P. 1
dinlerde cennet ve cehennnem kavramı Cemal_ERGUN_TEZ

dinlerde cennet ve cehennnem kavramı Cemal_ERGUN_TEZ

|Views: 851|Likes:
Yayınlayan: halil53
dinlerde cennet ve cehennnem kav
dinlerde cennet ve cehennnem kav

More info:

Categories:Topics, Art & Design
Published by: halil53 on Nov 16, 2010
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

09/11/2013

pdf

text

original

Sections

I

KAHRAMANMARAŞ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
SOSYAL BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ
TEMEL İSLAM BİLİMLERİ ANABİLİM DALI

ÖZET
YÜKSEK LİSANS TEZİ

KUR’AN’IN CENNET CEHENNEM ANLAYIŞININ DİĞER
DİNLERLE KARŞILAŞTIRILMASI

Cemal ERGÜN

DANIŞMAN: Prof.Dr. M. Kemal ATİK
Yıl: 2006, Sayfa:105

Jüri : Prof.Dr. M. Kemal ATİK
: Yrd. Doç.Dr. Zekeriya PAK.
: Yrd. Doç.Dr. Hamza KARAOĞLAN

İnsanın kendi özgür iradesiyle yeryüzünde gerçekleştirdiği her türlü eylem,
tutum ve davranışın ölüm ötesi hayatta bir şekilde karşılığının verileceği hususu,
başta Kur’an olmak üzere ahiret inancına sahip diğer dinlerin kutsal metinlerinde
ve mitolojik anlayışlarda ortak bir unsur olarak yer almaktadır. İnsanın ölüm
ötesinde karşılaşacağı bu durumun olumlu boyutu Kur’an’da “cennet”, olumsuz
boyutu ise “cehennem” olarak isimlendirilirken, bu olgu diğer dinler ve
mitolojilerde de anlam itibariyle benzer lafız itibariyle farklı kelimelerle
isimlendirirlmiştir.
İyiliğin ahiretteki karşılığı olan cennet, bütün dinlerde yeşil, ağaçlı, gölgeli,
insanın zevkine hitap edecek her türlü nimetleri içeren bir mekân olarak
karşımıza çıkarken, suçun karşılığı olan cehennemin ise her tülü işkence ve azabın
olduğu, insana sıkıntı, ıstırap, acı ve elem veren bir yer olarak tasvir edildiğini
görmekteyiz.
Kur’an ve diğer dinlerdeki cennet ve cehennem tasvirleri genelde biribirine
benzemekle birlikte bazı noktalarda ayrılmaktadır. Bu benzerliğin nedeni
üzerinde farklı yorumlar yapılabilirse de, kanaatimizce bu durum, bütün dinlerin
özgün yönleri itibariyle ilahî bir kaynaktan beslenmiş olmalarıyla izah edilebilir.
Görülen bazı farklılıklar ise, diğer dinlerdeki tarihî süreç içerisinde meydana gelen
muhtemel tahriflerle izah edilebileceği gibi, dinlerin doğduğu coğrafi şartlar ile o
coğrafyada yaşayan insanların sosyo-kültürel yapılarının farklı olmalarından
kaynaklandığı da söylenebilir.

Anahtar kelimeler: Kur’an, Tevrat, İncil, Mitoloji, Cennet, Cehennem

II


DEPARTMENT OF OF ESSENTIAL ISLAMIC SCIENCES
INSTITUTE OF SOCIAL SCIENCE
UNIVERSITY OF KAHRAMANMARAŞ SÜTÇÜ İMAM

ABSTRACT
MA Thesis

UNDERSTANDİNG OF THE QUR’AN FOR THE PARADİSE AND
THE HELL İN COMPARİSON WİTH THE OTHER RELİGİONS

Cemal ERGÜN

Supervisor: Prof.Dr. M. Kemal ATİK
Year: 2006, Page:105

Jury : Prof.Dr. M. Kemal ATİK
: Asist. Prof.Dr. Zekeriya PAK
: Asist. Prof.Dr. Hamza KARAOĞLAN

The belief that every free deed, attitude and behaviour of human would be
judged accordingly in Hereafter takes place in the Qur`an in common with other
religious and Mythology texts that have a belief of a judgement day. The good
dimension of the state that human will face in hereafter is named Jannah (Heaven
Garden) in the Qur`an, while the negative dimension is called Jahannam (Hell). In
other religions and myths, the same “phenomena” is expressed in words which are
close in meaning but different in expressions.
Jannah appears to be a green place with shadowy trees where it includes
every kind of blessing, which addresses human pleasure, whereas Jahannam seems
to be portrayed as a misery, grief and pain giving place, wherein one shall face all
kinds of severe punishment and torture
Despite the similarities of how Jannah and Jahannam are portrayed in the
Qur`an and other religions, they differ on certain points. Such similarities can be
explained by the fact/assumption that they are all fostered by the same divine
source in their original characteristics, yet there is a room for different
interpretations. The dissimilarities however can be either explained by the possible
deviations and alterations that other religions had gone through in the course of
history or by the fact that due to birthplaces of the religions, people have had
different socio-cultural backgrounds, depending on the geography they had lived
in.

Keywords: Qur`an, Torah, Bible, Mythology, Heaven, Hell

III


ÖNSÖZ

Kur’an ve ahiret inancına sahip diğer din ve mitolojiler incelendiğinde, insanın
dünya hayatındaki tutum ve davranışlarından sorumlu olduğu, bunların mutlaka
değerlendirileceği ve ölüm ötesinde karşılığının verileceği düşüncesinin var olduğu
görülecektir. Durum böyle olunca, ölüm ötesi hayatın, bütün din ve mitolojilerde,
iyiyliğin ve kötülüğün karşılığı olarak dualist bir yapıda olması kaçınılmazdır.
Bu bağlamda Kur’an, ahiret hayatını “cennet” ve “cehennem” karşıtlığı ile sunar;
iyilerin ebedî yurdu olarak cenneti bütün güzellikleri ile tasvir ederken, cehennemi de
dayanılmaz bır ıstırap mekânı olarak tanıtır. Aynı durum, farklı isimlendirme ve
kavramlarla da olsa, diğer dinlerde ve mitolojilerde de görülür. İşte bu çalışmanın
amacı, bu durumu temel kaynaklardan ve ilgili çalışmalardan yola çıkarak daha
yakından tespit etmek ve başta Kur’an olmak üzere dinler ve mitolojilerin konuya
yaklaşımı arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları ortaya çıkarmaktır.
Asıl amaç, Kur’an ile diğer din ve mitolojiler arasında bir karşılaştırma olmakla
birlikte, burada tarihte ve günümüzde yaşamış ve yaşayan tüm dinleri böyle bir
araştırma çerçevesinde ele almanın da mümkün olmadığını belirtmek isteriz. Bu
nedenle, öncelikli olarak günümüzde yaşayan büyük dinler ile tarihteki din ve
mitolojilere örnek teşkil edebilecek bazılarıyla konuyu sınırlandırma yoluna gittik.
Karşılaştırma açısından daha uygun olacağı düşüncesiyle, önce diğer din ve
mitolojilerdeki cennet ve cehennem anlayışını genel hatlarıyla ortaya koyduk. Sonra da,
Kur’an’ın meseleyi nasıl takdim ettiğini ele aldık. Kur’an’ın cennet ve cehennem
anlayışını, diğerlerine kıyasla biraz daha genişçe ve iki bölüm şeklinde inceledikten
sonra, her bir bölümün sonunda Kur’an ile diğer din ve mitolojiler arasında
karşılaştırma yaptık.
Sonuç bölümünde ise, araştırmamız sonocunda ortaya çıkan bulguları, bilimsel
ölçüt çerçevesinde ve genel hatlarıyla sunduk.
Araştırmamız esnasında ayetleri meal olarak verdik. Zaman zaman kendi
inisiyatifimizi de kullanmakla birlikte bu konuda kaynakçada belirtilen meallerden
yararlandık.
Böyle bir çalışma ile bu konuya ilgi duyanlara ve bu sahada bundan sonra
araştırma yapacak olanlara da daha derli toplu bilgiler sunmak suretiyle katkı sağlmayı
hedefledik. Hiç şüphesiz eksiklerimiz ve kusurlarımız vardır. Bu eksik ve kusurlarımızı
yapılacak bilimsel eleştiri ve önerilerle en aza indirmenin gayreti içinde olacağız.
Bu çalışmayı yaparken konunun tespitinde, kaynakların temininde ve araştırma
aşamasında çok samimi destek ve teşviklerini gördüğüm, eleştiri, tavsiye ve
yönlendirmelerinden yararlandığım hocam Prof.Dr. M. Kemal ATİK’e, çalışmam
esnasında eleştiri ve önerileriyle fikirlerimin olgunlaşmasına katkıda bulunan, samimi
desteklerini gördüğüm, Yrd.Doç.Dr. Zekeriya PAK’a kütüphanesinden ve dinler tarihi
alanındaki birikimlerinden yararlandığım Yrd.Doç.Dr. Hamza KARAOĞLAN’a ve ders
aşamasında kendilerinden ders aldığım tüm hocalarıma teşekkür ederim.

Cemal ERGÜN
Kahramanmaraş-Şubat 2006

IV



İÇİNDEKİLER
ÖZET .............................................................................................................................. I
ABSTRACT.................................................................................................................. II
ÖNSÖZ ........................................................................................................................ III
İÇİNDEKİLER........................................................................................................... IV
KISALTMALAR.......................................................................................................VII
1. GİRİŞ ......................................................................................................................1
1.1. Konunun Önemi................................................................................................1
1.2. Kullanılan Metod..............................................................................................1
2. ÖNCEKİ ÇALIŞMALAR.......................................................................................3
3. KAVRAMSAL ÇERÇEVE ....................................................................................4
3.1. Cennet ...............................................................................................................4
3.1.1. Etimolojik Açıdan “Cennet”......................................................................4
3.1.2. Kavram Olarak “Cennet”...........................................................................5
3.2. Cehennem.........................................................................................................6
3.2.1. Etimolojik Açıdan “Cehennem” ................................................................6
3.2.2. Kavram Olarak “Cehennem”.....................................................................7
4. ,İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE CENNET-CEHENNEM....8
4.1. İlkel Din Ve Mitolojilerde Cennet Ve Cehennem............................................8
4.1.1. Sümerlerde Cennet ve Cehennem..............................................................8
4.1.2. Eski Mısır’da Cennet ve Cehennem........................................................10
4.1.3. Eski İranlılarda (Zerdüştîlikte) Cennet ve Cehennem.............................11
4.1.4. Eski Yunan Mitolojilerinde Cennet ve Cehennem..................................12
4.1.5. Roma Mitolojilerinde Cennet ve Cehennem ...........................................13
4.1.6. Cermen Mitolojilerinde Cennet Cehennem.............................................14
4.1.7. Keltlerin Mitolojilerinde Cennet ve Cehennem.......................................15
4.1.8. Amerika Yerlilerinde Cennet ve Cehennem............................................15
4.1.9. Hinduizm’de Cennet ve Cehennem.........................................................15
4.1.10. Budizm’de Cennet ve Cehennem..........................................................16
4.1.11. Eski Türkler’de Cennet ve Cehennem...................................................17
4.1.12. Kur’an Öncesi Araplarda Cennet ve Cehennem....................................18
4.2. Sabiîlikte Cennet ve Cehennem......................................................................21
4.3. Kitap Ehlinde Cennet Ve Cehennem..............................................................22
4.3.1. Eski Ahitte Cennet ve Cehennem............................................................23
4.3.2. Yeni Ahitte Cennet Ve Cehennem...........................................................25
5. KUR’AN’DA CENNET .......................................................................................30
5.1. Cennet .............................................................................................................30
5.1.1. Hz. Âdem’in İskân Ettirildiği Cennet ......................................................30
5.1.2. İnananlara Vaat Edilen Cennetin Varlığı Meselesi..................................33
5.2. Kur’an’da Cennetin İsimleri ...........................................................................35
5.2.1. Cennet ......................................................................................................36
5.2.2. Dâru’l-Âhire.............................................................................................36
5.2.3. Cennetü’l-Huld ........................................................................................37
5.2.4. Dâru’s-Selâm...........................................................................................38
5.2.5. Dâru’l-Mukâme .......................................................................................39
5.2.6. el-Hüsnâ...................................................................................................39
GİRİŞ Cemal ERGÜN


V
5.2.7. Makâmun Emîn........................................................................................40
5.2.8. Firdevs Cenneti ........................................................................................41
5.2.9. Me’vâ Cenneti..........................................................................................42
5.2.10. Adn Cenneti ...........................................................................................43
5.2.11. el-Hayevân.............................................................................................45
5.2.12. Mak’ad-i Sıdk ........................................................................................45
5.2.13. İlliyyûn...................................................................................................46
5.3. Cennetin Sayısı ...............................................................................................46
5.4. Cennetin Dereceleri ........................................................................................47
5.5. Cennetin Nimetleri..........................................................................................48
5.5.1. Ağaçlar ve Gölgeler .................................................................................49
5.5.2. Nehirler ....................................................................................................50
5.5.3. Pınarlar.....................................................................................................51
5.5.4. Meyveler ..................................................................................................52
5.5.5. Et ..............................................................................................................53
5.5.6. Bal ............................................................................................................53
5.5.7. Cennet İçecekleri .....................................................................................54
5.5.7.1. Su......................................................................................................54
5.5.7.2. Süt.....................................................................................................55
5.5.7.3. İçki/Şarap..........................................................................................55
5.5.7.4. Kevser...............................................................................................56
5.5.7.5. Karışımlı İçecekler ...........................................................................56
5.5.8. Giysiler.....................................................................................................57
5.5.9. Konaklar...................................................................................................58
5.5.9.1. Evler .................................................................................................58
5.5.9.2. Köşkler .............................................................................................58
5.5.9.3. Odalar ...............................................................................................59
5.5.9.4. Çadırlar .............................................................................................59
5.5.10. Cennette Eşler........................................................................................60
5.5.10.1. Zevc/Ezvâc.....................................................................................60
5.5.10.2. Hûr .................................................................................................61
5.5.11. Cennet Hizmetçileri ...............................................................................62
5.6. Cennetin Boyutu .............................................................................................62
5.7. Cennetin Ebediliği ..........................................................................................63
6. KUR’AN VE DİĞER DİNLERDEKİ CENNET TASVİRİNİN
KARŞILAŞTIRILMASI.......................................................................................65
6.1. Cennet’i İsimlendirme ....................................................................................65
6.2. Nicelik Bakımından Cennet............................................................................66
6.3. Cennet Görevlileri ..........................................................................................67
6.4. Nitelik Bakımından Cennet ............................................................................68
6.5. Cennet’in Yeri Ve Ebedîliği ...........................................................................71
7. KUR’AN’DA CEHENNEM.................................................................................73
7.1. Kur’an’da Cehennemin İsimleri .....................................................................74
7.1.1. Cehennem................................................................................................74
7.1.2. Cahim.......................................................................................................74
7.1.3. Hâviye......................................................................................................75
7.1.4. Hutame.....................................................................................................75
7.1.5. Leza..........................................................................................................76
7.1.6. Saîr ...........................................................................................................76
GİRİŞ Cemal ERGÜN


VI
7.1.7. Sekar ........................................................................................................76
7.1.8. Nâr ...........................................................................................................77
7.1.9. Siccîn .......................................................................................................78
7.1.10. Semûm...................................................................................................78
7.1.11. Dâru’l-Bevâr ..........................................................................................78
7.1.12. Sûu’d-Dâr ..............................................................................................78
7.2. Cehennemin Sayısı Ve Dereceleri ..................................................................79
7.3. Cehennemin Boyutu .......................................................................................80
7.4. Cehennemin Azap Türleri...............................................................................80
7.4.1. Ateş ..........................................................................................................81
7.4.2. Kaynar Su ................................................................................................83
7.4.3. İrin............................................................................................................84
7.4.4. Zakkum....................................................................................................84
7.4.5. Sıcak Rüzgar ............................................................................................85
7.4.6. Duman......................................................................................................85
7.4.7. Demir Topuzlarla Dövülmek...................................................................86
7.4.8. Bir Cisme Bağlanmak ve Zincirlere Vurulmak .......................................86
7.5. Cehennem Görevlileri.....................................................................................87
7.6. Cehennemin Ebediliği ....................................................................................88
8. KUR’AN VE DİĞER DİNLERDEKİ CEHENNEM TASVİRİNİN
KARŞILAŞTIRILMASI.......................................................................................92
8.1. Cehennem’i İsimlendirme ..............................................................................92
8.2. Nicelik Bakımından Cehennem......................................................................93
8.3. Cehennem Görevlileri.....................................................................................93
8.4. Nitelik Bakımından Cehennem.......................................................................94
8.5. Cehennemin Yeri Ve Ebedîliği.......................................................................97
9. SONUÇ .................................................................................................................99
KAYNAKÇA...........................................................................................................102
ÖZGEÇMİŞ...................................................................................................................

VII


KISALTMALAR

TTK. : Türk Tarih Kurumu
MEB. : Milli Eğitim Bakanlığı
DİB. : Diyanet işleri Başkanlığı
TDV. : Türkiye Diyanet Vakfı
İA. : İslam Ansiklopedisi
DİA : Diyanet İslam Ansiklopedisi
CÜİF : Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyât Fakültesi
M.Ö. : Milattan Önce
cc : Celle Celalühu
sav. : Sallallahü aleyhi vesellem
As. : Aleyhisselam
Yay. :Yayınevi
İst. : İstanbul
md. : Maddesi
Bkz. : Bakınız
krş : Karşılaştırınız
Çev. : Çeviren
Tah. : Tahkik
tsz. : Tarihsiz
S. : Sayı
s. : Sayfa
c. : Cilt
ö. : Ölümü
GİRİŞ Cemal ERGÜN


1

1. GİRİŞ

1.1. Konunun Önemi

İnsanı diğer canlılardan ayıran ve onu değerli kılan en önemli özellik, onun
sorumlu bir varlık olmasıdır. İster ilahî, iterse beşerî kaynaklı olsun bütün dinler insanın
sorumlu bir varlık olduğunu kabul etmektedirler. Bu bağlamda insan dünyada yapmış
olduğu davaranışlardan ve gerçekleştirmiş olduğu eylemlerden sorumludur.
İnsanın dünya hayatında gerçekleştirdiği yaşam biçiminin karşılığı olarak ölüm
sonrası hayatta ödüllendirileceği veya cezalandırılacağı, ahiret inancı olan başta Kur’an-
ı Kerim olmak üzere diğer kutsal kitaplar, din ve mitolojilerde belirtilmiştir. Kur’an bu
uhrevî ödüllendirme mekânına cennet, cezalandırma yerine ise cehennem demekte ve
bunları değişik yönleriyle tasvir etmektedir.
Ahiret inancına sahip diğer din ve mitolojilerde de, iyilerin ödüllendirleceği ve
kötülerin cezalandırılacağı mekânlar söz konusu olduğuna göre, Kur’an ile diğerleri
arasında bu konuda ne gibi benzerlikler ve farklılıklar bulunmaktadır? Bu benzerlik ve
farklılıklar hangi boyuttadır ve kaynağı hangi nedenlere daynmaktadır?
İşte, bu çalışmayı yapmaktaki amacımız, yukarıda belirtilen soruların cevaplarını
bulmak ve bu bağlamdaki âyetleri anlamaya çalışmak, Kur’an’ın dışındaki din ve
mitolojilerde mevcut olan cennet ve cehennem tasvirlerini tespit etmektir. Bu tasvirleri
Kur’an’ın cennet ve cehennem tasvirleriyle karşılaştırıp benzer ve farklı yönlerini
ortaya koymaktır. Kur’an, Tevrat, İncil, diğer din ve mitolojilerdeki cennet ve
cehennem tasvirlerindeki bezerliklerin ve farklılıkların temel nedenini açıklamak ve bu
alanda bilim dünyasına katkıda bulunmaktır.
Araştıma konusu olan cennet ve cehennem bütün insanları ilgilendirdiği için çok
önemlidir. Bu gün dünyada yaygın olan dinlerden yola çıkarak diyebiliriz ki yeryüzünde
yaşayan insanların çoğu cennet ve cehennemin varlığına inanmaktadır.
Küreselleşen dünyada iletişimin baş döndürücü bir hızla gelişmesi neticesinde
insanlar birbirlerinin dinlerini, kültürlerini, âdet ve geleneklerini daha yakından tanıma
fırsatı buldular. Küçülen bu dünyada farklı kültürlere mensup insanların birbirlerini
anlayarak, “yozlaşmadan uzlaşarak”, barış içinde ve bir arada yaşayabilmeleri için bu
kültürlerde mevcut olan ortak paydaların öne çıkarılması önem arz etmektedir. Bu
bağlamda, dinlerde mevcut olan cennet cehennem anlayışının ortak yönlerinin açığa
çıkarılması belirtilen amaca katkıda bulunacaktır. Ayrıca insanların öldükten sonra her
türlü güzelliklerin yaşanacağı mutluluk yurduyla ödüllendirileceği inancı, onları,
devamlı insanlığın yararına faydalı işler yapmaya, kendisine, çevresine ve yaratanına
saygılı olmaya, ahlaklı ve onurlu bir hayat yaşamaya teşvik edeceğinden toplumsal
huzurun temini açısından da önemlidir. Aynı şekilde cehennemle cezalandırma inancı
da onları her türlü kötülüklerden alıkoyması nedeniyle mühimdir.

1.2. Kullanılan Metod

Araştırmada bilimsel bir metodla Kur’an’daki cennet ve cehennem ile ilgili
ayetler tek tek değerlendirilmiş, ayetlerin anlaşılması ve yorumu ile ilgili olarak klasik
ve çağdaş tefsir kaynaklarından yararlanılmıştır.
Diğer dinlerle ilgili hususlarda ise, ulaşılabildiği ölçüde temel dinî metinlerinlere
ve o dinlerle ilgili yapılmış olan bilimsel araştırmalara müracaat edilerek konunun
ortaya konulmasına özen gösterilmiştir. Mitolojilerdeki konunun tespitinde bazı mitoloji
GİRİŞ Cemal ERGÜN


2
kitaplarına ve ansiklopedilere başvurulmuştur. Konuyla ilgili kelimelerin anlamlarının
tespitinde ise temel ansiklopedik sözlükler kullanılmıştır.
Çalışmada önce konuyla ilgili kelimelerin etimolojileri ve kavramsal çerçeveleri
ortaya konulmuş, sonra dinler tarihinde ahiret inancı olan dinler ve mitolojiler
belirlenmiş ve bunların konuyla ilgili bölümleri incelenmiştir. Diğer din ve
mitolojilerdeki cennet ve cehennem anlayışları ortaya konduktan sonra, Kur’an’daki
cennet ve cehennem tasvirleri ayrı ayrı ele alınarak tahlil edilmiştir. Kur’an’daki cennet
ve cehennem tasvirleri iki farklı bölüm şeklinde ele alınarak, her bir bölümün sonunda
Kur’an’la diğer dinler arasında karşılaştırma yapılmıştır. Bu karşılaştırmada, bilimsel ve
objektif kriterler çerçevesinde, benzer ve farklı yönler belirlenmeye çalışılmıştır. Sonuç
bölümünde ise, bulgular genel hatlarıyla ortaya konmuştur.
ÖNCEKİ ÇALIŞMALAR Cemal ERGÜN


3
2. ÖNCEKİ ÇALIŞMALAR

İmkânlarımız ölçüsünde yaptığımız araştırmalarda, kaynaklar bölümünde de
görüldüğü üzere, pek çok eserden yararlandık. Ancak araştırma esnasında, ahiret ile
ilgili konulu çalışmalar pek çok olmakla birlikte, karşılaştırmalı çalışma örneklerinin
çok sınırlı olduğunu gördük. Kur’an’da cennet ve cehennem konusunda ayrı ayrı veya
ikisi birlikte yapılmış araştırma örneği çok sayıda bulunmasına rağmen bu bağlamda
kaşılaştırmalı olarak yapılan çalışma örneklerine rastlayamadık.
Konuyla ilgili olarak tespit ettiğimiz ve yararlandığımız bazı çalışmalar şunlardır:
Mehmet Paçacı, Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Ahiret İnancı.
Ömer Kara, Kur’an’da Metafizik Bir Âlem Cennet.
Muazzez İlmiye Çığ, Kur’an İncil Ve Tevratın Sümerdeki Kökeni.
Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer’de Başlar.
İsmail Taşpınar, Duvarın Öteki Yüzü (Yahudi Kaynaklarına Göre Yahudilikte
Ahiret İnancı).
Gündüz Şinasi, Sabiîler (Son Gnostikler).
Micea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi.
Alice K. Turner, Cehennemin Tarihi.
Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi.
KAVRAMSAL ÇERÇEVE Cemal ERGÜN


4

3. KAVRAMSAL ÇERÇEVE

Dinler tarihi incelendiğinde, ister ilahî bir kaynağa dayandığı kabul edilen
inançlar sistematiğine sahip olsun, isterse mitolojik birtakım kabullere dayansın, hemen
her dinde, insan tarafından gerçekleştirilen tutum ve davranışların ölüm ötesinde bir
karşılığının olduğu fikri görülecektir. İnsanın gerçekleştirmiş olduğu her davranış,
dinler tarafından iyi veya kötü olarak katagorize edilmiş ve bunların öldükten sonraki
yaşamda uygun bir karşılığının olduğu kabul edilmiştir.
İnsanın ölümünden sonraki hayat ve bu hayatın dünyadaki inanç ve davranışların
bir karşılığı olarak olumlu ya da olumsuz bir çizgide devam etmesi ile ilgili kavramlar,
farklı dinlerde farklı kavramlarla ifade edilmiştir. Biz, çalışmamızda Kur’an’ın konu ile
ilgili yaklaşımını ve kullandığı kavramları hareket noktası olarak belirleyeceğiz. Bu
nedenle, kullanacağımız temel kavramlar da Kur’an eksenli olacaktır. Meseleye bu
açıdan baktığımızda, Kur’an’ın eskatolojik alanla ilgili kullandığı kavramların
oluşturduğu semantik alan içerisinde iki odak kavramın ön plana çıktığını görmekteyiz.
Bunlardan birincisi “cennet”, ikincisi ise “cehennem”dir. Dolayısıyla, konuyu ele
alışımız bu iki kavram çerçevesinde şekillenecektir. Bu nedenle, öncelikli olarak bu iki
kavramı etimolojik ve kavramsal açıdan incelemek uygun olacaktır.

3.1. Cennet

İnsanın bu dünyada gerçekleştirmiş olduğu olumlu davranışlarının öldükten
sonraki hayattaki karşılığı olan cennet hayatı anlayışı, ilahî ve beşeri dinlerde isim ve
içeriğinde farklılıklar olsa da mevcuttur. İnsanlık tarihi boyunca daima var olduğunu
gördüğümüz iyilerin ölüm sonrası hayatta ödüllendirirleceği mekân Kur’an’da “cennet”
kavramıyla ifade etmektedir. Söz konusu mekân diğer kelimelerle de nitelendirilmiş
olmakla birlikte, temel kavaram olarak “cennet” ön plandadır. Bu nedenle cennet
kelimesinin etimolojik ve kavramsal açıdan kısaca gözden geçirilmesi uygun olacaktır.

3.1.1. Etimolojik Açıdan “Cennet”

Cennet kelimesi, “örtmek, gizlemek” anlamına gelen “¸-” fiilinden türetilmiş bir
isimdir (İbn Manzur, 1994: XIII, 92; ez-Zebîdî, 1994: XVIII, 113; er-Râgıb, 1986: 138;
el-Fîruzabâdî, 1987: 1532; ez-Zemahşerî, tsz: 66).Gerek “cennet” kelimesinde, gerekse
aynı kökten türeyen ve isim olarak kullanılan diğer kelimelerde, “örtmek, gizlemek”
şeklindeki bu kök anlam, sürekli kendini muhafaza etmektedir. Gece karanlığının,
tabiatta bulunan her şeyi örtüp gizlemesi “¸, ¸-” şeklinde ifade edildiği gibi (ez-Zebîdî,
1994: XVIII, 113), kabre cesedi gizlediği için “¸-”, ölüyü kefenle sararak örtmeye ise,
“·` -'” denmiştir (İbn Manzur, 1994: XIII, 92; el-Fîruzabâdî, 1987: 1532). Yine, anne
karnında gizlenmesi nedeniyle doğmamış bebeğe “-”, göğüste gizli olması, açık bir
şekilde görünmemesinden dolayı veya duyguları gizlediği için de kalbe “.-” denmiştir
(İbn Manzur, 1994: XIII, 92; er-Râgıb, 1986: 138). Metafizik varlıklar olan cinler de
gözle görülemediği, diğer bir deyişle gözden gizlendiği için aynı kökten türeyen “cin”
adını almıştır. Cahiliye inancında meleklere de gözle görülmediğinden dolayı “cin”
denmiştir (ez-Zebîdî, 1994: XVIII, 116).
“Cennet” kelimesi, ağaçları olan bahçe, bostan manasına gelmektedir (İbn
KAVRAMSAL ÇERÇEVE Cemal ERGÜN


5
Manzur, 1994: XIII, 99). Çoğulu “. -” veya “.-” biçiminde gelmektedir. Arapların
kullanımında cennet, içinde bağ ve hurma ağaçlarının bulunduğu bahçedir. İçinde üzüm
ve hurma olmayan bahçeyi ise onlar, cennet kelimesiyle değil, “·-” sözcüğü ile ifade
ederler (el-Fîruzabâdî, 1987: 1532; İbn Manzur, 1994: XIII, 100; ez-Zebîdî, 1994:
XVIII, 118).
Cennete bu ismin verilmesinin bir nedeni de kelime kökünün anlam örgüsü
içerisinde gizlemek manasından hareketle dünyevi gözlere gizli kalmasından dolayıdır
( ez-Zebîdî, 1994: XVIII, 116).
Anlam örgüsü temelinde “ötmek, gizlemek” manasını barındıran bir kelime niçin
Kur’an’ın eskatolojik bir olgusu anlatılırken seçilmiştir? Bu konuda çeşitli görüşler ileri
sürülmüştür. Özetle belirtecek olursak; “nimet diyarı” ve “âhiret yurdu” olan mekânda
ağaçların bolluğu, gölgelerinin koyuluğu, dallarının çokluğu, birbirinden farklı olan
yeryüzü bahçelerine benzetilmesi ve nimetlerini bu dünya gözü ile göremediğimizden,
nimetlerini bize gizlediğinden dolayı “cennet” kelimesi seçilerek bu olgu ifade
edilmiştir. Cennet, etrafı duvarlarla çevrili, hurma ve ağaçların bulunduğu bahçe ve park
anlamlarına gelip, dinde ahiretin nimetler yurduna özel isim olmuştur (İbn Manzur,
1994: XIII, 100; ez-Zebîdî, 1994: XVIII, 116; er-Râgıb, 1986:138; Şibay, 1997: II,102).
Kur’an’da yirmi beş yerde yukarıda izah edilen lügat anlamına uygun olarak
cennet kelimesi dünyadaki bağ, bahçe ve bostanları ifade etmektedir.
Diğer yaygın dillerde ise, “cennet” kavramının, aynı kökten gelen, ancak yazılış
ve telaffuzlarında kısmî farklılıklar olan kelimelerle ifade edildiği görülür. Cennet,
Fransızca “paradis”, İngilizce “paradise”, Almanca “paradies”, İtalyanca “paradiso”,
Latince “paradisos”, Yunanca “paradeisos”, eski Fars dilinde “pairidaeza”, Ermenice
“partez” kelimeleri ile ifade edilmiştir. Batı dillerinde “cennet” kavramının karşılığı
olarak kullanılan bu kelimelerin aslı Grekçe “paradeisos” olup Eski Farsçada “etrafı
çevrilmiş yer, ağaçlı bahçe” anlamındaki “pairi-daeza”dan gelmektedir. Dolayısıyla
şunu diyebiliriz ki, diğer kültürlerdeki ölüm ötesi “cennet” kavramı da, Kur’an’dakine
benzer biçimde, dünyadaki güzeliklerin ve nimetlerin sergilendiği “bahçe” kavramı için
kullanılan kelimelerle ifade edilmiştir (Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 181; Şahin, 1993:
VII, 374).

3.1.2. Kavram Olarak “Cennet”

Bir kavram olarak cennetin şu şekilde tanımları yapılmıştır:
Cennet, Peygamberlerin davetlerine uyarak iman edip, dünya ve ahirete ait işleri
elden gelen bütün kudretle ve özenerek yapmış olmanın ahiretteki bir karşılığır.
O,Günahsız ya da günahlarından arınmış kulların öbür dünyada sonsuz bir
mutluluk içerisinde yaşayacaklarına inanılan yer, iklimi çok hoş, çeşitli nimetlerle dolu,
her yanı şahane bir şekilde süslenmiş, iyi ve günahsız insanların girecekleri ahiret evidir
(Meydan Larousse, tsz.: II, 857).
Cennet, müslümanlarca iyiler ve takva sahipleri için ahirette hazırlanmış olan
ferah ve huzur yerinin adıdır ( Şibay, 1997: III,102).
Yaygın kanaate göre cennet, müminlerin ahirette dünyada yapmış oldukları güzel
davranışlar neticesinde mükâfat olarak girecekleri ebedi mekânın adıdır. Ahiret cenneti
de diyebileceğimiz Cennet-i Huld’un pek çok istilahi tanımı yapılmıştır. Bu tanımların
her biri onun bir özelliğini ön plana çıkarmaktadır. Bu tanımları burada tek tek zikretme
yerine Ku’ran ekseninde cenneti kısa ve özetle tanımlayalım.
Cennet, insanların dünyada yaptıkları güzel davranışlar ve faydalı işler dolayısıyla
Allah’ın rızasını elde etmeleri sonucu ahirette kendilerine ödül olarak verilecek olan ve
KAVRAMSAL ÇERÇEVE Cemal ERGÜN


6
içinde ebedî olarak kalacakları saadet yurdunu ifade etmektedir (İlgili âyetler için,bkz:
Abdu’l-Bâkî, 1988: 229-232).

3.2. Cehennem

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, insanın bu dünyada gerçekleştirmiş olduğu
olumsuz davranışlarının öldükten sonraki hayatta bir karşılığı olan cehennem hayatı
anlayışı, ilahî ve beşeri dinlerde isim ve içeriğinde farklılıklar olsa da mevcuttur.
İnsanlık tarihi boyunca daima var olduğunu gördüğümüz günahkârların ölüm sonrası
cezalandırılacağı mekân Kur’an’da “cehennem” kavramıyla ifade edilmektedir. Söz
konusu mekân diğer kelimelerle de nitelendirilmiş olmakla birlikte, temel kavaram
olarak “cehennem” ön plandadır. Bu nedenle cehennem kelimesinin etimolojik ve
kavramsal açıdan kısaca gözden geçirilmesi uygun olacaktır.

3.2.1. Etimolojik Açıdan “Cehennem”

“Cehennem” sözlükte çok derin çukur anlamındadır. Allah’ın kullarına azab
edeceği ateşin adıdır

(İbn Manzur, 1994: XII, 112; el-Fîruzabâdî, 1987: 1409).
Cehennem, Farsça bir kelime olup Arapçalaşmıştır. Bir başka görüşe göre
İbranice “kihinnam” kelimesinin Arapçalaşmış halidir.“Cehennem” diğer bir ifadeyle
“cühunnem” kelimesinin Arapça olmadığı, bu kelimenin şairler tarafından kendi
cinlerinin isimlendirilmesi için kullanıldığı ifade edilmektedir (İbn Manzur, 1994: XII,
112). Ünlü dil bilgini ez-Zebîdi, kelimenin kökeni hususunda dil bilginlerinin çeşitli
görüşler ileri sürdürdüklerini söyler. Bazıları bu kelimenin Arapça olduğunu
söylemişlerdir, bir kısmı ise bu kelimenin Arapça olmadığını belirterek gayri münsarıf
muamelesi yapmışlardır. Kelimenin aslının Farşça olduğunu ve Arapçalaştığını ileri
sürmüşlerdir ( ez-Zebîdî, 1994: XVI, 125). Râğıb el-İsfahnî “cehennem” kelimesini
“Allah’ın tutuşturulmuş ateşi” olarak tanımlar ve kelimenin aslının Farsça olduğunu
söyleyenlerin bulunduğunu ifade eder ( er-Râgıb, 1986: 143). Diğer bir kısmı ise bu
kelimenin İbranicedeki çukur, kuyu anlamına gelen “kihinnam” kelimesinin
Arapçalaşmış şekli olduğunu belirtmektedirler ( ez-Zebîdî, 1994: XVI, 126).

Günahkârların ahirette gideceklerine inanılan yer olan “kehinnam”, Kudüs yakınında
suçluların ve kurban edileceklerin atıldıkları Hinnom vadisinin adıdır (Meydan
Larousse, 1990: IV, 85; Şibay, 1997: III, 45; Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 95).
Ahiretteki azap yerinin adıdır. Günahkârların azap gördükleri yerdir (Sami, 1978: 489).
Cehenem kelimesi, Sümerlerde “Kur” veya “Arali” (Kramer, 2002, Tarih
Sümer’de Başlar, s.194, 394), eski Mısır dinlerinde “amenti” veya “amented”, eski İran
dini olan zerdüştîlikte “daozahva” veya “duzavhu”, Cermen mitolojilerinde “Nastron”
(Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 96,97), eski Türk inancında “Tamuğ” (Sami, 1978: 489),
Hinduizmde “Naraka-loka” veya “Naroloka” (Harman, 1993: VII, 227), Eski Yunan’da
“Tartaros”

(Turner, 2004: 41), Latince de “Tartarus” sözcükleriyle ifade edilmektedir.
Eski Roma’da cehennem “Orcus”

veya“infernus”, İtalyanlar “inferno”, İspanyollar
“infierno”, Fransızlar ve Portekizler “enfer”, Romenler de “inferm” sözcükleri ile
isimlendirmişlerdir. Macarcada ise “yeraltında bulunan gizli bir yer” anlamında
“Pokal”, Almanca’da ise “Hölle” kelimesi kullanılmıştır

(Türk Ansiklopedisi, 1960: X,
96,97). İngilizce’de cehennem anlamında kullanılan kelime “Hell”, ldir (Avery vd.,
2002: 452).


KAVRAMSAL ÇERÇEVE Cemal ERGÜN


7

3.2.2. Kavram Olarak “Cehennem”

Birçok ilkel din ve mitolojilerde cehennem, günahkârların ceza gördükleri yer ve
ölülerin ruhlarının gittiği yeraltı dünyası olarak tanımlanmıştır.
İslamî literatütde de cehennemin pek çok tanımı yapılmıştır. Bunlardan birkaçını
burada zikredelim:
Cehennem ahirette ki azap yerinin adıdır ( Şibay, 1997: III, 45).
Kâfirlerin, münafıkların, zalimlerin ve gerçeğe boyun eğmeyenlerin azap
görecekleri yerdir ( Topaloğlu,1993: VII, 227).
Öldükten sonra kötülerin gideceğine inanılan mekândır (Hançerlioğlu, 2000, 51).
Ahirette kâfir ve suçluların cezalandırılacağı ateşin adıdır ( ez-Zebîdî, 1994:
XVI,123;

İbn Manzur, 1994: XII, 112).
Genel yapısı ve fonksiyonu itibariyle, cehennemin daha kapsamlı bir tarifi ise şu
şekilde yapılabilir:
Yeryüzünde devam eden iyilik-kötülük mücadelesinde Hakkı bırakıp kötülükten
yana tavır alan, ilahi mesajlara karşı duran, kendilerine ve çevrelerine zulmeden,
büyüklük taslayıp Yaratana isyan eden, O’nun nimetlerine karşı nankörlük eden, fitne
fesat çıkarıp bozgunculuk yapan ve diğer günahları işleyenlerin ahirette
cezalandırılacakları çok geniş (Kaf 50/30), ateşi yüksek harlı (et-Tevbe 9/81), yiyeceği
zakkum (ed-Duhân, 44/43), içeceği irinli su (İbrahim 14/16), kapıları ve bekçileri olan
(ez-Zümer 39/72; el-Mü’min, 40/49,76; el-Hicr 15/44) bir cezalandırma yeridir.
Hiç kuşkusuz bu tanım, Kur’an’ın tasvir ettiği cehennemi tam olarak tarif etmede
yetersizdir. Onun Kur’an’da betimlenen her özelliği aynı zamanda cehennemin bir
yönünü öne çıkararak tanımlamadır. Kur’an’da cehennem konusunu araştırmamızın
daha sonraki aşamalarında ayrıntılı bir biçimde inceleyeceğimizden dolayı sözü burada
daha fazla uzatmak istemiyoruz.

İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


8

4. ,İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE CENNET-CEHENNEM

Dinler tarihi incelendiğinde ister beşeri ister ilahi olsun hiçbir dinin, insan
davranışları karşısında yansız kalmadığı görülecektir. İnsan davranışlarının temel
karakteri ise, iki kelime ile değerlendirilebilir: İyi ve kötü. İyilik ve kötülük
sözcüklerinin kavramsal olarak geçmişi, insanlık tarihi kadar eskidir. Yeryüzü iyilikten
yana tavır alanlarla, kötülükten yana tavır alanların çok acımasız mücadelesine sahne
olmuştur. Bu mücadele bu gün de devam ettiği gibi, dünya durdukça da bitmeyecek gibi
gözüküyor. Yaşamın temeli ve gayesi bu mücadeleye dayandırılmaktadır. İnsan
yaşamının tamamı dünyada bu mücadele ile geçmekte ve sonunda bu dünyadaki yaşam
süresinin dolmasıyla her canlı gibi insan da ölmektedir. Ölüm bu dünyada canlılar için
kaçınılmaz bir olgu ve yok oluştur. Ancak insan için ölüm yok oluş veya bir son değil
aksine yeni bir hayatın başlangıcıdır.
Ölüm ve ölümden sonraki hayat düşüncesi veya inancının mitoloji, yaşayan veya
yaşamayan, diğer bir ifade ile mensubu kalmış veya kalmamış hemen hemen bütün
dinlerde mevcut olduğu görülmektedir (Harman, 1993: VII, 374). İyilik ve kötülüğün
savaşında, insanın bu dünyadaki tutum ve davranışlarına karşılık olarak, ölüm sonrası
hayatta ödüllendirileceği veya cezalandırılacağı anlayışının olduğu, ilkel kabul edilen
din ve mitolojilerden itibaren günümüzde de varlığını sürdüren pek çok dinde, ifade
edilmektedir.
Olüm sonrası hayatta insanın dünyadaki yaşamına paralel olarak ödüllendirileceği
veya cezalandırlacağı mekân olan cennet ve cehennem anlayışı Mitolojilerden
başlanıpsıra ile mensubu kalmamış dinlerden itibaren halen mensubu olan dinlere,
oradan da semavi dinler olarak tabir edilen Yahudilik ve Hristiyanlığa doğru uzanan bir
çizgide incelenecektir.

4.1. İlkel Din Ve Mitolojilerde Cennet Ve Cehennem

İlkel kabilelerde genellikle ölümden sonra mutlu veya mutsuz bir hayat fikri
mevcuttur. Mutlu bir hayatın yani cennetin, daha çok dünyada veya gökte bir yerde
gerçekleşeceğine inanılır. Mutsuz hayatın yani cehennemin ise, yeraltında
gerçekleşeceği inancı hâkimdir. Ölümden sonra gerçekleşecek olan hayat, hep maddi
unsurlarla tasvir edilir.( Bkz: Kramer, 2002: 180, 197; Eliade, 2003: I, 85, 137; Turner,
2004: 18, 36; Seyidoğlu, 1995: 68; Sarıkçıoğlu, 1999: 110; Budda, 1935: 57; Günay ve
Güngör, 1998, 84; Şahin, 1993: VII, 374, 375; Ögel, 1971: I, 423; Yasanın Tekrarı,
32/22; Tekvin, 2/8, 4/16; Matta, 5/11; Luka, 6/23).
Şimdi Kur’an’ın dışında kalan mitoloji ve dinlerin, ölümden sonraki hayatın bir
parçası olan cennet ve cehennem tasavvurlarını veya inançlarını tek tek inceleyelim.

4.1.1. Sümerlerde Cennet ve Cehennem

Cennetle ilgili ilk yazılı kaynağın Sümerlere ait olduğu belirtilmektedir.
Kaynaklarda Sümerlerde öldükten sonra ruhun yaşadığına ve öte dünyada cennet
ve cehennemin olduğuna ve bu dünyada kötülük işleyenlerin orada cezalandırılacağına
dair inancın, arkeolojik kazılar neticesinde çıkarılan bulgulardan anlaşıldığı ifade
edilmektedir (Çığ, 1996: 23; Kramer, 2002: 178).
Sümer mitolojisinde ifade edildiği üzere cennete “Dilmun” denilmektedir.
“Dilmun” ise, “saf, parlak, temiz, hastalık ve ölümün bilinmediği bir yaşayanlar ülkesi”
İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


9
olarak açıklanmaktadır (Kramer, 2002: 178). “Dilmun”da başlangıçta tatlı suyun
bulunmadığı, bu nedenle Sümerlerin büyük tanrısı olan “Enki”nin güneş tanrısına
yerden bitkisel ve hayvansal yaşam için elzem olan, tatlı su çıkarması hususunda emir
verdiği belirtilmektedir. Yerden suyun çıkarılması neticesinde, “Dilmun”’un meyve
yüklü bahçeler ve yemyeşil çimenlerle kaplı bir tanrısal bahçeye dönüştüğü, ifade
edilmektedir (Kramer, 2002: 178).
Sümer mitolojisinde “Dilmun”, aslanların öldürmediği, kurtların kuzuları
kapmadığı, kuzgunların seslerini çıkarmadığı, oğlakların yabani köpekler tarafından
kapılmadığı, emin bir yer olarak betimlenmektedir. Orası, ağrıların, sıkıntı ve
ıstırapların olmadığı, ihtiyarların ihtiyarlıktan yakınmadıkları, rahiplerin ağlamadıkları
ve şarkıcıların ağıt yakmadıkları bir mutluluk diyarı olarak anlatılmaktadır. Ayrıca,
ırmak kenarında tanrıların dolaştığı, cinselliğin olduğu bir yer olarak tasvir edilmektedir
(Eliade, 2003: I, 80; Kramer, 2002: 182-185). Tasvir edilen bu cennetin yerinin ise,
yeryüzünde, güney batı İran’da “Dilmun” denen bir yerde olduğu anlatılmaktadır
(Kramer, 2002: 180).
Sümer ilahiyatçılarına göre bu belirtilen cennet, ölümlüler için değil, tanrılar
içindir. Ancak tek bir ölümlünün bu cennete girme hakkı kazandığı da ifade edilmekle
birlikte, bu ölümlünün kim olduğu ve hangi özellikleri taşıdığı açıklanmamıştır
(Kramer, 2002: 185).
Çok tanrılı bir inanç sistemine sahip olan Sümerlerde, yeniden dirilme ve bu
dünyada yapılan kötü davranışların karşılığı olarak cezalandırılma, yani cehennem
inancının mevcut olduğunu, daha önce ifade etmiştik.
Sümerlerde cehenneme, “yabancı ülke, geri dönüşü olmayan ülke” veya “ölüler
diyarı” anlamında “Kur” veya “Arali” denmektedir (Kramer, 2002: 194,394). “Ölüler
diyarı”, ölenlerin mekânı olmasına rağmen, Sümerlerdeki çok tanrı inancının gereği
olarak, orada yaşayan Tanrıların da olduğu ve bu Tanrıların ölüler diyarından sorumlu
oldukları ölen Sümer kralı Ur-Nammu için yazılan mitten anlaşılmaktadır (Kramer,
2002: 194).
Başka bir mite göre ise, aşk tanrıçası İnanna’nın, ölüler diyarına inmesi anlatılır.
Ölüler diyarının yedi kapısı olduğu, bu kapılarda bekçilerin bulunduğu, her bir kapıdan
geçerken tanrıça İnanna’nın üzerindeki elbise ve takılardan bir kısmını bırakmak
zorunda kaldığı ve en son kapıdan geçtiğinde ise çırılçıplak kaldığı, ölüler diyarı
tanrıçası Ereşkigal ve orada bulunan yedi yargıcın önünde diz çöktürüldüğü
anlatılmaktadır (Turner, 2004: 18; Eliade, 2003: I, 85; Kramer, 2002: 197). Bu mit aynı
zamanda cehennemi de anlatmaktadır.
Ölüler diyarının yerinin kozmik bir tanımlama ile “yer kabuğu ile ilksel deniz
arasında kalan boşluk”ta olduğu, vurgulanmaktadır.
Ölüler diyarında bulunan ölülerin gölgelerinin geçici bir süreliğine zaman zaman
yeryüzüne çıktıkları anlatılmaktadır (Kramer, 2002: 194).
Tanrıların, yeryüzünde tapınakları yıkan, insanları öldüren, evleri yakan, zulüm ve
haksızlık yapan günahkârları, cehennemde cezalandırması için, yapılan bu tür
haksızlıkların kimler tarafından yapıldığı, bu dünyada yaşayanlar tarafından, günü
gününe yazılmak suretiyle, rapor edildiği belirtilmektedir (Kramer, 2002: 323).
Sümer inancına göre ölüler diyarına inen, asla oradan geri çıkamaz. Cehennem
tozlu, kasvetli, ürkütücü, pislik dolu bir yer olarak anlatılmakta ve orada haşerelerin
insanların bedenlerini yedikleri, ifade edilmektedir (Turner, 2004: 21).



İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


10
4.1.2. Eski Mısır’da Cennet ve Cehennem

Eski Mısırlılarda ölüm ötesi hayat ve buna bağlı olarak cennet ve cehennem inancı
varlığının, yaklaşık M.Ö. 2500 yıllarında beşinci hanedan dönemine kadar dayandığı
ifade edilmektedir (Eliade, 2003: I, 113; Kutub, tsz: 15). Mısır piramitlerindeki
mumyaların dışında veya tabut ya da lahitlerdeki yazıt ve resimlerde yer alan bilgilerin
ve belgelerin, bunu doğruladığı belirtilmektedir (Turner, 2004: 24; Kutub, tsz: 15).
Ölümden sonra ister kral, isterse fert olsun, her insan dünyada yaptıklarının
mutlaka hesabını verecektir. Eski Mısır inanışına göre, kişi öldüğünde, tanrı “Oziris”’in
başkanlığında bir mahkeme kurulur. Bu mahkemede “Oziris”’e hikmet ve ilim tanrısı
olan “Tot”, ölüleri gömmeyi idare eden ve onlara kılavuzluk yapan Anubis, tanrı
“Oziris” ve “Hiris”’in oğlu “Horüs”, hakikat ve adalet tanrısı “Ma’at” ve kırk iki hâkim
yardım eder. Ölen kimse, bu mahkemede dünyada yaptıkları işler hususunda hesap
verir. Mahkeme, ölenin iyiliklerinin kötülüklerinden çok olduğuna hükmederse, o
kimse, “Aru” ile yani cennetle mükâfatlandırılır ve tanrı “Oziris” gibi olur.
Kötülüklerinin çok olduğuna hükmedilirse, vahşi hayvanların parçalaması, ateşe atılmak
veya başka bir şekilde işkence edilmek suretiyle cezalandırılır. İyilik ve kötülüklerin
eşit olduğuna hükmedilirse, kişi Tanrı’ya ulaşamadığı gibi, ateşe de atılmaz. Hizmet
etmek üzere tayin edilir ve ahiret hayatının hizmetçisi olur(Türk Ansiklopedisi, 1960:
X, 96).
Eski Mısır inancında, ölünün kalbinin sembolik bir değeri vardır. Ahiretle ilgili
eski resim veya figürlerde, mahkeme huzurunda kalp bir teraziye konulur. Terazi
kefesinin bir tarafına tanrıça “Ma’at” ya da “Rişhata”’nın heykelleri konularak tartılır.
Ölenin iyi veya kötü olduğuna, kalbin terazideki durumuna bakılarak hüküm verilir.
Eski Mısır inancına göre kalp, ölenin dünyadaki amellerini temsil eder. Kalbe bu kadar
önem verilmesinin nedeni, Eski Mısırlılar tarafından kalbin kişinin dünyada yaptıklarını
gördüğüne inanmaları sebebiyledir.
Piramit yazıtlarına göre, iyi olduğuna hükmedilen insanlar, Tanrılar veya tanrı
“Ra” ile beraber onun gemisinde oturmak için göğe çıkarlar. Bu kimselere aziz veya
mutlular denir. Ölüm sonrası dirilişe inanan Mısırlılara göre, ebedi mutluluğu kazanan
insanlar, ya güneş tanrısı “Ra”ya veya “Osiris”e kavuşurlar ya da yıldız olurlar.
Azizler, göğün doğu tarafında olan ebedi yıldızlarda bulunan cennetlerde
otururlar. Orada yemek tarlası adı verilen yerde, canlarının çektiği her türlü
yemeklerden istedikleri kadar yerler. Bir başka yerde ise, hayat ağacı tarlası vardır.
Azizler yine orada oturup, bu ağacın meyvesinden istedikleri gibi yerler. Yine burada
tanrılarla beraber ekmek yer ve şarap içerler. Bu nimetlerin yanında azizler, orada
“Oziris”’in önünde oturur, “Yaro” tarlasında yufka ekmekleri bile yerler. Burada
nimetlerin kesinlikle bitmediğine inanılır.
Cennette bu nimetlerin dışında, cennetlikler zıraatla da uğraşır, buğday ve arpa
ekerek kendilerine ait özel mülkler edinirler. Ayrıca kendilerine ait kadınları olur.
Dünyada yaptıkları her şeyi burada da yapabilirler (Şahin, 1993: VII, 374; Kutub, tsz:
15-21). Burada cennet nimetleri olarak, cennetlikler için kadınlardan ve özellikle de
özel mülklerden söz edilmesi, firavuna köle olan ve hiçbir özel mülkiyeti ve hakkı
olmayan bir halk kitlesi için, çok büyük bir özlem olmasından dolayı olsa gerektir.
Eski Mısır dinlerine göre, iyi insanlar öldükten sonra ödüllendirildikleri gibi,
günahkâr insanlar da cezalandırılmaktadır. Eski Mısır dinlerinde suçluların
cezalandırıldıkları yere yani cehenneme, “amenti” veya “amented” denilmektedir.
Amented veya amenti, “ölülerin meskeni, güneşin batıp indiği yeraltı dünyası”
anlamlarına gelmektedir (Seyidoğlu, 1995: 68; Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 96).
İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


11
Eski Mısır inancında ölen kişinin ruhunun, “ölüler meskeni”ne götürüleceği
inancı hâkimdir. Buraya giren ruhlar, kendilerine kılavuzluk eden Anubis tarafından
Oziris’e götürülür. Burada tanrı “Oziris” başkanlığında “Tot”, “Anubis”, “Horus”,
“Ma’at” ve kırk iki hâkimden oluşan ilahi mahkeme huzurunda yargılanırlar. Yukarıda
Eski Mısır inanışında cennet anlatılırken bu mahkemenin törensel işleyiş tarzı ayrıntılı
olarak açıklandığından dolayı, burada tekrar izah edilmeyecektir. “Amenti” veya
“amented” denen, ölüler meskeninde sorgulanan ölülerin, iyi olduklarına bu mahkeme
tarafından hükmedilirse, “aru” ya yani cennete geçerler. Günahkâr iseler işkence ve
ceza görürler

(Eliade, 2003: I, 137; Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 96).
Bu cezalar, “imayit” denilen timsah başlı, aslan vücutlu bir hayvan tarafından
parçalanmak olabileceği gibi, ateşe atılmak ta olabilir (Seyidoğlu, 1995: 69). Bu
cezaların dışında, günahkâra uygulanacak ceza çeşidi olarak, Tanrı “Oziris” ve diğer
mahkeme heyetinin ellerinde bulunan kılıçlarla vurulmak, kabirlerinde aç ve susuz
bırakılmak, güneşten mahrum edilmek zikredilmektedir. Bunların dışında, azap edilen
kimselerin başlarına yiyecek asmak ve bu insanların o yiyeceğe ulaşmak için zıplayıp
durmaları, bir diğer azap türü olarak ise suçluların gözlerinin üzerine açılıp kapanan bir
kapının ekseninin oturtulması ve kapının her açılıp kapanmasında suçlunun ıstırap
içinde feryat etmesi vb. cezalar sayılmaktadır (Turner, 2004: 23–27; Kutub, tsz: 18,21).

