamamiyle bir insan olsun. O son kelimeden sonra öyle bir hale geldi ki. *## Ahmed Cemil’i bir seneden beri tanıyorlardı. lambanın zayıf ziyası ve dalgaların tutun dumanları arasında yükseliyor görünen heyeti. deminden beri orada sakit.. daha doğrusu bir nevi hürmet ederdi. mütefekkir otu-ruyormuş zannolundu. Bir lisan. o aydınlık ve kalabalık bir yere şu gizli ve yarı karanlık ciheti tercih ediyor. Ahmed Cemil müsaade istedi. Hattâ Ali Şekib ziyafetin hiçbir tarafında eksik bırakmamak üzere bir nargile ısmarlayacağını sahib-i imtiyaza hemen imâ bile etmişti. hiç söylememiş.. sanki burada bulunanları bir cazibe dairesi içine almıştı. . buradan ayaklarının altında serilen Halic’in ve İstanbul’un münevver bir sema altında manzarasına karşı düşünmek istiyordu. ötede beride yemek yiyen birkaç kişiden. Oh! Saçma söylüyorum. şimdi bahçenin musiki takımı gece faslına başlamak üzere idi. yüzü fena halde kızarmış olduğu halde yanına yaklaştı. geçen sene mekteb-i mülkiyeden çıkıp da matbuat âlemine atıldığı zamandan beri. kemanlar hazırlanıyor. Hep ayağa kalkmışlar. kırık dökük nağme parçaları işitiliyor. ellerini sofranın kenarına dayayarak yarı istihza yarı tehdit karışık bir tavırla dedi ki: Bunlar öyle şişkin fakat öyle boş sözlerdir ki içinde birşey bulmak mümkün olamaz.. Son söz üzerine Ahmed Cemil yorgun bir tavırla iskemlesine atıldı. dehanın sihir esasına temas etmiş zannediln çehresinde par-îayan bir saniha yıldızı. zannedeceksiniz. Ahmed Cemil cevap vermek istedi. herkes severdi. Zaten sofrada umumî bir hareket olmuştu. ruhu ok-sayan bir nazım suretinde titrek dudaklarından dökülen bu ±* A1A1VJUSS1XAH sözler.. Raci. bahçe memurlarından biri elinde şem’alı değneğiyle dolaşarak halkın tekrar toplanmasına kadar idare maksadiy-le söndürülen gazları yakıyordu. sevmek için kifayet etmişti. 2 Onlar ayrıldıkları vakit geniş bir nefes aldı.

toprakların arasından süzülüp akmıyor olduğuna emniyet kesbetmek istiyormuşcasma gözlerini açar. Güya diğerlerinde bir meziyetin teslimi kendisinde bir noksan tevlit edecekmiş gibi bir küçük tahsin tebessümünü bile esirger.. Bu adamdan. Raci o adamlardan biriydi ki dünyaya hiç bir şey olmamaya mahkûm edilerek geldikleri halde herşey olmak isterler. haMAİ VE SİYAH 15 rekete başlayan kalabalıktan uzak. Zaten mûtadı olan. dedi. Fakat ne beis var? Zaten Ahmed Cemil yalnız herkes . ayaklarını çekerdi..arasıra görünen iki üç sakit hizmetkârdan başka halktan.. bir uçuruma yuvarlanmıyor. vücudunu mukavemet mümkün olmayan bir kuvvetle erite erite dağıtıyor gibiydi. biraz da arkadaşlarının ısrarına karşı — o da âdeti hilâfına olarak — biraz mikyası geçmiş. Şimdi yavaş yavaş beyninden süzülen bir şey: damarlarının içinden kemiklerinin arasından. son kısmını — görmüştü. Bu adamın beğendikleri ölülerden ibarettir. on kuruş da masraftan çıkmıştı da ancak iki buçuk beyitle dört kafiye bulabilerek avdet etmişti. Onu hiç sevmez. Bunun bir güzel şeyi beğendiği. onlar gider gitmez dudaklarının arasından: — Aman. “Mezar taşı iştihar heykelinin kaidesidir” dediği zaman orada bulunan Raci’ye dönerek “Al sana göre bir söz. Ahmet Cemil pek iyi bilirdi ki bu adam bilmem kimin bir gazeline nazire söylemek için bir gün Boğaziçinin tâ Kavak iskelesine kadar gidiş geliş seferini ihtiyar etmiş. Aman Yarabbi! Şair Raci dedikleri işte bu idi!. muktedir bir arkadaşı takdir ettiği daha görülmemiş. öyle değil mi?” demişti. şu edebiyat pazarından çekildikleri için rekabetten azade kal16 MAİ VE SİYAH mışlardır. biraz ötede uyanmaya./. sevmemek mümkün olduğu kadar sevmezdi. hafif hafif raseciklerle akarak. bu Raci!. O vakit muzafferane matbaaya girdiği zaman Ahmed Cemil elindeki kâğıdın üzerinde yirmi otuz çizilmiş satır arasında sağ kalabilmiş altı mısra ile bir mısraın yalnız bir kısmını — evet. biraz tahammülünden ziyade içmişti. gidiyor. Arkadaşları Ahmet Cemil’i böyle bir halde bıraktılar.. sanki bütün cismaniyetini. Ahmed Cemil bir gün bir garp edibinden naklen.. ilk muarefe dakikasından başlayarak duyduğu nefreti şu üç kelime tamamen izah ederdi. Raci de en ziyade olamayacağı birşey olmaya yelteniyordu : Şair. Ölüler. O vakit muvakkat bir cehtle kendisini toplar. onlar artık fevkalâdeleşmiş. iradesini çekerek ayaklarından doğru çekiliyor. düşünceleriyle yalnız kalmakta azîm bir vicdan istirahati duydu. perhizkârlığa rağmen bu gece şu ziyafet şerefine. Bu yolda latifeleriyle Raci’yi kendisine düşman etmişti.. Bu kadar hiçliğiyle beraber her meziyet sahibine düşman.

. maamafih gayet mütavazı’dır. fakat o muhabbet içinde kimbilir nekadar. cihan siyasetinin en ehemmiyetten âri tafsilâtı bile ezberindedir. Hukuka nisbeti vardır. Ahmed Cemil: “Aman bu Raci!” dediği zaman işte bütün bu tafsilât o üç kelimenin telâffuz tarzının içine sıkışmıştı. matbaada kimse bulunmadığı zamanlar tesadüf ederse gelen ilânların ücretini haczeden bir muharrir — işte matbaa işlerinde bulunalı on sene oluyor — hiç görmemişti. çok kitap okumak sayesinde en çok her şeyden anlar. geniş omuzlu. Ne vakit bir makaleciğe filan ihtiyaç görülse kendisine havale olunmasından korkarak akşam ziyade kaçırdığından bahisle sersem olduğundan dem vurur. acemce pek iyi bilmek istidadmdadır da bir kere arapça bir ceridenin üç satırını tercüme edememişti. yani bitaraflarca takdir edileceğine şüphe etmez.. ne derin hasetler mevcuttur! Bugün kendisini takdir edenler yarın — kendisini düşürmeye sebep olabilecek bir şey yazsın — bakınız nasıl gülerler. küçük yaşından beri matbuatta çalışmıştır. bildiğinden emin olmayanlara mahsus bir korkaklıkla herkesten iyi konuşabileceği mebahisde sükûtu tercih etmek âdetidir. biraz safça — tâbirde zarafet iltizam olunmasa — biraz budalaca olmakla beraber “Mir’at-ı Şuûn” yazı heyetinde en ziyade malûmat sahibidir. hattâ Raci’-nin gazellerini güzel bulmamaya bile cesaret edemez. onun kadar mahsuben para alan. Onun için kendisini tanıyanlar ondan hiç korkmazlar. yanında en saçma şeylerden bahsederler de o tekzipten utanır. hele idare memuru — o kendisine Ahmed Şevki efendi diyen yuvarlak adam — Raci’den bahsolunsa ateş püskürür. Ah! Bu matbuat âlemi! Bir seneden beri o âlemin az tecrüblerini mi görmüş. Bu adam matbuat âleminde bir cins mahlûkatm hususî nümu-nesidir. ancak otuz beş yaşında olan bu adam. saklı kinler. Ahmed Cemil kin ve haset dedikçe hep Raci aklına gelir. İM Al W SU Bl ü AH 17 Bakınız. arapça. az acılıklarını mı tatmıştı! Mektepte iken nasıl hülya ederdi! Bugün kimbilir ne kadar gençler vardır ki o âlemde zevk tasavvur ederler. Matbaada onu kimse sevmez. açık çehreli. sanki bir kamusu ulûm gibi beyninin içinde yapraklar döndükçe malûmat tenevvü eder. Tashihlere bakarken tertip yanlışlarına dikkat ede-^ cek yerde ötekinin berikinin hatalarını bulmıya dikkat edery Birgün meselâ Ahmed Cemil’in bir makalesinde yanlış bir izafet cümlesi bulduğu için bir hafta alay geçer. başmuharrir Ali Şekib büsbütün başkadır. Onu arkadaşları seviyorlardı. fakat bir kere o çirkin matbuat hayatına girseler. zaten edebiyata kat’iyyen intisab .tarafından takdir edilmiş olmakla onun husumetine hak kazanmış olmuyor muydu? Herkes tarafından takdir edilmiş olmak sözüne de Ahmed Cemil umumî bir vüsat vermez* İnsanın olsa olsa kendi mesleği haricinde olanlarca. hikmet-i tabiiyeye aid birşey yanında fen-i idareye aid bir mebhasa tesadüf olunur. Pek ziyade kaideşinaslıkla müftehirdir. İri boylu. Raci ile tam bir tezad teşkil eder. Ceridede vazifesi muhbirlerin getirdiği havadisi tashihten ibaret kalır.

bir matbaa kapısının önünden geçen birisine meselâ o gün Ahmed Cemil’in bir manzumesinin iki . Onun için Ahmed Cemil de. 2 tiyar etmeyen bir gençtir ki. arkadaşlarına okumak için matbaaya getirdiği hailde okuyamaksızın. şahsının mevcudiyetinden mefkudiyetinden şüphe edilir. iyiliğe davet olunmazsa iyilik etmek aklına gelmez. Ali Şekib’e ağız açtırmazlardı. Bu saf yüreği incitmiş olmamak için Ahmed Cemil en tahammül olunmaz latifelerini bile hoş bulmuş gibi görünür.Ahmed Cemil’in sinirlerine dokunan işte bu mahlûktur. Saib .: “Alay edeceksiniz! Neme lâzım? Bana siyasî makale yazmak ne güne duruyor. lakırdı esnasında bir saz gürültüye karışsın da anlaşılmasın. Dolmalık olacağını unutma! Geç kalırsan yarma yetişmez.. Ona her yerde tesadüf olunur. Raci tab’an meftur olduğu hiyanete. Ahmed Cemil. Bunun manzarasından duyduğu soğuk ürpermeyi hattâ Raci hakkında bile hissetmez. Said her suale “evet” diyen. sabahleyin mekteb-i hukuk derslerine gittiği halde. daima meşguliyette. size de anlatır. Said hakkında Ahmed Cemil’in vazıh bir fikri yoktur. kulaklanyle gözleri. daima ayakta. zaif.. kuru çocuk . ıçünkü bir gün evvel mü-rettip yamağı Emin’e : “İki okka alacaksın. Onun için meselâ çarşamba günü sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin evinde uskumru dolması olacağını bilir.iddia etmez. kötülük etmez. Onun latifeleriyle eğlenen bilhassa Raci ile Said’dir. çünkü behemahal çekmecesinin bir tarafına atılan bir ilân ücretini görmüştür. küçük gözlü. bir kitapçının hesap defterini tuttuğu. hattâ şiirine de katlanılabilir bir adam olduğu için Raci ile ekseriyet üzere aynı duyguda çıkmasına Ahmed Cemil gücenmez. ufak yüzlü. o. Matbaada herkesten ziyade işinin basma devam ettiği. Raci parasız kaldığı vakit Ahmed Şevki efendinin çekmecesinde para olup olmadığını Saib’den tahkik eder.kısa. Ali Şekib’in yalnız bir şeyini affetmez: O da bütün utangaçlı-ğiyle beraber bu adamın ara sıra latife etmek istemesidir. Babıâli caddesinden çıkarken bakınız. küçük kıt’ada yaratılmış. bu bir küçük çocuk kadar utangaç adamın samimî bir dostudur. Said de şahsî tabiata malik olmayıp da ötekinin berikinin yaptığına imtisal âdetine uyarak. çünkü Said’in vazıh bir varlığı yoktur. kemikleri vüs’at bulamamış. daima harekette. her duyduğu fikre “benim de fikrim budur” cevabını veren. Bir gün bir fıkra yazmış idi de. Meselâ bir kaç kişi arasında. o mutlaka anlamıştır. adelâtı kemiklerimin üstünde kurumuş. fakat bütün bu dönekliği esasen beyni gayet hassas bir mahrek üzerinde çevrilmeye mahkûm olarak yaratılmış olmaktan başka bir sebeple ihMai ve Siyah — F.” diyerek yırtmış-tı. Saib’den sorunuz. Sa-ip. Ali Şekib o adamlardandır ki insan ellerini ellerine koyacak olur ise onlarda his-solunan satvet sıcaklığıyle hayatın birçok kötülüklerinden kalbte hâsıl olan buzların eridiğini duyar. bu dünyaya görülmeyecek şeyleri görmek ve işitilmeyecek şeyleri işitmek için gelmişçesine gözleri meselâ Ali Şekib’in bilmem nerede nahiye müdürü olan eniştesine yazdığı bir mektubu yandan okumakla meşgul iken kulaklarını odanın köşesinde idare memuru Ahmed Şevki’-nin — Ahmed Şevki efendinin — kâğıtçıyı az para ile savmak için sarfettiği belâgate vakfeder.” dediğini tamamiyle işitmiştir.

Raci.. Bahçenin rakit havası içinde bir aşk nefhası. bu çalınan şeye aşina çıkıyor. vücudu yaka yaka eritip dağıtan bir buse ile birbirine sarılarak tek bir vücut olacak zannediyordu. çünkü yirmi yaşını herhalde geçmiş olmakla beraber çocukluktan kurtulmamıştır — duyduğu şey. Şimdi Ali Şekib.. gözlerinin önünde açılan bu semada. dalgalanıyormuş kıyas edilen bütün bu yıldız alayları.. Bakınız. matbaaya giriniz. bazan bir mahkuriyet iniltisi. Kâh kalbin en derin noktalarından geliyormuşcasına derunî.. şimdi karşısında tepelerin myuyan sırtlarına dökülerek. Ah! Bu bârân-ı elmas. belirsizce ıslık çalmaya başla-di. bütün bu çehreler beyninden silinmişti. uydurmakla meşgul olurken görürsünüz. bir rüyanın silinmiş şekillerine benzeten bulanmış gözlerinde kâfi bir kuvvet toplamak istedi. Her vakit. feryat ederek.. Onun ismini kendine mahsus şive ile tercüme etmişti: Bârân-ı elmas! Ne güzel. bunlar bir bâfân-ı elmas değil mi? Ahmed Cemil’in içkinin tesiri altında bunalarak süzülen gözlerinin önünde donuk mailikler üzerine avuç avuç sarı pullar serpilmiş sema sallanıyor. Waldteufel’in meşhur Valse’ini ne vakit dinlese bütün hayali inkişaf ederdi. O vakit aklına geldi. O vakit nefsine bir cebir ile. nasıl rüya âlemleri açan bir isim. yahut denize doğru akan bu 20 MAİ VJü Oil Aû renkli levha yavaş yavaş yüksele yüksele yer ve gök birleşecek toprak ve gök gecenin aşk havası içinde azîm. taşra mektuplarını hülâsa eder.. sonu olmayan bir derinliğe çekiyordu. Fakat fikrinin bütün iradesine malik olmakla beraber vücudunu istilâ eden o azîm keselâna mukavemet kabil değildi.. medid. temmuzun şu sıcak gecesine mahsus bir buğ ile örtülü zannoflunan bu mailikler içinde titri-ycrmuş. pest. sıcak ve baygın bir nefes gibi sanki tâ göklerin sezilemeyen yüksekliklerinden dökülen bu nağmeler. Ahmed Cemil’in sanki vücudunu iki kol tutmuş. Matbaada herkesten ziyade o çalışır. neydi? Neydi?. Bahçenin bu yüksek noktasının önünde yayılan bütün manzarayı. müteJVLAl Vüı Oi I Ati nevvi makale yazar. biraz ötede tütüncü dükkânına uğrayarak filân risalenin filân nüshasının ne kadar sürüldüğünü tahkik ederken. . bahçeye hemen her gelişinde dinlediği bir şey. sallanıyor.. kâh bir teessür feveranından inikas etmişçesine parlayarak.. Ahmed Cemil’in bu çocuk hakkında — çocuk diye mâruftur. O aralık mızıkanın uzaktan gelen ahengini taklit ederek kendisine biraz metanet vermiş olmak üzere hafifçe. Bakınız.. yazıhanenin kenarında “Selanik hususî muhabirimizden aldığımız mektuptur” diye başladığı bir kâğıda sun’î bir mektup. tercüme eder.beytini okurken. işte şimdi bile o aklına geldiği için vücudunda ürpermeye benzer bir şey duyuyor... Said. sanki vücudundan yavaş yavaş uzanıp gidiyormuşcasına uyuşan bacaklarını çekti.. ne hülyalar getiren.. ecnebi gazeteleri okur. sanki sakit. işte gözlerinin önünde gördüğü bu şeyler. bazan bir şikâyet nalesi. Kendisini toplamak istedi.

fakat hayatta yüksek şeylere meftun olmuş gözler gibi aşağıdan yukarıya yağıyor. işte işte raksediyor. etrafına baktı. şakaklarında hafif bir serinlik hissediyor. mai siyah kelebekler gibi uçuşarak. Birinden ötekine bir hicran sadası. o yekdiğerinin hem aynı hem gayri zannolunan tezatlardan mürekkep hülyalı hali altında.Şimdi Ahmed Cemil altından yer kaçıyor. Başını çevirdi. ağaçların arasında küme küme oturan bütün bu halka onun bir nisbeti var mı ki gitsin de o kalabalığın içine atılsın ? O bu dünyada herkesten uzak.. Orada da bir bârân-ı elmas. işte şu aşağıya süzülen sema nurları. Bârân-ı elmas! İşte işte. sanki bu aletlerden. ötekinden bir ıstırap enini. sükûttan ve nağmeden. birbirleriyle dudak dudağa bir visal içinde dağılıyorlar. o mai semanın içinde birçok gülümseyen ümit yıldızlarından ibaretti. Son bir nağme tufaniyle nagihanî bir karar bütün bu ha-yalât silsilesine hatime çekti. bütün bu kirişlerle tahta veya bakır parçalarından sihirli bir nefesle canlanarak. yükseliyorlar. o vakit tahattur etti. denizin siyahlıkları içinde şurada burada ışıldayan bu ziyalar. İşte gözlerini kapayınca görüyor: Mai bir sema altında azîm bir sahra ki sabahın hüzün ve neşveden. şu muzlim denizin siyahlıklarına serpiliyor. Üzerinde bir sema ki geceden kalma siyahlıklarla . burada ne için bulunduğunu anlamak için düşündü. Şimdi her şey hakikata ricat etmiş oldu.. Arkadaşları şüphesiz orada işte şuracıktan bir parçasını gördüğü bahçenin kalabalığı arasındadırlar. dimağını âteşin bir bulutla örten buhar yavaş yavaş açılıyordu: Onun âlemi işte şu yavaş yavaş açılan beyninin içinde mai bir sema. Bir rüya içinde yahut sihir âlemi karşısında idi. Onların yanına gitmeye ne lüzum var? Tâ ötede dönen bir levhanın yalnız bir kısmı şeklinde gözünün önünden akıp giden şu seyrancılara. baktı. renkten ve zulmetten. çalkalanan mailiklere doğru yağıyor.. bütün o biçâre insan kalbine mahsus acılıkların. sonra bunlar o parlak semanın mailiklerine. herkese yabancı değil mi? Şimdi kendisini biraz topluyor. tâ o semalara. uykusundan tamamiyle sıyrılmamış mahrumluklarla yüklenmiş sisler arkasında boğulan ufuklara doğru uzanıp gitsin. yağıyor. diğer birinden bir ümit cevabı çıkararak. onlarda bir bârân-. şu yukarıya jıçu-şarak siyahlara bürünen sönük ziyalar! Bârân-ı elmas.. elmas. kemanların titreyen eninleri. kanatlanarak uçuşan küçük küçük nağmeler birbirine atlıyor. filâvtanın kahkahaları. henüz. tatlılıkların hazinesini taşıyor. o üzerinde gülümseyen nurlar. şundan bir tahassür nâlesi. gölgeden ve hayalden. karşısında şu bayırın eteğinde yer yer parıldayan. Ahmed Cemil sanki bir rüyfadan f MAİ VE SİYAH 21 1 uyandı. başından sema uçuyor. sanki semalardan dökülen. vücudu bir boşluk içinde yuvarlanmaya başlıyor zan-nında idi.

meçhul emeller fezasında uçtuğu zamanlardan-beri bütün varlığını istilâ eden emel. fikri bir hayal rüzgârı üzerinde. semanın bu 22 MAİ VE SİYAH muhteşem yangını altında sahra müşevveşiyetten sıyrılır. müptehiç bir sabahın rüyasına dalmış. Bütün menazır sabahlara mahsus o rengin müphemiyeti içinde hava ve hayalden mürekkep bir gölge şeklinde durur. münevver bir semanın bâ-rân-ı elması altında parlak hülya âleminde kanatlan kırılmış bir kuş gibi henüz topraklara düşmemiş. sonra da o derece itilâ emellerine kapılıyor olduğundan kendi kendine utanıyordu.gündüzün ilk şaşaalarının imtizacımdan mürekkep esmer bir renkle gözleri taltif eder. gençliğin öyle hassas bir devresinde ki fikir. hayalinin şu müdebdep levhasını yaşatırken: “Ah! o ümit güneşi!. bu matbaalar. yalnız mü-nevevr. Ahmed Cemil burada. bugün o kadar acılıklarına. Ahmed Cemil ismini o kadar yükseltmek ki... Şimdi birkaç eski mektep arkadaşiyle sekiz on kalem erbabından başka her. gözleri ötede siyah tahtanın üzerinde unutulmuş. ümit güneşinin üzerine tâ uzaklarda bir ufkun içinde hazırlanan bulutların dökülmeğe müheyya olduğunu anlamamış idi. henüz görmemiş. herkesçe anılmak.. O lâcivertliklerin bir tarafında henüz belirsiz bir nurdan toz savruluyor gibidir. göğüs vermek için hayatını zehirlediği bu edebiyat âleminin bir gün yüksek zirvelerine çıkmak. gözler ziyadar bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir hayal ufkunun envariyle dolu iken bir perde altında siyah bir köşenin açılmak üzere olduğunu. edip olmak. Bu sahranın üzerinde o semanın altından bir peri alayının kanatlariyle dalgalanıyor denebi-len hafif bir hava uçar ki dikkat edilse bir ruhanî cihanın zenı-zemesine benzer nağmelerle titrer. ve.” diyordu. Henüz yirmi iki yaşında. senelerdenberi bütün düşüncesi bu değil miydi? Ta mektepte bir kimya kitabının üzerine başını dayayarak. cam kapıların aralarından farkedilen şu kütüphane müdavimleri. bakir bir safvetle münevver bir göz gibi bakmaktadır. Öyle bir yaşta.. Ufkun bir kenarından güneşin sinesinden sahraya bir nur tufanı döker.. O tasavvur «ttiği yüksek payeye bir hat bulamıyor. bütün sahra taze bir hayatin canlılığiyle tutuşur.. yarım kalmış bir cebir muadelesine bakarak. Edip olmak. bütün maneviyeti yalnız bir ümidin tahakkukuna muntazır. fakat bir zaman gelir ki birdenbire bir ihtişam çağlayanı dökülür. bir müphem renk altında mai bir atlas halinde görünen semanın derin bir köşesinden zührenin beyaz handesi hâlâ görünür.. şöhret almak. iştihar arzusu değil miydi? Ahmed Cemil daima aceleci ve telâşlı yürüyüşiyle.f kesin meçhulü olan bu . Onu ne kadar se-nelerdenberi bekliyordu. âdeta koşarak Babıâli caddesinin kenarından çıkarken şu kitapçı «dükkânları. Şöhret bulmak.. biraz evvel sönük duran sema sanki bir yangın ile dolar. sabahtan akşama kadar fikir ve sanat hareketlerinin münferit mecrası olan şu cadde bir gün olacak ki onun tesiri altına girmiş olacak. ‘ Henüz yirmi iki yaşında idi.

Sahib-i imtiyaz gelince dedi ki: Allah cezasını versin! Islah olmayacak. zevcesine. artık yavaş yavaş yola çıksak. kendisinin şairane tâbirine göre “Piyale-i telh-i h^ yatın zehr âbî”na dudakları temas etmişti..... Ahmed Cemil. Kaç kere bedbaht karısı matbaanın kapısına kadar gelerek beş altı yaşındaki yavrusuyle kocasını arattırmış. bir çâre bulunamadı... çoç ^bi nâ-tamamiyle bağlı... lâkin o zaman.. gören yok.. annesi Emniyet Sandığına terhin edilmek üzere küpesiyle yüzüğünü teklif etti. Biz üç kişi kaldık. Ahmed Cemi’ 24 MAI VE SİYAH MAİ VE SİYAH 25. lamış. O vakit babasının bütün hassasiyeti nasıl taşmıştı! Karısının elmaslarını terhin etmek! İşte bu mümkün değil. Ahmed Cemil ile beraber bütün arkadaşlarını ne cevap vermek lâzım geldiğinde mütehayyir bırakmış idi.. Ahmed Cemil’in düşüncelerine bir fasıla daha geldi.. Ötekilerini de beraber sürükledi. Babası dâva L kiliydi. rivayetine göre bir defa babası kabul etmiş ve ücretinin nısfını evvelce almış olduğu bir dâvanın sonradan hakka makrun olmadığını anlayınca birden reddine ve paranın iadesine karar vermişti. Uzaktan sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha ile idare memuru Ahmed Şevki efendinin yaklaştıklarını gördü. Ondan sonra pederini kaybedince maişet endişesi... hayatın az meşakkatlerine mi tahammül etmişti? Bugün yirmi iki yaşında idi. bu ümidin tahakkukuna şayan olmak için az mı ıstırap çekmiş.. On dokuz yaşma kadar Ahmed Cemil tamamen — hayatta mümkün olabildiği kadar — mesud idi. hayat mübarezesi baş:. Yine oraya gitti. bakan yok. bugün koltuğunun altında bir iki kitapla buradan bir gölge gibi çıkarken bir gün olacak ki tesadüfen bir kitapçının dükkânına gözü isabet edecek olursa mektepten henüz çıkmış iki genç edebiyat müntesibinin birbirine kendisini gösterdiğini farkedecek. za^ ailesi Ahmed Cemil’in annesiyle on sekiz yaşında oğlundan dört yaşında kızı İkbal’den ibaret idi. Ah! O zaman göğsü nasıl bir iftihar havasiyle şişecek! Şimdi oradan mevhum bir cisim şeklinde geçiyor. evde kendisini bekleyen karısını. hususiyle namuslu.. o da paranın Süleymaniye’deki mini mini evlerinin tamirine sarfedilmiş olmasıydı. çocuğunu düşünmek yok ki.. Güzergâhında isminin yavaşça fısıldandığım işidecek. Onun nakline. ^ JjL İyi bir aile babası. O vakit saatlerce düşünüldü. evine meftun. Ailesini iyi geçindirecek kadar para kazanırdı.. Raci’nin ikide birde Palais de Cristal’da geç vakte kadar kaldıktan sonra geceyi de evinden başka yerde geçirdiğini bilirdi.. babasından bahsetse namusunu teşrih edecek hikâyelerin sonu gelmez.genç.. Kendisinin bir .. fakat bu yaşa gelinceye kadar. Fakat bu kararın icrasına büyük bir mâni vardı ki. Zaten bu neticeye.

En küçük vesilelerle bile lâtife ediyor. hattâ arkadaşlarının hissetle ithamına gülümseyerek para biriktirmişti. hemşiresi. Ahmed Cemil evin alınışını pek iyi tahattur eder. pembe odaya yar oldu. Onun fikrini tatbik etmek lâzım gelse kilim döşeme ikiye bölünecekti. Ahmet Cemil’in fesini kura çantası yaptılar.. Fakat bu ufak şey bu namuskâr aile babasını senelerce yormuş. validesi. ne telâş içinde idler! Bütün eşya aşağıda mermer ve &ya> mutfağa. pembe oda. bu hâkimiyet sıfatının ehemmiyeti altında beyni darmadağın oldu. Ahmed Cemil’in bazan gülerek “bizim konak” dediği mesken alınmıştı. senelerce alnını terletmişti. fazla olarak fahiş bir faizle bir muhtekir sarraftan para alındı. O vakit ne kadar mesut idiler! Her akşam yemekten sonra saatlerce beraber otururlar. Bu adamın yalnız bir endişesi vardı: Ailesini mesut etmek. O vakit on dört yaşında vardı.. Senelerce fikrini vakfettiği bu maksadı temin için kendisini.. evet yalnız kendisini birçok şeylerden mahrum bırakarak. O gün.. O hem pembe odaya hem sofaya taraftar çıkıyordu.bu karışıklık içinde hangisini almak. etti: Herkesten maksat Cemil’le İkbal. babası yazısını yazar. Şimdi ne vakit Ahmet Cemil o eskimek bilmeyen kilim döşemesinin üstüne otursa babasının bir hâkim ciddiyetile elini fese sokarak: “Göreyim seni. Babası oğlunu ev alınmadan evvel mektepte Jeylî olarak bırakmadığı için o vakte kadar beklemişti. senin merhametine kaldı!” deyişi gözlerinin önüne gelir. O vakit kitapla buivalidesi arasında bir müddetten beri devam eden bahis teceddüt etmiş. geçen senenin esvabını bu seneye salih görmeğe çalışarak. Bunlar terhin edildi. O para ile işte şimdi karısını çocuklarını sokak ortasında kalmaktan muhafaza eden Süleymaniye’deki bu beş odalı evceğiz. İkbal validesine uyarak sofayı münasip görüyorlardı. Kendi evlerine gelmiş olmak hepsinde eğlenceye bir meyil uyandırmıştı.. Tam mektebe leylî olarak ithal edildiği sene. sokağa nazır odaya tıkılmış. <iİ£inci defa olarak kira evinden kurtulup kendi evlerine gel-^g . Bu mühim mesele de bir eğlenceye medar oldu. bu gürültünün içinde şa-eski mt. bir güzel saatiyle bir altın kösteği vardı.. Birçok adamların bir dakikada bir zarın hevesine terkedebilece-ği kadar ufak.. O vakit tali hükümetti. çamurlu sokakları yaya tırmanarak. babası. lüzumunda» ziyade gülünüyordu.. Cemil tabiî babası gibi pembe odayı. validesi oğluna bir gömlek. O vakit herkes bir rey beyan. Ahmed Cemil bir köşeye büzülür. araba ile gitmek arzularına galebe çalıp yokuşları. dersine çalışır.. o babasına Kula’dan hediye gelen kilim döşemelerin yukarıdaki pembe odaya mı yoksa sofaya mı konacağı meselesi tazelenmişti. o gayri muhik dâvadan vazgeçildi. iki kâğıt parçasına “pembe” ve “sofa” kelimeleri yazıldı. herşey birbirine gün c^iŞ. Hizmetçi şaşaladı.eri gün. ufak bir şey. hangisini nereye kesin mecazım geleceğinde mütehayyir kalmışlardı. düsturları karıştırır.. Nihayet hizmetçi kız — taşralı iriyan bir kız — hâkem tâyin olundu.altın enfiye kutusu. yahut kızma esvap .

ciğerlerinden çıkan bir şuhka-i beka boğazlarına kadar gelir takılır.dikmekle meşguldür.. O vakit bir matem sükûtu başlar. daha yatağa girmek için bir hayli zaman vardır. Magihan bir kaza darbesine uğrayan bu yuvacık nasıl perişan. başaşağı düşmüş gibiydi. Kendi evlerine geldikten sonra bu müsamereler haftada bir defaya münhasır kaldı. Yemek sofrasının başında toplandıkları zaman hepsinin dimağında menkuş olan o baba çehresi güya henüz orada karşılarında imişçesirıe o. lokmalar geçmez. O tarihten sonra hayat mübazeresi ne müthiş başlamış. yaşlar. Ahmed Cemil başını kaldırır. Ahmed Cemil mektepte leyli olduktan sonra bu aile heyetinin mühim bir rüknü haftada altı gece ihazır bulunamaz oldu. bu valide yaşların hücumiyle titreyen gözlerini oğlu ile kızına diker.. O vakittenberi o pembe odanın içinde o kilim döşemenin üstünde bir şey noksan idi. Kaç sabah Ahmed Cemil yatağından. bir aralık bu üç kişinin gözleri birbirine tesadüf •ediverse o hazır duran yaşlar birbirini uyandırır. O vakitten sonra bu küçük bahtiyar aile nasıl değişmiş. taşar. babasının odasına gitmiş. ara sıra bu dört kişiden birinin ağzından çıkıvermiş bir serseri kelime musahabeye vesile olur. fakat bu defa eksilen ayak o kadar mühim bir ayak ki iskemle duramıyor. onu henüz yatağın içinde. Ah! Mektepte geçirdiği zamanlar. Hele ilk matem günlerinde bir akşam üstü meselâ kapı çalmsa İkbal’in: “Babam geldi” diyeceği tutardı. bu genç dimağı bir gonca gibi nazik parmaklarla açmağa çalışır. Babasının tâbirince iskemle üç ayaklı kaldı. Babasının Mesneviye pek merakı vardır. O vakit ortaya başka iş çıkar. sanki korkunç bir rüyadan uyanmış da sabahleyin o rüyanın altında mesud bir hakikat çıkacakmış-casma odasından yavaşça çıkarak. O noksana kendilerini alıştıramamışlardı. Hattâ kabil olsaydı da İkbal’i de verselerdi. bir mazmunu tefsir etmek için saatlerce yorulur.. Bazan iştigalin nevi tebdil olunur.. Heyhat! Şimdi iskemle yine üç ayak üstünde. . O vakit iskemle iki ayağı üzerinde durmağa çalışırdı. *’Ne oldu?” Bu çocukların babalarına ne oldu?. Babası yazılarını bitirmiştir. her yeri cazip olan bu kitabın bir hikâyesi okunur.. ikbal güler babası bir hikâye söyler. Fakat ne yapalım? Her şeyden evvel çocuğu hayata hazırlanmalı. gelişigüzel bir yeri açılır. Ahmed Cemil’in küçük yaşından beri tahsil zemininde bütün adımlarına rehber olan bu baba o vakit oğluna ders verir: Bir nükteyi anlatmak. Ahmed Cemil dersini yapmıştır.. bu sofra başında bir mezarın sâkit enini hüküm sürer.. yiyemedikleri lokmalarıyle mahzun duran tabaklara damlar. göğsünde bir ateş ile kalktıktan sonra. yemeğe başlamadan ellerini uzatamazlardı. maişetin yükü henüz zayıf olan bu omuzlara nasıl çökmüştü! O zamana kadar henüz hayatın ilk faslını bile okumamıştı. İkbar — kız çocuklarını daima validelerin eteklerine sevkeden bir hisle — annesinin yanma meselâ babasının eskimiş para kesesine kaim olmak üzere yeni bir kese örer. bu evin bütün havasında bir hayat unsuru eksilmişti. sakin bir uyku ile uyuyor gö-recekmiş ümidiyle titremişti.

artık askeri rüştiyesinde. hoca efendiye müracaata mecbur etmişti. Yalnız büyük bir oda. Ahmed Cemil şaşırdı. küçücük bir asker ehemmiyetini almıştır. bu gelen Ahmed Cemil’in babasıdır. Öyle ya. Odanın içinde bir uğultu vardı. Çocuklukta hep böyle değil midir? Hâtıralar hava ve zaman tesiriyle yıpranmış. o kadar tahattur ediyor.. galiba yine mektebe devam eden bir kibarzadenin hizmetkârı vardı ki. sabahleyin mûtat üzere mektebe gelmiş. temiz. Kaç kereler onu ağlatmış. henüz genç. Hattâ bir kere. Herkes bir yere bakıyordu. fakat bu zamana ait hâtıraları o kadar mübhemdir ki. hatta babasına da o yolda tarif ederdi de bir türlü . Ay!. Çocuklar hep kürsülerin üstünde sallana sallana yarı sesle derselirini tekrar ediyorlardı. Ahmed Cemil başını kaldırdı. babası bile mektebe gelerek hoca efendiyle oldukça şiddetili bir mülakat yapmıştı. başlıca Ahmed Cemil’e musallat olmuştu.. görüşmeğe başlamışlardı. oturmuşlar.. o dünkü vak’a için geliyor. delik deşik olmuş bir sahife şeklinde ka28 MAI VE SİYAH lir.. bunaldı.. Unutamayacağı şeylerden biri de mektep arkadaşlarının arasında biri. Hattâ Ahmet Cemil gözlerini kapayınca hâtıraları arasında bu vak’adan sonra kendisini birden o mektepten çıkmış başka bir mektepte bulur. bu küçücük halk da hocanın şu meşguliyetinden istifade ederek yerini tebdil etmeksizin harekete başladı. Bir dakika içinde herkes vâkıf oldu ki. bu mühim haber bütün odayı dolaştı. Ahmed Cemil bu teferruatı pek iyi zaptetmiştir. derin bir sükût. Bu defabüyük bir mektep. nasıl okumağa başladığını. Evet. Zenci hemen beyazlanmak raddesine gelmişti. kendi babası.. hatırat levhasında en derin kazılır.. fakat Ahmed Cemil bu seksen kişiyi iki yüz kişi gibi görürdü. Ahmed Cemil’in bir şeyden haberi yoktu. Oh! Bu muallim ne güzel bir adamdı! Seyrek sakallı. ta karsıki duvarda iki büyük siyah tahta.. Sınıflarında seksenden ziyade •çocuk vardı. Komşu çocuklardan biri gözüyle diğer birine Ahmed Cemil’i gösterdi.. o vakit bütün mebhut ve mütehayyir duran mektep halkı. yerine oturmuştu. Bir de ne görsün? Babası. O gün. Evvelâ sübyan mektebine gider gelirdi. Hele mai bir cübbesi vardı ki pek yakışırdı. Sonra ne oldu? Ahmed Cemil artık ötesini bilmiyor. bilmem bir tokat meselesinden dolayı olmalı. Evvelâ nekadar utanmıştı! O büyük mektebin içinde ilk günleri korkarak yürür. yine karşıdaki köşede yüksekçe bir minder üstünde beyaz sarıklı muallim. Bu işaret.. o odanın içinde sıra sıra kürsüler. Birdenbire bu uğultu durdu. yanaklarından ateş çıktı. O zaman en ziyade tesir eden şeyler. kendi sınıfından başka bir yere giremezdi. bu mektepte ne yaptığını pek karışık bir surette tahattur eder.. Gözler hep Ahmed Cemil’den hizmetkâra — galiba Bilâl — Bilâl’den Ahmed Cemil’e gidip geliyordu... hattâ Ahmed Ceiml’in resmî elbisesi bile var... Dersler daha başlamamıştı. istikbal etmiş. Neden? Babası neden gelmiş? Şimdi hoca efendi ayağa kalkmış..MAİ VE SİYAH 27 Ahmed Cemil tahsilini herkes gibi takip etmişti.

Bakınız. Ne müdürün bir şey dediği var. Doğru yukarıya sofaya çıkar. bir telâş ile dışardan içeriye girer. fakat tam bir ciddiyetle. kendisini kaybetmiş... Artık babasının geleceği zamana kadar validesine başçavuşluğun ehemmiyetini anlattı: İki yüz kişi! Şaka değil!.. başlar yoklama defterini okumağa. mahcup. Fatih. siyah tahtanın başında perişan. mahvolmuş.. Ahmed Cemil mektepten geldi mi.. muallimlere mahsus olan kürsüye çıkar. Kırıkçeşme... ne de tebliğ olunacak bir emir. bir müzakere esnasında.. «Başçavuş oldum» sözünü evvelâ onun yüzüne attı. daima tahtaya onu çekerdi. sükût. esassızlığım sezdirmiyerek. mektepteki ciddî tavrı takınır. darb neye derler? Hüseyin Nazmi efendi cevap verir: Bir adedi diğer bir aded miktarınca tekrar ederek çoğaltmağa darb derler. Ne için başçavuş oldu? Başçavuş olmak için ne yapmıştı? Hesap derslerinde tahta.. Hüseyin Nazmi efendi Saraçhane — bu Nazmi efendi şimdi «Gencine-i Edeb» muharriri olan gençtir — derse davet olunur.. Bu ilk senede ne öğrendi? Onu kat’iyyen bilmiyor... elindeki cetveli mühim bir eda ile vurur: «Efendiler. biçare kaç kereler o iki yüz kadar ehemmiyetli görünen seksen arkadaşının karşısında... ve daima cevaplariyle..... Ahmed Cemil’i başçavuş olduğu gün görmeliydi.. Bu yoklama defterinden evde bîzar oldular. ondan sonra bir kere hasıl olan sükûtu muhafaza etmek. ince sesiyle bu ilk nutuk mukaddemesi sınıfın ortasına düşer düşmez.’ Herkeste bir dikkat. bu nıü-him hâdisenin esasını hâlâ anlamamıştır. Yalnız hesaptan pek sıkılırdı. . Maksat bir kere efendilerin dikkatini celb edip düzme bir şey söyledikten sonra. öteki mektepte sıralar birbirini takiben saatte bir.. yavaş yavaş ağlamıştı. Mevcud! Necmi efendi. Mehmed efendi. Eve nasıl göğsü şişkin. ekseriyet üzere yoklama defterini o pkuyacak. başçavuş ne diyecek?...inandıramazdı/Burada her şey başka türlü idi. Mevcud! Ruhsar efendi.. riyle.. Hocası da ona musallat olmuştu. babasının başçavuşluğuna mükâfaten alıverdiği siyah tahtanın başına geçer.» diye başlar. Bu defter bir kere okunur. Hoca efendi sorar : — Efendi. başında ağlamaktan başka bir fazile göstermiş miydi? Daha da pek küçüktü. Namevcud! ilâh. Mini mini başçavuş ne der? Sınıf halkına tebliğ olunacak müdür beyin bir emri... Fakat bütün çocuklar onun hatırını saymağa başlamışlardı.. başka bir oyun yoktu. Bununla beraber bir müddet sonra onu başçavuş yaptılar. Zeyrek. Ya sabahleyin. ondan sonra hoca efendi gelir. hocanın önündeki kürsüye gidip oturmak âdet iken burada her iki saatte bir başka hoca geliyordu. bu haberi bir an evvel vermek için sabırsızlıktan nasıl koşaI rak gelmişti! Kapıyı açan Seher oldu. Bunlara nezaret etmek. Bu bir oyundur. evet. meselâ hesap hocası — artık hesap hocasiyle arası iyileşmiştir — hoca efendi sanki yoklama defterini açar.. meselâ sınıfın en gürültülü bir zamanında.

. fakat orada Ahmed Cemile bir ciddiyet geldi. emel ve fikirde bir iştirak peyda ettiler. o vakit aile hayatından uzak düşen bu iki genç kalb birbirile samimî bir karabet hâsıl etti.. bir vak’adan müteessir olmakla veyahut ona lâkayd kalmakta müttefik çıkarlardı. Evvelâ hikâyeler. haricî tesirler ahz ve telâkkide. Taze dimağları inkişafa başlayıp okuduklarını anlamağa başladıkları zaman.. bir kalem efendisi tavrını takınırdı. elinden tebeşiri nereye atacağını bilmezdi.. kitabı çekmecenin içine yerleştirirler. Hüseyin Nazmi efendi tahta başına geçer. telif bir alay hikâye okudular.. İlk senelerde münasebetleri tehassüslerini teatiden ibaret kalırdı. orada bir tarafa birikerek sessizce tatlı bir tebessümle kendisini seyre koyulurlar da o farkına varamazdı. aralarında hususiyet diğer bir kalbin iştirakine tahammül edemiyecek derecede idi. yavaşça yukarıya çıkmış.mı? Ahmed Cemil bazan bu taklid ile derste okadar dalardı ki babası gelmiş. arkasından annesiyle hemşiresi gelmişler.. kalbleri-ni bir kitabın bir sahifesinde böylece teşrik ederlerdi.Geçin-tahta başına!. Hayatının bahtiyarlık sahifeleri hep bu mektepte geçen mes’ud günlere aid lâtif hâtıralarla doludur. İlk mütalâa heveslerine mahsus doymak bilmez bir açlıkla her ellerine geçeni okumak istediler. efkârın tayin ve nakşi tarzında bir anlayışta idiler.İkisi bir sınıfta idiler. koltuğunun altına yerleştirir. donar kalır. Ahmed Cemil yavaş sesle okur. Ekseriya beraber okurlardı. Babası bu mektepten alıp kendisini Mekteb-i Mülkiyeye götürünceye kadar bu oyun devam etti. işte o zaman ikisinde de mütalâa cinneti başladı. Zaten hislerinde. sınıfın bir tarafında tenhaca bir yere çekilirler. Sonra gözleri oraya ilişiverince şaşırır.. Meselâ ikisi de bir şeyi tuhaf yahud garip bulmakta. Anladınız. Onun için sevişmek. fakat sonraları. İki refik fikirlerini. Artık kendisine büyük bir adam nazariyle bakmağa başladı. bir fikri beğenmekte yahut reddetmekte. o insanlar arasında okadar tatlı olmakla beraber okadar nadir tahalkkuk eden sevişmek. Hüseyin Nazmi dinler ve işitemediklerini. ikisi de leyli olmuşlardı. kitapçılardan kira ile alınmış yahut arkadaşlarından birinden rica ile istenilmiş terceme. tebeşiri eline alır.. 67 ile. Hüseyin Nazmi ile asıl muhabbet iplikleri burada bağlanmıştı . göz ucuyla süzerek itmam ederdi. bu iki saf ve temiz kalb için pek kolay bir şey oldu. 3D MAİVESİYAH kitaplarını bir gazeteye sarar. .bu on dört yaşında çocuk -mektebe giderken çanta taşımağa bile tenezzül etmez oldu. Yazdınız mı? Ha! Şimdi bunu darbetmeli. Hattâ o kadar ki bütün diğer sınıf arkadaşlarına yabancı kaldılar. Hattâ .. hoca efendi emreder: 24605.

geçmiş zamanların mezarı demek olan tarihe sevketmekten lezzet duymadılar. mütalâaya küstüler. Okumak tâbiri sahih olamaz: onların arasından koştular. bazı parçaları ezberlediler. Fuzulileriy Nef’ileri. fakat heyhat!. Bu genç fikirlerin baharı inkişafa başlamıştı. Bi zaman geldi ki aradıklarını bulmaktan meyus oldular. Okuduklarını bir daha okudular. fakat bunu kimseye de itiraf etmek istemezlerdi. Bir kaç ay fikirleri âtıl kaldı. okumaz oldular.. O zaman aradıklarını bulmak için eski divanları okumak istediler. Zaten mektebe girdikleri tarihten başlayarak sınıfın bir türlü yüksek derecelerine heves edememişlerdi. Daha bulmak istediler. Smıfm orta mıntıkasında yaşamağı müreccah görürlerdi... o ilk önce duydukları lezzet. Ya mektep kitapları.Bir aralık hikâyeden nefret ettiler.. fakat bu atalet bir gün geldi ki o senelerce mü-talâaanın tohumlarından filizler çıktığını göstererek geçti. Artık iştigal vesilesi bulunmuş oldu. Fakat onlar. fakat biraz da kızarmış idi. hislerini bunalttı. sanki. bir aralık bunların bazısında hele Nefi’de buldukları lisan haşmeti fikirle-lerini örttü.. Tarih okumak istediler. Elfazm tantanası altında şaşırdılar. il . Ne için? Ertesi sabah o da bu mehtap tasvirinin diğer dört beytini yapmış bulundu.. fakat okumak ihtiyacı olanca şiddetiyle devam etti. bu şiir ve hülya sahası okadar dar idi ki. okadar sâmit yahut okadar taraka arasında o derece candan mahrum göründü ki ruhlarını istedikleri gibi titremekten uzak kaldı. Ahmet Cemil itiraz etti. O vakit şiir namına vücude getirilen bütün yeni mahsulâtı okudular. bir kıştan sonra bir bahar.. sonra buldukları şeyler kifayet etmedi. sonra o musikinin esas ruhuna dikkat etmek istediler.. O MAİVESİYAH 3S> kadar hayal arayan gençler olamktan değil fakat görünmekte» korkuyorlardı. hâsıl ettikleri tecessüs kayboldu. güftesiz bir beste mırıldanmak kabilinden yalnız bu lisan mûsikisine aldanarak okudular. Bir gün Hüseyin Nazmi utanarak Ahmed Cemil’e gece yatakta söylenmiş bir mehtap tasvirinin ilk dört beytini okudu. Edebiyat sınıfına geçtikleri zaman hülyaya mü-said bir saha aramakla meşgul olan fikirlerine yeni bir pervaz seması açıldı: Şiir.. «Yatakta mehtap tasvir etmek olur «ıu?» diyordu. Mektepte zaten dersleri değil mi ? O kifayet etmez miydi ? Hülyaya . ellerine geçen bir eski tarihi yarım bıraktılar. Sonra derin bir menbadan ayrılmayan çöl yolcuları gibi yine o ciğerlerine taze bir hayat veren menbalara ricat ettiler.. Ruhlarını lâtif bir uyuşukluk içinde aguşuna alan bu ufuk. Nabileri Nedimleri araştırdılar. Oh! Onlarla iştigal olunmayalı zaten pek çok zaman olmuştu.Ahmed Cemil’in batı dillerinden terceme ile kullandığı bir tabir ile -mafevkalarza okadar meyelânı olan fikirlerini.

Fakat artık teşaürden kendileri de nefret duymağa. ellerine aldıkları ilk şiir kitabı oldu. İkisinde de bu kitabı satın almak için âni bir heves uyandı. orada yeşil tahta sedirlerden birine ters olarak.. Genç çocuklara mahsus bir şiir hevesiyle her gezdikleri yerde. yahut doluya yakındır. . Mahcubiyetle içeri girdiler. tâ o tepede. şimdiye kadar fransızca bir mün-tehabat mecmuasında görebildikleri köhne bir kaç manzumeden başka bir şey okumamışlardı. Birden Ahmet Cemil dedi ki: Ahî Bak serlevhaya. Kitabı aldıktan sonra bir yere gitmek istediler. Hüseyin Nazmi parasını verdi. O gün Beyoğlundan geçerken bir kitapçı dükkânının önünde durdular. belki bir nebze fazla. hava güzel fakat soğuktu.. bunu denize karşı. Ahmet Cemil’in tâbirince Hüseyin Nazmi maliye işleri müdürüdür. kış güneşinin hafif harare-tiyle yarı kızmış taşlara ayaklarını dayayarak oturdular. ikisi de fransızcaya mekteplerde kabil olan derecede aşina idiler. her gördükleri şeyi buna bir şairlik vesile addederlerdi. Bir tatil günü beraber geziyorlardı. dimağlarının içinde büyük fikirler bulup da onların büyüklüklerine nisbeten küçük kalanların kendilerinden duydukları nefrete müşabih bir şey hisseder olmuşlardı. yahut Beyoğluna çıkarken tesadüf ettikleri kürklü bir başlık giymiş minimini sarı bir Alman kızı için bir manzume söylemeğe yeltenmek gibi çocukça şeyleri olurdu. zira Ahöied Cemil’in daima boş yahut boşa yakın cebine mukabil Hüseyin Nazmi’nin çantası daima dolu. Ahmet Cemil’in gösterdiği kitap Edmond Haraucourd un «L’âme nue» şiir mecmuası idi.Evvelce mütalâadan şimdi müşaavreden çalabildikleri saatlerle ¦ders kitaplarına hasrettikleri iştigal kendilerini şu orta mın-takada tutmağa kifayet ediyordu. Meselâ o gün köprüden geçerken bacalardan çıkan dumanlar için teşbih yapmak. Oraya kadar gittiler.. Ahmet Cemil bunu hemen kendisine mahsus lisan ile «Ruhî Üryan» diye terceme etti. Hüseyin Nazmi dedi ki: Ne zararı var? Bak güneşe! Bu güneşin altında. Bu. Tâ bahçenin sonuna kadar geldiler. Taksim bahçesine girdikleri zaman ellerinde tuttukları kitabın peşin lezzetiyle kalbleri güya bir esrarhane-nin acaip letafetlerine vusul için ilk adımı atıyormuşcasına tuhaf bir suretle mütehassis idi. Taksim bahçesinde. fransızca sormağa cesaret edemeyerek kitabı istediler. yani yüzlerini deniz cihetine çevirerek. Anlayıp anlayamamak meselesinden de korkuyorlardı. camekânda duran kitaplara bakıyorlardı. o Üsküdar’ın denize bakan levhasının karşısında okuruz. bunları kendileri de gülünç bulmağa başlamışlar. Kitabın neresinden başlamak lâzım geleceğinde mütehayyir idiler. Mutlaka bir şiir mecmuası olacak. Hüseyin Nazmi baktı..

. Bana kalırsa yine o tarzı muhafaza ederek terceme etmeli. Eski merMai ve Siyah — P... Hüseyin Nazmi müddeasını isbat etmek istiyormuş gibi kırık kırık tercemeye başladı: ‘ 5 «Sanki âfak bir memat amacgâhı olmuş. Birden Hüseyin Nazmi: Of! Ne yeis ile dolu bir şiir!. evvelâ en hafif seslerden.Bir taraftan aç! bakalım. Dikkat ediyor musun? Şu şiirin tavrmdaki ahenk meyus tarzına nasıl yakışıyor? Bak nasıl hafif başlıyor. berisinde zihinleri ilişti. kelimelerden mürekkep bir mukaddeme. Kalbim.... herşey mevsimini kaybetmiş. Terceme sanki bestesi kaybolmuş bir güfte gibi soğuk. fakat biraz başlangıcı süsleyerek: . sonra anladıklarını anlayamadıklarını çözüm anahtarı ittihaz ederek manzumenin kıraati bitince gözleriyle. Bir inilti nağmesi gibi yavaş yavaş. mezarlarının beyazlıklariyle zulmetler altında yatıyor. biraz mübtedilere mahsus tereddütle okudu. Ahmed Cemil gözlerini ayıramıyordu. Terceme edince o hazin musiki.» ‘ Ahmed Cemil gülerek Hüseyin Nazmi’ye baktı: •— Berbat oluyor: Saçma mı söylüyorsun? «Arz.. bu sonu olmayan çöl üzerinde hiçbir lem’a ışıltısı yok! Yalnız bir kenarı bulutların kemirmesiyle kırılan hilâl ölülerimi mahbeslerinde lerzişdar ediyor. 3 ot: merlerin arasında mezarımın levhası perişan bir raks ile sallanıyor.» Ahmed Cemil ilâve etti: Sanki niçin «titretiyor» demiyorsun? Yahut Türk-çede mutlaka bir şey ilâve etmek lazımsa «lerzişdarı haşyet ediyor» demeli ki kelimenin son medid hecası birden intıka edivermesin. sema. sanki bütün maneviyatı bu mağmum şiirin matemi altında eriyip gitmişti. Kaçıyor.. Birden anlayamadılar. Evvelâ Ahmet Cemil cehren. sanki sürüklene sürüklene gidiyor. Hüseyin Nazmi ilâve etti: İyice anlamak için zihnimde terceme ettikçe sanki bu güzel yeis levhasının renkleri hep sisleniyor..... şu üçüncü kıt’ayı «hepsi uyuyor» diye ter-ceme ne fena düşecek.. Şiirin ötesinde. yabancı kelimelerin üzerinde bir müddet durdular.. ikisi de müştereken uzun uzun süzdüler. susarak. o matem edası kayboluyor. dedi.. talihimize ne çıkar? Talihlerine «Makber» unvanlı manzume çıktı.. Bak. Ne derin bir melal!.

Bu kıraat tarzı şiirin yeis ve meıaımı ousouuın lcx-sir etti. Birkaç gün evvelden beri devam eden yağmurlar yalnız o sabah dinerek. Öyle sâkit gayşolmaşçasma karşılarında1 güneşin şâşaasıyle parıldayan levhada.... ümid. Hüseyin Nazmi atıldı: Of! Bu halbuki!.. Sonra birdenbire Ahmed Cemil dedi ki: Ah. düşüne düşüne tekrar etti. sonra yaptıkları de utanarak gülüştüler. düşündüler. Beşiktaş’tan karşıya aheste aheste geçen bir kayığa. ağaçlarından. kelimeler uzun bir matem nalesi tarzında hafif ivacaclarla uzamı gidiyordu.. demin ellerindeki kitaptan fışkıran şiir zülâli. Sürür. bir şey duyuyorum . şiirin mütehammil olduğu bütün meyus edayı inşad tarzında takip ederek. Tâ karşılarında Çamlıca tepelerinin üstünde.. sanki müstehzi heyulaları tercemeden kendileri ikisi de bir müddet tercemenin soğukluğundan üşüyerek sustular. Ahmed Cemil’in sadasının ahengi samimî bir teessürle veznin ağır cereyanı üzerinden mariz bir seyelân ile akıyor. Lâkin bazan bu azap feryat ederek. zannederim: «Henüz ölülerimin silsilesi bir hatimiyle vâsıl olmadı. tâ uzakta denizin abusuna süzülen Üsküdar’a. açık sesle.. Bu suretle manzume bittiği zaman her ikisi de sükût ettiler bu bir nevi sekir veren şiir şarabı beyinlerini lâtif bir surette uyuşturmuş idi. topraklarından bir buğ kalkıyor. beyinlerine lâtif bir uyuşukluk veriyordu. hava ihtizaz ediyor. ratıp topraklarından yükselen sisli bir hava güneşin altında. Bahçenin toprak kokusu. fazilet. sema açılmış.» Bu terceme bitince birbirine bakıştılar. karşılarında titrek havanın altında buğulanan güneşli manzara.. Bir şey yazmak. ve karşımda rakseder. Tâ-dad etmek kelimesinin buradaki kuvveti başka olacak. neler hissediyorum da tahlil edemiyorum. Halbuki henüz kefenlerimin kâffesini tadat etmedim. denizin üstünde biribirini kovalıyormuş gibi uçuşup kaçışan ziya parçaları. cehenneminden kıvrananlar o zulmetlerin arasından elemleriyle istihza için kalkarlar.aristanım başka bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle Jolu.. o duyguların içinden bir şey çıkarmak istiyorum amma bir kere ne yazmak istediğimi tâyin edebilsem. bu ne saçma şeymiş! dedi. hafif hafif sallanıyordu. Bahçenin çok yağmur yemiş otlarından. aşk. Öylece düşündüler. cesaret. güneşin altında titriyordu... Hem yanlış terceme ediyorsun. Hüseyin Nazmi: Aman. Îvîe7. sonra Ahmed Cemil aslını bir daha okumak istedi..«Hepsi hâbidei sükûn. terceme şöyle olmak lâzım gelir. yavaş yavaş.. beride bir müddet devam edip sonra birdenbire kesilen Boğaziçi’nin manzarasına Üsküdar iskelesinden kalkan bir vapura. uzun uzun baktılar. Şurada — beynini gösteriyordu ¦— bir şey var. güneş hafif bir hararet neşreden ziyasını mebzul bir atıfetle saçmıştı.

Hugo’ya. tekrar yeis duymağa başladılar. O siyah tabakaları parçalıyarak içeriye bak. Byron’a.. Musset’ye.. ne buluyorsun? O siyahlar içinde ne buluyorsun? Siyah. Lisanda kuvvet aldıkça şiir lezzetine kanamaz olmuşlardı. inr in. bütün müsveddeler yakıldı... bak ayağımı-İ zm altındaki toprağa. Bir harf bile bırakmadılar.. Hasta mıyım. fakat bunun onlarca ne ehemmiyeti var?.. uyuya uyuya geçtiler. Asıl imt’handan sonra iki ay tatile muntazir idiler. hattâ ortaçağlardan sonra iki üç asırlık edebiyatı iki üç ayda esneye esneye. bu iki . ne görüyorsun.amma rüyalarda tutulamayan şekiller gibi parmaklarımın arasından kaçıyor. simsiyah bir renk. daima işleyen amele gibi san’atm aynı mertebesinde kalacaklarını. Bir şey ki mai ve siyah olsun. veremli kızlar ağzından söylenme neşideler.. Gözlerinle onun içine girmeğe çallış. O sene imtihanlarını pek zor verdiler. Bir edebiyat tarihi silsilesi buldular. Yung’a.. Hüseyin Nazminin celbettiği bütün eski edebiyata aid kitablarm ötesinden berisinden beşer onar sahife kesilmekle kaldı. Evvelâ mâkul bir tertip ile başlamak hevesinde idiler. Schiller’e. tesdisler parçalandı.. evvelâ îlyadaları... Lamartine’e kadar geldiler. Yalnız yazmakla. bunları yarım bıraktılar. Milton’a.~~ nediyorum ki artık ölebilirim. Of!.. mektepte bütün kurtarabildikleri vakitler bunlara safedilmiş oluyordu. sırlarını tahlil eylemek lâzım geleceğinde ittifak ettiler. Goethe’ye. Nedim’e nazirelerle beraber yakıldı. daima mai. tasvir edilmiş görmek mumkun olsa. pejmürde çiçeklere hitabeler.. mailiklerden mürekkep^bir mina deryası. nasıl bir şey? Bak şu semaya. Bütün o tulü tasvirleri.. MAI V * * * Bugünden sonra. onu şöyle karşımda resmi çıkanlmış.. Baki’ye. daha yakm zamanlara inmekte acele ediyorlardı. fakat ah! O ne yazmak istediğimi bilsem. o mailikleri yırtmak için uğraş. çocuğunun mezarında ağlayan anneler. hayatta nalını tamamıyle almış bir adam hükmünde gözlerimi kapayabilirim. Değil mi? Sonra. Fuzuli’ye. o vakit bu âlemin le-zaizile mest olarak uzun pek uzun bir müddet kalmak lâzım geleceği nazarlarında taayyün etti.. tahmisler. ışıe o v»^. Bilir misin.. aşağı bakılsa siyah daima siyah. daima siyah değil mi? işte öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai ve daima mai. ne gö-r rüyorsun. Odiseleri okuyacak oldular. duygularını terbiye etmek lâzım olacağını anladılar.Mai. eğer hakikaten san’at sahibi olmak isterlerse asıl san’at ehlile ülfet etmek onların hünerlerini. nekadar inebilmek mümkünse okadar in. O şiir ummanı içine daldılar. bilemiyorum. Yunan ve Roma edebiyatında teahhur edemediler. Derslerini artık kamilen ihmal eder olmuşlardı. Sıra ile mütalâaya karar verdiler. biraz daha yakın zamanlara gelmek istediler. her şeyden evvel okumak. in. ne buluyorsun? Donmuş.

avuç açan beyaz saçlı adamlardan. Ona bir lisan bulmak.. marazlarını teşrif etsinler. etekleri denizlere dökülmüş yeşil dağlar gösterir. bir gün bahtiyar diğer bir gün bedbaht. Ahmed Cemü için bu musibet öyle bir beklenilmeyen darbe idi ki bir müddet bütün beyni donmuş gibi büht içinde kaldı.ay zarfmda istedikleri gibi okuyacaklardı. «Sev! Bu tabiatı sev!. Ahmed Cemil o musibete uğradıktan sonra bütün duygu kabiliyetleri mahvolmuşçasına camit bir nefs hükmüne g’r-di. bu dakikada şâd. yoksa gözünüzün önünde kalacak 38 MAİ VE SİYAH olan sönük. o ruhunun en samimî nedimlerini bile ülfete şayan bulmadı. donuk bir cam parçasından başka bir şey değildir. öyle bir hassasiyet ki bir hastalığa benzer de değildir. öyle bir hassasiyet ki onunla malûl olanları başkaları için. hem gam ile doldurur. bir billur parçasıdır ki üzerine şiirin ziyası isabet etsin. bir lisanın şerhine giremez. bulutların arasında nazlı nazlı yüzen bir ay. o öyle bir şiirdir ki mahiyeti belki kıymeti zaten vazıh olmamasından ibarettir.» der. onlara kendilerini sorunuz. hattâ sevgili şairlerini. Artık leylî devam edemediği mektebe yalnız gider gelirdi. renkler gösterir ve gözleri kamaştırır. tahlil etmek mümkün olmayan. çocuklarını kilise kapılarına bırakan annelerden. Hüseyin Nazmi’den de •eskisi kadar haz almıyordu. Yalnız bir şeyden haz ederdi: Sükût! Evde de bu sükût hazzına hürmet olunurdu. Ahmed Cemil’de şiir ile uzun iştigal mariz bir hassasiyet husule getirmişti. Fakat heyhat! Musibet insanları en z’yade ümide sarıldıkları hengâmlarda zedelemekten haz alır. fikirlerinde. Öyle bir hassasiyet ki bir gün hayatı bütün çirkinlikleriyle. Ahmed Cemü o iki ayı Hüseyin Nazminin her yaz ailesiyle gittikleri Erenköy’ündeki köşkünde geçirmeğe hazırlanırken talih kendisi için diğer bir şey hazırlamakla meşgul idi: Babası bu sırada vefat etmişti. hareketlerinde.. o mübhem ve müşevveş ruh.» der. bir suret vermek mümkün olabildiği anda o asıl şiir-likten çıkmış olur. türlü renklerin yangınları içinde ufuklardan çekilip giden bir güneş. bütün o çirkinliklerden mürekkep gösterir. insana «Kaç! Bu hayattan kaç!. Ah! Böyle hasta olanlar. beynini bir kurşun parçasiyle dağıtan meyuslardan. okumazdı.. biraz sonra hazin yahut bir anda kalıbı hem neşve. anlaşılmaz. Onların ne olduğunu anlamak için onu parlatan ziya ile kendisinin arasına elinizi koymaktan hazer ediniz. Emin olunuz ki bu mümkün olmayacaktır. diğer bir gün gözlerinin önüne bütün güzellikleri döker.. gözsüz genç kızlardan. duygularında bir büyüklük olduğuna kanaat edilir de isabetini teslime cesaret edilemez muammalar haline getirir. aç kalmış ailelerden. bir şarap şişesinin yanında insanlıktan çıkmağa çalışan bedbahtlardan. O hasta ruh. Babasının vefatmdanberi aralarında hemen hiç ciddî bir bahis vaki . mâkuliyetine kat’î hüküm verilemez.

.. hassas. Bu akşam ancak bu kadar lâkırdı olmuştu. Bu matemin kahrı altında ezilip kalan kalblere metaet vermek için hayat vazifelerinin hâkim sadası kadar müessir şey olamaz. Mr. kalb_. Fakat ne beis var! Ahmet Cemil çalışmaktan kaçan o . ertesi gün Hüseyin Nazmi’yi bulmağa karar verdi. Bu böyle bir ihtiyaçtır ki hiç bir maddî fâide beklemeksizin Ahmed Cemil’i Hüseyin Nazmi’ye sevkediyordu.olmamıştı. yarım yarım cümlelerle babalarından bir şey kalmadığını. yalnız bir nokta yaşıyordu: Valide-siyle kâdeşini yaşatmak. bunları sizin için. Servet ve haysiyet sahibi bir babanın oğlu.. O geceyi Ahmed Cemil kâbuslar içinde geçirdi. fakat birinci defa olarak ciddî bir zemin üzerinde söylenen şu bir kaç söz Ahmed Cemil’i tamamen kendisine iade etmişti. Eren-köyü’ne kadar gitmek. bir aralık o sükûtun içinde muhtasar fakat kısalığında müthiş bir belagat gizlenen şu sual irad olundu: Ne vakit şahadetname alacaksın? Ahmed Cemil artık gözlerini kapadı. amma nerede o vasıtalar ki bütün o istenilecek şeyleri alsın da götürsün. Sanki oturursa geç kalacakmış gibi vapurda bir yerde duramadı. İnsan keder ve sevinç zamanlarında kalbinin tahammülünden fazlasını diğer.. O ihtiyar anne .. Sabahleyin erken kalktı. bazan göğsü kabara kabara duran Ahmed Cemil’e bakarak. fakat bir gün geldi ki sükûtu. Bir akşam validesi: •— Oğlum. bütün beynini ezen muammaların halli çaresi Hüseyin Nazmi’nin elinde imiş gibi gidip onu bulmakta istical gösteriyordu. «bakınız. kalan ufak tefeğin biraz sonra bitmek üzere olduğunu söyleye-“bildi. Daha mektepten çıkmak için bir sene var.. Fakat nasıl?. baktıkça tıkanarak. ben aldım!» desin. zihninde bütün hâtıralar. biribirini tutmaz. bir müthiş vazifeyi ihtar etmek için validesi ihlâl etmek lâzım geldi. bazan köşede büzülmüş. seninle biraz ciddî konuşmak lâzım geliyor. ile taksim etmek ister. O vakit bu ana ağzından çıkan her kelimeyi müteakip ağlamak arzusuna mağlûbiyetinden korkarak. Hüseyin Nazmi. bir tertibe uymaz. siyah mağmum gözlerini annesine dikmiş bakan Ik-bal’e. o iki sevgilinin önlerine döksün.. üçyüz bukadar gün ki herbirini geçirebilmek için ekmek lâzım. bazan da hiç birisine bakmağa kuvvet bulmayarak. sanki dün sütüyle beslediği çocuktan bugün ekmek isteyen bu ananın perişan halini görmek istemiyordu. bunları sizin için evet. perişan. nekadar mes’-ud!. fikirler donmuş... o henüz çocukluktan tamamiyle çıkmamış genç kız. İkbal’in — üzerinden bir bulut geçen siyah gözleri — indi. •dedi. Bu ekmek sözün kalbinden soğuk bir iz bırakarak geçerdi. size.. Ah! O da zengin olsaydı. Onlar daha neler isterler? Ah! Ahmed Cemil onlara neler vermek isterdi. Sonra yine sustular. bugün dü-ğünmeğe mecbur olmadığı gibi yarın da maişet endişesi henüz saadet revnakiyle parlayan alnım elem çizgileriyle bozmayacak. o her sırrına vâkıf olan dosta bol bol derdini dökmek istedi.

cebinlerden mi idi ki henüz hayat mübarezesine ilk hatvesi-ni atmadan fütura mağlûp olup kalsın. Hayat ile uğraşmak, bu maişet mücadelesinde o da yumruğunu sıkarak hissesini almağa çalışmak icab ediyor, öyle mi? Ne için çalışmasın? Bu suallere zihnen cevap verdikçe sanki dövüşmeğe hazırlanıyormuşçasına ayaklarının üstünde biraz daha metin duruyordu. Haydarpaşa’dan trene atlamak, Erenköyü’ne çıkmak; mevkiften epeyce uzak olan Hüseyin Nazmi’nin havaî boyalı, bahçesi demir parmaklıklı zarif köşküne kadar gelmek için geçen zaman bütün zihninin bu meşgalesine masruf oldu; faI 40 MAl kat köşkün parmaklık kapısının yanındaki zili çekeceği sırada eli mûtat hilâfında titredi. Ara sıra buraya geldikçe cesaretle içeriye girmek âdeti iken bugün bir fütüvvet kapısının karşısından dermande bir müstedi gibi cesareti kırıldı. Birden, arkadaşına yüreğinin acılarını döktükten sonra onun bir nazarla: — Ne demek istiyorsun? Para mı lâzım?... demek isteyeceğinden şüphelendi. Şu dakikada duyduğu cesaretsizlik bir türlü elindeki zili çekmeğe iktidar bırakmamıştı. Geri dönmek, buradan, bu güzel köşkün, gözlerinin önünde servetin bir timsali gibi yükselen bu binanın kapısından kaçmak, avdet etmek, tâ o Süley-maniye’deki evceğizin kucağına atılmak, babasının henüz hayalini gördüğü o köşeciğe kadar giderek: «Baba! Sen bizi bırakmamalıydın!...» demek istedi. Sonra bütün şu, mütalâat silsilesini bir metanet hamlesi alt üst etti. Oraya para istemek için mi gelmişti? Onun istediği şey kendisini dinleyecek br adamdan başka bir şey miydi?... Zili çekti. Tâ köşkün ikinci katından taraka ile bir pencerenin yeşil parmaklıkları açıldı, Ahmet Cemil başını kaldırdı; tatlı bir çocuk sesi sordu: Siz misiniz, Cemil bey?... Durun, durun, kapıyı ben açayım, ağabeyim hâlâ uyuyor... Bu Hüseyin Nazmi’nin küçük kız kardeşi Lâmia idi. Ahmed Cemil’in şu kadarcıktan dostu... On dört yasına giren çocuklarda mukaddematı görülen bir takayyüt ve tekellüf endişesini henüz Ahmet Cemil hakkında takınmaz, ona karşı hâ-1 lâ Lâmia çocuk kalmıştır. Perişan haliyle, henüz taranma- f mış saçları koştukça savrularak açık pembe kısa esvabının etekleri uçarak bahçeyi geçti, selâmlık kapısından henüz başı görünen uşağa meydan bırakmayarak yetişti, parmaklığı açtı. Geldiğinize nekadar iyi ettiniz... Ağabeyim sizi görünce şaşıracaktır. Bu sene hiç gelmediniz. İkbal’i niçin getirmediniz?...

