P. 1
ARSENİK BAKTERİLERİ

ARSENİK BAKTERİLERİ

|Views: 1,020|Likes:
Yayınlayan: demirsoy
Arsenik bakterileri-NASA'nın yanılgısı
Arsenik bakterileri-NASA'nın yanılgısı

More info:

Categories:Types, Research, Science
Published by: demirsoy on Dec 09, 2010
Telif Hakkı:Traditional Copyright: All rights reserved

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as DOC, PDF or read online from Scribd
See more
See less

12/15/2012

pdf

1

Bir açıklamanın ardından: ARSENİK BAKTERİLERİ
Prof. Dr. Ali Demirsoy, Hacettepe üniversitesi

NASA’daki bir görevli tarafından (Amerika Jeofizik Enstitüsü – USGS-nde Astrobiyoloji Profesörü Felisa Wolf Simon) geniş bir tanıtımla duyurulan yeni bir bakteri türü1, bilim dünyasında deprem yarattı diyebiliriz. Bu güne kadar dünyada 20 milyon çeşit canlının olduğu varsayılıyor ve bu canlıların hepsinin aynı kalıtsal birimlerden meydana geldiği kabul ediliyordu. Çünkü evrimsel olarak canlıların tümünün aynı yapıdaki moleküllerden evrimleştiği varsayılıyordu. Ancak 01.12.2010 tarihinde Amerika’da, Kaliforniya’nın Mono Gölü’nde (16 kilometre sahili var) bir bakteri bulunduğu ve bu bakterinin enerjisini elde ettiği temel besin maddesinin arsenik olduğu açıklandı.

Mono gölü/Kaliforniya/Amerika

1

GFAJ-1: Halomonadaceae gamma probakteri ailesinden bir bakteri.

2

Arsenik bakterisi (internetten)

Bunun yanı sıra biyoloji tarihine geçecek bir açıklama daha yapıldı. Bu bakteriler kalıtsal moleküllerinde fosfor yerine arseniği kullanıyorlarmış. Bir canlının özelliklerini aşağıda verilmiş olan molekülün dizileri saptar ve bu dizilim evrenseldir. Yani elinizde dört ayrı (artı RNA’da bir eki var) renkte boncuk vardır ve siz bu boncukları değişik bileşimlerle dizerek çeşitli özellikler ortaya çıkarabilirsiniz.

A: Adenin (pürin), S: Sitozin (pirimidin), T: Timin (pirimidin), G: Guanin (pürin), Beş köşeli kırmızılar deoksiriboz denen şekerler; en dıştaki beyaz ve siyah topuzlar da fosfat grubudur. DNA'nın karşılıklı yer alan nükleotitli zincirinde her zaman guaninin karşısına sitozin, timinin karşısına adenin nükleotiti gelir ve birbirlerine zayıf hidrojen bağları ile bağlanırlar. Adenin ile timin arasında 2, guanin ile sitozin arasında 3 hidrojen bağı bulunur. (http://turuncukafa.blogcu.com/dna-ve-rna/4394430)

3

Bu boncukların her biri de kendi içinde birimlerden yapılmıştır. Bu üç birimden ikisi canlıların tümünde aynıdır. Bunlara şeker (DNA’da deoksiriboz, RNA’da riboz) ve fosfat grubu diyoruz (yukarıdaki şekilde kırmızı köşeli parçalar ile siyah topuzlar). Herhangi bir canlının bu molekülünde bulunan şekerini ya da fosfatını alıp başka birininkinde kullanırsak hiçbir değişiklik ortaya çıkmaz. Buna evrensel alt birimler diyelim. Ancak üçüncü birim farklıdır. Buna baz denir. Bazların da sadece 4 (+1) çeşidi vardır; bunlar adenin, timin, guanin ve sitozin. Bazı canlılar için kalıtsal molekül olan, çoğu canlı için de ara molekül olan RNA’da timin yerine bir de beşinci baz olarak urasil denen bir baz bulunur. Kalıtsal moleküldeki farklılığı sağlayan bu bazlardır. Dört farklı bazın bir tespihteki dizilim gibi farklı şekilde birbiri ardına gelmesi özelliklerimizi saptar. Bu boncuklardan bir insanda üç milyar kadar olduğu; üç milyar boncuğun da 30.000 kadar özelliği denetlediği bilinmektedir. Diğer canlılarda da sayı değişmekle birlikte benzer şekilde özellik saptanması vardır. Böylece bir canlının kalıtsal diziliminin bir kısmını uygun bir şekilde başka bir canlının kalıtsal dizilimi içine yerleştirirsek, bu dizilim kusursuz bir şekilde konuk canlı tarafından okunabilir.