4.1.3. Eski İranlılarda (Zerdüştîlikte) Cennet ve Cehennem

Daha önce ifade edilen pek çok eski din ve mitlerde de görüldüğü gibi eski İran
dini olan Zerdüştîlikte de cennet cehennem inanışının mevcut olduğu anlaşılmaktadır.
Kur’an’ın “mecûs”(el-Hac 22/17) olarak ta isimlendirdiği Zerdüştîlik
(Mecusîlik)in, M.Ö. yaklaşık 600 yıllarında ortaya çıktığı, kurucusunun Zerdüşt olduğu
ve M.Ö. 630 yılında doğduğu ifade edilmektedir (Sarıkçıoğlu, 1999:105).
Rivayetlere göre, Zerdüşt’ün uzun bir inziva hayatından sonra “Vohu Manah”
isimli bir meleğin kendisine Tanrı “Ahura-Mazda”’dan vahy getirmesiyle peygamber
olduğu belirtilmektedir (Doğrul, 1947: 190; Tümer ve Küçük, 1988: 77; Sarıkçıoğlu,
1999: 105). Mecusiliğin kutsal kitabı, “Avesta”dır (Kuzgun, 1993: 100). “Avesta”’nın
Zerdüşt’tün ölümünden sonra ortaya çıktığı ifade edilmektedir (Doğrul, 1947: 190).
Zerdüşt’ün lideri olduğu Mecusilik inancında, mücadele halinde olan iki kozmik
güç vardır. Bunlar, iyilik ve kötülüktür. Zerdüşt’e göre insan kendi iradesiyle iyiliği
veya kötülüğü tercih edebilir. İnsanın iyiliği tercih etmesi için Zerdüşt ona rehberlik
eder. İyiliği tercih eden kişi, Zerdüşt’ün belirttiği emirleri yerine getirmek zorundadır.
Ona göre insan, bu emirleri yerine getirmek suretiyle ancak kozmik âlemde yerini
alabilir.
Zerdüştîlikte, insan öldükten sonra bu dünyada yaptıklarından hesaba çekilecektir
(Kuzgun, 1993: 100). Ölen kişi bu dünyada yaptığı işlerin fayda veya zararlarını
kabirden itibaren görmeye başlayacaktır.
Zerdüşt’ün, ölümden sonra ahlaki emirlere göre ceza veya ödülden bahseden ilk
dini lider olduğu belirtilmektedir (Tümer ve Küçük, 1988: 79).
Bu dine göre, ölen kişinin ruhu, ölümünün dördüncü gününde ahirete gider. Bu
ruh, “Ahura Mazda”’nın huzurunda muhakeme edilir. Ölen kişiden, sorgulamanın
bitiminden sonra dünya ile ahireti birleştirdiğine inanılan Sinvat (Cinvat) Köprüsü
(ayrılık köprüsü, sırat köprüsü)ünden geçmesi istenir. Ölen insan, dünyada iken iyi ile
kötünün mücadelesinde iylikten yana tavır alıp, Ahura Mazda’ya inanmışsa, sinvat
köprüsünü kolaylıkla geçer. Aksine, iyilik ve kötülüğün savaşında kötülüğün tarafında
yer almışsa, ölenin ruhu sinvat köprüsünü geçemeyip, bu köprünün altında bulunan
İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


12
cehenneme düşer. Günahkâr, kızgın eritilmiş maden ve ateş çukurlarının bulunduğu bu
cehennemde cezalandırılır (Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 96). Suçlulara orada hem
sıcak, hem de soğukla işkence edildiği ve acı çektikleri ifade edilir (Ana Britannica,
1987: V, 436).
Sinvat köprüsünün, Ahura Mazda’ya inanıp, iyiliği tercih eden mümin için çok
geniş, kâfir için ise kıldan ince ve kılıçtan keskin olacağı belirtilmektedir (Tümer ve
Küçük, 1988: 78; Ana Britannica, 1987 V, 436; Sarıkçıoğlu, 1999: 110). Bu köprüden
geçecek olan mümine, meleklerin -başka bir rivayete göre Zerdüşt’ün önderlik edeceği
ifade edilmektedir (Taşpınar, 2003: 55). Ölen mümin ruhunun, ona eşlik eden ve
“Saroşa” adı verilen bir melek tarafından “Ahura Mazda”’nın da yer aldığı ölümsüzlük
yurdu olan (Taşpınar, 2003: s. 51), gök cennetine götürüleceği vurgulanmaktadır
(Sarıkçıoğlu, 1999: 110).
Zerdüşt’ün, cenneti “Övgü Evi” veya “Şarkı Evi” olarak isimlendirdiği
belirtilmektedir (Eliade, 2003: I, 384; Turner, 2004:30). Cennetin, bu isimlerin dışında
daha başka isimlerinin de olduğu zikredilmektedir (Taşpınar, 2003: s. 55). Cennete ilk
olarak, Tanrı’nın gireceği ve Zerdüşt’ün ümmetiyle birlikte burada ödüllendirilecekleri
vurgulanmaktadır (Sarıkçıoğlu, 1999: 110).
Cehennemin ise Zerdüşt tarafından, “Yalan Evi” veya “Yalan Yeri” olarak
adlandırıldığı ifade edilmektedir(Sarıkçıoğlu, 1999: 110). Bu isimlerin dışında
cehennemin, “zulmet ülkesi” anlamında, “daozahva” veya “duzavhu” olarak ta
isimlendirildiği zikredilmektedir (Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 96). Cehennem,
yiyecekleri pis ve iğrenç bulunan, alçak, karanlık, gürültülü ve kaotik ortamı olan bir
mekân olarak tasvir edilmekte ve buraya atılacak günahkârların, burada ağlayarak ve
inleyerek zamanlarını geçirecekleri vurgulanmaktadır (Taşpınar, 2003: s. 55).
Zerdüştîlik’te dünyada ölen bir insanın ruhunun, ahirette bireysel olarak
yargılanmasının dışında, bir de dirilişten sonra kurulacak olan ve tüm insanlığı
kapsayan, genel bir mahkemede de hesaba çekileceği inancının olduğu ifade
edilmektedir (Tümer ve Küçük, 1988: 78; Sarıkçıoğlu, 1999: 111; Turner, 2004: 30,31).
Zerdüşt’e göre kendisinden üç bin yıl sonra dünyanın sonu geldiğinde, Mehdi
“Saoşyant” gelecek, bin yıl çalışacak ve kötülüğün başı ve kaynağı olan Ehrimen’in
saltanatını yok edip, hâkimiyeti Ahura Mazda’ya devredecek ve bundan sonra da diriliş
başlayacaktır. Buna göre, bütün ruhlar bedenlerine kavuşacaklar ve hesap meydanında
toplanacaklardır. Her kesin yaptığı işler kendilerine gösterilecek, haklılar ve haksızlar
birbirinden ayrılacaktır. Tanrısal mahkeme sonucu iyi ve kötü birbirinden ateşle ayırt
edilecektir. Bu genel yargılama sonucunda cehenneme gidenler, üç gün boyunca
işkence görecek ve cennetlikler de kendilerini seyredeceklerdir. Bu aşamadan sonra
herkesi kapsayacak büyük bir ateş gelecek ve müminler, ateşin hararetini
hissetmeyecek, kâfirlere ise bu ateş, eriyen maden tesiri yapacaktır. Bunun sonucunda
ateş, insanlarda mevcut olan son kötülük ve pislik kalıntılarını da bu şekilde
temizledikten sonra cehennem ortadan kaldırılıp yok edilecek ve böylece insanlar,
Ahura Mazda’nın cennetine gireceklerdir (Sarıkçıoğlu, 1999: 111).

4.1.4. Eski Yunan Mitolojilerinde Cennet ve Cehennem

Eski Yunan mitlerinde, çok tanrılı bir inanç sisteminin hâkim olduğu
görülmektedir. Tanrıların ölümsüzlüğüne inanılan Eski Yunan ve Roma’da dünyevi bir
cennet tasavvurunun olduğu ve bu telakkinin de şair ve yazarlar tarafından geliştirildiği
ifade edilmektedir (Sarıkçıoğlu, 1999: 67; Şahin, 1993: VII, 374).
Yunan mitolojisinde ölümden sonraki hayat ile ilgili bilgilerin birbirinden çok
İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


13
farklı olduğu belirtilmektedir (Turner, 2004: 33-48). Ölümden sonraki hayata, “Hades”
denilmektedir (Turner, 2004: 33). Mitolojiye göre, Hades’in girişinde üç başlı köpek
olan, “Kerberos” bekçilik yapar ve buraya giren bir daha geri çıkamaz. Ölen kişinin
ruhlarını Hades’e, “Hermes” indirir. Ruhlar burada yargılanırlar (Kahraman, 1975:
101). Kayıkçı “Kharon” suçsuz olanların ruhlarını Elysium bahçesine ve çimenliğine
ulaştırır. “Elysium veya Eleusis bahçesi veya çayırlığı” olarak isimlendirilen bu cennet,
yeryüzünün batı kenarında adalarda bulunur. Burada cennetlikler spor karşılaşmaları
yaparlar, dama oynarlar, ata binerler, çalgı çalarlar. Bu cennet aynı zamanda rengârenk
çiçeklerin olduğu bir yerdir. Buraya kutsal olanlarla, iyiler girerler ve burada sonsuz bir
hayat sürerler (Sarıkçıoğlu, 1999: 70; Turner, 2004: 43). Bu cennet anlayışının dışında
ölen insanların yeniden dirilip gireceği mevsimlerin elverişli olduğu, ağaçların meyve
verdiği, hayvanların bile barış içinde yaşadığı başka bir cennetten de söz edilmektedir
(Şahin, 1993: VII, 374).
Hades’te yargılanan ruhlardan suçlu bulunanlar, çeşitli şekilde cezalandırırlar.
Mitolojiye göre Hades, “elem nehri”, “gözyaşı”, “figan nehri”, “yeryüzünü unutturma
nehri”, “ateş nehirleri” şeklinde, çeşitli bölümlere ayrılmıştır (Turner, 2004: 41; Türk
Ansiklopedisi, 1960: X, 97).
Burada “Erinys” denilen intikam melekleri, evlatlık, akrabalık, misafirperverlik
hususunda suç işleyenler ile caniler ve yemininden dönenleri cezalandırırlar. Daha sonra
intikam melekleri bu günahkârları, hadesten daha aşağıda olan ve derinliği yer ile gök
arası kadar olduğu bildirilen “Tartaros”a atarlar. Cehennem olarak isimlendirilen
“Tartaros”, çok derin ve çok karanlık bir çukurdur. Etrafı demir duvarlarla çevrili ve
demir kapılarla tahkim edilmiş bir yerdir (Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 97).
“Tartaros”un içinde de insanın düştüğünde, dibine ancak bir yılda ulaşa bildiği “abis”
çukuru vardır. Burada suçlular, açlık, susuzluk, yokuş yukarı taş yuvarlamak, zincirlere
vurulmak, ateşten çemberlere bağlanmak, akbabaların saldırısına uğramak gibi çeşitli
işkence ve azapla cezalandırılırlar (Turner, 2004: 34,36,41).
“Tartaros” denen cehennemin, zifiri karanlık ve dibi çok derin bir mağara olduğu,
aynı zamanda çok pis ve kurşuni renkte suların bulunduğu vurgulanmaktadır (Turner,
2004: 36).
Eski Yunan dinlerine göre, Tanrıya isyan edenler ebediyen cehenneme atılırlar.
Bunların dışında ana babasına karşı gelip, şiddet uygulayan ve daha sonra da pişman
olanlar, hafifletici sebeplerle cana kıyanlar vb. suçları işleyenler, biryıl cehennemde
cezalandırıldıktan sonra, bir dalga vasıtasıyla oradan dışarı “Akherusian” gölüne
atılırlar ve daha önce kendilerine karşı haksızlık yaptıkları insanlardan af dilerler.
Affedilmeleri halinde bulundukları gölde yıkanıp, azaptan kurtulurlar. Affedilmezlerse,
tekrar bir yıl daha cehenneme atılırlar. Mağdurlar tarafından affedilinceye kadar bu
işlem böyle devam eder(Turner, 2004: 48).

4.1.5. Roma Mitolojilerinde Cennet ve Cehennem

Roma mitlerinde de cennet cehennem tasavvurunun olduğu belirtilmektedir.
Ancak bu anlayışın Romalılara başka kültürlerden geçtiği vurgulanmakta ve onlarda
dünyevi bir cennet inancının hâkim olduğu ifade edilmektedir (Şahin, 1993:VII; 374).
Roma mitolojisinde cehenneme, “yeraltı dünyası” anlamında “Orcus”
denilmektedir. Orcus’un aynı zamanda politeist Roma panteosunda, yeraltı dünyası
kralının da adı olduğu belirtilmektedir (Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 97).
Eski Roma mitolojisine göre, “yeraltı dünyası”nın İtalya’nın altında olduğu
vurgulanmaktadır. (Turner, 2004: 54).
İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


14
Mitolojiye göre Orcus, ölüleri yeraltı dünyasına götürür. Orada iki yol bulunur.
Sağa giden yol cennet bahçelerine, sola giden ise cehenneme çıkar. Orcus ölüleri yeraltı
dünyasında hapseder. Orada işkence melekleri olan, “Furiare” ve “Diare”, suçlulara
işkence ederler. Suçlu ve günahkâr ruhlar, yeraltı dünyasında iskelet ve hayalet şeklinde
sürekli dolaşarak, hiçbir surette rahatlığa kavuşamazlar. (Türk Ansiklopedisi, 1960: X,
97). Başka bir efsaneye göre ise, cehennemde alevler fışkırtan bir nehir bulunur.
İşkenceciler, suçluları cehennemde fokur fokur kaynayan sulara atarlar. Burada çok
sıkıntı ve ıstırap içinde olan suçluların iç organları parçalanır. Bunların dışında, orada
suçluların içine atılıp, azap edilmesi için, üç adet göl vardır. Bunlar, kaynayıp eritilmiş
altın, dondurucu kurşun, keskin demir parçalarından oluşan göllerdir. (Bkz.: Turner,
2004: 56.) Günahkârlardan bir kısmı, dondurucu kurşun gölüne, birkısmı, keskin demir
gölüne, bir kısmı da, kızgın eritilmiş altın gölüne atılmak suretiyle azap edilirler. Ayrıca
cehennemden çığlık, inilti, kamçı şaklamaları ve zincir şakırtılarının duyulduğu
belirtilmektedir. (Turner, 2004: 54).

4.1.6. Cermen Mitolojilerinde Cennet Cehennem

Eski Cermen dinlerinde de Eski Yunan ve Roma dinlerinde olduğu gibi, ahiret
inancı mevcuttur.
Cermenlere göre, ölüm insanları daha önce yaşamış ailelerine kavuşturan bir
araçtır. Cermen mitolojilerine göre, ölülerin öbür dünyada, bu dünyadaki hayatlarını
toplu olarak devam ettirdikleri vurgulanmaktadır (Sarıkçıoğlu, 1999: 78).
“Niflhel” veya “Niflheimr” olarak ifade edilen “Ölüler Âlemi”, dokuz bölümden
oluşan, karanlık ve soğuk bir mekân olarak tarif edilmekte ve bu âlemin, kuzeyde bir
yerde olduğu belirtilmektedir. (Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 97). Ölüler âleminin
hâkiminin Tanrıça “Hell” olduğu belirtilmekte ve onun ülkesine bir kız tarafından
korunan bir köprüyle ulaşılacağı ifade edilmektedir. Suçsuzların “Hell”’in ülkesi olan
bu mekânda, cezasız ama neşesiz bir hayat sürdükleri vurgulanmaktadır. Savaşta ölerek
Tanrıça “Hell”’in ülkesine gidenlerin ise, peri “valkyrja”lar tarafından atlara
bindirilerek şeref sarayında bulunan, tanrı “Odin”in huzuruna çıkarıldıkları ifade
edilmektedir (Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 97). Mitolojiye göre, savaşta ölerek buraya
gelenler, bu sarayda şeref salonlarında eğlenirler, savaş yaralarının derecelerine göre
gençleşirler. Burada “Heidrun” keçisi, onlara sütüyle ebedi bir hayat bahşeder.
“Şerimnir” isimli erkek bir domuz da yenildikten sonra tekrar dirilerek, onları sürekli
etiyle besler. Oradaki şarkıcılar da şarkı ve musiki ile sürekli onları eğlendirir ve
günlerin hep neşeli geçmesini sağlarlar (Sarıkçıoğlu, 1999: 78). Cermen savaşçılarının
Tanrılarla birlikte kaldıkları bu cennete “Valhalla” denildiği ifade edilmektedir. Ayrıca
Cermen mitolojisinde, hastalık, yaşlılık ve ölümün olmadığı, ağaçlık ve koruluk bir
cennet anlayışının varlığından da söz edildiği belirtilmektedir (Bkz: Şahin, 1993: VII,
374).
Mitolojiye göre, “Niflheimr/Yeraltı Dünyası”nın en korkunç bölümü, işkence yeri
olan rutubetli “Nastron”dur. Suçluların cezalandırıldığı bu cehennemde, yılanlar
tavandan suçlulara zehir akıtırlar. Burada caniler ve yemininden dönenler ceza görürler
(Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 97). Bu cezaların dışında günahkârlara, cehennemde
cehennem köpeği tarafından ısırılmak suretiyle işkence edilir. Ayrıca suçlular içinde
keskin kılıçların bulunduğu çamur kuyularına atılarak yaralanırlar ve acı çekerler.
İskandinav mitolojisindeki cennet cehennem tasavvurlarının ise, Cermenlerinkiyle
hemen hemen aynı olduğu görülmektedir. (Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 97).

İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


15
4.1.7. Keltlerin Mitolojilerinde Cennet ve Cehennem

Keltler’in ruhun ölümsüzlüğüne ve tenâsühe inandıkları belirtilmektedir. Onlarda
bir öte dünya fikrinin olduğu, ancak bu ölüm sonrası dünyanın, mekânsal olarak yerinin
kimilerine göre batıda bir adada, bazılarına göre de suların altında olduğuna inandıkları
ifade edilmektedir. Keltlerin cennet telakkilerinin Cermenlerle birbirine benzedikleri
belirtilmektedir (Şahin, 1993: VII, 374). Ancak Keltler’de ölümden sonraki dünyada
cezalandırılma inancının yani cehennem tasavvurunun olmadığı vurgulanmaktadır
(Sarıkçıoğlu, 1999: 81).

4.1.8. Amerika Yerlilerinde Cennet ve Cehennem

Eski Amerika yerlilerinin sahip oldukları dinlerde de çok tanrılı bir inanç sistemi
hâkimdir. Buna göre, Tanrılardan bazılarının gökyüzünde, bazılarının da yeryüzünde
veya yerin altında olduğuna inanılırdı. Ölüm ve ölüm sonrası hayatta cennet-cehennem
fikri bu kabile dinlerinden bazılarında mevcuttu. Örneğin, Azteklerde yeryüzünün
altında dokuz yeraltı dünyasının olduğu ve yerin üzerinde de on üç kat olan semaların
bulunduğu bir kâinat anlayışının olduğu, ifade edilmektedir (Sarıkçıoğlu, 1999: 84).
Aztek inancına göre, ana rahmine çocukların ruhlarını gönderen Tanrı
“Tonacatecutli”, gökyüzünün en üst katında karısıyla birlikte oturmaktadır. Azteklere
göre, insanın ölümden sonraki kaderi, ölümünün şekline bağlıdır. İhtiyarlık veya
hastalıktan ölen kişiler, yeraltı dünyasına girmektedir. Yıldırım çarpması, boğularak
veya ateşli bir hastalıktan ölenler, yağmur Tanrısı “Tlaloc”’un doğuda bir dağ üzerinde
bulunduğuna inanılan cennetine girmektedir. Savaşta ölenler, kurban edilenler ve
doğum esnasında ölenler ise, güneş tanrısının gökteki cennetine ulaşmaktadır
(Sarıkçıoğlu, 1999: 86).
Azteklerin, kızıl güneşin kendisinden doğduğu, son derece lüks ve refahın
bulunduğu, büyük nehirlerin kendisinden çıktığı ve doğuda olan başka bir cennetin
varlığına da inandıkları belirtilmiştir (Şahin, 1993: VII, 375). Azteklerde ölümden
sonraki hayatta dünya hayatının karşılığı olan mükâfat veya ceza tasavvurunun olmadığı
vurgulanmaktadır (Sarıkçıoğlu, 1999: 86). Mayaların kültlerinin de Azteklere benzediği
belirtilmektedir (Sarıkçıoğlu, 1999: 86). Ayrıca, Kuzey Amerika yerlilerinin, ölen
kimsenin bulut olup, yağmur getirdiklerine inandıkları ifade edilmektedir. Yine onların,
cehenneme inandıkları ve cehennemi, “tanrısal cezaya uğrayanların kıyamet gününden
sonra gidecekleri yer” olarak açıkladıkları vurgulanmaktadır (Ana Biritannica, 1987: V,
436).

4.1.9. Hinduizm’de Cennet ve Cehennem

Hint dinlerinde ölüm sonrası hayat ile ilgili ilk bilgilerin, kutsal kitaplardan biri
olan, “Rig-Veda”da bulunduğu vurgulanmaktadır (Budda, 1935: 55; Şahin, 1993: VII,
s. 375).
Hint dinlerinde ruhun ölümsüzlüğüne inanılır. Ölen kişinin ruhunun öbür âlemde
günahkârları yakan fakat iyilerin geçmesine izin veren iki ateş arasından geçeceği ifade
edilir. Bu iki ateş arasından geçebilen ruhun, ahiret yolculuğunda, önünde iki yol olduğu
vurgulanır. Bu yollardan birinin Brahma’ya, diğerinin ise, dünyada yapmış olduğu
iyiliklerin karşılığında ödül olarak aldığı, güzelliklerin yaşanacağı, “Nandana” adındaki
gökyüzü cennetine gittiği belirtilir. Brahma’ya giden ruhun, orada ebedi kaldığı,
“Nandana” adındaki semavi cennete gidenin ise, dünyada yapmış olduğu güzel işler
İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


16
oranında bir süre kalabildiği ifade edilir (Budda, 1935: 57; Sarıkçıoğlu, 1999: 152).
“Nandana”da ilah “Yama”nın hüküm sürdüğü, diğer tanrılarla ataların olduğu
belirtilmiştir (Şahin, 1993: VII, 375). Ölen kişinin bu cennette, daha önce ölmüş olan
anne, baba, eş ve çocuklarıyla buluştuğu ve aile bireylerinin birbirlerine kavuştuğu
bildirilmiştir (Budda, 1935: 57). Bu cennette hastalık, sakatlık ve ölümün olmadığı
vurgulanmıştır. Burada “soma” ırmakları, süt, bal ve şarapların aktığı ve meyvelerin de
çeşitli ve çok bol olduğu ifade edilmiştir. Ayrıca, parlak renkli ineklerin burada
oturanların her türlü ihtiyaçlarını karşıladığı belirtilmiştir. Bunların dışında cennette,
müzik ve eğlencenin de olduğu vurgulanmıştır. Hint kozmogonisine göre bu cennetin
göğün üçüncü katında bulunduğu açıklanmıştır. Buradaki hayatın, şehevâni zevklerle
geçen, maddi bir hayat olduğu ifade edilmiştir (Budda, 1935: 57). Salih olarak ölen
kişinin ruhunun, iyi olan davranışlarının oranında bir ödül olarak, tanrılarla birlikte
gökte bulunan bu cennette, kısa veya uzun bir süre kalabildiği, daha sonra yeniden
başka bir bedende dünyaya geldiği belirtilmiştir (Sarıkçıoğlu, 1999: 152).
Hint folklorunda bu cennetin dışında yeryüzünde Meru dağının üstünde ve
kendisinden dört nehrin çıktığı bir cennetin varlığından da söz edilir (Şahin, 1993: VII,
375).
Hint dinlerine göre, amelleri kötü olan ruhların, ya hemen başka bir bedenle
yeniden dünyaya gelerek ceza çektikleri veya çok uzun sürecek yeraltı cehenneminde
azap gördükleri ifade edilmiştir (Sarıkçıoğlu, 1999: 152).
Hinduizme göre ölümden sonra ruhların ceza gördükleri yer, “Naraka-loka” veya
“Naroloka” (alt dünya) diye isimlendirilmektedir (Harman, 1993: VII, 227; Türk
Ansiklopedisi, 1960: X, 96). Onlara göre cehennem, yirmi sekiz bölüme ayrılır.
Günahkârlar cehennemde, kızgın kumlar üzerinde yürürler. Kaynar sıcaklıktaki
yemekleri yer, baykuş, karga vb. alıcı kuşlar tarafından hırpalanırlar. Cehennemde
suçluların işledikleri suça karşın görecekleri ceza da, ceza mekânları da farklıdır.
Örneğin, yemininden dönenler “rurava” bölümünde, inek kesmiş olanlar caniler ve
çapulcular “rodha” bölümünde, sarhoşlar ve hırsızlar “sukara” bölümünde ceza görürler
(Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 96). Hinduizmde cehennem, ebedi olmayıp, işlenilen suç
oranında ceza çekilen, arınma yeridir. Cezasını çekip arınan ruh yeniden bir bedenle
dünyaya döner (Sarıkçıoğlu, 1999: 152; Harman, 1993: VII, 227). Ruh göçü (tenasüh)
çemberinden kurtulanlar ise, hinduizmde “Brahma”ya kavuşarak tanrılarla birlikte gökte
bulunan cennette otururlar. Burada ebedi kurtuluş ve mutluluğa ererler (Budda, 1935:
57)

4.1.10. Budizm’de Cennet ve Cehennem

Budizm’de de ruhların ölümsüzlüğüne inanılır. Ruhların bir bedenden başka bir
bedene geçerek yeniden dünyaya gelmesi, demek olan, tenasüh inancı bu dinde de
kendini gösterir (Sarıkçıoğlu, 1999: 177; Budda, 1935: 258).
Bu dinde ahiret inancı mevcut olduğu belirtilir. Dünyada yararlı işler yapıp,
erdemli yaşayan insanların, öldükten sonra bu erdemli yaşayışlarına karşılık olarak,
cennetle ödüllendirmenin olduğuna, erdemli hayatın zıddı bir yaşayışla ömrünü geçirip
ölenler için de cezalandırmanın varlığına inanıldığı ifade edilir (Harman, 1935: VII,
225; Şahin, 1993: VII, 375).
Budizm’e göre, salih kişiler öldüklerinde, derecelerine göre semavi cennetlerin
birinde tanrılarla birlikte kalıp eğlenirler. Bu mutluluk cennetlerinde ebedi kalmak söz
konusu değildir. Kişi, dünyadaki güzel davranışları oranında semavi cennette kısa veya
uzun bir süre kalabilir. Daha sonra başka bir bedenle yeniden dünyaya gelir. Hatta bu
İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


17
cennette Tanrılar bile sonsuz olarak kalamazlar (Tümer ve Küçük, 1988: 195;
Sarıkçıoğlu, 1999: 177).
Budizm’de semavi cennetlerin dışında, Meru dağının tepesinde olduğuna inanılan,
başka bir cennetten de söz edilir. Mutluluk ülkesi olan ve “Sukhavati” denilen bu
cennetin özellikleri olarak ise, mücevherlerle süslenmiş ağaçların olması, şakrak ötüşlü
kuşların bulunması, cennetliklerin zevklerine uygun olarak suların soğuk ya da sıcak
olarak akması ve bu cennetin daimi bir yeşillik içinde olması vb. güzellikler
zikredilmiştir (Şahin, 1993:VII, 375). Japon geleneğinde ise bu sayılan cennetin benzeri
olan cennete “Ame” denilmiş ve bu cennetin olağan üstü güzellikte bir bahçe olduğu
belirtilmiştir ( Şahin, 1993:VII, 375).
Budizm’de bu dünyada kötülük yapıp çirkin bir hayat sürenlerin öldükten sonra
cezalandırılacağı inancının olduğu daha önce belirtilmişti. Budizm’e göre suçluların
öldükten sonra cezalandırılması, ölen kişinin ruhunun, ya çok nefret ettiği başka bir
varlığın bedenine girdirilerek dünyaya yeniden gönderilmesi (Budda, 1935: 258). ya da
cehenneme atılması şeklinde olacağı ifade edilmektedir (Harman, 1993: VII, 225).
Budizm’e göre yedi cehennem vardır ve bunlar, yerin altındadır (Harman, 1993:
VII, 225). Dünyada rezil bir yaşam süren günahkârların ruhları, suçlarının oranlarına
göre bu cehennemlerde çok çeşitli işkence görmek suretiyle cezalandırılırlar.
Cehennemlerdeki ceza çeşitleri olarak, cehennemliklerin parçalanması, kor gibi
kızdırılmış ateşli silahlarla kesilmesi, suçluların ezilmesi ve ağaçlara asılıp yakılması
vb. işkence türleri belirtilmiştir (Harman, 1993: VII, 225).
Budizm inancında, cennette de cehennemde de tenasüh (ruh göçü) inancı gereği
ebedi olarak kalınmaz. Cehennem suçluların bir arınma yeridir. Ruhlar tenasüh
döngüsünden kurtulduklarında ebedi yaşama ve mutluluğa kavuşurlar. Budizm’de ebedi
kurtuluşa ve mutluluğa kavuşma, “Nirvana”ya ulaşmakla mümkün olur (Budda, 1935:
258; Sarıkçıoğlu, 1999: 177).
Çin inançlarında ise, ölümden sonra ceza ve mükâfat olmadığı için cennet ve
cehennem inancı yoktur (Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 97).
Uzak doğuda bulunan, Andaman adalarındaki ilkel kabilelerin inanışlarına göre
ise, iyilerin ruhları yerle gök arasında bir köprüden geçerek cennete ulaşır. Kötülerin
ruhları da soğuk bir yere ayrılır ve orada soğukla cezalandırılır. Bu kabile inanışına
göre, cehennemde cezalandırma ebedi değildir. Günahlarından arınan bütün ruhlar eski
durumlarına dönerek yeni bir dünyada sürekli olarak yaşarlar (Şahin, 1993: VII, 375).

4.1.11. Eski Türkler’de Cennet ve Cehennem

Eski Türklerde, can ve ruh kavramları “tin” sözcüğü ile ifade edilmektedir (Günay
ve Güngör, 1998: 84). Ölüm ruhun bedeni kesin olarak terk etmesi demektir. Eski Türk
inancına göre, yeraltı dünyasının hâkimi olan “Erlik”in, ölüm meleği olan “Aldaçı”yı
yeryüzüne gönderip, yaşayanların ruhunu yakalatarak insanların yaşamlarına son
verdiği belirtilmektedir (Sarıkçıoğlu, 1999: 98; Günay ve Güngör, 1998: 84; Çoruhlu,
2002: 52,53).
Eski Türk inanışında, ruhun ölümsüzlüğüne inanılmakta ve ruhun insan bedenine
girmeden önce gökte bir kuş olarak bulunduğu belirtilmektedir. Bu nedenle ölen insanın
ruhunun, ağzından çıkıp göğe doğru yükselerek, Tanrının yanına vardığına inanılır
(Günay ve Güngör, 1998: 84, 85).
Eski Türklerde ölümden sonra bir hayatın var olduğuna inanıldığı belirtilmiştir
(Tümer ve Küçük, 1988: 85; Günay ve Güngör, 1998: 85). İnsanın bu dünyaya, tayin
edilen süresinin dolduğunda ölmek üzere doğduğu zikredilmiştir. Türkler arasında
İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


18
yalnız Tanrı’nın ölümsüz olduğu inancının bulunduğu vurgulanmıştır (Tümer ve Küçük,
1988: 85).
İnsanın bu dünyada yaptığı iyilik ve yararlı işlerin ahirette cennetle
ödüllendirileceği, kötülüklerin de cehennemle cezalandırılacağı ifade edilmektedir.
(Tümer ve Küçük, 1988: 85).
Bu inancın, ilk başlarda Türklerde olmadığı, Türklere bu inancın Sami dinleri ve
diğer dinler yoluyla geçtiği belirtilmektedir (Günay ve Güngör, 1998: 86; Türk
Ansiklopedisi, 1960: X, 185; Meydan Larouse, 1990: II, 857).
Eski Türklerde cennet, “uçmak” kelimesiyle ifade edilmiştir (Bkz.: Roux, 1999:
158; Günay ve Güngör, 1998: 86; Türk Ansiklopedisi, 1960: X,. 185; Meydan Larouse,
1990: II, 857).
Cennetin gökyüzünün yüksekçe bir katında aydınlık biryer olduğuna (Ögel, 1971: I,
423) ve iyi ruhların burada ikamet ettiklerine inanıldığı belirtilmiştir (Tümer ve Küçük,
1988: 85; Günay ve Güngör, 1998: 86; Seyidoğlu, 1995: 36). Altay Türklerinin,
öldüklerinde ahirette bir hayatın varlığına, bu hayatın dünya hayatına benzediğine ve
cennette bu dünyada olduğu gibi sürülere sahip olacaklarına ve bu dünyadaki gibi yiyip
içeceklerine inandıkları zikredilmiştir (Roux, 1999: 170, 171).
Eski Türk inancında cehenneme “Tamuğ” denilmiştir (Sami,1978: 489; Türk
Ansiklopedisi, 1960: X, 98). “Tamuğ”a günahkâr ruhların girecekleri vurgulanmıştır.
Bu günahkar ve kötü ruhların cehennemden, insanlara uğursuzluk, hastalık, ölüm,
fakirlik ve hayvan hastalığı gibi belaları gönderdiklerine inanılmaktadır (Tümer ve
Küçük, 1988: 97).
Eski Türk inancında iyi ruhların gittiği cennet, gökte iken, kötü ruhların gittiği
cehennem yerin altındadır. Belirtilen bu cennet ve cehennemin mahiyetleri ile ilgili
bilgilerin mevcut olmadığı ifade edilmektedir. Ancak inanışa göre, bu ruhların yılda bir
defa yeryüzüne gelip, dolaştıkları ifade edilmiştir (Seyidoğlu, 1995: 36; Günay ve
Güngör, 1998: 86).

4.1.12. Kur’an Öncesi Araplarda Cennet ve Cehennem

Her şeyden önce Kur’an insanlığa gelmiş ilahi bir mesajdır. Bu mesajın kendini
insanlığa kabul ettirmesi ve insanlarca anlaşılıp kavranabilmesi için, onun geldiği
toplum fertlerinin aralarında kullandıkları antlaşma vasıtası olan sembolleri kullanması
kaçınılmazdır. Daha açık bir ifade ile Ku’an, ilk olarak Arapça konuşan bir topluma
nazil olduğu için, doğal olarak onun dili de Arapça olmuştur. Getirdiği mesajların
içeriği de genellikle o topluma yabancı değildir. Ölüm ötesi hayatın varlığı ve orada
ödüllendirme ve cezanın bulunması anlayışı da o toplum tarafından bilinmeyen bir olgu
olmasa gerektir. Kur’an’ın nazil olduğu ilk dönemlerde onu inkâr eden müşriklerin en
fazla direndikleri ve kabullenmek bir yana, anlamak istemedikleri konuların başında
kıyamet, öldükten sonra dirilmek, ahiret hayatı ve o hayatın safhaları olduğu ifade
edilmektedir (Izutsu, tsz.: 83; Paçacı, 1994: 62). Kur’an’ın ifadesine göre müşrikler,
ahiret ve onun safhaları ile ilgili konulara olan itirazlarını alaycı bir üslupla şu şekilde
dile getirirler:
“Bu dünya hayatımızdan başka bir şey yoktur; ölürüz ve yaşarız. Bizi öldüren
yalnız zamandır derler…” (el-Câsiye, 45/24).
“Dedi ki, şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?” (Yâsin, 36/78).

“Hayat, bu dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız;
bir daha asla diriltilecek de değiliz.” (el-Mu’minûn 23/37).
İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


19

“İlk ölümümüzden başka bir şey yoktur. Biz ayağa kaldırılıp diriltilecek değiliz. Doğru
söylüyorsanız babalarımızı getirin.” (ed-Duhân, 44/34-35).

Müşrikler bu ifadeleri kullandıktan sonra “doğru söylüyorsanız babalarımızı
getirin” diyerek meydan okuyorlar. Meydan okumakla da kalmayıp daha da ileri
giderek ilahi mesajlar karşısında alaycı bir tutum takınarak “Evvelkilerin masalları” (el-
Furkân 25/5) demektedirler.
Mekke müşriklerinin ahireti inkâr etmelerinin pek çok nedeni olabilir. Izutsu
onların bu uzlaşmaz tavırlarının temel nedenini; “kabirden sonra hiçbir şey olmaz
düşüncesinden doğan bir nihilizm”
1
olarak değerlendirmek suretiyle şu yorumu
yapmaktadır:
“Bu nihilizm, Mekkeliler arasında bütün gayretiyle bu dünyada refah
içinde yaşama arzusu şeklinde kendini göstermişti. Kısacası onlar, zeki,
kabiliyetli tüccar ve dünya arzusuyla dolu iş adamları idiler. Gelecek hayata,
ahirete ait hiçbir şey öğrenmek istemiyorlardı. Çünkü onlara göre böyle bir
şey olamazdı. Mekkelilerin Kur’an’ın tekrar dirilme fikrine karşı olan bu
olumsuz davranışları, ancak bu iş adamı olma zihniyetiyle izah edilebilir. Bu
zihniyet onlarda, Kur’an’ın deyimiyle “istiğna” (başına buyruk olma) halini
doğurmuştu.” (Izutsu, tsz.: 83-84).
Kur’anî bir kavram olan “cahiliye”
2
( dönemi müşriklerinin, ölüm ötesi hayat
hakkındaki itirazlarını belirten ifadelerine ve karşı çıkış nedenlerine işaret ettikten
sonra, onların şiirlerinde, ölüm ötesi hayat için kullandıkları örnekleri yorumlamaya
çalışalım.
Cahiliyye toplumunun entelektüel kesimini oluşturan şairlerin bir kısmının
şiirlerinde geçen öte dünyaya ait bu fikirleri, onların zihinsel yapılarının bir mahsulü mü
yoksa inançlarının bir gereği mi olduğu hususu, açık değildir. Şiirlerde geçen bu
fikirlerin bütün bir toplum tarafından paylaşılıp paylaşılmadığı da net bir şekilde ortaya
konmuş değildir (Pak, 2001:V, I, 312). Cahiliyye döneminde yaşayan şairleri hanif
olanlar ve olmayanlar şeklinde tasnif edip, hanif olmayan şairler arasında cennet
cehennem, dolayısıyla öte dünya tasavvurunun kesinlikle bulunmadığını (Cevad Ali,
1993: VI, 496-499). söyleyenler olduğu gibi, bir kısmında ise, bu düşüncenin var
olduğunu ifade edenler de bulunmaktadır (Izutsu, tsz.: 84).Bizim maksadımız, o
dönemin dini yapısını ortaya koymak değildir. Cennet cehennem kavramlarının bilinip
bilinmediğidir. Bu kavramlar biliniyorsa, Kur’an’ın bu kavramlara yüklediği anlamda
kullanılıp kullanılmadığını, ortaya koymaktır.
Cahiliyye dönemi şairlerinden Züheyr b. Ebî Sülmâ (M.610) bir şiirinde şöyle
demektedir:
·· ¸´ = · · .´. ¸-, .· .´ = .·

1
(Nihilizm: Hiççilik. Hiçbir değeri kabul etmeyen, inkarcı, her şeye hayır diyen Ahlaki anlamda hiçbir
kural ve otorite tanımayan her şeyi inkar eden, siyasal anlamda toplumun birey üzerinde hiçbir baskısını
kabul etmeyen, yerleşik düzeni bütünüyle yadsıyan ve her türlü siyasal düzeni yok sayan felsefi görüş.
Bkz.: Akarsu, 1979: 92; Bolay, 1987: 188)
2
Kur’an öncesi dönemde yaşayan insanların inançlarının hurafelerle dolu olması, çok tanrılı karmaşık bir
inanç sistemine sahip bulunmaları, sosyal ve hukukî anlamda güçlünün haklı olduğu bir zulüm sisteminin
hâkim bulunması vb. pek çok nedenden dolayı, Kur’an o kültürü “cahiliyye” olarak adlandırmaktadır.
(Bkz.: Âl-i İmran 3/154; el-Mâide 5/50; el-Ahzâb 33/33))
İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


20
-. ·..,· · ¯ . -,· ·., .- ' ¸-· .,·
“İçinizde olanları Allah’tan gizlemeye ve gizli kalsın diye saklamaya kalkışmayın.
Ne zaman Allah’tan herhangi bir şey gizlenecek olsa Allah onu bilir.
(İçinizden kurduğunuz kötülüklerin cezası) Ya hesap günü için ertelenip bir kitaba
yazılır veya hemen (bu dünyada cezası verilip) intikamı alınır.” (Züheyr b. Ebî Sülmâ,
tsz: 81)
3
Bu sözüyle o, ölüm ötesi hayata dair “amel defteri, hesap günü” vb.
motiflerden söz ederek, bir ahiret iananışını belirtmektedir. Aynı şekilde yine bu dönem
şairlerinden Allaf b. Şihab et-Teymî aşağıdaki şiiriyle, aynı düşünceyi dile
getirmektedir:
.· .' = - ·· ·. - . ¸-' . .·
“İnanıyorum ki Allah hesap gününde kulunu ödüllerin en güzeliyle
mükâfatlandıracaktır.” (eş-Şehristânî, 1983: II 244).
Ümeyye b. Ebî Salt ise, cennet ve cehennemden şu ifadeleriyle söz etmektedir.
..- : . ¸ ,· .· . .·= .,-
“Bu cehennem, isyankâr değildir. Suç işleyenler ise, cenneti göremezler.” (Cevat
Ali, 1993: VI, 498)

Hatta yine aynı şaire atfedilen bir şiirde cennet, Kur’an’ın betimlemesine paralel
bir şekilde tasvir edilmektedir:
· ¸· · ~ -· · ·· <.
- .· .· .· · .· .,
“Cennette bal, süt, şarap ve buğday vardır onun bitkilerinin bittiği yer (toprak)
ise, (çok) verimlidir.
Cennette elma, nar, muz ve içimi çok hoş, lezzetli ve soğuk sular vardır.” (Cevat
Ali, 1993: VI, 498).
Bütün bu örnekler, Kur’an nazil olmadan önce yaşayan Arapların tamamında
olmasa bile, bir kısmında ölüm ötesi hayata dair bir fikrin varlığını ortaya koymaktadır.
Bu düşünce onlarda nasıl oluşmuştur, sorusu, çeşitli şekilde yorumlanmıştır. Bir kısım
araştırmacılar, Cahiliye dönemi şiirlerinde görülen ahiret hayatına dair bu fikirlerin, o
dönemde yaşayan Arapların Şam, Mısır, Habeşistan, Yemen, Basra gibi şehirlere veya
ülkelere ticaret maksadıyla gerçekleştirdikleri seyahatler vasıtasıyla veya komşuluk
ilişkileri çerçevesinde birlikte yaşadıkları Medine, Taif gibi Arabistan yarımadasındaki
Yahudilerden ve özellikle Hrıstiyanlardan alınmış olabileceğini ifade etmişlerdir.
(Izutsu, tsz: 79).
Müsteşriklerin hararetle savundukları bu fikre karşı çıkanlara göre ise, Kur’an
öncesi dönemde yaşayan Araplar arasında, gerek Allah inancı, gerekse ölüm ötesi hayat
fikri, onlara Hz. İbrahim’in dini olan “hanif” dininden kalma bir fikirdir. Asla Yahudilik
ve Hrıstiyanlıktan alınma bir fikir değildir
4

İslam öncesi dönemde ve islamdan sonraki dönemde de Hicaz ve Kuzey
Arabista’da Yahudi ve Hrıstiyanların yaşadığı bir gerçektir. Arapların ölüm ötesi hayat
hakkındaki fikirleri için dış etkenlerden daha ziyade, kendi inanışlarından yola çıkarak

3
(Şiirin tercümesi hususunda Şerafettin Yaltkaya’nın Muallakati's-Seb', çevirisinden
yararlanılmıştır.Bkz: a.g.e., s. 58).

4
Bkz.: Ateş, (T. Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan), s. 79/22 nolu dipnot, s. 93/5 nolu dipnot).

İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


21
hüküm vermek daha tutarlı olacaktır. Sonuç olarak bu fikirin onlarda haniflikten kalma
bir düşünce olduğunu söyleyebiliriz.

4.2. Sabiîlikte Cennet ve Cehennem

Sabiîlikte cennet cehennem konusuna girmeden önce bu inanca göre insanı
oluşturan unsurlar ve ruhun durumuyla ilgili kısaca bilgi vermek konunun daha iyi
anlaşılması açısından yararlı olacaktır.
Sabiî inancına göre insanın, yaratılış itibarıyla, beden (pagra), ruh (nişimta) ve can
veya nefs (ruha) olmak üzere üç unsurdan oluştuğu ifade edilmektedir. Ruhun, tanrısal
âlemden insanın görünen yönünü oluşturan bedene atılmış bir cevher, can veya nefsin
ise, insanın arzu, heva ve istekleri olduğu vurgulanmaktadır (Gündüz, 1999: 159).
Bu inanca göre, ölümün bir yok oluş olmadığı, aksine yeryüzünden ayrılma ve
yeni bir hayata başlama olduğu belirtilmektedir. İnsanın dünyadaki yaşam süresi
tamamlandığında ölüm görevlisi olan Sauriel’in ruhu bedenden çıkarmak için geleceği
açıklanmaktadır. Sauriel’in bu din mensuplarınca genellikle kötü, hoşlanılmayan ve
şiddetli bir ruh olarak kabul edildiği belirtilmektedir. İyi insanların bedeninden ruhu
alınmadan önce acı çekmemeleri ve onlara yardımcı olmak için ışık elçisi olan
“Qamamir Ziva” (Hibil Ziva)’nın ölüm meleği ile birlikte geleceği ve iyi insanları
koruyacağına inanılmaktadır (Gündüz, 1999: 158).
Kişi dünyadaki yaşantısında ilahi mesaja kulak verip ona göre yaşamış ve her
türlü kötülüklerden kaçınmışsa, o insanın ruhunun bembeyaz nurdan bir elbise giymiş
olarak bedenden çıkacağına ve ışık veya yükseliş (cennet) yolculuğuna başlayacağına
inanıldığı vurgulanmaktadır. Birey, ilahi mesaj karşısında olumsuz bir tutum içinde
olmuş ve kötü bir hayat sürmüşse, o insanın ruhunun da bedenden kapkara bir elbise
giymiş olduğu halde çıkacağına inanıldığı ifade edilmektedir. Bu inanca göre ruh
manevi olduğu için elbiseleri de manevidir. Bu nedenle ruhun ve elbiselerin ölüm
esnasında bedenden ayrılırken görülemez olduğu belirtilmiştir (Gündüz, 1999: 159).
Ruhun bunda sonraki serüveni de şöyle açıklanmaktadır: Bedenden ayrılan ruh,
mezardan çıkarak, ışık âlemine doğru kırk beş gün sürecek uzun yolculuğuna başlar.
Yeryüzünden çıkarak yedi gezegene ulaşır. Dünyadaki yaşamı ilahı mesaja uygun
olanların ruhu, bu gezegenleri çok hızla geçerek, “Abatur”un terazisine ulaşır ve burada
en mükemmel bir ruh olan, “Şit” (Şitil)in ruhuna karşı tartılırlar. İyi olan ruhlar bu tartı
sonunda yeterli görülerek ışık âlemine doğru yol alırlar ve ışık âlemine yükselirler. Bu
yolculuğunda ruha, can da katılmak ister, ancak ruh, tartıya kadar can(nefs)ı almaz.
Tartısı yeterli görüldüğünde nefsi kabul eder ve ışık âlemine birlikte yükselirler. Işık
âlemine yükselen ruhu orada eşi ve benzeri karşılar. Ruh eşiyle bütünleşerek burada her
türlü karanlık ve kötülüklerden uzak bir şekilde mutlu, mesut, huzurlu ve rahat bir
yaşam sürer (Gündüz, 1999: 160, 162, 165).
Sabiî inancına göre iyi ruhların ebedi olarak kaldıkları bu mekâna “Mşunia Kuşta”
denir. “Işık Âlemleri” olan bu cennetler sonsuz ve sayısızdır. Ruhlar niteliklerine göre
bu âlemlerden birine yükselirler. Işık kralı (Malkad Nhural)ın kuzeyde yaşadığına
(Gündüz,1999: 105) inanılmasından dolayı “ışık âlemleri” olarak ta ifade edilen bu
cennetlerin kuzeyde olduğuna inanılır (Gündüz, 1999: 162, 165).
Dünyadaki yaşamında ilahi mesaja aykırı ve kötü bir hayat süren insanın ruhunun
ise, mezardan çıkıp, ilahi ışık âlemine (cennete) doğru yolculuğunda yedi gezegenin
(Matarta) her birinde türlü işkencelere ve şiddetli azaba tabi tutularak, cezalandırılacağı
ve bu gezegenlerin her birinin belli günahları işlemiş insanların ruhlarına azap ve
işkence evi olarak görev yapacağı ifade edilmiştir. Bunlardan bazısının, yalancı
İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


22
insanların ruhlarının azap yeri, bir kısmının sihirbaz ve büyücülerin, bir kısmının da
vaftiz, ibadet ve dini görevlerini yerine getirmeyen insanların ruhlarının şiddetli azap
görecekleri mekânlar olduğu belirtilmiştir (Gündüz, 1999: 161).
Günahkâr ve isyankâr insanların ruhlarının bu yedi gezegendeki işkence ve türlü
cezalardan sonra, “Abatur”un terazisine ulaşacağı ve burada tartılacağı belirtilmiş, bu
tartı sonucunda günahları ağır gelenlerin yeniden “Matarta”ya (cehenneme) geri
gönderileceği ifade edilmiştir. Günahkâr ruhların, burada yeniden işkence ve azaba
maruz kalacakları ve bu işkence ve şiddetli azabın, günahlardan arınıncaya ve kıyamet
sonrası olacak olan genel hesap gününe kadar devam edeceği ifade edilmiştir (Gündüz,
1999: 161, 162).
Azap mekânları olan gezegenlere geri gönderilen ruha, ışık elçisi tarafından şöyle
seslenilir: “Ey Ruh! Ben sana seslendiğimde bana cevap vermedin. Şimdi sen ağlayıp
haykırdığında sana kim cevap verecek? Sen altın ve gümüşü sevdiğin için cehennemin
derinliklerine kapatılacaksın. Rüyaları ve fantomları sevdiğin için yakıp haşlandığında,
kaynar kazanlara batırılacaksın.” (Ginza, 588’den naklen bkz: Gündüz, 1999: s. 162).
Kıyametin kopmasından sonra yapılan genel hesaplaşma sonucunda günahkâr
ruhların, bir tür cehennem olan, “Surf Denizi”ne atılacakları ve günahları oranında
burada da ceza çektikten sonra ışık elçisi “Hibil Ziva” tarafından vaftiz edilerek,
temizlenip, cennete yani ışık âlemine alınacakları belirtilmiştir (Gündüz, 1999:
163,164).
Sabiî inancına göre, ilahi mesajı inkâr eden günahkâr ruhların, günahlarının
cezasını çektikten sonra cennete girip giremeyeceği hususunda farklı görüşler mevcut
olmakla birlikte, “Surf denizi”ne (cehenneme) atılan bu ruhların orada belli bir zamana
kadar şiddetli azap ve işkence çektikten sonra kurtuluş zamanında temizlenerek,
sonunda onların da azaptan kurtulacakları ve cennete girecekleri belirtilmiştir (Gündüz,
1999: 164).
Sonuç olarak, Sabi inancında cennetin, dünya hayatında ilahi mesaj karşısında
olumlu tutum takınıp iyi işler yapan ve her türlü günahlardan kaçınan insanların
ruhlarının gireceği, sayısız ve mekânsal boyut itibarıyla da sınırsız ilahi ışık âlemleri
olduğu anlaşılmaktadır. Yükseklerde ve kuzeyde olduğuna inanılan “Mşunia Kuşta”
denilen bu âlemde, iyi ruhların eşleriyle birleşerek, her çeşit olumsuzluktan uzak, mutlu,
mesut ve huzurlu bir şekilde, ebedi olarak yaşayacakları görülmektedir. Cehennemin
ise, ilahi mesaj karşısında olumsuz tavır takınıp, kötü bir hayat süren, isyankâr veya
günahkâr ruhların atılacağı mekân olduğu anlaşılmaktadır. Sabiîlik inancında iki türlü
cehennemin olduğu görülmektedir. Birinci çeşit cehennemin, yedi adet gezegenlerden
oluşan, her birinde ayrı suçların cezalandırıldığı mekânlar olan ve adına “Matarta”
denilen kıyamet öncesindeki cehennem, ikincisinin ise, “Surf Denizi” denilen ve
kıyamet sonrası genel hesaplaşma neticesinde günahkâr ruhların atılacakları ve azap
görecekleri cehennem olduğu görülmektedir. Bu cehennemlerin karanlık oldukları,
günahkârların bu cehennemlerde, ateşte yakılmak, kaynar sularda haşlanmak ve kaynar
kazanlara batırılmak suretiyle, işkence görecekleri anlaşılmaktadır. Cehennemde azabın
ise, sonsuz olmadığı vurgulanmaktadır.

4.3. Kitap Ehlinde Cennet Ve Cehennem

İnsanın dünyadaki yaşamına paralel olarak ölüm sonrası hayatta karşılaşacağı
ödül veya cezalandırma yeri olan cennet ve cehennem inancı Kur’an’ın “kitap ehli”
olarak isimlendirdiği Yahudilik ve Hristiyanlıkta da mevcuttur.
Kitap ehlinin cennet ve cehennem anlayışı başta bu dinlerin kutsal kitapları olan
İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


23
Eski Ahit (Tevrat) ve Yeni Ahit (İncil) olmak üzere bu konuda yapılan diğer
çalışmalardan faydalanılarak incelenecektir.
4.3.1. Eski Ahitte Cennet ve Cehennem

Yahudilikteki cennet ve cehennem anlayışı, öncelikli olarak Yahudilerin ellerinde
bulunan ve türkçeye çevrilmiş olan Eski Ahit (Tevrat) esas alınarak incelenecektir.
Tevrat’a göre insan öldüğünde “şeol” denen ölüler diyarına gitmektedir. “Şeol”
aynı zamanda, ölüm sonrası hayatı ifade etmek için de kullanılmaktadır (Taşpınar,
2003: 261). Burada iyi ve kötü ruhların birlikte aynı yeri paylaştıkları, ifade
edilmektedir (Eyüp, 3/17–19). Burası yerin derinliklerinde (Kutsal Kitap, 2003, Tevrat,
Yasanın Tekrarı, 32/22) ışığın girmediği karanlık bir mekândır (Eyüp, 10/21,22 vd). Bir
defa oraya giren daha geri çıkamamaktadır (Eyüp, 7/9,10). Girişi ise, kapılarla kapalıdır
(Mezmurlar, 9/14).Tevrat’a göre şeolün, ölülerin tamamının ortak bir mekânı olduğu,
“biliyorum beni ölüme, bütün canlıların toplanacağı yere götüreceksin” (Eyüp, 30/23).
ifadesiyle açıklanmaktadır. Aynı zamanda burasının iyilerin mükâfat, kötülerin ise azap
yeri olduğu belirtilmektedir (Harman, 1993: 226).
Eski Ahit’te cennet, “aden bahçesi” anlamında “Gan Eden” tamlamasıyla ifade
edilmektedir (Tekvin, 2/8; 4/16). Bunun dışında Talmut ve diğer kaynaklarda da “ahiret
hayatının nimetlerini elde etme” anlamında olan, “Olam Ha-Ba” terkibinin kullanıldığı
belirtilmektedir (Taşpınar, 2003: 296).
Yahudilikte insanın bu dünyada yaptığı iyi işlerin karşılığını, hem bu dünyada,
hem de fazlasıyla ahirette alacağı belirtilmektedir (Taşpınar, 2003: 294).