Lâmia, çocukların teklifsiz görüştükleriyle bitmek tüken-] mek bilmeyen lâkırdıcılığma serbest cereyan vermiş, suallerin j cevaplarını beklemeksizin bir dakikada on meseleye temasa vakit bulmuştu. Ahmet Cemil köşke girerken dedi ki: _ Rica ederim, benim geldiğimi haber verir misiniz? Lâmia: — Şimdi!... dedi, ve koşarak Ahmed Cemil’i yalnız: bıraktı. .. „....,. .. .. Hüseyin Nazmi’nin odasına girince düşünmekten, yürümekten mütevellit bir taab ile hemen sandalyelerden birine oturdu. Ah! Her geldikçe lâkaydâne oturduğu bu odanın bugün üzerindeki tesiri gayrıkabili tahlil bir şeydi... Odanın bahçeye nazır yeşil pancurları henüz açılmamış, aralıklarından güneşin ziyası belli belirsiz süzülmüş, pencerelerin uzun, koyu perdeleri yerlere dökülmüş.. Sanki bu zulmetin ortasından fışkırarak dikilmiş korkunç heyulalar... Odanın ötesine berisine perişan konuluvermiş sandalyeler, tâ karşıda duvarın üzerinde renkleri karanlıkta dalgalanarak duran bir harita, oda kapısının iki cenahını işgal eden yüksek, Hüseyin Nasmi’nin bir nevheves israfiyle doldurduğu kütüphaneler... Ah! O da böyle bir odaya, şöyle bir kütüphaneye, böyle kitaplara malik olabilseydi! Hüseyin Nazmi’nin evinde bu his birinci defa olarak onun temiz dimağına düştü. Bir kar tabakasının saf beyazlığı üzerine düşmüş bir katre leke gibi... Bugün ihtiyaç ile, maişet dardiyle ilk cerihayı almış olan bu taze kalb şu havaî boyalı köşkün şu bahçeye nazır loş odasında mevcut olmak lâzım gelen fikir sükûnuna, gönül rahatına, derin hayat zevkine karşı acı bir hüsran hissi duydu. Şurada oturmak, bu etrafını muhit olan eşyaya tasarruftan doğacak bir kanaat ve itminan ile oturmak, pancurlardan birini hafifçe oynatmak, öyle ki bu uyuşukluk getiren loşluğa halel gelmesin; odanın müphem manzarasiyle bahçenin güneşli parıltısı arasında, işte şuracıkta pencerenin şu asude kenarında okumak... Okumak!... Ahmet Cemil bunun üzerine neler bina etmiş, ne ümitler kurmuştu! Sanki onu kitaplarıyle rahat bırakacaklardı. Zavallı çocuk! Edip olacaksın, iştihar edeceksin, değil mi? Ne uzak!... Annesinin hazin sadası henüz kulaklarında- tâ*: — Ne vakit şahadetname alacaksın? Demek, şahadetnameyi aldıktan sonra bütün o ümitleri bırakmak, evin ekmeğini aramak için kimbilir nerelere gitmek lâzını gelecek... Biçare validesi! Ya İkbal! Ahmet Cemil’in bu hâtıra ile birden kalbi sızlayarak buruldu. Bak, Lâmia ne kadar pür-sürur, gülmek için yaratılmış bir çocuk! Ikbal’in dün akşamki hazin nazarı, ah, o çocuğun gülmemeye mahkûm gözlerinde bir bulut altında duran yaş katreleri... Ahmet Cemil ayağa kalktı. Sabırsızca, bütün” varlığına sirayet eden bu zulmetten artık kurtulmak istiyormuşçasına pencereyi açtı, pancurları itti, güneşin coşkun ziyasiyle beraber yazın baygın havası odaya hücum etti. Boğuluyormuş gibi bu havayı olanca kuvvetiyle teneffüs etti! Oh!...

Vay! Bu ne fevkalâdelik!... Nereden aklına geldi?... Ahmed Cemil döndü, Hüseyin Nazmi’ye elini uzattı: — Sana ihtiyacım var. Bilsen, bugün ne için geldim? Beni ciddî dinleyecek misin? Oogo!... Bu ne ciddiyet?... Neyin var? Otur bakalım. Oturdular; o vakit başka mukaddemeye lüzum görmeyerek, her türlü takayyütten azade, lisanını efkârının perişanlığına bırakarak, babasının vefatının haiz olduğu ehemmiyeti, çaresizliğini, muinsizliğini, annesini, kardeşini, bütün emellerinin aksine zuhur eden bu acı hayat hakikatlerini, dün geceki o kısa muhavereyi, bütün ciğerlerini yakan ıstırapları; şu mai köşkün bu bahtiyar odasında Hüsyin Nazmi’nin önüne döktü. Hüseyin Nazmi yalnız dinliyordu, o da Ahmet Cemil kadardı, derin kırkılmış siyah ve sert saçlarının altında küçük başı, nahif çehresinde parlayan siyah gözleri, henüz terlemeye başlayan bıyıklarının altında ince donukça dudaklarıyla güzel ve zeki olduğu için sevimli bir genç idi. Büyük bir alâka ile dinliyordu. Onun susarak ¦ dikkatle dinleyişi Ahmet Cemil’in üzerinde en iyi tesiri yapmış oldu. Biraz evvel Hüseyin Nazmi’ye müracaattan korkan bu genç, şimdi onun karşısında artık ihtiyata lüzum görmemiş idi. Bitirip de sandalyesinin arkasına yaslanınca, yalnız o vakit Hüseyin Nazmi bayağı sözlere tenezzül etmeyerek, hastayı hasta sıfatiyle muhatap ederek: Ne yapacaksın?... dedi. Evet, ne yapacağım?... Yapacağın şeyi pek pek sade buluyorum. Evvelâ bütün çocuklara, bütün şairane düşüncelere: «Siz biraz durunuz!» demek, hayatı olanca hakikat ve maddiyetiyle kabul etmek, . jn. x » jj *-> — — — — madem ki yaşamak için çalışmak lâzım geliyor, çalışmak. Bana öyle geliyor ki seni bu kadar perişan eden şey çalışmaktan korku değildir, hayatın henüz bilmediğin bir şeyine biraz vaktinden evvel vukuf hâsıl ettiğindir. Hüseyin Nazmi sert elli bir cerrah gibiydi, fakat tam yaranın niştere muhtaç olan yerine dokunmuş oldu. Ahmet Cemil de buna muhtaç idi. Çalışmak, evet, zaten demin de öyle düşünmüyor muydu? Ne için çalışmasın? Amma talih onu hayata zahmete girmeden tasarruf edenlerden biri etmemiş, bundan ne çıkar? Bilâkis. «Ben hayatımı kendim kazandım? Ben yine kendi işimle yaşıyorum!» diyebilmek. Ah o vicdan itminanı, o, acaba acıkmadan yiyenler gibi çalışmadan yaşı-yanlar da var mıdır? Ahmed Cemil birden azim bir tesliyet duydu: — Elbet çalışacağım!... dedi. Hem ne için emellerine bitmiş nazariyle bakıyorsun? Seni meslek ihtiyarından menedecek bir sebep görmüyorum... Mektepte yalnız bir senen daha var, onun için mektebi bırakmak katiyen olamaz. Geçinmek için de geceler var, sabahlar var, akşamlar var. Senin gibi bir adam her iş yapabilir. Sanki ne için mütercimlik etmeyesin, hattâ hocalık...

lezzeti Hüseyia Nazmi’nin ısrarlarına mağlûp olmayarak onu eve kadar şevketti. kelimelerin sırasına riayet ederek cümlelerin her cüzünü birer birer tercümeye başladı. Bunun hülyası.. Fikirleri hep yüksekten uçuyordu.mutmain bir nazarla bakarak: «Ben biraz çalışacağım.¦— Hocalık mı? Çıldırdın mı?. Bilmem. Mütercimlik Ahmet Cemil’in fikrine daha mülayim gelmişti. uzun uzun muhasebeler cereyan etti. her ikisinin ötesinden berisinden karıştırmaya başladılar. belki her ikisinin tercümesine karar verdikten sonra Ahmet Cemil duramadı.» dedi. bitmiş gitmişti. İkbale .. Ahmet Cemil her karar verdiğini hemen icra etrek istiyenlerdendi. belki alışmcaya kadar üç gecede. tamamen soyunmaya vakit bulamadı.. Musset’nin on altı sahifesini iki mecidiyeye satarak yaşamaya çalışmak lâzım geleceğini artık aklına getirmiyordu .. Okuduğu hemen kolayca tercüme ediliverecekmiş gibi kalemi kâğıtm üzerine koydu. Acaba on altı sahifeyi kaç günde tercüme edebilirim? —• Kaç gecede demek istersin. Ahmed Cemil Musset’den «Bir zamane çocuğunun itirafları» için a j. Fesini. Hüseyin Nazmi Lamartine’den «Raphael»... On altı sahife iki mecidiye.Sanki o mühim bahis demin teati • olunan dört lâkırdı ile halledilmiş. Bu iki nefis eserden birinin. Odasının bir kenrmda cüâsı uçmuş eski ceviz yazıhanenin önüne oturdu. Hüseyin Nazmi sözünü geri almak istemedi — Kimbilir?. hemen odasına çıktı. ısrar ediyorlardı.. Hattâ. aslında tabiî ahenkle imtizaç eden küçük muterizaları . başlamak istedi. bir daha okudu. Hele Ahmed Cemil artık Lamar tine’in. Şimdi tercüme işi artık maişet bedeli olmak acılığım kaybederek sene-lerdenberi tek emeli olan muharrirlik meslekine tatlı bir mukaddeme hükmünü almıştı. Hüseyin Nazmi’nin kütüphaneleri karıştırıldı. İki mecidiye! Bu parayı kazanabilmek ümidi onu âdeta mes’ut etti. Ek cümleyi okudu. Evvelâ Raphael’i açtı. Tercüme hakkında kendine göre efkârı vardı : Aslına tamamen mutabık kalarak cümleleri aynı terkip silsilesiyle aynı rabıtalarla tercüme etmek lâzım geleceğinde musir idi. Bazan kelimeler için sadık bir muadil arıyarak bazen bulduğu lügatlerin ahengini altında üstünde bulunan kelimelele iyi bir mücaverette bulamadığı için bir müradif düşünerek. i a n. ceketini fırlatmakla kanaat etti.gece zuhur eden mühim meselenin halli işte şu elinde kenarlarının yaldızı parıldayan kitapların arasında saklı inıişçesine . Validesine. Henüz tercüme ile itilâfı yoktu. Tercüme olunabilecek şeyleri düşündüler. dedi. Nihayet biraz okumaya karar verdiler. O vakit iki arkadaş bu fikrin peşini bırakmadılar. Kitapçıların on altı sahifelik hikâye tercümesine iki mecidiye kadar para verdiklerini işitmişt.. okudukça kitapları ne için aldıklarını unutuyorlardı. en mühim eserlerden ayrı-lanııyorlardı. Neresinden başlayacağında tereddüt etti.

bir aralık kitabı tekrar aldı. tek pencereli dar odacıkta yazın şu bunaltıcı sıcakla-riyle çalışmak. o ziya telâtumu.. bir dakika evvel yazdığı iki kelimeyi dört satır aşağıya koymayı daha münasip buiarak.. hiddet etti. Burada yaşamaya mecbur olmak: burada. şu güneşin kifayetsizliğinden toprağı yosunlaşmış bahçe. Babıâli caddesine kadar geldi. evet zengin olaydı. renksiz şeyden mi ibaretti? Bu dakikada hissettiği azîm keselâm.. şu basma perdeli.... kütüphanenin önünde lâtif bahçesi olaydı. O... bir âsi kelimenin arkasından uzun müddetlerle koşarak devam etti. Artık iyice sıkılmış idi. Odasında gezindi. İnanamıyordu. belki bir sahife tercüme etti. Oru da okumak istedi. Odasının penceresini açmak...tercümenin neresine sokuşturmak lâzım geleceğinde tahayyür ederek. yaptığı tercüme bukadar çalışmanın neticesi. köşkte müzeyyen bir kütüphanesi. fakat ne harap edici bir yorgunluk. Duraladı. Şu dakikada bütün geçmiş saadetinin güzel yuvası olan bu evceğiz sanki bir işkence zindanı gibi Ahmet Cemil’i eziyordu. Ancak bir sahife!. Zannetti ki yürümekte devanı ederse sinirlerini teksine muvaffak olabilecek. fakat onaltı sahifsini kırk kuruşa tercüme etmek için değil. bir müddet gözleri kûfî . Musset’yi orada okuyaydı. matbaaların sırlandığı şu caddeye getirirdi. sanki sokağa çıkarsa aradığını bulacaktı. Ah! Hüseyin Nazmi’nin kütüphanesinin penceresi. uzun uzun vitrinde duran kitaplara baktı. Bu kafesinin boyası solmuş. Ah! Ahmet Cemil zengin olaydı. ne yapacağına bir karar vermek istiyordu Bu kabil olamadı. o toprak kokusu. önündeki kâğıtta yazdığından ziyadesini çizerek. Böyle giderse onaltı sahife için ne kadar çalışmak lâzım gelecekti? Sonra tercüme ettiğini okudu. Matbaa-i Osmaniye kütüphanesinin önüne gelince bir aralık durdu. Yürürken muntazam düşünmek.. Bir yere gitmek için muayyen fikri olmadığı zamanlar daima ayakları onu oraya. ki-taphanelerin. belki diğeri tercümeye daha müsaittir. La-martine’i. Onun da Erenköyü’nde bir köşkü. buna verilebilecek tercüme şeklini düşünerek süzüyordi1. hava almak istedi: Evlerinin bahçesine — minimini bir bahçe ki İkbal kendisine göre onun bir bahçıvanı idi — nazır bir pencere. bir hayli tercüme etmiş zannediyordu... tekrar çıkmak için fesi ile setresini giydi.. dedi. iktidarını kâfi görememekten gelen bir sıkıntı. cesaretini birden kıran ye’si yalnız duymuş olmak için mutlaka hissiyatına bir suret vermek maksadiyle ümitsizce uğraşmak lâzım gelir. Zihni okadar dağınıktı ki düşüncelerine bir intizam veremiyordu. pencere. orada duyulan fikir hazzı. şu ruhsuz. Muvaffak olamamaktan... o güneşle dolu bahçe. ortasından bir parça okudu. Ahmet Cemil ayağa kalktı. Kapların üzerini okudu. Sonra bir aslına bir de önündeki müsveddeye baktı.

. bir kere okutturayım. Bugünden itibaren Ahmet Cemil için mütemadi bir çalışma başladı.. Damarlarının içinde bir bestekâr kanının cevelânmı duyduğu halde ekmek yemek için gecesinin sekiz saatini murdar çalgılı kahvehanelerde müstekreh muganniyelere demkârlık etmekle geçiren bir kemancı gibi ruhu türlü bedialar yaratmağa kabiliyet gösteren bu genç batakhanelerde bitmez tükenmez hırsız muhaverelerini tercüme ettikçe kalbi nefretinden şişerdi.. Bir aralık aklında yer tutan suale şu cevabı verdi: Ne olacak? Kitapçılardan birine müracaat ederim.. Başka kitaplar pez az satılıyor. sonra birden fikrini söyledi. dedi. Bunu okumak için çalıştı. Kâğıtları annesinin önüne döktü: — İşte!. tâbi de arkasını aramamıştı Derhal kabul etti: Çıkan cüzlerle aslını veriniz. Sonra birden kitapçı tavrını tebdil etti. Ahmed Cemil buna karar verdikten sonra caddeye indi. Olsa olsa hikâye tercüme ediniz. pek gevşek bir eda ile. dedi. Hem basılsın. İlk dört cüzün tercüme tarzından cesaret alarak zaten hiçbir ifade meziyetine yahut fikir zarafetine malik olmayan bu kitabı hemen bir hamlede tercüme ediyordu.. sonra biraz düşünerek ilâve etti: — Fakat bir şart ile: İsmimi koymayacaksınız. son haftanın risalelerinden bahsetti.yazılmış bir serlevhaya tesadüf etti. ara sıra uğradığı kitapçılardan birinin dükkânına girdi. kitapçı düşündü. kaç cüz tutacağını ne . gündüzlerini garip vak’alardan mürekkep bir dolaşık yumak icadında mahir bir muharririn fikrinden çıkan ve kimbilir kaç kişinin kış uykularına türlü korkunç rüyalar karıştıracak olan bu hikâyeyi. Zaten hikâyeler de satılmıyor ya. ne tercüme edeyim?» derim. Lamartine’den.. «Tercüme etmek istiyorum. tercüme dedikleri geyin bu kadar kolay olduğuna şaştı... «Hırsızın kızı» bir hikâye idi ki dört cüzü neşrolunduktan sonra mütercimi vazgeçmiş. iki saatte on sahife tercüme etmiş idi. Musset’den sonra «Hırsızın kızı!» İşte hülyalarının sonu! O akşam Ahmed Cemil. yeni kitaplardan. mektebin tatil zamanından istifade ederek gecelerini. aklına birşey gelmiş gibi: Sahih. bu gidişle milyon kazanacak... öte beriden. Daha ruhsat alınacak. nihayet kızara kızara tercüme hakkını istemeye cesaret aldığı zaman herifin : «Durun bakalım. Fakat asıl on beş gün içinde sekiz on cüzlük müsvedde hazırlayarak onbeş yirmi mecidiye alabilmek ümidiyle kitapçının dükkânına gidip tabiin para meselesine katiyyen yanaşmadığını görünce. «Hırsızın kızı» hikâyesine devam etseniz ya! dedi. bu cinayetler ve acaip vak’alar silsilesini nefret ede ede tercümeye hasretti.. Fakat bu meşguliyetten duyduğu nefret çalıştığı müddeti azap haline getirdi. dedi..

.. Daima kalabalık olan kitapçı dükkânlarında daima meşgul görünen kitaplardan daima ayıp olan para taleplerine katlanmak. Aman Yarabbü. ruhsat peşinde koşmalı. en lakayt kaldığı bahislere dair tercümeler yaptı. o güzel güneşten halkı bütün İstanbul’un en güzel yerlerine sevkeden^bu lâtif mevsimden nefsini mahrum ederek husule getirdiği bu çalışma mahsulünü satabilmk için kitapçı dükkânına günlerce devam etmek.. mahrum. derdi. daima sizin zararınıza olarak. Bunları düşünürken içinden kabaran geniş bir nefesle: — Of!. yahut kuru fasulye pilakisi yerken iri lokmaların müsademesi esnasında verilmiş cevaplarla. yarın basılacak. Artık o gün eve gidip çalışmadı. matbuat mesleki bu muydu? Hiç olmaz-. Bunları kitapçılara götürdü. Başka bir şey daha lâzım. tashihlere bakmalı. Demek. ne kadar intizar!.» tarzında bir müşteriye kitap gösterilirken. şu mülevves müsveddelerin arkasında koşmak.. Yalnız tercüme kâfi değil. kitapçı size sadaka veriyormuş gibi burun kıvıra kıvıra sekiz on talepten sonra verecek... avdet etmek. ceridelerde tercüme olunabilecek ne olursa olsun.» — «Hâ! o makele mi? Yakında icabına bakarız» — «Üç gün sonra. bugün ruhsat alınacak. kabul ettirebildiklerinden bazısı için para alabildi. Bir aralık biraz mahcubane ısrar neticesiyle kitapçıdan yüz kuruş alabildi. Elinize şöyle kümelice para geçmeyecek.... Halbuki zaman geçiyor..... Elli altı kuruşa aldığınızı elli üç kuruşa bozduracaksınız. Devam etti. Kitapçının dükkânına devam ettikçe bazı şeyler öğrendi kin bunlardan istifade yollarına müracaat kabil idi.. fakat akşam soğuk kanla düşündüğü zaman devanı etmek lâzım geleceğine karar verdi: — İş bir kere nizamına girinceye kadar.. tabım zügurtlugu daha çabuk neşrine müsait değildi. Ahmet Cemil bir şey söylemeden çıkmıştı. Kitapçılar neşrettikleri risaleler için makale yazanlara ehemmiyetine göre para veriyorlardı. Hüseyin Nazmr’nin müşteri olduğu risalelerin eksiklerinden. haftada bir cüz nşrine başlandı. bir çalışma vesilesi daha icat etmeli. Bunlardan en yabancı olduğu esaslara. eline para geçemiyordu. tediyat. Hikâyenin ruhsatı alındı.. bunun mukabilinde de ne kadar zahmet. Ahmed Cemil bu suretle yaşayabilmek mümkün olmadığına kanaat hâsıl etti. Fakat ne zillet mukabilinde!. hattâ alabildiğiniz paralardan türlü akçe farkları kaybedeceksiniz. bazısını kabul ettirebildi... iftihar ile koyabileceği şeyler yazabilse.. eziyetine katlanmaya başladığı şu meslekte altına imzasını gurur ile..bileyim?» dediğini işitince donup kaldı. havadan.. sa bu kadar zahmetine.. Edebiyat âlemi. hayat nüshalarından istedi. Bunlar nerelerden toplanmış. fransızca eski yeni risalelerde. şimdi elime para geçecek diye elîm intizarlar içinde bulunmak lâzım gelecek. «Şimdi yok. Ahmed Cemil bir kaçma yazı yazsa? Neye dair olursa olsun. amma ne?. diyordu.. matbaada başmürettibe yaltaklık etmeli. evde günlerce kapanıp. meşguliyet arasında. kesirler kaldırılarak yapılacak... O da çekişe çekişe alınacak.. size en ummadığınız neviden muhtelif paralar verilecek. demek haftada iki mecidiye. .

. bu hitap Ahmet Cemil’e cesaret verdi. onu tavsiye ediyordu...... . devam eden hikâye bitecekti. O vakte kadar bir ceride idaresine girmemişti. Mai ve Siyah — F. İşte «Mir’atı Şuûn» ceridesine ilk intisabı böyle oldu. Aman okudunuz mu. 4 Ali Sekip bir hikâye okumuş. Ahmed Cemil pek iyi anlamıştı ki ihtiraz eden aç kalır: Haydi kendisi aç kalsın. bilmem? Ali Sekip o iyi yürekli adamlardan idi ki beş dakikada dost olur. sonra Ali Şekib’i göstererek: Soralım da hakikaten ihtiyaç varsa. Ne istiyorsunuz. altın gözlüklü. fakat evdekiler? Hemen o dakikada cesaretle «Mir’atı Şuûn» matbaasına girdi. altın gözlüklü bir sahib-i imtiyaz olmamakla benaber pek iyi bir adam tesirini yapıyordu. yüksek söyler. dünyada her şeyi sevmek için yaratılmıştır. Şu bir iki ay-danberi kitapçı dükkânlarında gördüğü numuneler henüz bu hayalleri büsbütün silmemişti. Bir hafta sonra. oğlum ? dedi.. sıkılmasa Ali Şe-kib’le Hüseyin Baha efendinin boyunlarına sarılacaktı: utana utana girdiği bu yere beş dakikada ısınıvermiş. o imzayı asıl yazmak istediği eser için saklamak istiyordu. ihtiraz etmeyin. Ahmet Cemil bey tercüme etsin» dedi. «Durun bakayım? Burada mı?» Kitap bulundu. Ali Şekib’in tavsiye ettiği bu hikâye de «Hırsızın kızı» tarzında bir şeydi. ihtiraz etme!.Bir gün yine bir makale götürdüğü bir risalenin tabii — Faiz efendi isminde munsıf bir adam ki onun ihtiyaç derdini anlamıştı — dedi ki: — «Mir’at-ı Şuûn»için tefrikalık bir hikâyeye lüzum varmış.. zihninde matbaa âlemlerini. Hüseyin Baha efendi doğrularak dinledi. yeşil örtülü azîm yazıhanelerin yanlarında iri sakallı. «Hemen başlayın!» denildi. imtiyaz sahibinin odasına kadar çıktı. Fakat Hüseyin Baha efendi iri sakallı. yüksekten bakar adamlar tasavvur ederdi. hasbıhale girer. Hüseyin Baha efendiyi müdüriyet odasında kanepeye lâ-kaydane yaslanmış. başmuharrir Ali Şekibin parmaklariyle hemahenk olarak pest perdeden okuduğu bir şarkının ninnisiyle uyumaya hazırlanmış görünce şaşırdı. o bu gence bir kaç kere tesadüf etmişti. «İşte. madem ki imza koymuyor. ev-rak-ı havadis idarehanelerini büyütür. başkası kapmadan imtiyaz sahibine müracaat etseniz a. beş dakikada bu adamlar hakkında derin bir sevgi duymuştu. o. Şu ilk mülakatın şevkiyle Ahmet Cemil bir hafta içinde—tatilin son haftası — cerideye bir ay kiyafet edecek kadar tercüme hazırladı. yle^inden kalkmaksı-zın yüzüne istifsarkârane bakan Hüseyin Baha efendiye nasıl hitap etmek lâzım geleceğinde tereddüt etti. fakat artık Ahmet Cemil müşkülpesentliğe lüzum görmüyordu. Ahmed Cemil’in eline tutuşturuldu. ne istediğini anlattı. İyi bir adamdır. her görüştüğünü sever. Ali Sekip döndü.

o zaman Ali Sekip hiçbir kelime söylemeyerek elini. anneciğim? Ben çalışmalıyım ki bir gey olabileyim. oğlum. Sabahleyin mektebe gidinceye kadar. ben şimdi yorulsam sonra rahat edeceğim. sonra hasta oluverirsin. akşam mektepten çıktıktan sonra. kendisine bir muavenet eli ariyan bu genç eli samimiyetle sıktı. Biri leylî diğeri niharî idi... Bundan sonra Ahmet Cemil’in hayatı hemen takarrür etti: daima çalışmak.. öteden beriden müteferrik olarak ayda üç dört yüz kuruş kadar bir para kazanmak. Hem bu kadar yorulduğuna da razı değilim... Bir gün annesinin önüne — «Mir’atı Şuûn’un idare memuru Ahmed Şevki efendiden aldığı beş mecidiyeyi koyduğu zaman Sabiha hanım dedi%ki: Daha’paramız bitinedi.. ben sana para alîveririm. sen beni israfE alıştıracaksın. sen bana biraz kendini tanıtsana bakayım. bak ne olacağım? Oğlunu bir matbaa sahibi.. birinde fikir melekeleri servet kesbedi-yor.. o nazik meseledir.. idarenin sandığı daima boştur amma.. Hüseyin Nazmi ile beraber artık son sınıfta idiler! Fakat aralarında eski sıkı refakat mümkün olmuyordu. analık şefkatinden doğan bi rikkat sözleri Ahmed Cemil’i birden beş yaşındaki çocukluğuna iade etti. Ahmet Cemil yazıyor. Ali Sekip hemen: Oh. düşmüştü. Artık teklifsiz bile olmuşlardı.. daima işleyen bir fikrin mektep derslerine tahammül derecesi neden ibaret olabilirdi ? Zayıflıyor. Mektep açılmıştı. Ohmed Cemil güldü. anneciğim? Şimdi Ahmed Cemil’in kalbine bu tazejpüt. değil mi.. Hüseyin Nazmi okuyor.Para meselesi için ikinci mülakatta Ali Şekibe açıldı.. Dört lâkırdı ile kendini tanıttı. Bu hayat farkı eski münasebet samimiyetini biraz izale etmiş gibiydi. zihninde neler tertip etmişti! - .. diğerinde kabiliyetler yıpranıyordu. hele başlayalım. Bizim idaremizden ne olacak? Biraz da kendine baksana. hele bir mektepten çıkayım. Bu ümidin üzerine ne hayaller nakşetmiş. gece yatıncaya kadar işleyen. Elbette Hüseyin Baha efendinin kara gözleri için çalışacak değilsin a. kumral uzun saçlı başını annesinin dizine koydu: Ben çalışmayacak dursam nasıl olur. buna annesi lakayt kalamazda Sabiha hanım çocuklarının hiçbir halini ve hissini tedkik-ten hali kaımayan annelerdendi. uzattı. sararıyordu. Başka birisinin ağzında terbiyeye mugayir telâkki edilecek bu sual onun ağzında öyle saf bir kalbden sâdır olmuş görünüyor ki Ahmet Cemil garabetini fark bile etmedi. bak. Bu son sene Ahmed Cemil derslerine büsbütün ihmal eder olmuştu. bir ceride müdürü görürsen iftihar edersin.

.. fakat bu hayal pek seyyal idi. bu ümidin etrafında neler icat etmemişti? Bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi... yegâne tesliyet medarı bundan ibaretti. sonra söyleyeceği şey yanında tashihlere bakmakla meşgul olan Raci’den. gece yatağında rahat rahat düşünebilmek için hattâ yatmakta acele ederdi. Bu akşam mühim bir para müzakeresi açıldı. Ali Şekib’den bu haberi aldıktan sonra güya demiryolu kur’asında büyük ikramiyeyi kazanmış gibi bir an evvel eve müjde vermek üzere Süleymaniye yolunu her vakitten daha erken tuttu. Sabahleyin Süleymaniye’den. daha nerede olacağı tekarrür etmemişti. — Sabahleyin arabasına bindiği gibi askerce bir sesle emir verecek: Matbaaya!. beheri beş liralık hisse senetleri çıkarıyor.... yok.. Bunu. Sanki haftada o üç saat zarfında daha mı ziyade kazanıyor? Ahmed Cemil’in aylık muvazenesinde iki liranın pek büyük bir ehemmiyeti vardı. Mektebin *edris müddeti bitmek üzere idi ki bir gün akşam üstü «Mir’ati Şuûn» matbaasına uğradığı zaman Ali Sekip kendisini görür görmez: Ben de seni bekliyordum. matbaa Ahmed Cemil’e münhasır kalıyor. . bir ev. meselâ Sirkeci’de dört yol ağzında köşelerden birine zarif — zihninde resmi bile çizili idi — bir dai-Ee. sonra yanına bir uşak terfik ederler. tek atlı. dedi..Kitapçı Faiz efendiye bir ceride imtiyazı aldırtıyor. Bu hayali dairma süslerdi.. akşam yemeğinden sonra gider. Ahmed Cemil’in elinde kurşun k&iem diyordu ki: Şöyle böyle eve dört beş yüz kuruş giri. — Yok. kendisi başmuharrir oluyor. o evi satıyorlar.^*1. hisseler hâsıl olacak temettülerle yavaş yavaş imha ed’liyor. küçük bir araba. iki lira daha zam olunca madem ki ev kirası yok... Başka ne masraf kaldı?. Ayda iki lira vereceklerdi. Saib’den saklı imiş gibi Ahmed Cemil’i tuttu: Hüseyin Baha efendinin odasına kadar çekti götürdü: Sana bir iş buldum... ziyade tantanaya ne lüzum var? O vakit gözlük de takacak. yine evine avdet eder. Gözlüğe bilhassa ehemmiyet veriyordu. Sabiha hanımın. belli_belirsiz bir §ey.. Müphem bir çocuk çehresi.. İkbal’in arasında rey vermek üzere hattâ Seher bile meclise davet edildi. Hüseyin Nazmi’yi beraberine alıyor.. Haftada üç gece. çocuk pek küçük amma ne olur. bir matbaa açıyor. başka bir yerde. bir saat kadar ders.. dedi. . Ali Şekibin bulduğu iş bir hocalıktan ibaretti. Daha neler düşünmemiş. kimbilir kimdir? Ahmed Cemil bu çehrenin ismini bilmekle beraber saraha+le tâyine bile cesaret edemezdi. zaten onun evine de yakın. Babıâli caddesinin bir münasip yerinde..

Seher utandıs kaçtı. sen de!.. yanlı&ları tashih etti. tolamının neticelerini birer rakkamla işaret ederek hattın altına indirdikçe kalbinde bir heyecan duyuyordu. Toplama bitince hayret etti. Artık ne yolda tedris tarzı intihabı icabedeceğinde kendisini muhtar bırakıyor. Yekûn ne olacak?. Bir hayli para artıyor. bazı kaideye taallûk eden hataları izah etmek istedi. toplamaya haşladı... değil mi anne? Gelin edecek kızımız var..r şey olmasın diye dikkat edildi: Seher bir* aralık: «Şey unutulmuş» dedi. itirazlar ileri sürülüyordu. Ahmed Cemil’in yanma yaklaştılar. noksan bi. Çocuğa biraz kıraat yaptırdıktan sonra ne yapmak lâzım geleceğinde tahayyür etti. Herkes tam bir sükût ile neticeyi bekliyordu. Avdet ikin kendisine bir uşak terfik olunur. İmlâ yazdırmak istedi. galiba? Daha? Daha?. anne zengin oluyoruz. toplamanın sıhhatine inanmadı. «Ne?» dediler.. sonra okuttuğu yeri yazdırdı. şeyin ismini bulamadı.» Bu akşamdan itibaren ders başladı: fakat hocalığın maddî güçlükleri hakkında henüz bir fikir hâsıl etmemişti.. ders saatlerine gelince: «Şimdi kış girmek üzere. beş dakikada iş bitti. Şimdi ne yapılacak? Çocuk bekliyordu. haftada üç defa olsa kâfi. biraz okumak biliyor. Ahmed Cemil âdeta sıkıntısından terledi. dedi. Daha ne var? — Şu yazıldı mı? Şeyi unuttun. . Daha? Daha?. Büyük eski bir konak. Çocuğun babası — nazik bir efendi — Ahmed Cemil’e takip olunacak hareketi tâyin etti: Çocuğu idadî sınıflara ihzar etmek lâzım. en ziyade dikkat olunacak şey çocukta tahsil hevesi uyandırmak. iyi terbiye almış altı yaşlarında zarif bir çocuk. Aman ağabey. Ali Şekib’in bulduğu ders Vezneciler civarında idi. kahkahayı salıverdiler. değil mi?. cedvelin her noktasında uzun konuşmalar oluyor. Hiçbiri inanmadı. Nihayet Ahmed Cemil sütunun altını çizdi.. Aıhmed Cemil elinde kâğıdı sallıyor: «Zengin oluyoruz!» diye bağırıyordu. kâh Seher’e gözlerini tevcih ederek muvazeneyi tanzime çalışıyordu..Seher mutbak sarfiyatı hakkında fikirlerini söyledi: Aiı-nıed Cemil kâh annesine.. söyleyecek bir şey bulamadı. cetvelin her rakkamı tekrar okundu. o. «Şey» dedi. toplama bir daha yapıldı.... Daha?. Çalışmasından memnun olmadığı zaman kendisini haberdar eder. Masraflar kalem kalem ilerliyordu. bir daha yapmaya başladı. Hep arıyorlardı. Aman. tabiî geceleri tercih edersiniz. Daha?. çocuk gözlerini indirdi... İhtarların bu kısmında çocuğa manidar bir surette bakıldı. sonra gözlerini İkbal’in gözlerine dikti:’ Artan para da lâzjn.

«Bu defa bu kadar kalsın efendim. bunlar o saf yürekli adamlardandı ki mülakatlarından bir inşirah-ı derun his eder.. Bu sene dersleri büsbütün ihmal etmişti. yazın kürk giyer. Mektep bittikten sonra Hüseyin Nazmi ile hayat iştiraki hemen büsbütün bitti. Ahmed Cemil hiçbir yere intisap etmiyecek.. Bu adamla bir çift lâkırdı etmemiştir. Matbaada öksürüğünden başka sesi duyulmaz. bir şey anlamadığından emin idi.» Konaktan çıktıktan sonra âdeta geniş bir nefes aldı. ondan zaten büyük bir şey ümid etmiyordu. artık haric-den gelen tesirleri kabul etmek istemeyen fikrine bir senedir mühmel kalan dersleri sindirmeğe çalışırdı. büsbütün sıkıldı. odasından mangal mayıs ortasında kalkar bir ihtiyar. büsbütün matbuat âlemine atılacak.. dün akşam geçim cetvelini şenlendiren iki liranın kolay kazanılmayacağını şu ilk tecrübe ile anlamıştı. «Mir’atı Şuun» heyeti talhririyesi arasında zaten yeri hazır. yalnız Ahmed Şevki efendiyle idare işlerine bakar. Hüseyin Baha efendi birgün gözlüğünü zapta çalışarak hizmetinden hiç menun olmadığı Osman Tayyar’ı göstermiş.Çocuk yüzüne bakıyordu.. kulağına: «Sen mektepten çıktıktan sonra buradasın» demişti. kimse ile konuşmaz. daima sakit bir adam ki matbaada bir gölge gibidir.. idare memuru Ahmed Şevki efendi. Matbaa müdürü? Ne demk olacak. «Ya sınıfta kalırsa!» bu korku zihinine iliştikçe—insanları korkulu fikirlerden kaçmaya sevkedes bir hisle — bunu hemen silip çıkarmakta istical gösterdi. bir taraftan «Mir’atı Şuûn »için ikinci defa olarak başladığı bir hikâye... para kazatoacak. haftada üç gecesini mahveden Vezneciler seferi derslere vakit bırakmıyordu. imtihan zamanı yaklaştıkça içine bir korku giriyordu. gelecek ders için kitap getireyim de. dirseklerinin üzerine dayanmış.. Daima küskün.. Senenin on ayında artık çalışmaya lüzum gördü. küçük odasına girer. O Harbiye nezaretine intisap edecek. Mektebin son imtihanları yaklaştı. başladığı bir şeyi bitirmiş olmak azminden başka bir şeyden ileri gelmemişti. ara sıra da bazı risalelerde yazı yazacak. Bir de. zekâsına âdeta bir dûniyet veren bu hüccetten utanır.. hiçbir şeye karışmaz. bu ¦şahadetnamenin temini için çalışması. Bir yandan bir tâbie tercüme ediverdiği »vocuklara malûmat» sürekli yayım. mütemadiyen işlemekten yorulmağa başlayan zavallı başını iki ellerinin arasına almış. küçük odasında. mahiyetini bile bilmez. Şahadetname aldıktan sonra hiç sevinmedi. matbaa müdürü Tev-fik efendi vardı ki matbaaya hergün herkesten evvel gelir. herk<” /azın hararetiyle yataklarında erkence uyuduğu bir sırada kitaplarının üstüne eğilmiş.. odasında kül eşelemekten başka bir şey yapmayacaksa müdüriyetten vaz . Korktuğuna uğramadı. mariz. matbaa müdürü ise kendisini göstersin. acılıklarından bir çoğunun zail olduğunu duyardı. şahadetnameyi alabildi. Baş muharrir Ali Şekib. Uykusundan tasarruf etti. Artık maişet tarzını bulmuştu. fakat bir şahadetname ki. Ahmed Cemil bundan bahsedilmesine rıza vermez. Ahmed Cemil bu matbaada hemen herkesi severdi.. sahibi imtiyaz Hüseyin Baha. bir iki ders daha bulacak.

eğri takılmış yeşil astar perdesinin kenarından şurada zihin57 lerini öldürmektle meşgul olan bu zavallılara bir istihza nazarı yollayan güneşin iltimaına hasretle dalıp kalmak. yarın diğer bir ceridede. Bazan kulağına çarpan sözlerden yavaş yavaş anlamıştı ki Tevfik efendi Hüşeyin Baha efendinin şeriki imiş. bir müddet zihninin ataleti içinde gözler pencerenin rengi uçmuş. Bugün «Mir’atı Şuûn» matbaasında. hele şu çapkından kurtulduk! Şimdi gitsin de başka bir «Mir’atı Şuûn» namına para alsın. galiba asıl sermaj’e de onun imiş... Raci ötede bir risale-i mevkutede güzel bir manzumeyi tezyife çalışırken.. bazan iki yerde birden. zaten bu üç kişiden başkaları daima seyyar idiler. Ekseriyet üzere peynir ekmek üzümden teşkil ettiği öğle yemeğini güneşsizlikten. Bazan uyuşmuş . sabahtan akşama kadar idarehanenin havı uçmuş. sonra yorgun zihininin bir kelimeyi bulabilmekten. Ahmed Cemil şahadetname aldıktan sonra bu dördüncü defaya da hatime verildi.. muhtelif renklerde lekeleri. demişti. Meselâ Osman Tayyar dördüncü defa olarak «Mir’atı Şuûn» a intisap etmişti. sulanan bu biçare gözleri dinlendirmeğe vakit bulamayarak yazmak.geçsin. mütemadiyen işleyen zavallı başını dumanla uyuşturabilmek için biribirini müteakip yaktığı sigaraların dumanı gözlerini doldurdukça durmağa. «Mir’atı Şuûn» a kat’î surette intisabından sonra Ahmed Cemil’in hayatı bir intizama girmiş oldu: Kitapçılar için çalışmak. «Mir’atı Şuûn» için hergün havadis ve mütenevvia sütunlarını doldurmak. yahut bir cümleyi rabt edebilmekten irkilişi üzerine ileriye gitmek istemeyen kalemi kâğıdın üzerinden ayıramayarak durmak. Altı ayda altı kere matbaa değiştirir adamlar. Hüseyin Baha efendinin buna — hattâ bazı çarpık işlerine — tahammül edişine bakılırsa bu adamın matbaada müdüriyet sıfatını takınmak için bir hususî hakkı olmalıydı. Ahmed Şevki efendi o gün bir aralık Ahmed Cemil’e: ¦— Oh!. havasızlıktan daima iştihasız kalan midesine zorla indirdikçe güzleri bir ecnebi risalede tercümeye elverişli fıkra arar. Hüseyin Baha efendi bîr hesap meselesi için Ahmed Şevki efendiye çıkışırken. Hattâ bu defa Hüseyin Baha efendi Osman Tayyar’ın matbaadan çıktığına dair ceridede iki satırlık bir ilân neşrine bile lüzum gördü. mevkut risalelere makaleler yetiştirmek. mütenevvi şekillerde yırtıklariyle bir garibe halini almış soluk yeşil çuha örtülü yazıhanesinin kenarına ilişerek — Ali Şekib bir tarafta ismal-i ahval yazarken. Ahmed Cemil buna hiç ehemmiyet vermezdi. yahut demin doldurduğu kâğıtların birinde yeri boş bırakılmış bir kelime için lügat kitabını araştırırdı. Bu meşgale içinde yemek için vakit bulamazdı. yazı imal eder bir âlet kabilinden uzunluğuna kesilmiş kâğıtları tekrar okumağa vakit bulamayarak doldurup bir yenisine başlamak. baş mürettip mürekkepli elini kapının kenarına dayamış «mütenevviaya bir buçuk sütun daha lâzım!» derken — çalışmak.

bacaklarına, muttasıl oturmaktan yorulmuş vücuduna bir taze hayat vermek için kalkıp biraz dolaşır, yahud, pencerenin kenarında ayakta durarak karşıdaki kaldırımdan geçenleri seyreder, bir aralık merdivenleri iner, sokağa çıkar,, kitapçısına kadar gider, yeni çıkmış kitap varsa şöyle bir bakar, yahud tabiin hatırı için tashihlerine bakıverir, yine matbaaya avdet eder... Bu hayat tarzı daima böyledir. Cuma yok, pazar yok, hergün çalışacak, hergün matbaaya esir olacak, bazan geceleri nöbet bekleyecek, sahib-i imtiyazın odasında sedirin üzerine ilişip yatacak, nadiren matbaada kendisine ihtiyaç olmayacak da biraz nefes alabilmek için Tepebaşına kadar gidecek, yahud gidip gelme bir Boğaziçi seferi yapacak... Fakat Ahmed Cemil bu hayattan müşteki değildi. Çalışmak şimdi onun için âdeta asabî bir illet olmuştu, durairuyordu. Yalnız akşamları evine geldiği zıaman yemek vaktine kadar minderin üzerine boylu boyunca uzanır, dinlenirdi. Eve gelince val’desiyle ikbal o günün vukuat silsilesini naklederlerdi. O, yalnız dinler, ara sıra bir sual irad eder, onlar söyler, bin türlü hiçlerden mürekkep sözlerle ycr^nn zihnine biraz istirahat havası verirlerdi. Ahmed Cemil bu meşguliyet hayatı başladıktan sonra sükûtu sever olmuş, gençlere mahsus konuşkanlığım kaybetmiş idi; fakat isterdi ki kendisine öteden beriden bahsolunsun. Bugün komşu Sabire hanım gelmiş, oğlu Ahmed efendi geliniyle kavga etmiş de o aralarına girmiş, barıştırmış, yine kıymeti bilinmezmiş, ne de olsa gelin değil mi?... Buna uzun uzun, dudaklarında geciken bir tebessümle gülümserdi. Dün İkbal Seher’le beraber sekiz arşın basma almak için Kalpakçılar başına gitmiş, yolda Seher’in ayakkabısının ökçesi kopmuş, deli kız: «Aman! Küçük hanım! Ökçem koptu» diye kalabalığın içinde bir çığlık basmış ki... Ahmed Cemil bu hiçleri derin bir zevk ile dinler, dinledikçe sıcak bir günden sonra düşen yaz yağmurlarının latif serinliğine benzeyen bir haz duyardı. Matbuat için çalıştığına hiç müteessif değildi. Zira bütün ümidlerinin mütemadi çalışma neticesiyle zuhur edeceğine kani idi. Fakat o Vezneciler’deki ders Ahmet Cemil’e o kadar ağır geliyordu ki eğer başka türlü telâfisine imkân olsa o iki lirayı çoktan terk ederdi. Hiç olmazsa gecelerine tamamen tasarruf edebilse kendisini bahtiyar addedecekti. Evde kaldığı akşamlar bir müddet validesiyle konuşur. Seher’le alay eder, bilhassa İkbal’i her lıangi bir sebeple kızdırarak eğlenir, sonra odasına çıkarak ya sevdiği bir şairi okur, yahud tercümeleriile iştigal eder, yahud - iki gün sonra fena bularak atmak üzere - bir man-zumecik karalardı. Odasında seccadelerin üzerinde yuvarlanarak, minderlerde uzanark çalışmağa sarfetiği bu zamanlar gündüzleri idarehanenin hasır iskelesinde geçen saatlerin meşakkat mükâfatı kabilinden bir istirahat devresiydi; fakat ihtiyaç derdi bu zamanları da tamamen kendine bırakmıyordu. “ sükuny,^

Haftada üç gece yemekten sonra evden çıkarak, bu y, köşesini bırakarak Veznecilere kadar gider; orada saatlerce V7 uğraştıktan sonra maiyetine verdikleri bir uşağın refakatiyim V evine gelir, o zamana kadar herkes^atnuş._olduğundan uze” rine aldığı anahtarla kapıyı açarak hafiîçe ayaklarının ucuna basa basa odasına girer, nihayet on altı saatlik bir sâyiîı ıstırabı bahasına kazanılmış olan yatağına sokulurdu. Asıl bu Vezneciler seferinden kış esnasında zahmet çekmişti. Öyle ki ders günleri yemeğini yedikten sonra mangalın başında ısınmak mümkün iken buna muvaffak olamayıp soğukta, karların, çamurların içinde tekrar sokağa çıkmak lâzım geleceğini düşündükçe eve gitmekten korkar olmuş idi. Dersi olduğu akşamlar Ahmed Cemil sofrada matemi andıran bir sükût ile yemek yedikten sonra küçücük kırmızı bakır majıgalla ısınan bu yuvacıkta annesini, kardeşini yalnız bırakarak, hattâ geç kalmak korkusuyle mangalın kenarına sürülen parlak sarı cezveden hissesini almayarak bilhassa bu gece seferleri için aldığı siyah muşamba paltosunu giyer, «anne! ben gidiyorum, uykunuz gelirse beni beklemeyiniz!» der, kalbinde bu eve, şu muhtasar aile ocağına bir hasret hissiyle sokağa çıkardı. Soğuk!... Kışın tipilerle esen rüzgârı paltosunun başlığından hücum ederek yüzünü tırmalar, bütün vücudunu kaplayan ürpermelerle titrer. Hasır iskemle üzerinde yazı- ile geçen bir günden sonra o küçük fakat şirin sarı mangalın kenarından mehcur olmak, meşkûk işlerle geçinen sefiller gibi geceleri karanlıklar içinde ekmek parasına koşmak takat kıran bir der d idi. Her dakika bir çamur birikintisine batmamak için durmağa mecbur olur, iki ellerini ceplerine sokarak eteklerini dizlerinin üstünde zabta çalışa çalışa taşların üzerinden sekerek yürür, bazan duvarların kenarından bir gölge şeklinde süzülerek geçer, güzergâhına tesadüf eden küme küme büzülmüş köpeklerden korkarak yolunu değiştirir, bazan bir viranenin boşluğundan geçerken şimdi bir el uzanıverecekmiş, yakasından tutuverecekmiş gibi kalbinde bir korku titremesi duyardı. Sonra bir aralık yağmur başlar, omuzlarında, başında muşamba palotusunu döğerek sırtından süzülüp ayaklarına doğru akar, ne kadar k:vırsa bir türlü çamurdan muhafaza edemediği zavallı tek pantolonunu ıslatır... Bu yarına kadar kuruyacak, sabahleyin mangalın kenarında tüterek geceden kalan nemi alınacak, İkbal bir yandan ütüyü hazırlarken o matbaaya geç kalmak korkusiyle üzülecek. Tenha karanlık sokaklar... Soğuk rüzgârlarla karışık sıkı bir yağmur... Ahmed Cemil o sokaklardan, o yağmurun altından geçer, ta Veznecilere kadar gelir. Kapının önünde zile dokunmadan evvel bir nefes alır, sonra kapı açılınca henüz yemeğini bitirmemiş yağlı elini silmemiş uşağın tuttuğu mumun ziyasiyle dar bir merdiveni çıkar, selâmlık odasına girer, orada bekler, tâ ki küçük bey kitaplarını alıp haremden çıksın... Hoca efendi, bu gün hiç çalışamadım, affmızı rica ede-

rim. Mukaddemesiyle küçük bey girer. Ahmed Cemil’in her şeyden ziyade bu hoca efendi tâbiri canını sıkar. Ne için? Canı sıkılmağa hakkı var mıydı? Çocuk küçük bir yaramazdır, fakat yaramazlıkları bir terbiye süsü altında saklıdır. Ahmed Cemil şakirdinin hiç bir ze-rafete mugayir haline tesadüf etmemiş olmakla beraber ufak bir serzeniş yapsa çocuğun calî bir mahcubiyet edası ile gözlerini indirerek içinden: «Budala! sen de... sana ne oluyor? ister çalışırım, ister çalışmam. Keyfimin kâhyası değilsin ya!...» diyeceğinden emindir. Onun için daima affeder, zaten çocuğun kendisiyle beraber bulunduğu müddetten başka çalışmadığım da bilir. Derse başlanır; meselâ hesabdan taksim anlatılacak, arzın kürreviyeti izah edilecek, bir küçük efsane okunacak, ele geçen bir cerideden imlâ yazdırılacak... Ah!. Ahmed Cemil bunlara bedel o küçücük sıcak odada minderin üzerine boylu boyuna uzanarak Musset’nin «Geceler» ini, Hugo’nun temaşalarını, Lamartine’in «tefekkürat» mı okumak için nasıl bir iştiyak duyardı. ^W^ $cja^ ‘ Bir vakit gelir ki her ikisi de yorulur;(çocuk küçücük eliyle ağzını saklayarak yalandan esnemeye! başlar, Ahmet Cemil’in yorgun gözleri süzülürdü. Bir aralık! uşak görünür: «Hanımefendi haber göndermiş, kucuk_bey.-aiteky&rulmustar, diyor» sözü üzerine derse nihayet verilir. Çocuk bir an evvel hareme gitmek, uşak da Ahmed Cemil’i bir an evvel evine götürüp avdet etmek için sabırsızlandıklarından bunun çocukla uşak arasında bir sania olması da pek ziyade ihmal altında olmakla beraber, o aldanmağı terci’h ederdi. Avdet ederken başka bir fasıl başlardı. Uşak yavaş yavaş Ahmed Cemil’le teklifsizleşmişdi. O, bu lâubaliliğe sükûttan başka bir şeyle mukabela göstermediğinden uşak evde la-kırdısız geçen hayatın öcünü kendisinden çıkarardı. Elinde muşamba feneri sallayarak, ilk önce önden gitmek âdet iken her defasında bir iki parmak geri kala kala nihayet yanında gitmeğe başladığı Ahmed Cemil’e geveze uşak bütün dertlerini döktü, memleketinde kendisini bekleyen rişanlısından bile bahsetti... Ahmed Cemil, yalnız dinler yahut dmlemeksızm susardı. Nihayet sokağın başına gelince uşak , f.;^e-- ^rt|k buradan gidersiniz», derdi. Ahmed Cemü hafif bir selamla ayrılır, titreyerek anahtarı sokar, çamuriu lastıklerıyle muşamba paltosunu hemen taşlığa atar odasma çıkar, ıslak esvaplanm öteye beriye iliştirir Jatağnİ W ta kendisine mukadder tek dinlenecek yeri olan yatağına g «Uyu zavallı çocuk, yeşil eski çuhalı yazıhanenin kenarında, karanlık çamurlu sokaklarda, küçük nazlı çocuğun daima esneyen çehresi karşısında geçen o meşakkat ve mihnet saatlerinden sonra şu sıcak temiz yatağın içinde, münevver mai bir semanın bârân-ı elması altında, tulûunu beklediğin ümit le uyu!...»

tütün kokusu henüz matbaanın mürekkep ve ıslak kâğıt kokusiyle meşbu havasını doldurmamış. Her sabah böyle buluşurlar. Ahmed Şevki efendiye ne vakit kaleminden. ben hem yazarım hem o ninni ile uyurum» derdi. o benim ninnimdir. öteden beriden bahsederlerdi. ne de güzel kadıncağız! Taze. sa-hib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin dizine elini vurarak «hay!: çapkın hay!» demiş idi de sonra da bu gaflet hatasından dolayı zaten kırmızı olan çehresi birkaç gömlek daha kurmızı-laşarak üç dört gün kadar sahib-i imtiyazın yüzüne bakamamış idi. mahzun edalı bir biçare. Bedbahtlığı her halinden belli..» derdi. matbaanın aşağı katında ağlayıp duruyor. Ahmed Cemil idare memurunu en samimî temennasiyle selâmladı.. sabahleyin şafağı müteakip müvezzilere dağıtılmıştır. yapyalnız. gece ceride basılmış. yalnız postaya tevdi edilecek olanlar kuşaklanmakta. Ahmed Cemil telâş etmeyerek sordu: Nereden anladınız? Nereden anlayacağım? Zavallı kadın yine öksüzler gibi boynu bükük çocuğiyle gelmiş. Karısını evde kimsesiz.söylemek istediği şeyi söyleyecek bir adam bulamayıpta ilk tesadüf edenin üzerine atılanlan sabırsızlara mahsus bir telâş ile . ihtimal ekmeksiz bırakıp ta kimbilir hangi kahbenin yanında vakit geçirmekte mâna var mı?. hattâ bir kere sevgi hissine lüzumundan ziyade kapılarak kendisini kaybetmiş.fjs^yafetini takip eden günün sabahı Ahmed Cemil matbaaya mûtadından biraz geç. İkide bir de «Babanı nerede?» diye glen bu çocukla. gecenin bakıyye-i huma-riyle biraz sersemce olarak geldiği zaman Ahmed Şevki efendiden başka kimseyi bulamamış idi. matbaa halkının kaba kaba manalı . ter-tiphanede mürettiplerin telâşa lüzum görmeyerek kasalara dağıttıkları dökme harflerin seri darbeciklerle rjuttarid ahengi işitilmektedir. Ahmed Şevki efendi henüz hücresine girip kâğıdının üstünde daima çıtırdayan kalemini eline almamıştır. dedi. Ahmed Şevki efendi bu sabah şu cümleyi pek hiddetle beyaz keten yeleğinin altında zorca zaptolunan göbeği yerinden sarsılarak söylemişti. Ahmed Şevki efendinin başlıca müntehabı olan lügatlerden biri de «çapkın» kelimesidir. Sabahları intişar eden cerideler idarehaneleri en ziyade sabahleyin asudedir.. Ali Şekib bu iki dosta yazıhanenin bir tarafında hasbıhal esnasında tesadüf ettikçe nükte sarfetmek için iptilâsına uyarak Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki’nin mahleslerindeki müşabehetten «Ahmed efendiler yine birleşmişler. Görsen.Ahmed Cemil’in selâmına mukabele etmeye vakit bulamadan: — gördün mü bir kere çapkını? Bu akşam yine evine gitmemiş!. Muharrirler henüz gelmemiş. dertleşirler. Ahmed Cemil Raci’den bahsolunduğunu derhal anladı. o bitmez tükenmez nâlişiyle kâğıdın üzerinde — ağır ağır yürüyen bir öküz arabası gibi — o daima çı-tırdıyan kaleminden bahsolunsa: «Yok! ona ilişmeyiniz.. Ahmed Şevki efendi musahabe refikini görünce . Bu kelimeyi hiç sevmedikle-riyle pek ziyade sevdiklerine hasreder. îdare memurunun kalem çıtırdısiyle müdürün öksürüğü matbaa makinesinin dümdarlarıdır.

Sonra eve gelince karısının ağlamasına tahammül etmesin. Sonra ana baba ortadan kalkmış.. Nereye gidiyor?. Amma neye yarar? îş bu biçarelerin derdine deva bulmakta. nihayet bir akşam evde küçücük bir çocukla yalnız kalmış.. şu genç kadın kimin.. Nerede kalıyor?. İnsan ilk önce karısını döven erkeklerden bahsolunduğunu işitince: «Kimbilir? Karı nasıl dayağa müstahaktır.... meram anlatamıyor. Bir gün o çapkını tuttuğum gibi idaresinin penceresinden aşağıya atacağım. Ahmed Şevki efendi: .müz’ic ve elîm tafsilâtiyle meydana dökmüştü. Bu gaybubet tekerrür eder olmuş.. sonra: «Evde bakkaldan veresiye peynir ekmek alırlar. Türlü faraziyyat silsilesi ki her biri ciğerlerinde bir başka yara açıyor. bütün gözü yaşlı zevceler için şurada uzun uzun. Amma kocasını aramak için sabahleyin başını örttüğü bir matbaaya geliveren kadının muamelesini de süslü bir muamele addetmiye-cekmişiz... Ahmed Şevki efendi diyordu ki: — Evet. Evet. çocuğundan öyle anlaşılıyor. Bir ay ya mes’ut olmuş ya olmamış. Utanmasa aşağıda ağlayan Raci’nin karısına değil... Tutmuşlar bilmediği bir adama veri vermişler. hangi baba ile hangi ananın nazlı bir kızıdır? Pek küçük iken evlenmiş olacak. Bir şey söyleyecek de galiba cesaret edemiyor. Bu genç kadın ne yapar? Kocası nerede kalmış?. kadının kocasına âşık olmasını ilâve ediniz. böyle bir herif bilirim ki karısı ağladıkça onu döverdi. bir de. yahut o mukaddes vazifenin ehemmiyetini her türlü takayyütten vareste addedecek kadar kendilerinde duygusuzluk gördükleri halde evlenenlerden bahsetti. efendi içsin içsin.. ağlasa kıyametler kopuyor. bağırırsa yaygaracı denecek. merdivenin başında duran Raci’nin çocuğu değil mi?... Ahmed Şevki efendiye göstererek dedi ki: Baksanıza.. cemiyet hayatı içinde göz yaşlarından mürekkep bir ıztırap sahifesi teşkil eden acı bir bahsi bütün. dayağa müstahak addedilecek... O kadın ağlarsa. Ahmed Cemil derin bir teessürle dinliyordu.» demek ister.gülüşleri arasında ağlayan o kadıncağızı gördükçe içim içime sığmıyor Alimallah!. «Senin her şeyin işte bu adamdır» demişler.. saf bir büka-i merhametle ağlayacaktı. dünyada bu adamdan başka kimsesi kalmamış. Ahmed Şevki efendi devam etti: kendisini tecrübe etmeden aile babalığı ne demek olduğunu anlamadan... Ahmed Şevki efendinin sâde bir talâkatle söylediği bu sözler gözlerinin önünde bir facia âlemi açmış. Belki onbeş onaltt yaşında. Kimbilir.. Buna.» tesellisiyle gitsin cebindeki parayı bir murdar aşüfteye versin.. İşte Raci’nin karısı! Dünyada kendisinden kaçan şu heriften başka bir şey düşünmediği bu sabah şafak atar atmaz gelip şurada ağlamasiyle sabit değil mi?. Bu dereceye kadar düşmüş olmak için kimbilir ne mecburiyetler görmüştür. hattâ. Bir de ona sormalı. Bir aralık Ahmed Cemil’in gözüne bir şey ilişti. kocası içmeğe başlamış.

. dünyada vaktinden evvel dertle. ne demek istediğine dikkat etmeyerek . nihayet müraacata karar verdim de şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum. gel!. Kadın artık ilk itiraza şu üç dört sözle galebe çaldıktan sonra.. dedi.. oğlum. Ahmed Şevki efendi mütalâasını çocuğun yanında ikmal etmek istemedi. annem size bir şey söyleyecek. Söyleyeceğine.. dedi. Bak bir kere! İlk kabalık hevesiyle çocuğa şair ismi vermiş de sonra. bir nazar teatisiyle kadıncağızı dinlemeğe karar verdiler.. o. bir iki sene evvelden alındığı paçaları dizlerine yaklaşan soluk pantolonundan. dedi. bileklerini örtmeyen yenlerinden anlaşılan soluk elbisesi içinde.. Ahmed Cemil’i de bir işaretle davet ederek sofaya çıktı. Ahmed Şevki efendi refikina bakti.. değil mi efendim? Zevcimi siz de benim kadar tanırsınız. Bir şey mi söyleyeceksin? dedi.. senelerden beri katra katra ciğerlerine damlayıp her isabet noktasında bir ateş tutuşturan zehirin bütün acılıkları feveran etti. XI 65 duran gözleriyle şu müşfik çehrelere naze-i istimdad tevcihine bile cesaret edemeyerek titrek bir seda ile: Demmindenberi size müracaat edip etmiyeceğimi düşünüyordum. Zaten benim ne demek istediğimi siz pek iyi bilirsiniz. ve merasime mahsus sesini takınarak: —• Ne istiyorsunuz. Kadıncağız merdivenin kenarına dayanmış müsaade bekliyordu. -L ....«. Çocuk — Kırkılmamış lepiska saçlı..Gel bakayım.. Ahmed Şevki efendinin şu suali üzerine genç kadın bütün matemli hayatının karanlık meşakkatlerinden genç sırnaşma çekilmiş bir ye’is perdesi gibi çehresini örten siyah peçenin altında henüz kurumamış kirpiklerini kaldırmağa henüz gençlik gülüşüne bedel ıstırap giryesi silâhı altında melûl ve kesif K> J. pejmürde yapraklar arasında yeni açmış bir gül kadar cana yakın bir çocuk — tereddüd ederek yaklaştı: İzin verirseniz. İkide birde boynu bükük bir çocuğun gelip babasını sorduğunu da görüyorsunuz.. Ahmet Şevki efendi kendisine biraz vekar vererek. Ahmed Şevki efendi çocuğun elinden tutarak dedi ki: Senin ismin ne bakayım?. orada şu mürekkep lekeleriyle simsiyah kesilen . mihnetle ağlamaya başladığı için hazin bir hayret mânasiyle örtülmüş zannedilecek kadar baygın gözlü. hemşire hanım?. Bu gün o çocuğun elinden tutaran gelen annesini görünce bu zavallı kadının ne demek istediği de anlaşılmıştır. elbette. Nedim!.

. şu babasının bir güler yüzünü görmeğe muvaffak olamayan çocuğu elinden tutup o kadın her kim ise ona götürmek. muhabbet devresinin ilk smeresi daha «Baba» demeğe başlamadan babasının onunla beraber annesini de unutup haftada dört beş gece evin semtine uğramamağa başladığını. sonra yavaş yavaş kocasının kendisinden uzaklaştığına vukuf hâsıl ettikçe kalbinin nasıl yırtıldığını. 5 Genç kadın burada çocuğuna uzun bir nazarla baktı. Babamdan.. bakınız. Geceleri evine gelmeyen erkeğin elbette gideceği bir yeri olmalı. O vakit bu genç kadın. sarhoşluğundan başka bir şeyle gaybubetini unutturmadığını birer birer döktü. Bakınız. yambaşında bu facianın henüz eşhasını idrak edebilecek bir yaşa gelmemiş. Ah bu nazar!. Onlar da birer birer gitt\ Tabiî ses çıkaramıyordum. her derdini yüzüne baka baka düşündüğü. karşısında yüzüne ba-kamaksızın teessürle ve sükûtla dinleyen bu iki şefkat çehresine.. eğer o eve gelmeyecek olursa bu çocuk genç anasının daima ağlayan gözlerinin önünde yavaş yavaş ölecek. İşte efendim. çocukluğa mahsus tam bir itimat ile olanca hissini ve fikrini ona hasrettiğini. fakat bütün elem ve ıstırabına gafil ibir şerik olmuş çocuğun mahzun edasına bakmağa cesaret edemeyerek perişan bir lisanla şimdiye kadar kimseye faş olu-namayıp da teraküm ede ede artık havsalasının isti’abına muktedir olamadığı acılıklarını hatırına geldiği gibi salıverdi.. Kocam daha onların hayatında iken on liralık bir küpemi aldı. Babasını bırakınız!» demek istedim.. Dünyada bedbaht bir kadın olmağa katlanmak mecburiyetinden başka bedbaht bir çocuk yetiştirmiş olmaktan mütevllit bir ye’sin bütün şerhi bu nazarda mündemiç idi.. Fakat ben kocamı aramak için de gelmiyorum. yüzüğüm... iki altın bileziğim vardı.. zaten gelin ederlerken de pek az şey vermişlerdi.matbaa merdiveninin kenarına dayanarak. bu çocuk babasına muhtaç bir çocuk. Henüz çocuk denecek bir yaşta iken bu adamın zevcesi olduğunu.. mahvetti. Sanki şefkatten.. bu güne kadar sabrettiğini. tesellisini ağlamakta aradığını söyledi. Pederimle validem ortadan kalkınca yalana da lüzum kalmadı. Bir nazar ki çocuğu sanki ağlayan bir buse ile ihata etti. Karısından elbette bir sebeple kaçıyor. O beni aramağa lüzum görmezse benim onu arswnaga mecburiyetim kalır mı?. Evet. fakat artık. annemden bana bir şey kalmamıştı.. küpenin satıldığı meydana çıktı. Buna acıyınız.. Bir. Kaç kere niyet ettim. eve geldikçe titizliğinden. kocalarımızın bizden kaçtıklarını görürüz de ekseriyet üzere kimin için bizi terk ettiklerini de bilmeyiz. bu gün arsız bir kadın gibi beni size müracaata mecbur eden de bu. Fakat bilir miyim. «Hanım. zavallı kadınlar. Mai ve Siyah — F.. sanki onun masum simasına elemlerinin mersiyesini yazdığı bu çocuktan artık gözlerini ayıramayarak bütün hissiyatını döktü. eğer kazandığı . Biz. yalnız son vak’ayı anlatayım. güya beni Emniyet Sandığına terhin olunmuş diye aldatmak istiyordu... o kadın kimdir?. artık tahammüle imkân kalmadı.. ben bu gün kocam için değil çocuğum için geliyorum.. rikkatten mürekkep bir derağuşun mıknatısı cezbesi içine aldı.

Birkaç günden beri galiba parasızlıktan olmalı — her vakitten ziyade hiddeti vardı.. sokakta kolu kırık bir çocuğa. efendim. çocuğu böyle bırakmağa babası razı olabilir.. satılacak aı™ük bir ‘şey kalmadı. af olunamayacak bir kabahat olduğunu anladım. yüzüğümün filân gitmiş olmasına ehemmiyet vermediğim halde çocuğun dünyada yalnız şu kâğıtlardan ibaret olan servetini. fakat ‘ “ben nasıl razı olurum? Okumak lâzım. Küpemin. Ahmed Şevki efendi. Çapkının . o vakit üzerime hücum etti. çocuk?. Fakat* “çocuk ne yapsın. bundan sonra göz yaşlarını zaptedemedi. çocuğum için bunlum hepsine katlanırım. meza-nstanda on beş yaşında verem bir kızın kabrine tasadüf etse dünyaya küsmek hassasiyetinde yatırılmış olan bu rakik şair—şu feryad eden şiirin hüznüne karşı mephut olmuş.fakat bu paranın kazandıklanyla beraber başka birisine sarf olunduğunu hissediyorum. Ahmet Cemil —¦ bir ceridede sefaletten intihara mecbur olmuş bîr aile pederine. ben ölürsem elinde kalacak olan şu tek kuvveti artık bu adamın eline vermek bir hıyanet... yahud gsise bile bundan sonra hayat büsbütün cehennem olaca1^. «O kâğıtları veremem» dedim. ve. ben hizmetçilik etmeğe mecbur olayım. Ahmet Şevki efendi ile Ahmet Cemil bu facianın karşısında bir hürmet ve merhametle sükût ediyorlardı.. Nihayet her şey bitti... Genç kadın ikmal edemedi.Ahmed Şevki efendi mümkün değil bu . zihninde bir müşkülün halliyle meşgul imiş gibi iki parmağının arasında çenesini sıkıp duruyordu. «ya öyle ise ben sana gösteririm... elimden her şey gelir.para bir oğluyle bir barısından ibaret olan evini geçindirmeğe kifayet etmeseydi hattâ müteessir de olmazdım. ne olur ne MA1 V iÜ olmaz diye dişinden tırnağından artırarak üç tane Demiryolu hisse senedi almış. sanki donmuş kalmıştı. fakat onu ileride uşaklığa mecbur olmaktan kurtarmak lâzım değil mi?. bir evde yemek pişirmek.... ona haftada beş on kuruş verebilmek î#n.» dedi.... Matbaa da bir mektep değil midir? Burada muharrir efendilerin herbi-rinden iki söz öğrense âlim olur gider... işte size bunun için ge-iiyorum. fakj^t o vakittenberi eve gelmiyor ve gelmiyecek. bir müddet öyle hıçkıra hıçkıra ağladı.. Kocamın kâğıtlar dediği bu idi..§ dikmek. Zavallı babam.. sonra bir aralık önüne dikilerek: «Nedim’in kâğıtları nerede?» dedi.. Meselâ buraya gelebilir. Evin içinde sanki bir şey arıyormuş gibi bir hayli dolaştı. ne olur hizmetçilik de ederim.. Nihayet genç kadın başını kaldırdı: — Kâğıtlar henüz bende. ölürken bunları Nedim’e bırakmıştı... sonra biraz tereddütle. Dikj. biraz hicap ile ve söyleyeceği şeyin refikince de tasvibe mahzar olup olmıyacağını anlamak iştiyomuşcasına Ahmet Cemilin yüzüne bakarak dedi ki: __ Eğer merakınız yalnız çocuktan ibaretse onun elbette bir kolayını buluruz. kadınlık hicabı ikmale mani oldu. Ben nasıl olsa geçinirim..

çocuğumun zamanı boş geçirmediğine emniyet hâsıl ettikten sonra her şey yapabilirim. Bir şeye dair konuşuyorlardı. yahut daha doğrusu büyük bir tenbellik beni evden çıkarmıyor. Hüseyin Nazmi-nin uşağını gördü. Sanki bu kelime ağzından biraz ^wel söylediği sözlerin hülâsası gibi düşmüştü. annesinin gözlerinde neşve veren bir gülüş görmemekle çocukluk sevinci masum çehresinde donnuış olan biçare çocuğu yavaş yavş çeke çeke matbaanın merdivenlerinden indi. Bir küçük dikiş makinası bir kadınla bir küçük çocuğun yaşamasına kâfi değil midir? Matbaanın şu tenha saatinde merdiven başında cereyan eden bu muhavere artık bitmeğe yaklaşmıştı.. Çocuğum hakkındaki merhametinize teşekkür ederim. fakat. Bu Lâmia idir çember çevirirken üzerlerine gelmiş idi. Bu yaşta bir çocuğun .kelimeden vaz geçemezdi . başımın ucunda «unutmasın» deyip duruyor.hususiyle anası babası hayatta iken . ne isterse yapsın.hangi mektebe gönderebilirim ? Mahalle mekteplerinden birine göndermekle maksad hâsıl olsa! Kocam... dedi.. *** Ahmed Cemil yazıhaneye teveccüh etmek üzre iken merdivenden birisi çıkmakta idi. efendim.. ben. o. Ahmed Cemil bir ay evvelki günün bütün teferruatını zihninden tekrar geçirmek istedi.er-keklerin bazı gaflet zamanlan olur ki bir müddet vazifelerini terk etmelerine sebebiyet verir.» Uşağa: — Peki! dedi. Son defa olarak ne vakit görmüştü? Bir ay kadar oluyor. O Hüseyin Nazmi ile bahçede geziyordu. bu akşam bana gelirsin: Şu işi başka birisine de havale debilirdhn. onun için bugün matbaada işi bitirdikten sonra .. Ufak bir nezle. değil mi» dedi.gece derslerin varsa talik e-derek ... Diyordu ki: «Bir haftadan beri inmiyorum.. o bahsi kapaynız. Hüseyin Nazmi kendisine bir tezkere göndermişti.. Başını çevirdi.. ne kadar müsvedde filân bulursan toplar. Kadın atıdı: Rica ederim.. Ahmed Cemil ile Ahmed Şevki efendi uzun bir merhamet nazariyle şu f acia— zihayatı takip ederken gözleri daima yaşlı olan bu talihsiz genç kadın.zekâsı gözlerinden belli. Katiy-yen hatırına gelmiyor. Lâmia’ya ne vaadetmiş?. ne lüzumu var?.bizim idareye uğrarsın. fakat yalnızlıktan patlıyorum gel de biraz gevezelik edelim. elbette bir kere babasına da söylersiniz. Hüseyin Nazmi o vakit kızmış «senin yaşında çocuklar . zevcinize gelince: O mühim bir mesele. Ben çıkmazsam «Gencine i Edeb» de çımayacak. Dalgın dalgın yürürken arkalarından bir şey çarpmış idi.» Kurşun kalemiyle bir buruşuk kâğıda atılıvermiş olan şu perişan sözlere bir de küçük zeyl vardı: «Lâmia’ya bir şey vaadetmişsin. Ahmed Şevki: — İşte!. Kadın Nedimin elinden çekti: «Tekrar teşekkür ederim.