Nukleotitlerin bir zincir gibi dizilişi

Gelmiş geçmiş bilinen canlıların tümünün bu sistemi taşıdığı bilinmektedir. Harfleri bazlar, daktiloyu da boncukları dizen makine olarak düşünürsek, aynı harflerden sayısız sözcük üretmek (anlamlı olanlar korunur; anlamsız olanlar evrimsel mekanizmalarla elenir) ya da başka bir tanımla 4 (+1) tuğladan çeşitli görünümde olan bina üretmek mümkündür. Canlıların tümü geçmişte ve bugün bu şekilde tuğlalara sahiptir ve tuğlalar birbirinden farklı olması bile tuğlaların dizilimindeki

4

farklılıklar canlılar arasındaki yapısal ve işlevsel farkılılıkları ortaya çıkarır.

Arsenik temelli bir kalıtım modeli, devrim yaratır NASA’nın açıkladığına göre, Mono Gölü’nün tabanında yaşayan bir bakteri türü, enerjisini elde etmede arseniği kullanıyormuş ve en önemlisi de kalıtım molekülünde evrensel bir alt birim olan fosfatın yerine arseniği kullanıyormuş. Bu ikisini ayrı ayrı incelememiz gerekiyor.

Enerjisini arsenik kullanarak elde eden canlılar mümkün mü? Kimyada element tablosuna bakıldığında birbirinin altına gelen elementlerde çoğunluk yakın benzerlik görülür. Pozitif ya da negatif değerlikli olma, bağ yapma yeteneği ve hacimsel olarak benzer büyüklükte olma gibi. Fosfor 15 atom numarası ile 3. sırada yer alırken, arsenik hemen onun altında 33 numara ile yer alır. Yani çok benzerlerdir. Bakteriler aldıkları besin maddelerine göre gruplara ayrılırlar. Örneğin, Kemoorganotrofik bakteriler ve Kemolitotrofik bakteriler . Bunlardan birincisi enerjisini organik maddelerden elde eder; diğeri ise taş anlamına gelen litodan türetilen, yani inorganik maddelerden elde eder. Canlılar enerjilerini elde edebilmek için indirgenme-yükseltgenme tepkimesini yapmak zorundadırlar. Bunun için en iyi bilinen madde havayla birlikte soluduğumuz oksijendir. Besinlerden aldığımız hidrojenin elektronu, bir merdivenin basamağından kademe kademe düşürülerek oksijene aktarılır ve suya dönüştürülmesi ile sonlanır. Ancak buradaki en önemli husus, hidrojenin elektronunda tutulmuş olan enerjinin, bu aktarım sırasında yavaş yavaş kademe kademe dışarı alınıp, başka bir moleküle

5

aktarılarak, depo edilebilen bir enerji molekülüne dönüştürülebilmesidir. Canlılar dünyasındaki (ATP). bu Yani depo daha enerji önce molekülünün değindiğimiz adı Adenozintrifosfattır kalıtsal

molekülümüzü oluşturan birimlerden biri olan adenine bir biri ardına 3 fosfatın bağlanmış halidir. Bu fosfatlardan çoğunlukla biri (o zaman ATP, adenozin di fosfata yani ADP’ye dönüşür) ya da duruma göre ikisi (o zaman ATP adenozin monofosfata yani AMP’ye dönüşür) molekülden ayrıldığında önemli bir enerji açığa çıkar ve çıkan bu enerji diğer kimyasal tepkimelerde kullanılır. Besin aldığımız ve bu besinlerdeki hidrojenin elektronunu aktaracağımız bir alıcı bulduğumuz sürece, enerji üretebiliriz ve bu enerjiyi ATP’den kopmuş olan fosfat ya da fosfatları tekrar bağlayarak, akümülatör görevi yapan enerji depomuzu doldurabiliriz.

Bir ATP’nin yapısı

Hidrojenin elektronunu alan uygun bir molekül olduğu sürece, ortamın sıcaklığını yükseltmeden, kademe kademe enerji elde edilmesi mümkündür. Burada esas olan, besin maddelerindeki enerjinin, birden bire ortaya çıkmadan elde edilmesidir. Çünkü böyle bir durumda ortamın sıcaklığı birden bire yükselerek diğer moleküllerin yapısını bozacaktır. Örneğin temel enerji kaynağımız olan glikozu (üzüm şekerini) bir kabın