Talmut’ta, cennetin bu dünyaya benzemediği, bu dünya hayatında olduğu gibi
cennette yeme, içme, cinsel ilişki vb. bedeni hazların olmadığı belirtilerek, salihlerin
orada başlarına bir tac takarak ilahi huzurun ihtişamını seyredecekleri ve yiyeceklerinin
bu şekilde manevi olacağı ifade edilmektedir (Taşpınar, 2003: 301).
Bundan dolayı ahirette salihlerin melekler gibi olacakları ve ahiret hayatının da
ruhanî bir hayat olacağı belirtilmektedir (Moise Maimonide, 1993: 122–123’den naklen,
bkz: Taşpınar, 2003:301).
Cennetin, boyut olarak çok geniş olduğu ve yedi ayrı bölümden oluştuğu ve
Tanrı’nın cennete girmeye izin verdiği kimselerin, kulluk derecelerine göre cennetin
bölümlerine yerleştirilecekleri vurgulanmaktadır (T.B. Chabbat,152a’dan naklen bkz:
Taşpınar, 2003: 302 naklen).
Onun ayrı ayrı olan her bir bölümüne girecek salih insanları birbirinden ayıran
özelliklerin olduğu belirtilerek, bu özelliklerin her birine ise, Mezmurlar’ın bir sözünün
işaret ettiği zikredilmektedir (Mezmurlar, 140/4, 13; 84/4; 4/3; 15/1).
Cennetin yedi bölümünün adları ise, “huzur, avlu, ev, çadır, mukaddes dağ,
Rab’bin dağı ve mukaddes makam” olarak açıklanmaktadır (Taşpınar, 2003: 302).
Cennetin yeri hususunda Yahudilikte ortak bir inancın bulunmadığı, Yahudilerden
bazılarının, onun yerde olduğuna, bazılarının ise gökte olduğuna inandıkları
belirtilmektedir (Şahin, 1993:VII, 375). Orta çağ yahudi din bilginlerinin yazdığı tevrat
yorumları olan Midraşlarda cennet ve cehennem tavirlerine bolca yer verildiği ifade
edilmektedir (Şahin, 1993: VII, 376).Bunlardan bir örnek vererek cennet konusunu
bitirmek istiyorum.
“Aden Cenneti (Bahçesi)nin yakuttan iki kapısı vardır. Her birini altmış bin adet
görevli melek beklemektedir. Meleklerin yüzlerinde, gök kubbede olduğu gibi ışklar
parıldar. Salih bir kimse teşrif ettiğinde, mezarda iken giydiği elbiseleri üzerinden
çıkarırlar ve yerine şerefle bezenmiş, sekiz kat entari giydirirler. Başına da iki taç
İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


24
takarlar. Bunlardan bir tanesi mücevher ve incilerle, diğeri de parvaim altınıyla
süslenmiştir. Eline sekiz adet mersin ağacı verirler ve şu çağrıyı yaparlar: ‘Hadi git,
sevinçle rızkını al.’ Salih kimseyi, etrafı sekiz yüz çeşit gül ve mersinle çevrili derelerin
aktığı bir yere girdirirler. Burada herkes, şerefiyle mütenasip olarak, kendi şahsına ait
bir odaya sahip olur. Buradan dört nehir çıkmaktadır. Bunlardan sırasıyla; süt, şarap,
belsem ve bal akmaktadır. Her odanın üzerinde bir altın asma vardır ve bu asmayı da
her biri venüs gezegeni gibi parıldayan, otuz altı inci süslemektedir. Her bir odada
üzerinde inci ve mücevherlerin olduğu bir masa vardır. Her bir salih kişiye altmış melek
hizmet etmektedir. Bu melekler onlara şöyle derler: ‘Hadi git, sevinçle baldan tat. Zira
sen kendini bala benzetilen Tora ile meşgul etmiştin. Hadi git, yaratılıştaki altı günden
beri üzüm halinde saklanan şaraptan iç, zira sen kendini şaraba benzetilen Tora ile
işledin’. Aden cennetinde ikamet edenlerin en az güzel olanları, Yusuf ve R. Yohanan’a
benzerler. Onlar için gece yoktur. Onlar için üç çağ mevcuttur. Birinci çağda salih kişi,
adeta bir çocuk gibi olur ve çocuklar için ayrılmış olan bölüme girer ve burada onların
oyunlarını paylaşır. İkinci çağ, gençlik çağıdır. Bu çağda, gençlerin olduğu bölüme girer
ve orada onlarla birlikte eğlenir. Üçüncü çağ ise, büyük yaştaki olgunluk çağıdır. Bu
çağda, yaşı olgun kimselerin olduğu yere girer ve onlarla birlikte eğlenir (Taşpınar,
2003: 304).
Aden Cenneti’nin her bir köşesinde, seksen bin çeşit ağaç yer almaktadır; bunların
en az değerli olanı bile, bu dünyadaki bütün güzel kokulu bitkilerden daha narindir. Her
bir köşesinde altmış bin görevli melek, bir ağızdan güzel nağmeler terennüm ederler.
Merkezde hayat ağacı vardır ve dalları, Aden Cenneti’nin tamamını kaplar; her birinin
tadı ve görünüşü farklı beş yüz bin çeşit meyve verir. Ağacın üstünde muazzez bulutlar
yer alır. Dört bir yandan esen rüzgârlar, ağaçtaki çiçeklerin kokusunu dünyanın bir
ucundan diğerine taşır. Bu ağacın altında ise, Tora’yı açıklayan, hikmet sahibi
kimselerin talebeleri vardır. Bu talebelerden her birinin bir yıldızdan, diğeri güneşten ve
aydan yapılmış ikişer odaları vardır. Odalar arasında buluttan perdeler vardır. Bu
perdelerin arkasında ise Aden vardır...” (Taşpınar, 2003: 305).
İbranicede “Ge-Hinnom” olarak ifade edilen cehennem sözcüğünün kökeni ve
anlamı cehennem kelimesinin etimolojisi bölümünde izah edildiği için burada yeniden
açıklanmayacaktır.
Bu sözcüğün, M. Ö. yaklaşık 1-2. yy. civarında Yahudi kaynaklarında kötülerin
öldükten sonra gidecekleri yeri belirtmek üzere kullanıldığı ifade edilmektedir
(Taşpınar, 2003: 309).
Cehennemin, Yahudi inancına göre günahkâr olanlar için bir işkence ve azap yeri
olduğu vurgulanmaktadır.
Dinlerinden dönen Yahudiler için azabın ebedi olduğu, Tevrat’ta, “dışarı
çıktıklarında bana baş kaldırmış olanların cesetlerini görecekler. Öylelerini kemiren kurt
ölmez, yakan ateş sönmez” (Yeşaya, 66/24) ifadeleri ile açıklanmaktadır.
Tevrat’ın Eyüp bölümünde cehennem, “Birkaç günlük ömrüm kalmadı mı? Beni
rahat bırak ta biraz yüzüm gülsün. Dönüşü olmayan yere gitmeden önce, karanlık ve
ölüm diyarına, zifiri karanlık diyarına, kargaşa diyarına…” (Eyüp, 10/20-22) “Ölüler
diyarını evim diye gözlüyorsam… Çukura ‘babam’, kurda ‘anam, kız kardeşim’
diyorsam…” (Eyüp, 17/13,14) ifadeleriyle anlatılmaktadır. Bir başka yerde ise,
Tanrı’nın sırları bağlamında, “Ölüler diyarından derindir. Nasıl anlayabilirsin?”
denilmektedir (Eyüp, 11/8). Bu ifadelerden cehennemin, derin bir çukur ve zifiri
karanlık bir yer olduğu, orada kargaşa ve kaosun yaşandığı ve cesedi kemiren kurtların
bulunduğu anlaşılmaktadır.
Tevrat’ın tefsiri olan Talmud’da cehennemin yedi ismi olduğu açıklanmaktadır.
İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


25
Bu isimlerin ise; “Şeol” (Ölüler Diyarı) (Yunus 2/2), “Abadon” (Helak Yeri), “Şahat”
(Ölüler Diyarı), “Bor Şaon” (Helak Çukuru), “Tit Ha-Yevan” (Batak Çamuru),
“Tsalmevet” (Ölüm Gölgesi) ve “Aşağıdaki Diyar” (Mezmurlar, 88/11; 16/10; 40/2;
107/10) olduğu ifade edilmektedir. Bu isimlerin dışında cehennemin isimleri olarak,
“Ge-Hinnom” ve “Tofet” isimleri de zikredilmektedir.
Ge-Hinnom izah edilmişti. Tofet ise, Eski Ahit’te, “Tofet çoktan hazırlandı, Evet
kral için hazırlandı. Geniş ve yüksektir odun yığını, ateşi, odunu boldur. Rab kızgın
kükürt selini andıran soluğuyla tutuşturacak onu” (Yeşeya, 30/33) ifadeleriyle
açıklanmaktadır.
Talmut’ta cehennemin üç kapısının olduğu, mekânının batıda bir yerde
bulunduğu, cehennemin girişinin dar olduğu, içinin ateş, duman ve odunla dolu
bulunduğu, geniş ve derin bir yer olduğu, ifade edilmektedir ( (Talmut of Babylone,
Moed/eruvin, 19a; Baba Batra, 84a; Kodashim/Menahot, 99b-100a, XIV, 610, 611’den
naklen bkz:, Taşpınar, 2003: 312, 313).
Derin çukur, zifiri karanlık, kargaşa ve kaosun olduğu bir yer olarak tanımlanan
cehennemde azap türleri olarak ateş, kaşıntı, dondurucu soğuk kükürt kokusu
açıklanmaktadır (Taşpınar, 2003: 314).Bunların dışında ise, karanlıkta yalnız bırakılma
ve susuzluk da cehennemde azap türleri olarak zikredilmektedir (Harman, 1993: 226).
Yahudi inanışına göre günahkâr insanlar, işkence görmeleri için cehennemin
fırınlarına atılacaklardır (Eliade, 2003: II, 305). Günahı az olanlar, orada on iki ay ceza
görecekler, büyük günah işleyenler ise, cehennemde ebedi olarak kalacaklardır (Şahin,
1993: 226).Azabın, ruh ve bedene birlikte uygulanacağı kanaati hâkimdir. Cehennem
azabının kişilerin işlediği günahlara göre sürelerinin olduğu ve günahkârların işlenen
suçlara mütenasip cehennemin yedi bölümünden birine atılacağı belirtilmektedir.
(Taşpınar, 2003: 314, 315).
Cehennemde işkencenin, dünyada günah işleyen organdan başlanacağı
vurgulanmaktadır. Haftanın bazı günlerinde azaba ara verileceği açıklanmaktadır.
Cehennemin hiçbir zaman sönmeyeceğini ileri sürenler olduğu gibi belli bir zaman
sonra onun yok olacağını ifade edenlerin de olduğu belirtilmektedir (Taşpınar, 2003:
316).
Sonuç olarak Yahudilikte de insanın bu dünyada yapmış olduğu güzel
davranışların âhirette ödülledirileceği, işlemiş olduğu günahların da mutlaka
cezalandırılacağı inancının bulunduğu görülmektedir.
Ancak bazı araştırmacılar, Yahudilikte cennet ve cehennem inanışının başlangıçta
bulunmadığı, bu telakkinin, M.Ö. yaklaşık II. yüzyılda eski İran dini olan Zedüştîlikten
Yahudiliğe geçtiği ve zamanla bu inanışın, Yahudiler arasında yaygınlık kazandığını
belirtmektedirler. Yahudilerden bazı mezhep mensupları ve teologların da başlangıçta
olmayan bu cennet ve cehennem inanışını kabul etmediklerini vurgulamaktadırlar.

(Eliade, 2003: II, 305–308; Taşpınar, 2003: 309, 316; Şahin, 1993: IIV, 375; Harman,
1993: IIV, 225; Paçacı, 1994: 171; Sarıkçıoğlu, 1999: 229).
Tevrat’ın kendisinde mevcut olduğunu gördüğümüz bu bilgilerin Tevrat’a
sonradan girip girmediğini ispat etmenin konumuzun dışında olduğunu belirtmek
isterim.

4.3.2. Yeni Ahitte Cennet Ve Cehennem

Yeni Ahitte cennet ve cehennem konusu, İncil’in Yeni Yaşam Yayınlarından
çıkan “Müjde” adlı Türkçe tercümesinden incelenecektir.
Gözlem alanımızın dışında olan ahiretle ilgili bilgilere, Diğer dinler ve mitlerde
İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


26
olduğu gibi Yeni Ahit’te de rastlamaktayız. Yeni Ahit’deki bu bilgilerin, gözle
görülemeyen Tanrıya imanın temellendirilmesi için geçtiğini ifade edebiliriz.
Ahiret hayatıyla ilgili bilgilerin başında, bu dünyada insan davranışlarının
karşılığı olarak verilecek ödül veya ceza diye adlandırılan, cennet ve cehennemle ilgili
bilgiler gelmektedir. Cennet, İsa’nın yolunu izleyenlerin ve ona inananların
ulaşacakları mutluluk ülkesi olarak tanımlanmaktadır. Bazı simgesel yorumlara göre ise
cennet, bir mekânın ismi değil, İsa ile paylaşılan bir yaşam biçimi olduğu
vurgulanmaktadır (Ana Biritanica, 1987: V, 462).
Cennetin Yeni Ahit’de geçen adları; “Tanrı Egemenliği” (Matta, 19/24; Markos,
9/46, 10/23, 12/34, 14/25; Luka, 6/20, 7/28, 9/10, 18/25, 22/18; Elçilerin İşleri, 20/25),
“Baba’nın Egemenliği” (Matta, 26/28), “Göklerin Egemenliği” (Matta, 5/3, 10, 19, 20),
“Tanrının Konutu” (Esinleme, 21/3), “Baba’nın Evi” (Yuhanna, 14/1–4), “Sonsuz
Yaşam” (Yuhanna, 17/3; Pavlus’un Romalılara Mektubu, 2/7; Yuhanna’nın I. Mektubu,
5/13), “Göksel Konut” (Pavlus’un Korintlilere II. Mektubu, 5/1-3) olarak ifade
edilmiştir.
Yeni Ahit’de cennetin yerinin gökte olduğu zikredilmektedir. Bu pasajlardan
bazıları şöyledir: “O gün sevinin, zıplayın, çünkü gökteki ödülünüz büyüktür.” (Matta,
5/12; Luka, 6/23), “Tanrıyı övmeye başladılar... ‘gökte esenlik, en yücelerde yücelik
olsun’ diyorlardı” (Luka, 20/38), “Doğruluğunuz din bilginleriyle Ferisiler’inkini kat
kat aşmadıkça, göklerin egemenliğine asla kavuşamazsınız” (Matta, 5/19), “Benden
ötürü insanlar size sövüp zulmettikleri, yalan yere size karşı her türlü kötü sözü
söyledikleri zaman, ne mutlu size. Sevinin, sevinçle coşun. Çünkü göklerdeki ödülünüz
büyüktür.” (Matta, 5/11; Luka, 6/23). Bu pasajlardan cennetin yerinin gökte olduğu
anlaşılmaktadır. Ancak, bu ifadelerin cennetin yüceliğine binaen söylenen mecazî
ifadeler mi, yoksa gerçek manada söylenen ifadeler mi olduğu hususu zihnimizi meşgul
etmektedir. Zira Başka bir pasajda bu dünyanın yıkılıp yeni bir yeryüzü ve gökyüzünün
kurulacağı, burada tanrı konutunun olacağı, Tanrının insanlarla birlikte yaşadığı ifade
edilerek, bu mekânın Kudüs olduğu ve surlarının çok değerli taşlar ve madenlerle
yapıldığı belirtilmektedir (Esinleme, 21/1–5). Burada zikredilen Kudüs şehrinin yeni
oluşturulacak yeryüzünde olması, cennetin mekânı hususunda daha önceki ifadelerle
çelişen bir görüntü ortaya çıkarmaktadır. Bu pasajların yorumu, araştırma konusunun
sınırları dışında olduğu için, bu konu üzerinde durulmayacaktır.
İncil’de cennet konusu, Kur’an’da olduğu gibi ayrıntılı bir şekilde
anlatılmamaktadır. Kur’an’da cennet konusu araştırmamızın ileriki bölümlerinde
ayrıntılı bir şekilde izah edileceğinden burada bu konuya yer verilmeyecektir. İncil,
cenneti gökte tanrıyla birlikte olmak ve sonsuz bir yaşam sürmek olarak ifade ederken
eskatolojik bir olgu olan cennet nimetlerini, sembolik bir anlatım ve çeşitli
benzetmelerle ayrıntıya da girmeden açıklamaya çalışır. Bu benzetmelerden biri de
“köle efendi ilişkisi”dir. Efendisinin buyruklarını yerine getiren ve ona boyun eğen
kölenin, onun memnuniyetine mazhar olacağı ve bu nedenle de “efendisinin şenliğine”
katılacağı ifade edilir. Yine başka bir pasajda ise “buğday ve delice” benzetmesiyle iyi
ve kötüye bu dünyada bir zaman tanındığına, dirilişe ve herkesin yaptığının karşılığını
göreceğine ve iyilerin, buğdayların ambara alındığı gibi, cennete konulacağına işaret
edilmektedir (Matta, 13/24 -43). Bir başka benzetme ise dünya evlerinin bir çadıra
benzetildiği pasajdır. Dünyadaki çadırların dayanıksız olduğu ve hemen yıkılabileceği
ama inananlar için Tanrı’nın hiç yıkılmayan sonsuza dek duracak olan, “göksel
konut”lar hazırlayacağı vurgulanmaktadır (Pavlus’un Korintlilere II. Mektubu, 5/1–3).
Bu benzetmelerin dışında, “tohum” (Matta, 13/1–23; Markos. 4/3–8; Luka, 8/4–8.),
“hardal tanesi” (Matta, 13/31–34; Markos. 4/30–32; Luka, 13/18–21), “gizli hazine ve
İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


27
inci” (Matta, 13/44–46) ve “ağ” (Matta, 13/47 -52) benzetmeleriyle konu açıklanmaya
çalışılmaktadır.
Cennet nimetleri olarak İncil’de, “sonsuz yaşam” ve “Tanrı’yla birlikte olma”nın
yanında, insanoğlunun, Tanrı’nın çocukları olması ve insanın melek haline gelmesi,
onun bir daha ölmeyeceği ve sonsuza kadar yaşaması, zikredilir (Matta, 22/30; Markos,
12/25; Luka, 20/35). İncil’de cennette yaşanılacak çok şey olduğu belirtilmekle birlikte,
bu yaşanacak şeylerin mahiyetleri hakkında bilgi verilmemektedir (Yuhanna, 14/1-4).
Bunların dışında İncil’de cennet tasvirinin en açık bir şekilde yapıldığı bölüm,
“esinleme” (vahy) bölümüdür. Bu bölümde, yeryüzü ve gökyüzünün yıkılıp yok
edileceği ve yeniden yerin ve göğün yaratılacağı, burada Tanrı’nın konutunun olacağı,
buraya yaşam kitabında adları yazılı olanların alınacağı, Tanrı’nın bu insanlarla birlikte
yaşayacağı, burada acı, ıstırap, gözyaşı, yas ve ölümün olmayacağı belirtilmektedir
(Esinleme, 21/3,4). Burada, Yeni Ahit’in ifadesiyle “ölümlü bedenle ölümsüz hayata
varis olunamayacağı” gerçeğinden hareketle, beden ölümsüzlüğe varis olacak biçimde
diriltilecektir (Pavlus’un Korintliler’e I. Mektubu, 15/35–52; Esinleme, 21/1-5).
Bu yeni mekanı İncil, yeni Kudüs olarak adlandırmakta olup, bu yeni şehrin
surlarının çok yüksek olduğunu ve bu surların yeşim, safir, alaca akik, zümrüt, beyaz
akik, kırmızı akik, sarı yakut, gök (mavisi) zümrüt, zebercet, sarıca zümrüt, gök
(mavisi) yakut ve mor yakut gibi değerli taşlardan yapıldığını belirtilmektedir
(Esinleme, 21/10-21). Bu şehrin on iki kapısının olduğu ifade edilerek, kapıların her
birinin inciden olduğu zikredilmektedir. Bu şehrin yollarının cam saydamlığında saf
altın olduğu belirtilmektedir.
Ayrıca bu şehirde, mabedin olmadığı, ışıklandırma için güneş ve aya gereksinim
bulunmadığı, Tanrının görkeminin (nurunun) onu aydınlatmaya yeteceği ve burada gece
olmayacağı vurgulanmaktadır (Esinleme, 21/22, 23).
Bu yerde Tanrının ve İsa’nın tahtının bulunduğu ve tahtın her birinin altından
billur gibi ırmağın çıktığı, bu yaşam ırmağının şehrin ortasından geçtiği belirtilmektedir
(Esinleme, 22/1, 2). Susuzların karşılıksız sulandığı bu ırmağın iki tarafında on iki çeşit
meyve üreten ve her ay meyvesini veren yaşam ağacının bulunduğu ve Tanrı ve oraya
girenlerin orada sonsuza dek egemenliklerini sürecekleri ifade edilerek (Esinleme, 22/1-
5), cennetin en geniş anlamda tasvirinin yapıldığı görülmektedir (Bkz.: Esinleme,
21/10-27; 22/1-5). Kur’an’ın aksine, İncil’e göre cennette evlilik yoktur. İnsanlar
cennette ne evlenir ne de evlendirilirler. Onların orada gökteki melekler gibi oldukları
belirtilmektedir (Matta, 22/30; Markos, 12/25; Luka, 20/35).
Dinler tarihi incelendiğinde, ister beşeri ister ilahi olsun hiçbir dinin, insan
davranışları karşısında nötr kalmadığı görülecektir. İncil’de de her insanın iyi veya kötü
olan davranışının mutlaka Tanrı katında karşılığının verileceği ifade edilmektedir.
Davranışların bu denli karşılıklarının belirlenmesi ahiret âleminde bir yargılanma
neticesinde ortaya çıkacaktır. İncile göre bu dünyada yapılan davranışlar, işlenilen fiiller
ve söylenilen sözlerin bir kitapta kaydedilmekte olduğu ve yargılanmanın buna göre
yapılacağı belirtilmektedir (Esinleme, 20/11, 12).
Nasıl ki iyiliğin karşılığı daha önce de belirtildiği üzere Tanrı’nın huzuruna kabul
ve onunla birlikte sonsuz hayat sürmek ise, kötülüğün karşılığı da cezalandırılmadır.
Cehennem dediğimiz bu mekânın adı, İncil’de farklı farklı isimlendirilmiştir. Bu
adlandırma bazen “ölüler diyarı” (Matta, 11/23–24; Luka, 10/15), bazen “sonsuza dek
sürecek koyu(zifiri) karanlık” (Matta, 8/12–13; 25/30; Yahuda’nın Mektubu, 7, 23;
Petrus’un II. Mektubu, 3/17), bazen “dipsiz derinlik” (Esinleme,17/8; 20/1), bazen
“sonsuz azap” (Matta, 26/4; Markos, 9/44), bazen “sönmez ateş” (Matta, 18/8; 26/46),
bazen “kızgın fırın” (Matta, 13/42; 14/50), bazen de “cehennem ateşi” (Matta, 18/9)
İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


28
olarak, ifade edilmiştir. Bunların dışında “İncil’de “diş gıcırtısı, gazap, sıkıntı ve elem”

(Matta, 8/12, 13; Luka, 13/29) vb. cehennemi anlatan ifadeler de yer almaktadır. Ancak
bu ifadeler cehenneme isim olmaktan ziyade, onun azabının dehşetini ve korkunçluğunu
niteleyen sıfatlar olması muhtemeldır.
Cehennemin mekânsal olarak nerede olduğu hususunda, İncil’de açık bir ifade
yoktur. Ancak bazı sembolik anlatımlar mevcuttur. Tövbe etmeyen kentler bölümünde
“...Ya sen, ey Kafernahum, göğe mi çıkarılacaksın? Hayır. Sen ta ölüler diyarına kadar
ineceksin... Sana şunu söyleyeyim yargı günü Sodom diyarının hali, seninkinden daha
dayanılır olacak” (Matta, 11/23–24; Luka, 10/15) ifadesi, buna bir örnektir. Bu
anlatımlara dayanarak mekân olarak cehennemin yerinin, cennetin aksine aşağılarda bir
yerde olduğunu söyleyebiliriz.
İncil’e göre insan, davranışlarına ve söylediği söze göre muamele görecektir. O,
bu durumu, “...Ağız yürekten taşanı söyler. İyi insan içindeki iyilik hazinesinden iyilik
çıkarır. Kötü insan da içindeki kötülük hazinesinden kötülük çıkarır. Size şunu
söyleyeyim, insanlar söyleyecekleri her boş söz için yargı gününde hesap verecekler.
Kendi sözlerinizle aklanacak, yine kendi sözlerinizle suçlu çıkarılacaksınız” (Matta,
12/34–37) ifadeleriyle açıklamaktadır. İncil’de insanların işleyeceği her günah ve
edeceği her küfrün bağışlanabileceği, ancak tanrıya karşı yapılacak küfrün asla
bağışlanmayacağı belirtilmektedir. “...Kutsal Ruh’a karşı yapılan küfür, ne bu çağda ne
de gelecek çağda asla bağışlanmayacaktır. Öyle biri asla silinmeyecek bir günah
işlemiş olur.” (Matta, 12/31,32; Markos, 3/29; Luka,12/10). Bir kardeşine hakaret edip
onu aşağılamanın cezası cehennem ateşidir (Matta, 5/22). Din bilginlerinin, başkalarına
öğüt verdikleri güzellikleri kendilerinin yapmamalarını, riyakârlık etmelerini ve
peygamberleri öldürmelerini İsa, “Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler” diyerek
kınar ve “Sizi yılanlar, engerek soyu, cehennem cezasından nasıl kaçacaksınız” diye
tehdit ederek, yukarıda ifade edilen suçların kişiyi cehennemlik yaptığını belirtmektedir
(Bkz: Matta, 23/3–7,29–33; Luka, 12/46-49). Bunların dışında inançsızlık, putperestlik,
adam öldürme, cinsel ahlaksızlıkta bulunma, büyücülük yapma, yalancılık, bencillik,
haksızlığın peşinden gidip gerçeğe uymamak vb. davranışların kişiyi cehenneme
götüreceği ifade edilmektedir (Pavlus’un Romalılara Mektubu, 2/5-10; Pavlus’un
Selaniklilere II. Mektubu, 1/6-10; Esinleme, 21/8).
Yukarıda belirtilen suçları işleyenlerin cehenneme atılacakları ve orada değişik
biçimde azap türlerine maruz kalacakları belirtilmektedir.
İncil’de belirtilen azap türlerine gelince bunlar, Tanrının yaşam kitabında adı
olmayanların dışlanması (Matta, 8/12,13), gece gündüz hiç sönmeyecek olan ateşe
atılmak (Esinleme, 21/10), kükürtle yanan ateş gölüne atılmak, kızgın fırınlara
sokulmak (Matta, 13/4142; 14/49,50), elleri ayakları bağlanıp, zifiri karanlık olan,
dipsiz bir kuyuya atılmak (Yahuda’nın Mektubu, 5–7), biçiminde ifade edilmektedir.
Kur’an’da olduğu gibi İncil’de de cehennemde azap türlerinden ateş motifi ön
plana çıkmaktadır. Cehennemde cehennemliklere devamlı işkence edileceği, orada
sürekli sıkıntı, ıstırap, acı, elem, gözyaşının ve -yine İncil’in ifadesine göre- “diş
gıcırtısının” olacağı vurgulanmaktadır (Matta, 24/51; Luka,13/29; Pavlus’un
Selaniklilere II. Mektubu, 1/6–10). İncil’de bu azapların sürekli ve sonsuza dek süreceği
belirtilmektedir (Pavlus’un Selaniklilere II. Mektubu,1/6–10; Esinleme, 21/10).
Aynı zamanda azabın hem bedene, hem de ruha aynı anda yapılacağı ifade
edilmektedir. Bu durum “bedeni öldüren ama canı öldürmeye gücü yetmeyenden
korkmayın. Hem canı hem de bedeni cehennemde mahvedecek güçte olan Tanrı’dan
korkun” biçiminde açıklanmaktadır (Bkz: Matta, 10/28). Azabın beden ve ruha birlikte
yapılacağı fikrini, ahiretteki dirilişin beden-ruh birlikte olacağını belirten, İncil pasajları
İLKEL DİN, MİTOLOJİ VE SEMAVÎ DİNLERDE … Cemal ERGÜN


29
desteklemektedir. “Tanrı içinizde yaşayan ruhuyla ölümlü bedenlerinize de yaşam
verecektir.” (Romalılar, 8/11). Bu İncil pasajları, Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri
adlı eserde, “yaratılışta bir olan beden ile ruh, yeniden dirilişte de birlikte olacaklardır,”
biçiminde yorumlanmıştır. (Bkz: Pamir, 2000:251)
İyeni Ahit’e göre dünyada çekilen azabın ahirette günahlara kefaret olacağı ifade
edilmektedir: “Eğer sağ gözün seni günaha sokarsa onu çıkar at. Çünkü vücudun bir
üyesinin yok olması tüm vücudun cehenneme atılmasından daha iyidir. Eğer sağ elin
seni günaha sokarsa onu kes at. Çünkü vücudun bir üyesinin yok olması tüm vücudun
cehenneme girmesinden daha iyidir.” (Matta, 5/29,30; 18/8, 9).
Yeni Ahit’de anlatılan cehennem tasvirlerinden biri “dilenci ile zengin adam”
pasajıdır. Hikâye, kısaca çok zengin olan bir adamın zevk, sefahat ve bolluk içinde
yaşamını, buna karşılık Lazar adında fakir, vücudu yara bere içinde olan ve açlığını
zengin adamın sofrasının artıklarından yiyerek gideren adamı konu alır. Bir gün fakir
adam ölmüş, melekler onu alıp, İbrahim (as)’in yanına götürmüşler. Derken zengin
adam da ölmüş ve gömülmüş. Ölüler diyarı olarak tabir edilen cehennemde zengin
adam acı ve ıstırap çekerken, karşıda fakir olan Lazar’ı İbrahim’in yanında görür ve “Ey
babamız İbrahim, acı bana” diye seslenir. “Lazar’ı gönder de hiç olmazsa parmağını
suya batırıp dilimi serinletsin. Bu alevler içinde azap çekiyorum” demiş. İbrahim’de ona
“ Oğlum, yaşamın boyunca senin iyilik payını, Lazar’ın da kötülük payını aldığını
unutma. Şimdi ise o burada teselli ediliyor. Sen de azap çekiyorsun. Üstelik sizinle
bizim aramızda öyle büyük bir uçurum yerleştirilmiştir ki ne buradan size geçmek
isteyenler size geçe bilir, ne de oradan kimse bize geçe bilir” (Luka, 17/19–26. Bu
örnekle ilgili krş: el-el-A’râf 7/44–50) der. Bu anlatılan pasajda kısa da olsa bir
cehennem manzarası çiziliyor. Alevlerin ortasında azap çekerek suya hasret giden bir
adamın feryadı, cennet ile cehennem arasında büyük bir uçurumun olduğu,
cennetliklerle cehennemliklerin birbirlerini görebildikleri ancak birbirlerine yardım
edemedikleri bir tablo. Burada, daha önce mekân olarak cennetin gökte olduğunu ifade
eden İncil cümleleriyle, cennet ile cehennemi yan yana getiren, bu bilgiler arasında bir
çelişki göze çarpmaktadır.
İncil’de en ayrıntılı cehennem tasviri, cennet tasvirinde de olduğu gibi, esinleme
(vahy) babında geçmektedir. Burada, önce insanların bir araya toplanmaları ve
yargılanma sahneleri anlatılmakta, kişilerin eylem ve sözlerinin kaydedildiği kitapların
açılması ve bu kitaplarda yazılanlara göre yargılanmaları, ifade edilmektedir. Sonra
şeytanın, sahte peygamberin, ölümün ve ölüler diyarının, putperestlerin, zina, yalancılık
vb. suçları işleyenlerin, ateş gölüne atıldıkları belirtilerek, cehennem tasvir edilmektedir
(Esinleme, 20/1–1
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



30
5. KUR’AN’DA CENNET

Cennet, dünyada Allah’a inanan ve ilâhi mesajlara kulak verip yaşamını erdemli
(Erdemli insanın özelliği için bkz: Atik, 1992: 107–111) bir şekilde sürdüren ve
insanlığın yararına güzel işler yapanların ahirette ödüllendirileceği ebedî mutluluk
yurdunun adıdır. Ölüm sonrası hayatta mükâfat ve ceza, dolayısıyla cennet ve cehennem
hususundaki bilgilerin, islamın dışında kalan dinlerin kutsal kitaplarında çok açık ve net
bir şekilde anlatılmadığı ifade edilmektedir. (Şibay, 1997 A: III, 45) Çalışmamızın
birinci kısmında da görüleceği üzere cennetin islamın dışındaki dinler ve bu dinlerin
kutsal kitaplarında Kur’an’da olduğu kadar net, ayrıntılı ve çok özendirici bir uslupla
anlatılmadığı görülmektedir. Biz araştımamızın bu kısmında Salihlerin ahirette
girecekleri cenneti, Kur’an ekseninde inceleyeceğiz.

5.1. Cennet

Kur’an’da bulunan cennet kavramını doğru anlayabilmek için cennet kelimesinin
Kur’an’daki kullanımlarının belirlenmesi gerekmektedir.
Kur’an-ı Kerim’de cennet kelimesi müfret, tesniye ve cemi formunda yüz kırk
yedi defa geçmektedir. (Abdulbâki, 1988: 229–232 ) Mana bakımından bu kullanımları
üç grupta toplayabiliriz.
Birincisi, kelime, dünyadaki bağ, bahçe ve bostanları ifade etmektedir ki bu
anlamıyla, yirmi beş yerde geçmektedir.( el-Bakara 2/265, 266; el-En’âm 6/99,141; er-
Ra’d 13/4; el-İsrâ 17/91; el-Kehf 18/32, 33, 35, 39, 40; el-Mü’minûn 23/19; el-Furkân
25/8; eş-Şu’arâ 26/57, 134, 147; Sebe’ 34/15, 16; Yâsin 36/34; ed-Duhân 44/25; Kâf
50/9; er-Rahmân 55/46; el-Kalem 68/17; el-Meâric 70/35; en-Nebe’ 78/16) Cennet
kelimesinin etimolojisi kısmında da özetle değindiğimiz bu cennet türü üzerinde
durmayacağız. Ancak şunu ifade edelim ki, kelimenin bu anlamda kullanımı, kavramsal
anlamdaki cennetin keyfiyetini zihnimizde şekillendirmemiz noktasında bize bir fikir
vermesi açısından önem taşımaktadır.
İkincisi, kelime Hz. Âdem ve eşi Hz. Havva’nın geçici bir süre iskân ettirilip daha
sonra oradan çıkartıldıkları yeri belirtmek üzere kullanılmaktadır ki altı yerde
geçmektedir. (el-Bakara 2/35; el-A’râf 7/19, 22, 27; Tâhâ 20/117, 121). Bu kullanımıyla
cennetin, ileride ele alacağımız üzere, dünyadaki bir tür bahçe veya ahiretteki cennet
olabileceği şeklinde farklı yorumlar bulunmaktadır. Buna göre, bu kısmı birinci
kategoride veya bir sonraki kategoride değerlendirmek mümkündür.
Üçüncüsü ise, insanların dünyada yaptıkları güzel davranışlar ve faydalı işler
dolayısıyla Allah’ın rızasını elde etmeleri sonucu ahirette kendilerine ödül olarak
verilecek olan ve içinde ebedî olarak kalacakları saadet yurdunu ifâde etmektedir. ( Sûre
adları çok yer kaplayacağından tek tek verilmemiştir. Bkz: Abdulbâki, 1988: 229-232).
Kelimenin Kur’an’daki kavramsal anlamı bu olup yüz on altı yerde geçmektedir.
Araştırma konumuz da, belirtilen tasnif çerçevesinde sonuncusuyla sınırlı
tutulacaktır. Bununla birlikte, kelimenin ikinci anlamda kullanılışı üzerinde durmak
konu bütünlüğü açısından uygun düşecektir.

5.1.1. Hz. Âdem’in İskân Ettirildiği Cennet

Yüce Yaratıcı insan denen türü yaratmayı murad edince, konuyu meleklerle
paylaşmış ve onlara yeryüzünde bir halife var edeceğini açıklamıştır. (el-Bakara 2/30).
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



31
Konunun fazla dağılmaması için ayrıntıya girmeden olayı Kur’an ekseninde konumuzu
ilgilendiren kısımlarını da ön plana çıkararak özetlemek istiyorum.
Allah Âdem’i bir takım özelliklerle (el-Bakara 2/31) yaratarak meleklerin ona
secde etmesini emretmiştir. Tüm melekler Âdem’e secde (boyun eğerken) ederlerken
şeytan yaratılış cevherinin üstünlüğünü (el-A’râf 7/12) ileri sürerek Allah’ın bu emrini
yerine getirmemek suretiyle Ona isyan etmiş ve Yüce yaratan tarafından cennetten
kovulmuştur. Bunun üzerine şeytan Allah’tan Kıyamet gününe kadar insanları hak
yoldan saptırmak için yaşama izini istemiş ve Allah da onu ve ona uyanları cehenneme
dolduracağını belirterek, şeytana istediği izni vermiştir.
Şeytanı cennetten kovan Allah, Âdem’e, “Ey Âdem! Sen eşin ile birlikte cennete
yerleş; orada ikiniz de dilediğiniz gibi bol bol yeyin. Ama şu ağaca asla yaklaşmayın”
(el-Bakara 2/35) buyurarak, Adem ve eşini cennete yerleştirmiştir. Şeytan rahat
durmamış ve mesleğinde ilk icraata başlamıştır. İlk iş olarak, Allah tarafından
yasaklanan ağacın ne sebeple yasaklandığı hususunda onları kuşkuya düşürmeye
çalışmıştır. Kendisinin nasihatçi olduğuna yemin ederek onları inandırmak ve böylece
onları ikna ederek yasak ağaca yaklaştırmak, bu eylemin neticesinde de Allah’ın emrini
çiğnetmek suretiyle, O’na karşı günah işlemelerini ve onların da kendisi gibi cennetten
kovulmasını sağlamıştır. (Adem Kıssası için, bkz: el-Bakara 2/12–22; el-A’râf 7/11-24)
Kur’an’da Hz. Âdem ve eşi Havva’nın “geçici olarak iskân ettirilip” daha sonra
oradan çıkartıldıkları mekan ile ilgili olarak cennet kelimesi altı ayette geçmektedir.
Ancak cennet kelimesi bu bağlamda zikredildiği yerlerde hep mutlak olarak
geçmektedir. Dolayısıyla bu cennetin sözlük anlamında belirtildiği gibi dünyadaki bir
bahçe anlamında bir cennet mi, yoksa terim anlamında zikredildiği gibi âhiret cenneti
mi olduğu Kur’an’da açıklanmamıştır. Bu nedenle bu konuda pek çok tartışmalar
yapılmış, akıl yürütülmüş, fikirler ve görüşler ileri sürülmüştür. Dolayısıyla bu konuya
ayrıntıya girmeden değinmeyi gerekli görmekteyiz.
Hz. Âdem ve eşi Hz. Havva’nın iskan ettirildikleri cennet hususunda Kur’ânî
verilerden yola çıkararak şöyle bir değerlendirme yapabiliriz:
“Biz, ‘Ey Âdem! Sen eşin ile birlikte cennete yerleş; orada ikiniz de dilediğiniz
gibi bol bol yeyin. Ama şu ağaca asla yaklaşmayın ki kendilerine yazık edenlerden
olmayasınız!’ demiştik” (el-Bakara 2/35)
“Ey Âdem! Sen, eşin ile birlikte cennete yerleş; orada ikiniz de dilediğiniz gibi
bol bol yeyin. Ama şu ağaca asla yaklaşmayın ki kendilerine yazık edenlerden
olmayasınız!” (el-A’râf 7/19)
“Biz (ona): Ey Âdem! Bu hem senin hem de eşin için bir düşmandır. O halde, o,
sakın sizi cennetten çıkarmasın; yoksa mutsuz olursunuz.” (Taha, 20/117)
Yukarıdaki âyetlerden anlaşıldığına göre, Âdem ve eşi “cennet” olarak
isimlendirilen bir mekanda oturmuşlar, orada canlarının çektiği her meyveden yiyerek
bir hayat sürmüşler ve Allah’ın nimetlerinden diledikleri gibi yararlanmışlardır. Ancak,
insanlığın atasının ve dolayısıyla insanoğlunun kendi benliği ve şeytan ile mücadele ve
imtihan süreci de burada başlamıştır. Şeytan, Âdem ile Havva’yı aldatıp, Allah’ın onlar
için koymuş olduğu yasağın ihlal edilmesi hususunda ilk mücadelesinde başarılı olmuş
ve onların cennetten çıkarılmasını sağlamıştır:
“Rabbiniz o ağaca yaklaşmanızı sırf ikiniz melek ya da ebedi kalıcılardan
olmayasınız diye men etti” (el-A’râf 7/20)
Ayette sanki Hz. Âdem’in melek olmak veya ebedilik arzusunda olduğu ve bunu
da şeytanın bildiği, dolayısıyla onların bu zafiyetlerinden yararlanarak aldattığı
vurgulanmaktadır. Demek ki insanın ölümden hoşlanmaması, ölümü arzulamaması ve
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



32
sürekli ölümsüzlük için çabalamasının temeli buraya dayanmaktadır.
Hz. Âdem ile Havva yapmış oldukları bu olumsuz davranış dolayısıyla Allah’tan
af dilemişlerdir. Fakat Yüce yaratıcı onlara birbirlerine düşman olarak yeryüzüne
inmelerini ve orada belli süreye kadar kalıp geçinmeleri gerektiğini ve orada yaşayıp
yine orada öleceklerini, kıyamet için yine orada diriltileceklerini bildirmektedir. (el-
A’râf 7/23–25) Kıssanın Kur’an’da ki anlatımı özetle bu şekildedir.
Âdem’in iskân edildiği cennette ağaçların, yemenin içmenin, giysinin olduğu
belirtildiği halde mahiyetleri açıklanmamıştır. Yine bu cennetin ebediyet cenneti olup
olmadığı da belirtilmemiştir. Ayrıca yeri de zikredilmemiştir. İslam bilginleri Âdem’in
iskân edildiği cennetin yemişleri, yasak ağaç ve meyvesi, Âdem ve Havva’nın
örtünmeye çalıştığı cennet yaprağı, bu cennetin dünyadaki bir bahçe mi yoksa ahiret
cenneti mi olduğu ve yeri hususunda çeşitli görüşler ileri sürerek açıklamalarda
bulunmuşlardır. Biz sadece bu görüşlerden cennetin mekânsal boyutu ve onun dünyada
mı ahirette mi olduğu konusuyla ilgili olanları ele almakla yetineceğiz.
Cennet kelimesinin sözlük anlamından yola çıkarak, Âdem ile Havva’nın
konulduğu cennetin yeryüzünde bir bahçe olduğunu ileri sürenler olmuştur. Ebu’l-
Kâsım el-Belhî, Ebu Müslim el İsfehânî gibi bir çok Mutezili âlim ile bazı Ehl-i Sünnet
bilginleri de bu görüşü savunmuşlardır. Bu görüşlerini ise özetle şu tür
değerlendirmelerle temellendirmeye çalışmışlardır: Birincisi, ahiret cennetinde hiçbir
yasak bulunmamaktadır. Dolayısıyla eğer Hz. Âdemin ahiret cennetine konulmuş
olması durumunda orada hiçbir yasakla karşılaşmamış olması gerekirdi. İkincisi,
cennette günah söz konusu olmadığı halde Âdem ve Havva bulundukları yerde günah
işlemiştir. Üçüncüsü, Kur’an’dan anlaşıldığına göre ahiret cennetinde kâfir
bulunmayacaktır. Dolayısıyla, şeytanın orada iken kâfir olması(el-Bakara 2/34)ve
oradan çıkarılması söz konusu olmamalıdır. Dördüncüsü, Kur’an’a göre cennet ebedidir
ve oraya giren bir daha oradan çıkarılmayacaktır. Oysa Âdem ile Havva cennetten
çıkarılmıştır. Bu yorumlardan hareketle, Âdem ile Havva’nın ahiret cennetinde değil de
cennetin sözlük anlamına da uygun olarak dünyada bir yerde kaldıkları sonucuna
varmışlardır. İmam Maturidi (ö.333/944) de bu cennetin bağlık bahçelik bir yer olduğu
şeklindeki açıklamalarıyla buranın yeryüzündeki bir yer olduğu görüşüne katılmaktadır.
Ancak yer tayini husussunun ise imkânsız olduğunu belirtmektedir. (er-Râzî, tsz: III,4;
İbn-i Kayyım, 2004, 27–45; Bolay, 1987: I, 360–361)
Ehl-i Sünnet âlimlerinin çoğunluğu ise Âdem ile Havva’nın geçici bir süre iskân
edildikleri cennetin, Bakara 61. ayette geçen “İnin” anlamına gelen “ihbitû”
kelimesinden yola çıkarak gökte olduğunu ifade etmişlerdir. Bazılarına göre ise bu iniş,
yedinci semadan birinci semaya olmuş, diğer bir kısmına göre ise yeryüzüne olmuştur.
Bu iki görüşün dışında ise her iki iddianın mümkün olabileceğini ancak konuyla ilgili
kat’î ve açık bir delilin olmaması nedeniyle kesin bir sonuca varılamayacağı görüşünü
bildiren bilginler de vardır. (er-Razi, tsz: III, 4; İbn Kayyim, 2004:27-45; Bolay, 1987:
I, 360-361)
Şeytanın Âdem ile Havva’ya yasak ağaçtan yedirmesindeki maksat avret
yerlerini açığa çıkarmak değil, Allah’ın emrini çiğnetmektir. İbn-i Abbas, “Adem ile
Havva sanki, bir elbise ile giyinmişler ve avret yerlerini örtmüşlerdi. Ne zaman ki haddi
aştılar, bu elbise yok oldu ve mezkûr yerleri açığa çıktı. Bu durumu Cenâb-ı Allah,
“Felemmâ zâka’ş-şecerati bedet lehumâ sevâtüüimâ” (Ağacın meyvesini tattıklarında
ayıp yerleri kendilerine göründü) ayetinde belirtmektedir,” (er-Razi, tsz: XIV, 39) diye
ifâde etmektedir. Ebu’l-Kasım el-Belhî ve Ebu Müslim el-İsfehanî, Hz. Âdem’in iskân
edildiği cennetin yeryüzü cenneti olduğunu ve ayette geçen “ihbitû” kelimesinin
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



33
anlamının da bir bölgeden diğer bir bölgeye geçmek olduğunu ifade etmişlerdir. (er-
Râzî, tsz: III, 4) Hz Âdem’in iskân edildiği cennet hakkında Elmalılı ise, “Âdem’in
yeryüzüne inişi ve yeryüzünde ortaya çıkması akıl ve nakle daha uygundur. Huld (ebed)
cennetinde devamlı oturmakla misafir olarak oturmak arasında fark vardır. “el-Cennetü”
marife olmasından dolayı ahirette müminlerin girecekleri sevap yurdudur. Şimdi
mevcud fakat dünyada görüşten gizlenmiştir.” değerlendirilmesini yapmaktadır. (Yazır,
tsz: I, 321-322)
Süleyman Ateş ise “Allah Âdem’i yeryüzünde yaratmıştır ki onu ve soyunu
yeryüzünün halifeleri (birbirlerinden üreyen hükümdarlar-insanlar) yapsın. Bu
yaratılmanın asıl amacı halifeliktir”, değerlendirmesini yapmaktadır. Yine o Âdem’in
yeryüzünde yaratıldıktan sonra gökyüzünde bir cennete konulduğu düşüncesinin
Kur’an’da belirtilmediğini, Âdem’in bulunduğu cennetin ebediyet cenneti olduğu
varsayılsa, bu sefer de Âdem’in ayetlerde belirtilen ebediyet arayışına kalkışmayacağı
ve şeytanın ebediyet cennetine asla giremeyeceğini belirtmektedir. Ayrıca, Kur’an’dan
hareketle ebediyet cennetinde günah işlemenin mümkün olmadığı, ancak Âdem’in
yasaklanan ağaçtan meyve yiyerek günah işlediği, dolayısıyla bu cennetin ebediyet
cenneti olamayacağını vurgulamaktadır. (el-Âlûsî, 2000: I, 315–316; Ateş, 1988: I, 146)
Sonuç olarak Kur’an-ı Kerimin altı ayetinde tekrarlanan bu cennetin mekân olarak
yeri belirtilmemiş, mahiyeti hakkında da çok açıklayıcı bilgiler verilmemiştir. Ayrıca,
bu cennetin ebediyet cenneti mi, dünya cenneti mi olduğu konusu da net bir şekilde
ortaya konulmadığından bu konu tartışmalı bir mevzu olma durumundan
kurtulamamıştır.
Âdem ve eşinin yerleştirildiği cennetin keyfiyeti ile ilgili tartışmalar, müminlere
vaat edilen cennetin kıyametten önce ve şu an var olup olmadığına dair ortaya çıkan
fikir ayrılıklarına da yansımış, söz konusu cennetin ahiret cenneti olduğunu söyleyenler
için bu durum, onun şu an mevcut bulunduğuna delil gösterilmiştir. Ancak şunu
belirtelim ki, söz konusu cennetin, Âdem ve eşinin ilk hayat serüvenlerinin anlatıldığı
Kur’an pasajlarında zikredilişi, onun keyfiyeti ile ilgili bilgi verme amacına yönelik
değildir. Bu cennetin dünyadaki bir bahçe mi yoksa ahiretteki cennet mi olduğunun
tespit edilmesinin, ilgili ayetlerin taşıdığı mesaja sağlayacağı pratik bir katkı da
bulunmamaktadır.

5.1.2. İnananlara Vaat Edilen Cennetin Varlığı Meselesi

Cennetin varlığı meselesi gaybi bir konu ve eskatolojik bir olgu olduğu için, duyu
organlarıyla idrak edilebilecek, araştırma ve deneyler sonucu ortaya konulabilen bir
mesele değildir. Fizik ötesi âleme ait bir olgunun yaşanılan fiziki şartlar ile ortaya
konulması imkânsızdır. Dolayısıyla onun varlığının ancak ilahi bilgi yani vahyin
verileriyle ele alınması gerekir. Bu nedenle bu konuda tek başvurulacak kaynak,
Kur’an-ı Kerim’dir.
Kur’an daha önce de sayısını verdiğimiz pek çok ayette, cennetten söz etmektedir.
Varlığı olmayan bir şeyden bu derece söz edilemeyeceğine göre, cennetin mevcudiyeti
hususunda hiçbir tereddüt yoktur. Kuran’da geçen ayetlerden anladığımız kadarıyla
ahirette cennetin varlığı kesindir. Bu konuda hiçbir şüphe yoktur. Ancak cennetin şuan
var olup olmadığı hususu veya başka bir ifadeyle “kıyamet öncesi” varlığı hususu
tartışmalıdır. Her şeyden önce bu husus gaybi bir konu olduğu için inanç sahasına
girmektedir, dolayısıyla şu an varlığına inanan insanlar için cennet vardır. Yine diğer bir
takım insanlara göre ise cennet haktır fakat kıyamet öncesi yaratılmamış ancak kıyamet
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



34
sonrası hesaplaşma neticesinde yaratılıacaktır.
Cennetin şu an bütün nimetleriyle hazırlanmış biçimde mevcut olduğu görüşünü
savunanlar tarafından ilk olarak, Necm suresinde geçen “Sidretül Müntehada Ki
Cennetü’l Me’va onun yanındadır.” (en-Necm 53/14, 15)
ayetleri delil olarak gösterilmektedir. Miraç hadisesi ile de bağlantılı olduğu
söylenen bu surede Allah, İsrâ suresinde de belirttiği(İsra 17/1) gibi elçisi
Muhammed’e birtakım âyetler göstermeyi murat etmiştir. Cennetin de Necm suresinde
ifade edildiği gibi gösterilen bu ayetler arasında olduğu belirtilmiştir.
Bu görüşü dile getirenlere göre Hz. Peygamber’in “sidretü’l-münteha” ve onun
yanındaki cenneti gördüğü ifade edilmektedir. “Eğer cennet kıyametten önceki bir
zamanda var olmamış olsaydı Hz. Peygamber’in sidretü’l-müntehanın yanında bulunan
cenneti gördüğü âyette belirtilmezdi” yorumu yapılmaktadır(İbn Kayyım, 2004, 21)
Necm suresinin isrâ ve miraçla bir ilgisinin bulunmadığı, çünkü bu surenin isrâ
olayından çok önce indiği belirtilerek âyette geçen “sidretü’l-münteha” terkibinin Hz.
Peygamber’e vahyin geldiği yerde bulunan ağaçlardan “uzakta bulunan bir ağaç”
olduğu ve sidre ile ilgili olağanüstü bilgiler ihtiva eden rivayetlerin hiç birinin güvenilir
ve sağlam rivayetler olmadığı ifade edilmiştir. (Ateş, 1991: IX, 110, 111) “O ağacın
yanında durulacak cennet vardır.” ayetinde geçen cennet kelimesi de ya sidre ile
birlikte başka ağaçların da bulunduğu bir bahçe veya Cebrail’i orada gördüğü sırada
Peygamber’e cennetin de gösterildiği biçiminde iki türlü yorumlanmıştır(Ateş, 1991:
IX, 110, 111).
Cennetin zaman dışı yaratıldığını ve şu an mevcut olduğunu savunanların bir
diğer delili ise cennetin muttakiler için hazırlandığını bildiren(Âl-i İmran, 3/133; el-
Hadîd 57/21)âyetlerde geçen “uiddet” lafzıdır. Bu lafzın “hazırlanacak” veya
“hazırlayacağım” kelimeleri gibi gelecek zaman ifade etmediği, bilakis meçhul mazi
sığasında bir fiil olup “hazırlanmıştır” anlamında olduğu, dolayısıyla cennetin şu an
mevcut olduğu ileri sürülmektedir(Kara, 2002, 82)
Râzi de “uiddet” sözü geçmişten haber veren bir ifâdedir. Dolayısıyla o şeyin
varlık âlemine girmiş olması ve var olması gerekir” (er-Râzî, tsz: IX, 7.)yorumunu
yapmaktadır. Gazali ise, “uiddet” kelimesini hiçbir te’vile başvurmadan hakiki manada
anlamanın vacip olduğunu belirterek cennetin şu an var olduğunu ileri sürmektedir.
(Gazali, 1989, I, 296)
Cennetin kıyamet öncesi var olduğunu ispat için verilen bu örnek bize pek tutarlı
gelmemektedir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de gelecekte kesin olarak olacak bazı olayların
da aynı meçhul mâzi sığasıyla verildiği örneklerle karşılaşmaktayız. Örneğin aşağıdaki
ayetlerde, henüz sûra üflenmemişken, “üflendi” anlamında mazi fiil kullanılmıştır:
“Sûra üflendi; işte bu o tehdîdin gerçekleşmesi günüdür.” ( Kâf 50/20)
“Sura üflendi; göklerde ve yerde olanlar düşüp bayıldılar.” (ez-Zümer 39/68)
Şimdi yukarıdaki değerlendirmeleri dikkate alarak bu örneklerde vurgulanan
olayların geçmişte gerçekleşmiş olduğunu iddia edebilir miyiz?
Örnek olarak verilen ayetlerde de görüldüğü gibi gelecekte olacak olaylar meçhul
mâzi sığası ile ifâde edilmiştir. Benzer kullanımlar Kur’an’da pek çoktur. Bu
kullanımlar Kur’an’ın üslup özelliğidir. Bu kullanımlara bakarak cennetin kıyamet
öncesi var olduğu tezini meçhul mâzi sığası kullanımına dayandırmak pek tutarlı
gözükmemektedir.
Cennetin şu an mevcut olduğunu savunanların bu görüşlerini dayandırdıkları
üçüncü delilleri ise, Hz. Âdem ile eşi Havva’nın kısa bir süre -kaldı ki bu süre de insan
için gayb alanına ait bir bilgidir- iskân edildikleri cennetle alâkalı âyetlerdir.
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



35
Kur’an’da Hz Âdem ile eşinin kısa bir süre iskan edildikten sonra çıkartıldıkları
cenneti ifâde eden bilgi altı yerde geçmektedir. ( el-Bakara 2/35)
Bunlardan ilki Bakara suresinde geçmektedir:
“Biz, ‘Ey Âdem! Sen eşin ile birlikte cennete yerleş; orada ikiniz de dilediğiniz
gibi bol bol yeyin. Ama şu ağaca asla yaklaşmayın ki kendilerine yazık edenlerden
olmayasınız!’ demiştik” (el-Bakara 2/35)
Bu âyeti müfessir Taberî (ö.310/923), “Şeytan cennetten Âdem’e secde
etmemesinden ve tekebbüründen dolayı çıkarıldı, eğer cennet yaratılmış olmasaydı,
olmayan bir şeyden dışarı çıkarılmak mümkün olmazdı” şeklinde yorumlayarak
cennetin şu an mevcut olduğu görüşünü desteklemektedir. (et-Taberî, 2002: VIII, 179)
Cennetin henüz yaratılmadığı, dolayısı ile şu an mevcut olmadığı görüşünü
savunan bilginler ise bu iddialarını şu ayetlere dayandırmaktadırlar.
“O ahiret yurdunu yeryüzünde kibirlenmeyen ve fesat çıkarmayanlar için
yaratırız.” (el-Kasas 28/83).
5

“...O’nun yüzü (zatı)ndan başka her şey yok olacaktır.” (Kasas 28/88)
Bu görüş sahipleri, “Allahtan başka her şey yok olacaksa cennet ve cehennem de
bu her şeyin içerisine girmektedir. Dolayısıyla Yüce yaratıcı yok olacak bir şeyi neden
önceden yaratsın?” yorumunu yapmaktadırlar. ( Taftazânî, 1999, 259)
Cennetin ve sakinlerinin ebediliği değişik ayetlerde “Cennetu’l-Huld, (el-Furkan
25/15) Halidine fiha ebeden, (Bkz: en-Nisâ 4/57, 122; el-Mâide 5/119; et-Tevbe 9/22,
100; et-Teğabun, 64/9; et-Talâk, 65/11; el-Beyine, 98/8) ükülüha daimun” (er-Ra’d
13/35) ibareleri ile belirtilmektedir. “...O’nun yüzü (zatı)ndan başka her şey yok
olacaktır” ayetinin ışığında Kur’an’ın değişik ayetlerinde pek çok defa geçen bu
ibareler değerlendiğinde cennetin ve sakinlerinin ebediliği, meyvelerinin sürekliliği
ancak kıyamet sonrası cennet ve cehennemin yaratılmışlığı fikrinin kabulü ile mümkün
olmaktadır.
Yukarıdaki değerlendirmeler sonucunda ulaştığımız netice şu dur: Cennetin
kıyamet öncesi veya kıyamet sonrası varlığı iman sınırları içinde bir konu olup imanın
da subjektif bir kanaat olduğu düşünülürse şu an yani kıyamet öncesi varlığına inanan
insan için cennet vardır, inanmayan için ise kıyamet öncesi cennet yoktur. Cennet, bu
dünyada inanan ve güzel davranışlarda bulunan insanlar için bu tutumlarına karşılık bir
ödül olduğundan hareketle kıyamet sonrası hesaplaşma neticesinde Yüce Yaratıcı
tarafından kullarına verilecektir. Kıyamet öncesi cennetin var olup olmadığı hususu
Kur’an’ın vermek istediği mesaj değil, o güzide yurdun yeryüzünde faydalı işler yapıp
Allah’ın rızasını kazanan insanlar için hazırlanacaktır.

5.2. Kur’an’da Cennetin İsimleri

Kur’an’da Salihlere ahirette ödül olarak verilecek ebedi mutluluk yurdunun pek
çok isimleri zikredilmiştir. Bu isimler cennetin tamamını ifade eden isimler olduğu gibi
onun bir bölümünü anlatan sıfat isimler de olmaktadır. Bu isimleri tek tek inceleyelim.

5
Bu âyette geçen “ce’ale” fiilini S. Ateş ve S. Akdemir “vermek” kökünden hareketle “veririz”
“vereceğiz” şeklinde tercüme etmişlerdir. Biz ise verme eyleminin ahirette gerçekleşecek olmasından
yola çıkarak “ce’ale” fiilinin anlam örgüsü içinde de bulunan “yaratma” manasını tercih ettik (Bkz.: el-
Fîruzabâdî, 1987, 1262).

KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



36

5.2.1. Cennet

Cennet, Allah’ın emir ve yasaklarına saygılı olan ve O’na karşı kulluk bilincini
daima zihninde canlı tutan, yeryüzünde devam eden iyilik ve kötülüğün mücadelesinde
daima iyilikten yana tavır alan insanlar için âhirette ödül olmak üzere Yüce Yaratıcı
tarafından hazırlanan sonsuz mutluluk yurdunu, içindeki bütün “mekân ve imkânları”
kapsayacak şekilde ifade etmek üzere Kur’an’da, hadislerde ve İslâm dinini anlatan
eserlerde en çok kullanılan bir terimdir. İslamî literatürde sonsuz âhiret yurdundaki
ebedî mutluluk ile ilgili vaatlerin, özendirici anlatım ve betimlemelerin genellikle
“cennet” adı etrafında yoğunlaştığı görülmektedir. Edebiyat ve dil alanındaki eserlerde
de daha çok bu kelimeye yer verilmektedir. Kur’an’da mutluluk yurdunu ifade eden
diğer isimler tekil olarak geçtiği halde cennet kelimesi çok sayıdaki ayette “Cennât”
şeklinde çoğul olarak zikredilmektedir. Bu incelik ise bize bu kelimenin saadet
yurdunun belli bir bölümünü değil, tamamını ifade ettiğini göstermektedir. (Topaloğlu,
1993:VII, 376)

5.2.2. Dâru’l-Âhire

“Dâr” kelimesi sözlükte “ev, yurt, konak, saray, arsa ve binaların bulunduğu
mahalle ve vatan” anlamlarına geldiği (İbn Manzur, 1994: VI, 298–299)gibi, “etrafı
sınırlarla çevrilmiş, mükemmel bir şekilde korunmuş, yaşamaya elverişli bir yer”
(Yazır, tsz: I, 423) anlamında da kullanılmaktadır. “Ahiret” ise, “son” anlamını ifade
etmektedir. Buna göre, “Dâru’l-Ahire” terkibi varılacak “son yurt” demek olur.
“Son yurt” şeklindeki salt anlamı düşünüldüğünde bu terkip hem cenneti hem de
cehennemi kapsamaktadır. Buna göre, ahirette varılacak “son yurt” inananlar için
cenneti, kâfir için ise cehennemi ifade etmektedir. Kur’an-ı Kerim incelendiğinde
“ahiret” kelimesinin, günahkârlar için mahrumiyeti ve cezayı ifade ettiği, dünya ile
karşılaştırıldığında onun daha hayırlı olduğu ve mümin için olumlu manada olmak üzere
her iki anlamda da kullanıldığı görülür (Abdül Baki, 1998, 28–30). Ancak “dâru’l-
âhire” terkibi yalnız müminler için ve olumlu anlamda kullanılmaktadır. Dolaysıyla,
lafzî anlamı itibariyle hem cenneti hem de cehennemi kapsamakla birlikte, Kur’an
literatüründe bu ifade sadece cennet için kullanılan bir isim/sıfattır.
Kur’an’ı Kerim’de “dâru’l-âhire” tamlaması dokuz yerde geçmektedir. (el-
Bakara 2/94; el-En’am 6/32; el-A’râf 7/169; Yusuf 21/109; en-Nahl 16/30; el-Kasas
28/77, 83; el-Ankebut 29/64; el-Ahzâb 33/29)Bunların dördünde “dâru’l-ahire”nin
müttakiler için daha hayırlı olacağı(el-Enam 6/32; el- el-A’râf 7/169; Yusuf 12/109; en-
Nahl 16/30), bir yerde de yeryüzünde böbürlenmek ve bozgunluk etmek istemeyenlere
verileceği” (el-Kasas 28/77, 83) ifade edilmektedir. Bir başka yerde ise bu terkibin şu
şekilde açıklaması yapılmaktadır:
“Bu dünya hayatı oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Ahiret yurdu, işte
asıl hayat (kalıcı yaşanacak yer) orasıdır.” (el-Ankebut 29/64)
Bu ayette dünya hayatıyla ahiretin karşılaştırılması yapılarak, “dârü’l-âhire”nin
zevkle yaşanılacak bir yer olduğu açıklanmakta ve ona teşvik edilmektedir.
Başka bir ayette ise “dârü’l-âhire”nin muhsinler için büyük bir ödül olduğu ifade
edilmektedir. ( el-Ahzab 33/29) Ahiretteki ödülün cennet ve onun nimetleri olduğu ise
Kur’an’ın değişik ayetlerinde vurgulanmaktadır.
“Dârü’l-âhire” kavramının geçtiği bir diğer ayette ise, Yahudi ve Hıristiyanların
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



37
“dârü’l-ahire” (ahiret yurdu)nin yalnız kendilerine ait olduğunu ileri sürdükleri ifade
edilmektedir. (el-Bakara 2/94)
Bu kullanımlardan anlaşıldığı üzere, “dârü’l-ahire” terkibi, ahiret hayatının
olumlu kısmını ifade etmekte ve oranın inanç açısından olumlu vasıflara sahip olan
insanlar için olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumun doğal bir sonucu olarak, “dârü’l-
âhire”nin cenneti ifade ettiği açıktır.
Nitekim Râzî ö.606/1209), Kurtubî (ö.671/1272), Mahallî (ö.864/1459), Âlûsî
(ö.1270/1854), Sâbûni, bu terkibi cennet kavramıyla tefsir etmişler, Elmalılı ise “dar-ı
ahiret saadeti” anlamını vermiştir(er-Râzî, tsz: III, 191; el-Kurtubî, 1994: II, 37; el-
Mahalli, tsz: I, 14; Âlûsî, 2000: I, 327; es-Sâbûnî, tsz: I, 80; Yazır, tsz: I, 423).
İbn Atiyye ise bu kavramı, “nimetlerin, hazların ve her türlü hayırların
kendisinde bulunduğu ahiret yurdu” olarak açıklamıştır. ( İbn.Atiyye, 2001: I, 181)
“Dâru’l-âhire” terkibinin Kur’an’da yer aldığı âyetlerin bağlamlarını
incelediğimizde bu kavramın cenneti ifade ettiği rahatlıkla görülmektedir. Bu âyetlerde
âhirette kâfirlerin karşılaşacakları acı durumlar ortaya konulduktan sonra sahne
değiştirilerek dünyada güzel işler yapanlara karşılık olarak güzelliklerin verileceği
“ahiret yurdu”nun daha hayırlı olacağı belirtilmektedir. (Nahl 16/30)
Ehli kitaptan Yahudilerin nankörlükleri, iyilikleri hep kendilerinden bilmeleri ve
“ahiret yurdu”nu kendi tekellerinde görmeleri vurgulanmaktadır. (el-A’râf 7/169)
Yusuf kıssasının bitiminde müşriklerin geçmiş milletlerin başlarına gelen
felaketlerden ders almaları gerektiği belirtilmekte ve Allah’a saygılı (muttaki) olanlar
için “ahiret yurdu”nun daha hayırlı olduğu ifade edilmektedir. (Yusuf 12/109) O
diyarın dünya hayatı ile karşılaştırılması(El-En’âm 6/32) hep “dâru’l-âhire” terkibiyle
ifade edilmektedir. Bütün bu kullanımlar buranın cennet olduğu ve bu terkibin de bu
cennetin ismi olduğu sonucunu doğurmaktadır.
Kur’an-ı Kerim’de bu yurdun müminler tarafından arzu edilen bir yurt olduğu
vurgulanarak (el-Kasas 28/77), ahiret yurduna bozgunculuk yapmayan, büyüklük
taslamayan, ahlaki erdeme sahip olan, güzel davranan, muhsin ve muttaki kişilerin
girecekleri ifade edilmektedir(el-Kasas 28/77-83; el-Ahzab 33/29)
Bunların dışında “dâru’l-âhire”nin mahiyetine dair bir içerikten söz
edilmemektedir.
Sonuç olarak “dâru’l-âhire”, müfessirlerin ekserisinin de açıkladıkları gibi cennet
anlamına gelmekte olup, cennetin isimlerinden bir isimdir.

5.2.3. Cennetü’l-Huld

“Cennet” ve “huld” kelimelerinden oluşan ve “ebedîlik cenneti” anlamına gelen
bu terkip, cennetin sonsuzluğunu ifade etmek üzere cennete isim olmuştur. Cennetin
kendisinin, nimetlerinin ebedî olarak devam edeceğini ve sakinlerinin orada sonsuza
kadar yaşayacağını ifade etmektedir. Bu terkip Kur’an-ı Kerim’de yalnızca bir ayette
geçmektedir.
“De ki; bu mu iyi yoksa (Allah’ın azabından) korunanlara vaat edilen ebedî
cennet (cennetü’l-huld) mi? Orası onlar için bir mükâfat ve gidilecek yerdir.” (el-
Furkân 25/15)
Bekir Topaloğlu ayette geçen “Cennetü’l-huld” kavramının, cennetin bir ismi
olmayıp, onun bir sıfatı olabileceğini belirtmektedir. (Topaloğlu, 1993b: VII, 376)
Ancak cennetin isimleri de zaten onun bir özelliğini öne çıkararak cennete isim
olmaktadırlar. Bu nedenle cennetin, nimetlerinin ve sakinlerinin ebediliğini
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



38
vurgulayarak cennete isim olması kuvvetle muhtemeldir.
Âyetin siyak ve sibâkında cehennemliklerden söz edilir ve onların bazı söz ve
davranışları eleştirilir. Ortada bulunan bu âyet mukâyese amaçlı olarak zikredilir. Bu
cennetin muttakilere vaat edildiği ve orada istedikleri şeyleri bulacakları ve orada ebedî
kalacakları bunun da yüce Allah’ın bir vadi olduğu belirtilmektedir. (el-Furkân 25/15,
16)

5.2.4. Dâru’s-Selâm

Daha önce de ibelirtildiği üzere, “Ev, yurt, konak, saray, arsa ve binaların
bulunduğu mahalle ve vatan” ( İbn Manzur, 1994: VI, 298–299) anlamındaki “dâr”
kelimesiyle, “görünen ve görülmeyen felâketlerden ve hoşa gitmeyen durumlardan
korunmuş olma ( er-Râğıb, 1986, 350.)” halini ifade eden “selâm” kelimesinin
oluşturduğu bir terkip olan “dâru’s-selâm”, “huzur ve güven yeri” anlamına
gelmektedir. Hiçbir olumsuzluğun yaşanmayacağı bir mekân olması bakımından cenneti
ifade eden bir isim olarak Kur’an-ı Kerim’de iki yerde geçmektedir:
“Onlar için Rab’leri katında dâru’s-selâm vardır. Yaptıkları güzel işlerden dolayı
O, onların dostudur.” (el-En'âm 6/127)
“Allah dâru’s-selâm’a çağırıyor.” (Yunus 10/25)
Taberî, dâru’s-selâm kavramını, “Allah’ın dünyada kendilerini zâtı hakkında
sınadığı veli kulları için âhirette bir ödül olmak üzere hazırladığı Allah’ın evi olan
cennettir.” (et-Taberî, 2002: VIII, 44)şeklinde açıklamaktadır. Zemahşerî (ö.538/1143)
ise, “Her türlü âfât ve kederin bulunmadığı Allah’ın yurdu yani cennet” tanımlamasını
yapmaktadır. (ez-Zemahşerî, 2003: II, 61)
Ebû Hayyan “Ka’be için nasıl Beytullah denildi ise cennet için de “Dâru’s-
Selâm” denilmiştir” ( Ebû Hayyân, 1992: IV, 643)derken, Ebu’s-Suud (ö.938/1574) ise
kavramı “Allah’ı zikredenler için esenlik yurdu yani cennet” şeklinde yorumlamıştır.
(Ebu’s-Suud, 1999: VI, 442)
“Esenlik yurdu veya barış yurdu” anlamına gelen “dâru’s-selâm” terkibinin
cennete ad olması hususunda iki görüş ileri sürülmüştür.
Birincisi, “dâru’s-selâm” terkibindeki “selam” sözcüğünün “selâmet ve
kurtuluş” anlamları dikkate alınarak cennetin her türlü felaket, belâ, musibet, yok olma,
fakirlik, hastalık, düşkünlük vb. hoş olmayan olgulardan uzak olmasından hareketle,
ona “esenlik/selâmet yurdu” denilmiştir. Buna göre, dünyada bir hikmete binaen insana
musallat olan felâket ve belâlar ile istenmeyen olaylardan gerçek anlamıyla kurtuluş
ancak cennette mümkün olacaktır(er-Râğıb, 1986, 350; er-Râzî, tsz: XIII, 189) .
İkincisi ise, selâm isminin Allah’ın güzel isimlerinden bir isim, cennetin de
O’nun bir yurdu olmasından dolayı “Dâru’s-selâm” adını almış olabileceği
görüşüdür(er-Râzî, tsz: XIII, 64; İbn Kayyım, 2004, 89.)
Selam sözcüğünün geçtiği diğer ayetler çerçevesinde, barış ve esenlik yurdu olan
“Dâru’s-selâm” ve onu hak eden Allah’ın kulları için Kur’an’da oluşturulan tablo
şöyledir:
“Dâru’s-selâm”a giren müminlere melekler “selâm” diyecekler(er-Ra'd 13/24;
en-Nahl 16/32), cennetlikler birbirlerine esenlik, dirlik ve afiyet temennisiyle “selâm”
diye seslenecekler( İbrâhim 14/23), orada cennetlikler selâm ile karşılanacaklar(el-
Furkan 25/75; ez-Zümer 39/73), oraya girenler orada boş söz değil ancak esenlik/selam
işitecekler(Meryem 19/62; el-Vâkı’a 56/26), birbirlerine orada sağlık ve esenlik
dileyecekler(Yunus 10/10; İbrâhim 14/23) , kısacası hep güzel söz ve hoş bir karşılama
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



39
ile karşılanacaklardır. Bu cennete mümin ve muttaki kullar esenlik, dirlik ve güven
içinde girdirileceklerdir. ( el-Hicr 15/46)
Sonuç olarak, orada hiçbir belâ ve musibetin olmaması ve oraya girenlerin her
türlü âfet, hastalık, fakirlik, ölüm vb. hoş olmayan durumlardan emin olmalarından ve
cennetin de Allah’ın yurdu olmasından dolayı bu terkip cennete ad olmuştur demek
mümkündür.

5.2.5. Dâru’l-Mukâme

Cennetin isimlerinden biri de “dâru’l-mukâme”dir. Bu terkip “dâr” ve
“mukâme” sözcüklerinden oluşmaktadır. Dâr kelimesinin anlamı daha önce
açıklandığından burada sadece “mukâme” sözcüğünün anlamı üzerinde kısaca
durulacaktır. “Mukâme”, “bir yere yerleşme” anlamındaki “ekâme” fiilinin ism-i mef’ûl
formunun sonuna “ta” eklenmesiyle oluşmuş bir kelimedir. Arap dili morfolojisinde
“mezid fiillerin ism-i zaman, ism-i mekân ve mimli mastarı ism-i meful formunda gelir”
(el-İstirabâzi, 1985, 186) kuralından hareketle bu kelime, bazen “ikamet”, bazen
“ikamet edilecek yer”, bazen de “ikâmet süresi” anlamında olabilmektedir. (el-
Fîruzabâdî, 1987, 1487)
Kelimenin bu manalardan hangisine geldiğini ise cümledeki kullanımı tayin
eder.
“Dâru’l- mukâme” terkibi Kur’an’da yalnız bir yerde geçmektedir:
“O (Rab) ki lütfuyla bizi durulacak yurda (dâru’l-mukâmeye) yerleştirdi. Orada
bize ne bir yorgunluk dokunur ve ne de orada bize bir usanç dokunur.” (Fâtır 35/35)
el-Ferrâ Meâni’l-Kur’ân adlı eserinde “el-mukâme” kelimesine ikâmetgâh
anlamında “oturulacak yer” anlamını vermiştir. (el-Ferrâ, 1972: II, 370; er-Râğıb, 1986 ,
630-631)Buna göre kelimeye, sözlük anlamına da uygun olarak “ikamet yeri” veya
“ekâme” fiilinin anlam örgüsünde bulunan süreklilik anlamından ve ayette ifade edildiği
gibi orada yorgunluk, usanç ve bıkkınlığın bulunmayışından hareketle “daimi ikamet
yeri” de diyebiliriz. Çünkü yorgunluk, bıkkınlık ve usanç bir şeyin devamlı olmasına
bağlıdır. Nitekim İbn Kesir (ö.774/1372) bu terkibi “cennetü’l ikâme” (İbn Kesir, tsz:
VI, 536), Elmalılı ise, “Dar-ı İkamet, ikametgah, vatan-ı ikamet, kalınacak yurt” olarak
açıklamıştır (İbn Kesir, tsz: VI, 536).
Alûsî de “kendisinden ebediyen ayrılmadan ikamet edilecek yurt olan cennettir”
şeklinde yorumlamıştır. (Âlûsi, 2000:XXII, 199)
“Dâru’l-Mukâme” tamlaması, “cennete girenlerin Allah’a hamd ve şükür
sırasında bulundukları mekân için kullanacakları bir tabir olmalıdır” biçiminde de
açıklanmıştır.

(Topaloğlu, 1993b:VII, 377)
Sonuç olarak, cenneti ifade eden bu terkibin yukarıdaki açıklamalar ve görüşler
de dikkate alınarak cennetin bir diğer adı olduğunu söyleyebiliriz. Zirâ terkibin geçtiği
ayetten de anlaşılacağı üzere sürekli ikamet edilecek yurt olan “dâru’l-mukâme”,
sakinleri için gam ve tasanın bulunmaması, yorgunluk ve bıkkınlığın olmaması özelliği
ile anlatılmaktadır. (Fâtır 35/34, 35)

5.2.6. el-Hüsnâ

Cennetin Kur’an’da zikredilen isimlerinden biri de “el-Hüsnâ”dır. Hüsnâ,
kelimesi sözlükte iyilik, güzel sonuç(el-Fîruzabâdî, 1987, 1535), daha güzel, daha iyi,
en güzel, en iyi(el-Fîruzabâdî,1987: 1535, İbn Manzur,1994:XIII, 115) anlamlarına
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



40
gelmektedir. Ünlü dil bilimci İbn Manzûr “el-Hüsnâ” kelimesinin “cennet” anlamına
geldiğini belirtmektedir. (Bkz: İbn Manzur, 1987:XIII, 115)
Kelimenin cennet anlamında kullanıldığı ayetlerden( en-Nisa 4/95; Yunus 10/16;
Ra’d 13/18; en-Necm 53/31; el-Hadîd 57/10) bir tanesini örnek olarak ele alabiliriz:
“Güzel davranışlara cennet (el-hüsnâ) ve daha fazlası (ziyade) vardır.” (Yunus
10/26)
Taberî “el-Hüsna” kelimesinin anlamı hususunda ihtilafları zikrettikten sonra bu
kelimenin “cennet” anlamına gelebileceğini ifade eder. (et-Taberî, 2002: XI, 138)
Ebû Hayân (ö.754/1353) ise Taberî’nın bu açıklamasına dayanarak el-Hüsnâ
kelimesinin bütün güzellikleri içeren umum ifade eden bir kelime olduğunu ve cennet
anlamı içermediğini belirtir. Ancak Taberî’inin tefsirine baktığımızda onun el-Hüsna
kelimesini değil de “ziyâde” kelimesinin umum ifade ettiğini belirttiğini görürüz
(Hayyan, 1992: VI, 43; et-Taberî, 2002:XI, 138). Vâhidî (ö.468/1075) ise, el-Hüsna’yı
cennet, ziyâde kelimesini ise “Allah’ın yüzüne bakmak olarak yorumlar. (el-Vâhidî,
1995:I, 465)
Âlûsî de kelimeyi cennet olarak açıklar. (el-Âlûsî, 2000:XI, 137) İbni Kesir de
“el-Hüsnâ” kelimesini “cennet”, “ziyâde” kelimesini ise “Allah’ın yüzüne bakmak
(O’nun cemâlini seyretmek)” olarak ifâde etmektedir. ( İbn Kesir, tsz: IV,199)
Elmalılı, âyette geçen “el-Hüsnâ” kelimesini “cennet”, “ziyâde” kelimesini ise
“mağfiret, Rıdvan ve Allah’ın cemâlini müşahede etmek” şeklinde yorumlamıştır.
(Yazır, tsz: IV, 1704)
Bekir Topaloğlu ise “hüsnâ kelimesinin cennet anlamına geldiği müfessirlerin
büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir” diyerek, “el-Hüsnâ kelimesine yukarıda
zikredilen âyetin dışında yer aldığı on ayette de bu manayı vermek mümkündür”
değerlendirmesini yapmaktadır. (Topaloğlu, 1993b: VII, 377)
el-Hüsnâ kelimesi Kur’an’da cennet anlamına geldiği yerlerde şu özellikleri ile ön
plana çıkmaktadır:
Cennetliklerin orada yüzlerine hiçbir şekilde bir kara bulaşmayacak, hor ve hakir
görülmeyecekler ve orada ebedi kalacaklardır. (Yunus 10/26; Necm 53/31)
Hüsnâ cennetini hak edenler cehennemden uzaklaştırılacaklar, orada cehennemin
uğultu ve hışırtısını duymayacaklar, ebedi olarak canlarının çektiği nimetlerden
yararlanacaklar, en büyük korku onları endişelendirmeyecek ve melekler orada
kendilerini, “işte, bu size vaat edilen gününüzdür” diyerek karşılayacaktır. (el-Enbiya
21/101–103)
Yine Kur’an’a göre bu cennet, inanıp din uğruna gayret edenlere söz verilmiş
olup(en-Nisâ 4/95; el-Hadîd 57/10), oraya Rablerinin çağrılarına icabet edenler
konulacak(er-Ra’d 13/18), inanıp iyi işler yapanlara bu cennet ödül olarak verilecek(el-
Kehf 18/88), güzel davrananlar oraya gireceklerdir. (Yunus 10/26; en-Necm 53/31)
Sonuç olarak, “el-hüsnâ” sözcüğünün yukarıdaki değerlendirmelerin ışığında bazı
âyetlerde cennet anlamında ve ona işaret eden bir isim olduğunu söyleyebiliriz.

5.2.7. Makâmun Emîn

Cennetin Kur’an’da zikredilen adlarından bir diğeri de “makâmun emîn”dir.
Burada ifade edilen “makâm” kelimesini Râğıb el-Müfredât isimli eserinde “Kendisinde
karar kılınan ve sürekli ikamet edilen yer” olarak açıklamıştır. (er-Râğıb, 1986: 630–31)
“Emîn” ise korkunun yok olması ve kişinin güvende olması, (er-Râğıb, 1986: 30)
her türlü bela ve musibetten güvende olma halidir. (el-Fîruzabâdî, 1987: 1518)
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



41
Buna göre “makâmun emîn”, “güvenilir yer, emniyetli mekan” anlamlarına
gelmektedir. Cennet her türlü musibet, afet ve hoş olmayan davranışların olmadığı,
kendisinde ölüm, hastalık gibi maddi afetlerle üzüntü, keder, bıkkınlık, bunalım gibi
manevi olumsuzlukların bulunmadığı bir mekândır. (İbn Kayyım, 2004: 134; el-Âlûsî,
2000: XXV, 134)
Bu sebeple, bu ismi almıştır denilebilir.
Cennetin bu ismi, Kur’an’da yalnız bir yerde zikredilmektedir.
“Muttakiler ise güvenli bir makamdadır, Cennetlerde ve çeşme başlarında, ince
ipekten ve parlak atlastan giysiler giyerek karşılıklı otururlar.” (ed-Duhân 44/51–53)
Bekir Topaloğlu’na göre, “makâmun emîn” ifadesinin zikredildiği ayeti takip
eden “Cennetlerde ve çeşme başlarında” ayetinden “makâmun emîn” ile kastedilenin
cennet olduğu anlaşılmakta ve her iki ayet birbirini tamamladığından “makâmun emin”
ifadesinin tek başına cennetin adı olmaması daha isabetlidir. (Topaloğlu, 1993b: VII,
376)
Kurtubî ise, “Cennetlerde ve çeşme başlarında” ifadesinin “makâmun emîn’den
bedel” olduğunu açıklamaktadır(el-Kurtubî, 1994: XVI, 149)şeklinde tefsir eder. (et-
Taberî, 2002:XIII, 165)
Her ne kadar “makâmun emîn” ifadesi cennet için müstakil bir isim olarak kabul
edilmese de, takip eden ayetlerde belirtildiği üzere, “orada bahçeler ve çeşmelerin
bulunması, cennetliklerin ince ipek ve parlak atlas kumaştan elbiseler giymeleri, güven
içinde her meyveden yemeleri ve ölümü bir daha tatmayacak olmaları” (ed-Duhân,
44/51–56)gibi hususlar hep cenneti anlatan niteliklerdir ve bu nitelikler ayette de
belirtildiği üzere “makâmun emîn”de bulunmaktadır. Dolayısıyla “makâmun emin”in
cennetin isimlerinden bir isim olması mümkündür. Nitekim Taberî bu terkibi “cennet”
İbn-i Kesir ve Sâbunî ise “makâmun emin”i “ölmek, açlık, yorgunluk, hastalık, üzüntü
çekmek vb. hoş olmayan olgular ve diğer musibet ve afetlerden cennetliklerin emin
olacakları bir yer” olarak tarif ettikten sonra, “o da cennettir” şeklinde açıklayarak
“makâmun emîn”in cennetin bir ismi olduğunu ifade etmişlerdir. ( İbn-i Kesir, tsz: VII,
246; es-Sâbûnî, tsz: III, 177)
Kur’an’da “makâmun emîn” ifadesinin geçtiği âyetten hemen sonra gelen
âyetlerde bu cennetin manzarası bizler için şöyle tasvir edilmektedir:
Cennetliklerin orada bahçelerde ve pınar başlarında olacaklar, orada ince ipek ve
parlak atlastan elbiseler bulunacak, bu elbiseleri muttakîler giyecekler ve karşılıklı
oturacaklar. Cennet sâkinleri orada güven içinde olacaklar. Cennette canlarının çektiği
her meyveyi yiyebilecekler ve onlar için dünyadaki ilk ölümden başka bir ölüm
olmayacak, yani orada ölümsüzlük olacaktır. (ed-Duhân 44/51–56)
Bu cennete ise muttakiler gireceklerdir. (ed-Duhân 44/51)
Sonuç olarak âyetin geçtiği bağlamı ve yukarıdaki açıklamaları da dikkate alarak
“makâmun emîn” terkibinin cennetin isimlerinden bir isim olduğunu söylemek
mümkündür.

5.2.8. Firdevs Cenneti

Firdevs kelimesi aslen Farsça olup, Arapçalaşmış bir sözcüktür. Kelimenin aslının
Süryanice, Yunanca, Rumca veya Habeşçe olduğu görüşünü ileri sürenler de
vardır(Bkz: Ratrut, 1988, 29–30; Salih, 1998, 37). Kelime lügatte “Her çeşit süs,
güzellik ve nimetlerin tamamını kendisinde bulunduran bostan ve bahçe” ez-Zebîdî

( ez-
Zebîdî, 1994:VIII, 392; İbrahim, 1986, 680) olarak ifade edilmiştir. Taberî ise Ka’b’dan
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



42
rivayetle, “içinde üzüm bağlarının bulunduğu bahçe” olarak tanımlamaktadır. (et-
Taberî, 2002:XVI, 36)Kelime yaşayan tüm dillerde kullanılmaktadır. (Salih, 1998, 37)
Kelime Kur’an-ı Kerim’de iki ayette geçmektedir.
“İnanıp iyi işler yapana gelince Firdevs cennetleri de onlara konak olmuştur”. (el-
Kehf 18 / 107.)
“Onlar Firdevs’e vâris olacaklar, orada ebedî kalacaklardır.” (el-Mü’minûn 23/11)
Kur’an-ı Kerim’de Firdevs cennetiyle ilgili yukarıda zikredilen birinci ayetin
bağlamında, kâfirlerin ilâhi mesaj ve Allah’ın elçilerine karşı olumsuz davranış ve
tutumları karşılığında ceza olarak cehenneme atılacakları vurgulandıktan sonra iman
edip iyi işler yapanların da mükâfat olarak Firdevs cennetlerine konulacakları, orada
ebedî kalacakları ve oradan ayrılmak istemeyecekleri belirtilmektedir(el-Kehf 18 / 101-
108). İkinci ayetin öncesinde ise, kurtuluşa eren müminlerin özellikleri sıralanmakta ve
bu özellikleri yerine getirenlerin Firdevs cennetine varis olacakları ve orada ebediyen
kalacakları müjdelenmektedir(el-Mü’minûn 23/1–11)
İkici ayetin sonunda ve birinci ayetin peşinden gelen ayette yer alan “orada ebedî
kalacaklardır” ifadesinden yola çıkarak her iki ayette geçen Firdevs kelimelerinin âhiret
cennetini ifade ettiğini söyleyebiliriz. Aynı zamanda bu kelime cennetin tamamını ifade
eden bir isim olabileceği gibi onun bir çeşidi, ortası, en yüksek ve en değerli bir
bölümünün adı da olabilir.

5.2.9. Me’vâ Cenneti

“Me’vâ” kelimesi sığınılacak, barınılacak, dönülecek yer anlamındadır. (er-
Râğıb,1986: 42)
Bu kelime Kur’an’da hem cennet, hem de cehennemi ifade etmek üzere
zikredilmektedir. Ancak âhirette mutluluk yurduna isim olmak üzere yalnız iki yerde
geçmektedir.
“İnanan ve iyi işler yapanlara gelince, yaptıklarına karşılık bir ağırlama olarak
onlara, barınma cenneltleri (cennâtü’l-me’vâ) vardır.” (es-Secde 32/19)
“Andolsun O’nu bir kez daha görmüştü. Sidretü’l-Müntehâ’da, ki barınma cenneti
(cennetü’l-me’vâ) onun yanındadır.” (en-Necm 53/13–15)
“Me’vâ cenneti”nin sakinleri hususunda âlimler çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir.
Kimileri oranın, mü’min olan herkesin, kimileri de şehitlerin, bazıları ise meleklerin
barınağı olduğu görüşündedirler. (İbn Kayyım, 2004, 130-131; Ratrut, 1988, 26)
Secde suresinde bulunan yukarıdaki ilk ayetin bağlamından yola çıkarak “Me’vâ
cenneti”ne Allah’ın ayetlerine inananlar ve bu ayetleri duyduklarında secdeye
kapananlar, büyüklük taslamadan Rab’lerini övenler, kendilerine verilen rızktan hayır
için verenler ile inanıp iyi işler yapanların(es-Secde 32/15, 16, 19) gireceklerini
söylemek mümkündür.
Sonuç olarak bu cennetin sakinleri kim olursa olsun bu kelimenin geçtiği ayetler
Kur’an bağlamında incelendiğinde kelimenin cennetin isimlerinden bir isim olduğu
anlaşılmaktadır.

Naîm Cenneti

“Naîm” cenneti Kur'an-ı Kerim'de on bir ayrı yerde tekrarlanmaktadır. Bunların
ikisinde “cennetü naîm” (el-Vâkı’a 56/89; el-Meâric 70/38), birinde “cennetü’n-naîm”

(eş-Şuarâ 26/85), sekiz yerde ise “cennâtü'n-naîm”

(el-Mâide 5/65; Yûnus 10/9; el-Hacc
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



43
22/56; Lokman 31/8; es-Saffât 37/43; et-Tûr 52/17; el-Vâkı’a 56/12; el-Kalem 68/34)
şeklinde cennet kelimesiyle birlikte tamlama olarak, iki yerde de tek başına “naîm”
biçiminde geçmektedir(el-İnfitar 82/13; el-Mutaffifiyn 83/22)
.
“Naîm” kelimesi “bolluk, saadet, mutluluk, refah, huzur, mutlu bir hayat”
anlamına gelen nimet kelimesinden daha kapsamlı bir içeriğe sahiptir.

(el-Fîruzabâdî,
1987, 1500-1501)

Naîm, insana mutluluk veren maddî ve manevî bütün güzellikleri ifade
etmektedir. Buna göre cennâtu’n-naîm, ‘mutluluklarla dolu cennetler’ manasına gelir.
Naim kelimesinin bir ayette cehennemin isimlerinden olan ‘cahîm’in mukabilinde
kullanılması(el-İnfitâr 82/13) diğer bir ayette de cennetle ilgili tasvirin baş tarafında tek
başına yer alması(el-Mutaffifîn 83/22)onun cennet isimlerinden biri gibi kabul
edilebileceğini göstermektedir. (Topaloğlu: 1993b:VII, 376)
İbn Kayyım, “Naim Cenneti”nin içinde bulunan maddi ve manevî bütün nimetleri
esas alarak bu nimetlerin cennetlerin hepsinde bulunması nedeniyle onun bir cennetin
adı olabileceği gibi cennetlerin tümünün adı da olabileceği değerlendirmesini
yapmaktadır(İbn Kayyım, 2004: 133)
Kur’an’ı incelediğimizde “Naîm Cenneti”nin şu özelliklerle anlatıldığını görürüz:
Allah’ın samimi kulları için naîm cennetlerinde canlarının çektiği çeşit çeşit bitip
tükenmeyen meyveler bulunmakta, orada bu kullar altından ve çeşitli mücevherlerden
işlenmiş tahtlar ve koltuklar üzerinde karşılıklı oturmakta, sohbet etmekte ve etrafı
seyretmektedirler. Hemen önlerinde akan kaynaktan doldurulmuş kadehler
dolaştırılmakta, içenlere lezzet veren ve berrak olan fakat sersemletme ve sarhoş etme
özelliği olmayan bir içki onlara sunulmaktadır. Yanlarında ise eşleri yer almaktadır.
Ayrıca naim cennetine giren Salih kullar orada canlarının çektiği etten diledikleri kadar
yiyecekler, onlar için kiraz, kökünden tepesine kadar dizilmiş muzlar ve türlü meyveler
olacak, orada onlara hizmet eden hizmetçiler bulunacak ve onlar uzun gölgeler altında
fışkıran pınarların olduğu bu cennette zevk içinde yaşayacaklardır. Cennet ehli burada
boş söz ve lakırdı duymayacak onların orada duyacakları söz ancak selam olacaktır.

(es-
Saffât 37/41–49; et-Tûr 52/18, 19, 20, 22, 23, 24; el-Vâkı’a 56/10–37; el-Mutaffifîn
83/22-289
Sonuç olarak, Naim Cennetine inanıp yararlı ve güzel işler yapan(Yunus 10/9; el-
Hac 22/56; Lokman 31/8), muhlis(es-Saffât 37/40), sâbık(el-Vâkı’a 56/10) , mukarreb(
el-Vâkı’a 56/11, 48), muttaki ( et-Tûr 52/17; el-Kalem 68/34) ve ebrâr(el-İnfitar 82/13;
el-Mutaffifîn 83/22) olan insanların girecek ve orada ebedî olarak kalacaklardır.
(Lokman 31/9) Naim Cenneti’nin Kur’an-ı Kerim’deki kullanımını ve bu ayetlerin
bağlamlarını dikkate alarak bu terkibin cennetin bir adı olduğunu söylemek
mümkündür.

5.2.10. Adn Cenneti

“Adn” kelimesi, “ikamet etme, kendisinde sürekli ikamet edilen ve ikamette karar
kılınıp sebat edilen mekân, yer” ez-Zebîdî

( ez-Zebîdî, 1994: 18, 370; er-Râğıb, 1986:
488)anlamındadır. Bu kelime üzerinde âlimler “cennette bir nehir” veya “köşk”
yorumunu yapmışlar, kelimenin aslının Süryanicenden Arapçaya geçtiğini ileri
sürenlere göre ise “bağ” anlamına gelmektedir. (Ratrut, 1988: 65–66 ) Bu görüşlerin
kritiğini yapmak konumuzun dışında olduğu için biz burada bunların detayına
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



44
girmeyeceğiz.
Kelime, Kur’an-ı Kerim’de on bir kez tekrarlanır ve her ayette “cennet”
kelimesinin çoğulu olan “cennât” ile birlikte “cennâtü adn / adn cennetleri” şeklinde bir
terkip olarak yer alır( Abdulbaki: 1988: 570)
Söz konusu ayetlerden ikisini örnek verelim:
“Onlar, içlerinden ırmaklar akan adn cennetlerine gireceklerdir. Orada
diledikleri her şey onların olacaktır. İşte Allah müttakileri böyle ödüllendirir.” (en-Nahl
16/31)
“Onlar, adn cennetlerine gireceklerdir. Orada altın bilezikler ve incilerle
süsleneceklerdir. Orada elbiseleri ise ipekten olacaktır.” (Fâtır 35/33)
“Adn” kelimesi, cennetin bir bölümünün adı olabileceği gibi, kelimenin kökünde
bulunan “ikamet, sebat ve devam” anlamı ve Kur’an’da her tekrarlandığı yerde “adn
cennetleri” şeklinde geçmesi, ayrıca cennetin nimetleri bağlamında zikredilen genel
özelliklerinin yaklaşık olarak buralarda da belirtilmesi nedeniyle cennetin tamamının
adı olması da mümkündür. (İbn Kayyım, 2004: 131; Topaloğlu,1993b: VII, 376-377)
Adn cennetleri, içlerinde güzel meskenlerin olması(et-Tevbe 9/72; es-Saff 61/12)
içlerinden ırmakların akması(en-Nahl 16/31; el-Kehf 18/31; Taha 20/76; el-Beyyine
98/8), oradakilerin her isteğinin karşılanması(en-Nahl 16/31)oraya girenlerin altın
bileziklerle süslenmeleri, ince ipekten yeşil giysiler giymeleri, koltuklarına
kurulmaları(el-Kehf 18/319), giysilerinin ipek olması, takılarının inci altın bilezik
olması, orada gam ve tasanın bulunmaması(Fâtır 35/33–34), kapılarının cennetliklere
açık olması, oradakilerin koltuklarına kurularak birçok meyve içki istemeleri,
yanlarında ise bakışlarını sadece kendilerine diken yaşıt dilberlerin olması ve bu
rızıkların ebedi olması(Sad 38/50–54)özellikleri ile anlatılmıştır.
Yine bu cennetin müttakiler için hazırlanmış olduğu ve orada sadece barış ve
esenliğin oluşu, sabah akşam rızıklarının hazır oluşu ve bu cennetin Allah tarafından
kullarına gıyaben vaat edilmiş olması, (Meryem 19/61–63) oranın günahlardan
arınanlara tahsis edilmesi(Taha 20/76), cennetlik olanların iyi olan baba, eş ve
çocuklarıyla beraber bu cennetlere girmesi, meleklerin her kapıdan kendilerinin
yanlarına varmaları ve onlara selam verip kutlamaları(Taha 20/76) ve cennetliklerin
burada ebedi olarak kalmaları(Taha 20/76; el-Beyyine 98/8)bu cennetlerin özellikleri
arasında yer almaktadır.
Cennet, ele aldığımız bu isimlerin dışında, dârul-muttekîn(en-Nahl 16/30.),
âkibetü’d-dâr( el-En’am 6/135; el-Kasas 28/37) ukbetu’d-dâr(er-Ra’d 13/22, 24, 42)
terkipleri ile ğurfe(el-Furkan 25/75; el-Ankebut 29/58; es-Sebe 34/27; ez-Zümer
39/20.), fevz(en-Nebe’ 78/31), rahmet( el-Enbiyâ 21/75, 86; en-Neml 27/19; el-Feth
48/25; el-İnsan 76/31.), rızık(el-Enfâl 8/4, 74; el-Hac 22/50; es-Sebe 34/4), ecir(Âl-i
İmrân 3/172, 179; el-Mâide 5/9; Hud 11/11; Fâtır 35/7)kelimeleriyle de
nitelendirilmiştir. Bunlar, Kur’an-ı Kerimde geçtiği ayetlerde cennetin bir özelliğini
veya bir bölümünü ifade eder biçimde kullanıldığı gibi, cennet adının yerine tek başına
da kullanılmıştır.
Bunların dışında bazılarınca isim olarak kabul edilen fakat incelememiz
neticesinde cennete isim olması zor gözüken, daha çok cenneti bir yönüyle niteleyen
kelime ve terkipler de vardır. Bu kelime ve terkipler ise el-hayevân, kadem-i sıdk ve
illiyyûndur. Bunları da kısaca inceleyelim.



KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



45

5.2.11. el-Hayevân

“Dirilik, gerçeklik, süreklilik” manalarına gelen (er-Râğıb, 198: 197) “el-
hayevân” kelimesi cenneti nitelemek üzere sadece bir ayette geçer:
“Bu dünya hayatı eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu, işte
asıl hayat (el-hayevân) odur. Keşke bilselerdi” (el-Ankebût 29/64).
Temel anlamı itibariyle “el-hayevan” kelimesi sadece cenneti değil, aynı zamanda
cehennemi de içine alacak kapsamdadır. Çünkü âhiret hayatının bir diğer gerçeği olan
cehennem de kelimenin anlam alanı içinde bulunan özelliklere sahiptir. Nitekim ayetin
bağlamı dikkate alınıp öncesi ve sonrasına bakıldığında müşriklerden bahsedildiği
görülecektir (Bkz: el-Ankebût 29/6–64, 65–68).
Buna göre, “el-hayevân” ifadesinin geçtiği ayetin bağlamını da dikkate alarak
şöyle bir yorum yapmak mümkündür: “Bu dünya hayatı oyun ve eğlenceden, geçici
olmaktan ibarettir. Geçici olan bu hayata ehemmiyet vermeyin. Ey müşrikler!
Bitmeyeceğini sandığınız bu hayat son bulacaktır. Asıl sürekli hayat başlayacaktır.
Orada ebedi olarak kalacaksınız. Bana inanıp şirkten vazgeçmezseniz, “hayevân / ebedi,
sürekli” olma özelliği olan cehennemde kalacaksınız.”
Ancak, söz konusu ayette geçen “el-hayevân” kelimesi, kendinden hemen önce
gelen “dâru’l-âhire” terkibini açıklamaktadır:
“Dâru’l-ahire” terkibinin Kur’an’daki diğer kullanımlarına baktığımızda hep
olumlu anlamda olduğunu görürüz (el-Bakara 2/94; el-Enam 6/32; el-A’râf 7/169;
Yusuf 12/109; el-Kasas 28/77–83; el-Ahzab 33/29; en-Nahl 16/30). Bu nedenle, olumlu
bir ifade olan ve cenneti ifade eden “dâru’l-âhire” ifadesini açıklayan “el-hayevân”
kelimesinin de cennet için kullanılmış olması daha anlamlı gözükmektedir. Ancak bu
kelime, bir isim olarak değil de, kendinden önce gelen ismin delalet ettiği yer olan
cennetin niteliğini ifade etmektedir. Cennet anlamında iki terkibin ard arda gelmesi
Kur’an’ın eşsiz belagatine uygun düşmez. Bu nedenle cennetin başlı başına bir ismi
değildir. Ancak İbn Kayyım bu âyetten yola çıkarak el-hayevân kelimesinin cennetin
isimlerinden bir isim olduğunu ileri sürmektedir (İbn Kayyım, 2004: 132).
Sonuç olarak, “el-hayevân” terkibi yukarıda da izah etmeye çalıştığımız gibi
cennetin bir ismi olmayıp onun bir özelliğini anlatan bir terimdir.

5.2.12. Mak’ad-i Sıdk

Oturulacak yer anlamına (el-Fîruzabâdî, 1987: 398) gelen “mak’ad” kelimesiyle
doğru söz ve fiil anlamına (el-Fîruzabâdî, 1987: 1162) gelen “sıdk” kelimelerinden
oluşan bu terkibe Elmalılı, “sıdk meclisi, doğruluk durağı ve sadâkat sandalyesi”
manasını vermiştir (Yazır, tsz: VII, 4656). Bu terkip Kur’an-ı Kerim’de bir yerde
geçmektedir.
“Muttakîler, cennetlerde ve ırmak başlarındadırlar. Onlar güçlü bir Pâdişâhın
huzurunda doğruluk meclisindedirler (mak’ad-i sıdktadırlar)” (el-Kamer 54/54 -55).
“Mak’ad-i sıdk” terkibini İbn Kayyım cennetin isimlerinden kabul etmektedir (İbn
Kayyım, 2004: 93).Ancak Topaloğlu bir önceki ayette muttakilerin cennette olacağı
ifade edildiği için bu terkibin onu niteleyen bir tabir olabileceğini, dolayısıyla cennetin
bir ismi olamayacağını belirtmektedir (Topaloğlu, 1993b: VII, 377).


KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



46

5.2.13. İlliyyûn

“Yücelik, yükseklik ve şeref” anlamlarına gelen (Topaloğlu, 1993b: VII, 377)
“illiyyûn” kelimesi Kur’an’da birbirini takip eden iki ayette geçmektedir:
“Hayır, iyilerin yazısı illiyyûndadır. İlliyyûnun ne olduğunu sen nereden
bileceksin? O yazılmış bir kitaptır” (el-Mutaffifîn 83/18, 19).
Bu kelimenin de cennetin isimlerinden olduğunu kabul edenler vardır (İbn
Kayyım, 2004: 93). Bazı müfessirler muhtemelen cennetin yükseklerde bulunduğu
genel telakkisine dayanarak “illiyyûn” kelimesini, cennetin isimlerinden biri olarak
kabul etmişlerdir. Ancak Taberi’nin de belirttiği gibi (et-Taberî, 2002: XXX, 65–66),
yükseklikler manasına gelen illiyyûnun cennetten ibaret olduğunu söylemek için elde
güçlü bir delil mevcut değildir. Nitekim ilgili ayetin devamında “illiyyûn”, “gözde
meleklerin müşahede ettiği yazılmış kitap” şeklinde açıklanmıştır (Topaloğlu, 1993b:
VII, 377) . Dolayısıyla bu kelimenin, mümin olanların kayıtlarının tutulduğu bir kitabın
ismi olması ihtimali daha kuvvetlidir.

5.3. Cennetin Sayısı

Cennet, içerdiği her türlü bağ, bahçe, mesken, köşkler ile yiyecek, içecek ve her
türlü konforun, maddî ve manevî lezzet ve hazların bulunduğu yeri ifade eden kapsamlı
bir isimdir. Bu mekânda gerçekten insanın hayal dünyasının sınırlarının bile çok
ötesinde nimetler vardır. Bu gerçeği Kur’an, “Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne
gözler aydınlatıcı nimetler saklandığını hiç kimse bilemez.” (es-Secde 32/17) şeklinde
açıklamaktadır. Yani cennette müminler için ödül olarak hazırlanan nimetlerin hem
niteliği hem de niceliği akla hayale sığmayacak kadar çoktur. İnsan aklının ve
muhayyilesinin onu gerçek şekliyle kavramasının mümkün olamayacağı
vurgulanmaktadır. Ancak buna rağmen müminleri özendirmek için o cennetlerin
nimetleri hakkında Kur’an bir takım ipuçları vermektedir. Cennetteki nimetlerden söz
ederken de muhatabın anlayacağı biçimde ve onların bildiği veya kullandığı maddî
varlıklardan yola çıkarak cennetleri anlatma ve tasvir etme yolunu seçmiştir. Bu ifade
biçimi, Kur’an’ın muhatabın zihninde mesajı daha etkili kılmak için uyguladığı bir
üslup özelliğidir.
Akla hayale sığmayacak kadar geniş ve bol nimetlerle donatılmış cennet,
Kur’an’ın ifadesine göre iki grup halinde olmak üzere dört adettir. Ancak Rahman
sûresinde belirtilen bu cennetler sayısal olarak kapalı bir biçimimde ifade edilmektedir.
Aynı şekilde özelliklerinden söz edilmesine rağmen isimleri de belirtilmektedir. Sadece
Rahman suresinde işaret edilen cennetlerin sayısı şöyle açıklanmaktadır:
“Rabbinin huzurunda hesap vermekten korkanlara iki cennet vardır” (er-Rahmân
55/46).
Kur’an birinci grup bu iki cenneti; “içerisinde çeşitli ağaçlar ve meyvelerin
bulunması, akıp giden iki kaynağın olması, her meyveden çifter çifter bulunması ve bu
meyveleri yorulmaya gerek kalmadan isteyenin elini uzatıp alabilmesi, kalın atlastan
yatakların olması, cennetlikler için daha önce hiçbir insan ve cinin dokunmadığı,
bakışlarını yalnızca eşlerine yöneltmiş olan, yakut ve mercan gibi eşlerin bulunması”
(er-Rahmân 55/48 – 62) özelliklerine vurgu yaparak anlatmaktadır.
İlk iki cennet bu özellikleriyle anlatıldıktan sonra, bu ayetlerin hemen devamında,
“Bu ikisinin ötesinde iki cennet daha vardır.” (er-Rahmân 55/62) açıklaması
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



47
yapılmaktadır.
Bu ikinci grup iki cennet ise; “yemyeşil, fışkıran iki kaynağın bulunması, meyve,
hurma ve narın olması, iyi huylu güzel kadınların bulunması, gün yüzü görmemiş, insan
ve cinlerin dokunmadığı hurilerin olması ve yeşil yastıklar ve güzel döşeklerin
bulunması” (er-Rahmân 55/64-76) özellikleriyle anlatılmaktadır.
Ayetlerde iki grup halinde dört cennetten söz edilmektedir. Bu ayette geçen
“cennetan / iki cennet” ifadesini Elmalılı, “İki cennetten biri cismani, diğeri ruhani
cennet veya biri adn diğeri naim cenneti olabilir. Yahut biri daru’l-islam diğeri daru’s-
selam olabilir.” şeklinde yorumlamaktadır (Yazır, tsz: VII, 4687). Ayrıca Elmalılı’ya
göre, Rahmân suresi 70. ayetinde iki cennet için “hüma / ikisi” zamiri kullanılmayıp
“hünne / onlar” zamirinin kullanılmasında, her iki cennetin içerisinde bir çok cennetin
bulunduğuna veya herkese ikişer cennet olmak üzere birçok cennetin varlığına işaret
vardır (Yazır, tsz: VII, 4689). Bu yoruma göre, cennetin sayısı sadece dört değil, birçok
cennetlerden bahsetmek mümkündür.
Bu iki grup halindeki cennetlerin birbirlerine karşı mekân yönünden konumları,
fazilet ve üstünlük bakımından durumları hususunda müfessirler ayette geçen “Bu
ikisinin ötesinde /dûnihimâ” ifadesinden yola çıkarak çeşitli tartışmalar yapmış,
birbirinden farklı pek çok görüşler ileri sürmüşlerdir (İbn Kesir, tsz: VII, 481; el-Âlûsî,
2000: XXVII, 171; Yazır, tsz: VII, 4687- 4688; Ateş, 1988: IX, 200). Biz konuyu
dağıtmamak için burada bu tartışmalara girmeyeceğiz. Yalnızca bu konuda Ebû Musa
el-Eşari’nin Hz. Peygamberden rivayet ettiği bir hadisi nakletmekle yetineceğiz.
Allah’ın elçisi şöyle buyurmaktadır: “Altından iki cennet; kapları da, takıları da ve
içindeki her şey de altın. Gümüşten iki cennet; kapları da, takıları da, içindeki her şey
de gümüşten. Adn cennetinde cennetliklerin Rab’lerine bakmaları ile O’nun vechi
arsında kibriya perdesi vardır.” (el-Buhârî, 1992: VI, 181)
Bu iki grup cennetlere kimlerin gireceği hususunda da ilgili ayetlerden yola
çıkılarak pek çok görüş ileri sürülmüştür (et-Taberî, 2002: XXVII, 179, 181; ez-
Zemahşerî, 2003: IV, 440 - 441; er-Râzî, tsz: XXIX, 121; el-Kurtubî,1994: VII, 171-
172; el-Âlûsî, 2000: XXVII, 164-165). Bu görüşleri de burada zikretmeyi zait
görmekteyiz.
Kur’an-ı Kerim’de iki grup halinde belirtilen dört cennetten söz edilmesine
rağmen cennetlerin yedi adet olduğuna dair yaygın bir anlayış mevcuttur. Bu anlayışın
kaynağı ise İbn Abbas’tan rivayet edilen şu hadistir. “Cennetler yedidir: Firdevs
cenneti, Adn cenneti, Naim cenneti, Dâru’l-huld, Me’va cenneti, Dâru’s-selam,
İlliyyûn” (er-Râğıb,1986: 138). Başka bir rivayette ise “illiyyûn” yerine “Dâru’l-yakîn”
zikredilmiştir. (es-Suyûtî, tsz: 26). Bu tür hadislere dayanarak cennetlerin sekiz
olduğunu söyleyenler de mevcuttur (el-Kâdi Abdurrahim, tsz: 56; Hakkı, 1981: 23).
Ancak Kur’an’da iki grup halinde zikredilen dört adet cennet vardır. Bu cennetlerin
isimleri ise, Firdevs, Adn, Me’va ve Naim’dir (Kara, 2002:127). Bu cennetleri ve
özelliklerini daha önce tanıtmıştık.

5.4. Cennetin Dereceleri

Cennetin, bu dünyada Allah’a karşı sorumlulukların yerine getirilmesi ve O’nun
yarattıklarına karşı yapılan iyilikler ve bu dünyada güzel ahlak sahibi ve erdemli
olmanın ahiretteki karşılığı olduğu düşünülürse onun derece derece olması daha
mantıklı ve anlaşılır hale gelir. Çünkü insanların dünyada yaptığı iyilikler, güzel
davranışlar ve ibadet oranları farklı farklıdır. Cennet bu dünyadaki güzel tutum ve
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



48
davranışların ahiretteki bir karşılığı ise, onun derece derece olması mantıksal olarak bir
zorunluluktur. Kur’an’da insanların dünyada yapmış olduğu ibadet ve amel derecelerine
göre cennette farklı makamlarda olabileceğine dair ipuçları vardır.
Kur’an-ı Kerim’de her bir insanın bu dünyada fiziki ve ruhi bakımdan farklı
yaratılmasının Allah’ın bir ayeti olduğu vurgulanmaktadır (er-Rûm 30/22). Aynı şekilde
insanlar farklı derecelere sahip olup kendilerine verilen rızık ve nimetler de farklı
boyuttadır:
“…Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz…” (el-En’âm 6/83; Yusuf 12/76)
“Sizi yeryüzünün halifeleri yapan ve size verdikleriyle sizi denemek için kiminizi
derece bakımından kiminizden üstün kılan O dur…” (el-En’âm 6/165).
“...Onların dünya hayatındaki geçimliklerini aralarında paylaştıran, birbirlerine
iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kılan biziz...” (ez-Zuhruf 43/32).
Yukarıda belirtilen bu ayetler derecelendirmelerin dünyevi yönlerini ortaya
koymaktadır.
Aynı şekilde ahirette de bir derecelendirmenin söz konusu olduğu ise Kur’an’da
şöyle ifade edilmektedir.
“O (insa)nlar Allah katında derece derecedirler.” (Âl-i İmrân 3/163).
“İşte gerçek müminler onlardır. Onlara Rableri katında dereceler vardır.” (el-
Enfâl 8/4).
“İnananlar, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad
edenler, Allah katında derece bakımından en üstün olanlardır...” (et-Tevbe 9/20).
“...Allah mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri derece bakımından oturanlardan
üstün kılmıştır. Gerçi Allah hepsine de güzellik vaat etmiştir ama mücahitleri,
oturanlardan çok daha büyük ecirlerle üstün kılmıştır: “Allah kendi katından
mücahitlere yüksek dereceler, bağış ve rahmet(sevgi) vermiştir...” (en-Nisâ 4/95, 96).
Son ayette geçen “Allah hepsine de güzellik vaat etmiştir.” ifadesindeki “güzellik /
el-hüsnâ” kelimesini, Zemahşeri cennet olarak açıklamıştır. (Bkz: ez- Zmahşerî, 2003: I,
554)
“Kim de iyi işler yapmış bir mümin olarak O’na gelir ise, işte onlar için de yüksek
dereceler vardır. Altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri orada sürekli olarak
kalırlar. İşte arınanların mükâfatı budur.” (Tâhâ 20/75, 76).
“...Elbette ahiret, dereceler bakımından daha büyüktür. Onun nimet ve ikramı
daha yücedir.” (Tâhâ 20/75, 76).
Ayetlerdeki derecelerden maksat, müfessirlerin çoğunluğuna göre cennetin
dereceleridir (ez- Zmahşerî, 2003: I, 476; er-Râzî, tsz: XI, 124; İbn Kesîr, tsz: II, 132;
Ateş, 1988: II, 135).

5.5. Cennetin Nimetleri

Kur’an’da cennet nimetlerinden bahseden pek çok ayet vardır. Kur’an o eşsiz
diyarın nimetlerini o kadar canlı bir anlatım üslubu ile ifade eder ki, gayb âlemi sınırları
içinde olan o sonsuz nimet ve lezzet deryasına Kur’an’ın bu pasajlarını okuyan adeta
dalar. Cennetteki nimetlerin sonsuz ve sınırsızlığını Kur’an, “Onlar için ne gözler
aydınlatıcı nimetler saklandığını hiç kimse bilemez” (es-Secde 32/17) buyurarak oradaki
nimetlerin hayal ettiklerimizin de ötesinde ve üstünde olduğunu belirtmektedir. Başka
bir ayette ise cennetin bizatihi kendisinin başlı başına bir nimet olduğu
vurgulanmaktadır.
“Orada nereye bakarsan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün” (el-İnsân 76/20).
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



49
Ayette geçen tekil ifadeler belağatta çokluk ve azamet ifade ederler. (El-Âkûb,
1996: 126,127). Ayetin bu edebi özelliğinden hareketle cennetin nimetlerinin ve
mülkünün hayallerin ötesinde çok ve büyük olduğunu söylemek mümkündür. Biz
burada Kur’an’da ifade edildiği kadarıyla cennet nimetlerini zikretmeye çalışacağız.