Ahmed Şevki ile Ahmed Cemil bakıştılar. Ne diyuğ?. fikrinde yalnız bir sual bütün örtülü hâtıraları tırmalaya tırmalaya tekerrür ediyordu: «Ne idi acaba?» Pencereden sokağa bakmakla meşgul olan Ahmed Şevki efendi birden döndü: İşte Said’le Saib geliyor. dün akşam karının gözlerine bakıp bakıp da bir beyit söylüyordu: Şule i handerizi zühre midir Saib aşağısını tahattur edemiyordu. dedi. akşamı beraber geçirmişler olmalı.. ne idi.. bizi de salıvermek istemiyor. Öyle bir asılıyor ki!. Şimdi!.. İri bir Alman. orada murdar. hay şeytan hay! Bunu unutmakta mâna var mı? Ne idi yarabbi. Saib Ahmed Şevki efendiye sordu: — Raci gelmedi mi? Ahmed Şevki efendi burnundan cevap verdi..çember çevirirler mi?» demiş idi de Lâmia istihzalı lâtif bir göz kırpmasiyle «pencerede oturup da şiir mi söylerler?» demiş. kart bir karıya tutulmuş. . ben Erenköyü’ndeyim. Hele karıyı görseniz. Saib’le Said — Saib havadis vermek için... işte Ahmed Cemil o vakit bir şey vaadetmiş idi amma ne idi... Said de Saib’i taklit etmiş olmak için — merdivenleri yıkarcasma atlaya atlaya çıktılar. yarım yamalak türkçesiyle Raci’nin gazelleri için: «Ne diyuğ?. Ahmed Şevki efendi Ahmed Cemil’in kulağına eğildi: Bu akşam Palais de Cristal’e gidelim.. Saib’in hikâye bakiyesi gürültüye karıştı. Görülecek şey.?. Sonra baktık ki oradan kaldırmak mümkün değil. istedikleri iki sütunu tercümeye başladı.. Said ikmal etti: O siyehnûr çe§m-i efşan Ahmed Cemil gülerek: ¦— Aferin Raci! Epeyce taze renk göstermeğe başlamış! dedi.. karı Reciye ne nazlar. isterseniz yarın akşam... Rari’den haber alırız. İçti sızdı. fakat bu tercüme mihaniki bir iş kabilinden fikrini işgal etmeksizin yürüyordu. tefrikaya iki sütun lâzım. Dur bakayım.. Ya Raci’nin hâli! Karının yüzüne baygın baygın bakıp gazel söyleyişini görseniz. Ali Şekib baş-mürettibi çağırarak merdiveni çıkıyordu.. ne cilveler yapıyor..» dedikçe biz Said’le kırıştık. Ahmed Cemil refikinin fikrini anladı: Bu akşam kabil değil.. dedi. Yazıhanenin kenarına oturdu. bir de.... Sıvışıncaya kadar. Baş mürettip bu düşünceye fasıla verdi: — Beyefendi. muhteriz kahkahacıkla istihzanın rengini takviye etmiş idi.. Saib’den o kadar nefret ederdi ki ne vakit ona lâkırdı söylemek lâzım gelse ağzıyle söz söylemeği tenezzül addederek burnunu konuşma vasıtası ittihaz ederdi: —¦ Ooo! Biz onu Palais de Kristal’de bıraktık’...

7 : Ahmed Cemil. değnek bir yana fırladı. Ne? Lâmia derhal darıldı.. Ahmed Cemil’in önünden bakmayarak geçti. ¦— Tamam. çemberiyle değneğini aldı. bir de sen darüsaa! Bari geri döneyim. Başka kim darıldı?. Ahmed Cemil bu hiddetin lâtife ile önü alınabileceğine hüküm vererek: Şimdi o’ şey alınmadı diye kapı açılmayacak mı ? Lâmia kapının düğmesini çekti. İki arkadaş küçüklükten beri hissiyat ve efkâr teşrikine o kadar alışmışları ki yekdiğerinden birkaç gün iftirak etseler mânevi tamamiyetlerine nakısa gelmiş zannederlerdi... Zili çekti. bir kelime bile ilâve et-miyerek koştu. hiç olmazsa ayda bir gecesini Erenköyü’nde geçirirdi. kıpkırmızı oldu.nıaktan. kapıya koştu. Kendi kendisine: «İş fena!» dedi. Lâmia’nın elinden çember kaçtı. küçücük çehre-i ne-şatmı bir dargınlık bulutu . .p ıın^auuuaiı uır sene uaaue un uuu’i aıa. buluşmak ihtiyacına uymaktan hâli kalmamışlardı.ı..kapladı.*** Lâmia’ya vaadettiği şeyi tahattur edemeyecek olursa. Haniya benim şey?. bütün müsvedatı toplamış... Hep zihninin içinde bu vardı: Acaba ne idi?. Köşkün yanma gelince parmaklığın arasından Lâmia’nm yine çemberi önüne katarak bahçenin dar yollarında koştuğunu gördü. Hüseyin Nazmi kütüphanesinin penceresinde idi: Bu vakitte mi gelinir? Sabahtan beri seni bekliyorum. Ahmed Cemil refikini iki gün görmese Umûr-u Şehbenderi kalemine yahut «Gencine-i Edeb» idarehanesine baş vurur. dargın bir sesle: Hem vaadediniz de hem sonra ne diye sorunuz?. Lâmia’ya vaadettiği şeyi tehattürden ümidini keserek vapura binmişti.. Hüseyin Nazmi ile uzun çocukluk arkadaşlığı neticesiyle aralarına ne kadar fasıla gelse yine zeval bulmaz bir yakınlığı vardı ki buna hiçbir sebeple sekte geleıvxcitı. işini istical ile bitirdikten sonra «Gencine-i Edeb» idarehanesine uğramış.. Hüseyin Nazmi hemen her gün sabahley’n «Mirat-ı Şuûn» idaresine uğrar. Ahmed Cemil’in...

. Hüseyin Nazmi zarflan birer birer boşaltmağa başladı: —. oraya gittiler.. «Ben miyim?» Bu mirî belâhet-semir.. bu yazı bizim Raci’nin. Hüseyin Nazmi ihtisara başladı.. Saki-namesi dere olunmamış diye küplere binmiş!» dedi. eserleri gözden geçirmek istediler.. dedi.. yürüyüşüne bile tariz olunmuştu. gözlerine.... çünkü «Kiysu-i müşemmeş.» demişim. Hüseyin Nazmi dudakları arasından: *¦’ — Şımarık! dedi... Saçlarına..» dedi.» Sen böyle hepsini okumağa kalkışırsan işimiz var. Mektup sahibi manzumeyi kelime kelime mûtarıza içine alarak herbirisine söyleyecek bir söz. *”” Tâ bahçenin bir köşesinde sarmaşıklarla loş küçük bir •kameriye vardı. bu şair-i zülüfdar garâibdisar. bu herzevekil pozuna-misil. Bunlar ben miyim? Ne için?. Ahmed Cemil okudukça «Aman ne kariha bolluğu! ne vicdan genişliği!. hususiyle daima beraberinde yaşadığı bir adamın bu suretle aleyhine kalem yürütmek için bir insanın muaşeret zarafetinden bu derece mahrumiyetine taaccüp ettiler. ikisi beraber okudular. Ahmed Cemil için sarf olunmamış tahkir... Bir gün âmal-i erbaaya dair bir makale gelse taaccüp etmeyeceğim. «Bakayım!» dedi. Risaleler mektep kitaplariyle mektep çocuklarından kurtulamayacaklar. şu halde ben bütün bu sayılan şeyler imişim... senin o geçen nüshadaki «Ezhar-ı bekâret» manzumesine bir alay teşniat. Ahmed Cemil fesini bir iskemleye attı. Sonra ilâve etti: —-. O vakit iki arkadaş birbirine baktılar. Vay!..» diyor.. oturgeımış mektupları.IKır içeri girme de bahçede oturalım.. Öyle şeyler demişim ki görülmüyor. Çünkü «tâbiş-i lerzen-de... Hüseyin Nazmi birdenbire «Vay! burada da sama tariz var. o münasebetle şaire hediye edilecek bir hakaret bulmuştu. Tarsuslu Zaraifizade Abdullah imzasıyle bir gazel: Nâr-ı aşkın içre ey malum senin Ahmed Cemil: — Ateşe! dedi. Şimdi de başımıza «Bir fırka-i muhayyile» çıktı: «Bin üç yüz dokuz sene-i hicriyesinin şehr-i şabanımn on yedinci gecesi saat altı buçuk raddelerinde Edirne kasabasının cihet-i şimaliyesinde kâin.. Ahmed Cemil «Fıçıya binsin de Sakinamesini orada okusun» diye mırıldandı.. Bir aralık bir kâğıt için «Koca şair!. İmza okunmuyor..» demişim. ibzal edilmemiş tezyif kalmamıştı.. bilâhare tetkik olunmak üzere bir iki müsveddede ayırdı.. çünkü «Pervaz-ı nigâh emelim. müsceddeleri Hüseyin Nazmi’nin önüne döktü. Ahmed Cemil diyordu ki: . Az kaldı kapıyı açmıyordu. Şu insafsızlığa.» Ahmed Camii yerinden kalktı..» demişim.. Al sana arzın küreviyetine dair bir makale.. gösterilmiyor. sepete atılacak müsveddeler teraküm ediyordu.Lâmia’nm hiddetini görme. Birden Ahmed Cemil: — «A..

içlerinde taş atan. sonra Hüseyin Nazmi’nin karşısına oturarak bu kelimenin ihtiva ettiği şüpheyi tefsir etti: wyic LWSliye UZ... o kadar.. Elbette. insanlarda tabiî bir histir. Bence halk nerede gürültü oraya teveccüh eder.. Bu. fakat istihzaya hedef olanın kıymetini tenkis etmez.. Hüseyin Nazmi arkadaşının teessürle söylediği sözleri dinlerken gülüyordu: Ne kadar hassassın! dedi. insanlarda istihzalara. fakat meselenin esasını yanlış telâkki ediyorsun..... luıuutt mem ki hakikat senin dediğin gibi olsun. Cemil!. tezyiflerle dolduran «Mâkes-i Zaman» ne kadar satılıyor. o başka bir mesele. Ben onun söyledikleri için bir şey diyor muyum ? Ben ona tahkire benzer bir şey yapıyor muyum? Beni bir lügat kitabından ne kadar şetme.... Bak. yahut bizim iyi şiir söylemediğimize halkı ikna etmekle kendisinin şair meziyeti iki kat mı oluyor?. söven.. Hakkın kimde olduğunu aramakla iştigal edenler çok mudur zannedersin? Matbuatta taarruz erbabının eline geçenler tıpkı sokakta çamura düşmüş bir adama benzer. Sabahleyin kapışan kapışana. bunu mutlaka söylemeği bir vazife addediyorsa tahrike neden lüzum görüyor?. Halk güler ve gülmekten haz eder. Çok safderunsun. fakat halkı güldürmeğe çalışanlar işte o bir alay soytarı olmaktan başka bir ehemmiyet alamazlar.Lâkin ne sebep var. Mütalâanın bir kısmı doğru. hattâ güzel esvaplarının eteklerine sarılan azgınlar olur. Ahmed Cemil: — Acaba? dedi. O istihzalar ayniyle mudhik resimlere benzer ki ¦insanı bir müddet güldürür. Bugün . Çünkü herkes gülmek ister.... îşte asıl farkınız da o değil mi? O tahkirleri icradan seni meneden bir şey var ki onda yok.. haz etmiyormuş. Hiç mahalle çocuklarının oynadıkları bir viranlıktan süslü bir bebek gibi küçük bir kız geçerken tesadüf ettin mi? Bütün o arsız çocuklar o küçük kızın zerafe-tine karşı duydukları bir kıskançlıkla birden nasıl tutuşurlar. bu tabiî nıeyelâna. bu adamın şu muannit ısrar ile senin ve benim aleyhime bu kadar musallat oluşuna ne sebep var? Kendisine bunun için para mı veriyorlar. hergün sütunlarından bir çoğunu ötekinin berikinin yazdıklarına.. tarizlerle. hayâsız çocuklardan başka şeyler değildir. etrafına toplananların onda dokuzu güler. Bizi anlamıyor. tezyiflere uğrayanların haline acımaktan ziyade gülmek hissini ilâve edersen bugün bizim etrafımızda bağıranların ne yolda bir aksi şada hâsıl ettiğini anlarsın. bağırırlar. O küçük bebek gibi ağlayarak eve mi kaçacaksın? Emin ol ki pencerelerden seyredenler için o çocuklar arsız. nasıl arkasına düşerler. tahkire delâlet eder kelime varsa toplayıp da Raci’nin yüzüne fırlatmaktan meneden bir şey var mı?. İşte senin yazıların mutbuat sahasından geçerken bu yolda haset yaygaralarına tesadüf ediyor. Ben şiir söyleyecek olursam onu susmağa mecbur mu etmiş oluyorum? Ondan hakk-ı teşaürü selbedecek bir kuvvet mi var? O da söylesin.

cevap vermek istemedi. senelerden beri yazmak istediği.. bu eserle Ahmed Cemil beşer hayatını yazmak istiyordu: başından sonuna kadar bir şiir ki bir tebessümle başlasın... Hayat mübarezesi. beyninin içinde bir çocuk kabilinden yaşatıp bü-lyüttüğü. o vakte kadar görülmüş olan şeylerin hiçbirine benzemesin.. O şeye zihninde mümkün değil bir şekil. arkadaşına baktı. etrafa bir ateşli havasının baygınlıkları yayılmağa başlıyor. bir şey ki.. bir suret veremiyordu. . bir katra girye ile netice bulsun. sonra dedi ki: Ah! bu anlaşılamamak.. İşte eser bu idi. takdir edilmemek endişesi olmasa. her dakika işleyip süslediği eser idi ki bunda çocukluktan beri okuduklarından aşılanmış şiir zevkini tatbik etmek isterdi..s burada bitmiş gibi göründü. bah. Bugün üç dört tane ufak tefek manzumecikler için feryat edenler o vakit o koca bir cilt dolusu yeniliği görünce ne . onun sevda dudaklarının temasından tutuşmuş bir bahar sabahı. Daha sonra ümit güfleşi o kırılmış kalbin emel enkazına hazin bir veda nazarı ile süzülüp gidiyor: O vakit neticenin kara bulutları. son ziya bakiyeleri bir tarafta küçük bir bulut parçasının kenarına oyalar talik ediyor. Fakat sonra yavaş yavaş âfak yanmağa. Zihnen tertip ettiği esas pek sade idi: Bir taze ruh ki. Ahmed Cemil dudaklarını büktü.. artık gözlerim bulandı.. Ahmed Cemil’in gözleri o küçük pencerecikten ayrıldı. Ya benim o mahut eseri bitirsem de çıkarsam ne olacak?. dedi. güya semanın bakir sinesine güneşin busesinden.takdir ettiğimiz bitr adamın o yolda tuhaf bir resmini görsek hangimiz gülmeyiz? Fakat o resme gülmüş olmaktan dolayı o adam hakkında fikrimize hiçbir tebeddül gelmez. Bu eserle öyle bir şey yapmak isterdi ki. güneşin son demlerinden çıkan bir nefes gibi serin..^ Bir aralık Hüseyin Nazmi: Karanlık oluyor..yapacaklar? Ahmed Cemil’in o mahut eser dediği.. o saf ve taze ruha hayatın ilk mihnetleri yavaş yavaş sokuluyor... Hüseyin Nazmi’nin herşeyi soğuk kanlı tetkik etmekten ibaret olan felsefesine iştirak edemiyordu.. hayata bir ümit incilâsiyle açılıyor. Hüseyin Nazmi mai kurşun kalemiyle risalenin matbaa müsveddelerini tashih ederken onun gözleri kameriyenin sarmaşıkları arasından yer yer açılmış aralıklardan birer zümrüt pencere buldu/biraz iskemlesine yaslanarak gurubun bir esmer -ve şeffaf tül gibi semanın ipek sathına gerilen gölgelerine daldı. hafif bir hava bu uzun sıcak günden sonra sahralardan kalkan akşam buğuları üzerinden hafif darbeciklerle kanatlarını silkerek geçı“yor. Ah!. ne dediğini anlamamış gibi dalgın bir na-jzarla baktı.. sabahtan beri güneşin bu sahranın üzerinden çektiği çiçek kokularını şimdi tekrar arza serpiyordu.

Türkçemizde de böyle şeyler meselâ Fran-sızcadan daha güzel yapılırken yazık ki yapmıyoruz.. arkadaşına okumuştu. yahut hafif bir esası ağır bir veznin sakil seyelânma terk etmek vezninin musikisine karşı nasıl bir duygusuzluk ise muhtelif esaslardan mürekkep uzun bir manzumeyi yalnız bir vezin ile söylemeğe kalkışmak yine musikiye karşı öyle bir 77 II anlamamazlıktır. iktidarını hissinin dûnunda bulduğu için kızar. feûlün» vez-niyle melûl bir edada .. Farisînin hazain-i servetinden tezyine başlayınca o mahut vezni muhafazaya nasıl imkân görülürdü.. yahut vukuf iddia edip de bundan ne için istifade etmemeli?. veznin musikisinde hüküm sürmek lâzım gelen ahengin mânası. bundan hâsıl olacak tesirin ruh üzerinde ne kadar kuvveti olmak lâ-zita gelir.. Bir çok parçalarını yazmış.. Sözünün bu noktasına gelince kendisini kaybeder... fakat bunu ne için anlamamak ?..r yeis ilp her yazdığı parçadan sonra^o narcava veremediği ruhim Tna. akışının ifadesine. zihninin içinde müşevveş hayaller gibi uçuşan müphem renkleri zaptedebilecek bir alete malik olmamaktan rnünbais bir fütur ile âdeta hayatından bezer.. Kendi kandisine küser. Bizim veznimizin musikisine.Ne vakit buluşsalar Hüseyin Nazmi’ye bundan bahsederdi... Ah! Bir ke-o esere bir vücut verebilse!. derdi. vezin hakkında bitmez tükenmez nazariyelerini anlatırdı. Bütün hayatta ümidi onun üzerine müpteni idi. feûlün. Fakat istediğini yapamamaktan. Eğer bu yenilik herkeste bir iltifat meyli hâsıl etmezse.. bazan aczini lisana atfetmek ister. Hele vezin için kimbilir ne kadar tezyiflere uğrayacağım. onu yazarsa — bir gün Taksim bahçesinde arkadaşlarına itiraf ettiği gibi — artık hayatta vazifesini ikmal etmiş kıyas edecekti.. O ahengi husule getirmek için bizim elimizde manasız bir hece vezni yerine haddizatinde bir musikiden ibaret bir vezn-i mutrip varken ne için nazmımızın eczasına dikkat ettiğimiz gibi miş-vannda da ahenk ve veznin şiirin ruhu ile hemdem olmasına dikkat etmeyelim?. Arabînin. Fakat lisan Türkçelikten çıkınca.. düşündüğünü kalemine tersim cttiwmpTnpirj-o^ nıı’jt<v”^iit h. Fakat o mânayı hissetmek. Bizde bu cihete dikkat edilmiş mi ? Bir satır vezin ile mersiye söylemek. Heca veznine de bu hizmeti ifa ettirmek mümkün olamzadı. o ahengin yeknesaklığından husul bulacak ezayı ne için alamamalı? Garbin manzumelerinde evzanm değişmesinden hâsıl olan ahengi görüyoruz.. edasının hissine ne için vâkıf olmamalı. Meselâ hazin bir parça «Feûlün. hissettikten sonra tatbik etmek lâzım. Şimdi benim eserime vermek istediğim musikiyi düşün.tepnini tutardı. Bugün Hüseyin Nazmi’ye diyordu ki: —• O yeniliklere çıldıracaklar.. Şimdi bir şiir söyleyiniz ki. Beş yüz beyitlik bir manzumeyi muttarit bir vezin üzerine söylemekten tevellüt edecek ruh yorgunluğunu. Buna mukabil. Garblılarm hareke-i musikiye dedikleri uzun hecelerden Türkçe mahrum olduğu için Türkçeye hece vezninden başka bir ahenk olamazdı. Bu eserin âdeta hastası olmuştu...

pervaz kelimesinin tayaran meylini. feilâtün. işte yarının nazmı ‘/feeııcejçejamelerin mavzu manasından başka bir de — nasıl iâbir edeyim — şada mânası vardır.. «Jenk. dinlemekten duyduğumuz yorgunluğu hiç olmazsa nazmımızda kaldıralım. sonra vezinlerin musikisine de o7 tebeddülden gelen ahengin mânasını ver. yine yavaş yavaş. müstef’ilün» ile bir sükûn.. sonra meselâ ara yere girivermiş bir ıstırap şuhkası. bizde _en dikkat edilecek şeyler ihmal edilmiş de edebiyatımızda çocukça oyunlar için hayatlar sarfolunmuş. Hüner musikiyi yeksaklıktan değil.sürüklene sürklene gidip dururken sonra «mefailün. sanki mızrabın bir hiddet çimdiği kabilinden tek bir «ulun». veznin kasırgasıyle yükselsin. o halde kafiyesiz nazım söylensin. Ahmed Cemil bu gidişle bu akşam bütün edebî mecellesini bir kaç yüzüncü defa olarak arkadaşının önüne tekrar döke-1 çekti. daha sonra «müstef’ilün. şiddetin en yüksek tabakasına kadar çıksın. Hele kafiyelerin mûtad tertibine hiç aklım ermiyor. O muvaffakiyete bir de kafiyenin tasavvut mânasını ilâve et. \Bilmem herkes hisseder mi? Fakat ben meselâ nâl:ş_kelimesinin mahzun edasını.. Hüseyin Nazmi’nin tebessümü biraz daha genişledi. fakat bir ittırat içinde zevke tevfikan icra etmek bize ait bir muvaffakiyet. mefailün. muhtelif makamat ve usulün insicamından istihsal etmektir. Yirmi tane yeknesak suzinak şarkıyı okumaktan. Ahmed Cemil devam etti: Musikide yapamadığımızı bari nazmımızda yapalım. «An ve “TS M. bahr kelimesinin o bir harekede toplanan üç kuvvetli harfinden hususiyle sonundaki tesadümünden hâsıl . renk» kafiyesiyle kaside söylemek için efkârı tasavvur edilemeyecek tazyiklere ve ivicaelara uğratarak. ferhenk. yükselsin. Helejçafiye^ Gariptir. bir nazım feveranı. feryat keli*-* meşinin yırtıcı ahengini pek iyi^duyuyonım7Insanda_ bu duyuş zevki olduktan sonra meselâ: «bâhr-i sükunperver»ı diyemez. A t VB SİYAH in» kafiyeli seksen beyti birbirinin arkasına sıralamaktan kulak için lütuf mu îıâsıl olur kelâl mi bilemem? Hele gazellerde matladan sonra gelen müfretlerde madem ki nazmın arasına kafiyedar olmayan kelimeler sokarak samiayı tahrik etmek tecviz ohınuyor. o kafiyede bir kelimeyi kasideden mahrum etmemek için türlü mâna garibelerine mecbur olarak müşkülâtı hayret verecek bir külfete katlanmışlar da kafiyenin ahenk mânasını düşünmek akıllarına gelmemiş. Sonra tekrar bir feveran ile taşsın.. ine ine son nefes bir musiki inlemesiyle bitsin. failün» vezniyle bir hissiyat tuğyanı.. Hattâ bugün yeni şiirin ruhunu anlayamayanlar da kafiyede bir ta-savut mânası olabileceğini düşünebilecek var mıdır acaba?. Bu yolda yazılmış bir manzumeyi tasavvur et ki vezinlerin taşkın dalgaları üzerinden atlaya atlaya akıp giderken birden yorgun düşmüşçesine ağır ağır sürüklensin. bir ifade hiddeti. Kafiyenin terüp tarzını sırf zevkle..

Ahmed Cemil. ¦ sükût edince Hüseyin Nazmi cevap vermedi. fikri o mâruf zeminlerde bocalamaktan kurtar .olan tasavvut şiddeti ister ki bu kelime bir sert mâna tasvirinde kullanılsın: Meselâ bahr-i huruşan. Nazmi.. bahçeninbütün sahranın. MAİ VE SİYAH 7S Şimdi büsbütün karanlık olmuştu. f bihler.. şişiyor.. İkisi de sustular. mağlûp ayaklarımın altına atılacak: kendimi birden yükselmiş göreceğim. o eser yazılıp da intişar ettiği zaman Ahmed Cemil büsbütün başka bir adam olacak! Öyle zannediyorum ki iştihar perisi gelip makhur. izah ediyor.. yahut bahr-i pür huruş. Birden. Sanki bahr kelimesi de o sıfatla beraber taşıyor.. Hakikatin daima hülyanın dununda kaldığını bilirdi. Neyi buldun? Ahmed Cemil cevap vermedi. çünkü derya Tielimesi de sakin. bütün o köhne cinasları çıkar.. Ah.4âte_b_enim eserJ. Tamamen tahattur ediyordu: O vaadettiği şeyi bir gün şakirdi Muzaffer beyde . o zaman: «Ben bugün şu toprak parçasının üzerinde birisiyim!» diyebileceğim. Ahmed Cemil birden kalktı: — Buldum. endişe ile dolu bir vaziyette arkadaşına bakıyor. belki Ahmed Cemil bu kadar hülyalara esir oldüğil için. dedi... zavallı Hû* şeyin Nazmi’ye. değil mi? Buna mukabil «derya-yı sakin» derim. Lâmia’nın birden sesini işitince hiç düşünmediği halde birdenbire aklına gelivermişti.. nağmeler serpsin/ sonra o şiirden bütün hayîde teş-. Ne için? Bu merhametin mahiyetini pek iyi takdir edemiyordu. bu uysal muhataba bütün şahsî fikirlerini dinletti. köşkten bir ses işitildi: Ağabey! yemeğinizi göndersinler mi? Göndersinler!.. Ahmed Cemil. iki arkadaş biribirini birer nıütekâsif gölge şeklinde görünüyorlardı.. semaların üzerinde dalgalanan sislere dalmış düşünüyordu. onda da bir sükûn var ki sıfatı sıfatın mâ-5 nasmdan ziyade.v_ _ Ahmed Cemil artık mütemadiyen söylüyordu. Müsterih bir nefes aldı. sonra netice vermek istedi: Şimdi düşün! Melûl bir beyit hazin bir kelimenin üzerinde sakin bir vakf ile bitsin. Arkadaşını dinledikçe kalbinde merhamet hissi duyuyordu. onun için o söyledikçe Hüseyin Nazmi vicdanından hafif bir sesin: «Zavallı çocuk!» dediğini işitiyordu. sonra mutantan bir kafiye di-^ ğer bîr beytin mâna haşmetine müdebdep bir karar versin.. Hüseyin Nazmi kameriyenin sarmaşıkları içinde daha kesif duran karanlığın arasında gözleri dalgın.. bütün şiir bir yandan veznin ahengine nefsini teslim ederek dalgalanırken kafiyeler öteye beriye müterennim zamze-meler..

.. piyanosunun iki tarafındaki mumlan söndürdü. bak bak gülüyorsun. dadı? Biz geleceğiz. Hüseyin Nazmi dedi ki: . Lâm’a hırçın çocuklara mahsus bir hareketle döndü: Mümkün değil! dedi. ne zaman? dedi.. O vakit Lâmia’ya yalvardılar: «Bu kadar naz neye iyi?. Ağabeyimin yanında her vakit çalmıyor mu? Yabancı olarak bir Ahmed Cenv.. Yemek yediler. Hüseyin Nazmi’nin bir işareti üzerine dadı çekildi: Nereye gdiyorsun.. Güya piyona çalacak. neşretmeden evvel bir kere kendin . Ahmed Cemil yetişti.. İstiğnanın bu derecesi de fazla. artık öteden beriden bahsediyorlardı. Merdivenlerden yavaş yavaş çıktılar. Haydi. Lâmia dadısıyle beraberdi. istediğin adamları davet et.» . haydi yanma çıkalım da seni barıştırayım. Utanmakta ne mâna var?. zihnen kendi kendisine tasvir ediyordu. Sonra kameriyenin ortasından sarkan fenerlerin delikli kaidesinden yemek tepsisinin beyaz örtüsüne dökülen oynak ziyaya dalarak: Kimbilir. mini mini sanatkâr iskemlesine geçsin.... uatta gözünü çevirip bakmasın.n istediğini çal. Haydi bakalım. pancurları açık bir odasından bir gürültü toptu. odaya evvelâ Hüseyin Nazmi girdi. Öğrendiğin parçalar bunlar değil mi? Kend. bu mük’ablarm altışar tarafına altı levhanın kesilmiş parçaları yapıştırılmış. Ben de senin yanında yapraklan çevireyim. haydi. Ahmed Cemil şu güzel oyuncağu. Ahmed Cemil:: Teşekkür ederim... Ahmed Cemil’in güya bu sualine cevap veriyormuş gibi köşkün yukarıdan. İşte şurada pencerenin kenarına otursun. Lâmia sana gösteriş yapıyor.. Her uğradığı dükf kâna böyle üç satırlık tarif ile mi soracak?. bir • aralık Hüseyin Nazmi dedi ki: Eserini bitirirsen sana burada bir ziyafet vereyim.. °kursun.görmüştü.1 var. Bir kutu ki içinde tavla zarları şeklinde fakat oldukça büyük mük’ablar var. O da şöyle bir tarafa çekilir. işte mumları yakıyoruz. siyah saçlarla dalgalanan küçücük başını uzattı. dedi. kapağı çekip kapıyordu. öyle somurtmağa çalışma.«. Odanın en uzak bir tarafına gitsin. mük’abları altı suretle tanzim etmeli ki o altı levha hâsıl olsun... işte gönlün oluyor.. Sonra yuvarlak iskemlesinden atladı. Sen o gürültüyü bırak da bize bildiğin parçalardan çal. Zaten onlar ne kadar çalabileceğim bilmiyorlar mı?. Fakat bunu nerede bulacak? Muzaffer beye Paris’ten gelmiş.

sanki şu küçük titrek parmaklar tuşlara dokundukça bir musiki nefMai ve Siyah — F.. parmakları titriyor. utanının!» diyordu. senelerden beri devam eden tekellüften ârî bir itiyada hatime vermek lâzım geleceğine şu dakikada hüküm vermişti. Lâmia evvelâ piyanosunun başına mütereddid oturdu. ince kaşları çatılmış. yapamamak korkusundan mütevellid bir heyecan kalbini sıkıyor.Lâmia evvelâ Hüseyin Nazmi ile Ahmed Cemil’in arasında. oturdu. Hüseyin Nazmi’nin açıverdiği bir notayı görmeyerek. dudaklarına hafif bir tebessüm.. 6 hası kalkarak o siyah işaretleri üflüyor. Bu tarafa hiç bakmayacaksınız. Karşısındaki notada işaretler gözlerinin önünde iki taraftan titreyen mumların ziyasiyle bir alay acayip gölgeler gibi bulutlanarak geçiyor.. dedi. omuzlannın küçücük hareketleriyle... sonra gülerek Ahmed Cemil’e baktı: Siz tâ oraya.. fakat ezber çalmıyormuş gibi gözlerini de ayırmak istemeyerek sekizliklere yetişemeyen minimini ellerini f Mislerinin üzerine bıraktı. Lâmia’nın musiki mecmuası piyanoya her yeni başlayan çocuklara muallimlerin tertip ettikleri hemen daima az çok yekdiğerine benzeyen silsilei meşaidden ibaret idi. Ahmed Cemil: İşte gidiyorum. Pencereyi gösterdi. soluk kırmızı dudaklan bükülmüş. gözlerini bulandırıyordu.»^a. . gözlerine bir teslimiyet gelmeğe başladı. Omuzları. küçücük parmağiyle şu mütehakkim emri teyid etti. ben oradan gökleri seyrederim olmaz mı?.. mütemadiyen .. Aşk serzenişleri La fille de madam Angu’dan kolay bir polka.. anladınız mı? Hiç. tuşlara korkak bir temas ile dokunuyordu. olan şu çocuğa artık müfred hitabını ayıp bulmuş. Düşünmeksizin yarın bir genç kız sıfatına girecek. Nihayet dudakları deminden beri açılmak isteyen tebessümle büsbütün tezehhür etti. başı bir dakika evvelki red ifadesinin şiddetini kaybetti.. başının hafif silkintileriyle reddediyor.. sonra yavaş yavaş kaşlarının gerginliğine gevşeklik. kâğıdın üzerinden püskürterek uçuruyordu. dedi. diye mırıldanıyordu. — Cümlesinin sonunu tas-hihen tekrar etti — Farzediniz.XA±l 81 «utanırım. Artık Hüseyin Nazmi’nin kendisini çekip iskemleye doğru götüren koluna hiç mukavemet etmedi. Beni dışarıda farzet. Bir genç kızın duası.. gözleri yere dikilmiş.. Lâmia dudaklarının arasından hafif bir istihza ile: Farzediniz!. Carnavale di Venezia’dan sade bir ariette..xVJÜ«İJ... şu açık pencerenin yanına oturacaksınız...

Sema. yarı açık bacaklarının ucunda hafif. sakit duruyordu. şu küçük çocuk. şurada burada karanlıklar içinde biribirine sarılan. o mübtedi tereddütleriyle piyanonun dişlerinden koparılmış nağmeler. ara sıra muhtelif noktalarında uçan beyaz tüller harekete gelmiş. O da Lâmia’yı unutmuş idi. sırma işlenmiş bir örtü gibi eteklerini görülmez ufuklara salıvermiş. kulaklarım tırmalıyordu. Lâ-mia’nın musikisi. çatıları yükselen köşklerin. bütün bu titrek gölgelerin şiirini temaşaya mevkuf olmuş duruyordu. Bu temaşadan derin. kollarıyle biribirine selâmlar gönderen ağaçların. yan muallâkta. yukarıda ve aşağıda birer levhanın.. Ahmbed Cemil orada pencerenin yanında. Lâmia artık onun mevcut olduğunu yavaş yavaş unutmağa başladı. inkişafa müheyya bir gonca ki. eşyadan. bir şiir ki lisanı yok. Ahmed Cemil’in orada bulunmasından gelen bir mahcubiyet hattâ düşünmeğe müsaade etmiyordu. ötesinde berisinde beyaz münevver pullar serpilmiş. bahçelerin. Ahmed Cemil?. öpüşen. harekete gelerek şu siyah gece zemini içinde titreyen bu siyah levhanın. bu siyah levhanın üzerinde. parçanın hareketine tebaiyetle küçük başı hafif hareketlerle sallanarak.. uzun konçlu düğmeli zarif potincikler içinde minimini ayakçıkları birbiri üstüne konmuş. bir garam visaliyle kucaklaştığını gördü. ötede beride bacaları. mübhem bir şiir hissediyordu ki sakit. Şimdi bu mücessem şiire bakıyordu. şimdi tuşlara daha emniyetle dokunuyordu. perdelerden kayarak burada bir . fikri bulanıklıktan sıyrılıyor. Ahmed Cemil şurada mai ve siyah...Lâmia şimdi ellerini hâtıralarına teslim ederek bırakıver-mişti.. zulmetlerin sevda dolu göğsüne döküvermişti. duvarların parmaklıkları arasında irili ufaklı. Yapraklar döndükçe gözlerinden o bulut kalkıyor. Denebilirdi ki yalnız parmakları düşünüyor. Başını çevirdi. yüksek iskemlesinde yere zor yetişen ayakları. parmalan kuvvet buluyor. Bu kırmızı ziya odanın ortasında masanın etrafında ateşten bir hâle teşkil ettikten sonra yavaş yavaş hafifleşerek bütün duvarlardan. hafif.. öyle. yarın bir genç kız olacak. büsbütün tezehhürü-ne yalnız bir bahar sabahı kifayet edecek.. belâgati yalnız işte şu siyah titremeden ibaret. şimdi nerede bulunduğundan bile haberi yoktu. gecenin hafif rüzgâriyle başlarını sallayan korkunç heyulalar gibi yer yer zulmetler içinde hareket eden ağaçlara dalmış. Büyük lâmbanın kırmızı kalpağından yakut renginde bir ziya intişar ederek bütün bu odayı alevden bir renge boyamıştı. yahut uzaktan uzağa başlarıyle.. sanki karanlıkları yerinden oynatarak ibir beşik içinde sallayan rüzgâr ile canlanarak. gözlerinin önünde.belirsiz hareket eden bir salıncak nazlılığıyle salanıyordu. Fakat çaldıkça metanet gelmeğe başladı.. henüz vüs’at bulmamış omuzları dirseklerinin inip çıkmasiyle hemâhenk olarak. tahattur eyliyor ve mihaniki bir hareketle hâtıralarını tuşlara naklediyordu. Sanki orada değildi. küçük bir rüzgârın isabetiyle kendi kendisene belli. Ahmed Cemil şimdi Lâmia’nm ihtarını unutmuştu. küme küme. Hüseyin Nazmi ayakta bir eli yaprakların yanında. Lâmia. O şimdi. çevirmeğe müheyya bir vaziyette duruyor. O olmasa belki şu levhanın ruhunu daha iyi anlayacak.

.penbe gül uyandırıyor. saçlarından ziya köpükleri serperek bir genç kız çıkıyordu. uzun. Gösîori T<”-öüa’yı değil. bacalar. şu küçük başa bir vüs’at geliyor. Bu gül renkli ışık içinde şimdi Lâmia onun gözünde sihirli bir inkişaf ile sanki büyüyor. yaprakların üzerinde sanki bir fırçaaan serpilmiş parça parça sütlü nurlar titreşiyordu. ciğerleri koparan bir aşk busesiyle öpüyordu. fakat işte şu gözlerinin önünde garip bir sersemlik veren bir sevda nefesiyle teneffüs ediyormuşçasına titreyen nazenin hayali. bütün hedeften mahrum kalan gençlik hülyalarının hüsranı kadar uzun. şimdi şu çocuktan. demin birer siyah kütle odan bütün bu eşya şimdi parıltılı bir su ile yıkanıyor gibiydi. mumların sarımtırak ziyasiyle titreşe titreşe öpüştükten sonra sönüyordu. Şimdi bize yeni öğrendiği İspanyol havasını da çalacak. çatılar. kirpiklerinin gölgesiyle karşısındaki levhanın ziya oyunlarını itmama çalışarak. o dar omuzlar genişliyor.. Ahmed Cemil başını çevirdi. Lâmia’nın vücudunu saran mütekâsif esiri. şu incecik vücuttan uçan bir esîr şrib’ sanki tobahhn1” ederek. sonra yavaş yavaş tekasüf eyleyerek mahsus b’r şe1”1 kesbeden o onbeş yaşındaki genç kızı görüce rdu. . Ahmed Cemil bu lâtif hayali kaybetmek istemeyerek gözlerini süzüyor. Bir müddet geceye bakamadı. ötede beride yıldızlar büsbütün beyaz idi. küçük hanımı kızdın nz. başından arkasına dökülen kıvırcık saçların dalgalarını münevver bir ihtizaz içinde sarıyor. bu rakik nağmeler arasında silkinerek.ki tâ köşkün saçaklarını öpmeğe çalışıyordu. sonra yavaş yavaş gözleri alışınca hayret etti.. havalin eksiklerini gözlerinin. ondan sonra beybabasının yanına gidecek. Ah! Bugün kinıbilir nerede sevda hülyaları ile mest olan o genç kız — eğer kendisi için öyle bir genç kız yaratılmış ise — ne zaman yolunun üstüne tesadüf edecek?. Şimdi sema lâcivert bir şişeden süzülen ziyaya benzeyen hafif bir su halinde büsbütün şeffaf. Şimdi güya bu ağacın ucaresinden bollaşan bir su fışkırıyormuşçasma o nur-u rakkas yapraktan yaprağa koşuşarak biribirini tutuşturuyor. bu küçük çocuk yükseliyor. Şimdi gözleri kamaşmıştı. Ahmed Cemil’in önünde yüksek bir kayısı ağacı vardı. ağacın bir kısmı gölge içinde kalmış iken mütekaıbil kısmı beyaz bir ateşle tutuşmuş-çasına parıldıyor. hülyasının ianesiyle ikmal ederek görüyor... Sonra birden ağacın bütün üst tarafı beyaz bir yangın içinde kaldı. o veşillere birer jeyaz fenercik asılıyordu. omuzlarını. sonra tâ piyanonun kenarına kadar gelerek Lâmia’nm sırtını. Bana bakıyorsunuz Cemil bey? Haniya dışarıya (bakacaktınız ? Önündeki mecmuanın son yaprağını çevirmiş olan Hüseyin Nazmi ilâve etti: Tenbihi bozmaya gelmez. ağaçlar. şu mini mini mahlûktan o penbe renk içinde.. Deminki manzarada bir tebeddül vardı.

kopuvermiş. buracıkta kımıldamadan seyretmek istedi. bir pencere ki içi nur deryası. mehip. bunlar işte o çatının üzerinden nazlı şaşaasını dökerek yükselen ayın karşısında parmaklarında zilleriyle. hiç arkası gel-nıeyecekmişçesine geçiyorlardı. Bunlar hep beyaz idiler. şuracıkta pencerenin şu kenarından. bu bir pencere ki semanın şu lâcivert kubbesinde açılmış. sonra bu bulutlar. ayaklarının halhalarıyla. öyle değil. çılgın bir seyirle uçuşuyordu. sanki bir kamçı ile bütün ufuklardan bütün bulut kırıntılarını püskürterek oraya gönderiyordu.. Şimdi. sanki altında parçalanan bu bulut kırıntılarını tezyif handesiyle temaşa ediyordu.havanın keyfî ıaksiyle dağılıyor. sırıtarak. Bitmez tükenmez beyaz bulut parçalarını küçük küçük şamarlarla oraya sevkediyor. Ahmd Cemil’e.. kâh çılgınca savrulan kar fırtınalı gibi yuvarlanarak geçiyorlar. Şimdi Ahmed Cemil’in nazarında bu ay başka bir mahiyet alıyordu. rüzgârın önüne düşmüş. O. serpiliyordu. ay.Ahmed Cemil başını kaldırdı. altından. etrafından nazenin hıra-mma döşenen beyaz bulut kümeleri arasından bütün onüdebdep şâşaasiyle çıkıyordu. sanki bu çehreyi nazarlardan kıskanarak saklanmak istiyormuşçasma şiddetini arttırmış idi. Sanki semanın lâcivert ipeğine gerilmiş bir beyaz atlas ki -birdenbire tahrip edici bir nefesle parçalanıvermiş. Çektiler. serpuşların pullarıyle. üzerinden. Hafif bir rüzgâr uçuyor. görünmeyen bir takım kollar zincirlerle şu ateşten kütleyi derin bir uçurumdan yavaş yavaş. Kendi kendisine diyordu ki: Hayır. nr’teazzım.. fakat tam köşkün üstüne gelince artık birden tevakkuf etmişler zannolundu. hâkim ve âmir oir nazarla bütün şu dağınık enkaza bakıyor. bütün bu levhanın şekillerine bir hareket veriyordu. o vakit Ahmed Cemil kendisine. Köşkün kırmızı kiremitlerinin arkasında güya bir bürkân menfezi açılmış. bir nur tufanının şelâleleri taşmış idi. bazan ağır ağır akarak. kâh gergin kanatlı güvercinler gibi süzülerek. işte şu karşıki köşkün çatısının arkasında. bunlar şu lâcivert meriler kubbenin zeveban etmiş parçaları. geceler ilahesi. bunlar o ateşin buharları ki meçhul bir ufkun derinliklerine . rüzgâr. kollarının zincirli bilezik-leriyle raksediyorlardı.. şimdi oradan görünecek. uğraşa uğraşa çekiyorlarmış. bazan koşa koşa. Ahmed Cemil başını pencerenin kenarına dayadı. ensicesi çözülüvermiş . bir ateş hazinesi. metin. yükseltiyorlarmış gibi geliyordu. geniş bir istihza handesiyle bakan bu simanın muammasına uzun bir nazarla baktı. çektiler. Ansızın kırmızı kiremitlerin üzerinden bir nur çizgisi göründü. şimdi Ahmed Cemil gözlerini’ baktığı sema noktasından küçük beyaz bulutlar peyda oluyor. çıkıyor. ispanyol havasının şarka mahsus aksak vezni Ahmed Cemil’in hayalhanesinde binlerce İspanyol rakkaseleri icat ediyor. bir pencere ki semaların öte tarafından intırak ederek peyda oluvermiş.

Yarın sabah konuşuruz. Ahmed Cemil’in düşünmeğe ihtiyacı vardı. çocuk çalacak şeyi kalmadığını anlatacak bir eda ile kardeşine baktı. Hüseyin Nazmi: Mutlaka mehtaba karşı manzume söylenecek! dedi. gözlerini bir rüyanın şiirinde kaybolacak gözlerini gözlerine dikmek..... Ayaklarının altında çıtırdıyan kumların üzerinden yavaş yavaş. Benim için yine kütüphaneye yer hazırlatmışsındır. o genç kız. görmemiş. dışarıya çıktı. Hüseyin Nazmi. katre katre. . kız! Ona ne vakit tesadüf edecek?. yavaş yavaş.dalıp gidiyor. Onun için Hüseyin Nazmi’den kaçmak.. frenkvâri selâmladı. dedi ve kaçtı. bu bir muammayı andıran simayı bir yandan bir yana kaplıyordu. Bu çehre sırıtıyor. «evet.. vücundun-dan haberdar değil. sıcak yaşlarla ağlamak isterdi.. şair efendi. şimdi ay bütün tabiat “münevver bir aşk firaşı hazırlamak istiyormuşçasma altın bir fanus şeklinde duruyordu.... açılıyor. bahçeye indi.. mumlar söndü. parmaklığın kapısını açtı.. Şimdi ay küçük beyaz bulutların. biraz ‘Çıkıp şöyle yalnız tenha yollarda gezeceğim. alay ederek Lâmia’-nın karşısında eğildi. ellerini bütün hayatının bir teslimiyet hücceti gibi ellerine terketmek. gecenin uyku sükûtunu ihlâlden korkarak ilerledi. değil mi?... o genç kız. sonra çirkin hâin bir tebessüm açılıyor. puf. ona karşı yürüdü.. bütün gençliğin^sevdadan mahrum geçen ihtiyaciyle... sahrayı tutuşmuş bir derya içine alan mehtaba karşı hülya enginlerinde doalşmak istiyordu. gülerek. bütün aşk kabiliyetinin hasretiyle seviyor. bilmiyor. acı bir istihza ile daima sırıtıyordu. Lâmia bir kahkaha ile: Matmazel uykuya kaçıyor. şair efendi. gönlü kırık fakat mesut. başını dizlerine koymak. puf. Onun ayaklarına atılmak. öbür tarafında yığılmış küme küme beyaz atlasların arasında... . akıp gidiyor? O genç kız ki tanımıyor. sonra hazin fakat bahtiyar. Ah o gene. Ahmed Cemil Hüseyin N&zmi’ye dedi ki: Artık sen de uyu. Kimindir o küçük seyyal sima ki hülyasının âyinesi üzerinden zapteaıı-miyen bir renkle güya bir bulut parçası altında mütemevviç. fakat seviyor. şimdi bütün bu gök duvarları çözülmeye başlayan buz safhaları gibi çatırdıya çatırdaya kırılıp dökülecek.». Gülüştüler. Ahmed Cemil’e dedi ki: Bizim küçük musikişinasa alkış yok mu? Ahnıed Cemil ayağa kalktı.. Ahmed Cemil çekildi.» diyordu. Köşkün önünden geçen geniş caddeye çıktı. sanki yatağında yatmış manidar bir sevdalı bakışla: «Evet. Bana izin ver.Lâmianin parmakları son karar darbesini verdi. Matmazel! diye başladı.....

sanki kollarına atılıverecek zannolunuyordu. yerinden oynuyor. «Evet. ay. . köpükler içinde müphem. sonra birden o tüller içinden sırıtkan çehresi çıkıvermiş. baygın baygın süzülerek.. Ahmed Cemil’in gözlerinin önünde. sanki yerin sinesinden bir burkanın uğultuları içinden müşevveş bir mesturiyet-i mezbuhane ile çıkıyor... Şimdi tâ uzaklarda bir köşkün havuzunda mehtabı selâmlayan kurbağaların çığlıkları. her kümesten.. Şimdi bulutları. o yürüdükçe sallanıyor. nazeninâne sallanarak fevc fevc geçiyorlar. canlanarak. 8 Ahmed Şevki efendi akşam üstü bir aralık sahib-i imtiyazın odasına girdi. evet. etraftan. bazan bir bakır safha şeklinde bir ateş-renk. O. sahranın bir tarafında bulutlara karşı uluyan bir köpeğin av’avası sonra gecenin sükûnunu bir ok fırlatıyor zannedilen bir horozun semayı şişleyen sesi. her dakika bir tenasüh silsilesinden geçen bu garip alay raksederek. vakit vakit bir tarafına isabet eden bir parça bulutla melûl ve gazaplı. Biraz boyunbağı-ma. bazan yüksele yüksele birdenbire patlamış bir dalga gibi serpintili. o genç kız. sahranın her köşesinden yekdiğerine cevap veren horoz sesleri bütün bu perişan gece zemzemesi: «Evet. diyordu. bulutlar.. dumanlar beyaz gül yığınlarına tebeddül ederek — her an bir başka şekle giren. dalgalar korkunç kasırgalara. bunların arasında bazan bir kırmızı kâğıt fener gibi donuk. şair efendi. ipek tufanları mermer sütun enkazına. biraz ötede azîm bir kuş gibi kanatları gergin. Bunlar nereden. endamıma çeki düzen vereyim. daha sonra yine bir rüzgâr darbesiyle birden değişerek — kuşlar garip canavarlara. güya bir haset eliyle silinmiş bir sima — sonra bir ses ki derinlerden. diyordu.. şimdi. kaçışan küme küme beyaz güvercin alaylarını seyre daldı. aynanın karşısına geçti.. şurada beyaz bir ipek kumaş silsilesi şeklinde dalgalı. şair efendi. evet tam on beş sene ki geceyi Beyoğlu’nda geçirdiğim vaki olmadı.Ahmed Cemil artık ona bakmamak.. o saatlerden beri semanın bilinmeyen sonsuzluklarından uçuşarak. hülyalarının şaşaasına o hazin altın ziyasını serpen bu müstehzi simadan gözlerini ayırmak istiyordu. mestâne atılarak. afakin hangi meçhul köşelerinden nasıl bir hayat nefesiyle kanatlanarak şu baş döndüren seyran ile geçip gidiyorlardı ? Arasıra bir rüzgâr darbesine tesadüf etmiş dumanlar gibi dağınık.» Bu gece Ahmed Cemil’in uykusunun semasında da dönen bulutlar arasında kırmızı bir müstehzi ay çehresi — daha ileride kaybolmuş bir ufukta. o genç kız. bitmez tükenmez bir alay ile geçiyorlardı. ayın önünde»:. altından üstünden oynaşan. bir dakika beyazlıklar arasında kaybolmuş. fesime. arkasından takip eden Ahmed Cemil’e aynanın içinden lâkırdı söyleyerek: On beş sene oluyor.» diyordu.

Saat onbir buçuğa geliyor. Ahmed Şedd efendi lâkırdısını bitiremedi. Ahmed Cemil. Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi o derece maruftur ki mutlaka bir lâtife edebilmek için vesile arayan Ali Şekib: «Ahmed Şevki efendinin şemsiyesi yalnız başına kalksa da salına salına Sirkeci’den ağır ağır yukarı çıksa.. arasıra tek tük arabalar halkı yarıp yağmurun altında ıslanan arabacıların şakırdattıkları kamçı tarakalariyle geçiyorlardı. gidelim mi ? Heyet-i tahririye odasına uğrayarak henüz icmalini bitiremeyen Ali Şekib’i.» derdi. benim şemsiyeme kendim zor sığıyorum amma varsın sol tarafım ıslanı-versin.. hem de köprüyü bir yandan bir yana istilâ eden siyah. Gala-ta’ya geldikleri vakit buraya mahsus gece hayatının uyanmaya başladığını gördüler. Ahmed Şevki efendinin sağma geçti. diye. Sırıtarak Ahmed Cemile: — Fena değil a. akşam üstlerine mahsus heyecanının henüz bakiyesi vardı. Dolgun yanaklarına henüz giremeyen kırk şu kadar senenin tahrip çizgilerinden azade çevresini pek beğeniyordu. sallanarak yürüyen şemsiyeleri seyrediyordu.Ahmed Şevki efendi kendi kendisine aynanın içinde sırıtıyordu. kol kola yürüdüler. küçük bir çadır kadar bir şemsiyesi vardı ki Saib dört senelik olduğuna yemin ederdi. Köprü başına geldikleri vakit etraftan akıp gelen iıal-km. Gerçekten doğru yola baktılar. bütün cadde ahalisi «Mir’at-ı Şuûn» idare memurunu» şemsiyesi gidiyor.. bence hava hoş! Senin şemsiyen var mı? Ahmed Cemil başıyle işaret etti: Öyle ise ikimiz bir şemsiye ile idare ederiz.. lâcivert. Şemsiye açıldı. Ahmed Şevki efendi iyice sıklaştı. şişkin karnını biraz basmak için keten yeleğin arkadan tokasını biraz daha sıkarak — şu seyrek bıyıklara da biraz genç bir eda vere-bilse — yok. Ahmed Şevki efendinin koyu aefti alpagadan. Ahmed Cemil hem refikinin nefti şemsiyesi altında her iki adımda bir serdettiği mütalâayı dinliyor gibi sükût ederek yürüyor. Şu yaz yağmurunun altında şemsiyenin tozları yıkanarak iki refik böyle yanyana. Bu şemsiye ile Ahmed Şevki efendi o derece bir vücut olmuşlardı ki şemsiye nerede görülse Ahmed Şevki efendi de mutlaka orada bulunurdu.. gösterirler. sokağın çamurlarında kahvehanelerin. birdenbire camları döğerek düşen bir sağanak şu mütalâasına fasıla verdi: Ay yağmur yağıyor. fesini azıcık şöyle öne doğru eğerek. işte fena değil. nefti bir alay canlı müthiş mantarlar gibi havalanarak. Saib ile mukabele ederek tashihlere bakan Said’i selâmladıktan sonra merdivenleri indiler. meyhanelerin camlarından sızan . Son vapura yetişecek olanlar koşuyorlar. Allah vere de Raci’nin maşukası. O akşam Palais de Cristal’de yaşlanmış bir adam halinde kendisini göstermeye lüzum yok ya! Biraz şu ince siyah boyunba-ğını çekerek..

Şevki efendi artık şemsiyesini açmaya lüzum görmedi: Ne olacağını ben şimdiden keşfediyorum. fakat zihni hep bu mesele ile meşgul idi. dedi.. Onun için öyle sebepler “ardır ki henüz kendisi bile tahlil edip bir surete bağlayanıamıştır.. hapishanelerden geçenlerin hissiyatını tahlil vasıtası hep Ahmed Şevkinin şu kaba gözlerinde saklıdır. Ahmed. Tünelden çıktıkları vakit yağmuru kesilmiş buldular.. onbeş sene sonra dolaşınız. Bize şöyle bir ufak aşinalık edecek. yahut gözyaşları deva olmazsa başka bir yerde teselli armk ister. Netice? Ahmed Cemil gülerek: — Hiç!. Erkek de hep kendi hreketine karısını sebep bulmaya çalışarak sonuna kadar devam edip gidecektir. diyordu. Tünel’in içinde arabaların sarsıntısı arasında Ahmed Şevki efendi: Biz bu akşam çıkıyoruz amma ne yapacağımızı ben de bilmiyorum.. nihayet kalkıp gideceğiz. Hiç olmazsa sanki birçok sırların mevcut olduğunu f arzettirerek güler. size: «Anlatamam ki. herkesin eğlenmek için can attığı Beyoğlu’nu bir kere de şu yaşınızda. yalnız ince bir serpinti vardı. Bilseniz beni mazur görürsünüz. karıdan yüz bulabildiği kadar etrafında dolaşacak. kabil değil. diyordu. Ahmed Cemil refikinin felsefesini. İşte Raci! kimbilir. Ona Palais de Cristalde tesadüf edeceğiz. tramvayların te-kerleklerri. o maişetin sefaletinden titremiş idi. Kadın ölünceye kadar boşa çıkan hayatına ağlar. biz karşıdan bu hâli seyrettikçe geçen gün matbaada ağlayan kadın gözümüzün önüne gelecek. fakat doğru mütalâayı dinledikçe zihnen o esası tevsi ve tezyin ediyordu. şu âmî. yolcuların ayakları altında kaçışarak oynaşıyordu.ziyalar sokaktan geçen arabaların. karısına hiyanet etmek için kendisini ne kadar haklı bulmaktadır. diye düşünüyordu.. Mahkemelerden. Ahmed Şevki efendi cebine davranarak dedi ki: Şimdi bu pis havada nerede vakit geçireceğiz? Ahmed Cemil: Kahve kahve dolaşırız.. bir aralık şu mütalâayı ilâve etti: Karı koca arasına böyle bir muhabbet fasılası girince bir daha iyi bir muaşeret. Ahmed Cemil o hayatı bir iki kere yakından görmüş. hepsi de kendi kendilerine icat edilip itina ile takviye edilmiş sebeplere tesadüf edersiniz.. İnsanlar tuhaftır! Fena birşey yapmakta olduklarını hissedeeck olurlarsa mutlaka en evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar...» demek ister. Ahmed Şevki efendi sükût etti. yahut bir takım sebepler mevcut olduğuna inanmamıştır amma tetkik edilmek lâzım gelse hiçbir şey yoktur. Kötü işler sahibi olanlara sorunuz. o kadar.. Nerede oturacağız? . tesis edilemez. Ufak bir cevelândan sonra Tünel’e kadar geldiler. Bakalım can atılacak bir yerini bulabilir misiniz? dedi.

o kadar. br kadının yanındaki çocuktan mânalar anlar. Ahmed Cemil resimleri seyretmekle bir müddet vakit geçirdiler. Elinde artık ilâç şişesi yok. fakat bu defa çehresinde saadet rengi sanki bir alevle kavrulmuş gibiydi. Cambrinus var. bu binlerce yolculardan intihap ettiği bazı çehreleri oturduğu yerin mahdut nezaretli dairesinin müsaade ettiği kadar takip eder. Ahmed Cemil buna güya tanıdığı. Şüphesiz bir aşk faciası.. Ahmed Şevki efendi kendisini şu âlemde garip bulmuş gibi etrafına yabancı yabancı bakmakla. Ahmed Şevki efendi: «Ben bir tek parlatayım!» dedi. Bu masaların etrafında birçok adamlar ya bira içiyor. Lambalı duvarların. şetaretler. delikanlı kayıtsız bir eda ile şapkasını kaldırdı. zihnen birer dakikalık zaman içinde bu çehreler için birer mufassal hikâye yazardı. Ahmed Cemil genç kızın bütün yeis kitabını bu nazarda okudu... rengi uçmuş gördü. paçaları kıvrık pantolonlu.. hissedilir.. tek gözlüklü. şu halin bir aynı! Bir fark varsa da biraz daha kapalı. iyice gece olmuştu.. Ahmed Şevki efendi ile buraya oturdular. Beyoğlu’nun en ziyade haz ettiği yer Luxsenburg kahvesi idi. gözlerine yeni bir melal düştüğünü gördü. Yine bu âşinâlar içinde bir genç kız tanıyordu ki ilk gördüğünde bütün vücudundan neş’eler. Ahmed Cemil tebessüm etti: Nereye gitsek böyle değil mi? Burası Beyoğlu kahvelerinin en eğlencelisidir. dedi. burası. dedi. Acaba nesidir? Çocuğu yahut karısı. Ahmed Cemil’in böyle önünden yüzlerce. ya gazete okuyor. kimisinin eski elbisesinden. o çehrelerin kimisinin paltosundan. Sonra bir gün onu büsbütün çökmüş. binlerce beşer hayatı geçerdi. Sonra Ahmed Şevki efendi geniş bir nefes aldı. yahut gözlerini sokağa dikmiş bir alay halk arasına girip nefsimi hapsetmekten bir lezzet alamadım. ruhuma kasvet geldi. dedi. Burada şu suratlarını gazetelere sokmuş. ya yavaş sesle konuşuyor. . ispanyol şapkalı. Sonra bir gün tâ kendisinin önünde genç kızın birisine — bıyıkları rnacar tarzında kalkmış. küçük kadife sandalyeden taşan vücudunu birkaç kere nasıl yerleştirebilmek lâzım geleceğini tâyin için kımıldandı ve sonra refikine doğru eğilerek: Ben burada sıkıldım. birkaç ay sonra ona yine tesadüf etmişti. birisinin elindek paketten.. tavanların arasında mermer masalar... bir takını çehrelere birçok defalar tesadüf ede ede şu halkın içinde kendisine mahsus âşinâlar bulmuş.Ahmed Cemil: — Luxsenburg’da. saadetler saçılıyordu. Ahmed Cemil resimli gazeteleri istedi.. Hikâye yazmak isteseydi bunların her birinde bir mevzu bulmuş olurdu. üzerinde siyah elbise vardı. şu kahvenin şu kısa kadife iskemlesi onun için zengin bir kütüphane idi ki muhteviyatı. meselâ birisinin evinde hastası olduğunu daima taşıdığı ecza şişelerinden anlamıştı. fakat o nazar.. mücelledatı okunmaz. anlaşılır. görünmez.. Bundan sonra her tesadüf edişinde genç kızın simasına başka bir yeis. orada ön tarafta bir yere oturur.. düğmeli sarı potinli birisine — baktığını gördü. Central var. Canınız daha kapalı yer istiyor ise Couronne var. Buraya gele gele. sevdiği bir adam kabilinden acımıştı..

her gece şu demin saydığım kahvelere bir bakınız.... biraz ciğerlerimiz toprak ha-vasiyle tazelenir.. Beyoğlu’ndan zevk alanlar içinde benim nokta-i nazarıma nefsini koyanlar belki çoktur. Ben her yerde eğlenirim. ondan sonra gider... Şehzadebaşı’ndan. Ahmed Cemil refikinin Şişli’ye kadar toprak havasını bulamayacağına güldü... kâfidir. buralarda roâhza iki kadeh bira içmek bahanesiyle tâ Aksaray’dan.kasvetli olmasından ibaret. VE SİYAH 93 Oh!. Seninle ne yapalım bilir misin? Yağmur dindi. oraya kadar azimet ve avdet seferini ettiler.. öteden “beriden gelmiş yüzlerce ladam görürsünüz. beni düşündürecek şeyler bulurum. varsa ekalliyeti teşkil ederler. Beni tet-kikat icrasına müsait bir yere götürünüz. Ahmed Şevki efendi evvelkinden daha geniş bir nefes aldı: Aman sıkıldım. yemeğimizi yeriz. şuradan açık bir tramvaya bineriz. îşte Beyoğlu. O devam etti: Ekseriyet sebep olmadan gelir. demiştim. mahrumiyetine mazhar olduğu rağbete hiddet etaiş gibi: Öyle ise ne için geliyorsunuz? dedi. ... Ekseriyet?. hattâ bir mahalle kahvesinde bile.. Muhtelif sebepler var! Beni sormayınız. yolda Ahmed Şevki efendi ikide birde sahra havası arayan ciğerlerini şişirmeğe çalışarak: Şu Raci’yi ne yapacağız? Bilmem. Daha sonra. Ne derseniz deyiniz. Ahmed Şevki efendi güya Beyoğlu’nun şu derece zevkten.. Ta gecenin yedisinde sekizinde avdet etmek zahmetine katlanacaklardır. işte Beyoğlu’nun zevki!. Şişliye kadar gider geliriz. Siz on beş sene evvel niçin gelirdiniz? Ahmed Cemil’in bir gülümseme ile refakat eden bu sualine Ahmed Şevki efendi bir sırıtmakla cevap verdi. içi daima gürültülü. isterseniz Palais de Cristal’in. hafif bir serinlik var. herkes geldiği için yahut başka gidecek bir yer olmadığı için. yahut ertesi gün kalemde «Aman dün akşam Cent-ral’da ne kadar eğlendik!» tarzında bir yalan. saatlerce oturayım.. nasıl etmeli? diyordu. Con-cordia’nın yanlarında cam kapılı.. Kahve kahve dolaşırız.. fakat muhalefet etmek de istemedi. daha doğrusu bir itiyat eseri olacak. Sebep? «Ben bu akşam Beyoğlu’nda’idim!» diyebilmekten ibaret bir itminan. kapısı açıldıkça sokağa duman1! karışık bir karık kadın sesiyle bir çatlak keman ahengi fışkıran kahvelerden birine gidelim.

yemek fasılasına müsadif olan şu saatte... ateşin karşısında kavrulmuş şimali bir ateşçi. hattâ masaların arasında kızı kovalayışına bakılırsa kahvenin alışık müşterilerinden biri olduğu anlaşılan ittAivESITAH 95 kıranta bir genç!. fenerleri söndürülmüştü. bacaklarına emin olamayarak yavaş yavaş yürüyordu. sıvalan. Palais de Cristal’in merdiveninden çıkarken Ahmed Cemil refikine dedi kî: İşte istanbul’un en yüksek kafe konseri: Kasr-ül billur!. fakat hizmetçi kızlar herhangi yaşta olursa olsun daima hizmetçi kızdır — tenhalıktan cesaret alarak şakalaşan. İki arkadaş şu tenhalık içinde nereye oturacaklarını birden tâyin edemediler. galiba dükkânları erkence kapanmış civar tuhafiyecilere mensup iki çırak. iri iri kahkahasına.. Burada yağmur yemiş ağaçlardan münteşir lâtif bir kır kokusu vardı. Henüz kalabalık yoktu. iki genç. baksana. Sahnenin yanında bir kanepeye oturdular. Bir kere İzmir’e kadar gitmiş olan Ali Şekib bu kahvelerin umumuna birden İzmir kahveleri namını vermişti. . kendilerini müskirat kokusuyle dolu. irtifai itibariyle mi? Her iki suretle. Dar. kapalı kalmış ağır bir hava karşıladı. kahvelerini bir de nargile içm?k üzere Te-pebaşı caddseinin karşısındaki kahvelerden birine gittiler. ötede beride başlamak saatini bekleyerek dinlenen çalgıcı kızlar.. Bahçe gözlerinin önünde bir sahra gibi görünüyordu. Kadri itibariyle mi. o kadar. pis. Ahmed Şevki efendi: Aman ne güzel! ne güzel! diyordu sonra birdenbire Ahmed Cemil’in kolunu çekti: Baksana.....Ucuz olsun maksadiyle Ahmed Cemil refikini Glavani sokağında La Bella Venezia lokantasına şevketti.. kahve direktörünün gözü önünde mülâtaf attan çekinmeyi sine. Ahmed Cemil biraz tereddütten sonra: Şuraya! dedi. Ev yemeğinden başka yemeklere alışmamış adamlara mahsus bir tiksinti ile yemek yediler. bir iki masanın başında vapurunun limanda bir gecelik kalmasından istifade ederek Beyoğlu’nda şu zevk âlemine düşmüş siyah tırnaklı. Ahmed Şevki efendi buradan pek ziyade haz etti. biraz sonra biz de gideriz. Raci değil mi?. duvarları kirlenmiş merdivenden yavaş yavaş çıktılar. Karşılarında bahçenin. kademeleri aşınmış. pervasız. Raci bahçenin kenarından ayaklarına. teklifsiz tavrına. bir kenarda hizmetçi kızla — kırklık şişman bir karı. Ahmed Cemil: Oraya gidiyor olmalı.. değil mi? dedi.

. kulübenin bir tarafında çorap örüyor. fakat şimdi müdavimler sökün ederler. kapalı yerlerde yaşamaktan. omuzları kabarık. Bunları ayıklamak lâzım. O vakit bütün o iyi ahenk edilmemiş kemanlar şüpheli bir ahenk muvazenesi ile. . Raci gelmemiş. Kısa boylu. reis bir ciddî tavır ile yayını bir daha urdu: Tık. kimisi davulunun başına geçti. onların hepsine ayaklarını sıcak tutacak birer çorap lâzım. Ahmed Şevki efendi gazozu içmedi. Bohemya’nın kaybolmuş bir köyünde bir aile ocağı vardır.Daha pek erken. bıyıklarının ucu vakurane kıvrılmış Chef d’orehestre. geldi. evlenecek. Ahmed Cemil bir analık: Zavallı mahlûklar! dedi. şu bedbaht kızcağızlar bu kemanlardan. Şişman karı bir aralık kıranta âşığından kurtuldu. en duygusuz kulakları isyan ettirecek bir ses tenafürü ile her gece çalına çalına sanki yıpranmış.. Çocukların en büyüğü kız. Ahmed Cemil bunu zihnen «Serdâri zümre-i musikiye» diye tercüme ediyordu — kemanın yayiyle nota sehpasının üzerine urdu.. gözlerinde gözlük.. merhamet hislerini refikine tefsir etti. Fakat para nereden bulmalı?. gençlik görünüşünü şimdiden yaşama füturu bürümüş. ekmek bulacak bir yere göndermek icap ediyor. nişanlısı var. elli kere cezveye atılmış bir çay içebilirsiniz.. davullardan şu perişan nağmeleri kopardıkça neler düşünürler! Hepsinin ta uzaklarda. daima. Yüz paraya gece yarısından iki saat sonraya kadar şu kanepe ile masayı satın alıyoruz. tık.. Şişman karı masaya sekiz on tane kibrit bırakarak gitti. güzel çirkin yahut hem güzel hem çirkin.. tık. başı dik. sekiz on lehli kız pinekledikleri yerlerden yorgun tavırlarla kalktılar. ihtiyar bir baba ki artık kendisi için gittikçe hisset gösteren topraktan ailenin ekmeğini çıkaramıyor. ötede beride yorgun bir tavır ile hergün ayni ıttırad ve yeknesaklık ile tekerrür eden maişet külfetinin ibtida saatine intizar ederek dinlenen.. Ahmed Cemil: Gürültü başlıyor.. Kimbilir. Ahmed Cemil: İki gazoz! dedi. galop’la kimbilir kaç yüzüncü defa tekrar başladılar. gündüz uyuyup gece pis hava teneffüs etmeye maih-kûm olmaktan sararmış. dedi. Fakat yetiştirmek mümkün değil. ne ekmek! Çocuklar o kadar çok ki. Almanya’nın. ellerini masaya dayayarak durdu. simasının rengi uçmuş.. her vakit sofrayı yarı aç yarı tok tekket-mekten. Avusturya’nın. O vakit ailece düşünülür. her birini bir tarafa sevketmek. sonra bu biçareler hakkında düşüncelerini. emir bekledi. cihaz ister... çökmüş bir valide... Ahmed Cemil güldü: Buranın en nefis içkisi! İsterseniz kahvesinden ziyade nohut unu ile pişmiş bir kahve. ki¦ misi kemanını aldı. hem genç hem ihtiyar. Çünkü çocuk bir değil. ne çorap yetişiyor.