6

içinde (örneğin kalorimetrede) yakarak 686 Kcal (enerji) elde edebiliriz. Ancak hiçbir canlı bu sıcaklıkta ayakta kalamaz. İşte bu yakma işlemini kademeli yaptığımızda, sıcaklık hiçbir zaman belirli bir derecenin (örneğin insanda 37 derecenin) üzerine çıkmadan enerji elde edilebilir. Biz buna yakma değil yıkma deriz. Bu işlem, hücre çekirdeği olmayan canlılarda (Prokaryotlarda) hücrenin dış yüzünde yerleşmiş protonlar ile iç ortamı arasındaki elektronların belli noktalarda buluşmasıyla; çekirdekli hücrelilerde ise hücre içindeki mitokondrinin zarında aynı şekilde kademeli elde edilir. Bütün bunların genel ismi biyoloji biliminde solunum olarak bilinir. Son alıcı ortama göre de adlandırılır. Eğer son elektron alıcısı oksijen ise oksijenli (aerobik) solunum yok eğer bir başka bir molekülse o zaman da oksijensiz (anaerobik) solunum denir. Oksijensiz solunumun alıcıları değişiktir. Bu alıcı kükürt ise kükürt bakterileri, demir ise demir bakterileri, mangan ise mangan bakterileri, azot ise azot bakterileri, hatta uranyum ise uranyum bakterileri adını alır. NASA’nın son yaptığı açıklamada buna bir de arsenik bakterisi eklenmiştir. Arsenikten geçiniyor sözü bundan kaynaklanır. Esasında oksijenli solunum yapan canlıların da hemen hepsinde –daha oksijensiz solunum evrimleşmeden ortaya çıkmış olan- sitoplazmanın içinde oksijensiz solunum görülür. Glikoz, pirüvik aside kadar parçalanır. Buna biyolojide “Glikoliz” denir.

Enerji elde etme sisteminin evrimleşmesi Oksijensiz ortamda, henüz elektron taşıma sistemi ortaya çıkmadan yapılan solunuma (enerji elde edilmesine), biyolojide glikoliz denir ve daha sonraki canlıların hemen hemen tümünün sitoplâzmasında oksijen kullanılmadan elde edilen enerji o günkü sistemin devamıdır. Bu solunum sistemi büyük bir olasılıkla dünyada serbest oksijenin (sadece O ya da

7

O2) henüz çıkmadığı (bundan yaklaşık 600 milyon yıl önce) dönemde evrimleşmiş bakterilerde görülür. Bu grubun biyoloji bilimindeki genel adlandırması Halomonadaceae gamma probakteri ailesi bakterileri olarak geçer. Serbest oksijenin olmadığı ortamlarda evrimleşen bu bakterilerin torunlarını ve akrabalarını bugün biz yine serbest oksijenin olmadığı ortamlarda (kükürtlü, demirli, arsenikli, manganlı, azotlu vd) benzer ya da kısmen değişmiş olarak bulabiliriz. NASA’lı araştırıcılar, arsenik bakterilerini bulduk derken aslında yaşayan bir fosil bulmuşlardır. Burada bilinmesi gereken çok önemli bir husus vardır. Hidrojendeki elektron çıkarılıp da başka bir elemente aktarılırken basamak basamak aktarılır ve her basamakta da enerji elde edilir. Bu durumda basamak sayısı ne kadar fazla ise elde edilecek enerji de o kadar fazla olacaktır. Biz buna redoks (indirgeme ya da oksitleme) potansiyeli diyoruz. Son elektron alıcısının negatif elektrik potansiyeli (elektron tutma yeteneği) ne kadar zayıfsa, merdivenin yüksekliği de o kadar kısa olacağı ve az sayıda basamak içereceği için ortaya çıkaracağı enerji de o oranda az olur. Doğal olarak bu merdivenin bazitten karmaşığa doğru bir evrimleşme öyküsü vardır. Bu merdivenin anlaşılması arsenik bakterileri de dahil birçok canlı grubunun besin ve enerji elde etme tarzını anlamaya yarayacaktır. Merdivenin ilk basamağından başlarsak: Glikoliz: Ortamda serbest oksijenin hiç bulunmadığı ve elektron taşıma sisteminin henüz evrimleşmediği ilk dönemlerde canlıların enerji elde etme yolu, bugün her canlının sitoplâzmasında aynen milyarlarca yıl tekrarladığı gibi, oksijensiz enerji elde etme sistemi olarak bilinen “Glikoliz”dir. Milyarlarca yıl boyunca glikolize yıkılmak için giren molekül üzüm şekeri olarak da bilinen glikozdur. Evrensel bir enerji kaynağıdır. Bir mol glikozu kalorimetrede yaktığımız zaman 686 Kcal elde ederiz. Bu