5.5.1. Ağaçlar ve Gölgeler

Cennetin sayısız nimetlerinden biri de, onun ağaç ve gölgeleridir. Cennette pek
çok çeşit ağaç vardır. Bu ağaçlar o eşsiz diyara manzara bakımından doyumsuz bir
güzellik katar ve her birinin boyu, biçimi, türü, rengi ve yaprakları farklıdır. Bu farklı
ağaçlarla dolu bu manzarayı izlemek ancak seyredene manevi bir lezzet verir. Bu lezzeti
insan hissederek yaşar.
Dünyada da ormanlar, bunalan, şehrin boğucu ve gürültülü ortamından
uzaklaşmak isteyen, beton yığınları arasından çıkıp rahat bir nefes alıp dinginliğin
doruğuna ulaşmak isteyen insan için en güzel sığınma mekânları değil midir? İnsan
bazen her türlü bunalımından kurtulmak için kendini ormanın kucağına atarak ağaçların
gölgesine sığınıp, aradığı huzuru oralarda bulmaya çalışmaz mı? Bu soruların cevabı
elbette “evet”tir. Zaman zaman zihninden bu eylemi gerçekleştirmeyi düşünür ve bu
eylemi de “kafa dinlemek, derdiyle baş başa kalmak vb.” deyimleriyle açıklar. (Atik,
1992: s.71). İşte insanın bu ihtiyacını bildiği için Yüce Tanrı cennet nimetleri arasında
ağaç ve gölgelere de yer vermiştir.
Kur’an-ı Kerim’de cennet tasvir edilirken, ağaçların varlığından söz edilir:
“İki cennette de çeşit, çeşit ağaçlar (efnân) vardır.” (er-Rahmân 55/48).
Bu ayette geçen “efnân” kelimesi, ince ve yumuşak (genç) dallar taze fidanlar
anlamındadır (İbn Manzur,1994: XIII, 327). Birbirine girmiş bol dallı ve yapraklı ağaca
da denir (el-Fîruzabâdî, 1987: 1577). Kelime çeşit, tür anlamında da kullanılmıştır (er-
Râğıb,1986: 580). “Efnân” kelimesinin anlamından hareketle, zikredilen iki cennette de
her çeşit ağaçların olduğunu söylemek mümkündür. Bu ağaçlar aynı zamanda meyveli
de olabilir. Nitekim bu kelimeye İbn Abbas’ın da yer aldığı bir kısım müfessirler “çeşit
çeşit meyveler” anlamı verirlerken, Mücahid’in de yer aldığı başka bir grup müfessirler
de “çeşit çeşit ağaçlar” olarak anlamışlardır (et-Taberî, 2002: XXVII, 86; el-
Kurtubî,1994: XVII, 176; İbn Kesîr, tsz: VII, 477). İkinci görüşten yola çıkarak cennette
her çeşit ağacın olduğunu söylemek mümkündür. Bu ağaçların çokluğunu, dallarının
sıklığını ve yemyeşil olduğunu ise (Ratrut, 1988: 60) “Yemyeşildirler.” (er-Rahmân
55/64) ayetinden anlamaktayız.
Kur’an’da cennet ağaçları olarak, hurma, nar, kiraz ve muzdan söz edilir. Bu
ağaçların geçtiği ayetleri tekrar olmaması açısından burada zikretmeyip, cennetin
meyveleri başlığı altında belirteceğiz. Kur’an’da bu ağaçları ifade eden kelimelerin
dışında, herhangi bir cennet ağacına işaret edip etmediği tartışmalı olan “tûba” kelimesi
de geçmektedir:
“Onlar ki inandılar ve iyi işler yaptılar; işte tûba ve güzel gelecek onlarındır.”
( er-Ra’d 14/29).
Bu ismin cennetteki bir ağacın adı olup olmama durumu tartışmalıdır. Bu husus
söz konusu ismin geçtiği ayette net olarak ifade edilmemektedir.. Ancak tûbâ kelimesi
hadislerde cennet ağacı olarak açıklanmaktadır: “Bir adam Peygambere gelerek, Ey
Allah’ın Rasulü, tûba nedir? diye sordu. Rasulullah: Cennette bir ağaçtır, yüzyıllık
mesafesi vardır, cennet ehlinin elbiseleri o ağacın tomurcuklarından çıkar.” buyurdular
(İbn Hanbel, 1992: III, 71). Hadisin başka varyantları da vardır (İbn Hanbel, 1992: V,
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



50
248, 257, 264; İbn Kesîr, tsz: IV, 276-279). Ancak bu hadisin sahih hadis olmadığı,
senedinin zayıf olduğu hususunda cerh ve tadil ulemasının ittifak ettikleri
belirtilmektedir (Kara, 2002: 171, 42 nolu dipnot). Tûba hususunda İbn Kesir pek çok
hadis rivayeti sıralar ve sonunda onun cennette bir ağaç olduğunu belirtir (İbn Kesir,
tsz: IV, 377- 378). Elmalılı da ayette geçen tûba kelimesinin bir grup sahabeden gelen
rivayetlere dayanarak cennet ağacı olduğunu ihtiyatlı olarak belirtmektedir (Yazır, tsz:
IV, 2985, 2986). Cennetle ilgili dini düşünce ve tasvirlerde bu ağaca çok yer
verilmektedir. Bu konuda hayli abartılı bir üslupla hayali bir edebiyat geliştirilmiştir.
Hatta bazı dini tasavvufi kitaplarda bu ağaca işaret eden tasvirlere yer verildiği
görülmektedir (Yazıcıoğlu Muhammed, 1888: 478).
Kur’an cennetteki ağaçlardan söz ettiği gibi o ağaçların gölgelerinden de muhatabı
özendirecek şekilde söz etmektedir. Bu gölgelerin aynı zamanda cennetin birer nimeti
olduğu da vurgulanmaktadır (en-Nisâ 4/57). Bu ayetlerden bazıları şöyledir.
“Upuzun gölgeler.” (el-Vâkı’a 56/30).
“Onları (hiç güneş sızmayan) eşsiz bir gölgeye sokarız.” (en-Nisâ 4/57).
“Onlar ve eşeleri gölgelerde koltuklara yaslanmışlardır.” (Yâsin 36/56).
“Muttakiler gölgeler de ve pınarlardadır.” (el-Mürselât 77/41).
“Orada koltuklara dayanırlar, ne (yakıcı) bir güneş görürler orada ne de
dondurucu bir soğuk. Cennetin gölgeleri üzerlerine yaklaşmış, devşirmeleri (meyveleri)
de aşağı eğdirildikçe eğdirilmiştir.” (el-İnsan 76/13–14).
“…Yemişi de gölgesi de süreklidir…” (er-Ra’d 13/35).
Kur’an cennette ağaçların dışında bağ ve bahçelerden de söz eder:
“Bahçeler ve bağlar.” (en-Nebe 78/32).
Allah’ın emirlerine saygılı olanların kurtulacakları ve cennette onlar için pek çok
nimetin yanında bahçeler ve bağların da olacağı belirtilmektedir. Yukarıdaki ayetteki
“hadâik/ bahçeler” ve “e’nâb/ bağlar” kelimenin tekil ve belirsiz (nekra) biçimde
kullanımı dikkate alınarak cennette her çeşit üzümün var olduğunu söylemek
mümkündür.
Sonuç olarak cennet nimetlerinden biri de bahçeler, bağlar ve ağaçlardır. Hiç
şüphesizdir ki Kur’an’da zikredilen ağaç isimleri, görünmeyen bir âleme ait eşyayı
görünen bir alemde var olan şeylerle anlatmak ve insan hayalini harekete geçirmek için
birer örnektir. Cennet bahçeleri ve ağaçları bu anlatılanla sınırlı olmamalıdır. Cennet
nimeti olan bu ağaç ve bağların Kur’an’da bazen meyvelerinden bazen de gölgelerinden
söz edilmektedir. Bu ağaçların çok sık dallı, gür, koyu yeşil, aralarından güneş
ışıklarının dahi sızamayacağı sıklıkta ve koyu gölgeli olduğu vurgulanmakta olup,
cennetliklerin bu koyu gölgeler altında koltuklarına eşleriyle birlikte oturdukları ve
gölgelendikleri ifade edilmektedir. Cennetin her nimetinde olduğu gibi bu ağaç
gölgelerinin de ebedi olduğu belirtilmektedir.

5.5.2. Nehirler

Kur’an’da ırmak, dere, akarsu manalarına gelen “nehr” kelimesi bir yerde (el-
Kamer 54/54) “neher” şeklinde tekil ve cins isim olarak geçmektedir. Kırk yedi yerde
ise çoğul olarak “enhâr” şeklinde kullanılmaktadır. (el-Bakara 2/25; Al-i İmran 3/15,
136, 195, 198; en-Nisâ 4/13, 57, 122; el-Mâide 5/12, 85, 119; el-Arâf 7/43; et-Tevbe
9/72, 89, 100; Yunus 10/9; er-Rad, 13/35; İbrahim 14/23; en-Nahl 16/31; el-Kehf 18/31;
Tâhâ 20/76; el-Hac 22/14, 23; el-Furkan 25/10; el-Ankebut 29/58; ez-Zümer 39/27;
Muhammed 47/12; el-Feth 48/5, 17; el-Hadîd 57/12; el-Mücadele 58/22; es-Saf 61/12;
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



51
et-Teğabun 64/9; et-Talak 65/11; et-Tahrîm 66/8, el-Burûc 85/11; el-Beyyine 98/8.
Diğer örnekler için bkz: Abdulbaki, 1988: “n-h-r” md., 890).
“İnanıp yararlı işler yapanlara, altlarından ırmaklar akan cennetlerin kendilerine
ait olduğunu müjdele!..” (el-Bakara 2/25).
“Allah, onlara içinde ebedi kalacakları ve altlarından ırmaklar akan cennetler
haz ırlamıştı r. İşte büyük kazanç budur.” (et-Tevbe 9/89).
Cennetteki ırmaklar tasvir edilirken genellikle “tecrî min tahtihe’l-enhâr /Onun
altından ırmaklar akar.” şeklindeki ifade kullanılmaktadır. Böylece, Kur’an’da bahse
konu olan nehirlerin cennetin altından aktığı zikredilmektedir. Bu akış, bazı müfessirler
tarafından “cennet toprağının görünmeyen alt tabakası, zemininin altından” şeklinde
yorumlanmıştır. Ancak diğer bir kısım müfessirler bu te’vilin doğru olmadığını
belirterek hadislere de dayanarak akışın ağaçların, köşklerin, konutların, odaların ve
benzeri tesislerin altından, eteğinden yani cennetlerin yüzeylerinden olduğunu
belirtmektedirler (et-Taberî, 2002: I, 170; İbn Kesîr, tsz: I, 82; ez- Zmahşerî, 2003: I,
256; İbn Kayyım, 2004:162; Topaloğlu, 1993b: VII, 379).
Bizim kanaatimize göre cennette bu nehirlerin zikredilmesinden maksat,
nehirlerin oradaki mevcudiyetinin keyfiyetini açıklamaktan daha çok, birer nimet
olarak cennetliklerin o nehirlerden yararlanacağının vurgulanmasıdır. Birinci yorumun
kabul edilmesi halinde, dünya mantığı ile düşünüldüğünde zeminin dibinden akan bir
nehirden cennetlikler doğrudan nasıl yararlanabilirler, sorusu akla gelmektedir. Bu
nedenle ikinci yorum hem mantıksal, hem de Kur’an’ın cennet nimetlerinin inanan
insan için olduğunu beyan eden ayetleri açısından daha tutarlı görünmektedir. Nitekim
dünyadaki nehirlerin akış keyfiyeti de Kur’an’da aynı ifade üslubu ile anlatılmaktadır:
“Kendilerinden önceki asırlarda nice toplulukları helak ettiğimizi görmezler mi?
Size vermediğimiz imkânları yeryüzünde onlara vermiş, gökten bol ve bereketli
yağmurlar yağdırıp altlarından (tercî min tahtihim) ırmaklar akıtmıştık. Sonra da onları
günahları sebebiyle helak edip yerine başka nesiller yarattık.” (el-En’âm 6/6).
“Firavun, toplumuna seslenip şöyle dedi: Ey toplumum, Mısır’ı krallığı ve
altımdan akan (tercî min tahtî) şu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?”
(ez-Zuhruf 43/51).
Bu ayetlerdeki ifadeden de anlaşıldığına göre, dünyadaki nehirlerin insana
nispetle akış keyfiyeti nasıl ise, cennetteki nehirler de aynı olmalıdır.
Ayrıca bu nehirler mutlak anlamda cennet kelimesiyle zikredilirken bazen de buna
açıklık getirilerek “cennât-i adn” terkibi ile birlikte ifade edilmektedir. Bu kullanımdan
yola çıkılarak cennetin tüm bölüm ve çeşitlerinde nehirlerin olduğu sonucu çıkarılmıştır
(Ratrut, 1988: 72; Kara, 2002: 176).
Bu nehirler konusunda Kur’an genel bir ifade kullanmış, mahiyetleri hususunda
bir açıklama yapmamıştır. Ancak bazı ayetlerde su, süt, bal ve şarap nehirlerinden söz
edilmektedir (Muhammed 47/15; Mutaffifin 83/25; Saffat 37/47; Vakıa 56/19).
Cennetin içecekleri bölümünde bu hususta daha geniş bilgi verilecektir. Kur’an’da
cennetin nehirlerinin kaynağı konusunda bir açıklama yoktur. Bazı hadis kaynaklarında
bu hususta bilgiler verilmektedir (el-Buhâri,1992: 22; Tirmizi, 1992: 4).

5.5.3. Pınarlar

Kur’an’da cennetin pınarları, “göz, korumak, gözetmek, göze, ve kaynak”
anlamına gelen (er-Râğıb,1986: 529-530) “ayn” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu kelime
tekil, ikil ve çoğul formunda kullanılmıştır (el-Hicr 15/45; es-Sâffât 37/45-47; ed-Duhân
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



52
44/52; ez-Zâriyât 51/15; er-Rahmân 55/50, 66; el-Vâkı’a 56/17-18, 31; el-İnsân 76/5-6,
17-18; el-Murselât 77/41; el-Mutaffifin 83/25, 26, 27; el-Ğâşiye 88/12).
“Bir pınar ki Allah’ın kulları ondan içerler...' (el-İnsân 76/6).
“O iki cennette de akan iki pınar vardır.” (er-Rahmân 55/50).
“Muttakiler cennetlerde pınar başlarındadırlar.” (el-Hicr 15/45).
Bu kelimenin dışında cennet pınarlarını ifade etmek üzere “selsebîl” kelimesi de
kullanılmaktadır. “Selsebîl” adını taşıyan bu çeşmenin suyundan zencefil karışımlı bir
tür içecek hazırlanarak müminlere sunulur:
“Onlara orada zencefil karışımı bir kadehten içirilir. Oradaki bir çeşme ki adına
selsebîl denir.” (el-İnsân 76/18).
Bunların dışında kokteyl türü içeceklerin kaynağı olan cennet çeşmelerinden de
söz edilmektedir. Bunlar “karışımı tensîm ve kâfûr olan” şeklinde ifade edilmektedir.
“Mühürlü halis şaraplardan içeceklerdir. Misk gibi kokar. Karışımı tensimdendir.
O bir çeşmedir ki (Allah’a) yaklaştırılanlar ondan içerler.” (el-Mutaffifin83/25-28).
Tensîm yükselmek, çıkmak, terfi etmek anlamlarına gelen “seneme” kökünden
gelen bir mastar olup, kaynak itibariyle yükseklerden çıkan anlamındadır. (İbn
Manzur,1994: XII, 308; ez-Zebîdî, 1994: XII, 307). Bir Kur’an kavramı olarak ise,
yukarıdan aşağıya şarıl şarıl akan dupduru ter temiz bir çeşmenin adıdır (Ateş,1988: X,
373) Ayetten anlaşıldığı kadarıyla bu suyun dupduru olma ve yukarıdan aşağıya şelale
gibi akma özelliğinden daha ziyade suda olan ve suyun içimini daha lezzetli hale getiren
bir karışım olmalıdır. Çünkü ayette bir karışımdan söz edilmektedir. Aksi takdirde söz
konusu bu cennet pınarlarının suyu kendisinde hiçbir karışımın bulunmaması, saf arı ve
duru olması şeklinde vasıflanmış olurdu. Nitekim aşağıdaki ayette de bir karışımdan söz
edilmektedir.
“İyiler de karışımı kâfur olan bir kadehten içerler. Bir çeşme ki Allah’ın kulları
ondan içerler, fışkırtarak akıtırlar.” (el-İnsân, 76/5, 6).

5.5.4. Meyveler

Cennette insanın her türlü ihtiyacı düşünülmüş ve onun bu dünyada ilgi duyduğu
ve kendisinin olmasını arzu ettiği şeyleri Allah (cc) Kur’an’da zikretmiştir. Kur’an’da
zikredilen her cennet nimeti, insanın gönlünden geçen, iştahını kabartan ve onun daima
arzuladığı nimet türlerindendir.
İnsanın sevdiği ve arzuladığı bu nimet türlerinden biri de meyvelerdir. Kur’an-ı
Kerim’de cennet nimetleri olarak mutlak anlamda meyvelerden söz edilmektedir:
“Orada onlar için meyveler ve istedikleri her şey vardır.” (Yasin 36/57).
“Onlar için orada her çeşit meyve vardır.” (Muhammed 47/15).
“Her ikisinin de çeşitli ağaçları, meyveleri var.” (er-Rahmân 55/48).
“Beğendikleri meyveler.” (el-Vâkı’a 56/20).
“Gönüllerinin çektiği meyveler içindedirler.” (el-Mürselât 77/42).
Yukarıda belirtilen ayetlerde “fâkihe” ve “semerât” kelimeleri mutlak olarak
kullanılmış olup tüm meyveleri ifade etmektedir.
Bazı ayetlerde ise bu kapalılık kısmen de olsa giderilerek bu meyvelerin isimleri
zikredilmek suretiyle mahiyetleri açıklanmaktadır:
“İkisinde de meyve, hurma ve nar var.” (er-Rahmân 55/68).
“Allah’ın emirlerine saygı gösterenler için ödül olarak, bahçeler ve üzüm bağları
vardır.” (en-Nebe’ 78/31, 32).
“Dikensiz kirazlar, (kökünden tepesine kadar) meyve dizili muzlar.” (el-Vâkı’a
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



53
56/28, 29).
Kur’an’da cennet meyveleri olarak hurma, üzüm, nar, kiraz ve muzdan söz
edilmektedir. Kuşkusuz cennet meyveleri bunlardan ibaret olmamalıdır. İnsanın canının
çektiği, nefsinin arzuladığı, her çeşit nimet ve lezzetlerin olduğu bir diyarda, sayıca bu
kadar az bir meyve türünün olduğu düşünülemez. Nitekim Allah, “Onlar için orada her
çeşit meyve vardır.” (Muhammed 47/15) buyurmaktadır. Ancak Yüce Yaratıcı bu
kadarını açıklamakla yetinerek asıl sürprizi o büyülü diyara saklıyor olmalıdır. Dünya
nimetleri hususunda bile “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız buna güç
yetiremezsiniz.” (İbrahim14/34) buyuran Allah, cennet meyveleri hususunda sadece
birkaç örnek vermektedir. Kur’an burada da yine bilinenlerden yola çıkarak bilinmeyen
bir âleme ait yiyecek türünden söz etmektedir. Bu meyveler gerek tat ve lezzet itibarıyla
gerek fiziki görünüm itibarıyla bizim bildiğimiz meyvelerden farklı olabilir:
“Onlar oradaki meyvelerden her yediklerinde, bunlar daha önce
yediklerimizdendir, diyecekler. Oysa daha önce kendilerine benzerleri verilmişti.”
(İbrahim14/34).
Kur’an-ı Kerim’de belirtilen bu meyvelerin adları ve özellikleri ve ağaçlardaki
durumu şöyle tasvir edilmiştir: Cennetlerde her meyveden çifter çifter yaş, kuru veya
biri dünyadaki tat ve lezzetiyle diğeri cennete özgü tat ve lezzette (Yazır, tsz: VII,
4688) olacak, orada özellikle hurma nar, muz ve kiraz ağaçları ve üzüm bağları
bulunacaktır (el-Vâkı’a 56/28, 29; en-Nebe’ 78/32). Bu meyveler olgunlaştığında dalları
aşağıya doğru sarkacak (el-İnsân 76/14) ve böylece devşirilmesi kolay olacaktır (el-
Hâkka 69/23). Cennet meyveleri pek çok olacak, (es-Sâffât 37/42; el-Vâkı’a, 56/32; ez-
Zuhruf 43/73) bitip tükenmeyecek, kesintisiz (el-Vâkı’a, 56/33) ve sürekli olacaktır (er-
Ra’d 13/35). Cennetlikler canlarının çektiği her meyveden yasak olmaksızın (el-Vâkı’a
56/33) zahmetsiz bir şekilde (Sâd 38/51; er-Rahman, 55/54) yiyebileceklerdir (ed-
Duhân 44/55).
Sonuç olarak, Kur’an’da beş tür meyvenin adı bizzat belirtilmekle birlikte, adı
belirtilenlerin dışında pek çok meyvenin bulunduğu, bu meyvelerin olgun, kesintisiz ve
ebedi olduğu ve cennetliklerin bunları hiç zahmet çekmeksizin koparabilecekleri ve bu
meyvelerin hiç birinin onlara yasak olmadığı ve istedikleri kadar yiye bilecekleri ifade
edilmektedir.

5.5.5. Et

Kur’an’da cennet nimetleri arasında zikreddilen et iki âyette geçmektedir:
“Ve onlara canlarının istediği meyveden ve etten bol bol vermişizdir.” (et-Tûr
52/22).
Bu âyette geçen “lahm / et ” sözcüğü mutlak olup, her çeşit eti kapsamaktadır. Bir
başka ayette ise cennet nimetleri arasında “kuş eti” nin olduğu da belirtilmektedir:
“Canlarının çektiği kuş etleri.” (el-Vâkı’a 56/21).
Şüphesiz cennetteki et sadece kuş etinden ibaret olmamalıdır. Nitekim her iki
ayette de geçen “canlarının çektiği” (et-Tûr 52/22; el-Vâkı’a 56/21) ibaresi buna işâret
etmektedir. Bu ifadeden cennette yenilebilir her çeşit etin olacağı sonucunu çıkarmak
mümkündür.

5.5.6. Bal

Cennete girecek olan iyi insanlara o eşsiz güzellikteki mekanda ikram edilecek
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



54
nimetlerden biri de baldır. Cennetlikler için olan bu nimet Kur’an’da bir âyette
belirtilmektedir:
“Süzme baldan ırmaklar…” (Muhammed 47/15).
Ayette cennette bulunan bal ırmağının akma özelliği ve balın da saf, katıksız ve
süzme olma niteliği vurgulanmaktadır.
Ayrıca ahiretteki balın kokusu, rengi ve tadının çok hoş olduğu belirtilmiştir (İbn
Kesîr, tsz: VII, 297; İbn Kayyım, 2004: 164).
Sonuç olarak Kur’an cennet yiyeceklerinden olan balın, cennette bolluğunu ifade
etmek için “bal nehirleri” tabirini kullanarak, inanan insanların zihinlerinde o mekanın
ne denli bol nimetler diyarı olduğu hususunu vurgulamakta ve müminlerin cennet
arzularını kamçılayarak onları dünyada cenneti kazandıracak güzel davranışları
gerçekleştirmeye teşvik etmektedir.

5.5.7. Cennet İçecekleri

Kur’an-ı Kerim’de cennet içecekleri olarak su, süt ve şaraptan söz edilmektedir.
Bunların dışında kokteyl türü dediğimiz, karışımı tesnîm, kâfûr ve zencefil olan
içeceklerden, aklı gidermeyen, insanı sarhoş etmeyen ve baş ağrıtmayan şaraplardan
bahsedilmektedir. Hiç şüphesiz cennet içecekleri bunlarla sınırlı değildir. Bunlar o
diyarın içecekleri hakkında bir fikir vermesi açısından inanan insanlara örnek olmak
üzere verilmiştir. Çünkü cennetin nimetleri hem çeşit, hem nicelik, hem de süreklilik
açısından sınırsızdır (es-Secde 32/17; el-Vâkı’a 56/33; el-İnsân 76/20). Şimdi bu
nimetlerin zikredildiği ayetlerle birlikte cennet içeceklerini tek tek incelemeye çalışalım.
“Muttakilere vaat olunan cennetin durumu şöyledir: İçinde bozulmayan sudan
ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve
süzme baldan ırmaklar vardı r. Orada meyvelerin her çeşidi onlarındır. Rablerinden de
bağışlama vardı r.” (Muhammed 47/15).

5.5.7.1. Su

Dünyada canı olan her şey sudan yaratılmıştır ( el-Enbiyâ 21/30). Bu nedenle su,
canlı varlıkların tümünün ihtiyaç listesinin başında yer alır. Aynı zamanda su canlıların
pek çoğunun da evidir (Geniş bilgi için bkz: Atik, 1992, s.10-20). İnsan dünyada susuz
yaşayamaz. Su her şartta insan için önemli, gerekli ve vazgeçilmez bir nimettir. Su,
insanın fizyolojik olarak gereksinimini giderdiği gibi, psikolojik olarak ta onu
rahatlatmaktadır. Suyun bir şelaleden tatlı tatlı akışını seyreden, onun sesini dinleyen
insan, stres, sıkıntı ve bunalımlarından kurtularak, ruhen rahatlar. Tarihten günümüze
bir takım hastaların su sesiyle dâru’ş-şifâ ve hastanelerde tedavi edildiği de bir
gerçektir. Bu bakımdan suyun aynı zamanda şifa özelliği de vardır.
Yüce Yaratıcı suyun bu ve daha pek çok özelliği ve insan için öneminden dolayı
onu ahirette cennet içecekleri arasında zikretmektedir:
“İçinde bozulmayan sudan ırmaklar…” (Muhammet 47/15).
“Fışkıran sular.” (el-Vâkı’a 56/31).
Ayette geçen “enhâr” kelimesi “nehr” kelimsinin çoğulu olup, suyun taşarak
coşkulu bir biçimde akması anlamına gelmektedir (er-Râğıb,1986: “n-h-r”md., 773).
Aynı zamanda bu kelimenin anlam örgüsü içinde çokluk ve bolluk anlamı da mevcuttur
(er-Râğıb,1986: A.y.). Yine ayette geçen “âsin” kelimesi ise, suyun kokusunun kötü bir
şekilde bozulmasına denir (er-Râğıb,1986: “e-s-n”md., 20). İbn Abbas ve Katade ise bu
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



55
kelimeyi suyun tadının bozulması şeklinde açıklamışlar, Taberi de bu görüşü tercih
etmiştir (et-Taberî, 2002: XXVI, 31). Buna göre “ğayru âsin” ifadesi, ırmağın suyunun
kaynağından çıktığı şekliyle saf halini korumasını ifade etmektedir.
Yüce Allah cennet ehline, cennet içeceklerinden biri durumunda bulunan, tadı ve
kokusu dünyadakinin aksine asla değişip bozulmayan, soğuk ve içimi çok lezzetli olan
su nimetini kendisinin emirlerine saygılı olan ve emirleri karşısında kendisini sorumlu
hissedenlere vaat etmektedir.

5.5.7.2. Süt

Cennet içeceklerinden biri de süttür. Kur’an cennette süt ırmaklarının olduğunu
beyan etmektedir:
“Tadı değişmeyen sütten ırmaklar…” (Muhammet 47/15).
Ayette geçen “tadı değişmeyen” ifadesi cennetteki sütün özelliğini açıklamakta ve
dünyadaki benzerlerinden farkını ortaya koymaktadır. Buna göre cennet içeceklerinden
olan sütün hiçbir zaman tadının bozulmayacağı anlaşılmaktadır. Oysa dünyadaki sütün
belli bir zaman sonra tadı kokusu ve renginin değiştiği ve kimyasal olarak bozulmak
suretiyle tüketilemez hale geldiği gözlemlenmektedir.
Taberî, dünyadaki süt ile cennet içeceği olan sütü karşılaştırarak şu tespiti
yapmaktadır: Dünyadaki süt hayvanın memesinden çıktığı andan itibaren bozulmaya
başlar, tadı değişir. Fakat Allah’ın cennette nehirler halinde yarattığı sütün tadı asla
değişmez ve bozulmaz. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin ilk yaratıldığı andaki
özelliğini daima korur (et-Taberî, 2002: XXVI, 31). İbn Kesir ise cennetteki sütün
özelliğini anlatırken onun gayet beyaz, lezzetli ve kıvamlı olduğunu ve dünyadaki süte
benzemediğini ifade etmektedir (et-Taberî, 2002: XXVI, 31).
Sonuç olarak cennetteki her nimette olduğu gibi süt içeceği de dünyadaki sütten
ve bizim tasavvur ettiğimizden farklı olmalı; gayet lezzetli, hoş kokulu, beyaz ve kıvamı
da tam yerinde bir cennet içeceği olmalıdır. Allah bu içeceği muttaki kullarına vaat
etmektedir.

5.5.7.3. İçki/Şarap

Kur’an’da zikredilen cennet içeceklerinden biri de şaraptır:
“…İçenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar …” (Muhammed 47/15).
Cennet içeceklerinden biri olarak zikredilen şarap dünyadakine benzememektedir.
Cennet şarabının özelliği, içene zevk ve lezzet veren, baş ağrısı ve sersemletme
yapmayan ve içeni sarhoş etmeyen şeklinde açıklanmıştır:
“(Bir şarap ki) ondan ne başlar ı ağrır, ne de akılları gider.” (el-Vâkı’a 56/19).
“Berrak, içenlere lezzet veren bir içki. Onda ne sersemletme var, ne de onunla
sarhoş olurlar.” (es-Saffat 37/46, 47).
Dünyadaki içkiler ise bunun aksine, içeni sersemletip sarhoş eden, aklı ve şuuru
zaafa uğrattığından dolayı haram kılınmıştır.
Cennetteki içkinin ise insana zarar verecek her türlü kusur ve olumsuzluklardan
arınmış olduğu belirtilmiştir ( Ebu’s-Suûd, tsz: VIII, 95; el-Kurtubî, 1994: XVI, 236; el-
Âlûsî, 2000: XVI, 48; İbn Kesir, tsz: VII, 295).
Sonuç olarak cennet içkilerinin insana zevk veren, başını döndürmeyen, içeni
sarhoş etmeyen her türlü olumsuz özelliklerden arındırılmış tertemiz bir içecek olduğu
anlaşılmaktadır.
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



56
Muhammed suresinin 15. ayetinden anlaşıldığına göre cennette su ırmakları, süt
ırmakları, şarap ırmakları ve bal ırmakları vardır. Bu ırmaklar daha önce de ifade
ettiğimiz gibi söz konusu ayette cemi formunda gelmektedir. Bu aynı zamanda cennette
bu içeceklerin bolluğunu da gözler önüne sererken, hayalleri zenginleştirmede ve insanı
cennete götürecek iyi davranışlara sevk etmektedir. tahrik etmek suretiyle insanda
mevcut olan cennet arzusunu kamçılamaktadır.

5.5.7.4. Kevser

“Çok şey, bolluk, islam, nübüvvet, vb.” anlamına gelen “kevser” de, cennet
nimetlerinden biri olarak yorumlanmıştır(el-Fîruzabâdî, 1987: 602). Bu kelime sadece
bir yerde geçer:
“Ey Muhammed biz sana kevseri verdik.” (el-Kevser 108/1)
Ayette kevserin ne olduğu açıkça belirtilmemiştir. Bir kısım âlimler onu
kelimenin lügat manasından hareketle açıklamışlar ve “çok şey, çok hayır” demişlerdir.
Bir kısım müfessirler de onun cennette bir nehir olduğun ifade etmişlerdir ( er-Râzî, tsz:
XXXII, 124–126; el-Kurtubî, 1994: II, 216–218).
Kevserin mahiyeti ve özellikleri hakkında Kur’an’da herhangi bir açıklama
bulunmamakla birlikte, hadis kaynaklarında bu konuda bilgiler yer almaktadır (el-
Buhârî, Bed’u’l-Halk, 53; Rikak, 53; Müslim, İman, 74; Salat, 14; Ebu Davud, Sünnet,
22, 23; İbn Mace, Zühd, 36; Menasik, 76; Edep, 8).
Taberî, kevser kelimesinin cennetteki bir nehrin adı olduğu ve diğer görüşleri
sıraladıktan sonra, kendi tercihinin onun cennette bir nehir olduğunu belirtir (et-Taberî
2002: XV, 320). Aynı şekil de İbn Kesir de kelimenin peygamberlik, Kur’an, ahiretteki
kazanımlar vb. anlamlarını zikrederek cennette bir nehir olduğuna dair pek çok hadisi
belirtir ve onun cennette bir nehir olduğunu ifade eder (İbn Kesir, tsz: VIII, 519–520).

5.5.7.5. Karışımlı İçecekler

Cennette bazı içeceklerin daha çekici hale gelmesi için bir takım maddelerin
karıştırılması suretiyle kokteyl haline getirildikleri ayetlerde ifade edilmektedir:
“İyiler de karışımı kâfûr olan bir kadehten içerler.” (el-İnsân 76/5)
“Onlara orada karışımı zencefil olan kadehten içirilir.” (el-İnsân 76/17)
“Onlara mühürlü halis bir şaraptan içirilir. Ki sonu misktir (içildikten sonra misk
gibi kokar). Karışımı tensimdendir.” (el-Mutaffifîn 83/25–27)
Ayetlerde de görüldüğü üzere cennet içkilerinin içine karıştırılan ve insanlarca da
bilinen bir takım maddeler ve bu içkilerin özelliklerinden söz edilmektedir. Bu karışım
maddeleri kâfur, zencefil ve tesnîmdir.
Tesnîm kelimesinin anlamını daha önce “cennetin pınarları” bölümünde “kaynak
itibariyle yükseklerden çıkan” şeklinde tanımlamıştık. Bu anlamdan hareketle
yukarıdaki son ayeti, o şarabın karışımı yükseklerden çıkan sudur, şeklinde anlamak
daha doğrudur. Çünkü dünyada da insanlar yükseklerden çıkan suyu severler. Bu tür
sular halk arasında “yayla suları” olarak adlandırılırlar. Bu suların özellikleri, daha
berrak, soğuk, tat itibarıyla daha lezzetli ve içimi daha güzel olmasıdır. Cennette bu
kaynaktan yalnızca Allah’a yakın olanlara (mukarrabûn) verileceği, diğer iyilerin ve
ashâb-ı yemîn’in içkilerine ise, diğer sulardan karıştırılarak verileceği ifade edilmiştir
(Yazır, tsz: VIII, 5563–5564).
İçkilere kâfûr ve zencefil karıştırılmasının sebebi ise, kâfûrun karıştırıldığı
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



57
maddeye soğukluk, zencefilin ise sıcaklık verdiği ifade edilmektedir. İki lezzeti de
cennetliklerin tatması için bu örneklerin kullanıldığı, Kur’an’ın indiği dönemde vahye
ilk muhatap olan insanlar arasında bu iki maddenin bilindiği ve bu iki maddenin birlikte
veya ayrı ayrı içkiye katılmak suretiyle kokteyl türü içki tüketiminin cahiliye arapları
arasında yaygın olduğu ifade edilmektedir (Ateş, 1988: X, 246). Yukarıdaki ayetler
zımnen buna işaret etmektedir. Çünkü Kur’an’ın örneklerini verdiği nimetler insanlarca
daha önce bilinen nimetler olmalıdır. Aksi halde bunlar Kur’an’a muhatap olan insanlar
tarafından iyi anlaşılamaz.
Diğer yandan, “içimi gayet lezzetli, tatlı, boğazdan çok rahat geçen bir içki”
olarak tanımlanan ez-Zebîdî

(ez-Zebîdî, 1994: XIV, 306; İbn Manzur, 1994: XI, 344)
selsebîl adını taşıyan su kaynağının da bir tür içki olduğunu ifade eden görüşler de
vardır.
“Cennette bir çeşme ki adına selsebîl denir.” (el-İnsân 76/18)
Ayette ifade edilen selsebil kelimesi, pınar adı veya içilen nesnenin sıfatı olmak
üzere iki şekilde yorumlanmıştır (el-Ferrâ 1972: III, 218). Bu görüşe katılmakla birlikte
Ateş, kelimeyi, Zebîdî ve İbn Manzur’un eserlerinde açıkladıkları gibi “içimi gayet
lezzetli, tatlı, boğazdan çok rahat geçen içki” şeklinde ifade etmektedir (Ateş, 1988: X,
247).
Kur’an Cennette bu nimetlerin sunulduğu kaplara da değinmiştir. Bunlar gümüş
kaplar (el-İnsân 76/15), kadehler-kâseler (es-Sâffât 37/45; et-Tûr 52/23; el-Vâkı’a
56/18; el-İnsân 76/5, 17; en-Nebe’ 78/34), altın tepsiler-tabaklar (ez-Zuhruf 43/71), altın
(ez-Zuhruf 43/71) ve gümüş (el-İnsân 76/15) sürahiler-testiler-küpler (ez-Zuhruf 43/71;
el-Vâkı’a 56/18; el-İnsân 76/15; el-Ğâşiye 88/14), ibriklerdir (el-Vâkı’a 56/18). Konuyu
dağıtmamak için cennet kaplarının yalnız Kur’an’da geçen isimlerini belirtmekle yetinip
cennetin diğer nimetlerini Kur’an ekseninde açıklamaya devam edelim.

5.5.8. Giysiler

Cennette giysilerin olacağını Kur’an belirtmektedir. Cennetliklerin bu elbiseleri
giymeleri soğuk veya sıcak dolayısıyla değildir. Çünkü cennet ikliminin özelliklerinden
söz ederken Kur’an, “Orada ne bir sıcak ne de bir soğuk görmezler” (el-İnsân 76/13)
buyurarak cennet ikliminin mutedil olduğunu haber vermektedir. Belirtilen giysilerin
cennetteki fonksiyonunun ise süs, güzellik ve avret mahallini örtmek olduğu ifade
edilmektedir (Ratrut, 1988: 153).
Cennet giysileri Kur’an’da şu şekilde geçmektedir.
“İnce ve kalın ipekten giysiler giyerek karşılıklı otururlar.” (ed-Duhân 44/53)
“(Cennet ehlinin) üstlerinde yeşil ince ve kalın ipekten giysiler vardır.” (el-İnsân
76/21)
“İnce ve kalın ipekten yeşil giysiler giyerler.” (el-Kehf 18/31)
“Orada giysileri de ipektir.” (el-Hac 22/23; Fâtır 35/33)
Yukarıda geçen ayetlerde cennet ehlinin giysileri ve bu giysilerin özellikleri
belirtilmektedir. Ayetlerde geçen “sündüs” kelimesini müfessirler, ince ipek, “istebrak”
kelimesini de kalın ipek şeklinde yorumlamışlardır (et-Taberî, 2002: VIII, 243; XIII,
135; XIV, 220; er-Râzî, tsz: XXVII, 254; Yazır, tsz: VIII, 5508-5509; İbn Kayyım,
2004: 177-179). Bazı müfessirler de sık ve kalın dokunmuş anlamını vermişlerdir. Bu
kumaşların ipek ve atlastan olmaları ve renginin yeşil olarak zikredilmelerinin
hikmetleri üzerine de bazı yorumlar yapılmıştır (Bkz: el-Kurtubî, 1994: X, 397; el-
Âlûsî, 2000: X, 271). Bu yorumlara burada yer vermeyi gerekli görmüyoruz. Ayrıca,
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



58
cennette ziynet eşyası olarak, altın ve gümüş bilezik ve inci takılacağı da Kur’an’da
ifade edilmektedir (el-Kehf 18/31; el-Hac 22/23; Fâtır 35/33; el-İnsân 76/21).
Sonuç olarak Kur’an’da cennet ehlinin elbiseleri olarak ince ve kalın ipek
zikredilmekte ve renk olarak ta yeşil olmaları açıklanmaktadır. Hiç şüphesiz cennet
elbiseleri sadece yeşil renk ve ipekli kumaştan ibaret olmamalıdır. Her türlü nimetin
sonsuz olduğu ifade edilen bir diyarda ödül olarak cennette tek tip kıyafet giydirilmesi
düşünülemez. Burada zikredilenler cennet giysileri hakkında insanlara fikir vermek
açısından açıklanan bir örnek olsa gerektir.

5.5.9. Konaklar

Cennetteki yerleşim mekânları olarak Kur’an’da ev, oda, köşk ve çadır
zikredilmektedir. Bunları ayrı ayrı ele alalım.

5.5.9.1. Evler

Kur’an’da belirtilen cennet evleri, “mesken” kelimesinin çoğulu olan “mesâkin”
kelimesiyle ifade edilmektedir.
Mesken kelimesi “s-k-n” fiilinden türemiş mekân ismidir. Fiilin kök anlamı bir
şeyin hareket etmesinden sonra bir yerde sabit kalması demektir (er-Râğıb, 1986: 346).
İskân etmek, oturmak, ikamet etmek anlamında ism-i mekândır. İkamet yeri veya iskân
yeri manasında umum ifade eden bir isim olabileceği gibi, cins isim de olabilir.
Kur’an’da bu kelime, “güzel meskenler” anlamında “mesâkine tayyibeten”
şeklinde iki yerde geçmektedir:
“Allah inanan erkeklere ve inanan kadınlara, altlarından ırmaklar akan, içinde
ebedi kalacakları cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaat etmiştir...” (et-
Tevbe 9/72)
“Sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere, Adn
cennetlerinde güzel meskenlere koyar…” (es-Saf 61/12)
Ayetler incelendiğinde bu güzel konutların Adn cennetlerinde olduğu
görülecektir. Ancak bu konutların sadece güzel ve hoş oldukları ifade edilmiş bunun
dışında o konutların şekil ve mahiyetleri hususunda başka bir bilgi verilmemiştir.
“Güzel meskenler” ifadesinin umum ifade etmesinden hareketle cennetlerdeki çadır, ev,
oda, köşk, saray gibi yerleşim birimlerini de kapsadığı belirtilmiştir (Kara, 2002: 195).

5.5.9.2. Köşkler

Cennette yerleşim birimlerden biri de köşklerdir. Kur’an’da yalnızca bir ayette
geçen bu ikamet yeri, “köşk” anlamındaki “kasr” kelimesinin çoğul formu olan “kusûr”
kelimesiyle ifade edilir (İbn Manzur, 1994: V, 95).
“Yücelerin yücesi olan Allah, dileyecek olursa, sana (onların istediklerinden)
daha iyilerini, altlarından ırmaklar akan cennetleri verir ve senin için köşkler yapar.”
(el-Furkân 25/10)
Ayetin öncesinde inkârcıların Kur’an hakkında ileri sürdükleri yalan ve iftira dolu
birtakım safsatalardan, Rasulullah’ın peygamberliğine inanmak için onun bazı dünya
malına sahip olması gerektiğini ileri sürmelerinden ve bu yüzden de O’nun
peygamberliğine inanmadıklarından bahsedilmektedir (el-Furkân 25/4-9). Yüce Allah
da yukarıda belirtilen ayette onların istediklerinden daha iyilerinin verileceğini ve
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



59
köşklerin yapılacağını belirtmektedir. Bu köşklerin keyfiyeti hakkında Kur’an’da bilgi
bulunmamaktadır. Ancak hadislerde bu köşklerin keyfiyetleri ile ilgili açıklamalar
mevcuttur (el-Ayni, 1972: XII, 302).

5.5.9.3. Odalar

Cennette yerleşim mekânlarından bir diğeri de odalardır. Bu odalar, Kur’an’da
“ğurfe” ve “ğuraf” kelimeleriyle ifade edilir. “Ğurfe” kelime olarak, “konak, köşk,
saray, oda” anlamlarına gelmektedir ( İbn Manzur,1994: IX, 265). Aynı zamanda
“yükseklik”( el-Fîruzabâdî, 1987: 1087), “binanın yüksek yeri” manalarında da
kullanılır. Bu yüzden cennet evleri “ğurfe” diye isimlendirilmiştir (er-Râğıb, 1986: 539)
Cennetin yerleşim elemanlarından biri olan “ğurfe” kelimesi tekil ve çoğul biçimde beş
yerde geçmektedir.
“Fakat Rab’lerinden korkanlar için üst üste yapılmış odalar (ğuraf) vardır.
Odaların altından da ırmaklar akmaktadır. Bu Allah’ın vadidir. Allah sözünden
caymaz.”( ez-Zümer 39/20)
“İnanıp iyi işler yapanları, cennette altlarından ırmaklar akan yüksek odalar
(ğuraf)a yerleştiririz. Orada ebedi kalırlar. Çalışanların ödülü ne güzeldir.” ( el-
Ankebût 29/58)
“İşte onlar güçlüklere göğüs germelerine karşılık odalarla (el-ğurfetü)
ödüllendirilecek ve orada dirlik ve esenlik (nidaları) ile karşılanacaklardır.” ( el-Furkân
25/75)
“Ne mallarınız, ne de evlatlarınız size katımızda bir yakınlık sağlamaz. Ancak
inanıp faydalı işler yapanlar başka. Onlara yaptıklarının kat kat fazlası ödül vardır ve
onlar odalarda (fi’l-ğurufâti) güven (ve huzur ) içindedirler.” ( Sebe’ 34/37) Yukarıdaki
ayetlerde “el-ğurfe, ğuraf, el-ğurufât” şeklinde geçen kelimeler oda, saray veya köşk
hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın bu yerleşim birimlerinin cennette çok sayıda
bulunduğu anlaşılmaktadır.

5.5.9.4. Çadırlar

Kur’an’da zikredilen cennet ikametgâhlarından bir diğeri de çadırlardır. Bu
kelime Kur’an’da bir ayette geçmektedir:
“(O iki cennette de) çadırlara kapanmış (gün yüzü görmemiş) huriler (var).” ( er-
Rahmân 55/72)
Ayette geçen “hıyâm ” kelimesi “hayme” kelimesinin çoğulu olup, üç ya da dört
direği olan sıcak havada gölgelenmek için üstüne ot, dal yada çalı atılan yuvarlak
biçimde yapılmış (el-Fîruzabâdî, 1987: 1427), veya bunlara ilaveten üstü pamuk, yün
veya kıldan dokunmuş bezden örtülen, ev, çardak veya çadırdır (İbn Manzur, 1994: XII,
193).
Elmalılı kelimeyi, “Arapların oturmak için kıldan yuvarlak kubbe tarzında
yaptıkları bazen da dikdörtgen şeklindeki evleridir” biçiminde açıklamaktadır (Yazır,
tsz: VII, 4692–4693).
Kur’an-Kerim’de hurilerin anlatıldığı bir ayette geçen bu cennet çadırları için
başka bir açıklama mevcut değildir. Kelimenin çoğul formunda zikredilmesinden
hareketle cennette her türlü çadırın olabileceği düşünülebilir.
Kur’an, cennetin yerleşim birimleri olan bu mesken, saray, köşk, konak, oda ve
çadırların eşyaları, dekor ve mefruşatı hakkında da -cennetin öteki nimetlerinde olduğu
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



60
gibi- diğer din ve kutsal kitaplarda olmadığı kadar ayrıntılı bilgiler vermektedir. Bu
eşyaların nitelikleri hakkında bilgi verirken o kadar canlı bir üslup kullanmaktadır ki,
görünmeyen âleme ait bu manzarayı adeta seyre doyum olmayan bir tablo haline getirip
gözler önüne sermektedir. Biz bu eşya ve dekorların konuyu daha fazla uzatmamak için
mahiyetlerine girmeden yalnızca isimlerini vererek yetineceğiz.
Cennet konaklarının mefruşatı ve dekorları olarak Kur’an’da, güzel döşemeler (er-
Rahmân 55/76), serilmiş halılar (er-Rahmân 55/54), astarları kalın atlastan (er-Rahmân
55/54) yükseltilmiş (kabartılmış) döşekler-yataklar (el-Vâkı’a 56/34), yastıklar-
kırlentler-minderler (el-Ğâşiye 88/15), yaygılar-perdeler (er-Rahmân 55/76), sedirler-
divanlar-koltuklar, altın ve mücevherlerden işlenmiş (el-Vâkı’a 56/15) yüksek (el-
Ğâşiye 88/13) tahtlar (el-Hicr 15/47; es-Sâffât 37/44; et-Tûr 52/20; el-Vâkı’a 56/15; el-
Ğâşiye 88/13; el-Kehf 18/31; Yasin 36/56; el-İnsân 76/13; el-Mutaffifîn 83/23, 35)
zikredilmektedir.

5.5.10. Cennette Eşler

Kur’an eşleri de cennet nimetleri arasında saymaktadır. Bu eşleri iki kategoride
ele almak mümkündür. Birincisi, dünyadaki eşlerin, her ikisi de cennetlik olmak
kaydıyla, tekrar bir araya gelmeleri ve her birinin diğeri için nimet olması; ikincisi ise,
cennete özgü yaratılmış yeni eşlerin nimet olarak verilmesi. Kur’an’da konuyla ilgili iki
temel kavramın kullanıldığını görmekteyiz. Birincisi, hem dünyadan cennete intikal
eden eşleri hem de cennete özgü yaratılmış eşleri ifade etmek üzere kullanılan “ezvâc”;
ikincisi, sadece cennete özgü hanım eşleri ifade etmek üzere kullanılan “hûr”
kelimesidir. Konuyu bu iki kelime çerçevesinde ele alabiliriz.

5.5.10.1.Zevc/Ezvâc

Kur’an, dünyada ilahi mesaj karşısında olumlu tavır alıp iyi işler yapan insanların,
erkek olsun kadın olsun cennete gireceklerini belirtmektedir. Cennetlik olan insanların
gerek ana baba, gerek çocuklar, gerekse eşlerden sâlih olanlarla orada bir araya
gelecekleri, Kur’an’da ifade edilmektedir:
“(Onlar) adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden (ezvâcihim) ve
çocuklarından iyi olanlar da kendileriyle beraberdir…” (er-Ra’d 13/23)
“(Melekler:) Rabbimiz, onları ve babalarından, eşlerinden (ezvâcihim),
çocuklarından iyi olan kimseleri onlara söz verdiğin Adn cennetlerine sok…” (el-
Mü’min 40/8)
Şu halde cennete girecek olan insanlar, orada tüm sevdikleri ve dostlarıyla bir
arada bulunacaklardır. Bu dostlar içerisinde eşler de bulunacak ve bu dünyada eş
olanlar, her iki taraf da cennetlik olmak kaydıyla, orada da eş olmaya devam edecektir.
Bu bağlamda Kur’an, cennette sahip olunacak eşleri de cennet nimetleri arasında
saymaktadır.
Arapçada “eş” anlamına gelen (el-Fîruzabâdî, 1987: 246) “zevc” ve çoğulu olan
“ezvâc” kelimesi, hem erkek hem de kadının birbirleri karşısındaki konumlarını ifade
etmektedir. Erkek karşısında kadın “zevc” olurken, kadın karşısındaki erkek de
“zevc”dir. Bu nedenle, inananlara vaat edilen eşleri, sadece erkeklere yönelik bir vaat
olarak değerlendirmek yanlış olur. “İnananlar” kavramı içerisinde yer alan erkek ve
kadınların her biri cennette diğerinin eşi olacaktır. Aşağıdaki ayetlerde yer alan “ezvâc”
kelimesi bu açıdan değerlendirilebileceği gibi, ahirete özgü yaratılmış eşler de bu
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



61
kelimenin anlam alanına girebilir:
“İnanıp yararlı işler yapanlara altlarından ırmaklar akan cennetlerin kendilerine
ait olduğunu müjdele! Onlardaki herhangi bir meyveden kendilerine rızık olarak
verildiğinde; bu daha önce de rızıklandığımız şeydir, (dünyada iken de bu rızıktan
yemiştik) derler. (Cennetteki bu rızık), onlara, o (dedikleri)ne benzer verilmiştir. Onlar
için orada tertemiz eşler de vardır ve onlar orada ebedi kalacaklardır.” (el-Bakara
2/25; Al-i İmran 3/15; en-Nisâ 4/57)
“Haydi, siz cennete girin. Siz ve eşleriniz ağırlanıp sevindirileceksiniz.” (ez-
Zuhruf 43/70)
“Kendileri ve eşleri gölgelerde koltuklara yaslanmışlardır.” (Yasin 36/56)
İlk ayette benzer diğer ayetlerde geçen “tertemiz eşler” ifadesi, tefsir
kaynaklarında hemen hemen ittifak halinde, bayan eşler olarak yorumlanmıştır. Onların
“tertemiz” oluşları ise daha çok kötü huy ve davranış (el-Mâverdî, tsz: I, 79) veya
dünyada kadının anatomik yapısından kaynaklanan hayız, nifas, bevl vb. bedeni
durumlar (İbn Kesir, tsz: I, 61) veya eziyet veren ve günaha sokan şeyler açısından
değerlendirilmiş ve bu tür olumsuzluklardan uzak olma hali olarak açıklanmıştır (İbn
Kesir, tsz: I, 61). Ancak, “zevc” kelimesinin kadın ve erkeği içine alan mutlak
anlamından yola çıkarak, “tertemiz eşler” olarak ifade etmek mümkündür.
Ancak, şu ayetlerde özel olarak bayan eşlere vurgu yapılmaktadır:
“Biz (cennetteki) kadınları yeniden yarattık; onları bakireler yaptık. Hep yaşıt
sevgililer olarak.” (el-Vâkı’a 56/35-37)
“O iki cennette de iyi huylu, güzel kadınlar var.” (er-Rahmân 55/70)
Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki, Kur’an insan fıtratına uygun olarak, erkek ve
kadının birbirine eş olarak cennette de hayatlarını sürdüreceklerini ifade etmektedir.

5.5.10.2.Hûr

Kur’an, cennetteki bütün nimetleri, kadın-erkek ayırımı gözetmeksizin tüm
müminlere yönelik birer vaat olarak sunarken, yalnızca erkeklere özgü olan bir tek
nimetten bahseder. O da cennet orijinli eşlerdir. Kur’an bu eşleri, “hûr” olarak
adlandırmaktadır.
“Hûr”, “ahver” kelimesinin veya bu kelimenin müennes formu olan “havrâ’”
kelimesinin çoğuludur. Gözünün beyazı bembeyaz, siyahı da simsiyah, göz halesi geniş
ve göz kapağı da ince olan

(el-Fîruzabâdî, 1987: 486 ; ez-Zebîdî, 1994: III, 160; Yazır,
tsz: VII, 4692) veya ceylan gözlü (el-Fîruzabâdî, 1987: 486

) anlamına gelmektedir.
Kur’an’da bu kelime cennete girecek olan erkeklerin eşlerini ifade bağlamında
dört ayette zikredilmektedir:
“Böyle olduğu gibi onları iri gözlü hurilerle de evlendirmişizdir.” (ed-Duhân
44/54)
Ayetin öncesinde muttaki olan müminlerin, güvenilir bir makam olan cennetlerde,
pınar başlarında ince ipek ve parlak astarlardan nefis elbiseler giyerek, karşılıklı oturup,
sohbet edecekleri anlatılmaktadır (ed-ed-Duhân, 44/51-53).
“Sıra sıra dizilmiş koltuklara kurulmuşlardır. Onları iri gözlü hurilerle
evlendirmişizdir.” (et-Tûr 52/20)
Bu âyetin öncesinde ve sonrasında, muttakilerin nimet cennetlerinde Allah’ın
kendilerine verdiği nimetlerle zevk ve sefa sürdükleri, afiyetle en güzel cennet
yiyeceklerinden yedikleri, en lezzetli cennet içkilerinden içtikleri, inci gibi güzel olan
civanların bu imanlı insanlara hizmet ettikleri, dünyadaki imanlı olan çocuk ve
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



62
torunlarıyla hep birlikte sıra sıra dizilmiş koltuklarına yaslandıkları, sohbet edip, adeta
keyif çattıkları vurgulanmaktadır (et-Tûr 52/17-28).
“(O iki cennette) çadırlara kapanmış (gün yüzü görmemiş) huriler... Bundan önce
onlara ne bir insan, ne de bir cin dokunmuştur.” (er-Rahmân 55/72, 74)
“Saklı inciler gibi iri gözlü huriler (vardır).” (el-Vâkı’a 56/22, 23)
Bu ayetin öncesinde de iman edip iyi işler yapmada yarışan ve böylece Allah’a
yakın olanların nimet cennetlerinde canlarının çektiği yemeklerden ve beğendikleri
meyvelerden, istedikleri kadar yiyecekleri, en lezzetli içkilerden bolca içecekleri,
kendilerinin etrafında emre âmâde hizmetçilerin olacağı ve altın ve mücevherlerle
işlenmiş, göz kamaştıran tahtların üzerinde karşılıklı oturacakları zikredilmektedir (el-
Vâkı’a 56/10-23).
Sonuç olarak cennetle ilgili ayetler incelendiğinde, -cennetteki evliliğin dışında-
cennete girme ve onun nimetlerinden yararlanma hususunda kadın ve erkeğin eşit
olduğunu söylemek mümkündür. Cennetteki cinsel hayatın ise Kur’an dışı kaynaklarda
abartıldığı gibi olamadığı ve Kur’an’ın bu olayı edep sınırları içinde ve ima eden
kelimelerle kapalı bir biçimde ifade ettiği görülecektir.

5.5.11. Cennet Hizmetçileri

Kur’an cennet ehline cennette teşrifatçılık, içki sunumu, yiyecek dağıtımı vb.
hizmetleri yerine getirmek üzere cennete girecek olan kadın ve erkeklere hizmet edecek
görevlilerden de söz etmektedir. Bu görevlilerin adlarını o “doğmuş çocuk ve kul” (el-
Fîruzabâdî, 1987: 417) anlamında “Vildan” (el-Vâkı’a 56/17: el-İnsân 76/19) ve “henüz
bıyıkları terlememiş” (el-Fîruzabâdî, 1987: 1475) anlamında “ğilman” olarak
açıklamaktadır. Bu cennet görevlilerinin kimlerden oldukları hususunda farklı görüşler
ileri sürülmesine rağmen bu konuda Kur’an’da bir açıklama bulunmamaktadır. Biz
burada bu görüşlere yer vermeyeceğiz (Bkz: İbn Kesir, tsz: VII, 410; VIII, 317 ; el-
Âlûsî, 2000: VIII, 149; el-Kurtubî, 1994: XVII, 69; İbn Kayyım, 2004: 192).
Sonuç olarak, yüce Allah, cennette müminlere hizmet etmeleri için çok sayıda ve
çok güzel hizmetçiler yaratmıştır. Bu hizmetçileri de cennet nimetleri arasında cennet
ehline sunulmak üzere zikretmiştir.

5.6. Cennetin Boyutu

Yeryüzü yaratıldığından bu yana ilk insanla birlikte ilahi vahye pek çok insan
muhatap olmuştur. İnsanlardan bu hitaba olumlu cevap verenlerin sayılarının akıl almaz
bir biçimde çok olduğu bir gerçektir. İlahi vahye karşı müspet tutumlarının da mutlaka
ödüllendirileceği bir değişmez hakikattir. Bu muazzam insan topluluğunun nasıl
ödüllendirileceği ve bu insanların her türlü ortamı da içeren isteklerinin nasıl
karşılanacağı, nereye sığacakları sorusu hep zihinleri meşgul eden bir muammadır. İşte
Kur’an insanın zihninden geçirdiği bu soruyu insanın müşahede âleminde muazzam
gördüğü varlıklarla gayb âleminde gerçekleşecek olan olguları benzetmek suretiyle ona
cevap vermektedir. Çünkü O, insanın gayb âlemindeki varlıkları ancak müşahede
âlemindeki semboller yardımıyla açıklanmasının mesajı anlama ve kabullenme,
dolayısıyla da problemi çözme açısından çok daha etkili olacağını bilmektedir.
Ahiret âleminin bir parçası olan cenneti Kur’an önce büyük bir mülk olarak
nitelemektedir. İnsan suresinde cennetin vasıfları ve nimetleri anlatılırken “büyük bir
mülk” (el-İnsân 76/20) ifadesi kullanılarak onun muazzam bir mülk olduğu
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



63
vurgulanmıştır. Bazı müfessirler burada zikredilen mülk kelimesini geniş (el-Beydâvî,
1996: V, 429), akla hayala sığmayacak ve sözle ifade edilemeyecek kadar geniş bir
mülk olarak açıklamışlardır (en-Nesefî,1996: IV, 304; Ebu’s-Suûd, tsz: IX, 74; el-
Âlûsî, 2000: XXIX, 161). Büyük mülkün ölçüsü ise bir ayette “genişliği göklerle yer
arası kadar olan” (Ali İmrân, 3/133) bir başka ayette de “genişliği gökle yerin genişliği
gibi olan” (el-Hadîd 57/21) ifadeleriyle belirtilmektedir.
Burada ifade edilen genişlik gerçek anlamda bir genişlik değildir. Nitekim Taberî
ayetlerdeki cennetin genişliği hakkındaki ifadeyi “azameti teşbih yoluyla yere ve
göklere benzetilmiştir”, şeklinde açıklamaktadır (et-Taberî, 2002: IV, 116–117).
Cennetin genişliği insanların bildiği bir genişlikle anlatılarak, onun genişliğinin ve
alanının çok büyük olduğu ortaya konulmak istenmiştir (ez-Zemahşerî, 2003: I, 415).
Eni gökler ve yer kadar olan cennetin boyutları hususunda tartışmalar yapılmış ve çeşitli
fikirler ileri sürülmüştür (Bkz. er-Râzî, tsz: IX, 5–6). “Eni gök ve yer kadar olan”
ifadesinden maksat Allah’ın Cennetinin çok geniş olduğunu vurgulamak ve insanın
zihninde ve gözünde mevcut olan uçsuz ve bucaksız gökler ve yeryüzü ile mukayese
yapılarak o engin ve çok geniş olan cennete insanları teşvik etme vardır. Ayrıca burada
eni, dile getirilmiştir. Eni bu kadar geniş ise boyunu siz düşünün, demeye getirilerek,
insanın hayal dünyası harekete geçirilmek istenmektedir.
Cennetin genişliği konusunda Kur’an insanların zihninde hiç soru bırakmamak
üzere devamlı gözlemledikleri ve hayranlıkla izledikleri yer ve gökle bir kıyaslama
yaparak onların hissiyatına hitap etmek suretiyle hayal dünyalarını harekete geçirmek
istemiştir. Böylece Kur’an o gökler kadar büyük ve yeryüzü kadar geniş olan cenneti
kazandıracak güzel işler yapma hususunda insanların çalışmalarını ve bu konuda
yarışmalarını teşvik etmektedir.