. Bir gece hiç unutmam: Yine burada idim. mektuba döndükçe tatlı bir tebessüm. ara sıra nöbetini kaçırmaktan korkarak notaya bir göz atıyor sonra hemen yine mektubuna bakıyordu..Her gece bütün erkân hazır olduğu halde yorgun baba — çorabını birkaç dakika bırakarak gözlüğünü alnının üstüne kaldırarak dinleyen — anneye tasavvurunu izah eder. dikkat ettim. hatıratının arasından neler geçiyordu?. sonra senelerce mütehassiri olduğu aile ocağına avdet edince ya babasını ölmüş bulacak. Nereye? Kaza rüzgârı nereye sevkederse... geçen gün müracaat eden herifin teklifini kabul etmekten başka çare olamayacağını anlatır. inanır mısınız? Bunların hemen hepsi namusludur. ve sonra mes’ut olmaya çalışacak. ara sıra o. Zavallı çocuğun bütün meyus aşkına karşı kızdan bir ümit cevabı çıkmadı...... O vakit gözlerimi -cehresinden ayırmadım. süzgün gözlerle biraz mii-tebessim. Refikinin bazı asaslara müteallik bahs açtıkça mukaddemeden uzaklaştığı kadar hatime vermek maksadından da ayrıldığını bilirdi. bis. Acaba kimden ?. bis. nihayet iki katre yaş ile bu bahse hatime verilir. askerliğe gitmiş. fakat gariptir ki kız da meyus aşkıyle beraber ağlardı. yahut hiç olmazsa kollarına atılmak için hayatının en zengin parçasını feda ettiği aşıkından «zavallı sevgilim! Ne kadar bozulmuşsun!» tarzında bir serzeniş işitecek. Gözlerinin şu mektuptan notaya.. bunlardan birine taaşşuk etmişti. Birisini tanırdım. Her ikisi de günleri sayıyorlar. fer-yadiyle bağıranlar. evin kızı gidiyor. önündeki notaya değil biraz aşağı bakıyordu. Bu mektup.. bastonlarını iskemlelerine çarpanlar.. ya komşunun kızını almış olan nişanlısını görüp oraya yığılı-verecek... Gidecek. Bu gece dinlemek nöbeti Ahmed Şevki efendiye gelmişti. Şüphesiz o. bu murdar karanlık bir odanın penceresi kenarında arkadaşlarının istihzalarına rağmen yazılmış mektuplarla dudaklarını yakan buse ihtiyacına bir tesliyet kevseri serpiyorlar... Galiba nişanlısından gelmişti. kışlanın bir tarafında acele karalanmış..içi dehşetli bir gürültü ile doluyordu. Acaba şu pis kahvenin şu murdar sahnesi karşısında şu mülevves musikinin arasında o mektuba gözü iliştikçe ne görüyor. reise ve halka göstermekten korkarak gizlice bir mektup okuyordu. Kahvenin. Ne için? Kimbilir belki o nasipsiz sevdaya karşı samimî bir merhamet hissettiği için. •gördünüz mü? Bir aralık gözüm ilişti. Fuhuşun çirkâbı içinde yüzdükleri halde hemen hepsi memleketlerine avdet ettikleri zaman nişanlılarına izdivaç elini pâk ve saf olarak uzatırlar. Fakat şimdi Ahmed Cemil’in devamına diğer bir mâni vardı. bu cihaz toplamaya çıkmıştı. notadan mektuba seMAİ VE SİYAH 97 feri esnasında ne büyük fark vardı! Notaya geldikçe ciddî bir nazar. cihazını habbe habbe toplayacak ha-yat-ı istikbalinin ekmeğini buralarda kan kusarak. bir köşede senelerce keman çalacak. devamına mâni oldular. ayak vuranlar.. aç yaşayarak tane tane tedarik edecek.. Şu davulcuyu.

artık bundan bıkmış göründüler. gördüklerinden. hele iki kere ne oduklarını anlamak için tesadüfle girdiği bazı muaşaka pazarlarından bir daha oralara avdet etmemek ahdiyle çıkmış idi. tüccar yazıcılar.. daha doğrusu bağırdığı müstekreh bir Alman şarkısının anilamadıklan letafetine mi? “Mehtaba karşı gezelim” derken polka oynayan şurada bir biftekle bir tabak makaronya dilenmek için kinbilir nerede işitip ne yolda indî değişikliklere uğrattığı bir parçayı her gece şurada iştira pazarına çıkaran bu karının gülünç vaziyetlerine mi? Ahmed Cemil bunların hiç birisinden haz almazdı. öbür gün bir “defa bile görünmesine müsaade olunmayacak. mâhza eğlenmek için iki kere lütfen kendini tekrar sanneye çağıranlar üçüncüsünde bıktılar. boyalı kadın için! dedi.. Onda bir illet vardı. bu âlemde bir letafet olmak lâzım gelse onun bir başka tarzda olması lâzım geleceğini düşünürdü. olması lâzım geleceğine kani idi. çenesini avuçlarının içine aldı. Pervasız kahkahhalar. Şimdi iyice kalabalık vardı. Onun için şu yaşına kadar birçok refiklerinin eğlencelerinden ayrılarak bütün bu âlemlerden uzak kalmış. Esasen çirkin olan bu şeylerin hiç olmazsa aldatıcı gösterileri. Sonra dirseklerini masaya dayadı. bu halka baktı. nihayet kahvenin müsteciri mukaveleyi tecditten imtina edecek. sükûtu görünce kulisten kayboldu. bütün bu halk şurada bulunduklarından memnun gibi görünüyorlar.. Baygın nazarlar. o vakit demin nefret ettiği bu karı hakkında âdeta bir merhamet duydu: Ah! Bu hayattaki faciayı hissetseler. Sonra bir sürü alkış! Sebep? Türlü emraz ile karılmış sesiyle. ibir başkasının gelmesi için herkes sükût ediyordu. O zavallı da sahnenin kenarında tekrar davet olunmaya intizar ederek duruyordu. bir İngiliz yük vapurune mensup beş altı tayfa. yarın iki kere de çağır ılmayacak. türlü sefahatlerde yıpranmış boyalı suretiyle şu duman dolu kahvenin pis havasına karşı söylediği.. esnaf çırakları. 7 lüyorlardı. tiyatroya izin alıp da îalasıyle gizlice anlaşarak şuraya gelivermiş bir çocuk her gece mahalle kahvesinde iskambil oynamaktaü.. ne kad&r aşağı düşerse düşecek yerler o kadar çoğalır Nihayet düşe düşe bu zavallı mahlûk nerelere kadar düşecek? Halbuki bu biçare şu kasr-ı .. Bir kadın bir kerle uçurumlardan yuvarlanmaya ibaçfladı mı artık sukutuna hatime verecek nokta yoktur. fuhuşta bile bir ziynet. acaba bu kayıtsızlar güruhu şu sefaletin karşısında böyle gülerler mî ? Şu zavallı kadın için bu şarkı sanatı da yavaş yavaş elden çıkmaya başlamış. dükkânını kapadıktan sonra eğlenmeğe çıkmış berberler. her şeyde hattâ sefalette. Geniş tebesünıler... işittiklerinden pek ziyade eğleniyorlarmış gibi güMai ve Siyah — F. olmasını isterdi. o zaman? Haydi daha aşağı bir yere..Bunlar hep şu karık sesli. Ahmed Cemil bunu da fanketti. Burada ne var “i” Bu halk bunun nesine aldanıyor? Sahnedeki karıyı üçüncü defasında alkışlamadılar. bıkıp da bir akşamı Beyoğlu’nda geçirmek isteyen bir bey..

henüz hayatından bir aşk hiyaneti geçmeden bu neticeyi gösterseydiler: «İşte. Artık her ikisi de sahneyi unuttular. annenin dizinden kaçacak olursan buraya geleceksin!» diyeydiler. hergün çehresinde tamir olunacak bir fazla harabı. Nihayet alkışlar bitti. muganniyeler biriıbirini takip ediyordu. Sonra yavaş yavaş sukut. nihayet işte şu müstekreh karı. . birden Ahmed Şevki efendi kolunu~dufttlî7~<<baksana bizimkine baksana. yanaklar çökmeye başlamış.JM. düdük bir sesle İspanyol bestekârı Iradiyer’in meşhur Paloma’smı öttörmeye başladı. o içeride imiş.» AhmedTîemîrBâşînT^evirdî. muhtelif lisanlardan şu sahnede türlü beşer nesilleri arasında garip iz-1 divaçlar icra ettiler. velhasıl birşey imişdir..^Nihayet biri. bir çiçek imalgâhında işçi iken. Havalar. önünden geçen garsonların çarpmasını hissetmiyomıuş gibi gözlerini sahneden ayırmayarak. demetler almış. sesi karılmış.. Yunanlı bir karı ingilizce parçalar okudular.. ehoris-te. anlaşılan bu karayı seviyor. şimdi sahneye diğer biri çıkmıştı: Bir Fransız romanciere’i. demetlerin içinde mücevherler bulmuştur. Bitirsin de yanlarına gidelim. bugün şurada şüphesiz bedbahtlığın bütün acılığını hissettiği halde gülerek bağırmaya çalışan bu mahlûk. yorgunluktan mütevellit bir ihtiyarlık. yavaş sesle: Biz şaşkınlık etmişiz. Raci orada kapının kenarına dayanarak güya şu âlemi görmüyormuş. Romanyalı bir kız Rumca.VESIYAH 90 billûr’un şu köhne sahnesine düşmek için kim bilir nerelerden geçmiştir? Şimdi bir nazar-ı meyus ile kaybolduğu şu kulisten on sene evvel meselâ Vinaya operasanda figurante. salonun kapısında ayakta gözleri sahneye merkûz Raci’yi gördü.. Artık Ahmed Cemil dinliyordu. dişler bozulmuş. o vakit Raci de etrafına bir göz gezdirmeği bile fazla bularak çekildi. yalnız her parça bittikçe halkın alkışlarına iştirak ederek duruyordu. iri Alman kaauu MAI VJtü SİYAH rısı kulisten büsbütün kayboldu. ya bir mağazada satıcı ya. Hemen herkesin bildiği bu parçaya birçoğu pest sesle iştirak ettiler... dikkatleri hep Raci’-nin hayran âşık vaz’ına mevkuf idi. Acaba henüz saf bir genç kız iken. o vakit bir operanın arasında söylediği tapu topu iki mısra’lık bir parça. dedi.AJ.mes’ut bir aile annesi olmaz mıydı? Ahmed Cemil yine sükûta mecbur oldu. bir Iskoçya dağlısı kadar iri-Mr^AîmanTrarîsı s^Jmenin_tahtalarını çatırdatarak göründü. yahut bir balet’de giy-liği lâtif bir elbise için yüzlerce adamlardan iltifatlar dinlemiş. Ahmed CemTITxu anuhip şekle bakmakla meşgul idi.

birkaç safderunun daha vüruduna intizaren ipekli esvaplarını sallaya sallaya piyasa eden. hiç tebessüm etmiyor. Nihayet karı Raci’nin musîr istirham tebessümüne karşı isyan ederek sert bir çehre ile döndü. Ahmed Cemil başını silkerek: — Zannetmem. ötede beride daha bazı zümrelerle tekemmül ediyordu. askerce yürüyüşüne devam ederek sağdan geri yaptı. indî bir opera parçasını ıslıkla çalarak. kadife iskemlelerin. yanlarına geldi sırıtarak eğildi. Ahmed Cemil’in tahmini doğru çıktı. ilik defa girilen yerlerin iras ettiği tereddütle buraya girdiler.» dedi.. Raci oturduktan sonra karı iri vücudunun üstünde küçücük duran başım sallayarak. birbirine bakıştılar. etrafta bulunanlara pek mühim ve tuhaf bir şeyden ibahsediyorlartmış zannını vermek için ıb:r dakikada beş kere gülen iM karı. gülmeğe çalışarak: Buraya siz de gelir misiniz? dedi. O. mermer masaların.. Üzerleri keten örtülü kanepelerin.İki refik nazarlarıyle Raci’yi takip ettiler. bu gece başka bir müşteri bulmaktan ımeyus oluncaya kadar tertip edilmiş ter desise. git buradan!» ded\ O vakid Ahmed Cemil zavallı Raci’nin perişan halini. Ahmed Şevki efendi «Otursana. kısa fistanının altında beliren kalın biacaklaMnı ıslığın tarabıyle uygun askerce atarak yürüdü. kanepelerin birinde yanındaki yaşlıca efendinin müsait nazarı altında karşısında esneyen Türkçe bilmez Romanyalı bir kızın güya parmaklarındaki yüzükleri muayene etmekle meşgul. mahcup. Ahmed Şevki efendi gözlerinin beyazına kadar kızardı. biraz mahcup. arkadaşlarına bakıyordu. Raci muganniyelerin dinlenme yeri yahut safderunların mezıbahası’ olan hususî daireye girdi. soluk aynaların miskin âhenginden terekküp eden bu manzara. dedi. Öteden (beriden bahsettiler. Şimdi gözlerinin önünde garip (bir manzara vardı: Bulundukları yer küçük denmeyecek kadar iki odanın birleşmesiyle hâsıl olmuş genşiçe ıbir yerdi. karı cevapsız kaldı. yürüdü. aynanın içindeki suratına gülerek duruyordu. Ahmed Şevki efendi dudakları arasından: «İşte biçare karısının intikamı!» dedi. Ahmed Cemil sudan bir cevap verdi. muhte-riz henüz çocuk denecek kadar genç bir bey. Burası ö kadar Hususî bir dairedir iki kınk paralık şeye kırk kuruş vermek fedakârlığına katlanabilen herkes buraya girebilir. aynanın iç:nde sahnenin yorgunluğundan bozulan simasını tamir ile meşgul maşukasının arkasında. Raci bütün bu hareketleri uzaktan takip ediyor. o vakit üç arkadaş arasında kesik kesik bir muhavere başladı. «Bir bira?» dedi. yanlarına kadar geldi. kan gittikten sonra ayağa kalktı. tek gözlüklü birisinin gözlüğünü sürmeli gözüne uydurmağa çalışarak şu tuhaflığına sahte kahkahalarla gülen bir fransız karısı. bağırarak: «Ben istemez. sonra hiçbir lisana mensup olmayan bir istihfaf sayhasıyle «Puah» dedi. olanca kuvvetiyle açılmış ç.ğ ziyalı lambaların.. İki arkadaş bir kenara oturdular. iskemlelerden birine yıkılmak nev’inden düştü. Ahmed Cemil yanılmamıştı. Raci’nin orada bulunmasından dolayı sıkılıyormuş gibi duruyordu. Yavaş yavaş. Ahmed Şevki efendi arkadaşını kaldırdı. boş olarak yalnız iki refiki gördü. Raci tâ ileride. tâ odanın ortasına gelince etrafına baktı. etrafına gezdird’ği melûl nigâhı görmemek için gözlerini çevirdi. Raci bir kelime bile söyleyemedi. hiç biri bahsi hepsinin ..

ben yarın açılının. karnaval esnasında kiralanarak iade edilmemiş kostümlerden kesilerek biribiriyle uydurularak icad olunma türlü kılıklar. san’at şeklini. burada bulundukça Raci’nin serbestçe mu-aşekasına mâni olacaklarını düşündü... Ahmed Şevki efendi oturduktan sonra: Sanki neye geldik? Bu hali görmüş olmaktan başka bir şey kazandık mı?. dar işlemeli bir arnavut yeleğinin içinde buram buram terleyen şişman ibir kadın şu yeleğin altıma peşleri yırtmaçlı bir cinli entarisini münasip görmüştü.. Hususî tarafa şöyle bir baktıllar. Bir senelik hayatının ma’işet derdine mevkuf olmayan bütün saatlerini ibu eserin fikrini yakan icadı derdine vakfetti. mükemeliyetini temin için meşherlerde dolaşan meselâ ... sonra bir müddet düşünerek: Ne olursa olsun. Birisi bir Normandiya köylüsü kostümünü andırır ibir esvaba fmesepL bir Pompadour ibaş yapmış. yerlerine gittiler. Raci’yi selâmladılar. şu şakalaşan budalalardan ötede hâlâ yanıbaşında «Beyim! haydi.. hayat felsefesini verebilmek için ancak kendi tahassüslerini rehber ittihaz etmekle dar bir daire içinde fikrini hapsetmiş olacağını. Dedi. bir başka âlemden düşmüş şu garip mahlûk sürüsünden ayırmıyor.. Ahmed Cemil gözlerini bütün bu muganniye alayından. Hiçbir zevk-i mahsusa yapılmış olunamayan kıyafetler. türlü milliyetlere.. her biri başka bir fuhuş zemininde yetişmiş. dedi. O günden itibaren tasarruf edebildiği bütün zamanlarını onu düşüijüp beslemeğe. eseri hakkında bir taze şevk uyandırmış idi. Ahımed Cemil bütün bu iğrenç tuhaflıklardan. Ahmed Cemil’in Hüseyin Nazmi ile geçirdiği gece.. diğer biri Marie Antoinette yakalığa altına bir Vaudeville Soubrette’i gibi kısa fistan giymiş.» diye teşvik eden sulu efendinin bir türlü teşviklerine uyamayan güzel Ibir genç beyden nefrete benzer bir şey duydu. hiç olmazsa çocuk meselesini söylerim. Ona tasavvur ettiği incelikleri. Şiımdi Raci’nin maşukası iki alaycı gencin arasında bacaklarını uzatmış kollarıyle gerinerek delikanlıları kanepenin üzerine devirmeğe çalışıyor: Raci de bir kenarda mermer masanın üzerine kapanmış Ahmed Şevki efendinin iddiasına göre uyukluyor. levhasının nezahetini. alkış gürültüleri arasında geçtiler.. Ahmed Şevki efendiye «Yine yerimize gidelim mi?» dedi. Borçlarını tesviye ettiler.. Eski ipek kumaşlardan. Ahmed Cemil’in itikadına nazaran ağlıyordu. türlü memleketlere mensup. kendisinde kudret görebildikçe yazmağa sarfetti. bellisiz yaşları saklamak için kutusuyle boşaltılmış pirinç tozlarıyle solgun dudaklara taravet vermek için yavaş yavaş miyarını kaybederek ibzal ile sürülmüş kirimizi boyalar altında bu çehrelerin sırlarını görmeğe çalışıyordu. son defa olarak Raci’nin halini bir daha görmek istediler. Artık burada yapacak bir şeyleri kalmamıştı. vaktiyle yapılmış esvap bozuntularından.beyninde yer tutan mes’eleye irca edemiyordu.

Coppe’ler. bir vakitler mini mini penceresinin kenarında cehren fakat komşulara işittirmekten ihtirazen okuyarak mest olduğu temaşaları.» derdi. Şu bir senelik zaman içinde yazmak istediğinin. tetkikten. Lamartine için «O kadar şiir ile yüklenmiş ki ezilmiş». sonra Prudhommelar. lügat kitaplarına sarıldı. «Gözlerinde eşya ve hakayıkı büyüten bir cam varmış» hükmüyle hakikatin fevkinde buluyor. synbolisteleri decadent’leri.. «gecelerdi. tefekkürden sonra ancak yirmi kadar mısra vücude getirebiliyordu. Anlamayanlar etsin. Hugo’dan. Bunlardan sonra san’at erbabının kelimeye.. üslûbe. Hugo’yu. daha sonra Paul Ver-laine’in tohm-ı dehasıyle yetişenler. henüz kendisince türlü nakıselerle dolu olarak. iki mısraı için günlerce çalışmış bedialarla ülfet ettikçe yapmak istediği şeyin ne müşkül oJduğunu anlıyordu. Ahımed Cemil bunları okudukça yarım asırlıik bir zaman içinde Verlaine’a kadar şiir fikrinin kesbettiği inceliklere. «bir feriştenin sukutu»nu. sahifeleri çevirdikçe öyle şeyler buldu ki hayret etti. Bunları Hüseyin Nazmi’den başka kimseye okumazdı. Ah! işi gazel yazmaya dökmüş olsa. Bu esere çalıştığını başka bilen de yoktu. Ha-raucut’lar. bir kısmının da yeniliğine kapılarak bunlara temellük etmek istedi. san’-ate verdikleri ehemmiyeti gördükçe. ancak nısfını vücude getirebilmişti. Mendes’ler. Vilye dö Lil Adam ile Theodore de Banvilll üe başlayan zümre-i şua’ra. bazısının mevcutlara ruchanına. Sylvertre’ler. Muşset iç^m «Âşık. şair fakat çocuk!» diyordu. o her biri birer elmas gibi işlenmiş. şiiri herkes gibi telâkki etse bu yirmi mısradan yinmi gazel icad ederdi! Bir aralık lehçeyi dar buldu. Eser pek ağır ilerliyordu. şekle. «Eski kelime altında fikirlerin tazeliği görülemez. Kamusun havsalasına sığâmâyacak kadar garip lügatleri bir yere toplayan eski zaman münşileriyle benim yapacağım şey arasındaki sanat farkını elbette anlayanlar olur. Onun için Hüseyin Nazmi’nin kütüphanesini hemen boşalttı: Lamartine’den. bütün parnasienileri. velhâsıl gençler tabiî Le-marre’in kitap fikristini dolduran yüzlerce cildler takım takım elinden geçti. şimdi birer kelime ile hiçiye mahkûm ediyor. Dikkat nazarından kaçar. Haftalarca mütalâadan. tasvir ve ifade san’atmm vâsıl olduğu hurdecûluğa hayret etti. Bunlar ne için kamus köşelerinde unutulmuş? Ne güzel şeyler keşfetti! Kimisinin bir fikriyle tetabukuna. Kendi kendisine: «Beni^ lügat uydurmakla itham edeceklermiş. Yeni fikirler için yeni kelimeler lâzım olduğunda musîr idi. Süleymaniye’de küçücük mesai hücresine taşıdı. Mus-sut’den sonra gelenleri.Ram-forant’m bir çehresi karşısında günlerce temaşaya mevkuf kalan ressamlar gibi şairlerin de hislerini şiir bedialarıyle tevzin etmeleri lâzım olduğunu bilirdi. hattâ artık er zamandanberi «Gencine-i Bdeb» te de manzumeleri görünmemesinin sebebini kendi yazdığı tarizin tesirinde bulmakla memnun olan Raci bir gün Aihmed Cemil «Mir’at-ı .» dedi. Lekont dö Lil ile.

duvarlara iliştirmekten çekinerek ilâve etti: Bir izdivaç meselesi. Matbaada merhaimme-ten alıkonuluyor. matbaa halkı öteye beriye dağılmışlar. bazan müret-tiplerin yanında harf dağıtmakla vakit geçiren Nedim’e eri ziyade rıf k ile muamele gösteren. idare memuruyle Ahmed Cemil’i yalnız bırakmışlardı . «Nasıl? demek vakit geldi?» diyordu. Ahmed Şevki efendiye intizaren sükût etti’. Ahmed Cemil.Şuûn» tefrikası için yine imza koymayarak tercümede devam ettiği bir hikâyesinin tashihlerine bakmakla meşgul iken birdenbire: —• Cemil! Artık işi mütercimliğe döküyorsun. Mayıs iptidalarında bir cuma idi. Matbaada çocuğa babasından başka herkes iltifat ederdi.. yalnızca bulmak isterdim.. Ahmed Cemil kimden ıbahsedildig’ini cesametti. hemen hiçbir şeye müfit olmadığı halde aylığından bir parçasını tevkif ederek o zamandan beri dikişçilikle yaşayan karısına yardım edebilmek için maaş verilmekte devam olunuyordu. vakit buldukça bir sahife okutturarak bu biçare çocuğun birşey öğrenmesine çalışan yine o idi. şairlik sj “ frrı tüketti mi? demişti. Said’le Saib Ali Şekifb’in himayesine sığınarak açık bir araba ile Kâğıthane seyranına gitmişler. Bir seneden beri matbaaya devam eden.. . Gariptir ki bu kadar adavet hissine mağlûbiyetine mukabil Raci’ye en ziyade acıyan yine Ahmed Cemil idi. fakat meseleye bu kadar cesaretle başlayan idare memuru bahsi takip için kâfi cesaret bulamadı. fakat sâna yakın birisi için. ? * ‘. iri Alman karısının tahrikleri altında sanki şu mülevves aşkına daldıkça onun çirkâbiyle kirlenerek simasında beliren sefahat tahriplerinden artık iğrenç bir hale gelmişti. dedi. Eğildi. isabet! Ben de seni şöyle. ^ Ahmed Cemil hayret etti: j Ben’m için mi? Hayır. Biraz nefes almış olmak için sözü çevirdi : . bazan muharrirlerin arasında «Behber-i sübyan» defterlerini doldurmakla. Ahmed Şevki efendi yeşil çuha kenarlı dar uzun defterine son kalem darbesini müteakip penbe rıhını döküp kapadıktan sonra hücresinden çıktı. Ahmed Cemil’in yanma geldi: Beyler gezmeğe gittiler. yahut bu adamın haline acıyarak yalnız bir kelime ile geçiştirirdi... bu meselenin bu kadar erken uyanacağına hiç ihtimal vermemişti. pek gizli ve mühim bir meseleden bahse hazırlanıyormuş gibi kaşlarını kaldırarak.. O vakit omuzlarını silkerek: «Belki!» demekle kanaat etmişti. yalnız Raci güya onun orada vücuduna vâkıf değilmiş gibi dururdu. Kendi kendisine. Raci’nin ısrar ve inat ile devam eden tecavüzlerine karşı ya bir sille gibi bir tahrik fırlatarak mukabele eder. O vakitten beri Raci düştükçe düşmüş... matbaada.

Şimdi Ahmed Şevki efendi hep kesik kesik söylüyordu: Tabiî arkadaşlarından tahkik olunur. Anlaşılan zavallı delikanlı titiz ihtiyarla geçinemez olmuşlar.. biliyorsun ya. Geçen gün bu meseleyi bana açmaktan maksadı tanıdıklarım içinde tavsiyeye değer aileleri tahrik etmek imiş. bir kelime ile red cevabı veriyordu. şafakta yola çıkıp mehtapta dönmek şartıyle. Sahranın hiç bu türlüsünü anlayamadım. ihtiyar da zengin. bir hafta evvel!.. Kardeşin artık evlenecek bir yaşa gelmiştir. O güzel derenin sükûn zamanlarında oradan kaçıp da toz deryası içinde arabaların izdihamı arasında güneşten yanarak saatlerce dolaşmak elbette sahra hevesinden başka bir şeyden gelir. değil mi? .ği mânaya karşı bütün namusu. Ahmed Cemil refikini meseleye döndürmek istedi: İzdivacın kime ait olduğunu söylemediniz. fakat bu âdi günde gitmek. bir kere görsen zannederim ki hoşuna gider. Sen çocuğu görmedin. Ahmed Cemil sarardı. gerine okuyan takımın karşısında ağzı açık dinlemek için yarı günümü feda edemem. tam bir ciddî eda ile sesini tabiî perdesinden indirerek: Geçen gün müdür efendi — Ahmed Şevki efendi öksürüklü herifi kastediyordu — bana oğlunu evlendirmek istediğinden bahsediyordu.. gerine. galiba iç güveylik arıyorlar. vekarı isyan etti. kayınvalide yok. Zannettiğim gi-M namuslu bir genç çıkarsa ne için muhalefet etmeli?. Ahmed Şevki efendi baba ile oğul arasında hiç yoktan zuhur etmiş uzun bir münakaşanın tarihini yaptı. nefsini zaptetti. Adalar.. İstanbul’un gidilecek yerleri hemen bundan ibaret... sonra Ahmed Cemil’in gözlerine bakarak ilâve etti: Matbaa da münhasıran herifindir. idare memurunun anlatmak istedi.. beş altı yüz kuruş para alıyor. Bentler.. Ahmed Şevki efendi biraz durdu. Evkaf nezaretinde epeyce bir memuriyeti var.. O vakit Ahmed Şevki efendi arkadaşının yanına oturdu. Hele saz dinlemek için sulara kadar gidip alçacık bir iskemlenin üstünde kahve hizmetkârlarının naraları altında bir yahudi hokkabazının yaverleri arasına sıkışmış bir Hicaz faslını esneye esneye.. Beykoz çayırı. Yuşa tepesi.Beyler kâğıthane’de sevda peşinde dolaşacaklar.. Benim hemen aklıma sen geldin.

kısmetine bir müsait -çehre arzedecek mi? Bu sual Ahmed Cemil’in zihnini bir izdivaç meselesine ait hâtıralara şevketti.. belki kardeşinin saadeti buradadır. Sana verilecek havadisim vardı. İlk muhavereden sonra unuttuğu izdivaç meselesini bu kelime Ahmed Cemil’e tekrar ihtar etti. gözlerini gözlerine dikti.. Ikbal’in izdivacına ait düşüncelerinin . fakat hiçbirinin heves edilebilecek bir şey olduğunu tahattur etmiyor. ikbal şimdi on yedisine basmıştı. hattâ bir kere bir karısından ayrılmış iki çocuklu kırklık bir komşunun annesi gelmişti de Ahmed Cemil’in bütün vekar ve gururu mecruh olarak günlerce İkbal’e baktıkça ağlamak istemişti. Sonra Ahmed Şevki efendi ellerini Ahmed Cemil’in omuzlarına dayadı. Zihninde bulmak istediği te’vilin altında saklanan tesiri görmemeğe çalışır. bir yabancıya herkesten ziyade harim olduktan sonra ona — kardeşine — yabancı kalacak idi... Bu hissi tahlil etmek istedikçe sebebi.. Ahmed Şevki efendi artık vazifesini ikmal etmişçesine şüphesiz kendi kendisine: «Beş dakikada bir mühim meselenin altından çıkmak bana mahsus bir muvaffakiyettir!» diyerek mütebessim bir çehre ile ayağa kalktı. sırıtarak ilâve etti: Beğenmişler. Bu ‘hissin ismini vermek istemezdi.. birkaç kere annesinden görücüler geldiğini işitmişti. Diğer bir adamın başka bir samiî münasebet ve muhabbetine dahil olduktan sonra kardeşi kendisi için daha az yakın olacak. izdivaçla saadetini bütün emellerin gayesi bulurdu. Ahmed Şevki efendinin şu dostça tekayyüdüne karşı ne için Ikbal’in talihini tehlikeye koymalı? Kimbilir. keten yeleğini düP—• Bir gün iki axkadas matbaada yine herkesten evvel buluştular. Mahiyetini bir vuzuh lem’ası ile tenvir edemediği. esası daima tetkikinden musir bir firar ile kaçardı. Serin kanla düşünürdü: Ikbal’in izdivacını. Acaba her vakit talih.. Zavallı İkbal!. bir kız ne ile evlenir? Orası benim işim. Bu memlekette kızların tam izdivaç zamanı. Muvafakat edecek olursan ben işi tavsiye ederim. Ahmed Şevki efendinin ilk sözü şu oldu: Dün akşam beni görmeden kaçtın. tesirini duyup ta menşe’ini bulamadığı garip bir his Ikbal’in izdivacı meselesinde Ahmed Cemil için bir saklı haşyet uyandırırdı.Ahmed Cemil zihninden hesap ediyordu.. istememezliği andırır bir tesir hâsıl ederdi? Belki bir hodkâmlık hissi!. o halde o garip his nedir ki izdivaç mes’elesi çıktıkça kalbinde hiddete benzer bir şey uyandırır. Bir dakika içinde fikri tebeddül etti: Lâkin bizim hiçbir şeyimiz yok. hele bir kere görsünler de.. dedi. bu gece sabırsızlığımdan patladım..

bir külfetperdazlık hissederdi. gidiyorum. kendisinden kardeşinin mahremiyetini çalmış bir adamla müz’iç bir rekabet hissinin sönmeyeceğini hissediyordu. «Küçük hanımla çarşıya gittiler» cevabını alınca hiddet etti. fakat onun gibi saf olsalar... ikbal ile . bir adam kî bu güne kadar tanunaış...hele İkbal ile. onlar gelinceye kadar sabırsızlığından duramadı.. o Süleymaniye’deki küçük evin kapısını çalacak. Hayatında bu tebeddülün ne kadar ehemmiyeti olduğunu bir karartı arasında hissediyordu: Meselâ kendisini. Seher’i kızdıramayacak.. Enişte!.şaıkalaşamayacak... Sabiha hanım çarşafını çıkarmadan yukarıya çıkınca ilk sözü şju oldu: Anne!. Sebep? Ne için sevmediği.... Kapıyı açan Seher’e: — Annem nerede? dedi.. hiçbir hissini. valde hitabından bir sahtelik. fikrini öğrenmemiş. mürettiphaneye girdi: Ben yazılarımı bitirdim. Hiddetini o sırada Ali Şekib’in budalalığından bahsederek Raci’ye yaranmağa çalışan Saib’den çıkarmak istedi: Keşke insanlar hep Ali Şekib gibi budala. Enişte!. Onun yanında geceleri minderin üzerine boylu boyuna uzanamayacak. Nihayet kapı çalınıp geldiklerini yukarıdan işitince bağırdı. İkbaO’e görücü gelmiş de ne için bana haber vermediniz? Sabiha hanım oğlunun yüzüne baktı: Her gelen görücüye ehemmiyet vermediğim için. yemekte hususî bir ihtiyat ile duruyor. dedi. başka bir ses aşağıdan yukarı bağıracak: İkbal!.. Bu adamla her kim olursa olsun. Ahmed Cemil’in eve gitmeğe ihtiyacı vardı. ikide birde zihninin içinde bir tırmalayan cereyan ile geçen bu kelime idi: Enişte!.. Sonra kalemini attı.. evin içinde dolaştı. bu aile sofrasına ayni iştirak hakkı ile oturacak. dedi. merdivenlerden biraz muhteriz çıkıyor. Fakat Ahmed Şevki efendinin bu sabah şu bir kelime ile yeniden uyandırdığı mesele akşama kadar zihnini kurcaladı.bundan tesir almasını me-nederdi. Enişte!. Anne... valdesine ayni meşru. selâhiyetle anne diyecek. mümkün değil.. başka bir şey lâzım olursa beyler yazsınlar. kâğıtlarını topladı. tekellüfsüz bir münasebetin hâsıl olamayacağını. yukarıya gelsene. MAI 109 VE SİYAH . lekesiz bir muhabbetin. birisiyle kavga etmek arzusunu veriyordu. sonra evin içinde bir ses.. Sabiha hanıma çocuklar gibi daima anne derdi. görmemiş. Demek şimdi hayatında bir enişte olacak. bir gün içinde hayatına karışacak.. Bu adam birden.. görüyordu. sevemeyeceği bu adama enişte demeğe mahkûm olsun? Şimdi bu kelime adetâ onu tâzip ediyor.

duvarlarda babasından yadigâr olarak kalmış biri kûfî.. Bu akşam Muzaffer beyin ders gecesiydi.. kardeşinin bu kadar cazibesi olduğuna dikkat etmemişti.. Ahmed Cemil gitmemeğe karar verdi. Ik-bal’in yeşil gaz boyamalarından yaptığı sade fakat belki onun için zarif hoş kalpağı altında lamba. birden bu validenin mukadderata teslimiyeti karşısında sükût etti... İlâve etti — Isteyeceklermiş. kulaklarının etrafından. bazan rüzgârla şişen muşamba perdelerin hışıltısı. Yemekten sonra okumağa da meye-lân duymadı. uzunca bir boy. Kızım. altından âsi. ne de mutantan hücrelerde nefîs evani vardı. biri talik iki güzel levha. Zavallı çocuk.. Ahmed Cemil yalnız bu kelimeyi kâfi görmedi..satrançlı dokuma çekilmiş Şilte. pencerelerde muşamba perdelerin üzerinde yaza mahsus be>-yaz. Sonra sükût... küçük dört ayaklı iskemle. inmiş muşamba perdelerin arkasında açık pencereden süzülen gecenin râtip havasını duymak için başını duvara dayadı. söbü görünen siması. Demek şimdi Ibu hususiyete... Ara sıra kumaşı kesen makasın sinirleri ürperten sesi. aşağıda küçük odada.. . Sizin yanınızda değil mi anne?. koltuklar. çılgın saç kümeleri arasında birak küçük.. o kadar.. fakat buna mukabü derin bir muhabbet. Allah hayırlısını kısmet etsin.. meşakkatlerin zedeliyeeeyeceği kadar kavi bir saadet. Ahmed Cemil’in gözlerine güzel görünüyordu. bari bahtiyar olsa!. yalnız küçük odanın — şu bir saf kalb kadar ruhaniyet ile dolu aile odacığınm — ruhunu doya doya istişmam etmek istiyordu. Kar gibi beyaz kenarı gerile gerile iğnelenmiş hassa örtülü sedir.le mahremiyetine bir unsur daha iştirak edecek? Demek bu sıcak mesut havanın üzerinden barit bir nefha uçacak ? Gözleri sık sık küçük iskemlenin yanmda diz çökmüş o gün çarşıdan alman yedi arşın gömleklik kumaşın yanlarını çatmakla meşgul olan İkbal’e çevriliyordu. bu a.. lâtif.. annesinin en sevdiği yer. Açık kestane gür saçları altında zarif başı. ne tâtife istiyordu. Bu gece İkbal. Ahmed Cemil sabandan beri beynini işgal eden bu meseleye karşı annesinin sükûnuna hayret etti. bu yaşta genç kızların çehrelerine mahsus bir süzgünlük altında hafif bir donukluk ile mümteziç donukça penbe rengi biraz vücuduna erkekçe bir yüksek vaz’ı veren geniş omuzlar. Burada ne kadife kanepeler. o kadar. her türlü mihnetlerin. perişan. bu samimiyete. ta mutfaktan Seher’in bulaşık gürültüsü. makası alıversene. Ne lâkırdı. istesinler bakalım da düşünürüz. oğlum. henüz tekemmül etmemiş bir kız vücudu ki noksanları içinde cazibeli ve onun için şiir ile dolu. üç kalbin irtibatından anütaiıassıl. yerde üstüne penbe. hiçbir şey yok.Beğenmişler. ruhu ısındırır bir hararet vardı. ince sarı kornişlere küçük küçük kıvrıklarla ilişdirilmiş perdeler. atlas perdeler.

kalem arkadaşlarından sormuşlardı. hoppa değil. En son defa olarak birgün. Ahmed Cemil bu izdivaç meselesinde ne tarafgir ne de aleyhdardı: Meselede bir itiraz vesilesi bulunmaması aleyhdar olmasına mümanaat ettiği gibi enişte olacak adamın herkesten başka birşey olmayışı tarafgir olmasına da mâni olmamıştı. koltuk resmini görmek için Süleymaniye’nin o daracık sokağını baştan başa doldurarak ve kapının umuma açılmasını bekleyerek yeldirmeleriyle. XI llî di. Düğün! O gün Ahmed Cemil kaçmıştı.. Eniştesini ilk önce matbaada pederi Tevfik efendinin yanında gösterdiler. Vehbi beyi tanıdıklarından. ağl aşacak olan bütün o belinden donu-düşmüş. herkesten pek iyi teminat almo X i . Ahmed Cemil merhametten. geçkin yaşlarında mariz bir babanın zayıf doğmuş bir çocuğu. uçları sekiz on kere kıvrılmış iri siyah bıyıklı muhip çehresiyle kapıya küçük bir iskemle atıp hâkimiyet vazifesini takındığı — sopasının ilk tarakasmdan — anlar anlamaz. kalem hayatında terbiye almış. kanarya sarısı hırkasının altında al basmadan entarisini giyerek..Büsbütün tevessü etmesi. . Ahmed Cemil kardeşinin reyine müracaat etti: ikbal gözlerini indirdi. mukaddemeleri görünen kadınlık meziyetleri kemal bulmak için yalnız kadın olmağı bekliyor. bekçi baba gelip de elinde sopasıyle yeni traştan çıkmış çökük yanaklı. başına oyalı gaz bovamasm-dan yapma çiçekli hotozunu koyarak. gözleri bir katre muhabbet giryesi gibi — fakat kknbilir nasıl — bir kadın olmaya müheyya duran bu zayıf kızın üzerine düştükçe kalbinden «bari mesut olsa!» diyordu. çorabının içine paçası tıkılmış. orasını beraberlerinde getirdikleri ço~ cuklarıyle küçük bir mahşer — garip ibir renk ve kılık mahşe-ri — haline getiren kadınlar. beline işlemeli ipek mendili iğne ile tutturulmuş. Ahmed Ce-mil ilk hâsıl ettiği fikri zihninde birkaç kelime ile icmal etmişti. leblebicilerin etrafında bağrışacak. beyazlı kırmızılı tire kuşağının saçakları san hırkasının altından eteklerine dökülmüş. değil ufak tefek istirahat esbabını. koşa koşa biribirini kovalayarak çığlık koparan çocuk alayından uzak olmak için. çarşaflarıyle üşüşen. demek razı oluyordu. hele Tevfik efendinin anlaşılamayacak bir heves ve tehalüküy-le bütün şerait onbeş gün içinde kararlaşmıştı. düğünün şerefine tâ sabahleyin sokağa fırlayan komşu kızları kâğıt helvacılarının. Onun saadetinden emin olabilse. şefkatten mürekkep bir nazarla hemşiresini ihata ettikçe. Ahmed Cemil’in her türlü hayat hususiyetini bilen Ahmed Şevki efendi damat beyden ağırlık namıyle bir para kopardı ki hemen ‘bütün düğün masrafını temin etti. düğün evindeki validesine sokaktan «anne!» diye bağıran. bir paçavra kenarıyle iyi bağlanmamış uzun çorabı güllü penbe iskarpininin üzerine düşmüş. hattâ biraz ciddî.. îkbal’in izdivacı Ahmed Cemil’in hayatında bir rüya gibi geçti.rt. Bu ziyaretten sonra Ahmed Şevki efendinin faaliyetiyle. demin haleldar olacağından korktuğu hayat sükûtununu belki bütün istikbal emellerini feda ederdi.. herkes gibi bir genç. sükût etti.

daha sonra güzide tuvaletlerle zîhayat foir çiçek deryası gibi dalgalı geniş bir mermer sofanın ortasında o çiçek deryasının perisi. annesiyle kardeşinden öyle izin almıştı. yağız macar atlı zarif parlak bir araba onu alıp götürüyor. Sonra saçları püskür-müş. Ahmed Cemil bu akşam kendisini ezen azap altından hiçbir zaman kurtulamayacağını . şimdi bu evden âdeta üşüyordu. avizeler. Şark halıları döşenmiş çifte bir merdiven. Ah! O İkbal’i böyle mi gelin etmek isterdi? Hemşiresi için neler düşünmüş. Ahmed Cemil hayret etti. bir vakit yalnız kendisinin olan şu evin her köşesinde şimdi yabancılıktan asla çıkmayacağını anladı. sofrada. ne müdebdep daireler. O akşam Muzaffer beye can attı. o bir haftayı Hüseyin Nazmi’nin köşkünde geçirdi. başı mücevherlerin 112 MAI V K SİYAH altında biraz eğilmiş olarak görürdü. Hattâ Seher’le ufak tefek ltâifeler bile ediyordu.. Kaçtı. yüzüne bakamaya-rak gözlerini indiren hemşiresine bir kelime tevcihine cesaret edemezken damat bey herkesle teklifsiz oluvermişti. ne lâtif tuvaletler. o henüz ağır bir külfet yükü altında ezilirken.. lâdenli komşu hanımlar arasında damat beyi.. yaygaralı çocuklar kaynaşan küçücük evde rastıklı. Demek bunlar hepsi ya-İan? Hayallinin kendisine bahşettiği bütün bu tantana. atlaslar.. Demek o istikbalde zuhuruna emniyet ederek aldandığı hayaller yalandı? tkbal’in gelin olacağını düşündükçe bir vakitler hemşiresi beyaz uzun etekli — moda gazetelerinin mülevven ilâvelerinde görerek imrendiği şeylere benzer — bir esvap içinde. Hocapaşa’da demiryolu memurlarından iki Almana Türkçe öğretmeye başladı.. sonra ağlamaktan ihtiraz ile bir söz bile söylemeyerek kaçmıştı. Düğünden sonra Ahmed Cemil ile annesi hemen hiç yalnız bulunmamışlardı. Nihayet bir akşam yemekte birleştiler. O bir hafta zarfında eniştesini hiç görmemişti. Ahmed Cemil bir hafta eve uğramadı. İki ay kadar bir zaman geçmişti. matbaa müdürü Tevfik efendizade Vehibi beyi bekliyordu.. Bir dakika içinde bütün mânevi varlığından bir soğuk rüzgâr geçti. hattâ Hoca-capaşa’da ders olduğu zamanlar akşam yemeğini matbaada kısaca tedarik ederek bir vakitler hayat zevkinin yegâne men-baı olan aile sofrasında bulunmuyordu. ne müzeyyen cihazlar tasavvur etmişti!. köpüklerden teşekkül etmiş bir çiçek melikesi gibi îkbal. levhalar.henüz komşu hanımların ellerinde süsü ikmal edilemeyen kardeşini sofraya çağırtarak o yarım gelin haliyle öpmüş. kadifeler. beyaz ipek duvağı yanlarına dökülmüş. îkbal şimdi o sopasıyle kapısının önünde bekçi duran. bir gün .. Artık bütün gecelerini evden uzak geçiriyor. demek bütün bu şeyler baştı?.. sokağında alacalı. salonlar. ne süslü evler. Ahmed Cemil rüyalarının şu sefil hakikatinden tanı bir hafta kaçtı. kınalı. Gazeteye bir ilân sıkıştırdı.. haftasının diğer dört akşamını da evden uzak geçirmek için ders buldu. kendi-feini mesteden o müdebdep rüya..

kız sabahleyin biraz gülerek. İzdivacından beri ikbal’in çehresinde dikkate çarpan bir hüzün rengi her türlü şikâyet lisanından daha beliğ idi.... reddettim.. sıkılarak parayı bana vermek istedi. Ahmed Cemil bu nazardan sıkıldı. yatağında mahsus gecikiyordu. sonra cevabını beklemeden biraz eğilerek ilâve etti: Sana bir şey söyleyecektim. Ahmed Cemil’e bundan hiç bahso-lunmamıştı. acaba kocasının biraz içkisi olduğundan ımı?. Ahmed Cemil pek iyi hissetmişti ki kardeşi mesut değildir. birkaç kadeh rakının şu saadet yuvasında bir musibet zehiri hükmünü tutacağını anlamıştı. İkbal’in ağlayışı biraz içki içinse. anesi yatağının kenarına oturdu: Ne için kalkmadın oğlum? dedi. Nefsini herşeyden ... Eniştesinin nasıl bir adam olduğunu görüyordu. gözlerini çevirdi. Ana oğul uzun uzun birbirine baktılar. dün ağlayışı büsbütün zihnime dokundu. gözlerini oğlunun gözlerine dikti. S Masraf meselesi ae saae senin üzerine ıcaııyor gıuı mr şey Cemil..Sabiha hanım sabahleyin odasına girdi. Vehbi ibeyin akşamcılığı vardı... Evine devam ediyor. dedi. O vakit Ahmed Cemil yavaş yavaş annesini istintak etti.. İkisinin de bu nazar çarpışması arasında İkbal’in ağlayan hayali uçuyordu.. Hiç yalnız bulamıyorum M. ¦ Annesi Vehbi ıbeye atfolunabilecek bir kusur bulamıyordu. İkisi de bu hayal için ağlamağa müheyya idiler. fakat bu kadarla devam edecekse. Ikbal’e soğuk bir muamelesi de görülmemiş. o ısrar etti. Ahmed Cemil hayretle annesinin yüzüne baktı: Niçin? Bilmiyorum. nihayet yine onun olmak üzere saklamak için aldım.. Bir gün annesinin ağzından bu meseleyi işitince yatağında doğruldu.. kardeşinden gizlediği göz yaşlarının içinde bir derdin saklandığını duymuşlardı. İkbal’in odasında yalnızca ağladığını görmüş. Sabiha hanım iki aydan beri birinci defa olarak yalnızca konuşmağa fırsat bulduğu oğluna başka bir bahis zemini daha hazırlamıştı: Mai ve Siyah — P. O henüz tenbellik ediyor. Onbeş gün kadar yenilikten ihtiraz ederek itiyadını icra edememişken nihayet bir şişe Fertek rakısıyle gelmişti. Birden şu iki aylık gelinin annesinden. Dün Seher. Fakat nasıl bir koca olduğunu anlayabilmek için Sabiha hanımın fikrini istedi. Zaten kız gelin olalıdan beri neşesiz. cevap vermedi. Geçen gün Îkbal’e aylık olmak üzere on mecidiye vermiş. fakat o birkaç gün içinde bu itiyadı keşfetmiş. bir huysuzluğu yok. Buna Ahmed Cemil dudaklarını bükerek cevap verdi: Ne ehemmiyeti var? Kazandığım yetişmiyor değil ki. Sabiha hanım sözünü bitirmedi.

. Artık ikbal ihtiraz tavrım bırakmıştı. Bu sabah Ahmed Cemil îkbal’e bir şey söylemek istiyor» muşçasma baktı.. kardeşini mümkün mertebe sıkça görüyordu. yalnız kendisini eğlendirmek için söz söyleyenlere mahsus kahkahalarla kesik fıkralar. Bir vakitler Ahmed Cemil de bu sofrada lâtife ederdi.mahrum etmeğe alışmamış mıydı? Onun için birkaç mecidiye tasarruf etmekte bir faide mi ver? Seneyi iki kravatla geçirmek. ay sürüklemek zaten öyle bir sefalet idi ki onu âdeta mütelezziz ederdi. Orada bir şeyin yandığını. Şimdi Vehbi beyin bir latifesine mukabil Sabiha hanımın simasında zorla kopmuş bir tebessümü. ikbal bahtiyar görünmeğe çalışıyordu. fakat henüz aralarında dert tevdiine benzer bir kelime teati olunmamış idi. . Bu sabah îkbal’e tesadüf etmek emeliyle odasından geç çıktı. çekinerek merdivenleri yavaş yavaş indi. fakat ekseriyet üzere yemekten sonra uyuyan zevcinden kurtulabildikçe bu yalnızlığa küçük bir zaman için Ikbal’in ‘huzuru da hayat bahşederdi. izdivacından beri ona karşı Ahmed Cemil yarı siteme benzeyen bir tavır ittihazına lüzum görmüştü. MAİ VE SİYAH 117 Ahmed Cemil’in tamamiyle cahili olduğu kahve hayatına müteallik hikâyeler. gözlerini indirdi. bu nikabm altında ben varım!» derdi. mümkün mertebe az fırsatlarda hitabına mâruz olmak gibi ‘bir ihtiraz peyda olmuştu. Yemek yedikten sonra Vehbi bey Ikbal’le odasına çekilince Ahmed Cemil annesinin yanında kalırdı. sonra beriki bir sademeye tesadüf etmiş gibi nazarı titredi. ikbal bir aralık bu nazara mukavemet etmek istedi. Bu sabah annesiyle şu muhavere kalbine sanki bir katre yakıcı zehir damlatmış idi. anlıyorum. Artık şu mahrumiyet hayatının acı lezzetinden bir hoş teessür bile duyar olmuştu. bir iskarpini alt>. İkbal’de de biraderine karşı bir mücrim gibi gözlerini indirmek. ikbal daha evvel kalkmıştı. Matbaada kaldığı akşamlar idarenin penceresi kenarına ilişip de caddenin hüzün veren tenhalığından mest olarak biraz peynirle francalasını yedikçe kendisinde bir zavallılık bulur. Geç kalkmak itiyadında olan eniştesini uyandırmaktan. elindeki sahanı sofranın ortasına atıp kaçmağa meyyal duran dargın vaz’ı görülürdü. ibir kardeşin gözünden gizlenmeyen bir hazin renk: «Aldatmayınız. yolundan silinmek. aşağıda karşılaştılar. zevcinin tuhaflıktan ziyade gülünçlüğüne karşı helecanından mütevellit perişan nazarı: Seher’in her dakika: «ikide birde bana ne ilişiyorsun?» demeğe. sanki bir noktayı kazıyarak kemirdiğini hissediyordu.» demiş idî. Fakat bir annenin. bazan Seher’e karşı kaba latifeler. dün salbah Millet bahçesinde bilardoda kazandığı muvaffakiyet. Kardeşinin yalnız bu bakışı: «ikbal! Bahtiyar değilsin. bunda mağmum bir şiir bularak âdeta şiir te-lezzüz ederdi. İkbal’in üzüntüden. ara sıra yemeğe müteallik itirazlar. fakat o zaman bir lâtife edildikçe sofranın etrafında handeler uçu-şurdu.

hemen doğuveren şu arzuya mukavemet edemedi. ilerledi. mendillerden teşkil edilmiş zarif nümunegâhları. Ah bu defter! işte bütün hayatının mühim bir ümidi şu küçük defterde idi. o vakit tayin olunamaz bir sebeple mûtat olmayan vukuata tesadüf olununca hissedilen râ-şeye müşabih bir titreyiş vücudunu baştan aşağıya sarstı. bir moda mağazasının kumaşlarını. Tünel’den çıktıktan sonra Beyoğlu’nda biraz serseri. O sefalet ve mihnetle dolarak.Bu kış Ahmed Cemil eserine hemen çalışamadı. taşarak geçen kıştan sonra eserinin tesliyet veren ha118 MAİ VE SİÎAH yat nefesiyle bütün yorgunlukları dinledi.. kışın donuk havaları altında teessürleri safhasına donuk nakışlarla intikal eden. ellerinde earpare. Ahmed Cemil sanki senelerden beri ruhuna çöken bir sıklet şu tasfiyeden sonra mündefi oldu. Kendisine hitap etmesini beklercesine Lâmia mütebes-sim bir çöhre ile karşısında duruyordu. Bir mayıs günü matbaada otururken birdenbire defteri Taksim bahçesinde — bir gün henüz mektepte iken Hüseyin Nazmi ile gidip oturdukları yerde — Boğaz’ın şiirine karşı kendi kendisine okumak istedi. .. baharın ılık nefesleriyle dirilip uçuşan kelebekler gibi canlandı. matbaada işini istical ile bitirerek çıktı. müsveddelerini ayıkladı. Başını çevirdi. ötede kravatlardan. tekemmül ediyordu. bütün o gönülleri taltif eden hiçleri seyretmek istedi. bir hafta mütemadiyen bununla uğraştı. zevkini ikna edemeyen parçaları mahvetti. Şimdi bu eser büyüyor. noksan bırakılmış yerlerini doldurdu. Bir aralık Ahmed Cemil eserini tasfiye etmek istedi. yazılarından kurtulabildikçe yegâne iştigali şiirlerini okumaktan ibaret kalırdı. Derslerinden. ufak hamlelerle feveran etti.» dediğini işitti. Çocuk oyuncaklarının yanma kadar geldi. O vakit Ahmed Cemil’in eseri bol bir yağmurdan sonra topraklardan süzüle süzüle kayacıklar arasında birikmiş küçük bir menba gibi taştı. nihayet bir haftalık uğraşmasının neticesinde küçük bir defter vücuda getirebildi.. yakalıklardan. mağazaların camekânları önünde gecikerek şurada yeni çıkmış kitapları. Bon Marehe’nin önüne gelerek içeriye girdi. Henüz o kadar kalabalık yoktu. Zaten Beyoğlu’ndan işsiz geçtikçe buraya bir kere girip çıkmak âdeti idi. dolaşmak. .âdeta uykuda duyguları. bütün o zahmetler ondan intişar eden ümit havasına temas edince zail oldu. fakat bahar gelince bütün vücudunu ihata eden kesel ve rehavet havası sanki güneşin taze hararetiyile tebahhur ederek sıyrıldı. damarlarının içinde bir cevelân hissetti. başında maili kırmızılı bir külah gelip geçenlere gülümseyen bir soytarıya bakmakla meşgul iken arkasından kendisine yabancı olmayan bir tatlı sesin bir nida-i hayretle: «A! Cemil bey!. Ahmed Cemil bütün hayatının meşakkatlerini bu eserin tevlit edeceği lezzete karşı unuturdu..

ince parmakları siyah güderi eldivenler içinde uzun sap-h zarif şemsiyesinin püskülünü oynatarak. Ahmed Cemil’in zihninde bu genç kız sıfatının hususî ve müstesna bir ehemmiyeti vardı. bütün güzergâhına tesadüf eden o genç kızlara Ahmed Cemil perestişe benzer. Köprüden vapura binerken gördüğü. sevda ile dolu olan bu mahlûklara. dün başka bir şey iken yarın başka bir şey olmağa hazırlanan. Henüz on beş yaşında iken hâtırasına intikâş eden simasını zihninde itmam ve ikmal etmiş. henüz ço-cukluktam çıkarak mevcudiyet-i mâneviyesi garâible nıemjlû bir cihanın esrarına karşı inkişafa müheyya duran. ondan uzak yaşadığı müddetçe o simayı daima besleyerek arada geçen zamanı sanki telâfiye çalışmıştı. bazan eteğinin bir hışıltısını hissederek yahut muhteriz bir kahkahasının zaptolunmuş tarakasını fark ederek onun vücuduna yakın °^” M A I VE SÎYAH 119 maktan. o gençlik semasının sevda güneşi. Ahmed Cemil’in kalbinde yer tutmuş böyle binlerce çehreler vardı. onun muhit-i havasında muvakkat bir müddet için yaşamaktan mütevellit bir şey duyardı.. Bu hayal pek seyyal idi. fakat bugün müphem. Köprii’de hemen her yerde bir dakika için sevdiği binlerce çehreler vardı ki bunlar kendisi için saadet hülyası olan o genç kızın mevhum şekli etrafında uçuşan bir takını periler.sönüverdi. henüz çocukluğunu unutmamış. yahut Şişlide bir Kâğıthane dönüşünde tesadüf ettiği.Ahmed Cemil Lâmia’yı belki bir seneden ‘beri görmemiş^-ti ve göremezdi. yahut Tepebaşı’nda. o müphemiyeti. yahut kışın evine gittikçe Lâmia’nm bazan piyanosunu işiterek bazan bir kapının alplığından süzülüp geçtiğini-duyarak. Genç kız!. Fakat bu meçhul şeyin bütün şahsiyeti üzerinde derin bir tesiri vardı. Sonra onların arasında genç kız. nagihan hıssediverdikleri bir hakikatin taaccüp rengi gözlerinde sizi istintak ediyormuşçasına bir istifsar ifadesiyle gülüverirken birdenbire bir genç kız sıfatının henüz itilâf olunmamış ciddiyetiyle gözlerini indiren. kanatlı şiirler idi. Ahmed Cemil’in zihninden uçuşan ve binlerce çehreler . kimbilir kimdir? Bugün Lâmia’yı karşısında siyah çarşafı çenesinin altından tepesi bir incili iğne ile iliştirilmiş. belli belirsiz bir şey! Müphem bir çocuk çehresi. O. daha doğurusu o genç kıza bunların herbirinde ayrı ayrı perestiş ederdi. fakat (bütün bu çehrelerin üstünde.bir ziya isabetiyle bir bulut parçasında peyda oluverip de birden sönüveren iltimalar gibi . cazibesinin ateşlerini saçarak çıkdı. buseyi andırır bir gârâm nazariyle bakardı. . nurlarını serperek. künhünü tahlil etmek istememişti. Taksim’de. müşevveş. meçhul bir şey var ki mahiyetini anlamamış.. henüz iki üç sene evvelki sıfatyle Ahmed Cemil’in karşısında bulunuyormuş gibi saf çehresiyle bakarak görünce. bütün bu mütebessim hülyaların araşma bir hayal de girerdi. Ahmed Cemil bunların hepsini severdi. «Şimdi tamamen bir genç kız olmuştur!» derdi. müşevveşiyeti için şiirle. Hüseyin Nazmi’nin köşküne. peçesi alnının kıvırcık saçlarını bir yarı örtülülük altında bırakarak başına atılmış.

uzun konclu düğmeli potinlerini kumlara temas ettirmiyormuşçasma bir çeviklikle koşarak çenberlerini çeviren.. «efendim!. hayatının uzun yorgunluklarını bir gazetenin tefrikasında dinlendiren bir ihtiyar. Ahmed Cemil küçük bir hareket bile etmeyerek duruyordu. alçak ökçeli potinlerini önüne çektiği bir iskemlenin kenarına dayamış gözlüklü ihtiyar bir İngiliz mürebbiyesi. elinde çarpareler ile başında maili kırnuzılı külâhıyle gelip geçenleri gülerek seyreden soytarının istihza nazarı altında elinde şiirlerinin defterini kıvırarak duruyordu. Bazan bu levha gözlerinin içinde bulanıyor. Ağabeyimin daima söylediği eseriniz mi?.. sonra Lâmia biraz gülümsedi. sonra Ahmed Cemil’in perişan cevabını dinlemeyerek siyah güderi eldivenler içinde daha ince görünen parmaklarıyle peçesini indirdi. sizi okurken görmek istiyorum. Ahmed Cemil: — Hayır.. bütün güzel şekiller. amma.. ötede beride tek tük zümreler. Lâmia küçük bir kahkahayı zaptetti. Ahmed Cemil’in gözleri.» dedi. bir örnek esvaplı iki kız. Bir akşam onu bizde okuyacak missiniz. Biz haftaya yine köşke gidiyoruz. mütebessim renkleriyle.Lâmia’nm yanında dadısıyle piyano muallimesi vardı. ufak tefek almak için çıkmış idik. daha sonra. velev bir dakikalık musahabenin garabetini daha az hissederek daha cesur idi. başlarından kaymış hasır şapkaları arkalarında çarpmarak. sonra Ahmed Cemil’in eline bakarak: Yeni bir kitap mı? diye sordu. biraz beride «AJ fE SİYAH 123 ellerinde küçücük küreklerle bahçeden kum toplayarak mini mini kovalara doldurmak mühim işiyle etrafı görmeğe vakitleri olmayan iki çocuk. asıl gençliğinin şiirini — yalnız onu — okudu. manzaralarının ivicaclarıyle yeşil tepelere doğru tırmanmış yahud mai sulara doğru akı-vermiş gibi duran binalarıyle boğazın sakin levhasına dikiliyordu. sarı saçları rüzgârlarla savrularak. Bugün Ahmed Cemil Taksim bahçesinde bu şirini değil.. mütebessim bakışarak durdular. henüz yapraklanmış bir ağacın altında mai şemsiyesini açmış.. sular. Lâmia şüphesiz şurada.. yalnız bakıyordum. Bahçe tenha idi. Hayır. tepeler. birbirine söz söylemek lâzım gelip gelmeyeceğinde tereddüt ederek. manzaralar bir . benim şiirlerim.. şu oyuncak destegâhmın yanında velev bir çocukluk arkadaşıyle. yalılar. dedi. Ahmed Cemil orada. «birisine oyuncak mı alıyorsunuz?» dedi. bayırın üstünde uçuyor. Bir dakika öyle karşı karşıya. bütün hayatı. öyle mi? Ben de dinlemek. bunlardan ayrılarak. bütün ruhunun emel züb-desi işte şu siyah nazenin heyula işte bu ipek çarşafın dalgaları içinde vücudunun ihtizazı hissedilen seyyal ve mevvac hayal şeklinde kaybolup giderken. koşuşan bağırışan çocuklar. cevabını verdi.

kendisi tâ ayaklarının dibine küçük bir ayak iskemlesine oturuyor.. yahut kendine mahsus bir mütalâa ile meşgul oluyor zannını vermek için bir ciddî tavır ile elindeki musavver mecmuaya dalmış — görünüyordu. işte o biraz evvel gülerek dudaklarını basarak hafifçe başıyle selâmlayarak. onunla beraber bulunmaktan haz almış idi .* mü dairesinden çıkarmağa lüzum görmüyordu. daima güler. O münevver rüyalarının genç kızı.. şu kadarcık. Ahmed Cemil’in nasiyesinde bu sual bir endişe hattı tersim ediyordu. güya siyah ibir nur ki baş döndüren ateşli bir sevda havası ile vücudunu sarıyor. Hüseyin Nazmı ile gezmeğe çıktıkları vakit yanı başında iki elleriyle eline yapışarak muhaverelerinin arasına «Bu ne? Ne için? Nasıl? Ne vakit?» sualleriyle her dakika karışarak.. bir dakika içinde tekrar yaşatıyordu.. siyah saçların altında parlayan siyah gözlerden bir şey akıyor. Artık saklamağa ne lüzum var? İşte bütün hüsran içinde geçen gençlik sevdasının emel zübdesi. nefsini onun hük. Ah! O sevda dakikası! Acaba hayat-ı bînasibinde o bahtiyar saat çalacak mı?. mailere. Lâmia’yı orada bir kanepeye oturtuyor. her tebeddülünde bir hâtıra gıcıklayarak bütün hayatını Ahmed Cemil’in dimağında. O da kendisini sevmiyor mu? Bir saat evvel o kendisine tebessüm eden gözlerde bir gizli incizab mânası hissolunmuyor muydu? . Zihninde bu şiir takriri için mahsus bir hücre tertip ediyor.. siyah çarşafın. kıvırcık saçları başının beresinden taşarak. Şiirlerini dinlemek istiyormuş. yakıyor. hislerinin muihassalası olan bu şiir parçalarını bir sevda teranesi gibi onun müteessir gözleri altında inşad ediyordu. yeşillere. Demek bugün Bon Marche’de uzun bir gaybubetten sonra onu görünce vücudunu sarsan şey. O çehre böyle zihninde bir an içinde yüz tenasüh silsilesinden geçerek. bir ateş ki sıcak bir buse gibi. Lâmia’dan daima pek sıcak bir his duymuş. sonra titrek bir aşk sadası ile bütün fikirlerinin. fakat okşayan bir ateş. hayatında birinci ve sonuncu olmak üzere seveceği vücud.. Artık o şeyin tesiri mahiyetinden kaçmağa. birisinden yüz bulmuş çocuklara mahsus sokulganlıkla daima yanına gelirdi. Ahmed Cemil onu Lâ-nıia’ya kendisi okumak isterdi. Kendi kendine: «Ne için onun benimle izdivacını istemesinler?» diyordu. 122 MAI VE SİYAH Bakınız o siyah peçenin.fırça darbesinden kopma renkler imiş de yekdiğerine karışarak şekilsiz bir hamur haline geliyormuş gibi oluyordu.O da küçüklüğünden beri daima onun etrafında dolaşır. bir dakika sonra sekiz on yaşında bir kış gecesi meselâ iki arkadaş cehren bir şiir okurken halının üstünde daima gülümser siyah gözlerini anlamayarak yüzlerine dikmiş. «Efendim!.» diyen Lâmia idi. O zaman hayalinin mâkesinde guruba tesadüf etmiş bulut parçası gibi kırmızılara.. sanlara boyanan bu levhaların içinde Lâmia’yi — evvelâ küçük.

yerinden kalktı. şimdi lakırdı söyleyemiyormuş. kapıyı açtı. O vakit Ahmed Cemil çekildi.. Se’her’e tekaddüm etti... Sultanahmet’te babasının evinden.. korucukların arasından süzülüp çıktı. Ahmed Cemil başını çevirdi. iki kardeşle anne birçok zamandan beri birinci defa olarak gecenin celsesini o eski samimiyet ile geçirmek istediler. mu’tad hilâfına olarak sokak kapısının kuvvetle çalındığını işittiler. Bu akşam Vehbi bey gittikten sonra yatak odalarına çekilmekten vazgeçtiler. sonra gördüğü ısrar üzerine ağızından parça parça izahat alınabildi. İkbal pek az söze karışıyor. herkes teessüf beyanında. ara sıra iki mânâsız kelime ile muhavereye iştirak ediyordu. değil mi? Yalnız şu söz ihtiyarın hastalığındaki mahiyeti izah etmiş oldu. kımıldanamıyormuş.. Vehbi beyi öteki evden istiyorlarmış. Efendi birdenbire hastalanmış. gündüz hiçbir şeyi yok iken hattâ akşam yemeğinde pek iyi bir halde iken odalarına çekildikten sonra birdenbire düşmüş.Bu aralık tâ yanınbaşmda koşan bir kız kumların üzerine yüzü koyun düştü. İsmini işitince Vehbi bey telâşla kapıya geldi. Herif sebebini evvelâ söylemek istemiyordu. çocuğun ellerinden tuttu.. Artık tekrar oturmadı... Vehbi bey: — Biraz beni bekle! dedi..» dedi. fakat Vehbi bey o suali anlamış da muhataplarını merakta bırakmamak lûtfunu gösteriyormuş gibi pederinin nıüşa-biyetini iki manalı hande arasında tâyin etti: «Nüzul!. Muhavere bütün bu vak’a üzerine cereyan ediyordu. artık herkesin alışmağa başladığı düşünceli tavrıyle. türlü renklerde elbiselerle süslenen iskemlelerin.. Vehbi beyin evi burası mı? Burası. elinde şiir defteri. tesîiyet iradına hazırlanıyordu. Seher kapıyı açıp açmamak lâzım geleceğinde MAÎVESİYAH 123 mütöhayyir idi. herkesin yüzüne bakarak sanki bu vak’anm mudhik tesirinden başkalarının da hisse alıp almadığını tetkik ediyordu. Sonra içeriye girdi. kaldırdı. eniştesiyle kapıdaki adamın arasında cereyan eden muhavereyi herkes taşlıkta gergin bir dikkatle dinliyordu. Nihayet Ahmed Cemil. yavaş yavaş. o bil’akis güldü. gece şu küçük asude evin kapısı çalınmak o derece müstesna bir vak’a idi ki herkeste ufak bir halecan hâsıl oldu. Bir aralık Ahmed Cemil: .. Ahmed Cemil dilinin ucuna kadar gelen suali zab-tetti. çocuk iri mai gözleriyle istimdat ederek ona bakıyordu. Bir gece herkes yatak odasına çekilmek üzere kalkmışlardı.. gözlerinin içinde — şimdi artık vuzuh ile gülümseyen Lâmia — aheste Taksim caddesini çıkmağa başladı. karşısında hamal kılıklı birisini gördü. Bu vak’a Ahmed Cemil’i hakikate iade etmiş oldu. Yegâne mütalâa olarak Ahmed Cemil’in yüzüne baktı: Bu yaşta genç bir kızla evlenmenin neticesi budur. tuhaf bir vak’aya muttali olmuşçasına alay ediyor.

diğer bir kâğıda matbaanın geliri gideri. darflerin bir fihristini isterim. Sonra daha ziyade izahat vermeğe lüzum görmeyerek ilâve etti: Bundan sonra matbaa işlerine benim bakmaklığım lâzım geliyor. Vehbi bey âdeta yüksekten söylüyordu. tâ izdivacından beri anlamak istedikleri hayat sırrının bir parçasını görür gibi idi.. Ahmed Şevki efendinin çehresi her zamandan biraz daha ziyade kızarmıştı. fakat aldığım izahatı pek kâfi bulmuyorum. ağlamağa hazır gibi duran gözleriyle: «Gördünüz mü? Beni verdiğiniz adamı anladınız mı?» demek istiyor gibi baktı. Onun için bir karar verelim.. İkbal bu sözü söyledikten sonra pederinin vefatını bekleyen kocasının utanılacak bir mahiyetini ifşa etmiş gibi gözlerini indirdi.. Vehbi bey yalnız «Peder fena!» dedi.. şimdi Şevki efendiden bazı şeyler soruyordum. . çekildi. o vakit Aihmed Cemil. Ikbal’in son sözü üzerine birşey mırıldandı.124 sıxan İhtiyar giderse matbaa ne olur. * /*/ Ertesi gün Ahmed Cemil matbaaya gittiği vakit eniştesini AJhmed Şevki efendinin yanında gördü. yalnız İkbal çıkarken: «Küçük hanımcığım.. . O vakit İkbal kardeşine derin bir nazarla baktı. Ahmed Şevki efendiyle Ahmed Cemil birbirine bakıştılar.. Şimdi Şevki efendi bir muhtıra yapmalı. kayınbiraderle beraber matbaayı idare ederiz. anlayamadılar. ________ 12. söyleyeceği sözün söylememek istediği tarafını gözleriyle anlatmağa çalışarak dedi ki: Bey. diyordu. maaşları. pedere bir şey olursa istifa ederim. onun bütün heyetinden kocası için bir nefret havasının uçtuğunu hisseder. odanın hem içinde hem dışarısında eski zamanlardaki hususiyeti ihtar eder bir teklifsizlikle muhavereye iştirak ediyordu. kardeşine baktı. Seher oda kapısının yanında. Ahmed Cemil biraz daha istizah etmek istedi: Ne vakit söylüyordu? dedi.» dediği işitildi. zaten. sonra başka bir suale cevap vermeğe mecbur olmaktan korkuyormuşçasına kardeşiyle annesini bıraktı. ben de sizin yanınıza geleyim. Yanlarına girdi. o devam ediyordu. bilmem? dedi. evvelâ matbaada mevcut olan alât ve edevatın. Sonra matbaa ve gazete memurlarının isimleri. İkbal tekrar gözlerini kaldırdı. İkbal kuru bir sesle: «Her vakit!» dedi.

Saib’in teces-[i süslerinden emin olmak için kapıyı da kapadı.” başladı.. Beni bu akşam beklemesinler. Bu insanlar. gülmeğe çalışarak Ahmed Şevki efendiye baktı. yarın sizinle de konuşmak lâzım geliyor. nefretten göğsü şişiyordu.. ellerini uğuşturarak Ahmed Cemil’i hemen istintak etmek istedi: Müdür ölmüş mü? Onun gibi birşey.. dedi. tercüme edecek havadis aradı. ni-i hayet daima Amerika’ya isnat olunan garibelerden birşey 1K du. burada lastikten yapma gülünç bir soytarı gibi yaranmak için dizlerine sıçramaya çalışan mahlûk!... zayıf. ah şu dakikada çekmecesinin yanıbaşmda sanki kendisine mahzun maJhzun bakıp •duran koyu nefti alpaga şemsiyesini şu çapkının kafasına indirdikten sonra matbaayı bırakıp gidebilse. hesap soraü oğul.. mütenevvia sütunlarında daima halkın hoşuna giden t düzme fıkrayı biraz da kendisi süsleyerek serbest tercümeyi. alçalmış gibi gördü. şu içeride. j İşe başlamayacak olursa rahat edemeyeceğine hükmetti.. Orada yalnız Saib vardı. havada kokusunu aldığı havadisin nev’ine vukuf arzusu kuru vücuduna sığama-yarak. Ahmed Cemil şu dakikada bu kısa. Artık matbaanın zevki kaçacağını anlamıştı.Ahmed Şevki efendi bunalıyordu. Ahmed Cemil’in.. yanına gitti. . arkadaşının odasında kaldı. O vakit Saib sırıttı. baksanıza. telâş içinde. Vehbi bey bir âmir sıfatı takınmıştı.. henüz dün gece yatağa serilen babası için sabahleyin şifa çaresi taharrisine koşması lâzım gelirken matbaaya can atarak hesap soran bu adamın karşısında bütün yuvarlak vücudu baştan aşağı titreyen bir kütle kesilmişti. Kendisini eniştesi çağırıyordu. Daha ziyadesini dinlemek. Şevki efendi istediğim şeyleri hazırlayacak. görmek istemeyerek heyet-i tahririye odasına girdi. / Cemil bey. Birden kendisini bu adamın karşısında küçülmüş. yarın yine burada buluşuruz. Ahmed Cemil yazı I edasına dönmedi. Enişte demeğe ancak razı olabildiği bu adamdan bugün emre benzer \ §eyler mi alacak? 1 Vehbi bey matbaanın tahtalarına güya her vakitten ziya-| de bir tasarruf kuvvetiyle basarak çıktı. Ahmed Cemil bu muhavereyi yarım bıraktı.. Ahmed Cemil’e daiha ziyade sokuldu: Artık enişte beyiniz matbaayı size bırakır. kuru çocuğu tokatlamak istedi. Ah!. yılıştı. kalktı.! Avrupa gazetelerini açtı.