8

demektir ki bu molekülün enerji potansiyeli kimyasal olarak 686 Kcal/mol’dür. C6H12O6 +6CO2 → 6CO2 + 6H2O ∆ G = -686 Kcal/mol Canlılar enerjiyi doğrudan doğruya alıp kullanamazlar. İlk olarak bir enerjinin bağ enerjisine döndürülmesi gerekir. Canlılar büyük bir olasılıkla tek bir kökenden evrimleştikleri için, enerji deposu olarak kullandıkları molekül de hepsinde aynıdır: Bu molekülün adı ATP olarak geçer. Canlılar dünyasının depo enerji molekülü olarak bilinen ATP’den (adenezin tri fosfattan) bir fosfor grubu ayrıldığı zaman ortaya 7.3 Kcal’lik bir enerji açığa çıkar ve ADP’ye (adenozin di fosfata) dönüşür. Böyle bir mekanizmayla sahneye çıkan canlılığın birden bire yüksek enerji verimini bulması beklenemezdi. Öyle de oldu, ilk canlılar glikolizle yetindiler ve verimleri de düşük oldu. Öyle ki: Son elektron alıcısı glikolizin son ürünü olan pürivik asittir ve ancak bir basamaklı bir düşüş sağlar. Redoks ya da oksitleme gücü yüksek olmayan diğer alıcı ortamlarda da, aynen glikolizde olduğu gibi elektron taşıma sistemine girmeyen enerji elde etme sistemlerinde ,verimlilik oranı %2.04’de kalır. Çünkü glikolizde net iki ATP elde edilir ve bu da 2 x 7/686 x 100 = %2.04’de kalır. Etenol bakterileri: Bir sonraki aşamada, pürivik asitten de enerji elde edilmeye başlanır. Oksijensiz ortamda enerjisini elde eden bakterilerde (örneğin alkol bakterilerinde) elektronların elektron taşıma sistemine sokulmasından dolayı enerji verimi biraz daha yükselir. Çünkü bu sonuncularda glikozun pürivik aside; pürivik asidin prüvat dekarboksilazla asetaldehite, asetaldehitin ise alkol dehidrogenazla etonola (ispirtoya) dönüştürülmesinden açığa çıkan enerji daha yüksektir, yaklaşık 52 Kcal’dir.

9

C6H12O6 (glikoz) → 6CH3CH2OH (etil alkol)+ ∆ G = -52 Kcal/mol Litotrofik bakteriler de, yani besinini inorganik elementlerden elde eden bakteriler de yaklaşık bu verimi kazanmıştır. Mayalar: Başka bir hat üzerinde evrimleşen, oksijensiz solunum yapan mayalarda enerji verimi yine düşüktür. Çünkü 52 Kcal’ın sadece 14 Kcal’sini enerjice zengin fosfat bağı halinde tutabildikleri için gerçek verim: 14/52 x 100 = %26.9’dur. (Geri kalan 38 Kcal ısı enerjisi olarak ortama verilir. Bu nedenle mayalanmalarda ortam ısısı yükselir).

Oksijenli solunuma geçiş Bundan 600 milyon yıl önce fotosentetik bakterilerin ortaya çıkışı ile dünyadaki oksijen miktarı ilk olarak %16’ya çıkar ve bakterilerin bir kısmı oksijeni, elektronların en son alıcısı olarak kullanmaya başlayınca, oksijenli solunum yapan bakteriler ve bunların bazılarının büyük hücrelerin içine girmesi ile de çekirdekli canlıların enerjisini sağlayan mitokondriler evrimleşir. Mitokondri, sitoplâzmadaki glikolizde bir molekül glikozun yıkımından ortaya çıkan 2 molekül pürivik asitti alarak, hidrojen atomlarındaki elektronlarının enerji düzeyini basamak basamak düşürerek, en son alıcı oksijene aktarır ve bu aktarma sırasında üç yerde ADP’nin fosfor bağlanarak ATP’ye dönüştürülmesi sağlanır ve sonuçta bu yıkımdan bir çeşit kül olarak su ile karbon dioksit çıkar. Asetik asit bakterileri: Ancak bu eşemeye gelinmeden bir ara grup daha evrimleşmiştir. Bunlar da asetik asit (sirke bakterileridir). Bunlar, oksijensiz evredeki alkol bakterilerinin evrimleşmiş formları olarak kabul edilebilir. Ancak elektronların son alıcısı olarak oksijeni değil de asetik asidi kullandığı için sirke bakterileri tamamen oksijenle solunum yapanlar