5.7. Cennetin Ebediliği

Cennetin bu zamana kadar anlatılan “mekân ve imkânlarının” olağanüstü
güzellikte oluşu, bu nimete mahzar olan insan tarafından, hiçbir zaman yitirilmesi arzu
edilmeyen bir durumdur. Kur’an, insanın gözlem alanının kapsamı dışında kalan bu
metafizik âleme ilişkin nimetleri, onun yaşadığı dünyada bildiği argümanlardan yola
çıkarak anlatmaktadır. Ancak dünya orijinli olan her şey yok olacaktır. İnsan bu yok
olmayı bizzat yaşarken her gün bir şekilde gözlemlemektedir. Cennetteki nimetlerin
eksilmesi veya yok olması konusunda insanın zihin dünyasında olası bir tereddütün
oluşmaması için olsa gerek, Kur’an’da cennet, onun nimetleri ve cennetliklerin
yaşamından söz eden ayetler, mutlaka sonsuzluk ifade eden sözcüklerle bağlanmakta,
bazen bu sonsuzluk vurgusu nimetlerden daha çok öne çıkarılmaktadır.
Cennetin ebediliği Kur’an’da dolaylı ve doğrudan olmak üzere iki şekilde ifade
edilmektedir. Doğrudan ifade edilişi “huld” ve “ebed” sözcükleriyledir.
“Huld”, kelime olarak, devam etmek, uzun süre kalmak, varlığını değiştirmeden
muhafaza etmek (el-Fîruzabâdî, 1987: 357; er-Râğıb,1986: 220; İbn Manzur, 1994: III,
164) anlamlarına gelir. Kur’an’da hem cennet, hem de cehennemin ebediliği için
kullanılmaktadır. Cennetin ebediliğini belirtmek üzere 33 yerde zikredilmektedir
(Abdulbâki, 1988: 300–302). Bunlardan iki yerde bizzat cennetin kendisini ifade etmek
üzere “huld” lafzı kullanılmıştır:
“Deki bu mu iyi yoksa korunanlara vaat edilen ebedi cennet (cennetü’l-huld) mi?”
(el-Furkân 25/15)
“Oraya esenlikle girin, bu ebedilik günüdür (yevmü’l-hulûd).” (Kâf 50/34)
KUR’AN’DA CENNET Cemal ERGÜN



64
Bu iki kullanımının dışında cennetlikler anlatıldıktan sonra “onlar orada ebedi
kalacaklardır/vehüm fîhâ hâlidûn” şeklinde 9 yerde (el-Bakara 2/25, 82; Âli İmrân
3/107; el-el-A’râf 7/42; Yunus 10/26; Hûd 11/23; el-Enbiyâ’ 21/102; el-Müminûn
23/11; ez-Zuhruf 43/749), cennetliklerin “içinde ebedi kalacakları”nı vurgulayan
“hâlidîne fîhâ” ifadesi ise 20 yerde (Âl-i İmrân 3/15, 136, 198, en-Nisâ 4/13; el-Mâide
5/85; et-Tevbe 9/72, 89; Hud 11/108; İbrahim 14/23; el-Kehf 18/108; Tâhâ 20/76; el-
Furkân 25/16, 76; el-Ankebut 29/58; Lokman 31/9; ez-Zümer 39/73; el-Ahkaf 46/14;
el-Fetih 48/5; el-Hadîd 57/12, ; el-Mücâdele 58/22) geçmektedir.
Cennetin doğrudan ebediliğini ifade eden ikinci kelime ise “ebed” sözcüğüdür.
“Ebed”, dehr ile eş anlamlı olarak “mutlak zaman” anlamına gelir (Kılavuz, 1994: X,
72) “Her zaman, hiç, daima, asla” gibi geleceği ifade etmek üzere olumlu veya olumsuz
olarak da kullanılır (İbn Manzur: 1994: III, 66). Ebed ile zaman arasında fark olduğu,
zamanın parçalanabilir olmasına karşılık ebed kelimesinin süreklilik anlamı taşıdığı
belirtilmiştir (Kılavuz, 1994: X, 72).
“Ebed” kelimesi, Kur’an-Kerim’de olumlu ve olumsuz olmak üzere her iki
anlamda 28 yerde geçmektedir (Abdulbâki, 1988: 2). Cennet ve nimetlerinin ebediliğini
ifade etme bağlamında ise, 8 ayette zikredilmiştir (Bkz: en-Nisâ 4/57, 122; el-Mâide
5/119; et-Tevbe 9/22, 100; et-Teğâbun 64/9; et-Talâk 65/11; el-Beyyine 98/8). Bu
ayetlerde devamlı “hâlidîne” lafzıyla birlikte kullanılmaktadır. Bir ayette ise, tek başına
“cennette müminlerin sürekli kalacaklarını” belirtmek üzere geçmektedir (el-Kehf
18/3).
“İnanıp iyi işler yapanları da altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağız.
Orada ebedi olarak kalacaklardır. Orada kendilerine tertemiz eşler de vardır ve onları
hiç güneş sızmayan eşsiz gölgelere sokacağı.” (en-Nisâ 4/57).
“Rab’leri katında onların mükâfatı, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir.
Orada ebedi olarak kalacaklardır...” (el-Beyyine 98/8).
Kur’an’da cennetin ebediliği, “cennetliklerin oradan çıkarılmayacağı (el-Hicr
15/48), ölümsüz olacakları (ed-Duhân 44/56), cennet nimet ve hizmetlerinin eksilip
tükenme özelliğinde olmayıp devamlı olduğu (er-Ra’d 13/35; Sâd 38/54; el-Vâkı’a
56/17, 32-33; el-İnsân 76/19) ve cennetliklerin cennette ebedi olarak kalmalarının yer
ve göğün ayakta durmasına bağlanması (Hûd 11/108)” şeklinde dolaylı ifadelerle de
belirtilmektedir.
Taberi, Beyine 96/8 ayetindeki “orada ebedi kalıcıdırlar” ifadesini “orada ne
ölecekler nede oradan çıkarılacaklardır. Ebedi olarak orada cennete konuk olarak
yaşayacaklardır” (et-Taberî, 2002: 15/30, 334) şeklinde, cennetteki yiyecekleri ise,
“cennette yenilen yiyeceklerin tümü cennetlikler için daimidir, hiçbir şekilde kesintiye
uğramayacak, zayi olmayacak ve geçici olmayacaktır. Bilakis sonsuza kadar var
olacaktır” (et-Taberî, 2002: 8/13, 204) biçiminde yorumlamıştır.
Mutezile ekolünün bazı mensupları dışında İslam âlimleri, cennetin ve
nimetlerinin Allah’ın sürekli yaratma sıfatına bağlı olarak ebedi olduğunu kabul
etmişlerdir (Kılavuz, 1994: X, 73). “Allah’ın seçkin kullarına nihayetsiz saadet vaat
edildiğine göre cennet, rıza-yı ilahi, Hakk’ın cemalinin müşahede edilmesi gibi saadet
vesileleri hiçbir zaman kesintiye uğramamalı, sona ermemelidir. Hz.Adem’e üflenen
ilahi ruh ile varlık sahnesine çıkarılan insanlık âlemi yokluğa mahkum edilmemelidir.”
(Topaloğlu, 1993b: VII, 385)
Sonuç olarak Yüce Alla’hın cennetin, sakinlerinin ve nimetlerinin ebedîliği
hususunda Müslüman ilâhiyâtçılar arasında birliktelik mevcuttur.
KUR’AN VE DİĞER DİNLERDEKİ… Cemal ERGÜN



65

6. KUR’AN VE DİĞER DİNLERDEKİ CENNET TASVİRİNİN
KARŞILAŞTIRILMASI

Ölümün insan için bir yok oluş olmadığına ve öldükten sonra yeni bir hayatın
varlığına yani ahirete inanan ister mitolojik, ister ilkel, ister semavi düzeyde olsun tüm
din ve kutsal kitaplarda insanın bu dünyada yapmış olduğu her türlü iyiliğin
ödüllendirileceği fikrinin var olduğunu araştırmamızın birinci bölümünde belirtmiştik.
İkinci bölümün buraya kadar olan kısmında Kur’andaki cennet anlayışını detaylı bir
şekilde ortaya koymaya çalıştık. Araştırmamızın bu kısmında ise birbirinden bağımsız
olarak incelediğimiz bu iki alanı genel hatlarıyla karşılaştırmaya çalışacağız. Kur’an’ın
tasvir ettiği cennet ile diğer dinlerin anlattığı cennet arasındaki benzerlikleri ve farklı
yönleri bu sonsuz mutluluk mekânının isimleri, sayıları, görevlileri, nimet çeşitleri ve
mekânsal olarak yeri, boyutu ve ebedîliği bakımından ortaya koymaya çalışacağız.

6.1. Cennet’i İsimlendirme

Kur’an-ı Kerim bu dünyada Allah’a inanan, O’nun gönderdiği elçileri kabul eden
ve bu elçilerle gönderilen ilâhi mesajları benimseyip ahlaki ilkeler çerçevesinde hayatını
düzenleyen, erdemli bir şekilde yaşayan ve insanlığın yararına güzel işler yapan
insanların, âhirette ödüllendirileceğini bildirmektedir (el-Bakara 2/25; er-Ra’d 13/22,23;
en-Nahl 16/97;vd

).
Kur’an yaşamı boyunca iyilikten yana tavır alan müminlerin öldükten sonra
mükâfat olarak sonsuzadek yaşayacakları, hayallerin de ötesinde güzellik ve mutluluğun
olduğu mekânı “cennet” olarak adlandırmaktadır. Hiç şüphesiz bu genel adlandırmanın
yanında Kur’an sonsuz nimetler ülkesinin başka adlarından da söz etmektedir. Cenneti
niteleyen bu adlar onun tamamının bir adı olabileceği gibi onun bir bölümünün adı da
olabilir.
Kur’anda cennete isim olmuş sözcük ve tamlamalar özetle şunlardır: Cennet, Adn,
Naîm, Me’vâ, Firdevs, Huld, el-Hüsnâ, Dâru’s-Selam, Dâru’l-Âhira, Dâru’l-Mukâme
ve Makâmun Emîn. Cenneti ifade eden bu kelime ve terkiplerin anlamları ve geçtiği
ayetler daha önce ele alındığı için burada detaya girilmeyecektir.
Âhiret âleminde iyilerin ödüllendirileceği mekân olan cennet, diğer mitoloji ve
dinlerde de farklı sözcüklerle adlandırılmıştır. Cennet için kullanılan bu sözcükler,
değişik mitolojilerin ve dinlerin ortaya çıktığı coğrafyada konuşulan lisan ve etkin olan
kültürün tesiriyle farklı olmuştur. Ancak şunu belirtebiliriz ki, her din ve mitolojide,
cennet için, ideal iyiliğin ve güzelliğin hükümran oluşunu ifade edecek kelimeler
kullanılmıştır.
Sümer mitolojisinde cennet, “saf, parlak, temiz, hastalık ve ölümün bilinmediği
bir ülke” anlamında “Dilmun” kelimesiyle isimlendirilirken (Kramer, 2002: 178), eski
Mısır dinlerinde “Aru” (Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 96), eski İran dini olan
Zerdüştîlikte, “Övgü Evi” veya “Şarkı Evi” (Eliade, 2003: I, 384; Turner, 2004: 30),
eski Yunan mitolojilerinde “Elysium” veya “Eleusis bahçesi veya çayırlığı”, Cermen
mitolojilerinde ise “Valhalla” (Şahin,1993: VII, 374) olarak adlandırılmıştır
(Sarıkçıoğlu, 1999: 70).
Hinduizm ve Budizmde tenâsüh (ruh göçü) inancı gereği iki cennetten söz
edilmekte bu cennetlerden birinin ebedî olduğu vurgulanmaktadır. Hinduizmde geçici
olan cennet “Nandana”, (Budda, 1935: 57; Sarıkçıoğlu, 1999: 152) Budizmde ise,
KUR’AN VE DİĞER DİNLERDEKİ… Cemal ERGÜN



66
“Sukhavati”

(Şahin,1993: 375) kelimeleriyle ifade edilmektedir. Hinduizmde ebedî
cennet “Brahmaya kavuşmak” olarak tanımlanırken, (Budda, 1935: 57) Budizmde
“Nirvana’ya ulaşmak” şeklinde açıklanmaktadır (Budda, 1935: 258; Sarıkçıoğlu, 1999:
177). Japon geleneğinde ise cennete “Ame” denilmiştir (Şahin, 1993: 375).
Eski türk dinlerinde cennet, “uçmak” kelimesiyle ifade edilirken (Roux, 1999:
158; Günay ve Güngör, 1998: 86; Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 185; Meydan Larouse,
1990: II, 857), Sabiîlikte “Işık Âlemleri” anlamında “Mşunia Kuşta” terkibiyle
isimlendirilmiştir (Gündüz, 1999: 105).
Tevrat (Aht-i Atik)’te cennet, aden bahçesi anlamında “Gan Eden” tamlamasıyla
ifade edilmektedir (Tekvin 2/8, 10). Bunun dışında Talmut ve diğer kaynaklarda da
cennet için “ahiret hayatının nimetlerini elde etme” anlamında olan, “Olam Ha-Ba”
terkibinin kullanıldığı belirtilmektedir (Taşpınar, 2003: 296). Bu isimlerin dışında
cenneti niteleyen “huzur, avlu, ev, çadır, mukaddes dağ, Rab’bin dağı ve mukaddes
makam” gibi sıfat isimlerinde geçtiği vurgulanmaktadır (T.B. Chabbat,152a’dan naklen,
bkz:

Taşpınar, 2003: 302).
İncil’de cennet; “Tanrı Egemenliği” (Matta, 19/24; Markos, 9/46, 10/23, 12/34,
14/25; Luka, 6/20, 7/28, 9/10, 18/25, 22/18; Elçilerin İşleri, 20/25), “Baba’nın
Egemenliği” (Matta, 26/28), “Göklerin Egemenliği” (Matta, 5/3, 10, 19, 20), “Tanrının
Konutu” (Esinleme, 21/3), “Baba’nın Evi” (Yuhanna, 14/1–4), “Sonsuz Yaşam”
(Yuhanna, 17/3; Pavlus’un Romalılara Mektubu, 2/7; Yuhanna’nın I. Mektubu, 5/13),
“Göksel Konut” (Pavlus’un Korintlilere II. Mektubu, 5/1–3) tamlamalarıyla
isimlendirilmektedir.
Ölüm sonrası hayatta bu dünyada gerçekleştirilen iyiliklerin karşılığı olarak
verilecek cennet gerek Kur’an’da, gerekse diğer semavî dinler ve mitolojilerde hep
olumlu anlamlarda farklı kelime ve terkiplerle isimlendirilmiştir. Cennetin bu şekilde
farklı isimlendirilmesi, dinlerin doğduğu coğrafyada konuşulan dillerdeki farklılığın bir
sonucu olarak açıklanabilir.

6.2. Nicelik Bakımından Cennet

Kur’an cennetin sayısı konusunda net bir rakam vermemektedir. Ancak iç içe
geçmiş ikişerli iki grup cennetten söz etmektedir. Bu iki grup halindeki cennetlerin
sayısının, herbir grupta iki olmak üzere toplam dört olduğu anlaşılmaktadır (er-Rahmân
55/46,62). Kur’an bu cennetlerin pek çok kapısının bulunduğunu bildirmekle, onun pek
çok bölümden oluştuğunu ifade etmektedir (ez-Zümer 39/73).
Aynı zamanda Kur’an, insanların bu dünyada hür iradeleriyle gerçekleştirdikleri
güzel davranışlarının, Allah’a bağlılık ve yapmış oldukları ibadetlerinin oranlarına göre
de Allah katında derecelendirileceklerini ve cennetlerle ödüllendirileceklerini
vurgulamaktadır (Âl-i İmrân 3/163; el-Enfâl 8/4; et-Tevbe 9/20; en-Nisâ 4/95, 96; Tâhâ
20/75, 76; el-İsrâ 17/21). Kur’an’ın bu anlatımından anlaşıldığına göre farklı
derecelerde cennetler vardır.
Sümerlerde cennetin sayıları ile ilgili bir bilgi mevcut değildir. Sümer
mitolojisinde cennet (Dilmun)un yeryüzünde, güney batı İran’da “Dilmun” denen bir
yerde olduğu anlatılmaktadır (Kramer, 2002: 180)
Mısır Mitolojisinde ölen kimsenin salihlerden olması durumunda ya güneş tanrısı
olan “Ra” ile birlikte onun cennetinde olacağı veya yıldızlarda bulunan cennetlerde
oturacakları belirtilerek sayıları hakkında bir rakam verilmemiştir (Şahin, 1993: VII,
374; Kutub, tsz: 15–21).
KUR’AN VE DİĞER DİNLERDEKİ… Cemal ERGÜN



67
Eski İran dini olan zedüştîlikte ise gökte bulunan tek bir cennetten söz
edilmektedir (Sarıkçıoğlu, 1999: 110).
Yunan mitolojilerine göre ise yeryüzünün batısında iki ayrı cennet mevcuttur
Cermen mitolojilerinde ise savaşarak ölen insanlarla diğerlerinin gittiği iki ayrı
cennetin bulunduğu bildirilmektedir (Sarıkçıoğlu, 1999: 78; Türk Ansiklopedisi,
1960: X, 97).
Azteklere göre, ölüm sonrası ödüllendirme insanın dünyada yaptığı davranışlara
göre değil, onun ölüm şekline göre olacaktır. Bu nedenle çok sayıda yer ve gök
cennettlerinden söz edilmektedir (Sarıkçıoğlu, 1999: 86; Şahin, 1993: VII, 375).
Azteklerin, kızıl güneşin kendisinden doğduğu, son derece lüks ve refahın
bulunduğu, büyük nehirlerin kendisinden çıktığı ve doğuda olan başka bir cennetin
varlığına da inandıkları belirtilmiştir (Şahin, 1993: 375).
Hinduizm ve Budizmde tenâsüh (ruh göçü) inancı gereği gökte bulunan iki
cennetten ayrı cennetin olduğu bildirilmektedir (Budda, 1935: 57; Sarıkçıoğlu, 1999:
152; Şahin, 1993: 375). Eski Türk dinlerinde cennetin gökyüzünün yüksekçe bir katında
olduğuna ve iyi ruhların burada ikamet ettiklerine inanıldığı belirtilmiştir (Tümer ve
Küçük, 1988: 85; Günay ve Güngör, 1998: 86).
Sabiîlikte gökyüzünde sayısız cennetlerin varlığından söz edilmektedir (Gündüz,
1999: 105,160, 162, 165).
Yahudilikte cennetin, boyut olarak çok geniş olduğu ve yedi ayrı bölümden
oluştuğu ifade edilmektedir (Mezmurlar, 140/4, 13; 84/4; 4/3; 15/1).
İncil’de gökte ve yerde olmak üzere iki ayrı cennetten söz edilmektedir (Matta,
5/12; Luka, 6/23; Esinleme, 21/1-5).
Dinlerde cennetlerin sayılarının bir iki istisna dışında fazla olduğu bilgileri Kur’ân
ayetleriyle benzerlik arz etmektedir.

6.3. Cennet Görevlileri

Kur’an, cennette cennet ehlini cennetin kapılarında karşılayacak ve onlara hoş
davranacak görevlilerin bulunduğunu belirtmekte ve bu görevlilerin meleklerden
olduğunu bildirmektedir (er-Ra’d 13/24; en-Nahl 16/32; ez-Zümer 39/73). Ayrıca
Kur’an, bu görevli meleklerin dışında garsonluk ve teşrifaâtçılık vb. görevleri
gerçekleştirmek üzere cennetliklere hizmet edecek, cennete özgü hizmetçilerin de
olacağını haber vermektedir (el-Vâkı’a 56/17; el-İnsân 76/19; et-Tûr 52/24).
Eski İran dini olan Zerdüştîlikte de iyi olanları “sinvat” köprüsünde görevli
meleğin geçireceği belirtilmektedir. “Saroşa” adı verilen bu meleğin salih kimseleri
ebedî cennete ulaştıracağı vurgulanmaktadır (Sarıkçıoğlu, 1999: 110).
Yunan mitinde de cennet görevlisinden söz edilmektedir (Sarıkçıoğlu, 1999: 70).
Cermen mitolojisinde ise savaşta ölenler cennette peri “valkyrja”lar tarafından atlara
bindirilerek şeref sarayında bulunan, tanrı “Odin”in huzuruna çıkarıldıkları ifade
edilmektedir (Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 97).
Yahudilikte “Aden Cenneti”nin yakuttan iki kapısı vardır. Her birini altmış bin
adet görevli melek beklemekte ve her bir salih kişiye altmış melek hizmet etmektedir
(Taşpınar, 2003: 304, 305).
Cennetin kapılarının olduğu anlayışı Yahudilikte ve Kur’an’da olduğu
görülmekte, bu kapıların sayısı için Yahudilikte üç rakamı verildiği halde Kur’an’da bu
hususta bir sayı belirtilmemekte ve onun çok kapısının olduğu ifade dilmektedir. Aynı
zamanda bu kapılarda görevlilerin bulunduğu belirtilmektedir. Zedüştîlikte, Cermen ve
KUR’AN VE DİĞER DİNLERDEKİ… Cemal ERGÜN



68
Yunan mitolojilerinde cennet görevlilerinin salihlere hizmet ettiğine dair bilgiler
Kur’an’da da yer almaktadır. Kur’an bu bilgilere ek olarak Cennet görevlileri olan
meleklerin salihleri cennet kapılarından hoş bir karşılama ile cennete buyur edceklerini
ve onlara çok güzel sözlerle iltifat edeceklerini haber vermektedir (el-Hicr 15/46; en-
Nahl 16/31; Meryem 19/62; ez-Zümer 39/73; el-Vâkıa 56/25, 26).

6.4. Nitelik Bakımından Cennet

Kur’an dünya hayatında Allah’a inanıp, insanlığın yararına güzel işler yapan ve
erdemli bir hayat süren insanlara, akıl ve hayal sınırlarını aşan türde ve rakamlarla da
ifade edilemeyecek oranda nimetler verileceğini bildirmektedir (es-Secde 32/17; el-
İnsan 76/20).
Kur’an’da salihlere nimet olarak verilecek cennet, içinde nehirler ve pınarlar akan,
(el-Bakara 2/25; et-Tevbe 9/89; el-Hicr 15/45; er-Rahmân 55/50; el-İnsân 76/6) her
çeşit ağaçların bulunduğu, (er-Rahmân 55/48) bol yeşillikli (er-Rahmân 55/64) ve koyu
gölgeli, (en-Nisâ 4/57; Yâsin 36/56; el-Vâkı’a 56/30; el-Mürselât 77/41) şiddetli soğuk
ve sıcağın olmadığı ılıman iklimli bir yurt (el-İnsan 76/13) olarak tasvir edilmektedir.
Sümerlerde cennet (Dilmun)un meyve yüklü bahçeler ve yemyeşil çimenlerle
kaplı ve nehirleri olan tanrısal bahçe olarak betimlenmektedir (Kramer, 2002: 179).
Eski Yunan mitlerinde cennet ise mevsimlerin elverişli olduğu, rengârenk
çiçeklerin ve çimenlerin bulunduğu ağaçların meyve verdiği, hayvanların bile barış
içinde yaşadığı bir yer olarak anlatılmaktadırdir (Turner, 2004: 43; Sarıkçıoğlu, 1999:
70; Şahin, 1993: VII, 374).
Cermen mitolojisinde, ise hastalık, yaşlılık ve ölümün olmadığı, ağaçlık ve
koruluk bir cennet anlayışının varlığından da söz edildiği belirtilmektedir (Şahin, 1993:
VII, 374).
Azteklerin, kızıl güneşin kendisinden doğduğu, son derece lüks ve refahın
bulunduğu, büyük nehirlerin kendisinden çıktığı ve doğuda olan bir cennetin varlığına
inandıkları belirtilmiştir (Şahin, 1993: VII, 375).
Budizmde ise, “Sukhavati” denilen cennetin özellikleri olarak, mücevherlerle
süslenmiş ağaçların olması, şakrak ötüşlü kuşların bulunması, cennetliklerin zevklerine
uygun olarak suların soğuk ya da sıcak olarak akması ve daimi bir yeşillik içinde olması
vb. güzellikler zikredilmiştir (Şahin, 1993: VII, 375).
İncil’de cennet, kenarları değerli taşlardan örülmüş yüksek surları olan,
(Esinleme, 21/10–21) on iki kapısı bulunan, ışıklandırma için güneş ve aya gereksinim
bulunmayan, (Esinleme, 21/22,23) billur gibi ırmağın çıktığı,

(Esinleme, 22/1, 2) on iki
çeşit meyve üreten ve her ay meyvesini veren yaşam ağacının bulunduğu (Esinleme,
22/1-5) bir site olarak tasvir edilmiştir.
Kur’an cennetliklere muz (el-Vâkı’a 56/29), kiraz (el-Vâkı’a 56/28), nar (er-
Rahmân 55/68), üzüm (en-Nebe’ 78/31, 32), hurma (er-Rahmân 55/68) ve canlarının
çektiği her çeşit meyveden diledikleri kadar ikram edileceğini belirtmektedir (Yasin
36/57;Muhammed 47/15; er-Rahmân 55/48; el-Vâkı’a 56/20; el-Mürselât 77/42). O,
cennetliklerin orada yiyecek olarak bal (Muhammed 47/15) ve arzuladıkları her tür etten
istedikleri kadar yiyebileceklerini bildirmektedir (et-Tûr 52/22). Kur’an cennetliklere
sunulacak içecekleri ise, su (Muhammet 47/15; el-Vâkı’a 56/31), süt (Muhammet,
47/15), kokteyl türü içecekler (el-İnsân 76/5,17) ve şarap olarak açıklamaktadır
(Muhammed 47/15). O, cennetliklerin bu içeceklerden istedikleri kadar içebileceklerini
ifade etmektedir. Ayrıca Kur’an, cennet içkilerinin hiçbir şekilde insana baş ağrısı
KUR’AN VE DİĞER DİNLERDEKİ… Cemal ERGÜN



69
sersemletme vb. sıkıntılar vermediğini vurgulamaktadır (es-Saffat 37/46, 47; el-Vâkı’a
56/19). Ku’ran bu yiyecek ve içeceklerin bitip tükenmeyeceğini, hiçbir zaman
azalmayacağını haber vermektedir (er-Ra’d 13/35; es-Sâffât 37/42; ez-Zuhruf 43/73; el-
Vâkı’a 56/32,33).
Eski Mısır inancında göğün doğu tarafında olan ebedi yıldızlarda bulunan
cennetlerde yemek tarlası adı verilen yerlerin olduğu, iyilerin burada canlarının çektiği
her türlü yemeklerden ve hayat ağacının meyvesinden diledikleri kadar
yiyebileceklerini, tanrılarla birlikte oturup şarap içceklerini, yufka ekmekleri
yiyeceklerini, zıraatla uğraşabileceklerini ve özel mülklerinin olabileceğini belirtilmiştir
(Şahin, 1993: VII, 374; Kutub, tsz: 15–21).
Cermen mitolojilerine göre savaşta ölerek cennete girenlere yiyecek olarak et
yedirilip süt içirileceği, onların cennetin şeref salonlarında eğlenecekleri, savaş
yaralarının derecelerine göre gençleşecekleri ve cennetteki şarkıcıların da şarkı ve
musiki ile sürekli onları eğlendirecekleri ve cennetliklerin günlerinin neşeli geçmesini
sağlayacakları ifade edilmiştir (Sarıkçıoğlu, 1999: 78).
Hinduizmde cennette ırmakların olduğı, süt, bal ve şarapların aktığı ve meyvelerin
de çeşitli ve çok bol olduğu ifade edilmiştir. Ayrıca, parlak renkli ineklerin burada
oturanların her türlü ihtiyaçlarını karşıladığı belirtilmiştir. Bunların dışında, cennette
müzik ve eğlencenin de olduğu vurgulanmıştır (Budda, 1935: 57).
Eski Türk inanışlarında cennette salihlerin dünyadaki yaşamda olduğu gibi yiyip
içeceklerine ve bolca sürülere sahip olacaklarına inandıkları belirtilmektedir (Roux,
1999: 170, 171).
Yahudilikte Tevrat’ın tefsiri olan Talmut’ta, cennette yeme içme ve cinsel istekler
gibi maddî nimetlerin olmadığı, salihlerin orada başlarına bir taç takılarak ilâhi huzurun
ihtişamını seyredecekleri ve melek olacakları ifade edilmektedir (Moise Maimonide,
1993, Çev.: Jan de Hulster, s. 122-123 ten naklen, bkz:

Taşpınar, 2003: 301).
İncil’de cennet nimetleri olarak billur gibi suların olduğu, on iki çeşit meyve
veren yaşam ağacının bulunduğu ifade edilmektedir. İncil’de cennet nimetleri olarak
maddî unsurlardan daha ziyade manevî unsurlar öne çıkarılmaktadır (Matta, 22/30;
Markos, 12/25; Luka, 20/35; Esinleme, 21/10–27; 22/1–5). Cenneti gerçek anlamda
cennet yapan unsurun Tanrının oradaki varlığı olduğu ifade edilmektedir (Madrigal,
2000: 247).
Eski Mısır dinlerinde cennette çeşitli yiyecek ve meyvelerin olduğu ve
cennetliklerin bu yiyeceklerden diledikleri kadar yiyebileceklerini ifade eden bilgi
Kur’an ayetleriyle paralellik arz etmektedir. Cermen mitolojilerinde cennet nimetleri
olarak geçen et ve süt, hinduizmde geçen su, süt, bal ve şarap akan pınarlar ve İncil’de
cennette billur gibi suların olduğunu belirten bilgiler Kur’an ayetleriyle birebir
örtüşmektedir. Bunların dışında diğer mitoloji ve dinlerden farklı olarak Kur’an cennet
meyveleri olarak bazı meyvelerin adlarını zikretmekte ve içeceklerinin mahiyet ve
özelliklerine vurgu yapmaktadır. Eski mısır mitolojileri ve Türk dinlerinde bulunan
cennet nimetleri arasında belirtilen cennette zıraat ve tarımsal faaliyetler ve hayvan
yetiştiriciliği ile meşgul olunacağına dair bilgiler Kur’an’da açık bir şekilde
zikredilmemektedir.
Kur’an cennet nimeti olarak cennet ehlinin giyisilerinin ipek ve atlastan olduğunu
bildirmiştir (el-Kehf 18/31; el-Hac 22/23; Fâtır 35/33;ed-Duhân 44/53; el-İnsân 76/21).
Ayrıca o, cennette ziynet eşyası olarak da altın ve gümüş bilezik ve inci takılacağını
vurgulamıştır (el-Kehf 18/31; el-Hac 22/23; Fâtır 35/33; el-İnsân 76/21).
Kur’an’da cennet nimeti olarak belirtilen giyisiler ve takıları, incelediğimiz
KUR’AN VE DİĞER DİNLERDEKİ… Cemal ERGÜN



70
mitoloji ve dinlerde bulamadık.
Kur’an cennetlik olan insanlar için cennette köşkler (el-Furkân 25/10), evler (et-
Tevbe 9/72; es-Saf 61/12), odalar (el-Furkân 25/75; el-Ankebût 29/58; Sebe’ 34/37; ez-
Zümer 39/20) ve çadırlar (er-Rahmân55/72) olacağını ve cennetliklerin bu mekânlara
yerleşip oturacaklarını ifade etmektedir.
Dünyada, Allah’a inanıp güzel işler yapan insanlar için cennette temiz eşlerin
olduğunu Kur’an haber vermektedir (el-Bakara 2/25; Âl-i İmrân 3/15; en-Nisâ 4/57;
Yâsin 36/56; ez-Zuhruf 43/70; ed-Duhân 44/54; et-Tûr 52/20; er-Rahmân 55/70,72,74;
el-Vâkı’a 56/22, 23, 35–37).
Cennet ehline cennet nimeti olarak temiz eşlerin verilmesi Sümer mitolojisi
(Eliade, 2003: I, 80; Kramer, 2002: 182–185), Hinduizm (Budda, 1935: 57), eski Mısır
(Şahin, 1993: VII, 374; Kutub, tsz: 15-21) ve Sabiîlik (Gündüz, 1999: 160, 162, 165)
inanışında da görülmektedir.
Kur’an cennetlik olan salih bir kişinin cennetlik olan eşi, çocukları, torunları,
kısaca iyi olan bütün aile bireyleri ile birlikte cennette olacaklarını, mutlu ve mesut bir
şekilde yaşayacaklarını bildirmektedir (er-Ra’d 13/23; el-Mü’min 40/8).
Hinduizm’deki ölen kişinin cennette, daha önce ölmüş olan anne, baba, eş ve
çocuklarıyla buluştuğu ve aile bireylerinin birbirlerine kavuştuğu inancı Kur’an ayetleri
ile paralellik arz etmektedir(Budda, 1935: 57).
Kur’anda cennette kötü söz (Meryem 19/62; elVâkıa 56/25; en-Nebe’ 78/35; el-
Ğâşiye 88/11), kin ve nefret (el-A’râf 7/43; el-Hicr 15/47), düşmanlık, korku ve üzüntü
(el-Enâm 6/48; el-A’râf 735; Tâhâ 20/112; Fâtır 35/34; ez- Zümer 39/61), bıkkınlık
(Fâtır 35/35), yorgunluk (el-Hicr 15/48; Fâtır 35/35), hastalık ve ölümün olmadığı
vurgulamaktadır (ed-Duhân 44/56). Cennetliklerin o sonsuz mutluluk yurdunda gölgeler
altında her türlü mücevherlerle süslenmiş koltuk ve tahtlar üzerinde karşılıklı olarak
oturup sohbet edeceklerini ve hoş vakit geçireceklerini Kur’an haber vermektedir (el-
Hicr 15/47; Yâsîn 36/55-57; ed-Duhân 44/51-53; et-Tûr 52/17-28; el-Vâkı’a 56/10-23).
Sümerlerde de cennette ağrıların, sıkıntı ve ıstırapların olmadığı, ihtiyarların
ihtiyarlıktan yakınmadıkları, rahiplerin ağlamadıkları ve şarkıcıların ağıt yakmadıkları
belirtilmektedir. Orada aslanların öldürmediği, kurtların kuzuları kapmadığı,
kuzgunların seslerini çıkarmadığı, oğlakların yabani köpekler tarafından kapılmadığı,
emin bir yer olarak betimlenmektedir (Eliade, 2003: I, 80; Kramer, 2002: 182–185).
Yunan mitolojilerinde cennet nimeti olarak cennetlikler spor karşılaşmaları
yaparlar, dama oynarlar, ata binerler, çalgı çalarlar. Cennetlikler burada sonsuz bir hayat
sürerler (Turner, 2004: 43; Sarıkçıoğlu, 1999: 70).
Cermen mitolojisinde cennette hastalık, yaşlılık ve ölümün olmadığı belirtilir
(Şahin, 1993: 7, 374).
Hinduizmde de cennette hastalık, sakatlık ve ölümün olmadığı vurgulanmıştır.
Cennette, müzik ve eğlencenin olduğu belirtilmiştir (Budda, 1935: 57).
Sabilikte cennette salihlerin her türlü karanlık ve kötülüklerden uzak bir şekilde
mutlu, mesut, huzurlu ve rahat bir yaşam sürecekleri ifade edilmiştir (Gündüz, 1999:
160, 162, 165).
Cennet nimetleri olarak İncil’de, “sonsuz yaşam” ve “Tanrı’yla birlikte olma”nın
yanında, insanoğlunun, Tanrı’nın çocukları olacağı ve insanın melek haline geleceği, bir
daha ölmeyeceği ve sonsuza kadar yaşayacağı zikredilir (Matta, 22/30; Markos, 12/25;
Luka, 20/35). Ayrıca Tanrı’nın burada insanlarla birlikte yaşayacağı ve cennette acı,
ıstırap, gözyaşı, yas ve ölümün olmayacağı belirtilir (Esinleme, 21/3, 4).
Sümer ve Cermen mitolojileri ile Hinduizmde cennette ıstırap sıkıntı ağrı hastalık
KUR’AN VE DİĞER DİNLERDEKİ… Cemal ERGÜN



71
ve ölümün olmadığı bilgisi Kur’an ayetleriyle paralellik arz etmektedir.
İncil’de yer alan, cennet yaşamının sonsuz olduğu, cennette acı, ıstırap, gözyaşı,
yas ve ölümün olmadığı bilgileri Kur’an’la örtüşürken, insanın cennette melek olacağı
bilgisi onunla çelişmektedir.

6.5. Cennet’in Yeri Ve Ebedîliği

Kur’an cennetin ebedî olduğunu (en-Nisâ 4/57; el-Furkân 25/15; Kâf 50/34; el-
Beyyine 98/8), nimetlerinin sonsuz ve sınırsız bulunduğunu bildirmektedir (er-Ra’d
13/35; Sâd 38/54; el-Vâkı’a 56/17, 32-33; el-İnsân 76/19). O cennetin boyut olarak çok
büyük ve çok geniş olduğunu haber vermektedir (Âli İmrân 3/133; el-Hadid 57/21; el-
İnsan 76/20). Mekânsal olarak cennetin yerinin ise dolaylı bir anlatımla yücelerde ve
yükseklerde olduğunu, iki ayrı surede de gökte bulunduğunu belirtmektedir (ez-Zâriyât
51/22; en-Necm 53,14,15).
Sümer mitolojisinde cennetin ebedî olduğu ve yerinin de Güneybatı İranda olduğu
belirtilmiştir (Kramer,2002: 178,180).
Eski Mısır dinlerinde de cennetin ebedî olduğu ve göklerde bulunduğu inancı
mevcut olduğu ifade edilmiştir (Şahin,1993: VII, 374; Kutub, tsz: 15-21).
Zerdüştîlikte Ahura Mazda’nın da yer aldığı cennetin ebedî olduğu (Taşpınar,
2003: 51) ve gökte bulunduğu bildirilmektedir (Sarıkçıoğlu, 1999: 110).
Eski Yunan mitolojilerinde cennetin yeryüzünün batı kenarında adalarda
bulunduğu ve ebedî olduğu belirtilmektedir (Turner, 2004: 43; Sarıkçıoğlu, 1999: 110).
Amerika yerlilerinden olan Azteklere göre cennetler yeraltında, yeryüzünde ve
göktedirler. Ölen insan ölüm şekline göre bu cennetlerden birine girer. İhtiyarlık veya
hastalıktan ölen kişiler, yeraltı dünyasına girmektedir. Yıldırım çarpması, boğularak
veya ateşli bir hastalıktan ölenler, yağmur tanrısı “Tlaloc”un doğuda bir dağ üzerinde
bulunduğuna inanılan cennetine girmektedir. Savaşta ölenler, kurban edilenler ve
doğum esnasında ölenler ise, güneş tanrısının gökteki cennetine ulaşmaktadır
( Sarıkçıoğlu, 1999: 86).
Hinduizmde Brahma’nın olduğu cennet göktedir ve bu cennet ebedîdir (Budda,
1935: 57; Sarıkçıoğlu, 1999: 152).
Budizm’de de ebedi kurtuluşa ve mutluluğa kavuşma, “Nirvana”ya ulaşmakla
mümkün olur (Budda, 1935: 258; Sarıkçıoğlu, 1999: 177).
Eski Türklerde cennetin gökyüzünün yüksekçe bir katında olduğuna ve iyi
ruhların burada ikamet ettiklerine inanıldığı belirtilmiştir (Tümer ve Küçük, 1988: 85;
Günay ve Güngör, 1998: 86).
Sabiî inancına göre iyi ruhların ebedi olarak kaldıkları cennetler sonsuz ve
sayısızdır. Işık kralı (Malkad Nhural)ın kuzeyde yaşadığına inanılmasından dolayı “ışık
âlemleri” olarak da ifade edilen bu cennetlerin kuzeyde olduğuna inanılır (Gündüz,
1999: 105, 162, 165).
İncil’de cennetin yerinin gökte olduğu zikredilmekle birlikte (Matta, 5/12; Luka,
6/23), Esinleme bölümünde cennetin mekânının kıyamet sonrası yaratılacak Kudüs
şehri olduğu belirtilmektedir (Esinleme, 21/10-21). Bu cennetlerin ise ebedî olduğu
ifade edilmektedir (Esinleme, 21/3, 4).
Sonuç olarak cennet ahiret inancı olan tüm dinlerde ölüm sonrası iyilerin
ödüllendirileceği bir mekândır. Araştırma konumuz sınırları içinde incelemeye
çalıştığımız gerek mitolojiler, gerek ilkel ve semavi düzeyde olsun bütün dinler bu
mekânı ebedî olarak ifade etmişlerdir. Salihlerin ahirette ödüllendirileceği ve her türlü
KUR’AN VE DİĞER DİNLERDEKİ… Cemal ERGÜN



72
mutluluğun en üst düzeyde yaşanacağı cennetin yeri konusunda birtakım farklı
anlayışlar mevcuttur. Aynı şekilde cennetin nimetlerini tasvir etmede de temelde
benzerlikler olmasına rağmen bazı farklı telakkiler bulunmaktadır. Bu farklığın bir
kısmının, dinlerin ortaya çıktığı kültürel ve coğrafî şartlardan kaynaklandığını,
muhatapların öncelikli ihtiyaç ve zevk unuru olarak gördükleri nimetlerin ön planda
olduğunu söylemek mümkündür.


KUR’AN’DA CEHENNEM Cemal ERGÜN


73

7. KUR’AN’DA CEHENNEM

Yeryüzünde iyilikle kötülük arasında ilk insanla başlayıp kıyamete kadar devam
edecek olan mücadalede, iylikten yana tavır alanların ödüllendirileceği, kötülükten yana
tavır alanların da cezalandırılacağı fikri, daha önce de izah edildiği üzere, ister beşerî,
isterse ilahî olsun, bütün dinlerde yer almıştır. Ancak birçok mitoloji ve dinlerde
suçluların cezalandırılması, biçim, mekân ve zaman bakımından farklılık arz
etmektedir. Bu konu çalışmamızın birinci bölümünde açıklandığından dolayı, burada
yeniden ele alınmayacaktır.
Kur’an-ı Kerim’in insanlara ilahi mesajları sunuş biçiminde, hep zıt kelime ve
kavramların oluşturduğu bir yapının hâkim olduğu görülmektedir. İyilik kötülükle,
hidayet dalaletle, gece gündüzle, karanlık aydınlıka, sıcaklık gölgelikle, gören
görmeyenle, iman küfürle, hayat ölümle, dünya ahiretle, cennet cehennemle birlikte
anlatılmaktadır. Bu dualist anlatım tarzının Kur’an’ı araştıran insanların uzmanlık
alanlarına göre farklı ve pek çok nedeni olabilir. Meseleye konumuz açısından bakacak
olursak şunu diyebiliriz ki, ilâhi mesaja muhatap olan insanın yaratılış itibarıyla hem
iyilik hem de kötülük yapabilme hususiyetinde çift kutuplu bir varlık olarak yaratılmış
olması, Kur’an’ın insan fıtratının bu yönünü esas alarak birçok şeyi zıddıyla birlikte ele
almasında önemli bir etken olmuştur.
Yeryüzünde Allah’a inanan, O’nun emirlerini yeine getirip insanlığın yararına
güzel işler yapan ve hayatını erdemli bir şekilde sürdüren insanların, öldükten sonra
ödül olarak girecekleri cenneti ve bu cennetin özelliklerini çalışmamızın ikinci
bölümünde ayrıntılı bir şekilde ele almıştık. Araştırmamızın bu kısmında ise ahirette
verilecek ödülün zıddı olan cehennem gerçeği, Kur’an ekseninde incelenecektir.
Cehennem kelimesinin kökeni ve terim olarak tanımı, araştırmamızın daha önceki
kısmında izah edildiği için burada bu konuya tekrar değinilmeyecektir. Ancak,
“cehennem”in kavramsal açıdan tanımını kısaca hatırlamakta fayda vardır: Cehennem,
Allah’a inanmayan, O’nun gönderiği mesajları benimsemeyen, dünyada erdemli bir
hayat sürmekten uzak duran, faydalı ve güzel işler yapmayıp, günah işleyen ve tevbe
etmeyip günahlarında ısrar eden insanların ahiret hayatında cezalandırılacağı mekânın,
Kur’an’daki adıdır.
Cehennem sözcüğü Kur’an’da yetmiş yedi yerde geçmektedir (Abdulbâki, 1988:
234, 235). Cehennem kelimesinin Kur’an’da geçtiği ayetlerin elli biri mekkî yirmi altısı
ise, medenîdir (Topaloğlu, 1993a: VII, 227).Cehennem kelimesinin geçtiği ayetlerin
altısında, kafirlerin ve mütekebbirlerin ahirette varacağı mekan anlamında “mesva”
sözcüğüyle (en-Nahl 16/29; el-Ankebût 29/68; ez-Zümer 39/32,60,72; Mü’min 40/76),
on âyette de yine mekan anlamında “me’va” kelimesiyle birlikte geçmektedir (Âl-i
İmrân 3/162, 197; en-Nisâ 4/97,121; el-Enfâl 8/16; et-Tevbe 9/73, 95; er-Ra’d 13/18;
el-İsrâ 17/97; et-Tahrîm 66/9). Bu sözcüklerin dışında cehennem kelimesi, “nar” ve
“azap” sözcükleriyle, cehennem ateşi anlamında dokuz ayette “naru cehennem” (et-
Tevbe 9/35, 63, 68, 81, 109; Fâtır35/36, et-Tûr 52/13; el-Cin 72/23, el-Beyyine 98/6)
ve cehennem azabı anlamında dört ayette ise,“azabu cehennem” (el-Furkân 25/65; ez-
Zuhruf 43/74; el-Mülk 67/6; el-Burûc 85/10) şeklinde tamlama halinde geçmektedir.
Kur’an’da, cehennem azabının şiddeti ve insanların onu gördüklerinde ondan
kurtulmak için nasıl bir çaba içerisinde olacakları şu şekilde ifade edilmektedir:
“Rablerinin emirlerine uymayanlara gelince, eğer yeryüzünde olanların tümü ile
bunun yanında bir misli daha kendilerinin olsa, (kurtulmak için) onu mutlaka feda
ederler. İşte onlar var ya, hesabın en kötüsü onlaradır. Varacakları yer de cehennemdir
KUR’AN’DA CEHENNEM Cemal ERGÜN


74
(me’vâhum cehennem). O ne kötü yataktır!” (er-Ra’d 13/18)
.
7.1. Kur’an’da Cehennemin İsimleri

Kur’an’da cehennemin pek çok ismi belirtilmektedir. Bu isimler, ahiretteki azap
mekânının tamamının ismi olabildiği gibi onun bir bölümünü veya bir özelliğini
niteleyen sıfat-isimler de olabilmektedir. Kur’an’ın ifade ettiği ve ahiret âleminde
suçluların cezalandırılacağı mekânın isimlerini, tek tek inceleyelim.

7.1.1. Cehennem

Cehennem kelimesi daha önce de ifade ettiğimiz gibi yetmiş yedi ayette
geçmektedir. Kur’an-i Kerim’de cehennem, insanın dünyada Yaratanına, hemcinslerine,
diğer yaratılmışlara ve kendine karşı yapmış olduğu günahların cezasını çekmek üzere
ahirette atılacağı işkence yerinin adıdır. Cehennem kelimesi ahiret âlemindeki azap
mekânlarının tamamının ismidir. Kur’an, bu mekânın her defasında bazı özelliklerini
öne çıkararak onu tasvir etmektedir. Bu anlatımlardan bazıları şöyledir:
“Böylesine (münafığa) ‘Allah'tan kork!’ denilince benlik ve gurur kendisini
günaha sevkeder. (Ceza ve azap olarak) ona cehennem yeter. O ne kötü yerdir!” (el-
Bakara 2/206)
“Onlar (inkârcılar) için cehennem ateşinden döşekler, üstlerine de (ateşten)
örtüler vardır. İşte zalimleri böyle cezalandırırız!” (el-A’râf 7/41)
“Ardından da (o inatçı zorbaya) cehennem vardır; kendisine irinli su
içirilecektir!” (İbrâhîm 14/16)
“Ve de ki: Hak, Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.
Biz, zalimlere öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepe çevre
kuşatmıştır. (Susuzluktan) imdat dileyecek olsalar imdatlarına, erimiş maden gibi
yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir kalma yeri!”
(el-Kehf 18/29)
Ahirette suçluların cezalandırlacağı mekânın adı olan cehennemin, azabı en hafif
olan bölüm olduğu ve burada mümin olup günahkâr olanların da ceza görecekleri
belirtilmiştir. Bu durumda cehennemin, genel olarak ahiretteki azap yerinin tamamının
adı olduğu gibi, o mekanın en üst tabakası ve azabı en hafif olan bölümünün de adı
olabileceği vurgulanmıştır (Topaloğlu, 1993a: VII, 227).

7.1.2. Cahim

“Cahîm” kelimesi lugatta, “Kor halinde çok kızgın ateş veya hârı çok şiddetli olan
ve çukurda yanan büyük ateş, ateşi çok şiddetli olan mekan” olarak açıklanmıştır (ez-
Zebîdî, 1994: XVI, 94; İbn Manzur, 1994: XII. 84). Ateşin sesli ve şiddetli bir şekilde
yanmasından dolayı “cahîm” dendiği belirtilmiştir (er-Râğıb, 1986: 133).
Kur’an’da bu kelime, yirmialtı yerde geçmektedir (Abdulbâki, 1988: 208, 209).
Kelimenin geçtiği ayetlerin sadece birinde Hz. İbrahim’in atıldığı ateşi (es-Saffât 37/97)
ifade ederken diğer ayetlerin tamamında cehennem anlamında kullanılmaktadır. Cahîm
kelimesinin geçtiği ayetlerden birkaçını örnek olarak verelim.
“İnkâr edip, ayetlerimizi yalanlayanlar ise işte onlar cahim (cehennem) halkıdır.”
(el-Mâide 5/86)
“Ama yalanlayıcı ve yoldan sapmış olanlardan ise, işte ona da kaynar sudan bir
zıyâfet vardır! Ve onun sonu cahim (cehenneme)e atılmaktır.” (el-Vâkıa 56/92-94)
KUR’AN’DA CEHENNEM Cemal ERGÜN


75
“Her şeyi alt üst eden o büyük felaket geldiği zaman, insanın yapıp ettiklerini
hatırlayacağı gün, gören (kimseye) cahim (cehennem) apaçık gösterildiği zaman; azana
ve dünya hayatını tercih edene, kuşkusuz cahim (cehennem) tek barınaktır.” (en-Nâziât
79/34–39)
Bu ayetlerin dışında cahîm kelimesinin geçtiği ayetlerde (el-Mâide 5/10; el-Hac
22/51; el-Hadîd 57/19; en-Nâziât 79/39; el-Hâkka 69/31-34) Allah’a, peygamberlere ve
ahiret gününe inanmayanların, ilahi mesajları engellemeye çalışanların, hakikatleri
alaya alanların, dünya hayatında zulüm ve haksızlık yapanların ahirette cahîme atılarak
cezalandırılacakları bildirilmektedir.

7.1.3. Hâviye

“Hâviye” kelimesi, “yüksek bir yerden çukur bir yere doğru düşmek” anlamına
gelen, “hüviy” kelimesinden türetilmiş bir isimdir (İbn Manzur, 1994: XV, 373; er-
Râğıb, 1986: 797). Buna göre “hâviye” kelimesine, “uçurum ve derin çukur” demek
mümkündür.
Hâviyenin “ateşin yandığı mekân” manasına geldiği de belirtilmektedir (er-
Râğıb, 1986: 797).
“Hâviye” sözcüğü Kur’an’da bir âyette geçmektedir:
“Kimin tartıları hafif gelirse, onun anası (gideceği yer) hâviye (uçurum)dur.” (el-
Kâria 101/9). Burada zikredilen haviye kelimesi, “çok derin bir cehennemî çukur,
uçurum “olarak açıklanmıştır (Salih, 1998: 61). Bu sebeple cehenneme isim olmuştur
(Yazır, tsz: IX, 6036).
“Hâviye”nin ne olduğu hususu, zikredildiği ayetten hemen sonra başka bir ayetle
açıklanmaktadır:
“Onun ne olduğunu sen nereden bileceksin? O kızgın bir ateştir.” (Kâria,
101/10,11)
“Hâviye” kelimesi hakkında bilgi veren tüm kaynaklar bu sözcüğün cehennem
anlamında kullanıldığını belirtilmiştir (Turgay, 2005: 122).

7.1.4. Hutame

Ahirette suçluların cezalandırılacağı mekânın bir diğer adı da “hutame”dir.
“Hutame” kelimesi, “hatame” fiilinden türeyen ve mübalağa ifade eden bir sıfat isimdir.
Sözlükte, “Çok şiddetli ateş” (İbn Manzur, 1994: XVI, 138) anlamına geldiği gibi,
“kırıp paraçalamak, unufak etmek ve ufalayıp tahrip etmek” anlamlarına da gelmektedir
(er-Râğıb, 1986: 176; Topaloğlu, 1993a: 227). İfade edilen bu anlamlarından dolayı
“hutame” kelimesi cehennemin adı olmuştur.

Kur’an’da sadece bir surede iki ayette peşpeşe zikredilmektedir:
“(İnsanları) diliyle çekiştiren, kaş ve göz işareti yapıp alay eden herkesin vay
haline! O ki mal toplamış ve onu sayıp durmuştur. O malının kendisini ebedi kılacağını
zanneder, Hayır, andolsun ki o, hutameye atılacaktır. Hutamenin ne olduğunu bilir
misin? Yandıkça gönüllere (yüreklere) işleyen, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir. Hutame
onların üzerine kapatılıp, kilitlenecektir…” (el-Hümeze 104/1-8)
“Hutame” kelimesinin sözlük anlamıyla ayetlerde geçen anlamı arasındaki
uygunluktan hareketle onun, cehennemin bir bölümünün adı olabileceği gibi tamamının
da adı olabileceği ifade edilmiştir (Topaloğlu, 1993a: 227). Cehennemin adlarından olan
hutamenin cehennemin kaçıncı tabakası olduğunda ise ihtilaf edilmiştir (el-Kurtubî,
1994: 20, 184; Yazır, tsz: IX, 6092).
KUR’AN’DA CEHENNEM Cemal ERGÜN


76

7.1.5. Leza

“Lezâ” kelimesi “lezıye” fiilinden türemiş bir isimdir. “Şiddetli ateş (İbn Manzur,
1994: XV, 248), dumansız ateş (İbrahim vd., 1986: 827), halis ateş” (er-Râğıb, 1986:
680) anlamlarına gelmektedir.
“Lezâ” kelimesini Taberî “cehennemin isimlerinden bir isim” olarak açıklamıştır
(et-Taberî, 2002: XXIX, 75). Kurtubî de kelimeyi cehennemin bir ismi olarak ifade
etmekle birlikte “Lezâ”nın günahkârların cezalandırılacağı cehennemin ikinci tabakası
olduğunu belirtmiştir (el-Kurtubî, 1994: XVIII, 287).
“Lezâ” sözcüğü, Kur’anda bir yerde zikredilmektedir:
“Hayır! Kuskusuz o (cehennem) lezâ (kor halinde saf bir ateş)tir. Derileri
kavurur, soyar.” (el-Meâric 70/15, 16)
Ayetin öncesinde günahkârların ahirette derileri kavurup soyan ve harı şiddetli kor
halindeki cehennemin ateşinden kendilerini kurtarmak için oğullarını, karısını, kardeşini
ve yaşamında kendisini koruyp gözeten tüm ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi
fidye olarak vermek isteyeceği belirtilmekte ve onbeşinci ayette ise bunun asla mümkün
olamayacağı vurgulanmaktadır (el-Meâric 70/10–14).

7.1.6. Saîr

“Sa’îr” kelimesi, “tutuşturmak, karıştırmak suretiyle alevlendirmek” anlamına
gelen (ez-Zebîdî 1994: VI, 522; İbn Manzur, 1994: IV, 464) “se’ara” fiilinden türemiş
sıfat isimdir.
“Sa’îr” sözcüğü, Kur’an’da biri fiil şeklinde (et-Tekvîr 81/12) olmak üzere on
yedi ayette yer almaktadır (Abdulbâki, 1988: 445). Bu kelime, Kur’an’da genellikle
cehennemin bir adı olarak kullanılmıştır. Bazen de “sa’îr” sözcüğünün “tutuşturulmuş
alevli, çılgın bir ateş” anlamında geçtiği görülmektedir. Kelimenin geçtiği ayetlerden
bazılerı şöyledir:
“Kendilerine, ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ dendiği zaman, ‘hayır, biz,
babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız!’ derler. Şeytan kendilerini cehennem
azabına (azâbi’s-saîr) çağırıyor olsa da mı?” (Lokmân 31/21)
“Şeytan hakkında şöyle yazılmıştır: ‘Kim onu dost edinirse, muhakkak şeytan o
kimseyi saptırır ve onu cehennem azabına (azâbi’s-saîr)sürükler.” (el-Hac 22/4)
“Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler, kuşkusuz karınlarına ancak ateş
tıkınmış olurlar; zaten onlar çılgın ateşe (saîran) gireceklerdir.” (en-Nisâ 4/10)
“Allah kâfirlere lanet etmiş ve onlara çılgın bir ateş (sa’îran) hazırlamıştır.” (el-
Ahzâb 33/64)

7.1.7. Sekar

“Sekar” kelimesi sözlükte, “yakıcı, kavurucu, güneş gibi kızartıcı ve bunaltıcı, çok
şiddetli ısısyla elem ve eza veren” anlamlarına gelmektedir (ez-Zebîdî, 1994: VI, 531;
İbn Manzur, 1994: IV, 372; İbrahim vd., 1986: 435). “Sekara” fiilinden türemiş bir isim
olan “Sekar” sözcüğü, Kur’an’da dört ayette geçmektedir (el-Kamer 54/48; el-
Müddessir 74/26, 28, 42). Kelime geçtiği ayetlerin tamamında cehennem yerine
kullanılmıştır. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:
“O gün yüzüstü ateşe sürüklendiklerinde, ‘Sekar (Cehennem)in dokunuşunu
tadın!’ denir.” (el-Kamer 54/48)
KUR’AN’DA CEHENNEM Cemal ERGÜN


77
“Ben onu “sekar”a (cehenneme) sokacağım. Sekarın ne olduğunu sen nereden
bileceksin? O geride bir şey koymaz, bırakmaz. Durmadan insanın derisini kavurur.”
(el-Müddessir 74/26-29)
Ayetlerde geçen “Sekar”ın, yaktığı her şeyi -kemik, et, deri ve kan- kasıp kavurup
yok edip bitirdiği, yok olan bedenin yeniden yaratıldığı ve “sekar”ın yine aynı şekilde
yakıp yok etmek suretiyle azap etmeye devam ettiği yorumu yapılmıştır (et-Taberî,
2002: XXIX, 158; el-Kurtubî, 1994: XIX, 77; Yazır, tsz: VIII, 5458).