İdare memurunun çehresi boğazı sıkılıyormuş gibi kıpkır-i mızı idi. Ali Şekib her vakitten ziyade yazdı. sonra bütün ci-¦} ğerlerini dolduran hiddet havasını boşaltıyormuşçasma derinden geniş bir soludu. ‘ sonra yavaş yavaş defterlerini karıştırdı. / kalemini buldu.. Ahmed Cemil bu vak’a üzerine düşünmeyi geceye talik etmiş idi.. iskemlesine oturarak: Anlaşıldı! dedi. o zamana kadar vücuduna ehemmiyet verilmeyen bu adamın gaybubetinde bir ehemmiyet olacağı hissolunuyordu. Ne olacağını Ahmed Cemil tâyin edememişti. ben kendime bir iş buluncaya kadar gelir giderim... iiıaaeu Diraz suKun ouidUKtan. Sonra anladığı şeyi izah etmek istedi: Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Artık benûn için matbaa bitmiştir. Birşey söylemeden evvel yutkundu. Eniştene herif dediğime istersen hiddet et.. Ben bu azamet tavrını çekemeyeceğim. Siz. emrini icra etmeli!» dedi. Akşam tjve gittiği zaman eniştesinin gelmeyeceğini haber verdi. — Daha ne olacağını anlamadan bu kadar telâşa sebep l\İar mı? Ahmed Şevki efendi artık püskürdü: ha — Ne mi olacak? Bak görürsün.. Sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin burnundan gözlüğü her vakitten ziyade düştü. Vehbi beyin istediği şeylerin ne olduğunu düşünerek. Burada Ahmed Şevki efendiyi değil kalıbını göreceksiniz.. ka-ym enişte matbaayı istediğiniz gibi idare ediniz. Ahmed Cemil’e nasılsa edindiği birinci nevi sigaradan ikram etti. Ahmed Cemil gülümsedi. hokkasını düzeltti. Raci bu fırsattan istifade ederek matbaadaki tevakkuf zamanını yalnız yarım saate hasretti. nasıl başlamak lâzım geleceğini zihnen tertip ederek: «Beyin. İkbal o gün kayınpederini görmek için gidip gelmişti. «dünyada bir kişi olduktan sonra ı nasıı oısa geçuuiuu:» aıyorau.. daha ilk günü gelip de bana bir uşak muamelesi eden herife. fakat mat-jbaada birşey olacağından eski çalışma zevkinin zevale uğra-^ yacağmdan o da emin idi. tırnağının üstünde çıtlattı.. Bugün matbaa halkı Tevfik efendinin hastalığına muttali olduktan sonra herkesin yüzüne bir endişe sayesi düştü.. çalışmaya hazırlandı.. Yarın sen de matbaada mevkiinin ehemmiyetini anlayınca: «idare memurunu çağır-sanıza. İkbal’in verdiği malûmattan meselenin vehametini. mahiyetini tamamen . Bugün Ahmed Şevki efendi saat-jlerce kendisinden bahsetti. Saib muttasıl Ahmed Şevki efendinin etrafında dolaştı. İhtiyarın ne olduğunu ondan sordu. O mütekebbir edaya ben tahammül edemem.» diye beni yanma getirtecek değil misin? Ahmed Cemil bir daha gülümsedi: .

eniştesi gelip de Ahmed Şevki efendinin hazırladığı hesap icmalleri üzerine sahib-i imtiyaz Hüseyin Baha efendinin müşareketiyle efkâr mübadelesine başlanılınca. hesapları istedi.. dedi. Ahmed Cemil’in birden rengi değişti. Bu sabah eniştem geldi. Yemekten sonra Ahmed Cemil annesine bakarak: Matbaa altüst oluyor. istifa ederek matbaayı sizinle Ahmed Cemil’in hullya hayatından başlıca ümitlerinden biri bir matbaa sahibi olmak değil mi idi ? O halde işte o ümidin bir tahakkuk mukaddemesi gibi başlayan şu vak’aya karşı bir itminan duymak lâzım gelirken ne için makûs bir tesir duyuyor? Kalbinde hafi fakat vazıh bir his matbaada şu tebeddülün — ümidin tahakkuku değil — bir inkırazı olduğunu söylüyordu. şu halde bana evvelce yabncı olan matbaa ile bugün aramızda bir karabet hâsıl oluyor demektir. Ahmed Cemil eniştesine karşı hep mümaşat eder oldu. Zaten mümaşat olunmayacak bir fikre de tesadüf etmemiş idi.anladı.. Bugün bir vak’a o idareyi eniştemin eline geçiriyor. İkbal kardeşinin ne demek istediğini anladı: Dün gece söylemiştim zannederim. gazetenin idaresi bana tevdi edilecek olursa bundan ne için ürkmek lâzım gelsin?» demek istedi. Nihayet Vehbi bey müzakereye bir nazik hatime vermek istedi: Matbaa ve gazete Hüseyin Baha efendinin idaresinde oldukça ben memuriyetimden istifaya lüzum görmüyorum. Yalnız bana ait vazifeleri başmuharrirlikle beraber kayınbiraderime bırakacağım. Matbaanın.. Hattâ eniştesi matbaanın ıslahından. gazetenin terakkisini teminden bahsettikçe geceleri sofra başında bilardo vukuatı nakleden bu adamın içinde bir tedbir sahibi muhtefi olduğunu anlıyordu. Bir aralık kendi kendisine: — Vehim! Ne için öyle olsun? Her vak’ayı fena şumuliyle telâkki etmek bana mahsus bir bedbinlik mesleği! Halbuki mesele pek sade: Ben bir matbaada bulunuyorum ki idare şekli bana tamamiy-le yabancı. Eniştesi biraz gülerek yüzüne baktı: Gazete için o kadar muharrire ihtiyaç var mı? . Yalnız sağ elini oynatarak meramını ifade etmeğe çalışıyormuış. zannederim ki bazı tasavvurları var.. tasavvuru beraber idare etmek. Hüseyin Baha efendi korkulu bir fırtınadan ehven kurtulmuş olmasından mutmain olarak müzakerenin iptidasından foeri birkaç defalar düşen gözlüğünü düzelttikten sonra iltifata teşekkür etmekle meşgul iken. vicdanında bir tehaşi ezasıyle hüküm süren hissin muazzip sedasını susturmağa çalıştı.. Ertesi gün matbaada. İhtiyarın bütün sol tarafıyle dili tutulmuştu.. Ali Şekib ne olacak? dedi.

o kadar ki vücutlarının sıcaklığı imtizaç etseydi. sonra o tül şu bir çift baştan mürekkep sevgi levhasını gizleyip o küçücük kırmıza şemsiyede bu gençlik sevdasını sahranın yalnızlığından bile esirgeyerek yakuttan bir .... sade şemsiyesini bazan kaldırarak.. bazan omuzundan başının arkasına tutarak yürüyordu. yolun şu kenarında.. «Ali Şekib gidecek olursa ben duramam!» demek üzere atılıyordu. Aman yarabbi! Sevmek bu muydu?. Gittikçe yaklaşıyorlardı. Ahmed Cemil’in uzun kumral saçlı başını o kıvırcık gür siyah saçların yanma çekseydi. Şu dakikada vücudunda güya bütün hüviyeti eziliyor. ancak onların olsaydı.Ahmed Cemil saatlerden biri idare ettiği meseleyi şu dakikada tarumar etmek istedi. o kadar ki saçları birbirine karışarak siyah ve kumral bir enmuzeç teşkil etseydi. şuraya düşmek. O cevabı verdikten sonra nedamet etti. sevmek bu muydu?. şurada yalnız bulunsalardı. Şuracıkta.. o küçük kırmızı şemsiye! Ne olurdu. bir taş parçasının — fakat küçük.. o körpe hayatı hissediyor. dedi. Lâmia o beyaz tül örtüyü açsaydı... onu gözleriyle takip etmiş olmak affedilmeyecek bir töhmet imiş gibi birden sıkılmış. Ah. o kadar yalnız ki bütün bu sahra şu akşam baygınlığına şiiriyle onların. Hüseyin Baha efendinin sükût tavsiye eden bir nazarı nefsini zaptetmesine medar oldu: Ali Şekib olmayacak olursa gazeteyi idare etmek münı-“kün olamaz. yanya-na. MAİ VE SİTAH 133 ayırmıyordu.. belinden aşağıya yanlarını latif bir yuvarlaklıkla tersim ettikten sonra düşüp ayaklarının her hatvesiyle sağa sola nazenin bir raks ile sallanan etekler altında vücu-f dunun hayatını. ipek kumaşın üzerinden akan râşe seyyaleleri içinde o vücudun ihtizazını görüyordu. ikisine ancak kâfi bir taş parçasının — üzerine otursaydılar.. Cürm-ü nıeşhud halinde yakalananlara mahsus bir şaşırma ile Lâmia’nm orada bulunduğunu görmek. can çekişerek atmak isteyen bu öldürücü şey. Elindeki açık kırmızı. iki ellerini göğsüne basarak: «Yürüyeme-yeceğim... Şu önde gidenler Lâmia ile ustası değil mi? Bilmem!. kumlar üstünde Ölmek istiyorum» demek için bir ihtiyaç duyuyordu. boynundan doladıktan sonra ucunu sol omuzundan arkasına atmıştı... onun vazifesi benim iktidarımın fevkindedir. Bu yalana sebep ne? Ne için şuracıkta saf13 i . Şimdi Ahmed Cemil daha vazıh görünüyordu. Lâmia başını beyaz bir tül ile örtmüş. zannediyor. omuzlarından yanlarına düşen açık yenler. beni buraya bırak. büyük tac şeklinde örtseydi. bitik. Tâ belinde küçük küçük kırmalarla büzülerek sırtında dikişsiz bırakılmış kıvrıklar. Vehbi bey cevap vermeye hazırlanıyordu. odanın yarı açık duran kapısından Saib’in mütecessis çehresi göründü. düşünmeden yalan söylemişti.. İnsanı güya bir mengene içinde sıkıp sıkıp da birisinin ayakları altına ezik.

bir müddet daha yürüdüler. Bir ay daha çalışsa arkadaşlarına zannediyordu. Bütün hayatında sevda sekriyle mest kalmak için yalnız o nazar kifayet edecekti. Bu iki emel hedefi bir çift ikiz hemşire gibi hâtırasında öpüşüyordu. dedi. güya çocuk iken her defa gelişinde dediği gibi: «Ne iyi ettiniz de geldiniz!» diyordu. bir müddetten beri onun bahsini etmemeğe başlamıştı. öyle ki hemen karşı karşıya gelmiş oldular. sonra mütebessim gözleriyle Ahmed Cemil’e baktı.. anlamıyor musun? Ah! Bilsen onu ne kadar seviyorum!. Onu selâmlıyor. Lâmia’nın o mütebessim nazarı. sonra küçük kırmızı şemsiyesini bir veda selâmı gibi savurdu. MAJ VE SİYAH 135 Ne vakit istersen! dedi. kütüphanesini yine altüst ederken bir aralık arkadaşı Ahmed Cemil’e sordu: ^— Senin «eserinin inşad resmi ne vakit icra olunacak? Ahmed Cemil artık eserin ikmalinde bu kadar t||ahhür ettiğinden utanır olmuş. kalbinde bir deste saadet çiçekleri gibi inkişaf etmiş idi. iki arkadaş döndüler. — Daha erken zannederim. okuyabilecek bir hale getireceğini Gece yalnız kaldığı vakit zihninde yalnız iki şey yaşıyordu. gözleriyle bir aşinalık gönderiyor.. şimdi sahrayı esmer bir renk yan şeffaf örtüsüne sarmış tâ ileride afakin sinesinden gecenin sükâın nefesi. Bu gece Hüseyin Nazmi. artık aralarında on adımlık bir mesafe kalmış idi. Eseriyle Lâmia. şimdi. Lâmia hayret nidasiyle: Ağabeyim.. Geçtiler. Kendisini bu gün şu Erenköy seferinden artık bahtiyarlık hissesini almış kıyas etti. Lâmia «evet!» dedi.. Bu sırada onlar döndüler. Şuracıkta bir tesadüf etmiyecek olursa bugün bir daha göremeyeceğini biliyordu. Artık dönelim. Ahmed Cemil şimdi mesut idi. Cevabını verdi. Hüseyin Nazmi hemşiresine yalnız «eve mi?» dedi. Akşam rüzgârının hafif darbeleriyle çırpman ipek örtüsünün içinde Lâmia’nın çehresini bir bulut altında görüyordu.. ilâve etti: İstersen gelecek ay.MAİ VE SİYAH vet ve samimiyetle arkadaşının ellerine yapışarak: «Evet o! demindenberi onun için titrediğimi görmüyor musun.. ufukların yarı şeffaf tüllerini titreterek uçuşmağa ^aş-lamıştı. mi ? Arkadaşının sualine: . Derinden bellisiz bir inek sesine muhteriz dem tutan hafif kuş cıvıltıları arasında. Artık Hüseyin Nazmi’yi döndürmek bile istemedi..> dememişti? Halbuki bu sırrı birisine tevdi etmek ihtiyacı onu âdeta hasta ediyordu. Lâmia’yı ... Ahmed Cemil’in yine gözleri bulanmıştı.

. Ne oluyorsun?» dedi. Raci. Çocuk bir türlü oradan ayrılamıyordu. bir cevap alamayacağını anladıktan sonra Nedim’e döndü. yalnız ara sıra içinden gelen bir hıçkırıkla vücudu sarsılıyordu. Ne oluyorsun. Hüseyin Baha efendinin kanepesine yüz üstü yatmış. Çocuk: Baba bir şey oluyor. hiçbir şey işitmiyordu. şimdi sızıyor* dedi.. Bu sabah matbaaya girer girmez Ahmed Cemil. Nedim hâlâ yaşlı gözleriyle bakıyor.düşünürken.. Ahmed Cemil doğru oraya girdi. İdare memuru da küçük penceresinde onu bekliyordu. Ahnled Cemil şu vak’amn ne olduğunu anlıyor. öyle oturdu kaldı. refikinin sualine hacet bırakmadan bildiğini anlattı: Ben geldiğim zaman orada uluya uluya ağlıyordu.. Ahmed Cemil Raci’nin sızmış olduğunu. eserine fikrini sevk ettikçe o siyah gözlerin: «Bitirseniz a. Ahmed Cemil yukarıya çıktığı vakit matbaada Ahmed Şevki efendiden başka kimse yoktu. gözlerini . hareketsia yatıyor. en evvel Nedim’e tesadüf etti.. Ahmed Şevki efendinin yanına geldi. güya Ahmed Cemil babasının ıstırabını giderecek bir tabip imiş gibi ondan kendisine kuvvet verecek bir cevap bekliyordu.» dedi. Karı bırakıp gitmiş. Gördüğü manzaranın mahiyetini derhal anlayamadı.bu adamın üzerine dikti. Nedim de elinde süra-hisiyle kendisini takip ediyordu.. bir kolu sarkarak kilimin üzerine 136 MAİ VE SİYAH düşmüş. şu gördüğü neticeden ona tekaddüm etmiş olması lâzım gelen vak’ala-n icat ediyordu. Ben de dinlemek isterdim!» mânasıyle gülümsediğini görüyordu. artık bitirmeliyim!» dedi. pek iyi anlayamadım amma ağlarken ağzından dökülen sözlerden dün akşam . dedi. Elinde bırakamadığı sürahisiyle gitti babasının karşısında bir iskemlenin kenarına ilişti. Fakat yalnız bir an için gözlerine isabet eden bu hande güya oraya bigâneliğini anlamış da firar etmiş gibi silindi. kimbilir nerelerde düşüp kalktıktan sonra sabahleyin yine içmiş. ıstıraptan perişan olmuş çehresinde bir tesliyet ibtisamı ta-yaran etti. eserini. Raci cevap vermiyor. eğilerek: «Birader!. Tekarrüp etti. Çocuk elinde bir sürahi ile merdivenden koşarak çıkıyordu. Kendi kendisine: «îri Alman karısının yeni bir tahriki! Bu geceyi içmekle geçirmiş. Çocuk başını çevirip Ahmed Cemili görünce korkudan. Nedim? dedi. Yazıhanesinin önünde er-bab-ı mesalîhe mahsus küçük penceresinden Ahmed Cemil’i gülerek kendisine mahsus işveli temannasiyle selâmladıktan sonra: Sahib-i imtiyazın odasına gir! dedi. Bu gece uykusunun arasında hep o eserle o hayal yaşadı.zavallılığına küçücük kalbinin kan ağladığı . sabahleyin kendi kendisine: «Evet. «Niçin telâş ediyorsun? Babanın hiçbir şeyi yok.

hâlâ içmekten vaz geçmiyor.» diyecekti. Saib ellerini uğuşturarak Ali Şekib’in bir aksi sedası gibi tekrar etti: — Kâğıtçı dükkânı.. Dudaklarını açan geniş bir hande ile Saib’i dinliyordu. bu adamın nasıl bir hata ile hayatının mahvına sebep olduğunu düşündükçe derin bir merhamet hissi duyuyordu.. Onun . Matbaanın aşağı katında Ali Şekib’in iri sesi işitildi. onların altından saf bir kalb çıkardıktan sonra: — İşte bu temiz. Aihmed Cemil zaten o hayatın şu neticeyi tevlit edeceğini pek iyi bilirdi. ciğerleri sökecek bir öksürük işitildi. Şimdi Ali Şekib’e ne diyecek? Şu teşebbüse mümanaat mı edecek? Hakikatta arkadaşı fena bir iş yapmış olmuyor. Her gün binlerce adamları esnetmekten başka bir şeye hizmet etmeyecek altı sütun yazı yetiştirmek için kafa patlatmaktansa dükkânımın köşesinde müşteri bekleyerek biraz da başka yazıcılara kâğıt kaf..katanyle gittiğim anladım. Bu sırada içeriden boğuk.. Ahmed Şevki efendi dedi ki: Nasıl öksürüyor. Biraz sonra Saib’le göründüler. Babası ağlarken Nedim’in halini görseydin.. göğüs geçirdi: Bilmem amma fena görüyorum. Raci’yi alacak.. Sabahları bana uğrar da birer kahve içersek sana esnaflığın meziyetlerini izalb ederim. Ali Şekib gülerek cevap verdi: — Kâğıtçı dükkânı.. Ali Şekib’in her vakitten ziyade neşesi vardı. dolaplar konsun. Ahmed Şevki efendi küçük penceresinden başını uzattı: Ne dükkânı?.em yetiştirmek istiyorum. Dudaklarının arasından «yazık!» dedi. Bir kere duvarlar kâğıtlarısın. kalbi sefalet hayatı içinde yuvarlanan oğluna götür. biraz da esnaflık edeyim. Bu da Sirkeci’de ölünceye kadar içmiş. ciğerleri paralanıyor. Arkadaşının ikide birde elinde iki üç lira ile Emniyet sandığına gittiğini de bilirdi. .. Ali Şekib o vakit Ahmed Cemil’e baktı: Yazıcılıktan usandım.. Biçare çocuk!. Bugün Raci’ye her vakitten ziyade acıyor. îdare memuru başını saladı. Ali Şekib’in bu karan nasıl esbap ile ittihaz ettiğini anlamakta teahhur etmedi. bir tabibin zeki ve mütekayyit tedavisiyle onun hissiyaMAİ VE SİYAH 13T tını örten bütün levs agşiyesini yavaş yavaş kaldıracak. işitiyor musun? Sen gelmeden evvel böyle saatlerce öksürdü. Öne de camekânlar yerleştirilerek aralarında zarif maun iki kanatlı bir kapı bırakılsın da bakınız dükkân kendisini nasıl gösterir. Ahmed Cemil. Mümkün olsaydı. dedi.

Artık mürekkep kokusundan tiksinmeğe başladım.. . benim o süslü yazımla tutulmuş lâtif defterciklerim olacak.. kalemler. denildiği vakit sanki ne oluyor?.gibi iştihar emelleri olmayan bir adam için dükkâncılık herhalde yazıcılıktan iyi değil midir? Esasen Ali Şekib’i pek musip bulmakla beraber bu meselede kendisine bir töhmet hissesi tefrik ediyor... sabahleyin dükkânıma girdiğim zaman onları küçük fakat yüreğimden kopan bir tebessümle selâmlayacağım. Ona mukabil benim dükkânımda. Ali Şekib Ahmed Şevki efendiye döndü: Artık benim dükkân varken başka yerden alış veriş edilmez... Ali Şekib Ahmed Şevki efendinin reyini kazandıktan sonra büsbütün cesaret buldu: öyle değil mi? Hiç olmazsa dükkânımda satacağım şeyler benim malımdır.. işe ne vakit başlanıyor?. eniştesinin sebebine meslekin tebdiline lüzum gören bu adama karşı kendisi için bir mahcubiyet duyuyordu.. Küçük bir kamus gibi her şeyden behre sahibi olan. Kazanacağım şey yine benimdir. Dükkân tutuldu bile!..» denmiyecekmiş.. Gördünüz mü saadeti?. Hayatımda birinci defa olarak ciddî bir şey yapmak istiyorum. onlarla ufak ufak alacak hesaplar açacağım. Sahib-i imtiyazın keyifli zamanını bulacağım da bir lira koparacağım diye düşünerek bir âlet gibi yazı yazmaktan usandım! Ahmed Şevki efendi sade dinliyordu. Gördün mü. değil mi? dedi.. ben onları çocuklarım gibi seveceğim. ne güzel şeyler olacak: Zarif billur hokkalar. Alay mı? Hiç öyle değil.. Gü. renkli mektupluk kâğıtlar. bir aralık Ahmed Cemil’e bakarak: — Hakkı var! dedi.. resim örnekleri göstermeğe mi çalışacak?. hayatı? Ahmed Cemil Ali Şekib’in bu kadar neşatına karşı muhalif davranmak istemedi. Amma dükkâncılıkta: «Ali Şekib’in dün güzel bir makalesi vardı. o bin »çeşit tuhaflıklar. Hemen.. siyasî baş makaleyi bitirdikten sonra sıhhate dair bir bend yazmaktan yahut iktisada ait bir meseleyi kurcalamaktan içtinap etmeyen bu adam şimdi mektep çocuMarma kurşun kalem be138 MAÎ VE SİYAH ğendirmeğe. cüzdanlar.. ötede canı sıkılmış gibi duran işlemeli sedef bir kâğıt bıçağının yerini değiştireceğim... Sonra bir alay mini mini müşterilerimi idare edebilmek için bunalacağım. Dükkânım dedikçe duyduğum zevki bilseniz! Bir dükkâna malik olmak!. Camekâmn içinde tozlanmış bir par-ra çantasını elime alıp okşıyarak sileceğim.\ lerek Ali Şekib’e: Alay ediyorsun! dedi. Arkadaşını gülerek dinliyordu.

Bu Osman Tayyar «Mir’at-ı Şuûn» dan istiskale uğrayarak mevkiini Ahmed Cemil’e terketmiş olan adamdı.» cevabını verdi. Ahmed Cemil’in gazeteyi hemen yalnızca idare etmekten ziyadece zahmet çekeceğine teessüf ediyor gibi göründü. matbaa onun. Eniştesi fikrini büsbütün izah etti. ara sıra kocasına perişan bir mâna ile güya istirham ederek buMAİ VE SİYAH 141 140 MAİ VE SİYAH kan İkbal’in yanında. bir âmir karşısında gibi münkad vazıyle dinliyordu. onu alırız» dedi. bizim de onu arasa. Ahmed Cemil. Ahmed Cemil henüz beş dakika içinde canını sıkmaya başlayan bu müzakerenin bir an evvel bitmesini sabırsızlıkla bekliyordu: O biçare matbaadan çıkarılacak olursa sokaklarda sürünür. Ona beyhude aylık verip duracak mıyız?» dedi.. Bu gece yemekten sonra Vehbi bey Ahmed Cemil’e mat-baya dair görüşülmek için hemen yukarıya çıkmasını rica etti. dedi. Peder nasıl olmuş da bütün sermayesini bir gazetenin istifadesine feda etmiş anlamıyorum. bana bir iki güne kadar MAİVESİYAH 139 eniştemden taahhütlü bir mektup gelecek. Kendi kendisine — Keşke benim de böyle bir eniştem olsaydı! dedi. sonra neticede bir istifade olursa yarı yarıya taksim... . para babamın.. bir aralık lakırdısının arasında: «Eğer pek zahmet çekecekseniz bana Osman Tayyar isminde bir muharrir müracaat etti. Küçük odada Vehbi bey musahabe mukaddemesi olarak Ali Şekib’in matbaadan çekilmek üzere olmasından bahsetti. Matbaada gazeteden başka bir şey yok... idare memuruna dedi ki: Aman Ahmed Şevki efendi. Ahmed Cemil ihtiyat ederek: «Bir kere böyle tecrübe edelim de. Daha sonra Vehbi bey: «Bir de o sarhoşun matbaada ne işi var?... Vehbi bey omuzlarını silkti: Eğer her sokakta sürünecek olanı matbaaya almak lâ-zum gelirse.. Veîıbi bey söyledikçe hiddetleniyor. gazetenin başında da bir alay haşerat! O Hüseyin Baha efendinin sahib-i imtiyazlığından başka bir şeyini göremiyorum. Matbaanın şu halinden hiç de memnun değilim.. müvezziye tenbi’h etseniz Ahmed Şevki efendi taahhütlü mektubun ne için böyle takayyüde mazhar olduğunu Saib’in karşıdan parmaklarıyle para sayıyormuş gibi işaretinden anladı.Ali Şekib’in birden aklına bir şey geldi.

bir mücellithane vücude getiriyordu. bir* kitaphane. ikbal daha ziyade duramadı. Halbuki kendi kendisine.. Bu akşam eniştesinin sesi kulaklarında daima tekerrür etti: — iki üç yüz lira. Matbaaya gelince. kendisine bir aylık veririz. çalışkan bir çocuğa benziyor. Raci’leri süpürürüz. para kazanmak ne demek olduğunu o zaman anlarız. . matbaada şubeler açıyor. Matbaada beyhude para alanları: Şekib’leri. dedi. şüphesiz o akşam biraz ziyadece kaçan Fertek düzinin neş’esiyle gülerek: Sen de züğürt herifin birisin. bütün devair evrakını iltizam ediyor. Saib müstait. bir müddet için tatlı bir mestlik içinde sardıktan sonra birdenbire fena bir iz bırakarak geçiyordu. hattâ bir de taş makinesi ister. matbaayı ne için yalnız bir gazeteye hasretmen” ?” Kitap basamaz mıyız? Ahmed Cemil: — Matbaanın harf mevcudu kâfi değil T dedi. o vakit matbaa hakikaten bir matbaa olur. Vehbi bey Ahmed Cemil’in önüne geldi.. bir sürü mürettip var. Vehbi bey asıl maksud olan noktaya geldiğini göstermek isteyerek: — Tamam! dedi Sade harf değil. siz Said’le Saib üç kişi gazeteyi pek âlâ idare edersiniz. «Para olsa matbaayı bir altın madeni haline getirmek işten bile değil!» Da’ha sonra: ihtiyardan beş para koparmak mümkün değil ki.Ben matbaanın idare tarzını büsbütün değiştirmek istiyorum. değil mi? Saib’in takdire mazhar oluşuna Ahmed Cemil gülümseyerek yalnız: — Evet.. kolu bağlı oturuyorlar. Vehbi bey canını sıkan bir şeyle meşgul imiş gibi ayağa kalktı. Ahmed Cemil İkbal’e bakıyordu.. «Bu söylenilen şeyler doğru değil mi? Ben onun dediği gibi züğürt bir herif olmasam da bugün iki yüz lirayı matbaaya atabilsem bütün bu şeyler vücude gelmeyecek mi? diyordu.. ikbal kardeşinin nazarına tesadüf etmemek için gözlerini indirmişti. makineleri petrolla işletiyor. bu kaba latifenin kardeşinin «zerindeki acılığına şahit olmamak için kalktı. karşısında türlü tafsilât ile icat ettiği o ümit âlemine müvazişkâr bir nazarla bakamıyordu. Mümkün değil eniştesinin hülyalarına iştirak edemiyor. liralarla oynuyor. Hüseyin Baha efendi gazeteyi bana bırakır. dedi.. Bütün bu hülyalar Ahmed Cemil’in dimağını uyuşturuyor. matbaayı büyütüyor. Vehbi bey şimdi tasavvurlarını izah ediyor. Ne olurdu? iki üç yüz liran olaydı da matbaaya atıvereydin. dedi. beğendiği yerde yesin. çıktı.

Ali Şekib büyük keman şeklinde jelatin kaplı zarif bir takvimi göstermekle meşgul iken dükkânın kapısından Saib’in başı göründü: •—¦ Cemil bey! Deminden beri sizi arıyorum. Şu halde bu yazıhaneyi siz alırsınız. ben teklif eder etmez kabul etti. Ali Şekib hep dükkânından bahsediyor. karar verilmişti. demek ondan sonra Hüseyin Baha efendi ile görüşülmüş. «Bak ne cici şeyler buldum. Nereye gideceğini tâyin etmeksizin yürürken bir sesin: Eski arkadaşlara iltifat yok mu? dediğini işitti.. tebrik etti. Ahmed Cemil eniştesini Hüseyin Baha efendinin henüz tahliye ettiği yazıhanenin başında buldu. dedi.. Önce eniştesinin söylediklerini sadece bir musahabe gibi dinlemişti. ona fena yahut iyi sıfatlarından birini takamamıştı. öyle mi ? Bir gün Ahmed Cemil Said’le tashihlere bakarken Saib yavaşça yanına sokuldu: Hüseyin Baha efendi kâğıtlarını topluyor. dedi. tuhaf çakılar.Demek bütün hayatının emelleri hemen tahakkuk ediver-mek için yalnız şu iki üç yüz lira kifayet ediyor. Ahmed Cemil dondu kaldı. Kendisini bir matbaanın şöyle bir odasında bir müdürlük yazıhanesinin önünde oturmuş görmek isterdi. onu yeni maun camekânlarm.. . Vehbi beyin ilk sözü: işi bitirdik! oldu. matbaadan çıktı. 142 MAİ VE SİYAH Ahmed Cemil de kendi eniştesini düşündü. eniştesiniz geldi. dolapların. henüz yerleştirilmemiş paketlerin arasında bahtiyar gördükçe sevinç duyarak oturdu. hileli para çantaları. değil mi? Ahmed Gemilin gözleri Hüseyin Baha efendinin kapaklı yüksek yazıhanesine gitti. fakat şimdi bu yazıhaneye temellük etmek fikrine karşı bir soğukluk hissediyordu. deste deste kâğıt yığınlarının. O yazıhanenin başına geçmekle bir vakit kendisine muavenet elini uzatmış’ olan bir adamın hakkına taarruz etmiş olacak zannetti. Ali Şekib henüz bir gün evvelden beri yerleştiği dükkânının önünde mes’ut bir haz ile tebessüm ediyordu.. şimdi sizi istiyor. renk renk mektup kâğıtları gösteriyordu. bu adam hakkında henüz hüküm vermemiş.» diyerek arkadaşına resimli kartlar. O vakit Aflı-med Cemil daima açık bir tesliyet menbaa olan arkadaşının elini sıktı. Bir vakit ekmek bulmak için âtifetine müracaat ettiği bu adamın bugün şu matbaadan vedaını görmemek için bir bahane icat etti. O da zaten gazete gailesinden kurtulmak için bir fırsat gözetiyormuş. Bir aralık nahiye müdürü olan eniştesinden bahsetti: İmdadıma yetişmeseydi bu dükkân zor açılırdı.

bunda bana müteallik hiç bip şey yok. Ah! ayaklarınızın altında bir irfan burkanı gibi gürleye gürleye dönen o makinelerin çelikten zemzemesiyle kulaklarınız uyuşarak. onun hayaliyle mestoluyordu. dedi. şu ceviz yazıhanenin . Ahmed Cemil’in nezareti altında işin içinden çıkabilir zannolunur. O gürültüyü şimdi kulakları işitiyor.Eniştesine cevap vermedi. Istiglâlden. yanıbaşınız-da ellerinin . nevakısmı ikmale gelince: Vehbi bey birden tahattur ediyormuşçasma: Ha!. Para tedariki için bir çare buldum amma bilmem arzu eder misin?. Gazeteyi Ahmed Cemil ile Said ve Saib pek âlâ idare edebilirlerdi. O zaman eniştesi paranın tedariki çaresini izah etti.. o paranın bir ev için nemasını hapsetmekten ise şu suretle istifade vesilesi ittihaz ederek. kaleminizden akıp taşan o şeyleri şuracığa halının üzerine döküvermek henüz beş dakika evvel sizin dimağınızdan doğan.» diyordu. bey’i bilvefadan. edilerek istikraz olunacak paranın tesviyesine tahsis olunur. fikrinizin uçuşlarını takip edemeyerek garip ivicaclarla sanki ıstırabından kâh kıvranarak. kendisine bir meslek temin etmiş olacaktı. bu ümide ‘husul bulamayacak nazariyle bakmakta iken işte şimdi gözünün önünde bir çare belirmişti. Vehbi bey devam etmek için bir istifsar kelimesine mun-tazırdı: — Ne yolda? dedi. yirmi beş lira tefrik. fiilen bir hak sahibi olmak ümidine karşı içi titriyordu. Ahmed Cemil o geceden beri dimağında darbe vurmaktan hâli kalmayan para bulmak ihtimalinin tahakkuku ümidini işitince kıpkırmızı oldu.. Sü-leymaniye’deki evden dem vurdu. türlü tarikler ve vasıtalar gösteriyor. Ahmed Cemil de bu matbaa meselesi yeni bir düşünceye silsilesi tevlit etmiş oldu. matbaanın idare şekilleri hakkında tasavvurlarını izah ediyordu. Matbaanın..başında yazı yazmak. Matbaada maddeten. rehinden bahsediyor. Şu halde Ahmed Cemil de matbaaya kısmen mutasarrıf olarak.. Bu cihet zaten geçen akşam karar altına alınmamış mıydı? Matbaaya gelince Ahmed Şevki efendi biraz tuhaf adam amma oldukça becerikli birisine benziyor. Vehbi beyin mantık istidlallerinin sonun yoktu.. kâh sürünerek uzanıp giden yazılarınız.. yerde cihana dağılmak için muntazır serilen kâğıtlarınızı şimdi küçük bir mürettip yamağı gelip toplayacak... mütalâalarının nihayetine şu cümleyi koydu: Yine sen bilirsin. Şu dakikada bir karar verse matbaaya bir taş makinesi ilâve edebilecek. Öyle değil mi? Eve malik olmaktan ziyade bir mesleke malik olmak lâzımgelir. Vehbi bey şimdi gazetenin... sahih!... bir petrol muharrikinin çarhı kayış kolanlara takılınca ayaklarının altında şu bina bir fabrikanın hayat gulgulesiyle gürleyecek. MAİVESİYAH 143 bunlar hakkında tam bir vukuf ile tafsilât veriyordu: «Matbaanın hasılatının ayda meselâ yirmi.

» dedi.... Parayı bir kumar masasına mı Ttoyacaksm?.. bir saat sonra bu uzun kâğıtlar birer madenî sütuna tebeddül edecek. ondan ürkü-yordu. Ne zaman istersen eline geçecek bir sermayeyi kullanmaktan ne için korkuyorsun?. daha sonra makinenin safhasına iki kanatlarını açmış bir yaprak. sonsuz genişliği içinde hissesine isabet eden Süleymaniye’deki o bir avuç toprağı.. beyazlıklar peyda oluyor.. kardeşine bu tasavvuru nasıl açmalı? Bundan beklenen menfaati onlara anlatabilmek için ne yapmalı? Ahmed Cemil henüz bu tereddütler içinde bir karar verebilmek için cesaret bulamamakta idi ki ertesi gün akşam üzeri eniştesi matbaaya geldiği vakit iki lâkırdı arasında: «Dün İkbal’e ev meselesini açtım!» dedi. bakınız. yüzbinlerce beyaz kâğıtların delice uçuşu hüküm sürüyordu. abasından kayarak akarak. üstüvanelerin üzerinden. annesine. daha metin bir ses — başka bir lisan ile kuvvet vermeğe çalışıyordu: «Ne için tehlike olsun?.....» Evet.. Sonra yine matbaanın günlük işlerine geçti.. sonra: «Ben ne karışırım. bükülerek bir alay beyaz kuşlar.. ne için korkuyor?. cihanın uçsuz. İşte kayışlar birer uzun yılan gibi matbaayı baştan aşağı sarsıyor. parça parça öteye beriye serpecek. bir rüzgâr bütün bu 144 MAİ VE SİYAH irfan mahlûklarını dünyanın her tarafına atacak. Ahmed Cemil’in şimdi kulaklarında makinelerin tarraka-sı. canlanmış şeyler. İşte muharrik bir canavar gibi homurdanmağa başlıyor. o siyah devin karnından. oğlunun bir hevesi uğruna tehlikeye konulmak için mi bütün hayatının mesaî bahası olarak edinmişti? Haydi kendisine ait olan hisse için onu alet olarak kullansın.. çırpınarak uçuşuyor. Ahmed Cemil ancak ay^lacaklan zaman sormağa cesaret Iraldu: «îkbal ne cevap verdi?» dedi.. Onu emellerinin bir oyuncağı gibi istimal edebilir miydi? Terhin! Bu kelimede bir soğukluk buluyor.. bunlar sizin işte şu iki parmağınızla arasında sıkarak fikir yaratmağa mecbur ettiğiniz şakalarınızın içinden fırlamış.tarakası duyulan mürettiplere gidecek. çelik dişlerin. İkimizin re’yine havale etti... Eniştesi omuzlarını silk-ti. makinenin. O para ile alacağın her vakit para değil midir?. Zavallı babası onu terhin edilmek. İkbal’in hakkına ne salâhiyetle tasarruf «decek. Hayatında. gözlerinin içinde binlerce. Fakat o mini mini ev. diyor. Bir şeyden daJha korkuyordu. kanatlarını gererek. MAİ VE SİYAH 145 . Demek bu rüyayı hemen şimdi hakikate tebdil edebilmek için elinde bir çare var. «Onun ne hükmü var?» demek istedi. onu ne sebeple tehlikeye atacak? Hülyasını dolduran makinelerin tarakası arasında zayıf Mr vicdan sadası Ahmed Cemil’i o tasavvurdan irkilmeğe davet ederken diğer bir ses — daha vazıh.

uykusundan. Ahmed Cemil’in odasında kanepeye yaslanarak bir sigara tellendirdikten sonra gidiyordu. enişte ve kayının şu küçük bayramına iştirak ettiler. Eniştesi iki gün matbaaya bir yabancı ile geldi. artık daima matbaadan bahsonunuyordu. yemek zamanlarından iktisat olunmuş saatlerini zaptediyordu. Ahmed Şevki efendi şişkin göbeğiyle. Onu bitirdikten sonra asıl hayatının mes’ud bir devresinin ilk saati çalmış olacaktı. daha doğrusu Ahmed Cemil iştirak etmeyerek. Hüseyin Nazmi’ye vaadettiği gibi bir ay zarfında bitirmek mümkün olamamıştı. hattâ oğlunun istikbalini bu tasavvurun tahakkukuyle kaim zanneden bir annenin sükûtunda bir tehviç emaresi bi’le farkolunuyordu. Akşamları evMai ve Siyah — F. o akşam evde bahis tazelendi.Bugünden sonra bu tasavvura ait vukuatın cereyanını idare edebilmek için Ahmed Cemil imkân bulamadı. hattâ hiç kimseye karşı kin taşımak elinden gelmeyen Ali Şekib bile bir çeyrek kadar dükkânının cam kapılarını kapayarak matbaanın makinelerini temaşaya geldi. terkettiği derslerinden. müstahdemlere talimat verildi. Matbaanın idaresi hemen bütün kendisine inhisar etmiş gibiydi. Eniştesinin bin türlü zorlukları yenen faaliyeti bir hafta içinde Ahmed Cemil’in ayakları altına petrol muharrikiyle litografya makinesini yerleştirdi. Ahmed Cemil o gün makineler dairesinden çıkmak istemiyordu. Sabiha hanımla İkbal ses çıkarmıyorlardı. mahkemelere gidildi. Ahmed Cemil artık bütün vakitlerini matbaaya hasredebilmek için eniştesinin tavsiyesine uyarak derslerini hattâ yavaş yavaş muhabbet etmeğe başladığı Muzaffer beyi terketti. yine o sırada işini tatil eden bir karşı matbaasının müzayedesinden bahsolundu. Ahmed Cemil eserini takip etmek için ekseriyet üzere matbaada kaldığı geceleri intihap ederdi. Şu halde Ahmed Cemil artık tamamiyle bahtiyar idi. harfler ve edevat ikmal ve ıslah edildi. 10 146 MAI VE SİYAH de sofra başında eniştesiyle bir yeni bahis zemini tedarik edilmiş oldu. Üç kişi. Geceleri üç arkadaş sıra ile matbaada kalırlar. yalnız bir endişesi vardı: Eserini bitirmek. matbaayı işgal edecek işler bulundu. Şimdi Ahmed Cemil sanki bir dalganın üzerinde düşünmeğe meydan bulmayarak yuvarlanıyordu. Gazeteyi istediği gibi yazıyor. ikisinin arasında güya mukarrer bir işin teferruatına dair müzakere cereyan etti. Saib kuru kısa vucudiyle. Bu günden sonra Ahmed Cemil kendisini bahtiyar bulmağa başladı. mürettiplerle. Senetler yapıldı. Yeni makinelerin şerefine matbaa temizlendi. Said yüzünü gözünü örten kırkılmış sakalıyle. yazdırıyordu. Eniştesi hergün sabah akşam uğrayarak Ahmed Şevki efendiyle bir çeyrek içinde işini bitiriyor. şimdi matbaa. Eseri için her türlü yorgunluktan âzâde bir fikre muhtaç iken ceplerinde sürüklene sürüklene yıpranmış müsveddelerini matbaada geceleri yalnızlık haşyetinin kalbinden akıttığı korku karışıklıkları . belki tatlı bir hülyanın şu tahakkuku vasıtasını reddetmek için mukavemet sarfından kendisini alıkoyan bir sebep vardı.

.. uzun uzun münakaşalardan sonra beş kişi için ittihat hâsıl olabildi. faka/t Raci’inin bütün betbahtlığry-îe. hastalanmış başmı mariz bir çocuk gibi iki ellerinin içine alarak şişesi iyi silinmemiş lâmbanın donuk ziyası altında bulanık gözlerinin önünde sislere boğulan müsveddelerine bakarak düşünmeye. Bütün emellerinin husulüne bir iki hatve kalmıştı: eseriyle.içinde yazıhanesinin üzerine serince bir müddet yorgun. Arkadaşıyle eserin açılış . işte sana güzel bir sofra. Hüseyin Nazmi bir yandan arkadaşını ikna ettikçe bir cihetten de önündeki kâğıda kurşun kalemiyle bir takım isimler yazıyordu.. aşkı..» dediği zaman Ahmed Cemil’in kalbi bir sahnede ilk defa olarak görünen bir sanatkâr helecanım duydu. Ahmed Cemil’in akdettiği istikraza karşılık olarak birinci taksit olmak üzere.. Şimdi artık eserini yorulup da bitirmek isteyenlere mahsus bir ihmal ile. Ahmed Cemil: Raci! dedi. Kimleri davet etmek lâzım geleceğini müzakere ettiler. altıncısı?» diyordu.. çok işlemekten yorulmuş. arkadaşını buldu. #*# Matbaada artık her şey bir ittırat içinde cereyan ediyordu... dolgun bir dinleyici grubu. Artık endişe edecek bir sebep göremiyordu. İki de biz. sonra bu isimleri elediler. yalnız: — O da bulunsun! dedi. davete muntazırım!» dedi. O vakit iki arkadaş ziyafetin muhtelif cihetlerini düşündüler. yirmi beş lira tefrik edildikten sonra Vehbi bey kayın biraderini para düşüncesinden kurtaracak kadar merhamet ve tedbir gösteriyordu. evvelce müşkülpesentliğinden kurtulamayan müsamahalarla dolduruyor. Hattâ para bile kazanılıyor. Hüseyin Nazmi diyordu ki: Ne lüzum var? O kadar kalabalık içinde gürültüden başka birşey hâsıl olmaz. bir zafer haberiyle «Genci-ne-i Edep» idaresine gitti. O gece Erenköyü’nde misafirler toplanıp da Hüseyin Nazmi bir aralık «Efendiler sofraya. «Eser bitti. Şimdi Ahmed Cemil ev masrafından büsbütün elini •çekmişti. ona bir an evvel «son» kelimesini çektikten sonra arkadaşlarına okumak sonra da Lâmia’ya: «İster misiniz? Bu eserin sahibini zevciniz olarak kabul etmek ister misiniz?» demek için acele ediyordu.. Nihayet bir gün sabahleyin. Hüseyin Nazmi «Altıncısı?. güya incimat etmiş gibi başının içinde bir taş sıkletiyle duran beyninden birşey çıkarmaya çalışırdı. Raci mi? Onu ne yapacaksın? Ahmed Cemil kızardı. enişteyle aralarında mümkün olabildiği kadar bir samimiyet teessüs ediyor. artık çalışmaktan âciz fikrini düşünmeye sevkedemez. âdeta bu adam hakkında arasıra muhabbete benzer hisler duyuyordu. biçareliğiyle beraber kendi dehasının şu muzafferiyetine de şahit olması için mukavemet mülemeyen bir arzusu vardı. Altı kişi yetişmiyor mu?. sekiz kişi oluyoruz..

Hüseyin Nazmi bir açık hita-besiyle arkadaşının mesleğini. en büyük cür’etleri o kadar nazik ve munis bir kisve altında örter idi ki gençlerin en güzide pişvalarmdan mâdudiyeti. o isme matbuat âleminde bir ehemmiyet izafe etmiş idi. «Gencine-i Edeb» Hüseyin Nazmi’nin isnrni bütün edebf-yat erbabına tanıtmış. Ahmed Cemil bütün dehasının inkişaf kabiliyetini hapse-de ede bir an içinde iştihar perisini ayakları altına atnıak maksadına hizmet ederken. fakat edasının tazeliğinde. Üstatlardan birinin «sû besû» redifli meşhur bir gazeline söylenen yüzlerce nazirelerin içinde ferdaniyet kazanmış olmakla bir şeref kazanmış olan İlhami efendi — kırmızıya meyyal sarı. cebinde taşıdığı bağadan küçük tarakla daima. fikrinde ve lisanında o derece itidal ve sükûn gösterir. fesini daima ensesine doğru taşımakla. pantalonunun paçalarını en kuru havalarda bile kıvırmakla me’luf Süleyman Vahdet efendiden ziyade uysallık duyguları iraesine hulule çalışan Raci’yi dinlemeğe kadar «Pe~ yam-ı Cihan» ceridesinde. Erenköyü’n-deki köşkün yemek odasında sofra etrafında içtima etmiş idiler. galiba mevzun söz söylemeye itiyadının eseri olarak ahenkli besteli bir su’ud ve hudut ile teganni edercesine söylediği sözler refakat eden eliyle — bir genç şair için iştihar teessüsü rasimesine şeref ilâve etmekten çekinmemiş idi. «Gencine-i Edeb» her hafta ilk sahifesinde Hüseyin Naz-mi’nin bir manzumesiyle çıktığı için müvezzilerin bilhassa yüzlerini güldüren resaili mevkute arasında birincilik payesini bulmuş idi.» diyordu. yeniliğini izah edecekti. hattâ lâkırdı arasında. Hüseyin Nazmi edebiyat-ı garbiye ile iştigal neticesi olarak şiirde yepyeni bir tarzın ihemen mucidi gibi idi. nazenin-i şiir dört asırlık «Haftan berduş» görmedikçe tanımak istemeyenlerin bile takdir-i şerefimden ‘hisse almasına mâni olamamış idi. Hattâ bütün dostları için velâdet ve vefat tarihleri dağıtmakla meşhur olan. Onun için bu gece Hüseyin Nazmi’nin edebî sahabeti altında Ahmed Cemil’in eserinin inşadı rasimesine davet edilenler pek muhtelif sınıflara mensup oldukları halde.törenini yemek sonuna bırakmaya karar vermişlerdi. tarana tarana yanaklarından gözleri okşayan bir intizam ile inen sakalıyle.. bilmem hangi sene bir ceridede neşrolunan «Reb’iyye» sini «Nef’iyane» buldukları için «Nef’i-i devran» namiyle tanılan. o meydana çıkmak isteyen teessüratı neşidelerini daima serbest bırakmış idi. Fransanın en ileri cür’et sahibi genç şairlerinden daha ziyade terakki gayreti göstermekle aklında m Al VE SİYAH / \ ____ 149 . «Evvelce izahat verilmeksizin eserinin anlaşılamayacağından emin ol!..

risaleler. Muallim bu parçayı bütün ruhiyle okumuştu. bir saat evvel bütün varlığını sarsan parçayı bir küme boş lâf gibi tesirden hâli bulmuştu. o işittiği parçayı okumak için çalışınca. kısa boylu. Bir vakitler Corneille’in. babasının sayesinde. kırmızı mürekkepli. O vakit Ahmed Cemil sedirin üzerinde kendisini kaybetmiş. Bu iştigali arasında neler keşfetti: Evvelâ güzel bir eserin fena okuyan bir adam. her kelimenin kuvvetini. sanatı inşad ve irada çalışmak için birçok zaman sarfetmişti. Bir kere edebiyat hocasından ders esnasında Tezer’in bir parçasını dinlemişti. Ahmed Cemil’in senelerden beri intizar ettiği iştiharın işte ilk sahnesi şurada gözlerinin önüne serilmiş duruyordu. Dört sene evvel kırkaltı sahifelik bir şiir mecmuası neşredeli-den beri Babıâli caddesinden daima telâş ve endişe ile geçen. bunları baştan başa cehren. matbuat âlemi münteşirleri arasında içi canfesli palto’Iarıyle. kendisini tanıyanlar arasında Victor Hugo lâkabıyle anılan Ha-* san Lâtif bey — hususiyle Hasan Lâtif bey — o muannid sü-kutiyle inşad rasimesine bir başka vekar ilâvesi için ziyafetken kaçmaya katlanmamış. O vakitten beri kelimelerin sedasına . mensup olduğu adebiyat âleminde meçhul fikirler uyandırmıştı. kitaplar taşıyan. teessüründen o şiirin musikisine mebhut kalarak güya uyumuştu. bütün matbaalara uğrayarak bütün edebiyat cidallerine daima mütefekkir adamlara mahsus musîr bir sükût ile iştirak eden. Sonra kendisi tecrübe edince. oymalı. tetkik ederek okumuştu. biraz rengini sarartan kalbinin ufak helecanıyle. Daha sonra bu merakı bütün okuduklarına tamim ederek ceh150 MAİ VE SİYAH ren inşadı bir âdet hükmüne getirmiş.hiffete hükmedilmiş olan Mazhar Feridun beyin kavga arayan tecavüzlerine yumuşak bir kulak kabartmaktan hali değildi. bazı eserlerin gözle değil kulakla anlaşılmak için daha ziyade münasebeti bulunduğunu öğrenmiş. Racine’in hâilelerini tecrübe zemini ittihaz ederek. Edebiyattan zihnini en ziyade meşgul eden şeylerden biri de inşad tarzı ve kıraat idi. «Ah! bir kere Mounet Sully’yi. Herald’a yaptırılmış potinleriyle teferrüd eden Fatin Dilâver bey de kendisine edebî bir müsamerede bulunmak fırsatını veren şu ziyafeti kaçırmamış idi. işte şimdi hepsi orada idiler. lisanında en fena bir eser olacağını anladı. bir mümeyyiz heyetinin karşısına çıkmağa müheyya bir çccuk üzüntüsüyle. bunları daha ziyade anlayacağım» derdi. Edebiyatta inşad ve takririn. Garp edebiyatıyle iştigalinde buna dair birçok mütalâalara ve intikadlara tesadüf etmiş. dolgun vücudüyle daima koltuğunun altında Fransızca. irad ve kıraatin başka başka şeyler olduğunu. bunlar zihninde tamamen yeni. başlamak zamanına terakkub ediyordu. Sarah Bernhart’ı işitsem. mini mini odasında bütün sevdiği şairlerin ruhunu tehziz etmişti. çiçekli resme müşabih. Almanca gazeteler. Sinirlerini gevşeten. Akşamdan beri etrafında cereyan eden muhaverelere nadir kelimelerle iştirak ediyordu. işlemeli yazısıyle bütün edebî risalelere minimini güzel manzumeler yetiştiren.

birisine hücum etmek istiyormuşçasma gözlerini açıyordu. füturu. başını eğilterek. elini yanağına dayayarak.. tanıknamış edasıdır. sesini onların hükmüne ve kuvvetine tatbik edebilmek için uğraşmıştı. yavaş sesle Hha-mi efendiyi işgale çalışan Raci’nin vaziyetinden meftur olmayarak devam etti. kollarıy-le. Mazhar Feridun bey fevkalâde vukuatta kullandığı tek gözlüğünü sanki daha iyi dinlemek için gözüne yerleştirmeye çalıştı. kırmış.. parçalamıştı..» diyordu. son-fa ufak bir duraklama. sükûta davet ederim.» Sedanın bir şiir musikarı olduğuna kanaat kesbettiği için eserini yazdıkça daima açık sesle okur. güya küçük bir tefekkür vakfesi. biraz lakayt ve laubali durmağa çalışarak dinliyordu. Ahmed Cemil refikinin şu hitabesine tamamiyle yabancı “bir sâmi sıfatıyle biraz çekinerek.den sonra «Ah! başlıyor mu nehar?» sualinin ifade ettiği bütün keselânı.dikkat ederek okumak. Karşısında Hasan Lâtif bey bir saatten beri devam eden sükûtunu takibe evvelkinden ziyade karar verdiğini imâ edercesine yutkundu. Raci başıyle. Raci «Nedir o sürh u se-fid? ah! başlıyor mu nehar?» mısraını okurken yumruklarını sıkıyor. Ahmed Cemil bir hayret nidası gibi düşmesi lâzım gelen «Nedir o sürh u sefid» . suratını ekşiterek hicazkâr perdelerinde gazel söyleyenler kadar gülünç bulurdu. bütün hazık ruhunu incitmiş. sahte.. bütün o kaba vücudiyle bu nazik ve rakik şiirin veznini uzatarak.. dedi. Evvelâ şiirin garpta dört satırlık bir tarihini yaptıktan sonra en yeni nazım tarzını biraz izah etti. Artık yemek bitmiş. meftur ve mütehassis bir karar isterdi. bilmem eserin başlıca hassası yeniliği. Fatin Dilâver bey müsamerenin asıl fatihasını teşkü eden bu söz üzerine çırpındı. müfrit olmaktan korkardı. kafiyeleri çatlatarak. Raci büsbütün serbest kalan çenesini İlhami efendiye methiyeler dökmeğe hasretmiş idi ki Hüseyin Nazmi: — Arkadaşımın eserini tanıtacak bir iki söz söylemek için misafirlerimin müsaadesini talep ederim. gü-^ lünç. Hüseyin Nazmi hâlâ susmak istemeyen. Ahmed Cemil elleriyle. kelimelerin üzerine basarak. Onu müteakip bir ümit inciîâsı. nakısa mıdır. mümkün olabildiği kadar görülmemiş... Hüseyin Nazmi ayakta iki ellerini sofraya dayayarak başladı: Arkadaşım için meziyet midir. Elindeki bıçağıyle bardağına vurdu. Ah! Bu akşam şu heyetin karşısında onu her vakit okuduğu gibi okuyabilse!. «Sükût!. kollarıyle şiir okuyanları. onun ahengini dinlerdi. bir tesliyet hatimesi.. «işte bu dinleyeceğiniz eser oradan toplanmış tohumların şark güneşinde . Mazhar Feridun beyin tek gözlüğü eserin şu hassasına bir tazim selâmı göndermeye mecbur oluyormuş gibi hürmetle gözünden fırlarken Süleyman Vahdet efendinin eğri fesinin arkasında saliana püskülünde ufak bir infial titremesi farkolundu. o gece zevaline karşı tazammun ettiği ye’si hüsranı ifade etmek için sesde bir sükût. «Yarın sabaha demek sohbet ey hilâl-i seher. Bir de Raci’yi «Hilâl-i Seher» manzumesini okurken dinlemişti. İrat san’atmda en ziyade.

Hüseyin Nazini gözleriyle: «haydi!» diyordu. Daha sonra büsbütün Ahmed Cemil’den bahsetti. Ahmed Cemil biraz kuvvet buldu. velhâsıl bütün maddî denebilecek cihetlerinden bahsetti. Hasan Lâtif beyin daima sükût etmek kaidesine mugayir görmeyerek başladığı alkışlar arasında Ahmed Cemil!e: «Şimdi nöbet senin!» mânasıyle tebessüm etti. kafiyelerindeiı. titreyen sesiyle başladı. eseri dinleyelim. Bizde şiir lisanının farkolunmayarak nasıl garp mahsullerinde müteessir olmağa başladığını İlhami efendinin müsait bakmağa çalışan gözlerinin önünde izah etti. elindeki kitap kendisine büsbütün yabancı bir müşevveş metin imişçesine her kelimede şaşırmaktan korkarak sesini idare edemiyordu. müsteğni bir nüzul ile dökülüyor. Bir aralık karsısında Mazhar Feridun bey pek taze bulduğu bir fikir için «güzel! . eserin ufak bir esas ve fikir tarihini çizdikten sonra arkadaşının bu eserindeki inşa vasıtalarına intikal etti. bazan . yavaş yavaş gözlerinden bir sis kalkıyor. Ahmed Cemil ayağa kalktı. Şimdi hayatın cidal silsilesi başlıyordu. kelimelerinden. sesi çıkmıyor. llhami efendinin kulağına eğilerek iki kahkaha arasında bir mütalâa tevdi eden Raci’ye bakarak: Eseri. diye bağırıyordu.inkişaf etme çiçeklerinden müterekkip bir demettir» dedi. sonra bir aralık İlhami efendi eğilerek. Ahmed Cemil iskemlesini çekti. Fatin Dilâver bey tonbul vücuduyle daha zyade sokuldu. Ahmed Cemil biraz müteessir.. onu yeni şiirde münferit ve mümtaz bir şahsiyet şeklinde gösterdi. şimdi nazmın vezni muhtelif esaslardan.» cümlesiyle hatime verdi. Ahmed Cemil eserinin başında bir bahar sabahı levhası tasvir etmiş. güya şu heyetin dimağlarına muattar. ağır ağır. İptidalarında bu ahenk değişmesinden şaşırtan bir tesir hâsıl oluyor gibiydi. Ahmed Cemil artık sesini arzusuna göre idareye başlıyordu. sofraya yaklaştı. sesine bir ifade kabiliyeti geliyordu. başlamadan evvel heyetin reyini istifsar ediyormuş gibi baktı. evvelâ ayağa kalkmaya cesaret edemeyerek küçük bir cep defterine tebyiz ettiği eseri sofranın üzerine koydu. kaşlarım çatarak kulak kabarttı: Süleyman Vahdet efendiye dikkati davet eden bir işaretle baktı. înşa vasıtaları tâbirine kaba bir lâtife ile ilhami efendiyi güldürmeye çalışan Raci’yi dinlemeyerek Hüseyin Nazmi eserin vezinlerinden. Henüz ilk beytilerde boğazı kuruyor. daha sonra: «bilmem. sükût arasında bu küçük hareket herkes için dikkat hükmüne geçti. İlk önce dinleyenler bu vezin tebeddülünü farketmiyor gibiydiler. okşayıcı buselerle temas ediyordu.> dedi. hazzmdan. sonra iki mısrala o parlak levhayı ‘hülya arkasından koşan gençliğe tatbik edivermiş idi. muanber bir serinlikle. fakat Ahmed Cemil’in sesi bazan bulutlarda serinlik ariyan şahinler gibi yükselerek. el-handan geçtikçe değişiyor. eseri anlatabildim mi? fakat eseri en iyi anlatacak olan yine kendisidir. Ahmed Cemil’e sarılacak zannolunurdu. Fatin Dilâver bey bıçağını bardağa daha şiddetle vuruyor. Şiir evvelâ bir bahar bulutu parçasından serpilen tabahhura müheyya kat-recikler gibi yavaş yavaş.

kâh matem yaşları şeklinde sürüklenerek. rikkatinden. „ ^ x X A ti 153”. şimdi sesi karar perdesini arı-yarak pest sadalarla dolaşıyordu. Süleyman Vahdet efendi Hüseyin Nazmi’ye eğildi. fezanın derinliklerinden rüzgârlar kaldırıyordu. artık eserin sonuna ancak bir sahif e kalmış idi. güya kapının bir kanadı yavaşça.. Bu fasılanın arasından gözleri beyaz bir gölge farkeder gibi oldu. Artık neticeyi istidlale başlayan Mazhar Feridun ile Fa^ tin Dilâver ayağa kalktılar.» diye bir şey başladı. ara sıra çimenlerin üzerinden akan gece nefesleri gibi feşafişle geçerek.yüzercesine hafif hafif dalgalanarak.. vezinlerin tenevvürlerinden.. hayat cidaîleriyle dolu bir gün tasvirinden sonra afaka bulutlar yağıyor. Gözlerini çevirdi.. Şimdi eserin sonuna geliyordu. O vakit bütün vücudu titredi: Lâmia. küçük bir fasıla bırakarak açılıyordu. bellisiz. mebhut. Bir zaman geldi ki hepsi bir bahar gecesinin çiçek ko-kularıyle dolu nefesi altında rüyaya benzeyen bir âleme dalmış gibiydiler. Oraya daha ziyade bakamadı. Nagihan gözü bir noktaya teveccüh etti: tâ ötede odanın kapısına. siması vakit vakit bir teessür sisiyle örtülerek yahut bir neşve ile incilâ ederek devam ediyordu. arasıra bir dereciğin şırıl-tısiyle rüyalı. Aihmed Cemil şimdi kimseyi görmüyor. orada bulunabileceğine ihtimal vermeyerek fikrini yalnız eserine hasretmiş idi. sallanıyor. fakat Hüseyin Nazmi’nin dinlemeğe -vakti yoktu. . gazda tıkanarak. eserinin şu saniha uluvviyetine karşı kendisini zaptedemiyor. elinde parmaklarının hafif bir hareket ile çevirdiği defterine nadir bir bakışla hâtırasına yardım ederek uzun kumral saçları lâmbalardan dökülen ziyalarla tutuşarak. kafiyelerin bir musiki parçalarında yer yer tekerrür eden birer münferit savt gibi mütekâmil terennümünden geçip gittikçe bu eserden sekir veren bir şiir havası tabahhur ederek küçük bir bulut şeklinde dinliyenleri sardıktan sonra yüksek bir mmtakaya yükseliyordu.. demek Lâ-mia deminden beri orada şiirinin şu zaferi karşısında idi. titriyor. Şimdiye kadar onu düşünmemiş.. Sakit. Ahmed Cemil şimdi siyah gecesinin levhasını tasvir ederek semaları şimşekleri tutuşturmakta.. şimdiye kadar kendisini dinleyenlerin üzerinde hâsıl ettiği tesiri ufak bir inşad saka-tiyle izale etmekten korktu. nagihan bir ümid handesiyle neşveli. bir müddetten beri kendisini kaybeden Raci gayretini toplayarak İllhami Efendiye bir şey söylemek arzusiyle başını çevirdi. kaldılar. sevincinden ağlamak isteyerek ona sarılmak için bitirmesine tekarrüp ediyordu. bulutlan yıldırımlarla parçalamakta iken. kâh bir ıstırap şehiki ile boS1ÎAH . bu muzafferiyetine.. yavaşça: «Bilmem hatırınıza geliyor mu? Şeyh Galip merhumun Hüsn-ü aşkında.’.. arkadaşının.

^^Y-»_> Nef’i-i devran şimdi — demin Hüseyin Nazmi’ye başladığı — cümleyi bitirmek için yaklaşmış. yanına sokuluyorlar. Hasan Lâtif.. sofranın üzerinde kalan defterini karıştırıyorlar. Ahmed Cemil eniştesinin Raci’yi süpürülecek haşerat arasında saydığını pek iyi tahattur ediyordu. Şimdi Hüseyin Nazmi. Otururken kapı -evvelkinden daha ziyade açılıyor gibi olmuş. İlhami efendi tebriklere iştirak etmeyi zarafete mugayir addederek Ahmed Cemil’e deminden beri zihninde tasarladığı bir beyti sarfetmek için ikisinin arasından kurtulmaya çalışıyordu Ahmed Cemil gülerek medihlere karşı nefsini silmeğe çalışıyor. Raci. acaba sebebini anlayabilir miyim? dedi. Yaman eser!. henüz bir çocuğa benzeyen bu tombul güzel gence sokularak o aralık bilinemez nasıl bir ‘ münasebetle hatırına gelen bir farsça beyti tefsirle anlatmaya MAİ VE SİYAH 155 çalışıyor. Hasan Lâtif bey saatlerden beri devam eden mütefekkir sükûtunun zübbesi olmak üzere Hüseyin Nazmi’ye uzun uzun fasılalarla: «Yaman eser!. fırsat bulabildikçe kapıya bakıyordu. biraz nefsine cebr ile deminden beri sarfına lüzum görmediği bir takdir kelimesini fedaya karar verdi: Eseriniz umumiyet üzere fena değil. Hüseyin Nazmi bir müddet arkadaşının dehasından taşan şiir ateşinin buharı gibi yemek odasının havasında dalgalanan mubahase parçalarını serbest bıraktı. Fakat artık kulaklarını dolduran medhiyelerden ziyade kalbinde o beyaz gölgenin biraz evvel şu kapının arkasında mevcudiyetinden gelen cavidanî bir haz vardı. sanki o da tebriklere iştirak etmişti.. Ahmed Cemil’le en sona kaldı. çırpınışları bir enin ile zulmetlere büründü. Şimdi Mazihar Feridun bey İlhami efendiye Ahmed Cemil’in eserinden bahsediyor.. Yemek odasından çıkmaya başladılar. bayrama sevinen çocuklar gisi gürültü ediyorlardı. sonra bu esas üzerine muhaverenin uzamasından kaçınarak bahsi değiştirdi: Enişteniz bu aydan sonra bana aylık vermeyecekmiş. o günlerin ve gecelerin didinişleri.Nihayet bütün bahar sabahının şaşaası. dedi. yalnız kaldıklarını görünce tekarrüp etti. Fatin Dilâver. Ahmed Cemil’in etrafını almışlar. Şimdi kapıda hiçbir hareket yoktu. sonra «Arzu ederseniz bahçeye çıkalım. Süleyman Vahdet efendi de bir takrip Fatin Dilâver beye. Ra-cinin sorusundan «Eniştene beni koğdurtuyor . Racı’nin yavaşça: «bu yolda şeyleri anlamak için galiba frenkçe bilmek lâzım imiş!» mütalâasıyle başlayan nutkunun arasına karışmış idi.» nakaratını dinletiyor.» dedi. ellerini sıkıyorlar. Fakat o kararın henüz tatbik mevkiine konulduğuna vâkıf değildi. Ahmed Cemil o beyaz gölgeyi bir daha görmedi. tutuklukla. Mazhar Feridun.. bir şey anlamaksızın dinleyen muhatabından ara sıra alevli nazarlarla cevaba intizar ediyordu.

Benim için kin taşımağa mutlaka ihtiyaç mı hissediyor?.n^ BA*Burranuj Jiq §rq}Tua rpxxir§ n j i§jbj[ BxjB -unug uruBpo ] •npjof^ bA ipjrJS ua5i bduıi[ıo jfi apui§iuqB§ Jin5n>[ jizbu avt 3{bjb{i3 imsapBBsnra uiuuv 9£)9§ nH § paraqy r ip #** sup Jiq jjrjaq mraa[a.u (3{BUD[is rurzBjfoq tJ{ tppS UBUtBZ Jig ‘ -rs boub[o uiuBSUt p[ uba i§iJ{Bq arq Bauos [ . Bu adam hakkında merhametten başka bir şey hissetmemiş iken onun bu derece adavetine hedef oluşundan azîm bir yeis duydu.» mânasını duyar gibi oldu. olanca ciddiyetiyle: «Yanılıyorsun. Kendi kendisine: «Bu adam bana adavet etmek için nasıl sebepler buluyor. Şimdi Ahmed Cemil odada büsbütün yalnız kalmıştı.. iSBq ua>fc5 §B} Jiq apuı5>ı o ‘uiuuepfBi[i3â ubuea* 9[§a}B o ipttrig fnpnXn rjappmu Jiq fifiaq ‘npjOA”i[Bp îfipjJB Jig • -iSbp iqr. fakat Raci durmadı. acı bir tebessümle: «Ben seni bilirim!» dernek istiyordu.. Raci kendisine kin ve gayz ile dolu bir nazarla bakıyordu.» dedi. Müstahak olmadığı bu serzenişe velev haksız ve bellisiz bir şekilde mâruz olmaktan kızardı: — Öyle bir şeyden kat’iyyen haberim yok! dedi. Ahmed Cemil bu mânayı pek iyi anladı.imişsin. acaba?. Bana ne için öyle husumetle bakıyorsun? Seni kendime düşman etmek için ne yaptım? diyecekti. Hattâ yine Saib’in alay ederek ilâve ettiği bir mütalâa olmak üzere Raci’nin artık ciğerlerini yırtan öksürüğü bu maşukalardan hiç birinin yanında rağbet bulmasına imkân bırakmıyormuş. isi».. bu akşam bahtiyarlığına Raci bir katre zehir akıtmıştı. seni kovmak istiyorlar da. Saib’in rivayetine nazaran maşukasının hâtırasını unutmağa her hafta yini bir maşuka tedarikiyle çare bulmağa çalışırmış. /^Sflt»^ Alman karısının azimetinîi™Oonra Raci büsbütün düşmüştü. ben seni muhafaza ediyorum.§ SnwxoAud apuiSi uiui§Bq toBunp’ joa’tuba’ jjg snrain.. Hemen şu anda onun ellerini tutmak.

aiq ui&Bp Xaq jsabjiq u ui5i ubjo §vmuA a^rrazBjM -auiBJ[ a^ipuaja t uos uniisBqiJB^ ipj {A uiAains joXipa 3{bj:ı^§ı 9[^i -njfns Jii[3{aj9^ntu daq ^aq ji^Bq ubsbjj aA*asBqBqnui jrq n[n -irixnS §iuiBi§Bq Bpuis-BjrB unpua^j JBqzBjc ajt pBy ipuiiğ ”i^iirö aXaaqsq ‘ipjapuoS isasnq siaA* aiq BursBpo ^aiua^ uapziiqep aaAAaunui ıjbA o a[^u9S 9[i UBJSnjj -npjoXiiiBq aiAuBZBU ıŞa§tut§ ^auuio Jiq B^înzjB ubjo ¦epXad apujqiBJi iaAAa 9Aubs aiq o ipun§ ‘tpiaS psaif arq utjzb ppaq a[.2 iuiit§B ipuii§ unuo ‘iîSiu^iS bAbjo ‘i^djas ıiıubs 9uiqiiB3t BpB^BUB^ jaAA9imui nzjB nq ap Jtq ‘npAnp nzje Jiq JiaoaAatua^ıpa ^auiQA”Bîinui ‘pip ^ pq 9ounun§np § ‘nunpnoriA BpBJO ımuo “ipi §ıuı5biı bAbjo tu^a boı^ı “BuisBpo ^aragA ub^bî[ §oq o ıi[ npjoÂipauirez q\Aq -npjoAij^i^ U9izip in iprats 1111193 pauiqy ‘1W93IJ’BJ iınŞi^SaS diutiîs -9UIUTIS uguiaq irepımiB” uıuaSioS ZBXaq ap ‘BqfB^qB^ Jiq -qnui 3a ilBjn TRBA .TU dxjas uç5i Hip ip uiuu9[zip unuo -sjnX ‘joXiji İRV ui5i -8§ ‘ÎP3^SÎ ^g ııva.q ‘npaoAp ‘raipuaja ubutv -issaqa^nur iuistpu9J[ bıjıab.ajBsao o apuiSi ub aia ‘rpjBJfiS UBpunranj-B[a. ubd anp-Bq nq 5.aIaH ‘j[o aanszBS ub^buıbıısbıub iŞip9[Aps ur5i f iznp Jiq BUBq ‘ratpiBung ¦unıâturaurça jnpBEfa. uiUB^nj aiq imsipuajf i^ubs sas aiq U9[a5 uapaSqBq ‘ po qaraa^ [traao paurqv “’isaituBq lajBsao ^nS 7P ifaucfpp ‘ifaaaXua i^aAAauBia bou^o airanjp jrq ısı [p9[^ps 3{ajapaqAB3{ iurs^ua }t ugquapaapuas un^nq ‘jfaraap «•••raiXaip BpumB u uiziuuBi§i2{Bq ‘BpsjnS ‘ui^BJig “¦iiar ipauup^assrqi azrs q JfBqBq Jiq §ıuuxS tıapzıuajaouad ‘jBA”Bq aiq aiuqa jnp BziiiBA’ru &a§ Jiq ‘nzntmfnpio §9 Jiq juriBp •BpiuB^piq bui nq. nŞap ‘znunsjoXinq lucifipzBA m5r utzıuıjbıîıbAb uızts nuo .num§npun§np vzis aaq tmuo ‘ut5: ^¦bukb^ Tjasa S UIUI9p O iraTUOAlA9S JBpBil 9U tuisdsaq ‘^.9Aa -np ııbo apmq Aa§ Jiq uaptq.

Cemil? dedi... Hüseyin Nazmi uyanmış. Sonra bu dalganın içinden bir çehre belirdi.» dedi. Ceketini giyiyordu.. düşünmeden elini yan cebine götürdü. Henüz sabah olmuş. Bir aşk cinnetiyle tutuşmuş bir ağız uzanıyor.. bir siyah tufan boşanıyordu. . giyindi. uzun ve yakan bir buse ile dudaklarını çekiyor. arkadaşının.... «Defterim?. güneş henüz pancurlarm arasından sızarak tatlı bir rüya ile gülümseyen Hüseyin Nazminin yatağı kenarında tebessüme başlamıştı.jgS Buaj butuib uiarang» :uiutpuaja paurqy bjuos “ipjap «i jba ıubuı 9U auisaui^g sisg^ uapiu -q/L bjuos UBpunq lut^-BABq SBAipzi ^ns9iu ugjns un§ Saquo -ub aputiunjuiQ ‘ji^iiaoapa jb i§iui5aS un^nq uipBJi ‘BsuBdBJf auijajzip uıuisubjı as^iS ipunğ znuaq iubutbz ^apAB BuqeABq. massediyordu. snuiBu ui5i uiBpB n§» :au isipuai{ TP«9il ‘JKi-injnq iqtBi[ aö^^iıSı ^raiaiA’B ^ «Jiuiuia ‘bs pauiqy nm üzerine birşey dökülüyor. Defterim nerede?.. dukdaklarını arıyor. Defterimi acaba sofranın üzerinde mi bıraktım? Sizin uşak edebiyat meraklısı ise.31 njznq iSBjng -p^a qnoo9Aa^ BAid’Biı ub^ı5> a -azn îiaui^g JiBqi^i buijb^ibpbiIjb ‘ı^jııS UBputsBpo ¦i^9jjb ai^pajjBS un^tiq uiut§ajn^ nuo ‘np -jb5 aqapS issiq ^auiBqjaui ‘npjns -b^ı^bp Jtq ijboub nq •n^snuiAip Aa§ Jiq jazuaq auiii Bpui^^Bq unuo -iq ziuiba” raisipuaî[ dipa^ja^ lutsBpo ^9uiaA iob^j goaS ng Jiq p nunrannq snAaui Jiq uapa JBqi^ui ‘^ajaSi Jiqsz I5{tIBS ‘§BAByÇ İ’BAB^ BJUOS UBpB^Bq Jiq lOB ipjapa ^ raiSipap «•”ranjoAn.. telâşını farketti: Ne oluyorsun.. oda içinde muhte-riz bir yürüyüşle gezinişini gülerek yatağından mahmur gözleriyle seyrediyordu.. Ahmed Cemil güya o yakıcı sevda busesiyle ciğerlerini tutuşturan bir şarap içmiş gibi yüreği yanarak kalktı: arkadaşlarını uyandırmaktan ihtiraz ile yavaş yavaş basarak gürültü etmeyerek yıkandı. Silkinerek uyandı.o iipjiA95 luiJapzpg jjgja^araapa^d’Bz iuts -ipuaq ‘n^î^î ismiSiq Sbuıııiı Jiq i&Bja^mii uapuuaA Jiq BuisidB3{ aSqBq utzixqap ua^jaSaf) “ipi zijqap jiq JBp § jiAua^ aSjijBtf an iipuBJ{ Jiq ubSbs ba’iz jiq ^nuop nzndJB.