10

kadar verimi çalışamaz. Çünkü merdivenin basamakları oksijende olduğu kadar fazla değildir. Buna bağlı olarak oksitleme gücü (redoks potansiyeli, indirgeme gücü) düşüktür. Bu nedenle elektron alıcısı düşük redoks potansiyeline sahip olan canlılar hiçbir zaman yüksek aktivitesi ve buna bağlı organizasyonu olan canlılara evrimleşemez. Evrenin her yerinde de böyle olmalıdır. Oksijensiz ortamlarda verimin düşük olmasının nedeni, geriye kalan maddelerin hala önemli ölçüde enerji bağları içermesindendir. Örneğin Etil alkol (ispirto) oldukça yüksek enerjiyi sahiptir. Asetik asitte enerji düzeyi oksijen kısmen devreye girdiği için biraz daha düşer; oksijenli solunumda ise tümüyle düşür. CH3CH2OH Etil alkol) +O2 (oksijen) → CH3 COOH2 (asetik asit) + H2O (su) = + Enerji Bu durumda son elektron alıcısı asetik asittir; dolayısıyla bir miktar enerji daha asetik asit içinde tutuklu kalmıştır. Eğer sirke (ya da turşu) oluştuktan sonra ağzı kapatılmayıp da oksijenle teması sürdürülürse, tam aerobik (oksijenli) solunum yapan bakteriler devreye girerek asetik asidi de karbon dioksit ve suya kadar parçalarlar. Bu sonuncu durumda son elektron alıcısı oksijendir. CH3 COOH2 (asetik asit) + O2 →2CO2 + 2H2O= + Enerji

Çekirdekli canlılarda –Mitokondirisi olanlarda- enerji verimi Oksijenin indirgeme, oksitleme ya da redoks potansiyeli çok yüksek olması nedeniyle çok sayıda basamak içeren bir merdiven gibidir. Çok enerji elde edilmesine olanak sağlar. Bu verim yani maddede (besinlerde) saklı olan enerjinin depolanmış enerjiye dönüşme oranı örneğin insanda yaklaşık %39 verimlilikle gerçekleşir. Çünkü bir molekül

11

glikoz, glikoliz ve Krebs döngülerinden geçtikten sonra net 36-38 ATP elde edilir. Bir ATP molekülü bir ADP molekülüne dönüştüğü zaman ortaya çıkan enerji 7.3 Kcal/mol olduğuna ve toplam enerji 38 x 7.3/ 686 x 100 olacağına göre, toplam enerji veriminin yüzdesi yaklaşık bu durumda %39 olacaktır. Bu son durumda son elektron alıcısı oksijendir ve dünya koşullarında sistemden daha fazla enerji elde edilemez. Burada bir şeyin çok iyi bilinmesi gerekir. Elektron en yüksek enerji seviyesinden basamak basamak düşürülerek enerji elde edilir demiştik. Örneğin insanda, elektron, elektro negatifliği (yani elektronu tutma gücü en düşük olan NADH2’den (elektro negatifliği -0.32) başlar, bu nedenle NADH2 en başta yer alır, sonra daha güçlü elektron negatifliği olan FAD (-0.20 E’o) geliyor, sonra Kinonlar (yaklaşık +0.1) sonra sitokrom bc1 geliyor (yaklaşık +0.2), ondan sonra sitokromlar (+0.40) geliyor ve en sonda da oksijen geliyor (elektro pozitifliği + 0.81). Canlılar dünyasında kullanılmayan (belki de bulamadıkları için kullanmayı öğrenemediler) N2O (+1.36) ve florun ise daha da yüksektir ve bunlar redüksiyon potansiyelleri çok güçlü olanlardır. Mitokondrinin elektron taşıma sisteminde birinci (NADH2, elektron negatifliği -0.32 elektron volt) ile sonuncu elektron alıcısı (O, +81 elektro volt) arasındaki potansiyel farkı bu durumda 1.13 volttur. Eğer bu elektron akışından yüzde yüz yararlanılabilseydi 52.000 kalorinin elde edilmesi gerekecekti. (Δ G' = – nF Δ E formülünden). Burada Δ G' serbest enerjideki değişim, ne elektron sayısı (2), F Faraday (23.040 kalori) ve Δ E indirgenme potansiyel farkı (1.13 volt)'dır. Halbuki

12

her elektron çifti için ancak üç ~ P üretilebilmektedir. Bu durumda mitokondrilerdeki verim 21/52 = %40'dır. Dinlenmekte olan bir insanın dakikadaki oksijen tüketimi yaklaşık 264 ml. olduğuna ve her oksijen atomu bir molekül su oluşturmak üzere iki hidrojen atomuna ve iki elektrona gerek duyduğuna göre, vücutta, dakikada, elektron taşıma sisteminden geçen elektron sayısının yaklaşık 2.86 x 1022 olması gerekir. Bir amper, dakikada 3.76 X 1020 elektrona eşit olduğundan, vücuttaki elektron akımı 76 ampere denk demektir (100 vatlık bir ampulün bir amperden daha az akım kullandığını anımsayınız!). Dinlenme sırasında vücudun elektriksel gücü 1.13 (elektron taşıma sistemindeki potansiyel farkı) x 76 (vücutta oluşan amper) + bazı dönüşüm faktörleri = 88 Wat'tır. Sonuçta, elektron ve protonlar oksijenin üzerinde toplanarak suyu oluşturur. Bu akış sırasında protonlar hücre dışında (bu nedenle hücre yüzeyi asidiktir), elektronlar ise hücrenin iç yüzeyinden gidiyor. Hücrenin zarına yerleşmiş bir ucu dışarıda bir ucu içeride ATPaz enzimi olan yerlerde protonlarla elektronlar birleşiyor yani devre kapanıyor ve ATP sentezleniyor litotrofik bakterilerde bu zincirin üç yerine birer ATPaz yerleşmiştir ve her birimde 3 ATP sentezleniyor.