7.1.8. Nâr

“Nâr” kelimesi, gözleri kamaştıran ışık, parıltı (el-Fîruzabâdî, 1987: 628), ateş
(ez-Zebîdî, 1994: VII, 75; İbn Manzur, 1994: V, 242) anlamlarına gelmektedir. “Nâr”
sözcüğü, “nâra” fiilinden türeyen bir isimdir. “Cehennem ateşi ve gözle algılanan alevli
ateş” anlamında da kullanılmıştır (er-Râğıb, 1986: 775)
“Nâr” kelimesi Kur’an’da 126 yerde geçmekte olup, zikredilen bu yerlerin
101’inde chennem ve oradaki azabı belirtmek üzere kullanılmaktadır. Bu ayetlerden
bazıları şöyledir:
“Yakıtı insanlar ve taşlar olan nâr (cehennem)den sakının.” (el-Bakara 27/4)
“İnkâr edenlerin ne malları ne de evlatları, müstehak olmaları sebebiyle Allah’ın
vereceği cezayı önlemede, kendilerine asla fayda veremezler. İşte onlar nâr
(cehennem)in yakıtıdırlar.” (Âl-i İmrân 3/10)
“Nâr” sözcüğü, Kur’an’da tek başına geçtiği gibi, azâbu’n-nâr (el-Bakara 2/126,
201; Âl-i İmrân 3/16, 191; el-Enfâl 8/14; es-Secde 23/20; es-Sebe’ 34/42; el-Haşr
59/3), ashâbu’n-nâr (el-Bakara 2/39, 91; Âl-i İmrân 3/116; el-Mâide 5/29; el-A’râf /36.
(Diğer ayetler için bkz.: Abdulbâki, 1988: “nevera” md., 893-895), nâru’l-kübra (el-
A’lâ 87/12), nârun hâmiyeh (el-Gâşiye 88/4; el-Kâria 101/11) ve nâru cehennem (et-
Tevbe 9/35, 63, 68, 81, 109; el-Fâtır 35/36; el-Cin 72/23; el-Beyyine 98/6) şeklinde
terkip halinde de geçmektedir.
“Onlardan bazıları da; Rabbimiz, bize dünyada da ahirette de güzellik ver, bizi
ateşin azabından (azâbe’n-nâr) koru, derler.” (el-Bakara 2/2019)
“İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlar ise ateş (cehennem) halkıdır (eshâbu’n-
nâr), onlar orada ebedî kalacaklardır.” (el-Bakara 2/39)
“Hâla şunu anlayıp öğrenmedilermi ki, kim Allah’a veRasûlüne karşı çıkıp
düşmanlık ederse, ona muhakkak cehennem ateşi (nâru cehennem) var…” (et-Tevbe
9/63)
Kur’an’da yeryüzünde ilahi mesajlar karşısında olumsuz tavır takınan ve erdemli
bir hayat sürmeyen suçluların ahirette cezalandırılacağını bildiren ayetler
incelendiğinde, cehennemde genellikle ceza türü olarak hep ateşle cezalandırmanın öne
çıktığı görülür. İnsanın gözlem alanının kapsamı dışında kalan ahiret âlemi ve o âlemin
safhalarına ait unsurları Kur’an, vahye muhatap olanların daha iyi anlayabilmeleri için
bu dünyadaki sembollerle anlatmaktadır. Bu nedenle cehennemdeki ateşin dünyadaki
ateşle -daha önce cennet nimetlerinde de belirttiğimiz gibi- sadece isim benzerliği
bulunmaktadır. Bizim cehennem ateşinin gerçek anlamda keyfiyetini bu âlemdeki
varlıkları anlayabilmekle sınırlı olan idraklerimizle kavramamız mümkün değildir.
Bundan dolayı Kur’an cehennem ateşini “nâru’l-kübra”, “nârun hâmiyeh”
tamlamalarında olduğu gibi “hâmiye, kübra, harîk” vb. nitelemelerle de anlatmaktadır.
Sonuç olarak “nâr” kelimesi ahiretle ilgili ayetlerde geçtiği yerlerde hep
cehennemi anlatması dolayısıyla bu kelimenin, cehennemin isimlerinden bir isim olmuş
olması muhtemeldir.
KUR’AN’DA CEHENNEM Cemal ERGÜN


78

7.1.9. Siccîn

“Siccîn” kelimesi, hapsetmak anlamında olan “secene” fiilinden türetilmiş bir
isimdir (İbrahim vd., 1986: 418; er-Râğıb, 1986:330).
“Siccin” sözcüğü Kur’an’da iki yerde geçmektedir:
“Hayır. Doğrusu hile yapıp sapanların yazısı muhakkak siccinde olmaktır. Siccîn
ne dir, bilir misin? Amellerin sayılıp yazıldığı bir kitaptır.” (el-Mutaffifîn 83/7-9)
Ayetlerde geçen “siccîn” kelimesine müfessirler tarafından çeşitli anlamlar
verilmiş ve ayetler bu doğrultuda yorumlanmıştır (Bkz: et-Taberî,2002: XV, 199; XXX,
94; Yazır, tsz: VIII, 5652–5656). Bunlaradan bazıları, yerin yedi kat altı, cehennemde
bir vadi (el-Fîruzabâdî,1987: 1554; İbn Manzur,1994: XIII, 204), cehennem (er-
Râğıb,1986: 330) vb. dir.
Ragıp ve Kurtubî “siccîn” kelimesini diğer anlamlarının yanında “cehennemin bir
ismi”

(el-Kurtubî,1994: XII, 113; er-Râğıb,1986:330) olarak açıklarken, Taberî de
“kâfirlerin ruhlarının gideceği yerin yedi kat altıdır” (et-Taberî,2002: XXX, 94),
şeklinde izah etmektedir.
Sonuç olarak “siccîn” kelimesinin cehennemliklerin cehennemde
hapsedilmelerinden dolayı suçluların ahiret âleminde cezalandırılacakları cehennemin
bir adı olduğunu söylemek mümkündür.

7.1.10. Semûm

“Semme” kökünden türemiş bir kelime olan “Semum” sözcüğü “sıcak rüzgâr (el-
Fîruzabâdî,1987: 1451), estiği zaman temas ettiği her şeyi zehir gibi etkileyip
dokularına işleyen, yakıp kavuran samyeli” (Topaloğlu,1993a: VII, 227) anlamlarına
gelmektedir.
“Semûm” kelimesi Kur’an’da üç yerde geçmektedir. Bunlardan cehennem ve
onun azabını ifade eden ayetler şunlardır:
“(Cennetlikler:) Allah bize lutfetti de bizi semûm (cehennem) azabından korudu”
( et-Tûr 52/27).
“Dokulara işleyen bir ateş ve kaynar su içinde (fî semûmin)”( el-Vâkıa 56/42).
Birinci ayette geçen “semûm” kelimesinin cehennemin isimlerinden bir isim
olabileceği belirtilmiştir. İkinci ayette ise “semûm” sözcüğü, sembolik bir ifade ile,
büyük günah işlemeye devam eden, dirilişi alaycı bir tavırla inkâr eden solun
adamlarına uygulanacak cehennem azabını anlatmaktadır (el-Vâkıa 56/41-48).

7.1.11. Dâru’l-Bevâr

“Dâr” kelimesi daha önce de ifade edildiği üzere, “ev, yurt, konak, saray, arsa ve
binaların bulunduğu mahalle ve vatan”( İbn Manzur, 1994: VI, 298–299) manalarında
olup, “bevâr” ise “helak olma, yok olma” anlamlarına gelmektedir. “Dâru’l-Bevâr”
tamlaması ise “yok olma, helak olma yeri, yurdu” manasında bir isimdir. Kur’an’da bir
yerde geçmekte olan bu terkip, cehennem anlamında kullanılmaktadır:
“Allah’ın nimetine nankörlükle karşılık veren ve sonunda da halklarını helak
yurduna (dâru’l-bevâr) sürükleyenleri görmedin mi? Oyurt, girecekleri cehennemdir. O
ne kötü bir yerdir” (İbrahim 14/28, 29).

7.1.12. Sûu’d-Dâr
KUR’AN’DA CEHENNEM Cemal ERGÜN


79

“Sû’” kelimesi kötü, çirkin, fena bir iş yapmak, hezimet ve şer anlamındaki “sâe”
fiilinden türemiş bir isimdir (el-Fîruzabâdî,1987: 54; er-Râğıb, 1986: 368).
Fîrûzâbâdî, “sû’” kelimesinin anlamları arasında “ateş” anlamını da belirtmektedir
(el-Fîruzabâdî, 1987:54).
“Sûu’d-Dâr” terkibi cehennem için kullanılan terkiplerdendir (Topaloğlu, 1993:
VII, 227). Bu tamlama Kur’an’da bir ayette geçmektedir:
“Allah’a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar, Allah’ın
uyulmasını emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) terk edenler ve yeryüzünde fesat
çıkaranlar; işte lânet onlar içindir. Ve cehennem (Sûu’d-Dâr) onlar içindir”( er-Ra’d
13/25).
Cehennemin isimleri başlığı altında kendimce önemli gördüğüm ve açıklamaya
çalıştığım bu ismlerin dışında Kur’an’da cehennem için kullanıldığı söylenen azâbu’l-
harîk (Âl-i İmrân 3/181; el-Enfâl 8/50; el-Hac 22/9 22; el-Burûc 85/10), esfele sâflîn
(en-Nisâ 4/145; et-Tîn 95/5), hamîm (el-En’âm 6/70; Yûnus 10/4; el-Hac 22/19 vd.
için bkz: Abdulbâki,1988: s.279), yahmûm (el-Vâkıa 56/43), veyl (el-Bakara 2/79;
İbrahim 14/2; Meryem 19/37 vd. için bkz: Abdulbâki, 1988: 935), saûd (el-Müddessir
74/17), Akabe (el-Beled 90/11, 12.) vb. kelime ve terkipler de vardır.
Cehennem için kulanılan bu isimlerin hepsi, yeryüzünde Allah’a inanmayan,
O’nun emirlerine boyun eğmeyen ve inasanlığın yararına güzel işler yaparak hayatını
anlamlandırmayan günahkarlara yapılacak işkenceyi, acıyı, elemi, ıstırabı ve azabı
niteleyen ve o görünmeyen aleme ait azabı bu dünyada bilinen sembollerle anlatan sıfat
isimlerdir.

7.2. Cehennemin Sayısı Ve Dereceleri

Kur’an’da cehennemin yapısal özellikleri olan sayıları, katları ve tabakaları
konusunda açık bir bilgi yoktur. Ancak “Cehennemin yedi kapısı vardır. Onlardan her
kapı için birer grup ayrılmıştır” (el-Hicr 15/44), âyetinden yola çıkılarak cehennemin
yedi kapısı hususunda bir takım yorumlar yapılmıştır. Bu yorumlardan bazılarına göre
cehennemin sayısı yedidir. Bazı yorumlara göre ise ayette zikredilen yedi rakamı
cehennemin sayısını değil onun katmanlarını tabakalarını ifade etmektedir (el-Mahallî,
tsz: I, 213). Nitekim “Kuşkusuz münafıklar cehennemin en alt katı tabakasındadırlar.
Artık onlara bir yardımcı bulamazsın.” (en-Nisâ 4/145) ve “Elleri boyunlarına bağlı
olarak cehennemin dar bir yerine (mekanen dayyikan) atıldıkları zaman orada yok
olmayı isterler.

(el-Furkân 25/13)ayetleri cehennemin belli bölümlerinin ve katlarının
olduğunu bize haber vermektedir.
Taberî (Nisâ 4/145). âyette geçen “esfel” kelimesini “cehennemin tabakalarından
en alt tabaka” olarak tefsir etmiş ve bu tabakalardan her birini “dereke” olarak
açıklamıştır (et-Taberî,2002: V, 338). Cehennemin derekelerini ise (Hicr suresinin
15/44). ayetinden yola çıkarak yedi olduğunu belirtmiştir. Böylece o, cehennemi yedi
katlı ve her bir katında bir kapı olan üst üste bir yapı olarak izah etmiştir (et-
Taberî,2002: XIV, 35; XXIV, 114).
İnsanların dünya hayatında işledikleri suçlara paralel olarak ahirette
cezalandırılması hem akla hem de ilâhi adalete daha uygun düşmektedir. Dünyada
işlenilen günahlar farklı olduğu için bu günahların ahirette cezalandırılma biçimi ve
mekânı da farklı olmalıdır. Örneğin münafıkların cehennemin en alt tabakasında
cezalandırılacağı Kur’an’da bildirilmiştir. İkiyüzlülüğün yani münafıklığın çok büyük
suç sayılması onun cezasının da azabın en şiddetli olduğu mekânda gerçekleşmesini
KUR’AN’DA CEHENNEM Cemal ERGÜN


80
gerekli kılmaktadır. Cehennem azabının en dehşetli olduğu mekânın ise onun en alt
tabakası olduğu vurgulanmıştır (et-Taberî, 2002: V, 338).
Günahların farklı olması nedeniyle cehennemin dereceleri de farklıdır. “Dreke”
sözcüğünde aşağılık anlamının olması nedeniyle cehennemdeki dereceler için “dereke”
tabirinin kullanılmasının daha uygun olduğu bildirilmektedir (et-Taberî,2002: c.V, 338;
el-Kurtubî, 1994: IV, 263).
Hicr suresinin 15/44. ayetinde geçen yedi rakamından haraketle cehennemin
sayılarının veya tabakalarının yedi olduğu belirtilmiştir. Bu yedili tasnife göre ahirette
günahkârların cezalandırılacakları mekânın en üst tabakası cehennem, aşağıya doğru
ikinci tabakası leza, üçüncüsü hutame, dördüncüsü saîr, beşincisi sekar, altıncısı cahîm
ve yedinci tabakası da hâviye olarak adlandırılmıştır (Bkz: et-Taberî, 2002: XIV, 35;
Ebu’s-Suûd, tsz: V, 109). Bu tabakalardan azabın en hafif olan bölümünün
“cehennem”, en şiddetli ola bölümünün ise “hâviye” olduğu vurgulanmıştır. Böylece
cehennemde suçlulara uygulanacak azabın dereceleri de belirtilmiş olmaktadır.
Yedi ayrı tabakada kimlerin cezalandırılacağı hususunda ise İslam ilahiyatçıları
arasında farklı anlayışların olduğu bildirilmiştir (Topaloğlu, 1993:V, 229). Aynı şekilde
“yedi kapı” ifadesi de farklı biçimde yorumlanmıştır (el-Kurtubî, 1994: X,.31; Ebu’s-
Suûd,tsz: V, 109; Yazır,tsz: V, 3065-3067).
İnsan için gayb sınırları içinde olan cehennemin yediden fazla isminin
olabileceğini ifade etmek ve çok katlı bir yapıda olduğunu söylemek mümkündür.
Nitekim araştırmamızın “Cehennemin İsimleri” kısmında belirttiğimiz cehennemin
adlarının sayısal olarak yediden çok olduğu ve bu adların her birinin cehennemin
tamamamının adı olabileceği gibi onun belli mekânlarının da adı olabilme ihtimalini
taşıdığını açıklamıştık.

7.3. Cehennemin Boyutu

Ahiret âlemi, insanın gözlem alanının kapsamı dışında kalan ve gerçek anlamda
mahiyeti idrak edilemeyen ancak varlığına inanılan bir olgudur. Metafizik âlemin
önemli unsurlarından biri de cehennemdir. Cehennem ise, yeryüzünde insanlık
tarihinden bu yana sürekli devam eden iyilik ve kötülüğn mücadelesinde, iyilikten yana
tavır almayıp Allah’a, yaratılan her şeye ve kendine karşı sorumluluklarını yerine
getirmeyen insanların fizik ötesi âlemde cezalandırılacakları mekânın adıdır.
Görünmeyen âleme ait bu mekânın boyutlarını görünen âlemin ölçü birimleriyle tespit
etmek hiç kuşkusuz mümkün değildir. Bu konuda başvurulacak tek kaynak vahy yani
Kur’an-ı Kerim’dir.
Kur’an’da cehennemin boyutlarını doğrudan ifade eden açık bir bilgi yoktur. O
cehennemin boyutu ve yapısından çok azap çeşitlerini konu edinmiştir. Ancak şu ayetin
cehennemin boyutu konusunda bilgi verdiği ileri sürülmektedir. “O gün cehenneme
‘doldun mu’ deriz, o da ‘daha var mı?’ der.” (Kaf 50/30).
Ancak bu ayet, cehennemin boyutu ile ilgili doğrudan veya dolaylı olarak bir
bilgi içermemektedir.

7.4. Cehennemin Azap Türleri

Kur’an, cehennemi yedi kapısı olan (el-Hicr 15/44), çeşitli işkence mekânları
bulunan (en-Nisâ 4/145; el-Furkân 25/13), duvarlarla çevrili (el-Kehf 18/29) ve
bekçileri olan (ez-Zuhruf 43/77; el-Müddessir 74/30; el-Alak 96/18) bir mekân olarak
tasvir etmektedir. Bununla birlikte Kur’an, cehennemin fizîkî yapısından daha çok onun
KUR’AN’DA CEHENNEM Cemal ERGÜN


81
işleyişine vurgu yapmak suretiyle cehennemin azap türlerini konu edinmiştir.
Yeryüzünde ilâhi iradeye baş kaldıran ve erdemli bir hayat sürmeye yanaşmayan
suçluların, işlemiş oldukları suçlara denk düşecek biçimde ahirette cehennemin farklı
mekânlarında ve çeşitli azap şekilleriyle cezalandırılacaklarını söylemek mümkündür.
Cehennemde suçlulara uygulanacak azap türleri Kur’an’da şöyle açıklanmaktadır:

7.4.1. Ateş

Kur’an’da cehennemde suçlulara uygulanacak azap türlerinin başında ateş
gelmektedir. Pek çok defa cehennemle birlikte zikredilmektedir. Bu nedenle cehennem
denilince ilk akla gelen şey ateştir. Cehennemin azap türleri içinde ateş motifi insanı
etkilemesi açısından en korkunç olanıdır. İnsan bir an kendisini canlı canlı dünyadaki
bir ateşin içine atılmış durumda duğunu düşündüğünde bile ürpermekte ve tüyleri diken
diken olmaktadır. Dünya ateşi insanı bu şekilde etkilerken, insanın gözlem alanının
dışında kalan, deney imkânı bulunmayan ve dünyadaki ateşle mukayese dahi
edilemeyecek şiddetteki cehennem ateşinin onu etkilememesi düşünülemez. Cehennem
ateşine atılma düşüncesi, inanan bir insanı dehşete düşürecek şekilde korkutmaktadır.
Bunun için Kur’an cehennem ateşine sık sık vurgu yapmaktadır.
Kur’an’da cehennemdeki azap türü olarak zikredilen “ateş”, cehennemin
korkunçluğunu ve dehşetini anlatması bağlamında kızgın (hâmiye) (el-Kâria 101/11),
şiddetli (hutame) (el-Hümeze 104/5), çılgın, alevli (saîr) (en-Nisâ 4/10; Lokmân 31/21;
el-Ahzpb 33/64), kor halinde saf dumansız (lezâ) (el-Meâric 70/15) ve vasıflarıyla
nitelendirilmektedir.
“O kızgın bir ateştir” (el-Kâria 101/10, 11). “Onlar çılgın (alevli) ateşe
gireceklerdir” (en-Nisâ 4/10; el-Ahzâb 33/64) “Yakıcı kavurucu ateşin ateşin ne
olduğunu sen biliyor musun? O hem (bütün bedeni helak eder, hiçbir şey) bırakmaz,
hem (eski hale getirip tekrar azap etmekten) vaz geçmez. İnsanın derisini kavurur.” (el-
Müddessir 74/27-29). “Hayır! Kuskusuz o lezâ (kor halinde saf bir ateş)tir. Derileri
kavurur, soyar” (el-Meâric 70/15, 16). “O (cehennem ateşi) saray gibi kocaman
kıvılcımlar saçar, her bir kıvılcım sanki birer sarı deve gibidir” (el-Murselât 77/ 32,
33).
Ayetlerde cehennem ateşinin çok kızgın, sıcaklığı çok şiddetli, çok alevli ve kor
halinde olduğu ve çok büyük kıvılcımlar saçtığı vurgulanmaktadır.
Çok şiddetli sıcaklıkta olan cehennem ateşinin hiçbir zaman sönmeyeceği ve aynı
şiddette sıcaklığını devam ettireceği ise başka bir ayette şöyle belirtilmektedir:
“Cehennemin ateşi ne zaman yavaşlasa (sönmeye yüz tutsa) hemen onun alevini
arttırırız.” (el-İsrâ 17/97).
İlâhi iradeye boyun eğmeyen kâfir, zalim ve mücrimlerin cehennemin tüyler
ürperten, dehşet saçan ateşinde cezalandırılmaları sonunda yanıp kavrulmalarını ise
diğer ayetler şöyle açıklamaktadır:
“Ateş onların yüzlerini yakar; orada suratları çirkin ve gülünç bir halde bulunur.”
(el-Mü’minûn 23/104). “Ateş insanın derisini kavurur.” (el-Meâric 70/16; el-Müddessir
74/29)
Suçluların cehennem ateşinden dolayı yanan kavrulan ve bu nedenle hissetmez
duruma gelen derilerinin cehennem azabını ilk anda olduğu gibi aynı şiddette tatmaları
için yenileneceği ise başka bir ayette açıklanmaktadır:
“Kuşkusuz ayetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız. Onların
derileri pişip kavrulup acı duymaz hale gelince, azabı tatmaları (acıyı hissetmeleri) için
derilerini başka derilerle değiştireceğiz! ...” (en-Nisâ 4/56)
KUR’AN’DA CEHENNEM Cemal ERGÜN


82
İlâhi mesaja muhatap olan insanın bu mesaj doğrultusunda hayatını düzenlemesi
ve ondaki ahlakî prensiplere göre yaşaması, Allah’ın yasakladığı şeylerden sakınması ve
nefsini her türlü kötülüklerden arındırması için Yüce yaratıcı insanı bir takım
eskatolojik yaptırımlarla uyarmaktadır.
Kur’an bu yaptırımların insan üzerindeki psikolojik etkisini arttırmak için çok
canlı olarak cehennemi ve onun azabını tasvir etmektedir. Bazen de cehennem ateşini
teşhis sanatı kullanarak canlı bır varlıkta olan sıfatlarla anlatmaktadır. Kur’an’ın bu
anlatım biçimi cehennem ateşinin korkunçluğunu muhatabın zihnine işlemekte ve
yüreğine kazımaktadır. Bu nedenle insan cehennemi ve onun dehşetli azabını
hatırlayarak yapabileceği pek çok kötülüklerden kendisini alıkoymakta ve
çirkinliklerden vaz geçmektedir. Bu anlatıma bir örnek, “Cehennem ateşi uzak bir
mesafeden kendilerini görünce, onun öfkelenişini ve uğultusunu işitirler”( el-Furkân
25/12) ayetidir. Ayette canlı olmayan bır varlığa canlılara özgü olan öfke sıfatı
verilmiştir. Böylece muhatabın zihninde cehennem ateşinin öfkesi, homurdaması ve
uğultusunun etkisi surekli kılınmak istenmiş, kötülüğe meyletmesi durumunda o sesi
hatırlaması ve ateşin o görüntüsünü hayal ederek kendini kötülüklerden alıkoyması
hedeflenmiştir.
Cehennem ateşini bu ayetin dışında teşhis sanatıyla anlatan bir diğer ayet te mülk
suresinde geçmektedir. Bu surede cehennem ve cehennemlikler çok canlı bir anlatım
uslubuyla ifade edilmektedir. Okuyanın yüreklerini ürperten bu dehşet sahnesini olduğu
gibi aktaralım:
“Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. O, ne kötü dönüştür! Oraya
atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler. Neredeyse cehennem
öfkesinden çatlayacak! Ne zaman oraya bir topluluk atılsa, cehennemin bekçileri
onlara: Size (bu azap ile) uyarıcı bir peygamber gelmemş miydi? diye sorarlar. Onlar
şöyle cevap verirler: Evet doğrusu bize (bu azap ile) uyaran bir peygamber gelmişti;
fakat biz onu yalan saymış ve ‘Allah’ın bir şey gönderdiği yok; siz olsa olsa büyük bir
sapıklık içindesiniz!’ demiştik. Ve ‘Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık,
(şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık!’ diye ilâve ederler.
Böylece günahlarını itiraf ederler…”( el-Mülk 67/6–11).
Cehennemde ateşle cezalandırma biçimlerinden bir diğeri de cehenneme atılacak
suçlulara orada ateşten ve katrandan giyisilerin giydirilmesidir. Ateşten ve katrandan
oluşan bu giyisilerin günahkârlara giydirilmesiyle cehennem ateşinin insanın bedeninin
tamamını sardığını ve bu korkunç derecedeki alev yumağının ortasında insanın feryat
ederek, çığlıklar atarak ve dayanılmaz acı içinde inleyerek bedeninin yanıp erimesini
hayal etmek ve bu dehşet verici manzarayı düşünmek bile insanın rahatını kaçırmakta
yüreğine tarif edilemez korkular salmaktadır.
Kur’an cehennemde suçlulara ateşten ve katrandan elbiseler hazırlandığını şu
ayetlerle haber vermektedir:
“Şimdi inkâr edenler için ateşten bir elbise biçilmiştir…”( el-Hac 22/19).
“(Suçluların) gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplamaktadır.”( İbrahim
14/50).
Aynı şekilde ayetlerde cehennemliklerin döşek ve yorganlarının da ateşeten
olduğu belirtilmektedir:
“Onlar için cehennem ateşinden döşekler üstlerine de örtüler vardır. İşte zalimleri
böyle cezalandırırız!”( el-A’râf 7/41).
Cehennemliklerin giyecekleri giyisilerin, yatacakları döşeklerin ve örtülerinin
ateşten olması onların çekeceği cezanın korkunçluğunu göstermekte ve oraya giren
suçluların ne kadar çetin, acı, ıstırap ve elem veren bir azaba maruz kalacaklarını ortaya
KUR’AN’DA CEHENNEM Cemal ERGÜN


83
koymaktadır.
Sonuç olarak dünyada her türlü iyiliğe engel olan, insanlığın yararına güzel işler
yapmayan ve ilâhi mesajlara duyarsız kalan ve bu mesajları yalanlayıp reddeden
insanların yapmış oldukları bu kötü davranışların karşılığı olarak cehennemde
cezalandırılma yöntemlerinden biri, tarifi imkânsız şiddette sıcaklığı olan alevli bir
ateşle işkence edilmeleridir. Cehennem ateşinin alevi suçluların yüzlerini yalayarak
dağlayacak, derilerini kavuracak ve bedenlerini yakacaktır. Allah’ın ayetlerini
yalanlayıp O’na şirk koşan müşrikler, üstlerinden ve altlarından tabakalar halinde ateşle
kuşatılacaklar ve böylece bedenlerinin tamamını cehennem ateşi saracaktır (Bkz: el-
Ankebût 29/54, 55; ez-Zümer 39/16). Bunların dışında cehennemin uğultusu ve
çatlayacak derecedeki şiddetli öfkesi günahkârların yüreklerine korku salacaktır.

7.4.2. Kaynar Su

Cehennemde suçlulara uygulanacak azap çeşitlerinden biri de kaynar sudur.
Ayetlerde suçluların kaynar su ile cehennem arasında dolaşıp duracakları
vurgulanmakta (er-Rahman 55/44) ve kaynar suya atılacakları belirtilmektedir:
“Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde, kaynar suya
sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklar”( Mü’min 40/ 71, 72)
“(Amel defterleri sol tarafından verilenler) içlerine işleyen bir ateş ve kaynar su
içindedirler”( el-Vâkıa 56/42).
Kur’an’da günahkârların başlarından aşağıya kaynar su dökülmek suretiyle de
azap ve işkence edilecekleri belirtilmiştir:
“…Onların başından kaynar su dökülecektir. Bununla karınlarının içindeki
(organlar) ve derileri eritilecektir”( el-Hac 22/19, 20).
Ayetin bağlamından bu azap türünün Allah’a inanmayıp onun dışındaki bir takım
varlıklara taparak ona şirk koşan insanlara uygulanacağı anlaşılmaktadır. Müşriklerin
başlarından aşağıya dökülecek kaynar suyun onların derilerini haşlamak suretiyle
eriteceği bildirilmektedir.
Bir başka ayette ise tablo daha canlı bir anlatımla ifade edilmekte ve dehşet
sahnesi gözler önüne serilmektedir:
“(Allah zebanîlere emreder): Tutun onu! Cehennemin ortasına sürükleyin! Sonra
başına azap olarak kaynar su dökün! (ve deyin ki:) Tat bakalım. Hani sen kendince
üstündün, şerefliydin! İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir”( ed-Duhân 44/47–50).
Bu ayetin öncesinde de öldükten sonra yeniden dirilmeyi inkâr eden müşriklerden
söz edilmekte ve kıyamet günü hiçbir dostun diğerine yardım edemeyeceği
bildirilmektedir(Bkz.: ed-Duhân 44/34-41).
Kaynar su ile azap edilme yöntemlerinden bir diğeri de cehennemin hararetinden
bunalıp serinlemek isteyen ve susuzluğunu gidermek için su talep eden günahkârlara,
soğuk su yerine onların skıntı ve elemlerini daha da artıracak kaynar suyun verilmesi ve
içirilmesidir. Kur’an bu durumu şöyle açıklamaktadır:
“Eğer susuzluktan feryat edecek olurlarsa kendilerine erimiş maden gibi yüzleri
haşlayan bir su verilir. O ne fena bir içecektir…”( el-Kehf 18/29).
“(Azgınlar) cehennemde bir serinlik ya da susuzlık gideren bir içecek tatmazlar.
Ancak (dünyada yaptıklarına) uygun karşılık olarak kaynar su ve irin tadarlar”( en-
Nebe’ 78/24–26).
“İnkâr ettiklerinden dolayı, onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek ve elem
verici bir azap vardır”( el-En’âm 6/70; Yûnus 10/3).
Kur’an cehennemliklerin kızgın bir kaynaktan su içeceklerini (el-Ğâşiye 88/5.),
KUR’AN’DA CEHENNEM Cemal ERGÜN


84
içecekleri kaynar suyun bağırsakları paramparça edeceğini belirtmekte (Muhammed
47/15) ve günahkârlarla alay edercesine kaynar suyun cehennemlikler için bir ziyafet
olduğunu bildirmektedir(el-Vâkıa 56/56, 93).
Kur’an’da cehennemliklere kaynar su ile azap edileceğini bildiren ayetlerin
bağlamları incelendiğinde, bu tür azabın genellikle âhireti, öldükten sonra dirilmeyi
inkâr etmek ve Allah’a şirk koşmak suçlarının cezası olarak ifade edildiği görülecektir.

7.4.3. İrin

Günahkârlara cehennemde uygulanacak işkence türlerinden biri de irin
içirilmesidir.
Suçluların cehennemin kavurucu sıcaklığından ve şiddetli hararetinden susadıkları
zaman onların bu ihtiyaclarını gidermek için kendilerine su yerine irin verileceği
Kur’an’da şu şekilde belirtilmektedir:
“İşte bu; kaynar su ve irindir. Onu tatsınlar. Buna benzer daha çeşit çeşit başka
şeyler de vardır”( Sâd 38/57, 58)
“(Azgınlar) cehennemde bir serinlik ya da susuzlık gideren bir içecek tatmazlar.
Ancak (dünyada yaptıklarına) uygun karşılık olarak kaynar su ve irin tadarlar”( en-
Nebe’ 78/24–26)
İnsana tiksinti verici ve iğrenç olan bu azabın daha etkili olması için suçlulara
azar azar verildiği ve yudum yudum içirildiği irinin iğrenç görüntüsü ve kokusundan
dolayı suçluların boğazında kaldığı böylece azaplarının kat kat arttığı Kur’an’da şöyle
belirtilmiştir:
“Ardından da (o inatçı zorbaya) cehennem vardır: Kendisine irinli su
içirilecektir! Onu yudumlamaya çalışacak, fakat boğazından geçiremeyecek ve ona
ölüm her yandan geldiği halde o yine ölemeyecektir…”( İbrahim 14/16, 17).

7.4.4. Zakkum

“Zakkûm” kelimesi, bir şeyi hoş karşılanmayacak şekilde aşırı olarak yemek veya
içmek anlamında “zekame” kökünden türetilmiş bir isimdir (İbn Manzur, 1994: XII,
268).
Zakkûm kelimesinin hurma vb. yiyecek anlamları olduğu da ileri sürürlmüştür
(İbnü’l-Cevzî, 1983: V, 54).
Zakkûm,“cehennemde iğrenç olan bir yiyecek” (er-Râğıb, 1986: 312)

veya
“cehennem ehlinin yiyeceğine verilen bir isim” olarak açıklanmaktadır (İbn Manzur,
1994: XII, 268).
Kur’an’da “zakkum” kelimesi üç yerde geçmektedir:
“Şimdi, ziyafet olarak cennet ehli için anılan bu nimetler mi daha hayırlı, yoksa
zakkum ağacı mı?... Zira o, cehennemin dibinde bitip yetişen bir ağaçtır. Tomurcukları
sanki şeytanların başları gibidir. Cehennemlikler ondan yerler ve karınlarını ondan
doldururlar. Sonra zakkum yemeğinin üzerine onlar için kaynar su karıştırılmış bir içki
vardır”( es-Sâffât 37/62–67).
Zakkumun tomurcuklarının şeytan başına benzetilmesi vahye ilk muhatap olan
insanların şeytanın başının şeklini bilip bilmedikleri sorusunu akla getirmektedir. Ancak
bu tabir bir şeyin çirkinliğini ifade etmek bağlamında insanlar arasında kullanılan bir
deyim olmalıdır. “Ruûsu’ş-Şeyâtîn” ifâdesini vahye ilk muhatap olan insanların
kültürlerinden kaynaklanan bir ifâde olarak değerlendirmek mümkündür.
“Şüphesiz zakkum ağacı, günahkârların yemeğidir. O karınlarında maden eriği
KUR’AN’DA CEHENNEM Cemal ERGÜN


85
gibi, suyun kaynaması gibi kaynar”( ed-ed-Duhân, 44/43–46).
“Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz. Karınlarınızı ondan
dolduracaksınız. Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz. Susamış develerin suya saldırışı
gibi içeceksiniz. İşte ceza gününde onlara sunulan ziyafet budur”( el-Vâkıa, 56/52-56).
Cehennemin bir sembolü olan zakkum ağacının, cehennemde özel olarak yetişen,
ebedî olarak ateşle sulanan, ateşin ortasında büyüyen ve çoğalan ve kesinlikle
azalmayan bir “ateş ağacı” olduğu yorumu yapılmıştır (Salih,1998: s. 68). Nitekim
“Şeceratü”z-Zakkûm” diye ifade edilen bir bitkinin Araplar arasında bilinen bir bitki
olmadığı, Kur’an’ın bu terkibi cehennem ateşini ifade etmek üzere kendisinin
oluşturduğu belirtilmiştir (Kılıç, 2003: 49). Diğer cehennem yiyecekleri olan “darî’” ve
“ğislîn”in de cehennemde zakkum gibi bir tür ateş ağacı olduğu yorumu da yapılmıştır
(Salih, 1998: 68).
Zakkumun dışında cehennemliklere yiyecek olarak dikenli bir bitkinin de işkence
edilmek üzere verileceğini Kur’an haber vermektedir:
“Onlar için kuru dikenden başka yiyecek te yoktur. O ise ne besler ne de açlığı
giderir”( el-Ğâşiye 88/4,5).
Cehennemliklere kuru diken yedirilerek işkence edilmenin dışında onlara irin
yedirilmek suretiyle de azap edileceği haber verilmektedir (el-Hâkka 69/36.).
Sonuç olarak cehennemde suçlulara azap edilmek üzere cehennem yiyceği olan
zakkumdan yedirilecektir. Bu yiyeceği yiyen suçluların karınlarının şieceği mide ve
bağısaklarının bozulacağı aşırı şekilde susayacakları ve kendilerine bu hararetlerini
gidermek üzere kaynar su içirileceği ve böylece işkence edilip cezalandırılacakları
belirtilmiştir.

7.4.5. Sıcak Rüzgar

Cehennemde günahkarlara uygulanacak azap türlerinden biri de cehennemliklerin
üzerine sıcak ve kavurucu rüzgarın esmesidir.
Cehennemdeki sıcak rüzgarın, “estiği zaman temas ettiği her şeyi zehir gibi
etkileyip dokularına işleyen, yakıp kavuran samyeli” (Topaloğlu, 1993: VII, 227)
olduğu ifade edilmiştir.
Dünyada yazın esen ve samyeli denen rüzgârın, estiği yerde yeşillik, çiçek, taze
sebze ve henüz olmamış meyveler vb. bitkileri yakıp kurutması gibi âhirette de
cehennem samyeli cehennemlik olan bedenleri yakıp kavurmak suretiyle günahkârlara
elem ve ıstırap verecektir.
Kur’anda cehennemliklere sıcak rüzgârla azap edileceği iki âyette bildirilmiştir.
“(Cennetlikler), Allah bize lutfetti de bizi (estiği zaman temas ettiği her şeyi zehir
gibi etkileyip dokularına işleyen, yakıp kavuran samyeli) semûm azabından korudu,
(derler)” (et-Tûr 52/27).
“(Fî semûmin)Dokulara işleyen bir (samyeli) ateş ve kaynar su içinde” (el-Vâkıa
56/42).
İkinci âyetin bağlamında bu azâbın büyük günah işlemeye devam eden, dirilişi
alaycı bir tavırla inkar eden sembolik bir ifade ile solun adamlarına uygulanacağı
anlatılmaktadır (el-Vâkıa 56/41–48).

7.4.6. Duman

Cehennemin azap ve işkence türlerinden diğeride dumandır.
Cehennemlikler cehennemin sürekli sıkıntı ıstırap ve acı veren hararetinden
KUR’AN’DA CEHENNEM Cemal ERGÜN


86
korunmak için bir gölge arayacaklardır. Fakat onların orada bulacakları gölge,
Cehennemin kara dumanları olacaktır. Cehennemin kara dumanları altına gölgelenmek
için gittiklerinde ise, orada sıkıntıları dinmeyecek aksine daha da artacaktır.
Kur’an-ı Kerim cehennemliklere işkence olan dumanı ve bu dumanın özelliklerini
şöyle açıklamaktadır:
“Serin ve hoş olmayan kapkara bir dumandan gölge altındadırlar” (el-Vâkıa
56/43,44).
“(İnkârcılara o gün şöyle denilir:) Sürekli yalanlayıp durduğunuz azaba doğru
gidin. (Cehennem dumanından oluşan) üç kola ayrılmış (ama) ne gölgelendiren ne de
alevden koruyan bir gölgeye gidin” (el-Mursel’at 77/ 29–31).
Serin, hoş olmayan, ve gölgesi bulunmayıp alevlerin sıcaklığından da korumayan
cehennem dumanı ile azap edilecek suçluların ayetlerin bağlamlarından anlaşıldığı
kadarıyla âhireti ve cehennem azabını inkar edenler, kitapları sol taraftan verilen ve
öldükten sonra dirilmeyi yalanlayıp büyük günah işlemekte israr edenler olduğunu
söylemek mümkündür.

7.4.7. Demir Topuzlarla Dövülmek

Cehennemde uygulanacak azap türlerinden bir diğeri de demir kamçı veya
topuzlarla suçluların dövülmesidir. Bu durum Kur’anda yalnız bir yerde
zikredilmektedir.
“ Onlar (cehennemlikler) için demirden topuzlar vardır” (el-Hac 22/21).
Âyette geçen “mekâmi’” kelimesi “kendisiyle döğülen, vurulan şey” olarak
açıklanmıştır(er-Râğıb, 1986: 623).
Cehennem görevlilerinin demirden topuzlarının olduğu ve suçluları bunlarla
dövdükleri belirtilmiştir (el-Kurtubî, 1994: VIII, 28).
Taberi ise, cehennem görevlilerinin demirden topuzlarla cehennemden çıkmak,
kaçmak isteyen suçluların başlarına vurduklarını ifade etmektedir (et-Taberî,2002:
XVII, 134, 135).

7.4.8. Bir Cisme Bağlanmak ve Zincirlere Vurulmak

Cehennemde işkence ve azap çeşitlerinden biri de cehennemliklerin bir cisme
bağlanıp ateşe atılarak cezalandırılması veya suçluların zincirlere vurularak cehenneme
atılmak suretiyle azap edilmeleridir. Kur’an’da bu durum şöyle ifade edilmektedir:
“Ve ogün suçluları, birbirlerine yaklaştırılarak zincirlere vurulmuş olduğunu
görürsün”( İbrahim 14/49).
Taberi suçluların elleri ve ayaklarının birbirlerine yaklaştırılarak zincirlerle
boyunlarına bağlanacağını belirtmektedir (et-Taberî, 2002: XIII, 254).
“Onlar, kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlardır…
Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde, kaynar suya sürüklenecekler,
sonrada ateşte yakılacaklar”( Mü’min 40/ 70–72).
Yüce Allah, cehennem görevlilerine emreder: “Tutun bağlayın onu,, kelepçeleyin!
Sonra da cehenneme atın onu! Sonra da yetmiş arşın uzunluğundaki zincire vurun onu!
Çünkü o, ulu Allah’a inanmazdı. Fakiri doyurmaya da teşvik etmezdi!” (el-Hâkka
69/30–34).
“Onlar (cehennem ateşinin içinde) uzatılmış sütunlara bağlanmışlar ve o
vaziyette o (cehennem) üzerlerine kapatılmıştır” ( el-Hümeze 104/8,9).
Bu ceza da yine Allah’a inanmayan, O’nun gönderdiği kitabı ve peygamberler
KUR’AN’DA CEHENNEM Cemal ERGÜN


87
aracılığı ile gönderilen ilâhi mesajları inkâr eden, yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen,
alay edip insanları küçük düşüren vb. suçları işleyenlere uygulanacak azap türü olarak
anlatılmaktadır.
Burada ifade ettiğimiz azap türlerinin dışında Kur’an’da suçluların karanlıkta
bırakılma ve dolaylı bir anlatımla da olsa soğukla cezalandırılma (el-İnsân 76/13) gibi
azap çeşitleri de zikredilmektedir.
“Münafık erkekler ve münafık kadınlar, inananlara: ‘Bizi de gözetin ışığınızdan
faydalanalım’ dedikleri gün, onlara: ‘Ardınıza dönün de ışık arayın’ denir…” (el-Hadîd
57/13).
Gözlem alanımızın kapsamı dışında olan cehennem hiç şüphesiz bizim düşünce
sınırlarımızın da ötesinde korkunç ve dehşetlidir. Cehnnemde suçlulara uygulanacak
azap türleri de kuşkusuz ifade ettiğimizle sınırlı değildir. Nitekim Kur’an, daha önce
açıkladığımız azap türlerine benzer başka azap türlerinin de olduğunu belirtmektedir
(Sâd 38/58). Ancak bunların mahiyetlerini açıklamamaktadır. Suçluların cehennemde
açıklamaya çalıştığımız bu azap türlerinden kurtulabilmeleri için ellerinden gelse
“dünya dolusu altın” verecekleri fakat bu tür tekliflerin reddedileceği Kur’anda ifade
edilmektedir (Âl-i İmran 3/91; el-Mâide 5/46; Yunus 10/54; er-Ra’d 13/18; ez-Zümer
39/47; el-Hadîd 57/15; el-Meâric 70/11). Bu âyetlerin aynı zamanda dinde aracılık
fikrinin reddedildiğine de işaret ettiği belirtilmeketedir (Fazlur Rahman, 2000:169).

7.5. Cehennem Görevlileri

Kur’an-ı Kerim, yeryüzünde ilâhi iradeye boyun eğmeyip iyilik ile kötülük
arasındaki süregelen mücadelede iyilikten yana tavır almayan insanların ahirette
cehennemle cezalandırılacaklarını bildirmektedir.
Allah’ı, O’nun gönderdiği elçileri ve mesajları inkâr edip öldükten sonra
dirilmeyi ve cennet-cehennemi alaycı bir tavırla hafife alıp kabul etmeyen insanların,
cehennemde ne tür bir azapla cezalandırılacakları çalışmamızın bundan önceki kısmında
izah edilmişti. Araştırmamızın bu kısmında ise cehennemdeki görevliler Kur’an
ekseninde incelenecektir.
Kur’an’da, cehennemdeki suçlulara Allah’ın emriyle azap eden ve oradaki bazı
görevleri yerine getiren bir takım görevlilerden söz edilmektedir:
“Biz cehennemin işlerine bakmakla melekleri görevlendirmişizdir”( el-Müddessir
74/31).
Bir ayette ise cehennem görevlileri “zebânî” olarak isimlendirilmektedir:
“Biz de zebânîleri çağıracağız” (el-Alak 96/18).
“Zebânî” kelimesi, şiddetli, kızgın ve ateşli manasına gelen “zebene” fiilinden
türemiş çoğul bir isimdir (İbn Manzur, 1994: XIII, 194). “Bir şeyi diğerinden defeden”
anlamında olan (İbn Manzur, 1994: XIII, 194) “Zebânî” cehennemde suçluları
cehenneme atan ve onlara türlü türlü işkenc eden azap melekleri, olarak açıklanmıştır
(el-Kurtubî, 1994: XX, 127; Ebu’s-Suûd, tsz: IX, 181; el-Âlûsî, tsz: VII,141).
Cehennem görevlileri olan zebânîlerin çok merhametsiz, haşin, sert ve çok güçlü
oldukları, Allah’tan aldıkları emirlere karşı gelmeyip o buyrukları harfiyen yerine
getirdikleri şu ayette ifade edilmektedir:
“O (cehennem)in başında kaba yapılı, sert ve güçlü melekler vardır. Onlar asla
Allah’a isyan etmez ve kendilerine verilen bütün emirleri tam olarak yerine getirirler”
(et-Tahrîm 66/6).
Cehennemde görevli olan meleklerin sayıları ise Kur’an tarafından on dokuz
olarak açıklanmaktadır:
KUR’AN’DA CEHENNEM Cemal ERGÜN


88
“O (cehennem)in üzerinde ondokuz görevli melek vardır” (el-Müddessir 74/30).
Cehenneme bekçilik yapan, suçlulara azap eden ve cehennemin daha başka
mahiyetini bilemediğimiz görevlerini yerine getiren melekler, Kur’an’da “zebânî”
isminden başka bir de “mâlik” adıyla anılır. Cehennemliklerin, kendilerini
cehennemden kurtarmasını ya da Allah ile kendi aralarında bir bakıma aracı olmasını
istedikleri ve cehennemin bekçisi (et-Taberî, 2002: XVIII, 57; XXV, 98; el-Kurtubî,
1994: XVI, 117) olarak da ifade edilen bu cehennem görevlisinin geçtiği ayet şöyledir:
“Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin! diye seslenirler. Mâlik de, siz böyle
kalacaksınız, der” (ez-Zuhruf 43/77).
Kur’an’da cehennem ehlinin o korkunç mekândan çıkma (el-Mâide 5/37; el-Hac
22/22; es-Secde 32/20; eş-Şûrâ 42/44), ölümü talep etme (el-Furkân 25/14; Fâtır 35/36),
hiç olmazsa bir gün azaplarının hafifletilmesi (Mü’min 40/47, 49) ve en azından
sususzluklarının giderilmesi (el-A’râf 7/50) gibi istekleri karşısında muhatap
bulamayacakları (el-Mu’minûn 23/108) ve cehennem görevlilerinin suçluların hiçbir
taleplerini yerine getirmeyecekleri ifade edilmektedir (Mü’min 40/49, 50).

7.6. Cehennemin Ebediliği

Yeryüzünde ilahi iradeye boyun eğmeyip baş kaldıran ve her türlü haksızlık
yapmayı maharet sayan, Yüce yaratıcının insanlığa merhametinin tecellisi olarak
gönderdiği elçileri kabul etmeyip alay eden kâfirlerin, fâsıkların, mücrimlerin ve
mütekebbirlerin cezaladırılacakları mekân olan cehennemin ve orada gerçekleşecek
azabın sonsuz olup olmadığı hususu müslüman ilahiyatçılar arasında tartışmalı bir
konudur. Biz bu konuyu sadece Kur’an’la sınırlı tutup yapılan tartışmalara
girmeyeceğiz.
Kur’an cehennemi ve onun azabını anlatırken zaman açısından genellikle “huld”,
“ebed”, ve “ahkâb” kelimelerini kullanmaktadır. İlk önce bu sözcüklerin anlamlarını
belirleyerek cehennem ve onun azabını açıklayan ayetleri bu çerçevede
değerlendirmenin meseleyi açıklığa kavuşturmak adına daha doğru olduğunu
düşünmekteyiz. Önce “huld” kelimesinden başlayıp sırasıyla devam edelim.
“Huld”, kelime olarak, devam etmek, uzun süre kalmak, varlığını değiştirmeden
muhafaza etmek (el-Fîruzabâdî,1987: 357; er-Râğıb, 1986: 220; İbn Manzur, 1994: III,
164) anlamlarına gelir. Bu anlama paralel olarak, geç bozulan, uzun süre kalabilen dağ,
taş vb. şeyler “havâlid” sözcüğü ile ifade edilmiş; inasanın ileri yaşlarında diğer
organlarındaki değişimin aksine hiç değişmeyen saç, diş vb. organları “huld” veya
“muhalled” kelimeleriyle açıklanmış ve yaşlı olduğu halde genç görünen kimse için de
“muhalled” söcüğü kullanılmıştır (İbn Manzur, 1994: III, 15, 163). Bütün bunlardan
anlaşıldığı kadarıyla, “huld” sözcüğü, zamana karşı direnme, değişmeme ve süreklilik
anlamlarını içermektedir.
Bu kelime Kur’an’da hem cennetin, hem de cehennemin ebediliği için
kullanılmaktadır. Söcüğün cennet için kullanımını cennet kısmında belirtilmiştık.
“Huld” kelimesi, cehennemi zaman açısından nitelemek için çeşitli türevleriyle birlikte
33 ayette geçmektedir (Abdulbâki, 1988: 300-302). Bu ayetlerin tümünde cehennemin
ve oradaki azabın sonsuzluğunu ifade etmektedir. Ayetlerden bazıları şöyledir:
“Kim Allah’a ve peygambere karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa, Allah onu
sürekli kalacağı bir ateşe (nâran hâliden) sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır”
(en-Nisâ 4/14).
“(O gün onlara şöyle diyeceğiz:) Bu güne kavuşmayı unutmanızın cezasını şimdi
tadın bakalım! Doğrusu biz de sizi unuttuk; yaptıklarınızdan dolayı ebedî azabı
KUR’AN’DA CEHENNEM Cemal ERGÜN


89
(azabe’l-huld) tadın!” (es-Secde 32/14).
“İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemliktir. Onlar
orada ebedî kalırlar (hâlidûn).”( el-Bakara 2/39).
“Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebdî kalacağı (hâliden)
cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap
hazırlamıştır” (en-Nisâ 4/93).
“(Benim yaptığım) ancak Allah katından olanı, onun gönderdiklerini tebliğdir.
Artık kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, bilsin ki ona içinde ebedî kalacağı (hâlidîne
fîhâ ebeden) cehennem vardır”( el-Cin 72/23).
Kur’an’da, burada bu bağlamda belirtilen ayetlerle birlikte “huld” kelimesinin
geçtiği diğer 28 ayetin tamamı incelendiğinde bu sözcüğün cehennem ve onun azabının
sürekliliğini ve ebediliğini ifade etmek için kullanıldığı görülecektir. Hatta bu
sonsuzluğu kuvvetlendirmek için “huld” kelimesi üç ayette de aynı anlama gelen “ebed”
kelimesiyle birlikte kullanılmıştır (en-Nisâ 4/169; el-Ahzâb 33/65; el-Cin 72/23).


Cehennem ve onun azabının sonsuzluğunu vurgulayan ikinci kelime ise “ebed”
sözcüğü dür.
“Ebed”, dehr ile eş anlamlı olarak “mutlak zaman” anlamına gelir (Kılavuz,
1994: X, 72). “Her zaman, hiç, asla, daima,” gibi geleceği ifade etmek üzere olumlu
veya olumsuz olarak da kullanılır (İbn Manzur, 1994: III, 66). Kelime “devamlılık ve
süreklilik” anlamında da kullanılmaktadır (el-Fîruzabâdî, 1987: 337). “Ebed” ile
“zaman” arasında fark olduğu, zamanın parçalanabilir olmasına karşılık ebed
kelimesinin süreklilik anlamı taşıdığı belirtilmiştir (Kılavuz, 1994: X, 72).
Kur’an-ı Kerim’de olumlu ve olumsuz olmak üzere her iki anlamda “ebed”
kelimesi 28 yerde geçmektedir (Abdulbâki, 1988: s. 2).
Kur’anda “ebed” kelimesi cehennemdeki azabın sürekliliği anlamında üç ayette
zikredilmektedir:
“İnkâr edip zulmedenleri Allah asla bağışlayacak değildir. Onları (başka) bir
yola iletecek de değildir. Ancak orada sürekli kalmak üzere (hâlidîne fîhâ ebeden)
cehennem onları yoluna (iletecektir). Bu da Allah’a çok kolaydır”( en-Nisâ 4/168, 169).
“Şu muhakkak ki, Allah kâfirleri rahmetinden kovmuş ve onlara çılgın bir ateş
hazırlamıştır. Onlar orada sürekli kalacaklar (hâlidîne fîhâ ebeden), kendilerini
koruyacak ne bir dost ne de bir yardımcı bulacaklardır” (el-Ahzâb 33/64, 65).
“(Benim yaptığım) ancak Allah katından olanı, onun gönderdiklerini tebliğdir.
Artık kim Allh ve Rasûlüne karşı gelirse, bilsin ki ona içinde ebedî kalacağı (hâlidîne
fîhâ ebeden) cehennem vardır” (el-Cin 72/23).
“Ebed” kelimesinin geçtiği ayetlerde de bu sözcük cehennem ve onun azabının
devamlılığını belirtmektedir.
Cehennem ve onun azabının sürekliliğini ifade eden bir diğer kelime de “ahkâb”
kelimesidir.
“Ahkâb” sözcüğü, “zaman, seksen yıl veya müddeti bilinmeyen bir zaman dilimi,
anlamında “hukb-hukub” kelimesinin çoğuludur (el-Fîruzabâdî, 1987: 97; er-Râğıb,
1986:s. 180; İbn Manzur, 1994: I, 326). Bu anlamda “ahkâb” sözcüğü, ard arda gelen
günler, seneler ve asırlardan (İbn Manzur, 1994: I, 326) oluşan çok uzun bir zaman
dilimini ifade etmektedir.
Kur’an’da bu kelime bir ayette geçmektedir:
“Şüphesiz azgınların barınağı olacak cehennem pusuda beklemektedir. Azgınlar
orada çağlar boyu kalırlar (ahkâben), orada bir serinlik ya da bir içeçecek tatmazlar.
Ancak dünyada yaptıklarına uygun karşılık olarak kaynar su ve irin tadarlar”( en-
Nebe’ 78/21-26).
KUR’AN’DA CEHENNEM Cemal ERGÜN


90
Taberî, ayette geçen “ahkâb” kelimesinin Araplardan bazıları tarafından
“bitmeyen bir zaman” olarak yorumlandığını belirtmektedir (et-Taberî, 2002: XV, 271).
Kurtûbî ise, “ahkâb” sözcüğünün açıklaması hususnda bazı rivayetler ve rakamlar
zikrederek kelimeyi,“ ard arda gelen ahiret günleri, sonsuz ahiret” olarak açıklar ve
müşriklerin cehennemde ebedî olarak kalacaklarını ifade eder (el-Kurtubî, 1994: XIX,
178).
“Ahkab” kelimesi lügat anlamında da belirtildiği üzere zamanın bilinmeyen bir
müddeti ve bir parçasını ifade etmektedir. Ancak bu müddet çok uzun bir zaman
dilimini kapsamaktadır. Kelimenin lugat anlamından bu mânâ çıkmaktadır. Bununla
birlikte sözcüğün “ebed” kelimesindeki sonsuzluk anlamını taşımadığı anlaşılmaktadır.
Nitekim Kur’an’da sadece bir yerde geçen “hukub” kelimesi de uzun bir zamanı
dilimini ifade etmektedir. “Musa genç adamına demişti ki: Durmayacağım, tâ iki
denizin birleştiği yere varacağım veya uzun bir zaman (hukuben) yürüyeceğim. Her ikisi
iki denizin bırleştiği yere varınca balıklarını unuttular…” (el-Kehf 18/60, 61). Bu
ayetlerde de görüldüğü gibi yürüme ebedî olarak devam etmeyip, sınırlı bir sürede
gerçekleşmektedir.
Müfessirlerin bir kısmının “ahkâb” kelimesini ebedîlik olarak yorumlamaları biraz
zorlama bir yorum biçimi gibi gözükmektedir.
Cehennemin ve onun azabının ebediliği konusu Müslüman ilahiyatçılar arasında
sürekli tartışılmış, bu konuda pek çok fikir ileri sürülmüş ve çokça eser yazılmıştır.
Konu ile ilgili ileri sürülen görüşler temelde dört noktada toplanmıştır.
1. Cehenneme giren kişi mümin olsun kâfir olsun hiçbir şekilde oradan çıkamayıp
sonsuz olarak azap görür.
2. Cehennemlikler ebediyen orada kalırlar, fakat bir müddet azap gördükten sonra
bir çeşit bağışıklık kazanarak acı duymayacak hale gelirler.
3. Müminler cehennemden çıktıktan sonra kâfirlerin azabı uzun süre devam
edrese de ebedî değildir, bir gün sona erecektir.
4. Müminler cehennemden çıkar, kâfirlerin azabı ise sonsuza kadar sürer
(Topaloğlu, 1993:VII, 231).
Biz araştırma konumuzun sınırlarını aşmamak için bu görüşlerin analizini
yapmayacağız.
Cehennemin ve onun azabının ebediliği ile ilgili ayetleri ve bu ayetlerde geçen
zaman bildiren kavramları açıkladık. Bu ayetler incelendiğinde, inkâr edenler, Allah’ın
ayetlerini yalanlayanlar, Allah’a ve O’nun elçisine karşı gelenler, kasten bir mümini
öldürenler, ilâhi rahmetten kovulanlar ve azıp hak yoldan sapan kimseler için cehennem
ve onun azabının ebedî olduğu anlaşılmaktadır.
İnsan doğası gereği hep mutlu olmak ister. Sınırsız lüks ve konfor içinde sonsuza
dek rahat yaşamayı arzular ve hayal eder. Daima bütün hayır ve iyiliklerin kendinde
olmasını talep eder ve bundan usanmaz (Fussilet 41/49). Hiçbir surette sıkıntı ıstırap ve
acı içinde yaşamak istemez. Hele bu hal üzere sonsuza değin yaşamayı hiç istemez.
İlâhi irade insanı sonsuz mutlu olarak yaşayacağı her türlü sıkıntı ve kötülüklerden emin
olacağı mekânı yaratmakla insanın doğasına hitap etmektedir. Bu eskatolojik mekânı
kazanmanın yolunun da insanın bu dünyadaki davranışlarının belirlediğini
bildirmektedir. Aynı şekilde ilâhi irade sonsuza dek sürecek her türlü sıkıntının
yaşanacağı eskatolojik bir mekân olan cehennemi de yaratmıştır. O mekânda
cezalandırılmanın da yine insanın bu dünyadaki davranışlarının belirlediğini
bildirmektedir. Dolayısıyla her şey insanın kendi elinde bulunmaktadır. Bu özgürlük
Yüce Yaratıcının insana verdiğ değerin bir göstergesidir. İnsana sonsuz mutluluğu
kazanmanın yollarını bildirdiği gibi sonsuz işkence ve azaptan kutulmanın yolarını da
KUR’AN’DA CEHENNEM Cemal ERGÜN


91
bildirmiştir.
İyi davranışlarda bulunup ilâlahi mesajlari dikkate alanları ödüllendireceği gibi,
kötülük yapıp ilâhi mesajları dikkate almayanları da cezalandırmak onun adaletinin bir
gereğidir (Özsoy ve Güler, 2003:.294).
Öldükten sonraki yaşamda eskatolojik ödüllendirme ve cezalandırmanın insanın
bu dünyadaki davranışları sonucu belirlendiği açıktır. Sonlu bir yaşamın sınırlı bir
zanan diliminde yapılan iyiliklerin, insana sınırsız ve ebedî ödül olan cenneti
kazandırması, insanın ilâhi adalet gereği iyilik miktarı müddetince cennette kalmasını
hak kazanması ve bu müddetten sonsuza dek olacak zamanın ise Yüce yaratıcıcnın
rahmeti gereğince olduğu şeklinde açıklanabilir. Yine fani dünyanın sınırlı bir zaman
diliminde yapılan kötülüklerin cezasının da eskatolojik âlemde sınırlı olması gerektiğini
onun bize bildirdiği ayetler (el-Kasas 28/84; el-En’âm 6/160) gereği talep edebiliriz.
Nitekim kullarına hiçbir zaman zulmetmediğini haber veren (Âl-i İmran, 3/182; el-Enfâl
8/51; el-Hac 22/10; Fussilet 41/46; Kâf 50/29), rahmetinin her şeyi kuşatmış olduğunu
(el-A’râf 7/156) bildiren ve insana son derece değer verdiğinin bir göstergesi olarak ona
kendi ruhundan üfleyerek (el-Hicr 15/29; Sâd 38/72) onu yeryüzüne halife (el-Bakara
2/30) olarak gönderen Allah, onun sonsuz bir şekilde azap çekmesini istemez ve
cehennemi ve onun azabını sona erdirirse O’na da kimse karışamaz. Zira O dilediğini
yapmaya kadirdir. Bu davranışı ise Allah’ın sonsuz yüceliğine ve sınırsız merhametine
yakışan bir davranış olur.