. ikbal şimdi başını kaldırmış. Eniştesi hakkında duyup susturmağa muvaffak olamadığı nefretin bu dakikada hiddet sesi her zamankinden daha vazıh. Ahmed Cemil o neşata acı bir tesir ilâve etmekten içtinap etti. fakat garip bir his bu vak’adan memnuniyete bedel bir üzüntü uyandırdı.. yemek odasına kadar inmek lâzım geldi. çıktılar. Ahmed Cemil anladı.. biraz ötede iki yüksek duvar arasındaki kesik bir levha şeklinde duran semayı seyretmek idi. sedire basr-nı dayayarak elleriyle midesine basan ikbali gösterip henüz MAÎ VE SİYAH 15S> bir şey anlamayan Atfımed Cemil’e: «Rahatsız kızcağız. Odasına çıkınca cebinden defterini çıkardı.» diyordu. Ihiç olmazsa mes’ut bir zevce olmadığını bir anne /• olmak saadetiyîe unutacak!» diyordu. gözlerini kapadı.. gülüyor hem. Ahmed Cemil kalben «Çocuk!. gülerek Ahmed Cemil’e bakıyordu. onun da şu küçük aile bayramına iştirakini arzu ediyordu. Şimdi onu düşünmek istiyordu. yarısı görünen bir minareyi. ceketini. Bu akşam oraya oturup da eline defterini alınca bir müddet onu açamadı. hem bahtiyar. yakalığını çıkararak. kalbi beyaz gölgenin hayaliyle dolu idi. Ahmed Cemil gitmek için acele ediyordu. fesini atarak küçük bahçeye nazır mini mini penceresinin yanında oturmak. işte defterin! bereket versin ki uşak meraklı değil. 14 Sabiha hanım. bahtiyar değil. arkadaşlarını sabah uykusundan Sikleri kadar istifadede serbest bırakarak Huseym Nazminin elini sıktılar. . komşu evlerin kiremitlerini.. Hüseyin Nazmi’ye kalkmak. «İyi uyumuşuz!» dedi.Fatin Dilâver bey tombalak vücuduyle yatağından atladı. o sabahki rüya-‘ yi hayalinde bir daha yaşamak istedi. “O benim olmayacak olursa ölürüm” diyordu. dedi.. ciğerlerini yakan bir busenin cangüzarın neşeleri dudaklarında bir daha titredi. o müphem simayı bir daha gördü. Fatm Dılaver beyi fİrine iştirak ettirdi. bir an evvel odasında yalnız kalarak biraz kalbini dinlemek 13in tehalük göstermişti. Ahmed Cemil bugün matbaadan erken kaçmış. O adamın kanının şimdi kardeşimin damarlarında cereyana başladığına delâlet eden bu hâdise güya nazarında onu telvis eden vir vak’a hükmüne geçti. Dün akşamki muvaffakiyetinden sonra onu bir daha karıştırmak istiyordu. Zavallı ana! O bu histen kimbilir ne kadar uzaktı! Büyük anne olmak lezzetine karşı bütün vekarı çocukta bir meserrete inkılâp etmişti. yazıhanesinin üzerine koydu. yüzünü örten o siyah dalgayı. bütün gün kıvrandı. Odasında âdeti. bundan eminim. . şimdi oğluna bakıyor. Ahmed Cemil herşeyden evvel defterinin bulunmasını istiyordu. yeleğini. daha kavi işitildi.

Ahmed Cemil’in hayal kuvveti burada tevakkuf ediyordu. Demek o sırada her türlü tehlikeyi göze alarak gidip ona. demek o bahçe kapısının yanında gidip onun ayaklarına atılmak isterken o. işte yalnız şu iki kelime. O defter. artık son sahifeye gelmişti.Şimdi şu şiir defterini her vakitten ziyade seviyor. bana bir dakika için ödünç verecek bir kurşun kaleminiz yok mu?» deniyor. lambadan bütün bu eşyadan istimdad ediyor: «Ah: bir kurşun kalemi..... Ne için etmesin? Ne için ondan iki sözü esirgesin?. yemek odasında sofranın üzerinde kalan bu defterciğe koşmuş. Daha sonra beş sıfır. yemek odasına götürüyordu.. çevirdi. Müsaade eder misin? Seni sevebilir miyim?» deseydi. şu iki kelimenin altındaki sıfırları gördükten sonra onlarda MAİVESİYAH 161 . tazyike lüzum görülmeyerek bir aralık taşıveren sevdasının iki açık nişanesi değil miydi? Gözlerini o çocuk yazısından ayıramıyor. sonra. onu Lâ-otfa’nm dinlemiş olması kıymetini bir kat daha artırıyordu. Bu iki kelime Ahmed Cemil’e Lâmia’nm bütün hissiyatının şerhi kadar tafsilât ile zengin. birden gözlerine bir yabancı. Tâ son sahifenin altına bir çocuk yazısı gibi henüz takarrür etmemiş. Lâmia’nın tâ çocukluktan beri katre katre birikerek. Gözlerinin ucuyle sahifeleri süzerek yaprakları çevirmeğe başladı. birdenbire bir arzu duyuluyor. Zihnen o dehlizdeki tesadüfüten sonra beyaz gölgeyi takip ediyor. Ah! Bir kurşun kalemi olsa! Etrafa göz gezdiriyor. Zaten daima hâtırasında bir arada olan Eseriyle Lâmia artık T... henüz tam bir şekil almamış bir yazı. görülmekten korkarak titriye titriye şu iki kelimeyi oraya yazıvermişti. pencerelerden.. Kendi kendisine: “Acaba şurasını okurken orada mı idi?” diyordu.. O da kendisini seviyor. Demin herkes onu tebrik etmemiş miydi? O da tebrik edecek. aşk zemzemesiyle müterennim geldi.. demin onun okuduğu defter. yazı ilişti. «Seni seviyorum. Beyaz gölgenin küçücük bir kalbi var ki bu defteri görünce çırpmıyor. Şimdi anlıyordu. orasını sıfırlarla geçiyordu.. sonra o defter gözüne ilişiyor. daha kavi bir münasebetle yekdiğerine bağlanmış gibiydi. Bundan emindi.. o kurşun kaleminin nereden geldiğini tayin edemiyor. yavaş yavaş ötesine berisine göz gezdirilerek süzülüyor. aynadan. ondan: «İşte bakın. Çevirdi. Beyaz gölge bir tehlikeden kaçıyormuşçasma kapıyı kapayarak oraya iltica ediyor. Ah! Bu sıfırlar. Yalnız şu kadar: «Tebrik ederim». defteri büsbütün kapıyordu. ben de sizi düşünüyorum» cevabını alacaktı. O vakit defter ufak bir helecan ile almıyor. onların arasında Lâmia’yı görmeğe çalışıyordu.ÜU MAI Vtü Bl I AB daha samimî.

Fakat şimdi o fikir silinmiyor. bir nafiz zehir gibi silindikçe daha derinlere giriyor... jıe için kalbinde “bu hiçin hemşirene büyük bir taallûku var. Kimbilir eniştesinin geçerken bir yere çarpmış olması yahut Şener’in inerken düşmesi. 11 baktan çıkınca vakitini küçük hanımın eteği dibinde çorap örmeğe hasrederdi. Denebilirdi ki evin içinde yalnız bu ahmak kız bir hayvanı cezm ile İkbal’in sırrını anlatmakta herkese tekaddüm etmişti. gülüyor gibi gördüğü bu yazılara imtisas ederek. Bu sıfırlar. Şimdi. Hafifçe gözleri süzülerek. fakat hakikati nissettirmemekte musir duran gözleri..Seher’in “Küçük hanım” deyişleri vardı ki ağlamağa benzerdi.. Bir müddetten beri — iki kelimeyi yekdiğerine raptedecek kadar tefekkür iktidarına malik olmayan — bu kaba köylü kızında ikbal için cinnete benzer bir meclûbiyet. mutMai ve Siyah — F.. elîm. sonra cesaret edemedi.” diyen bir ses uyandırmıştı? Ahmed Cemil birden. sokulacak... derin bir merhamet keşfediyordu. künhünü anlamamak için nefsine cebretti.. merdivenden aşağı indi. ..” demek isterdi. bütün ifade ettikleri mânalarla öpüyor. dedi. perdeleri arkasında titrek ziyalar belirmeğe başlayan komşu pencerelerinin üzerine döküle döküle tekasüf eden zulmet dalgası arasında titriyor.. . gözleriyle o yazıları o sıfırları. sonra o fikirden o kadar ürktü ki mahiyetini bulmamak. bunu pek iyi farkediyordu. evin içinde silinmeğe müheyya bir heyula şeklinde dolaşan hazin heyeti. Şimdi merdiven başında yalnız Seher vardı. Kız birşey söylemek istiyormuş gibi yutkundu. Ne oluyor. sofanın yarı zulmeti arasında kızın gözlerinde bir ateş. Daima onun etrafında dolaşmak için sebepler bulur. eniştesini öteki odaya telâşla giriyor gördü. Lâkin şu küçük vak’a. İkbal’e öyle bakışları vardı ki: “Senin bedbahtlığını yalnız ben biliyorum. O vakit gördüğü şeyi pek iyi anlayamadı. daima ağlamak fakat birşey söylememek için azmetmiş gibi donuk. yakacak mesamat arıyordu.. çehresinde bir dargınlık görüyorum zannetti. velhasıl bir hiç ne için fikrini birden İkbal’e sevketmiş. odasının kapısını açtı. şu demin odasının dışarısından sofayı sarsan şey. tâ ötede gayrı mahsus bir rüzgârla yosunlu kiremetilerin. sana yalnız ben acıyorum. Ik-bal’in her vakit örtülü çehresi. okşuyordu.azîm bir mâna serveti buluyordu. bunlar Lâmia nın demek olacak?. dedi. Ne oldu Seher?. sonra bu hüznü etrafında o muammanın yegâne vâkıfı imişçesine âdeta hayvani bir merbutiyetle dargın çehresi. akşamın ratıp nefesinden tereşşuh eden bir melal keselânı içinde kaybolarak dalmış idi ki birden odanın dışarısında birşey sofayı sarstı. kızgın gözleriyle dolaşan Seher. aklından bir şimşek gibi geçen bir fikir için: — Ah. Ahmed Cemil bu uyuşukluğun içinden güya bir rüyadan uyanırcasma yerinden fırladı. yine ne oluyor? Ahmed Cemil güya bu küçük evin havasında uçuşan bir musibet kokusunu hissediyordu.. eski pervazları sallanan çatıların. canlanıyor.

Yanındaki odanın kapısı açıldı. yazık!. Şimdi Ahmed Cemil’in zihninde o deliller toplanıyor.İkbal’in bütün hissiyat sırrını bir sözle icmal etti: “Sevilmediği ilcin bedbaht” dedi. eserini. Seher yemeğe çağırıyordu. nazariyle baktı. anlamak için birşey yapmamıştı. gözünün önünde canlı fakat sakit bir facia gibi “Anlamıyorsunuz. her dakika ciğerlerinden zehir akıyor. şimdi onları anlıyorum.. küçücük odasında geziyor. onlardan bir küme teşekkül eder ki inkârı mümkün olmayan bir hakikat hükmünü alır. sofraya gelmeyeceğim!” dedi. başlı başlarına mânâsız nişanelerin birdenbire do-ğüveren neticesidir. bazan ka-ranlıkjyj. şimdi Ahmed cemil yanındaki odada bir mırıltı işitiyordu.. yazıhanesinin başında durarak. Daha sonra bir mühlik marazı vaktinde farketmiyen bir tabib gibi bu ‘hakikati keşifte bu derece geç kaldığı için kendisine bir müttehim.. Halbuki ben bunu keşfedebilmek için bir sene kaybettim.. bunlar.. fikirden geçen bir rüzgâr. mütecessis adamlar gibi gürültü etmekten sakınarak birşey işitmeğe çalıştı. Bir ihata neticesiyle bir musibet ika edenlere mahsus bir vicdan azabıyle duramıyordu. Fikrinin şu izdihamı arasında sofraya oturmak. hiç intizar olunmayan bir zamanda zihine çarpıvemiş hakikatler vardır ki senelerden beri katre katre muhtelif zamanlarda döküle döküle birikmiş emarelerin. binlerce hatırına gelen bu vak’alar. ikbal’in bir sabah herkesten evvel aşağıki odada bulunmuş olması. bir gün Seher’in Vehbi beye şemsiyesini vermekten imtina ederek: “Oradan alıversin. bundan şimdi eminim.. birbirini bulur. Ahmed Cemil bu anda kendisinde yemek için iktidar bulmadı.” diyordu. Yalan söyledi: “Ben akşamüstü yedim. matbaasını. eniştesi çıktı..” serzenişiyle duran o biçareyi anlamamış. bir istimdad nazariyle bakan gözler. kardeşim gözümün önünde her dakika bir ölüm geçiriyor. Kardeşini. Şimdi kendisini affetmiyor.. Ah! O bir dakika evvel ağlamış gibi nemli. fakat hakikat öyle değil mi? — Lâmia’yı düşünmüştü. — ilâveye cesaret edemiyordu. hususiyle o adamın artık şimdi nefrete haklı bir selâhiyet bulduğu o adamın karşısında sahte bir vaziyetle oturmak için kuvveti yoktu. . bazan küçük penceresinden gecenin esrarla dolu karanlığım istintak ederek düşünüyor. sonra dikkat etti.. Bir hiç. nişaneleri açıverir. birbirine sokularak güya birer âşinâ selâmıyle buluşuyorlardı. “İkbal sevilmiyor. Kapısını sürmeledi. fikrinde sarsılmaz bir burhan sütunu şeklinde yükseliyordu.” diye mırıldanmış olması. Seher cevap vermeden çekildi. yüzlerce. küçük küçük. düşüncesine yabancı kalan bir musahabeye iştirak etmek. mâMAİVESİYAH 163 nasız emareleri. tahaddüsleri zamanlarında mânâsız zan-nolunan bu küçük şeyler bütün îkbal’le Seher arasında inkısam eden bu hâtıralar şimdi birikiyor. şimdi bir hiçten istidlal ettiği bu neticeyi izah edecek geçmiş vak’aları ve emareleri tahattura çalışıyordu. O vakte kadar yalnız kendisini düşünmüş. birikiyor. Bazan birden. Bu aralık kapısına vuruldu. aralarından mani cidarlar kalkıvermiş zerreler gibi yekdiğerine iltihak eder..

“ikbal odada kaldı, zannederim,” dedi. Şimdi eniştesinin yavaş yavaş merdivenleri indiğini duydu, “ikbal yemeğe inebilecek bir hailde değil, zaten midesinden muztaripti” dedi, Birden İkbal’i gidip odasında bulmak, “Kardeşim, artık anlıyorum, söyle bakayım, bana hepsini söyle...” demek için şedit bir arzu duydu. İkbal gelin olalıdan beri onlara tahsis olunan odanın kapısına bile dokunmaktan ihtiraz etmişti. Ayaklarının ucuna basarak çıktı, oraya kadar gitti, hemşiresini olduğu gibi görmek için, geldiğini işittirmekten sakınıyordu. Yavaşça kapıyı itti, kapı hiçbir ses çıkarmaksızm açıldı, şimdi Ahmed Cemil ilerleyemiyordu... ikbal’i, orada karyolanın yanındaki mindere yüzü koyun Irapanmış, uzun örgülü saçları bir kolunun üzerinden kayarak aşağıya sarkmış gördü. Ağlıyor muydu?... 164 MAİ VE SİYAH Ahmed Cemil kardeşinin şüphesiz saklamak istediği şu ma’hrem manzaranın üzerine varmış olmayı şimdi zarafetten hâli buluyor, kendisinden saklanmak istenen birşeyi gidip zorla meydana çıkarmış olmakta bir kabalık duyuyordu. Bir saniye dalha , avdet edecekti, fakat orada vücudunu birşey Ik-bal’e hissettirdi. Silkinerek başını kaldırdı, o vakit iki kardeş arasında, acı, sanki feryat ile dolu, birinde şu elim perişan hali göstermiş olmaktan mahcup, ötekinde görmekten müteal-lim bir nazar teati olundu. Ahmed Cemil kardeşinin yanına kadar gitti. Şimdi îkbal minderde doğrulmuş, kalkmaya cesaret edemeyerek duruyordu. Ahmed Cemil yere, hemen dizinin dibine, kilimin üzerine oturdu; şimdi tam bir teslimiyetle kendisini terkeden ellerini tuttu: «İkbal, söyle bakalım! ne oluyorsun?» dedi. İkbal’in gözleri kapandı; kapaklarının kenarında koşuşan seri râşecikler arasında yaşlar sıcak, birer kat-re zehir ile dolu gibi ağır, iri yaşlar, mütevali bir sukut ile uzun kumral kirpiklerinin ucundan süzülerek, ikisinin birleşmiş ellerine düşüyor. Bu elleri ıslatıyordu. O vakit Ahmed Cemil ağlamayarak, boğazında lakırdı söylemesine zahmet veren bir tıkanıklıkla, İkbal’i tesliye değil istintak etmek istedi. «Ne oluyorsun İkbal?... Niçin bana söylemiyorsun. Şimdiye kadar niçin söylemedin?... Rahat değil misin, kardeşim, bir ıstırabın mı var?...» diyor. Sualler birbirini takip ederek ağzından dökülüyordu. Fakat bu suallerin cevabı yalnız o elleri ıslatan, sıcak, ağır, iri göz yaşlarıyle bu dakikada gözlerine her vakitten ziyade sarı, zayıf, narin görünen bu vücudun tâ ruhunun derinlerinden kopma darbelerle sarsıntılardan ibaret kaldı.. Nihayet îkbal «Gidiniz, ağabey, şimdi gelir...» dedi. ikbal güya korkunç bir ma’hlûktan bahsediyormuşçasına kapıya bakıyor, «şimdi gelir, şimdi gelir...» diyordu. Ahmed Cemil burada duramayacağını anladı, îkbal’i yalnız bıraktı. Odasında: «Ne yapmalı?» diyordu. Evet ne yapacak? Demin geç kaldığını, zaman

kaybettiğini düşünüyordu; şimdi işte hakikat gözyaşlarıyle, ıstıraplarıyle önünde birden, meydana çıkmıştı. Şimdi ne yapacak?... Evvelâ Ahmed Cemil’de bir hiddet feveranı hâsıl olmuştu. Ihtilâcat ile yumruklarını sıkıyor, odasında geziyor; bir-şeyler yapmak istiyordu. Kardeşini bu bedbahtlıktan kurtarMAİ VE SİYAH 165 mak için bütün vasıtalara, bütün kuvvetlere malik imişçesine yalnız şimdiye kadar lakayt kalmış olmasına kızıyordu. Fakat bu ilk hiddet hamlesi geçtikten sonra bir aciz hissi demin titreyen asabını uyuşturdu. Şimdi bir gevşeklik duyuyor, bu hakikate karşı çaresizlikten azîm bir fütur ile şuraya oturmak, biraz evvel aşkının şiirini okuduğu şu köşede içeride ağlayan kardeşi için hazin, sakit, gözyaşlarını akıtmak istedi. Bir aralık aşağıda sokak kapısının açılıp kapandığını duydu, daha sonra kapısının dışarısında annesinin sesini işitti: — Cemil; açsana... Valdesinin bu ziyaretinde İkbal’den bahsolunacağnı derhal anladı, kapısının sürmesini çekti. Karanlıkta mı oturuyorsun, Cemil?... Yazıhanesinin üzerinden kibrit kutusunu aldı, mumunu yaktı, ıhafif bir ziya titreyerek zulmetin içinde dalgalandı, o vakit henüz aydınlığa alışmamış kamaşık gözleriyle annesine baktı. İkisi de öyle bir müddet bakıştılar. Sabiha hanımın, biraz evvel büyük anne olmak süruru ile siması parlayan bir kadının, şimdi çehresi gevşemiş, gözlerine bir endişe gölgesi düşmüştü. Kapıyı tekrar kapadı, tekrar sürmeledi, «niçin yemeğe gelmedin?» dedi, sonra asıl düşündüğünü söylemek için söylenmiş bir sözün cevabını beklemeyerek, oğlunda ne tesir hâsıl edeceğine dikkat ediyormuşçasına bakarak: Yine gitti... dedi. Ahmed Cemil eniştesinden bahsolunduğunu anladı, demek demin kapı onun için açılıp kapanmıştı. Yine babasına mı? dedi. Tabiî değil mi? Yok, hiç tabiî değil... bu son söz ağzından istemeksizin çıktı. İhtiyara nüzul isabet ettikten sonra Vehbi bey haftada bir iki geceyi babasının evinde geçiriyor; bazan akşamlan yemek yedikten sonra duramayarak, bir bahane icad ederek ikbal’i yalnız bırakıp gidiyordu. Sıhhatinde hiç babasına uğramak âdeti değil iken hastalıktan sonra bu mütevali ziyaretler bittabi dikkate çarptı. Bu, babasına muhabbetinden, hastalık üzerine bagteten uya-nıyormuş gibi bir merhametten mütevellit değildi; buna şüphe edilmiyordu. Bu akşam Seher vak’asından sonra hatırına gelen fikre benzer bir başka fikir daha Ahmed Cemil’in beynini bir şimşekle yakarak geçti. Annesi hâlâ kendisine bakıyordu. Bu düşünceyi şu sözle tefsir etti:

Ah, mülevves mahlûk!... Sabiha hanım diyordu ki: — Onu gördükçe ihtiyar memnun olacak yerde o kadar hiddet ediyormuş ki... O halde niçin gidiyor? Bu kıza yazık değil mi? Tevfik efendi Ahmed Cemil’in gözü önüne geldi. O zayıf, fersude vücudu hareketten, nutuktan muattal, bir yatağa serilmiş; karşısında gençlik tuğyanı ile taze duran genç karısının yanında, vücudunda hayattan tek eser gösteren gözleriyle onu yiyerek, bu vücuttan istifade edememek hüsranıyle ona belki kinle, husumetle, yaralı bir canavar nigâhiyle bakarak, gördü. Sonra onu bir an evvel mezarda görmek isticaliyle tet-kika gelen oğlunun karşısında hiddetinden o soluk çehre kızarıyor, bir şey söylemek isteyip muvaffak olamayan dudaklar bir hiddetle titriyor, o gözlerden ateş çıkıyor; sonra o taze kadın, babasının büsbütün ölmesine muntazır oğul, bu âciz hiddetin karşısında gülüyorlar, alay ediyorlar, güya «yine kudurdu!...» diyorlar... Ahmed Cemil bütün bunları ‘hayalinde tertip ve icad ettikçe dudaklarına bir nefret nakaratı gibi: «Ah!... mülevves mahlûk!...» cümlesi geliyordu. Valdesinin yalnız son sözüne cevap verdi: Evet, İkbal’i ne yapacağız! O vakit Sabiha hanım oturdu. Bir şey yapamamaktan, kızın bedbahtlığına karşı âciz olmaktan mütevellit bir yeis ıstırabı ile ellerini kavuşturdu; parmaklan birbirine giriyor, gözleri meded bekleyerek Ahmed Cemil’e bakıyordu. Böyle bir müddet karyolanın yanındaki sandalyede, Ahmed Cemil karşısında minderin kenarına oturarak, mumun sarı, titrek, hafif ziyası arasında biribirlerine donuk, yarı muzlim görünen çehrelerine bakışarak, durdular, insanların bazı feveran devreleri vardır ki, küçük bir istihzar dakika-siyle başlar. Bu dakikada gözler biribirini istifsar ediyor gibi durur, güya «ağlayalım mı?» sualiyle bakışır. Bu dakika uzun bir asır kadar hâtıralarla mâlidir, bu bir dakikada bütün yaralar — henüz taze ve kanayarak, her biri bir başka hâtıranın ateşiyle yanarak — inkişaf eder. Kalbin binlerce noktalarından birer ıstırap enini ile binlerce menfez açılır; türlü kırık SİYAH 167 ümitler, acı yeisler, matem hayalleri, bütün hayatın o ağlayan hediyeleri acı — bir kabristanın ervahı bezmi gibi — feryad-larıyle, giryeleriyle sürüne sürüne buluşurlar. Bir griv ve matem mecmuası! Yalnız küçük bir dakika: o vakit gözler kapanır, güya şu elem mahşerinin üzerine düşmüş bulutlarla mahmul bir sema... Artık ağlamak zamanı gelmiştir. Şimdi bu anne içeride ye’sinden kıvranan kızı için şurada artık nefsini zaptedemiyor, ruhunun büsbütün tutuşmuş ih-tiyacıyle göz yaşlarını salıveriyordu. Ahmed Cemil dudaklarını sıkıyor, annesini görmemek için yere bakıyordu. Nihayet Sabiha hanım söylemeğe başladı; birinci defa olarak yüreğini boşaltmak, bütün hissettiklerini oraya, ortaya döküvermek

Şimdi Sabiha hanım oğluna bakıyor.. Onu tâ ilk gününden beri sev-memişti. Sabiha hanım bu kusurlara evevlâ ehemmiyet vermiyordu: Erkeklerin yüzde ellisinde görülen şeyler. yemek beğenmemek. elbisesini süpürecek bir mahlûk bulmak için evlenmişti. Kendisine vahşi bir memlekete düşmüş bir mütemeddin yüksekliğini verirdi.. yanında bir hareket etmekten sıkılıyor. Her şey hakkında hepsinden ziyade malûmat sahibi olduğuna kanaati vardı. bayağılıklar. O.. O küçüklükler. dayak yemiş kediler gibi büzülüyordu. Öyle gülüşleri. Bu meselenin ismini verdikten sonra bütün teferruatını nakletmek için kuvvet buldu. kahveye itiraz etmek. fena gördüklerini iyi görmek için uğraşmıştı. Sonra ikbal’i doğrudan doğruya tahkir etmeğe başlamış. bakışları vardı ki daima: «Ben sizin fevkinizdeyim. tashih ve itiraz için o daima kaba kahkahasıyle söze karışır. bari sokakta gördüğün hanımlara dikkat et!» derdi. hikâyeyi yarım bırakırdı. diyordu. Bir hikâye nakletmeğe gelmezdi. Yavaş yavaş İkbal onun yanında hatâsını.. Ahmed Cemil bile onun yanında bir şeyden bahse cesaret edemez olmuştu. Daha sonra Seher meselesi başladı. «bu adam kızımı mes’ud etmeyecek» demişti. ötekiler bütün bir alay züyuf!.. çarşafının rengine itirazı kendisi için bir süs edinmişti. Evin içinde yalnız o vardı. Bir kere edebiyattan bahsetmek istemişti. oturacak bir sofra. sizin aranıza düşmekle ne kadar tenezzül etmiş oluyorum!» demek isterdi.. İnsan emellerini tekzip eden şeyleri istediği şekilde tevile çalışarak kendisini daima arzuları içinde oyalamakta gecikir. Şimdi hepsini söylüyordu. O zamana kadar kendisini aldatmak istemiş.istiyordu. kızını bahtiyar zannetmek için nefsine cebretmişti. fakat sonra?. Damadının aleyhine şahadet eden vak’aları hep böyle müsait tefsirlerle telâkki etmiş.. saçının örgüsüne. İkide birde: «Bilemiyorsun. fakat artık o kadar ilerilemişti ki tevakkuf etmek mümkün olmadı. yatacak bir yatak. gömleğinin biçimine.. bir kabalığına tesadüf olunuyordu. Her gün bir huysuzluğuna. gömleğinde unutulmuş bir düğme ikbal’i ağlatmak için kifayet eden sebeplerdi. iyi ütülenmemiş bir yakalık. Artık lakırdı söylerken şaşırıyor. Bütün . acıyor gibi bakan gözleriyle sükûte mecbur etmişti. Vehbi bey kış geceleri Şehzadebaşı kıraathanesinde saz takımında dinleye dinleye ezberlediği gazellerden mürekkep srmayesiyle bahse iştirak etmiş. diyordu. mâneviyetinin kisvesi gibi bütün vücudu etrafında tayaran eden hasaset havası onu tâ ilk gününden beri duymuştu. dûniyetini affettirmek isteyen bir zavallı hükmüne geçmişti. Ahmed Cemil’e «Zavallı çocuk! daha aklı ermiyor!» demek isteyen.. Daha sonraları evin hizmetinde kusur bulmak.. onun yanında daha sonrasından bahsetmeğe cesaret edemiyordu. fakat artık mümkün değildi. onda tâyin olunamaz bir şey duymuş. bir ay içinde bütün bunlar meydana çıkmıştı.

diyordu. bir gün çarşafını giymiş. saatlerle orada durmuş. annesiyle kardeşine sokulmaktan ürkerek dolaşıyordu. Bilhassa sana karşı bir muhabbet gösterdi.» diye başladı: Bir gün ne olursa olsun onu söyletmek için karar verdim.. Halbuki İkbal?.. eli kapının zenbereğinde. daha ileriye gitmemek lâzım gelirken. Bilâkis kocasına atfolun-nabilecek bütün kusurları örtmeğe çalışır. ağzından bir kelime alınamamıştı. «Benim mi?» der sonra yorgun kirpiklerini indirerek dudakları arasından bir inilti gibi boğuk. «Demek ki İkbal biliyor. fakat yalnız ağlıyordu. daima sakit. hissettiklerini oğluna söyledi.. içten gelen sesiyle ilâve ederdi: — Hiç!.bildiklerini.. Seher yine bir şey söylemiyor. o vakit kızı istintak etmişti... fakat saklamak istiyor. Eski hissetten eser . herkese iltifat ziyadeleşti. Bir vakitten beri İkbal’le Seher arasında biribirini herkesten ziyade anlayanlara mahsus bir hususiyet.. daha ona gelinceye kadar. fakat tafsilât ve deliller nazarı dikkatinden kaçıyordu. ne dışarıya çıkmağa.. bu suale birdenbire cevap veremedi. Ahmed Cemil bir şeyin mevcudiyetini zaten hissediyor. «Bir gün. Seher evvelâ: «ben oturmayacağım» diye başlamıştı. İkbal’in hazin tajhammülü. Sabiha hanım Seher’in kimseye bir şey söylemek istemediği halde İkbal’e hakikati ifşa ettiğine emindi. Sabiha hanım: Oh. her sözünü takip etmiş. Sabiha hanım bundan bir netice çıkaramıyordu. O günden sonra hastalığını bilmeyen birisinden ismini söylemeyerek hakikati anlamak isteyen ihtiyatkâr bir tabib gibi bu anne bedbaht kızının her halini. Sabiha hanım yine: «Bir gün. Dikkat ettin mi? O mesele çıkar çıkmaz nasıl değişti... ne de çarşafını çıkarmağa cesaret edemeyerek. Ona ne vakit: «ikbal neyin var?» denirse o daima ağlamak üzere gibi duran gözlerini hayretle kaldırır. arkasından kapıyı sürmelediğini görmüş.» diye MAI VE SİYAH 169 başladığı hâtıralara nihayet veremiyordu. ağlayarak. nihayet babasının hastalığıyle matbaa meselesi çıktı. Nihayet bir sabah Sabiha hanım Seherin Vehbi beyi mutbaktan iterek çıkardığını. evin içinde bir heyula şeklinde tahtalara basmaktan korkarak.. yalnız şu son tesadüfe kadar.... Sabiha hanım: Nihayet. «Seher’in yine nesi var? Bu kıza bir şey oluyor?» dedim. Bütün bu vukuat arasında Seher’in musîr sükûtu.... sanki bunun cevabı kendisinin bir töhmetini meydana çıkaracakmış gibi şaşırdı: — Demek ki. Fakat İkbal daima mahzun. diyordu. ondan hastalığının bir parçasını koparmağa çalışmıştı.» diyordu. Artık Sabiha hanım tafsilâtı bitiremiyor. Sabiha hanıma zaten öğrenmek istediği şeyi bu gözyaşları anlatmıyor muydu? Bundan sonra Vehbi bey utanmak.. İkbal’in benzi attı. onu annesine iyi göstermek için yalanlar icat ediyordu. sır esası üzerine kurulmuş bir münasebet vardı.

. Ahmed Cemil annesinin karşısında o söyledikçe bazan mumun hafif oynak ziyasıyle titreyerek duvarların üzerinden . kamilen uçuyor görünen. daha sonra bu mücadeleden kendisi de yorgun kalarak.. fakat soluk alan bir resim gibi şişiyor. zayıflaşan.» Ahmed Cemil yine sîlkinerek dinlemek ister. ben ısrar ettikçe: «İhtiyar memnun olmuyor. «Ah! Evet. o vakit işittiklerini anlamamağa. kıvırıyor. bir müddet hikâyeyi takibe muvaffak olurdu. saçılıyor.» mukaddemesiyle başlanan o sonsuz hikâyeler kendisinin düşünceleriyle karışıyor. parçalanmış. bazan tâ boğazında bir girye ukdesiyle gözlerini süzerek iskemlenin üzerinde ara sıra dalgalanıyor. tâ orada. solmuş çehresiyle. bulanmağa başlayan zihninin içinde bir telâtum husule geliyor.. ağlamış gözleriyle.. beyin babasıdır. Ondan sonra İkbal’i oraya göndermek kabil olamadı. zihninin içinden bir hâtırayı tırmalayarak uyandırdı. fakat Tsen gidemem. «Bir gün. döndürüyor. ara sıra bulutlarla yüklü bir semada gizli bir güneşten kaçarak koşuşan ziya parçaları gibi zihninin bulutlan arasından avare bir fikir geçiyor.kalmadı. onu söyletmek için ısrar ederek «Sebeb?» diye tekrar ediyordu. bütün hareketlerinde bir başkalık göründü. ilk önce her gidişinde güzelce avdet ettiği halde o gün hasta gibi gelmişti. ne isterse yapsın. gittiğimizi istemiyor. Sebep?... fakat bir aralık annesinin bir sözü gider. mukavemet edilemeyen bir deveranın cazibesine mahkûm ederek çekiyor. işte o gidiş son gidiş oldu. bir gün. masrafı üstüne aldı.. «Bir gün. türlü münevver rüyalarının incilâsma. daha sonra birden yine toplanarak küçülen.» o da tahattur ediyordu. düşünmek istediklerini toplayamamağa başlıyor. bir komşu evinden maten nevhaları gibi parça parça dinliyor.!îiS|i||ii’ kaçışıyor. kabarıyor. Tâ şu muhaverenin bidayetinden beri o annesinin söylediklerini uzaktan. o gece orada kalmıştı. mevhum. şekillerin ihtizazına.. yerlere seriliveriyordu. şakaklarının arasında bir kasırga dönerek bütün bu küçük mahşer içinde bulduklarını çeviriyor... SİYAH . o küçük yatağın beyazlıkları arasına sokuluyor görünen gölgelere dalıyor.. Sebep? Şimdi bu son sual ile oğlunun gözlerine bakıyor.» diyor. bütün meyus heyetiyle duran annesine bakıyordu. tâ derinlerde bir hâtıra leması uyanıyor sonra yine bütün bu şeyler güya dimağının güneşi sönüyornıuşçasma zulmetlere boğuluyor. bu kasırga içinde bütün o efkâr enkazı kırılmış.. annesinin vücudundan yükselen gölgelere dalarak güya bir uyku içinde düşünüyordu. Hatırına geliyor mu? Bir gün İkbal’i ihtiyarın evine göndermiştik.

. Ahmed Cemil de onu düşünüyordu.... Hiç.. bunda bir mes’uliyet mevcut ise onun kime aidiyeti lâzım geleceğini bulmak istiyordu. gözleri boş bir nazarla odanın müphem bir köşesine dikilmiş durdu. bu neticenin ne yolda sebeplere tevellüd ettiğini tahlil ediyor. Bu sual üzerine ikisi de sükût ettiler. Matbaada bir yazıhanenin kenarında başkasının .. onu böyîe içeride. Şu noktada bu iki kalb bütün acılarıyle güya biribirine sarılmışlardı. dedi. Şimdi bu izdivacı düşünüyor. Ahmed Cemil odasında yalnız kaldığı vakit ayaklarının altında bir dünya parçalanmış gibi kardeşinin kırık hayatı karşısında çaresizlikten. ye’sinden kıvranmakta tek başına bırakacaklar. Hiç. sabit. Sahih mi? ikbal’i o kahrın pençesinden kurtarmak için hiçbir vasıta mı yok?. ikbal’i ne yapacağız?. Derin. anne. yanıbaşmda diz çöktü.. hareketten kalmış kolları sarkmış. . O çarenin ismini söylemeksizin miknatısî bir fikir mü-nakalesiyle ikisi de ayni düşünce ile meşgul olduklarını anladılar. annesinin yanına kadar gitti.» dedi. bütün geçmişin tafsilâtını 172 MAİ VE SİYAH icmal ediyor. içinden: «Başka bir tedbir. bu izdivacın nasıl vücude geldiğini.. onu söyletmek için ısrar ederek ilâve ediyordu: — Sebeb?. Ahmed Cemil: — Ah! Mülevves mahlûk diyordu. Sabiha hanım nihayet gözlerini kaldırdı. öyle mi? Demek ikbal’i kurtarmak için birşey yapamayacaklar. kardeşini öldüren p musibetin bir tamiri çaresinin bulunamayacağına kanaat edemiyor. odalarının yalnızlığına iltica ederek ağlamakta. Sonra Ahmed Cemil dudaklarının arasından: «Öldürmekle müsavi!» dedi. şimdi Sabiha hanımın gözleri yine bir şedid ihtilâç ile kapanıyor.. tanımak için bir ihtiyatta bulunmuş mu idi? Matbaada iki sigara dumanı arasında Ahmed Şevki efendinin fikrinde doğuveren bu izdivacın o bir iki haftalık başlangıç tarihi bütün ihtiyatsızlıklarıyle hatırına geliyordu. Bunun bir necat çaresi olmadığına kanaati vardı. O zaman pek kayıdsızca davranmamış mıydı? Kardeşine intihap olunacak ‘hayat refikini iyice öğrenmek... hastadan ümit kesen bir yeis ile baktı: «Hiç!. meyus bir nazarla Ahmed Cemil’e bakıyordu. Hiç!. Ayağa kalktı. hanımın gözleri artık kuru idi. ikisinde de aynı tedbir ihtiyacı: «Ne yapacağız?» diyordı.171 Sabiha hanım yine cevap isteyen gözleriyle oğluna bakıyor. perişan yaşlar kirpiklerinin ucunda yine dolaşmağa başlıyordu : Pek iyi... onu büsbütün kurtaracak başka bir deva bulmalı!» diyordu. Ahmed Cemil buna inanamıyor.. Sabiha. yalnız bir çare geçiyordu. şimdi kenarları yanan gözleriyle annesine bakıyordu. ellerini oğlunun omuzlarına koydu. Şimdi hatırından bir çare... Orada... bir şey yapamamaktan mütevellit bir fütur ile yatağının kenarına oturdu. öyle mi?.

Artık kendisine mahkûm sıfatıyle bakmaya nefsini mecbur ettikten sonra âdeta aleyhine hizmet edecek bütün tafsilâtı tezyin ve takviyeye özendi. Ahmed Cemil bu fikri zihninden defetmek. fakat şimdi o fikir beynine musallat olmuş. Ahmed Cemil mevhum bir hasım ile mücadele edercesine bir fikirle cenk-leşiyordu: «Ben o meselede matbaayı düşündüm mü? Bilâkis onun için bir soğukluk duymadım mı? Ahmed Şevki efendi ondan bahsedince hattâ içimden hiddet etmedim mi?» diyordu. Bu izdivaçta kendisine büyük bir mes’uliyet hissesi terettüp ediyordu. oradan çıkmamak istiyor. «Sensin. onu düşünmemek. yakıcı birşey burdu.. mes’uliyeti tamamiyle yüklenmek için sebepler buluyor. Bir aralık bu hükme daha ziyade kuvvet vermek için: «Hattâ.» dedi. eniştesi için duymaktan hâli kalamadığı nefrete biraz daha vüs’at vermiş. yazıhanesinin üstünde mektep arkadaşlarının — heyhat! O mes’ut mektep hayatı dostlarının — bir yelpaze teşkil eden resimlerine güya: «Beni siz de mesul mü telâkki ediyorsunuz? Beni siz de mahkûm mu ediyorsunuz?» yalvarışıyle baktı. Kardeşinin bir yabancıyla irtibatından hissettiği kıskançlığın. Ahmed Cemil kendi kendisine verdiği bu hükmün altında eziliyordu. Kendisine karşı meseleyi husumetle tetkik ediyor. makhur çıktı. idare memurunun yuvarlak heyetiyle o sırıtkan yüzünü görmemek için cebr-i nefs etti. «bu mes’uliyet sana ait!» diyordu. Bu hakikat inkâr edilemezdi. budalanın biri!» diyordu. Yarı karanlık içinde müphem şekiller gibi görünen küçük kitap hücrelerine. henüz kalbinde hafif bir müdafaa sedasiyle terbiyeye çalışan hissi içinden tekrar ettiği bu nakarat ile susturmaya uğraşıyordu.. türlü mânalar ifade eden bir nazarla bakarak: «Acaba?. sallanan haritaya.işitmesinden ihtiraz edilerek iki üç dakika süren muhavereciklerle hemen bitiriverilmiş olan bu izdivaç işte bugün şu neticeyi vermişti. bütün sebep sensin!» diyor.» dediği hatırına geldi. Matbaada yalnız kaldığı geceler birdenbire bir müsveddenin ortasında kalıvererek düşüncelerine sakit bir zemzeme kabilinden refik olarak o yalnızlığın arasında şu matbaada bir gün her zamanki mevkiinden başka bir mevki tutacağını düşünmemiş miydi? Daha sonra ihtiyarın musabiyeti üzerine evvelâ en iyi hisleri uyanmıştı: ihtiyara acımış. herşeye karıştırdığı mafevkalhakikata şu dakikada her vakitten ziMAİ VE SİYAH 173 yade mağlûp idi. duvarda melûl. Hüseyin Baha efendinin çekilmesine infial .. Fakat o musallat fikir zihninde şimdi idare memurunun sırıtkan çehresine dişlerini göstererek gülüyor.-. ifrata. sahih mi?.. kudurtucu..» diyordu. Ahmed Şevki efendinin zevzekçe manalı bir vaziyetle: «Matbaa ihtiyarındır. «Ahmed Şevki efendi.. sonra birden kalbini birşey. Emin misin?. Bu musallat fikirle mücadeleden Ahmed Cemil mağlûp. o ‘haftalarca süren ve hiçbir vakit zail olmayan ezanm Tjiraz sönmeye yaklaşmış olmasından sonra bir matbaa sahibi olmak ihtimalini kuvvet kesbetmiş görerek kalbinde inkişaf eden hülyayı tamamiyle hatırına getirdi.

müthiş bir azap boğazını sıkıyor. odasının penceresini açtı. yakın duvarlara baktı. bu fikirle kuvvet bulmaya çalışıyordu. «Şimdi ne yapmalı?» diyordu. Şimdi artık Ahmed Cemil saklaya-mıyor. Ali Şekib’in muharrirliğe veda ederek bir dükkâncılığa geçmesini bir facia hükmünde telâkki etmiş iken tâ kalbinin derinliklerinde. Doğruldu. geniş bir uçurumun azîm ağzını açıp kendisini yutmaya müheyya olduğunu görüyordu. şeklinde imtidat eden bu fezanın sinesinden çıkan sükûte benzer uğultuyu dinleyerek ötede beride bu zulmet zemini içinde birer sarı leke şeklinde parıldayan münevver pencerelerden. gözlerini bu zulmetlerle doldurarak. Gecenin siyah donuk rengi içinde mütehaşşit birer kütle şeklinde daha siyah. Ciğerleri. Matbaada artık çalışmalarına ruhperver bir emelin iştirak edlemeyeceğine. zulmetten tereşşüh eden bir ârâmiş vehmiyle biraz müsterih olacağını tahmin ederek mumu söndürdü. pencerenin kenarında. ölü dudaklara. gözünün önünde tecelliye başlayan zelil mevkiinin üzerine münevver bir örtü çekemiyordu. «Lâkin matbaada belki onun kadar benim de hakkım var» demek istedi. biribirinin ardına yığılmış siyah duvarlar. başını bir mengene içinde parçalıyordu. râşe verici buseler konduran bu zulmeti kâse kâse. Burada. O vakit kâbuslarla mahmul rüyalar arasında bir boşluk içine düşüyormuş. Fakat heyhat! Artık hakikati tezyin edemiyor. o adam için çalışacak. sanki bir alevle yanan ciğerleri bu kevserden serin bir yağmur hazzını hissediyordu. karanlıkta kalırsa daha iyi düşüneceğini. bilâkis orada kendisini nefret ettiği bir adamın esiri . hiçbir şeya vâkıf değil imişçesine ona gülmek için kendi kendisine cebredecek değil mi?. yarın yine zelil bir ecir sıfatıyle o matbaaya gidecek. Bu siyahlıkları yutmak... müncemit. râtib bir makber nefesi gibi simasına ba~ rit. onlar hepsi yalan. bitmez tükenmez bir sükût ile yetişilmez. hepsi sahte idi. kendisine âdeta — kendi menfaatine bir çok güzide hisleri feda etmiş — bir kötü mahlûk nefretiyle bakıyordu. bulunmaz bir derinliğe iniyormuş gibi içinden birşey duydu. artık önünde dehhaş.. birkaç örtülü bulunan ziya parçalarından gözlerini ayırmaya çalışarak.. tesliye veren bir adem kevseri gibi kana kana içmek istedi. 174 MAİ VE SİYAH MAİ VE SİYAH 175 daha kesif görünen komşu evlere. hafi köşelerinde bütün bu şeylerin altında bir emel çıkacağına itimat eden gizli gizli gülümser bir ümid saklı değil miydi? Demek o güzel hisler. Biraz ‘hava almak istedi.ile bakmış. Yavaş yavaş o ümid handesi sönmeye meyyal küçük bir nur şeklinde ışıldarken gittikçe genişlemiş bulutlardan sıyrılan bir sabah güneşi gibi şâşaasiyle bütün o müzmin hissiyat bulutlarını dağıtarak kalbini envarına boğmuş idi.

bunların arasından hülyasının perisini bir sis içinde gibi görüyordu. hiç! Bundan sonra hepsine veda etmek. ifrat eden bir fikir ile zihninde büyüyor. Ne olursa olsun... O zaman güya kalbinde bir gizli kuvvet ağır bir uykudan silkinerek uyandı. o zaman ellerini uzattı. uğraşacak. öpücü bir el ile tuttu. Şimdi hatasının ehemmiyeti.. Bu dakikada Ahmed Cemil artık tamamen bir karar ittihaz etmiş idi. minderin üzerinde melûl ve muhtazır bir eda ile serilen o defterciğe.. karanlıkta.. Onu yarası bağlanacak. bu matbaaya temellük etmek için sabır edecek! Bütün vehimlerine. Evet. kırık kanadı sarılacak mecruh bir güvercin gibi okşayıcı. bir cinayet dehşeti alıyordu. o beş noktayı bir görüş vehmiyle tekrar gördü. Bundan sonra ne yapacak ? Biraz evvel kardeşinin musibetini defetmek çaresini ararken bir idam hükmü soğukluğu üe inen bir kelime suya düşen bir taş parçası gibi ağır ağır. gözlerini kapadı. o gitmiş. hislerine galebe ederek yarın yine matbaaya gidecek. Lâmia!. türlü emelleri ezerek.sıfatında görmekten nefsini menetmek mümkün olamayacağına emin idi. yine çalışacak. her şeye tahammül edecek tâ ki. Gözleri ötede beride siyah bir zemin üzerine serpilivermiş mütebessim sarı yakutlar şeklinde yıldızlara bakıyor. . o göremediği kelimecik-lerle noktaları uzun bir buse ile öptü.. Bu muzlim gecenin sine176 MAİ VE SİYAH sine sanki bir nefes çıktı... Ya lâmia?. Lâmia ile eseri. bu son karar üzerine uyumak istiyordu. Evet... Bu neticeyi tâ ilk gününden beri meçhul bir his kendisine haber vermekten hâli kalmadığı halde. şimdi onun hâtırasiyle şurada — elinde bir şiir defteri. son sahife olacağını-tahmin ettiği yaprağa kadar geldi. o emellerinin enîsini araştırdı. bir aralık şiir buhariyle bulanan gözlerinin önünde yükseldiğini gördüğü emel kâşanesinin artık enkazı kenarına oturup uzun bir hırman nazariyle onun matemini tutmak lâzım geliyordu. suları yararak ric’ati mümkün olmayan bir sükût ile kalbinin en derin noktalarına kadar. bu iki hâtıra birden damarlarının içinde bir ateş seyyalesi tutuşturdu. kalbinde kesif bir zulmet içinde yalnız bir ümit ışığı — karşısında sonsuz bir yokluk fezası şeklinde imtidad edip giden şu siyah semayı iştihad ederek Lâmia’ya malik olmak için kendi kendisine yemin etti. İki eliyle defteri dudaklarına kadar çekti. orada o iki kelimeyi.. madem ki hayatında muvaffakiyet onunla kaim. Ahmed Cemil artık yatağına girmek için acele ediyor. hülyaları parçalayarak iniyordu: hiç!. Karanlıkta yazıları görmeyerek yaprakları çevirdi. ailesinin biricik servetini o mülevves matbaanın dişlerine atıvermişti. ya eseri?.... onun bu aşk busesini bir siyah mev-ce içinde tes’id etti.

Bazan ağız dolusu duman püskürerek. suya düşmüş bir taşın sukut noktasından büyüye büyüye açılmış bir daire şeklinde. Muzlim bir gecenin şu münevver sabahı bütün melalini. zarif sevimili bir çocuk bileziği çırpınarak geçerken Ahmed Cemil bu sabahki âsab . o yüz binlerce zerrelerin. Böyle bulutlar halkalara karışarak. tâyin edilemez zerrelerden mürekkeb şenaverleriyle.Ahmed Cemil ekseriya çok düşünceli zamanları takip eden derin uykulardan biriyle uyandıktan sonra sabahleyin kendisini tamamen sükûnunu iade etmiş buldu. îri. Hemşiresine: «Sen şu noktadan mecruhsun!» demeksizin. hava ve ziyadan mürekkep bir şelâle gibi yüz binlerce toz parçalarından. rakkase-leriyle dalgalanıyor. bazan küçük hamlelerle halkalar salıvererek. rakkaselerin her an müMAİ VE SİYAH 177 tebeddil. geceki âsab tuğyanı geçmiş olacak!» diyordu. mest raksı. her şeyi tamir ve ihya edebilecek zannettiren bir his peyda ediyordu. bacakları sallanarak. ihtimal biraz söyletmek için karar vermiş idi. vâsi bir halkanın ortasında küçük. bir halkanın kenarına ilişiyor. sonra o münevver sütunun telâtumi cazibesi. ince kıllardan. Bu oyun sabah güneşinin şu sihirli sahnesi. şimdi perdenin açık kalmış bir kenarından hafif bir güneş dalgası girerek Ahmed Cemil’in karyolasının kenarına kadar mail bir sütun şeklinde düşüyor. uzun bir şeridin içinde ufak bir ihtizazla bir kasırga şeklinde süzülüp sarılarak o güneşin bütün havasını boğmak isteyen telâtum merkezine •doğru çekilip gidiyorlardı. ara sıra bir makaradan iplik boşanır gibi ince rakkas bir hat çıkararak bunları süzgün gözleriyle takip ediyordu. coşkun bir su sütunu şeklinde akan bu güneş çağlayanı Ahmed Cemil’de şimdi her şeyi iyi görmek meyli uyandırıyor. öbür odanın donuk havasında görülemeyen sayılamaz. onun bedbahtlığının nev’ini tâyin etmeksizin tedavi etmek istiyordu. şu münevver zemin. insanlar muhitin tesirlerine ne kadar esirdirler. halkalar. mütemevviç raksında daha seri. daha oynak bir faaliyet. bütün ye’sini silmiş idi. bu odanın sükûnu içinde bir hayat tuğyanı uyandırıyordu. oturmuş. Hastanın nazarında meydana çıkarılıveren manevî emraz kadar tedavisi müşkül şey olmayacağına inanırdı. ikbal’i bu sabah daha sakin bir nazarla tetkik etmek. şeritler evvelâ odanın rakid görünen havasında fersiz bir beyazlıkla teveccüh noktasını tâyin edemeyerek mütereddit sallanıyor. suya düşmüş ince bir kâğıd gibi o duman tabakasının üzerinden perişan bir dalga geçiyor. odasına bir neşve şelâlesi. En evvel İkbal’i düşündü: «Şüphesiz. Ahmed Cemil yazıhanesinin köşesine. sigarasının dumanlarıyle bu mü-telâtım sütunun oyunlarını seyrediyordu. Akşam kardeşine saadetini iade edebilmek için hiçbir imkân tasavvur edemezken bu sabah belki şu iki kalbi biribirine yaklaştırabilmek mümkün olacağını düşünüyordu. Bu bulutçuklar. parça parça dağılıyor. o vakit yüzbinlerce şenaverlerin. güya ensicesi çözülüyor. taze bir hayat buhranı uyanıyordu. daha sonra üzerine bir bulut gölgesi isabet etmiş bir kar safihası şeklinde bir donukluk bırakıyor.

İkbal henüz kendi odasında idi. İkbal. astarı sökülmüş ceketini. Evvelâ İkbal bu davet ile gece yarını kalan vak’a arasında bir münasebet olacağına hükmetmiş. İkbal’i “mümkün mertebe yanında ziyade alıkoymak için ilikleri bozulMai ve Siyah — F. ağabey?» dedi. İkbal’in karşısına oturdu. gevşemiş. Bu sabah genç kadının yüzünde musibetlere tahammül için karar vermiş olanlara mahsus bir melûl sükûnu vardı. tâ minderin öteki ucuna. laubali bir ses takınarak kapısından bağırdı: Anne! İkbal’e söyle de buraya gelsin. mes’ud olur»diyor. Yazıhanesinin köşesinden atladı. cesaret buldukça ilâve ederek ayni söyleyiş tarzını takip etti: .. Eniştesi için: «Nasıl oluyor da buna hiyanet ediyor?» diyordu. O kesik kesik. fakat gelişi güzel açı verdiği sahife çevrilmiyor. gözlerini indirdi.gözlerine bir sakin donukluk gelmişti. Bir dakika sonra elinde sepetle Ahmed Cemilin odasına geldi. 12 muş gömleklerini. bitmiyordu. Gece bir tuğyan ile boşalan gözyaşlarından sonra asabı gerilmiş. kapısını açtı. Sesini işitince sofaya çıktı: «Beni mi istiyorsun. Genç kadının dudaklarında hafif bir tebessüm uçtu. Odama gelir misin.. şimdi geliyorum. Onun tamir edilecek bir çok şeyleri birikmişti. bir şiir melâliyle güzel buldu. İkbal? Bu sabah sana iş çıktı. Doğrudan doğruya İkbal’i çağırmaya cesaret edemiyordu. Ahmed Cemil yazıhanesinin üzerinde sürüklenen bir kitabı aldı. Fakat bu tamire muhtaç şeyler önüne yığılınca müsterih oldu.. yüzüne bakmayarak dinlemek istiyordu. gözlerini kaldırdı: — Ne kadar zaman oluyor ki seninle şöyle karşı karşıya bulunmadık. bahtiyarlığının mucidir. Ahmed Cemil kardeşini şu hazin haliyle pek güzel. Gözleri kitabın üzerinden kayarak İkbal’in soluk çehresine çevriliyordu.» dedi. İkbal her şeyi iyi tarafından gösteren bir noktayı nefsine vazetsin. daha sonra: «Fakat onu o noktaya getirebilmeli» diye bir mütemmim ilave ediyordu. Şimdi Ahmed Cemil’i öyle.meyline göre bir felsefe icad ederek kendi kendisine: «İnsan bedbahtlığının.» dedi. Üzerinden müthiş bir fırtına geçmiş bir gök parçası gibi çehresinde bir yorgunluk eserinden başka bir şey yoktu. onun sesini işittiği zaman kalbi çarpmıştı. dedi. Bir aralık «İkbal.. kenarı ayrılmış mendilini önüne döktü. Belki izdivacından beri birinci defa olarak kardeşinin bir işini yapmağa vesile bulduğuna sevinerek İkbal: «sepetimi alayım. Ne kadar zaman geçmişti ki iki kardeş arasında bir gömlek tamiri yahut noksan bir düğme ikmali kabilinden bir iş çıkmamıştı. İkbal’in ağzında daima lâtif bir muhabbet hücceti çocukluğa mahsus saf edasıyle tekerrür eden bu «ağabey» hitabı bu sabah Ahmed Cemil’in kalbini bir rikkat tatlılığıyle ısıttı.

Onu koparıp çıkarabilmek için hiçbirinizin elinizde kâfi kuvvet yok. Kinle.. müsaade edersen seni bir parça mua’heze edeceğim.. daha sonra: İkbal.Bir kız evlendikten sonra bütün muhabbetinin kocasına inhisar edeceğini zaten bilirdim.. dedi.. gülerek ilâve etti: — Hattâ fazla aşkla seviyorsun.. ben bilâkis enişteni sadık. düşman oluyorsun.. Ahmed Cemil sözlerinin mecrasını birden tebdile lüzum gördü. yahut kendin aklanıyorsun kardeşim. İkbal acı bir hande ile tekrar gözlerini kaldırdı. dedi. ancak sana ait olsun.. değil mi?. Zaten kadınların hepsinde mevcud bir bedbaht olmak telezzüzü ile kendini zorla mes’ud görmemeğe çalışarak. bu defa tâ yanına sokuldu: Lâtife ediyorum. bu nazarın karşısında daha ziyade nikahım muhafaza edemeyeceğini anladı. İkbal gözlerini kaldırmayarak bu mütalâayı cerhetmek istedi: Asıl şimdi lâtife ediyorsun. Sen kocanı bir kadının sevmesi lâzım geldiği gibi sevmiyorsun. bakayım? Babasına gittiği için değil mi? Bak.. bak. Ahmed Cemil güldü: Beni aldatmak istiyorsun. Sonra bu hodgâm aşkın tahammül edemeyeceği ufak bir şey gördüğü zaman ona adavet etmeğe başlıyorsun. .. onu babasının evinden bile esirgiyorsun ki onun üzerinde hiç kimsenin... İşine gelmiyor. ağabey. muaheze edeceğim.. İkbal’in bu dakikada zihninden şu sözler geçiyordu: Ne demek istediğini anlıyorum.. Fakat inanır mısın İkbal? Enişteme o kadar merbutiyetime son derece memnun olmakla beraber bize biraz küçük bir muhabbet hissesi tefrik etmiyorsun zannediyordum. cevap vermiyorsun. sana. o acılıktan âdeta bir zevk duyarak kendine yazık ediyorsun. İkbal hayretle baktı: Evet.. şu dakikada zihninden geçen şeyi dalgın dalgın yüzüne dikilen bu gözler Ahmed Cemil’e vuzuh ile takrir ediyordu.. Bugün hakikat olanca dehşetiyle tâ kalbimin üzerinde duruyor. bu mudhike-ye ne lüzum var? Bana yavaş yavaş bir şey söyletmek istiyorJvı A ± VB SİYAH 179 sun. Beni bahtiyar edebilmek için elinizde ibir vasıta yok.. hattâ babasının bile bir tasarruf hakkı olmasın.. Seni temin ederim ki son nefesimi hiçbir şey söylememekle vermek azmindeyim.. ağabey. Dün akşam niçin ağlıyordun.. sakin bir muhabbetten başka bir hisle sevmiyorum. biraz tevakkuf ederek.

kendisinin bu suretle telâkki edilmesine ağlamak isteyerek bakıyordu.. Onu Saib görmedi.. İkbal’in söylememek istediği şeyleri zorla ağzından koparmak müfid olmaktan ziyade muzîr olacağına kani idi. Bugün matbaaya geç kaldığı için biraz acele giyindi. fakat artık sabahleyin kalbinde uyanan her şeyi iyi bulmak hissi muhtel olmuş oldu. devam edemedi.İkbal şimdi elindeki işini dizlerinin üzerine bırakmış. acı bir hande ile: Lâkin yanılıyorsunuz. O zaman İkbal gözlerini süzdü. yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı. İlk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi. «fakat bitirmek için kendini çok yorma. Ahmed Cemil ayağa kalktı. onun önünde kendisini böyle bir ruh müdek-kiki sükûnu ile teşrih ediyor görmekten utandı. MAIVESİYAH İSİ Şimdi hepsine bir durgunluk. Ahmed Cemil’in dudaklarının ucuna kadar geldi: O halde dün gece ben odanda iken niçin onun gelmesinden korkuyor dun? Bunu söylemek istemedi. . zihni yalnız elindeki işiyle meşgul imiscesine eline yeni aldığı bir gömleğe bakarak: Aman ağabey.. Kardeşinin kolayca değil belki hiç tedavi edilemeyeceğini anlıyordu. bir kabahat esnasında tutulanlara mahsus bir perişanlıkla deminki’ kahkahalar güya dudaklarına yapışmış kalmıştı. yazıhanesinin etrafında bir çok başlar vardı.. Bu bir nevi: «Bahsi burada bırakalım» demekti.. Ahmed Cemil bu nazardan büsbütün sıkıldı. gülüşerek. bir beceriksizlik gelmiş.. bunu nasıl giyiyordun?. fakat ötekiler gördüler. oğlan mı?» diyordu. kardeşini hayretle dinliyor. hattâ dükkânının önünde duran Ali Şekib’in «Biraz uğraşana. yüksek sesle okuyor. kırışarak dinliyorlardı. bu ilikler büsbütün bozulmuş. çabuk yürüdü. Ben bunları alayım da akşama kadar yaparım. Zaten İkbal bu bahsin devamına müsaade etmek niyetinde değil gibiydi. zira çalışacak bir halde değilsin!. matbaanın merdivenlerini mutadından ziyade hızla çıktı. Ahmed Şevki efendiden başka Fatin Di-lâver ve Mazhar Feridun beyler de orada idi. dedi. elinde bir gazete. Sonra alay etmeğe başladı.» davetine: «Vaktim yok!» cevabını verdi.» dedi. ben kendimi hiç bedbaht bulmuyorum. 15 Ahmed Cemil bu bahsi bir lâtife ile bitirmek istemişti. «Kız mı istiyorsun. dedi. Dün gece ağlayışıma yanlış mâna verrıişsniz. Yazı odasının iki kanatları açılmış. ötekiler etrafını almışlar. Said’le Saib’den. ilk gördüğü manzara matbaanın her vakitki haline müşabih değildi. Yazı odasının iki kanatları açılmış. etraftan bir «hişt» ihtarı çıktı. o vakit Saib şaşırarak elinden gazete düştü. Saib ayakta.

fakat gülünç bir surette tasvir olunuyor. Fakat kendisine doğrudan doğruya teveccühe cesaret edemeyerek kuvvet bulmak için yekdiğerini araştıran nazarlardan okunan şeyin kendisine müteallik olduğunu hissetti. biribırine bakışarak güya: «Söylesenize. sütunları şöyle bir dolaştı. bir çok yerlerini anlamayarak devam etti: Ahmed Cemil tamamen tasvir edildikten sonra bu şairin — frenk gazetelerinde kapıcılara mahsus romanları tercüme etmekle kudreti malûm olan bu şairin — bir gün şiir âleminde bir başkalık vücuda getirmek illetine musap olduğundan bahsediliyor. oradan silinmeğe bir çare arıyormuş gibi duran Saib’in önündeki gazeteyi aldı. bütün kıyafetiyle. saçlarıyle. o «Hırsızın kızı» filân filân gibi tercümeleri yüzüne vurulduktan.. Raci oıakelesinin bu faslında bütün davetlileri tetkik edilmeğe lâyık bir malûl dimağın garabetlerini temaşa ile eğlenmeğe gelmiş olmak üzere tasvir ediyor.. şimdi etrafında bulunanlardan sıkılıyor. . Nihayet Ahmed Cemil elini uzattı.. o tercümelerde ihmal yahut terkin hatası neticesiyle kalmış yanlışlar büyük bir takayyüd ve ihtimamla toplanıp onun edebî iktidarına birer burhan olmak üzere tâ’dad edildikten sonra bütün nazma dair nazariyeleri türlü gülüng tahriflerden geçirilmiş. başı ile.. anlamışlardı.» diyorlardı. ne gazeteyi bırakabiliyor. hattâ şimdiye kadar Raci’nin yazdığı şeyler içinde nispeten bunun en muvafık eseri olmak lâzım geleceğine biraz evvel Said hüküm vermişti. «Racü. sonra Ahmed Cemil’i sofranın üzerine çıkartıyor... belki bir dakika evvel tuhaf bularak güldükleri için nedamet duyan bu arkadaşların karşısında oturmayarak. O vakit Ahmed Cemil’in gözleri bulandı. yumrukları sıkılıyordu. Sonra o edebî müsamere. Bu makalenin Raci’nin eseri olduğunu zaten hepsi. cismaniyetiyile öyle alay ediliyordu ki hiddetinden gözlerinin beyazına kadar kızararak dudaklarının arasından. kendisinin nasıl tahkir edildiğim görmek isti-caliyle. Makalede: «Haniya sabahlan Babıâli Caddesindeki dükkânların önünde durmak mutadında olanların görmeğe alıştıkları uzun saçlı bir şair vardır. gözleri.. şimdi onun üzerinde husule geleceğini anladıkları acı tesiri düşünüerek yüzüne merhametle bakmağa başlayan. ne de bir şey söylemeğe kuvvet buluyordu.. Ahmed Cemil’in şimdi hiddetinden dişleri kilitleniyor. okumağa başladı.» dedi. O vakit kendisini zaptedemedi. ona Galata’da.Ahmed Cemil anlayamadı. tâ üçüncü sahifenin başında müteaddit istifham ve hayret alâ-metleriyle mücehhez bir serlevha gördü: bir edebî müseme-re??ü. Hiçbirisi cevap vermeğe kuvvet bulamadı. kolları ile. O vakit Ahmed Cemil o kadar vazıh.» mukaddemesiyle başlanıyordu. en lâkayd olanları bile edebiyat namına kızdıracak mudhik bir tarzda tarif edilmişti.. En evvel o cesaret ederek: «Bir şey mi var?» dedi.. Okuduklarını bir bulut arkasından görerek.

O vakit eserin güya ötesinden berisinden misal olarak irad edilmiş parçalar geliyordu. vücude getirdiği bu eser şu dakikada herkesi güldürüyor. Nagihân «bu herkesi» tâbirinden bir çehre ayrıldı: Lamia!.. zihninin içinde yalnız Lâmia kaldı. Artık Raci’nin bayağılığından. kendisine mahsus beyan ve nazını tarzının bu zelil tahriflerine tahammül edemedi.. yukarıya kaldırılmış. teşbihlere. tiyatroları sahnelerinde görülen soytarılara mahsus eda ile eserini okutuyordu. Raci bu makaleyi bütün köhne bir lisan tarzının süsleri olan secilere.. bilmeyenler bilenlerden: «Bu şair kim olacak?» diye soruyorlardı. makalenin sonlarına bakmak istedi.. cinaslara. bir sahtelik duyuyor. ziyafet odasının etrafında kahkahalarla gezdirilmiş gördü. Nihayet orada kendisini huzzar tarafından bir iskemleye oturtulmuş. eğlendiriyordu. Ahmed Cemil derin bir keselân duydu.. gülmeyecek. Ahmed Cemil bunları okuyamadı.Afrika. Onun bu sözü hepsine cesaret verdi.» diyordu. bütün gazete okuyanlar ne yapacak? Demek şimdi bütün kıraathanelerde. türlü müstehcen imalarla doldurmuştu. Ah! Şu dakikada Hüseyin Nazmi’ye ne kadar muhtaçtı!. Bu kadar kıskanıldığınıza memnun olmanız lâzım gelir itikadındayım. Tâ ciğerlerinin ortasında birşey yırtılıyor zannetti.. herkesi. Ahmed Cemil bunu bitirdikten sonra . Evet. kelimelere. demin bu adamların şu makaleyi dinlerken eğlenerek güldüklerini düşünüyordu. ibhamlara boğmuş. terbiyesizliğinden bahsolundu. Bunun re kadar haksız olduğunu anlamaz mı? Hissetmez mi? Hattâ benim için acıyarak. tâbirlere tekayyüd edilmedi. Sonra yine kendi kendisini temine çalışıyordu: «Hayır.. fakat bunlar Ahmed Cemil’i tesliyeye hizmet edemedi. Birden nazarından bütün halkın ehemmiyeti düştü. Demek kendisinin hayatta gaye olarak sevdiği. Eğer o şu dakikada burada olsaydı bu dört sütunluk zehirin acısını M A I VE SİYAH 183 onun yanında ağlayarak dökmekten ne büyük tesliyet duyacaktı! Kendisine en evvel Fatin Dilâver bey tekarrüp etti. dedi. sokaklarda kendisi için gülünüyor. Amerika. o da gülecek.bir arkadaşın tahkir edildiğini görmekten gizlice memnun olmakla beraber bir acı karşısında duyulan tesirden hâlî kalmayan çehrelere göz gezdirdi. «Bunu Lâmia da görecek.bir çamur deryasına düştükten sonra kalabalığın içinde ayağa kalkarak etrafına bakanlara mahsus perişan bir hal ile . etrafında ibzal ile açılan bu muhip sözlerde bir soğukluk. kahvelerde.. Şimdi şurada kendisine yaranmaya lüzum gören bu adamlar o dört sütunluk tahkirden gülmek hevesini duyarlarsa ya kendisine uzak olanlar. Kendisini yalnız onun anlayacağından emindi. belki hiddetinden bu mülevves kâğıt parçalarını yırtacak.» .

zihninden cesaretini kırarak geçen fikirleri kovmak isüyormuşçasına silkinerek: «Ne için fütur getirmeli? Bir hasudun hükmüne bir hayatın esas gayesini feda edecek kadar zaaf sahibi miyim?» derdi. Bir aralık Mazhar Feridun bey: Biraz da dostlarınızın yazdıklarını okuyunuz. Bir aralık yine kendi kendisine kuvvet verir. Yazıhanenin üzerinde darma dağınık duran gazete yığını arasından «Peyam-ı Cihan» nüshasını buldular. öğle vaktine kadar orada kapısını sürmeleyerek sedirin üzerine uzandı. Matbaada kendi odasına kapandı. Bugün Ahmed Cemil hiç kimse ile konuşmaya tahammül edebilecek bir halde değildi.MAİ VE SİYAH uzattılar. Raci’-ye hiç mukabele etmemeye. hattâ kendisine tesadüfünde bir şey vâki olmamışçasına muamele etmeye karar vermiş idi. S 1 . Fakat hakikatte şu demin kanını kurutan bir sahife dolusu tahkiri lâ-kayd telâkki edebilmeğe kuvvet bulamıyordu.Butî^ namaya başlamıştı. Ahmed Cemil dünden beri aç olduğunu o zaman . eseri. bir “muvaffak”1 olmak azmiyle ayağa kalkar. Matbaanın son ıslahatı esnasında idare memuruyla karar vermişlerdi.. onun husumet asarına karşı üâkayd davranmaktan ibaret olduğuna hüküm veriyordu. tabaklar. peşkirler.. Ahmed Cemil hayretle baktı. çatallar. onun tarafından merhamete şayan görüleceği ümidiyle tatlı bir ağlamak arzusu duyuyordu. Bir ses: «Ahmed Şevki efendi sizi bekliyor!» dedi.. Yalnızlığa şedid ihtiyacı vardı. düşündü. hülyalarım!.. Bir aralık odasının kapısına vuruldu. Ra-ci için en büyük cezanın.Ik-bal.. dedi. Kendisine M A i V £. fakat artık aldığı yaradan sonra devayı istihfaf eden mecruhlara mahsus bir istiğna nazariyle gazeteyi almadı. matbaa. öğle yemeğini beraber onun odasında yerlerdi.Bu son ihtimal üzerine insanlarda kendilerine merhamet edildiğini duydukları zaman hâsıl olan lezzete benzer birşey hissediyor. Kendi kendisine: «Ah. Matbuat âleminde dostlar da olur mu imiş? Onlar da bir arkadaşı takdir ederler mi imiş? demek istiyordu. Yalnız Mazhar Feridun’a: «Teşekkür ederim!» dedi. Nazarında bütün emellerin muhassalası ehemmiyetini haiz olan eserin henüz intişar etmeden üzerine dökülen bu tahkir çirkâbı hülya kanatlarında mühlik bir ceriha açmış idi. hergün öğle üzeri küçük bir yuvarlak masanın üzerine o beyaz örtülerden birini örterek sofrayı hazırlamağı âdet etmişti. Ahmed Şevki efendi bir nezaret ve intizam takayyüdiyle odasında bir kısmı muattal duran bir dolabın altı katını küçük bir kiler haline getirerek buraya sofra örtüleri. Şimdi .» diyordu. su kadehleri. bıçaklar koymuş._£nj|&eşjJ.