Evrimsel gelişmeyi özetlersek: Aneorobik (oksijensiz) solunumda (örneğin glikolizde) son hidrojen alıcısı hayvanlarda pürivik asit ya da laktik asit; mayalarda etenol; sirke bakterilerinde asetik asit; bazı bakterilerde gliserol ya da butanoldur. Memeli vücudunda alkol dehidrogenazın olmamasından dolayı pirüvik asit etenola

13

dönüştürülemez. Böylece vücudun zehirlenmesi de önlenmiş olur. Alkol bakterilerinde bu enzim vardır. Kemosentetiklere genel bir bakış: Kemosentetik bakterilerin bir kısmı elektronlarını kükürt, demir, mangan, azot, uranyum ve benzer elementlere son alıcı olarak aktarırlar. Bunu alabilmeleri için bu elementlerin redükte formları olmalıdır (örneğin H2S ya da AsH2) Bu elementlerin elektron tutma yetkinlikleri sınırlı olduğu için elde edilen verim de düşük olur. Yaklaşık glikolizdeki gibi %2-3 oranında kalır. Eğer elektronlarını bu elementlere alamayıp da bu elementlerdeki elektronları besin kaynağı olarak kullanırlarsa; bu beslenmeye girer ve o adla anılırlar.

Oksijen, gelişmemizi tetikleyen elementir Oksijenli solunum yapanlarda son elektron alıcısı oksijendir. Daha da fazla enerji elde edilebilir mi? Kuramsal olarak evet: Eğer flor ya da NO2 solursak. Çünkü bu ikisinin de elektron tutma yetkinliği bu saydıklarımızdan çok daha fazladır. Oksijensiz bir ortamda, bizim gibi bir canlı var mıdır sorusunun yanıtı hayır olacaktır. O zaman akla bir soru daha gelebilir. Pekâlâ, organizasyon bakımından bizden daha gelişmiş canlı olabilir mi sorusunun yanıtı: Olabilir. Ancak NO2 ya da florla solursa. Çünkü periyodik cetvelde oksijenden daha güçlü redoks, oksitleme ya da indirgeme potansiyeli olan element flordur; yani oksijene göre daha fazla merdiven basamağı bulundurduğu için daha çok enerji elde edilmesine olanak sağlar. Bu nedenle her şeyi oksitleyen oksijen florla ya da NO2’yle aynı ortama getirildiğinde bu sefer oksijenin kendisi indirgenir, yani oksitlenir. Bu nedenle bileşiklerin hepsinde oksijen eksi değerlikli olarak

14

bilinir; ancak florlu oksijen bileşiğinde oksijen artı rolünü üstlenmek zorunda kalır; çünkü flor onu oksitlemiştir (OFl2). Böylece böyle bir basamak oluşturulmuş olsaydı, oksijendeki elektronu alabilecek bir element bulunduğu için, elektron bir kademe daha düşürülebilecekti ve birim besinden daha çok enerji elde edilebilmesi sağlanmış olacaktı. Bu durumda birim besin maddesi başına elde edilecek enerji miktarı daha yüksek olacağı için daha gelişmiş canlı olabilecektir. Ancak uzayın taranmasında bugüne kadar atmosferinde flor taşıyan hiçbir gökcismi bulunamadı. Bu da demektir ki, uzayın ikinci oksitleme gücü olan ancak en yaygın elementi ile solunumumuzu gerçekleştiriyoruz. Bu da demektir ki, uzayda bizden daha gelişmiş bir varlık aramaya kalkışırsak; sadece bizden çok daha önce evrimleşmeye başlamış olanlar arasında aradığımızı bulabiliriz.