KUR’AN VE DİĞER DİNLERDEKİ… Cemal ERGÜN


92

8. KUR’AN VE DİĞER DİNLERDEKİ CEHENNEM TASVİRİNİN
KARŞILAŞTIRILMASI

Âhiret inancına sahip tüm din ve kutsal kitaplarda insanın dünyada yapmış olduğu
her çeşit kötülüğün cezalandırılacağı fikrinin bulunduğunu araştırmamızın birinci
bölümünde ifade etmiştik. Üçüncü bölümün buraya kadar olan kısmında da,
Kur’an’daki cehennem anlayışını irdelemeye çalıştık. Araştırmamızın bu kısmında ise,
birbirinden bağımsız olarak ele aldığımız bu iki alanı genel hatlarıyla karşılaştırmaya
çalışacağız. Kur’an’ın tasvir ettiği cehennem ile diğer dinlerde anlatılan cehennem
arasındaki benzerlikleri ve farklı yönleri, bu azap mekânının isimleri, sayıları ve azap
türleri açısından ortaya koymaya çalışacağız.

8.1. Cehennem’i İsimlendirme

Kur’an-ı Kerim Allah’a karşı gelen O’nun elçilerine inanmayan, o elçilerin
getirdiği ilâhi mesajları kabul etmeyip alaya alan ve engelleyen, her türlü kötülük,
zulüm ve haksızlık yapan insanların ahirette cezalandırılacağını bildirmiştir.
Kur’an’a göre, âhirette suçluların cezalandırılacağı yeri genel adı “cehennem”dir.
Bu ismin yanında, oradaki azabın niteliğini ifade etmek üzere başka isimler de
kullanılmıştır. Bunların başlıcaları şunlardır: Leza, Hutame, Saîr, Sekar, Cahim, Hâviye,
Nâr, Siccîn, Semûm, Dâru’l-Bevâr, ve Sûu’d-Dâr. Bunlar cehennem azabının niteliğini
anlatan sıfat isimlerdir. Bu isimlerin Kur’an’da geçtiği ayetler ve anlamları daha önce
açıklandığı için burada tekrar edilmeyecektir.
Eskatolojik âlemde suçluların cezalandırlacağı yerin adı İncil’de de çeşitli adlarla
geçmektedir. Bunlar; “ölüler diyarı” (Matta, 11/23-24; Luka, 10/15), “sonsuza dek
sürecek koyu(zifiri) karanlık” (Matta, 8/12-13 ; 25/30; Yahuda’nın Mektubu, 7, 23;
Petrus’un II. Mektubu, 3/17), “dipsiz derinlik” (Esinleme,17/8 ; 20/1), “sonsuz azap”
(Matta, 26/4; Markos, 9/44) “sönmez ateş” (Matta, 18/8; 26/46), “kızgın fırın” (Matta,
13/42; 14/50), “cehennem ateşi” (Matta, 18/9) dir.
Tevratta ise suçluların cezalandırılacakları yer, “Ge-Hinnom” veya “Tofet” olarak
isimlendirilmiştir (Yeşeya, 30/33). Bu isimlendirmenin dışında Tevrat’ın tefsiri olan
Talmud’da cehennemin yedi ismi olduğu açıklanmaktadır. Bu isimlerin ise; “Şeol”
-Ölüler Diyarı- (Yunus 2/2), “Abadon” (Helak Yeri), “Şahat” (Ölüler Diyarı), “Bor
Şaon” (Helak Çukuru), “Tit Ha-Yevan” (Batak Çamuru), “Tsalmevet” (Ölüm Gölgesi)
ve “Aşağıdaki Diyar” (Mezmurlar, 88/11; 16/10; 40/2; 107/10) olduğu ifade
edilmektedir.
Sabiîlikte “Matarta” ve “Surf Denizi” olarak adlandırılan iki tür cehennemin
olduğu belirtilmiştir (Gündüz,1999: 160,163). Eski Türk inancında cehennem “Tamuğ”
olarak isimlendirilmiştir (Sami, 1978: 489). Hinduizmde cehennem “Naraka-loka” veya
“Naroloka” (alt dünya) diye adlandırılmıştır (Harman,1993: VII, 227; Türk
Ansiklopedisi, 1960: X, 96).
Cermen mitolojilerinde ölülerin gittiği yeraltı dünyası “ölüler âlemi” anlamında,
“Niflhel” veya “Niflheimr” olarak ifade edilmektedir. Ölüler âleminde suçluların
cezalandırıldığı yer ise, “Nastron” diye adlandırılmaktadır (Türk Ansiklopedisi, 1960:
X, 97). Roma mitolojilerinde ise cehenneme, “yeraltı dünyası” anlamında “Orcus”
denilmektedir (Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 97).


Eski Yunan mitolojisinde ölüm sonrası yeraltı hayatına “Hades” denildiği,
burasının aynı zamanda suçluların cezalandırırldıkları yer olduğu ve Hadeste
KUR’AN VE DİĞER DİNLERDEKİ… Cemal ERGÜN


93
günahkârların asıl cezalandırılacakları en korkunç cehennemin ise “Tartaros” olduğu
vurgulanmaktadır (Turner, 2004: s. 41; Türk Ansiklopedisi, 1960:X, s. 97). Eski İran
dini olan zerdüştîlikte ise cehennem, “yalan evi” veya “yalan yeri”( Sarıkçıoğlu, 1999:
s. 111) veya “zulmet ülkesi” anlamında, “daozahva” veya “duzavhu” olarak ta
isimlendirildiği zikredilmektedir. Eski Mısır dinlerinde de suçluların cezalandırıldıkları
yere yani cehenneme, “amenti” veya “amented” denilmektedir (Türk Ansiklopedi,
1960: X, 96). Sümerlerde ise cehennem, “yabancı ülke, geri dönüşü olmayan ülke” veya
“ölüler diyarı” anlamında “Kur” veya “Arali” olarak adlandırılmaktadır (Kramer, 2002:
194, 394).
Gerek Kur’an’da, gerekse diğer dinlerde, kötülerin öldükten sonra karşılaşacakları
mekânın isimlendirilmesinde, doğal olarak hep olumsuzluk çağrıştıran kelimelerin
kullanıldığı görülmektedir. İsimlendirmelerde farklılık görülse de, bu isimlerin insan
fıtratının hoş karşılamayacağı birtakım olumsuzlara delalet edişi ortak bir hususdur.

8.2. Nicelik Bakımından Cehennem

Cehennemin sayıları hususunda Kur’an’da açık bir ifade yoktur. Ancak bir ayette
cehennemin yedi kapısının olduğu ve bu yedi kapının cehennemlik olan her bir grup
için ayrıldığı bildirilmektedir (el-Hicr 15/44). Cehennemin yedi kapısının olduğunu
bildiren ayetten hareketle onun yedi katlı bir yapıda olduğu ileri sürülmüştür (et-Taberî,
2002: XIV, 35; XXIV, 114; el-Mahallî, tsz: I, 341).
Kur’an’da ayrıca cehennemliklerin günahlarına uygun cehennem mekânlarında
cezalandırılacağını bildiren ayetler cehennemin yukarıdan aşağıya doğru çok katlı bir
yapısal özelliğe sahip olduğunu dolaylı olarak bize bildirmektedir (en-Nisâ 4/145; el-
Furkân 25/13).
Diğer dinlere baktığımızda Sümerlerde de cehennemin yedi kapısının bulunduğu
ifade edilmektedir (Kramer, 2002: 197; Eliade, 2003: I, 85; Turner, 2004: 18).
Cehennem için yedi rakamı Budizm ve Sabiîlikte de zikredilmekte, yedi cehennemin
var olduğu vurgulanmaktadır (Harman, 1993: 225; Gündüz,1999: 161). Tevrat’ta da
cehennemin yedi isminden söz edilmekte (Yunus 2/2; Mezmurlar, 88/11; 16/10; 40/2;
107/10) ve Tevrat’ın yorumu olan Talmutta ise cehennemin üç kapısının olduğu
(Talmut of Babylone, Moed/eruvin, 19a; Baba Batra, 84a; Kodashim/Menahot, 99b-
100a, XIV, 610, 611’den naklen, bkz: Taşpınar, 2003: 312, 313) ve yedi bölümden
oluştuğu ifade edilmektedir (Taşpınar, 2003: 314, 315). Cermen mitolojilerinde
cehennemin dokuz (Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 97), Hinduizmde ise yirmisekiz adet
olduğu belirtilmektedir (Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 96).
Kur’an’da cehennemin yedi kapısının olduğunu bildiren ayetle, Sümerlerde onun
yedi kapısının olduğunu bildiren bilgi tam örtüşmektedir. Budizm, Sabiîlik ve
Tevrat’taki yedi cehennem fikri de Kur’an’la paralellik arz etmektedir. Ancak Hinduizm
ve Cermen mitolojilerinde ifade edilen cehennemin sayıları ile ilgili bilgilerin Kur’an’ın
bildirdiğinden farklı olduğu görülmektedir.

8.3. Cehennem Görevlileri

Kur’an âhirette suçluların cezalandırılacağı mekân olan cehennemde bazı
faaliyetlerin yerine getirilmesi için cehennem görevlilerinin bulunduğunu haber
vermektedir. Bu görevlilerin meleklerden seçildiklerini (el-Müddessir 74/31),
sayılarının ondokuz (el-Müddessir 74/30) ve adlarının da “zebânî” (el-Alak 96/18)

ve
“mâlik” olduğunu bildirmektedir(ez-Zuhruf 43/77). Cehennemin bekçileri olan ve
KUR’AN VE DİĞER DİNLERDEKİ… Cemal ERGÜN


94
suçlulara azap etmekle görevli bulunan meleklerin, çok haşin, sert, kaba, korkunç ve
güçlü oldukları, Kur’an tarafından ifade edilmektedir (et-Tahrîm 66/6).
Çok tanrılı sisteme sahip dinlerde ise yer, gök ve yeraltı dünyası tanrılar
tarafından paylaşılmış durumdadır. Bu nedenle onlardaki Cehennem görevlileri
hususunda verilen bilgiler Kur’an’la farklılık arzetmektedir.
Sümerlerde suçluların cezalandırıldığı yeraltı dünyası olan cehennemde bekçilerin
bulunduğu bildirilmekte, ancak bu bekçilerin mahiyetleri ve sayıları hakkında açıklama
bulunmamaktadır (Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, c. I, s. 85; Kramer,
2002: 197; Turner, 2004: 18). Eski Yunan ve ve eski Roma mitlerinde yeraltı dünyası
tanrılarının görevlendirdiği cehennem görevlilerinden söz edilmektedir. Eski yunan
mitinde bu görevlilerin adı “Erinys”tir. Erinys suçlulara işkence edip onları cehennem
çukurlarına atar. Roma mitlerinde ise bu görevliler “Furiare” ve “Daire” olarak ifade
edilir. Bu cehennem görevlileri de suçlulara işkence edip onlardan intikam alırlar (Türk
Ansiklopedisi, 1960: X, 97).
Tevrat ve incilde ise Cehennem görevlilerinin adı ve mahiyetleri ile ilgili bilgiye
rastlamadık.
Kur’an cehennem görevlileri hakkında diğer dinlerde belirtilmeyen Zebânîlerin
mahiyet ve sıfatlarınına ek olarak onların Allah’tan aldıkları emirleri eksiksiz yerine
getirdiklerini (et-Tahrîm 66/6), suçluların kendilerine yalvarmalarını dikkate
almadıkları ve onların bütün isteklerini reddettiklerini ifade etmektedir (el-Mâide 5/37;
el-A’râf 7/50; el-Hac 22/25; el-Furkân 25/14; es-Secde 32/20; Fâtır 35/36; Mü’min
40/47, 49, 50; eş-Şûrâ 42/4; ez-Zuhruf 43/77).

8.4. Nitelik Bakımından Cehennem

Cehennemde günahkârlara uygulanacak azap türlerine gelince, Kur’an’da
zikredilen en çok yer alan cezalandırma biçimi ateşle cezalandırmadır. Kur’an,
cehennem ateşinin kendisi bir tarafa, kıvılcımlarının bile saraylar kadar büyük (el-
Murselât 77/ 32, 33), çok şiddetli (el-Kâri’a 101/11), çılgın alevli (en-Nisâ 4/10;
Lokman 31/21; el-Ahzâb 33/64), parçalayan, yakıp yok eden (el-Hümeze 104/5)
niteliklerde olduğunu bildirmektedir. Bu ateşin hiç sönmeyeceğini, azaldığında ise
sürekli arttırılacağını vurgulamaktadır (el-İsrâ 17/97). Cehennem ateşi alevlerinin
suçluların yüzlerini yalayıp tanınmaz hale getireceğini, onların derilerini kavuracağını
ve bütün bedenlerini yakacağını belirtmektedir (el-Mu’minûn 23/104; el-Müddessir
74/27–29).
Kur’an, cehennemde günahkârlar için ateşten gömlekler, katrandan elbiseler
hazırlandığını bildirmektedir (İbrahim 14/50; el-Hac 22/19). Ayrıca O, suçlular için
ateşten döşek ve yorganların olduğunu (el-A’râf 7/41), suçluların ayaklarının altından
ve tepelerinden ateşle kendilerine işkence edileceğini (ez-Zümer 39/16), dünyada haksız
kazançla biriktirilen altın ve gümüş gibi servetlerin cehennemde ateş olup sahiplerinin
vucutlarını dağlayacağını haber vermektedir (et-Tevbe 9/35). Ayrıca Kur’an,
cehennemliklerin yanıp kavrulan derilerinin acıyı ilk anda olduğu gibi şiddetli
hissetmeleri için sürekli değiştirileceğini ifade etmektedir (en-Nisâ 4/56).
Cehennemde suçluların cezalandırılması bağlamında ateşle cezalandırma yöntemi
diğer dinlerde de yer almaktadır.
Eski Mısır dinlerinde günahkârların cehennemde cezalandırılma yöntemlerinden
biri ateşe atılmak olarak açıklanırken (Turner, 2004: 23–27; Kutub, tsz: 18,21), eski
İran dininde de suçluların, kızgın eritilmiş maden ve ateş çukurlarının bulunduğu
cehennemle cezalandırıldıkları belirtilmiştir (Türk Ansiklopedi, 1960: X, 96).
KUR’AN VE DİĞER DİNLERDEKİ… Cemal ERGÜN


95
Yunan mitolojisinde cehennemde suçluların boyunlarına ateşten halkalar
geçirilerek azap edildikleri (Turner, 2004: 34, 36, 41) ve “ateş nehirleri”ne atıdıkları
belirtilirken (Turner,2004: 41; Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 97), Roma mitlerinde de
günahkârların işkenceciler tarafından alevler fışkıran bir nehire atıldığı ifade
edilmektedir (Turner, 2004: 56).
Budizmde cehennemliklerin kor gibi kızdırılmış ateşli silahlarla kesilmesi ateşle
cezalandırma yöntemlerinden biri olarak sayılabilir.


Tevrat’ta günahkârların sönmez bir ateşle cezalandırılacakları ifade edilmektedir
(Yeşaya, 66/24).
İncil’de de suçluların cehennemde ateş gölüne atılacakları ve sönmez bir ateşle
cezalandırılacakları vurgulanmaktadır (Matta, 5/22; Esinleme, 20/1–14; 21/10).
Kur’an’ın cehennemin ateşinin hiç sönmeyeceğini bildiren ayetiyle Tevrat ve
İncil’in ifadeleri birebir örtüşmektedir. Bunların dışında eski Yunan mitolojilerinde
cehennemde suçluların boyunlarına ateşten halkaların geçirilmesini ifade eden bilgi ile
eski İran dini olan zedüştîlikteki cehennemde suçlular için eritilmiş maden ve ateş
çukurlarının bulunduğunu açıklayan bilgiler Kur’an ayetleriyle paralellik arz
etmektedir.
Kur’an cehennemde suçluların ateşle cezalandırılma yöntemleri bağlamında
kendisinin dışındaki kutsal kitap ve dinlerden farklı olarak cehennemde suçlular için
ateşten ve katrandan oluşan giyisilerden, ateşten döşek ve yorgandan söz etmektedir. O,
Cehennem ateşinin alevinin suçluların yüzlerini yalayıp tanınmaz hale getireceğini,
derileri yakıp kavuracağını ve cehennemliklerin derilerinin ilk anda olduğu gibi şok
eden dayanılmaz cehennem ateşinin acı ve elemini duymaları için sürekli yenileneceğini
haber vermektedir.
Kur’an cehennemde suçlulara uygulanacak azap türlerinden diğerinin de kaynar
su olduğunu vurgulamaktadır (el-Hac 22/19, 20; Mü’min 40/ 71,72; el-Vâkıa 56/42).
Günahkârların cehennemin çılgın alevleri ve kavurucu sıcaklığı karşısında şiddetli
susuzluk hissedecekleri ve su için yalvaracakları belirtilmektedir (el-Kehf 18/29; en-
Nebe’ 78/24-26). Kur’an cehennem ehlinin susuzluklarını gidermeleri ve serinlemeleri
için onlara kaynar su verileceğini bildirmektedir (el-En’âm 6/70; Yûnus 10/3).

Kur’an
ayrıca suçluların kaynar suya atılıp haşlanacaklarını ve tepelerinden aşağıya kaynar su
dökülmek suretiyle azap edileceklerini de haber vermektedir (el-Hac 22/19,20).
Kur’anın dışında bazı din ve mitolojilerde de cehennemde suçluların kaynar su ile
azap edilmek suretiyle cezalandırılacakları belirtilmektedir.
Roma mitlerinde suçluların işkenceciler tarafından cehennemde fokur fokur
kaynayan sulara atılacağı anlatılmakta, burada çok sıkıntı ve ıstırap içinde olan
suçluların iç organlarının parçalanacağı bildirilmektedir (Turner, 2004: 56).
Hinduizm de ise suçlulara kaynar sıcaklıktaki yemeklerin yedirileceği
vurgulanmaktadır (Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 96).
Sabilikte ise cehennemde günahkârların cezalandırılma yöntemlerinden birin de
onların kaynar kazanlara batırılıp haşlanmak suretiyle azap edilmeleri olduğu ifade
edilmektedir (Gündüz, 1999: 162).
Sabiîlik inancı ile Roma mitlerinde anlatılan cehennemde suçluların kaynar su ile
cezalandırılma biçimleri Kur’an’la benzerlik arz etmektedir.
Ancak Kur’an cehennemde suçluların kaynar su ile cezalandırma yöntemleri
hususunda ilave olarak, suçlulara bu sulardan içirilmek ve başlarından aşağıya kaynar
sular dökmek suretiyle de azap edileceklerini bidirmektedir. Cehennemliklerin bu
sularla derilerinin haşlanıp eriyeceği ve iç organlarının yanıp parçalanacağıda Kur’an’da
ifade edilmektedir.
KUR’AN VE DİĞER DİNLERDEKİ… Cemal ERGÜN


96
Kur’an kaynar suyun dışında cehennemde suçluların susuzluklarının giderilmesi
için onlara irin içirilmek suretiyle işkence edileceğini bildirmektedir (Sâd 38/57, 58; en-
Nebe’ 78/24–26).
O irinin aynı zamanda cehennemliklerin yiyeceklerinden biri olduğunu da
vurgulamaktadır. Cehennemlikler bu irini yemek zorunda kalacakları zaman onun
iğrençliği ve tiksinti verici özelliği sebebiyle onu yutamayacaklardır. Onlar
kursaklarında kalan bu katı irinden dolayı boğulma belirtileri gösteren bir insanın içine
düştüğü sıkıntı ve ıstırabı sürekli yaşayarak boğuluyorlarmışcasına, azap göreceklerdir
(İbrahim 14/16, 17).
Cehennemde suçlulara işkence edilmek için irin içirilmesi ve pıhtılaşmış irin
yedirilmesi biçimindeki azap yöntemi yalnızca Kur’an’da yer almaktadır. Ancak eski
İran dini olan zedüştîlikte cehennem yiyeceklerinin çok iğrenç ve kötü olduğu
belirtilmektedir (Taşpınar, 2003: 55).
Cehennemde günahkârların yiyeceklerinden biri de zakkumdur. Suçlular
cehennemde yetişen bu meyve ile karınlarını doldurduklarında karınları şişecek ve
zakkum onların karınlarında erimiş maden sıcaklığı meydana getirecektir (ed-ed-Duhân
44/43-46). Suçlular bu durumdan kurtulmak için su isteyecekler ve onlara derileri
haşlayan ve iç organları parçalayan sıcak su kaynakları gösterilecek ve suçlular da
susamış develerin pınarlara koştukları gibi bu cehennem pınarlarına koşacaklar ve bu
sudan içeceklerdir (el-Vâkıa 56/52–56). Ancak susuzlukları son bulmayacak aksine
sıkıntı ıstırap ve elemleri daha da artacaktır.
Kur’an zakkumun dışında cehennemliklere yiyecek olarak “darî’” denilen kuru
dikenlerin yedirileceğini bildirmektedir. Bu diken onu yiyebilen günahkârların açlığını
da gidermeyecektir (el-Ğâşiye 88/4, 5).
Cehennem yiyeceği olan zakkum ve darî’ diğer din ve mitolojilerde
geçmemektedir.
Kur’an cehennemde suçlulara uygulanacak bir diğer azap çeşidi olarak onların
üzerine dokulara işleyecek derecede yakıcı ve kavurucu bir rüzgârla azap edileceğini
bildirmektedir (et-Tûr 52/27; el-Vâkıa 56/42). Kur’an’ın dışında cehennemliklere
cehennemde bu tür rüzgârla azap edileceği bilgisine rastlamadık.
Kur’an günahkârların cehennemin şiddetinden korunmak ve onun dayanılmaz
sıcağından bir an olsun kurtulmak için gölge arayacaklarını ve cehennem ateşinin
dumanı altında gölgelenmek isteyeceklerini bildirmektedir. Ancak bu gölgenin de çok
kızgın sıcaklıkta ve hoş olmayan bir özellikte olduğu Kur’an tarafından
vurgulanmaktadır (el-Vâkıa, 56/43, 44; el-Murselât 77/ 29–31).
Cehennemde suçluların dumanla cezalandırılacağı Yahudilikte de geçmektedir
(Talmut of Babylone, Moed/eruvin, 19a; Baba Batra, 84a; Kodashim/Menahot, 99b-
100a, XIV, 610, 611’den naklen, bkz: Taşpınar,2003: 312, 313).
Kur’an’da cehennemdeki suçluların zebanîler tarafından demirden kamçı ve
topuzlarla dövülmek suretiyle azap edilecekleri belirtilmektedir (el-Hac 22/21).
Ayrıca ayetlerde günahkârların cehennemde boyunlarına kızgın demirden halkalar
geçirileceği (el-Murselât 77/ 29–31), zincirlerle elleri ve ayaklarının bağlanacağı ve
zebaniler tarafından kaynar sulara ve ateşe atılacakları ifade edilmektedir (İbrahim
14/49; el-Hâkka 69/30-34; el-Murselât 77/ 29-31). Yine onların sutunlara bağlanarak
cehennem görevlileri tarafından ateşe kapatılacakları vurgulanmaktadır (el-Hümeze
104/8, 9).
Eski Yunan mitolojilerinde cehennemde suçluların zincirlere vurulacakları ve
ateşten boyunlarına halkalar geçirileceği belirtimektedir (Turner, 2004: 34, 36, 41).
Roma mitlerinde ise cehennemden kamçı şaklamaları ve zincir şakırtılarının duyulduğu
KUR’AN VE DİĞER DİNLERDEKİ… Cemal ERGÜN


97
ifade edilmektedir (Turner,2004: 54). Suçluların cehennemde dövüldükleri ve
zincirlerle bağlanmak suretiyle işkence edildikleri anlaşılmaktadır. Budizmde,
günahkârların başka çeşit işkencelerin yanında ağaçlara asılıp yakılması da işkence
türleri arasında zikredilmektedir (Harman,1993: 225).
İncilde ise suçluların cehennemde elleri ayakları bağlanıp, zifiri karanlık olan,
dipsiz bir kuyuya atılacakları vurgulanmaktadır (Yahuda’nın Mektubu, 5-7).
Roma mitlerinde ifade edilen suçluların dövülmesi ve zincirlere vurulması, eski
Yunan mitolojisinde belirtilen ateşten halkalar figürü, Budizmde suçlunun ağaçlara
asılıp yakılması ve İncilde suçlunu cehennemde el ve ayaklarının bağlanıp dipsiz
kuyuya atılması şeklindeki azap çeşitleri Kur’an’ın ifade ettikleriyle birbirine
benzemektedir.
Roma(Turner, 2004: 56.) ve Cermen (Türk Ansiklopedisi, 1960: X, 97)
mitolojileriyle, Andaman ilkel kabie dinleri(Şahin, 1993: VII, 375) ve eski İran dini
olan Zerdüştîlik(Ana Britanica, 1987: V, 436) ile Yahudilikte şiddetli soğukla
cezalandırmadan doğrudan bahsedilmektedir (Taşpınar,2003: 314). Kur’an’da ise,
cehennemdeki suçluların şiddetli soğukla azap edileceğine dair doğrudan bir ifade
bulunmamakla birlikte, cennetliklerin soğukla karşılaşmayacaklarını bildiren (el-İnsân
76/13) ayetten yola çıkılarak, cehennemliklerin soğukla da cezalandırılabileceklerine
işaret edildiği söylenebilir.
Sabiîliğin dışında bütün din veya mitolojilerde cehennemin mekânsal olarak
yerinin arzın altında veya aşağılarda bir yerde olduğu ya doğrudan veya dolaylı olarak
belirtilmektedir.

8.5. Cehennemin Yeri Ve Ebedîliği

Kur’an’da Allah’a eş koşan, O’nun gönderdiği elçiyi inkâr eden ve gönderdiği
mesajları kabul etmeyen, bu mesajlar karşısında duyarsız kalan, dirilişi inkâr eden
günahkârlar için cehennemin ebedi olduğu belirtilmiştir (el-Bakara 2/39; en-Nisâ
4/14,169; el-Ahzâb 33/65; el-Cin 72/23; el-Beyyine 98/6). Diğer küçük günahlar için ise
cehennem bir arınma yeridir.
Suçlular için ebedî olduğu belirtilen cehennemin mekânsal olarak yeri hususnda
Kur’an’da doğrudan bir açıklama yoktur. Ancak cehennemin isimleri arasında onu
niteleyen bazı adlar ve cehennemi tasvir eden bir kısım ayetlerden onun aşağılarda bir
yerde olduğu anlaşılmaktadır (en-Nisâ 4/145; el-A’râf 7/40; el-Kehf 18/29; et-Tekvir
81/6; el-Mutaffifîn 83/7;el-Kâria 101/9). Kur’anın cehennemin yerini dolaylı olarak
belirten ayetlerinden yola çıkarak onun yerin altında olduğu ileri sürülmüştür (İbn
Receb, 1988: 47, 48).
Aynı şekilde Tevrat’ta dinlerinden dönen ve büyük günah işleyen Yahudiler için
azabın ebedî olduğu ifade edilmektedir (Yeşaya, 66/24; Şahin, 1993: VII, 226).
İncilde de “Kutsal Ruh’a karşı yapılan küfür, ne bu çağda ne de gelecek çağda
asla bağışlanmayacaktır. Öyle biri asla silinmeyecek bir günah işlemiş olur” (Matta,
12/31,32; Markos, 3/29; Luka,12/10) denilmektedir. Ancak sembolik bir anlatımla
ölümün ve ölüler diyarının ateş gölüne atılacağı belirtilerek cehennemliklerin yok
olması ile azabın ortadan kalkacağı dolaylı olarak anlatılmaktadır (Esinleme, 20/1-14).
Eski Yunan dinlerine göre, Tanrıya isyan edenler ebediyen cehenneme atılırlar.
Bu suç dışındaki suçlar için ebdiyet söz konusu değildir (Turner, 2004: 48).
Eski İran dini olan Zerdüştîlikte cehennem sonunda ortadan kaldırılıp yok
edilecek ve böylece insanlar, Ahura Mazda’nın cennetine gireceklerdir
(Sarıkçıoğlu,1999: s. 111).
KUR’AN VE DİĞER DİNLERDEKİ… Cemal ERGÜN


98
Sabiîlikte cehennemin ebedî olup olmaması durumu tartışmalı olmakla birlikte
cehennemde arınan günahkârların sonunda azaptan kurtulacakları ve vaftiz edilerek
cennete girecekleri belirtilmektedir (Gündüz, 1999: 164).
Hinduizm ve Budizmde tenasüh (ruh göçü) inancı olduğu için cehennem ebedî
değildir (Budda, 1935: 258; Sarıkçıoğlu, 1999: 152, 177; Harman,1993: VII, 227).
Andaman adalarında bulunan ilkel kabile dinlerinde, cehennemde cezalandırma ebedî
değildir (Şahin, 1993: VII, 375).
Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki, cehennem bütün dinlerde ızdırap ve acının en
zirve noktada yaşanacağı bir mekândır. Cezalandırma biçimleri ve azap türleri genelde
ortak tasvirlerle sunulmakla birlikte dinlerin ortaya çıktığı kültürel ve coğrafî şartlar
çerçevesinde kısmî farklı tasvirlerin de bulunduğu dikkat çekmektedir.


SONUÇ Cemal ERGÜN


99

9. SONUÇ

Kur’an’da ve diğer din ve mitolojilerde bulunan cennet ve cehennem anlayışının
daha kapsamlı ve karşılaştırmalı olarak incelediğimiz bu araştırmamızda tespit ettiğimiz
bulgular ve vardığımız sonuçlar genel hatlarıyla şöyledir:
İnsanın kendi özgür iradesiyle yeryüzünde gerçekleştirdiği her türlü eylem, tutum
ve davranışın ölüm ötesi hayatta bir şekilde karşılığının verileceği hususu, başta Kur’an
olmak üzere ahiret inancına sahip diğer dinlerin kutsal metinlerinde ve mitolojik
anlayışlarda ortak bir unsur olarak yer almaktadır. İnsanın ölüm ötesinde karşılaşacağı
bu durumun olumlu boyutu Kur’an’da “cennet”, olumsuz boyutu ise “cehennem” olarak
adlandırılırken, bu olgu diğer dinler ve mitolojilerde de anlam itibariyle benzer, lafız
itibariyle ise farklı sözcüklerle isimlendiririlmektedir.
Başta Kur’an olmak üzere araştırma kapsamı içinde incelediğimiz bütün mitoloji
ve dinlerde mevcut olan cennet maddî unsurlarla tasvir edilmektedir. Bu tasvirde
mutluluk yurdu bol yeşillikli, çimenli, ağaçlı, gölgeli ve nehirleri olan bir mekân olarak
anlatılmakta ve cennette her türlü meyvenin her çeşit içeceğin bulunduğu ifade
edilmektedir. Ayrıca orada korku, üzüntü, sıkıntı acı, ıstırap, yaşlılık, hastalık ve
ölümün olmadığı da belirtilmektedir.
Tevrat ve İncil hariç genelde bütün dinlerde iyilerin yaşayacağı mekân olan
cennette dünyadaki hayata benzer bir yaşam sürüleceği, cennetlik olan eş ve çocukların
bir arada olacağı inancını bu araştırmamızda tesbit ettik. Ayrıca, Tevrat ve İncil’de
Cennetteki ödüllendirmenin manevî olacağı ifadesinin yer aldığını gördük. Tevrat’ın
yorumu olan Talmut’ta ise cennetin bu dünyaya benzemediği, bu dünya hayatında
olduğu gibi orada yeme, içme, cinsel ilişki vb. bedeni hazların olmadığının yazıldığını
gördük. Ayrıca salihlerin orada başlarına bir tac takarak ilahi huzurun ihtişamını
seyredeceklerini ve yiyeceklerinin manevi olacağını bundan dolayı da ahirette salihlerin
melekler gibi ruhanî bir hayat süreceklerini tebit ettik.
İncilde ise cennetliklerin orada Tanrıyla birlikte olmak suretiyle manevi olarak
ödüllendirilecekleri bir cennet ve maddî unsurlarla tasvir edilen ve yerinin de Kudüs
olduğu belirtilen ikinci bir cennetten söz edildiğini gördük.
Bu araştırmamızda gördük ki, Kur’ân’ın cennet tasviri çok canlı, çok ayrıntılı ve
diğer dinlere oranla çok daha sistematiktir. Kur’ân maddi unsurlarla betimlediği cenneti
muhatapları için mutlak gaye değil, onların dünyada gerçekleştirmelerini arzu ettiği
güzel davranışlar ve ahlâkî esasları teşvik için bir araç olarak sunmaktadır. Nitekim
Kura’n-ı Kerim’de cennet nimetlerinden söz eden ayetlerin bağlamları hep ahlakî
ilkelerden, erdemli insanlardan ve cenneti kazanacak olan bu insanların özelliklerinden
bahsetmektedir. Diğer dinlerde olduğu gibi Kur’an’da da mükâfatın kendisinden ziyade
mükâfata götürecek davranışlar ön plana çıkarılarak muhatabın dünyada daha dikkatli
ve duyarlı olması, daha bilinçli bir yaşam sürmesi hedeflenmektedir.
Hinduizmde “Nandana” adı verilen ve geçici olan gökyüzü cennetinde
SONUÇ Cemal ERGÜN


100
cennetlikler için süt, bal ve şarap ırmaklarının olduğunu bildiren bilgilerin Kur’an’da
Salihler için cennette su, süt, bal ve şarap nehirlerinin olduğunu bildiren âyetle
örtüştüğünü gördük.
Bu çalışmamızda cennetin bütün dinlerde ebedî olduğunu müşahade etmekle
birlikte dinlerin cennetin mekânsal olarak boyutu ve yeri hususunda verdikleri bilgilerin
birbirinden farklı olduğunu tesbit ettik. Ayrıca Cennet nimetlerinin tasvirlerinde de
görülen bu farklılıkların o dinin muhataplarının yaşadıkları coğrafî koşullar ve sosyo-
kültürel çevreyle izah edilebileceği sonucuna vardık.
Bu dünyada yapılan kötülüklerin ölüm sonrası hayatta cezalandırılacağı mekânın
adı Kur’an’da cehennem olarak, diğer dinlerde ise ay nı anlama gelen farklı sözcüklerle
adlandırıldıklarını tesbit ettik.
Bu araştırmamızda Kur’an’da, diğer kutsal metin, din ve mitolojilerde metafizik
âlemde suçluların cezalandırılacağı yer olan cehennemde ortak azap türü olarak ateş
figürünün ön planda olduğu gördük.
Tevrat ve İncil’in cehennemin ateşinin hiç sönmeyeceğini bildiren ifadeleri ile
Kur’an’ın bu konudaki ayetinin birebir örtüştüğünü tespit ettik.
Ateşle cezalandırılmanın yanında araştırmamızda da ifade ettiğimiz üzere
suçluların kaynar su, zincirlere vurulmak, derin kuyulara atılmak, ateşten demir
halkalarla kelepçelenmesi gibi azap türlerinin de dinlerde olduğunu müşahede ettik.
Eski Yunan mitolojilerinde cehennemde suçluların boyunlarına ateşten halkaların
geçirilmesini ifade eden bilgi ile eski İran dini olan zedüştîlikteki cehennemde suçlular
için eritilmiş maden ve ateş çukurlarının bulunduğunu açıklayan bilgilerin Kur’an
ayetleriyle paralellik arz ettiği sonucuna vardık.
Eski İran dini olan Zedüştîlik, Cermen mitleri ve Andaman adası yerlilerinde
görülen cehennemde dondurucu soğukla cezalandırılmak, rutubetli bir yere atılmak
suretiyle suçlulara işkence edilmesi gibi azap türlerinin Kur’an’da bulunmadığını tespit
ettik.
Kur’an’da cehennemliklere irin ve kaynar su içirilmesi, cehennemde yetiştiği
belirtilen zakkum ağacının meyvelerinden yedirilmesi, sıcak rüzgârlarla işkence
edilmesi olarak belirtilen azap çeşitlerinin araştırma kapsamı içinde incelediğimiz diğer
dinlerde bulunmadığını gördük.
Kur’an’da cehennem sahnelerinin bütün detayları ile ortaya konması insanı
dehşete düşürmek ve korkutmak için değildir. Yani cehennem Kur’an’da cennette de
olduğu gibi mutlak gaye değildir. Kur’an muhatabına cehennemi hatırlatarak onun
yeryüzünde hertürlü kötülük ve fenalıklardan kaçınma ve daha erdemli bir hayat sürme
hedefinin gerçekleşmesi için cehennemi bir araç olarak kullanmaktadır. Nitekim
cehennem tasvirlerinin yapıldığı ayetlerin bağlamlarını incelendiğimizde bu azap
türlerinin inanç açısından katagorize edilen insanlardan münafık, kâfir, müşrik, fâsık ve
mücrimlerden söz ettiğini ve insanların bu tip tavır ve tutumlardan sakındırılmasının
hedeflendiğini gördük. Kur’an’ın dışında olan kutsal metin, din ve mitlerde de uhrevî
hayatın şekillenişini dünyevî hayatın belirlediğini ve bu nedenle Ku’ran ile diğer kutsal
SONUÇ Cemal ERGÜN


101
metin, din ve mitolojilerde cennem tasvirlerinin insanları her türlü kötülükten
alıkoymak için diğer unsurlarla birlikte bir motivasyon unsuru olarak da kullanıldığı
sonucuna vardık.
Araştırmamızda cehennemin ebediliği, mekânsal olarak yeri ve boyutu
konusundaki anlayışların dinlerde farklı olduğunu gördük. Bize göre bunun nedeni
yukarda izah edildiği üzere dinin etkin olduğu coğrafî şartların ve sosyo-kültürel
yapının farklı olmasıdır. Bunun sonucu olarak cehennem tasvirlerinde yerel unsurlar
daha da öne çıkmaktadır.
Bu çalışmamızda aynı coğrafyada etkin olmuş dinlerin suçluları uhrevî âlemde
cezalandırma ve ödüllendirme biçimlerinde genelde benzerliklerin daha çok olduğunu
gördük.
Netice olarak Kur’an ve diğer kutsal kitap, din ve mitolojilerde cennet ve
cehennem tasvirlerinde var olan benzerliklerin nedeni üzerinde farklı yorumlar
yapılabilirse de, kanaatimizce bu durumu, bütün dinlerin özgün yönleri itibariyle ilahî
bir kaynaktan beslenmiş olmalarıyla izah edebiliriz. Görülen bazı farklılıkların ise, diğer
dinlerdeki tarihî süreç içerisinde meydana gelen muhtemel tahriflerle izah edilebileceği
gibi, dinlerin doğduğu coğrafi şartlar ile o coğrafyada yaşayan insanların sosyo-kültürel
yapılarının farklı olmalarından kaynaklandığını da söyleyebiliriz.

KAYNAKÇA Cemal ERGÜN


102

KAYNAKÇA

ABDULBÂKÎ, M. F., 1988. el-Mu’cemu’l-Mufehres li-Elfâzi’l-Kur’âni’i-Kerîm,
Dâru’l-Hadîs, Kâhire, 950s.
AKARSU, B., 1979. Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK Yayınları, Ankara, 244s.
AKDEMİR, S., 2004. Son Çağrı Kur’an, Ankara Okulu Yayınları, Ankara. 621s.
el-ÂKÛB, İ. A., 1996. el-Mufassal Fî Ulûmi’l-Balâğati’l-Arabiyye, Dâru’l-Kalem,
Birleşik Arap Emirlikleri, 663s.
el-ÂLÛSÎ, Ş. M., 2000 Rûhu’l-Me’ânî fî Tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm ve’s-Seb’i’l-Mesânî,
Dâru İhyâi't-Türâsi'l-Arabî, I. Baskı, Beyrut, I-XXXc.
ANA BRİTANNİCA,. 1987. “Cehennem”, Ana Yay., İstanbul, c.V, ss. 435–437.
ATEŞ, S. 1988. Yüce Kur’anın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, I-IXc.
, Kur’an’ı Kerim Ve Yüce Meali, Kılıç Kitabevi, Ankara, 604 s.
ATİK, M. K., 1992. Kur’an Ve Çevre, Erciyes Üniversitesi Yay., Kayseri, 159s.
, tsz., İslam Ve Evrensellik, Önder Matbaacılık , Ankara, 155s.
AVERY, R., 2002. Redhouse İngilizce Türkçe Sözlük, Sev Matbacılık ve Yay. İstanbul,
1152s.
el-AYNÎ, B., 1972. Umdetü’l-Kari Şerhu Sahihi’l-Buhari, Mustafa el-Babi el-Halebi
Şirketi ve Matbaası, Mısır, XXc.
el-BEYDÂVÎ, .N., 1996. Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl, Dâru’l-Fikr, Beyrut, I-Vc.
BOLAY, S. H., 1987. Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Akçağ Yayınları, Ankara, 307s.
,1988, “Adem”, DİA, TDV Yay., İstanbul, c. I, ss.356-361.
BUDDA,. Ö., 1935. Dinler Tarihi, Vakit Gazete Matbaa Kütüphane, İstanbul, 401s.
el-BUHÂRÎ, .İ., 1992. el- Câmiu’s-Sahîh, Çağrı Yay., İstanbul, I-VIIIc.
CEVAD, A., 1993. el-Mufassal Fî Târîhi'l-Arab Kable'l-İslam, Bağdat, I-Xc.
ÇIĞ, M., 1996. Kur’an İncil Ve Tevratın Sümerdeki Kökeni, Kaynak Yay., İstanbul,
88s.
ÇORUHLU, Y., 2002. Türk Mitolojisinin Anahatları, Kabalcı Yay. İstanbul, 237s.
DOĞRUL, Ö. R., 1947. Dinler Tarihi, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 352s.
EBÛ DÂVÛD, S., 1992. es-Sünen, Çağrı Yayınları, İstanbul, I-Vc.
EBÛ HAYYÂN, M., 1992. el-Bahru’l-Muhît fi’t-Tefsîr, Dâru'l-Fikr, Beyrut, I-XIc.
ELİADE, M., 2003. Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Çev.: A. Berktay, Kabalcı
Yay., İstanbul, I-IIIc.
ERZURUMLU, İ. H., 1981. Marifetnâme, Sadeleştiren: Faruk Meyan, Veli Yayınları,
İstanbul, 872s.
EBU’S-SUÛD, M. tsz.. İrşâdü’l-Akli’s-Selîm ilâ Mezâyâ’l-Kitâbi’l-Kerîm, Dâru
İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, I-IXc.
el-FERRÂ, Z., 1972. Meâni’l-Kur’ân, Tahkik: A. İ. Çelebi, el-Hey’etü’l-Mısriyyetü’l-
Ammetü li’l-Küttâb, Mısır, I-IIIc.
el-FÎRUZABÂDÎ, M., 1987.el-Kâmûsu’l-Muhît, Muessesetu’r-Risâle, Beyrut, 1750s.
KAYNAKÇA Cemal ERGÜN


103
FAZLURRAHMAN., 2000. Ana Konularıyla Kur’an, Ankara Okulu Yay., Ankara,
256s.
GAZÂLÎ,M., 1989. İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Çev.: A. Serdaroğlu, Bedir Yay., İstanbul,
I-IVc.
GÜNAY, Ü. ve GÜNGÖR, H.,, 1998. Türk Din Tarihi, Laçin Yayınları, Kayseri, 352s.
GÜNDÜZ, Ş., 1999. Sabiîler (Son Gnostikler), Vadi Yayınları, İstanbul, 236s.
HANÇERLİOĞLU, O., 2000. İslam İnançları Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 775s.
HARMAN, Ö. F., 1993.“Cehennem”, DİA, c. VII, ss. 225–226.
IZUTSU, T., tsz., Kur’an’da Allah ve İnsan, Çev: S. Ateş, Kevser Yayınları, Ankara,
231s.
İBN ATİYYE, M., 2001. el-Muharraru'l-Vecîz Fî Tefsîri'l-Kitâbi'l-Azîz, Dâru'l-
Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, I-VIc.
İBNÜ’L-CEVZÎ, C., 1983. Zâdü’l-Mesîr fî İlmi’t-Tefsîr, el-Mektebetü’l-İslâmî, Beyrut,
I-IXc.
İBN HANBEL, A., 1992. Müsned, Çağrı Yayınları, İstanbul, I-VIc.
İBRAHİM, M., 1986. Mu’cemu’l-Vasît, Çağrı Yay., İstanbul, 1067s.
İBN KAYYIM, B., 2004. Hadi’l-Ervah İlâ Bilâdi’l-Efrah, Dâru'l-Hadîs, Kâhire, 352s.
İBN KESİR, İ., tsz. Tefsîru’l- Kurâni’l- Azîm, Tahkik: A. Ğanîm vd., Dâru'ş-Şa'b,
Kahire, I-VIIIc.
İBN MÂCE, M., 1992. es-Sünen, Çağrı Yayınları, İstanbul, I-IIc.
İBN MANZUR, M., 1994. Lisanu’l-Arab, Dâru Sâdır, Beyrut, I-XVc.
İBN RECEB, A., 1988. et-Tahvîfu Mine’n-Nâr ve’t-Ta’rîfu Bi Hâli Dâri’l-Bevâr,
Dâru’l-Kütübi’l-İlmiye, Beyrut, 230s.
el-İSTİRABÂZİ, H., 1985. Şerh-u Kâfiye İbnü’l-Hâcib, Dâru’l- Kütübi’l-İlmiyye, I.
Baskı, Beyrut, I-IIc.
el-KÂDİ, A., tsz., Dakâiku’l-Ahbâr Fî Zikri’l-Cenneti Ve’n-Nâr, Mektebetü’l-Kâhire,
Mısır, 44s.
KAHRAMAN, A., 1975. Dinler Tarihi, İrfan Yay., İstanbul, 251s.
KARA, Ö., 2002. Kur’an’da Metafizik Bir Âlem Cennet, Rağbet Yayınları, İstanbul,
264s.
KARAMAN, H., 1997. Kuran-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli, TDV Yayınları, Ankara,
604s.
KILAVUZ, S.,1994. “Ebed”, DİA, TDV Yay., İstanbul, c. X, ss.72-73
KILIÇ, S., 2003. Dildeki Sonsuz Mûcize, Gelenek Yay., İstanbul, 232s.
KRAMER, S. N., 2002. Tarih Sümer’de Başlar Çev.: H. Koyukan, Kabalcı Yay.,
İstanbul, 488s.
KUTSAL KİTAP., 2003. Tevrat, Kitab-ı Mukaddes Şirketi, İstanbul, 1627s.
KUTUB, S., tsz., Kur’an’da Kıyamet Sahneleri, Çev: S. Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat,
İstanbul, 406s.
el-KURTUBÎ, M., 1994. el-Câmi’li Ahkâmi’l-Kur’ân, Dâru'l-Hadis. Kahire, I-XXIIc.
KUZGUN, Ş., 1993. Dinler Tarihi Dersleri, Erciyes Üniversitesi Yayınları, Kayseri,
KAYNAKÇA Cemal ERGÜN


104
176s.
MADRİGAL, C., 2000. İncil’in Vahiy Bölümünün Yorumu, Yeni Yaşam Yayınları,
İstanbul, 292s.
el-MAHALLÎ, C., tsz. Tefsîru’l-Kurâni’l-Azîm, Eser Neşriyât, İstanbul, 519s.
el-MÂVERDÎ, M., tsz. en-Nüketü Ve’l-Uyûn, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut. I-VIc.
DEVRİM, H. ve ARAZ N., 1990. Meydan Larousse,. Meydan Yay., II.Baskı, İstanbul,
I-XIVc.
MUALLAKATİ'S-SEB', 1985. Çev: Ş. Yaltkaya, MEB, Basımevi, İstanbul, 127s.
MÜSLİM, H., 1992. el-Câmiu’s-Sahîh, Çağrı Yayınları, İstanbul, I-IIIc.
NESEFÎ, A., 1996. Medâriku’t-Tenzîl ve Hakâyıku’t-Te’vîl, Tahkik: M. Muhammed
eş-Şe’âr, Dâru’n-Nefâis, Beyrut, I-IVc.
ÖGEL, B., 1971. Türk Mitolojisi, T.T.K. Basımevi, Ankara, 644s.
ÖZSOY, Ö. ve GÜLER, İ., 2003. Konularına Göre Kur’an, Fecir Yay., Ankara, 845s.
PAÇACI, M., 1994. Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Ahiret İnancı, Nun Yayıncılık,
İstanbul, 320s.
PAK, Zekeriya, 2001, “Cahiliye Araplarındaki Allah İnancının Kur'anî Boyutu”,
Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyat Fak. Dergisi, Sivas, c.V, S. I, ss.311–330.
PAMİR, Dominik, 2000, Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, 1893 Filmcilik Ltd.
Şti., İstanbul, 713s.
er-RÂĞIB, H., 1986, el-Müfredât fî Ğarîbi’l-Ku’rân, Kahraman Yayınları, İstanbul,
851s.
er-RÂZÎ, F., tsz, et-Tefsîru’l-Kebîr, Tahkik: Z. el-Bârûdî, el-Mektebetü’t-Tevfîkiyye,
Mısır, I-XXXIIc.
RATRUT, S., 1988. el-Cennetü Fi’l-Kur’ani’l-Kerim, Mektebetü’l-Menâr, Ürdün, 255s.
ROUX, J. P., 1999. Altay Türklerinde Ölüm, Çev: A. Kazancıgil, Kabakcı Yay.,
İstanbul, 352s.
es-SÂBÛNÎ, M., tsz. Safvetü’t-Tefâsir, Dersaadet, İstanbul, I-IIIc.
SALİH, S., 1998. Ölümden Sonra Diriliş, Çev: Ş. Gölcük, Kayıhan Yay., İstanbul,
227s.
SAMİ, Ş., 1978. Kamûs’i- Türkî, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1574s.
SARIKÇIOĞLU, E., 1999. Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, Kardelen Kitabevi,
Isparta, 389s.
SEYİDOĞLU, B., 1995. Mitoloji Metinler-Tahliller, Bizim Gençlik Yay., Kayseri, 95s.
es-SUYÛTÎ, C., tsz. ed-Dürerü’l-Hisân Fi’l-Ba’si Ve Naîmi’l-Cinân, Matbaatü Mustafa
el-Bâbi el-Halebî, Mısır, 44s.
ŞAHİN, M. S., 1993. “Cennet”, DİA, T.D.V. Yay., İstanbul, , c. VII, ss.374-376.
eş-ŞEHRİSTÂNÎ, M., 1983. el-Milel ve'n-Nihal, Tah: M. S. Geylânî Dâru’l-Ma’rife,
Beyrut, I-IIc.
ŞİBAY, H. S., 1997a. "Cehennem", İA, MEB, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar
Fakültesi Yay. Eskişehir, c. III, ss.45–46.
,1997b. "Cennet", İA, MEB, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi
KAYNAKÇA Cemal ERGÜN


105
Yay. Eskişehir, c. III, ss.102–104.
et-TABERÎ, M., 2002. Câmiu’l-Beyân ‘an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, Tahkik: M. Şâkir, Dâr-
u İbn Hazm Ve Dâru'l-A'lâm, I.Baskı, Ürdün, I-XXXc.
TAFTAZÂNÎ, S., 1999. Şerhu'l-Akaid, Çev: S. Uludağ, Dergah Yay., İstanbul, 386s.
TAŞPINAR, İ., 2003. Duvarın Öteki Yüzü (Yahudi Kaynaklarına Göre Yahudilikte
Ahiret İnancı), Gelenek Yay., İstanbul, 340s.
et-TİRMİZÎ, İ., 1992. es-Sünen, Çağrı Yayınları, İstanbul, I-Vc.
TOPALOĞLU, B.,1993a. “Cehennem”, DİA, TDV Yay., İstanbul, c.VII, ss.226-232.
, 1993b. “Cennet”, DİA, TDV Yay., İstanbul, c.VII, ss. 376–386.
TURGAY, N., 2005. Kur’an Açısından Ahiret, İlâhiyât Ankara, 158s.
TURNER, A. K., 2004. Cehennemin Tarihi, Çev: A. Sargüney, Ayrıntı Yay., İstanbul,
329s.
TÜMER, G, KÜÇÜK. A., 1988. Dinler Tarihi, Ocak Yay., Ankara, 504s.
TÜRK ANSİKLOPEDİSİ., 1960. “Cehennem” MEB Yay, Ankara, c.X, ss. 95–98.
el-VÂHİDÎ, A., 1995. el-Vecîz fî Tefsîri’l-Kitâbi’l-Azîz Tahkik: A. Dâvûdî, Dâru'l-
Kalem, Dımeşk, Dâru'ş-Şâm, I. Baskı, Beyrut, I-IIc.
YAZICIOĞLU, M., 1888. Tarikat-ı Muhammediyye, İstanbul, 478s.
YAZIR, M. H., tsz. Hak Dîni Kur’an Dili, Eser Neşriyât, İstanbul, I-IXc.
YILDIRIM, S., 2002. Kur’an-ı Hakîm ve Açıklamalı Meâli, Işık Yay., İstanbul, 604s.
ez-ZEBÎDÎ, M., 1994. Tâcu’l-Arûs Min Cevâhiri’l-Kâmûs, Dâru’l-Fikr, Beyrut, I-XXc.
ez-ZEMAHŞERÎ, Ö., 2003. el-Keşşâf an Hakâiki Ğavâmidi’t-Te’vîl ve Uyûni’l-Ekâvîl
fî Vucûhi’t-Te’vîl, Tertip ve Tashih: M. A. Şâhin, Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, III.
Baskı, Beyrut, I-IVc.
,Tsz. Esâsu’l-Belâğa, Tahkik: A. Mahmut, Dâru’l-Marife, Beyrut, 514s.
ZÜHEYR, S., tsz. Dîvânü Züheyr b. Ebî Sülmâ, Neşr: K. el-Büstânî, Dârü Sâdır,
Beyrut, 247s.








ÖZGEÇMİŞ

1964 yılında Ordu ilinin Fatsa ilçesinde doğdu. İlköğrenimini memleketinde
tamamladı. Orta öğrenimini İstanbul Zeytinburnu İmam-Hatip Lisesinde bitirdi. Yüksek
öğrenimini ise, 1987 yılında girdiği Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde
tamamlayarak bu fakülteden 1992 yılında mezun oldu. 1992 yılından 1998 yılına kadar
Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde Giresun ve Sivas’ta öğretmenlik yaptı. 1998 yılında
Kahramanmaraş Sütçüimam Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ne intisap etti. Halen bu
fakültede Temel İslam Bilimleri’ne bağlı olarak Tefsir Anabilim Dalı bünyesinde
bulunan Kıraat Bilim Dalı’nda öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->