. O zaman Ahmed Cemil kızararak. Ahmed Şevki efendi şimdi önlerinde duran kebap sahanına çatalın ucu ile dokuna dokuna dalgın bir vaziyette dinliyordu. İkisinin arasında birbirini seven adamları bir saniye içinde sıcak bir muhabbet havası içinde saran bir incizap hâsıl oldu. Ahmed Cemil bütün ruhunun kuvvetiyle: Pek ziyade!. Evvelâ kardeşinden bahsetti. Bugün benim yerimde başka biri olaydı hiddetinden çıldırırdı. Bu iki hülyanın yekdiğeriyle irtibatını izah etti..» Ahmed Şevki efendi arkadaşının başka dertlerini soruyordu.» dedi. tereddüt ederek Lâmia’-yı. Artık yemeklerini bitirmişlerdi.. Ahmed Şevki efendiye göre pek ince olan bu mülalâa Ahmed Cemil’e hayret verdi. . «Matbaa. keten yeleğini gevşetti: — Bu son dertler bir şey değil! dedi. Ahmed Şevki efendi ni-‘hayet: — Ne kadar teessüre meyyal adamsın? dedi. O vakit şimdiye kadar hakkında derin bir muhabbetinden başka bir şeyini görmediği bu adama uzun uzun baktı..... arkada185 . şım beklerken ayakta sokağa bakarak karşıdaki kebapçıya ısmarlanmış altı şişin ateş üzerinde lâtif biberli. Bu bir saniye içinde Ahmed Cemil bütün düşüncelerini ne zamandan beri bir kalbe tevdi etmek isteyip de muvaffak olamadığı hislerini bu adama.. sabrınız varsa dinleyiniz..» kelimesini işitince eliyle «kâfi» dedi. Ahmed~5evkT~efendi bir bardak suyu süze süze içtikten sonra kırpık bıyıklarını elindeki peşkirle kuruladı. kokulu dumanlar içinde cızladığını seyrediyordu.. Senin eserine itimadın var mı? Bana ciddî söyle.. eniştesini mümkün olduğu kadar anlattı. sonra: «Matbaa. İdare memuru küçük sofrasını her vakitki gibi penceresinin yanma kurmuş. jggerlHI anlattı. Bilâkis kendimi pek metin buluyorum.. odasından çıktı. İdare memuru bu cevap ile kanaat etmemiş göründü: Keski sen de çıldıracak kadar hiddetlensen de nefsini böyle meyusiyete teslim etmesin. sadeliğiyle. Ahmed Şevki efendi de kendisini merhametle dolu bir nazarla seyrediyordu. «o ciheti ben sana anlatacağım. Akşam validesine söylemeğe cesaret edemediği korkularını izah etti.hissetti. safvetiyle etrafını çevirenlerin hepsine müreccah olan Ahmed Şevki efendiye dökmek ihtiyacını duydu: «Beni meyus eden yalnız o değil. dedi. İlk söyleyecekleri şeyin sabahki makaleye taallûk etmesi pek tabiî idi. iskemlesini biraz çekerek. Başka?.» dedi.. iki arkadaş karşı karşıya oturdukları vakit ikisi de bir müddet lâkırdı söylemediler.

O halde evi kurtarmak. şu müphem vaziyete bir netice vermek istiyordu. meselâ «Peyam-i Cihan» matbaasıyle bir mukaveleye girişse. Makineler ne olacak?. Za-valhjmlyalari!. meseleyi o kadar kötü bulamıyordu. Ahmed Cemil korkulu bir muvaceheden kurtulduğuna seviniyordu. . onları bir kere daha görmek istedi. Lâmia’yı da gidip biraderinden istersin... Yahut makineleri alsa. hülyasını ayıramıyor yapabilecegT şeyleri zihninde tetkiTî ettikçe kalbi hep şu^ “söTf~1^?0ye”*çar-esîn^jEemayüî ediyordu.. makinelere birer çare bulalım. Evi ne yapacaksın?. O vakit iki arka-diş’İnitün mfimalleri tetkik ettiler. makineleri ona bırakmak lâzımdı. Onlar bu sefil hakikatlerden ne kadar uzak kalmışlardı!.. fakat idare memurunun son sözleri sevince imkân bırakmadı: Lâkin kardeşine ait olan dert pek büyük... idare memuru nihayet endişeli zamanlarına mahsus vaziyetiyle iki parmağının ucu ile burnunu kaşıyarak dedi ki: — Asıl fenalığı.. Ne için öyle bakıyorsun? Başka bir çare mi var? Ahmed Cemil bahsi daha ziyade takibetmek istemedi. Eniştesiyle devam edebilmek artık mümkün değildi.. Bir aralık aşağıya makineler dairesine inmek.. Ne olursa olsun bu karışık işe. daha ziyade büyüyordu.. Bu büyük kelimesi Ahmed Şevki efendinin ağzında başka bir ehemmiyet alıyor...O halde eserini bastırırsın. Merdiveni yarı tenvir eden kırık şişeli bir asma lâmbanın ziyasıyle . Matbaada ancak nöbetçi mürettiplerle makineciler vardı. Bu akşam artık bir karar vermeğe azmetmişti. kardeşin o çapkın herifin nasıl hükmünde ise senin de matbaadan dolayı esaret altına girmiş olmaklığında görüyorum.. O zaman Ahmed Şevki efendi: — Kardeşine ait olan der-din_ tesviyesi^natbaadaki işin ^~ISn l Evvelâ eve. Bir matbaa sahibi olabilmek emelinden mümkün değil. Ahmed Cemil bir türlü idare memuru_ kadar işi fena göremiyor.. „ ^ . ~ ^ x x a xa 187 Bu gece Ahmed Cemil’in nöbeti idi. ona da benim itimadım var. Sonra kardeşini tatlik ettiririz. İdare memuru ile Said ve Saib gittikten sonra büsbütün yalnız kaldı. Bugün eniştesi matbaaya hiç uğramadı. Ahmed Cemil bu esareti kabul etmemek istedi: — Ne için onun esiri olayım? Matbaadan istersem şimdi her alâkayı kesemez miyim? İdare memuru çok tecrübe görmüş adamların henüz her şeyi mümkün görecek kadar genç olanlara karşı kullandıkları tebessümle: — Zavallı çocuk! dedi. Âhmed Şevki efendi far-zettiği tehlikeleri izaha çalıştı. Kendi odasına girdi. A’hmed Cemil utanmasaydı Ahmed Şevki efendinin boynuna atılarak o kırmızı yüzünü şapır şapır öpecekti... artık bahsi biraz evvel neticesiz bırakılan Ikbal’e irca etmek istedi. Nihayet Ahmed Cemil matbaada mevkinin vahametini daha ziyade anlamaktan korktu.

merdivenden yukarı çıkıyordu. yanlış kelimeleri harfleri birer birer ayıklamak. harf harf toplayıp dağıtarak ilerilemez. Ahmed Cemil’i görünce hepsi başlarını çevirdiler. elinde cımbız. o binlerce mini mini şeyler içinde cımbızın ucu ile gezmek. yorgunluktan ciğerleri göğsünün içinde darlaşarak. Litografya makinesi tâ dipte. onun için mürettipliği muharrirlikten zor bulur.trabzanı tuta tuta indi. buraya ne vakit girse yağ. parmaklarının ucunda fikirlerin çözülüp dağıllmasmdan yavaş yiavaş zihnine bir perişanlık gelerek işleyen bu sanat adamlarına mahsus bir muhabbeti vardı.. matbaada herkes Raci’nin bu haline alışmıştı. mürekkep kokusundan toplanmış ekşi havasından garip bir haz duyardı. Son tashihler yapıldıktan sonra gazeteyi basmağa başlamadan evvel bir nüshasını nöbetçi muharrir tashih edilmiş nüsha ile tatbik ederdi. Ahmed Cemil en evvel onu bir muhabbet nazariyle selâmladı: «Dünyada yegâne servetim!» diyordu . parmaklarını zihnine yetiştirmek için içi içine sığmayarak çabuk yapmak isteyip de yapamamaktan gelen bir sinir buhramyle hastalanarak. Satırları gevşetmek. başım oraya dayamış bir siyah gölge gördü: Racü Kendi kendisine «sarhoş! şimdi bunu ne yapmalı?» dedi.» cevabını verdi. hayatları bahasıyle kazanan bu adamlara acır. üzüntüden. makineler dairesine girdi. sonra başmürettip: «Şimdi bitecek. Tekrar geriye döndü. Onlar tac-cüp etmediler. cenkleşmeğe başladı. tahammül edilemeyecek bir vaziyetle kokulu lambanın pis havasının. Geri döndü. sıkışmış bir satıra bir fazla kelime ilâvesi için yirmi satırı yerinden oynatmak yekdiğerine aktarmalar yaparak bu madenden mahlûkları arzuya itba etmek. makineciyle yamaklarından birini çağırdı. Ötede başmüretip makinenin üzerine eğilmiş bir arkadaşının tutuverdiği el lambasıyle gazetenin son tashihlerini yapıyor. bu âlemden çıkacak olursa kanının kuruyacağını zannederdi. ciğerinin bu havayı teneffüse muhtaç olduğundan. efendim!» dedi... Bütün gün ayaküzeri. onu tutup . donuk ziyasıyle şuradan bir nokta ^çıkarmak. Ahmed Cemil bir şey söylemiş olmak için: «Yarım saate kadar biter mi?» dedi. Bazı defalar tashih esnasında bulundukça onlara bakamazdı. onları pek ziyade merhamete şayan bulduğu için severdi. öteye bir virgül koymak için. dört yüz şu kadar hücreye zihnini taksim ederek. bir kenarda makineci esneyerek tashihlerin bitmesini bekliyordu. Bu gece onu bekliyordu. sabırsızlıktan. Bütün bu şeylerin nasıl kan kurutucu bir cenk olduğunu düşündükçe hayatlarını. üzerinde yelken bezinden örtüsü çekilmiş duruyordu. üzücü çengine pek vâkıftı. merdivenin tâ ilk kademesinde trabzana tutunmuş.İlerledi. bitmez bir işte sürat göstermek. kâğıt. cam kapıyı açtı. bazan bir müşkül yere tesadüf etmek. efkârı parça parça. bu zavallılara derin bir merhametle acırdı. yine on yaşından beri parmaklarının ucunda efkârı çözüp bağlamakla yoru-la yorula harap olan vücudunu makinenin soğuk safhasına eğdi. Ahmed Cemil bu müşkül san’atm bütün yorucu.. petrol. Buzlu ¦camı üstünde «İçeriye girmek memnudur» ihtarı görünen kapıyı itti. Başmürettip: «Şimdi ilk nüshayı gönderirimi. yerlerine doğrularını koymak.

Ahmed Cemil kendi kendisine: «Benim bulunmadığım geceler demek oluyor. Bu kelime Ahmed Cemil’de pek ağır bir tesir hâsıl ediyordu.. < Ahmed Şevki efendi gelip Raci’nin hastalığı haberini alınca omuzlarını silkti. o vakit her türlü kinini unutarak bu ‘hasta adamın yanına gitmeğe karar verdi.. tanıdıklarından Tairine adam göndermek için hatırlarından geçen isimleri tekrar ettiler. Ahmed Cemil bu geceyi heyeti tahririye odasında bir köşeye büzülmekle geçirmeğe kadar vermişti. Eczahaneye onu «aldırdılar. sonra yalnız bir saniye için uyanmış da tekrar derin bir uykuya dalmış gibi tekrar kapadı.» dedi.» dedi. Raci gözlerini açıp baktı.. Ahmed Cemil Raci’ye birşey söylemek istemedi. idare memuru «Hastahaneye?. Lâkin hastahane?.. fakat bugün yatağa düşecek demek oluyor» dedi. yavaşça Saib’e: «Bir hekim getirtmeli» dedi. Bu adam hakkında duyduğu nefretle beraber ona acımaktan nefsini ialıkoyamamıştı. Ahmed başıyle «Evet!» cevabını verdi. Ahmed Cemil’e: «Şu haliyle benim nazarımda mahkûmdur. Saib: «Siz gazete namına bir tavsiye veriniz. Buna bir türlü karar vermek için cesaret edemiyorlardı.» dedi.. Saib’le beraber içeriye girdiler. aşağısını ben deruhte ederim» dedi. fena halde hasta! ateşler içinde yanıyor! dedi.. Zaten o da kendisini görebilecek bir halde değildi. . Fakat başka bir çare? Zevcesiyle şu halinde barıştırıp bu müşkül hastayı o zayıf âciz kadına tahmil etmek her ikisini de öldürmek demekti...» dedi.» diyordu. Hekimin muayene neticesi idare memurunun hükmünü teyit etti. Nihayet Saib: «Acaba orada hususî bir odada yatırtamaz mıyız?. «yalnız bugün hasta değil. bugün babasına müteallik fena birşey olacağı hissiyle kapının etrafında dolaşıyordu. Saib. Saib’in bu sözü üzerine bir gün Ahmed Şevki efendinin haber vermek istediği fena netice aklına geldi. Ahmed Cemil’i orada görünce: «Galiba gene içeride!. Nedim gelmiş.. Ahmed Şevki efendinin riyaseti altında bir çare aradılar. ##* Bu sabah Saib. Bu gece Raci’ye görünmemeği tensip etti. Ahmed Cemil sarardı. Matbaa sabaha kadar Raci’nin ciğerlerim söken öksürüğü ile sarsıldı. çoktanberi hasta. Ahmed Cemil’in odasına sedirin üzerine yatırdılar. nihayet ittifak hâsıl oldu. O vakit düşündüler. Saib yalan söylememişti.yukarıya çıkarırken bir aralık makineci: «Bir haftadan beri dört beş keredir böyle geliyor!» dedi. Beş dakika dakika sonra tekrar Ahmed Cemil’in yanma avdet etti:— Raci sarhoş değil. odaya girdi.. HastaJıane!. O vakit bütün arkadaşları düşündüler. Bu ümit biraz cesaret verdi. Buna çare aradılar.

Bir aralık yukarki oda kapısının açılıp kapandığı işitildi.. Sabiha hanım: — Yine kızı haşlıyor. Raci bütün bu müddet zarfında ne muhalefete. söyle. Fakat ikbal içeriye giremiyordu. Vehbi beyin: «Niçin söylemiyorsun?» nidasıy-le tkbal’e bağırdığını işitti. tamamen içeriye çektikten sonra: «Benim için sana birşey söylüyordu. İkbal’le beraber yukarıya çıktılar. Ahmed Cemil’le Sabiha hanım bakışıyorlardı. Bu vak’a Ahmed Cemil’i o günkü kararlarında takviye etti. odanın kapısına kadar gitti. ne muvafakate delâlet eder bir kelime bile söylememişti. «Niçin söylemiyorsun?. Bugün Ahmed Cemil eniştesine karşı aralarında hiç bir şey vaki olmamış gibi davrandı. birden yukarki muhaverenin kendisine müteallik ola-eağmı ihsas etti. omuzuna dokunarak: «Haydi kardeşim. Yemeği müteakip kahvesini kendi odasına göndermelerini rica etti. Ahmed Cemil cesaret edemediğini anladı.» Demek kendisine söylemek için İkbal’e bir emir veriliyordu? J-fJL Oda kapısının tekrar açılıp kapandığı işitildi. Bu gece Ahmed Cemil annesine makinelere dair Ahmed Şevki efendi ile muhaveresi neticesinde büsbütün büyüyen korkularını izah etmek için vesile arıyordu. değil mi? Ne söylüyorduysa çekinme. Kardeşini görünce şaşırdı. bir hiddet perdesi peyda ediyor. Ahmed Cemil «zavallı kız geliyor!» dedi. bu bir saniyelik zaman zarfında Ahmed Cemil. istemeyerek. hep sükût ediyordu. bana söylediğini tebliğ et. diyor. bu bizim gazetenin haysiyetine dokunur.. Aşağısını ikmal edemedi. biraz sonra İkbal’in yavaş yavaş. Ahmed Cemil kıpkırmızı oldu. Ahmed Cemil’in gözlerinde kardeşine: «seni daha ziyade bedbaht etmemek için bütün haysiyet düşüncelerini fedaya karar verdim. arasıra IkbaPin ince muhteriz sesini bir istirham zemzemesi gibi hafif mırıltısı fark olunuyordu.Ogün Raci Saib’in refakatiyle Gureba Hastahanesinde kendisine mahsus bir odaya yatırıldı. İkbal merdivenin son kademesinde düşünüyordu. Yalnız Vehbi bey biraz tutuk.» Yemini okunuyordu.ad<İediliyordu. yukarı çık.. demek kendisi gazetenin haysiyetine dokunaca! kadar rezu~olmus__addedilivordn r^ezîî^lmıış^. temin ederim ki senin rahatını bozmamak için hiçbir mukabelede bulunmayacağım» dedi. O vakit İkbal cesaret etti: — Sizin için bir gazetede bugün birşeyler varmış. Bunda hiç . dedi. bir aralık yukarki odada fena bir sesle lakırdı edildiği dikkatlerini celbetti. merdivenleri indiği duyuldu. sonra. İkbal daha ziyade söylese kendisini zaptetmekte zorluk çekeceğini anladı. Ahmed Cemil eliyle işaret etti.» dedi. yine hemşiresinin yalvaran sesi. Vehbi beyin sesi şimdi yavaş yavaş yükseliyor. Hattâ o akşam yemekte bir-leşildiği zaman bile şu üç kişi ile bu yabancı adam arasında doldurulmayacak bir fasıla mevcut olduğuna delâlet eder bir şey görülmüyordu.. artık eniştesiyle matbaadan tamamiyle münasebetini kesmek lâzım geliyordu... biraz ciddî davranıyordu.

O bahis kolay. Ahmed Cemil onu iştimiyor. kitapçılara hizmet edecek. Matbaada Ahmed Şevki efendi küçük penceresini açmış birisine müterakkip görünüyordu. bir anne saadetinin nuhbe-sini teşkil eden çocuklarını mesut görmek emeli.. diyordu.zorluk görmüyordu. Ahmed Cemil bütün kuvvetleri birden sönmüş gibi oturduğu iskemlede kolları sallanıyor. sonra tasavvurlarını izah etmek istedi. O vakit Cemil’in gözleri bulanarak şu ihtarı okudu: «Ceridemizin sernıuharrirliği Osman Tayyar beyin uhde-i kiyafetine tevdi olunmuştur.» Ahmed Cemil bir tahkir sillesi aknışçasına sarsıldı. Erken çıktı. yazı yazacak. Ahmed Şevki efendi gülerek: — Bu Tayyar’ı bildin ya. parasızlığı gözünün önünde bir müthiş hakikat şeklinde tayyün ediyordu. dedi. tamamen tezelzüle uğramıştı. Ahmed Şevki efendi: — Makineleri almak için bir çare bulalım. ya bir yere kiraya verecek yahut bir matbaa ile şerik olacaktı. tahkirde ben tekad-düm etmiş oluyordum. Şimdi bu kadında da bütün hayat ümidi.. dün gece kızına ağlarken bu gece oğlu için ağlanacak şeyler işiten bu ana. Ahmed Cemil’i görünce eliyle çağırdı. Ahmed Cemil’in muvaffakiyet ümitleri artık şüphelerle dolu kalbini tatmin edemiyordu. makineleri istirdat edecek. Bu çalışmak azmiyle Ahmed Cemil babasının vefatından sonra duyduğu kuvvet ve metanetini tekrar buldu. bütün Tîanı güya hücum ediyormuş gibi kulaklarında. dinledi.. başında bir uğultu işitti. cevap vermeyerek. Ertesi gün sabahleyin eniştesiyle matbaada görüşmek is-tiyoyrdu. Sonra Ahmed Şevki efendinin karşısına oturdu.. Kendisi de yine mutad hayata avdet ederek ders verecek. elindeki gazeteyi asabi bir hareketle buruşturarak yere attı: «Ah!» dedi. kendi fikrini takip ediyordu: Ah! Bir gün evvel davransaydım! Şimdi makineleri almalı. kendisine acıyarak ve sükût ederek bakan idare memurunu uzun uzun seyretti: — Bu beni matbaadan kovmak demek oluyor. Ahmed Cemil’in bu dakikada bütün çaresizliği. Ah! Bir gün evvel davranmış olsaydım. idare memurunun tavnnda mûtaddan başka bir mâna vardı. gözleriyle idare memurundan yardım ümit ediyordu. O zaman birinci defa olarak matbaa meselesindeki hatasını Sabiha hanıma anlattı.. bir aralık tahakkuk ediyor zannettiği ümidin yeniden esasını ihzar için çalışacak. Ahmed Şevki efendiye: . tâ ilk sahifenin başında iki satırlık bir yazı gösterdi. hiçbir şey söylemeden yazıhanesinin üstünde serilmiş duran «Mir’at-ı Şuûn» nüshasını aldı. Annesi. onlar için bir çare bulmalı — sonra birden zihninden bir şimşek geçti — lâkin iki gün sonra taksit zamanı. Ahmed Cemil odasına geldikten sonra kapısını kapadı.. dedi. bu eve yalnız yatmak için gelecek.

. Siz o herifin ufak bir azametine tahammül edemediniz. Vehbi beyin cevabı mantıka tamamiyle muvafık idi.. Borç Ahmed Cemil’in binaenaleyh matbaada o çalışıp verilecek taksitleri kazanmalı. sırrını anlattı. İdare memuruyle Ali Şekib ikisi birden cevap verdiler. İdare memurunun teklifini tehalükle kabul etti.. Ahmed Cemil neticeyi Ali Şekib’in dükkânında bekleyecekti. Matbaası başında parçalansın. dedi. Yapılamayacak bir şey varsa. Ahmed Şevki efendi bu cevapları tadat ettikçe Ahmed Mai ve Siyah — F. iltizam edilmiş bir çok işler var. Matbaada kalmak!. Biriniz kalkıp gittiniz. bundan sonra onun ekmeğini yememek için açlıktan ölürüm. Ahmed Şevki efendi doğrudan doğruya cevap vermedi: — Bugün eniştenle konuşmak için beni tevkil eder misin? O zaten bu müşkül mübaîıaseden kaçmaya vesile arıyordu.» ddye bağırıyordu. yine kitapçı . «Benden sonra boğulmak şerefi sana teveccüh etmiş olacak!» lâtifesiyle gülüyordu. Sonra bütün mübahasenin teferruatını nakletti. Kendinizin tahammül edemediğiniz birşeyin en ağırını bana yükletmek istiyorsunuz. mukavelenin müddeti bitince bir çare düşünülür. dedi.. t± 193 makineleri bir yere naklettirmek lâzım gelse hamallar için para yok!.Lâkin ben büsbütün parasızım. Ve bunu ikisi de tekrar tekrar okudular. makineleri oraya yerleştiririz. yavaş yavaş... Benim küçük bir sermayem var.. 13 Cemil sabırsızlıktan «Netice? Netice?. Ali Şekib bir aralık Ahmed Cemil’e bir kuvvet daha verdi: Ne için telâş ediyorsun? dedi.. yanımızdaki dükkânı da tutar.. Yalnız mübahasenin esasını kararlaştırdılar. Ali Şekib ilcide birde: — Şu «uhde-i kifayetine» kaydına dikkat ediyor musun? Senin için iyi bir mâna tazammun etmiyor.. îdare memurunun ilk sözüyle bütün netice anlaşıldı: — Herif seni çok oynatacak!. Gazetedeki ihtarın bütün sebebini. Bu hülyaların arasında Ahmed Şevki efendinin her zamandan daha ziyade kızarmış olan çehresi göründü. Matbaadan çekilmek isterse taksitleri vermek için kendisi düşünsün. eski potinlerle gezecekmişim.. İdare memurundan sonra derdini tevdie en ziyade şayan bulduğu adam Ali Şekib idi. makineler alınacak olursa işlerin kalmasından tevellücl edecek mesuliyeti kim deruhte edecek? Sonra. Ahmed Cemil tuğyan etti: Matbaada kalmak mı? Teklif ettiğiniz şeye bakınız. sonra.. Her-şeyi yaparım.. Kendime iş buluncaya kadar ne yapacağım? — acı acı gülüyordu — Şimdi V fi öl A. O vakit yine hülya silsilesi başladı. diğeriniz gitmek için fırsat gözetiyorsunuz. diyor.. o da makinelerin matbaadan alınması.. Amma yine yırtık pantalonlar.

artık hiçbir şey dinlemeye kuvvet bulamayarak. şurada mahvolup bütün bu hayattan.. makineleri. Evin içinde herkes hususiyle Ahmed Cemil bu huysuzluklara tahammül için azmetmiş gibi idiler. orada hiç bir şeyle iştigal etmek için heves ve kuvvet bulamayarak yatağına uzanırdı. bir hasır iskemlenin üstüne oturdu. Artık başının içinde beyni tabahhur eden bir mayi gibi şişerek sanki patlamak istiyordu. orada. dedi. başlamak istediği cümlenin şu ilk kelimesinden sonra gözlerini manalıca süzerek muhatabının aklına birşey getirmek istiyordu. ona kalırsa Ahmed Cemil kardeşine.dükkânlarında peynir ekmekle vakit geçirecekmişim. Vehbi bey şüphesiz onun matbaaya gelmediğini vesile ittihaz ederek IkbaFle kavgaya sebepler buluyordu. İki elleriyle başını tuttu. Vehbi bey her zamandan ziyade huysuzluklar icat ediyor. kıraathanelerde. iki üç kere tesadüfünde yüzüne bakmadı.» diyordu. evvelce tahammülü mümkün bir çakır keyiflikten ibaret kalan sarhoşluğu şimdi bedmest-liğe dönüyordu. evde herkes hazırlanan fırtınanın patlaması korkusuyle ikisinin etrafında sükût ediyordu. «Çocuk!» diyordu.. şimdi kendisi de ne yapacağında tereddüt ediyordu. «Hususiyle. İdare memuru omuzlarını silkiyor. Ahmed Cemil cevap vermedi.. 16 Bu günden sonra Ahmed Cemil’in o bir vakitler bir sükûn ve saadet yuvası olan mini mini evinde bir cehennem hayatı MAÎ VE SİYAH 195 başladı. işsizlikten gelen melal ile dolaşıyordu. odasına kapanır. Eniştesini hemen hiç görmüyordu. evi ne yapacaksın?. Fikrini izah etti. onun mihnetlerinden kurtulmak ihtiyacını duyarak. o muhtasar sofra başında haysiyetimi muhafaza etmiş olmakla mutmain olurum ya. Ali Şekib’in dükkânında otururken kendisine parayı ikraz eden sarraf sırıtarak geldi.. Bir gün Ahmed Cemil. Nihayet herkesin vukuunu muhakkak olmak üzere hissettiği fırtına taksit meselesinin zuhuru üzerine patladı. derin bir mefturiyet içinde ağlamak istedi. Aralarında münasebet kesüeliden beri Vehbi bey akşamları her vakitten ziyade kaçırıyor. hiç olmazsa o eski esvaplar altında. Ali Şekib’in dükkânında... Ahmed Şevki efendi bu hiddet tuğyanını sakin bir çehre ile dinliyordu.. Ahmed Cemil herifi hiç söyletmeyerek: . Ahmed Cemil bu kavgalara kendisinin yabancı olmadığını uzaktan uzağa farkediyordu. Artık matbaaya gitmiyor.. Akşamları eve gidince herkesten kaçar. hemen her gece içeride îkbal’i haşlayan sesi işitiliyordu. Yavaş bir sesle: — Kardeşini. Ahmed Cemil herşeyi mahva kadar cesaret alacak bir âsab buhranı içinde idi: — Hepsi onun olsun!. eve ait olan meseleleri tesviye için müsait bir zaman buluncaya kadar eniştesiyle münasebeti kesmemeliydi.

Ali Şekib evvelâ sarrafı bir iki gün sabretmek üzere savdı. Ahmed Cemil annesiyle beraber Ikbal’in getireceği cevabı bekleyerek aşağıda oturuyorlardı. ilk önce: «bir seneden beri üzerime yük oldunuz. Ahmed Cemil bu intizar etmediği cevaba o kadar hiddet etti ki hemen o dakikada matbaaya koşup Vehbi beyi boğazından tutmak. Fakat Ahmed Cemil artık nefsini zapta muktedir olamıyor. o akşam İkbal’i çağırarak vak’ayı hikâyeden sonra Ve>hbi beye ev meselesinin muhik bir surete ircaını söyletmek istemişti. Biraz sonra — bu defa çehresindeki tebessümde fazla bir istihza ile — yine geldi.. emellerinin birer birer yıkıldığını gördük-. Vehbi bey verilecek cevap için ikbal’i tavsite lüzum görmedi.— Lâkin anlamıyorsunuz. damlarlarının içine düşen bir ateş katresi o günden beri bütün vücuduna alevler akıtıyordu. bu mukabele suretinin reddedilemeyecek bir kuvveti olduğuna inanıyordu. imza benim. geleceğini bilemeyerek. Bana biraz soğukkanlı davranacağını vaadet. fakat bir şey yapmamış olmamak için Ali Şekib’in fikrini kabul etmiş.. hiç olmazsa ona bir çare bulun.. . bir çare düşünelim.. dedi. dedi. Bu adamın bütün müfrit bayağılığı bugün tamamiyle meydana çıkıyor. kardeşinin yanında onu tazyik ederek bir şey yapmak mümkündür. yetişmedi de şimdi kardeşinin borcunu bana mı verdirmek istiyorsunuz?. Ali Şekib’e: «Bir cinayet yapmaktan korkuyorum» dedi. hiddetinden titreyerek birbirine . Sarraf her türlü cevap almaya alışmış tebessümüyle cebinden çıkarmak üzere olduğu cüzdanını tekrar yerleştirerek gitti. Vehbi bey hiçbir şey tanımak istemiyor. bu adamla tekrar münasebet tesis etmek mümkün değil. Sonra Ahmed Cemil’in yanma geldi: Sen hiddetle her şeyi berbat edeceksin.. işte fırtına bunun üzerine patlamış idi. bütün ailenin 196 MAİ VE SİYAH saadeti çılgıncasına bir tehevvür uğruna. sıkıp öldürmek arzusunu duydu. kendisi de parçalanan şeylerin arasında mahvolmak istiyordu. «ben evlendiysem senin haylaz kardeşini beslemeği taahhüt etmedim!» cümlesi Ahmed Cemil’in kulaklarını parçalayarak aşağıya kadar yuvarlandı. fakat borç onun.-ten sonra her şeyi parçalamak.» mukaddemesiyle başladı. Evet amma eviniz elinizden gidecek. mahvolacak.. Ahmed Cemil bu teşebbüsten bir necat ümidi bekleyerek değil. zaten rabıtayı kesmeye de o vesile arıyor. meselâ bu iakşam annenin. «Borç kiminse o versin!» diyordu. Bu cevabı kaç günden beri hazırlıyor. dedi. Şimdi hiçbir şeyin tamirine taraftar değildi. zannediyorum.Vehbi beye gidiniz. Şimdi ne yapmak lâzım. kapısı açık odasından bağırdığı işitildi.

annesinin kadınlık zaafına mağlûp olarak tehevvürünün bütün taşma meyelânmı serbest bırakamadığından müthiş bir yeis duydu. Sabiha hanım üzerine atıldı: «İkbal ne oldun? Bana baksana İkbal! Ne oldun. onu boğuyordu. Vehbi bey söylenmekte devam ediyordu. çekil yanımdan diyorum.. yukarıdan bütün bu ailenin üzerine istediği gibi tahkir levsini döken bu adamı tutmağa.» diyordu.» dedi. Annesine koştu.. Ah. kollarının arasında zangır zangır titreyen bu vücudu zaptedebil-mek için parmaklarını kilitliyordu. O vakit bir vücudun yukarıki odada. «Ah! beni niçin bırakmadın? çıldıracağım!. İkbal bir eliyle böğrüne basarak kapının yanında...» diye bağırıyordu. asıl düşünülecek olan o biçareyi unutmuşlardı.» dedi. düştüğü duyuldu. evet. Bir aralık Seher: «Küçük hanım! Küçük hanım ne yapıi X A ±1 199 yor?. çekti.. nihayet Ikbal’in muhteriz bir mırıltı gibi sesi işitildi. İkbal kalkamıyor .. yavrum?.» diyordu. İkbal’i düşünmemişlerdi. müteselli olacak. Fakat ağlayamıyor. güya bir kavi pençe boğazını sıkıyor. öyle mi? Dışarıya atılmak istedi.. Cemil! Sabret. daha ilk günü bırakıp kaçmalıydım. Korkak edasıyle bir şey söylediği farkolundu.. boğazını tıkayan müz’iç bir şehik onu ağlamaktan menediyordu.. «bırak. kafasını şu taşların üzerine çarpa çarpa sürüklemeğe muvaffak olamadığından. O vakit Sabiha hanımla Seher yukarıya koştular. Ahmed Cemil annesinin kollarının arasından silkinerek kurtuldu. İkbali?.bakışan ana ille oğul Vehbi beyin söylediklerinin bir kısmını işitemiyorlardı. o zaman Vehbi beyin büsbütün tutuştuğu anlaşıldı: Makineler mi ?diyordu. iki ellerini tuttu. O zaman. kravatı yakalığı parçalandı. Fakat sokak kapısının büyük bir taraka ile kapandığı işitildi. Ah! bir kere ağlayabilse. Fakat işitebildikleri parçalar bütün teferruatı anlatıyordu. Hem sen böyle şeylere ne karışıyorsun? Her akşam yılan gibi beni sokmaktan zevk mi alıyorsun? Ahmed Cemil şimdi ayağa kalkmış idi.. yerde inliyordu. bir şeyler parçalamak istiyordu. «çıldıracağım!. o vakit iki eliyle yakasını tuttu. Çekil.. Vehbi bey yukarıda hâlâ devam ediyordu: —• Zaten sizin içinize düşeliden beri ne olduğumu anladım. Şimdi bir şeyler kırmak.. O zaman Vehbi beyin atlayarak indiği duyuldu. Haksızlık ediyorsam dâva etsin... asabına sükûn gelecekti.. Bağırmak istedi.. Vehbi bey gitmiş idi. yoksa fena ederim. Ahmed Cemil şimdi annesini kapıya kadar sürüklüyor. kur-tutmak isteyerek hiddetinden boğulan sesle. bu zayıf vücudu sarstı. ben adama makinelerin gölgesini vermem. Artık ikbal yılan olmuştu.» diyor. anne bırak.. O zaman Sabiha hanım kollarıyle sarıldı: «Aman.

.. 17 O sabah Ahmed Cemil Ali Şekib’in dükkânına girdiği zaman perişan saçlarından.başını kaldırıp annesine bakamıyordu.. dirseklerini üzerinde annesinin küpeleriyle yüzüğü hazin bir eda ile serilen yazıhaneye dayadı. Pantalonunun cebinden buruşuk bir gazete parçası çıkardı.. Siz. İşte bugün kızını ölümden kurtarmak için oraya gidiyor. başını iki elleriyle tuttu. Hiç!. hissediyorsunuz değil mi... bir haftadan beri ağlayamadığı bütün elemlerini.. Ali Şekib’in teessürünü anladı. Ahmed Cemil acı bir hande ile cevap verdi: Ne olduğumu bilmiyorum. bir de bu sarı meyus simaya bakarak duruyordu. onu ben öldürdüm diyorum. Kardeşimi ben öldürüyorum. Şimdi Ali Şekib donmuştu.. İniltileri arasında yalnız «Hiç!» dediği işitildi. hepiniz.. Ahmed Cemil taşmağa vesile arıyordu. kravatsız yakasından eski arkadaşı ürktü. Ali Şekib ne söyleyeceğinde mütereddit idi: «Her şeyi ifrat edersin!» dedi. bozulmuş çehresinden.. sen bana hâlâ ifrattan bahsediyorsun. zannediyorum.. Daima hiç!. ağlamamak için kendini tutuyorsun. bütün hülyalarımdan sonra bu gün şunları Emniyet Sandığına götürmek için mecbur eden sebeplerin acılığını hissetsen. bu söz kifayet etti: — İfrat mı? Kardeşim ölüyor diyorum. ah! busen. dedi ki: Bunlar annemin küpeleriyle yüzüğü! Bir vakitler babam evi tamir için borçlandığı zaman bunları bir türlü Emniyet Sandığına terhin etmek istememiş idi. Ah! bilsen. Şekib!. yeislerini orada yavaş yavaş buruşuk ceride parçasının üzerine salıverdi. ne soğukkanlı adamlarsınız! karşınızda çıldırmış birisini görüyorsunuz da tam bir sükûnla «İfrat ediyorsun. .. cevap veremiyor. Ali Şekib’in yazıhanesinin üstüne koyarak açtı: Dükkânını bir iki saat bırakarak beni Emniyet Sandığına götürür müsün? dedi.. Henüz o bir şey söylemeden: «Ne oluyorsun?» dedi.. Ahmed Cemil artık hiç bir şey saklayabilecek bir halde değildi. yok. O zaman Ahmed Cemil bu dost kalbinin şu gözlerinden hafif iki katre yaş akan dostun karşısında.* diyorsunuz. Şekib? Bana acıyorsun değil mi? bak. fakat iyi bir şey olmuyorum. bir şu yazıhanenin üstünde melûl serpilen küpelerle yüzüğe.

Ahmed Cemil’in cevap vermeğe vakti yoktu. bütün dünyadan evvel bana o lâzım. Ahmed Cemil söyletmedi: Bak. muayenenin endişe veren neticesini kesik kesik Ali Şekib’e anlattı. Kendi kendisine: «Çocuk düşmüş olacak. İfrat etmiyorum. hafifçe kapıyı itti. dalgın bir nazarla meçhul bir noktaya bakıyordu. Güya hülyalarının şu inkırazıyle aşkı arasına mâni bir sed koymak. ikbal balmumundan yapılmış sarı bir heykel gibi derin bir dalgınlıkla yatağa yatırılmıştı... bu sevgili vücudu bir gün yine böyle — fakat şimdi yorganı hafif . beş para yok.. uzun nefeslerle uyuyordu. dudakları solgun bir pembelikle dişlerinin üzerinde gergin. kalbinin şu karışık tufanından o emeli çiçeğine bir katrenin bile sıçramasına imkân bırakmamak istiyordu. terden ıslanmış saçları fildişi gibi donuk sarı duran şakaklarıyle alnına yapışmış. o ziyafet gecesinden beri Ahmed Cemil ondan firar ediyordu. Halbuki bende para yok.. evden çıkarken pek fena bir halde bıraktığı ikbal’i görmek için acele ediyordu..Ali Şekib bu gözyaşlarına bir hürmet ve merhametle sükût ediyordu. Validesi karyolanın altına seccadenin üstüne oturmuş... Nihayet Ahmed Cemil dün akşamki vak’ayı kardeşinin böğrüne tesadüf eden tekmeyi. değil mi? diyordu. Yukarıya koştu. Şimdi îkbal’i kurtarmak lâzım. anlıyor musun? Eliyle sözünün katiyetini göstererek ilâve etti: Senden ve hiç kimseden. yorgun. Ahmed Cemil ayaklarının ucuna basarak ilerledi.» diyordu. Ali Şekib birşey söylemek için yutkundu. bir an evvel eve giderek alabildiği paraları Sabiha hanıma vermek. büyük musibetlerin dehşet devresini takip eden sükûn zamanlarına mahsus bir bitkinlikle ellerini dizlerinin etrafına kilitlemiş. yalnız o mümkün değil. En evvel Ikbal’e baktı. Ne kan! ne kan! Sonra kapıyı iterek kapadıktan sonra iri vücudu ile. Bütün bu sefaletleri ondan saklamağa — esasını pek iyi1 tâyin edemeksizin — lüzum görüyordu. O gözleri yarı açık. bu bence daha iyi. Bu son sözü söylerken Hüseyin Nazmi’yi düşünüyordu. Bu adamın bütün ettiklerini yanma mı bırakacaksınız? dedi.. dargın çehresiyle Ahmed Csmü’in önüne geçti. Onun sualini beklemeden Seher söyledi: Siz gideliden beri küçük hanımdan kan boşanıyor. Onun bu manzarasından elîm bir his ile. Ali Şekib’den Emniyet Sandığının kapısında ayrıldı. herşeyden evvel. içeriye girince merdiven başına bırakılmış su kovalarıyle Seher’in perişan hali dikkatine çarptı. fakat onu kurtarabilirsem. sıkıt tehlikesini. Kapıyı açmak için Seher biraz gecikti.

Demek ki ateşe karşı konulamayacak olursa. Şimdi Ahmed Cemil hekimin tenbihlerini zaptedebilmek^ ittihaz olunacak tedbirleri anlamak için zorluk çekiyor. yemek yemiyor. bütün hissi ve fikri donmuş gibi boş nazariyle bir onun. bir işaret. bir hiç bekliyordu. «belki!» diyordu.. ümid verecek bir söz. zihninin içinden bütün idrak kabiliyetlerini silip süpürerek götüren bir sel akıyor. o. Annesinin yanma çöktü. Artık evden çıkmıyor. . artık ağlamayarak kenarları yanan gözleriyle şu içeride sarı donuk benzi ölüye benzeyen kızını elinden alıp almayacaklarını soruyor gibiydi. bir oğlunun yüzüne bakıyor. ondan cesaret verecek.. eczahanede saatlerle süren üzüntü içinde beklemek. yaşamıyordu.hafif kaldıran şu nefesler kesilmiş olarak — görebilmek ihtimalinden titreyerek gözlerini ayırdı. Fakat bu adaman aldatmak istemeyen çehresi 1\L -rt. kutularla dolu bir an evvel şifa götürmek acelesiyle sokaklardan uçarak geçmek icab etti. kendisi şu evin içinde kayboluvereeek olursa ne kadar bedbaht olacağını düşündükçe ağlamak istediği annesine bakıyor. ateşle yanan boğazından.. hepsini söylememek istiyörmuş-çasına basık duran dudakları «fena!» diyor gibiydi. şükran ile dolu gözlerine bir tebessüm incilâsı gelerek bir vakitler tatlı sesiyle evin içinde daima «Ağabey!» hitabıyle selâmladığı bu sevgili kardeşe. Düştü mü? dedi. O zaman bir medet umarak hekimin yüzüne bakıyor. Bu adamın ağzında şu söz bütün korkularının esassız olmadığını anlatıyordu. kurutup yakan o müthiş ateş arasında bir harb başladı. Sabiha hanım vaziyetini değiştirmeyerek kaşlarını kaldırdı. JL vakur ve endişe ile dolu idi. Ahmed Cemil şimdi tehlikeyi daha vuzuh ile görüyordu.. hiç bir şey anlamıyormuş. Hekim başını sallıyor.. Ah! Onu kurtarabileceğinden emin olsa böyle hiç durmadan hep koşacaktı!. Sabahtan beri yorulan bacaklarıyla tekrar koşmak. Ikbal’i her dakika bir parça öldüren. tekrar kalktı. bir bora geçiyordu. «ateşe karşı koyabilmeli!» diyordu. ciğerlerinden kuru gelen sesiyle onlara lâkırdılar edivermeğe çalışıyordu. kolları şişelerle. Sabiha hanım. İkbal arasıra dalgınlıktan çıkıyor. uyumuyor. «o halde yine hekimi getirmeli!» dedi. Güya kendisini yaşamaktan menetmekle hayatının bir kısmını şu hayatının günden güne eksildiği görülen vücuda bahşetmek istiyordu.. o vakit Ahmed Cemil bu bir hüküm vermeyen cevaba hiddet eder gibi oldu. hekime gitmek lâzım geldi. Bugünden sonra Ahmed Cemil’le. Ahmed Cemil’e yine koşmak lâzım geldi. elleri.

açık gözleriyle. tâ uykusunun derinliğinden gelen bu seste bir acılık vardı ki. sık sık nefeslerle çırpman göğsünü yırttı. birden kalbinde bir musibet hissi uyandırmıştı. korkunç bir fer-yad. ah 203 18 Ahmed Cemil bu matemin içinde bir hummanın korkunç kâbusundan uyanmış gibi çıkmış idi. iri. didinmesine rağmen daima galip çıkıyor. zaten gördüklerini anlayamıyorlardı. nefsini müdafaaya çalışarak zayıf vücudu gerilemek. Ahmed Cemil tekrar gözlerini İkbal’in gözlerine dikti... «İkbal. yatağın üzerine öyle atılıveriyordu. bir şey çekiliyor gibiydi. ki iki kardeşin gözleri şu dakikada son bir muhabbetle bakıştı. eliyle itti. artık mağlûp ve mecalden mahrum kalan başı Ahmed Cemil’in omuzuna düştü. Korktuğu şeyi şimdi bir vehimden. hâlâ ona bakıyordu.» dedi.. o. ne oluyor?» dedi. bir feryad. O zaman Ikbal’i yatağının içinde oturmuş.» dedi. Sonra bu eller birdenbire Sabiha hanımın orada bir çare araştırıyormuş gibi dolaşan serseri ellerini kavradı. Fakat her şey bitip de o tabutu kaldırmak. titreyen kolları bir kuvvet aramak için uğraşıyordu. «İkbal!. bütün şu küçük aile halkının bir dakika yorulmayan uğraşmasına. Dinledi. onu alıp götürmek isteyen şeyden koparıp kurtarmak istiyordu. Ahmed Cemil şimdi bu zayıf vücudu kollarıyle sıkıyor. gördü. alelade bir iş görüyormuşçasına koşuyordu. Merdivenlerden sürünerek kızını son bir feryad ile selâmlayan annesinin sesi. ne oluyorsun. Sabiha hanımla Seher uykularından henüz bir korku ile uyanmışlara mahsus şaşkınlık ile söyleyemiyorlar. Sahih bir ses işitmiş miydi? Duramadı. Koştu. duvardan gelen muhacim hayale bakıyor. yatağından atladı. Bir gece Ahmed Cemil Ikbal’i biraz rahat bırakmıştı. Bu gece biraz sakin uyuyordu. Şimdi bu gözler onun bu feryadına karşı sakit kaldı. Kaç gündür en ufak bir gürültüyü işitebilmek için odanın kapışım açık bırakarak. o müthiş humma. kardeşim. bu eve bir daha avdet etmemek üzere götürmek lâzım geldiği zaman bu facia bütün hakikatıyle gözlerinin önünde tecelli etti. Ahmed Cemil kollarıyle İkbaPi sardı. yorganını açmayarak... kardeşim?.» dediler.Fakat ateş. İlk günü kalbinde bir şey şu gözlerinin önünde tahakkuk eden faciaya inanmamakta devam ederek bir ölüye karşı son vazifelerin ifasıyle meşgul olurken o kadar büyük bir acı duymuyor. ayaklarından ve arkasından kendisini zabta çalışan Sabiha hanımla Se-her’in arasında elleri ihtilâç ederek bir hayalden müdafaaya (hazırlanıyormuş gibi gerilmiş. esası olmayan bir histen ibaret göreceğini ümide çalışarak odasından çıktı. gözleri müthiş bir şeyin tema-şasıyle korkudan açılarak tâ ötede duvara dikilmiş. daima bu vücudun hayatından bir parçasını koparmakta devam ediyordu. o insanların artık her şeyini unutup da bütün metaneti bir matemin kahrına teslim ettikleri . bir aralık «Cemil! Cemil. Kardeşinin kapısı tamamen kapalı değildi. o korkulu nazariyle tâ oraya.. saçlarının soğuk terleriyle ıslanan çehresine yüzünü yanaştırdı. Fakat kollarının arasında bu vücuddan uzun bir raşe ile bir şey akıyor.. fakat artık onlarda bir şey noksan idi. onu işitmiyor.. «ne oluyor yarab-bi.

bu tabuta kendisinden başka şu etrafındakilerin kayıdsızhğından azîm bir eza ile üzülüyordu. Fakat kalbinde hep o sönmek bilmeyen ateş yanmakta devam ediyordu. Ali Şekib elini tuttu. Mezarcılar yekdiğeriyle konuşarak.dakikaya mahsus feryadı kulaklarını yırttı. düşüncesinden . Kapının baş tarafını desterenin . Artık Ahmed Cemil bu günün bitmesi. O gün güzel bir hava altında Ahmed Cemil’in matemiyle istihza ederek Halicin güneşli suları akan bir gümüş deryası gibi kayıklarının kenarlarından geçip gidiyordu. kazmanın ucuna tesadüf etmiş gömülü eski bir mezar taşı parçasının çıkarılması için çare düşünerek çalışıyorlar. şu henüz on günlük vak’a. Şimdi bütün o müthiş günün vukuatı zihninden. ihtiyar. Fakat sonra kabrin üzerine atılan toprak şişerek kardeşinin ^u ehûdr. Ahmed Şevki onun zihnini işgal etmek. şu ana ile kardeşi hafif bir meyil ile selâmlıyor. o vücudu burada bırakmamak. Sonra namaz zamanını beklemek lâzım geldi. Ahmed Cemil tabutun arkasında yürüdükçe yeni bir ¦ölü geldiğine sevinerek koşuşan dilencilere bakıyor. artık nefsine bir temellük kuvveti duymayan bu vücudu o tabutun arkasından sürüklemişlerdi. Ali Şekib’le Ahmed Şevki efendi kollarından tutmuşlar. Şimdi herkes sükût ediyordu. uzak bir vakanın mübhem hâtıraları gibi geçiyor. Tabut yabancı ellerle kalkarak. bütün bu gördüklerine. asabı tahriş eden dişleri keserken Ahmed Cemil karnına basıyor. gidiyordu. bir an evvel şu yabancılar arasından çıkarak matemiyle yalnız kalması içia sabırsızlanıyordu. onu bir taşın üzerine oturmağa mecbur etti. dua edilirken. O. bu evi. O zaman Ahmed Cemil’i. sonra dilencilerden mürekkep alay ile kabre gidilirken hep sükût ediyordu.şu dü-şünememekten ibaret olan donukluktan — velev bir dakika olsun ayırabilmek için gençliğine ait eski bir hâtıradan bahsediyordu. kenarlarında. kaldırmışlar. bir hafız titreyen. Onu arkadaşları bir kahvenin önünde alçak bir iskemle üzerinde işgal ediyordu. O vakit dizleri titreyerek merdiven başına çöktü. bunlardan artık tahammül edilmez bir üzüntü duyuyor. bütün bu ölüler diyarının ölüm ile yaşayan halkını seyrediyor. O arkadaşlarının hiç biriyle lakırdı etmiyor. onu çıkardılar. tabut bir komşu kabrin üzerine ihmal edilerek bırakılıvermiş. Sonra Eyüb’e geldiler. mezarlar üzerinde. namaz kılarken. son istirahat yerinin hazır olmasını bekliyordu. hayatında.makarrı gözlerinin önünde yükseldiği zaman birden bütün açıları taştı. Orada henüz bitmemiş kabrin yanında yine beklemek icap etti. Artık ağlamıyordu. senelerce uzak bir maziye süzülüp gidiyordu. Sonra kabir bitince tabutu iplerle sararak indirdiler. dik nazariyle sulara bakıyordu. çocuk. bir ağacın dibinde mahallenin bekçisi iri gümüş saatini çıkararak geç kaldığına canı sıkılmış gibi bakıyor. ağlayan bir sesle şu taze . sakat ve sağlam dilenci güruhu sabırsızlanarak bekleşiyor. şu toprakların gasbmdan almak isteyen bir his ile iki adını attı. bu sesi işitmekten mütevellit azabı tazyik etmek istiyordu. kendi matemine karşı bir tahkir gibi ciğerleri yırtılarak bakıyordu. ötede beride yirmişer para sadaka alabilmek için duran kadın.

barid göründü. artık bu düşünceye bir hatime vermelisin! dedi. Şimdi hep bunları birer birer tahattura çalışıyor. artık onu biraz sarsmak. Artık düşünmek melekesinden tecerrüd etmiş gibi bir . cibinliği indirilmiş karyolasına kadar gitti. fakat ona kabul ettirmek mümkün olamamıştı. Kapıyı Seher açtı. mümkün olmayacak şeyler tavsiyesinden ne faide çıkar.. orada bağırarak. Niçin bana öyle bakıyorsun. Cemil? Bilmem. O zaman Ahmed Cemil ruhu okşayan teselliye benzeyen tatlı bir his ile şurada hafif hafif ağladı. demiyorum. Bugün Ali Şekib’in dükkânında yine gözleri arkadaşına tesadüf etmiş duruyor. lakırdı söylenirken boş gözlerini diker. bu kızın kızarmış gözleriyle kendisine bakan nazarından kaçmak istedi. Bilâkis matemine tamamiyle MAİ VE SİYAH 205 nefsini teslim etmek. Doğru İkbail’in odasına kadar gitti. alçak cumbası. fakat onu görmüyordu. kalbinde garip bir his vardı ki o akşam eve girince bütün bu günün vakalarını yalan bulacağını zannettiriyordu. yüzüne bakarak: Cemil. sana bakıyor mu idim?.. Tâ yanma kadar geldi. Seher’e bakamadı. Eve geldiği zaman akşam olmuştu. bir müddet oraya baktı. ona biraz kuvvet vermek zamanı geldiğini anlamıştı. sonra hemen oraya seccadenin üzerine atıldı. Örtüleri kaldırılmış. Yalnız kalacak olursa büsbütün fena olacağını söyleyerek kendisini o gece işgal etmekte ısrar ediyorlardı. doya doya acısını çekmek istiyordu. Sana çarpıldığın musibete karşı kayıdsız.. o müthiş saatlerin hâtıralarını sırasıyle ihya için düşünüyordu. Bugün Süleymaniye’-nin kalbinin enisi olan şu minimini ev.kabrin üzerine ruhanî bir demet vaz’ediyordu. Ah! O günün hâtıraları!. Öğünden beri hayatından bir yarım asır geçmiş gibi çökmüş. Annesine görünmeğe kuvveti yoktu. . kıvranarak şimdi bu evi tamamen boş bırakan kardeşi için kana kana. Ahmed Cemil cevap vermeyerek dinliyordu: Dünyada hiçbir kimse tasavvur edemezsin ki hayatından hiç olmazsa bir büyük matem geçmiş olmasın. Onu hâlâ orada görecekmiş vehminin mağlûbu idi.ağladı. kardeşinin. O akşam arkadaşları onu eve göndermemek istemişlerdi. Öyle dalgınlıkları vardı ki saatlerle sürerdi. nazarına eskimiş kafesleri. öyle durudu.. Fakat sen her şeyden evvel kendi hayatını düşünmekle mükellefsin. Ali Şekib elinden kalemini bırakarak defterini kapadı. ihtiyar olmuş idi. fütursuz davran. tahta kapısı ile çirkin. birinci defa olarak feryad ihtiyacını zaptetmek istemedi. sıvaları dökülmüş duvarları.

gerçekten. Şu dakikada bu meseleyi fikir selâmetiyle muhakeme edemeyeceğini anladı. o herife kaptırdığın makineler var ki kurtarmak lâzım. fakat bu mesele yine sırf hissiyata ait bir şey! Ben bilâkis seni biraz maddî işlere sevketmek istiyorum. Ahmed Cemil şimdi arkadaşından gözlerini ayırmış.206 MAÎ VE SİYAH Bak. Şimdi onu kendisinden ne kadar uzak görüyordu. Kendi kendisine! «Zavallı çocuk! diyordu. arkadaşının önüne dikilerek: Her şeyden evvel tesviye edilecek diğer bir şey var ki onu unutuyorsunuz. bunlardan sonra fakat hepsinden mühim olarak sen varsın. Evde bir annen var ki yegâne ümidi senden ibaret. Bugün beş dakika evvel Ali Şekib’in başladığı muhavere tertibine de lüzum .. Biraz tesviye edilecek şeyleri düşünmek lâzımgelir. yine yüzüme artık yaşamaktan vazgeçmiş bir adam gibi bakıyorsun. cesaret edemiyordu. ne ile isbat edecek? Ondan bu suretle mi intikam almak istiyor?» Arkadaşı için şimdi başka bir tarzda merhamet duyuyor. Bugün Ahmed Cemil idare memurunu görünce bir tes-Jiyet nefesi aldı. biraz kendini silk. Ah! Hayatının o ümidi o hülyası!.. Ahmed Şevki efenJMAİ VÜJ SİYAH 20T dinin kapıdan giren göbeği göründü... Kardeşimi öldüren adamı! Onu insanların adalet pençesine teslim etmek benim en evvel düşünülecek vazifem değil mi? Ali Şekib şimdi arkadaşının hayretle yüzüne bakıyordu. bir eviniz var ki küçük bir tedbir noksanıyle elinizden gidabilecek. Ali Şekib arkadaşının hiç alışılmamış olan bu nazarından ürkerek: Neyi unutuyoruz? dedi. hulyasız mısın? Artık bu toprak parçasının üzerinde görülecek işin kalmamış olduğuna ciddî bir kanaatle hükmediyor musun?. bugün ne yapacağını bilmiyorsun. Ali Şekib devam ediyordu: Bence artık bu uyuşukluğa bir fasıla vermek zamanı gelmiştir. biraz damarlarındaki kanının cevelânım duy. Gözlerinde şimdi vahşî bir nazar vardı. vakit buldukça matbaadan sıvışarak buraya gelir. düşündüğünü söylemekten içtinap etti. dedi. dalgın bir nazarla mübhem bir noktaya bakıyordu... Bak. Ahmed Cemil cevap vermek üzere idi. hemşiresinin intikamını almak ihtiyacı içinde onu esbabını tedarik imkânından mahrumiyetini düşünerek aczinin bütün acılığını hissediyordu. Kardeşinin vefatından beri ondan bir şey sormak istiyor. zannederim. Ahmed Cemil ayağa kalktı. eski arkadaşlarıyle biraz dereden tepeden bahsederdi. başını sallayarak: — Pek yapılmayacak şey değil. o. hayattan vazgeçecek kadar ümitsiz...

. yoksa çok muztarip olacaktım!» dedi. Vah vah: teessüf ettim. ertesi sabah: «Dün cenazeye gitmişsiniz. o kadar! Sen daha ziyade birşey mi bekliyordun?. Bu sırada dükkânın kapısından içeriye billur gibi çıngıraklı bir çocuk sesinin «Havadis!. Bir adamın insanlık duygularından bu derece mücerred olabileceğine delâlet eden hikâyeler işittikçe mübalâğaya hamlederdi. Benimle uzun uzadıya lakırdı etmedi.. kendisini göstermek isteyen Nedim’i gördüler. Ali Şekib’e baktı. Çocuk sevinçle cevap verdi: Bugün başladım. onu iyice anlamış isen vak’ayı ne yolda telâkki etmiş olacağını da tasavvur edebilirsin. sonra kendisine mûtad olan tavrıyle omuzlarını silkti: Ne için doğrusunu söylemekliğim için ısrar ettin? Sana hakikati süsleyerek söylemek için bir sebep var mı? Zaten bunu benden sormaya lüzum gördüğüne de şaşarım. Ahmed Şevki efendi ona küçük bir sermaye vermiş. Ahmed Cemil Nedim’e birşey sormak istiyordu.. Bu sese hep âşinâ çıkarak başlarını çevirdiler.. kapıdan gülümseyerek . Size ne dedi? ve onun vefatı haberini ne suretle telâkki etti? Ahmed Şevki efendi evvelâ bu suale taaccüp ediyor göründü. daha1 ziyadesini yapmaya muktedir olama-yarak çocuğu hiç olmazsa müvezziliğe sevketmişti. iyi kızdı. sonra cesaret gösterdi: Baban nasıl.» dediğini işittiler. 208 MAİ VE SİYAH Ahmed Cemil sordu: Nedim.... O vakit Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin bir gün evvel Nedim’e izin verdiğini anlattı. Bir sene zevci sıfa-tıyle yaşadığı bir vücudun hahvına sebebiyet verdikten sonra bu kadar kayıdsızlık gösterebilmek için bir kalbin ne büyük kuvveti olmak lâzım geleceğinde tnütehayyir idi. fakat bana tamamen doğrusunu söylemenizi şiddetle rica ederim. sen müvezzi mi oldun?. beyimî. şimdi Vecdi beyin idare memurunun ağzında başka bir istihza manasıyle mazmunu teeyyüd eden o sözü hepsinde mütalâa beyanına imkân bırakmayan ağır bir nefret uyandırıyordu. Kardeşimin vefatına dair o herifle elbette bir lakırdı etmişsinizdir. Ahmed Cemil sükût ediyordu. isabet oldu ki münasebeti kesmiş bulunduk. Çocuğun haftada aldığı beş on kuruşu çok görmüştü.görmeyerek Ahmed Şevki efendi mukaddeme tertibine de lüzum görmeyerek Ahmed Şevki efendi göbeğinin sikletini dinlendiren bir nefesle henüsr solumakta iken sordu: Sizden birşey anlamak isterdim. haberin var mı? O vakit çocuğu bir saniye evvel kendisini serbest bir meslek sahibi görmekten tevellüt eden neşvesi uçarak gözlerini birdenbire hüzün kapladı: . evvelâ tereddüt etti. Nedim..

Çetnberlitaş’tan. yorgunluktan kırılmış bacaklarıyle yokuşu tırmanmaya başladılar. O vakitler Aksaray caddesi henüz Şehza-debaşı’yle Direklerarası’na mağlûp olmamıştı.. o da Raci’yi affetmek istiyordu.. Beyazıt’tan geçtiler. Ahmed Şevki efendinin dar yerlere zor tahammül eden iri göbeğiyle soluyarak girişine arabacı gülüyordu. Teklifini hemen kabul ettiler. Nasıl. O zaman ne kadar mesut idi! On yaşmda-M . iyi değilmiş!. Ahmed Cemil arkadaşlarına sıra ile bakarak dedi ki: Bana refakat edebilir misiniz?.... O zaman üç arkadaş hayretle bakıştılar. Hele daha ötesini hiç bilmezdi.. kendisini bir ramazan gecesi babasının yanında tiyatroya gitmek için bu sokağı inerken görüyordu.. Ahmed Cemil hastahaneye gitmek.Babam mı?. Ahmed Şevki efendi matbaadan iki saat gaybubet edeceğini haber verip avdet etmek üzere ayrıldı.. Ne için? dediler.. kulağına yalnız bazı kelimeler geliyordu: «Silik para. Şimdi hemşn onbeş sene oluyordu ki Aksaray’ı görmemişti.. bu zaten bilmediği bir mesele değildi. Onbeş sene evvel? Kendi kendisine o zamana ricat ediyordu. dedi. Pencereden sokağa bakmayı tercih etti.. bu kadın o kadar işkencelerine tahammülden sonra kendisini terkedip sefalet içinde bırakan bu adamı affedecek kuvvet bulmuş mu? Ahmed Cemil üçünün de birden aklına gelen bu mütalâayı tefsir etmek için: — Zavallı kadınlar! dedi.. Aksaray yokuşunun başına gelince Ahmed Cemil’de çoktan görülmemiş yerlerin tekrar temaşasından hâsıl olan bu tahattur lezzeti uyandı. Ali Şekib dükkânı kapamaya karar verdi. Yenibahçe’nin namını işittikçe burasını istanbul’un hemen haricinde. sonra içini çekerek ilâve etti: Dün annem gitmiş. Akçe farkı.. Zavallı babası!. Arabanın sarsıntısından yokuşa fazla bir zorluk ilâve edecek bir vü girdiğini farkeden beygirlerin bile kulaklarında endişeye MAİ VE SİYAH 209 lâlet eden bir hareket oldu.. Şimdi Veznedler’i dolduran ramazan eğlencelerinden bir kısmı o zaman bu sokakta halkı han içlerine toplardı. Ali Şekib solda kütüphanelerden birini göstererek Ahmed Şevki efendiye birşey anlatıyordu. Bilmem.. Nedim’in billur sesi Babıâli yokuşundan aşağıya doğru uzaklanarak kayboluyordu: Havadis!. günde onaltı saat istanbul’un inişli yokuşlu sokaklarında şu makasları bozuk sandukayı sürüklemekten bizar olan hayvanlar yerlerinden oynadılar. Ali Şekib «Yenibahçe’ye!» emrini verdi. Ahmed Cemil karşıya oturdu. Kitapçılarla sarraflar... Zihninde müphem hâtıra levhaları uyanıyor.» Dikkat etmedi.. sahraların yeşilliklerine sığınmış bir sayfiye gibi tevehhüm ederdi. Ahmed Cemil arabanın gürültüsü arasında işitemiyordu.

beride şemsiyesine dayanarak yavaş yavaş yürüyen bir efendiden mürekkeb nadir hayat eserleriyle sükûtî bir hüzün ha-vasıyle dolu bu sokağın perdeleri inmiş kafesli pencerelerini temaşa ediyor. şehir hayatının o sükûn muhitini dimağının içinde görüyordu. basamağa korka korka basarak hopladı. Ya onu takip eden ikinci matem darbesi! Demek hayat dedikleri şey böyle sonuna kadar müthiş darbeler toplamakla geçecek. Onlar kapıcı ile görüşürken Ahmed Cemil bu binanın karşısında soğuk bir his duydu. Şimdi manav.. Bir aralık annesi hatırına geldi. bu korkunç ihtimali düşünüyor. o da burası gibi saadet sükûnu içinde değil miydi? Halbuki o bütün emellerinin şematet ve tarakasını getirmiş. bu tahta evlerin renk renk cephelerinde okunan tefekkür sükûtuna dalıyordu. aşçı. Araba durdu. helvacı dükkânlarının teselsülü gözlerinin önünden geçerken o. kaldırımların taşlarından sekerek. memleketinde kendisini . bir uğultu içinde sürüklenip gittikçe. kasap. Bütün ekmeksiz kalmış aileler. Araba. Bir aralık Ahmed Şevki efendi: — Hele yokuş bitti. o sükûnun içme atarak bu saadet yuvasını bir fırtınanın velvelesine boğmuştu. bakkal. Burası nazarında bütün beşer hayatının mücessem ve sefalet muhassalası gibi yükseliyordu. hayatının biricik servetini. o da bir dairede mukayyid olsaydı.. kendi kendisine: «Bir de şu pencerelerin içindeki hayat var!» diyordu.. sonra fikri bu sokaktan ayrılarak iki tarafa bükülen sokaklardan daha ilerisine hülyasını sevkediyordu. O zaman araba bir ıssızlık içinde yuvarlanmağa’ başladı. satıla satıla nihayet son servet olan yorgan da gittikten sonra hastahane yatağına düşen hastalar.. Ahmed Şevki efendi araba ile yokuş inmeyi yayan yokuş çıkMai ye Siyah — F. birgün onu da. 14 nıak kadar zor bulurdu. bir tarafta ceviz oynayan dört çocuk zümresinden. iştihar emeli arkasında koşmasaydı da kendisine o evin sükûtu ile uygun olacak bir hayat vücuda getirseydi? Ahmed Şevki efendi: — Geliyoruz!. o matemin vukuu imkânına titriyordu. dedi.çocuklara mahsus daima taşmaya müheyya neşve ile o vakit her sözlerini tuhaf bulduğu o oyunculara. Artık kalabalık azalıyor. bozuk makaslarının üzerinde sarsılarak.. O buralarda duyulan istirahat kokusundan ne kadar uzaktı! Süleymaniye’nin mini mini evi. dedi. atlarında. Bütün o sakin mahalleleri. Ahmed Şevki Efendi inleyerek kapıdan sıyrıldı. Ali Şekib’le Ahmed Cemil atladılar.. Aksaray caddesine hayat veren hareket burada kesilmiş oluveriyordu. hele uzun fesli ibişe ne kadar gülmüştü! Şimdi bunların hepsinden uzak! Hele babasından. Ahmed Cemil’in gözleri tek tük dükkânlarla su taşıyan bir uşaktan. önünde akıp gittiğini gördüğü şu sakit hayat levhalarının gizli köşelerine giriyor. Ne olurdu. münferit tesliyetini de kaybedive-recek olursa ne yapacak?.

Raci’ye bir küçük oda tahsis etmişlerdi. . bu sefalet sahnesine bak» diyordu. Ahmed Cemil dikkat ediyordu. Teşekkür edecek kelimeler bulamıyordu. müstehzi bir seda gülerek: «Ah:_SeninjtrıüneKver__hulyaların. Ali Şek’b yatağın kenarına ilişti.bekleyen çocuklarını düşünerek can çekişen babalar.» diyordu. Onlar Raci’ye kendisinden bahse cesaret etmediler.z de matbaadan çıkmışsınız. şemaların. Onların geldiğine bir çocuk gibi sevindi. bir an evvel kurtulmak istiyordu. Artık gelmişlerdi. buraya geleliden beri matbuat âleminin vukuatını öğrenmek istedi. Ahmed Cemilin ayakta kalmak için ısrarına karşı sükût etti. yer gösterebilmek için telâş etti. bir veremli simada ölüme tekaddüm eden bu câmid rengi. koğuşlarının içinde yay takları görüyordu. Fakat o artık Raci’yi tamamiyle affa meyyal idi. baştan başa insanlığın feci levhası şeklinde dehşetini gözlerinin önüne seren bu yerden kaçmak..» diyordu. Raci’nin artık bitmiş olduğuna çökmüş yanakları. Yalnız Raci kendisini affetmiyordu. içeriye girdiler. Ahmed Cemil bunların içinde neşeli çocuklar. Raci’nin yalan söylediğini. Bir koğuşun önünden geçerken bir hastanın iniltisi arasında diğer bir yataktan güftesiz bir nağme işitti.« . Raci onun bir türlü ayakta kalmasına razı olamıyordu. Ayak seslerini işitince gözlerini açtı. kendilerine refakat eden hizmetkâr çekildi. Bir el çelikten tırnaklarıyle kalbini sıkıyor. hastalığının vehametini idrâk edemeyen zavallılar gördü. Acaba onu ne halde görecekler? Şimdi merdivenleri çıkmışlar. türlü emellere veda ederek burada ellerinden kaçmak isteyen hayatı salıvermemek için cenk eden gençler. Şimdi sualler başladı. Ahmed Cemil burada pencerelerin önüne birikmiş ayakta hastalar. dehlizlerden geçiyorlardı. daha sonra Raci’yi düşündü. bir de bu hayata. böyle. Dehlizde duranlar hayretle kendilerine bakıyorlar.._ kadar uzak olduğunu.. gözlerin sönmeğe müheyya bir kandil ucunda parlayan ziya bakiyesini andırır nigâhı şehadet ediyordu. Yalnız bir sandalye vardı ki Ahmed Şevki efendiye verildi. «Şuraya siz de sıkışırsınız. Şimdi bütün bu manzaradan. Ahmed Cemil ayakta kaldı. orada yatağın üzerinde dalgın yatıyordu. haset hissi şu ölüm yatağında bile ona kin telkin etmekten hâli değildi. kendi kendisine: «Şüphesiz bir genç!» dedi. Artık yaln-z kalmaktan usanmiştı. teessüf ettim! dedi. kendisinin nasıl y^^ğJ^^eme^Jı^şLpt^Je^in^çûa^^^içye-rek bir hülya âlemi aradığmı hissediyor. bu âlemin kendine mahsus havasım naklediyordu. bir ses: «Bak.... Ahmed Şevki efendi anlatıyor. bütün beşeriyetin iltiyam bulmaz yaralan bir an içinde aklına geldi. Artık hayatın felsefes:nden ne. Bir aralık Raci Ahmed Cemil’e baktı: — S. çiçekli. teessüf değil bundan bir memnuniyet hissederek vak’aya vukufunu ona söytlemekten de bir intikam lezzeti duyduğunu fark etti. buna lüzum da yoktu.... arkadaşlarını tanıyınca yatağında doğruldu. bir ziyaret gününün haricinde gelenîeri bir resmî adam zannederek selâma duranlar oluyordu.