Bütün yapılan bu araştırmalar neden önemli? Çünkü yakın gök cisimlerinde yapılan araştırmalarda serbest oksijenin olduğu bir gökcismine rastlanmadı. Gelişmiş bir canlıyı ilk 1000 ışık yılı çapındaki bir mekânda boşuna aramayalım. Ancak, atmosferi kükürt ya da azottan oluşmuş ve benzeri alıcı elementleri sıvı halinde bulunduran çok sayıda gökcismi saptandı. O halde buralarda, bizim gibi milyarlarca yıl önce ortaya çıkmış ve bugün de kısıtlı ortamlarda yaşamını sürdüren canlıların benzerini bulabiliriz. O zaman aklımıza bir soru daha gelebilir. Bulup da ne olacak? Özünde çok fazla bir şey de olmayacak. Ancak, araştırma amacıyla bu gökcisimlerinde koloni kurmaya kalkıştığımızda, %2’lik randımanla da çalışsa bizim için zehir etkisi yapan ya da uygun olmayan bu koşullarda, bu canlıları birincil üretim için kullanabiliriz. Yani onlardan elde edilecek organik bileşenleri yakıt başta olmak üzere, besin maddelerimize

15

çevirerek ayakta kalabiliriz. Ancak hiçbir zaman dünyadaki bir okyanusun ya da çayırlığın verimine ulaşamayacağımızı da başından bilmemiz gerekir. Bu nedenle oksijensiz solunum yapan canlılar önemlidir. Bu açıdan baktığımızda başta Jüpiter (IO, Europa, Callisto) ve Satürn (Tethys, Titan, Calypso) gezegenlerinin uydularında bu tip canlılara rastlanabilir.

Bir şeyi iyi ayırmak gerekiyor. Arsenik besin kaynağı olarak mı kullanılıyor yoksa elektronun son alıcısı olarak mı? Ne yazık ki NASA’nın bu konuda net bir açıklaması yok. Eğer son elektronu alan element olarak arsenik kullanılıyorsa, bu, oksijenin yaptığı görevi daha ilkel bir şekilde yapıyor demektir. Yani son elektron alıcısı olarak kullanıyor demektir. Benzerini yapan çok sayıda bakteri biliniyor. Bu durumda arsenik bakterileri, arseniğin redükte formunu (AsH2 gibi) okside edebilir. Doğal olarak da enerji verimleri çok düşük olmalıdır. Eğer arsenik besin kaynağı olarak kullanılıyorsa, bu demektir ki, bizim normalde glikozun hidrojenlerinden aldığımız elektronları (hidrojen başına 2 elektron), inorganik maddelerden örneğin kükürtten, azottan, demirden, mangandan ve arsenikten alıyor. H2S →So’ye So→SO4’e, H2S +H2O →H2SO3 → H2SO3 NO2→NO3’e NH3→H2O + HNO→HNO3 Fe+2→ F+3 Mn2→ Mn3

16

As2→As3’e indirgenmesi ili bu elektronlar elde edilebilir (her birinden ancak bir tane elektron). Bu canlılar bugün dünyamızda yaşamaktadır.

Bir yanılma ya da sansasyonel bir açıklama: Arsenik taşıyan DNA Esasında NASA’nın açıkladığı yukarıdaki özellikleri taşıyan

beslenme sistemi çok büyük bir devrim yaratamaz. Çünkü beklenir. Ancak, kalıtsal molekül olarak bilinen DNA’sının bir kısmı arsenikten yapılmıştır açıklaması biyolojide yeni bir çağın başlaması demektir. Doğrusunu isterseniz NASA’nın en yetkilisi tarafından bile açıklanmış olsa, bunun doğruluğuna çok kuşkulu olarak yanaşmak gerekir. Büyük bir olasılıkla da arsenik bileşimli bir kalıtım molekülü yoktur. Gölde yüksek derişimde tuz ve arsenik bulunmaktadır. Ancak adı geçen bakteriler fosforlu ortamlarda hızlı büyümektedir. Ancak biraz fosfor olan ve arsenikli su içeren bir şişede de büyümesine devam etmektedir. Arizona Üniversitesinden Anbar ve Paul Davies adlı araştırıcılar 2009 yılında yayınladıkları bir makalede arseniğin periyodik cetveldeki yakın element fosforun yerine geçebileceğini belirtmişlerdi. Yapılan bu açıklamadaki bakterilerde de geçici olarak arsenik fosforun yerine geçmiş olabilir. Ancak kimyadaki periyodik cetvelde, fosforun hemen altında yer alan arsenik, kimyasal tepkimelere girmesi bakımından fosforla çok benzer özelliğe sahiptir. En önemlisi de atom büyüklüğü bakımından hemen hemen aynıdır. Yani yap-bozdaki belirli bir boşluğa fosfat yerine arsenik yerleşebilir. Kullandığımız birçok maddenin benzer şekilde DNA’mızda beklenmeyen değişikliklere neden olduğu bilinmektedir. Biz bunlara DNA hasarı da diyebiliriz. Çok yoğun arseniğin bulunduğu bir

17

ortamda fosforun yerine arseniğin girmemesi için bir neden yok gibi görünmektedir. Eğer siz bu tip canlıları alıp incelerseniz, DNA’sında arsenik olan bir canlı tanımlarsınız; ancak kalıtsal molekülü arsenik taşıyan bir canlı bulduk demeniz çok erken bir açıklama olur. Bilimde bazen bu tip abartmalara rastlanır. Böyle bir molekülün kalıtsal şifreyi gelecek kuşaklara aktardığına ilişkin bir kanıt bulunduğu açık değil. Çünkü araştırıcılar, arsenikli DNA’nın yanı sıra fosfatlı DNA’ların da bulunduğunu bildiriyorlar ve gelişmeleri için ortamda muhakkak fosfatın olması gerektiğini bildiriyorlar. Bundan şu sonucu çıkarmak mümkün: Her ne kadar arsenikli DNA’ya rastlanıyorsa da esas kalıtım görevini üstlenmiş olanlar yine de fosfat taşıyan DNA’dır. Diğerleri bir anlamda kısırlaştırılmış bireyler gibi sadece günlük yaşamını sürdürmektedir. Çok büyük bir olasılıkla önümüzdeki günlerde böyle bir sonuca ulaşılacaktır. Büyük bir olasılıkla kalıtsal materyali arsenik içeren canlı öyküsü masal olarak bilim tarihine girecektir.

Arseniği enerji kaynağı ya da kalıp olarak kullanmak yetmiyor Burada bir şeyin daha bilinmesi gerekiyor. Yaklaşık 3.5 milyar yıldır sayısız bireyler ve ortamlar üzerinde yap-boz tarzındaki denemeler canlıların belirli yapıları uyumlu bir şekilde geliştirmesini sağlamıştır. Canlılar birim tuğlalardan oluşmuş ise, bunu yapanların, taşıyanların, örenlerin, sıvayanların, kesip biçenlerin de o tuğlaya özelleşmiş becerilerini geliştirmiş olması gerekiyor. Sizin arsenik girmiş demenizle iş bitmiyor. Böyle bir molekülü sentezleyen mekanizmanın, çıkan ürünü taşıyan ve yerini tanıyıp takan aracının ve benzer onlarca biyokimyasal yolun de birlikte evrimleştiğini söylemiş oluyorsunuz. Biyolojinin temel işleyişini değiştirecek böyle bir mekanizmanın birkaç kilometrelik bir

18

gölün tabanında ya da kıyısında evrimleştiğini ileri sürmek korkarım ki şarlatanlık olabilir. Dilerim ki ben de dâhil bu konuda kuşkularını gizlemeyen birçok bilim adamı yanılmıştır. (Amerika’daki uygulamalı Moleküler Evrim Vakfı araştırıcılarından Steven Benner, arseniğin DNA ve proteinlerde yer aldığı henüz kanıtlanmamıştır diye bir açıklama yapmıştır). arsenik bileşimli kalıtsal molekülü olan bir canlı evrimleşmiştir. Böylece evrenin birçok yerinde olabilecek canlıların yapısına ilişkin kalıplaşmış tanımlarımızı değiştiririz; yeni ufuklar açabiliriz. Ancak bir biyolog olarak şunu yine de söylemeden konuyu kapatmak istemiyorum. Eğer evrende bir canlı arayacaksanız, onun esas moleküler omurgasının karbon, olmaz ise olmaz elementlerden ilk beşinin hidrojen başta olmak üzere, azot, kükürt, fosfor ve oksijen (belki flor) olması kaçınılmaz gibi görünüyor. Bizden daha gelişmiş bir canlı bulmak istiyorsanız da ya bizden çok daha önce evrimleşmeye başlamış uygun koşulları taşıyan bir gezegeni ya da florla veya NO2’yle solunum yapmayı geliştirmiş bir canlıyı arayınız. Prof. Dr. Ali Demirsoy Sayın Kardeşim Türkiye’nin sorunlarından bir türlü bilimdeki gelişmelere gelemiyoruz. Neyse ki Wikileas ile eş zamanlı olarak NASA, biyoloji biliminde devrim açacak önemli bir açıklama yaptı. Kaliforniya’nın Mono Gölü’nde arseniği besin kaynağı olarak ya da solunum için kullanan bir bakteri bulduğunu ilan etti. Böyle bir şeyin olma olasılığı var mı, yoksa niye yok? NASA da mı sansasyona başladı? Eğer böyle bir canlı varsa bu uzay çalışmalarını nasıl etkileyecektir? Biyoloji bilimini yeniden yazmak mı gerekecektir? Sorularınızın bir kısmını burada bulabileceğinizi umuyorum.

19

06.12.2010 tarihinde saat 9.00-930Ankara Radyosunda yapmış olduğum konuşmada NASA’nın arsenik bakterisi ile ilgili yapmış olduğu açıklamanın bir yanılma ya da şarlatanlık olduğunu belirtmiştim. Nedenini bir bilim adım sorumluluğu ile açıklıyorum

Biyoloji bilimini sevmiyorsanız okumayınız; ama silmeyiniz de. Saygılarımla

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->