Ahmed Şevki efendi bir aralık saatine baktı. O ısrar ediyor, «daha oturunuz, daha sorulacak çok şeyler var,» diyordu, fakat artık suallerin aşağısı gelmiyordu. Her şeyden bahsetmiş idi, yalnız karısıyle Nedim’i unuttu. En nihayet kendisi hakkında bir rey almak için, müteverrimlere mahsus bir müstantik inceliğiyle: «Ben de artık bir haftaya kadar çıkarım, zannederim, biraz öksürükle dermansızlık var, kuvvet için ilâç alıyorum. Yürüyebilecek bir hale gelirsem hemen dışarıya can atacağım,» dedi, sonra onların «elbette!» deyişlerine mukabil «bir daha içmeyeceğim. Beni çok sarsmış» mütalâasıyle bir cevap ekledi. Ahmed Şevki efendi tekrar saatine bakıyordu. Ahmed Cemil bir cevap vermeğe cesaret bulamayarak ilâç şişelerini muayene etmekle meşgul oldu, yalnız Ali Şekib, «ya, hep o içkinin seyyi’esi değil mi?» diyordu. Çıkarken tanıdıklardan bir genç tabibe tesadüf ettiler, o: «Arkadaşınıza ben bakıyorum.» dedi. Ahmed Şevki efendi: «ümit var mı?» diyordu, tabip cevap verdi: «— Ümit ne vakit kesilir?...» Ali Şekibin dükkânına geldikleri vakit cam kapının aralığında bükülmüş bir kâğıt parçası buldular, üzerinde «Ahmed Cemil bey için» kelimeleri vardı. Ahmed Cemil, Hüseyin Nazminin yazısını tanıdı. Tezkere hemen orada kurşun kalemiyle karalanıvermiş dört satırdan ibaretti. «Hedefi olduğun müthiş darbeyi haber aldım, matemine tamamen iştirak ederim. Seni görmek, elini sıkmak için ihtiyaMAI VE SİYAH 213 ¦cim var. Seni birçok defalar aradığım halde ele geçirmek mümkün olmadı. Yarın sabah gelip beni idarede gör. Seni ne kadar meşguliyet arasında düşündüğümü tasavvur edebiisen müteha -sis olurdun. Sana verilecek bir çok havadisim de var.» Son cümleye Ahmed Cemil hepsinden ziyade ehemmiyet verdi. Hüseyin Nazminin ne havadisi olabilir? Bir aralık sabırsızlığından gidip kalemde aramak istedi; arkadaşlarından ayrılarak Babıâliye girdi, odacıdan soru: — Hüseyin Nazmi bey? O kalemden çıkalı bir saat olmuştu. Kendi kendisine «yarma kadar beklemek mümkün değil, merakımdan çatlayacağım... Köşke gitsem ne olur?» dedi. Köşke gitmek çâresi aklına gelince artık duramıyordu. Hüseyin Nazmi’nin vereceği havadisi öğrenmek için sebepsiz şedid bir arzu, kavi bir ihtiyaç hissediyordu. Eve kadar gitti, o akşam Erenköyü’ne gideceğini haber verdikten sonra bir an evvel yetişmek için yokuşlardan uçarak indi. Köprü’de vapuru beklemek lâzım geddi, bura-^ da geçirdiği yarım saat bir uzun gün kadar sürdü. Bir aralık kendi kendine: — Ya henüz köye avdet etmemişse!... dedi. Fakat burada beklemek mümkün değildi, Hüseyin Nazmi’nin tezkeresini alır almaz birden inkişaf eden bir his Erenköyü’ne gitmek için onu sürüklüyordu. Lâmia’ya tekrar, bir kere daha, tesadüf etmek ümidi şimdi kalbinde bütün hissiyata galebe etmig. onları ıskat ederek yalnız o sesini yükseltmeğe başlamış idi. Onun hakkındaki derin meftuniyeti, geçirdiği ıstırap devresi:

arasında biraz şiddetini kaybetmiş, başka hislere yerini terkederek susmuş idi; fakat Lâmia’dan bir âşıkane haber getirmiş gibi onun kardeşinin şu yazısında, şu kâğıt parçasında, güya bir parça onun sıcaklığını duyarak birdenbire o sevda ateşi bütün kuvvetiyle yeniden alevlenmiş idi. Köşkün çıngırağını çekerken, böyle bir gün kapıyı onun açtığını tahattur ederek onun mütebessim simasını karşısında görecekmiş, vehmiyle, titriyordu. Kapıyı bu defa uşak açtı. — Beyefendi geldi mi? Hüseyin Nazmi’nin geldiğini haber aldıktan sonra bir inşirah duydu. Merakını halletmek için burada da beklemek lâzım geleydi! Hüseyin Nazmi’ye ilk sözü bir sitem oldu! Verecek havadisin ne olduğunu söyleseydin de buraya yorulmasaydım olmaz mıydı? Hüseyin Nazmi gülüyor, haber vermediği için pek iyi etmiş olduğunu söylüyordu. Sonra birden arkadaşının, iki hafta içinde büyük bir hastalıktan çıkmış dibi duran zayıf, çökük çehresini, altlarında birer siyah daire beliren gözlerini, musibetin kahrıyle hırpalanarak ihtiyar olmuş görünen bir vücudu görünce Ahmed Cemil’in karşısında gülmek değil ağlamak lâzım geleceğini hissederek durdu. Ahmed Cemil de şu dakikada büyük matemlerden sonra birbirini seven iki kalbin ilk tesadüfünde hissedilen ağlamak arzusuyle Hüseyin Nazmi’ye bakıyordu. O vakit ikisinin de gözlerinde daha o mateme dair bir kelime teati edilmeden seri ihtilâçlar hâsıl oldu. Ahmed Cemil kendisini zaptetti. Fesi ile pardesüsünü çıkarıp fırlatmak için arkadaşının gözlerinden gözlerini ayırdı: Vereceğin havadisi söyle... dedi. Havadis!... Gidiyorum, o kadar... —¦ Nereye gidiyorsun? Yalnız orası belli değil. Teşebbüslerimi biliyordun, sefaretlerden birine tayin edilmek için daima uğraşıyordum, nihayet... Hüseyin Nazmi ellerini uğuşturuyor, arkadaşından sevincini saklayamıyordu: Nihayet tayin edilmek üzereyim. Paris, Londra, Brüksel, Madrid velhasıl bir yere; benim için ilk meslek kademesini teşkil edecek bir yer olsun da... Hüseyin Nazmi’nin çocukça sevincine karşı Ahmed Cemil duruyordu. Bu mesud refiki, zengin bir babaya, emin bir hayata malik olduktan sonra istikbaline parlak bir meslek ‘hazırlayan bu arkadaşı kıskandığı için değil, fakat bunlar hep boşa çıkan emellerini, bahtsız başlayarak yine bahtsız devam edecek gibi görünen hayatının muhrumiyetlerini takrir ettiği ağır bir yeis duydu. însan kendisinin sefaletinin derecesini bir servetin ihtişamı yanında, bedbahtlığının bir hükmünü bir saadet nümayişi karşısında daha büyük bir acı ile anlar; bu bir saniye zarfında tâ mukaddemesinden şu ana kadar ikisinin hayatını teşkil eden tezad silsilesi fikrinin içinden geçti. MAİVE SİYAH

215 Ne düşünüyorsunuz, Cemil? Tebrikte teahhur ederek aldığı habere karşı durgun kaldığına utandı, bu suali başka bir sual ile iptal etmek isteyerek: Demek hemen gidiyorsun? dedi. Hüseyin Nazmi’nin hemen gitmesi onun için bir başka ehemmiyeti haizdi. O gidecek olursa Lâmia ne olacak? O bulunmadıkça mesele birçok zorluklar kesbediyordu, hiç olmazsa ondan bir vaad alacak olsa... Hüseyin Nazmi diyordu ki: — Kimbilir? Zannetmem ki o Ttadar çabuk gidebilmek mümkün olsun... Resmî muamele hiç olmazsa bir ay sürer, ondan sonra... Ha, sana verecek başka bir haber var, buna da ayrıca memnun olacaksın... Ahmed Cemil bu ikinci şeyi bakleyerek arkadaşının yüzüne bakıyordu, o gülerek söyledi: Senin küçük Lâmia’yı veriyoruz... Ahmed Cemil’in kulaklarına’ ıbir şey tıkandı, Hüseyin Nazmi’nin sesini bir uğultu içinde duydu. Gözleri bulandı, durduğu yerde vücudu sallanıyor zannetti. Veriyoruz, ne demek? Bu kelimenin başka bir mânası olup olmayacağını düşünüyordu. Nefesi tıkanarak sordu: Ne demek?... Hüseyin Nazmi alay ediyordu: — Ne demek olacak? Ben gidiyorum, eve bir enişte geliyor... Ahmed Cemil şu dakikada Hüseyin Nazmi’ye hücum ederek bağırmak hevesini duydu, şu sözler ağzından taşmak istiyordu : Demek beni aldattınız?... Demek onu bana vermeye-cekdiniz?... Lâkin bilmiyorsun ki ben ona malik olamazsam benim için hayat bitmiştir, ölmekten başka birşey kalmamıştır? Boğularak: — Tebrik ederim! dedi, fakat artık lâkırdıya devam edebilmek için kuvveti yoktu, bir iskemleye düşmek nev’inden oturdu. Nefsini zaptederek bir şey ilâve etmek istiyor, fakat bir kelime daha söylerse saklamak istediği bu müthiş ıstırabı, şu şimdi kalbini kıvıran vahşî ye’si gizleyememek-ten korkuyordu. Kendi kendisine: — Mümkün değil, alay ediyor, şimdi bana: «Hayır, Lâmia sesindir!» diyecek... Lâkin ben, ah ben!... Şimdiye kadar söylemeli değil miydim? Ya beni anlamamış, Lâmia’nın benim hayatıma lâzım bir şey olduğunu hissetmemiş ise?...» diyordu. Bir aralık aklına son bir ümit geldi, «Belki henüz bitmiş bir mesele değildir.» dedi, aksini haber almaktan ürkerek istizaha hizmet edecek bir şey

bir akşam burada gezerken gözlerinin selâmı... ne kadar uzaktı!.. beni besleyiniz» demek mesabesinde değil miydi? Ah! Lâmia’nın beklemesi mümkün olabilse?.. Sonra bütün zavallılığı. bunu mümkün olup da görse.. hususiyle bugün onun bu derece biçareliğinde bu isteğe cesaret etmek: «Beni evinize kabul ediniz. o benim olmayacak olursa.. fakat bunu. daha sonra o edebî müsamere. ya siyasal bilgilere. Ya o defterin altına yazdığı iki kelime. bütün hülyalarımı kaybettim.» diyordu..söylemekten çekiniyordu. onları umulmayan bir vak’a alt üst edebilir. duymadığı şeylerden bahseden bu adama o boş ve sabit nazariyle bakarken başka bir âlemde gibiydi..Hepsi hâtırasından birer birer geçiyordu.. Ya o. o takarrür etmiş bir mesele. yahut güzel sanatlardan birine intisap edecekti. annesinin ısrarına karşı nefsini müdafaa edememiş bir zavallı sıfatıyle görüyor. Aşkının bütün muhtasar tarihini teferruat ve tafsilâtıyle zihninden geçirdi. Niçin hepsini Hüseyin Nazmi’ye söylemiyorum? Neden şimdi bütün hakikati itiraf ederek: «Onu bana ver. Bu işittiğim şeyler hep yalan olabilir. Ahmed Cemil karşısında anlamadığı.. Ah bilsen Cemil. Lâmia’yı başkasına vermek beni öldürmek demek olacağını şu karşımda gülerek hülya kuran adam anlamalı. yalnız Lâmia’nın muhabbetine bir senet hükmünde değil miydi ? Şimdi zihninde Lâ-mia’yı babasının. evet.. «Lâmia’yı bana veriniz» demek. değil mi?. fakat düğün teah-hür etse bile hiç olmazsa nikâh merasiminde hazır bulunmak istiyorum... kendisi?. yalnız bu mükâfata mukabil onu kaybetmeğe muvafakat edecekti. beni doyurunuz. . diyordu. yalnız bununla müteselli olacak. fakirliği mesleksizliği aklına geldi. Bir aralık: — Lâkin ben ne kadar cebîn bir adamım.» demiyorum. •••..... O vakit Ahmed Cemil Lâmia’nın parlak ve siyah gözleriyle kendisine tatlı bir tebessüm içinde kavî bir sadakat vaadi yolladığını görüyordu. Lâmia’yı ne sıfatla talep edecek? Onun dest-i izdivacına nasıl hak iddia edecek ? Lâmia kendisinden ne kadar uzak. dedi.. bir yandan resmî vazifesiyle meşgul olarak. Lâmia’nın çocukluğuna ait vak’alar^ Bon Marche’deki tesadüf. ya hukuka.. Anlatıyor.. fakat sabredemedi: — Demek izdivaç meselesinin takarrürünü bekleyeceksin? Hayır. şimdiden kendime nasıl bir hayat tâyinine başladım. bir yandan da bir mektebe. Ah! Onun kendisi için ağladığını bilse. O zaman Hüseyin Nazmi tasavvurlarını anlatmağa başladı Tâyin olunacağı memlekete göre bir hayat tarzı ihtiyar edecekti.. Kendi kendisine: — Ah! Mümkün değil!. hayatımda yalnız bunu muhafaza etmek isterim. Lâmia.. O muvaffak oluncaya kadar bekletseler!. kendisini kımıldamadan sabit nazarlı gözleriyle dinleyen arkadaşına uzun uzun emellerinden bahsediyordu. kendi kendisine: «İhtimal ben burada kalbimin koptuğunu hissederken o da yukarıda ağM A İ VE SİYAH 217 lıyor!. evet. hayat artık taşınamayacak bir yük hükmünde kalacak.

elini salladı. Ahmed Cemil bu çehreyi bir defa daha görmeğe muhtaç idi. havasız kalmış gibi ciğerleri darlaşıyordu. artık metanetini sarsıyor. kapıya yaklaşıyorlardı. İkisini de arkalarından görüyordu. Öyle ise beni biraz bekle. yatağının üzerinde kıvranarak.. Ah! Onu şöyle avucunun içinde sıkarak ayaklarının altına atsa. acaba Lamia da beraber mi? Evet.» diyordu. Hüseyin Nazmi çıkınca Ahmed Cemil ayağa kalktı. Ah! Bugün buraya niçin gelmişti? gu dakikada evinde. yastıkları ısırarak. Demek bu hülyasına da veda etmek. gözleri aşağıdaki pencereye tesadüf etti. mecnun bir yeis tuğyanı ile. giyineyim. Lâmia köşkün ikinci katına bakıyordu. çıkalım. Bir nazar ki ba-kışıyle beraber . bundan da vazgeçmek lâzım geliyor? Bir sarmaşığın üstünde iki serçe yekdiğerini kovalıyordu. sonra yavaş yavaş Lâmia’nın mürebbiyesini farketti. dedi. eliyle göğsüne bastı. Kütüphanenin penceresine dayandı.. dedi. büsbütün hurdahaş etseî. Lâmia’nın da matemini tutacaktı. bir ayak sesi daha vardı. Cemil ? diyordu. bahçeye baktı. Şimdi ne yapacak? Gözleri arabayı takip ederken o kendi kendisine soruyordu: — Buna da böyle tam bir teslimiyet ile mağlûp mu olacağım? Bir şeyler yapmayacak mıyım? Bir şeyleri kırıp parçalamayacak mıyım? Heyhat! Artık elinde kırılıp parçalanmış bir hayat kalmıştı. şüphesiz akşam seyranını yapmak için bahçe kapısına doğru ilerliyorlardı.. yalnız o kadar. Lâmia başını çevirdi. artık bunalıyordu. Ahmed Cemil’in yalnız kalmağa ihtiyacı vardı. Onlar. gözleriyle onu âdeta çekiyordu.. Biraz dışarıya çıkabilmeği bir küçük necat vesilesi olmak üzere telâkki etti: Evet. Bir aralık durduğu pencerenin altında kumların çıtırda-dığını işitti. Sonra karşısındaki tuhaf bir işaret etmiş gibi küçük bir kahkaha ile güldü. «Şimdi beni görecek!. Kim olduğunu görmüyordu. o hayatının her sırrına munis olan odacıtta olaydı..Şimdi Ahmed Cemil yine Lâmia’yı yine kendisi gibi şu boşa çıkan aşkm matemiyle mahzun görüyordu: Hüseyin Nazmi: Cevap vermiyorsun. sonra arkadaşının matemini düşünerek bu sualine nedamet etmiş göründü: — Canın sıkılıyorsa dışarıya çıkalım. Ahmed Cemil bulunduğu yerde vücudunun eridiğini hissediyordu. sonra gözleri kapının önünden bir arabanın toz kax x sırgalarma bulanarak geçişine daldı. Hüseyin Nazmi’nin karşısında bir şey yapamayarak durmak müthiş bir azap idi ki. Burada. boğuluyordu.. onu görmeğe nasıl tahammül edecek? O zaman mürebbiyesine yetişmek için Lâmia’nm biraz acele yürüdüğünü gördü. sabrını tüketiyordu. başını çeviriyordu. köşke baktı.

orada da Lâmia’yı tekrar görmek tehlikesi vardı. yalnız bu nazar bir cinayet hükmünde idi. bu aşkı yalnız kendisi icad ve tezyin ettiğini anlatmıştı. bütün çehresi hafifçe. Lâkin bu son nazar onu şimdiye kadar aldandığını. bir nazar ki güya orada. bilse ne kadar. sen hastasın! dedi. Ahmed Cemil artık onu görmemek için oturdu. «Ben fakirim. şu pencerede kimse yokmuş gibi kayıtsız. Evet. Ahmed Cemil’in gözleri ağlamış gibi kızarmış.. onun için çıkmamağa karar vermişti.ayrıldı. Ahmed Cemil: «Ben zaten çıkmaktan vazgeçtim! dedi. Hüseyin Nazmi şimdi arkadaşını garip bularak hayretle yüzüne bakıyordu. Hüseyin Nazmi içeriye: «Geç mi kaldım? diyerek» girdi.. Evet. Elleri ateşler içinde yanıyordu. ne derin bir nıühlik marazla hasta idi. fütursuz nazarı olmasaydı şu dakikada hepsini itiraf edecekti. manasız idi. Demek Lâmia ile onun arasında hattâ bir ülfet bakiyesi. Artık onu istemiyordu. Ahmed Cemil ona da razı olmadı. Biraz evvelki tebessümü ile.. yalnız halledilecek bir merakı kalmıştı: — Acaba verdikleri nasıl adam? diyordu. şu bir saniyeden sonra Lâmia’ya bir husumet hissediyordu.. ellerini tuttu: Lâkin Cemil. fakat bu öyle bir nazar idi ki hiç bir şey ifade etmemekle beraber Ahmed Cemil’e bütün hülyasının bir yalan olduğuna şüphe edilmeyecek bir bedahetle şehadet etmişti. hele Lâmia’nm o yukarıya bakarken güldüğünü bir cinayet kabilinden affetmiyordu. Ahmed Cemil cevap vermedi. ve . bir saniye sonraki lakayt nazariyle Lâmia güya yukarıya: «Ne kadar bahtiyarım!» derken aşağıya: «Bu kim oluyor?» demişti.. Şimdi. Hüseyin Nazmi: «Sen bilirsin! öyle ise bahçeye çıkalım!» dedi. beş dakika evvel kavî bir muhabbet teminatı hükmünde olan bütün o hâtıraların mânâsız şeyler olduğunu. Artık ona tekrar tesadüf etmekten korkuyordu. çökük yanaklarıyle gerilerek daha zayıf bir hal almış. Biraz evvel onu gülüyor görmekten tahammül edilemez bir işkence duymuştu. ruhunun içine sararak bu yadigârı hayatının biricik saadet nasibesi hükmünde . Hüseyin Nazmi yanına kadar gitti. Eğer Lâmia bu anî nazar içinde ona küçük bir tesliyet mânası göndermiş olsaydı hepsini unutacak. göğsü sık sık nefeslerle şişerek donuk bir nazarla gözlerini ona dikmişti.. Lâmia şimdi nazarında ona hiyanet etmiş bir vefasız sıfatında görünüyordu. besleyecekti. fakat bu nazardan müthiş bir ıstırap duyuyor. yalnız o nazarın hâtırasını bütün kırılan aşkının bir yadigârı kabilinden hayatının sonuna kadar saklayacak.. hasta. Ahmed Cemil şimdi Lâmiayı kaybetmekten değil. bir MAI VE SİYAH 219 mazi yadışı bile kalmayacak? Demek aralarında her şey bitmişti?. Evet Lâmia kendisini-sevmiyor. fakat bekleyiniz!» diyecekti. Lâmia’nm son kayıdsız..

iskemlesinin üzerinde kıvranmamak için kendisini zor zaptediyordu.» diyor........ Bu resim!. O şimdi mürebbiyesi-nin yanında belki nişanlısını görmek emeliyle koşarak yürüyordu.. Şimdi ondan da ayrıca nefret ediyordu. Kayıtsız görünmek için ayağa kalktı güya kütphaneye bir göz atmak istemişçesine ilerleyerek Hüseyin Nazmi’nin yüzüne bakmaksızın sordu: Hemşire Hanımı kime veriyorsunuz? Hemşire Hanım!.. bütün dertlerini uyuşturucu bir zemzeme ile sallayan o ismi söylemiyor. ben de bir yerlere. Sen beni bırak da kendinden bahset...^. .. Bu tabir ağzından nasıl sahte bir nağme ile çıkıyordu. bundan sonra ne A ±İ 221 yapacağımı da bilmiyorum. resmini göstereyim...hiç bir vakit sevmemişti. derslerini de bırakmıştın. bu nahoş tesirin zail olabilmesi korkusuyle daha iyi görmekten çekinerek kütüphanenin kenarına bıraktı. Demek resmi de var? Bir resim ki Lâmia saatlerce onun temaşasına dalmış olacak! Hüseyin Nazmi kütüphanesinin çekmesinden çıkararak resmi uzattığı zaman Ahmed Cemil bunu bir an evvel görmek tehalükiyle almakta acele etti. kovuldum. Oh! bak... Arkadaşının bu sözü Hüseyin Nazmi’ye istizah etmek istediği şeylere dair sual iradı için cesaret verdi: — Hakikaten. Bütün hülyalarını semavî bir beşik içine koyarak. Lâmia’nm nişanlısına tesadüfü ihtimaline ait bir lâtife keşfediyor. Lâmia ne kadar bahtiyar! Nasıl gülüyor! Elleri kilitleniyor. sonra istemeksizin ağzından şu cümle döküldü: Ah! Ben de gitmek isterdim.. bir mütalâa serdine kuvvet bulamayarak. biraz evvel yarım kalan bahse riceti tercih ederek: Demek gidiyorsun? dedi. şimdi?..Lâmia’yı ağlıyor tevehhüm ediyordu. Artık kalbinde ateşten bir pençe ile o nişanlı için tahammülünü aşan bir kıskançlık duyuyordu.. «Meselâ hizmetçilerden birinin bir manalı işaretine gülmüştür. işte..» diyemiyordu. Demin gülerek yukarıya baş sallayışı.. Matbaadan çekilmişsin... Erkân-ı harbe mahsus alâmetle müzeyyen elbise içinde ona mağrurâne bir istihza ile bakıyor gibi duran bu resme yalnız bir göz attıktan sonra* o çehreyi soğuk bulmak istedi. Hüseyin Nazmi cevap verdi: Oh!. Ahmed Cemil bunda da. sen ne yapacaksın?. — eliyle işaret ediyordu — uzak bir yerlere gitmek isterdim. Ah! Zavallı hülya esiri!. sadece «Lâmia!.. Ahmed Cemil dudaklarının arasından cevap verdi: Matbaadan çekilmedim.. Uzun uzun muayene etmekten.

elinden gidiyordu. o saatte Ahmed Cemil Eyüb’e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu. şimdi kalbinde feveran eden canavar kıskançlığıyle vahşî bir yeis içinde kendisini yatağa attı. Şimdi kardeşiyle kendisinin hayatında bir başka türlü mücaneset görüyor. O zaman onunla aynı çatının altında bulunmaktan elîm bir azap hissetti... O zaman vahşi bir kıskançlığın müthiş ateşini duydu. Gidip güya ona: «Bak! . Okumak?. şimdi o şey Lâmia da. Bütün şiir ve felsefe işte şu dakikada onun bu melal ve yesinde muhtevi idi. Kapısını sürmeledi. bunlar bütün yaşamamış yahut yaşamaktan yorulmamış adamların sahte şiirleri. Alarak utanılacak birşey yapıyormuş. yorganları parçalamak isteyerek kıvrandı.. Resmi. kendi kendisine: «Şimdi ben burada yeisimle zehirlenirken o yukarıda yine bahtiyarlığından gülüyor» dedi. açık duran çekmeceye fırlattı: «Ah! Bir gece yine burada nasıl bir ümit ile uyuyanıamıştım. bundan sonra ne yapacağını bilmiyordu. O şairler. Hüseyin Nazmi: «Şayet okumak istersen kütphanenin anahtarları oradadır. ba-ğırmamak için yastıkları ezerek. soyunmadı. yalnızlığından emin olmak istiyordu.Evet. «Ah! sabah olsa da buradan kaçsam. Hüseyin Nazmi onu yalnız bırakmakta. o sevgili kitaplar... Ah! o geceden ne kadar uzaklardayım!» diyordu. orada yüzü koyun. Sonra birden zihninde bu resmin sahibiyle Lâmia’yı yanyana.» diyerek arkadaşını yalnız bıraktığı vakit Ahmed Cemil büyük bir azaptan kurtulmuş gibi bir nefes aldı. Bu akşam iki arkadaş hayat-ı refikanelerinde belki birinci defa olarak yekdiğerinden sıkıldılar. güya içinden bütün hayatı kemiklerini kıran bir ıstırap arasında mengenelerle. bir sirkat ika ediyormuş korkusuyle muma yak-‘laştı ve baktı: «Güzel değil!» diyordu.» diyordu. kütüphaneye giderek çekmeceyi çekti. Bir aralık aklına resim geldi. kolkola gördü. Hüseyin Nazmi resmi oraya koymuştu. Onların ikisini dtıdak dudağa tahayyül etti. açık penceresinin yanma oturdu. onun için o ülünün hatırasıyie kendi mahrum hayatının arasında her vakitten ziyade bir rabıta keşfediyordu. Ahmed Cemil de yalnız kalmakta acele ettiler.. Artık bunların hepsinden nefret ediyordu. şimdi o da kendisinden bahse cesaret edemiyor. bu ümüitsiz gördüğü arkadaşın yanında kendi ümitlerine dair söz söylemekten sıkılıyordu. bir daha görmek istedi. Sabahleyin kütüphanenin açık odasından Hüseyin Nazmı baktığı zaman arkadaşını göremedi. Bundan sonra kimin için çalışacak ? Nasıl bir ümide hayatını vakfedecek ? Arkadaşından intişar eden yeis havası artık Hüseyin Nazmiye de sirayet etmişti. Onu pek iyi görmemişti. uyuyamayacağını biliyordu. o yalnız bir şey için çalışmakta devama kuvvet bulabiliyordu. İkbalin mezarına gitmek için ihtiyaç duymuştu. Ondan uzak bulunacak olursa yesinin ezasını daha az Eyüb’e gitmek üzere köprünün Haliç iskelesine iniyordu. çekiliyormuş gibi kollarım kıvırdı. Tayin edemediği bir sebeple bugün Eyüb’e. ibaşını tuttu. sahte felsefeleriydi.

işte orada idi. Güya o ziyaret. Şimdi gözlerinin önünde bu kabir açılıyor. kendi kendisine: «Evet.Ben de senin gibiyim. burada yalnız Ölüler arasında dolaşmak istiyordu. elenerek muhteriz. o hayale bakarak gözleri bu defa — bir kırılmış hayatın matemine tahammül için karar verildikten sonra akan sakin. Burada. parmaklıktan baktı. oraya mümkün mertebeye genç vâsıl olmak için yavaş yürüyordu. İkbal’in mezarına yaklaşınca bacaklarında bir zaaf hâsıl oluyor..» demek istiyordu. îki tarafı parmaklıklarla1 çevrilmiş mezarlardan bakan taşların nigâhı altında yürüdü. bir çocuk mezarıyle gençliğine doyamadığı için başını bükmüş gibi duran bir genç kadının mezar taşı arasında îkbal’in henüz taşı dikilmemiş. Şimdi buna da çare buluyor. kardeşim? Sen de benim gibi hayatın fena bir latifesine mi tesadüf ettin?. bir umumî vekâlet ita ederek meselenin tesviyesini onun reyine bırakıyor. güneşin altında. insanlardan eser görülen taraflarından kaçtı. Zaten artık hayatında zor işler bir evle matbaadan ibaret kalmıştı. seni de yatağımın yanına alarak beraberce. yatardık!» diyordu. belki henüz toprağı kuramamış kabri büsbütün ölmemiş bir hasta yatağı gibi şifaya muntazır mütereddit bir eda ile uzanmış yatmıştı. Birer yeşil sütun gibi uzanan iki servinin fevkinde süzülerek. bütün hayatının acılarını lâtif bir gayş ile uyuşturmuştu. bu toprakların yumuşak kucağında. madem ki yaşamak için bir . Onları Ali Şekib’e havale ediyor. o kadar genç öldüğüne teessüf etmemekli-ğin için sana kendimi göstermeye geldim. hâlâ mağmum gözleriyle gülmeğe çalışarak — o son def a-ki nazariyle bir tebessüm yollayarak — bakıyordu.. Artık her şeyi tesviye için zihnen karar veriyor. güya bu hoş sükûn köşesine bir hayat tebessümü yollamaktan utanarak. «Sen de mi. sana da biraz yer açmak için sıkışarak. sükût ve ârâma nasıl yakın bir saadet var!. son bir öpüşme içinde birbiri için ağladılar. Seninle burada iki kişi yanyana. İkbal başını kaldırıyor. Nihayet onun taze kabrini kucaklayan mezarlığın önüne gelince durdu. Bütün münkariz emelleri için artık mustarip değildi. haniya bir vakitler sen kitabını okurken. fakat içeriye girmek için cesaret bulamadı. şu parmaklığın yanında. ona daha. yaşları kuruma-mış. Oh! Bilsen burası ne kadar rahat! Şu muhteriz. bütün zorluklara karşı türlü kolaylıklar icat ederek çare buluyordu. şu derin sükûn içinde. İkbal’in o makberden çıkan sesini duyuyordu. perişan güneş kırıntıları toprakların siyah ratıp rengine dökülmüş. Ahmed Cemil bu sözleri işitiyor. bilsen ne hoş bir hayat. Ahmed Cemil orada durdu.. O vakit kendisiyle annesi kalıyordu. karşı karşıya. güya bu mahrem gençlik yatağının üzerine pullu bir tesliyet sütresi çekmek istemişti. Eyüb’ün tenha sokaklarından geçti. Buradan ayrıldıktan sonra Ahmed Cemil kalbinde bir hif-fet hissediyordu. ben dikişimi dikerken kendimizi mesut zannettiğimiz zamanlara benzer bir refakatle fakat bu defa ebedî ve mesut bir rafakatle.. tesliyet ve istirahat veren yaşlarla — burada.

dar kapısından dehlizi gördü. öteki kinden tutuşmuş nazariyle bakışıyorlardı. zannediyordum. Bu müşküllere zihninde karar verdikçe: «Ah! yalnız o herif kalıyor! Ona ne ya. değil mi?. evvelâ karşısındakini tanıyamadı.nız kardeşinin hâtırasını belki rencide edecek şeyler tahaddü-süne sebep olacağını anlamış.. bundan tahammül edilmeyecek bir eza hissetti. Ah!. yine onun için feda ediyorum.. onu hiç affedemeyeceğim. Fakat zihninde müziç bir endişe vardı. «o lâzım değü.. Nedim’in kâğıtlarından biri... biri müstehzi tebessümüyle.. değil mi efendim?.. bakınız. O zaman istikametini tedbil ederek geçmek lâzım gelirken o alevli gözleriyle doğrudan doğruya Vehbi beyin önüne yürüdü. bu halde. şimdi nasıl mağlûp çıkıyordu! Yoluna bir Vehbi beyin tesadüfü bütün hayatmm mecrasını tebdil etmişti. bir valide var. Ah! bilseniz. Şimdi. fakat hekimlerin kat’i ümit ettiklerini anladıktan sonra...... yan tarafa bir adım atmak istedi.» diyordu. O vak’adan sonra onu hiç görmemişti... Ye-nicami avlusundan geçerek imarethanenin önüne gelmişti ki bir kadın sesi «Beyefendi» dedi.sebep var. Ahmed Cemil sarraftan aldığı izahatı Raci’nin zevcesine teşrih etmek istedi.. j.. Bu cadde!. sonra o söyledikçe anladı: — Beyefendi rica ederim. size tesadüf ettiğime ne kadar memnunum!. durmayarak geçti..Pacağım?» diyordu. Ahmed Cemil onun şimdi . Fakat artık birini feda etmek lâzım geldi. O başını sallıyor. kaç kuruş ediyorsa tamam alayım da..-*” JsaDialı caaaesını çıkıyordu. Onları hâlâ saklıyordum.. buna mağlûp olmamak. Yavaş yavaş birşey yapamayâctgînî|yal. elinde olmaksızın başını çevirdi. Bu sesi tanıyarak başını çevirdi. ölüme benzeyen bir hayat ile yaşamakta devam ederim.. Buradan nasıl geçmek emelinde idi.. kendi kendine: «İkbal sağ olaydı demek o da affedecekti. sonra birdenbire sırrını tevdi ihtiyacına mağlûp olarak paraları titreye titreye mendilinin ucuna sararken Ahmed Cemil’e anlatt: — Bu kâğıdı anladınız a.. Zevcimin hastahanede ölmesine müsaade edemezdim. diyordu. birden bu adam hakkında duyduğu nefret ve adavet feveran etti. yaşlar tamamiyle boşanmıştı. iyi yapıyorum.. karşısından Vehbi bey geliyordu.» diyordu.. ikisi de yaklaştıkça yekdiğerine mağlûp olmak istemeyerek gözlerini indirmiyorlar . — Yüzünü örten peçenin altında ağlıyordu — onunla bir vakitler bu kâğıtlar için kavga etmiştik...» diyordu. Hissiyata taallûk eden şeylerde erkekler kadmlannne kadar dununda!. Fakat artık vakit kalmamıştı.. Ahmed Cemil o istihza tebessümünü gördü... Artık ikmal edemedi. günler geçerek muhakemesine hüküm geldikçe intikam almak ümidi tezelzüle uğramıştı.. buna mukabele etmek için mücbir bir arzu duydu. şuna bakar mısınız? Kadın bir sarraf dükkânının önünde elinde bir demiryolu kâğıdını göstererek: — Bunun hesabını anlayamadım... Tam karşı karşıya gelmiş bulundular.. Birdenbire kalbi büyük bir heyecanla çarptı.. Onun birden o tebessümü uçtu.. Ahmed Cemil yüreği ezilerek ayrıldı. Matbaanın önüne geliyordu.

15 ha efendinin gözlük perendejlerini tadat ederek anlatıyordu. hayatında münkariz olan neler varsa.. münkesir aşkının feryadı. Ahmed Şevki efendi Vehbi beyin kararı veçhile Hüseyin Baha efendiye vereceği maaşı bu ay kesmek istediğini. Bu tokat!. ikisinin de taklitlerini yaparak. zevkinden gülüyordu. Ahmed Cemil iade etmiş oluyordu. şimdi senin herifle Hüseyin Baha efendi tutuştu.! Sahih Lâ-mia’yı da kaybediyor mu? Hayatında dünkü gece bir fena rüya değil miydi? O vakit hakikatin bütün acısı tekrar uyandı. kolunu açabilmek ne kadar mümkünse o kadar açtı. «Ne var?» dedi. bir saniye kadar durdu. Şimdi kalbinde büsbütün bir hiffet duyuyordu. fakat sallandı.. sahiib-i imtiyazın ömründe belki birinci defa olmak üzere hiddet ederek dün matbaada aralarında münazaa tahaddüs ettiğini en küçük teferrüatiyle. O hikâyesini tekrar etti: — Ne olacak. ailesinin mahvolmuş saadeti. hususiyle o tekmeyi. mümkün olursa haciz. Said’le gülerek dinliyorlardı. Ahmed Cemil güya halkı oraya biriktiren bu vak’adan amil değilmişçesine sükûnla ilerliyordu. birden bu muvakkat neşve güya damarlarında dondu. . Onu görünce hep bir ağızdan «İşte!» dediler. Ahmed Şevki efendi netice vehamet kesbederse kendisinin de mutasarrır olacağını düşünmek istemeyerek sevmiyor. Hüseyin BaMai ve Siyah — F. O hayretle baktı. ona tâ kalbinin kan döken cerihasından kop.Ahmed Cemil’in bütün. haberiniz yok.. Düşmedi. bu kabir ziyaretinin sükûn . mahvolan emelleri. Ali Şekib’in dükkânına girdi. sonra cevabını beklemeksizin. hepsinin birden toplanan yeisile dolu olan bu. Nihayet dâva.muş bir kuvvetle vurmuştu: öyle ki Vehbi beyi dükkânlarının kapısının önünde hava alan kitapçılar. gazetenin tatili. dedi. hepsi tekrar başlaması için Ahmed Şevki efendiye baktılar. artık âdeta eğlenerek anlatıyordu.. Orada Ahmed Şevki efendiyi ortalarına alarak Ali Şekib. Bununla nice hazmedilmiş tahkirleri. Vehbi bey şu dakikada sol yanağından muzdarip olmalıdır. ona bir kelime söylemek zamanını bırakmaksızın çevrildi. daha sonra: — Ha. İkbal’in faciası. el. Nihayet Ahmed Cemil de tasavvurunu söyledi: O da ev ile matbaa meselesinden dolayı dâvaya Ali Şekib’i tevkil edeceğini anlattı. hepsi bu hayatın olanca acıları o tokatın içinde idi. bir akşam bu mülevves mahlûkun ağzından dökülen levsleri. neticesiz kalmış bir meslek hülyasının hüsranı. etrafını almak üzere yaklaşan halktan kaçarak matbaasına ilerledi. Bir aralık dükkânın camlarından Hüseyin Nazmi’nin geçtiğini gördü.. yolcular düşecek zannettiler. sonra gülümseyen.sararan çehresine: «Bana mı gülüyordunuz?» sualini fırlattı. Güya bu tokatla bütün elem yüklerini silkip atmış gibiydi. Ahmed Cemil gülüyor. şimşek gibi gürültü ile çakan bir tokatla Vehbi beyin yüzüne çarptı. mecruh aşkı kalbinde feryad etti: Ah! Lâmia. Hattâ arkadaşının dükkânına girerken tebessüm ediyordu.

Yataklığın sütununu tuttu. aczin_ve_yeisin meftuniyetiylejakan sıcakjveJu^daiûlaJar. unutulmaz matemlerle istikbalin önüne çıkacak. Ah! Bundan sonra yaşayacağı seneler. burada hiç utanmayarak nefsini zabta lüzum görmeyerek kalbinin olanca yaralarını şu sâkit fakat müşfik mahrem dostlarını önlerine serebilirdi. şimdi evine. _Ne^ için bu. kısık bir inilti gibi başladı. ‘ bu bütün ufak tefek. ümidsiz senelerin kuru geçişi içinde kırık bir hayatı sürüklemek onun için ne büyük bir işkence idi. Lâmia’nm çehreleri birer birer. bazan melûl bir eda ile yavaş yavaş. Evet.. bana her vakitten ziyade gülünüz.. onun. Şimdi ağlıyordu. İkbal’i. artık burada. babasını. onun hüvi-/ yetiyle tahamnıür eylemiş idi. kim bilir! yirmi sene. Bu duvarlar. o nasibsiz. başını. Burada ne utanılacak yabancılar. Artık kuvveti kalmamıştı. gözlerini kapadı. duvarlara kendisini görmekten malızuz olarak mütebessim bakıyor gibi duran mektepte yapılmış levhalara ıbakti. ateşler içinde yanan başını bu soğuk demire dayadı.la ağlıyordu.» diyecekti. yalnız onun idi. «işte ben seni bu omuzlan çöktüren yüklerle yaşayacağım. Babasının vefatmdan sonra geçen beş senelik . sakin ve âheste^yaşlarja. onun hayatının nefesiyle teneffüs etmiş.. Ikbal’in. o tokatm itminan ve tes-liyeti birden silindi. Şimdi bütün matemler hep birden uyanmış idi.. bu mini mini kö-/ şecik. uçup silinerek zihninin içinden geçiyordu.zaman içinde hayatın ne zâlim sillesine uğramış idi! Daha hayatın henüz mukaddemesinde iken bundan sonra kırılmış emellerle. bazan ondan kaçmak isteyerek. belki kırk sene. Bu evvelâ boğuk. bunlar bi-ribirine karışıyor.. / ne sıkılacak arkadaşlar vardı. / /«Nasıl yaşıyacağım?» diyordu. senelerden beri onun kalbiyle birlikte i çarpmış. şu minderle yatak.ancak beş senelik . arkadaş resimlerine. burada yalnız kendisinin haya-¦ tından başka bir şey yoktu. o matemlerinin mültecasına koşmak için çıktı. Bu odacık. yalnızlığından emin olmak için kapısını sürmeledikten sonra bütün buradaki hissiyatına mahrem olan şeylere. ^ 19 Odasında büsbütün yalnız kalmak. burada dünden beri MAI VE SİYAH 227 tazyik ede ede kendisini hasta eden ıstırap feryadını salıvermek mümkün idi. zihninin içinde bir şimşek tekerrüriyle birbirini takip eden levhalar gibi sonsuz bir silsile şeklinde görüyordu. «bu gün sizin tesliyetinizin kollarına başka bir ıstırap ile geliyorum.hediyesi. ve salıverdi. o zaman yine babasının. merhamet arayan şaşırmış gözlerle baktı. Burada kendisini olduğu gibi gösterebilir. Lâmia’yı. kitaplara. gülmemek için sebepleri olmayan arkadaşların arasında duramadı. sönmüş hülyalarla.. kadar hülya esiri olmuş _idi! ~”~ .» demek isteyen.

^n_y£_ruJhunj^jbjTak_mıs_jdi... mademki onu kendisine bırakmıyorlar ve bütün o aşk dünyası bir yalandan başka birşey değilmiş.. ötekiler gibi bunu da mevcudiyet sahnesinden kaldırmak istiyordu. kendisine ne kazandırabilirdi? Merak ederek bir göz atacakların ka-yıdsız bir tebessümünden. Ah! Bu eseri! Fakat şimdi ona ne lüzum var?. Bu.. bu toprak parçasının üstünde bir şür bulutuna sarınarak uçmak için çalışmamış olsaydı bugün bu kadar mağlûp olmayacaktı. Bunu...bir.ayrıljnak^^niardjjijbir nişane bile bırakmamak için ihtiyacı vardı. Bu eserden neler beklemiş. onu şuracıkta en küçük bir yaşamak arzusundan tam bir mahrumiyet içinde bırakmış idi.Biraz hayatın maddiyetini düşünmüş.. daha sonra müebbed bir nisyan! Yalnız onbeş günlük bir mes-tî lezzeti için ne tahriklere hedef olacak. İşte şimdi Hakikatin insafsız rüzgârları üzerinden geçtikçe o hülyaları hej) birer birer düşünmüş. / En küçük sebepleri en büyük hülyalara kâfr* addetmiş. bu son malûl dimağ nişanesi kalmıştı. aramaksızın hemen bir yerinden açarak baktı. okumadı. Şimdi Raci’yi haklı buluyordu. okumak için bir heves duymadı.. O artık ölmüş bir çocuğun boş ve soğuk gömleğinden başka birşey miydi? Yazıhanesine gitti. . fena bulmaya hazırlanmış beş on arkadaşın ağzında yalan tebriklerden başka bu eserden ne ümid olunabilirdi? OJbuna hayatının en_güzeLBagŞasıru_feda etmiş. şimdi ondan bir soğukluk tereşşüh ederek vücudunu üşütüyordu. kapadı.. o halde buna ne lüzum var?. Kendisini öldüren bunlar değil miydi ? Sonra onlar da ibirer birer ölmüşlerdi. kendisine sahte esaslar üzerine Jturulnmş . Ah! Artji^ulyajarından^ büsbütün . o defteri — bir vakitler eline aldıkça PF^ 2’28 MAİ VE SİYAH göğsünü gurur ile şişiren o defteri — bugün bir ölü yadigârı gibi soğuk bir hisle aldı. bu küçük defteri avucunun içinde muzır bir böcek gibi sıkıyordu. İdindi yalnız bu eser.. Bir vakitler bunun için neler kurmuş. Fakat.at vücude getirmiş idi.... onunla nasıl ümidlerin tahakkukunu temin edecek zannetmişti.» deyişlerinden nasıl üşüyecek. ne hasetlere tesadüf edecek! Gözlerinin içi size temin ettikleri şeyin zıddiytle gülen bir takım adamların «Bu ne ulvî şiir!. Ah! Bu eser!.. kırık hayatının intikamını ondan almak istiyordu. Halbuki o.. o biçare malûl dimağ. Bu eserden nefret ediyor. şimdi mademki artık Lâmia elinden kaçıyor. Onu da öldürmek. ahmakça bir hülyanın galat rüyetiyle malûl gözlerine başka türlü görünen matbuat âlemine attıktan sonra ne olacaktı? Bunun neşvesi ne kadar sürecekti? Bir hafta. belki onbeş gün.Jiay. evet o malûl bir dimağdan başka birşey değildi. ondan neler beklemiş idi^f Şimdi o kadar çocuk olduğundan utanıyordu. O zaman eserini düşündü.

Bir iki satırım okudu. kâğıdın her tarafından birer küçük alev çıktı.Kemiklerini kırarak biribirine geçirmek istediği bir düşman eli gibi bu defteri avucunun içinde sıkıyor. sıktıkça garip bir lezzet alıyordu.. dudakları hayatının matem acısıyle takallüs etmiş harap bir vücut. O zaman Ahmed Cemil bunun üzerinde bir beyazlıkla farkedilen yazıları derin derin süzdü. Sobanın kapağını kapadı.. ateş kâğıtların arasından kayarak. Beş sene evvel hayata uzun kumral’ saçlarıyle. sonra yer yer sarardı. Ah sahte şiirler!.. evvelâ bir yaprak kopardı. Onu yaktığına. artık emellerinin silsilesine onunla şu sobanın içinde hâlâ çıtırdayan bu küllerle bir hatime verdiğine. Tamamiyle yanması için bekledi... onları okumak istedi. münevver gözleriyle giren Ahmed Cemü’in yerinde şimdi yanakları çökmüş.. Artık duman azalıyor. «Hebrik ederim!» Bu sözün aksi kulaklarının içinde bir zehirli yılanın ıslığı gibi soğuk bir ürperme akıtarak geçiyordu.. ümitle. O zaman Ahmed Cemil iki eliyle defteri ortasından ayırdı. birdenbire duyulmuş bir acı ile kıvrandı.. sefil bir hakikat. son bir ihtizar feryadıyle şerha şerha yarılarak söndü. bir an içinde kıpkırmızı oldu: sonra çıtırdayarak. buruşuk bir meyyit siması gibi serilmişti. üryan. sobasına koştu. nihayet son yaprağı attı. köşelerde daha yakacak şeyler arıyordu. Şimdi bunlardan tüterek intişar eden duman Ahmed Cemil’in gözlerini dolduruyordu. eserine bir ateş zemini hazırlamak istiyordu. kâğıt bir müddet kızgın küllerin üzerinde tereddüt ediyor gibi durdu. Bir kibrit çakarak bunları tutuşturdu. . kâğıtlar küçük bir çıtırtı ile harekete geldi. şimdi esmer bir kül tabakası şeklinde duran bu kâğıdın üzerinde bir beyazlıkla beliren yazılara bakıyordu.. o güya ıstırabından kıvranarak kolları büküle büküle yandıkça Ahmed Cemil’in şiirinin şu intiharı temaşasından cehennemi bir zevk duyuyordu. bu son yaprağın üzerinde de alevden bir rüğgâr esti. onun azap ile kıvranışından haz ala ala yakmak için bu birikmiş kâğıt parçalarından. gözleri tâ nihayette bir yabancı yazının müphem şekline tesadüf etti: Tebrik ederim. bunu soktu. Bir yaprak daha kopardı. Kâğıtlar böyle yaprak yaprak teakup etti. Ahmed Cemil bir hande ile bakıyor. kopmanıakta ısrar eden diğer bir yaprakğı kıvırarak.» diyordu.. kat’î bir netice ile tamiri mümkün olmayan bir hatime ile bütün hayatının yalanlarını boğup öldürdüğüne tam bir kanaat duydu. şu elindeki defteri yavaş yavaş. üzerlerinden bir kırmızı rüzgâr uçtu... kıştan beri içine yırtılarak atılan küçük kâğıtlarla dolmuştu.. Bu. Ah! Yalan!. Artık hayatında işte yalnız bir hakikat kalmıştı Emelsiz. Birden aklına birşey geldi. Ah! Bu yalan! Hayatının en büyük yalanı!. bükerek attı. Daha sonra o sarı kıvrıntılardan bir ateş dalgası geçti.. «Ah yalan şeyler!. geçtiği yerde külden esmer kümecikler bırakarak aşağıda. Şimdi esmer.

yabancılığında lâtif bir vahşet. karşısında. Çekmesini açtı. o kadar -uzak ki fikrim şu geçen hayatıma yetişemesin. diyordu. mektepten mezuniyet şahadetnamesini buldu. kâğıtlarının arasında araştırdı. Gözleri bir aralık arkadaşının gideceği yerleri dolaştı. Kendi kendisine: — Bir yerlere gitmek. arkadaşıyle çocukluktan beri başlayan tezat silsilesini ikmal edecek.Bu vücudu ne yapacak? Onu kaldırıp atmak için ne büyük arzusu vardı! Fakat ona tasarruf hakkı başka birisine ait idi. Ne yapmak lâzım geleceğine artık karar vermişti. kendisine sakin bir hayat ihzar edecek yerlere baktı. O zaman birden aklına bir gün arkadaşıyle Taksim bahçesinde ellerine ilk aldıkları şiir mecmuasından okudukları par-»<ga geldi. O evde bulunduğu zaman başka bir cihanın başka bir tarzda yaratılmış bir mahlûkuna mahsus. Hüseyin Nazmi gidiyor. O ses yaklaşıyordu. saatlerin geçtiğini farketme-yerek nefsinden tam bir tecerrüt içinde duruyordu. üryan. mecruh bir güvercin gibi âciz bir hamle ile yükselmek isterken birden bir meftuniyet ile bir sükût içinde düşerek. orada hayalinde uyanan âlemin temaşasına dalarak düşündü. yer yer birer ıstırap şehi-kıyle. hayatının zaptolunamayan şiirlerine fasih bir tercüman gibi gelen bu naşidenin bediî esirini kaçırmamak için sahibini görmek istemeyerek dinlerdi. O zaman yazıhanesinin önüne oturdu. O zaman çehresine son bir yeis azminin metaneti geldi. iniltisiyle boğularak. fakat henüz ölülerimin silsilesi bitmiş olmadı. gözlerini bu haritanın çöl deryalarına dikilerek. o da. sonra indi. Bugün şu haritanın beyanını temaşası.. Burada hareket etmeyerek. öyle mi? O da gidecek. mü-sekkir bir garabet hissolunan bu sesden bütün kalbinde hissedilip de mahiyeti tahlil imkânından kaçan hissiyat ona refakat eden bir ahenk ile uyanır. «Öyle bir yer ki önünde ardında... bununla vilâyetlerden birine gidecekti. bir müddet güya kanatlarıyle topraklarda sürüklene sürüklene çırpındıktan sonra meyus ve mütehas-sir bir . solunda sağında çöl. uzaktan MAI VE SİYAH Ü3İ bir hayalin zemzemesi gibi bellisiz bir neşideyi işitmek veh-miyle titredi. harita kendisine bakıyor. medid bir çöl olsun.. «Mezaristanım başka ‘bir hayat hengâmesinin mahvolmuş kuvvetleriyle dolu. yazıhanesinin üstünde. Bir arap sail vardı ki haftada bir gün öğleyin ile ikindi arasında Süleymaniye’nin bu tenha sokağında Ahmed Cemil’in güftesini zaptedemediği acı bir neşide ile geçirdi.» Bu silsilenin tamamiyle bitmiş olması için yalnız kendisi mi kalmış idi? İşte o da gidiyor. kuvvet vermek isteyen bir nazarla gülümsüyordu. oranın asude hayat vehmi onun çıplak manzarasının hayali içinde bir sesin tesiri arzın fevkinde bir şey oldu. Evvelâ uzaktan pest ve derunî bir şikâyet başlamıştı.. sonra yavaş yavaş. o da o mahvolmuş kuvvetlere iltihak edecek. Fakat o ümitlerinin arkasından koşmak için giderken bu ümidlerinin inkırazından firar edecek. açarak okudu.» diyordu. yabis..

Tiz bir feryad ile başladı. yırtılıyor. bir saniye kaldı. şu . sonra bir müddet. görülmez bir telâki noktasında yetişiyor... yükselen hamlesinin son kuvvetini sarfederek titredi.. beyaz ve parlak bir kum safihası ki şaşaalarla çalkalanan sema altında sonsuz uzaklıklara firar eden o ufka yetişmek için koşarak tâ ileride fark olunmaz. Bir müddet bir memat sükûtu. çıkacak mı. o zaman. yükseldi. Ah! o sema. o beyaban. inecek mi.. nihayet bir ses enkazı üzerine-göğsü yarılan bir bulut parçasından hafif yağmurlar boşanmaya başladı. muz fidanları görülüyor. Ahmed Cemil’in karşısında canlanarak yaşamağa başlayınca. dağınık bir sükût başladı. öteki kumların sinesinden fışkırıvermiş bir beyaz rüzgâr dalgası şeklinde bütün beyaz görünen atlarının üstünde beyaz harmanileri uçuşarak geçen bir süvari zümresi. o güneş.. müthiş bir irtifada. hiçbir şey işitilmiyordu. Şimdi bu sesde vahşî eda. Ahmed Cemil’in şu küçük hayatını bir mezarın soğuk havası istilâ eder gibi oldu. bu hayal âlemi. saf ve mücellâ güneşle kaynayan bir gök altında bir nur deryası içinde kaynaşıyor zannedüen çöl. Daha sonra bu beyabanın üryan vahşeti içinde kaybolmuş birer kafile şeklinde öbek öbek hurma ağaçları. İşte Ahmed Cemil’in bütün nasibsia hayatına lâyık iltica ve huzur köşesi. zaptedilmeyen lisan ile o ses güya Ahmed Cemil’in babasının matemine. o ses tekrar işitildi.nazarla göklere gözlerini dikerek. hemen evin kapısında tekrar uyandı.. bu defa yeni bir hayat ile.. birer birer öle öle düşüyor. bir me-raret tuğyanı vardı. sonra birdenbire patladı. Lâmia’nın uçmuş hülyasına. çıplak vücudlarıyle kumluğun ortasında bu tenha asude hayata tesliyet gönderen bir selâm ile yeşil başlarını kaldırırken uzaktan develer. Bir dakikalık sükût içinde şimdi nazarında hayatı için tasavvur ettiği o çıplak sahne canlandı. güya o havaî fişenkten kırık dökük. sönecek mi bilinmiyordu. bir tehevvür nâlişi. bu öyle bir sesdi ki içinde bir kalb parçalanıyor. tâ yukarıda da berrak. Ahmed Cemil mebhut duruyordu. ¦£SV.. o kum deryalarının evlâdı. göğsünü parçalayan son bir feryat ile başını kaldırdıktan sonra son nefesi bir figan gargarası içinde sönüp gidiyordu. bir müthiş intırak ile dağıldı. ikisi bu pâkize sema ile o saf beyaban tâ orada.. yorgun ve aksak yürüyüşleriyle süzülen bir bulut şeklinde ilerliyor. Nazarın imtidadı imkânı kadar uzun. Bugün bu garip neşideden duyduğu şey hiçbir tesirle mukayese edilemezdi Şu anlaşılmayan. güya koşmaktan. taze bir kuvvetle orada. MAI VE SİYAH bir güneş bütün şaşaasiyle beyaz bir hacle fanusu gibi şu visal bezminin üzerine saadet zilâlini döküyor. ensicesi sökülerek kan saçılıyor gibiydi.. îkbal’in mezarına. bu bir dakika içinde toir başka âlemin hayatını gördü. bunlar süzüle süzüle. artık kendisini zaptedemeyerek. O vakit. vakit vakit parlayan sönen kandiller döküldü. gidiyordu. birdenbire ateş almış havaî bir fişenk şeklinde çıktı. birbirini kovalamaktan yorgun düşerek bîtap bir visal busesiyle dudaklarını uzatıyor. lekesiz.

dimağına hücum eden o hâtıraları sükinerek defetmek istedi. Bu iki mecruh kalb biribirine takarrüp için daha büyük bir ihtiyaç duyuyordu. Ahmed Cemil artık tahattur etmek istemedi. bu oda. tahlil ve ifade edilmeyen dertleri için beliğ bir lisan olmuştu. bunlardan ayrılmak icabediyor. 234 MAİ VE SİYAH Ahmed Cemil bugün yanına girince annesini. fesinin kilim döşeme için kur’a sepetliği ettiğini hep birer birer tahattur etti.. kendi kendisine: «Evet. İşte şimdi o da ebedî bir sefere müheyya idi. o daha küçük bir çocuk idi.kadar nasıl mes’ut idiler! Lâkin daha sonra?. annesine son kararını haber vermek için geliyordu.. ölmüş emellerinin sakit türbesini orada kuracağım. şimdi o ses artık büsbütün uzaklanmış hemen kaybolmuştu. Ayağa kalktı. onu bir tebessüm ile karşılamak istedi. Bu ruhunun enisi ve merhemi odacık! buradan ilelebet ayrılmak lâzım geliyordu. muhterem servet hazinesiydi. Fakat bugün Ahmed Cemil artık annesinin karşısında susarak düşünmek için gelmiyordu.tâ şu kadar bir çocuk iken bile vekarına muhalif . Bir müddet sonra bu gaye haletine benzeyen hissiyat içinMAÎ VE SİYAH i» kaldı. senelerden beri . Bu valide kızanı kaybettikten sonra oğlunu da elinden kaçırmak tehlikesine karşı her vakitten ziyade titreyerek onun hep etrafında dolaşıyor. Tâ yanına kadar gitti. kararının metanetine zaaf veriyordu. bu hâtıralar kalbini şu eve kuvvetli rabıtalarla yeniden bağlamağa başlıyor.sobanın içinde hâlâ bir hayat bakiyesiyle çıtırdayan eserinin küllerine ayrı ayrı ağladıktan sonra bu hasta kalbin bütün elemleri. Göğsü ufak bir teessür ahiyle şişiyordu. ebedî bir sefer için. her gün geçtikçe gözlerinden katre katre boşanıyor zannedilen hayatı örtülü nigâhmı müphem bir noktaya dikmiş duruyordu... oraya gideceğim. ah! bu oda!. Biraz durdu. Oğlunu görünce gözlerini çevirdi. öyle mi?. o vakit ve ondan sonra babası ölünceye. Odanın kapısını açtı.» diyordu. burası nice tatlı. o vakitten beri mûtadı olan dalgın vaziyette ibuldu. Ikbal’i kaybettikten sonra annesiyle arasındaki münase? bet her zamandan ziyade tehassüse meyyal bir rikkat kesbet-miş idi. bugün söylemek. acıları. babasının o günkü çocukçasma sevincini. geceleri fena bir rüya ile uyandıkça odasının kapısına kadar gelip dinliyordu. Ah. tatlı ve acı. buraya nasıl bir telâş ile taşındıklarını. Merdivenden inerken orada. artık kulaklarına işte bu çıplak sahranın uzaklıklarında giden deve sürüsü içinden geliyor gibiydi. taşlıkta İkbal’in tabutunu.. Sabiha hanım ellerini dizlerinden dolayarak kilitlemiş. bu ev. fakat onların hepsi kalbinin muazzez.. Burada bu evin bütün hayatını tahattur etti. o sade hayat içinde. her vakit beraber bulunmakla yekdiğerini kaybetmek korkusunu tahfif etmek isterilerdi. acı hâtıraların medfeniyle. annesinin yanma girdi. azimete müheyya görüyor gibi oldu. bir veda nazariyle bu evi selâmlıyor gibi aşağıya yukarıya baktı.

. sen beni bunlarla iyi edeceksin. Seninle uzaklara gidelim... Ben de Lloyd ile gidiyorum. ne kadar ihtiyar olur-îarsaToIsunlar’ ylne~bazi~dâkikâlar vardır kî ânnelerine~sökula-rak çocuk plmak_isterler. Kolîarıy-Ie onun zayıf kuru vücudunu sardı. Oh! ağla.gördüğü zamanlardan beri . senin zavallı zayıf dizinin üstünde ağır çeken bu başın. beni yine öyle... babam var.. anneciğim.. Ah! busen. burada matemlerimiz var. kardeşim var.. o kadar uzaklara ki nefMAİ VE SİYAH 235 simizi orada tanıyamayalım. bugün okşanmak. Ağlıyor musun anne?. bunlarla bana kuvvet vereceksin değil mi?. parçalanmış bir hayat duruyor... Bugün dizinin. daima. değil mi. gözlerini gözllerine dikti. In^ sanlar ne kadar büyürlerse büyüsünler. beni şu mukaddes. o vücudu harap eden demir mengenenin arasında nasıl ezildim! İşte bugün sana hasta.aralarında vuku bulmayan bir şeyi yaptı. şimdi ikisinin de dudaklarında ne açılmağa ne kaybolmağa cesaret edemeyen acı bir tebessümle bakıştılar. anneciğim? benimle beraber oraya kadar geleceksin. kolundan birisi tuttu: Hüseyin Nazmi. Eski arkadaşını küçük bir hayret sayhasiyle selâmladı: Sen de mi gidiyorsun? Onun da yanında bir büyük yol çantası vardı: Evet.. ağla. benim kendi ruhsuz cesedim var. o mes’ut zamana biraz avdet etmeye nasıl muhtacım!... değil cai. sevilmek için ne kadar ihtiyacım var! Hususiyle çocuk olmak. bir müddet öyle. tedaviye muhtaç olarak avdet ediyo-‘rum.. Sandala . anneciğim. şu muhterem göz yaşlarınla iyi edeceksin değil mi? 20 Ahmed Cemil Sirkeci’den validesiyle Seher’i sandala bindirdikten sonra iskelede eşyadan birşey kalıp kalmadığını anlamak üzere son bir teftiş nazariyle etrafına baktı.. bugün Messajerie ile. onların pâk ve mukaddes katra-ları altında şifa bulmak isterim. sonra Ahmed Cemil: — Anne! dedi.. busen o çocuk başından ne kadar farkı var! Bu çocukla o çocuk arasında kırılmış. mecruh.. biraz o yaşlar yüzüme. ölünceye kadar. Ah! ben hayatın. müsaade eder misin ? Senin dizine yatayım. yalnız bugün değil. güya sekiz on yaşında bir çocuk gibi okşa. başka bir hayatta. . Fakat burada değil. başka mahlûklar nazariyle bakabilelim. Annesinin yânına oturdu. bu hitabı sıcak bir tesli-yetle kalbini yıkayarak tekrar etti: — Anne. Haniya bir vakitler beni dizine yatırır da saçlarımı okşardın? işte yine öyle yatayım. ondan sonra.ayağını atmak üzere idi.. üç tane müthiş mezar ki yaşayabilmek için bunlardan uzak olmak istiyorum. kendimize başka bir cihanda. saçlarıma dökülsün...

Cemil.Bu iki arkadaş aralarında o günden beri yavaş yavaş hâsıl olan bir soğuklukla şimdi birbirine karşı hislerine bir serbest seyelân veremiyorlardı. Ahmed Cemil hafifçe elini çekerek cevap verdi: Ben de senin yine o günkü tevcihat arasında ümit ettiğin yerlerin en güzeline tâyin edildiğini gördüğüm zaman ¦ son derece memnun oldum.nin Sarayburnunu dolaşan Vapuru Hüşey. Bir sa t.. Evvelâ. uzak bıraktıkça. dakikalar geçerek Ahmed Cemil’in nazarında bütün hayatının yegâne tahassüs mahfazası olan bu şehri ufkun lâcivert zeminine tersim olunmuş bir levha şeklinde bırakmağa başlayınca kalbinde birden. AJunetjCemil’in ağzında bu tebrik şu iki arkadaşın hayatını teşkil eden tezat zincirinin artık son halkası hükmünde idi. Uzaklaşdıkça karşısında Cihangir tepesinden denize doğru inen bayır küçük mülevven taş parçalarından üzerine bir levha işlenmiş uzun. hareket esnasında o dağ--» dağa iç’nde hiçbirşey hissetmedi. gözlerini işgal etti. sinesi ümit üe dolu.. yüksek bir duvar şeklinde yükseliyor. bir emel cihanın^ doğru götürürken Kızkulesi açıklarında bir batî meyi ile süzülerek yavaş yavaş ilerleyen Lloyd’un Süveyş hattına işleyen ağır gemilerde^ biri Ahmed Cemü’i kalbinde bir mezar ile son 236 M A I VE SİYAH yeis türbesine sürüklüyordu. Hüseyin Nazmi cümlesinin bakiyesini itmam edemiyor gibi biraz tereddüt etti. Hüseyin Nazmi’nin çantasını hir sandalcı kaldırmış. kimbilir hayatının belki sonuna kadar ayrılmak üzere olduğu bu yere tekrar ayaklarını basmak için şedit bir arzu uyandırdı. Tebrik ederim. sonra arkadaşının elini tutarak: — Ne kadar uzak yer intihap etmişsin.. valdesiyle Seheri aşağıda kendilerine tahsis olunan yere yerleştirdikten sonra yukarıya çıktı. arasıra ir: ses ile bu güriil-r tünün içinde herkesi sükûta davet ediyor gibi hiddetle bağıran düdük daha sonra etrafında limanın izdihamı. bekliyordu. koşuşan gemiciler. İstanbulla Gala-» ta arasında sıkışan bu deniz parçasını bir hayatın arbede yeri haline getiren bütün o hareket bir müddet beynini. öteden parça parça kaçarak saklanıyor gibi görünen Beyoğlu sırtıyle Galata yokuşlarının üzerinden kalkmış mütecessis bir baş gibi yangın kulesi iri gözleriyle bakıyor. sandallar. elîm bir iftirak hissi duydu: bir his ki hemen o anda bütün azmini sarstı. dedi. öte tarafta İstan-» bul tepelerinin üzerinde camilerin birer gümüş miğfer ile örtülü cesim başları yükseliyor. . iki arkadaş tek^ rar birbiriı in elini sıktılar.n Nazmiyi.t sonra Messajeri’. merdivenlerden telâş ile inip çıkan halkı çözülen halatlar. fakat vapur bu izdihamı yavaş yavaş. tekrar geri dönmek. teessüf ederim. güya şu hayattan tahassürle iftirak ederek. Birbirine söyleyecek birşeyleri kalmamıştı. Hüseyin Nazmi dedi ki: îki gün evvel tevcihat arasında tâyin edildiğin yeri gördüğüm zaman hayret ettim.

Yalnız o bulut yığıntısının yırtılmış sinesinde bir yangın müthiş. al. tâ Marmaranın denizle-t re dökülen ufkunda. biraz da* . uzun bir gölge düştü. Biraz sonra ayaklarının altında gizli bir hışıltı ile gecelerin sırlarını taşımağa hazırlanan suların üzerine geniş..minarelerin semalara fışkırmak isteyen birer beyaz fevvare şekl. Şimdi vapur biraz daha serbest ilerliyor. Bir saniye sonra yine değ:şti. Yalnız burada gecenin soğuk ye’isini teneffüs ederek bütün . Evvelâ o tutuşan menfez etrafında bulutlar kan tufanına boyanmış duruyor. bulutlar bu yakut kümeleriyle dolu tabak üzerine parça parça dökülmeğe başladı. altına üstüne deste deste sarı nurdan müteşekkil oklar fışkırdı. Moda. parçalanmış bir dağ enkazı şeklinde yi-* ğılmış bulutların arkasında iniyordu. semayı bu bulantı içinde karıştırdı. güya bu yangın birden dönerek ortasında kırmızı bir tabak açıldı. daha sonra büsbütün bulandı. Ahmed Cemil orada. artık bu manzaralar evvelkinden çabuk uzaklamyor. dirseğini dayadı. fakat düşünemedi. muhip bir yangın görünüyordu. kalbinde derin bir ye’is ile kendisinden kaçıyor zannedilen bu levhaya gözlerini dikerek.. Üsküdar. bir tarafından erimiş bir yakut derecesi ince kıvrıntılı bir hat ile yol açarak akıyordu. Sabit. ufkun sislerine boğuluyordu. kenarlardan pembe. kırmızı. beride güneşin son ziyarıyle tutuşmuş camlarıyle kırmızılıklara bo-yanan İnsaniye. orada siyah bulutlardan bir dağ yükseldi. nihayet vapur hareket ettikçe vaziyetlerini değiştiren . nihayet büsbütün örttü. yemek için aşağı inmek istemiye-rek. musir bir veda ile gözlerini o levhadan ayırmı-> yordu. biraz yüksekte siyah bir küme o yangının üzerinde gittikçe koyulaşan esmer bir tak kuruyor. daha yüksekte yeşil tepelerin üzerine eteklerini sererek Marmaraya bakan Çamlıca. Vapur uzaklanıyordu. Bir aralık güneşin son bir ziya hamlesi feveran etti. başını avucunun içine koydu. Burada saatlerce böyle. İşte güneş orada.ha ileride topraklardan ayrılarak kendisini denize falıvermek istiyormuş zannedilen Fener. Şimdi Ahmed Cemil’in göz^ leri bulanıyordu. Güneş görünmüyordu. tâ o dağın tepesinde tutuşmuş bir orman gibi parladı. oturdu. etrafında sağma soluna. güvertenin şu tenha halinde burada düşünmek için kalmayı tercih ederek. Başını çevirdi. Birden manzara değişti.nde uzanan ince boyları yer yer akşamın esmer havası içinde güya ihtizaz ediyor.Adalar. bakıMAİ VE SİYAH 237 yordu.yerlerinden kaçışarak dalga-v larm içinde yüzüyorlarmış vehmini veren . artık hiç bir şey görünmüyordu. o vakit üzerine güneşin bir donuk rengi dökülmüş bulutlardan başka birşey görmedi. tahta kanepe-» nin üzerine oturdu. akşamın serin bir rüzgâriyle saçlan uçuşarak gözlerinin önünde hazırlanan geceyi seyre başladı. Bütün denizi. O vakit Ahmed Cemil vapurun kenarına. sarı rişeler sarkıyor. nihayet o levha üzerine bir tül geçirilmiş gibi donuk kaldı. artık görmeyerek bakıyordu.

Ah! Biçare hırpalanmış.. yarın MAİ V £1 o J. bu siyah gecenin karşısında aklına bir başka gecenin hâtırası geldi. mû-*-... yuvarlana yuvarlana açılıyor.. oraya gidebilirdi. Bu siyahlıklar.. Mai bir gece ile siyah bir gece arasında geçen şu nasipsiz. bu zulmeti zehirleyerek teşfye eden muğşi bir deva gibi içmek.. bir daha çıkılamaz.. kana kana ciğerlerini onunla doldurmak istiyordu. ‘¦ Bunların siyah kucağına atılmak. Öyle bir gece ki gökler bütün kan-r dillerini söndürerek denizlere gayp âleminin gizli şeylerini dök^ mek için hazırlanmış gibiydi. îşte... Yalnız ileride direklerle bacanın birer gece serserisi şeklinde yürüyen gölgelerine zulmetler içinde rehberlik eden vapurun kırmızı feneri bu siyahlıklar arasında açılmış uzak bir kırmızı göz gibi parlıyordu. avdet olunamaz derinliklerine gitmek. bu siyahlıkları semalardan! denizlere döktüğünü hissediyor. ümitlerinin incilâsı za-* manuıda Tepebaşı bahçesinde Halice bakarak seyrettiği mai gece ile o baran-ı elması tahattur etti. den’ze döküldükçe bir sekerat zemzemesiyle boğulan bu zulmetler. onların sukutu feşfeşesini işitmiyordu: Sanki bir baranı dürr-ı siyah! Birden. kanadlaruıı çırpa çırpa. ezilmiş hayat!.. Bir karar hamlesi. bir siyahlığın içine. Dalgalar uzun. Ahmed Cemil işte şu saçlarının arasında üşüterek geçen rüzgârın. asıl hakikat. his adem vehmi veren siyahlıktan başka bir şey görmüyordu. ^____ doğacak olan a . bahtsız ömürîJ Bir baran-ı elmas altında inkişaf ederek şimdi bir baran-ı dürr-i siyahın altında gömülen o solmuş emel çiçekleri!. MAÎ VE SİYAH 23S» 238 MAİ VE SİYAH Bu siyah bir gece idi.» Ah! Bu den. işte. görüyor gözlerinin önünden yağan bu siyahlık-‘ lar..Tâ hülya hayatının başlangıcında. Gözlerinin önünde o mai gece ile bu siyah gece tekabül etti: Mai ve siyah. işte bunlar o hülya hayatının üzerine çekilen bir matem “kefeni değil miydi? O vakit den’ze baktı: Siyah bir deniz. .hayatının mihnetlerini dinlendirmek.. yalnız ttr küçük hareket. belirsiz bir lisan ile zulmetlerin sonsuz uzaklıklarına doğru serilerek onu davet ediyorn dn. Karanlığın için-* de Ahmed Cemil vapurun kenarında esmer bir köpükle kaynaşarak firar eden o siyahlıkları görüyor. altında mahuf.. kaim birer siyah yılan gibi kıvrana kıvran na. Oraya gitmek.zin zulmetlerinde saklanan hakikatler..

com Merhabalar Buraya Yüklediğim e-kitaplar Aşağıda Adı Geçen Kanuna İstinaden Görme Özürlüler İçin Hazırlanmıştır Ekran Okuyucu. annesini takip etti. yavaş yavaş. kut ile zulmetleri tabaka/ tabaka yararak. Birdenbire silkindi. Evet.kitapsevenler. şu siyah dalgaları kütle kütle sırtına alarak.. İSTANBU! HAIK n<*... muntazam bir ahenkle ademe tam bir teslimiyetle iniyordu. denizin o dipsiz. nasipsiz geçen hayatiyle şu fay-1 dasız vücut arasında bu denizin bütün siyah tabakalarını bir sed silsilesi gibi bırakarak tâ şu ummanın bir türlü sonu bulunmayan derinliklerine kadar inecekti.. İniyor. Anne!. uçurumlarına doğru iniyor vahmetti.. O vakit titreyerek ayağa kalktı: «Geliyordum. Kütüphane. yalnız bir küçük hareket. : *2 ll> Kayıt No. yavaş yavaş. ÜÖ dana y^ lerin bonsuz uzaklık.. bu siyah geceden.. Braille ‘n Speak Sayesinde Bu Kitapları Dinliyoruz Amacım Yayın Evlerine Zarar Vermek Değildir Bu e-kitaplar Normal Kitapların Yerini Tutmayacağından Kitapları Beyenipte Engelli Olmayan Arkadaşlar Sadece Kitap Hakkında Fikir Sahibi Olduğunda Aşağıda Adı Geçen Yayın Evi.. bir karar hamle-* si.3 O Bunların s Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah www. ve Kitapçılardan Temin Edebilirler Bu Kitaplarda Hiç Bir Maddi Çıkarım Yoktur Böyle Bir Şeyide Düşünmem Bu e-kitaplar Kanunen Hiç Bir Şekilde Ticari Amaçlı Kullanılamaz Bilgi Paylaştıkça Çoğalır Yaşar Mutlu . sinirleri uyuşarak. t ayrılarak. bitmeyen bir su-.güneşin hayatın sefaletleriyle istihza eden ziyasından kaçmak* ilelebet bu siyahlıklar içinde sonsuz bir yoklukla mesut ve müsterih yuvarlanıp gitmek. : 3 7”. niçin karanlıkta yalnız oturuyorsun? diyordu. Sahaflar. Bunların siyah km Konu No. O zaman kendisini bu dalgaların arasında süzülüp lâtif bir gayş ile mest olarak. du. şu kendisini çekip almak isteyen ademde».» dedi ve hayatta bir ümidi kalmamış bu çocuk. Tâ yanıbaşmda bir ses: Cemil.

kitapsevenler. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur. braill alfabesi ve benzeri 87matlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir. T.C.com mutlukitap@hotmail.com e-posta yasarmutlu@kitapsevenler. alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu. vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset.Not: 5846 Sayılı Kanunun “altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler “ bölümünde yeralan “EK MADDE 11.”Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz.Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi İşlem ve Otomasyon Dairesi Başkanlığı Ankara Bu kitaplar hazırlanırken verilen emeye harcanan zamana saydı duyarak Lütfen Yukarıdaki ve Aşağıdaki Açıklamaları Silmeyin Tarayan Yaşar Mutlu web sitesi www.Ders kitapları dahil.com yasarmutlu@yasarmutlu.com www. ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz. .com kitapsevenler@gmail.com Halid Ziya Uşaklıgil _ Mai Ve Siyah .” maddesine istinaden web sitesinde deneme yayınına geçilmiştir.yasarmutlu. CD.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful